THE POST-CAPİTALİST SOCİETY / Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum Peter F. DRUCKER


Uzun bir yazı okumayı düşünmeyebilirsiniz.
Daha sonra okumak için kaydedin, belki teşekkür edersiniz.

ÖZET

Drucker bu eserinde, dünya ekonomik ve politik düzeninin kapitalizmden ayrılarak, henüz adlandırılmayan bir sisteme doğru gittiğini anlatmıştır. Elbette, hayatı boyunca büyük şirketleri ve çok ulusluluğu savunduğu iddia edilen Drucker, bu sistemin Neo-Komünizm veya Sosyalizm değil de, bilgi ve enformasyon sermayeli ve eğitimle desteklenen bir sistem olacağını öngörmektedir. Bu sistemde, geçmiş zamanların emeğe ve üretime dayalı “mavi yakalı” toplumun hızla değişen teknolojiden, sosyal ve politik buhranlardan ve de elbetteki küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu olan “kültür birleşiminden” etkilenerek, yazarın değişi ile “gözlerin açılması” ve değişimin kendisi içinde hızla bir ilerleme gösterdikleri savunulmaktadır. Bu konuda farklı yorumlar yapılabilmesinin yanı sıra, Drucker’ın emeği ve işgücünü fazla önemsememesi ve bu “Kapitalist Ötesi Toplum”için kurduğu mantık zincirinde, sermaye olarak nitelendirdiği “bilgi”yi tek başına ve yalın tutması, onu kullanacak güç hakkında soru işaretleri oluşturmaktadır. Bu sermaye, neredeyse, organik bir yaşam formu olarak nitelendirilmekte ve onu kullanacak insan bir parça gözardı edilmektedir. Drucker, insan faktörünü tamamen de yadsımadan, okullarda verilecek eğitim ile bu sermaye için her ne kadar da bir “kullanıcı” tanımı yapsa da onu oluşturacak ve geliştirecek etkenler hakkında çok fazla bilgi vermemektedir.

Fütürist olarak tanımlayabileceğim Drucker, mutlaka tecrübe ve birikimlerinden yararlanarak bu öngörüde bulunmuş ve de mantıklı bakıldığı zaman, insan faktörünün gözönüne alınması, değişimin gücü, global anlamda kültür birleşmeleri gibi etkenlerin de katkıları ile bu öngörüsü için sağlam temeller oluşturmuştur.

Bilgi çağının en “hızlı” zamanlarına denk gelen benim kuşağım için “Kapitalist Ötesi Toplum”u kabul etmek çok da zor değildir. Okuduğumuz korku romanlarını anımsatır ilk kapitalist düzen (İngiltere, maden ocakları, tersaneler, vs.) ile komünizm (tek tip, Sibirya, baskıcı ve özgürlüksüz bir toplum, vs.) hikayelerinden (!) sonra, birlikte büyüdüğümüz teknolojik ve enformatik devrim mutlaka bizi etkilemiş ve gelişim için kendilerini vazgeçilmez olarak göstermişlerdir. Bu kesinlikle işler bir mantıktır. Tıkanan ekonomik ve politik sistemleri aşmanın, onları değiştirmenin, küreselleşen bir dünyada, kamuoyunu bütün bir dünya haline getirmenin yolu olarak alternatifsiz bulunan bilgi, her türlü -izm’in yerine almaya aday tek güç olarak gözükmektedir. Esas önemli olan ise, (elbette bütün -izm’ler kötü değildir, hatta en kötüsünün içinde mutlaka doğru bir taraf vardır. Önemli olan, bunu kabullenebilme yetisi ve becerisidir.) “Bilgi’yi doğru zaman, doğru şekil ve doğru insanların kullanılıp, bunu bir maya haline getirmeleridir. İşte o zaman bu maya ile barışık, kollektif, verimli ve varlıklı toplumlar haline gelebiliriz.

Kapitalist ötesi toplum, hem bilgi toplumu hem de kuruluşlar toplumudur. Aydınların kuruluşa bir alet olarak ihtiyacı vardır. Yöneticiler ise bilgiye, kuruluş performansı için gerek duymaktadırlar. Bunların birbirlerini dengeledikleri zaman ortaya yaratıcılık ve düzen, başarı ve tatmin çıkar.

Kapitalist ötesi toplumda birçok kişi aynı anda bu iki kültürde yaşıyor olacaktır ve de herkes bu iki kültürü anlamaya hazırlıklı olmalıdır. Kesin olan tek bir şey vardır: En büyük değişiklik bilgide olacaktır.Bilginin biçiminde içeriğinde, anlamında, sorumluluğunda ve eğitimli insan için taşıdığı anlamda kendini gösterecektir.

18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler. Proleterlerin ilk defa varlıklı orta sınıf haline geçmesi, Marx’ın öldüğü 1883 yılında başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan “Prodüktivite Devrimi”[Verilen emeğe ve yapılan masrafa oranla üretilen miktar ürün verme gücü, üretkenlik.] ile beraber olmuştur. Ama sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesi ile, imalat sanayiindeki mavi yakalılar, sayı güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000’li yıllarda geleneksel işçilerin, tüm emek gücü içerisinde altıda biri hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır. Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz ancak Marksizmin bir ideoloji olarak, Komünizmin de bir sistem olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Ne var ki bunları çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.

Çoktan başlamış olan toplum, Kapitalist ötesi bir toplumdur. Bu toplumun, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. Kapitalizmin bazı kurumları varlıklarını sürdüreceklerdir ama, bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Esas ağırlık merkezi ise, son 250 yıla hâkim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, hiçbir şeyin ötesi kalıcı değildir, uzun ömürlü bile değildir. İçinde yaşadığımız dönem, bir değişim dönemidir. Gelecekteki toplumun nasıl birşey olacağı, hatta “BİLGİ TOPLUMU”olup olamayacağı bile, gelişmiş ülkelerin kapitalist ötesi döneme gösterecekleri tepkilere bağlıdır. O ülkelerin önde gelen aydınlarına, iş dünyası liderlerine, siyasal liderlerine ama en çok da bizlere bağlıdır. Tek kesin olan “geleceği biçimlendirecek günler”in bu günler olduğudur.

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ye politikadaki değişimler de toplumdaki ye sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya da yayılmış durumdadır. Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağı geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır.

Dünya tarihindeki son 400 yıl boyunca yer alan siyasi hamleler hep ulus-devleti aşıp, onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir süper devlet de.Bu 400 yıl boyunca ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırlarını aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. Ama ulus-devlet, imparatorlukların ve süper devletlerin yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren tek siyasal gerçek olmasına rağmen, son 100 yıl içerisinde o da kendini değiştirip mega-devlet haline dönüşmüştür.

Ulus-devletten mega-devlete dönüş 19.yy’ın son çeyreğinde başlamıştı. Mega-devlete doğru atılan ilk adım, Bismarck’in 1880’lerde sosyal devlet kavramını ortaya atması ile oldu. Bismarck’ın amacı, hızla yükselen sosyalizm dalgasına karşı ayakta durabilmekti. Bismarck hükümeti, siyasal bir kurum olarak görülen hükümeti, sosyal bir kurum haline getirmiştir. 1920’lerde ve 30’Iarda komünistler, faşistler ve Naziler sosyal kurumları devraldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mevcut yapı hızla değişti. Devlet “sağlayıcı” olmaktan çıkıp “yönetici” konumuna geldi.

19. yy sonlarında ulus-devlet artık ekonomik bir kurum haline çevrilmekteydi. İlk adımlar ABD’de atılmıştı. Bu yüzyılın en orijinal siyasi icatlarından biri olan ve başlangıçta çok da başarılı olan bu devlet düzenlemeleri, kesinlikle “bozulmamış kapitalizm” ile “sosyalizm” arasında bir “üçüncü yol” olarak görüldü, ayrıca kapitalizmin ve teknolojinin 18. yüzyıl sonlarında gerçek anlamda ismiyle beraber telaffuz edilen kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hakimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü ellerinde tutan kapitalistler ve Marx’ın “proleter”leri olan işçiler.

Ekonomi elbette ki piyasa ekonomisi olarak kalacaktır, hem de bir dünya pazarı ekonomisi olacaktır. Ama dünya ekonomisi bir piyasa ekonomisi olarak kalıp, piyasanın kurumlarını korurken, içeriği büyük ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Eğer hala “kapitalist” ise artık “enformasyon kapitalizmi” sözkonusudur. Geleneksel kaynakların, yani emeğin, toprağın ye sermayenin getirisi giderek azalmaktadır. Servet kazanan kaynaklar ancak enformasyon ve bilgidir.

Kaynakların verimi konusunun ise kapitalist ötesi toplumun ekonomisinde en önemli konu olacağına işaret eden durumlar vardır. Kaynakların verimi, çevreyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin altında yatan şeydir.

 

Kaynak:

Peter F. DRUCKER  The Post-Capitalist Society /Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum trc: Belkıs ÇORAKÇI, İnkılap Kitabevi, Basım Yılı : 1993, İstanbul

KİTAPTAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM

DEĞİŞİM

Batı tarihinde her birkaç yüz yılda bir büyük bir değişiklik olmaktadır. Daha önceki bir kitabımda (The New Realities, 1989) “sınır” dediğim şeyi böyle zamanlarda aşarız. Kısacık birkaç on yıl içinde toplum kendini yeniden düzenler; dünya görüşü de, temel değerleri de, sosyal ve siyasal yapısı da, sanatı da, kilit kurum ve kuruluşları da değişir. Elli yıl sonra ortaya yepyeni bir dünyanın çıkmış olduğunu görürsünüz. O zaman doğanlar, dedelerinin yaşadığı, ana-babalarının doğduğu dünyayı zihinlerinde canlandırmayı çok zor bulurlar.

İşte şimdi de böyle bir değişimi yaşamaktayız. Bu sefer de “Kapitalist Ötesi Toplum” yaratılıyor. Buna benzer bir değişiklik, on üçüncü yüzyılda yaşanmıştı. Avrupa dünyası hemen hemen göz açıp kapayıncaya kadar yeni bir kenti kendine merkezleştirdi. Uzun mesafe ticaretinin yeniden dirilmesiyle birlikte, kent loncaları, güçlü sosyal gruplar oluşmuştu. Gotik kültürüyle, esasta kentsel, hatta kısmen burjuva sayılabilecek yeni mimarisiyle, yeni ressamlarm eserleriyle, bilgeliğin pınarı olarak Aristo’ya geri dönülmesiyle, kırsal yerlerdeki manastırların kültür merkezleri olarak yerlerini üniversitelere kaptırmasıyla, yeni Kentsel Düzenle, Dominican’ların, Franciscan’ların ortaya çıkmasıyla, dinin de, eğitimin de, manevi değerlerin de taşıyıcılarının değişmesiyle, birkaç on yıllık bir süre içinde Latince bile bir kenara bırakıldı, Dante’yle birlikte bir Avrupa edebiyatı yaratıldı.

Aradan iki yüzyıl geçtiğinde yeni bir değişim daha yer aldı. Bu da, 1455’te Gutenberg’in hareketli tipograf matbaasını ve onunla birlikte ilk basılı kitabı icat etmesiyle, Luther’in 1517’deki Protestan Reformu arasında geçen altmış yıllık zaman dilimi içinde gerçekleşti. Bunlar Rönesans’ın tomurcuklandığı, 1470-1500 yılları arasında Floransa ve Venedik’te doruğuna ulaştığı dönemlere rastlıyordu. O tarihlerde Eski Çağ yeniden keşfediliyor, Avrupa bu arada Amerika’yı keşfediyor, İspanyol süvarileri, Roma İmparatorluğu’ndan bu yana ilk daimi orduyu oluşturuyor, anatomi yeniden keşfedilirken bilimsel sorular ortaya dökülüyor, Arap rakamları Batı’da yaygın biçimde benimseniyordu. 1520 yılında yaşayan birinin, kendi dedesinin yaşadığı, anasıyla babasının doğduğu dünyayı hayalinde canlandırması artık olanaksızdı.

Bir sonraki değişim 1776 yılında, yani Amerikan Devrimi’yle aynı yıl başladı. O yıl, Watt’ın buhar makinesini kusursuzluğa ulaştırdığı, Adam Smith’in de Milletlerin Serveti kitabını yazdığı yıldı. Bu dönem de 40 yıl sonra Waterloo’da noktalandı, işte bu dönem, tüm çağdaş “izm”lerin doğduğu dönemdir. Kapitalizm, Komünizm ve Sanayi Devrimi bu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu yıllar aynı zamanda (1809) ilk modem üniversitenin (Berlin) ortaya çıktığı, ama okul kavramının da genel ve evrensel olarak köklendiği yıllardır. Kırk yıllık süre içinde Yahudiler kendilerini baskılardan kurtarmış, hatta 1815’te Rothschild’ler, kralları, prensleri gölgede bırakan büyük bir güç haline gelmişlerdir. Bu kırk yıl aslında yeni bir Avrupa uygarlığı yaratmıştır. Yine aynı şekilde, 1820’de yaşayan biri, dedelerinin yaşadığı ve ana-babasının doğduğu dünyayı zihninde canlandıramayacak duruma gelmiştir.

Bizim günümüz bundan 200 yıl sonraya rastlamakta ve yeni bir değişim süresi olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, bu seferki yalnız Batı toplumuyla sınırlı olmadığı gibi, Batı tarihine özgü de değildir. Bu seferki, bundan böyle bir “Batı” tarihi, bir “Batı” uygarlığı bulunmaması durumuna geçiştir. Artık dünya tarihi ve dünya uygarlığı vardır, ama bunların her ikisi de “Batılılaşmış” durumdadır. Bu değişimin aslında, batı-dışı bir ülkenin, yani Japonya’nın 1960’lar dolayında büyük bir ekonomik güç haline gelmesiyle mi, yoksa bilgisayarların gelişmesi nedeniyle enformasyon denilen şeyin ağırlık kazanmasıyla mı başladığı tartışma konusudur. Ben şahsen bu değişimin başlangıçı olarak, İkinci Dünya Savaşı sonunda kabul edilen Amerikan Er Hakları Yasası’nı gösterirdim. Bu yasaya göre, savaştan yurda dönen her Amerikalı askere üniversiteye gidebilmesi için bir para verilmesi söz konusuydu ki, böyle bir şey otuz yıl önce, yani Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıksa, son derece mantıksız görünürdü. Er Hakları Yasası ve Amerikalı savaş gazilerinin o yasayı hevesle karşılaması, bilgi toplumuna geçişin bir işaretiydi. Geleceğin tarihçileri belki de o olayı yirminci yüzyılın en önemli olayı olarak göreceklerdir.

Bu seferki değişimin henüz ortalarında olduğumuz açıkça görülmektedir. Gerçekten de, eğer tarih bize bir rehber oluşturacaksa, bu değişim de ancak 2010 ya da 2020 yıllarında tamamlanacaktır. Ama dünyanın siyasal, ekonomik, sosyal ve ahlaki manzarasını şimdiden değiştirmiştir. 1990’da doğan hiç kimse, dedelerinin dünyasını (yani benim kuşağımın dünyasını) hayal bile edemeyecektir.

Ortaçağı Rönesans’a ve Çağdaş Dünya’ya dönüştüren değişimi, yani 1455’te başlayan değişimi anlayabilme konusunda ilk başarılı girişim, olaydan ancak 50 yıl sonra, Copernicus’un 1510-1514 arasında yazdığı Yorumlar’la, Machiavelli’nin 1513’te yazdığı Hükümdar adlı eserle, 1510-1512 arasında Michelangelo’nun Şistine Şapeli’nin tavanını boyayıp tüm Rönesans sanatının sentezini ortaya koymasıyla ve 1530’da Katolik Kilisesinin Tridentine Konsülü’nde yeniden kurulmasıyla gerçekleşebilmiştir.

Bir sonraki, yani yukarda değindiğimizden 200 yıl sonra Amerikan Devrimi’yle başlayarak yer alan değişimin ilk anlaşılması ve analize tabi tutulmasıysa, 60 yıl sonra, Alexis de Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi adlı eserinin 1835 ve 1840’ta peşpeşe iki kere yayımlanmasıyla gerçekleşmiştir.

Bizler kapitalist-ötesi topluma girmiş ve bir hayli de yol almış olduğumuz için, artık Kapitalizm ve Ulusal Devletler çağının sosyal, ekonomik ve siyasal tarihini gözden geçirebilecek duruma gelmiş sayılırız. Elinizdeki bu kitap, bu nedenle içinden çıktığımız çağa yeni bir bakış yöneltecek, tarihin belirli bir noktasından baktığı için de gördüklerinin bazıları şaşırtıcı gözükecektir (bana öyle göründüğü bir gerçektir).

Ama buna karşılık, kapitalist-sonrası toplumun nasıl bir şey olacağını öngörmeye çalışmak, bugün için hâlâ riskli bir iş olur. Ne gibi yeni sorunların çıkacağını, büyük düğüm noktalarının nerelerde belireceğini, olasılıklara dayanarak şimdiden bir dereceye kadar görebileceğimiz inancındayım. Birçok alanlarda, nelerin sonuç vermeyeceğini de bilecek durumdayız. Ama birçok soruların cevabı, hâlâ geleceğin rahminde saklı durumdadır. Emin olabileceğimiz bir tek şey varsa, bugünün düzen değişikliklerinden ortaya çıkacak dünyadaki değerlerin, inançların, sosyal ve ekonomik yapıların, siyasal kavram ve sistemlerin, genel olarak dünya görüşlerinin, bugün tahmin edebileceğimizden çok farklı olacağıdır. Buna karşılık bazı alanlarda; özellikle toplumda ve toplum yapısında temel değişimler şimdiden yer almış durumdadır. Yeni toplumun sosyalist olmayacağı, kapitalizmi de aşmış, ötesine geçmiş bir toplum olacağı hemen hemen kesindir.Böyle bir toplumun en başta gelen kaynağının bilgi olacağı da kesin bir biçimde belirmiştir. Bunun anlamı da, toplumun artık örgütsel bir toplum olacağıdır. Emin olabileceğimiz bir başka şey de, siyasette 400 yıldır geçerli olan egemen ulusal devlet sisteminden şimdi bile ayrılmış olduğumuz, onun yerine bir çoğulculuğa kaymış olduğumuz, bu çoğulculuğun içerisinde ulusal devletin de tek siyasal birleşim olmaktan çıkıp, siyasal birleşimlerden biri durumuna gelmesine yaklaştığımızdır. Kapitalist ötesi toplum dediğim sistemde, yani uluslarötesi, bölgesel, hem ulusal devleti, hem yerel, hatta aşiret türü yapıları bir arada kapsayacak sistemde, ulusal devlet yalnızca parçalardan biri —ama kilit parçası— durumuna gelecektir.

Bütün bunlar şimdiden gerçekleşmiş şeylerdir. O halde artık bunların tanımını yapmak da mümkündür. Bunu yapmak da bu kitabın amacıdır.

Kapitalist ötesi toplum ve kapitalist ötesi politika

Daha birkaç on yıl önce, kapitalist ötesi toplumun Marksist bir toplum olacağından herkes emindi. Bugün ise gelecekteki toplumun kesinlikle Marksist toplum olmayacağından eminiz. Ama çoğumuz aynı zamanda biliyor —ya da en azından seziyoruz ki — gelişmiş ülkelerin gitmekte olduğu yön, kapitalist diye tanımlanabilecek bir yön değildir. Piyasa kesinlikle ekonomik faaliyetlerin etkin birleştiricisi olarak kalacaktır. Ama gelişmiş ülkeler toplum olarak da kapitalizm ötesi’ne doğru kaymışlardır. Bu toplumlar son hızla, yeni “sınıfların oluştuğu, yeni bir merkezi, kaynak çevresinde örgütlenmiş toplumlar haline gelmektedir.

Kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü elinde tutan kapitalistler, bir de işçiler —yani Karl Marx’ın (18181883) “proleter”leri— dışa itilmiş, sömürülen, bağımlı durumda insanlar. Proleterlerin ilk defa “varlıklı” orta sınıf haline gelmesi, “Prodüktivite Devrimi”ile gerçekleşmiştir. Bu da Marx’ın öldüğü 1883 tarihinde başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan devrimdir. 1950’ler dolayında, sanayi işçisi artık “proleter” olmayıp, bu sefer “emekçi” imajıyla ortaya çıkmış, her bir gelişmiş ülkede politikayı ve toplumu hükmü altına alabilmiştir. Ama daha sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesiyle, imalat sanayimdeki mavi yakalı işçiler, gerek sayıca, gerekse güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000 yılında geleneksel işçilerin, yani malları yapan ve taşıyan işçilerin, tüm emek gücü içinde altıda biri, hatta sekizde biri aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır.

Kapitalist, belki de doruk noktasına daha bile erken varmıştır.Bunun için yüzyılımızın başlangıcı iyi bir tarihtir ve olayın kesinlikle Birinci Dünya Savaşı’ndan daha geç gerçekleşmediği kesindir. O zamandan beri hiç kimse, ne güç ve ne de göze çarpma açısından, ABD de Morgan’ları, Rockefeller’leri, Camegie’leri, Ford’lan; Almanya’da Siemens, Thysen, Ratenau, Krupp gibi isimleri; İngiltere’de Mond, Cunard, Lever, Vickers, Armstrong’ları, Fransa’da de Wendel ve Schneider’leri; Japonya’da da en büyük zaibatsu’ların sahibi olan Mitsubishi, Mitsui ve Sumitomo’lan aşabilmiş değildir. İkinci Dünya Savaşı geldiğinde, bu kişilerin yerine “profesyonel yöneticiler” gelmiştir ki bu da Yönetim Devrimi’nin ilk göze görünür sonucudur. Ortalıkta hâlâ bir hayli zengin insan vardır elbette. Bunların hepsi de gazetelerin sosyete sayfalarında bol bol boy göstermektedirler. Ama bunlar yalnızca “şöhret”tir artık. Ekonomik açıdan önemli olma dönemleri bitmiştir. Gazetelerin ekonomi sayfalarında asıl maaşlı kimselere, yani yöneticilere, dikkat yöneltilmektedir. Paradan söz edildiği zaman, ya fazla yüksek maaşlar ya da ikramiyeler söz konusu olmaktadır.

Eski tür kapitalistin yerine, gelişmiş ülkelerde artık paranın arzını ve tahsisini emekli sandıkları yönetmektedir.ABD’de 1992 yılında, ülkenin büyük şirketlerinin sermayesinin yarısı bu tür sandıkların elinde olduğu gibi, aynı şirketlerin sabit borçlan da yine bu sandıklaraydı. Emekli sandıklarından yararlananlar, yani bu sandıkların sahipleri, elbette ki o ülkenin çalışanlarıdır. Eğer sosyalizmin tanımı, Marx’ın yaptığı gibi, üretim araçlarının çalışanlar elinde bulunması biçiminde yapılırsa, o zaman ABD, dünyanın en “sosyalist” ülkesi olmuş demektir, ama bir yandan da dünyanın en “kapitalist” ülkesidir. Emekli sandıklarını yönetenler, yeni tür kapitalistlerdir. Bilinen belli bir yüzleri olmayan, isimleri de pek bilinmeyen, maaşlı çalışanlardır onlar. Emekli sandığının yatırım analizcileriyle portföy yöneticileridir.

Bunun kadar önemli olan bir şey daha vardır: gerçek ve kontrol edici kaynak dediğimiz o kader çizici “üretim faktörü” şimdi artık ne kapitaldir, ne toprak, ne de emek. Bilgidir, o kader çizici “üretim faktörü”. Kapitalistlerle proleterlerin yerine, kapitalist-ötesi toplumun sınıfları, bilgi işçileri ve hizmet işçileri olarak ayrılacaktır.

BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

Kapitalist ötesi topluma doğru kayış, İkinci Dünya Savaşı’ndan az sonra başlamıştır. Ben “çalışanlar toplumu”yla ilgili ilk yazılarımı 1950’den bile önce yazmıştım. On yıl sonra, aşağı yukarı 1960’ta, “bilgi işi” ve “bilgi işçisi” terimlerini ortaya attım. 1969’da yazdığım Süreksizlik Çağı (The Age of Discontinuity) adlı kitabım, ilk defa olarak “örgütsel toplum”dan söz ediyordu. Şimdi elinizde tutmakta olduğunuz bu kitap, 40 yıllık çalışmaların ürünüdür. Getirdiği politika ve eylem önerilerinin çoğu da başarıyla denenmiş şeylerdir.

Ama yeni ve farklı bir topluma geçmiş olduğumuz, ancak Marksizm’in bir ideoloji olarak, Komünizm’in de bir sistemi olarak çöküşünden sonra kesinlikle belli olmuştur. Bu kitap gibi bir kitap, yani ön-tahmin yerine tarif yapabilecek, fütüristik olmayıp şimdi eyleme davet edecek bir kitap, ancak ondan sonra mümkün olabilmiştir. Marksizm’in manevi, siyasal ve ekonomik açılardan iflası ve Komünist rejimlerin çöküşü, (çok sözü edilen 1989 tarihli makalede iddia edildiği gibi) “tarihin sonu” değildir.Serbest piyasanın en adanmış savunucuları bile bu olayı insanlığın zaferi olarak ilan etme konusunda kararsızlık göstermektedirler. Ama 1989 ve 1990’ın olayları, yine de bir dönemin sonu diyerek azımsanamayacak şeylerdi. Bir tür tarihin sonunu noktaladıkları kesindi. Marksizm’le Komünizm’in yıkılışı, laik dinin simgelediği 250 yıllık sürenin de sonunu getirdi; ben buna’ toplum yoluyla selamete inanma dedim. Bu laik dinin ilk peygamberi Jean-Jacques Rousseau’ydu (1712-1778). Marksist ütopya bunun en son distilasyonu ve ilahlaştırılmasıydı.

Ne var ki, bir ideoloji olarak Marxizm’i ve bir sosyal sistem olarak Komünizm’i çökerten güçler, Kapitalizmin modasının geçmesine de yol açmaktadır.250 yıldan beri, yani on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından bu yana, kapitalizm dünyada hakim sosyal gerçekti. Son yüz yıldan beri de Marksizm, hakim sosyal ideolojiydi. Her ikisi de yeni ve çok farklı bir toplum tarafından aşılmaktalar.

Çoktan başlamış olan yeni toplum, kapitalist ötesi bir toplumdur. Bir kere daha söylemekte yarar var, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. ‘Anti-kapitalist” bir toplum olmayacaktır. “Kapitalizm dışı” bir toplum bile olmayacaktır. Kapitalizmin bazı kurumlan varlıklarını sürdüreceklerdir ama, örneğin bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. Kapitalist ötesi toplumun esas ağırlık merkezi —yapısı, sosyal ve ekonomik dinamiği, sosyal sınıfları ve sosyal sorunları— son 250 yıla hakim olanlardan, siyasal partilerin, sosyal grupların, sosyal değer sistemlerinin, kişisel ve siyasal taahhütlerin şimdiye kadar tanımladığından farklı olacaktır.

Temel ekonomik kaynak, yani ekonomistlerin deyimiyle “üretim araçları” artık “sermaye” de değildir, doğal kaynaklar (ekonomistin deyimiyle “toprak”) da değildir, “emek” de değildir. Bilgi’dir ve bilgi olacaktır. Servet yaratan esas faaliyetler, ne sermayenin üretime tahsisi, ne de emektir — bunların her ikisi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllara ait ekonomi teorilerinin kutuplarıdır— ister Klasik, ister Marksist, ister Keynesçi, ister Neo-Klasik olsun. Şimdi artık değerler “verim”le ve “yenilik”le yaratılmaktadır. Bunların ikisi de bilginin işe uygulanmasıdır. Bilgi toplumunun başta gelen sosyal grupları “bilgi işçileri” olacaktır. Bilgi yöneticileri, bilgiyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilenler olacaktır; tıpkı kapitalistlerin sermayeyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilmeleri gibi.Bilgi profesyonelleri, bilgi elemanları çıkacaktır. Tabii bütün bu bilgi insanları, kuruluşlarda çalışacaktır. Ama Kapitalizm’deki elemanlardan farklı olarak, “üretim olanakları” da, “üretim araçları” da onların elinde bulunacaktır. Birincisi, tüm gelişmiş ülkelerde “tek gerçek sahip” olarak hızla ortaya çıkan emekli sandıkları kanalıyla, İkincisi de, bilgi işçilerinin kendi bilgilerine sahip olması ve nereye gitseler onu birlikte götürebilmeleri sayesinde. Bu durumda kapitalist ötesi toplumun ekonomik sorunu, bilgi işinin ve bilgi işçisinin verimi olacaktır.

Buna karşılık, kapitalist ötesi toplumun sosyal sorunu, bu toplumdaki ikinci sınıfın, yani hizmet işçilerinin gururu meselesidir. Hizmet işçileri, kural olarak, bilgi işçisi olmaya yeterli eğitimden yoksundurlar. Ve her ülkede, en ileri ülkelerde bile, çoğunluğu onlar oluşturacaktır.

Kapitalist ötesi toplum, yeni bir değerler ve estetik algılar sistemiyle bölünecektir. Bu bolünüm, İngiliz romancı, bilimadamı ve devlet yöneticisi C.P. Snow’un 1959 tarihinde iki Kültür ve Bilimsel Devrim adlı kitabında anlattığı gibi “edebi kültür”le “bilimsel kültür” olmayacaktır. Her ne kadar Snow’un yaptığı o ayrım son derece gerçek bir ayrım olsa da artık durum öyle değildir. Bu seferki bolünüm, “aydınlar”la “yöneticiler” arasında olacak, ilk grup kelimeler ve fikirlerle ilgilenirken, ikinci grup da insanlarla ve işle ilgilenecektir. Bu ayrımı yeni bir sentez içinde aşabilmek de kapitalist ötesi toplumun ana felsefe ve eğitim sorunu olacaktır.

ULUS-DEVLET KENARA MI İTİLİYOR?

1980’lerin sonları ve 1990’ların başları aynı zamanda bir başka dönemin, bir başka tür tarihin de sonunu noktalamaktaydı. Eğer Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması, Marksizm’in ve Komünizm’in yıkılışını simgeliyorsa, 1991 Şubatında Irak’ın Kuveyt’i işgaline karşı ulusal sınırlan aşan bir koalisyonun harekete geçmesi de, egemen ulusal devlet ‘in siyaset sahnesinde başrol oyuncusu (hatta çoğu zaman tek oyuncu) olduğu 400 yıllık bir tarih diliminin sonunu simgelemekteydi. Geleceğin tarihçileri, 1991 Şubatını kesinlikle önemli tarihler arasına yerleştireceklerdir. Bu tür transnasyonal hareketlerin örneğine daha önce rastlanmamıştır. Uluslar daha önce, dünya toplumu yararına terörizmi bastırma amacını, hiç itiraz etmeksizin kendi ulusal duygularının, hatta birçok durumda ulusal çıkarlarının önünde saymak gibi bir hareketi hiçbir zaman yapmamışlardır. Terörizmin bir “politika” meselesi olmadığı, tek tek ulusal hükümetlerin kararına bırakılamayacağı konusundaki evrensele yakın anlayış, daha önce hiç ortaya çıkmamıştır. Dünya böyle bir durumda uluslar-dışı, transnasyonal bir eylemin gerekli olduğunu bu olayda görmüştür.

1991’deki Irak savaşının, Batı’nın petrol kaynaklarını korumak için girişilmiş bir savaş olduğu inancı yaygındır, özellikle ABD’nin liberalleri arasında çok fazla yaygındır. Oysa hiçbir şey gerçeklerden bu kadar uzak olamaz. Kuveyt, hatta daha sonra Suudi Arabistan petrol kuyularının kontrolünün Irak eline geçmesi, Batı’nın ekonomik çıkarlarına son derece uygun düşerdi.Bir kere böyle bir durum, çok daha ucuza petrol alınmasını sağlardı. Çünkü Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın pek bir yerli nüfusu olmadığı, dolayısıyla petrolden hemen para kazanmaya pek ihtiyaçları olmadığı halde, Irak çok kalabalık bir ülkedir ve petrolden başka da dişe dokunur hiçbir doğal kaynağı yoktur. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çok petrol satmak ihtiyacındadır. Oysa Kuveyt’le Suudi Arabistan’ın ilk düşündüğü, petrol fiyatlarını yüksekte tutabilmek için kuyulardan az petrol çıkarmaktır. Sırası gelmişken söylemekte yarar var; ABD’nin daha Irak-Iran savaşı öncesinden beri Irak’ta Saddam Hüseyin rejimini desteklemesinin esas nedeni de budur ve bu destek en son ana kadar, yani Saddam Kuveyt’e saldırıp açık bir terör eylemine girişinceye kadar da sürmüştür. Ayrıca Saddam’ın hesabını yanlış yapmasının nedeni de bence yine budur. ABD’nin düşük petrol fiyatına kavuşmak için bu saldırıyı hoş göreceğini varsaymıştır. Benim başta gelen petrol şirketlerinden birinde tanıdığım bir yığın insan da, Irak, Kuveyt’i işgal ettiğinde, ABD hükümetinin hiçbir şey yapmayacağından, birkaç kınama notası yollamakla yetineceğinden emindiler.

Fransız hukukçu-politikacı Jean Bodin’in (1576’da yazdığı Cumhuriyetin Altı Kitabı adlı eserinde) icat ettiği ulus-devlet sözüyle ifade edilen kavram, o günden bu yana geçen 400 yıl içinde siyasal gücün içte ve dışta tek organı durumuna gelmişti. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra, yani son 200 yıl içinde, bu kavram aynı zamanda laik dinin, yani toplum yoluyla selamete inanmanın da taşıyıcısı oldu. Aslında totaliter devlet kavramı da —ister Komünist, ister Nazi olsun— egemen ulus-devlet’in tek güç organı olması kavramının en son distilasyonu (damıtması-saflaştırması)ve ilahlaştırılmasıydı.

Siyasal teori ve anayasal hukuk hâlâ yalnızca egemen ulus devleti tanımaktadır. Son yüz yıllık dönem için de egemen ulus-devletin gücü de, hâkimiyeti de artmıştır. Ulus-devlet yavaş yavaş bir “mega-devlet” haline gelmiştir. Bizim şimdiye kadar anladığımız, tanıdığımız, prefabrike, standart parçalardan nasıl kurulacağını bildiğimiz tek siyasal yapı da odur … yürütme gücüyle, yasama gücüyle, mahkemeleriyle, diplomatik servisiyle, ulusal ordularıyla, vb. ikinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, eski sömürge imparatorluklarından ayrılıp kurulan 200’e yakın yeni ülkenin her biri, egemen ulus-devleti olarak kurulmuştur. Son sömürge imparatorluğu Sovyetler Birliği’nin parçaları da yine öyle olmayı ummaktadırlar.

Ama buna rağmen, 40 yıldan beri, yani ikinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri, egemen ulus-devlet, tek güç organı olma mevkiini bir yandan hızla kaybetmektedir.Gelişmiş ülkeler için için hızla çoğulcu toplumlar haline gelmekte, örgütlerin oluşturduğu birer bütün gibi gözükmeye başlamaktadırlar. Dışta da bazı hükümet işlevleri artık transnasyonal olmakta, diğer bazıları bölgeselleşmekte (örnek: Avrupa Topluluğu), bir kısmı da aşiretleşmektedir.

Ulus-devlet solup yok olacak değildir. Daha uzun süre en güçlü siyasal organ olmayı sürdürebilir. Ama artık vazgeçilmez olmaktan çıkmıştır. Giderek gücünü organlarla, diğer kurumlarla, diğer politika yapımcılarıyla paylaşacaktır. Peki, ulus-devletin kendi alanında neler kalacaktır? Devletin içindeki özerk kurumlar tarafından yapılacak işler neler olacaktır? Neler “süpernasyonal”, neler “transnasyonal”, neler “ayrı ve yerel” olacaktır? Bu sorular, önümüzdeki on yılların kilit siyasal konularıdır. Sonucun ince ayrıntıları şu sıra hiç belli değildir. Ama siyasal düzen kesinlikle geçmiş yüzyıllardaki siyasal düzen gibi, yani oyuncuların büyüklük, servet, anayasal düzenlemeler ve siyasal inançlar bakımından farklı olduğu düzen gibi olmayacak, ulus-devletler olarak tekdüzeleşecek, her biri kendi topraklarında egemen olacak, her biri kendi topraklarıyla tanımlanacaktır. Bizler artık kapitalist ötesi politikaya doğru gidiyoruz; hatta oraya vardık bile.

Modern-öncesi filozoflar diyebileceğimiz grubun en son üyesi, Gottfried Leibnitz (1646-1716), ömrünün büyük bölümünü, Hıristiyanlıkta yeniden birlik sağlamak gibi sonuçsuz bir çabaya hasretmişti. Onun esas korkusu, Katoliklerle Protestanlar arasında çıkabilecek din savaşları değildi — Leibnitz doğana kadar o tehlike çoktan gerilerde kalmıştı. Ama onu esas korkutan şey, doğaüstü bir Tanrı’ya ortak inanç sağlanamazsa, laik dinlerin ortaya çıkabileceğiydi. Laik bir dinin, yapısı itibariyle, insan özgürlüğünü kısıtlayan bir zorbalık olacağından emindi.

Aradan yüz yıl geçtiğinde, Jean-Jacques Rousseau, Leibnitz’in en büyük korkularını doğruladı, toplumun insanı kontrol edebileceğini, aslında da etmesi gerektiğini ortaya attı. Toplum bir “Yeni Âdem” yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Evrensel insani kusursuzluğu yaratabilirdi ve yaratmalıydı. Ama aynı zamanda bireyi de “genel irade” denilen, kişiler dışı, hatta kişiler-üstü bir kavramın (Marksist’ler sonradan buna “tarihin objektif kuralları” diyeceklerdi) boyunduruğuna sokabilirdi ve sokmalıydı. Fransız Devrimi’nden sonra, Toplum Yoluyla Selamet yavaş yavaş hakim inanç olmaya başladı, bu önce Batı’da gerçekleşti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da bütün dünyaya yayıldı. Bu inanç kendini ne kadar “anti-din” sayarsa saysın, yine de dinsel bir inançtır. Araçları elbette ki manevi ve ruhani değildir: alkolün yasaklanması, bütün Yahudilerin öldürülmesi, evrensel psikanaliz, özel mülkiyetin kaldırılması buna örnektir. Ama esas amaç, dinseldir: “Yeni Âdem”in yaratılması yoluyla Tanrı’nın Krallığı’nı yeryüzünde kurmaktır.

Yüz yılı aşkın bir süre boyunca, toplum yoluyla selâmet vaat eden en güçlü ve en ikna edici inanç Marksizm’di. Marksizm’in en büyük çekiciliği… yani o karmaşık ideolojisinden ve giderek gerçekçilikten uzaklaşan ekonomisinden daha çekici yanı, dinsel vaadiydi … özellikle de aydınlara yöneldiği zaman. Örneğin doğu Yahudilerinin, Çarlık Rusyası’nda ve Romanya’da kendilerine uygulanan baskılara ve ayrımcılığa son verme vaadi getiren bir ideolojiyi kabul etmeleri için pek çok geçerli nedenler vardı. Ama onların gözünde vaatlerin en güçlüsü, Marksizm’in bir dünya cenneti getireceğini söylemesi; yani laik bir din olarak cazibesiydi.

Komünizm, bir ekonomik sistem olarak, çöktü gitti. Servet yaratacağı yerde sefalet yarattı. Ekonomik kalite yerine, daha önce eşi görülmemiş ekonomik imtiyazlara kavuşan memurların nomenklatura’sını (terimlendirme-adlandırma) yarattı. Ama bir inanç olan Marksizm’in çökmesi, “Yeni Âdem”i yaratamadığı için oldu. Onun yerine, “Eski Adem”in en kötü yanlarını ortaya çıkardı ve güçlendirdi —rüşvetçiliği, açgözlülüğü, nüfuz düşkünlüğünü, kıskançlığı, ortak güvensizliği, küçük zorbalıkları ve susturmayı, yalan söylemeyi, çalmayı, inkâr etmeyi— ve hepsinden önemlisi de, sinisizmi. Komünizm’in bir sistem olarak, kendine göre kahramanları vardı. Ama bir inanç olan Marksizm’in tek bir aziz’i bile olamadı.

İnsanoğlu belki düzelemeyecek kadar kötüleşmiş olabilir. Belki o Latin şair haklıdır: insanın yapısı, onu her zaman arka kapıdan girmeye zorlar. Onu kaç kere tutup ön kapıya savurursanız savurun, o yine arka kapıya süzülür. Belki de sevap, iyilik, bencillikten uzaklaşma gibi kavramların bulunmadığını, yalnızca bencilliğin ve iki yüzlülüğün var olduğunu ileri süren sinikler haklıdır (ama bunun tersine tanık olmuş pek çok kişi bulunduğunu en karamsar zamanlarımda kendime hatırlatır dururum).

Ne olursa olsun, Marksizm’in bir inanç olarak çöküşü, Toplum Yoluyla Selâmet inancının da sonunu kesinlikle noktalamaktadır. Onun yerin neyin ortaya çıkacağını bilemeyiz; bu konuda ancak umut besleyip dua edebiliriz. Belki de boyun eğip razı olma sessizliğinden başka hiçbir şey çıkmaz. Belki geleneksel din yeniden doğar ve bu sefer kendini bilgi toplumu insanının ihtiyaçlarına ve sorunlarına yöneltir. Amerika’da benim “pastoral” Hıristiyan kiliseleri dediğim tür inançların patlama sayılacak biçimde çoğalması ve büyümesi (buna Protestan, Katolik ve Mezhepsizler dahildir) belki bir işaret olabilir. Ama beri yandan, köktenci İslam’ın dirilmesi de bir işaret olabilir. Çünkü Müslüman dünyada bugün İslam Köktenciliğine böylesine ateşli biçimde sarılan genç insanlar, bundan 40 yıl önce Marksizm’e de aynı ateşli tutkuyla sarılabilirlerdi. Ya da belki ortaya yeni dinler çıkabilir.

Neyin olamayacağını tahmin etmek, neyin olacağını tahmin etmekten çok daha kolay. Maddesel değerlerin ve teknolojinin reddedildiğini görecek değiliz. Japon yazar Taichi Sakaya’nın (1935 doğumlu) 1980’lerde yazdığı çok satılan kitabında iddia ettiği gibi (İngilizcesi 1991 ‘de Kondanscha International, New York-Tokyo-Londra tarafından The Knowledge-Value Revolution adıyla yayımlanmıştır) Ortaçağ’a dönecek de değiliz. Bütün dünyaya yayılan enformasyon ve teknoloji, bunu artık olanaksız kılmaktadır. (Ayrıca Bay Sakaya’nın tezi, on dokuzuncu yüzyılda yanlış olarak inanılan ve sonradan tersi kanıtlanmış bulunan bir teze; Ortaçağ’ın maddesel değerleri hakir gördüğü tezine dayalıdır. Oysa o çağın insanları maddesel değerlere karşı şehvet düzeyinde istek besliyorlardı. Varlık kavramını tutku haline getirmişlerdi ve inanılmayacak kadar açgözlüydüler. Marksistlerin öteden beri, Haçlı Seferleri gelmiş geçmiş en büyük alışveriş akımdır, demelerinde çok büyük gerçek payı vardır. Ortaçağ’ın yoksul olması, kendileri yoksul olmayı seçtikleri için değildir. Yalnızca Müslümanların Helenistik dünyayı ve Akdeniz’i fethetmiş olmasından, ilkçağın servet yaratıcılarına ulaşabilme yollarını tıkamasından kaynaklanmaktadır.)

Bununla birlikte, iyiye dönüş, kendini yenileme, ruhanî büyüme, iyilik ve sevap; yani geleneksel ifadeyle “Yeni Âdem” sosyal ve siyasal bir reçete olmaktan çok, varoluşçu bir reçete olarak ortaya çıkacağa benzemektedir. Toplum yoluyla selamete erme inancının sonu, kuşkusuz, bir “içe dönüş”e işaret etmektedir. Bireyi yeniden ön plana çıkarmaktadır. Hatta belki de (umulur ki) bireysel sorumluluğa bile geri dönme sonucunu getirebilir.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA

Bu kitap, gelişmiş ülkelere odaklanmıştır. Avrupa’ya, ABD ve Kanada’ya, Japonya’ya ve Asya kıtasının yeni gelişmiş ülkelerine bakmakta, “Üçüncü Dünya”nın gelişmekte olan ülkelerine aynı ağırlığı vermemektedir. Bunun nedeni, daha az gelişmiş ülkelerin önemsiz ya da daha az önemli olduğuna inandığımdan değildir. Bu bir çılgınlık olurdu. Ne de olsa, dünya nüfusunun üçte ikisi Üçüncü Dünya’da yaşamaktadır ve içinde bulunduğumuz değişim süresi 2010 ya da 2020 yılında sona erdiğinde, Üçüncü Dünya tüm nüfusun dörtte üçünü barındırıyor olacaktır. Ayrıca önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde şaşırtıcı ekonomik mucizelerin yer alması, Üçüncü Dünya’nın yoksul ve geri ülkelerinin kendilerini değiştirmesi, göz açıp kapayana kadar hızlı büyüyen ekonomik güçler haline gelmesi de mümkündür. Hatta böyle değişikliklerin, son 40 yıl içinde gördüğümüzden, yani “ekonomik gelişme”den söz etmeye başladığımızdan bu yana yer alanlardan daha fazla sayıda yer alması da mümkündür. Örneğin Kıta Çin’in kentsel kıyı bölgelerinde, kuzeyde Tsientsin’den güneyde Canton’a kadar olan alanda, hızlı ekonomik büyümenin tüm unsurları şimdi bile vardır. Ülke dev bir iç pazara sahiptir, eğitim düzeyi yüksek bir halkı vardır ve bu halkın öğrenme kavramına saygısı da büyüktür. Eskiden kalma bir girişimcilik geleneğine sahip olan Çin’in, Singapur, Hong Kong ve Tayvan’la, yani “Denizaşırı Çin’le de yakın bağları vardır. Onların sermayesinden, ticaret ağlarından, bilgili insanlarından yararlanabilecek durumdadır. Bütün bunlar, Pekinin siyasal ve ekonomik istibdatını barışçı yollardan yok edecek bir girişimcilik patlamasıyla serbest kalabilir. Latin Amerika’nın büyük yüzölçümüne sahip ülkeleri de yeterli bir iç pazar sunmaktadır. Meksika daha şimdiden uçmanın eşiğinde olabilir. Brezilya da 1970’ten beri takılıp kaldığı o başarısız (hatta intihar sayılabilecek) politikalarından vazgeçerek Meksika’nın yeni sergilediği örneği izleme cesaretini gösterirse, hızlı dönüşüyle herkesi şaşırtabilir. Doğu Avrupa’nın eski Komünist ülkelerinin ne gibi sürprizler sergileyebileceğini ise hiç kimse kolay kolay kestiremez.

Beri yanda gelişmiş ülkelerin de Üçüncü Dünya’ya ilgileri büyüktür. Orada hem ekonomik, hem de sosyal anlamda hızlı bir gelişme yer almazsa, gelişmiş ülkeler Üçüncü Dünya’dan akıp gelen göçmenlerin saldırısı altında boğulacak, bununla başa çıkacak ekonomik, sosyal ya da kültürel kapasiteyi de bulamayacaklardır.

Ama kapitalist-ötesi toplumu ve kapitalist-ötesi politikayı yaratan güçler aslında gelişmiş dünyadan kaynaklanmaktadır. Bu güçler, gelişmenin ürünü ve sonucudur. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunlarına cevap, Üçüncü Dünya’da bulunacak değildir. Eğer tümüyle boşa çıktığı kanıtlanmış vaatlere ve verilen sözlere örnek arıyorsak, 1950’li ve 60’lı yıllarda bulabiliriz; Hindistan’da Nehru, Çin’de Mao, Küba’da Kastro, Yugoslavya’da Tito, Afrika’da Negritüd”ün havarileri ya da Che Guevara gibi Neo-Marksist’ler. Onlar bize, Üçüncü Dünya’nın daha başka alternatifler, daha değişik cevaplar bulabileceğini söylemişlerdi. Hatta yeni bir düzen kurulabileceğini söylemişlerdi. Üçüncü Dünya, kendi adına verilen bu sözleri gerçekleştiremedi. Kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın sorunları, fırsatları, dertleri, ancak ortaya çıktıkları yerde ele alınabilir. Orası da gelişmiş dünyadır. Sh:9-28

**

İSTİKRAR BOZUCU BİR OLGU OLARAK KURULUŞ

Toplum, cemaat ve aile, koruyucu kurumlardır. İstikrarı sürdürmeye çalışırlar ya da en azından değişimi yavaşlatmaya uğraşırlar. Oysa kapitalist ötesi toplumun kuruluşları istikrar bozucudur. Görevleri bilgiyi işe koşmak, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulamak, işe uygulamak, bilginin kendisine uygulamak olduğu için, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak zorundadırlar. Yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Avusturya kökenli Amerikalı ekonomist Joseph Schumpeter’e (1883-1950) göre ise yenilik, “yaratıcı yıkıcılıktır.” Kuruluşların, kurulu olan, alışılmış olan, bilinen, rahat şeyleri (bunlar ister ürün, ister hizmet, ister süreç olsun), insani ve sosyal ilişkileri, becerileri ve oturmuş kuruluşları sürekli olarak terk etmek üzere düzenlenmiş olması gerekir. Bilginin yapısında hızlı değişim vardır. Bugün emin olduğumuz şeyler, yarın saçma sayılacaktır.

Beceriler ise bilginin tersine, yavaş ve seyrek değişirler. Bir taş işçisi olan Socrates bugün hayata dönse, bir taş ocağında işe girse, yapmak zorunda kalacağı işin eskiden yaptığına göre tek önemli farkı, bu sefer hazırlayacağı mezar taşlarının üzerine Hermes’in kanatları yerine bir haç işlemesi olacaktı. Aletler bile aynıdır çünkü. Yalnızca bugünkülerin saplarında pil var. Gütenberg hareketli tipografı icat ettikten 400 yıl sonra bile, baskı zenaatında hemen hemen hiçbir değişiklik olmamıştı; ta ki buhar makinesi gelinceye kadar, yani bu tâchne’ye mühendislik bilgisi uygulanıncaya kadar. Tarih boyunca, bir zenaatı bir kere öğrenen insanlar, yani altı yedi yıllık bir çıraklıktan sonra, 17-18 yaşında işi öğrenmiş olarak ortaya çıkan insanlar, kendilerine ömür boyu yetecek bir bilgiye sahip demektiler. Kapitalist ötesi toplumdaysa, herhangi bir bilgiye sahip olan her insanın, yaklaşık dört ya da beş yılda bir yeni bilgiler edinmek zorunda kalacağını, yoksa eskimiş biri sayılacağını varsaymak güvenli olacaktır.

Bilgiyi en derinden etkileyen değişimler, kural olarak, o bilginin kendi alanından çıkmamaktadır.Matbaa örneğinde gördüğümüz gibi. Günümüzde eczacılık mesleği de genetik ve biyoloji disiplinlerinden, yani çoğu eczacıların 40 yıl öncesine kadar adını bile duymamış oldukları disiplinlerden gelen değişimlerle, çok derin değişikliklere uğramaktadır. Demiryollarını etkileyen en büyük değişiklik de demiryollarındaki değişim-den değil, otomobil, kamyon ve uçaklardaki gelişmelerden kaynaklanmıştır.

Yeni bilgi yaratmakta ve eski bilgileri modası geçmiş kılmakta, sosyal yenilikler de yeni bilim ve yeni teknoloji kadar etkili olmaktadır. Aslında sosyal yenilik genellikle daha bile önemlidir.

On dokuzuncu yüzyılın en gururlu kuruluşlarından biri olan ticari bankanın bugün yaşadığı krizi yaratan nedir?

Bilgisayar da değildir, teknolojik değişiklikler de değildir. Eskiden beri var olan ama bugüne kadar hayli karanlıklarda kalmış olan bir mali aracın, yani ticari kâğıtların, şirketleri finanse etme yolunda banka olmayan kuruluşlarca da kullanılabileceğinin anlaşılmasıdır. Bu olay, bankaların 200 yıldan beri tekelinde bulunan ve onlara en çok parayı kazandıran bir işi, ticari kredileri, onların elinden almıştır. En büyük değişiklik de son 40 yıl içerisinde gerek teknik, gerekse sosyal alandaki amaçlı ve bilerek oluşturulan yeniliklerin de kendi kendine bir disiplin haline gelmesi, öğretilebilir ve öğrenilebilir olmasıdır.

Hızlı bilgi, son zamanlara kadar sanıldığı gibi yalnızca iş dünyasına özgü de değildir.Kapitalist toplumun bir başka başarısı olan sendikada da gerekli olduğu kesindir. Sendikanın sağ kalması için gereklidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen 50 yıl içinde hiçbir kuruluş, silahlı kuvvetler kadar gelişmemiştir. Her ne kadar üniformalarla rütbeler aynı kalmışsa da, bu yine de doğrudur. Silahlar tümüyle değişmiş, bunun böyle olduğunu da 1991 Irak savaşı bize açıkça göstermiştir. Askeri doktrinlere ve kavramlara gelince, onlar daha bile çarpıcı değişikliklerden geçmiştir. Kuruluş yapılan, komuta yapılan, ilişkiler ve sorumluluklar da öyle.

Bundan çıkarılabilecek bir sonuç vardır: Günümüzün her türlü kuruluşu, kendi yapısına değişimin yönetimi’ni de mutlaka katmalıdır.

Yaptığı her şeyi organize bir biçimde terk etme mekanizmasını kendi yapısında bulundurmalıdır. Her süreç, her ürün, her usul ve her politika için, birkaç yılda bir şu soruyu sormayı öğrenmelidir: “Eğer bu işi şu anda yapıyor olmasaydık, bugün bildiklerimizi bilerek, bu işe şimdi girer miydik?” Eğer cevap “hayır”sa, bu sefer de kuruluşun şunu sorması gerekir: “O halde şimdi ne yapacağız?” Bu noktada, gerçekten bir şey yapılması gerekir. Yeni bir araştırmayla yetinilmemelidir. Kuruluşların başarılı politikalarını, uygulamalarını ve ürünlerini mümkün olduğunca uzatma yerine terketme planlan yapmaya giderek daha çok alışması gerekmektedir. Bu gerçekle bugüne kadar yüzleşebilen, yalnızca büyük Japon şirketlerinden birkaçı olmuştur.

Ama yeniyi yaratma yeteneğinin de kuruluş yapısında var olması gerekir. Daha açık ifade etmek gerekirse, her kuruluşun kendi dokusuna üç sistematik uygulamayı yerleştirmesi şarttır. Önce, her yaptığı işte sürekli ve düzenli iyileştirmelere; Japonların kaizen dediği uygulamaya ihtiyaçları vardır. Tarih boyunca her sanatçı kaizen uygulamıştır. Ama bunu işteki günlük hayata uygulayabilen, (belki Zen gelenekleri nedeniyle) ancak Japonlar olabilmiştir (ne var ki, değişime dirençli üniversitelerine onlar da uygulayamamalardır). Kaizen’in amacı, ürünü ya da hizmeti adım adım iyileştirmek, iki üç yıl sonra bambaşka bir mal ya da hizmet haline gelmesini sağlamaktır.

İkincisi, her kuruluş kendi başarılarından yararlanmayı, yani onlardan bir şeyler öğrenerek yeni uygulamalar geliştirmeyi öğrenmek zorundadır. Bu konuda da bugüne kadar en yüksek başarıyı Japon firmalan göstermiştir, örneği de Japon tüketici elektronik imalatçılarının aynı Amerikan icadından (tape-recorder gibi) peşpeşe birçok yeni ürün geliştirebilmesidir. Tabii beri yandan, kendi başarılanndan ders almak, Amerikan “pastoral” kiliselerinin de güçlü yanlarından biridir. Bu kiliselerin bugünkü hızlı gelişmesi, geleneksel “Sosyal Hıristiyanlık” nedeniyle ve köktenci kiliseler nedeniyle görülen gerilemeleri telafi etme yoluna girmiştir.

Ayrıca, her kuruluşun yenilik getirme’yi de öğrenmesi gereklidir. Yenilikler de düzenli, sistematik bir süreçtir ve ona göre düzenlenmelidir.
Ondan sonra da tabii yine başlangıç noktasına, yani terketme noktasına dönmek, bütün süreci yeniden başlatmak gerekmektedir.

Eğer bunlar yapılmazsa, bilgiye dayalı kapitalist ötesi toplum kısa zamanda kendini eskimiş bulacak, performans kapasitesinin azaldığını görecek, bunun sonucu olarak da bağımlı bulunduğu o bilgi uzmanlarını kendine çekmeyi ve tutmayı başaramaz duruma düşecektir.

Bir doğal sonuç da kapitalist-ötesi toplumun âdem-i merkezi olma zorunluluğudur. Kuruluşlar hızlı kararlar verebilmeli, performansa yakın, piyasaya yakın, teknolojiye yakın, toplumdaki değişikliklere yakın, çevreye yakın, demografiye yakın, bilgiye yakın olmalı, bunların hepsini görebilmeli ve yenilik fırsatı olarak kullanabilmelidir.

Kapitalist-ötesi toplumun kuruluşları bu yüzden sürekli olarak toplumu sarsacak, düzensizleştirecek, istikrarsızlaştıracaktır. Beceri ve bilgi talepleri değişecektir. Teknik üniversiteler tam kendilerini fizik öğretmeye hazırladıkları sırada, bizim ihtiyacımız genetik oluverecektir. Bankalar tam kredi analizlerini hazır etmişlerken, yatırım uzmanları gerekecektir. Şirketler, yerel toplumların ekmek parası kazandığı fabrikaları kapayacak, mesleğini uzun yıllar boyunca öğrenmiş model tasarımcılarından vazgeçip bilgisayar simülasyonu bilen 25 yaşında gençlere döneceklerdir. Kadın-doğum dalındaki bilgi, uygulama ve teknolojiler değiştiğinde, 200 yataktan küçük hastaneler ekonomik olamayacağı, dolayısıyla da birinci sınıf hizmet veremeyeceği için, bebeklerin doğumu serbest “doğum merkezlerine devredilecektir. Aynı şekilde, demografik, teknolojik ya da bilgiyle ilgili değişimler gerektirdiğinde, bir okulu ya da üniversiteyi, yerel toplum için önemli de olsa, o topluma iyice kök salmış ve çok sevilen bir kurum da olsa kapatmak zorunda kalacağız, çünkü iyi performans için değişik çapta ve değişik felsefeye sahip bir başka tür okul gerekli olacaktır.

İşte bu tür değişikliklerin her biri toplumu sarsacak, tedirgin edecek, sürekliliğine darbe vuracaktır. Her biri ”haksızlık”tır bunların. Her biri istikrar bozucudur.

Çağdaş kuruluş, toplum için bir başka gerilim daha yaratır. Böyle bir kuruluşun toplum içinde iş görmesi gerekmektedir. Üyeleri o toplumda yaşıyordur, o dili konuşuyordur, çocuklarını o kuruluşun okullarına yolluyorlardır, orada oy kullanıyor, vergilerini ona ödüyorlardır.

O kuruluşun içinde, kendilerini evlerindeymiş gibi rahat hissetmeleri gerekir. Kuruluşun elde ettiği sonuçlar, o toplumdadır. Ama bütün bunlara rağmen, kuruluş kendisi o toplumun içine batıp kendini o toplumun emrine veremez. Kuruluşun “kültürünün” toplumu aşma zorunluluğu vardır.

Amerikalı antropolog Edward T. Hail (1914 doğumlu), 1959’da yazdığı The Silent Language (Sessiz Dil) adlı kitabında, her toplumdaki önemli iletişimlerin, sözel değil, kültürel olduğuna işaret etmiştir. Yani iletişim, insanların duruş, hareket ediş, davranış biçimleriyle sağlanmaktadır. Hall’a göre, bir Alman doktor, hastasına bir mesaj aktarırken, İngiliz, Amerikalı ya da Japon doktordan çok farklı sinyaller kullanmaktadır. Bugün Amerikalı memurlar, kendi yaşadıkları Washington’da, bir bakkal dükkânları zincirinin gelecek hafta yapılacak reklam ve promosyonla ilgili toplantısına katılsalar, şaşkınlıktan dillerini yutarlardı.Buna karşılık aynı memurlar, Çinli bir memurun Pekin’deki bürokrasi entrikalarını anlatışını dinlerken, daha kolay anlayabilmektedirler. Ayrıca, “yönetim üslûbundaki farklar” konusuna çok şey duyuyor olmamıza rağmen, büyük bir Japon şirketinin işleyiş biçimi, büyük bir Amerikan şirketine, büyük bir Alman ya da İngiliz şirketine çok benzemektedir.

Bir kuruluşun kültürünü, içinde bulunduğu toplumdan çok, yaptığı işin türü oluşturur. Her kuruluşun değer sistemini saptayan şey, yaptığı iştir. Dünyadaki her hastane, dünyadaki her okul, dünyadaki her şirket, kendi yaptığı işin toplumu için son derece gerekli bir katkı olduğuna inanmak zorundadır; nihai analizde, topluma yapılan bütün katkıların, kendilerinin bu katkısına bağımlı olduğu inancı şarttır. Bu görevi yapabilmek için, organizasyonu ve yönetimi ona göre olmalıdır. Bu nedenle, kuruluşun kültürü her zaman toplumun kültürünü aşmaktadır. Eğer bir kuruluşun kültürü, toplumun değer yargılarıyla çatışırsa, galip çıkan kuruluşun kültürüdür … aksi halde kuruluş, sosyal katkılarını gerçekleştiremez.

Bilginin sınırı olmaz, diye eski bir atasözü vardır. Bugün aslında çok az sayıda “transnasyonal” kuruluş vardır, “çokuluslu şirketler”in bile sayısı o kadar fazla değildir. Ama bilgi kuruluşlarının hepsi, yapılan itibariyle, ulusallık dışı, toplumlar dışıdır. Tümüyle yerel bir toplumun içinde bulunuyor olsalar bile, Hitler’le Stalin’in çok sevdikleri deyimle, “köksüz kozmopolitler”dir. Sh: 86-99

**

KAPİTALİSTİ OLMAYAN KAPİTALİZM

Bugün gelişmiş ülkelerdeki kurumsal yatırımcıların, en çok da emekli sandıklarının ellerinde tuttukları kadar büyük para birikimleri, daha önce hiçbir zaman var olmamıştı. Bu gelişmenin ilk başladığı ve en çok mesafe aldığı ABD’de, emekli sandıklarının en büyüğü, bugün 80 milyar dolarlık bir varlığa sahiptir. Küçücük bir emekli sandığının bile ekonomiye bir milyar dolar düzeyinde bir yatırım yapmış olduğu söylenebilir. Bu sermaye havuzları, eskiden en büyük kapitalistlerin elinde bulunmuş paraları bile cüceleştirmektedir. Gelişmiş bir toplumun yaş yapısına bakılırsa, emekli sandıklarının her gelişmiş ülke için daha bile önemli duruma geleceği söylenebilir.

Bu, daha önce eşi görülmemiş bir gelişmedir. 1950’lerde başlamıştır. O kadar yenidir ki, emekli sandıklarının yönetimi ve mevzuatı bile henüz tam anlamıyla saptanmış değildir.

Böylesine büyük para havuzlarını yağmacılardan korumak, birinci büyük sorundur. ABD’de özel girişimIere ait emekli sandıkları için, bunları yağmadan koruyacak bazı önlemler alınmıştır. Bugün Amerika’daki bir emekli sandığını, İngiliz gazete kralı Robert Maxwell’in 1990-1991’de yaptığı gibi talan etmek kolay iş değildir. Ama ABD’de bile, alınan bu önlemler acıklı sayılacak kadar zayıftır. Hele devlet memurlarının emekli sandıklarını siyasal amaçlarla talan etmek şeklinde düşünülebilecek o en büyük tehlikeye karşı, ABD’de bile hiçbir önlem yoktur.

Aslına bakarsanız ABD’nin kamu çalışanlarına ait emekli sandıkları, ister New York’ta olsun, ister Philadelphia’da, ister California ya da daha başka bir yerde, düzenli olarak eyalet ve kent bütçelerinde açılan deliklere yama olarak kullanılmış, yani yağmalanmıştır.

Yine o kadar büyük bir başka tehlike de özel çıkar gruplarından, örneğin sendikalardan gelmektedir, çünkü bunlar da siyasal güçlerini kullanarak emekli sandıklarının parasını kendilerine sübvansiyon olarak çekebilmekte, özür olarak da “sosyal açıdan yapıcı amaçlar için emekli sandıklarının parasından yararlanmak” diye bir sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Emekli sandıklarının parası, bugün çalışır durumda olanların tasarruflarıdır. Ancak bugünkü çalışanların mali geleceğine dönük amaçlarla kullanılmaları gerekir. Hizmet edebilecekleri en büyük “sosyal amaç” ancak bu olabilir.Sh: 110-111

**

EKİP ÇALIŞMASI VAR, EKİP ÇALIŞMASI VAR

Malların yapılıp taşınmasındaki verimle bilgi ve hizmet işlerindeki verim arasında ikinci bir büyük fark daha vardır. Bilgi ve hizmet işlerinde, işin nasıl düzenleneceğine karar vermek zorundayız. Bu tür iş için ve bu tür işin akışı için her tür insan ekibi uygun olacaktır?

İnsanların yaptığı işlerin çoğu ekipler tarafından yapılır. Tek başına çalışanlar çok nadirdir. En yalnız çalışanlar, ressamlar, yazarlar ve sanatçılar bile, yaptıkları işin etkin duruma gelmesi için başkalarına ihtiyaç duyarlar. Yazarın editöre, matbaacının kitapçı dükkânına, ressamın da tablolarını satacak galeriye ihtiyacı vardır. Çok sayıda kişi ise, ekip arkadaşlarıyla çok daha yakın, çok daha içiçe durumda çalışır.

Ayrıca bugün “ekip çalışması yaratmak”tan da çok söz edilmektedir. Bu, genellikle yanlış anlaşılan bir kavramdır. Var olan kuruluşun aslında bir ekip olmadığını varsayar gibidir. Oysa bu son derece yanlıştır. İkincisi, bir tek tür ekip olabileceğini varsayar gibidir. Oysa aslında insanların yaptıkları işler için üç türlü ekip bulunmaktadır. İşin verimli olabilmesi için, o işe ve iş akışına en uygun ekip hangisiyse, ona göre düzenlenmesi gerekir.

Birinci tür ekip, beyzbol ya da kriket takımı gibidir.Hastanede yatan hastayı ameliyat eden ekip de yine böyle bir ekiptir. Bu ekipte bütün oyuncular ekip üyesidir, ama ekip olarak oynamazlar.

Beyzbol ya da kriket takımında her oyuncunun belli bir yeri vardır, oradan hiç ayrılmaz. Beyzbolda oyun oynayanlar birbirlerine hiç yardım etmezler. Hep kendi yerlerinde kalırlar. Beyzbolun eski bir sözü vardır: “Sopayı eline alıp vurmaya hazırlandın mı, tümüyle kendi başınasın”denir. Aynı şekilde, anestezi uzmanı da hemşireye, cerraha yardım etmez; onlar da ona yardım etmezler.

Bu tür ekip bugün basında iyi gösterilmemektedir. Hatta insanlar “ekip oluşturma” kavramından söz ettiklerinde, aslında bu tür ekipten uzaklaşmak istediklerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Oysa beyzbol ya da kriket takımının da yabana atılmaması gereken bazı güçlü yanları vardır. Oyuncuların kendi sabit yerleri olduğu için, onlara ayrı ayrı görevler verilebilir, her görev bazı performans puanlarına göre ölçülebilir, herkes her görev için eğitilebilir. Beyzbolda da, krikette de her oyuncu için yıllardır tutulan istatistikler bulunması bir rastlantı değildir. Hastanedeki cerrahi ekibi de aynı şekilde çalışır.

Tekrarlanan işlerde ve kuralları iyi bilinen işlerde, beyzbol takımı türünde ekip idealdir. Esasen çağdaş seri imalat modeli, yani malların yapımı ve taşınmasıyla ilgili model de buna dayanılarak geliştirilmiştir, performans kapasitesi açısından bu ekip anlayışına çok şey borçludur.

İkinci tür ekip, futbol takımı gibidir. Senfoni orkestrası da, gecenin ikisinde kalp kriziyle hastaneye getirilen hastanın çevresinde koşturan ekip de aynı tür ekiptir.

Bu ekipte de oyuncuların belli sabit yerleri vardır. Orkestrada tuba çalan adam, dubl-bas’ın notalarını çalmaz. Kendi tuba’sının zamanı geldiğinde, onu çalar. Hastanedeki acil servis ekibinde de solunum teknisyeni hastanın göğsüne neşteri vurup kalp masajı yapmaya kalkışmaz. Ama bu tür ekiplerde üyeler ekip halinde çalışır. Her biri kendi işini ekibin diğer üyelerininkiyle koordine eder.

Bu ekibin bir orkestra şefine ya da bir antrenöre ihtiyacı vardır. O şefin ya da antrenörün sözü kanundur. Bir de “amaç”a ihtiyaç vardır. Birlikte iyi çalışabilmek için sayısız provalar gerekir. Ama beyzbol takımından farklı olarak, amaç belirginse ve takım da iyi bir liderliğe sahipse, büyük bir esneklik söz konusudur. Çok da çabuk hareket edebilir.

Son olarak, tenisteki ikili ekiplerin durumu vardır. Caz kombolarında, büyük Amerikan şirketlerinin bazen dört beş üst yöneticiyi “Başkanlık Ofisi”ne birlikte yerleştirmesinde, Alman şirketlerindeki Vorstand’larda (yönetim kurulu) da bu tür ekip söz konusudur.

Bu ekibin küçük olması şarttır. Yedi ya da dokuz kişi, tavan rakam olmalıdır. Bu ekipte oyuncular, “sabit” mevkilerden çok, “tercihli” mevkilere sahiptir. Birbirinin açığını kapatırlar. Kendilerini, birbirlerinin güçlü ve zayıf yanlarına uyumlandırırlar. İkili tenis ekibinde de arka sahada oynayan oyuncu, nette oynayanın güçlü ve zayıf yanlarına kendini ayarlamıştır. Ekibin işleyebilmesi için, bu zaaf ve güçlülüklere uyumlanma işi bir şartlanmış refleks haline gelmelidir, yani tenisteki arka saha oyuncusunun, nettekinin zayıf backhand vuruşunu telafi etmek amacıyla koşmaya başladığı an, daha topun karşı takım oyuncusunun raketinden yeni çıktığı andır.

Bu tür ekibin iyi bir kalibresi varsa, ekiplerin en güçlüsü olabilir. Toplam performansı, tek tek oyuncularının performanslarının toplamından fazla olur. Çünkü bu tür ekip, bir yandan her oyuncunun gücünü kullanırken, bir yandan da her birinin zaaflarını en aza indirmektedir. Ama böyle bir ekibin çok büyük öz disipline ihtiyacı vardır. Üyelerin gerçek anlamda “ekip” halinde çalışabilmeleri için daha önce uzun süre bir arada çalışmaları gerekir.

Bu ekip türleri birbiriyle karıştırılamaz, bir araya getirilemez. Aynı anda ve aynı saha içinde, aynı takımla hem beyzbol hem de futbol oynanamaz. Senfoni orkestrası, caz kombosu gibi çalamaz. Her üç ekibin “saf’ olması gerekir. Melez ekipler oluşturulamaz.Ayrıca, bir ekip türünden diğerine geçmek çok zor ve acı vericidir. Böyle değişiklikler, uzun süreli, sağlamlaşmış, değerli insan ilişkilerini mahveder. Ama yine de, işin türünde, âletlerinde, akışında ve nihai ürününde yer alan değişiklikler, ekibi değiştirmeyi de gerektirebilir.

Bu, özellikle enformasyon akışında yer alan değişiklikler için geçerlidir.

Beyzbol tipi takımda, oyuncular enformasyonu “durum”dan alırlar. Her biri kendi görevine uygun olan enformasyonu alır ve takım arkadaşlarının aldığı enformasyondan bağımsız olarak alır. Senfoni orkestrasıyla futbol takımında, enformasyon daha çok orkestra şefinden ya da antrenörden gelir. Takımın yöneltildiği “amaç”ı kontrol eden onlardır. Çift teniste oyuncular enformasyonu daha çok birbirlerinden alırlar. Enformasyon, teknolojisinin ve benim “enformasyona dayalı kuruluş” dediğim şeye doğru yönelmenin niçin böyle masif “yeniden mühendislik”gerektirdiğini de işte bu nokta açıklamaktadır.

Yeni enformasyon teknolojisi, Amerikan şirketlerinin son on yıldır kendilerine “yeniden mühendislik” yani yeniden yapılanma uygulama yolunda gösterdikleri büyük çabaların altında yatan nedendir. Geleneksel olarak, büyük Amerikan şirketlerinin çoğu beyzbol takımı modeline göre düzenlenmişti.Üst yönetim, bir baş yöneticiyle, ona bağlı olarak çalışan üst düzey işlevsel yöneticilerden oluşur; bunların her biri kendi işini yapar, ya fabrikayı, ya satışları, ya finans bölümünü vb. yönetirdi. Başkanlık ofisi denilen kavram ise, üst yönetimi ikili tenis takımına benzetme çabasından doğmuştur, bunu gerekli kılan ya da en azından mümkün kılan şey de enformasyondaki değişikliktir.

Geleneksel olarak, yeni ürünlerle ilgili işler, beyzbol takımı tipi bir ekip tarafından yapılır, herkesin kendi işlevi olurdu; tasarım, mühendislik, imalat, pazarlama gibi. Hepsi kendine düşeni yapar, sonra olayı bir sonraki işlevi yerine getirecek olana devrederlerdi. Bazı belli başlı Amerikan sanayilerinde, örneğin ilaç ya da kimya sanayilerinde, bu durum çoktan değiştirilmiş, futbol takımına ya da senfoni orkestrasına benzer duruma getirilmişti. Ama Amerikan otomobil sanayii, yeni modellerin tasarımı ve sunulması konusunda beyzbol takımı tipine sadık kalmıştı. 1970 dolaylarında Japonlar, enformasyonu kullanarak bu işi futbol takımı tipine çevirmeye başladılar. Sonuçta Detroit, hem yeni modeller çıkarma hızı açısından, hem de esneklik açısından çok gerilerde kaldığını gördü.1980’den bu yana Detroit, tasarım ve sunuşta futbol takımı tipi ekibe geçerek Japonlara yetişebilmek için büyük çabalar göstermektedir. Fabrika düzeyinde de enformasyonun varlığı (Topyekûn Kalite Yönetimi’ni mümkün kılan, hatta kaçınılmaz kılan şey de budur), Detroit’i, yürüyen bant üzerinde çalışan beyzbol takımı tipi üretimden ikili tenis takımı tipine, yani “esnek imalat’ın altında yatan ekip kavramına geçmeye zorlamaktadır. Bilgi işçileriyle hizmet işçilerinin verimi üzerindeki çalışmalar, ancak uygun tipteki ekip seçilip kurulduktan sonra etkili olmaya başlayacaktır. Doğru ekip, kendi başına verimi garantiye alamaz. Ama yanlış ekip verimi mahveder.Sh: 126-131

**

DOĞRU NE ZAMAN YANLIŞ OLUR

1930’larda John L. Lewis (1880-1969), Başkan Franklin D. Roosevelt’ten sonra ABD’nin ikinci en güçlü adamı olarak tanınırdı. Aslında Roosevelt de seçilebilmesini büyük ölçüde Lewis’e borçluydu, çünkü ömrü boyunca Cumhuriyetçi Parti’yi desteklemiş olan Lewis, 1932 yılı kongresinde kendi kömür işçileri sendikasını (UMW) ve onunla birlikte de tüm Amerikan işçi hareketini peşine takıp Demokratlar’ın kampına sürüklemişti. Daha sonra Yeni Anlaşma yıllarının sendikalaşma hareketinin lideri oldu, yeni ve çok güçlü,bir emekçi kuruluşunun, Sınai Kuruluşlar Örgütü’nün başına geçti.

Ama 1943’te Lewis, İkinci Dünya Savaşı sırasında getirilen ücret dondurulmasına karşı isyan etti, kendi kömür işçilerini greve yöneltti. Başkan Roosevelt, ondan ulusal çıkarları dikkate alarak greve son vermesini rica ettiyse de Lewis bunu reddetti. Verdiği cevap şöyleydi: “Ulusal çıkarları kollamak için maaş alan, ABD Başkanı’dır. Benim maaşım ise maden işçilerinin haklarını korumam için veriliyor.”

Savaş üretimi o sıra yeni yeni başlamaktaydı. Amerikalı askerler hem Avrupa’da, hem Pasifik’te savaşmaktaydılar. Ama acıklı bir durumdaydılar, çünkü ellerinde hâlâ ne teçhizat, ne de cephane vardı. Bu eksikliklerden ötürü çok ağır kayıplar vermekteydiler. Savaş çabalarının tümünde yakıt kömürdü, bu nedenle ülkenin bir günlük kömür üretimini kaybetmeyi göze alacak durumu yoktu. Üstelik maden işçileri ABD’nin en yüksek ücret alan işçileriydi. Üniformalı askerlerle ölçüldüğünde, onlar plütokrat’tı.

Ama Lewis bu grev işini başlattı.

Ne var ki başlattığı anda tüm gücünü, tüm etkisini, tüm saygınlığını kaybetti; sendika hareketi içinde bile desteği kalmadı. Kendi sendikası içinde bile birçok insan arkasını döndü ona. UMW hemen gerilemeye başladı. Gücü de, etkinliği de, üye sayısı da azaldı. On yıl sonra, kömür grevleri artık olay bile sayılmaz oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lewis’in 1943’te kazandığı o zafer, ABD’de sendikacılığın çöküşüne başlangıç oluşturmuştu.

Lewis, zaferinin yarattığı sonuçları görecek kadar uzun yaşadı. Ama ölene kadar da o grevi başlatmakta haklı olduğunu, görevinin bunu gerektirdiğini iddia etti durdu. “İşçinin yararına olan şey, eninde sonunda ülkenin de yararınadır” derdi. “Savaş da işçinin tek gerekli olduğu zamandır, işçi, ancak böyle bir zamanda güç sahibi olur. Doğru dürüst bir ücret alma yolundaki meşru hakları için ancak o zaman baskı yapıp başarıya ulaşabilir.” Söylentilere göre Amerikan kamuoyunun bu görüşe neden katılmadığını hiçbir zaman anlayamamıştı.

Bu olay elbette ki aşırı bir olaydır. Ama aynı zamanda çok şey ifade eden bir olaydır. Lewis, kendisinin haklı olduğunu biliyordu. Peki, bir kuruluşun haklılığı, ne zaman sosyal bir haksızlığa dönüşür, o kuruluşun işlevi ne zaman meşru olmaktan çıkar?

Günümüzde Amerika’da, “iş ahlakı” konusunda bir hayli kaygı söz konusudur. Ama tartışmaların çoğu (işletme okullarında öğretilen dersler de dahil olmak üzere), hep yanlış yapılan şeylerle, yani verilen rüşvetlerle ya da kusurlu, zararlı ürünler üretilmiş olduğunu örtbas etmekle ilgilidir. Yüksek mevkilerde bulunup da böyle yanlış şeyler yapan kimselerin, her zaman “daha yüksek bir iyiliğe” adanmış olduklarını ileri sürmeleri yeni bir şey değildir. Bu konuda söylenebilecek her şey, bundan 350 yıl önce, büyük Fransız matematikçi/düşünürü Blaise Pascal (1626-1662) tarafından, Bir Taşralıya Mektuplar adlı kitapta söylenmiş, bu kitap, Cizvitler’in özel bir güç ahlakı taleplerini ebediyen yıkıp yok etmiştir.

Ama Lewis’in hikâyesi, “yanlışa karşı yanlış”la ilgili değildir. “Hakka karşı hak” ile ilgilidir. Gerçi eski örnekleri de vardır, ama bu sorun aslında yeni bir sorundur. Kuruluşlar Toplumu’nda da sorumluluğun merkez sorunu olarak düşünülebilir.

Performans gösterebilmek için bir kuruluş ve onun içinde bulunan insanlar, tıpkı John L. Lewis gibi, kendi işinin toplumdaki en önemli iş olduğuna inanmak zorundadır. Daha önce de söylendiği gibi, hastaneler hiçbir şeyin hastalara bakmaktan daha önemli olmadığına inanmalıdırlar. Şirketler de hiçbir şeyin, toplumun maddesel ihtiyaçlarını karşılamak kadar önemli olmadığına inanmak zorundadırlar; özellikle de ekonomi ve toplum açısından, bizim şirketimizin ürettiği mal ve hizmetler kadar önemlisi olamaz, demek zorundadırlar. Sendikalar, çalışan insanın Haklarından önemli hiçbir konu olamayacağı kanısındadırlar. Kiliseler, en önemli şey inançtır, derler. Okullar, her şeyin başının eğitim olduğuna inanırlar ve bu böylece sürer gider.

