KELİME VE KELİMESİ KELİMESİNE ÇEVİRİ


Çevirmenlere çoğu kez kelimesi kelimesine mi yoksa anlama uygun çeviriyi mi tercih ettikleri sorulur ve çeviri kelimesi ile birlikte sık sık «serbest» sözcüğü kullanılır. «Kelimesi kelimesine» ve «anlama uygun» kelimelerinin niçin birbirleriyle zıt olduğunu tam anlayamadığımız için, bu sözlere kulaklarımızı tıkamalıyız; Ayrıca çeviri bağlamı içinde «serbest» sözcüğü de kulağımıza hoş gelmiyor. Fakat tecrübelerimiz daha çok dram ve nesir çevirilerine dayanıyor, şiir çevirisi yapana «serbest» sözcüğü hiç de o kadar korkunç gelmeyebilir. Her kelimenin bir anlamı var, kelimesi kelimesine çeviri çoğu kez bundan dolayı cümlenin anlamına da uygun düşer ve çevirmenin o meşhur özgürlüğü bazen yalnız kötü durumlardan ve dip notların anlaşılmaz ürkekliğinden doğan özgürlükten öteye geçmez.

«Beans» kelimesi tabii ki her zaman «Bohnen» olarak çevrilmez, «my beans» kelimesi kelimesine de, anlamına uygun olarak çevrildiğinde de «Mein Brötchen» veya sosyal durumların değişikliğine göre «Mein Fressen» olarak Almancaya çevrilmelidir. Salinger’in anlatıcısı Seymour, en ciddi edebi sorunlarda bile süsleme vardır, diyor. Salinger 5. cadde için «cold potato» deyimini kullanmıştır; cold kelimesinin Almancaya «heiss» mı yoksa «kalt» olarak mı çevrileceği kesinlik kazanmamıştır.

Amerikalılar da bizim her zaman dediğimiz gibi «wie eine heisse Kartoffel» mı diyorlar veya Salinger «cold» diyerek kendi şivesini mi yoksa Newyork’da kullanılan Newyork ağzını mı kullanmıştır acaba?

Bu durumda «kalt» kelimesinin, «heiss» olarak çevrilmesi daha doğru olacaktır; «kalt» kelimesinin, kelimesi kelimesine de, anlama uygun olarak da «heis:s» olarak çevrilmesi, çevirmenin özgürlüğünden kaynaklanmıştır.

Serbest çeviriyi çok fazla seven çevirmenler için bazı nahoş durumlar meydana gelebilir. Bir zamanlar bizim de tespit ettiğimiz gibi, bir çevirmen «undertaker» kelimesini Almancaya kelimesi kelimesine, anlama bakmaksızın «Unternehmer» olarak çevirmiş ve çeviriden tıpkı «Bauunternehmer» gibi bir anlam çıkmış, «Undertaker» ile ilgili diğer bütün kelimeler de inşaat mühendisliği alanı ile ilgili olmuş; böylece tabutlar alet sandığı, yas için kullanılan mendiller, tabut örtüsü v,s. gibi anlamlara sahip olmuştu. Çevirmenin bir kelimeyi anlamını kontrol etmeden olduğu gibi çevirmesinden daha kötü ve aralarındaki benzerlikten ötürü çok içiçe olan kelimelerden daha tehlikelisi olamaz. Menşei aynı olan kelimeleri çoğu kez tamamen farklı çevirilerin asıl nedenidir ve bundan dolayı belki de Hollandacadan Almancaya çeviri yapmak, Rusçadan Almancaya çeviri yapmaktan daha da zordur.

Shaw’ın «Caesar und Cleopatra» eserinin çevirisinde bir kelime bize oldukça sıkıntılı anlar yaşattı. Shaw‘in kitabın sonsözünde «Jude» kelimesinin karşıtı olarak kullandığı «gentile» kelimesi. Shaw kelimeyi şöyle açıklıyor : «Bir Yahudi ile Gentile arasındaki fark, bir İngiliz ile bir Alman arasındaki fark gibidir. İngilizlerin özelliği daha çok konumlarından ileri gelir, ırkçı değildirler.»

Gentile kelimesini, «Yahudi olmayan ırk» yoksa «dinsiz» olarak mı çevirmemiz gerektiğini tam bilmediğimizden, uzun süre tereddüt ettik, sağa sola başvurup sorduk; her ikisi de olabilirdi, her ikisi de kelimesi kelimesine ve anlama uygun çevrildiğinde esere tam uyuyordu. Sonunda İngilizcede tam olarak dinsiz anlamında kullanılan bir kelime bulduk : «pagan» veya eski İngilizcede kullanılan «heaten». Asıl sorun, Shaw’m Jude kelimesini ırkçı anlamda ele alıp, onun teolojik ve dini anlamının da olabileceğini düşünmemekle, devrindeki —eser 1898 yılında yazılmıştır— meşhur hataya düşmesinden ve gentile kelimesini, teolojiden bağımsız olmamasına rağmen, ırkçı anlamına zıt anlamda seçmesinden kaynaklanıyor. Fakat çevirmenin görevi, çevirdiği yazarın hatalarını düzeltmek değildir. Teolojideki «gentes» kelimesinden gelen «gentile», hepsi Yahudi olmayan Yahudiler, hepsi Hristiyan olmayan Hristiyanlar ve Yahudi olmayanlar için kullanılmaktadır; yani dinsiz toplum demektir. Bunun dışında, Romalı asiller kendilerini «populos», halkın karşıtı olarak «gentile» diye adlandırırlardı, Julier, Fabier gibi gentile isimleri vardı, böylece gentile kelimesi belki o devirde ‘asil’ veya ‘asil doğmuş kişi’ anlamında kullanılıyordu.

Shaw bu kelimeyi kesinlikle asil kişi anlamında kullanmış olamaz, zira onun zamanında İngiltere’de bir çok Yahudi ailesine asalet unvanı verilmişti, Yahudi’nin karşıtı olarak «ikamet eden kişi» kelimesi ise bize daha da kötü geldi: Rheinland ve Westfalen bölgelerinde, Polonya’da ve Rusya’nın değişik bölgelerindeki Yahudiler, başka yerlerden gelen bir çok insandan daha da yerli sayılırlardı. Dili ve yüreği ile tam Köln’lü olanların, Leicester, Bounes Aires veya Newyork’da oturan birçok Yahudi aileleri var ve İngiltere’den Avustralya’ya giden gemide, alman olarak göz altına alınmış, sonra da jurnalci veya casus zannı ile Avrupa’dan çıkartılan Yahudi mülteciler, kötü şöhreti olan o meşhur Ostermann şarkısını, belki Köln’lü askerlerin de söylediği hararetle söylemişlerdi. Yahudi mülteciler de, o Köln’lü askerler kadar gentile idiler.

Gentile kelimesi «ikamet eden kişi» ve aynı zamanda «Elit tabaka» anlamında kullanıldığında, örneğin Amerika’da bazı klüb ve lokallerde «yalnız gentile girebilir» yazısı okunduğunda, çeviri zorlaşır ve çeviri olarak insanın aklına «Yahudiler istenmiyor» gelebilir, bu böyle zenciler de hariç tutuluyordur şüphesiz, ama onların dışlanması, tabelalarla vurgulanması gerekmeyecek kadar normaldir.

Bir İngiliz ile bir Alman arasındaki fark, bir İngiliz Yahudi’si ile bir Alman Yahudi’si arasındaki farkla aynıdır. Ren bölgesinden bir katolik ile Bavyera’lı bir katolik arasındaki fark, Bavyera ile Ren bölgesi arasındaki farka benzer; öte yandan bir Hollanda’lı ile Ren bölgesinden bir katolik, Bavyera’lı ile Ren bölgesinden olan biri ile olduğundan daha çok ortak özelliklere sahiptir. Bu durum, din olgusunun, o devirde insanları, altında yaşadıkları gök yüzünden daha az etkilediğini gösteriyor; İnsanlık, kelime olarak değil de kelimesi kelimesine ele alındığında, insanların birbirleriyle aynı olmadığı görülür, ama hepsi de aynı ölçüde farklı, aynı ölçüde birbirleriyle akraba, ve birbirlerine aynı ölçüde yabancıdırlar. Belki de İsrail’de gentile ile günün birinde Yahudilerin karşıtı olarak kabul edilecek olan insanlar arasındaki savaş devam edecek, hatta bu savaş belki çevirmenlerin «Yahudi ve gentile» kelimelerinin çevirisinin, bizim için yarattığı zorluklardan bizi kurtarana kadar bir süre daha devam edecek.

Sonunda gentile kelimesini «Heide» olarak çevirdik, Shaw’ın ne kastettiği tam bilinemediğinden, buna izin verildi, belki de Shaw Hristiyan ve Heide anlamından daha çok Yahudi olmayan insanı kast ediyordu, ama Hristiyanları Yahudi olmayanların arasına sokmak da bize ters geldi.

Heinrich Böll’den çeviren : Nuran ÖZYER

Kaynak: Denemeler Seçkisi, (Almanca Edebiyatlardan), Hazırlayan : Gürsel AYTAÇ, Gündoğan Yayınları, 1990 Ankara

 

“RÜYALARIYLA DÜNYA MEŞHURLARI İSLÂMI VE TIBBİ KAYNAKLARA GÖRE RUMUZLU RÜYA TABİRLERİ ANSİKLOPEDİSİ”


İslâmi Kaynaklardan üçüncüsü de, Muhtelif ilim sahiplerinin rüya hakkındaki muhtelif görüşleridir:

I—               İmam Gazzali Hazretleri’nin yazdığı “İhya-u Ulumi’d—Din” adlı eserinin Sayın Ahmed SERDAROĞLU tarafından yapılan tercümesinin, 3. cildinin 57. sayfasında: “…Kerameti ispat için kimsenin inkâr edemeyeceği kuvvetli iki delil vardır:

a)     Sadık Rüya’nın acayip halidir. Rüya halinde gayb tecelli eder. Rüyada tecelli ederse uyanıklıkta niçin tecelli etmesin?

—Uyku ile uyanıklık arasında duygu organlarının düzgünlüğünden başka bir fark yoktur. Rüyada olan adam duyu işleri ile meşgul olmaz. Hâlbuki nice uyanık kimseler vardır ki, onlar da dalgınlıkları sebebiyle duyularından haberleri bile olmaz. Söyleneni de duymaz. Yanından geçeni de görmez.

b)    Resul-i Ekrem’in gaybden ve gelecekten haber vermesi gibi… Nitekim Kur’an-ı Azim, bunu açıkça ifade etmektedir. Peygamber hakkında caiz olunca, ümmeti hakkında da buna inanmak caizdir. Çünkü o da bir insandır. Resul-i Ekrem ((sallallâhü aleyhi ve sellem)  işlerin hakikatleri kendisine keşfolunan ve halkın ıslah-ı ile meşgul olmayan bir insana keşif yapılması niçin muhal olsun?

—Elbette bunlara da keşif yapılır. Ancak bu gibilere nebi değil, Veli denilir. Peygamberlere ve Sadık rüyalara inanan kimse, kalbinde biri hislere açılan dış kapısı ve biri de melekût âlemine açılan iç kapısı olduğuna inanır    Tabire muhtaç bir misal ile rüyada bir şeyin keşfolmasının ve çeşitli suretlerde Meleklerin Peygamberlere ve Velilere gözükmelerinin sebeplerine gelince, bunlarda Kalbin acayip sırlarındandır. Bunlar ancak mükâşefe ilminde açıklanabilir” denilmektedir.

II—        Abdu’l—Kadir B. Muhammed el—Hüseyni’tTaberi’nin yazdığı “Uyunü ‘1—Mesail min A’yani’rResail” adlı eserinin 244. sayfasında: ”

—Fen, Rüya Tabiri ilimdir. Bu ilim, insanın uyku halinde gördüklerini hayallemesi ile bilinir ve ilmi gaibtir” denilmektedir.

III—     Corci       ZEYDAN’ın yazdığı ve “Zeki MEGAMÎZ’in tercüme ettiği (Medeniyeti İslamiye Tarihi’nin 3. ciltinin 29. sayfasında:

“KEHANET VE ARAFET: ‘Araplar’ Bir müşkül önünde bulunurlar ise, onların mütalaalarını sorarlardı. Rüya görünce onlara tabir ettirirlerdi. İstikballerinde ne olacağını onlardan anlamak isterlerdi. Velhasıl kâhinler, Babilliler, Finikeliler, Eski Mısırlılar vesaire gibi bütün eski akvam (Kavimler) nezdinde nasıl bir mevki tutmuşlar ise, eski Araplarda dahi bunlar ilim, felsefe, tababet, kadılık, Din adamları sınıfı yanı ulumu mezkureyi yed-i inhisara almış rüyayı ruhaniyeyi teşkil ederlerdi.” denilmektedir.

IV—      Taşköprülüzade   Ahmed Efendi’nin yazdığı ve Kemale’d—din Mehmet Efendi’nin tercüme ettiği (Mevzuatü’l—Ulum) adlı eserinin 360. sayfasında:

“İLMİ TABİR EL— RÜYA: Bu ilimden teheyyülatı nefsaniyye ve Umuru gaybiyye beyninde olan münasibet tarif olunur. Ta ki evvelkiden saniyyeye intikal ve onunla hariçde olan ahvali nefsaniyyeye veyahut afakda cari olan ahvale istidlal oluna. Ve bu ilmin menfaati umuru atiyyeyi tebşir veyahut inzar ve tahzirdir. Ve daha mağlum ola ki, rüya nefsi natıkanın fiilidir (işidir). Bazı taife bunun aslı olmamak üzere zahib olmuşlardır. Lâkin ol kelamın aslı yoktur. Zira eğer rüyanın aslı olmasa bu kuvayi insanda icad bi-faide olmak lazım gelir. Hazreti Hakim Ale’l—Itlak ve Malikü’l—Mülki fi’nNefs ve’l—Afak ise halkı—Batıldan münezzeh ve müberradır. Bi’1—İttifak. Ve bu rüya dahi iki nevidir. Edgas ve Ahlam ve Ehadis-i nefis ve havatir-i reddiye müşahede olan menamdır (Rüyadır). Zira Evvelki halde nefis manend ma-i mütemevvic, müteharrik ve mütehayyiç olup şekil ve suret kabul eylemez. Bir nevi dahi ki ol ekaldir, Rüyayı sahihadır. Ol dahi iki kısımdır. Bir kemi muhtacte’vildir. Ve bir kısmı değildir. Ol sebeptendir ki, muabbirde (Rüya tabir eden) bir mertebe maharet gerektir ki, edgas ve ahlam ile gayrini farka kudred ve kelimatı ruhaniyye ve cismaniyye ma beynini temyiz ve tabakat-ı Nas meyanını fark ve teşhis itmeğe muktedir ola. Zira nasın bazısı vardır ki, ona menamında (Rüyasında) eşyayı azime ve umuru hatımak ilka olunur. Bazısına dahi ol mertebe olmaz. Ol cihettendir ki, Yunaniyyun demişlerdir ki: Muabbire (Rüya tabir edene) vacibdir ki hükema ve mülükün rüyasını tabire iştigal eyleye. Tagam ve erazil-i nasın tabir eylemeye. Zira eşrafin rüyası nübüvvetten bir cüz’üdür. …Ve dahi ilmi mebzurda te lif olunan Kutumuhtasaradandır. “Fevaidü’lFevaid”nam kitap ki, “îbn-i Dekkak” tasnif eylemiştir. Mütevasıdandır. “Şerhu’lBezzar el—Münir”… ve dahi selefden ilmi tabirde mahir ve garaib tabiratı zahir olanlardandır. Sayın Muhammed İbn-i ŞÎRÎN Hazretleri de (hatta acaib tabiratındandır) denilmektedir.” (Muabbir olarak).

V—        Megana    Şibli’nin yazdığı, Sayın Ömer Rıza DOĞRUL’un tercüme ettiği “İslâm Tarihi ASRI SAADET” adlı kitabın 3. cildinin 1246. sayfasında:

“SADIK RÜYALAR: Şimdiye kadar gerek ilim, gerek felsefe, rüya meselesini hal edememiştir. Bunun hal edildiğine dair söylenen sözler, birer rüyadan ibarettir. Fakat tabiat, faaliyetini insanlar anlasın diye tatil itmez. İnsanların birçoğu, hayatında tahakkuk eden birçok rüyaları hatırlarlar. …Eski (Asur) Asar-i Atikası mütehassıslarından olan Profesör Hilprecht (Hilpraht) keşfettiği kitabelerin ikisini hal edememişti. Hilprecht’in bu iki kitabeyi ne surette hal ettiği çok gariptir. Profesör uyumuş, rüyasında eski Babil’in bir papazını görmüş, papaz o kitabelerin halline yardım etmiş, bin netice profesör, bunları halle muvaffak olmuştur. Alelade eşhasın başından bu gibi tecrübeler geçerse, enbiya tarafından görülen rüyaların vahiy ve ilham eseri olduğunu nasıl inkâr edebiliriz. (Gaybi İhbar) meselesi de ‘Sadık Rüya’ olarak hal olunabilir” denilmektedir.

VI—      Yusuf       Ziya TÜLEK Tarafından Yazılan “İslâm Kaynaklarına Göre RUMUZLU Rüya ANSİKLOPEDİSİ” kitabındaki ‘A’ Rumuz sahibi Sayın “Doktor AVANZADE MEHMED SÜLEYMAN EFENDİ”de ‘Mükemmel veya Muayyen Rüya Tabirnamesi” adlı kitabında, “Ruh kendi âleminden bir şey idrak ettik de anı mütehayyileye ilga eyler. 0 dahi anı bir suret münasibe ile tasvir idüp hissi müştereke defetmekle naim olan kimse anı mahsus gibi görerek müdrikatın ruhu akliyeden mürettibe-i hisse tenzilinde dahi kuve-i mütehayyile vasıta olur, işte rüyanın hakikati budur. Bundan rüyayı saliha ile edgasü anlamı kazibe beyninde (arasında) fark zahir olur. Şöyle ki: Cümlesi haleti nevmde (uykuda) birtakım suru hayaliyeden ibarettir. Lâkin sur-u mezkura ruhu aküden mütenezzil ise rüyadır. Eğer haleti yakazada mütehayyilenin hayal ve hafızaya bırakmış olduğu surdan me’huz ise, edgasü anlamdır. Bazı rüyalar sarih ve aşikar olduğundan yahud müdrik olan mana ile görülen sur hayale beyninde kalbi’müşabehet bulunduğundan tabire muhtaç olmaz. Bu sebeple Hadisi sahihde varid olmuştur ki: Rüya üçtür. Biri Allah Teâlâ Hazretlerinden; Biri Melekden; biri dahi şeytandandır. Allah Teâlâ Hazretlerinden olan te’vile muhtaç olmayan rüyayı sahihadır. Melekten olan, te’vile muhtaç bulunan rüyayı sahihadır. Şeytandan olan edgasü anlamdır (İbni Haldun…)_ Rüya için Mısır ve Hind’in kütübü mukaddimesini açınız. Tevrat, İncil ve Kur’an Azimü-ş—Şan-ı gözden geçiriniz, keşfi rüyaya verilen ehemmiyeti azimeyi görürsünüz. Sahibi şeriat olan enbiya meyanında rüyanın te’vil ve tefsirine en ziyade atfı ehemmiyet veren Hazreti Fahri Kainat Efendimiz Hazretleridir. Her sabah Eshabı Kiramına rüyalarını sual ve tabir ederlerdi. …Kütübü fenniyeden biri de uyku ve rüya hakkında diyorlar ki: (Uyku, dimağın ve azayı bedenin faaliyeti mütemadiyesi neticesi olarak a’sabın hali ataletine gelmesinden ve bil netice havassı hamse-i zahirenin yavaş yavaş eşyayı hariciye ile muvakkaten irtibatının kat’ı olmasından (kesilmesinden) ibarettir. Havassı mezkure içinde en ziyade yorulan göz olduğu cihetle en evvel uyumak ihtiyacını bu uzuv (organ) hisseder. Ve kaffe-i azadan evvel uyku alaimi izhar eyler. Diğer aza dahi yorgunlukları nisbetinde birer birer uykuya varırlar. …Rüyaya gelince: insanın bilerek, bilmeyerek safiha-ı hafızasına birçok vekayiğ nakış olunur. Kaffe-i azayı beden istirahatına vardığı, yani eşyayı hariciyye ile olan münasibetinin inkıtaından dolayı dimağın rahat ve kesbi sükunet eylediği bir zamanda yalnız iklimi kahefte icrayı faaliyet iden kuvve-i hafıza, kendi varlığıyla iştigal ider ve rüya denilen keyfiyet de bu iştigalattan tevellüt eyler (meydana gelir). Hali tabiide rüya uykunun ilk saatlerinde nadir görülür. Fakat uyku temadi edipte azayı dimağ yorgunluklarından kurtularak tedrilen uyanmaya başladıkça rüyada zuhur etmeğe (meydana gelmeye) başlar. Birkaç dakikalık uyku esnasında görülen bir rüyada birkaç senelik vukuat (olay, hadise) sahai zuhur (görülebilir) bulabiliyor. Birçok zamanlar ef’ali fevkal tabiiyyeden, sahinatsemaviyyeden, anbargaybiyyeden (gayıb haberlerden) ad olunan rüya dimağın havassı zahire vasıtasıyla his edileceği hakaiki (hakikatlar) zahirenin ika’ eyleyeceği efkarın (fikirlerin) yardımıyla, ideceği muhakemeden mahrum bir tezahür (görüntü) dimağıdır. Rüyalar, ekseriya zabıt (yazmak) ve rabıttan aridir. Çünkü, yorgunluktan kurtulan hacerat dimaiyye kısım kısım faaliyete girerek beyinlerinde (aralarında) bir irtibat bulunmaz           

…Uyanık iken hallinde aciz kalınan müşkilatı fikriyye ve tasavvuriyye rüyada hal olunur (çözülür). Bu da dimağda merkezi idrak ve muhakemenin uyanık zamanlan olabildiğini ifham eder (anlatır). …Bağırsakların bir rahatsızlık olduğu zaman insan açlık, susuzluk, ölmek, yaralanmak gibi, ila ahir rüyalar görür. Teneffüsün veya devranın (kan) bir sıkıntısı olduğu zaman göğsünden vurulmak, haykırmak el-hasıl bununla münasibetdar bir takım efkar (fikirler) hasıl olur. İşte böyle sıkıntılı ve korkulu rüyalara (kabus) ismi verilir. …Rüya tabiri için evvela bunun usulünü bilmek lazımdır.

Mesela: buğday, arpa, saman, un ve bal gibi şeylerin mala; at, arslan, vahşi hayvanatın ricale (adama); eğer, palan, kuşların ve hayvanatın dişlerinin, kadına; yastık, ibrik, tas gibi şeylerin, hizmetçiye ve bunlardan her birinin kaderi her sınıfta bulunanının sınıfındaki kaderi nisbetince olduğunu bilmelidir.

…Bir rüyanın tabirinde muabbir (tabirci) şek ve şüpheye düşüp ol rüya için te’vil ve tabir bulamadığı ve bilemediği halde muabbir sahibi rüyaya (rüya sahibine) ol veçhile emir etsin ki Cumartesi günü ol neharda (sabahleyin) hanesinden (evinden) çıktığında herhangi şahsa mülagi (karşılaşmak) olursa, ol şahsın isminden sual etsin (sorsun).

Eğer o şahsın ismi esma-i Enbiya, esma-i Salihiyn misilli güzel bir isim olur ise, onun rüyası güzeldir. Ve eğer ol şahsın ismi enbiya ve salihiyn isimleri gibi olmaz ise, onun rüyası çirkin ve yaramaz bir rüyadır.

VII—   DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIGI’NIN devamlı neşretmekte bulunduğu “Diyanet Dergisi”nin 16. ciltinin 2. sayısının 92. sayfasında Sayın Taner CÜCÜ tarafından yazılan “İSLÂMDA RÜYA VE AMEL İLİŞKİSİ” adlı makalede:

“Konu: UYKU VE RÜYA. Kur’an-ı Kerim’de uyku şöyle tarif edilir: ‘Gece olsun, gündüz olsun, uyumanız Allah’ın kudretini bildiren alametlerdendir (er—Rum, ayet-. 23).

‘Uyku, hislerin uyuşmasından doğan bir haldir (E. BOLAYIR; B. Rüya Tabiri, S.3.1.Bsm. 1957).

Bir bakıma uyku, küçük ölümdür (Prof. Dr. N. KEKLİK. A.K. ve İnsan. S. 132. 1. Bsm. 1957).”

Uyku böyle açıklanıyor. Acaba rüya nedir? Rüya (reveTraumdream) uykuda görülen şey, düş, vakıa, âlem-i mana. “Rüya: Şahsın uykusunda kalbine, çeşitli konularda olmuş veya olacak şeyleri Allah Teâlâ‘nın yansıtmasıdır. (Ebu’s-Suud; İrşat-ı Akl-i Selim—c.l.v.481 (El—Yazma)”.

“Yine rüya: Görünmeyen şeylerin en güzel biçimde ortaya çıkışının bir neticesidir (Ebu’sSuud; İrşadAkl-i Selim, c.l; v.481 ‘El Yazma’).”

“PSİKOLOJİK YÖNÜ: Ruhsal yönden rüya, uykuda duyuların çalışmaktan durmasıyla, hayallerin algı yerini alması halidir. İki cinsten unsurlar birleşerek rüyayı meydana getiriyor. Uyuyan adamın etrafından almakta devam ettiği yarım ve bozuk duyumlar. Bir de geçmişte alman algıların anılan (Doç. Dr. Nurettin TOPÇU: Psikoloji. s.133; l.Bsm. 1954)

” Rüya muhayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyada her çeşit imge, bir organın etkisiyle meydana gelen duygusal bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır (Laurousse: c.10; s.783). Görüldüğü gibi rüya kavramı, bu konuyla ilgilenenlerce çok çeşitli şekilde ifade edilmiştir. Bunlardan birkaç tanesini dahi sunalım: Ruhi daha doğrusu gayri şuuri (incorcient) sahanın eserlerinden biri de rüya hadisesidir. Rüyanın içe itilmiş arzular ve hayallerden ibaret olduğu ve bunların bir nevi dışa çıkma hareketi olduğu telakkisi artık umumileşmiştir (Prof. Dr. N. KEKLİK. Ag.egr.; s.157/ Bknz. aynı fikir. M. Şibli. A.Saadet Tercümesi. Ö.R. DOĞRUL; c.2; s.286; 2.bsm. 1974—İstanbul). …

Hekimler rüyayı bir akıl olayı olarak değil, fizik tenbihin bir akli ifadesi olarak tanımışlardır. Rüyanın yegane gayesi ilcai [Zorlama, zorunda bırakma. ] bir arzuyu hakikat haline gelmişçesine hayalen tahmin etmek olduğundan, tamamıyla insiyaki bir mantığa tabirdir. Fazla olarak bu ilcai arzular, aynı zamanda gayri şuura itilmiş ve şuurun unutmuş olduğu arzulardır (Prof. M. Şekip TUNÇ: A. BELGİSU, Rüya Yorumlan; 1. Bsm. 1965—İstanbul) önsözünde s.9;/Dr. Freud: a.g.e.s. 229).

RÜYANIN BÖLÜMLERİ: Hz. Peygamber (S.A.V.), Rüyayı şu bölümlere ayırmıştır:

1-Rahmani   rüya: Allah Teâlâ Hazretleri tarafından uykuda iken, kullarını müjdelemesi veya tahzirini havi rüya;

2-Şeytani Rüya: Uykudayken şeytanın delaleti ile görülen korkunç ve çirkin veyahut da İslâm örf ve adetlerine aykırı olan rüyadır;

3-Edgasü Ahlâm: İnsanın fazla yemekten dolayı midesindeki hastalık sebebiyle veya gündüz meşgul olduğu şeylerle zihnin dolu bulunmasından meydana gelen karışık rüyalar. (Müslim: a.g.e. c.4; s.1773; Ebu Davud a.g.e. c.4; s.305.)

TASAVVUFİ YÖNÜ: “İslâm kültür ve medeniyet tarihinde, konusuyla en çok ilgilenen tabaka, hiç şüphesiz mistik yaşantının müntesipleri olan sufıyyun tabakasıdır. Bu ekol taraftarlarına göre Rüya (Dünya ve Ahirette olan şeylerin müşahedesidir.” (Seyyid-i Şerif: Ta’rifat, v.54; Köprülü 671/7/Kasım; Resail 1 c.l; 147; Köp. 671).

İbnü’l— Arabi’de rüyayı şumullu bir şekilde şöyle tarif eder: Rüya, Allah Teâlâ’nın melek vasıtasıyla hakikat veya kinaye olarak, kulun şuurunda uyandırdığı enfüsi idraklar ve vicdani duygulardır. Yahud da Şeytani telkinlerden, rabtyabis yani karışık hayallerden ibarettir (Tecrid-i Sarih; C.12; Sayfa 271).

Mutasavvıflar nazarında ilim ikiye ayrılır: İlm-i zahir ve İlm-i, Hakikat. Bunlardan İkincisine mutasavvıflar bilhassa, irfan derler. İrfanın kaynağı genel manada, ilhamdır. Bu da bazen uyanıklıkla, çok kere de uykuda rüya şeklinde meydana gelir (Prof. Dr. F. Köprülü; T.E. İlk Mutasavvıflar; S.232; 2. bsm. 1966—Ankara).

RÜYA TABİRİ: Hz. Peygamber (S.A.V.) sabah namazından sonra, sahabelere dönerek, “Bu gece aranızda rüya görünler var mı?” (Müslim; a.g.e. c.4; s.l781/et—TAC: c.4; s.306/Ebu Davud: c.4; s.304) der ve görenlerin rüyalarını tabir ederdi. Tabir ilmi, eski çağlardan beri ulular arasında birbirinden nakil ve rivayet edilegelen bir ilimdir. Nitekim Muhammed B. ŞİRİN, bu ilmin en ileri gelen uzmanlarından olup, bunun kanunları ondan rivayet edilerek yazılmış birçok uzman kişiler çağımıza kadar, bu kaide ve kanunları birbirinden nakletmektedir. (İbn-i Haldun: Mukaddime (Tuc. Z.K. Ugan) c.2; s.565; 2.bsm. 1970—İstanbul/ Prof. Dr. N. KEKLİK; a.g.e.; s.157).

SONUÇ: Rüya konusu hakkında hem ameli ve hem de nazari faydalar elde etmek amacıyla (Prof. M.Ş. TUNÇ; a.g.e.; Makale: s.8)

—Çok şeyler yazılıyor ve yazılacakta. “Buna rağmen eskiden ve bugün, rüya mistik, bir ma’na taşımakta, metafizik ile fizik arasında bir köprü telakki edilmektedir.” (Prof. Dr. N. KEKLİK; a.g.e.; s.157)

NETİCE OLARAK: 1—Peygamberimizin rüyaları haktır. Rüyalarında bir şey görürlerse, onu aynen uygularlar. (Tefsir-i Fethul Beyan; c.8; s.68) Zira peygamberler uykularında iken batıl birşey görmezler. (İbn-i Kesir; a.g.e.; v. no: 266)

Ve insanlar, bunun keyfiyetini tam manasıyla anlayamaz ve kavrayamazlar. (Prof. Dr. M. Hamidullah Muhammed; “Mtc. Doç. Dr. Salih TUĞ” s.102; l.bsm 1973—İstanbul)

Veliler      ve mutasavvıfların rüyaları kendileri için bir hüccet ve mesleklerinin bir hareket prensibi ve değerlendirme ölçüsüdür (İbn-i Arabi; a.g.e.; v. no: 8—13). denilmektedir.

VIII— Ahmet Hulusi’nin yazdığı “Din, Bilim Işığında Ruh, İnsan, Cin (spiritizmin içyüzü)” adlı kitabının 163. sayfasında:

a) RÜYALAR: İnsan uyku aleminde, yapısının hassasiyeti oranında bedeninin kaydından kurtularak yükselmeğe (uruç) başlar… Bu yükselme, ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur… İnsanın uykudaki yükselmesi şayet yatay şekilde olursa, bedenin kaydından kurtulabilme gücüne göre ki, burada çeşitli faktörler rol oynamaktadır. Dünya üzerinde gezinti yapabilir. Ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir… Dediğimiz gibi, durum gayet basit ve açıktır… Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı yani (insan) yatay bir geziye çıkmış ve bu arada onları da görmüştür. —Dikey gezi yahut da yükselmeye (uruç) gelince; insan madde kaydından kurtulabildiği oranda dikey yükselme halindeki henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilememekteyiz. Geçmişe vukuf kesbeder” denilmektedir.

IX—        Servet İSKİT’in sahibi bulunduğu “AYLIK ANSİKLOPEDİ”nin seri: 2; sayı: 7, 1.0cak.l950; Sayfa: 98 de, “Yirminci Yüzyılda Rüya Görüşü: ”           

Herhangi bir ademoğlu zorla söyleyecek kadar konuşmaz. Sevmeyen bir insan laile, dün gece ne rüya gördün, diye sorunca bülbül kesilir. Ne dedikodu, ne politika, ne cinsi bahisler, çocuk, kadın, ne de futbol bu derece cazip değildir. Sonra bu rüya anlatmaya düşkünlük, günümüze ait birşey de değil, yüzyıllardan beri böyle… Siam’da binlerce yıllık mazisi olan rüya kitapları bulundu. Bütün bu alakamıza, sevgimize rağmen işin garip tarafı da şu ki, rüyalarımız hakkında çok az şey biliyoruz.

Rüya, rüya dediğimiz de ne?

— Bir şey bilsek canımız yanmayacak. Söyleyin bakalım. Dün gece gördüğünüz ru yada insanlar kendi orijinal renkleri içinde miydiler, yoksa renksiz miydiler?

— Sahiden konuşuyorlar mıydı, konuşuyor musunuz?

— Rüyanız ne kadar sürdü?

— Bu soruların cevabını kolay kolay veremezsiniz. …Rüya uyku esnasında kendiliğinden devam eden bir beyin çalışmasından başka birşey değil. Bu işin tarihçesi karıştırılırsa, hekimlikten sihirbazlığa kadar birçok şeylerde kullanılmış, gerçekliğine inanılmış olduğu görülür. …Ekserimizde yanlış bir inanç var. Rüya gördüğümüz zaman iyi uyumadığımızı sanıyoruz. Halbuki bu iş tamamen tersinedir. Rüya görmek iyi uyuduğumuza delalet eder. Bir zamanlar Monroe A. MEYER isminde tanınmış bir ruh doktoru, uyanır uyanmaz rüyalarını yazmak yolunu denedi. Tam uyurken onu uyandırıyorlar, o da oturup gördüklerini yazıyordu. Sonunda ne oldu biliyor musunuz?

— Monroe, rüyasında bazı rüyalar gördüğünü ve aceleyle kalkıp bunları tespit ettiğini gördü. Ondan sonra da bu işten vazgeçti” denilmektedir.

-İNANILMAZ BİR İDDİA (Ulus Gazetesi Yıl: 1936) RÜYALARIMIZ, TUTULACAĞIMIZ HASTALIKLARI GÖSTERİYOR:

“Modern ilim rüyalarından faydalanınız” diyor. Rüyalar, hekimin teşhis koyabilmesine yardım eder mi?

Bize geleceği haber veren rüyalarımız var mıdır? “Ölüm rüyaları”na hususi bir ehemmiyet vermeli miyiz?

Geçen martın  4’ünde Dr. Kleitman’la asistanları, sırf rüyanın ne olduğunu incelemek için, bir gece uykusuz sabahlamışlardır. Bütün geceyi, başı hususi bir alete bağlanmış ve uyutulmuş bir genç kızın yanında geçirmişlerdir. Ertesi sabah Dr. Kleitman, şu ilk müşahedeyi ilan etmiştir: Genç kız rüya görmeden uyuduğu zamanlar göz kapaklan aynı ahenkle kapalı kalmışlardır. Rüya başlar başlamaz gözlerini bu rüyaya diktiği belli olmuştur. Bu güzelde sanki bir boğa güreşi seyredercesine bir dikkat sezilmiştir. Bu rüyaların fizik gerçeğine aid şimdiye kadar yapılmamış ilk ilmi tecrübe idi. O günden beri Dr. Kleitman’la Dr. Dement bu sahada pek çok tecrübeler yapmışlardır. Bugün artık geçmişin rüya tabiri, falcılık, gaibden haber verme ve şarlatanlıklarının, 40.000 yılda yapamadığı bir noktaya erişilmiş bulunuyor. Fakat, Chicago’lu doktorun bu yoldaki en büyük keşfi, şu olmuştur: Rüyalarımız bize, henüz çektiğimizi fark etmediğimiz, gizli hastalıklarımızı haber vermektedirler. Ve bugün ne psychanaliste, ne de psychiatre (ne psikanalizle uğraşan, ne de ruhiyatçı olmayan) hekimler bile hastalarına gördükleri rüyaları sormaktadırlar. Bu metod, şu yeni ve meşhur hadiseden doğdu. New York’ta, Francis O’Brian adında İrlandalı bir zengin tüccar, psikanaliz yaptırır. Bunun için de her gece gördüğü rüyayı kaydeder ve hekimine anlatır. Tacir, 1954’te on kerte aynı rüyayı görür. Hep aynı şey: Polisler kendisini kovalıyormuş. O da kaçıyormuş. Fakat birdenbire ayaklarının toprağa gömüldüğünü ve kımıldayamaz olduğunu anlıyormuş.

Polisler onu yakalıyor, yere yatırıyor, ayaklarını sıkı sıkı bağlıyorlarmış. Psikanalistin bu rüyaya verdiği mana şudur: “Kendi kendini cezalandırmak… Hastanın vicdanı, işlediği bir suçtan ötürü kendini itham etmektedir. Çocukluğunda yaptığı ve unuttuğu bir hatayı vicdanı rüyasında ona ödetmektedir. Ne yazık ki, hakikat çok daha sade idi. 1955’de, O’Brian, “Central Park “tan geçip işine giderken ani bir krizle felce tutuldu. Yalnız kollarını kımıldatabiliyordu. Bacaklar tutmaz olmuştu. Eğer üstüste o rüyayı gördüğü zaman kendisi veya hekimi gerçek manasını anlayabilselerdi, hadise böyle bir faciaya dönmeyecekti.

O’Brian’a rüyası, vücudunda gizliden gizliye ilerlemekte olan felci haber veriyordu. Artık Amerikan hekimlerine göre rüyalarımız, bize geçireceğimiz hastalık ve kazaları haber vermektedirler. Mesela: Tansiyon düşüklüğü, rüyada, “uzun uzun ve sık sık düşmeler.” Sinir zaafı: “Kaçmalar.” Nevrasteni ve intihar arzusu: “İnişler, uçuşlar, suda değil havada yüzmeler.” Kalp rahatsızlıkları: “Hapsedilmeler, kalabalık karşısında korkular.” Liste, burada bitmiyor tabii. Mesela: Brezilyalı Profesör Pablo Spriu, kendisine rüyalarını anlatan 100 kişiden 7’sinin hep “büyümelerden bahsettiklerini söylemektedir. Rüyalarında mütemadiyen, ya kendileri büyürlerdi, ya da etraflarındaki eşyalar büyümekte idi. Profesör, bu 7 kişiden 5’inin birkaç ay içinde kansere tutulduğunu görmüştür. Fakat, şu da iyice biliniyor ki, insanın rüyada kendisini ölmüş görmesi ölüme işaret değildir. İrlandalı rahip Lord Kilbracken, üç yıl zenginlik rüyaları görmüştür. Rüyalarının üçünün ertesi günleri bahislere girişmiş, milyonlar kazanmıştır. Fakat sonra birden her şey durmuştur. Beş yıldır rüyaları ona hıyanet etmektedir” denilmektedir.

AMERİKALI DOKTORLAR, RÜYA İLE UĞRAŞMAYA BAŞLADILAR (Ulus Gazetesi—1955): Amerika, şimdi “rüyalar”ın peşinde. Chicago üniversitesi talebeleri, Freud’un izinde yürüyorlar. Her gece gördükleri rüyaları sabahleyin uyanıp unutmaya bırakmadan kaydediyorlar. Bu iş, tabii metodla yapılıyor: Sessiz, çıplak, küçük bir odada biri yatmakta; uykudadır. Gözlerinin etrafına, saçlarının arasına, alnının üstüne elektrodlar tespit edilmiştir. Bütün bu tellerin uçları, bir electroencephalogramme makinesinde nihayetlenmektedirler. Odada bir tek ses duyulmaktadır. Makinenin kaleminin dönen bir plak üzerinde çıkardığı cızırtı, bu kalemle beyin dalgalan ve gözlerin kımıldanışları derhal plağın kareli kâğıdı üzerine çizilmektedir. Birden bu muntazam çizgilerin karıştığı görülür. Dalgalar genişler, uyuyan insanın gözleri kapakların altında kımıldamıştı: Rüya başlıyor. O anda bir zil sesi duyulur. Uyuyan insan, uykudan sıyrılmaya çabalamaktadır. Derhal yatağının yanı başındaki mikroya uzandığı görülür ve konuştuğu duyulur. “Yüzme havuzunda idik. Herkes mayolar giymişti…”

Böylece, bir rüya sıcağı sıcağına kaydedilmiş olur. Adamın sesi yavaşlar yavaşlar ve susar. Tekrar uykuya dalmıştır. Sessizlik içinde plak dönmeye devam eder. Aradan 85 dakika geçer. Kareli kağıda çizilen beyin dalgaları şimdi muntazamdır. Birden gene çizgiler karışır. Zil sesi duyulur. Başka bir rüya tuzağa düşmüştür. Amerika’da böylece, geceler geceler boyunca, psycanalyse metodu bakımından yepyeni bir rüyalar ilmi doğmaktadır. Bu yeni ilmin ilk keşifleri neler olmuştur?

1—Mantıki, karışık bir problem rüya vasıtasıyla çözülebilir. Tecrübeye tabi tutulanlara uyumadan önce çetin bir problem verilmiş, halletmeleri istenmiştir. Sonra bu meseleyi akıllarından çıkarıp uyumaları söylenmiştir. Buna rağmen, %80’i rüyalarında gene bu problemle uğraşmışlardır. Hatta birçokları farkına varmadan onu çözmüşlerdir. İçlerinden biri hal suretini yazmaya bile muvaffak olmuştur.

2—Uykunun başlangıcı rüyasızdır. İlk rüya bir buçuk saat sonra başlar. Çok kısa sürer; 8 dakikacık. Gecede umumiyetle dört rüya görülür. Ortalama müddet gittikçe uzar; 19 dakika, 24 dakika, 28 dakika.

3—Astım (nefes darlığı), angine de poitrine, kalp hastalığı ve mide ülseri gibi muayyen bazı hastalıklar geceleri meydana çıkarlar. (İstisnalar hesaba katılmazsa…) Bugüne kadar tamamıyla organik diye kabul edilen bu hastalıkların, şimdi akıl hastalıkları gibi rüyalarla sıkı sıkı ilgili oldukları düşünülmekte ve bu münasebetin tespitine çalışılmaktadır.

Freud’dan bahsettik. Onun kim olduğunu da anlatalım: Avusturyalı meşhur ruh hekimi. 1856 da doğdu. 1878’de psikoloji kürsüsü asistanı idi. Sinir hastalığının, bilhassa isterinin organik olmadığına, ruhi olduğuna inanmıştır. Viyana’da bir isteriği ipnotizma ile uyutarak şuuraltında yer eden geçmişini meydana çıkarmış ve hastalığı doğuran hissi heyecanı şuura çıkararak kadını iyi etmişti. O tarihten sonra kendine Freudisme nazariyesinden ve kendi metodu psychanalyse’den asla ayrılmadı. Bu metodla isteri ve diğer sinir hastalarını tedaviye çalıştı. 1900’de yazdığı ilk eseri, rüyalara aiddir: “Rüyaların İzahı”

X—          Abdulgani el—NABLUSİ’nin yazdığı “Ta’tir el—Enam ve Tabir el—Menam” adlı kitaba göre de, rüya tabiri hususunda insana fayda olması için bazı şeyleri yapmak lazımdır” denilmektedir.

XI—        Meydan    Laurousse Ansiklopedisi’nin 10. cildinin 783. sayfasında, “(Rü’yet’ten Rüya) 1)Bir kimsenin uyku sırasında zihninden geçen hayal dizisi; Düş; 2)Bir temele dayanmayan ve gerçekleşmesi imkânsız olan düşünce… Psikolojik olarak açıklama: Rüyanın açık muhtevası: Rüyadaki imge ve olayların açık anlamı. (Psikanalizle ortaya çıkarılan ve “gizli muhteva” adı verilen gizli ve sembolik anlamın karşıtıdır). Psikopatol. Rüya analizi, kişiliğin farmakodinamik araştırılması. (Delay ve arkadaşları tarafından tatbik edilmiştir. Yüksek dozda psikodisleptik verilmesiyle gerçekleştirilir. En çok kullanılan psidislektipler, L.S.D., Meskalin ve Psilesibindir.)

RÜYA YORUMU: Doğu’da rüyaların, gelecekle ilgili belirtiler olduğu fikri yaygın bir şekilde benimsenmişti. Yunanlılar, üç çeşit rüya kabul ederlerdi. Tanrıların veya ruhların kendilerini insanlara gösterdikleri Khrematismos, olayların kendi şekilleri içinde görüldükleri Theoremotikos (Büyük İskender’in Kassandros’un kendisini öldürdüğünü gördüğü rüya gibi); nihayet geleceğin herhangi imalı bir şekilde belirdiği rüyalar… Mesela; İyileştirici olacağına inanılanlar; Eski çağlarda rüya, bir bildiri getirirdi. Eski çağın daha eski dönemlerinde Mısır, Kaide, Fenike ve Asur’da rüya yorumunu meslek edinmiş kahinler vardı. Psikol: Rüya mahayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyada her çeşit imge, bir organın etkisiyle meydana gelen duygusal bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır. MAİNE de bazen bu türlü rüyalardan başka dokunma, işitme, görme, koklama ve tatma gibi dış duyumların etkisiyle oluşan üç türlü rüya daha kabul eder. Rüya imgelerinin birbiri ardından gelişi, birleştirme kanunlarına bağlıdır. Rüya gördüğümüz anda gerçek duyumlar algıladığımızı sanırız, ancak uyandıktan sonra yanılsamanın farkına varırız. Bununla beraber rüyadayken rüya mı gördüğümüzü, gerçeği mi yaşadığımızı kendi kendimize sorduğumuz olur. Buradan yargı yeteneğinin ve uyanıklık hatıralarının rüyada da devam ettiği anlaşılır. Düşüncenin rüya içindeki müdahalesi, genellikle müphem ve geçicidir; müdahale kesin ve sür’atli durum alırsa, bizi uyandırır. Gerçekten de uykudayken soyut düşünce merkezleri (alt sinir merkezleri, bilinçdışı refleksler dahil çalışmaya devam eder. Uyku anından itibaren imgeler ve duyumlar zihnin kontrolünden çıkar, psikanalizin de belirttiği gibi, kişinin eğilimlerine, heyecanlarına, tutkularına bağlı olarak esnek, kaypak, fantezi olaylar birbirini izler. Rüya, bizi içgüdülerimize, ilkel duygusallığımıza götürür ve somut bir yaşantı içine sokar. Rüya analizinin diğer analiz tekniklerinden üstünlüğü, rüya malzemesini, bütünlüğünü bozmadan koruyabilmesi ve bilgilerin elde edilmesinde büyük sür’at sağlamasıdır. Doktorun rehberliği altında hasta, bozuklukların temelinde yatan tecrübeleri tekrar yaşadığı zaman, bu bozuklukların sebebini anlar; böylece transferin gerçekleşmesi ve tedavi yolunun seçilmesi kolaylaşmış olur. Rüya analizi özellikle saplantılı nevruzda, bunalımla nevrozda psikopatik dengesizlikte ve bazı toksikomanilerde tavsiye edilir. Rüya analizi, ayrıca deneysel psikozlar yaratmak ve bu psikozlara hastaların getirdiği değişiklikleri incelemek için uygulanır” denilmektedir.

XII—      Hayat       Ansiklopedisi’nin 6. cüz ünün 498. sahifesinde: “…Bazı insanlar, rüyalara inanırlar ve başlarına türlü türlü şeyler geleceğini zannederler. Hâlbuki bu hiç doğru değildir. Rüyalar, bilakis bize uyku halinde seyahat etmediğimizi ve yerimizde olduğumuzu isbat eder. Çünkü biz, uykumuzda rahatsız olduğumuz zaman rüya görürüz. …Bizi en fazla rahatsız eden midemizdir. Eğer uyumadan evvel çok yer ve bilhassa bu yediğimiz şeyler bize yaramaz cinsten şeyler olursa, geceleyin onlar beynimizi rahatsız eder… Rüyalarımız, yalnız şuurumuzun altında gizli kalan bir takım tahassüslerin faaliyetinden başka birşey değildir. …Dimağımızın bütün hareketlerimizi kontrol eden iki kısmı vardır. Bir kısmı bizim bilerek yaptığımız hareketleri kontrol eder.” Yine, Hayat Ansiklopedisi’nin 1. cildinin 17. sayfasında: “427. İNSANLAR RÜYALARINDA NİÇİN GEZERLER: Bazı insanların uykulu halleriyle yataklarından kalkarak gezindiklerini elbette işitmişsinizdir. Bunlar, rüyalarında gezen kimselerdi];. Fakat nasıl uyanmadan geziyorlar ve niçin geziyorlar? Dimağımızın bütün hareketlerimizi kontrol eden iki kısmı vardır. Bir kısmı bizim bilerek yaptığımız hareketleri kontrol eder. Diğer kısmı yaptığımızı bilmediğimiz şeyleri kontrol eder… Gece uyuduğumuz zaman dimağın bir kısmı atıl kalır, diğer kısmı faaliyete geçer. İşte bu yüzden bazı kimseler, rüyalarında gezmeğe başlarlar… Uyandıkları zaman, bunlar, gece rüyalarında gezdiklerini kat’iyyen hatırlayamazlar” denilmektedir.

XIII—    İsmail       Hakkı ÖZGÜL’ün yazdığı “Rüya Yorumlan Ansiklopedisinin 3. sayfasındaki ÖNSÖZ’ünde: “…Dünyaca meşhur filozof Freud dahi, düş’ün (rüyanın) büyük yardımını kabul ve teslim etmekte, diğer bilginlerle adeta ittifak etmiştir. Freud, Rönesans devrinden bugüne kadar bilginlerin rüyaya dair yazdıkları teori ve makaleler üzerinde durmuş, bunların bugün dahi, rağbette olduğunu, kendi eserinde isbata çalışmıştır” denilmektedir.

XIV—    Dr.           M. Kenan ÇIĞMAN’m yazdığı “İNANÇLAR” adlı eserinin 398. sayfasında: “Maddecilerin Ruh Hakkındaki Görüşleri: …Sayın Ord. Prof. Hilmi Ziya ÜLKER (kısmının) …Ve Agel in “Dinin, rüya görmekten doğduğu” hakkındaki ileri sürülen faraziyelere dayanarak, rüyada bedeni terk eden ve ölüm sırasında büsbütün ayrılan bir cevhere inandıklarını ve bütün dini inançların bir ruh cevheri fikrinden ileri geldiğini iddia ettiğini belirtiyor. Ve ruhun ölmezliği ve ebedi bir âlemde yaşayacağı fikri, bunların sonucudur” denilmektedir. (Bu, 20. Yüzyılın görüşüdür.)

XV—      ADALET    GAZETESİ nin 6 Haziran 1976 Pazar günkü sayısının 8. Sayfasında da:

“KONU: Rüyalar Gerçek Olsa!        (Şuur altındaki gizli uykuda sansürsüz kalmış arzular olarak şekilleniyor.) FREUD’a göre Rüya: (Rüyada gördüğümüz tuhaflıklar, yaptığımız saldırılar, birçoklarımızın güpegündüz uyanıkken işlediği suçların aynıdır…)

PLATON’a göre Rüya: (İyiler, başkalarının, kötülerin yaptığı şeyi rüyada görmekle yetinen kimselerdir.) Uzmanlara göre rüya görmenin hiçbir zararı yok, aksine çok faydalıdır, diyorlar; şöyle açıklıyorlar: Rüyalar, zihni faaliyetin uykuda devamıdır. Rüya görmenin hiçbir zararı yoktur… Aksine bundan fayda ummakta mümkündür, zira rüya görülmezse, bilinçaltının zihne yaptığı etkiler uyumaya hiçbir zaman uyumaya fırsat vermez… Oysa rüya ile bu etkiler tamamıyla giderilerek o kişinin normal bir uykuya dalması mümkün olur… Her rüyanın bir anlamı vardır. Rüyalar, ilk bakışta çok karışık ye saçma—sapan görünebilir. Hangi şekilde olursa olsun her şekil rüyanın mutlaka bir sebebi ve anlamı vardır. Rüya gören kimse bir karikatüriste benzer. …Rüyaların karışıklığı şöylece açıklanmaktadır. Rüyalar çeşitli duygulan belirtir. …Vb. bu sözle değil, ancak şekille ifade edilebilir, dolayısıyla rüya gören kimseyi bir yazara değil, yazısız karikatürler yapan bir ressama benzetmek mümkündür. Çeşitli düşünceleri resimle anlatmanın güçlüğü düşünülürse, rüyalardaki karışıklıkların en büyük nedenini bulmak çok daha kolaylaşır. Akılda kalan ve kalmayan rüyalar: Akılda kalan rüyalar, daha çok uyanılacağı arada görülenlerdir. Uykunun nisbeten derin olduğu sırada görülen rüyalar ise, genellikle unutulur. Eskiden olduğu gibi, halen tüm insanlar rüyaların anlamı üzerinde titizlikle durmaktadırlar. Yine uzmanların ifadesine bakılacak olursa, rüyaların anlamı onu gören kimsenin o ana kadar olan bütün hayatı ile ilgilidir. …Bu bakımdan rüyayı biraz tabir edebilmek için onu görenin hayatını iyice bilmek gerekmektedir. Diğer taraftan bu işi şimdi ancak psikanalistler yapabilmektedir.

UYKU ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: İnsandaki uyku, hayvanlarda olduğu gibi belirli kurallara uyan üç aşamadan oluşmaktadır:

1)Uyanıklık; 2)Uyku; 3)Paradoksal uyku. Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nün (INSERM) araştırma toplulukları, uyku ve bunun insanlarda yol açtığı rahatsızlıklar konusunda incelemeler yapmaktadırlar. Bu incelemeler çerçevesinde, LYÖN’daki Claude Bernard Üniversitesinden Michel Jouvet, geçenlerde düzenlediği bir basın toplantısında, uykunun yetişkinlerde yol açtığı rahatsızlıklar konusunda bilgi vermiştir. Uyku, üç aşamadan oluşuyor: Prof. Jouvet’ye göre, insanlardaki uyku, hayvanlarda olduğu gibi belirti kurallara uyan üç aşamadan oluşmaktadır. Uyanıklık, uyku, paradoksal uyku. Uyanıklıktan uykuya ve uykudan paradoksal uykuya karşılıklı geçilebilmektedir. Uyanıklıktan doğrudan doğruya paradoksal uykuya geçişte bir rahatsızlık belirtisidir. Buna karşılık, paradoksal bir uykudan sonra uyanma olağandır. (Paradoksal uyku aşaması, düş görülen uyku aşamasıdır.)

PARADOKSAL UYKU VE İLK AŞAMA: Yetişkinlerde uyku, birbirine en ayrı dört bölümde oluşmaktadır. Bu dört bölüm, beynin elektriksel eyleminin saptanmasıyla bilinmektedir. Paradoksal uykunun ilk aşaması, uykuya dalındığından 90—120 dakika sonra başlamaktadır. Gece boyunca, paradoksal uykunun çeşitli aşamaları düzenli aralıklarla ortaya çıkmaktadır. Uyku sırasında bazı hormonlar salgılanmaktadır. Yine uyku sırasında dokunumda ve kalp atışlarında bazı düzensizlikler olmaktadır” denilmektedir.

XVI—    Seyyid      Süleyman El—Hüseyni’nin yazdığı “Kenzü’lMenam” adlı eserde: “Rüya’yı:

XVII—  1) Rahmani; 2) Şeytani; 3) Edgasü Ahlam olarak üçe ayırıyor.

Rahmani, Allah Teâlâ Hazretleri tarafından gösterilen; Şeytani, şeytanın delaleti ile gösterilen, görülen, korkunç, çirkin veyahut şeriatı garraya ve adat-i  İslâmiyyeye muhalif olanlardır; Edgasü ve Ahlam ise, insanın fazla yemekten dolayı midesinin dolgunluğundan dolayı görülen rüyadır.

İLMİ TABİRİ RÜYA: Tabir ilmi şeriatta makbul bir ilmi şeriftir” denilmektedir.

XVIII—    Tuhtefü’l—Mülk”          adlı rüya kitabında da: “Sadık düşlerin (rüyaların) üç olduğunu; bunların da:

1)Tebşir; 2)Tahrir; 3)İlham olduğunu;

Yalan düşlerin de üç olduğunu; bunların da:

1)İllet; 2)Edgasü Ahlam; 3)Himmet düşü olduğu bildirilmektedir.

XIX—    Muhammed          B. SİRİN’in yazdığı et—Tabiru’Rüya” adlı eserinin 3. sahi fesinde: “Hakiki rüya, ya gecenin sonunda veya gündüz yaklaştığı anda görülür” denilmektedir. İkinci kitabı olan “Hadislerle Rüya Tabiri” adlı kitabında da aynı konudan bahsedilmektedir.

XX—      Amerikalı             rüya uzmanı Erich FROMM’m yazdığı “Bilimsel Rüya Tabirleri” adlı kitabının mukaddimesinde, “Ünlü psikoanalizci Sigmund Freud, rüyalarımıza konu olan şeylerin hepsinin içimizde gizlediğimiz, bilinçaltına ittiğimiz isteklerimiz olduklarını söylemiştir. Rüya uzmanı Erich Fromm, buna ek olarak rüyaların insanlara yol gösterdiğini, onun ahlak anlayışına seslendiğini, ya da onu muhtemel tehlikelere karşı uyardığını da ileri sürmektedir” denilmektedir.

XXI—    Selami      Münir YURDATAP’ın yazdığı İslâm Dininde Rüya ve Rüya Tabirleri” adlı eserinin 15. sayfasında: Rüya tarifi kısmında: “Rüya üç türlüdür. Birine Tebşir (müjdeleme), birine Tahzir (uyarma), birine de İlham adı verilir. Yalan rüyalar da yine üçtür: Biri üzüntülü günler rüyası (gam rüyası); biri hastalıktan dolayı görülen; üçüncüsü de şeytani olandır” denilmektedir.

XXII—  A. Sami YAVUZ’un yazdığı “Büyük Rüya Tabirleri” adlı kitabının 3. sayfasında, Rüya hakkında çeşitli kişilerin görüşleri bildirilmektedir: “Eski Yunan filozofu Heraklatyüs’ün rüya hakkında şu sözü meşhurdur. “Uyanık olan insanlar için tek bir dünya vardır. Uykuda olanların ise, her birinin ayrı alemi vardır” demektedir. Rüya hakkında Batı bilginleri şu malûmatı veriyor: “Rüyalar, uyanık iken geçen muhtelif olayların şuuraltı yankılanmasıdır” demektedirler.

XXIII—    American Heritage Dictionary of the English Language—American Heritage Publishing Co. 1969. New York—U.S.A. 1. Bsm. 397. sayfasında:

 “Dream (Drem) 1)A series of images, ideals, and emotions occurring in certain stages of sleep. 2) A daydream; Reverie. 3)A State of abstraction; a trance; bemusement. 4)A wild fancy or hope. 5)Anaspiration; ambition. 6)Anything extremely beautiful, fine or pleasant. (Diyanet İşleri Başkanlığı Olgunlaştırma Dairesi Başkanlığı Uzmanı Mehmet KOÇER tarafından yapılan tercümede: “Amerika’nın İngilizce dilindeki sözlüğü. Amerikan Heritage Basım CO. 1969. New York. 10017. Amerika Birleşik Devletleri, sayfa: 397 1. Bsm.

RÜYA:

1) Hayaller serisi, fikirler, uykunun çeşitli safhalarında heyecanlı oluşlar;

2)Bir gündüz hülyası, güzel düşünceler;

3)Gerçek dışı bir durum, uyku hali;

4)Geniş hayal veya ümit;

5)Büyük arzu;

6)Son derece güzellik, iyilik ve hoşluk) diye anlatılmaktadır” denilmektedir.

XXIV—    SADIK   RÜYALAR:

1—Teysir Rüyası: Allah Teâlâ bir feriştah yaratmıştır. 01 feriştah levh-i mafhuza müekkel kılınmıştır. Ol feriştaha meleki Rüya derler. Her ne kim beni Âdem’e eriştiğinde Allah Teâlâ tarafından emirle hayır ve şer bu feriştah tarafından gösterilir. Bu şekilde rüya görülür.

2—           Tahrir       Rüyası: Teysir Rüyasındaki feriştaha Allah Teâlâ’nın emri ile kötü şeyler gösterilir ki durumunu bilsin diye;

3—           İlham       Rüyası: Teysir Rüyasını gösteren feriştaha emir verilir. O da daima iyi şeyler gösterirler. Bu da umumi bir görüş olarak söylenmektedir.

N E T İ C E : Bu İslami görüşler, fikirler ve tetkiklerden sonra, Rüyaları hakiki ve yalan rüyalar olarak iki bölüme; bunlar da kendi aralarında üçe ayrılırlar.

HAKİKİ RÜYALAR:

1)Teysir; 2)Tahrir; 3)İlham Rüyalarıdır.

1—           Teysir Rüyasını gören, Allaha daima şükür ile sadaka vermeli ki, rüyanın hayrını fazlaca görecektir. “Sure-i İbrahim; Ayet: 7; Sayfa: 377/257.”

Teysir rüyası : Sürei İbrahim, Ayet: 6

MEALİ:

And olsun, şükrederseniz elbette sizi (nimetinizi) arttırırım.” (El—Kur’an. Çantay. XIV/7; 1. cilt; sayfa: 337/257.)

2—           Tahrir       Rüyasını görenler, daima kötü rüyalar görürler; Asilik durumları olur. Allah’a itaattan uzaklaşırlar. Bu kişiler hemen tövbe etmeli, ibadet ve taata yönelmelidir ki, bunlardan kurtulsun. (Sure-i Ali İmran; Ayet: 5; (El—Kur’an) (Çantay); III/5.)

Tahrir rüyası : Süre-i âli imran ayet, 5 MEALİ:

“Şüphe yok ki, ne yerde, ne gökde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

3—           İlham       Rüyasını görenler: Allahü Azimü’ş—Şanın azametlerini ve ibretlerini, Allah’ın tevfiki ile müşahede (görmek) ederler. Bu rüyayı gören kimseler, hayırlarını daha da arttırmalı; günahlardan çekinmeli; devamlı Allah’a tövbeye devam etmelidir ki, gördüğü rüyaların hayrını göre. (Sure-i Ali İmran; Ayet: 31; El—Kuran (Çantay); 2. cilt; sayfa: 633/354.)

İlham rüyası : Sürei Nur ayet : 31

MEALİ:

31—”Hepiniz Allah’a tövbe edin ey müminler. Ta ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nail olasınız.”

YALAN RÜYALARDA:

1)Rüya- Himmet; 2)Rüya- illet; 3)Rüya- Şeytandır.

1— Rü’ya-yı Himmet: Ol kimsenin gönlü endişelidir: bu şekilde uyumuştur, rüyasının aslı yoktur.

2— Rü’ya-yı İllet: Ol kimse hastalık sebebiyle yatakta iken uyumuş ve rüya görmüştür. Bunlar, çeşitli etkenler etkisi ile görülmüştür. Bunun da aslı yoktur.

3— Rü’ya-yı Şeytan: Ol kimse çeşitli şeyler görür, amma bunlar olabilir, hatta olmayan şeyleri bile gösterebilirler, bunlara gusul dahi vacib olur. Kur’an-ı Kerim’in Yusuf Suresi nin 44. Ayetinda; El—Kur’an (Çantay); XII/44.

44—”(Bunlar) karmakarışık (ve yalancı) düşlerdir. Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz” denilmektedir.

NETÎCE: 2—Ta’tiru’l—Enam ve Tabir’elMenam kitabında, yazar “Abdu’l—Gani el—Nablusi” Rüya tabircilerini 15 tabakada izah etmiştir. Onlar da şunlardır:

1)Peygamberler ve Nebilerdir; 2)Sahabeler; 3) Muabbirler (Rüya tabircileri); bunlarda tabiindendir. 4) Muabbirler (Rüya tabircileri; bunlar fukahalardandır. 5) Muabbirler (Rüya tabircileri); Zühdü ve takva sahipleridir. 6) Rüya yazan Rüya tabircileridir. 7)Filozoflar;8) Filozoflara tabi olanlar; 9) Rüya tabiri yapan yahudilerdir; 10) Nasaralardır; 11) Mecusilerdir; 12) Arap müsteşrikleridir; 13) Kahinlerdir; 14) Sihir yapanlardır; 15) Bu işleri anlayanlardır” denilmektedir.

NETİCE:

Rüya ilk insanlar zamanında da görülmüş, araştırmalar yapmışlar (şifahen), bir neticeye varamamışlardır. Çünkü, onlarda da rüya görüşü mevcuttu. Bilinen birşey varsa o da, rüyanın meydana gelişinde rüya gören kişinin kendi âlemlerinden birşeyi idrak etdikde, anı mütehayyileye (hayallere) bırakır olması, o dahi bunu bir suret şeklinde canlandırması, bizim de bunu uyurken görmemiz, rüyayı meydana getirir. İşte rüya denen budur. İleri de diğer ciltlerde rüyanın tıbben de isbatını mümkün mertebesizlere arzetmeğe çalışacağım. Rüyalar bazen aynen çıkar. Bunlar hakiki rüyalardır. Rüyaya Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an dahi, önem vermiştir. En sağlam rüyaya ehemmiyeti Hz. Muhammed ((sallallâhü aleyhi ve sellem)  vermiş, her sabah yukarıda da bildirdikleri gibi Ashab-ı Kiramın rüyalarını sorar ve tabir ederlerdi. Avrupa’da dahi, rüya üzerine yazılmış kitaplar bulunmaktadır. Halen hayatta bulunan bazı zatların gördükleri enterasan rüyalardan bazılarını sizlere burada bildirerek mukaddimeyi bitirmek istiyorum.

