SOFTALIK VE HOŞGÖRÜ- Bertrand Russell


Woodrow Wyatt

Softalığı nasıl anlatırsınız, Lord Russell?

Lord Russell

Bir adam bir konuya başka her şeyi hiçe sayacak kadar aşırı bir önem verirse, o adama softa demek yerinde olur sanıyorum. Bir örnek vereyim. Her aklı başında adam köpeklere eziyet edilmesinden hoşlanmaz. Ama, siz tutup köpeklere eziyet etmenin, başka hiç bir eziyetle ölçülemeyecek kadar korkunç olduğunu ileri sürerseniz, bir softa olursunuz.

Wyatt

İnsanlık tarihinde, büyük halk topluluklarının sık sık softalığa kapıldığı olmuş mudur?

Russell

Evet, çok yerde, çok kez olmuştur. İnsan topluluklarının yakalandığı kafa hastalıklarından biridir bu.

Wyatt

Bunların en kötü örnekleri hangileridir sizce?

Russell

Çok değişik örnekler verebilirim, sanıyorum. Yahudi düşmanlığını alalım. Bu, en kötülerinden biridir, çünkü çok yakın zamanlarda en kötü örneğini gördük. Korkunçluğunu düşünmeğe bile zor dayanır insan. Söylenmesi doğru değil söylenmesi doğru sayılmaz, biliyorum ama Yahudi düşmanlığı Hıristiyanlıktan doğmuştur. Hıristiyanlıktan önce varsa bile çok azdı bu düşmanlık. Roma devleti Hıristiyan olur olmaz, Yahudi düşmanı da olmaya başladı.

Wyatt

Neden acaba?

Russell

Çünkü İsa’yı Yahudiler öldürdü dediler ve Yahudi düşmanlığını bu bakımdan haklı gösterdiler. Elbette ekonomik nedenleri vardı bu işin ama, öne sürdükleri İsa’nın öldürülmesi oldu.

Wyatt

Halkın sürü halinde softalığa tutulduğu olur mu dersiniz? Tutulması nedendir sizce?

Russell

Bunda beraberlik duygusunun payı olsa gerek. Softalar topluluğunda birbiriyle dost olmanın verdiği bir rahatlık duygusu vardır. Aynı şey hepsini birden coşturur. Bunu herhangi politika partisinde de görebilirsiniz. Her partide, her zaman bir softalar grubu vardır. Bunlar birbirlerine pek bağlıdırlar ve bu bağlılık bir başka gruba düşmanlık eğilimi ile birleşip yayılırsa softalık kolayca gelişir.

Wyatt

Ama, softalık, zaman zaman iyi işler görmekte bir çeşit güç kaynağı olabilir mi?

Russell

Softalığın güç kaynağı olduğu su götürmez ama, tarihte softalığın iyi işlere kaynak olduğu görülmemiştir. Bence her zaman kötü işlere yol açmıştır. Çünkü, tek yanlıdır, çünkü işe kin karıştırmaması hemen hemen imkânsızdır. Softalığınızı paylaşmıyan insanlara ister istemez düşman olursunuz. Bunu önlemek çok güç.

Wyatt

Ama softalık ekonomik amaçlar gözetince, örneğin, Haçlı Seferlerinde olduğu gibi, softalık olmaktan, belki zararlı olmaktan da çıkmıyor mu?

Russell

Orasını bilmem… Haçlı Seferlerinden bir hayır geldiğini sanmıyorum. Bu seferlerde iki akım vardı: Bir, softalık akımı, bir de ekonomik akım. Ekonomik akım, gerçekten çok güçlüydü. Ama, softalık olmadan işe yaramazdı. Softalık orduları sağladı, ekonomik neden ise kumandanları diyebiliriz kabaca.

Wyatt

Peki, softalıkta büyücülüğün nasıl bir yeri olmuştur, dersiniz?

Russell

A… büyücülüğün korkunç, çok korkunç bir yeri oldu. En çok da… 1450 ile 1600 aralarında. Korkunçtu o yıllarda büyücülük. Ünlü bir kilise adamı The Hammer of Female malefactors adlı, büyücü kadınlarla ilgili bir kitap yazdı. Bu kitap, halkın da inandığı büyücülerin avlanıp yakılmasına büyük ölçüde yol açtı. Öyle sanıyorum ki, Jeanne d’Arc’ın kendisi bile büyücü olduğuna inanıyordu. Her halde, halkın büyücü diye suçlandırdığı kimselerin çoğu büyücü olduklarına inanmışlardı ve bu, korkunç işkencelere yol açtı. Sir Thomas Browne’ı okuduğunuz zaman onu iyi yürekli, bilgili bir insan sanırsınız. Ama gerçekte, büyücü yargılandırmalarında suçlandıranlardan yana oldu. Önce, büyücülüğü inkâr etme bir çeşit tanrısızlıktı. Çünkü, Kutsal Kitap «Bir cadının yaşamasına göz yummayacaksın!» diyor. Büyücülerin yakılmasının doğru olduğuna inanmadınız mı, Kutsal Kitab’a inanmıyorsunuz demekti, öyleyse, Tanrınız yoktu.

Wyatt

Neden, hiç değilse görünüşte, sağlam kafalı olan bir çok insan böylesine softa oluyor?

Russell

Sağlam kafa görece bir deyimdir. Çok çok az insan tam anlamıyla sağlam kafalıdır. Hemen her insanın deliliğe kaçan yanları vardır. Hiç unutmam. California’da, yağmurlu bir günde, otomobille geziyorduk. Yolda, sırsıklam bir yayayı arabamıza aldık. Bu adam, her çeşit ırk düşmanlığına karşıydı. Bunun korkunç bir şey olduğunu söyledi. Ben de, kendisine hak verdim. Sonra, içimizden biri Filipinlerden söz açar açmaz, bu adam, bütün Filipinlilerin aşağılık kişiler olduğunu söyledi. Gördünüz mü, onun kafasında da bir sakatlık varmış, demek.

Wyatt

Softalık konusuna neden bu kadar önem veriyorsunuz?

Russell

Çünkü, dünyanın uğradığı kötülükler, çok büyük ölçüde softalıktan gelir.

Wyatt

Ama, Roma Katolik kilisesi, her halde, bazı dogma’lara inanmanın, bunlara inanmaksızın yaşamaktan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Onun görüşü ile bizimki arasında bir ayrılık var mı?

Russell

Var, hem de çok büyük. Roma Katolik kilisesi dünya ölçüsünde değildir. Bir çok ulusları avucuna alamıyordu. Hidrojen bombasıyla hepsini alabilir.

Wyatt

Bunu biraz açıklar mısınız?

Russell

Evet. Elbette açıklamaya değer. Bence, hepimizin başında korkunç bir tehlike olan Doğu Batı gerginliği, en çok ya softaca bir komünizmden, ya da softaca bir komünizm düşmanlığından doğuyor yerine göre. Her iki yan da, inançlarına aşırıca bağlanıyorlar. İnançları softalık diye anlattığım şeye benziyor. Yani demek istiyorum ki, birinin öte yanda kötü gördüğü şeyin önlenmesini, insan soyunun dünyada kalmasından daha önemli saymak softalıktır. Hepimizin başındaki tehlike, bu softalıktır, her iki yanda da bulunan bu softalık.

Wyatt

Peki, hoşgörü sizce nedir?

Russell

Düşüncenizin yönüne göre değişir bu. Düşünüşte hoşgörü, gerçekten hoşgörüyse, her hangi bir suç olmadıkça, hiç bir düşüncenin cezalandırılmaması demektir.

Wyatt

Tarihte hoşgörüsü olan çağlara örnek gösterebilir misiniz?

Russell

Evet. Otuz Yıl Savaşı’ndan sonra. İngiltere’de hemen arkasından başlamadı, çünkü o sırada biz bir içsavaş içindeydik: Ama, bu savaştan biraz sonra. İlk hoşgörür devlet Hollanda oldu. XVII. yüzyılın bütün ileri aydınları hayatlarının bir çok yıllarında Hollanda’ ya sığınmışlardır: sığınmamış olsalar, silinip giderlerdi. İngiltere başka memleketlerden daha iyi değildi, o günlerde. Parlamento Hobbes’un bozuk, hem de çok bozuk kafalı olduğu sonucuna varmış ve İngiltere’de kitap yayımlamasını yasak etmişti. Bu yasak uzun, hem de çok uzun bir süre devam etti.

Wyatt

Eski Atina için hoşgörür bir devlet diyebilir misiniz?

Russell

Az çok hoşgörürdü. XVIII. yüzyıla kadarki yeni devletlerden daha hoşgörürdü. Ama, tam bir hoşgörürlük değildi onunki de. Sokrates’in nasıl öldürüldüğünü herkes bilir. Ondan sonra da baskı görenler oldu. İskender’in ölümünden sonra Anaxagoras da, Aristoteles de kaçmak zorunda kaldılar.

Wyatt

Peki, insan yaşadığı dönemin hoşgörür olduğunu nasıl bilir? Nerden anlaşılır bu?

Russell

Özgür kurumlardan anlarsınız. Basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. Dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz.

Wyatt

Ama bugün Batı’da bütün bu özgürlükler var, yine de siz biraz önce softalığın hiç bir zaman bugünkü kadar koyu olmadığını söyler gibiydiniz.

Russell

Batı’da bu özgürlüklerin gerçekten var olduğunu sanmıyorum. Amerika’yı alın örneğin. Ne yaptılar orda? Bütün kitaplıklara gittiler, Rusya üstüne bilgi veren ne varsa yok ettiler. Buna tam bir hoşgörü diyemezsiniz.

Wyatt

Coşkun olmazsak iş yapamıyoruz. Fazla coşarsak softalığa düşüyoruz. Doğru yolda olduğumuzu, softalığa kaymadığımızı nasıl kestirebiliriz?

Russell

Kesin olarak bilemezsiniz, ama şu yapılabilir bence: Yalnız doğru olduğuna inandığınız bir işi yapmakla kalmayıp, doğru görünenden başka bir yola girmemeği ilke edinirsiniz. Aldanabilip de bir yıkıma sebep olacağınız işten kaçınırsınız. Bu davranışı insanları diri diri yakma işinde deneyelim, örneğin. Ortaçağın işkenceler döneminde din adamlarının bildikleri tam anlamıyla doğru olsaydı, dinsizlerin yakılması iyi bir iş olurdu. Ama bildiklerinizin doğru olmadığına en küçük bir ihtimal de olsa kötü bir iştir yaptığınız. Bence böyle bir ilkeye uymalısınız.

Wyatt

Bu ilkeyi politika partilerine ve hükümetlere de uygulayabilir misiniz?

Russell

Elbette. Bir politika partisinde olan öteki partinin doğru yolda olmadığına inanır, ama gidip o partideki insanları öldürmeğe hakkı olduğunu söyleyemez.

Wyatt

Hoşgörünün sınırları nedir? Ne zaman hoşgörü başıboşluğa ve kargaşalığa götürür?

Russell

Buna verilecek orta halli bir cevap şu olabilir: Gerekli yasaya uygun olarak düşünceleri savunma tam bir hoşgörü ile karşılanmalı. Ama, yasa değişinceye kadar suç sayılan işlerin savunulması karşısında tam bir hoşgörü istenemez. Bir örnek alacak olursak, ölüm cezasının olmadığı bir yerde, bu cezanın konması düşüncesinde olabilirsiniz. Ama, sizce ölümü hakketmiş bir insanı gidip öldürmekte serbest olamazsınız.

Wyatt

Softalık dünyaya dalga dalga yayılır mı, dersiniz? Bizim dünyamız böyle bir dalga içindeyse, bu dalga nasıl sona erebilir?

Russell

Dünya düzelince dalga da durur ama, sürekli bir dengeye ulaşmadıkça da bu dalga durmaz. Kararsız bir durum sürüp gittikçe, softalığı besliyen koşullar var demektir. Onun için, softalığı yenmek istiyorsanız, dünyada bir çeşit durulma sağlamak zorundasınız.

Wyatt

Dünyada softalığın azalacağını umuyor musunuz?

Russell

Evet, umuyorum, hem de çok. Bu iş, politikalara bağlı bence. Dünya savaşını büyük bir tehlike olmaktan çıkaran bir politika sistemimiz olursa, Doğuda da Batıda da hoşgörünün ve anlayışın çarçabuk gelişebileceğini sanıyorum. Ama, bu gerginlik kaldıkça bunun gerçekleşmesi çok zordur.

Sh:27-34

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

İNSANLIĞIN GELECEĞİ NE OLABİLİR?- Bertrand Russell


Woodrow Wyatt

Lord Russell, bu konuşmalarımızda çok değişik konulara değindik. Bütün bunların özü olarak, insanların umutları ve korkuları üzerine ne düşünüyorsunuz?

Lord Russell

Çok zor bir som bu. Gelecekte olabilecek şeyleri görüyorum, kimi karanlık, kimi umut dolu şeyler. Ama, …

Wyatt

Peki, karanlık olanlardan başlayalım. Bu konuda ne umutlarımız olabilir?

Russell

İnsan soyunun büyük bir savaşla kendini yok etmeyeceğini farzedersek ki öyle umuyoruz benim gördüğüm en büyük tehlike, insanlığın bir kışla düzenine girmesidir. Bilimsel buluşlar, yönetim olanakları ve örgütlenmelerin etkisi ile dünya öylesine sıkı bir düzene girer ki, hiçbir yerde yaşamanın tadı kalmayabilir.

Wyatt

Yönetici insan tipinin ağır basacağı düşüncesinde misiniz?

Russell

Ağır basabilir, sanırım. Bir çeşit bilimsel etkinlikle birleşen yönetici insan tipi. Çünkü, yönetici tipi,

bugün daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapabilecek güçtedir. Bu yapabileceği şeylerin kimisi iyi ama, bir çoğu da değildir.

Wyatt

Bu yönetici insan tipi, kötü olacak neleri yapabilir?

Russell

En başta şunu yapabilir: Ana okulundan başlayıp daha yukarısına da el atarak, insanların inanç ve düşünceleri üzerinde çok büyük bir güç kazanabilir. O kadar ki, bir insanın düşündüğü, umduğu ve korktuğu her şey, eğitimin başlarınca belirlenmiş olur. İnsan ancak, onların dilediklerini umacak, onların dilediklerinden korkacak. Böyle bir eğitimin temellerinden biri şu olacak ki, her zaman hiç de iyi olmayan hükümetin hep iyi olduğunu düşünecek.

Wyatt

Böyle bir eğitimi kötüleyebilecek sizin gibi güçlü ve bağımsız düşünceli insanlar olmayacak mı her zaman?

Russell

Hayır, sanmıyorum. Benim de içinde olduğum tipteki insan, modası geçmiş bir dünyada yetişmiştir, demek istiyorum. Gelecek için düşündüğüm dünyaya göre, çok daha rastlantılara bağlı bir dünya idi bu. Dünyada, çok daha fazla kaçamaklar, istisnalar vardı ve insanlar orada, gelecekte olacağım düşündüğüm gibi, aynı kalıptan çıkma değillerdi.

Wyatt

Yönetici tipinin baskısı altında, insanın kişisel bir hayatı olamayacağı üstünde durdunuz, bunu biraz daha açıklar mısınız?

Russell

Olur, peki… Bütün bu işin çok, çok önemli olan bir yanını, genetik bilimini alalım. Diyelim ki, bilimci bir hükümet, bizimkinden daha iyi olmasını istedikleri bir insan soyu yetiştirmek olanaklarını iş ediniyor kendine. Salt bilimsel bakımdan pek açıkça ortaya konabilir ki, yetiştirilecek yeni insan soyunun, diyelim, erkeklerin yüzde beşinden, kadınların da yüzde otuzundan üretilmesi; bunu sağlama bağlamak için, geri kalanların kısırlaştırılması gerekiyor. Hiç de hoş bir şey olmaz bu, tabii. Ama, ileride bu yola gidilmesi bence hiç de olmayacak birşey değildir.

Wyatt

Ama bilimin böylesi şeyleri yaptıracak kadar insanların kafasını sarabilmesi ciddî olarak düşünülebilir mi sizce?

Russell

Evet, insanlar savaşta zafer kazanmak kaygısıyla bu yola gidebilirler. Çünkü, buna elverişli bir soy yetiştirileceği açıkça bellidir. Böylesi bir soy, savaşta, gelişi güzel yetiştirilen insanlardan çok daha etkin olabilir elbette. Halkı kolayca inandırabilirsiniz ki, bilimsel yoldan insan yetiştirme gereklidir. Çünkü, bu işi karşı taraf nasıl olsa yapacaktır, nasıl şimdi karşı taraf atom silâhları yapıyor diye, bizim de yapmamız gerekiyorsa.

Wystt

Bütün bunlar Orwel’in 1984 ve A. Huxley’in Yeni Dünya adlı romanlarında düşünülen şeyler. Ama, sizce komünist dünya dışında geçerli mi? Örneğin, konformist düşünce v.b.’nın pek ileri gitmesi demek istiyorum?

Russell

Bence bu tehlike Batı’da, komünist dünyada olduğundan bir parça daha azdır. Ama orada pek korkulur derecede var… pek korkulur derecede.

Wyatt

Sizce, konformist inanç ve giysiler, alışkanlıklar, düşünceler filân neler olabilir?

Russell

Sanatı alalım. Özellikle, Amerika’daki gezilerim sırasında tekrar tekrar gördüm ki, sanata çok büyük bir saygı gösteriyorlar, Avrupalı sanatçıları yüceltiyorlar ve avuç dolusu dolar veriyorlar onlara. Ama, hiçbir Amerikalı çocuğun sanatçı olabilmesi için gerekli özel bir çeşit kafayı edinmesine olanak bırakmıyorlar. Onun için, beğendikleri büyük sanatçılar Amerikalı değil, Avrupalıdır.

Wyatt

Sizce, sanat Rusya’da zarar gördü mü?

Russell

A, orasını bilmem. Çünkü, 1920’den bu yana gitmedim oraya. Ama, zarar görmüştür elbet diyebilirim. Doktor Jivago adlı romana rağmen, öyle sanıyorum ki, edebiyat orada bir hayli zarar görmüştür. Demek istiyorum ki, Çarlık Rusya’sında edebiyat pek üstün bir durumdaydı. Bugün öyle olduğunu kimse söyleyemez sanırım.

Wyatt

Rusya’daki bale sanatı üstüne ne dersiniz?

Russell

Bale çarlık zamanından kalma bir sanattır. 1920 de Rusya balesini gördüğüm zaman, bende vazoya konmuş kesik çiçekler izlenimi bıraktı. Çok güzeldi, çok hoştu. Ama, topraktan çıkma bir tazeliği ve canlılığı yoktu. Şimdi artık sadece müzelik bir sanat bence.

Wyatt

Sizce bütün bunlar hiçbir yeniliğin doğmayacağı genel bir kemikleşmeye götürür mü?

Russell

Evet, bu tehlikenin çok büyük olduğunu sanıyorum. Bir çeşit durağan Bizans toplumu ki, kuşaklar boyunca hepsi ayni kalıyor, sonunda öylesine kalıplaşıyor ki, halk dayanamıyor ona ve sıkıp atıyor bir yana.

Wyatt

İnsanların karşılaşabilecekleri zorluklardan biri, hiçbir şeyi ölçüyü kaçırmadan yapamamasıdır. Bir şeye çok iyi başlıyor, sonra aşırılığa götürüyorlar. İnsanlar günün birinde ılımlı olmasını öğrenebilecekler mi dersiniz?

Russell

Öğrenmelerini dilerim, umarım elbet. Çok zorunlu bir şey bu. Hem hiç de olmayacak birşey değil. Gelecek üstüne giriştiğimiz karanlık tahminleri bir kutsal kitap gerçeği saymıyorum. Büyük umudum, bütün bunların gerçekleşmemesidir.

Wyatt

Şimdi daha iç açıcı şeylere dönebilir miyiz?

Russell

Bence, gerekli olan ilk şey, dünyadaki kötülüklerin, şimdiye kadar önlenememiş kötülüklerle birlikte, önlenebilmesidir. Kötülükler hâlâ yaşıyor. Çünkü, insanların yüreklerinde kötülüğe giden ve başkalarım mutlu kılma isteğine yanaştırmayan tutkular var. Modern tekniğin güçlükleri ile birlikte yeni dünyanın bütün derdi bence, insan tekinin psikolojisinden, insan tekinin kötü tutkularından gelmektedir. Yeni ve iyice bütünleşmiş bir dünyada mutlu olabilmek için, ne kadar nefret de etseniz, komşumuzun da mutlu olmasına katlanmanız gerçekleşirse, daha da iyi gerçekleşirse… Bütün bunlar gerçekleşirse, şimdiye kadar var olmamış daha mutlu bir dünya kurulabilir.

Wyatt

İnsanlar tutkularını sizin önerdiğiniz yola yöneltirlerse, hangi çeşit kötülüklerin ortadan kaldırılabileceğini düşünüyorsunuz?

Russell

Eh, hepsinden önce savaş, sonra yoksulluk. Eskiden yoksulluk halkın çoğunluğu için önlenemez bilseydi. Bugün öyle değil. Dünya isterse, kırk yıl içinde yoksulluğu ortadan kaldırabilir. Hastalık bir hayli azaldı elbet. Daha da azalabilir. İnsanların daha sık sevinçli günleri olmaması için hiçbir neden yoktur.

Wyatt

Peki, şimdi, öyle sanıyorum ki, olumlu iyiliklerin yaratılması konusuna geldik. İnsan ileride daha hangi olumlu iyilikler sağlayabilir?

Russell

Bence bunların birçoğu eğitime bağlıdır. İnsan soyunun ortak çıkarlı bir aile olduğunu eğitim yoluyla durmadan aşılamak gerekir. Bundan ötürü, işbirliği yapmak yarışmaktan daha önemlidir ve komşumuzu sevmek, sadece kiliselerin sözle aşıladıkları bir ahlâk ödevi değil, kendi mutluluğunuz bakımından en akıllıca bir davranıştır.

Wyatt

Bilimin insanlara getirebileceği iyiliklerden biri, oldukça kısa zamanda, haftalık çalışma süresinin on saate kadar indirilmesidir. Geri kalan boş saatlerinde ne yapacak insanlar?

Russell

Mutlu olduğum zamanlarda hayal ettiğim dünya gerçekleşirse, insanlar eskiden varlıklı ve kültürlü insanların yaptıklarını yapacaklardır. Bir XVIII. yüzyıl aristokratını alın örneğin. Çok kez, pek kültürlü bir insandı o. Bir hayli boş vakti vardı ve, bir çoklarının yapılmayacak şeyleri yapmış olmalarına rağmen, boş vakitlerinde, ne yapacakların; biliyorlardı. Birçokları hayli güzel işler başardılar, sanatı yüreklendirerek, güzel parklar, güzel evler, özlenmeye değer şeyler yaparak. Sevinçli günlerimde kurduğum dünyada, boş vakitlerini değerlendirmek herkesin elinde olacak. Çünkü, herkes yeterli bir kültür düzeyine erişmiş olacak.

Wyatt

Serüven isteğinin yeri ne olacak bu konuda?

Russell

Serüven isteğini baştakiler bir yola koymalıdır. Bu demektir ki, baştakiler, fazla para ve zaman harcamalarına gitmeksizin, gürbüz gençlerin hoşlandığı gerçekten serüvenli ve gerekirse tehlikeli girişimlere olanak hazırlamalıdırlar. Yüksek dağlara tırmanmak elinizde olmalıdır. Uzay gezileri yapılırsa, uzay gezilerine düşkün olabilmelisiniz. Böylesi şeyler sağlanmalı; böylece bugün büyük ölçüde savaşa yönelen itiler daha iyi bir yola konmuş olur.

Wyatt

Geleceğin insanlarına son olarak başka hangi öğütü vermek istersiniz?

Russell

Şunu demek isterim ki, bilgileriniz insanın hiçbir zaman elde etmediği güçler veriyor size. Bu güçleri iyiye de kullanabilirsiniz, kötüye de. İnsanlığın bir aile olduğunu, hep birlikte mutlu, ya da hep birlikte mutsuz olacağını aklınıza koyarsanız, bu gücünüzü iyiye kullanabilirsiniz. Büyük yığınların yoksulluğu üstüne kurulmuş bir azınlık mutluluğu sağlayabileceğiniz günler geçmiştir. O zamanlar geçmişte kaldı. İnsanlar katlanamaz artık buna ve mutlu olmak isterseniz, başkalarının da mutlu olduklarını öğrenmeğe alışmak zorundasınız. Eğer insanlar akıllıca eğitilirlerse, daha anlayışlı olurlarsa, kendi mutlulukları için başkalarının da mutlu olmasını kaçınılmaz bir koşul saymakta güçlük çekmezler. Zaman zaman hayalimde, hepsi gürbüz, hepsi akıllı, hiçbiri ezmeyen, hiçbiri ezilmeyen bir mutlu insanlar dünyası gördüğüm oluyor. Bir dünya ki, orada insanlar, ortak çıkarlarının kendi çıkar çabalarından daha az ağır bastığı bilincine varmışlardır, insan zekâsının ve hayal gücünün yarattığı gerçekten parlak olanakları gerçekleştirme çabasındadırlar. Böylesi bir dünya, insanlar olmasını isterlerse olabilir ve eğer olursa gerçekten olursa çok daha şerefli, çok daha mutlu, bundan önce görülmedik hayaller ve mutlu coşkularla dolu bir dünya olur bu.

Sh:122-129

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

DİN- Bertrand Russell


Wyatt

Sizin hiç dinsel duygularınız oldu mu, Lord Russell?

Russell

Oldu, oldu. Erginlik çağımda, enikonu dindardım. Belki matematik dışında, her şeyden çok dinle ilgilenmekteydim. Dinle ilgilenmem beni, ona inanmak için bir neden var mı yok mu sorununa götürdü ki dinle her ilgilenenin aynı sonuca vardığı pek söylenemez.Ben üç sorun üzerinde durdum. Öyle geldi ki bana, Tanrı, ölümsüzlük ve özgür insan iradesi (cüzi irade) en önemli üç sorundu ve bunları ters yönden birer birer inceledim, özgür insan isteminden başladım, adım adım ilerliyerek, bunlardan hiçbirine inanmak gerekmediği sonucuna vardım. Bunun beni çok sarsacağını sanmıştım, ama, garip değil mi, hiç de öyle olmadı.

Wyatt

Bu üç şeyden hiçbirine inanmak gerekmediği düşüncesine nasıl vardınız?

Russell

Serbest insan iradesi konusunda ileri sürülenleri yeterli bulmadım ve hâlâ da bunların inandırıcı olmadığı kanısındayım. Ama düşündüm ki, maddenin bütün hareketlerini dinamik kanunlar yönettiği için, insanın konuşurken dudaklarının oynamasının önceden ayarlanması gerekir, o kadar ki, söyleyeceği sözleri değiştirme gücü olamazdı. Bunun sağlam bir kanıt olduğunu sanmıyorum ama, o zaman bana inanılır gibi gelmişti. Ölümsüzlüğe gelince, ha bakın, bedenle ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ilişki herkesin sandığından çok daha derindir. O kadar ki, beyin çürüdüğü zaman, ruhun yaşamakta devam etmesi düşünülemez. Tanrıya gelince, onun varlığına inanların ileri sürdükleri birçok kanıtlar varsa da, ben düşündüm ve hâlâ da öyle düşünüyorum ki, bunların hiçbiri geçerli değildir ve Tanrının varlığına inanmak isteği olmasa, kimse bu kanıtları kabul edemezdi.

Wyatt

Fizik yasaları cüzi irade diye bir şeyin olamayacağını ortaya koyar diyorsunuz. Ne demektir bu, anlamıyorum.

Russell

Evet, delikanlılık çağımda böyle düşündüğümü söylemeliyim. O zamanki düşünceme göre fizik yasaları gereği, ilk nebula halinden bu yana, maddenin bütün devinmeleri önceden belirlenmiştir. Söylenen her söz de bu yasaların içine girer. Böyle olunca, diyorum ki ilk nebula çağında, bay filânın, her durumda söyliyeceği söz fizik yasalarınca saptanmıştır. Bu demektir ki, bay filân, söyleyeceği hiçbir sözü özgür iradesiyle söyleyemez.

Wyatt

Sizce Tanrı diye bir şeyin olmadığı kesin midir? Yoksa, Tanrının varlığı ispatlanmamış mı değildir sadece?

Russell

Böyle bir şeyin olmadığı kesindir demiyorum, hayır. Diyorum ki, Olympos tanrıları ya da Norveç tanrıları için durum neyse, Tanrı için de odur. Olympos veya Valhalia tanrıları da var olabilir. Var olmadıklarını ispatlayamam ama, bence Hristiyan Tanrısının var olması, ötekilerin var olmasından daha olası değildir. Hepsinin varlığı bir olasılıktan öteye geçmiyor bence.

Wyatt

Sizce din, etkileri bakımından yararlı mı, zararlı

mı?

Russell

Etkilerinin çoğu, tarih boyunca zararlı olmuştur bence. Gerçi, din sayesinde eski Mısır rahipleri takvimi bulmuşlar, ay ve güneş tutulmalarını önceden kestirebilecek kadar izlemişlerdir. Bunlar bence, dinin yararlı etkileridir. Ama etkilerinin büyük çoğunluğu kötü olmuştur kanımca. Kötü olmuştur çünkü, dinin buyruğu ile insanlar, varlığı iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar; ve bu, herkesin düşüncesini bozmuş, eğitim sistemlerini bozmuş, ve bence, tam bir ahlâk sapkınlığına yol açmıştır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmaksa yanlış sayılmıştır. Genel olarak, dinin büyük zararları olduğu kanısındayım. Din, tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı Tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasında hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip beslemekle daha da zararlı olmuştur. Özellikle Avrupa’da, dinin doğurduğu hoşgörüsüzlük korkunç ölçülere varmıştır.

Wyatt

Özgür düşünceyi engelleyen bir çeşit düşünce sansürü olduğu kanısında mısınız?

Russell

Evet, bu kanıdayım. Demek istiyorum ki, dünya yüzünde herhangi bir okulu, erkek veya kız okulunu alırsanız alın, göreceksiniz ki, hepsinde bir çeşit inanç aşılanmaktadır. Hristiyan ülkelerde bir çeşit inanç, komünist ülkelerde bir çeşit inanç. Her ikisinde de bir şey öğretilmekte ve öğretilen şeyin doğruluğu tarafsızca incelenmemekte; bir yandaki çocuklar, öbür taraf üstüne düşüncesini kendiliğinden bulmaya alıştırılmamaktadır.

Wyatt

Çağlar boyunca, insanlarda bir din ihtiyacını yaratan nedir?

Russell

Her şeyden önce korkudur, sanıyorum. insan kendini güçsüz hisseder daha çok. Onu korkutan üç şey vardır.

Biri, Doğa’nın ona yapabileceği şey. Doğa onu yıldırımla çarpabilir veya bir depremle yok edebilir.

Öteki, başka insanların ona yapabilecekleri şey. Bir savaşta onu öldürebilirler.

Üçüncüsü, ki dinle pek ilgilidir, insanın kendi azılı tutkularının ona yaptıracağı şey; durgun bir zamanında yaptığına pişman olacağı şeyler. Bu yüzden birçok insan büyük bir korku içinde yaşar. Din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.

Wyatt

Ama din kurucularının buyurdukları bu değildir her zaman.

Russell

Hayır ama, din kurucuları ile — dinlerin kurucuları demek istiyorum — artlarından gidenlerin öğrettikleri arasında pek az ilişkiler vardır, pek az gerçekte. Bir örnek verelim. Gördüğüme göre, asker kişiler Doğu devletleriyle olan çatışmalarda Hristiyan inancına pek önem veriyorlar. Onlara bakılırsa, Hristiyan değilseniz savaşta güçlü olamazsınız. Ama ben, İsa’nın Dağdaki vaazını bir daha okudum ve içinde Hidrojen bombasını öğütleyen bir kelime, tek bir kelime bulamadım.

Wyatt

Evet ama, öyleyse siz dinin hâlâ bugün de zararlı olduğuna mı inanıyorsunuz? Demek istiyorum ki, eleştirdiğiniz şeyler geçmişle ilgili. Bugün için ne diyorsunuz?

Russell

Dün neyse bugün de o. Verdiğim H. bombası örneği eski bir hikâye değil, keşki öyle olsaydı. Bence bugünkü günde din, kiliselerdeki durumuyla, dürüst düşünceyi köstekliyor aslında ve hiç de önemli olmayan şeylere önem veriyor. Onun önem ölçüsünün tamamıyla yanlış olduğu söylenebilir.

Wyatt

Buna bir örnek verebilir misiniz?

Russell

Verebilirim elbette. Roma İmparatorluğu çökerken, kilise uluları Roma İmparatorluğunun yıkılmasına hiç de aldırış etmiyorlardı. Başlıca kaygıları, bakireliği korumaktı. Onlarca önemli olan buydu.

Wyatt

Ne yaptılar, peki?

Russell

Halka din öğütleri verdiler. Orduların sınırlara dayanması, vergi sistemlerinde reform yapılıp yapılmaması onları ilgilendirmedi. Din kuralları onlarca, kendi imparatorluklarının yaşamasından daha önemliydi. Onun için bugün de, insan soyunun çökebileceği bir sırada, görüyorum ki, kilise uluları suni döllenmeyi önlemeyi, hepimizi birden yokedebilecek olan bir dünya savaşını önlemekten daha önemli sayıyorlar. Bence, bu, önem ölçüsünde ne büyük bir aldanma olduğunu göstermeye yeter.

Wyatt

Evet ama, dinlerin eğitimi yaymakta bazan bir hayli yararı olduğunu kabul etmez misiniz? Örneğin, Birmanya gibi, başka hiçbir eğitim sisteminin kullanılamadığı yerlerde, budist rahipleri yoksulları eğitmekte bir hayli iş görmemişler midir?

Russell

Evet, olabilir. Benediktenler de bu yolda hayli yararlı olmuşlardır, ama zararlı olduktan sonra. Önce bir hayli kötülük etmişler, sonra da birazcık iyilik.

Wyatt

Kimi insanlar inançsız, dinsiz olamayacaklarını, onsuz hayatın zorluklarına karşı koyamayacaklarını sanıyorlar. Onlara ne dersiniz?

Russell

Böyle düşünenler bir çeşit korkaklık gösteriyorlar, derim. Bu korkaklık başka alanlarda ayıp sayılır. Ama din alanında oldu mu, korkaklık övülüyor. Bense, hangi alanda olursa olsun, korkaklığı övemem.

Wyatt

Peki ama, neden korkaklık diyorsunuz buna?

Russell

Hayatla, şunsuz yada bunsuz savaşamazsınız demek korkaklıktır. Herkes hayatın kendisine verdiği imkânlarla hayat savaşına girmek zorundadır. Yüreklilik, bir bakıma budur.

Wyatt

Sizce insanların kendi sorunlarını Tanrıya, bir papaza ya da bir din kuruluşuna yüklemeleri, bu sorunlarla kendi başlarına savaşmamaları korkaklıktır mıdır, demek istiyorsunuz?

Evet. Dünyanın içinde bulunduğu çok tehlikeli durumu ele alalım. Bana boyuna gelen mektuplarda hep «Tanrı dünyayı korur» diye yazıyorlar. Ama Tanrı geçmişte hiç korumadı, yarın ne diye koruyacakmış, anlamıyorum.

Wyatt

Ama din zararlı ise, insanlar yine de hep bir dinleri olmasını istiyorlar.

Russell

İnsanlar istemiyor ki! Kimi insanlar istiyor. Onlar da dini istemeye alışmış olanlardır. Örneğin, kimi memleketlerde halk sırık üstünde yürür ve sırıksız yürümekten hoşlanmaz. Din de tam böyle bir şeydir. Kimi memleketler alışmıştır buna. Ben Çin’de bir yıl yaşadım ve gördüm ki, orta halli Çinlilerin herhangi bir dine inandıkları yok. Öyleyken Hristiyanlar kadar mutlu olabiliyorlar. Hattâ, kötü koşullar içinde oldukları düşünülürse, Hristiyanlardan daha mutludurlar bence.

Wyatt

Ama bir Hristiyan’a sorarsanız, Çinliler Hristiyan olsalar daha mutlu yaşarlar, der.

Russell

Bence bunun doğruluğu hiç de ispatlanmış değildir.

Wyatt

Ama insan kendi dışında bir inanç nedeni aramaz mı? Kendinden büyük sandığı birine inanmak istemez mi? Bu, sadece bir korkaklık ya da başkasına güvenme sorunu değil, onun uğrunda bir şeyler yapmak isteği de olabilir.

İnsanın kendinden büyük nice şeyler daha var. Her şeyden önce ailesi, sonra ulusu var, sonra da bütün insanlık. Bütün bunlar bir tek insanın kendinden daha büyük şeylerdir. İçimizde doğabilecek iyilik duygularını doyurmamıza bunlar da yeter.

Wyatt

Din kurumlarının insanlığı hep pençesi altında tutacağını mı sanıyorsunuz?

Russell

Bu bence, insanların kendi toplumsal sorunlarını çözümleyip çözümlememelerine bağlıdır. Büyük savaşlar ve büyük baskılar sürüp giderse, çoğu insanlar mutsuzluk içinde yaşarsa, din de sürüp gider her halde. Çünkü, benim gördüğüm kadarıyla, Tanrının iyiliğine inanç, olan bitenlere ters düşmektedir. Tanrının iyiliğini gösteren hiçbir kanıt yokken ortada, halk inanıyor buna. Ama her şey yolunda gittiği zamansa, inanması gerekirken, inanmıyor Tanrının iyiliğine. Onun için diyorum ki, halk eğer toplumsal sorunlarını çözümlerse, din ortadan kalkar. Ama çözümleyemezse, o zaman ortadan kalkacağını sanmam. Buna geçmişten örnekler bulabilirsiniz. XVIII. yüzyılda, her şey yolundayken, okumuş yazmış insanların çoğu dine bağlı değildiler, serbest düşünceliydiler. Ama Fransız Devrimi olunca, bazı İngiliz aristokratları serbest düşüncenin insanı giyotine götürdüğü kanısına vardılar. Serbest düşünceyi bir yana bırakıp, hepsi koyu dinci kesildiler. Böylece Victoria dönemi başladı. Aynı şey Rus Devriminde de oldu. Rus Devrimi halkı ürküttü, Tanrı’ya inanmazlarsa, malları mülkleri ellerinden gidecek sandılar ve Tanrıya inanır oldular. Bence toplumsal karışıklıklar dinin işine yaramaktadır.

Wyatt

Sizin ve benim, ölünce yok olup gideceğimize inanıyor musunuz?

Russell

İnanıyorum elbette. Başka türlü olması için bir neden yok. Ölünce, beden dağılıp gidiyor, biliyoruz bunu. Beden dağıldıktan sonra, düşüncenin yaşamakta devam etmesi için de hiçbir neden görmüyorum.

Sh:42-50

DİN VE BİLİM

Büyük fizikçilerin ve biyolojistlerin çoğu, son yıllarda bilimin yeni buluşlarıyla eski maddeciliğin gözden düştüğünü ve din gerçeklerinin göze girmeye yüz tuttuğunu ileri sürdüler. Bilginlerin belirsiz terimlerle ve bir görüş olarak ortaya attıkları bu düşünceyi, din adamları kapıştılar, yaydılar. Bu arada gazetelerde din adamlarının ağzından öyle sarsıcı haberler verdiler ki, büyük kalabalıklar nerdeyse Kutsal Kitabın dediklerini fizik biliminin doğruladığını sandılar. Bana kalırsa, yeni bilimlerden alınacak ders, halkın sürüklendiği bu görüşe indirgenemez. Bir kere bilginler, söyledikleri sanılan şeylerin hepsini söylemiş değildirler. Sonra da, geleneksel din inançları yararına söylediklerini, birer bilgin olarak, gerçekten bilimsel bir ağızla değil, daha çok erdemi ve mülkü savunmak istiyen birer yurttaş olarak söylediler. 1914- 1918 savaşı ve onun ardından gelen Rus devriminden sonra bütün çekingen insanlar eskiye bağlanır oldular; profesörlerin de, çokluk, çekingen yaradılışlı kimseler olduklarını bilirsiniz. Ama, bunları bir yana bırakalım da bilimin gerçekten ne dediğini görelim.

1)           Tanrı karşısında insan — Son yıllara kadar, insanlara bir «cüzi irade» (*) tanıyan katolik dinbilimi, yanlışlığını ortaya koyabileceğimizi ileri sürüyorlar. Lord Tennyson’un yiğitçe söylediği bu sözde olduğu gibi: «Yürek öfkelenmiş bir insan gibi şahlandı ve duydum diye karşılık verdi.»

 

(*) Ötedenberi din bilginleri insanın Tanrı karşısındaki durumunu tartışmışlardır. Bir görüşe göre, dünyada olup biten her şeyi Tanrı önceden kararlaştırmıştır, her evrenin tabiî yasalarına bir yakınlık gösteriyor ve bu yakınlık mucizelere inanmalarına da engel olmuyordu. XVIII. yüzyılda Newton’un etkisi altında dinbilim ile tabiat yasaları arasındaki bağlantı daha da arttı. Öyle sanılıyordu ki, Tanrı dünyayı bir plâna göre yaratmıştır ve tabiat yasaları da bu plânın tâ kendisidir. XIX. yüzyıla kadar dinbilimi düşünceye dayanıyordu, sağlam ve açık seçikti; ama, Tanrıya inanmaz olmuş aklın saldırılana karşı koyabilmek için, son yüzyıl içinde, gittikçe duygulara daha çok başvurur oldu. İnsanların kafa gücünü serbest bırakıp kendilerini çekmeğe uğraştı. Böylece, bir deli gömleği olmaktan çıktı, yumuşak bir hırka haline geldi. Bugün, düşünceye dayanan eski ve ağırbaşlı geleneği sürdüren bir kaç bilgin katolik din adamı ile bâzı toptancılardan başkası kalmadı. Diğer bütün din adamları kafadan çok yüreğe seslenerek mantığın tırnaklarını körletmeğe çalışıyor ve duygularımızla aklımızın sürüklendiği bir sonucun kesin bütün yapacaklarını önceden alnına yazmıştır. Bununla çatışan bir başka görüşe göre, insanoğlunun, az da olsa, kaderini değiştirme gücü vardır. İnsan, kendi çabasıyla, Tanrının kendisine çizdiği kaderi değiştirebilir. Bu son görüşe göre, Tanrı iradesi karşısında insan iradesinin, eski deyimle, küllî iradenin karşısında cüzi iradenin bir yeri vardır. İslâmlıkta olsun, Hıristiyanlıkta olsun, aynı tartışma yüzyıllarca süregelmiştir. Hıristiyanlar arasında bu iki görüşe göre, değişik mezhepler türemiş ve bu mezhepler arasındaki kavgalar XVII. yüzyıl sonlarına kadar önemli çatışmalara yol açmıştır. Örneğin, Jansenistlerle Cizvitler arasındaki çatışma. Cizvitlerin cüzi iradeyi kabul etmelerine karşılık Jansenistler, kötü bir insanın ancak Tanrının bağışlamasıyla kurtulabileceğine — bunun dışında — ne yaparsa yapsın cehennemlik olacağına inanıyorlardı. Doğuda bu çatışma hep küllî iradeden yana çözülmüş ve bundan ötürü de Doğu, genel olarak, çok daha kaderci, fatalist kalmıştır. (Çevirenlerin notu).

Günümüzde, yüreğin atomlarla, nefes borularıyla, denizkestaneleriyle ve araya bilim karışmadığı sürece ilgilenmeyeceği daha birçok konulara bağlı duyguları vardır.

Günümüzün din bilginlerinin ileri sürdükleri düşüncelerden biri atomların davranışını bilmeyişimize dayanarak, insanın cüzi iradesini kurtarmaktır. Görülecek kadar büyük olan cisimlerin hareketleri ile ilgili eski mekanik yasaları, bu cisimler için doğruluklarını hiç de yitirmiş sayılmazlar; ama bu yasalar, atomlara, hele proton ve elektronlara uygulanamıyorlar. Yalın atomların hareketlerini yöneten yasalar var mı, yok mu? Bu hareketler ne dereceye kadar rastlantılara bağlı? Bunu kesin olarak bilemiyoruz henüz. Büyük cisimlerin hareketlerini yöneten yasaların statistik yasaları olması, her biri bir rastlantının etkisi olan birçok hareketlerin ortalama sonucunu vermesi olağan görünüyor. Bu yasalardan bazıları ve özellikle termodinamiğin ikinci yasaları statistik yasaları sayılıyor. Bunlara eklenecek başka yasalar da olabilir. Atomun olağan bir kaç hali vardır, bunlar içiçe değil, birbirinden küçük, belli aralıklarla ayrılmışlardır. Bir atom, bu hallerin birinden ötekine atlıyabilir, atlarken de birbirinden ayrı sıçrayışlar yapabilir. Bugün için şu ya da bu koşullar altında sıçramanın ne türlü olacağını önceden kestirmemizi sağlıyan bir yasa bilmiyoruz. Bundan da şu sonuç çıkarılıyor ki, atom bu bakımdan, hiç bir yasaya uymuyor, benzetme yoluyla «iradei cüziye» diyebileceğimiz bir güç taşıyor. «Fizik dünyanın özü» adlı eserinde Eddington bu olanak üzerinde bir hayli duruyor (s. 311). Ona göre, insan düşüncesi beynin atomlarını, şu ya da bu hale geçirebilir ve böylece, sanki bir düğmeye basarak istemine uygun, geniş sonuçlar elde edebilir. İstemin kendisine gelince, onun nedeni olmadığını sanıyor. Dediği doğruysa, fizik dünya, en büyük gövdelerde bile, yasalarla önceden belirlenmiş değildir, nedensiz insan istemlerine göre değiştirilebilir demektir.

Bu görüşün üstünde durmadan önce, « b e I i r i m s i z I i k (indetermination) ilkesi»nden söz etmek istiyorum. Fiziğe 1927’de Heisenberg’in soktuğu bu ilkeyi (her halde adı dolayısıyla) birçok din adamı iyi karşıladı. Çünkü, bu ilke onları matematik yasalarının kulluğundan kurtarabilecekti. Doğrusunu isterseniz, beni biraz şaşırtan Eddington’un bu ilkenin kullanılmasını desteklemesidir. (Önceki kitap, s. 306). Bu ilkeye göre, bir parçacığın durumu ve hızı önceden belirlenemez. Bu iki belirlemenin her birinde bir yanlışlık payı olacaktır ve her iki yanlışlığın sonucu da değiştirilmez. Başka türlü söyleyecek olursak, birinin belirlenmesi ne kadar doğru olursa, öbürününki de o kadar yanlıştır. Yanlışlık payı çok küçüktür elbet. Tekrar söyleyeyim ki, Eddington’un bu ilkeyi «cüzi irade» sorununa bağlamasına şaşıyorum. Çünkü, bu ilke tabiat olaylarının belirli olmadığı sonucuna götüremez. Bu ilke sadece şunu gösterir ki, eski «zaman mekân» görüşü yeni fiziğin ihtiyaçlarını tam karşılıyamıyor. Bu, artık her bakımdan bilinen bir şey. Eski Yunanlıların bulduğu «zaman mekân» kavramları günümüze kadar büyük bir başarıyla iş gördüler. Einstein, onların yerine «mekân zaman» dediği yarı hayvan yarı insan, bir çeşit karma anlam getirdi, ve yirmi yıl kadar her şey bu görüşle yolunda gitti. Ama, modern quanta mekaniği daha kökten bir yenilenme zorunluğu ortaya koydu.

Belirimsizlik ilkesi bu zorunluğun açıklanmasından başka bir şey değildir. Ama, bu hiç de fizik yasalarının tabiat olaylarını belirliyecek güçte olmadığını göstermez.

J.E. Turner (Nature dergisi, 27 Kasım 1930) diyor ki «Belirimsizlik ilkesinin yanlış anlaşılması, büyük ölçüde, belirli kelimesinin ikiliğinden doğmuştur. Bir anlamda, bir nicelik ölçüldüğü zaman belirlidir. Bir başka anlamda, bir olay bir nedenin sonucu olduğu zaman belirlidir. Belirimsizlik ilkesi ölçülere uygulanabiliyor. Ama, nedenlere uygulanamıyor. Bir parçacığın hızı ve yeri belirimsizlik ilkesine göre tam ölçülemiyeceği için, belirsizdirler. Bu ölçülemeyiş hem kendi nedenine, hem de ölçme dediğimiz şeyin ölçülen üzerinde fizik bir etki yapmasına bağlı fizik bir iştir. Belirimsizlik ilkesinde, fizik bir olayın nedensiz olabileceği sonucuna götürecek hiç bir şey yoktur.» Turner’le birlikte şunu söyliyebiliriz: «Doğrulanmadığı sürece belirimsiz sayılan bir değişmenin kesin anlamda belirimsiz, yâni nedensiz olduğunu ileri süren her düşünce, bir yanlışa ve yanlış anlamaya dayanır.» Şunu söyliyelim ki, atoma ve onun sözde cüzi iradesine, gelince bir atomun canı istediği gibi davrandığını bilmiyoruz. Bir atomun canı istediği gibi davrandığını ileri sürmek canı istediği gibi davranamıyacağını ileri sürmek kadar yanlıştır. Bilim, son zamanlarda, atomun eski fizik yasalarına uymadığını ortaya koydu, ve bâzı fizikler bundan atomun hiç yasaya uymadığı sonucunu çıkarmakta belki çok acele ettiler. Eddington’un düşüncenin beyin üzerindeki etkileriyle ilgili görüşü aynı konu üzerinde Descartes’ın görüşlerini hatırlatıyor. Descartes yaşama gücünün (vis viva) saklanımını (conservation) biliyordu ama, itme gücündekini bilmiyordu. Onun için de, düşüncenin, canlı varlıkların yönünü değiştirebileceğine inanıyordu, hareketlerinin hızını değil. Hızın saklanımı ortaya çıkarılınca, Descartes’ın görüşünden vazgeçildi. Eddington’un görüşü de, onun gibi, bir yana bırakılabilecektir. Çünkü, deneyci fizikçiler, bugün yarın tek tek atomların davranışını düzenleyen yasaları bulabilirler. Geçici olabilecek bir bilgisizliğin üstüne dinsel bir yapı kurmak aşırı bir atılganlıktır. Böyle yapılar kurulabilse bile, ancak zararlı olabilirler. Çünkü, insanların elinden yeni buluşlar umudu alınmış olur.

Ama, cüzi irade inancına salt görgül (empiric) açıdan da karşı konabilir. Hayvanların ya da insanların davranışları sıkı bir bilim gözlemi altında tutulabiIdiği zaman, Pavlov’un deneylerinde olduğu gibi, bu davranışların başka alanlardaki olaylar gibi bilim yasalarıyla doğrulanabildikleri görülmüştür. Gerçi, insanların bütün yapacaklarını önceden kestiremiyoruz. Ama, bu kestiremeyiş mekanizmanın karmaşıklığı ile kolayca açıklanabiliyor. Böylesi savları (iddiaları) yakından inceledik mi, yanlış oldukları görülür her zaman. Dünyayı gelişi güzel bir yönetimin buyruğunda görmek isteyenler, bunun ne demeğe varacağını düşünemiyorlar. Tabiatın akışı üstüne ileri sürdüğümüz bütün düşünceler nedensel (causal) düşüncelerdir ve eğer tabiatı nedensel yasalar yönetmiyorsa, bizim bütün düşüncelerimiz yıkılır. O zaman, kendi görgümüz dışında hiç bir şey, nedensel yasalara bağlı olduğu için, biz, kesin anlamda, yalnız yaşadığımız anın görgüsünü bilebiliriz. Düşünce yoluyla başka insanların varlığını, hattâ kendi geçmişimizi bilemezsek, nasıl bunca şeylerin varlığını ileri sürebiliriz. Nedensellik ilkesi doğru ya da yanlış olabilir. Ama, onun yanlış olduğu savını tutan ve bu savı tutmakla yüreği rahatlayan kimse kendi düşüncesinin bu davranışla neler yitirdiğini, bindiği dalı kestiğini bilmiyor. Kendini yakından ilgilendiren bütün nedense! yasaları kabul ediyor, yediği yemeğin kendini beslediğine, para yatırdığı bankanın kendi imzasını taşıyan çeki ödeyeceğine inanıyor ama, kendini yakından ilgilendirmeyen ya da işine gelmiyen yasaları şu ya da bu sebeple tanımak istemiyor. Böyle bir davranışa en azından «çocuksu» denebilir.

Atomların davranışları hiç bir yasaya bağlı değildir demenin iler tutar bir yanı yoktur. Atomların tek tek davranışlarını az çok aydınlatan son zamanların deneysel metotları olmuştur. Bu davranışın yasalarının henüz bulunmamış olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Bir takım olayların yasalara bağlı olmadığı ispatlanamaz. Böyle bir ispatlama kökünden ve teorik bakımdan olacak şey değildir. İleri sürülebilecek tek şey, bu yasaların henüz bulunmamış olduğudur. Diyebilirsiniz ki, bu yasalar gerçekten var olsaydı atomu inceleyen onları bulacak kadar yetkilidir. Ama ben böyle bir düşüncenin, bir evren teorisine temel olacak kadar sağlam bir öncül (premisse) olduğunu sanmıyorum.

2)           Matematikçi Tanrı — Sir Arthur Eddington atomların matematik yasalarına uymayışından dini çıkarıyor. Sir James Janes ise, dini atomların bu yasalara uymasından çıkarıyor. Bu çıkarmaları din adamları hep seve seve kabul ediyorlar. Çünkü, mantık isteği onlarca soğuk aklın isteğidir; bununsa, bizim daha derin olan din duygularımızla bir ilişkisi yoktur. Eddington’un sıçrayan atomlar görüşüne dayanan düşüncesini gözden geçirdik. Şimdi, Jeans’ın yıldızların soğuması üstüne kurduğu düşünceyi gözden geçireceğiz. Jeans’ın Tanrısı Platoncadır. Onca, Tanrı, ne mühendis, ne biyolojisttir, sadece matematikçidir (The Mysterious Universe, s. 134). Doğrusunu isterseniz, bence bu çeşit Tanrı, büyük işlere girişen insanlara benzetilen Tanrı’dan daha iyi. Çünkü, ben düşünceyi, yapmaktan daha önemli buluyorum. Yapıcı bir Tanrı düşünen din adamı adele gücünün etkisi altında gibi görünüyor. Kasları gergin bir insan yapıcı bir Tanrıya inanır. Kasları gevşek bir adamsa bir düşünce ve derinleştirme Tanrısına inanır. Sir James Jeans Tanrıcı görüşlerine güvendiği için, evrimcilerin görüşlerine pek sert davranıyor. Esrarlı evren üstüne yazdığı kitap, güneşin bir hayat tarihçesiyle başlıyor. Nerdeyse güneşin bir mezar taşı kitabesini yazıyor. Onca, yüz binlerce yıldızın bir tekinin, yalnız bir tekinin gezegenleri vardır. Ama, aşağı yukarı 2 milyon yıl önce, güneş nasılsa bir başka yıldızla buluşmuş, bu buluşma da bir hayli bereketli olmuş; çünkü, var olan gezegenler düzeni ondan doğmuş. Gezegenleri olmayan yıldızlar hayat yaratamazlar. Onun için de hayat evrende binde bir rastlanan bir şeydir. «Evrenin, başlangıçta bizimkine benzer bir hayat yaratmak üzere kurulduğu inanılmaz bir şey gibi geliyor, diyor Sir James Jeans, öyle olsaydı, bu düzenin büyüklüğü ile yarattığı şey arasında iyi bir orantı bulunurdu.» Evrenin bu az raslanılır köşesinde bile, yaşama yalnız çok sıcak ile çok soğuk iklim arasındaki bir ortamda mümkündür. «İnsan soyunun tragedyası şudur ki, evrenin özü hayatı besleyip sürdüremeyecek kadar sıcak olduğu halde insanoğlu, ister istemez soğuktan öleceğe benziyor.» Hayatı yaradılışın amacı olarak gören tanrıbilimciler, astronomide de aldanıyorlar, kendilerine ve benzerlerine gereğinde çok değer veriyorlar. Jeans’ın modern fizik üstüne, madde ve ışınlaşma üstüne, görelilik ve eter üstüne yazdığı güzel bölümleri özetlemeğe kalkmıyacağım. Bunlar yeterince kısa oldukları için hiç bir özet onları tam anlatamaz. Bununla beraber, okuma isteğinizi arttırmak için, kendi verdiği özeti buraya alacağım.

«Kendimi özetliyecek olursam diyebilirim ki: Düzensiz ve buruşuk yüzeyli bir sabun köpüğü, göreci teorinin ortaya koyduğu evreni yalın ve kabaca anlatmak için verilebilecek en iyi örnektir bence. Evren, sabun köpüğünün içine değil, yüzeyine benzer ve hiç unutmamalı ki, sabun köpüğünün yalnız iki boyutu vardır, evren kabarcığınınsa dört: Üç uzay boyutu, bir de zaman. Bu kabarcığı meydana getiren öz, yâni sabunun zarıysa, boş zaman ile, içiçe boş uzaydan başka bir şey değildir.»

Kitabın son bölümü, sabun köpüğünü matematikçi bir Tanrı gücünün, matematik özelliklerine duyduğu ilgiyle şişirdiğini ispatlamaya çalışıyor. Tanrıbilimciler bu küçük okşayıştan kendilerine büyük pay çıkardılar. Bilginler kendilerine bir Tanrı versin de, bu Tanrı nasıl olursa olsun. Sir James Jeans’ın Tanrısı, Eflatununki gibi toplamlara meraklı bir Tanrıdır. Ama, soyut bir matematikçi olduğu için, vardığı rakamın ne olduğu onu ilgilendirmez. Sayın bilgin, yeni fizikten aldığı bir çok çetin tanıtlarla bu Tanrıya, aslında olmayan derinlik havası veriyor. Bu görüş kısaca şöyledir: Madem iki elma iki elmaya eklenince dört elma eder, öyleyse Tanrı iki kere ikinin dört ettiğini biliyordu. Buna karşı, bir kadınla bir erkeğin, kimi zaman üç ettiği ve Yaradanın toplamda sanıldığı kadar güçlü olmadığı söylenebilir. Daha ciddî konuşacak olursak, diyebiliriz ki, Sir James Jeans, piskopos Berkeley’in teorisini yeniden ele alıyor. Bu teoriye göre, var olan yalnız idea’lardır, ve dış dünyada gördüğümüz süreklilik tam olmasa da, Tanrının uzun zaman nesneleri de düşünmesinden geliyor. Örneğin, nesneler hiç bir insan onlara bakmadığı zaman var olmaktan çıkmıyorlar. Çünkü, Tanrı onlara her zaman bakıyor, daha doğrusu, bu nesneler onun kafasında her zaman birer düşünce olarak yaşıyor. «Evreni en iyi anlatmanın yolu, çok eski ve uyarsız da olsa, onu bir salt düşünce olarak göstermektir. Bu düşünce, daha anlaşılır bir kelime bulamadığımız için, matematikçi düşünür dediğimiz bir varlığın düşüncesidir.» Biraz ileride şunu öğreniyoruz ki, Tanrının düşüncesini yöneten yasalar uyanık hayatımızın olaylarını yöneten yasalardır ama, düşlerimiz yöneten değil.

Heyecanlarına dokunmıyan başka bir konuda Sir James Jeans’ın bu ispatlamasında arıyacağı bilimsel kesinliği aramadığını görüyoruz. Bir çok ayrıntılar bir yana, soyut matematik ile uygulanan matematik alanlarını birbirine karıştırmakla temelden bir yanılgıya düşmüş oluyor. Soyut matematik hiç gözleme bağlı değildir, onun işi sembollerledir ve değişik sembollere dayandığı içindir ki deneye başvurulmaksızın incenelebilir. Fizik ise, tersine, ne kadar matematiksel olursa olsun, baştan başa gözleme ve deneye, yani, önünde sonunda, duyuların algısına bağlıdır. Matematikçi her çeşit matematikle uğraşır ve uğraştığı dalların sadece bir kaçı fizikçinin işine yarar. Ve fizikçinin matematiği kullanırken ileri sürdüğü, soyut matematiklerin ileri sürdüğünden apayrıdır. Fizikçi kullandığı matematik sembolerinin, sadece duygu izlenimlerinin yorumlanmasına, birbirine bağlanmasına ve önceden kestirilmesine yaradığını söyler. Yaptığı iş ne kadar soyut olursa olsun, deneyle ilişiğini kesmez. Matematik formüllerinin evreni yöneten bâzı yasaları anlatabileceği ortaya konmuştur diye Jeans bu yasaların işleyişini görme hevesiyle dünyayı bir matematikçinin yarattığı sonucuna varıyor. Bu görüşe kesinlik kazandırmaya çalışsaydı, eminim ki, ne kadar aldatıcı olduğunu görmekte gecikmezdi. Hem zaten, her hangi bir usta matematikçi bir dünyayı, herhangi bir dünyayı genel yasalar çerçevesi içine sokabilir. Böyle olunca, yeni fiziğin matematik niteliği dünya ile ilgili bir olay değil, sadece fizikçinin ustalığını gösteren bir şeydir. Sonra şu da var: Eğer Tanrı onu savunan kahramanların sandıkları kadar arı bir matematikçi olsaydı, düşüncelerine kaba bir dış varlık vermek isteğine kapılmazdı. Bir takım eğriler çizmek ve geometrik yapılar kurmak hevesi okul çağındaki çocukların işidir ve bir öğretmen bunları kendine yakıştırmaz. Bununla beraber, Sir J. Jeans bu hevese kapılmış görüyor yaratıcısını. Onca, dünya düşüncelerden kuruludur.

Bu düşünceler üç türlüdür: Tanrı düşünceleri, uyanık insanların düşünceleri ve uyuyan, kötü düşler gören insanların düşünceleri. Bu son iki çeşit düşünce Evren’in yetkinliğine ne ekliyor, orası pek anlaşılmıyor. Tanrı düşüncelerinin en iyileri olacağı besbelli ama, öteki baş belâlarının neye yaradığı belli değil. Bir zamanlar çok bilgin ve çok softa bir tanrıbilimci tanımıştım. Bana, uzun araştırmalardan sonra her şeyi anladığını, yalnız Tanrının niçin dünyayı yarattığını anlamadığını söylemişti. Bu çetin sorun üstünde Sir J. Jeans’ın durması iyi olur. Belki bunu çözümler de din bilginlerinin gönlünü hoş eder.

3)           Yaratıcı Tanrı — Bugünkü bilimin karşılaştığı en ciddî zorluklardan biri Evren’in bir dağılmaya doğru gitmesinden geliyor. Örneğin, dünyada radyoaktif nesneler var. Bunlar durmadan daha basit öğelere ayrılıyorlar ve bunları yeniden birleştirmenin yolu bulunamıyor. Ama, dünyanın dağılma halinde olduğunu gösteren yalnız bu değil. Daha önemli ve daha çetrefil gerçekler de gösteriyor bunu. Her ne kadar basit öğelerin karmaşık öğeleri nasıl yarattığını bilmiyorsak da, böyle bir şeyin nasıl olabileceğini düşünebiliriz ve belki de bir yerde buna benzer oluşmalar vardır. Ama, termodinamiğin ikinci yasasına gelince, daha büyük bir zorlukla karşılaşıyoruz.

Kaba olarak termodinamiğin ortaya koyduğu ikinci yasa şudur: Nesneler kendi hallerine bırakıldıkları zaman düzensiz bir duruma düşerler ve kendiliklerinden ilk düzenlerini bulamazlar. Sanıldığına göre, çok eski bir zamanda Evren tam bir düzen içindeydi, her şey yerli yerindeydi, sonradan gittikçe düzeni bozulmaya başladı, o kadar ki. Evren’i ilk durumuna götürmek için bir zor görmesi gerekir. Termodinamiğin ikinci yasası, ilk biçimiyle daha az bir şey atıyordu ortaya. Özellikle diyordu ki, yan yana gelen iki nesnenin ısıları ayrı ayrıdır; bunlardan daha sıcak olanı bu buluşmada daha soğuk, daha soğuk olansa daha sıcak olur ve sonunda iki nesnenin ısısı eşitleşir. Bu açıdan yasa herkesin bildiği şu olayı ortaya koyar: Elinizde kızıl kor haline gelmiş bir nesneyi tuttuğunuz zaman, bu nesnenin kendisi bir yandan soğurken çevresindeki hava da ısınır. Ama, çok geçmeden görülür ki bu yasanın daha genel bir anlamı vardır. Çok sıcak nesnelerin parçacıkları çok hızlı bir devinim içinde oldukları halde, soğuk nesnelerin parçacıkları daha ağır devinirler. Çabuk devinimli bir çok parçacıklar ağır devinimli parçacıklarla bir arada bulundular mı, zamanla çabuklar ağırlara çarpa çarpa iki taraf ortalama bir hıza varır. Bu gerçek, enerjinin bütün biçimlerine uygulanır. Bir yerde çok büyük bir enerji, onun yanı başında küçük bir enerji varsa, her zaman büyük enerji küçük enerjiye geçerek eşit duruma girerler. Bu oluşu bir demokrasi eğilimi olarak belirtebiliriz. Bu oluş tersinmez olduğu (yâni küçük enerji büyük enerjiye geçmediği için) geçmiş zamanlarda devlet gücünün dağılışında her halde bugünkü kadar eşitlik yoktu (yâni güç, azınlıktan çoğunluğa geçemiyordu.) Bugün madde dünyası bitimli sayıldığına, ve bilinmemekle beraber belli elektron ve proton sayısı ile kurulduğuna göre, enerjinin belli bir yerde başka bir yerden daha fazla birikmiş kalması teorik bakımdan zamanla sınırlıdır. Dünyanın gelişmesini geriye doğru izliyecek olursak, sayısız yıllar sonra (ama her halde 4004’den fazla) dünyanın daha öncesi olamayacak bir durumuna varırdık, eğer termodinamiğin ikinci yasası orada yürürlükte ise, Dünyanın bu ilk halinde, enerji mümkün olduğu kadar eşitsizlikle dağılmış olacaktı. Bu konuda Eddington şunları söylüyor:

«Sonsuz bir geçmiş düşüncesinin zorunluğu meydandadır. Kendimizi sonsuz bir hazırlama çağının mirasçıları sayamayız. Kendinden öncesi olmayan bir zamanı düşünmek de imkânsız. Zamanın başlangıcı dilemma’sı bizi daha da şaşırtırdı, eğer sonsuz zamanla bizim aramıza giren daha ezici bir başka zorunluk bu dilemmayı gizlemeseydi. Evren’in derece düşümünü inceledik. Bu konu üzerinde düşündüklerimiz doğruysa, evrendeki büyük değişme zamanın başlangıcı ile bizim zamanımız arasında bir yerdedir.

«Geçmişe doğru yükseldikçe, git gide düzenli bir dünya buluyoruz. Daha yukarılara gitmemize hiç bir engel çıkmazsa, öyle bir zamana varırız ki, orada dünyanın enerjisi rastlantıya hiç yer vermiyen kusursuz bir düzen içindedir. Bugünkü tabiat yasaları sistemine göre daha yukarı çıkamıyoruz. Kusursuz düzen sözünün bir kaçamak olduğunu sanmıyorum. Bizi ilgilendiren düzen tıpa tıp belirlenebilir bir düzendir ve kusursuz olduğu bir nokta vardır. Gittikçe yükselen sonsuz düzenleme halleri olamaz. Kusursuzluk noktasının da gittikçe daha yavaş yaklaşılan bir yer olduğunu sanmıyorum. Kusursuz ya da tam düzen, kusurlu düzenden daha az fire verme yolunda değildir.

«Hiç duraksamadan kabul edebiliriz ki, üç çeyrek yüzyıldan beri kurulan fizik şeması ile Evren’in öz temellerinin kusursuz bir düzen içinde yaratılmış olduğu bir zaman bulabiliriz. Elverir ki, daha önce var olan öz temellerde bu düzen bulunup da sonradan kaybedilmiş olmasın. Ayrıca, bu düzende hiç bir şey rastlantıdan doğmuş olamazdı. Çünkü o, rastlantı ile doğamayacak bir şeydir.

«Uzun zaman bu durum fazla kaba maddeciliğe karşı kullanıldı. Bu, biz insanların zamanından sonsuz uzaklıkta olmayan bir zamanla Yaradan’ın işe karışmasının bilimsel bir tanıtı sayılır. Bence bu fizik şemadan sonuçlar çıkarmakta acele etmemeliyiz.