Bu kuruluşlar beıı-merkezli olmak zorundadırlar. Bir araya geldiklerinde, toplumun tüm işlerini onlar yaparlar. Ama her biri yalnızca bir işi yapar, gözü ancak o işi görür. Aslında bizler de bu kuruluşların liderlerinin tıpkı Lewis gibi, kendi kuruluşlarının en önemli kuruluş olduğuna, toplumu temsil ettiğine inanmalarını bekleriz.

Charles E. Wilson (1890-1961), sağlığında Amerika sahnesinin önemli kişilerindendi. Önce General Motors’ın, o gün için dünyanın en büyük ve en başarılı imalatçı kuruluşunun başkanı ve baş yöneticisi olarak, daha sonra da (1953-1957 arasında) Eisenhower yönetiminde Savunma Bakanı olarak. Ama bugün onu hatırlayan varsa bile, söylemediği bir sözden ötürü hatırlamaktadır, o söz de şudur: “General Motors için iyi olan bir şey, Amerika Birleşik Devletleri için de iyidir.” Oysa Wilson’ın 1953’te Savunma Bakanlığı’na getirilirken yaptığı konuşmada söylediği söz şudur: “Amerika Birleşik Devletleri için iyi olan bir şey, General Motors için de iyidir.” Ondan sonra ölünceye kadar Wilson hep bu yanlış anlaşılma olayını düzeltmeye çabalamış, ama hiç kimse onu dinlememiştir. Herkes sürekli olarak, “Söylememiş olsa bile içinden inanıyor; aslında da inanması gerekir,” demiştir.

O halde sınırlar nerededir?

Eğer ortada bir savaş ya da büyük bir doğal âfet varsa, o zaman verilecek cevap oldukça basitleşir: toplumun çıkarları, onun herhangi bir organının çıkarlarından daha önce gelir. Ama böyle krizler söz konusu olmadığı zaman, bu sorunun bu kadar kesin bir cevabı yoktur. O halde soruna en iyi yaklaşım, kuruluşlarımızın liderlerinin ortak sorumluluğu biçiminde olmalıdır.

Bugüne kadar buna en yakın davranış, herhalde İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük Japon şirketlerinin davranışı olmuştur. O yıllardaki planlamalarında iş dünyası liderleri işe şu soruyla başlamışlardır: “Japonya için, Japonya’nın toplumu, ekonomisi için en iyi olan nedir?”Daha sonra da şunu sormuşlardır:

“Ne yaparsak bunu genelde iş dünyası için bir fırsat, özel olarak da kendi işimiz için bir fırsat haline çevirebiliriz?”

Bu insanlar bir hayır derneği gibi düşünmüyor, kendilerini de silmiyorlardı. Tam tersine, kâr kavramının son derece farkındaydılar. “Liderlik” etmeye kalkışmadılar. Sorumluluğu kabul ettiler. Ama ülkeleri savaş sonrası onarımından sıyrılıp dünya ekonomik liderliğine sıvanırken, Japon iş dünyasıyla o dünyanın liderleri bile bir kere daha bencilleştiler. Sh: 142-146

**

ULUS-DEVLETTEN MEGA-DEVLETE

Kapitalist ötesi toplumda, siyasal yapıdaki ve politikadaki değişimler de toplumdaki ve sosyal yapıdaki değişimler kadar büyüktür. Ayrıca tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Onlar da diğerleri gibi birer gerçektir.

Dünün dünya düzeni hızla geçmişte kalırken, yarının dünya düzeni de henüz kendini belli etmemiştir. Bu durumda bizler, günümüz politikacılarının durmadan iddia ettikleri gibi “yeni dünya düzeni”yle karşı karşıya değiliz. Bizim karşımızda yenidünya düzensizliği bulunmaktadır, bunun ne kadar süreceğini de hiç kimse bilmemektedir.

Siyasal yapıda da, politikada da yine bir “ötesi” çağına geçmekteyiz. Bu seferki de “egemen devlet ötesi” çağdır. Yeni güçlerin ne olduğunu şimdiden biliyoruz. Bunlar 400 yıldan beri siyasal yapıyı ve politikayı yönetmiş olan güçlerden çok farklıdır. Yeni talepleri de biliyoruz, bazılarını, hatta belki çoğunu çok iyi tanıyoruz. Ama cevapları, çözümleri, yeni entegrasyonlan bilemiyoruz. Bu sahnedeki oyuncular, yani politikacılar, diplomatlar, memurlar, siyasal bilimciler, toplumda ve sosyal yapıda olduğundan daha çok, hep dünün terimleriyle konuşup yazmaktadırlar, hatta rollerini dünün varsayımlarıyla ve dünün gerçeklerine dayanarak oynamak zorundadırlar.

ULUS DEVLETİN PARADOKSU

Dünya tarihindeki son 400 yılın, Batı türü ulus devletin yüzyılları olduğunu herkes bilmekte, tarih kitapları bile bize bunu öğretmektedir. Bu sefer, herkesin bildiği şey doğrudu; ama bu doğru da paradokslu bir doğrudur.

Çünkü bu dört yüzyıl boyunca yer alan siyasal hamleler hep ulus-devleti aşıp onun yerine transnasyonal bir siyasal sistem kurmak yönünde olmuştur. Bu transnasyonal siyasal sistem, bir sömürge imparatorluğu da olabilir, bir Avrupa (ya da Asya) süper devleti de. Bu yüzyıllar, büyük sömürge imparatorluklarının yükseldiği ve çöktüğü yüzyıllardır. İspanyol ve Portekiz imparatorlukları on altıncı yüzyılda belirmiş, on dokuzuncu yüzyıl başlarında çökmüş, bu arada on yedinci yüzyılın başlannda başlayıp yirminci yüzyıla kadar sokulmayı başarabilen İngiliz, Hollanda, Fransız ve Rus imparatorlukları ortaya çıkmıştır. Bu dört yüzyıl boyunca dünya sahnesinde ne zaman yeni bir güç belirse, hemen ulusal sınırları aşıp bir imparatorluk haline gelmeye çalışmıştır. Almanya’yla İtalya, daha birleşme işini başardıkları anda, yani 1880’le Birinci Dünya Savaşı arasında, ilk iş olarak sömürgelerle genişleme işine yönelmiş, İtalya son olarak 1930’larda bile denemelere kalkışmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında

ABD bile bir ara sömürgeci bir güç olmuştur. Ulus devlet haline gelen tek Batı dışı ülke, Japonya da öyle.

Ulus-devletin esas vatanı Avrupa’ya gelince, bu dört yüzyıla hep sınırları aşıp transnasyonal süper devlet kurma çabalan egemen olmuştur. Bu süre içinde altı kere, Avrupa’nın şu ya da bu ulus devleti, tüm Avrupa kıtasını yönetimi altına alıp, kendi ulus-devletini bir Avrupa süper devleti haline dönüştürmeye çalışmıştır.

Bu girişimlerden ilki İspanya tarafından, on altıncı yüzyılın ortalarında, İspanya henüz yeni yeni birleşik bir ulus olarak ortaya çıkarken, yani kendi içindeki birbiriyle didişen krallıkları, düklükleri, kontlukları ve serbest kentleri bir Prens’in altında pamuk ipliğiyle birleştirmeyi başardığı anda yapılmıştır. Ve İspanya, Avrupa’nın efendisi olma hayallerini yüz yıllık bir süre boyunca elden bırakmamıştır. O zamana kadar da kendini hem ekonomik, hem de askeri açıdan tüketmiştir.

Hemen ardından Fransa, önce Richelieu döneminde, sonra da XIV. Lcuis döneminde, bu işi İspanya’nın bıraktığı yerden devralmış, yetmiş beş yıl sonra, yorgunluktan tükenmiş durumda, özellikle de mali açıdan batmış durumda vazgeçmiştir. Ama böyle olması, aradan bir yetmiş beş yıl daha geçtiğinde bir başka Fransız yöneticinin, Napoleon’un bir denemeye daha girişmesini engellememiştir. Napoleon Avrupa’nın yöneticisi olma ve Fransa egemenliğinde bir Avrupa süper devleti oluşturma aşkına, tüm kıtayı yirmi yıl boyunca savaşlarla, sarsıntılarla titretmiştir. Daha sonra, bu yüzyılda Almanların Avrupa efendisi olma yolundaki iki savaşı gelmiş, Hitler’in yenilgisinden sonra da Stalin, silah ve baskı gücüyle, Rus egemenliğinde bir Avrupa yaratmaya çalışmıştır. Japonya da ulus-devlet haline gelir gelmez Batıtürü bir sömürge imparatorluğu yaratmaya kalkışmış, Batı örneğini izleyerek bu yüzyılda bir deneye girişmiş, Japon yönetiminde bir Asya Süper devleti peşine düşmüştür.

Aslında imparatorlukları doğuran, ulus-devlet değildi. Ulus-devletin kendisi zaten transnasyonal dürtülere bir cevap olarak doğmuştu. İspanya’nın Amerika kıtasındaki imparatorluğu o kadar çok altın ve gümüş getiriyordu ki, Şarlken’in oğlu II. Philip öneminde Ispanya, Roma lejyonlarından bu yana ilk daimi orduyu, İspanyol Süvarileri’ni kurmayı başarmıştı. Bu süvari birliklerinin ilk “modern” kuruluş olduğu da bazıları tarafından ileri sürülmektedir. Kendini bu şekilde donatan İspanya, kendi yönetiminde bir Avrupa yaratma amacıyla ilk seferlere de başlamıştır, işte ulus-devlet’i icat eden Fransız avukatpolitikacı Jean Bodin’in (1530-1591) 1576 tarihinde yazdığı Six Livres de la Republique (Cumhuriyetin Altı Kitabı) adlı eserinden sonra bu fikrin bütün Avrupa’da ana amaç haline gelmesine de, Ispanya’nın bu tehdidine karşı durmanın getirdiği motivasyon ve adanmışlık yol açmıştır.Esasen tehdit bu kadar büyük ve bu kadar gerçek olmasa, Bodin’in önerileri böyle kolaylıkla kabul edilmezdi. Bu tavsiyeler şunları içermekteydi: Ulus-devlet ve onun kuruluşları olsun, merkezden kontrollü sivil bir mekanizmanın yalnızca hükümdara sorumlu olması, bunun yanında askeri kesimin de merkezden kontrolü, daimi ordudaki subayların profesyonel askerler olması ve merkezi yönetime sorumlu olması, paranın bu merkezce basılması, vergi ve gümrüklerin bu merkezce toplanması, mahkemelerde yerel beylerin yerine merkezden atanmış profesyonel yargıçların bulunması. Bu önerilerin her biri, daha önceki zamanların yerleşmiş ve güçlü çıkarlarına, yani özerk kiliseye, türlü şeye bağışık piskoposluklara ve manastırlara, irili ufaklı tüm yerel beylere meydan okur nitelikteydi. Özellikle beylerin hep kendi orduları, kendi hukuk sistemleri ve mahkemeleri, kendi vergi toplama güçleri olagelmişti. Ayrıca serbest kentlere, kendi kendini yöneten loncalara ve türlü kesimlerin çıkarlarına da bir darbe inmekteydi. Ama İspanya’nın Avrupa’yı ele geçirme tehdidi, bunların hiçbirine başka bir çare bırakmıyordu. Ya kendi ülkelerindeki hükümdara boyun eğeceklerdi ya da fetih yoluyla gelecek yabancı bir hükümdara. O günlerden başlayarak, Avrupa ulus devletinin siyasal yapısında yer alan hemen hemen her değişiklik, Fransa, Almanya ve Rusya’nın Avrupa’yı ele geçirme ve süper devlet kurma yolundaki benzer girişimlerinden kaynaklanmış ya da en azından tetiği çeken hep bu girişimler olmuştur.

Böyle olunca, insana sanki siyasal bilimcilerin sömürge imparatorluklarını incelemiş, o konuda bir siyasal teori geliştirmiş olmaları gerekir gibi gelmektedir. Oysa bunları hiç yapmamışlardır. Bunun yerine, ulus devletin siyasal teorisine ve kurumlarına odaklanmışlardır. Ayrıca insana, sanki tarihçiler de Avrupa süper devletlerini incelemiş olmalı gibi gelmektedir. Ama her üniversitede, tarihle ilgili en saygın kürsüler hep ulusal tarih kürsüleridir. İster İngiltere, ister Fransa, ister ABD ya da İspanya, Almanya, İtalya, Rusya’da olsun, en ünlü tarih kitapları ulus devleti ele almaktadır. Hatta en uzun süre boyunca en büyük ve en başarılı sömürge imparatorluğunu yönetmiş olan İngiltere’de bile, tarih araştırmaları ve eğitimi hep ulus devlet üzerinde merkezleşmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, ulus devlete değil de imparatorluklara yönelmiş olan birinci sınıf bir tarihçi yetiştirmiş olan hemen hemen tek ülkedir. William Prescott (1796-1859), daha çok İspanyolların Meksika ve Peru’yu fethine eğilmiş bir tarihçidir. Fransa’nın başta gelen tarihçilerinden biri olan Fernand Braudel de (1902-1985)kendini ulus-devletle sınırlamamayı yeğlemiştir. Onun bakış açısı Avrupa’nın tümünü, hatta dünyayı içermektedir. Ama o da siyasal tarihçi olmaktan çok, ekonomik ve sosyal tarihçiydi. On dokuzuncu yüzyılın en büyük Alman tarihçileri içinde, tarihi bir bilim olarak yerleştirmeye en büyük katkılarda bulunmuş olanlardan Leopold von Ranke (1795-1886) ile Theodor Mommsen (1817-1903)de kendilerini yalnız Alman tarihi yazmakla sınırlamamışlardı. Örneğin Ranke’nin başta gelen eserlerinden biri, papaların bir tarihiydi. Mommsen’in en büyük eseri de Roma tarihiydi. Ama onlar bile, modem politikadaki bu imparatorluğa doğru yönelme konusunu ele almamış, Avrupa’ya hâkim olma girişimlerini, ulusal tarihin bir parçası olarak, yani Alman, Fransız ya da İtalyan tarihinin parçaları olarak görmüş, ulus devleti aşma, onun yerine uluslarüstü siyasal yapılar kurma girişimleri olarak görmemişlerdi.

İmparatorluğu ve süper devleti böyle ihmal etmenin nedenlerinden biri, bunların ikisinin de kuruluşlar geliştirmemesidir. Gerçekten de, örneğin İngiltere’deki Lordlar Kamarası, tüm İngiliz egemenliğindeki topraklar için en yüksek itiraz mahkemesi olarak kalmıştır. Tabii aslında bu Kamara, Büyük Britanya ve İrlanda adalarında en üst itiraz mahkemesi olduğu için böyle olmuştur. Aynı şekilde İngiltere Parlamentosu da kuramsal olarak İngiltere’ye bağlı tüm topraklar için yasama organıdır. Ne var ki üyelerinin hepsi “Birleşik Krallık”tan, yani yalnızca o iki adadan seçilerek gelmiştir. Birleşik Krallık dışındaki olaylara, pek ender olarak, ancak kriz durumlarında eğilen bir organdır. Kral ve Kraliçe, bütün İngiltere İmparatorluğu’nun hükümdarıdır, ama hiçbir İngiliz Kralı ya da Kraliçesi, İngiltere’nin başka yerlerdeki topraklarına ayak basmamıştır, ancak o topraklar İngiltere’nin olmaktan çıktıktan sonra oralara ziyarete gitmiştir. Tabii o zamana kadar, ortada bir imparatorluk da kalmamıştır (örneğin eskiden İngiltere İmparatorluğu’na ait olan yerleri ziyaret etmeye, şimdiki Kraliçe II. Elizabeth başlamıştır). Oysa bir “imparatorluk” kurmaya diğer ülkelerin hepsinden çok yaklaşan da Ingiltere’dir.

Sömürge “imparatorlukları” birer hayal değildi. Ama imparatorluk da değillerdi. Bunlar aslında, sömürgeleri olan ulus devletlerdi, insan bunları, adlarını ödünç aldıkları siyasal yapıyla karşılaştırdığı anda, bunu hemen anlar: “Romalıların imparatorluğu”. Sömürge imparatorluklarının çağı da hemen hemen Roma İmparatorluğu’nun ömrü kadar sürmüştü (400 yıl). Herhalde ana vatan ile imparatorluk toprakları arasında siyasal, sosyal, ekonomik entegrasyon sağlamaya rahat rahat yetecek bir süre. Ama buna hiç kalkışılmamıştır.

Augustus’ten sonraki Roma imparatorlarının en büyük üç tanesi, yani Trajan (hükümranlık süresi M.S. 98117), Hadrian (hükümranlık süresi M.S. 117-138) ve Diocletian (hükümranlık süresi M.S. 284-305) hep sömürge insanıydılar. Trajan’la Hadrian Ispanya’da doğup büyümüşlerdi. Diocletian da eski Yugoslavya’nın çocuğuydu. Latin kökenli değillerdi, ilk ikisi büyük olasılıkla Berberi, Diocletian da ya Illiryalı ya da Slav’dı. Ama insan Amerikalı George Washington’u (1732-1799), Güney Afrikalı Jan Smuts’u (1875-1950) ya da Hintli Nawaharlal Nehru’yu (1889-1969) Ingiltere’nin başbakanı olarak düşünebilir mi? Oysa bunların hepsi de yaşadıkları dönemin en büyük ve en ünlü, İngilizce konuşan, İngiliz kültürü almış siyasal liderleriydi. Onların dönemi de, sırasıyla, on sekizinci yüzyılın sonu, Birinci Dünya Savaşı sonrası ve Churchill’in İkinci Dünya Şavaşı sonundaki genel seçimlerde devrildiği zamandı.

Latince yazan en son iki büyük klasik yazardan biri, St. Augustine (M.S. 354-430), bugün Cezayir diye bildiğimiz yerde doğup büyümüştür ve büyük olasılıkla Berberi soyundan gelmektedir. Onun çağdaşı olan St. Jerome (M.S. 340-430) de Slovendi, doğduğu yer bugünkü Lubliana’nın pek de uzağında değildi. İlk gençlik yıllarını Alman kesiminde geçirmiş; en önemli çalışmalarını, örneğin Incil’in Latinceye çevirisini, Kudüs ve Beytüllahm’da yaşarken gerçekleştirmişti. Roma İmparatorluğu’nun en uzun ömürlü mirası, bugün hâlâ Avrupa Hukukunun temeli olan yasalarıdır (Codez luris Civilis) Bu yasalar Latince olarak yazılmış olmakla birlikte, Rumca konuşan Konstantinopl’da, yine Rumca konuşan imparator Jüstinyen’in (M.S. 483-565) girişimiyle, içlerinde bir tek Romalı bulunmayan bir hukukçular grubu tarafından hazırlanmış, çünkü o sıralarda imparatorluğun Latince konuşan batı kesimi hemen hemen Barbarlara teslim olma durum-larına düşmüştür.

Ve Roma’nın çökmesinden yüzlerce yıl sonra, eski imparatorluğun bilgili insanlan, hatta en dindar Hıristiyanları bile kendilerini Romalı saymayı sürdürmüşler, kendilerini Cicero’nun Latincesiyle eğitmişler, “Roma’nın parlak günleri”ni, Augustus’ün, Trajan’m, Hadrian’ın dönemlerini özleyip durmuşlardır.

Amerika’nın On Üç Sömürgesi halkı arasında, özellikle bunların “daha kaliteli” sayılanları arasında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında kendilerini Amerikalı değil de İngiliz sayan pek çok kişi vardı. Bu da dünyanın en büyük modern imparatorluklarından birinin ilk parçalanması olayıydı. Ama o Amerikalı “sadıklar” bir istisnaydı. Meksika, Kolombia ya da Brezilya’da, yirminci yüzyıl imparatorluklarının, yani İngiliz, Fransız, Hollanda, Japon imparatorluklarının çöküşüne üzülen sömürge halkı sayısı pek az olmuştur. İngiltere’nin Hindistan’daki Racalık dönemi, dikkati çekecek kadar geniş bir üst sınıf halkı yaratmış, bu insanlar gerçek anlamıyla çift kültürlü yetişmiş, çoğu en iyi İngiliz üniversitelerine gidip okumuş, hepsi İngiliz şiir edebiyatını, Shakespeare’i, İngiliz hukukunu, İngiliz anayasa felsefesini ve tarihini derinden derine öğrenmiştir. Ama bunların hiçbiri, ne imparatorluğa, ne de kendi ülkelerinin o imparatorlukla bağlarına sahip çıkmıştır. Siyasal açıdan özerk bir Hindistan’ı kurarken, hiçbiri bu kültürel bileşimi sürdürebilmek için bir anayasal çözüm bulmaya kalkışmamıştır. Tam tersine, Hindistan’ın bağımsızlığına, ayrı bir Hint ulusal devletine en adanmış, en ödün vermeyen tahrikçiler olmuşlardır.

Bundan da şaşırtıcı olanı, Rus İmparatorluğu’ndaki entegrasyon yokluğudur. Ukraynalılar, Beyaz Rusyalılar, Ermeniler, Gürcüler, Almanlar; daha doğrusu (Yahudiler-le Katolik Polonyalılar dışında) hemen hemen Avrupa’nın tüm soylarından gelen insanlar, yüzyıllardan beri, hem Çarlık Rusyası’nda, hem de komünistlerin Rusyası’nda eşit muamele görmüşlerdi. Tek yapacakları, Rusça öğrenmekti. Çarın generallerinin ve bakanlarının büyük bir bölümü Alman kökenliydi. Bunun en çarpıcı örneği, son çarın reformcu başbakanı Kont Witte’dir. Stalin, Gürcü’ydü. Sovyet ordusunun son genelkurmay başkanı da Ukraynahydı. Ama bütün bunlara rağmen, Sovyet İmparatorluğu dağılırken ortada hemen hiç imparatorluk yanlısı bir duygu olmadığı gibi, imparatorluk yanlısı bir eylem de yoktur. Direnişlerin hepsi, imparatorluk adına değil, milliyetçilik adına gösterilmektedir. Şimdi ulus devlet haline dönüşen Moldova ve Litvanya gibi yerlere yerleşmiş olan etnik Ruslar da Moldovalı ve Litvanyalı olmaya itiraz etmekte, kendi bağımsızlıklarını istemektedirler.

Sömürge imparatorluklarının idari bir soyutluktan öteye geçememesi gerçeği, yani siyasal toplum olamamaları, bunların kuruluşlarının ne kadar kolay olduğu düşünülünce daha da paradokslu gözükmekte, insan âdetâ, “elbette” demek gereğini hissetmektedir. Roma İmparatorluğu her ne kadar birbirini izleyen kanlı savaşlar sonucu kurulduysa da, modern sömürge imparatorlukları pek az savaşlar sonucu oluşmuşlardır. Evet, İngiltere Hindistan’da savaşmıştı; ama esas olarak, Hintli yöneticilere karşı savaşmaktan çok, Fransızlara karşı savaşmıştır. Güney Afrika’da da Boer’lere karşı çok acı bir savaş vermişlerdir. Ama onun dışında, İngiltere İmparatorluğu, ufak tefek çatışmalar dışında pek az şiddet sonucu oluşmuştur, bu çatışmalar da aşağı yukarı bin İngiliz askerinden fazlasını hiçbir zaman gerektirmemiştir.

Aynı şekilde, Rusların da imparatorluklarını genişletme çabaları sırasında karşılaştıkları en uzun süreli direniş, Ukrayna’da ya da on sekizinci yüzyılda aldıkları Baltık devletlerinde veya Orta Asya’da değil, Kafkaslar’da karşılarına çıkmıştır. Fransızların da Güneydoğu Asya ve Afrika’da kendi imparatorluklarını kurma çabaları sırasında ufak tefek çatışmalar yer almış, bu çatışmalarda Fransa’nın ya da herhangi bir Avrupa ülkesinin önemsiz sınır çatışmalarına yolladığı askerlerden daha az sayıda asker savaşmıştır.

Bütün bunlara rağmen, Avrupalı güçlerden biri (ya da Japonya) bir zayıflık belirtisi gösterdiği anda, imparatorluğu hemen dağılmış, ulusal devletler halinde bölünmüştür. İngiltere İmparatorluğu’nun “Beyaz Dominyonları” diye bilinen Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda gibi yerler, İngiliz soylarından ve kültürel geleneklerinden büyük gurur duymalarına rağmen, sömürge olmaktan çıktıkları anda ulus devletler olmuşlardır. Ortada başka türlü bir siyasal entegrasyon modeli yoktur.

Modern imparatorluğun bir entegrasyon sağlama gücü yoktur. Entegrasyonu ancak ulus devlet gerçekleştirebilir, kendine bir politika seçebilir; yani siyasal bir devlet olabilir, vatandaşlık yaratabilir.

Avrupa’da da tüm kıtayı fethetmeye kalkanlardan hiçbiri, kuracakları süper devleti bir siyasal yapı içinde entegre edemezlerdi. II. Philip’ten Stalin’e kadar hepsinin tek yapabilecekleri, kaba kuvvetle boyun eğdirmek olabilirdi. Oysa buna rağmen, Avrupa süper devleti kurmaya kalkanlardan üç tanesi, çok çekici gücü olan ideolojilerle ortaya çıkmışlardı: Napoleon’un sloganı Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik’ti, yani Fransız Ihtilâli’nin ilkeleriydi. Hitler’inki bir nefret, imrenme ve Yahudi düşmanlığı ideolojisiydi (bunun çekiciliği bizim kabullenmeye yanaşmadığımız kadar fazlaydı, Avrupa kıtasının her ülkesinde, Hitler orayı alıncaya kadar hep direnişten çok sempati gözlemlenmesi de bundandı). Stalin’inki de Marksist sosyalizm ideolojisiydi. Bu ideoloji yüz yıldan beri, Hıristiyanlıktan bu yana en güçlü ve en yaygın çekiciliği sergilemekteydi. Japonya’nın Pan-Asya süper devleti yaratma girişimi bile güçlü bir ideolojiye dayalıydı, o da Batı düşmanı, sömürge düşmanı biçiminde özetlenebilirdi. Ama bu girişimlerin hepsi de fethettikleri topraklarda siyasal yapılanma oluşturamamak, siyasal kurumlaşma yaratamamak, St. Paul’ün Civis Romanus Sum’una (Ben bir Roma vatandaşıyım) birazcık bile benzeyen bir şey yaratamamak gibi ortak noktalar sergilemekteydiler. Unutmamak gerekir ki St. Paul, soy olarak Yahudi, kültür ve dil olarak Rumdu, ama “Ben bir Roma vatandaşıyım,”sözü daha büyük bir iddiaydı, daha yüksek bir hukuka, coğrafi bölünümleri aşan bir siyasal kimliğe, ırka ve dile sahip olmayı ifade ediyordu.

Bütün modern imparatorluklar ve bütün süper devletler, ulus devleti aşmayı beceremedikleri için çökmüşlerdir, nerede kaldı ulus devletin yerine geçebilmek.

Ama ulus devlet, imparatorlukların ve süper devletlerin yüzyılları boyunca varlığını sürdüren tek siyasal gerçek olmasına rağmen, son yüz yıl içinde o da kendini derinden derine değiştirmiştir. O da şimdi artık mega devlet haline dönüşmüştür.

MEGA-DEVLETİN BOYUTLARI

1870’te ulus-devlet her yerde galipti. Avusturya bile artık Avusturya-Macaristan olmuş, iki ulus devletin federasyonu haline gelmişti. Ayrıca 1870’in ulus devletleri henüz hâlâ, Bodin’in 300 yıl önce icat ettiği egemen ulus devlete benziyor, onun gibi davranıyordu.

Oysa 1970’in ulus devleti, yani aradan yüz yıl geçtikten sonraki ulus devlet, Bodin’in devletine de, hattâ 1870’in ulus devletine de pek benzemiyordu. O artık mega-devlet olmuştu. Belki 1870’teki atasıyla yine aynı familyadan bir yaratıktı, ama mütasyon geçirdiği için, panter kediden ne kadar farklıysa, o da atasından o kadar farklıydı.

Ulus devlet, sivil toplumun koruyucusu olarak biçimde tasarımlanmıştı. Mega-devlet ise onun efendisi oldu. Aşırı durumlarda, totaliter biçimlere girdiği zaman, sivil toplumu tümüyle kaldırıp onun yerine geçti. Totaliterlikte toplumun tümü siyasal bir toplum haline geldi.

Ulusal devlet, hem vatandaşının hayatını ve özgürlüğünü, hem de onun mal varlığını, egemen gücün keyfi hareketlerine karşı koruyacak biçimde tasarımlanmıştı. Mega-devlet, en az aşırılık içeren Anglo-Amerikan uygulamasında bile, vatandaşın mal varlığını vergi tahsildarının insafına terk etmektedir. Joseph Schumpeter’in (18831950) 1928 tarihli Der Steuerstaat (Mali Devlet) adlı yazısında işaret ettiği gibi, mega-devlet, vatandaşların ancak devletin sarih veya zımni olarak izin verdiği mallara sahip olmasına hoşgörü göstermektedir.

Bodin’in ulus devletinin ilk işlevi, sivil toplumun sürdürülmesiydi; özellikle de savaş zamanında. “Savunma” sözünün anlamı da aslında budur. Mega-devlet ise barış ile savaş arasındaki farkı giderek bulanıklaştırmıştır. Barış yerine, ortaya “Soğuk Savaş” çıkmıştır.

DADI DEVLET

Ulus devletten mega-devlete dönüş on dokuzuncu yüzyılın son birkaç on yılı içinde başlamıştı. Mega devlete doğru atılan ilk adım, Bismarck’ın 1880’lerde Sosyal devleti icat etmesiyle atılmış oldu. Bismarck’ın amacı, hızla yükselen sosyalizm dalgasına karşı durabilmekti. Bu cevap, bir sınıf savaşı tehdidine verilen cevaptı. Bismarck’a kadar, hükümet yalnızca bir siyasal ajans olarak görülmüştü. Bismarck hükümeti bir sosyal ajans haline getirdi. Onun kendi sosyal önlemleri, örneğin sağlık sigortası, sanayi kazalarına karşı sigorta, yaşlılıktaki emekli maaşları (peşinden onu 30 yıl arayla izleyen ve İngiliz icadı olan işsizlik sigortası ile birlikte) aslında pek mütevazı önlemlerdi. Ama ortadaki ilke devrimseldi. Zaten bu konuda atılan tek tek adımlardan daha önemli etkiler yapan da o ilke oldu. Alman sağlık sigortası sisteminde, istihdam edilen bütün insanlarla ailelerinin hastalığa karşı sigorta altına alınması gerekiyordu, ama-sigorta şirketini kendileri seçebilirlerdi. Şirketlerin çoğu, özel sektör kuruluşlarıydı. İngilizlerin getirdiği işsizlik sigortası ise, devleti sigorta şirketi kılığına sokuyordu. Sosyal Sigorta adlı kuruluş da sosyal devleti 1935-36 yıllarında ABD’ye getirdi. O da aynı ilkeye göre düzenlenmişti. Yeni akımın diğer sosyal tedbirlerinin çoğu da, örneğin tarım sübvansiyonları, araziyi “toprak bankası”na verme karşılığı yapılan ödemeler gibi şeyler de öyleydi. (Bu son önlem, hem tarımsal üre-timde aşın üretimi azaltıyor, hem de çiftçiler için bir sosyal yardım yerine geçiyordu.)

1920’lerle 1930’larda, komünistler, faşistler ve Naziler sosyal kurumları devraldı. Ama demokrasilerde hükümet hâlâ yalnızca sigortalamayı ya da en çok, ödemeler yapmayı seçti. Sosyal işler yapmaktan ya da vatandaşları uygun sosyal davranışlara zorlamaktan hâlâ büyük ölçüde uzaktı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu durum hızla değişti. Devlet “sağlayıcı” olmaktan çıkıp yönetici durumuna geldi. Geleneksel sosyal devletin en son önlemi (ve belki de en başarılısı) ABD’deki Erlik insan Hakları’ydı ve ikinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yürürlüğe girmişti. Savaştan dönen her Amerikalı askere, üniversiteye gitme ya da yüksekeğitim alma hakkını veriyordu. Ama hükümet bu insanlara hangi üniversiteye gideceklerini söylemeye kalkışmadı. Kendisi üniversite işletmeye de kalkışmadı. Eğer er üniversiteye gitmek isterse, yalnızca parasını verdi. Hangi üniversiteye yazılacağına ve hangi dalda eğitim göreceğine er kendisi karar veriyordu. Üniversitelerin de her başvuran eri kabul etmek gibi bir yükümlülüğü yoktu.

Savaşı izleyen dönemin bir başka önemli sosyal programı da İngiliz Ulusal Sağlık Servisi oldu. Totaliter ülkelerin dışında, hükümeti sigortalayıcı ya da sağlayıcı olmaktan bir adım öteye götüren ilk kurum buydu. Ama bu da ancak kısmen böyleydi. Standart sağlık bakımı için, Ulusal Sağlık Servisi’nde hükümet bir sigorta şirketiydi. Hastaya bakan doktorun parasını veriyordu. Ama doktor yine de devlet memuru olmuyordu. Hastanın da hangi doktora gideceği konusunda bir sınırlama yoktu.

Ne var ki, Ulusal Sağlık Hizmeti çerçevesindeki hastaneler ve hastane bakımı tümüyle devlet tarafından üstlenilmişti. Hastanelerde çalışan insanlar devlet memuru oldular, devlet o hastaneleri fiilen yönetmeye başladı, işte bu adım, devletin sosyal alandaki yeni rolüne doğru atılmış ilk adımdı. Devlet artık kural koyucu olmaktan, sigortalayıcı, para verici olmaktan çıkıyordu. Artık yapıcı ve yöneticiydi.

1960’ta Batı’nın tüm gelişmiş ülkelerinde, devletin tüm sosyal sorunlar ve tüm sosyal işler için en uygun yapıcı olduğu görüşü, kabul edilmiş bir doktrin haline geldi. Hatta sosyal alanda faaliyet gösteren özel girişime kuşkuyla bakılmaya başlandı. İyi niyetli liberaller bunu “gericilik” ya da “ayrımcılık” olarak gördüler. ABD’de de hükümet tüm sosyal faaliyetlerin yapıcısı oldu, özellikle de karmaşık ırklardan gelen bir toplumda insan davranışının hükümet girişimiyle ve hükümet emriyle değiştirilmesi amaçlandı. Totaliter devletlerin dışında bir tek ABD’de, hükümet böyle sosyal değerleri ve bireysel davranışları değiştirmeye kalkıyordu.

EKONOMİNİN EFENDİSİ OLARAK MEGA-DEVLET

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında ulus devlet artık ekonomik bir ajans haline çevrilmekteydi. İlk adımlar ABD’de atılmıştı. Bu ülke hem iş dünyasının devlet tarafından düzenlenmesini, hem de kapitalist bir ekonominin yeni iş kuruluşlarının devlete ait olmasını icat etmişti. 1870’lerden başlayarak, ABD yavaş yavaş ticari bankacılığın, demiryollarının, elektrik enerjisinin, telefonların mevzuatını oluşturdu.On dokuzuncu yüzyılın en orijinal siyasal icatlarından biri olan ve başlangıçta çok da başarılı olan bu devlet düzenlemeleri, başlangıçta kesinlikle, “bozulmamış kapitalizm” ile “sosyalizm” arasında bir “üçüncü yol” olarak görüldü, ayrıca kapitalizmin ve teknolojinin hızla yayılmasından kaynaklanan gerilimlere ve sorunlara bir cevap olarak değerlendirildi.

Birkaç yıl sonra ABD, ticari kuruluşları devlet mülkiyetine almaya başladı — önce 1880’lerde Nebraska eyaleti, William Jennings Bryan (1860-1929) liderliğinde bu işi başlattı. Birkaç yıl daha geçtiğinde, 1897 ile 1900 arasında, Avusturya Belediye Başkanı Karl Lueger (18441910) de, Avusturya’nın başkentindeki tramvay şirketleriyle elektrik ve gaz şirketlerini devletleştirdi. Tıpkı sosyalizmle mücadele etmek için harekete geçen Bismarck gibi, Bryan da Lueger de aslında sosyalist değillerdi. Her ikisi de ABD’de “Popülist”, yani “halkçı” diye tanımlanabilecek kimselerdi. Her ikisi de devlet mülkiyetinde, hızla tırmanan sınıflar arası savaşı, yani “sermaye” ile “emek” arası savaşı yatıştıracak bir unsur görmekteydiler.

Ama on dokuzuncu yüzyılda, hatta 1929’a gelinceye kadar, devletin ekonomiyi yönetmesi bir yana, durgunluk ve depresyonu yönetmesi kavramına bile inanan pek az insan vardı, iktisatçıların çoğu, piyasa ekonomisinin “kendi kendini düzenleyebilen” bir mekanizma olduğu kanısındaydı. Sosyalistler bile ekonominin, özel mülkiyet kalkar kalkmaz, kendi kendini düzene sokabileceğine inanmaktaydılar. Ulus devletin ve hükümetinin görevi, ülkeyi istikrar içinde, vergileri düşük tutarak, tutumluluğu ve tasarrufları teşvik ederek, ekonomik büyümeye uygun bir “iklim”i sürdürmekten ibaretti. Ekonomik gidiş, yani ekonomik dalgalanmalar, hiç kimsenin kontrol edebileceği bir şey değildi; bunun nedenlerinden en belirgini de, dalgalanmalara yol açan olayların ulus devlet içindeki olaylar olmayıp, dünya piyasası olayları oluşuydu.

Dünya ekonomik krizi geldiğinde, ulusal hükümetin ekonomik gidişi kontrolü altına alması gerektiği inancı doğdu. John Maynard Keynes (1883-1946) ilk önce, ulusal ekonominin, en azından orta boy ve büyük ülkeler için, dünya ekonomisinden ayrı bir şey olduğunu söyledi. Ardından, bu tek başına duran ulusal ekonominin, tümüyle hükümet politikalarıyla, yani hükümet harcamalarıyla belirlendiğini ortaya attı. Bugünün iktisatçıları da yani Friedmanistler, arz-cephesi taraftarları ve diğer post-Keyneyçiler, diğer konularda Keynes’ten ne kadar ayrılırlarsa ayrılsınlar, bu iki noktayla ilgili olarak Keynes’i izlemektedirler. Ulus-devleti ve onun hükümetini hepsi ulusal ekonominin efendisi, ekonomik gidişin kontrol edici gücü olarak görürler.

MALİ DEVLET

Bu yüzyılın iki dünya savaşı, ulus-devleti “mali devlet” haline getirdi. Birinci Dünya Savaşı’na kadar tarihte hiçbir devlet, savaş zamanında bile, ülkenin ulusal gelirinin pek küçük bir parçasından fazlasını, örneğin % 5 ya da 6’sından fazlasını halkından almayı başaramamıştı. Ama Birinci Dünya Savaşı’nda, savaşa katılan ülkelerin her biri, en yoksulu bile, devletin halkından sızdırabileceği paranın sınırı olmadığını öğrendi. Esasen Birinci Dünya Savaşı’na kadar, savaşa katılan tüm ülkelerin ekonomileri de tümüyle parasallaşmıştı. Sonuç olarak en yoksul iki ülke olan Avusturya-Macaristan ve Rusya bile, Birinci Dünya Savaşı yıllarının büyük bölümü boyunca, nüfuslarının yıllık gelirinden daha fazlası kadar vergi toplayıp borç alabildiler. Yüz yıllardan beri diyemesek bile, on yıllardan beri birikmiş sermayeyi likide etmeyi başarıp onu savaş malzemesi haline çevirdiler.

Joseph Schumpeter o sıralar henüz Avusturya’da yaşamaktaydı. Olup biteni derhal fark etti. Ama geri kalan iktisatçıların da, çoğu hükümetlerin de bir derse daha ihtiyaçları vardı, o da İkinci Dünya Savaşı’ydı. İşte ondan sonra da bütün gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin çoğu “mali devlet” haline geldiler. Bir hükümetin vergi olarak toplayabileceği ya da borç olarak alabileceği miktarın ekonomik sınırları olmadığına inandılar, dolayısıyla da hükümetlerin harcayabileceği paranın da sınırı olamayacağı düşüncesi bunu doğal olarak izledi.

Schumpeter’in işaret ettiği nokta şuydu: Dünyada hükümetler var olalı beri, her bütçe süreci, önce elde edilebilecek gelirlerin bir değerlendirmesiyle başlardı. Harcamaların sonradan bu gelirlere uydurulması gerekirdi. “İyi niyetli ve yararlı” amaçların da sonu gelmeyeceğine göre, yani harcamalara yönelik talep sınırsız olduğuna göre, bütçeleme süreci genellikle, hangi noktada “hayır” denileceğine karar vermek demekti. Gelirlerin sınırlı olduğu bilindiğine göre, hükümetler, ister demokrasi, ister Rusya’daki Çarlık gibi mutlak monarşi olsun, büyük baskılar altında iş görürlerdi. Bu baskılar, hükümetlerin sos-yal bir kurum olmasını ya da ekonomik bir kurum olmasını imkânsız hale getiriyordu.

Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, daha çok da ikinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, bütçeleme sürecinin anlamı değişti, “evet” demek anlamına gelmeye başladı.

Geleneksel olarak hükümet, siyasal toplum, ancak sivil toplumun gönlünden kopan miktarı elde edebiliyor, onu da çok dar sınırlar içinde, milli gelirin çok küçük bir yüzdesi olarak alabiliyordu, çünkü parasallaştırabildiği ancak o kadardı. Ancak o kadarı vergilere ve borçlara çevrilebiliyor, dolayısıyla da hükümetin geliri olabiliyordu. Oysa yeni durumda, hükümetin alabileceği gelirin ekonomik sınırları olmayacağına göre, hükümet artık sivil toplumun efendisi durumuna geliyor, onu yoğurup biçimlendirebilme gücünü kazanıyordu. Hepsinden önemlisi, vergileri ve harcamaları kullanarak hükümet artık toplumun gelirini “yeniden dağıtıma” tabi tutabiliyordu. Cüzdanının gücüyle hükümetin, toplumu politikacının imajına göre biçimlendirebileceği görülüyor, ya da en azından böyle yapabileceği vaat ediliyordu.

Ama yeni durumda bir yandan da milli gelirin devlete ait bir şey olduğu, bireylere de hükümet onlara ne vermeye razı olursa o kadarının düşeceği gibi bir durum ortaya çıkıyor, olayı böyle görmek giderek kolaylaşıyordu. 1914’ten önce, hatta 1946’dan önce hiç kimse “vergi gedikleri” diye bir şeyden söz etmemişti.İlk günlerde her şeyin bireye ait olduğu varsayılmakta, mükellefin siyasal temsilcileri tarafından sarih biçimde hükümete (yani ya mutlak bir hükümete ya da bir parlamentoya) kanalize edilmedikçe böyle kalacağı kabul edilmekteydi’.

Ama “vergi gedikleri”sözü bunun tam tersini göstermekte, her şeyin hükümete ait olduğuna, mükellefte kalacağı sarih biçimde belirtilmedikçe de öyle olacağına işaret etmekteydi. Mükelleflerin elinde kalan, hükümetin olgunluğundan ve cömertliğinden ötürü almayıp bırakmayı uygun gördüğüydü, o kadar.

Tabii bunun böyle olduğu ancak Komünist ülkelerde su yüzüne çıktı. Ama ABD’de bile, özellikle Kennedy döneminde, Washington bürokrasisinde ve Washington çevrelerinde her şeyin hükümete ait olduğu, ancak hükümetin sarih biçimde mükellefte kalabileceğini belirttiği miktarın kişilerde kalabileceği, bilgelik içeren bir görüş olarak kabul edilmişti.

SOĞUK SAVAŞ DEVLETİ

Sosyal Devlet; ekonominin efendisi olan devlet ve mali devlet; bunların hepsi de sosyal ve ekonomik sorunlardan, sosyal ve ekonomik kuramlardan gelişmiş şeylerdi. Mutasyonların en sonuncusu, yani mega-devleti, Soğuk Savaş Devleti’ni yaratan değişim ise, teknolojiye cevap olarak gelişmişti. Bunun ilk kaynağı, 1890’larda Almanya’da alınan bir karardı ve kararın konusu da barış zamanında deniz kuvvetleriyle ilgili çok büyük bir caydırıcı güç oluşturmaktı. Silahlanma yarışı ilk önce buradan başladı. Almanlar çok büyük bir siyasal risk aldıklarının farkındaydılar. Hatta Alman politikacılarının çoğu da bu karara karşı direndi. Ama Alman amiraller, teknolojinin kendilerine başka çare bırakmadığı kanısındaydılar. Modern bir donanma demek, çelik gemiler demekti. Bu tür gemilerin de barış zamanında yapılması gerekirdi. O zamana kadarki geleneğe göre bu işi savaş çıkana kadar bekletirlerse, iş işten geçmiş olacaktı.

Aşağı yukarı 1500 yılından bu yana, şövalyelerin modası geçtiği anda, silahlar artık normal barış dönemi tesislerinde yapılır olmuş, bu tesislerin değişmesi ya hiç gerekmemiş ya da bunlar çok kısa bir sürede gerektiği biçimde uyumlandırılmıştı. Amerikan İç Savaşı’nda toplar hâlâ barış günlerinde kullanılan ve sonradan alelacele değiştirilen atölye ve fabrikalarda dökülüyordu ve bu işe savaş başlandıktan sonra geçilmişti. Tekstil fabrikaları hemen hemen bir gece içinde, kumaş yerine üniforma çıkarmaya başlamıştı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yer alan iki büyük savaşta, yani Amerikan İç Savaşı’yla (1861-1865) Fransız-Prusya Savaşı’nda (1870-1871), çarpışanlar hâlâ daha çok sivillerdi. Üniformalarını sırtlarına, cepheye gitmeden birkaç hafta önce giymiş insanlardı.

Alman amirallerin 1890’da ileri sürdüğü şey, modern teknolojinin artık bütün bunları değiştirdiği yolundaydı. Savaş ekonomisi artık barış ekonomisinin bir uyumlandırması olmakla yetinemezdi. İkisinin birbirinden ayrı olması şarttı. Daha savaş patlamadan çok önce, silahlar da, savaşacak askerler de hem de bol sayıda olmak üzere, var olmak zorundaydılar. Bunların her ikisinin de üretimi giderek daha çok zaman almaya başlamış-tı.

Alman görüşünün içinde gizli olan bir başka nokta da, “savunma” sözünün artık çatışmaları sivil toplumdan ve sivil ekonomiden uzak tutmak anlamına gelmediğiydi. Modern teknolojinin koşulları altında savunma, sürekli bir savaş toplumu ve sürekli bir savaş ekonomisi demekti. Yani “soğuk savaş durumu” demekti.

Yüzyılımızın başında en keskin siyasal gözlemcilerden biri olan Fransız sosyalist lider Jean Jaures (1859-1914), bunu Birinci Dünya Savaşı’ndan önce bile anlamıştı. Woodrow Wilson (1856-1924) aynı şeyi Birinci Dünya Savaşı’ndan öğrendi. Milletler Cemiyeti kurulması çağrısının altında yatan da buydu; Wilson sürekli bir kuruluşun ulusal silahlanmaları izlemesini istiyordu. Askeri yığmaları silahlı kontrolün bir yolu olarak ele alan ilk girişim ise, yarıda kalan 1923 tarihli Washington Deniz Silahları Konferansı’ydı.

Ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bile, ABD birkaç yıl boyunca normal barış durumuna dönmeye çalıştı. Mümkün olduğu kadar hızla silahsızlanmaya uğraştı. Tabii Truman ve Eisenhower yıllarında Soğuk Savaş’ın gelişi bunu da değiştirdi. O zamandan beri de Soğuk Savaş Devleti, uluslararası siyasetin en güçlü kurumu halinde kaldı.

1960’ta mega-devlet artık gelişmiş ülkelerde siyasal bir gerçekti; hem de her yönüyle; yani hem sosyal kurum olarak, hem ekonominin efendisi olarak, hem mali devlet olarak … ve çoğu ülkede de Soğuk Savaş Devleti olarak.

JAPON İSTİSNASI

Bunun bir istisnası Japonya’dır. “Japonya Inc.”in gerçeği ne olursa olsun (zaten bu terimin Batı’daki anlaşılma biçiminde hiçbir doğru yan da yoktur) Japonlar İkinci Dünya Savaşı bittiğinde soğuk savaş devleti’ne dönüşmediler. Hükümetleri ekonominin efendisi olmaya kalkışmadı. Toplumun efendisi olmak gibi bir iddiası da olmadı. Daha çok, esasta on dokuzuncu yüzyıl türü geleneksel bir dünyanın uğradığı korkunç yenilgiden sonra, kendi kendini onarmaya koyuldu. Askeri açıdan tabii Japonya’nın başka seçeneği de yoktu. Ama Japonya hiç sosyal program da başlatmadı. Bir tek, ulusal sağlık sigortası başlatıldı, o da zaferi kazanan Amerikalılar tarafından işgal sırasında başlatıldı. Japonya, sanayileri devletleştirmedi. Hatta 1980’lerde Margaret Thatcher’ın İngiltere’de başlattığı “özelleştirme”ye kadar, daha önceden devletleştirilmiş olan sanayileri özel mülkiyete devreden (örneğin çelik sanayiini) bir tek Japonya olmuştu.

Geleneksel siyasal teori açısından baktığımızda, yani on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllardaki siyasal teorilere dayanarak baktığımızda, Japonya kesinlikle “devletçi” bir ülkeydi.Ama onun devletçiliği, Almanya’nın ya da Fransa’nın 1880’lerde, 1890’lardaki devletçiliği gibiydi, İngiltere ve ABD’deki duruma benzemiyordu. Çok geniş bir memur kesimi vardı (ama genel nüfusa oran açısından yine de İngilizce konuşan ülkelerdeki memuriyetler kadar geniş değildi). Tıpkı 1890 Almanyası’nda, 1890 Avusturya-Macaristanı’nda, 1890 Fransası’nda olduğu gibi, hükümet hizmetinde çalışmak çok saygın ve itibarlı iş sayılıyordu. Japonya’da hükümet, büyük şirketlerle yakın işbirliği içinde çalışırdı. Bu da kıta Avrupası hükü-metlerinin on dokuzuncu yüzyıl sonlarındaki tutumundan farklı değildi. Hatta Amerikan hükümetinin yüzyılımız başlarında sanayi ve tarım kesimleriyle olan yakınlığından da pek farklı değildi.

Eğer mega-devlet bir norm olarak alınırsa, yani siyasal sistemleri yargılarken teorileri değil de gerçekleri kıstas olarak alırsak, Japonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en sınırlı hükümetin, hatta en çekingen hareket eden hükümetin sahibi olan ülkedir. On dokuzuncu yüzyıl ölçütlerine göre, son derece güçlüdür. Ama yirminci yüzyılda değişen kavramlara göre, daha az göze çarpan bir hükümettir. Japon hükümeti bugün bile hâlâ daha çok bir “koruyucu” durumundadır.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1970’lerin ortalarına kadar geçen otuz yıl boyunca, dünyanın tümü Mega’ devlete doğru gitmeye başladı.

Japonya bunun istisnası oldu. Başka her yerde, mega-devlete doğru gidiş evrenseldi, tüm gelişmiş ülkelere yayılmış durumdaydı. Gelişmekte olan ülkeler de çabucak gelişmiş ülkelerin peşine takıldılar. Çöken bir imparatorluğun kalıntıları arasından ne zaman yeni bir ulus devlet doğacak olsa, hemen bir askeri politika benimsiyor, yani savaş zamanına özgü askeri birikimini barış zamanında oluşturmaya başlıyor, belki savaş çıkarsa diye, gerekli ileri silahları yapmaya, en azından tedarik etmeye koyuluyordu. Bir yandan da derhal toplumu kontrolü altına alma çabasına girişiyordu. Yeniden gelir dağılımı sağlamak için bir vergi mekanizması oluşturuyordu. Son olarak da hemen hemen istisnasız, ekonominin yöneticisi, büyük ölçüde de sahibi olmaya çalışıyordu.

Siyasal özgürlük, düşünce özgürlüğü ve dinsel özgürlük kavramlarına gelince, totaliter ülkeler (özellikle de Stalinist ülkeler) ile demokrasiler (aslında bu söz uzun yıllar boyunca yalnızca İngilizce konuşan ülkeleri anlatmak için kullanılmıştı) tümüyle bir antitez oluşturmaktaydılar. Ama altta yatan hükümet teorisi açısından, bu sistemler tür olarak farklı olmaktan çok, derece olarak farklıydılar. Demokrasiler bir şeyin nasıl yapılacağı konusunda farklılık gösteriyorlardı. Nelerin yapılması gerektiği konusuna gelince, orada gösterdikleri farklılık biraz daha azdı. Hepsi de hükümeti toplumun efendisi, ekonominin efendisi olarak görmekteydiler. Barışı da hepsi “soğuk savaş” olarak görüyorlardı.

MEGA-DEVLET İYİ İŞLEDİ Mİ?

Acaba iyi işledi mi?

En aşırı durumlarda, totaliterlikte (ister Nazi, ister komünist türü olsun), kesinlikle tümüyle başarısız olduğu kesindir ve ortada bir tek başarılı özelliği bile görülmemektedir. Soğuk savaş devleti’nin Sovyetler Birliği için başarılı olduğu ileri sürülebilir. Kırk yıl boyunca bu ülke askeri bir süper güç olmuştur. Ama askeri kurumların ekonomik ve sosyal yükü de dayanılamayacak kadar büyük olmuştur. Bunun sonunda komünizmin de Rus İmparatorluğu’nun tümünün de çöküşüne büyük katkılarda bulunduğu da kesindir.

Ama acaba mega-devlet, daha ılımlı biçimiyle geldiğinde iyi işlemiş midir?

Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde ve ABD’de başarılı olmuş mudur?

Buna verilebilecek cevap; diğerinden pek de iyi olmadığı biçimindedir. O da Hitler’in Almanyası’ndaki ya da Stalin’in Rusyası’ndaki kadar büyük bir fiyasko yaratmıştır.

Mega-devletin en başarısız olduğu alan da ona mali devlet olarak bakıldığında görülür. Bir kere anlamlı bir gelir dağılımı sağlamayı hiçbir yerde başaramamıştır. Hatta son kırk yılın Pareto Kanunu’nu onaylar biçimde geçtiği de söylenebilir. Bu kanun, İsviçre-İtalyan soyundan gelmiş bir iktisatçı olan Vilfredo Pareto’nun (1848-1923) adıyla anılmaktadır. Bu iktisatçıya göre, toplumun belli başlı sınıfları arasındaki gelir dağılımını saptayan yalnızca iki unsur vardır; biri toplumun kültürü, diğeri de ekonomideki verimlilik düzeyidir. Ekonomi ne kadar verimli olursa, gelirlerdeki eşitlik de o kadar iyi olur. Verim ne kadar azalırsa, gelir eşitliği de o kadar azalır. Pareto Kanunu’na göre vergiler bunu değiştiremez. Ama mali devlet’i savunanlar, bu savunmalarını büyük ölçüde, vergilerin gelir dağılımını etkin ve kalıcı biçimde değiştirebileceği iddiasına dayandırmışlardır. Tabii son kırk yıl boyunca yaşadığımız tecrübeler bu iddiayı haksız çıkarmaktadır.

En açık seçik örnek, Sovyetler Birliği’ndedir. Resmi olarak eşitliğe adanmış olan bu devlet, çok geniş bir imtiyazlı memurlar nomenklatura’sı kurmuş, bu kişiler Çarlık dönemindeki zenginlerle bile karşılaştırılamayacak yüksek gelirler elde etmişlerdir. Sovyet verimliliği ne kadar durgunlaşırsa, Sovyetler Birliği’ndeki eşitsizlik de o kadar artmıştır. Ama ABD de iyi bir örnek oluşturmaktadır. Amerika’da verim arttığı sürece, yani 1960’ların, hatta 1970’lerin sonlarına kadar, gelir dağılımındaki eşitlik de hızla artmıştır. Gerçi zenginler daha zenginleşmeyi sürdürmüşlerdir ama, fakirler daha büyük bir hızla zenginleşmişlerdir. Ama verim artışları yavaşladığı ve durduğu zaman, yani Vietnam Savaşı’nın başlamasından itibaren, ABD’de gelir eşitsizliği artmaya başlamış, vergi de bunu değiştirecek hiçbir katkı getirememiştir. (Türkiyedede PKK çıktıktan sonra aynı durum olmuştur.) Nixon ve Carter yıllarında zenginlerden çok ağır vergiler alınması, daha sonra Reagan yıllarında zenginlerin vergilerinin hafiflemesi de hiçbir şeyi değiştirmemiştir. İngiltere’de de aynı şekilde, eşitliğe adanmışlık iddialarına rağmen, hatta gelir eşitsizliğini en aza indirmek üzere tasarımlanmış vergi sistemine rağmen, verim artışının kesildiği son otuz yıl içinde gelir dağılımı giderek daha eşitliksiz duruma gelmiştir.

Tüm rüşvet skandallerine ve bunların getirdiği sarsıntılara rağmen, bugün en eşitlikçi ülke Japonya’dır; yani verimin en hızlı arttığı, gelirleri vergi yoluyla eşitleme konusunda da en az çabanın gösterildiği ülkedir.

Mega-devletin ve modern ekonomik teorinin diğer ekonomik iddiası, yani eğer hükümet Gayri Safi Milli Hasıla’nm büyük kısmını kontrolü altında tuttuğunda ekonominin başarıyla yönetilebileceği iddiası da asılsız çıkmış, asılsızlığı kanıtlanmıştır. Anglo-Amerikan ülkeleribu teoriye sımsıkı sarılmış ülkelerdir. Ama yine de bu ülkelerin ekonomilerindeki durgunluk dönemlerinin sayısı düşmediği gibi, bu durgunlukların ciddiyeti azalmamış, süreleri de kısalmamıştır. Durgunluklar on dokuzuncu yüzyılda ne kadar çok oluyor, ne kadar uzun sürüyorsa, yine öyle devam etmiştir. Modern ekonomik teoriyi benimsemeyen ülkelerde (Japonya da, Almanya da bu teoriyi benimsememişlerdir), durgunluklar daha seyrek olmuş, ciddiyeti daha az olmuş, süreleri de kısalmıştır. Hükümetin verdiği açığın veya fazlalığın büyüklüğü, yani hükümet harcamaları sayesinde ekonominin etkin biçimde yönetilebileceğine ve devresel dalgalanmaların etkin olarak azaltılabileceğine inanan ülkeler bu işten zararlı çıkmışlardır.

Mali devlet’in tek sonucu, kendine amaç edindiği şeyin tam tersi olan bir sonuçtur. Bütün gelişmiş ülkelerdeki ve gelişmekte olan ülkelerin de çoğundaki hükümetler o          kadar çok harcama yapar duruma gelmişlerdir ki, durgunluk gelip çattığında bu harcamalarını daha çok artıramaz halde yakalanmışlardır. Oysa modern ekonomik teoriye göre o an, daha çok harcama yapıp satın alma gücünü arttıracakları, ekonomiye bu yolla canlılık getirecekleri andır. Ne var ki, gelişmiş ülkelerin hepsinde hükümetler vergi alma ve borçlanma yeteneklerinin sınırına varmış durumdadırlar. Bu sınıra zaten ekonominin en parlak döneminde varmışlardır. Yani modern ekonomik teoriye göre, fazlalıklar biriktiriyor olmaları gereken dönemde. Demek ki mali devlet, harcamalarıyla kendini iktidarsız duruma düşürmektedir.

Mali devlet’in bir başka iddiası daha, yine geçersiz çıkmıştır. Keynesçi ve post-Keynesçi teorinin merkezini oluşturan inanç, en önemli şeyin toplanan tüm vergilerin hacmi olduğunu ileri sürer. Oysa son kırk yıl bize, ne kadar vergi alındığından çok, neyin vergilendirildiğinin daha önemli olduğunu göstermiştir. İktisatçıların vergi ensidansı dedikleri şey, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomistleri tarafından tiksintiyle reddedilen bir kavram olduğu halde, burada ön plana çıkmaktadır.

TALANCI DEVLET

En kötüsü de mali devletin “Talancı Devlet” haline gelmiş olmasıdır. Eğer bütçe yapımına harcamalarla başlanıyorsa, hiçbir mali disiplin yok demektir. Hükümet harcamaları bu sefer de politikacıların oy satın alması için kullanılmaya başlanır. Ancien Regime’e yöneltilen en büyük suçlamalar, on sekizinci yüzyılda kralın devlet hâzinesinden para alıp kendi hoşlandığı saraylı kadınları zengin etmesi yönündedir. Seçimle gelen yasama organı üyelerinin mali konuda hesap vermesi, özellikle de bütçeyle ilgili hesap vermesi ilkesi getirilmiş, böylelikle hükümete hesap verme kavramının aşılanmasına, saraylıların hazine yağmasının durdurulmasına çalışılmıştır, mali devlet’te ise bu yağma, politikacılar tarafından, kendilerinin yeniden seçilebilmelerini garantiye almak amacıyla yapılmaktadır.

ABD bütçesinin, yani federal, eyalet ve belediye bütçelerinin daha da büyük bir kısmı, çok küçük yerel seçmen gruplarına, örneğin Kuzey Carolina’daki tütün çiftçilerine, Georgia’daki daha bile az sayıdaki yerfıstığı yetiştiricilerine, Louisiana’daki şekerkamışı çiftçilerine, Orta-Batı’nın demode sanayilerine verilen  sübvansiyonlara gitmektedir. Paralar emekli olup sosyal sigorta’dan maaş alanlar arasından en zengin % 5’e gitmekte, hiçbir ekonomik amaca yaramayan bir kanal ya da barajın yapımı için kamulaştırılan arazilerin bedeli olarak ödenmekte, ya da bir askeri üsse bitişik olan, ama hiçbir askeri önemi bulunmayan ufacık bir kente verilmektedir. Amerika’da hükümet harcamalarının ne kadarının, kamu politikasıyla ilgisi bulunmayan, hatta birçok durumda kamu politikasına ters düşen işlerde kullanılacağı bahanesiyle seçmenlere özel iyilikler olarak dağıtıldığını bilmeye olanak yoktur. Ama bu tür uygulamalar, federal bütçede de, eyalet bütçelerinde de oldukça yüksektir. Hatta kimsenin tahmin edemeyeceği kadar yüksektir. Japonya’da politikacıların rolünün giderek, hâzineden büyük paralar alıp az sayıdaki kendi seçmenlerine dağıtan kişi olarak görülmesi, skandal biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu paralar, sonu hiçbir yere varmayan sürat yollarına, tarlada şunu yetiştirip bunu yetiştirmeme sübvansiyonlarına falan gitmektedir.

Oy satın alma talanının en atak ve en dev örneği 1990’da Almanya’da yaşanmış, Şansölye Helmut Kohl, kendi yeni seçim bölgesi sayabileceğimiz Doğu Almanya’dan oyları (hem de başarıyla) satın alabilmek için ülkesinin üzerine barış dönemlerinde görülmüş en büyük kamu borçlanmasının yükünü bindirmiştir.

Demokratik hükümetin esas ilkesi sanki seçilmiş temsilcilerin ilk görevi, kendi seçmenlerini kaprisli bir hükümete karşı korumakmış gibi gözükmektedir. Böylelikle talancı devlet özgür bir toplumun temellerini oymaktadır.Seçilmiş temsilciler kendi seçmenlerini besleyip özel çıkar gruplarını zengin etmekte, böylelikle onların oyunu satın almaktadırlar. Bu durum, vatandaşlık kavramının inkârıdır ve giderek öyle görülmeye de başlanmıştır. Temsili hükümetin temellerini kemirdiği de kullanılan oy sayısının azalmasından belli olmaktadır. Çeşitli ülkelerde devletin ve hükümetin rolüne, genel olarak politikaya gösterilen ilginin azalmasından da belli olmaktadır. Seçmenler giderek daha çok, “bu işten benim çıkarım ne?” kavramına göre oy verir duruma gelmektedirler.

1918’de Joseph Schumpeter, mali devlet’in sonunda hükümeti hükümet edemez duruma düşüreceğini söyleyerek uyarıda bulunmuştur. On beş yıl sonra Keynes çıkmış, mali devlet’i en büyük özgürleştirici olarak selamlamış, artık harcamaların sınırlı olmadığı müjdesini vermiş, bu yüzden Mali Devlet’teki hükümetin bundan böyle etkin bir yönetim yapabileceğini bildirmiştir. Şimdi anlıyoruz ki; meğer Schumpeter haklıymış.

Sosyal alanı dikkate aldığımızda, mega-devletin bu konuda, ekonomik alanda olduğundan biraz daha fazla başarı gösterdiğini görebiliyoruz. Ama yine de geçer not almış sayılamaz. Daha doğrusu, iyi sonuç getirmiş olan sosyal eylemlerle politikaların hepsi, mega-devlet doktrinine uymayanlar olmuştur. Bunlar hep, daha eski kuralları, daha eski kavramları izleyen sosyal politikalardır. Ya düzenleyici sosyal politikalardır ya da sağlayıcı sosyal politikalardır. Hükümetin yapıcı haline geldiği sosyal politikalar değildir. Hükümetin yapıcı olduğu sosyal politikaların hiçbiri başarılı olmamıştır.

İngiliz Ulusal Sağlık Sistemi’nde, doktorlara tedavi ettikleri hastalar için para ödeme bölümü çok iyi işlemektedir. Ama diğer bölüm, yani hükümetin hastaneleri işletmesi, sağlık bakım hizmetleri vermesi bölümü, peşpeşe sorunlar çıkaran bir alan olmuştur. Maliyetler çok yüksektir, sağlık bakım giderlerinin en büyük hızla yükseldiği ülkelerle yarışmakta, hepsini de geçmektedir. Hastalar seçmeli ameliyatlar için, yani ciddi bir durumu düzeltmekle ilgili olan, ama hayatı tehdit etmeyen, örneğin kalça çıkığını yerleştirmek gibi, prolaps rahimleri düzeltmek ya da gözdeki kataraktı almak gibi ameliyatlar için yıllarca beklemek zorunda kalmaktadırlar. Aradan geçen bu süre içinde hastanın ağrısı olması ya da sakat durumda beklemesi hiçbir şeyi değiştirememektedir. Hükümetler yapıcı olarak öylesine beceriksizleşmişlerdir ki, bugün artık İngiliz hükümeti, kendi hastanelerini, hastaları başka hastanelere sevk etmeleri için teşvik etmektedir. Hükümet tıpkı doktorlara para ödediği gibi hastanelere de para ödeyecek, ama hastane işletme işini artık bırakacaktır. Çok öğretici bir başka örnek de Amerika’daki Yoksullukla mücadele politikalarıdır. Bunları Başkan Johnson, çok iyi niyetlerle, 1960’ların ilk yarısında başlatmıştır. Bu programların bir tanesi iyi işlemiştir, o da dezavantajları olan, çoğu da siyah olan okul öncesi çocuklarına öğretim veren bazı bağımsız, yerel olarak yönetilen kuruluşlara para veren Headstart programıdır. Hükümetin kendisi tarafından uygulanan programların ise hiçbiri sonuç vermemiştir.

Son 10 ya da 15 yılın en başarılı sosyal politikaları, hükümetlerin (özellikle de yerel yönetimlerin) işi başkalarına, bir şirkete ya da kâr amacı gütmeyen bir kuruma yaptırdığı projeler olmuştur. Dışarıya yaptırılan işleri içeren programlarda başarılı olanların sayısı hızla yükselmektedir. Başlangıçta sokakları temizlemek gibi işler dışarıya yaptırılırdı. Ama artık ABD hükümeti, Headstart gibi, genç suçluların rehabilitasyonu gibi sosyal programları da dışarıya yaptırmaya başlamıştır. Ve en azından ABD’de, okul işletmek de giderek daha büyük ölçüde dışarıya verilecektir. ABD giderek daha çok, anababaların eline bir “voucher” vermek, çocuklarını yollayacakları resmi hatta özel okulları onlara seçtirmek, sonra parayı devletten, ya okula ya da ana-babaya ödetmek yolunda ilerlemektedir. Başka bir ifadeyle, bizler kırk yıl önce Er İnsan Hakları Yasası’ndan öğrendiğimiz şeyi, ilkokul eğitimine uygulamaya başlıyoruz. Hükümet kuralları koyuyor, hükümet standartları koyuyor, hükümet sağlıyor. Ama hükümet işi kendisi yapmıyor.

SOĞUK SAVAŞ DEVLETİ: BAŞARININ BAŞARISIZLIĞI

Soğuk savaş devleti, “barış”ı garantiye almaz. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde de tarihin başka dönemlerindeki kadar çok sayıda “küçük” anlaşmazlıklar çıkmış, hem de bütün dünyada çıkmıştır. Ama soğuk savaş devleti, büyük ve dünyasal bir savaşı önlemeyi başarmış, bunu elindeki o korkunç askeri güce … rağmen değil de onun sayesinde başarmıştır.

Silahlanma yarışı, silah kontrolünü mümkün kıldı. Bunun sonucunda, modern tarihin en uzun süreli “büyük savaşsız” dönemi yaşandı. Büyük güçler arasında bir askeri çatışma olmaksızın yaşadığımız süre elli yıldır. Napoleon Savaşları’ndan sonra Viyana Kongresi tarafından sağlanan barış dönemi, günümüzün Henry Kissinger gibi realpolitik yanlıları tarafından çok alkışlanmasına karşın, büyük güçleri ancak otuz sekiz yıl kontrol altında tutabilmiş, 1815’te başlayan barış dönemi, 1853’te Kırım Savaşı’nın başlamasıyla sona ermiştir. Daha sonra, yaklaşık yirmi yıl devam eden önemli çatışmalar gelmiştir; Amerikan İç Savaşı, Prusya ile Avusturya arasındaki savaş, Fransa-Almanya Savaşı birbirini izlemiştir. 1871’den 1914’e kadarki dönemde büyük güçler 43 yıl boyunca birbiriyle savaşmamışlardır (bir istisnası belki 1905’te Japonya’yla Rusya arasındaki savaş olabilir, ama Japonya zaten o savaşın bitimine kadar büyük güçler arasında sayılmamaktaydı). Birinci Dünya Savaşı’yla İkinci Dünya Savaşı arasında geçen süre yalnızca yirmi bir yıldır. 1945’i izleyen ve büyük güçlerin birbiriyle savaşmasından arınmış olarak geçen yaklaşık elli yıllık süre bu nedenle bir rekordur. Büyük güçler Soğuk Savaş Devleti haline geldikleri için silahlanmayı kontrol altında tutabilmiş, askeri güçlerin birinden birini büyük çatışma riskine sokacak biçimde üstünlük sağlamamasına özen göstermişlerdir.

En iyi örnek, Küba füze krizidir. Bu krizin nedeni daha çok Başkan Kennedy’nin Berlin Duvarı’nda Rusya’ya karşı durmama gibi bir yanlış karar vermesinden ve Küba’daki Domuzlar Körfezi olayındaki kararsızlığından ve yanılgısından kaynaklanmıştır. Kruşçev bu tutumu görünce, ABD’nin dize geleceğini, Küba’da Rusya’nın bir nükleer füze üssü kurmasına, yani Batı yarıküresindeki ilk Rus nükleer füze üssünü kurmasına izin vereceğini düşünmüştür. Ama ABD’nin böyle bir tahrike asla pabuç bırakmayacağı belli olduğu anda, Ruslar hemen geri basmışlardır. Ardından da Kruşçev, yanılgıya düştüğü ve bir başka büyük güçle çatışma riskine girdiği için kendi askeri kesimi tarafından hemen devrilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana geçen elli yıl, soğuk savaş devleti’nin hangi varsayımlar üzerine temellendirildiğini açık seçik kanıtlamış durumdadır. Modern savaş silahları artık, barış zamanında gereken mallan da üretebilen tesislerde yapılamamaktadır, ikinci Dünya Savaşı’nda bile yapılan bir şeyi tekrarlayarak, sivil tesisleri savaş üretimine uyumlandırarak bunları üretmeye artık olanak yoktur. Dolayısıyla modern savaşın silahlarını yapacak tesislerin, bu silahlar ister uçak gemisi, ister “akıllı bomba”, ister güdümlü füze olsun, savaştan çok önce, hatta bir savaş tehdidinin belirmesinden bile çok önce kurulmuş olması gerekmektedir.

Eğer bu varsayımlara bir kanıt gerekiyorsa, Irak’a karşı 1991’de girişilen savaş yeterlidir. Dünyanın en büyük askeri güçlerinden birini felce uğratan ve bir savaşın kaderini en kısa sürede gerçekleştirip tarihte rekor kıran (eski rekor 1866’da, Prusyalıların Avusturyalıları dört haftada yenişiyle kırılmıştı) o silahların hiçbiri barış tesislerinde yapılmış değildi. Savaş alanında etkin olabilmesi için o silah sistemlerinin her birine daha önceden on yıl, çoğu durumda on beş yıl emek verilmişti.

Demek ki üzerine ulus devletin bina edildiği varsayımlara bir daha geri dönmeye olanak yoktur. Eskiden, barış dönemi tesislerini savaş üretimine çevirmek için gerekecek o kısa zamanı sağlamaya, küçük bir askeri kuvvet ile onu takviye edecek ihtiyatlar yeterliydi.

Ne var ki, soğuk savaş devleti’nin işlerlik gösterdiği o elli yıllık dönem de sona ermiştir. Bugün silahlara her zamandan çok ihtiyacımız vardır. Askeri gücün yokluğu anlamına gelen “barış”, artık ulaşamayacağımız bir şeydir. Masumiyet bir kere kaybedildi mi, bir daha geri kazanılamaz. Ama soğuk savaş devleti de artık geçerli değildir, çünkü artık işleyememektedir.

Soğuk savaş devleti, ekonomik açıdan kendi kendini yıkmıştır. Sovyetler Birliği, daha önce de söylediğimiz gibi, son derece güçlü bir askeri kuvvet oluşturmayı başarmıştı. Ama bu askeri kuvvetin maliyeti, öylesine dayanılmaz ağırlıklar yüklüyordu ki, Sovyet ekonomisinin ve Sovyet toplumunun çökmesinde başlıca rolü o oynadı.

Bu yük aynı şekilde ABD’ye de ağır gelmeye başlamıştır. Şimdi artık yaygın biçimde kabul edildiği gibi, ABD geriye doğru kayarken Japon ve Alman ekonomilerinin bu kadar iyi durumda olmasının ana nedeni, ABD’nin savunma yüküydü. Bu işin ekonomik yükü, Gayri Safi Milli Hasıla’nın % 5’i ya da 6’sı düzeylerindedir ve sorunlar arasında nispeten daha az önemli olanıdır. Esas mesele, en nadir kaynakların dağıtımında ortaya çıkmaktadır; yani eğitimli mühendislerin, fizikçilerin, ekonomik açıdan verimsiz sayılabilecek savunma işlerinde çalışmak zorunda kalması sorun yaratmaktadır. ABD’de araştırma ve geliştirme amacıyla harcanan tüm paranın % 70’i savunma alanına gitmektedir. Japonya’da bu oran % 5’ten daha azdır. Bunun içinde gizli olan daha önemli bir kalitatif fark daha vardır. ABD’deki savunma araştırmaları, en parlak ve en nitelikli gençleri kendine çekmiş, böylelikle Amerikan ekonomisini en çok açlığım çektiği ihtiyacından, yani bilgiden yoksun bırakmıştır. Son kırk yıl boyunca Amerikalı mühendisler “akıllı bomba”lar üzerinde çalışırken, Japonya’daki mühendisler faks makinesini geliştirmeye ya da bir oto kapısındaki tıngırtıyı gidermeye uğraşıyorlardı. Barış dönemi mallarıyla savaş dönemi malları artık aynı teknolojilerle, aynı süreçlerle, aynı tesislerde üretiliyor değildir. Bu nedenle de böyle nitelikli insanların bu alanlar arasında yer değiştirmesi çok azalmıştır. ABD, gerek savunma araştırması ve gerekse sivil ürünlerde teknoloji transferine çok büyük paralar harcamıştır. Elde ettiği sonuçlar da sıfıra yakın olmuştur.

Soğuk Savaş Devleti’nin daha kötü bir etkisi de ekonomik gelişme üzerindeki etkisidir. 1960’larla 1970’lerin ekonomik mucizesinin Doğu Asya yerine Latin Amerika’da yer alabileceğini herkes görebilmektedir, ama Latin Amerika ülkelerinin parası ve eğitimli insanları, pek de askeri değeri olmayan dev silahlı kuvvetler kurulması yolunda ziyan edilmiştir.

En zengin ülke bile, eğer barış zamanında Gayri Safi Milli Hasılası’nın % 2-2.5’tan fazlasını savunmaya harcıyorsa (bu miktar Japonya’nın bugün bu amaçla harcadığının iki katıdır), dünya ekonomisinde rekabet edebilirlik durumunu uzun süre sürdürmeyi bekleyemez. Bir kere, giderek artan bir enflasyon baskısı altında kalır. Hatta “kredi verilebilirliği azalmış” bir ülke olarak görülmeye başlar, Üstelik soğuk savaş devleti artık askeri bakımdan da iyi işleyememektedir. Bir kere, artık silah kontrolünü garantiye alamamaktadır. Örneğin, küçük ülkelerin, belki nükleer, belki kimyasal, belki de biyolojik silahlarla topyekûn savaş kapasitesi geliştirmesini engellemek için bir “süper güç tekeli”ni sürdürmeye olanak kalmamıştır. Sovyetler Birliği’nin nükleer silahlarının, imparatorluk çözülürken tek tek ulus devletlerin elinde kalması, örneklerin yalnızca bir tanesidir. Bunun yanında, gerek nüfus ve gerekse ekonomik güç bakımından önemsiz düzeyde bulunan bazı ülkelerin de hızla nükleer, kimyasal ve biyolojik savaş kapasitesi edinmesi durumu da vardır. Irak buna bir örnektir, ama Libya bir başka örnek oluştururken, Iran, Kuzey Kore ve Pakistan da yeni örnekler sunmaktadırlar. Bu küçük ülkeler elbette ki, Irak’ta Saddam Hüseyin’in sandığı gibi, büyük bir gücün karşısında savaş kazanabilecek durumda değildir. Ama bunlar uluslararası şantajcı ya da uluslararası terörist olabilmektedirler. Kendilerine böyle bir ülkeyi üs olarak alan serüvenci çeteler, ayaklarını karaya basma olanağı bulan korsanlar, dünyaya fidye çağrısı çıkarabilirler.

Bu nedenle, silah kontrolü artık ikinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığımız yarım yüzyılda olduğu gibi silah kontrolü sağlayamamaktadır. Silah kontrolü transnasyonal duruma gelmedikçe, hiç uygulanamayacaktır. Büyük güçler kendi aralarında kapışmamayı başarsalar bile, böyle bir uluslararası silah kontrolü adımını atabilmek de kesinlikle küresel anlaşmazlıklar getirecektir.

Mali devletle dadı devletin tersine, soğuk savaş devleti büsbütün de başarısız olmuş değildir. Mutlak silahlar çağında ulusal politikanın Üçüncü Dünya Savaşından kaçınmak olduğu düşüncesinden hareket edersek, başarılı da olmuş sayılabilir. İşte bu, mega-devletin tek başarısıdır. Ama sonunda bu başarı da bir başarısızlığa dönüşmüştür, o da ekonomik ve askeri bakımlardan uğranılan başarısızlıktır.
Böylece mega-devlet bir çıkmaz sokağa sapmıştır diyebiliriz. Ama ne yazık ki, Avusturya ekolünü temsil eden ekonomistlerin bizi inandırmaya çalıştığı gibi dünün ulus devletine dönmenin bir yolu kalmamıştır. Çünkü artık ulus devleti hem dıştan sıkıştıracak, hem de alttan alta yıkacak yeni güçler doğmakta ve büyümektedir.Sh:161-199

**

TRANSNASYONALLİK (uluslararası), BÖLGECİLİK, AŞİRETÇİLİK

Terörizmi yok etmek

Transnasyonal eyleme ve transnasyonal kurumlara yönelik ihtiyaçlarımız arasında çevreden sonra gelen ikinci en önemli ihtiyaç da, bu transnasyonal kurumların eski tip özel ordulara dönüşü durdurması, yani terörizmi silmesi ihtiyacıdır. 1991 yılının kış ve ilkbahar mevsimlerinde Irak’a karşı girişilen askeri harekât belki bunun başlangıç noktası olabilir. Yazılı tarihin başından beri ilk defa olarak, hemen hemen tüm ulus devletler birlikte harekete geçmiş, bir terörizm hareketini sindirmişlerdir; çünkü Irak’ın Kuveyt’i işgali aslında bir terörizm hareketinden başka bir şey değildir.