1—Sayın Selami GÜVEN’in (Tarım Meslek Lisesi Müdürü NORMAN—ERZURUM) gördüğü rüyalarını tarih sırasına göre sizlere duyurmamı benden istediler. Rüyası şöyledir:

22/8/1978 gecesi yabancı bir dünyadan Merih gezegenine getirildik; 6 Eylül 1978 çarşamba ramazan bayramının üçüncü gecesi bir cin topluluğuna insanlarla kardeş olmaları ve insanlarla iyi geçinmelerini nasihat ettim;

9—10 Eylül 1978 gecesi Venüs gezegenindeyiz; 21—22 Eylül 1978 perşembe/cuma Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem çok ince ve latif bir ruh halinde uçuyorlardı. Mübarek göğüslerinde ağlamama müsaade ettiler;

28—29 Eylül 1978 perşembe/cuma gecesi, Hz. Hezekiyal Peygamberimiz Efendimiz mübarek cesetlerini gördüm. Mübarek Ruhlarına Fatiha okudum; 11 Ekim 1978 gecesi bir cin şehrinden Tekbir getirerek geçtim. Cin kadınları ellerini sallayarak dostluklarını belirttiler; 18 Ekim 1978 çarşamba/perşembe gecesi, kendimi Venüs gezegeninde yeşillik, ağaçlık güzel bir yerde buldum. Herşey ışıklı, fakat gölge yok” dedim;

26—28 Ekim 1978 geceleri, Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini çok ince ve hiç maddi bedeni olmayan nur’dan ibaret bir ruh halinde gözüktüler;

8 Kasım 1978 çarşamba/perşembe gecesi, size daha önce yazdığım Hazreti Cebrail’in 4—5 Nisan 1978 gecesi gösterdiği dünyanın başına gelecek olan felaketin gökten gelecek olan belirtilerini gördüm ve arkasından Venüs gezegenindeki başkent sayılacak bir şehirde kendimi buldum ve kendi kendime, Herşey ışıklı, fakat gölge yok” dedim;

9—10 Kasım 1979 perşembe/cuma gecesi, sevgili Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, gene çok ince, çok latif ve hiç maddi bedeni olmayan ince parlak pırıl pırıl bir ruh halinde gözüktüler. Gördüklerimden bazılarını, peygamberimizin bana olan; “Gördüklerini söyle” emirleri gereğince söyledim. Bir yıldır gördüklerimi bir deftere not ediyorum. Daha önceleri gördüklerimi ise not tutmadım” diye yazarak bildirmektedir.

İKİNCİ MEKTUPTA DA: Nene Hatun Caddesi No: 8/2—ANKARA’da oturan Mehmet SERT isimli bir başka şahsa aittir. Mektubunda:

“…25 yaşlarında görüşüm. Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  Efendimizi görüşümdür. Efendimiz yolun sağında, irice kıyılmış kayaların üzerinde çıplak olarak mahrem yerlerini göremedim. Gözlüklü şekilde hafif sağına yatık tam güneşi seyrediyordu veya güneşleniyordu. Kendisine çok dikkatli baktım ve bir ses geldi. O Muhammed Mustafa’dır, dendi. Vücut ölçüleri tahminen 75 ila 85 kilo ağırlığındaydı. Boy ölçüleri gür yapılı, boyu 180 cm civarında idi. Ellerini başının altına yastık etmiş şekilde gördüm. Kendisi ile aramızda asfalt döşenmiş e tertemiz bir şose yolu vardı” demektedir.

Yukarıdan beri yaptığım İslâmi yönden tetkikler, örneklerden sonra bildirdiğim üç neticeli izahatla beraber mücerreb olan (tecrübe, edilmiş) ”İmam-ı Cafer-i Sadık Hazretleri’nin Sadık Rüya görmek için tavsiye ettiği duasını da sizlere arzediyorum. Bu duayı da ileriki ciltlerimde sizlere bildireceğim.

Burada mukaddimemi bitirirken hatalarım var ise affımı istirham eder, bu küçük eserimin devamına Allah Teâlâ’nın müsaadesini temenni eder, sizlere de iyi günler dilerim. Allah’a Emanet olunuz. 9/6/1980  

YUSUF ZİYA TÜLEK Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Kütüphane ve Arşiv Müdür Yard. (Uzman Yardımcısı)—ANKARA

Kaynak: YUSUF ZİYA TÜLEK, Rumuzlu Rüya Tabirleri ansiklopedisi, 1980-İstanbul Sh: 11-22
***********************

GÜZEL BİR RÜYA

Hanım kardeşlerden birisinin gördüğü rüyayı sizinle paylaşmak istiyorum.

“Bakirelerden oluşan bir bayanlar grubunun içindeydim. Başımızda Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz vardı.

İçinde suların aktığı yemyeşil orman gibi bir yeri gezdiriyordu.

Başımızda rehberimizdi. Bir ağacın altında bizlere 3 cümle söyledi.

“KADINLAR! ERKEKLERİNİZDEN AYRILMAYIN”

“ERKEKLER! KADINLARINIZDAN AYRILMAYIN”

Birde;

” ERKEKLER! KADINLARINIZ SİZDEN AYRILSA BİLE SİZ ONLARI BIRAKMAYIN”

“Ey Allah’ım!

Kadınlarımız ve erkeklerimizin arasındaki dengeyi en güzel şekilde ifade eden  Efendimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şefaati üzerimize olsun.

(2 Ağustos 2010)

İhramcızâde İsmail Hakkı

PESTALOZZİ ve EĞİTİM DEVRİMİ


Modern ‘pedagojinin temelini teshil eden ana ilkeleri keşfeden büyük eğitken Pestalozzi’nin eserleri 18 cildi bulur. Bunların hepsi oldukça ağdalı bir üslûpla Almanca yazılmıştır. Onlar bir çok dillere tercüme edildikleri halde Türkçeye hiçbiri çevrilmemiştir. Bu sebepten meslektaşlarımızdan yabancı dil bilmeyenler Pestalozzi’nin eserlerini metin halinde okumak fırsatına kavuşamamışlardır. Türlü sebeplerden, buna yakın yıllarda kavuşmaları imkânı da hasıl olmayacak gibi görünüyor. Ayrıca onun eserlerini metinden okuyup anlamak da pek kolay değildir. Bu sebepten yarım yüzyıldan beri çeşitli yabancı dillerde Pestalozzi’nin külliyatından alınma seçme parçalar bir araya getirilerek, hattâ bazan üslûbu sadeleştirilerek veya anlaşılması güç metinler tefsir edilerek kitaplar meydana getirilmektedir. Bizde henüz bu da, yapılmamıştır. Pestalozzi’nin eserlerinde yer alan fikirlerden faydalanmanın başka bir yolu da onun hakkında yazılmış etüt mahiyetindeki kitapları okumaktır. Dilimize çevirdiğimiz bu eser onlardan biridir. Yazar, kitabın önsözünde eserinin nasıl meydana geldiğini ve mahiyetini açıklamıştır. Pestalozzi’yi onun tasvir ettiği cephesi ve çehresiyle bize tanıtacak dilimize çevrilmiş hiçbir kitap yoktur. Onun için Pestalozzi hakkında az veya  çok bilgi sahibi bulunan meslektaşlar, büyük eğitkenin sadece pedagojik fikirlerini bilirler. Hattâ Türkçe yazılmış eserler onu her cephesiyle bize tanıtamadıkları için Pestalozzi tuttuğu işlerin çoğunda başarı gösterememiş, beceriksiz bir eğitken olarak tanınmıştır. Hakikate pek aykırı olan bu kanaati değiştirmenin tek çaresi, öğretmenleri ve eğitimle ilgili kimseleri Pestalozzi’yi hakiki çehresiyle aksettiren eserlere kavuşturmaktır. Elinizde bulunan eser bu balamdan pek değerlidir. Çünkü yazan tarihçi A. Rufer, bilimsel metotlara uyarak “yeni insan neslinin bu büyük peygamberini” şimdiye kadar pek çok kimselere -meçhul kalan cephesiyle tanıtmaktadır. Pestalozzi bu kitapta “serbestlik, eşitlik ve kardeşlik” prensiplerini en temiz bir şekilde şahsında tebessüm ettiren “demokrasi ülküsünün asil bir temsilcisi” olarak belirtilmekte, “refah ve saadet sağlayıcı devlet” vasıtasıyla insanlığa içine düştüğü sefaletin bataklığından kurtarmaya var kuvvetiyle -grosan cumhuriyetçi bir kahraman olarak göz önünde canlandırmaktır. Demokrasi ülküsüne bağlanarak iş görecek olan Türk öğretmenleri, bu uğurda canla başla çalışmış bulunan Pestalozzi’nin hayatında yer alan ibretle seyredilecek levhalara rastlayacaklardır. Onun ateşli, içli yazılan bir çoklarımız için karmaşık görünen sosyal ve ekonomik problemlerin çözülmez sanılan düğümlerini çözmemize yarayacaktır. Onun keskin görüşleri sayesinde, hayatta rastlamam, ve bizi çok defa ümitsizliğe sevkeden karanlık ufuklar aydınlanacaktır. Kısaca söylemek lâzım gelirse bu kitabı okuyacak olanlar demokrasi ülküsünü gerçekleştirmek için Pestalozzi’nin nasıl çalıştığını, eğitkenlerin nasıl çalışmaları lâzım geldiğini anlayacaklar, gerçek hayatı bu bakımdan geliştirmenin nelere bağlı bulunduğunu canlı misallerle öğreneceklerdir. Meslektaşlarımızın bilhassa şimdi buna çok muhtaç durumda bulunduklarını bildiğimiz için vakit kaybetmeden bu eseri dilimize çevirmeyi vazife bildik. Bu sebepten işbirliği yaparak kitabı bir kaç aylık bir çalışmayla dilimize çevirdik.

Bu eseri okuyacakların metni daha kolay kavramalarına yardımı dokunacağım düşünerek önsözde Pestalozzi’nin hayatını ve pedagojik ana fikirlerini şu şekilde, kısaca belirtmeyi de faydalı bulduk:

Johann Heinrich Pestalozzi 12 Ocak 1746 da Zürich’te doğmuştur. Beş yaşında iken babası öldüğü için o, küçük yaştan itibaren erkeğin çocuk üzerine yapacağı müsbet bütün etkilerden mahrum kaldı. Ocak başında ana kuzusu olarak büyüdü. Kendisi çocukluğunda erkeğe mahsus kuvvetten, tecrübelerden, düşünce tarzından ve temrinlerden mahrum kaldığını; buna mukabil annesinin üç çocuğunun terbiyesi için elinden gelen fedakârlığı yaptığını, çocukluk hayatının sıkıntı içinde geçtiğini, annesinin ve sadık hizmetçileri Babeli’nin imkânsız sanılacak şeyleri yaparak onları büyüttüklerini, bu bakımdan inanılmayacak örnekler gördüğünü hâtıralarında yazar.

Pestalozzi’nin büyük babası. Zürich civarında Höngg köyünde papazdı. O, eskiden beri sürüp gelen terbiye şekillerine sadak kalarak, okuma ve yazmayı öğretmek için en sert metotları uygulayarak çocuklara dinsel kitaplardaki bilgileri öğretmeye çalışırdı. Geleneğe göre bunu yapmak köy papazlarının vazifesi idi. O devirde köy papazları bununla beraber ev ev dolaşarak hastalarla, düşkünlerle, sıkıntılı durumlara düşenlerle meşgul olur, onlara yardım etmeye çalışırlardı. O devirde köylü halk yoksul olmakla beraber, birçok iyi meziyetlere de sahipti. Bu sebepten köylüler katı yüreklilerden, yabancılardan, haksızlık yapanlardan hoşlanmazlar; cesaretle bu gibilere karşı koyarlardı. Pestalozzi’nin çocukluğu ve gençliği böyle insanlar arasında geçmişti. Köy okulları onların himmetiyle yaşatılırdı.

Bu çevre içinde yetişen, onun çeşitli etkileriyle beslenen Pestalozzi, önce teoloji tahsil etmek istedi; sonra hukuk bilimi ile ilgilendi. Fakat bunların üzerinde fazla duramadı. Rousseau’nun Emil adlı eserinin etkisi altında kalarak tarım, zanaat ve eğitim işlerine merak sardırdı. Onlar vasıtasiyle sunileştirilerek tabiî şeklinden çıkarılmış şehir hayatını düzeltmek ve ihmal edilmiş aşağı sınıf halkı refaha kavuşturmak yolunu tuttu, hayatı boyunca bu amacı gerçekleştirmek için çeşitli vasıtalara başvurarak, türlü yollar takip ederek, sert mücadelelere girişerek uğraştı, didindi, çırpındı durdu.

1775 de Neuhof’ta bu amacını gerçekleştirmek emeliyle yoksul çocuklar için bir eğitim kurumu açtı. 5 yıl sonra bu kurumu kapatmak zorunda kaldı ve sıkıntılı bir duruma düştü. Fakat ümitsizliğe kapılmadı; hemen kaleme sarılarak eğitsel fikirlerini yazmaya başladı, pedagoji tarihinde eşine rastlanmayan eserler meydana getirdi. 1780 den itibaren bu eserleri arka arkaya yayınladı. Bunlarla tıpkı bir peygamber gibi eğitime ait düşüncelerini ve programını açıkladı. Lienhardt und Gertrud adlı dört ciltlik kitabında köyün tarihini anlattı. Eserleri ve sebatlı çalışmaları ile kendimi tanıttı; zamanının büyük fikir ve sanat adamları ile şahsî münasebetlere girişti, dost oldu. Fransız Büyük ihtilâlini hazırlayan büyük fikir adamlarından biri sayıldığı için ona Fransız vatandaşı sıfatı verilerek şereflendirildi.

Pestalozzi, 1798 de Stans’ta öksüz çocuklar için açılan yurdun başına getirildi. Bu kitapta onun Stans’taki çalışmalarını anlatan özel bir bahis vardır. Yazar, buradaki didinmeleri göz önüne sermektedir. Savaşın tekrar başlaması üzerine onu çekemeyenler Pestalozzi’nin işine engeller yaratmak fırsatına kolayca kavuştular. Çıkardıkları zorluklar çoğaldıkça çoğaldı. Bu yüzden onun Stans’taki verimli çalışmaları da sona erdi.

1800 de iki eğitken arkadaşı ile işbirliği yaparak Burgdorf’ta içinde öğretmen okulu da bulunan bir eğitim kurumu daha açtı. Burada çalıştığı yıllarda eğitbilime ait en önemli eserlerini yazdı. Karşısına yeniden birçok engeller dikildi. 1801f de bu kurumu da idare edemeyecek bir durumca düştüğü için başkalarına devretmek zorunda kaldı.

Pestalozzi hayatın yarattığı zorluklardan asla yılmayan, ülkü uğruna herşeyi göze alan pedagoji tarihinde eşine pek az rastlanan büyük bir eğitken olduğu gibi, devrinin de en büyük fikir adamlarındandır. O, yalnız eğitim kurumlan açmakla yetinmemiş, fikirlerimi yaymak ve halka benimsetmek için çeşitli işlere başvurmuştur. Onun için bu ölmez eğitkenin şahsî teşebbüsü ile açılan ve çok geçmeden kapanan eğitim kuramlarına bakarak hakkında hükümler vermek doğru değildir. Bu kitap onun eğitim alanından taşan çeşitli çalışmalarını bütün renkleriyle gösteren bir tablo mahiyetinde olduğu içim yanlış hükümleri değiştirmeye hizmet edecektir. Ayrıca Pestalozzi’yi anlayabilmek için de onun bu eserde yer alan fikirlerini bilmek lâzımdır. Aksi takdirde Pestalozzi’nin eğitime ait düşünceleri temelsiz kalırlar.

Burgdorf’daki çalışmalarına son vermek zorunda kalan Pestalozzi, çok geçmeden İferten’de açılan bir eğitim kurumunun müdürlüğüne getirildi. Bu kuruma yalnız yoksul çocuklar değil, her sınıftan halkın çocukları almıyordu. Kurum Pestalozzi’nin gayreti ile benzen olan bütün Avrupa okullarıma örnek teşkil edecek bir hale geldi. Fakat zamanın yarattığı birçok zorluklar yüzünden bu müessese de uzun müddet yaşatılamadı. 1825 de o, bu kurumu da kapatarak hayatında ilk defa işe başlamış olduğu Neuhof’a çekildi ve burada yazar olarak yaşadı ve değerli eserlerini yayımladı.

17 Şubat 1827 de Brugg’ta öldü.

Pestailozzi’nin birçok zorluktan göze alarak, yolunun üstüne dikilen engelleri yenerek, savaşa savaşa ortaya attığı eğitime ait ana fikir ve prensipleri özet halinde aşağıda, belirtmeye çalışmıştır. Okuyucular bunları gözden geçirdikten sonra bu kitabı okurlarsa onun pedagoji alanına getirdiği ilkelerle fikirleri ana, çizgileriyle, siyasî kanaatlarını ve demokrasi uğrundaki çalışmalannı da bütün renkleriyle kavramış olacaklardır.

Pestalozzi, kendi kendine çalışmayı, etkinliği bütün eğitimin temeli olarak kabul eden ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmeye uğraşan ünlü bir eğitkendir. Ona bu ilkeleri keşfettiren sebepleri anlayabilmek için bu kitabın ilk bahsini okumak bile kâfidir.

Pestalozzi’nin eğitimim gelişmesi için yaptığı büyük hizmetleri şu yönlerden belirtmek mümkündür:

Aydınlanma devrini yaratan fikir hareketi Avrupa’da canlandığı sıralarda eğitim meselelerine karşı gösterilen ilgi en yüksek derecesini bulmuştu. Philanthroplar ve yeni hümanizm taraf tarlan da bu alâkayı desteklediler; bu sayede “gerçek insanlık” için eğitim ülküsü canlandı. Pestalozzi böyle bir devirde yaşadı ve eğitime yepyeni bir yol açmak için çalıştı. Onun zamanına kadar bireyci zihniyetin etkilen altında bireysel bir iş olarak yapılmaya çalışılan, dinsel etkilerden kurtulamamış olan eğitim işlerini toplumsal cephesiyle ele aldı ve bunu bütün eğitimi düzenleyici bir ilke olarak kabul ettiğini açıkladı. Bu eser anım işte bu ana fikrini çeşitli yönlerden açıklamak amacını gütmekte, yeni yollar göstermektedir. Uzmanlar, onun ortaya attığı bu ilkeyi pratik hayata intikal ettirebilmek için bir asır çalışmak icap ettiğini ve daha çok uğraşmak gerektiğini söylerler. II. Kerschensteiner, 1908 de Zürich’te Peter kilisesinde tertip edilen bir törende verdiği söylevinde Pestalozzi’yi iş okulunun babası diye ilân etmişti; bu hükmünde haklı idi. Çünkü Pestalozzi, gözlemi ve zatî Çalışmayı kayıtsız ve şartsız bütün eğitimin temeli olarak kabul ediyordu. Pestalozzi en yeni fikirlere dayanan yepyeni bir eğitim şeklini tecrübe etmek için özel okullar açmıştı. Başında bulunduğu kurumların çoğu yoksul çocuklara mahsustu. O, bunları yüksek dereceli bir öğrenime hazırlayamazdı. Onun için çocuktan eğitirken öğrencilerin gelecekte içine girecekleri hayat alanım, küçük insanın köydeki yaşama tarzım düşünmek, bu bakımdan öğrencilerin becerikli olmalarını sağlanmak gerekiyordu. İşte bu şartlar içinde Pestalozzi’nın eğitime ait şu kanaatları doğmaya başladı: İş, eğitimin temel taşıdır. Böyle olunca o, okula el işini sokmak, hattâ çocukların yakacakları işlerden elde edilecek değerlerle kurumun masraflarım karşılamak yolunu tuttu; dünya çapında önem taşıyan bir işe girişti. Bu dâvada onun başarısızlığa uğradığını iddia etmek o zamandan bugüne kadar vukua gelen olayları inkâr etmek demektir.

Pestalozzi’nin düşüncesine göre öğrencileri elle yapılan işlerle beraber okumayı, hesap yapmayı, şarkı söylemeyi de öğreneceklerdi. Bu suretle işle eğitimi birleştirmek problemi ele alınarak pedagoji alanında reforma girişiliyordu. O, bununla da kanaat etmeyerek daha ileri gitmek, aile ocağında ve köy iş hayatının içinde çocuğa verilen iş eğitimi ile okul eğitimini birleştirmek istiyordu. Pestalozzi’nin görüşüne göre tensel işleri görmek halkın mesleğini teşkil ediyordu; bu işlerin eğitim çalışmalarının merkezi haline getirilmesi, söze dayanan bilginin bunlara bağlanması icap ediyordu.

Pestalozzi, işin eğitimin temelini teşkil etmesi ilkesine öyle inanmıştı ki bu inancını 1781 de (Christoph und Else) adlı eserinde şu şekilde anlatıyordu:

“İş, hayatı düzenlemek, yoluna, koymak için insanlara yardım etmeli; onları soysuzlaştırmamalıdır. İş insanları kuvvetli, mert yapmalı, fakat sert ve kaba değil; insanı basiretli ve ihtimamlı kılmalı, fakat menfaat düşkünü ve tek cihetli değil; o, insanı düzenli ve dikkatli yapmalı, fakat yıkıcı ve düzensiz değil. Meslek olarak yapılan iş, ekmeği yarattığı gibi kalbi de idare etmeli; o, insana hayatın zevkini tattırmalı, ihtiyaçları giderici vasıta olmalı, ölüm yatağında bile kuvvet sağlamalıdır. İşin insanı eğitici amacı olmazsa mânası yoktur; eğer onun böyle eğitici bir amacı bulunmazsa, görülen işler kedinin fareyi tutup yemek için hazırlanmasından veya köpeğin kemikleri sonra yemek üzere toprağa gömmek için yarış edercesine koşmasından farksızdır.”

İşi, bu manasına göre bir eğitim vasıtası olarak eline alan büyük eğitken Pestalozzi halk eğitimi içim de temel tası olarak kabul ediyor.

1813 de Neuschatel hükümetine verdiği bir raporda “endüstri. eğitim ve politika” ya dair düşündüklerini açıkladı ve işin sosyal cephesi üzerinde bilhassa durdu; onun ekonomik ve sosyal değerini belirtti ve şu noktaları açıkladı ; “Halkın eğitimi, halkın ihtiyaçlarına sıkı sıkıya bağlı olmalıdır, eğitim öğrenciyi gerçek hayata bağlamak; onu kendi yaşayışına uyarak tabiî şekilde yoğurmaya ve insan olarak eğitmeye hizmet etmelidir. Bunun mânası, hayat eğitim demektir ” Pestalozzi işte bu sağlam temelin üstüne bina kurmaya çalışmış ve bunu tavsiye etmiştir. O, işi yalnız yoksul çocuklara tavsiye etmekle kalmaz; varlıklı ailelere mensup çocukların da bu vasıta ile eğitilmek suretiyle görüş sahibi olmalarını, işe ve meşakkate alıştırılmalarını ister. Pestalozzi yukarıda belirtileni düşünce ve kanaatlerini Iferten’deki okulumda uygulamaya çalıştı; öğrencilere çeşitli işler yaptırdı.

Pestalozzi bu hareketleriyle hem eğitim ve öğretime yeni bir çığır açmak istiyor, hem de yetişkinlere becerikli bir babanın eğitimle ilgili ödevlerini göstermek amacını güdüyor ve ayni zamanda kendi görevinin bunlar olduğuna inanıyordu. Bu görüşte olduğu için aile yuvasını temel olarak kabul eden büyük eğitken, aile eğitiminim önemini şu cümlelerle belirtmektedir:

“İnsanoğlu, yakınında bulunan şartlar ve, münasebetler, senin eğitimin için özelliklerine göre gelişme hesabına çok önemlidir”

“Eğitim sadece bilginlerin sözlerine ve yaratılışın derinliğine hayret etmekle kazanılmaz; onu yoksulların kulübelerinde yani toza bulanmış günlük işlerinde bulmakla mümkündür; insan günlük hayat için gereken saadet ve refahı kendi mesleğinde bulabilir. Eğer o, bunu uzaklarda aramaya kalkarsa büyük bir yanlışlık yapmış olur. Fakat şu sözlere dikkat et: En yakınında bulunan mesleğine, işine sarıl, onu benimse, onu kendin ve ailen için yardımcı kıl, fakat mesele bununla bitmez. Sen her şeyden önce insansın; onun için mesleğinin çırağısın. İnsan olmayı hiçbir zaman mesleğinden ayrı bir şey telâkki etmemelisin. Eğer böyle yaparsan tabiatın kapısından uzaklaşmış olursun. “Susuzluk ve hamle ile” imkânsız sanılan uzaklara ulaşabileceğini unutma. Kendi kendine kazanabildiğin kuvvet, seni saadete eriştirmeye yetecektir.”

Pestalozzi, eğitim alanında sadece bu gibi ileri fikirleri ortaya atan nazariyeci bir eğitken değildir. Onun en belirli vasfı düşündüklerini gerçek hayat şartlan içinde uygulamaya bizzat girişmiş olmasıdır. Bu sebeptendir ki o, eğitim hakkındaki düşüncelerini iş hayatından çıkarmıştır. Hayatı boyunca fikirlerimi uygulamak için deneyler yapmıştır. Bu sırada başarı tacım kafasına, geçirmek yerine başarısızlıklarla karşılaşarak ümitlerinin kırıldığı, günler çok olmuştur. Fakat onun eğitime, insana ve bulunduğu ana ilkeleri karşı güveni o kadar kuvvetli idi ki; hiç bir engel ve zorluk Pestalozzi’yi tuttuğu yoldan geri çeviremedi. Bilâkis bunların. hepsi büyük eğitkenin işine daha sıkı sarılmasına, onu pek şümullü bir şekilde ele almasına yaradı. O, birebir zahmeti göze alarak açtığı bir okulda başarısızlıkla karşılaşınca işten yılmaz, yüz geri etmezdi. Bilâkis yeni bir işin plânlarını hazırlamaya başlar veya eserler yazardı. Onun çalışması insan aklının kolayca kabul edemeyeceği şekildedir. Pestalozzi günün pek az saatlerini dinlenmek ve uyumak için ayırabiliyordu. Onun için kurduğu eğitim yurtlarında herkesi çekici bir canlılık yaratıyordu.

Deneylerden kuvvet alan, onların kudretine dayanan Pestalozzi, zatî çalışmalarla teşekkül eden müşahededen başlayarak dokumacılık ve tarım işlerine kadar uzanan tensel çalışmalara ve aile sofrasındaki ekmeği insanın kendi kuvvetiyle hazırlamasından, milletin emrinde onun hesabına hizmet etmesine ve en ince zihnî işlere kadar uzanan bütün çalışmaları değerli birer eğitim vasıtası olarak kullanmayı içine alan geniş manalı bir eğitim şekli tavsiye ediyordu. Bu sebepten o, eğitim işini, basit ve herkesin kolayca yapıvereceği bir görev telâkki etmiyordu. Öğretmenliği daha çok eğitkenlik şeklinde gören Pestalozzi, bu görüşü sayesinde modern pedagojinin yolunu aydınlatmış, insanlığa arkasından koşulacak eğitim ülküsünü göstermiştir.

O, insanda şu üç esas kuvveti görüyordu: Düşünmek, hissetmek, yapmak. Kafanın, kalbin ve elin kuvvetleri. İnsan eğitiminin amaçları bu üç noktada toplanıyordu. Zihnin, kalbin ve elin eğitilmesi eğitimin esasını teşkil ediyordu. Onun şu sözlerinden eğitime verdiği mâna ve değeri, buna, nasıl candan bağlandığını, insanlığa ne kadar geniş bir ufuk açtığını öğrenmek mümkündür:

Yaratılışın şaheseri olan insan, kendisini yetiştirmek sanatı bakımından da şaheser olmalıdır.

Binlerce yıldan beri yaşamış olmasına rağmen o böyle midir? O, bu bakımdan başarı kazanarak zaferin üzerinde dinlenebiliyor ve şunu söyleyebiliyor mu: No olmam lâzımsa ben oyum!

Hayır, o bu duruma gelmemiştir. İnsanın ne! olması gerekiyorsa böyle olabilmesi azımsanacak bir şey değildir.

O, daha çok itibarlı, daha çok hünerli olmalı, daha çok kuvvetli görünmelidir, Fakat o, varlığı ile ilgili olayların derinliği içinde tabiatının iç oluşunu kaybetmemelidir. O, ancak bu oluşla insan haline gelebilir. Bunsuz yok olur; insan haline gelmez, insanlar! Bu oluş insan eğitiminin tek amacıdır ve ayni zamanda bu sizin inşam olmanız için tek vasıtadır. Hangi mevkide ve meslekte, hangi sosyal durumda olursa olsun, bulunursa buluncun her çocuğu bu amaca göre yetiştirmek bütün insan eğitiminin en belirli çıkış noktasıdır. Bunu anlamayan ve eğitim esaslarını bu ilke üzerine kurmaya herhangi bir asır temelsiz demektir.

Öyle ise ey eğitken!

Sen nasıl bir mesleğin adını taşıyorsun?

Tabiatımızla ilgili kutsal hizmetini nasıl bir kuvvet ve hakka dayanarak yapıyorsun?

Kabahatsızlar karşısında tasalanmayı, çocukların ve gençlerin eğitimini vazife ve meslek olarak kabul edip., bunların kendi işin olduklarım söyleyebiliyor musun?

Şunları söyleyip itiraf edebiliyor musun: Mesleğinin nasıl bir iş olduğunu, ne suretle gerçekleştirildiğini; uyguladığın metotların nasıl olduğunu, insan tabiatlımı İç oluşunu meydana çıkarıp çıkaramadığım ve bunu her zaman göz önünde tutup çocuklaşan kudretlerini ve bilinçlerini yükseltip yükseltmediğini ve bunun zaruret teşkil eden bir sonuç olup olmadığını?

Bunu itiraf ve ifade edemiyorsan, meye, hangi kuvvete güvenerek tabiatımızı ilgilendiren kutsal bir hizmetten söz açabilirsin?

Kabahatsizler için tasalanmayı, gençleri eğitmeyi, nasıl olur da görevinin icapları saymayabilirsin ?

Ona, içten gelme bir kutsallıkla bağlı olmadıkça hiçbir zaman insanın ebedî işi ve ebedî mesleği addedilmeyecek olan bir hizmeti ne hakla meslek olarak kabul edip yürütmeye kalkışırsın ?•

Siz ey anneler ve babalar!

Sizler de eğer bu İlâhî hizmeti, onun kutsal izini kabullenmeden bir tarafa bırakıp, ona sahip olmazsanız; çocuğunuzun karşısında kutsal hizmetten kaçınırsanız; eğer insan tabiatının İç oluşunun çocuğunuzun terbiyesi için amaç olması gerektiğini bilemezseniz bu bakımdan çocuğunuz hesabına tasalanmadan onu hayat vadisinde başıboş dolaşmaya terkedecek olursanız, siz necisiniz?

Hangi işi yapmış olursunuz?

Bu iç olgunluğuna erişmeden senin çocuğuna verebileceğin nesline ait bütün hünerler, bütün becerikliler, bütün sanatlar, bütün bilgi ve bilimler sadece hayvani hüner, sadece hayvani bir sanattır. Sen gururlanarak bu kudreti, bu sanatı ve bilgiyi vermeye çalışıyorsun, fakat çocuğun bunlarla insan olamaz, o bunlar sayesinde insanlığı öğrenemez. Onda kendi tabiatının İlahî ve takdise değer tarafı eksik kalır.

Bizim tabiatımızın içyapısı, İlâhî, kutsal bir cevherdir; ona ihtimam etmekle ve onu eğitmekle ve yalnız bununla insan kendi tabiatının iç oluşunu kendi hazırlar ve ancak bu sayede insan olmaya başlar.

Zamanımızda insan eğitimi İle ilgili birçok işlerin yapıldığı görülüyor, çok cihetli ilerlemelere şahit oluyoruz; dünyada hakikaten neslimizin fizik ihtiyaçlarım giderme bakımından çok ilerleme vardır. Çiçek hastalığını önlemek için, kâzip ölüleri diriltmek için, kör ve sağırların öğrenimi için, insanları ateş ve su belâları sıkıntısından kurtarmak için, koyun, at, inek gibi hayvanların cinslerini islâh etmek için yeni yeni pek çok işler yapılmaktadır. Fakat insan eğitimi alanında, ayni ilerleme adımları, ayni kuvvetle atılmamaktadır.

Suçu asrımıza yükletmeye kalkışmamalı; asrın dikkatini arkası kesilmeden devam eden ıztıraplar, hakiki olgunluğu yaratmak için zedelenen değerler üzerine çevirmeye çalışmalı. Dünya ve insan nesli ile ilgili fizik alanındaki ilerlemelerin kıymetini yükseltebildiğimiz kadar yükseltelim. Fakat bunların göz kamaştırıcı dış görünüşlere bakarak aldanmayalım. Diğer şeylere üstün bir görünüşe sahip olarak bu halleri, ilerlemeleri, onların derinliklerine kadar dalarak anlamaya, mahiyetlerini öğrenmeye çalışalım. O zaman görülecektir ki, insan tabiatının yüksek manalı iç oluşu ve bunun değeri kavranmadıkça, onun devamı aynı İhtimamla sağlanmadıkça, o bu mânaya göre geliştirilmedikçe bu ilerlemeler için sağlam bir temel bulunamaz. Bunların devamı sadece gerçek insan eğitimine bağlıdır.

Pestalozzi bu fikirlerini açıkladığı zaman dünya okulları, ortaçağın gelenek ve görenekleriyle dinsel vasıflarının etkisine tâbi olarak çocukları inletmekte idiler. Bu okullarda her şey anlamadan, ezberletiliyor; ezberlenen şeylere de bilgi deniyordu; öğrencilerin çoğu gaddar öğretmenlerin bilinçsiz idaresinde kişiliklerim kaybederek onlara köle ve kül oluyorlardı. Korku, okulun her tarafına kol salıyordu. Bu okullarda serbest çalışma, düşünme, hareket etme, tartılma, yakın çevreyi inceleme, yaratıcı işe girişme yasaktı. Pestalozzi, işte bu durumdaki okulu yenileştirmek, sürüp gelen eğitim telâkkisini değiştirmek için ana fikirleri ortaya attı. Ondan sonra gelenler bunların üstüne bina kurmaya çalıştılar. Pestalozzi’nin ileri sürdüğü fikirlerin idare ettiği örnek eğitim kurumlarında uyguladığı metotların etkileriyle ileri memleketlerin okullarında büyük değişmeler oldu. Bunların en önemlileri şunlardır:

1-Avrupa’nın muhtelif memleketlerinden, bilhassa Almanya’dan Pestalozzi’nin idare ettiği okulları görmek, onun kuram, ilke ve metotlarını öğrenmek üzere birçok kimseler İsviçre’ye gelmeye başladılar. Bunlardan bir kısmı onun yanında oldukça uzun müddet kalarak staj gördüler; memleketlerime dönünce yeni okullar açarak Pestalozzi’den öğrendiklerini uygulamaya giriştiler. Onların içinden ünlü pedagoklar çıktı. Bunlar da eğitimi alanımda yeni kollar aramaya koyuldular; yeni eğitim şekilleri ve metotları buldular. Kindergarten denilen ana okullarının kurucusu Fröbel, İngiltere’de işçi çocukları için okullar açan ve sosyal kurumlar yaratan Robert Owen bunlara örnek olarak gösterilebilirler. Bu iki eğitkenin yarattığı eğitim kurumlarının benzerleri Avrupa ve Amerika’da süratle artmışlardı. Pestalozzi’nin yol gösterici gayreti olmasaydı bu gibi işlerin gelişmesi çok gecikebilirdi. Onun ruhundan ilham alınarak açılan kurumlar çoğaldıkça eğitim meseleleri büsbütün başka çarelere başvurularak çözülmeye başlandı.

2-Pestalozzi zamanına kadar sürüp gelen çalışmalar bireyi değerlendirmeye ve hür eğitime tabi tutma ilkesini ortaya atmaya ve etrafa yaymaya yaramakla beraber okullarda geniş ölçüde yer alamamıştır. Varlıklı, nüfuz sahibi ve insanlık fikrimi seven bazı kimseler, bu ilkeyi benimseyerek büyük eğitkeni teşvik ediyorlardı. Hem o zamanlar henüz ilköğretim kurumlan tamamen devletin idaresine geçmemişlerdi. Yeni eğitim ülküsünün etkili olarak devamı ve gelişmesi için devletin yardımının şart olduğunu Pestalozzi anlamıştı. Yeni bir toplum yaratmayı amaç edinen yeni eğitimin gerçekleşebilmesi, devletin bu işi benimseyerek ele almasına bağlı idi. Halk idaresini (demokrasi) temel ilke olarak kabul eden fikir hareketi, devletçe idare edilen veya denetlenen eğitim kurumlan hareketi şekline girdi.

3- 1789 tarihli büyük Fransız ihtilâlinin meydana getirdiği millet meclisinde mecburî öğretim prensibi kabul edildi. İhtilâlcilerden Chalotais: “Devletin çocukları devletin elemanlarıyla yetiştirilmelidir.” fikrini ortaya attı. Danton: “Masrafa bakmayın! Milletin birinci ihtiyacı ekmekten sonra öğrenimdir.” diye yazarak onun fikrini destekledi. Taleyrand, 1791 kurucular meclisinde verdiği, eğitime ait raporunda şu temel prensibi sundu: “Bütün vatandaşlar için elzem olan mecburî öğretimi sağlamak maksadiyle genel olarak teşkilâtlanmalı; genel öğretim cihazı yaratılmalıdır.” İhtilâlin getirdiği bu fikirler süratle hem Fransaya, hem de Avrupa’nın belli başlı memleketlerine yayılmaya başladı. Bu fikirler aynı zamanda uygulanıyor ve türlü türlü yeni problemler doğuruyorlardı. Genel öğretimin mecburî ve partisiz olması, lâik okulda serbestçe sağlanması; okulların dinsel otoritelerden tamamen kurtarılması ve bu ilkelere göre yeni öğretmenler yetiştirilmesi gibi.

Eğitimin bir devlet meselesi ve işi olarak ele alınması hem o zamana kadar bazı ülkücü pedagokların kendi başlarına giriştikleri araştırma ve deney alanının birdenbire çok genişlemesine, hem de okul bünyesinin, eğitim ve öğretim metotlarıyla değişmesine sebep oldu. Demokrasi ilkesine bağlanan toplumlar da, devletin esasen çok genişlemekte olan vazifeleri arasına önemli bir iş daha eklendi: Mecburî öğretimi sağlamak. Kız ve erkek belli yaştaki bütün çocukları ilköğretim çarkından geçirmek suretiyle onlara hayatta bir insan için lüzumlu esas bilgileri öğretmek; çocukları demokrasi ülküsünü gerçekleştirebilecek vatandaşlar olarak yetiştirmek.

4- Demokrasi hamlesi Avrupa’da siyasî hayattaki milliyetçilik hareketi ile birleşti. Bilhassa Almanya’da eğitim meselesi bir vatan meselesi, vatan meselesi de Alman millî devleti ülküsünü gerçekleştirme işi haline geldi. “İnsaniyet yerine devlet kaim oldu. Eğitimin amacı insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmek oldu.” Eğitimin amacı devletçe, saptanınca okul sistemi ilkokuldan üniversiteye kadar değişti. Okullar vatansever yurttaşlar, askerler, devlet memurları, idareciler yetiştirecek ve sınırları koruma, genişletme maksadıyla vatandaşlar hazırlayacak şekilde düzenlendi. Bunların hepsi toplumsal kudreti arttırmak amacı güden bir eğitim şeklinin gerçekleştirilmesine doğru gidildiğini gösteren olaylardır. Kant, Fichte, Hegel gibi Alman felsefecileri de şu fikirleri desteklediler:Tecrit edilmiş bir halde bulunan bireyin bir hiç olduğunu, onun ancak kurulu kültür müesseselerinin erek ve manalarıyla ruhunu doldurduktan sonra kişiliğini kazanabileceğini, insanın kendi iradesiyle ve çalışması sayesinde kendini yaratabileceğini, yalnız bu suretle kendisini gerçekten ahlâklı, akıllı ve hür bir varlık haline getirebileceğini, bu yaratıcı çalışman/in da nesillerin mesaisiyle meydana gelebileceğini” sürekli olarak anlatırlar.

5-Pestalozzi ile arkadaşlarının, öğrencilerinin ve Herbertçilerin çalışmaları sonunda eğitbilim asrı diye anılan devrin büyük çaptaki deney sevgisi, kültür alanında ilerlemek isteyen bütün toplumlum aşılandı. Eğitbilim alanındaki araştırmalar birçok okullara, bilhassa öğretmen yetiştiren kurumlara yayıldı; deney okullarının sayısı arttı. Bu hareket sürüp gelen eğitim şekillerinin değişmesi gerektiği kanaatini kuvvetlendirdi; yenilikler birbirini kovalamaya başladılar. Bunların hepsi, Pestalozzi tarafından derin mâna taşıyacak şekilde atılmış olan granit temele dayanıyordu.

İkinci Meşrutiyet inkılâbından sonra bu fikir hareketlerinin etkileri memleketimizde de görülmeye başlandı. İstanbul öğretmen okulu başta olmak üzere bütün öğretmen okullarında Pestdlozzi’nin keşfettiği eğitim ilkelerinim uygulanmasına yer yer bizde de başlandı. Bu sayede ilkokullarımızın iç yapısı değişmeye yüz tuttu. Modern pedagoji ilkelerini aksettiren birçok meslek kitapları, dergileri yayımlandı.

Birinci Cihan Savaşı yüzünden süratle geliştirilemeyen eğitim problemleri Cumhuriyet devrinde yeniden ele alındılar; bunları demokrasi ülküsüne göre çözme yolu tutuldu. Bu maksatla dünyaca tanınmış Amerikalı ünlü eğitken J. Dewey, uzman sıfatıyla memleketimize çağırıldı; millî eğitim işlerimize dair ondan raporlar alındı ; eğitim kurumlarımız onun raporlarında yer alan pedagoji prensiplerine göre geliştirilmeye çalışıldı. J. Dewey’in tavsiyelerinin çoğu Pestalozzi’nin ileri sürdüğü ilkelere dayanıyordu.

1936 yılından itibaren Türkiye’de ilköğretim alanında kuvvetli bir hamle yapıldı; on binlerce köyü okula kavuşturmak amacıyla eğitmen kursları ve Köy Enstitüleri açıldı. Pestalozzi, J. Dewey ve Kerchensteiner gibi eğitkenlerin eğitim ve öğretim ilkeleri bu kurumlarda, buralardan mezun genç eğitmen ve öğretmenlerin çalıştıkları köy okullarında geniş ölçüde uygulanmaya başlandı. Onun için Türk eğitken ve öğretmenlerinden bu işlere katılanlar bu kitabın yazarının dediği gibi “Pestalozzi’nin muakipleri” dirler.

Eğitim alanında ilerlemek isteyen her millet Pestalozzi’nin gösterdiği doğru yoldan gitmeye mecbur kalacaktır. İnsanlık bu alanda hamle yapmak istedikçe veya dara düşerek yeni yollar araştırmak mecburiyetinde kaldıkça ister istemez bu ölmez eğitkenin kurtarıcı fikirlerine sarılacaktır. Bu hükmümüzü kuvvetlendiren en canlı misallerden biri şudur:

6-İkinci Dünya Savaşının doğurduğu birçok felâketler, hemen her memlekette yeni yeni eğitim problemleri meydana çıkarmıştır. Bunları çözmek amaciyle – harp sona erincemilletlerarası işbirliğine girişilmiş, çözülmesi gereken meseleler türlü bakımlardan ele alınarak çalışılmaya başlanmıştır. Bu önemli problemlerden biri de savaş yüzünden kimsesiz kalmış çocukların dâvasıdır. İsviçre’de bu büyük dâvayı halletmek maksadıyla Pestalozzi Çocuklar Köyü” adlı bir eğitim yuvası kurulmaya başlanmıştır. Pestalozzi’nin ödüyle kurulmaya başlanan bu eğitim çevresinin mahiyeti hakkında bir fikir alabilmek için “Le Courrier de L’Unesco” dergisinin Mayıs 1948 tarihli nüshasından özetlenerek alınan aşağıdaki yazıyı okumak kâfidir:

“Polonya harbinin küçük yetimlerinden bir grup, İsviçre’deki “Pestalozzi Çocuklar Köyü” ne sevkedildiler ve belli başlı pencereleri Almanya istikametine açılan bir binaya yerleştirildiler. Bu istikametin farkına varan küçük misafirler o derece meyus oldular ki; hemen pencereleri kapattılar ve o istikamete bakmayı reddettiler. Zamanla, bir kaç hafta sonra, köydeki cumhuriyet ve sulh ve sükûn havasının tesiri ile eski düşmanlarının memleketine doğru, kin ve garez beslemeden ve korkmadan yönelmeye, bakmaya başladılar; bu olay Unesco sekreterinin raporunda açıkça görülür…

Pestalozzi Köyünün inşasına, 1946 yılının ilkbaharında başlandı. Bu tarihten önce; İsviçreli M. Walter Robert Corti, (Gençliği Sevenler Cemiyeti) nin sekreteri M. Otto Binderin yardımıyla milletlerarası bir çocuklar köyü tesisine teşebbüs etti. Bu maksatla bir komite kuruldu, bir fon tesis edildi, köyün plânını ve maketini hazırlama işi uzman teknisyenlere havale edildi. M. Corti, Isviçreye 8.000 harp yetimi getirmeyi; onlara, profesörler, sosyologlar ve çocuk psikolojisi üzerinde ihtisası, olanlar tarafından; dünya vatandaşı şuur ve mesuliyetlerini verdirmeyi düşünüyordu. Coğrafî ve iktisadi durumu ve harp esnasında tarafsız bulunması dolayısıyla İsviçre, böyle bir tecrübeye girişmek için ideal bir yerdi.

Bu teşebbüsten haberdar olan ve bunu pek yerinde bulan (Yeni Eğitim Cemiyeti) 1946 yılı ağustosunda İsviçre’ye 350 çocuk göndermeyi teklif etti. 1946 Martında 400 çocuğu barındırabilecek 13 ev vardı; esaslı binaların yapımına mayıs ayında başlandı.

Londra Üniversitesi Eğitim Enstitüsü profesörü J. Lauwerys, müttefik milletlerin eğitim bakanları, konferansında tetkik edilen, Pestalozzi çocuklar köyü meselesine dair mufassal bir rapor verdi. Profesör Lauwerys bu tecrübe ve teşebbüsü hararetle, takdirle karşıladı. Bu fırsattan faydalanarak uluslararası dayanışmanın temellerini sağlamlaştıracak mahiyette gördüğü, bugüne kadar emsaline rastlanmayan bu teşebbüs ve kurumu alkışladığını ilân etti… “Pestalozzi Çocuklar Köyü” milletlere göre taksim edildi; çocuklar, gene kendi milletlerinden bir gencin nezareti altında küçük guruplara ayrıldı; her gurup böylece, dar mânada) da olsa, kendi yurtlarıyla irtibat halinde kaldı ve böylece çocuklar ana dillerini öğrenme, dinlerine adapte olma, millî kültürlerini alma imkânlarına kavuştular.

Teşkilât genişledikçe, çocukların kendi aralarımda daha kolay ve serbestçe anlaşmalarını temin maksadıyla müşterek ve umumî bir dil öğretimine geçinecektir. Şimdilik kollektif çalışmalar müzik, dans ve oyunlara inhisar etmektedir- Bu tecrübe, uluslararası anlayışın inkişafı için esaslı bir fırsat teşkil etmektedir. Millî karakterleri bozulmadan, guruplardaki çocuklara, diğer milletlerden olan çocukların millî özellikleri ve itiyatları- ile ünsiyet peyda ettirilmekte, onları sapıtan farklı ideoloji anlayışları ile düşmanlıkların önüne geçilmektedir. Harp yetimleri üzerindeki bu tecrübenin, diğer memleketlerde de, oraların şartlarına göre, bu kuruma benzer kuramların meydana getirilmesine fırsat vereceği kanaatim, bütün öğretmen ve psikologlar, beslemektedirler. Bütiin bu çocuklar, Almanca konuşan muhtelif memleketlerden getirilmişlerdi ve tarif edilemeyecek derecede muzdarip idiler. Onların yeniden ruh muvazenesine kavuşmaları için çok sabır ve zamana ihtiyaç hasıl olacağa benziyor. Geçirmiş oldukları tecrübeler, yaşadıkları olaylar her an meydana çıkmakta, kendisini göstermektedir. Onlar şimdi yeniden ve tedricen gülmeyi, tebessümü öğreniyorlar. Yaptıktan resimler, yaşadıkları ve şahidi oldukları korkunç sahnelere aittir.

Pestalozzi köyü bütün dünya hayırseverlerinin yardım ve teberrüleriyle [yardım] idare edilmekte, burada çalışmak üzere her taraftan gönüllüler gelmektedir. Onbeş aydan beri çocuklar köyünü ziyaret edenlerin sayısı 70.000 i bulmuştur. Unesco sekreterliği bu teşebbüse sempatisini göstermekte, desteklemekte ve bu teşkilâtın genişletilmesi için çalışmaktadır. Diğer taraftan Unesco, haziran ayında, İsviçre’de muhtelif memleketlerin mümessillerinden müteşekkil, çocuklar köyü konusunu incelemek üzere bir konferans toplayacaktır ki bu konferans; harp yetimi olan çocukların normal hayata yeniden adapte olmaları için gerekli metottan etüt edecektir…”

Bu satırlar büyük eğitken Pestalozzi’nin keşfettiği ana ilkelerin sağlamlığını, eğitime her devirde temel taşı teşkil edecek mahiyette olduklarım açıkça göstermektedirler. Onun hayatta iken savaşa savaşa gerçekleştirmeyi uğraştığı ilkeler taptaze durmakta, Pestalozzi’nin ülkülerine bağlanarak en çetin problemlerin çözülmesi için yollar aranılmaktadır. Modern eğitimin büyük önderi Pestalozzi’nin ruhu gitgide bütün dünyayı aydınlatmakta, türlü sıkıntılar içinde kıvranan ve bu yüzden zaman zaman ümitleri kırılır gibi olan insanlığa kurtuluş yollarını göstermektedir.

“Pestalozzi Çocuklar Köyü” nü ilgilendiren konulan incelemek üzere 1948 yılı haziran ayında toplanacağı bildirilen konferans vaktinde toplanarak çalışmaya başlamıştır. Temmuz 1948 tarihli Unesco Postası konferansın çalışmalarına dair şu bilgileri vermektedir:

“Münhasıran, harp kurbanı çocukların meselelerim etüt etmek üzere, temmuz ayı başında, İsviçre’de, Trogen’de dokuz memlekete ait yirmi kadar psikolog ve öğretmenden müteşekkil bir konferans toplandı; konferans sekiz gün devam etti

İkinci Dünya Harbinden bu yana, bu neviden ilk konferans, Unesco tarafından tertip edildi. İsviçre’de içlerinde “Pestalozzi Çocuklar Köyü”nün Müdürü de bulunan delegeler; harp kurbanı olan çocukların normal hayata yeniden ve en iyi şekilde intibak etmeleri konusu üzerinde fikir ve tecrübe teatisinde bulundular. Her delege, bu sahadaki tecrübelerine ait bir rapor verdi ki bu raporlar, Unesco’nun, harp felâketzedesi çocuklar üzerinde hazırlayacağı etüdün esaslarım teşkil edecektir. Konferans, iki komisyona ayrıldı. Birinci komisyon; çocuklar köyünün maddi yönden teşkilâtın şahsi problemler, para ve halk ile olan münasebet meseleleri üzerinde meşgul oldu. Çocuklar köyü için gerekli para meselelerini organize etmek için milletlerarası bir komite teşkil ederek, bir plân tahtanda ve koordine bir şekilde çalışma ve satın alma işlerini düzenledi.

İkinci komisyon, çocukların normal hayata yeniden uymaları için gerekli, köyde uygulanacak eğitim metotlarını inceledi ki bu çalışma delegeleri, içtimai ve millî problemleri, mânevi ebeveyn intihabı, değişik ruhî istidatlar ve ruhî tedavi… gibi meseleleri incelemeye şevketti. Bu kongre harp yetimleri için, İsviçre’de “Uluslararası Pestalozzi Çocuklar Köyü1’ nde toplandı…”

Pestalozzi’nin ortaya attığı fikirlerin doğurduğu önemli olaylar bunlardır. Ünlü eğitkenlerden Kerschensteiner, Peter kilisesindeki söylevini onun bu fikirleri açıklandıktan bir asır sonra (12 aralık 1908 de) vermiş ve granit temelin üzerine şunları yerleştirmeye çalışmıştır:

“Pestalozzi’nin bütün varlığa ile çalışarak bulduğu eğitim ve öğretim ilkelerini, ilkokula bağışladığı gündenberi bir asır geçmiş bulunuyor. O, her zaman için değerli olan bu konularda» psikolojiye dayanan genel bir öğretim usulünün örgüsüne esas olacak ipliklerin bulunacağına iman etmiş; bütün bilgilerin temelini gözlem teşkil ettiğine inanmış ve bunu öğretimin ana ilkesi haline getirmeye çalışmıştı. Onun en karakteristik hizmeti bu nokta üzerinde toplanır.

Pestalozzi’den sonra, gelenler bu temelin üstüne bina kurmaya başladılar. Fakat onlar, eski zamandan kalma taşları kullandıkları için ortaçağın öğrenme ve bilgi okulu, bu defa da yeni asrın öğrenme ve bilgi okulu oldu. Bereket versin bu arada çocuk ruhu sevilen, çekici bir inceleme konusu olmaya başladı ve bu sayede etkin olmayan gözlemin çocuğu tatmin etmediğine, çocukta yapıcı, yaratıcı kuvvetlerin saklı bulunduğuna dair aile, okul, devlet kurumları gibi çevrelerde daha yüksek bir kanaat uyandı. Böylece Pestalozzi’nin gözlem ve zati çalınma ilkesi herkesini ağzında dolaşan harcıâlem bir kelime oldu ve en sonunda da, eğitsel okul, etkinci okul, iş okulu, ileri okul adları icat edildi.”

Yukarıya sıralanan fikir ve olaylardan da anlaşılacağı gibi Pestalozzi’nin eğitim ülküsü gitgide sosyal bir karakter alarak cemiyetin bünyesine kök salmış, sadece yoksul çocukları eğitmek amacım gütmekle kalmamış, bütün köyü, bütün insan tabakalarım ve nihayet bütün insanlığı satan bir ülkü haline gelmiştir. İnsanı bulunduğu çevrenin gerçek şartlarına, yaşama alanının özelliklerine göre iş içinde, zati çalışmalara dayanarak yüksek bir seviyeye çıkarmak, onu iş ve meslek eğitimine, insanlığına kavuşturmak demektir. İnsanı yaratıcı iş yapacak duruma getirmek, en yakınında bulunan eğitim vasıtalarıyla yoğurmak, toplum için eğitmek, zatî eğitimle asilleştirmek, Pestalozzi’nin yarattığı eğitimin özünü teşkil eder. Aynı ilkeler eğitici okulun, etkinci okulun, ileri okulun, iş okulunun da temel taşlarıdır. Bu sebepten Pestalozzi’ye iş okulunun babası sıfatı verilmektedir.

Büyük eğitken Pstalozzi’nin ölümünden sonra Argovi kantonu onun mezarına üzerinde şu sözler yazûı olan bir anıt dikti:

Burada 12 ocak 1746 da Zürich’de doğan, 17 şubat 1827 de Birr’de ölen, Neuhof’da yoksulların kurtarıcısı, Lienhard ve Gertrud adlı kitabında halkın yol göstericisi, Stans’da öksüzlerin babası, Burgdorfda yeni okulun kurucusu, Iferten’de insanlığın eğitkeni olan Hristiyan, insan, vatandaş -Henri Pestalozzi- yatıyor. Hep başkaları için yaşamış, kendisini düşünmemiştir. Adı kutsal olsun!..

1955, Ankara

İsmail Hakkı TONGUÇ

Kaynak: ALFRED RUFER, PESTALOZZİ ve DEVRİM, Dilimize çevirenler : İ- Hakkı Tonguç -Fuat Gündüz Alp, Rauf İnan, Ekin Basımevi 1962, İstanbul, sh:3-17

 

 

ORHAN BURİAN


Vedat Günyol

«Orhan Burian’ın ölümüyle genç bilim ve genç erdem büyük bir kayba uğramıştır» diyen büyük insan Dr. Adnan Adıvar’a belki yüzünü bile bir kez görmediği bir insanın ardından bu övgülü sözleri söyleten neydi, ne olabilirdi?

Bunun yanıtını Yücel dergisinin yöneticisi Muhtar Enata’nın şu sözlerinde bulabiliriz: «Bence Orhan, büyük dediğiniz birçok insanın yüz yıl içinde bile kolay kolay başaramayacağı işi, kırk yılı aşmayan kısa ömrünün günlerine sıkıştırmış nadir insanlardan biriydi.»

Biraz abartmalı da olsa, bu sözlerde büyük bir gerçeklik payı vardı, var da.

Kimdi öğrencilik yıllarında «Orhan Recep», sonra yazarlık ve profesörlük döneminde «Orhan Burian» denen insan?

Bırakalım, önce tanıtsın kendini kendi kalemiyle:

«1914 doğumluyum. Bekârım. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörüyüm.

Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nda doğmuşum. Ailece, işgal sırasında İzmir’de, istirdattan (kurtuluştan) sonra Bursa’da bulunduk. İlkokul yıllarım çok bölüklü geçti: Gedikpaşa Amerikan, Fevziye, Bursa Amerikan okullarında, Bursa’nın Bizim Mekteb’inde okudum. 1926 sonbaharında Kabataş Lisesi’nin altıncı sınıfına girdim. İki yıl sonra, lise yeni binaya taşındı. 1932 yazında liseden mezun olduktan sonra bir yandan Mülkiye sınavına, öbür yandan da lisenin isteğiyle Avrupa sınavına girdim. İkisini de kazanmıştım: Avrupa’ya gitmeyi yeğledim. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldım. Oradan 1936 yazında mezun oldum. Altı ay daha aynı üniversitede kalarak bir inceleme üzerinde çalıştım.

Sonra da Paris liselerinde İngilizce öğretim yöntemlerini izledim. Dönüşte, 1937 sonbaharı, Milli Eğitim Bakanlığı, beni, bir yıl önce açılmış olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne atadı. Buranın İngilizce Bölümü’nde bir yıl doçentlikten sonra askerlik görevime gittim. Muhabereci olarak kıta stajım önce İstanbul’da, savaş tehlikesi çıktıktan sonra da Trakya’da geçti. 1939 yılının son günlerinde terhis edilerek yeniden Dil Fakültesi’ndeki görevime getirildim. O zamandan beri görevim değişmedi. Üniversiteler yasası çıkıncaya kadar, Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve Tiyatro Tarihi derslerini de okutuyordum. 1947 sonbaharında Amerika’ya gittim. İki yıl orada, Princeton Üniversitesi’nde kendi alanımda kimi araştırmalarda bulundum. Amerikan edebiyatıyla uğraştım. İngiliz, Amerikan ve bugünkü Türk edebiyatlarına ilişkin Türkçe, İngilizce yapıtlarım, çevirilerim çıkmıştır. Onbeş yıl kadar Yücel dergisine yazı yazdım. Şimdi de kendim Ufuklar diye bir dergi çıkarıyorum. Bu uğraş dışında en zevkli bulduğum şey gezmek, eski uygarlık kalıntılarını, zengin ya da görünümü güzel yerler görmektir.»

Orhan Burian’ın bu özet yaşamöyküsünü ben, burada bırakmayıp geriye doğru uzatacağım. Şöyle ki: Orhan Burian -söylemekten utanırdıbir paşa oğludur. Babası Recep Paşa’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son kabinesinde Dâhiliye Nazırı. Paşa, İşkodra Askeri Valisi Haşan Sabri Paşa’nın kardeşi Adil Paşa’nın kızı Mihriban ile evlidir. Bu evlilikten, Mediha ve Hadiye isimli kızlarla Nihat ve Orhan adında iki erkek çocuk dünyaya gelir.

Recep Paşa padişahçıdır. İstanbul’un işgalinde sıkıyönetim mahkemesinde görevlidir. Birçok insanı ölümden kurtarmıştır. Bir ara bütün aile Libya’da bulur kendini, bir çeşit sürgün yaşamında. Orhan henüz doğmamıştır o günlerde. Kurtuluş Savaşı başlayınca, büyük evlat Nihat, Kuvayı Milliye’ye katılmak ister. Bunu baba haber alınca «Beni evlat katili olmak zorunda bırakma» diye yazar. Nihat da, «Sen de beni baba katili olmak zorunda bırakma» diye yazıp Anadolu’ya geçer. Kurtuluş Savaşı biter, aile Bursa’ya yerleşir. Recep Paşa ise, Bulgaristan’a geçer. Orada öğretmenlik yapar, bir söylentiye göre orada eceliyle ölür, bir söylentiye göreyse canına kıyar.

Ana Mihriban, babaevinde çok iyi bir eğitim görür, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrenir, piyano dersleri dışında. Kızlarına da aynı eğitimi uygular. İşte, Orhan böylesine aydın bir ailenin gözbebeğidir, çalışkan, uyanık ve insan.

Orhan Burian’la ilk kez karşı karşıya geldiğimizde yirmidört yaşında olmalıydı, ben de yirmiyedi. Ben, yaşça onun ağabeyiydim, o da başça benim ağabeyim. Yazılarını Yücel dergisinden okurdum. Daha çok dış dünyadan sanat haberleriyle yüklüydü bu yazılar. Biz Yücel’çiler onu tanımaya can atıyorduk. Cambridge’de öğrenimini bitirip yurda döndüğünün ilk haftasında, bir açıkhava kahvesi buluştuk. Zekâsı, bilgisi, alçakgönüllülüğü, nazikliği ile hepimizi büyüledi. O günden sonra, derginin tutumunda yeni bir aşamaya girildi. Derginin tutumu şöyleydi: Yıl 1940. Yücel dergisi altı yaşına girmişti. Tutarlı bir yazı kadrosu oluşturuncaya kadar da, sağdan soldan, üniversite profesörlerinden, birbirine karşıt düşüncedeki yazarlardan alınan yazılarla, bir çeşit yamalı bohça niteliği taşıyordu.

Orhan Burian derginin düşünce yönetiminde ağırlığını duyurunca, durum, bir yazımda belirttiğim gibi şöyle oldu: «Orhan Burian, bu karman çorman kadroya belirli bir yön vermek istedi. Bu yön, hümanizma yoluyla, Türk düşüncesine, Türk sanatına, Türk edebiyatına, Türk tarihine, basmakalıp yöntemler dışında, özgür düşünce açısından yaklaşma eğilimi, istemiydi.»

26 Şubat 1940’ta Şişli Halkevi’nde bir açık toplantı düzenlendi. Konu şuydu: «Çağdaş uygarlığı yaratan kafa ile, bu memleketin doğasını, bu ulusun kültürünü işlemek ve böylece Türk varlığında yeni değerler belirlemek.»

Toplantıya, Mustafa Şekip Tunç, Orhan Seyfı, Celalettin Ezine, Mithat Cemal Kuntay, Hüseyin Cahit Yalçın katılmışlardı.

Neydi Orhan Burian’ın kafasını, gönlünü verdiği ana düşünce?

Ona göre: Dünyada, kendine özgü bir sanat ve düşünce sistemi kurabilen uluslar, hümanizmanın aracılığıyla kendini bulan, kendim yeniden yaratabilen uluslardır.

Orhan Burian için hümanizma «bir örnek taklidi değil, bir arayış sistemidir.» Bu arayış, yüzyılların yüklediği dogmalardan silkinerek, öze, köke, insan’a gitmeyi amaçlamaktadır.

Rönesans hümanistleri, Yunan’da, aklına güvenen insanı bulmuşlardı. Bizim rönesansımız da bu olmalıydı…

Bu rönesansta, yani yeniden dirilişte, Türk insanı, tıpkı rönesans hümanistleri gibi, Türk toplumsal yaşamının her alanında kör inançları, dogmaları bir yana itip, Öz’ü arayarak, Oz’ün peşine düşerek, kendi benliğini bulabilir, kavrayabilir ancak.

Hümanizma yoluyla kendimizi aramak derken, şunu anlıyordu Orhan Burian: «Bir tarihimiz var ki, incelenmemiştir. Bir toplumsal bünyemiz var ki, nasıl kurulmuş, nasıl işlemiş, araştırılmamıştır. Yine bir edebiyatımız var ki, aranmamıştır.»

«Biz, dogmalardan sıyrılıp özgür düşünce, özgür kafa ile geçmişimizde kendimizi bulduktan sonra, Türk uygarlığının kurulmasındaki araçları, gereçleri belirleyebiliriz» diyordu Orhan Burian. Bu araştırmalarda da en önemli nokta, her çeşit dogmalardan sıyrılmak, salt aklın ışığında, gerçekleri aramaya çalışmaktı.

Orhan Burian, bir yandan İngiliz Edebiyatı kürsüsünde (Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde) derslerini verirken, bir yandan da, özellikle Shakespeare’den yaptığı çevirilerle klasik Batı dünyasını, modem yazarlardan yaptığı çevirilerle de çağdaş dünyayı içimize sokuyordu. Milli Eğitim klasiklerinden az önce Yücel dergisinin bir ek yayını olarak Her Okur ve Öz Okur adları altında kitap yayınını başlatmış ve Öz Okur serisinde, Shakespeare’den, Schiller’den üç çevirinin çıkmasını sağlamıştı: Othello (kendi çevirisi), Kral Lear ve Don Carlos (Schiller’den Seniha Bedri Göknil çevirileri).

Orhan Burian, liberal düşünceli bir insandı. Her çeşit düşünceye saygı duyardı. Öylesine ki, 1948’de fakülteden uzaklaştırılan Behice Boran’a ilk dost elini uzatan o olmuş, İngiliz Kültür Heyeti’nce çevrilmek üzere kendisine verilen kitabı ona götürmüştü, çekeceği para sıkıntısını göğüsleyebilmesi için.

Orhan Burian bana yazdığı bir mektupta: «Ben toplumsal anlamda bir libre arbitre (elindelik, serbest irade) dileğindeyim. Onun için de her insanın ekmeğinden ve barınağından güvenli olmasını istiyorum. Daha sonra da yeteneğini geliştirmek isteği -evet, olanağından çok, isteği. Dünyada her şeyden çok da özgürlüğü değil, adaleti seviyorumtabii, bu konuda ilk gelen yumurtadır veya tavuktur gibilerden sınırsız dil cambazlığı edilebilir.»