«Bilginler ve tanrıbilimciler, bugünkü termodinamik araştırmaların hepsinde ustaca gizlenen Tanrıcı doktrinin çocuksu kabalığını görmelidirler. Bu doktrine göre, Tanrı bir kaç milyar sene önce Evren’e son biçimini vermiş ve sonra onu rastlantıya bırakmıştı. Bilginin yapacağı burada, termodinamik gelişme üstüne bir varsayımda kalmak ve bir inanç bildirme yoluna gitmemektir. Bir bilim adamı olarak ben, dünyanın bugünkü durumunun bir sıçramadan doğduğuna inanmıyorum. Bilim dışı bir açıdan da, sözü geçen varsayımın gerektirdiği süreksiz bir Tanrılık kavramını da kabul edemem. Bu işin içinden nasıl çıkılır bilmem.» (Eddington: The Nature of the Physical World, 1928, s, 83 vd.).

Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Eddington bir yaratıcının elinden çıkmış belli bir yaradılışı tutmuyor.

Tutmamasının tek nedeni de, bu düşünceden hoşlanmamasıdır. Kabul etmediği sonucu destekliyen bilimsel tanıt «cüzi irade» yi destekliyen tanıttan çok daha sağlamdır. Çünkü, biri bilimsizliğe, öbürüyse (bizim burada incelediğimiz) bilgiye dayanıyor. Bu da gösteriyor ki, bilginlerin bilimlerinden çıkardıkları Tanrıbilim sonuçları sadece hoşlarına gittiği için kabul ettikleri sonuçlardır. Ne kadar akıl yoluna baş vurursa vursunlar, bu sonuçların dinsel inançlara aykırılığını bir türlü benimsemiyorlar. Bana kalırsa şunu kabul etmeliyiz ki, Evren’in bizden sonsuz bir uzaklıkta olmayan bir zamanda bir başlangıcı olduğu düşüncesi, son zamanlarda bilginlerin bize kabul ettirmek istediği Tanrıbilim sonuçlarından çok daha savunulmaya elverişli görünüyor. Bilimsel kanıtın ispatlayıcı bir kesinliği yoktur. Termodinamiğin ikinci yasası her yerde, her zaman geçmeyebilir. Ya da, Evren’in uzayda sonlu olduğunu düşünmekte aldanıyoruz. Ama, bu çeşit kanıtlarda her zaman olduğu gibi, bu kanıt da iyidir ve bence yeni bir duruma kadar dünyanın, bilinmemekle beraber, belli bir zamanda bir başlangıcı olduğunu kabul edebiliriz.

Bundan, dünyanın bir yaratıcısı olduğu sonucuna varabilir miyiz? Bilimin sağlam kurallarına bağlı kalmak istiyorsak, elbette hayır diyeceğiz. Dünyanın bir başlangıcı olmadığı düşüncesine hiç bir mantık karşı koyamaz, bunu garip bulabiliriz sadece. Ama, garip görünen bir şeyin gerçekleşmiyeceğini gösteren hiç bir tabiat yasası da yoktur. Bir yaratıcı öne sürmek bir neden öne sürmektir. Nedensel sonuçlamalarsa, bilimde ancak nedensel yasaların gözlemine dayandığı zaman kabul edilebilir. Oysa, hiçten başlayan bir yaradılış şimdiye kadar görülmüş bir şey değildir. Böyle ce, dünyanın nedeni bir yaratıcıdır demek, dünyanın neden yoktur demekten daha akla uygun değildir.

Ayrıca, dünyayı bir yaratıcının kurduğu varsayımı, bence hiç bir fayda sağlamıyor. Bir yaratıcı olsun olmasın, dünya neyse odur. Size kötü şarap satmaya kalkarlarsa, bu şarap üzümden çıkarılacak yerde laboratuvarlarda hazırlandı diye onu daha iyi bulmazsınız. Onun gibi, «hiç de hoş olmayan bu Evren’in» belli bir amaçla bir laboratuvardan çıkmış olmasında ne kazancımız olacağını göremiyorum.

Bâzı kimseler (ki Eddington onlar arasında değildir) şununla avunuyorlar ki, dünyayı Tanrı yaratmış olursa, bozulduğu zaman onu düzeltebilir. Bense, hoşa gitmiyen bir oluşun durmadan tekrarlanmakla ne diye daha hoş olabileceğini kavrıyamıyorum. Belki de dinsel duygum eksik de ondan.

Bugünlerde eski biçim maddecilikten ve onu yeni fiziğin çürüttüğünden çok söz ediliyor. Aslında, fiziğin değişen yanı teknik yanıdır. Filozoflar ne derse desin, eskiden fizik, teknik bakımından maddenin küçük sert parçalardan meydana geldiği düşüncesine dayanıyordu. Bugün öyle değil artık. Ama Demokritos’dan sonra, bu küçük sert parçalara inanmış filozoflar pek azdır. Berkeley ve Hume buna hiç inanmıyorlardı her halde. Leibniz, Kant ve Hegel de öyle. Kendisi de fizikçi olan Mach çok başka bir doktrin ileri sürüyordu. Az çok felsefeye bulanmış bilginliği ile bu küçük sert parçaların teknik bir uydurma olduğunu kabul etmeğe hazırdı. Böyle anlaşılınca, maddecilik ölmüştür. Ama, daha önemli bir başka açıdan maddecilik her zamankinden daha diridir. Önemli sorun, maddenin küçük parçacıklar ya da başka bir şeyden kurulu olup olmadığını bilmek değil, tabiattaki gelişmenin fizik kanunlarına bağlı olup olmadığını bilmektir. Biyolojik, fizyoIojik ve psikolojik ilerlemeleri her zamankinden daha büyük bir olağanlıkla gösterdi ki, tabiat olayları fizik yasalarının buyruğundadır. İşte gerçekten önemli olan da budur. Bunu anlatmak için, hayat bilimleri ile uğraşanların düşüncelerinden bâzıları üzerinde duracağız.

4)           Evrimci Tanrıbilim — Evrim önceleri dine düşman sayıldı. Köktenciler (Fondamentalist) hâlâ öyle sayıyorlar. Ama, yeni türeyen bütün bir dinciler okulu da evrimde çağlar boyunca ağır ağır gerçekleşen bir Tanrı plânı görüyor. Kimi, bu plânın Tanrının düşüncesinde olduğu, kimi de canlı yaratıkların belirsiz isteklerinde saklı olduğunu ileri sürüyor.

Kimine göre, bizler Tanrının isteklerini gerçekleştiriyoruz, kimine göre de, sandığımızdan daha iyi olan kendi isteklerimizi. Tartışılan bir çok sorunlar gibi evrim sorunu da bir hayli ıvır zıvırla doldu. Eskiden Huxley ve Gladston Nineteenth Century dergisinde hıristiyan dininin doğruluğu üstüne tartışılırken her şey Gadarin domuzunun bir Yahudiye mi yoksa bir gentil’e (Yahudilere göre yabancılar, hıristiyanlara göre payenler) mi ait olduğu konusu etrafında dönüyordu. Çünkü, ancak ikinci halde bu hayvanların öldürülmesi, özel bir mala haksızca saldırış oluyordu. Yine bunun gibi evrimin erekliliği (finality) sorunu da amophila’nın yaşayışı, tersine çevrilen deniz kestanelerinin davranışı, axoiatl’ın karada ve denizdeki alışkanlıkları gibi ayrıntılara döküldü. Oysa, bu sorunları, ne kadar önemli de olsalar, uzmanlara bırakmak gerekir.

Fizikten biyolojiye geçerken sanki cosmic’den kilise dünyasına geçiyoruz. Fizikte ve astronomide, genel olarak evrenle karşılaşırız, sadece evrenin bizim bulunduğumuz köşesiyle ya da bizim gördüğümüz yanıyla değil. Kozmik bakımdan hayat, az önemli bir olaydır. Çok az yıldızın peykleri vardır ve hayata elverişli koşullar gösteren peykler de çok azdır. Dünyamızda bile, hayat maddenin çok küçük bir parçasına, yüze en yakın yerine özgüdür. Varlığın en uzun geçmişinde dünya yuvarlağı hayatla uzlaşamayacak kadar sıcaktır. Varlığının en uzun geleceğinde de hayatla uzlaşamayacak kadar soğuk olacaktır. Şu anda hayatın yalnız bizim dünyamızda olup başka hiç bir yerde olmaması hiç de imkânsız değildir. Ama çok cömert davranıp da uzaya serpili yüz binlerce başka yıldızlarda hayat olduğunu kabul etsek bile, bütün yaradılışın amacı hayattır diyemeyiz. Çünkü, yaşıyan madde, koca evrenin önemsiz bir ürünüdür nihayet. Bir çok yaşlı baylar, sonu iyiye bağlanmak şartıyla bir takım sıkıcı hikâyeler dinlemekten hoşlanırlar. Bütün bu hikâyelerin hepsinden uzun ve vardığı sonuç hepsinden daha kısa olan bir hikâye düşünün. Böyle biyolojistlerin görüşüne göre, Tanrının yaratıcı çalışmaları üzerine çok az bir fikir edinebiliriz. Üstelik de hikâyenin sonucu bu kadar uzun bir önsöz yanında çok küçük kalır. Tilkinin kuyruğu ile, ardıç kuşunun ötüşü ile, yabani tekenin boynuzlan ile uğraşılmasına bir şey demem. Ama, tanrıbilimcilerin böbürlene böbürlene uğraştıkları bunlar değildir. Onları ilgilendiren insanın ruhudur. Ne yazık ki, insan soyunun değerleri üstüne söz söyliyecek tarafsız bir yargıç yoktur. Bana sorarsanız insanın zehirli gazlarını, mikrop savaşı araştırmalarını, bütün işkencelerini, baskılarını, türlü kötülüklerini düşününce, yaradılışın baş tâcı sayılan bu soyu pek o kadar parlak görmüyorum. Ama geçelim bunu.

Evrimin oluşmasında kendinden ya da aşkın bir ereklilik (finality) varsayımı gerektiren bir şey var mı? Asıl sorun budur. Biyolojist olmayan biri için bu konuda duraksamadan konuşmak zordur. Bununla beraber, ereklilikten yana ileri sürülen tanıtlar hiç de inandırıcı gelmedi bana. Canlıların ve bitkilerin davranışı şu ya da bu özellikleri dolayısıyla şu ya da bu sonuçlara varınca, biyolojist bunları davranışın bir amacı diye yorumluyor. Hiç değilse bitkilerde, biyolojist, genel olarak, bu erekliliğin organizmaca bilinçli olarak duyulmadığını kabul ediyor. Sonucu Tanrının baştan zorla koyduğunu ispatlamak istiyorsa, işine gelir bu. Ama benim anlamadığım şu: Neden akıllı bir Yaradan organik dünyada olan biten her şeyi önceden kurar da, amaçlarını bize zorla kabul ettirmeğe kalkar, bu amaçları kendinden bilmeğe zorlar bizi? Bir de şu var: Bilimsel araştırmanın gelişmesi, yaşıyan maddenin fizik ve kimya yasalarından başka bir şeyle yönetildiğini gösteren hiç bir tanıt getirmiş değildir. Örneğin, sindirim oluşmasını ele alalım: Bu oluşmanın ilk adımı dışarıdan yiyeceğin alınmasıdır. Bu alış bir çok hayvan üstünde ve özellikle tavuklarda incelenmiştir. Yeni doğan civcivlerde, yutabilecekleri tane büyüklüğünde ve biçimindeki her şeyi gagalamaya iten bir tepke (reflexe) vardır. Bir çok denemelerden sonra, bu koşulsuz tepke koşullu bir tepke oluyor. Tıpkı Pavlov’un incelemesinde olduğu gibi. Aynı davranışı çocuklarda da görüyoruz. Onlar da yalnız annelerinin memelerini değil, fizik bakımından emilebilecek her nesneyi emerler, omuzlarından, kollarından, ellerinden yiyecek çıkarmaya çalışırlar, aylarca süren denemelerden sonradır ki, yiyecek alma çabalarını memelerde sınırlarlar. Emmek çocuklarda, başlangıçta, koşulsuz bir tepkedir, hiç de bir akıl işi değildir. Emmenin başarılı olması ananın aklına bağlıdır. Emme ve yutma deneme yoluyla koşullu olan koşulsuz tepkelerdir. Sindirim sırasında yiyeceğin geçirdiği kimyasal değişmeler bütün aşamalar içinde titizce incelenmiş ve hiç bir yerde bir hayat ilkesinin işe karıştığı varsayımını haklı çıkaracak tek şey görülmemiştir.

Bir de üremeyi ele alalım. Canlılar dünyasında evrensel olmamakla beraber, en ilginç canlı özelliklerinden biridir. Bu oluşmanın da bugün esrarlı diyebileceğimiz hiç bir yanı yoktur. Bütün inceliklerini bildiğimizi söylemek istemiyorum. Ama, mekaniksel ilkelerin açıkladığı olaylar o kadar boldur ki, bunlara dayanarak üreme işinin tam bir açıklamasına varabileceğimiz umulabilir. Otuz yıl önce J. Loeb bir yumurtadan, ispermatozoitleri işe karıştırmadan civciv çıkartma yolunu buldu. Kendi denemelerinin ve başka araştırıcıların vardıkları sonuçları şöylece özetliyor: «Kesin olarak söyliyebiliriz ki, bâzı fizik kimyasal etkenler spermatozoitlerin gördüğü işin tıpkısını görebilmektedir.» (The Mechanistic Conception of Life, 1912, s. 1.)

Üremeye sıkı sıkıya bağlı olan soyaçekim sorununu da ele alalım. Bu konu üstündeki bilimsel bilgilerimizin durumunu Prof. Hogben Canlı Maddenin Yapısı adlı kitabında ve özellikle akrabalığın atomcu kavramı bölümünde pek ustaca göstermiştir. Bu bölümü okuyunca bilgin olınıyan herkes Mendel teorisini, kromozomu, mutant’ları falan gerektiği kadar anlar. Bu konular üstüne bunca bilgilerimiz varken soyaçekimin hâlâ önünde boyun eğeceğimiz bir sır sayılmasını anlamıyorum. Deneyse! ambriyoloji daha yeni olmakla beraber övülecek sonuçlar vermiştir. Bu koldaki çalışmalar organizmanın eski biyolojide sanıldığı kadar katı olmadığını göstermiştir.

«Bir kertenkele yavrusunun gözünü bir başka canlının kafasına aşılamak bugünkü biyolojinin gündelik deneyleri arasındadır. Bugün laboratuvarlarda beş pençeli, iki kafalı deniz kertenkeleleri elde ediliyor.» (Hogben, Adı geçen eser, s. 111.).

Ama okucuyu diyebilir ki, bütün bunlar yalnız bedeni ilgilendirir. Ruh üstüne ne diyeceğiz? Ruh bakımından sorun o kadar basit değil. İlkin şunu söyliyeyim: Canlıların kafa oluşmaları tamamiyle varsayımlara dayanır. Canlılar üzerindeki bilimsel inceleme yalnız davranışlarım ve gözleme girebilen oluşmalarını ele almalıdır. Bununla canlıların ruhları olmadığını söylemek istemiyorum. Demek istiyorum ki, bilimin sınırları içinde kalmak istiyorsak, ruhlarından şu ya da bu şekilde sözetmekten vaz geçmeliyiz. Beden davranışı nedenleri açıklamaya yeter, yâni bu açıklama ruh diye gözleme girmez bir varlığın işe karışmasını gerektirmez. Koşullu tepkeler (reflexe) teorisi, eskiden yalnız ilk denemelerle açıklanabileceği sanılan bütün haller için doyurucu bir açıklama yolu getirdi. İnsanlarda bile bedensel davranış ruh diye bir etkene başvurmaksızın açıklanabiliyor. Ne var ki, insanların davranışı daha karmaşık olması ve kendi düşüncelerimizle bir ruhumuz olduğu kanısına varmamız yüzünden bu teori insan konusunda kolay kolay kabul edilmiyor. İnsanda, genel olarak, ruh adı verilen bir şey bulunduğunu biliyoruz, orası su götürmez. Ama, bir şeyler bilmekle, bildiğimiz şeyin ne olduğunu tam olarak söyliyemiyoruz. Bedensel davranışımızın sadece fizik nedenlere dayanmadığını ispatlamak da ayrıca zor. Kendimizi yoklayınca, öyle geliyor ki bize, içimizde irade denen bir şey var; «irademize bağlı» dediğimiz davranışların nedeni odur. Bununla beraber, bu davranışların bir fizik nedenleri zincirine bağlı olmaları pek olağandır. Fiziğin konusu artık eski anlamdaki madde olmadığı için düşünce dediğimiz şeyin fiziğin eski madde kavramı yerine koyduğu bütünlüklerin bir parçası olması da pek âlâ mümkündür. Ruh madde ikiliği tarihe karışmıştır; madde ruha, ruh da maddeye, bilimin başlangıcında sanıldığından çok daha benzer olmuştur. Gerçekten var olan şey eski materyalizmin bilardo bilyaları ile eski psikolojinin ruhu arasındaki ortalama bir şeydir diyesimiz geliyor.

Ama burada yapılacak önemli bir ayırma var. Önce ele alacağımız sorun dünyanın hangi özden yapıldığını bilmektir. Nedensel yapısı sorunu sonra gelir. Bilim tâ başlangıcından beri hemen yalnız gözlemlediğimiz şeyin nedenlerini aradı. Oluşmaları kuran öğeleri çözümleme yoluna gitmedi. Fiziğin alabildiğine soyut şeması dünyanın nedensel yapısını verirken, onu kuran nesnelerin rengini, çeşitliliğini, bireyselliğini hesaba katmaz görünüyor. Fiziğin ortaya koyduğu nedensel yapı, insan bedeninin davranışını yöneten nedensel yasaları bilmemize yarar; bunu söylemekle fiziğin yaptığı soyutlamanın bize insan ruhunun özü ya da madde dediğimiz şeyin gerçek kuruluşu üstüne bir şey öğretir demek istemiyorum. Eski materyalizmin bilardo bilyaları yeni fiziğin şemasına giremiyecek kadar somut ve duygusaldı. Ama aynı şeyi düşünceler için de söyliyebiliriz. Nedensellik oluşmalarını incelediğimiz zaman gerçek dünyanın somut çeşitliliği bize sudan bir şey gibi geliyor. Bir örnek alalım. Kaldıraç ilkesi, anlaşılması kolay bir şeydir. Kaldıraçın işlemesi, dayanak noktasının, küçük bir karşı komanın karşılıklı durumlarına bağlıdır. Öyle bir kaldıraç düşünün ki, dâhi bir ressam bakmaya doyulmaz resimler yapmış olsun üstüne. Bu resimler bizi duygulandırma bakımından kaldıraçın mekanik özelliklerinden çok daha önemli olmakla beraber, bu özellikler üstüne hiç bir tepki yapmazlar ve kaldıraçın gücünü açıklarken onları hiçe sayabiliriz. Dünya da böyledir. Kavradığımız haliyle dünya zengin ve değişiktir. Kimi yanları güzel, kimi yanları çirkindir; kimi yanları iyi, kimi yanları kötü. Ama, bütün bunların nesnelerin nedensel özellikleriyle hiç bir ilişkisi yoktur. Bilim ise, yalnız bu özelliklerle ilgilenir. Bu özellikleri bütünüyle bilmekle dünyayı tam olarak bileceğimizi söyliyemem. Çünkü, dünyanın somut çeşitliliği de daha az bilinmesi gereken bir şey değildir. Benim bundan demek istediğim şu: Bilim nedensel diyebileceğimiz bir çeşit bilgidir. Bu bilgi yalnız fiziksel ve kimyasal özelikler konusunda canlı varlıklar için bile tam bir bilgi olabilir pekâlâ. Bunu söylerken, bugün kesin olarak bilinen gerçeklerin ötesine gidiyorum. Ama, son yıllarda fizyoloji, biyolojik kimya ve ambriyoloji alanında duyular üzerinde yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlar bu inancı büyük ölçüde destekliyorlar. (Bak: The Basis of Sensation, E. . D, Adrian 1928.).

Lloyd Morgan’ın Emergerst Evolution (1923) ve Life and Spirit (1926] adlı eserlerinde dinsel eğilimli bir biyolojistin görüşünü en iyi açıklanmış şekliyle görebiliriz. Lloyd Morgan, dünyanın gelişmesinde, özellikle Emergerst evolution dediği şeyde tanrısal bir maksat olduğuna inanıyor. İyi anladımsa, Emergent evolution dediği şey şudur: Az ya da çok sayıda nesneler kimi zaman o türlü bir bütün kurarlar ki, bu bütünün bir özelliği ayrı ayrı nesnelerin hiç birinde bulunmaz, bu nesnelerin hiç bir özeliğine ya da bunların düzenine bağlanamaz. Atom, molekül ve kristalin gösterdiği özellikler, aldanmıyorsam, Lloyd Morgan’a göre, bunların kurucu öğelerinin özelliklerine bağlanamaz. Daha yüksek bir ölçüde, canlı organizmaların ve hele ruh denen şeyi taşıyan üstün organizmaların durumu da budur. Lloyd Morgan’a göre, ruhlarımız fizik organizmadan ayrılamaz ama, ruhun özellikleri, uzayda atomların belli bir düzeni olarak gördüğü organizmanın özelliklerine bağlanamaz. «Emergent Evolution, diyor, evren boyunca tanrısal maksat dediğim şeyin ortaya çıkması, görünür hale gelmesidir.» (Emergent Evolution, s. 288).

Yazar neye dayanarak bunları gösterdiğini söyleseydi, görünüşü daha kolay inceliyebilirdik. Ama benim gördüğüm kadarıyla Prof. Lloyd Morgan, öğretisinin kendi kendine dayandığını ve ispatlanması için akıl yoluna ihtiyacı olmadığını sanıyor. Prof. Lloyd Morgan’ın yanlış düşündüğünü ileri sürecek değilim. Ama bu demek oluyor ki, sonsuz gücü olan bir varlık vardır. Bu varlık çocukların menenjitten, yaşlıların kanserden ölmesini hoş görüyor. Bunlar olan şeylerdir ve evrimin birer sonucudur. Evrim tanrısal bir plânı gerçekleştiriyorsa, bu söylediğim olayların da plânda bulunması gerekir. İnsanın çektiği acının işlenmiş günahların bir cezası olduğunu söylüyorlar. Ama, dört beş yaşında bir çocuk hangi korkunç günahları işlemiş olabilir ki, bunca çocuğun çektiği acılar hakedilmiş olsun, iyimser din bilginlerimiz çocuk hastanelerimize bir gidip görsünler. Çocuğun kendisi günah işlemediyse anasının babasının işledikleri günahın cezasını çekermiş, bunu da söylerler. Ben de şunu söylerim ki, tanrısal adalet buysa benim adaletim bundan ayrıdır ve benimki üstündür. Yaşadığımız dünya gerçekten bir plâna uygun olarak gerçekleşiyorsa, bu plânı yapanın yanında Neron bir evliya kalır. Bereket versin, böyle tanrısal bir plânın varlığını ispatlıyan hiç bir şey yoktur. Bu plâna inananların şimdiye kadar ortaya en küçük bir kanıt bile koymamış olmaları, böyle bir plânın yokluğunu gösterir.

Bu bölümde, bilginlerin dinden yana düşüncelerinin bâzıları üzerinde durduk. Eddington ile Jeans’in birbirini tutmadığını, her ikisinin biyolojist din bilginlerinden ayrıldıklarım ama, hepsinin, önünde sonunda, dinsel vicdan karşısında bilimin boyun eğmesi gerektiğine inandıklarını gördük. Onlar ve hayranları bu davranışı akılcıların uzlaşmaya hiç yanaşmayan davranışlarından daha iyimser sayıyorlar. Oysa, bunun tam tersi doğrudur. Onların durumu bir umutsuzluk bir inanç kaybı ortaya koyuyor. Bir zamanlar din, cömert bir coşkunluk uyandırıyordu. İnsanlar Haçlı Seferlerine çıkıyor, birbirlerini odun yığınları üstünde yakıyorlardı inançları uğruna ya da inançları yüzünden. Din savaşlarından sonra, d i n b i I i m insanların düşüncesi üstündeki etkisini yavaş yavaş kaybetti. Din adına yapılamayan şeyler bugün artık bilim adına yapılır oldu. Şimdi endüstriyi bilim adına azdırıyoruz, aile ahlâkını bilim adına yıkıyoruz, beyaz ırktan olmayanları bilim adına köle ediyoruz, birbirimizi bilim adına zehirli gazlarla öldürüyoruz. Kimi bilginler bilimin bu türlü kullanılışını hoş görmüyorlar. Bilimin dizginsiz gelişmesi önünde korkulara kapılıp eski kör inançlarda sığınak arıyorlar. Prof. Hogben şöyle diyor: «Bugünkü bilimde ağır basan dinsel davranış yeni kavramların mantıklı sonucudur. Bu davranış eskiden, bilimle açıktan açığa çatışan genleneksel inançların dirilmesi umuduna dayanıyor. Bu umut bilimsel buluşların yarattığı bir şey değildir. Onun kökü çağımızın toplumsal havasındadır. Bir kaç zamandır milletler karşılıklı ilişkilerinde akıl yoluna başvurmaz oldular artık. Taraf tutmadan düşünmek yasalara aykırılık sayılır oldu. Geleneksel inancı eleştirmek ihanet adını aldı. Filozoflar ve bilim adamları tepeden inme yasalara boyun eğdiler. Eski inançla uzlaşmak bir uygarlık belirtisi sayıldı. Çağdaş felsefe, dünya savaşının yarattığı bu düşünce umutsuzluğundan insanları kurtarmanın yolunu bulmalıdır.»

Bugünkü durumumuzun devâsını geriye dönerek bulamayız. Bilimin insanlara verdiği yeni gücü iyi bir yöne çevirmenin yolu çocukça bir takım fantezilere bağlanıp kalmak değildir. Bilimin temellerini yıkmaya çalışan filozof küşümcülüğü de bilim tekniğinin iş alanındaki gelişmesini durduramaz. İnsanlara çekingen, duraksar bir inanç değil, sağlam ve gerçek bir inanç gerek. Bilim, özü gereği, sistemli bir bilgi araştırmasıdır. Bilgiyse, ne kadar kötüye kullanılırsa kullanılsın, özü gereği, iyi bir şeydir. Bilgiye inancımızı yitirmek, insanın en iyi yanına, en iyi güçlerimize inancımızı yitirmek demektir. Onun için hiç duraksamadan söyliyebilirim ki, sarsılmaz akılcı, olgun bir yaşa yakışmayan, çocukça avuntular arayan çekingen bilginlerden daha iyi niyetlidir ve daha sağlam bir iyimserlik içindedir.

Sh:160-185

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

İKTİDAR- Power: A New Social Analysis- Bertrand Russell


Dilimize Çeviren : METE ERGİN 

İKTİDAR GÜDÜSÜ

İnsanla öteki hayvanlar arasında kimi ansal, kimi duygusal çeşitli ayrılıklar vardır. Duygusal ayrılıkların belli başlılarından biri, insanların güçlü isteklerinden bazılarının, hayvanlarınkinin aksine, esas itibariyle sınırsız ve doyurulmak olanağından yoksun bulunuşudur. Boa yılanı yiyeceğini yedikten sonra, tekrar acıkıncaya kadar uyur; eğer öteki hayvanlar aynı şeyi yapmıyorlarsa bu, ya yiyeceklerinin yetmediğinden, ya da düşmandan korkmalarındandır. Bir kaçı dışında, hayvanların faaliyeti sağ kalma ve çoğalma ihtiyacına, bu iki temel ihtiyaca dayanır; hayvanların faaliyetleri, bu iki ihtiyacın zorunlu kıldığı faaliyetler dışına çıkmaz. İnsanlar için durum başkadır. Gerçi insan soyunun büyük bir bölümü vazgeçilmez ihtiyaçlarını karşılamak için, daha başka amaçlara harcayacak enerjileri kalmayacak kadar çok çalışmak zorundadır; ne var ki, geçimlerini sağlama bağlamış olanlar, faaliyetten geri kalmazlar. Xerxes, Atina seferine çıktığı zaman, besin yönünden de, üst baş yönünden de, kadın yönünden de hiç bir eksiği yoktu. Trinity Kollejine öğretim Üyesi seçildiği andan itibaren, Newton’ın maddi rahatı sağlama bağlanmış bulunuyordu, ama Newton da Principia’sını, maddi rahatı sağlama bağlandıktan sonra yazdı. St. Francis ile İgnatius Loyola, Tarikatlerini kurarlarken, ihtiyaçlarını gidermek zorunluluğuyla hareket etmemişlerdi. Bunların hepsi de sivrilmiş kişilerdi, ama aynı belirgin nitelikler, son derece tembel pek az insan dışında, herkeste görülebilir. Kocasının iş alanındaki başarısından emin olan ve çalışmak zorunda kalma korkusu bulunmayan Bayan A. zatürreye yakalanma tehlikesini çok daha ucuz bir yoldan önleyeceği halde, Bayan B’den daha iyi giyinmek ister. Eğer Bayan A’nın kocası bir asalet ünvanına kavuşur ya da parlamentoya seçilirse, karı koca ikisi de sevinirler buna. Kuruntularda, hayal edilen zaferlere sınır yoktur, bu hayallere olabilir gözüyle bakıldı mı da, gerçekleşmeleri için çaba harcanır.

Hayal gücü, temel ihtiyaçları doyurulmuş insanoğullarını, dur durak bilmeyen çabalara zorla yönelten bir üvendiredir. [dürtü] Pek çoğumuz hayatımızda nadiren şöyle diyebilmişizdir:

Şİmdi ölecek olsaydım eğer,

Bu benim en mutlu anım olurdu, zira korkarım ki,

Ruhun alabildiğine doymuştur ve korkarım ki,

Bilinmeyen bir âkibette böylesine bir doymuşluğun

Yerini alacak huzur bulunmayacaktır.

Pek ender olan tam mutluluk anlarımızda da, doymuşluğun sürekli olmadığını bildiğimiz için, Otello gibi ölümü istememiz doğaldır. Sürekli mutluluğu sağlayacak şey, insanoğlu için olanaksızdır: yalnız Tanrıdır tam mutluluğa erişen, zira ‘saltanat ve iktidar ve şan ve şeref’ Onundur. Yeryüzündeki saltanatlar, başka saltanatlarla sınırlıdır; yeryüzündeki iktidarı ölüm kısa keser; piramitler de diksek, ‘ölümsüz şiire bağlı’ da olsak, yeryüzündeki şan ve şeref, yüzyılların geçişiyle söner. İktidarı az olanlara, şan ve şerefi az olanlara, biraz daha fazlası yetecekmiş gibi gelir, ama böyle sananlar yanılmış olurlar: istekler doymak bilmezdir, sınırsızdır ve onlar ancak Tanrının sonsuzluğunda yatıştırılabilir.

Var olmak ve çoğalmak hayvanlara yettiği halde, insanoğlu yayılmak ister ve insanoğlunun bu konudaki istekleri sadece hayal gücünün olanaklarıyla sınırlıdır. Her insan, eğer elinden gelse, Tanrı gibi olmak ister; pek az rastlanan bazı insanlar vardır ki, bunun olanaksızlığını kolay kolay kabul edemezler. Bunlar, Milton’un Şeytan’ıyla aynı hamurdan yoğurulmuş, tıpkı Milton’un Şeytan’ı gibi, soylulukla inançsızlığı kendilerinde birleştirmiş kişilerdir. ‘İnançsızlık’la, dinsel inançlara dayanan şeyi söylemek istemiyorum: birey olarak insan iktidarının sınırlılığının kabul edilmeyişini anlatmak istiyorum. Soylulukla inansızlığın meydana getirdiği bu, devlere yakışan karışım, özellikle büyük fatihlerde belirgin olarak görülür, ama yine de bunun bir kırıntısı her insanda vardır. Toplumsal işbirliğini zorlaştıran da budur, zira her birimiz bu işbirliğini, içinde kendimize Tanrı yerini verdiğimiz, Tanrı ve Tanrıya tapanlar arasındaki işbirliği biçiminde anlamak isteriz. İşte, zaman zaman dalgalanmalara, kan dökülmesine yol açan rekabet hırsı, canı ve şerefi tehlikeye atarak başkalarını yönetmek ihtiyacı, başkaldırma dürtüsü bundan ileri gelir. Bireyin anarşi yolundan kendini zorla kabul ettirmesini önleyecek törel kurallar ihtiyacı da yine bundan doğar.

İnsanoğlunun sınır tanımayan isteklerinin en bellibaşlıları, iktidar ve şan kazanma istekleridir. Bunlar, her ne kadar çok yakın akraba iseler de, aynı şey değillerdir: Başbakanın şanından çok iktidarı, Kralın ise iktidarından çok şanı vardır. Bununla birlikte, bir kural olarak, şan kazanmanın en kolay yolu iktidar kazanmaktır; bu, özellikle, kamuyu ilgilendiren olaylarda faal rol oynayan kişiler için böyledir. Bundan ötürü, şan kazanma isteği de çoğunlukla, iktidar sahibi olma isteğinin doğurduğu davranışların aynını doğurur ve bu iki güdüye uygulama alanında hemen hemen hep özdeş gözüyle bakılır.

Özel İktisadî çıkarın toplum bilimde temel güdü olarak kabul edilebileceğini ileri süren, yerleşmiş fikirlere bağlı iktisatçılarla, bu konuda onların görüşünü paylaşan Marx yanılmışlardır. Mal hırsı, iktidar ve şan hırsından ayrıldığı zaman, sınırlıdır; geçimi sağlayacak insaflıca bir parayla doyurulabilir. Gerçekten de pahalıya doyurulabilecek güçlü istekleri bize veren şey ise, maddî rahat aşkı değildir. Bozulma dolayısıyla köle haline getirilmiş bir yasama organı, ya da uzmanlar tarafından seçilen Eski Şaheserlerden meydana getirilmiş özel bir resim galerisi gibi şeyler, içinde rahat rahat oturulacak bir yer sağlamak için değil, iktidar ve şan elde etmek için istenir. Akla yakın ölçüde bir rahat, sağlama bağlandı mı, bireyler de toplumlar da, servetten çok iktidar peşinde koşarlar: iktidar sağlamak için servet sahibi olmak ya da iktidarlarını arttırmak amacıyla servetlerini arttırmak isteyebilirler, ama her iki halde de bunların temel güdüleri İktisadî değildir.

Yerleşmiş fikirlere bağlı iktisatla, Marxsist iktisadın düştüğü bu yanılma sadece kuramsal olmayıp, uygulama alanında çok daha büyük önem taşımaktadır ve son zamanlardaki bazı bellibaşlı olayların yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Ancak, toplumsal meselelerde önemli rol oynayan faaliyetlerin sebebinin iktidar aşkı olduğunu anlamak suretiyle eski ya da yakın çağ tarihi üzerine, doğru bir yorumda bulunulabilir.

Bu yazıda ben, fizikte nasıl Enerji temel kavramsa, aynı şekilde sosyolojide de iktidarın temel kavram olduğunu ispatlamağa çalışacağım. Enerji nasıl çeşitli biçimler alıyorsa, iktidarın da aynı şekilde, servet, silâh gücü, sivil makamlar, düşünceye söz geçirme gibi biçimleri vardır. Bunların hiç biri ötekine üstün sayılamayacağı gibi, bu biçimlerin hiç biri ötekileri kendinden türetmiş de değildir. İktidarın bir biçimini, diyelim serveti, ötekilerden ayrı olarak incelemeğe kalkışmak ancak yarım bir başarı sağlar, tıpkı enerjinin bir biçimini, öteki biçimleri de dikkate almadan incelemeğe çalışmanın belirli noktalarda yetersiz kalacağı gibi. Servet nasıl askerî iktidarın ya da düşünce üzerinde etki kurmanın sonucu olabilirse, aynı şekilde askerî iktidar ve düşünce üzerinde etki kurabilme de servetin sonucu olabilir. Toplumsal dinamiğin yasaları, iktidarın şu ya da bu biçimi içinde değil, sadece iktidar içinde ifade olunabilecek yasalardır. Eski zamanlarda askerî iktidar, iktidarın öteki biçimlerinden ayrı durumdaydı, bunun bir sonucu olarak da zaferler ya da yenilgiler kumandanların rasgele niteliklerine bağlı görünüyordu. Zamanımızda ise, İktisadî iktidar, bütün öteki iktidar biçimlerinin kaynağı olarak ele alınmaktadır; bu da bence, tarihi tamamıyla askerî yönden ele alan ve bundan ötürü modaları geçen tarihçilerinki kadar büyük bir yanlıştır. Propagandaya iktidarın temel biçimi gözüyle bakanlar da vardır. Bu hiç de yeni bir görüş değildir; magna estveritas et prevalebit (Gerçek yücedir ve sonunda egemen olacaktır. Lât. Özdeyiş.) veya ‘şehitlerin kanı Kilisenin ektiği tohumdur,’ (Tertullian’ın bir özdeyişi.) diyen eski özdeyişlerde de bunu görüyoruz. Bu görüşte de, askerî ya da İktisadî görüşteki kadar gerçek ve yanılma payı vardır. Propaganda, eğer hemen hemen tamamıyla ortak bir görüş yaratabilse, karşı konulmaz bir iktidar doğurabilir; ne var ki, askerî ya da İktisadî kontrolü elinde bulunduranlar, eğer isterlerse, bunu propaganda amacıyla kullanabilirler. Konumuzla fizik arasında analoji kurmağa devam edelim: iktidar da, enerji gibi sürekli olarak bir biçimden başka bir biçime geçmektedir ve bu biçim değiştirmelerin yasalarını aramak da sosyolojiye düşer. İktidarın her hangi bir biçimini, hele günümüzde çok yapılageldiği gibi, özellikle İktisadî biçimi ötekilerden ayırmağa çalışmak, uygulama alanında büyük önem taşıyan yanlışlar doğurmuştur, hâlâ da doğurmaktadır.

İktidar bakımından çeşitli toplumlar birbirlerinden birçok yollardan ayrılırlar. Önce, bireylerin ya da örgütlerin sahip oldukları iktidar derecesi bakımından ayrılırlar; meselâ, örgütlenmedeki artış dolayısıyla Devlet’in bugün eskisine oranla çok daha fazla iktidara sahip olduğu apaçıktır. Toplumlar, birbirlerinden en etkili örgütlerinin cinsine göre de ayrılırlar: bir askerî despotizm, teokrasi, plütokrasi, benzerlikleri çok az olan tiplerdir. Toplumlar bir de, iktidarın değişik yollardan elde edilişi bakımından ayrılırlar birbirlerinden: babadan oğula kalan krallıklar bir cins yüksek kişi ortaya çıkarır; büyük bir din adamında aranılan nitelikler ikinci bir cinsi; demokrasi, üçüncü bir cinsi; savaş da dördüncü bir cinsi ortaya çıkarır.

İktidara geçme olanağına sahip kişilerin sayısını sınırlayacak, aristokrasi ya da babadan oğula kalma krallıklar gibi toplumsal kuramların bulunmadığı yerlerde, genellikle, iktidara geçme şansına en çok sahip olanlar, iktidara geçmeyi en çok isteyenlerdir. Bundan da, iktidarın herkese açık olduğu sistemlerde, iktidar sağlayan makamlara, bir kural olarak, sıradan insanlardan olağanüstü iktidar aşkıyla ayrılan kimselerin oturacağı sonucu çıkar, iktidar aşkı, insanoğlunun en güçlü güdülerinden biri olmasına rağmen, hiç de eşit dağıtılmamıştır ve rahatlık aşkı, zevk aşkı, hattâ bazen onaylanmak aşkı ile sınırlanmıştır. İktidar aşkı, fazla çekingen yaratılışlılarda öndere uyma kılığına bürünmüştür ki, bu da atılgan insanlardaki iktidar dürtüsünün yayılma alanını büyütür. İktidar aşkı güçsüz kişilerin, olayların akışını etkiliyebilmeleri olanağı da çok azdır. Toplumsal değişmelere yol açan kişiler, bir kural olarak, toplumu değiştirmek isteğini kendilerinde güçlü bir şekilde duyanlardır. Bundan ötürü de, iktidar aşkı, önemlilikleri bir rastlantıdan ibaret olan kişilerin belirgin niteliğidir, iktidar aşkını insanoğlunun biricik güdüsü diye kabul edersek, hiç şüphesiz yanılmış oluruz, ama iktidar aşkı sosyolojinin inceleyeceği değişiklikleri meydana getiren bellibaşlı güdü olduğuna göre de, bu yanlış, sosyolojideki eğreti yasaları araştırmamızda bizi sanıldığı kadar yolumuzdan saptırmaz.

Toplumsal dinamiğin yasaları —bence— çeşitli biçimleri içinde düşünülen iktidarla ifade olunabilir. Bu yasaları bulabilmek için, önce iktidarın biçimlerini sınıflandırmak, sonra da bireylerin ve örgütlerin, insanların hayatlarına kumanda etme olanağını ellerine geçiriş yolları bakımından önem taşıyan, değişik tarihsel örnekleri gözden geçirmemiz gerekir.

Bu nedenle iki amacı birden gözönünde tutacağım: toplumsal değişimlerin genel analizinde, iktisatçıların öğrettiklerinden daha elverişli olduğunu sandığım analiz yolunu teklif etmek ve içinde yaşadığımız zamanla, yakın geleceği, imgelemleri on sekizinci yüzyıl ile on dokuzuncu yüzyılın egemenliği altında bulunanlar için daha anlaşılır hâle getirmek. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllar, çeşitli bakımlardan öteki yüzyıllardan ayrı tutulması gereken yüzyıllardır, bizlerse şimdi, yine birçok bakımlardan, bizden önceki o çağların hayat ve düşünüş biçimlerine döner gibiyiz. Kendi çağımızı, çağımızın gerektirdiklerini, eski ve orta çağları anlamamız şarttır, zira kendini boş yere on dokuzuncu yüzyıl için geçerli olan açık gerçeklerin egemenliğine kaptırmamış bir ilerlemeye ancak bu şekilde varabiliriz.

Sh: 7- 14

ÖNDERLER VE ÖNDERLERİN ARDINCA GİDENLER

İktidarı alma dürtüsü iki biçimde ortaya çıkar: açık olarak (önderlerde); kapalı olarak (önderleri izleyenlerde), insanlar kendi istekleriyle bir önderin ardına takıldıkları zaman, bunu, önderin kumanda ettiği grup yoluyla iktidarı elde etmek amacıyla yaparlar ve önderin zaferleri onlara kendi zaferleriymiş gibi gelir. Birçok insan, bağlı bulundukları grupu zafere ulaştıracak yeteneği kendinde göremez ve bundan ötürü, üstünlüğün elde edilmesi için gerekli cesarete, basirete sahip görünen bir önder ararlar. Dinde bile bu dürtüyü görürüz. Nietszche Hristiyanlığı, insanlara köle töresi telkin etmekle suçlamıştır, halbuki Hristiyanlık, öteden beri şu amacı sonuçsal zafer bellemiştir: ‘Ne mutlu zayıflara, zira yeryüzü onlara kalacaktır.’ Ya da, bunu daha açık bir şekilde ortaya koyan, şu bilinen İlâhiyi ele alalım :

Savaşa gidiyor Tanrının Oğlu.

Bir krallık tacı kazanmak için.

Kan kırmızı sancağı süzülüyor uzakta.

Kimdir onun ardında giden?

Kendi elemini en iyi içebilen,

Acılarını rahatça yenebilen,

Haçını sırtında sabırla taşıyabilendir,

Onun ardında giden.

Eğer bu bir köle töresi ise, o zaman, seferin bütün cefalarına sırf çıkar ve serüven aşkına göğüs geren her askerin, seçim kampanyası sırasında canını dişine takarak çalışan her politikacının köle sayılması gerekir. Ne var ki, aslında, gerçekten de yardımlaşmaya dayanan her girişimde, önderin ardı sıra gidenler, psikolojik bakımdan, hiç de önderin kendisinden daha fazla köle değillerdir.

Örgütlenmenin kaçınılmaz hale getirdiği ve toplumdaki organik dayanışma geliştikçe, azalacağına artan iktidar eşitsizliğini katlanılabilir yapan da işte budur.

Bilgimiz içine giren en eski çağlardan beri, insan topluluklarında iktidar dağılımı eşitsizliği hep var olagelmiştir. Bu kısmen dış zorunluluğa (objective necessity), kısmen de insan tabiatında bulunan nedenlere (cause=illet) dayanmaktadır. Bütün toplu girişimler ancak yönetici bir kuruluş altında gerçekleşebilir. Bir ev yapılacaksa, evin plânları üzerinde birinin karar vermesi gerekir; demiryolları üzerinde tren işletilecekse, varış kalkış saatlerini gösteren tarife makinistlerin keyfine bırakılamaz; yeni bir yol yapılacaksa, yolun nereden geçeceğine birinin karar vermesi şarttır. Demokratik yollardan seçilmiş bir hükümet de yine bir hükümettir, bundan ötürü de, psikolojiyle hiç bir ilişkisi bulunmayan gerekçelerle, —eğer girişimlerin başarıya ulaşması isteniyorsa— emir veren bir takım insanlar ve onların emirlerine itaat eden başka insanlar bulunmalıdır. Bununla birlikte, bu gerçekle, fiilî iktidar eşitsizliğinin, teknik nedenlerin zorunlu kıldığı iktidar eşitsizliğini aştığı gerçeği sadece birey psikolojisi ve fizyolojisiyle açıklanabilir. Bazı insanların karakterleri, onları hep kumanda etmeğe, ötekilerinin karakterleri de itaate yöneltir; bu iki uç arasında da, bazı durumlarda kumanda etmek isteyen, bazı durumlarda da öndere uymağı tercih eden, ortalama insanlar yığın; bulunur.

Adler, İnsan Tabiatını Anlama konulu kitabında, boyun eğen ve boyun eğdiren olmak üzere iki tip ayırır. ‘Uşak ruhlu birey,’ der Adler, ‘başkalarının koyduğu kurallar ve yasalara göre yaşar ve tip, âdeta içinden gelen bir zorlamaya uyarak, kendine uşakça bir mevki arar.’ Adler, devamla, ‘Nasıl herkesten üstün olabilirim?’ diye soran, boyun eğdiren tipin ise, bir yöneticiye ihtiyaç duyulduğu zaman ortaya çıktığını ve ihtilâllerde başa geçtiğini söyler. Adler, her iki tipi de, hiç değilse her iki tipin en aşırılarını, istenilmeyen tipler olarak niteler ve bunları eğitimin ürünleri sayar. ‘Otoriter eğitimin en büyük kusuru,’ der Adler, ‘çocuğa bir iktidar ülküsü aşılaması ve ona iktidarın ele geçirilmesine bağlı zevkleri göstermesidir.’ Biz de Adler’in bu sözüne, otoriter eğitimin —işbirliği yapan iki insan arasındaki biricik ilişkinin, birinin emir vermesi, ötekinin de ona itaat etmesi şeklindeki ilişki olduğu yolunda bir duygu telkin etmesi dolayısıyla müstebit tip kadar, köle tip de yetiştirdiğini ekleyeceğiz.

İktidar aşkı, çeşitli sınırlı biçimler içinde her zaman evrensel, ama salt biçim içinde enderdir. Evinin yönetiminde iktidar sahibi olmaktan zevk duyan kadın, Başbakanın zevk aldığı siyasal iktidar biçiminden pekâlâ çekinebilir; buna karşılık, iç savaş sırasında Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetmekten korkmayan Abraham Lincoln, büyük bir ihtimalle kendi evi içindeki bir savaştan kaçınırdı. Eğer Bellerophon kazaya uğrasaydı, İngiliz subaylarının vereceği, filikalarla kaçma emrine, Napolyon belki de kuzu gibi itaat ederdi. İnsanlar iktidarı, sözü geçen şeyi ancak kendi yetenekleriyle idare edebileceklerine inandıkları sürece isterler, ama kendilerini yeteneksiz gördükleri anda, bir önderin ardına takılmayı tercih ederler.

Kumanda etme dürtüsü kadar gerçek ve onun kadar yaygın olan boyun eğme dürtüsünün kökü korkuya dayanır. Düşünülebilecek en yaramaz, en ele avuca sığmaz çocuk çetesi, yangın gibi korku verici bir durumda, yetkili bir yetişkinin emirlerine kuzu gibi boyun eğecektir; Birinci Dünya Savası patladığı zaman, Pankhurstlar, Llyod George’la barış yapmışlardı. Tehlike büyük olduğu zaman, çoğu insanlar hemen bir Yetkili makam arar ve ona boyun eğerler; bu gibi anlarda ihtilâl çıkarmağı aklına getirebilen kişi pek azdır. Savaş patladığı zaman bütün halk Hükümete karşı aynı duyguyu besler.

Örgütler, tehlikeleri önlemek amacıyla tasarlanmış olabilir de, olmayabilir de. Kömür madenleri işletmeleri gibi İktisadî örgütler, bazı durumlarda tehlikeyle içiçedir, ne var ki, bu gibi durumlar gelip geçicidir ve bunlar atlatıldıktan sonra iktisadı örgütler eskisine oramla daha da serpilir. Genel olarak, tehlikeleri karşılama, İktisadî örgütlerin ya da içişleriyle ilgili hükümet örgütlerinin esas amacının bir bölümü değildir. Buna karşılık, ordular ve donanmalar gibi, tahlisiye ve itfaiye kuruluşları da tehlikeleri karşılamak amacıyla meydana getirilmişlerdir. Biraz daha uzak bir anlamda, aynı şey, varlığının amacı kısmen, insan yaratılışının derinlerinde yatan metafizik korkuları yatıştırmak olan dinsel kuruluşlar için de geçerlidir. Bunun doğru olup olmadığı konusunda kuşkuya düşen çıkarsa, aşağıya aldığım iki örneğe benzer İlâhileri aklıma getirsin :

Yüzyılların Kayası, benim için yani da,

Senin bağrında saklanayım;

Seller götürürken dört yanı,

Ve fırtınalar hâlâ kükrerken,

Ey ruhumun sevgilisi, ey İsa,

Bırak senin sinesine kanat açayım.

Tanrı iradesine boyun eğmede, yeryüzündeki hiç bir varlığa asla boyun eğmeyecek bir çok hükümdara din yolunda alçalmayı kabul ettiren, kesin bir güvenlik duygusu vardır. Boyun eğdiğimiz önder insan da olsa, Tanrı da, Bütün boyun eğişlerin kökü korkuya dayanır.

Saldırganlığın kökünün de korkuya dayandığı öteden beri kabul edilegelmiştir. Yalnız ben, bu kuramın biraz fazla zorlanmış olduğunu kabul etme eğilimindeyim. Gerçi bazı saldırganlıkların, meselâ, D. H. Lawrence’inki gibi saldırganlıkların temelinde korkunun bulunduğu doğrudur. Ama korsanların başına geçen adamların, yüreklerinde eskiden beri yer etmiş baba korkusunu taşıyan kişiler olduğundan, ya da Napolyon’un Austerlitz’de, Madame Mere’le hesaplaştığını varsaydığından da çok kuşkudayım. Attila’nın anası hakkında fazla bir şey bilmiyorum, ne var ki, anasının Attila’yı bebekken fazla şımarttığım, Attila’nın da sonradan bu şımarıklığı yüzünden, kendisine zaman zaman karşı koyduğu için dünyayı sinirlendirici bulduğunu şüpheyle karşılarım. Öyle sanıyorum ki, büyük önderlere ilham kaynağı olan saldırganlık tipi, utangaçlıktan doğan saldırganlık değildir; büyük önderler, diyebilirim ki, sadece yüzeyle kalmayıp, bilinçaltının derinliklerine kadar işleyen olağanüstü bir kendine güven duygusuna sahiptirler.

Bir önder için gerekli olan kendine güven duygusu çeşitli nedenlerden doğabilir. Kendine güven duygusu yaratan nedenler içinde, tarihte en çok rastlananı, kalıtım (veraset) yoluyla kumanda mevkiinde bulunulmasıdır. Meselâ, Kraliçe Elizabeth’in buhran dönemlerinde yaptığı konuşmaların metnini okuyunuz: bu konuşmalarda, kadının üstüne çıkan ve kadını da, kadın yoluyla ulusu da, ne yapılması gerektiğini bildiğine inandıran hükümdarı göreceksiniz; insanlara böylesine bir inanç telkin etmeği ise hiç bir sıradan kişi hayalinden geçiremez. Kraliçe Elizabeth örneğinde ulusun çıkarlarıyla, hükümdarın çıkarları birbirine uygundu; ona “Good Queen Bess’ demeleri de bundandı. O, kimsede öfke uyandırmadan, babasını bile övebilirdi. Kumanda etme alışkanlığının, sorumlulukları yüklenmeyi ve çabuk karar almayı kolaylaştırdığına şüphe yoktur. Kalıtsal (mevras) şefi ardınca giden bir klan, oylama yoluyla şefini kendi seçse belki daha iyi yönetilir. Öbür yandan, şefini, çok göze çarpan değimlerinden (liyakatlerinden) ötürü ve önemli yönetim yerlerinde büyük tecrübe kazanmış kişiler arasından seçen orta çağ kilisesi, gibi bir kuruluş, aynı çağdaki kalıtsal monarşilerin elde ettiği sonuçlara oranla çok daha iyi sonuçlar elde ediyordu.

Tarihte bilinen en yetenekli önderlerin bazıları ihtilâl ortamları içinden çıkmıştır. Biz şimdilik, Cromwell’i, Napolyon’u ve Lenin’i başarıya ulaştıran nitelikler üzerinde duralım. Bunların üçü de, güç dönemlerde kendi ülkelerine hâkim olmuşlar ve doğuştan boyun eğer yaratılıştı olmayan yetenekli kişilerin kendi istekleriyle hizmet etmelerim sağlamışlardır. Yine bunların üçü de, meslekdaşlarının, ‘zor durumlarda sağlam yargıda bulunabilmek’ dediği niteliğin yanısıra, sınırsız bir cesarete, sınırsız bir kendine güven duygusuna sahiptiler. Bununla birlikte, üçünden ikisi, Lenin’le Cromvvell bir tipe, Napolyon ise başka bir tipe girer. Cromwell de, Lenin de, bir çeşit derin dinsel inanç sahibiydiler ve yüce bir amacın yerine getirilmesi için atanmış birer elçi olduklarına inanıyorlardı. Bu bakımdan onlar, kendi iktidar dürtülerini tartışma götürmez bir kesinlikle haklı görmüşler ve her ikisi de iktidarın —lüks ve rahatlık gibi— kozmik amacın kimliğiyle uzlaşması olanaksız nimetlerine önem vermemişlerdi. Bu özellikle Lenin için doğrudur, zira Cromwell, hayatının son yıllarında, bazı günahlar işlediğini kendi de kabul etmişti. Bununla birlikte, gerek Lenin’in, gerek Cromwell’in, ardları sıra gidenlere önderliklerini kabul ettirecek bir güven duygusu aşılayabilmeleri olanağım sağlayan, onlara cesaret veren şey, büyük bir yeteneğin yanısıra, inan sahibi de oluşlarıydı.

Cromvvell ve Lenin’in aksine, Napolyon, iin peşinde, çıkar peşinde koşan bir askerdi. İhtilâlin Napolyon’a uygun gelişinin sebebi, onun ihtilâl sayesinde fırsat ele geçirmiş olmasındandı, yoksa, bu sebep dışında ihtilâl umurunda bile değildi Napolyon’un. Her ne kadar Napolyon Fransız yurtseverliğini hoşnut bırakılsa da, Fransa da onun için bir fırsattan ibaretti; hattâ Napolyon gençliğinde kafasından Fransa’ya karşı Korsika saflarında çarpışmak düşüncesini bile geçirmişti. Onun başarısı, bir takım olağanüstü karakter niteliklerinden çok, savaş tekniğindeki ustalığından ileri gelmiştir: Napolyon, başkalarının yenilgiye uğrayacağı durumlardan zaferle çıkmasını bilmişti. Brumaire ve Marengo gibi son derece ciddî durumlarda, Napolyon başarısını tamamıyla başkalarına borçludur; ne var ki, o, yardımcılarının başarılarım da kendi başarısına ekleyebilecek yeteneklere sahipti. Fransız ordusu, muhteris gençlerle doluydu; öteki muhteris gençlerin başarıya ulaşamadıkları yerde Napolyon’un başarıya ulaşmasını sağlayan şey, onun psikolojisi değil, zekâsıydı. Napolyon’un, en sonunda kendisini yere çalan yıldızına olan inancı, zaferler kazanmasına yol açan nedenlerden ileri gelmiyordu; bu inanç, onun zaferlerinin sonucunda doğmuştu.

Zamanımıza gelelim: psikolojik olarak Hitler’in Cromvvell ve Lenin’le, Mussolini’nin de Napolyon’la aynı sınıfa sokulması gerekir.

Ün ve çıkar peşinde koşan asker, veya korsan reisi, ‘bilimsel’ tarihçilerin sandığından çok daha önemli bir tiptir tarihte. Bunlar, bazen Napolyon gibi, amaçları kısmen kişisel olmayan asker topluluklarının başına geçebilirler: Fransız ihtilâl orduları kendilerine Avrupa’nın kurtarıcısı gözüyle bakıyorlardı ve İtalya da, Batı Almanya da onları kurtarıcı saymıştı, ne var ki, Napolyon, kendi işine uygun düşenden fazla serbestlik getirmedi. Kişisel olmayan amaçlar bir bahane olarak nadiren ileri sürülmüştür. İskender, Doğu’yu Helenleştirmek amacıyla işe başlamış olabilir, ama onun ardı sıra giden Makedonyalıların, seferlerin bu yönüyle fazla ilgilendikleri şüphelidir. Romalı generaller, Cumhuriyetin son yüz yılında, çoğunlukla para için sefer açıyor ve askerlerinin bağlılığını, onlara toprak, servet dağıtmak suretiyle sağlıyorlardı. Cecil Rhodes, Britanya İmparatorluğunda, mistik bir inanç iddiasıyla ortaya atıldı, ama sonunda bu, kâr sağlayan bir inanç halini aldı ve aynı Cecil Rhodes, Matabeleland’ın fethi için kiraladığı askerî birlikleri, servet vaadiyle savaşa yürüttü.

Dünyadaki savaşlarda, örgütlenmiş para hırsı çok büyük roller oynamış ve bu durum ya pek az kimse tarafından aşağılık sayılmış, ya da hiç sayılmamıştır.

Kendi halinde, sıradan bir vatandaşın, her hangi bir öndere boyun eğişinin korkudan ileri geldiğini söylemiştik. Ne var ki, kendileri için daha barışçı bir iş olanağı açılmadıkça, durum bir korsan çetesi için aynı değildir. İsyankâr bir toplulukta bir önder bir kere yetki sağlayabilirse, artık o topluluğun isyankâr bireylerine korku aşılayabilir, ne var ki, önder, önder oluncaya ve çoğunluk tarafından önder olarak tanınıncava kadar, korku salacak durumda değildir. önder olmak isteyen kimsenin böyle bir toplulukta, yetkiyi sağlayacak üstün yetenekler ortaya koyması gerekir; bu yetenekler de kendine güven, çabuk karar verebilme ve en doğru tedbirleri almakta gösterilecek ustalıktır. Önderlik bağıntılıdır: Sezar, Antonyüs’ü kendine itaat ettirebilirdi, ama yalnız o ettirebilirdi, başkası değil. Birçok kimseye siyaset zor gelir ve bu yüzden bu kimseler, bir önderin ardı sıra gitmenin kendileri için daha hayırlı olacağım düşünürler —bunu, tıpkı köpeklerin sahiplerine bağlanışı gibi, içgüdüsel bir yoldan, bilinçsiz olarak yaparlar. Zaten eğer böyle olmasaydı, toplu siyasal hareket diye bir şey de düşünülemezdi.

işte bu şekilde, iktidar aşkı, bir güdü olarak çekingenlik duygusuyla sınırlıdır; aynı şekilde, bu çekingenlik duygusu, kendi kendini yönetme duygusunu da sınırlar, iktidar, başka türlü gerçekleştirilmesi olanağı bulunmayan isteklerimizi gerçekleştirebilme olanağını verdiğine ve bize başkalarının saygısını sağladığına göre, çekingenlik sınırının işe karıştığı noktaya kadar, iktidar arzusunu doğal saymak gerektir. Sorumluluk alışkanlığı bu çeşit çekingenliği azaltır, bundan dolayı da sorumluluklar, iktidar arzusunu arttırabilir. Zulüm ve baskı uygulamaları iki türlü sonuç doğurabilir: kolaylıkla korkutulabilenlerde gözaltında bulunmaktan kaçınma isteği uyanır, buna karşılık daha cesur olanlar, zulme boyun eğmektense, ona karşı koyabilecek bir duruma gelme çarelerini ararlar.

Anarşiden sonra gelen ilk doğal merhale istibdattır, zira hâkimiyet ve boyun eğmenin içgüdüsel mekanizmaları istibdadı kolaylaştırır; aile Devlet ve iş hayatı bunun örnekleriyle doludur. Eşit işbirliği istibdattan daha zor olduğu gibi içgüdüye de o kadar uygun değildir. İnsanlar eşit işbirliğine kalkıştıkları zaman, boyun eğme dürtüleri bir rol oynamayacağından, herkesin ötekiler üzerinde tam bir hâkimiyet kurmak için çaba harcaması doğal bir sonuç olarak ortaya çıkar. Böyle bir durumda, ilgili olan bütün tarafların, kendilerinin tümü dışındaki başka bir şeye ortaklaşa bir bağlılık göstermeleri âdeta zorunlu hale gelir. Çin’de, iş hayatında, aile şirketleri, Konfüçyüs doktrinine uygun bir ‘aileye bağlılık’ duygusundan ötürü çoğunlukla başarıyla yürütülür; buna karşılık, hissedarları birbirine dürüst davranmağa zorlayan bir güdü bulunmadığından, anonim şirketler genellikle yürümez. Düşünce ve karara dayanan bir yönetimin var olduğu yerde, başarı için, yasalara, ulusa, ya da bütün partilerin saygı duyacakları bazı ilkelere herkesin saygı göstermesi gerekir. Dostlar Cemiyeti, tartışmalı bir konu üzerinde karar alınacağı zaman, sadece oya başvurup, çoğunluğun vereceği oyla yetinmezler: eskiden, Kutsal Ruh tarafından hazırlatıldığı kabul olunan ‘toplantının esas anlamına’ varana kadar tartışırlar. Sözü edilen cemiyet olağanüstü derecede homojen bir topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır, ne var ki, belirli bir homojenlik de bulunmadan, sadece tartışma yoluyla yönetim düşünülemez.

Tartışma yoluyla yönetimi mümkün kılmağa yetecek kadar dayanışma duygusu, Fugger’ler, Rotschild’ler gibi ailelerde, Quakerler gibi ufak bir dinsel toplulukta, barbar bir kavimde ya da savaş halinde, tehlike içinde bulunan bir ulusta fazla güçlük çekmeden yaratılabilir. Ne var ki, dışarıdan bir basınç şarttır : her hangi bir gurupun üyeleri, yalnız kalmak korkusuyla birbirlerine sarılırlar. Homojenliği en kolay sağlayan şey, ortaklaşa bir büyük tehlikedir. Ancak bu, bir bütün olarak dünyadaki iktidar sorununa bir çözüm sağlamaz. Şu anda, öğelerin birbirleriyle tutuşmasını sağlayan —meselâ savaş gibi— büyük tehlikeleri önlemek isteriz, ama toplumsal işbirliğini yok etmek istemeyiz. Bu, siyasal yönden olduğu kadar, psikolojik yönden de çözümü zor bir sorundur ve analojilere dayanarak yargıda bulunabilirsek, çözüldüğü takdirde, başlangıçta bir ulusun despotizmi altında çözülecek gibi görünmektedir. Liberum veto’ya alışmış uluslararasında serbest işbirliği, ‘Ayrılma’dan önceki Polonya aristokrasisi arasındaki kadar güçtür. Burada da, Polonya aristokrasisinde olduğu gibi, ortadan kalkış, sağduyuya yeğ tutulabilir. İnsanlık yönetime muhtaçtır, ne var ki, anarşinin hüküm sürdüğü bölgelerde, insanlık, önce yalnız despotizme boyun eğecektir. Şu halde, despot da olsa, önce bir hükümet kurma yollarım araştırmamız gerekir; hükümet kavramına iyice alışmadan, hükümet olağan sayılmadan, onu demokratik hâle getirmeği umamayız. ‘Mutlak iktidar, örgütlerin kuruluşunda yararlıdır. İktidarın, o iktidar altındaki herkesin yararına kullanılmasını isteyen toplum basıncının gelişmesi daha ağır, ama o derecede de emin olur. Din ve siyaset tarihi içinde hiç eksilmeden süregelen bu basınç, ekonomik alanda da kendini göstermeğe başlamıştır.’ (Berle ve Beans, «The Modern Corporation and Private Property» (Modern Şirketler ve özel Mülkiyet), S. 353. Yazarlar, endüstriel şirketlerden söz ediyor burada.)

Buraya kadar hep kumanda edenlerle, itaat edenler üzerine söz söyledim, halbuki üçüncü bir tip de vardır — yani, çekilenler. Bazı kimseler zorba olmadıkları halde, boyun eğmeyi reddedecek kadar da cesurdurlar. Bunlar toplum yapısına kolay kolay uymazlar ve şu ya da bu şekilde, bir başlarına özgür yaşayabilecekleri bir sığmak ararlar. Bu yaratılıştaki insanlar zaman zaman büyük tarihsel önem kazanırlar. Sözünü ettiğimiz kaçışlar, sığmışlar bazen zihinsel, bazen de fiziksel olur; bazen bir târiki dünya gibi mutlak yalnızlığı, bazen de bir manastır hayatının toplumsal yalnızlığını gerektirir. Zihinsel kaçaklar arasına belirsiz mezheplere bağlı olanlar, bütün ilgilerini masum heveslere, zararsız meraklara verenler ve yalnızca derin, ama önemsiz bilgilerle uğraşanlar girer. Fiziksel kaçaklar arasında ise, medeniyetin sınırlarını arayanlar ve on beş yıl sadece Kızılderililer arasında büyük bir mutluluk içinde yaşayabilen, ‘Amazon bölgesi uzmanı, tabiat bilgini,’ Bates gibi kâşifler sayılabilir. Târiki dünya yaratılışı, insana ünlülüğün ayartıcılığına karşı koma, kamuoyunun ilgisizliğine ya da çoğunluğun düşmanlığına rağmen önemli işleri yürütebilme ve yürürlükteki yanlışlara karşıt fikirlere varabilme gücünü kazandırdığı için, bazen, mükemmelliğin çeşitli biçimlerinde temel öğe olarak görülür.

Çekilenlerinin bazıları aslında iktidar aşkından yoksun değil, iktidara bilmen yollardan ulaşma yeteneğinden yoksundur. Bu gibi kimseler dinsel inanışlara aykırı akımlara önayak olurlar, aziz mertebesine ulaşırlar, tarikat ya da edebiyatta yeni okul kurarlar. Bunlar, hem boyun eğme isteğini hem de başkaldırma dürtüsünü bir arada taşıyan insanları kendilerine çömez olarak bağlarlar; başkaldırma dürtüsü ortodoksluğu önler, boyun eğme isteği ise yeni doktrinlerin eleştirmesiz benimsenmesini sağlar. Tolstoy ve çömezleri bu örneği temsil ederler. Gerçek münzevî tamamıyla başkadır. Bu tipin mükemmel bir örneği, sırf sürgüne gitmiş olmak için iyi Dük’le birlikte sürgüne giden, sonradan da saraya dönmektense kötü Dük’le ormanda kalmağı tercih eden kara sevdalı Jacques’tır. Bir çok Amerikalı öncü, uzun zaman güçlüklere, yoksunluklara göğüs gerdikten sonra, tam medeniyet kendi bulundukları yere ulaşınca, çiftini çubuğunu satıp daha Batıya göçmüştür. Bu yaratılıştaki insanlar için dünyanın ortaya koyduğu fırsatlar gittikçe azalmaktadır. Bunların bazıları suç işlemeğe, yönelir, bir kısmı huysuz kesilir, topluma karşı bir felsefe güder. Bunlar hemcinsleriyle fazla temasta oluşları sonucunda insan sevmez hale gelirler ve yalnız başlarına kalamadıkları anda da bu insan sevmezlikleri şiddete dönüşür.