400 yıldan beri ilk defa olarak, özel ordular yeni baştan dirilmiş durumdadır. On yedinci yüzyıl Japonyası’nda (1600 dolaylarında) ve ondan elli yıl sonra da Avrupa’da, ancak ve ancak ulusal devletin elinde askeri güç bulunabileceğine karar verilmişti. Ama nükleer patlayıcılar, kimyasal silahlar ve biyolojik silahlar ortaya çıkınca, özel ordular bir kere daha mümkün olabildi. Terörizmin en korkunç yanı, çok küçük grupların bile koskoca ülkeleri rehine durumuna düşürebilmesidir. Bir nükleer bombayı herhangi bir büyük kentin tren istasyonunda, postanesinde bir dolaba koymak, sonra uzaktan kumandayla patlatmak, işten bile değildir. Binlerce insanı öldürebilecek antraks sporları içeren bir bakteri bombası patlatmak, büyük bir kentin su rezervlerini mikroplamak, orayı tümüyle yaşanmaz duruma getirmek de çok kolaydır.

Yirmi yıl önce birçok ülkeler, özellikle de Komünist ülkeler, terörizmin bir ulusal politika aracı olarak kullanılabileceği inanandaydılar. Örneğin Batı Almanya’da faaliyet gösteren terörist grupların Doğu Almanya tarafından oluşturulduğu, finanse edildiği ve eğitildiği konusunda pek de kuşkuya yer yoktur. Aynı şekilde Irak, Iran, Suriye ve Libya’nın da terörist gruplar oluşturdukları, onları finanse ettikleri, eğittikleri (bir örneği Japon Kızıl Ordu fraksiyonu) ve Batı dünyasını, özellikle ABD’yi terörize etmek için kullandıkları konusunda da pek kuşkuya yer yoktur.

Bugüne gelininceye kadar çoğu ülkeler (ama kesinlikle hepsi değil) bu yolun verimsiz bir yol olduğunu anlamış bulunmaktadırlar. Ama terörizmi desteklememek de yetmez. Onu yok etmek ya da en azından kontrol altına alabilmek için gerekli olan şey, transnasyonal eylemdir. Herhangi bir egemen devletin sınırlarını aşabilen eylemdir. Bunun örnekleri de vardır. On dokuzuncu yüzyılda köle ticaretini yasaklayan ve açık denizlerde korsanlığı transnasyonal bir suç ilan eden anlaşmalar gibi.

YENİ GERÇEK: BÖLGECİLİK

Enternasyonalizm artık ütopya değildir. Ufukta gözükmüştür bile; ama henüz pek belirgin değildir. Bölgecilik de bir gerçektir. Bölgecilik, bir süper devlet yaratıp da onun hükümetinin ulusal hükümet yerine geçmesi demek değildir. Ama ulusal hükümetin yanında, önemli alanları kapsayacak birtakım bölgesel yönetim kurumlar yaratır, böylelikle de ulusal hükümeti giderek önemsiz kılar.

Bölgeciliğe doğru gidiş, Avrupa Topluluğu tarafından başlatılmıştır. Ama onunla sınırlı kalmayacaktır. Avrupa Topluluğu, esasen bir “ortak pazar” olarak ortaya çıkmış, yani tümüyle ekonomik bir örgüt olarak başlamıştır. Ama giderek daha çok siyasal işlevler üstlenmeye başlamıştır. Şu anda bir Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa parası yaratmanın eşiğindedir. Ama aynı zamanda, ticarete ve mesleklere giriş konusunda da yetki almıştır. Ona ek olarak, şirket birleşmeleri ve satın almaları, karteller, sosyal yasalar gibi, “tarife dışı engeller” den, malların, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımına kadar türlü konularda da yetki, topluluğun elindedir.

Avrupa Topluluğu daha sonra da bir Kuzey Amerika ekonomik topluluğu oluşmasının tetiğini çekmiş, bu da ABD çevresinde, ama Kanada ile Meksika’yı da bir ortak pazara katacak biçimde ortaya çıkmıştır. Şu ana kadar bu girişimin amacı yalnızca ekonomiktir. Ama uzun vadede öyle kalması pek düşünülemez.

Bunu bu kadar önemli kılan şey, Kuzey Amerika ekonomik topluluğuna hız katanın ABD olmayışıdır. Olayı ortaya getiren Meksika’dır. Oysa 150 yıl önce Meksika’nın Benito Juarez (1806-1872) başkanlığında birleşmesinden bu yana, bu ülkenin ana politikası her zaman için, kuzeydeki büyük, tahakküm edici, tümüyle de yabancı komşusuyla arasına mümkün olduğu kadar mesafe koymak olmuştur. Dünyada iki komşu ülkenin birbirinden Meksika’yla ABD kadar farklı oluşuna seyrek rastlanır. Bu, dillerinde de böyledir, dinlerinde de; ama en çok kültürlerinde, değer kavramlarında, geleneklerinde farklıdırlar. Ama bütün bunlara rağmen Meksika sonunda, 150 yıllık izolasyon politikasının başarısızlıkla sona erdiğini, bir ülke ve bir uygarlık olarak sağ kalmayı umuyorsa, en azından ekonomik olarak, kuzeydeki kocaman, tehlikeli ve yabancı komşusuyla entegre olmak zorunda olduğunu anlamıştır.

Meksika’nın diğer iki kuzey Amerika ülkesi ile, yani ABD ve Kanada ile imzalanmasını önerdiği gümrük birliği anlaşması belki de gerçekleşmeyebilir. Ama bölgedeki üç ülkenin ekonomik entegrasyonu o kadar hızlı ilerlemektedir ki, bu evliliğin yasallaştırılmış olup olmaması da pek bir fark yaratmayacak gibi gözükmektedir.

Aynı şey Doğu Asya için de geçerlidir. Bütün mesele, bu tür ekonomik bölgelerden bir tane mi, yoksa birkaç  tane mi olacağıdır. Çin’in kıyı kesimleriyle Güneydoğu Asya ülkelerinin Japonya çevresinde bir araya gelerek kuracakları bir bölge gerçekleşebilir. Aynı zamanda, hızla gelişen kıyı Çin bölgelerinin (burada Çin nüfusunun beşte biri yaşamaktadır ve Çin ulusal üretiminin de üçte ikisi, kuzeyde Tsientin’den güneyde Canton’a kadar uzanan bu bölgeden çıkmaktadır) kendini bir bölge olarak düzen-lemesi, Japonya’ya eğilimli Güneydoğu Asya’nın ikinci bir bölge oluşturması da mümkündür.

Asya’nın ne yöne gideceği, 1990’larm ve yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarının belli başlı konuları arasında yer alacaktır. Bir de “mini bölge”lere doğru kayma hareketi vardır. Sovyet imparatorluğu dağılır dağılmaz, Orta Asya’nın “Türki” devletleri hemen, Türki ülkelerin en Batılılaşmışı ve en gelişmişi olan Türkiye’nin çevresinde bir “Türki Bölge” oluşturmayı önermişlerdir. Üç Baltık ülkesi, Letonya, Litvanya ve Estonya da Sovyet imparatorluğundan kopmayı başarır başarmaz hemen “Baltık bölgesi”nden söz etmeye koyulmuşlar, İskandinav komşularıyla, özellikle de Finlandiya ve İsveç’le yakınlaşmayı ummuşlardır. Güneydoğu Asya halklarını ve uluslarını kapsayan benzer bir mini bölge de Malezya, Singapur, Endonezya, Filipinler ve Taylan arasında olmak üzere, Malezya Başbakanı tarafından yeni önerilmiş bulunmaktadır. Eski Sovyetler Birliği’ni kapsamına alan bir başka birliği de Rusya Başkanı ummaktadır.

Ama bu bölgelerin üç mü, dört mü, yoksa daha fazla sayıda mı olacağından çok, bölgeciliğe doğru gidişin geri dönüşü olmayışı önemli gözükmektedir. Bu, kaçınılmaz bir şeydir. Yeni ekonomik gerçeğe cevap vermektedir. Bilgi ekonomisinde, geleneksel korumacılık da, geleneksel serbest ticaret de kendi kendine sonuç veremez. Gerekli olan, anlamlı bir serbest ticarete ve içeride bir rekabete izin verecek kadar büyük bir ekonomik birimdir. Bu birimin, yüksek düzeyde bir korumacılık altında yeni “high-tech” sanayilerin gelişmesine izin verecek boyda olması gerekmektedir. Bunun nedeni de “high-tech”in yapısında, yani bilgi sanayiinde yatmaktadır.

High-tech sanayii, klasik, neo-klasik ve Keynesçi ekonomilerin arz-talep kurallarına göre işleyen bir sanayi değildir. Onlarda üretimin maliyeti, üretim hacmiyle orantılı olarak yükselirdi. High-tech sanayilerdeyse üretim hacmi yükselirken üretim maliyeti büyük bir hızla düşebilmektedir ve buna şimdi “öğrenme grafiği” denilmektedir.

Bunun önemi, high-tech sanayilerin, kendilerini yapılandırırken karşılarına çıkan rakibi yok etmek üzere düzenlenebileceklerinde yatmaktadır ki, ben buna bir zamanlar “hasmane ticaret” diye bir isim vermiştim. Bu bir kere gerçekleşti mi, yenilgiye uğrayan sanayinin bir dahageri dönmesine, dirilmesine olanak yoktur. O artık yok olmuştur. Ama high-tech sanayileri aynı zamanda yeterince rekabete ve sorunlara da sahiptir; yoksa zaten büyüyüp gelişemezler. Çok geçmeden tekelleşir, tembelleşir ve çağdışı kalır. Bu durumda bilgi ekonomisinin, oldukça büyük sayılan ulus devletlerden çok daha büyük ekonomik birimlere ihtiyacı var demektir. Aksi halde bir rekabet yaratamazlar. Ama aynı zamanda birimin sanayii korumaya yetecek güce sahip olması ve diğer bloklarla ticaretinde korumaya ya da serbest ticarete değil de karşılıklı ticarete yönelebilecek durumda olması da gerekir. Bu da daha önce eşine rastlanmamış bir durumdur. Bölgeciliği hem kaçınılmaz, hem de geri dönülmez kılan şey de budur.

Ama bölgecilik, Avrupa Toplulu ğu’nun da gösterdiği gibi, yalnız “uluslararası” olmakla kalmamaktadır. Kendine transnasyonal, hatta süper nasyonal kurumlar oluşturması gerekmektedir.

Ortaya çıkmakta olan çeşitli bölgeler arasında fazla bir benzerlik yoktur. Avrupa Topluluğu, az sayıda ülkelerle kurulmuş sayılır: İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya, yüzölçümü ve nüfus açısından benzer durumda sayılırlar. Zenginlikleri arasında farklar bulunmasına rağmen, yine de aşağı yukarı aynı ekonomik gelişme düzeyinde sayılabilirler. Örneğin İspanyol şirketlerinin en gelişmişi, aslında ortalama bir Alman şirketinden daha gelişmiş düzeydedir.

Kuzey Amerikan ekonomik topluluğu ise çok farklı olacaktır. Üç ortağın nüfusları, ABD’de 250 milyon iken Kanada’da bunun onda biridir. Ekonomik gelişme düzeyleri de çok farklıdır. ABD’nin bazı bölgeleri bugün dünyanın en zengin alanlarıdır. Meksika’nın bazı bölgeleri, özellikle güney kesimleriyse dünyanın en yoksul ve en az gelişmiş bölgelerinden sayılmaktadır.

Asya’daki ekonomik bölgeler bile daha çok farklılık gösterecektir. Bunların ortak bir kültür mirası bile olmayacaktır. Endonezya’yla Malezya hiçbir zaman Konfüçyüs kültürünün parçası olmamışlardır.

Ama yine de bölgelerin hepsi geniş serbest ticaret alanları yaratacak, bu alanlar eskiden gördüğümüz alanlardan daha geniş olacaktır. Aynı zamanda, dış dünyaya cevaplarında bir birlik içinde olan geniş alanlar da yaratacaklardır ve bir yandan da “karşılıklı” davranacak kadar güçlü olacaklardır. Bunun anlamı da aynı zamanda hem açık, hem de korumacı olmak demektir.

Bu bölgeler ulus devletin yerini alacak değildir, ama onun çevresini kuşatacakları, onu sıkıştıracakları kesindir.

AŞİRETÇİLİĞİN GERİ DÖNÜŞÜ

Uluslararasıcılık ve bölgecilik, egemen devleti dışarıdan sıkıştırmaktadır. Asiretçilik ise onu içeriden ve alttan alta oymaktadır. Bu akım, ulus devletin birleştirici gücünü emip yok etmektedir. Aslında ulus-devleti kaldırıp yerine aşireti koyma tehdidi taşımaktadır.

ABD’de aşiretçiliğin kendini gösteriş biçimi, birliği vurgulamaktan çok, çeşitliliği vurgulamak biçimindedir.ABD her zaman bir göçmenler ülkesi olagelmiştir. Yeni gelen her göçmen grubu önceleri “yabancı” sayılmış, birtakım ayrımcı davranışlara maruz kalmış, ama iki kuşak sonra halkın geneline katılmıştır. Bu, ilk önce İrlandalılarla, 1830’larla 1840’lar arasında başlamıştır. Bir karışım çanağıdır Amerika. Ne var ki, son otuz yıldan beri bu durum hiç moda değildir. Artık farklılık nutukları atılmakta ve farklılık ilkeleri uygulanmaktadır. Yeni gelen grupları Amerikalılaştırma yolunda bir girişimde bulunulduğunda hemen “ayrımcılık” suçlaması hazırdır. Oysa altmış yıl önce, bu grupların Amerikalılaşmasını engellemek ayrımcılık sayılıyordu. Yeni gruplar ister Avrupalı, ister Asyalı olsun, ister Siyah, Kahverengi ya da Beyaz olsun, ister Katolik ya da Budist olsun, bugün artık vurgu; kimliklerini sürdürmek, “Amerikalılaşmamak” üzerindedir. Onları Amerikalılaşmaya teşvik etmek (yani zorlamak bir yana, teşvik etmek bile) önlenmekte, suçlanmaktadır.

Bu yalnız Amerika’ya özgü bir durum değildir ve sırf Amerika açısından açıklanmasına da olanak yoktur (ama yine de Amerikan toplumundaki her olay gibi, bunun da çekirdeğinde Amerika’nın temel sorunu, yani siyah-beyaz sorunu yatmaktadır. Aşiretçilik, Avrupa’da daha coşkun durumdadır. Yugoslavya’yı kanlı bir iç savaşa itmiştir. Eski Rus İmparatorluğu’nun her yanında iç savaş tehditleri kol gezmektedir. İskoçyalılar İngiltere Krallığ’ından ayrılmak istemektedirler. Slovaklar özerklik istemekte, Çeklerden ayrılmaya doğru gitmektedirler. Belçika, Flamanlarla Fransızca konuşan Valonlar arasındaki mücadelelerle sarsılmaktadır. Ufacık yerel gruplar, kendilerine karşı hiçbir zaman bir ayrımcılık uygulanmamış olduğu halde, kültürel özerklik istemeye kalkışmışlardır. Bunun bir örneği, Berlin’in güneyindeki ormanlarda yaşayan 150.000 kadar Sorb’dur. Bunlar bin yıl kadar önce kuzey Almanya’da yaşamış olan İslav kabilelerin son kalıntılarıdır.

Aşiretçilik bütün dünyaya yayılmış durumdadır.Kanada, acaba Kanada olarak bu yüzyılı çıkarabilecek midir? Yoksa biri İngilizce, diğeri Fransızca konuşan iki ülke olarak ayrılacak mıdır? Hatta dörde ayrılması bile mümkündür: Fransızca konuşan Quebec, İngilizce konuşan Ontario ve Manitoba, Prairie vilayetleri, bir de İngiliz Kolombiyası. (O zaman da Maritime’ler nereye gidecektir? Ya Newfoundland?) Hindistan, varlığını siyasal bir birlik olarak sürdürebilecek midir? Korsika’yla Brötanya Fransa’ya bağlı mı kalacaklardır? Finlandiya’nın ve İsveç’in kuzeyindeki Laponlar özerkliklerini kazanacaklar mıdır? Meksika, bir tek devlet olarak sürecek midir; yoksa Kızılderili ağırlıklı güney kesim, İspanyol ağırlıklı kuzeyden kopacak mıdır? Bu listenin hiç sonu gelmez.

Aşiretçiliğe doğru gidişin bir nedeni, büyük olmanın artık pek bir avantaj sağlamamasından kaynaklanmaktadır.Nükleer savaş çağında, en büyük ülke bile vatandaşlarını tam anlamıyla koruyamaz. Buna karşılık en küçük ülke bile (İsrail buna örnektir), kendine korkunç silahlar yapabilmektedir.

Para ile enformasyon transnasyonal olunca, en küçük birimler bile ekonomik açıdan geçerlilik kazanmıştır. Büyük olsun, küçük olsun, herkesin paraya ve enformasyona ulaşabilme şansı eşittir, şartları da aynıdır. Aslına bakarsanız, son otuz yılın en çarpıcı “başarı öyküleri” hep çok küçük ülkelerle ilgilidir.

1920’lerde Avusturya Cumhuriyeti, yani eski Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun mirasçısı olan ülke, altı milyonluk nüfusuyla herkesin gözüne ekonomik geçerliliği olamayacak kadar küçük bir birim gibi gözükmekteydi. Hitler’in küçük Avusturya’yı ilhak etme özrü de buydu. 1920’lerin, 1930’ların Avusturyası gerçekten de ekonomik açıdan çok zayıf durumdaydı. Müzmin işsizlik rakamı % 20’lere varmıştı. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, Avusturya yine genişlemedi. Üstelik 1920’lerdeki ticaret alanını da kaybetti, çünkü eski Avusturya-Macaristan’ın parçası olan devletler onunla ticaret yapmaz duruma geldi. Bu ülkelerin hepsi komünist olmuştu. Ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avusturya, Avrupa’nın en varlıklı ülkelerinden biri haline gelebildi.

Finlandiya da aynı şekilde, Avusturya kadar ya da İsveç veya İsviçre kadar küçük bir ülkeydi. Hong Kong’la Singapur daha başarılı oldular. Yirmi yıl önce, Stalin’in 1940’ta ilhak etmiş olduğu üç Baltık ülkesindeki en milliyetçi kişiler bile, ülkelerinin tek başına kaldığında ekonomik varlığını sürdürebileceğine inanmıyorlardı. Bugün ise bunu sürdürebilmek konusunda hiç kimsenin en küçük bir kuşkusu bile yoktur. Aynı şey Kanada’nın Quebec’i için de geçerlidir.

Ne de olsa, küçük bir ülke de bugün bir ekonomik bölgeye katılabilmekte, böylelikle iki bakımdan avantaja geçmekte, bir yandan kültürel ve siyasal bağımsızlığını elde ederken, bir yandan da ekonomik entegrasyonu bulabilmektedir. Minik Lüksemburg’un “Avrupalılığı” bu kadar ateşli biçimde savunması boşuna değildir.

Köklere duyulan ihtiyaç

Aşiretçiliğin esas nedeni ne siyaset, ne de ekonomidir. Bu tutum egzistansiyalist bir tutumdur. İnsanlar transnasyonal bir dünyada kendi köklerine ihtiyaç duymaktadırlar. Bir toplum, bir cemaat olmak istemektedirler.

İspanya’da eğitim görmüş insanların hepsi Castilian dilini bilirler (dış dünya o dile İspanyolca demektedir). Ama giderek daha çok sayıda insan, evlerinde, okullarında, hatta işyerlerinde konuşurken Catalan, Bask, Galicianya da Andalusian dillerini kullanmaya başlamıştır. Bu değişiklik belki yalnızca vurgudadır, ama yine de kişilerin kimliğinde temel bir değişime işaret etmektedir. Catalanlar, Basklar, Galiçyalılar ve Andalusyalılar televiz-yonlarını açtıkları zaman aynı dizileri seyretmektedirler. Satın aldıkları mallar, İspanya’da üretilmiş olabileceği gibi, Japonya’da ya da ABD’de üretilmiş de olabilir. Çalıştıkları şirketin merkezi büyük olasılıkla Tokyo’da, Güney Kore’de, New York’ta, Düsseldorftadır. Giderek daha ulusallık dışı, daha transnasyonal bir dünyada yaşamaya başlamışlardır. Ama yerel köklere ihtiyaç duymaktadırlar. Yerel bir toplumun parçası olmak istemektedirler.

Aşiretçilik aslında transnasyonalliğin tersi değildir, yalnızca bir kutbudur.Amerikalı Yahudilerin giderek daha çoğu kendi dinlerinden olmayan kimselerle evlenmektedir, ama bu yüzden de Yahudi kökenli olmak ve Yahudi kültürünü yaşatmak daha çok vurgulanmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen kırk yıllık süre içinde, giderek daha çok sayıda Sırp erkeği, Hırvat kadınla evlenmiştir. Pek çok Sırp kadını da Bosnalı Müslümanlarla ya da Hırvatlarla evlenmiştir. Ama böyle olması, diğer Sırpların, Hırvatların ve Boşnakların kendi aşiret kimliklerine daha çok sarılmasına zemin hazırlamıştır. Galler yöresinin ve İrlanda’nın insanları giderek daha çok sayıda İngiliz kadın ve erkekleriyle evlenmekte, sonunda Galli ya da İrlandalı olduklarını daha çok bilinçlendirmektedirler. Aşiretçiliğin coşmasının nedeni, insanların Slovenya’da otururken Osaka’da olup bitenlerden etkilendiklerini anlamaları, ama Osaka’nın yerini hiç bilmedikleri gibi, haritada bile bulmakta zorluk çektiklerini görmeleridir. Dünyanın birçok bakımdan transnasyonal olması nedeniyle, insanlar kendilerini kendi anlayabilecekleri biçimde tanımlama ihtiyacını duymaktadırlar. Gözleriyle görebilecekleri, kollarıyla kucaklayabilecekleri bir coğrafi toplum, dil toplumu, din toplumu, kültürel toplum olmayı özlemektedirler.

Berlin dışındaki ormanlarda yaşayan Sorblar, Almanya’nın, Alman kültürünün bir parçası olmaktan çıkmıyorlar. Ama aynı zamanda kendilerini farklı görmek istiyorlar; herkesin de onları farklı görmesini istiyorlar. Latin Amerika’dan Los Angeles’e göçen kimseler, ister Meksika’dan, ister Orta Amerika’dan gelmiş olsunlar, ellerinden geldiği kadar çabuk, Amerikan vatandaşı olurlar. Amerika’da doğmuş kimselerle aynı fırsatlara sahip olmayı isterler. Çocuklarının ülkede doğan çocuklarla aynı eğitimden, mesleklerden, istihdamlardan yararlanmasını isterler. Ama aynı zamanda kendi İspanyol kimliklerini, İspanyol kültürlerini, İspanyol cemaatlerini de korumak, sürdürmek isterler. Dünya ne kadar transnasyonal olursa, sırf o yüzden bir o kadar aşiretçi olacaktır.

Bu durum giderek ulus-devletin temellerini sarsmaktadır. Hatta ulus devlet artık ulus devlet olmaktan çıkmakta, yalnızca “devlet” olmakta, yani siyasal bir birim olmaktan çok idari bir birim haline gelmektedir.

Uluslararasıcılık, bölgecilik, aşiretçilik, hızla yeni bir politika yaratmakta, yepyeni ve karmaşık bir siyasal yapıya yol açmaktadır. Matematiksel bir benzetme yaparsak, kapitalist ötesi toplumun üç vektörü vardır, bunların her biri onu bir başka yöne doğru çekmektedir.

Bu arada, eski bir İngiliz sözünden ilham alırsak, “hükümet işine devam etmek zorundadır”diyebiliriz. Şimdilik bu işi sürdürmek için elimizde bulunan tek araç, ulus devletle onun hükümetidir.Kapitalist ötesi toplum yaklaşımının ilk siyasal görevi, mega-devletin küçülttüğü hükümet performansı kapasitesini yeni baştan onarmak, genişletmek olmalıdır.Sh: 207-221

**

HÜKÜMETİN GERİ DÖNÜŞÜNE İHTİYAÇ

Önümüzdeki on yıllık dönemler, daha önce rastlanmadığı kadar büyük siyasal cesaret, siyasal hayal gücü, siyasal yenilik ve siyasal liderlik gerektirecektir. Daha yüksek bir hükümet becerisine ihtiyaç olacaktır. Bu talepler hem dışarıdan, hem de içeriden gelecektir.

Dışarıdan olanlar açısından, birkaç alanda yeni bir düşünce biçimine, radikal yeniliklere ihtiyaç vardır. Bunlar, ulusal hükümetle transnasyonal görevler arasındaki ilişkiler, ulusal hükümetlerle bölgesel örgütlenmeler arasındaki ilişkiler ve bir de, yeni ama çok farklı bölgeler arasındaki ilişkilerdir. Önümüzdeki on yıllar, ulus devleti aşan siyasal kurumların ortaya çıkışını herhalde ilk defa görecek, süpernasyonal, hattâ transnasyonal hukukun doğuşuna tanık olacaklardır. Bu yeni kurumlan tasarımlayan ve kuran, transnasyonal hukuku oluşturan da ulusal hükümetlerle ulusal politikacılar olacaktır.

İçeriden olanlara gelince, bir kere hükümeti yeniden etkin duruma getirmek yolunda bir o kadar önemli ve bir o kadar acil bir görev vardır: toplum değişip çoğulculuğa, çoğulcu kuruluşlar toplumu olmaya doğru kayşa da hükümetin karar verme kapasitesi türlü özel çıkar gruplarının ve “azınlık tahakkümünün” altında çökme raddelerine gelmiş olsa da bunu başarmak şarttır.

On sekizinci yüzyıl siyasal düşünürlerinin, örneğin Amerikan Anayasası’nı oluşturanların, en büyük korkusu “fraksiyonlar”dı, yani kendi çıkarlarını bir “ahlaki mecburiyet” halinde gösterip, başka her şeyi daha alta itme eğiliminde olabilecek gruplardı. Bu korkuya en mükemmel cevap da partiler olmuştu. Bu kavram İngiltere’de, Amerika’da ve Fransa’da hemen hemen aynı zamanda, 1815 ile 1835 arasındaki yirmi yıllık dönemde, ama birbirinden bağımsız olarak keşfedilmişti. O yirmi yıllık dönem zaten modern dünyanın en büyük parçalarının oluşturulduğu dönemdi. Parti hemen fraksiyonu aştı. Avrupa’da, muğlak bir ideoloji, bir “program” çerçevesinde organize oldu. ABD’de de yine aynı geniş ve muğlak “çıkarlar” çevresinde organize oldu. Ama dayandığı mantığın ne olduğu ileri sürülürse sürülsün, kuruluşunun bir ortak amacı vardı, o da siyasal gücü ele geçirmek ve elinde tutmaktı. Yönetmek üzere organize olmuştu. Bu nedenle, “ortadaki” seçmenleri kendine çekmek zorundaydı. Aşırı uçlardan kaçınmak, uzlaşmaya hazır olmak durumundaydı. İktidardayken eylemlerini, kendisine bağlı olmayanların destekleyeceği şeylerle sınırlı tutmak, yani kendisine oy vermiş olan “ortadakilerin” kabul edebileceği şeylerin ötesine taşırmamak gerekiyordu. Bu ilkenin en açık ifadesi, Amerikan Anayasası’na konulmuş olan Başkan vetosudur. Onu aşmak için Kongre’nin üçte ikisinin oyu gereklidir. Demek ki ancak her iki parti üyelerinin büyük bölümü görüş birliğine varırsa aşılabilecektir.

İşte bu, hem Başkanı, hem de Kongre’yi “orta” alanda tutacak bir önlemdir.

Ama bugün artık partiler dünyanın her yerinde hırpalanmış durumdadır. Avrupa partilerinin, tüm dağınık fraksiyonları bir araya toplayarak kontrol gücü kazanmalarını sağlayan ideolojiler, artık birleştirici güçlerinin çoğunu kaybetmiştir. Partiler de, buldukları sloganlar da, seçmenlere, özellikle de genç seçmenlere pek bir şey ifade etmemektedir. ABD’deki geleneksel çıkar gruplarının çoğu artık yoktur. Mark Hanna’mn 1896’da Cumhuriyetçi Parti’ye dayanak olarak gördüğü o çiftçiler, işçiler, küçük iş sahipleri şimdi nerededir? Oysa 1932’de Franklin D. Roosevelt de yeni Demokratik Parti’yi yine aynı tabana dayandırmıştı.

Bu durumda hükümetler, özel çıkar gruplarının saldırısı karşısında güçsüz kalmışlar, yönetemez duruma, yani kararlan verip uygulayamaz duruma düşmüşlerdir.

Bu son birkaç yıldır da “anti-hükümet” olmak, yani hükümet kavramına karşı olmak modadır. Ama bu da işlemeyecektir. Bizim güçlü, etkin hükümete ihtiyacımız vardır.Hatta önümüzdeki birkaç on yılda, etkinliği daha az olan değil, etkinliği daha çok olan hükümetler bekleyebiliriz. Çevreyi koruma, özel orduları ve uluslararası terörizmi bastırma, silah kontrolünü etkin kılma gibi yeni görevlerin hepsi, “daha az hükümet” değil, “daha fazla hükümet” gerektiren şeylerdir. Ama farklı bir hükümet gerektirdikleri de kesindir.

Son on beş-yirmi yıl içinde, art arda hep “hükümeti küçültmek” isteyen ya da “içtekilerle mücadele etmek” isteyen siyasal liderler iktidara geldi. Böyle bir platformdan seçilenlerin ilki, ABD’deki Jimmy Carter’dı, ardından Ronald Reagan onu izledi, peşinden de bir başka “anti-hükümet” adayı, George Bush’u sürükleyip getirdi. İngiltere’de Margaret Thatcher da bir “anti-hükümet” platformunda seçildi ve ülkesini on yıl yönetti. Sonuçlar acınacak gibiydi. Hükümet harcamaları ve hükümet düzenlemeleri, bu “anti-hükümet” liderlerin yönetiminde her zamandan çok arttı. Onların döneminde harcamalar iyice çığrından çıktı. Üstelik bu hükümetler ne kadar harcarlarsa, o kadar daha az becerikli, daha az güçlü duruma geldiler. Hükümet yalnız “büyümekle” kalmadı, şişkolaştı, kendi ağırlığının etkisiyle felç oldu. Amerikan tarihinde hiçbir hükümet, Başkan Bush’un verdiği kadar büyük bir bütçe açığı vermemişti. Yaygın biçimde kabul gören inançlara göre, bu tutumun ekonomideki herhangi bir durgunluğu imkânsız hale getirmesi gerekirdi. Oysa Bush yönetiminin ilk üç yılı içinde hükümet harcamalarında ve bütçe açıklarında görülen sıçramalar, ABD’nin ikinci Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaştığı en derin ve en uzun süreli ekonomik durgunluğu da getirdi. General De Gaulle’den bu yana özgür dünyanın en büyük siyasal lideri olduğu ileri sürülen, ama kesinlikle en kararlı lideri olan Başbakan Margaret Thatcher da aynı şekilde, hükümeti küçültme çabalarına rağmen, onu daha etkin ve becerikli kılma, Ingiltere ekonomisinin gidişini tersine çevirme çabalarına rağmen, büyüyen açıklardan başka pek az şey ortaya koyabildi.

Aynı şey Fransa için de geçerlidir. Cumhurbaşkanı Mitterrand, Fransız hükümetinin harcamalarını göze çarpacak kadar büyüttü, ama hiçbir sonuç elde edemedi. Onun Cumhurbaşkanlığı döneminde Fransa, ekonomik ve siyasal bir güç olarak sürekli geriye kaydı. Japonya’da da hükümet edebilme olanağı peş peşe skandallerle baltalanmaktadır, bunlar da talancı devlet kavramının doğrudan sonuçlandır.

Oysa yapılacak işleri yapabilecek olan, yalnızca ulusal hükümet ve onun siyasal liderleridir. Bu konuda bir tek onların meşruluğu vardır.

Bu nedenle hükümetlerin performans kapasitesi kazanması zorunludur. Hükümetlerin geri dönmesi, bu gidişin tersine çevrilmesi şarttır. Tersine çevirme terimi aslında ticaret dünyasına ait bir terimdir. Ama ister ticari olsun, ister sendika, üniversite, hastane ya da hükümet olsun, bir kurumun zayıflayışını tersine çevirmek, her zaman için üç adıma ihtiyaç gösterir:

1. İşlemeyen, hiçbir zaman işlememiş olan, yararlılığı sona eren, katkıda bulunma kapasitesini yitirmiş olan şeyleri terk etmek,
2. İyi işleyen, sonuç veren, kurumun performans yeteneğini arttıran şeylere yoğunlaşmak. Bunu sağlayabilmek için, başarılı olduğu kanıtlanan şeyleri daha çok ve daha sık yapmak gerekir.
3. Yarı başarı, yarı başarısızlık durumlarının analizini yapmak. Tersine çevirmeyi gerçekleştirebilmek için, böyle alanlarda neler performans vermiyorsa onları terk etmek, neler performans veriyorsa onları daha çok yapmak gereklidir.

ASKERİ YARDIMIN YARARSIZLIĞI

Eğer birisi çıksa da mega-devletin politikalarını bir yararsızlık sıralamasına soksa, hiçbir zaman işe yaramamışların başında askeri yardımlar yer alırdı. Bu durumda ilk terk edilmesi gerekenler de onlardır. Askeri yardımın kökü ta ilkçağa kadar gitmektedir. Romalı tarihçilerin anlattığına göre, Pers Kralı’nın İsparta’ya, Atina ile savaşında kullanması için verdiği askeri yardımın sağladığı tek yarar; aradan birkaç on yıl geçtiğinde Makedonyalıların Yunanistan üzerinde egemenlik sağlaması, dolayısıyla da Büyük İskender’e, Pers İmparatorluğu’nu yıkacak orduyu kazandırması olmuştu.

Ama askeri yardımın hiçbir zaman, mega-devletler döneminde, yani İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde olduğu kadar yaygın ve başarısız biçimde kullanıldığı görülmemiştir. Hemen hemen istisnasız biçimde geri tepen bir girişimdir. Örnekleri arasında, ABD’nin Şah döneminde İran’a verdiği askeri yardımlar, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a verdiği askeri yardımlar, ABD’nin Irak’a verdiği askeri yardımlar sayılabilir. Latin Amerika’nın bazı generallerine verilen askeri yardımların da daha verimli olduğu söylenemez. Sonuçta o generaller zengin, ülkeleri yoksul olmuştur.

Güçlü bir düşmanın saldırısıyla karşı karşıya kalan bir ülkeye destek vermek başka şeydir, “dost” rejimlere askeri yardım vermek başka şeydir. Bu, “şantajla koparılmış” bir paradır ve ancak koparanın iştahını artırmaya yarar. Birisi kalkıp da, “Eğer bize bu uçakları, tankları, füzeleri vermezseniz, başka yerden alırız” tehdidini savuruyorsa, en uygun cevap, “Buyur, istediğin yerden al” demektir. Çok sık ileri sürülen, belli bir bölgede “askeri denge”yi koruma özrü de tam bir palavradır. Son kırk yıllık dönem içinde askeri yardımların hiçbir bölgede denge yarattığına rastlanmamıştır. Yalnızca silahlanma yarışını daha hızlandırmıştır, o kadar.

Ekonomik yardımlar, şu son birkaç yıldır pek çok tartışılmaktadır. Acaba bunlar, yardımı alan ülkeyi gerçekten güçlendirmiş midir, yoksa daha mı zayıflatmıştır? (Mesela Türkiye)

ABD’nin, özellikle Afrika’daki bazı hükümetlere verdiği büyük miktarlardaki gıda yardımı yüzünden bu hükümetlerin kendi tarımlarını ihmal ettiği ve kendi çiftçilerini yoksul duruma düşürdüğü iddiasında büyük ölçüde gerçek payı vardır. 1950’lerin icadı olan, bir hükümetin diğer bir hükümete yardım yollaması usulü, genel olarak bakıldığında, en iyimser bakışla bile, ancak marjinal sonuçlar getirebilmiştir. Dünya Bankası benzeri “yarı hükümetse!” kurumlar aracılığıyla verilen bağışlar ve krediler için de daha iyi bir şey söylemek mümkün değildir. Bunların pek azı hatırı sayılır bir gelişme sağlamıştır. Ama yine de ekonomik yardım fikri iyi bir fikir olabilir; nasıl yapacağımızı besbelli bilemiyor olsak bile.

Buna karşılık askeri yardım fikri, baştan kötü bir fikirdir. Askeri yardımla güvenilir müttefikler kazanılamaz. Yardımı alanlar büyük olasılıkla yardımı verene karşı döneceklerdir; İran’la Irak’ın ABD’ye, Afganistan’ın Rusya’ya karşı döndüğü gibi. Bunun bir nedeni, gelen yardım çoğaldıkça, alan tarafın, veren tarafa bağımlı duruma gelmekten ötürü bir kızgınlık duymasıdır. Bir başka daha önemli nedeni de, yardımı veren tarafın, alan tarafta o sıra başta bulunan hükümetle özdeşleştirilmeye başlamasıdır. Gelen yardımlar o hükümeti iktidarda tutmak için kullanılıyor olmasa bile, giderek bu yardımın iktidardakileri desteklemek için verildiği kanısı yaygınlaşmaya başlar. Örneğin Yunanistan’daki albayları ya da İran’daki Şah’ı başta tutmaya yönelik olduğu sanılır. O iktidar devrilince, barışçı yollardan devrilmiş olsa bile, yerine gelen hükümet, eski hükümetle işbirliği yapmış olan yabancı güce, yani yardımı verene karşı dönmek zo-runluluğunu hisseder.

Askeri yardım hem veren ülkeye, hem de alan ülkeye kötülük etmiştir.Alan ülkeyi, vizyonunu, kaynaklarını, enerjisini yanlış yönlendirmeye, başka her şeyi ihmal ederek askeri amaçlara yönelmeye zorlar. Sayısız kereler, askeri diktatörlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunların da pek çoğu uluslararası terörist olur, aldıkları askeri yardımları kullanarak ülkesini karada oluşturulmuş bir korsan gemisi haline getirir, uluslararası toplumu terörize etmeye kalkar; Saddam Hüseyin’in Irak’ta yaptığı gibi.

Askeri yardımdan vazgeçildiği takdirde bundan tek zarar görecek olan da silah yapımcılarıdır.

EKONOMİK POLİTİKADA NELERİ TERK ETMELİ

Eğer bir tek şey öğrenmişsek, o da hükümetin ekonomik “iklim”i yönetemeyeceğidir. Hükümet, kısa dönemli ekonomik dalgalanmaları, durgunluk gibi şeyleri etkin bir biçimde önleyemez ve yenemez.

Daha önce de söylediğimiz gibi, 1929’dan önce hiç kimse, hükümetin ekonomik iklimi yönetebilmesini zaten beklemiyordu. O tarihten bu yana her ülkedeki her hükümet, ekonomik durgunlukları tedavi edebileceğini vaat etmeye başladı. Ama bu gözbağcılıktan başka bir şey değildir. Bugüne kadar hiçbir hükümet bu konuda verdiği sözü tutamamıştır. Siyasal liderlerin dürüst davranmayı, “Doktorlar nezlenin tedavisini nasıl bilmiyorsa, ekonominin kısa dönemde nasıl yönetileceğini de bilen yoktur, bu yüzden biz bu konudan elimizi çekelim,”diyebilmeyi öğrenmesi gerekir.

Ama bunun bir başka uzantısı vardır; hükümetin büyük depresyonlardan kaçınabilme yeteneğini yeniden kazanması şarttır. Hükümetin tüketimi arttırmak için bol bol paralar harcamasının bunu başaramadığı anlaşılmıştır. Ne zaman denense, insanlar bu yeni gelen satın alma gücünü biriktirmeye kalkmış, hiç harcamamıştır. ABD’de bunun son denenişi Jimmy Carter dönemindedir. Ama ondan önce, Franklin D. Roosevelt’in büyük depresyonu tedavi etmek için hükümete satın alma gücü yarattırmaya çalışmasından itibaren, düzenli olarak böyle girişimlerde bulunulmuştur. Sonuçlardan biri, 1936-1937’deki ciddi ekonomik çöküş olmuştur. Bir depresyonu hafifletmenin tek etkin yolu, yani uzun bir dönem içinde yapısal değişiklikler getirme yolu, ancak altyapı yatırımlarından geçmektedir.Esasen ekonominin parlak dönemlerinden sonra altyapı, yani yollar, köprüler, limanlar, kamu binaları; kamu arazileri hep adamakıllı onarım gerektirecek duruma düşer. Ama hükümetlerin böyle yatırımları finanse edebilmesi için, iyi zamanlarda (hatta durgunluk dönemlerinde bile) dengeli bütçelerle çalışmış olmaları gerekir. Ancak o zaman para bulabilme olanağını bulurlar, özellikle de gerekiyorsa borç bulabilirler. Başka bir ifadeyle, hükümetlerin bütçe açıklarını en son çare olarak saklamayı yeni baştan öğrenmeleri gerekmektedir. Barış dönemi açıkları, eğer kullanılacaksa, ancak ekonominin servet yaratma kapasitesinde kalıcı iyileştirmeler yapmaya kullanılmalıdır.

Genelde, ekonomik alanda bizler mega-devlet’in işlerliğine temel oluşturan mali Devlet teorisinden vazgeçmek zorundayız. Bu, özellikle İngilizce konuşan dünya için geçerlidir. Gerekli olan şey, sosyal vergilendirme politikasından, ekonomik vergilendirme politikasına geri dönmektir. Vergi sistemi elbette ki hakkaniyet ve adalet düşünceleriyle yoğurulmak zorundadır. Sosyal açıdan istenmeyen faaliyetlerin, örneğin çocuk işçiler çalıştırmaktan tutun da son yirmi yirmi beş yıldan beri Amerika’da moda olan aşırı yüksek yönetici maaşları gibi şeylerin, cezalandırıcı, hatta sert biçimde vergilendirilmesinde de elbette payı vardır. Ama bunlar ince ayrıntılardır. Vergi politikasının çekirdeği, sosyal açıdan tarafsız bir politika olmak zorundadır.

Acaba bunlar siyasal açıdan fizibilitesi olan şeyler midir? Cevap “evet”tir, ama kolay olmadığı bir gerçektir.

Herhangi bir usulü terk etmek, her zaman acı direnişlerle karşılaşır.Her kuruluştaki insanlar gibi, bürokratlarla politikacılar da her zaman eski usullere, modası geçmiş şeylere, iyi sonuç vermesi gerekirken vermemiş yöntemlere, bir zamanlar işe yaradığı halde artık yaramayan uygulamalara takılmış kalmışlardır. En çok bağlı kaldıkları şey de daha önceki kitaplarımdan birinde “yönetim egosuna yatırım yapmak”diye adlandırdığım şeydir. Ne var ki, en çok sayıda insan da hep bu tür alanlarda, bu tür girişimlerde istihdam bulmaktadır. Çünkü her kuruluş, elindeki en yetenekli kişileri, sonuçlara yöneltmekten çok, “sorunlara” yöneltmek zorundadır; hele de başı dertte bir kuruluşsa!

Evet, yerleşmiş bir usulü terk etmek, yukarda anlatılan nedenlerle, zordur, ama bu oldukça kısa bir süre için böyledir. Terk edilecek usulü terk edildikten altı ay sonra, herkes içinden, “Neden bu kadar gecikmişiz?” diye merak etmeye başlar. Mali devletin vergiler ve sübvansiyonlar yoluyla gelir dağılımını değiştirebileceği ve toplumda reform yapabileceği inancı kesinlikle başarısızlığa uğramıştır. En az eşitlik ve hakkaniyet sağlayabilen ülkeler, yeniden gelir dağılımı sağlamaya en çok uğraşanlar olmuştur; işte Sovyetler Birliği, işte ABD, işte İngiltere. Tek becerebildikleri, talancı devlete doğru kaymaktır ki, bu da hiç kuşkusuz, bir siyasal bünye için en tehlikeli ve dejenere edici hastalıktır.Ülkenin parasını böyle yasallaştırılmış biçimde yağmalamaktan nasıl kurtulacağımızı henüz kimse bilmemektedir.Belki anayasal yenilikler, hatta belki hem yasamadan, hem de yürütmeden ayrı, bağımsız bir kamu kurumu gerekebilir, bu kurum harcama önerilerini denetler, her birinin gerçekten kamu çıkarlarıyla ve kamu politikasıyla tutarlı olup olmadığına bakar. (Kamusal kesimdeki böyle bir denetim, Bölüm 3’te şirketlerin yönetimi için önerilen “ticari denetim”e benzeyecektir.) Tabii bu fikir, ütopya olarak suçlanmasa bile, en azından biraz “saf bir fikir olarak suçlanabilir. Yasama kurumlarının, kendilerini disiplin altına alacak her şeye karşı çıkmaları beklenebilir. Ama aslında, ABD’de olsun, Japonya, İngiltere, Fransa ve Almanya’da olsun, çok sayıda milletvekili, kendi disiplinsizliklerini dışarıdan kontrol edecek böyle bir düzeni hoş karşılamaya hazırdır. Bunu kendileri uygulayamamakta ya da uygulayamadıklarına inanmaktadırlar. Böyle bir şeye kalkıştıkları zaman, birtakım özel çıkar grupları onları cezalandırmaktadır. Bir yandan da talancı sürecin kendi durumlarını sabote ettiğini, seçmenlerinin karşısında onları küçük düşürdüğünü, bu arada öz saygılarını da yerle bir ettiğini bilmektedirler. Hükümet harcamalarına ayrılabilecek para, önümüzdeki yıllarda bütün ülkelerde çok azalacaktır. Talancı ekonominin kontrolü bu nedenle giderek daha çekici gelebilir. Buna çok şiddetle ihtiyaç duyulduğu konusuna da zaten artık hiç kimse itiraz etmemektedir.

Tersine çevirme stratejisinde ilk adım terk etmedir. O yapılmadan, başka hiçbir şey yapılamaz. O ana kadar, kaynakların tümü hep “sorunlara” tahsis edilmiştir. Neyin terk edilmesi gerektiği konusundaki yırtıcı ve duygusal tartışmalar herkesin sinirlerini gerer. Son bir deneme daha yapılması için ısrar edenler çıkar, boş yere “uzlaşma” olanağı arayanlar çıkar, belki bazı şarlatanlar, kangren olmuş bacağı acısız kesebileceklerini iddia ederler. Terk etme işi başarılmadıkça, hiç bir şey yapılamaz.

NELERE KONSANTRE OLMALI

Ölüler gömüldükten sonra, yeniden doğma işi başlayabilir. Bunun başlayabilmesi için, “Neler başarılı olmuştu? Nerelerde sonuç almıştık? Nelere konsantre olmamız gerekir?” sorularının sorulması gerekir.

Japonya’nın ve Almanya’nın son kırk yıl içindeki ekonomik performansı bize aynı dersi iki kere öğretmektedir. Bu ülkeler dikkatlerini ekonomik “havalar”a değil, ekonomik “iklim”e vermişlerdir. Onların ekonomik politikasının amacı, hastanın kendini daha iyi hissetmesi değildir. Hastayı iyileştirmek ve iyi durumunu sürdürmesini sağlamaktır. Ekonominin büyüyebileceği, enfeksiyonlara, sakatlıklara ve hastalıklara karşı direnç kazanabileceği, değişimlere hızla ayak uydurmaya alışabileceği ve rekabet edebilirliğini sürdürebileceği bir ekonomik çevre yaratmaktır.

Ama bu ülkelerin her ikisi de “havayı kontrol” etmeye yöneldikleri anda, hızlarını kaybetmişlerdir. Alman ekonomisi 1989’da, Doğu Almanların oyunu kazanabilmek için bütçe açığı veren büyük hükümet harcamalarını tüketimi kabartmaya yönelttiği zaman zayıflamaya başlamıştır. Japonların da 1980’lerin ortasındaki ABD Doları devalüasyonu yüzünden ortaya çıkan kısa dönemli ihracat sıkışıklığını telafi etmek amacıyla iç tüketimi coşturmaya çalışmaları, bir anda menkul değerler borsasında büyük bir yükseliş, gayrimenkul fiyatlarında da korkunç bir tırmanış getirmiştir. Ama bu da ancak bir “balon ekonomisi” yaratabilmiş, sonra o balon 1991 ve 1992’de patlamıştır.

Uygun iklimi yaratmak, vergileri düşük tutmak demek değildir. Arz tarafı iktisatçılarının ileri sürdüğü, “düşük vergiler ekonominin sağlığını ve büyümesini kendi başına garantiye alır”iddiası, hiç de kanıtlanmış değildir. Ama yüksek vergilerin mutlaka ekonomik durgunluk getirdiği yolundaki iddialarının yanlış olduğu kesin olarak kanıtlanmıştır.Japonya’da gelir vergileri her zaman yüksek olagelmiştir. Daha önce de değinildiği gibi, vergilendirme ensidatısı, verginin oranından çok daha önemlidir. Mali politikanın amacı, bilgiye ve insan kaynaklarına yatırımı, ticarette verimli tesislere, bir de altyapıya yatırımı teşvik etmesi olmalıdır. Son yarım yüzyılın bütün “ekonomik başarı” hikâyelerinde, işin sırrı bu olmuştur. Japonya’da da öyle, Almanya’da da öyle, “Asya’nın Dört Kaplanı” diye bilinen Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Tayvan’da da öyledir. Bu ülkelerin hepsi de ekonomik havalara hiç aldırmaksızın, politikalarını ekonomik iklimi yaratmaya odakladıkları sürece, başarılarını sürdürebilmişlerdir. Sh:223-236

**

SOSYAL SEKTÖR YOLUYLA VATANDAŞLIK

Sosyal ihtiyaçlar iki alanda artacaktır. Birinci alan, eskiden beri hayır işleri diye bilinen alandır. Yoksullara, çalışamayacak durumda olanlara, çaresizlere, bir şeylerin kurbanı olanlara yardım, bu alana girmektedir. Belki de bunlar, toplumu değiştirme ve insanı değiştirme amaçlı hizmetlerden daha da hızlı büyüyecektir.

Geçiş dönemlerinde, ihtiyaç içine düşen insanların sayısı her zaman artar. Dünyanın her yanında büyük kitleler halinde mülteciler vardır. Bunlar savaşların, sosyal coşkuların, ırksal, etnik, siyasal, dinsel baskıların, hükümet beceriksizliklerinin ve hükümet zalimliklerinin kurbanı olmuşlardır. En oturmuş ve en istikrarlı toplumlarda bile, bilgi değişimi yüzünden gerilerde kalan insanlar olacaktır. Bir toplumun ve o toplum içindeki nüfusun, işgücü karışımındaki radikal değişikliklere, gerekli becerileri ve bilgileri edinmeye uyum sağlayabilmesi için aradan bir iki kuşak geçmesi gerekmektedir. Tarihteki örneklere baktığımızda görüyoruz ki, hizmet işçilerinin yeniden “orta sınıf düzeyinde bir gelir elde edebilecekleri verim düzeyine yükselmeleri, bir kuşağa yakın zaman gerektirmektedir.

Sosyal hizmetlerin ikinci alanlarında, yani hayır işleriyle ilgili olmayıp, toplumu değiştirmeye, insanları değiştirmeye yönelik alanlarında, ihtiyaçlar da aynı şekilde artacak, hatta belki daha hızlı artacaktır. Bu tür hizmetler eskiden hemen hemen hiç bilinmezdi. Oysa hayır işleri binlerce yıldır bizimle birliktedir. Değişime yönelik hizmetler, son yüz yıl içinde, özellikle ABD’de mantar gibi bitivermiştir. Ama bu hizmetlere önümüzdeki on yıllarda çok daha fazla ihtiyacımız olacaktır. Bunun birinci nedeni, tüm gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfusun artmasıdır. Bu yaşlı insanların çoğu yalnız yaşamakta ve yalnız yaşamayı tercih etmektedir. Bir başka neden de sağlık bakım ve tıbbi tedavi alanlarındaki ilerlemeler nedeniyle, sağlık araştırmalarının, sağlık bakım eğitiminin gerekli olmasından, daha çok sayıda tedavi tesislerinin ve hastanelerin gerekmesinden kaynaklanmaktadır. Yetişkin eğitimleri verme gereği giderek artmaktadır. Yalnız anne ya da yalnız baba tarafından büyütülen çocuk sayısının artması da birtakım ihtiyaçlar yaratmaktadır. Toplum hizmetleri sektörü, gelişmiş ülkelerde gerçek “büyüme sektör” lerinden biri olacağa benzemektedir, oysa hayır işlerine duyulan ihtiyacın zamanla tekrar azalacağını umabiliriz.

Bu ihtiyaçların dadı devlet tarafından karşılanması girişimleri büyük ölçüde başarısızlığa uğramıştı ya da en azından, bunlarla ilgili hizmetleri bizzat hükümetin vermesi başarısız olmuştur. Dolayısıyla dadı devlet tecrübesinden çıkarabileceğimiz ilk sonuç, hükümetin sosyal alanda yapıcı ve yönetici olmaktan çekilip, kendini politika yapımcısı rolüne gömmesi gereğidir. Bunun anlamı, sosyal alanda da, tıpkı ekonomik alanda olduğu gibi işlerin dışarıya yaptırılması, taşeronlara verilmesi demektir. Ticari girişimleri yeniden yapılandırırken nasıl destek işlerini, masa memurluğu işlerini, bakım işlerini dışarıya vermeyi planlıyorsak, hükümet de sosyal sektördeki “yapıcılık” işlerini dışarıya vermeye göre yeniden yapılanmalıdır.

Bir ek neden daha vardır, o da hizmet işlerinin ve hizmet işçisinin verimini arttırma ihtiyacıdır. Hükümet, hizmet işçilerinin en büyük işverenidir; ama yine de hükümet kesiminde çalışan hizmet işçileri, en düşük verime sahip olanlardır. Bu insanlar devletin işçisi olarak kaldıkları sürece, verimleri hiç yükselemez. Devlet kuruluşu, bürokrasi olmak zorundadır. Verimi kurallara ve mevzuata tabi kılmak zorundadır (ve öyle yapması da gerekir). Kırtasiyeye gömülü durumda çalışmak zorundadır. Dikkatini alınan sonuçlardan çok, kırtasiye işlemlerinin doğru dürüst yapılıp yapılmadığına yöneltmek durumundadır. Bunu yapmadığı anda, göz açıp kapayana kadar bir hırsızlar çetesi olur çıkar. Ve bütün gelişmiş ülkelerde devlette çalışanların en büyük çoğunluğu, hizmet verme, hizmetleri yönetme, sosyal sektörde yapıcı olma alanında çalışmaktadır, işleri dışarıya yaptırmak, sosyal sektörde işlerin gerçekten yapılması bakımından da çok gereklidir.

…..

Vatanseverlik yetmez

Vatanseverlik, kişinin vatanı için ölmeye hazır olması demektir. Bu yüzyılın başlarında Marksıstler, çalışan sınıfların artık vatansever olmayacağı kehanetinde bulunmuşlardı. Onların bağlılığı, ülkelerinden çok, kendi sınıflarına yönelecekti. Bu kehanetin de doğru çıkmadığı görüldü. İnsanlar, özellikle de çalışan sınıflar, hâlâ vatanları için ölmeye hazırdırlar; en inanmadıkları bir savaş söz konusu olsa bile!

İngiliz hemşire Edith Cavell (1865-1915), Belçika’da yönetmekte olduğu hastanede, kamptan kaçmış birkaç İngiliz savaş esirini sakladığı için Almanlar tarafından idam edilmeye götürülürken, “Vatanseverlik yetmez”demişti. Vatanseverliğin yanı sıra vatandaşlığa da ihtiyaç vardır. Vatandaşlık, kişinin vatanına katkıda bulunmaya hazır ve istekli olmasıdır. Yani vatanı için yaşamasıdır. Vatandaşlığı yeniden diriltmek, kapitalist ötesi toplumun en önemli ihtiyaçlarından biridir.

Vatanseverlik, yani kişinin vatanı için ölmeye hazır olması, evrenseldir. Ama vatandaşlık kesinlikle Batı icadıdır. Atina ve Roma, en parlak dönemlerinde bu ilkeyi baş tacı etmişlerdir. Batı geleneğinin en güzel politik ifadesi, vatandaşlıkla ilgili olanıdır ve Yunan tarihçisi Thucydides’in Atina lideri Perikles’e söylettiği o ünlü nutukta yer almaktadır.

Vatandaşlık, Roma’nın yıkılmasıyla birlikte yok olmuştur. Ortaçağda vatandaş yoktur. Derebeylerinin kendi köylüleri, kentlerin burjuvaları, kilisenin İletişimcileri vardır, ama hiçbirinin vatandaşı yoktur. Japonya’da da 1867’deki Meiji Devrimine kadar vatandaşlar görülmemektedir. Daimyo denilen efendilerin kendi halkları vardır, kent merkezlerinin zenaatçıları, dinsel mezheplerin de müminleri olmuştur. Bunların da hiçbiri vatandaş değildir.

Ulusal devlet, vatandaşlığı yeni baştan icat etmiş, kendini onun üzerine temellendirmiştir. O günden bu yana, vatandaşlığın haklar ve yükümlülükler açısından ne demek olduğu, siyasal teorinin ve siyasal uygulamanın ana konularından biri haline gelmiştir.

Hukuksal bir terim olarak vatandaşlık, bir eylem teriminden çok, bir kimlik terimidir. Siyasal terim olarak baktığımızda, aktif bir adanmışlığı benimsemeyi ifade eder. Sorumluluk, demektir. Kişinin içinde yaşadığı toplumda ve ülkede bir fark yaratması demektir.

Mega devlette siyasal vatandaşlık artık işlememektedir.Ülke küçük bile olsa, hükümet işleri halktan o kadar uzaktır ki, bireyler bir fark yaratamazlar. Bireyler oy verebilir; doğru biçimde oy kullanmanın önemini de son birkaç on yıl içinde acı tecrübelerle öğrenmiş bulunuyoruz. Bireyler vergi verebilir; bunun da anlamlı bir yükümlülük olduğunu son birkaç on yılda yine acı tecrübelerle öğrendik. Ama bireyler sorumluluk alamaz, bir fark yaratmak için eyleme geçemez. Ama buna karşılık, vatandaşlık olmayınca politika boş bir kabuk haline gelmektedir. Evet, milliyetçilik var olabilir. Ama vatandaşlıktan yoksun bir milliyetçilik, dejenere olmakta, vatanseverlikten uzaklaşıp şovenliğe doğru kaymaktadır. Vatandaşlık olmadığı zaman, vatandaşı yaratacak, nihai analizde politik bünyeyi bir arada tutacak o sorumlu adanmışlık da var olamaz. Bir fark yaratmaktan gelen o doyum duygusu, o gurur da olamaz. Bunlar olmadığında, bir siyasal birim, adı ister devlet olsun, ister imparatorluk, ancak bir “güç” olabilir. Ama o zaman onu bir arada tutan tek şey o güçtür. Oysa hızla değişen tehlikeli bir dünyada eylem gösterebilmek için, kapitalist ötesi toplumun vatandaşlığı yeniden yaratması zorunludur.

Topluma duyulan ihtiyaç

Toplumu diriltmek de buna denk bir ihtiyaçtır. Gele• neksel toplumlar artık birleştirici olma güçlerini kaybetmişlerdir. Bilginin bireye verdiği o hareketliliğe ayak uyduramamaktadırlar. Geleneksel toplumları bir arada tutan şeyin, bireylerin ortak yönlerinden çok, baskı ve korku olduğunu da artık öğrenmiş bulunuyoruz.

Günümüzde ailelerin dağılması konusundan pek sık söz edilmektedir. Bu konuda bir dereceye kadar yanlış anlama da vardır. Amerika’daki ve gelişmiş ülkelerin pek çoğundaki evliliklerin boşanmayla sonuçlandığı su götürmez bir gerçektir. Ama yine de bu evlilikler, 100 yıl, 150 yıl önce ne kadar sürüyor idiyse, yine o kadar sürmektedir. Hatta daha bile uzun sürmektedir. 100 ya da 150 yıl önce o evlilikleri çözen şey, boşanmadan çok; ölümdü.

Geleneksel aile bir ihtiyaçtı. On dokuzuncu yüzyıl edebiyatında, bizim bugünkü anlamda “çözülmüş aileler” dediğimiz şeye sık sık rastlarız. Ama bu aileler birbirinden ne kadar nefret etseler, ne kadar korksalar, yine de bir arada kalmaktadırlar. On dokuzuncu yüzyılın bir sözü vardır: “Aile, seni içine alan şeydir”. Bizim yüzyılımıza kadar, her türlü sosyal hizmetleri sağlayan şey aileydi.

Ailenin veremediği şeyi başka hiç kimse de veremezdi. Aileye sıkı sıkıya sarılmak şarttı. Ailenin kişiyi dışarı itmesi bir felaketti. 1920’li yıllara kadar Amerikan tiyatro ve sinemasının en tipik kişisi, kızı kucağında gayri meşru bir bebekle eve gelince onu kovan zalim baba tipiydi. O zaman kızın elinde iki seçenek kalıyordu, ya intihar edecek, ya da fahişe olacaktı.

Aile, aslında birçok kimse için daha da çok önem kazanmaya başlamıştır. Ama artık ihtiyaçtan çok, istekli, gönüllü bir sevgi bağı, bir yakınlık, karşılıklı bir saygı söz konusudur. Bugünün gençleri, yeni yetmeliğin isyanlar döneminden çıktıkları anda, anne-babalarına, kardeşlerine yakın olmak için benim kuşağımdan daha fazla ihtiyaç hissetmektedirler.

Ama yine de aile artık toplum değildir. Bununla birlikte insanların bir topluma da ihtiyacı vardır. Özellikle de koskoca kentlere dağıldıkları, çoğumuz gibi banliyölerde yaşamaya başladıkları zaman, insan artık eski zamanın uzak köylerinde yaşarken olduğu gibi, ortak çıkarları, kaygıları, meşguliyetleri, ortak cahillikleri olan, hep birlikte aynı dünyada yaşayan komşulara yaslanamamaktadır. Aile bağları yakın olsa bile, kişi ailesine de pek yaslanamamaktadır. Coğrafi ve mesleki hareketlilik yüzünden, insanlar artık aynı yerde kalamadıkları gibi, aynı sınıf içinde, aynı kültür içinde de kalamamakta, anneleriyle babalarının, kardeşlerinin, kuzenlerinin yaşadığı dünyayı paylaşamamaktadır. Kapitalist ötesi toplumda ihtiyaç duyulan toplum, özellikle de bilgi işçisinin ihtiyaç duyduğu toplum, fiziksel yakınlığın ve tek başmalığın zorlamasıyla gelen bir toplum olmaktan çok, adanmışlığa ve anlayışa dayalı bir toplum olmak zorundadır.

YOK OLAN FABRİKA TOPLUMU

Kırk yıl önce, ben böyle bir toplumun işyerinde ortaya çıkacağını sanıyordum. 1942’de yazdığım The Future of Industrial Man (Sanayi insanının Geleceği) adlı kitabımda olsun, 1949’da yazdığım The New Society (Yeni Toplum) kitabımda olsun (bunların her ikisi de yakında Transaction Publishers kuruluşu tarafından yeniden yayımlanacaktır), hattâ 1954’te yazdığım The Practice of Management (Yönetimin Uygulaması) kitabımda olsun, hep fabrika toplumundan söz ettim, orayı kişiye bir mevki ve bir işlev kazandıran, ona öz yönetim sorumluluğu veren bir yer olarak gördüm.

Japonlar bunu büyük ölçüde anlamış bulunmaktadırlar. Ama daha önce de dediğim gibi, fabrika toplumu Japonya’da bile uzun süre işlemeyecektir, en azından bilgi işçileri için işlemeyecektir.Japon fabrika toplumunun bir ait olma kavramına dayalı olmaktan çok, bir korkuya dayalı olduğu artık açıkça anlaşılmaya başlamıştır. Japonya’nın kıdeme göre ücret arttırımı uygulayan büyük şirketlerinden birinde çalışan işçi, 30 yaşını geçtikten sonra işini kaybederse, ömrünün sonuna kadar bir daha istihdam edilemez duruma düşmektedir. Ama Japonya 1960’larda bile ciddi istihdam darlıkları yaşarken bugün ciddi emekçi darlıkları yaşamaya başladığı için bu da artık hızla değişmektedir.

Batı’da fabrika toplumu hiçbir zaman kök salmamıştır. Ben yine de işçiye mümkün olduğu kadar sorumluluk ve öz kontrol olanağı verilmesini şiddetle savunmaktayım. Bu fikirler, fabrika toplumunu savunurken de dayandığım ana fikirlerdir. Bilgiye dayalı kuruluş, kesinlikle sorumluluğa dayalı kuruluş haline gelmek zorundadır.

Ama bireyler, özellikle de bilgi işçileri, anlamlı bir sosyal yaşama, kişisel ilişkilere, işlerinin ve çalıştıkları kuruluşun dışında, hataâ kendi ihtisas alanlarının dışında birtakım katkılara ihtiyaç duymaktadırlar.

Vatandaş olarak gönüllü

Bu ihtiyacın karşılanabileceği alan, sosyal sektördür. Bireyler işte orada katkıda bulunabilirler. Sorumluluklar üstlenebilirler. Bir fark yaratabilirler. “Gönüllü” olabilirler. Bu, ABD’de şimdiden başlamış durumdadır.

Diğer gelişmiş ülkelerin hemen hemen hepsinde, gönüllülük geleneği, sosyal devlet tarafından ezilip yok edilmiştir. Örneğin Japonya’da eskiden tapmaklar ve Shinto kutsal yerleri, yerel gönüllülerin güçlü katılımıyla aktif toplum hizmet merkezleri halinde işlerdi. 1867 Meiji Devrimi ülkeyi “batılılaştırdı”, dini de hükümet işlevlerinden biri haline getirdi. Kısa zamanda gönüllüler ortadan kayboldu, tapınaklardaki toplum hizmetleri de silindi gitti. İngiltere’de on dokuzuncu yüzyıl boyunca hayır işleri, toplumun bir işleviydi ve varlıklı kimselerin sorumluluğu olarak görülürdü. 1890’dan sonra, hükümetin toplum efendisi olarak görülmesi yaygınlaşırken, bunun da çoğu yok oldu. Londra’da 1878 yılında kurulan Salvation Army, Victoria döneminin zengin toplum hizmet kültürlerinden günümüze kadar gelebilmiş pek az sayıda örnekten biridir. Fransa’da da devletin düzenleyip kontrol etmediği her türlü toplum faaliyeti, Napoleon zamanından beri “kuşkulu” sayılmakta, hatta bir tür başkaldırı sayılmaktadır.

Amerika’da dinsel mezhep sayısının çokluğu, eyalet, kent ve sınır yerleşim yerleri geleneğinde yerel özerkliğe önem verilmesi, sosyal faaliyetlerin siyasallaştırılmasını ve merkezileştirilmesini yavaşlatmıştır.Sonuç olarak o ülkede bugün bir milyon kadar kamu yararına kuruluş, sosyal sektörde faaliyet göstermektedir. Bunlar Gayri Safi Milli Hasıla’nın yaklaşık onda birini temsil etmektedirler. Topladıkları bu paraların dörtte biri halktan aldıkları bağışlar, diğer dörtte biri hükümetin belirli işler karşılığında onlara ödediği para (örneğin sağlık bakım gider iade programlarını yönetmek gibi), geri kalanı da sağladıkları diğer hizmetlere karşı aldıkları paralardır (bunun da örneği, özel üniversitelere devam eden öğrencilerin ödediği eğitim ücreti ya da artık her Amerikan müzesinde görülen “sanat dükkânlarında satılan eşyalardan kazanılan paradır).

Gönüllü kuruluşlar, bugün Amerika’nın en büyük işvereni durumundadır. Her iki yetişkin Amerikalıdan biri, yani toplam doksan milyon insan, haftanın en az üç saatinde “ücretsiz memur” olarak, yani gönüllü olarak bu tür kuruluşlarda çalışmakta kilise ve hastanelerde, sağlık bakım kurumlarmda, Kızıl Haç gibi toplum hizmetlerinde, izcilik kuruluşlarında, Salvation Army ya da Alcoholics Anonymus gibi rehabilitasyon hizmetlerinde, dayak yiyen kadınlara barınak sağlamada, kent sokaklarının Siyah çocuklarına özel dersler vermekte hizmet sunmaktadırlar. 2000 ya da 2010 yılında bu ücretsiz çalışan insanların sayısının 120 milyona ulaşacağı, bu işlere verdikleri sürenin de haftada beş saate yükseleceği öngörülmektedir.

Bu gönüllüler artık “yardımcı” değildir. “Ortak” olmuşlardır. ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşların çoğu, ücretle full-time çalıştırdıkları bir yönetici tutmaktadır. Ama yönetim ekibinin geri kalanı giderek daha büyük ölçüde gönüllülerden oluşmaktadır. Kuruluşu giderek daha çok onlar yönetmektedir. En büyük değişiklik de Amerika’nın Katolik kilisesinde gerçekleşmiştir. Mezheplerin bir tanesinde artık işlerin çoğunu “cemaat yöneticisi” seçilen kadınlar üstlenmiştir. Papazlar ayini yapmakta, kutsamaları yerine getirmektedir. Onun dışındaki her şey, tüm sosyal işlerle toplum işleri de dahil olmak üzere, “ücretsiz elemanlar” yani “cemaat yöneticisi”emrinde çalışan gönüllüler tarafından yapılmaktadır.

ABD’de gönüllü katılımının böylesine yükselmesi, ihtiyaçta bir artış olduğu için değildir. Bu gönüllü insanların kendileri, topluma bir katkıda bulunmak, bir adanmışlık göstermek için baskı yapmışlardır. Yeni gönüllülerin büyük çoğunluğu, emekli olmuş kimseler de değildir. Karı-koca çalışan ailelerin bireyleridir. Otuz-kırk yaşında, iyi eğitim almış, halleri vakitleri yerinde, oldukça da meşgul kimselerdir. Çalışmakta oldukları işi sevmektedirler. Ama “bir fark yaratacak” bir şeyler daha yapmak istemektedirler. Bu bir Kutsal Kitap öğretim dershanesi de olabilir, Siyah çocuklara çarpım tablosunu öğretmek de olabilir, uzun süre hastanede yattıktan sonra taburcu olup evine dönen yaşlıları birer birer ziyaret etmek, rehabilitasyon egzersizlerinde onlara yardım etmek de olabilir.

Belki de ABD’nin gönüllü kuruluşlarının bu çalışanlara verdiği şey, çalışanların sunduğu hizmetlerden daha önemlidir.

Kız İzciler Kuruluşu, radikal biçimde entegre olmuş Amerikan kuruluşlarından biridir. Kızlar oymakları içinde, renkleri ya da ulusal kökenleri ne olursa olsun yani Beyaz da, Siyah da, İspanyol kökenli de Asyalı da olsalar bir arada çalışıp bir arada eğlenmektedirler. Ama Kız İzcilerin 1970 yılında başlattığı bu entegrasyonun en önemli katkısı, çok sayıda anneyi kendine çekebilmesi olmuştur. Her kökenden anneler gönüllü olarak liderlik pozisyonlarını üstlenmiş, entegre toplum işlerine katılmışlardır.

Yine aynı şekilde, yüzyılımızın son on yılı içinde belki Amerika’nın en önemli sosyal olgusu olan o hızlı büyümeyi sergileyen “pastoral” kiliselerin de en çekici yanı, gönüllülere sunabildiği etkin toplum katkısı olanaklarıdır. Bu kiliselerin kadroları hemen hemen tümüyle gönüllülerden oluşmaktadır. En büyüklerinden bir tanesinin 13.000 üyesi, ama yalnızca 150 tane ücretli elemanı vardır, baş papaz da buna dahildir. Buna rağmen, hiçbir geleneksel kilisenin yapamadığı kadar çok sosyal iş yapmaktadır. Cemaata katılan herkesin, birkaç pazar oraya geldikten sonra, kilise faaliyetlerine katılması beklenmektedir. Görevi ya kilisenin içinde ya da topluma dönük bir şey olacaktır. Birkaç ay sonra kendisinden o faaliyetin yöneticiliğini üstlenmesi istenecektir. Herkesin “lider” olması beklenmektedir.

Sosyal sektör içinde ya da sosyal sektör kanalıyla gelen vatandaşlık, kapitalist ötesi toplumun ve kapitalist ötesi politikanın hastalıklarını hepten geçirecek bir sihirli çare değildir. Ama bu, bozukluklarla uğraşmakta bir ön şart sayılabilir. Bir kere, vatandaşlığın simgesi olan sivil sorumluluk bilincini sağlamaktadır, sivil gurur denilen kavram da zaten bir toplumun en belirgin işaretidir.

Toplumun ve toplum kuruluşlarının, bu arada vatandaşlığın çok fazla zarar gördüğü yerlerde, ihtiyaç elbette ki daha da büyük olacaktır. Buna örnek, eski komünist ülkelerdir. Bu ülkelerde hükümet yalnız gözden düşmekle kalmamış, tümüyle iktidarsızlaşmıştır. Bu ülkeleri, örneğin Çekoslovakya, Kazakistan, Rusya, Polonya, Ukrayna gibi ülkeleri komünistlerden devralıp şimdi yönetmeye başlayan hükümetlerin, esasta hükümetler tarafından yapılması gereken işleri doğru dürüst yapabilmesi bile yıllar alacaktır. Bunlar; parayı ve vergileri yönetmek, askeri kesimi ve mahkemeleri düzenlemek, dış ilişkileri yürütmek gibi görevlerdir. Bu arada, toplumun ihtiyacı olan sosyal hizmetleri ve siyasal sistemin ihtiyaç duyduğu liderlik gelişimini sağlayacak olan da, sosyal sektörün gönüllülere dayalı olan, insanların ruhsal enerjilerinden yararlanan kuruluşları olmak zorundadır.

Çeşitli toplumlar ve çeşitli ülkeler elbette ki kendi sosyal sektörlerini farklı biçimlerde yapılandıracaklardır. Örneğin kiliselerin, hâlâ çok daha dindar Hıristiyan olan Amerika’da oynayabildikleri kilit rolü Batı Avrupa’da oynayabileceklerini düşünmek zordur. İstihdam toplumu üyeliği Japonya’da yine toplumun merkez odak noktası olarak kalabilir. Ama gelişmiş ülkelerin hepsi, özerk, kendi kendini yöneten sosyal sektör kuruluşlarına ihtiyaç duymaktadır. Çünkü gerekli toplum hizmetlerini vermek zorundadır. İhtiyacın asıl nedeni de toplum bağlarını yeniden sağlamak, vatandaşlığı diriltmek amacından kaynaklanmaktadır. Tarihe baktığımızda, toplumun bir kader olduğunu görürüz. Kapitalist ötesi toplumda ve politikada ise toplum bir adanmışlık haline gelmiştir.

Sh:237-250

**

BİLGİ: EKONOMİSİ VE VERİMİ

İlk bakışta, kaynak olarak bilgiye dönüş, ekonomiyi pek de etkilemiyormuş gibi görünür. Bütün olayın, “kapitalist ötesi” olmaktan çok “kapitalist” bir görünümü vardır. Ama görünüşe aldanmamakta da yarar vardır.

Ekonomi elbetteki piyasa ekonomisi olarak kalacaktır; hem de bir dünya pazarı ekonomisi olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemin, yani “planlı” ekonomilerin bulunduğu ve “sosyalist” ülkelerin olmadığı dünya pazarı ekonomisinden de daha ötelere uzanacaktır. Piyasanın ekonomik faaliyetlerin düzenleyicisi olması konusuna yönelik eleştirilerin kökü ta Aristo’ya kadar dayanır. Suçlamaların pek çoğu da sağlam temellere dayanmaktadır. Ama Karl Marx kadar anti-kapitalist biri de yüz yılı aşkın bir süre önce, piyasanın tüm kusurlarına rağmen, diğer ekonomik faaliyet düzenleme yollarının hepsinden üstün olduğunu söylemiştir ve son kırk yıl da bunu gerçek anlamda kanıtlamış bulunmaktadır. Piyasayı üstün kılan şey de zaten ekonomik faaliyetleri enformasyonun çevresinde düzenliyor olmasıdır.

Ama dünya ekonomisi bir piyasa ekonomisi olarak kalıp, piyasanın kurumlarını korurken, içeriği büyük ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Eğer hâlâ “kapitalist” ise, artık “enformasyon kapitalizmi” söz konusudur. Son kırk yıl boyunca ekonominin merkezine yerleşmiş olan sanayiler artık bilgi ve enformasyonun üretimi ve dağıtımıyla ilgilidir, malların üretimi ve dağıtımıyla değil. İlaç sanayiinin de asıl ürünü bilgidir; çünkü o haplarla o reçete ilaçları, bilginin paketlenmesinden başka bir şey değildir.Telekomünikasyon sanayileri vardır, bilgisayar, semi-kondüktör, yazılım gibi enformasyon işleme araç ve gereçlerini üreten sanayiler vardır. Enformasyon üretip dağıtanlar da vardır; onlar da sinema filmleri, televizyon programları, CD’lerdir. Bir de ticari amaca yönelik olmadığı halde bilgi üretip uygulayanlar, yani eğitim ve sağlık bakım hizmetleri gibileri vardır. Hele bunlar, tüm gelişmiş ülkelerde bilgiye dayalı ticari kurumlardan bile çok daha hızlı büyümüşlerdir.

Eski kapitalizmin “süper zenginleri” on dokuzuncu yüzyılın çelik krallarıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik canlanma döneminin “süper zenginleri” ise bilgisayar yapımcıları, yazılım üreticileri, televizyon program yapımcıları ya da Ross Perot gibileridir, yani enformasyon sistemlerini kurma ve işletmeye yönelik bir iş kurmuş olanlardır. Perakendecilik dalında kazanılan büyük servetlere gelince, örneğin ABD’de Wal Mart’ın Sam Walton’ı, Japonya’da Ito-Yokado’nun Mâsatoshi Ito’su, İngiltere’de Sainsbury kardeşler gibileri, bu eski iş dalını enformasyon çevresinde yeni baştan düzenledikleri için büyüyebilmişlerdir.

Aslında eski sanayiler arasında, şu son kırk yıl içinde hangilerinin büyüdüğüne bakarsanız, bunların hep kendilerini bilgi ve enformasyon çevresinde örgütleyenler olduğunu görürsünüz. Entegre çelik tesisleri artık modası geçmiş şeylerdir. Düşük ücretli işçilerin çalıştığı ülkelerde bile, bunlar artık mini tesislerle rekabet edememektedir. Ama mini tesis, çeliğini ısının çevresinde değil, enformasyonun çevresinde üreten bir kuruluştur.

Artık malları üretip taşımakla servet kazanılması mümkün değildir. Hatta günümüzde parayı kontrol etmekle bile çok büyük kârlar elde edilemez.

1910 yılında Avusturya-Alman sosyalisti Rudolf Hilferding (1877-1941), “finans Kapitalizmi”diye bir terim bulmuştur. Bunun artık kapitalizmin en son aşaması olacağını, ondan sonra da sosyalizmin geleceğini söylemiştir. Kapitalist bir ekonomide bankaların paraya ne ödediği ve onu verirken ne aldığı arasındaki farkın giderek çok fazla genişlediğine işaret etmiştir. Sonuçta bankalar ve bankerler tek para kazananlar olacak, kapitalist ekonomiyi onlar yönetecek, demiştir.

Birkaç yıl sonra Lenin bu tezi alıp kendi komünizmine temel teori olarak kullanmıştır. Sovyet planlamasının neden devlet bankası çevresinde düzenlendiğini, neden banka kredilerinin tahsisi yoluyla kontrol edildiğini böylece daha iyi anlayabiliyoruz.

Finans kapitalizmi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hâlâ sosyalist dogma sayılıyordu. Buradan da İngiltere’nin ilk savaş sonrası İşçi Partisi hükümetinin neden İngiltere Bankası’nı derhal devletleştirdiğini, birkaç yıl sonra daneden Fransa’daki sosyalist hükümetin belli başlı ticari bankaları devletleştirme yoluna gittiğini öğreniyoruz.