Düşünce özgürlüğü, Orhan Burian için, bir bakıma üniversitede öğretim ve araştırma özgürlüğüydü. Mart 1947’de Ankara Üniversitesi’ni basan, rektöre hakaret eden (CHP’nin bağnaz takımından destek gören) sağcı öğrencilerin taşkınlıklarından büyük bir üzüntüye düşerek zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir dilekçeyle başvurması bunun bir kanıtıdır. 11 Mart 1947 tarihli dilekçenin bir yerinde şöyle diyordu O. Burian: «… Ben üniversite adına konuşuyor görünmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudun gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip kalarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inanla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim…»

O    dönemin baskıcı CHP yönetiminin cumhurbaşkanına böyle bir dilekçe vermek kimsenin göze alamayacağı bir cesaret işiydi. O günlerde, bu dilekçe dolayısıyla, Prof. Nusret Hızır’ın sevincini hiç unutmuyorum.

Orhan Burian’a göre: «Memleketini sevmenin yolu binbir türlüdür. Yalnız kendi yolumuzu doğru bilip öbürlerini mahkûm edemeyiz. Kaldı ki, kusurdan, yanlıştan, suçtan, acı ve gözyaşından söz ederek de bu memleketin öz çocuğu, öz sanatçısı olunabilineceğini dünya edebiyatına bakarak öğrenmek gerekir. Cervantes, Molière, Shelley, Dickens, Balzac, Whitman, Dostoyevski bizim damgacılarımızın eline düşseler hepsi «memleketin yüzünü ak çıkaran büyük temsilcisi diye gösterilen onlardır. Bu gerçeği ciddiye almak zamanımız geldi de geçiyor.»

Çünkü: «Uygarlaşmakta, düşündüğünü dile getirmek bir aşamadır… Ama söylediğini işitmek daha ileri bir aşamadır. İskandinavyalılar, İngilizler bu aşamaya yaklaşmışlar…»

Orhan Burian’ın, her on yılda bir yeniden çevirmeyi tasarladığı Shakespeare çevirileri ve daha başka çevirileri, Denemeler Eleştiriler adlı kitabında yer alan deneme ve eleştirileri yanında, adını hiçbir zaman unuttturmayacak bir şiir antolojisi vardır: Kurtuluştan Sonrakiler (1946). Bu kitaptaki tüm şairlerden yapılan en iyi seçmeler yanında, adının bile anılması yasak olan bir dönemde Nazım Hikmet’ten onsekiz şiir basarak, daha sonra Yön Dergisi‘nin başlattığı akımın çok cesur bir öncülüğünü üstlenmiştir Orhan Burian.

Orhan Burian’a duyulan, hâlâ sönmeyen saygı, bu çabalan dışında, insanlığının, inceliğinin anılan da belleklerden silinmiş değil. Bakın Bülent Ecevit ne diyor onun için: «Orhan Burian korkusuz insandı. Aramızda o, düşünce hürlüğünü, mesela İngiltere kadar içine sindirmiş bir ülkede yaşıyor gibiydi. Düşüncesini, yazısını, sözünü sakınmak belki aklından geçmezdi. Temaslarında korkuya, sakıncaya yer vermez, kimse için kendi değerlerinden başka bir ölçü bilmezdi. Medeni cesaret ondaydı.»

Orhan Burian, Türk şiirini değerlendiren yazılarında, çok sevdiği Dağlarca üzerinde durmuştur özellikle. Dağlarca da, bu sevgiye iki ağıtla karşılık verdi. Bunlardan biri 1933, öbürü de 1981 tarihlidir.

Yazımı Dağlarca’nın ağıtıyla bitirmek istiyorum:

ORHAN BURİAN’I YAŞATMAK 1

Senin adını da yazıyorum
Kimi yapıtlarımı
Vedat Günyol sunarken

Yatınca geceleri o
Karanlığın korkunç bakışında
Okuyorsun değil mi

ORHAN BURİAN’I YAŞATMAK 2

Arkadaşımız Vedat Günyol diyorum
Oluyoruz üç kişi
Birdenbire

Ben dediğim için
Ona dediğim için
Seninle iki kişi oluyoruz birdenbire.

Yaşıyor işte Orhan Burian. O güzelim insan, şöyle diyordu Anış adlı yazısında: «Ölülerimiz için anma ve yaslanma törenlerinden vazgeçelim. Yaşayan yanlarını bilmek ve sevmek, onlarla ayrılmamacasma beraber olmak demektir.»

Beraberiz işte onunla. Mutlanarak, kutlanarak. Sh: 5-10

****

ORHAN BURİAN’I ANARKEN

Vedat Günyol

Zaman ne çabuk geçiyor! Orhan Burian’ı yitireli bir yıl oluyor. Türkiye’den uzakta bulunduğum 11 ay içinde birbirimize topu topu üç dört mektup yazabilmiştik. En son mektuplarından birisi şimdi karşımda. Okudukça utanıyorum. Biraz hınzırca yazdığım mektubuma ne de insanca yanıt vermiş. Ufuklar‘ın onuncu sayısında «lyimserlik-Kötümserlik» adlı güzel bir yazısı çıkmıştı. Bir yerinde şöyle diyordu: «Her şeyden önemlisi, millet maddi refahın tadını almaya başlıyor. Ahrette değil, bu dünyadaki yerini düşünüyor… Biz de şurada burada bu refah yoluna katılmaya çalışıyoruz. Ayvalık’ta bir zenginin asansör zevkini tatmak için iki katlı evine bir asansör yaptırması, kendi başına düşünülürse gülünç, hatta insafsızca bir iştir. Ama Manchester ya da Texas servetlerinin geçmişinin böyle öykülerle dolu olmadığını sananlar ancak bilgisizlerdir.»

İşte, bu Ayvalık’taki asansör sorunu beni çok üzmüştü. Bu, bana dünyanın en büyük haksızlıklarından biri gibi görünmüştü. Bir kez kafam buna takılmıştı. Artık yazının altını da üstünü de unutmuştum. Türkiye’nin kalkınma atılımı içinde, böylesine eşitsiz bir örnek bana korkunç gelmişti. Kendini çevresinden böylesine gereksiz bir lüksle ayıran bu zengini bir türlü bağışlayamıyordum. Bütün bunları Orhan’a yazıverdim. Bir süre sonra şu yanıtı aldım:

«Günyol’cuğum,

Mektubun bugün öğleyin geldi. Yazımdan rahatsız olmuşsun, belli. Ben de her yazımı yazdıktan sonra onun iki üç katı uzun bir yazı ile izaha muhtaç olduğunu hissederim. Bu yazının ise mahiyeti

HAL TERCÜMEM

1914 doğumluyum. Bekârım. Ankara Üniversitesi, Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörüyüm.

Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nda doğmuşum. Ailece, işgal sırasında İzmir’de, istirdattan (kurtuluştan) sonra Bursa’da bulunduk, ilkokul yıllarım çok bölüklü geçti: Gedikpaşa Amerikan, Fevziye, Bursa Amerikan okullarında, Bursa’nın Bizim Mekteb’inde okudum. 1926 sonbaharında Kabataş Lisesi’nin altıncı sınıfına girdim, iki yıl sonra, lise yeni binaya taşındı. 1932 yazında liseden mezun olduktan sonra bir yandan Mülkiye smavına, öbür yandan da lisenin isteğiyle Avrupa sınavına girdim. İkisini de kazanmıştım: Avrupa’ya gitmeyi yeğledim. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldım. Oradan 1936 yazında mezun oldum. Altı ay daha aynı üniversitede kalarak bir inceleme üzerinde çalıştım. Sonra da Paris liselerinde İngilizce öğretim yöntemlerini izledim. Dönüşte, 1937 sonbaharı, Milli Eğitim Bakanlığı, beni, bir yıl önce açılmış olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne atadı. Buranın İngilizce Bölümü’nde bir yıl doçentlikten sonra askerlik görevime gittim. Muhabereci olarak kıta stajım önce İstanbul’da, savaş tehlikesi çıktıktan sonra da Trakya’da geçti. 1939 yılının son günlerinde terhis edilerek yeniden Dil Fakültesi’ndeki görevime getirildim. O zamandan beri görevim değişmedi. Üniversiteler yasası çıkıncaya kadar, Ankara Devlet Konservatuarının Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve Tiyatro Tarihi derslerini de okutuyordum. 1947 sonbaharında Amerika’ya gittim. İki yıl orada, Princeton Üniversitesi’nde kendi alanımda kimi araştırmalarda bulundum. Amerikan edebiyatıyla uğraştım. İngiliz, Amerikan ve bugünkü Türk edebiyatlarına ilişkin Türkçe, İngilizce yapıtlarım, çevirilerim çıkmıştır. Onbeş yıl kadar Yücel dergisine yazı yazdım. Şimdi de kendim Ufuklar diye bir dergi çıkarıyorum. Bu uğraş dışında en zevkli bulduğum şey gezmek, eski uygarlık kalıntılarını, zengin ya da görünümü güzel yerler görmektir. Sh:11-15

Orhan Burian Özel Sayısı, 1953



*********

BENCİLLİK HASTALIĞIMIZ

İnsan olarak da, topluluk olarak da kurtulmak ve ilerlemek istiyorsak en önce iyi edilmesi gereken bir hastalığımız, her yerde özümüzü sivriltmeye bakan bencilliğimizdir.

Gerçi ileri uluslar sadece birer topluluk değillerdir, onları ilerleten yalnız toplu davranışlar olmamıştır: Toplumun içinden her alanda tek tek kişiler -kimi seziş gücü, kimi davranış yeteneği, kimi çabasındaki yılmazlık… ile yükselmiş ve o topluluğu daha ileri götüren yeni yollara sokmakta öncülük etmiştir.

Ama yine de, bu kişilerin hepsi bir topluluğun parçası olduklarını bilen insanlardır.

Bir topluluğun parçası olduğunu bilmek, yalnız, ben filan kıtadanım, ya da filan ulustanım ya da filan meslektenim demek değildir. Bu, ancak o topluluğun yaşayışına verdiği düzeni bilmek ve benimsemek olabilir.

Her ulus kendi insanlarına güvenli ve rahat bir hayat sağlamak için birtakım yasalar, düzen ve kurallar koyar; bunların kimi kitaplarda yer etmiştir, kimi törelerde. Bunların topu birden o ulusun yaşayış düzenini verir.

İşte biz böyle bir yaşayış düzenini gereğince bilip benimsemeyen insanlarız: Hele eli biraz para tutanlarımız, hele bir masa başına geçenlerimiz…

Zengin olmaya görelim, önemlice bir koltuğa oturmayalım; üyesi olduğumuz toplumun nasıl yaşadığını unutup hemen kendimize göre birtakım kurallar ve düzenler koyar, üstelik etrafımızın da bunlara uymasını isteriz.

Bir kereste tüccarı düşününüz ki, bir gün için Taksim Gazinosu’nda bir gecede üç bin beş yüz lira vermiştir de, kendisinden hayırlı bir amaç için istenen beş liradan kaçar; kerli ferli bir milletvekili düşününüz ki, vapur lokantasında, sahibi olan bir masaya diyelim ki yanlışlıkla oturur, sonra masanın sahibi olan aile geldiği zaman yerinden kımıldamak gereğini bile duymaz; bir hukuk danışmanı düşününüz ki, kendi nahiyesinin önünden geçerken vapurların düdük öttürmesini ister (beteri de var: Zat-işleri Müdürü, vaktiyle vapurları nahiyesinde hatta durdurtmuş bile!); bir öğretmen düşününüz ki, kendi halindeki bir kıyı kazasına bavul bavul elbise ve şapkalarla iner.

Bir Karadeniz yolculuğundan rasgele toplanan bu olayların kahramanları, sanki: «Ey ahali, anlayın işte, ben sizlerden farklı, sizin üstünüzde bir insanım!» diye haykırıyorlar; hepsi de bir çeşit bencillik örneği, hepsi de içinde bulunduğu toplumu tanımayan -ya da tanımak istemeye -ne oldum delileridir.

Bunların sayısı ne kadar artarsa toplumun sakin yüzü o kadar dalgalanıp bulanır, ne kadar eksilirse toplum o kadar düzeninde işler.

Memleketin iyiliği adına, toplumsal terbiyemizin temellerini yeniden ele almalı, sonra bütün vatandaşları -artık anlayışlarına göre: tatlılıkla ya da sertlikte bu terbiyenin imbiğinden geçirmeliyiz.

1945

Sh: 123-124

****

ORHAN BURİAN’IN TARİHÇİLİĞİMİZE KATKISI

«Sistemle aramak ve ilk önce kendimi aramakla işe başlamak lazım geldiğine inanıyorum.»

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü Orhan Burian, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak 5 Mayıs 1953 tarihinde yaşama gözlerini yumdu. Henüz kırkma adım atmamış, atamamış Orhan Burian, kısa yaşamını en verimli biçimde değerlendirmiş, geriye telif ve çeviri olmak üzere 18 kitapla 200’ü aşkın yazı bırakmıştır. Üç kitabı ve daha birçok incelemesi de ölümünden sonra basılmıştır.1 Çevirileri, oyunları, deneme ve eleştirileriyle bilimsel araştırmaları onun ilgi alanının ne kadar geniş ve zengin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu denli çalışkan, üretken bir fikir ve bilim adamımızı ölümünün 40. yıldönümünde, özellikle tarihçiliğimize katkısına ağırlık vererek anmayı bir borç, bir görev biliyorum.

Orhan Burian’ın Özgeçmişi

Orhan Burian kendi kaleminden çıkan hal tercümesine göre, 1914 yılında Üsküdar’da Bağlarbaşı’nda doğdu. İşgal sırasında ailece İzmir’de; kurtuluştan sonra da Bursa’da bulundu. İlk ve ortaokul yıllan çok bölüklü geçen Bunan, Kabataş Lisesi’ne girdi. Burada, Vedat Günyol’un deyimiyle, «özenilesi, kıskanılası bir öğrencilik döneminden sonra» 2 devlet hesabına İngiltere’ye gönderildi. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesinin İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldı. Dikkatli, sistemli, disiplinli bir öğrenci, çevresine güven veren bir insan olarak sivrildi. Türkiye’deki edebi akımlan yakından izlemekten de geri kalmıyordu. Hüseyin Cahit’in çıkardığı Fikir Hareketleri’ne abonedir. Buradan gönderdiği ilkyazılar Bursa Halkevi Dergisi’nde yayınlandı.3 Bu arada Yücel dergisinde de çevirileri, yazılan çıkmaya başladı.

Orhan Burian, Cambridge Üniversitesi’ni bitirdikten sonra (1936), üç ay Paris’te lise İngilizce öğretim yöntemlerini inceledi. Yurda dönüşünde, 1937 Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görevlendirildi. Bu arada Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve tiyatro tarihi dersleri okuttu. 1947 yılında Amerika’ya giderek burada Princeton Üniversitesi’nde araştırmalar yaptı. Amerikan Edebiyatı ile ilgilendi. Goethe’nin Amerikan Edebiyatı üzerindeki etkisini inceleyerek özellikle Emerson’un bu büyük Alman şairine bakışını ele alan Çalışmalar yaptı.4 1951 yılında profesör oldu. Yaşamının en verimli anında bu dünyadan göçüp gitti. Dr. Abdülhak Adnan-Adıvar, onun ölümüyle nasıl bir kayba uğradığımızı oldukça özlü ve çarpıcı biçimde şöyle dile getiriyordu: “Orhan Burian’ın ölümüyle genç ilim ve genç fazilet büyük bir kayba uğramıştır.

Orhan Burian, yurda dönüşünde, daha İngiltere’de iken yazılar gönderdiği Yücel’ in yazı kadrosu içinde seçkin bir yer tutmaya başladı. Bu dergide; İngiliz Edebiyatı’ndan yaptığı çevirileri, çağdaş Türk şiiri ve edebiyatını en sağlıklı biçimde değerlendiren eleştirileri6, denemeleri ile dikkati çekti. Türkçe’de deneme kavramına yepyeni bir boyut, yepyeni bir yorum getiren Orhan Burian olmuştur.7 Bütün bu çalışmaları içinde çeviri, onun edebi etkinlikleri arasında önemli bir yer tutuyordu. Tagore, Shakespeare, Arthur Miller, O’Neil gibi şair ve yazarların eserlerini dilimize kazandırmıştır. Shakespeare’in trajedileri Burian’m kalemiyle Türkçede kusursuz bir ifadesini bulmuştur.8

Orhan Burian, 1952 Şubatında Vedat Günyol’la birlikte Ufuklar dergisini çıkarmaya başladı. Derginin ilk sayısında yer alan dileğımiz’de Burian; Ufuklar’ın«Her seferinde itidal ve müsamahayı, her hükmünde sağduyuyu gözetmek lüzumuna» inandığını belirterek sözü şöyle bağlıyordu: «Ufuklar, iyiye doğruya, güzele diyerek yola çıkanlarındır».9 Ufuklar Dergisi kısa sürede büyük bir ilgi gördü. Bugün fikir hayatımızın, edebiyat dünyamızın ünlü imzalarını Ufuklar’ın ilk sayılarından başlamak üzere görmek olanaklıdır. Ufuklar, Orhan Burian’ın sağlığında 14 sayı yayınlanabildi, ölümünden sonra anısına Ufuklar özel sayısı çıkarıldı. Bundan sonra Vedat Günyol, Yeni Ufuklar adını verdiği derginin yayınını, binbir güçlükle fakat inançla tam 24 yıl sürdürdü. 1976 yılında bir kapanış sayısıyla Yeni Ufuklar yayın hayatımızdan çekildi.10

Hümanizma ve Yeni Bir Tarih Anlayışına Doğru

Çeviri, deneme, eleştiri gibi edebi türler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştıran Orhan Burian’m bibliyografyası içinde Tarih araştırmaları da oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Onun tarihle ilgili çalışmalarını değerlendirirken iki noktayı gözönünde bulundurmak gerekiyor. Bunlardan birincisi Burian’ın, ülkemizde yeni bir tarih anlayışının, daha doğrusu hümanist bir zihniyetin yerleşmesi için gösterdiği çabalar, İkincisi de bir araştırıcı olarak ortaya koyduğu çalışmalardır. Her iki nokta üzerinde kısaca durmak gerekir.

Yücel Dergisi altıncı yayın yılına girerken, Orhan Burian’ın çabalarıyla Şişli Halkevi’nde 26 Şubat 1940 tarihinde bir toplantı düzenlendi. Toplantının amacı, Hümanizma yoluyla kendimizi bulmak sorunsalına çözüm bulmaktı. Fakat o gün toplantıya çağrılanların çoğu ortada görünmemiş, katılanlar ise, Günyol’un deyimiyle, konuyla ilgili görüşlerini, kitap bilgisine dayanan basmakalıp savlarla bezenip gelmişlerdi.11 Hünamizmayı «Bir örnek taklidi değil, bir arayış sistemi» olarak algılayan Orhan Burian ise bu toplantıda görüşlerini şöyle açıklamışa: «Kendimizi arayalım derken ferdi kast etmiyoruz. Bir tarihimiz var ki tetkik edilmemiştir. Bir İçtimaî bünyemiz var ki nasıl kurulmuş ve nasıl işleyegelmiş olduğu araştırılmamıştır. Gene bir edebiyatımız vardır ki aranmamıştır.

Ne için? Çünkü hadise ve meseleleri hümanist kafa ile görmesini bilmedik. Bu zihniyet Avrupa’ya Renaissance ile yayıldı.»12

Burian niçin Rönesansçılar’ın fikir sistemini temel alıyordu? Bunun gerekçesini de şöyle açıklıyordu:13 «Onlar bütün kaideleri reddederek ve ancak kendilerine, kendi akıllarına güvenerek tıpkı Renaissance’ın büyük denizcileri, haritası yok meselelerin okyanuslarına açılmak cesaretini gösterdiler.» Orhan Burian, aynı bağlamda, tarihsel olayların açıklanmasında sosyal koşulların dikkate alınması gerektiğini de özellikle vurguluyordu: «Ne kadar isteriz ki bir Kırım Seferi’ni sade tarihi değil, aynı zamanda İçtimaî şartlar dahilinde tetki eden bir tarihçimiz bulunsun.» Türk hümanizması, «Asırların yüklediği nas ve doğmalardan silkinerek, insana gitmek, öteye ileriye, asla, köke inmek zarureti ile» karşı karşıya kalmış bulunmaktadır.14

Yücel’in «Hümanizmanın arayıcılığıyla kendimizi bulmak…» atılımı, geniş bir yankı uyandırdı. Dönemin gazete ve dergilerinde konuya ilişkin birçok yazı çıktı ve çeşitli görüşler ileri sürüldü.15 Derginin Müşterek Yazımız başlıklı açıklamasında şöyle deniliyordu: «Türk varlığının aslı karakterlerine tabi olarak yeni Türk cemiyetinin organizasyonuna ait bütün meseleleri yeniden tetkik etmek: İşte Türk hümanizması!».16

Öte yandan Orhan Burian, «Türk dilinin ve onunla birlikte Türk düşüncesinin benimsemek üzere olduğu» hümanizmanın ortaya çıkışı, yayılması ve bu kavramı nasıl algılamamız gerektiği konusunda üç önemli yazı kaleme aldı.17 Bilindiği gibi, Yunan ve Latin klasiklerinin incelenmesiyle klasik kültürün18 canlanması, hümanizmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. Fakat klasiklerin okunması yeni bir olay değildi. Çünkü kilise mensupları da klasikleri okuyor, ancak bunları Hıristiyanlık ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışıyorlardı. Oysa hümanistler bu eserleri, yeni bir zihniyetle okuyor ve yorumluyordu. Dil çalışmalarıyla başlayan hümanizma, zamanla insanı Ortaçağ’ın bağlarından, kalıplarından kurtaran ve onu her şeyin ölçüsü yapan bir anlam kazandı. Bu zihniyet, «Avrupa medeniyetinin doğmasında ve yaşayagelmesinde» temel bir etken oldu. İnsan dünyayı yeni baştan tanımaya ve açıklamaya çalışırken dikkatini aynı zamanda kendine çevirdi. Bu, hümanizma çığırını açmıştır. Karanlıklardan sıyrılıp çıkan insan için etrafını olduğu kadar kendinin de özünü öğrenmek istediği bir ihtiyaç olacaktır.19 Sözün kısası Ortıan Burian, hümanizmayı ülkemiz açısından gündeme getirirken onun bir «zihniyet olduğunu, bu zihniyetin de naslardan kaçınma ve araştırılıp deneme gibi iki ana vasfının» bulunduğunu özellikle vurguluyordu.20

Orhan Burian hümanizmayı Türkiye açısından ele alilken şu koşulların dikkate alınması gerektiğini belirtiyordu: Hümanizma tarihin seyri içinde başlangıcı ve sonu olan geçmiş bir devir diye alınamaz. Onun içindir ki ülkemize hümanizmanın girmesi, bizim sözgelimi XV. yüzyıl İtalya’sı ya da XVI. yüzyıl İngilteresi’ndeki fikir hayatına dönmemiz demek olamaz. Bizim memleketimizde de bir zihniyet değişmesi, bir fikir devrimi olacak; fakat bu bizim kendi koşullarımızın ürünü olarak ortaya çıkacaktır. Yeni bir tarih devresini yinelemek karşısında değiliz. Daha doğrusu tarihi yeniden yaşayamayız.21 Çünkü hümanist zihniyet Avrupa’da doğduğu zaman «bir kere milletler bugün anladığımız şekilde toplu birlikler teşkil etmiyordu: İtalya ve Almanya küçük prenslikler halinde parça parça, Fransa ve İngiltere milli şahsiyetlerinin şuurunu daha henüz idrak etmek üzereydiler. Sonra, Hıristiyanlığın kurup devam ettire geldiği evrensel kilise devleti bütün kanunları, emir ve yasakları, nasları ile henüz mevcuttu».22 Oysa günümüze gelinceye kadar bütün yaşama ve düşünme koşulları değişmiş bulunuyor. Doğmalar ve peşin yargıların yersizliği ve değersizliği «bugün bir kanaat olmaktan çıkmış bir bedahat olmuştur.»

Orhan Burian, Yeni Avrupa’nın gösterdikleri özellikleri, kendimize özgü değişikliklerle tespit etme yoluna gitmektedir. Türk devrimi dogmaları kökünden söküp atmıştır. Artık «naslardan silkinelim» diye haykırmanın anlamı yoktur. Şu ya da bu sorun hakkında zihnimizi şu ya da bu biçimde düşünmeye zorlayacak bir güç yoktur.

Aynı biçimde Türk devrimi «katışıksız bölünmez bir millete dayanan kuvvetli bir devletçiliği» gerçekleştirmiş bulunuyor. Sözün kısası, XIV-XV. yüzyıllarda çeşitli Avrupa uluslarının temsil ettiği hümanizma artık ve Avrupa ne de Türkiye tarafından canlandırılır bir tarih parçasıdır. «Böyle olunca ise aşikârdır ki, o zaman Avrupa’sını taklit ederek mekteplerimize Latince, Yunanca koymak; vaktimizin ve dikkatimizin mühim bir kısmını klasikleri okumaya sarfetmek, Hıristiyanlaşmak; yahut paganlaşmakdavamızı halletmez…»23 Olayların incelenmesi bizi şu sonuca götürüyor: «Türkiye hümanist zihniyete, içinde bulunduğu şartların icap ettirdiği surette varacaktır».24

Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ulusumuz acaba o zaman içinde neler yapmıştır? Tarihe geçen büyük ve elbirliğiyle yapılan işlerinin kuru bir listesi dışında bu ulus nasıl düşünmüş, ne duymuş, ne ortaya koymak istemiş ve ne başarmış, bilmiyoruz. Oysa insanın mekân içinde bir varlık olarak önemini anlaması yeterli değildir, insanın zaman içinde de bütün geleneğini kavraması gerekir ki Yahya Kemal buna tarih şuuru demektedir. Bizim için asıl önemli olan tarih içinde Türk olarak varlığımızı algılamamızdır?5

Türkiye’de hümanist zihniyetin yerleşmesi için gereğini duyuran bu zaman içinde kendini tanıma nasıl gerçekleşebilir? Bunan, bu soruya duraklamadan şu yanıtı getirmektedir: «Türklük tarihinin başından beri devam edegelen İçtimaî, ahlakî, felsefî, İlmî, edebî bütün faaliyetlerin tetkiki suretiyle…» bunu gerçekleştirebiliriz. Mekân içinde kendimizi tanımak yani insan olarak kendimizi algılamak için de Avrupa hümanistlerinin yaptığından farklı bir iş yapmak zorundayız. Ancak bugün Avrupa ve klasikler bize, insanın daima iyiye, doğruya, güzele erişmek üzere çaba gösteren bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır.26

Orhan Burian bu bağlamda ayrıca şu noktalar üzerinde durmaktadır: Rönesans, ferde insanlığını, millete milliyetini öğretmiştir. Doğu, özellikle İslam dünyası, bugüne kadar Rönesansını yaşamamış olmanın sıkıntısını çekmiştir. Fakat insana insanlığını, millete milliyetini öğreten bir «muallim-ruh» ona da nasip olmuştur. Asya bugün hayretle, sevinçle, gururla bu ruhu içinde duyuyor. Bu duyguyladır ki şahsiyetsizlik buhranını geçirmiş ve kendi kudretini keşfe girişmiştir. Asya’nın çocuklarım, ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye ruh Atatürk oldu. «Kuvvetini yaratan insan, iradesine dayanan insan, başladığı işi başarmak azmini gösteren insan, tarihini bilen millet geçmiş ve gelecekteki hayatından mesul olmakla iftihar eden millet Atatürk’ün büyük dersidir. Ve ona şükür olsun ki, Ege’den Çin Denizi’ne kadar bütün bir âlemi yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk sıfatını taşıyor». Burian yazısını şu çarpıcı cümleyle noktalamaktadır: «Atatürk Asya’nın Renaissance’ıdır».27

Orhan Burian, «bir Türk hümanizmasının» gerçekleşmesi için çeviriyi temel bir basamak olarak görmektedir.28 Çünkü Avrupa’nın büyük edebiyatlarında «Renaissance» çeviriyle başladı. Avrupa ulusları kendi edebiyatlarını kurabilmek için önce büyük bildikleri milletlerin ne gibi eserlerle büyük edebiyatları yarattıklarım öğrenmeye çalıştılar. Sonra onlara benzer eserler yazmaya koyuldular. Bizim de edebiyatımızda artık gerçekten bir Rönesans hareketi başlamıştır.29 Bu yolda devlet büyük hümanizmacı olarak çalışmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, birkaç lisede klasik kolun kurulmasını sağlamış, bakanlık içinde bir Tercüme Bürosu oluşturarak dünya klasiklerini dilimize kazandırmaya başlamıştır.30 Hasan Âli Yücel, klasiklerin başına koyduğu sunuş yazısında, çevirinin bizim açımızdan önemini şöyle açıklıyordu: «Bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zekâ ve anlama kudretini o eserler nisbetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz.»

Milli Eğitim Bakanlığı, birçok klasik eserin dilimize çevrilmesi için yaptığı girişim yanında ayrıca bir de Tercüme Mecmuası yayınlamaya başlamıştır. Ancak bu dergide üç büyük Avrupa dilinden (İngilizce, Fransızca, Almanca) yapılan çeviriler ağırlıktadır. Oysa Avrupa’da hiç değilse daha üç büyük edebiyat dili var: İtalyanca, İspanyolca, Rusça. Küçük fakat milliyetini edebileştirmiş diller var. Orta Doğu’nun iki büyük klasik dili Arapça ve Farsça ve ötede bütün Asya.31 Bu nedenle dergi üç büyük dilin dar sınırlarına girmemelidir.

Bakanlığın tasarladığı dünya klasiklerinin çevirisi tamamlandığı zaman kütüphanemiz dünyanın en zengin klasik dizisine sahip olacaktır. Fakat bunun ötesinde üzerinde durulması gereken bir başka nokta da, «memleket mahsulü eserler üzerinde düşünmek esasını» temel bir ilke olarak almak zorunluğudur.32 Bakanlığın dünya klasiklerini dilimize kazandırmasını büyük bir kazanç olarak kabul eden Burian, aynı biçimde bu kuruluşun Türk klasiklerini bugünkü dilimize aktarılması yolundaki girişimini de hem iyi hem güzel bir çaba olarak görmektedir. Bu işin başarılması da «genç ihtiyar hepimiz için» faydalı olacaktır.33

Burian ve Tarihçiliğimiz

Orhan Burian’ı ayrıca tarihçi kimliği ile incelemek gerekir. Onun bu alandaki çalışmaları Osmanlı tarihi, Türk-İngiliz ilişkileri ve Türk kimliğinin, Türk görüntüsünün İngiliz kaynaklarına yansıması gibi konular üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktadır. Hatta Orhan Burian’ın Halil İnalcık’la birlikte üç ciltten oluşacak bir Osmanlı tarihi yazmaya hazırlandığı dahi söylenmektedir. Şüphesiz böyle bir çalışmada Burian’ın hümanist görüşüyle, İnalcık’ın ciddi ve bilimsel tutumu birleşecek ve kitaplığımız, değerli bir Osmanlı tarihine kavuşacaktı.34 Yalnız bu tasarının belge yayınına yönelik bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır.35 Her ne olursa olsun bir fılogo, bir edebiyat tarihçisi olan Orhan Burian’ın Osmanlı kaynaklarına da derinlemesine nüfuz ettiğine şüphe yoktur. Belli başlı Osmanlı tarihçileri ve bunların eserlerine ilişkin hazırladığı bir liste, onun bu kaynakları ne kadar yakından tanıdığını açıkça ortaya koymaktadır.36 Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin yayınladığı bir broşürden anlaşıldığına göre Burian, bu arşivde de araştırma yapmıştır?37

Orhan Burian, tarih ve edebiyat kaynaklarımızdan, toplumsal eleştiriye, fikir özgürlüğüne yönelik öğeler taşıyan eserlere büyük bir değer vermektedir. Gazi Giray’ın ve Sarhoş Abdi’nin birkaç şiirini bu bağlamda ele alan bir incelemesi onun aynı zamanda divan edebiyatına da vukufunu kanıtlamaktadır.38 Aynı biçimde Burian, «Her türlü kanaate saygı gösterilmesini tavsiye etmekle müsamahacılığın, demokratlığın güzel bir müdafaasını yapan» Kâtip Çelebi’nin Mizanü’l Hak adlı eserine de seçkin bir yer vermektedir. O Kâtip Çelebi ki yalnız kendi düşüncesinin doğru olduğuna direnerek kavga çıkaranları, örümcek ağma düşmüş aciz sineklere benzetmektedir. Burian, önce Mizânü’l Hak’ten bir sayfalık bir alıntıyı yayınladığı gibi38 sonra da bu eserin daha geniş bir tanıtımını yapmıştır.39 Yine Orhan Burian, XVII. yüzyılın bir başka Türk klasiği üzerinde de durmaktadır. Bu, Koçu Bey’in 1631/32 yılında IV. Murat’a sunduğu «Çökmeye yüz tutan imparatorluğun halini ve bu çökmenin sebeplerini en iyi, en açık, en korkusuzca anlatan bir vasikadır». Yazarına da «Türklerin Montesqueu’sü» sıfatını kazandırmıştır. Risalenin vaktiyle Ebuzziya tarafından yayımlandığını anımsatan Burian, o zamandan beri tarihçilerimizin, edebiyatçılarımızın bu önemli fikir adamının hayatı ve eseri hakkında herhangi bir araştırma yapmamış olmalarından yakınmaktadır. Burian Koçu Bey risalesinin geniş bir tanıtımını yaparken şu değerlendirmeyi yapmaktadır: «Onun, sadece tarihimizin bir çağını aydınlatan bir eser değil, söz ve kanaat hürriyetinin bizdeki tarihinin en mühim anıtlarından biri olarak da okunacağını umuyoruz.»40

Orhan Burian’ın Türk-İngiliz ilişkileri üzerindeki araştırmalarına gelince: Onun bu konudaki ilk önemli araştırması Byron ve Türkler başlığını taşımaktadır.41 Burian, bu eserinde, Byron’ın Türk düşmanı olduğuna dair yerleşmiş bir kanıyı düzeltmeye çalışmaktadır. Çünkü, Byron’ın Türk düşmanı olduğu kanısı, onun edebi eserlerinin incelenmesiyle varılan bir sonuç değildir. Hatta onun yaşamı ve eserleri üzerinde yazılmış ayrıntılı bir araştırmamız dahi yoktur. Oysa «Köhne fikirleri, tam bir bilgiye dayanmayan kanaatlan kafamızdan atıp yerlerine öz ve doğru olanlarını koyduğumuz bir devirdeyiz.» Byron hakkında bir kanaatimiz olacaksa eskisinden daha tam olması gerekmektedir. Byron Yunan davasına karışmakla birlikte Türkler hakkındaki hükümlerinde tamamen tarafsız kalmış, «Türklerin namuslu, vekarlı, cesur, misafirperver, nezaketli insanlar olduğunu görmüş ve söylemiştir.»

Öte yandan Burian, İngiltere’de yazılan ve ulaşılması oldukça güç kaynaklarda bulunan ilk Türkçe şiirleri de tespit ederek gün ışığına çıkarmıştır.42 Ancak onun 1951-1952 yıllarında arka arkaya yayınladığı çalışmalar, Türk-İngiliz ilişkileri tarihine oldukça önemli bir katkıda bulunmuştur. Nitekim Türk-İngiliz siyasal ve ekonomik ilişkilerinin başlaması, İngiltere’ye ilk kapitülasyonların verilmesi, Levant Kumpanyası’nın43 kurulması gibi ayrıntılara inen tutarlı bir araştırmayı44 bir İngiliz kaynağının dilimize çevrilmesi izledi.45 Sözkonusu kaynak 1593 yılında Kraliçe Elizabeth’in Sultan III. Murat’a gönderdiği hediye’nin46 bulunduğu gemiyle Türkiye’ye gelen ve armağanın padişaha sunulmasında hazır bulunup aynı gemiyle memleketine dönen Richard Wrag adlı bir gencin seyahatnamesidir. Burian, aslı Hakluyt’s voyages içinde yayınlanmış olan bu seyahatnameyi oldukça ayrıntılı notlar ve açıklamalar, dilimize kazandırmıştır. Bu çalışmanın «bir gün elbet yazılacak İçtimaî tarihimiz için» yararlı olacağını düşünmektedir. Seyahatnamenin bir başka özelliği de 1594 yılında Avusturya’ya karşı yapılacak seferin hazırlıklarıyla ilgili ayrıntıları içermesi ve ayrıca İstanbul hakkında az çok ilgi çekici bilgiler vermesidir.

İngiliz seyyahlarının Türkiye üzerine verdikleri bilgileri değerlendirmeye devam eden Burian, yine 1951 yılı içinde dört İngiliz gezginin ülkemiz hakkındaki gözlemlerine eğildi. Türkiye’yi en çok ilgilendiren en eski İngiliz gezi yazıları 1580-1600 yıllan arasındaki dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde ülkemizi gezip gözlemlerini yazıya döken dört İngiliz gezgini de Edward Webb, John Sanderson, Thomas Dellam ve Fynes Moryson’dur.47 Burian, bu dört gezginin verdiği bilgileri teker teker değerlendirmekte, aynı zamanda bu bilgilerin tarihsel önemi üzerinde de durmaktadır. Burian, aynca bir başka İngiliz gezginin, Peter Mundy’nin, XVII. yüzyıl Türkiyesi üzerinde verdiği bilgileri ayrı bir araştırmada ele aldı.48 Bu araştırmaya ayrıca, yazarın kaleminden çıkan ve At Meydanı (Sultanahmet)’nda bir bayram yerini gösteren taslak da eklenmiştir.

Şu noktayı unutmamak gerekir ki İngilizlerin Türklere ilişkin konulara ilgi duymaları, Avrupa kökenli bazı eserlerin çevirileri49 dışında, ancak XVI. yüzyılın sonlarına doğru başlayıp gelişmiştir.50 Bu da İngiltere ile kurulan siyasal ve ekonomik ilişkilerin bir sonucu olarak görünmektedir. Artık İngiliz seyahatnamelerinde, İngiliz edebiyatında giderek Türk görüntüsü belirli bir yer tutmaya başladı. İşte Burian, bu konuyu derinlemesine inceleyerek uluslararası bir üne sahip olan Oriens dergisinde yayınladı.51 Orhan Burian, bu çalışmasıyla, günümüz tarihçilerinin giderek ilgisini çeken Doğu-Batı kültür ilişkilerine giden yolun taşlarını yıllarca önce döşemeye başlamış bulunuyordu. Sözkonusu yazı, Burian’ın bu konudaki araştırıcı kimliğinin en seçkin örneklerinden biridir.

Bütün bu çalışmalardan başka Orhan Burian’ın Babıâli nezdindeki üçüncü İngiliz elçisi olarak görev yapan (1597-1607) Lello’nun muhtırasını yepyeni bir yöntemle yayınlaması da üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu muhtıra Lello’nun ülkemizde elçi olarak görev yaptığı on yıllık süre içinde yönetime gelen sadrazam ve sadaret kaymakamlarına ait bir çeşit «tezkere»dir. Ancak bu görevlilerin özgeçmişleri verilirken Osmanlı-Avusturya savaşları, Anadolu’da başgösteren Celali ayaklanmaları üzerinde de durulmakta ayrıca Valide Safiye Sultan’ın devlet yönetiminde giderek duyulan ağırlığına da işaret edilmektedir. British Museum’da yazma olarak bulunan bu muhtırayı ilk kez Orhan Burian yayımlamıştır. Burian, iki yazmanın en eskisi olarak kabul ettiği nüshayı esas alarak diğer metindeki farkları dipnotlarında göstermiş, böylece eleştirili bir basım hazırlama yoluna gitmiştir. Ayrıca Burian, yayınladığı İngilizce metnin Türkçe çevirisini de vermiştir. Bütün bunların ötesinde Burian, muhtırada verilen bilgileri anlaşılır hale getirmek, yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak için de yerli kaynaklara başvurmuştur. Âli, Haşan Beyzade, Selaniki, Peçevi, Kâtip Çelebi gibi Türk tarihçilerin eserlerinden başka Hammer ve Zambaur gibi yabancı bilginlerin de araştırmalarına başvurmuş, bunlardan derlediği alıntılan taban notlarına eklemiştir. Eserin gerek İngilizce metni gerekse Türkçe çevirisi bir ilksöz, bir girişi içermekte ayrıca sonunda iki ek bulunmaktadır. Eklerden birincisi sipahi isyanıyla ilgili Selanik’den yapılan bir alıntı, diğeri de Derviş Paşa tarafından İngiltere kralına yazılmış bir mektubun çevirisidir.52

Orhan Burian bu çalışmasıyla hiç şüphesiz Türkiye tarihine yeni bir kaynak kazandırmıştır. Aynı zamanda yabancı kaynaklar dilimize çevrilirken nasıl bir yöntem uygulanması gerektiğini somut olarak ortaya koymuştur. Muhtıra, Üniversite çevrelerinde büyük ilgi gördü. M. Cavid Baysun, bununla ilgili olarak oldukça ayrıntılı bir tanıtma yazısı yayınladı.53 Bu tanıtma yazısını, ne yazık ki yine Baysun’un kaleminden çıkan Burian’la ilgili bir Nekroloji haberi izliyordu.54

Nekroz: Bir veya daha fazla sayıda hücrenin, dokunun ya da organın geri dönüşemez şekilde hasar görmesi sonucu görülen patolojik ölümdür. Örneğin bir yanık durumunda aşırı ısıya maruz kalan vücut parçası nekroza uğrayıp cansız doku haline gelebilir.Diğer sebepler; yaralanma, enfeksiyon, kanser, enfarktüs, zehirlenme ve enflamasyon olabilir.

Baysun’uın bu yazısı şöyle bitiyordu: «Daha pek uzun seneler hizmet edecek bir çağda sönüp giden bu genç ilim adamı, bilgisi kadar iyi ahlakı ve doğruluğu ile de temayüz etmişti.»

Burian, kitaplarla dolu bir odaya kapanıp kendisini ülke sorunlarından uzak tutan bir yol izlemedi. Köy enstitülerinde konferanslar verdi. Bu kuruluşları savundu ve enstitüleri hedef alan yıkıcı zihniyete karşı çıktı.55 1947 Martında Ankara Üniversitesi’nde bir takım öğrenciler, üniversitenin camlarını kırıp rektörü bir takım «taahhütlerde bulunmaya» zorladıkları zaman Orhan Burian, yüksek bir medeni cesaret örneği göstererek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazdı. Yasalara saygı Türk üniversitelerinin bağımsız düşünmesi gerektiğini, fikir ve söz özgürlüğünü savunan bu mektup şöyle bitiyordu:

«Ancak düşünce özgürlüğü içinde memlekete ve insanlığa yararlı işler görebilecek olan üniversitenin, bu büyük buhran sırasında, sizin tarafsız hükmünüzle korunmaya ihtiyacı büyüktür. Bununla beraber ben üniversite adına konuşuyor gözükmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudum gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip çıkarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inançla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim.»56

Ölümünün 40. yılında bu büyük insanı, bu büyük bilim ve fikir adamımızı saygıyla anıyor, bu naçiz araştırmayı onun yüce anısına sunuyoruz.

Orhan Burian, Yücel, 61 (1940), 33.

 

Notlar

(1)   Ufuklar 15-16 (1953), Orhan Burian Özel sayısı, 128-129; Sami N. Özerdim, «Prof. Orhan Burian (1914-1953) Bibliyografyası», Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (Bundan sonra AÜDTCFD), XV/3-4 (1958), 83-95.
(2)  
Vedat Günyol, «Orhan Burian’ı Anarken» Cumhuriyet, 8 Mayıs 1976, yeniden şurada Orman Işırsa, İstanbul 1970, 30.(1935)
(3)  
Orhan Burian’ın Bursa Halkevi Dergisi’nde çıkan ilk yazısı «Keymbriç mektupları I», Uludağ, 2(1935), 45-46 başlığını taşımaktadır. Burian bu yazısında Cambridge Üniversitesi’nin kuruluşu ve bu şehrin konumu üzerinde durmaktadır. Bundan sonraki mektuplarında, bu üniversitede okumuş ve meşhur olmuş adamları Uludağ okuyucularına tanıtmaya çalışacağını yazmaktadır. Ancak, Uludağ’da söz konusu yazısından başka, iki şiir çevirisi dışında onun imzasına rastlanmamaktadır. Bk. Orhan Burian, «Tagore’den Şiirler, Bahçevan I», Uludağ, 2(1935), 47-48; 4 (1935),         45-46.
(4)  
Orhan Burian, «Emerson Gözüyle Goethe. Amerikan Görüşünün bir Hülasası», AÜDTCFD, VII/3 (1949), 39-42.
(5)  
Ufuklar özel sayı., 75. 1935.…/..
(6)  
Orhan Burian, «Çeyrek Asırlık Türk Şiiri», Yücel, 98(1944), 42-46. Ayrıca bk. Orhan Burian, Kurtuluştan Sonrakiler, Şiir Antolojisi, İstanbul, 1946. Bu eseriyle Burian çağdaş Türk şiirinin en güzel antolojilerinden birini vermiştir. Antolojinin girişi ve her şairimiz hakkındaki değerlendirmeleri bugün bile önemini korumaktadır.(1935)…./
(7)  
Orhan Burian, «Edebi Neviler: Essay Hakkında», Yücel, M/16 (1936),         142-144.
(8)  
Orhan Burian, «Bir Radyo Konuşmasından: Ana Eser: Hamlet», Yeni Ufuklar, 29 (1954, 161-166. IV. Shakespeare, Hayatı-Eserleri: Orhan Burian’m tercüme ve notlarından hazırlayan Vedat Günyol, İstanbul, 1955.
(9)  
Ufuklar imzasıyla, Ufuklar, 1(1952), 1.
(10)
Ufuklar ve Yeni Ufuklar için bk. Vedat Günyol, «Son Söz», Yeni Ufuklar, 275 (1976) 1,10. Derginin bu son kapanış sayısında kırk kadar yazarımızın Yeni Ufuklarla ilgili değerlendirmeleri yer almaktadır. Ayrıca bk. Vedat Günyol, Çalakalem, (Eleştiriler), İstanbul, 1977. 311-342.
(11)
Vedat Günyol, Orman Işırsa, 32.
(12) 
«Müşterek Yazımız», Yücel, 60 (1940), 8.
(13) 
Göst. yer., 8.
(14)  Göst. yer., 6.
(15)  «Yücel’in Hümanizması Dolayasıyla», Yücel, 62 (İ940), 1; Behçet Kemal Çağlar, «Halk Sanatının Zaferi», Yücel, 73 (1941), 3-5. Yücel’in başlığının altına Hümanizmanın Ar ayıcılığıyla Kendimizi Bulmak sözleri kondu ve dergide Hümanizmaya ilişkin yazıların sayısı giderek artmaya başladı. Ancak 1940 yılından önce de bu dergide Hümanizmayla ilgili yazı ve araştırmalara yer verilmiştir. Bk. Fevzi Muhip, «Neo-Hümanizma», Yücel, 2(1935), 10-12; Aynı yazar, «Neo-Hümanizma ve Akıl»,yüce/, 3(1935), 5-3.
(16) 
Yücel, 61(1940), 6.
(17) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz I, Hümanizma», Yücel, 62 (1940), 71-72; «Hümanizma ve Biz II, Hümaniz,ma», Yücel, 63 (1940), 121-122; «Hümanizma ve Biz III, Biz», Yücel, 64(1940), 171-173.
(18) 
Krş. Jakob Burckhardt, İtalya’da Rönesans Kültürü (Çev. Bekir Sıtkı Baykal, İstanbul, 1957-1958).
(19) 
Orhan Burian, «Üç Şiir Dolayısıyla», Yücel, 47(1939), 262-263. Krş. Aynı yazar, «Medeniyet Ardındaki Ahlak», Ufuklar, 7(1952), 194-197.
(20) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer.,  171.
(21) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 171.
(22) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 171.
(23) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 172.
(24) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 172.
(25) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 173.
(26) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 173.
(27) 
Yücel, 46 (1938), 195.
(28) 
Orhan Burian, «Tercümeciliğimiz», Yücel, 79 (1941), 9-12.
(29) 
Orhan Burian, «Tercüme ve Bizim İçin Manası Üzerine». Ülkü, Yeni seri, VII/75(1944), 17-18. Krş. Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İstanbul, 1935.
(30) 
Suat Sinanoğlu,TürkHümanizmi, Ankara, 1980, 9’i.
(31)  Orhan Burian, «Kitaplardan Okuyucuya: Tercüme Mecmuası», Yücel 76 (1941), 176-179.
(32) 
Orhan Burian, «Edebiyatımızın Asıl Noksanı», Yücel, 36(1938), 257.
(33) 
Orhan Burian, «Türk Klasikleri», Ufuklar, 1(1952), 23-24.
(34) 
Haluk Y. Şehsuvaroğlu, «Sevgili Bunan», Ufuklar, özel sayı, 77; Vedat Günyol, Orman Işırsa, 34.
(35) 
Ekim 1992’de Konya’da yapılan bir toplantı sırasında, uzun süredir kafamı kurcalayan bu soruyu Prof. Halil İnalcık’a sordum. İnalcık, Burian’ın İngiliz arşivlerinden Türk-İngiliz ilişkileriyle ilgili pek çok belge getirdiğini ve ortak çalışmanın bu belgelerin açıklanarak yayınlanmasına yönelik olduğunu söyledi. Ancak Orhan Burian’ın ölümüyle bu çalışmanın yarım kaldığını ekledi. înalcık’ın bir makalesindeki (Osmanlı Imparatorluğu’nun Kuruluş ve inkişafı Devrinde Türkiye’nin iktisadi Vaziyeti», Belleten, 60 (1951), 675/199) bir dipnotu da bunu doğrulamaktadır.
(36) 
M.ö. Engin imzasıyla, «Başlıca Osmanlı Tarihçileri», Yücel, 107 (1945), 15-17; Krş. aynı imzayla, «Tarihi Sevenlere Yardım» Ufuklar, 3(1952), 76-78.
(37) 
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Osmanlı Arşivi Bülteni, I, İstanbul, 1990, 52.
(38) 
Orhan Burian, «Bozuk idareden Şikâyetçi iki Şair», AÜDTCFD, VIII/4(1950), 676-681.
(38a)M.Ö. Engin imzasıyla «ilerlemek anlaşmaktadır», Ufuklar, 14 (1953), 53.
(39) 
Orhan Burian, Mizanü’l-Hak, Yeni Ufuklar, 3(19), 1953, 217-219 (Ölümünden sonra yayınlanmıştır.)
(40) 
M.ö. Engin imzasıyla, «Koçi Bey Risalesi» Ufuklar, II/l (1953), 21-27. Burian, «Gençliğin, risalenin yeni harflerle 10 sayfalık kısmım dahi» bulamadığını söylüyorsa da doğru olmasa gerektir. Çünkü bilindiği gibi Koçi Bey Risalesi, Ali Kemali Aksüt tarafından bazı yeni eklerle tekrar bastırılmıştı. (İstanbul, 1939)
(41) 
Ankara Halkevi’nde 18 Mayıs 1938’de verilen bu konferans, aynı yıl kitap halinde basılmıştır: Orhan Burian, Byron ve Türkler, Ankara Halkevi (18-5-1938), Cumhuriyet Halk Partisi Yayını, Ankara, 1938. Byron’ın kişiliği, eserleri ve Goethe’in onun üzerindeki etkisi konusunda Burian ayrı bir araştırma yapmıştır. «Goethe ile Byron»,AÜDTCFD, VII/3 (1949), 26-37.
(42) 
Orhan Burian, «Ingiltere’de Yazılmış İlk Türkçe Şiirler», AÜDTCFD, VII/4 (1949), 583-586.
(43) 
A.C.Wood, A History of the Levant Company, Oxford University Press, 1935.
(44) 
Orhan Burian, «Türk-İngiliz Münasebetinin Ilk Yıllan», AÜDTCFD, IX/1-2 (1951), 1-17.
(45)  
Orhan Burian, «Kraliçe Elizabeth’den Üçüncü Sultan Murat’a Gelen Hediyenin Hikâyesi», AÜDTCFD, IX/1-2 (1951), 19-41.
(46)  
Krş. Tülay Reyhanlı, İngiliz Gezginlerine Göre XVI. Yüzyılda Hayat (1582-1599), Ankara, 1983, 50-51.
(47)  
Orhan Burian, «Türkiye Hakkında Dört Ingiliz Seyahatnamesi», Belleten, 58 (1951), 223-245.
(48)  
Orhan Burian, «Üç Yüz Yıl Önce Memleketimizi Gezen IngilizlerdenPeter Mundy », Belleten, 61 (1952), 27-33.
(49)  
Berna Moran, Türklerle İlgili İngilizce Yayınlar Bibliyografyası Onbeşinci Yüzyıldan Onsekizinci Yüzyıla Kadar, İstanbul, 1964.
(50)   Harold Bowen, Türkiye Hakkında İngiliz Tetkikleri, London-New York-Toronto, 1948.
(51)  
Orhan Burian, «Interestof the Engilish in Turkey as Reflected in Engilish Literatüre of theRenaissance», Oriens. V (1952), 209-229; Türkçe çevirisi Çiğdem ipek tarafından yapılmıştır. Bk. Belleten, 216(1992), 567-589.
(52)  
Orhan Burian, The Report of Lello Third English Ambassador to theSublime Porte. Babıâli Nezdinde Üçüncü İngiliz Elçisi Lello’nun Muhtırası, Ankara, 1952.
(53)  M. Cavid Baysun, «TheReport of Lello…», Tarih Dergisi, 7(1953), 159-162. Bu yazı Yeni Ufuklar 4(20), 1954, 250-254)’de tekrar yayınlanmış ancak herhalde yanlışlıkla olacak, Türkiyat Dergisi’nden (?) alındığı yazılmıştır.
(54)  
M. Cavid Baysun, «Nekroloji: Profesör Orhan Burian», Tarih Dergisi, 7 (1953), 163.
(55)  
Orhan Burian, «Maarifimizin Düzelişi Hakkında», Yücel, 101 (1944), 5-8; Aynı yazar, «Köy Enstitüleri ve Yıkıcı Zihniyet», Yücel, 125(1947), 6-7.
(56)  
11 Mart 1947 tarihli bu mektup için bk. Orhan Burian, Denemeler ve Eleştiriler, İstanbul, 1954, 7-10. Mektubun İnönü’ye ulaştığı konulan bir kayıttan anlaşılmaktadır. Ayrıca bk. Orhan Burian, «Üniversitelerimiz», Yeni Ufuklar, 8(24), 1954, 380-385.»

Sh: 290-301

**************

RENAISSANCE (Rönesans)

Renaissance denen ruhilk önce Hıristiyan Batıda göründü. Dünyayı yönetecek bir devlet ve bütün ruhları yönetecek bir din tasarımının iflasını ilk önce bu yeni kişilik ve yetkiyle Batı onayladı.

Ortaçağ boyunca iki kurum, etrafını sömürüp yutarak insanlığın efendisi olmak istemişlerdir. Zaferi bunların biri, ulusların bütün haklarını çiğnemekte; öbürü, insan teklerinin bütün haklarını hiçe saymakta buluyorlardı. Bu iki kurum, imparatorluk ve kilisedir.

Ama bu kurumların her ikisi de yasasızlık üzerine kuruldukları içindir ki, kararlılık bulamadılar; insanlığı saymadıkları içindir ki, güçten yoksun kaldılar. Gereksiz, hatta zararlı olduklarını anladıkları ölçüde de Avrupa onları saymak ve dinlemekten uzaklaştı, imparatorlukla Kilise de asa ve abadan yoksun, göçtü gitti.

Böylece, köhneyi atmakla işe başlayan Renaissance ruhu onun yerine yetkini getirmekle işini tamamlar.

Renaissance’ın yapıcılığı bir destandır; ejderler diyarını bir ucundan öbür ucuna fetheden bir şövalye-ruhun destanı. Bu fatihler sayısızdır, ama en büyük ve kesin olanları ikidir: Renaissance insan tekine insanlığını, ulusa milliyetini öğretmiştir.

Bu öğretici-ruh iledir ki, insan, din ve onun buyruğundaki skolastik düşünce cenderelerinden kurtuldu, duygu ve düşünce özgürlüğüne kavuştu, kendini tanımayı, kendine güvenmeyi bildi; öbür dünyanın gölgesinde kalmaktan çıkıp, hayatın güzelliğine vardı.

Yaratıcı düşünce için insanın hayatına inanması şarttır; bilim ve sanata bekledikleri bu ilk hızı Renaissance verdi.

İnsana ilk çağda sahip olduğu kişilik mülkünü veren Renaissance, aynı zamanda onun, bu mülkü sınırlandıran ve değerlendiren çevredeki yerini de saptamıştır. Bu çevre, insana toplumsal varlığını kavratan milliyettir. Renaissance ruhunu içinde duyan insan, kendini tanıdı, evet; ama kimlerle ve ne diye bağlı olduğunu anladı ki, bu daha önemlidir. Kişisel bütünlükle birlikte milli bütünlük Renaissance’ın büyük eseridir.

Doğu ve özellikle İslam dünyası, bugüne kadar kendi Renaissance’ına erememiş olmanın acısını çekmiştir. Ama insana insanlığını, ulusa milliyetini öğreten bu öğretici-ruha o da kavuşacakmış. Asya bugün şaşkınlıkla, sevinçle, gururla bu ruhu içinde duyuyor. Bu duyguyladır ki, kişiliksizlik buhranı geçirmiş ve kendi güçlerini, yetilerini keşfe girişmiştir. Bu duyguyladır ki, artık ümmet olmanın keşmekeşinden sıyrılmış, ulus olmanın onuruna sahiptir.

Asya’nın çocuklarını, korkulu yollarının sonuna: kendilerine ve ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye-ruh Atatürk oldu. Onun yapıcılığı bir destandır: Bütün düzeltme, yaratma ve kurma gücüyle Renaissance Avrupası’nınkine eş bir enerji destanı. Gücünü yaratan insan, istemine dayanan insan, başladığı işi başarmak gücünü gösteren bir ulus, geçmiş ve gelecekteki hayatından sorumlu olmakla gurur duyan bir ulus, Atatürk’ün büyük destanıdır. Ve ona şükür olsun ki, Ege’den Çin Denizi’ne kadar bütün bir dünyayı yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk damgasını taşıyor.

Atatürk, Asya’nın Renaissance’ıdır.

1938

Sh:36-37

 

BİLİM İNSANLIKTA ONUR BIRAKMIYOR MU?

Bilim karşısında insanın durumu son kırk elli yıldır kökünden değişti. On dokuzuncu yüzyılda egemen olan iyimserlik, bilgine de, alanında çalışmakla insanlığın hayrına uğraştığı güvenini aşılıyordu. Bu hayrın hem maddi hem manevi alanda kendini göstereceği kabul ediliyordu. Bugün bu güven ortadan silinmiştir.

Savaşın yıkıcılığı bilimin maddi refah getirdiği inancını baltalamıştır. Bilimin kafalara manevi aydınlık getirdiği kanısı ise düş kırıkları içinde kaybolup gitti. Kişisel araştırmaların verdiği coşku yerine ekmek parası için takım halinde çalışmanın cansızlığı var. Bilimin özgürlüğü devlet müdahalesinin yıldırısı altındadır. Bilimin başarılan arttığı ölçüde kötü kullanımları olanağı da artıyor. Bunların hepsinin üstünde de, gittikçe teknikleşen savaş, insanlığın karşısına korkunç düşler gibi dikiliyor. Şu geçen elli yıl, bilimin önüne koca bir soru işareti çıkardı.

Bu büyük değişiklik iki dünya savaşının kafalara zorla soktuğu acı gerçekler yüzündendir. Bu yüzyılın başında Welles «Oluş Halinde insanlık», «Yeni Bir Ütopya», «Eski Ağıza Yeni Dünya» diyerek kitaplar çıkarıyordu. Oysa 1945’teki kitabı büyük bir umudun ölümünü anlatıyor. «Uzanabileceği Kadar Uzanan Akıl». Welles’in o ilk iyimserliğinden bu kadar kötümserliğe dönmesi gerçi abartılıdır: bununla birlikte bilim dünyasının değişen görünümünü çok iyi yansıttırıyor.

[Herbert George Wells (1866-1946), ütopyaların yanı sıra, bilime teknolojiye aşırı güvenenlere uyarı olsun diye distopyalar da yazdı. Wells, toplumun kusurlarına alternatif, “kusursuz bir toplum” fikrinin başka bir totaliterizmin kapılarını açacağını ilk fark eden yazardı. Gelecek bir zamanda geçen, karamsar, “böyle giderse işin sonu kötüye varır” diyen öyküler. 1899’da yayımlanan distopya ve bilimkurgu romanı Efendi Uyanıyor’da, halk ile dünyayı ele geçiren despot yönetim arasındaki savaşı hikaye eder. Halkın tarafını tutmak ile güçten taviz vermemek arasındaki ezeli açmazı dile getirir.]

1905 yılında Albert Einstein adında idealist genç bir fizikçi madde ile enerji üzerine kuramsal bir keşifte bulundu. Bu keşifle doğa üzerindeki bilgimizi daha derinleştirdiği, bir bilgin olarak da sorumluluğunun böylece sona erdiği kanısındaydı. Oysa otuz beş yıl sonra aynı adam Birleşik Amerika hükümetini, bu keşfi atom bombasının yapımı konusunda ikna etmeyi kendine görev bildi. Bu durum zamanımızda bilimin, birey ve toplum bakımlarından içinde bulunduğu iki katlı yıkımı açıkça gösteren bir semboldür. Asya, Batının atom bombasını kolay kolay bağışlamayacaktır. Bilim, insanlığı parçalayıp dağıtan korkulan, kinleri arttırmıştır.

Bilim günahsızdır, onu kötüye kullanan topluluklardır, demek sorunu çözümlemez. Bilginler de sorumluluk duygusu olan insanlardır, o sorumluluktan kaçındıkları zaman da suçludurlar. Bundan başka, bilimlerin konusu insanoğluna yanaştığı ölçüde bilimsel düşünceler tarafsızlıklara» yitirirler; ahlaka derin etkileri olur. Bilim, ayrıcalık savında bulunamaz: İster istemez insanlığın yaşamına karışmaktadır.

Bilim, ölçüsüz bir biçimde ilerlemiştir de dert oradan geliyor, insanoğlunu da eşyayı tanıdığımız kadar tanıyabilsek her şey yoluna girecek sanmak da fayda etmez. Gelecekte psikoloji alanında bir Newton çıkıp sonra bir Göbbels hizmetinde çalıştığını göz önüne getirelim, tehlikenin büyüklüğünü anlarız.

Bugünkü güç durum üzerinde her birimizin kendine göre bir açıklaması bulunabilir, ama kesin olan bir şey var: O da tez elden bir hal çaresinin bulunamayacağı. Elbette ki, bilimden kaçınmak olmaz. Çağımızın en büyük ahlak adamı sayılan Gandhi, gerçi modern bilgiden uzaklaşmak suretiyle değer yargılarımızda yeniden bir denge kurmak istedi, ama insanlık o yoldan yürümüyor. Memleketimizi doğal çabalarından alıkoymak elimizden gelmeyeceğine göre öğreneceğimiz şey, bilimi insanlık onuruyla bağdaştırmanın yoludur.

Bu, o kadar yeni bir görev ki, daha kimse yeterince düşünmüş, üzerinde yetkiyle söz etmiş değil. Gerekli olan bilimsel bilgiyle ahlak arasında bir kaynaşma sağlanmasıdır. İnsanlığın değişmez değerleri bilim çağma uygun bir ifadeye yeniden kavuşturulmalıdır. Komünistler kendilerine göre bir yanıt bulmuşlar, çünkü onların doktrinleri Marx’çi bir toplumda bilimin görevini saptıyor. Ama onların görüşü Batıyı doyurmaz, çünkü özgürlük ilkesini yadsıyor; bu ilkeyse hem bilimin ilerleyişi hem de insanlığın onuru için şarttır.

Şimdiki ilk iş bilginlere düşüyor, çünkü sorunun özünü ancak onlar anlar. Şükür ki, onlar da, bilimin topluma etkisinden doğan yeni güçlükleri ortadan kaldırmanın gereğini anlamış gözüküyorlar. Atom bilginleri siyasal olmayan birlikler kurdular: Hem kendilerini hem halkı, atom enerjisinin savaş ve barış yolunda kullanılışı üzerinde aydınlatmaya bakıyorlar. Bir iki yıl önce Londra’da «bilim felsefesi» üzerinde çalışmak için bir birlik kuruldu, bildirisi burada ortaya atılan sorunları içine alıyor.

Bütün bunlar yeni bir zihniyete işarettir. Birçok Amerikan üniversitesinin genel eğitim kursları açmaları, bunlarda bilim adamı olacaklara beşeri (insanla ilgili) bilgiler, beşeri bilgiler üzerinde çalışanlara da bir miktar bilimsel bilgi vermeye çalışmaları bunu gösteriyor.

Mademki bilimin ilerleyişi durdurulamaz, bilim insanlaştırılmalıdır. Gerekli olan bilimsel bir hümanizmadır. Bilim ve onun gerek birey gerek toplumla olan ilişkisi üzerine dengeli bir görüş kazandıracak bir hümanizma. Bilimin egemenliğine yer vermemek isteniyorsa bu yeni görüş bireysel yeteneklere gelişmek olanakları vermelidir. Bireyin gerek iş gerek düşünce alanında girişim yeteneği, fizik bilimlerinin büyük gücü ve toplumsal kuramların çokluğu yüzünden büsbütün yok olmak üzeredir. Bu tehlikeyi gören bilginler, uygarlığın bireylerin yaratıcı düşüncelerinden doğduğunu dünyaya anımsatmak yoluyla insanlığın yeniden onur kazanmasına yardım edebilirler.

Son olarak, bilginlerin bir işi de, bilimsel bilgiyi derleyip toparlamak ve basitleştirmektir. Bilimin genellikle insanları düşünce aydınlığına ulaştıracağı kanısı egemen kaldığı sürece açık ilkeler bulunması bekleniyordu, bu ilkeler sayesinde insanlar doğayı anlamak olanağını bulacaklardı. Oysa şu son yüz yıl içinde bilim o kadar genişledi, o kadar uzmanlık işi oldu, öyle anlaşılmaz durama geldi ki, başka başka alanların bilginleri birbirlerini anlamıyorlar; hatta doğanın kendi uzmanlıklarına ilişkin yönünü bile doğra dürüst göremiyorlar.

