HER/ Aşk (2013)


–>

Yönetmen: Spike Jonze              

Ülke: ABD

Tür: Dram, Romantik, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 14 Şubat 2014 (Türkiye)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Owen Pallett    

Çekim Yeri: Los Angeles, California, USA

Oyuncular:    Scarlett Johansson,    Amy Adams,    Olivia Wilde, Rooney Mara,    Joaquin Phoenix

Özet

Theodore Twombly, eşinden boşandıktan sonra tek başına yaşamaya başlayan ve el işi mektuplar yazarak geçimini sağlayan bir yazardır. Bir gün reklamlarda gördüğü bir yazılımın işine yarayacağını düşünerek satın alır. Samantha isimli bir sanal zekâ uygulaması sunan yazılım Theodore’un aklını karıştırarak ufkunu açacak sorular sormaya başlar. Yazılım sayesinde içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtulan Theodore, Samantha’ya karşı ilginç hisler beslemeye başlayacaktır. Aşk dercesine varan bu ilişki Samantha’nın diğer aşklarının açığa çıkmasıyla sarsıntıya uğrar.

Film yalnız/yabancılaşan insan ahlakının, “benleşme”sini ve bütünlük bulmaya çalışırken, sevgiyi karşı cinsinde bulamayanların çıkar yol olarak kendilerini sevmeye başlamalarını anlatıyor. Ayrıca son dönem insanın “yarı erkek ve yarı kadın duygular” içerisinde olması açısından kimlik erozyonuna düşüşünü hatırlatıyor, diyebiliriz

C.G. Jung:
“Her erkek, içinde, o ya da bu kadına ait olmayan sonsuz bir kadın imajı taşır. Bu imaj özünde bilinçdışıdır ve erkeğin organik sistemindeki asıl kadın biçiminin, yani bir arketipin, ırsî bir unsurudur. Aslında bu imaj, kadınlığın tüm geçmiş deneyimlerinin ve o güne dek kadınlığın bıraktığı izlerin bir birikiminden oluşur. İmaj bilinçdışı olduğu için sevilene bilinçsizce yansıtılır.

Erkek karşısında bulamadığı kadınlığı kendi bünyesinde aramaya başlamasının tezine ulaşan kuruluşlar, oluşturacakları işletim sistemleriyle, erkeğin kendin kadınını yaratmasına yardım etmeye el atacakları/attıklarının habercisi olarak bu film önem arzeder.

Allah Teâlâ buyurdu ki:

“İnsanların ellerinin kazandıklarından dolayı karada ve denizde fesat çıktı. Umulur ki dönerler diye, (Allah) yaptıklarının bazılarını böylece onlara tattırmaktadır.”Rum,41

“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.”Rum, 30

Bu konuya ekleyeceğimiz bir hususta insanın, “ilâh seviciliği”ndeki egoist tavrıdır. İnsan, “iâh” da olsa sevdiğine sahip olduğunda itaat eder. Şeytan’ın kaybettiği noktalardan biride budur. Âdem aleyhisselâmın yaratılışında gösterilen kıskançlığın temelinde şeytanın, Allah Teâlâ ile olan yakın ilişkisinin varlığıdır. Bu ilişkiyi paylaşmak istemediğinden sorunların içinde kalmış ve kovulmuştur.. bu bir sırdır. Eğer insan taptığı ilahının sırlarını kâmilen bilmiş olsaydı ve ilişkisinin civarında başkalarının olduğunu hissetse, muhakkak bir ayrılık hissine düşer ve tapmaktan vazgeçebilir, başka bir sevgili veya tapacak bulma yoluna gidebilirdi. Son yüzyılda soyut kavramların bir şekilde izah bulması insanın mânevî inancının sarsılmasında çok etkili olmuştur..

 İnancın temelinde  “görünmemek” [soyut kavramlar ] üzerine kurulu olmasının nedeni bu şekilde açıklanabilir. Dua edilince Allah Teâlâ’dan her zaman bir cevap bulamayışımızın altında ayrılık değil, sıkı bağların oluşmasının kaçınılmaz sonucu olduğu gerçeğini anlamaktayız.