Ama ticari bankalar zaten her yerde başı dertte kuruluşlardır. Parayı alırken ne ödedikleri ile verirken ne aldıklarını düşünürseniz, aradaki farkın sürekli olarak azaldığını görürsünüz. Para ticareti yaparak kazandıklarıyla doğru dürüst bir kâr sağlayamazlar. Giderek hayatlarını kazanabilmek için enformasyon karşılığında ücret alma yoluna gitmektedirler.

Geleneksel kaynakların, yani emeğin, toprağın ve sermayenin (para) getirisi giderek azalmaktadır. Servet kazanan kaynaklar, ancak enformasyon ve bilgidir.

BİLGİ EKONOMİSİ

Bilginin bir ekonomik kaynak olarak davranışını bugün için tam anlamıyla kavrayamamış durumdayız. Henüz bir teori geliştirip onu sınayacak kadar tecrübe sahibi olamadık. Şu an için tek söyleyebileceğimiz, böyle bir teoriye ihtiyacımız olduğudur. Bilgiyi servet üretme sürecinin merkezine yerleştiren bir ekonomik teori gereklidir bize. Bugünün ekonomisini, ancak böyle bir teori açıklayabilir. Ekonomik büyümeyi de ancak bu teori açıklayabilir. Yeniliği de öyle. Japon ekonomisinin nasıl işlediğini, hepsinden önemlisi de, niçin işlediğini bize anlatacak olan da yalnızca bu teoridir. Yeni gelenlerin, özellikle high-tech alanında, nasıl olup da kaşla göz arasında tüm rakiplerini piyasadan silebildiğim, hem de o rakipler siperlere iyice yerleşmiş olduğu halde bunu nasıl başarabildiğini; örneğin Japonların tüketici elektroniğine ve ABD oto sanayiine bu işi yapabildiğini de bize anlatabilecek, bu teoriden başka bir şey yoktur.

Şu ana kadar, bilgi konusunda bir Adam Smith ya da David Ricardo belirmiş değildir. Ama bilginin ekonomik davranışıyla ilgili ilk çalışmalar yavaş yavaş ortalıkta gözükmeye başlamıştır.

Bu çalışmaların açık seçik ortaya koyduğuna göre, bilgiye dayalı ekonomi, şimdiki teorinin bir ekonomiye yakıştırdığı biçimde, yani uygun biçimde davranmamaktadır. Bu nedenle de yeni ekonomik teorinin, yani bilgiye dayalı ekonomi teorisinin, Keynesçi, neo-Keynesçi, klasik ya da neo-Klasik olsun şimdiki ekonomik teoriden çok farklı olacağını biliyoruz.

İktisatçıların temel varsayımlarından biri, kaynakların tahsisinde ve ekonomik ödüllerin dağılımında esas modelin “tam rekabet” olduğudur. “Kusurlu rekabet”ise gerçek dünyada çok sık rastlanan bir şeydir. Ama ekonomiye dıştan gelen müdahalelerin sonucudur, yani onu tekeller, patent koruma önlemleri, hükümet mevzuatı, vb. gibi şeyler yaratır. Oysa bilgi ekonomisinde kusurlu rekabet, ekonominin kendi yapısında var olan bir şeymiş gibi gözükmektedir. Bilginin ilk uygulanışından ve ondan ilk yararlanmışından (yani “öğrenme grafiği” diye bilinen şeyden) kazanılan avantajlar, kalıcı ve geriye dönülmez olur. Bunun gösterdiği şey ise, serbest ticaret ekonomisinin de korumacılığın da kendi başlarına ekonomik politika olarak İşleyemeyeceğidir. Bilgi ekonomisi görünüşe göre her ikisine de dengeli biçimde ihtiyaç duymaktadır.

İktisatçıların bir başka temel varsayımı da, bir ekonominin ancak ya tüketimle ya da yatırımla belirlenebileceğidir. Keynesçilerle neo-Keynesçiler (Milton Friedman gibi), olayı tüketime bağlarken, klasiklerle neo-Klasikler (“AvusturyalIlar” gibi) yatırıma bağlamaktadır. Bilgi ekonomisindeyse görünüşe göre ikisi de asıl etken değildir. Ekonomide tüketim arttığı zaman daha çok bilgi üretildiği yolunda tek bir kanıt bile yoktur. Ama yatırımların artmasının da daha fazla bilgi üretimine yol açtığının kanıtı yoktur. En azından, tüketimin artmasıyla bilgi üretiminin ya da yatırımın artmasıyla bilgi üretiminin arasında geçen zaman öylesine uzundur ki, bir analize yer bırakmamaktadır ve bu ekonomik teorilerin ya da politikaların ikisini de bir ilişkiye oturtmayı imkânsız kılmaktadır.

Geleneksel ekonomik teoriyle uyuşmazlık gösteren bir başka nokta da, değişik tür bilgiler arasında bir ortak paydanın yokluğudur. Farklı tarlalarda farklı bitkiler üretilir, ama bunların fiyatlarını tayin eden, o farklılıklarıdır, yani çıktı miktarıdır. Yeni bilgiye gelince, bunlar üç türlüdür. Önce, sürecin, ürünün, hizmetin sürekli iyileştirilmesi vardır; Japonlar bunu en iyi başarmakta ve adına kaizen demektedirler. İkincisi işlemedir, yani var olan bilginin sürekli olarak işlenmesi, ondan yeni ve farklı ürünler, süreçler ve hizmetler elde edilmesidir. Sonuncusu da gerçek yeniliktir. Bilgiyi uygulayıp ekonomide (ve toplumda) değişiklik yapmanın bu üç yolu, bir arada ve aynı zamanda uygulanmak zorundadır. Hepsine aynı derecede ihtiyaç vardır. Ama ekonomik özellikler, yani maliyetler ve maliyetlerin ekonomik etkileri, kalitatif olarak farklıdır. Şu ana kadar, bilgiyi kantifiye etmek, yani niceleştirmek mümkün olmamıştır. Bilgiyi üretmenin ve dağıtmanın kaça mal olacağını elbette ki tahmin edebiliriz, ama “ne kadar üretilmiştir”, “bilginin geri dönüşü” deyince neyi kastediyoruz… bunları bilemeyiz. Oysa ekonomik olayları kantitatif ilişkiler halinde ifade etmedikçe, ortada bir ekonomik teori olamaz. O olmayınca da rasyonel bir seçim yapmaya olanak yoktur. Ekonomilerin ana ruhu da zaten rasyonel seçimlerdir.

Hepsinden önemlisi de bilginin miktarı, yani kantitatif yönü, o bilginin verimliliği, yani kalitatif etkisi kadar önemli olamaz. Bu, eski bilgi için de geçerlidir, yeni bilgi için de.

BİLGİNİN VERİMİ

Bilgi ucuza elde edilemez. Bütün gelişmiş ülkeler, Gayri Safi Milli Hasılalarının yaklaşık beşte birini bilginin üretimine ve dağıtımına harcamaktadırlar. Formel okul eğitimi, yani kişilerin işgücüne katılmadan önce aldıkları eğitim, Gayri Safi Milli Hasıla’nın aşağı yukarı onda birini götürmektedir (Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu oran % 2’den yükselerek bu duruma gelmiştir). İstihdam veren kuruluşlar da elemanlarının sürekli eğitimini sağlamak için Gayri Safi Hasıla’nın ayrıca % 5’ini daha harcamaktadırlar … bu rakam daha da yüksek olabilir. Bunlardan ayrı olarak, Gayri Safi Milli Hasıla’nın % 3 ile 5 arasında bir oranı da araştırma-geliştirmeye harcanmakta, yani yeni bilgilerin üretilmesine gitmektedir.

Gayri Safi Milli Hasılaları’nm buna benzer bir oranını geleneksel sermaye (yani parasal sermaye) oluşturmak için harcayan pek az ülke olduğu kesindir. Japonya’da ve Almanya’da, yani en yüksek oranda sermaye formasyonuna sahip iki ülkede bile, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçen kırk yıl içinde bu oran Gayri Safi Milli Hasıla’nın beşte birine ancak en ateşli yeniden yapılanma dönemlerinde ulaşılabilmiştir. ABD’de sermaye formasyonu uzun yıllar boyunca Gayri Safi Milli Hasıla’nın %20’sine yükselmemiştir. Bilgi formasyonu bu nedenle her gelişmiş ülkede daha şimdiden en büyük yatırımı temsil etmektedir. Bir ülkenin ya da bir şirketin bilgiden ne kadar bir kazanım elde edeceği, kuşkusuz giderek onun rekabet edebilirliğini tayin eden etken durumuna gelecektir. Bilginin verimi giderek ekonomik ve sosyal başarının saptayıcı etkeni, hatta tüm ekonomik performansın da saptayıcı etkeni durumuna gelmektedir. Ayrıca, bilginin veriminde çok büyük farklar bulunduğunu da biliyoruz. Bu, hem ülkeler arasında, hem sanayiler arasın-da, hem tek tek kuruluşlar arasında böyledir. Birkaç örnek vermek de mümkündür.

İngiltere, bilimsel ve teknik bilgi üretimi açısından baktığımızda, ikinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünyanın ekonomik lideri durumundadır. Antibiyotikler, jet motorları, vücut seminer’lan, hatta bilgisayar bile hep Ingiltere’nin geliştirdiği şeylerdir. Ama Ingiltere bu bilgi ulaşımlarını başarılı ürün ve hizmetlere dönüştürmeyi gerçekleştirememiştir, onları istihdama, ihracata, piyasa payına dönüştürememiştir. İngiliz ekonomisinin yavaş ve sürekli erozyonunun kökünde, her şeyden çok, bilgilerin böyle verimsiz oluşu yatmaktadır.

Aynı tehlike sinyalleri bugün Amerikan toplumundaki bilgi verimi konusunda da ortaya çıkmıştır. Peşpeşe sanayiler, mikrochip’ten faks makinesine, takım tezgâhlardan fotokopi makinelerine kadar her türlü ürünü üreten Amerikan firmaları, durmadan yeni teknolojiler geliştirmiş, sonra Japon şirketlerinin bu ürünleri geliştirip piyasaları kapmasına seyirci olmak zorunda kalmıştır.ABD’de bilginin her ek çıktısı için her ek çıktı, belli ki Japon rakiplerinkinden daha düşüktür. ABD’nin bilgi verimi çok önemli alanlarda geride kalmaya başlamıştır.

Almanya daha değişik bir örnektir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı, en azından 1990’daki birleşmeye kadar, çok çarpıcı bir ekonomik başarı sergilemiştir. Çoğu sanayilerde, bu arada bankacılık ve sigortacılıkta, Batı Almanya’nın güçlü liderlik pozisyonu, imparatorluk Almanyası’ndan ve Hitler öncesi Almanya’dan daha öndeydi. Birbirini izleyen yıllar boyunca Batı Almanya, örneğin sermaye ihracatında kişi başına ABD’nin dört katı, Japonya’nın üç katı düzeylere ulaştı. Demek ki Batı Almanya’nın eski bilgide çok yüksek bir verimi vardı.Onu kullanmakta da, geliştirmekte de, uygulamakta da. Ama yeni bilgi verimi çok düşüktü. Özellikle high-tech alanlarda, bilgisayarlarda, telekomünikasyonda, ilaç sanayiinde, ileri malzemelerde, biyogenetikte ve bu gibi alanlarda öyleydi. Oransal olarak baktığımızda, Batı Almanya’nın da bu alanlara ABD’nin yatırdığı kadar para yatırdığını, hatta belki daha çoğunu yatırdığını görüyoruz. Önemli bir miktarda yeni bilgi ürettiği de doğrudur. Ama bu yeni bilgileri başarılı yeniliklere dönüştürmekte başarısızlık göstermiştir. Yeni bilgi, verimli olacağı yerde, enformasyon olarak kalmıştır.

En öğretici örneği ise Japonya sağlamaktadır. Son kırk yıl boyunca Japonya hem eski tür imalatta, hem de yeni ve bilgiye dayalı sanayilerde çok başarılı olmuştur. Ama Japonya’nın meteor gibi yükselişi, bilgiyi üretmeye dayalı değildir. Teknolojide ve yönetimde Japonya’nın bilgileri hep başka yerlerde üretilmiştir, çoğu da ABD üretimidir. Japonya’da ülke içi bir bilgi temeli oluşturma yolundaki ciddi çabalar, ancak 1970’lerde başlayabilmiştir. Günümüzde, 1990’lı yıllarda bile, Japonya çoktan dünyanın ikinci en büyük gücü olduğu halde, ülke hâlâ ihraç ettiğinden fazla bilgi ithal etmektedir. Aslında Japonlar pek çok yönetim bilgisi ithal ettikleri halde, teknolojik alanda pek de çok bilgi ithalatı yapmış da sayılmazlar. Ama ellerine hangi bilgileri geçirdilerse, bunları olağanüstü bir başarıyla verime dönüştürebildiler.

Kaynakların verimi konusunun kapitalist ötesi toplumun ekonomisinde tümüyle en önemli konu olacağına işaret eden durumlar vardır. Kaynakların verimi, çevreyle ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin altında yatan şeydir. Parasal sermaye konusunda da bir verim sorunuyla karşılaşıyoruz ve o sorunun da, bilgi sermayesinin veriminde karşılaştığımızla çok benzeştiğini görüyoruz.

Parasal sermayenin verimini iktisatçılar İkinci Dünya Savaşı’na kadar görmezden gelmişlerdir. Marx da dahil olmak üzere hemen hemen hepsi, sermayenin veriminden çok, miktarı üzerinde düşünmüşlerdir. Keynes bile, ancak biriktirilen parayla yatırım yapılan para arasında bir ayrım yapmıştır. O yatırım bir kere yapılınca, mutlaka verimli olacağını varsaymıştır.

Ama İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda, bizler artık; “Yatırım yapılan ek birim para acaba ne kadar ek üretim getiriyor?” gibi sorular sormaya başlamış bulunuyoruz. İşte o zaman, parasal sermayenin verimiyle ilgili bazı farklar olduğu ve bu farkların önemli, hem de çok önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Sermayenin verimiyle ilgili kaygıların ilk uyanışı, 1950’lerin sonlarıyla 1960’ların başlarına rastlamaktadır ve o dönem de merkezi planlamanın bütün dünyada yaygın olduğu dönemdir. İnsanların o sıralarda sorduğu sorular yalnızca; “Acaba ekonomiyi yönetmek için Sovyetler’in tepeden gelme Beş Yıllık Planlar yöntemi mi daha iyidir, yoksa Fransızların konsensüs sonucu oluşturduğu Plan lndicatif yöntemi mi?” biçimindeydi. Ama planlamadan doğan sonuçların, hem toplam çıktı, hem de yatırım birimi başına çıktı açısından, piyasanın yapacağı plansız sermaye tahsisinden çok daha üstün olduğu konusunda herkes görüş birliği içindeydi.

Fiili performansı ölçme konusundaki ilk girişimler, her iki tip planlama altında da sermaye veriminin çok düşük olduğunu ve sürekli olarak daha da düştüğünü kesinlikle gösterdi. Bu ölçümler, merkezi planlama altında, yatırımlara eklenen sermaye birimlerinin çıktıya giderek daha az katkıda bulunduğunu ortaya koydu.

Fransızlar hemen harekete geçti. Plan lndicatif’i rafa kaldırdılar, ekonomik planlamadan da tümüyle vazgeçtiler. Eğer Fransa 1960’ların başlarında rotasını böyle 180 derece değiştirmemiş olsaydı, bugün durumu Doğu Almanya’ya çok benzeyecekti.

Sovyet planlamacıları ise planlamayı sürdürdüler. Sovyet İmparatorluğu’nda sermayenin verimi düştükçe düştü, sonunda eksi duruma geçti. Brejnev döneminde tarımsal yatırımlar yükseldi, sonunda savunmaya yöneltilmemiş olan paranın aslan payını alır duruma geldi. Ama Ruslar tarıma ne kadar para dökerlerse döksünler, hasat da bir o kadar küçülmeye başladı. Sermaye veriminin eksi değeri Rusya’daki sivil sanayileri de sarmaya başladı. Savunma sektöründe ne olduğu konusunda elimizde enformasyon yoktur. Sonunda Sovyet ekonomisinin çöküşü, her şeyden çok, sermaye veriminin çökmesi yüzündendir.

Artık biliyoruz ki merkeziyetçilik, parasal sermayenin verimini kösteklemektedir. Dünya Bankası’nın Üçüncü Dünya’da yaptığı dev yatırımlar, merkezi planlama sonucu değildi. Ama yine de son derece merkezi nitelikteydiler ve hâlâ da öyledirler. Verimleri her zaman düşük olmuştur. Dev boyda çelik tesisleri gibi göze çarpan anıtlar dikilmesinde kullanılmışlardır. Ama genelde bakıldığında, “çarpan” etkileri çok az olmuştur. Fabrika kapılarının dışında yarattıkları istihdam sayısı çok azdır. Ekonomik bakımdan, kârlılık bir yana, başabaş duruma gelmeleri bile ender rastlanan bir olaydır. Bu nedenle de ulusal ekonomiye yeni yatırım sermayesi sağlayacakları yerde, o ekonominin üzerinde bir yük olmuş kalmışlardır.

Merkezi planlamayla merkeziyetçiliğin, tıpkı parasal sermayeyi verimsiz kıldıkları gibi, bilgi sermayesini de verimsiz kılması son derece mümkündür.

Şu ara Japonların “high-tech” bilgiler konusundaki planlaması, Rusların ve Fransızların 30 yıl önce ekonomik gelişmeyi planlamaları kadar hızlı gitmektedir. Ne var ki, elde edilen sonuçlar şu ana kadar hiç de etkileyici değildir. Japonların high-tech sanayilerdeki zaferlerinin o hükümet planlarıyla pek az ilgisi vardır. O planların çoğu başarısız olmuştur. Buna bir örnek, “Beşinci Kuşak” süper bilgisayarı geliştirme yolundaki o iddialı plandır. Japonları hükümetin desteklediği “konsorsiyumlar” yoluyla yenmeyi amaçlayan çeşitli ABD planları da apayrı bir örnek oluşturmaktadır, çünkü bu da yeniliğin merkezileştirilmesi anlamına gelmiş, sonunda başarısız olmuştur.

Yenilik, yani bilginin kullanılmasıyla yeni bilgiler yaratılması, Amerikan folklorunun dediği kadar da “ilham”a bağlı değildir, bireyler tarafından garajlarında gerçekleştirilen şeyler de değildir. Bu iş bir sistematik, bir çaba, yüksek düzeyde bir örgütlenme gerektirmektedir. Ama aynı zamanda, ademi merkezileşmeyi ve çeşitlendirmeyi, yani merkezi planlamayla merkezileşmenin tam tersini de gerektirmektedir.

YÖNETİM GEREKLERİ

Merkezileşme, ademi merkezileşme ve çeşitlendirme gibi terimler, ekonomi terimleri değildir. Bunlar yönetim terimleridir. Bilgi yatırımının verimi konusunda elimizde bir ekonomik teori yoktur, belki hiçbir zaman da olamayacaktır. Ama yönetim bilgilerimiz vardır. Her şeyden önce, bilgiyi verimli kılmanın bir yönetim sorumluluğu olduğunu biliyoruz. Bu iş hükümet tarafından yapılamaz. Ama piyasa güçleri tarafından da yapılamaz. Çünkü bir sistematik gerektirir, bilginin bilgiye organize biçimde uygulanmasını gerektirir.

Belki birinci kural, bilginin sonuçlar getirme konusuna yüksek biçimde yönlendirilmesidir. Atılan adımlar küçük ve önemsiz olabilir. Ama amacın iddialı olması şarttır. Bilginin verimli olması için ancak bir fark yaratacak biçimde uygulanması gerekir.

Macar asıllı Amerikalı, Nobel ödülü almış Albert von Szent Györgyi (1893-1990), fizyoloji bilimine bir devrim getirmiştir. Kendisinden başarılarını anlatması istendiğinde, en çok şey borçlu olduğu kişi olarak bir öğretmeninin adını vermiştir. Bu öğretmen, adı duyulmamış bir Macar taşra üniversitesinde profesördür. Györgyi şöyle demiştir: “Doktora tezimi alırken, ben bağırsak gazları konusunu seçmek istemiştim. —Bu konuda hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten hâlâ da bilinmiyor.— Profesörüm bana, ‘Çok ilginç’ dedi. ‘Ama hiç kimse bağırsak gazlarından ölmemiştir. Eğer sonuç elde edeceksen —ki o da son derece kuşkulu— bari fark yaratacak bir alanda elde edilmiş sonuçlar olsun.'” Szent Györgyi sözlerine devamla, “Ben de bu yüzden temel kimya konusuna eğilmeyi seçtim ve sonunda enzimleri keşfettim,” demektedir.

Szent Györgyi’nin her araştırma projesi çok küçük bir adımdı. Ama kendine en baştan başlayarak çok yüksek bir amaç seçmişti. Niyeti, insan vücudunun temel kimyasını keşfetmekti. Japon kaizen ‘i de aynı şekilde, sürekli olarak çok küçük adımlar atmaktadır. Bir ufak değişiklik şurada, bir ufak değişiklik burada. Ama asıl amaç, bu adım adım iyileştirmelerin sonucunda, birkaç yıl içinde bütünüyle değişik ürünler, süreçler, hizmetler yaratmaktır. Yani amaç, bir fark yaratmaktır.

Bilgiyi daha verimli kılmak, eldeki bilgileri son derece net biçimde odaklamayı gerektirir. Ayrıca bilgiler çok da konsantre olmak zorundadır. İster bir kişi, ister bir ekip tarafından uygulanıyor olsun, bilgi çabalan her zaman bir amaç ve bir organizasyon gerektirir. Birdenbire ilham gelmesiyle, bir ampul yanmasıyla ilgisi yoktur. Çalışmakla vardır.

Bilgiyi verimli kılmak, aynı zamanda değişiklik fırsatlarının sistematik bir patlamasını da gerektirmektedir. Daha önce adı geçen kitabımda  ben buna “Yeniliğin Yedi Penceresi” demiştim. Bu fırsatların da, bilgi işçisinin ve bilgi ekibinin uzmanlık alanlarıyla ve güçlülükleriyle uyumlu olması şarttır.

Bilgiyi verimli kılmanın son gerektirdiği şey de zamanın yönetimidir. Yüksek bilgi verimi, ister iyileştirmeler yoluyla ister uygulama ya da yenilikler yoluyla olsun, çok uzun bir sindirme süresinin sonucunda gelir. Ama yine de bilginin verimi, aynı zamanda kısa dönemli sonuçların sürekli bir nehir gibi akmasını gerektirir. Şimdiye kadar, bilgiyi bu alanlarda uygulamak için pek fazla bir şey yapılmamıştır. Ama bu alanlarda bilginin verimine olan ihtiyacımız, ekonomide, teknolojide ve tıpta duyduğumuz ihtiyaçtan daha fazladır.

İlintileridir, yeter!

Bilginin verimi, bireyin ya da grubun bildiği şeyden alınan ürünün arttırılmasını gerektirir.

Eski bir Amerikan hikâyesi anlatılır: Bir çiftçi, kendisine daha verimli bir tarım yöntemi öğretmeye gelenlere, “Ben bu çiftlikten iki katı kadar ürün almanın yolunu zaten biliyorum” demiş.

Çoğumuz (hattâ belki de hepimiz) uygulamaya koyduğumuz şeylerden çok daha fazlasını biliriz. Esas neden, sahip olduğumuz çoğul bilgileri seferber etmeyişimizdir. Biz bilgileri bir tek alet kutusundan çıkıyormuş gibi kullanmıyoruz. Kendimize, “Ben neler biliyorum, bu işe uygulanabilecek neler öğrendim?” diye soracağımız yerde, yapılacak işleri ihtisaslaşmış bilgi alanlarına bölüp ayırıyoruz.

Yöneticilerle çalışırken tekrar tekrar, örneğin organizasyon yapısında da, teknolojide de belli bir zorluğun aslında yöneticinin zaten sahip olduğu bir bilgiyle ilgili olduğunu görmüşümdür. O yönetici bu bilgiyi belki de üniversitedeyken bir ekonomi dersinde edinmiş olabilir. Verdiği standart cevap, “Onu tabii biliyorum” olur. “Ama o ekonomiyle ilgili yönetimle değil.” Böyle bir ayrım elbette ki gereksiz bir ayrımdır. Belki bir konuyu öğrenirken, öğretirken bu tür ayrımlar yapmak şart olabilir, ama bilginin neler yapabileceğini tanımlama sırasında işe yaramaz. Bizim şirketleri, devlet dairelerini ve üniversiteleri düzenleyiş konusundaki geleneksel yaklaşımımız da aletlerin yalnızca alet kutusunu süslemek amacını taşıdığı, kullanılmaya dönük olmadığı yolundaki inançlara güç kazandırmaktadır.

Öğrenirken ve öğretirken bizim aslında dikkatimizi aletin kendisine çevirmemiz gerekmektedir. Kullanımda getireceği nihai sonuca, işe, göreve odaklanmalıyız.

Büyük İngiliz romancısı E.M. Forster’ın (1879-1970) sık sık tekrarladığı bir sözü vardır : “İlintilendir, yeter!” Bunu yapabilme yeteneği, büyük sanatçıların olduğu kadar, büyük bilim adamlarının da Darwin’lerin, Bohr’ların, Einstein’lann da en belirgin işaretidir. Belki bu kişilerin düzeyinde, ilintilendirebilme kapasitesi doğuştan gelmektedir, “deha” dediğimiz şeyin bir parçasıdır. Ama genelde, birey için de, ekip için de, bir kuruluşun tümü için de ilintileri kurarak var olan bilginin getireceği ürünü yükseltmek, pekâlâ öğrenilebilecek bir şeydir.

Sonunda öğretilebilecek bir şey haline geleceğini beklemek de doğaldır. Bunun için, sorunu tanımlama’ya dönük bir metodoloji gerekmektedir. Bu gerek belki de (şu sıra çok moda olan) “sorun çözme” metodolojisinden daha gereklidir. Bir başka gerekli olan şey de belli bir problemin gerektirdiği tür bilgi ve enformasyonun sistematik analiziyle, o problemin ele alınışında gerekecek aşamaların düzenlenmesi meto-dolojisidir. Bu da günümüzde “sistem araştırması” dediğimiz şeyin altında yatan metodolojidir. Sonra belki “Cehaleti Organize etme” diyebileceğimiz bir şeyi daha gerektirir  — ortalıktaki cehalet miktarı, bilgi miktarından o kadar çoktur ki!..

Bilgilerde ihtisaslaşmak bize her bir alanda çok büyük performans potansiyelleri getirmiştir. Ama bilgilerin ihtisaslaşmış olması nedeniyle, potansiyeli performansa dönüştürecek bir metodolojiye, bir disipline, bir sürece ihtiyacımız vardır. Aksi halde, var olan bilgilerin çoğu verimli olamayacaktır. Birer enformasyon olarak kalacaklardır.

Ağaçlara bakmak yüzünden ormanı görememek önemli bir eksikliktir. Ama ormana bakarken ağaçları görememek de bir o kadar önemli bir eksiklik sayılmalıdır. İnsan ancak tek tek ağaçlar dikebilir, tek tek ağaçlar kesebilir. Oysa orman bir ”ekoloji”dir, tek tek ağaçların onsuz büyüyemeyeceği ortamdır. Bilgiyi verimli kılabilmek için, bizim hem ormanı, hem de ağaçlan görebilmemiz gerekir. İlinti kurmayı öğrenmek zorundayız.

Bilginin verimi, bir ülkenin, bir sanayinin, bir şirketin rekabet edebilirlik durumu açısından giderek en önemli faktör durumuna gelecektir. Bilgi söz konusu olduğunda, hiçbir ülkenin, sanayinin, şirketin “doğal” avantajı ya da dezavantajı yoktur. Sahip olabileceği tek avantaj, evrensel olarak var olan, herkesin ulaşabileceği bilgilerden ne kadarını alabileceğine dayalıdır. Gerek ulusal, gerekse uluslararası ekonomide önemi giderek artacak olan tek şey de, yönetimin bilgiyi verimli kılma yolundaki performansı olacaktır.

Sh.253-270

**

HESAP VERECEK OKUL

Bizler aramızda, “iyi okul”lardan, “zayıf okurlardan, “prestij okullari’ndan söz ederiz. Japonya’da bazı üniversiteler, örneğin Tokyo, Kyoto, Keio, Waseda ve Hitotsubaşi gibileri; büyük şirketlerdeki ve devletteki Karlyer pozisyonlarına giriş fırsatlarını hemen hemen kendi kontrolleri altında tutmaktadırlar. Fransa’da Grands Ecoles de benzer bir güce ve prestije sahiptir. Oxford’la Cambridge’e gelince, artık Academia’mn mutlak hükümdarları sayılmasalar bile, aynı güç onlarda da vardır. Ayrıca türlü türlü ölçümler de söz konusudur. Bir temel bilgiler üniversitesinden çıkanların yüzde kaçının doktoraya devam ettiğine bakarız, o üniversitenin kütüphanesinde kaç cilt kitap olduğuna bakarız, hangi lisenin öğrencilerinin ne oranda, birinci sırada istedikleri üniversiteye kabul edildiğine bakarız, çeşitli üniversitelerin öğrenciler arasında ne kadar popüler olduğuna bakarız. Ama, “Bu okulun elde ettiği sonuçlar nedir? Ne olmalıdır?” sorularını daha yeni yeni sormaya başlıyoruz.

Bu sorular er geç zaten ortaya çıkacaktı. Yüzyılımızda eğitim, hesap sormaktan feragat edeceğimiz kadar ucuz bir şey değildir. Daha önceki bölümlerde de değinildiği gibi, gelişmiş ülkelerin okullara harcadığı giderler göklere yükselmiş, 1913’te Gayri Safi Milli Hasıla’nm % 2’siyken, 80 yıl sonra % 10’una çıkmıştır. Ama okulların hesap sormamayı göze alamayacağımız kadar önem kazanmasının bir başka nedeni de elde edecekleri sonuçların neler olması gerektiğini, bu sonuçlara varabilme yolunda performanslarının nasıl olması gerektiğini düşünmek zorunda olmalarıdır. Elbette ki değişik eğitim sistemleri ve değişik okullar bu sorulara farklı yanıtlar vereceklerdir. Ama her okul sistemi ve her okul, çok geçmeden bu soruları sormak, bu konuyu ciddiye almak zorunda bırakılacaktır. Artık okul müdürlerinin hep ileri sürdüğü, ”Öğrenciler tembel ve aptal,”bahanesini, kötü performansa bir özür olarak kabul edemeyiz. Bilgi artık toplumun merkez kaynağı haline gelince, okulun sorumluluğu tembel öğrencilerle zayıf öğrencileri de kapsamaktadır. Ortada ancak, performans veren okullarla, performans veremeyen okullar vardır.

Okullar daha şimdiden öğretim verme konusundaki tekellerini kaybetmektedirler. Zaten çeşitli okullar arasındaki rekabet her zaman için vardı. Fransa’da devlet okullarıyla Katolik okulları arasında, Amerika’da çeşitli kolejlerle üniversiteler arasında, bunları görmeye alışkındık. Gelişmiş ülkelerdeki “prestij okulları” arasındaki rekabete baktığınızda, bu kadar yoğun bir rekabet ortamının pek az sanayide var olduğunu görürsünüz. Ama rekabet giderek okullarla okul olmayan kuruluşlar arasında yer almaya başlayacak, çeşit çeşit kuruluşlar bu alana girecek, her biri öğretime farklı bir yaklaşım getirecektir.

Neler olabileceği konusunda bir örnek, başta gelen iş idaresi okullarıyla rekabete girişen büyük bir Amerikan şirketidir. Bu şirket kendi yöneticileri için geliştirdiği bir yönetim eğitimi programını diğer şirketlere pazarlamaktadır, yakında devlet dairelerine ve silahlı kuvvetlere de pazarlamaya hazırlanmaktadır. Bir başka örnek de Japonların juku’sudur. Bunlara şimdi ortaokul ve lise öğrencilerinin büyük bir bölümü kaydolmaktadır. Bu arada bir Amerikalı yayıncı da son zamanlarda bir kampanya başlatmış, önümüzdeki beş yıl içinde 600 okul kurmaya yönelmiştir. Bu okulların orta düzeyde ücret alması planlanmıştır, ama yine de çok kârlı olacakları beklenmektedir. Ayrıca bu okullar, sonuç elde etmeyi vaat etmektedir; “Testte yüksek puan almazsanız paranızı iade ederiz!” demektedirler.

Bu tür girişimlerin birçoğu da elbette ki başarısız olacaktır.Ama çok sayıda benzerlerinin ortaya çıkacağına kuşku yoktur. Bilgi giderek kapitalist-ötesi toplumun kaynağı haline gelince, bilgiyi “üreten” ve “dağıtan” kanalların, yani okulların sosyal pozisyonuna ve tekel durumuna da meydan okumalar başlayacaktır. Ortaya çıkacak rakiplerden bazılarının da başarılı olacağı kesindir.

Neler öğretilecek ve öğrenilecektir; nasıl öğretilecek ve öğrenilecektir; öğrenimin ve okulların müşterileri kimler olacaktır; toplum içinde okulun yeri ne olacaktır. İşte bütün bunlar, önümüzdeki on yıllarda büyük değişiklere uğrayacak konulardır. Aslında başka hiçbir kurum, öğretimin ve okulların yüzyüze bulunduğu zorluklar kadar köklü değişikliklerle karşı karşıya değildir.

Ama değişikliklerin en büyüğü ve bizim de en az hazırlıklı olduğumuz, okulun kendini elde edilecek sonuçlara adamasıdır. Kendine baş amaç olarak, sorumluluğunu üstlendiği ve karşılığında ücret aldığı performansı görmek zorundadır. Okullar artık hesap vermek zorunda olacaklardır.

Sh: 289-291

Not: Kitabın tümünü okumanızı istiyorum, diyebilirim.  O kadar göz atmanız gereken konu var ki, inşallah yayıncı firma bu kitabı daha güzel bir şekilde piyasaya sürerde istifade edersiniz. Fazla söze gerek yok.

FIRTINALI DÖNEMLERDE YÖNETİM, “Managing İn Turbulent Times” İsimli eserden Sizin için seçtiklerim


Enflasyon

Batı ülkelerinde ve Japonya’da, son on yıl içinde her yıl şirketler birbiri ardından “rekor kârlarını” duyurdu. Aslında bu ülkelerde pek az şirket kâr edebilmişti (eğer ettiyse).Enflasyonun yaşandığı bir dönemde kâr etmek, tanım gereği imkânsızdır; çünkü enflasyon, zenginliğin hükümet tarafından sistemli bir şekilde tahrip edilmesidir. Kamuoyunun, anlamasa bile, enflasyona karşı duyarlı olduğu söylenmelidir. Bu, söz konusu “rekor kârların” duyurulmasının menkul kıymetler borsası tarafından büyük ölçüde şüpheyle, kamuoyu tarafından ise düşmanlıkla karşılanmasını açıklıyor. Ancak “rekor kârlar” göstermek bizi yanlış eylemlere, yanlış kararlara ve şirketle ilgili yanlış analizlere götürür. Büyük bir yönetim yanlışının yaşanmasına neden olur. Sh:20

**

Hükümetler, özellikle artırımlı gelir vergisinin yirminci yüzyıl sistemini kullanan hükümetler, enflasyondan kazanç sağlayan asıl kurumlandır ve gerçekleri göstermek için hiçbir nedenleri yoktur. Özellikle ABD gibi bazı ülkelerdeki vergi sistemleri yöneticilerin kendilerini kandırmaları için onlara güçlü bir neden vermiştir. ABD vergi sistemi büyük oranda hisse senedi alma yetkisinden yana bir tavır sergilemekte ve rapor edilen kazanca bağlılığı teşvik etmektedir. Böylece yöneticinin şişirilmiş kârları raporlarında belirtmesi kendi çıkarı için son derece caziptir. Ancak Japonya gibi hisse senedi alma yetkisi ya da bu tür teşviklerin bilinmediği ülkelerde yöneticiler, raporlarında belirttikleri rakamları enflasyona göre düzenlemek üzere atılan herhangi bir güçlü adıma direnmektedir. Bunun en önemli nedeni hiç şüphesiz kibirdir. Yöneticiler, önlerindeki rakamların sadece bir hayal ve hatta onursuzluk olduğunu bildikleri zaman bile, “rekor kazançlar”göstermekle itibar kazanmak istemektedir. Sh:22

**

Verimliliği Yönetmek

Kaynakları verimli hâle getirmek, “yöneticinin” girişimcilik ve idare olan diğer işlerinden farklı olarak yönetimin kendine özgü işidir. Farklı bir toplumsal işlev olarak yönetim tarihi, kaynakların verimlilik amacıyla yönetilebileceğinin fark edilmesiyle yüz yıl önce başladı. Kaynakları verimli hâle getiren, doğa ya da ekonomi ve hükümet yasaları değil, sadece yöneticilerdir. Kaynaklar, özel bir fabrikada ya da girişimde, özel bir mağazada, hastahanede, büroda, limanda, araştırma laboratuvarında verimli hâle getirilebilir. Kaynaklar, kendi özel sorumluluk alanları içinde ayrı ayrı yöneticiler tarafından verimliliğe kavuşturulabilir ya da verimlilikten yoksun bırakılabilir.

Yüzyıl önce Kari Marx, Das Kapitalin tamamlanmamış son cildinde, bugün “Kapitalizm”adını verdiğimiz (Bu terim Marx’ın ölümünden sonra uyduruldu) kavramın “kaçınılmaz ölümü” şeklindeki en emin tahmini “kapitalizmin, verimliliği azaltma yönündeki acımasız yasasına”dayandırmıştı. Marx, bütün ondokuzuncu yüzyıl ekonomistlerinin kendisinden önce aksiyom olarak kabul ettiği şeyi tekrarlıyordu. Eğer ortada “sermaye”nin (ya da diğer herhangi bir kaynağın) verimliliğini azaltan bir yasa gerçekten varsa, bütün ekonomik sistemler ölüme mahkûm edilmiştir.

Ancak tarih perisinin çok sevdiği ince alaylardan biri daha yaşandı. Yönetim yoluyla verimliliğin sürekli ve amaçlı bir şekilde artırılması, tam Marx’ın kendinden emin bir şekilde “acımasız azalma”yı tahmin ettiği dönemde bulundu. Bu buluş, Kari Marx’ın gözünde “bilimsel gerçekler” olan diğer “kesinliklerden” herhangi birinin -işçi sınıfının yoksulluğu, zenginliğin giderek daha az sayıda “sömürücünün” elinde toplanması, çok küçük ve azalan bir “sahip” sınıfı ile büyük ve artmakta olan “ücretli köle” proleterya arasındaki toplumsal kutuplaşma gelişmiş ülkelerde, yöneticileri ve yönetimi geliştiren ülkelerde, neden yaşanmadığını açıklıyor. Sh:24-25

**

Geçen yüzyıl içinde verimlilik tüm gelişmiş ülkelerde, en azından pazar ekonomisinin uygulandığı ülkelerde, sürekli bir artış sergiledi. Ekonomik gelişmenin yaşandığı her ülkede, bu gelişme daha yüksek bir verimliliğe ulaşmak üzere kaynakların amaçlı bir şekilde yönetilmesine dayandırıldı. Bu sadece imalatta yaşanmadı. Verimlilik, Marks da dâhil olmak üzere bütün ondokuzuncu yüzyıl ekonomistlerinin hiçbir verimlilik artışının yaşanmayacağını “bildikleri” alan olan tarımda daha hızlı yaşandı. Öyle ki; sanayileşmiş gelişmiş ülkelerdeki çiftliklerde yaşanan verimlilik patlaması kadar hiçbir şey, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl arasındaki ekonomik manzarayı değiştiremedi. Ancak günümüz doktorlarının verimliliği de, 1900’lerdeki doktorların verimliliğinden kat kat fazla. Seksen yıl önce doktorlar, zamanlarının büyük kısmını atlarının sırtında bir uzak çiftlikten bir diğerine giderken çevreyi seyretmekle harcıyordu. Bin dokuz yüz seksenlerin doktorları, hastalarının yoğun biçimde yerleştikleri metropolitanlarda yaşıyorlar ve otomobile teşekkür ediyorlar; çünkü hasta bir çocuk bile güvenli ve konforlu bir şekilde muayenehanesine getirilebiliyor. Günümüz doktorları bir çalışma günü içinde seksen yıl önceki meslektaşlarının gördüklerinin on katı hastayı görebiliyor. Teknik bir yenilik olmadan sadece yönetim üzerine yapılan sürekli çalışmaların bir sonucu olarak, ticari bir bankaya yatırılan bir doların verimliliği, yüzyıl önceki verimliliğinin neredeyse yüz katı. Ticari bankaya yatırılan bir dolar, on dokuzuncu yüzyılda beslediği ticari işlem hacminin bugün yüz katını besliyor.

Verimliliğin patlama niteliğindeki bu gelişmesi, ekonomilere ve ekonomistlere olan bakış açımızı bütünüyle değiştirdi. Marks ve tüm ondokuzuncu yüzyıl ekonomistleri “gelirlerin azalması yasasını”kesin doğru olarak kabul etmişti. Bu nedenle miktarı artırma ve mikroekonomiye odaklandılar. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna dek verimliliğin yayılması, bu odaklaşmanın gereksiz, en azından eski moda olduğunun görülmesini sağladı. Gözüken oydu ki; verimlilik kendisine göz kulak oluyordu. Böylece ekonomistlerin ilgisi talebe ve bununla birlikte makroekonomiye döndü. Keynes, teorosinde verimliliğe ilişkin herhangi bir şeyin olmadığının bütünüyle farkındaydı. Bu noktaya değinildiğinde, Cambridge seminerinin ilk günlerinde olduğu gibi her zaman, verimliliğin doğru makroekomi yani doğru talep politikaları sunulduğu sürece iş adamları tarafından dikkate alınacağını söylerdi. Sh:26-27

**

Verimliliğin düşmesi tehlikesi yanında, dünya ekonomisi ve bu ekonomide yer alan tüm ülkelerin ekonomileri için en büyük tehlike, sermaye oluşturma oranındaki düşüştür. Bu düşüş, büyük olasılıkla, pazar ekonomisi yaşanan ülkelere göre Komünist ülkelerde daha fazladır. Ancak bir kere daha söylemek gerekir ki; bu soğuk bir rahatlıktır. Komünist bir ülkede sermaye oluşturma oranını artırmak daha kolaydır. Çünkü Komünist ekonomilerin işlemesinde temel olan, gerçek gelirin gerçek maliyetten fazla olması çoğu kez pazar ekonomisindeki “kâr marjini” de olsa (Ancak merkezi planlamanın olduğu bir ekonomide tehlikeler ve belirsizlikler çok daha fazla, sermayenin verimliliği ise çok daha düşüktür). Komünistler hiçbir zaman “kâr”dan bahsetmez.“Kâr”a karşı olmak, tüm ülkelerde artmaktadır. Biz kârı “kâr motivasyonu” ya da “yenilikçiye verilen ödül” gibi hiçbir kanıt taşımayan şüpheli kavramlarla açıklamaya çalıştıkça; bu karşıtlık artacaktır. Yöneticiler, rakamlara her baktıklarında kendilerini ortada “kâr” olmadığını sadece “bir işte kalmanın maliyeti” olduğunu görmeye zorlamadıkça yanıltıcı saçmalıklardan bahsedeceklerdir. Bu saçmalıklar ise, sonunda yöneticilerden başka kimseyi yanıltmayacaktır. Personel, aldatıldığını hisseder. Sh:46

Günümüzde Amerikan hastaneleri için minimum ekonomik boyut, iki yüz yatak civarındadır. Ancak sekiz yüz yatak civarında bir optimum üst sınır vardır. Bu rakamın üstüne çıkan bir hastane, sadece daha pahalı olur, daha verimli değil.

“Sanayi liderliği” tek başına boyuttan çok nitelikle ve kaynakların güce yoğunlaştırılmasıyla ilgilidir. Küçük mezhep okulları örneğinin de gösterdiği gibi, küçük bir ekolojik bölgeyi başkalarından önce ele geçiren gerçek “uzmanlar” için, hemen hemen her alanda yer vardır. Sh: 73

 

**

Yönetici Neyi bilmelidir?

Yöneticilerin büyük bölümü, başlarında bulundukları girişimin bir yılda kaç defa kendisi için yatırılan parayı karşıladığını yaklaşık olarak bilir. Ancak pek çok yönetici, eldeki paranın“kendilerine mi ait olduğu” yoksa “ödünç mü alındığı” ya da bu paranın “borç mu” yoksa “varlığın net değeri” mi olduğunun fark ettiğini düşünüyor. Aslında, yasal sahip ya da yasal terim olan paranın verimliliği açısından bu durum hiç fark etmez. Para paradır ve tüm para, kaynağı ya da yasal sahibi ne olursa olsun, hemen hemen aynı şeye mâl olur. Daha da öteki bir yönetici belirli bir girişimde paranın özellikle nereye yatırıldığını bilmek zorundadır. Kimse bir yığını yönetemez.Sermaye verimliliğini yönetmeye doğru atılan ilk adım, şirket içindeki tüm paranın gerçekte nerede olduğunu öğrenmektir. Ardından sermayenin önemli istihdamlarının yönetimine başlanılabilir. Bir şirkette bu istihdam alacaklar, yani şirketin müşterilerine sunduğu krediler olabilir. Bankacılıkla ilgisi olmayan bir iş, sözgelimi bir imalatçı, kredi vermekte bankayla yanşamaz. Bu tür bir işletme, hem kendi masraflarını hem de bankanın parayı elinde tutmak ve yönetmek için yaptığı masrafları karşılamak zorundadır. Bu nedenle bir müşteriye borç verdiğinde geriye ne almayı beklediğini düşünmek zorundadır. Bunu pek az işletme yapar, ancak para aktiflere ya da bir perakende mağazada raflara ya da satış alanlarına yatırılmış olabilir. Bu durumda yönetilmesi gereken birim rafın ya da satış alanının birim satış zamanında yaptığı cirodur. Para pahalı makinelere de yatırılmış olabilir. Hiçbir şey pahalı makinelerin boş yatması kadar büyük bir verimsizlik ya da sermayenin israf edilmesi olamaz. Yine de muhasebe modeli, bu bilgileri pek sağlamaz. Hatta tipik maliyet-muhasebe sistemindeki “standart maliyetler”düşüncesi bu bilgiyi gizler. Tipik bir üniversitede oldukça yüksek düzeyde olan sermaye yatırımı, günde sadece birkaç saat haftada ise dört beş gün kullanılan sınıflara ve laboratuvar binalarına yapılmıştır. Yüksek bir motivasyona sahip yetişkinler için öğleden sonralarını akşam saatlerini ve hafta sonlarını kullanan etkin sürekli-eğitim programları geliştirerek bir üniversite, özellikle bir şehir ortamında konuşlandırılmışsa, birkaç yıl içinde sermayesinin verimliliğini ikiye katlayabilir. Ancak ilk ve en önemli adım her zaman, paranın nerede olduğunu bulmaktır. Aranılan veri, muhasebe modelininin bilgi temelindedir ve kolaylıkla elde edilebilir; eğer yönetici sorarsa.

Bu dört kilit kaynaktan üçü açısından -sermaye, zaman ve bilgi-bütün kurumlar birbirinin aynıdır. Bu üç kaynak evrenseldir. Ancak farklı kurumlar büyük ölçüde dördüncü kaynakla, hayati fiziksel kaynaklarıyla, farklılaşır. Bakır külçesi, bir bakır tel imalatçısı için kritik malzemedir. “Hasta yatağı”nın kilit birim olabileceği bir durumda, bakır külçe hastane için anlamsızdır. Her kurum kendi işi için hangi kilit fiziksel birimin ya da aktifin uygun olduğunu düşünmelidir. Sonra bu kilit fiziksel birimi ya da aktifi yönetmek, kolay hale gelir. Sözgelimi hastaneler “hastane yatağı” kavramının anlamsız olduğunu görerek hayati aktiflerinin verimliliğini artırabildi. Pek çok çeşit hastane yatağı vardır. Sözgelimi durumu son derece ağır olan bir hasta için ihtiyaç duyulan hastane yatağı, hamilelik için (bir hastalık değil) ya da teşhis için, ameliyat için, kırık ayak bileği için yapılan operasyondan sonraki dinlenme dönemi için ihtiyaç duyulan hastane yataklarından çok farklıdır. Sh:30-31

**

Bugünlerde “Yönetim hesaplarının incelenmesi” iş dostları ve eleştirmenleri ve düzenleyici ajanslar tarafından, yönetim seminerlerinde ve yönetim dergilerinde ateşli bir şekilde tartışılıyor. Tartışmaya katılan kişilerin bir kısmı; temel yönetici nitelikleri olan bir yöneticinin ahlakı ve dürüstlüğü, yaratıcılığı, “toplumsal değerleri”,insanı tanıması…. na yönelik bir araştırma yapılmasını öne sürüyor. Karşıt düşiıncedekiler ise bunu “saçmalık” olarak değerlendiriyor ve şunları söylüyor: “Dikkate alınması gereken tek şey performanstır. Performans ise tabanda ölçülür.”

Her iki tarafın da haksız olduğu, oldukça açık bir şekilde söylenebilir. Yönetimi değerlendirme ihtiyacı her zaman vardır. Müdürlerin oluşturduğu kurulun, şirketi yöneten yöneticiyi değerlendirmeye yönelik yasal bir görevi bile vardır. Ancak sadece ulaşılan performansın değerlendirilebileceği de aynı şekilde doğrudur. “Yönetim hesaplarının incelenmesi”yanında yer alan kişilerin dürüstlük ya da yaratıcılık gibi konular hakkında söylediklerini romancılara bırakmak daha iyi olur. Sh: 76

Dünü Bir Kenara Bırakmak

Göreceli olarak sakin ve tahmin edilebilir uzun yılların ardından, gerek şirketler gerekse kâr amacı gütmeyen kamu hizmetine yönelik kurumlar olsun her girişim, büyük olasılıkla, dünün vaad ettiklerinin sıkıntısını taşıyacaktır. Sıkıntısı çekilenler arasında artık hiçbir katkıda bulunmayan ürünler ya da hizmetler; başlanıldığında son derece çekici gözüken ancak beş yıl sonra bugün hâlâ birer umut olarak kalan kazanç istekleri ya da maceralar; performans sergilemede başarısız kalan parlak fikirler; toplumsal ve ekonomik değişimlerin kendilerine duyulan ihtiyaçları ortadan kaldırdığı ürünler ve hizmetler; amaçlarına ulaşarak kendi kendilerini artık modası geçmiş hale getiren ürünler ve hizmetler vardır. Denizde uzun süre kalan bir gemi, hızını ve manevra yeteneğini azaltan ambarlarını ve diğer donanımlarını temizlemek zorundadır. Sakin sularda uzun süre seyreden bir girişim de aynı şekilde, sadece kaynak tüketen ya da “dün” olan ürünlerden, hizmetlerden ve maceralardan arınarak kendini temizlemelidir. Sh:52

Düne ait gömleği sırttan çıkarmak, büyümeyi bir büyüme politikası ve büyüme stratejileri ile idare etmek; sağlıklı büyüme ve şişmanlama ya da kanser arasındaki farkı anlamak demektir.Hangi stratejilerin önümüzde olduğunu ve bunların arasında seçim yapmayı bilmek demektir. Bu, şirketin yarınını şekillendirecek alanlardaki bugünkü yönetim performansını değerlendirme yeteneği gerektirir.

Bir başka ifadeyle, bütün bunların her zaman temel konular olduğu açıktır. Ancak kaç yönetici bütün bu konular üzerinde çalışıyor; hatta kaç yönetici bunları düşünüyor? Sh.12

**

Dünü Bir Kenara Bırakmak

Biz sürekli bombardımana tutan gazete manşetlerinin hiçbiri -Ne OPEC ne de sürekli söylenen yiyecek metal mineral kıtlığı ya da diğer herhangi bir “kriz” nüfus yapısı ve nüfus dinamiğinde gerçekleşen değişimler kadar, bırakın gerçek olmayı önemli bile değildir. Yine de pek çok şirket ve pek çok devlet, bu değişimlerin farkına bile varmamıştır. En önemli değişim, büyük boyutlara varsa da, gelişmekte olan ülkelerde çok tartışılan nüfus patlaması değildir. Gerçekten önemli olan ancak yine de farkına bile varılmayan değişim, gelişmiş ülkelerde kısa bir süre sonra yaşanacak olan emek kıtlığı, özellikle imalat ve hizmet alanlarındaki geleneksel işler için genç personel bulma zorluğudur. Komünist blok da içinde olmak üzere -Yani Sovyetler Birliğinin Avrupa’daki bölümleri ve Rusya’nın Avrupa uydulara- tüm gelişmiş ülkeler; iş güçlerinin boyutlarında, yaş yapısında, eğitim yapısında ve bileşimlerinde önemli değişimlerle karşı karşıya kalıyor. Bu kısmen, Komünist olmayan ülkelerde kırkların sonlarında başlayan ve altmışların oltalarına kadar devam “bebek artışı”nın ve hatta gelişmiş Komünist ülkelerde II. Dünya Savaşı sırasında başlayan ve altmışların sonlarına dek tüm gelişmiş ülkelere ulaşan “bebek azalması”nın bir sonucu.

Nüfus dinamikleri yeni fırsatlar, yani yeni pazarlar ve yeni ekonomik entegrasyon modelleri yaratacak. Bu yeni fırsatlar ise yeni politikalara, özellikle gelişmiş ülkelerdeki yapısal büyümeleri tahmin etmek ve bu konuda gerekli önlemleri almak gibi toplum politikalarına ihtiyaç duyulmasına neden olacaktır. Gerek Batı’nın işsizlik sigortası yaklaşımı gerekse Japonya’nın “ömür boyu iş” politikası en iyi olasılıkla kısmi başarılardır ve oldukça yetersizdir. Hepsinden önemlisi nüfus dinamikleri; şirketlerin, hükümetlerin, çalışanlarını sendikaların ve memurların üzerlerinde en çok titrediği düşüncelerin ve alışkanlıkların bir kısmını sarsacak gözüküyor.Nüfus dinamiklerindeki değişiklikler, uluslararası ekonominin ve uluslararası ticaretin kabul ettiği kavramlara, büyük ölçüde nihai ürüne dayanan uluslararası ticaretin yerine “ürün paylaşımı”nı sunarak meydan okuyacak. Tüketici pazarlarının yapısı ve bölünmüşlüğüyle ilgili sahip olunan inançlara, büyük ölçüde meydan okuyacak. Geleneksel “çok uluslu işbirliği”ni “çok uluslu konfederasyon’a dönüştürecek. İstihdam ve işsizlikle ilgili geleneksel kavramları ve ölçüleri alt üst ederken, iş gücü sıkıntısı ve iş gücü fazlalığının aynı anda yaşanmasına neden olacak. Gelişmiş ülkeleri öncelikle yüksek öğretim ve uzmanlık gerektiren alanlarda istihdam yaratmakla birlikte ekonomik yoksulluk tehlikesini göze alarak kalifiyesiz ya da yarı kalifiyeli iş gücünün çalıştığı alanları korumak için baskı oluşturmaya itecek. Son yüz yılda üzerinde çok durulan bir olgunun yani belirli bir yaşta emekliliğin pabucunu dama atacak. Bütün bu değişimler hep birlikte, gelişmiş ülkelerdeki iş gücünü dönüşüme uğratacak.Bu dönüşüm; artık “geleneksel” iş gücünün olmadığı, ortada tek bir “iş gücü”nün değil “iş güçleri”nin olduğu ve bu iş güçlerinin her birinin kendine özgü gereksinimler, beklentiler ve performans özellikleri taşıdığı noktaya kadar devam edecek.

Nüfus dinamikleri, geleneksel organizasyon yapısını, özerk yönetim ve özerk uzman organizasyonlarının ortaklaşa yaşadığı bir “çift başlı ejderha”ya dönüştürecek. Bu nüfus dinamikleri ekonomi, toplum ve organizasyonla ilgili yeni ve farklı stratejilerin oluşturulmasını gerektirecek. Sh:83-84

**

“Çift Başlı Ejderhalar”

Eski bir söz “Kimse doktorlarla bir hastaneyi yönetemez; ancak onlar olmadan da yönetemez” der. Aynı şekilde bütün üniversite dekanları, kendi kendilerine de olsa şu sözü söylemiştir herhalde. “Kimse üniversiteyi öğretim üyeleriyle yönetemez; ancak onlar olmadan da yönetemez.” Bu söz, iş girişimleri de içinde olmak üzere tüm modern organizasyonlar için geçerlidir. Tüm girişimler; performans sergilemek için kendilerini kurumlardan çok disipline adayan ve kendilerini adadığı ölçüde verimli olan ve bütüne ait hedeflere ulaşmak için çalışmak zorunda olan uzmanlar gerektiren “çift başlı ejderhalar” olmaktadır. “Çift başlı ejderhaların ortaya çıkışı da nüfus dinamiklerinin bir sonucudur; yöneticilerin yönetmeyi öğrenmek zorunda olduğu fırtınalı dönemlerin bir başka örneğidir. Sh:136

**

Eşine Rastlanmayan Rus Açmazı

Nüfusun değişim gösterdiği dünyada Sovyetler Birliği’nin konumu daha önce rastlanmamış türdendir; çünkü Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki bölümü gelişmiş bir ülke iken, Asya’daki bölümü ise gelişmekte olan bir ülkedir. Bu iki bölüm arasında nüfus dinamikleri konusunda yaşanan köklü karşıtlık, Rusya’nın bu yüzyılın kalan bölümünde de varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğini önemli bir şüphe konusu yapıyor.(Türkiyede’de Doğu- batı farkı)

Rusya, bugün varlığını sürdüren bir on dokuzuncu yüzyıl imparatorluğudur. Sınırları içinde her ikisi de uç noktada olmak üzere gelişmiş dünya ve gelişmekte olan dünyanın nüfus yapısını taşıyan tek ulustur. Rusya’nın Avrupa’daki bölümü, bugün tüm ülkeler içinde en düşük doğum oranına sahiptir. Hiçbir zaman bir “bebek artışı” yaşamamış ve bu nedenle Batı ülkelerinin aksine genç yetişkinler için hiçbir kaynağı olmamıştır. Batı’da eğitim alanında yaşanan değişimlerle hemen hemen aynı değişimleri yaşamıştır. Ortalama yaşam süresi ise Batı’da olduğu gibi hızla artmaktadır. Bugün tüm toplumlar içinde Rusya’nın Avrupa’daki bölümü en yüksek yaş ortalamasına sahiptir. Sayın Brejnev yetmiş üç ya da yetmiş dört yaşına ulaşmış birisi olarak yaşlı kabul edilmektedir. Brejnev’in fiziksel ve zihinsel olarak gerçekten yaşlı olduğu söylenebilir. Ancak Rusya’nın başlıca sorunu, devamını sağlayacak genç insanlardan yoksun oluşudur. Rusya’yı ziyaret eden herhangi birisi, etkin orta yaşlı insanların eksikliğinin her alanda yaşandığından bahsetmektedir.

Rusya’nın Avrupa’daki bölümü aynı zamanda, tek emek kaynağı olan çiftliklerde çalışan verimsiz işçileri kullanmada da sorunlar yaşıyor. Kollektif çiftlikler birer zenginlik kurumu oldu. Yetenekli ve hırslı olan insanlar buralardan çok önce ayrıldı ve şehirlere yerleşti. Geride sistemin verimli olmalarına izin vermediği ancak kendilerine çiftlikte kaldıkları sürece düşük ancak garanti bir gelir sunduğu verimsiz işçiler kaldı. Kollektif çiftlikleri lağvetmek ve pazar için üretim yapacak büyük aile çiftliklerini harekete geçirecek düğmeye basmak -modern teknolojik koşullar altında Rusya’daki tarımın gerçek anlamda etkili olması için tek yol- politik olarak imkânsız ve rejimin bir kenara itilmesi anlamına geliyor. Ancak eğitimli Ruslar, diğer herhangi bir yerdeki eğitimli insanlar gibi, el emeği gerektiren işlerde çalışmak için son derece isteksiz.

Nüfus konusundaki sıkıntısını 1970’lerde gören Rusya, büyük bir politik değişikliğe girişti. Stalin’in iş başına geldiği yirmilerin ortalarından o zamana dek dış sermayenin Rusya’ya girmesine izin verilmedi; çünkü yabancı yöneticiler, teknik adamlar ve ideolojik pislenme korkusu yanında ortada ulusal gurur da vardı. Ancak 1970’ten sonra Sovyetler Birliği, her biri yüksek otomasyon içeren ve ‘kapitalist dünya’ daki büyük şirketlerle işbirliği gerektiren fabrikalar için sermayenin ülkeye girmesine izin verdi. Sözgelimi Fiat; otomobil, kamyon, ağır iş makineleri üretmek için yatırım yapıyordu. Bütün bunları yapmak için Sovyetler Birliği ve onun uyduları, borç veren kurumların güvenlerini aşan ölçüde ‘kapitalist’ dünyada ağır borç altına girdi. Bu, Sovyetler Birliği’nin temel Marksist inanca göre büyük bir günah gibi gördüğü ve bozmaktan her zaman kaçındığı bir şeydi.

Bununla birlikte, nüfusdaki değişimlerin sonuçlarını önlemeye yönelik bu çaba, tam bir başarısızlık oldu. Nihayet bazı fabrikalar işlemeye başlasa bile -muazzam sermaye yatırımlarına rağmen fabrikaların çoğu hâlâ proje halinde- bu fabrikalar otomasyondan çok el emeğine dayanacak. Aslında bu fabrikaların ihtiyaç duyacağı emek türü, Sovyetler Birliği’nde en az bulunan kaynak olan kalifiye bakım işçileri, ustabaşılaıı ve teknisyenleridir.

Sovyet toplumunun geleneksel yapısı içinde geriye sadece bir seçenek kalıyor; silahlı kuvvetlerde hızlı bir indirime gitmek.

Sovyetler Birliği’nin Asya bölümündeki nüfus, özellikle genç nüfus, son derece hızlı artıyor. Asya nüfusu, Sovyetler Birliği içinde şimdiden çoğunluğu oluşturuyor. 2000 yılına kadar Sovyetler Birliği’nin bugün kapladığı alanda yer alan nüfusun üçte ikisi Asya’lı, bunun yarısı ise Müslüman olacaktır.Bugüne dek Sovyetler Birliği’nin Asyalı halkı, herhangi bir iktidar koltuğuna oturmadı. Bu halkın büyük çoğunluğu, yaklaşık dörtte üçü, Rusça konuşmuyor; oysa Sovyetler Birliği’ndeki bütün işler Rusya’dan yönetiliyor. Hükümette, Komünist Parti’de, üniversitelerde ve sanayide önemli denilecek pek az yer -eğer varsa- Asyalıların elinde. Bu insanlar bilim, teknoloji ya da sanatda da temsil edilmiyor. Hepsinden önemlisi bugüne dek Sovyet ordusunda üst düzey komutanlıklarda görev yapan Asya kökenli subayların sayısı çok az. Bu komutanlıklar, sanki çar ordusunun komutanlıklarıymış gibi tamamıyla beyaz Avrupalılar’a ayrılmış.

Nüfus yapısının sonucu olarak Sovyetler Birliği, komünizmin cevap veremeyeceği iç sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunları gerek sanayiyle gerekse silahlı kuvvetlerle ilgili alacağı önlemlerle azaltmak zorunda kalacak; ya da politik sarsıntılar olmaksızın yapılması güç olan, kollektif çiftliklerde reform yapma yoluna gidecektir. Rusya gelişmiş Avrupa bölümünün nüfusu ile gelişmekte olan Asya bölümünün hızla büyüyen nüfusu arasında artan gerilimden kaçamaz. Gelecek yirmi beş yıl içinde Sovyetler Birliği; II. Dünya Savaşı’na dek diğer tüm on dokuzuncu yüzyıl imparatorluklarını parçalayan türde ırkçı, etnik, dini ve kültürel gerilimlerle karşı karşıya kalacaktır.

Gelecek birkaç yıl, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra dünya politikasında yaşanan yıllar arasında en tehlikeli yıllar olabilir. Bu yıllar, Kremlin’deki bir boyun eğmezin Rusya’nın geleneksel politikasına dayanarak askeri ve politik üstünlük kazanmayı bekleyeceği son yıllar olacaktır. Bu tarihten sonra, Sovyetler Birliği silahlı kuvvetlerdeki üst düzey komutanlıkların Asyalılar’a bırakılması riskini yüklenmezse, insan gücü avantajı hızla Sovyetler Birliği’ne karşı dönecektir. Ücretli asker kullanmakla bir ölçüde sıkıntıdan kurtulunabilir. Sovyetler Birliği, Afrika’da Kübalılar’ı ve Çin’le olan savaşında etkin şekilde Vietnam’lıları kullanarak bu politikayı zaten izliyor. Ancak bütün bunları güç dengesini bozmak üzere kullanabilir. Gerek Elbe’ye yapılacak bir saldırı (Batı Avrupa’nın korktuğu gibi) gerekse Batı Avrupa’yı aldatarak Orta Doğu petrol bölgelerinin askeri ya da ideolojik açıdan işgali olsun, bütün bunlara karşı Batı güçlü olmalıdır. Sh:95-98

**

Ürün Paylaşımı: Uluslararası Entegrasyon

Gelişmiş ülkelerde geleneksel işlerin, özellikle geleneksel imalat işlerinin maliyeti, işgücü sıkıntısı nedeniyle artacaktır. Ancak geleneksel işler için daha yüksek maaş ödenmesi bile, gerekli işgücünün kazanılması için yeterli olmayacaktır. Çünkü gerekli işgücü ortada yoktur. Üretim aşamasında yoğun olarak el emeğine ihtiyaç duyulan işler için başka bir yerden işgücü bulunmadıkça, gelişmiş ülkelerin üretim kapasitesi düşecektir.

Buna karşılık gelişmekte olan ülkeler, sadece geleneksel işler ve el emeğinin yoğun olarak kullanıldığı işler için gerekli nitelikleri taşıyan işgücü fazlası için iş bulamazsa, toplumsal ve politik dengesine yönelik ciddi tehditler yanında, ekonomik konumu ve ulusal üretiminde bir düşüşle karşı karşıya kalacaktır. Bu ülkeler kendi entegre sanayilerini oluşturmak için ne gerekli teknolojiye ne gerekli sermayeye ne de gerekli yönetim bilgisine sahip değildir. Bu ülkelerin büyük bölümü, bu tür sanayilerin ürünlerini talep edebilecek pazarlardan da yoksundur. Yüksek teknoloji ve yüksek yönetim yeteneği gerektiren üretim aşamaları için bu ülkeler, gelişmiş ülkelere ve bu ülkelerin eğitimli insan gücü fazlasına her geçen gün daha da bağımlı hale gelmektedir. Gelişmekte olan ülkeler, işgücü fazlalarının ürünleri için yeterli pazarı, sadece gelişmiş ülkelerde bulmayı umut edebilir.

Ürün paylaşımının uygulanması, gerek gelişmiş ülkelerin gerekse gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu ekonomik entegrasyonun en önemli şeklidir. Ürün paylaşımında gelişmekte olan ülkelerin kaynakları -geleneksel işler için bol işgücü- gelişmiş ülkelerin kaynaklarıyla -yönetim bilgisi, teknoloji, eğitimli personel, pazar ve satın alma gücü- birleştirilir.

ABD’de satılan erkek ayakkabılarının derileri, genellikle Amerikan sığırlarından elde edilir. Ancak bu deriler çoğunlukla ABD’de değil, Brezilya’da tabaklanır. Tabaklama el emeğinin yoğun olduğu bir iştir ve bu iş için Amerika’da yeterli işgücü yoktur. Bu deri, ardından Karayiplere – büyük olasılıkla bir Japon taşımacılık şirketiyle- gönderilir. Üst kısmı British Virgin Adalarında, taban kısmı ise Haiti’de yapılır. Ardından üst ve taban kısımları, ürünleri İngiltere ya da Avrupa Ortak Pazarına girebilen Barbados ya da Jamaica gibi adalara ve üst ve taban kısmının birleştirilerek ayakkabı yapıldığı ve Amerikan tarifesinin şemsiyesi altında tekrar ABD’ye giriş yaptığı Puerto Rico’ya gönderilir.

Bu ayakkabıların menşei ne?Tek tek düşünüldüğünde deri en büyük maliyeti oluştursa da, imalatçının ayakkabı için ödediği toplam maliyetin ancak dörtte birini oluşturuyor. İşgücü açısından düşünüldüğünde, bu ayakkabılar ‘ithal'; ustalık açısından düşünüldüğünde ise ‘Amerikan yapımı’. Bu ayakkabılar hiç şüphesiz uluslaraşırı bir nitelik taşıyor. Yoğun emek gerektiren herhangi bir şey, gelişmekte olan ülkelerde işleniyor. Büyük ölçüde sermaye, otomasyon ve yetenekli ve ileri bir yönetim gerektiren sığır yetiştiriciliği ise; gerekli yeteneği, bilgiyi ve donanımı taşıyan gelişmiş ülkelerde yapılıyor. Tüm üretim sürecinin yönetimi de -ayakkabıların tasarımı, kalite kontrolü ve pazarlanması- tamamıyla, bu görevler için gerekli nitelikte insangücünün bulunduğu gelişmiş ülkelerin elinde. Sh: 102-103

**

Uluslararası ticaret, rekabet içindeki ürünlerin değişimi, bir ülkedeki makine parçalarının diğer ülkedeki makine parçalarıyla değişimi anlamına gelmektedir. Kimya sanayinin ticaret modeliyle türü belirlenmiştir. Bütün büyük kimya şirketleri, diğer kimya şirketlerini hem en büyük müşterileri hem de en ciddi rakipleri olarak görmektedir. Beş milyonluk İsviçre, Amerikan yapımı ürünler için yüz katı bir nüfusa sahip Hindistan’dan çok daha iyi bir müşteridir. Bir ülke sanayileştikçe, diğer sanayileşmiş ülkeler için daha iyi bir müşteri olmaktadır.

Entegre ticaret aşamasına ulaşmak üzereyiz; çünkü bu kavram ürün paylaşımının ifade ettiği şeyin ta kendisidir. Yine de ekonomistler, teorisyenler ve politika üreten kişiler bu meydan okuma karşısında tamamıyla hazırlıksızdır. Aslında, kavramlar ve ölçülerden yoksun olmak, oldukça ciddi bir sorundur. Elimizdeki kavramlar, ürün paylaşımını yeterince karşılamıyor.

Bir hükümet istatistikçisi Amerika’dan ihraç edilen derileri ‘ihraç’ olarak, ayakkabıların ithalatını ise ‘ithalat’ olarak kayıt edecektir.Bu kişinin yazdığı rakamlar, bu iki kavramın hiçbirini karşılamıyor. Amerikan sığır yetiştiricisi varlığının, dışarıda yapılan ayakkabıların Amerikan pazarında satılmasına bağlı olduğunu bile bilmiyor. Ayakkabı yapımında kullanılan deriler Nebraska’daki çiftlik hayvanı yetiştiricisi için kâr etmek ve ne kâr ne zarar etmek -dengede olmak- arasını temsil ediyor. Bunun tersi olarak, Haiti’de bu Amerikan ayakkabılarının tabanını yapan bir kişi, varlığının ABD’de yetiştirilen sığırlara bağlı olduğunu düşünüyor. Ancak henüz hiç kimse, karşılıklı ilişkinin farkına varamıyor.

ABD’deki ayakkabı işçileri sendikaları ya da Kuzey Carolina’daki ayakkabı yapımcıları ‘ucuz dış ithalata’ yasaklama getirilmesi için yollara döküldüğünde; büyük çiftliklerdeki sığır yetiştiricilerinin hiçbiri gerçekte varlıklarının nedeni olan Amerikan derilerinin ihracatına yönelik bir yasaklamadan bahsedildiğini düşünmüyor. Amerikan deri dabaklama sanayi, sığır derilerinin yurtdışına gönderilmesine yönelik bir yasaklama istediğinde; Amerikan ayakkabı satıcıları (bırakın Amerikalı tüketicileri) bunun Amerikan mağazalarında hiçbir ayakkabının satılmayacağı anlamına geldiğini düşünmüyor. İhtiyaç duyulan dabaklama işleminin küçük bir bölümü için bile gerekli olan işgücünün bulunmadığını bilmiyor. Sh. 108-109

**

Artık ‘çok uluslu’ bir şirket, oldukça farklı bir görüntü çiziyor. Her şeyden önce çok uluslu bir şirket, imalat yapan bir şirketten çok pazarlama yapan bir şirket olmaktadır. Bu şirket çok uluslu olacaktır; çünkü nerede üretilirse üretilsin ürünleri gelişmiş ülkelerin pazarlarında pazarlamayı bilmektedir. Bunun yanı sıra bu şirket, teknoloji ve tasarım aracılığıyla yönetimin kontrol yapısını kullanan bir yönetim şirketi olacaktır. Yarının çok uluslu şirketi bir dev olmaktan çok küçük ya da orta ölçekli bir şirket olacaktır. Dev şirketler politik açıdan çok göze batar. Ford, Fiesta’yı ABD’de pazarlayamadı çünkü Ford da çok göze batıyordu. Yoğun olarak uluslararası emek içeren bir ürünün pazarlanmasını organize edebilen bir şirket, kendi evinin dışını görebilen bir şirkettir.

En büyük Amerikan ayakkabı perakendecisi olan Melville, bir milyar doların üzerindeki satışıyla hiç şüphesiz küçük bir şirket değildir. Ancak bu büyüklüğüne karşın hâlâ göze çarpmamaktadır. Bu şirket özellikle kendi ismindense çok sayıda farklı isim altında (sözgelimi Thom McAn) pazarlama yapmaktadır. Melville, bu şekilde bir uluslararası ürün paylaşımı ağını, işçi sendikalarının, hükümetin ya da gazetelerin hedefi olmadan organize etmektedir.

Orta ölçekli bir şirket, ürün paylaşımıyla ilgili olarak büyük bir şirkete göre daha çok esnekliğe sahiptir. Bu tür bir ürün paylaşımı; gerek tasarımda, üründe, gerekse pazarlamada hızlı değişimler yapma yeteneği gerektirir. On yıl öncesini öngören bir plana sahip olmayan bir büyük şirket (pazar gerekleri değil kendi boyutu ve karışıklığı nedeniyle) son derece açık bir dezavantaj yaşamaktadır.

Çok büyük bir şirketin katlanmak zorunda kalacağı bir başka etkende, değerdeki yani şirketin kendi yatırım sermayesini kullanma yeteneğindeki azalma olacaktır. Yarının başarılı çokuluslu şirketleri, yatırım yeteneklerinden çok pazarlama yeteneklerine dayanacaklardır. Bu konuda da orta ölçekli şirketler açık bir avantaja sahiptir. Sh:112-113

**

Zorunlu Emeklilik Yaşının Sonu

Emeklilik yaşının uzatılması ve emekliliğin kişinin kararına bağlı olan bir konu olarak esnekleştirilmesi, tüm gelişmiş ülkelerde, ekonomik açıdan ayakta kalmakla yakından ilgilidir. Toplum ve ekonomi, aksi halde desteklenmesi gereken sayısız insanı destekleyemez. Artık yaşlı insanlar emekli edilmelerine karşı çıkmakta ve bu isteklerini yerine getirmek için yeterli gücü taşımaktadır.

1935’lerin ABD’sinde, altmış beş yaşının üstündeki bir insan için on bir kişi çalışıyordu; bugün bu oran üçte birdir. 1990 yılına kadar bu oran iki de bir olacaktır. Ekonomistler, yaşlı insanlara ‘bağımlı’ olan kişilerin sayısındaki muazzam artışı bir ölçüye kadar çocuk sayısındaki hızlı düşüşe bağlıyor. Ancak bu durumun politik, toplumsal ve ekonomik olarak hiçbir ilgisi yoktur -aslında bir yanılgı- Maaş çekinde yazılı parayı alan ve ardından bu parayı çocuklarının ayakkabıları için harcamak zorunda olan bir işçi, bir ‘yabancı’ ya da bir ‘bağımlı’ için para harcadığı hissine kapılmayacaktır. Bu işçi kendi ailesi için para harcamaktadır. Ailesi için harcadığı parayla aynı tutarda paranın, şu anda emekli olan bir başkası için maaşından alınmasıyla bu işçi -haklı olarak- bunun zorunlu bir vergilendirme olduğunu ve kazandığı paranın zorla elinden alındığını hissedecektir.

Çalışan insanlar, fiziksel ve zihinsel olarak çalışabilecek durumda oldukları halde çalışmayan insanlar için para harcamaya karşı koyacaktır. Aynı şekilde, emekli olmaları durumunda çekilmez bir yük olacak olan, kendilerine kızılacak ve karşı koyulacak yaşlı insanların sayısıda her geçen gün artmaktadır.

Çalışma yaşı o veya bu şekilde artırılmadığı sürece, her gelişmiş ülke, ekonomisi üzerinde enflasyonu içeren bir baskı oluşturmuş olur. Yaşlı insanlar, artırmaktan çok tüketmeye yönelir. Çalışan genç insanların maaş çeklerinden yaşlı insanlar için emeklilik aylığı olarak aktarılan para, enflasyonu oluşturan alım gücü demektir. Bunun sonucu olarak, yaşlı insanlar için maaşlarından alınan parayı karşılamak üzere maaşlarının artırılmasına neden olur. Bir başka ifadeyle, bağlılık oranı çekilmez hale gelecektir.

Çalışan ve emekli olan insanlar arasındaki üçe birlik oranı korumak, tüm gelişmiş ülkelerde izlenen sosyal ve ekonomik politikaların temel hedefi olmalıdır. Bu, tüm gelişmiş ülkelerdeki emeklilik yaşının, yani insanların çalışmaya son vermesinin beklendiği yaşın, bırakın Japonlar’ın geleneksel elli beş emeklilik yaşını Batı’daki altmış beş emeklilik yaşının üzerine çıkması ve 1995’e kadar yetmiş ikiye çok yakın olması demektir. Yaşlı insanların, en azından yarım gün çalışsa bile, ‘yasal’ olarak ya da ‘gri ekonomi’ içinde yer alarak çalıştığı pek fark etmeyecektir.

Ancak çalışma hayatının uzatılmasında asıl etken, ekonomistler olmayacaktır. Bedensel ve zihinsel olarak ‘genç’ olan yaşlıların meşgul kalmak, bir şeyler yapmak, evden dışarı çıkmak ve üretken olmak ihtiyaçları asıl etkeni oluşturacaktır.

Görülmeyen devrim: Emekli Aylığı Fonu Sosyalizmi ABD’ye Nasıl Geldi?

1980’lere kadar, ABD’deki zorunlu emeklilik yaşının altmışbeş’ten yetmişe çıkacağını tahmin etmiştim. Bu düşünce hemen hemen bütün eleştirilerde, saçmalığın en üst noktası olarak görüldü. O zamanlar herkes, ABD’deki zorunlu emekli yaşının önemli ölçüde düşürüleceğini söylüyordu. Hatta zorunlu emeklilik yaşının altmış ya da altmış ikiye indirilmesi yönünde Kongre’den önce bir işçi sendikası öneri de bulunmuş ve herkes -hükümet, işçi sendikaları, ekonomistler, işçiler ve gerek şirket gerekse üniversite yöneticileri- buna karşı çıkmıştı. Kitabımın çıkışından on iki ay sonra, Kaliforniya yasama meclisinde herhangi bir yaştaki zorunlu emekliliğin kaldırılmasını öngeren bir yasa çıkarıldı. Kısa bir süre sonra ABD Kongresi -tekrar tüm ‘saygın’ insanlara karşı seçilmiş ve organize edilmiş bir hareket- federal hükümet görevlileri için herhangi bir zorunlu emeklilik yaşını kaldırdı ve diğer çalışanlar için bu yaşı yetmişe çıkardı. Herkes, ABD Kongresi’nin tıpkı Kaliforniya yasama meclisi gibi zorunlu emeklilik yaşını kaldıracağını kabul ediyor. Bu, kısmen yaşlı insanlardan gelen baskının sonucudur. Bu baskılar daha da artıracaktır. Bunun nedeni yaşlı insanların -bu elli beş yaşın üstünde olan ve emeklilik yaşına yaklaştığının bilincinde olan herkes demek- gelişmiş ülkelerde oy veren insanlar içinde çoğunluğu oluşturması ve bu insanların oy verme işlemine katılma oranının otuz beş yaşın altındakilerin oranına göre çok daha yüksek olmasıdır. Zorunlu emeklilik yaşının artırılması ya da kaldırılması, kısmen de acımasız ekonomik koşullara karşılık vermektir.