Bu yüzden gelecek karanlık gözükebilir. Ama insan aklının bütün gücünü tükettiğini sanmak da yersizdir. Birçok bilginin vakit ve çabalarını şimdi bu soranlar üzerine çeviriyor olmaları az şey değildir.       

Ufuklar, Nisan 1952, sayı: 3

Sh: 125-127

****

Amerikan Görüşünün Bir Özeti EMERSON GÖZÜYLE GOETHE

1813 yılında çıkan ve hemen İngilizce ’ye çevrilen çığır açıcı bir kitap. Madame de Staël’in De l’Allemagneadlı eseri, İngiltere’de olduğu gibi Amerika’da da önemli yankılar uyandırdı. Yine aynı sıralarda Ticknor, Everett gibi genç ve ciddi Amerikalılar öğrenim için Almanya’ya (Özellikle Göttingen’e) ilgi duyar oldular. Amerika’da çok geçmeden kendini iyiden iyiye belli eden «Alman Salgını» işte böyle başlar. Bununla birlikte, Wertherin uyandırdığı coşku bir yana bırakılırsa, Goethe’ye olan ilgi o kadar erken belirmez. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın ilk yirmi otuz yılı içinde Amerikan basınında Goethe, İngiliz basınından alınma yazılarla anılmaktadır. Coleridge, Carlyle gibi birinci sınıf yazarlar Goethe’nin Amerika’da tanınmasına ve zamanla ününün yayılmasına çok büyük yardımda bulundular.

Elli yıl bu türlü bir hazırlıktan sonradır ki, Amerika’da, Emerson’un«Goethe» adlı konferansıyla, ilk kez. Alman dahisini kendi anlayışına göre değerlendirdi. Ama burada yine anımsanacak bir nokta vardır: Goethe üstüne Carlyle “ın yazdığı yazıları toplayıp yayınlayan Emerson’du. Bu da gösteriyor ki, Carlyle olmasaydı Emerson’da Goethe’ye belki ilgi uyanmayacak, herhalde o denli güçlü olmayacaktı. 1830 yılından başlayarak Emerson’un anı defterlerinde rastlanan Goethe parçalarının çoğu da Carlyle çevirilerindendir. Ama çok geçmeden, kolayca olmasa da. Alman şairini aslından okuyacak kadar Almanca öğrendi. 1834 yılında İskoçya’da onu görmeye gittiği zaman Carlyle kendisine Goethe’yi dikkatle okumasını ısrarla söylemişti. Amerika’ya dönünce hemen elli beş ciltlik Goethe külliyetini aldı; beş yıl içinde beşini okuyup bitirdi. Etkisi altında kaldığını açıkça kendisi söylüyor: «Benim eserim derlemedir, doğanın bütününden alınmıştır, adı da Goethe’dir.» Böyle esaslı bir tanışmadan sonra Goethe üzerine bir yazı yazmayı düşünmeye başladı; ama Goethe üzerine düşündüklerinin özünü, ilkin 1840 yılında basılan «Thoughts on Modem Literature-Yeni Edebiyat Üzerine Düşünceler» adlı yazısına koydu.

Hemen bütün yazılarında büyük gerçeğin kitaplarda değil, doğada olduğunu yineleyen Emerson bu yazısına kitapları övmekle başlıyor. Daha doğrusu, benliğimizin yapısında onların da hizmeti olduğunu söylüyor. Shakespeare, denebilir ki, başlı başına Alman milletini canlandırmıştır. Şiir, bilim felsefe -her koldan-bu milletin ilerlemesine, nihayet düşünce alanında dünyanın en sözü geçen milleti durumuna gelmesine o neden olmuştur. Artık bütün Avrupa’ya yayılmış olan bu Alman düşününün özelliği kendi içine bakıştır. Avrupa milletlerinin yeni edebiyatlarında her şeyden önce bu özellik göze çarpıyor. Gerçi bu eğilim kimi kez, kendinden başka hiçbir şeye ilgi duymamak gibi bir bencillik de doğurabiliyor. Ancak aranacak nokta şudur: Şair kendi içinde mi saplanıp kalıyor; yoksa uzun uzadıya inceledikten sonra, bizi doğaya mı ulaştırıyor?

Eğer sonunda daha iyi bir doğa anlayışına varıyorsak, bu içe bakış hayırlıdır. Emerson, yeni edebiyatlarda bu içe bakışla birlikte giden bir de sonsuzluk duygusu buluyor. Başlangıçsız ve sonsuz bir oluşa inanmak, sanatın her şeklinde sınırsızlığı sevmek ve bu sevgi gücüyle doğayı en büyük konu olarak benimsemek, Almanya’dan Madame de Staël’in ile Fransa’ya; Coleridge, Wordsworth, Byron ile İngiltere’ye geçmiştir. Bu çağ ne miras yedi ve ne keşfettiyse, denebilir ki, hepsini Goethe kendine mal etmiştir. Her şeyin özünü anlamak, her şeye bir açıklama bulmak onda bir alışkanlıktı. Yorulmak bilmeden araştıran bu deha «bilginlerin şahıdır». Sonsuzluk duygusu bu bilgi sonsuzluğunda kendini hemen belli ediyor. Goethe’nin içe bakış eğilimi de güçlüdür. Ne yazık ki, onda ölçüyü aşıyor: Çünkü sözlerinin ardında, göze batmasa bile, bir bencillik gizlidir. Kendi dışındaki olayların etkisiyle kötüsünü ayırt etmiyor. Yani réel olanı idéal olana yeğliyor; onu geçiciliğini düşünmez gözüküyor. «Goethe, gerçek olanın şairi diye sınıflandırmak gerekir, hayalde yaşatılanın değil. Sınırlının piridir o, mümkünün değil: Bu dünyanındır, dinin ve umudun değil, kısacası, doğru söylemek gerekirse, o düzyazının şairidir, şiirin değil.» Böylece Emerson, Goethe’nin manevi güç bakımından zayıf oIduğu kanısına varıyor.

Hissediliyor ki, idealist, hatta bir bakıma mistik olan bu Amerikalı, Goethe’yi takdir etse de, fikirleriyle bağdaşmamaktadır. Onun dünyacılığından, bencilliğinden rahatsız oluyor. Bu bağdaşmazlık 1834 ile 1840 arasında anı defterinde sık sık dile getirilmektedir, ama Goethe’ye insan olarak hayranlığı hiç eksilmedi. 1846 yılında yerdiği (ve sonra Representative Men Temsilci Adamlar adlı kitabına aldığı) «Goethe or the Writer Goethe ya da Yazar» adlı konferansı bu hayranlığını saptamaktadır. Bu konferans Emerson’un Alman şairi üzerindeki son ve en ayrıntılı kanısının ifadesidir. Goethe’ye ne denli saygı duyduğunu gösterdiği gibi, edebi yaşamında Goethe’nin en önemli bir yeri olduğuna da tanıklık eder.

Bu konferansı, etkisi altında kaldığı Carlyle’ın düşüncelerini bir vana bırakarak inceleyecek olursak görürüz ki: Emerson için Goethe, Napolyon ile birlikte 19. yüzyılı en iyi temsil eden dehadır. İkisi de geleneklerden kendini sıyırmıştır. Önem verdikleri yalnız gerçektir; doğaya bakarlar… Dönemi, Napolyon dış yaşam yani devinim çakımından özetledi. Goethe ise iç yaşam yani fikir bakımından yansıtıyor. Dikkate değer nokta: Bu üstünlüğü, küçük bir kentten, önemsiz ve yenilmiş bir devletçikten gelmesine karşın göstermiş olmasıdır. Ardında onu iten büyük bir Yunan, Latin, Fransız ya da İngiliz topluluğu bulunmadığı halde yöreselliğe düşmemiştir. «Bu çağın ilerilikçi zihniyetini onun kadar iyi temsil eden kimse yoktur.» devletin kültür hâzinesini kendine mal eden bu adamın kafasında «geçmiş dönemler ve dönemimiz, dinleri, devletleri ve düşünüşleriyle ilk-örnekler (arche-types) ve fikirlere inkilap etti.» Gerçekle sürekli temas onda gerek fikir özgürlüğünü, gerekse nefs güvenliğini kökleştirmiştir. «Goethe’ye kardeş demek kimsenin haddi değildir. O, kendini gizleyerek insanı hayrete düşürmeyi ister, buysa bencilliktir, sonuç olarak da küçüklüktür.»Bütün zekâ ve hünerine, çalışkanlığına, ince zevkine karşın bu yaşam görüşü Goethe’yi kusurlu gösteriyor. Rahatını ve zevkini düşünüşü, aşklarında ölçüsüz davranışı da püriten  eğitimi [Püriten, 16 ve 17.Yüzyıllarda I. Elizabeth'in İngiliz Kilisesinde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini "saflığı" aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. ] almış olan Emerson için fazladır. «Kendini ahlak duygusuna teslim etmek gücünden yoksundur» diyor. Bütün düşüncesi her şeyi bilmek, doğayı fethetmektir; daha aşağı bir şey düşündüğü yok. Bu zihniyeti şairliğini de etkiledi. Bütün ayrıntıları bilmek, bildiğini de göstermek kaygısı fazlalıkları atmasına, nesrine bir bütünlük vermesine engel oldu. Emerson, acaba çok mikroskopça bir görüşü vardı da ondan mı bütünü görmedi de bölük pörçük kaldı diye düşünüyor. Bununla birlikte, Goethe’nin salt gerçeği aramak, kişisel varsayımlarıyla doldurmaksızın salt gerçeği dile getirmek aşkı ne denli övülse azdır. «Alman zekâsı Fransız’ın çevikliğinden, İngiliz’in pratik anlayışından, Amerikan’ın serüvenciliğinden yoksundur. Ama bir doğru-severliği vardır ki, yüzeyde kalmayı yeterli görmez, ardsız arasız, ne için?diye sorar. Goethe işte bu zekânın en canlı örneğidir.

Emerson bu konferanstan sonra Goethe üzerine yazı yazmadı. Ama ömrünün sonuna dek onu okudu durdu, 1871’de California’ya, 1873’te Mısır’a giderken yanma yoldaş aldığı kitaplar Goethe’nin yapıtlarıydı. Çalışma odasının duvarları da Goethe’nin resimleriyle süslüydü. Emerson, Amerikalı bir ahlakçı ve idealist olarak, Goethe’yi eleştirmekten çekinmemişti; ama düşünceyi sayan ve gerçek âşıklarını seven bir düşünce adamı olarak, onun büyüklüğüne her zaman hayran kaldı.

Yücel, Haziran 1950, sayı: 6

Sh: 218-221

****

Kaynak: ORHAN BURİAN- Yayıma Hazırlayan: Vedat Günyol, /Cem Yayınevi 1. Basım: Kasım 1993, İstanbul

 

AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!) “Sâmiha Ayverdi Hanımefendi”


Roman nasıl vücuda geldi.

Sâmiha Ayverdi imzasıyla 1938 yılında yayınlanan ve yazarın daha sonra basılmasına izin vermediği AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!) [Yazar, romanından Aşk Bu İmiş diye bahsediyor. (sh: 271)Kitabın kapağında ise, eserin adı [sehven] Aşk Budur şeklinde yazılmıştır.]isimli ilk romanı hakkında, kim ya da kimler tarafından ve nasıl yazıldığına dâir, uzun zamandan beri ortaya atılan bir rivâyet vardır. İlk defa elli küsur yıl önce […] H. Hanımdan duyduğum bu rivâyeti, […] iki hanımın […] hâtıralarında da gördüm. Şöyle ki:

“Aşk Bu İmiş adlı romanı, Ken’an Rifâî’nin talebelerinden Semiha Cemâl Hanım yazıyormuş, fakat ömrü vefâ etmeyince yarım kalan eseri tamamlama vazîfesini hocası Ken’an Rifâî, Sâmiha Ayverdi’ye vermiş, devâmını o yazmış.”

Bir müddet evvel yayınlanan S. Ayverdi’nin eserlerinden derlenmiş bir kitapta[(Özcan Ergiydiren, "Aşk Bu İmiş Romanını Kim Yazdı?” Akademi Mecmuası, Ekim 2012, s. 56-59)]  da şunlar yazılmış:

“ Aşk Budur Sâmiha Annenin ilk evlâdıdır. Semiha Cemâl Hanım’la ortak kitabıdır. Ve gene Sâmiha ve Semiha ilişkisinin iç içe geçmesiye zuhûr etmiş bir kitaptır.

Aşk Budur ortaya çıkışı îtibâriyle çok farklı bir eserdir. Eser, Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinden Semiha Cemâl Hanım tarafından yazılmaya başlanır. Fakat kendisi çok genç yaşta Allah cebesine tutulup bu âlemden gider olunca, kitabı tamamlama görevi Sâmiha Ayverdi’ye verilir.

[…]

Romanın yayınlanmasından bu yana, ara sıra zuhûr eden ve yukarıdaki gibi çok hoş bir hâle bürünen bu hikâyenin aslı neydi?

[…]

Yazar [SA], kırk yıla yakın bir zaman boyunca talebeleriyle yaptığı sohbetlerde, ilk romanını neden yazdığını şöyle anlatmıştı:

“ Aşk Bu İmiş isimli romanımı beni rencîde eden bir yazıya aksülamel olarak on beş günde yazdım. Kendilerine [Ken’an Rifâî Hazretlerine ] götürdüm ve […] takdim ettim. […] Bu kitap basılsın.’ dediler. ‘Benim ismimle olmasın, müstear isim konsun’ diye istirham ettim; ‘Hayır, dediler, senin isminle çıksın.’ Bir müddet sonra basıldı.”

[…]

Yazar, Mülâkatlar adlı kitabında da bu konuya temas etmiş: 78. sayfada:

“Aşk Bu İmiş’i yazmadan evvel hislerimi rencîde eden bir kitap okumuştum. Bu, o tehevvürün tekaazasıyla [sıkıştırmasıyla] yazılmıştır.” diyor. 151. sayfada tekrarlıyor:

“İlk eserim olan “Aşk Bu İmiş”’i o zaman okuyup da hislerimi rencîde eden bir eserin reaksiyonu ile on beş günde yazmıştım. Neşretmeyi tasavvur etmezken, sözünden çıkamayacağım bir büyüğümün arzusu neticesi olarak neşrettim.”

Gazeteci Kandemir’in Sâmiha Ayverdi ile yaptığı 14 Temmuz 1949 târihinde Edebiyât Âlemi’nde yayınlanan bir röportajda da bu hakîkati teyit ediyor. Kandemir soruyor:

-İlk eser?

Düşüncelerimi, duygularımı rencîde eden bir kitap okumuştum… Tam on bir sene evvel…

-Neydi?

Şimdi hatırlamıyorum… Onun ilk reaksiyonu olarak, cevâbî mahiyette ilk kitabımı, gâyet kısa zamanda yazmıştım. […]

Yazar, kendisiyle yapılan mülâkatta “Tam on bir sene evvel” diyerek Aşk Bu İmiş romanını 1938 yılında yazdığını belirtiyor. Semiha Cemâl Hanım […] 1 Şubat 1936’da vefât etmiş, roman ise 1938’de yayınlanmış. Eğer gerçekten romanın yarısını Semiha Cemâl yazmış, Sâmiha Ayverdi tamamlamış olsaydı, 1936 yılında veya 1937 başlarında ve “Semiha Cemâl” imzasıla yayınlanırdı. Kendi kitaplarına dahi adını yazmak istemeyen bu müstesnâ insan, çocukluğundan beri çok sevdiği yol arkadaşının eserini asla kendine mâl etmezdi.

[…]

bâzı kimseler […] “dâimâ sessiz sedâsız kapı dibinde oturan”[ Bu ifade S. Ayverdi’nin kendisine âittir.] Sâmiha’nın bu kitabı yazmış olduğuna inanamamışlar; “Semiha Cemâl Hanım’ın yarım kalmış romanını, belki hocasının yardımıyla, Sâmiha tamamlamış, demişler.

Sâmiha Ayverdi’nin ardı ardına neşredilen eserleri, bu zannı, tamamıyla silmişse de, […] uzun yıllar İstanbul’dan uzakta kalmış birkaç kişi bu zannı günümüze kadar taşımışlar.

Netice: Aşk Bu İmiş romanını, Sâmiha Ayverdi 1938’de yazmış ve yazı hayâtına bu eserle başlamıştır; gerisi hikâyedir. [Rana Özkan ve Rüzgâr Özge]

*************

AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!)

[Romanda Sâmiha Ayverdi Hanımefendinin, Hamza, Meryem ve Yusuf arasında vücuda gelen aşkın ulvî hallerini işlerken, hakikatlerini de remz [İşaret. İşaretle anlatmak. * Güç anlaşılır. * Gizli ve kapalı söyleme. ] eden yüce mertebesini fark edeceksiniz. Ayrıca ledünni bilgilere ulaşabileceğinizi düşünüyoruz. Hzl ]

 samiha ayverdi1

Aşk, Ulûhiyet abidesidir. Aşk insan ve hilkat muammasının anahtarıdır. Var olan ancak aşktır, onsuz hayat yoktur.

Hamza demek sevgilisi, Meryem demekti. Meryem Hamza’nın hayatından çekilirse, o, bir ceset gibi cansız, manasız ve ifadesiz kalırdı. Onun bütün varlığı Meryem’den ibaretti.

Hamza’nın Meryem’e olan gönül bağı, hayatının temerküz [bir yere toplanma; merkezleşme, birikme. ] ve istinat [dayanma, güvenme. ] noktası idi. Meryem onun için kalb gibi idi, malik olduğu diğer kıymetler ise birer cüz gibi idiler. Bu kalb dursa, diğer bütün uzuvlarda birer birer çürümeye mahkûm olmayacaklar mıydı ? sh: 6

**

Aşk..

İnsanı beşer kütlesinden temyiz eden kuvvet..

Aşk., tükenmez bir sermaye!.

Aşk, ölçüsüz sevgi..

Aşk, sevdanın kemâli..

Aşk, garezsiz muhabbet…

Hamza bir solukta bunları düşünürken birdenbire durdu. Zira o, sevgisinde garezsiz değildi. Sevilmek, sevgisine mukabele görmek talebi değil miydi ki onu bir gölge gibi takip ediyor ve Hamza daima, aşkının bir taraflı oluşundan muztarip oluyor, elem çekiyordu. sh: 7

**

Hasılı Meryem, memleket için en hararetli bir mevzu, en parlak bir taçtı. Erkekler onun için «gönülsüz Meryem» derlerdi. O, gönülsüz değildi. Bilâkis bu gönül, pek nadir kimseye nasib olan şedid bir aşk duygusuyla hisli ve uyanıktı. Bu yakıcı duygu, bir kaftan gibi kızı baştan ayağa kaplamış, onun içindir ki, muhitiyle arasına kavi bir hail olmuş ve onu yalnızlığa sürüklemişti. Sh. 11

**

Meryem bu gece gökten düşmüş bir melek gibi güzel!

Meryem, ebedî fecir..

Meryem hayat..

Meryem bizim tacımız..

Hayrenin kalbi Meryem…

Fakat Meryem’in kalbi kimin, aşkı kime bu belli değildi…

Arap şairlerinin ilham-kârı Meryem, varol bizim sevdamız…

Bir kadın sesi, kıskanç ve huysuz bir ses :

Hamza Meryem’den güzel !

Bir başka ses :

— Elbette güzel.. Ben Hamza olsam yüz Meryem’i etrafımda pervaneye döndürürüm.

Bir erkek sesi araya giriyor :

İyi ki olmamışsın.. Çünkü sen de bizim gibi onun etrafında pervaneye dönerdin.

Haydi oradan münasebetsiz.. Çok içmişsin galiba..

Keşki sarhoş olsaydım, sizi memnun edecek daha neler söylerdim.

Sh:14-15

**

 

Ya Meryem’le evlenmeli yahut ta ondan ayrılmalı, bu gülünç vaziyete bir nihayet vermeli idi. Birinci ihtimali düşünürken, buna kendi bile güldü. Meryem’in kocası olmak, ona Kafdağı’nı aşmaktan da müşkül görünerek hemen ikinci şıkka atladı; yani Meryem’i terk etmek !

Fakat Meryem’i terk etmek, Hamza’nın elinde mi ki, bunu düşünebiliyor ve bunu velav bir an için olsun hatırına getirebiliyordu? Sevgilisini kendi ihtiyariyle bırakmak! Bu nasıl kabil olabilirdi? Sh:22-23

**

Meryem, bu hayat muammalarının menşeini bilmek, öğrenmek istiyor. Zira bunlar bilinmedikçe, insan kendini gurbete düşmüş bir yalancı hissediyor. Benliğine, ruhuna, hasılı hilkatin sırrına bigâne olan kimsenin bir diyar garibinden, bir yabancıdan ne farkı alabilir ?

Meçhuller içinde yaşamak, kendine, ve kendini yaratana yabancı olmak kadar azablı bir şey olurmu ?

Meryem işte daima bu azabı, bu üzüntüleri çeker. Fakat nerede ona bu yolda yardım edecek, bilgisi, bilgileri mağlûb edecek vücud nerede?

Meryem işte, hasretini çektiği bu vücudu arıyor ve kanmayan ruhu, tabiatın fevkindeki azamete yetişmek istiyor. Bu ateşin kabiliyetli kız, ancak o zaman rahat edecek, kendine sahib olacak…sh:47

**

Belli ki, Hamza’nın asıl söylemek istediği sözlere bu bir mukaddeme idi. O, sözlerini ezberlemiş, fakat bu ezberlenmiş sözleri de şimdi söylemek için müşkülât çekiyor, azım ve gayret sarf ettiği halde söyleyemiyordu. Nihayet kendine bile yabancı gelen titrek bir sesle başladı:

—         Meryem… Seni ismen olsun karım olmaya icbar eden bu emrivakiden dolayı çok müteessifim. Şimdiye kadar gelip bu teessürümü bizzat anlatmadığım için beni affet. Özrüm senin malûmundur.

Bu izdivaçtan dolayı hissettiğim teessürün samimiyetini tahmin ettiğini bildiğim için fazla bir şey söylemek istemem.

Teessür, diyorum; zira seni müteessir eden bir vak’a, her ne kadar benim canla arzu hissettiğim bir şey de olsa, gene teessür duyarım. sh:49

**

“Kader, insanın kendi varlığı ile beraber yoğurulmuştur. Ondan içtinap [Sakınma, çekinme, kaçınma. ] edilemez. İnsan, kaçmak istediği kaderini beraberinde götürür.,,

Sh: 52

**

Meryem’e mektup göndermek arzusu, bütün imkânsızlığı ile gönlünde alevlendiği zaman, Hamza, avucuna noktalar koyuyor, bu noktalarda kalbinin bütün hararetli ifadesi, bütün suzişi [Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması. ] ve aşkı mevcud olduğuna inanıyordu.

Bu noktalar sanki kendi kendine tafsil olacak, semada teker teker uçup, birer aşk namesi gibi Meryem’e kadar gidecekti.

Hamza, bu ruhî emirde büsbütün de haksız değildi.

Bütün bu mevcudatın bile aslı, basit bir noktadan başka neydi ?

Uzvî ve manevî varlığı ile, koskoca bir hilkat âbidesi olan insanın da aslı, bir noktadan başka nedir ?

Sonra mükevvenatın azameti içinde, arz da bir nokta değil midir ?

Ya o, insanların vücuda getirdiği eserler, mabedler, saraylar, âbideler, kervansaraylar, heykeller, henüz vücuda getirilmeden evvel, yani daha insan kafasında, tasavvur halinde iken, bir noktada gizlenmiş değil midir ?

Hasılı mana, noktadadır; tafsilât, teşekkülât [meydana gelmeler.] ise kılükal [Dedikodu, söylenti:]  ve teferrüattır.sh:58

**

Su… hayat malzemesinin ruhu, lezzetten tattan muarrâ, renksiz, kokusuz su… her şeyden, çeşnisi, kokusu olan her şeyden bıkılır, fakat sudan bıkılmaz; ona doyum yoktur ki… O, her şeyin aslidir, hayatıdır. Hamza, aşkla suyun arasında sıkı bir müşabehet bulduğu için onu çok sever. Su da, aşk gibi, evsafı hiç bir şeyde olmayan yegâne keyfiyettir. Hayatın mayesi su, ruhun mayesi de aşktır. Suda, kesif unsurların evsafından bir hatıra olmadığı için sevgilidir. Aşkta da, sevgiliden başka kasd olmadığı için nihayetsiz derecede şeriksizdir. [ortaksız]  sh: 60

**

Dinlenmek, uyumak için her kes bir köşeye çekildi. Hamza yalnız kalınca, eşyaları arasından ihtimamla bir şişe çıkardı; içindeki mayiden, yüzüne, gözlerine sürerek tekrar kapadı, kaldırdı. Bu şişe, Meryem’in kendi eliyle eşyaları arasına yerleştirdiği gül suyu şişesi idi.

Bu anî seyahat haberi kızı ne kadar şaşırtmıştı.. Hamza, Meryem’in bu haberi, belki de bir müjde gibi telakki edeceğini düşünmüştü. Hâlbuki o, yenemediği bir şaşkınlıktan başka hiç bir hissini belli etmemiş, Hamza’nın eşyaları hazırlanırken, yolda ihtiyacı olabilecek bütün teferruatı düşünmüş, o meyanda bu gül suyu şişesini de bizzat yerleştirmişti.

Konuk yerlerinde Hamza ne içerde ne de çadır altında yatardı. Onun için gene çabucak hurma lifinden yatak yaptılar. Esasen kafilenin mühim bir kısmı da açıkta yatacaklardı.

Hamza’nın derunî ve maddî süzişlerle yorgun düşen vücudunu, çok geçmeden uyku kaptı, bu sefer de karşısına bir rüya âlemi açıldı. Bu, öyle bir rüya idi ki, kalbe düşen bir ok gibi, Hamza’nın yüreğini delip geçti:

Rüyasında meçhul bir el görüyor, meçhul bir ses duyuyor, fakat bu elin ve bu sesin sahibini göremiyordu. Bu el ona, semada, aya şiddetle yaklaşmış bir yıldızı ve ayı gösteriyor : Bak sevgilin kimin sesinde ! diyordu.

Hamza o anda Meryem’i hakikaten, sevdiği bir kimsenin sesinde görseydi de, ancak bu kadar harab olur, bu kadar perişan edici bir kedere düşerdi.

Bu korku ile birden bire uyandı. Bu uyanış ta, ona rüyadaki korkusunu tekzib [yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.] edecek mahiyette değildi. Zira bir lâhzada uykunun afyonlu tesirinden silkinerek bakışlarıyla gökyüzünün tarayınca, ziyadar bir yıldızın aya şiddetle yaklaşmış olduğunu gördü. Demek ki bu manzara, rüyasını filen teyid ve tabir eden bir hakikat, acı bir ihtardı.

Hamza biran, içinden çıkılması müşkül biı şuur ihtilatına kapıldı. Gaybin bu sarih ihtarına rağmen, dimağı, hakikati tahrif etmeye bu hadiseyi, aklî sebeblerle izah etmeye çabalıyordu. Meselâ, şimdi şu gördüğü ay ve yıldız, biran uyanarak görüp, tekrar uykuya daldığı için unuttuğu ve tahdeşsuuruna [şuuraltı] malettiği bir hîkâye olamaz mıydı ? Belki de bu rüya, alelâde bir cevvî hadiseden mülhem olduğu bir hadise idi.

Hamza, aklının bu müdafaasından kuvvet, teselli verici bir ümid bulmaya çabalıyor, fakat hakikatin sesini susturmaya muvaffak olamıyordu. Zira genç adamı o manzaradan ziyade tedhiş eden bir bedahet [açıklık, ispata ihtiyaç duymamak, âşikâr] vardı ki bu: Bak sevgilin kimin göğsünde! Diyerek gök yüzüne uzanan el, ve bu elin sahibinin sesi idi. Hamza’nın rüyada yarım yamalak şuurunun ne bu eli, ne de o            sesi icad etmesi imkânsızdı. Çünkü o elde de, bu seste de öyle sadık bir mâna vardı ki, Hamza, şimdi bile bu iki meçhul karşısında titriyordu. O el, kimin eli idi, bilmiyordu. Fakat bildiği bir şey varsa, bu elin, hiç kimse de görmediği ruhanî bir halâvetle manalaşmış, güzel bir el, oluşu idi.

Karanlık gecede güneş sanki bu elin üstüne doğmuş, yahud güneş bu elden doğmuştu.

Bu elde ve seste, Hamza’yı, kaderin önüne geçilmez buyruğuna alıştırmak isteyen müşfik ve himaye- kâr bir tatlık vardı.

Hamza bir kere daha gökyüzüne baktı. Muzî ve hayatdar yıldız, zevkten ve hazdan mest, ayın sinesinde parlıyordu.

Ay ile dudak dudağa gelmek üzere olan ve ona bu kadar mahrem bir imtiyazla sokulan bu yıldız, demek ki, sevgilisiydi, Meryem’di. Tıpkı ayın kendi vücudundan kopmuş, ışrakı 8 Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatmak. ] şiddetinden sıçramış bir zerre gibi aşk heyecanlarıyla parlayan bu yıldızın tahtı kimdi ?

Hamza’nın bir lâhza bile temellük edemediği sevgilisine, sinesinden taht düzen bu âsümanî 8 Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.] vücud kimdi ? Bu bahtlı insanı bilmek için Hamza şu anda canını verirdi.

Hamza, iradesiz bir hareketle başını sağa sola çevirdi. Ancak bunu bir az evel rüyasında kendisine hitab eden sesten, o nuranî elin sahibinden sorup öğrenebilirdi. Fakat genç adam etrafında kimseyi göremedi.

Hamza, bütün vücudunun, topraktan bir külçe gibi ağırlaştığını, yatağa yapıştığını, hissediyordu.

Artık yavaş yavaş sabah oluyor, etraftan tek tük sesler başlıyordu. Nöbetçiler, dolaşarak kafileyi uyandırıyorlardı. Hareket zamanını ihtar eden bu seslerin davetine icabet lâzımdı. Hamza, yatağından kalkmadan evvel bir kere daha başını göke çevirdi. Bütün acı ihtarına rağmen bir kere daha onları, Meryem’le sevgilisini temsil eden ayla yıldızı görmek istiyordu. Fakat gözlerine dolan yaşlar, bu manzara ile bu gözlerin arasını perdelemişti. Hamza bu yaşları silmeden yataktan fırladı kalktı.

**

Bu rüya hadisesini takibeden on günü, genç adam çok hümmalı, ıztırablı geçirdi. Fıtraten kavî ve mukavim bir mizaca sahib olmakla beraber, ıztırab onu, kuvvet ve mukavemet kabiliyetlerinden boşaltmış, nasıl, demircinin bazusu demiri istediği şekle sokarsa, aşk ıztırablarının pençesinde yumuşak bir demirden farkı olmayan Hamza da, bu kavî bazunun içinde aynı zebun teslimiyetle ateşin günler geçiriyordu.

Gene bu aşk değil mi ki, yelesi kabarmış nice aslanları bir kuzuya çevirir. Bir zamanlar Hamza da aslan gibi kükremiş, fakat ne de çabuk bir kuzuya dönmüştü. Hatta şimdi bu işe gayb alemi bile müdahale etmiş, bu yaralı adama, sevgilisinin elinden gittiğini işaret etmişti. Bu rüyayı ona kim göstermişti ?

Meryem acaba hakikaten bir sevgilinin sinesinde mi idi ?

Çöllerde eli, kolu bağlı Hamza, bunu nasıl anlasın bunu nasıl öğrensin?

Genç adam, aşkının bir kasırga dehşetiyle gönlü ağacından söküp kopardığı ümid yapraklarının şuraya buraya uçup kayboluşunu melalle seyrediyor ve bir gün olup bu ağacın bir kış manzarası gibi çırçıplak kalacağını da düşünüyordu.

Hamza, Meryem’i kaybettiğini itiraf etmek için daha ne bekliyordu ?

Onu bu sevdadan döndürmek için işte, sevgilisinin zahımlarına gayb âlemi de iştirak etmiş, Hamza’yı yaralamak için, görünmeyen kuvvetler de Meryem’le birleşmişti.

Bu sevda ile genç adam, damla damla eriyor, fakat her zamanki gibi bu duya duya ölmekte de gizli bir zevk buluyordu.

Hayır, hayır, her şeye rağmen bu aşktan vaz geçmeyecek, Meryem’in aşkına iftikar [Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak. * Çok ihtiyacı olmak. * Tevazu'. Alçak gönüllülük. ] etmekten yüz döndüremeyecekti.

Sh: 62-65

**

Meryem:  Gerçi o [Hamza] gelince, hayatım bir işkence olacaktır. Zira insanın, manası olmayan bir kimseyle bulunması kadar büyük azab yoktur. Onunla bir evde bulunmanın benim için cehennemi bir hayat olacağını biliyorum. Fakat insaniyet duygusu bana bunları bile düşündürmüyor.

Sh:66

**

Meryem Hamza gittiğinden beri evinin içinde, tam kendi istediği gibi sessiz, gürültüsüz bir hayat geçiriyordu. Arabın ateşin erkekleri de, artık Harazanın karısı olan Meryemi taciz edemiyorlardı. Hatta teyzesinin oğlu Halit bile ziyaretlerine nihayet vermişti. Hamza olmadığı bahanesiyle Meryem, saray eğlencelerine de iştirak etmiyordu. Sh: 67

**

Hükümdar nadiren müsahibi Zeyyadın [Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan. ] evine gelir, bir kaç saat kalırdı.

Meryem daha yukarı çıkmadan koşarak bir cariye geldi ve Hükümdarın Meryem’i çağırdığını söyledi.

Geldiği, ne de çabuk duyulmuştu…

Meryem kapıdan adımını atarken Hükümdar :

Vay ipekkurdu, nasıl oldu da kozanı delip dışarı çıkabildin ? Diye lâtife ile karşıladı.

Hükümdar neş’eli zamanlarında Meryem’e, ipekkurdu, diye hitab ederdi. Meryem de bu tabirden hoşlandığı için tebessümle mukabele eder, ses çıkarmazdı. Fakat bu sefer gülmedi ve susmadı.

İpekkurdu, yani kendi kendini habseden mahlûk demek değil mi Hükümdarım ? Niçin gülüyorsunuz?

Öyle.. Bu maksatla kullanılan bir hitab bu !

Anlamadığım bir şey varsa, sizin gibi zekî ve düşüncelerini tartabilen büyük bir kimsenin, tecerrüdün [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] manasını anlamaması ve onu istihfafla [hafife alma, küçük ve aşağı görme, küçümseme. ] karşılamasıdır.

Ben, eas itibariyle dünyadan nefret etmiyorum. Bilâkis dünyayı güzel, hem de pek güzel buluyorum. Şu kadar var ki, her güzel şeyin, iğrenç cepheleri de olması tabiîdir, işte ben, dünyanın bu mülevves [kirli, bulaşık. ] kısmından istikrah [Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek. ] ediyorum. İşte ben bundan tiksiniyor, bu taşkın, yorucu ve manasız hayattan uzak olmaya çabalıyorum.

İpekkurdu, diye hor gördüğünüz o böceğin koza içinde geçen mahbus hayatı, manada azadlıktır. Zira göklere uçmaya müstaid [istidat ve kabiliyet sahibi olan. Zeki ve akıllı kimse, uyanık, anlayışlı. ] kanatları o, bu esarette tedarik eder. Onun için bu tecerrüde, esaret değil, hürriyet demelidir.

Siz, ipekkurdunun havadan, güneşten, sudan, hasılı her bir ihtiyaçtan müstağni olarak geçirdiği bu sarhoşluk âlemini neden istihfaf ediyorsunuz?

O hayatın tadını, o sarhoşluğun zevkini bilmediğiniz için değil mi ?

İpekkurdu kendini, kendinden başka sâkini olmayan bu daracık hücreye, ihtiyariyle mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] eder. Zira ona bu yalnızlıkta, fezaların ihata edemeyeceği bir genişlik vardır.

**

Zeyyad, kızının dudaklarından birbirine çengellenmiş gibi çıkan sözlerden korkuyor, hükümdara göstermeden susması için işaretler ediyor, el ve göz hareketleriyle onu sükûta davet ediyordu.

Musahibin de hakkı vardı; çünkü Meryem daha selâmlaşmadan söze başlamıştı. Hem de ne sözler ?

Zeyyad’ın zihniyetine göre, küstah, çirkin bir ifade !

Çocukluğundan beri şekil perest olan Zeyyad, Meryem’in laubali telakki ettiği sözlerinden dolayı onu daima suçlu çıkarırdı. Halbuki Hükümdar, Zeyyad’ın kızının bu ölçüsüz ve merasimsiz hareket ve sözlerine alışık ve memnundu. Meryem’in böyle açık ve samimî konuşması ona, güzel bir besteden daha hoş gelirdi. Zira bu kızın sözlerinde gönlünün harareti, sarahatle görünürdü. O, ya hiç konuşmaz, yahut da söylediği vakit, duygularını tervih [Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. * Rahatlandırma. ] eden derunî bir ibramla söylerdi.

Hükümdar, Meryem’in susmaması için soluklarını bile yavaş yavaş alıp veriyordu. O şimdi başka bir mevzua girmişti:

Süratle cereyan eden bir nehri bir sed, insan zekâsının düzdüğü bir hail durdurabilir. Fakat görünmeksizin akan ömür nehrini durduracak bir kuvvet cihanda yoktur. Bu nehrin koşup gittiği son merhale ölümdür.

Dünya ile sıkı fıkı dost olmadığım için beni neden ayıplıyorsunuz ?

Dünya vefasızdır Hükümdarım!, bu böyle olduğu , gibi dünyada bulunan her şey de tabiî olarak vefasızdır. Dünya dalına sıkı yapışmaya gelmez, zira çürüktür ; en beklenmeyen zamanda kopar, tutunmuş olan da düşüp parça parça olur. O, kedi gibi doğurduğunu yer.

Sonra karşınızda rakseden bir güzelin yüzünde saltanat süren taravet ve gençlik, ariyet bir libas gibidir. Müddeti gelince vefasız dünya onu çekip alır ve bir başkasına giydirir. Dünya, ne güzeli çirkinleştirmeye ne zengini sokak dilencisi etmeye, ne de mamureleri viran eylemeye sıkılmaz. Dünyanın durmadan dönen çarkı, her saniyede bir can vücuda getirdiği gibi bir diğerini de alıp götürür.

Beni, fettan [Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.] bir kadına benzeyen, bu iki yüzlü dünyaya gönül bağlamadığım için mi ayıplıyorsunuz ?

Bir az sabredin en beğendiğiniz bir güzeli, senelerin hançeri o hale sokar ki, iki sevgili birbirinizi tanımaz olursunuz. Bütün lâtif ve hoş şeyler, avdet edecekleri toprak tarafından istihfafla beklenmektedir. Eğer bana payidar ve ebedî zevki bulup getirir de, gene ona gönül vermezsem o vakit kellemi kesiniz razıyım…

Hükümdarım seni severim. Merdsin, adilsin; hem hal inde saltanat kâbusu yoktur.. Onun için….

Artık Zeyyad dayanamadı, kızının cür’etkârlığı hadden aşmıştı. Kaç defa Hükümdarla böyle arkadaşça konuşmamasını ihtar etmişti. Bir Hükümdara karşı, seni severim merdsin… ne demekti ?

Demek ki sevmese, seni sevmem., diyecekti.

Zeyyad, Hükümdarın şahsına olacak hürmetsizlikten ziyade, günün birinde bu lâubaliliğin, kendi mevkiini sarsacağından endişe ederek kızını böyle pervasızca konuşmaktan menetmek istiyordu. Halbuki zavallı adam, asıl Hükümdarın Meryem’e olan sevgisinin, kendi mevkiini kuvvetlendiren âmillerden biri olduğunu bilmiyordu.

Hükümdarım, müsaade edermisiniz Meryem bir parça dışarıya çıksın. Yorgun geldi, ne söylediğini bilmiyor.

Ne istiyorsun Meryem’den ? Canın sıkıldıysa sen çık.sh: 69-70

**

Esir Ömer ile Hamza

Arkadaş adın ne senin ?

Esir, Hamza’nın Arapça sorduğu suali anlamış olacak ki tam bir Arap lehçesiyle :

Ömer ! dedi.

Arab esirlerindesin, demek ?

Arabım, fakat esir değilim.

Hamza, bir an bu söze inanır gibi oldu.

Mademki esir değilsin, neden seni bu zorlu işde çalıştırıyorlar ?

Esir, karşısındakinin anlayışsızlığına taaccub eder gibi onu süzdü ve :

Senin anlayacağın manada esirim; fakat kalbim, yani hakikî varlığım her bir hürden daha azad, daha şaddır. Hatta hükümdarınızdan da, senden de hürüm. Ben esir değilim delikanlı… Esir, sizlersiniz. Zira siz, şeref şöhret, gurur, taazzum [Kibirlenmek. Büyüklük taslamak.] ve tahakkuku için haris olduğunuz bin türlü ibtilanın, bin türlü zaafın kulu ve hizmetkârısınız.

Düşman hariçte olsa, onu ezmek kolaydır; fakat içimizdeki düşmana çare yamandır. Hariçteki düşmanlar cismi tahrib eder, cana ilişemez; içerdeki düşman ise canı çürütür, ruha aman vermez.

Esir sustu ve şakaklarından süzülen ter hattını, parmağı yukardan aşağıya yüzünden geçirerek yere akıttı, tekrar taş kırmaya devam etti.

Hamza şaşırmış kalmıştı. Bu adamın tekrar konuşmasını, söylemesini istiyordu. Fakat gene hekim, şu kılıksız, esirin karşısında adeta şaşırıp kalmıştı. Esirin çehresinde sarih bir asalet vardı; esasen Hamza’ya alâka vererek ismini sorduran da bu mana olmuştu.

Gizli olan manayı gammazlayan ayna, simadan başka ne olabilir?

Çehre, kalbin iğriliğini ve rastlığını ifşa etmekte asla ketûm değildir. Hamza da, esirin yüzünde ruhanî asîl çizgiler görmüştü. Ona biraz daha yaklaşarak :

Elindeki kazmayı bırak ta seninle konuşalım! dedi.

Olmaz!

Niçin olmuyor ?

Merak etme sana bir şey yapamazlar, ben muhafızlara söylerim.

Olmaz eliyorum sana !

Korkma canım., bir şey diyecek olsalar bile ben müdahele ederim.

Ben insanların muahazesinden [Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid. ] korkmam, Allah Teâlâ’dan korkarım. Eğer ben elimden kazmayı atar da burada seninle, yahut herhangi vazifemin haricinde bir işle meşgul olursam, insanların itabına uğramasam bile Allah Teâlâ’nın muahazesine ve hiç olmazsa kalbimin itabına müstahak olurum. Zira herkese vazifesini veren Allah Teâlâ’dır, insanlar değil…

Beni bu zorlu işle mükellef edenleri, sen insanlar mı zannediyorsun ?

Hayır, hayır… Bil ki, Allahın tasarrufuna, insanlar birer alettir. Beni burada taş kırmıya memur eden Firavun, yahut sırtıma kırbaç vuran şu biçare muhafızlar mı zannediyorsun ?

Hayır, bu nasibi bana Allah’ım münasib görmüş ve onlar vasıtasıyla da bu arzusunu tahakkuk ettirmiştir. Amma, senin gibi bir adama bu nasibi neden vermiş, diyebilirsin. Bu, onun bileceği iştir. Bil ki Yaradan’ın iki türlü hikmeti vardır. Biri aşikâr ki bunu, aklı olan herkes bilir, diğeri de gizli hikmetidir ki, onun sebebini yalnız kendi bilir.

Kim bilir vaktiyle ne kabahat işlemişimdir ki, beni burada taş kırdırmakla terbiye ediyor. Bil ki sebepsiz hiç bir şey olmaz. Bütün çektiğimiz şeylere vaktiyle biz, kendimiz müşteri olmuşuzdur. İnsana her ne gelirse kendinden gelir ve başkası tarafından maruz kaldığı sitem ve cefalarla, gene kendi amellerinin neticesini çeker.

Binaenaleyh benim bu amelimin de mükteseb [Kazanılmış. Elde edilmiş. ] bir vazife olduğuna şüphe etme !

Allah Teâlâ istemedikçe kimse kimseye ne iyilik ne fenalık yapamaz.

Hem, onlar, dediğin de kim oluyor ?

Onlar da, her kes te, birer vazife ile tavzif olunmuş emir kullarıdır. Hakikatta işleyici ve buyurucu Yaradandır; sade o…

Onun için delikanlı, beni, işimi terletmeye teşvik etme. Zira insan, mükellef olduğu vazifede kusur ederse itaba lâyık olur, insanlar tarafından muaheze edilip edilmemenin ehemmiyeti yoktur, elverir ki o kimseden, vazife ve nasibini veren Allah hoşnutsuzluk getirmesin. Mademki adıma, esir, diyorlar esaretin icabı taş kırmak ve bunun gibi zahmetli işlerde çalışmaktır. Mademki esareti kabul etmişim, o halde onun icabatını da seve seve ve kusur etmemeye çalışarak yapmayı da taahhüd etmişim demektir. Kalbim, her nefes harekâtımı teftişten hali değildir; beni fiillerimden dolayı o muatab [azarlama ] etmezse, gönlüm daima müsterih ve kaygusuzdur. Elverir ki Yaradana karşı sözünden dönmüş olmayayım. O benden hoşnut olduktan sonra, ha taş taşımış, kırmış, ha kaba döşekte yatmış, istirahat etmişim, bence ikisi de birdir.

Ey, yeter artık, söyletme beni… Hem benimle konuşup ne yapacaksın ?

Ben seninle konuşmak istemiyorum ki…

Esir gene sustu. Başından akan terler daha çoğalmıştı. Bu ter izleri, patlayacakmış gibi kabarmış damarlarının üstünden atlayarak geçiyor, yırtık, kirli gömleği bunları bir sünger gibi emiyordu.

Esirin semavî bir vecd ile çınlayan sesi, hâlâ Hamza’nın kalbine batıp çıkıyor, gene hekim ne yapacağını bilmeden ona bakıyordu.

Fakat esir, hiç te bir az evvelki derunî ve değerli hitabeyi okuyan coşkun adama benzemiyordu. Siması tamamen kapanmış, tabiî ve sâkin çizgilerle dolmuştu. Tıpkı, bulunduğu muhite göre renk değiştirerek kendini, mütecessis nazarlardan gizlemenin yolunu bilen bukalemun gibi, serî bir istihale ile değiştirivermişti. Hamza, en ummadığı yerde, en umulmayan bir ağızdan işittiği bu sözlerden garib bir zevk, izah edemediği bir incizab [cezb edilme, kapılma, çekilme. ] duymuştu. Gönlünde uyanan bu müsbet ihtisasları, esire bir az daha sokulmakla ifade etmek istedi. Esir şimdi hadid ve ciddî idi. Hamza’nın muhavereyi uzatmak isteyişini sezmiş gibi sert ve şimşekli bir bakışla baktı.

Benden ne istiyorsun? Var işine git! siz kim, biz kim ?

Sizin bir tek süslü pabucunuz, benim gibi yüz esiri satın alır. Git kendi denginle konuş., senin mevziin esirler karargâhı değil, kibar meclisleridir. Buraya yanlış gelmişin delikanlı…

Hamza, bu tavsiyeyi menfî cihetten tatbik ederek güneşten ve heyecandan bitab düşmüş vücudunu kumların üstüne bıraktı. Değil koğulmak, döğülse de buradan gidecek değildi.

Esir onun bu samimî hissini okumuş gibi birdenbire tavrına miilayemet, sesine şefkat doldu ve söylemiye başladı :

Delikanlı, bak şu sırtım kırbaç darbelerinden ne kadar sertleşmiş, nasırlanmıştır. Görünüşteki bu şedid esarete rağmen, hiç bir yabancı eli değmiyen, değil kırbaç zahmı,[ Yara, ceriha ] hatta bir nazarın bile örseliyemiceği kalbim, öyle bakir ve temiz bir aşkın karargâhıdır ki, işte oraya, mütecaviz bir elin uzanması asla mümkün değildir.

Başım, vücudum, elim ayağım sille tokat yiyebilir;, fakat kalbime kimse el uzatamaz, oradaki zevki, hiç bir buyruk tatil edemez. Ben, şu gördüğün vücud değilim, ben bir görünmeyen zevk ve hoşluğum. Mademki gizli olan hakikî hüviyetime tecavüz imkânı yoktur, O halde ben nasıl esir olurum ?

Benim bir tek muharrikim,[ tahrik eden, harekete geçiren. ] bir tek gayem, bir tek zevkim bir tek Allah’ım vardır : Aşk!

İşte ben, ona taparım; beni o idare eder, o yaşatır.

Hamza’nın dudakları da ihtiyarsız olarak ( aşk, aşk) diye kımıldadı ve gözlerinden, haberi olmadan iki damla düştü.

Esir, gene adamın bu suzişine şüpheli bir bakışla baktı ve muhatıbının zaafını sezerek hararetli bir sesle sözüne devam etti :

Aşkı sen hangi manâda kabul ettin de, aşk, aşk., diyorsun ?

Bir güzelin ilham ettiği aşktan mı bahsediyorsun yoksa ?

Aşkı, bir güzele mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] görmek, onun hakikatına karşı küfürdür. Bahçıvanın, bahçe çitinin dışına attığı bir gül, gülistanın kemalini ifade eder mi hiç ?

Gerçi o gülde de lâtif bir koku vardır, fakat zamanın tagallübatı [Zorbalıklar, tahakkümler.] bunu ondan çarçabuk alır, soldurur, mahveder. Fakat çiti atlayıp gül bahçesine girersen, orada, solan bir gülün yerine, pembe dudaklı yüz koncanın açılmak için müheyya [hazır hale getirilmiş.] olduğunu görürsün. Senin gönlün de o zaman bu güllerden bir gül olur ve aşkın ebedî bahar ile ölmezlerden olur.

Şunu bil ki, aşkın hakikati bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemali derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat ta aşkın tekazası sebebiyle tekevvün [Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var olmak. ]  etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur. Aşk deyip te geçme, zira kıyamet tarihine, bir hudud vardır, ama aşka had ve gayet yoktur.

Cismi güzel gösteren ruh ve aşktır; aşkın taalluku ise ruha ve ruhla husule gelen güzelliğedir. Bütün güzelliklerin menba-ı aşktır; lâkin çok kimselere aşk mükevvenat aynalarından yüz göstermiştir. O, herkese vasıtasız ve üryan olarak yüz göstermez, meğer ki o kimse aşkın satvetinde kendini yok etmiş, aşk kesilmiş, yani onunla ölmüş, onunla dirilmiş olsun!

Birçok kimseler gördükleri ve gönül verdikleri güzellikleri ve hoşlukları bu müteayyin [Karar verilmiş. * İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi. * Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.] vücutlardan zannederek onların mesti ve sevdalısı olurlar. Fakat şu demde ki bu vücutlar mahvolur ve aşkın hakikati tezahür eder o kimse buna mülaki olunca, musavver olmayan hakikat ona der ki : Beşeriyet kirleri ve iktizalarıyla zebun ve mest olan sen, o güzellikleri bu vücutlardan sandın, halbuki o güzellikler benim mutlak, güzelliğimin aksinden ibaretti. Asıl benim, halbuki sen onları asıl zannetmekle yanıldın !

Esirin tekrar susması, bir külçe halinde oturan Hamza’ya biraz hareket verdi; sanki bu adamın sözlerde yaşadığı dünyayı değiştirivermiş, havası, mürekkebatı [terkipler, bileşikler. ] İlahî bir nefhadan ibaret olan tanımadığı bir seyareye [gezegen; gezen, dolaşan. ] atlayıvermiş gibi idi. Hiç ummadığı bir kimse ile olan şu kısacık muhavere, Hamza için karanlık bir gecenin bir şimşek çakmasıyla aydınlanıp, tekrar zulmete gömülmesi gibi oldu. O, tekrar ve sürekli bir aydınlıkla nurlanmak istiyordu. Zira Hamza, bu muvakkat fecir esnasında, ruhunun tanımadığı gizli bir köşesini görmüştü. Bu köşede, esirin söylediği ebedî ve lâyemût [ölümsüz. ] aşk, inkişaf etmemiş bir nüve halinde köhne, metruk duruyordu.

Esirin sözleri hakikat kadar doğru idi. Zira Hamza biliyordu ki, kâzib [Yalancı. Yalan söyleyen. ] sözler, gönülde iz bırakmadan geçip gider. Rast ve sadık sözleri ise, kalb, mihenk gibi haber verir.

Esirin dediği gibi, hakikatin, kucağına atılmak, orada muhalled [Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan. ] olmak ne cazib, ne doyulmaz bir hayaldi. Fakat bu hayali tahakkuk ettirmek için Meryem’in aşkını feda etmek lâzımdı çünkü iki aşk bir kalbde olamazdı. Halbuki bu-aşk onda, hâkim ve yenilmez bir şaşaa ile tekaza [Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.] etmekte idi. Gerçi esirin sözleri baştan aşağı doğru idi, ne çare ki Hamza için, Meryem’in aşkına hakikati bile tercih etmek bir emri muhaldi. Meryem’siz Hamza, kışın kamçısını yemiş bir ağaç gibi çıplak, kuru ve mahsulsüz demekti.

Hiç Hamza’yı Meryem’in aşkından koparacak bir kuvvet olabilir miydi ?

Gene adamın dimağı, bir taraftan bu hükümleri vermeye çalışırken bir taraftan da esirin sözlerine bigâne kalamıyordu. Zira onlardan gönlüne, bilmediği bir haz ve tesellî edici bir şifa hüzmesi sızmıştı. Bu ziyadar yoldan esire doğru gizlice çekildiğini hissediyordu.

Gene hekimin insicamı bozulmuş düşünceleri başka bir safhaya atladı. Bir esir bu mânalı nükteleri nasıl ve ne suretle öğrenmişti ?

Söyle bana Ömer, sana bu hakikati kim aşıladı?

Yoksa, kendi kendine biten bir nebat gibi, bütün bunları kendiliğinden mi buldun?

Bu sual, Ömer’in elinden kazmasını düşürdü. Elleriyle beraber bütün vücudu da titremeye başladı. Esirin çehresi, hasret, ıztırab, zevk ve aşkı aynı zamanda temsil eden bir mahşere dönmüştü. Ruhunu dudaklarına bağlayan bir sesle :

Ben, güneş gibi ziyayı kendinden neşreden bir varlık değilim. Ne bildim, ne buldumsa hepsini, hatta kendimi, kendi hakikî varlığımı da ondan, kabilemin reisinden iktibas ettim. Onun vücudu güneşinden kaptım. Sana onun…

Ömer sözünü tamamlayamadan yüzü üstü düştü bayıldı.

Demindenberi fevkalbeşer bir kudret ve salabetle çalışan esirin, en zaif, en hassas cebhesinin bu kabile reisi olduğunu anlamakta Hamza tereddüd etmedi.

Esirin ayılması uzun sürmedi. Derin bir haz âleminin sarhoşluğu içinde kendi kendine gözlerini açtı. Ömer’in bayılması, Hamza’nın hekimlik gayretini tahrik ettiği için hiç olmazsa, bileklerini, kollarını ovmak suretiyle iyileşmesine yardım ediyordu.

Ömer gözlerini açar açmaz, baş ucunda onu görünce, bu rikkata[acıma; incelik; yufka yüreklilik, yumuşaklık. ]  gülümsedi ve Hamza’nın avuçları içindeki ellerini yavaşça çekerek :

Üzülme delikanlı, bana ilâç fayda vermez; benim dermanım kendi derdimdedir.

Dedi ve gene hekimin itimad veren samimî tecessüsünden kurtulamayacağını anlamış gibi, daha o bir şey sormadan, macerasını söylemeye başladı :

Ben bir tacirdim. Memleketim buraya çok uzaktır, senede, yahut bir kaç senede bir ticaret etmek için Şap denizi kıyılarına gider gelirdim. Gene bir defa kervanla henüz gelmiştik ki, birdenbire bir karışıklık oldu, Araplarla Mısırlılar, çarpıştılar bu esnada ben de esir düştüm. Tam iki sene oldu, Allah’ım bana burada taş kırdırıyor. Fakat şunu da bil ki gönlümdeki zevk, ölçüsüz bir mebzuliyetle beni her şeyden müstağni etmektedir. Yalnız hasret, yalnız o, işte bir şeye benzemiyor. Bu gözlerin hakkını hiç bir zevk ödeyemiyor.

Hamza, ağlayacak kadar müteessirdi. Esire son bir sual daha sormak için ellerini tuttu. Bu sefer Ömer kendine uzanan bu dost ellerin içinden, bir ağaç kadar sertleşmiş, çatlamış, bütün evsafını kaybetmiş ellerini çekmedi.

Nerelisin Ömer ?

Hayreliyim !

Hamza taaccübden bir an kekeledi. Hemen kendini toplayarak acele ile :

Ben de Hayreliyim! dedi.

İkisinin de bakışları, birer sorgu çengeli gibi birbirine kenetlenmiş kalmıştı. Hamza bu garib buluşmanın zevkiyle :

Ben hekim Hamza’yım, sarayın baş hekimi., dedi.

Ömer, rikkat dolu bir tebessümle gülümsemişti.

Seni tanıdım şimdi delikanlı. Bir kaç defa aramızda ismin geçmişti.

Kiminle ?

Aşiretimin reisile…

Hangi aşirettensin ?

Ebüşşettar aşireti…

Reisi kimdir?

Taaccüb etmek sırası Ömer’e gelmişti. Nasıl oluyordu da bir Hayreli, bunu bilmiyordu ? Ömer, Hamza’nın merakla açılmış gözlerine bakarak :

Yusuf, Yusuf ! dedi.

Hamza, memleketinde sanki bu ismi işitmemiş miydi?

Hem yüzlerce defa… Yusuf’u herkes bilir, herkes severdi… Fakat Hamza, Meryem’in sevdasından, biraz evvel Ömer’in sayıp döktüğü unsurî ve beşerî kayıtlardan vakit bulup ta bir kerre bile, herkesin sevdiği Yusuf’u görebilmiş miydi ?

Onu tanımıyor musun ?

Ömer’in bu sualine Hamza, hayır, derken, yüzünün utançtan kıp kırmızı olduğunu hissetti.

Yusuf’un yüzünü görmenin kıymet ve saadetini, o, Mısırın çöllerinde mi öğrenmeliydi?

Gene hellime bu aşiret reisinin ruhî kemli, Ömer’in vücudundan aşikâr olmuştu. Ömer’in vücudu seli, Yusuf’un gönlü deryasına müntehî [Sona eren. Son. Bir şeyi tamamlayan. Biten] oluyordu. Hamza’nın vücudunu kapan bu sel, ona şimdiden bu deryanın inci ve mercan hâzinelerinin kapağını açmıştı. Açmıştı, fakat Hamza bu hâzinelerden istediği gibi istifade edebilecek miydi ?

Zira Meryem’in sevdası, onun elinin, kolunun kavî kemendi idi. Hiç Hamza bu ibtilâdan baş çekip, kendini o deryanın nihayetsiz derinliğine bırakabilir miydi ?

Fakat Ömer’in, hakikatin hudutsuz azametinden kopup gelen sözleri ve gönlünün zevki tuğyanı da, Hamza’ya yabancı ve ırak görünmüyordu.

Ne tuhaf Ömer, Hamza’ya ne Mısırda bulunuşunun sebebini, ne de memleketinin haberlerini merak edip sormuyordu.

Ömer, bak ben sana bu kadar sualler sordum; hâlbuki sen, yurdunun haberlerini bile sormuyorsun?

Sen Hayreden çıkalı iki sene olmuş; ben çıkalı daha iki ay oldu. Sana taze, yeni havadisler verebilirim.

Ömer gönlünün süzişini toplayan bir adam sonra :

Benim sana soracağım yegâne sual, Yusuf’a aid olacakdır. Mademki sende buna verilecek cevap yoktur, o halde neyi sorayım ?

Beni dünyada ondan başka hiç bir şey alâkalandırmaz; yalnız onu tanır, onu bilir, onu görürüm., ben onun yanık bir sevdalısıyım.

Birden bire başlıyan bir davul sesi, bütün sahayı dolduran esirleri birbirine karıştırdı. Her biri, ellerindeki kazmaları, tokmakları, kürekleri atarak, yemek davulunun sesine doğru koşmaya başladılar.

Ömer de, sanki, Hamza’dan kaçmak için fırsat bekliyormuş gibi bir kelime söylemeden sür’atle bu kafileye karışarak kaybolup gitti.

Hamza’nın: Dur gitme Ömer! diye bağıran sesi, esirlerin uğultulu gürültüleri arasında, denize düşen bir damla gibi iz bırakmadan yok oldu.

Bir anda bütün saha boşalmış, Hamza çölde tek başına kalmıştı. sh: 83-94

**

—         Asıl akrabalık, ruh arkadaşlığıdır. İnsanın kendi manasını bulduğu kimsenin yakınıdır; sh: 96

**

Fakat şu muhakkak ki Ömer, bu gene adamda, hakikata karşı büyük bir istidad ve iştiyak, ruhunda bariz bir ulviyet görmüştü. Hem Allah Teâlâ Ömer’i kurtarmak için Hamza’nın vücudunu vesile intihab [Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak. ] etmişti. Onun için Ömer kendini esaretten çekip kurtaran bu adamın selâmeti için ölünceye kadar ve elinden gelirse ölümden sonraki hayatta da ne mümkünse yapmaya çalışacak, ona dost ve yardımcı olacaktı. Zaten Yusuf Ömer’e ve daha nice yüzlerce Ömer’lere, dustluk mefhumunu izah ederken, insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıran, bütün yaratılmış olanlara şefkattir; halk Allah’ın ailesidir. Halka en sevgili olan, ailesi için fayda verendir diyerek, bütün mahlûkata teşmil ettiği umumî bir dostluk fikri telkin etmemiş miydi? Ömer şimdiye kadar kime fenalık etmişti ki Hamza’ya bundan bir hisse çıkarabilsin ? sh:97

 

**

Burası, yüz binlerce insanın ruhanî istinadgâhı olan muazzam Menfis mabedi! Ömer Hamza’yı kolundan tutarak çekti :

Şunlara bak Hamza.. Şu zavallılara bak! Ümid ederim ki, sen bunların inandıkları manasızlıkların giriftarı değilsin I

Ateşe, öküze, taşa, güneşe tapan şu yavan fikirlere bak ta onlara acı…

Hamza için putlara tapmaktan vaz geçmek kolaydı. Çünkü bunların düzme ve ibtidaî vâhimelerin [Vehim veren, vesvese veren. ] mahsulü olduğunu zaten biliyordu. Bunlara tapmaktan, kurtulmak bir şey değildi. O, Meryem’e tapıyordu. İşte ondan vaz geçmek muhaldi.[ imkânsız; olması mümkün olmayan]

Ömer, Hamza’nın cevab vermek istemediğini görerek tekrar sözüne devam etti :

Ey, İzislere, Üzirislere, Pahtlara, Hapilere, daha yüzlerce mabudlara baş koyan insan!

Nedir bu senin dar düşüncen, köhne fikrin ?

İnsan kendi hizmetkârına, kendi muhayyelesinin icad ettiği şeylere tapar mı ?

O insan ki, mahlukat içinde en kıymetli eser, hakikatin sırrı, hikmetlerin muammasıdır, başlı başına bir âlem, uzvî, hissî ve manevî tezahürlerile bir kâinata bedeledir, nasıl olur da, kendi hayalinin doğurduğu maymunlara bile tapacak kadar küçülür?

Tapacaksan kendi aslına tap, secde edeceksen ona secde et! Çünkü insan ancak aslına, hakikata taptığı zaman, insanlığın manasını iktisab etmiş olur.

Aslına tap, aslının önünde secdeye var!

İşte bu secde, ne tazîm ne de ümid veya korkudandır. Belki aşkın heybet ve istilasındandır ki, baş, ihtiyarsız olarak yere düşer; bu yere kapanışında zemini bile yüksek bulur ve tapmak için daha, daha alçamak, daha yok olmak, kendini unutmak ister.

İşte aczin şiddeti içinde eğilen bu baş, manada yükselir ; zaten onun aşkıyla kendini alçaltan her şey yükselir, kıymet ve mana kazanır.

Öleceğini düşünerek yaşamak, kalb istirahatı, kalb zevki verir; fakat ölmüş gibi yaşamak, zevkin, istirahatın kendisidir. İşte, Mabudu bilerek ve görerek tapan, ve onun için yere kapanan baş ta, kendinden ölmüş, hakikî istirahata ve rahata kavuşmuştur.

Ömer, tekrar ibadet edenlere sözünü çevirdi.

Kalkın ey zavallılar!

Boş yere yerlere kapanmayın. Bu mabudlar sizden de âciz, sizden de kudretsizdir. Tapılacak, bilinecek, görülecek hep hep kendi hakikatindir. O, her mevcudun canı, her mahlûkun çıktığı ve kavuştuğu noktadır.

İşiten, gören, tasarruf ve tedebbür [Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. * Arkasını dönmek. ] eden sade o dur. Kâinatı tedvir eden buyruk, onun işaretinden ibarettir. Onun azameti, Ölçüye, hesaba gelmeyen büyüklüğü, gözlere perde, onu görmeye muhkem hail olmuştur.

Bu hakikat ki sizi ve beni ve bütün mükevvenatı, içinden dışından sarmış, azametine müstağrak etmiştir, işte bu nihayetsiz büyüklük, onu gözlerden gizleyen perde olmuştur. Onu görmek isterseniz, aşkla başınızı yere koyun. Onu görmek için, gene onun aşkı nurundan gözlerinize fer, gönlünüze cevher isteyin. Suzişiniz beşeriyetin ari olan gömleğini yaksın, sizi asıl insanlığınıza kavuştursun. sh: 99-101

**

Dünyaya üryan gelen insan, hakikatına da her şeyinden soyunduğu vakit varabilir.

Sh: 101

**

Gene hekim, bu düşüne« lerin tevlid ettiği bir feveranla :

—         Ömer, senin dünyada mislin yok, ne hoş, ne güzel bir adamsın sen,.. Dedi.

—         Sus, sus Hamza.. Misilsiz olan, yalnız Allah Teâlâ’dır. Beni yaratan, benim gibi nicelerini yaratmaya muktedirdir.

Hamza, bil ki Yaradan’ın, sahranın kumlarından çok Ömerleri vardır. .