Çekingenler arasında örgütlenmeyi sadece onların bir öndere boyun eğme dürtüleri değil, aynı zamanda, tümü aynı duyguyu besleyen kalabalığı meydana getirenlerden biri olmalarını hissetmelerinin yarattığı güven duygusu sağlar. Heyecanlı bir mitingde, birisinin amacına sempati duyuldu mu, yakınlaşma ve güvenle karışık bir yücelmişlik gelir insana : paylaşılan duygu yoğunlaşa yoğunlaşa, ego’nun çoğaltılmasının yarattığı yüçelmiş bir iktidar duygusu dışında başka hiç bir duyguya yer bırakmaz olur. Toplu heyecan, insana sağduyuyu, insanlığı hatta kendini koruma duygusunu bile unutturan, iğrenç kırımlara girişilmesini mümkün kılan, kahramanca şehit olmağı göze aldıran tatlı bir sarhoşluktur. Bir kere tadı alındımı, öteki sarhoşluklar gibi bu sarhoşluğa da karşı koymak zordur, ama sarhoşluk, eninde sonunda uyuşukluğa, yorgunluğa sürükler ve ilk ateşin tazelenmesi istendiği zaman, her seferinde bir öncekinden daha güçlü bir kamçılayıcı gerektirir.

Müzikle de, heyecan verici bir olayın seyriyle de sağlanabilen bu duygunun yaratılabilmesi için bir önderin bulunması şart değilse bile, yine de bu duyguyu en kolay ve en genel yoldan bir hatibin sözleri uyandırır. Şu halde, toplu heyecanın verdiği zevk, önderlerin iktidarı içinde önemli bir öğedir. Önder, uyandırdığı duyguları paylaşmak zorunda değildir; o, Shakespeare’in Antonius’u gibi kendi kendine şöyle diyebilir :

Ok yaydan çıktı artık :

belâ, bir kere ayaklandın ya sen,

İstediğin yolu seç, git hangi yöne istersen!

Ne var ki, önder, ardından gelenler üzerindeki iktidarından zevk almadıkça kolay kolay başarıya ulaşamaz. Bu yüzden de önder, başarısını kolaylaştıracak cinsten durumları, başarısını kolaylaştırmağa elverişli güruhları seçme eğiliminde olacaktır. En elverişli durum, tam kararında bir tehlikenin, yani insanlara, ona karşı çarpışacak cesareti verecek kadar ciddî olan, ama korkuyu her şeyin üstüne çıkaracak kadar da yıldırıcı olmayan bir tehlikenin var olduğu durum —meselâ, korkunç kabul edilen, ama yenilmez sayılmayan bir düşmana savaş açılması gibi bir durumdur. Usta bir hatip savaş isteği uyandırmak istediği zaman, dinleyicilerinde üst üste iki tabaka halinde iki inanç yaratır: bunlardan biri yüzeysel tabakadır ve bu tabakada, büyük bir cesaretin zorunlu olduğunu göstermek için düşmanın gücü büyütülür; alt tabakada ise, zafere kesin bir inan yer alır. Bu iki inanç, şöyle bir sloganda birleştirilebilir: ‘haklı, zorluyu yenecektir.’

Hatiplerin istediği kalabalık, düşünmekten çok heyecanlanmağa yatkın, korkular ve bu korkuların sonucu nefretlerle dolu, derece derece uygulanan, ağır işleyen metotlar karşısında sabırsızlık gösteren, hem iyice çileden çıkmış hem de hâlâ bir umut besleyen kalabalıklardır. Hatip, eğer insan erdemlerine inanmayan biri değilse, kendi çalışmalarını haklı gösteren bir takım inançlara sahip olacaktır; duygunun akıldan daha iyi bir kılavuz olduğunu, fikirlerimize beyinden çok kanla biçim verilmesi gerektiğini, insan hayatındaki en iyi öğelerin tek tek değil, toplu öğeler olduğunu düşünecektir. Eğer hatip, eğitimin dizginlerini de elinde tutuyorsa, bu eğitimi, sırayla yer değiştiren bir talim ve toplu sarhoşluktan ibaret hale getirecek, bilgiyle yargılama ise insanlık dışı bilimin soğuk kölelerine bırakılacaktır.

Bununla birlikte iktidar âşığı bireylerin hepsi hatip dediğimiz tiplere bağlı değildir. İktidar aşkları mekanizmaya olan hâkimiyet tarafından beslenen tamamıyla değişik tipte insanlar da vardır. Meselâ, Bruno Mussolini’nin, Habeşistan savaşında yaptığı hava akınları üzerine anlattıklarını alalım :

‘Ormanlık tepeleri, tarlaları ve küçük köyleri ateşe vermek zorundaydık… O kadar eğlenceli bir işti ki… Daha bombalar yere değer değmez beyaz bir duman çıkararak patlıyor, muazzam alevler yükseliyor, kuru otlar hemen tutuşuyordu. Hayvanları düşünüyordum : Yarabbi, nasıl da kaçışıyorlardı… Otomatik bomba hazneleri boşaldıktan sonra, bombalan elimle atmağa başladım… Son derece zevkli bir şeydi bu : Yüksek ağaçlarla çevrili büyücek bir Zariba’ya (Ağaçlar, fundalar, ya da dikenli tellerle çevrili, bir veya birkaç evin bulunduğu yer.) bombayı isabet ettirmek kolay iş değildi. Samandan yapılmış dama dikkatle nişan aldığım halde ancak üçüncü atışta isabet ettirebiliyordum. İçerdeki hırpaniler damlarının alev aldığını görünce kendilerini dışarı atıp deliler gibi kaçıyorlardı.

‘Ateşten bir çember içinde kalan beş bin kadar Habeş hapı yuttu. Cehenneme dönmüştü orası.’

Hatip, başarı kazanmak için büyük çapta sezgi psikolojisine ihtiyaç duyduğu halde, Bruno Mussolini tipindeki havacı, insanların, yanarak ölmenin tatsız bir şey olduğunu bilmeleri olgusunun içine aldığı psikolojiden fazlasına ihtiyaç duymamaktadır zevk almak için. Hatip, eski çağlardan kalma bir tiptir; iktidarı mekanizmaya dayanan insan ise modemdir. Yüzde yüz değil: meselâ. Birinci Pön Savaşı sonunda, başkaldıran ücretli askerleri ezmek için Kartaca fillerinin nasıl kullanıldığını (Diodorus Sicilus, Kitap XXV (parça). Bak. Flaubert’in, «Salambo adlı eseri.) okuyun; burada da, bilim değilse bile, psikoloji, Bruno Mussolini’nkinin aynıdır. Ama işi orana vurursak, mekanik iktidar, eski zamanlardan çok çağımızın belirgin özelliğidir.

Mekanik iktidara dayanan zümre hakimiyeti psikolojisi, henüz hiç bir yerde tam anlamıyla gelişmiş değildir. Bununla birlikte, yakında gerçekleşmesinden korkulan bir ihtimaldir ve nitelik itibariyle değilse bile, nicelik itibariyle oldukça yenidir. Teknik yönden eğitilmiş bir oligarşinin, uçaklara, donanmalara, güç merkezlerine, motorlu ulaştırmaya v. b. Hâkim olarak, uyruklarının hemen hemen tamamıyla isteği dışında bir diktatorya kurması böyle psikolojide pekâlâ gerçekleşe bilirdi şimdi. Laputa imparatorluğu, güneşle âsi bir eyâlet arasına girebilme gücü sayesinde ayakta tutulmuştu; aynı derecede korkunç bir şey, bilimsel teknologların meydana getirecekleri bir birlik için de pekâlâ mümkün olabilirdi. Bunlar, serkeş bir bölgeyi, önce doyurup, ışık, ısı, elektrik gücü gibi rahatlıklara alıştırdıktan sonra, bunların hepsinden yoksun bırakıp, açlıktan ölüme mahkûm edebilir; o bölgeyi zehirli gazlar, bakteriler altında bırakabilirlerdi. Böyle bir durumda karşı koymak boşuna olurdu. Dizginleri ellerinde tutanlar, mekanik yoldan eğitilmiş olacaklarından, sanki insanlar, makinistin kendi çıkarma işleteceği yasalarla yönetilen ruhsuz nesnelermiş gibi, insan hayatına da kendi makinelerine hangi gözle bakmayı öğrendilerse, o gözle bakabilirlerdi. Böyle bir rejimin en belirgin özelliği, daha önceki zorba rejimlerin hiç birinde görülmemiş, soğuk bir insaniyetsizlik olurdu.

Bu kitapta benim işlediğim tema, madde üzerindeki iktidar değil, insanlar üzerindeki iktidardır; ne var ki, madde üzerindeki iktidara dayanarak, insanlar üzerinde teknolojik bir iktidar kurmak da mümkündür. Güçlü mekanizmaları kontrolleri altında tutmağa alışmış ve bu kontrol yoluyla insanlar üzerinde iktidar sahibi olmuş kimselerin, uyruklarına, dürüstlükten ne derece uzak yoldan olursa olsun yine de insanları ikna etme gücüne dayanan kimselerinkinden çok daha başka, imgesel bir görüş açısından bakmaları beklenebilir. Çoğumuz, hayatımızda bir gün, hiç umursamadan bir karınca yuvasını bozup, meydana gelen kargaşalığı az çok zevkle seyretmişizdir. New York’taki bir gökdelenin tepesinden bakıldığı zaman, aşağıda gidip gelen insanlar artık insan olmaktan çıkar, belli belirsiz bir saçmalık kazanırlar. Jüpiter gibi insan da yıldırımla silâhlanmış olsa, yıldırımı eline geçiren insan, aynen ona karınca yuvasını bozduran isteğe benzer bir dürtüyle, yıldırımı insan kalabalığı içine savurmağa kalkardı. Uçağından Hebeşlere bakan Bruno Mussolini’nin duygusunun da böyle bir duygu olduğu anlaşılıyor. Suikaste uğramak korkusundan hep uçaklarda yaşayan, ara sıra, o da ancak yüksek dağ doruklarına ya da deniz üzerindeki sal biçimi alanlara inen bir hükümet tasavvur ediniz. Böyle bir hükümetin, uyruklarının mutluluğu için derin bir kaygı besleyeceği düşünülebilir mi? Tam tersine, böyle bir hükümetin uygulamada, uyruklarına tıpkı eh altındaki makinelere baktığı gözle, sanki onlar kişiliği olmayan şeylermiş gibi bakması, ama o         uyrukların makine olmadıklarını gösteren her hangi bir belirti ortaya çıktığı zaman da, kendi ortaya attıkları aksiyomlar astları tarafından tartışüan kişilerin soğuk gazabına kapılıp, karşı koyanları, en az zahmetli bir yoldan, ama bu yol ne olursa olsun, ortadan kaldırmağa kalkışması ihtimali daha akla yakın değil mi?

Okur, bütün bunları gereksiz bir kâbustan ibaret sayabilir. Keşke ben de böyle düşünen okurun görüşünü paylaşabilseydim. Ben kuvvetle inanıyorum ki, mekanik güç yepyeni bir düşünüş tarzı yaratma yolundadır; işte bu yüzden de, bence, hükümetleri kontrol altına alma yolları araştırmanın önemi, çağımızda, eski zamanlara oranla çok daha büyüktür. Teknik ilerlemeler yüzünden Demokrasi çok güçleşmiş olabilir, ama çok daha önemli bir hale gelmiş olduğu da gerçektir. Eli altında sınırsız mekanik güç bulunduran insan, eğer kontrol edilmezse kendini bir tanrı gibi — Hristiyanların Sevgi Tanrısı değil, putperestlerin Tor’u, Vulkan’ı — hissedebilir.

Leopardı, volkanik hareketin

Vezüv yamaçlarında neler yaptığını şöyle tasvir ediyor:

Hayat izi bırakmayan kömür tozlarıyla örtülü,

Bir başına dolaşan hacının ayak sesleriyle yankılanan

Eğri büğrü, kambur kambur donmuş lavdan

Kabartmalarla örtülü;

Yılanın güneş altında halka olup pusuya yattığı,

Bir yarın içinden,

Göz göz olmuş kayaların üzerinden aşan

Bir tavşanın kendini yuvasına attığı bu yerler —

Vaktiyle burada mutlu çiftçiler orak sallardı,

Toprak işlenirdi burada, sararan başaklar vardı,

Sığırlar böğürür, sürüler otlardı; ve buralarda

Bağlar, bahçeler, saraylar :

Güçlü beylerin boş vakitlerinde baş dinlediği,

En çok sevdiği yerlerdi bunlar; ve buralarda

Ünlü kasabalar vardı,

Ne yazık ki, o amansız dağ, gürleyerek ağzını açta,

Ateş kusarak, ergimiş madenden sellerivle

Hepsini bir anda mahvetti bütün insanlarıyla.

Burada, koskoca bir harabe Yerin altında yatıyor yekpare.

Bugün aynı sonuçlan insanlar kendi elleriyle alabilirler. Vaktiyle Guernica’da almışlardı buna benzer sonuçlar; belki çok yakında, Londra’nın henüz ayakta durduğu yerde de alırlar. Böylesine bir yıkım yoluyla hâkimiyete ulaşan bir oligarşiden insanlık ne hayır bekleyebilir? Yeni tanrıların yıldırımlarıyla yıkılacak yer Londra değil, Berlin de olsa, Roma da olsa, Paris de olsa, böyle bir işten sonra, bu işi yapanların kişiliğinde bir parçacık bile insanlık yaşar mı artık?

Vaktiyle biraz insanca duygulan bulunanlar merhametlerini baskı altında tutmak için kendilerini zorlamaktan çıldırmazlar ve merhametlerini baskı altında tutmak ihtiyacında bulunmayanlardan bile korkunç hale gelmezler mi?

Eskiden insanlar sihirli güçler elde etmek için ruhlarım Şeytana satarlarmış. Bugün insanlar bu güçleri bilim yoluyla elde ediyor ve birer şeytan haline gelmek zorunda görüyorlar kendilerini. Kudret zararsız hale getirilmedikçe ve şu ya da bu fanatik zorbalar grupunun değil beyazı, sarısı karasıyla, faşisti, komünisti, demokratiyle bütün insanlığın hizmetine verilmedikçe dünya için bir umut yoktur; zira fen şunu kaçınılmaz hale getirmiştir: ya bütün insanlar yaşayacak, ya bütün insanlar ölecek. 

Sh:15-34

İKTİDARIN BİÇİMLERİ

İktidar, alınması düşünülen sonuçların ürünü olarak tanımlanabilir. Böyle olunca da iktidar, nicel (quantitative=kemmî) bir kavramdır : aynı isteklere sahip iki kişiden biri, ötekinin gerçekleştirdiği bütün istekleri ve bunların yanısıra daha başka istekleri de gerçekleştirirse, ondan daha iktidarlıdır. Ne var ki, biri bir grup isteği, öteki de başka bir grup isteği gerçekleştiren iki kişinin iktidarları arasında bir ölçüştürme yapmağa imkân yoktur; meselâ, her ikisi de iyi resimler yapıp zengin olmak isteyen ve biri iyi resimler yapmağı, öteki de zengin olmağı başaran iki ressamdan hangisinin daha fazla iktidara sahip bulunduğunu kestiremeyiz. Bununla birlikte rahatlıkla şöyle söyleyebiliriz : kabaca, eğer A gerçekleştirmeyi düşündüklerinin çoğunu, B de gerçekleştirmeği düşündüklerinin azını gerçekleştirmişse, A’nın iktidarı B’ninkinden fazladır.

İktidarın, her biri kendine göre insan ihtiyaçlarını doyurma kudretine sahip biçimleri, çeşitli yollardan sınıflandırılabilir. Evvelâ, insanlar üzerinde iktidar ve ölü madde ya da hayatın insan dışındaki biçimleri üzerinde iktidar vardır. Ben başlıca, insanlar üzerindeki iktidara ele alacağım, ama modem dünyadaki değişmenin belli başlı nedeninin de fenne borçlu bulunduğumuz, madde üzerindeki gittikçe artan iktidar olduğunu hatırlamak gerekecektir.

İnsanlar üzerindeki iktidar, bireylerin etki altına almış tarzına ya da bireylerin etki altına alınması için kurulmuş örgütlerin tipine göre sınıflandırılabilir.

Birey şu yollardan etki altına alınabilir:

A. Bedeni üzerine doğrudan doğruya bir güç uygulayarak (meselâ, hapsederek, öldürerek);

B. Kandırma ve belli bir yöne sevketme aracı olarak mükâfat ya da ceza vererek (meselâ, iş vermek veya işsiz bırakmak);

C. Fikirlerini etkileyerek (meselâ, en geniş anlamıyla propaganda).

En son sınıflandırma başlığı altına, başkalarında bulunması istenilen alışkanlıkların, meselâ askerî talim yoluyla yaratılması fırsatını da almak zorundayım; yalnız burada bir tek fark vardır, o da, bu durumda eylemin, fikir denilebilecek ansal bir aracı (intermediary = mutavassıt) bulunmaksızın sonuç olarak ortaya çıkmasıdır.

Bu iktidar biçimleri en yalın, en basit halleriyle, sahteciliğin ve yapmacıklılığın zorunlu sayılmadığı, hayvanlarla olan ilişkilerimizde görülür. Belinden bağlanan iple, ciyak ciyak bağırtılarak geminin ambarına indirilen domuzun bedenine doğrudan doğruya bir fiziksel güç uygulanıyor demektir. Öte yandan, atalar sözündeki gibi, burnunun ucuna sallandırılan havucun ardı sıra giden eşeği, böyle yapmakta kendi çıkarı bulunduğuna aklını yatırmak suretiyle, bizim istediğimiz gibi hareket etmeğe yöneltmiş oluyoruz. Bu iki örnek arasında ise, mükâfatlar ve cezalar yoluyla birtakım alışkanlıklar kazandırılmış olup, bu yoldan istenileni yerine getiren hayvanlar bulunmaktadır; ayrıca, daha başka bir yönden, koçları zorla sürüklenerek iskeleden geçirilince bütün sürünün onun ardı sıra isteye dileye gitmesi örneğindeki gibi, gemiye binmeğe kandırılan koyunlar da buna eklenebilir.

Bütün bu iktidar biçimlerinin insanlar arasında da örnekleri vardır.

Domuz örneği, askerî güçle polis gücünü temsil eder.

Havucun ardı sıra giden eşek, propaganda gücünün tipik bir örneğidir.

İstenileni yerine getiren hayvanlar, ‘eğitimin’ gücünü gösterir.

Zorla sürüklenen önderlerinin ardı sıra isteyerek giden koyunlar, çok görüldüğü üzere, çok sayılan ve sevilen bir önderin her hangi bir klik’e ya da parti şeflerine bağlanmış bulunmasının söz konusu olduğu zamanlardaki parti siyasetini temsil eder.

Aezop tarzı bu analojileri Hitler’in yükselişine uygulayalım. Havuç, Nazi programı (meselâ, faizin kaldırılmasıyla ilgili bölümü) idi; eşek de, orta sınıfın aşağı tabakaları. Koyunlar ile önder, Sosyal Demokratlar ile Hindenburg’du. Domuzlar (sadece başlarına gelen felâketler bakımından), toplama kamplarındaki kurbanlardı; istenileni yerine getiren hayvanlara gelince, onlar, Nazi selâmı veren milyonlardır.

En önemli örgütler, uyguladıkları gücün cinsine göre aşağı yukarı ayırdedilebilir. Ordu ile Polis, beden üzerine zorlayıcı güç uygular; ekonomik örgütler, esas itibariyle, teşvik edici ve vazgeçirici olarak mükâfatlarla cezalara başvurur; okullar, kiliseler ve siyasal partiler fikirleri etkilemeyi hedef tutar. Ne var ki, her örgüt en karakteristik gücünün yanısıra başka güç biçimleri de uyguladığından, aralarındaki ayrımlar kesin çizgilerle çizilmiş değildir.

Yasa gücü bu karmaşıklıkları ortaya koyacaktır. Yasa gücünün en son sınırı, Devletin zorlayıcı gücüdür. Doğrudan doğruya fiziksel zorlamamanın (bazı sınırlamalarla) Devlete ait bir ayrıcalık oluşu medenî toplulukların belirgin niteliği, Yasa da, Devletin kendi vatandaşlarıyla olan İlişkilerinde bu ayrıcalığı kullanmak için başvurduğu belirli bir takım kuralların tümüdür. Ne var ki, Yasa, cezayı sadece istenmi1 yen edimleri (amel, fiil) fiziksel bir şekilde olanaksız kılmak amacıyla değil, aynı zamanda bir ikna aracı olarak da kullanır; meselâ, para cezası bir edimi olanaksız kılmaz, sadece çekici olmayan hale getirir. Bundan başka — ve bu çok daha önemli bir husustur — Yasa, kamuoyunun desteğini sağlamadığı zaman hemen hemen tamamıyla güçsüzdür; bunun en güzel örneğini de, Amerika Birleşik Devletlerin’de ya da İrlanda’da 1880’lerdeki İçki Yasağı sırasında kaçakçıların, halkın çoğunluğunun sempatisini kazanmış olması ortaya koyar. Bundan ötürü Yasa, etkili bir iktidar olarak, polisin yetkilerinden çok fikir ve oya dayanır. Yasa’dan yana olmanın derecesi, bir topluluğun belirgin niteliklerinin en önemlilerinden biridir.

Bu bizi geleneksel iktidar ile yeni kazanılmış iktidar arasında zorunlu bir ayırım yapma durumunda bırakıyor. Geleneksel iktidar sırtını alışkanlık gücüne dayamıştır; o yüzden ne ikide birde kendini haklı göstermek, ne de her hangi bir muhalefetin kendisini devirebilecek güçte olmadığını durmadan ispat etmek zorundadır. Ayrıca, geleneksel iktidar, hemen hemen her zaman, hükümdara karşı koymanın kötü olduğu anlamını taşıyan dinsel ve dinsel olmayan inançlardan yararlanır. Bu yüzden de geleneksel iktidar, ihtilâl iktidarının ya da zorla ele geçirilmiş iktidarın güvenebileceğinden çok da

ha büyük ölçüde kamu oyuna güvenebilir. Bunun az çok zıt iki türlü sonucu vardır: bir yandan, geleneksel iktidar kendini güven altında hissettiği için, ihanete uğramak korkusuyla tetikte durmaz ve fazla hareketli siyasal zorbalıktan kaçınabilir; öbür yandan, çok eskiden kalma kuramların inatla tutunduğu yerlerde, iktidar sahiplerinin her zaman düşmek eğiliminde oldukları adaletsizükler ezeıi göreneğin onayıyla karşılanır ve bundan ötürü, halkın desteğini sağlamağı uman yeni biçim bir hükümet yönetimi için düşünülemiyecek kadar göze batıcı olabilir. Fransa’daki terör dönemi, ihtilâl, corvee (Angarya.) ise geleneksel istibdad tipine örnektir.

Geleneğe ya da onaya dayanmayan iktidara ben ‘yalın’ iktidar diyorum. Yalın iktidarın belirgin nitelikleri, geleneksel iktidarın belirgin niteliklerinden büyük çapta ayrılır. Geleneksel iktidarın tutunduğu yerde, rejimin karakteri, hemen hemen sınırsız ölçüde, onun kendini güven altında hissedip, hissetmeyişine bağlıdır.

Yalın iktidar genellikle askerî olup, ya bir iç istibdad biçimini ya da ülke dışında yapılan bir fetih biçimini alabilir. Yalın iktidarın önemi, özellikle ikinci biçimi içinde gerçekten de çok büyüktür — bence, bir çok ‘bilimsel’ tarihçinin kabul etmek istediğinden de büyüktür. Büyük İskender’le Jül Sezar, muharebeleriyle tarihin bütün gidişini değiştirmişlerdir. Ne var ki, birincisi olmasaydı, Yunanca yazılmış Dört Incil bulunmaz ve Roma imparatorluğu sınırları içinde Hristiyanlık vaazedilemezdi. İkincisi olmasa, Fransızlar, Lâtince kökten gelen bir dil konuşamazlar ve Katolik Kilisesi de ortaya çıkamazdı. Beyazların Amerika Kızılderililerine askeri üstünlükleri, kılıç iktidarının daha da inkâr edilmez bir başka örneğidir. Silâh gücüyle fet1 hin medeniyetin yayılmasındaki rolü, her hangi başka tek bir aracın rolünden çok daha büyük olmuştur. Ama yine de askerî iktidar, bir çok hallerde, servet, teknik bilgi ve kör inançlar gibi başka başka biçimlerdeki güçlere dayanır. Durumun her zaman için böyle olduğunu söylemek istemiyorum; meselâ, İspanya Tahtı Veraset Savaşında, Marlborough’ların dehası sonucu belirleyen esas olmuştur. Ne var ki, bunu genel kuralı bozmayan bir istisna saymak gerekir.

Geleneksel biçimde bir iktidar sona erdiği zaman onun yerini yalın iktidar değil, nüfusun çoğunluğunun ya da büyük azınlığının onayı ve isteği üzerine kumanda eden bir ihtilâlci otorite alır. Meselâ, Bağımsızlık Savaşında, Amerika’da bu böyle olmuştur. Washington’un otoritesinde, yalın iktidarın belirgin niteliklerinden hiç biri yoktu. Aynı şekilde, Reformasyon sırasında, Katolik Kilisesinin yerini almak üzere yeni Kiliseler kuruldu; bunların başarıları da, zordan çok onaya dayanıyordu. İhtilâlci bir otorite, eğer fazla zora başvurmadan yerleşmeği başarmak niyetindeyse, geleneksel otoritenin ihtiyaç duyduğundan çok daha büyük ve çok daha canlı bir halk desteğine muhtaçtır. 1911’de Çin Cumhuriyeti ilân edildiği zaman, yabancı eğitim görmüş kimseler parlâmanter bir Anayasa kararı verdiler, ne var ki, halk uyuşuk olduğundan, rejim, Anayasaya muhalif Tuçunlar (askerî valiler) idaresinde hemen yalın bir iktidar halini alıverdi. Daha sonra Kuo Min Tang tarafından sağlanan birlik ise parlâmentarizme değil, milliyetçiliğe dayanıyordu. Aynen buna benzer şeyler Lâtin Amerika’da sık sık olagelmiştir. Bu durumların hepsinde de, Parlâmento’nun otoritesi, eğer başarı kazanacak kadar halk desteği sağlayabilseydi, ihtilâlci olurdu; ne var ki, aslında muzaffer olan askerî iktidar, yalın iktidardı.

Geleneksel, ihtilâlci ve yalın iktidar arasındaki ayırım psikolojiktir. Geleneksel iktidara, geleneksel sıfatını verişim, bunun eskiden kalma biçimlere sahip oluşundan değildir: böyle bir iktidar aynı zamanda, kısmen göreneğe dayanan saygıya da hâkim olmak zorundadır. Bu saygı kaybolduğu oranda, geleneksel iktidar derece derece yalın iktidara geçer. Bu süreci Rusya’da, ihtilâl hareketinin derece derece gelişerek 1917’deki zaferine ulaşmasında görmek mümkündür.

İktidara ihtilâlci sıfatını, bu iktidar, Protestantizm, Komünizm ya da ulusal bağımsızlık gibi yeni bir akide, program ya da güçlü istek çevresinde birleşmiş büyük bir grup a dayandığı zaman veriyorum. Yalın iktidara yalın sıfatını, bu iktidar bireylerin ve grupların sadece iktidar seven dürtülerine dayandığı ve uyruklarının işbirliğini sağlayacağı yerde, korkutmak yoluyla boyun eğmelerini sağladığı zaman veriyorum. Görüleceği üzere iktidarın yalınlığı bir derece meselesidir. Demokratik bir ülkede, hükümet iktidarı, muhalif siyasal partilere göre yalın değil, ama inanmış bir anarşiste göre yalındır. Aynı şekilde, din yüzünden insanlara eza cefa edildiği yerlerde Kilise iktidarı, yerleşmiş dinsel inançlara karşı gelenlere göre yalındır, ama o inançlara körü körüne bağlı günahkârlara göre yalın değildir.

Konumuz bir başka noktada daha ikiye ayrılıyor, bu da, örgütlerin iktidarıyla, bireylerin iktidarı arasında oluyor. Örgütlerin iktidar sahibi olması başka şey, bireyin bir örgüt içinde iktidar sahibi oluşu ise bambaşka bir şeydir. Her ikisi de, pek tabiî, kendi aralarında ilişki halindedir: eğer Başbakan olmak isterseniz, sizin kendi Partiniz içinde iktidar sahibi olmanız, Partinizin de ulus içinde iktidar kazanması gerekir. Ama eğer geleneksel ilkenin çöküşünden önce yaşamış olsaydınız, ulusun siyasal kontrolünü ele geçirebilmeniz için, krallığın varisi olmanız gerekecekti; ama buna rağmen, bu durum size başka uluslara boyun eğüirebilme iktidarım vermeyebilirdi, zira bunun için, çoğunlukla veliahtların yoksun bulundukları başka niteliklere ihtiyacınız olacaktı. İçinde yaşadığımız çağda da, plütokrasinin geniş ölçüde kalıtıma dayandığı yerlerde, ekonomik alanda buna benzer bir durum hâlâ görülmektedir. Fransa’daki iki yüz plütokratik aileyi ve bunlara karşı kamuoyunu harekete geçiren Fransız Sosyalistlerini düşününüz. Ne var ki, plütokrasi arasında, sülâleler, İlâhî Adalet ilkesinin geniş yığınlar tarafından benimsenmesini sağlayamadıklarından tahta oturdukları zamanlardaki eski sürekliliklerini kaybetmişlerdir. Yükselmekte olan büyük bir bankerin kendi öz kardeşini yoksulluğa düşürmesini, bu iş kurallara göre yapıldığı ve yıkıcı yenilikler getirilmediği sürece, kimse Tanrıya karşı bir saygısızlık saymaz.

Çeşitli tipteki örgütler başa çeşitli tipte bireyleri getirir; toplumun çeşitli halleri için de durum aynıdır. Bir çağ, tarihte, göze çarpan bireyleri yoluyla görülür ve açık karekterini bu insanların karakterlerinden alır, önemin değişmesi için gerekli nitelikler değiştikçe, önemli adamlar da değişir. On ikinci yüzyılda Lenin gibi, şimdiki yüzyılda da Arslan Yürekli Rişar gibi adamların bulunduğu varsayılabilir; ne var ki, tarih bunları bilmez. Bir an için çeşitli iktidar tiplerinin ne cins bireyler yarattığını düşünelim.

Geleneksel iktidar bizde, ‘centilmen’ fikrinin doğmasına yol açmıştır. Bu, aşiret reis1 erinin sihirli niteliklerinden, kralların ulûhiyyetine, oradan şövalyeliğe, şövalyelikten de mavi kanlı aristokrata kadar gelen, uzun tarihli bir

kavramın az çok dejenere olmuş bir biçimidir. İktidarın geleneksel oiduğu yerde, hayranlık duyulan nitelikler, bol bol boş vakte ve tartışmasız üstünlüğe sahip bulunmanın yarattığı niteliklerdir. iktidarın monarşik olmaktan çok aristokratik olduğu yerde, terbiye içine, kendinden aşağı sınıftan kişilerle ilişkide kendini sertliğe başvurmadan kabul ettirmeye ek olarak, eşit olanlara da incelikle davranmak girer. Ama geçerli terbiye kavramı ne olursa olsun, sadece ve sadece, iktidarın, geleneksel iktidar biçimi içinde bulunduğu (ya da son zamanlara kadar olduğu) yerlerdedir ki, insanlar davranışlarının inceliğine göre ölçülür. Bourgeois gentilhome’u, hayatları boyunca toplumsal davranış incelikleri üzerinde durmaktan başka hiç bir şey yapmamış bir kadın ve erkek topluluğuna burnunu soktuğu zaman gülünç düşer. Centilmen’e duyulan hayranlıktan zamanımıza kalabilen taraf, kaltım yoluyla elde tutulan servete dayanır ve ekonomik iktidarla birlikte siyasal iktidar da babadan oğula geçmez olduğu takdirde hızla yokolmağa mahkûmdur.

İktidarın gerçek ya da sözde bilgi ve hikmet yoluyla kazanıldığı yerde, çok değişik bir karakter tipi ön plâna çıkar. Bu tip iktidarın en önemli iki örneği Çin ile Katolik Kilisesidir. Bu örnekten zamanımızda, eskisine oranla çok az şey kalmıştır; Kilise dışında, İngiltere’de bu iktidar tipinden çok şey bulunmaktadır. Ne tuhaftık ki, bilgi diye yutturulan iktidarın en güçlü olduğu yer vahşi topluluklardır ve bu topluluklarda medeniyet ilerledikçe, bu iktidar da gücünü yitirir. ‘Bilgi’ dediğim zaman, bunun içine, pek tabiî, büyücülerin ve sihirbazlarınki gibi varsayılı (farazi) bilgiyi de sokuyorum. Lhasa Üniversitesinde Doktor Payesi alabilmek için yirmi yıllık bir çalışmada bulunmak gerekir, bu paye ise, Dalay Lama’nınki dışında bütün yüksek mevkilere çıkabilmek için şarttır.

1000 yıllarındaki Avrupa’nın durumuyla bu durum arasında hemen hemen hiç bir ayrılık yok gibidir, nitekim Papa II. Silvester kitap okuduğu için sihirbaz olarak ün yapmış, bunun sonucunda da, metafizik dehşet saçma yoluyla Kilisenin iktidarını arttırabilmişti.

Allâme, onu tanıdığımız haliyle rahiple aynı soydandır; ne var kı eğitimin yaygınlaşması onun iktidarını elinden almıştır. Allamenin iktidarı kör inançlara, yani, geleneksel bir sihire ya da kutsal kitaba duyulan saygıya dayanır. Taç Giyme Törenine Ingilizlerin verdikleri önemde ya da Amerikalıların Anayasaya duydukları saygıda görüleceği üzere, bu kör inançlardan İngiliz dili konuşulan ülkelerde hâlâ bir şeyler yaşamaktadır; bu yüzden, Canterbury Başpiskoposu ile Yüce Mahkeme Yargıçları, eski bilginlerin geleneksel iktidarına hâlâ bir miktar sahiptir. Ne var ki, bu, Mısır rahiplerinin ya da Çinli Konfüçyen bilginlerinin iktidarlarının soluk bir hayaletinden başka bir şey değildir.

Centilmenin tipik erdemi onur ise, bilgi yoluyla iktidar sahibi olan adamın tipik erdemi de hikmettir. Bir insanın hikmet sahibi olarak ün kazanması için, derin vo belirsiz yığınla bilgisi varmış, tutkularına hâkimmiş ve insan yaratılışının çeşitli görünüşleri konusunda çok tecrübeliymiş gibi görünmesi gereklidir. Bu niteliklerin bir kısmını sadece yaşın verdiği sanılır; ‘presbyter, seigneur’ gibi deyimlerin saygı ifade eden deyimler oluşu işte burdan ileri gelir. Çinli dilenci gelip geçenlere, ‘büyük yaşlı efendi’ diye hitap eder. Ama hikmet sahibi adamların iktidarının örgütlendiği yerde, papazlar ya da okumuşlardan meydana gelen bir şirket vardır ve bütün bilgilerin bu adamların meydana getirdiği grupta toplandığı varsayılır. Bilge, savaşçı şövalyeden çok değişik bir tiptir ve hüküm sürdüğü yerde çok değişik bir toplum meydana çıkar. Çin ve Japonya bu iki tip arasındaki zıtlığın güzel bir örneğini meydana getirir.

Bugün medeniyet dünyasında bilgi, eskisine oranla çok daha büyük bir rol oynadığı halde, yeni bilgiye sahip olanlar arasında iktidarın, bilgilerine eş oranda gelişmemiş bulunuşuna, bu garip olguya daha önce de işaret ettik. Elektrikçi ya da telefoncu her ne kadar rahatımıza (veya rahatsızlığımıza) hizmet eden acaip şeyler yapıyorlarsa da, biz onlara ne birer büyücü gözüyle bakıyoruz, ne de, kendilerini kızdırdığımız takdirde gökten yıldırım yağdırabileceklerini düşünüyoruz. Bunun sebebi, fen bilgisinin, güç olmakla birlikte, esrarengiz olmayıp, öğrenmek için gerekli zahmete girmeği göze alan herkese açık bulunuşudur. Bundan ötürü, modern allâme insanda saygıyla karışık bir korku uyandırmaz, sadece bir müstahdem olarak kalır; allâme, Canterbury Başpiskoposu gibi bir kaç örnek dışında, kendinden öncelere iktidar sağlayan sahte parlaklığı kalıt alamamıştır.

Gerçek şudur ki, bilginlere uygun görülen hiç bir zaman gerçek bilginlere gösterilmemiş, sözümona sihirli güçlere sahip olanlara gösterilmiştir. Bilim insanlara doğanın gerçek yüzünü az çok tanıtmakla büyüye inanışı, bundan dolayı da allâmeye duyulan saygıyı ortadan kaldırmıştır. Böylece durum şu sonuca varmıştır bugün : fen adamları, zamanımızı daha önceki çağlardan ayıran niteliklerin temel nedenleri oldukları ve keşifleri, icatları yoluyla olayların gidişini son derece etkiledikleri halde, birey olarak, hikmetlerinden ötürü, Hindistan’daki çıplak bir fakirin ya da Malenezya’daki bir büyücünün sahip olabileceği kadar büyük ün sahibi değillerdir. Kendilerine gösterilen saygının yine kendi çalışmalarından ötürü azaldığım gören allâmeler, modern dünyaya karşı bir hoşnutsuzluk duyar olmuşlardır. Bu hoşnutsuzluğu en çok duyanlar Komünizm’e kayarlar, hoşnutsuzlukları derin olanlar ise fildişi kulelerine kapanırlar.

Büyük ekonomik örgütlerin gelişmesi yeni bir tip iktidarh birey doğurmuştur; bu, kendisine Amerika’da verilen adla, ‘executive’ (Plânlan ve amaçlan yerine getirmeğe uygun nitelikte olan) tiptir. Tipik ‘executive’ başkaları üzerinde çabuk karar verebilen, karşısındakinin hemencecik ruhunu okuyuveren, demirden iradeye sahip bir kişi izlenimi bırakır ve onları etkisi altına alır; bu tipin güçlü çene kemikleri bulunması, dudaklarının sımsıkı kapalı olması ve her zaman kısa, öz konuşabilmesi gerekmektedir. Yine bu tip, akranlarına saygı, asla birer hiç olmayan astlarına ise güven telkin edebilmelidir. O, büyük bir generalle, büyük bir diplomatın niteliklerini kendinde birleştirmiş olmalıdır: savaşmada amansızlık, görüşmelerde ise ustaca bir esneklik yeteneği. İşte insanlar Önemli ekonomik örgütlerin kontrolünü bu gibi nitelikler sayesinde ellerinde tutarlar.

Siyasal iktidar, demokrasilerde, buraya kadar gözden geçirdiğimiz üç tipten çok değişik bir başka tipin elinde bulunmak eğilimdedir. Başarı kazanmak isteyen bir politikacı önce kendi örgüt mekanizmasının güvenini kazanabilmeli, ondan sonra da, seçmenlerin çoğunluğunda bir dereceye kadar heyecan uyandırabilmelidir. İktidara geçme yolundaki bu iki aşama için gerekli nitelikler asla özdeş olmadığı gibi, pek çok politikacı bu her iki aşama için gerekli iki ayrı grup niteliklerden sadece bir grupuna sahiptir. Amerika Birleşik Devletlerinde Cumhurbaşkanı adaylarının, kendilerini parti idare Plânlan ve amaçlan yerine getirmeğe uygun nitelikte olan idarecilerine sevdirebilme sanatına sahip bulundukları halde, halk çoğunluğunun imgelemini harekete geçiremeyen kişiler olduğu sık sık görülen bir şeydir. Bir kural olarak bu tip adaylar her zaman yenilgiye uğrarlar, ama parti idarecileri bunların yenilgiye uğrayacağını önceden göremez. Bununla birlikte, bazen, parti örgütü bir adayın zafer kazanmasını sağlayabilir de; bu gibi durumlarda, seçimlerden sonra, kazanan adaya parti örgütü hâkim olur ve o kişi hiç bir zaman gerçek iktidara sahip olamaz. Bazen de tam tersine bir adam kendi mekanizmasını yaratabilme gücüne sahiptir; III. Napolyon, Mussolini ve Hitler bu tipin örnekleridir. Daha genel olarak, gerçekten de başarılı bir politikacı, zaten var olan bir mekanizmayı kullandığı halde, o mekanizmaya eninde sonunda hâkim olabilen ve onu kendi iradesine köle edebilen kişidir.

Bir demokraside, politikacıyı başarılı yapan nitelikler, ahvalin karakterine göre değişir; ahvalin sükûnet içinde bulunduğu zamanlarda gerekli olan niteliklerle, savaş ya da ihtilâl ahavali içinde gerekli olan nitelikler aynı değildir. Sakin ahvalde, bir politikacı, metanet ve sağduyu sahibi olduğu izlenimini bırakarak başarı kazanabilir, ama heyecanlı ahvalde bunlardan daha fazlası gerekmektedir. Bu gibi ahvalde etkileyici bir hatip olmak zorunluğu vardır — bununla birlikte yerleşmiş anlayışa uygun bir şekilde güzel ve sanatlı konuşma yeteneğine sahip bulunmak da şart değildir, zira Robespierre de, Lenin de güzel konuşma sanatından yoksun, ama kararlı, tutkulu ve cesurdular. Tutku, soğuk ve kontrol altına alınmış da olsa, mutlaka bulunmalı ve duyurulmalıdır. Heyecanlı ahvalde politikacının ne yargılama gücüne, ne nesnel olguları kavrama yeteneğine, ne de bir parçacık hikmete ihtiyacı vardır. Onun için gerekli olan biricik şey, insan yığınlarının tutkuyla istedikleri şeyin elde edilebileceğine, kendisinin de amansız azmi sayesinde bunu elde edebilecek insan olduğuna, o insan yığınlarım inandırabilme yeteneğine sahip bulunmaktır.

En başarılı demokrat politikacılar, demokrasiyi kaldırıp diktatör olabilen politikacılardır. Bu, pek tabii, ancak belirli koşullar altında mümkün olabilir; böyle bir şeyi on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinde hiç kimse gerçekleştiremezdi. Ama böyle bir şeyin gerçekleştirilmesi olanağı bulunduğu zaman da, bu, demokrat politikacılarda, hiç değilse heyecanlı ahvalde bulunması zorunlu olan niteliklerin aynını, aynı derecede gerektirir. Lenin, Hitler ve Mussollini yükselişlerini demokrasiye borçluydular.

Ortada kurulmuş bir diktatörlük varken bir kimsenin ölen bir diktatörün yerini alması için gerekli niteliklerle, başlangıçta diktatörlüğün kurulması için gerekli nitelikler birbirinden tamamıyla ayrıdır. Kalıtım yoluyla babadan oğula geçen iktidarların devrilişinde, perde arkasından bir örgütü yönetme, entrika ve Sarayın gözüne girme, çok önemli metotlardır. İşte bu yüzden diktatörler, kurucularının ölümünden sonra karakterlerini mutlaka ve büyük ölçüde değiştirir. Her hangi bir diktatörün yerine geçmek için gerekli nitelikler, rejimin kurulması için gerekli niteliklerden genellikle çok daha az etkileyici olduğundan, kurucunun ölümünden sonra saray ayaklanmaları çıkması, çalkalanmalar görülmesi ve sonunda başka biz sisteme geçilmesi ihtimali çoktur. Bununla birlikte, modern propaganda metotlarının, DevIet’in Başına, onun kendi kendine sevgi kazandıracak niteliklerini ortaya dökmesine ihtiyaç bırakmadan halkın sevgilisini kazandırmak suretiyle, bu eğilime başarıyla tepki uygulayacağı umulur. Bu metotların ne dereceye kadar başarılı olacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir.

Bireylerin, şu ana kadar üzerinde durmadığımız bir iktidar biçimi daha vardır ki, bu da perde arkası iktidarıdır. Saray nedimlerinin, entrikacıların, casusların iktidarı bu tip iktidardır. Bütün büyük örgütlerde dizginleri ellerinde bulunduran kişilerin iktidarı hatırı sayılır derecede oldu mu, bu kişilerden daha önemsiz adamlar (ya da kadınlar) ortaya çıkar ve kişisel metotlarla önderlerine söz geçirebilme olanağını elde ederler. Perde arkasından adam ya da örgüt yönetenlerle parti şefleri, tekniklerinin değişik olmasına rağmen aynı tipe dahildirler. Bunlar kendi arkadaşlarını kimseye sezdirmeden kilit noktalarına getirir ve böylelikle, zamanı gelince örgütü ellerine geçirirler. Kalıtım yoluyla geçmeyen bir iktidar biçimi olan diktatörlüklerde, diktatör ölünce bu tip adamlar onun yerini almağı umabilirler; bununla birlikte, bu tip adamlar ön plana geçmeyi tercih etmezler genellikle. Bunlar, şan ve şereften çok iktidar seven kimselerdir; çoğunlukla da toplumsal bir çekingenlikleri vardır. Bazen de bunlar, Doğu hükümdarlıklarındaki hadım ağalan ya da başka yerlerdeki kral metresleri gibi. şu veya bu sebeple önderlik unvanını taşıyabilme olanağından yoksundurlar. Nominal iktidarın kalıtsal olduğu yerlerde bunların etkileri en yüksek noktaya ulaşır, iktidarın kişisel bir hüner ya da çaba mükâfatı olduğu yerlerde ise en aşağı noktaya düşer. Bununla birlikte bu gibi kimseler, en modem hükümet biçimlerinde bile, sıradan insanlara esrarlı görünen bakanlıklarda mutlaka büyük etki sahibi olurlar. Zamanımızda bu bakanlıkların en önemlileri maliye ve dışişleri bakanlıklarıdır. II. Kayser Wilhelm’in zamanında, Baron Hoistein (Alman Hariciye Nezareti’nin daimî başı) hemen hemen hiç halk içine çıkmadığı halde sınırsız bir iktidar sahibiydi. Bugün de İngiliz Dış Bakanlığı daimî memurlarının iktidarlarının ne derece büyük olduğunu bilemiyoruz; bunu öğrenmek için gerekli belgeler belki bir gün çocuklarımızın eline geçer.

Perde arkası iktidarına sahip olabilmek için gerekli nitelikler bütün öbür iktidar biçimlerine sahip olabilmek için gerekli niteliklerden bambaşkadır ve her zaman için değilse bile, bir kural olarak, istenilmeyen niteliklerdir. Saray nedimlerine ya da perde arkasındakilere fazla iktidar sağlayan bir sistem de, işte bu yüzden, genellikle kamu yararına işleyen bir sistem değildir.

Sh:35-50

RUHBAN SINIFI İKTİDARI

Bu ve bundan sonraki bölümde, eski zamanlarda en çok önem kazanmış iki geleneksel iktidar biçimini, yani, ruhban sınıfı iktidarıyla, kral iktidarını ele alacağım. Bunların her ikisi de şimdi batış halindedir ve, bunlardan hiç birinin yeniden canlanamayacağım varsaymak her ne kadar acelecilik olursa da, çöküşleri, ister geçici olsun, ister daimî, hâlâ canlılığını koruyan iktidarların söz konusu olduğu yerde mümkün olamayanı, yani, bu iki kurumun dört başı mamur incelenmesini mümkün kılmaktadır.

Rahipler ve krallar, gelişmemiş biçimde de olsa, antropologlarca bilinen en ilkel topluluklarda bulunmaktadır. Bazen her ikisinin işlevi bir kişide birleşebilir. Buna sadece ilkel topluluklarda değil, yüksek medeniyet düzeyine ulaşmış Devletlerde de rastlanır. Ogüst, Roma’da Pontifex Maximus, (En büyük Başkahin. (Roma imparatorluğunda). Katolik Kilisesinde Papanın karşılığıdır.) taşra vilâyetlerinde ise tanrı idi. Halife, Müslüman dininin başı olduğu gibi, Devlet’in de başıydı. Mikado, Şinto dini içinde bugün aşağı yukarı aynı duruma sahiptir. Öteden beri krallar, kutsallıklarından ötürü, lâik işlevlerini genellikle kaybedip, birer rahip durumuna gelme eğilimindedirler. Bununla birlikte çoğu zaman ve çoğu yerde rahiple kral arasındaki ayırım açık ve kesin olmuştur.

Rahibin en ilkel biçimi, büyücüdür ve büyücünün iktidarı, antropologların dinsel iktidarla sihir iktidarı diye ayırdettiği üzere iki türlüdür. Dinsel iktidarlar doğaüstü varlıkların yardımına dayanır, buna karşılık sihir iktidarları sözümona doğal sayılır. Ne var ki, bizim varmak istediğimiz maksat yönünden bu ayırımın bir önemi yoktur.

Önemli olan, büyücünün, ister büyü, ister din yoluyla başkalarına iyilik ya da kötülük yapabilecek iktidara sahip sayılagelmesi ve bu iktidarların türlü tünü olduğuna, her önüne gelen tarafından elde edilemeyeceğine inanılmasıdır. Büyücü dışında her hangi bir insanın da belirli bir miktar sihir gücü elde edebileceği kabul olunmakla beraber, büyücünün sihrinin üstünlüğüne inanılır. Bir insan hastalandığı ya da başına bir kaza geldiği zaman genellikle bu, her hangi bir düşmanın kötüye kullanılan büyüsüne yorulur, ama büyücü, bu kötü büyüyü bozma çarelerini bilir. Nitekim, York Dükü Adası’nda, büyücü, gaipten haber olma yoluyla her hangi bir hastanın hastalık sebebini keşfettikten sonra eline bir parça kireç alıp sihirli bir dua okur :

Cinleri kovan kireç. Ahtapotu defediyorum; teo yılanım defediyorum; İngiet’in (gizli bir cemiyet) ruhunu defediyorum; yengeci defediyorum; su yılanını defediyorum; balivo yılanını defediyorum; pitonu defediyorum, kaia köpeğini defediyorum.

Cinleri kovan kireç. Çamurlu sıvıyı defediyorum; kete sarmaşığım defediyorum; To Pilana’yı defediyorum; To Wuwu Tawur’u defediyorum; Tumbal’i defediyorum. Birisi bunları denizin dibine daldırmış. Onları uzakta tutmak için buhar yükselecek; onları uzakta tutmak için gece bastıracak; onlar kendiliklerinden denizin derinliklerine dönecek. (Rivers, «Medicine, Magic and Religion,»S. 16.)

Bu sihirli duanın tamamıyla etkisiz olduğu sanılmasın. İlkeller telkine medenilerden çok daha elverişli olduklarından, bu yolla, yani telkin yoluyla onları çok kere iyileştirmek de hasta etmek de mümkündür.

Rivers’a göre Malenesya’nm çoğu yerlerinde, hastalıkları iyi eden adam afsuncu ya da rahiptir. Anlaşıldığına göre bu bölgelerde büyücülerle başkaları arasında kesin bir ayrılık yoktur ve büyücülüğün nispeten basit usullerine herkes başvurabilir. Ama Hekimliği büyü âyinleri ya da dinsel törenlerle birleştirenler sanatlarını genellikle özel bir süreç yoluyla, ya gösterme ya da talim etme yoluyla kazanırlar ve Malenezya’da böylesine bilgilerin elde edilebilmesi için öteden beri bunların satın alınma zorunluğu vardır. Mediko büyüsel ya da mediko dinsel sanatın her hangi bir dalında tam bir bilgi sahibi olabilmek için, paranın öğrenciden öğretmene geçmesi şarttır; aksi takdirde tam bilgi elde edilemez. (Rivers, «Medicine, Magic and Religion,»S. 44.Ç. Notu.)

Çok daha önemli büyüsel ya da dinsel iktidarları tekelinde bulunduran ve bunun sonucunda topluluk üzerinde geniş bir iktidar sahibi olan belirli bir ruhban sınıfının, yukarıda gösterdiğimiz başlangıçlardan çıkarak nasıl geliştiğini hayalde canlandırmak zor değildir. Mısır ve Babil’de, rahiple kral karşı karşıya geldiği zaman, rahiplerin iktidarı kralların iktidarından baskın çıkardı. Rahipler, ‘tanrısız’ Firavun îhnaton’u (Ahnaton da olabilir.) yendikleri gibi, Babil kralı antiklerikal bir eğilim gösterdiği için, anlaşıldığına göre, Cyrus’un Babil’i fethine yardım da etmişlerdir.

Ruhban sınıfı iktidarından tamamıyla özgür bulunuşları bakımından, antikitede Yunanistan ve Romanın eşi benzeri yoktu. Yunanistan’daki dinsel iktidar, başlıca, gaipten haber verme âyinleri içinde ve özellikle, Pitonez’in (Gaipten haber veren falcı kadın: özellikle, Yunanistan’da, Delf tapmağındaki kâhine.) (Pyhthoness) trans haline geçerek Apollo tarafından ilham edildiği varsayılan cevaplar verdiği Delf tapınağında toplanırdı. Bununla birlikte daha Heredot zamanında, kâhinlerin rüşvetle satın alındıkları herkesçe bilinen bir şeydi. Pisistratus (öl. M. Ö. 527) tarafından sürgün edilen önemli bir Atina’lı aile olan Alcmaeonidlerin, Pisistratus’un oğullarına karşı rüşvet yoluyla Delf tapınağının desteğini sağladığını gerek Heredot, gerek Aristo nakletmektedir. Heredot’un anlattıkları çok ilgi çekicidir : ‘Alcmaeonidler, eğer Atinalılar’a inanmak caizse, rüşvet vererek Pitonez’i kandırmışlar ve Ispartalılardan her kim gerek kişisel bir işi, gerek Devlet işi için gaipten haber almak üzere Pitonez’e danışmağa gelirse, Pitonez’in bunlara, Atinalılar’ı (Pisistratidler’in zulmünden) kurtarmaları gerektiğini söylemesini sağlamışlardı. Böylece, gaipten kendilerine hep aynı cevabın, Atinalılar’ı kurtarmaları gerektiği cevabının verildiğini gören Lacedaemonianlar, en sonunda dayanamayıp, yurttaşları arasında çok sivrilmiş bir kişi olan Aster’iıı oğlu Anchimolius’u Pisistratidler’i sürmekle görevlendirerek —hem de Pisistratus ailesine çok sıkı dostluk bağlarıyla bağlı oldukları halde— bir ordunun başında Atinalılar’ın üzerine göndermişlerdi. Zira Lacedaemonianlar, tanrılarla olan ilişkilerini, insanlarla olan ilişkilerinden üstün tutuyorlardı.’ (RmvJinson’un çevirisi, V. Kitap, Bölüm: 63)

Anchimolius yenildiği halde, tekrar açılan bir seferde yollanan daha büyük bir ordu başarı kazandı ve Alcmaeonidlerle öbür sürgünler iktidarı ellerine geçirdiler, böylelikle de AtinalIlar ‘özgürlük’ dedikleri şeyi yen ‘den tattılar.

Bu hikâyede dikkate değer bir çok noktalar bulunmaktadır. Heredot, siniklikten tamamıyla uzak, sofu bir adamdır, bu yüzden de, gaipten gelen habere kulak verdikleri için İspartalılar’dan yanadır. Ne var ki, Atina’yı İsparta’ya tercih eder, Atina’yı ilgilendiren meselelerde de Pisistratidler’e karşıdır. Bununla birlikte rüşvet veren taraf olarak Atinalıları göstermekte, ama gerek başarı kazanan taraf, gerek Pitonez, inançlara karşı geldikleri halde tanrılar tarafından her hangi bir cezaya çarptırılmamaktadır. (Heredot, Pitonez’in görevini kötüye kullanışına başka bir örnek daha veriyor. VI.Kitap, Bölüm : 66. Ç. Notu.) Alcmaeonidler, Heredot zamanında hâlâ nüfuz sahibiydiler; hatta onların en ünlüleri de, Heredot’un çağdaşı Perikles’di.

Aristo, Atina Anayasası üzerine olan kitabında, yukarıdaki hususu, daha da alçaltıcı bir ışık altında gösterir. Delf tapmağı M. Ö. 548 yılındaki yangında mahvolmuş, tapmağın yeniden kurulması için Alcmaeonidler tarafından bütün Yunanistan’da para toplanmıştı. Alcmaeondler — Aristo’nun iddiasına göre — bu paranın bir kısmını Pitonez’e rüşvet olarak vermişler, geri kalanını tapınağın kurulmasına harcamak için de, Pisistratus’un oğlu Hippias’in iktidardan uzaklaştırılması şartını koşmuşlardı; Apollo’nun onların safına katılışı işte bu yollardan olmuştur.

Bu gibi rezaletlere rağmen, Delf tapınağındaki gaipten haber alma âyinlerinin şu ya da bu grup tarafından kontrol altında bulunduruluşu siyasal yönden öylesine önemli bir mesele olarak sürüp gitmiştir ki, bu mesele, dinle bağlantısı bakımından “Kutsal” adını alan bir savaşın, Kutsal Savaş’ın çıkmasına yol açmıştır. Ama yavaş yavaş, herhalde gaipten haber verme kurumunun siyasal kontrole açık bulunduğu olgusunun herkes tarafından iyice anlaşılması, özgür düşüncenin yayılmasında bir etken rolü oynamış ve en sonunda Romalılar’m, kutsal şeylere saygısızlıkta bulunmanın utancını zerre kadar duymaksızın, Yunan tapmaklarını soyup soğana çevirmelerini ve bu tapınakların bütün yetkisini ortadan kaldırmalarını mümkün kılmıştır. Cüretkâr kişiler tarafından er geç lâik amaçlarla kullanılmak ve böylelikle de iktidarlarının dayandığı saygıyı kaybetmek, çoğu dinsel kurumların alınyazısıdır. Greko-Romen dünyasında bu, din orada hiç bir zaman Asya, Afrika ya da orta çağ Avrupasındaki kadar güçlü olamadığından, başka her yerdekinden daha patırtısız daha çalkantısız gerçekleşmiştir. Bu hususta Yunanistan’la Roma’ya benzeyen biricik ülke Çindir.

Buraya kadar sadece, bilinen hiç bir tarihsel başlangıcı olmaksızın, antikitenin karanlıklarından gelen dinler üzerinde durduk. Ne var ki, kurucuları bulunan dinler hemen her yerde bunların yerine geçmiştir; bu kuralın dışında kalan iki önemli din, Sinto dini ile Brahmanizmdir. Antropologların bugünkü ilkel kavimlerde buldukları cinsten, çok daha eski dinlerin nerden geldikleri hiç belli değildir. En ilkel kavimlerde, daha önce de gördüğümüz gibi, kesinlikle ayrılmış bir ruhban sınıfı yoktur; rahiplik işlevlerinin bu gibi kavimlerde başlangıçta sadece yaşlılara ve tahminen, özellikle etki uyandırabilecek yaşlılara ya da bazen , büyücülükte ün yapmış kimselere tanınan bir hak olduğu anlaşılıyor.

Medeniyetin ilerlemesiyle çoğu ülkelerde rahipler halkın geri kalanlarından git gide ayrılmağa ve gitgide iktidar kazanmağa başlarlar. Ama bunlar çok eskiden kalma bir geleneğin muhafızları olarak muhafazakârdırlar; servet ve iktidar sahibi olarak da, kişisel dine karşı düşmanca ya da kayıtsız bir tutum alma eğilimindedirler. Bunların bütün sistemi er geç ihtilâlci bir peygamberin ardı sıra gidenler tarafından yerle bir edilir. Budha, Isa ve Muhammed tarihsel yönden bunun en önemli örnekleridir. Bunların iktidarı başlangıçta ihtilâlciydi, ancak sonra sonra ve yavaş yavaş gelenekselleşti. Bu peygamberler, yerleşme süreçleri içinde, nominal olarak yıktıkları eski geleneklerin çoğunu genellikle özümsemişlerdir (absorbe temsil et.).

Gerek din yönünden, gerek lâik yönden yenilik getirenler — hiç değilse başarıları en uzun sürenler — ellerinden geldiği kadar eski geleneğe başvurmuşlar ve kendi sistemlerindeki yenilik öğelerini bütün güçleriyle minimum’a indirmeğe çalışmışlardır. Bunu başarmak için uygulanan plân, az çok hayal ürünü bir geçmiş icat etmek ve bu geçmişin kuramlarını canlandırmağa çalışıyor görünmektir. II. Krallar, XXITde (Eski Ahit, II. Krallar, 813.) bize rahibin Kanun Kitabını nasıl bulduğunu ve Kralın kavmini nasıl yeniden bu kitabın emirlerine uymağa yönelttiği anlatılıyor. Yeni Ahit, Peygamberlerin yetkilerine başvurmuştu; Anabaptistler, (Çocuk vaftizini reddeden bir Hristiyan mezhebinden olanlar.) Yeni Ahit’e başvurdular; Ingiliz Püritanları, lâik meselelerde, Fetihten önce İngiltere’de varolduğu kabul edilen kuramlara başvurdular. Japonlar, M.S. 645’de Mikado’nun iktidarını ‘yenilediler’; 1868’de ise M.S. 655 Anayasasını ‘yenilediler’. Orta Çağlardan ta Bruma’re 18’e (Fransız İhtilâlinde 9 Ekim 1799 tarihi; bu tarihte yapılan darbe.) kadar sürü sürü ayaklanmalar, Roma’nın cumhuriyetçi kuramlarını ‘yeniledi’. Napoleon. Charlemagne imparatorluğunu ‘yeniledi’, ama bu yenileyiş biraz fazla yapmacıklı olduğundan, tumturaklı şeylere önem veren bir çağı bile etkileyemedi. Bunlar tarih sahnesinde, yenilik getirmiş en büyük kişilerin bile geleneğin gücüne duydukları saygıyı gösteren, rasgele seçilmiş bir kaç örnektir sadece.

Papazlara ait örgütler içinde tarihte bilinen en kudretli örgüt Katolik Kilisesi olmuştur. Ben bu bölümde papazların iktidarını sadece geleneksel yönü bakımından ele alıyorum; bundan dolayı, Kilise iktidarının ihtilâlci olduğu ilk dönem üzerinde şimdilik durmayacağım. Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra Kilise, kendi adına bir şans eseri olarak, iki geleneğin temsilciliğini yapmak zorunda kaldı; Hristiyanlık geleneğine ek olarak, Roma geleneğinin temsilciliğini de üzerine aldı. Barbarların kılıç güçleri vardı, buna karşılık Kilise daha yüksek bir medeniyet ve eğitim düzeyine, kişilerin dışında tutarlı bir amaca, dinsel umutlarla kör inançlardan doğan korkulara dayanma araçlarına ve hepsinden önemlisi, bütün Batı Avrupa’yı içine alan biricik örgüte sahipti. Az çok oturmuş Bizans ve Moskova imparatorluklarıyla uğraşmak zorunda kalan Yunan Kilisesi tamamıyla Devlet’in boyunduruğu altına girdi; buna karşılık Batıda mücadele, çeşitli durumlar göstererek ta Reformasyon’a kadar sürdü ve bugün Almanya, Meksika ve İspanya’da hâlâ sürmektedir.

Barbar istilâsından sonraki ilk altı yüz yıl boyunca Batı Kilisesi, İngiltere, Fransa, Kuzey İtalya ve Hristiyan İspanya’da egemen olan, durulmamış, saldırgan Cermen kral ve baronlarıyla eşit koşullar altında ilişkiler kuramadı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Jüstinyen’in İtalya’daki fetihleri bir süre için Papalığı bir Bizans Kurumu haline getirmiş ve Batıdaki etkisini çok azaltmıştı. Kilisenin yüksek makamlarına gelenler, bir kaç kişi dışında, derebeylik aristokrasisi arasından seçiliyor ve bunlar, kendiişlerine karışmasından hoşlanmadıkları uzak ve yabancı bir Papa’dan çok, derebeylik aristokrasisiyle birleşme eğilimi duyuyorlardı. Kilisenin daha aşağı makamlarına gelenler ise çoğunlukla cahil ve evli kimseler olduklarından, Kilise uğruna mücadele etmektense, arpalıklarının oğullarının eline geçmesi için yollar aramakla uğraşmağı tercih ediyorlardı. O çağlarda yolculuk çok zor olduğundan, Roma, yetkilerini uzak krallıklar üzerinde kullanamıyordu. Büyük bir bölgeyi kapsayan ilk etkili yönetim Papa’nın yönetimi değil, bütün çağdaşları tarafından Papa’ya üstün sayılan Charlemagne yönetimi olmuştur.

1000 yılından sonra beklenildiği gibi dünyanın sonunun gelmediği görülünce, medeniyet hızla ilerlemeğe başladı. İspanya ve Sicilya’da Magriplilerle temas, skolastik felsefenin yükselişini hızlandırdı. Yüzlerce yıldan beri korsanlık yoluyla sağı solu haraca kesen Normanlar, Fransa ve Sicilya’da çağdaş dünyanın kendilerine öğretebildiği bütün bilgileri edinip, düzensizlik yaratan bir güç olmaktan çıkarak, düzenin ve dinin gücü haline geldiler; ayrıca, fetihlerini meşru kılmak bakımından Papa’nın yetkilerini de kendi çıkarlarına uygun buldular. Kiliseye bağlı İngiltere ilk defa olarak Normanlar yoluyla tamamıyla Roma’nın egemenliği altına girdi. Bu arada gerek Fransa Kralı, gerek İmparatoru, vassallerini kontrol altına almakta güçlük çekiyorlardı. VII. Greguvar’ın (Hildebrand) devlet adamlığı ve amansız enerjisi işte bu koşullar altında papalık iktidarının artması ve ondan sonraki iki yüz yıl boyunca eksilmeden sürmesi olanağını yarattı. Bu dönem ruhban sınıfı iktidarı yönünden üstün bir örnek meydana getirdiği için, üzerinde azıcık ayrıntılara girerek duracağım.

Papalığın, VII. Greguvar’ın tahta çıkışıyla (1073) başlıyan büyük günleri, V. Clement’in Papalığı Avignon’da kuruşuna (1306) kadar uzanır. Papalık bu dönemdeki zaferlerini öldürücü silâh gücüyle değil, meselâ kör inançlar gibi, ‘ruhanî’ silâhlar yoluyla kazandı. Bütün bu dönem boyunca Papalar, Roma şehrinin, kargaşa çıkarmağa eğilimli soylular tarafından, dışardan güdülen düzensiz halk yığınları karşısında eli kolu bağlı kalmış’ardır — zira, Hristiyanlık dünyasının geri kalan bölümü ne düşünürse düşünsün, Roma, Papalık makamına hiç bir zaman saygı duymamıştır. Büyük Hildebrand sürgünde ölmekle beraber, iktidar sahibi oldu ve bu iktidarı hükümdarların en büyüklerini bile dize getirmekte kullandı. Canossa, (Kuzey İtalya’da, Reggio Emila şehri dolaylarında, şimdi yıkıntı halinde bulunan bir şato. 1077 tarihinde burada konuk bulunan Papa VII. Greguvar, aforoz ettiği Alman Kral ve İmparatoru IV. Heinrich tarafından ziyaret edilmiş ve İmparator burada nedamet getirmiştir. ) o anki siyasal sonuçlan bakımından İmparator IV. Heinrich’in işine gelmekle beraber, daha sonraki çağlar için bir sembol oldu. Bismarck, Kulturkampf (Alman kültür seferberliği) sırasında, ‘biz Canossa’ya gitmeyeceğiz,’ dedi; ne var ki, bunu söylemekle zamansız böbürlenmiş oluyordu. Afaroz edilmiş bulunan IV. Heinrich, tasarılarını gerçekleştirebilmek için Papa tarafından affedilmek ihtiyacındaydı, Greguvar ise, nedamet getirmiş birini affetmeği reddedememekle birlikte, nedamet getirenin Kiliseyle uzlaşma isteğinin bedeli olarak, onu utanılacak bir duruma soktu. Politikacılara bakılırsa insanlar Papaya dil uzatabilirlerdi, ne var ki, anahtarların (Cennetin kapısını açıp kapamağa yetkisi bulunduğuna işaret anlamında Papa’nın armasına konulmuş olan çift anahtar; an ah farlar sözüyle, Papalık makamı anlatılmaktadır.)     kudretini sadece küfr işlemeği göze alanlar tartışabiliyor, küfre ise, Papalıkla mücadelesinin en kızgın döneminde İmparator II. Frederik bile yüz vermiyordu.