Avrupa’da ise bu akış, oldukça güçlü bir şekilde olmak üzere, ters yöne doğru olmaktadır. Hemen hemen her Avrupa ülkesinde, zorunlu emeklilik yaşının azaltılmasına yönelik teklifler vardır. Sadece Japonya nüfus dinamiklerinin mantığını kabul etmeye isteklidir. Bu ülkede emeklilik yaşı, bugün altmışa yükseltilmiştir; ancak Japonya’daki emeklilik yaşı -eğer olması gerekiyorsa-, Japonlar’ın ortalama yaşam sürelerine uygun olarak, yetmiş olmalıdır.

Ancak yasama meclisleri ve sendikalar hangi kararlara varırlarsa varsınlar; ‘emekli’ olmak istemeyen ya da olamayan yaşlı insanların sayısı ve bu insanların o veya bu şekilde işgücüne katılımı, her geçen gün artmaktadır.Resmi olarak emekli olan, ancak gerçekte en azından yarım gün çalışan yaşlı insanların oranı her yerde -ABD’de, Batı Avrupa’da, Japonya’da ve Sovyet Blok’unda- düzenli olarak artmaktadır. Bunun bir göstergesi ‘kara’ ya da ‘gri emek pazarı’nın ya da ‘ayışığı’nın (tam gün ya da yarım gün çalışan ancak kazançlarını vergi kurumlarına bildirmeyen insanlar) düzenli olarak artmasıdır.

İngiltere Maliye Bakanlığı, 1975 baharında ülkenin gerçek ulusal gelirinin yüzde 7.5’unun vergi kurumlarına hiçbir zaman bildirilmediğini ve bu nedenle İngiltere’nin ulusal geliriyle ilgili istatistiklerde gösterilmediğini tahmin ediyordu. İsveç için bu oranın yüzde yirmi -ya da ulusal gelirin beşte biri- olarak tahmin edildiğini duydum. ABD’de hükümetin Genel Maliye Büro’su, kısa bir süre önce yaptığı tahminde, ‘ayışığı’nın kişisel gelirin yüzde onunu oluşturduğunu düşünüyordu.

Kamu vergilerine karşı koymak, bu konuda önemli rol oynuyor. Özellikleri kamu vergilerinin oldukça yüksek olduğu İsveç gibi ülkeler için bu durum daha geçerlidir. Ancak resmi olarak ‘emekli’ olan insan ‘ayışığı’ ya da ‘siyah işçiler’ arasında önemli ölçüde yer almalıdır. Resmi olarak emekli gözüken ve çalışmadıkları varsayılan insanlar, İngiltere ya da İsveç gibi pek çok ülkede, çalışmamaları için sendikalardan baskı görmekte ve ABD, İngiltere gibi ülkelerde ise emeklilik aylıklarında ciddi kesintilerle karşı karşıya kalmaktadır. Bütün bunların sonucu olarak bu insanlar resmi olarak ‘emekli’ olarak gözükürken ‘ayışığı’ ya da ‘siyah işçiler’ olarak çalıştırdıklarını yetkililere bildirmemekte- dir.

Zorunlu emekliliğe karşı koymanın nedeni, işgücünde yer alan insanların eğitim düzeyleri incelendiğinde daha açık olarak gözükecektir. Geleneksel Amerikan emeklilik yaşı olan altmış beş yaşına bugün ulaşan her on kişiden sekizinin sadece ortaokul eğitimi almasına karşın, işgücüne yeni katılan her on kişiden altısı artık lise eğitiminin ilerisinde bir eğitime sahiptir. Emekli olan insanların tümünün hayatları boyunca büyük ölçüde kol gücü gerektiren işlerde çalışmasına rağmen, bugün işgücüne katılan insanlar öncelikle kalifiye gerektiren işler için öne çıkıyor. Kol gücüne dayanarak çalışanlar, bir çelik fabrikasında otuz beş yıl çalıştıktan sonra elli beş ya da altmış yaşında emekli olmaktan öyle ya da böyle memnundur. Elbette büyük bir azınlık, belki de bir çoğunluk, tekrar çalışmaya başlıyordur. Bunun nedeni kısmen tüm zamanlarını balık avlamaktan ya da evlerinin bahçelerinde oturarak komşularla çene çalmaktan sıkılmaları; kısmen de fazladan para kazanma ihtiyacı duymalarıdır. Ancak bu insanlar, fazladan kazandıkları bu paraları, vergi kurumlarına bildirmek için hiçbir psikolojik zorlama hissetmemektedirler.

Bununla birlikte, bilgi çalışanları için üretken bir şeyler yapmaya devam etmek ihtiyacı, çok daha baskındır. Sh: 131-134

**

Teknoloji

Geçen birkaç yıldan beri, Nehru’nun önderliğindeki ilk yılları karakterize eden ve eleştiri kabul etmeyen çok büyük şeylere -bir nükleer reaktör ya da çelik fabrikası- karşı keskin bir tepki yaşanıyor. Ancak bugünkü Hint yetkililerinin vurguladığı karşı düşünce de boş ve aldatıcı. Sözgelimi geçen birkaç yıl içinde Hindistan hükümeti mekanik milleri yasaklamaya çalıştı; yaratıcı bir hindinin bulduğu, iplik üretimini üç kat artıran ve bir bisiklet pedalı ile donatılan çıkrıklar bile yasaklandı.Bu tutumun tek sonucu; hükümetle doğru bağlantıları kuran küçük girişimcilerin satın aldığı mekanik miller için canlı bir karaborsanın ve resmi olarak ‘değiştirmek’ için satın alınan, yarı resmi, bisiklet pedalı ticaretinde benzer bir canlılığın doğması oldu. Bu resmi tutum hâlâ devam ediyor. Bu konuyu bana, Hindistan hükümetindeki en etkili ekonomistlerden biri şöyle özetledi. (Gandhi’nin yaptığı büyük hata, çıkrıkları desteklemek oldu. Bu çıkrıklar çok fazla verimli; eski el çıkrıklarına dönmeliyiz, çünkü onlar daha çok iş yaratıyor.) (Türkiye’de ağaçların yerine çiçek ekimi yapılması da bunun gibi)

Ancak yoksul ülkeler, el çıkrığına dönmekle pek bir şey üretemeyen kitle yığınları destekleyerek güçte değildir. Sadece çok zengin ülkeler bir refah nüfusunu destekleyebilir. Hindistan’ın ve tüm gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu şey, söz konusu ülkenin kaynaklarının en verimli şekilde kullanılmasını sağlayan işlerdir. Gelişmiş ülkelerin pazarlarına ulaşmak ve bir dünya ekonomisinde rekabet etmek için gelişmekte olan ülkeler buna muhtaçtır.

İster gelişmiş ister gelişmekte olsun herhangi bir ülke için ‘uygun’ olan teknoloji, en büyük ya da en küçük olan teknoloji değildir. 1950’li yıllarda inanıldığı gibi en çok sermayeyi içinde barındıran teknoloji de değildir; çünkü bu durum sadece bir israftır. En çok işgücünü içinde barındıran teknoloji de değildir; çünkü bu durumda sadece bir israftır. ‘Uygun’ olan teknoloji; kullanılabilir kaynakları en verimli şekle getiren ve dolayısıyla en çok iş yaratan teknolojidir.

Önümüzdeki yirmi yıl için, gelişmekte olan ülkelerde etkili olacak ‘çoğaltıcı’ yatırımları ve verimli işleri yaratmak yönündeki en büyük kapasite; ürün paylaşımına ve emeğin yoğun olarak yer aldığı işlere yönelik yapılan yatırım olacaktır. Bu yatırım sonucunda elde edilen ürünler, gelişmiş ülkelerdeki uluslaraşırı konfederasyon aracılığıyla pazarlanmaktadır.Sh:142-144

**

Küçük Azınlığın Gücü

Küçük, tek bir görüş benimseyen ve genellikle paronayak belirtiler gösteren grupların gerçekte işgal ettikleri mevkiye göre çok büyük bir gücü ellerinde tuttukları çoğulcu bir toplumda, yukarıda belirttiğimiz sürecin ne derecede önem taşıdığı şüphe konusudur.

Modern devlet kuramı, ortada bir “çoğunluk” ve bir “azınlık” olduğunu ve bunların karşılıklı etkileşimleri sonucunda bir “genel istek” doğacağını öne sürüyordu. Bunun da ötesinde bu kurama göre gerek çoğunluk gerekse azınlık, sosyal ve politik kararların tüm açılımlarıyla ilgilenecekti. Bunun dışında herşey “hizipsel”, uğursuz ve kötü olarak düşünülüyordu. Modern politik partiler “hizipleri” genel iyi ve genel istekle bütünleştirmek ve “hizipleri” “programlara” dönüştürmek üzere kullanılabilecek araçlar olarak doğdu.İlk olarak İngiltere’de Edmund Burke’in partilerin Fransız Devrimi’nin uç noktadaki hizipçiliğini bütünleştirme gücüne karşı çıkmasından bu yana, bütünleştirici parti kavramı modern politik teorinin ve modern politik uygulamanın merkezini oluşturdu.

Bütünleştirici partiden karşıtlık içeren partiye doğru gelişen değişim, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yıllarında başladı. Bu değişimde rol alan etkenlerden biri, oldukça uç bir noktada benimsenen ve tek bir görüş içeren kavramları, “genel isteğin” ve “genel iyinin” üzerine yükleyen işçi sendikalarıydı. Ancak işçi sendikaları parti sistemine büyük ölçüde uygunluk da gösteriyordu. Avrupa’da işçi sendikaları bir “Sosyalist”, “Komünist” ya da “İşçi” partisinin ideolojik çatısı altında bütünleşti.Bu partiler her konuda öne çıkıyor; uzun bir dönemden bu yana işçi sendikalarının sınırlı çıkarlarını geniş tabanlı bir ideolojik uzlaşmayla bütünleştirmeye çalışıyor ve bunda da belirgin bir başarıya ulaşıyor. ABD’de ise işçi sendikaları karşılıklı ideolojik bağlantılardan -az ya da çok- uzak durdu; ancak çıkarlarını belirli ekonomik hedeflerle sınırlamaktansa, sosyal politik ve kültürel konularla mükemmel bir uygunluk sergileyecek şekilde geliştirdi. Aslında sınırlı ekonomik hedefleri dışında Amerikan işçi sendikaları geleneksel değerlerine -gerek aile ya da kilise gerekse Amerikan dış politikası ya da anayasa sistemi- sıkı sıkıya sarılan bir güç oldu.

Ancak söz konusu geleneksel kavrama meydan okuyacak, yeni ve farklı kuvvetler doğdu. Bu kuvvetlerin belki de ilk ortaya çıkanı, tek bir görüş benimseyerek ve diğer tüm konuları önemsemeyerek çoğunluğa yasaklamalar getiren ve oy verebilen nüfus içindeki oranları yüzde 5’i geçmeyen azınlıklardı. 1920’lerde içki yasağını savunanlar, kendi savundukları ya da karşı oldukları konularda büyük çoğunluğun en iyi olasılıkla kayıtsız olduğunu çok iyi biliyordu. Amerikalı askerlerin I. Dünya Savaşı’ndan dönmesiyle savundukları davanın kaybedileceğini de biliyorlardı. Ancak bu insanlar geleneksel parti yaklaşımının çok küçük gruplara bir salıncak oy fırsatı, yani lehine değil aleyhine oy kullanma fırsatı verdiğinin de farkındaydı. Böylece oy verebilen her yirmi Amerikalı’dan sadece 1 tanesinin oluşturduğu bu küçük grup, konuyu kimin aleyhine oy kullanabilecekleri noktasına getirerek istedikleri yasakları getirdiler.

Kısa bir süre sonra Gandhi, Hindistan’da, benzer nitelikler taşıyan küçük bir grubun pasif direniş ve sabotajla en büyük güçlerden birini engelleyebileceğini gösterdi. Elbette, eğer yirmilerdeki İngiltere hâlâ imparatorluk görevlerine inansa ve kendi isteğinin gerçekleşmesi için bu oldukça küçük karşıt azınlığa baskı uygulasaydı -gerekirse kuvvetle- , Gandhi’nin başlattığı hareket kısa süre içinde bastırılırdı. Ancak İngiltere bunu denediğinde, küçük bir grubu bastırmak üzere yaptığı girişim kısa süre içinde “Amritsar Katliamı” oldu ve o ana dek yapılması gereken bir iş olarak gözüken şeyin -ayak takımını kuvvet kullanarak dağıtmak- İngiliz generaller tarafından yapılmasını engelledi. Gandhi’nin başarıya ulaşmasını sağlayan şey, Amritsar’a karşı Hindistan’dan değil İngiltere’den gelen tepkiydi.

Bu iki olay politik dinamiklerde kesin bir değişiklik anlamına geliyordu. Bireysel çıkarları çoğunluğun çıkarlarıyla bütünleştirmeye çalışan partilerin -grupların, tek bir görüş benimseyen küçük azınlıklara karşı güçsüz olduğunu gösteriyordu. Bu küçük azınlıklar, tek bir olumsuz konu üzerinde durur. Bu tek olumsuz konu ise, dünyanın ya da en azından toplumun kaderini etkiler ve sadece sınırlı bir amaca yöneliktir. Bedeli ne olursa olsun bu amacın et yememek, içki içmemek, çevreyi kirletmemek, risk yüklenmemek ya da kanserle ilgili olması, durumu değiştirmez. Partilerin, tanım gereği, harekete geçmek için uzlaşma yaratmaya çalıştığı durumlarda; hizipler karşıtlıklar sergileyerek bu hareketi engellemeye çalışır. Bu hizipler, yüzlerce milyonluk nüfusa sahip bir yarıkıtadaki birkaç yüz sıradan insandan oluşan Gandhi’nin Amritsar’ı gibidir. Ellerinde gücü, toplayabilecekleri destekle değil engelleyebilecekleri hareketlerle kullanırlar. Ellerindeki güç, yapılan bir hareketi onaylamak değil, veto etmektir.

Partilerin eylem için hareketlenmesi, her geçen gün azalmaktadır. Sonuç üretme gücü; hiçbir olumlu programları olmayan, sadece “düşman” olarak besledikleri olumsuz programlara sahip olan küçük grupların eline geçmektedir. Bu grupların sloganları “sivil haklar” değil “nükleer güce hayır” (Bu slogan ilk ortaya atıldığında nükleer silahları hedef almasına karşın bugün nükleer reaktörlere karşıdır) olarak karşımıza çıkar. İngiltere’deki sendikalarda tüm üyelerin sadece yüzde 2 ya da 3’ünü temsil etmelerine karşın “radikallerin” ya da “kavgacıların” ya da “solcuların” etkin olduğu söylenmektedir. Bu durum, mitinglerde boy göstermeyen, oy vermeyen ve oy vermeyi pek önemsemeyen büyük “ılımlı” çoğunluğun uyuşukluğuyla açıklanmaktadır. Ancak gerçekte, azınlıkların sekte vurabilecek güce ulaşmaları, kendilerini tek bir konuya adamaları ve asıl olarak eylemlerinin sonuçlarıyla ilgilenmemeleridir. Bu azınlıklar, sadece bozmakla ilgilenmektedir.

Tek bir üstün değere, ya da doğaüstü bir gerçeğe, inanan bir birey ya da grup, tanım gereği paronayaktır. Bu birey ya da grubun dışındaki insanların akla uygun davranmasının en önemli nedeni, dünyanın karışık bir yapıda olduğunu ve hiçbir nihai değerin olmadığını -belki bu dünyayla ilgili olmayan bir değer dışında- bilmeleridir. Ancak paronayak olsun ya da olmasın modern politikanın uzlaşma yaratmaktan karşıtlık ve düşmanca yöntemler yaratmaya doğru izlediği düşünce her geçen gün artmaktadır. Modern politika ortak tanımlamalardan, en azı ve en az ortaklık sergileyen düşünceyi tanımlamaya doğru kaymaktadır. Uzlaşmayı denemekten, savaşarak sonuca ulaşmaya yönelmektedir. Belki bütün bunlar da, bir çoğulcu toplumun özellikleridir. Ancak toplumların savaşarak sonuca ulaşma kavramına sığınması, hiçbir zaman son otuz yılda gelişmiş ülkelerde gözlenen düzeye ulaşmamıştır.

Tek bir mutlak gerçeği benimseyen ve kendisini ona adayan küçük bir grup, farklı bir ifadeyle, “paronayak” olarak adlandırılabilir. Bu tür bir grup son tahlilde kullandığı araçların yanlış olabileceğini ya da kendilerinin haksız olabileceğini kabul etmez. Eğer beklediği sonuçlara ulaşamazsa, söz konusu olan şey, şeytani güçlerin bir başka kanıtıdır. Yaşanılabilecek bu durum, bırakın, harcanan çabaların yanlış yönlendirildiğinin, grubun haksız olduğunun bir göstergesi olarak bile kabul edilmez. Sözgelimi içki yasağı yanlısı olan hiçbir Amerikalı, yasaklarla gelen tüm değişikliklerin -tüm olumsuz etkilerine rağmen- içki içmeyi daha da yaygınlaştırdığını kabul edememiştir. Sh:219-223

**

Politik Bir Çevrede Yönetim            

Uzlaşmadan karşıtlığa ve ortak isimleri aramaktan tek amaç benimseyen fanatizme doğru gelişen değişim, yöneticilerin politik arenada uyguladıkları geleneksel çalışma şekillerinin artık işlemeyeceği anlamına gelmektedir. Yöneticilerin, politikacıların ihtiyaçlarını anlaması ve onlarla işbirliği yapması her zaman hoş karşılanmıştır. Öne sürülen düşünce her zaman şu olmuştur: İster parlamentoda isterse sivil hizmetlerde görev yapsın, politikacılara yakın ol, onları tanı ve onlar tarafından tanın. Diğer insanların -özellikle de politikacıların- bakış açıları, değerleri öncelikleri ve sorunları bilinmelidir. Çünkü bu insanların bakış açıları, değerleri ve üzerlerindeki baskı; ister bir şirket isterse bir hastane, üniversite ya da devlet kurumu yönetsin yöneticilerin bakış açıları, değerleri ve üzerlerindeki baskılardan çok farklıdır. Bir yöneticiye son derece açık gözüken bir şeyin -sözgelimi başında bulunduğu kurumun görevi, politikacılara çok uzak olabileceği de bilinmelidir. Politik süreçte rol alan insanları tanınmak ve bu insanların yapabileceği bir şeye ihtiyaç duymadan önce bu insanlar tarafından tanınmak, akla uygun bir davranıştır.Yöneticiler, başlarında bulundukları kurumların yaptıkları etkilerin yaratacakları sorunları incelemeli ve bu sorunlar birer “skandala” dönüşmeden ve yeniden seçilmek ya da terfi etmek için uğraş veren politikacıları etkileyen bir sorun olmadan önce çözüm üretmelidir.

Siyasî Bir Eylemci Olarak Yönetici

İster bir şirketin isterse bir hastanenin ya da üniversitenin başında olsun, yeni yöneticiler kendilerini “özel bir çıkarı” temsil eden kişiler olarak görmeye -ve böyle görülmeye- son verirlerse etkin olacaktır. Kutsal nedenlere “tamamen inanan” insanlarla dolu bir politik arenada, kurumların başlarındaki yöneticiler kendilerini ortak iyinin temsilcisi ve “genel isteğin” sözcüleri olarak kabul ettirmelidir. Yöneticiler artık politik sürecin bütünleştirici bir güç olduğuna güvenemez; yöneticilerin kendisi bütünleştirici bir kimlik taşımalıdır. Kendisini üretimde, performans sergilemede ve harekete geçmede toplum çıkarının sözcüsü olarak kabul ettirmelidir. Bu ise herhangi bir kurumun (ancak özellikle bir şirketin) başındaki yöneticinin, politikanın genel çıkar ve toplumsal bütünlüğü sağlamak için ne olması gerektiğini göz önüne alarak düşünmesi gerektiği anlamına gelir. Yönetici bunu ortada bir “sorun” olmadan, bir başkasının önerisine karşı koymadan, olumsuz bir durum yaşanmadan önce yapmak zorundadır. Bu durumda bir yönetici, aynı zamanda, öneriler sunan, eğiten ve taraf tutan bir insan olmalıdır. Bir başka ifadeyle, bir yönetici; “konuları” yaratmayı, toplumsal sorunları belirlemeyi ve bu sorunlar için çözüm üretmeyi ve özel bir “şirket” çıkarından çok bütünü ilgilendirecek şekilde toplumdaki üreticilerin çıkarları için konuşmayı öğrenmek zorunda kalacaktır.

ABD’de İşadamları Yuvarlak Masası (büyük şirketler- deki baş yöneticilerden oluşan bir grup), politik karşıtlıklar üretmeden önce ekonomik ve sosyal sorunları göz önüne alarak düşünen ve politik formüller üreten bir politik araç olmayı başarmıştır. Bu grup sessiz kalmayı denemiş, herkesçe bilinen şeylerden kaçınmış ve dillere düşmekten kurtulmuştur. İngiltere’de ise Ingiliz Yönetim Kurumu (British Institute of Management) benzer şekilde eylemci bir kimliğe bürünmüştür. Yöneticilerin ortak refah ve toplumun ekonomik çıkarlarının meşru sözcüsü olması fikri, destek görmektedir. Japonya’da da üst yönetimin oluşturduğu ve köklü temelleri olan güçlü kurumlar, zararlı gördükleri politik önerilere “Hayır” demekten yapıcı ve toplumun çıkarıyla ilişkili gördükleri politikaları geliştirmeye yönelmektedir.

Etkin olabilmeleri için yöneticiler, kendilerini üreticilerin çıkarlarının temsilcileri ve genel isteğin sözcüleri olarak kabul edecek yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlamak zorundadır. Bu, iş gücü fazlalığının tahmini ve bu konuda önlemler alınması gibi politakalar için gereklidir. Bu noktada, yöneticilerin, hizmetlilerin sahipliğinin şirketin hükümranlığıyla ve hizmetlilerin yeteneklerinin vatandaşlık sorumluluğuyla bütünleştirilmesi sorumluluğunu üstlendiği düşünülmektedir. Yöneticilerin “kârdan” bahsetmeyi ve o işte kalmanın maliyetini karşılama sorumluluğunu üstlendiği düşünülmektedir. Yöneticilerin, tek bir çıkarın yani “şirket” çıkarının temsilcisi olmaya devam etmekten çok -bu kapasiteyle sadece kaybederler- genel iyinin temsilcileri olarak hareket etme ve konuşma sorumluluğunu üstlendiği düşünülmektedir.

Büyük Amerikan şirketlerindeki yöneticilerin, enflasyonun çalışanların ödedikleri vergi üzerindeki etkisiyle savaşması, nasıl davranılmaması gerektiği konusunda çarpıcı bir örnekti. Yıllık 100.000 S’lık bir ailevi gelire sahip az sayıda insanın -aralarında bir avuç üst yönetici de vardır- oluşturduğu grup, Amerika’da geliri enflasyonuna endeksli olan tek gruptur. Bu insanların ödediği maksimum vergi, gelirlerinin yüzde 50’si olarak belirlenmiştir; enflasyona bağlı olarak nominal gelirlerinde gerçekleşen bir artış, daha yüksek bir vergi derecesinin söz konusu olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte bu grubun altında yer alanlar, bu tür korumadan hoşlanmazlar. Bu grubun altında yer alanların ödedikleri vergide, gelirleri enflasyonun üzerinde artmamasına rağmen, artar. Maksimum vergi akla uygun ve toplum tarafından arzu edilir hatta gereklidir. Ancak ben, yöneticilerin içinde bulundukları toplulukların, iş arkadaşlıklarının ve yakın çevrelerindeki üreticilerin yaptıkları haksızlığa karşı sessiz kalmaya devam etmeleri halinde, bu durumun savunulup savunulamayacağına ilişkin şüpheler taşıyorum. Sendikaların farklı bakış açısı taşıması anlaşılabilir; sendikalar daha büyük hükümet harcamalarına bağlıdır ve gelirlerin enflasyonla birlikte otomatik olarak daha yüksek vergi düzeyleriyle ölçülmesi, hükümetin gelirlerini enflasyondan daha hızlı artırmak için uygulayacakları en hızlı yöntemdir. Daha da ötesi, bunun için, nominal vergi oranlarında artış gibi popüler olmayan hiçbir politik eyleme gerek yoktur. Ancak yöneticiler bu tür bir özür ileri süremez. Yöneticilerin sessizliği zayıflık, ilgi eksikliği, sorumluluk duygusundan yoksunluk ve liderliği kaybetmek demektir.

Yöneticiler ortak çıkarları ilgilendiren konularda liderliği ele almayı kabul etmedikçe, çoğulcu bir politik çevrede her geçen gün güç kaybedecek ve sonunda karşıtlıkların oluşturduğu bir politik düzende oyunu kaybeden taraf olacaktır.

Yeni politik çevrenin ileri sürdüğü istekler, “büyük şirketleri ilgilendiren” konular gibi anlaşılabilir.Ancak tüm kurumların politik bir kimlik kazanması, liderlik ve eylem yönünde gelen istekleri orta ve küçük ölçükle şirketler de dahil olmak üzere tüm şirketlerdeki yöneticileri ilgilendiren bir konu yapmıştır. Aslında pek çok durumda, orta ve küçük ölçekli şirketler, ekonomik performansla doğrudan ilişkisi olmayan bu istekleri daha dikkatli incelemeli ve bu konularda daha etkin bir liderlik sergilemelidir. Baş yöneticilerinin İşadamları Yuvarlak Masası’na oturduğu büyük şirketler, ulusal ve uluslararası konularla ilgilenirken; orta ve küçük ölçekli şirketler, kendilerini bölgesel konularla ilgili bulabilir. Bu orta ve küçük ölçekli şirketler, hükümetteki üst düzey yöneticilerle doğrudan çalışmaktan çok ticaret odaları ya da sanayi odaları aracılığıyla dolaylı olarak çalışmak zorunda olabilir. Ancak zaman, politika ve karakterle ilgili istekler aynıdır.Kâr gözetmeyen kamu hizmet kurum larının başlarındaki yöneticiler de aynı isteklerle karşı karşıyadır ve aynı sorumlulukları yerine getirmek zorundadır.

İster çok büyük isterse çok küçük olsun, bir şirket, ana ihtiyaçları asıl olarak sadece tek bir görev için yapılandırılan kurumlar tarafından karşılanan bir toplumda faaliyet göstermektedir. Şirket -ya da hastane veya üniversite- ister küçük isterse büyük olsun, yöneticiler, toplumun kurumları ihtiyaçlarına ulaşmada kullanabilecekleri bir araç olarak gördüğünü ve bu ihtiyaçların da söz konusu kurumun asıl görevleriyle ilişkili olmadığını kabul etmek zorundadır -tıpkı eğitim ve öğretim yeteneğiyle ilgisi olmadığı halde üniversitelerden “azınlıklar” için öncelikli istihdam oluşturması istendiği gibi-. Yöneticiler; dinamiklerin küçük, tek bir görüşü ve karşıtlığı benimseyen azınlıklara doğru geliştiği, bu azınlıkların veto etme gücünü ellerinde tutabildiği ve uzlaşmayı temsil eden çoğunluktan aykırı olarak hareket edebildiği bir politik çevrede faaliyet göstermeyi öğrenmek zorundadır. Yöneticiler, fırtınalı dönemlerde çoğulcu bir toplumda liderlik kimliğini taşımak, bütünleştirici bir rol oynamak ve bütün bunlara ek olarak başında bulundukları kurumları performansa yönelik yönetmek zorunda olduklarını her geçen gün daha net bir şekilde görecektir.

Sh: 223-227

 

**

Yirmi beş yıl önce Yönetim Uygulaması (New York: Harper & Row, 1954) adlı kitabımda müdürlerden oluşan bağımsız bir kurulun kendisi için belirlenen net görevler ve bir iş programıyla kurulmasını, şiddetle savundum. Nihayet bu öneri gerçek oluyor. Müdürlerden oluşan bir kurul, kurumların etkinliğinde önemli rol oynayan gerçek bir sorumluluk organı olacaktır. Ancak bu da, üst kademedeki yöneticilere yeni ve ek yükler getirecektir.

Bütün bu taleplere Japon modeline göre yapılanan bir üst kademe yönetimiyle cevap vermek, oldukça cazip olurdu. Pek çok Japon şirketinde, üst kademedeki yöneticiler “işlem yapmaz” “ilişki kurar”. Dışarıyla olan ilişkilerin -hükümetle, bankalarla, sanayi gruplarıyla…- sorumluğunu üstlenir. “Şirket müdürleri” konumundaki daha genç bölüm başkanları ise, şirketi işletir. Üst kademedeki yöneticiler, bu işi yapan insanların nitelikli olmasını sağlar. Aslında Japon şirketlerindeki üst kademe yöneticileri, yönetimin başarısı konusunda diğer herhangi birinden çok daha fazla düşünür. Elbette önemli kararlara da katılır. Ancak şirketi bu yöneticiler “yönetmez”.

Batı kurumlarının da bu yolda ilerlediğine dair çeşitli işaretler var.

En büyük Amerikan bankalarından birinde, bir başkan bir üst yönetici ve iki başkan yardımcısı, zamanlarının büyük bölümünü dış ilişkilerde harcıyor. Başkan ve üst düzey yönetici, New York şehrinin finans krizi üzerinde sırayla çalışıyor. Bu görevi yürüten, diğer herhangi bir göreve zaman ayıramıyor. Aynı dönemde başta olan diğer kişi Bu siners Round Table’ın üyeliğini yürütüyor ve ulusal iş gücü politikaları için haftada iki gün harcıyor. İki başkan yardımcısı da Washington’daki kurumlarla, yabancı hükümetlerle ve uluslararası finans kurumlarıyla ilişkileri yürütüyor. Aslında bankayı bir grup yönetici yardımcısı işletiyor. Üst kademedeki grup, üyelerinin her birinin kendisine ait yoğun programı olmasına rağmen haftada en az iki sabah bir araya geliyor ve öğlen yemeklerinde mümkün olduğu kadar sık buluşuyor.

Ancak bu gerçekten yeterli değil. Önümüzdeki dönemlerde, üst kademedeki yöneticilerin gerçek işe, bu işin amaçlarına, önceliklerine ve stratejilerine daha az değil daha çok ilgi duyması gerekecek. Bu dönemlerde iş yönetiminde büyük ödüller dağıtılırken bu ödüllerin önemli kısmı üst kademedeki yöneticilerin şirketi, şirket çalışanlarını, şirketin sorunlarını ve yakalayabileceği fırsatları görmesine verilecek. Ürün paylaşımı ise, gerek kişisel ilişkilerde gerekse iş kararlarında üst kademedeki yöneticilerden çok daha fazlasını isteyecektir.

Dış ilişkilerin yükü yani üst kademedeki yöneticilerin eylemci ve yol gösterici olması gerekliliği, üst kademedeki yöneticilerin tüm zamanını işi yönetmek için harcadığı ve dış ilişkilere daha alt kademelere bıraktığı geleneksel Amerikan yaklaşımını ortadan kaldırmaktadır. Hastane yöneticisinin gönderdiği mektubun da gösterdiği gibi, üst kademedeki yöneticiler artık yönetim kuruluna her işi bırakamaz. Kritik politik alanlarda ve ilişkilerde, üst kademedeki yöneticilerin kendileri etkin olmalıdır. Bilgiyi kaynağından alacak ve yol gösterecek zamana sahip olmalıdır.

Bu, üst kademedeki yöneticilere ait işlerin tekrar önemli düşünce alanları olacağını kabul etmek için, gelecekte yapılması gereken işleri ve daha da ötesi hazırlıkları, denemeleri ve yenilikleri gösteriyor, üst kademe yönetimin yapısı üzerinde II. Dünya Savaşı yıllarında çalışmaya başladık. On ya da on beş yıl sonra çalışmalarımızın sona erdiğini ve aradığımız cevapları bulduğumuzu düşündük. Bugün bu soruları açıklamaya çalışmak için tekrar işe başlamak zorundayız.

Yönetim olgusu üzerinde odaklanan ilgi, önümüzdeki yıllarda üst kademe yönetimin yapısına, bileşimine, niteliğine ve bu kademedeki insanlara kayacak. Yarın “üst kademe” yönetimi, özellikle büyük organizasyonlarda geleneksel olarak barındırdığından çok daha fazla insan barındıracak.Son yirmi beş ya da otuz yıl içinde, orta ölçekli şirketlerin bile bir üst kademe yönetim grubuna ihtiyacı olduğunu, bu şirketlerde tekbir “baş yönetici”nin yeterli olmadığını öğrendik. Çünkü bu şirketlerde yapılması gereken işler, bir kişinin karşılayamayacağı kadar farklı yaklaşımlar, boyutlar ve görevler gerektiriyor. Üst kademe yönetiminin konumuna uygun bir benzetme olarak, ortada her zaman bir “şef’ olsa da her sanatçının birbirine eşit olduğu küçük bir oda orkestrasını gösterebiliriz. Sh:234-236

Kaynak:

Peter F. DRUCKER, Fırtınalı Dönemlerde Yönetim, Orijinal İsmi: “Managing in Turbulent Times” trc: BÜLENT TOKSÖZ, İnkılap, 2010, İstanbul.

*****

“Bilinir”ken, “Bilinilmesi İstenilmeyenler”den “PETER FERDİNAND DRUCKER”

FIRTINALI DÖNEMLERDE YÖNETİM

 

 

FIRTINALI DÖNEMLERDE YÖNETİM


Eylemler, stratejiler ve fırsatlar yanında; yöneticilerin/siyasetçilerin neler yapabileceği ve neler yapması gerektiği üzerinde durabiliriz. Yöneticilerin çalışmak ve performans sergilemek zorunda oldukları önümüzdeki dönemler için kesin olan tek şey; bu dönemlerin fırtınalı geçeceğidir. Fırtınalı dönemlerde yönetiminin yapması gereken ilk iş; ayakta kalabilmek ve darbelere karşı koymak için başında bulunduğu gücün kapasitesi, yapısal gücü ve dayanıklılığı konusunda gerekli önlemleri almak; ani değişimlere uyum sağlamak ve yeni fırsatlardan yararlanmasıdır.

Eski bir Çin bedduası “Dilerim bir geçiş döneminde/karışık zamanlarda yaşarsın” der. Yirminci yüzyılın bu son yıllarından daha “ilginç bir dönem” hiç yaşanmamıştır. Son elli yıldan bu yana akan zamanda, hiç kimsenin beklemeyeceği kadar ilginç ve bir o kadar da fırtınalı geçmiştir. Bu dönemde Berlin Duvarı hâlâ ayaktaydı ve Sovyet İmparatorluğu çetin bir kaya görüntüsü veriyordu. Avrupa Ekonomik Topluluğu, ekonomik gerçekten çok hâlâ bir siyasi manifestoydu. O dönemde bir çılgın bile; Meksika’nın, gemisini kurtarmak için yüz elli yıllık tecritten vazgeçeceğini, nefret edilen ve korkulan kuzeyle “Yankiler”in ekonomisiyle bütünleşeceğini tahmin edemezdi. O dönemde de önemli bir ekonomik güç olmasına karşın, Japonya A.B.D. ile ticaretinde önemli bir açık yaşıyordu ve Japon yapımı otomobillerin ihracatı yeni yeni başlamıştı, içimizde birkaç kişi, İspanya etkili Amerika ülkelerindeki ekonomilerin yirmi yıllık bir kötü yönetimin ve sonuçları düşünülmeden alınan dış borçlardan sonra çöküşe gideceğini gördü. Ancak büyük olasılıkla hiç kimse bırakın yaşanan değişimlerin hızlarını, Arjantin’de olduğu gibi uzun dönem ekonomik sarhoşluklardan birdenbire ayılanacağını tahmin edememişti.

Elbette dünya yönetimini, dünya ekonomisini ve teknolojisini “bir düzene kavuşturmaktan” hâlâ çok uzağız. Aslında, son kitabım Kapitalist Ötesi Toplum’da (1993) açıkladığım gibi bizler, dünya tarihindeki en önemli değişimlerin birinde, en iyi olasılıkla yarı yoldayız. Bu nedenle günümüze tüm organizasyonların şirketler, üniversiteler, hastaneler, devlet daireleri, sendikalar, yöneticileri ve müdürleri, fırtınalı dönemlerde ne tür bir yönetimin izlemeleri gerektiğini bilmek zorundadır. Bu nedenle bu kitap, ilk yayına sürüldüğü döneme göre bugün belki de daha yararlıdır.

Bu kitabın üzerinde ısrarla durduğu genel bir düşünce var;

“zeki olma, dikkatli ol”

Geleceği önceden görmek, sizi sadece dertlere boğar. Yapılması gereken, ortada olanı yönetmek, yapılabileceği ve yapılması gerekeni yaratmaya çalışmaktır. Şu anda kimsede hiçbir mucize çözüm, hemen varılan hiçbir tespit yok. Hatta, neyin yapılması gerektiğini soruyorlar. Denetleyici kelime “gerekir”. Yöneticiler de diğer ölümlüler gibi evrenin kurallarına uymak zorundadırlar.Ancak yöneticiler, başlarında bulundukları organizasyonların varlığını sürdürmesinden, performans yeteneğinden ve elde ettiği sonuçlardan sorumludurlar.

Gelecek hakkında önceden bir şeyler söyleyemesek de, şu ana dek gerçekleşmiş ve gelecekteki etkileri önemli ve önceden görülebilir nitelikte olan gelişmeleri belirleyebiliriz. Fırtınalı dönemlerde yönetimine ilişkin herhangi bir çaba, tüm gelişmeler içinde önceden görülmesi en kolay olan nüfus bilgisiyle başlamalıdır. Gelişmiş bir ülkede, 2010 yılına kadar geçecek dönemde görev yapacak iş gücünün  içinde yer alacak herhangi birisi, şu ana dek çoktan doğdu. Bu yüzyılın tek başına en önemli gelişmesi olan, el emeğinden gelişmiş bir ekonominin asıl kaynağı olan bilgi işine ve asıl iş gücü olan bilgi işçilerine yönelme, elbette tersine dönemez. Bugünün ve yarının yöneticilerinin yönetmek ve verimli hâle getirmek zorunda olduğu iş gücü, aslında bugünün yöneticilerinin yirmi beş yıl önce meslek yaşamlarına başladıkları iş gücünden çok farklı.

Aynı konu, ekonomi için de söz konusu. Ağırlık merkezi, makineye dayalı sanayilerden bilgiye dayalı sanayilere kaymakla beraber eşyaları üreten ya da taşıyan sanayilerden her çeşit hizmete kaydı. Para ve bilginin gerçek anlamda uluslararası bir nitelik kazanmasıyla ağırlık merkezi ulusal ekonomilerden bölgesel ve uluslararası ekonomilere kaydı. Hepimizin bildiği gibi, ilki iki yüzyıl önce yaşanan sanayi devrimi ve İkincisi yüz otuz yıl önce yaşanan çelik, kimya ve elektriği müjdeleyen devrim niteliğindeki büyük bir teknik dönüşümün ortasındayız.

Fırtınalı dönemlerde yönetimin, yeni gerçeklerle yüz yüze gelmek demektir. Sadece birkaç yıl önce akla uygun gelen savlar ve varsayımlarla değil, “Gerçekte dünya neye benziyor”sorusuyla işe başlamak demektir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yirmi beş yıllık dönemde, planlama moda oldu. Ancak planlama, uygulamaların pek çoğunda görüldüğü gibi, yüksek düzeyli bir istikrara inanır. Planlama, genellikle, düne ait eğilimlerle işe başlar ve bu eğilimleri gelecekte uygular. Bunu yaparken belki farklı “karışımlar” kullanır; ancak elemanlar ve konfigürasyonlar büyük ölçüde aynıdır. Bu yöntem artık işlemiyor. Fırtına yaşanan bir dönemde en olası varsayım, konfigürasyonu değiştiren ve tanım gereği, planlanması bile mümkün olmayan eşsiz olaylardır. Ancak bu olaylar çoğu kez önceden görülebilir. Bu, yarın için stratejilerin hazırlanmasını gerektirir. Bu stratejiler, en büyük şansların nerede doğacağını ve hangi niteliklere sahip olacağını tahmin eden; bir şirkete ya da hastaneye, okula, üniversiteye yeni gerçeklerden yararlanma ve fırtınayı fırsata çevirme olanağı tanıyan stratejilerdir.

İşte,  hızlı değişimleri fırsat olarak kullanmak, değişim tehdidini verimli ve kârlı bir eylem ve toplum, ekonomi, birey için bir katkı fırsatına dönüştürmek için ihtiyaç duyulan stratejilerle ilgileniyor.

Fırtınalı dönemler, tehlikeli dönemlerdir. Ancak en büyük tehlike, gerçeği kabul etmeme eğilimidir. Yeni gerçekler, ne solun ne de sağın beklentilerine uymuyor. Bu gerçekler “herkesin bildiğine” hiç uymuyor. Siyasi inanışlar bir yana, herkesin hâlâ inandığı gerçeklerden bile farklı. “Var olan” gerek sağın gerekse solun inandığı “Olması gerekenden” tamamıyla farklı.Günümüzde yaşanan en büyük ve en tehlikeli fırtına, gerek hükümetlerde gerekse şirketlerin üst kademelerinde ya da sendikalarda karar mekanizmalarını ellerinde tutan insanların düşleriyle gerçekler arasındaki çatışmanın sonucudur.

Ancak bir fırtınalı dönem, yeni gerçekleri anlayabilen, kabul edebilen ve kullanabilen insanlar için büyük fırsatlardan biridir. Hepsinden önemlisi bu tür bir dönem, liderlik için bir fırsattır. Bu nedenle sürekli üzerinde durduğu tema, özel bir girişimde karar mekanizmalarını ellerinde tutan insanların gerçeklerle yüzyüze gelmelerindeki ve yarın zararlı boş inançlar olacak olan dünün kesin ve “herkesin bildiği” arzulara karşı koymalarındaki zorunluluktur.

Ancak eylemden çok anlayışla ve analizden çok kararlarla ilgilenmeliyiz ve “Nereye gidiyoruz”sorusunu sormayıp, uygulamaya yönelik olmayı ve özel ya da resmi herhangi bir yönetimin alanında karar mekanizmalarını ellerinde tutan insanlara “nasıl yapmalı” değil yöneticiye/siyasetçiye ne yapması gerektiğini anlatmaya çalışmamız gerekmektedir.

PETER F. DRUCKER
Claremont, Kaliforniya 31 Mayıs 1993

Kaynak:

Yazı değişiklikler yapılarak sunulmuştur.

Peter F. DRUCKER, Fırtınalı Dönemlerde Yönetim, Orijinal İsmi: “Managing in Turbulent Times” trc: BÜLENT TOKSÖZ, İnkılap, 2010, İstanbul.

FIRTINALI DÖNEMLERDE YÖNETİM,
“Managing İn Turbulent Times” İsimli eserden Sizin için seçtiklerim

“Bilinir”ken, “Bilinilmesi İstenilmeyenler”den “PETER FERDİNAND DRUCKER”


İş ve yönetim âleminin “en etkili zihni ve en genç aklı”… Çağın en kalıcı yönetim düşünürü… Yönetim uygulamalarının çoğuna ilham veren insan… Ya da küresel iş dünyasının üzerinde uzlaştığı tanımlama ile “Yönetimi bulan adam”,
İnternette Türkçe kaynakları az bulunan/bir nevi göz ardı edilen, Türkiye Üniversitelerinde hakkında (Ben bulamadım) Tez dahi yapılmayan/yaptırılmayan  Peter Drucker…
Nedeni ne olabilir? “Fikir Babası” olduğu için mi?.
Evet, Peter Drucker herkesin hoşlanmadığı çıkışlar yapmaya bayılıyordu, örneğin; 1984’te bir tepe yöneticinin en düşük maaş alan işçinin 20 katından fazla maaş almasının doğru olmayacağını ilan etti.

Drucker, kapitalizm aç gözlülüğü performans kadar hızlı ödüllendirdiğini savunurken, onun bu eleştirilerinden hoşlanmayan ve giderek sayıları artan bir danışmanlar topluluğu oluştu.
Drucker’ın zamanının da modasının da geçtiğini söylemeye başladılar. Birçoğu pazarlama fantastiği yeni nesil gurular türedi.
Popüler kitaplar yayınladılar, konuşma turlarına çıkıp zengin oldular. Yeni nesil yönetim guruları Drucker’ı gölgede bırakır oldu. Fakat siyasî iktidarlar hep Onun fikirleri ile beslendiler ve uyguladılar. Tıpkı İtalyan düşünür ve politikacı zavallı Niccolò Machiavelli gibi. Araştırın Sözlerimin doğruluğunu göreceksiniz.

 Peter Ferdinand Drucker (19 Kasım, 1909 – 11 Kasım, 2005), Avusturyalı yazar, konuşmacı, danışman, öğretim üyesi ve yönetim bilimci.

Hayatı

Peter Drucker, 1909 yılında Avusturya’da eğitim seviyesi yüksek bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Evlerine dönemin entelektüel elitleri gelir gider, çeşitli konularda tartışmalar yapılırdı. Frankfurt Üniversitesi’nde okudu. Keynes ve Schumpeter’den ders aldı. 1929’da Frankfurt’un en büyük günlük gazatesinde finans yazarlığı yaptı. 1933’te tutucu bir Alman filozofu olan Stahl hakkında yayımlanan yazısında Nazileri o kadar rahatsız etti ki, yayın yasaklanmakla kalmadı yakıldı. Bir süre sonra, “Almanya’da Yahudi”sorunu başlıklı yazısı da aynı kaderi paylaştı.

Hitler başa geçtikten sonra Londra’ya göçtü. Bankacı oldu. Şöyle diyelim, Londra Bankası’nda ekonomist olarak işe başladı. 1937’de gazeteci olarak Amerika’ya gitti. Vermont’ta Bennington Koleji’nde siyaset ve felsefe profesörü olarak ders verdi. 1939’da ilk kitabı, “Ekonomik Adamın Sonu: Totaliterliğin Kökenleri”ni yazdı. 1945’te General Motors’u inceledi ve sonucunda 1950’de “İşletme Kavramı” başlıklı çığır açan kitabı basıldı. En önemli metni “Yönetim Uygulaması”1954’te yayımlandı. Bu çalışmasında işletmeleri masaya yatırdı. Özetle yönetimin bir bilim ya da sanat değil, bir meslek olduğunu gösterdi. 21 yıl boyunca New York Üniversite’sinde hocalık yaptı. O kadar popülerdi ki, dersleri spor salonunun yanında yüzlerce sandalyenin sığabileceği bir mekânda yapılıyordu. 1975’ten itibaren 20 yıl Wall Street Journal’da aylık köşe yazarlığı yaptı.

Claremont Üniversitesinde Yüksek Lisans öğrencilerine “İşletmede Drucker”dersi veren Joseph A. Maciariello, Drucker için, “Daireler halinde düşünürdü” diyor. Dehasının bir kısmı bağlantısız görünen öğretiler arasında ortak kalıplar bulabilmesinden kaynaklanıyor. Drucker’in yazdığı kitaplar akademik kaynak olarak kullanılmadı. Oysa 37 dile çevrilen 38 kitap ve çok sayıda makale yazdı.Akademik çevrelerin ürettiği gerekçe lineer (Doğrusal, çizgisel) olmayan bir yaklaşımı olması ve çalışmalarının ölçümlere dayanan araştırmalar içermemesi diye özetlenebilir. Tipik yönetim danışmanı kalıbına hiçbir zaman uymadı.Ev-ofisinden çalışırdı ve asla bir sekreteri olmadı. Telefonlarını hep kendi açardı.

ABD Başkanı George W. Bush 2002 yılında Drucker’a Başkanlık Özgürlük Madalyası verdi.Buraya kadar Drucker’ın bilinen hayat hikâyesi, bundan sonrası hayat hikâyesinin yönetim bilimindeki izdüşümü:

1940’larda, organizasyonların temel prensiplerinden olan, sorumluluğun dağıtılması fikrini ilk o tanıttı.

1950’lerde işçilerin yok edilmesi gereken mükellefiyetler değil, değerler olduğunu ilk o dile getirdi. Şirketin sadece kar makinesi değil, çalışana güven ve saygı üzerine kurulu bir insan topluluğu olduğu görüşünü üretti İlk kez o, yeni pazarlama kafa yapısında basit bir kavram olan “müşterisiz iş yoktur”u açıklığa kavuşturdu.

1960’larda, içeriğin önemine değindi.

1970’lerde, “bilgi”nin Yeni Ekonominin asıl sermayesi olduğunu yazan yine Drucker oldu.

1980’lerde kapitalizim ve iş dünyası hakkında ciddi şüpheler edinmeye başladı. İşletmelerin toplumların yaratılması için ideal yer olmaktan çıktığını, bireysel çıkarların eşitlikçi prensiplere karşısında her zaman galip geldiği bir yer olduğunu söylüyordu. Amerikan iş dünyasının en önemli eleştirmenlerinden biri oldu. Yöneticiler imparatorluk kurmakla uğraşırken fazla personel ve etkisiz bir sürü asistanların oluşuna karşı çıktı.Onu en çok kızdıran işletmelerin işten çıkarmalarda elde ettikleri büyük kazançlardı: “Bu ahlaki ve sosyal olarak affedilemez. Bunun için çok büyük bedel ödeyeceğiz.” dedi

Drucker, 1980’lerde yoğun olarak yaşanan ve yasal dayanakları zayıf olduğu için eleştirilen satın almalar, birleşmeler ve benzeri operasyonlar kapitalizminin son hatası olarak görüyordu: “Serbest pazara inansam da, kapitalizm hakkında ciddi şüphelerim var.”

Herkesin hoşlanmadığı çıkışlar yapmaya bayılıyordu, örneğin; 1984’te bir tepe yöneticinin en düşük maaş alan işçinin 20 katından fazla maaş almasının doğru olmayacağını ilan etti. Drucker, kapitalizm aç gözlülüğü performans kadar hızlı ödüllendirdiğini savunurken, onun bu eleştirilerindinden hoşlanmayan ve giderek sayıları artan bir danışmanlar topluluğu oluştu. Drucker’ın zamanının da modasının da geçtiğini söylemeye başladılar. Birçoğu pazarlama fantastiği yeni nesil gurular türedi. Popüler kitaplar yayınladılar, konuşma turlarına çıkıp zengin oldular. Yeni nesil yönetim guruları Drucker’ı gölgede bırakır oldu. Drucker ilerleyen yıllarda dikkatini ve çalışmalarını kar amacı gütmeyen işletmelere yönlendirdi.

Bugün bildiğimiz yönetim uygulamalarının çoğunluğu Peter Drucker’ın düşüncelerinden türetildi.Kişileri ve kurumları yönetmenin karmaşıklıklarla dolu olduğunu söylüyordu. Yöneticilere iyi çalışanı tutmanın önemini, sorunlara değil imkânlara odaklanmak gerektiğini, müşterinizle masanın aynı tarafında oturmayı, rekabet avantajlarını anlama ihtiyacını ve bunları yenilemeye devam etmeyi öğretti.

Birkaç öğretisi:

Liderlik üzerine: Hiçbir zaman “ben” diye düşünme ve söyleme. “Biz” diye düşün ve konuş. Etkin liderler sadece organizasyonun güvenine sahip oldukları için otoriteye sahip olduklarını bilirler. Organizasyonun ihtiyaç ve imkânlarının kendi ihtiyaçlarından önce geldiğini anlarlar.

Yetenek üzerine: Yönetimin iki ana görevi yeteneği çekmek ve tutmak haline geldi. Bilgi çalışanlarının birçok seçeneği var; gönüllüler olarak muamele görmeli ve yönetilmeliler. Kişisel başarı ve kişisel sorumlulukla ilgilenirler. Devamlı öğrenme ve eğitim beklerler. Saygı ve otorite isterler. Bunları onlara sağlayın.

Çalışma üzerine: Sorunlara değil imkânlara odaklanın. Sorun çözümü zararı engeller, ama imkânları kullanmak sonuç üretir.Gerçek bir kriz olmadan sorunlar yönetim toplantılarında imkânlar incelenip ele alınmadıkça tartışılmamalıdır. Değişimi bir fırsat olarak kullanın ve bir tehdit olarak görmeyin.

Karar verme üzerine: Her karar risklidir. Karar, kaynakları bilinmeyen ve belirsiz bir geleceği sunma taahhüdüdür. Eğer kararın gerekli olduğunu, sorunları açıkça ifade etmeyi ve doğrudan başa çıkmayı, sonunda uzlaşma yapmanız gerektiğini biliyorsanız, riskler en aza indirgenebilir.

Organizasyon üzerine: Etkin organizasyonlar kendilerini tatmin etmek için değil, müşteri ihtiyaçlarını karşılamak için vardır. Liderler organizasyonu oluşturan çalışanların kendilerini sürekli yenileyebilecek şekilde dışarı odaklanmasını sağlamalıdır.

Gazeteci, profesör, tarihçi, ekonomist, yönetim bilimci olarak 95 üretken yıl… En önemli katkısı işletme alanındaydı. Keynes ekonomi için, Deming kalite için neyse, Drucker da yönetim için oydu.Bugün kullanılan neredeyse tüm modern yönetim kavramlarını önce o ifade etti ya da geliştirdi.

Maynard Keynes (1883-1946),işsizliği önlemek adına kamu harcamalarının artırılmasını ve hükümet müdahalesini savunan itibarlı İngiliz ekonomist.

William Edwards Deming (d. 14 Ekim 1900 – ö. 20 Aralık 1993) ABD’li istatistikçi. Soğuk Savaş sırasında ABD’nin üretimini iyileştirmekle tanınır ama özellikle Japonya iken üzerinde çalıştığı kalite yönetimi ile ünlenmiştir. Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında endüstriyel gelişmesinde bu çalışmalar önemli rol oynamıştır. Kalitede sağlanan iyileşmenin giderleri azaltacağını ve verimliliği artırarak pazar payını artıracağını savunmuştur.

Edwards Deming toplam kalite ile yönetim felsefesini, klasik yönetim anlayışlarına eleştiride bulunarak ve işletmeler ve çalışanlardan örnekler vererek “Sanayi, Hükümet ve Eğitim İçin Yeni Ekonomi” kitabında aktarmakta ve toplam kalite anlayışının temellerini oluşturmaktadır.

Türkçeye çevrilmiş kitapları

•             Klasik Drucker

•             Etkin Yöneticinin Seyir Defteri

•             Fırtınalı Dönemlerde Yönetim

•             Geleceğin Toplumunda Yönetim

•             Sonuç İçin Yönetim

•             Kapitalist Ötesi Toplum

•             21. Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları

•             Büyük Değişimler Çağında Yönetim

•             Etkin Yöneticilik

•             Yönetim Uygulaması

•             Yeni Gerçekler Devlet ve Politika Alanında Ekonomi Bilimi ve İş Dünyasında Toplumda ve Dünya Görüşünde

•             Gelecek İçin Yönetim 1990’lar ve Sonrası

Bu yazıyla ilgili olarak aşağıdaki makaleleri ve linkler

1. Peter Drucker kitapları :

http://www.amazon.com/s/ref=nb_ss?url=search-alias%3Dstripbooks&field-keywords=

peter+drucker+books&x=12&y=22

http://www.amazon.com/Peter-F.-Drucker/e/B000AP61TE/ref=sr_tc_2_0

2. Peter Drucker’s HBR Articles (Peter Drucker’ın Harvard Makaleleri) :

What Makes an Effective Executive, June 2004

They’re Not Employees, They’re People, February 2002

Managing Oneself, March–April 1999, republished January 2005

The Future That Has Already Happened, September–October 1997

The Information Executives Truly Need, January–February 1995

The Theory of the Business, September–October 1994

The Post-Capitalist Executive: An Interview with Peter F. Drucker, May–June 1993

The New Society of Organizations, September–October 1992

The New Productivity Challenge, November–December 1991

Reckoning with the Pension Fund Revolution, March–April 1991

The Emerging Theory of Manufacturing, May–June 1990

What Business Can Learn from Nonprofits, July–August 1989

Management and the World’s Work, September–October 1988

The Coming of the New Organization, January–February 1988

How to Make People Decisions, July–August 1985

The Discipline of Innovation, May–June 1985, republished August 2002

Our Entrepreneurial Economy, January–February 1984

Behind Japan’s Success, January–February 1981

New Templates for Today’s Organizations, January–February 1974

What We Can Learn from Japanese, Management March–April 1971

The Effective Decision, January–February 1967

The Big Power of Little Ideas, May–June 1964

Managing for Business Effectiveness, May–June 1963

Big Business and the National Purpose, March–April 1962

3. Peter Drucker Enstitüsü :

http://www.druckerinstitute.com/

4. Drucker’ın Türkçe’ye çevrilmiş kitapları :

http://www.idefix.com/vitrin/aramasonuc.asp?Shop=0&aranan_yer=0&Page=1&SearchTerm=

Peter+Drucker&SearchTerm%3ASelectedValue=&submit.x=5&submit.y=3

5. Peter Drucker üzerine yazılanlar :

http://harvardbusiness.org/search/Peter%2520Drucker/

6. William Cohen “A class with Drucker”, Amacom 2008 :

http://search.businessweek.com/Search?searchTerm=Peter+Drucker&resultsPerPage=20

PETER DRUCKER’IN HAYATINDAKİ 7 ÖNEMLİ DERS

Melih ARAT

Liseyi bitirip memleketim Viyana’dan pamuk ihracatçısı bir şirkete stajyer olarak gittiğimde henüz 18 bile değildim. Babam bu yaptığımdan hiç memnun olmadı. Ailemiz uzun süredir bürokratlar, profesörler, avukatlar, doktorlar çıkaran bir aileydi. Dolayısıyla babam benim bir üniversite öğrencisi olmamı istemişti, bense Latince öğrendiğim sıkı bir lise evresinden sonra yorulmuştum ve çalışmak istiyordum. Ancak babamı mutlu etmek için Hamburg Üniversitesi’nin Hukuk fakültesine de kaydoldum. O yıllarda Avusturya’da ya da Almanya’da bir öğrencinin düzenli okula gitmesi gerekmiyordu. Yapılması gereken tek şey, hocaların imzalarını kayıt defterine geçirilmesiydi. Bunun için öğretim üyelerinin sekreterlerine usulüne uygun şekilde ricada bulunmak imzaları almak için yeterliydi. Hiç gece dersi yapılmadığından ve gündüzleri de işe gittiğimden tek bir derse bile girememiştim. Buna rağmen hala iyi bir öğrenci olarak kabul ediliyordum. Bütün bunlar modern zamanlardaki insanlara aykırı gelebilir, fakat o günlerde bunlar çok normaldi. Üniversiteye girmek için lise mezunu olmak yeterliydi. Üniversite diploması almak için gerekli olanlar, küçük bir miktar olan üniversite harçlarını ödemek ve dört yılın sonunda bitirme sınavını geçmekti.

Stajyer olarak çalışmak son derece sıkıcıydı ve çok az şey öğrenmiştim. İş sabah yedi buçukta başlıyor ve saat dörtte bitiyordu; Cumartesi günleri ise 12’de özgür kalıyordum. Bol bol zamanım vardı. Hafta sonları Avusturya’dan iki stajyer arkadaşımla otostop çekerek Hamburg yakınlarındaki kasaba ve köylere giderdik, resmi olarak öğrenci olduğumuzdan öğrenci yurtlarında ücretsiz olarak kalırdık. Hamburg’un ünlü şehir kütüphanesi de, işyerimin yanı başındaydı. Üniversite öğrencilerinin de istedikleri kadar kitap alma hakkı vardır. Yaklaşık 15 ay boyunca İngilizce, Almanca ve Fransızca’dan sayısız eseri hiç durmaksızın okudum.

İlk Ders: Mükemmele ulaşmak bir kez daha dene, kaç yaşında olursan ol!

Daha sonra haftada bir operaya giderdim. Hamburg Operası, şimdi olduğu gibi o zaman da dünyanın en ünlü operalarındandı. Her hafta operaya gidecek kadar çok maaş almıyordum, ama operalar da üniversite öğrencileri için ücretsizdi. Yapmanız gereken tek şey opera başlamadan bir saat önce oraya gitmekti. Gösteri başlamadan önce satılmayan ucuz biletler üniversite öğrencilerine ücretsiz verilirdi. Operaya gittiğim akşamlardan birinde, İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi’nin 1893’te yazdığı son operayı “Fallstaff”ı dinledim. Şu sıralar son derece popüler olsa da 1930’lardan önce seyrek olarak sunulan bir opera eseriydi. Hem operayı söyleyenler, hem de dinleyenler için zor bir eserdi. Viyana’da yetişmiş bir genç olarak oldukça iyi bir müzik eğitimim vardı. Birçok opera dinlemiş olmama rağmen, bunun gibi bir şey daha önce duymamıştım.

Bir araştırma yaptığımda beni son derece şaşırtan bir şey buldum. Bu opera; neşesiyle, yaşam için verdiği müthiş zevkle, inanılmaz doğallığıyla seksen yaşında bir adam tarafından yazılmıştı. 18 yaşında biri olarak, seksen yaş benim için inanılmaz bir yaştı. Daha sonra Verdi’nin kendisi için yazdıklarını okudum.

Fallstaff’ı yazmasından sonra ona şöyle sormuşlardı:

“Bu seksen yaşınızda, opera dünyasında yüzyılın en büyük bestecilerinden biri kabul edilmenize rağmen, niçin çılgınca bir çalışmayla yeni bir opera yazdınız ve niçin bu kadar sınırları zorlayan bir tane?”

Verdi şöyle cevap vermiş:

“Bir müzisyen olarak tüm yaşamım boyunca mükemmelliği kovaladım. O ise her seferinde benden sıyrılmaya çalıştı. Seksen yaşında da olsam onu bir kez daha yakalamaya çalışmayı denemek boynumun borcuydu.

Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bende silinmeyen bir etki bıraktı. Verdi, on sekiz yaşındayken eğitimli bir müzisyendi. Bense on sekiz yaşında ne olacağımı bilmiyordum, sadece pamuk ihracatında bir başarı abidesi olacağa benzemiyordum. On sekiz yaşında, olgunlaşmamış, acemi ve bir on sekiz yaşındaki bir gencin olabileceği kadar toydum. Otuzlu yaşlarımın başında nede iyi olduğumu ve hangi alana ait olduğumu biliyordum. Ancak ne iş yaparsam, yapayım, Verdi’nin sözleri benim kutup yıldızımdı.

İleri yaşıma bile gelsem, vazgeçmeyecektim. Mükemmeliyet için çalışacaktım, ne kadar kovalarsam, kovalayım onun benden kaçacağına emin olsam da…

İkinci Ders: İnsanların değil, Allah’ın dikkatini çekecek kadar mükemmel bir iş yap!

Aşağı yukarı aynı sıralarda, Hamburg’da stajyer olarak çalışırken “mükemmelliğin” ne anlama geldiğine dair bir hikâye daha okumuştum.

Bu hikaye, Antik Yunan’ın en büyük heykeltıraşı Phidias’ın hikayesiydi. Milattan önce 440 yılında yaptığı anıtlar 2400 yıl sonra günümüzde dahi Atina’da Parthenon’un tepesinde ayaktadır. Bugüne kadar bunlar Batı geleneğinin en büyük heykeltıraşlık eserleri sayılmıştır. Phidias dünyanın en büyük heykeli olan Zeus heykelini kuyumcu gereçleriyle yapmıştır. Herkesin hayran kaldığı bu anıtlarla ilgili faturayı şehrin mali işler başkanına gönderdiğinde, başkan ödeme yapmayı reddetmiştir.

“Bu anıtlar, Atina’nın en yüksek tepesinin üstündeki tapınağın çatısına dikilmiştir. Herkes önyüzünü görebilse de, arka yüzünü kesinlikle görememektedir ve sen bize hiç kimsenin göremediği arka kısımlarını da fatura ediyorsun.”

Phidias sert bir şekilde yanıt verir:

“Yanılıyorsun, Tanrılar onu görebilir.”

Bunu Fallstaff’ı dinledikten kısa bir süre sonra okumuştum ve çarpılmıştım. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Tanrı’nın fark etmesini istediğim birçok şey yapmıştım, ama esas olan başka bir şeydi:

İnsan, diğer insanların beklenti sınırlarında değil, Allah’ın beğeneceği, fark edeceği bir mükemmeliyet için çabalamalıydı.

İnsanlar, bana hangi kitabımı en iyi olarak kabul ettiğimi sorduklarında, gülümseyerek şöyle derim: “Bir sonraki.” Bunu sadece bir espri olarak söylemem. Verdi’nin opera yazarken ki ruhuyla söylerim, mükemmeliyet için bir kez daha denemek gerekir. Şu anda (bu satırları yazdığı sırada seksen beş yaşında) iki yeni kitap üstünde çalışıyorum. Öncekilerden daha iyi olacaklarını umuyorum ve daha da önemlisi mükemmele bir parça olsun daha yakın olacak. (Bunlardan biri yayımlandı. Peter Drucker, 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları, Epsilon Yayınları, 2000)

Bir gazeteci olarak çalışmak

Birkaç yıl sonra, Almanya’ya Frankfurt’a taşındım. Bir borsa aracı şirketi için önce stajyer olarak çalıştım. New York Borsası’nın 1929’daki çöküşünden sonra aracı şirket iflas etti. Yirminci yaş günümde Frankfurt’un en büyük gazetesine, mali konularda ve dış ilişkiler konusunda yazar olarak girdim. Geçiş yaparak hukuk öğrenciliğime devam ettim. O yıllarda bir Avrupa üniversitesinden diğerine geçiş yapmak çok kolaydı. Hala hukukla ilgilenmiyordum; ama Verdi ve Phidias’ın verdiği dersler aklımdaydı. Bir gazeteci, birçok konuda yazmak zorundaydı ve böylece yetkin bir gazeteci olabilmek için herk konuda bir şeyler öğrenmeye karar verdim.

Üçüncü Ders: Birçok konuda derinleş!

Çalıştığım gazete öğleden sonra bitmek zorundaydı. Sabahları altıda çalışmaya başlar ve öğlen ikiyi çeyrek geçe bitirirdik. Böylece kendimi öğleden sonraları ve akşamları çalışmaya zorladım: Uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, sosyal ve yasal kurumlar tarihi, finans ve diğerleri. Zamanla hala kullandığım bir sistemi geliştirdim. Her üç ya da dört yılda bir yeni bir konu seçerim; bu bazen istatistik olur, bazen ortaçağ tarihi, bazen Japon sanatı, bazen de ekonomi. Üç yıllık bir çalışma bir konunun uzmanı olmaya yetmez, ama anlamak için yeterlidir. Böylece son altmış yıldır, belirli bir dönemde tek bir konuyu çalışmışımdır. Bu bana sadece bilgi kaynağı olmamıştır. Aynı zamanda beni yeni disiplinlere, yeni yöntemlere ve yeni yaklaşımlara açık olmaya itmiştir.

Dördüncü Ders: İyi yaptıklarını, yapamadıklarını bil ve gelecek yıl için iyileştirme planı yap!

Kendimi uzun süre entelektüel olarak ayakta tutmama yol açan dördüncü dersi, Avrupa’nın önde gelen baş editöründen almıştım. Editör kadrosu oldukça genç insanlardan oluşuyordu. Yirmi iki yaşında, yardımcı yönetici editörlerden biri olmuştum. Bunun nedeni çok iyi olmam değildi, hiçbir zaman birinci sınıf bir gazeteci olmadım. Ama 1930’lu yıllarda otuz yaşın üstünde bu tür bir konum için uygun kimse kalmamıştı; hemen hepsi I. Dünya Savaşı’nda ölmüştü. Son derece yüksek ve sorumluluk gerektiren konumlar, benim gibi genç insanlar tarafından dolduruluyordu. Bu durum Pasifik savaşı’ndan on yıl kadar sonra 1950’lerin sonlarına doğru gittiğim Japonya’da da aynıydı.

O sıralar ellili yaşlarında olan baş editörümüz genç ekibini disipline etmek ve eğitmek için sonsuz uğraş veriyordu. Her hafta her birimizle yaptığımız işi ele alıyordu. Yılda iki defa yılbaşından sonra ve tatil iznimizden önce Haziran’ın sonunda bir Cumartesi öğleden sonramızı ve Pazar günümüzü bir değerlendirme toplantısına ayırırdık.

Bu toplantılarda neler konuşulurdu:

Önce geçmiş altı ayı değerlendirerek geçiriyorduk.

•             Editörümüz her zaman iyi yaptığımız şeylerle konuşmaya başlardı.

•             Daha sonra iyi yapmaya çalıştığımız şeylerle konuşmaya devam ederdi.

•             Bir sonraki aşamada yeterince çalışmadığımız şeyler hakkında konuşurdu.

•             Son olarak da kötü yaptığımız ya da başarısız olduğumuz konuların eleştirisini yapardı.

Son iki saatimizi gelecek altı aydaki işimizi öngörmeye ayırırdık.

•             Nelerin üstüne konsantre olmalıyız?

•             Neleri iyileştirmeliyiz?

•             Her birimizin öğrenmesi gerekenler nelerdir?

Bu toplantıdan bir hafta sonra, baş editörümüze izleyen altı ay için bir çalışma ve öğrenme programımızı her birimiz ayrı ayrı verirdik.

Bir önceki yılı değerlendirmek

Yaklaşık on yıl sonra, ABD’ye henüz geldiğimde, bunları hatırladım. 1940’larda önde gelen bir fakültede öğretim üyesiydim, kendi danışmanlık işimi başlatmış ve büyük kitaplar yayımlamaya başlamıştım. Daha sonra Frankfurt’taki editörümün öğrettiğini hatırladım. O zamandan beri, her yaz iki haftamı geçmiş yıldaki çalışmalarımı değerlendirmekle geçiriyorum. Önce iyi yaptığım şeyleri, sonra daha iyi yapabilecek olduğum şeyleri, iyi yapamadığım şeyleri ve son olarak kötü yaptığım ya da yapamadığım şeyleri değerlendiriyorum. Böylece danışmanlık, yazarlık ve öğretim işlerindeki önceliklerimi belirleyebiliyorum.

Hiçbir zaman, Ağustos ayında yaptığım bu planları tam olarak uygulayamadım, ancak bu çalışmalar beni Verdi’nin “mükemmeli yakalamak için çabala” düsturundan gitmeme yardım etti, mükemmel benden hep daha hızlı davranıp kaçtıysa da…

Beşinci Ders: Yeni bir göreve geldiğinde, yapman gerekeni öğren!

Bir sonraki öğrenme deneyimim birkaç yıl sonraydı. 1933’te Frankfurt’tan Londra’ya gittim, önce büyük bir sigorta şirketinin yatırımlar bölümünde analist olarak, daha sonra küçük ama hızlı büyüyen bir bankanın ekonomisti ve üç kıdemli ortağın genel sekreteri olarak çalıştım. Kurucu olan ortak yetmiş yaşlarındaydı ve diğer iki ortak otuzlu yaşlarının ortalarındaydı. Önce iki genç ortakla çalıştım ve daha sonra yaklaşık üç ay sonra yaşlı kurucu ortak beni ofisine çağırdı ve dedi ki:

“Sen buraya geldiğinde seni çok fazla dikkate almamıştım; hala da almıyorum. Ancak sen tahmin ettiğimden daha aptalsın; ve hatta sen hakkın olandan daha fazla aptalsın!”

Diğer iki genç ortaklar, hemen her gün beni göklere çıkarırken, bu ortak beni aptal bulmuştu.

Yeni bir göreve geldiğinde yapman gereken nedir

Yaşlı adam devam etti:

“Sen daha önce çalıştığın sigorta şirketinde çok iyi yatırım analizleri yapıyordun anlıyorum. Ama eğer biz senin yatırım analizi işine devam etmeni isteseydik, seni orada bırakırdık. Sen şu anda ortakların genel sekreterisin ve hala yatırım analizleri yapmaya devam ediyorsun.

  Yeni işinde etkili olmak için şu anda ne yapıyor olman gerekirdi?”

Çılgına dönmüştüm, ama yine de yaşlı adamın haklı olduğunu anlıyordum. Davranışımı ve çalışma şeklimi tamamen değiştirdim.

O zamandan beri, ne zaman yeni bir görev alsam, kendime şu soruyu sorarım:

“Yeni görevimde etkili olmak için ne yapmam gerekiyor?”

Bu sorunun cevabı her seferinde farklı olur.

Yaklaşık elli yıldır danışmanım. Birçok ülkede birçok organizasyonla çalıştım. İnsan kaynaklarının en büyük israf yolu, başarısız terfilerdir. Yetenekli insanlar terfi ettikleri yeni konumlarında birer başarı abidesine dönüşmüyorlar. Bunlardan çok azı tamamen başarısız olur. Çok daha büyük bir miktarı, ne başarısız olurlar, ne de başarılı olurlar, sadece ortalama olurlar. Çok azı ise başarılı olur.

(yeni görevinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini bulur ve onu yapar ve böylece)

On ya da on beş yıldır yetkin olan insanlar, ne olur da birden yetkinliklerini kaybederler? Aşağı yukarı bütün vakalarda gördüğüm, insanların benim Londra Bankası’nda yaptığım hatayı yaparlar. Yeni görevlerinde, onlara eski görevlerinden terfi etme yoluna açan işleri yapmaya devam ederler. Böylece yetkinliklerini kaybederler, çünkü yanlış şeyleri doğru şekilde yapıyorlardır.

Altıncı Ders: Kararlarını, kararların beklenen sonuçlarını yaz ve sonra gerçekleşenle tahminlerini karşılaştır.

Birkaç yıl sonra, 1945’lerde İngiltere’den Amerika’ya 1937’de taşındıktan sonra, üç yıllık çalışma konularımdan biri olarak “Erken Modern Avrupa Tarihi”ni seçmiştim, özellikle de beşinci ve altıncı yüzyılları. O dönemde Avrupa’da iki hâkim güç vardı. Bunlardan biri, Jesuitler, bir diğeri ise Calvinistler idi.

Bu örgütlerden herhangi biri, kritik bir karar alıyorsa, beklediği sonuçları da yazmak zorundaydı. Dokuz ay sonra, gerçekleşen sonuçlarla tahminlerini de karşılaştırması gerekirdi.

Bu yöntem bir süre sonra,

•             kararı alan kişinin neyi iyi yaptığını ve

•             güçlü yanlarının neler olduğunu gösteriyordu.

Ayrıca

•             ne öğrenmesi gerektiğini ve

•             hangi davranışların değişmesi gerektiğini

•             neleri iyileştirebileceğini de gösteriyordu.

Sonuç olarak,

•             neye yeteneği olmadığını ve neden uzak durması gerektiğini,

•             neyi iyi yapamadığını da gösteriyordu.

Bu yöntemi son elli yılda kendim içinde kullandım.

Not: Bu kitabın Geri Bildirim Analizi isimli bölümünde Peter Drucker’ın bu yöntemi nasıl kullandığı da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

  Yedinci Ders:

1949 Aralık ayında New York Üniversitesi’nde yönetim öğretmeye başlamıştım. Babam o sırada yetmiş üç yaşındaydı, California’dan bizi ziyaret etmeye gelmişti. Hemen yılbaşından sonra onun arkadaşı olan ünlü ekonomist Joseph Schumpeter’i ziyarete gittik. Babam emekli olmuştu, ama Schumpeter altmış altı yaşında hala Harvard Üniversitesi’nde ders veriyordu ve Amerikan Ekonomi Derneği’nin aktif başkanlığını yapıyordu.

1902 yılında babam Avusturya Maliye Bakanlığı’nda bürokrat olarak görevliydi ve üniversitede ekonomi öğretiyordu. Genç öğrenciler arasında en parlak olanı Schumpeter idi. Schumpeter, gösterişli, mağrur, iğneleyici bir kendini beğenmişti; babamsa sessiz, nazik ruhlu, kendini yok gösterecek kadar alçakgönüllüydü. Çok farklı olmalarına rağmen çok iyi iki dosta dönüşmüşler ve öyle kalmışlardı.

1949 yılında, Schumpeter çok farklı bir insandı. Altmış altı yaşında ve Harvard’daki son öğretim yılında, kendi şöhretinin doruğundaydı. İki eski dost, eski günlerden konuşarak harika vakit geçirdiler; ikisi de Avusturya’da yetişmiş ve çalışmışlardı ve ikisi de sonunda Amerika’ya gelmişlerdi. Schumpeter 1932’de babamsa dört yıl sonra. Sohbet sırasında babam aniden sordu:

“Joseph, neyle hatırlanmak istediğin hakkında hiç konuşuyor musun?”

Schumpeter, bir kahkaha patlattı, öyle ki ben bile güldüm. Schumpeter’in otuz kadar kitabı yayımlanmıştı ve iki tanesi baş yapıt sayılabilecek iki ekonomi kitabıydı, Schumpeter zaten bunlarla ünlenmişti. Belki gençliğinde sormuş olsaydık, muhtemelen Schumpeter, Avrupa’da kadınların en çok sevdiği adam, Avrupa’nın en iyi at binicisi ve dünyanın en büyük ekonomisti olarak hatırlanmak isteyecekti.

Schumpeter şöyle cevap verdi:

“Bu soru hala benim için önemli, ama artık bu soru için daha farklı bir cevabım var. Artık yarım düzine öğrenciyi, birinci sınıf ekonomistlere dönüştürmüş olmakla hatırlanmak istiyorum.”

Babamın yüzündeki hayret dolu ifadeyi görmüş olarak sözlerine devam etti:

“Biliyorsun, Adolph, artık kitaplarla ya da teorilerle anımsanmanın yeterli olmadığını bildiğim bir yaştayım. Birisinin yarattığı fark, eğer bir başka insanın yaşamında fark yaratmıyorsa, o kişi fark yaratmış sayılmaz.”

Babamın Schumpeter’i ziyaret etmesinin nedenlerinden biri de, Schumpeter’in hasta olması ve çok uzun yaşamasının beklenmemesiydi. Gerçekten de bizim ziyaretimizden beş gün sonra Schumpeter öldü.

Bu konuşmayı hiç unutmuyorum. Bu konuşmadan üç şey öğrendim:

•  İnsan öldükten sonra neyle hatırlanmak istediğini kendine sormalı.
•  Bu sorunun cevabı yaşlandıkça, olgunlaştıkça, dünya değiştikçe değişmeli.
•  Hatırlanmaya değer olan, birinin başkalarının yaşamlarında yarattığı (olumlu) farklardır.

  Not: Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Ders, Peter Drucker’ın Isao Nakauchi ile yaptığı mektuplaşmalardan oluşan bir kitap olan Drucker on Asia’dan derlenmiştir (Drucker on Asia, Butterworth Heinemann, Boston, 1997, sf. 102-110).

**

PETER DRUCKER’DEN ETKİLİ İNSANLARIN 10 ALIŞKANLIĞI

1: Kendinizi tanıyın

 Güçlü taraflarınızı ve zaaflarınızı belirlemek için gelecekle ilgili herhangi bir karar aldığınızda, amacınızın ne olduğunu bir yere yazın. 9 veya 12 ay sonra kendiniz ile ilgili beklentilerinizle, gerçekleşenleri karşılaştırın. Drucker’ın kişisel geri bildirim analizi diye tanımladığı bu yöntem sayesinde, hedeflerinizi ve performansınızı sürekli karşılaştırarak bir süre sonra hangi alanlarda güçlü, hangilerinde zayıf olduğunuzu bileceksiniz.

2: Güçlü yönlerinizi belirleyin

Analiz sonunda en iyi sonucu, en güçlü olduğunuz alanlarda aldığınızı göreceksiniz. Daha sonra güçlü olduğunuz alanlara konsantre olup, bunları geliştirmeye gayret edeceksiniz.

3: Düşüncenizin ve hedefinizin peşinden gidin

Bir fikrin ve planın takibi yapılmadığında sonuç almak imkânsızdır. Çok başarılı bir plancı hazırladığı planı teslim ettiğinde, işinin bittiğini düşünürse bir yere ulaşamaz. Çünkü planın bittiği nokta, işin başlaması gereken noktadır. Planı uygulayacak kişiler bulunmazsa, bu kişilere gerekli eğitim verilip uygulamaya geçilmezse, planlar bir işe yaramaz.

4: Kişiliğinizi değiştirmeye çalışmayın

Herkesin kişiliğine göre bir işi yapış ve bir görevi yerine getiriş tarzı vardır. Bu tarz, parmak izi gibidir, değiştirilemez. Bu nedenle elinizdeki işe başlamadan önce kişiliğinizi değiştirmeye çabalamayın. Kişiliğinizi ve iş yapma tarzınızı “veri” olarak kabul edip, buna uygun iş ve görevler bulmaya gayret edin.