Hem benim nemi methetmek istiyorsun ?

Eğer şekil ve simamı methetmek istiyorsan, bu taravet,[ Tazelik. Körpelik. ] en çok ölünceye kadar sürer. Eğer sözlerimi methediyorsan, ölüm gelince bu da kalmaz. Fakat, bende Allah’ımın aşkını görüp onu methetmek istiyorsan, şehade tinde sadıksın; çünkü onun letafet ve taravetine halel gelmez, hiç bir suretle ona zeval ve kesafet yoktur; Çünkü o, odur.

—         Vaz geçtim, vaz geçtim seni methetmiyorum. Gece oluyor biz hâlâ yollardayız, onu düşünelim. Sh: 103

**

Ömer, Nil boyu nekadar güzeldi değil mi ?

Herkesin ölümden sonra aradığı cennet, sanki onlardı.

Hayır Hamza hayır, ben sana cenneti iki kelime ile söyleyeyim: Cennet, gönül zevkidir. Bu zevke kavuşmuş olanlar, her yerde, her zaman cennettedirler. Cenneti bulmak için ölmeye hacet yok! Esasen onu burada bulamamış olanlar, öldükten sonra da bulamazlar.

Beni korkutuyorsun Ömer…

Hakikata müteallik sözler korkunç olamaz dostum.. her ne kadar düşündürücü iseler de, ümid ve tesellisi de içindedir. Hakikattan korkma Hamza, zira yegâne fenalık görmeyeceğin dostun, hakikattir.

Korkulacak şey nedir, bilir misin?

Hakikati bilmemek ve yalnız cismin muktezasının zebunu olmaktır.

sh: 105

**

Gülme Hamza.. bu kara cehalet, insanların hemen her sınıfında türlü türlü şekillerde tezahür eder.

Bu küçük misali, hayatın her safhasına tatbik edebiliriz.

Meselâ, kendi gayesinin hakikattan uzak olan mahdud çemberi içine takılıp kalan her hangi medenî bir şehirlinin bunlardan mana itibarile ne farkı vardır ?

Biri ibtidaî cehalet, diğeri medenî cehalet. Fakat netice aynı.

Hattâ öyle akıllı geçinen kimseler vardır ki, onlara hakikatin parlak yüzünü ne kadar göstersen, ne kadar anlatsan, arlar gibi dururlar, fakat ne görür, ne de anlarlar. Belki, görüşlerinin kısalığından, en şaşaalı bedahati [Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.] bile tekzibe kalkışırlar. Fakat sen bunları mazur bil Hamza!..

Zira kişi, cahili olduğu şeyin münkiri olmakla beraber, hakikati işitmek ve anlamak ta bir istidat meselesidir. Ruhları küçük olanlar kendileri büyük te olsalar bir şey anlayamazlar.

İzah et Ömer!

Yani demek istiyorum ki hayvanlık derecesinde olan kimselerin hisleri ve idrakleri kendilerine mahsus dairenin dışarısına çıkamaz. Bunlar hayvaniyet hududunda ilerisini görmeye muktedir olamazlar. Binaenaleyh, havas ve idrakleri mahsusat basamağından yukarı çıkmadığı için kalbleri cehil karanlığı ve şuursuzluk damgasile mühürlenmiştir de ondan…

Çalış Hamza, her iki dünya için de çalış., cemiyetin ve ailenin saadetine çalışmak ta ibadettir. Çalış Hamza, zira insanın kıymeti, çalışmanın derecesiyle mütenasibdir. Bak ben meselâ memleketin en çok iş yapan tacirlerinden biriydim ; fakat bu sayım hiç te kendimi ıslah için olan sayime (çalışmama) ve kalb zevkime mani olmamıştır.  Sonra Yusuf un bir nefes boş vakti yoktur. sh: 106-107

**

Yusuf’un evini uzaktan görmek, Hamza’ya helecan vermişti. Burası bir katlı, üç odadan ibaret küçük bir evdi. Binanın üstünde geniş bir sütun vardı. Hamza’ya bu ev, kendilerinin her biri birer saraya benzeyen kâşaneleri yanında pek mütevazı, pek sade göründü.

Meryem de müphem bir heyecan hissediyordu. Bu aşirete ilk gelişi idi. Belki de bu yabancı muhitte, tanımadığı kimseler arasında sıkılacaktı. Fakat hem Hamza’nın arzusunu yerine getirmek, hem de onunla baş başa kalmamak için bu ziyareti kabule mecbur olmuştu.

Ömer onları kapıda karşıladı. Meryem, bu yanık yüzlü, muntazam beyaz dişli adamın yüzündeki itimad ve kalb rahatı veren manaya bakarak bir az ferahladı. Ömer onları, kırk yıllık bir dost gibi tehassürle [ hasret çekmek, elde edilmesi istenen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek, kalben ve ruhen hissetmek] selâmladı.

—         Hoş geldiniz aziz misafirler… Gözüm yollarda idi. Meğerse sana ne kadar alışmışım Hamza…

Ömer, Meryem’e de Hamza gibi ismile hitab ederek selâmladı. Kızın bir az mütehayyir [Şaşmış, hayrette kalmış. ] ve yadırgayan bakışlarını görünce, yarı ciddî, yarı lâtife İzahat vermeye mecbur oldu :

—         Sanki bu memlekette Meryem’i kim tanımaz ki ben bilmeyeyim ? Hem, yolculuğumuz esnasında Hamza’dan, gündüzleri terane, geceleri ninni yerine hep bu ismi dinledim durdum. Yalnız Meryem bizi bilmez! diye gülümseyerek, yol göstermek için önden yürümeye başladı. Hamza ile Meryem de onu takib ettiler.

Hep beraber, ceylan ve keçi derisiyle döşenmiş uzunca bir dehlizden geçerek, sağda, baheye bakan bir odanın aralık kapısının önünde durdular. Ömer içeri seslendi :

—         Gelelim mi Sidi ? iki kıymetli misafir geldi.

Bu sualin cevabını, içerden bir el filen verdi. Yusuf kapıyı açmış, onları ayakta bekliyordu.

Bir nefeslik bir zaman, Hamza da, Meryem de kapının eşiğinde kaldılar.

Hamza’nın gözleri, Yusuf’un musafaha için kendisine uzattığı ele takılıp kalmıştı. O, bu eli tanıyordu.

—         Ömerin dostları, ocağımızı şereflendirdiniz, buyurun…

Hamza bu sesi de tanıyordu.

Bu el ona, rüyasında ayın koynundaki yıldızı gösteren eldi. Bu ses te “işte sevgilin,, diye o işareti tekid eden sesti.

Hamza ne yanılıyor, ne de evhama kapılıyordu. Yusuf’un eli, o elin kendisi idi. Hamza’nın hükmü o kadar kat’î idi ki, bu hususta ufak bir şüphe ve tereddüd bile geçirmedi. Yalnız onu düşündüren, bu elin sahibine, çölde soramadığı suali hemen sorup soramamak Meryem’in sevgilisi kimdir? Diye Yusuf’un malûmatına müracaat edip etmemekti. Kimsenin bilmediği bu sırrı, onun bildiğinde Hamza şüphe etmiyordu. Sahrada o       semavî hadiseyi işaret eden elin sahibi, mutlaka Meryem’in sevgilisini, Hamza’nın rakibinin kim olduğunu biliyordu. Esasen Ömer de bu rüya hakkında söz söylemeği Yusuf’a bırakmamış mıydı ?

Fakat yazık ki gene adam, kalbini sıkıştıran bu tecessüsü yenmeye mecburdu. Hiç bu kadar sırasız, bu kadar damdan düşme sual sorulur muydu ?

Yusuf cevabiyle Hamza’nın tecessüsünü tatmin edecek olsa bile, daha ilk telâkide böyle bir şeyi sormak pek abes olurdu.

Hamza, Yusuf’un başlı başına bir âlem olan ellerine tekrar baktı. Zaten o geceden beri, bunları asla unutmamış, hayır unutamamış, onlar kendilerini unutturmamışlardı. Bunlar hakikaten, dertleşilecek, söz söylenecek, hitab edilecek birer varlıktılar.

Hamza bu tereddüd ve şaşkınlık anını geçirinceye kadar, Yusuf’un eli musafaha için onu bekledi.

Meryem, Hamza’nın bu duruşunun ve ruhî bir buhran geçirdiğinin farkında olmadı. Zira o da, anlaşılmaz bir saikle sersemlemiş gibi idi.

Hamza Yusuf’la selâmlaştıktan sonra, ancak başını kaldırıp bu asîl çehrede İlâhî bir tuhfe [Hediye, armağan ] gibi çakan manaya, baktı.

Yusuf, Ömer’in bir buçuk aylık arkadaşlığı esnasında her vesile ile andığı Yusuf, demek ki, bir bakışla gönülde mahşerî bir telâş uyandıran, varlığı muzmahil [Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş. ] eden, tefekkürü kabzeden bu harika idi!

Hamza, Ömer’in Yusuf hakkında söylediği sözleri, Yusuf’a nazaran sönük, hatta yavan buldu. Fakat Ömer’in de hakkı vardı. Yusuf, anlatılmaktan balater [Pek yüksek, daha yüksek ] bir mucize idi.

Ömer’in aylardan beri Hamza’ya aşılamaya uğraştığı ilahî mefkure, bu gözlerin bir tek başında hülasa edilmişti.

Yusuf’un geniş omuzlarını ortasında yükselen başı, hilkatin esrariyle yüklüydü. Bakışları, insana bir lâhzada hudutsuz bir vüs’atın kapılarını açarak sonsuz, derin bir âleme götürüyordu. Kaşlarının ortasında, tesbit olmuş bir şimşek remzi gibi, iki münkesir hattan mürekkeb derin bir çizgi vardı. Sanki bu harikulâde çehrenin bütün esrarı bu kati hattâ toplanmış, istediğine esrarını gammazlıyor, istemediğinden de saklıyordu.

Yusuf’un sesi Hamza’nın düşüncelerini tatil etti :

—         Ömer’i ne kadar memnun etmişsiniz. Onun gibi ben de sizi tehassürle bekliyordum.

—         Ziyaretiniz için ne kadar geç kalmış olduduğumu şimdi anlıyorum Sidi. Sizi Mısırda tanımak, benim için yüz kızartıcı bir keyfiyettir. Bu mülâkat senelerce evel de olabilirdi. Geçmiş zamanıma acıyorum..

—         Her şey için merhûn bir vakit vardır ve o şeyin vukuu, bu mukadder zamanın gelmesine bağlıdır. Danenin başak olması, bir muayyen zamanın safahatına tabi olduğu gibi, insan da vaki olacak şeyler vukuu anına kadar böylece, zamanın tekallübatına [Bir halden başka bir hale değişmek. ] maruzdur.

Sonra, geçmiş zamana acımak, onunla mukayyed olmak, vakit ziyamdan başka bir şey değildir. Geçmiş de, gelecek de insanın malı olamaz, ancak yaşanan ânın faydalı geçirmenin çarelerini aramak lâzımdır. Çünkü, geçmiş te, gelecek te, halin içindedir.

Sh: 114-116

**

Ziyarete vesile ve sebeb, sevgidir. Asıl bahane ve vesile, ondan ibarettir. Muhabbeti olanın eli boş olamaz. Zira sevgi, sebebin, vesilenin kendisidir Hamza…

— Fakat bu kılıç, aynı zamanda düşmanlarınıza karşı iyi bir silâh ta olabilir diye düşünmüştüm.

Benim düşmanım yoktur ki Hamza. hem ben hiç silâh taşımam. Çünkü muhafız hakikatta tedbir değil, takdirdir. Maamafih kul tedbir eder Hâlık takdir eder ve ancak olan, onun istediğidir. Farzet ki sahranın bütün kumları düşmanım olmuş, o, istemedikçe, hiç biri bir zarar yapamaz, zira mahlûk, Yaradan’ın bu cihan meydanındaki tasarrufunun bir âletidir. Emri veren Hâlıktır. Bu emri tatbik eden, file getiren âlet de insandır.

Ömer de daha Mısırda iken Hamza’ya böyle söylemişti. Yusuf ise aynı umdeyi çok keskin ve parlak bir talâkatla müdafaa ediyordu.

Yaradan, filiyle, kavliyle, gizli ve aşikâr tasarrufuyla insandan zuhur etmiştir. Binaenaleyh Yaradan’ın gazabı da, ihsanı da, insanlara gene insanlar vasıtasıyla gelir.

İşte insan, Yaradan’ın olan bu tasarrufu kendinden bildiği için cahildir. Halbuki bu tasarruf, onda emanet ve ariyettir. Bir gün olup Yaradan bunu o kimseden alınca ne tasarruf kalır, ne de vücud… İnsan, fiilin, kavlin ve tasarrufun hep Ondan olduğunu bildiği vakit Yaradan’ı bilmiş olur.

Yani, kendi vücudunun hakikatta bir vasıta olduğunu bilen, Yaradan’ın varlığını bilmiş olur. İşte insan bu bilgiyi iktisab etmek için yaratılmıştır.

Sh: 116-117

**

Yusuf gerçi Ebüşşettar kabilesinin reisi idi. Fakat civarda bulunan bütün kabilelerin sevgi noktası idi. Onun mesaisi, umumî ve ahenkdâr, ahlak sağlamlığı üzerine kurulmuş bir hayatın teminine matuftu. Muhitine ihtiraslardan uzak, temiz, örselenmemiş yekpare bir sükûn âlemi tesis etmişti.

Yusuf’un dostluğunun en değerli bir sermaye olduğunu, bütün yakınları tadarak öğrenmişlerdi. Onun sevgisi, kaç kişiyi melûf  [Alışmış, huy edinmiş. ] oldukları fenalıklardan kurtarmış, onun müdahalesi, birbirinin kanma susamış mütehevvirlerin [Hiddet ve kızgınlıkla neticeyi düşünmeden saldıran. ]  ellerinden hançerlerini düşürmüştür. Ondan gelen bir haber, bir selâm birçok kimseleri, doğru yola delâlet eden bir rehber olmuştur. Çürümek üzere olan kalpler, onun sevgisiyle hayat bulmuş, dirilmiştir.

Birbirleriyle döğüşe döğüşe gelenler, bu sulh ve asayiş ocağından, iki candan dost olarak el ele çıkarlardı.

Bundan başka, Yusuf’un malen hayırhâh olduğu kimselerin sayısını da kimse bilmezdi. Yusuf’a babası Malik bin Halim’den büyük bir servet kalmıştı; fakat o, babası gibi debdebeli yaşamaktan hoşlanmadığı için, istediği gibi muhitine yardım ederdi. Malik bin Halim, malî vaziyetinin müsaadesinden istifade ederek oğlu için her taraftan hocalar getirterek tahsiline ehemmiyet vermiş ve bu bilgisini takviye etmesi için onu, uzun seneler komşu memleketlere göndermiştir.

Yusuf daha pek gene yaşında iken, beyaz sakallı adamlar ondan akıl danışmaya gelirlerdi. Hatta Kocalarından biri: Sen mi benim hocamsın, yoksa ben mi seninin hocanım aklım ermiyor, derdi. Malik bin Halim mağrur ve ağır başlı bir adamdı, fakat o da gene oğlunun hayranı olmaktan ve için için onu takdir etmekten kendini kurtarmazdı.

Babasının ölümünden sonra Yusuf aşirete reis olmuş, fakat hayatını daha sadeleştirmiş, daha basit şeraite bağlamıştı. Civar aşiretlerin reisleri muntazam günlerde Yusuf’un evinde toplanırlar, kabilelerinin ticarî, ictimaî, bilhassa ahlâkî ve edebî cereyanları hak- kındaki müzakerelerden «onrn, hükümdara bu nıüzakerelerin hülâsasını bildirmek için içlerinden birini gönderirlerdi.

Yusuf’un aşireti, bilhassa şiir ve fesahatta çok ilerlemişti. Yusuf nazariyatcı değildi. Takrir ve telkin ettiği esasları, daima canlı misallerle izah eder, bilhassa şahsında tatbik ve filen tahkik etmemiş olduğu umdeleri kimseye tavsiye etmezdi.

Ebüşşettar aşireti, Hayrenin kalbiydi. Bu aşirette, Yusuf2u müteaddid seyahatleri esnasında takib etmiş yabancıların sayısı da mühim bir yekûn teşkil ederdi. Bunlardan biri, Yesribli Halil’di. Yusuf’u takib etmek için anasının babasının, hatta Yusuf’un mümanaatını [engel olmak. ]  kırarak, Yesrib’den kalkan kervana gizlice iltihak etmiş, o zamandan beri Hayre’de yerleşip kalmıştı. Halil, lâübali tavırlı, sözlerini düşünmeden söyleyen temiz yürekli bir adamdı. Konuşurken kavga eder gibi bağırması, zorba ve teklifsiz halleri, hoşa giden hususiyetlerindendi. Yusuf’la ekseriya pencereden konuşur, sözünü daima telâşlı ve yüksek sesle söylerdi. Hemen bütün üzüntüsünü, çok sevdiği karısı ile, üç çocuğunun hastalıkları teşkil ederdi.

Yusuf, zevcesi Ummül Bedr, kölesi Mahbub ve Mahbubun karısı Sude ile otururdu. Yusuf’un, Billi diye çağırdığı zevcesi Ummül Bedr, aynı zamanda akrabası idi. Yusuf, bu saf ve güler yüzlü ve çocuk ruhlu kadınla, çocukluk refakatinin merbı tiyeti, temiz kalbinin durgun ve teressübsüz [Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek. ] safiyeti için evlenmişti. Ummül Bedr güzeldi de.. Fakat Yusuf kendi taşkın aşkının cevabını bu sade ruhta bulamayacağını bildiği için zevcesini olduğu gibi kabul etmiş, onun için Ümmül Bedr daima kaygusuz, neşeli ve telâşsız bir ömürle mesud olmuştur.

Yusuf’la aynı çatı altında yaşayanlardan biri de Mahbub’dur. Bu gene adama kim, köle, derse Yusuf’un canı sıkılır, o yüz kere azadlıdır, derdi. Yusuf ona arazi ve ev bağışlayarak azad etmiş ve evlendirmişti. Fakat Mabbub, Yusuf’un yanında kalmayı azadlığa ihtiyar ederek karısıyla beraber bu çatının altında yerleşmişti. Mahbub, küçük bir çocuğun anasına karşı mecbul [Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan ] olduğu zaaflarla Yusufa düşkündü.

Gerçi Mahbub da bir insandı, fakat masum va müşfik mizacı, dost, dürüst, namuskâr hareketleri, onu şayanı hayret bir itimadın sahibi etmişti. Her muhite intibak eder, kimseyi fena bilmez, dost, düşman diye iki ayrı mefhum tanımazdı. Onun, hakikatta Yusuf’tan başka arzusu, ondan başka vücudu yoktu.

Gece gündüz onun arzularına karşı uyanık ve fevkalbeşer bir hassasiyetle nigehbandı.[ Gözcü, gözetici, bekçi.]

Mahbubun yegâne zaafı, gezmek, eğlenmek, bilmediği yerleri görmekti. Her eğlence meclisine Yusuf onu gönderir, bir şenlik, bir düğün ihtimali konuşulurken “Mahbubu da unutmayın !„ derdi.

Mahbubun karısı Sude, Ömer’in kızıdır. Yusuf bu kızdaki İnsanî hislerin şayanı hayret tekâmülünü takdir ettiği için onu çok sevdiği Mahbub’la evlendirmişti.

Fakat Sude de bu fazileti Yusuf’un terbiyesinden bulmuş, onun telkin ettiği, mahlûkata şefkat düsturunu kendi kabiliyetiyle karıştırarak, mükemmel bir insan numunesi olarak meydana gelmişti.

Sude Yusuf’tan ne öğrendiyse, onu eksiksiz olarak tatbik ederdi. Hastalara, çocuklara, garib ve muhtaçlara, hasılı kendinden yardım ve şefkat isteyen her mahlûka, gaibane bir vecd ile atılır, kudretini son damlasına kadar harcardı.

Sude, kimseden minnet ve karşılık beklemez, ondan yardım ve iyilik görenler, asla minnet ve şükran yükleriyle mahcub olup ezilmezlerdi.

Sude, sanki dünyaya Allah Teâlâ’nın rahmet ve rikkatinden gönderilmiş bir mahlûktu. Kalbi, bu cihanın bütün ıztırabını ve feryadlarını içine almak isterdi. Aleme bir muamma olan gönlü Yusufun ayaklan uçundaydı., zira Sude Yusufu, kendini bile dehşete veren yenilmez bir aşkla sever, fakat bu sevdasını, âlemden sakladığı kadar Yusuftanda gizlerdi. Sude gönlünü ve aşkını da başkalarının sinelerinde yaşatırdı.

Ömer’in kızı Sude, işte böyle, hislerine hükmedebilen feragat ve fedakârlık timsali bir kadındı.

Yusuf’un dostluğu ve sevgisi halkasında, daha nice Sudeler, Ömerler, Mahbublar vardı ki, o, her birini bir fazilet ve ahlâk abidesi olarak işlemiş, yetiştirmiş, hilkatin sinesine birer şaheser olarak hediye etmişti. Bunların her biri, kıymette, fazilet ve kemalde, yüzlerce insana bedel kimselerdi.

Bakış, insana bilmediğini öğretir, bildiklerini de unuttururmuş. Meryem de yeni bir şey öğrenmiş ve pek çok şeyler unutmuştu. Belki de bu unutulanlar kafilesinde, bizzat kendi de vardı. sh: 123-127

**

Ebüşşettar aşiretini ziyaretlerini takip eden gece ve gün, Meryem hep Yusuf’un gözleriyle karşı karşıya yaşadı. Bu gözler, Meryem’in ilk defa tesadüf ettiği, bakmasını bilen ve baktığı yeri yakan gözlerdi. Aynı zamanda onların manasında, unsurî zaaflara hükmedebilen şedit bir irade vardı..

Gene kız gördüğü andan beri bir lâhza karşısından eksilmeyen bu bakışlardan korkarak gözlerini yumuyor, fakat gözleri kapalı iken Yusuf’un gözlerini daha sarahatle görüyordu. Meryem ne yaptıysa bu bakışların tesirinden kurtulamadı.

Yusuf’un “aşiretimize bu ilk gelişiniz değil mi Meryem ? „ derken, bakışlarının kendi gözlerine bir an değip kaçan ateşi, hâlâ gönlünde, hâlâ değdiği yerde müstakardı.

Bakış, insana bilmediğini öğretir, bildiklerini de unuttururmuş. Meryem de yeni bir şey öğrenmiş ve pek çok şeyler unutmuştu. Belki de bu unutulanlar kafilesinde, bizzat kendi de vardı.

Meryem yeni bir şey öğrenmişti, bu muhakkaktı. Fakat öğrendiği şeyin mahiyetini bilmiyordu.

Gene kız o gece ağladı. Fakat o, bu gözyaşlarının da mahiyetinden habersizdi.

Ebüşşettar aşiretini ilk ziyareti, başka ziyaretler takibe başladı. Hamza hemen her gün ve yahut gece, bir fırsat bulup Yusuf’a gidiyor, ekseriya Meryem’e de beraber gelmesini teklif ediyor, o da bu teklifleri itirazsız kabul ediyordu.

Yusuf’la buluştuktan sonra Hamza ile Meryem’in müşterek hayatlarının soğukluğu da bir cihetten tadil olmuş, gene adam, sevdiği fakat konuşmak fırsatını bile bulamadığı bu kızla şimdi Yusuf’tan, onun sözlerinden, muhitinden uzun uzun konuşabiliyordu. Artık eskisi gibi karşı karşıya somurtup oturmuyorlar, birbirlerine söyleyecek söz buluyorlardı. Hamza bu suretle, Meryem’in kendinden vahşetini bir zaman için unutuyor, sevgilisiyle hiç olmazsa bir tek noktada, mutabık olduğu için seviniyor, kendisine bu fırsatı kazandıran Yusuf’ta ayrıca minnet duyuyordu. Yusuf’un namı ve yâdı, Meryem’le Hamza’nın anlaştıkları ve his müşareketi buldukları tek nokta idi. Esasen Yusuf’un hayat felsefesi, tek mabuda iman telakkisi, ve mükevvenattaki bütün keserata  [çokluk, sıklık. ] rağmen onun tek vücud iddiası, kimseye gücenmeyen ve kimseyi gücendirmeyen siyaseti, şimdiye kadar başıboş ve tabiî iktizalarının zebunu olarak yaşamış genç hekime, hayata daha müsaid, daha nikbin [iyimser, her. şeyin güzel tarafını gören ] bir adeseden [Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı. ] bakmak ilminin halavetini bahşetmişti.

Artık Hamza, kendisini çekemeyenlere kızmıyor, medih ve sitayiş tufanında da kalsa, bu mutasalliflerin dudaklarını bir korkunun veya bir ümidin tahrik ettiğini biliyordu.

Halbuki o şimdi, yardım için elini uzattığı her vücuda daha hasbî daha müşfik olarak muavenet ediyor, başlıca zevki olan halkın şükran sadaları bile onu gurur sarhoşluğuna atmıyordu.

Hasılı, Yusuf’un varlığı, mihengine vuruldukça, kalp olduğu meydana çıkan evsafından sıyrılarak, gittikçe hududu genişleyen vicdanî bir zevkin müsbet inkişaflarına kendini bırakmaya çalışıyordu… Hamza’yı, hakikati bu kadarcık görmedi bile, manevî bir şahsiyete, yeni ve bambaşka bir hüviyete doğru çekmekte idi. Fakat o henüz kendini hakikatin vüs’atına [genişliğine] terk etmekten çok uzak… Zira aşılacak manialar pek çok., bunu kendi de biliyordu. Öyle ya gözdeki bir damla nem, rüyete mani olduktan sonra, neden Meryem’in aşkı tufanı, bu manialardan büyüğünü teşkil etmesin. Ne olur Hamza bir gün cesaret etse de, çöldeki rüyasını, o kâbusu da Yusuf’a anlatabilseydi… Fakat söz bu noktaya gelince, bir türlü dili varıp soramıyordu. Nitekim gene saraydan çıktıktan sonra sırf bu suali sorabilmek için, Meryem’e haber vermeden Yusuf’un evine geldi. Fakat her vakit ki gibi ondan çok mühim ve kıymetli şeyler konuştular.

Hamza hâlâ Ömer’in Mısırda çektiği sıkıntıları unutamıyor, her fırsatta, Firavunun esirlere yaptığı zulümden bahsediyordu. Gene:

Ne olurdu herkes iyi olsaydı… Benim fenalığa ve fena insanlara asla tahammülüm yok Yusuf dedi.

 — Yanılıyorsun Hamza.. dünyada fena yoktur. Hattâ ne tam iyilik, ne de  tam fenalık yoktur. Sana, fena olan bir şey  başkasına iyi olabilir; keza, başkasına  fena olan bir şey de sana iyi olabilir. .Meselâ testinin kırılması senin için değildir; fakat testiciye  iyidir. Sen teessüf ederken o bir testi daha satacağım  düşünerek memnun olur.

Ömer’in ve Ömer gibi esirlerin taş kırmaları, toprak kazmaları, kendileri için müşkül ve nâhoştur; fakat tasavvur ettiği abideyi başarmak isteyen Firavunun memnuniyetini mucibdir.

Şunu da düşünmeli ki cefalar ve zahmet1er  ıztırab: elemler, ruhî terbiyenin âmilleridir, Pek çok kimse tekâmülü, çektikleri meşakkatlere borçludurlar.  İyilik yapmak için yaratılmış bir kimse, nasıl fenalık yapamaz ve fenalıktan hoşlanmazsa, iyiliğin zıddı olan, yani fenalık denen şeyi işlemek için yaratılmış kimse de, iyilik yapmaktan aynı suretle tevahhuş, eder.

Sakın fena zannettiğin kimse1erden nefret etme. Sana düşen onlara benzememeye çalışmaktır, nefret değil.

Nasıl nefret edebilirsin ki, iyi, kötü herkes aynı Hâlik tarafından bir vazife ile memur olarak yaratılmıştır. Zira hilkat saltanatı, bütün bu zıdların çarpışmasıyla tezahür etmektedir. Dünya hayatı için iyilik nasıl lâzımsa, kötülük te öylece lâzımdır.

Dünya insan vücuduna benzer. İnsan vücudunda lüzumsuz ve manasız bir şey var mıdır? Süfli kısımlarından, ulvî kısımlara kadar her bir uzuv birer vazife ile mükelleftir. Kalb, dimağ, ciğerler, göz, ağız, kulak nasıl lâzımsa, necaset taşıyan bağırsaklar da öylece lâzımdır. Saçlarını okşadığın, dudaklarını öptüğün güzelin de böyle kirli ve süflî uzuvları vardır. Bunlara rağmen bütün varlığıyla sever ve taziz edersin. O bağırsağı, kirlidir diye çıkarıp atabilir misin ?

Bu böyle olduğu gibi, dünyada da fena görünen insanları hor ve zaid görmememiz icab eder. Zira onlar da, dünya bünyesinin intizamı için yaratılmış birer uzuvdur.

Düşün ki insanlar bile her vücuda getirdikleri şeyi bir ihtiyacı karşılamak zımınında, [iç taraf; maksat, gaye; açıktan söylenmeyip dolayısıyla anlatılan. ] bir sebeb ve bir kasd ile yaparlar. Meselâ şu karşıdaki şamdan, geceleri aydınlatan muma bir mevzidir. Şu rahle, üstünde kitapların ve ufak tefek eşyanın durmasına mahsustur. Testi, minder, hâsılı kullanılan, giyilen her şeyin vücuda getirilmesinde bir gaye ve bir maksad gözetilmiştir. O halde, her şeyden mükemmel olan bu dünyayı da, insan aklından çok büyük olan bir aklın icad ettiğinde şüphe olur mu ? İşte bu büyük akıl, Allah Teâlâ’dır. O halde, bu akıl yakıcı azameti icad eden bu büyük aklın her hangi bir yaptığını ve icad ettiğini abes görmek reva mıdır?

İşte bu anlaşılınca mahlûkat ve masnuatın [sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar. ] en küçüğünden en büyüğüne kadar hiç birinin sebebsiz ve zâid olarak icad olmadığında şüphe etmemek icab eder. Şunu da bil ki hiç bir şey yoktur ki senin için bir nimet hâzinesi olmasın, fakat senin onu kullanmak hususunda gösterdiğin dirayet veya dirayetsizlik, onu sana  faydalı veya zararlı eyler.

Nasıl ki işte Ömer’in, esaret hayatında çektiği zorlukları sahurla karşılaması, şikayet yerine zevkle tahammül etmesi… yani dediğim gibi bu cefayı kullanmak hususunda gösterdiği dirayet, ona, fenalık zannedilen bu esareti bir nimet hâzinesi eylemiştir. Bunun şahidi de sensin !

Sırası gelmişken söyleyeyim. Bir gün şair Ebufettah, şiir hakkında bazı garib mütalealarda bulunuyordu. Ona :

— Sence şiir nedir ? diye sordum.

Tabiatın güzelliklerine aid tahassüsat [Duygulanmalar, hislenmeler ] ve tecemmülat [Eşya, levâzım. Tetümmat. ] ne varsa, bunları yazmak ve söylemektir, dedi.

Peki, dedim. Sade bunlar mı şiirdir? Ya çirkinlikler, kederler, hüzünler, sefalet ve ıstıraplardan bahsetmek şiir değil midir ?

Onlar acı kısımlardır, dedi.

Acaib ! Bunları o güzelliklerden tefrik mi ediyorsun? Yalnız güzelliklerden bahsetmek şiir demek değildir; öteki kısım da zevktir, o da güzelliktir.

EbuFettâh  belki do sözlerimin manasını kavrayamadığı için cevab vermedi.

Demek inliyorum kl, mükevvenatta olan acı tatlı her şey, Mutlak güzelliğin bir parçası olmak itibariyle güzel ve iyidir. Esasen her şeyden güzel yaratılan bu cihan, bütün bu zıtların ittihadıyla güzelleşmiştir. Çok sevdiğin bir kadının kolunu, gerdanını sana kesilmiş olarak getirseler, sevip okşayamaz, korkar kaçarsın.. İşte, kolda, ve gerdanda süfliyete müteallik bir şey yok., sevsen, okşasan a…

Halbuki insan da, cihan da, kül [ bütün] olarak güzeldir. Her ikisini de parçalara ayırmak, onları manasından ve kıymetinden uzaklaştırmak demektir. Velevki intihab [Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak. ] ettiğin, güzel kısımlar da olsa, gene bu böyledir. Görmüyor musun, vücudun zinde olarak kıyanı ve hayatı da, dört zıt unsurun uzlaşmasından, bir arara gelmesinden hasıl olmuştur. Su ateşe, ateş havaya, hava toprağa zıd iken, nasıl da aynı gayeye hizmet etmek hususunda iştirak ediyorlar ?

Bunlar cemad iken bu ittihadı hasıl edip vücudun hayatdar [canlı] olmasına çalıştıkları halde, insanın, hislerinde ve kanaatkarında aynı birliği bulmaması yazık değil midir ?

Her şey iyidir ; her şey güzeldir; zira her şey Mutlak güzelliğin bir parçasıdır.

Bir adedi, diğer adedlerde nasıl sereyan ediyor ve hiç bir aded vahidsiz [başlıbaşına] kalmıyorsa, sen de her nereye teveccüh etsen, vicdanî bir zevk ile görürsün ki, yaradan türlü türlü varlıklar icad etmiş ve muhtelif cisim ve şekillerde bir nevi gölge ve hayal göstermiştir. Halbuki bütün bu varlıkların, şekil ve cisimlerin hareli et ve tasarrufatı, Yaradan’ın buyruğu elinde olup, kendi, perde ardında gizlenmiştir.

Sen ve ben bu müteferrik varlıklarda matlub olan birliğin ruhunu görmeliyiz. Bu kadar ihtilâflar, keşmekeşlerden matlub, o birliğin yüzünü bu müteferrik varlıkların vücudları gölgesinde itirazsız seyretmektir. İşte bilgi bu dur, anlayış bu dur maksud budur, senden aranılan da budur Hamza.

Bunun için insanın, her nerede olursa olsun, Yaradan’ın kendisiyle beraber bulunduğunu bilmesi lâzımdır. Bunu bilince de her yerde onu görmesi ve ondan başka bir şey ihtiyar ve taleb etmemesi icab eder. Kendinin ve bütün müteferrik varlıkların bir gölge ve hayal olduğunu bilen ve bu bilgiyi kendine mal eden kimse, kemalini bulmuş ve kendini bilmiş bir insandır.

Fakat Hamza, ne olsa insanın acı ile tatlıyı, bir iğne batışının zahmı ile nüvâzişin [ "Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir. ] lezzetini tefrik etmeyecek surette bu birliğe müstağrak olması müşkül oluyor. Bunu yapabilmek için insandan yükselmiş, insanlığın fevkine çıkmış, beşerî ahkâmdan kurtulmuş olmak lâzımdır. Fakat asıl hayat ta bunu yapabilmek, bu itilaya [Yükselme, yücelme:] yükselebilmektir Hamza…sh: 128-134

**

Aşk, ebedî sanatkâr!

Ancak ona zeval yok. Her şeyin terkibi ondan, her şeyin mayesi o, her şey onun huruşundan kopmuş, her mevcudun canı, varlığı, manası, ibtida ve intiham o… Arz parçalansa, onu istihlaf [Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek. ] edecek yüzlerce seyyare, bu aşktan zuhur emrini bekler. O olduktan sonra Ademle Havva’nın kıssası hiç te bitmez, tekerrür eder durur. Her şeyin bir nihayeti vardır, onun asla.

Meryem ağlamak istiyordu. Fakat onun sevdasına karşı göz yaşı ne olabilirdi?

Bulutlardan nem kapmak, denizlerden bir damla çalmak gibi bir şey… Gene kızın bütün mesameleri birer göz olsa ve her birinden binlerce yaş dökülse, gene bu aşkı ifade ve izah edemez, gönlünü saran bu ateşin bir zerresini söndüremezdi. Ne göz yaşı ne feryad, hiç, kiç [arka bölümde olan ] bir tezahür, kabına sığmayan bu şahlanmış kuvvete bir ifade, bir remiz olamazdı. Aşkı aşktan başka hiç, amma hiç tarif eden yoktur. Ömer’in, “Yusuf’u bilmek için Yusuf olmalıdır „ dediği gibi, aşkı söylemek, aşkı anlamak ve anlatmak için de aşk olmalıdır. Bir şeyin hakikati olmayınca o şey, hakkiyle nasıl bilinebilir?

sh: 137

**

Gene kızın bütün varlığını yakan bu gizli aşktan henüz kimsenin haberi yoktu; gönlündeki kıyameti, hayretengiz bir tuğyanla taşıp kabaran bu sevdayı muhakkak ki yalnız ve yanlız Yusuf biliyordu, bu gönül kıyametini koparanın ondan haberi olmaması kabil miydi ? Onun aşkı ocağından sıçrayan bir ateş bu gönlü tutuşturmuştu.

Meryem, aşkı kuvvet ile Yusuf’un kendi hakkındaki hislerini tecessüs ediyor ve kanaatlerinde aldanmadığını görüyordu, çünkü bunları, aldanmayan aşkı teyid ediyordu.

“Beşçeri» anasırın muhkem bendinden çekip kurtaran, onu ufuksuz dünya, hudutsuz cihana ulaştıran aşktır. Yalnız, yalnız odur. Akılla öğrenilebilen bütün kisbî ilimler, aşk ilminin mebadis’ıne [Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler. ] bile varamaz. Bir ilim ki dünyanın kışrından [Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan. ] tecavüz etmez, o ilmin cehilden farkı yoktur. Aklın bildiği ve bildirdiği ilimler anasır hududundan ileri geçemez, çünkü yanar. Halbuki aşkın talim ettiği ilimde, mütenahiyet [sonu belli olan, sınırlı. ] ve kıyasat [Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan. ] kokusu yoktur, zira aşk hakîler [toprak] gibi zemin üzre seyr etmez ki ona arıza ve hudud tasavvur olsun! O, taalluk ettiği vücudu da kendine benzetir; kendi gibi İlahî ve lâyemût [ölümsüz] eyler…,,

sh. 138

**

Meryem’in Yusuf’la eriyen varlığı, muti ve teslimiyetkâr bir kabiliyetle yumuşayan hisleri, ondan uzaklaşınca birdenbire soğuyor, katılaşıyor, adeta donuyordu. İnkişaf etmek için güneşin doğmasını bekleyen bir nüvenin iştiyakı gibi, gene kız, ne zamandan beri bu aşkı bekliyor, bu aşk için yaşamıyor mıydı ?

Bu iştiyak, onu bulamamasının verdiği hırçınlık, cemiyetten de şedid bir aksülamelle kaçmasına, teferrüd etmesine sebeb oluyordu. Yusuf’tan başka Meryem için kim olabilirdi? Onu ilk gördüğü günden beri, bu aşkın önüne geçilemeyen incizabına doğru, baş döndürücu bir süratle ilerliyordu. Zaten Yusuf la bir mecliste: aşk yolu, gönül yoludur, bu yolda giden yolcu sensin. Bu gitmekten maksat da kendini bulmak ona kavuşmaktır, dememiş miydi ?

Meryem de berkî  [Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet. * Ahmak olmak. ] bir süratle sağını solunu görmeden gönlü yolunu geçiyor ve Yusuf’a gidiyordu. Onun başka türlü kendini bulmasına imkân var mıydı ?

Yusuf’un aşkında bütün mükevvenatın hülâsasını bulmak için koşuyor, koşuyordu. Meryem artık hiç bir kayıtla mükellef değildi. Zira varlığını saran bu ateş, onun Yusuf’tan başka herkese kapalı olan kalbinden maada [başka] her şeyi yakıp kül etmişti.

Sh: 140

**

—         Meryem, Yusuf bize niçin bu kadar seyrek geliyor ?

—         Bilmem ki Hamza…

—         Bu akşam amcam gelecek, eğer erken giderse Yusuf’a gidelim.

—         Niçin cevap vermiyorsun; bir işin mi var ?

Ben kendi hesabıma onu göremeyince büyük bir eksiklik duyuyorum. Şimdiye kadar onun icazkâr nefesi iden nasıl da uzak yaşamışım ?

—         Peki Hamza gidelim.

Hamza Yusuf’u görmeyince büyük bir eksiklik hissettiğini söylüyordu. Meryem ne desin, o ne söylesin ?

Gene kız Hamza’ya hislerini nasıl izah edebilirdi ?

Neden Hamza Yusuf hakkındaki hislerini Meryem’e söylemiş te, o kendi hislerini Hamza’dan saklıyordu?

Gerçi Meryem masumdu; çünkü aşkla ismetlenmişti. [günahsızlık, günahsız oluş, mâsumiyet, günahı olmamak. ] Meryem Yusuf’tan Hamza’yı telaşa ve şüpheye düşürecek hiç bir şey istiyemezdi.  bu aşk temiz, tertemizdi, fakat gene kız hislerinden Hamza’ya bahsetse, o bu aşktaki büyüklüğü, şüphe yok ki anlayamayacaktı. İşte bunun için mümkün olduğu kadar Hamza’nın kendi hislerine aşina olmaması lâzımdı.

Meryem’e bu dakikaya kadar, Yusuf’la aralarında maddî bir irtibatın tahakkuku, bir fikir halinde bile gelmemişti. O Yusuf’tan ne istiyordu?

İşte ilk defa düşündüğü, fakat cevabını bulamadığı bir sual ! Bostanların etrafını, her geçenin içeriye atlamaması için çalı çırpıdan çitlerle örerler. Aşkın etrafı da, işte bu gibi ibtidaî mülâhaza dikenlerde çevrilmiştir; taki oraya girmek müşkül ve can yakıcı düşünceler ve korkularla haillenmiş [perde, mânia, iki şey arasını ayıran. ] olsun diye… Fakat Meryem, ker kes gibi ne böyle bir çitten atlamış, ne de eteğini çeken bir dikene tesadüf etmişti.. O, ilk solukta kendini aşkın mutlak ve arızasız mihrakında bulmuştu. Oraya nasıl ve nelerden aşarak girmişti?

Burasını kendi de bilmiyordu. Bildiği bir şey varsa, o da, her kesi içeri girmeye bırakmayan bu çitlerin, onu bir daha dışarıya bırakmayacak gibi etrafını örmüş olması idi.

işte Meryem aşkı farkında, olmayarak Hamza’dan gizlemişti ve daima da gizleyecekti. Gerçi onun Hamza’ya karşı bir gönül borcu, mükellef olduğu bir sadakat vadi yoktu; bu izdivaç oyununda her ikisi de kayıtsızdılar. Fakat ne de olsa gene kız bu temiz ve fedakâr adamın aşkına hürmet etmeyi vicdanî bir emir telakki ediyordu.

Babası erken gittiği için Meryem sevinmişti; bu neş’esini uzun zaman muhafaza etti. Yusuf’a giderken yolda Hamza ile mutaddan [her zamankinden]  fazla konuştular. Gene adam bu beklenmeyen sıcaklık karşısında mes’uddu. Sık sık ziyaretlerle etrafın dikkatini çekmemek için aşirete ekseri yaya gidiyorlardı.

Yusuf’un odasında Meryem her zamanki yerine, şamdanın durduğu rahlenin yanına oturdu. Ummül Bedir’le Sude de onun yanına oturarak üç kadın konuşmaya başladılar.

Ummül Bedr Meryem’i çok seviyordu. O da bu sevimli kadının her halini, uysal ve çocuk safvetiyle dolu tabiî hâreketinin her safhasını benimsemişti. Sude’ye gelince, bu hisli, fakat duygularına hâkim kadınla anlaşmaları daha derin, daha şumullü idi. Sude Meryem’i şuurla seviyor, Meryem onu anlayarak takdir ediyordu. Esasen dedikodu bilmeyen Meryem, bu her biri bir fazilet örneği olan insanların içinde büsbütün muhitin bigânesi olmuştu. Meryem bu gece konuşmaktan ziyade Yusuf’la Hamza’nın hararetle devam ettikleri sözleri kaçırmamak istiyordu. Onun için Ummül Bedr’in masum başının omuzuna doğru kayarak uyumaya hazırlanmasıyla adeta sevindi.

Yusuf’la Hamza hep konuşuyorlardı. Meryem’in yanında duran şamdan, bu lahutî geceyi aydınlatan bu yarı erimiş mumun titrek, mübhem [İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli ] ve sisli aydınlığı, odanın eşyasında geziniyor, Yusuf’un çehresine sürtünerek sanki taabbüd ediyordu. Yanmakta kendi gönlüyle iştiraki olan bu küçülmüş, yarı erimiş mumun etrafında, donuk gözyaşları gibi damlacıklar vardı. Meryem uzandı, onları oh şadı. Parmaklarının ucu heyecandan buz gibi olmuştu. Zira bu bitmek, can vermek üzere olan mum, onu, yabancı bir düşüncenin gurbetine atmıştı : kim bilir bu şamdan bu mumdan evvel daha nicelerini böyle, sinesinde yakıp eritmiş,, nicelerinin yokluğuna şahid olmuştur… Kız, ihtiyarsız olarak gözleriyle Yusuf’u aradı. Bakışı ıztırab ve şüphe ile dolu idi. Kim bilir bu odada Meryem’den evvel, daha nice Meryemler gelip geçmiştir, diye düşündü.

Fakat bu bir düşünceden ziyade tufeyli [Sahte. * Dalkavuk. Çanak yalayıcı. * Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan. ] bir histi; her makûs hissin ölümü olan aşkın önünde bu menfî düşünce de çabucak sönüp gitti. Bu sırada Hamza Yusuf’a, meşhur müneccim Ebunadire, hastalığından kurtulabilmesi için şarab içmemesini tavsiye ettiği halde, müneccimin, “ içmiyeyim de öleyim mi ?„ dediğini anlatıyordu. Yusuf:

Yaşamak, şarab içmek zevkinden mi ibarettir,, zavallı Ebunadir? dedi. Fakat ayıplanmaz Hamza.. onun kalbinin daha vasi manaları olmak için istiab [içine alma, kaplama, yutma, taşıma.] kudreti yoktur ki, hayat telâkkisindeki hükmü de, bu ibtidai görüşten yükselebilsin…

Bu adamın, zamanın büyük âlimlerinden olduğuna şüphe yoktur; fakat ona âlim demek ne kadar gülünç  bir şey değil mi ?

Zira ilim o dur ki, insana kendi müşkülünü hallettirsin, kendisini tanıtsın ve bildirsin. Bütün ilimlerin ruhu, ölümden sonraki hayatta kendinin ne olduğunu ve ne kıymette bulunduğunu bilmektir.

Bir ilim ki mahsusattan [Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler.] ileri gitmez, bu ilim, cehille müsavidir. Mahsus olan ve akılla idrâk edilen ilimler itibarî ve İzafîdir; ruhun tekâmülüne hizmeti yoktur. İşte böyle, bir bardak şarabın esaretinden kendini kurtaracak azmi, iradeyi bile tesis edemez.

Halbuki gönül hayatının bir nefeslik zevkinde, fıçılarla şarabın hasıl edemeyeceği zevk genişliği vardır. Yaşamak zevkini, yiyip içmeye tahsis etmek ruhun züğürtlüğünü, hattâ iflâsını ilân eder.

Kişinin kıymeti, talebinin manasıyla ölçülür. Bir kimsenin talebi süflî ise, kendi de öyledir. Ulvî ise kendi da ulvîdir.

Esasen mahsûs olan varlıkların üstünde durmak ve onlara bel bağlamak boş bir emektir ; zira mahsûs olan her şey zevale ayak basmıştır. İnsanın kendinden, kendi benliğini, kendi aslını tecessüsten vaz geçip göklerdeki yıldızları, denizin ve yerin altındaki meçhulleri araştırması ne garibdir. Hâlbuki ilk araştırılacak mevzu, kendi gönlü, manevî hüviyeti, ardıdır. Eğer insan dikkatini bu noktada teksif ederse çok şeyler öğrenebilir. Fakat insanın, Yaradan’ın varlığına temas etmesi için, aklı kâfi değildir. İnsan, ancak aşk nuruyla o Yaradan’ı görebilir. Yoksa aklın-cüzî nuru, küllü görmeye kadir değildir. Eğer can, rabbanî bir nur görmez ve ruhanî bir zevk tatmazsa, bil ki o ölüdür. İşte demin söylediğin gibi, hayatın zevkini bir bardak şarabta veyahud meluf [Alışmış, huy edinmiş. ] olduğu bir başka ibtilada farzederek, onu terk etmiyi, ölümle müsavî sayar.

Akıl, kalb ilmini teftiş edemez Hamza. Hâlbuki Ebunadir gibi bir çok kimseler, mahsusatı 8 Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. ] kurcalayan, tabiî hadisatı izah ve tahlil eden bilgiye ilim derler.

Biz de bu itibarla onlara âlim diyoruz. Yani, bunlar ilmin, gözle görülen, elle tutulan, kulakla işitilen, hasılı meşairimizle (şuur) hissolunan şeylerden ibaret olduğunu zannederler. Halbuki bu ay, bu güneş, bu yıldızlar ki seyrediyoruz, bunların seyri yalandır. Meselâ, tabiatın muhteşem manzaraları, türlü türlü renkleri ki görüyor ve hayran olup kalıyoruz, hepsi yalandır. Bunlar muzlim [ karanlık, karanlıklı, siyah, siyahlık; zulmetli, dehşetli. ] esirin harekâtından ibarettir.

Dünyada yalnız hareket vardır; bu hareketin şiddeti, ziyayı ve rengi hasıl ediyor. Yalnız muzlim, esirî hareketler ki âsabı başarımıza [göz damarlar; sinirler. ] çarparak bu ihtisasları doğuruyor.

İşittiğimiz âhenkdar sesler de yalandır. Hayır böyle şey de yok. Bu sesler, aslında sâkin mevcelerin [bir dalga, dalga. ]  harekete gelmesinden ibarettir.

Meselâ ateşe bastığın zaman, ayağın yanıyor; fakat bunu dimağında hissediyorsun.

Hâsılı hayat, ihtizazı hareketlerden ibarettir. Bir varlığı olduğunu zannettiğin, mahsus ve mevcud gibi gördüğün bu şeylere, bu yalanlara nasıl bel bağlarsın ? gözünle gördüğün bu yalanlara bile bile nasıl tutunur da, bunlar bana yeter, dersin ? Hepsi yalan, hepsi serabı bir varlıktan başka bir şey değildir.

Halbuki mükevvenatta gözle görünmeyen daha bir çok şeyler vardır ki, onları görmemekle beraber mevcudiyetleri inkâr olunamaz. Meselâ arzın etrafındaki buhar ve rüzgâr gözle görünmüyor, peki bunları nasıl inkâr edersin? O halde gözünün görmediği ve aklının yetmediği daha yüksek, daha büyük varlıkları da hemen inkâra kalkışma!

Demek isliyorum ki Hamza, ilim denen mahsus bilgiler, bir insanın insanlığını bulması için kâfî değildir. Bunları da öğrenmeli ve bilmeli, fakat onlara takılıp kalmamalıdır ; beşerin istihdaf [Hedef edinmek, hedef saymak. * Hedef gibi karşıda durmak. * Erişilmek istenilen netice ve gaye. ] ettiği gaye, bu mahsus ilimlerin esaretine mukayyed [ bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] olmamalıdır. Gönül Alemine gel ki, onun hudutsuz. Vüs’ati içinde, maddiyet âleminin bir nokta kadar küçük kalan hülâsası da vardır.

Beşeri insaniyet basamağına yükselten kudret, aşkın hakikatidir. Şuuru aşk istilâ ettiği zaman, hakikatın yüzündeki örtü düşer. Aşktan başka her_şeyden tecerrüd edenlerdir ki, hikmet ve hakikat dalga1arını elsiz kaparlar.

İşte insan, ancak o vakit kendini, hakikat âleminin hayret verici nihayetsizliği içinde zevk kesilmiş bulur.

Bu zevkin, maddî ve mahsus zevkler gibi nihayeti yoktur. Çünkü o zaman sen zevk olur, kendin zevk kesilirsin. Ariyet; arızî olan şeyler bir gün olup insandan kaybolur, gider; fakat sen, o şeyin kendi olursan hiç bir şey aslından ayrılmaz.

Hamza, her zaman Yusuf’la bülbül gibi konuşan Hamza bu gece yanlız dinliyordu. Düşünceli ve şaşkındı.

Söylediklerin doğru, hem pek doğru., fakat tatbiki müşkül., dedi.

Gene adam duyduklarını hazmetmek, sindirmek istiyor, ne çare ki Meryem’in aşkını hakikata bağışlıyamıyordu.

Hamza, şiddetlenmek istidadını gösteren teheyyücünü dağıtmak için yerinden kalktı :

Biraz bahçeye çıkacağım Yusuf! dedi.

Odanın içinde bir tayf gibi sessiz dolaşan Mahbub da Hamza’yı takib etti.

Meryem’in çehresi bu sözlerle öyle yüklü ve zevk ifade eden çizgilerle örülmüştü ki Yusuf ihtiyarsız olarak: Deminden beri ben bu kız için konuşmuşum ! diye düşündü.

Yusuf’taki büyüklüğe hayran olan Hamza, ondaki mânayı tamamıyla anlayacak, onun şaşaalı ve cihanşümul aşkına ma’kes [Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi ] olacak kadar cilâlı ve uyanık bir ruha mâlik değildi. Fakat Meryem’de, göz kamaştıran bir ruh safası, ele avuca sığmaz aşk teheyyüclerinin şiddeti vardı.

Meryem şimdi ayağa kalkmıştı. Sude de kalkarak şamdandaki erimiş mumu değiştirdi. Ummül Bedr bu mumları kendi elile yapar, tavanda ihtiyat saklardı. Onun eğlencesi de böyle ev ve el işleri idi. Meryem hâlâ ayakta duruyor, halinden bir şeye karar vermek üzere olduğu anlaşılıyordu. Yusuf da, kızın yüzünde dolaşan zevk dalgalarını, his ve zekâ örneği Meryem’in aşk kadar suzişli ve aşina yüzünü seyrediyordu. Kız nihayet kararını vermiş gibi tekrar yerine oturdu ve :

Yusuf, farz edelim ki Hamza buradadır. Demin onunla konuştuğunuz bahse, gene o dinliyormuş gibi devam edemez miyiz ?

Ebedî, hakikî aşk, benim kendimi hissettiğim zamanlardan beri dünyanın geçici zevkleriyle aramı açan ve beni kendinden başkasına gönül verdirmeyen mabudumdur. Fakat bende şimdiye kadar bu gayenin tebellür etmemiş bir taslağı vardı. Onu aklî cihazımla kendi kendine tahakkuk ettirememiştim. Artık bu hayalı müphemleştiren kesafet kalkıyor ve o, canlanarak meydana çıkıyor. Söyleyin, Hamza’ya söylediklerinizin mabadini bana söylesin…

Yusuf Meryem’in ateşin mizacını daha ilk günden gördüğü için, mümkün olduğu kadar bu kızın tehlikeli yakınlığından çekiniyordu. Fakat şimdi bu katî arzusunu reddeder ve onu tatmin edecek sözleri esirgerse belki de menfi bir tesirle onu daha açık konuşmaya sevketmiş olacaktı. Onun için :

Konuşalım Meryem., dedi :

Aşk, üç isimle yad edilir. Seven, sevilen ve sevgi. Fakat hakikatte her üçü de bir şeyi ifade eder. Sevilen sevenin aynası, sevgi de mecmuudur. [ bütün, tamam, toplam. ] Aynaya bakan bir kimsenin karşısında gördüğü şahsın bir vücudu yoktur; bu, bakanın gölgesidir.

Keza, sevenin de sevilene karşı incizab [cezb edilme, kapılma, çekilme. ] ve meftuniyeti gene suretine, kendi aşkınadır. Yekdiğerini seven iki şahıs, bunun esas ve mahiyetinden bigâne oldukları için bu muameleyi iki taraflı görürler. Halbuki seven, sevilen; sevilen de sevendir. İşte aşk budur Meryem!

Bu ittihadı idrâk edemeyenlerin ise aşkı cüz’idir. Bunlar, hakikatta kendilerinin bu işde tesirleri olmadığını ve aşklarının kendilerinden kendilerine, daha doğrusu aşkın hakikatına aid olduğuna ihtimal vermezler. Hasılı bir insan, mevhum olan varlığı ile mahlûk ve aşkta mahv olduğu halde aynı haliktır.

Mahlûk, bizim zan ve zehabımızdır.[ Yanlış düşünce. Bir fikre uymak. Zan. ]  Bütün kâinatta Yaratandan başka mevcut ondan başka mutasarrıf olmadığı halde, bir de ayrıca mahlûkun mevcudüyetini isbat etmek ise budalalıktır. Mahlûk denen şey, senin zannından ibarettir. Meselâ el ve ayak vücudun eczasından oldukları halde, onları işleten dimağ ve kalptir. Onlar, vâkıf olmayarak dimağ ve kalbin emirlerini yerine getirirler. Faraza ayağında bir çıban çıkıyor, dimağ ve kalb bunu duyarak, hemen; oraya ilaç ve merhem koy I diye emirler veriyor. Eller de farik [Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet. olmayarak bu emirleri yerine getiriyor.

İşte el ve ayağın ve sair azanın, o kalb ve dimağ mecmuasından olduklarını bilmemeleri mahlûkiyettir. Dimağ ve kalbin bilgisi ise hâlikiyettir.[ yaratıcılık, yaratıcı oluş.]

Bundan şu anlaşılıyor ki, insan da insanlığını bulup irfan ve aşk noktasına dahil olarak kendinden tecerrût ettiği vakit haktır. El ve ayak mesabesinde olan mahlûk bu bilgiyi idrâk edince mahlûkiyetten çıkar.

Yusuf sustu. Meryem’in yüzü sermedi zevkten örtülmüştü. Cevap verecek, yahut sual soracak kuvveti boşalmış, bitmiş gibi idi. Yusuf ta onun gibi kendi aşkının zevkiyle mahmul [Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. ] ve sarhoştu.

Bir zaman konuşamadılar. Esasen bahçeye çıkanlar da gülüşerek, şakalaşarak geliyorlardı. Vakit ilerlemişti.

Nitekim her zamanki gibi gitme zamanını hatırlatan gene Hamza oldu :

Vakit geçti Yusuf.. bize müsaade et te gidelim.

sh:140-149

**

Hayır, hayır..

Yusuf ve Meryem, diye iki ayrı varlık yok ki… Cihanda ne Meryem var, ne de başka bir mevcud… Hattâ cihan da yok.. Meryem için yer, gole, her “şey yâlnız, yalnız Yusuf, yalnız o… Meryem Yusuf tan başka bir şey görmüyor ve bilmiyor… Onun için Yusuf’tan başka bir şey yok ki bilsin! Esasen hiç bir güzelliğin cazibesine iltifat etmeyen müstağni nazarlarından bütün cihan silinmiş Yusuf’un istilakâr yarlığı, mükevvenatın bütün nakışlarını silmiş götürmüş. Hat’tâ genç kızın kendi vücudu bile çoktan bu adem kafilesinin arasına karışıp kaybolmuş…

sh: 154

**

İnsan, sahib olduğu mevkiin salâhiyetlerini suiistimal etmemelidir. O esirler, cariyeler arasında ne temiz kalbi i insanlar vardırki,-bir tanesi yüz asilzadeye bedeldir. Esasen esirle efendinin, yaradılış itibarile bir farkı yoktur. Yaradan kalbe bakar, nesebe değil., kimin gönlü temiz ise, Yaradan indinde efendi o dur, azad o dur, hür o dur. Ömer gene dertlenmişti; fakat birden bire Hamza’nın içeri girmesiyle sustu.

sh: 160

**

Zira cihanda vaki olan hiç bir hâdise tesadüfe mübteni [Bina edilmiş, kurulmuş, kurulu. * Dayanan, istinad eden, müstenid ] değildir. Her şey bir sebebe mübteni olduğu gibi bir gayeye, o da daha yüksek bir başka gayeye müteveccihtir.

Binaenaleyh hiç bir şey tesadüfe bırakılmamıştır. Her şeyde İlâhî bir sebeb ve varlık olmakla beraber onları, bu şekilsiz maddeden, bu karışıklıklardan çıkarıp intizama sokan ve her olana emir veren bir hakikî âmir vardır. Sana evvelce de söylediğim gibi bu hakikî âmir, her yerde hazır ve galib ve her yerde mevcuttur. Demek oluyor ki, tesadufî bir şey yoktur; her olan şey mutlak evvelden kararlaştırılmıştır. Her olan şey, muazzam bir aklın emir ve hükmüne hizmet etmektedir. Onun emrinden hariç bir şey olamaz.

Senin camid [Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız] zannettiğin taşlar, yahud her hangi bir cismin içi hayat doludur. Zira bütün mevcudattan görünen Yaradandır. Hiç bir şey yoktur ki bundan hariç olsun.. Camîd zannedilen her şey hayattadır. Güneşin etrafındaki yıldızlar gibi, bu zerrat ta merkezine müncezib olarak harekettedir. Harekette olan her şey ise hayattadır. Hayat ta, Yaradanla kaimdir. Hayatta olan her şeyden şüphesiz Yaradan zuhur eder. İşte her şeyde Yaradanın bu hüviyetini gören yani her şeyde o şeyin manasını seyreden, kâmil insanlardır. Demek oluyor ki, Allah Teâlâ senin kurtulmanı istemiş, karşına o fakir kulunu çıkarmış, mes’ele bundan ibaret!

sh: 162-163

**

Şunu da bil ki Hamza, Yaradan’la dostluğu olanın her şeyi kolay olur.

Sen onunla dost olursan, o da seninle dost olur; dostu Allah Teâlâ olanın ise neden korkusu olur?

Onun için, bir şey yapacağın vakit daima düşünerek yap.

Dünkü günün âdil bir şahit olarak senden ayrıldı. Girdiğin gün de seni gözetici olarak duruyor. Eğer giden günü kötülükle geçirmişsen İkincisini iyilikle geçir yapacağını sakın yarına bırakma, olur ki yarın gelirde seni bulamaz. Onun için her nefesini kendinin nigehbanı [Bekçilik, gözcülük. ] olarak al ve her ne yaparsan onu kendine yaptığını bil !

Eline batan dikene kızma, bil ki onu sen kendin batırdın, bu zahmı tesadüften ve yahud başka bir şahıstan zannetme!…

Ya bir saniye, ya bir dakika, ya bir sene, hasılı bir zaman evvel yapmış olduğun bir şey sebebiyle o zahmı, bu dikenden yedin.

Hülâsa yaptığın şey, iyilik olsun, fenalık olsun aslâ kaybolmadığı için zamanı gelir, seni bulur. Çünkü her taraf aynadır; her ne suret bağlarsan o suretin bu aynada belireceği aşikârdır. Aynaya karşı yumruk sıkarsan o da sana öyle yapar, gülersen o da güler. Mademki bütün cihan insanın fiillerine ayna gibidir, o halde aynanın önünden kaçmak elbette muhaldir.

Bu sözlerinden sonra tesadüf kelimesini kullanmamak lâzım geliyor..

Kelimeyi değil, kelimenin delâlet ettiği manayı kullanma !

Yusuf gitmeye hazırlanırken Hamza gülümseyerek elinden tuttu :

Bitmedi; bir derdim daha var Yusuf.

Benden daima yardım gören birisi vardır belki siz de bilirsiniz, hekim Süleyman derler. Malî vaziyeti pek iyi değildir. Her zaman benden yardım ister, eline para geçince de sarhoşlukla yer bitirir, çoluğu çocuğu sefalet içindedir, gelip para isteyince, dayanamam veririm. Bu defa yardım ederken bir az da nasihat ettim. Her halde buna canı sıkılmış olacak ki gezdiği yerde benim için söylemediği fena söz yokmuş. Hâlbuki ben onu hakikî bir dost zannederdim. Ama bilseniz bu adama ne müşkül vaziyetlerinde yetiştim. Maksadım yaptığım, iyilikleri sayıp dökmek değildir; fakat hâlâ şuna hayret ediyorum ki, yapılan iyiliğin cevabı neden böyle oluyor ?

Dünya dedikodu, hayat ise, can çekişmek demektir, Hayatı takip edenler bunu her gün, her vesile ile görebilirler.

Dünyanın her hangi bir şeyine vefa ümidiyle bağlanan kimse, mutlaka ondan cefa görür. Bu kaide değişmez, bunda herkes müsavidir. Çünkü bütün hayat, gelmek, çekmek, ölmek kelimeleriyle ihtisar olunabilir ve herkes ne ederse onu bulur. Yalnız, kimine er, kimine geç! Dünya vefasız olduğu ve kedi gibi doğurduğunu yediği gibi tabiî olarak adamları da vefasızdır. Onların sana yaklaşması, ya senden korkularından ve yahud da senden bir şey beklediklerindendir.

Neden herkesin kendi meşrebinde olduğunu istiyorsun ve olmayınca kızıyorsun?

Sen onu ayıbladığın gibi, o da seni ayıblar. Bazı kimseye iyilik yapmak, ona tokat vurmak gibi gelir. İyi bir kimseye fenalık yapmak ne tesir ederse, ona da bu iyilik aynı tesiri yapar, çünkü meşrebi, istidadı buna müsaiddir.

Bir kimseden istidadının fevkinde bir şey istemek, biberden şeker lezzeti aramak kadar muhal bir şeydir. Bir biber fidanına ne kadar ihtimam etsen, onun zatındaki hasiyetini kemale getirmekten, yani acılığını ziyadeleştirmekten başka bir şey yapamazsın. Dünya tezadlarla doludur; bunlardan birine tesadüf ettiğin zaman taaccüb etme Hamza..

— Peki ama, madem ki herkes dünyada bir vazife ile mükellef olarak yaradılmıştır; o halde fenalık eden neden ceza görüyor ?

—Bu ince bir meseledir, Hamza. Dediğim gibi dünyada namütenahi [sonsuz] zıd fiillerin vazifedarları vardır. Meselâ zuliim yapan olduğu gibi, intikam alıcı da vardır. Şifa veren olduğu gibi, zehir saçıcı da vardır.

Affeden olduğu gibi, kahreden de vardır. O halde zulüm yaptığın vakit karşında intikam alıcıyı görürsün.

Bir kimseye fenalık yaparsan, seni kahredici ile karşılaşırsın. Zira evvelce de dediğim gibi Allah Teâlâ’nın tasarrufu, insanlara gene insanlar vasıtasiyle vaki olur. Eğer bu hakikati bilirsen, niçin bu böyle oluyor, filan kimse neden böyle yapıyor, diyemezsin. İşte bu noktadan, hakikî failin Allah olduğu manası çıkıyor.