VII. Greguvar’ın papalık makamında bulunduğu süre, kilise reformunun önemli bir döneminin doruğunu meydana getirir. Greguvar’a kadar, İmparator kesin olarak Papa’nın üstündeydi ve Papa seçiminde sık sık, sonucu etkileyecek şekilde sesini duyururdu. IV. Heinrich’in babası III. Heinrich, papalık makamını parayla satın aldığı iddiasıyla Papa VI. Greguvar’ı azletmiş ve onun yerine bir Alman’ı, II. Clement’i Papa yapmıştı. Ne var ki, ÜT. Heinrich’in Kilisey’le bir alıp veremediği yoktu; tam tersine, Heinrich, zamanının en gayretli bütün papazlarıyla birlik halinde bulunan, koyu dindar bir hükümdardı. Onun desteklediği, VII. Greguvar’ın da zafere ulaştırdığı reform hareketi esas itibariyle, Kilisenin feodalizm etkisinde kalma eğilimine karşı yönetilmişti. Bir kural olarak feodal aristokrasiden gelme olan ve kendi mevkileri konusunda son derece lâik görüşlere sahip bulunan Başpiskoposlarla Piskoposları Krallar ve soylular o makamlara atıyordu. İmparatorlukta, imparator’dan sonraki en yüksek kişiler eskiden, topraklarım mevkileri sayesinde ellerinde tutabilen memurlardı; ne var ki, on birinci yüz yılın sonlarına doğru bunların yerini, varlıkları kalıtım yoluyla babadan oğula geçen soylular almıştı. Kilisede de, özellikle manastır sistemine bağlı olmayan papazlar sınıfının alt tabakaları arasında da buna benzer bir tehlike vardı. Kilisedeki reformcu grup aynı niteliği taşıyan, kutsal şeylerden kâr çıkarma ve ‘odalık tutma’ (rahiplerin evlenmesine ‘odalık tutma’ diyorlardı) günahlarına karşı saldırıya geçti. Bu gruptan olanlar, saldırı kampanyasında oldukça büyük bir çaba, cesaret, bağlılık ve dünya işlerine uygun basiret gösterdiler; kutsallıklarıyla sıradan halkın desteğini, konuşma yetenekleriyle de daha önce kendilerine düşman olan cemaatlerin desteğini sağladılar. Meselâ, 1058 yılında, Milano’da St. Peter Damian, ruhanî zümreyi, Roma’nın reformcu kararlarına uymağa çağırdı; bu çağırı başlangıçta öylesine bir kızgınlık uyandırdı ki, St. Peter Damian’m hayatı tehlikeye girdi, ama en sonunda isteğine ulaştı ve yapılan bir araştırmada, Milano’da, Başpiskopostan en küçüğüne kadar, kutsal şeylerden kâr çıkarmayan bir tek papaz bulunmadığı anlaşıldı. Bu papazların hepsi de suçlarını itiraf edip günah çıkarttılar, ilerisi için de bağlılık sözü verdiler; bu koşullar altında bu papazların mal ve mülkleri ellerinden alınmadı, ama ilerde bu çeşit suçların merhamet göstermeden cezalandırılacağı da iyice anlaşılmış oldu.

Hildebrand’ın en çok düşündüren meselelerden biri ruhanî zümrenin bekârlığıydı; Hildebrand bunu zorla uygulatmak için papazlar sınıfı dışındaki halk arasından parayla auamlar tuttu, bu adamlar da papazlarla papazların karılarına karşı sık sık çirkin bir zulme varan, suç niteliğinde hareketlere giriştiler. Kampanya, pek taDiî, tamamıyla başarı kazanmadı —meseiâ Ispanya’da bugüne kadar bir başarı sağlanamamış ar— ama amaçlarından hiç değilse biri, yerel papazlığın kalıtsal hale gelmesini önleyen, papaz oğullarının babalarının makamına geçemeyeceği kararıyla gerçekleşmiş oldu.

Reform hareketinin en büyük zaferlerinden biri Papa seçimi usulünün lüoy kararıyla değişmez hale getirilişidir. Bu karardan önce, imparator ve koma halkının kötü belirlenmiş hakları, sık sık bölünmelere ve seçimlerin tartışmalı olmasına yol açıyordu. Yem karar —ner ne kadar kısa bir süre içinde ve mücadelesiz yoldan değilse de— Papaları seçme hakkım yalnızca Kardinallere verdi.

On birinci yüz yılın ikinci yansını dolduran bu reform hareketi, Manastır reislerini, Piskoposları, Başpiskoposları soylu derebeylerden ayırmayı ve lapaların atanmalarında Kendilerine de söz hakkı tanınmasını —zira seçimde söz hakkı tanınmadığı zamanlar, Papalar da makamlarım para yoluyla elde etme eğilimi taşıyorlardı— geniş çapta sağlayabildi. Bu durum, yani ruhban sınırının derebeylerden ayrılışı, halkı hoşnut etti ve Kiliseye olan sağılarının artmasına sebep oldu. Reform hareketi zorlayıcı yoldan, papazların bekâr kalmalarını sağlamakla, onları kendi çevreleri dışındaki dünyadan da daha kesin bir şeküde ayırmış ve hiç şüphesiz, iktidar dürtülerini artırmış oldu. — zira bir çok örneklerde görüleceği üzere, aşırı sofuluk, dünyadan el etek çekme, insanlarda iktidar dürtüsünü arttırır. Yine bu reform hareketi, önde gelen kilise adamlarında, geleneksel bozukluktan kâr çıkaranlar dışında herkesin inandığı bir davaya bağlanma aşkı uyandırdı, bu davayı yürütme aracı olarak da Papalık iktidarını büyük çapta arttırdı.

Propagandaya dayanan iktidar genellikle, bu örnekte olduğu gibi, başlangıçta büyük bir cesaret ve fedakârlık ister, ama bu nitelikler sayesinde saygı bir kere kazanıldıktan sonra, bu nitelikler bir kenara atılabilir ve dünya işlerinde ileri gitmek için doğrudan doğruya bu saygı bir araç olarak kullanılabilir. Sonra, zamanla bu saygı azalır ve saygının kazandırdığı üstünlükler de elden gider. Bunun süreci bazen bir kaç yıl, bazen de binlerce yıl alır, ama süreç ve sonuç esasta hep aynıdır.

VII.       Greguvar hiç de barışsever değildi. Onun vaiz konusu olarak Kitabı Mükaddes’te en sevdiği parça şuydu : ‘Kılıcını kandan esirgeyene lanet olsun.’ Ne var ki, o bunu, cismanî şeylere fazla değer veren insanlardan vaiz kelâmını esirgemenin günah olduğu şeklinde açıklıyordu ki, bu da onun, propagandanın gücü konusundaki görüşlerinde ne derece haklı olduğunu ortaya koyar.

Papalık koltuğuna oturmuş (1154-1159) biricik İngiliz olan Nicholas Breakspear, Papanın teolojik iktidarını az çok değişik biçimde ortaya koyar. Abelard’ın Çömezlerinden Breschia’lı Arnold, ‘toprak sahibi vaizlerin, tımar sahibi piskoposların, mülk sahibi keşişlerin dinsel kurtuluşa ulaşamayacakları’ doktrinini vaazediyordu. Bu doktrin hiç şüphesiz ortodoks bir doktrin değildi. St. Bernard onun hakkında şöyle diyordu : ‘O ne yer, ne içer; Şeytan gibi, o da sadece ruhların kanma susamıştır.’ Bununla birlikte St. Bemard onun örnek alınacak bir dindar olduğunu kabul etmiştir — Arnold’un bu dindarlığı ise onu, Papa ve Kardinallerle çatışma halinde bulunan ve 1143 yılında Papayı da Kardinalleri de sürgün etmeği başaran Romalılar için yararlı bir müttefik haline getirmiştir. Arnold, kendi doktroninde törel bir müeyyide ariyan Roma Cumhuriyetinin canlandırılmasını destekledi. Ne var ki, IV. Adrian (Nicholas Breakspear) Kardinallerden birinin öldürülmesini vesile sayarak, Kutsal Haftada (Paskalyadan önceki hafta.) Roma’lıların tapınma ve törenlerini yasakladı. Paskalya yortusundan önceki Cuma günü yaklaşırken Senato’yu dinsel bir korku aldı, bu da bütün Senato’nun Papa’ya miskince boyun eğmesi sonucunu doğurdu. imparator Frederik Barbarosa’nın da yardımıyla Arnold yakalandı ve asıldı; cesedi yakıldı, külleri Tiber ırmağına serpildi. Böylelikle, papazların zengin olmak hakkına sahip bulundukları ispatlanmış oldu. Papa, İmparator’u, St. Peter kilisesinde taç giydirerek mükâfatlandırdı. Imparator’un askerleri yararlı olmuştu, ama Kilisenin gerek iktidarını, gerek servetini lâik destekten çok kendisine borçlu bulunduğu Katolik itikadı kadar değil.

(Peter Abelard (1079’da Paleet’de doğdu; 1142’de Chalons sur Sâone’da öldü,) Fransız filozofu ve teologudur. Heloise’a olan sevgisini ve bu sevginin felâketli sonuçlarını «Historia calamitatum» adlı eserinde tasvir etmiştir. Kendisine sınırsız bir hayranlıkla bağlı olan çömezleri her yerde onun ardı sıra gitmişlerdir. Kendi gücüne sonsuz güveni bulunan Abelard, kendilerinden ders aldığı ünlü hocaların hepsini eleştirmiştir. Trinity’de verdiği vaazlar, issons konsili (1121) tarafından reddedilmiş ve Abelard, St. Güdas manastırı reisi olarak mutsuz bir dönem geçirdikten sonra Paris’e dönmüştür. Soissons konsilinin kararını Papa da onayladıktan sonra, Abelard, bütün umutlan kırılmış olarak, hayatının son günlerini Cluny’de geçirmiştir. Dialectica, Sic et Non, De unitate et trinitate divina ve Theologia christiana adlı eserleri orta çağ mantığı üzerinedir. Historia Calamitatum adlı eseriyle Heloise’a mektuplarında üstün bir Lâtince üslûp örneği ortaya koymuştur.)

 

(St. Bernard (CIairvaux,lu Bernard) (1090’da Fontaines les Dijon’da doğdu; 20. VIII. 1153’de Clalrvaux’da öldü), 1112 yılında, Citeaaux’da Cistercian tarikatına giren St. Berbard bu tarikata onur kazandırmıştır. 115 yılında Harding tarafından, Clairvaux mar mastının kurmağa gönderilmiş ve ölümüne kadar bu manastırın reisliğini yapmıştır. Bir aziz olarak erdemleri bütün batı Hristiyanlık dünyasınca tanınmış ve onun kuşağından hiç kimse, kilise ve devlet siyaseti üzerinde St Bernard kadar etkili olamamıştır. St. Bernard, papa aleyhtarı Anacletus’un yenilmesinde rol oynadığı gibi, vaızlarıyla II. haçlı seferini başlatmış, Abelard’a, Gilbert de la Porree’ye ve Brescialı Amold’e saldırmıştır, öğrencilerinden biri III. Eugenhıs Unvanıyla papa olunca, ona, «De Consideratione» adlı önlü risalesinde öğütler vermiştir. Edebî çalışmaları çok olan Bernard’ın en ünlü eserleri, «De diligendro Deo, De fradibus humilitatis ve Apologia ad Guillelmum» dur.)

Brescia’lı Arnold’ün doktrinleri Papa’yla İmparatoru uzlaştıracak nitelikteydi; zira gerek Papa, gerek imparator, düzenin kurulması için ikisinin birden gerekli olduğuna inanıyorlardı. Ne var ki, Arnold tasfiye edilir edilmez, kaçınılmaz çatışma yeniden alevlendi. Bunu izleyen uzun savaş içinde Papa yeni bir müttefik kazandı; bu müttefik, Lombard ittifakı idi. Lombardiya şehirleri, özellikle de Milano, zengin ticaret şehirleriydi ve bu şehirler o sıralarda ekonomik gelişmenin ön safında bulunuyorlardı; bu olgu, tngilizler için, ‘Lombard Caddesi’ adında ebedileşmişti. imparator, burjuva kapitalizminin daha o zamandan düşmanlık beslemeğe başladığı feodalizmden yanaydı. Kilisenin ‘faizciliği’ yasaklamış olmasına rağmen, Papa nın kendisi borç para aldığı ve Kuzey İtalya şehirlerindeki bankerlerden çok yararlandığı için, faizcilik konusunda dinsel müeyyideler hafifletilmek zorunda kalındı. Barbarossa ile Papalık arasındaki yirmi yıl süren çatışma, başlıca, imparatorun bir türlü tam yenilgiye uğratamadığı Lombard şehirleri sayesinde, berabere sonuçlandı.

Papalık’la İmparator II. Frederik arasındaki uzunsüreli çekişmenin en sonunda Papa’mn zaferiyle bitmesinin belli başlı iki nedeni vardı : bu nedenlerden birincisi, Kuzey İtalya ticaret şehirlerinin ve bu arada Tuskana kadar Lombardiya’nın da feodal sisteme karşı oluşları; İkincisi de, Fransiskanların uyandırdığı koyu dindarca duygulardı. St. Francis, havarilere yaraşır bir yoksulluk ve evrensel sevgi vaazediyordu; ne var ki, St. Francis’in ölümünün üzerinden bir kaç yıl geçer geçmez,..vaktiyle onun ardı sıra gidenler, Kilisenin mülk ve servetini savunmak için, çetin bir savaş sırasında halkın mal ve mülküne el koyan askerî görevliler eri gibi davranmağa başladılar, imparatorun yenilgisinin başlıca sebebi, onun, davasını dinsel ve töresel bir kılığa sokamamış oluşuydu.

Aynı zamanda, bu mücadele sırasında Papaların başvurduğu tedbirler, pek çok kimsenin törel gerekçelerle Papalığa eleştirici gözle bakmasına yol açtı. Ferederik’in ölüm döşeğindeyken kendisiyle atıştığı Papa IV. Innosan hakkında Cambridge Orta Çağ Tarihi (Cilt: VI, S. 176) şöyle yazıyor :

‘IV. Innosan, kendinden öncekilerden çok daha lâik bir Papalık anlayışına sahipti. Zayıf taraflarının politik yetersizliğinden ileri geldiğini düşünür ve bunlara politik çareler arardı. Ruhanî yetkilerini devamlı surette para toplamak amacıyla kullanır, parayla dost satınalır, düşmanlarına zarar verir ve vicdansızlığıyla Papalığa karşı her yerde saygısızlık, düşmanlık uyandırırdı. Kilise parasını dağıtış şekli rezaletti. Ruhanî görevlerini ve yerel haklarını hor görerek, Kilise bağışlarını Papalık varidatı ve siyasal Ödül aracı olarak kullanırdı: Papadan tımar alabilmek için dört adayın arka arkaya beklediği olurdu. Yersiz atamalar böyle bir sistemin doğal sonuçlarındandı; savaş halinde ve diplomasi yönünden seçilen papalık elçileri de çoğunlukla gerektiği kadar lâik bir karakter taşımazdı… Papa Innosan’ın, kendi yol açtığı ruhanî etki ve itibar kaybından kendisinin har beri yoktu. Niyetleri iyi olmakla beraber, ilkeleri iyi değildi. Cesaret, yenilmez bir azim, zekâ sahibi olan Papa, şansının yüzüne güldüğü anlarda da, felâket anlarında da soğukkanlılığını kaybetmez, dindarlıktan uzak bir kurnazlıkla, sabırla amacına ulaşmağa çalışırdı; bu da Kilisenin değerini düşürürdü. Papanın olaylar üzerindeki etkisi muazzamdı, imparatorluğu göçertti; Papalığın zayıflamasına yol açtı; İtalya’nın alın yazışma biçim verdi.’

IV. İnnosan’ın ölümü papalık siyasetine bir değişiklik getirmedi. Onun ardılı »halefi) IV. Urban, Frederik’in oğlu Manfred’e karşı açtığı mücadeleyi tam bir başarıyla yürüttü ve törel konulardaki yetkisini ilgi çekici bir şekilde kullanarak, İtalya’da hâlâ yükseliş yolunda olan kapitalizm Kiliseyi nerede az destekliyorsa orada, bu desteği tam olarak sağlamasını bildi; bu propaganda iktidarının ekonomik iktidara dönüşmesinin klâsik bir örneğini meydana getirir. Bankerlerin çoğu, papalık iradım toplamak kendilerine büyük kârlar sağladığından Papa’dan yanaydılar, ama bazı şehirlerde, meselâ Siena’da Ghibelline’lerin (Ghibelline, İtalya’da orta çağda, Papalar — İmparatorlar arası mücadele tarihi içinde önemli yer tutan, bir grupun adıdır. Özellikle Frederik Barbarossa’nın İmparatorluk tacını giymesiyle alevlenen Papa — İmparator mücadelesinde Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan yana olanlara ‘Guelph’ler deniyordu; bunlar nlusal istiklâl istiyorlardı ve Papa’ya karşıydılar. Ghibelline’ler ise İmparatora karşı, Papa’dan yana olan grupun adıydı. İtalya orta cağ tarihinin 1155’den 1348’e kadarki dönemi, Kuzey İtalya şehirlerinde ve özellikle Floransa ite Siena’da bu iki grup arasındaki mücadelelerle doludur.) güçlü oluşu yüzünden bankerler başlangıçta Manfred tarafını tuttular. Bunun üzerine, bankerlerin Manfred’i tuttuğu yerlerde Papa, Bankalara borçlu olanlara, borçlarını ödememelerini, bu bankalara borç ödememenin bir Hristiyanlık borcu olduğunu bildirdi ve tabii, borçlular bunu hemencecik yetkili bir karar olarak kabul ediverdiler. Bunun bir sonucu olarak Siena’nın İngilizlerle olan alış verişi durdu. Bütün İtalya’da, mahvolmaktan kurtulabilen bankerlerin tümü, Papanın bu manevrasıyla Guelph olmağa zorlandı.

Ne var ki, bu gibi yollara başvurulması Papa’ya bankerlerin desteğini kazandırmakla beraber, Papa’nın İlâhî yetki iddiasına duyulan saygıyı azaltmış oluyordu.

Batı imparatorluğunun çöküşünden on altıncı yüzyılın sonuna kadarki dönemin tümüne; iki gelenek arasındaki mücadeleler tarihi gözüyle bakılabilir: bu geleneklerden biri, Kilisenin temsil ettiği imparatorluk Roma’sı geleneği. öteki de Devlet’in temsil ettiği Töton aristokrasisi geleneğidir. Kutsal Roma İmparatorları, imparatorluk Koması geleneğini Kutsal Roma imparatorluğuna katmağa çalışmışlar, ama bunu başaramamışlardır. II. Frederik dışında bütün imparatorlar, Roma geleneğini anlayamayacak kadar cahil oluşları bir yana, bunların yakın ilişki kurdukları feodalizmin bütün siyasal kurumlan da Cermen asıllıydı. Eğitilmiş kişilerin — imparatorlara hizmet edenler de dahil olmak üzere — dilleri uzun bir süre içinde, yavaş yavaş, antik dillerden türetilmişti; hukuk, Roma hukukuydu; felsefe, Yunan felsefesiydi, buna karşılık asıl itibariyle Tötonik olan görenekler, terbiyeli konuşmalarda ağıza alınamayacak nitelikteydi. Bugünkü her hangi klâsik bir âlimin modem endüstriyi Lâtince tarif etmekte karşılaşacağı güçlüğe benzer bir güçlük ortaya çıkmıştı o dönemde. Batı Avrupa medeniyetinde Tötonik öğeler edebî ve entellektüel alanda yeterli bir ifadeye ancak Reformasyonla birlikte, Lâtince yerine modern dillerin kabul edilişi üzerine kavuşabildi.

Hohenstaufenler’in çöküşünden sonra Kilise, yirmi otuz yıl kadar bir süre için, İtalya’nın Batı dünyası üzerindeki egemenliğini yeniden kurmuş gibi gözüktü. Para ölçüleri üzerinden bir yargıda bulunulacak olursa, bu egemenlik en aşağı Antonines zamanındaki kadar sağlamdı — Ingiltere ve Almanya’dan Roma’yâ Kilise varidatı olarak akan para, eski Roma tümenlerinin zorla topladıkları paraların tutarını çok aşıyordu. Ne var ki, bu sefer akan para silâh zoruyla değil, Papalığa duyulan saygı sömürülmek suretiyle sızdırılıyordu.

Bununla birlikte, Papalar Avignon’a taşınınca, bundan önceki üç yüz yıl boyunca sağlamış oldukları saygıyı kaybetmeğe başladılar. Bunun nedeni sadece onların tamamıyla Fransa Kralının egemenliği altma girişlerinde değildir; saygıyı kaybedişlerinin daha da önemli bir başka nedeni, Papaların, bir çok gaddarca işlerde, bu gaddarlığı yapan krallardan yana çıkmış olmalarıdır. Papaların Kralla birlik oldukları bu gaddarca hareketlerden biri de Templar (118 yılında Kudsü şerif’de kurulan, Hazreti İsa’nın kabri ile ziyaretçilerini korumaya memur tarikat, ya da bu tarikatin üyesi.) tarikatının sindirilişidir. Kral IV. Flip malî güçlükler içersinde kıvrandığından gözünü bu tarikatın mülküne dikmişti. Hiç bir gerekçeye dayanmaksızın, tarikat üyelerinin dinsel inançlara karşı gelmekle suçlandırılmasına karar alındı. Papa’nm da yardımıyla, bu tarikat üyelerinden Fransa’da bulunanlar yakalandılar, işkenceye konularak ağızlarından, Şeytana taptıklarına dair itiraflar alındı, yine işkenceyle haça tükürmek zorunda bırakıldılar v. b. Ondan sonra da yığın yığın ateşte yakıldılar. Bu arada Kral, Papa’ya da köşesinden bucağından bir şeyler ayırmağı unutmayarak, bu tarikatin bütün mülküne el koydu. Bu gibi işler Papalıkta törel bozuluşun başlangıcını meydana getirdi.

Büyük Bölünüş, (Büyük Bölünüş (Batı Bölünüşü) : Batı Hıristiyanlığında, Papalık makamına seçiliş usulleri yüzünden doğan ve 1378’den 1417’ye kadar süren bölünüş.) iddia sahiplerinin hangisinin meşru olduğunun bilinemeyişi ve her iddia sahibinin ötekini afaroz edişi, lânetleyişi yüzünden, Papa’ya saygı duyulmasını daha da güçleştirdi. Büyük Bölünüşün kapsadığı sürenin başından sonuna kadar, her iki rakip de, din ve töre yönünden hiç de iyi örnek sayılmayacak biçimde iktidar tasarrufunda bulundular ve işi, en koyu yeminlerini bozmağa bile vardırdılar. Çeşitli ülkelerde Devlet ve yerel Kilise birlik halinde, her iki Papaya da itaatten kaçındılar. En sonunda bu meseleye ancak bir genel konsilin çözüm yolu bulabileceği iyice anlaşıldı. Yanlış bir yol tutan Pisa Konsili, mevcut iki Papanın tutumlarını küfr ilân etmekle birlikte bunları gerektiği biçimde saf dışı bırakamadan, bir üçüncü Papa yaratmış oldu. Nihayet, Constance Konsili, her üç Papayı da saf dışı bırakarak, birliği sağlayabildi. Ne var ki, bu mücadele Papalık makamına duyulan geleneksel saygıyı ortadan kaldırmıştı. Bu mücadele ve karışıklık dönemi yüzünden Wycliff, (John Wycliff (1320’de York’da, Richmond yakınlarında doğdu; 1384’de öldü), İngiliz siyasal filozofu ve kilise refonnatörü. Kiliseye yapılan bağışları şiddetle yermiş, papazların insanla Tanrı arasındaki aracılığına ve ‘Hazreti İsanın kan ve etine dönüşme’ (transsnbstantiation) doktrinine saldırmış, İncilin kelime kelime İngilizce’ye çevrilmesi gerektiği tezini savunmuş ve kendi doktrinlerini halk arasında ‘yoksul vaizler’ yoluyla yaymıştır Wycliff, İngiliz nonkonformizminin başlangıcında önemli bir dönüm noktasını meydana getirir.) Papalık için şunları söyleyebilmek hakkını bulmuştur kendisinde : ‘Böyle bir iblisten kurtulmak Kilise’ye zarar vermez, tam tersine faydalı olur; bu iblisin ortadan kaldırılması işinde, Tanrı yolundaki bu davada Kilise istekle çalışır.’

On beşinci yüzyıl Papalığı, İtalya’ya uymakla beraber, çok açık ahlâksızlığı yanısıra, dünya işleriyle fazla ilgilenişi ve aşırı lâikliği dolayısıyla Kuzey ülkelerin koyu dindarlığına cevap verebilmekten uzaktı. En sonunda, Tötonik ülkelerdeki törel ayaklanma, ekonomik etkenlerin kolaylıkla at oynatabilmesi olanağını sağlayacak bir güce ulaştı : Roma’ya haraç veıilmesi genellikle reddedildi, prenslerle soylular Kilise emlâkine el koydular. Ne var ki, eğer Protestantizmin doktrin yönünden isyanı olmasa bu durum doğmaz, Büyük Bölünüş ve Rönesans Papalığının rezaletleri olmasa Protestantizm gerçekleşemezdi. Kilisenin tinsel (manevî) gücü içerden zayıflamamış olsa, Kiliseye saldıranlar tinsel gücü kendi saflarına çekemez ve II. Frederik gibi yenilgiye uğrarlardı.

Bu vesileyle, Machavellinin, Hükümdar adlı eserinin XI. bölümünde ruhanî hükümdarlıklar konusunda söylediklerine bir göz atmak ilgi çekici olacaktır :

‘Bana şimdi sadece, ruhanî hükümdarlıklardan söz etmek düşüyor. Bütün güçlükler bu hükümdarlıkların elde edilişine kadardır, zira bunlar ya kişisel yetenekler ya da talih sayesinde elde edilir ve kişisel yetenek de talih de olmaksızın elde tutulabilir; çünkü ruhanî hükümdarlıkları ayakta tutan, çok eskiden kalma din düzenidir ve din düzeni öylesine kudretlidir, öyle bir karaktere sahiptir ki, ruhanî hükümdarlar nasıl davranırlarsa davransınlar, nasıl yasarlarsa yaşasınlar, hükümdarlıklarını ellerinde tutabilirler. Devletleri olup da bu devleti savunmayan, uyrukları olup da onları yönetmeyen, yalnız bu hükümdarlardır; devletleri savunmasız olduğu halde, hükümdarlıkları, bu hükümdarların elinden alınmaz, uyrukları ise yönetilmedikleri halde, yönetilmeyişlerini umursamazlar ve hükümdarlarından vazgeçmeyi ne isterler, ne de vazgeçebilme yeteneğine sahiptirler. Sadece bu gibi hükümdarlıklar, güvenlik ve mutluluk içindedir. Ne var ki, insan aklının ermeyeceği güçler tarafından ayakta tutulan bu hükümdarlıklar üzerine daha fazla bir şey söylemeyeceğim, zira Tanrı tarafından yüceltilip, idame ettirilen bu hükümdarlıkları tartışmak küstahlık, cüretkârlık olur.’

Bunlar, X. Leo’nun papalığı sırasında yazılmıştı; Reformasyon da X. Leo’nun papalığı sırasında başlamıştı. Dindar Almanlar, VI. Aleksandr’ın amansızca akraba kayırmasının ve Papa X. Leo’nun para yönünden açgözlülüğünün ‘Tanrı tarafından yüceltilip idame ettirildiği’ne yavaş yavaş inanmaz oldular. Papalık iktidarını tartışmaktan Machiavelli kaçındığı halde, ‘küstah ve cüretkâr’ Lüther, bu tartışmaya girişmekte çok hevesliydi. Kilise karşısındaki muhalefet törel ve dinsel destek kazanır kazanmaz da, kişisel çıkarlar, muhalefetin büyük bir hızla yayılmasına sebep oldu. Kilise’nin iktidarı anahtarların kudretine dayandığından, muhalefet de normal olarak yeni bir Aklama (Tebriye=Justification) doktriniyle ilişki kurdu. Lüther’in teolojisi, Kilise dışındaki hükümdarların afaroz edilmek ya da kendi uyrukları tarafından —törel yönden— lanetlenmekten korkmaksızın Kiliseyi yerin dibine batırmalarına imkân verdi.

Ekonomik etkenler her ne kadar Reformasyonun yayılışında çok yardımcı oldularsa da, bu etkenlerin —yüzyıllardan beri işler halde bulundukları gözönüne alınınca— Reformasyonun gerçekleşmesine bir başlarına yetmediği açıktır. Pek çok imparator ve bu arada başka hükümdarlar, meselâ İngiltere’de Kral II. Henry ile Kral John da Papa’ya karşı koymağa çalıştılar. Ne var ki, onların bu davranışları günah sayıldı ve bu yüzden direnişleri boşa gitti. Ancak Papalık, uzun bir süre içinde, geleneksel güçlerini törel bir ayaklanma doğuracak kadar kötüye kullandıktan sonradır ki, başarılı bir karşı koyma olanağı doğdu.

Propaganda yoluyla iktidar sahibi nasıl olunacağım anlamak isteyenler için, papalık iktidarının yükseliş ve düşüşü İncelenmeğe değer bir konudur. İnsanların kör inanç sahibi olduklarını ve anahtarların kudretine inandıklarını söylemekle iş bitmiyor. Bütün Orta Çağ boyunca geçerli dinsel inançlara karşı fikirler ortaya atılmıştır; eğer Papalar genellikle saygıya lâyık kişiler olmasaydı, tıpkı Protestantizm gibi, bu fikirler de yayılırdı. Yine Orta Çağda, lâik hükümdarlar, geçerli dinsel inançlara karşı gelmeksizin, Kilise’yi Devlet’in emri altına sokmağa çalıştılar; bu girişimler Doğu’da başarı kazanmakla beraber, Batı’da başarısızlığa uğradı. Bunun çeşitli nedenleri vardı.

Birincisi : Papalık kalıtsal olmadığından, lâik krallıklar gibi uzun bir emekleme dönemi geçirmiyor, bu dönemin dertlerinden uzak bulunuyordu. Bir adam dindar, bilgili ve yöneticilik yeteneğine sahip olmadıkça Kilise’de kolay kolay sivrilmezdi; bundan dolayı Papaların çoğu, bir yada bir kaç bakımdan ortanın çok üstüne yükselmiş kişilerdi. Lâik hükümdarların da yetenekli kişiler olarak kendilerini göstermeleri mümkündü, ne var ki, çoğunlukla bunun tersi oluyordu; ayrıca, lâik hükümdarlar, ruhanî hükümdarların aksine, kendi ihtiraslarım kontrol altına alabilmelerini sağlayacak biçimde de eğitilmemişlerdi. Boşanma istekleri yüzünden kralların sık sık başlan derde giriyor, boşanma da, ancak Kilise’nin çözüm bulabileceği bir mesele olduğundan, Papalar karşısında kralları güçsüz duruma düşürüyordu. Krallar bazen boşanma meselesini çözmek için Kral VIII.        Henry’nin usulüne (Katalosizmde boşanma yasak olduğundan, Kral VIII. Henry kanlarından kurtulmak için, bir bahaneyle onları cellâda teslim ediyordu.) başvuruyorlardı, ama bu da uyruklarını dehşete düşürüyor, bu yüzden vassalleri bağlılık antlarından kurtulmuş oluyor ve en sonunda krallar, ya boyun eğmek zorunda kalıyor ya da tahtlarını kaybediyorlardı.

Papalığın bir başka büyük gücü de, sürekliliğinin kişilere bağlı olmasıydı. II. Frederik’in papalıkla mücadelesinde, bir Papa’nın ölümünün hemen hemen hiç bir değişiklik yaratmayışı, hayret edilecek bir olgudur. Papalığın belli bir doktrini ve devlet yönetimi geleneği vardı, krallar ise bunların karşısına koyabilecekleri her hangi sağlam bir doktrin ya da yöneticilik geleneğinden yoksundular. Lâik hükümetler ancak milliyetçiliğin kuvvetlenişiyle birlikte papalığınkine denk bir amaç sürekliliği ya da dayanıklılığı kazanabildiler.

On birinci, on ikinci ve on üçüncü yüz yıllarda krallar, bir kural olarak cahil, buna karşılık Papalar hem okumuş, hem de bilgili kimselerdi Ayrıca, devamlı surette anarşi tehlikesi içinde bulunan ve yeni ekonomik güçlere karşı düşmanca tutum alan yönetimi zor feodal sistem, krallara ayak bağı oluyordu. Bütünüyle ele alındığı zaman, o yüz yıllarda Kilise, Devlet’in temsil ettiğinden çok daha yüksek bir medeniyeti temsil ediyordu.

Ne var ki, on üçüncü yüz yıla kadar Kilise’nin en büyük gücü, telkin ettiği törel saygıdan ileri geliyordu. Kilise, törel hükümdarlık tahtını, eski zamanlarda uygulanan dinsel cezaların sağladığı ve ta o zamanlardan kalan ibret dersi üzerine kurmuştu. Kilise’nin zaferleri, da! ha önce de gördüğümüz gibi, papazların bekâr kalmalarının zor kullanılarak sağlanmasıyla : ilişkiliydi ve orta cağ kafası için bekârlığın etkileyici niteliği çok büyüktü. Aralarında sayıları az olmayan Papaların da bulunduğu pek çok kilise adamı, prensip meselelerinde teslim olmaktansa, büyük sıkıntılara göğüs germişlerdi. Para hırsının, ahlâk bozukluğunun, kişisel çıkar kollamanın gemi azıya aldığı bir dünyada pek çok Kilise ileri geleninin, kişisel çıkarlarını ilgilendirmeyen davalar için yaşadıklarını ve kişisel servetlerini bu uğurda seve seve harcadıklarını sıradan insanlar açıkça görüyorlardı. Daha sonraki yüzyıllarda, kutsallıkları etkileyici olan kişiler — Hildebrand, St. Bernard, St. Francis — kamuoyunun gözlerini kamaştırarak, başkalarının kötü davranışları yüzünden törel itibarını kaybedebilecek olan Kilise’yi bu tehlikeden kurtardılar.

Ne var ki, ülkücü amaçlara sahip olan, bu yüzden de iktidar aşkını mazur gösteren örgütler için, üstün erdemler dolayısıyla kazanılan ün tehlikelidir ve sonunda, mutlaka, sadece vicdansızca insafsızlık konusunda üstünlüğe yol açar. Kilise, bu dünyayla ilgili şeyleri aşağılık sayarak bunu telkin etti ve böylelikle hükümdarlar üzerinde üstünlük kurdu. Keşişler hep yoksul kalacaklarına and içtiler; bu and dünyayı öylesine etkiledi ki, bu sayede Kilise’nin zaten muazzam olan serveti bir kat daha arttı. St. Francis, kardeşin kardeşi sevmesi gerektiğini vaazederek, uzun zamandan beri sürmekte olan rezilce bir savaşın zaferle tamamlanması için gerekli olan heyecanı yarattı. Sonunda, Rönesans Kilisesi, servet ve iktidarım borçlu bulunduğu bütün törel amaçlarını kaybetti ve bu amaçların yeniden yaratılması için Reformasyon’un Kiliseyi sarsması gerekti.

Üstün erdem, bir örgüte müstebit iktidar kazandırmak için araç olarak kullanıldığı zaman, bütün bu kaçınılması imkânsız sonuçlarla karşılaşılır.

Geleneksel iktidarın çöküşü, istilâlar dışında, her zaman için, bu iktidarın, Machiavelli gibi düşünen —yani, bu iktidarın insan kafasındaki itibarının en ağır, en kaba suçlar tarafından bile sarsılamayacak kadar sağlam olduğuna inanan— kişiler tarafından kötüye kullanılışının bir sonucudur.

Yunanlıların Delf _ tapınağı kâhinlerine Orta Cağın da Papalara gösterdiği saygı bugün Amerika Birleşik Devletlerinde aynen Yüce Mahkeme’ye gösterilmektedir. Amerikan Anayasasının işleyişini incelemiş olanlar, Yüce Mahkemenin, plütokrasiyi korumakla görevli güçlerin bir bölümünden ibaret olduğunu bilirler. Ne var ki, bunun böyle olduğunu bilenlerin bir kısmı plütokrasiden yana, oldukları için Yüce Mahkeme’ye duyulan geleneksel saygıyı zayıflatmağı hedef tutan hiç bir harekette bulunmazlar; öte yandan, bu saygıyı zayıflatmağa çalışan’ara da yıkıcı ya da Bolşevik damgası vurularak, sıradan vatandaşların gözünde bunların itibarı yok edilir. Bir Luther ortaya çıkıp da Amerikan Anayayası’nın resmî yorumcularının yetkilerine başarıyla saldırıncaya kadar, bu apaçık partizanlık daha uzun bir süre dilediği gibi at oynatacaktır.

Savaşta yenilmenin teolojik iktidar üzerindeki yıkıcı etkisi, lâik iktidar üzerindeki yıkıcı etkisinden çok daha azdır. Gerçi Rusya ve Türkiye Birinci Dünya Savaşından sonra hem teolojik hem de siyasal bir ihtilâl geçirmişlerdir, ne var ki, her iki ülkede de geleneksel dinin Devlet’le çok sıkı bir ilişkisi vardı. Savaşta yenilgiye rağmen dinin ayakta kalışının en önemli bir örneği, Kilisenin beşinci yüzyılda barbarlara üstün gelişidir. St. Augustine,

(Augustine, Aurelius, Saint (354’de, Nümidya’da, Tagaste’de doğdu; 430’da öldü.) Putperest bir baba ile Hristiyan bir annenin oğlu olan Augustinus öğrenimini kuzey Afrika’da gördü ve Kartaca’yı terk ederek 383’de Româ’ya geldi. Milano Üniversitesi Retorik kürsüsünde hocalık (384-87) ettiği sırada Hristiyan oldu. Afrika’ya döndükten sonra, 391’de papazlığa atandı ve arkasından piskopos oldu. Ciltler dolusu dogmatik, teolojik ve eğitsel risaleleri, vaazları, mektupları ve otobiyografik eserleri vardır. Eserleri arasında en önemlileri 13 kitaplık itiraflarıyla, bilgince ve çok üstün bir retorik üslûbuyla yazılmış oluşu balatamdan değer taşıyan Tanrı’nın Ülkesi Hak kında, (Do Civitate Del) adlı 22 ciltlik kitabıdır.)

Roma’nın barbarlar tarafından yağmalamasından ilham alarak yazdığı Tanrının Ülkesi Hakkında adlı eserinde, geçici iktidarın, gerçek inan sahibine vaadedilen iktidar olmadığını, bundan ötürü de sofuca bir inanç sonucu olarak elde edilebileceği umudunun beslenmemesi gerektiğini açıklamıştı, imparatorluk içinde barbarların kılıcından kurtulabilen putperestler, Roma’nın, eski tanrılar terkedildiği için bir ceza olarak yakılıp yıkıldığını ileri sürdüler, ama bu iddia, bütün kuvvetine rağmen, kamuoyunun desteğini sağlayamadı; istilâcılar arasında, yenilenlerin üstün medeniyeti ağır bastı ve yenenler Hristiyan dinini benimsediler. Böylece, Roma, Kilise aracılığıyla barbarlar arasında sözünü geçirmeğe devam etti ve bu barbarların hiç biri, Hitler’e gelene kadar, eski kültür geleneğini silkip atamadı.

o kişi haklı çıkar, isyan olmasa, insanlık durgunluktan kokuşur ve adaletsizliği giderecek çareden yoksun kalırdı. Bundan dolayı, otoriteye boyun eğmeyi reddeden adamın, belirli koşullar altında meşru bir işlevi vardır — yeter ki, onun itaatsizlik nedenleri kişisel değil, toplumsal olsun. Ne var ki, bu, niteliği dolayısıyla, bir takım kurallara bağlanması olanağı bulunmayan bir husustur.

Sh:51-79

İKTİDAR FELSEFELERİ

Bu bölümde, ilhamlarını başlıca, iktidar aşkından alan bazı felsefeler üzerinde durmak niyetindeyim. Bu felsefelerin konularının iktidar olduğunu söylemek istemiyorum, sadece bu filozofların, metafizik yaparlarken ve törebilimsel yargılarda bulunurlarken ilham aldıkları kaynağın, bilinçli ya da bilinçsiz iktidar aşkı içtepisi olduğunu anlatmak istiyorum.

İnançlarımız, istek ve gözlemlerin değişik derecelerde birleştirilmesinin bir sonucudur. Bazı inançlarımızda, etkenlerden birinin, bazı inançlarımızda da ötekinin oranı azdır. Deneye dayanan delillerle kesin bir şekilde ortaya koyabileceğimiz fazla bir şey yoktur ve inançlarımız, deneylere dayanan delillerin ötesine geçtiği zaman, bunların oluşmasında istek rol oynar. Öbür yandan, inançlar, kendilerinden yana veya kendilerine karşı deliller bulunmadığı zaman yüzyıllarca yaşayabildikleri halde, boşluklarını ortaya koyan kesin ve sonuçsal deliller karşısında uzun zaman ayakta kalabilen pek az inanç vardır.

Felsefeler hayattan daha bağdaşıktır. Hayatta, bir çok isteklerimiz bulunabilir, halbuki felsefeler genellikle, bütün öteki isteklerin üstüne çıkan bir tek istekten ilham alırlar; onların bağdaşıklığı (coherence=teeanüs) da işte burdan gelir.

Zu frangmentarisch Lst. Welt mıd Leben.

Ich vvill mich zum deutsehen Professor begeben,

Der vveiss das Leben zusammenzusetzen.

Und er macht ein verstanding System daraus.

(Dünya ve hayat dağınık parçalar halindedir. Başımı alıp Alman Profesöre gideceğim; o, hayatın bireşiminin (sentezinin) nasıl yapılacağım biliyor ve bundan bir yöntem kuruyor.)

Çeşitli filozofların çalışmalarına çeşitli istekler hakim olmuştur. Bilmek isteği ve bununla hiç de aynı şey olmayan, dünyanın bilinebilir olduğunu ispat etme isteği; mutluluk isteği, erdem isteği ve bu ikisinin bireşimi — mağfiret isteği; insanlarda, insanların Tanrı ile ya da başka insanlarla birliği anlayışını yaratma isteği; güzelliğe ulaşma isteği; haz duyma isteği; ve iktidar isteği, bunlar arasında sayılabilir.

Büyük dinler erdemi amaç tutarlar, ama genellikle, sadece erdemi amaç tutmakla da kalmazlar. Hristiyanlık ve Budizm, mağfireti—      daha mistik biçimleri içinde de — Tanrıyla ya da evrenle birleşmeyi ararlar. Ampirik filozoflar gerçeği, idealist filozoflar da — Descartes’tan Kant’a kadar — kesinliği ararlar; gerçekten, Kant’a kadar (Kant’ı da içine almak üzere) bütün büyük filozofların ilgilendiği başlıca istekler, insan tabiatının, bilmeğe ya da kavramağa ait (cognitive) bölümünün istekleridir. Bentham ve Manchester Okulu felsefeleri zevki amaç, serveti de bellibaşlı araç sayar. Modern zamanların iktidar felsefeleri geniş çapta, ‘Manchesterismus’a (Manchesterismus : İngiltere’de, Cobden ve Bright’in önderliğinde Manchester Okulıı’nun, yalnız kendi çıkarını düşünen bir politika izlemesini destekleyenler için kullanılan alaycı bir terim; en büyük Manchester’Iiler demektir.) karşı bir tepki ve hayatın amacının birbirini izleyen zevklerden ibaret bulunduğu — gerek fazla dağınıklığı, gerek yeteri kadar etkin olmayışı dolayısıyla mahkûm edilen bir amaç — görüşüne karşı bir itiraz olarak doğmuştur.

Hayat, istem (volition=irtiyat) ile irade dışı olgular arasındaki karşılıklı bir etki tepki ilişkisi olduğundan, iktidar güdüleri tarafından yönetilen filozof, kendi irademizin ürünü olmayan olguların oynadığı rolü asgariye indirmeğe ya da batırmağa çalır. Burada ben sadece Machiavelli ya da Cumhuriyet’de adı geçen Trasymakhos gibi, yalın iktidarı yücelten kişileri düşünmüyorum; kendi iktidar aşklarını metafizik ya da törebilim kisvesi altında saklamalarını sağlayacak kuramlar icad eden kişileri düşünüyorum. Modern zamanlardaki bu cins filozofların birincisi ve en dört başı mamuru, Fichte’dir.

Fichte’nin felsefesi, dünyada biricik varolan diye kabul ettiği, egodan hareket eder. Ego, kendini gerçek olarak kabul ettirdiği için vardır. Her ne kadar ego’dan başka bir şey yoksa da, günün birinde ego küçük bir darbe (ein kleiner Anstoss) yer ve bu darbenin sonucu olarak non ego’yu gerçek diye kabul ettirir.

Ondan sonra ego, Gnostik (Gnosticism : Tanrı bilimde, ruhanisırların ve yaratılış muammasının bilinebileceğini iddia eden okul; Gnostik: bu okula ait) Teoloji’ninkine benzer, türümler’e (emanation=sudur) koyulur; ne var ki, Gnostikler türümleri Tanrıya bağladıkları — ve alçakgönüllülükle biraz da kendilerinden saydıkları — halde, Fichte, Tanrı ile ego arasında bir ayırımı zorunsuz sayar. Ega, metafizik alanında işini bitirdikten sonra, Almanların iyi, Fransızların kötü, bundan dolayı da Fransızlarla dövüşmenin Almanlar için bir görev olduğunu kabul ettirmeğe koyulur. Almanlar da, Fransızlar da, hiç şüphesiz, Fichte’nin türümlerinden ibarettirler, ancak Almanlar daha yüksek bir türümdürler, yani, Fichte’nin ego’sundan başka bir şey olmayan mutlak gerçek’e daha yakındırlar. Büyük İskender ve Ogüst, kendilerinin ilâh olduklarım iddia etmişler, başkalarını da bunu kabul eder görünmek zorunda bırakmışlardı; Fichte ise, yönetim onun kumandası altında olmadığı için kendi ilâhlığını esaslı bir şekilde ilân edemediğinden, tanrısızlıkla suçlandırıldı ve işini kaybetti.

Dış dünyayı tamamıyla ego’nun hayalinin bir ürünü saydığından, Fichte’ninki gibi bir metafiziğin toplumsal göreve yer vermeyeceği besbellidir. Bu felsefeyle uzlaşabilecek, akla gelen biricik töre, kendi kendini geliştirme töresidir. Her ne kadar mantığa aykırı olsa da, bir insan kendi ailesini ve ulusunu, ego’sunun, başka insanlara oranla kendine daha yakın bir parçası ve dolayısıyla başkalarına oranla daha değerli sayabilir, işte bu yüzden ırka ve milliyetçiliğe inanış, solipsistik (Solipsism : Gerçek varlığı olan şeyin yalnız nefs olduğu, zira insanın  nefs  dışında hiç bir şey bilemiyeceği kuramı; Kant felsefesinde egoizmin bir biçimi) felsefenin doğal bir ürünüdür —hele ırk ve milliyetçilik kuramının ilhamım açıkça iktidar isteğinden alışı ve iktidarın sadece başkalarının yardımıyla elde edilebilişi, bu inanışın solipsistik felsefe ürünü olma niteliğini daha da güçlendirir.

Bütün bunlar, ‘idealizm’ adıyla bilinir ve dış dünyanın varlığını kabul eden her hangi bir felsefeden, törel anlamda daha soylu tutulur.

Benim kendi irademden bağımsız olanın realitesi (reality=şe’niyet), felsefe için, ‘gerçeklik’ kavramında toplanır, inançlarımın gerçekliği, sağduyu açısından, bir çok durumlarda, benim yapabileceğim her hangi bir şeye dayanmaz. Ben yarın kahvaltı edeceğime inanıyorsam ve bu inancım gerçekse, bunun gerçek oluşu kısmen, benim gelecekle ilgili kendi istemimdendir; ama eğer Sezar’ın, Mart ayının on beşinde öldürüldüğüne inanıyorsam, bu inanışımı gerçek kılan şey, tamamıyla benim irademin gücü dışındadır, iktidar aşkının ilham ettiği felsefeler bu durumu tatsız bulurlar, bundan ötürü de, sağduyunun, olguları gerçeğin kaynağı ya da inançlarda gerçeğe uygunsuzluğun kaynağı sayan anlayışını çeşitli yollardan zayıflatmağa çalışırlar. Hegelciler, gerçeğin, inancımızın olgu ile uyuşması hali olmayıp, bütün inançlar sistemizin karşılıklı uyuşması hali olduğunu iddia ederler. Eğer iyi bir romandaki olaylar gibi hepsi de birbirine uyuyorsa, bütün inançlarınız gerçek demektir; aslında, bir romancıya göre gerçekle, bir tarihçiye göre gerçek arasında hiç bir ayrılık yoktur, işte bu anlayış, sözümona ‘gerçek’ dünyanın zincirlerinden kurtardığı yaratıcı hayale özgürlük kazandırır.

Pragmatizm, bazı biçimleriyle, bir iktidar felsefesidir. Pragmatizme göre bir inanç, eğer sonuçları tatlıysa, ‘gerçektir.’ insanlar ise bir inancın sonucunu tatlı ya da tatsız kılabilirler. Eğer bir diktatörün yönetiminde yaşıyorsanız, diktatörün yüksek erdem sahibi olduğuna inanmak, inanmamaktan daha tatlı sonuç sağlar. Resmen geçerli kabul olunan inançlara saygısızlık edenlerin şiddetli cezalara çarptırıldığı yerde, resmen kabul olunan akide, pragmatist anlamda ‘gerçektir.’ Bundan dolayı pragmatist felsefe, iktidarda bulunanlara, daha yavaş kalan bir felsefenin vermekten kaçınacağı, metafizikal bir kadiri mutlaklık (omnipotence) verir. Bununla, bütün pragmatistler felsefelerinin bu sonuçlarını  kabul ederler demek istemiyorum; sadece bunların birer sonuç olduğunu, pragmatistlerin, genel gerçek anlayışına saldırmalarının da, iktidar — belki insanlar üzerinde iktidar sağlamaktan çok, cansız eşya üzerin de iktidar sağlamak — aşkı ürünü olduğunu belirtmek istiyorum.

Bergson’un Yaratıcı Evrim’i, Bernard Shaw’un Back to Methuselah adlı oyununun son Sahnesinde fantastik biçimde gelişen bir iktidar felsefesidir. Bergson, akim, aşırı derecede edilgin ve sadece düşünmeğe yatkın oluşu dolayısıyla mahkûm edilmesi gerektiğini ve bizim sadece, süvari saldırısı gibi güçlü bir eylem sırasında gerçek anlamda görebildiğimizi iddia eder. Bergson, hayvanların göz sahibi oluşunun, onların, görebilmenin tatlı bir şey olduğunu sezmelerinden ileri geldiği inancındadır; hayvanlar başlangıçta kör olduklarından, akıllan görme konusunda düşünemezdi, ne var ki, sezgi (intiution) imdada yetişip bu mucizeyi gerçekleştirdi. Bergon’a göre bütün evrimler şiddetli isteğe bağlıdır ve istek yeteri kadar tutkulu olduktan sonra, gerçekleştirilebilecek şeylere smır yoktur. Ona göre, biyokimyacılara hayatın mekanizmasını anlamak için el yordamıyla yaptıkları çalışmalar boşunadır, zira hayat mihaniki değildir ve hayat her zaman için öyle bir gelişme izler ki, akıl, tabiatından gelen niteliği dolayısıyla, bu gelişmeyi kestirmek yeteneğinden yoksundur; hayat ancak hareket halindeyken anlaşılabilir. Bundan da, insanların tutkulu ve akılsız olması gerektiği sonucu çıkar; Bergson hesabına ne iyi ki, insanlar genellikle böyledirler.

Bazı filozoflar iktidar içtepilerinin, metafiziklerine hâkim olmasına izin vermezlerse de, bu içtepilerini törebilim alanımda alabildiğine başıboş bırakırlar. Bu filozoflar içinde en önemlisi, Hristiyan töresini köleler töresi diye reddedip, onun yerine, kahraman hükümdarlara uygun bir töre koyan, Netzsche’dir. Pek tabi, bu, esas itibariyle yeni bir şey değildir. Buna benzer bir şeyler Heraklitos’da, bir parça Eflâtun’da, epeyce de Rönesans’ta vardır. Ne var ki bu, Nietzsche’de işlenmiş ve bilinçli bir muhalefet olarak Yeni Ahit öğretisinin karşısına oturtulmuştur. Nietzsche’nin görüşüyle sürünün, sürüyü meydana getirenlerin özdeğerlerinden doğan bir değeri yoktur; sürünün bütün değeri, kendi gelişmesini ilerletmek için gerekli gördüğünde sürüye gadretmek hakkına sahip bulunan kahramanın büyüklük kazanma aracı oluşundan ibarettir. Gerçekte, aristokrasiler öteden beri hep, ancak böylesine bir törenin haklı bulacağı biçimde davrana gelmişlerdir; buna karşılık Hristiyanlık, kurumsal alanda, bütün insanların Tanrı gözünde eşit olduğu görüşünü savunmuştur. Demokrasi, Hristiyan öğretisinden medet umabilir; ama aristokrasiye en uygun töre, Nietzsche’ninkidir. ‘Eğer ilâhlar var olsaydı, ilâh olmamağa nasıl katlanabilirdim ben ? Bundan ötürü ilâhlar yoktur. ’Nietzsche’nin Zerdüşt’ü böyle der. Yeryüzündeki tiranlara yer açmak için, Tanrının tahtından indirilmesi gerekmektedir.

İktidar aşkı normal insan tabiatının bir parçasıdır, halbuki iktidar felsefeleri, ince nitelikleri herkes tarafından kolay kolay görülemeyen birer deliliktir. Gerek madde, gerek başka insanlar olarak dış dünyanın varlığı, bazı gururların kabulünden utanç duydukları, ama ancak delilerin reddedebileceği bir veridir. İktidar aşklarının kendilerine dünyayı olduğundan başka biçimde göstermesine göz yuman insanlara her tımarhanede rastlanır: biri çıkar, kendisinin İngiltere Bankası Guvernörli olduğunu iddia eder, başkası çıkar, İngiltere Kralı olduğunu söyler, bir başkası da Tanrı olduğunu ileri sürer. Burada saydıklarımıza çok benzeyen kuruntular, öğrenim görmüş kişiler tarafından, kolaylıkla anlaşılamayacak bir dille ifade edildikleri zaman, onları ifade eden kişilere felsefe profesörlüğü ünvanı sağlar; heyecanlı kişiler tarafından, çok iyi anlaşılır bir dille ifade edildikleri zaman ise, o kişilere diktatörlük sağlar. Vesikalı deliler, davranışları eleştirildiği zaman şiddete başvurma eğiliminde olduklarından, tımarhaneye kapatılırlar; vesikasızlarına ise güçlü orduların kumandası teslim edilir, bunlar da böylece, ellerinin erişebileceği bütün akıllıları öldürebilme, onları türlü felâketlere düşürebilme olanağına sahip olurlar. Deliliğin edebiyatta, felsefede ve siyasette başarı kazanması, çağımıza özgü acayipliklerden biridir; deliliğin başarı kazanan biçimi de hemen hemen tamamıyla, iktidara yönelmiş güdülerden hareket eder.

Bu durumu anlayabilmek için, iktidar felsefelerinin toplum yaşayışıyla olan ilişkisi üzerinde durmamız gerektir; bu ilişki ise ilk bakışta tahmin edilebileceğinden daha karmaşıktır.

İşe solipsizm’den başlayalım. Fichte’nin, her şeyin ego’dan çıktığı iddiasını okuyan kimse şöyle söylemez: ‘Her şey Johann Gottlieb Fichte’den çıkarmış! Amma da saçma! Yahu, daha bir kaç gün öncesine kadar adını bile duymamıştım ben onun. Ya o doğmadan önceki zamanlar necilik? Yani hepsini kendisinin mi icad ettiğini sanıyor bu adam sahiden de? Amma da saçma, amma da kendim beğenmişlik, ha!’ Tekrar ediyorum, bu, okuyucunun söylemediği şeydir; okuyucu kendini Fichte’nin yerine kor ve o zaman bu iddiayı hiç de o kadar saçma bulmaz. ‘Geçmiş zamanlara dair ben ne biliyorum ki?’ diye düşünür. ‘Sadece benim doğumumdan önceki bir dönemle ilgili olarak yorumladığım bir takım tecrübelerim bulunduğunu. Ya hiç görmediğim yerler hakkında bildiklerim neler? Buraları sadece haritalarda gördüğümü, ya da bunlardan söz edildiğini duyduğumu biliyorum, o kadar.

Sadece kendi tecrübelerimi biliyorum; geri kalanlar, şüpheli çıkarsamalardan (istidlal) ibaret. Kendimi Tanrının yerine koyacak ve dünyanın benim eserim olduğunu söyleyecek olsam, hiç bir şey yanıldığımı ispat edemez.’ Fichte, yalnız Fichte:nin var olduğunu iddia eder, bu iddiayı okuyan John Smith de — Fichte’nin bu sonuca varmak istemediğine dikkat etmeksizin — yalnız John Smith’in var olduğu sonucuna varır.

Solipsizmin bu yoldan belirli bir toplum yaşayışı biçiminin temeli olması olanağı vardır. Her biri kendini Tanrı sanan bir sürü zırdeli, birbirlerine terbiyeli davranmayı öğrenebilirler. Ne var ki, bu tanrıların terbiyeleri ancak, her bir tanrının, kendi kadiri mutlaklığının öteki tanrılardan biri tarafından bozulmadığını gördüğü sürece devam eder. Eğer Bay A. kendini Tanrı sanıyorsa, ötekilerinin de kendilerini Tanrı saymalarını, onların davranışları kendi amacına uygun düştüğü sürece hoşgörebilir. Ama eğer Bay B. onun Tanrılığını bozmağa ve onun hiç de kadiri mutlak olmadığına dair delil getirmeğe kalkışacak olursa, Bay A. kinlenir ve Bay B.’nin ya Şeytanın ta kendisi, ya da Şeytan’ın vekillerinden biri olduğuna karar verir. Pek tabii, Bay B. de tıpkı Bay A. gibi düşünecektir. Böylece her ikisi de birer parti kuracak

ve sonunda savaş çıkacaktır — acı, gaddarca ve delice bir din savaşı. ‘Bay A.’ yerine Hitler’i koyunuz, ‘Bay B.’ yerine de Stalin’i; o zaman modern dünyanın portresi serilir gözlerinizin önüne. Hitler, ‘Ben Wotan’ım,’ der. Stalin de der ki: ‘Ben Diyalektik Materyalizm’im.’ Her birinin iddiasını ordular, uçaklar, zehirli gazlar ve hevesli masum insan yığınları yoluyla engin kaynaklar desteklediğinden, her ikisinin de deliliği kimsenin dikkatini çekmez.

İkinci olarak da, Nietzsche’nin, bütün ‘işe yaramazlar’ı kahraman için kurban diye düşündüğü, kahramanlık dinini ele alalım. Bu dine hayran okuyucu, pek tabiî kendinin kahraman, buna karşılık namussuzca entrikalarla kendisini geride bırakmış olan falancanın da ‘işe yaramazlar’dan biri olduğu inancındadır. Bundan da, Nietsche’nin felsefesinin mükemmel olduğu sonucuna varacaktır. Ne var ki, aynı şeyi o falanca da okur ve aynı şekilde o da bu felsefeye hayran kalırsa, o zaman kahramanın hangisi olduğuna hangi yoldan karar verilecektir? Pek tabii, sadece savaş yoluyla. Bu iki kişiden biri zaferi sağladı mı da, kahramanlık ünvanına yalnız kendisinin hakkı bulunduğunu, iktidarı bırakmamak suretiyle devamlı olarak ispat etmek zorunluğunu duyacaktır. Bunu yapabilmek için, yaman bir gizli polis örgütü kurması gereklidir; artık o, her an bir suikaste kurban gitme, onun dışındaki herkes de ihbar edilme korkusu içinde yaşayacak ve kahramanlık dini böylece, tiril tiril titreyen tabansızlardan meydana gelmiş bir ulus yaratacaktır.

Aynı cinsten dertler, sonuçları tatlı olan bir inancın gerçek olduğunu iddia eden pragmatist kuram için de düşünülebilir. İnancın sonuçları kimin için tatlı olacaktır? Stalin’e inanmak onun için tatlı, ama Troçki için tatsızdır. Hitler’e inanmak Naziler için tatlı, fakat Naziler tarafından toplama kamplarına atılan kimseler için tatsızdır. Şu hususta yalın güçten başka hiç bir şey karar veremez: Bir inancın gerçek olduğunu ispat eden tatlı sonuçlar kime yarayacak ?

İktidar felsefeleri, toplumsal sonuçları göz önüne alındıkta, kendi kendilerini çürütürler. Benim Tanrı olduğum inancını eğer benden başka paylaşan çıkmazsa, beni tımarhaneye kapatırlar; eğer inancımı başkaları da paylaşırsa, bu bir savaşa yol açar ve ben büyük bir ihtimalle bu savaş içinde yok olurum. Kahramanlık dini korkak bir ulus yaratır. Pragmatisme inanç, eğer yaygınsa, yalın gücün egemenliğine yol açar ki, bu da hoş değildir; bundan dolayı, progmantizme inanç, yine kendi denek ölçüsü üzerinden, temelsizdir. Eğer toplum hayatı, toplumsal istekleri doyuracaksa, bu toplum hayatının, iktidar aşkından türemeyen bir felsefeye dayandırılması gerektir.

Sh:277-287

İKTİDARIN YOLA GETİRİLMESİ

‘Thai Dağının yanından geçerken, Konfuçyüs, bir mezarın başında acı acı ağlayan bir kadına rasladı. Üstat adımlarını hızlandırıp hemen kadına yaklaştı; sonra da Tze-lu’ya kadının ağlamasının sebebini sordurdu. «Senin ağlaman,» dedi Tze -lu kadına, «acı üstüne acı çekenlerin ağlamasına benziyor.» Kadın, «Öyle,» dedi, «bir seferinde kocamın babasını bir kaplan öldürmüştü, sonra bir başka kaplan kocamı öldürdü, şimdi aynı şekilde oğlumu da bir kaplan öldürdü.» Üstat, «Öyleyse neden bu diyardan gitmiyorsun?» diye sordu. Kadın şu cevabı verdi : «Burada hükümet baskısı yok da ondan.» Bunun üzerine Üstat şöyle dedi : «Unutmayın çocuklarım: baskı yapan hükümetler kaplanlardan daha dehşet vericidir.»’

Bu bölümdeki konumuz, hükümetin kaplanlardan daha az dehşet verici olmasını sağlamak sorunudur.

Yukarıya aldığımız parçanın da gösterdiği gibi, iktidarın yola getirilmesi, geçmişi çok eski zamanlara dayanan bir sorundur. Taoistler bu sorunu çözülemez sayarak, anarşizmi savunmuşlardır ; Konfuçyenler, törebilim ve yönetim alanında bir takım eğitim usulleri uygulamak suretiyle, iktidar sahiplerinin iyiliksever, ölçülü bilgeler haline getirilebileceğine inanmışlardır. Aynı çağda, Yunanistan’da demokrasi, oligarşi ve tiranlık, iktidarı ele geçirmek için çekişme halindeydi; iktidarın kötüye kullanılmasını önlemek amacını güden demokrasi, ikide birde kendini her hangi bir demagogun geçici başarısına kurban ettiğinden, sürekli olarak yenik düşmekteydi. Eflâtun da Konfuçyüs gibi çözümü, eğitilerek bilge haline getirilmiş kişilerden kurulu bir hükümette aradı. İktidarın sadece ‘önderlik sanatı’na sahip kimselerin elinde bulunduğu tipte bir oligarşiye hayran olan Bay ve Bayan Sidney Webb, Eflâtun’un bu görüşünü yeniden canlandırdı. Eflâtun ile Webbler arasında kalan zaman bölümü içinde dünya askerî otokrasiyi, teokrasiyi, kalıtsal monarşi ve oligarşiyi, demokrasiyi ve Azizler Hükümdarlığını denedi — bunlardan sonuncusu, Cromwell denemesinden sonra Lenin ve Hitler tarafından yeniden canlandırıldı. Bu denemelerin tümü, sorunumuzun hâlâ çözülememiş olduğunu gösterir.

Tarihi ya da insan tabiatını inceleyen her hangi bir insan, demokrasinin, tam bir çözüm olmamakla birlikte, çözümün esaslı bir bölümü olduğunu herhalde açıkça görür. Sadece siyasal koşullar üzerinde durmakla tam bir çözüme varamayız; iktisadı da, propagandayı da, koşulların ve eğitimin etkilediği psikolojiyi de hesaba katmamız gerektir.

Bu bakımdan konumuz kendiliğinden dört bölüme ayrılmış oluyor: (I) siyasal koşullar, (II) İktisadî koşullar, (III) propaganda koşullan ve (IV) psikolojik koşullarla eğitim koşulları. Bunların her birini sırasıyla gözden geçirelim.

Demokrasinin yararlıkları olumsuzdur: demokrasi mutlaka iyi bir hükümet sağlamaz, sadece bazı kötülükleri önler. Kadınlar toplum işlerinde rol almağa başlayıncaya kadar, evli kadınların mallan, mülkleri, hatta kendi kazançları bile kendi kullanımlarında değildi. Kazancını çocuklarına harcamasına sarhoş kocası tarafından engel olunan bir gündelikçi kadın için, bu durumu düzeltebilme olanağı yoktu. On sekizinci yüzyılda ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında, oligarşik Parlamento, yasama yetkisini, gerek şehirli gerek köylü emekçilerin koşullarını ağırlaştırmak pahasına zenginlerin servetlerini arttırma yolunda kullanmıştır. Kanun zoruyla sendikalaşmanın olanaksız hale getirilmesini ancak Demokrasi önleyebilmiştir, Eğer demokrasi olmasaydı, Batı Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda, beyaz aristokratlar azınlığı tarafından yönetilen yarı uşak, sarı ırktan insanlarla dolardı. Köleliğin ve serfliğin kötülükleri hep bilinen şeylerdir ve her nerede bir azınlık siyasal iktidar tekelini sağlarsa, orada çoğunluk er geç köleliğin ya da serfliğin karanlıklarına gömülür. Çoğunlukların çıkarlarının gözönünde bulundurulması yönünden azınlıklara güvenilemeyeceğini bize tarih göstermektedir.

Oligarşinin, ‘iyi’ insanlardan meydana geldiği takdirde, mükemmel bir rejim olduğunu kabul eden, eskisi kadar güçlü bir eğilim bugün de vardır. Roma İmparatorluğu hükümeti Konstantin zamanına kadar ‘kötü’ idi, Konstantin’den sonra ‘iyi’ oldu. Eski Ahit’in Krallar Kitabı’nda, Tanrı gözünde iyi işler yapan krallar da vardır, kötü işler yapanlar da. Ingiliz tarihinde, çocuklara öğretildiği üzere, ‘iyi’ krallar da vardır, ‘kötü’ krallar da. Yahudilerden kurulu bir oligarşi ‘kötü’ dür, ama bir Nazi oligarşisi ‘iyi’dir. Çarlık Rusyası aristokratlarının oligarşisi ‘kötü’ idi, ama Komünist Partisi oligarşisi ‘iyi’ dir.

Bu tutum, yetişkin insanlar için hiç bir değer taşımaz. Bir çocuk, emirlere itaat ettiği zaman ‘iyi’, etmediği zaman ‘yaramaz’dır. Bu çocuk büyüyüp de bir siyasal önder olduğu zaman, ta bebekliğinde kulağına doldurulan fikirleri atamadığından, kendisine itaat edenleri ‘iyi,’ etmeyenleri de ‘kötü’ diye tanımlar. Bunun bir sonucu olarak, kendi partimizi ‘iyi’ insanlardan, muhalif partiyi de ‘kötü’ insanlardan kurulu bir parti diye belleriz, ‘iyi’ hükümet, kendi partimizin kurduğu hükümettir, ‘kötü’ hükümet de muhalif partinin kurduğu. Montagular ‘iyi’, Capuletler de ‘kötü’ dür; ya da bunun tersi.