5: İş yapma tarzınızı analiz edin

Bir konuyu kimisi dinleyerek, kimisi ise yazarak kavrayabilir. Bazıları, rakamları analiz ederek bir karara varabilir, bazıları ise gözlemle. Kendi kavrama ve iş yapma tarzınızı belirlerseniz, daha iyi sonuçlar alabilirsiniz. Öğrenme yöntemlerinden hangisinin size uygun olduğunu da en iyi siz tespit edip hayata geçirebilirsiniz.

6: Değer yargılarınızı iyi tanımlayın

İnançlarınıza ve değer verdiğiniz görüşlerinize aykırı olan bir görev kabul ettiğinizde, kendinize saygınız kalmaz. Kendisine saygısını ve güvenini kaybetmiş kişi ise hiçbir işe, gücünün son noktasına kadar sarılamaz. Drucker, bu noktada bir “ayna sınavı”na girmenizi öneriyor ve şöyle diyor: “Her sabah elinizi yıkarken, lavabo aynasındaki kişiye gönül huzuru ile gözlerinizi kaçırmadan bakabiliyorsanız doğru yoldasınız demektir.”

7: Kendinize karşı tarafsız olun

Bu tür bir tarafsızlık, Türkiye’de epey zor bir iş… İnsanlarımızın yarısı, bir birey olarak potansiyelinin ve kendi değerinin farkında ve bilincinde değil. Diğer yarısı ise kendini olduğundan daha güçlü ve bilgili sanıyor. Değişimin, yılların biriktirdiği bilgiyi kısa sürede hurdaya çevirdiğinin farkında olmayanlar da var. Performansı yükseltmek için kendinizi olduğunuzdan daha aşağıda veya yukarıda görmekten kaçınmanız şart.

8: Bahane üretmeyin

Kendi gücünüzün farkına varmadan ve elinizden gelecek her şeyi yapmadan, kusuru çevreye, ortama, düzene ve ülkeye yüklemeyin.

9: Bir “B” hatta “C” planınız olsun

Hedefinize ulaşmak için gece gündüz çabalasanız da, krizler, durgunluk yılları, değişen oyun kuralları önünüze aşılmayacak engeller çıkarabilir. Böylesi durumlar için hiç olmazsa 2-3 yıl sizi ayakta tutacak alternatif planlarınız olsun.

10: Geleceğe ve ortama odaklanın

Gençlik anketlerinde, kendi geleceğinden umutlu olanların oranı yüzde 60’ı aşarken, ülkenin geleceğinden umutlu olanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Bu uyumsuzluk, eninde sonunda bireyi de frenliyor. Ülkesinin ve kendisinin potansiyelini olumlu bir şekilde algılayan ve geçmişe değil de geleceğe odaklanan gençler ise geleceğin fırsatlarını daha kolay yakalayabilir.

**

HARVARD BUSİNESS REVİEW’DAN SEÇME MAKALE

Drucker Perspektifinin Devam Eden Geçerliliği

 Rosabeth Moss Kanter

Peter Drucker’ın Tavsiyelerine kulak verilerek bugün dünyanın dört bir yanında toplumları bir veba salgını gibi tehdit eden sayısız meydan okumadan kaçınılabilir veya uygun çözümler bulunabilirdi: muhasebecilik skandalları ve global finansal krizin ardından yaşanan güven bunalımının çözülmesi; verilen finansal prim taahhütlerinde felç etkisi yaratmadan en mükemmel yeteneklerin cezbedilmesi ve motive edilmesi; iklim değişikliği, sağlık bakımı ve kamu eğitim politikası gibi önemli sosyal sorunların halledilmesi; ve Orta Asya ile Orta Doğu’daki sıkıntılı bölgelerin istikrara kavuşturulması gibi.

Eğer Peter Drucker bugün yaşıyor olsaydı böylesine can sıkıcı meseleler hakkında acaba neler söylerdi? Herhalde ilk yorumu “Ben size dememiş miydim?”olurdu ve bunu söylemekte de yerden göğe kadar hakkı vardı. Geleceği fevkalade iyi gören yazılarında önemli eğilimlere ve yaklaşmakta olan facialara dikkat çekmişti. Organizasyonları çepeçevre saran şartlara kapsamlı bir bakış açısıyla göz atmış ve süreksizlikler olarak nitelendirdiği kulak tırmalayıcı vakaların altını çizmişti. Sonrasında ise gelecekteki zorlukların işaretleri zaten şimdiden belli olduğundan cümlesine şöyle devam edebilirdi: “Altta yatan sistemlere bakın”. Drucker’ın insanları suçlamasına veya takdir etmesine nadiren rastlanırdı; temel nedenleri organizasyonların tasarımında yani yapılanmalarında, süreçlerinde, standartlarında, ve alışkanlıklarında arardı. Kendi şirketlerinin nihai hedeflerini akıllarından hiç çıkartmaksızın bu tasarıma meydan okunması işinin üst düzey yöneticilerin sorumluluğunda olduğunu bize hatırlatırdı. Ardından da liderlere birkaç kışkırtıcı soru sorarak sözlerini bitirirdi:

 “Misyonunuz nedir?, Neleri yapmaktan vazgeçmeniz gerekir?, Uzun-vadeli etkinliğinizin çukurunu kazan kısa-vadeli kazançları neler besliyor?, Hedefleriniz ve rehber prensipleriniz neler olmalı?’’.

Benim Peter Drucker’a olan büyük saygım, 25 yıl kadar önce Brüksel’de bir panelde onunla konuşma fırsatı bulduğum zamana yani kariyerimin ilk yıllarına dayanır. Son çıkan kitabım ‘SuperCorp’ için yaptığım bir çokuluslu araştırmada bulduğum Drucker parmak izleriyle onun ölümünden sonra da ona olan hayranlığım büsbütün arttı. Dünyanın her yerinde ama bilhassa Asya’daki yöneticiler Drucker’ı kendi şirketlerinin kusursuz işletilmesinde ve kendi ülkelerinin kalkınmasında tartışmasız bir çığır açıcı olarak değerlendiriyordu.

DRUCKER’IN ÖNGÖRÜLERİ

Drucker, yöneticilerin görevlerini tanımlarken öncelikle sürekli değişen bir dünyada hayatta kalmak zorunda olan organizasyonlara rehberlik yapma sorumluluğunun altını çizerdi. Aşağıda önceden sezdiği kritik sorunlardan bazıları aktarılmaktadır.

Prim Kargaşası

Alınan aşırı riskleri ödüllendiren yüksek primlerin son finansal erimeye katkıda bulunduğunu görmek Drucker’ı hiç de şaşırtmazdı. 1980’lere geri gidildiğinde onun, bugün ABD hükümetinin ajandasında 2008’deki banka çöküşlerinin ardından en önemli temayı teşkil eden konuyu yani kamuoyunun yönetici primlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirerek uyardığı görülür. Yani Drucker 20 yıldan uzun bir süre önce o zamanlar 1’e 40 seviyesindeki en-üst ile en-alt dilim arasındaki gelir farkı oransızlığına dikkat çekmişti. Ölümünden hemen sonra ise (2005) bu rasyo 1’e 400 seviyesini bile aşmıştı.

Drucker, zenginliğin konsantrasyonuna karşı değildi ancak toplumun ve organizasyonların işleyiş biçimi hakkında pragmatik (faydayı ön plana çıkartarak) düşünüyordu. Üst düzey yöneticilerin rolünün, işlerin yapılabilmesi için morallerinin (ve primlerinin) yüksek tutulması gereken diğerlerinin eylemlerini koordine etmek olduğunu o da kabul ediyordu. Ancak aynı zamanda bu ödemelerin performansa göre yapılması gerektiğini de belirtiyordu ki bu belki de onun işletmecilik uygulamasına yaptığı en değerli katkıydı. Eğer Drucker’a bir parça kulak verilmiş olsaydı bugün genel olarak Wall Street’de ama bilhassa AIG’de yaşanan ve kamuoyunda infial yaratmasının yanı sıra şirketlerin mali tablolarında karşılıklarının da görülemediği yüksek prim ödemeleri gibi aşırılıkların bazıları hiç gerçekleşmeyebilirdi. O bugün sayıları her geçen gün artan bilgi işçilerinin sadece parayla değil ama bir hedef tutturma duygusuyla da motive edilmeleri gerektiğini ileri sürüyordu. Ve performansı da en geniş anlamıyla hissedarlarla birlikte büyük bir paydaş yelpazesini de kapsayacak sorumluluklar şeklinde tanımlıyordu. Üst düzey yöneticilerin asıl işinin, geleceği tehlikeye atabilecek kısa vadeli vurgunlardan kaçınmak ve şirketin uzun vadeli sağlığını garanti altına almak olduğunu ısrarla vurguluyordu.

Otomobil Endüstrisinin Endişeleri ve Yaratıcı Yıkım

Drucker, kariyerinin ilk yıllarında merkezi olmayan organizasyonel yapısı yüzünden öve öve bitiremediği General Motors’un batacağını da önceden görmüştü. Yıllar öncesinden GM yöneticilerini geçmişteki başarıların anılarına takılıp kalmaları ve kendilerine “Artık neyi yapmaktan vazgeçmeliyiz”diye bilinen meşhur soruyu sormamaları nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunlar yüzünden ikaz etmişti. Ciddi derecede bir inovasyon [yenileşme] yapma ihtiyacını görmekte çuvallamanın en ikonik örneği GM’dir; yapısı bir kemik kadar sertleşmiş ve üst yönetimi de gerçek anlamda bir değişim yapılması gerektiğini görememişti.

Drucker, Avusturya’da geçen çocukluk döneminde babasının bir arkadaşı olan ve yaratıcı yıkım konseptiyle girişimcilik tarihinde derin izler bırakan ekonomist Joseph Schumpeter’dan çok etkilenmişti. Zaten Drucker’ın teorilerinin merkezinde inovasyon ile girişimcilik ruhu yatar. O, yöneticilerin aynı işi daha az bir çabayla veya daha düşük maliyetlerle yapması anlamına gelen verimlilik ile organizasyonların doğru hedefler belirlemesi ve değişen şartlara uygun bir şekilde dönüştürülmesi anlamına gelen etkinlik arasındaki farkı net bir şekilde tanımlayabilmişti.

Drucker’ın tanımıyla içinde bulunduğumuz “süreksizlik çağı”nda müteşebbisler şayet sosyal değişikliklerin önüne geçmeye niyetlilerse o zaman organizasyonları dönüştürmek veya yaratmak için dikkate değer fırsatlar yakalayabilirler. Drucker, geleceği önceden görmenin en iyi yolunun keşifler yapmaktan geçtiğini söylüyordu. Toplumda boşluklar oluşturan süreksizlikler ancak yaratıcılıkla doldurulabilirdi. Burada piyasalar yerine topluma vurgu yapıldığına dikkat edilmesi gerekir: O, inovasyoncuların pazar araştırmalarında henüz fark edilmeyen tatmin edilmemiş ihtiyaçları keşfedip çözümler geliştirmeleri gerektiğine inanıyordu.

Ancak GM gibi bir şirket eskiden beri yaptığı işleri sadece verimliliğini ikiye katlayarak ve düşük maliyetlerle yapmaya devam ederek hayatta kalamazdı. Bu şirketin organizasyonel modelini ve ilgili varsayımlarını dramatik boyutlarda baştan aşağı yeniden düşünmesi gerekirdi. Örneğin GM’e daha az sayıda modele veya bayiye odaklanmasını ve “Amerikalılar’ın istediği tarz arabalar üretmeye dönmesini”salık vermek yeterli olmazdı. Bazı zamanlar endüstrideki koşullar ve toplumsal ihtiyaçlar bir organizasyonun işleri tamamıyla yeni bir yöntemle yapmasını gerektirecek şekilde ilelebet değiştiğinden geriye dönülebilecek bir yer yoktur. GM’in farklı markalar bazında ayrı bölümler olarak yapılanması bu şirketin kendini diğerlerinden farklılaştırmasını sağlamıştı ancak zaman içinde bu bölümler aynı işlerin tekrar tekrar yapılmasına, ürün sayısının artmasına ve toplam maliyetlerin yükselmesine neden olarak hantal birer siloya dönüşmüştü. Drucker, endüstriyel şirketlerin içinde bulunduğumuz bilgi çağında çok daha farklı faaliyet göstermeleri gerektiğini kavramıştı; özellikle de belirsizliklerle birlikte yaşamayı öğrenmeleri şarttı. Çevikliğin minimum bir zorunluluk ve inovasyonun başarının kilidi olduğu hızla değişen bir dünyada onların önündeki en büyük meydan okuma her şartta hayatta kalabilecek bir organizasyon yaratmaktı.

Yeni Ekonomik Güçler

Gelişmekte olan ülkelerden yükselen rekabetin eninde sonunda Birleşik Devletler’in global ekonomik hegemonyasını tehdit edeceğini ileri süren ilk uyarılar da Drucker’dan gelmişti. Kendi ekonomilerini çabucak kalkındırmak için yanıp tutuşan ülkelerde onun fikirleri büyük bir hızla ve iştahla yayılıp tüketildi. Drucker ise bu süreçte yeni ekonomik güçlerin Amerikalılar’ın artık unutmaya başladığı Amerikan tarzı yönetim tekniklerini benimsediklerini gözlemlemişti. ‘SuperCorp’ kitabım için örnek bir model olarak seçtiğim Japon şirketi Omron’u araştırmak amacıyla Kyoto’ya gittiğim zaman onun her şeyi ne kadar önce görebildiğine hayretler içinde tanık olmuştum. Omron’un liderlerinin de bir Drucker hikayesi vardı. Drucker, 1959 yılında Omron’un kurucusu Kazuma Tateisi’yi ziyaret etmiş ve onun kendi şirketi için yarattığı değerler ve prensiplerden müthiş etkilenmişti. Tateisi sürekli olarak toplumun ihtiyaçlarıyla at başı giden bir aralıksız inovasyon sürecinin öneminden dem vurmuştu. Drucker, o dönemde karısına yazdığı bir mektupta Japonlar’ın Omron gibi şirketlerin sayısını arttırmaları durumunda çok kısa bir sürede önemli bir endüstriyel güç olacaklarını tahmin ettiğini söylemişti.

Onun çalışmalarını araştıran sayısız Drucker derneğinin bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde Drucker’ın bir kahraman olarak görülmesinin şaşırtıcı hiç bir yanı yoktur.Çünkü o bu ulusların liderlerine tek adam yönetiminden kurumsallığa ve aile şirketlerinden profesyonel yönetime geçiş hakkında eşsiz nasihatler ve konseptler sunmuştu. Bu sayede uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek ve büyüyebilecek şirketlerin önü açılmıştı. Verimli ve profesyonel bir tarzda işletilen bu şirketler sayesinde de bu bölgelerde güçlü bir orta sınıf yaratılmış ve politik rejimler baştan aşağı değişmişti.

Üçüncü Sektör

Drucker, otoriter rejimleri reddeden bir Avusturyalı’ydı ve zaten sonra gönüllülüğü savunan bir Amerikalı olmuştu. Organizasyonların temel başarı göstergesi olarak sadece işe veya kârlılığa değil ama hedeflerine en iyi nasıl ulaşabileceklerine odaklanmıştı. Kar amacı gütmeyen gönüllü organizasyonlardan oluşan sağlam bir sivil toplumu, sağlık bakım hizmetlerinin, eğitimin ve huzurlu-yaşamın desteklenmesinde oynayabileceği can alıcı rolün farkındaydı. Bunu da şirketlerin büyüyebilmesinin ve insanların refahının artmasının vazgeçilmez bir önkoşulu olarak görüyordu. Her ne kadar gücün merkezileştirilmesine inanmıyor ve bürokrasiyi inovasyonun önünde ciddi bir engel çıkartma kaynağı olarak görüyorduysa da Drucker’ın yazılarında hükümetlerin rolüne hemen hiç değer verilmez.O, şirketlerde çalışanların özellikle de katkılarının değeri genellikle pek bilinmeyen bilgi işçilerinin gönüllü eylemlerine olduğu kadar sosyal bir hedefe ulaşmaya çalışan misyon-odaklı kar amacı gütmeyen organizasyonlara katılan duyarlı yurttaşların gönüllü çabalarına da inanırdı. Şirketlerin, kâr amacı gütmeyen sektörden motivasyon kaynakları hakkında öğreneceği pek çok şeyi olduğunu düşünürdü. Ayrıca Amerika gibi bir ülkenin kâr-amacı-gütmeyen organizasyonlara ve toplumsal sorumluluk projelerine yeterince yatırım yapmadığına da inanıyordu.

Akılda Kalanlar

Drucker’ın eğilimleri belirlemekle ve eli kulağındaki sorunları önceden görmek konusundaki olağanüstü yeteneğinin falcılıkla bir alakası yoktu. Hipotezleri test etmektense hikâyeler bulmakla ilgilenmesi sayesinde kafasında etki ve tepkilerle dolu canlandırmalar kurgulayabiliyordu. İşi toplumun bir parçası kapsamında ele alıyor ve toplumu da geniş bir yelpazede farklı hedefleri olan organizasyonların bütününden ibaret görüyordu. Sadece birkaçına odaklanmaktansa her türüyle birden ilgileniyor ve bir eylem alanındaki küçük değişikliklerin bir başka alan üzerindeki etkilerini keşfedebiliyor ve aralarındaki içsel bağımlılıkları gözlemleyebiliyordu. Onda sismik değişikliklerin ilk sinyalleri olan ufak tefek karışıklıklara duyarlı muazzam bir inovasyoncu algılama becerisi vardı.

Drucker, kendi zamanının en fazla hayranlık duyulan yönetim gurusu olmasına rağmen her ne kadar bu etiketten nefret etse de onu taşımayı bilmişti.
Dünyanın önde gelen liderleri onun tavsiyelerine kulak vermiş ve onun kitaplarını en çok satanlar listelerine sokmuşlardı. Peki, madem onun fikirleri bu kadar doğruydu o zaman neden zamanında eyleme geçilmedi? İş o noktaya geldiğinde “Ben size dememiş miydim?” cümlesinin pek de bir anlamı kalmıyor maalesef.

Drucker’da elbette ki bazı kör noktalar da vardı. Araştırmalarını bu derece duyarlı kılan mantıklılığı aynı zamanda onu sınırlandırıyordu da. O sadece mantığın gücünün tartışmaları kazanmak için yeterli olacağına inanıyordu. Aslında inandığı objektivizmdi.Yöneticilerin kendi hedeflerini bir kez tanımladıktan sonra artık doğru yolu kesinlikle bulabileceklerini varsayıyordu. Hedeflerle yönlendirilen sağlam bir yöneticilik, yöneticilikte objektiflikle aynı anlama geleceğinden sıkı çalışmanın ve faziletin her zaman galip geleceğine inanıyordu.

Sahip olduğu bu perspektif yüzünden de önyargıların, basmakalıp şablonların, kimlik üzerinden yapılan politikaların, sonu gelmeyen tek adamlığın, güç peşinde koşmanın ve aşırı açgözlülüğün karar alma süreci üzerindeki çarpıtıcı rolünü hiç bir zaman tam olarak anlayamamıştı. Her ne kadar kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda etkin birer lider olan kadınları alkışlarla karşıladıysa da kadınların ve azınlıkların şirketlerde ve devlet dairelerinde liderlik pozisyonlarına getirilmeleri için verdikleri mücadeleyi olduğundan küçük göstermiş ve seçkinlerin genellikle sosyal benzerlikleri yeteneğe tercih ettiği gerçeğini görememişti. İçinde Amerikan politikasındaki aşırı muhafazakârlığın partizan gücünün ve bazen Müslüman uluslardaki kökten-dinciliğin şiddete dayalı baskısının da bulunduğu temaları da kapsayacak şekilde dinin toplumda bir gerginlik kaynağı olabileceği hakkında da söyleyecek pek bir şeyi yoktu. Drucker’ın dünyasında duygular fikirlerin baskısı altında sıkıştırıldığından onun mirasının bize politize olmuş veya duygu-yüklü vakalar hakkında öğretebileceği çok az şey vardır.

Bazı liderler Drucker’ın çalışmalarından işlerine gelen mesajları alır ve geri kalanını görmezden gelirlerdi.Onun bilhassa hedeflere dayalı yönetim yaklaşımı fevkalade popülerdi. Kurumsal hedefler ve bir organizasyonun artık neyi yapmaktan vazgeçmesi gerektiği üzerine sorduğu basit sorular sayesinde şirketlerde gelecek vaad etmeyen bölümlerin kapatılması ve şirket portföylerinin yeniden şekillendirilmesi süreçlerinde bir hayli etkili olmuştu. Hoş karşılanan diğer bir eylem çağrısı ise bir organizasyonu daha verimli kılmanın ancak net hedefler ve performans ölçümleri gibi profesyonel yönetim araçlarının benimsenmesiyle mümkün olabileceğini ileri süren teziydi.

Ancak Drucker’ın eşit derecede önemli diğer çıkarsamaları ise organizasyonların derinliklerine nüfuz etmekte hiç başarılı olamadı. Bu tip mesajlardan biri de sorumluluğun şirket portföyünün ötesine taşınmasıyla ilgiliydi. Drucker’ın bu vaazını sadece birkaç yönetici tam anlamıyla uyguladı veya uygular gibi yaptı. Drucker, en geniş sorumluluklarıyla birlikte yöneticiliğin saygın bir uğraşı olması gerektiğini öğütlüyordu. Sorun kaynakları ve çözümleri için yöneticilerin yeteneklerini değil daima sistemin altında yatanları sorumlu tutardı. Asla emir verilemeyecek ve kontrol altında tutulamayacak, kendi akıllarını kullanan, kendi akıllarıyla konuşan ve kendilerini nasıl yönetebileceklerini bilmeyen organizasyonlara sahip olan, bilgi işçilerinin yükselişine dikkat çekiyordu. O, değişime inanmıştı ve kurumların sürdürülmesini tehlikeye atma pahasına yöneticilerin görev sürelerinin uzatılmasına hizmet eden düzenlemelerden uzak durulmasını tavsiye ediyordu ki bu2000’lerin başlarındaki iflasları yönetenlerin bazıları tarafından hiç kıymeti bilinmemiş bir öğüttü.

Geleceğe Yönelik Bir Rehber

Drucker, bilgi çağının getirdiği hızlı değişikliklere ve istikrarsızlıklara ışık tutan bir endüstri-çağı entelektüeliydi. O daima insanları komut verilmesi gereken birer makina olarak değil ama güçlendirilmesi gereken birer özvarlık olarak görmüştü. Körü körüne bir piyasa rasyonalitesinden çok bu temelde yükselen hedef belirleme ve amacı anlama sürecinin ardından “doğru düşünmenin” gelmesi gerektiğine inanırdı. O, amaççılığı akılcılığa yani rasyonaliteye tercih ederdi.

Drucker, kariyer hayatına organizasyonel sınırların kolaylıkla tanımlanabildiği ve muhafaza edilebildiği bir dünyada başlamıştı. Onun yöneticiliğin esasları olarak öne sürdüğü hedef belirleme ve koordinasyon görevleri son derece faziletli işlerdi. Oysa bugünün ittifaklar, ortaklıklar, içe-dönük iş ekosistemleri ve kendi kendini organize eden ağlar dünyasında organizasyonel sınırlar giderek bulanıklaşmaktadır. Koordinasyon sorunu her geçen gün daha da zorlaşmakta ve yaygınlaşmaktadır. Ancak bu durum bir anlamda Drucker’ın perspektifini çok daha değerli kılmaktadır. Herşeyin istikrarsız olduğu bir ortamda somut bir amaç duygusu ve bir dizi ortak değerler sayesinde insanların hep birlikte çok daha verimli çalışmaları sağlanabilir. Eğer 20’nci yüzyıl derin uzmanlıklarla donatılmış bilgi emekçilerinin yükselişinin önünü açtıysa 21’inci yüzyıl da çeşitli alanlar ve uzmanlıklar arasında işbirliğini ve bütünleştirici düşünmeyi besleyebilen liderlere duyulan ihtiyacı artıracaktır. Yönetimin asıl görevi artık koordinasyon değil işbirliği olacaktır.

Acaba doğumundan sonraki yüzyılda izlenmesi gereken rota için Peter neler söylerdi? O, sonuçların sabırsız bir avukatı değildi ancak bir süreç öğretmeniydi. Bugünkü mevcut sorunlar ve gelecekteki meydan okumalar hakkında yeni bir düşünce sistemi tanımlayabilmek için hala onun çalışmaları üzerinden tahminler yapabiliriz.

O, bugün iş hayatında güven ortamının tekrar tesis edilmesi için yöneticilerden kendi köşelerinde durmak veya aşırı riskler almak yerine kendi kendilerini düzenlemelerini beklerdi. (Drucker ne devlet ne de şirket yönetimlerinde gücün merkezileştirilmesine sıcak bakmamıştır). Kendi prim ödeneklerine sınırlar koyan parmakla gösterilecek kadar az sayıdaki CEO’yu ise ayakta alkışlardı. Yöneticilerden kamuoyunun adil bulacağı şekilde prim sistemlerinde reformlar yapılması ve yeni koşullar belirlenmesi için ittifaklar kurmalarını ve dernekleşmelerini isterdi. Halka açık şirketlerin yöneticilerini yönetim kurulu toplantılarında ahbap çavuş ilişkilerine girmek yerine net ve objektif araçlar ile yöntemler kullanarak profesyonel anlayışa uymaları yönünde ikaz ederdi. Harvard Business School’un 2009 yılı mezuniyet töreninde, bir grup öğrencinin, büyük bir kısmını Profesör Rakesh Khurana ile Nitin Nohria’nın (HBR’nin 2008 Ekim sayısındaki “Yöneticiliğin Artık Gerçek Bir Meslek Olması Zamanı Geldi”başlıklı makaleye bakın) çalışmalarından aldığı bir metni ezbere okuyarak oluşturduğu bir grup olan yeni MBA Oath’ın ilk taraftarının Drucker olduğunu görmeyi çok isterdim. Zira Oath grubu yöneticilere kendi sorumluluklarının kendilerinden çok daha fazlasını kapsadığını hatırlatıyordu.

Örneğin o, sağlık bakım hizmetleri veya eğitimin geliştirilmesi söz konusu olduğunda sosyal organizasyonları da kapsayacak şekilde sistemin tümüne birden bakar ve hükümeti, iş âlemini ve sivil toplum örgütlerini toptan bir değişim için işbirliği yapmaya teşvik ederdi. Küresel ısınma ve diğer çevre sorunları hakkında uluslararası bir işbirliği ortamını kurmak amacıyla hükümet liderlerinden ortak bir hedef anlayışı tanımlamak için ulusal sınırların ötesinde düşünmelerini isterdi. Sorunlu bölgelerdeki gerilimleri yumuşatmak için ise zengin ülkelerin hükümetlerinin, geleceğin iş dünyasını kurabilecek ve sivil toplumun gelişimine katkıda bulunabilecek müteşebbislere yatırım yapmaları gerektiğini söylerdi. Ümit ve refah için bir zemin yaratmak amacıyla inovasyonun teşvik edilmesi için de kâr amacı gütmeyen organizasyonlar aracılığıyla gönüllülük temelindeki eylemleri tetikleyebilen sosyal müteşebbislerden faydalanırdı.

Drucker’ın temel öğretisi, tüm kariyeri boyunca sürekli tekrarladığı ve güçlendirdiği üç ana tema çerçevesinde özetlenebilir:

             Yöneticilik profesyonel bir meslek olmalıdır ve üst yönetim ile yöneticiler asıl işlerinin kendi organizasyonlarının uzun-vadeli sağlığını korumak olduğunu asla unutmamalıdır. Bunun anlamı ise kendi duvarları dışındaki topluma bakmaları ve sadece zenginlik için değil ama sağlık ve mutluluk yani huzurlu bir yaşam için de sorumluluk üstlenmeleridir.

•             Bilgi işçileri kontrol edilemezler; onların motive edilmeleri gerekir. Bu tip çalışanlara kişisel çıkardan daha anlamlı bir amaç sunulması şarttır. Eğer oyun sadece paradan ibaretmiş gibi sunulursa o zaman avantajlı olanlar pastadan daha büyük paylar alacaklarından toplumdaki eşitsizlikler de artar.

•             Şirketlerin özgürce serpilip budaklanabileceği iyi bir toplum yaratmak için kâr-amacı gütmeyen organizasyonlar vazgeçilmez birer unsurdur. Sivil toplum, hükümetin insani ihtiyaçları karşılamasındaki eksiklikleri tamamlamak için çalışır.

Drucker, bir devrimci değildi. O bizden sadece varsayımlara karşı ısrarla meydan okumamızı isterdi. Daima sabırlı ve uzun-vadeli bir vizyonu öğütlerdi. O, türbülanslı zamanlarda liderlik yapmanın, olayların nereye doğru gittiği kadar nelerin değişmeyeceğiyle ilgili sağlam bir önsezi gerektirdiğini çok iyi kavramıştı. Azgın dalgalarla çalkalanan sularda ilerlenilecek veya sarp yamaçlara tırmanılacaksa bile o bize sorunsuz bir seyahate hazırlanmanın en iyi yolunun anlamlı bir amaç doğrultusunda berrak bir vizyon geliştirmek olduğunu hatırlatırdı.

 Ana Fikir

•             Peter Drucker, aralarında kamuoyunun yöneticilere ödenen aşırı yüksek primlere duyduğu öfkenin ve Amerika’nın global ekonomik hegemonyasına meydan okunmasının da bulunduğu, iş dünyasında günümüzde yaşanan önemli pek çok gelişmeyi önceden görebilmiştir.

•             Peki bugün yaşasaydı iş dünyasının liderlerine neler tavsiye ederdi? İşte size birkaç önsezi: Hükümetin aşırıya kaçan düzenlemelerine maruz kalmamak için kendi kendini düzenlemek; prim sisteminde reform yapmak için biraraya gelmek; yönetim kurulu üyelerini profesyonelleştirmek; çevre sorunlarını çözmek için ulusal sınırların ötesinde düşünmek.

•             Drucker bizden ayrıca türbülanslı dönemlerde liderlik yaparken uzun-vadeli bir vizyonun fevkalade kritik olduğunu da unutmamamızı isterdi.)

(Kâr amacı gütmeyen organizasyonlar özellikle de kendi tabanları kadar disiplinli olmadıklarından yönetime şirketlerden daha çok ihtiyaç duyarlar.

“Şirketler Kâr Amacı Gütmeyenlerden Neler Öğrenebilirler?” HBR Temmuz–Ağustos 1989)

(Eğer birisine bir görev veriyorsam ve o kişi başarısız oluyorsa hata benimdir. Bu insanı suçlamaya hakkım yoktur.)  -(“İnsanlarla İlgili Kararları Nasıl Almalı?” HBR Temmuz–Ağustos 1985)

(İnsanların büyük bir çoğunluğu, bilhassa da herhangi bir alanda saygın bir uzmanlığa sahip olanlar, diğer alanlarda ya bilgiyi küçümserler ya da buralarda onun yerini zekânın alabileceğine inanırlar. Örneğin birinci sınıf mühendisler insanlarla ilgili hiç bir şey bilmemekle iftihar etme eğilimindedirler… İnsan kaynakları profesyonelleri ise aksine çoğunlukla temel muhasebe kurallarından bihaber olmakla gurur duyarlar…  Ancak bu tür cahilliklerden gurur duymak kendi kendini mağlup etmektir. “Kendi Kendini Yönetmek” HBR Mart–Nisan 1999)

(“Şirket için doğru olan ne?” diye sormak doğru kararın alınmasını garantilemez. En parlak yönetici bile nihayetinde bir insandır ve bu yüzden de önyargılara ve hatalara açıktır.  Ancak bu soruyu hiç sormamak kesinlikle yanlış bir karar alındığının garantisidir. “Etkili Bir Yönetici Nasıl Olur?” HBR Haziran 2004)

Rosabeth Moss Kanter (rkanter@hbs.edu), Harvard Business School İş İdaresi’nde Ernest L. Arbuckle Profesörüdür. Son çıkan kitabı: “ SuperCorp: Öncü Şirketler Nasıl İnovasyon, Kar, Büyüme, ve Sosyal Fayda Yaratır? (Crown, 2009)”dır.1989 ile 1992 yılları arasında HBR’de editörlük yapmıştır.

 

ADNAN MENDERES’İ, KİM YIKTI?


“Ben asla yorum yapamam”
Francis Urquhart
HOUSE OF CARDS [Kartların Evi] (1990) Mini Dizi

***************

“Politika yolunda ilerledikçe anladım ki iktidar ateşten bir gömlek­miş. “
Adnan Menderes
Her kaynak kendi içerisindeki iyi yönlerini söylerken, eksik ve kötü yanlarını görmezden gelmesi yaratılış gerçeklerindendir. İnsanlar yaptıkları iyilikler ile anılırken, kusurları unutulmaz. Bir zaman sonra hatıralardan gerçek hakikatleri sızar. Bu hatıralar ise “House Of Cards”larını yıkmaya başlamıştır. Beşerin bu şekilde hareket etmesi, dünyanın ve hayatın dinamik olması ve kaderdir. İnsan fıtraten kendi nefsini öteki ile kıyasladığında, minnettârlığını hiçbir şekilde kullanmak istemez. Velev ki, bu kişiler ebeveynleri olsun. Hep hataları yüze vurur. Unutmayalım ki, dünyada her şeyin bir sonbaharı yani “ölüm”ü vardır. Gerçek dirilişini görmek için kışını ilkbaharını görmeden duramaz. Ne var ki;  Allah Teâlâ’nın da buyurduğu gibi “Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.” [Bakara, 281] Kıyamette kazançlar ellere teslim edilecektir. O zaman insanların/mahlûkâtın  iyiliklerine eyvallah, kötülük/zulümlerine itiraz salahiyeti yoktur. Aşağıda alıntı yaptığımız kitap bir dönemin iyilik ve yanlış taraflarını sorguluyor. Biz burada “bilenen bilinmeyenler” kısmına düşenleri/hataları zikrederek kendimize ders vermek istedik. Ayrıca “tarih tekkerürden ibarettir” diyerek kendimizi affedemeyeceğimizi de hatırlatmak istedik.. Her zaman olduğu gibi “Doğruyu vaktinde söylemeyenlere, doğruyu vaktinde duyup da dinlemeyenlere de binlerce kere eyvâhlar olsun.”
İhramcızâde İsmail Hakkı

*****

“27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ

  • Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı”
    İsimli Eserden Alıntılar

Çoğu zaman hükümetler gerçekleştirdiklerinden ve iyiliklerinden çok, yaptıkları hatalara bakılarak yargılanır.Demokrat hükümeti, memleket hizmetindeki gayretlerinin yanında, ne yazık ki, sonunda kendisinin düşüşüne yol açan vahim hatalar da işledi.

Şimdilik pek fazla ayrıntıya girmeksizin, muhalefet karşısında aşırıya kaçan hassaslık, bazen de müsamahasızlık göstermiş olduğunu gözlemlemekle yetinelim.

Özel hayatında son derece yumuşak ve sevimli olan başbakan, yürüttüğü politikaya yapılan, isterse iyi niyetle olsun, en ufak tenkit karşısında kibirli ve kırıcı olup çıkıyordu. Diktatörlüğe eğilimli tutumundan ötürü, kendi bakanları da dâhil, herkesten sadece alkışlar ve övgüler bekliyordu.

Aslında bu tavrıyla o bir geleneği, kendi aleyhine de olsa, devam ettirmekten başka bir şey yapmıyordu. Maalesef Türkiye’de ve genellikle doğu ülkelerinde kendilerini tenkit edenlere karşı tavizsiz, ekseriya da sert görünmek devlet adamlarının pek çoğu için, neredeyse bir kuraldır.

Aslına bakarsanız, Menderes hükümetinin hatalarının pek çoğu, muhalefet karşısındaki hoşgörüsüzlüğüyle, görüş ayrılıklarından aşırı derecede korkmasıyla izah edilebilir. İşte birkaç misâl:

1954 yılında muhalefet partilerinden birinin (Millet Partisi’nin) yasaklanması, ardından liderine karşı oynanan oyunlar, sonunda da hemen hemen keyfî bir şekilde hapse atılması.
Daha az vahim olmayan bir başka hata: Muhalefetin gazetelerine yapılan baskı, özellikle de bazı tanınmış yazarların tutuklanması.
1954 seçimlerinde muhalefet safında yer aldılar ve hükümetin isteğine karşı çıkarak Demokratların rakibi Osman Bölükbaşı’yı seçtiler diye Kırşehir ilinin ilçe hâline getirilmesi hatası.

Yine, Türkiye’nin Yunanistan’la Kıbrıs adası konusundaki tartışmaları sırasında işlenmiş olan son derece ciddî bir yanlış: Hükümetin ileriyi görememesi ve ihmali 1955 Eylül’ünde İstanbul’da müthiş bir gösterinin yapılmasına imkân verdi. Selânik’te Atatürk’ün doğduğu evde patlamış olan bombayı bahane eden eski başşehir İstanbul’un kenar mahalle halkı, ekserisi Rum kökenli olan Türk vatandaşların oturduğu semtlere hücum edip mağazaların vitrinlerini kırdı, içlerindeki eşyayı yağmaladı veya sokağa atıp ayakların altında çiğnedi. Güvenlik güçleri ise yapılanlara müdahale etmeksizin seyretmekle yetindiler. Neticede hükümet bu tedbirsizliğini bir tazminat kanunu çıkararak telâfi yoluna gitti. Maddî zarara uğramış kimselere otuz milyon İsviçre Frangı’na kadar varan bir meblâğ ödendi.

Ve 1955’te yapılan bir diğer hata ile bu seriyi tamamlayalım: Bir propaganda gezisi sırasında, muhalefet partisinin liderine karşı, kasıtlı veya kasıtsız, çıkarılan güçlükler ve ayak takımı tarafından kendisine yapılan hakaretler. Sh:23-24

**

Hatta bir keresinde, Meclis’i çok dehşetli bir şekilde sarsan bu tartışmalardan birinde CHP lideri İsmet İnönü kürsüden Demokrat Parti milletvekillerine ve hükümet üyelerine şu esef verici, aynı zamanda da tarihî sözleri söyler.

“Arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâller meşru bir haktır, bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.”

Haber bütün yurda yıldırım hızıyla yayıldı. Herkes şaşkına döndü. Gerçi, insanlar bir aydır huzursuzluk içinde yaşıyor ve “ihtilâl”kelimesi ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bununla beraber hiç kimse Demokrat iktidarının bir tek gecede, dahası birkaç saat içinde, çürük bir bina gibi yıkılıp gideceğini düşüne- miyordu.

Öte yandan ise, Demokrat kabinesinin Başbakanı ve iktidar partisinin lideri Adnan Menderes, orada burada verdiği nutuklarda kendisi de ihtiyatsızca şöyle diyordu:

“Gûya onlar (muhalefettekiler) bir ihtilâl yapmaya hazırlanıyorlarmış. Gülerim ben buna. Bilsinler ki ihtilâli yapabilenler sadece muhalefettekiler değildir. İktidardaki parti de yapabilir, hem de en âlâsını!”

Sh:19

**

Demokrat Parti’nin Parçalanması ve Millet Partisi’nin Doğuşu

“Dörtler”in, özellikle de Bayar’ın rakiplerinin başında, yeni partinin il başkanı, İstanbul’un ünlü avukatı, karakter ve büyük medenî cesaret sahibi Avukat Kenan Önerbulunuyordu. Kendisi Meclis’e girememiş olmasına rağmen, Demokrat milletvekilleri ve bilhassa aydın çevrelerde büyük bir nüfuz ve itibara sahipti.

General Sadık Aldoğan, Osman Bölükbaşı ve Fuat Amagibi belli sayıdaki milletvekilleriyle birlikte Demokratların saflarından ayrılıp “Millet Partisi”adında üçüncü bir parti kurdu (20 Temmuz 1948).

Tavrının ve programının orijinalliğiyle bu yeni siyasî oluşum büyük ilgi çekiyordu. Prensipler konusunda, Demokrat Parti CHP’den pek bir farklılık arzetmiyordu.Devletçilik ve lâiklik konusunda ufak tefek değişikliklerle CHP’nin altı temel ilkesini olduğu gibi almıştı. Buna karşılık, tuttuğu yeni yolla Millet partisi CHP’den olduğu kadar DP’den de ayrılıyordu. Gerçekten de bu partinin programı açıkça iktisat sahasında liberal, millî gelenekler konusunda ise muhafazakâr bir demokrasiyi savunuyordu. Zaten Millet Partisi’nin kurucuları Demokratların sıralarını terk etmezden önce de aşırı demokrat muhafazakârlar olarak ünlenmişlerdi.

Daha sonra çeşitli darbelere, birçok değişikliklere uğrayacak olan yeni parti, devlette özel girişime daha büyük yer verilmesini isteyen herkesi bayrağı altında toplayıverdi, bu yeni oluşumun yayılmasını dizginlemek için, rakipleri olan CHP’liler ile DP’liler haksız yere MPlileri “gerici yobazlar” diye karaladılar.Sh:58-59

**

Dört Bakanın Suçlanması

Daha sonra da o dönemde hayli gürültü koparan bir siyasî skandal patlak verdi.

O sırada bu “61’ler”, olumsuz tavırlarına rağmen, henüz Demokrat Parti’nin Meclis grubundan ayrılmamışlardı. Bunlar belli bir bakanlığın koltuğunda oturan üç bakan ile bir devlet bakanı aleyhinde en ağır suçlamalarda bulundular. Bunlar, (Yassıada Mahkemesinde idama mahkûm edilip İmralı’da asılan) Maliye Bakanı Haşan Polatkan, (Kayseri hapishanesinden yeni çıkan) Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı, (ölüme mahkûm edilip İmralı’da idam edilen) Dışişleri Bakanlığına vekâlet eden Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski devlet bakanı ve milletvekili Mükerrem Sarol idi.

Demokrat Parti Meclis grubundaki sert tartışmaların ardından, bu iç muhalifler, sonunda adı geçen dört kişi hakkında bir araştırma yapılması kararını aldırmayı başardılar. Bu maksatla da kabine değişikliğine başlandı.

Suçlama, çok büyük ölçüde yolsuzlukları, özellikle de söz konusu üç bakanın yer aldığı “Döviz Tahsis Komisyonu”nda nüfuzun kötüye kullanılmasını hedef alıyordu.

Gerçekte bu komisyonun vazifesi, kamu kesimi ile özel kesimden gelen döviz isteklerini incelemek ve belgeleri gördükten sonra gerekli izinleri vermekti. O yüzden de bu araştırma, muhtemel döviz kaçırma veya yetkililerin görevleri sırasında yaptıkları tahsislere karşılık “bahşiş” alıp almadıklarıyla ilgiliydi.

Milletvekili sıfatıyla, gayrimeşru yollardan zengin olduğu şeklindeki aynı suçlama Mükerrem Sarol’a da yapılıyordu.

Araştırma komisyonu, iki kanadının da neredeyse aynı oranda temsil edildiği, sadece Demokrat Parti milletvekillerinden oluşuyordu. Araştırma olumsuz olarak sonuçlandı ve komisyon raporunun bütün milletvekillerinin hazır bulunduğu Meclis’te okunmasının ardından da adı geçen dört şahıs aklandı.

Araştırma, suçlanan kişilerin kendi partili arkadaşları tarafından yapıldığı için, aslında bu karar kimseyi tatmin etmedi. Kamuoyunda bu mesele tam bir neticeye bağlanmadan kaldı. Ortadan kalkmayan şüpheye rağmen, Menderes kabinesini bir kere daha değiştirdi ve Fatin Rüştü Zorlu’yu tekrar Dışişleri Bakanlığına, Haşan Polatkan’ı da Maliye Bakanlığına getirdi. Elbette bu gözü pek ve yüce gönüllü bir davranıştı, fakat siyaseten yanlıştı, zira bu iki adama halkın güveni sarsılmıştı.

Bakanlara Yapılan O Suçlamaların Dayandığı Delillerle İlgili Tartışma

Şimdi de, bakanlar ve milletvekilleri aleyhinde suç delili toplama hakkı konusundaki meşhur tartışmaya geçelim. Bu kavgadan “Hürriyet”adında yeni bir parti ortaya çıkacaktır.

Gerçekten de Türk ceza kanununa göre, bir kişiyi meselâ bir gazetede vurguncu, hırsız, vs. olarak teşhir etmek isteyen kimsenin, konuyla ilgili bilgi ve belgeleri yayınlama hakkı yoktur; buna karşılık, söz konusu kanunun 481. maddesine göre, bu niyetinden savcıyı haberdar etmek zorundadır. Bu yasak, kamuoyunda elbette skandal çıkarmayı önlemeye yönelikti. Şayet bu şekilde suçlanan şahıs bir devlet memuru veya hizmetlisi ise, o zaman o kanunun 482. maddesi suçlayan kimseye suç isnadının delillerini açıklama izni verir.

Bakanlar ve milletvekillerine gelince, onlar öteden beri memur sınıfının dışında tutula gelmişlerdir. Özellikle de Temyiz Mahkemesinin 1949’da bu yönde vermiş olduğu bir karardan sonra, onlar hukuken normal vatandaşlarla bir tutuldular ve dolayısıyla 481. maddenin kapsamına girdiler.

O yüzden de, gerekli delillerin yetkili mahkemeye sunulacağı ifade edilerek, bakanlar ve milletvekillerine karşı karalayın bir yayın kabul edilmiyordu. Bu yeni parti aslında hiçbir varlık gösteremedi; belli bir süre faaliyette bulunduktan sonra, kendisini kapatma kararı aldı ve “19”ların çoğu CHP saflarına katıldı.

Bu tartışmada kim haklıydı?

O dönemde Menderes’in ve taraftarlarının bakış açısını pek kavrayamayan kamuouyunun büyük kesimi” 19″ları haklı bulmuştu. Gerçekten de ilk bakışta, “Suçluyorum ve delillerimi mahkemeye sunacağım”gibi bir açıklamadan daha mantıklı ne olabilirdi? Suçlayan bir kimseye suçu ispat edecek belgeleri sunmasına imkân vermekten daha doğru ve davasını daha mahkemeye taşımazdan önce kendisini cezalandırmaya kalkışmaktan daha yanlış da bir şey olamazdı. En azından, o zamanın kamuoyundaki duygu ve düşünce böyleydi.

Sh:86-91

**

“Milliyetçiler Derneği” Şubelerinin Kapatılması

Hükümet ilk hatalarından birini Malatya’da meydana gelen bir hadise dolayısıyla işledi.

İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerde, özellikle üniversite öğrencilerinin en iyi kesimini bir araya getiren ve bir taraftan gençler arasında komünist propagandası yapılmasına bir set oluşturma, diğer taraftan da memleketin örf ve âdetlerini koruma gayesi güden “Milliyetçiler Derneği”adıyla dernekler kurulmuştu. Çağdaş Türk milliyetçiliğinin anlamı ve hedefi kısaca şöyle belirlenmişti: Her türlü komünist ideolojiyi red, vatana ve millî değerlere gönülden bağlılık.

Türk milliyetçiliğine karşı çıkan fikirleriyle tanınan “Vatan” gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman,o sırada gazetesi için bir araştırma yapmak maksadıyla Anadolu’daydı. Malatya’ya geldikten sonra, bir akşam postahaneye gitti. Issız, dar bir sokaktan dönerken üzerine tabancayla beş el ateş edildi, fakat kendisine bir kurşun isabet etti. O da çok yüzeyden bir yaralamaydı, zaten birkaç günde sağlığına kavuştu.

Saldırgan, bir lise talebesi olan Hüseyin Üzmez, hemen yakalandı ve yirmi yıl ağır hapse mahkûm edildi. Tutanaklara göre, kendisinin “Milliyetçiler Derneği” taraftarlarından olduğu bahane edilerek suç bütün teşkilâta mal edildi ve bu derneğin şubeleri kapatıldı (Ocak 1953).

Bu aşırı ve acemice tedbir, Demokrat Parti hükümeti için ileride çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bunu yapmakla üniversite çevrelerindeki sağlam bir destekten kendisini yoksun bırakıyor ve bundan böyle oralarda sadece komünist eğilimlerin değil, fakat bilhassa CHP propagandasının iyice güçlenmesine zemin hazırlamış oluyordu. Gerçekten de o Milliyetçiler Derneği mensubu gençler, hem solun ve kozmopolitliğin saldırılarına, hem de komünizm kadar Moskova tipi lâiklik anlayışı dolayısıyla nefret ettikleri CHP’nin gizli heveslerine karşı da bir kale oluşturuyorlardı.

O andan itibaren meydanı boş bulan CHPliler, her biri İnönü’nün partisine gençler kazandırma gayesi güden “CHP Gençlik Kollan”, “Devrim Ocakları” ve “Mustafa Kemal Derneği”başta olmak üzere üniversite gençliği arasında çeşitli kışkırtma odakları kurdular. Demokratlar ise bu hareket karşısında tepkisiz kaldılar ve yaptıkları o çok büyük yanlışın farkına ancak felâket günü, yani 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi öğrencileri ayaklandığı zaman vardılar.

Millet Partisi’nin Kapatılması Bir Öncekinden Daha Ağır Bir Hata Oluyor

Gelelim öncekinden de daha vahim olan bir başka yanlışa, yani “Millet Partisi”nin 18 Ocak 1954’te kapatılmasına. 1951 ’e kadar çok sınırlı öneme sahip bu parti, o tarihten itibaren ülkenin bazı bölgelerinde, özellikle de muhafazakâr kesimlerde gelişmeye başladı. Gelecekte bir rakip olacağım belli eden bu yaygınlaşmadan kaygılanan Menderes hükümeti, “Millet Partisi”nin halkın dinî duygularını sömürdüğünü ileri sürerek partinin feshine ve teşkilâtının kapatılmasına karar verdi.

Halbuki Demokratlara muhalif olmasına rağmen bu parti, hiç değilse Demokratlarla CHPliler arasında tampon vazifesi görüyordu.Sh:94-95

**

Ekonomik ve Malî Sıkıntı (Liberal Sistem İflâs Ediyor)

1954 sonundan başlayarak birkaç sene süren kuraklık, genel bir ekonomik krizi başlattı.Söylemeye bile gerek yok, ilk kurban, Türkiye’deki önemi bilinen tarım oldu. Sadece kuraklık değil, üç dört sene önce ithal edilmiş olan traktör ve makinelerin bakımsızlıktan yıpranması da tarım işlerini aksatır hâle geldi. Bu traktörler ve bu makineler dışarıdan, bakım ve tamirleri için gerekli yedek parçalar hiç düşünülmeden ithal edilmişti. Bu ise hükümetin ileri görüş ve organizasyon eksikliğini gösterir.

Tarımdaki kriz ihracatın durmasına yol açtı, bu ise ödemeler dengesinin bozulmasından ötürü ithalâtın âniden yavaşlamasını doğurdu. Döviz yokluğundan Merkez Bankası sayısız yabancı alacaklıların taleplerini karşılayamıyordu. Krizin hızla yayılması iç piyasayı tamamıyla rayından çıkardı. Kamu yatırımlarının durması ve böylece işsizliğin alıp başını gitmesi bundan kaynaklanıyordu.

Birkaç sene önce uygulamaya konulan liberal sistem yerini çarçabuk dengeleme sistemine bıraktı ve ithalât en gerekli maddelere indirildi. O kadar ki, iç piyasada ilâçlar gibi zorunlu maddeler bulunamaz oldu. İnsanlar senelerce kahveden mahrum kaldı ve meselâ aspirin karaborsaya düştü. Durum, Türkiye’nin son dünya savaşında yaşadığı o korkunç 1940 ilâ 1944 yılları arasındakinden bile vahim hâle geldi. Ülkenin taze ürünlerini tüketmeye alışmış olan halkın büyük hayal kırıklığı içinde, ABD’den buğday ve dondurulmuş et, tavuk ithal edilmeye başlandı.

Bu acınası hâle bir çare aramak yerine hükümetin başı olan Menderes, İstanbul veya Ankara gibi büyük şehirlerde devasa çapta imar hareketlerine girişti.

O andan itibaren de, kamu yararı ileri sürülerek ve baskı uygulamaktan bile çekinil- meyerek toplu istimlâklere başlandı.Bunlara hiçbir bedel ödenmiyor, hatta önceden haber dahi verilmiyor, verilse bile çoğu zaman sadece yirmi dört saatlik bir süre tanınıyordu.

Derken, insanlar evlerini ve dükkânlarını yıkılmış olarak buluyorlardı.

Meselâ şu aile babasından bahsedilir: Kendisi işine gitmek üzere sabahleyin evinden ayrılır, dönüşte evini bulamaz, çünkü molozları bile çoktan kaldırılmıştır.

Yıkımlardaki bu hızdan hareketle halk “Menderes Fırtınası” der olmuştu.

Halk elbette yıkım bedellerini istiyordu, fakat belediyenin kasaları boştu. Mülkleri bu şekilde ellerinden alınan insanlara İstanbul Belediyesinin borcunun beş yüz milyon Türk lirasını aştığı tahmin ediliyordu. Bu sıkıntıyı aşmak için eski borçları kapsayan kâğıtların dağıtılması yoluna gidildi. Alacaklılara ister istemez dayatılan bu değerli evrak ise beş para etmiyordu.

Beş sene süren bu imar çalışmaları sayesinde ge İstanbul bugün gördüğümüz modern şeklini aldı. Fakat ne kadar ıstırap ve gözyaşı pahasına?

Sonuçta, CHPliler de şeytanî bir zevk alarak bu millî çöküşe katkıda bulunmaktan geri kalmadılar. 1954 seçimlerindeki bozgunlarına rağmen, pusuda bekleyen ve rakiplerinin karşısına çıkmak için fırsat (ki bu fırsatı DP beceriksizliği yüzünden, CHP’ye vermekte gecikmedi) kollayıp duran CHPliler, halkın sefalet ve sızlanmalarını hem tahrik etmeye, hem de bundan yararlanmaya başladılar.

sh:97

**

1957 Seçimleri ve Bu Seçimlerden Doğan Meclis

Öyleyse bu çıkmazdan kurtulmak gerekiyordu. Ama nasıl?

Millet, sonuçta, hükümet tarafından yürütülen bu siyaseti onaylıyor muydu, onaylamıyor muydu?

Bu soruya, son sözü vatandaşlara bırakan demokrasi kuralı gereği, yeni seçimlerin vereceği cevaptan daha iyi hiçbir cevap verilemezdi. 

1957 sonbaharına doğru karar alındı: Normal seçimlerin yapılacağı zamandan bir sene önce seçmenin huzuruna çıkılacaktı.

Demokratlar için bunun oldukça uygunsuz bir zaman olduğunu söylemeye hâcet yok, çünkü gösterdikleri çabalar meyvelerini daha henüz yeni yeni vermeye başlamıştı. Bu halka danışmanın neticesi ne olursa olsun, iktidardaki parti neye dayanacağını açık seçik bilmek istiyordu.

Seçim nispeten normal şartlar altında 27 Ekim’de yapıldı. Gaziantep’te olandan hariç önemli bir olay çıkmadı. O şehirde ise Demokrat taraftarlar ile CHP yanlıları arasındaki kavgalarda yaralananlar oldu. CHPliler valilik konağı başta olmak üzere kamu binalarına saldırdılar; silâhlı kuvvetlerin araya girmesiyle hadise fazla bir hasara meydan vermeden kapandı. Diğer başka her yerde seçimler sükûnet içinde geçti.

Menderes’in partisi, İnönü’nün partisinin yararına olarak önemli bir kayba uğradı. Herkesi şaşırtan bir sonuçla CHP, Demokratların 404 sandelyesine karşılık 178 sandalye kazandı; Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ise 4 milletvekili çıkardı.Demokrat iktidarının bu düşüşü, yaptığı yanlışların elbette bedeli olarak görülebilir. Gerçekten de Ankara’da, İstanbul’un büyük bir kısmında ve diğer büyük şehir merkezlerinde, yani kamu yararı sebebiyle ön ödeme yapmadan istimlâk etme politikasını en ileri noktaya vardırdığı, böylece de halk arasında en fazla hoşnutsuzluğa sebep olduğu bütün yerlerde tam bir bozguna uğradı.

Bu beklenilmedik başarı karşısında ise CHPliler derhal başlarını kaldırdılar ve gitgide daha uzlaşmaz hâle geldiler. Bundan böyle Meclis’te, her mesele, özellikle de hükümetin veya DP grubundan bir üyenin her teklifi, ne kadar güzel olursa olsun, bitmez tükenmez bir tartışma fırtınası koparacaktı. sh:104

**

CHP’nin Ordu İçinde ve Üniversite Gençliği Arasındaki Entrikaları

(Dokuz Subay Olayı)

Bütün bu olup bitenler yetmezmiş gibi, bir de CHP’nin gizli dolapları ordu içinde ve aynı zamanda da üniversite gençliği arasında günden güne artıyordu.

Bu amaçla muhalefet, Güney Kore ayaklanmasını ve bilhassa da 14 Temmuz 1958 Bağdat ihtilâlini alabildiğince sömürüyordu. “Bizim ordumuz ve bizim gençliğimiz de bizdeki zalimleri devirmek için gerekli cesarete elbette sahiptir” gibi sloganları ortalığa yayarak ordu ve gençlik kışkırtılıyordu. CHP çevreleri tarafından bu yönde yapılan yoğun propaganda etkisini göstermekte gecikmedi.

Bu tür telkinlere duyarlı olan çok sayıda subay memnun olmayanlar safında yerlerini aldılar. Bu hoşnutsuzluk ilk defa meşhur “dokuz subaylar”olayında kendisini gösterdi. Gerçekten de 1958’de bir askerî komplo ortaya çıkarıldı. General Faruk Güventürk(Demokrat Parti iktidarının amansız düşmanı ve şimdiki Kayseri garnizon komutanı) ve Albay Cemal Yıldırım’ın (şimdilerde emekli) da içlerinde olduğu dokuz subay bir araya gelmişti.

Anlaşıldığına göre, Demokrat Parti hükümetini devirip iktidarı İnönü’ye vermeye azmetmişlerdi. Komplo, aralarından biri, başarısızlığa uğrayacaklarından korkan Yarbay Samet Kuşçu tarafından, ihbar edildi.
Dokuz komplocu tutuklanır tutuklanmaz, konu, kendisi zaten ihtilâlciler tarafında olan General Cemal Tural’ın başkanlık ettiği askerî mahkemeye taşındı: Menderes hükümetinin şu körlüğünü varın siz hesap edin! Uzun süren duruşmalardan sonra, delil yokluğundan bütün zanlılar beraat etti, buna karşılık komployu haber veren yarbay, mahkemenin gerekçeli kararına göre, yalan beyanda bulunmak ve meslektaşlarına iftira etmekten ötürü on yıl hapse mahkûm edildi!

Olayların daha sonraki gelişimi tabii ki, bu komplonun gerçekliğini ispatlamakta gecikmedi. Zira söz konusu subayların çoğunluğu, bilhassa da General Güventürk, Albay Yıldırımve askerî mahkeme başkanı General Cemal Tural, 27 Mayıs hükümet darbesini hazırlayan kimselerin başında yer almadılar mı?

Üniversite gençliğine gelince, hatırlayalım ki, CHPliler bu gençliği ihmal etmemişlerdi. Taraftarları olan bazı kimselerle, yani İstanbul Hukuk Fakültesindeki profesörlerle işbirliği ederek, daha önce bahsettiğimiz “Milliyetçiler Derneği” kapatılır kapatılmaz kurmuş oldukları çok sayıdaki örgütü harekete geçirdiler. Zaten onlar çoktan hem orduyu, hem de gençliği davalarına kazandırmışlardı. 

1960 Nisan ayında bu çifte destekten güç alan CHPliler, altından kalkılmaz güçlüklerin pençesine düştüğü için bütün cephelerde bozguna uğrayan Menderes hükümetini kuşatma altına aldılar ve dört bir yandan saldırıya geçtiler.

Demokrat İktidar Düşüşte (Ünlü “Yetki Kanunu “)

1960 yılının o Nisan ayında ortaya çıkan olaylar, Demokrat Parti iktidarının kaderinde, 27 Mayıs hükümet darbesiyle sonuçlanana kadar, kesin bir rol oynadı. Muhalefetin sürekli kışkırtması, ayrıca sol unsurların tahrikleri, iktidarın çalışmalarını tamamıyla felce uğratıyordu. O yüzden Demokrat Parti meclis grubu bütün bu karışıklıklara son vermek için elverişli tedbirleri görüşmek üzere hemen hemen her gün toplanıyordu.

7 Nisan’daki oturumda söz alan birçok milletvekili, özellikle de Sebatı Ataman, Mazlum Kayalar ve Sait Bilgiç, iktidarı zorla ele geçirmek niyeti taşıdığını apaçık gözler önüne serdikleri CHP’nin eylemlerine ve canice manevralarına karşı tavır alıp seslerini yükselttiler. Zaten Menderes de 31 Mart 1960’ta Zonguldak’ta yaptığı bir konuşmada, biraz farklı kelimelerle ifade etse de böyle bir niyeti gözler önüne serip kınamıştı.

Muhalefetin bütün eylemlerinin zor kullanarak iktidarı devirmeyi hedeflediğini ve bir ihtilâlin ilk homurtularının çoktan net bir şekilde duyulmaya başlandığını açıkça dile getirdikten sonra, 7 Nisan’daki o grup konuşmacıları sertlikle harekete geçmenin ve gerekli tedbirleri almanın gerekliliği ve âcilliği ile sözlerini noktalamışlardı.

Sonunda, 18 Nisan günü, çok hareketli geçen bir oturumdan sonra, grup anlaşır ve neticeleri ağır bir karar alır. Bu karar, geniş yetkilerle donatılmış bir Meclis araştırma komisyonunun kurulmasıdır. Bu maksatla “YETKİ” adı verilen kanun tasarısını hazırlamakla yükümlü bir komisyonun belirlenmesiyle işe koyulunur. İvedilikle hazırlanan bu tasarı, 27 Nisan’da görüşülür ve Meclis çoğunluğu tarafından kabul edilip kanunlaşır.

Bu ünlü yasanın temel hükümleri şöyle özetlenebilir:

Öncelikle şüphelileri sorgulama, ardından gerekirse tutuklatıp yetkili mahkemeye sevketme kararını vermeye salâhiyetli bir araştırma komisyonunun oluşturulmasını öngörüyor. Bu komisyon demek ki, bir bakıma, asliye mahkemesi sorgu hâkimi rolünü oynayacaktı. Bu sıfatla da, herhangi bir gerçek veya -söylemeye gerek yok- partiler de dâhil tüzel kişinin faaliyetleri ve malî kaynakları hakkında derin incelemelerde bulunabilecekti. Nihayet, gerekli gördüğü hâllerde, Meclis görüşmeleri konusundaki değerlendirmelerin gazete ve süreli yayınlarda yayınlanmasını da yasaklayabilecekti.

Önce grup kararı, ardından da kanun tasarısının Meclis’e sunulması CHP çevrelerinde tam bir protesto fırtınası kopardı. Bu arada, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden bazı profesörlerin az çok belli desteğiyle üniversite öğrencilerinin bir kısmı ayaklandı. Sh:112-115

**

Beşli Görüşme

Başbakan benden tavsiye istemişti. Fikrimi söylemenin ve somut bir teklifte bulunmanın zamanı gelmişti:

Bu kritik saatlerde vakit dardır. Hemen harekete geçmek, tedbirleri almakta acele etmek gerekir. Bir kere daha söyleyeyim, bana göre, şayet bir felâkete meydan verilmemek isteniyorsa, doğruca zora başvurmaktan kaçınılmalıdır. Bir iktidarın ayakta kalmak ve güçlükleri altetmek için sahip olduğu bütün çareler arasında, baskı yöntemi son çare olarak düşünülmelidir. İş o noktaya varmazdan önce, işte benim teklif ettiğim çözüm:

En başta, Menderes kabinesi derhal istifa etmeli. Ardından, mümkün olduğu ölçüde muhalefete de birkaç bakanlık vererek, Meclis’in ılımlı milletvekilleriyle yeni bir bakanlar kurulu oluşturulmalı. Böylece de bir çeşit koalisyon veya daha doğrusu bir millî birlik kabinesi kurulmalı. Bu yeni hükümet, öncekinin siyasetinden sorumlu olmayacağı için, kararlarını tam bir serbestlik içinde alacak ve Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen kanunların, bilhassa da yetki kanununun değiştirilmesini Parlâmento’ye teklif edebilecektir. Bu durumda muhalefet artık suçlayacak bir şey bulamayacak ve siyasî tansiyon düşecektir.

Cumhurbaşkanı Bayar bu teklife şiddetle karşı çıktı:

Böyle bir hareket zaaf işareti olur ve rakiplerimizi daha da cesaretlendirmekten başka bir netice de doğurmaz. Bu sıkıntılı günlerde kabine değişikliğinden daha anlamsız bir şey olamaz. Tam aksine direnmeli, kararlı olmalı ve oldukça sert tedbirlere başvurulmalı.

“Söz konusu olan bensem, dedi Menderes, hiçbir tereddüt etmeden derhal istifa eder ve yerimi milletvekili arkadaşlarımdan birine bırakırım.”Fakat, dedi konuşmasına kısa bir ara verdikten sonra, “Sayın Hocam, bir kabine değişikliğinin bütün bu çalkantıya son vereceğinden emin misiniz?”

“Durmak şöyle dursun, gittikçe daha beter bir hâl almasından korkarım.”

Başbakan, çok açık bir şekilde, benim tekliflerimi Cumhurbaşkanı’ndan daha anlayışla ve daha soğukkanlılıkla karşılamıştı. Cevap verdim:

Böylesi durumlarda bir kabine değişikliği, demokratik ülkelerde müracaat edilen ilk tedbirlerden biridir. Bu, bilgelikle gerçekleştirilen bir çözümdür. Bunu bir yana bırakıp, her ne pahasına olursa olsun hemen zora başvurmak, tekrar ediyorum, bana gereksiz ve oldukça riskli görünüyor.

Bize tarihimizde basit birkaç sokak gösterisinin baskısıyla yerini başkasına bırakmış bir hükümet örneği verebilir misiniz?

Ben demokratik bir gelenekten söz ettiğim için, önce müsaade buyurun da ben size sorayım: Siz bana on yıldan beri ülkemizde girişilmiş demokratik uygulamaya benzer bir uygulama örneğini tarihimizde gösterebilir misiniz?…

Bizim memleket idaresinde böyle bir gelenek hiç olmadı, o yüzden Sayın Başbakan bunun ilk örneğini vermek şerefi bundan böyle size düşüyor.

Celâl Bayar araya girdi:

Sayın profesör, içinde bulunduğumuz benzer şartlardan dolayı bizimkinden başka bir ülkede yapılmış bir hükümet değişikliği misali verirseniz memnun olurum.

Fransa’da ortaya çıkmış benzer bir olayı hatırlıyorum. Geçen perşembe İstanbul Üniversitesi’ndeki gösterileri gördüğüm gibi o hâdiseleri de yaşadım. 1925 yılı Mayıs ayı idi, o sıra Paris Üniversitesinde eğitim görüyordum. Bir Uluslararası Kamu Hukuku kürsüsü boşalmıştı. Profesörler Kurulu toplandı ve âdet olduğu üzere iki aday -Sayın Le Fur ile Sayın Georges Sel- belirlendi. O zamana kadar uygulanan yönteme göre Profesörler Kurulu, Millî Eğitim Bakanlığı’na gönderdiği takdim mektubunda, belirlenen adayları sıralama tercihinde bulunurdu -böylece de kendi tercihinin asaleten tayin edilmesini istemiş olurdu-, dolayısıyla ilk sıradakinin atanması gerekirdi. Bu durumda Bay Le Fur’ün başta yer alıyordu. Alışılagelenin aksine, o zamanki radikal hükümete karşı gösterdiği apaçık sempatiden ötürü, bakan tarafından atanan Sayın Sel oldu.

Bu kurallara uymazlık, üniversite öğrencileri tarafından öğrenilir öğrenilmez, ilkin sert bir protesto ile karşılandı, ardından da Paris Talebe Derneği’nin kışkırtmasıyla protesto genel bir başkaldırmaya dönüştü ve çok geçmeden de gerçek bir isyan havasına büründü. Sayın Sel’in ders vermesi engellendi, Hukuk Fakültesine maddî zarar verildi, sokaklarda ve meydanlarda “Herriot’ya yuh! Herriot istifa!” sloganları atılmaya başlandı. Çıkan bu olaylar yüzünden üniversiteyi on beş gün kapatmak zorunda kalındı ve sonunda Herriot kabinesi de mecburen istifa etti. Yeni kurulan hükümet kürsüyü Sayın Le Fur’e verdi ve düzen sağlandı.

Bizde şu an görülmekte olan olaylar, anlattığım o hâdiselerle benzerlik taşımıyor mu?

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da tartışmaya katıldı:

Orası Fransa, burası Türkiye.Her ülkenin kendi yapısı vardır. Başbakanla Eskişehir’e gideli daha iki hafta olmadı. Hiç abartmadan söyleyeyim, iki yüz bin kişi Menderes’i coşkuyla alkışlayıp bağrına bastı. Böyle bir olayın hiçbir anlamı yok mu?Sanırım Sayın Profesör İstanbul Üniversitesi’ndeki gösteriler karşısında duyduğu heyecanın etkisinden kurtulamamış.

Elbette halkın devlet adamlarına gösterdiği sevginin anlamı küçümsenemez. En azından demokratik bir ülkede bu yakın ilgi, iktidarın takip ettiği siyaseti ayrıca beğendiğini de gösterir. Şüphesiz ki, bu iyidir ve oldukça teşvik edicidir. Fakat öte yandan buna fazlaca bel bağlamamak ve yapılan o alkış ve gösterilen o tezahüratın sağlamlığına da haddinden fazla güvenmemek lâzımdır. Halkın duyguları çoğu zaman ters yönden esen rüzgâra göre istikamet değiştirir. Tarihte bir gün önce taptıkları insanların suratına ertesi gün tüküren yığınlar görülmedi mi?

Burada Menderes biraz sinirli bir tavırla araya girdi:

Şahsen benim kimseden korkum yok. Hemen yarın Kızılay Meydanı’na korumasız gidecek, bir konuşma yapacak ve kalabalık bir kitleye durumu izah edeceğim ve başım dik olarak bana hakaret etmelerini bekleyeceğim.

Sayın Başbakan, böyle bir maceraya kalkışmaktan sakınınız. Sizin gibi önemli bir kişi için kalabalığın arasına rastgele dalmak tehlikeli olur, çünkü orada sizi sevenler olduğu kadar size diş bileyenler de olabilir. Diş bileyenlerin her zaman bir rezalet çıkarma riski vardır. İstirham ederim bu fikirden vazgeçin. [Bu görüşmeden aşağı yukarı on beş gün sonra Menderes kafasındakini yaptı, o meydana gitti, kalabalığın içine girdi ve yuhalandı.]

Efendiler, dedi Cumhurbaşkanı, ben fikrimi söyledim ve bunda kararlıyım. Yararlı görüyorsanız, sizler bu görüşmeyi sürdürün. Lütfen beni bağışlayın. Yarın NATO Konseyi’nin açılışında bulunacağım için trenle İstanbul’a gitmeliyim.

Saat on bir buçuk olmuştu. Kalkıldı. Bitişik salonda bekleyen Benderlioğlu beni otelime götürdü.

Yolda kendisine tartışmayı ve hükümetin istifa etmesi gerektiği telkinimi kısaca anlattım.

Tam da, dedi, benim düşündüğüm gibi konuşmuşsunuz. Ben de başka bir çıkar yol göremiyorum. Birazdan Bakanlar Kurulu toplantısına katılacağım. Oturum gecenin on ikisinde başlayacak. Orada sizin tavsiye ettiğiniz kabul edilse bari. Yarın görüşürüz.

Pazar sabahı, saat 10’da Benderlioğlu’nun evindeydim. Kendisi çok yorgundu. Bakanlar Kurulu toplantısı galiba saat 3.30’a kadar sürmüş ve karar, ne yazık ki, hükümet değişikliğine gitmeme şeklinde alınmıştı.

Bana ise haksız çıkmayı temenni etmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

30 Nisan akşamında İstanbul’a döndüm.

Mayıs Olayları

Her geçen gün durum daha kaygı verici bir hâl alıyordu. Sıkıyönetim ilân edilmiş olmasına rağmen, eski başşehir İstanbul’da da, yeni başkent Ankara’da da talebe çevreleri fokur fokur kaynıyordu. Her Allah’ın günü Ankara’da, Kızılay Meydanı’nda az ya da çok önemli gösteriler oluyordu. İstanbul’da ise gençler ayaklanma günü öldürülen arkadaşlarının nâşını istiyorlardı. Yüzlercesi tutuklanıyor, şehrin biraz dışındaki, eski tarihî kışla olan Davutpaşa’ya götürülüyordu.

Bir gün, Hukuk Fakültesinden birkaç meslektaşımla orada tutuklu bulunan öğrencileri ziyarete gittim. Aralarında benim eski asistanım, hâlen Türkiye İşçi Partisi lideri Mehmed Ali Aybar gibi solun bildik simalarını, tanınmış bir ressam olan Râtip Tahir‘i ve daha başkalarını görünce çok şaşırdım.

Demek ki, CHPliler bu ayaklanmayı başlatmak ve devam ettirmek için solla ittifak yapmışlardı. Hükümete gelince, olayların patlak vermesinden itibaren artık ne yapacağını bilemez hâle geldiğinden, hemen hemen hareketsiz, cansız duruyordu. Demokrat Parti Meclis Grubu ise yerli yersiz toplanıyor ve alınması gereken tedbirleri boş yere tartışıyordu.Menderes’e bakarsanız, moralini hiç bozmuyordu. Ani bir kararla İzmir’e gidiyor, yüz binleri aşan kalabalığa kendisini alkışlatıyordu. Oradan Turgutlu’ya geçiyor, çok sert bir konuşma yapıyor, bazı profesör ve avukatların tutumunu ağır bir dille eleştiriyordu.Çünkü o sıra profesörlerle avukatlar -her zaman olduğu gibi CHPlilerin kışkırtmasıyla- siyah cübbelerini giyerek İstanbul sokaklarında sessiz bir yürüyüş yapmışlardı.

Ben ise, gelmekte olduğunu gördüğüm felâketi durdurabilmek için yapılması gerekenleri yapmaya gücüm yetmediğinden, bütün bu olayları endişeyle takip ediyordum.

Hükümetin iktidara inatla yapışıp kalması bana anlamsız geliyordu. Ve benim bu sezgim, Kızılay Meydanı’ndaki ardı arkası kesilmez gösterilerle, iktidarı resmen hırpalayan ve dolayısıyla hükümetin hedeflerine erişmesine artık hiçbir şans tanımadığını açıkça gösteren kalabalığın tutumuyla da -şayet ispatı aranıyorsa- ispatlanıyordu.

Acaba hükümet, 29 Nisan gecesi Çankaya’daki beşli görüşme sırasında Bakanlar Kurulu’nun muhtemel bir istifasını çok kesin ve net olarak reddetmiş olan Celâl Bayar’ın etkisi altında mı kalıyordu? Fakat Başbakan’ın anlamış olması gerekirdi ki, şayet Cumhurbaşkanı böyle bir ısrarda bulunduysa, bunun, on dört seneden fazla süren bir dostluğa sadakatten, Menderes gibi hâlâ dirayetli ve kabiliyetli bir yol arkadaşını son anda terketmek düşüncesinin doğurduğu samimi bir üzüntüden ileri geldiğini, -en azından ben bu kanaatteyim- anlaması gerekirdi. Öte yandan, çok güçlü bir karakter yapısına sahip olduğu için, bugün kendisinin ve ekibinin karşısına çıkan engelleri, uzun devlet adamlığı boyunca nice zorlukları altetmiş olduğu şekilde belki de yine aşabileceği umudundaydı. O dönemde Menderes’in halk tarafından çok sevilip tutulması meselesine gelince, daha önce belirttiğimiz destansı başarılarına rağmen, insaf ve iz’an yoksunu bir basının hep tesiri altında kalan kamuoyunun büyük bir kısmı, eskiden topluca derin bir kalbî bağlılık duydukları bu adamdan uzaklaşır gibi görünüyordu.

Doğrusu, bir an, yeni bir görüşme yapıp Başbakan’ı son bir kere daha ikna etmeyi denemek için az kaldı Ankara’ya gidiyordum. Ama neye yarardı? İlk denememdeki başarısızlık, ikinci bir girişimin de kesinkes aynı şekilde sonuçlanabileceğini gözler önüne serecek kadar açık ve net değil miydi?

Derken, Kurtuluş Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biri olan Emekli General Ali Fuat Cebesoyaklıma geldi. Eski Meclis Başkanı ve o sırada Parlâmento’da bağımsız milletvekili olan Cebesoy, nâmı ve tecrübesiyle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a herkesten daha fazla etki edebilecek konumdaki bir şahsiyetti.

Kendisiyle Münip Hayri Ürgüplü’nün evinde buluştuk. Paşa’ya Ankara seyahatimle ilgili bilgi verdim.

Bence de, dedi, Menderes’in istifa etmesinden başka bir çıkar yol görünmüyor.

Çok güzel! Mademki krizin tek çözüm yolunun bu olduğu konusunda aynı fikirdeyiz, o hâlde Paşam meseleye el atmalı ve derhâl Ankara’ya gitmelisiniz.

Karar verildi. Ne yazık! Artık çok geçti. Çünkü 22 Mayıs günü Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında sessiz yürüyüşlerini yapmışlardı. Hiç şühpesiz bu gösteri okul komutanları tarafından gizlice hazırlanmıştı. O yüzden de bu yürüyüş -en azından Türk tarihini bilenler için-, bundan sonra olacak olayların kesin bir işareti olarak gözüküyordu. Bundan böyle hiçbir şeyin Demokrat Parti hükümetini yıkılmaktan alıkoyamayacağı anlaşılıyordu.

Sh:133-150

**

Demokrat İktidarın Düştüğü Hata ve Aşırılıklar

“Benim arkamda millet var…”
Adnan Menderes

Buraya kadar sergilediğimiz olayların bütününden çıkan sonuç şudur ki: Demokrat Parti iktidarının düşme sebeplerinin arasında, en başta yöneticilerin bazı yanlışlarının ve bazı aşırılıkların konulması gerekir. Bu hataların çoğunu şimdi bizer biliyoruz, fakat asıl önemli olan, temel yanlış neydi, onu bilmek.

Bizce bu temel yanlışın kaynağı, gevşeklikle karışık bir ihtiyatsızlıktır. Çünkü iktidardakiler, sanki İngiltere veya İsviçre gibi eski bir demokrasi ülkesinde hükümet ediyorlarmış gibi, kendi güvenliklerini ihmal ettiler.

Bu yüzden, onlar sadece, şartlan bakımından, iğrençliğine tarihte az rastlanan kara bir yazgıya mahkûm olmakla kalmadılar, ülkeyi de öyle bir karışıklık içinde bıraktılar ki, Türk milletinin bundan kurtulabilmesi için muhtemelen onlarca sene gerekecektir.

Türk tarihi, onlara bu ülkede ihtirasların oynadığı rolü öğretmiş olmalıydı. Jön Türkler zamanında siyasi partileri parçalayıp bölen ve sonunda Osmanlı Cihan Devleti’ni yıkılışa sürükleyen o içler acısı çatışmalar ortadaydı.

Türkiye’de halkın egemenliği dönemini açtıklarına inanan Demokratlar, hasımlarının şeytanca ihtirasları olduğunu bilemediler. Bu dikkatsizlik onlara pahalıya mal oldu.

1950 seçimleri ertesinde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Celâl Bayar, selefi İnönü’nün en ufak yer değiştirmesinde bile kendisine eşlik eden o ünlü motorize polis korumasını istememişti. Milletin iradesi ve gücüyle bu makama geldiğini düşünerek -işin teorik yanına bakarsanız, elbette haklıydı- ve bundan dolayı da her türlü tehlikeden uzak olduğuna inanarak, her hangi bir vatandaş gibi gidip geliyordu. Aynı şekilde, İnönü’nün büyük bir gösterişle yolculuklarını yaptığı o beyaz ve zırhlı treni kullanmayı da reddetmişti.

Peki, kendisini korumak için hiçbir tedbir almadan sade bir vatandaş gibi o da kalabalıkların içine karışan şu temiz kalbli Menderes’e ne demeli?