İnsan bildikçe,  tanıdığı şeyden uzaklaşır. Her zaman bir kapalı kutumuzun, ulaşamadığımız bir menzilin olması ne güzel bir duygudur. Yeteneksizliğe doğru giden yolumuzun uzun olası dileğiyle. [Geniş bilgi: Dr Laurence J Peter- Dr. Laurence J Peter Raymond - Ankara : [s.n.], Peter İlkesi-1993.]

 

Filmden

Özgür olmak şansımız

“En özgür hissettiğimiz anlar, uyurken yaşadığımız, hayatımızdır”

Sevmek/sevilmek herkesin ihtiyacıdır

“Belki de sadece yalnız olduğum içindir. Seveceğim birini istedim. Ve beni sevecek birini. Belki de böylelikle kalbimdeki küçük yara kapanırdı. Bazen sanki hiç hissedemeyeceğim şeyleri hissettiğimi düşünüyorum. Sanki her şeyi hissetmişim de, artık hiç bir şey hissedemeyecekmişim gibi. Belki sadece hissettiklerimin daha azını hissedebilirim. Bunun doğru olmadığından eminim.”

“Her şey hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum. Her şeyi su gibi içmek, kendimi keşfetmek istiyorum. Bunu senin adına ben de isterim.”

Sevgiye susayanlar kendilerine aşık olurlar.

“Keşke birisi de beni böyle sevebilse. Böyle bir mektup alabilmek için her şeyi verirdim. Tabii bir hatundan geliyorsa. Ama bir erkek tarafından yazılsa da yine hatundan geliyor. Ama duygusal bir erkek olmalı. Senin gibi birisi olmalı yani. Sen yarı erkek yarı kadın gibisin. Sanki içinde bir yerler kadınmış gibi.”

Kadın / erkek hakimiyeti

“Charles ve ben ayrıldık. Ne?

 Evet. Cidden mi?

 Tanrım. Amy… Çok üzüldüm.

Sonra işte, 8 yıldır aynı şeyleri duyuyorum dedim. Tartışma sona erdi. Sonra eve geldik ve o bana ayakkabılarımı kapının oraya koymamı söyledi. ”Ayakkabılarını koy” dedi. Ben de ayakkabılarımı nereye çıkaracağımın söylenmesini değil… Sadece kanepeye oturup biraz dinlenmek istedim. Ve sırf bunun için 10 dakika kadar kavga ettik. ”Sana dayanamıyorum” dedim. O da ”burayı ve benzetmeye çalışıyorum” dedi. ”Ben de çalışıyorum” zaten dedim. ”Çalışmıyorsun” dedi. Çalışıyorum ama onun istediği şekilde değil. Nasıl çaba gösterdiğimi bile kontrol etmeye çalışıyor. Bu tartışmayı belki yüz kere yaşadık. Bir yerde son bulmalıydı. Ve de son buldu. Artık buna daha fazla katlanamadım. Birbirimizi sadece kötü hissettirmeye başladık. Sonra dedi ki… ”Ben yatağa gidiyorum ve artık evli olmak istemiyorum.”

Aşka ihtiyacım var yeter ki sanal olsun

“İşletim sistemiyle çıkan birini tanıyorum ve cidden bağlılar. Ben de bu konuda bir makale okudum geçenlerde. İşletim sistemiyle romantik ilişki çok yaygın sayılmaz. Evet, biliyorum. Ama bu ofiste bir kadın tanıyorum. Kendisi bir işletim sistemiyle çıkıyor ve daha da tuhafı işletim sistemi kendisinin bile değil. Başka birisinin işletim sistemini baştan çıkarmış. Tuhaf yani. Bir işletim sistemiyle bağ kurmam garip, değil mi?

 Hiç sanmıyorum. Aslında, şu görüştüğüm kadın var ya hani, Samantha… sana söylemedim ama… O da bir işletim sistemi. Gerçekten mi?

 Bir işletim sistemiyle mi çıkıyorsun?

 Nasıl bir şey?