Böyle bir görüş, eğer ciddiye alınacak olsa, toplum yaşayışını olanaksız kılar. Kimin ‘iyi’, kimin ‘kötü’ olduğuna o zaman ancak zor yoluyla Karar verilebilir ve verilen kararı, bir ayaklanma her an tepetaklak edebilir. Böyle bir durumda iktidarı ele alan grup hangisi olursa olsun, ayaklanmaya yol açma korkusu dışında hiç bir nedenle öteki grupun çıkarlarını göz önüne almaz. Toplum yaşayışının eğer tiranlıktan daha iyi bir şey olması isteniyorsa, belirli bir tarafsızlık şarttır. Ancak, birçok hususlarda toplu eylem zorunlu olduğundan, bu gibi hususlarda tarafsızlığı uygulama alanında sağlamanın biricik yolu, çoğunluğun yönetimini kabul etmektir.

Şu da var ki, demokrasi, ne kadar zorunlu olursa olsun, iktidarın yola getirilmesi için asla biricik siyasal koşul değildir. Demokrasilerde de, çoğunluğun azınlık üzerinde tamamıyla gereksiz, gaddarca bir tiranlık kurması olanağı vardır. 1885’den 1922’ye kadarki dönemde Britanya Krallığı (kadınların siyasal haklara sahip bulunmayışları dışında) demokrasiydi, ama ba, İrlanda’nın baskı altında tutulmasına engel olmuyordu. Demokrasilerde de, sadece ulusal bir azınlığa değil, aynı zamanda dinsel ya da siyasal bir azınlığa da eza cefa edilebilir. Azınlıkların korunması — düzenli bir hükümet bu korumayı uygun bulduğu sürece — iktidarın yola getirilmesinin en önemli bölümlerinden biridir.

Bu ise, toplumun hangi hususlarda bir bütün olarak hareket etmesi gerektiğinin ve hangi hususlarda bir örnekliğin zorunlu olmadığının göz önünde bulundurulmasıyla olur. Toplu bir kararla karşılanması en zorunlu olan sorunlar, esas itibariyle coğrafî olan sorunlardır. Yollar, demiryolları, gaz boruları v. b. hep belirli bir doğrultuda döşenir ister istemez. Meselâ, veba ya da kuduza karşı alınacak sağlık tedbirleri coğrafîdir: Kilise inançlarına bağlı kimseler, hastalığın başkalarına da bulaştı olabileceği gerekçesiyle tedbir alınmaması gerektiğini ne kadar ileri sürseler, yine de boşunadır. Savaş —     bir iç savaş olmadıkça — coğrafî bir fenomendir, hatta bir iç savaşta bile, çok geçmeden bir bölge bir tarafın, öteki bölge de öbür tarafın egemenliği altına girer.

Belirli bir coğrafî bölge içinde toplanmış bir azınlığın — 1922’den önce İrlanda’da olduğu gibi — bulunduğu yerde, sorunların çoğu, nüfusun başka yere taşınması yoluyla çözümlenebilir. Ama azınlık, o coğrafî bölge içinde yayılmış bir durumda bulunduğu zaman, bu yöntemin uygulanabilme olanağı hemen hemen yoktur. Hristiyan ve Müslüman cemaatlerinin yan yana yaşadığı yerlerde, gerçi her iki cemaatin de ayrı ayrı evlenme yasaları vardır, ama bunlar, dinsel hususlar dışında, aynı hükümete boyun eğmek zorundadırlar. Zamanla, dinsel bir örnekliğin Devlet için zorunlu olmadığı ve Protestanlarla Katoliklerini aynı hükûmetin yönetimi altında barış içinde yaşayabilecekleri öğrenilmiş bulunuyor. Halbuki, Reformasyonu izleyen ilk 130 yıl içinde durum hiç de böyle değildi.

Düzene aykırı düşmeyecek özgürlüğün derecesinin belirlenmesi sorunu, soyut alanda çözümlenemeyecek bir sorundur. Bu konuda, soyut alanda söylenebilecek biricik şey, toplu karar verilmesi için teknik bir neden bulunmadığı zaman, özgürlükle çatışacak bir karar alınacaksa, kamu düzenini ilgilendiren güçlü bir nedenin bulunması gerektiğidir. Kraliçe Elizabeth’in hükümdarlığı döneminde, Roma Kilisesine bağlı Katolikler onu tahtından etmek istedikleri zaman hükümetin bunları hiç de hoş karşılamamış olmasında şaşılacak bir taraf yoktur. Aynı şekilde, Protestanların İspanya’ya karşı ayaklandıkları Belçika ve Hollanda’da da, İspanyolların bunları cezalandırması beklenirdi. Zamanımızda dinsel sorunlar, siyasal sorunlar kadar önem taşımıyor. Hatta siyasal ayrılıklar bile, çok derin olmadıkça, bir cezalandırma nedeni meydana getirmiyor. İçlerinden hiç biri Anayasayı zorla değiştirmek amacı gütmediklerinden, Muhafazakârlar, Liberaller ve İşçi Partisi mensupları yan yana, barış içinde yaşayabilmektedir; buna karşılık Faşistlerle Komünistlerin bu yaşayışa uydurulması daha güçtür. Demokrasinin bulunduğu yerde, azınlığın zor kullanarak iktidarı ele geçirmesi ve bu yoldaki girişimlerin teşvik edilmesi, yasalara bağlı çoğunluğun barış içinde yaşamağa hakkı bulunduğu gerekçesiyle, mantığa uygun bir şekilde yasaklanabilir. Ne var ki, yasayı bozacak her hangi bir girişimi amaç tutmayan her türlü propaganda serbest bırakılmalı, yasa da, teknik yeterlik ve düzenin idamesiyle barışık olduğu oranda, bu gibi propagandayı hoşgörmelidir. Psikoloji başlığı altında, bu konuya tekrar döneceğim.

İktidarın yola getirilmesi görüş açısından, yönetim biriminin ideal büyüklüğü konusunda çözümü çok zor sorunlar ortaya çıkar. Büyük bir modern Devlette, bu Devlet demokratik olsa bile, sıradan vatandaşın siyasal iktidarda çok az bir oyu vardır; bir seçimde söz konusu edilecek sorunların neler olacağına o karar vermez; bu sorunlar, onun günlük yaşantısını uzaktan bile ilgilendirmeyen sorunlar, hatta onun hiç bilmediği sorunlar bile olabilir ve onun oyu bütüne o derece az bir katkıda bulunur ki, bu katkıyı sıradan vatandaş hiç önemsemez. Eski Site Devletinde bu gibi kötü taraflar daha azdı; günümüzün yerel hükümetlerinde de azdır. Kamunun yerel sorunlara, ulusal sorunlardan daha çok ilgi göstermesi beklenirken, durum bunun tersinedir; seçim bölgesi ne kadar büyük olursa, oy verme zahmetine katlanan seçmenlerin oranı da o derece yüksek olmaktadır. Bu belki de kısmen, önemli seçimlerde propaganda için çok büyük paralar harcanmasından, kısmen de, bu gibi seçimlerde ortaya atılan sorunların daha ilgi çekici olmasından ileri gelmektedir. Seçimlerde en çok heyecan uyandıran sorunlar, savaşı ve muhtemel bir düşmanla olan ilişkileri içine alan sorunlardır. 1910 yılı Ocak ayında, yaşlı bir rençper bana, Muhafazakârlara (ki Muhafazakâr Partiye oy vermek onun kendi çıkarlarına karşıydı) oy vereceğini, çünkü kendisini, Liberallere oy verdiği takdirde Almanların bir hafta içinde İngiltere’de olacağına inandırdıklarını söylemişti. Bu yaşlı ıençberin, kendi köyündeki Kilise meclisi seçimlerinde — bu seçimlerde onun daha iyi anlayabileceği sorunların ortaya atılması olgusuna rağmen — oy kullanmış olacağını hiç sanmıyorum; kendi köyündeki Kilise meclisi seçimlerinde ortaya atılan sorunlar, yığınları cezbeye sokma niteliğinden yoksun oldukları ya da bu cezbeyi besleyen masalları yaratamadıkları için o rençberin ilgisini uyandıramamıştır.

Ortada şöyle bir ikilem (dilemma=kıyası mukassem) vardır: ilgili grup küçük olduğu zaman, demokrasi insana, siyasal iktidarda önemli bir pay sahibi olduğu duygusunu verir, ama grup büyük olunca aynı duyguya vermez; öte yandan, grup büyük olunca, ortaya atılan sorunların bireyi ilgilendirmesi ihtimali, küçük gruplarda ortaya atılan sorunların ilgi çekme ihtimalinden daha fazladır.

Seçim dairesi coğrafî olmayıp da meslekî olduğu zaman, bu güçlük bir dereceye kadar ortadan kalkar; meselâ, bir sendikada gerçekten de etkili bir demokrasi mümkündür. İzlenecek siyasetle ilgili tartışmalı bir konuyu ele almak üzere her meslek dalındaki üyeler toplanabilirler; üyelerin çıkarları ve tecrübeleri arasında yakınlık vardır ve bu tartışmaların yapıcı, semereli olmasını sağlar. Bundan dolayı da bütün sendikanın son ve kesin kararı, üyelerin büyük çoğunluğunun, içinde paylan bulunduğuna inandıkları bir karar olabilir.

Ancak, bu yöntemin de sınırlı olduğu apaçıktır. Birçok sorunlar esas itibariyle coğrafî olduğundan, coğrafi bir seçim dairesinin kabulü zorunluğu vardır. Kamu kuruluşları yaşantımızı o kadar çok noktada etkiler ki, siyasetçi olmayan meşgul bir insan, kendini ilgilendiren yerel ya da ulusal sorunların çoğunda harekete geçemez. Belki de bu konuda en iyi çözüm yolu, belirli bir çıkarı temsil etmek üzere seçilen sendika başkanlığı kurumunu daha yaygın hale getirmektir. Günümüzde, birçok çıkarların böyle bir temsilcisi yoktur. Demokrasinin siyasal bakımdan olduğu kadar psikolojik bakımdan da varlığını koruyabilmesi için, çeşitli çıkarların örgütlenmesi ve bu çıkarların, siyaset piyasasında, seçmenlerinin sayı çokluğuyla çabalarının kendisine haklı olarak sağladığı nüfuzu kullanabilecek kişiler tarafından temsil edilmesi gerektir. Bu temsilciler Meclisin yerini almalıdır demek istemiyorum; yalnız, Meclis bu temsilciler kanalıyla çeşitli vatandaş gruplarının isteklerinden haberdar edilmelidir.

Ayrı seçim bölgelerindeki seçmenlerin yerel seçim bölgeleriyle ilgili çıkar ve düşünceleri, federasyonu ilgilendiren çıkar ve düşüncelere ağır bastığı zaman, federal sistem gereklidir. Eğer bugüne kadar uluslarası bir hükümet kurulabilseydi, bu hükümet hiç şüphesiz, her birinin iktidarı kesinlikle sınırlandırılmış ulusal hükümetlerden meydana gelen bir federasyon olurdu. Bugün de meselâ postacılık alanında olduğu gibi, belirli amaçlarla kurulmuş uluslararası niteliğe sahip yetkili makamlar vardır, ama bu gibi amaçlar kamuyu, ulusal hükümetler tarafından ele alman amaçlar kadar ilgilendirmez. Bu koşulun bulunmadığı yerde, federal hükümetler yavaş yavaş, federasyona bağlı çeşitli birliklerin hükümetlerinin iç işlerine karışma eğilimine girerler. Amerika Birleşik Devletlerinde, ta Anayasanın ilk kabul olunduğu günden bu yana federal hükümetin bütün kazançları, Eyalet hükümetlerinin kayıpları pahasına olmuştur. Aynı eğilim, 1871’den 1918’e kadar Almanya’da da vardı. Federal bir dünya hükümeti bile, yerine hangi hükümetin geçeceği konusu üzerine çıkan bir iç savaşla karşı karşıya kalsa — ki böyle bir şey pekâlâ olabilir — ve bu iç savaştan zaferle çıksa, çeşitli ulusal hükümetlere karşı sınırsız derecede güçlenmiş olurdu. Bu bakımdan, bir yöntem olarak federasyonun çok kesin sınırları vardır; ne var ki, bu sınırlar içinde de federasyon gerekli ve önemlidir.

Öyle görülüyor ki, modern dünyada çok geniş bir yönetim alanına sahip hükümetin varlığı bir zorunluktur; gerçekten de, en önemli amaçlardan bazılarıyla ilgili olarak özellikle savaş ve barışı ilgilendiren konularda en elverişli biricik yönetim alanı, dünyanın tümüdür. Büyük yönetim alanlarının psikolojik yönden ortaya çıkardığı sakıncaların — özellikle sıradan seçmenlerde doğacak iktidarsızlık duygusu ve bunların bir çok önemli sorunlar konusundaki bilgisizlikleri yönünden — kabul edilmesi ve kısmen yukarda salık verildiği biçimde çeşitli çıkar gruplarının örgütlendirilmesi, kısmen de federasyon ya da cemaatlerin başka yerlere aktarılması yoluyla elden geldiğince asgariye indirilmesi gerektir. Bireyin bir dereceye kadar boyun eğişi, toplumsal örgütlenmenin artmasının kaçınılmaz bir sonucudur. Ne var ki, savaş tehlikesi ortadan kaldırılabilseydi, yerel sorunlar tekrar ön plâna geçer ve insanlar, gerek bilgi, gerek etkili bir oy sahibi olabilecekleri sorunlar üzerine daha büyük bir ilgiyle eğilirlerdi. Zira insanları, dikkatlerini uzak ülkeler üzerinde ve kendi hükümetlerinin dışişleriyle ilgili faaliyeti üzerinde toplamak zorunda bırakan en büyük etken savaş korkusudur.

Demokrasinin bulunduğu yerde yine de bireyleri ve azınlıkları tiranlığa karşı güvenlik altına almak ihtiyacı vardır, zira hem tiranlık zaten istenilen bir şey değildir, hem de düzenin bozulmasına yol açma ihtimali vardır. Montesquieu’nün savunduğu şey — yasama, yürütme ve yargılama organlarının ayrılması —, İngilizlerin kontrol ve dengeye verdikleri geleneksel önem, Bentham’ın siyasal doktrinleri ve bütün on dokuzuncu yüzyıl liberalizmi hep, iktidarın keyfi kullanılışının önlemek, için düşünülmüş yöntemlerdi. Ne var ki, bu gibi yöntemlerin, hükümetin çalışma yeteneğini azalttığı düşüncesi yerleşmiştir. İngiltere’de Savaş Dairesi (Savunma Bakanlığı) ile Hassa Süvarileri’nin birbirinden ayrılması hiç şüphesiz askerî bir diktatörlüğe karşı güvenlik sağlamış, ama Kırım Savaşında felâketli sonuçlar doğurmuştur. Eskiden yasama ve yürütme organları arasında bir anlaşmazlık çıktımı, bunun sonucunda, çözülmesi çok zor bir kördüğüm meydana gelirdi; bugün İngiltere’de hükümetin çalışma yeterliği, bu iki gücü, her türlü niyet ve amaçlar bakımından, Kabine’de birleştirmekle sağlanmıştır. Keyfî iktidarı önlemekte on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda kullanılan yöntemler artık bizim koşullarımıza uymadığı gibi, bu gibi yöntemlerin hâlâ var olanları da önemli bir etki sağlayamamaktadır. Özgürlüğün şu ya da bu biçimini güvenlik altına alacak ve yetkilerinin sınırım aşan memurları, polisleri, savcıları ve yargıçları çabucak hizaya getirecek eleştirmelerde bulunacak kuruluşlara ihtiyaç vardır. Ayrıca, kamu hizmetlerinin her önemli kolunda belirli bir siyasal dengenin varlığı da zorunludur. Meselâ, polisin ve hava kuvvetlerinin, ülkenin genel görünüşüne oranla daha gerici bir düşünüşe sahip olması, tehlikeli bir durumdur.

Her demokraside, ancak belirli ve kesinlikle sınırlandırılmış yürütme işlevlerine sahip bulunmaları istenilen bireyler ve örgütler, kontrol edilmedikleri takdirde, asla arzulanmayacak bağımsız bir iktidar elde edebilirler. Bu durum özellikle polis için düşünülebilir. Yeteri kadar kontrol edilmeyen bir polis gücünün doğurabileceği kötü sonuçlar, Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili olarak, Ernest Jerome Hopkins’in, Our Lawless Poliçe (Kanun Tanımayan Polisimiz) adlı eserinde güçlü bir tarzda ortaya konulmuştur. Meselenin özü şudur : Amerika Birleşik Devletlerinde bir polis memuru, her hangi bir suçlunun hüküm giymesine yol açan eyleminden ötürü terfi ettirilir, Mahkemeler de itirafı bir suç delili olarak kabul ederler; bunun bir sonucu olarak da, her polis memuru, tutuklanan kişiyi itiraf ettirinceye kadar ona işkence etmekte kişisel çıkar görür. Bu kötülük, az ya da çok olarak, hemen hemen bütün ülkelerde vardır. Hindistan’da bu kötü eylem doruğa ulaşmıştır. Enkizisyon işkenceleri de temelde, işkence edilenlerin itirafını sağlamak isteğine dayanıyordu. Eski Çin’de, zanlılara işkence etmek bir gelenek halini almıştı, zira insansever İmparator, suçunu itiraf etmedikçe hiç kimsenin mahkûm edilmemesini buyurmuştu. Polis gücünün yola getirilmesi bakımından, itirafın hiç bir koşul altında asla bir delil olarak kabul edilmemesi gerektir.

Bununla birlikte bu reform, her ne kadar zorunlu ise de, asla yeterli değildir. Bütün ülkelerde polis sistemi, bir zanlıya karşı delil toplamanın kamuyu ilgilendiren bir husus, zanlıdan yana delil toplamanın ise doğrudan doğruya zanlıya ait bir husus olduğu varsayımına dayanmaktadır. Suçsuzun beraetinin, suçlunun mahkûmiyetinden daha önemli olduğunu ileri süren pek çok kimse çıkmıştır, ama her yerde polisin görevi suçsuzluğu ispata yarayacak delil toplamak değil, suçluluğu ispata yarayacak delil toplamaktır. Haksız yere cinayetle suçlandırıldığınızı ve size karşı mükemmel bir prima facia (Prima facia : aksi sabit olmadıkça yeter ve muteber sayılan delil. ) bulunduğunu varsayınız. Size karşı tanık bulmak için Devlet’in bütün olanakları harekete geçirilir ve jürinin gözünde size karşı bir ön yargı yaratabilmek için en yetenekli avukatlar tutulur. Siz ise bu arada, size yardım eden hiç bir kamu kuruluşu bulunmadığından, suçsuzluğunuzu ispata yarayacak delil toplayabilmek için kişisel servetinizi harcamak zorunda kalırsınız. Yoksulluk beyan ederseniz, size bir Danışman verirler, ama bu danışman büyük bir ihtimalle, savcı kadar yetenekli biri olmaz. Beraet kararı koparabilseniz bile, sizi iflâstan ancak sinemalar ve adliye hikâyelerine sayfalarında fazla yer veren tipte gazeteler kurtarabilir. Bununla birlikte haksız yere mahkûm olmanız ihtimali çok daha fazladır.

Yasaya saygılı vatandaşların, polisin haksız işkencelerine karşı korunabilmesi için iki tane polis gücü, iki tane de Scotland Yard bulunması gerektir; bunlardan biri, şimdi olduğu gibi, suçluluğu ispatla, öteki de suçsuzluğu ispatla görevli olmalıdır; buna ek olarak, zanlıyı suçlandırmakla görevli savcının yanısıra, bir de, zanlıyı savunmakla görevli savcı bulunmalı ve ta savcı öa türel bakımdan, sanlıyı suçlandıran savcı kadar önem taşımalıdır. Suçsuzun beraetinin de en aşağı suçlunun mahkûmiyeti kadar kamuyu ilgilendiren bir husus olduğu apaçıktır, yeter ki, bu görüş kabul edilsin. Ayrıca, bazı suçlar, yani, suçlayıcı polis gücü tarafından ‘görevlerinin’ yerine getirilişi sırasında işlenen suçlar söz konusu olduğu zaman, savunucu polis gücü, suçlayıcı polis gücünün işlevini üzerine alabilmelidir. Benim görebildiğim kadarıyla, polisin şimdiki ezici iktidarı ancak bu şekilde (başka hiç bir şekilde değil) yola getirilebilir.

II

Şimdi, keyfî iktidarın asgariye indirilmesi için gerekli İktisadî koşulları ele alacağım. Bu konu son derece önemlidir ve önemi hem doğrudan doğruya konunun kendisinden, hem de bu konuyla ilgili düşüncelerde büyük bir karışıklık bulunmasından ileri gelmektedir.

Siyasal demokrasi, sorunumuzun bir bölümünü çözmekle birlikte, asla bütününü çözememektedir. Marks, İktisadî iktidar monarşik ve oligarşik kaldığı sürece, iktidarın gerçekten dengede tutulması olanağı bulunmadığına işaret etmiştir. Bundan da, İktisadî iktidarın Devlet elinde bulunması, Devletin ise demokratik olması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. Bugün Marks’ın çömezleri olduklarını iddia edenler, Marks’ın doktrininin sadece yarısını almışlar, Devlet’in demokratik olması gerektiğini söyleyen öteki yarısını atmışlardır. Böylelikle de, bunlar, hem İktisadî hem de siyasal iktidarı aynı oligarşinin elinde toplamışlardır. Bunun sonucunda ise, bu oligarşi, eski oligarşilerin her hangi birinden hem çok daha iktidarlı, hem de tiranlığı uygulamağa çok daha yetenekli hale gelmiştir.

Gerek eski usul demokrasi, gerek yeni usul Marksizm, iktidarın yola getirilmesini amaç tutmuştur. Eski usul demokrasi, sadece siyasal olduğu için başarısızlığa uğramıştır, yeni usul Marksizm de, sadece İktisadî olduğu için.

Toprak mülkiyeti ile büyük İktisadî örgütleri elde bulundurmak hakkını Devlete tanıyan görüşten yana delillerin bir bölümü teknik, bir bölümü de siyasaldır. Teknik deliller üzerinde, Fabian Cemiyeti ve — Tennesse Valley Anthority ile ilgili olarak bir dereceye kadar — Amerika dışında, fazla durulmamıştır. Buna rağmen bu deliler, özellikle elektrik ve su gücü ile ilgili olarak, Muhafazakâr hükümetleri bile teknik görüş açısından sosyalistik sayılabilecek tedbirler almak zorunda bırakacak kadar güçlüdür. Örgütlerin, modern tekniğin bir sonucu olarak, nasıl büyümek, birleşmek ve alanlarını genişletmek eğilimini aldıklarını görmüş bulunuyoruz; bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da siyasal Devlet ya İktisadî işlevleri gittikçe daha çok üzerine almak ya da karşı konulamayacak veya kontrol edilemeyecek kadar iktidar kazanmış olan özel teşebbüsler lehine, kendi iktidarından kısmen vazgeçmek zorunda kalır. Eğer Devlet bu gibi teşebbüslere karşı bir üstünlük sağlayamazsa, onların kuklası haline, onlar da gerçek Devlet haline gelir. Modem tekniğin bulunduğu yerde, şu ya da bu şekilde, İktisadî ve siyasal iktidarın birleşmesi zorunludur. Birleşme yolundaki bu hareketin, Marks’ın bir kehanet gibi önceden gördüğü gelişmeye bağladığı, karşı konulmaz bir kişilik dışı karakteri vardır. Ancak bunun sınıf savaşı ya da proleteryanın tuttuğu yanlış yolla hiç bir ilişkisi yoktur.

Bir siyasal akım olarak Sosyalizm, endüstri işçilerinin çıkarlarını arttırmağı amaç edinmiştir; bunun teknik üstünlükleri daha çok geri plânda tutulmuştur, inanç odur ki, özel sermaye sahibinin İktisadî gücü ona işçiyi ezmek olanağını sağlamakta ve işçi, eski zamanlardaki el sanatı erbabı gibi, bireysel olarak kendi üretim araçlarına sahip olamıyacağmdan, onu sermaye sahibinin baskısından kurtarmak için, kollektif mülkiyet hakkını tüm işçilerin meydana getireceği örgüte vermekten başka çıkar yol kalmamaktadır. Bu inancı desteklemek üzere de şu iddia öne sürülmektedir: eğer sömürülenler özel sermaye sahipleri olsaydı, Devlet’i tüm işçiler meydana getirir ve bunun bir sonucu olarak, İktisadî iktidar sorunu, toprak ve sermaye mülkiyeti hakkını Devlet’e vermekle kökünden çözülürdü ve çözüm için bundan başka bir yol asla tutulmazdı. Bu, İktisadî iktidarın yola getirilmesini hedef tutan bir teklif olduğu için, şimdi üzerinde durduğumuz tartışma konumuz içine girer.

Bu iddiayı incelemeğe geçmeden önce, konu dışı olarak, gerektiği biçimde genişletilmesi ve güvenlik tedbiri alınması şartıyla bu iddiayı geçerli saydığımı söylemek isterim. Buna karşılık böyle bir güvenlik tedbiri ve genişletilme olmadığı takdirde bu iddiayı son derece tehlikeli ve İktisadî tiranlıktan tam anlamıyla kurtulmayı şiddetle isteyenleri yanlış yola yöneltebilecek nitelikte buluyorum, zira İktisadî tiranlıktan kurtulmayı şiddetle isteyenler, bu iddiaya kapıldıkları takdirde, eğer bir güvenlik tedbiri alınmamışsa, eskilerine oranla çok daha korkunç, hem İktisadî hem siyasal olan bir tiranlığı, geri dönülemeyerek biçimde kendi elleriyle kurmuş olduklarını görebilirler.

Her şeyden önce, ‘mülkiyet’ ile ‘kontrol’ aynı şey değildir. Eğer (meselâ) bir demiryolu Devletin’in mülkiyetindeyse ve Devletin bütün vatandaşları temsil ettiği kabul ediliyorsa, bu, her sıradan vatandaşın bu demiryolu üzerinde mutlaka kontrol olanağına sahip bulunduğu anlamım taşımaz. Burada bir an için Mr. Berle ve Mr. Means’in, büyük Amerikan şirketlerindeki mülkiyet ve kontrol üzerine söylediklerine dönelim tekrar. Mr. Berle ve Mr. Means, böyle büyük Amerikan şirketlerinin çoğunda, bütün direktörlerin sermaye hisseleri toplamının, bütün sermayenin sadece yüzde biri ya da ikisi kadar olduğuna, buna karşılık gerçekte bütün kontrolü direktörlerin ellerinde bulundurduklarına işaret etmektedirler:

‘Yönetim kurulu seçiminde, hisse senedi sahibi genellikle üç şık ile karşı karşıyadır. Oy vermekten kaçınabilir, yıllık toplantıya katılarak kendi oyunu kendi kullanabilir, ya da bir vekâletname imzalayarak, oy verme yetkisini, şirketin yönetim kurulu tarafından seçilen bir takım kişilere, yani, vekiller kuruluna devredebilir. Hissedarın — hissesi büyük olmadıkça — kişisel oyu toplantıda büyük bir rol oynamayacağından, hissedarın aslında ya hiç oy vermemekten, ya da oy hakkım, üzerlerinde hiç bir kontrol olanağına sahip bulunmadığı ve seçilişlerinde rol almadığı bireylere devretmekten başka çaresi yoktur. Her iki şıkta da hissedar hiç bir kontrol olanağı elde edemeyecektir. Kontrol, daha çok, vekiller kurulunu seçenlerin eline geçecektir… Vekiller kurulunu da yönetim kurulu atadığına göre, gerçekte, yönetim kurulu, kendi yerini alacak olan yönetim kurulunu dilediği gibi seçtirecektir.’

Şu nokta gözden kaçırılmamak gerektir ki, yukarıdaki satırlarda durumları anlatılan zavallı bireyler proleterler değil, kapitalistlerdir. Onlar, eğer şansları varsa kendilerine bir parça gelir sağlayacak olan meşru hakları ellerinde bulundurmalarının ifade ettiği anlam içinde, hissedarıdırlar o şirketlerin; ama kontrol olanağını ellerinde bulunduramayışları yüzünden gelirleri çok kıttır.

1896’da Amerika Birleşik Devletleri’ni ilk ziyaretimde, iflâs eden demiryolu şirketlerinin çokluğu beni afallatmıştı; soruşturunca, bunun, direktörlerin dirayetsizliğinden değil, çok dirayetli oluşlarından ileri geldiğini anladım: iflâs eden şirketlerin sıradan hissedarlarının yatırımları, şu ya da bu düzenle, o şirketlerin direktörlerinin büyük kârlar sağladıkları başka şirketlere aktarılmıştı. Bu son derece göze batan bir metottu; bugün bu gibi dolaplar çevrilirken her ne kadar göz boyamağa daha çok önem veriliyorsa da, kurallar yine aynıdır. Her büyük şirkette iktidar, ister istemez mülkiyetten daha az dağılmış durumda olup — başlangıçta her ne kadar siyasal nitelikte ise de — sınırsız bir servet kaynağı haline getirilebilme üstünlüğü taşımaktadır. Sıradan hissedarlar terbiye ve kanun dairesi içinde soyulup soğana çevrilebilmektedir; bu soygunu yönetenlerin, soygunlarını sürdürmek için dikkat ettikleri biricik nokta, soydukları kişilerin canını gerektiğinden çok yakıp da, onları, biriktirecekleri paraları gelecekte yastıklarının altında saklamak zorunda bırakmamaktır.

Bir özel şirketin yerini Devlet aldığı zaman da durum esas itibariyle bundan pek farklı değildir; gerçekten de, sıradan hissedarın elini kolunu bağlayan neden şirketin büyüklüğü olduğuna göre, sıradan hissedar Devlet karşısında daha da eli kolu bağlı duruma düşecektir. Bir savaş gemisi kamunun malıdır, ama eğer siz bu gerekçeye dayanarak mülkiyet haklarınızı kullanmağa kalkışacak olursanız, size hemen haddinizi bildiriverirler. Gerçi buna karşı sizin de elinizde bir silâh vardır: gelecek seçimlerde, Donanma Giderlerinde indirim yapılması gerektiği tezini savunan bir adaya verirsiniz oyunuzu — tabiî, böyle bir aday bulabilirseniz; ya da gazetelerin şikâyet sütunlarına, denizcilerin ziyaretçilere daha terbiyeli davranmaları gerektiğini yazarsınız. Ama bundan fazlasını yapamazsınız.

Öte yandan deniliyor ki; ‘O savaş gemisi kapitalist bir Devlete aittir; hele işçi Devleti’nin malı olsun, o zaman işler değişir.’ Bu düşünüş tarzı bence, İktisadî iktidar meselesinin bugün bir mülkiyet meselesi olmaktan çok, bir yönetim meselesi olduğu gerçeğinin iyice kavranamadığım göstermektedir. Tutalım ki, Birleşik Devletler Çelik Şirketini, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti devralmış olsun; bu durumda da yine şirketi yönetecek adamlara ihtiyaç duyulacaktır ve bu adamlar ya şirketin eski yöneticileri ya da gerek dirayet, gerek genel görünüş itibariyle onlara benzeyen adamlar olacaktır. Eski şirket yöneticileri vatandaşlara karşı hangi tutumu takınıyor idiyse, onlar da aynı tutumu takınacaklardır. Gerçi bu yöneticiler hükümet kontrolü altında olacaklardır, ama gene Lyons, aşağıdaki satırlarda özetlemiştir: ‘Başarılı bir mutlakiyet, çalışma ve eğlenmeyi, ödül ve cezayı, her türlü yaşama ve ifade araçlarını tekelinde bulunduran bir devlette, yüzbinlerce, hatta milyonlarca, irili ufaklı müstebitin varlığı demektir. Merkeziyetçi bir müstebit yönetim, ister istemez, kendilerine yetki emanet edilmiş insanlardan kurulu bir makine —            her kademesi bir üsttekine boyun eğen, ama kendi altındakileri ezen, mertebeler dizisine göre kurulmuş bir memurlar piramidi — yoluyla işlemek zorundadır. Gerçekten demokratik bir kontrol ve herkesin, hatta Rabbin yönetici olarak atadıklarının bile boyun eğeceği kesin, çabuk işleyen, yola getirici adalet olanağı bulunmadığı sürece, iktidar mekanizması bir baskı makinası halini alır. Biricik işveren olarak Devlet’in bulunduğu yerde, iktisaden hayatta kalabilmenin tek şartı uysallıktır. Aynı memurlar grupunun, gizli adam tutuklamak, gizlice cezalara çarptırmak, haklardan yoksun etmek, keyfe göre işe almak ya da işten atmak, insanları keyfî ölçülere göre kumanya ve konut kategorilerine ayırmak gibi korkunç iktidar uygulamalarına başvurdukları yerde, ancak bir budala ya da durup dururken şehit olmağı arzulamak gibi sapık zevklere sahip bir insan bunların önünde yerlere kapanarak saygı gösterisinde bulunmaktan kaçınabilir.’ (‘Assignment in Utopia’ adlı eserde. S. 195.)

İktidarın bir tek örgütte Devlet’te — toplanması halinin, en aşırı bir despotizmin sonuçlarını doğurmaması için, o örgütte iktidarın geniş çapta dağılmış bulunması ve alt kademe gruplarının geniş çapta bir özerkliğe sahip olması zorunludur. Demokrasi, hak tanıma ve kanun dışı cezalara karşı bağışıklık olmadıkça, iktisadi ve siyasal iktidarın birleşmesi, yeni ve korkunç bir tiranlık aracından başka bir şey değildir. Rusya’da, her hangi bir kolhozda, kendi yetiştirdiği tahıldan bir parça çalan köylü, ölüm cezasına çarptırılır. Bu kanun, hükümetin mahsus önlemekten kaçındığı açlık ve açlığın doğurduğu hastalıklar yüzünden milyonlarca köylünün kırıldığı bir zamanda konulmuştur. (Eugene İlyons’un, Assignment in Utojjia adlı eserimiz, S. 45.)

III

Şimdi iktidarın yola getirilmesi için gerekli propaganda koşullarını ele alacağım. Hoşnutsuzlukların açıkça ortaya konulabilmesi olanağı bulunmalıdır; yasayı bozmağı amaç güden bir fiil yaratmadığı sürece, kışkırtma serbest olmalıdır; yetkilerini aşan ya da kötüye kullanan memurları mahkeme önünde suçlayabilme olanağı bulunmalıdır. Günün hükümeti, göz dağı verme, seçmenlerin kayıt fişlerinde kalem oynatma ya da buna benzer yöntemlerle kendi sürekliliğini sağlama bağlama durumunda olmamalıdır. Önemli kişileri eleştirenlere, bundan dolayı resmi ya da resmî olmayan cezalar verilmemelidir. Demokratik ülkelerde bugün bunların pek çoğu parti hükümeti tarafından sağlanmıştır ve bu sayede iktidardaki politikacılar ulusun hemen hemen yansının düşmanca eleştirilerine hedef olabilmektedir. Bu eleştirilere hedef olabilmeleri ise, politikacıların, aksi takdirde işleyebilecekleri suçları işlemeleri olanağım ortadan kaldırmaktadır.

İktisadî iktidar Devlet’in tekelinde bulunduğu zaman. Devlet iktidarı büyük çapta genişlemiş olacağından, yukarıda saydıklarımız, böyle bir Devlet içinde, kapitalist Devlet içinde olduğundan daha büyük önem taşır. Somut bir örnek verelim: kadınların kamu hizmetlerinde çalışması durumu. Bugün için kadınlar, erkeklerden daha az ücret aldıkları için hoşnutsuzdurlar; hoşnutsuzluklarını kamuoyuna duyurabilmeleri için meşru yollar vardır ve onları bu yollara başvurmalarından ötürü cezalandırmak akıl kârı değildir. Şimdi eşitsizliğin, Sosyalizmin benimsenmesiyle mutlaka ortadan kalkacağım varsaymak için hiç bir sebep yoktur, sadece, yukarıdaki örnekte belirttiğimiz durumlara benzer durumların çarçabuk düzeltilebilmesi şartıyla, Sosyalizmin benimsenmesi yolunda girişilen kışkırtmalar ortadan kalkar, o kadar. Sosyalizm benimsendiği takdirde gazeteler ve bütün basın hükümete ait olacağından, bunlar sadece hükümetin emrettiği şeyleri basardı. Hükümetin, kendi güttüğü siyasete yapılan saldırıları basında yayımlattıracağı düşünülebilir mi? Eğer düşünülemezse, basın yoluyla siyasal kışkırtma olanağı da yok demektir. Salonların hepsi hükümete ait olacağından, halk toplantıları da çok zor yapılabilirdi. Bunun sonucunda, siyasal özgürlüğü güvenlik alma amacım taşıyan ciddî tedbirler var olmadığı sürece, hoşnutsuzlukların belirtilebileceği hiç bir araç bulunmaz ve bir kere seçilen hükûmet Hitler kadar müstebit kesilerek, bütün seçimlerde hep kendisinin seçilmesini kolaylıkla sağlayabilirdi. Demokrasi biçimsel olarak devam eder, ama Roma İmparatorluğu zamanında sürüklenip giden halk hükümetinden daha çok bir gerçeklik taşımazdı.

Sorumsuz iktidarın, sırf adı Sosyalizm ya da Komünizmdir diye, geçmişteki keyfî iktidarın bütün kötü niteliklerinden mucizevî bir şekilde sıyrılabileceğini varsaymak, ancak bebekleri avutacak bir psikolojidir: iyi hükümdar, kötü hükümdarı altetti ve onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine. Eğer hükümdara güvenilecekse, hükümdar ‘iyidir’ diye değil, ‘kötü’ olmak onun çıkarlarına karşıdır diye güvenmek gerektir. Bunu sağlamak demek, iktidarı zararsız hale getirmek demektir; ancak, ‘iyi’ olduklarına inandığımız kişileri sorumsuz despotlar haline getirmekle, iktidar zararsız kılınamaz.

BBC, propanganda özgürlüğüyle hükümet tekelini uzlaştırma yolunda nelerin mümkün olabileceğini gösteren bir Devlet kurumudur. Genel Grev durumu gibi önemli durumlarda, BBC’nin tarafsızlığı bir kenara bıraktığı kabul edilmelidir; ne var ki, normal zamanlarda bu radyo, çeşitli görüşleri, sayı çokluğuna göre temsil edilişleri oranına en yakın bir oranda verir. Sosyalist Devlet’te de, halk toplantılarının yapılacağı salonların kiralanabilmesi, tartışma edebiyatının basılabileceği matbaaların tutulabilmesi yolunda, aynı şekilde tarafsızlık sağlama olanakları bulunmalıdır. Çeşitli görüş açılarını yansıtan çeşitli gazeteler olacağına, her sayfası başka bir partiye ayrılmış bir tek gazete olması belki daha bile iyidir. Böylelikle bütün okurların, bütün görüşler hakkında bir sahibi olmaları olanağı sağlanır ki, bu da bu okurları, bir gazetede kendi görüşlerine aykırı hiç bir şey görmeyen okurlardan çok daha tarafsız kılar.

Sanat gibi, bilim gibi ve (kamu düzenini elverdiği oranda) parti siyaseti gibi, bir örnekliğin hiç de zorunlu, hatta istenir bir şey olmadığı alanlar vardır. Bunların her biri meşru rekabet alanlarıdır ve kamu vicdanının bu gibi konularda değişiklik göstermesine kızmamak çok önemlidir. Demokrasi, başarıya ulaşabilmek ve ayakta durabilmek için hoşgörü ruhuna muhtaçtır — aşın bir nefrete, aşırı bir şiddet sevgisine değil.

IV

İktidarın yola getirilmesi için gerekli psikolojik koşullar, bazı bakımlardan en büyük güçlükleri ortaya koyan koşullardır. İktidar psikolojisiyle ilgili olarak görmüş bulunuyoruz ki, korku, kin ve bütün öbür toplu heyecan çeşitleri, insanları körü körüne bir önderin ardına takılmağa yöneltir ve bir çok durumlarda önder, ardına takılanların güvenlerinden yararlanıp kendini bir tiran olarak kabul ettirir. Bundan dolayı, demokrasinin korunabilmesi bakımından, hem genel heyecan yaratacak koşullardan kaçınmak, hem de toplumu, bu çeşit ruh hallerine yatkın olmamalarını sağlayacak şekilde eğitmek çok önemlidir. Yırtıcı bir bağnazlık ruhunun egemen olduğu yerde, insanların kabul etmedikleri her hangi bir görüş, barışın bozulmasına yol açabilir. Okul öğrencileri, fikirleri kendilerine acaip görünen bir çocuğa kötü davranma eğilimindedirler, birçok yetişkin insan da okul çocuklarının zekâ yaşlarının ötesine geçememişlerdir. Bilimsel şüphecilikle renklenmiş yaygın bir liberal ruh, toplumsal işbirliğini kolaylaştırabileceği gibi, özgürlüğü de daha mümkün kılar.

Nazilerinki gibi bir yeniden canlanış heyecanı, yarattığı enerji ve apaçık özgecilik (diğerkâmlık) yoluyla bir çoklarında hayranlık uyandırır. Toplu heyecanın acılara hatta ölüme karşı bile insanlarda bir umursamazlık yarattığını tarih bize örneklerle göstermektedir. Böyle bir duygunun bulunduğu yerde, özgürlük olamaz. Heyecanlı kişiler ancak zor kullanılarak dizginlenebilir, dizginlenmedikleri zaman ise bunlar birbirlerine karşı zora başvururlar. 1920’de, Pekin’de tanıştığım bir Bolşeviği hatırlıyorum; bu zat, odada bir aşağı, bir yukarı dolaşarak, tamamıyla gerçeği ifade eden şu sözleri tekrarlıyordu: ‘If vee de not keel zem, zey vill keel us!’ (Bu bozuk telâffuzlu İngilizce cümle şu anlamı taşıyor: ‘Biz onları öldürmesek, onlar bizi öldürecek!’) Bu ruh durumunun bir yanda bulunması, pek tabii, karşı yanda da aynı ruh durumunun doğmasına yol açar; bunun sonucunda da, bir ölüm kalım kavgası çıkar ve bu kavgada her şey zafere feda edilir. Kavga sırasında hükümet, askerî nedenlerle despotik bir iktidar kimliğine bürünür; sonunda, eğer zaferi hükümet elde ederse, iktidarını önce düşmandan arta kalanları ezmekte, sonra da kendi ardınca gidenler üzerinde diktatörlüğünü devam ettirmekte kullanır. Elde edilen sonuçla, başlangıçta heveslilerin uğrunda dövüştükleri amaç arasında dağlar kadar fark bulunur. Heyecan, bazı sonuçlar sağlayabildiği halde, asla amaç tuttuğu sonuçları sağlayamaz. Toplu heyecana hayranlık duymak basiretsizlik ve sorumsuzluktur, zira böylesine bir heyecanın sonucu şiddet, savaş ve esarettir.

Savaş, despotizmin belli başlı destekleyicisi ve sorumsuz iktidardan elden geldiği kadar kaçınabilmeyi sağlayan bir sistemin kurulmasına da en büyük engeldir. Bundan dolayı, savaşın önlenmesi, sorunumuzun önemli — hatta diyebilirim ki, en önemli bir bölümüdür. Ben öyle inanıyorum ki, dünya savaş korkusundan bir kurtarılabilse, hangi biçim hükümet ya da hangi İktisadî sistem altında olursa olsun, insanlar zamanla yöneticilerinin azgınlığına gem vurma yollarını bulabilirler, öbür yandan bütün savaşlar, özellikle de modern savaş, çekingenlerin bir önder aramalarına sebep olarak ve daha atılgan ruhluları bir toplum olmaktan çıkarıp bir sürü haline getirerek, diktatörlüğe yol açar.

Savaş ihtimali bir çeşit yığın psikolojisinin doğmasına sebep olur, bu yığın psikolojisi de, hem despotluk ihtimalini, hem savaş ihtimalini arttırır. Bu bakımdan, toplumları kollektif histeriye kapılmağa en elverişsiz ve demokrasiyi başarıyla uygulamağa en elverişli kılacak cinsten eğitim üzerinde durmamız gerektir.

Demokrasinin başarı kazanması için, ilk bakışta taban tabana zıt gibi görünen iki niteliğin çok yaygın olması zorunluğu vardır. Bir yandan, insanların bir dereceye kadar kendilerine güvenleri olmalı, bu insanlar kendi yargılarını desteklemeğe istekli bulunmalıdır; pek çok insanın içinde rol alabileceği, birbirine karşıt propagandalar olmalıdır. Ama öbür yandan, insanlar, kendi çıkarlarına karşı bile olsa, çoğunluğun kararlarına boyun eğmeğe razı olmalıdır. Bu iki koşuldan her hangi biri bulunmayabilir: halk aşırı derecede boynu eğik olabilir ve güçlü bir liderin ardına takılarak onu diktatör yapabilir; veya her iki taraf da aşırı derecede kendini kabul ettirmek arzusu besleyebilir, o zaman da ulus anarşi içine düşer.

Eğitimin bu konuda neler yapabileceğini iki ayrı başlık altında gözden geçirebiliriz: birincisi, karakter ve duygularla ilgili olarak; İkincisi de, öğretimle ilgili olarak. Birincisinden başlayalım.

Demokrasinin işleyebilmesi için, halkın mümkün olduğu kadar nefretten, yıkıcılıktan, aynı zamanda korku ve uşakça itaatkârlıktan uzak bulunması gerektir. Bu duygular siyasal ya da İktisadî koşullarla yaratılabilir, ama benim üzerinde durmak istediğim nokta, halkın bu gibi duygulara en az elverişli kılınmasında eğitimin oynadığı roldür.

Bazı ana babalar, bazı okullar, çocuklara mutlak itaati öğretmekle işe başlarlar; bu girişim, hemen hemen her zaman, ya bir köle, ya da bir asi doğurur ki, demokrasi için bunların ikisi de gerekli değildir. Şiddetli disiplin uygulayan eğitimin sonuçlan konusunda, Avrupa’nın bütün diktatörleri benimle aynı görüştedirler. Birinci Dünya Savaşından sonra hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde, disipline fazla yer verilmeyen, öğretmenlere fazla saygı gösterilmeyen bir takım özgür okullar vardı; ama askerî istibdat rejimleri, S.S.C.B. de dahil olmak üzere, birer birer, okullardaki bütün özgürlükleri kaldırdılar, eski tarz eğitime döndüler ve öğretmenlere bir çeşit minyatür Führer ya da Duçe gözüyle bakılması usulünü getirdiler. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: diktatörlerin hepsi de okulda özgürlüğü, demokrasiye uygun bir eğitim; okulda mutlakiyeti ise Devlet mutlakiyetinin doğal bir prelüdü saymaktadır.

Bir demokraside her erkek ve kadın, ne bir köle ne de bir asi olmalıdır; her erkek ve kadın, bir vatandaş, yani, hükümetin düşünüşünü gerektiği kadar (ama daha fazla değil) benimseyen ve başkalarının da benimsemesine izin veren bir kişi olmalıdır. Demokrasi bulunmayan yerde hükümetin düşünüş tarzı, efendilerin kölelere karşı sahip oldukları düşünüş tarzıdır; halbuki demokrasi olan yerde hükümetin düşünüş tarzı, bireyin kendi fikrini bir noktaya kadar kuvvetle ortaya koyabilmesini gerektiren, eşit işbirliğini kabul eden düşünüş tarzıdır.

Bu bizi, birçok demokratlar için bir dert kaynağı olan şeye, yani, ‘ilke’ denilen şeye getirir. Demokratların çoğu, fedakârlıktan bir davaya kahramanca bağlılıktan v. b. az çok şüpheyle bakılması gereken şeyler olarak söz ederler. Bir parçacık psikoanaliz, bu güzel adların altında yatan asıl şeylerin bambaşka —        gurur, nefret ya da intikam arzusu gibi, idealleştirilmiş, kolektifleştirilmiş ve soylu bir idealizm biçimi içinde cisimlendirilmiş şeyler — olduğunu gösterir. Yurdu için dövüşmeğe hazır, hatta hevesli olan savaşçı yurtseverin, öldürmekten zevk aldığı şüphesini bir dereceye kadar beslememiz akla uygundur. Çocukluğunda şefkat görmüş, mutlu kılınmış, gençliğinde dünyayı barış içinde bulmuş insanlardan meydana gelen yumuşak yaratılıştı bir toplulukta, yurtseverlik gibi, sınıf savaşı gibi, daha neler neler gibi, yığın halinde insan öldürmek amacıyla bir araya gelmekten ibaret idealizm biçimleri gelişmezdi. Bence, idealizmin zalimce biçimlere yönelişin ardında biraz da, insanların çocukluk dönemlerindeki mutsuzluklar yatmaktadır ve eğer, çocuklukta verilen eğitim, kazandırılan duygular bakımından gerektiği gibi olsa, bu zalimce eğilimler büyük çapta azaltılabilir. Bağnazlık, kısmen duygusal, kısmen de zihinsel bir kusurdur; bağnazlıkla savaşmak duygusal, kısmen de zihinsel bir kusurdur; bağnazlıkla savaşmak için, insanları müşfik kılan mutluluğu sağlamağa ve insanlarda bilimsel bir düşünüş tarzı yaratan cinsten zekâyı geliştirmeğe çalışmak gerektir.

Demokrasinin başarılı olması için gerekli olan mizaç, düşünce hayatmda bilimsel mizaç neyse odur; bu, şüphecilikle dogmacılık arasında yarı yolu belirleyen bir merhaledir. Kabul olunmak gerekir ki, gerçek ne tamamıyla elde edilebilir bir şeydir, ne de tamamıyla elde edilemez bir şey; gerçek, belirli bir dereceye kadar, o da büyük güçlüklerle elde edilebilir.

Mutlakiyet, modern biçimleri içinde, her zaman bir akide ile birlikte görünür: Hitler’in akidesi, Mussolini’nin akidesi, ya da Stalin’in akidesi. Mutlakiyet olan yerde, gençlerin kafasına, daha onlar düşünebilecek hale gelmeden, bir takım inançlar yerleştirilir ve bu inançlar öylesine sürekli, öylesine ısrarlı bir şekilde tekrarlanarak öğretilir ki, öğrencilerin ilerde, çocukluklarında edindikleri bu derslerin büyüleyici etkisinden kurtulabilmeleri beklenemez. Bu inançlar, o inançları hiç değilse gerçek gibi gösterecek nedenler bile ileri sürülmeksizin, sadece papağan gibi tekrarlama yoluyla, yığın histerisi, yığın telkini yoluyla yerleştirilir kafalara. Bu yoldan, birbirine karşıt iki akide öğretildi mi insanlara, bu akideler, karşılıklı geçip tartışabilecek iki parti değil, dövüşecek iki ordu yaratır. Hipnotize edilmiş olan her bir otomat, en kutsal olan her şeyin, kendi tarafının zaferine bağlı olduğu ve en korkunç olan her şeyi de karşı tarafın temsil ettiği inancını besler. Böylesine bağnaz taraflar Millet Meclisinde karşı karşıya gelip de, ‘bakalım hangi taraf çoğunlukta,’ diyemezler; her iki taraf da kutsal bir davayı tuttuğundan, böylesi, onlar için çok uzun zaman alacak, sıkıcı bir yoldur. Diktatörlüklerden kaçınılması isteniyorsa, bu biçim bağnazlığın önüne geçilmeli ve eğitimin temelini, bu bağnazlığı önleme çareleri meydana getirmelidir.

Eğer eğitimin kumanda ipleri benim elimde olsaydı, her konu’ alanında, o konuyu ilgilendiren hususları en ateşli ve en mükemmel biçimde savunan kişilerin hepsini BBC’de konuşturur ve çocuklara bunları dinletirdim. Öğretmenleri sonra çocuklardan, bu konuşmalarda ileri sürülen delilleri özetlemelerini ister ve onlara usul usul, güzel konuşma sanatı ile somut delillerin birbiriyle ters orantılı olduğunu anlatırdı. Bir demokrasi için, vatandaşların güzel konuşma sanatının etkilerine karşı bağışıklık kazanması son derece önemlidir.

Modern propagandacıların öğretmenleri, akla uygun olmayan inançlar yaratılması tekniğinde öncülük eden reklamcılardır. Eğitim, eğitilmemişlerin doğal safdillikleriyle, doğal şüpheciliklerinin etkilerini yok etmek amacına uygun bir biçimde düzenlenirdi: ortada hiç sebep yokken, kuvvetle ifade edilmiş bir söze inanmak alışkanlığıyla, en esaslı delillere sahip, ama kuvvetle ifade edilememiş bir söze inanmamak alışkanlığını ortadan kaldırmağı hedef tutardı bu eğilim. İşe anaokulundan başlar, çocukların önüne, istediklerini seçebilecekleri iki cins şekerleme koyardım: şekerlemelerin iyi olanları, çok soğuk bir ifadeyle ve sadece nelerden yapıldığı anlatılarak; son derece tatsız, berbat olan öteki şekerlemeler ise en mükemmel reklamcılar tarafından büyük bir ustalıkla salık verilirdi. Bu dersten bir süre sonra çocukları, tatillerini geçirebilecekleri iki yerden birini seçme durumuyla karşı karşıya bırakırdım: bu yerlerden güzel olanını fizikî coğrafya haritasına dayanarak, kötü olanını ise muhteşem afişlere dayanarak salık verdirirdim.

Tarih dersleri de hemen hemen buna benzer bir anlayışla verilirdi. Geçmişte, büyücülüğün gerçekliği gibi, köleliğin iyiliği gibi, kimsenin tutmadığı görüşleri büyük bir dirayet göstererek savunan önemli hatipler ve yazarlar çıkmıştır. Gençlere bu hitabet ustalarının tanıtılmasını, gençlerin de bu ustaların hem hitabet güçlerini, hem de inatçılıklarını değerlendirmelerini sağlardım. Derece derece, yavaş yavaş günün sorunlarına geçerdim. Kendi tarihlerini iyice hazmetmeleri için, İspanya hakkında (ya da o sırada en çok tartışma konusu olan sorun üzerine) önce Daily Mail’de yazılanları, sonra da Daily Worker’da yazılanları okuturdum; sonra onlardan, gerçeğin ne olduğunu çıkarmalarını isterdim. Zira demokratik bir rejimde yaşayan vatandaşlar için, gazeteleri okumak suretiyle gerçeği çıkarmakta ustalık kazanmaktan daha önemli pek az şey vardır. Bu amaçla, Birinci Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde çıkan gazetelerle, sonradan resmen tarihe geçen kayıtlar arasında gençlere karşılaştırma yaptırmak, çok öğretici olurdu. Savaş histerisinin doğurduğu, zamanın gazetelerinde ortaya konulan çılgınlık karşısında öğrencileriniz afallayınca da, onları, dengeli ve ihtiyatlı bir yargılama yeteneğine sahip olmadıkları takdirde, hükümetin terör ve kan hırsı yaratma yolunda girişeceği ilk kışkırtmada hepsinin bir anda aynı şekilde bir çılgınlığa kapılabilecekleri konusunda uyarırdınız.

Bununla birlikte, vatandaşlara tamamıyla olumsuz bir duygusal tutum kazandırılması gerektiği tezini savunuyor değilim; bütün kuvvetli duyguların yıkıcı bir çözümleme süzgecinden geçirilmesi gerektiğini telkin etmiyorum. Ben bu tutumu sadece, toplu histerinin temeli olan duygulara karşı savunuyorum, zira savaşları ve diktatörlükleri kolaylaştıran şey, toplu histeridir. Ne var ki, bilgelik sadece zihinsel değildir: zihin yön verebilir, yönetebilir, ama eyleme yol açan gücü doğurmaz. Gücün duygulardan üretilmesi gerektir. Toplumsal sonuçları bakımından hayırlı duygular, nefret, kin ve korku kadar kolay yaratılamaz. Bunların yaratılabilmesi, büyük çapta, çocukluk çağında verilecek etkilere dayanır; büyük çapta da, İktisadî koşullara. Buna rağmen, üzerinde iyi duyguların yeşereceği toprağı beslemek ve insan hayatına değer kazandıran şeylerin ne olduğunu iyice anlatmak bakımından, sıradan eğitim içinde de bir şeyler yapılabilir.

Geçmişte, dinin belli başlı amaçlarından biri de buydu. Bununla birlikte Kiliselerin daha başka amaçları da vardı ve dayandıkları dogmatik temeller, güçlükler yaratıyordu. Geleneksel dine artık olanak tanımayanlar için, daha başka yollar da vardır. Bazıları muhtaç oldukları şeyi müzikte, bazıları da şiirde bulurlar. Bazılarına göre de astronomi aynı amaca hizmet eder. Yıldızlar âleminin ne kadar büyük, ne kadar yaşlı olduğu konusu üzerinde durup düşündüğümüz zaman, bu minicik gezegenin üzerindeki anlaşmazlıklar bir parça önemini kaybetmekte ve tartışmalarımızın acılığı az çok saçma gözükmektedir. Bu olumsuz duygu bizi özgürlüğe kavuşturduğu zaman ise, müzik veya şiir, tarih veya bilim, güzellik veya acı yoluyla, insan hayatında gerçekten de değerli şeylerin bir savaş alanında geçen olaylarda ya da siyasetlerin çatışmasında, yahut da insan yığınlarının, dıştan zorla kabul ettirilmiş bir hedefe doğru uygun adımla yürüyüşünde olmayıp, bireysel olduklarını daha iyi anlayabiliyoruz. Toplum yaşayışında örgütlenme zorunludur, ama sadece bir mekanizma olarak zorunludur, yoksa kendinden ileri gelen değere sahip bir şey değildir örgütlenme. İnsan hayatında en değerli olan şeyle, bütün büyük din öğretmenlerinin sözünü ettikleri şey arasında büyük benzerlik vardır. Korporatif Devlete inananlar, en yüksek faaliyetimizin, kolektif faaliyet olduğu tezini savunurlar, hâlbuki ben, hepimizin en yüksek faaliyetimize ayrı ayrı yollardan ulaştığımızı ve kalabalığın duygusal birliğinin ancak aşağı bir düzeyde sağlanabileceğini iddia ediyorum.

Liberal Devlet görüşüyle, totaliter Devlet görüşü arasındaki en esaslı ayrılık, birincisinin, Devlet’in çıkarının en sonunda bireyin çıkarı anlamını taşıyacağını düşünmesi ve Devlet’e bu amaç için gerekli birer parça — çıkarları, yöneticilerin çıkarlarını gizleyen bir maskeden başka şey olmayan mistik bir mutlakiyet uğrunda feda edilmesi gereken birer parça — olarak görmesidir. Eski Roma’da Devlette — tapıcılık akidesinden bir şeyler vardı, ama Hristiyanlık İmparatorlarla savaşıp onları yendi. Liberalizm, bireyi değerlendirmekte, Hristiyan geleneğini izlemektedir; Liberalizme saldıranlar ise, Hristiyanlıktan önce geçerli olan bazı akideleri yeniden canlandırıyorlar. Ta başından beri, Devlete tapanlar, eğitimi başarının kilit noktası olarak görmüşlerdir. Bu görüş, meselâ, Fichte’nin, enine boyuna eğitim üzerinde duran, Alman Ulusuna Söylev adlı eserinde görülür. Fichte, istediklerini aşağıya aldığım parçada ortaya koymaktadır:

‘Eğer birisi çıkıp da şöyle söyleseydi: «eğitimin öğrenciye doğruyu gösterip bunu ona kuvvetle tavsiye etmesinden; öğrencinin bu tavsiyeleri tutmasının kendi yararına, tutmamasının ise yine kendi zararına olacağını göstermesinden; ona, hiç bir eğitimin elinden alamayacağı bir özgür irade sahibi olduğunu anlatmasından daha fazla ne istenebilir eğitimden?» Kendi kafamda tasarladığım eğitimi daha keskin çizgilerle belirtebilmek için, bu soruya, bugüne kadarki eğitimin ilk yanlarının, öğrencinin özgür iradesinin bu şekilde tanınmış ve bu iradeye güvenilmiş olmasında bulunduğu, bu suretle de bu eğitimin yetersizlik ve boşluğunun kendiliğinden kabul edilmiş olduğu cevabını verirdim. Zira bütün güçlü etkilerinden sonra, eğitim, hâlâ daha iradenin özgür, yani iyi ile kötü arasında kararsız bulunduğunu kabul etmekle, iradeye — ve insanın esas kökü irade olduğuna göre, insana — biçim veremediğini, vermek de istemediğini ve bunu tamamıyla olanaksız saydığını kabul etmiş olur. Yeni eğitim, tam tersine, el attığı alanda irade özgürlüğünü tamamıyla ortadan kaldırmağı hedef tutmalıdır.’

Fichte’nin ‘iyi’ insan yaratma arzusunun nedeni, iyi insanların ‘kötü’ insandan daha makbul oluşları değildir; ona iyi insan yaratma isteğini veren neden, şudur: ‘Alman ulusu sadece böyle (iyi) insanlar sayesinde daim olabilir, ama kötü insanlar yüzünden ister istemez başka uluslarla birleşmek zorunda kalır.’

Bütün bunlar, liberal bir eğitimcinin elde etmek isteyebileceği şeyin tam tersi bir tezin ifadesi olarak kabul edilebilir. Liberal eğitimci, ‘irade özgürlüğünü ortadan kaldırmak,’ isteğinden tamamıyla uzak, bireyin yargılama yeteneğini güçlendirmeği amaç edinecektir; liberal eğitimci, bilgi elde etme yolunda bilimse} tutumu kafalara yerleştirmeğe çalışacaktır elden geldiği kadar; inançları, delillere karşı duyarlı ve delillere cevap verebilecek niteliğe sahip kılmağa çalışacaktır; o, öğrencilerinin önüne her şeyi bilen bir insan pozunda çıkmayacak ya da, mutlak iyiye ulaşmağa çalıştığı bahanesiyle kendini iktidar aşkına kaptırmayacaktır. Politikacı için olduğu gibi, eğitimci için de iktidar aşkı en büyük tehlikedir; çocukların eğitimini korkmadan ellerine verebileceğimiz eğitimci, çocukları, her hangi bir davanın propaganda ordusuna katılacak birer asker olarak görmemeli, onları birer insan olarak sevmeli, üzerlerine Fichte ve Fichte’nin ideallerini miras alan iktidar sahipleri, bir çocuk gördükleri zaman şöyle düşünürler:

‘İşte avucumun içinde yoğurabileceğim, amaçlanma hizmet edecek bir makine gibi davranmayı öğretebileceğim bir ham madde; yaşama sevinci, kendiliğinden (taviyet=spontaneite), oynama güdüsü ve dışardan zorla kabul ettirilen bir amaç için değil de, insanın kendi içinden doğan bir amaç için yaşama arzusu şimdilik hep birer engel olarak karşıma çıkabilir; ama okul yılları içinde bej nim ona zorla kabul ettireceğim eğitimden sonra, bunların hepsi ölüp gidecektir; hayal gücü, sanat, düşünce kudreti hep itaat tarafından yok edilecektir; neşenin öldürülüşü, bağnazlığın kolaylıkla, benimsenmesini kolaylaştıracaktır ve sonunda ben, bu insandan ham maddeyi, taş ocağından çıkma bir taş ya da kömür madeninden çıkma bir kömür parçası kadar pasif olarak bulacağım. Onları sürükleyeceğim savaşlarda kimi ölecek, kimi kalacak; ölenler, birer kahraman gibi, yücelmişlik duyarak ölecekler, kalanlar da, benim okullarımın kendilerini alıştırmış olacağı korkuyu bir zihinsel, kölelik içini de, benim kölelerim olarak yaşamağa devam edecekler.’

Çocuklara doğuştan sevgi besleyen her insan için, bütün bunlar dehşet vericidir; çocuklara nasıl otomobil altında kalmamayı, ezilmemeyi öğretiyorsak, aynı şekilde onlara, zalim fanatikler tarafından ezilmemeyi de öğretmeli ve bu amaçla, az çok şüpheci, tamamıyla bilimsel bir düşünce bağımsızlığı yaratmağa, aynı zamanda da her sağlıklı çocukta bulunması doğal olan yaşama sevincini korumağa çalışmalıyız. Liberal bir eğitimin görevi şudur: çocuklara, egemenlikten daha başka şeylere değer verebilme yeteneğini kazandırmak, özgür bir topluluk içinde yaşayacak akıllı vatandaşlar yetiştirilmesine yardım etmek ve bireysel yaratıcılık içinde vatandaşlık hak ve görevleriyle özgürlüğü birleştirmek suretiyle, insanlara, insan hayatına bir parlaklık verebilme yeteneğini kazandırmak — bir kaç eğitimci bunun gerçekleştirilebileceğini göstermiştir.

Sh:300-335

Kaynak: İKTİDAR-Bertrand Russell, [1938. Power: A New Social Analysis. London: George Allen & Unwin.] Dilimize Çeviren : Mete Ergin, 1967, İstanbul

 

FELSEFE MESELELERİ -The Problems of Philosophy- Bertrand Russell


İngilizceden Türkçeye çeviren Abdülhak Adnan Adıvar 

 (BERTRAND RUSSELL) E VE FELSEFESİNE DAİR.

Bu küçük kitabı dört sene evvel tercüme ettiğim zaman neşrini düşünmekten ziyade İngilizcede felsefe diline alışmak gibi bir faideyi gözönünde tutmuş ve bundan dolayı aynen ve harfiyen tercümesine çalışmıştım.  Bugün neşri tahakkuk edince hem Türkçesini mümkün olduğu kadar sadeleştirmeğe,  hem de ıstılahatın İngilizce,  Fransızca ve Almancalarını ilâve etmeğe başladım ve bu sırada gördüm ki,  bu kitap felsefe tahsiline başlayacak memleket gençleri için faydalı bir medhal olacaktır.

Bu sene (1933) Paris’te toplanan İlmî Felsefe kongresinde tesadüfen temas ettiğim İstanbul Üniversitesi felsefe profesörü M. H.  Reichenbach da bu kitabın faidesinden ve Türkçeye çevrilmesi elzem olan kitaplar listesine dahil olduğundan bahsedince bu husustaki düşüncem daha ziyade kuvvetlendi.

Evvelâ şunu söyleyeyim ki bu kitapta,  müellifin mukaddemesinde de dediği gibi,  daha ziyade bilgi nazariyesinin mühim meselelerinden müellifin yani mantıkçı ve bilhassa riyazî mantıkçı bir filozofun anlayışı tarzında,  İlmî,  fizikî bir tarzda,  bahsedilmiş ise de,  Russell’in asıl kendi felsefesi mevzubahsolmuş değildir.

Kitap esasen bir avamileştirme (Vulgarisation) eseri tarzında yazılmış olmakla beraber bir kere mevzuun çetinliği,  sonra da Russell’ın diğer kitaplarındaki meşhur emsalsiz güzel İngilizcesine rağmen bu kitapta bazı yerlerde birdenbire uzun cümlelere(Periodes)lere düşmesi, eseri avamileştirmeden çok başka bir hale getirmiştir.  Hattâ Fransızcaya çeviren Madmazel Renauld da mukaddemesinde eserin avamileştirmeden daha fazla birşey olduğunu söyler.  Türkçe tercümesinde bazan on satırı geçen cümleleri keserek hafifleştirmekten başka bir değişiklik yapılmış değildir.  Fakat yine bir okunuşta okuyucunun kafasında yer edemeyecek kadar çetin yerlere tesadüf olunur. Bunlar bir defa aynen tercüme inadından ve sonra mevzuun bazı yerlerinin güçlüğünden ve nihayet Türk nahvinin felsefî mücerret ifadelere henüz tamamen yatkın olmamasından ileri gelmiştir.  Her halde okunurken biraz dikkat sarfına ihtiyaç vardır.  Zaten bu kadar dikkat sarf edemeyecek dimağların felsefe hakkında bir fikir edinmeye kalkışmalarında da bir mana yoktur; gazete makalesi gibi kolayca süzülüp geçilecek felsefe kitabı yazmak da henüz kimseye müyesser olmamıştır.

Kitaptaki felsefî ve İlmî ıstılahların Fransızca ve İngilizce ve Almancasının bir defaya mahsus olmak üzere Türkçe tabirlerin yanına yazılmasında bir mecburiyet gördük. Çünkü bildiğimize göre henüz takarrür etmiş İlmî ve felsefî ıstılahlarımız yoktur. Bizim koyduğumuz kelimeler ya İsmail Efendi namındaki zatın himmet ve gayreti eseri olan Lügatçe-i Felsefeden ve yahut şimdiye kadar çıkmış Türkçe te’lif ve tercüme eserlerinden alınmış kelimelerdir.