Ya, Millî Savunma Bakanlığı’nın kendi binalarında hazırlanmakta olan komployu tahmin edememek bir ihmal, daha da kötüsü burnunun ucunu görememek değil midir?

Hâlbuki adam akıllı örgütlenmiş bir gizli polis gücü vardı ellerinde. Böylesi bir gevşeklik kesinlikle affedilmez gözüküyor. Tehlikenin geldiğini, yarının kurbanları olacak kişiler dışında, herkes görüyordu.

Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüş yaptığı günün akşamı Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun (hâlen Kayseri hapishanesinde mevkuf) yanında bir grup subayla beraber okul komutanı General Sıtkı Ulayile görüşmeye gider ve ona:

Bu disiplinsizlik kabul edilemez. Suçluları cezalandırmalısınız.

Hayır Generalim, öğrencilerimi cezalandırmaktansa istifa etmeyi tercih ederim.

Bu ret karşısında geri adım atan Erdelhun, öğrencileri paylamak ve nasihat etmekle yetindi. Has askerler bunu zaaf olarak değerlendireceklerdir.

Aslına bakarsanız, seçim döneminin sonunda, kalleşçe bir propagandanın da etkisiyle Menderes hükümeti, gücünden ve kendine olan güveninden çok şey kaybetmişti. Her adımda düşeceğinden korkan ihtiyarlara dönmüştü.

Muktedir olamadığını, acze düştüğünü kabul etmeyi reddettiği için de, kendisine kalan son çareye başvurmak istemedi:
Çekilmek.
Hayal ve kuruntularında ısrar edip durdu.

Nitekim, felaketten az önce, Menderes’e en gözde bakanlarından biri olan Samet Ağaoğlu sohbet sırasında şöyle der:

Muhterem Başbakanım, sıkıyönetimi devam ettirmek için hep sadece ve sadece orduya dayandınız, halbuki güvenlik güçlerine ağırlık verebilirdiniz.

Menderes cevap vermediği için Ağaoğlu devam eder:

Bu tutumu hiç mi hiç doğru bulmadığımı söylememe müsaade buyurun. Çünkü olaylara ikide bir müdahale etmeye alışan ordu, bir gün bize karşı ayaklanacak olursa, onlara karşı koymak için elimizde hiçbir örgütlü gücümüz olmayacak.

Doğru söylüyorsunuz, dedi Menderes, benim ne Mussolini gibi faşist silahlı gruplarım, ne de Hitler gibi SS’lerim var, fakat benim arkamda bütün bir millet var.

Ah Menderes, ah! Bu ne saflık! Ha halka güvenmişsin, ha karınca sürüsüne.

Sh:165-168

**

Sonunda, 1961 Eylül’ünün kasvetli ve yağmurlu bir gününde Menderes, iki arkadaşı Fatin Rüştü Zorlu ve Haşan Polatkan’ın ardından idam edilmek üzere, Marmara’nın diğer bir adacığına, İmralı’ya götürülecektir.

Aydın’ın zengin ve asil bir çiftlik sahibinin bu biricik oğlunun kaderi işte bu oldu. Yumuşak huylu, son derece terbiyeli, en iyi niyetlerle bezeli bu adamın, parlak siyasi hayatının bir gün adi bir haydut gibi idam sehpasında noktalanacağı kimin aklından veya hayalinden geçebilirdi ki! Kadere inananlar buna “alın yazısı”diyeceklerdir.

Sh:164

**

SONUÇ

27 Mayıs Felâketinin Dört Sorumlusu

“Kendi ayrıcalıklarının sınırları içinde kalarak, hataya düşmeden ve aşırılığa kaçmadan iktidarını yürütebilen, ılımlı bir hükümetin yönettiği;
Yönetmenin ağır sorumluluğunu yüklenmiş olanlara yardımcı, yapıcı ve iyi niyetli bir muhalefetin bu idarecilere tavsiyeleriyle yardım ettiği, tenkitleriyle de aydınlattığı;
Seçkin aydınlarının taşıdıkları yüksek ahlâk ile halk kitlesine kılavuzluk ettiği;
Her şeyden haberdar, fakat dürüst bir basının, maddi çıkarlar karşısında özgürlüğünü koruduğu; Ülkeye ne mutlu!”

Sağlıklı bir demokrasinin temelleri işte bunlardır ve bunlar Türkiye’de yoktu, hâlâ da yok. sh: 165

Kaynak:

Ord. Prof. Ali Fuad BAŞGİL: 27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ- Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı : Eserin Özgün Adı: La Râvolution militaire de 1960 en Turquie (Ses origines) Contribution a letude de Vhistoire politique intârieure de la Turquie contemporaine , trc: Cemal AYDIN, Yağmur Yayınevi, 5 Basım: Nisan 2011, İstanbul

“NAPOLYON” Olanın Sonu “LÜTFÜ” Olmaktır


Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova hezimetine üç pencereden bakalım. (Not: Belki, pencerelerin hepsini okuyamazsanız da 3.pencereden bakmayı es geçmeyin)

1. PENCERE (Tarihçi Bakışı)

Fransızların ünlü komutan ve devlet adamı Napolyon Rusya’yı işgal etmek istemişti. Napolyon Moskova’ya ulaşınca Rusların pes edeceğini ve hemen kendisine boyun eğeceklerini düşünüyordu. Hesap etmediği şey anavatanından çok uzaklaşacağı ve Rusya’nın meşhur kışı idi. Ruslar ise zaten Moskova’yı gözden çıkarmışlardı. 14 Eylül 1812’de Moskova’ya giren Napolyon dörtte üçü yanmış harabe bir şehre girmişti.

Napolyon Rusları Friedland savaşında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın arkasından Napolyon ile Çar Aleksander arasında Tilsit görüşmesi gerçekleşti.(1807) iki düşman görüşme bittiğinde dost olmuşlardı hatta aralarında bir ittifak antlaşması bile imzalamışlardı. Amaç İngiltere’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaktı.

Fakat ilerleyen zaman içerisinde Ruslar antlaşma şartlarından taviz vermeye başladılar hatta antlaşmanın en önemli kısmını oluşturan İngiltere’nin siyasi ve ekonomik tecritti ilkesine aykırı olarak İngiltere ile ilişkileri geliştirmeye başladılar. Bu durum Napolyon’u fazlasıyla kızdırdı. Napolyon 1812 Haziranında büyük bir ordu ile Rusya seferi için yola çıktı.

Rus savunma hatları arka arkaya kırıldı ve Ruslar geri çekilmeye başladılar. Son olarak Borodino’da şiddetli bir meydan savaşı oldu. Her iki tarafta ağır kayıplar verdiler ama üstünlük Napolyon’daydı. Ancak Napolyon için durum giderek zorlaşmakta idi. Çünkü Fransa topraklarından çok uzaklaşılmış bu nedenle kayıpların yeri doldurulamıyor asker lojistik destek alamıyordu. Üstelik kış yaklaşmaktaydı. Napolyon’un amacı Ruslara ağır bir darbe indirmek bu nedenle de Moskova’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Napolyon kışı Moskova’da geçirmeyi planlıyordu.

Fakat Rusların da bir planı vardı. Soğuğu kullanarak topraklarından çok uzaklaşmış olan Napolyon’u çaresiz bırakmak. Rusların geri çekilişi devam etti hatta Moskova’yı da boşalttılar. Napolyon nihai hedefine ulaşmıştı.

14 Eylül 1812’de Napolyon Moskova’ya girdi. Ancak o gece Moskova’nın her tarafında yangınlar başladı. Moskova askeri valisi General Rastopçin Moskova’nın yakılmasını önceden planlamıştı. Yaklaşık üç gün süren yangında Moskova’nın dörtte üçü yanmış koskoca şehir harabeye dönmüştü. Napolyon’un askerleri için kalabilecekleri barınaklar yol olmuştu. Ayrıca yiyecek sıkıntısı da ortaya çıkmıştı. Etraftaki Rus köyleri de Rus ordusu tarafından kontrol altına alınmıştı. Almanya ve Lehistan bölgesinden yardım alması imkânsızdı. Napolyon tam bir şaşkınlık içerisine düşmüştü. Napolyon bu durumda Ruslarla barış görüşmesi yapmak istediyse de sonuçsuz kaldı. Neticesi olan bir antlaşma ile Ruslarla masaya oturamadı.

Geri çekilmekten başka çaresi kalmayan Napolyon bütün askeri yeteneğini kullandı ve Rusların ağır bir darbe indirmesine fırsat vermedi. Ancak Rusya’nın soğuğu Rus saldırılarında çok daha etkili oldu Napolyon 420 bin kişilik büyük orduyla girdiği Rusya’dan sadece 30 bin kişilik bir askerle çıkabildi.

2. PENCERE (Felsefi/Edebiyatçı Bakış)

Napolyon ‘un Moskova seferi  Napolyon’un sonunu hazırlarken Ruslarda ki vatanseverlik duygularını harekete geçirmiş ve Rus milliyetçiliğini geliştirmiştir. Tolstoy’un Harp ve Sulh/Savaş ve Barış isimli eserinde bu savaş konu edilmiştir.

Bu eserde hem savaş felsefesi hem de tarih felsefesi hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Savaşların nedenleri, savaşların yapısı, savaşların sonucu gibi konularda tartışmaları bu eserde görmek mümkündür.  Romanda halkı idare eden kişilerin eylemlerini ele alarak bütün ulusun eylemlerini değerlendirir. Ulusu idare eden insan gücünü Allah Teâlâ’dan almaktadır. Sorunlar Tanrı’nın insanların işlerine direk/dolaylı müdahale ettiği meselesidir. Tarihî olaylar ilâhî bir iradenin etkisi altında olarak kolayca yorumlanıyordu. Fakat, yeni tarih anlayışı içinde Tolstoy bunu reddetmiştir. Savaşların nedenleri nedir, neden milyonlarca insan birbirini öldürüyor, neden topraklar çorak kalıyor, ticaret yön değiştiriyor, milyonlarca insan yoksullaşıyor, zenginleşiyor, göç ediyor, aynı Tanrı’ya inanan milyonlarca Hıristiyan birbirini öldürüyor, bütün bunların neden ne olmaktadır, insanları birbirine öldüren bu kuvvet nedir? Rus yazar Tolstoy bu meselelerin anlaşılabilmesinin tek yolunun ise insanlığın aynası olan tarihte saklı olduğunu savunmaktadır. Tolstoy eserinde 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferini anlatmaktadır. Tolstoy, savaşın nedenleri, savaşın yapısını, savaşta lider konumundaki insanların etkisini tartışmaktadır. Tolstoy’a a göre savaş gibi büyük olaylar bir insanın iradesinden ziyade birçok faktörün yığılmasından oluşmaktadır. Yani büyük insanları tarihteki rolü bir etiket niyetindedir Oysa belli zamanın şartları içinde gelişen savaş oyunu pek çok şeyin birleşmesinden meydana gelir, burada cansız makineleri idare eden, ek bir irade değildir, savaş pek çok hareketin sayısız çarpışmasından doğmaktadır. Tolstoy’a göre yarım milyon insanın öldüğü bu savaşın tek nedeni Napolyon olamaz. Tolstoy’un deyimiyle bir insan nasıl tek başına bir dağı deviremezse bir insanda beş yüz bin kişinin ölümüne neden olamaz. Tolstoy’a göre bu olay insanlığın kaçınamayacağı bir kaderin sonucudur.

Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü? Tolstoy bu sorusuna yine kendisi cevap vermiştir.

“Demek ki bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği erkek hayvanların yok olmasına yol açan doğaya ait zoolojik yasayı uygulanmış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez”

Bu romanda savaşa gitmeden önceki duygularla savaş sonrasında yaşanan duygular ve hayal kırıklığı dile getirilmiştir. Tolstoy’un eserlerinde ise en acımasız savaş aracı olarak top göze çarpmaktadır. Tolstoy eserlerinde cephe gerisinde şan, şeref ve kahramanlık gibi duygulardan söz ederken, savaş sırasında ise hastalık, açlık, sakatlık ve ölüm kavramlarıyla zıt duygulara dikkat çekmektedir. Tolstoy aynı zamanda savaş ve barış felsefesi ile ilgili tartışmalara girmektedir. Tolstoy; savaşları anlatırken analojilerden de yararlanmaktadır. Sık sık kullandığı analojiler ise şunlardır:

Saat, karınca yuvası, sönmüş kovan, gemi, satranç ve eskrimdir

Tolstoy; Rus askerlerinin iklimler yaşadığı gibi Napolyon’un da ikilimler yaşadığını belirtmiştir. Bir taraftan şan, şeref, madalya ve zafer duyguları diğer taraftan da yalnız kaldığı zamanlardaki ruhunu dinlediği düşünceleri farklıdır

Kişisel insanca duygular, hayatın onca kulluk ettiği yalancı, yapay yönüne bir an için üstün çıkmıştı. Savaş meydanlarında seyrettiği ölümü, acıları, kendi içinde de hissediyordu. Başının, göğsünün ağrısı, kendisinin de ölebileceğini, acı çekebileceğini acı çekebileceğini, hatırlatıyordu ona. Şimdi artık ne Moskova’yı zapt etmek ne zafer kazanmak ne de şan alaka istiyordu. Şan ona lazım değildi artık. Tek istediği dinlenmek, sessizlik ve özgürlüktü.” 

Komutanlar gibi askerlerin duyguları da değişiklik göstermektedir. Özellikle askerler savaş meydanında son anlarında hayalleri savaşlardan çok uzaklara gitmektedir. Romanın kahramanlarından Prens Andrey de yaralıyken babasının ölümünü, ilk aşkını düşünmektedir. Çektiği acılar yavaş yavaş kaybolarak geçmişe dadısının başında ninniler söyleyip, masallar anlattığı zamanı yaşamaktadır artık.

Tolstoy, tarihçilerin fetihlerin olduğu yerde fatihler de vardır sözlerine katılmakla beraber savaşlara tek adamın neden olduğu fikrine katılmamaktadır.  Bununla beraber savaşlar milletlerin de kaderini belirlemektedir.

“Bir milletin ordusunun, başka bir milletin ordusuna karşı elde ettiği büyük ya da küçük başarılar milletlerin güçlenmesine ya da zayıflamasının nedenleri ya da hiç değilse önemli belirtileridir. Ordu zafer kazanır yenen milletin hakları yenilen milletin zararına olarak çoğalır hemen. Ordu hezimete uğrar hezimetin derecesine göre millet haklarından mahrum edilir, ordusunun uğradığı hezimet tam bir hezimet ise, bütünüyle boyun eğer.”

Eserde ayrıca savaş zamanındaki değişimlere de dikkat çekilmiştir. Savaş zamanında at, altın yük arabası fiyatları sürekli artarken kağıt para, lüks eşya, mobilya ayna fiyatları ise sürekli ucuzlamaktadır  Bunun yanında savaşlar değerlendirildiğinde savaş şartlarının önemli olduğu bir gerçektir. Savaşı sonradan değerlendiren tarihçiler sık sık komutanın taktik yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Tolstoy burada soğukkanlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü komutan değişen bir süreç içerisindedir. İstihbarat raporları farklı olabilmektedir. Subaylar birbirinden farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapabilirler. Bunun yanında ordunun ve erzakın sevk ve idaresi gibi konularda da son söz komutanındır. Yani komutan süregelen olaylar içerisinden en doğru kararı vermek zorundadır. Tolstoy komutan Kutuzov’u merkeze alarak değerlendirmelerini yapmıştır. Türklerle yapılan savaşta da yararlılık gösteren bu komutana bazı çevreler savaş sırasında alayla bakmışlardır. Bir gözü görmediği için “bu komutanla ancak kör ebe oynanabilir”denilerek dalga geçen insanlar bile vardır. Savaşın kazanılmasında büyük rolü olan bu komutana ne Rus devlet erkânı ne de tarihçiler yeterli vefayı göstermiştir. Tolstoy ise büyük insanların bu tür övgüler eksik kalsa bile kendilerinden bir şey kaybetmeyeceğini belirtmiştir. Tolstoy’a göre bir uşağın büyük insana saygı göstermemesi önemli değildir. Çünkü uşağın büyüklük anlayışı kendine göre değişmektedir. Tarihçiler benzer iddiaları Napolyon içinde ileri sürmüştür.

“Bazı tarihçiler savaşın kazanılması için Napolyon’un hassa kuvvetlerini ileri sürmesi yeterliydi diyorlar. Napolyon hassa kuvvetlerini ileri sürseydi şöyle olurdu, böyle olurdu demek, tıpkı sonbahar ilkbahar olsaydı şöyle olurdu böyle olurdu demeye benzer.”

Tolstoy savaş ve barışın aslında her zamvan iç içe de olduğunu belirtmiştir.

“Önceleri askeri kıtaların başında kitlelerin hareketini, savaş, sefere ve çarpışana emirleriyle yöneten tarihî kişilikler şimdi kaynayan hareketi siyasi, diplomatik görüşmelerle, kanunlarla, antlaşmalarla idare ediyorlar.”

Tolstoy, Savaş ve Barış kavramını ele alırken insanlığın felsefesi, hayata bakışı değişmedikçe yeryüzünde barışın olamayacağını savunmuştur. 1812 savaşını insanlığın gördüğü en büyük felaket olarak nitelendiren yazar daha büyük felaket olan I. Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiştir. İnsanlığın mevcut felsefesiyle barışı elde edemeyeceği iddası Rus yazarı haklı çıkarmıştır. Tüm anlatılanlar, savaşları anlamakta tarihi kaynaklar gibi romanların da önemli ürünler olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.

3 PENCERE (Halkın/Gerçeğin Bakışı)

Fransızların haşarı çocuğu Napolyon öteden beri var olan İngiltere husumetini kıta ablukası diye bir şey icat ederek pekiştirir. Kıta ablukası’na göre; Avrupa kıtasındaki Fransa ve yandaş devletler, Napolyon’un diktasıyla İngiltere ile ticaret yapmayacaklar ve limanlarını İngiliz mallarına kapatacaklardı. Bu yandaş devletlerden bazıları da; Rusya, İspanya, İtalya, Hollanda, Avusturya idi.

Bu gelişme sonucunda İngiltere; “ulan bana pazar mı yok” diyerek farklı pazar arayışlarına girişmiş, Avrupa dışındaki memleketlere yayılmak suretiyle devasa sömürge imparatorluğunun temellerini hazırlamıştır. Ayrıca deniz ablukası karşılığını vererek Avrupa’nın ticaretine darbe vurmaya başlamıştır. Midyat’a pirince giden Napolyon ve ablukaya zorladığı devletler evdeki bulgurdan olunca, Rusya; “yerim ulan ablukasını” diyerek limanlarını İngiliz gemilerine açmıştır.

İşte Napolyon’u sefere götürecek fitilin ateşi bu gelişme sonrası ateşlenmiştir. Sadece bu da değil elbette. Napolyon, 1797’de evlendiği ve çocuğu olmadığı için boşanma kararı alıp boşadığı Josephine’den sonra kendisine uygun bir eş aramaya başlar. Gözüne de Rus Çarı Aleksandır’ın kızını kestirir. Ancak kızın ailesi bu evliliğe karşı çıkar. hahah türk filmi gibi. Her neyse, bunun üzerine Napolyon; “bana kız mı yok” mottosuyla hareket edip Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise ile ikinci kez dünya evine girer. Girer girmesine ama Napolyon Çar’ın bu yamuğunu asla yediremez kendisine. Çikolatasıyla çiçeğiyle kös kös evinin yolunu tutan Napolyon’un adeta; “şimdi gidiyorum ama dönüşüm muhteşem olacak” arabeskliğiyle gözünü karartmış bir şekilde Moskova’ya dayanacağını kimse bilemezdi sanırım.

Tüm bu gelişmelere ek olarak Rusya’nın Fransa’dan alınan mallara gümrük koyması Napolyon’u çılgına çevirmişti. Tanrım bu bardağı taşıran son damlaydı! Dünyanın en ihtiraslı kumandanı ve imparatoru listesinin demirbaşı Napolyon artık kararını vermişti; Rusya dize getirilecekti!

Çoğunluğu yabancı milletlerin askerlerinden oluşan 600 bin kişilik bir ordu kuran Napolyon, Niemen Nehri’ni geçtiğinde takvimler 24 Haziran 1812’yi gösteriyordu. Artık büyük derbiye sayılı dakikalar kalmıştı. O zamana dek önüne geleni deviren Napolyon, yine öyle olacağını düşünüp Rusya’ya dişini göstereceğini sanıyordu. Fakat böyle olmadı. Evet, Napolyon’un büyük ordusu hızla ilerliyordu ancak Ruslar dağılmak yerine akıllıca bir taktikle bütün olarak geri çekiliyordu. Bunun yanında çekilirken etrafı aleve verip gerilla faaliyetleriyle Napolyon’un ikmal güçlerine darbe üstüne darbe indirerek Fransızların hastalık, yorgunluk ve açlık gibi sebeplerden büyük kayıplar vermesine neden oluyordu. Napolyon başına gelecekleri bildiğinden kış bastırmadan önce Moskova’ya girmeyi planlıyordu. Ruslar ise geniş Rus düzlüklerinden ve kış mevsiminden yararlanmak için savaşmayıp geri çekilme taktiğine devam ediyordu.

Napolyon ise Rusları kovalamaktan sıkılmış, ilerlemesini durdurarak Vilnius’ta beklemeye koyulmuştu. Rus Çarı Aleksandır da ne anlaşmaya ne de savaşmaya yanaşmıyordu. Oyuncak sanki bu! Çeşitli muharebelerde Fransızlar üstün gelse de Ruslar geri çekilmeye, Fransızlar ise uçsuz bucaksız Rus düzlüklerinde ilerlemeye devam ediyordu. Vilnius’ta oyalanarak vakit kaybeden Napolyon bunu pahalıya ödeyecekti. Zira Rusların amacı General Kış‘tan yararlanmaktı. Ruslar zamana oynuyor, topu sürekli taca atıp duruyorlardı.

7 eylül 1812’de Ruslar Moskova’ya yaklaşık 100 km kala Fransızları karşılamış ve “Borodino Muharebesi” olarak bilinen savaş başlamıştı. Fransızlar Napolyon yönetiminde 130 bine yakın asker ve 500 kusur topla hücuma girişirken Ruslar 120 bin asker ve 600 kusur topla General Kutuzov önderliğinde sahaya yayılıyordu. Güçler hemen hemen eşitti ancak Fransızlar savaş sırasında daha etkili olmuş ve Ruslara daha fazla kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine General Kutuzov mevzileri boşaltıp geri çekilmiştir. Borodino muharebesi o gün için Fransızların ilerleyişini durdurarak bir günlüğüne de olsa Rusların arkasını kurtarmıştır diyebiliriz.

Savaşın kazanılmasıyla birlikte Napolyon ve ordusu Moskova’ya girdiğinde alev alev bir şehirle karşılaşır. Çekilen Ruslar ortalığı talan etmekten geri durmamıştır çünkü. Fransızlar Moskova’da halkın gerilla saldırılarıyla da boğuşur.

35 gün Moskova’da bekleyen Napolyon ve ordusu şartların kötü oluşu, ikmal yetersizliği, general kış’ın soğuğu ve henüz yok edilememiş Rus güçlerinin etkisiyle kaderin cilvesine bakın ki işgal ettiği düşmanının şehrinde düşmanı Çar’a tam üç kez barış teklif etmek zorunda kalır fakat Çar’dan her defasında red cevabı alır. Bunun üzerine Napolyon, Tosun Paşa’daki Lütfü karakteri gibi “e biz gidelim o zaman”diyerek 19 Ekim 1812’de itin kıçına girmiş bir halde Moskova’dan tarihin gördüğü en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çekilir. Bu çekilmeyi fırsat bilen Ruslar kontra atağa çıkarak Kazaklar yardımıyla Fransızlara büyük kayıplar verdirmeyi başarır.

600/500 kusur bin askerle yola çıkan Napolyon, 50/30 bin kişiyle geri dönebilmiştir. Tarihin gördüğü en büyük kara harekâtlarından biri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Napolyon’un karizması derinden çizilmiş, sonunu hazırlayan bir sürecin başlangıcı olmuştur. bir benzerini 129 yıl sonra hitler denemiştir;Onun sonucuda malum.

 [24.01.2010 -sosyal munzevi- https://eksisozluk.com/1812-seferi--1085555]

“SAVAŞ VE BARIŞ” ROMANINDAN SEÇMELER

“Günahkârım Tanrım, ama geçerli sebeplerim var.”

**

“Her sabah uyandığımda, kendimden iğreniyorum, bir önceki gece yaptıklarımdan. Kendime, ”Bugün farklı ol,” diyorum

**

Başımın ağrısı çok kötüyse, ”Pierre…” ”bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın.” diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve ”Tek bir votka, Pierre,” diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş.

**

Keşfetmek istiyorum! Herşeyi… Neyin doğru olduğunu bildiğim halde neden hala yanlış yaptığımı. Mutluluğun ne olduğunu ve acı çekmenin değerini. Erkeklerin neden savaşa gittiklerini ve dua ederken gerçekten ne dediklerini. Seviyorum dediklerinde kadınların ve erkeklerin ne hissettiklerini.

**

- Sen âşık olmayı düşünmüyor musun?

 – Çok, ama eğlencesine. Dans eder gibi erkek arkadaş değiştiriyorum. Ben birine, ”Seni seviyorum” der ve ciddiysem, yenilmiş bir general gibi, düşmanına kılıcını teslim etmek gibi olurdu. Değişeceksin. Genç olunca herkes değişeceğini söylüyor.

**

Planlar! Çatışma sonrası planların işe yaramamasına çok nedenleri olacak. Kendileri hariç herkesi suçlayacaklar.

 Sizce yarın nasıl olacak?

 Çatışmayı kaybedeceğimizi düşünüyorum. Savaşı bir çatışma yüzünden kaybetmeyeceğiz Andrey. Sonra barış olacak… ve sonra yeni bir savaş. Napolyon gibi insanlar asla durmaz, kendi ihtirasları onları yıkana kadar. Önemli olan tek çatışma son olandır.

**

Yenildiler. Neden alkışlıyorlar?

 Savaştıkları için, hayatta oldukları ve eve döndükleri için

**

İyi adamları öldürmek kolaydır. Dolokov gibi adamlar sadece savaşmak için iyidir. Savaş aralarında kafeslerde tutulmalı. Al. Moskova’dan ayrılmak isterim. Öldürmenin doğal olduğunu düşünen bu insanlardan kaçmak istiyorum.

**

Andrey senin burada kalmanın kötü, yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllarca, düşünceli, keşiş hayatı sürmen yanlış. Kötü mü?  Yanlış mı?

 Hayatta yanlış olan iki şey var Pierre. Vicdan azabı ve hastalık. İkisinden de iyileşince dünyaya geri döneceğim.

- Neden vicdan azabı duyuyorsun?

 Çok geç kalmıştım. Liza’nın sevgisiz ölmesine izin verdim. Şöhretimle o kadar meşguldüm ki, karımı rahatlatamadım. Şöhreti buldum. 100 askerin çekilmesini durdurdum. Kaybedilmiş bir savaşın, kaybedilmiş bir cephesinde ölü bırakıldım. Bana bütün bunları bir şey unutturursa bu hayatı bırakırım.

**

Pierre!

Andrey!

- Sonunda.

- Burada ne arıyorsun?

 Söylemek hala çok zor. Çatışmayı görmeye geldim.

Neden?

 Açıklamak zor, Andrey.

Çok büyük bir olay. Yarın burada olacakların sonucunda hayatlarımız değişecek.

- Babanın ölümüne üzüldüm.

- Yaşlı bir adamdı. Toprağından koparılma fikrine daha fazla dayanamadı. Moskova’da nasıl karşılıyorlar?

 Mary, halanlara gitti. Onları zamanında dışarı çıkaran Nikolai Rostov’du. Demek Anatol Kuragin, Kontes Rostova’yla evlenme şerefini göstermedi. Yapamazdı. Evliydi zaten. Çok uzun zaman önceydi. Hayal kırıklığını unutacak zamanı oldu.

- Eski konuşmamızı hatırlıyorum?

 – Evet. Düşen bir kadın affedilmeli demiştim. Ama onu affedemiyorum.

Ama Nataşa’yı düşen bir kadına benzetemezsin.

Romantik hayallerim vardı. Ona yeniden evlenme teklifinde mi bulunayım?

 Evet, çok asil olur. Ama… Özür dilerim. Sen nasılsın?

 Çok garip, rahatsız görünüyorsun.

Erkekler savaştan önceki gece rahatsız görünür. Bundan daha fazla. Belki de öyle. Birçok savaş alanında bulundum ama ilk defa öleceğimi hissediyorum.

- Saçma. Neden?

 – Sadece hissediyorum. Gerçekten neden buradasın Pierre, savaş ve şiddetten nefret eden sen?

 Bilmiyorum. Çünkü hiç tanımadığın ve anlamadığın bir şeyden nefret edemezsin. Çatışma nasıl olacak?

 Pozisyonumuz iyi. Başarı hiçbir zaman pozisyon, emir, plan hatta sayılara bağlı değildir. Savaş kazanmaya kararlı askerlerle kazanılır. Savaşı oyun sanan adamların dışında, savaş hayattaki en korkunç şeydir ve ben asla tutsak almazdım. Fransızlar benim düşmanım, evimi yıktılar, kız kardeşim ve oğlumu evlerinden sürdüler. Moskova’yı yok etmek istiyorlar. Tutsak almak savaşta oyun oynamaktır. Tutsak alma! Öldür ve öl! Savaşta oyun olmasaydı, şimdiki gibi sadece öldürmek için savaşırdık. Özür dilerim. Seni bunlarla neden sıkayım?

 Yarın ikimiz de hayattaysak bir şişe içkiyle bunlara güleriz. İzninle, uykun var. Benim de uyumam gerekiyor. Burada kalmak isterim. Git. Git! Senin için zamanım yok. Tek arkadaşım yarın benimle savaşacak olan askerler.

**

Öldürülüp öldürülmeyeceğimize karar verenler bizler değiliz. Bir sonraki dünyada Tanrı bize bir açıklama yapacaktır.

**

. Kanun olduğu yerde adaletsizlik vardır. Hadi oğlum kalk. Sinek kurdu lahanayı yese de, ilk o ölür.

Ne?

 Olaylar, planladığımız gibi değil Tanrı’nın istediği gibi olur.

**

Güzel bir evimiz ve iyi bir parça toprağımızla Tanrıya şükredeceğimiz bir evimiz vardı. Tarlaya yedi kişi çıkardık. Gerçek köylüler. Bir gün başka birinin ormanına odun kesmeye girdim. Bekçi beni yakaladı ve ceza olarak orduya gönderildim. Bunun kötü şans olduğunu düşündük ama sonuçta Tanrı’nın lütfuymuş. Benim günahım olmasaydı ağabeyim gönderilecekti ve onun beş çocuğu var. Benim arkada bıraktığım sadece bir karım var. Küçük bir kızımız vardı ama Tanrı ben gitmeden aldı onu bizden.

Kötü şansın varmış. Bunu ya bedbahtlık ya da neşe haline getirmek elimizde.

Kötü şans dip ağındaki suya benzer, çekersin ve şişer. Ama dışarı çıkarınca içinde bir şey yoktur.

**

Bu dünyada sevdiğim her şeyden çok seviyorum seni. Belki de manastırın bir etkisi vardır. Belki de rahipler aşkı gerçekten biliyor. Şimdi ben de anlamaya başladım. Belki de ölüm benim kendi manastırımdır.

**

Çok güzel bir rüya gördüm. Bir kapı vardı. Arkasını göremedim. Rüyamda öldüğümü gördüm. Öldükçe de uyanıyordum. Evet ölüm uyanıştır aslında. Bu kadar basit.

Bitti mi?

 Şimdi nerede?

**

Napolyon: Avrupa’nın en iyi ordusunu getirdim bu şehre. Karşımda ne var?

 Yağmacı ve sarhoş yığınları. Artık asker değiller! Beş para etmezler. Çöplük adamları! Kutuzov teslim olma koşulları için elçi göndermiş olmalı.

Ne oldu?

 Göz altına mı alındılar?

 Vuruldular mı?

 Ben kendim kumandanlara açık talimatlar verdim. Rus karargâhından bir elçi gelmedi. Şehir burnumuzun altında yanıyor. Yavaş yavaş! Kundakçıları vurma emri verdim ama dumanın iğrenç kokusunu üzerinizden atamıyorsunuz! Beyler, kendinize gelin yoksa hepinizi değiştireceğim. Bütün unvanlarınızı, madalyalarınızı ve rütbelerinizle birlikte! Önüme çıkan ve sarhoş olmayan ilk askerleri alıp yerlerinize koyacağım! Sizi uyarıyorum beyler burada daha fazla oturup ordumun çöküşünü izleyemem. Biriniz pencereyi kapatsın! Yaban kazları güneye uçamaya başladı bile.

Kışın burada kalırsak ne olur?

**

 Zaman ve sabır, sabır ve zaman. Büyük ordu yaralı, ama ölümcül bir yara ile mi?

 Bir elma yeşilken dalından koparılmamalı. Sabır ve zaman.

**

Yaradan, Tanrım. Dualarımızı duydun. Rusya kurtuldu! Sana şükürler olsun, Tanrım. Rus kadınları. Fethedenlerle yaşayan pireler. Ya onlarla gidecekler ya da ölecekler. Saldır. ”Saldır” kelimesi sürekli ağzınızda. Beyler, ülkemize çekirge gibi geldiler, arkalarında bir şey bırakmadan, yiyecek veya sığınak. Şimdi de geldikleri gibi gidiyorlar, yıkıntıların arasından. Üşümüş, aç bir ordu, evinden 3.000 km uzakta, her Rus’un istediğini yaparak. Ülkemizden mümkün olduğu kadar çabuk kaçıyor. Ülke onları yok ediyor. Rus ordusu?

 Borodino’dan beri, geri çekildik.

- Şimdi saldırmalıyız!

 – Ne için?

 On Fransız’a karşı bir Rus bile vermem! Geri çekilmeler Fransız ordusunun yok oluşuna sebep oldu. Ülkemizin kurtuluşunu da onlar getirecek. Hayvan kaçıyor. Onu takip edeceğiz sağrısını kamçılayarak hareket etmesini sağlayacağız. Ülkemizin sınırlarına kadar onu takip edeceğiz. Fransızlar’a batıya giden altın bir köprü sunacağız.

Pierre! Tutsak alındığını duyduğumuzda çok endişelendik. Geri geldin. Bu ev gibisin. Acı çeker, yaralarını gösterir, ama ayakta kalırsın.

**

EN ZOR AMA TEMEL OLAN ŞEY HAYATI SEVMEKTİR, ACI ÇEKERKEN BİLE SEVMEK. ÇÜNKÜ HAYAT HERŞEYDİR. HAYAT TANRIDIR VE HAYATI SEVMEK ONU SEVMEKTİR.

 

Kaynak:
Özgür AKTAŞ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi-Journal of the Institute of Social Sciences 11 – 2013, 45-62,

http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/2012/10/lev-tolstoy-savas-ve-bars.html
https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555
http://www.dunyabulteni.net/haber/174652/Napolyonun-rusya-seferi-neden-hezimete-donustu
http://www.tarih.gen.tr/Napolyonun-rusya-seferi.html
Rusya Tarihi (Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, TTK 1987)
Siyasi Tarih (Dr. Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)
Siyasi Tarih (Oral Sander, İmge Kitabevi 2006)

SİR ISAAC NEWTON’UN KUTSAL KİTABIN YORUMU DANİEL’İN KEHANETLERİ VE AZİZ JOHN’UN MAHŞERİ ÜZERİNE GÖZLEMLER


Kıyamet manzaraları Kur’ân-ı Kerim’de en bariz şekilde Kuvvirat Sûresinde anlatılır.  Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kuran’ı Kerim Tefsirinde İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in İbnü Ömer (radiyallâhü anh)’den rivayet ettiklerine göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her kim Kıyamet gününe gözüyle görüyormuş gibi bakmayı arzu ederse ve sûrelerini okusun.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet için bildirdiği haberlerin gerçek manasını anlayabilmek için peygamberler dilinibilmek gerekir. Mesela Kuvvirat Sûresinde bahsedilen olayların siyak ve sebak ilişkisine baktığımızda olayların birbiriyle tam bir örtüşme sağlayamadığını görürüz. Zahiren olaylar anlatılan şekilde olabilir. Fakat bilim ve teknoloji geliştikçe bu bilgilerin muhteviyatına yeni yorumlar getirmek gerekir, diye düşünüyoruz. “Güneşin Dürülmesi İle Yıldızların Bulanması (dökülmesi) ayetleri ile mallar ve Vahşi Hayvanların Toplanması arasındaki bağıntıda alakasız bir durum görünebiliyor.  Kur’ân-ı Kerim’de boş ve manasız sözler bulunmadığına göre, bu ayetleri okuyunca ve tevil manaları artırınca bir çok farklı durum akla gelebilir. Kıyamet olarak hayal ettiğimiz şey, bir felaket zincirinden çok, olası bir değişimin temelini ortaya koymak olacağıdır. Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâmı 7000 yıl önce yarattığı rivayetini, 5 milyarlık dünya yaşı ile birleştirmek istediğimizde, birçok zorlamalı manalar vermek zorunda kalıyoruz. Bu meyanda aşağıda sizlere aktaracağım metinler, bu konuda düşüncenizde çığır açacağını gösteriyor, diyebiliriz.

Felaket senaryoları ile süslediğimiz kıyamet olgusu, İnsan hırsının ulaşabileceği en son noktaya bir örnektir. Bu yazı, ateistlerin hoşunda gitmese de zalim ve kötü olanın  insanoğlu olduğunu bir kez daha gösterecektir. 

İnsanoğlu Allah Teâlâ’yı gazaplandırıp günahına bedel ve ortak olsun diye, neden bütün kainatın kendisiyle beraber yok olması, fikri ile beslenir ki?

İnsanoğlu kötü oynadığı filmin finalini  muhteşem mi istiyor?

Allah Teâlâ aldanmayacağına göre, insanoğlu bir yerde hata yapıyor.

Onu bulmamız gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kuvvirat Sûresinin Meâl-i Şerifi Şu Şekildedir.

1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar bulandığında,

3- Dağlar yürütüldüğünde,

4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

7- Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

10- Amel defterleri açıldığında,

11- Gök sıyrılıp açıldığında,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15- Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17- Yöneldiği an geceye,

18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19- Kuşkusuz o Kur’an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail’i açık ufukta gördü.

24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

O güneş dürüldüğü vakit. Burada zaman edatı olan ile oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

Bu oniki olay şunlardır:

1. Güneşin dürülmesi,

2. Yıldızların bulanması,

3. Dağların yürütülmesi,

4. Kıyılmaz malların bırakılması,

5. Vahşi hayvanların toplanması,

6. Denizlerin ateşlenmesi,

7. Nefislerin eşleştirilmesi,

8. Diri diri gömülen kıza sorulması,

9. Amel defterlerinin açılması,

10. Göğün sıyrılıp açılması,

11. Cehennemin kızıştırılması,

2. Cennetin yaklaştırılması.

Kaynak:
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,
Kuran’ı Kerim Tefsiri

IŞIK TUTACAK METİNLER

Konuyla ilgili olarak  Sir Isaac NEWTON’un Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler isimli eserinden bahsettiğimiz konuya bakınca bu ayetlerin gerçekte bir felaketler zincirinin anlatılmadığını daha değişik manalar ifade içerdiğini görmek mümkündür.

DANİEL ALEYHİSSELÂMIN KEHANETLERİ

Yuhanna’nın Vahyi, Yeni Ahit’in (İncil) son bölümünde yer almaktadır. Bu bölümün yazarının kimliği çok net değildir. Ancak Katolik Kilisesi bu bölümün, aynı zamanda dört İncil yazarından birisi olan Yuhanna tarafından, bazı yazarlar ise Yuhanna adını taşıyan bir başkası tarafından kaleme alınmış olduğunu belirtirler. Öte yandan Doğu Kiliseleri bu bölümü Kutsal kitabın ana metninden saymazlar.

Anlatılanlara göre Yuhanna, bu eseri Efes yakınlarındaki Patmos Adası’nda kaleme almıştır. Yazılış tarihi olarak da M.S. 65 ile 96 tarihleri arasındaki zaman dilimi gösterilir.

Mezarı İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan Yuhanna, Roma zulmü altında inleyen Hıristiyanlara bir ümit ışığı vermek üzere geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmuştu. Çekilen acıların sonunda ebedi kurtuluşun geleceğini, dolayısıyla sabır ve tahammül göstererek Hz. İsa’nın izini takip etmeleri gerektiğini sembolik bir dille anlatmıştı. Yuhanna bu eserini Eski Ahit’te yer alan Daniel kitabından ilham alarak yazmıştı.

Bilindiği gibi, Eski Ahit’teki (Tevrat) Daniel kitabı da, Babil kralı Nabukutnetsar’ın Kudüs’ü işgali ile başlayan Babil esareti döneminde, Danyal peygamberin gördüğü bazı rüyaları anlatmaktadır. Buna göre Kral Nabukutnetsar bir rüya görür, ancak gördüğü rüyayı unutur; kahinlerden, hem gördüğü rüyanın ne olduğunu bildirmelerini hem de onu doğru şekilde yorumlamalarını ister.

Onlar ise kralın ne rüya gördüğünü bilmedikleri için yorumlayamayacaklarını söylerler.O zaman Babil’de sürgünde olan Yahudilerin önderi Daniel, bir mucize gösterir; hem kralın gördüğü rüyanın ne olduğunu anlatır hem de onu memnun edecek biçimde yorumlar. Bunun üzerine kralın nezdinde büyük bir itibar kazanarak ülkenin en saygın bilge kişisi haline gelir.

Eserde daha sonra Daniel’in gördüğü bir dizi rüya anlatılır ve burada değinilen kehanetlere yer verilir: Daniel ilk rüyasında, göklerin dört yelinin büyük denize saldırdığını, denizden birbirinden farklı dört büyük canavarın çıktığını, bu canavarlardan birinin aslana, birinin ayıya, birinin kaplana benzediğini görür. Canavarların dördüncüsü, en korkunç ve ürkütücü olanı ise büyük demir dişleriyle her şeyi parçalayan bir canavardır. Bu canavarın adı belirtilmez. Sadece on adet boynuzunun bulunduğu bildirilir. Bu canavarın yok edilişinden sonra göklerin saltanatına sahip birisi gelir ve bütün dünyanın egemenliği ona verilir.

Daniel, bu zata yaklaşır ve gördüklerini yorumlayıp anlatmasını ister. O da dört canavarın dört büyük krallığa, son canavarın on boynuzunun da o krallıktan doğacak on krallığa işaret olduğunu belirtir.

Daniel, daha sonra başka rüyalar da görür. Bunlardan birisi, boynuzlarıyla her şeye toslayan bir koçtur. Hiçbir canlı onun önünde duramaz. Ancak iki gözü arasında tek boynuzu bulunan bir canavar çıkar ve koçu öldürür. Bu esnada onun boynuzu kırılır ve yerinden göklerin dört yeline doğru uzanan dört boynuz çıkar.

Bir diğer rüyada ise Daniel, Dicle kenarında kendine görünen ihtişamlı ve büyüleyici kıyafetlerle donanmış insan şeklindeki bir varlığı görür; ona bu harikaların sonunun ne kadar olduğunu sorar. O da ellerini göklere doğru kaldırıp: “Bir vakitler ve vakitler ve yarım vakit olacak.”der.

Daniel işittiği, ancak tam olarak anlayamadığı sözler üzerine:

“Efendim, bunun en sonu ne olacak?” diye sorar. O ses de:

“Git Daniel, çünkü sonun vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür. Daimi yakılan takdimenin kaldırıldığı ve harap edici iğrenç şeyin dikildiği vakitten başlayarak 1290 gün olacak. Dayanıp 1335 güne yetişene ne mutlu.”diye cevap verir. (Eski Ahit, 840-855).

Babil esaretindeki umutsuz Yahudilere ümit vermek üzere kaleme alındığı sanılan Daniel’in rüyaları ve buna bağlı olarak gelecekten haber veren kehanetleri, asırlar boyunca Yahudiler arasında sayı mistisizmine dayalı (hurufilik) batini, mistik ve sembolik anlayışın yayılmasına vesile olduğu gibi; aynı kutsal metne sahip olan Hıristiyanlar arasında da benzer yorumların yaygınlaşmasına neden olur.

Aynı şekilde Hıristiyan kutsal metni olan Yeni Ahit’teki (İncil) Yuhanna’nın Vahyi bölümünde de metaforlarla bezeli ezoterik ve Apokaliptik yaklaşımlar sergilenir. Buradaki kanlı tablolar, Eski Ahit’tekine göre daha şiddet içerici niteliktedir.

İki ana bölümden oluşan Yuhanna’nın Vahyi kitabının ilk bölümünde, Anadolu’daki yedi Kilise’ye (Efes, İzmir, Bergama, Tiyatiraya, Sard, Fikedelfiya ve Laodikya) gönderilen mektuplar yer almaktadır.

İkinci bölümde ise Hz. İsa’ya benzeyen bir hayaletin kendisine göründüğünü ve kurtarıcının sağ elinde yedi yıldız olduğunu ve ağzından iki ağızlı keskin bir kılıcın çıktığını görünce irkildiğini, ancak onun kendisinin İsa Mesih olduğunu ve geleceğe dair kendisine bilgi aktaracağını, kendisinin bu bilgileri yedi kiliseye anlatmasını istediğini bildirir. Burada İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne ineceğine yakın ortaya çıkacak bazı olayların aktarılmakta olduğu görülür.

İlkin İsa Mesih’in gelişinden önce dünyanın uğrayacağı ilahi öfkeden bahsedilir. Yedi mührün açılması, yedi borazanın çalınması ve Tanrı’nın gazabıyla dolu yedi tasın yeryüzüne boşaltılması ile felaketler zincirinin başlayacağı dile getirilir.

Yedinci borazanın çalınmasıyla şeytanın hakimiyeti son bulur ve şeytan, içinde bin yıl kalacağı kuyuya atılarak hapsedilir. Böylece insanlık bin yıl şeytandan kurtularak rahat nefes alacaktır. Ancak bu bin yılın sonunda şeytan serbest kalacaktır.

Daha sonra Hıristiyanlar arasında pek yaygın ve günümüzde bile etkin olan bin yıl beklentisi ya da korkusu (Bin yılcılık-Millenarizm), anlayışı, Yuhanna’nın Vahyi kitabındaki bu kehanetlerle bağlantılıdır.

Yuhanna’nın Vahyi’ne göre, dünyanın sonuna doğru İsa Mesih yeryüzüne inecek, insanları “ demir çomakla güdecek ve çömlek kaplar gibi kırıp parçalayacaktır.”

Yedi meleğin, insanlar ve yeryüzü için felaketler getirecek olan borazanları birer birer üflemelerinden sonra, gökten insanların üzerine kanla karışık dolu ve ateş yağacak, karada ve denizde yaşayanların üçte biri helak olacaktır. Yıldızlar ve ateş topları yeryüzüne dökülecek, güneş ve ay kararacak, felaketler birbirini izleyecektir.

Bu felaketlerin ardından yeryüzüne inecek olan İsa Mesih, Siyon tepesi üzerinde duracak ve seçilmiş 144.000 kişi, onun yanında yer alacaktır. Sonra inanmayanlara yönelik ilahi cezalandırma başlayacak ve yeryüzünde oluk oluk kan akacaktır.

Yuhanna olacakları şöyle anlatıyor:

“Tapınaktan çıkan başka bir melek, bulutun üzerinde oturana yüksek sesle bağırarak şöyle dedi: ‘Orağını uzat ve biç! Biçme saati geldi. Çünkü yerin ekini olgunlaşmış bulunuyor.Bulut üzerinde oturan, orağını yerin üzerine salladı ve yerin ekini biçildi.

Gökteki tapınaktan başka bir melek çıktı. Onun da keskin bir orağı vardı. Ateşin üzerinde yetkili olan başka bir melek ise sunaktan çıkıp geldi. Keskin orağı olana yüksek sesle ‘Keskin orağını uzat!’ dedi. ‘Yerin asmasının salkımlarını topla. Çünkü üzümleri olgunlaştı.’ Bunun üzerine melek orağını yerin üzerine salladı. Yerin asmasının ürününü toplayıp Tanrı öfkesinin büyük cenderesine attı. Kentin dışında sıkılan cendereden kan aktı. Kan, bin altı yüz ok atımı çapındaki bir alanda atların gemlerine dek yükseldi.”

Bu olaylardan sonra yedi melek tarafından tanrısal öfke yeryüzüne boşalır. Bu esnada kötü ruhlar, yeryüzünün bütün yöneticilerini Armegedon’da toplarlar. Daha sonra evrende tam bir kaos ve düzensizliğe neden olacak büyük yıkım ve felaketler dizisi ortaya çıkar:

“Şimşekler çaktı, uğultular ve gök gürlemeleri işitildi. Öylesine büyük bir deprem oldu ki insan yeryüzünde oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Uluslara ait kentler yerle bir oldu. Büyük Babil, Tanrı’nın önünde anıldı ve Tanrı’nın ateşli gazabının şarabını içeren kâse kendisine verildi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar da yok oldu. Gökten insanların üzerine, taneleri yaklaşık kırk kilo ağırlığında şiddetli bir dolu yağdı.”

Böylece Armagedon’da toplanmış dünyadaki bütün Mesih karşıtları, yöneticileriyle birlikte yok olurlar. Mesih’e karşı gelen bütün inanç mensupları “kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atılırlar.”

Ayrıca bu felaketler başlamadan önce Isa Mesih yeryüzüne inecek, kendisine inananları alıp semaya çıkaracaktır. İsa Mesih’e tabi olarak ölümsüzlük elbisesini giyip semaya yükselen Hıristiyanlar, mutluluk içinde yeryüzünde olup bitenleri seyredeceklerdir.

Bundan sonra yeryüzünde bin yıl sürecek olan altın devir başlayacaktır. (Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit, Yuhanna’nın Vahyi, 258-274).

Son zamanlarda özellikle fanatik Yahudi ve Hıristiyan gruplar tarafından sıklıkla bu kehanetlere atıflarda bulunulduğunu görüyoruz.

Ortaçağ’da bazı Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Peygamber’in doğum tarihini, Deccalin temsilcilerini sembolize ettiği 666 rakamıyla özdeşleştirerek, kehanetlerde sözü edilen Deccal’in işaretlerinin Hz. Peygamber’i gösterdiğini iddia ediyorlardı. Nitekim ilk yapılan Kur’an tercümelerinden birisinin kenarında, Müslümanların boynuzlu canavarlar şeklinde tasvir edildiğini görüyoruz. Haçlı Savaşları esnasında papazların halkı savaşa teşvik etmek için bu kehanetlere ve onların fanatik yorumlarına sıkça başvurdukları görülmektedir.

1530’da Martin Luther, Papa’yı Deccal diye tanıtıyordu. John Calvin de böyle bir bağlantı kurmuştu. 1940’Iarda, Deccal olarak Hitler’in sık sık adı geçiyordu; Stalin ve Mussolini’yi de bu role uygun görenlerin sayısı çoktu.

Bilhassa bazı Mesihçi, Millenarist ve Evanjelikler, bu kehanetleri yorumlayarak “Tanrı’yı kıyamete zorlama” diye bir anlayış geliştirmiş bulunuyorlar. Onlar, Mesih’in gelişine zemin hazırlayacağı kabul edilen bu şiddet olaylarının bir an evvel meydana gelmesini ve Yeni Kudüs’ün kurularak Kurtarıcı’nın mutlak hakimiyetinin gerçekleşmesini istemekte ve bunun için özel çaba harcamaktadırlar.

Söz gelimi Dispansasyonalistler, Yahudilerin artık Filistin’e döndüklerini ve İsrail devletinin kurulduğunu, böylece ilahi takdirin gerçekleştiğini, kutsal tapınağın (Süleyman Mabedi) üçüncü kez inşasının an meselesi olduğunu dile getirmektedirler.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Evanjelikler, hava alanları ve tren istasyonları başta olmak üzere halka açık mekanlarda şov programlarını hatırlatan geniş katılımlı vaazlarında, ayrıca hazırladıkları radyo ve televizyon programlarında, beklenen kehanetlerin gerçekleşmesi için, halkı tahrik ve teşvik etmektedirler. İsrail Devleti’nin kurulmasının ilahi buyruğun tecellisi olduğunu bildirmekte, bu nedenle de İsrail’in yaptığı insanlık dışı zulümlere ve katliamlara sempatiyle bakmaktadırlar.

  Sunuş: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA, Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 sh:9-14)

 

Bu girişten sonra Sir Isaac NEWTON  Peygamber Diline Dair bölümünde bu konu üzerinde ilâhi vahyin anlaşılmasındaki metodunu okuyunca bahsedilen rumuz veya simgelerin nasıl anlaşılması gerektiğini öğreneceğiz.

PEYGAMBER DİLİNE DAİR

Kehanetleri anlayabilmek için, ilkin kendimizi Peygamberler’in [kullandıkları] mecazi dile alıştırmalıyız. Bu dil, siyasi bir dünya olarak kabul edilen bir İmparatorluk veya Krallık ile doğal dünya arasındaki andırmadan [analoji] alınmıştır.

Buna uygun şekilde, gökyüzünden ve yeryüzünden oluşan tüm doğal dünya, tahtları ve halkları veya Kehanet’te yer aldığı kadarından oluşan tüm siyasi dünyayı simgeler:Böylelikle o dünyanın içindekiler, andırma yoluyla bu dünyanın içindeki şeyleri simgelemiş olurlar. Çünkü gökyüzü ve onun içindekiler, tahtları ve soylulukları ve bunların saltanatını sürenleri; yeryüzü ve onun üstündekiler de, aşağılanan halkı ve Hades veya Cehennem denilen yeryüzünün en alt kısmı da, insanların en zavallı ve düşkün olanlarını simgeler.

O vakit de, arşa doğru yükselmek ve yeryüzüne doğru inmek, onura ve iktidara yükselmek veya onlardan aşağıya doğru inmek demektir: Dünyadan veya sulardan çıkarak yükselmek veya onlara doğru düşmek, aşağıdaki halkın durumundan herhangi bir soyluluğa veya egemenliğe yükselmek veya bu yerlerden yine o aşağıdaki halkın içine düşmektir; yeryüzünün alt kısımlarına inmek çok alçak ve mutsuz bir [yere] inmektir; tozun toprağın içinden zavallı bir sesle konuşmak, zayıf ve düşkün koşullarda olmaktır; bir yerden başka bir yere hareket etmek, bir makamdan, soyluluktan veya egemenlikten bir başkasına geçmektir; büyük depremler ve gökyüzünün ve yeryüzünün sallanması, Krallıkların sarsılması, onların karışıklıklarla çöküşüdür; yeni bir gökyüzü ve yeryüzü yaratmak ve yaşlanmış olan birinin göçüp gitmesi veya dünyanın başlangıcı ve sonu, onlarla simgelenmiş olan bütünsel-siyasetin yükselişi veya çöküşüdür.
Düş yorumcuları tarafından gökyüzündeki Güneş ve Ay, Krallar’ın ve Kraliçeler’in kendileri olarak tanımlanırlar; fakat fertleri dikkate almayan kutsal Kehanet’te Güneş, zaferleri ve haşmetiyle parıldayan bir Krallığın veya Krallıklar’ın gelmiş geçmiş tüm Kralları’nın dünya siyasetinde yer almış tüm hanedanı olarak konulmuştur.
Ay, sıradan halkın tamamıdır ve Kraliçe olarak düşünülmüştür. Güneş, Mesih olduğu takdirde, Yıldızlar, Kral’a bağlı olan Prensler, yüce kişiler veya Tanrı’nın kullarının yöneticileri ve Piskoposlardır.
 Işık, haşmet, hakikat ve bilgidir ki, yüce ve iyi kişiler onlarla diğerlerini aydınlatırlar.
Karanlık, gaflet, körlük ve cehalet ile koşulların belirsizliği içindir.
Güneş, Ay ve Yıldızların kararması, ışığının solması veya batması, krallığın kargaşaya sürüklenmesi, sonlanması veya kararmanın orantısına göre, yıkılışıdır.
Güneş’in karanlığa bürünmesi, Ay’ın kana boyanması ile yıldızların batması, yine aynı anlamdadır. Yeni Aylar ise, dağılmış bir halkın yeniden bir siyasal bütünlüğe kavuşması veya dinsel öğretilere geri dönüşüdür.
Ateş ve meteorlar beraberce yeryüzüne ve gökyüzüne delalet ederler ve şunları simgelerler: Herhangi bir şeyi ateşe vermek, onu savaş aracılığıyla tüketmek anlamı taşır; dünyayı tutuşturmak veya bir ülkeyi ateşgölü haline getirmek, bir krallığı savaşla yok etmektir; bir ateş fırınında olmak, başka bir ulusun esareti altında olmaktır; yanmakta olan herhangi bir şeyin dumanının sürekli olarak tütmesi, zapt edilmiş olan bir halkın kölelik boyunduruğu altında çektiği ızdıraplara işaret eder; güneşin yakıcı sıcaklığı, Kral tarafından konulmuş cezalandırıcı savaşlar ve onların yüklediği acılar ve dertlerdir; bulutlara binerek dolaşmak, birçok halkın üstünde egemenlik kurmaktır; güneşi bir bulutla veya dumanla örtmek, Kral’ın bir düşman ordusu tarafından baskı altına alınmış olmasıdır; sert rüzgârlar veya bulutların hareketi savaşın habercisidir; fırtına veya gökgürültüsü, bir topluluğun sesidir; fırtına, yıldırım, şimşek ve sağanak yağmur, göklerden ve bulutlardan onların düşmanlarının başlarına inen en şiddetli savaşın siyasetini [gidişatını] gösterirler; şiddetli olmayan yağmur veya çiğ veya içme suyu, Ruhül-Kudüs’ün yüceliğinin ve öğretisinin göstergesidir ve yağmurun yokluğu da Manevi kuraklık ve kısırlık demektir.
Yeryüzünde kuru toprak ve bir deniz, bir nehir, bir sel gibi birikmiş sular, birçok bölgenin, ulusun, sömürgenin halklarını; suların bozulması, insanların savaşlar ve zulümler nedeniyle büyük acılar çekmelerini; nesneleri kan bürümesi, devletlerin manevi ölümünü, yani, bölünüp siyasi bütünlüğünü yitirmesini; bir denizin veya bir nehrin taşması, karadaki siyasi yapının sulardan gelen halklar tarafından işgalini; suların çekilmesi, onların devletlerinin karada yaşayanlar tarafından ele geçirilmesini; şehirler için olan pınar/kaynak suları daima nehirler siyasetine yön vermiş olan kentleri; dağlar ve adalar, kara ve deniz kentleri ile buralara ait bölgelerin ve alanların siyasal yapısını; mağaralar ve dağlar kayalıkları, kentlerin tapınaklarını; insanların bu mağaralarda veya kayalıklarda saklanmaları, tapmaklarda İlahlarını sakladıklarını; evler ve gemiler, kara ve denizler siyasetinin içindeki aileleri, meclisleri ve kasabaları ve savaş gemileri, denizle simgelenmiş bir krallığın ordusu içindir.
Hayvanlar ve sebzeler de çeşitli bölgenin insanları ve koşulları olarak konumlandırılmışlardır ve özellikle de ağaçlar, şifalı otlar ve kara hayvanları, toprakta tarımla uğraşan halkları; bayraklar,kamışlar ve balıklar, deniz siyasetine bağlı olanları; kuşlar ve böcekler, gökyüzü ve yeryüzü siyasetine bağlı olanları; bir orman bir krallığı; ıssız bir yaban da, zayıf ve düşkün bir halkı simgeler.

Eğer Kehanet’te belirtilen dünya haritası birçok Krallıktan oluşuyorsa, bunlar doğal dünyanın birçok kısmı ile temsil edilmişlerdir; en soylular, göksel çerçevede ve sonra da ay ve bulutlar sıradan insanların yerine konulmuşlardır; daha az soylu olanlar dünya, deniz, nehirler ve içlerinde yaşayan canlılar olarak ve sonra da çok büyük ve güçlü hayvanlar ve yüksek ağaçlar Krallar, Prensler ve Soyluları ifade etmek için anılmıştır; çünkü tüm Krallık, Kral’ın kendi kişiliğinde vücut bulduğu için, Kral’ı temsil eden Güneş, ya da bir ağaç, ya da güçlü bir hayvan veya kuş veya bir Adam tüm krallığın simgesi olarak gösterilmiştir ve Aslan, Ayı, Leopar, Teke, gibi hayvanlar özelliklerine göre birçok Krallıklar ve devlet siyasetleri için konulmuşlardır: hayvanları kurban etmek, kılıç zoru ile Krallıkları zaptetmek için; güçlü yırtıcıların aralarındaki dostluklar da, Kralların aralarındaki barış olarak konulmuştur. Yine de bazen, Ağaç’ın Yaşam Ağacı veya Bilgelik Ağacı’nı, Hayvan’ın da Kadim Serpent olarak alınmasında olduğu gibi, sebzeler ve hayvanlar bazı belirli koşullar ve yazıtlar aracılığıyla başka simgeleştirmelere eriştirilmişler veya tapınılmışlardır.

Bir Mahluk veya bir İnsan bir Krallık olarak gösterilmişse, onun uzuvları ve yetenekleri [benzetme] yoluyla Krallığın uzuvları olarak gösterilmiştir; örneğin Mahluk’un Başı, ülkeyi yönetmiş olan önceki yüce kişi yerine konulmuştur; kuyruğu, yönetilen ve yöneticileri izleyen sıradan halk içindir; eğer başlar birden fazlaysa Krallık’daki sivil iktidara orantılı olarak peşpeşe veya topluca sıralanan belli başlı merkezleri veya hanedanları veya sömürge alanlarını gösterirler; [eğer] herhangi bir başta boynuzlar varsa, bu o baştaki Krallıklar’ın askeri güçlerine oranla konuşlanışını gösterir; bakışlar, bakmak, öğrenmek için ve gözler anlayış ve siyasa sahibi adamlar için ve episkopoi de dinsel konularda Piskoposlar içindir; konuşmak, yasama için; ağız, sivil veya kutsal bir yasa-koyucu için; yüksek ses, güç ve iktidar için; alçak ses, zayıflık için; yeme-içme, yenilmiş ve içilmiş şeylerle simgelenenleri elde etmek için; bir mahlukun veya insanın saçları ve kuşların tüyleri, halk için; kanatlar, o mahluk tarafından temsil edilen Krallıklar’ın sayısı için; bir adamın kolu, onun gücünün veya gücü altındaki herhangi bir halk için; ayakları, halkın alt kesimi veya Krallığın en ücra bölgesi için; yırtıcı hayvanların ayakları, pençeleri ve dişleri, orduları ve ordu bölükleri için; kemikler, sağlam ve güçlendirilmiş yerler için; et, zenginlik ve malvarlığı için ve onların [uzuvların] hareketli günleri, yıllar için; [eğer] bir ağaç bir Krallık için konulmuşsa, onun dalları, yaprakları ve meyveleri tıpkı kuşların ve mahlukların kanatları, tüyleri veya yiyecekleri gibidir.

Eğer bir kişi mistik anlamda ele alınmışsa, onun yetenekleri çoğunlukla onun davranışlarıyla ve çevresindeki nesnelerle simgelenirdi. Şöyle ki, Yönetici kişi, üzerine bindiği güçlü bir hayvanla; bir Savaşçı veya Fatih, kılıcıyla ve okuyla; güçlü bir adam, dev bir heykelle; bir Yargıç, tartı ve ölçülerle; özgürlük veya mahkumiyet anlamındaki  sözler, beyaz veya siyah bir taşla; yeni bir soyluluk, yeni bir adla; moral veya sivil yeterlilikler, kostümlerle; şan ve şeref, çok güzel bir harmaniyle; Krallık asaleti, eflatun veya al renkleriyle yahut bir taçla; hakkaniyet, beyaz ve temiz giysilerle; içten Pazarlıklılık, kirli ve süfli bir kostümle; salgın, matem ve aşağılanma, adi kumaşlarla; utanç, onursuzluk ve iyi iş arayışı, çıplaklıkla; yanılgı ve sefalet, buna sebep olan adamın veya kadının şarap kâsesinden içmekle; herhangi bir dini çıkar amacıyla kullanmak, o dine bağlı kişilere mal satmak [bezirganlık] ve alışverişte bulunmakla; herhangi bir ulusun sahte Tanrılarına tapınmak veya hizmet etmek, onların prensleriyle zina yapmakla veya onlara tapınmakla; bir Krallık Meclisi, kendi imajıyla; dinsel sapkınlık, şirk ile; savaşta yenilgi, bir insanın veya mahlukun yarasıyla; geçmek bilmeyen bir savaş belası, acı ve sancı ile; yeni bir Krallık kurabilmek için bir halkın gösterdiği çaba, doğum yapmaya çalışan hamile bir kadın ile; bir Devlet siyasasının [yapısının] veya dinin dağılması, bir insanın veya Mahluk’un ölüsüyle ve dağılıp gitmiş bir egemenliğin yeniden kurulması, bir ölünün yeniden canlanmasıyla simgelenmiştir.

Kaynak:
Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 (İkinci Bölüm sh:31-35)

Yine konuya destek olması için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde kıyamet manzaralarının bahsedilen mana içeriğinde yani felaketler zinciri şeklinde olmadığına telmihen işaret etmiştir. Okuyalım

Bir rüyaya benzer şekilde, Allah Teâlâ bana Kâbe’yi tavaf ederken bir hadise göstermiştir. Kâbe’yi yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte tavaf ediyordum. Bize iki mısra okudular, biri aklımda diğerini unuttum. Aklımdaki mısra şöyleydi:

Biz de sizin gibi senelerce tavaf ettik

Kâbe’yi hep birlikte tavaf ediyoruz

Diğer mısraı unuttum. Bu hale şaşırdım. İçlerinden birisi bana bilmediğim bir isim söyledi ve şöyle dedi: ‘Ben senin atalarındanım.’

Ben de ona ‘Ne zaman öldün’ diye sordum. Şöyle cevap verdi:

‘Kırk bin küsur sene oldu.’ Ben de:

 ‘Âdem’in bile bu kadar ömrü yoktur’ deyince, şöyle dedi:

‘Hangi Âdem’den söz ediyorsun: sana en yakın Âdem’den mi, başka bir Âdem’den mi?’

Bu söz üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ‘Allah yüz bin Âdem yaratmıştır’ hadisini hatırladım ve şöyle dedim:

‘Beni kendisine nispet eden bu atam o Âdemlerden olmalıdır.’

Bu konuda da tarih bilinmese bile, hiç kuşkusuz âlem hâdistir. Âdem hadistir, çünkü onun Âdem mertebesine sahip olması mümkün değildir; kadimlik, başlangıcının olmaması demektir. Âlem ise Allah Teâlâ katından meydana getirilmiştir. Allah Teâlâ onu yokluktan var etmiş ve varlığını tercih etmiştir, çünkü ‘imkân’ hali âlem için zati niteliktir ve bu nedenle sürekli ‘tercih’ gerekir. Hükümlerin ortaya çılana mahalli olan hakikatlere ilave olan her şeyin sureti nispet ve izafetlerdir. Onların renk, sıfat, özellik gibi dışta varlıkları yoktur. Her nispetin izafenin, olgunun, rengin, niteliğin kendine özgü bir ismi ve isimleri vardır.

Kaynak:
Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye 28. Sifir, Üç Yüz Doksanıncı Bölüm. [hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul , c: 14, sh.285]

 

**************************

18/11/2013  
Gazeteci yazar ve araştırmacı
AYTUNÇ ALTINDAL Hakk’a Yürüdü.

1945 yılında İstanbul’da doğdu.

 Bugüne kadar 16’i telif 11’içeviri 27 kitabı, 400’den fazla da makalesi yurtiçi ve yurtdışında yayınlandı.

1969-71 seneleri arası Gurnsey Writer’s School’da, 1977 senesinden itibaren ise Fransa Sorbon Üniversitesi Fransızca Eğitim bölümünde tahsil gördü.

1977’de Havass Yayınlarını, 1980 yılında ise Süreç Yayınlarını kurdu ve Süreç dergisini çıkardı.

1983’de İsviçre’de MODUS VİVENDİ Kültür Merkezi’ni kurarak 10 yıl yönetti.

1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı.

1992’de İngiltere Edinburg’taki INTERNATIONAL ACADEMY FOR EUROPEAN AND CHRISTIAN STUDIES akademisinde PROJECT ACADEMIC BOARD (Akademik Proje İdari Heyeti) üyeliğine seçildi.

 Aynı yıl İngitere’de yayınlanan THREE FACES OF JESUS (Üç İsa) adlı kitabı dünyada yankılar uyandırdı.

 Daha sonra (1993) Rusça’ya çevrildi.

1993’te INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE STUDY OF EUROPEAN IDEAS (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) Bilimsel Kuruluna üye oldu.

 Aynı yıl Avusturya’nın GRAZ şehrindeki KARL – FRANZ Üniversitesi tarafından düzenlenen EUROPEAN SECULAR LEGACY (Avrupa’nın Laik Vasiyeti)adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığına seçildi.

1995’te merkezi New York’ta bulunan CARNAGIE COUNCIL ON ETHICS AND INTERNATIONAL AFFAIRS örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk Konuşmacı oldu.

Aynı sene, New York’ta Birleşmiş Milletler bağlantılı GLOBAL FORUM OF SPIRITUAL AND PARLIAMENTARY LEADERS ON HUMAN SURVIAL (İnsan Yaşamından Sorumlu Ruhani ve Siyasi Liderler Global Forumu’nda) INTERNATIONAL ADVISOR COMMITTEE yani Uluslararası Danışman üyesi oldu.

Ünlü Fizikçi Isaac NEWTON’un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını da yayınlayan Altındal, Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı eserinin de yapımcılığını üstlendi.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

***********************

KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN
KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI 
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ:
TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI 

 

TRİPLE AGENT (2004) Üçlü Ajan


Yönetmen: Eric Rohmer             

Senaryo:  Eric Rohmer 

Ülke: Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan, Rusya

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 13 Şubat 2004 (Almanya)

Süre: 115 dakika

Dil: Fransızca, Rusça, Almanca, Yunanca

Nam-ı Diğer: Triple Agent | Triple Agent

Oyuncular: Katerina Didaskalou, Serge Renko,    Cyrielle Clair ,   Grigori Manoukov,    Dimitri Rafalsky

Özet

82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız Auteur Eric Rohmer, son el attığı konulardan biri olan casusluk filmidir. Daha sonra 2007 de Les Amours D’astree- (Romance of Astree et de Celadon) filmini çekmiş, 11 Ocak 2010 yılında Paris’te vefat etmiştir.

4 milyon Euro bütçeye sahip Triple Agent (Üçlü Ajan) isimli filmin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde bir skandala konu olan gerçek bir Rus casus ile karısının hikâyesi üzerinden, [Beyaz Rus general ( ve gizli Sovyet ajanı ) Nikolai Skoblin ve kaybolması ve diğer Beyaz Rus generalin Evgenii Miller cinayetinde yer alması gerçek bir hikayesine dayanılarak] çözülmemiş bir gizemi konu alan hayali bir kurgu olarak çekilmiştir.  Filmdeki isimler, karakterler ve hikayedeki bazı döngüler hayal ürünüdür.

    Arsinoe: Katerina Didaskalou

    Fiodor Voronin: Serge Renko’nun

    Maguy: Cyrielle Clair

    Boris: Grigori Manukov

    General Dobrinsky: Dimitri Rafalsky

Özet

(Mayıs/ 1936)  Halk Cephesi Fransada genel seçimleri kazanmış, İspanyada iç savaş başlamıştır. Paris’te bir apartman dairesinde , Fiodor Voronin[Serge Renko],Çarlık ordusunun emekli bir generalin Yunan karısı Arsinoe [Katerina Didaskalou]ile görünüşte sakin bir hayat yaşıyorlar. Voronin Beyaz Rus Askeri Birliği bir milletvekili olduğundan ve yakında yaşlanan General Dobrinsky [Dimitri Rafalsky] yerine aday olmak istemektedir. Ancak sahte Alman görüntüsü veren Ruslar tarafından Dobrinsky bir iz bırakmadan ortadan kaçırılır. Bu olayda Voronin yakın planda ve generalin yardımcısı olduğu için bir şüpheli kabul edilir. Voronin’in sorgulamaya giderken kaçar ve Dobrinsky gibi izi bulunamaz. Eşi Arsinoé nerede olduğunu kanıtlayamaz.  Evde, çiftin adına düzenlenmiş bir Çek pasaportu bulunduğundan o da casuslukla suçlanır. Kanıtlara rağmen General Dobrinsky’nin kaçırılmasının suç ortaklığı suçlamasıyla suçlu bulunur.  Arsinoé ağır hapis cezası alır.  Hapiste, daha önce başlamış olan kemik veremi daha da kötüleşir.  9 Eylül 1940 tarihinde, sol ayağı kesilir ve bir ay sonra ölür.

Bu kaçırılma olayından sonra Nazi Almanya’sının ve Sovyet Rusya’nın imzaladığı anlaşmanın şaşırtıcı haberi, demokratik toplumları şaşırttır ve bu ikiyüzlülük, herkesi dehşete düşürür.

Voronin, General Dobrinsky’yi kaçıran casus olarak kabul edilsede, Almanlar, Ruslar ve Fransızlara çalışan birimi olduğu kesinleşmez.. Akibeti  hakkında birçok varsayımlar ileri sürülür. NKVD tarafından öldürüldüğü ihtimali üzerinde durulur.

NKVD (Narodnıy komissariyat vnutrennnih del) veya İçişleri Halk Komiserliği, Sovyetler Birliği’nin çeşitli meselelerini[kaynak belirtilmeli] idare eden devlet birimidir. Sovyetler Birliği’nin gizli polis teşkilatları OGPU ve Çeka’nın yerini alan Devlet Güvenlik Baş Müdürlüğü (GUGB), NKVD’nin en çok bilinen bölümüdür. Katyn Katliamı ve Holodomor’dan sorumlu oldukları iddia edilir. Stalin zamanında günde 600-700 kişi tutukladıkları da söylenir.

Aslında bu tür ajanlar öldürülmez dördüncü bir ülkeye kaçar/sırlanır. Yakın zamanda Ajanslara düşen Hitler haberi bu tür varsayımların gerçek olabileceğinin işaretidir diyebiliriz. Filmin “üçlü Ajan” olarak adlandırılması Voronin’in kabiliyetini göstermesi açısından önemlidir. Ajan Voronin, eşini, çevresini ve devletleri idare etmesi, kullanması ve ikinci dünya savaşı başlayışında çıkan olaylar içinde aktif olarak bulunması ve 82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız auteur Eric Rohmer, ihtiyarlığında casusluk filmi çekmesi birçok soru işaretini akla getiriyor. Kısacası Ajan Voronin her tarafı idare etmiş, izini kaybettirmiştir. Unutulmaması içinde kurgu film fantezisiyle sunulmuş tarihte yerini almıştır.

****

Nazi lideri Adolf Hitler’in ölümüyle ilgili olarak ortaya şok bir iddia daha atıldı

27-01-2014  06:47:24

Hitler’in aslında 1945’te Berlin’deki sığınağında intihar etmediğine kanıt olarak bir fotoğraf dahi yayınlandı.

Bir kitapta yayınlanan fotoğrafta Hitler’in aslında 1945 yılında Berlin’den kaçmayı başararak önce Arjantin’e sonra Paraguay’a gittiği belirtilirken Hitler’in burada 95 yaşına kadar yaşadığı ileri sürüldü.

Hitler’in Adolf Leipzig ismi kullandığı ve 12 bin kişilik Nossa Senhora do Livramento kasabasında “yaşlı Alman” olarak anıldığı ölümüne dek siyahi kız arkadaşı Cutinga ile birlikte oldukça mutlu bir şekilde yaşadığı iddia edildi.

http://www.muhalifgazete.com/haber/90218/hitlerin-olumuyle-ilgili-sok-iddia.html

 **

 Hitler’in ölümüyle ilgili şok iddia! Kafatası başkasının çıktı!

28-09-2009 08:44

ABD’li bilim adamları, Hitler’in intihar olarak bilinen ölümünü incelemeye alarak şok bir iddia ortaya attı. İşte ayrıntılar.

ABD’li bilim adamları, yıllarca Rus arşivlerinde saklanan Hitler’in kafatası kalıntılarının bir kadına ait olduğunu ortaya çıkardı.

Hitler’in 30 Nisan 1945’te kendisini kafasından vurarak intihar ettiği iddia ediliyordu. Connecticut Üniversitesi’nin Hitler’in kafatası üzerinde yaptığı DNA testleri bu iddiayı çürüttü.

History Channel için hazırlanan “Hitler’in Kaçışı” isimli belgeselde açıklanacak araştırmaya göre kafatası 40 yaşında bir kadına aitti, Hitler ise 1945’te 56 yaşındaydı.

http://www.medyafaresi.com/haber/29934/yasam-hitler-in-olumuyle-ilgili-sok-iddia-kafatasi-baskasinin-cikti.html

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2009/09/28/hitlerle_ilgili_sok_iddia

Filmden

“Kapitalist bir toplumda yaşayan herhangi bir sanatçı veya aydın için akademik sanatın susturulması demek hâlihazırda sosyalist bir ülke sınırları içinde ‘değiştirilebilir’ bir eylem demektir.”

**

“Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz.”

**

Yoldaş Thorez: “Gücü ele almanın zamanı değil. Tüm grevler sonlanmalı. “

Fiodor Voronin: Aferin, Yoldaş Thorez! Joe amca seni iyi eğitmiş.

Bunu nereden biliyorsun?

 Güven bana. Oldukça çok şey biliyorum. Sovyet politikası değişiyor. Bu durum biz Beyaz’lar için sorun teşkil etmiyor; fakat yeni komşularımızın bu U-dönüşünü nasıl açıklayacağını merak ediyorum.

Peki ya grevler?

 Ne düşündüğümü mü soruyorsun?

 Partimin bu işte bir parmağı yok. Grevler, işçilerin verdiği içgüdüsel tepkilerden ibaret.

Peki bunu onaylıyor musun?

 Bu farklı bir konu. Grevler gerçek. Parti bunu dikkate almalı. Fakat utanç verici bir gerçek?

 Öngörülemeyen her olay gibi, politikacılar buna da adapte olmalı. Kesinlikle katılıyorum. Fakat bir vatandaş olarak, senin de içgüdüsel bir tepkin yok mu?

 Tabii ki var. Bu olaylar beni şaşırtıyor ve beklentiye sokuyor.

Düşmanlık yok mu?

 Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz. Yine de, Trotsky’cilerin ve Pivert’cilerin Fransız Devrimi’ni ilan etmesi konusunda endişeliydim. Neden siz Komünistler devrime karşısınız?

 Popüler Cephe tarafından ateşlenen umut ateşini söndürecek olan ve başarısızlık ile sonuçlanacağı kesin olan bir devrime karşıyız. Trotsky’nin Faşizm’e karşı Radikal’lerle birlik olmanın  “suç teşkil eden” ve “aptalca” bir davranış olduğunu söylediğini gördüğüm zaman akli becerilerinin söndüğünü farkettim. O, Faşizm ve Nazizm’in getirdiği değişiklikleri göremeyen, kör bir aptal. Biz Komünistler sadece Radikallerle ve Sosyalistlerle değil tüm demokratlarla birlik olacağız. Burjuvalarla, Katolik’lerle  Ortodokslar?

 Ve Protestan’larla, tabii kolonilerdeki Müslüman’larla, hatta Beyaz Ruslarla bile. Generallerle bile mi?

Evet, onlar artık zararsız. Kusura bakma, sen General olarak hizmet vermiş miydin?

 İç Savaş’ta. 22 yaşındaydım. 20 yaşında bir general ha?

 Bu Napolyon’dan bile iyi. Kariyerim onunkinden kısa oldu. Eğer Kızıl olsaydım tıpkı sınıf arkadaşım Mikhail Nicolayevitch Tukhachevsky gibi ana karargahta Komutan olmuştum. Fakat sürgünde, dikkat çekici rütbeme rağmen, masa başında çalışıyorum. Geçmişte olduğu gibi, şimdi de Kızıl’larla savaş halindeyim. Fikirlerimiz uyuşmuyor; fakat hayat bizi yan yana getiriyor. Ana karargah komutanı Tukhachevsky benim eski bir arkadaşım. Kardeşim onun emrinde hizmet verdi.

Ve kader seni Fransa’da, Kızıl bir komşuyla karşılaştırdı.