Onun için fenalık yapan bir kimseyi, meselâ demin söylediğin adamı, neden böyle yaptı, ben olsam böyle yapmam, diyemezsin. Doğru, sen olsan böyle yapmazdın, çünkü sen o vazife ile dünyaya gelmemişsin. Yaradan seni o vazifenin memuru etmemiş. Herkesin kendi vazifesini ifa ettiğini bildikten sonra davaya ve üzüntüye lüzum kalır mı ? Sen ona yardım etmekle kendine düşen vazifeyi işledin; o da sana nankörlük etmekle kendine düşen vazifeyi işledi. Neticede ikiniz de vazifenizi ifa etmiş oldunuz.

Bunun için, nasıl güzel bir musiki, güzel şeyler, lâtif çehreler sende inşirah uyandırıyorsa, böyle birisi tarafından zemmedilmek, tahkir ve tezyife maruz kal; makta da aynı o zevki duyman ve bu muameleyi gördüğün kimseyi affetmen lâzımdır. Eğer bunu yapabilirsen, güzel sesten, güzel yüzden, hasılı güzelliklerden bulduğun zevki, bu affedişte de bulur ve kalbini cerihasız [Yara. Çürüklük. ]bir sükûn ve istirahata kavuşturmuş olursun.

Bilsen Yusuf, karşına ne kadar derdli gelsem, onları sen bir anda yok ediyorsun. Dünyanın bir çok yerlerini gezdim, dolaştım, sayısız kitablar okudum. Fakat senin şifa verici sözlerine hiç bir tarafta tesadüf etmedim. Hoş senin yüzünü görmek te, sözlerini dinlemek kadar kalb sıkıntısını yok eder. Ne garib seni görür görmez gönlümdeki sıkıntı dağılıp gidiyor.

Gerçi şimdi beni müskit [Düşüren, ıskat eden. ] bir cevabla ilzam [delille muhatabı susturma, söz ve düşüncede üstün gelme. ] ettin ; fakat “niçin sıkıldın Hamza?,, diye bir tek cümle, basit bir söz de söyleseydin gene ferahlar, sükûn bulurdum.

Sana bunun da sebebini kısaca anlatayım Hamza… Söz cisme, mana da ruha benzer. Ruhun cisme taalluku, lâfzın manaya taalluku gibidir, ruh cismin ne içinde ne de dışındadır. Mananın da lâfza münasebeti böyledir; mana ondan ne başkadır ne de onun aynıdır. Göz manadan zevk alacak kuvveti haiz olursa, lâfzı dinlemeden de bu zevki alabilir. İnsanın cismi bir kelime, bir sözdür; ondaki mana da aslıdır.

Fakat söz büyük şeydir ; nasıl ruh cisme lâzımsa mana için de harf ve savt (ses) öylece lâzımdır.

O senin kitablarda bulamadığın ilâhî ilim, aklın istidlalat [İstidlaller. Muhakemeler ] nazariyesine müracaat edilmeksizin kesbolunan ve ancak aşk ile hasıl olan kalb ilmidir. İnsan bizzat kendinden ve her şeyden samimî bir feragat ile geçtiği vakit gayb âleminin nuruna müstağrak olur. Bu birliği bulan gönül sade enfüsü değil, afaki bile tasarruf eder.

Mahsus olan eşyaya hükmetmek kolay ve bayağı bir hünerdir. Dünyanın her tarafında, bilhassa Hindde bu hokkabazlardan pek çok vardır. Eşyayı yerinden oynatmak hüner değildir Hamza, İş, gönülleri yerinden oynatmakta, gönüllere hükmetmektedir.

Hasılı gerek bu dünyada, gerekse ötekinde refah ve rahatın âmili, kendini bilmek ve kimseyi incitmemektir. Fazilet ve kemâlin de en bariz alâmeti, kimsenin aybını görmemek ve söylememektir.

Yusuf, sözlerini tatbik edebilmek için bana bir köşeye çekilmek ve bu alayişli hayatı terk etmek lazım gibi geliyor…

Niçin yanlış anlıyorsun Hamza? Bilâkis, bilâkis.. Gönül hayatı, Hind fakirleri gibi aç kalmak, yırtık yamalı elbise giymek, yoksul olmak veya bir köşeye çekilip miskin miskin oturmak değildir. Ye, iç, gez, eğlen, cemiyete faydalı ol; istifade ettiğin güzellikler ve faydan dokunan insanlar da Allah Teâlâ’nın varlığından birer parçadır. Bunu da bil ki insanın kıymeti sayi nisbetinde yükselir.

Maksat bu alayişe, bu patırdılara kalben bağlanmamak ve her el uzattığın ve her gördüğün şeyde Yaradan’ı görmektedir.

sh: 163-168

**

Bu dünya ne kahbedir bilmezsin Hamza… Ben de bir vakitler bilmezdim; bana onun da kendimin de iç yüzünü Yusuf gösterdi. Dünya, bir işvebaz kadın gibi insanı en ummadığı bir zamanda aldatır. Binbir güzellikleri, cilveleriyle seni kendine ram eder. Halbuki o varlık gösteren bir yokluktur. Arzularına ermemek üzere bu aldanışlar insan için ne acıdır. Hanı hamurdan devecikler, oyuncaklar, beşikler, bebekler yaparak şekere benzetirler; çocuklarda bunlara bayılır ve alıp yemek için çırpınırlar. Hâlbuki onun tadı şeker değil, hamurdur; fakat bunu sen bilirsin, çocuğa anlatamazsın ki…

Çocuk, şekerden deve, beşik yiyeceğim diye onları ister.

Her ne kadar: bunlar hamurdur, şeker değildir, desen de ikna edemezsin. Ancak ısırınca işi anlar ve atar.

Eğer sen de büyüyüp çocukluktan çıkarsan, bu dünya zevklerinin bir aldatıştan ve bir avuç çamurdan ibaret olduğunu anlar ve onları kendiliğinden atarsın.

sh: 169

**

Zeyyad, Hamzanın da, Meryem’in de Yusuf’u sık sık ziyaretlerinden hiç memnun değildi. Çünkü o, her şeyden şüphe eden gayrı samimi bir mizaca malikti. Tanıdığı ve kıymet verdiği şeyler, hayatın yalnız maddî cebhesi, kabuğu idi. Zeyyad’ın duygu şebekesi, ham bir külçe gibi İşlenmemişti. Maamafih mağşuş[Katışık. Karışık. Saf olmayan. ] ve zahmete delmez bir katılıkla oluşu yüzündün, işlenmek ihtimali do pek azdı.

Yusuf’un dilden dile dolaşan mütevazı ve sakin hayatını, o bir tuzak telakki ediyor, zengin Hamza’nın da bu tuzağa düşürülmüş bir zavallı olduğuna iman ediyordu. Öyle ya., hiç bir şeye ihtiyacı olmayan Hamza, kendinden İçtimaî derecesi dun [uzak] olan bir aşiret reisîne neden iftikar ediyor, meclûb oluyordu ? Zeyyada göre ihtiyaç, daima maddî şeylere olabilirdi. O halde Hamza’nın Yusuf’a değil, Yusuf’un Hamza’ya boyun iğmesi, ihtiyaç göstermesi lâzımdı.

Zeyyad bu meseleyi daima kendi görgüşü ile görüyor, başka nokta-i nazardan mütalâa ve izah edemiyordu. Hamza ise amcasının kısa ve bulanık nazarlarını pekiyi tanıdığı için itirazlarına, bir sinek vızıltısının müziç sadası kadar bile ehemmiyet vermezdi. Zaten onu sevmezdi ki sözleri müessir olsun…

Hamza, gene amcasını ziyaret ettiği sırada, Zeyyad onu karşısına almiş mutat sözlerini söylüyordu.

—         Söyle Hamza, senin neye ihtiyacın var ki Yusuf’a gidiyorsun ? Paraya mı, şöhrete mi, neye, söyle bakayım hana ! Herkes çölleri, denizleri aşarak dünyanın herr tarafından akın akın senden şifa bulmıya geliyorlar. Şöhretini uçan kuşlar bile biliyor. Neye ihtiyacın var, ondan ne öğrenebilirsin ki gece demiyor, gündüz demiyor gidiyorsun ? Söyle, bana makul sebeb göster! Seni niçin davet ediyor ?

Maksadın ilim ise, Şeyhülhikeme git.. Yaşlıdır, tecrübelidir, onunla konuş.. Yusuf’un putlara bile ibaret ettiği malum değil. Dinsiz olduğuna hiç şüphe yok! Hamza, amcasının itirazlarını her defasında sükutla, hazan da baştan savma sözlerle geçiştirirdi, Fakat bu defa Zeyyad çok ileri gitmişti; gene adam dayanamadı:

—         Amca, sen ne söylüyorsun ?  Şeyhülhikemdeki ilim bende de var. Belki ben ilim cihetile ondan da üstünüm, benim bu ilimlere ihtiyacım yok… Fakat Yusuf’taki ilim, ne Şeyhülhikemde, ne bende, neşende, ne de bir başkasında var..

Yusuf’tan kaynayan ilim, senin benim bileceğimiz bir menbadan gelmiyor. Onların usulleri ve kitablar ile, Yusuf’un bilgisinin elifbasını öğrenmek için bile insanın ömrü kifayet etmez. Şeyhülhikemlerin, Hamzaların sabahlara kadar rahle başında meşakkatle öğrendikleri, kıylükali Yusuf’un ağzından çıkan basit bir kelimeye değişmem.

Sonra beni, onun çağırdığını mı zannediyorsun ? Merak etme o, kimseyi çağırmaz. Ona ben, kendim gidiyorum. Yusuf’un ne bana, ne sana ne de kimseye ihtiyacı yoktur ki çağırsın, davet etsin ?

Yusuf’un babası Malik bin Halimi tanırsın; zengin bir adam olduğunu da bilirsin. O, babası gibi ihtişamla yaşamıyorsa, bu gidiş, fakrından ve başkalarına ihtiyacından değil, maddî varlıklara kıymet vermeyişindendir.

Evet, senin tama ettiğin bilgilerden, tıb, heyet ilimlerinden bende hesabsız bir mebzuliyet vardır. Ben bu ilimlerle şimdiye kadar binlerce insanın cismine deva ve şifa oldum; fakat bir gönüle asla ! Ben, kendi gönlümün, kendi derdimin illetini tedaviden acizim, nasıl olur da başkalarına imdat eylerim ?

İşte Yusuf benim canıma, ruhuma şifa veriyor. Ben, mahsus ve aşikâr olan dertlerin hekimiyim. Yusuf ise ziyade gizli olan can derdinin hekimidir. Ben devayı anasırdan toplarım ;o doğruca Allah’dan getirir. Benim dimağım bilgilerle dolu, fakat gönlüm aç ve muhtacdır. Bu boşluğu Yusuf’tan başka dolduracak bir vücuda tesadüf etmedim. İşte ona, bu boşluğu dolduracak hakikati aramaya gidiyorum.

O, dediğin gibi dinsiz değildir ; belki din, kendisidir amca !

Kızın Meryem’e olan yenilmez düşkünlüğümü bilirsin ne olur bir az da onun bana olan duygusuzluğunu, yabancılığını bilmiye niyet etseydin!.

Meryem, Mısırdan avdetim [dönüş] günü, bütün ümid ve hülyamı da son ve katî bir darba ile yıktı. İşte o gün kendimi öldürmeye karar vererek bu kararla bir az sükunet bulmuş. Meryem’le son bir gezinti yapmak arzusunun önüne geçemeyerek, ayağımın tozuyla Yusuf’a gitmiştim. Fakat onu görmek, anî ve katî olarak vermiş olduğum hu kararı, bir nefeste yok etti; sözleri bana yaşamak kuvveti verdi, hakikatin leziz çeşnisinden, tattırdı. Yalnız ve yalnız Meryem’i gönlümden silemedi Bu da onun kudretsizliğinden değil, benim iradesizliğimdendır.

Yusuf’un gönüllerde uyandırdığı şevkten ve sermedi hayattan haberdar olsan, ona, gönlündeki suzişin şiddetinden, ayaklarınla değil, başınla koşup giderdin.

İşte amca benden istediğin makûl cevabi İstersen daha söyleyeyim.

Fakat Zeyyad yeğeninin bu hitabesinden, fikirlerini değiştirmemiş bilâkis, Hamza’nın büyülendiğine hükmetmişti. Gene hekim amcasının muannid [inatçı, inat eden.] sükûtu karşısında Yusuf’un bir sözünü hatırladı. O, “insan, kendi manasını, kendi cinsiyetinin cazibesini bulduğu kimselerin sözünden müteessir ve mütehassis olur, demişti. İşte Hamza ile Zeyyad’ın aynı nesebden olmaları da ruhî ihtilâflarına mani olmuyordu.

gene adam bunu düşünerek amcasına baktı. Gerçi Zeyyad artık yeğenine mukabele etmiyor, cevab vermiyordu; fakat odanın içinde titiz ve asabî adamlarla dolaşması, kendisine lâkırdı anlatmamasının mecbur ettiği sinirli bir sükûttan başka bir şey olmadığını genç adanı anlıyordu. Belli ki Zeyyad Yusuf’a kızdıkça kıyıyor ve onu ortadan kaldırmanın bir çaresini arıyordu.

Zeyyad, yeğeninin söylediği yüksek sözlerin mevzii değildi.

Onun için Hamza, sözlerinin aksülamelinin amcasında galiz hisler şeklinde tecelli ettiğini görerek, keşki bu duygusuz adamla konuşmasaydım, diye teessüf ediyordu.

Gitmek üzere ayağa kalkacağı sırada, kapıda beliren bir köle, saray haznedarı Ebukasımın ziyarete geldiğini haber verdi. Zeyyad, esasen Yusuf bahsinin istemediği bir şekilde devam etmesinden bunalmıştı. Misafirin gelişini bir nimet telakki ederek köleye :

—         Buyursun ! dedi ve geçip yerin oturdu.

Haznedar Ebukasım kalender bir adamdı. Boş vakitlerinde basit şiirler yazar, etliye sütlüye karışmaz» her kesin itimadını kazanmış hoş meşreb ve neşeli bir adamdı.

Herkes ona derdini söyler, fakat o, kimsenin sırrını kimseye söylemezdi. Yegâne zaafı kadınlardı. Memlekette en çok karısı olan Ebukasımdı.

Zeyyadın hem çoçukluk arkaşı, hem de aşağı yukarı meslekdaşı idi. İkisi de uzun senelerden beri sarayda bulunmuyorlardı.

Ebukasım içeriye her vakitki gibi bol neşe ile girdi. Fakat Zeyyad’la Hamza’nın birer köşeden cansız birer heykel gibi kalkarak kendisini somurtmuş yüzle selâmlamaları, ona, bu odanın bir az evvel bir mücadeleye sahne olduğunu haber verdi.

Sır söylemek için Ebukasımdan korkulmazdı. Zeyyad nihayet kendisine müzaharet edebilecek bir arkadaş bulmakta bir az canlandı. Bu inatcı gence belki o müessir olabilir, artık kendisinin anlatmakta âciz olduğu şeyleri o ikmal edebilirdi. Zeyyad’ın demindenberi kendisine yardım etmeleri için yalvardığı putlar, işte ona Ebukasım gibi bir yardımcı, eski bir dost göndererek müzaharat etmişler, taaruz cebhesini kuvvetlendirmişlerdi.

Haznedarın, dost bir alâka ve ısrarla “ neniz var, söylesenize ne oldunuz?,, Diye soruşlarını Zeyyad fırsat bilerek, biraz evvel Hamza’ya Yusuf hakkında söylediklerini, daha heyecanla, daha hararetle anlattı.

Hamza, amcasının sözlerini ses çıkarmadan dinlemişti. Ne desin, ne söylesin ki bu adam taşdan da berbad bir inad gösteriyordu. Söz anlamakta taş, bu adamdan daha kabiliyetli idi; zira hiç olmazsa o, akılla mücehhez değildi.

Zeyyad sözlerini tamamlayarak, arkadaşının cevabını beklerken mesut ve rahattı. Hamza’nın mağlubiyeti ona şimdiden ölçüsüz bir zevk veriyordu.

Ebukasım ciddileşti ve dedi ki :

—         Bilirsin ki Zeyyad, ben kimsenin sırrını kimseye anlatmam. Fakat bende bir sır vardır ki, sahibinin izni olmamakla beraber onu size anlatacağım. Öyle tahmin ediyorum ki bu vakanın delâlet ettiği hükümler, size bu mesele hakkında kâfi bir kanaat verecektir.

Ne tuhaf, Ebukasım Hamza’ya değil Zeyyada hitab ediyordu.

İyi ki gelmişim dostum Zeyyad.. çünkü bu hususta seni tenvir edecek bilgilerim vardır.

Ben Yusuf’u çok eskiden tanırım.

Evvela şunu söyleyeyim ki, benim bildiğim Yusuf, senin bildiğini zannettiğin Yusuf’tan bambaşkadır. Ben onun merd, alicenab, hayırhah, cömerd ve cevval bir zekânın sahibi olduğunu biliyorum. Putlara kurban kesib kesmemesi beni alâkadar etmez ; o kendi bileceği bir iştir.

Bu sözleri Ebukasım mı söylüyordu ?

Zeyyad kulaklarına inanamıyor, hiddetini, hıncını belli etmemek için avurdlarını ısırıyordu.

Ebukasım, başladığı söze telâşsız, emniyet ve itidal dolu olan bir sesle devam etti •

Yusuf’u bana tanıtan, bir vakadır. Bundan hemen yirmi sene evvel bir gece sabaha karşı bir eğlenceden dönüyordum. Yolda iki kişiye tesadüf ettim; birisi yaşlıca, değeri çok gençti.

Yaşlıca olanın yedeğinde bir deve vardı; hem yürüyor, hem de bağıra bağıra ağlıyordu. Gene, ona yavaşça bir şeyler söylüyor, fakat bir türlü susturamıyordu. Tabiî gece yarısı bu garib manzara beni alâkadar etmiş olduğu için bir türlü çekilip gidemiyordum. Meseleyi anlamak için içimde iyice merak uyanmıştı. Deveyi çekenin ağlamasını bahane ederek yanına sokuldum.

—         Arkadaş, ne oldun, çocuğun mu öldü, niçin ağlayorsun ? dedim.

—         Daha beter., keşki çocuğum ölseydi de, bu işi yapmasaydım! Adamın bu cevabı büsbütün merakımı arttırdı. ‘Yanındaki gene, mütemadiyen onu susturmaya uğraşıyor, fazla bir şey söylemesine mani olmak için kolundan çekerek benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Öteki ise hâlâ bir çocuk gibi ağlayarak:

—         Söyleyeceğim, söyleyeceğim., bütün memlekete ilân edeceğini ! diyordu. Nihayet sert bir hareketle kolunu gencin elinden kurtardı, süratle yanıma koştu. Sanki genç arkadaşı, sözlerini dudaklarından kapacak, söyletmyecekmiş gibi acele ile ağzını kulağıma yaklaştırdı. Zavallının halinden, kuvvetli bir huhran geçirdiği belli idi.

—         Dinle beni yolcu, iyi dinle ! sen dinlemezsen, dağa, taşa söyleyeceğim ! Dinle, beni bir insan gibi dinle ve hakkımda hükmünü ver ! dedi.

Şu gördüğün genç, Ebüşşettar aşiretinin reisi Malik bin Halimin oğlu Yusuftur. Ben de bu gece bu delikanlının devesini çalmak istiyen hırsızım ! Bir az evvel bahçeye girdim; tam hayvanı alıp götüreceğim zaman duyuldum kaçmaya vakit bulmadan yakaladılar. Köleler, başıma, sırtıma vurdukları yumruklar, tekmelerle beni sersemlettiler. Bizim gürültümüz bütün evi uyandırmış olacak ki, bu genç te geldi. Uşaklardan hâlâ dayak yiyiyordum. Onun sesi bağırarak araya girdi :

—Ne yapıyorsunuz?, biçare adama ne vuruyorsunuz ? O benim adamımdır; ben onunla bu gece gizlice bir yere gidecektim, uyumuş kalmışım; kabahat bende, bırakın onu, bırakın!, dedi ve beni uşakların elinden kurtardı.

Neye uğradığımı, ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım.

—         Sen bir az dur ! diye, beni bıraktı ve hemen giyinmiş olarak yanıma geldi. Ses çıkaracak halim kalmamıştı. Evin civarından uzaklaşınca bana bir kese uzattı : “ Bundan sonra rızkını helalden ara; bir şeye ihtiyacın olursa gel benden iste, deve de senin olsun!,, dedi.

Bu gencin üluvvü cenabı beni bitirmişti; ayaklarına kapandım kendisini evime çağırdım. Geldi, benim gibi bir hayduttan korkmayarak geldi. Beşikte uyuyan oğlumu sevdi. Ona bir misafir gibi kahve pişirdim, içti; sanki kırk yıllık dost imiş gibi benimle hep başka şeylerden konuştu. Gene bir misafir gibi izin isteyerek kalktı. Ben, deveyi de, parayı da geri vermek için yalvardım, yakardım, razı edemedim.

Sen söyle, sen hükmet ey yolcu ne yapayım? diye ellerime sarıldı.

Benim kim olduğumu bilmediği halde bu namus lekesini tereddütsüz söyleyen şu adam, hakikaten dediği gibi, onu dağa taşa ve bütün âleme ilân etmekten çekinmeyecek kadar ruhen altüst olmuştu.

Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Yusuf’a dedim ki :

—         Delikanlı, deveni geri almazsan, bu adamın ev halkında uyandırdığı şüphe, teeyyüd [Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te'yid olunma. ] etmiş olur. Para onda kalsın, senin dostluğun bundan sonra ona yüz deve satın alır..

Yusuf, bu ısrar üzerine devesini aldı. Adamı orada? ağlayarak terk ettik, Yusuf la beraber yolumuza devam ettik. O, bu İnsanî hareketini unutmuş gibi, hakikaten hırsızın da bir az evvel söylediği gibi hep bu meseleye temas etmeyen şeylerden konuşmak istiyordu. Ben de hiç olmazsa onu evine kadar takib ederek bir az olsun konuşmak, bu ulvî hareketini izah edecek söz zemini arıyordum. Nihayet dedim ki

 — Ben, saray memurlarından Ebukasımım, müsaade eder inisin arasıra sana geleyim ?

—         Hay, hay., fakat bir şartla : bu geceki vakanın sırrı, üçümüzü tecavüz etmeyecek! Yusuf bunu tebessümle, adeta rica ederek söylemişti.

—         Peki, dedim. Fakat bu ulüvvü cenaba seni sevkeden nedir ?

—         Cemiyete bir insan kazandırmak gayesi…

Eğer bu adamda kötülük aslî değil de arızî ise, onun bu illetini tedayî etmek için şu acı ders, kâfidir.

sh: 175- 184

**

O zaman şüphe yok ki, bu adamı hem dünya kazanacak, hem de o kendini ve Yaradanın sevgisini kazanacaktır. Ben ortada bir âletim. Bana da, iyiliğe vesile olmanın zevki yeter:

Fakat o, eğer anadan doğma bir kör veya sağır gibi bu derdle mayalanarak yaradılmış ise, onu kimse iyi edemez. Maamafih bana düşen, vazifemi yapmaktır, ötesini Yaradan bilir. Belli olmaz ki, iyi fena olur;, fena da iyi olur. Yani fenalığı ariyet olan, bir vesile zuhur edince bu fenalıktan kurtulur. Keza iyiliği ariyet olan da gene bir sebep zuhur edince bu iyilikten tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] edebilir.

Mademki insan olarak yaratılmışız, o halde insaniyetin icabatiyle hareket etmek ve etrafımıza faydalı olmak, bizim için bir hilkat ve limanlık taahhüdüdür.

Beşeriyet basamağı yüksek bir merhaledir; büyük nimet ve fırsattır. İnsan, elinden gelen her iyiliği, bu fırsatı bulmuşken yapmalıdır. Bu basamağa yükselmişken mevkiinin kadrini bilmemek, ruhun nuranî çehresini çamurlu örtülerle perdelemek yazık değil midir?

Eğer insan öldüğü vakit cisminin, hevasının, iktizalarının galebesile giderse, insan şekli de gaybolup türlü türlü hayvan şekline girer ve o şekillerde muazzeb olur.

İnsanın dünyaya gelişi, birçok taahhüdlerin, vazifelerin hamili olması demektir. Benim o adama karşı yaptığım muamele, bu vazifelerin içinden küçük bir numunedir. Buna o kadar büyük bir mahiyet vermeyiniz!

Yusuf, bu yüksek hareketini tabiî göstermek için sözü, başladığımız noktaya çevirmişti. Maalesef evinin kapısına da gelmiştik. Tan yeri yavaş yavaş ağarıyordu. Birden bire susmasıyla tatlı bir rüyadan uyanmış gibi esef ettim.

İşte dostum Zeyyad, şimdiye kadar, bu vakayı kimseye söylemedim. Fakat onu bir an da unutamadım.

Bu garib maceranın sonunu takib ettim. Sonra bu hırsız, vaka gecesi uykuda Yusuf’un okşadığını söylediği küçük oğlunu ona sattı. Bu çocuk, el’an Yusuf’un yanında bulunan Mahbubdur. Belki de babasının macerasını bile bilmez. Mahbubun babası oğlunu Yusuf’a verdikten sonra, kendi de o kapının en vefakâr bir dostu oldu. Yusuf en mühim işlerini bu adama emniyet eder, yaptırırdı. Zavallı beş altı sene evvel öldü.

Bu vakadan sonra Yusuf’u ziyarete başladım. Bazı bazı o da bana gelirdi.

Kasem ederim ki, onun bir sözü, bir bakışı, putlara kesilen yüzlerce kurbandan daha tesirlidir.

Bir gün Yusuf’un evine gitmiştim. O, karşısına, önüne gelene kafa tutan zorbalardan birini almış nasihat ediyordu.

Adam, bir meseleden dolayı suçlu idi. Fakat kendini kurtarmak için :

Ne yapayım vaz geçemiyorum; Allah beni böyle yaratmış, yapmamak elimde mi? diyordu. Yusuf ta ona :

Bak oğlum, diye sokaktaki bir inek pisliğini gösterdi ve:

Dikkat ettim, şu pisliğe dünden beri kimse basmadı, dedi. Onları bu pisliğe, iyiyi fenadan temyiz ettiren cüzî irade bastırmıyor. Çünkü bastıkları takdirde ayaklarının kirleneceğini biliyorlar. Fakat şuradan, iki üç yaşında küçük bir çocuk geçse idi, o basar, belki de onunla oynardı bile… Çünkü ondaki cüzî irade kabiliyeti inkişaf etmemiş bir haldedir. Bu harekette o mazurdur. Fakat madem ki sen çocuk değilsin, fark ve temyiz edecek kabiliyetin var, bir pisliğe bile basmayıp atlıyorsun, o halde neden, fenalığı yaptıran Allah’tır, diyorsun ? Bu huausta da iradeni kullansana.

Bak meselâ, maişetini temin etmek, para kazanmak için türlü türlü zahmetlere katlanıyor, keza zevkin için gözünü daldan budaktan esirgemiyorsun. O halde, fenalık yapmamak hususunda da kendini zorla sana Allah, iyi niyetle hareket edenlerin yardımcısıdır. Fakat evvelâ senin feragat göstermen şarttır.

İnsan tıpkı bir gemi kaptanı gibi kendi dümenini idare edici ve işine gelmeyen şeylerden baş döndürücüdür.

Söylediğim gibi bir pisliğe, bir uçuruma basmak ve atılmak istemez. O kimsenin bir pisliğe basması, bir çukura atılması için ya yürürken başka bir tarafa bakmış olması, yahud da âmâ olması lâzımdır.

Hâlbuki fenalık yapanlar, yani bu pisliğe bile bile basanlar, uçuruma göre göre atılanlar, bu mülevvesat [kirli, bulaşık. ] ile melûf olanlar, iradelerini fenalık cihetinde kullananlar, ve yahud iyiyi fenadan tefrik ettirmeyen manevî körlüğe mübtelâ olanlar gibidir. Yahudda cismen büyümüş oldukları halde ruhen inkişaf edememiş, çocuk kalmış ahmaklardır.

Suçlunun başı gittikçe öne düşüyordu. Onu mevcutiyetimle büsbütün mahcub etmemek için, bu muhaverenin sonunu feda ederek dışarı çıktım…

Benim çocukluk arkadaşımsın Zeyyad.. Onun için sana acırım, Yusuf’a töhmet koymaktan vaz geç, kendine yazık edersin. Çünkü öyle temiz bir adamı itham etmek, kendini yakmak demektir. Tavsiye ederim biraz gururundan fedakârlık yap, onu davet et, yahud kendin git evinde gör.. Emin ol ki onu görmek, hakkında beslediğin bütün fena hislerini tekzib edecek ve seni sana kazandıracaktır. Yusuf herkese karşı şefkatle mütehassistir; eğer, kendisi hakkında beslediğin menfî hislerden haberdar olsa, seni bu yanlışlıklardan kurtarmak için bizzat gelip düşüncelerini tashih etmek isterdi.

O, kin ve intikam bilmez. Bu yüzden kendi de, etrafındakiler de daima müsterih ve sakin yaşarlar. O, ne sevilmekten sevinir; ne de sevilmemekten yerinir.

Onun insaniyete hizmeti, herkese dürüst ve sağlam ahlâk aşılamaktır. Bilhassa o, bu hayatın sonu kabirdir öteki hayatın ise başı kabirdir. Allaha sevgili olmak isteyen güzel ahlâk sahibi olsun. Çünkü bütün amellerin en iyisi, güzel ahlâktır; insanların hayırlısı güzel ahlâkı olanlardır, der.

Sen onu görmedin Zeyyad o halde sus, söylenme. Onun vücudu baştan ayağa bir mucizedir.

Zeyyad artık herkesten korkacaktı. Çocukluktan beri tanıdığı Ebukasımın Yusuf hakkındaki düşüncelerini bugüne kadar bilmedikten sonra, artık kime başvurabilir, kime dert yanabilirdi? Demek ki memlekette kimin hislerini yoklarsa, kimin içini araştırsa, mutlaka Yusuf’un muhabbeti çıkacaktı?

Zeyyad kendi kendine: Keşki dilim tutulaydı da bu herife derd yanmayaydım diyordu.

Ebükasım, sözleriyle mütemerrid arkadaşını yumuşatamadığını hissederek, burada daha ne duruyoruz, der gibi Hamza’ya baktı. Gene hekim de bu bakışı bekliyormuş gibi haznedarın sözlerine bir kelime bile ilâve etmeden ayağa kalktı. İkisi de Zeyyad’ı selâmlayarak müsterih ve pür zevk, kapıdan çıktılar.

Mermerden bir heykel gibi hâlâ yerinde donmuş duran Zeyyad, onların bu gidişiyle, kırbaç yemiş gibi yüzünü buruşturarak olduğu yere çöktü.

sh:184-188

**

Sus Hamza, ileri gitme.. İşi, dedikoduya döküyorsun. Başkasının aybını ne dilinle söyle, ne de içinde tut !

Kaç kere bunu sana söyledim, bir türlü bu huyundan geçmiyorsun.

Başkasının ayıbını söylemek, Yarabbi benim de aybımı sen meydana çıkar! diye Allah Teâlâ’ya istida [dilekçe]  vermek demektir. Başkalarının ayıbını söylemekte cömerd olan dudak, kendi günahını söylemeye gelince dilsiz olur. Bir hatalı gördüğün vakit onun nokta-i nazarına in, onun beğenmediğin filini, failinin gözü, görüşü ve kabiliyeti ile mütalaa ve muhakeme etti. O zaman bu kimseyi ayıblı değil, mazur görürsün. Sen, sana düşeni yap; karşındakinin kendisine düşeni yapması seni alâkadar etmesin. Çünkü ikiniz de vazifenizi yapmışınızdır. Herkese iyilik yapmaya çalış; fakat karşılık bekleme. Bir sebeple iyilik yapmak, bu iyiliğin manasını ifsad eder. İyiliğin karşılığı, yaptığın iyiliğin içindedir. İnsanların ekserisinin gözü dünya çöplüğündedir. Bununla yalnız bedenlerini gıdalandırırlar. Hâlbuki dünyaya olan bu ibtilâları, bu çöplükten yedikleri kokmuş ve zehirli gıdalar, ilahî bir vedia olan ruhlarıyla, daima aralarını açmakta ve onları hakikattan uzaklaştırmak suretiyle helâke bırakmaktadır. Amcanı ve onun gibi zavallıları ayıblama; merhamet et  Onlara en büyük ceza, kendi ayıblarıdır.

Hasılı ne kimseden incin, ne de kimseyi incit, elinden geliyorsa onları doğruluğa çek, muvaffak olamayacağını anlarsan sukût etti. Bu biçare, aklının kendine kâfi olduğunu zannederek hakikatten istiğna gösteriyor. Halbuki, akıl da yaradılmıştır; Hiç yaradılmış olan şey, Yaradan; görebilir mi ? Amma o, ben hakikat istemiyorum hayvan gibi yaşamak benim için daha hoş, derse, pek âlâ! Dünya hayatından sonraki hayatta asıl hayvan olmayı nazarı itibare aldıktan sonra ona kim ne der? Eğer hakikatin nuru vücudu sararsa, akıl onunla kuvvet bulur, onunla nurlanır, ancak o zaman Yaradanı görmek nasibini bulur. Yoksa aklına itimad gösterip, onun her şeye kadir olduğunu zanneden kimsenin yanılması tabiîdir.

Tekrar ediyorum Hamza, kimseyi ayıblama. Hayrı bilmeyip kötülükle yoldaş olan insanlara acı, onların iyiliğine ve kendinin de onlar gibi olmamana dua et. Bir insanın, insaniyetin manasına erişmemesi ne kadar hazindir.

O kimse, iyiliği iyilik olarak tamsa, onun mukavemet kırıcı güzelliğine tahammül edemez derhal müncezib olur. Mukadderat iyiyi bir anda fena, fenayı da gene bir anda iyi edebilir; insan kendinden zuhurunu gördüğü hiç bir hayrın hakikî sahibi değildir. İnsan mukadderatın müsehharıdır ve mayesi âcizle yoğrulmuştur. Evvel de âhır da âciz olduğunu bilen kimse ne bahtiyardır! Aciz olduğunu bilmek insanı her iki dünya da da bâlâter [Pek yüksek, daha yüksek. ] eder. Hakikî zevk, aczini bilmek ve Yaradanın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayretten hayrete düşmektir.

Yoksa esaretten ibaret olan beşerî zevkler, zevk değildir.     ,

Maksad her umurda Allaha karşı aciz ve iftikar göstermek ve her şeyde onu görmektir. Bütün ibadetlerin manası  budur Hamza. Allah Teâlâ’ya muhtaç olan, bütün ihtiyaçlardan kurtulmuş olur; dostu Allah olan, bütün düşmanlardan emin olmuş olur…

Bir hikâyecik vardır, sözümü onunla bitireyim: Bir deve ile yavrusu, sahibinin yedeğinde gidiyorlarmış. Yavru pek ziyade yorulmuş, annesine: pek yorgun düştüm, şuraya otursak ta biraz dinlensek, demiş,, Deve cevab vermiş : Çocuğum görmüyor musun yularım kimin elinde? Eğer bu yular kendi elimde olsa buralara kim gelirdi? demiş. Onun dediği gibi, mukadderatın ipi de, herkesi ne tarafa çekmeği kararlaştırmışsa, oraya götürüyor.

 Herkesin, geçmiş veya haldeki amellerinden örülmüş olan bu yular boynuna sarılmış, onu mukadder olan yere doğru çekmekte, sürüklemektedir. Herkesi sevkeden bu mukadderattır; onun haricinde kimse ne ileri ne de geri bir adım atamaz.

sh: 189-191

**

Meryem Yusuf’un odasında bayıldığından beri, Yusuf da, Meryem de, inkâr edemedikleri bu aşkı taziz ediyorlardı. Meryem’in Yusuf’a akan, Yusuf’a giden aşkının kaynağı gene Yusuf’tu! Meryem, onun aşkı huruşundan [Coşma. Gürültü. şamata. Tel ] kopmuş bir parçadan başka bir şey değildi ki….

Ummandan ayrılan bir katra, bir müddet bulutlar da, ırmaklarda çaylarda seyretse de, akibet varacağı son merhale, gene denizden başka neresi olabilir ?

Meryem arasıra kimseye görünmeden Yusuf’a geliyor, Sudenin yardımının bu yolda da büyük kıymeti oluyordu. Meryem’e, Yusuf’un evde yalnız olduğu günleri hep o haber veriyordu.

Sude, fedakârlık ve feragat sahibi güzel kadın, hayatının en müşkül safhasını yaşıyor, bizzat Meryem’in aşkına hizmet etmekle, feragatin en müşkülüne katlanıyordu. Fakat o, bu gönül bacını, akla hayret veren bir soğukkanlılık ve vazife hissi ile ödüyordu.

Sude’nin vücudu, tecessüd etmiş feragat ve hayrın kendisi idi. Genç kız ona, minnet ve şükranın fevkinde bir hisle mütehassisti. Meryem için Sude, samadanî bir deva idi.

Meryem’in elleri, Yusuf’un elleri içinde yanıyor; başsız ayaksız sözleri, seke seke yürüyen yaramaz bir çocuğun ordan oraya atlayışı gibi dudaklarından dökülüyordu. O söylüyor Yusuf dinliyor; Yusuf söylüyor, o dinliyordu. Nihayet Meryem bu kesik sözlerden vazgeçerek :

Yusuf, sana bir şey soracağım, bana ruhun bu dünyaya neden geldiğini söyler misin ? Dedi.

Dinle Meryem, vücudda iki türlü ruh vardır. Biri ahlâtın letafetinden hasıl olandır ki, bu, hayvanı ruhtur. İkincisi de ilâhi ruhtur ki, bedenden zuhur eden letafet, fesahat, belagat, ilim, sanat, marifet, her ne varsa, hep bu ruhun malıdır.

Bir binayı kurmak için, nasıl malzeme, taşlar vesaire lazımsa, bu hakikati anlamak için de lâzım olan itibarî varlığından tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] etmektir. Çünkü bu işte en büyük gaye yokluktur, işte o vakit gizli olan asıl varlığını gözle de görürsün.

Yusuf susmuştu.

Bu kadar mı söyleyeceksin Yusuf? Herkesle o kadar derin ve uzun konuşuyorsun da..

Seninle konuşmaz olur muyum Meryem? Söyle, ne istersen söyle de konuşalım…

Sözlerin beni tahmin etmedi, tahrik etti; bana ruhun, bu endaze ve hesaba gelmeyen safînin,[ saf, temiz, pâk, duru. ]  bu kesif cisme mübdelâ olmasının, orada karar etmesinin sebebini söyle !

Yaradan, ruha cesed âlemine gelmek ve orada ülfet ve karar etmek için şevk ve muhabbet verdi ve dedi ki :

Ey ruh, sana seyr ve sefer etmek gerektir. İstical [Sonraya bırakılmasını istemek. ] et ki seferde yoldaşın benim yardımımdır. Korku ve muhataralarda koruyucun gene benim muavenetimdir. Ey ruh, ayrılık gamını tatmamış kimse, birlik zevkine ulaşamaz.. Hemen git ve bil ki her durakta sana ben yol göstericiyim. Senin vücudun daima benim kudretim ve iradem elindedir.

Biçare ruh bu füsun ve kıssaları işitince, ihtiyarsız olarak birlik âleminden hareket edip kalıba ve dünya yuvasına ülfet etti. Bunların çokları da, geldikleri yeri, asıl vatanlarını unutarak hüsranda kaldı.

Ruhtan, söz ve lisanla haber vermek mümkün değildir Meryem . Şunu söyleyeyim ki safî ve mücerred ruhun bedene taallûk etmesinde birçok faydalar vardır. Bir manayı, harf ve savttan uzak iken, bir harfe bağlarsın hatta o harf lâfz ve savtu getirip, fikrinin mahzeninde mevcud olan mana ve muradları muhataba bu suretle bildirirsin. Çünküharf, savt ve lâfızsız, manada zuhur yoktur. Bir mimar da bir binayı kurmak için evvela onu çizer; yani dimağındaki manayı bir şekle kaydettikten sonra onu tatbik eder.

Sen de mücerred manayı ve mukayyed olmayan nefesleri, harfe ve lâfza bağlamıyor musun ? Bunu şüphesiz bir fayda için yapıyorsun değil mi ? Madem ki ruh, mücerred mana gibi iken onun bedene gelişinin sebebini soruyorsun, o halde, sözü işitmeye samia [Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.] kuvveti lâzım olduğu gibi, senin de bunu anlaman için kalb kulağının açık olması lâzımdır..

Biz insanlar, bir fayda ve lüzum görmesek, bir manayı bir kelimeye talik etmez ve zamirimizde olan manayı, harf ve kelime vasıtasıyla âleme söyleyemezdik. Madem ki mahlûk iken bizde bu fayda görülmüş oldu. O halde Yaradan’ın, mana âleminde olan ruhları dünya hayatına getirmesinde niçin fayda görülmesin? Ruhun bu toprağa taalluk etmesinde bir fayda da budur ki, insanın kalıbı zemininde bir istidad vardır ki, ruhaniyet tohumu, cisimler tarlasına saçılınca öyle aşk gülleri hâsıl olur ki, akıl, onun miktarını idrâk edemez ve hesabını bilemez. Her ne kadar ruh, birlik âleminde de zevkte, izzet ve şerefle idiyse de, bu istidadının tamamı, insan cesedine taallûk edip, cisim zemininde tekâmül ettikten sonra hasıl olur ve aşk lezzetinin kemali de, müfarekatın [İki şeyin veya iki kişinin birbirinden ayrılması, uzaklaşma biryeri bırakıp gitme] acılarını çektikten sonra duyulur.

İnsanın sair mevcudattan mümtaz olması da, onda Allah Teâlâ’yı görmeye kabiliyet olmasındandır. Binaenaleyh insan, Allah Teâlâ’yı görendir. Onu görmeyen göz, göz olmaz ve göz derecesine çıkmayan insan da insan olmaz.

Ruhun cesede gelmesindeki faydayı sana bir misalle daha izah edeyim Meryem..

Meselâ, safî billûrda, bakanın yüzü temessûl [benzeşme, cisimleşme, şekillenme; birşeyin bir yerde suret ve mâhiyetini aksettirmesi. ] eder mi? Aynanın bir yüzüne kesafet gelmedikçe, o gösterici olmaz. Bunun gibi mücerred ve safî ruhlar da, aynanın arkasındaki kesafet gibi, cisimler kesafetiyle birleşmedikçe, onda, Yaradan’ın rabbani kemali görünmez.

Demek oluyor ki, safî ruhlar ve görünmeyen İlahî vasıflar, insan cesedinde zuhura geldi ve bu vücud aynasında yüz gösterdi.

Ruhun cesede gelmesinde sayısız faydalar vardır; saymakla bitmez ki Meryem…

Safî ruh bedene gelmekle kemal tahsil eder; zira onun vücudunda bilkuvve olan hasiyet, cisimler âleminde file gelir ve sabit olur.

Hâsılı ruhun bedene gelmesi, Allah Teâlâ’yı kemaliyle bilmesi içindir. Her ne kadar birlik âleminde de onu istidadı kadar bilip ikrar etmişse de, icmali bilgi ile ikrar eylemiştir. Tafsili ve bilgili ikrarın yeri, tabiat âlemidir. Esasen tabiat, Allah kelimesinin şahsiyetinden ibarettir. Ruhun cesede gelmesinde fayda yoktur, diyen kimseye “o halde sözün de söylenmesinde fayda yoktur, niçin söylüyorsun? demek, kâfi bir cevabdır.

Bu insanların kalıplarına ve mükevvenatın suretlerine bak ki, bunların her biri, kendinde mevzu olan manaya delâlet eder. Eğer bilgin varsa bilgi sahiplerinin, öteki dünya, dediklerini bu âlemde görürsün ve Allah Teâlâ’nın bu suretten ne murad ettiğine vakıf olursun.

Allah görülmez, derler; öyle şey olur mu?

Sen de göz olduktan sonra, Allah her yerdedir. Bütün bu mükevvenat o dur. Ondan başka bir şey yoktur ki, görülmemiş olsun ! Akil olan kimse, görülmemiş Allah Teâlâ’ya tapmaz, Çünkü hak, halktır gözün varsa; halk, haktır, aklın varsa…

Yusuf, Yusuf….

Yusuf Meryem’in fazla bir şey söylemesine meydan bırakmadan devam etti :

Meryem, sen beni okuyan ve anlayan sevgili bir vücudsun. Senin bana aşkın, bende aşkın mutlak zuhurunu gördüğün içindir; benim sana aşkım da, sende kendimi gördüğüm içindir.

Sen o kadar ben olmuşsun ki çok defalar sende söz söylenecek vücud bile göremem. Ben seni müşkülâtsız fethettim Meryem.. Aşk seni evvelden pişirmiş, hazır bir hale sokmuştu. Onun için seni ilk hamlede yanımda ve kendi canımda buldum. Seni henüz gözümle görmediğim zamanlarda da daima benimleydin !

Dün Hamza gelmişti. Yalnız senden bahsetti. Güzel Hamza aşkı yalnız senin vücudunda ezberlemiş ve senin cismine, yani cisme mukayyed bilmiş. Halbuki aşkın hakikati ona üryan olarak yüz gösterse, onun içinde cilve eden ne Meryemler görür ve bu tuğyan içinde garg olup giderdi.

Bir gün Meryem ölse, Yaradan onu kendine çekse, Hamza’nın cihanda aşksız kalması yazık değil mi?

Maamafih [bununla beraber. ] ona, sana söylediğim şu hakikati söylemedim. Esasen söylesem de anlamazdı; nasıl ki şimdiye kadar bu yolda ne söyledimse anlayamadı.

O senin güzel gözlerinin, harikulade endamının, hasılı cisminin meftunu… Sen de bunların zevalini görse, bu aşkın da zevali mukarrerdir; çünkü onu avlayan, sırf bu geçici sermayedir. O, sendeki cismi ruha, ruhu cisme mezceden, menbaını aşk göklerinden tutan ölmez aşkı görmedi. Halbuki aşk budur Meryem! Fakat Hamza da mazurdur, zira o henüz, madde dünyasının arızalarıyla kösteklenmekten kurtulamamıştır.

Hâlbuki aşkın hakikatini bulmak için bütün bunlardan kendini sıyırarak ok gibi fırlaması, tabiatın mütenahî hududunu aşıp, aşkın intihasızlığına [sonsuzluğa] atılması lâzımdır. Hamza bu hususta istidadsız olmamakla beraber kendini tabiatın pençesinden kurtaramıyor.

Hakikî aşka sahib bir vücuddan hikmet ve hakikat tefeccür [Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri ağarma. * Çatlama, yarılma. ] eder. Perakende kuvvetleri, duyguları, aşkın lâyemût ve tevhidkâr kudretinde temerküz eden vücud, nihayetsiz surette kudretlidir. Eğer Hamza da bu kuvvete malik olsaydı, sana aşikâr olan hakikatin, ona da yüz göstermesi icab ederdi.

Hâlbuki seven ve sevilen birbirlerinin hakikatim bilmedikçe, aşk, sırf tene müteallik ihtisasattan ibaret kalır. O kimseyi savdığının kaşının, gözünün verdiği zevk avlamıştır; halbuki onu avlayanın hakikatte Yaradan’ın o vücuda akseden güzelliği olduğunu bilmez. Şu bastığın topraklar içinde ne kadar güzelin gözü, kaşı, yanakları ve endamı vardır.

Dünyada ne kadar güzel şeyler varsa, hep Yaradan’ın nurudur. Manayı bırakıp şekilden güzellik görenler, her türlü şeklin geçici olduğuna göre, şüphesiz sonunda hüsrana atılırlar.

Maamafih Hamza’da senin cinsiyetinden bir zerre olmasaydı, o senin maddî varlığını da sevemezdi. Zira her incizab, kendi benzerine tesadüfün neticesidir, insan, kendi manasını gördüğü kimselerin meclûb ve meczubudur ve bir kimse her neye meylederse, o şeyle aralarında gizli bir ittihad olduğu muhakkaktır.

Meryem’in Yusuf’a bakan gözlerinde iki ateş yol süzülerek iniyordu.

Niçin ağlıyorsun Meryem?

Sen bu vücud değilsin ki… Bu vücud, akan suya çeşmedir. Su kesilince çeşmenin ne hükmü kalır?

Hamza o çeşmeye, Yusuf ta suya gönül verdi. Bir gün olup çeşme yıkılıp, berrak ve lâtif su, bir zaman için toprak altında mestur kalsa da, suyun cuşişi [Kaynama, coşma. ] tekaza [sıkıştırarak] ederek başka bir yerden fışkırır. Böyle leziz ve saf suya çeşme eksik olur mu Meryem ?

Meryem de ölümü düşünüyordu. Artık ölse de ne gam ? Aşk bu vücudu ebedî bir kaftan gibi sarmış, Meryem bu ateşin içinde yanmış, yanmış erimiş…

Bir el, varlığını örten bu ateşin kaftanı çekip alsa Meryem’i altında bulamayacak. Ancak bu boş örtünün içinde aşkın ebedi ve nuranî çehresi belirecek…

Meryem’in Yusuf’un yüzüne takılı duran gözlerinden hâlâ büyük yaşlar düşüyor.

Yusuf ona tekrar soruyor.

Niçin ağlıyorsun, söyle bana Meryem ?

Korkuyorum Yusuf I

Neden, kimden korkuyorsun?

Senin için korku kaldı mı ?

Kimseden korkmuyorum. Cihanda benim için kimse yok ki… Herkes, herşey sensin. Cihanın varlığı nedir?

Ben bu serabî ve itibarî cemiyet bünyesinin nesinden korkayım ?

Esasen bana şimdiye kadar onlardan ne müsbet, ne de menfî bir seyale, bir duygu geçmedi. Ben insanlarda vücud görmedim ki, onlardan mütezevvik [Zevk ve safâ eden. * Tadına bakan. Birkaç defa tadan. ] veya müteessir olayım…

Bir ağacın rüzgarla ileri geri sallanmasına kızmaz veya gülmezsek, keza hareketlerinde bir ağaç kadar hilkatin fermanını dinlemekten başka kârı olmıyan mahlûka da kızmamak veya gülmemek icab eder. İnsanların hareketlerine bel bağlamak, korkmak, kızmak veya sevinmek, onların bir mevcudiyet, başlı başına bir varlık sahibi olduğu zannından ileri gelir. Hâlbuki bunlar da, hareketlerinin hâkimi olan bir müteharrikin arzusuna tabidirler.

Herkes yok. Yusuf! Yalnız, yalnız sen varsın. Ben senden korkuyorum.

Ben korkunç muyum güzelim ?

Sen bilmezsin, benim korkumu, bilemezsin.. Onu anlatmak ta istemem…

Anlat, söyle Meryem.. Benden niçin korkabilirsin ? Yazık göz yaşlarına, söyle niçin ağlıyorsun?

Ölümden korkuyorum.

Sen mi ?

Hiç Meryem, bu mütekâmil vücud, ölümden korkar mı ?

Ölüm korkulacak bir şey değildir ki… Ölüm, insanın sadık, vefalı bir yoldaşı ve müsteşarıdır. Sen, bu dünyada, ölmüş bir insanın hiç bir şeyle mukayyed olmadan yaşayışının zevkini de bilirsin..

Bana ölümün lezzetini anlatma Yusuf, onu bana bildirdin ve tattırdın. Ben bu ölümden korkmuyorum…

Ölüm nedir bilir misin Yusuf?

Ölüm, sensizliktir. İşte ben bu ölümle ölmekten korkuyorum. Sensiz kalmaktan korkuyorum.

Bir nefes sensiz yaşamak, asırlarca azab çekmekten daha yaman, daha korkunç.. Benim sensiz kalmaktan başka hiç bir korkum yok. Varlığım, hayatım senden ibaret.. Kaçacak, sığınacak bucağım sen, gördüğüm bildiğim sade sen! Yüzüme bak Yûsuf! Ben senin bu uslu duruşundan, bu kaçamaklı hallerinden de korkarım. Bak, yüzüme bak da gözlerini göreyim… Ben onların ezelî perestişkârı,[ aşırı derecede bağlılık. Riyakâr gösterişten. ]  esiri, kuluyum. Onlar benim mabudum, mihrabımdır.

Niçin sesin çıkmıyor ?

Söyle, sen: beni aldatmazsın. Söyle, her ne dersen inanacağını. Artık bu sözlerle beni lâübâli etme., bu kadarını söyleyebilmek için her nefesde yüz kerre ölüyorum…

Yusuf düşünceli idi; kızın kirpiklerini süsleyen yaşlara baktı. Başını, hafifçe bu tutuşmuş başa doğru kaydırarak :

Üzülme Meryem.. Sen bensiz kalmazsın !. Çünkü sen bensin.. dedi.

Kızın hıçkıran başı, Yusuf’un dizlerinde bitab ağladı, ağladı. Sanki bu gözyaşları onu maddiyetinden boşaltıyor, Meryem hafifliyor, lâtif bir cisim gibi dünyadan Yusuf’un kalbi göklerine doğru yükseliyordu.

sh: 191-200

**

Yusuf bilinmez, Yusuf tarif edilmez, anlatılmaz söylenemezdi ki bu tehalükle gidişin sırrı da anlatılsın.

Meryem, kendine dil uzatacak olanlara: Ey zavallılar, ben eğer Yaradan’ın nuru kandili olan Yusuf’a tapıyorsam beni ayıblamayın ki, benim, Yaradanım, imanım, dinim hep aşktır. Onu görmek hayat, onu görmemek ölümdür. Onu görmek en büyük zaferdir, onu görenler, vücutları aşk derdiyle göz kesilmiş olanlardır. Zulmet, azab, cehennem, ondan uzak olanlar, onu görmeyenler içindir. Gerçi onun da herkes gibi müteayyin bir varlığı vardır; fakat bu çehrenin en bedi hatlarla çizilmiş müvazeneli güzelliği içinde öyle teshir edilmez bir mana gizlidir ki, hiç bir beşer onu fethe muktedir olmamıştır. Gerçi onun da bir sinesi vardır fakat mahşer bu sinenin yanında tenha ve ıssız kalır.

sh: 204

**

Meryem! Benim şikâyetim, hadisattan ve vakıattan değildir. Ben, aslımla olan istiğrakım [Allah aşkıyla dünyayı unutup bütün bütün kendinden geçmek.]şiddetine sed çeken cüdalıklardan [ayrılık; ayrılmış. ] şikâyet ederim. İstiğrakın mutlakıyetini hançerleyen şu müteayyin vücuddan şikâyet ederim. Tıpkı kamışlıktan kesilen bir ney gibi, aslında birliğe rnüstagrak olan ruh, burada müteayyin bir nakşın esiri olunca feryad etmeye, tekrar geldiği yeri aratmaya başladığı gibi.

İnsanın hakikati, kâinat nakşına sebeb olmuştur Meryem… Bu kâinat nakşının meydana gelmesi ve bir nokta gibi mücmel olan mananın tafsil olması için de, insan aslından, bu birlik âleminden koparılıp dünyaya getirildi. Kudret eli onu aslından koparıp anasıra, bu gurbet diyarına attı..

İşte, mütekâmil ruhların aşıtlarına iştiyakları bu yüzdendir ve bu iştiyak ta ruhun tekâmülü nisbetinde artar.

Aslı ile rabıtası ziyade olanın şüphesiz iştiyakı da o nisbette ziyade olur. Ruh, bu müteayyin vücud içinde mukayyed oldukça cüdalıklardan şikâyeti bir an eksik olmaz.

Birlik, yani asıl âleminde teayyün ve teşahhus [şahıslanma; belirlenme; bir şekil ve kimlik kazanma. ] yoktu. Ruh, aslından bu vücud âlemine gelinciye kadar geçtiği ecram [Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.] , nebat, hayvan âlemlerinin hiç birinde karar etmedi; hepsinden de bir hatıra ile ayrıldı, işte buradaki şikâyet de, ruhun o acıklı safahatının hikâyesinden ibarettir.

Gurbet, tahassürü müstelzimdir; zira onda sıla hasreti vardır.

Fakat kemale yetmiş insan da, bu şikâyet ve feryadını söylemek için anlayışlı bir kulak, kendi gibi aynı duygularla hislenmiş bir vücud ister. O zamirinde yanan bu ateşi ulu orta herkese söylemez.

Gözlerinde nur, kulaklarında öğüt alacak kabiliyet olmayanlar ruhun o büyük derdini ne bilir?

Meryem, sen bana aslımdan bir selâm, bir yad, bir parçasın., ben seninle aram [Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme. ] eder, dertlenir, hem devalanırım. Sen bana, bu asıldan gelmiş mücellâ bir aynasın. Ben bu aynada kendimi görür ve gördüğümü gene kendime söylerim. Ben Yaradan’ın söyleyici kelâmıyım. Her şey değişir, her mahsus olan varlık için bir tebeddül ve tagayyür mukadderdir; fakat her asrın her ânın muasırı olan aşk ve hakikat için bu endişe yoktur. Allah daim olduğu gibi hakikât ve aşk ta daimdir Meryem.

Âlemin tekevvün ve intizamı, aşkın huruşundan [Coşma] ileri gelmiştir. Gökler, yer, ay, güneş, ateş, su, hava toprak hasılı çerçöpe gelinceye kadar ne varsa, hepsi o aşk güneşinin nuruna batmış ve iştiyakı derdine yanmıştır. Ben ancak aslından ayrılmış ve beşeriyet arızalarından kurtulmuş olanların hem haliyim Meryem…

İnsan ile Yaradan’ın arasındaki perde, zemin ve asuman değil, kendi varlığıdır. Binaenaleyh bu birliği hasıl etmek, yani Allaha yaklaşmak için insanın varlığından, yani hayvan! hisleri kayıtlarının esaretinden kurtulup hür olması lâzımdır ki, bu da ancak, kötü ahlâktan kurtulup yerine iyisini getirmekle olur.

Kötü ahlâk ta nedir bilir misin Meryem ?

Yaradandan seni az, çok alıkoyan her şey!

Kalbi temizleyici ve beşerî ayıpları yıkayıcı şey aşktır. İnsan bunlardan aşk ile kurtulur. Bu feragati ancak aşk yaptırır.

Aşkın mahiyetinde ayrılık ve ikilik yoktur. Lâkin bazı kimsenin, Yaradan’ın aşkına istidadı olmadığından Allah bu kimseleri, gene kendi aşkına istidad peyda etmesi için bir surete mukayyed eder, yani kendi gibi bir beşerin aşkına mübtelâ eyler. Elverir ki bu sureti atlaya bilsin.

Yusuf bir an durdu. Dörtyol ağzını geçmişlerdi.

Yusuf’un avucundaki Meryem’in eli, havanın sıcağına rağmen buz gibi soğuktu. Kız bu eli sımsıkı tutuyor, kaçmasından korkar gibi incecik parmaklarını bastırıyordu.

Aşk: zarfa ve harfa sığmaz Meryem. O, intihasız bir deniz gibidir, ihata ve misâlden, tefsir ve ta’birden uzaktır. Aşk, halinde olan vicdanî zevki söze getirmek ve söylemek istedikçe, gene kendisi onu nişansız eder. Meryem, sana bu gece çok şeyler söyledim artık susalım ve ben de döneyim ne dersin?

Hayır hayır, söyle Yusuf, bir az daha, biraz daha konuşalım. Bahusus aşk faslında sözlerini imsâk etme ki ben ota susamışım., söyle, hep söyle.

Meryem, aşkım! Beni bu hususta fazla söyletme, endaze ve hesabı aşma ki, aşkın sıcaklığı vücudunu varlık âleminden çalmasın.. Senin gül gibi lâtif vücudun bundan fazlasına tahammül edemez; korkarım ki bu dünyadan bağını koparır, birlik âleminin cazibesin? kapılırsın.. Halbuki bu vücud senin değil benimdir; onun bana lâzım olduğunu unutma canım!

Kıyamete kadar sen sorsan, ben de söylesem, ne senin sualin ne de benim cevabım bitip tükenir…

Farkında olmadan mahalle aralarına kadar yürümüşlerdi. Meryem Yusuf’u hâlâ bırakmak istemiyordu,

Meryem, şimdi bana müsaade et de döneyim, istersen yarın Fırat kenarındaki ağaçlığa gel, orada gene konuşuruz

sh: 208-211

**

Fırat kıyısı, hurdebinî [gözle görülmeyecek kadar küçük, mikroskobik. ] nebatların yekpareleşmiş kesafetiyle o kadar yeşil, o kadar taze idi ki…

Yalnız, murassa bir libas gibi toprağı örten bu yeşillik, yer yer sürülmüş olduğu için zeminin tabiî rengi görünüyordu.

Daracık vadiyi örten bol ve sık otlar, âdeta iki yamacın arasında yeşil bir dere aktığı hissini veriyordu.

Bu mücessem lâvhanın içinde iki inek otluyor, dişlerinin otları muntazam ve yeknesak seslerle koparışı, bu rustaî şaheserin, tabiî ve hakikî musikisini teşkil ediyordu.

Meryem etrafı dinliyor, dinliyor, fakat bu tecessüsüne, muannid ve ısrarlı bir sükût cevab veriyordu. Kızın vücudu zevk içinde hafifleyerek, adeta maddiyetini kaybediyor, bir duman parçası, esirî bir neşe gibi uçmak, yok olmak arzularda karışıyordu.

Nereye, nereye fakat ? Yusuf’un aşk çırağları tutuşturan kalbi göklerine çekilmek, orada karar kılmak istiyor… Yusuf kimi istese, kimi çağırsa, o vücud, yaktığı gönlünü meşale yaparak yollara düşer. Meryem o »esin davetine, o güzelliğin incizabına mukavemet edecek bir vücud tasavvur edemez ki..

Meryem Yusuf’un kolunu iki eliyle tutuyor, böyle yapmasa hakikaten uçacak, görünmeyen bir el, görünmeyen bir Aleme götürecek gibi geliyordu. Onun için Yusuf ekseri zaman bu gönlün istiğrakı şiddetine mani oluyor, ondaki ezelî iştiyakın, her nefes yelpazelenen ve tazelenen ateşinin önüne geçiyor, kızı ileri atılmaya bırakmıyordu.

Sen bana lâzımsın Meryem, o vücud senin değil benim diyerek bu aşk selinin bir zaman için şiddetine mani oluyordu. Şimdi de gene kızı zorla havaî mevzulara şevketmiş, Meryem de ona maziden bahsetmeye başlamıştı.

Geçen gün seni bulmadan evvelki halimi düşündüm Yusuf… Ham, basit, ruhî bünyesi teşekkül etmemiş, ibtidaî ve işlenmemiş bu malzeme yığınından utandım. Şuur yok, mana, hakikat yok., yalnız uzviyetiyle yaşayan, niçin ve neden yaşadığını bilmeyen, hayat dümeni şevki tabiîsinin elinde bir mahlûk… Bu itibarla bütün mazim tarihsiz, intibasız [izlenimsiz], kitabesiz ve hatırasızdır. Zira bu mazi o kadar kıymetsiz ve şuursuzdur ki, ona en küçük bir varlık bile izafe edemiyorum. Onda yalnız bir fıtret devrinin ruhî ihtilâlleri, keşmekeşleri doludur. Bütün bu hayat, medlulü acı ve ıztırablı vakaların birbirine karıştırılmış yekûnundan ibaret… Geçmişi düşünmekle, kekremsi bir şey tatmış gibi yüzüm tekallüslerle [kasılma. ] doldu.

Gerçi, bu hayat, bu manasız hayat ihtişam içinde idi, eğlenceler, ziyafetler, her şey bir mecburiyet, sahnevî bir sunîlikten ibaretti, Ben ise bütün bu safahata, mahkûmane bir itaatle baş iğdim. İşte hayat mütıellesinin üç köşesi: gelmek, çekmek, ölmek ! Bu üç fiil insanda ihtiyarî değil, sevkî bir hareket, ıztırarî bir itaat! Hiç kimse bu üç emrin kemendinden boynunu kurtaramıyor.

Şu kadar ver ki, aşk hayatının keyfiyet yakıcı zevkine ayak koyanlar için, ne gelmek ne çekmek, ne de gitmek, hiç, hiç bir şey yok. Onlar ne doğuyor, ne çekiyor ne de ölüyor.. Yalnız aşkın mutlak vücudunda seyrediyor. Yahud da “gelen de ben, giden de ben, bozulup toplanan da ben” diyerek bütün mevcudatı tek vücud olarak görüyor.

Meryem gene gönlünün dizginlerini bırakmıştı. Halbuki Yusuf onu bugün başı boş bırakmak istemiyordu.

Hani maziden bahsedecektin Meryem ? Gene atladın, açıldın.. Şu maziyi tamamlasana…

Gerçi halin zevkini bırakıp maziyi söylemek veya dinlemek istemem; fakat mademki o mazi sana aiddir, senin olan her şeyi sever ve hürmet ederim… Söyle Meryem, bana geçmiş zamanlardan bahset!

Doğru söylüyorsun Yusuf.. Halin kıymetini bırakıp geçmişin yadıyla vakit geçirmek abes bir şey… Hatta onu düşünmek bile manasızlık!.. Fakat ben bu maziyi niçin düşündüm, biliyor musun? Geçmişle aramda iğbirar ve soğukluk vardı. Ben, değil mazime, hiç kimseye ve hiç bir şeye karşı kinim, nefretim ve iğbirarım olmasına tahammül edemem. Bahusus bu günkü Meryem, o mazi köprüsünden bu hale geçmiştir. Onun için bu dargınlığı, bulanık bir su gibi tortulu olan bu geçmişe aid iğbirarı [Kırılmak. Gücenmek. * Toz ile paslanmak. * Boz benizli olmak. ] temizlemek lâzımdı. İşte bu yüzden düşündüm ve bu ruhî tesviyeye lüzum gördüm.

Ben bütün cihanla sulh yaptım Yusuf., nasıl olurda arkamda kalan bir hayat parçasiyle cenkte ve nefrette kalırım ? Mademki seni buldum, acılıklar, teharrüşler [Tırmalanma.], elemler, seyyieler, hep seni bulmak, seni görmekle tazmin olup gitti. Her fenalık seninle söndü… O mazi de artık acısız, elemsiz, taharrüşsuz oldu. Ben artık eski ben değilim ki… Çok defalar gayet samimî bir hisle kendimi ölmüş ve yepyeni bir hayatla dirilmiş, geçmişinden bir iz bile kalmamış zannederim.