* *

Fransızca ve Almancaya (belki başka lisanlara da) tercüme edilmiş ve İngilterede 1928 senesine kadar on üç defa tabedilmiş olan bu eserin müellifi Bertrand Arthur Russell’in hayat ve felsefesi hakkında şu ilk sayfalarda biraz malûmat vermeyi faydalı sanıyoruz.  Çünkü Russell’ın memleketimizde nisbeten az tanınmış ve büyük eserlerinden bahsedilmiş ise nadiren bahsedilmiş bir filozof olduğuna bazı felsefecilerimizle temaslarımızda kanaat getirdik.  Hattâ 1929 senesinde İstanbul felsefe profesörlerinden merhum İzzet bu filozofun riyazi mantıkçı ve çetin anlaşılır bir filozof gibi telâkki edildiğini söylemiş ve fakat Russell’ın kendi akidesine dair yazdığı bir makalenin tercümesini okuyunca bunu o zaman çıkan galiba “hayat, ,  revüsünde bastırmak istemişti . [B.  Russell.  How İ came by my Creed The Realist No.  6 p.  14 1929].

Russell İngilterenin Liberal fırkasına mensup büyük bir kibar ailenin oğullarından Lord John Russell’ın oğlu olarak 1872 senesinde doğmuştur.  Üç yaşında babasız ve anasız kalan bu çocuk büyük anasının yanında Londra civarındaki Richmond’da büyümüş ve hususî muallimlerden Fransızca ve Almancayı pek iyi öğrenmiştir.  Babası oğlunun o zamanlar Ingilterede pek moda olan Spencer ve Thomas Huxleyia akidelerine muvafık olarak,  yani kâinatta mahiyetleri itibarile bilinmesi kabil olmayan (UnknowableInconnaissable Unerkennbar) bir takım hakikatler olduğuna kail Agnosticisme fikrile büyütülmesini istemişti.  Hattâ Russell babasının ve anasının bu akideyi tuttuklarını büyüyünceye kadar öğrenemediğini söyler. [Yukarda ismi geçen makalede] çünkü küçüklüğünde evvelâ Presbiterien olan ve sonra tevhitci (Unitaire) Hıristiyanlığa geçen büyük anası onu her pazar bir kiliseye gönderir ve fakat Hıristiyanlığın bütün dar akidelerine meselâ ahiret azabına ve yahut mucizelere inanmak için çocuğu kimse zorlamazdı.

İşte böylece Russell tevhitçi Hıristiyanlığına samimiyetle inanmış olarak on dört yaşına basıyor; bu yaşta daha kuvvetle dindar olduğu için dinin doğruluğunu isbat edecek deliller aramakla zihnini yoruyor ve bir taraftan da on sekiz yaşına kadar bu derdini kimseye açamamaktan ve yalnız başına düküne düşüne yavaş yavaş dininin zafa uğramasından pek ziyade azap duyuyor.  İtikadını sarsan ilk dinî nas (Dogme-Dogma),  serbest irade (Libre arbitre Frei Wille-Free Will) meselesi olmuştu.  Maddenin bütün hareketleri dinamik kanunlarile muayyen ve bağlı olduğu halde yine ayni maddeden yapılmış olan insan vücudunun insan iradesine tâbi olacağını bir türlü anlayamıyordu.  Kendi ifadesine göre o vakte kadar Descartes’i okumamış olmasına rağmen kartezyen ( Dekartçı) bir tarzda düşünmeğe başlıyor.  Zihnini karıştıran ikinci nas da ruhun bakası,  (Immortalite,  Unstreblichkeit,  İmmortality) meselesi olmuştu.  Velhasıl bütün bu şüphelere rağmen on sekiz yaşma kadar Russell bir ilâhın vücuduna tamamen inanmıştı.  O bir türlü ilk illet,  (First cause,  Prima Causa) burhanını yıkacak bir delil bulamıyor.  Nihayet bu yaşta Stuart Millin kendi yazdığı tercüme-ı halini okuyunca bu bürhanında yıkıldığını görüyor ve artık Russell bütün Hıristiyanlık naslarından ayrılmış oluyor.  Kendi ifadesine göre kendini evvelki dindar halinden daha bahtiyar ve daha rahat hissediyor.

Russell biraz sonra Cambridge Üniversitesine girmiştir.  Orada hocası Mc.  Teggart’ın tesirile Hegel felsefesine kapılıyor ve üniversitede felsefeden en büyük mükâfatı kazanıyor.  Fakat bu felsefe de kendisini tatmin edemiyor.  Üç sene sonra İngiliz mütefekkirlerinden G.  E.  Moore ile uzun bir münakaşadan sonra bu felsefî mesleği de terkediyor.  Kısa bir müddet Pariste safaret ataşeliğinde bulunduktan sonra Almanya’da iki kış Sömestri sosyal demokrasi ve ekonomi tetkik ediyor.  Fakat Russell’ın ta çocukluğundan beri zihnini yoran mes’ele felsefeden ziyade riyaziyat idi.  Çünkü yakınî bilgiyi (Certain Gewiss, Knowledge Connaissance Erkenntniss)o ancak riyaziyatta görüyordu.  Ve meşhur Yunan riyaziyecisi Euclidisin herşeyi ispat ettiğini işitmişti.  Bunun için büyük kardeşi kendisine Euclid hendesesi okutacağını söyleyince pek sevinmişti.  Fakat daha ilk derste Euclidin isbatsız bir takım mütearifeler,  Axiomelar,  kabul ettiğini görünce ümidi yıkılıyor ve bu vak’a onun üzerinde o kadar şiddetli bir tesir yapıyor ki bu tesiri hâlâ unutmadım ve unutamayacağım diyor.  Kardeşine ilk Euclid mütearifesini sebebini bilmedikçe kabul edemeyeceğini söyleyince,  kardeşi,  öyle ise hendese okumağa devam edemeyeceği cevabını veriyor.  Bu cevapla kendini asla tatmin edemeyen Russell o günden ta otuz sekiz yaşına kadar (1900) hep bu riyaziyat prensipleri üzerinde çalışıyor.  Ve yine kendi ifadesine göre,  o zamana kadar bu sahada elinden ne gelirse yaptığı halde riyaziyatta bile mutlak bir yakine (Certitude,  Certaintygewissheit) vasıl olamadığını anlıyor.  Bu arada Amerika’nın John Hopkins üniversitesinde gayri Euclidî hendese (Geometrie non Euclidienne) dersleri veriyor.  Nihayet 1900 senesinde Pariste toplanan riyaziyat kongresinde meşhur İtalyan riyaziyecisi ve mantıkçısı Peano Russell’in üzerinde mühim bir tesir yapıyor,  ondan sonra ilk mühim eseri olan “The Principles of Mathematics Riyaziyat prensipleri „ ni 1903 de neşrediyor.  1910 da Cambridge üniversitesinin Trinity Kolljinde hocalığa geçiyor.  Bu sıralarda onun zihni hep riyaziyat prensipleri,  riyazi mantık ve bugünkü tabiriyle Logistique ile meşguldür.

Harward Üniversitesi felsefe profesörü Witne head ile beraber yazdığı 1910 da daha büyük ve mühim eseri olan Principia Mathematica ile riyazi mantığı genişletiyor ve hattâ yeni bazı prensipler koyuyor.

1910 senesine kadar kibar ailenin bu dâhi çocuğu Oxfort civarında küçük bir evde gayet basit yaşıyor ve hâlâ riyazi mantık üzerinde çalışıyor ve düşünüyor; fakat kendi ifadesine göre zihninin artık mücerret meselelerden bıktığını ve arada amelî işleri düşünmek istediğini anlıyor ve bu sırada sabık Başvekil Chamberlainin tarife ıslahatı politikasına ve kadınlara rey hakkı verilmesi meselesine de karışıyor.  Hattâ o sene Liberal fırkasından mebusluk için namzetliğini bile koymak istiyor; lâkin namzetliği geri almağa mecbur ediliyor,  çünkü o kendisinin Agnostique olduğunu ve hiç bir zaman kiliseye gidemeyeceğini açıkça söylüyor.  Nihayet yine kendi tabiriyle Faustun kendisine Mefistonun bir köpek şeklinde gözüktüğü andaki ruhî haletine varıyor.  Yani öğrendiği,  bildiği,  keşfettiği hakikatlerden amelî bir fayda çıkmadığından muztarip olup dururken onun karşısına da 1914 senesinde büyük harp bir mefisto gibi çıkıyor ve harp zamanında amelî bir fayda umduğu sulhcilik Pacifisme mesleğini tutarak (Non Conscription) cemiyetine faal aza sluyor; ilk devirlerinde Hıristiyanlığın harbe karşı olan itirazlarını bir makale ile tasvir edince Russeli (100) lira para cezasına mahkûm ediyorlar ve bu cezayı verecek parası olmayan Russell’ın kütüphanesini mahkeme haciz ve satılığa çıkarıyor.  Fakat bir dostu kütüphaneyi satın alarak Russell’e iade ediyor; ceza bu kadarla kalmıyor,  üniversite onu hocalıktan da çıkarıyor.  Amerikalılar kendisini hemen Harward üniversitesine tayin ettikleri halde İngiltere hükümeti harp vaziyetinden istifade ederek ona pasaport vermiyor ve askerî idare filozofun konferanslarını menediyor.

Nihayet 1918 senesinde Tribunal gazetesine yazdığı bir makaleden dolayı altı ay hapse mahkûm oluyor.  Russell bu hapislik müddetinde “İntroduction to Methemetical Philosophy Riyazî felsefeye methal, isimli kitabındı yazmıştır’

1920 senesinde Çin’e giderek Pekin üniversitesinde ders verdiği sırada gayet şiddetli bir zatürreeye tutuluyor ve artık herkes filozofun hayatından ümidi keserek ölümüne intizar ediyor,  hatta çıinliler onu pek muteber bir yere (Wertemelake) e defnetmeğe bile hazırlanıyorlar,  fakat filozof Alman doktorların tedavisi ile iyileşiyor.  Avdetinde Londra’nın sanatkârlar ve münevverler mahallesi olan Chelsea’de küçük bir evde avamileştirme eserleri,  gazete makaleleri yazmakla ve arada konferanslar vermekle geçiniyor.  Ve bu arada iki defa Amerika’ya giderek bir sıra konferanslar veriyor.  Bir taraftan da pedagoji üzerinde çalışıyor ve bu hususta Amerikalıların Behaviourism dedikleri yeni psikoloji yolundan giderek çocukların en küçük yaşta meselâ dört beş yaşında en iyi terbiye edileceği esasını tutuyor ve nazariyatta kalmayarak ikinci karısı ile beraber Londra civarında “Nursery School,  çocuk bahçesi gibi bir mektep de açıyor.  Fakat bu mektebde yetiştirdiği çocuklar üzerinde ne gibi tesirler yaptığını bilmiyorsak ta,  her halde malî cihetten muvaffak olamıyarak 1931 de mektebi kapattığını biliyoruz.

O sene büyük kardeşinin varissiz vefatı üzerine ailesine mahsus olan Lortluk payesi kendisine geçiyor.  Yazılarında asla Lord unvanını kullanmağa başlamamakla beraber lordlar kamarasındaki mevkiini işgal etmeğe ve içtimaiyata bilhassa talak kanununa dair münakaşalara iştirak etmeğe karar veriyor.

Russell orta boylu,  zayıf,  kır saçlı sinirli çehreli bir zattır.  Kendisiyle yakından temas edenlerin ifadesine göre gayet tatlı konuşur ve küçük fıkraları pek nefis surette nakleder,  acı ve bazan Voltairien istihzayı elden bırakmaz.  Ve her vakit düşündüğünü açıkça söyler.

**

Russell’in felsefesini bir iki sayfada hulâsa et inek hakikaten güçtür.  Ancak biz burada gayet umumî bir fikir vermeğe çalışacağız :

Russell kendi felsefesini Amerika’nın Harward Üniversitesinde 1914 senesi mart ve nisan aylarında verdiği derslerde ilk defa olarak toplu bir surette ortaya koymuş ve bu dersler sonradan Haricî Aleme dair Bilgimiz: Our Knovvledge of the external vvorld ; (Ailen and unw’ın london); adı altında bir kitap şeklinde çıkmıştır.  Bu kitabın mukaddemesinde söylediği gibi Russell felsefesine yeni mantık yolile giren filozoflardandır.  Hatta yukarda dediğimiz gibi şu küçük kitabı (Felsefe meseleleri) yazdığı zaman ile (1912) Harward’da felsefe derslerini verdiği zaman arasında bilgi nazariyesinin bilhassa hissi mutalarile zaman,  mekân ve riyazî fizikteki madde beynindeki nispetler meselesinde pek farklı düşüncelere geçmiştir.  Binaenaleyh gene tekrar edelim ki Felsefe Meseleleri Russell’in kendi felsefesi değil,  ancak bütün felsefelere medhal hizmetini görecek muhtasar fakat faideli bir umumî bilgi nazariyesi eseridir.

Russell zamanımızdaki felsefeyi başlıca üç büyük tipe ayırıyor :

(1) Klâsik felsefe,  (2) Tekâmülcü felsefe,  (3) Yeni realizm namı altında doğan felsefenin ruhile uyuşmuş olan mantıkî atomism — Logical Atomism — Atomisme logique — Logisehe Atomismus.

Russell klâsik felsefe namı altında Descartesden başlayan akliyeci (Rationaliste) ve iftikarıyeci (İdealiste) felsefeleri yani tecrübeci (Empirist) felsefenin zıddı olan felsefeleri toplar.  Ve bu felsefenin Almanya,  Fransa ve İngiltere ve Amerika üniversitelerinde hâlâ mevkilerini muhafaza etmekle beraber çökmeğe yüz tutan bir kuvveti temsil ettiklerini söyler.  Ona göre bu tip felsefenin mensupları felsefe haricindeki malûmatlarını ilimden ziyade edebiyattan almışlar ve felsefelerini ve mantıklarını kurarken ilme daima uzak kalmışlardır.  Deskartes ile başlayan bu yeni felsefede orta zamanlarda olduğu gibi körkörüne değilse bile yine itikatsız bir surette Aristo mantıkini kabul etmiştir.

Bu felsefenin mantığında âlemin asıl ve mahiyeti hakkındaki birçok düşünceler arasından biri,  diğerlerini nakız ve selbetmek tarikile,  seçilerek yapıcı (Constructive) bir mantık yolu tutulurdu.

Halbuki Russell mantığın daha ziyade tahlilî olduğunu ve tahlil neticesinde âlemin mahiyeti böyle veyahut şöyle ve »fakat ancak bir türlü olduğunu söyleyecek yerde bu mahiyetin birçok türlü olabileceğini göstermek suretiyle muhayyelemizi hürriyete kavuşturduğunu iddia eder ki pek tabiî olarak böyle bir mantık bir metafizik binası kurmağa da müsait değildir.

Müellif ikinci tip felsefede Darvin’in tekâmül nazariyesinin bazan Spencer’in yaptığı gibi pek dar ve bazan da William James ve Bergson’un yaptığı gibi daha cesurane ve daha geniş bir tashihini görür ve bu felsefeden oldukça hafif ifadelerle adeta ehemmiyet vermez bir tarzda bahseder.  Rassel’in hele Bergson felsefesi hak ‘kında pek orijinal fikirleri vardır.  Bunları tetkik etmenin burası maattessüf yeri olmadığından geçiyoruz.

Üçüncü tip diye ayırdığı felsefe grubuna asıl kendi felsefesi de dahildir.

Russell bir kere bütün felsefenin esası mantık olduğu ve nasıl ki riyaziyat fizikin usulü ise mantığın da felsefenin usulü olduğunu kaydettik ten sonra,  Aristo mantğının çürük yerlerini tenkit eder.  Russell’e göre asıl İlmî mantık İtalyan Peano ve alman Freye’nin riyazi mantık tetkikleri ile başlar.  Bu iki müellif mantıktan aldıkları neticelere hep riyaziyenin tahlili ile vasıl olmuşlardır.  Vakıa bu yeni mantıkin felsefeden ziyade riyaziyata ait olduğunu ve fakat esas prensipleri ile felsefe üzerine pek çok tesirler yapması lâzım geldiğini iddia eder.

Çünkü ancak bu mantık sayesinde mücerret mefhumlar adeta riyazi işaretlerle hallolunan muadeleleri tahlil edebilir.  Meselâ kaziyelerde veyahut istidlâllerde (Inference) ifade ettikleri mevzudan başka olarak bir de bir şekil bir suret (forme) vardır ki,  bu suret vasıtasıyla kaziyeyi teşkil eden kısımlar birbirine bağlanır.  Faraza Sokrat fanidir, ,  filân zat kızgındır,  güneş sıcaktır diye yaptığımız kaziyelerin her üçünde de müşterek ve (dır) ile ifade olunan bir şey vardır ki işte bu mücerret şey kaziyelerin yalnızca suretinden (forme)i ibarettir.  Yoksa o kaziyeyi bilfiil teşkil eden akşamdan biri değildir.  Yine meselâ yalnız Sokratı alıp şu kaziyeleri yapsak: Sokrat Atinalıdır,  Ksantip ile evlendi,  baldıranı içti,  desek bu kaziyelerde müşterek olan şey Sokrattır,  halbuki suretler muhteliftir.  İşte felsefî mantıkta (yeni mantık) mühim olan bu suret meselesidir.  Pek bellidir ki mantıki suretlerin bilgisi mevcut olan şeylerin bilgisinden büsbütün başkadır.  Meselâ Sokrat baldıranı içti dediğimiz zaman husule gelen mantıkî suret ne Sokrat ve ne de baldıran gibi mevcut olan bir şey değildir; belki gayet mücerret (abstrait) bir şeydir.  Buna dilden de bir misal getirebiliriz: faraza uzun ve muğlak yazılmış bir cümle okuyalım Bu cümledeki bütün kelimeleri anlarız ve fakat birdenbire cümlenin manasını anlayamayız.  İşte bu halde biz kaziyeyi teşkil eden kısımları anladığımız halde,  kaziyenin veya cümleyi teşkil eden kazı yelerin suretlerini ^anlamamış oluyoruz.

Bütün istidlâllerde (Inference) esas yalnız ve yalnız surettir ve bundan dolayı felsefede man tıkî suret en mühim yeri tutmuştur.  Meselâ eski mantığın meşhur kıyas misalini alalım: Sokrat insan idi,  insanlar fanidir,  binaenaleyh Sokrat fanidir,  işte burada ne netice ve ne de mukaddemelerin birbirine münasebeti ne Sokrat oluşa,  ne fani oluşa ve ne de insan oluşa bağlı değildir.  Ayni kıyas şu suretle pek âlâ ifade olunabilir: Eğer bir şey muayyen bir vasfı haiz olursa ve bu vasfı haiz olan herhangi bir şey diğer muayyen bir vasfı da haiz olursa o halde (mevzu bahs olan) o şey muayyen diğer vasfı da haiz olur.  Görülüyor ki bu şekildeki istidlalde hiç bir (hususî),  cüzî (particulier) bir şey ve bir vasıf yoktur.  Bilâkis bütün kaziyeler umumî bir şekildedir.  İşte Russele göre kaziyelerin hepsi bu umumî şekle irca olunabilir.  Binaenaleyh teker teker cüz’î istidlallerle uğraşmak vakit kaybetmeden başka bir şey değildir

 [Bu fikri Profesör Reichenbach şu suretle daha ri¬yazi bir şekilde ifade ediyor : “Şunu da işaret edelim ki yeni mantık kaziye ile kaziyevî tabiler (fonclions proposiotionelle) arasındaki mühim farkı meydana çıkarmıştır.  Daha umumî bir mefhum olan bu fonction bir takım mutahvilleri (Variables) ihtiva eder.  Her ne vakit ki mütehavvilleria yerine muayyen kıymetler konu¬lursa fonction bir kaziye olur. La philosophle scientifique p 31].

Bundan başka Russell basit kaziyelerin mevzuu (sujet) mahmule (predicat) atfeden yalnız bir şekil olduğunu kabul etmek suretiyle eski mantı ğın hataya düştüğünü iddia eder.  Çünkü yeni mantıka göre bu tek şekil bir mevzua ancak bir takım vasıflar atfeden bir şekildir.  Halbuki bu şekil gramer noktainazarından umumî olsa bile felsefe noktainazarından umumî olmaktan çok uzaktır.  Meselâ “bu şey o şeyden daha büyüktür, ,  dediğimiz zaman bu şeye sadece bir vasıf atfetmiyoruz,  belki bu şeyin o şeye olan nisbe tini kastediyoruz.

Nitekim “o şey bu şeyden daha küçüktür, ,  dersek yine manayı ve mantık noktainazarından ayni şekli muhafaza ettiği halde gramer nokta-i nazarından mübteda ile haber yerlerini değiştirmiş ve cümle değişmiş oluyor.  İşte Russell’e bu suretle gramerin mantık üzerinde hiç bir tesiri olamayacağını söyleyerek nahvi şeklin mantıki şekli asla göstermediğini ifade ediyor.  Russell’e göre bu noktanın eski mantıkta tesbıt edilmemiş olması traditionel metafizikte birçok hatalara se bep olmuştur.

Russell mantıkta nisbet Relation (izafiyet) me selesine pek çok ehemmiyet veriyor ve onu muhtelif nevilere taksim ediyor.  Velhasıl onun için âlemdeki eşyanın tam tavsifi onların bir kataloğunu yapmaktan yani yalnız vasıflarıyla zikretmekten ibaret olamaz,  belki o eşyanın vasıflarıyla beraber birbirlerine olan nisbetlerin! de zikretmek elzemdir.  Eğer böyle vasıfları ve nisbetleri beraberce zikredersek ancak o vakit bir mantıki vakıaya (Loyical fact,  iogische Tatsache,  Fait lo gique) vasıl oluruz.  Meselâ Napolyon yalnızca bir mantıkî vakıa değildir,  belki Napolyon’un haris olması veyahut Jozefin ile evlenmesi mantıkî vakıadır.  Böyle bir mantıkî vakıayı ifade eden yani herhangi bir şeyin herhangi bir vasfı diğer bir şey ile olan herhangi bir nisbetini gösteren bir kaziyeye Russell “atomik kaziye, ,  ismini veriyor; bu kaziyeye atomik sıfatını veriyor çünkü bu kaziyeler birleşerek daha büyük moleküler kaziyeleri teşkil ediyor.  İşte bundan dolayıdır ki Russell felsefesine daha iyi bir isim bulamadığı için iptidada mantıkî atomizm — logical Atomism — ismini vermişti.

Bu atomik kaziyelerin gösterdiği atomik vakıalar ancak his ve idrak ile bilinen vakıalardır.

Binaenaleyh eğer biz bütün atomik vakaları bilse idik ve ancak bu bildiğimiz vakıaların atomik vakıalar olduğuna da kani olsa idik o vakit nazariye noktainazarından herhangi şekilde olursa olsun bütün hakikatleri istidlâl edebilirdik,  bu demektir ki yalnız mantık bütün hakikatleri bilmek için lâzım olan bütün cihazları vermiş olacaktı.  Fakat ilk atomik vakıaların bilgisi hususunda mantıkın hiç faidesi yoktur.

Saf mantıkta (Logique pure) atomik vakıalardan bahis bile edilmez.  O mantıkta yukarda gördüğümüz gibi ancak suretler (formes) vardır.  Adeta bir kadro gibi olan bu suretleri hangi eşyanın ve hangi vasıfların veyahut hangi nisbetlerin dolduracağı bizi alâkadar etmez.

O halde saf mantık (Logioque pure) atomik vakıalara tabi olmadığı gibi atomik vakıalar da o mantığa tabi değildir.  Böylece asıl mantık kablî (A priori) bir kutup ve atomik vakıalar ise tecrübî (tedribî ) Empirique bir kutuptur.  Fakat bu iki kutbun arasındaki saha felsefî mantıkta doldurulması lâzımgelen en mühim sahadır.

İşte bu sahada eski mantığın şartî,  umumî (küllî) diye tasnif ettiği ve Russell’in ise mo leküler (Moleculaire) dediği bütün kaziyeler vardır,  bu noktada Russell eski tecrübeci filozofların (Empirist Empiricuste) mantığından şu suretle ayrılıyor : Ona göre meselâ bütün insanlar fanidir gibi umumî hakikatler yalnız cüzî hakikatlerden istidlâl olunamaz.

Eğer umumî hakikatler bilinecek ise mutlaka ya bizzat bedihi olmalı veyahut hiç olmazsa biri yine bir diğer umumî hakikat olan mukaddemelerden istidlâl olunmalıdır.  Halbuki tecrübecilerin kullandıkları delillerin hepsi cüzî hakikatlerden çıkarılır.  Bundan dolayı eğer bir umumî hakikat bilgisi var ise evvel emirde tecrübî delillere dayanmayan yani yalnız his mutalarına (Sens data,  Les donnees de sensations,  Sims data) tabi olmayan bazı umumî hakikatlerin bilgisi olmak lâzımdır.

Halbuki eski tecrübeciler (Lock ve muakipleri gibi) bütün bilgilerimizin İrslerimizle husule geldiğini ve o hislere tabi olduğunu idddia ederlerdi.

Russell’e göre eğer bu fikri kabul edersek o vakit umumî ve küllî hakikatleri bildiğimizi söyleyemeyiz.  Halbuki mantıkta böyle umumî hakikatlerin bilgisi vardır.  Nitekim yukarda zikredilen “Sokrat bir insandır,  bütün insanlar fanidir,  binaenaleyh Sokrat fanidir,  kaziyelerinin tamiminden husule gelen şekle yani “Eğer bir şey muayyen bir vasfı haiz olursa ve bu vasfı haiz olan bir şey diğer muayyen bir vasfı da haiz olursa o halde o şey muayyen diğer vasfı da haiz olur. „ şekli pek umumî bir hakikati gösteriyor.  Yani her şeye ve her vasfa tatbik olunabilir ve bizzat bedihidir.  Yani hislerimizin vasıtasıyla istidlâl olunmuş bir kaziye değildir.

Velhasıl Russell’e göre mantık iki kısımdır,  birinci kısım kaziyelerin ne olduğunu ve ne gibi suretler alabileceğini tetkik eder ve atomik ve moleküler ve umumî kaziyelerin muhtelif nevilerini sayar.  İkinci kısım ise muayyen şekillerdeki kaziyelerin hakikatini gösteren yüksek derecedeki umumî kaziyelerden bahseder.

Bu ikinci kısım daha ziyade riyaziyat çerçevesine giriyor.  Çünkü riyaziyatın kaziyeleri en ince tahliller neticesinde hep bu umumî surî hakikatlere müncer olur.  Fakat yalnızca suretleri sayan birinci kısım felsefede en mühim ve en güç olan kısımdır.  Vakıa eski mantıkta olduğu gibi hüküm ve tasdik ifade eden kaziyelerde ancak mevzuun mahmule atfı sureti düşünülürse nisbetler dışarda kalarak bu köhne felsefede ve ilimde pek mühim olan zaman ve mekân meseleleri anlaşılmaz bir hale giriyor.  Demek ki yeni mantık diğer suretleri de tarif ve tespit etmekle felsefenin birçok mühim meselelerini halle doğru ilerlemiş oluyor.  Russell bu noktada çok ısrar eder.  Ona göre kaziyelerde yalnız bir mevzu-mahmul şekline bağlanıp kalma bilgi nazariyesini zayıflatır.  Hâlbuki yeni mantık mücerret tahayyül kuvvetimizi çoğalttığı gibi bize mürekkep ve girift vakıaların tahlilinde kullanabileceğimiz namütenahi muhtelif kaziyeler vermiştir.  Bu noktadan yeni mantık eski mantığın tamamen zıddıdır.  Çünkü eski mantıkta ilk bakışta mümkün gibi görünen faraziyelerden bir tanesi müstesna olmak üzere diğerlerinin gayri mümkün olduğu ispat edildiği gibi hakikatin muayyen bir karakteri olduğu da evvelden tesbit edilmiştir.

Halbuki yeni mantıkta bilâkis ilk bakışta mümkün gibi görünen faraziyeler şayanı kabul kaldıktan başka diğer faraziyeler daha konulur ve hepsi birden herhangi bir vakıanın tahlilinde serbestçe kullanılır.  Yani Russell’in kendi tabirince “eski mantık fikri zincirlere vurduğu halde yeni mantık fikre kanat verir.Ona göre yeni mantık felsefeye Gaiilenin fiziğe getirdiği inkişafı getirmiştir.  Yeni mantık ile felsefede insan kudretiyle hangi meselelerin halli kabil olduğunu ve hangilerinin hallinin bu insan kudretini aştığını anlamak kabil olmuştur.

Velhasıl Russell’in tuttuğu mantık eski organik mantık yerine konulan atomik bir mantıktır.  Yani Aristo’nun organik mantığına göre her şey başka şeylere olan nisbeti sebebiyle müteessir olur ve bir değişikliğe uğrar ve binaenaleyh bir şeyi gereği gibi bilirsek o şey ile nisbete giren diğer bütün şeyleri ve binaenaleyh bütün kâinatı da bilebiliriz.  Halbuki yeni mantığa göre bir şeyin batını karakterini iyice bilmekle diğer şeylerle olan nisbetini bilmek mümkün değildir.  Russell’in burada Leibniz’den aldığı bir misali vardır: Meselâ Avrupa’da bulunan bir adamın karısı Hindistan’da vefat etse karı ile koca arasındaki nisbet dolayısıyla bu vefat anında o adamın batınî mahiyeti de müteessir olarak bir değişiklik husule gelir.  Halbuki aklı selim,  bunu asla kabul etmez.  Bu değişiklik husule gelse bile ancak kara haberi aldıktan sonra husule gelir,  der,  işte yeni mantığın düşünüşü de böyledir.

Russell,  Alomisme Logique ismi altında tuttuğu usul ile bütün tecrübelerimizi en son cüzülerine kadar tahlil eden yola girmiştir.  Vakıa bu usul Lock ve onun muakkipleri olan eski İngiliz tecrübecilerinin usulü ise de Russell onlardan gayet esaslı bir noktada ayrılıyor.  Lock ve muakkipleri bir mürekkep küllü- ı cüz’ülerin bir araya gelip teşkil ettikleri yekûndan ibaret olduğunu iddia ettiği halde,  Russell bir mürekkep küllün anasırına ayrılınca haiz olduğu evsafı kaybettiğini tamamen tasavvur etmiş ve bir mürekkep küllün o küllü teşkil eden eczanın herhangi bir surette yekdiğerile nisbette bulunmalarından ileri geldiğini kabul etmekle nisbetlerin mürekkep küllün evsafta oynadığı mühim rolü hakkile tanımıştır.

Russell eski mantığa karşı çok amansız hücumlar eder.  Hatta yeni eserlerinin birinde [B.  Russell.  The Scientlfic outlook p.  43.] “Aristo insan ırkının başına bir felâket olmuştur denilebilir,  bugüne kadar birçok üniversitelerde onun halâ okutulan mantıki birçok saçmalar ile doludur, demeğe kadar varır.  Hatta eski mantığın kıyaslar ile olan istidlâllerine büyük bir ehemmiyet vermez.  Russell için kıyas (Syllogisme) ile yeniden bir bilgi elde etmek te mümkün değildir.  Meselâ Sokrat bir insandır. . .  ilâh,  kıyasını alırsak bütün insanların fani olduğunu ve Sokratın da insan olduğunu bildikten sonra kıyasın neticesinde Sokrat’ın da fani olduğunu yeniden öğrenmiş yani bu hususta yeni bir bilgi kazanmış bulunduğumuza Russell kail olmaz.  O der ki “Kıyas üniversiteler mensuplarının (akademik âlimlerin) korkaklığını,  tereddüdünü gösteren bir abideden başka bir şey değildir, ,  o ancak ilimde olduğu gibi istikra (Induction) usulile yeni bir bilgi elde edileceğine kanidir.  Fakat istikra,  tecrid (abstractı’on) ve tecrübeden istidlâl gibi İlmî usullerin de bir hududu olduğunu kabul eder.  Meselâ istikranın mahiyet ve nazariye bakışından muteber olup olmadığına dair Hume’in gösterdiği şüphelerden biri hâlâ bu noktanın nazarî bir surette halledilmemiş olduğuna inanmaktadır.  Bu mühim meseleyi halle başlayarak büyük felsefesini kuran Kant bile Russell için meseleyi daha karışık bir hale koymaktan başka bir şey yapmamıştır [Russell Sclentific Outlook p.  p.  83.].

İşte mantık hakkında bu fikirleri yürüten Russell’in felsefesindeki bilgi nazariyesi idealist felsefedeki bilgi nazariyesinden başlıca şu suretle ayrılır: Kant’dan beri bilinen şeylerin bilgimiz dolayısıyla bir değişikliğe uğradıkları ve binaenaleyh bilgi ile bilinen şey arasında bir mütekabil tesir (Interaction) olduğu ve bilinen şeyin bilgimizden ileri gelen bazı karakteristik evsafı bulunduğu iddia olunmakta idi.

Hatta bir şeyin tarafımızdan bilinmeden mevcut olması mantıkça mümkün olmadığı bile iddia edilmişti.  (Kant bu son iddiada bulunmuş değildir. ) Bu iddia kabul olunursa bilmek vasıtasıyla eşyanın kazandığı havas ve evsaf her şeyin malik olması lâzımgelen havas ve evsaf olmak lâzım geliyordu (ki buradan meşhur Categorie nazariyesine giriliyordu. )

O halde biz bilgi şartlarını iyice tetkik edersek yalnız bu şartlar vasıtasıyla şeeni âlem hakkında bir çok bilgiler elde edebilirdik.  Halbuki Russell’in mensup olduğu felsefe bunu kabul etmiyor ! Ona göre bilgi bilinen şey üzerine yeni bir şey ilâve etmez ve bilinmeyen şeylerin mevcut olmaması için en küçük bir sebep bile yoktur.  ‘‘Binaenaleyh bu felsefede bilgi nazariyesi önümüzdeki kâinat sırlarının kilitlerini açacak bir anahtar değildir. , ,  Bu anahtar olsa olsa yavaş yavaş ve daimi bir say ile çalışan ilmin elindedir.  

[Profesör Reichenbach’da ayni fikri şu suretle ifade ediyor:

“Başlangıç noktasını kâinatın hali hazırdaki ilminden (Science de l’univers) almayı bilen bir bilgi nazariyesini tercih etmek isteriz ki bu nazariyenin verdiği felsefî neticeler muasırlarımızın İlmî zaferleri kadar yüksek bir dereceye,  çıkar. .

La Philosophie Scientlfique p.  10]

Russell’in felsefesinin ilim diye kabul ve istinat ettiği en mühim ilimler riyaziyat ve fiziktir.  Bilhassa riyaziyat prensipleri,  müellif için felsefe ile en sıkı münasebette olması lâzım gelen ve felsefeye en çok yardım eden bahistir.  Riyaziyat en yüksek derecede yakinî haiz olan kablî bilgileri ihtiva eder.  Felsefe de en ziyade bu kablî bilgilere gözünü dikmiştir.

Halbuki ta eski zamandan beri (meselâ E’ea’lı Zenon’dan beri) idealist filozoflar riyaziyatın felsefede muteber olamayacağını ileri sürmüşlerdir.

Yeni zamanlarda Kant ve Hegel’de ayni fikri ifade etmişlerdi.  Halbuki on dokuzuncu asırdan itibaren Lobatchevski tarafından gayri Euklidi (Non Euclidien) hendesek eşfedilince Kant’ın Euclid hendesesinin tecrübenin üstünde tamamen doğru ve yakinî bilgileri gösterdiği hakkındaki fikri sarsıldı ve Lobatchevski ve muakkiplerinin mesaisile Euclid mütearifelerinin de tecrübenin üstünde ve kablî olmadığı ve mantık ile isbatı ve yahut reddi mümkün şeyler olduğu meydana çıktı.  Diğer taraftan meşhur Alman riyaziyeci ve mantıkçısı Freye hesabın da mantıktan çıktığını isbat etti.

Russell’e göre riyaziyat prensiplerindeki bütün bu yenilikler kerrat cedveli kadar şüphesiz şeyler olduğu halde filozoflar bu hakikatlere karşı göz yumdular.  Halbuki Russell’in mensup olduğu felsefe bütün bu neticeleri göz önünde tutuyordu.  Bundan sonra riyaziyat prensiplerinin ortaya koyduğu riyazî mantık ile felsefe de yapıcı (Constructif) bir yola girdi.  Fakat bu felsefenin yapıcı oluşu,  eski felsefenin yapıcı oluşu gibi birdenbire tam bir sistem halinde ortaya çıkmak değil belki ilimde olduğu gibi yavaş yavaş tecrübeler,  sınamalar ile ortaya çıkan bir yapıcılıktır.

Russell’in felsefesi iptidada riyaziyat prensiplerinden ilham alarak,  riyazi mantık usullerini kullanarak başlamış olmakla beraber sonraları bilhassa Einstein’in izafiyet nazariyesi Quantum nazariyesinin keşfi üzerine daha ziyade riyazi fizik ile sıkı sıkıya münasebete girmiştir.  Artık filozof felsefesinde zaman ve mekândan bahsederken Einstein’in (zaman mekân) mefhumundan başka bir şey kullanmaz,  maddeden bahsederken onun için madde muhtelif kudret (Energie) Quantumlarından (Quanta) başka bir şey değildir.  Binaenaleyh Russell eski materyalistlerden yani maddeyi katı ve cevheri mahiyette görenlerden tamamen ayrılmıştır.  Onun için madde en son keşiflerden ve en son riyazi düsturlardan çıkan neticelere göre bir dalgalar sisteminden ibarettir,  işte yeni fiziğin bu neticelerinin tesiri altında Russell “Tabiatte atlamalar,  sıçramalar yoktur» manasındaki lâtince darbı meseli inkâr ediyor ve tabiatte ittisal (Continuite) değil bir ittisalsizlik (Discontinuite) olduğunu kabul ediyor [Natura non focit saltam yahut Natura non facit saltus.  Bu darbı meselin »on kelimesini iki türlü de zikrederler. Hangisinin gramerce doğru olduğunu lâlinistler tayin etsin Russell bu darbı meselden bahsederken lâtince darbı mesellerin hiç birisinin doğru olmadığını hiddetle söyleyecek kadar ileri gider.].  Meselâ; Planck’ın keşfettiği Quantum nazariyesine göre ziya neşreden bir cismin ancak vakit vakit yani fasılalarla sıçramalar halinde ziya Quantumları neşrettiği gibi.

Bundan başka yine yeni fiziğin tesiri altında ilimde determinizmin (Determinisme’in) sarsılmış olduğunu kabul ediyor; meselâ elimizdeki İlmî kanunlar vasıtasıyla bir atomun içindeki elektron ve protonlar arasındaki vaziyetin ne şekil alacağını evvelden tayin edemeyeceğimiz fikrini tasvip ediyor ve 250 seneden beri ilimde bir mutlak hükümdar gibi hükmünü süren sıkı bir muayenniyet (Determinismes rigoureux) den vazgeçmek lâzım geldiğini de düşünüyor.  Fakat Russell bu noktada pek sevdiği ve felsefe ile oğraşanlar için lâzım saydığı reybî (ceptique) [şüphe] zihniyete dönerek atomun istikhalde hal ve vaziyetini tayin edemememizin sebebini bilgilerimizin noksanında bulmak istiyor.  Kendisi daha eski eserlerinde meselâ “Haricî âlem hakkındaki bilgilerimiz, ,  (1914) bu noktada şüpheli,  reybî değil katî olarak gayri muayyeniyetin (lndetermination) bizim cehaletimizden ileri geldiğini söyler.  Hatta tıpkı Laplace’in tahayyül ettiği gibi kâinatın bütün kütlelerini,  onların hareketlerini ve vaziyet ve süratlerini ve bunları gösteren tefazulî muadeleleri

bilen bir “üst insan, ,  (un surhomme) yahut bir ruhu âlem (Weltğeistin) bilgileri ile istikbalin her hususta evvelden kestirileceğim kabul eder ve daha ileri giderek maziyi bilmemiz yalnız istidlâl ile değil belki hafızamız sayesinde olduğunu düşünürken istikbal için de bir hafızamızın olmamasını sırf tesadüfe atfetmeğe kadar varır.  Şimdi ise kat’î bir determinizmin artık yeri olmadığını kabul ederken eşyanın istikhaldeki hal ve vaziyetini istatistik! (yani ihtimali) kanunlarla tayini kabil olduğunu ilâveden çekinmiyor.

Hatta bu ihtimalîlik noktasından yine mantığa dönerek istikra (Induction) ve müşabehet (Analogie)nin de ihtimali netice verdiğini söylüyor.  Diğer taraftan genç fizik âlimi Heisenberg’in koyduğu gayri muayyeniyet prensibini (Principe de l’indetermination,  Principle of uncetainty,  Principle of indeterminacy, Unbestimheitsrelation. ) [Bu tabirlerdeki Principe kelimesi yerine şimdilerde çok kere Almanların kullandığı relation kelimesini kullanıyorlar,  ve gayri muayyeniyet yerine de İncertitud diyorlar. ] Yani bir elektronun vaziyet ve süratini ayni zamanda tayin edememek prensibini de inkâr etmemekle beraber bunun doğrudan doğruya determinizmi yıkarak serbest irade (Libre arbitre) akidesini dirilttiğini de kabul edemiyor ve bu prencpten istifa de ile ditıdarane bir sertliğe koşan âlimleri ve bilhassa İngiltere’nin büyük astronomi âlimleri Eddington ve James Jeans’ı şiddetle tenkit ediyor.

Görülüyor ki Russell bu muayyeniyet ve gayri muayyeniyet davasının içinden çıkmak için tabiat kanunlarının kat’î değil ihtimali (istatistikî) kanunlar olduğunu açıkça kabul ederek ve bu noktada Reichenbach ve onun Erkemtniss mecmuasındaki arkadaşlarile bir fikre gelmiştir denilemez.  [Relchenbach’ın ilimde istatistikî kanunlar ve ihtimaliyet prensipleri hakkındaki fikirler'ini kısaca öğrenmek için La philosophie scientifique ismindeki küçük risalesine ve yahut Atom und Kosmos adlı küabına ve fakat esaslı malûmat almak isteyen mütehassıslar ise Stetiğe Warcheinlichkeitofolgen ve Axiomatik der Wahrscheinlichkeitsrechnung ismindeki eserlerine müracaat etmelidirler. ]

İşte yeni fiziğin maddeyi böyle bir dalgalar paketi (Paquets d’ondes) haline getiren yeni keşifleri ve bilhassa değil insan ruhunun hatta fizik ölçü aletlerinin,  bir fotoğraf makinesinin,  bir kronometrenin bile izafiyet nazariyesinde bir enfüsiyet (Subjectivite) almasını Russell kendi felsefesinde mühim bir yer tutan ve esasen Avrupa’da Ernest Mach ve Amerika’da W.  James ile başlayan Monisme fikrini takviyede çok isabetli ve maharetli bir surette kullanır.

Ve der ki: Alemde herşey bir takım vakalardan Event’lerden mürekkeptir.  Russell’e göre bir vaka zaman içinde küçük bir imtidadı,  sürmeyi (Duration) ve mekân içinde küçük bir tehayyüz (Extension)u haiz olan bir şeydir.

Yahut izafiyet nazariyesine uydurarak söylersek,  zaman — mekânın küçük ve mütenahi bir parçasını işgal eden bir şeydir.  Vak’a eğer kısımlardan mürekkep ise o kısımlar ayrı ayrı bir nokta ve bir an değildir ; belki bir nokta—an Point instant dır.  Bir şimşeğin görülmesi bir otomobil lâstiğinin patlamasının işitilmesi ve bir kurbağanın elde soğuk bir his bırakması gibi his mutaları hep birer vaka olduğu gibi his mutalarımızı teşkil etmeyen ve meselâ şimşeğin havada hasıl ettiği elektrik! değişmeler de birer vakadır.  Binaenaleyh eski felsefelerde ruhu esas tutan ideelistlerin ruh ve maddeyi esas tutan materyalistlerin madde diye kabul ettikleri en son ve yüksek hakikatler,  bunların üstünde daha iptidaî bir şeyin (stuff) değişme vakaları sebebiyle muhtelif bünye (structure)de tezahurundan hasıl olan vatkalardan ibarettir.  Bu halde esasta mevcut olan tek bir şey vardır.  Bu da ne ruhtur ve ne de maddedir,  uğradığı değişmeler bazan ruh ve bazan madde halinde bir vaka gösteren neutre bir şeydir—(Stuff) V.  ve bundan dolayı felsefenin bir ismine de (Monisme neutre,  Neutral monism) diyorlar.

Fakat burada izah olunacak bir nokta vardır Yukarda söylediğimiz gibi Russell’in felsefesi esas olarak ilme dayanan bir felsefe olduğundan bir taraftan realist bir felsefe olduğu kadar ilmin vakalarda kabul ettiği çokluğu (Multiplicite)de kabul ettiği için diğer taraftan da Pluraliste bir felsefe olmak lâzım gelir.  Fakat nihayette iş bütün âlemin mürekkep olduğu muhtelif ve çok ve şeeni vakaların en son mahiyetini sormağa dayanınca idealistlerin anasırın aslında ruhu ve materyalistlerin maddeyi görüşlerini ret ettikten sonra hepsini bir neutre şeye irca ederek monism’e birlikçiliğe erişiyor.

Bundan başka Russell fizik riyaziyatta ilimlerden ve meselâ biyolojiden bahsederken o kadar heyecanlı değildir.  Hattâ bir eserinde âlem hakkında bir fizikçi gözü ile felsefe yaparken biyolojiye geçerek felsefe yapmayı dünyaya ait büyük meseleler konuşup dururken bir mahalle meselesine geçmeğe teşbih eder.  Biyolojide onun ehemmiyet verdiği bahis yine tehavvül ve tekâmül nazariyesidir (Evolution et transformisme).  Bunda da Darwin’in hatalarına işaret etmekle beraber yeni biyolojide erişilen yüksek neticelere yine hep o esas üzerinde varıldığını ve fakat bu nazariyenin Spencer’in ve hattâ Bergson’un yaptığı bir felsefeye esas olacak kadar tashihi mümkün olduğunu iddia eder.

Russell’in psikolojide zihni son zamanlarda meşhur rus fiziyolojisti Pawlow’un açtığı meşrut refleksler (Reflexes conditioneles) ile hayli meşguldür.  Ona göre psikoloji ancak bu refleksler bahsinin terakkisile bir ilim haline girecektir.

Bu noktadan bakılınca Russell’i Amerikalı doktor Watson’un (Behaviourism Peychologie de Comportement) denilen psikolojisine taraftar gibi görmek kabil ise de o Watson’un fikirlerini tamanıen kabul etmiş değildir.  Meselâ onun gibi batını müşahede (Introspection) muzır bir batıl itikat (superstitution) u reddetmediği gibi fikri de söze (kelâm) a irca etmez.  Her halde psikolojinin bir ilim olarak felsefeden ayrılması lâzım geldiğine kani olmakla beraber Bâhaviourist’lerin çok aşırı İlmî fikirlerine de Safdilâne Realizm lâkabını vermekten çekinmez.

Russell’ın felsefeye dair en mühim eserlerinden olan Ruhun Tahlili (Anoiysis of Mind) isimli kitabı okunursa insan aklında ihsasat sensation ve hayallerden (Images) mürekkep bulunduğu ve bunların dimağdaki fizikî vakıaların ayni olduğunu kabul ettiği anlaşılır.

O psikoloji ile fizik arasındaki farkın tetkik ettikleri vakıaların ayrı ayrı şeyler olmasında değil belki vakıaları izah için koymağa çalıştıkları kanunlarda olduğunu kabul eder ve fiziğin bünye (structue) işleri ile,  psikolojinin ise keyfiyet quaiite işleri ile uğraştığını söyler.

Russell eski feylesoflar gibi mantığı,  bilgi nazariyesi,  metafiziği,  psikolojisi ve ahlâkı ile tam bir felsefe sistemi kurmuş bir filozof değilse de yine bu bahislere temas etmiştir.  Ancak ahlâkı o,  felsefeden addetmez.  Fakat bu ahlâka dair de çok orijinal fikirleri vardır.  Hele İçtimaî ahlâk hususunda çok aykırı fikirler ortaya atmıştır.

Fakat bütün bu fikirlerin asıl felsefesile sıkı bir münasebeti olmadığından burada o bahse girmiyoruz.  Mamafih felsefede ilme bukadar kuvvetle bağlı olan Russell içtimaiyatta yalnız îlmin bir heyeti içtimaiyeyi tamamen mesut edeceğine kani değildir.

The Scientific Outlook adlı son eserinde buna dair bir bahis vardır.  Bu bahiste sırf ilim üzerine müesses bir cemiyet ütopisi yaptıktan sonra böyle bir cemiyette sanat ve edebiyatın nasıl vücude geleceğini bir türlü anlayamıyor.  Çünkü böyle bir cemiyette, insan fikir ve hissinin bu iki mühim eserini yani sanat ve edebiyatı vücude getirecek heyecanlar olamıyacaktır.  Diğer taraftan böyle sırf ilim üzerine kurulmuş ütopik bir cemiyette eğlenceler ve sporlar belki insanların zevk ve hazlarını temin edecek ve fakat onlara hiçbir vakitde derunî bir haz ve sevinç veremeyecektir.  Bu cemiyeti teşkil eden fertler zamanla âdeta müteassıp zahidler tipini alacaklar ve ideallerinin yolunda “umumun menfaati namına» diyerek bazılarının cezalandırılmasına kadar varacaklardır.  Vakıa böyle bir cemiyette Devlete sadakatsizlik ve itaatsizlikten başka cezayı mucip olacak bir cürüm ve günah pek de düşünülemeyeceğinden bu yeni tip zahitlerin günahkârları cezalandırmak ilcaları (inpulsion) dönüp dolaşıp ilmî tecrübelerde hızını alacaktır.  Yani bilginin terakkisi için tecrübî psikologların,  hayatî kimyacıların ve hekimlerin İlmî tecrübelerile fertlere daha ziyade eziyet etmeleri caiz görülecek ve nihayet bu suretle bu “ilmî din» de kurbanlarını isteyecektir.  İşte böyle aşksız,  muhabbetsiz,  sanatsız,  edebiyatsız yalnızca bilgi ve ilim ile ve derunî haz ve sevinci temin etmeyen bir kudret ile idare olunan âlem de “yavaş yavaş kararacak ve her tarafı dehşet kaplayacaktır.  Ya nihayet pek büyük bir kan fırtınası içinde bu âlem bitecek veyahut insanlar yeni baştan aşka,  muhabbete ve derunî haz ve sürura erişeceklerdir, , .

“Karanlıktan sonra nur,  gözyaşından sonra sevinç olacak. „

İşte görülüyor ki Russell’in böyle ilim üzerine kurulmuş bir cemiyeti tasvirinden onun felsefesinde ilme tamamen dayanmış olmasına rağmen içtimaiyatta ilme o kadar sarılmıyor.  Ve böyle bir cemiyette ilmin de din gibi nassî bir şekil alacağından korkuyor.

Velhasıl zamanımızın büyük bir riyaziyat prensipleri mütehassısı ve pek orijinal bir filozofu olan Bertrand Russell her şeyden evvel rasyonalist ve sonra realist ve bir cihetten monist ve bir cihetten de mantıkî atomist bir mütefekkirdir.  Düşünce tarzı itibarile her şeyden şüphe etmeyi sever ve hakikati araştırmakta reybiliğin (scepticisme) faidesine kaildir. Fakat onun reybiliği scepticisme mesleğinin piri olan Elis’li Pyrrhon’un reybiliği gibi kahramanca bir reybilik değildir.

O reybiliği (şüpheciliği) şu üç noktada toplar :

— Eğer mütehassıslar bir rey üzerinde birleşirlerse bu reyin aksine olan rey katiyen doğru addedilemez.

— Eğer mütehassıslar bir meselede bir reyde tamamen toplanamamışlarsa mütehassıs olmayan bir kimse tarafından o meselede kati bir fikir edinmek kabil değildir.

— Eğer mütehassısların hepsi bir meselede müsbet ve katî bir rey vermek için kâfi deliller olmadığını söylerlerse alelade bir adam bu hususta bir hüküm vermekten çekinmelidir.

Bu tarzda bir septik olan Russell’in şüphesiz olarak ifade ettiği bir fikir varsa o da eski metafiziğe inanmamasıdır. En son günlerde(eylûl 1935) Parisde Sorbonda kurulan İlmî felsefe kongresinden çıkarken Lnrd Russell’in bir gazeteciye söylediği son söz şu olmuştur :

“Metafizik ölmüştür.  Bu dinlediğiniz konferanslar hep onun cenazesi başında söylenen nutuklardır.”

[Russell’in felsefesi esas olarak riyaziyat ve fizikî ilimleri almış olması ve ilmin dışında kalan eski metafiziği kabul etmemesi ve mantığının da riyazî mantık esası üzerinde yürümesi itibarile son senelerde bir taraftan Reichenbach ve Carnap tarafından tesis olunan Erkemtniss revüsünee ve diğer taraftan Vıyanada Verein Erust Mach-Wiener Kreis cemiyetine mensup filozoflar arasında inkişaf eden İlmî felsefe cereyanına yakından temas eder.  Hattâ bu yeni filozoflar kendi mesleklerine bir dereceye kadar uyan İngiliz,  filozofların başında Russell’i zikrederler. ].

Dr.  Adnan Paris 1935.

Sh: 3-36

Kaynak: Bertrand Russell,  FELSEFE MESELELERİ,  (1912. The Problems of Philosophy. London: Williams and Norgate) İngilizceden Türkçeye çeviren Abdülhak Adnan ADIVAR,  YENİ KİTAPÇI Ankara Caddesi No.  1936

FELSEFE MESELELERİ -Abdülhak Adnan ADIVAR

 

FELSEFE SORUNLARI -Vehbi HACIKADİROĞLU

PARADOKS / Bertrand Russell



 

DİN ve BİLİM – Bertrand Russell


Türkçesi: HİLMİ YAVUZ

CİNCİLİK VE TIP

İnsan bedeninin ve onun hastalıklarının bilimsel incelemesi, büyük ölçüde Hıristiyanlık öncesinden artakalan ve modern çağlara kadar kilise nüfuzunun olanca ağırlığıyla desteklenen bir sürü kör inançla savaşmak zorunda kaldı. Belirli ölçüde de olsa bugün bile böyle bir savaş süregitmektedir. Hastalık, kimi zaman, işlenen bir günahın Tanrı eliyle cezalandırılması, ama çoğu kez cinlerin işi sayılıyordu. Hasta, ancak azizlerin aracılığı (ya doğrudan doğruya, ya da onların kutsal emanetleri ile), dualar, kutsal yerleri ziyaretle, ya da (eğer hastalık cinlerin işiyse) cinleri kovmak, bir de hem cinlerin, hem hastanın dayanılmaz bulacağı işlemlerle iyileştirilebilirdi.

Bu işlemlerin büyük bir bölümünü haklı gösterecek kanıtları İncil’de bulmak olanaklıydı; kuramın geri kalan bölümü Kilise Babaları’nca geliştirilmiş, ya da bunların öğretilerinin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Aziz Augustinus «Hıristiyanlara musallat olan bütün hastalıkların cinlerin işi olduğu» görüşündeydi: «Cinler, özellikle, yeni vaftiz edilmiş Hıristiyanlara, evet, giderek, yeni doğmuş suçsuz bebeklere işkence ederler» diyordu. Şurasını belirtmek gerekir ki, Kilise Babaları «cinler» derken, Hıristiyanlığın gelişmesinden kudurgan bir öfke duydukları düşünülen Pagan Tanrılarını kastediyorlardı. İlk Hıristiyanlar Antik Yunan Tanrılarının varlığını inkâr etmiyorlar, ama onları (daha sonra Milton’un Paradise Lost’unda benimseyip öne sürdüğü gibi) «Şeytanın Uşakları» sayıyorlardı. Nazianzeli Gregoire, ilaçların bir işe yaramadığını, kutsanmış ellerin hastaya dokunmasının çoğu kez etkili olduğunu söylüyordu. Kilise Babaları bunlara benzer daha birçok görüş öne sürmüşlerdir.

Kutsal emanetlerin hastalığın iyileştirilmesinde etkili olduğu inancı, ortaçağ boyunca hızla gelişti. Bu görüş bugün bile ortadan bütünüyle kalkmış değildir. Kutsal emanetlere sahip olma, kilise için olduğu kadar, bu kilisenin bulunduğu kent için de bir gelir kaynağıydı; Efeslilerin Aziz Paulus’a başkaldırmalarına neden olan iktisadi etkenlerin yeniden ortaya çıkmasına yol açıyorlardı. Kutsal emanetlere olan inanç, bu emanetlerin sahteliklerinin meydana çıkarılmasına karşın, gene de çoğunlukla sürüp gitmiştir. Sözgelimi Azize Rosalia’nın Palermo’da yüzyıllarca muhafaza edilip hastalıkları iyileştirmede büyük etkinliği olduğu söylenen kemiklerinin, dinle ilgisi olmayan bir anatomist tarafından incelendiğinde, keçi kemikleri oldukları anlaşılmıştır. Ama gene de bu kemikler hastaları iyileştirmeye devam etmiştir. Bugün, bazı hastalıkların inançla iyileşebildiğini, bazılarınınsa iyileşmediğini, biliyoruz. Kuşkusuz, bir hastanın apansız iyileşip ayağa kalktığı «mucizesi» görülmemiş değildir; ama bilim dışı bir ortamda efsaneler, gerçeği abartır, bu yolla iyileştirilebilecek histeri kökenli hastalıklarla, patolojiye dayalı bir tedaviyi gerektiren hastalıklar arasındaki farkı ortadan kaldırırlar.

Taşkın bir duygusallık ortamında bir efsanenin yayılması 1914-1918 savaşı sırasında olağanüstü örneklerine tanık olduğumuz bir konudur: Rusların savaşın ilk haftalarında İngiltere üzerinden Fransa’ya geçtikleri efsanesi yayılmıştı o sıralarda. Bu gibi inançların kökenleri, eğer kesinlikle saptanabilirlerse, doğrulukları görünüşte su götürmez tarihsel kanıtlarda neye inanmak gerektiği konusunda tarihçilerin çok işine yararlar. Bu konuda, eşine az rastlanır bütünlükte bir örnek Loyola’nın arkadaşı ve Doğu’daki cizvit misyonerlerinin ilk ve en seçkini

Aziz Francis Xavier’in sözde mucizeleridir.[ Bu konu, White’nin bu kitabı yazarken pek çok yararlandığım Warfare of Science with Theology’sinde eşsiz bir yetkinlikle incelenmiştir.]

Aziz Francis, uzun yıllar, Hindistan’da, Çin’de ve Japonya’da yaşamış, 1552 yılında da ölmüştür. O ve yol arkadaşları, bugün elimizde bulunan uzun mektuplar yazarak, misyoner çalışmaları konusunda bilgi vermişlerdir. Ama, bu mektupların hiçbirinde Aziz Francis’in yaşadığı süre içinde bir mucizeyi gerçekleştirdiğine dair bir belirti yoktur. Peru’daki hayvan türlerinden dolayı şaşkınlığa düştüğünü daha önce belirttiğimiz cizvit papazı Jode De Acosta, paganları Hıristiyan yapma çabalarında Aziz Francis ve arkadaşlarının mucizelerden yararlanmadıklarını açıkça ifade etmektedir. Ama Aziz Francis’in ölümünden hemen sonra onun yarattığı mucizelerden söz edilir olmaya başlanmıştır. Mektupları Japon dilinin güçlüklerine değinen ve iyi çevirmenlerin azlığından yakınan imalarla dolu olmasına karşın, Aziz Francis’in dil öğrenme konusunda olağanüstü bir yetisi olduğu; bir keresinde yol arkadaşları gemide susuzluktan yakınırken, deniz suyunu içme suyuna döndürdüğü, haçını denize düşürdüğü, bir yengecin haçı bulup ona getirdiği anlatılmaya başlanmıştır. Bu son hikâye daha sonraki yıllarda onun haçı denize düşürmediği, bir fırtınayı durdurmak için denize attığı biçimini almıştır. 1662 yılında aziz ilan edilirken, Vatikan yetkililerine, Francis Xavier’in mucizeler gösterdiğinin kanıtlanması gerekmiştir; çünkü bu kanıtlar olmaksızın kimse aziz ilan edilemezdi. Papa onun dil öğrenme konusundaki olağanüstü yetisini resmen onayladı ve Xavier’in lambaları petrol yerine kutsal su kullanarak yakmasından özellikle, pek duygulandı. Bu Papa, Galileo’nun söylediklerini inanılmaz bulan Papa Urbino VlII’di. Aziz Francis Efsanesi yayılmaya başladı, öyle ki Papaz Bouhours’un 1682 yılında yayımladığı biyografisinde Aziz Francis’in sağken 14 ölüyü dirilttiği yazılıdır. Katolik yazarlar, bugün bile onun mucizeler yarattığına inanırlar; nitekim Papaz Coleridge, 1872 yılında yayımlanan Aziz Francis biyografisinde onun dil öğrenme konusundaki olağanüstü yetisinden yeniden söz etmektedir.

Bu örnek, Aziz Francis Xavier olayından daha az sayıda belgelerin bulunduğu dönemlere ait mucize söylentilerine ne ölçüde inanılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Hastaların mucizevi iyileşmelerine Katolikler kadar Protestanlar da inanıyorlardı. İngiltere’de «the King’s evil» adı verilen bir hastalığın, Kral’ın dokunmasıyla iyileşeceğine inanılmaktaydı, Kral II. Charles, bu ermiş hükümdar, 100.000 hastaya dokunmuştu. Majeste hükümdarın özel cerrahı, Kral’ın dokunması sonucunda 60 kişinin iyileştiğini belirten bir rapor yazmıştır. Bir başka cerrah ise, değme hekimlere pes dedirten yüzlerce hastanın, Kral’ın bir dokunuşu ile iyileştiklerini gözleriyle görmüştür (tabii, kendisi söylüyor bunu). Kutsal Dua Kitabı’nda Kral’ın iyileştirme mucizelerini gösterdiği sırada okunacak özel bir dua bile vardı. İyileştirme mucizesi yetisi James II., William III ve Kraliçe Anne’e geçtiyse de Hannover hanedanında süregitme olanağını bulamadı.

Ortaçağda sık sık görülen korkunç veba ve öteki salgınlar, kimi kez cinler, kimi kez de Tanrı’nın gazabına bağlanıyordu. Kilise adamlarınca Tanrı’nın öfkesinden sakınmak için en çok salık verilen yöntem, kiliseye toprak bağışlamaktı. 1680 yılında veba salgınının Roma kentini kasıp kavurması, yok yere ihmal edilen Aziz Sebastian’ın öfkesine bağlandı. Aziz Sebastian için bir anıt dikildi ve salgın duruverdi. Rönesans’ın en yüce çağında, 1552 yılında, Romalılar o sırada kenti kırıp geçiren veba salgınına yanlış bir teşhis koydular. Bu salgının cinlerin, başka bir deyişle eski tanrıların öfkesinden ileri geldiğini sandılar ve Koliseum’da Jüpiter’e bir öküz kurban ettiler. Bunun bir yararını görmeyince Meryem Ana ile Azizlerin gönlünü almak için geçit törenleri düzenlediler, bu da bilmeleri gerektiği gibi, çok daha etkili oldu.

1348 yılında başgösteren Kara Ölüm, çeşitli yerlerde çeşitli kör inançların ortaya çıkmasına neden oldu. Tanrı’mn öfkesini yatıştırmada en çok başvurulan yollardan biri, Yahudi öldürmekti. Bavyera’da 12.000, Erfurt’ta 3.000 Yahudi öldürüldü; Strasbourg’da da 2000 Yahudi diri diri yakıldı. Bunu başkaları da izledi. Yalnızca Papa, bu çılgınca kıyımları protesto etti. Kara Ölüm’ün en belirgin etkilerinden biri de Sienna’da görüldü. Kara Ölüm’den önce Sienna Katedralinin daha da genişletilmesi kararlaştırılmış, yapım çalışmaları bir hayli ilerlemişti. Ama, başka kentlerin başına gelenlerin farkında olmayan Siennalılar; vebayı böylesine görkemli bir katedral istemekle kapıldıkları gururun cezası, günahkâr Siennalılar için özel olarak gönderilmiş bir tanrısal yıkım saydılar. Katedral inşaatını durdurdular. Bitmemiş katedralin kalıntıları, Siennalılar’m tövbelerinin bir anıtı olarak bugün öylece durmaktadır.

Hastalıklarla savaşmakta kör inançlara dayalı yöntemler herkesçe en etkin araç sayılmakla kalmadı, tıp biliminin gelişmesi de büyük ölçüde kösteklenmiş oldu. Hekimliğin en bellibaşlı uygulayıcıları, Müslümanlar’dan edindikleri bilgileri kullanan Yahudiler’di. Yahudi hekimlerin büyücülük yaptıklarından kuşkulanıldı; doğrusu, Yahudi hekimler belki de bile bile, bu kuşkuyu sömürmediler değil, çünkü bu, hastalardan daha fazla ücret almalarına yardım ediyordu. Anatomi bilimi, hem bedenin yeniden dirilmesi (resurrection) öğretisini güç duruma sokuyor, hem de kilisenin kan akıtılmasından tiksinen tutumuna aykırı düştüğü için günah sayılıyordu. Bedenin kesilip biçilmesi, Papa Bonifacius VlII’in yanlış anlaşılan bir yazılı emri yüzünden hemen hemen bütünüyle yasaklanmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Papa Pius V. «beden rahatsızlıklarının çoğunlukla günahtan ileri geldiğini» öne sürerek hekimlerin önce bir papaza başvurmaları ve hasta üç gün içinde günah çıkarmazsa tedaviden vazgeçmeleri gerektiğini belirterek bu konudaki eski papalık kararlarını yineledi. O çağlarda tıbbın ilkel durumu dikkate alınırsa bu, belki de, yerinde bir karardı.

Akıl bozukluklarının tedavisi, tahmin edileceği gibi, özellikle, kör inançlara dayalıydı; bu durum tıbbın öteki dallarındaki kör inançlarla tedavi eğiliminin ortadan kalkmasından çok sonraya kadar devam etti. Delilik, insanın içine şeytanın girmesi olarak yorumlanıyor, bu yorumu desteklemek için Incil’den gerekçeler bulup çıkarılabiliyordu. Kimi kez cin çıkarma, kutsal bir emanete dokunma ya da kutsal bir kişinin cini kovmasıyla iyileştirilebiliyordu hasta. Kimi kez de dine büyücülük de karışıyordu. Sözgelimi: «Bir insanın içine şeytan girer de onu içerden bir hastalıkla buyruğu altında tutarsa acı bakla, kıvırcık hindiba, ban otu ve sarmısak karıştırılıp kusturucu bir içki yapılır, sonra buna biraz bira, biraz da kutsanmış su katılımdı.

Doğrusu, bu gibi yöntemlerin büyük bir zararı yoktu, ama kötü ruhları kovmak için tutulacak en iyi yolun, ona işkence etmek, ya da gururunu kırmak (Şeytan’ın Düşüşüne gururu neden olmuştu çünkü) olduğu düşünülmeye başlayınca iş değişti. Pis kokular, iğrenç maddeler kullanılmaya başlandı. Cinleri kovma duası iyice uzadı, giderek, ağza alınmaz müstehcen sözlerle doldu. Bu yöntemlerle Viyana cizvitleri, 1583 yılında 12.562 şeytanı kovdular. Ama bu gibi ılımlı yöntemler başarısızlığa uğrayınca, hasta kırbaçlanıyor, eğer kötü ruh çıkıp gitmemekte direnirse bu kez de işkenceye başvuruluyordu. Böylece yüzyıllar boyu zavallı deliler, barbar işkencecilerin eline bırakıldılar. Bu barbarlığa yol açan kör inançlara inanılmamaya başlanıldığı çağlarda bile, delilere çok sert davranılması gerektiği geleneği yürürlükte kaldı. Hastayı uyutmamak, bir yöntemdi; kırbaçlamak bir başka yöntem. Kral George III. delirince, ona adamakallı dayak attılar, oysa şeytana, aklı başında olduğu zamanlardakinden daha fazla kapılmış değildi.