İşimin bir kısmının Sovyet ajanlarının aramıza sızmasını engellemek olduğunu inkar edecek değilim. Bunu herkes biliyor, özellikle de Parti’dekiler. Ne var ki, bir şey olmayacak. Artık Sovyetlerle ilgilenmiyoruz.

Dimitrov geçen sene ne demişti, biliyor musun?

 “Bizim için Beyaz Ordu, bir filin 1000 mil uzağında sıçrayan bir pire gibi.” Asıl amacımız 6 sene önce Sovyetlerin General Kutyepov’u kaçırdığı zaman olanların tekrar yaşanmamasını önlemek. Fakat Sovyetlerin bu işte parmağı

Bu konuya girmeyelim.

Olan oldu, Kutyepov ortadan kayboldu. O popüler ve kararlıydı; bu yüzden tehlikeliydi, ki bunu şu anda görevde olan zararsız General Dobrinsky için söylemek mümkün değil.

**

Fiodor Voronin: Alexei!

- Seni görmek ne güzel!

- Paris’te misin?

 Evet, taksi şoförlüğü yapıyorum.

Arsinoé, kuzenim Prebs Alexei Trofimovitch Cherepnin ile tanış.

Memnun oldum.

Yemek yemeden hiçbir yere gitmiyorsun.

İşte, mütevazı bir hayat sürüyorum fakat bundan daha farklı bir şeyler yapmayı tercih ederdim; daha değerli şeyler.

Beni Beyaz Ordu kadrosuna alamaz mısın?

 Korkarım bunu yapamam. Birliğimiz çok fakir. Rusya’dan getirdiğimiz kaynaklarla yaşıyoruz; fakat zavallı Dobrinsky bazı yersiz yatırımlar yaptı ve neredeyse sıfırı tükettik.

Neşelen! Taksi şoförlüğü, masa başında çalışmaktan daha onurlu ve daha eğlenceli bir iştir.

Belki de bazı dostlarımın izinden gidip Franco’nun ordusuna katılmalıyım.

Bunu yapmanı tavsiye etmem. Franco için savaşmak istiyormuş.

Neden olmasın?

 Komünist mi oldun?

 Neredeyse tamamı Komünist olan bir toplumda yaşıyorum. Birliğimizden ben sorumluyum. Şu andaki hükümet, İspanyol milliyetçilerine, Kızıl’lara el altından destek vererek karşı çıkıyor. Birliğimizden bazılarının benimle aynı fikirde olmadığını biliyorum. Dobrinsky, Salamanca’da Franco’nun sağ kolu olmamı istedi. Ben reddettim. O da pes etti. Yavaş yavaş ondan daha güçlü bir konuma geliyorum. Dobrinsky’nin yakında emekli olacağını ve senin onun yerini alacağını söylüyorlar. Eğer bu gerçekleşirse, Birliğimizi tepeden tırnağa değiştireceğim.

Ne anlamda?

 Geleneksel ve intikam odaklı duyguları temizleyerek.

Vatanımızı kendi kaderine mi terk edelim yani?

 Ne yapabiliriz ki?

 Kaygılanma. Hâlâ Komünizm’in kendi kendini yoketmeye yönelik bir ütopya olduğunu düşünüyorum.

Bu gerçekleşmediği sürece, Bolşevikler ortadan kalkmaz. Görünüşe ya eski atılganlıklarını kaybediyorlar, ya da akılları başlarına geliyor. Artık global devrimle ilgilenmiyorlar.

Söylediklerine inanıyor musun?

 Sorun şu ki, aslında bunları söylemiyorlar. L’Echo de Paris*’nin geçen haftaki sayısını okudun mu?

 Parti’nin tüm yetkililerini büyük bir planla öldürmeyi düşündüğü o saçmalığı mı?

 “Büyük plan!” Tanrı aşkına! Buna inandın mı?

 Bu ultra-militaristler ve Corvignolles ajanları tarafından uydurulmuş bir haber. Kesin konuşmak gerekirse, La Cagoule*’un askeri kanadı tarafından.

Oldukça iyi bilgilendirilmişsin.

Bunları sana kim söyledi?

 Asla kaynaklarımın adını vermem. Benim bir Cagoule üyesi olmadığımı nerden biliyorsun?

 Eğer olsaydın, söylemezdin.

Buna güvenme. Sana inanılmasını istemiyorsan, bazen doğruyu söylemek yalan söylemekten daha akıllıcadır.

Bana inanmıyor musun?

 Hayır.

Tam üstüne bastın!

Gitmem gerek. İşe dönmeliyim.

Taksi işine. Yemek için çok teşekkürler.

Yakında görüşürüz. Çok yakında.

**

Arsinoe:     Kuzenin oldukça meraklı görünüyor.

Fiodor Voronin: Bu normal. Kendi hakkında bilgi veriyor. Her şeyi bilme konusunda abartılmış bir üne sahibim. Böyle durumlarda konuyu değiştirmek hoşuma gider. Fakat bunu ona yapmam. O iyi biri. Ona acıyorum.

- Yeterince mutlu gözüküyor.

- O asil biri. Sürgün edilmedi. Araba kullanabilecek kadar şanslı. Bu bir prens için aşağılayıcı bir iş fakat Ruslar aşağılanmaya yatkındır. Fakat ben öyle biri değilim. Tanrı’ya şükür, kendimi aşağılamıyorum. Kimseye emir de vermiyorum, en azından açık açık. İpleri çekiştiriyorum. Ne ipi?

 Ne demek istediğini anlıyorum, fakat nasıl oluyor?

 Bu bir meslek sırrı. Hatta bir devlet sırrı.

Karar veremedin mi?

 Ne oldu?

 Bir şey yok. Yemekte söylediklerimi düşünüyordum. Meraklı olan kuzenin değildi. Konuşkan olan kişi sendin. Onunla daha kısa konuşabilirdim. Esprili biri sayılmaz, fakat iyi biri. Sorun onunla alakalı değil. Birileri yanımızdayken, bana hiç söylemediğin şeyleri öğreniyorum.

Ne gibi şeyleri?

 Mesela, İspanya’daki şu konferansa katılmayacağını.

Sana söylemedim mi?

Belki de söylememişimdir. İlgileneceğini düşünmedim. Sana her şeyi anlatmıyorum. Başkalarına daha fazlasını anlatıyorsun. Hatta Komünist komşularımıza bile. Bu doğal. Beyazlar ve Kızıllar politika için yaşar. Senin elinde sanatın var. Ben de politikayla ilgileniyorum, bunu biliyorsun! Bu yüzden Rusça konuştuğumuzda sana tercümanlık yapıyorum.

Sağol yahu.  Benimle politika konuşuyorsun; fakat kendi politikanı değil.

Politika meraklısı değilim.

Devlet sırların yok, öyle mi?

 Birkaç tane var. Fakat sır

Olmayanlar da mı var?

 Bunları da söylemiyorsun! Bunları ikinci ağızdan öğrenmek zorunda kalıyorum. Mesela?

 İspanya’ya gitmeyi reddetmen gibi. Buna özel bir ilgi göstereceğini düşünmemiştim. Bunu daha önce söyledim, yine söylüyorum. Kusura bakma ama, neyin beni ilgilendirdiğine sen karar veremezsin. Yabancılara kendi karından daha çok güveniyorsun!

Tabii ya

Sana her şeyi anlatmamı ister miydin?

 Anlatabileceğim her şeyi?

 Hayır Fedya.

Biraz abarttım. Fakat sana daha önce söylemediğim bir şey söyleyeceğim. Bu seni üzebilir. Daha önce birbirimize hiç kötü şeyler söylememiştik. Seni olduğun gibi, yeteneklerinle ve zayıflıklarınla sevdiğimi biliyorsun. Beni rahatsız eden ve senden soğutabilecek tek şey, bu tavrını haklı çıkarmaya çalışman

Suskunluğumu mu?

 Sanırım doğru kelime bu. Yalan söylemiyorsun, bir şey de saklamıyorsun fakat benimleyken, devlet sırlarını normal bilgilerle aynı kefeye koyuyorsun. Belki de bunun sebebi, başkalarına yalan söylemeyi umursamıyor olmamdır. Konu sen olunca, bunu umursuyorum.

Hiç yalan söylemediğini söylemiştin. Şaka yapıyordum.

Benim işimde, üzeri örtülmüş  

- Bu ifadeyi biliyor musun?

 – Tabii ki. Aslı Yunanca. “Süsleyerek üzerini örtmek”.

Benim işimde, üstü örtülmüş bir ifadeyle söylemek gerekirse, “istihbarat” veya “casusluk” konusunda, neyin sır olup neyin olmadığını söylemek çok zordur. Bu yüzden bugün Alexei’ye karşı dürüst olmuş olmama rağmen zararsız şeyler konusunda dürüst olamam. Dolaylı yoldan anlattığımı söyleyeceksin.

Dinliyorum.

Bunu nasıl daha açık anlatabilirim?

 Gizlilik yemini ettim. Bazı konularda, yalan söylememek adına hiç konuşmuyorum. Fakat yakın olmadığım bazı kişilere küçük yalanlar söylüyorum. Diğer insanlar umrumda değil. Fakat sana karşı her zaman tamamen dürüst olmayı deniyorum ve bunu isteyerek yapıyorum.

**

Arsinoé, çantamı gördün mü?

 Buradaymış. Birkaç günlüğüne Belçika’ya gidiyorum.

- Kasım’da olduğu gibi mi?

 – Evet, Brüksel’e.

Ya sonra?

 Sonra eve geleceğim.

Berlin üzerinden mi?

 Bunu kim söyledi?

 Geçen gün Maguy söyledi.

Ne dedikodu ama!

Ona kim söylemiş?

 Sadece Dobrinsky ve ben biliyorduk. Kayınbiraderi seni görmüş.

Doğru, o Berlin’de yaşıyor. Gelip bir selam verebilirdi. Biriyle birlikteymişsin. Ardından bir bakanlığa girmişsin.

- Hangisine?

 – Bilmiyor. Hepsi bu mu?

 – Sinirli görünüyorsun.

- Bu çok gizli bir işti!

- Karına söyleyemeyecek kadar mı?

 – Başkalarını boşver!

- Onlar zaten biliyor.

- Umarım yanlış kişiler bilmiyordur. Boris’e karısının çenesini kapatmasını söyleyeceğim! Tabii çok geç olmamışsa. Bu sefer, sana güvenmediğimi söyleme. Açıklayacağım.

Hayır, eğer bu bir sırsa, yapma.

Her şeyi söylemeyeceğim. Birliğin paraya ihtiyacı var. Kaynaklarımızın yarısı tükendi. Bazı Alman firmaları bize yardım etti ama artık tüm para hareketleri Nazi’lerin onayından geçiyor. Farkedildiğimde bunun peşinde koşturuyordum. Nazi’lere yakın oluyormuş gibi gözükmemeliyiz. Bu çok komik!

Komik mi?

 Sanmıyorum. Burada güç solun elinde. Maguy bana farklı bir şey söyledi. Komünist ajanı olmandan şüpheleniliyor. Buna gülerim işte. İstersen bana ikili ajan de, istersen üçlü! Her şeyi Beyaz Ordu’nun veteranlarını desteklemek için yapıyorum! Bu kolay bir iş değil. İki tarafla da dostça ilişkiler yürütmek kurnazlık ister. Ben bir askerim. Kurnazlığı savaş alanında öğrendim. Bu durumu satranç oynar gibi idare ediyorum; hamlelerimi saklıyorum. Bu askerlikten daha az onur verici; fakat kimseye boyun eğmiyorum. Bir taksi şoförü, memur veya satış danışmanı gibi dalkavuk değilim. Dünyanın gözü önünde değilim; fakat perdenin arkasında iyi bir yerim var. Devletlerin derinliklerine inmeyi, asıl işleri bu olan gazetecilerden daha iyi başarıyorum. Onlar gibi, sadece gözlem yapmakla yetinmiyorum. Olaylarda bir rolüm var. Bunu dolaylı yoldan yapıyorum; fakat olayları etkileyen insanlarla yaptığım bilgi alışverişi belirleyici olabiliyor. Çılgın olduğumu mu düşünüyorsun?

**

Arsinoé:

Voronin: Peki ya sahte Alman?

 O nereden geldi?

 Doğruyu söylemek gerekirse sahte değildi. O kişi, eskiden elçilikte askeri bir ateşe olarak görev yapan ve politik sebeplerden dolayı gözden düşen Albay Werner von Nussdorf’du. Naziler için çalışıyor olması imkansız.

Ayrıca bu işten ne gibi bir kazançları olabilir ki?

 Rusların ne kazancı olabilirdi ki?

 Bunu da anlayamıyorum. Bu yüzden şüpheye düşmedim. Bir Kutyepov vakası daha ha?

 Çok aptalca. Tıpkı satranç gibi. Yenilmesi en zor hamleler, en aptalca olanlardır. Herkes bir çömeze yenilebilir. Benim gibi yani?

 Fakat onlar çömez değil. Zavallı Dobrinsky nasıl bir tehdit oluşturabilirdi ki?

 Belki de basit bir kaçırma olayı değildi. Belki de Dobrinsky yolundan çekilmeni isteyip sana bir zarf attı. Bu onun tarzı değil. Bu işi Sovyetler yaptı. Fakat Tanrı aşkına, neden?

 Bu çok mantıksız. Rusya’da onun için bir geçiş töreni yapıp, Sovyet cennetinde emekliye ayrıldığını söylemek ha?

 Bunu işkence altındayken bile söylemez. Peki ya onu benzer biriyle değiştirirlerse?

 Sahte bir general yaratıp, fotoğrafını çekip, filme alırlarsa?

**

 

EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI


M. KEMAL CABIOĞLU
Türkiye’de Birlik Hareketi
http://www.pamer.org

M. KEMAL CABIOĞLU :

1925 yılında Isparta ilinin Senirkent ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1937’de Senirkent İlkokulu’ndan mezun olmuş, ailesinin izin vermemesi üzerine tahsihayatına üç yıl ara verdikten sonra Yalvaç Ortaokulu’na kaydolmuş ve 1943’de mezun olmuştur. 1946’da Afyon Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydolmuştur. Orada Prof. Dr. Gerhard Kessler, Prof. Neumark, Prof. Aleksandr Rostov gibi o dönemin ünlü hocalarından dersler almıştır. 1951 yılında fakülteden mezun olduktan sonra Senirkent’e dönmüştür. Kendini genç yaşta Anadolu’nun kalkınması davasına adamış olan yazarımız, daha sonra uzun süre başbakanlık danışmanlığı yapmış, Türk sanayisinin ve ekonomisinin önemli destekçilerinden ve savunucularından biri olarak hayat sürmüştür. Elinizdeki kitap, yazarımızın bu amaçla sürdürdüğü çalışmalarını, görüş ve değerlendirmelerini içermektedir.

Duyulmayan çığlık ve Türkiye’de Birlik Hareketi

Sayın Kemal Cabıoğlu ömrünü ülkemiz ve Türk milletine adamış, kamuoyu nezdinde fazlaca bilinmeyen sessiz kahramanlardandır. Onun övünmeğe ve övülmeğe ihtiyacı yoktur. Ülkenin her geçen gün karanlıklaşan gidişatını konuşmak, çareler aramak üzere davet ettiği bir dostu “ Pazar günleri torunlarımı seviyorum, gelemem” dediği için çok üzülmüştü. Telefonda konuştuğu ve ne yapıyorsun diye sorduğu dostundan “Yazlıkta çimleri suluyorum” cevabı aldığında: “Vah! Vah! Vah! Memleket bu haldeyken” deyip hayıflanıyordu.

“Geri kalmış toplumlar meselelerine doğru teşhis koyamazlarmış. Doğru teşhis koysalar bile öncelik sırasına koyamazlarmış” sözünü sık sık tekrarlar ve 300 yıldır aklımızı başımıza alamayışımıza yanar.

Batılıların “Üretmekten vazgeçin. Siz yatın biz satalım. Ucuza veririz”anlayışını kavrayamayanlara, yine Batılı’nın uzmanlık alanı olan “Akı kara, karayı ak gösterme, kendi çıkarına olan değişiklikleri karşısındakinin çıkarlarına uygunmuş gibi gösterme” çabalarını bir türlü doğru okuyamayan yönetimlere Kemal Cabıoğlu sürekli isyan halindedir.

Elinizdeki kitap ekonomi alanındaki sancılarımıza Kemal Cabıoğlu’nun attığı bir çığlıktır. The Economist dergisi 1927 yılında şu tavsiyelerde bulunuyor. “KİT’ler sosyal amaçlı gereksiz kuruluşlardır. Türkiye’nin millî kalkınma hamlesi gereksiz ve yersizdir. Türkiye inatçı gururunu bir kenara bırakıp Buğday, arpa ve sebze yetiştirmelidir.”

SAYIN CABIOĞLU’YLA SOHBET

İbrahim OKUR: Sayın Cabıoğlu, yıllardan beri “Ekonomide Kurtuluş Savaşı” deyimini sizden işitiyoruz. Son olarak bu deyim, kitabınızın adı oldu. Sizce bütün bunların özel bir anlamı  var mı?

M.Kemal CABIOĞLU: Her şeyi en baştan anlatayım da özel bir anlamı var mı yok mu, okuyucular karar versin. 1925 yılında Senirkent’te dünyaya geldim. İlkokulu Senirkent İlkokulu’nda okudum. Yalvaç’ta Ortaokulu, Afyon’da Liseyi okudum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydoldum.  Duvarları nemli olan Fatih Medresesinin Haliç’e bakan cephesindeki Medrese Yurdunda kalıyorduk. Kızılay’ın verdiği yemekle idare ediyorduk. Bazı arkadaşlar taslarını yemek dağıtanlara uzatırken “Suyundan biraz fazla olsun ki, ekmek katığı yapalım” diyordu. O şartlar altında okurken millete hizmet aşkından başka düşüncemiz yoktu.

1946-1950 döneminde, Türkiye değişik fikir akımlarına sahne oldu. Kendilerini sol hareketin öncüleri olarak gören gençlerin önem verdikleri nokta halklara siyasi özgürlük hareketiydi. Bu kişilere göre 1946’da uygulanan demokrasi gerçek demokrasi değildi. Şekilden ibaretti. Eksiksiz ve tam demokrasi ancak halklara özgürlük verilmesiyle olurdu. “Halklara özgürlük verildiği taktirde, Türkiye gelişmiş ülkeler arasına katılır” deniliyordu.  O dönem ülke kalkınmasında Yugoslavya, Rusya ve Çin’de Mao hareketini örnek gösteren bir zihniyet vardı.  Yugoslavya örneği ısrarla tekrarlanırdı.

Özgürlük hareketi veya Yugoslavya Modeli Türk milletini bölmeye ve parçalamaya yönelik bir hareket idi. Esefle ifade ediyorum ki günümüzde bölücülük hareketi devam ediyor. Çünkü bölücüler ve bir kısım siyasîler, halklara özgürlük verilirse  ekonomide kalkınma olur fikrini savunmaktadırlar.

O günlerde Bekir Berk’in çıkardığı Türk Yolu dergisinde “Köy Yolu” başlıklı yazım çıktı. Bu yazıda köylümüzün fakirliğinden ve köy kalkınmasından söz ediyordum. Bunu “Vatan İçin Partisi” Başkanı Hikmet Kıvılcımlı okumuş. Kemal Cabioğlu’nun halklara özgürlükçülerle beraber çalışacağını düşünmüş.

Metin Ören isimli arkadaş bizi, iş bulmak vaadiyle Hikmet Kıvılcımlı’ya götürdü. Kıvılcımlı yazımı beğendiğini ifade ederek bize çıkaracakları mecmuada çalışmamızı teklif etti. Mecmuada çalışacağız ve hayal ettiğimizin üstünde para verecekler. Rahat tahsil yapma imkânı bulacağız.

Hikmet Kıvılcımlı çıkaracakları dergide savunacakları fikirleri anlatmaya başladı. Halklara özgürlüklerden söz etti. Bu söze itiraz ettim. “Türkiye’de tek Türk halkı var, nereden çıktı halklar, Çerkez, Arnavut, Boşnak ve kendini Kürt sayan Kürtler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşladırlar” dedim. Beraber gittiğimiz Cahit Çakmak da beni destekledi:

-Bizim aile Arnavutluktan geldi. Arnavutlukta bizim aileye Türk derlerdi. İstanbul’a geldik Arnavut olduk”.

Devletin ismi Türk Devletidir diyerek görüşmeyi terk ettik. Bölücülerin hedefinin Türkleri tarih sahnesinden silmek olduğu anlaşıldı. Bu olaydan sonra mücadele için birçok toplantı yaptık. Türk Gençlik Teşkilatı’nın kurulması kararını aldık.

Kalkınma bahanesiyle böyle bölücü hareketlere seyirci kalındığında, bölücüler tarafından ekilen tohumlar, on-on beş yıl sonra acı meyveler verecektir. Halklara özgürlük hareketi Türkiye’nin başına bela açacaktır.

Bölücü harekete bir kuruluş tarafından “Dur!” ihtarı çekilmeliydi.

Bu akıma karşı bizim de ülke kalkınması konusunda idealimizin olması gerekiyordu. Bu idealimizi gerçekleştirmek için çareler aradık.

OKUR: Bazıları  gibi, ülke meselelerine ilgisiz kalmadınız ve toplumu kalkındırma  çabası gösterdiniz öyle mi?

CABIOĞLU: Evet. Bizim toplum kalkınması konusundaki çalışmalarımız Cumhuriyet dönemi iktisat tarihçilerini ilgilendirir. Benim Senirkent’e dönüşüm, Anadolu köylerinin kalkındırılması ideolojisine olan bağlılığım ve ettiğim yemin çerçevesinde oldu. 1947 yılında, Afyon’da, Senirkentli öğrencilerin ağırlıkta olduğu KÖY YOLU DERNEĞİ’ni kurduk. Kuruluştan bir hafta sonra alınan ikinci bir kararla beni derneğin Başkanlığına seçtiler. Kurucuları: Metin Ören, Osman Tortoğlu, Necati Ergindoğan, Yahya Oğuz, Süleyman Oğuz, Kemal Özdemir, Nuri Tortop, Faruk Akkülah, İsmet Örmeci, Yusuf Uysal ve ben, Kemal Uysal (Cabıoğlu).  Bu teşkilat, o dönemin ses getiren bir kuruluşu oldu. Beni toplum hayatına hazırlayan, bu cemiyette kazandığım tecrübeler oldu.

İktisat Fakültesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken sınıfta hocamız Prof. Gerhard Kessler’e, Hocam, 30 milyon nüfusun yüzde 70’i köylü, köylü de yılın 4 ayı çalışıyor 8 ay yatıyor; bu 8 ay içinde yaşanan hayatı kalkınma enerjisine nasıl dönüştüreceğiz?” diye sormuştum. Bu sorum üzerine hocam, “Bana bu soruyu bakanlar bile sormadı.” diye cevap vermişti. Sorumdan o kadar memnun oldu ki, beni asistanı ilan etti ve her gün yanıma gelerek sırtımı sıvazlardı. İnsanın bir davası olunca kime ne soracağını da kararlaştırabiliyor.

Bize göre, Türkiye’nin kalkınması demek Anadolu’nun kalkınması demekti ve bunun için de köyün kalkınması gerekiyordu. Buna “aşağıdan yukarıya kalkınma” diyorduk.

Tarım Kentleri Projesini ortaya atmıştık. O yıllarda 40 bin olan köy sayısını 10 bine indirecek şekilde, merkezi köyler tasarlıyorduk. Kendimizi köye o kadar adamıştık ki, yatıp kalkıp Türk köylüsünü düşünüyorduk.

 OKUR-Kalkınma konusunda ilham kaynağınız ne oldu?

CABIOĞLU-Dr. Tahsin Tola’nın gayret ve çalışmaları oldu. Kendisi hepimize örnek olmuş, çok gayretli bir şahsiyetti. Senirkentliydi. Yaşı bizden epey büyüktü. Tıp fakültesinden mezun olmuş mecburi hizmetini takiben, savaş şartlarında uzun yıllar askerlik yapmıştı.

Terhis olunca Senirkent’e dönmüş ve mesleğinin yanında kasabada dokumacılık ve halıcılık sektörüne önderlik etmeye başlamıştı.

OKUR-Peki az önce sözünü ettiğiniz Prof. Kessler kimdir?

CABIOĞLU- Prof .Kesler Hitler döneminde Türkiye’ye gelmiş ekonomi bilginidir. İstanbul İktisat Fakültesinde öğretim üyesidir. 1951 yılında Almanya’ya dönerken Hürriyet Gazetesi muhabiri soruyor;

-Türkiye’de 10 yıldan fazla kaldınız, bu süre içinde sizde iz bırakan bir olay var mı?

Kessler’in cevabı:-Senirkent olayı.

-Nedir Senirkent olayı?

-Eekonomide aşağıdan yukarıya kalkınma hareketidir. Toplumun devletin desteğini beklemeden kalkınma hareketine katılmasıdır. Dr. Tahsin Tola Senirkentlileri ülke kalkınmasında örgütlüyor. Devletin yardımı olmadan ekonomide kalkınma hareketi yaparak fertlere iş buluyor. Yine devletin katkısı olmadan okul, talebe yurtları yaptırıyor.

OKUR: Açar mısınız bu Senirkent olayını?

CABIOĞLU: Isparta’nın Senirkent ilçesi Tarım geliriyle geçiniyordu. 3-4 ay çalışıyor, 8-9 ay işsizdi. Dr.Tahsin Tola önderlik ettiği Dokumacılar Kooperatifine neredeyse bütün Senirkentlileri üye yaptı. Ailelere çekme tezgah temin edildi. Artık Senirkentliler tarımla 3-4 ay uğraşırken 8-9 ay da dokuma tezgâhlarında çalışıyorlardı.

OKUR: Peki sonra?

CABIOĞLU: Kooperatif iplik fabrikası kurmuştu. Bina var, makine var işletme sermayesi yoktu. Bütün gücümle çalıştım, her kapıyı çaldım, işletme sermayesi sağladım ve fabrikayı üç vardiya çalıştırmaya başladık. Tam gaz çalışıyoruz ve kazanıyoruz.

Senirkent’te işsiz  kalmadı. Herkesin gözü üzerimizde. Tam bu ortamda, iktidardaki Demokrat Parti harekete geçti, kooperatifin yönetimini de, iplik fabrikasının yönetimini kendi adamlarına vermek istedi. Karşı çıktım. Sonunda olağanüstü kongreye gittik. Anadolu Kalkınma Hareketi adlı bir oluşum bütün gücünü ortaya koydu. Gazetelerde beni destekleyen yazılar çıktı. Prof. Ali Fuat Başgil, Prof. Fahrettin Fındıkoğlu, Prof. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl, Nurettin Topçu Sait Bilgiç, Emin Bilgiç ve daha birçokları beni destekleyen yazılar yazdılar.

Kongrede hükümet güçleri kongre salonuna giren çıkanları denetlemeye kalkıştı. Kadın üyeler salona alınmak istenmedi.

OKUR: Kadın üyeler mi vardı?

CABIOĞLU: Evet kadın üyeler vardı. Bunlardan Feden Ana hayatım boyunca zihnimdeki yerini korumuştur. Deli Feden diye kasabada nam salmıştı. Yanına 20-30 kadar kadın almış salona geldi. Fakat kapıyı tutanlar içeri almak istemiyordu. Kavga dövüş salona girdi. Feden Ana ne işin var burada  dedim.

“-Rüyamda gördüm oğlum. Köpekler sene saldırıyodu. Hoşt deyip hepsini govaladım.

Köpeklere hoşt demeğe geldim.” Feden ana bir punduna getirip kürsüye çıktı. “Bizler çalı çırpı toplayıp satarak 30 kuruş para kazanır onunla geçinmeye çalışırdık; Kara Melek Tahsin Tola geldi, ipek evlâdımız Kemal geldi, onların sayesinde şu nasırlı ellerimiz mor binlikler gördü”, diye bağırdı. Omuzuna astığı iki kozalağı gösterip “Sizin erkekliğiniz karga yumurtasıysa benim erkekliğim kaz yumurtası. Kemal’i size harcatmayız. Siz kim oluyorsunuz?” diye bağırdı. Feden Ana milleti hem ağlattı hem güldürdü.

Sonunda anladılar ki, çoğunluk benden yana. Menfaatçiler sus pus olup çekildiler. Bu olaydan sonra hocam Gerhard Kessler, bana destek olmak üzere Senirkent’e gelip konferans verdi. Benim ona yıllar önce sorduğum soruyu tekrarlayarak söze başladı ve ardından konuşması boyunca sorunun cevabını açıkladı. Senirkentlilere “sekiz ayı kalkınma enerjisine çevirmeyi siz gerçekleştirdiniz”, dedi.

OKUR: Buna kalkınma yolunda halkın zaferi diyebilir miyiz?

CABIOĞLU: Elbette. Halk hareketi baskıları kırabiliyor. Ben bu halk hareketinin Feden Ana’ sı, Dr. Tahsin Tola’sı olabilir miyim, diye düşünüyorum. Yani Feden Ana’nın, Dr. Tahsin Tola’nın bana verdiği desteği sonraki kuşaklara vererek Feden Ana’ya, bu vatan uğruna şehit olanlara olan borcumu ödeyebilir miyim, diye çalışıyorum.

OKUR: Tarım Kentleri’nin akıbetini merak ediyorum.

CABIOĞLU: Tarım Kentlerini mükemmel bir proje haline getirdik. MHP sahip çıktı. Daha sonra Merhum Ecevit’ Köy Kent şeklinde benzer düşünceleri ifade etti.

OKUR- Milliyetçi görüşte olan aydın kesim Tarım Kentleri fikrini ve Ekonomide Kurtuluş Savaşı düşüncesini nasıl benimsedi?

CABIOĞLU- Kessler benim savunduğum ülke kalkınmasıyla ilgili fikirlerimi Prof. Dr. Orhan Tuna ve  Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’na anlatmış. Kesler’le beraber Fındıkoğlu beni odasına çağırdı. Ülke kalkınmasıyla ilgili fikrimin kaynağını sordular. Hocalarıma Dr.Tahsin Tola’yı anlattım. Köye Doğru Derneğini ve Türk Gençlik Teşkilatını arz ettim. Sonra Kessler’le beraber Senirkent’e gittik. Dr.Tahsin Tola’yı tanıdı. Yaptığı işleri gördü. Fındıkoğlu Senirkent’e geldi. “Anadolu İstanbul’u Çağırıyor” başlıklı risaleyi kaleme aldı.

Ayrıca Abdülaziz Efendi,  Zeyrek’teki  vaazında “Halka hizmet hakka hizmettir” hadisi şerifinden söz ederek Cuma hutbesinde Dr. Tahsin Tola hareketini övdü. Dr. Tahsin Tola’nın rehber olduğu Ekonomide Kalkınma Programında Senirkent olayı devlet ve millet konularında duyarlı ilim ve dava adamları için örnek oldu.

OKUR-Sonra neler oldu?

CABIOĞLU - Milletvekili seçilen Dr. Tahsin Tola. Dr. İrfan Aksu, Sait Bilgiç, Remzi Oğuz Arık Ekonomide Kurtuluş Savaşı hareketini Milliyetçiler Derneği’nin görüşü olarak TBMM’de savunacaklardı.O günlerde ülkemizde Barış İçinde Bölme Politikalarının uygulanması için dış güçler tarafından örtülü savaşın bütün türleri sergilendi. Milliyetçiler derneği bölücü iç ve dış merkezler tarafından yalan yanlış propagandalarla suçlandı. Ne mutlu Türk’üm diyene ilkesini savunan Milliyetçiler Derneği’nin ırkçı olduğu, dine dayalı devlet kuracağı yalanları yayıldı. Demokrat Parti Milliyetçiler derneğini ırkçılık ve dine dayalı devlet kurma suçları ile kapattı.Ayrıca derneğin önderlerinden Isparta milletvekili olan Dr. Tahsin Tola, Dr. İrfan Aksu ve Sait Bilgiç’i partiden ihraç etti.

OKUR:- Demokrat Parti Milliyetçiler derneğini kapatmakla ve Isparta milletvekillerini ihraç etmekle Tarım Kentleri Projesi gündemden kalktı mı?

CABIOĞLU- 2.Dünya Savaşı sonraları 1945’lerde Amerika Brethon Wodys anlaşmaları ile dünya ekonomik yapılanmasında öncü oldu. Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Anlaşmaları, dünya gümrük anlaşmaları ile küresel ekonomi yapısı oluştu. Yarım asır boyunca iktidarda olanlar Küresel sistem içinde millî çıkarlara dayalı bir ekonomi politikası izleyemediler. Mazeretleri de şu oldu: “Küresel sistem içinde bağımsız bir politika izlenemez, Küresel isteme uyma zorunluluğu var”.  O zorunluluğun Türkiye’yi getirdiği durumu bugün görüyoruz. Tabii buna razı olacak değiliz. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getireceğiz. Elinizdeki kitap bunun için hazırlanmıştır.

OKUR- Teşekkür ederim.

**

M. KEMAL CABIOĞLU-
EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI İSİMLİ ESERDEN ALINTILAR

BÖLÜCÜ HAREKET VE EKONOMİ

1. Bölücüler Ekonomiyi zehirliyor

Bölücü dış ve iç merkezlerin umutları kırılmalı ve yok edilmelidir. Yerel yönetim tasarısını hazırlayan kadrolar gafleten bölücülerin umutlarını artırmıştır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanmayan Yerel Yönetim Yasa Tasarıları, IMF’nin Yugoslavya’nın parçalanmasında kullandığı tasarıların bir benzeridir.

2.  Küresel Ekonomi sisteminin, IMF ve Dünya Bankası’nın hayal ettiği dünya, ulus devletlerin tahribatına ve şehir devletlerin oluşturulmasına yöneliktir.

Hikmet Bayur, Sait Halim Paşa hükümeti tarafından alınan, yerel yönetim ile ilgili kararların, Osmanlı devletinin bölünmesini ifade eden Sevr’in temellerini 1913’lerde attığına işaret ediyor[i].  Sadrazam Sait Halim Paşa’nın kararnamesi ile günümüzdeki iktidarın yerel yönetim tasarısında tam benzerlik var.

1800–1919 Dönemi’ndeki Osmanlı devletini yıkılışa sürükleyen Tanzimatçılarla, 1990–2005 döneminde Sevr’i ve Lozan’ı gündeme taşıyan demokrat ve özgürlükçülerin benzerliklerinden biri de yerel yönetim tasarılarıdır. Bu tasarıyı Cumhurbaşkanı veto etmiştir. Ülke kalkınması bahane edilerek bölücülere kapı açılması kabul edilemez. Kamu kuruluşlarına siyasi düşüncelerle ehliyetsiz ve şahsi çıkar hesabı güdenlere görev verildiğinde o kamu kuruluşları zarar eder. Ayrıca bazı kamu kuruluşlarında kâr hesabı yapılmaz.

Cumhuriyet’in, hasta adam görüntüsünden kurtulması ve ülke kalkınmasına kapı açılması için, bölücü dış ve iç merkezlerin umutlarının, kesin olarak kırılması gerekir.

20.06.1913’de, Osmanlı hükümeti tarafından çıkarılan yerel yönetim ile ilgili kararnamelerle,  AKP tarafından çıkarılan, Yerel Yönetim ve Özel İdare taslaklarında benzerlik görülüyor. Bu benzerlik, hayra alâmet değildir. Benzerlik, bölücüleri umutlandırıyor.

Bölücü dış merkezlerin, Türkler hakkında plânları, asırlar geçse de değişmiyor. Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yerel yönetimle ilgili kararnamesi dış güçlerin etkisiyle olmuştur. Günümüzde, devletin elini kolunu bağlayan uyum kanunları, Avrupa Birliği’nin dayatması ile çıkarıldı.

Sadrazam Sait Halim Paşa’nın, 20.06.1913’te Avrupa devletlerinin büyükelçilerine yollamış olduğu kararnamenin bazı maddeler şöyledir[ii]:

Madde 1- Geçici vilayet kanunlarına göre vilayet meclislerine, mahallî işler için karar alma, yetkisi verilmiştir. Vilayetlerin, ayrıca bütçeleri olacaktır. Memurların görev ve yetkileri genişletilmiştir.

Madde 9- Bu kararname ve vilayet merkezlerine, ziraat için de geniş ölçüde borçlanmak imkânı, sağlamıştır.

Madde 10- Fransız Bompart Paşa’nın başkanlığı altında, her vilayete oraya ne kadar jandarma gerektiğini tespit etmek üzere, müfettişler yollanmıştır.

Madde 11- Yukarıda sözü geçen kanun ve nizamların tam yürürlükte olması için,  imparatorluk altı genel müfettişliğe ayrılmıştır. Anadolu Doğu Vilayetleri gibi önemli vilayetlerin başına, yabancı müfettişler geçirilecektir. Bunların buyruğu altında, jandarma, adliye ve ziraat işleri için, yabancı ve Osmanlı uzmanlar bulunacaktır.

Madde 12- Her nazırlık için (bakanlık) yabancı bir müsteşar ve bir müfettiş görevlendirilecektir ve bazı daireler için de, yabancı memurlar alınacaktır.

Madde 15- Genel müfettişlerin ve yabancı memurların getirilmesi için, gereken girişimlerde bulunulmuştur.

Diğer maddelerin yazılmasına lüzum görmüyorum.

1913’lerdeki, Sadrazam Sait Halim Paşa hükümeti tarafından alınan Yerel Yönetim kararları ile AKP iktidarının,  Şubat 2004’te TBMM’ne sunduğu, Yerel Yönetim taslakları arasında tam benzerlik var.

AKP döneminde de Sevr’e kapı aralayan yerel yönetim taslağını, kendi devlet adamlarımız hazırlıyor. Devletin ve milletin çıkarının burada olduğunu iddia ediyorlar. Millî mücadelede mandacılar kurtuluşu, İngiltere’ye, Fransa’ya veya Amerika Birleşik Devletleri’ne teslimiyette görüyorlardı. Benzerlik burada yatıyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından Yerel Yönetim Raporu 1996’da hazırlanmıştır. Bu raporda TOBB’nin yerel yönetim ile ilgili görüşü şöyledir:

“Tarihi olaylar ve bazı gelişmeler incelendiğinde görülmelidir ki, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında ve hatta Cumhuriyet döneminde, merkezi otoritenin iç ve dış sebeplerle zayıflatıldığı anlarda, mahallî özerklikler bağımsızlığa yönelmiştir. Bu yöneliş, dış güçler tarafından desteklenmiştir.”

3.  Türkiye’yi 81 eyalete bölmek

Bölücülere umut veren her hareket, ülke kalkınmasına engel olur. Sayın Yıldırım Koç, yerel yönetim ile ilgili çok güzel bir araştırmada bulunmuştur. Araştırmanın başlığı şöyledir:

“Devleti yeniden yapılandırmak mı yoksa 81 eyalete bölmek mi?”

Bu araştırmada siyasilere ders verici, bir uyarı var:

“Merkezi idarenin görev ve yetkilerinin, yerel yönetimlere devredilmesi, mutlaka demokratikleşme, kaynakların daha verimli kullanımı, daha başarılı bir hizmet, israfın ve yolsuzluğun önlenmesi anlamına gelmiyor. Yerel yönetimlere fazla yetki ve güç devri ilk aşamada, üniter devlet yapısının zayıflatılmasına ve parçalanmasına, eyalet sistemine ve federal devletlere yol açıyor. İkinci aşamada ise küçük, zayıf ve bağımlı devletler ortaya çıkıyor.”

Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. B. A. Güler’in yerel yönetim taslakları üzerindeki çalışması, bir kısım siyasileri ve aydınları, gaflet ve dalalet uykusundan uyandıracak özelliktedir.

Özel idare ve belediyelerin mal ve gelirleri, devlet malı ve devlet alacağı hükmünde değildir. Belediye ve özel idare, bir çeşit şirket oluyor.

Belediye ve özel idareler, merkezi hükümetlerin hiçbir onayına ve iznine tabii olmadan eğitim, sağlık vs. gibi hizmetleri kendisi ihale ve imtiyaz yolları ile ya yapar, ya yaptırır.

Belediye ve özel idare meclislerine, merkezî hükümetin izni ve Danıştay’ın denetimi olmadan şirket kurmak, iştiraklerini özelleştirmek yetkisi verilmiştir.

Belediye ve özel idarelere bağlı İSKİ ve İETT gibi kuruluşlar, yetkili organların kararı ile borçlanabilir. Bu, iç ve dış borçlanma için geçerlidir.

Belediye ve özel idarelerin, merkezî idarenin izni olmadan içeriden ve dışarıdan borçlanması, göz ardı edilecek bir olay değildir. Gelecekte İstanbul’da, Diyarbakır’da, Batman’da, Mardin’de, belediye ve özel idareler İSKİ, İETT gibi kuruluşlar, dış finansman kuruluşlarına borçlanabilir. Kendi kendine bağımsız kararlar alabilirler. Aldıkları borçları, zamanla ödeyemez duruma düşebilirler. Böyle bir durumda, Düyunu Umumiye yeniden hortlatılmış olur. Alacaklı dış güçler alacaklarını kendisi almaya kalkışır. İllerimiz, kamu kuruluşlarımız, yabancı finans kurumlarına bağlanmış olur.

Bu konuyu özetliyorum:

Şirket kurmak, özelleştirmek, ihalecilik, imtiyazcılık, kamu topraklarının özel mülkiyete devri, kurulacak olan yerel yönetim modelinin esasını teşkil etmektedir.

Ülke gündemini, küreselleşme propagandası işgal ediyor. Küreselleşme, şehir devletleri dönemi demektir. Çok hukuklu bir sisteme, kapı aralamaktır. AKP’nin yerel yönetim taslakları, şehir devletlerine davetiye çıkarmaktır. Türkiye için küreselleşme Sevr’in başka adıdır.  İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin gündemlerinde, küreselleşme gibi bir konu yoktur.

Kamu yönetimi temel yasası bakanlıkların taşra teşkilatlarını ve teftiş kurullarını, ortadan kaldırıyor. Yetkileri özel idare ve belediyelere bırakıyor. Cumhurbaşkanı Sezer, bu taslakların, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tekil yapısını değiştireceği için,  veto etti. Tasarı halen TBMM’nde bulunuyor.

Özel idare ve belediyeler ile ilgili taslakları hazırlayan ekipler, ya Türkiye’de yaşamadı veya bölücü iç ve dış merkezlerin yerli işbirlikçileridirler veya henüz söylemedikleri bir şeyler var. Başkaca yorum yapamıyorum.

4. Bölücülere umut verildiğinde ekonomide gelişme olmaz.

Ailede nikah nasıl kutsalsa devletin kuruluşu ile ilgili ilkeler de kutsaldır. Her gün değiştirilmesi konuşulmaz. Değiştirilmeye kalkışıldığında o devletin kuruluşu tam olmuş değildir. Kuruluşu tamamlanmamış bir ülkenin ekonomisinde kalkınma olmaz. Kalkınma gemisi iskeleye bağlı kalır.

İdarî ve adlî cihazda tutukluk, bölücü iç ve dış merkezlerin iştahlarını kabartıyor. Kötü idare, vatandaşlarımızdaki yatırım aşkını söndürüyor. Devlet böyle idare edilirse, ekonomide beklenen gelişme olmaz.

12 Eylül 1980’den evvel kurtarılmış bölgeler vardı. Günümüzde kurtarılmış belediyeler ortaya çıktı. Diyarbakır Belediye Başkanı ve ilçe belediye başkanları hep birlikte, güvenlik güçleri ile çatışarak ölen teröristin ailesine, başsağlığına gidiyorlar. Bu olay, milletin gözü önünde oluyor. Bu alenen ve resmen, teröristleri desteklemek anlamındadır. Belediye Başkanı Osman Baydemir’in bu konu ile ilgili beyanı şöyle:

“Biz iki taraf arasında eşit mesafedeyiz. ”

Bir vatandaş dahi terörist ile devlet arasında eşit mesafe olamaz. Bu olayda belediye başkanları, devlete karşı isyan etmişlerdir. Bu olaya seyircilik devam ediyor.

Türk milleti bu olay karşısında Başbakan, İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanından şöyle yiğitçe bir ses ve hareket bekliyordu.

“Sen kim oluyorsun ki, iki tarafa da eşit mesafede olduğunu söyleyebiliyorsun? Sen kim oluyorsun da Avrupa Parlamentosu’na bölücü rapor verebiliyorsun?”

İçişleri Bakanı, yetkisine dayanarak, teröristlere destek olan belediye başkanlarını görevden almalıydı. Adliye cihazı da acilen devlete isyan eden bu adamları cezalandırmalıydı. Yetkili makamlar, bu olaya karşı halâ seyirci. Bu seyredilecek türden sıradan bir olay değildir. İdare ve adli cihaz seyirci, yetkili makamlar seyirci, seyircilik bölücüleri iyice umutlandırdı. Böyle bir ülkede, ekonomi canlanamaz…

12 Eylül’den evvelki kurtarılmış bölgelere, adalet ve idari cihazlar seyirci oldu. Böylece yetkili olup da seyirci olan kuruluşlar, 12 Eylül hareketini davet ettiler.

Güneydoğu’daki bazı belediye başkanları teröristlere sahip çıkıyor. Yetkili makamlarda bu olayları seyrediyor. Bölücüleri umutlandıracak hiçbir harekete izin verilmemelidir.

5.  Yerel Yönetim Tasarısını Hazırlayanlar,

Bölücülerin Umutlarını Artırmıştır.

Bölücü iç ve dış merkezlerin umutları kırılmalı ve yok edilmelidir. Yerel yönetim tasarısını hazırlayan kadrolar gafleten, bölücülerin umutlarını artırmıştır.

1913’lerde Sadrazam Sait Halim Paşa’nın kararnamesi ile günümüz iktidarın yerel yönetim tasarısında tam benzerlik var.

1800-1919 Dönemi’ndeki Osmanlı devletini yıkılışa sürükleyen Tanzimatçılarla, 1990-2005 Sevr’i ve Lozan’ı gündeme taşıyan demokrat ve özgürlükçülerin benzerliklerinden biri de yerel yönetim tasarılarıdır. Bu tasarıyı Cumhurbaşkanı veto etmiştir. Ülke kalkınması bahane edilerek bölücülere kapı açılması kabul edilemez. Kamu kuruluşlarına siyasî düşüncelerle ehliyetsiz ve şahsî çıkar hesabı güdenlere görev verildiğinde o kamu kuruluşları zarar eder. Ayrıca bazı kamu kuruluşlarında kar hesabı yapılmaz.

Cumhuriyetin, hasta adam görüntüsünden kurtulması ve ülke kalkınmasına kapı açılması için, bölücü iç ve dış merkezlerin umutlarının, kesin olarak kırılması gerekir.

20. 06. 1913de, Osmanlı hükümeti tarafından çıkarılan yerel yönetim ile ilgili kararnameler, günümüzde, AKP tarafından çıkarılan, Yerel Yönetim ve Özel İdare taslaklarında benzerlik görülüyor. Bu benzerlik, hayra alamet değildir. Benzerlik bölücüleri umutlandırıyor.

Bölücü dış merkezlerin, Türkler hakkında plânları, asırlar geçse de değişmiyor. Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yerel yönetim ile ilgili kararnamesi dış güçlerin etkisi ile olmuştur. Günümüzde, devletin elini kolunu bağlayan uyum kuralları, Avrupa Birliği’nin dayatması ile çıkarıldı.

6. ABD Eski Büyükelçisi Abramovich’in Türkiye ile ilgili görüşü şöyledir[iii]:

“Türkiye’nin değişeceği (bölüneceği) kesin. Ama ne zaman veya nasıl değişeceği (bölüneceği), belli değil. Türkiye ya değişecektir veya değiştirilecektir.”

2- Genel olarak, gelişmekte olan ülkelerde ekonomiden sorumlu kişiler, küresel ekonomide söz sahibi olan devletlerde yetişiyor ve yetiştiriliyor. Turgut Özal, Kemal Derviş ve Mehmet Şimşek, küresel ekonomide söz sahibi ülkelerde eğitim almışlardır. Bu kadrolar, küresel ekonomi dışında bir yol izlendiği takdirde bunun ülke ekonomisi için felaket olacağı düşüncesindedirler. Bu görüşü aşmak kolay değil. Fakat kararlı siyasi iktidarlar bu görüşün üstesinden geldiler. Örnek olarak Finlandiya, Güney Kore ve hatta Çin’i gösterebiliriz.


[i] Bayur’un Cumhuriyet yayınlarından çıkan, 2. Balkan Savaşı adlı kitabından

[ii] Ord. Prof. Hikmet Bayur, İkinci Balkan Savaşı, Cumhuriyet Yayınları sayfa 70

[iii] Prof. Dr. Ömer Aksu, Ayyıldız Gazetesi

TÜRKİYE’DE BİRLİK HAREKETİ

EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI NASIL KAZANILIR?

MERKEZ BANKASI VE MİLLİ ÇIKARLARIMIZ

KÜRESEL EKONOMİK SİSTEM İÇERİSİNDE BAĞIMSIZ EKONOMİ UYGULANABİLİR Mİ?

ATATÜRK VE EKONOMİDE MİLLİ MÜCADELE

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE IMF’NİN TAHRİBATLARI

TÜRKİYE KUZEY IRAK’TAKİ OLAYLARA SEYİRCİ KALAMAZ

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

ÖZEL SEKTÖR VE NURİ DEMİRAĞ OLAYI-ŞAKİR ZÜMRE

TANITAMADIĞIMIZ YAHYA KEMAL VE MÜKEMMELİYETÇİLİK

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE MİSYONER FAALİYETLERİ

MEHMET AKİF ERSOY

FİNLANDİYA

Lozan Antlaşması’nın yapılmasından 4 ay önce İzmir İktisat Kongresi’nde ekonomi konusunda alınan kararlar, ekonomide bağımsız politikalar takip edebilen örnek devletlerin kararlarıyla bire bir uyuşuyor.

Türkiye’nin ekonomide bağımsız olabilmesi için küresel ekonomi içinde bağımsız bir politika izlemekten başka bir yol göremiyorum. Bu fikrim yanlış anlaşılmasın. Küresel ekonomi sistemi içinde ekonomide bağımsız bir politika izlemek mümkündür. Örnek olarak Finlandiya ve Güney Kore’yi ve hatta Çin’i gösterebiliriz. Bu devletler küresel sistem içinde bağımsız bir ekonomi politika uygulamışlar ve ekonomilerini kendileri yönetir hale gelmişlerdir.

Bu devletler bir tarihlerde gelişmekte olan ülkeler sınıfında idiler. Küresel ekonomi sistemi içinde bağımsız bir politikası izlediler ve gelişmiş ülkeler safında yer aldılar. Evvela şu hususu belirtelim: Türkiye, varlığını korumak için ekonomide bağımsız olmaya ve bağımsız davranmaya mahkûmdur.

18.1. Kuzeyde bir refah ülkesi: Finlandiya

Burada yukarıda belirttiğim ülkelerin müşterek olarak uyguladıkları iki yoldan bahsedeceğim. Örnek olarak önce Finlandiya’yı ele alalım. Finlandiya modelinin ana hatları şöyle ifade edilebilir:

1-Doğru hedefin tespiti için bilim ve teknolojiyi rehber edindi.

2- Araştırma ve geliştirmeye büyük pay ayırdı.

3- Kendi gücüne güvendi.

4- Yabancıların desteğine ve önerilerine bel

bağlamadı.

5- Metal ve elektronik sanayilerine ağırlık verdi.

6- Karma ekonomi sistemi uyguladı. Ülkemizde olduğunun aksine, devlet işletmeleri uluslararası kuruluşlara satılmıyor.

7- Kendi coğrafi gerçeklerinden hareket etti.

8- Lüks tüketim mallarına çok yüksek vergi koydu.

9- Ekonomiden başka bir konu devletin birinci gündem maddesi olmadı; kısır siyasî tartışmalardan uzak kalınarak, refah toplumu nasıl olunabileceğine bakıldı. 1919’da kabul edilen anayasa günümüze kadar hiç değişikliğe uğramadı.

5,2 milyon nüfuslu Finlandiya’da 1 milyon kişi başına 1580 bilimsel yayın düşmektedir. Araştırma-Geliştirme personeli olarak 79 bin kişi çalışmaktadır. Finlandiya, AR-GE’ye dünyada en fazla pay ayıran ilk üç ülkenin arasında yer alıyor. Yani milli gelirinin yüzde 3,5′i. 2005 ihracatının yüzde 21,5′i yüksek teknoloji ürünleri oluşturmaktadır. İthalâtının ize yüzde 15′i. AB’nin Çevre Programı’ndan aldığı proje payı 298 milyon Avro’dur. Katıldığı proje sayısı 862′dir. Dünyanın en büyük teknoloji ödülü Finlandiya’ya verildi. Finlandiya müthiş bir siyasî iradeye, müthiş bir yönetim kadrosuna, iyi işleyen bir sisteme sahip. Finlandiya ne Marshall Yardımı aldı ne de ülke ekonomisini dünyadan akacak dış sermayeye bağladı. Günümüzde kalkınma tamamen akıl ve bilim işi[i].

Finlandiya’nın güçlü bir ekonomik yönetime sahip olmasından gelen ünü, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde yabancı borçlarını ödemesine ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Marshall yardımı almadan yeniden yapılanmasına dayanmaktadır.

Çok fazla bir doğal kaynağı bulunmayan, yılın büyük bölümünü karlar ve buzlar altında geçiren Finlandiya, makûs talihini bilgi ve teknolojiye yatırım yaparak, insanlarının eğitim düzeyini mükemmel seviyeye yükselterek yenmiştir.

Eskiden büyük çapta tarım ve ormancılığa dayalı Fin ekonomisi, son on yılda radikal bir yapısal değişikliğe uğramış ve yerini değişken ve modern bir sanayi sektörüne bırakmıştır. Ülke ihracatının yüzde 85′ini sanayi ürünleri oluşturmaktadır. En önemli sanayi dalı, ülke üretiminin ve ihracatının yarısına tekabül eden metal ve elektronik sanayidir.

Nüfusu 5 milyon 211 bin, yani İstanbul’un nüfusunun yarısından bile azdır. Buna karşılık işgücü  2,6 milyondur. Yani yaşayanların yarısı üretiyor. Türkiye nüfusu ise yaklaşık 75 milyon, işgücü sayısı ise 25 milyon. Yani Türkiye’de yaşayanların 3′te biri üretiyor, 3′te ikisi üretmeden tüketiyor.

Finlandiya, bugün devlet iştirakinin yüzde 25 oranında olduğu bir karma ekonomi sistemini benimsemiştir.

Tarıma uygun toprakları genel arazi içinde sadece yüzde 8 olmasına rağmen Finlandiya,  ziraî bakımdan kendisini besleyen bir devlettir. Küçük aile çiftlikleri, tarımın temelini teşkil eder.

Finlandiya endüstrisi, ülke ihtiyacını karşılayacak şekilde çalışmaktadır.

“Göller ülkesi” olarak da anılan Finlandiya’da hidroelektrik enerjisi ülkenin ana enerji kaynağıdır.

Finlandiya dünya siyaseti açısından herhangi bir stratejik değeri bulunmayan, arazisinin yüzde 76′sı ormanlarla kaplı, yeraltı kaynakları bakımından fakir bir devlettir. Ancak 337 bin km2‘lik yüzölçümüyle Finlandiya, Türkiye’nin yarısından daha küçüktür ama Finlandiya’da kişi başına düşen yıllık gelir 2006 itibariyle 40 bin 500 dolar, Türkiye’de ise 5 bin 200 dolardır. Türkiye dünya genelinde refah seviyesinde 69. sırada yer almakta, Finlandiya ise dünya sıralamasında 10. sıradadır.

Yüksek refah seviyesine rağmen Finlandiya’da, gıda ve buna benzer tüketim malları satışında yüzde 17 Katma Değer Vergisi tahsil edilirken lüks tüketim mallarının satışında yüzde 22 Katma Değer Vergisi tahsil edilmektedir.

1919 yılında kabul edilen Fin Anayasası bugüne kadar önemli bir değişiklik yapılmadan uygulanmaya devam etmiştir. Yani kısır siyasi tartışmalardan uzak kalınıp, refah toplumu olunmaya bakılmıştır.

18.2. Güney Kore gelişmiş ülkelerin arasında nasıl yer aldı?

1- 1965 yılında iktidara gelen Park Chung Hee, Güney Kore’nin kalkınması için bir yol aradı. G. Kore’nin bir tarafında Çin, diğer tarafında Japonya var. Eğer günü kurtarma politikaları izlerse bir gün Japonya’nın ya da Çin’in sömürgesi olacaktır. Güney Kore yetkilileri “Ne yapacaksak yapalım ve iki dev tarafından yutulmaktan kurtulalım” dediler.

Türkiye ise yarım asır boyu SSCB ile ABD arasında kaldı. Güney Kore gibi kendi ayakları üzerinde durmak yerine, ABD’ye yaslanmayı tercih etti. Sonuç ortada. Hem ekonomik açıdan hem de siyasi açıdan dışarıya bağımlı bir Türkiye ortaya çıktı.

Ekonomide ve teknikte kazanılan başarıyı hiç bir güç yıkamaz. Eğer ABD gereken teknolojiye sahip olarak Japonya’ya atom bombasını atamasaydı, bugün dünyada söz sahibi olamazdı.

1964 sonrası yapılan seçimlerde iktidara gelen Park Chung Hee hükümeti, ihracata dayalı sanayileşmeyi gerçekleştirmek için reform hareketi başlattı.

1-Teşvik verilecek sektörler belirlendi. Bu sektörlere düşük faiz uygulandı.

2-Mevduat faiz oranlarının tavanları tespit edildi.

3-Devlet sanayiyi teşvik için özel olarak banka kurdu.

4-Devlet pazarlama şirketleri kurdu.

5-Kamu ve özel kesim arasında bilgi alışverişi yapıldı ve köprü kuruldu.

6-İhracatçılara hammadde ithalatında kolaylıklar sağlandı, kısıtlamalar kaldırıldı. Ek teşvikler yapıldı.

7-Ara malı ve makina üreten sanayi kollarına yoğun teşvikler yapıldı.

8-Tarım, liberal politikanın dışında tutuldu.

Güney Kore, tarımın liberal politikanın dışında tutulması gerektiğini daha 1964’lerde uygularken Türkiye ise halen AB’nin bu konudaki dayatmalarını uygulamaya koymakla meşgul.

18.3. Kore Toplumu Kalkınmayı Hedef Kabul Etti.

1966 yılında Kore Bilim ve Teknoloji Enstitüsü kuruldu. 1967′de Teknoloji Bakanlığı kuruldu. AR-GE’ye 1980 yılında ayrılan para, milli gelirin yüzde 0,9’u iken, 1999′da yüzde 2,5′e çıkardılar. Ekonomide kalkınma, Kore toplumu için bir odak noktası oldu. Güney Kore dünyamızda gemi yapımında birinci, yarı iletkenlerde üçüncü, petrokimya alanında beşinci, demir çelik üretiminde altıncı sırayı aldı. Bilimsel araştırmalarla ilgili harcamaların yüzde 75′ini özel sektör yapmaktadır.

Millî şuurda olan aileler, büyük şirket kurdular ve Kore ekonomisinin gelişmesinde lokomotif görev üstlendiler, Kore devleti de millî şuurda olan şirketlere destek oldu

Güney Kore ekonomisi için ayırt edici bir özellik de chaebol denilen dev şirketlerin ekonomideki büyük yeridir. 1995′te (mevcut son veriler) en büyük 30 chaebol, Güney Kore GSYİH’nın yüzde16′sını üretiyordu. İmalât, katma değerin içinde yüzde 41 ve ihracat içinde yüzde 50 paya sahipti. 30 büyük chaebol içinde 4 büyük gurup Hyundai, Samsung, Daewoo ve LG açıkça öne çıkmaktadırlar ve GSYİH’nın yüzde 9′unu üretmektedirler.

Türkiye’de büyük şirketler küresel sermayenin taşeronu olmaktan kurtarılmalıdır.

İstanbul’da çalışan finansal danışman David L. Edgerly’ye göre, “Türkiye büyük çokuluslu şirketlerin ve yabancı ülkelerin yan şirketi haline dönüştü” [ii].

18.4. Teknoloji

Ülkede çok eskiden beri süregelen bir teknoloji politikası vardır. 1960′lı yıllarda başlayan teknolojiyi geliştirme çalışmaları, günümüzde oldukça ilerlemiş bir teknoloji oluşumunu meydana getirmiştir. Kore Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (KBTE) ve Bilim ve Teknoloji Bakanlığı (BTB) teknoloji ilerlemeleri konusunda önemli adımlar olmuştur.

1999 Nisanında Ulusal Bilim ve Teknoloji Konseyi kuruldu. Bu konsey ulusal teknoloji politikalarını belirlemek, genişletmek ve düzenlemekle görevlendirildi. Konseyin 19 kişiden oluşan üyelerinin başkanı Kore Başkanı, diğerleri ise bilim ve teknolojiyle ilişkili hükümet üyeleri arasından belirlendi. Bu konseyin belirlediği en önemli hedef, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın teknolojik olarak en gelişmiş 7 ülkesinden biri olmak için çalışmaktadır.

1999 yılı esas alındığında Kore’de yapılan AR-GE yatırımı 10 milyar dolardır ve bu ülkenin GDP’sinin yüzde 2,46′sını oluşturmaktadır. Bu da Kore’nin teknoloji gelişimine ne kadar önem verdiğinin bir göstergesidir.

18.5. Dış Ticaret

Kore ihracata dayalı bir dış ticaret politikası izledi.

Güney Kore, ekonomisini 1950′lerde kısıtlı bir alanda sürdürülebilen tarıma ve balıkçılığa dayalı geleneksel bir yapıdan, sanayi ve hizmetler sektörünün egemen olduğu bir yapıya kavuşturmayı başarmış bölgenin en önemli ekonomik aktörlerinden biridir. Son 30 yılda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olmuştur. 1962 yılında endüstrileşmede başlatılan ilerleme ile ihracata dayalı büyüme politikası izlemiştir.

Kore, 1950′li yılların başlangıcında uzun süren yıkıcı bir savaştan geçti. Zaten fakir olan ülke bu savaş ile büsbütün fakirleşti. 1960′lı yılların başında kendine özgü bir kalkınma modeli yarattı. Modelin özünde devlet güdümünde gelişen bir özel sektör ve devletin ekonomik yaşamı yönlendirmesi yatıyordu. Devlet, ülkenin ekonomik kalkınmasını endüstri, işçi ve kredi piyasalarına müdahale yolu ile sağlıyordu. ‘Otoriter kapitalizm’ olarak adlandırılan bu model 30 sene gibi bir süre içinde Kore’yi fakir bir ülke olmaktan çıkarıp dünyanın 11′inci büyük ekonomisi yaptı[iii].

18.6. Ekonomide Çin’in Başarısı

Küresel ekonomi sistemi, devletlerin parasını emrine almak ister. Çin ise parasını, küresel ekonominin oyuncağı olmaktan kurtardı.

Çin’in döviz rezervleri 1 trilyon 430 milyar dolar olmasına rağmen, parasını konvertibl yapmıyor, sıcak paranın saldırısından koruyor.

Çin Merkez Bankası Para Komitesi Üyesi Li Deshui, “yuan en az 5 yıl daha konvertible para yapılmayacak, çünkü 1997 Asya finansal krizinde Kore parası won’da ve Tayland parası baht’ta yaptıkları gibi sıcak para fonları yuan da spekülasyon yapabilir”, şeklinde konuştu. Dünya genelinde hedge fonlarca (spekülatif fonlar) yönetilen 800 milyar dolar ile 1 trilyon dolar arasında sıcak para olduğunu anlatan Li, “Eğer paramızı konvertible hale getirerek korumasız bırakırsak bu fonların saldırısına uğrar”, dedi [iv].

Türkiye “spekülâtif sıcak para”nın saldırılarına defalarca uğramasına rağmen halâ konvertible peşinde ve hatta bununla da övünüyor.

Çin’in yıllık ihracatı 1 trilyon dolara yaklaştı. İthalatı ise 810 milyar dolar oldu. Çin’in biriktirdiği para rezervlerinin iki kaynağı var: Cari işlemler fazlası ve yabancı sermaye. Çin ihracatını artırmak için para değerini düşük tutuyor. ABD ve dünya, Çin’e para değerini düşük tutmaması için baskı yapıyor. Çin, döviz rezervlerini çeşitlendiriyor, doları azaltıyor. ABD 2004 yılında 819 milyar dolar ihracata karşılık 1.471 milyar dolar ithalat yapmış ve dolayısıyla 652 milyar dolar dış ticaret açığı verdi[v]

Çin’i Ayağa Kaldıran Sistem: Komuta Ekonomisi

Çin bir süredir dünya ekonomisinin dengelerini tehdit ediyor. Yıllardır ihracata bağlı olarak yılda yüzde 9–10 gibi çok büyük bir hızla büyüyor. Bizim ithalâtımız kadar dış ticaret fazlası var. Üstelik net sermaye girişi de on milyarlarca dolar. Normalde böyle bir ekonomide yerli paranın değerlenmesi gerekir. Eğer dalgalı kur benimsenmişse zaten böyle olur. Yok eğer sabit kur benimsenmişse, Merkez Bankası, kuru sabitleyebilmek için durmadan döviz alır. Para arzı artar, enflasyon başlar. Ekonomi rekabet gücünü yitirmeye başlar. Ya da daha fazla dayanamaz revalüasyon yapmak zorunda kalır. Ama Çin’de bunların hiç biri olmuyor. Merkez Bankası her gün milyar dolara yakın döviz alıyor. Sonra bunlarla gidip Amerikan bonosu alıyor. Merkez Bankası’nın döviz karşılığında bastığı para, batık kamu bankalarının kara deliklerine yama oluyor. Fiyat baskısı ise idari fiyatlarla idare ediliyor. Diyeceksiniz ki, bütün bunlar nasıl olabiliyor. Olabiliyor; çünkü Çin’de tek partinin yönettiği komuta ekonomisi uygulanıyor.

Neredeyse, çeyrek yüzyılı aşan bir süredir “açık kapı” ve “sürekli reform” ilkesiyle sürdürülen politikalar nedeniyle olsa gerek, 1980’li yılların sonunda Avrupa’da tüm sosyalist ülkelerde yaşanan çözülme burada yaşanmadı.

1- 1978’ten itibaren Çin yeni bir düzen oluşturdu. Bazı kesimlerde sosyalist piyasa ekonomisi kurallarını, bazı kesimlerde kapitalizmin işleyiş kurallarını egemen kıldı. Rekabeti esas alan kamu mülkiyetine dayalı birçok mülkiyet sistemi oluşturdu.

2- Çin üretimde girdilere egemen oldu. Enerji ve hammadde fiyatlarını piyasaya egemen olan spekülatörlere teslim etmedi. Çin ucuz emek fiyatıyla birçok yabancı yatırımcılar için cazibe merkezi haline geldi. Çin 1978–1992 döneminde kamu işletmelerini bir düzene soktu ve verimli hale getirdi.

Çin bugün tek başına küresel ekonomi sistemiyle savaş veriyor ve dünya ekonomisine egemen olma peşinde.

Çin Hükümeti 200 milyar dolarlık bir yatırım fonu şirketi kurdu. Bu şirketin gizli amacı, Avrupa’da büyük yatırımlara ortak olmak ya da tamamen satın almak. Aynı amaçlarla Rusya da bir yatırım fonu şirketi kurmuştu. Çin ve Rusya’ya ait bu şirketlerin siyasi amaçla Avrupa’da enerji ve telekomünikasyon şirketleri alımı yaparak, AB üzerinde baskı kurmasından paniğe kapılan AB ülkeleri, elektrik, doğalgaz, nükleer enerji ve telekomünikasyon olmak üzere birçok sektöre, AB haricinden alıcıların girmesini engellemek için özel yasalar hazırladı.

18.7. Dünya para birimi yapısı değişiyor. Doların bir kaç yıldır değer kaybetmesi yatırımcıları düşündürüyor.

Örneğin Şubat 2008′de Çin Meclisi’nin Başkan Yardımcısı Cheng Siwei’nin bir konferansta Çin’in elindeki 1,43 trilyon dolarlık yabancı para rezervini ABD Doları yerine daha iyi performans gösteren para birimleri ile değiştireceği yönündeki açıklamasının ardından dolar, avro karşısında rekor bir düşüş yaşadı. Bu açıklamanın ardından dolar dünyanın en aktif 16 para birimi arasından 14’üne karşı değer kaybetti. ABD doları Kanada doları karşısında 1950’den beri en düşük seviyeye gerilerken, İngiliz sterlini karşısında da 26 yılın dibini gördü. Bu örneğin de gösterdiği gibi taşlar yerinden oynuyor.

18.8. Dünya para birimi yapısı değişiyor

Son 10 yılda enflasyon oranı yüzde 1-3 arasında seyreden Çin, 2007 yılında yüksek enflasyonla tanıştı. Özellikle gıda fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan enflasyon artışı, yıllık oranı yüzde 6,5’e çekti. Çin Merkez Bankası da, enflasyonu aşağı çekmek için faizleri yükseltti. Bu politikada da kararlı olduklarını her fırsatta dile getiriyorlar.

18.9. Çin’in dış ticaret hacmi 2,5 trilyon dolar

Çin’in ihracatı 2006 sonu itibariyle 975 milyar dolara, ithalatı da 777 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu hız devam ederse, 2008 yılında ihracatın 1,5 trilyon dolara, ithalatın 1 trilyon dolara, toplam dış ticaret hacminin de 2,5 trilyon dolar olması bekleniyor.

Çin’in ihracattaki en büyük partnerleri, yüzde 21 ile ABD, yüzde 18 ile AB, yüzde 17 ile Hong Kong, yüzde 7 ile ASEAN ülkeleri (Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya, Singapur), yüzde 4 ile de Güney Kore.

Çin’in ithalattaki en büyük partnerlerinin sıralaması ise şöyledir: Yüzde 17 Japonya, yüzde 12 AB, yüzde 11 ASEAN ülkeleri, yüzde 11 Güney Kore, yüzde 8 ABD, yüzde 2 Rusya.

Çin sağladığı dış ticaret fazlası ile ülke döviz rezervlerini de 1,3 trilyon dolar seviyesine çıkarmayı başardı.

Çin ekonomisinin sektörlere göre dağılımı ise şöyledir: Tarım yüzde 13, sanayi yüzde 47, hizmetler yüzde 40.

15 Ekim 2007 tarihinde 17. kongresi toplanan Çin Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı olan Hu Jintao yeni bir kavramdan bahsetti: “Çin’e özgü demokrasi”. Bu kavram konuşma metninde tam 60 kez yer aldı.

18.10. ABD dolarının dünya egemenliği hızla sarsılıyor

Güney Kore’nin ardından Japonya da döviz rezervlerini çeşitlendiriyor. Euro’ya ağırlık veriyorlar. Japonya’nın 840 milyar dolarlık rezervinin büyük kısmı dolardı ama şimdi, Tokyo da Euro’ya yöneliyor. Çin rezervlerinin yüzde 82′si dolardı, bu oran yüzde 76′ya geriledi.

Çin Halk Cumhuriyeti, 2007 Eylül ayı sonunda 1 trilyon 430 milyar dolarla dünyanın en zengin döviz rezervine sahip ülkesi oldu. Döviz rezervi son bir yılda yüzde 45 arttı. Batı Çin’in ihracatını artırmak için parasının değerini düşük tuttuğunu düşünüyor.

Çin’in ardından Malezya da para birimini döviz sepetine bağladı. Malezya, parasını dolara bağlamaktan vazgeçti, kontrollü dalgalı kuru kabul etti.


[i] Orhan Bursalı, 7 Aralık 2007, Cumhuriyet-Teknoloji ilavesi

[ii] Dimitris Thomas Yunan Sky Televizyonu, 18 Mart 2008

[iii]: Radikal, 2 Temmuz 2002

[iv] China Daily gazetesi, 26 Temmuz 2005

[v] Mahfi Eğilmez, Radikal,  2 Ağustos 2005

http://www.pamer.org/ketegori/ekonomi/

TÜRKİYE’DE BİRLİK HAREKETİ

EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI NASIL KAZANILIR?

MERKEZ BANKASI VE MİLLİ ÇIKARLARIMIZ

KÜRESEL EKONOMİK SİSTEM İÇERİSİNDE BAĞIMSIZ EKONOMİ UYGULANABİLİR Mİ?

ATATÜRK VE EKONOMİDE MİLLİ MÜCADELE

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE IMF’NİN TAHRİBATLARI

TÜRKİYE KUZEY IRAK’TAKİ OLAYLARA SEYİRCİ KALAMAZ

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

ÖZEL SEKTÖR VE NURİ DEMİRAĞ OLAYI-ŞAKİR ZÜMRE

TANITAMADIĞIMIZ YAHYA KEMAL VE MÜKEMMELİYETÇİLİK

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE MİSYONER FAALİYETLERİ

MEHMET AKİF ERSOY

SEKS DÜŞKÜNÜ BİR FİLİSTİNLİ


ALINTI
 Ertuğrul ÖZKÖK / 18 Şubat 2013

 YAZIMIN başlığının ne anlama geldiğini en sonda yazacağım.

Önce pazar akşamı yaşadıklarımdan başlayacağım.

Türkiye’de Yahudi olmak kolay bir hayat değil.Önceki akşam Ulus’taki Musevi okuluna girerken bunu bir kere daha hissediyorum.

“Hissetmek” diyorum, çünkü bilmek yetmiyor.

Hayatlarının en güzel günlerindeki çocukların, her santimetrekaresi güvenlik endişesi ile düzenlenmiş bir okulda yaşamasının ne olduğunu gerçekten hissetmek gerekir.

* * *

Oysa bu akşam oraya bambaşka bir şey için gidiyoruz.

Bir film seyredeceğiz. Filistinli bir genç adamın yazdığı ve oynadığı bir filmi…Önce bir itirafta bulunayım. Pazar günleri program yapmayı hiç sevmiyorum. Bu filme de sırf, yapımcısı  bir arkadaşımın eşi olduğu için gittim. Söylene söylene yani…

* * *

Salon tamamen dolu.

Küçük bir kısmı hariç, seyircilerin neredeyse hepsi, Türk-Yahudi cemaatinden insanlar. Pırıl pırıl, modern bir Türkiye profili…Yanımda Milliyet gazetesinin yazarı Sami Kohen ve eşi oturuyor.

Sol yanımda ise, beni Yahudi cemaati ile tanıştıran ve Türkiye’nin bütün önemli sorunlarında perde arkasından rol yüklenip ülkesine, yani Türkiye’ye hizmet eden aziz bir insan. Bensiyon Pinto…

* * *

Seyredeceğim filmin henüz Türkçe adı yok.

İngilizcesi “Peace After Marriage”Yani “Evlilikten Sonra Barış”…Sonra film başlıyor. Daha jenerikte “Bu ne ya” diyorum.

“İyi ki gelmişim…”

“Pembe Panter”den beri seyrettiğim güzel jeneriklerden biri. Büyük Hollywood geleneğinin artık unutulmuş bir  örneği..

Üstelik yapan da bir Türk…

Kız bulamayan bir Filistinli Yahudi kızla yatınca ne olur

FİLMİN kahramanı Arafat isimli Filistinli bir çocuk.

Seks düşkünü ama bir türlü kız bulamıyor. Annesi ve babası onu devamlı iyi bir Müslüman kızla evlendirmeye çalışıyor. Onun derdi ise sadece yatacak kız bulmak. Durmadan porno seyrediyor ve mastürbasyon yapıyor. Sonunda porno bağımlılığından kurtulmak için psikolojik yardım veren bir kuruluşa gidiyor ve hayatı değişiyor. Ona yardımcı olsun diye bu işleri iyi bilen bir arkadaşı sonunda onu öyle bir kızla tanıştırıyor ki, her şey altüst oluyor. Çünkü kız İsrailli.Olay bir anda bir İsrail/Filistin, Müslüman/Yahudi olayı haline geliyor. Ama dikkat, ortada siyasi falan bir şey yok. Her şey komik. Gerçekten kahkahalarla gülüyorsunuz.

Arafat, İsrailli kızla  yatmak nasıl bir şey

-Arkadaşı Arafat’a soruyor: “İsrailli bir kızla yatmak nasıl oluyor?”

Cevap: “Şöyle söyleyeyim. İnsanlık tarihinde ilk defa bir Filistinli bir İsraillinin bu kadar yakınında patlıyor ve can kaybı yok.”

* * *

-Arafat: “Ben evleniyorum.”

Anne: “Kız Filistin’den mi?”

Arafat: “Biz Filistin diyoruz ama onlar başka şey diyor.”

* * *

-Anne: “Hiç olmazsa oğlumuzun eşcinsel olmadığını öğrendik.”

Baba: “Bir İsrailli ile evlenmesi yerine eşcinsel olmasını tercih ederdim.”

* * *

-İsrailli kızın arkadaşı: “Düşünebiliyor musun, şu anda vajinan Ortadoğu barış sürecinin parçası haline geldi.”

* * *

Baba: “Oğlum ölmeden önce torunumu görmek istiyorum.”

Arafat: “Baba bu cümleyi seyrettiğin Türk dizilerinden öğrendin değil mi?”

* * *

-Anne: “Çocuğun yarı Filistinli yarı İsrailli olacak?”

Arap arkadaşı: “Fena mı işte, birbirlerini döverler.”

* * *

İsrailli kız: “Bu iş zor. Çocuğun dini ne olacak?”

Arafat: “Hiç mesele değil. Pazartesi, salı, çarşamba Müslüman; perşembe, cuma cumartesi Yahudi olur. Pazar günleri de Allah tatil yapar.”

FİLİSTİNLİLER, İSRAİLLİLER TÜRKLER VE HERKES ORADA

Filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Ghazi Albuliwi Ürdün’de, Filistin mülteci kampında doğmuş. İki yaşındayken Amerika’ya göç etmişler.

Kardeşi Bandar Albuliwi, American Film Institute’de master yaparken aynı sınıftan Faruk Özerten’le tanışıyor.

O sırada Ghazi bu senaryoyu gönderince yapımcılığını üstlenmeye karar veriyorlar.

Anne rolünü oynamak üzere ünlü Filistinli aktris ve yönetmen Hiam Abbas’a teklif götürüyorlar. Kabul ediyor ve proje başlıyor.

İsrailli kız rolünü ise gerçek bir İsrailli Yahudi olan Einat Tubi oynuyor. Filmin finansman işlerini eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in oğlu Arın Çetin ve Özgür Uçkan üstlenmiş.

Biz de biraz dalga geçsek iyi olmaz mı

SALON Türk Yahudilerle dolu. Filistinli bir çocuk İsrail’le, Yahudilerle dalga geçiyor.

Ama aynı şekilde Filistinlilerle de…Aralarında bu kadar büyük tarihi sorun olan iki toplum böyle ti’ye alınır mı? Alınması doğru mu?Kimse kusura bakmasın. Bu tarihi sorunun sorumlusu bu nesiller değil. Ama acısını onlar da çekiyor.Ortadoğu’da bugüne kadar herkes her şeyi ciddiye aldı. Fanatikler, siyasetçiler, devlet terörleri, canlı bombalar, mücahitler, Mavi Marmara’lar, her şey, herkes devreye girdi. Sorunu sertleştirenler, fanatikleştirenler çözemedi. Şimdi biraz geri çekilsinler ve gençler ön saflara çıksın.Dalga geçerek, iki tarafı da yumuşatsınlar.Belki o zaman çözebiliriz.O nedenle bu filmi birilerinin Başbakan Erdoğan’a da seyrettirmesini çok isterdim.

Bu film Türkiye’de bir ‘Eyvah Eyvah’ etkisi yapabilir

FİLM mayıs ayında Brezilya’da gösterime giriyor. Türkiye için büyük yapımcılar henüz adım atmamış. Ama ben eminim bu film Türkiye’de de kendi çapında bir Filistin ‘Eyvah Eyvah’ı etkisi yapabilir.

Herkese tavsiye ediyorum. Özellikle de büyük dağıtıcılara…Bir seyredin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ghazi’nin dediği gibi, “Bu bir politik film değil, seks komedisi”. Harika bir komedi.

İyi pazarlanırsa “Yunan Düğünü” gibi bir etki yaratabilir.

Arafat’ın duvarında iki poster var.

Biri Woody Allen’ın bir filminin afişi.

Öteki ise benim de çok sevdiğim yeni Indie gruplardan “The Killers”ın konser afişi.

Yani Woody Allen kalitesinde ve tadında bir New York filmi…

Erişim:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25832016.asp