Beni sen Öldürdün! Eğer şimdi yaşıyorsam, bu hayat sensin Yusuf !

Ben neyim Meryem ?

Sen aşksın, aşk sensin Yusuf! Senden daha güzel bir şey yok ki seni ona benzeteyim..

Genç kızın dayandığı ağacın yaprakları, birer aşk ilâmı gibi başının üstünden çarh [Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.] çevire çevire düşüyordu.

Yusuf’la yan yana oturmuşlardı. Konuşmalarındaki hararet ve şiddet, hangisinin söyleyen hangisinin dinleyen olduğunu belli etmeyecek kadar yakıcı idi.

Filhakika görünüşteki bu iki vücuda rağmen, ne mütekellim ne de muhatab vardı. Zira Yusuf Meryem, Meryem de Yusuf’tu.

Bir zaman konuşmadılar. Gerçi bir gün evvel Yusuf kızı buraya yarım kalan bahse devam etmek için çağırmıştı; fakat onun gösterdiği şiddet ve tehalük, adeta Yusuf’u korkutmuş ve söylememeye sevketmişti.

Gidelim mi Meryem ?

Yusuf…

Ne istedim Meryem ?

Sana bir şey söyleyeceğim..

Söyle güzelim..

Niçin söylemiyorsun ? Haydi gidelim öyle ise…

Hayır, hayır sana bir şey söyleyeceğim..

Meryem Yusuf’un gideceğini hissettiği zamanlar onu böyle, bu sözle oyalar, bir az daha beraber kalabilmek için bu masum hileye baş vururdu. Yusuf ta bunu bilir, fakat bile bile gene bir an beklemekten hâli olmazdı.

Hakikaten Meryem’in Yusuf’a söyleyeceği birçok şeyler olsa bile, onunla olmak, onu görmek, dudaklarından bütün sözleri kapıp kaçardı.

Fakat bu defa Meryem sözünde durdu; çünkü söylemese, Yusuf’un hemen kalkıp gideceğini biliyordu.

Ana karnındaki cenin, naısıl bir tek yoldan vücudunun gıdasını, takviye ve nemasını temin ediyorsa, ben de bu dünyada yalnız, seninle yaşamak yolunu buluyorum. Zira beni dünyaya bağlayan serrişte [başa kakmak; ipucu.] Sensin Yusuf… Durağım, menzilim hep sensin. Senden benim, gölüm nur buldu, yüksek görücü oldu. Onun için artık bu göze hiç bir güzellik kalmadı.

Ben Allah’tan nur istemiştim, sende nurun nurunu gördüm. Bütün nurların merkezi ve eşsiz güneşi olan sana eriştim. Ben bir Yusuf isterdim, senin vücudunda Yusufistan gördüm.

Ben, gönlümün ateşini dökmek için kemale sahib bir vücud, mana ve hakikat dostu isterdim, senin vücudunda bütün güzelliklerin, hakikat ve aşkın kaynağını gördüm. Bana senin her bir cüzünden öyle bir cennet göründü ki, yarınki cennetlerle bir alâkam, onlara bir ihtiyacım kalmadı.

Yusuf, Meryem’in harikulade bir letafetle konuşan dudaklarına bakıyordu. Onları böyle perişan bir talaşla tahrik eden, yalnız, yalnız aşkı idi, Bu ince vücud, lâtif bir hülya gibi güzeli.

Yusuf genç kızın söz silsilesini durdurmamak için bir zaman dinledi. Fakat artık gitmeli idiler., ekseri zaman yaptığı gibi birden bire ayağa kalktı ; Meryem’in de elinden tutarak kaldırdı. Artık gidiyorlardı, çare yoktu.

Yollar taşlı ve bozuktu. Meryem Yusuf’un elini tutmuş, iki masum mektep çocuğu gibi yan yana yürüyorlardı.

Yusuf, arasıra taşlara takılan kızın elini avucunun içinde sıkıyordu. Böylece hurma fidanlığına kadar beraber geldiler. Artık ayrı yollardan gitmeleri icab ediyordu. Yusuf gene birden bire kızın elini bırakarak :

Haydi Meryem., dedi ve arkasına bakmadan hemen ilerledi.

Ne de çabuk uzaklaşmıştı…

Yusuf, Yusuf !

O, genç kızın sesini duyarak durdu.

Yusuf sana bir şey söyleyeceğim..

Yusuf mütebessimdi :

Gene mi Meryem? Peki dinliyorum..

Haydi söyle, söyle canım, geç oldu gidiyorum.

Yanıma gel de söyleyeyim!

Yusuf Meryem’e baktı. Ondan ayrılmak kendisi için de müşkül, her zorluğu yenen iradeli ve azimkâr Yusuf’a da zordu. Tekrar kızın yanına geldi. Fakat Meryem’in dudakları sımsıkı kapalı, başı hafifçe yukarı kalkmış, söyleyecek hiç bir şeyi olmadığını itiraf eden mazlum bir duruşla duruyordu.

Yusuf’un başı eğildi, bu ateş dudakların üstünde bir lahza durdu.

Aşk onlara ateşten damgasını bastırmıştı. Onların raşedar [doğru yollarının] sathı, aşkın ateşin nakşıyla mühürlenmişti. Bu dudaklar aşk göklerinden gelen ateşle yanıp kavruldu. Bu dudakların küçücük cürmüne bir cihan sığdı. Onlar artık bir ziyaretgah kadar temiz ve masum oldu. Bu ateş onlara, ebediyet serhadlerinden aşıp geldi. Meryem’in dudaklarını aşkın germiyeti [Hararet, sıcaklık, kızgınlık.] , ezelî bir ocak gibi bitip tükenmeyen alevlerin mihrakı [Çok hareket eden. * Hareket âleti. Karıştıracak nesne. ] eyledi.

Sh:211-217

**

Bu hareket niçin ?

İşte cevabı olmayan bir sual! Yahud da anlaşılması müşkül bir cevab: İnsana Yaradan’ın sevgisi, aslın kendine olan sevgisi gibidir. İnsanın da Yaradana olan aşkı ve iştiyakı, “şey”in aslına olan iştiyak ve aşkı gibidir.

Sh:234

**

Bak Meryem, şu böceğe bak…

‘Yusuf’un gösterdiği bu uçucu böcekler, gölgede simsiyah göründükleri halde, güneş hattına doğru uçtukları zaman kumru göğsü gibi yanar döner renklerle parlıyorlardı.

Yusuf! suyun sesini işitiyor musun ?

Evet Meryem…

— Aşk gibi keyfiyetsiz bir ifade değil mi ?

— Aşk gibi, evet onun gibi…

İnsan aşkla diri, aşksız Ölü… aşkla dirilmiş olan da, bütün varlığını değişmiş, ona kaptırmıştır.

Aşkla hayat bulan ve terbiye görenin hemdemi de Allah Teâlâ’dır Meryem… Herkes aşka lâyık olmaz, çünkü aşka lâyık olan Allaha lâyık olur. Bu böyle olunca aşk kesilmiş vücuddan Allah Teâlâ‘nın büyüklüklerinin zuhuru bedihi değil midir ? Eğer aşk insanı nağmesaz [Ahenkle söyleyen, terennüm eden. ] etmeseydi, Allah Teâlâ’nın esrarı nağmelerini kimseler işitemezdi. Bu vücud aşk encümeninde her nefes haber söyleyici ve dünya çamuruna batmış olanları asıllarına manlarına çağrıcıdır. Fakat her tab’ı [tabiat] buna kabil değildir ; her kabil de arayıcı değildir. Bu da ezelî bir vergidir Meryem… iki dünyanın da zevk ve bazlarından geçmiş olanlar, Yaradan’ın haberlerini verici aşk dudaklarıdırlar. İşte, çarh ve eflâkin henüz olmadığı, su ateş ve toprağın henüz bulunmadığı gün aşk vardı._

Aşk, aşk… bilirsin Yusuf, benim ömrümün hasılı senin aşkından başka bir şey değildir. Alıp verdiğim her nefes senin yardımınladır. Benim her iki âlemde de istediğim, taptığım aşkdır. Başka bir şey, başka bir ilâh bilmiyorum. Yalnız, yalnız ona tapıyorum.

Seni yalnız Yusuf bilir, değil mi Meryem ?

Evet, sade o bilir., nasıl bilmesin ki, benim ölü vücudumu o diriltti gene onu aşkı ocağında başroldüm.

Yusuf birden bire bir şey hatırlamış gibi Meryem’in sözünü kesti.

Sh: 242-243

**

Ömer uzaktan gene kızın güzel başını toprakların üstünde zebun görürken, bu hadisenin yanı başında duran ve onu böyle perişan eden kahhar aşkı da görmekte teahhur [Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek. ] edemezdi. Ağaçların, dalların hareketini gören Ömer, bunları tahrik eden rüzgârı görmez, her müteharrikle bir muharrik olduğunu bilmez olur muydu ?

Meryem’in karşısında daima hürmet ve huşu hisseden Ömer, onu ürkütmemek içini uzakça bir ağaç dibine oturdu. Meryem’e müşfik bir alâka ile bağlı olan bu görmüş geçirmiş dost adam, Yusuf’un şelâle gibi peyapey [peyderpey, ardarda] coşan hikmetlerini liyakat ve istidatla kapmış olan Ömer, pek kısa bir zaman içinde, kendinin yıllardan ben ögrendiklerini öğrenmiş olan bu genç vücudun karşısında, ihtiyarsız olarak hayret ve heybet duyar ve Yusuf’un sevdiği Ömer, bu gene kıza öğretilecek söylenecek bir söz bulamazdı. Düşüncelerinin kudretiyle Mısırın çöllerinde Hamza’ya meşale tutan, yol gösteren bu adam, şu kızın karşısında daima lâl olur, onu dinlemeyi tercih ederdi. Şüphe yok ki bu kız, Yusuf’un en büyük eseri, meleklerin gıpta ettiği mübarek bir şaheserdi.

Sh: 245

**

Hükümdar:

—         Pekâlâ Yusuf, senin için putlara inanmaz diyenler de var, doğru mu bu ?

—         Çok doğru söylemişler Hükümdarım l

—         Ya… demek ki putlara inanmıyorsun? İnandığın bir şey yok mudur senin ?

—         Allah!

—         O da ne dir ? Putlardan başka Allah mı var?

—         Sen var mısın Hükümdarım ?

—         Tabiî !

—         O halde Allah Teâlâ’nın mevcudiyeti de tabiîdir. Sen ki yaratılmışsın, her yaratılmışın bir Yaradan’ı olmasından daha tabiî ne olabilir? Allah var mıdır? demek, ben var mıyım, bu dünya ve gördüğüm şeyler var mıdır ? demek gibidir. Allah olmasaydı ne sen ne de bu âlemler olmazdı.

Bir putun ne ye iktidarı vardır? Aya, güneşe, öküze, ateşe tapan insan ne kadar biçare ve acınacak bir haldededir.

—         Ben de mi Yusuf?

—         Eğer putlara inanıyorsan sen de Hükümdarım !

—         Bu inancı benden kaldıracak iktidarın varsa göster de görelim 1

—         İnsan, kanaatlerinin yanlış olduğunu bilse de, doğup büyüdüğü muhitin tesirlerinden zor kurtulur; bunda elbette mazursun Hükümdarım. Fakat asıl felâket, doğru yolu gördükten sonra ondan baş çevirmektir.

—         Siz bahtlı insanlarsınız Yusuf. Sen de, Hamza da..

Bakarım da o, çok yerde beni ihtiras ve zaaflarımın pençesine düşmekten alıkoyar. Hayatın acıları, benim kadar onun canını yakmaz. Bana teselli verir, fikren yardım eder, ölümü bile istihkar eder. Halbuki ben, Hayrenin ihtiyar Hükümdarı, ölmek istemiyorum. Çünkü ölümden sonra bir hayat olup olmadığını bilmiyorum.

—         Asıl hayat, ölümden sonraki hayattır. Şimdiki hayat, o hayatın hazırlığıdır. Ölüm, insanın dünyada kazandıklarının hesabı görüldüğü yerdir. Buradan oraya iyi işler götürdüğü takdirde ölüm, korkulacak değil, arzu olunacak bir nimettir. Zira tekâmül ölümdedir.

Tabiat, bu kaziyeyi her nefes tekrarlamak suretiyle isbat etmektedir. Öyle değil mi, meselâ cemad, cemadlıktan ötürü bir derece daha tekâmül ederek nebat olur. Nebat, nebatlıktan ölür hayvan olur; hayvan hayvanlıktan ölür insan olur; insan da beşeriyetten ölünce tekâmülü tamam olur ve aslına ulaşır.

Cemad olan toprağın nebat olması, nebatı da hayvan ve hayvanı da insan yemek suretiyle, bir avuç toprağın bu suretle insanlığa yükselmesi hep ölüm sayesinde değil mi? O halde niçin ölümden korkmalı?

Mademki insan ne bulduysa ölmekle bulmuştur o halde beşerî mukteziyatından yani nefsin, Yaradan’ı unutturucu ifrat şehvet ve lezzetlerinden ölerek Yaradan’la kalanlara ne mutlu !

Bu kadar istihalelerden [bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka değişmesi, başkalaşmak; imkânsızlık. ] sonra beşeriyete kavuşan insan, son ve hakiki ihalesı olan bu ruhanî inkılâbı yapamaz, yani beşeriyetten ilâhiyete atlayamazsa; o, Yaradan’ı unutup kendine ve mukteziyatına tapmış ve her vakitte halkla cenkte ve mücadelede kalarak Yaradan’dan uzak kalmak ateşine kendini atmış olur.

Fakat her kim ki Yaradan’ın nuruna kavuşur, o kimse hakikate ermiş olduğundan, gamı unutmuş olmakla ebedî rahafa kavuşmuştur. Hasılı Hükümdarın ölüm, Yaradan’ın insanlara verdiği en büyük hayırdır. Ölümden korkma; kendinden, kendi fiillerinden kork! Eğer onlar bozuksa, yani beşerî ibtilâların esareti altında isen, zaten, hayatta iken ölüsün demektir. Kendini beşerî ahkâmın buyruğundan kurtaramamış kimseleri sen diri mi zannediyorsun ? Hayır, ne gezer! Diriler ve ebediyen ölmeyecek olanlar, hayatlarını Yaradanın varlığı ile birleştirmiş, kendini bu sonsuz azmette yok etmiş kimselerdir.

Hükümdarım, eğer sen, Yaradan’ın mutlak vücudu ile hayatlanırsan, o korktuğun ölüm sana ebediyen gelmez ve o vakit ölüm, bir diyardan bir diyara gömmekten ibaret kalır. Eğer ölsen de gene diri, bir avuç toprak olsan da gene idrakli  ve şuurlu kalırsın. Ölümden korkma, kendinden kork Hükümdarım !

Allah mevcudatı ibda ekerken bunların tabiatlarının ihtilafı ve hallerinin tebayünü cihetiyle her birine garib hassalar ve acib menfaatler koydu ve bu hassaların hepsini, kendini bilene, ilhamı olarak bildirdi ve bu ilme sahib ettiği vücudu da insan nevinin baştacı etti.

Bu dünyada görülen tasarruf, ve tezahür eden eşyadan maksud Allah Teâlâ’dır.

Ya, bu görünen suret nedir, dersen Hükümdarım, bunların hepsi deniz, üstündeki çerçöp gibidir. Çerçöpün su üstünde olan raks ve cümbüşü, denizin hareketinden meydana gelir. Binaenaleyh Yaradan’ın arzusu, kâinat suretlerinden birini susturmak istese, tıpkı deniz çerçöpü sahile attığı ve sağa sola hareketten muattal bıraktığı gibi, onu hayat denizinden çıkarıp ölüm sahiline atar.

Keza aşk denizi de bir, gönlün suzişini susturmak istese, onun müteayyin olan gönlü köpüğünü beşeriyet sahiline çekip buruştan alıkoyar ve tekrar onu tahrik etmek istese, aşk dalgaları bu gönlü kapar ve huruşa bırakır.

Hareket ve sükûndan kimsenin elinde bir şey yoktur Hükümdarım.

Cihan, ademde muzmahil [Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş. ] ve türlü şeniyetler [Gerçekler ]  gaybın sinesinde gizli iken, gizlenmekten ve aşikâr olmaktan müstağni olan mutlak aşk, güzelliğini, sununu ve kemalini göstermek için birlik yuvasından kalkıp, vücud ve ademe aksederek, güzelliğini türlü türlü şekillerde ve yüzlerde seyretti. Bu zuhurat dalgalarının kimi seven, kimi sevilen kimi şeytan kimi insan, kimi sultan kimi köle, kimi zalim kimi mazlum, kimi zengin kimi fakir, kimi gizli kimi aşikâr, zulmet nur, ıztırab neşe, gözyaşı tebessüm ve bütün zıd isimler yüzlerinde ve muhtelif görünüşler safhalarında meydana geldi ve bütün bunların hepsi, aşk mecmuasına aşikâr oldu.

Eğrilik olsun, doğruluk olsun, iman olsun küfür olsun, hepsi o birlik deryasının iradeti [irade, istek, dileme. ] dalgalarından harekete geldi. Fakat bu birliğin yüzünü gören de gene kendi nurundan başkası olmadı. İşte bu nuru ele getirmek için de kendini İzafî ve nisbî varlıklardan, bu müteayyin vücudun evsafından, kirlerinden temizleyip safî, etmek ve aşk sahibi olmak lâzımdır; zira Yaradan’dan haber veren ancak, aşkla cilalanmış gönüldür. Bu gibi kimseler her bir nefeste bir güzellik görürler, bunlar ilmin nakşını ve kabuğunu koyup, manasını ve aslını bulmuşlardır. Bunlar iki defa doğmuş kimselerdir ki, cenin olarak ana rahminden doğdukları gibi, tabiat anasının da karanlık rahminden doğarak beşeriyetin dar ve mahdud hududundan çıkmış hakikat dünyasının hududsuzluğuna ayak basmış kimselerdir. Onun için Hükümdarım, biraz evvel de söylediğim gibi, ölüm bunlara zevk ve nimettir. Zira ölüm, onların kalbine yol bulmaz; zarar cisme gelir, ruha erişmez.

Sh:251-254

**

Hükümdar:

Senin medhedilen hallerin içinde hoşuma gidenlerden biri de cömertliğindir. Ben de cömerdim, onun için cömertleri severim           Yusuf’un çehresinde bir tebessüm oldu.

Cömertlik nedir Hükümdarım?

Cömertlik, herkesin kabul ettiği manada, şuna buna para vermek, servetinden etrafını istifade ettirmek, haşılı, maddî varlığından âleme hisse ayırmak değildir ki., bu, İnsanî hislere malik olan ve malî kudrete sahib bulunan her insanın tabiî vazifelerinden biridir.

Parayı, malı sana veren Allah Teâlâ’dır. O halde onun verdiğini, gene onun kullarına vermek, bir hayırda bulunmak, gururu mucib olacak bir hareket midir? Buna nasıl cömertlik denebilir?

Cömertlik, nefsinin arzularından, ihtiras ve zevklerinden fedakârlık yapmaktır. Ötekini yapmak kolay, fakat bu güçtür.

Şimdiye kadar sen nerede idin Yusuf ?

Yok, yanlış söyledim, ben nerede idim ?

Sh:258-259

**

Yusuf:

Hükümdarım! Sadakat insan için, zannedildiği kadar yüksek ve değerli bir marhale değildir. Gördüğü iyiliğe karşı bir köpek te sadakat gösterir. Hem yalnız sahibi için değil, sahibinin dostlarını, dostlarının dostlarını tanır. Halbuki çok insan vardır ki, doğrudan doğruya sahibine, yani Yaradan’a havlar ve onun bilvasıta uzattığı eli, iyilik gördüğü kimsenin elini ısırır ve bir hayvanın bile çıkabileceği basamağa yükselemez. Köpek, değil sahibi için, hatta onun bir emri için bile canını vermekten çekinmez. O halde insan sadık, hem can verecek kadar sadık bile olsa,, bir köpeğin yapabileceği bu hareketle iftihar etmesi gülünç olmaz mı ?

İnsan, ancak hayvanların yapamayacağı şeyle iftihar etmekte haklıdır. O da, bilgi ve aşktır. Bu varlığın evveli de aşk, sonu da aşktır. İnsan, nihayette Yaradan’a kavuşacağını zannederken gözü aşk nuru ile görmeye başlayınca, Allah Teâlâ’nın kendinde olduğunu görür ve bu görgü onda, kenarı ve nihayeti olmayan bir zevk hasıl eder. Esasen zevk denen şeyin hakikati aşktır; yani hakikî zevk, aşktır.

İhtirasları, ve nefsinin arzu ve zaafları hususunda insan, ne kadar küçülür, ne kadar süfli olursa, faziletleri, kıymetleri, kemale uzanmış manevî şahsiyeti ve aşkı ile de o nisbette yükselir ve azamet bulur.

Bu iki insan, aynı cemiyet sırlarında, aynı hayat şartları, aynı hilkat kanunları ile yaşar. Doğup büyüdükleri dünya birdir, fakat aralarında o kadar büyük bir mana farkı, o kadar sonsuz bir ayrılık vardır ki, üzerlerinden beşeriyet Örtüsünü kaldırsanız, onları, gece ile gündüz kadar birbirlerinden ayrı ve farklı bulursunuz. Biri nur öteki zulmettir.

İşte zulmetten başka bir şey olmayan insanın, bu Zeyyadların, bir böcek kusuntusundan ibaret olan ipek elbiselerinin, parmaklarında taşıdıkları ve aslı birer kömür parçası olan mücevherlerinin guruda bir yangının, bir zelzelenin mahvedebileceği Kaşaneleri içinde, dünyaya sığmayacak kadar büyük olduklarını, ihtirasları ve arzuları için her uygunsuzluğu yapabilecek kadar gözlerinin hakikati görmekten kör olmasını hayretle karşılamamalıdır.

İnsanı baştan çıkaran ve şaşırtan, maddeyi asıl zannedişi,  manaya verilecek kıymeti maddeye bahşetmesidir. Halbuki suretin ve mahsusatın med ve cezirinde çalkanan insan, işte bunu yapamıyor, bunu bilemiyor.

İnsanın her alıp verdiği nefes, vücudu binasından bir taş düşürür ve bu mamureyi yavaş yavaş kemirir; her nefes, canı, cihanın hepsinden azar azar uğurlar. Geçen, zaman değildir, kendisidir, fakat bilmez. İşte, her nefesiyle ister istemez harcadığı canına mukabil, bir başka solmayan ve kaybolmayan can almalı, gönül zevki ele getirmelidir ki, bir gün olup iflâstan ve şuursuzluktan kurtulsun.. Zira cihanda tebeddül ve tahavvüle uğramayan bir tek muzaffer varlık vardır: mana! Bu da, vicdanî zevkle bilinir. O zevki de hasıl edecek aşktır!

Her şey, bütün varlıklar ondan doğmuş ve ona ulaşmak için yaratılmıştır.

Bir insan karşısına bir taş alıp dertleşemez. Ey taş, bak şu çiçek ne güzel! Yahud, bu gün başım ağrıyor! Diyemez, dese de sözlerini mevziine sarf edemediğinden heba etmiş olur. Keza, duyguları taşlaşmış, mana ve hakikatten nasibsiz yaratılmış kimselerde de taş evsafı vardır.

Onlara da doğruluktan ve iyilikten, mana ve hakikatten söyliyemezsiniz, söyleseniz de derdinizi anlatamazsınız. Nasıl ki bir taş her hangi bir uzvunuza düştüğü zaman orada bir zahım [Yara, ceriha.] , bir ağrı hasıl ederse, onların da size temasının keza bir ıztırab ve nahoş bir tesir bırakması tabiîdir.

Yoksa bu gibi kimseler, güzelliğin ve iyiliğin, mana ve hakikatin zevkini tatmış olsalar ve iyiliğe müstaid olarak yaratılmış bulunsalar, şüphe yok ki bu mukavemet kırıcı güzelliğe şiddetle perestiş ederlerdi.

İlâhî muvazene, rabbani şuur, mana ve aşk ile kıvam bulmuş bir vücuda malik olmayı kim istemez?

Onun zeval bulmayan satvet ve hükmüne sahip olmayı kim dilemez?

Ancak bunu istemek te ezelî bir vergidir.

Güzelliği isteyen, mutlak güzeldir; zira insan kendi benzerine meclûb [Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun. ] olur ve kendi manasını bulduğu şeyin hayran ve müsahibi olur; ülfet ve ünsiyeti de onunla eder.

Binaenaleyh her kesin kendi cinsine meyletmesi tabiîdir. Aşikâr ki bülbül bülbülle, karga da karga ile uçar.

Şimdi Hükümdarım, emrini yerine getirmek için bana müsaade et te gideyim..

—Yolun açık olsun Yusuf., avdetini [dönüşünü] sabırsızlıkla bekliyeceğiın.

Sh:259-262

**

Hamza Yusuf’u daha ilk gördüğü gün, çöldeki rüyasını ona anlatmak ve cevabını öğrenmek sevdasına düşmüşken, muhtelif ruhî sebeblerle bir türlü bu zamana kadar kendinde kuvvet bulup ondan bahsedememişti.

Bu cesaretsizlik, Yusuf’un hakikati saklaması korkusundan değil, bilâkis, duyacağı hakikate karşı kendinde, tahammül kuvveti görmediğindendi.

İşte nitekim demindenberi  Yusuf’la karşı karşıya oturdukları halde, hep aynı cesaretsizliği gösteriyordu. Esasen bu sualin artık kıymeti de kalmamıştı; ortada meçhul kalmamıştı ki istifham olsun ?

Hamza ihtiyarsız bir hareketle Yusuf’un elini tutup öptü. Bu el de, bu elin sahibi de masumdu. Hamza bu aşk davasında ona nasıl bir töhmet koyabilirdi İti, bu işi gayb kararlaştırmış ve kaderin bu gizli sahifesi, ne kadar zaman evvel ona rüya halinde ilâm [bildirmek, öğretmek. ] edilmişti.

Artık Yusuf’a “Meryem’in sevgilisi kimdir ?„ Diye soracak olsa, şüphe yok ki bu el geri dönecek ve kendini göstererek : “Ben„ diyecekti.

Hamza’ya hayatın, hilkatin manasını ve sırrını öğreten, onu şuursuzluk karanlığından, bilgi ve hakikat fecrine kavuşturan Yusuf, ancak böyle merdce cevab verebilirdi. Meryem onundu. Onun aşkı için yaratılmış bir vücud, hayır, hayır, Yusuf’un ruhundan kopmuş bir nurdu. Hamza bu hakikati pek çok zamandır bildiği halde, bilmemezlikten geliyordu.

Bu derunî badirede de ona gene Yusuf yardım edebilirdi. Fakat bu gün Yusuf’un halinde, göze çarpan bir durgunluk vardı. Genç adam bu mücadelede iken o :

—         Ne iyi ettin de geldin Hamza, ben de seni şimdi çağırtacaktım.. dedi ve kısa bir düşünceden sonra sesine koyduğu büyük bir irade ile:

—         Hükümdardan aldığım emr üzerine bu akşam Medayin’e hareket edeceğim ve orada bir sene kalacağım. Bundan kimsenin haberi yok, hem de olmamalıdır…

Hamza Yusuf’a niçin gelmiş ve nasıl beklemediği bir emrivaki ile karşılaşmıştı…

Bu haber, genç hekimi yıldırımlamış, divaneye döndürmüştü. Artık Yusuf’tan hiç bir şey saklayacak halde değildi.

Kendine bile korkunç gelen bir sesle haykırdı :

—         Medayinde ne işin var ? Sen bizi nasıl bırakırsın ?

—         Bu meselenin teferrüratını Hükümdar sana bizzat anlatacak. Senin itimadını kazanmış bir kimse olduğum için beni oraya memur etmek istedi; ben de kabul ettim. Hamza, nihayet gönlünün en gizli yaprağını da açtı:

Hayır, benim bildiğim Yusuf, böyle bir işi bir mecburiyet olmadıkça yüklenmez. Demek ki Hükümdar seni bunun için istemiş? Niçin hemen razı oldun ? Bu meselde muhakkak gizli bir sebeb var, belki de bir değil bir çok, pek çok sebebler var…

Yoksa Meryem’i bana bırakmak için mi gidiyorsun! Gitme Yusuf.. sen gidersen o yaşamaz., gitme.. bize acı da bu işi yapma! İstersen Hükümdara ben söyleyeyim, o beni kırmaz!

Olmaz Hamza söz verdim. Bilirsin ki Yaradandan başka, kimse benim sözümü çeviremez.

O halde sebebini söyle, niçin, kimin için gidiyorsun ? Eğer bu gidiş onu bana terketmek içinse, o, seni görmeden evvel de, sen onunla benim aramda idin. Meryem seni tanımadığı zamanlarda da gene senin için yaşıyordu. O sende, aşkını, manasını, aslını gördü. Evvelce de gene bu manaya, aşka ve aslına gönül vermişti. Sen nereye gitsen, nerere kaçsan o benim olamaz.

Bunu sen benden iyi bilirsin., o halde bu gidiş niçin? Benim aşkım bu büyük fedakârlığa değmez. Sen gidersen Meryem yanar, sevdiğim o güzel vücudu harab olur, biter.

Hamza, Yusuf’un sarsılmayan azimli, kararı ve tabiî, sâkin çehresi karşısında büsbütün itidal ve sükûnetini kaybetmişti. Sözünü yarım bırakarak telâşla yerinden kalktı, bir ok gibi hızala odadan fırladı. Aynı telâşla kapıda duran atına bindi. Onun uçar gibi gidişini görenler,

-Hekim Hamza gene bir canı, kurtarmaya gidiyor! diye arkasından takdir ve minnetle bakıyorlardı. Hamza, hakikaten can kurtarmaya gidiyordu. Bu kurtaracağı can, sevgilisinin canı idi. Şüphe yok ki bu, onun en büyük muvaffakiyeti olacaktı.

Meryem’in odasına girdiği zaman helecandan, yorgunluktan, telâş ve ıztırabdan konuşamıyor, büyük soluklarla dinlenmeye uğraşıyordu.

Meryem onun bu aşırı heyecanından korkmuş, mermer sütüne sırtını dayamış, bekliyordu. Nihayet gene adamın dudakları kımıldadı :

—Meryem, gel! seni ilk defa Yusuf’a götürdüğüm gibi gene götüreceğim., hem bu defa bir daha geri almamak üzere., zira sen benim için değil onun içinsin. Sus, olmaz, deme Meryem! gel diyorum sana., yürü, yürü de gidelim. Siz, ikiniz birbiriniz içinsiniz,. Allah beni, sizi birbirinize tanıştırmaya vesile ettiği için müteşekkirim. Şimdiye kadar bile bile sana ıztırab çektirdiğim için beni affet Meryem…

Bugüne kadar seni, aşkın manasına, hakikatına tercih ettim. Fakat artık sen, hakikat oldun, aşkın manası, kendisi oldum. Biliyorum, artık Meryem’in vücudu kuru bir namdan ibaret… O, hüviyetini aşkla tebdil etti. Gel Meryem, o büyük mananın zarfı olan şu vücudu da o aşka götürelim. Bırak, bu şerefte benim olsun. Hem ben seni bu suretle, kaybetmemek üzere kazanacağım Meryem. Sen, evvelden olduğundan fazla şimdi benimsin. Zira, artık maddî olarak senden bir şey beklemiyorum…

Dudaklarımdaki ismin, artık bildiğim, ihtirasla arzu ile sevdiğim Meryem’e aid değildir. Şimdiden sonra bu ismi ibadetle anacağım ve seni özlediğim zaman, Yusuf’un kalbi mahşerinde arayıp bulacağım…

Haydi Meryem., seni hemen, şimdi Yusuf’a götürmem lâzım, yürü!

—         Yalnız, peki, de; başka söz istemem !

—          Hayır Hamza !

Hayır mı ? Yusuf’tan çekiniyorsun; beni muztarib etmemeyi sana o telkin etti, değil mi ?

  • …………….

—         Fakat ben artık muztarib değilim! Şu anda, yıllardanberi unuttuğum bir rahatlık hissediyorum…

Haydi Meryem, çabuk ol, kaybedecek zamanımız yok…

—         Olmaz Hamza I

—         Olacak; olması lâzım ! Yusuf bu memleketi terketmek üzre.., koş, yetişelim., seni bana bırakmak için uzaklara gidiyor… Seri de, sen de onunla git!  Bunu ben isliyorum, sana ben yalvarıyorum !

Hamza Meryem’in ıztırab ve şaşkınlığından istifade ederek kolundan zorla sürüklemek istedi. Fakat o, bir adım bile atmadı.

Hiç Meryem, bu müteayyin varlığı ile Yusuf’a gidebilir miydi ? Ondan da ayrılamazdı. Hamza’nın dudaklarının tebliğ ettiği bu haber, bir hançer gibi genç kızın kalbine saplandı.

—         Haydi Meryem çabuk ol.. Yusuf gidecek, belki de yola çıktı, gidiyor.

Genç kız yürek delici bir çığlık kopararak ileri doğru atıldı.

Manası, Yusuf’un aşkı mahşerine [gitmesi gereken toplanma yerine ]uçup gitmişti bile..

Beyaz elbiselerinin bir köpük gibi örttüğü bu vücud, nurdan düzülmüş bir aşk tuhfesi gibi yere düştü.

Aşkın bu canlı belâgatı gene adamın dudaklarını kat’î bir hükümle kımıldattı: İşte, “aşk bu imiş”, canın; aşka vermekmiş, dedi.

O Meryem’i, bu mücessem aşk vecizesini, bundan daha veciz bir kararla damgalıyamazdı.

Hamza, yağmalanan duygularının kıyameti içinde perişan ve harab, bu büyük ölünün yanından, nereye gideceğini bilmeden fırlayıp çıktı. O, şimdi, rüzgârın önüne düşmüş bir yaprak gibi çöllere doğru koşuyor,, koşuyordu.

Sh: 266-271

**

Kaynak: Sâmiha Ayverdi, AŞK BUDUR!, Marifet Basımevi, İSTANBUL, 1 9 3 8
 

samiha ayverdi2

YORGUNLUK ÜZERİNE DENEME


Ve duasından kalktığı zaman, şakirtlere geldi, onları kederden uyumakta buldu
Luka’ya göre İncil 22,45

Eskiden yalnızca korkulacak yorgunluklar tanırdım.

Ne zaman, eskiden ?

Çocukken, üniversite çağı denilen zamanda, ilk aşk yıllarında bile, hatta tam da o zamanlar. Bir gece ayini sırasında, kalabalık, göz kamaştıracak denli aydınlatılmış ve tanıdık noel şarkılarıyla çınlayan köy kilisesinde çocuk, beraberindekilerin ortasında çuha ve mum kokularıyla sarmalanmış oturuyordu ve bir acının şiddetiyle yakalandı yorgunluğa.

Nasıl bir acı ?

Tıpkı hastalıklara “iğrenç” ya da “korkunç” denildiği gibi, bu yorgunluk da iğrenç ve korkunç bir acıydı; çarpıtan bir acı. Hem çevreyi -kilisedekileri, çuha ve keçeden dikilip, daracık bir yere tıkıştırılmış bez bebeklere, belirsiz bir uzaklıkta parlayıp sönen tüm şatafatıyla sunağı, işkencecilerin karmakarışık ayinleri ve büyüleriyle dolu bir işkence odağına çeviriyordu hem de yorgunluk hastasının kendisini çarpıtıyordu; onu fil kafalı, grotesk bir biçime dönüştürerek: bir fil gibi ağır, kurugözlü, kabarık derili. Yorgunluk yüzünden dünyanın, bu örnekte kış dünyasının, dokusundan, kar havasından, ıssızlığından, sözgelimi o kızak kaydırmaları sırasındaki ıssızlıktan yoksun kalırdı çocuk. Geceleri diğer çocuklar birer birer evlerine girip gözden kaybolduklarında, yıldızların altında bir başına, büyülenmişçesine kızak kaydırırken tüm varlığıyla oradaydı: sessizlikte, esip geçmede, buz tutmuş yolların maviliğinde -böylesi hoş soğuklar için, “çekici” denirdi. Ama şimdi orada, kilisede Demirden Bakire tarafından sarılır gibi, yorgunluk tarafından sarılmış olan onun soğuğu duyumsayışı tümüyle farklıydı ve O, çocuk, yani ben ayinin ortasında eve gitmek için yalvarırdım. Eve gitmek, her şeyden önce “dışarıya” demekti ve bu beraberindekilere, yöre sakinleriyle birlikte geçirecekleri göreneklerin yitişiyle zaten giderek seyrelmiş olan cemaat saatlerini zehir ederdi (yine).

Neden suçluyorsun kendini (yine) ?

Çünkü o zamanların yorgunluğu zaten bir suçluluk duygusuyla içiçe geçmişti, suçluluk duygusu tarafından daha da güçlendirilir, akut bir ağrıya çevrilirdi hatta. Herkesin içinde beceremedin yine: Üstelik şakaklarda çelik bir cendere, üstelik kalpten kan çekilir gibi; bundan onlarca yıl sonra bile o yorgunluklardan ötürü duyduğum ani utanç yinelenir; ancak gariptir, çevremdekiler sonraları pek çok şeyi başıma kakmışlardır da, o yorgunluğu asla…

Üniversite yıllarının yorgunluklarına benziyor muydu bu?

Hayır. Artık suçluluk duygusu yoktu. Dersliklerdeki yorgunluk, geçip giden saatlerle birlikte beni, tersine, dikkafalı veya isyankâr yapardı hatta. Genelde havasızlık ve yüzlerce öğrencinin biraraya tıkıştırılmışlığından çok dersi verenin, kendi konusu olması gereken konuya karşı kayıtsızlığındandı bu. Üniversitenin o profesörleri ve doçentleri kadar, konularından heyecan duymayan insanları bir daha hiç görmedim; herkes hatta hiç de kendilerini ilgilendirmeyen evrakları karıştıran banka memurları, tepedeki güneşle aşağıdaki katran dumanı arasındaki ısıda çalışan asfalt işçileri bile daha canlı bir izlenim verirdi. Sesleri, söylediklerinden ötürü asla (iyi öğretmenlerin kendi konuları karşısında kapıldıkları türden) bir şaşkınlık, hayranlık, ilgi, kendine-soruş, saygı, öfke, hiddet, kendi –de bilemeyiş titreşimine kapılmayan, samanla doldurulmuş unvan sahipleri gibi, tekdüze bir sesle durmaksızın vızıldarlar, vurgularlar, kurulmuşçasına konuşurlardı -tabii bir Homer’in göğüs sesiyle değil, sınavı anıştıran bir sesle-, olsa olsa aralara yavan bir espri ya da anlayanlara yöneltilmiş kötücül bir ima sıkıştırarak. Bu sırada dışarıda, pencerenin önü yeşerir ve mavilenir ve ardından kararırdı; ta ki öğrencinin yorgunluğu isteksizliğe, isteksizlik düşmanca duygulara dönüşene dek. Yine çocukluktaki gibi, o “Dışarıya! Hepinizden uzağa!” Ama nereye? Eskiden olduğu gibi, eve mi? Ama şimdi üniversite yıllarında, orada, o kiralık odada farklı, aile evinden tanınmayan yeni tür bir yorgunluktan korkulurdu: kentin kıyısında, yalnız bir odada yorgunluk; “yalnız-yorgunluğu”.

Ama bunda korkulacak ne var dı ki?

Odada, iskemle ve masanın yanı başında, yatak durmuyor muydu?

Kaçış olarak uykunun sözü bile olamazdı: Birincisi bu tür yorgunluk, insanın parmağını oynatmasına, hatta gözlerini kırpıştırmasına bile olanak tanımayan bir felç durumuna sokardı. Soluma bile tıkanmış gibiydi, öyle ki insan kendini ta içine dek donmuş, bir yorgunluk anıtı gibi hissederdi; ve yatağa doğru adımlar bir kez başarılsa bile, kısacık, baygınlığı andıran, geçiştirilmiş uykunun ardından -uyku duyumu değildi bu- insanı ayıltan ilk dönüşle birlikte uykusuzluğun içine düşülürdü; çoğunlukla geceler boyunca, çünkü bir odada yalnız başınayken yorgunluk daima öğle üzerinin geç saatlerinde ya da akşamın ilk saatlerinde, bastıran karanlıkla birlikte çıkagelirdi. Başkaları uykusuzluğu yeterince anlattılar: Uykusuzluğun, sonunda dünyanın algılanışını bile nasıl belirlediğini, uykusuz insanın varoluşu, en iyi olasılıkla, salt bir mutsuzluk, her davranışı anlamsız, her aşkı gülünç görebileceğini, şafağın çiğ ışıklarına dek nasıl öylece yattığını anlattılar. O şafak ki, ona uykusuzluk cehennemindeki kendi yalnızlığının da ötesinde yolunu şaşırmış, yanlış gezegene savrulmuş tüm insanlığın cehennemi gibi görünür.». Uykusuz insanların dünyasında ben de bulundum (zaman zaman hâlâ oradayım). İlkbahar arifesinde, henüz karanlıktaki ilk kuşlar çoğunlukla nasıl paskalyaya özgüdürler -ancak şimdi tiz çığlıkları içeriye, hücre yatağına dolarken nasıl da alaycılar, “yi-ne-uy-ku-suz-bir-ge-ce”. En uzaktakileri bile rahatça duyulabilen kilise çanlarının, her çeyrek saatte bir, yine berbat bir günün habercisi gibi çalışı. Kıpırtısızlığın ortasında, birbirlerinin üzerine saldıran iki erkek kedinin, dünyamızın merkezindeki canavarlığın çığırtkanları gibi, tıslayıp cıyaklamaları. Sanki uykusuz insanın tam tepesinde seri üretim yapan bir makina, bir düğmeye basılarak çalıştırılmış gibi, yine kıpırtısız bir havada ansızın başlayan, bir kadının sözümona şehvet dolu inilti ya da çığlıkları, tüm sevgi maskelerimizin birdenbire düşürülüşü ve paniğe kapılmış bencilliğin yeniden ortaya çıkışı (artık çiftler birbirlerini değil, bir kez daha, yalnızca kendilerini severler, çığlık çığlığa) ve bayağılık gibidir. Uykusuzluğun epizodik [bölümlerden oluşmuş, aralıklı, olaylı ] ruh halleri -Tabii müzmin uykusuza bu ruh halleri değişmez gibi görünürler, en azından uykusuzların anlattıklarından anladığım kadarıyla, kendilerini birer kural gibi kabul ettirirler.

Ama kronik bir uykusuz olmayan sen: uykusuzluğun dünyasını mı anlatmak niyetindesin, yoksa yorgunluğunkini mi?

Uykusuzluğun üzerinden geçen doğal yol üzerinden yorgunluğunkini. Ya da daha doğrusu, çoğulu: Farklı yorgunlukların farklı dünyalarını anlatmak istiyorum. -Sözgelimi bir kadınla birlikteyken ortaya çıkan yorgunluk bir zamanlar nasıl da korkutucuydu. Hayır, ortaya çıkmazdı bu yorgunluk, oluşurdu, fiziksel bir süreç gibi: bölünme olarak. Ve asla yalnızca beni değil, aynı zamanda kadını da etkilerdi hep, sanki birden dönen hava gibi dışarıdan, atmosferden, uzaydan gelirdi. Orada yatar, ayakta durur ya da otururduk; neredeyse doğal olarak bir arada ve kısacık bir an içinde birbirimizden koparak. Böyle bir an daima bir korku, hatta bazen bir dehşet anıydı, bir düşüş gibi. “Dur! Hayır! Olamaz!” Ancak hiçbir şeyin yararı yoktu; ikisi de önlenemez bir biçimde birbirlerinden uzağa düşmekteydiler; her biri, son derecede kendine özgü yorgunluklarının içine; bizim yorgunluğumuz değil, benimki burada, seninki orada. Bu durumda yorgunluk, duygusuzluğun ya da yabancılığın bir başka adı olabilir -ancak çevresine etkiyen basınç açısından soruna uygun sözcük buydu. Olayın yeri, örneğin büyük, havalandırmalı bir sinema salonu olsa bile ortalık ısınır ve daralırdı. Koltuk sıraları çarpılırdı. Beyaz perdedeki renkler sararır ve ardından solardı. Birbirimize yanlışlıkla dokunacak olsak, ellerimiz karşı elektrik kutbunca çarpılmış gibi, seğirerek kaçarlardı birbirlerinden.”… günü, öğle üzerinin ilerleyen saatlerinde, bulutsuz gökyüzünden Apollo Sineması üzerine bir yorgunluk afeti çöktü. Henüz omuz omuza oturmaktayken, yorgunluk basıncının dalgaları tarafından birbirlerinden uzağa fırlatılan ve Aşka Dair adını taşıyan filmin sonunda, diğerine bakmadan ve bir söz söylemeden sonsuza dek ayrı yollara giden genç bir çift bu afetin kurbanı oldu.” Evet, böylesi bölen yorgunluklar insanı her zaman bakışsızlık ve dilsizlikle çarpardı; ona “senden yoruldum” demeyi asla beceremezdim, basit bir “yorgunum” demeyi bile (ki bu, ortak çığlığımız olarak bizi belki de tekil cehennemlerimizden kurtarabilirdi): Böyle yorgunluklar konuşma yetimizi, ruhumuzu yakıp kavururlardı. Ardından ayrı yollara gitmeyi gerçekten de becerebilseydik bari! Ama hayır, o yorgunluklar, içte bölünmüşleri, bedenleriyle bir arada kalmaya zorlardı. Bu sırada her ikisi de, yorgunluk cini tarafından çarpılmış, bizzat korkulası hale gelirlerdi.

Korkmak mı ?

Kimden ?

Her biri, diğerinden. Dilsiz kalmak zorundaki bu tür yorgunluk şiddete zorlardı. Belki de bu şiddet kendini, ötekini çarpıtan bir bakışta dışa vururdu yalnızca; salt bir kişi olarak değil, aynı zamanda öteki cinsiyet olarak da çarpıtan: şu içselleşmiş kadınca yürüyüşle, şu iflah olmaz erkek pozlarıyla iğrenç ve gülünç, kadınlar ya da erkekler takımı. Veya şiddet örtük bir biçimde gerçekleşirdi, üçüncü bir şeye yönelerek, bir sineği ilgisiz bir tavırla ezerek, bir çiçeği dalgın bir tavırla yolarak. İnsanın kendi canını yaktığı da olurdu, kadın parmak uçlarını kemirirken, adam elini bir ateşe sokarken, kendi suratını yumruklarken, kadın, tıpkı bir küçük çocuk gibi, ama onun koruyucu yastıklarından da yoksun, kendini dümdüz yere fırlatırken. Bazen böylesi bir yorgun beraberindeki tutsağa, erkek ya da kadın düşmanına, bedensel olarak da saldırırdı, onu yolundan temizlemek isterdi, dili dolaşarak haykırılan hakaretlerle kendini ondan kurtarmayı denerdi. Çift-yorgunluğunun bu şiddeti, her şeye karşın o yorgunluktan çıkmanın tek yoluydu yine de; çünkü genellikle en azından ayrılmayı becerirlerdi ardından. Ya da yorgunluk yerini, insanın yeniden hava alabildiği ve düşünebildiği bir bitkinliğe bırakırdı. Biri belki her şeye rağmen ötekine dönerdi ve henüz olup bitmiş şeyler tarafından iliklerine dek ürpererek, olanı kavramaktan aciz, hayretle birbirlerine bakarlardı. Buradan, ötekine bir bakış doğabilirdi yeniden, ancak yepyeni gözlerle: “Neydi başımıza gelen, sinemada, sokakta, köprüde ?” (Bunu dile getirecek ses de yeniden bulunurdu, ansızın bir ağızdan ya da genç kadın için genç adam tarafından ya da tersi). Bu bakımdan, iki genç insanın uğratıldıkları böylesi bir yorgunluk, bir dönüşüm anlamını bile taşıyabilirdi: başlangıcın kaygısız tutkunluğundan ciddiyete. Ötekini biraz önce yapmış olduklarından ötürü suçlamak kimsenin aklına gelmezdi; tersine bu, kadın ve erkeğin birlikteliklerindeki bir şartın beraberce farkına varıştı. Eskiden sözgelimi” ilk günahın bir kalıtı” diye adlandırılan, bugünlerdeyse nasıl adlandırıldığını bilmediğim bir şart. Bu yorgunluktan her ikisi de sıyrılabilirse, bunun bilgisiyle, tıpkı bir felaketten kurtulmuş biricik iki insan gibi, bundan böyle hayat boyu -inşallah !birbirlerine ait olurlar ve böyle bir yorgunluk bir daha asla başlarına gelmezdi, inşallah. Ve birlikte mutlu ve hoşnut yaşarlardı, ta ki başka bir şey -o yorgunluğa göre çok daha az bilmecemsi, çok daha az korkulası, çok daha az şaşılası bir şey aralarına girene dek: Gündelik şeyler, ıvır zıvır, alışkanlıklar.

Ama bölen yorgunluklar yalnızca kadın ve erkek arasında mı var; aynı biçimde dostlar arasında da yok mu?

Hayır. Yorgunluğu bir dostumun yanında duyduğum sürece, bu kesinlikle bir felaket olmazdı. Şeylerin gidişatı olarak yaşardım bunu. Sonuçta sınırlı bir süre için beraberdik ve bu sürenin ardından herkes kendi yoluna gidecekti, yavan bir saatin ardından bile, dostluğun bilinciyle. Dostlar arasındaki yorgunluklar tehlikesizdiler, genç ve üstelik çoğunlukla uzun süredir bir arada olmayan çiftler arasında ise, tersine bir tehlike. Dostluklardakinden farklı olarak aşkta -bu tüm ve tam olma duygusunu başka nasıl adlandırmalı?

Yorgunluğun patlak verişiyle, ansızın her şey sallantıya düşerdi. Büyüden çıkış. Bir darbeyle ötekinin suretinden tüm hatlar kaybolurdu; erkek, kadın bir dehşet saniyesi içinde resim vermez olurdu artık; bir saniye öncesinin sureti salt bir serapmış: Kısacık bir an içinde iki insanın arasındaki her şey bitebilirdi böylece -ve en ürkütücüsü de, böylelikle insanın kendisiyle de işi bitmiş gibi görünmesiydi; insan kendini çok çirkin, hatta daha şimdi bir varoluş tarzını birlikte cisimlendirdiği öteki gibi gereksiz bulurdu (“tek beden, tek ruh”); kendisinin de, lanetlenmiş karşıtı gibi, derhal ortadan kaldırılmasını ya da bertaraf edilmesini isterdi; insanın çevresini kuşatan şeyler bile dağılıp beyhudeleşirlerdi (“nasıl da yorgun ve harap, geçip gidiyor banliyö treni” -bir dostumun yazdığı dizenin anısı): O çift-yorgunluklarının yayılıp dal budak salması tehlikesi de vardı, tek bir bireyin ötesinde, evreni, ağaçlardaki halsiz yaprakları, ansızın felç olmuş gibi akan ırmakları, rengi solmuş gökyüzünü de kapsayan bir yaşam yorgunluğu biçiminde. Ama böyle bir şey ancak kadınla erkek birbirleriyle yalnız olduklarında gerçekleştiğinden, geçip giden yıllar içinde ben de uzun süren tüm “başbaşa” durumlarından kaçındım (ki bu da bir çözüm değildi, ya da korkak bir çözümdü).

Şimdi çok farklı bir sorunun zamanı: Bu korkutucu, kötücül yorgunlukları -konunun bir parçası oldukları için yalnızca bir görev bilinciyle ve bundan ötürü de -bana öyle geliyor ki ağır aksak, ayağını sürüyerek, tüm abartılarıyla -zorba yorgunluk öyküsü uydurma değilse bile, en azından abartılmıştı-gönülsüzce anlatmıyor musun?

Bu berbat yorgunluklardan şu ana kadar salt gönülsüzce değil, kalpsizce de söz edildi. (Ve bu, laf olsun diye yapılmışken bir meseleyi eleveren bir söz oyunu değil yalnızca.) Bu kez anlatımımın kalpsizliğini bir hata olarak görmüyorum. (Ayrıca yorgunluk benim konum değil, sorunum -kendime yönelttiğim bir suçlama.) Ve bundan sonrası için de, beni bu denemeyi yazmaya iten, kötü olmayan, daha güzel ve en güzel yorgunluklar için de aynı ölçüde kalpsiz kalacağım: Olabildiğince kalpsiz bir biçimde, sorunuma ilişkin sahip olduğum resimlerin peşisıra gitmek, ardından her seferinde kendimi kelimenin tam anlamıyla resme yerleştirmek ve bu resmi, tüm titreşim ve kıvrımlarıyla birlikte, dil yardımıyla kuşatmak bana yetmeli. Resimde yer almak (oturmak); bu bana bir duygu olarak bile yetiyor. Eğer denemenin devamı için yorgunluktan bir şey daha isteyebilseydim, bu daha çok bir duyum olurdu: Endülüs sabahlarının bu Mart haftalarına özgü güneşinin ve ilkbahar rüzgarlarının duyumunu parmaklarımın arasında tutabilmek isterdim; daha sonra içerde, odada otururken de, bu muhteşem parmak araları duyumu, molozların arasında yetişen papatyaların o nefis kokulu esintileriyle de güçlenip, iyiyorgunlukları çevreleyen, gelecek cümlelere sinebilsin diye, o cümlelere layık olsun ve her şeyden önce, onları geçmiş cümlelerden daha hafif kılabilsin diye… Ama şimdiden bildiğimi sanıyorum: Yorgunluk zordur; yorgunluk sorunu tüm türleriyle zor kalacaktır. (Yaban papatyalarının esintilerine de, şu hep var olan leş kokusu her seferinde, ve her sabah daha fazla karışıyor; ama ben o kokunun tadını her zamanki meraklısına, kendini leşlerle en iyi biçimde besleyen akbabalara bırakmak istiyorum.) -Öyleyse haydi, yeni bir sabahla birlikte devam; meselenin gerektirdiği gibi, satırların arasında daha çok hava ve ışıkla, ama aynı zamanda, yaşanmış resimlerin dinginliğinin yardımıyla toprağa, sarı-beyaz papatyaların arasından görünen moloza hep yakın kalarak. Eskiden yalnızca korkulacak yorgunluklar tanıdığım tümüyle doğru değil. Çocukluğum zamanında, kırklı yılların sonu, ellili yılların başında harmanın makinayla dövülmesi, henüz bir olaydı. Bu iş ekin daha tarladayken otomatik olarak değil -makinanın bir yanından içeriye atılan başaklar, diğer yanından düşen öğütülmeye hazır çuvallar-, harman zamanı çiftlikten çiftliğe dolaşan, kiralık bir makinanın yardımıyla evde, samanlığın orada yapılırdı. Harman dövme işlemi için gerçek bir yamaklar zincirine gerek duyulurdu ki, bu yamaklardan biri demeti, dışarıda duran, ambara oranla çok büyük ve yükü de çok yüksek olan arabadan aşağıya, sıradakine atardı. İkinci yamak, demeti olabildiğince, yanlış tarafından vermemeye dikkat ederek, kavranamayan başak tarafı önde olacak biçimde içeriye, uğultusuyla bütün ambarı titreten makinanın başındaki asıl kişiye uzatırdı. Demet burada çevrilir ve başak uçlarından dikkatlice dişli silindirlerin arasına sürülürdü -her seferinde büyük bir çatırtı kopararak. Sonra boş saman sapları makinanın arkasından kayarak dökülür ve bir yığın oluşturdukları zaman, sıradaki yamak tarafından çok uzun, tahta bir çatalla yukarıya, zinciri oluşturan son yamaklara doğru kaldırılırdı. Genellikle ambarın çatı aralığında tam mevcuduyla toplanmış köy çocuklarından oluşan bu son yamakların görevi, yükselen saman kuleleriyle birlikte giderek artan bir karanlıkta samanı en kuytu köşelere dek sürüklemek ve son kalan boşluklara tıkıştırıp sıkıştırmaktı. Kapının önünde duran araba, ambardaki durulmayla birlikte hafiflediğini ilan ederek boşalana kadar böyle kesintisiz, hareketlerin hızla içiçe geçtiği, ancak yanlış bir hamle tarafından anında tıkanıp düğümlenen bir akış içinde sürüp giderdi. Harman saatinin sonuna doğru zincirin en sonundaki yamak bile, eğer hâlâ biteviye bir hızla önüne sürülüp duran samana karanlıkta el yordamıyla bir yer bulamazsa, genellikle hiçbir hareket alanı olmadan saman dağlarının arasına sıkışıp kalıyor ve boğulmak üzereyken yerini bırakıp kaçarak akışı bozabiliyordu. Ama harman dövümü bir kez başarıyla tamamlanmış, gürültüsüyle her şeyi bastıran makina -ağızdan kulağa haykırarak bile anlaşmak mümkün değildi durdurulmuşsa: O nasıl bir sessizlikti öyle, yalnızca ambarda değil, tüm ülkede; nasıl bir ışıktı, gözleri kamaştırmadan insanı kucaklayan… Toz bulutları yatışırken titreyen dizlerle yalpalayarak ve sendeleyerek, ki bu biraz da oyundu artık, dışarıda avluda toplanırdık. Bacaklarımız ve kollarımız çizilmiş; saçlarımızın, el ve ayak parmaklarımızın aralarına başak sapları girmiş olurdu. Ancak bu resimde en kalıcı olan, burun deliklerimizdir: Yalnızca biz çocuklarınkiler değil, erkekler ve kadınlarınkiler de tozdan, kararmakla kalmayıp, simsiyah olurlardı. Öylece otururduk -benim anılarımda hep dışarıda, öğle üzeri güneşin-deve konuşarak ya da susarak bu ortak yorgunluğun tadını çıkarırdık. Bazıları avludaki banka oturmuş, diğerleri arabanın dingiline, ötekiler biraz daha ötede, çamaşırların serildiği otların üzerinde; tüm komşuların, tüm kuşakların bir anlık birliği içinde toplanmış gibiydik gerçekten de. Bir yorgunluk bulutu, uçucu bir yorgunluk bizi birleştirirdi o zamanlar (bir sonraki demet yükü gelene dek). Köyde geçen çocukluğumdan bende, böylesi biz-yorgunluklarına ilişkin daha çok resim vardır.

Geçmiş yüceltilmiyor mu burada?

Eğer yüceltilmeyi başarıyorsa bu geçmiş, o halde benim de buna bir itirazım olmamalı ve ben böyle bir yüceltmeye inanırım. O zamanın kutsal bir zaman olduğunu biliyorum.

Ama senin burada anıştırdığın, toplu el emeğiyle makina başında yalnız çalışma arasındaki karşıtlık salt bir fikir, üstelik haksız bir fikir değil mi?

Anlatıda beni ilgilendiren tam da böylesi bir karşıtlık değil, tersine saf resim; ancak isteğime karşın, kendini dayatan bir karşıtlık varsa eğer, o halde saf resmi anlatmayı başaramamışım demektir ve bundan böyle bir şeyi anlatırken, onu alttan alta başka bir şeye karşı kayırmaktan daha da özenle sakınmalıyım. -Bir şeyi ötekinin zararına betimlemek, yani manikeizmin bu karakteristik özelliği -katıksız iyi, katıksız kötü-, eskiden görüşlerden en fazla arınmış, en hoşgörülü konuşma tarzı olan anlatıya bile hâkim oldu bugünlerde: Size burada iyi bahçıvanları anlatıyorum, ama bunu yalnızca, başka bir yerde kötü avcılardan söz edebilmek için yapıyorum. Oysa durum şu: El emekçilerinin yorgunluklarına ilişkin dokunaklı, anlatılabilir resimlerim var, buna karşılık makina kullanıcılarının yorgunluklarına ilişkin (henüz) yok. O zamanlar, harman sonrasında kendimi birdenbire halk gibi bir şeyin içinde otururken görürdüm, sonraları ülkem Avusturya’da hep arzuladığım ve hasretini hep daha çok duyduğum gibi bir halkın içinde… Yalnız bir bireyin, bir yeniyetmenin uykusunu getirecek “bütün halkların yorgunlukları” değil sözünü ettiğim, İkinci Cumhuriyet’in somut, küçük halkının ideal yorgunluğundan söz ediyorum: İkinci Cumhuriyet’in tüm toplulukları, zümreleri, birlikleri, heyetleri, cemaati, biz köylülerin harman sonrasında oturduğumuz gibi, alnı pak bir yorgunlukla öylece otur salar keşke; ortak yorgunlukları içinde her biri ötekiyle eş, yorgunlukları tarafından birleştirilmiş, daha da önemlisi arındırılmış… Alman işgali altında gizlenerek yaşamak zorunda kalmış bir Fransız dostum, bir Yahudi, kurtuluştan sonra “tüm ülkenin haftalarca ışıdığını” anlatmıştı bir kez, tabii yücelterek, ama o ölçüde de aydınlatarak: Benim Avusturya için kurduğum bir emek-yorgunluğu düşü de buna benzerdi. Ama: Paçasını ucuz kurtarmış bir suçlu, tıpkı bazı ezeli kaçaklar gibi, oturduğu ya da durduğu yerde sık sık uyuklar, çok derin ve gürültüyle uyuduğu da olur, ama o, birleştiren yorgunluklar şöyle dursun, yorgunluğu tanımaz hiç. İçten içe kendisinin bile özlemini çektiği cezaya kavuşmadığı sürece, son hırıltılı nefesini verinceye dek, onu bu dünyadaki hiçbir şey yormayı başaramayacaktır. Ve benim bütün ülkem, sözde önder güçlere varıncaya dek, böylesi yorulmazlarla, her-daim-ayıklarla dolu. Caymamış zorbalar ve yukarda betimlelenlerden çok farklı, yaşlandıkları halde yorulmamış, kitle katili, taşralı oğlanlar ve kızların oluşturduğu yamaklarının kaynayan yığını, bir an için bile olsa bir yorgunluk geçidi oluşturacak yerde, arsızca sahneye fırlıyor. Bu yığın, torunlarını şimdiden öncü kollar halinde eğiten, kendi gibi sonsuza dek asabi bir küçük adamlar neslini ortalığa saçtı bile, öyle ki, bu alçak çoğunluğun içinde azınlıklara, yorgunluk halkının o çok gerekli toplantısı için hiçbir zaman yer olmayacak. Bu devletin tarihinin sonuna dek, bu ülkede herkes kendi yorgunluğuyla yalnız kalacak: Halkımızı ilgilendirdiği kadarıyla bir zamanlar -ne zaman olduğunu söylemem gerekmez-kısacık bir an için gerçekten de inandığım dünyevi adalet, görünüşe bakılırsa yokmuş meğer. Daha doğrusu, böylesi bir dünyevi adaletin hükümleri Avusturya sınırları içinde yürürlüğe girmedi ve o kısacık umudun ardından düşünüyorum ki, hiçbir zaman da girmeyecek. Dünyevi adalet yok. Kabul etmek zorunda kaldım ki, halkımız, tarihin umarsızca düşkün, iflah olmayacak, kefaretini hiçbir zaman ödeyemeyecek, yola getirilemeyecek olan ilk halktır.

Şimdi bu apaçık bir fikir değil mi yalnızca?