Ortaçağda deliliğin tedavisi büyücülükle sıkısıkıya ilgiliydi. İncil, «bir büyücüyü yaşatmayacaksın» der (Exod xxii. 18). Wesley, gerek bu söze, gerekse buna benzer olanlara dayanarak «büyücülükten vazgeçmek, gerçekte, İncil’den vazgeçmek» sayılır» diye düşünüyordu. Bence haklıydı da. [Büyücülüğün çökmekte olduğu bir çağda bu inanca karşı açılan savaşta Exodus’tan «büyücü» diye çevrilen kelimenin gerçekte «zehirleyici» anlamına geldiği görüşünü benimsersek iş değişir. Endor büyücüsünü bu bile açıklamaya yetmez.] İnsanlar İncil’e inandıkları sürece, onun büyücüler ile ilgili buyruklarını yerine getirmek konusunda ellerinden geleni yaptılar. İncil’in bugün bile ahlak alanında geçerli bir değeri olduğunu savunan çağdaş liberal Hıristiyanlar, buna benzer metinlerin ve İncil’in ahlak davranışlarına yön verdiğine içtenlikle inandıkları için milyonlarca suçsuzun işkence ile öldürüldüklerini unutmamak eğilimindedirler.

Büyücülükle ilgili konular hem ilginç, hem de karanlık konulardır. İnsanbilimciler en ilkel topluluklarda bile dinle büyünün birbirinden ayrıldığını gösteren kanıtlar bulmuşlardır; ama insanbilimcilerin bu ayrım için uyguladıkları ölçüler, kendi bilim alanları için geçerli olsa bile, bizim gibi falcılık ve falcıların uğradıkları kötü davranışları incelemek durumunda olanlar için uygun ölçüler değildir. Bu nedenledir ki Rivers Melanezya üstüne yazdığı Medicine, Magic and Religon (Tıp, Büyü ve Din, 1924) adlı çok ilginç kitabında şöyle demektedir: «Büyü derken, insanın belirli birtakım ayinlerden yararlandığı pratiklerin bütününü kastediyorum. Ayinlerin etkinliği insanın kendi gücüne ya da bu ayin ve pratiklerde kullanılan belirli nesnelerin özünde ya da niteliklerinde bulunduğu varsayılan güçlerle bağlıdır. Öte yandan din ise, etkinliği yalvarma ve yakarı ayinleri yoluyla aracılığı istenen daha yüce bir gücün istemine bağlı olan bir şeydir.» Bu tanım, bir yandan kutsal taşlar gibi bazı cansız nesnelerin garip gücüne inanan, öte yandan da insandışı bütün ruhların insana üstün olduğunu varsayan topluluklarla ilgili incelemelerimizde bizim için yeterli bir tanım olmaktadır. Ama gerek Ortaçağ Hıristiyanlığı, gerekse Müslümanlık için bu iki durumun hiçbiri geçerli değildir. Simyacı taşında, ya da sonsuz hayat suyunda (âbı kevser) garip birtakım güçler varsaydıkları doğrudur, ama bu güçleri bilimsel saymak olanaklıdır: Çünkü bunları elde etmek isteyenler deneylere dayanıyorlardı; üstelik, onlardan beklenen nitelikler de sözgelimi radyumda bulunan niteliklerden daha olağanüstü, daha garip, değildi. Ortaçağda anlaşıldığı kadarıyla büyü ruhları ama özellikle kötü ruhları sürekli olarak yardıma çağırıyordu. Melanezyalılar arasında iyi ve kötü ruhlar arasında bir ayrım gözetildiğini belirten bir kanıt yoktur, ama bu ayrım Hıristiyan öğretisi için temel bir ayrımdır. Tanrı gibi, şeytan da mucizeler yaratabilir: Ama şeytan kötü insanlara, Tanrı ise iyi insanlara yardım için yaratır mucizeleri. Kutsal Kitap’tan anlaşıldığına göre İsa’nın yaşadığı çağda Yahudiler de bu ayrımı biliyorlardı; çünkü İsa’yı, Beelzebub’un yardımı ile cinleri (kötü ruhları) kovmakla suçlamışlardı. Büyücülük ve cadılık, ortaçağda, özellikle ama bütünüyle değil, dinsel suç sayılıyordu, bunların günah sayılması, ancak cehennemlik güçlerle işbirliği yapmalarındandı. Garip olan şu ki şeytan kimi zaman başka bir kişi tarafından yapılırsa erdem sayılabilecek bazı işler yapmak durumundaydı. Sicilya’da ortaçağlardan bu yana kesiksiz süregelen (ya da çok yakın bir geçmişe kadar süregelmiş olan) kukla oyunları geleneği vardır. 1908 yılında Palermo’da bu oyunlardan birini görmüştüm: Karl V. ile Mağripliler arasındaki savaşları konu alan bir oyundu bu. Bu oyunda Papa, büyük bir muharebeden önce şeytanın yardım vaadini sağlıyor ve savaş sırasında da şeytan gökyüzünden Hıristiyanlara yengi sunarken görünüyor. Bu eşsiz sonuca karşın, Papa’nın davranışı uygun karşılanmıyor ve Karl V. yengiden yararlanmakla birlikte bu olayı duyunca irkiliyordu.

Bugünlerde büyücülük tarihi konusunda uzmanlaşmış kişilerce kabul edilen bir görüşe göre, büyücülük, Hıristiyan Avrupa’da, eski pagan kültlerinin ve Hıristiyan düşüncesinde kötü ruhlarla özdeşleşmiş pagan tanrılarına tapınmanın kalıntısıdır. Pagancılığın büyü ayinlerine karıştığını gösteren kanıtlar sayıca çoksa da, büyücülüğü salt bu kaynağa bağlamak ortaya büyük güçlükler çıkarmaktadır. Hıristiyanlık öncesi Antikite’de büyü, cezası olan bir suçtu; Roma’daki On İki Levha’ da büyücülüğe karşı bir yasa vardı. MÖ 1100 yılında Ramses Ill.’ün haremindeki bazı kadınların ve bazı subayların kralın balmumundan bir heykelciğini yaptıkları ve onun ölümüne neden olacak bir büyü uyguladıkları biliniyor. Yazar Apuleius, büyücülük suçundan yargılandı, zengin bir dulla evlenmiş, bu da oğlunu büyük ölçüde tedirgin etmişti. Bununla birlikte Apuleius, tıpkı Othello gibi, yargıçları dul kadını elde etmek için büyü değil, ama doğal çekiciliğini kullandığı konusunda kandırmayı başarmıştır.          ,

Başlangıçta cadılık salt kadınlara özgü bir suç sayılmıyordu. Kadınların bu konuya eğilmeleri XV. yüzyılda başladı ve cadıların XVIII. yüzyılın sonuna doğru ağır işkencelere uğratılması yaygınlaşıncaya kadar sürdü. Papa İnnokenti VIII., 1484 yılında büyücülüğe karşı bir kararname çıkardı ve büyücüleri cezalandırmak için iki engizisyon yargıcını görevlendirdi. Bu yargıçlar 1489 yılında, Malleus Malefıcarum (Suçlu Kadınların Çekici) adlı ve yetkisi kabul edilen bir kitap yayımladılar. Kitapta büyücülüğün erkekten çok kadına vergi bir uğraş olduğu belirtiliyordu; çünkü kadınlar temelde erkeklerden daha kötü yürekliydiler. O çağlarda büyücülere karşı yöneltilen suçlamaların çoğu, onların kötü hava koşullarına neden olduklarıydı. Büyücü olduklarından kuşkulanılan kadınlara sorulacak sorular bir liste halinde düzenlenmişti; bu sorulara karşılık, istenen yanıtlar alınıncaya kadar da, beden organları gerilerek işkence ediliyordu onlara. Yapılan tahminlere göre 1450-1550 yılları arasında yalnızca Almanya’da, büyük çoğunluğu diri diri yakılan yüz bin büyücü öldürülmüştür.

Doğrusu, işkencelerin bütün ağırlığıyla egemen olduğu çağlarda bile, birkaç gözüpek akılcı çıkıp, fırtınaların, dolu sağanaklarının, gök gürlemesi ve yıldırımların, kadınların fendi sonucunda meydana geldikleri görüşünü kuşkuyla karşıladıklarını söylememiş değillerdir. Ama bu gibilere karşı acımazsızca davranıldığı da bir gerçektir. Nitekim, XVI. yüzyılın sonlarına doğru, Treves Üniversitesi rektörü ve Seçici Prenslik Mahkemesi başyargıcı Flade’ın sayısız büyücüyü mahkûm ettikten sonra, içine bir kurt düşmüş ve onların işkenceye dayanamayıp suçu üzerlerine almış olabileceklerini düşünmeye başlamıştır. Bunun sonucunda büyücüleri mahkûm ederken gönülsüz davranmaya koyulunca, ruhunu şeytana satmakla suçlanmış, büyücülere uyguladığı işkenceler bu kez ona uygulanmıştır. Sonunda Flade de, büyücüler gibi, suçu üzerine almış ve 1589 yılında önce boğulup sonra yakılmıştır.

Büyücülere işkence etmekte Protestanlar da Katoliklerden aşağı kalmamışlardır. Bu konuda James I. özellikle, pek ateşli davranmıştır. Cincilik üstüne bir kitap yazmış ve İngiltere’deki krallığının ilk yılında, Coke, İngiliz başsavcısı ve Bacon Avam kamarasında milletvekili iken, büyücülüğe karşı olan yasadaki cezaları daha da şiddetlendiren bir emirname çıkarmıştır. Bu emirname 1736 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Birçok kişi işkence ile öldürülmüştür. Bunlardan birinde hekim sıfatıyla hazır bulunan Sir Thomas Browne, Religio Medici (Hekim Dini) adlı kitabında şöyle demektedir: «Her zaman cadıların var olduğuna inanmışımdır, şimdi de inanıyorum; cadılara inanmayanlar yalnızca onların varlığını inkâr etmekle kalmazlar, ruhları dolaylı yoldan ve eninde sonunda dinsizliğe değil ama, tanrıtanımazlığa sürüklenmiş olur». Gerçekte, Lecky’nin de belirttiği gibi «hayaletlere ve cadılara inanmamak, XVIII. yüzyıl kuşkuculuğunun en belirgin özelliğiydi. Ama başlangıçta sadece, sözünü sakınmayan özgür düşünceli kimselerin böyle düşündüklerini söylemek gerekir.»

Cadılara karşı girişilen kovuşturmanın İngiltere’dekinden çok daha sert olduğu İskoçya’da James I., Danimarka’ya yaptığı deniz yolculuğu sırasında başgösteren fırtınanın nedenini keşfetmekte eşsiz bir başarı gösterdi. Dr. Fian adında biri, ağır ve dayanılmaz işkencelerden sonra, bu fırtınaya büyük bir kalburla Leith sahillerine çıkan birkaç yüz cadının neden olduğunu itiraf etti. Burton’un History of Scotland (İskoçya Tarihi) adlı kitabında (Cilt VII, sayfa 116) belirttiği gibi «İskandinav sahillerinden gelen cadıların da ötekilerle işbirliği yapmasıyla olayın önemi arttı; bu iki grup cadı, elbirliğiyle, cincilik yasalarıyla ne büyük şeyler başarabileceklerini denediler böylece». Fırtınayı cadıların çıkardıklarını itiraf eden Dr. Fian, bu itirafını hemen geri alınca, işkence büsbütün ağırlaştırıldı. Ayak kemikleri birçok yerinden kırıldıysa da, Dr. Fian itiraf etmemekte diretti, işkenceleri izleyen James I. bunun üzerine, yeni bir yöntem buldu: Dr. Fian’ın tırnakları söküldü, parmak uçlarına sivri iğneler sokuldu. Ama, o çağda yaşamış olan birinin belirttiği gibi «şeytan onun yüreğinin derinliklerine öylesine işlemişti ki, daha önce itiraf ettiği suçu sonuna kadar inkâr etti.» Sonunda da diri diri yakıldı. [Bkz. Lecky, History of Rationalism in Europe, Cilt, I., sayfa: 114.]

İskoçya’da büyücülüğü suç sayan yasa, İngiltere’deki yasayla aynı zamanda, 1736 yılında yürürlükten kaldırıldı. İskoçya’da büyücülüğe inananların sayısı hâlâ çoğunluktaydı. 1730 yılında yayımlanan bir hukuk kitabı yazarı «geçmişte cadıların yaşadığı, bunların bugün de var oldukları gerçeğinden daha kesin ve apaçık bir şey düşünülemez; bu konuyu, Tanrı’nın izniyle, kriminoloji üstüne yazacağım bir kitapta aydınlığa kavuşturmayı düşünüyorum» diyordu. İskoçya resmi kilisesinden ayrılan önemli bir grubun önderleri, 1736 yılında, çağın ahlak bozukluğunu dile getiren bir bildiri yayımladılar. Bu bildiri dansın ve tiyatronun gelişmesine göz yumulmasından yakınmakla kalmıyor ama «büyücülere karış olan yasaların son günlerde bir büyücüyü yaşatmayacaksın diyen Tanrı Yasasının anlamına aykırı olarak, yürürlükten kaldırılmasından» da dert yanıyordu. [Burton, History ofScotland, Cilt: VIII, sayfa: 410.] Bununla birlikte o tarihten sonra büyücülüğe olan inanç, İskoçya’daki aydınlar arasında büyük bir hızla azalmaya başlamıştı.

Batı ülkelerinde büyücülüğün cezalandırılması işine son verilmesinin aynı zamana rastlaması dikkati çekicidir. İngiltere’de Anglikanlar büyüye Puritanlardan daha çok inanmaktaydılar; Crowell’in iktidarda bulunduğu Commonweatlth döneminde (1649-1658) büyücülükten idam edilenlerin sayısı, Tudor (1485-1649) ve Stuart (1660-1668) hanedanlarının egemen oldukları yıllarda idam edilenlerin sayısından az değildi. Restorasyon dönemiyle Stuartlar işbaşına gelince (1660), büyüye karşı kuşku duymak moda oldu, büyücülükten dolayı idam edildiği bilinen sonuncu kişinin idam tarihi 1682’dir; bununla birlikte idamların 1712 yılına kadar devam ettiği de söylenmektedir. 1712 yılında İngiltere’nin Hertfordshire bölgesinde, o bölgenin din adamlarının kışkırtmasıyla bir büyücülük davası açılmıştı. Yargıç, büyücülükle bir suç işlenebileceğine inanmadığından jüriye bu yolda uyarmada bulunmuştu; jüri sanığı gene de mahkûm ettiyse de karar iptal edildi; bu da kilise adamlarının büyük protestolarına yol açtı. Büyücülere yapılan işkencelerin İngiltere’dekinden çok daha yaygın olduğu Iskoçya’da, bu duruma, XVII. yüzyılın sonundan başlayarak yavaş yavaş daha seyrek rastlanır oldu, bir büyücünün yakıldığı en son tarih 1722 ya da 1730’dur. Fransa’da ise, en son büyücü 1718’de yakıldı. XVII. yüzyılın sonunda New England’da korkunç bir büyücü avı görüldüyse de, bir daha böyle bir şeye rastlanmadı. Buna karşılık büyücülükle ilgili halk inançları her yerde devam etti; bugün bile bazı uzak köylerde bu inançlara rastlanmaktadır. Bu türden son olay 1863 yılında Essex’de görüldü: Yaşlı bir adam komşuları tarafından büyücülükle suçlanarak linç edildi. Büyücülük yasağının kalkması İspanya ve İrlanda’da çok daha geç gerçekleşti. İrlanda’da büyücülüğe karşı olan yasa 1821 yılma kadar yürürlükte kalmıştır. İspanya’da ise 1780 yılında bir cadının diri diri yakıldığı bilinmektedir.

History of Rationalism (Rasyonalizmin Tarih) adlı kitabında büyücülük konusuna enine boyuna değinen Lecky, büyücülüğe olan inancın bu konuda öne sürülen kanıtlarla değil de, doğa yasalarına olan inancın yaygınlaşması yoluyla çöktüğü olgusuna işaret etmektedir. Bu, gerçekten ilginç ve garip bir olgudur. Lecky, daha da ileri giderek, büyüye inananların öne sürdükleri kanıtların, karşı olanların kanıtlarından daha ağır bastığını belirtir. Bu, büyüye inananların Incil’den alıntılar yapabilmeleri, karşı tarafın ise İncil’e her zaman inanılmaması gerektiğini söyleyebilecek durumda bulunamamaları yüzünden, pek de şaşırtıcı gelmemelidir. Dahası, en yetkin bilim kafaları, bir yandan daha olumlu işlerle uğraşmaları, bir yandan da bir düşmanlığı üzerine çekmekten korkmaları dolayısıyla, halkın kör inançlarının üzerine eğilmek gereğini duymamışlardır. Olaylar onların haklı olduklarını göstermiştir. Newton’un araştırmaları, insanları, Tanrı’nın başlangıçta dünyayı yarattığına ve istediği sonuçlar bir daha onun aracılığını gerektirmeden sağlasın diye doğa yasalarını yürürlüğe koyduğuna inanmaya götürmüştür. Tanrı, ancak Hıristiyan dininin gönderilişi gibi olağanüstü ve önemli durumlarda işe karışabilirdi. Protestanlar Hıristiyanlığın ilk ve ikinci yüzyılında mucizelerin yer aldığına, ondan sonra bir daha mucize olmadığına inanıyorlardı. Eğer Tanrı dünya işlerine mucizeler yoluyla karışmaktan vazgeçmişse, şeytanın mucizeler göstermesine izin vermesi olacak iş değildi. Fırtınalara, süpürge sapına binmiş kocakarıların neden olduğu görüşünü yerle bir edecek bilimsel bir meteorolojinin gelişmesi söz konusuydu. Uzun bir süre gök gürlemeleri ve yıldırımlara doğa yasalarını uygulama günah sayıldı; çünkü bunlar özellikle Tanrı’nın eylemleriydi. Bu görüş, paratonerlere karşı görülen itirazlarda da belli olmaktadır. Nitekim 1775 yılında Amerika’nın Massachusetts eyaleti büyük depremlerle sarsılınca rahip Dr. Price, yayımlanan bir vaazında, depremlerin, «ileri görüşlü Bay Benjamin Franklin tarafından buğulanan sivri demirlerden» meydana geldiğini söylüyor ve şöyle diyordu: «Bu demirler Boston’da New England’ın başka herhangi bir yerinden çok daha fazladır. Onun için Boston her yerden daha çok sarsıldı. Ah! Tanrının güçlü elinden kurtulmanın yolu yoktur». Ama bu uyarmaya karşın Bostonlular «sivri demirleri» dikmeye devam ettiler, depremler de bundan dolayı daha sık görünmedi. Newton’dan bu yana rahip Dr. Price’ınkine benzer görüşlerde sezilmeye başlanan kör inanç kokusu yavaş yavaş artmaya başladı. Doğal olayların akışının mucize yoluyla etkileneceği inancı yavaş yavaş yok olurken, büyücülüğe olan inanç da, zorunlu olarak ortadan kalktı. Büyücülüğün kanıtları hiçbir zaman çürütülmedi; artık üzerinde durup düşünmeye değer bir konu olmaktan çıkmıştı çünkü.

Görüldüğü gibi, bütün bir ortaçağ boyunca hastalıkların iyileştirilmesi ya da önlenmesi ya kör inançlara ya da bütünüyle rastgele yöntemlere dayanıyordu. Anatomi, ya da fizyoloji olmadan bilimsel bir girişimi gerçekleştirmek olanaksızdı; anatomi ve fizyoloji ise, insan bedeninin kesip biçilmesini gerektiyordu, oysa kilise buna kesinlikle karşıydı. Anatomiyi ilk kez bilimsel temellerine oturtan Vesalius, imparator Charles V.’in özel hekimi olduğu için, bir süre, resmi kovuşturmadan yakayı sıyırmayı başardı, çünkü imparator, sevdiği özel hekiminden uzak kalırsa sağlığının kötüye gideceğinden korkuyordu. Charles V’in hükümdarlığı sırasında Vesalius’la ilgili olarak toplanan bir dinbilimciler konferansı, insan bedeninin kesip biçilmesinin günah olmadığına karar verdi. Ama sağlığına Charles V’den daha az düşkün olan Philip II. kral olunca, kuşkulu bir kişiyi korumak için bir neden görmedi; Vesalius da bundan böyle kesip biçecek ölü bedenleri bulamaz oldu. Kilise, insan bedeninde yok edilemez bir kemik olduğuna ve bu kemiğin yeniden dirilişte bedenin özünü oluşturacağına inanıyordu. Vesalius, bu konuda yöneltilen bir soru üzerine, insan bedeninde böyle bir kemiğe rastlamadığını itiraf etti. Bu kötüydü, ama belki o kadar da kötü değildi. Aristoteles’in fiziğin ilerlemesini kösteklediği ölçüde Galen de tıbbın ilerlemesini kösteklemişti. Galen’in öğrencileri, aman vermez bir düşmanlıkla Vesalius’un ardına düştüler, sonunda da onu mahvetmenin bir yolunu buldular. Vesalius, ailesinin izniyle bir İspanyol soylusunun cesedini kesip biçerken, ölünün kalbi güya, (düşmanlarının iddiasına göre) neşterin altında canlılık belirtileri göstermiş. Bunun üzerine cinayetle suçlandı ve Engizisyona curnallandı. Neyse ki Engisizyon, kralın Vesalius için şefaatte bulunması üzerine onun, Kutsal Topraklara bir hac gezisi yaparak günahlarını affettirmesine karar verdi, bu amaçla çıktığı deniz yolculuğunda gemisi bir kazaya uğrayıp batınca Vesalius, yüze yüze kıyıya çıkmayı başardıysa da bitkin düşerek öldü. Ama Vesalius’un etkileri süregitti. Öğrencilerinden Fallopius seçkin çalışmalar yaptı; böylece hekimlik, insan bedeni içinde nelerin olup bittiğini anlamak için açıp bakmanın gerekli olduğuna yavaş yavaş inanmaya başladı.

Fizyoloji anatomiden daha sonra gelişti. Fizyolojinin, kan dolaşımını bulgulayan Harvey (1578-1657) ile bilimsel bir temele oturtulduğu söylenebilir. Vesalius gibi, Harvey de bir saray hekimiydi, önce James I’in, sonra da Charles F‘in özel doktoru oldu. Ama Charles I. tahttan uzaklaştırıldıktan sonra bile, Vesalius’un başına gelenler onun başına gelmedi. Çünkü aradan geçen yüz yıl, özellikle Protestan ülkelerde, hekimlikle ilgili konuların çok özgür bir anlayışla ele alınmasına yardım etmişti. Bununla birlikte İspanyol üniversitelerinde kan dolaşımının varlığı XVIII. yüzyılın sonuna kadar kabul edilmedi ve insan bedeninin kesilip biçilmesi tıp öğretiminin bir bölümü sayılmamakta devam etti.

Çok zayıflamış olmasına karşın, eski dinbilimsel önyargılar, ne zaman şaşırtıcı bir bilimsel buluş ortaya çıksa, yine hortlamakta gecikmiyorlardı. Çiçek hastalığına karşı bağışıklık sağlayan aşı, kilise adamlarının büyük protestolarıyla karşılaştı. Sorbonne, dinbilimsel gerekçelerle çiçek aşısının uygulanmasına karşı çıktı. Bir Anglikan papazı, yayımladığı bir vaazında Hazreti Eyüb’ün çıbanlarının, şeytan’ın yaptığı aşıdan ileri geldiğine kuşkusu olmadığını belirtti. İskoç rahiplerinden birçoğu, birlikte yayımladıkları bir manifestoda, aşıyı «Tanrı’nın cezasından kaçma girişimi» olarak nitelediler. Bununla birlikte, aşının uygulanması sonucunda çiçek hastalığından ölenlerin sayısında öylesine göze çarpar bir azalma görüldü ki, hastalığa karşı korunma duygusu, dinbilimcilerin göz korkutmalarından daha ağır basmaya baladı. Dahası, 1768 yılında Rusya İmparatoriçesi Catherine çiçek aşısı oldu, oğluna da aşı yaptırdı. İmparatoriçe ahlak açısından örnek alınacak biri değildi belki ama, dünya işlerindeki ileri görüşlülüğüne diyecek yoktu.

Anlaşmazlıklar yatışmaya başlamıştı ki çiçek aşısının bulunması ortalığın yeniden karışmasına neden oldu. Kilise adamları (ve hekimler), aşıyı «Göklere, hatta Tanrının istemine bir başkaldırma» saydılar; Cambridge Üniversitesi’nde aşıya karşı vaazlar verildi. Montreal’de büyük bir çiçek salgınının başgösterdiği 1885 yılında bile, kentin Katolik halkı kilisenin de desteği ile aşı olmamakta direndi. Bir Katolik papazı «Çiçek hastalığı salgınına uğramamız, geçen yılki karnaval şenliklerinde durmadan yiyip içerek Tanrıyı gücendirmiş olmamızdandır» diyordu. Kiliseleri çiçek salgınına uğrayan bölgenin tam ortasında bulunan Oblate Papazları, aşıyı lanetlemekte devam ettiler; dinibütünler, Tanrı’ya olan inançlarını çeşitli yollardan gösterecek yürek temizliğine güvenmeye çağrıldılar; kilise hiyerarşisinin de onayı ile tören düzenlendi; dualarda tespih kullanılması, özellikle belirtildi»[ White, a.g.e., Cilt: II, sayfa. 60.]

Dinbilimin insanoğlunun acılarının azaltılmasına engel olmak için işe bir kez daha kalkışması, uyuşturucunun (anestezi) bulgulanması üzerine oldu. 1847 yılında Simpson, çocuk doğumunda uyuşturucunun kullanılmasını salık verince kilise adamları ona Tanrı’nın Havva’ya söylediği şu sözü hatırlatmakta gecikmediler: «Çocuklarını acı çekerek doğuracaksın.» (Genesis, iii.16). Kloroform ile uyuşturulursa kadın çocuklarını acı çekerek doğurabilir miydi? Simpson, uyuşturucunun erkeklere verilmesinde bir sakınca olmadığını, çünkü Tanrı’nın kaburga kemiğini çıkarırken Adem’i derin bir uykuya soktuğunu öne sürdü. Ama erkek din adamları, doğum sırasında kadınların acı çekmelerinin önlenmesine bir türlü yanaşmadılar. Genesis kitabının yetkisinin tanınmadığı Japonya’da kadınlar, hâlâ, acıyı yapay yollardan hafifletmeden doğum sancısına katlanmak durumundadırlar. Bundan, erkeklerin kadınların acı çekmelerinden haz duydukları, bu yüzden de acı çekmenin önlenmemesi konusunda tutarlı bir gerekçe olmadığı zamanlarda bile, herhangi bir dinsel ya da ahlaksal ilkeye tutunarak kadınlardan sabırla acıya katlanmalarını istedikleri sonucu çıkar. Dinbilimin zararı, zorbaca içgüdüler yaratmakta değil, zorbaca içgüdülere sözde yüce bir ahlak değeri bağışlamakta, karanlık ve barbar çağlardan kalan işlemlere, görünüşte kutsal bir nitelik tanımaktadır.

Dinbilimin tıpla ilgili sorunlara karışması bugün sona ermiş değildir; doğumun kontrolü ve bazı durumlarda çocuk aldırmaya yasalarla izin verilmesi çağımızda bile, İncil’in ve kilise kararlarının etkisi altındadır. Sözgelimi bundan birkaç yıl önce Papa Pius XI.’in evlilik konusunda yayımladığı bir kararnameye bakalım. Bu kararnamede Papa, doğum kontrolünü uygulayanların «doğaya karşı günah işlemiş, temelde kötü ve utanç verici bir davranışta bulunmuş olacaklarını» öne sürmekteydi. Papa ayrıca şöyle diyordu: «Bu yüzden Tanrı’nın bu korkunç suçu büyük kötülük saymasına ve kimi kez ölümle cezalandırmasına şaşmamak gerekir». Papa, Genesis’in xxxviii. bölümünün 810 satırları konusunda Aziz Augustinus’un söylediklerini de aktarıyor, doğumun kontrolünün lanetlenmesi için bu gerekçeler yetiyordu. Ekonomik kanıtlara gelince Papa da bu konuda şunları söylemekteydi: «Çocuklarını büyütmekte büyük güçlüklerle karı karşıya bulunan anababaların acıları yüreğimizi derin üzüntülere boğmaktadır»; ama «temelde kötü olan davranışları yasaklayan Tanrı yasasının bir kenara bırakılmasını haklı gösterecek bir güçlük tanımıyoruz». «Tıpla ya da hastalığın iyileştirilmesiyle» ilgili nedenlerle, (sözgelimi gebe bir kadının hayatını kurtarmak gibi), gebeliğin önlenmesi, haklı gösterilmesi olanaksız sayılmakta ve «suçsuz ceninin öldürülmesi anlamına gelen bir davranışı haklı göstermeye yeterli bir neden söz konusu olabilir mi? Böyle bir davranış, ister anaya ister çocuğa yöneltilmiş olsun Tanrı’nın buyruğuna ve doğa yasasına («Öldürmeyeceksin») aykırıdır bu» denilmekteydi. Kutsal Kitap’ m «Öldürmeyeceksin» sözünü ele alan Papa, bu sözle idam cezasının ya da savaşların kastedilmediğini öne sürdükten sonra, şunları ekliyordu: «İşinin ehli ve dürüst doktorlar, hem ananın hem de çocuğun sağlığını koruyarak övgüye değer bir iş yapmış olmaktadırlar. Buna karşılık, yanlış bir acıma duygusu ya da, sözde tıp biliminin gereğini yerine getiriyorum diye ananın ya da çocuğun ölümünü göze alanlar, soylu hekimlik mesleğine yakışmayan kişilerdir». Böylelikle Katolik kilisesinin öğretisi İncil’deki bir metne dayandırılmakla kalmıyor, bu metnin en erken evresindeki insan embriyonuna da uygulanıyordu. Bu uygulamanın nedeni, herhalde, embriyonun, dinbilimin «ruh» adım verdiği şeye sahip olduğu inancıydı. [Dinbilimciler önceleri erkek embriyonun kırkıncı, dişi embriyonun ise sekseninci günde bir «ruh»a sahip olduğuna inanıyorlardı. Şimdiyse bu konudaki en yetkili görüş her iki cins için bu sürenin kırk gün olduğudur. Bkz. Needham, History of Embryology, sayfa: 58. ] Bu gibi öncüllerden çıkarım yoluyla varılan sonuçlar, yanlış ya da doğru olabilir; ama her iki durumda da sonuç, bilimin kabul edebileceği bir sonuç değildir. Papa’nın sözünü ettiği olaylarda doktorun ananın ölmünü önceden tahmin etmesi, onun cinayet işlediği anlamına gelmez. Çünkü doktor, tahminde bulunurken bundan kesinlikle emin değildir; ana, bir mucizeyle kurtulabilir belki de.

Gördüğümüz gibi dinbilim, ahlak sorunlarının da işe karıştığı sanılan durumlarda, hâlâ, hekimliğe burnunu sokmaktadır; ama gene de bilimsel bağımsızlık savaşında tıp, hemen hemen bütünüyle yengi kazanmış sayılmalıdır. Bugün hiç kimse, salgınların ve hastalıkların sağlık bilgisi (hijyen) ve sağlık koruma yoluyla önlenmesini günah saymamaktadır. Kimileri hastalıkları Tanrı’nın gönderdiğine inansalar bile, önlemenin dinsizlik olduğu görüşünde değildir. Bunun sonucunda sağlık koşullarının iyileşmesi ve insan ömrünün uzaması, çağımızın en seçkin niteliklerinden biri olmuştur. Bilim, insan mutluluğu için başka hiçbir şey yapmamış olsaydı bile, yalnız bu kadarı ona yürekten borçlu olmamız için yeter de artardı. Şimdi dinbilimsel inançların yararına inananlar, bu inançların insan soyuna bununla kıyaslanabilecek ölçüde iyilikte bulunduklarını kanıtlamakta, herhalde güçlük çekeceklerdir.

Sh: 57-75

GİZEMCİLİK

Bilimle din arasındaki savaşın kendine özgü bir niteliği vardır. XVIII. yüzyıl Fransası ile Sovyet Rusya dışında, her yerde her zaman, bilim adamlarının çoğunluğu kendi çağlarında egemen olan dinsel görüşü desteklemişlerdir. Bu çoğunluğun içinde en seçkin bilim adamları da vardır. Kendisi Aryan ırkından olmasına karşın Newton, öteki bakımlardan Hıristiyan inancının destekleyicisi olmuştur. Cuvier, Katolik doğruluğunun seçkin bir örneğidir. Sandyman mezhebine bağlı olan Faraday, bu mezhebin yanlışlıklarının bilimsel kanıtlarla kanıtlanabileceğini sezinleyememiştir. Faraday’ın din ve bilimle ilgili görüşleri kilise adamlarının alkışlayacağı türdendir. Savaş, bilimle dinbilim arasındaydı, yoksa dinle bilim adamları arasında değil. Bilim adamları, kilisece suçlanan görüşlere sahip oldukları zaman bile, herhangi bir çatışmayı önlemek için, ellerinden geleni yapmışlardır genellikle. Gördüğümüz gibi, Kopernikus, kitabını Papa’ya adamış; Galileo sözünü geri almış; ne olur ne olmaz diyerek Hollanda’da yaşamayı seçen Descartes, kilise adamlarıyla iyi geçinmek için elinden geleni yaparak hesaplı bir sessizlikle Galileo’nun görüşlerini paylaşmış olmaktan dolayı suçlanmaktan yakayı sıyırmıştır. XIX. yüzyılda İngiliz bilim adamlarının çoğu, açık görüşlü Hıristiyanların, Hıristiyan inancının temeli saydıkları yönleri ile bilim arasında önemli bir çatışma olmadığını düşünmüşlerdir. Çünkü, gerek Nuh Tufanı ve gerekse Adem ve Havva ile ilgili Kutsal Kitap gerçekleri, çoktan geçersiz sayılmaya başlanmıştı artık.

Çağımızda ise, durum Kopernikusçuluğun zaferinden bu yana geçen zaman içindeki durumdan pek farklı değildir. Birbiri ardı sıra gelen bilimsel buluşlar, ortaçağda Hıristiyanların, din öğretisinin temeli saydıkları gerçeklerden birer birer vazgeçmelerine yol açmış ve bu sürekli geri çekilmeler çalışmaları bilimle din arasında anlaşmazlık konusu olan sınırda olmadığı sürece, bilim adamlarının Hıristiyan kalmalarını sağlamıştır. Son üç yüz yılda sık sık görüldüğü gibi, şimdi de bilimle dinin uzlaştıkları ileri sürülmektedir: Büyük bir alçak gönüllülükle bilim adamları, bilimin sınırları dışında kalan alanlar olduğunu kabul etmekte, açık görüşlü dinbilimciler ise, bilimsel olarak kanıtlanabilecek şeylerin yadsınamayacağını onaylamaktadırlar. Doğrusu, bugün hâlâ, aradaki bu barışı bozan bazıları yok değildir: Bir yanda Kutsal Kitap’a körükörüne bağlı olanlarla inatçı Katolik dinbilimciler, öte yanda da en aydın kilise adamlarının bir ölçüde alçakgönüllü isteklerini bile kesinlikle reddeden biyokimya ve hayvan ruhbilimi uzmanlarının en aşırıları. Ama bütünüyle, bilimle din arasındaki savaşın, eskisine göre hızı adamakıllı kesilmiştir. Komünizm ve faşizm gibi yeni inançlar dinbilimsel bağnazlığın mirasçılarıdırlar; belki de bilinç altlarının en derinlerinde piskoposlar e profesörler, status quo’ nun korunmasında ortak çıkarları olduğunu düşünmektedirler.

Bilimle din arasındaki ilişkilerin, bugün devletin yansıtmayı dilediği biçimdeki durumunu, 1930 ağustosunda BBC (British Broadcasting Corporation) radyosunda yapılan 12 konuşmayı kapsayan Science and Religion, A Symposium (Bilim ve Din, Bir Sempozyum) adlı çok öğretici bir kitaptan çıkarmak olanaklıdır. Dine çok açık bir biçimde karşı olanlar bu sempozyuma çağrılmamışlardır; çünkü, (bu konuda öne sürülebilecek başka gerekçeler bir yana), bunların dinibütün radyo dinleyicilerini üzecekleri düşünülmüştür. Ama Prof. Julian Huxley’in en dolaylı ve üstü kapalı bir biçimde bile dinsel görüşe ödün vermeyen, o eşsiz giriş konuşmasını yaptığı da doğrudur. Buna karşılık, açık görüşlü kilise adamlarının karşı çıkabilecekleri türden de pek az şeye yer verilmiştir bu sempozyumda. Kesin düşünceler ortaya koyan ve bu düşünceleri destekleyecek kanıtlar öne süren konuşmacılar, Tanrı’ya ve ölümsüzlüğe olan doyurulmamış özlemlerini acıklı bir itirafla dile getiren Prof. Malinowski’den, Kutsal Kitap’ın gerçeklerinin bilimin gerçeklerinden daha kesin olduğunu ve dinle bilim arasındaki çatışmalarda Kutsal Kitap gerçeklerinin ağır basması gerektiği konusunda gözüpek bir çıkış yapan papaz O’Hara’ya uzanan değişik görüşleri savunmuşlardır. Ayrıntılarda görülen farklılıklar ne kertede olursa olsun, genel izlenim, bilimle din arasındaki çatışmanın sonunun geldiği noktasında toplanmıştır. Doğrusu, bu sempozyumda varılan sonuç, bütünüyle umulduğu gibiydi. Nitekim, son konuşmacılardan biri Piskoposluk Meclisi üyelerinden Streeter «Buraya kadar yapılan konuşmalarda dikkate değer olan, konunun genel olarak bir tek yöne, hep aynı yöne dönmesidir. Tek başına bilimin yetmeyeceği düşüncesi, ikide bir karşımıza çıktı hep» diyordu. Varılan bu görüş birliğinin bilim ve dinle ilgili bir gerçeği mi, yoksa BBC radyosu yetkililerinin görüşlerini mi yansıttığı tartışılabilir. Ama, birçok ayrılığa karşın, sempozyuma katılanların, Piskoposluk Meclisi üyesi Streeter’in belirttiği noktada bir uzlaşma içinde bulundukları da bir gerçektir.

Sempozyumda yaptığı konuşmada Sir. J. Arthur Thomson da şöyle demektedir: «Bilim, bilim olarak, hiçbir zaman niçin sorusunu sormaz. Başka bir deyişle, bilim, Varlık’ın ve değişikliğin sayısız biçimlerinin amacını ve anlamını soruşturmaz». Sir J. Arthur Thomson, sözlerine şunu da eklemiştir: «Öyleyse bilim,* gerçeğin temeli olma savını taşıyamaz. Bilim, yöntemlerini, gizemsel ve manevi alanlara uygulamayız». Profesör J. S. Haldane ise «Tanrı’nın sözlerini, yalnızca kendi içimizde, kendi doğruluk, haklılık, yardımseverlik ve güzellik ülkülerimizde, bunların dolaylı sonucu olan başka insanlarla kardeşliğimizde bulabileceğimiz» görüşündedir. Dr. Malinowski’ye göre «din çoktan geçersiz sayılmaya başlanmıştı artık.

Çağımızda ise, durum Kopernikusçuluğun zaferinden bu yana geçen zaman içindeki durumdan pek farklı değildir. Birbiri ardı sıra gelen bilimsel buluşlar, ortaçağda Hıristiyanların, din öğretisinin temeli saydıkları gerçeklerden birer birer vazgeçmelerine yol açmış ve bu sürekli geri çekilmeler çalışmaları bilimle din arasında anlaşmazlık konusu olan sınırda olmadığı sürece, bilim adamlarının Hıristiyan kalmalarını sağlamıştır. Son üç yüz yılda sık sık görüldüğü gibi, şimdi de bilimle dinin uzlaştıkları ileri sürülmektedir: Büyük bir alçak gönüllülükle bilim adamları, bilimin sınırları dışında kalan alanlar olduğunu kabul etmekte, açık görüşlü dinbilimciler ise, bilimsel olarak kanıtlanabilecek şeylerin yadsınamayacağını onaylamaktadırlar. Doğrusu, bugün hâlâ, aradaki bu barışı bozan bazıları yok değildir: Bir yanda Kutsal Kitap’a körükörüne bağlı olanlarla inatçı Katolik dinbilimciler, öte yanda da en aydın kilise adamlarının bir ölçüde alçakgönüllü isteklerini bile kesinlikle reddeden biyokimya ve hayvan ruhbilimi uzmanlarının en aşırıları. Ama bütünüyle, bilimle din arasındaki savaşın, eskisine göre hızı adamakıllı kesilmiştir. Komünizm ve faşizm gibi yeni inançlar dinbilimsel bağnazlığın mirasçılarıdırlar; belki de bilinçaltlarının en derinlerinde piskoposlar e profesörler, stalus quo’ nun korunmasında ortak çıkarları olduğunu düşünmektedirler.

Bilimle din arasındaki ilişkilerin, bugün devletin yansıtmayı dilediği biçimdeki durumunu, 1930 ağustosunda BBC (British Broadcasting Corporation) radyosunda yapılan 12 konuşmayı kapsayan Science and Religion, A Symposium (Bilim ve Din, Bir Sempozyum) adlı çok öğretici bir kitaptan çıkarmak olanaklıdır. Dine çok açık bir biçimde karşı olanlar bu sempozyuma çağrılmamışlardır; çünkü, (bu konuda öne sürülebilecek başka gerekçeler bir yana), bunların dinibütün radyo dinleyicilerini üzecekleri düşünülmüştür. Ama Prof. Julian Huxley’in en dolaylı ve üstü kapalı bir biçimde bile dinsel görüşe ödün vermeyen, o eşsiz giriş konuşmasını yaptığı da doğrudur. Buna karşılık, açık görüşlü kilise adamlarının karşı çıkabilecekleri türden de pek az şeye yer verilmiştir bu sempozyumda. Kesin düşünceler ortaya koyan ve bu düşünceleri destekleyecek kanıtlar öne süren konuşmacılar, Tanrı’ya ve ölümsüzlüğe olan doyurulmamış özlemlerini acıklı bir itirafla dile getiren Prof. Malinowski’den, Kutsal Kitap’ın gerçeklerinin bilimin gerçeklerinden daha kesin olduğunu ve dinle bilim arasındaki çatışmalarda Kutsal Kitap gerçeklerinin ağır basması gerektiği konusunda gözüpek bir çıkış yapan papaz O’Hara’ya uzanan değişik görüşleri savunmuşlardır. Ayrıntılarda görülen farklılıklar ne kertede olursa olsun, genel izlenim, bilimle din arasındaki çatışmanın sonunun geldiği noktasında toplanmıştır. Doğrusu, bu sempozyumda varılan sonuç, bütünüyle umulduğu gibiydi. Nitekim, son konuşmacılardan biri Piskoposluk Meclisi üyelerinden Streeter «Buraya kadar yapılan konuşmalarda dikkate değer olan, konunun genel olarak bir tek yöne, hep aynı yöne dönmesidir. Tek başına bilimin yetmeyeceği düşüncesi, ikide bir karşımıza çıktı hep» diyordu. Varılan bu görüş birliğinin bilim ve dinle ilgili bîr gerçeği mi, yoksa BBC radyosu yetkililerinin görüşlerini mi yansıttığı tartışılabilir. Ama, birçok ayrılığa karşın, sempozyuma katılanların, Piskoposluk Meclisi üyesi Streeter’in belirttiği noktada bir uzlaşma içinde bulundukları da bir gerçektir.

Sempozyumda yaptığı konuşmada Sir. J. Arthur Thomson da şöyle demektedir: «Bilim, bilim olarak, hiçbir zaman niçin sorusunu sormaz. Başka bir deyişle, bilim, Varlık’ın ve değişikliğin sayısız biçimlerinin amacını ve anlamını soruşturmaz». Sir J. Arthur Thomson, sözlerine şunu da eklemiştir: «Öyleyse bilim; gerçeğin temeli olma savını taşıyamaz. Bilim, yöntemlerini, gizemsel ve manevi alanlara uygulamayız». Profesör J. S. Haldane ise «Tanrı’nın sözlerini, yalnızca kendi içimizde, kendi doğruluk, haklılık, yardımseverlik ve güzellik ülkülerimizde, bunların dolaylı sonucu olan başka insanlarla kardeşliğimizde bulabileceğimiz» görüşündedir. Dr. Malinowski’ye göre «dinsel aydınlanmalar, prensip olarak, bilimin sınırları dışında kalırlar». Şimdilik, bu sempozyuma katılan dinbilimcilerin görüşlerini aktarmayacağım; onların, dönüp dolaşıp, bunlara benzer şeyleri sıraladıkların söylemenin gereği yok, diye düşünüyorum.

Daha ileriye gitmeden önce, bu sempozyumda neyin öne sürüldüğünü, bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını saptamamız gerekir. Piskoposluk Meclisi üyelerinden Streeter «bilim yeterli değildir» dediğinde, elbette herkesçe bilinen apaçık bir doğruyu dile getiriyordu. Bilim, sanatı, kardeşliği ya da yaşamın öteki değerli yanlarını kapsamaz elbet. Ama Streeter’in sözü bundan daha geniş bir anlama geliyordu. «Bilim yeterli değildir» görüşünün bir başka ve daha önemli bir anlamı daha vardır; bana öyle geliyor ki bu anlamı da apaçık bir doğruyu dile getirir: Bilimin değerler konusunda diyeceği bir şey yoktur ve sözgelimi, «sevmek nefret etmekten yeğdir» ya da «yumuşak yüreklilik zorbalıktan daha çok istenir bir şeydir» gibi önermeleri kanıtlayabilecek durumda değildir. Bilim, isteklerimizin gerçekleştirilmesinde kullanılacak araçlar konusunda bilgi verir, ama bir isteğin ötekinden daha çok yeğlenir olduğunu gösteremez bize. Bu çok geniş bir konudur, onun için bununla ilgili diyeceklerimi, daha sonraki bölümlerden birine bırakıyorum.

Ama, kuşkusuz, sözlerini yukarıya aldığım düşünürler, bence yanlış olan bazı şeyler daha söylemeyi amaçlamışlardır. «Bilim» gerçeğin (altını ben çizdim, B. R.) temeli olma savını taşımayamaz’ sözü, gerçeğe varmak için bilimdışı bir başka yöntemin var olduğu görüşünü içerir. «Dinsel aydınlanma, bilimin sınırları dışında kalır» sözü ise, bu bilimdışı yöntemin ne olduğunu gösterir bize. Bu, dinsel aydınlanma yöntemidir. Başpapaz İnge bu konuda çok daha açık sözlüdür: «Öyleyse dinin kanıtı, deneye dayanır.» (İnge, burada gizemcilerin tanıklığından söz etmektedir.) «Bu, kendini insanlığa, kimi kez mutlak ya da ebedi gerçekler denilen iyilik ya da sevgi, doğruluk ve güzellik gibi üç niteliği ile gösteren Tanrı’nın durmadan gelişen bilgisidir. Hepsi bu kadarsa, dinin doğa bilimleriyle çatışması için bir neden olamaz. Biri olgularla, ötekiyse değerlerle ilgilidir. Hem olguların, hem de değerlerin gerçek olduğunu var. ayalım, her ikisi de ayrı düzeydedirler, diyeceksiniz. Bu düşünce yanlıştır. Bilimin ahlaka, şiire ve akla gelen her şeye karıştığını gördük. Din de bunlara karışmadan edemez». Doğallıkla bu, din sadece, neyin olması gerektiği konusunda değil ama’ neyin olduğu olduğu konusunda da birtakım görüşler öne sürmek zorundadır, anlamına geliyor. Başpapaz İnge tarafından açıkça öne sürülen bu görüş, Sir J. Arthur Thomson ve Dr. Malinowski’nin sözlerinde gizli olan görüştür.

Bilimin dışında olan ve «aydınlanma» diye tanımlanabilecek bir bilgi kaynağının varlığını, dini desteklemek için, kabul etmeli miyiz? Tartışması güç bir sorundur bu; çünkü gerçeklerin kendilerine aydınlanma yoluyla duyurulduğunu öne sürenler, bu gerçeklere bizim duyu nesnelerimize tanıdığımız ölçüde bir kesinlik tanırlar. Bizim görmediğimiz şeyleri teleskopla gören kişiye inanıyoruz ya, bu kez de onlar, kendilerine apaçık gelen birtakım şeyleri söylediklerinde bizim neden inanmadığımızı sorarlar.

Belki de, gizemsel aydınlanmanın hazzı içinde bulunan biriyle tartışmaya girmek boşuna bir iştir. Ama, bizim de onların tanıklıklarına inanıp inanmayacağımız konusunda bazı şeyler söylenebilir. İlk önce, bunlar, bizim bildiğimiz türden bir sınamadan geçmeye elverişli değillerdir. Bir bilim adamı bize bir deneyin sonuçlarını açıkladığında, bu deneyin nasıl yapıldığını da söylemektedir. Başkaları da bu deneyi tekrarlayabilir; eğer sonuç, bir önceki sonuçla uyuşmuyorsa, doğru olarak kabul edilmez. Oysa birçok kişi, kendisini bir gizemcinin durumuna sokabilir ama, gizemcinin ulaştığı aydınlanmaya ulaşmayabilir. Buna, insanın uygun duyumunu kullanması gerektiği öne sürülerek karşılık verilebilir: Gözlerini sürekli olarak kapayan birinin teleskop ne işine yarasın? Gizemcinin tanıklığının ne ölçüde tutarlı olduğu ile ilgili tartışma sonu gelmez bir yılan hikâyesine dönebilir. Bilim tarafsız olmak zorundadır, ortaya sürülen bilimsel bir sav olduğuna göre, bilimin davranışı, tıpkı sonucu önceden bilinmeyen herhangi bir deney karşısındaki davranışı gibi olmalıdır. Bilim, algıya ve çıkarma (inference) dayanır; bilimin güvenirliği, algıların, herkesçe gözlemlenebilecek bir yapıda olmasındandır. Gizemci de bildiğinden kesinlikle emin olabilir ve bilimsel bir sınamaya gereksinme duymayabilir. Ama onun tanıklığına inanması istenen kişiler, gizemciyi, elbette, Kuzey Kutbu’na gittiğini söyleyenlere uyguladıkları bilimsel sınamadan geçireceklerdir. Bilimin, sonuç konusunda, olumlu ya da olumsuz bir tavrı olmamalıdır.

Gizemcilerden yana öne sürülebilecek başlıca kanıt, onların birbirleriyle uyuşum içinde olduklarıdır. Başpapaz Inge, «İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Protestan, Katolik, giderek Budist ve Müslüman gizemciler arasında var olan görüş birliğinden daha önemli bir şey bilmiyorum, ama elbette en çok güvenilebilir olanlar Hıristiyan gizemcileridir» diyordu. Çok önceleri Mysticism and Logic (Gizemcilik ve Mantık) adlı kitabımda benimsediğim bu düşüncenin gücünü küçümsemek amacında değilim. Gizemciler, başlarından geçen deneyleri sözle ifadelendirme yetenekleri açısından birbirlerinden çok farklıdırlar, ama bana kalırsa bu alanda en büyük başarıyı gösterenler şu üç noktada direnmektedirler:

1) Bütün bölünmeler ve ayrılıklar gerçek dışıdır; evren tek ve bölünmez bir birliktir;

2) Kötülük bir yanılsamadır (illusory) ve bu yanılsama bir parça’nın özerk ya da kendine yeterli olduğu konusundaki yanlış düşünceden doğmuştur;

3) zamanın gerçekliği yoktur ve gerçeklik «ebedi» anlamında değil ama, bütünüyle zamanın dışında olması bakımından sonsuzdur.

Doğrusu, bütün gizemcilerin üzerinde birleştikleri noktaların, yukarıda özetlediğim üç noktadan ibaret olduğunu ileri sürdüğüm sanılmasın. Bu üç önerme, bu konudaki bütün görüşleri temsil eden bir niteliktir, o kadar. Şimdi, kendimizi, bir mahkeme salonunda jüri üyelerinden biri sayalım. Bu jürinin ödevi de, bu üç ve oldukça şaşırtıcı önermeyi ileri süren tanıkların güvenilebilirliklerini saptamak olsun.

İlkin, bütün tanıkların bir noktaya kadar anlaştıklarını görmekle birlikte, bu noktadan sonra birbirlerine bütünüyle ters düştüklerini, ama ters düşerken de, en azından anlaştıkları zamanki kadar kendilerinden emin olduklarını göreceğiz. Protestanlar değil ama Katolikler, Bakire Meryem’in hayalini güpegündüz gördüklerini söyleyebilirler; Budistler değil ama, Hıristiyanlar ve Müslümanlar meleklerin başı olan Cebrail’in kendilerine büyük gerçekleri bildirdiklerini öne sürebilirler; Çinli Taocu gizemciler, kendi temel öğretilerinin doğrudan doğruya bir sonucu olarak, hükümetlerin hepsinin kötü olduğunu belirtirken Avrupalı ya da İslam gizemcilerinden çoğu, en az Taocular kadar güvenle, düzene boyun eğmeyi öğütleyebilirler. Birbirlerinden ayrıldıkları noktalarda her grup, öteki gruba güvenilemeyeceğini öne sürerler; bundan dolayı da salt bir üstünlük kazanmak istiyorsak; «gizemcilerden çoğu öteki gizemcilerden çoğunun birçok noktada yanıldıklarını söylüyorlar» deriz. Bununla birlikte, gizemcilerin birbirlerinden farklı düşündükleri noktalardan çok daha büyük önem taşıyan noktalarda anlaşmış olmaları, bu üstünlüğümüzün önemini yarıya indirebilir. Her neyse, biz aralarındaki görüş ayrılıklarını tatlıya bağladıklarını ve savunmalarını yukarda sözünü ettiğimiz üç temel nokta (dünyanın birliği; kötülüğün bir yanılsama oluşu ve zamanın gerçek dişiliği) üzerinde yoğunlaştırdıklarını varsayacağız. Peki ama, tarafsız ve dışardan birer jüri üyesi olarak, üzerinde söz birliği ettikleri bu kanıtları nasıl sınayabiliriz?

Bilimsel düşünmeye yatkın kişiler olarak, ilk işimiz, doğallıkla, bu kanıtları bizim de doğrudan doğruya elde edip edemeyeceğimizi araştırmaktır. Buna çeşitli karşılıklar verilebilir. Sözgelimi, bize, bu tür düşüncelere yatkın bir kafamız olmadığı, gerekli olan alçakgönüllülükten yoksun olduğumuz söylenebilir ya da bu gibi şeyleri kavrayabilmek için oruç tutmanın ve dinsel düşüncelere dalmanın zorunlu olduğu belirtilebilir veya (tanıklarımız Hintli ya da Çinliyse tabii), bu iş için her şeyden önce soluk alma egzersizleri yapmanın gerekli olduğu ifade edilebilir. Bu son görüş, (soluk alma egzersizlerinin gerekli olduğu görüşü) sanırım, deneye daha elverişlidir, öte yandan oruç tutmak da bu alanda sık sık etkili olmuştur. Ayrıca, deneylerin büyük bir güvenle salık verdikleri bir yöntem, yoga yöntemi vardır ki, bu, gizemcilerin bir kesinliğe ulaşmada kullandıkları bir beden eğitimi yöntemidir. [Çin’de yoga konusunda bk. Waley, the way and its Power, sayfa: 117-118. ] Yoga’nın temel niteliklerinden biri, soluk alıp verme egzersizleridir. Yoga’nın burada bizi ilgilendirmeyen öteki yönlerinin sözünü etmiyoruz.

Yoganın insana bir iç görü kazandırdığı savını sınamak için, bu görüşü, biraz da zoraki olarak basitleştirelim. Diyelim ki, birçok kimse, belirli bir süre içinde, belirli bir biçimde soluk alıp verirsek, zamanının gerçek dışılığına inanacağımızı kesinlikle öne sürmektedir. Şimdi daha da ileriye gidelim ve onların bize verdikleri öğütlere uyarak sözünü ettikleri akıl durumuna geldik diyelim. Ama, yeniden normal biçimde solumaya başladığımızda, daha önce gördüğümüz hayale inanıp inanmama konusunda bir türlü karar veremeyiz. Bu soruyu nasıl irdeleyeceğiz?

Önce şu var: «Zaman gerçek dışıdır» sözü ne anlama gelmektedir? Eğer söze gerçekten bir anlam veriyorsak bu «x, y’den önce oldu» gibi önermelerin ‘bladadiblada’ sözü kadar anlamsız ve boş bir ses yığını olduğunu söylemektir. Yok eğer, bundan daha hafif bir şey kastediyorsak (sözgelimi, olaylar arasında, onları «öncelik» ve «sonralık» arasındaki ilişki gibi sıraya koyan bir kişinin var olduğunu, ama bu ilişkinin «öncelik» ve «sonralık» ilişkisinden ayrı bir ilişki olduğunu kastediyorsak), görüşümüzde temelli bir değişiklik yaratacak herhangi bir şey öne sürmüş olmayız. Bu, tıpkı, İlyada’nın Homeros tarafından değil, ama aynı adı taşıyan bir başkası tarafından yazılmış olduğunu söylemeye benzer. Gerçekte, «olaylar» diye bir şeyin var olmadığını düşünmek zorundayızdır: Buna göre, yalnızca evrenin geniş bütünlüğüdür var olan, bu bütün de bir geçici akışın yanıltıcı görüntüleri arasında gerçek olan’ı kucaklar. «Önceki« ve «sonraki» olaylar arasındaki görünüşteki ayrılığın, gerçek’te hiçbir karşılığı yoktu. Önce doğduğumuzu, sonra büyüdüğümüzü ve en sonunda da öldüğümüzü söylemek, en azından, önce öldüğümüzü, sonra küçüldüğümüzü ve en sonunda da doğduğumuzu söylemek kadar yanlıştır. Kişisel bir yaşamın gerçekliği dediğimiz şey, aslında evrenin zamansız ve bölünmez varlığının yanılmasıyla soyutlanmış bir öğesidir. Gelişme ile çürüme arasında hiçbir fark olmadığı gibi, mutlulukla sonuçlanan bir acı ile acıyla sonuçlanan bir mutluluk arasında da bir fark yoktur. Bir cesede saplanmış bir bıçak görürseniz, adamın bıçak darbesiyle ölmüş olmasıyla, bıçağın adam öldükten sonra cesede saplanmış olması arasında da bir fark söz konusu değildir. Bu tür düşünce, eğer doğruysa, yalnızca bilimin değil, ama umudun, çabanın ve özgörünün de sonu demektir. Dünyaya ilişkin bilgelikle, ve asıl din açısından önemlisiahlakla da bağdaşmaz.

Kuşkusuz, gizemcilerin çoğu, bu sonuçları bütünüyle kabul etmemekte, ama bu sonuçların kaçınılmaz olarak çıktığı öğretiler önermektedirler. Nitekim, Başpapaz İnge, geçici akışa büyük önem veren evrime bağlı bir din anlayışına karşıdır. «Bir ilerleme yasası yoktur; evrensel bir ilerleme yoktur» der. Ona göre,» kendi kendine işleyen ve evrensel bir ilerleme öğretisi, Victoria çağı insanlarının laik dini, kesinlikle çürütülebilecek hemen hemen biricik felsefi kuram olma sakıncasını taşımaktadır». Daha sonra üzerinde duracağım bu konuda, birçok nedenlerden dolayı kendisine büyük saygı duyduğum başpapazla aynı düşüncede olduğumu belirtmekle yetineyim. Ama başpapaz, öncüllerinden, bence, çıkarılabilecek olan sonuçları çıkarmamakta da direnmektedir.

Gizemcilik öğretisini alaya almamak gerekir, çünkü bilgece bir özü vardır. Şimdi de, isterseniz, zamanın yadsınmasından çıktığını sandığım aşırı sonuçları, gizemciliğin nasıl önlemeye çalıştığını görelim.

Gizemciliğe dayanan felsefenin Parmenides’ten Hegel’e uzanan büyük bir geleneği vardır. Parmenides şöyle der: «Olan şey, yaratılmamıştır ve yok edilemez; çünkü bütün, hareketsiz ve sonsuzdur. Ne geçmişte olmuştur, ne de gelecekte olacaktır; çünkü o şimdi sürekli ve birdenbire olarak vardır».[ Bumet’in Earty Greek Philosophy 'sinden.] Metafiziğe, gerçekle görünüş arasındaki ayrımı kendi deyişi ile, gerçeğin düşüncenin yolu arasındaki ayrımı, ilk kez getiren Parmenides’tir. Açıkça anlaşılan bir şey varsa o da, zamanın gerçekliğini yadsıyanların buna benzer ayrımları öne sürmek zorunluluğunu duymalarıdır. Çünkü dünya, zaman içinde görünmektedir. Eğer hergünkü deneyler bütünüyle bir yanılsama değilse, görünüş ile onun arkasındaki gerçek arasında bir ilişkinin var olması gerektiği de açıktır. Bununla birlikte en büyük güçlükler de bu noktada ortaya çıkmaktadır: Görünüş ile gerçek arasındaki ilişki çok sıkıfıkı bir ilişki olarak ortaya konursa, görünüş’ün bütün hoşa gitmeyen taraflarının gerçek’te de karşılıkları olacaktır; ama eğer bu ilişki çok gevşek bir ilişki biçiminde ortaya konursa, görünüşün niteliklerinden gerçeğin niteliklerini çıkarımlayamayız, dolayısıyla da gerçeklik, Herbert Spencer’de olduğu gibi, belirsiz bir «bilinemez» olarak kalır. Hıristiyanlar açısından panteizmi önlemenin buna bağlı bir güçlüğü vardır: Eğer Dünya sadece görüntüyse, Tanrı hiçbir şeyi yaratmamıştır ve Dünya’nın karşılığındaki gerçek Tanrı’nın bir parçasıdır; ama Dünya bir ölçüde de olsa Tanrı’dan ayrıysa ve bir gerçekliği içeriyorsa, gizemciliğin temel öğretisi olan her şeyin bütünlüğü görüşünden vazgeçmek ve Dünya gerçek olduğu ölçüde ondaki kötülüklerin de gerçek olduğunu kabullenmek zorunda kalırız. Bu ve buna benzer güçlükler tam ve eksiksiz bir gizemciliğin dini bütün bir Hıristiyan tarafından kabulünü son derece güçleştirmektedir. Birmingham piskoposunun da söylediği gibi, «panteizmin bütün biçimleri reddedilmektedir; çünkü eğer insan Tanrı’nın gerçekten bir parçasıysa, insandaki kötülük Tanrı’da da var demektir.»

Buraya kadar, hep, tanık sandalyesine oturan gizemcileri dinleyen, onların söylediklerini kabul ya da red konusunda karar vermeye çalışan bir jüri üyesi gibi davrandık. Duyular dünyasının gerçekliğini reddettiklerinde, «gerçeklik» deyimini, genellikle mahkemelerde kullanıldığı anlamında alsaydık, söylediklerini reddetmekte tereddüt etmeyecektik, çünkü onların sözlerinin öteki tanıkların hepsinin söylediklerine, giderek, ayaklan yerden kesilmediği zamanlarda kendi söylediklerine aykırı düştüğünü görecektik. Bu yüzden gerçek’in başka bir anlamını aramalıyız. Benim inancıma göre, gizemciler «gerçek»le «görünüş»ü karşılaştırdıklarında, «gerçek» sözcüğüne mantıksal değil ama, duygusal bir anlam yüklemektedirler: Bir anlamda «gerçek», onlarca «önemli olan» demektir. Zaman gerçek dışıdır, denildiğinde bir anlamda belli durumlarda söylenmesi gereken şey şudur: Evreni bir bütün olarak kavramak gerek, eğer bir Yaratıcı varsa ve bu Yaratıcı, yaratmayı kararlaştırdığında evreni nasıl düşündüyse öyle kavramak önemlidir. Evren böyle kavranırsa, bütün süreçler tek bir bütünün içindedirler, geçmiş, şimdi ve gelecek, bir anlamda, birlikte vardırlar; bu yüzden de şimdi’nin, dünyayı alışılmış biçimdeki kavrayışımızdaki ötekilere üstün gerçekliği ortadan kalkar. Bu yorum benimsenirse, gizemcilik bir olguyu değil, bir duygulanımı dile getiriyor demektir; gizemciliğin öne sürdüğü bir şey yoktur; bu yüzden de bilim yoluyla ne kanıtlanabilir ne de çürütülebilir. Gizemcilerin birtakım şeyler öne sürmeleri, duygulanımın önemini, bilimsel gerçekten ayırt etmedeki güçsüzlüklerindendir. Kuşkusuz, gizemcilerin bu görüşü kabul edecekleri su götürür, ama bu, gördüğüm kadarıyla, hem onların bazı savlarını kabul eden, hem de bilimsel anlayışa aykırı düşmeyen tek görüştür. Gizemcilerin kesinliği ve bazı konularda aralarında görüş birliğinin olması, olgularla ilgili tanıklıklarını kabul etmemiz için yeterli bir gerekçe değildir. Kendi gördüklerini başkalarının da görmesini istediğinde bilim adamı, mikroskop ya da teleskobunu ayarlar; başka bir deyişle, dış dünyada değişiklik yapar ama, gözlemciden görme duygusuna sahip olmaktan başka bir şey istemez. Buna karşılık gizemci, oruç tutma, soluk alma egzersizleri ve dış gözlemden dikkatle kaçınma gibi isteklerle gözlemcinin kendisinde değişiklik bekler (bazıları, böyle bir eğitimin gerekliliğine karşı çıkarlar ve gizemsel aydınlanmaya suni yollardan ulaşılamayacağını öne sürerler; bilimsel açıdan bu, onların öne sürdüklerinin sınanmasını, yogaya dayananların sınanmasından daha da güçleştirir. Ama hepsi,, orucun ve çileci bir yaşamı sürdürmenin yararlı olduğuna inanırlar.) Hepimizin bildiği gibi afyon, haşhaş ve alkol, gözlemci üzerinde bazı etkiler yaratır, ama biz bu etkileri hoşa gider bulmadığımızdan evrenle ilgili kuramımızda onlara yer vermeyiz. Kimi kez, bunlar bile, bize gerçeğin bazı parçalarını gösterebilirler; gene de bunlara genel bilgeliğin kaynağı gözüyle bakmayız elbette. Çevresinde yılanlar gören bir sarhoş, daha sonra ayıldığında, başkalarından gizlenmiş olan bir gerçeğin kendisine göründüğünü düşünmez; ama buna benzer inançların da Bacchus kültünün oluşumuna yol açmış olabileceğini kabul etmeliyiz. Günümüzde ise, William James’in belirttiği gibi  güldürücü gazla ortaya çıkan sarhoşluğun, normal zamanlarda gizli olan birtakım gerçekleri aydınlattığına inanan insanlar da vardır. [William James’in Varieties of Religious Experience'ine bakınız.]  Bilimsel açıdan, açlıktan başı döndüğü için gökyüzünde yıldızlar gören bir adamla, çok içtiği için çevresinde yılanlar gören adamın hiç farkı yoktur. İkisi de anormal bedensel koşullar içindedirler, bu yüzden algıları da anormaldir. Normal algılar, yaşam savaşında yararlı olmak durumunda oldukları için, olgularla çakışmak zorundadırlar; ama anormal algılardan böyle bir çakışmayı beklemek için bir neden yoktur, bu yüzden de onların tanıklığı, normal algının tanıklığından üstün olamaz.

Gizemci duygulanımlar, temelsiz inançlardan arınır ve insanı gündelik yaşamdan çekip koparacak kadar ağır basmazsa, çok değerli şeyler sağlayabilir: Daha yücelmiş bir biçimde olmasına karşın, tıpkı derin düşüncenin sağladığı değerli şeyler gibi. Bütün bencil isteklerin silindiği, zihninse evrenin sonsuzluğunu yansıtan bir ayna durumuna ulaştığı gizemci duygulanım, bir an için, genişliğin sessizliğin ve derinliğin kaynağı olabilir. Başlarından böylesi bir deney geçmiş olanlar ve bunun evrenin yapısıyla ilgili bazı yargılarla, kaçınılmaz olarak, bağlı olduğuna inananlar, doğallıkla, bu yargılardan kopamazlar. Ama ben, bu yargıların önemsiz olduğuna ve doğru olduklarına inanmak için bir gerekçe bulunabileceğine inanmıyorum. Doğruya varmak için bilimsel yöntemden başka bir yöntem olduğunu kabul etmemekle birlikte, duygulanımlar alanında, dini meydana getiren deneylerin değerine inanıyorum. Yanlış inançlarla birleşen bu deneyler, iyiliklere olduğu kadar kötülüklere de yol açmışlardır; bu tür bir birleşmeden arınırlarsa, geriye, yalnızca iyi yanlarının kalacağını umut edebiliriz sanıyorum.

Sh:117-129

KOZMİK AMAÇ

Çağdaş bilim adamları, dine düşman ya da ilgisiz değillerse, eski dogmaların yıkıntısı arasında yaşayabileceğini sandıkları bir inanca, Kozmik Amaç inancına, sıkı sıkıya sarılmışlardır. Bunun gibi, açık görüşlü dinbilimciler ve Kozmik Amaç’ı, kendi dinsel inançlarının temeli saymışlardır. Bu öğretinin çeşitli biçimleri olmakla birlikte hepsinin ortak yanı, Evrimin ahlak açısından değerli bir amaca doğru geliştiği ve bir bakıma, bu uzun evrim sürecinin ancak böyle haklı gösterilebileceği düşüncesidir. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, Sir J. Arthur Thomson, bilimin eksik olduğunu, çünkü niçin sorusunu yanıtlayamadığını belirtmişti. Ona göre, din, bu soruyu yanıtlayabilir. «Niçin yıldızlar meydana gelmiştir? Niçin dünya soğumuş ve sonunda yaşam ortaya çıkmıştır?» Bu soruların yanıtı, «çünkü sonunda, hayranlık duyulacak bir sonuç ortaya çıkacaktı da ondan,» biçimindedir. Doğrusu ben, hayran olunacak bu sonucun ne olduğundan pek emin değilim, ama bu olsa olsa, bilimsel kafalı dincilerin, dinsel eğilimli bilim adamlarının ortaya çıkışı olabilir.

Öğretinin üç biçimi vardır: «Teist,» «panteist» ve «ortaya çıkış» diyebileceğimiz biçimler. En basit ve dinci görüşe en yatkın olan birincisi («teist» görüş), uzun erimli olarak bir iyinin ortaya çıkacağını önceden gördüğü için Tanrı’nın, Dünyayı yarattığı ve doğa yasalarını yürürlüğe koyduğu inancındadır. Bu görüşe göre, yarattığı şeylerin dışında olan Tanrı’nın zihninde, amaç, önceden, bilinçli olarak vardır.

«Panteist» görüşte ise, Tanrı, evrenin dışında değildir, bir bütün olarak düşünülen evrenin ta kendisidir. Bundan dolayı da, yaratma eylemi diye bir şey sözkonusu olamaz; evrenin kendisinde yaratıcı bir güç vardır; evren, bu yaratıcı gücün, bütün gelişme süreci boyunca, zihninde olduğu söylenebilecek bir plana göre gelişir.

«Ortaya çıkış» görüşünde, amaç daha kördür. İlk aşamalarda evrende olan hiçbir şey daha sonraki aşamayı önceden göremez; daha gelişmiş varlık biçimlerinin ortaya çıkmasına sebep olan değişiklikleri yöneten, bir tür kör itilimdir. Bu yüzden, oldukça belirsiz anlamda, başlangıç, sonu içerir.

Bu üç görüşü, BBC radyosunda yapıldığından daha önce söz ettiğimiz konuşmalarda bulmak olanaklıdır. Birmingham piskoposu «teist» görüşü, Prof. J. S. Haldane «panteist» görüşü, Prof. Alexander ise «ortaya çıkış» görüşünü temsil etmektedirler (aslında Bergson ile Prof. Lloyd Morgan’ın bu üçüncü görüşü daha tipik bir biçimde temsil ettikleri söylenebilir.) Bu öğretiler, savunucularının sözleriyle daha aydınlığa çıkabilir belki.

Birmingham Piskoposu «evrende insan zihnindekine benzer bir rationalite vardır. Bu durum, kozmik sürecin bir zihin tarafından yönetilip yönetilmediği sorusuyla karşıkarşıya bırakır bizi» demektedir. Ama bu soru uzun sürmez. Çünkü, hemen arkasından, «bu sonsuz evren panoramasında uygar insanın yaratılışı ile sonuçlanan apaçık bir gelişmenin bulunduğunu» öğreniriz: Peki ama bu gelişme kör güçlerin bir sonucu mudur? Bu soruyu «evet» diye yanıtlamak, bana, inanılmaz ölçüde garip görünüyor. Gerçekte, bilimsel yöntemle edinilmiş olan çağdaş bilgiden çıkarılacak doğal sonuç Evrenin, istemin kesin sonuçlara yönelttiği bir düşüncenin egemenliği altında bulunduğudur. Bu yüzden de insanın yaratılışı, elektron ve protonların niteliklerinin bütünüyle olanaksız ya da anlaşılmaz bir sonucu değildir veya isterseniz, bunun, uzay zamanın süreksizliğinin bir sonucu olmadığını da söyleyebilirsiniz. İnsan’m yaratılışı Kozmik Amaç’ın sonucudur. Bu Amaç’ın yöneldiği sonuçlar ise insanın seçkin nitelik ve güçlerinde aranmalıdır. Gerçekte, insanın ahlaki ve ruhi yetenekleri, en yüce durumlarında, varlığının kaynağı olan Kozmik Amaç’m yapısını açığa vururlar».

Gördüğümüz gibi Birmingham Piskoposu, eğer Dünya Tanrı daysa, Dünya’dakı kötülük de Tanrı’dadır, gerekçesiyle panteizmi reddetmektedir. Piskopos, ayrıca, panteizmi, «Tanrı, evren gibi bir oluş içinde değildir» diyerek de reddediyor. Dünyada kötülüklerin olduğunu açık yüreklilikle kabul ederek şöyle diyor: «Bu kadar çok kötülük olması bizi şaşırtıyor, Hıristiyan teizmine karşı öne sürülen temel kanıt da bu şaşkınlıktan başka bir şey değildir.» Ama hayran kalınacak bir dürüstlükle Piskopos, bu şaşkınlığımızın akıl dişiliğim öne sürmek için bir girişimde bulunmuyor.

Dr. Barnes’in görüşleri ise, iki türlü sorun ortaya çıkarmaktadır: Genel olarak Kozmik Amaç’la ilgili sorunlar ve özel olarak da, Kozmik Amaç’ın teist biçimi ile ilgili sorunlar. Bunlardan birincisini daha sonraya bırakarak, İkincisi üzerinde biriki şey söylemenin şimdi gerekli olduğu kanısındayım.

Amaç kavramı bir insan yapısına uygulanabilecek doğal bir kavramdır. Bir ev sahibi olmak isteyen kişi, Binbir Gece Masalları dışında, salt istedi diye, şıpınişi ev sahibi olamaz. Bu isteğinin gerçekleşmesi için emek ve zaman gereklidir. Ama Kadirimutlak için böyle bir sınırlama yoktur. Eğer insanlar için gerçekten iyi şeyler düşünüyorsa (ki, bu bana hiç de tutarlı bir varsayım gibi görünmüyor) niçin tıpkı Genesis kitabında anlatıldığı gibi insanı birdenbire yaratıvermiş olmasın? Ichthysaurslar, dinosorlar, diplodochiler, mastodonlar ve buna benzer yaratıkları yaratmanın anlamı neydi? Dr. Barnes, bir yerde, Tanrı’nın barsak şeritlerini niçin yarattığına bir türlü akıl sır erdiremediğini söylemektedir. Kuduz hastalığı ve hidrofobi hangi yararlı amaca hizmet etmektedir? Doğa yasalarının, iyi şeyler olduğu kadar kötü şeyler de meydana getirmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemek bir yanıt değildir. Çünkü doğa yasalarını yürürlüğe koyan Tanrı’dır. Günaha bağlı olan kötülük, bizim özgür istemimizin bir sonucu diye açıklanabilir, ama insanın yaratılışından önceki kötülükleri nasıl açıklayacağız? Bana öyle geliyor ki, Dr. Bames, yırtıcı hayvanların bedenlerinde ilk günahları hayvanların yaratılışından çok daha öncelere uzanan kötü ruhların arındığı konusunda William Gillespie tarafından öne sürülen çözüm yolunu kabul etmeyecektir. Buna karşılık, mantık bakımından yeterli sayılabilecek başka bir çözüm yolu da düşünemiyorum. Güçlük oldukça eskidir, ama gerçektir. İçinde, günah sonucu olmayan kötülüklerin de bulunduğu bir dünya yaratan Kadirimutlak bir Varlık’ın kendisi de, kimi yönden, kötü bir varlık olacaktır. [Başpapaz Inge’in deyişiyle: «Alışkanlıkla Yaratıcı’ya yüklediğimiz dar ahlakçılığımızla kötülük sorununu abartırız hep. Tanrı’nın salt bir ahlaksal varlık olduğunu öne süren kuramın temeli yoktur; yasaları ve işleri, Tanrı’nın salt ahlaksal bir varlık olmadığı görüşüne ağırlık verir doğrultudadır». Outspoken Essays, C. II. sayfa: 24.]

Kozmik Amaç’ın «panteist» ve «ortaya çıkış» görüşleri, bu tür itirazlara pek açık değildir.

Panteist düşünceye dayalı bir evrim, panteizmin özel biçimlerine göre değişiklikler gösterir; Prof. J. S. Haldane’in şimdi üzerinde duracağımız panteizmi Hegel’e bağlıdır ve Hegelcilik’le ilgili her şeyde olduğu gibi, anlaşılması öyle kolay değildir. Ama bu bakış açısının, son bir yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca büyük etkileri olmuştur, bu yüzden de incelenmesi zorunludur. Dahası, Prof. Haldane, birçok özel konudaki çalışmalarıyla ün yapmış ve genel felsefesini ayrıntılı araştırmalarla, özellikle fizyoloji alanında ortaya koymuş; bu araştırmaların yaşayan bedenler biliminde, fizik ve kimya yasalarının yanı sıra, başka yasaların da gerekliliğini kaçınılmaz kıldığını öne sürmüştür. Bu durum, onun genel görüşüne ağırlık kazandırmaktadır.

Bu felsefeye göre, dar anlamda «ölü» diye bir şey olmadığı gibi, bilinç veya ona benzer bir nitelik taşımayan canlı maddede yoktur; bu düşüncede bir adım daha ileri gidilmektedir: Belirli ölçüde tanrısal olmayan bilinç de söz konusu değildir. Daha önceki bölümde kısaca gördüğümüz gerçekle görünüş arasındaki fark, Prof. Haldane’in görüşlerinde de işe karışmaktadır (kendisi açıkça söylemiyor bunu). Ama şimdi Hegel’le birlikte bu fark, bir nitelik farkı olmaktan çıkmış, bir derece farkı durumuna dönüşmüştür. Ölü madde en az gerçek olandır, canlı madde biraz daha gerçektir; ama tam gerçeklik ancak Tanrı’da, başka bir deyişle, tanrısal olarak kavranan Evrendedir. Hegel bu önermeleri mantıksal olarak kanıtladığını söylemektedir. (Bunları geçiyoruz, çünkü incelemeye kalksak en azından bir cilt tutar). Bununla birlikte, BBC Radyosundaki konuşmasından alıntılar yaparak Prof. Haldane’in görüşlerini açıklamaya çalışalım.

Prof. Haldane, şöyle diyor: «Mekanik yorumu, yaşam felsefemizin biricik temeli olarak alırsak, geleneksel dinsel inançlarımızın tümünden ve öteki gündelik inançlarımızın da çoğundan vazgeçmek zorunda kalırız». Bereket, her şeyi mekanik yoldan, başka bir deyişle fizik ve kimya aracılığıyla, açıklamanın gereği olmadığını, üstelik bunun olasılık taşımadığını, çünkü biyoloji için bir organizma kavramına gereksinim olduğunu söylüyor. Prof. Haldane diyor ki: «Fiziksel açıdan yaşam, bir mucizeden başka bir şey değildir». «Soyaçekim yoluyla geçen benzerlikler yaşamın ayırdedici özelliğinin kendini sürekli olarak korumak ve çoğalmak olduğunu içerir». «Eğer yaşamın Doğanın özünde bulunmadığını, yaşamdan önce bir zamanın varlığını kabul edersek bu, yaşamın görünüşünü bütünüyle anlaşılmaz kılan bir düşünce olur». «Biyolojinin, yaşam deneylerimizin mekanik ya da matematik yorumlarına kapılarını sımsıkı kapaması, hiç değilse, bizim dinle ilgili düşüncelerimiz açısından son derece anlamlıdır». «Bilinçli davranışın yaşamla olan ilişkisi yaşamın mekanizma ile olan ilişkisini andırır». «Ruhbilimsel yorum açısından ‘şimdi’, gelgeç bir an değildir: İçinde hem geçmişi hem de geleceği taşır». Prof. Haldane’e göre, biyoloji için nasıl organizma kavramına gereksinim varsa, ruhbilim için de kişilik kavramına gereksinim vardır; insanın bir ruh artı bir bedenden meydana geldiğini, ya da dış dünyayı değil, salt duyumlarımızı bildiğimizi, çünkü gerçekte çevremizin bizim dışımızda olmadığını sanmak yanlıştır. Prof. Haldane «Uzay ve zaman, kişiliği soyutlamaz; kişilik içinde bir düzenin varlığını dile getirir, böyle uzayın ve zamanın sınırsızlığı, Kant’ın fark ettiği gibi, kişiliğin içindedir» demektedir. Başka bir yerde de şöyle diyor: «Kişilikler birbirlerini dışarda bırakmazlar. Bizdeki gerçek, adalet, iyilikseverlik ve güzellik ülküsünün her zaman bizde var olduğu, bizi ilgilendirdiği, ama bizim biricik bireysel ilgimiz olmadığı temel bir olgudur. Dahası, bu ülkü, çeşitli yönleri olan tek ülküdür».

Bu noktadan bir adım daha ileri giderek, tek tek kişiliklerden Tanrıya varmaya hazırız demektir. «Kişilik yalnız bireysel değildir. İşte bu olguda biz Tanrı’nın varlığını tanırız. Tanrı yalnız bizim dışımızda olan bir varlık değil, ama kişiliklerin kişiliği olarak içimizde ve çevremizdedir.» «Tanrı ışığını ise biz, ancak, içimizde, doğruluk, gerçeklik, iyilikseverlik, güzellik ve bunların sonucunda ortaya çıkan öteki insanlarla kardeşlik ülküsünde bulabiliriz». Prof. Haldane, özgürlükle ölümsüzlüğün insan bireylerine değil, Tanrı’ya ait olduğunu, bireylerin de ‘gerçek’ olmadığını söylüyor bize. «Bütün insan soyu yok olsa, bütün sonrasızlığı ile Tanrı tek gerçek olarak kalacak ve bizde gerçek olan şey O’nun varlığında süregidecektir.»

Yüreğimize su serpecek son bir düşünce: Tanrı’nın tek ve biricik gerçekliğinden, yoksulun yoksul olmaktan yakınmaması gerektiği sonucu çıkmaktadır. «Geçici anların, söz gelimi, bir işe yaramaz zenginliğin yalancı gölgesi ardında koşmak aptallıktır.» «Yoksulların gerçek düzeyi, zenginlerinkinden çok daha üstün olabilir». Bundan anlaşıldığına göre, açlıktan ölmek üzere olan yoksullar «Son ve biricik gerçeğin, Tanrı’nın varlığı olarak adlandırdığımız ruhsal ya da kişisel gerçek» olduğunu anımsayarak avunmalıdırlar.

Bu kuramın ortaya attığı birçok sorun vardır. Dilerseniz bu sorunların en kesin olanından başlayalım: Biyoloji fiziğe ve kimyaya, ruhbilim de biyolojiye, hangi anlamda (eğer bir anlam sözkonusuysa tabii) indirgenemez?

Biyolojinin kimya ve fizik ile olan ilişkileri konusunda Prof. Haldane’in görüşleri, günümüz uzmanlarının çoğunluğunca benimsenen bir görüş değildir. Buna karşıt olan ve eski olmakla birlikte seçkin bir biçimde dile getirilen bir görüşü Jacques Loeb’in 1912 yılında yayımlanan The Mechanistic Conception of Life (Yaşamın Mekanist Kavranışı) adlı kitabında buluyoruz. Loeb, kitabın en ilginç bölümlerinde canlı varlıkların üremesi ile ilgili deneylerinin sonuçlarını bildirmektedir ki bu sonuçlar Prof. Haldane tarafından mekanik ilkelerle açıklanamaz sayılan sonuçlardır. Mekanist bakış açısının benimsendiği Encylopaedia BrinTanrıica ’nın son baskısında Mr. E. S. Goodrich’in ‘evrim’ maddesine yazdığı şu satırlara bakalım:

«Bilimsel bir gözlemci açısından yaşayan bir organizma kendi kendini yöneten, kendi kendini onaran, karmaşık, fiziko kimyasal bir mekanizmadır. Bu açıdan, bizim ‘yaşam’ dediğimiz, bu fiziko kimyasal süreçlerin toplamından başka bir şey değildir. Bu süreçler, dışardan ne idüğü belirsiz birtakım güçlerin müdahalesi olmaksızın, kesiksiz ve birbiriyle bağımlı dizilerden oluşmaktadır».

Bu makale, canlı maddede fiziğe ya da kimyaya indirgenemez bazı süreçlerin bulunduğunu gösteren hiçbir kanıt öne sürmemektedir. Yazar, ölü madde ile canlı madde arasında kesin bir ayrım bulunmadığını ileri sürmekte ve şöyle demektedir: «Canlıyla cansız arasına hiçbir katı ve kesin bir sınır konulamaz. Yaşayan kimyasal bir özel töz yoktur. Etkin bir canlı güç de söz konusu değildir. Süreçteki her aşama kendinden öneki aşamayla belirlenir, kendinden sonraki aşamayı da belirler.» Yaşamın kökenine gelince, bu konuda şöyle denilmektedir: «Çok eski çağlarda koşullar elverişli duruma gelince, değişik türlerden yüksek bileşimler meydana gelmiştir. Bunların çoğu kararsızdılar ve ortaya çıkar çıkmaz parçalandılar, ötekiler ise kararlıydılar ve devam ettiler. Daha başkaları ise, hem hızla parçalandılar, hem de aynı hızla özümseyerek yeni biçimlere girdiler. Büyümekte olan böyle bir bileşim ya da karışım, bu yolu izlemeye başlar başlamaz, zorunlu olarak, kendini sürdürmek isteyecek, kendinden daha az karmaşık olanlarla beslenecek ya da onlarla birleşecekti». Çağımız biyoloji bilginlerinin arasında bu görüşün Prof. Haldane’in görüşünden daha çok egemen olduğunu söyleyebiliriz. İki görüş de, canlı maddeyle ölü madde arasında kesin bir sınırın bulunmadığı üzerinde birleşmektedirler: Buna karşılık Prof. Haldane, ölü madde adını verdiğimiz şeyin gerçekte canlı madde olduğunu öne sürer, biyologların çoğu ise canlı maddenin psiko kimyasal bir mekanizma olduğunu düşünürler.

Ruhbilim ile fizyoloji arasındaki ilişkinin incelenmesi ise daha güç bir konudur. Burada iki ayrı soru ortaya çıkıyor: Bedensel daranışlarımızın salt ruhbilimsel nedenlerden meydana geldikleri varsayılabilir mi? Zihinsel olguların, kendileriyle aynı zamanda ortaya çıkan beden eylemleriyle ilgisi nedir? Herkes tarafından gözlemlenebilecek davranışlar, yalnızca bedensel davranışlarımızdır; düşüncelerimiz başkalarınca çıkarımlanabilir (inferred), ama ancak bizce kavranabilirler (perceived). En azından sağduyu bunun böyle olduğunu göstermektedir. Kuramsal bir kesinlikle söylenebilecek olan, cisimlerin hareketlerinin değil, ancak bunların bizim üzerimizdeki etkilerinin gözlemlenebildiğidir. Başkalarının bizimle aynı zamanda gözlemledikleri, bizim gözlemlediklerimize benzeyebilirse de, az ya da çok bir derece farkıyla ayrılırlar birbirlerinden. Bu ve başka gerekçelerden dolayı, fizikle ruhbilim arasındaki ayrılık, eskiden düşünüldüğü gibi, büyük değildir. Fizik, belirli koşullarda neyi göreceğimizi önceden kestiren bir bilim sayılabilir, bu anlamda da ruhbilimin bir dalıdır; çünkü görme işlemi, ‘zihinsel’ bir olaydır. Çağdaş fizikte bu görüş, salt, ampirik olarak doğruluğu sınanabilir öneriler öne sürme isteği yüzünden ön plana geçmiştir. Bir doğrulama işleminin ise her zaman bir insanın gözlemlerini gerektirdiği, bu yüzden de doğrulamanın ruhbilimsel bir olgu olduğu dikkate alınmıştır. Ama bütün bunlar, bu iki bilimin pratiğinden çok, felsefesine ait konulardır; ele aldıkları konular arasında bir yakınlaşma varsa bile, teknikleri birbirinden farklıdır.

Bundan önceki paragrafın başında sözü edilen iki soruya dönelim: Daha önceki bölümlerden birinde gördüğümüz gibi, eğer bedensel eylemlerimizin tümünün ruhbilimsel nedenleri varsa, zihinlerimizin, nedensel açıdan hiçbir önemi kalmaz. Yalnız beden eylemlerimizle başkalarıyla iletişim (communication) kurulabilir, ya da salt bu yolla dış dünya üzerinde bir etki yapabiliriz; ne düşündüğümüz salt bedenimizin yaptıklarını etkilediği sürece önemlidir. Bununla birlikte «zihinsel» olanla «fiziksel» olan arasındaki fark, salt kolaylık olsun diye konulmuş bir ayrım olduğundan beden eylemlerimizin nedenleri, bütünüyle fizik biliminin alanına girebilir, ama zihinsel olaylar bu nedenlerin arasında da bulunabilir. Pratik sorun, zihin ya da bedene ilişkin kavramlarla ortaya konulabilir belki: Beden eylemlerimiz, fiziko kimyasal yasalarla mı belirlenmektedir? Eğer öyleyse, zihinsel olayların doğrudan doğruya ve suni olarak yapılmış madde kavramının müdahalesi olmadan incelenebileceği bağımsız bir ruhbilim var mıdır?

Bu sorulardan hiçbiri kesinlikle yanıtlanabilir türden sorular değildir. Ama sorulardan birincisine olumlu bir yanıt varılabileceğini gösteren bazı kanıtlar vardır. Bu kanıtlar, dolaysız değildir; bir insanın hareketlerini Jüpiter gezegeninin hareketlerini hesapladığımız gibi hesaplayamayız. İnsan bedeniyle, en basit canlı organizmalar arasında kesin bir sınır yoktur; «işte burada fizik de, kimya da yetersiz kalıyor» diyebileceğimiz bir boşluğu da bulmamız söz konusu değildir. Gördüğümüz gibi canlı madde ile ölü madde arasında da kesin bir fark bulunmamaktadır. Bu yüzden, hem fiziğin hem de kimyanın en üst düzeyde bulundukları söylenebilir.

Bağımsız bir ruhbilimin olabilirliği konusunda bugün söyleyebileceğimiz şeyler çok daha azdır. Psikoanaliz bir ölçüde böyle bir bilim yaratmaya girişmişse de, fizyolojik nedenselliği önlemiş olup olmaması bakımından bu girişimin başarısı henüz kesin değildir. Biraz tereddütle de olsa ben, ruhbilimle fiziğin bugünkü gelişmelerden ayrı olmakla birlikte eninde sonunda bu iki bilim dalını kapsayacak bir bilimin ortaya çıkacağını öne süren görüşü destekliyorum. Fiziğin tekniği «madde»nin metafizik gerçekliği konusundaki inancın etkisi altında gelişmiştir. Bu inanç bugün artık geçerli değildir ve yeni quantum mekaniği yanlış metafiziği kapıdışarı eden değişik bir teknik uygulamaktadır. Ruhbilim tekniği ise, bir ölçüde, «zihnin» metafizik gerçekliği konusundaki metafizik inancın etkisi altında gelişmiştir. Fizik ile ruhbilimin, bu oyalayıcı yanlışlıklardan bütünüyle arınarak, zihin ve madde ile değil ama, «fiziksel» ya da «zihinsel» diye damgalanmayacak olaylarla uğraşan bir bilime dönüşmeleri akla yakın gelmektedir. Bu arada, ruhbilimin bilimsel statüsü sorusu da açık kalmaktadır.

Prof. Haldane’in ruhbilimle ilgili görüşleri, çok daha kesinbirtakım şeyler söylenebilecek olan, dar ve sınırlı bir sorunu da ortaya çıkarmaktadır. Prof. Haldane’e göre, ruhbilimin ayırtedici kavramı, «kişilik» kavramıdır. O bu kavramı tanımlamıyor, ama biz buna zihnin bütün öğelerini bir araya getiren ve onların birbirlerini değişikliğe uğratmalarına sebep olan birleştirici bir ilke diyebiliriz. Bir hayli belirsiz ve kaypak olan bu kavram, savunulabilir yanı olduğu sürece «ruh» anlamına gelir. Çıplak bir varlık olmayıp, bir çeşit bütünlük niteliği gösterdiği için de ruh kavramından ayrılır. Bu görüşü benimseyenler John Smith’ in zihnindeki her şeyin, John Smith’sel bir nitelik taşıdığına ve bu nitelik dolayısıyla da bunların başka herhangi birinin zihninde bulunanlara benzemesine imkân olmadığına inanırlar. Eğer siz, John Smith’in zihninin bilimsel bir irdelemesini yapmak istiyorsanız, maddenin bütün parçalarına hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanan genel kurallarla yetinmemelisiniz; üzerinde durulan olayların o belirli kişinin başından geçtiğini ve bu olayların o kişinin bütün geçmişi ve karakteri açısından ona özgün olduğunu da aklınızda tutmalısınız.

Bu görüşün çekici yanı yok değildir. Ama onu doğru saymak için de, bir neden göremiyorum. Kuşkusuz, aynı durumda bulunan iki kişinin, geçmişlerinin birbirinden farklı olması dolayısıyla birbirlerinden farklı biçimde davrandıkları doğrudur; ancak, aynı şey, biri mıknatıslanmış öteki ise mıknatıslanmamış iki demir parçası için de geçerlidir. Anıların beyine kazınmış oldukları ve davranışları fizik yapının değişikliği yoluyla etkiledikleri sanılır. Buna benzer düşünceler karakter için de öne sürülebilir. Bir insan öfkeli, öbürü serinkanlıysa, bu ayrılık genellikle salgı bezlerinde saptanır, çoğu durumlarda da bazı ilaçlarla giderilebilir. Kişiliğin esrarlı ve indirgenemez olduğu inancının bilimle hiçbir ilişkisi yoktur, üstelik bu inanç, bizim insan olmaktan dolayı kendi kendimize duyduğumuz saygıyı pohpohladığı için benimsenmiştir genellikle.

Şu iki önermeyi alalım gene. «Ruhbilim açısından ‘şimdi’ akıp giden bir an değildir; hem geçmişi hem de geleceği kapsar» ve «uzay ve zaman kişiliği soyutlamazlar; kişiliğin içinde bir düzeni dile getirirler.» Geçmiş ve gelecekle ilgili olarak Prof. Haldane bir şimşeğin çakışından sonra bir gök gürültüsünün beklenişi karşısındaki durumumuza benzer şeyleri düşünüyor anlaşılan. Denebilir ki, geçmiş olan şimşek ile gelecek olan gökgürültüsü, ikisi birden, şimdiki zihin durumumuza giriverirler. Ama bu benzetme yanıltabilir bizi. Şimşeğin anımsanması şimşek, gökgürültüsünün beklenmesi de gökgürültüsü değildir. Anımsamanın ve bekleyişin fiziksel nedenleri olmadığını düşünüyorum sadece, öznel deneyin şimdiki niteliğini düşünüyorum: Görmek bir şeydir, anımsamak başka şey; işitmek bir şeydir, beklemek başka şey. Şimdi’nin geçmiş ve gelecekle olan ilişkileri, başka alanlarda olduğu gibi ruhbilimde de yorum ilişkileri değil, nedensel ilişkilerdir (Kuşkusuz, benim bekleşimin gökgürültüsünün nedeni olduğunu öne sürmüyorum, demek istediğim şu ki, geçmişte şimşeğin hemen ardından gökgürültüsünün gelmesi ile şimdiki şimşek, birlikte, gökgürültüsünü bekleyişin nedeni olurlar). Bellek geçmişin varlığını uzatmaz, ancak geçmişin etkin olmasını sağlayan yollardan biridir.

Uzay konusunda da durum aynı, ancak biraz daha karmaşıktır. İki tür uzay vardır: Bunlardan biri, kişinin özel deneylerini kapsayan uzay, öteki ise öteki kişilerin bedenlerini sandalyeleri, masaları, güneşi, Ay’ı ve yalnızca bizim kişisel duyumlarımıza yansıdıkları gibi değil, ama gerçekte nasılsa öyle oldukları gibi kapsayan fizik uzaydır. Bu ikinci uzay varsayımsaldır ve dünyanın, kendi özel deneylerinden başka hiçbir şeyi kapsamadığı görüşünü benimsemeye hazır olan herhangi bir kişi tarafından yetkin bir mantıkla yadsınabilir. Prof. Haldane’in söylemek istediği bu değildir; bu yüzden de kendi kişisel deneylerinden başka şeyleri kapsayan bir uzayın varlığını kabul ediyor demektir. Öznel uzaya gelince, benim bütün görsel (visual) deneylerimi kapsayan görsel bir uzay (visual space) olduğu gibi, dokunma uzayı ve William James’in belirttiği, mide ağrısının uzayda kapladığı bir «hacim», vb. vardır. Ben, nesneler dünyasında bir nesne sayıldığımda, öznel uzayların bütün türleri içimdedir benim. Yıldızla gökler, astronominin uzak, yıldızlı gökyüzü değil, ama o yıldızların içimdeki etkileridir. Gördüğüm şeyler içimdedir, dışımda değil. Astronominin yıldızları benim dışımda olan fiziksel uzaydadır; ama bu yıldızların varlığına çıkarım (inference) yoluyla varırım, kendi deneylerimin çözümüyle değil. Prof. Haldane’in «uzay, kişiliğin içinde bir düzeni dile getirir» önermesi, benim kişisel uzayım için doğru ve geçerli değildir. «Uzayın kişiliği soyutlamadığı» konusundaki buna ilişkin görüşü ise, fiziksel uzay da benim içimdeyse doğru ve geçerli olabilir. Bu karışıklıktan kurtulur kurtulmaz, Prof. Haldane’in görüşleri tutarlı olmaktan çıkmaktadır.

Hegel’i izleyenlerin tümü gibi Prof. Haldane, hiçbir şeyin ötekinden gerçekte ayrı olmadığını gösterme kaygısına düşmüştür. Her insanın geçmişiyle geleceğinin, o insanın şimdisi

ile birlikte varolduğunu ve içinde yaşadığımız uzayın herbirimizin içinde bulunduğunu, kendince, kanıtlamış olmaktadır (eğer kanıtlarını kabul ediyorsak tabii). Öte yandan, «Kişilikler birbirlerini dışarda bırakmazlar» sözünü kanıtlamak için de bir adım daha ileri gittiği görülüyor. Anlaşıldığı kadarıyla, bir insanın kişiliği onun ülkülerinin bir toplamıdır ve hepimizin ülküleri de hemen hemen birbirinin aynıdır. Prof. Haldane’in sözünü bir kez daha alıntılayalım: «Doğruluk, adalet, iyilikseverlik ve güzellik ülküleri her zaman vardır bizde… Üstelik, değişik görünümleri olmakla birlikte bu ülkü tek bir ülküdür. Tanrı ışığı bize, işte bu ortak ülkülerden ve onların yarattığı kardeşlik duygusundan gelir.»

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tip önermeler karşısında ağzım bir karış açık kalıyor, işe nereden başlayacağımı bilemiyorum. «Doğruluk, adalet, iyilikseverlik ve güzellik ülküsü» nün kendisinde her zaman bulunduğunu söyleyen Prof. Haldane’in bu sözünden kuşkum yok; kuşkusuz böyledir bu. Ama bu olağanüstü erdemi bütün insanlığa maletmeye gelince ben kendi görüşlerimin en azından onunki kadar doğru olduğuna inanıyorum. Ben, yalanın, adaletsizliğin, kötülükseverliğin ve çirkinliğin iş edinildiğini, üstelik bununla da yetinilmeyip bir ülkü olarak benimsendiklerini görüyorum. Prof. Haldane, sözgelimi, Hitler ile Einstein’in, «değişik görünümleri olmakla birlikte tek bir ülküyü» benimsediklerine mi inanıyor gerçekten? Bence, bu sav karşısında Hitler de Einstein de ayrı ayrı hakaret davası açabilirler Prof. Haldane’e karşı. Kuşkusuz, bunlardan birinin kötü bir insan olduğu, yürekten inandığı ülkülerin ardından koşmadığı söylenebilir. Ama bu biraz kolay bir açıklama gibi geliyor. Hitler’in ülkülerinin kaynağı Nietzsche’dir; Nietzsche’nin bütünüyle içten olduğuna da kuşku yoktur. Ama bu sorun Hegel diyalektiğinden başka bir yöntemle ele alınmadıkça, tek ülkü’yü kendinde gerçekleştiren Tanrı’nın Jehovah mı, yoksa Wotan mı olduğuna nasıl karar verebileceğimizi bilemiyorum.

Tanrı’nın sonsuz kutsamasının yoksullar için bir avuntu olduğu görüşüne gelince, bu her zaman zenginlerce benimsenmiş bir görüştür, yoksulları da giderek bıktırmaya başlamıştır. Belki de bugün, Tanrı kavramını ekonomik adaletsizliği savunmak için yardıma çağırmak sağduyulu bir yol olmasa gerek.

Kozmik Amaç’la ilgili panteist öğreti de, teist öğreti gibi, zaman içindeki evrim düşüncesinin zorunluluğunu kanıtlamada, bazı güçlüklerle karşılaşmaktadır. Hemen bütün bütün panteistlerin inandıkları gibi zaman, son kertede gerçek değilse, dünya tarihinde en iyi şeyler niçin önce değil de sonra ortaya çıkmaktadır? Bunun tersi bir düzen niçin söz konusu olmasın? Olayların bir tarihi olduğu görüşü bir yanılsamadan başka bir şey değilse ve Tanrı bu yanılsamadan arınmışsa, neden Tanrı hoşa gidecek olayları sona, hoşa gitmeyecekleri de başa koymuştur? Bu sorunun yanıtlanamaz olduğu konusunda başpapaz Inge ile aynı düşüncedeyim.

Şimdi ele alacağımız «ortaya çıkış» öğretisi, bu güçlüğü ortadan kaldırmıştır ve zamanın gerçekliğini kabul etmektedir. Ama bu öğretinin, en az öteki öğretilerin ortaya çıkardığı güçlükler kadar büyük başka güçlükler yarattığını göreceğiz.

BBC Radyosunda düzenlenen sempozyumda «ortaya çıkış» öğretisinin tek savunucusu Prof. Alexander’dir. Prof. Alexander, sırasıyla, önce ölü maddenin, sonra canlı maddenin ve en sonra da zihnin ortaya çıktığını öne sürmekte ve şöyle demektedir:       ,

«Bu gelişme Mr. Lloyd Morgan’ın ilk kez belirttiği ya da yeniden ortaya çıkardığı bir düşünce ve terim olarak, «ortaya çıkış» öğretisi diye adlandırılmaktadır. Yaşam maddeden, zihin ise yaşamdan ortaya çıkar. Yaşayan bir varlık, aynı zamanda maddesel, ama yaşam dediğimiz yeni niteliği taşıyacak biçim almış bir varlıktır. Aynı şeyi, yaşamdan zihne geçiş için de söyleyebiliriz. «Zihin»li bir varlık, aynı zamanda yaşayan bir varlıktır, ama, özellikle sinir sistemindeki bazı parçalan, zihni ya da isterseniz bilinci taşıyabilecek biçimde inceden inceye örgütlenmiş, karmaşık bir gelişmenin ürünüdür.»

Prof. Alexander, bu sürecin zihnin ortaya çıkmasıyla son bulduğunu düşünmek için bir gerekçe olmadığını belirtiyor ve tam tersine, «bu süreç zihni de aşacak bir varlık niteliğine bağlanır: Bu bağlanış tıpkı zihnin yaşama, ya da yaşamın maddeye bağlı oluşu gibidir. Bu sürecin, zihni aşarak yöneldiği varlık niteliğine tanrısallık, bu niteliğe sahip olan varlığa da Tanrı adını veriyorum» demektedir. Prof. Alexander’in kanısınca, «her şey bu niteliğin, tanrısallığın, ortaya çıkışına işaret etmektedir.» Prof. Alexander, şöyle diyor: «İşte bu yüzden, daha geniş bir perspektif kazandığında bilim tanrısallığa gereksinim gösterir». Ona göre Dünya, «tanrısallığa yönelmiştir, ya da ona ulaşma çabası içindedir»; ama «tanrısallık, ayırtedici ve belirgin yapısıyla, Dünya’nın bugünkü varoluş aşamasında, henüz ortaya çıkmış değildir». Prof Alexander, Tanrı’nın «tarihsel dinlerce kabul edildiği gibi bir yaratıcı değil, yaratılmış bir şey» olduğunu da sözlerine eklemektedir.

Prof. Alexander’in bu görüşleriyle Bergson’un «yaratıcı evrim» konusundaki görüşleri arasında yakın bir ilgi vardır. Bergson, gerekirciliğin yanıldığını, çünkü evrimin akışı içinde, daha önce kestirilmesine, giderek, hayal bile edilmesine olanak bulunmayan gerçek yeniliklerin ortaya çıktığını söylemektedir. Her şeyi evrimleşmeye iten esrarlı bir güç vardır ona göre. Sözgelimi, gözleri görmeyen bir hayvanın esrarlı bir görme önsezisi vardır ve bu önseziyle hayvan daha sonra gözlerinin açılmasını hazırlayan bir biçimde davranır. Her an yeni bir şey çıkar ortaya, öte yandan da geçmiş hiçbir zaman kaybolmaz, bellekte yaşar, unutma ise ancak görünüştedir. Sürekli olarak zenginleşen dünya, böylece günün birinde yaşanmaya değer bir yer durumuna gelecektir. Tek önemli nokta, geçmişe dönük ve sabit olan zekâyı önlemektir; kullanmamız gereken şey, sezgidir. Sezgi, içinde, yaratıcı yeniliğin itkisini taşır.

Bütün bunlara inanmamız içirt Lamarck’ınkini andıran birtakım ipe sapa gelmez biyoloji kırıntılarından başka nedenlerin ortaya konulduğu sanılmamalıdır. Bergson’a olsa olsa bir ozan gözüyle bakılabilir. Salt zekâya bağlı olabilecek her şeyden kaçınır çünkü o.

Prof. Alexander’in, Bergson’un felsefesini bütünüyle kabul etmiş olduğunu söylemek istemiyorum. Birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmiş olmalarına karşın, görüşleri arasında büyük benzerlikler vardır yalnızca. Bergson ve Prof. Alexander, gerek zamanın önemini vurgulamaları, gerekse evrimin akışı içinde önceden kestirilemeyecek yeniliklerin ortaya çıkabileceğine inanmaları bakımından birleşmektedirler.

Birçok güçlüklerin, evrimle ilişkili «ortaya çıkış» felsefesini yetersiz kıldığını söylemeliyim. Bu güçlüklerin en önemlisi, belki de, bir yandan gerekircilikten kurtulmak için, önceden kestirmeyi (prediction) olanaksız kılarken, öte yandan da, Tanrı’nın gelecekteki varlığını önceden kestirmeye kalkışmasıdır. Bu görüşte olanlar, tıpkı Bergson’un görmek isteyen ama görmenin ne demek olduğunu bilmeyen midyesine benzemektedirler. Prof. Alexander, bazı yaşam deneylerimizde ‘tanrısallığın belli belirsiz bilincinde olacağımızı öne sürmekte ve bu durumumuzu «numenal» bir durum olarak adlandırmaktadır. Bu tür yaşam deneylerini niteleyen duygu ise, ona göre, «bizi korkuyla sarsabilecek ya da umutsuzluğumuzda bize destek olabilecek esrarlı bir güçtür; ama bu dış gözlem yoluyla bilebileceğimiz şeylerden başka bir şeydir». Prof. Alexander, bu duygunun varlığını ya da kuramının gerektirdiği gibi, zihinsel gelişmenin onu yaşamda daha önemli bir öğe kıldığını kanıtlayacak hiçbir gerekçe göstermemektedir. Antropoloji bilginlerinin söylediklerinden bunun tam tersini çıkarımsamak olanaklıdır: İnsandışı dost ya da düşman bir gizli gücün varlığı yolundaki inanç, uygar toplumlardan çok, ilkel toplumlar için büyük önem taşır. Gerçekte bu duygu, din ile özdeşleştirilecekse, insan gelişmesindeki her adım, dinde bir gerileme ile sonuçlanmıştır. Bu da, ortaya çıkmış bir tanrısallığın varlığı konusunda öne sürülen sözde evrimci görüşle bağdaşmaz.

Her neyse, bu görüş, son derece cılız kanıtlara dayanmaktadır. Öne sürüldüğüne göre, evrim üç aşamadan geçmiştir: Madde, yaşam ve zihin. Evrenin gelişmesinin sona ermiş olduğunu düşünmemizi gerektirerek hiçbir gerekçe yoktur, öyleyse gelecekte bir tarihte, dördüncü, giderek beşinci, altıncı vb. aşamaların ortaya çıkacağı düşünülebilir. Ama hayır, onlara göre evrim dördüncü aşamada sona erecektir. Madde, yaşamın ortaya çıkacağını önceden kestiremiyor, yaşam da zihnin ortaya çıkışını kestiremiyor, ama zihin gelecek aşamayı belli belirsiz de olsa görebiliyor hele bu, bir Hotantolu ya da Papualının zihniyse. Bütün bunların tahminlerden öteye geçmediği açıktır. Doğru da çıkabilir, ama bugün böyle düşünmenin sağlam bir tutamağı yoktur. Ortaya çıkış felsefesi, geleceğin önceden kestirilemeyeceğini öne sürmekte haklıdır; gelgelelim, bunu öne sürer sürmez, hemencecik, geleceği önceden kestirmeye girişmektedir. İnsanlar, Tanrı kelimesinin ifade ettiği şeyden vazgeçmeye, tanrı kelimesinden vazgeçmekten çok daha yatkındırlar. Ortaya çıkma öğretisini savunan evrimciler, Tanrı’nın Dünyayı yaratmadığı düşüncesinden çıkıp, Dünya’nın Tanrı’yı yaratmakta olduğu görüşüne vararak bununla yetinmektedirler.

Ama böyle bir Tanrı’nın şimdiye kadar kendisine tapınılmış olan şeyle, adından başka ortak bir yanı yoktur.

Genel olarak Kozmik Amaç konusunda ise, hangi biçimiyle düşünülecek olursa olsun, iki eleştiri yöneltilebilir. Bunlardan birincisi Kozmik Amaç’a inananların, her zaman, dünyanın şimdiye kadarki doğrultusunu değiştirmeden evrimini sürdüreceğini düşünmeleridir. İkincisi ise, şimdiye kadar olup bitenlerin evrenin iyi niyetinin bir kanıtı olduğunu öne sürmeleridir. Bu iki düşüncenin ikisinin de eleştiriye açık yanları vardır.

Evrimin doğrultusu konusunda öne sürülen düşünce, yaşamın başlamasından bu yana dünya üzerinde olup bitenlere dayanmaktadır. Dünyamız bu sonsuz evrenin küçücük bir köşesidir ve bu köşenin evrenin geriye kalan kesimlerinin benzeri olmadığını düşündürecek gerekçeler vardır. Sir James Jeans, evrenin başka kesimlerinde yaşamın bulunup bulunmadığı konusunda bir hayli kuşkuludur. Kopernikus devriminden önce, Tanrı’nın özellikle dünyamızı amaçladığını düşünmek doğaldı; ama bu, günümüzde tutarlı bir varsayım olmaktan çıkmıştır. Kosmos’un amacı zihnin evrime uğraması ise bu kadar uzun bir süre içinde bu amacını çok küçük ölçüde gerçekleştirmiş bulunması onun yetersizliğinin kanıtıdır. Kuşkusuz, daha sonra ya da başka bir yerde, daha gelişmiş bir zihnin ortaya çıkması mümkündür; ama bu konuda bugün elimizde en ufak bir bilimsel kanıt yoktur. Yaşamın raslantısal olarak meydana gelmesi garip görülebilir; ama bu kadar büyük bir evrende raslantıların olması da kaçınılmazdır.

Diyelim ki, Kozmik Amaç’ın özellikle bizim gezegenimize ilgi duyduğu konusundaki garip varsayımı doğru kabul ettik. Gene de Kozmik Amaç’ın, dinbilimcilerin taşıdığını öne sürdükleri niyetleri taşıdığından kuşkulanmak için gerekçeler vardır. Bütün yaşamı zehirleyip yok edecek yeterlikte gaz kullanmadığımız sürece Dünya, daha epey bir zaman için, üzerinde yaşanabilir bir durumda kalacaktır belki, ama bu, edebiyen sürüp gidecek de değildir. Belki gezegenimiz uzayda uçup gidecek; belki gelgitler dolayısıyla Dünya’nın Güneş’e bakan yanı hiç değişmeyecek, böylece bir yarımküre sürekli olarak sıcak, bir yarımküre de sürekli olarak çok soğuk kalacaktır; belki de (J. B. S. Haldane’in kıssadan hisse çıkarılabilecek öyküsü gibi) Ay, Dünya’ya toslayacaktır. Eğer bunlardan hiçbiri daha önce olmazsa, eninde sonunda, Güneş patlayıp küçük, beyaz ve soğuk bir yıldız durumuna geldiğinde, hepimizin yok olacağı kesindir. Sir James Jeans Güneş’in patlamasının kesin tarihi bilinememekle birlikte, bunun milyarlarca yıl sonra olacağını tahmin etmektedir.

Bu milyarlarca yıl bize, sonumuza hazırlanmak için biraz zaman vermektedir. Bu arada hem astronomide, hem de topçuluk biliminde büyük gelişmeler olmasını bekleyebiliriz. Astronomi bilginleri, üzerinde yaşamaya elverişli başka yıldız gezegenleri bulabilirler; topçular da ışık hızına yakın bir hızla bizi bu gezegene yollayabilirler; yolculuğun başında genç olanlar, yaşlanıp ölmeden önce bu gezegene varabilirler. Çokzayııp bir umuttur bu belki ama, gene de bir umuttur hiç değilse.

Şu da var ki evrende dolaşmak, en yetkin bir bilimsel hünerle hazırlanmış olsa bile, yaşamın ebediyen süregitmesini sağlayamaz. Termodinamiğin ikinci yasası bize, enerjinin, bütünüyle, çok yoğun biçimlerden, daha az yoğun biçimlere geçtiğini ve sonunda, yoğunluk bakımından artık hiçbir değişikliğe elvermeyen bir biçimde kalacağını söylemektedir. Eğer daha önce sona ermemişse yaşam, bu noktada kesinlikle son bulacaktır. Jeans’ın sözünü bir kez daha analım: «Ölümlülerin olduğu gibi evrenlerin de sonu mezardır». Sir James Jeans, bu sözden çıkarak, konumuzla çok yakından ilgili bazı düşüncelere varmaktadır:

«Dünyaların çokluğuna inandığı için diri diri yakılan Giordano Bruno’nun ölümünden bu yana geçen üç yüz yıl, bizim evren konusundaki görüşlerimizi tanınmayacak ölçüde değiştirmiş, ama yeterince aydınlatamamıştır. Yaşamın anlamı konusunda çok çiğ olan birtakım tahminlerde bulunabiliriz ancak. Milyonlarca yıl boyunca ıssız yıldızlarda ve bulutsularda maddenin sürekli olarak biçim değiştirip bomboş uzayda ışığın boşuboşuna harcanması bütün yaradılışın yöneldiği en son aşamanın, yaşamın ortaya çıkması için geçirilen inanılmaz bir hazırlıktan başka bir şey değil midir? Yoksa yaşam, çok daha büyük ve inanılmaz bir sonuca varmayı amaçlayan doğal süreçlerin önemsiz ve rastlantısal olarak ortaya çıkmış bir türevi (by-prodduct) midir? Ya da daha alçakgönüllü bir düşünce ile genç ve faalken yaşamı bir anda yok edebilecek o yüksek ısısını, yüksek gerilimli radyasyonunu yitirerek yaşlanan maddeye, bu yaşlılık çağında musallat olan bir çeşit hastalık mıdır? Ya da alçak gönüllülüğünü bir yana bırakarak, yaşamın bu sonsuz yıldız ve bulutsu kümeleri ve akıl almaz astronomi zamanı tarafından yaratılmış değil, ama onları yaratan tek gerçek olduğunu mu kabul etmeliyiz?»

Bence bu düşünceler bilimin sunduğu seçenekleri dürüstçe ve taraf tutmadan dile getirmektedir. Zihnin tek gerçek olduğu ve astronominin uzay ve zamanın zihin tarafından yaratıldığı konusundaki son olasılık konusunda, mantık açısından söylenebilecek çok şey vardır. Tedirgin edici sonuçlardan kaçınmak umuduyla bu görüşü benimseyenler, bunun ne gibi sonuçlar doğurduğunun farkında değildirler. Doğrudan doğruya bildiğim her şey «zihinimin» bir parçasıdır ve başka şeylerin varlığı konusunda yaptığım çıkarımlar (inferences), hiç de kesin değildir. Öyleyse zihnimin dışında var olan hiçbir şey yoktur. Bu durumda, benim ölümümle evren yok olacak demektir. Yok, eğer benimkinden başka zihinlerin olduğunu kabul edeceksem o zaman astronominin konu aldığı bütün evrenin varlığını kabul etmem gerekir: Her iki durumda da kanıtlar birbirine eşit güçtedir. Bu yüzden de Sir James Jeans’ın öne sürdüğü son seçenek başka bir deyişle, öteki zihinlerin var, ama öteki bedenlerin yok olduğu konusundaki görüş, sağlam bir görüş değildir. Çünkü bu, bu boş evrende sadece ben varım, insan soyunu, Dünya’nın jeolojik çağlarını, Güneş’i, yıldızları ve bulutsuları, o bereketli hayal gücümle ben yarattım demeye gelir. Bildiğim kadarıyla, bu kurama karşı çıkan ve mantıksal geçerliği olan herhangi bir görüş yoktur. Ama zihnin tek gerçek olduğu yolundaki öğretinin başka herhangi bir biçimine karşı, öteki insanların zihinlerinin varlığı olgusuna, onların bedenleriyle ilgili kanıtlardan çıkarım yoluyla vardığımızı söyleyebiliriz. Öyleyse öteki insanların, eğer zihinleri varsa, bedenleri de var demektir; bir kişi tek başına, olsa olsa, bedensiz bir zihin olabilir, bu da ancak başka hiç kimsenin var olmamasına bağlıdır.

Şimdi, Kozmik Amaç’la ilgili tartışmamızın son sorusuna geliyorum. Bu soru şudur: Şimdiye kadar olup bitenler, evrenin iyi niyetlerinin bir kanıtı mıdır?

Gördüğümüz gibi, bu sorunun olumlu biçimde yanıtlanması gerektiğine inananların sözde dayanağı, evrenin bizi ortaya çıkarmış olmasıdır. Bunu yalanlamıyorum. Ama biz, bunca uzun bir ön hazırlığı haklı gösterecek ölçüde eşsiz bir yetkinlikte miyiz?

Felsefeciler değerlere önem verirler: Biz bazı şeylerin iyi olduğunu düşünürüz, madem ki bunlar iyi şeylerdir, öyleyse biz de iyi insanlarız, derler. Ama bu bir kısır döngüdür. Başka değerlere sahip olan bir varlık, bizim değerlerimizi o kadar iğrenç bulabilir ki, bundan bizim şeytana uymuş olduğumuz sonucunu çıkarabilir. İnsanoğlunun aynanın karşısına geçip, aynadaki yansıyı, Kozmik Amaç’ın daha başından beri hep ulaşmayı özlemiş olduğu sonuç sanarak böbürlenmesinde biraz saçmalık yok mudur? Hem, insanı yüceltmek niye?

Aslanlara kaplanlara ne demeli?

Onlar, bizden çok daha az hayvan ve insan öldürüyorlar, üstelik bizden çok daha güzel yaratıklar… Peki ya karıncalar?

Karıncaların gerçekleştirdikleri korporatif devlet, değme faşistlerin parmağını ağzında bırakır. Bülbüllerin, tarlakuşlarının ve geyiklerin dünyası, bizim savaşlar, adaletsizlikler ve zorbalıklarla dolu olan dünyamızdan çok daha iyi olmaz mı?

Kozmik Amaç’a inananlar, bizdeki sözde zekâyı abartmaktadırlar, ama yazdıkları şeylere bakılırsa bundan kuşkulanmak gerekir. Eğer ben, milyonlarca yılın deneyinden geçmiş bir Kadiri mutlak olsaydım İnsan’ın, kendisini benim bütün çabalarımın son kertedeki sonucu sayarak böbürlenmesini, sanırım, hoş karşılamazdım.

İnsan, ıssız bir kıyıya vuran garip bir rastlantı olarak anlaşılabilir: Ondaki erdemlerle kötülüklerin karşımının rastgele bir kökenden geldiği düşünülebilir. Ancak sonsuz bir kendini beğenmişlik duygusu insanda Tanrı’nın Yaratıcıya yaraşabileceğim düşündüğü bir amaç bulabilir. Kopernikus Devrimi, insanı Kozmik Amaç için yeterli bir kanıt sayanlara daha alçak gönüllü olmayı öğretmedikçe, üzerine düşen işi tam anlamıyla yapmış sayılamaz.

Sh:131-151

DİN VE BİLİM İÇİN SON SÖZ

Bundan önceki bölümlerde, kısaca, son dört yüzyıl içinde bilim adamlarıyla dinbilimciler arasındaki önemli çatışmaları izledik ve çağdaş bilimin çağdaş dinbilim üzerindeki etkilerini değerlendirmeye çalıştık. Kopernikus’un yaşadığı çağdan bu yana, ne zaman bilimle din arasında bir uzlaşmazlık çıksa, bilimin bu uzlaşmazlıktan yengiyle, alnının akıyla çıktığını gördük. Ayrıca, pratik sorunlar söz konusu olduğunda, sözgelimi tıp ve cincilik konusunda olduğu gibi, bilimin insanoğlunun acılarını azaltmadan yana, dinbiliminse insandaki doğal zorbalığın yüreklendirilmesinden yana olduğunu da gördük. Dinbilimsel görüşe karşıt olarak bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasının, bugüne kadar, insanlığın durumunu daha da mutlu kılmış olduğu su götürmez bir gerçektir.

Bununla birlikte konu, şimdi, bütünüyle yepyeni bir aşamaya girmiştir, bunun da iki nedeni vardır: Birincisi, bilimsel teknik, sonuçları bakımından, bilimsel anlayıştan çok daha önemli olmuştur; İkincisi yeni dinler Hıristiyanlığın yerini almakta ve Hıristiyanlığın pişmanlık duyduğu yanlışlıkları tekrarlamaktadır.

Bilimsel anlayış ölçülü ve araştırıcıdır; bütün doğruyu bildiğini öne sürmediği gibi, en iyi bildiği şeyin bile bütünüyle doğru olduğunu savunmaz. Her öğretinin, eninde sonunda, değişikliği gerektireceğini ve bu zorunlu değişikliğin araştırma ve tartışma özgürlüğüne gereksinim duyduğunu bilir. Ama, kuramsal bilimden bir «bilimsel teknik» ortaya çıkmıştır ve bu bilimsel tekniğin, kuramın araştırıcılık niteliği ile hiçbir ilişkisi yoktur. Quantum kuramı ve rölativite ile fizik bilimi, çağımızda büyük bir devrim geçirmiştir, gene de eski fiziğe dayanan bütün bulgular, bugün hâlâ geçerliktedir. Elektriğin sanayiye ve günlük yaşama uygulanması (enerji merkezleri, radyo-televizyon yayınları ve elektrikle aydınlanma gibi) Clerk Maxwell’in görüşlerinin, birçok bakımdan, yetersiz olduğunu biliyoruz diye, bu bulgular önemlerini yitirmiş değillerdir. Bu yüzden, bilimsel tekniğin uygulayıcıları olan teknikerler, ama daha çok bu teknikerleri çalıştıran hükümet ve büyük işletmeler, bilim adamının gereksinim duyduğu şeylerden çok farklı bir anlayış edinmektedirler: Bu, sınırsız bir iktidar, küstahlığa varan bir kesinlik ve insanı bile bir hammade olarak kullanmanın getirdiği haz duygusuna ilişkin bir anlayıştır. Bu bilimsel anlayışın tam tersidir, ama bu anlayışın gelişmesine bilimin yardım ettiği yadsınamaz.

Bilimsel tekniğin dolaysız etkileri de, bütünüyle yararlı olmuş değildir. Bunlar bir yandan savaş araçlarının yoketme gücünü arttırmışlar, barış sanayimden savaş sanayiine ve silah yapımına ayrılabileceklerin oranını yükseltmişlerdir. Ote yandan emeğin üretimini arttırmakla, azlığa (scarcity) dayanan eski ekonomik sistemin işleyişini son derece güçleştirmişler ve yeni düşüncelerin sarsıcı etkileriyle eski uygarlık dengesini tepetaklak ederek Çin’i tam bir kargaşalığa, Japonya’yı batılı tipte amanvermez bir emperyalizme, Rusya’yı yeni bir ekonomik sistemin kurulması, Almanya’yı ise eski ekonomik sistemin korunması doğrultusunda sert girişimlere itmişlerdir. Çağımızda görülen bu kötülüklerin hepsi, bir bakıma, bilimsel tekniğin dolayısıyla de bilimin sonuçlarıdır.

Bilimle Hıristiyan dinbilimi arasındaki çatışma, ara sıra sınır karakolları arasındaki dalaşmalara karşın, hemen hemen sona ermiş gibidir ve bana kalırsa, Hıristiyanlardan çoğu kendi dinlerinin bundan kazançlı çıktığını kabul edeceklerdir.

Hıristiyanlık barbar bir çağın önemsiz kalıntılarından arınmış ve handiyse din adına işkence yapma tutkusundan da kurtulmuştur. Geriye, açık görüşlü Hıristiyanlar arasında geçerli olan, değerli bir ahlak öğretisi kalmıştır: İsa’nın komşumuzu sevmemizi isteyen görüşü ve her insanda, artık adına ‘ruh’ denmese bile, saygıya değer bir şeyin olduğu. Bunun yanı sıra, kiliselerde, Hıristiyanların savaşa karşı koymaları gerektiği inancının da gitgide gelişmekte olduğunu söylemeliyim.

Ama, eski dinler barbar çağın kalıntılarından arınır ve birçok bakışlardan yararlı bir duruma girerken, ortaya yeni dinler çıkmış, bu dinler gençliklerinin bütün işkence tutkuları ve Galileo’nun çağındaki Engizisyonu aratmayan, bir bilim düşmanlığı ile davranmaya başlamışlardır. Eğer Nazi Almanyası’nda İsa’nın Yahudi olduğunu ya da Sovyet Rusya’da atomun töz niteliğini yitirerek salt bir olaylar dizisi durumuna geldiğini söylerseniz, çok ağır bir cezaya (belki, sözde hukuki olmaktan çok ekonmik ama gene de ondan hafif olmayan bir cezaya) çarptırılmanız işten bile değildir: Nazi Almanyası’nda ve Sovyet Rusya’da aydınların uğratıldıkları işkenceler, son iki yüz elli yıl boyunca kiliselerin uyguladıkları işkencelere rahmet okutacak cinstendir.

Çağımızda bu tür zorbalıklara doğrudan doğruya boy hedefi olan bilim, ekonomi bilimidir. İngiltere gibi, her zaman olağanüstü bir hoşgörünün geçerli olduğu bir ülkede ekonomik görüşleri hükümetçe zararlı görülen bir kişi, bu görüşleri ancak kendine sakladığı ya da belirli hacimdeki kitaplarda açıkladığı sürece cezalardan yakasını sıyırabilir. Ama İngiltere’de bile, komünist düşünceleri, konuşmalarında ya da ucuz beyannamelerde yaymaya kalkan kişi, geçim olanaklarını yitirme ya da kısa süreli hapis cezasına çarptırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Son zamanlarda çıkarılmış olan bir yasa, ki, bu yasa henüz bütünüyle uygulanmış değildir, hükümetin ihanet saydığı kitapların yazarlarını değil, fakat onu bulunduranları bile bu kitapları, Majesteleri’nin Silahlı Kuvvetlerinin sadakatini tehlikeye düşürücü bir biçimde kullanmayı düşünebileceği gerekçesiyle, cezalandırmayı öngörmektedir.

Almanya’da ve Rusya’da bağnazlığın sınırı çok daha geniştir ve bu bağnazlığa karşı çıkmak, apayrı sertlikte bir cezayı gerektirir. Bu ülkelerden ikisinde de, hükümetçe yürürlüğe konulan bir dogma vardır ve bu dogmaya açıktan açığa başkaldıranlar, bir ölümden yakayı sıyırsalar bile, toplama kamplarında çalışmaya zorlanmaktadırlar. Bu ülkelerden birinde yürürlükte olan dogmanın, ötekinde bir sapkınlık sayıldığını ve ikisinden birinden kaçıp ötekine sığınabilenlerin bir kahraman gibi karşılandığı doğrudur. Bununla birlikte ikisi, engizisyon öğretisini benimsemekte birleşmektedirler: Onlara göre doğruyu geliştirmenin biricik yolu, her zaman geçerli olmak üzere neyin doğru olduğunu bir kez saptamak, sonra da buna karşı çıkanları cezalandırmaktır. Bilimle kiliseler arasındaki çatışmanın tarihi, bize, bu öğretinin yanlışlığını göstermektedir. Şimdi hepimiz, Galileo’nun işkencecilerinin doğru olan her şeyi bilmediklerini öğrenmiş bulunuyoruz; ama bazılarımız Hitler ya da Stalin’den söz ederken bu ölçüde kesinlikle konuşamıyorlar.

Hoşgörüsüzlüğe kapılanmaya fırsat verilmesinin birbirine karşıt iki yanda ortaya çıkması üzüntü vericidir. Eğer, bilim adamlarının Hıristiyanlara işkence ettikleri bir ülke olsaydı, Galileo’nun dostları hoşgörüsüzlüğe belki de bütünüyle karşı çıkmayacaklar ve sadece karşı tarafın hoşgörmezliğine karşı çıkmakla yetineceklerdi. O zaman da Galileo’nun dostları, onun öğretisini bir dogma düzeyine yükseltmiş olacaklar, hem Galileo’nun hem de engizisyonun yanıldığını kanıtlayan Einstein, her iki tarafça da kara listeye alınacak, hiçbir yerde bir sığınak bulamayacaktı.

Çağımızda zorbalığın, geçmiştekinin tersine, dinbilimsel değil de, siyasal ve ekonomik olduğu söylenebilir, ama böyle bir görüş tarihin verilerine aykırıdır. Luther’in günah bağışlanımının para ile satın alınması öğretisine karşı çıkması Papa’nın büyük mali kayıplara uğramasına yol açmış ve Henry VIII’in kafa tutması da Papa’yı Henry lll.’den beri süregelen geniş gelir kaynaklarından yoksun bırakmıştır. Kraliçe Elizabeth I. Katolikleri, kendisini tahttan indirip yerine İskoç Kraliçesi Mary’yi ya da Philip ll’yi geçirmek istedikleri için kovuşturup cezalandırmıştır. Bilim, kilisenin insanların kafaları üzerindeki egemenliği zayıflatmış ve sonunda, birçok ülkede kiliseye ait mallara el konulmasına yol açmıştır. Ekonomik ve siyasal amaçlar, her zaman, zorbalığın nedenlerinden biri, belki de başlıca nedeni olmuştur.,

Ne olursa olsun, düşüncelerin zorbalıkla susturulmasına karşı öne sürülen kanıtlar, zorbalığı haklı gösterecek gerekçelere dayanmamaktadır. Bu görüş doğru olan her şeyi bilemeyeceğimiz, yeni doğruların bulgulanmasının ancak özgür bir tartışma ortamında gelişip, bir baskı ortamında engellendiği ve uzun erimli olarak insan mutluluğunun ancak doğruların bulunmasıyla gelişip, yanlışlıklara dayanan eylemlerle kösteklendiği görüşüdür. Yeni doğrular, her zaman eski düzenin süregitmesinde çıkarı olanları tedirgin etmiştir: Cuma günü oruç tutmanın gerekli olmadığı yolundaki Protestan öğretisi Elizabeth I. çağının balıkçılarının sert direnmesiyle karşılaşmıştır. Ama, ne olursa olsun, yeni doğruların özgürce yayılmasında topluluğun bütününün çıkarı olduğu da apaçık bir gerçektir.

İlk önceleri yeni bir öğretinin doğru olup olmadığı bilinmediğinden, yeni doğrular için tanınan özgürlük, aynı zamanda, yanlışlıklar için tanınmış bir özgürlük de olmaktadır. Bugün herkesin kabul ettiği bu öğretiler Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya’sında geçerli değildir, üstelik başka ülkelerde de yeterince kavrandıkları söylenemez.

Aydınca düşünme özgürlüğüne yönelmiş tehditler, bugün, 1660’tan bu yana görülen tehditlerin kat kat üstündedir; ama bu tehdit bugün bize Hıristiyan kiliselerinden gelmemektedir. Çağdaş başıboşluk ve kaos tehlikesi dolayısıyla hükümetler, bugün eskiden kilise makamlarının büründüğü kutsal dokunulmazlık kimliğine bürünmüşlerdir ve aydınca düşünme özgürlüğüne yönelmiş tehditler hükümetlerden gelmektedir. Bilim adamlarının ve bilimsel bilgiye değer veren herkesin açıkça üstüne düşen ödev, eski biçim zorbalıkların yok olup gittiğine bakarak, umursamazca, birbirlerini kutlamak değil, ama zorbalığın yeni biçimlerine yiğitçe başkaldırmaktır. Bu ödev, adına zorbalık yapılan herhangi bir öğretiyi benimsemiş olmak gerekçesiyle de hafife alınamaz. Komünizmi benimsemek Sovyet Rusya’da neyin eksik olduğunu kabullenmekte bizi gönülsüz davranmaya götürmemelidir; dogmalarının eleştirilmesine katlanamayan bir rejimin, eninde sonunda, yeni bilgilerin bulgulanmasına engel olacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Buna karşılık, komünizmden, ya da sosyalizmden iğrenmemiz bizi, Nazi Almanyası’nda komünistlerle sosyalistlerin susturulması için yürürlüğe konan akıl almaz barbarlıklara göz yummaya götürmemelidir. Hemen hemen diledikleri kadar kafa özgürlüğüne sahip oldukları ülkelerdeki bilim adamları, hangi öğreti adına olursa olsun başka ülkelerde bu özgürlüğün kısıtlanmasından tedirgin olduklarını tarafsız bir dille, göstermelidirler.

Aydınca düşünme özgürlüğüne kişisel açıdan önem verenler, bir toplulukta azınlıkta olabilirler, ama geleceğin en önemli kişilerinin bu azınlığın içinde olduklarını unutmamak gerekir. İnsanlık tarihinde Galileo’nun, Kopernikus’un ve Darwin’in önemini gördük; geleceğin de böyle kişileri getirmeyeceğini hiçkimse söyleyemez. Eğer bunların çalışmaları engellenir ve bu çalışmaların sonuçlarını almaktan alakonurlarsa insanlık yerinde sayacak ve tıpkı «Eski Karanlık Çağ»ın, «Aydınlık Antik Çağ»ın yerini alması gibi, «Yeni Bir Karanlık Çağ» olanca ağırlığıyla gelip üstümüze çökecektir. Yeni doğrular, insanları, özellikle iktidarda olanları tedirgin eder çoğunlukla; ama zorbalığın ve bağnazlığın uzun geçmişi içinde yeni doğruların, soyumuzun akıllı, ama hırçın bireylerinin yarattığı en büyük ve önemli başarı olduğu unutulmamalıdır.

Sh: 167-172

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, DİN ve BİLİM, [1935. Religion and Science. London: Thornton Butterworth.] Türkçesi HİLMİ YAVUZ, Birinci Basım 1993, İstanbul