Fikir değil, bir resim; çünkü düşündüğümü anında gördüm. Burada görüş olan ve bundan ötürü doğru olmayan şey, belki şu “halk” sözcüğü; çünkü bu resimde göremediğim tam da bir “halktı”; nedametsiz, insanlıktan çıkmış edimlerini kavrayamayacak ve sonsuz döngüye yargılı bir “yorulmazlar yığını” göründü bana. Ancak başka resimler derhal karşı çıkarlar buna ve yeniden adalet isterler. Ama bunlar o denli içime işlemiyor, yalnızca yumuşatıyorlar beni. -Atalarım, izlerini sürebildiğim kadarıyla, serilerden, rençberlerden (topraksız küçük çiftçilerden), eğitim görebilmişleriyse yalnızca dülgerlerden oluşuyordu. Benim o yorgunluk halkı olarak hep birarada, sık sık gözümün önüne gelenler de çevredeki o dülgerlerdi. Savaştan sonraki ilk inşa dönemiydi ve çocukların en büyüğü olarak ben, ailenin kadınları, annem, büyük annem ya da yengem tarafından sefertaslarındaki sıcak öğle yemekleriyle çevredeki yeni yapılara gönderilirdim. Ailenin, savaşta ölmemiş tüm erkekleri, bir süre için altmış yaşındaki dedem bile orada diğer dülgerlerle birlikte çatı çatkılarında çalışırlardı. Benim resmimde, yemek vakti kaba inşaatın yanında, kısmen işlenmiş kiriş tahtalarının ya da daha işlenecek, rendelenmiş kütüklerin üzerinde otururlar. Yine o farklı oturuşlar; şapkalarını çıkarmışlardır ve yapışmış saçlarının altından alınları, esmer yüzlerinin tersine, sütbeyazı görünür. Hepsi de ufak tefek, adaleli, buna karşılık zarif ve narin bir izlenim bırakırlar; şiş göbekli bir dülger hiç hatırlamam. Kendini bu yabancı ülke ve köyde genellikle yalnızca, kent görmüşlere özgü bilgiç gevezelikleriyle gösterebilen Alman asıllı üvey babam, o “dülger yamağı” da dahil (nur içinde yatsın), usulca ve suskunluk içinde yemeklerini yerler. Yemekten sonra bir süre daha otururlar; hafif bir yorgunlukla birbirlerine dönerek ve şakasız, küfürsüz, seslerini asla yükseltmeden aileleri hakkında konuşurlar; neredeyse yalnızca bu konuda veya havanın dinginliğine ilişkin hiçbir zaman üçüncü bir konu olmaz giderek öğleden sonraki iş dağıtımına dönüşen bir sohbettir bu. Aralarında bir ustabaşı olduğu halde hiçbirinin önderliği, son sözü söyleme hakkı olmadığı izlenimi kalmış bende; içlerinden hiç kimse ve hiç bir şeyin “hakim” hatta yalnızca “üstün” bile olmaması yorgunluklarının bir parçasıdır. Bununla birlikte, tüm o ağırlaşmış ve iltihaplı gözkapaklarına karşın -bu yorgunluğun özel bir belirtisi zihinleri açıktır: her biri tepeden tırnağa dikkatli (“Al!” -Bir elma atılır”Tuttum!”); canlı (anlatmaya sık sık hepsi bir ağızdan, gayri ihtiyari, damdan düşercesine başlanır: “Savaştan önce, annem henüz hayattayken, bir kez St. Veit hastanesinde ziyaretine gitmiştik, sonra da, gece vakti Trixen vadisinden elli kilometre yürüyerek eve dönmüştük…”). Yorgunluk halkının o kesitine ait resimlerin renk ve biçimleri, iş tulumlarının mavisi, peleseyle kirişlere çarpılan kırmızı çizgiler, kırmızı ve mor renkli, yassı dülger kalemleri, metrenin sarısı, su terazisinin içindeki hava kabarcığının ovalidir. Şakaklarına yapışmış, terden ıslak saçlar şimdi kurumuştur ve kabarırlar; yeniden giyilmiş şapkalarda hiçbir rozet olmaz, şapkanın bandındaysa kaz tüyü yerine bir kurşun kalem. O zamanlar transistörlü radyo olsaydı bile o inşaatlara giremezdi; en azından bana öyle gelir. Ve yine de o yerlerin kutsallığından gelen müziğe benzer bir şey çalınır sanki kulağıma -duyarlı yorgunluğun müziği. Evet, bir kez daha anlıyorum ki, kutsal bir zaman manzarasıdır o -Kutsal’ın kesitleri. Tabii ki ben bu yorgun halkın -harman makinasının başındakinden farklı olarak-bir parçası değildim ve ona imrenirdim. Ancak sonraları bir yetişkin olarak bir kez bu halkın parçası olabildiğimde, bu yemek taşıyıcısının düşlediğinden çok farklı oldu. Büyükannemin ölümü, büyükbabamın emekliye ayrılışı, tarımın terkiyle birlikte, çiftlikteki çok kuşaklı büyük aile de son buldu -yalnızca bizim çiftlikte de değil üstelik-ve annemle babam kendi evlerini inşa ettiler. En küçük çocuklara varıncaya dek ailedeki herkesin bir biçimde katılmak zorunda kaldığı bu evin inşasında ben de işe koşuldum ve böylece yepyeni bir yorgunluğu tanıdım. Özellikle ilk günlerde, tepeleme yapı taşlarıyla dolu bir el arabasını balçığın üzerine yatırılmış kalasların üzerinden, yokuş yukarıya, kamyonların giremediği inşaata getirmekten ibaret bu işi, artık ortak emeğimiz olarak değil, bir eziyet olarak yaşıyordum. Bu bitip tükenmeyen, insanı soluksuz bırakan, sabahtan akşama dek yinelenen yokuş yukarı itme işinin zahmeti beni öyle güçlü çarpmıştı ki, çevremdeki herhangi bir şeyi görecek halim bile kalmamıştı artık. Yalnızca önüme dikebiliyordum gözlerimi, boz renkli, keskin kenarlı tuğla parçalarına, kalasların üzerinden akan gri çimento ırmaklarına ve özellikle de, çıkıntı ve dönemeçlerinden geçebilmek için el arabasını çoğunlukla hafifçe kaldırmak ya da yana kaydırmak zorunda olduğum, kalastan kalasa geçiş noktalarına. Bu noktalarda yük ve beraberinde ben, sık sık devriliyorduk. O haftalarda angaryanın ya da köle emeğinin ne anlam taşıyabileceğine ilişkin bir fikir edindim. “Dayak yemiş gibiyim”, denir halk arasında: Evet, o günlerin sonunda yara bere içinde kalan yalnızca ellerim değildi, ayak parmaklarım da, aralarına sızmış çimentodan yanmış, pelte gibi olduğum yere çökerken (otururken değil) yorgunluktan dayak yemiş gibiydim. Yutkunmaktan aciz, hiçbir yemeği yiyemiyor ve konuşmayı beceremiyordum. Ve belki bu yorgunluğun özel bir belirtisi de, ondan kurtuluş yokmuş gibi görünmesiydi. Gerçi insan neredeyse olduğu yerde sızıp kalıyordu ama, ertesi şafakta, işe başlamadan hemen önce, eskisinden de daha yorgun uyanıyordu; sanki bu hayvanca çalışma, küçücük bile olsa, yaşam belirtisi sayılabilecek herşeyi -sabah ışığının, şakaklardaki rüzgarın duyumu-uzaklaştırıyordu insandan, hem de sonsuza dek; sanki böylesi bir yaşarken ölmüşlüğün sonu hiç gelmeyecekti. Eskiden zorlukların karşısında hemen bir bahane bulur, kaçamak yollarını bilirdim. Oysa şimdi denenmiş yollardan sıvışabilmek için bile -“Ders çalışmam gerek, yatılı sınavına hazırlanmalıyım”; “Size ormanda mantar aramaya gidiyorum “fazlasıyla mecalsizdim. Ve beni canlandırabilen hiçbir cesaret telkini yoktu: Kendi meselem söz konusu olduğu halde -bizim evimiz-bir yabancı işçi yorgunluğu asla yakamı bırakmıyordu; yalnızlaştıran yorgunluk. (Ayrıca, herkesi korkutan böyle işlerden daha bir sürü vardı, su kuyusu kazmak gibi sözgelimi: “Bu iş bir bela, bir lanet!” O ölümcül yorgunluğun giderek insandan uzaklaşması ve yerini dülger yorgunluğuna bırakmasıydı hayret verici olan. Yerini dülger yorgunluğuna bırakması mı? Hayır, sportif bir enerjiye, bir tür zoraki neşeyle gelen, rekabet hırsına bırakırdı yerini.)

Yine başka bir yorgunluk deneyimi de, sonraları, üniversite yıllarında para kazanmak için yapılan vardiyalı çalışmanın yorgunluğuydu. Noel ve paskalyadan hemen önceki haftalarda, sabahın köründen -ilk tramvaya yetişebilmek için saat dörtte kalkar, elimi yüzümü yıkamadan, evdekileri rahatsız etmemek için odadaki boş bir reçel kavanozuna işerdim-öğle üzerinin ilk saatlerine dek, büyük bir satış mağazasının gönderme servisinde, yukarıda, çatı aralığının yapay ışığında çalışılırdı. Eski kartonları parçalıyor ve bandın bulunduğu yandaki mekanda paketlenen yeni kutular için taban ve destek olmak üzere güçlü bir giyotinle, bu kartonlardan büyük diktörtgenler kesiyordum (sürekli yapıldığında, düşünceleri çağırarak, ama ritmiyle onları çok başıboş bırakmayarak, bana neredeyse iyi bile gelen bir etkinlikti; tıpkı eskiden evde odun kırmak ya da kesmek gibi). Vardiyadan sonra sokaklara çıktığımızda ve herkes kendi yoluna gittiğinde o yeni yorgunluk gelirdi işte. Oracıkta, yorgunluğumun içinde yapayalnız, gözlerimi kırpıştırarak, tozlanmış gözlüklerim, kirlenmiş açık gömlek yakamla tanıdık sokak görüntüsüne ansızın bambaşka gözlerle bakmaya başlardım. Kendimi, dükkânlara, tren istasyonuna, sinemalara, üniversiteye doğru gidenlerle birlikte yürürken görmezdim artık. Uykusuz ve içe kapanık olmadığım, ayık bir yorgunlukla yürüdüğüm halde, toplumdan yalıtılmış bulurdum kendimi ve bu korkunç bir andı; herkesin tersi yönde, yitikliğe doğru giden tek kişiydim. Ardından, yasak bölgelere girer gibi girdiğim öğle üzerinin dersliklerinde o bıkkın sesleri, her zamanki kadar bile dinleyemezdim. Misafir öğrenci gibi bir şey bile olmayan benim için söylenmiyordu orada söylenenler. Her geçen gün, vardiyalı işçilerin küçük, yorgun topluluğunun içinde olmayı daha çok arzulardım ve şimdi, bu resmi izlerken anlıyorum ki, daha o zamanlarda, henüz ondokuz yirmi yaşlarındayken, yazmaya ciddi bir biçimde başlamadan çok önceleri kendimi diğerleri gibi bir öğrenci olarak hissetmez olmuşum ve bu hoş olmayan, daha çok, ezik bir duyguydu.

Hafif romantik bir üslupla anlattığın yorgunluk resimlerini, yalnızca şu senin el emekçilerinden ve yoksul köylülerinden devşirdiğinin, ama ne büyük, ne de küçük burjuvalardan hiç aktarmadığının farkında mısın?

O resmedilebilir yorgunlukları burjuvalarda hiç görmedim ki.

En azından düşlemeyi olsun beceremez misin?

Hayır. Yorgunluk onlara yakışmaz gibi gelir bana; yorgunluğu bir tür yakışıksız davranış olarak görürler, çıplak ayakla dolaşmak gibi. Üstelik bir yorgunluk resmi vermeyi beceremez onlar, çünkü etkinlikleri öyle değil. Olsa olsa sonunda, inşallah hepimiz gibi, bir ölüm yorgunluğu gösterebilirler. Aynı biçimde, bir zenginin ya da, Odipus ve Lear gibi tahtını bırakmış kralları bir yana koyarsak, bir erk sahibinin yorgunluğunu da düşleyemem. Hatta günümüzün tamamen otomatikleştirilmiş işletmelerinden, paydos saatinde çıkan yorgun işçiler bile göremiyorum. Gördüğüm, yüzlerindeki zafer ifadesi ve kocaman bebek elleriyle, köşeyi döner dönmez buldukları ilk oyun makinasının kollarına, kayıtsız-zinde tavırlarıyla asılmayı sürdürecek olan kasıntı insanlar. (Şimdi nasıl karşı çıkacağını biliyorum: “Ölçüyü kaçırmaman için, böyle şeyler söylemeden önce senin gerçekten yorulmuş olman gerekirdi.” Ama: Zaman zaman haksızlık etmem gerek, üstelik buna hevesim de var. Ayrıca resimleri izlediğim bu arada kendi sorunuma layık olacak biçimde, bir güzel yoruldum.) Vardiyalı-işçi-yorgunluğu ile karşılaştırılabilecek bir başka yorgunluğu nihayet “yazmaya başladığımda” -bu benim tek olanağımdı-tanıdım, haftalarca, aylarca. Yazmanın ardından kentin sokaklarına çıktığımda kendimi eskiden olduğu gibi, yine oradaki kalabalığa ait görmüyordum. Ancak bu kez eşliğindeki duygu çok farklıydı: Sıradan gündelik yaşama katılan biri olmamak beni hiç rahatsız etmiyordu; tersine yaratım yorgunluğum içinde, bitkinliğin smırındayken bana enikonu tatlı bir duygu veriyordu bu: Toplum değildi bana kapalı olan, ben topluma, herkese kapalıydım. Sizin eğlentileriniz, şenlikleriniz, kucaklaşmalarınız beni ne ilgilendirir ? Nasılsa benim için ağaçlar, otlar vardı orada, Robert Mitchum’un yüzündeki anlaşılmaz ifadeyi yalnızca benim için oynadığı beyazperde, Bob Dylan’m yalnızca benim için söylediği “Sad-Eyed Lady of the Lowlands”ini ya da Ray Davies’in kendine ve bana ait “I’m Not Like Everybody Else”ini çalan Jukebox.

Ama böyle yorgunluklar kibre dönüşme tehlikesini taşımıyorlar mıydı?

Evet. Gerçekten de kendimi soğuk, insanlara tepeden bakan bir kibrin içinde yakalıyordum hep, hatta daha da kötüsü, hayatta benimki gibi asil bir yorgunluğu asla veremeyecek olan tüm sıradan mesleklere tepeden bakan bir acıma duygusu içinde. Yazmanın ardından gelen böyle saatlerde dokunulmaz biriydim ben -benim anladığım anlamda dokunulmaz, yani unutulmuş bir köşede bile olsam, deyim yerindeyse, tüm heybetimle kurulurdum; “Dokunma bana!”. Ve gururlu yorgun kendine dokunulmasına izin verdiğinde bile sanki dokunulamıyordu ona. Bir açılma olarak, hatta dokunulmanın ve dokunabilmenin doyumu olarak yorgunluğu çok sonraları yaşadım ancak. Yalnızca hayattaki büyük olaylar gibi, çok seyrek oluyordu bu ve uzun süreden beri olmadı, sanki yalnızca varoluşun belirli bir evresinde olanaklıymış ve ondan sonra hep olağanüstü durumlarda, bir savaş, doğal afet ya da başka bir buhran sırasında yinelenirmiş gibi. Bu yorgunluğun bana -hangi yüklemi kullanmalı bu durum için? “bahşedildiği?”,”düştüğü?” birkaç kez, gerçekten de kişisel bir buhran içindeydim ve bu sırada şansımın yardımıyla benzer bir buhran geçiren bir başkasına rastladım. Ve bu başkası hep bir kadındı. Yalnızca buhran yeterli değildi; henüz üstesinden gelinmiş bir güçlük de gerekiyordu. Kadınla erkeğin saatler süreyle düşlere has böylesi bir çift oluşturabilmeleri için her ikisinin de önce uzun, zorlu bir yolu geride bırakmış olmaları, her ikisine de yabancı üçüncü bir yerde, her türlü yurttan -ya da yurtsamadan-uzakta karşılaşmaları, dahası, kendi ülkeleri de olabilen bir düşman ülkenin ortasında bir tehlikenin veya en azından uzun sürmüş bir karışıklığın beraberce üstesinden gelmiş olmak zorunluluğu neredeyse bir kural gibiydi. O yorgunluğun her ikisini de, erkeği olduğu gibi kadını, kadını olduğu gibi erkeği de, nihayet durulmuş sığınaklarında ani sarsıntılarla birbirlerine teslim etmesi ancak ondan sonra mümkün oluyordu; öylesine doğal öylesine içten. Şimdi düşünüyorum da, ne türden olursa olsun hiçbir birliktelikte, bir aşk birliğinde bile eşi benzeri yoktur bunun; “ekmekle şarabı paylaşmak gibi”; bir dostum böyle adlandırmıştı bu durumu. Veya bir şiir dizesi geliyor aklıma, yorgunluk içinde böylesi bir birleşmeyi betimleyebilmek için: “… aşkın sözcükleri gülerdi her biri…” ki, bedenlerin çevresinde sessizlik hüküm sürdüğünde bile, “tek beden ve tek ruh” durumunun karşılığıdır bu. Ya da Alfred Hitchcock’un bir filminde, (henüz) biraz uzak ve çok yorgun olan Cary Grant’a sarılan çakırkeyif  Ingrid Bergman’ın söylediklerini biraz değiştirmek isterim: “Haydi gelin artık yorgun bir adam ve sarhoş bir kadın; iyi bir çift doğar buradan!”: “Yorgun bir adam ve yorgun bir kadın; en güzel çift doğar buradan!” Veya “Seninle birlikte” (“Mit dir”) burada, İspanyolca’daki “contigo” gibi tek bir sözcükte gösterir kendini. Ya da Almanca söylemek gerekirse, “Seninim” yerine belki “Sana yorgunum”… Böyle ender deneyimlerin ardından Don Juan’ı bir baştan çıkarıcı olarak değil, daima tam vaktinde yorgun bir kadının yakınında bulunan yorgun, hep yorgun bir kahraman olarak düşünürüm, bu sayede her kadını kucağına düşüren bir kahraman ancak erotik yorgunluğun gizemleri bir kez yaşandıktan sonra hep onun yokluğunda anılacaklardır. Çünkü iki yorgunun başına gelen bir ömür boyu sürer artık: o iki kişi birbirlerine öyle kapılmış olmak kadar kalıcı bir şey daha tanımazlar ve ikisi de bunun yinelenmesi için bir gereksinim duymaz, hatta bundan kaçınırlar. Yalnız: Bu Don Juan, kendini ve yanındakini öyle olağanüstü biçimde tavına getiren o hep yeni yorgunluklarını nasıl başarır? Yalnızca bir ya da iki kez değil, cildin en küçük gözeneklerine dek beden çiftinin bir ömür boyu içine işleyen, bu türden tam binüç eşzamanlılık, her bir heyecanı gerçek, aldatmacadan uzak, içinde hiçbir yapmacıklık barındırmayan, ani sarsıntılarla mı demeli? Kesin olan bir şey varsa, bizim gibiler yorgunluğun böylesi ender görülen esrimelerini bir kez yaşadıktan sonra, sıradan bedensel cilveleşmeler adına yitirilmiş sayılırlar.

Ya bunların ardından sana kalan nedir ?

Daha büyük yorgunluklar.

Şimdi anıştırdıklarından daha büyük yorgunluklar var mı senin gözünde?

On yıldan da daha uzun bir süre önce, Alaska’daki Anchorage’dan New York’a giden bir gece uçağına binmiştim. Çok uzun ve zahmetli bir uçuştu; geceyarısından epeyi sonra Cook İnlet gölü kıyısındaki bu kentten havalanış -sular yükselirken dikelerek Cook Inlet’in sularına doğru akan buz kütleleri, çekilen sularla birlikte, kararmış renkleriyle gölden çıkarak, hızla yine okyanusa doğru uzaklaşırlardı-, Kanada/Edmonton’a kar fırtınası altında bir ara-iniş, iniş sırası beklerken havada turlayarak ikinci bir ara-iniş, ardından öğleden önce Chicago’nun donuk güneşi altında, pistteki bekleşme, boğucu bir öğle üzeri, New York’un bir hayli dışındaki havalimanına iniş… Nihayet otele geldiğimde uykusuz, havasız ve hareketsiz gecenin ardından -dünyadan kopmuş-hasta gibi, hemen uyumak istedim. Ama sonra aşağıda, Central Park kıyısında, bana şenlikteymişler gibi görünen insanların gezindiği yazsonu güneşinde uzamış caddeleri gördüm ve o zaman odada bir şeyler kaçıracakmışım duygusuyla beni dışarıya, kendine çekti bu görüntü. Hâlâ sersem gibi, hatta sabahlamışlığın ta içimde duyduğum ürkütücü sarsıntısıyla, güneşin altında bir kahve terasına, uğultu ve benzin kokularının yakınına oturdum. Ama ardından, şimdi nasıl geldiğini hatırlamadığım -yavaş yavaş mı, yoksa yine ani sarsıntılarla mı ? değişim: Karamsarların uyumaları geceler boyu engellendiği zaman bunalımlarının üstesinden gelebildiklerini okumuştum bir kez; tehlikeli bir biçimde sallanan “benliklerinin asma köprüsü” böylelikle sağlamlaşıyormuş. İçimdeki sıkıntı yerini yorgunluğa bırakırken, ben de kendimi öyle görüyordum. Bu yorgunlukta sağlığa kavuşturan bir şey vardı. “Yorgunluğa karşı mücadele etmek” denmez mi hani ? Bu ikili mücadele sona ermişti işte. Yorgunluk dostumdu şimdi. Yeniden orada, dünyadaydım, dünyanın da tam ortasında -Manhattan’da olduğum için değil üstelik. Ama başka şeyler de geldi arkasından, bir sürü şey ve hepsi de birbirinden sevimliydi. Akşama dek oturmak ve bakmaktan başka hiçbir şey yapmadım; sanki bu sırada nefes almam bile gerekmiyordu. Göz çıkaracak kadar göşterişli nefes alma alıştırmaları ya da Yoga duruşları gerekmiyordu: Orada oturuyor ve yorgunluğun ışığında gerektiği gibi soluyorsun. Ansızın beklenmedik ölçülerde güzelleşen bir sürü kadın durmaksızın geçip gidiyorlardı önümden -arada bir gözlerimi yaşartan bir güzellik ve hepsi de geçip giderlerken beni algılıyorlardı: Dikkate almıyordum. (Özellikle güzel kadınların, bazı yaşlı erkekler ve çocuklar gibi, yorgunluğun bu bakışını önemsemeleri garip.) Ama o kadınlardan biriyle birlikte bunun ötesinde bir şeyler yapma düşüncesi asla geçmiyordu aklımdan; onlardan hiçbir şey beklemiyordum. Onlara yalnızca öyle bakabiliyor olmak yetiyordu bana. Ve bu gerçekten de iyi bir izleyicinin bakışıydı, diğerleri arasında böyle en az bir izleyici olmadıkça başarılamayacak bir oyunda. Bu yorgunun bakışı bir etkinlikti, bir şeyler yapıyor, müdahale ediyordu: Oyunun aktörleri bu gözlerin önünde, sözgelimi daha uzun süre oyalanarak, daha iyi, daha güzel oluyorlardı. Bu ağır göz kırpma onlara değer veriyor -onları değerlerine kavuşturuyordu. Öte yandan yorgunluk, bu biçimde bakan kişiyi sürekli huzursuzluk veren kendi Ben’inden de sanki bir mucize sonucu kurtarıyordu: Tüm gerginliklerden, alışkanlıklardan, tikler ve kaygı kırışıklarından arınmış, nihayet Robert Mitchum’unkiler kadar anlaşılmaz, kurtarılmış gözlerden başka hiçbir şey yoktu artık. Ve ardından: Kendinden soyunmuş bakış, etkinliğini geçip giden güzel kadınların çok ötelerine genişletiyor, yaşayan ve kıpırdayan her şeyi kendi dünyasının odağına yerleştiriyordu. Yorgunluk eklemliyordu -parçalarına ayırmayan, tersine tanınır kılan bir eklemleme. Sıradan karmaşa, o bakışın yardımıyla bir ritm kazanarak biçimin nimetlerine kavuşuyordu -göz alabildiğine biçim-yorgunluğun geniş ufku.

Şiddet sahneleri de, çatışmalar, çığlıklar da geniş ufukta beliren biçimin nimetleri mi ?

Ara-zamanda, barış içindeki yorgunluğu anlatıyorum burada. Ve o saatlerde Central Park’ta da huzur vardı. Şaşırtıcı olan, yorgunluğumun, bakışıyla şiddet, kavga yada yalnızca düşmanca bir davranış girişimini daha filizlenirken -yatıştırarak?, yumuşatarak? zararsızlaştırıp, oradaki geçici barışa katkıda bulunuyor gibi görünmesiydi. Yaratım yorgunluğunun bazen aşağılayıcı olabilen acıma duygusundan çok farklı bir acıma sayesinde başarıyordu bunu: anlayış olarak dert ortaklığı sayesinde.

Ama o bakışta farklı olan ne vardı ki ?

Neydi onu tanımlayan ?

Öteki’nin nesnesini, sezilebilir bir biçimde, kendisiyle birlikte görüyordum: Şimdi altından geçtiği ağacı, elinde tuttuğu kitabı, bir dükkanın yapay ışığı bile olsa, onu saran ışığı; açık renk elbisesi ve elindeki karanfille birlikte şu yaşlı pezevengi; bavulunun ağırlığıyla birlikte yolcuyu; omuzuna oturttuğu görünmeyen çocuğuyla beraber dev adamı; park korusundan girdaplar oluşturarak uçuşan yapraklarla beraber kendimi; başlarımızın üzerindeki gökyüzüyle birlikte hepimiz.

Ya böyle bir nesne olmadığında ?

O zaman yorgunluğum yaratıyordu onu ve daha şimdi boşlukta yitmiş olan Öteki, bir an içinde kendi nesnesinin esintisini duyumsuyordu. -Dahası: Birbiriyle ilintisiz binlerce akış, dört bir yandan gelerek benim önümde, biçimin de ötesinde, bir sıralanış düzenine geçiyordu. Her biri -olağanüstü, hafif dokunmuş-bir anlatıda tam kendi yerlerini bulan parçalar olarak içime işliyordu. Üstelik süreçler, sözcüklerin aracılığına başvurmadan, kendilerini anlatıyorlardı. Yorgunluğum sayesinde dünya adlarından kurtulmuş ve büyümüştü. Bu konuda, Dil Ben’imin dünyayla kurduğu dört ayrı ilişki biçimine dair bir resmim var: Birinci resimde sessizim, süreçlerden acıyla koparılmış İkincisinde dışardan gelen sesler karmaşası, konuşma içime işliyor, ancak ben bu sırada, en fazla bir çığlık atabilir durumda, hala sessizim üçüncüsünde iradem dışında, cümle cümle anlatmaya başlayarak nihayet hayat geliyor içime; bu çoğunlukla belirli birine, bir çocuğa, dostlara yöneltilmiş bir anlatım ve nihayet, bugüne dek en kalıcı biçimiyle o zamanki berrak bakışlı yorgunluğumda yaşadığım dördüncü resimde, dünya susarak, hiçbir söz kullanmadan kendini anlatıyor; bana da şuradaki ağarmış saçlı izleyici komşuma da, oradan salınarak geçen muhteşem kadına da… Tüm barışçıl olaylar aynı zamanda birer anlatıydılar ve önce bir ozana ya da vakanüvise gerek duyan kavgalar ve savaşların tersine bu anlatılar, benim yorgun gözlerimde kendiliklerinden birbirlerine eklenerek destanlaşıyorlardı; üstelik, orada anladım ki ideal bir destandı bu: Uçucu dünyanın resimleri birbirlerine tutunuyor ve biçim kazanıyorlardı.

İdeal mi ?

Evet, ideal: Her şey olması gerektiği gibi oluyordu çünkü. Sürekli yeni bir şeyler oluyordu ve hiçbiri fazla ya da eksik değildi Herşey bir destanda olması gerektiği gibiydi; kendini anlatan insanlık tarihi olarak kendini anlatan dünya, bu nasıl olabilirse öyleydi işte. Ütopik mi? Buradaki bir afişte “La utopia no existe” yazısını okudum. Çevrilirse, yok-yer yoktur, anlamına gelir. Bunu bir kez düşündüğünde dünya tarihi yön değiştirmeye başlar. Benim o zamanki ütopik yorgunluğum ise kesinlikle bir yer çıkarttı ortaya, en azından o belirli yeri çıkarttı. Orada yer duygusunu her zamankinden daha çok hissettim. Oraya yeni gelmiş olduğum halde yorgunluğum sayesinde yerin kokusunu almış, uzun zamandır orada yerleşmiş gibiydim. -Ve sonraki yılların benzer yorgunluklarında oraya birçok başka yerler de eklendi. Öyle zamanlarda yabancıların, bir yabancı olan beni kendilerine tanıdık geldiğim için ya da yalnızca öylesine selamlamaları ilginçtir. Edinburgh’da Vaftiz’i, Son Akşam Yemeği’ni ve benzer sahneleri nihayet doğru bir mesafeden gösteren, Poussin’in “Yedi Kutsama”sını saatlerce izledikten sonra, harika yorgunluğumla oturduğum ve kendimden emin tavrımla -bu yorgunluğun bir parçasıydı-bir istisna hizmet görmekten rahatsızlık duymadığım İtalyan lokantasındaki tüm garsonlar, sonunda beni daha önce bir kez gördüklerinde birleşmişlerdi. Üstelik hepsi de başka bir yerde: biri Santorini’de (ki hiç gitmemiştim oraya), diğeri bir yaz önce, bir sırt çantasıyla Garda gölü kıyısında -ne sırt çantası doğruydu ne de göl. Çocukların okul kapanış şenliğinde geçen uykusuz bir gecenin ardından Zürih’den Biel’e giden trende, Tour de Suisse’den dönen, tıpkı benim gibi sabahlamış bir kadın oturmuştu karşıma. Yarışın düzenlenmesine katılan bankası ona bisikletçilerle ilgilenme görevini vermişti orada: çiçekler vererek, zafer kürsüsüne çıkanların yanaklarına öpücükler kondurarak… Yorgunluk kadını öyle damdan düşercesine konuşturuyordu ki, birbirimiz hakkında ki her şeyi zaten biliyorduk sanki. Ardarda iki yarış kazanan bir bisikletçi, ikinci seferinde öpülürken onu tanımamıştı bile; yaptıkları sporla öylesine doluymuş kafaları. Bunu neşe içinde, saygı duyarak, düş kırıklığı göstermeden anlatmıştı. Şimdi de uyumayacaktı zaten, çok açtı ve Biel’de kız arkadaşıyla birlikte öğle yemeği yiyecekti -şimdi bunu düşünürken, dünyayı tanıdık kılan o yorgunluğun başka bir nedeni daha aydınlanıyor kafamda: bir tür açlık duygusu. Tokluğun yorgunluğu böyle bir şeyi başaramaz. Hammet’in “Sırça Anahtar” ındaki genç kadın Sam Spade’e, kendini Spade’le birlikte gördüğü düşünü anlatırken, “aç ve yorgunduk” diyordu: Onları daha sonra da biraraya getiren şey bu açlık ve yorgunluktu. Olduğu yere çöküp kalmış yorguna, hep kocaman açılmış gözleriyle beklenti içinde yönelen çocukların ve diğer yorgunların yanısıra, budalaların ve hayvanların da bu türden yorgunluklara karşı özel bir zaafı var gibi gelir bana. Birkaç gün önce burada, Linares’de yanındakinin elinden tutmuş, dalgın bir tavırla hoplaya zıplaya gezinen bir budala, kağıtlarla boğuşarak geçirdiğim öğle öncesi ve sonrasının ardından banktaki oturuşum karşısında şaşkınlığa kapıldı, sanki orada kendisi gibi, hatta daha da şaşırtıcı birini görüyordu. Bana bakarken mongoloidin yalnızca gözleri değil, bütün suratı parladı, hatta olduğu yerde durdu ve yoluna devam etmesi için düpedüz çekiştirilmesi gerekti -bir bakış onun gibi birini algıladığı ve ona değer verdiği için yüzünde katışıksız bir haz ifadesi. Ve bu ilk kez olmuyordu: Avrupalısı, Arabi, Japon’uyla, yeryüzünün tüm budalaları, kendilerini sergiledikleri oyunu her yerde çocuksu bir coşkuyla sahnelerken yorgunluk budalasının bakış alanına çoktan girmişlerdir. Bir çalışma ve ağaçsız bir Friulan vadisi boyunca uzun bir yürüyüşten sonra, “iliklerime kadar yorulmuş” bir halde Medea adlı köyün yakınlarındaki bir orman kıyısından geçiyordum. Orada otların üzerinde bir ördek çifti, bir karaca ve bir tavşan yanyana oturmaktaydılar ve ortaya çıkışım sırasında da, ilk kaçma hareketlerinin ardından dinginliklerini sürdürdüler; ot yolarak, yemlenerek, paytak paytak dolanarak . -Katalonya’daki Poblet manastırı yakınında, anayol üzerinde iki köpek çıkmıştı karşıma, biri büyük, diğeri daha küçük -babayla oğul gibi. Bazen peşim sıra bazen de önüme geçerek benimle birlikte yürümeye başlamışlardı. Öyle yorgundum ki, her zamanki köpek korkum hissettirmemişti kendini. Üstelik, diye geçirmiştim aklımdan, bu çevrede o kadar çok dolaştım ki, kokuları çoktan üzerime sinmiştir; bu köpeklere tanıdık geliyor olmalıyım. Köpekler gerçekten de oynamaya başlamışlardı: “baba” çevremde dönerken “oğlu” da onun peşinde, bacaklarımın arasından geçerek. Evet, diye düşünmüştüm, doğru bir insani yorgunluk resmi bu: Açıyor, geçilir kılıyor, şu hayvanlar da dahil, tüm yaratıkların destanına geçit veriyor. Ama burada bir ekleme yapmanın yeri geldi belki: Linares’in hemen dışındaki, her gün gittiğim moloz ve papatya bozkırında insanlarla hayvanlar arasında geçen çok farklı olayların da tanığı oldum. Bunlara ilişkin, yalnızca kısa değinmeler: Orada, uzaktaki yıkıntıların ya da taş blokların gölgesinde dinlenmek istermiş gibi oturanlar, gerçekteyse pusuda duranlar, çevrede, moloza sokulmuş ince sopaların ucunda sallanan küçük kafeslerden bir kurşun atımı uzaktalar; kafeslerin içinde, çırpındıkça kafesleri daha da çok sallayan küçük kuşlara neredeyse hiç yer yok; büyük kuşlar için canlı yemler bunlar (oysa kartalın gölgesi tuzaklardan çok uzakta; önümdeki kağıdı okşayarak uçarken benim yakınlarımda; paskalya öncesi yas haftasında İspanya inler ve uğuldarken açık havada çalıştığım, kurşun ocağı yıkıntılarının yanındaki sessiz ve ürpertici okaliptüs korusunun yakınlarında); ya da güneşin batışından sonra, neşesinden kabına sığamamışcasına çingene mahallesinden taşarak, çevrelerinde oynaşan çevik ve asil görünümlü köpekle çayırlığa doluşan çocuklar; biraz sonra bir yarı-yetişkinin sahnelediği gösterinin izleyicileri olarak kendilerinden geçen çocukların bağırışmaları altında bir tavşanın savana salınması ve arkasından köpeğin fırlaması, zikzaklar çizerek koşan tavşanın kısa sürede yakalanması, köpeğin tavşanı ensesinden ısırması, önce bir oyun gibi yere bırakması, yeniden kaçan tavşanın bu kez daha da kısa sürede enselenmesi, köpeğin ağzında hızla yukarı kaldırılıp iki yana silkelenmesi, dişlerinin arasındaki ganimetle birlikte köpeğin -tavşanın çığlığını peşinden sürükleyerek tarlanın bir ucundan öbür ucuna koşturmasından oluşan bir gösteri, çocuk sürüsünün yeniden mahalleye girişiyle gösterinin kapanışı; köpek, başta yürüyen kişinin yukarı kaldırdığı eline doğru sıçramakta, bu el tarafından kulaklarından kavranmış tavşan sallanmakta, patiler sarkmış, kana bulanmış, batan güneşe karşı yürüyen kolun en önündeki küçük gövdesi hala biraz seğirmekte ve çocukların kafalarının üzerinden profili görülen yüzü, çaresizliği ve terkedilmişliğiyle, tüm hayvanların ya da insanların yüzünden daha yüce; -ya da daha dün, yazmakta olduğum okaliptüs korusundan kente dönerken rastladığım yeniyetmeler: zeytinliklerin oradaki duvarın kenarında, ellerindeki zeytin dalları ve kamış sopalarla haykırarak ileri geri fırlayan, taşları tekmeleyerek çevreye saçan yeniyetmeler; bir taşın altındayken, şimdi ansızın güneşin altında korunaksız kalan, kıvrılmış, uzun ve kaim bir yılan, önce kafasını hızla oynatmak ve dilini çıkarmak dışında hiç hareket etmeyen -kış uykusunun ağırlığı mı hâlâ?-, ama sonra dört yandan inen sopaların vızıltısı, parçalanırken sert bir darbe indiren kamış ve hâlâ uluyarak ileri geri sıçrayan kart çocukların (kendimi de onlarla beraber hatırlıyorum) yarattığı patırtıda nihayet dikelen yılan; olabildiğince yükselirken aynı zamanda acınılacak bir durumda, saldırmak üzere değil, hatta tehditkâr bile olmadan, yalnızca doğuştan gelen yılan davranışıyla ürkütücü boynunu gösterip, öylece dikilmişken, profilden, ezilmiş başı ve ağzından sızan kanla, şimdi atılan taşların altında ansızın olduğu yere yığılarak, tavşanı andıran yılan; üzerine alışılmış insan ve hayvan şekilleri işlenmiş bir perde açılırken, sahnenin derinliklerinden kısacık bir an için görünen, etkileyici bir şekil gibi, üçüncü bir şekil: -Ama o birleştiren  yorgunlukların bana anlattıkları, içimde, doğal bir geriye dönüş gibi -durmaksızın daha da gerilere giderek o destansı soluğu yaratırlarken, hiçbir şey anlatmayan, olsa olsa kanıtlayan bu dehşet sahnelerini, her şeye rağmen aktarmak için bu inat nereden geliyor?

Ama bunları yalnızca kaydetmek istediğin halde, bunu yaparken isteğine karşın neredeyse anlatmaya başlaman ve bu anlatının yüklem biçimini, -di’li geçmiş zamanı, kasıtlı olarak, ancak bir hile yardımıyla engellemen, bunların yalnızca dehşet sahneleri olmadığını göstermiyor mu?

Üstelik dehşet betimlemesinin, ne kadar barışçıl olursa olsun, şu senin yorgunluk destanının olaylarına göre daha görsel, veya en azından daha etkili olduğunu anlamıyor musun ?

Ama ben etkili olmak istemiyorum zaten. İstediğim -resimlerle bile olsa-kandırmak değil. Herkese, alabildiğine kendine özgü, anlatan yorgunluklarını hatırlatmak istiyorum. Ve bu yorgunluklar denemenin sonunda görsellik de kazanacak; belki de biraz sonra, gerektiği kadar yorulduğum zaman…

Peki, anekdotlarının ve bölük pörçük anlatılarının ötesinde, saf yorgunluğun aslı, özü nedir öyleyse ?

Nasıl bir etki yapar?

Onunla ne yapılabilir ?

Yorgun kişiye bir edim olanağı tanır mı bu yorgunluk?

Yorgunluğun kendisi, olası en yetkin edimdir zaten. Onunla bir şey yapılması gerekmez, çünkü yorgunluk, kendinde bir başlangıçtır, bir yapmadır “bir başlangıç yapmak” denir günlük dilde-. Yorgunluğun bir-başlangıç-yapması bir eğitimdir. Yorgunluk öğretir -uygulanabilir. Ne eğitimi, diye soruyorsun şimdi. Eskiden, düşünce tarihinde bir “kendinde” şey tasarımı vardı; artık geçti, çünkü nesnenin kendisini hiçbir zaman kendinde gösteremeyeceği, yalnızca benimle ilişkisi içinde gösterebileceği düşünülüyor. Oysa sözünü ettiğim yorgunluklar, benim için bu eski tasarımı yeniliyor ve anlamına açıklık kazandırıyorlar. Dahası: Tasarımla beraber idea’yı da veriyorlar. Dahası: Nesnenin idea’sında neredeyse elle tutulur bir yasaya dokunabiliyorum: Nesne, kendini şu anda gösterdiği gibi olmakla kalmaz, aynı zamanda böyle olması gereklidir. Ve dahası: Nesne böylesi kökten yorgunluklarda, hiçbir zaman yalnızca kendisi için görünmez, daima öteki nesnelerle birlikte görülür. Sayıları az bile olsa, sonunda herşey bir aradadır işte. “Şimdi köpek de havlıyor -işte herşey tamam!” Ve sonuç olarak: Böyle yorgunluklar paylaşılmak isterler.

Neden böyle filozofça?

Haklısın -belki de hâlâ yeterince yorgun olmadığım içindir-: Saf yorgunluk saati geldiğinde felsefi sorular kalmaz. Bu zaman aynı anda uzamdır, bu zaman-uzamı aynı anda tarihtir. Var olan aynı zamanda oluşur da. Öteki aynı zamanda ben’dir. Yorgun gözlerimin altındaki şu iki çocuk:… ben olur. Ve ablanın küçük kardeşini, dükkanda kolundan çekerek sürüklemesi aynı zamanda bir anlam ifade eder ve bir değeri vardır ve hiçbir şey diğerinden daha değerli değildir -yorgun kişinin nabzına düşen yağmur damlası, ırmağın öte yakasında yürüyenlerin görüntüsü kadar değerlidir ve böylesi hem iyi, hem de güzeldir ve böyle olmalıdır, bundan sonra da böyle olmalıdır ve en önemlisi, böylesi doğrudur. Ablanın yani benim, kardeşini yani beni kucağına alması; bu doğrudur. Ve yorgun bakışa, göreceli olan mutlak, parçaysa bütün olarak görünür.

Görsellik nerede kaldı?

Bu “Hepsi birlikte” durumu için bir resmim var: Genellikle onyedinci yüzyıl Hollanda resmine özgü o çiçekli ölü doğalar; canlı gibi görünen çiçeklerin üzerinde, şurada bir böcek, burada bir salyangoz, orada bir arı, bir kelebek durur ve hiçbiri diğerlerinin varlığından haberdar olmasa bile, bir bakışta, benim bakışımda hepsi biraraya gelirler.

Bilgiçlik taslamadan görselleştirmeyi deneyemez misin?

O halde, senin de bu arada yeterince yorulmuş olduğunu umalım. Benimle tarla yolunun kenarındaki taş duvara otur, hatta daha iyisi, yola, üzerinde ot bitmiş ortadaki şeride çömel benimle birlikte. O “Her şey birarada!” nın haritası şu renkli yansımada nasıl da birdenbire kendini ele verir: Toprağa bu denli yakınken doğru mesafedeyiz demektir ve solucan uzunluğunda, çok eklemli, kumu oyan böceğin yanısıra, bir zeytini çekiştiren karıncaya, bakışlarımız altında önlem alarak tortop olan tesbih böceğine …

Görsel haber değil, anlatı!

Birkaç gün önce bu tarla yolunun tozunda bir köstebek leşi, törensi bir yavaşlıkla hareket ediyordu, tıpkı burada, Endülüs’te paskalya sırasında, sehpalar üzerinde sokaklardan geçirilen acı ve yas heykelleri gibi; leşi ters çevirdiğimde altından, altın pırıltılarıyla ilerleyen bir leş böcekleri kafilesi çıktı; ve geçtiğimiz kış haftalarında, Pireneler’de, tıpkı buna benzer bir tarla yolunda, aynı şimdiki gibi çömelmiş, karın yağışını izlemiştim; lapa lapa yağan minik kar tanecikleri, yerdeyken açık renk kum taneciklerinden ayırd edilemiyor, ama erirlerken arkalarında birikintiler bırakıyorlardı, yağmur damlalarınkinden çok farklı, onlara göre çok daha geniş yüzeyli, daha düzensiz, ağır ağır toza bulanan koyu lekeler; ve çocukluğumda, yerden yüksekliğim, şimdi çömelmiş olan bizim toprağa uzaklığımız kadarken, büyükbabamla Avusturya’daki, aynı buna benzer bir tarla yolunda şafak vakti yürümüştüm, ayaklarım çıplak, toprağa bu kadar yakın, ama tozdaki dağınık kraterlerden, tıpkı uzaydaki gibi uzaktım; bu kraterler yaz yağmuru damlalarının bıraktığı oyuklardı, hep yeniden hatırlanan ilk resmim.

Yorgunluğun etkisine ilişkin mesellerinde, nesnelerin küçültülmüş ölçeklerinin yanısıra, nihayet bir’ de insan ölçeği! Ama yorgun olan, neden hep yalnızca sensin?

En tepelerdeki yorgunluklarım, bana aynı zamanda hep bizim yorgunluklarımız gibi gelirler. Karst’da, Dutovlje’de, gecenin geç saatlerinde yaşlı adamlar olurdu barda ve ben onlarla birlikte savaşta bulunmuştum: Yorgunluk, hakkında hiçbir şey bilmediklerimizin bile öyküsünü kurar. -Orada, ıslatılarak geriye taranmış saçları, çökmüş yüzleri, kırık tırnakları ve temiz gömlekleriyle dikilen şu ikisi tarım işçileridir, labradores; bütün gün ıssızlıkta didinmiş ve şurada dikilen diğer herkesin tersine, bu kent barına uzun bir yolu teperek gelmişlerdir; tıpkı önündeki yemeği yalayıp yutan oradaki adam gibi; O da bir yabancıdır burada; memleketindeki firması tarafından, Linares’deki Landrover fabrikasında montaj işine gönderilmiş, ailesinden de çok uzaktadır; ya da ayaklarının dibindeki köpekle, hergün zeytinliklerin kıyısında duran yaşlı adam; ayağını bir daim çatalına dayayıp, ölmüş karısının yasını tutar orada. -İdeal yorguna “fantezi gelir”; ancak, sözgelimi İncil’deki ya da Odisea’daki uyurlara gelen, belirgin fantezilerden farklıdır bu fantezi: saydamdır: Yorgun kişiye, olup biteni gösterir-Ve artık, yorgunluğun son basamağına ilişkin fantezimi anlatmak için hâlâ yeterince yorulmadıysam eğer, o zaman pervasızlaşarak yapacağım bunu. Bu basamakta yorgun Tanrı oturmaktaydı, yorgun ve güçsüz; ama yorgun halinde -yorgun bir insanın olabileceğinden de biraz daha yorgun-bakışıyla her yerde hazır ve nazırdı; nerede olursa olsun, dünyadaki olayların farkına vardığı ve içine girebildiği zaman, bir tür güç sahibi olabilecek bir bakıştı bu.

Basamaklara ilişkin bu kadar söz yeter! Bir kez olsun, yorgunluğu öylesine, geldiği gibi karmakarışık anlat!

Teşekkür ederim! Böyle bir karmaşa, şimdi bana da, sorunuma da uyar. -İşte: Zafer kazanana değil, yorguna adanmış bir Pindar odu! Kutsal Ruh’u bekleyen ayin topluluğunu, istisnasız tüm katılanlarıyla bir yorgunlar topluluğu olarak tasarlarım. Yorgunluğun verdiği esin, ne yapılması gerektiğinden çok, nelerin bir kenara bırakılabileceğini söyler. Yorgunluk: Bütün krallar düş görmeden uyurlarken, düş gören tek kralın parmağına dokunan melek. Sağlıklı yorgunluk -yalnızca bu bile bir dinlenmedir. En yabanıl hayvanların çevresinde toplanabilecekleri ve sonunda yorgunluğuna katılabilecekleri farklı bir Örfe olan bir yorgun. Yorgunluk dağınık kişiye ritmini verir. Philip Marlowe -bir özel dedektif daha-olaylarını çözerken, geçirdiği uykusuz geceler çoğaldıkça, daha iyi ve daha keskin zekalı olurdu. Nausikea’nın kalbini yorgun Odiseus kazanmıştı. Yorgunluk, seni hiçbir zaman olmadığın kadar gençleştirir. Daha az Ben’in daha çokluğu olarak yorgunluk. Yorgunluğun dinginliğinde her şey şaşırtır Şu şaşılacak kadar sakin adamın, o şaşılacak kadar sessiz Calle Cervantes’den geçerken koltuğunun altında taşıdığı kağıt tomarı ne kadar da şaşırtıcıdır! Yorgunluğun zirvesi: Bir keresinde, bir paskalya gecesi, köyün yaşlı erkekleri diriliş ayininde, kilisenin içindeki mezarın başına, mavi iş tulumları yerine parlak kumaştan kırmızı bir şalla, yüzüstü uzanmışlardı, enselerinin güneşten yanmış derileri, ömür boyu sürmüş gerginliklerin sonucu, toprak gibi çok-köşeli biçimler alarak çatlamıştı; ölmekte olan büyükanne, sessiz yorgunluğuyla tüm ev ahalisini, hatta kocasının saman alevi gibi parlayan, iflah olmaz öfkesini bile yatıştırmıştı; ve burada, Linares’de, her akşam barlara getirilen bir sürü çocuğun yoruluşunu izledim: Ne açgözlülük, ne de ellerindeki, her şeyi kapma hırsı kalıyordu, sonunda, artık yalnızca oynuyorlardı. Ve tüm bunlardan sonra, yorgunluğun böyle derin resimlerinde bile ayrılıkların hep sürdüğünü eklemeye gerek var mı?

İyi, güzel: Sorunun belirli bir görselliğe sahip olduğu yadsınamaz (her ne kadar bu, gizemcilerin yarım yamalak gevelenen tipik görselliğinden öteye gidemese de). Ama bunlara benzer yorgunlukları nasıl yaratmalı şimdi?

Zorla uyanık kalarak mı?

Kıtalararası uçuşlar yaparak mı?

Zorlu yürüyüşlerle mi?

Herkülvari bir çalışmayla mı?

Ütopyan için bir reçeten var mı?

Tüm ahali için, tablet biçiminde uyanıklık dizginleyiciler ya da yorulmazlar ülkesindeki içme suyu kaynaklarına karıştırılacak bir toz gibi?

Kendim için bile, bildiğim bir reçete yok. Yalnızca şunu biliyorum: Böyle yorgunluklar planlanamazlar, önceden hedeflenemezler. Ama hiçbir zaman nedensizce ortaya çıkmadıklarını, daima bir zahmetin ardından, bir geçiş, bir üstesinden-geliş sırasında geldiklerini de biliyorum. -Haydi, artık kalkalım ve gidelim buradan, dışarıya, sokaklara; insanların arasına karışıp bakalım, acaba bu arada küçük bir ortak yorgunluk, oradan el sallayacak mı bize ve bakalım bugün neler anlatacak?

Ama tıpkı doğru sorular sormaya olduğu gibi, gerçek yorgunluğa da yakışan kalkmak değil oturmaktır, değil mi? Artık ağarmış saçlarına karşın hep telaş içindeki oğlu tarafından sürüklenen o yaşlı kambur kadının, çay bahçesinde dediği gibi: “Ah, biraz daha oturalım !”

Evet, oturalım. Ama burada, bu ıssızlıkta, okaliptüslerin uğultusunda tekbaşımıza değil, bulvarların ve caddelerin kenarında, belki bir jukebox’in yakınında, izleyerek oturalım.

İspanya’da hiç jukebox yok ama.

Burada, Linares’de bir tane var; çok garip bir tane…

Anlat!

Hayır. Bir başka sefere, jukebox [müzik kutusu, paralı müzik kutusu, otomatik plâkçalar ] üzerine bir denemede. Belki..

O halde, sokağa çıkmadan önce son bir yorgunluk resmi daha!

Peki. Bu, aynı zamanda insanlıkla ilgili olarak da son resmim: kozmik bir yorgunluk içinde, en son anda barışmış.

 

Ek

Savana yerleştirilmiş o küçük kuş kafesleri, kartallar için yem olarak konmamışlar. Böyle dörtlü bir kafes kümesinin ortasında oturan bir adam, sorum üzerine kuş ötüşünü açık havada duyabilmek için, kafesleri dışarıya, moloz örtülü tarlaya taşıdığını anlattı; kafeslerin yanında, yerlere saplanmış zeytin dalları da, kartalları gökyüzünden çekmek için değil, isketelerin ötmesi içinmiş.

İkinci Ek:

Yoksa isketeler, insanların, değişiklik olsun diye, arada bir pike yaparken görmek istedikleri kartala doğru mu sıçrıyorlar öyle?

Linares, Endülüs, Mart 1989

 

Kaynak: Peter HANDKE, Yorgunluk Üzerine Deneme, Trc:  Cemal ENER, Nisan Yayınları, Birinci Basım Mayıs 1991, İstanbul

PETER HANDKE (6 Aralık 1942, Griffen, Avusturya) Avusturyalı romancı ve oyun yazarıdır. 12 yaşına kadar din ağırlıklı eğitim veren bir okulda okuyan Handke 1961 yılında Graz Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi ve ögrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk roman denemesi olan Die Hornissen Suhrkamp Yayınevi tarafından yayınladı.

1971 yılında annesi intihar etti. Kendisini çok etkileyen bu olayı Mutsuzluğa Doyum adlı romanına konu edindi. 1967’de Hauptmann ödülü’nü, 1973’te Büchner Ödülü’nü daha sonra da Kafka Ödülü’nü kazandı.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_Handke

 

 

WALTER BENJAMİN ve HAYATIN BİTİŞİ


1892                 Walter Benjamin 15 Temmuz’da tüccar Emil Benjamin ve eşi Pauline’in (kızlık soyadı Schoenflies) üç çocuğundan ilki olarak doğdu.

1902-1912      Charlottenburg’daki Kaiser-Friedrich-Schule’nin, liseye devam edilen bölümüne gitti.

1905-1907      Haubinda’daki taşra yatılı okulunda iki yıl kaldı, orada Gustav VVyneken’le tanıştı.

1912                Berlin’de lise mezuniyet sınavını verdi.

1912-1915      Freiburg i.B. ve Berlin’de felsefe okudu. Özgür Üniversiteliler örgütlenmesinde çalıştı.

1912                Şair C. F. Heinle ile dostluğu başladı.

1914             Özgür Üniversiteliler Birliği’nin başkanı oldu. Daha sonra evleneceği Dora Sophie Pollakia tanıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, C. F. Heinle ve kız arkadaşı intihar ettiler. Benjamin gençlik hareketinden çekildi.

1915                Gerhard Scholem’le ilk tanışma

1915- 1917     Üniversite öğrenimine Münih’te devam etti.

1917                Dora Pollak’la evlendi. Askerlikten muaf tutuldu ve İsviçre’ye yerleşti.

1917-1919      Üniversite öğrenimine Bern’de devam etti.

1918                Tek oğlu Stefan’ın doğumu. Ernst Bloch’la tanışması.

1919                Bern’de Der Begriff der Kunstkritik in der deutschen Romantik (Alman Romantik Döneminde Sanat Eleştirisi Kavramı) çalışmasıyla, “sununa cum laude” doktor unvanını aldı.

1920                Berlin’e döndü. Ekonomik zorluklarla karşılaştı

1921 .              “Angelus Novus” dergi projesi

1921-1922      Wahlverwandschaften Essay’i (Seçilmiş Akrabalıklar Denemesi) yazdı. Florens Christian Rang’la dostluk kurdu.

1923                Yaz yarıyılında Frankfurt Üniversitesi’nde yakın dönem Alman edebiyat tarihi üzerine doçentlik tezi hazırladı. Theodor Wiesengrund (Adorno) ve Siegfried Kracauer ile ilk kez burada tanıştı.

1924                Mayıs-Ekim: Capri’ye gitti. Tragedya Kitabı’nın ilk yazılışı. Asja Lacis’le aralarında bir aşk ilişkisi doğdu, Lacis onu Marksizmle ilgilenmeye yöneltti.

1925                Doçentlik tezi kabul edilmedi.

1926                Mart-Ekim: Paris. Franz Hessel’le birlikte Proust çevirmeye başladı. Frankfurter Zeitung ve Literarische Welt için gazete yazıları yazmaya başladı.

1926-1927      Kasım / Ocak: Moskova gezisi. Asja Lacis’le yeniden görüşmesi

1927                Paris’te Passagen-Arbeit’a (Pasajlar Çalışması) başladı. Orada Scholem’le buluştu. Filistin’e gitme planları yaptı. İlk esrar içme deneylerini yaptı.

1928                Rowohlt Yayınevi, Einbahnstraße (Tek Yön) ve Ursprung des deutschen Trauerspiels (Alman Tragedyasının Kökeni) kitaplarını yayımladı.

1929                Bertolt Brecht’le ilk buluşma. Asja Lacis Berlin’de. Benjamin radyo çalışmalarına başladı.

1930                Dora Pollak’tan boşandı. Bertolt Brecht ve Bernard von Brentano’yla birlikte “Krise und Kritik” dergisini yayımlama planı.

1931                Rowohlt Yayınevi için bir denemeler kitabı planı. Kraus- Essay’ı (Kraus Denemesi) yazdı. Berliner Chronik (Berlin Günlüğü) üzerinde çalıştı. Temmuz’da Nizza’ya döndü; intihar etmeyi planladı. İlk vasiyetini yazdı.

1933                Mart ayında sürgüne çıktı. Nisan’dan Institut für Sozialforschung (Sosyal Araştırmalar Enstitüsü) için çalışmaya başladı.

1934-1935      Paris’te, Skovsbostrand’da Brecht’in yanında ve San Remo’da boşandığı eşinin yanında kaldı. Para sıkıntısı çekti. Passagen-Arbeit’ı (Pasajlar Çalışması) yeniden ele aldı.

1936                Paris’te Kunstwerkaufsatz (Sanat Yapıtı Makalesi). Deutsche Menschen (Alman İnsanlar) adlı mektup antolojisi, Detlef Holz takma adıyla Luzern’de yayımlandı.

1937-1938      Baudelaire kitabı üzerinde çalıştı.

1938                Temmuz-Ekim: Danimarka’da Brecht’in yanında sonkez kaldı. Das Paris des Second Empire bei Baudelaire (Baudelaire’de ikinci imparatorluk Dönemi Paris’i) bölümünü tamamladı. Deutsche Menschen (Alman İnsanlar) adlı mektup antolojisi, Detlef Holz takma adıyla Luzern’de yayımlandı.

1937-1938      Baudelaire kitabı üzerinde çalıştı.

1938                Temmuz-Ekim: Danimarka’da Brecht’in yanında son kez kaldı. Das Paris des Second Empire bei Baudelaire (Baudelaire’de ikinci imparatorluk Dönemi Paris’i) bölümünü tamamladı.

1939                Über einige Motive bei Baudelaire (Baudelaire’de Bazı Motifler Üzerine) bölümü üzerinde çalıştı. Savaşın başlamasıyla Nevers’teki Clos St. Joseph kampında gözaltında tutuldu. Kasım ayında serbest bırakıldı.

1940                Paris’e döndü. Über den Begriff der Geschichte’yı (Tarih Üzerine Tezler) yazdı. Haziran ayında kız kardeşiyle birlikte Lourdes’a kaçtı. Ağustos’ta Max Horkheimeı’in aracılığıyla ABD’ye giriş vizesi aldı. Eylül ayında, Pire- neler üzerinden Ispanya’ya geçme denemesi başarısızlıkla sonuçlandı. Walter Benjamin 26 Eylül’de İspanyol sınırındaki Port-Bou’da intihar etti.

 

Walter Benjamin /Tarihin Sonu (1940)

Benjamin, kamptan serbest bırakıldıktan sonra, karartma içindeki ve alarma hazır bekleyerek yaşayan Paris’e geri döndü. Yaşamını elinden geldiğince yeniden düzenlemeye çalıştı. Uzun süredir kendine sorun çıkartan kalp yetmezliği öyle kötüleşmişti ki, yürürken her üç ya da dört dakikada bir dinlenmek için durmak zorunda kalıyordu. Yine de, yanda kalan çalışmasına, olanak bulabildiğince yeniden başladı. 11 Ocak 1940′ta Bibliothèque Nationale’deki okuma kartını bir yıllığına yeniletti. Birkaç gün sonra Gretel Adorno’ya yazdığı bir mektupta, yeni bir çalışmaya başlamakla -Rousseau’nun ve Gide’in otobiyografilerini karşılaştırarak incelemeyi düşünüyordu- çok istediği Baudelaire çalışmasına devam etmek arasında karar veremediğini söylüyordu: bu çalışma öteki çalışmalara göre gönlümde kesinlikle daha çok yer tutuyor, ama bu çalışma, yazarının yaşamda kalmasını güvencelemek amacıyla bile olsa ertelemeye ya da yarıda bırakılmaya gelmez . Mayıs ayında Adorno’ya az ve öz kararımı Baudelaire’den yana verdim, diye yazarken, bu kararın ne gibi sonuçlar doğurabileceğini biliyordu. Öte yandan, bir kaçış olanağı aramayı da sürdürüyordu. Amerikan konsolosluğu nezdinde, ABD’ye gitmesini hızlandıracak, kota dışı bir vize almak için girişimlerde bulundu; ve enstitüdekilerin, Amerika’ya göç etmesi üzerinde ısrarla durmaları için de Horkheimer’e yoğun baskı yaptı. Benjamin, 1940 yılının kış ve ilkbahar aylarında, yeniden Baudelaire üzerinde çalışmaya koyulmadan önce, Tarih Kavramı Üzerine tezlerinde, yirmi yıl koruduğunu, evet koruduğunu, kendine sakladığını  söylediği düşünceleri kaleme aldı. Yazmaya karar verdiği Baudelaire’in devam bölümleri için yöntembilimsel bir açıklama olarak, ama aynı zamanda tarihsel zamanın özü ve materyalist tarihçinin görevleri hakkında ilkesel bir düşün- seme olarak da planlanan bu tezler, Benjamin’in yazdığı son metin olduğundan, onun vasiyetini oluşturuyor. Benjamin bu metinde Hitler-Stalin paktının yarattığı şoktan sonra, genel olarak ilerleme düşüncesini en acımasız bir biçimde yargılıyor. Gerçi bu sırada sadece sosyal demokratların naif iyimserliğini adıyla anıyor, ama çalışmanın ne olduğuna ilişkin bu kaba Marksist kavramı eleştirirken, komünistleri de kastediyor. Bu kavram, toplumdaki gerilemeleri değil, doğa üzerinde egemenlik kurma yolundaki ilerlemeleri dikkate almak istiyor. Daha sonra Faşizm’de karşımıza çıkan teknokratik özellikler, bu kavramda şimdiden bulunuyor. Buna karşılık Benjamin Tek Yön’de yazdığıyla uyum içerisinde, doğru devrim kavramını bir kez daha ortaya çıkarmaya çalışıyor: devrim, kötü sürekliliğin kesintiye uğratılmasıdır, (dünya tarihinin) bu seferinde yolculuk eden insan soyunun imdat frenini çekmesidir, tarihin açık gökyüzü altındaki diyalektik bir sıçramadır.

Bu son metinde bütün ümitsizlik ortadan kalkmıştır. Benjamin, güncel olayları hiç dikkate almadan, gözünü hedefe dikiyor: Sınıfsız toplum kavramına gerçek mesiyanik çehresi yeniden kazandırılmalıdır; elbette proletaryanın devrimci politikasının çıkarları doğrultusunda. Bu yeniden kurma, materyalist tarih yazarına verilecek görev olarak düşünülmektedir. Materyalist tarih yazımının… temelinde yapımcı bir ilke vardır. Düşüncenin sadece devinmesi değil, aynı zamanda durdurulması da düşünmenin bir unsurudur. Düşünme, gerilimlere doymuş bir sıralanışta ansızın durduğu yerde, bu sıralanışa bir şok uygular, ve bu sıralanış bu şok sayesinde bir monad* biçiminde belirginleşir. [Monad: Leibniz'in metafiziğinde basit, başka bir şeye indirgenemez birim; kendi içinde, maddi tözlerden farklı olarak, güçler içeren psişik etkinlik merkezi.] Tarihsel materyalist, tarihsel bir nesneye sadece ve sadece onu monad olarak gördüğü yerde yaklaşır. Bu yapıda olup bitenin, başka bir deyişle, bastırılmış geçmiş için verilen mücadelede devrimci bir şansın mesiyanik bir biçimde devinimsiz kılınışının işaretini ayrımsar.

Bu cümlelerde dinsel ve siyasal düşünce iç içe geçmiştir. Başka bir deyişle, politika eskatalojik [yükselme, pahalanma, kızışma, gerginlik] bir karaktere bürünmüştür; yargısını tarihsel materyalistin hazırladığı dünya tarihi içinde gerçekleştirdiğini görür. Benjamin bunu, tezlerinin ortasında, bir kez daha Angelus Novus biçiminde tasvir etmiştir: Klee’nin, Angelus Novus adlı bir tablosu var. Bu tabloda, baktığı şeyden uzaklaşmak üzereymiş gibi görünen bir melek resmedilmiştir. Gözlerini, ağzını ve kanatlarını açmıştır. Tarihin meleği böyle olmalı. Yüzünü geçmişe çevirmiş. Bizim gözümüze bir olaylar zincirinin göründüğü yerde, durmaksızın enkaz üstüne enkaz yığan ve bu enkazı onun ayaklarının önüne fırlatan tek bir felaket görür o. Elbette, orada kalmak, ölüleri uyandırmak ve parçalananları bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına, meleğin kanatlarına dolmuştur ve öyle şiddetli esmektedir ki, melek kanatlarını artık kapatamaz. Bu fırtına onu hiç durmaksızın sırtını döndüğü geleceğe doğru iter, bu sırada önündeki enkaz yığını göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme dediğimiz şey, işte bu fırtınadır.

Angelus Novus,  Paul Klee'nin suluboya resmi (1920).Angelus Novus, Paul Klee’nin suluboya resmi (1920). Benjamin tarafından 1921 yılında satın alındı

Bu resim, geriye bakan tarihçiyi, tarihin sonuçsuz kalmasını dikkate alan ve kendisi de başarısız olan biri olarak gösteriyor. Tarihçi yine de umudunu koruyor. Benjamin’in, bu başarısızlığın yorumu olarak alıntıladığı Kafka’nın cümlesi, tarihçi için de söylenebilir: çünkü, Kafka’nın dediği gibi, sonsuz umut vardır, ancak bizim için değil. İnsani olanın bu olumsuzlanmasında, Benjamin’in düşüncesinin mesiyanik uğrağı kökenini ve hedefini bulur. İnsanlar hakkında ve insanlar için bir umudu olmayan diyalektik materyalist, eskatolojik felakete bağladığı umuda güvenmek zorundadır; bu felaket, dünyayı bir anda yerli yerine oturtacak ve materyalist tarihçinin kurtarıcı “anımsaması”nda, geçici olarak işe koyulacaktır. Bu felaket, daha en başından beri, Benjamin’in çok yönlü başarısızlığının ortasında gösterdiği soğukkanlılığın gerekçesiydi. Yahudi geleneğinin en başlangıçtaki tipi olan peygamber, böylelikle Benjamin’de geri dönmüştür. Nasıl ki peygamberler halklarının tarihsel felaketinin çifte isabetsizliğinde ve siyasal kehanetlerinin tutmayışı karşısında, bunların dinsel kurtuluş tarihi içinde gerçekleşeceğinden daha bir emin oluyorlarsa; Benjamin de siyasal bir dünyevi olarak sadece, dünyasının -Avrupa’nın dünyasıdır bu- kurtuluşuna beslediği umuda daha da çok kapılmak için başarısızlığa uğramıştır.

1940 Mayısı’nda, Batı cephesindeki “oturma savaşı” sona ermişti; Hitler’in birlikleri Hollanda’ya, Belçika’ya ve Fransa’ya girmişti. Haziran’ın ortasında, ilk Alman birliklerinin Paris’i işgal etmelerinden hemen önce, Benjamin kız kardeşiyle birlikte güneye kaçtı. Gaz maskesi ve özel eşyaları dışında başka hiçbir şeyi yanma alma fırsatı bulamamıştı. Elyazmaları ve diğer ufak tefek eşyaları Paris’te kalmıştı. Pasajlar Çalışmasına ilişkin malzemelerini ve önçalışmalarını Georges Bataille’a vermişti; Bataille da bu malzemeyi Bibliothèque Nationale’de koruyarak kurtarmıştı. Benjamin, Haziran ortasından, Ağustos sonuna dek Lourdes’da kaldı ve Horkheimer ve Adorno’nun, kendisine ABD için bir giriş vizesi sağlamayı başarabilip başaramayacaklarının belirsizliğinden büyük sıkıntı duydu. Sonunda vizeyi Ağustos’un son günlerinde, Marsilya’daki Amerikan konsolosluğundan alabildikten sonra, bir grup mülteciyle birlikte Pireneler’den gizlice İspanya’ya geçmek üzere yola koyuldu. Fransa’dan çıkış vizeleri olmadığı için, İspanyol sınırından geri çevrildiler. Bunun üzerine Benjamin, 1940 yılının 26 Eylülü’nü 27’sine bağlayan gecede, sınır köyü Port-Bou’da aşırı dozda morfin hapı içerek yaşamına son verdi. Bu küçük yerleşimin mezarlığında, Benjamin’in mezarının hangisi olduğu artık belli değildir. Sh:161-166

w.benjamin imza

Kaynak: Walter Benjamin / Bernd Witte Özgün adı: Walter Benjamin Almancadan Çeviren: Mustafa Tüzel, 1. Baskı: Ocak 2002, İstanbul