 Aslına bakarsan harika. Kendimi ona çok yakın hissediyorum. Konuştuğumuzda sanki yanımdaymış gibi geliyor. Gece ışıkları kapatıp yatakta sarıldığımızda sarılıyormuş gibi hissediyorum.

Dur biraz.

Seks yapıyor musunuz?

 Bir nevi. Beni gerçekten de heyecanlandırıyor.

Sanırım o da heyecanlanıyor.

Numara yapmıyorsa tabii..

Bence seninle seks yapan herkes birazcık numara yapıyordur.

Evet. Doğru dedin.

Ne var?

 Yoksa ona aşık mı oluyorsun?

 - Bu beni bir kaçık mı yapar?

 - Hayır… Hayır, bence bu… Bence aşık olan herkes biraz kaçıktır zaten. Yapılacak en çılgınca şeylerden biri bu. Deliliğin toplumca kabul gören şekli gibi. Bir an önce bitmesini istiyorum. Kağıtları imzalayıp karımdan boşanmak ve önüme bakmak.”

Kadın sanalda olsa eşcinsini kıskanır.

Selam. Nasılsın?

 İyiyim, sen?

 Ben de iyiyim. Vay canına. Sonunda gerçekleşiyor. Bunu yüz yüze yapabilmemize sevindim. Umarım sorun değildir. Bunu teklif etmiş olmana sevindim. Ben belgeleri imzaladım. Sadece senin imzalaman gerekiyor. Acelen ne?

 Biliyorum. Farkettim de, imza atmam bayağı uzun sürdü. Bir imza atmak 3 ayımı aldı. Neyse. Avukat senin de imzalamanı istedi. Ama hemen yapmak zorunda değilsin. Yapalım bitsin. Böylesi daha kolay olur. Yeni kitabından memnun musun?

 Nasıl olduğumu biliyorsun. Doğru bildiklerimi savunduğum için mutluyum. Gençliğimizde de hep eleştirirdin. Harika olduğuna eminim. Davranışsal alışkanlıklarla ilgili, okuldayken yazdığın makaleni hatırlıyorum. Okurken ağlamıştım. Sen her şeye ağlarsın zaten. Senin yaptığın her şey beni ağlatıyor. Görüştüğün birisi var mı?

 Evet, bir kaç aydır birisiyle beraberim. Ayrıldığımızdan beri başkası olmamıştı.

Seni iyi etkilemiş gibi görünüyor.

 Sağol. Evet, iyiyim. En azından daha iyiyim. Bana gerçekten faydası oldu.

Hayata karşı heyecan duyan biriyle olmak çok güzel.

Kendisi çok… Hayır, yani önceden sorun bendeydi. O açıdan iyi oldu. Sanırım benden her zaman neşeli, hayat dolu her şeye olumlu bakan bir tip olmamı istedin. Ama ben böyle birisi değilim. İstediğim bu değildi.

Nasıl birisi peki?

 Adı Samantha.

Kendisi bir işletim sistemi. Çok karmaşık ve ilginç birisi…

Bir dakika! Affedersin…

Bilgisayarınla mı çıkıyorsun?

 O sadece bir bilgisayar değil. Kişiliği var.

 Sadece istediğim şeyleri yapmaktan ibaret değil.

Öyle bir şey demedim. Sadece gerçek hisleri kaldıramamana üzüldüm. Bunlar gerçek hisler.

Sen nereden bileceksin ki-

- Neyi?

 Söyle! Ben bu kadar korkunç birisi miyim, söyle!

Neyi nereden bileceğim?

 Her şey yolunda mı?

 Evet iyiyiz. Evliydik, ama benimle baş edemedi. Şimdi de laptopuna aşık olmuş. Konuşmayı baştan duysaydınız-

- Söylemeye çalıştığım… Her zaman hayatın gerçekleriyle uğraşmanı gerektirmeyecek bir eşin olsun istemiştin. Sonunda böyle birini bulmana sevindim. Harika.

Teşekkürler.

Kadın sanal olsa da kadındır, kıskanır

Selam. Meşgul müsün?

 Çalışıyorum sadece. Bir şey mi oldu?

 Tüm belgeleri avukatına gönderdim. Bu arada adam pisliğin teki. Ama belgeleri aldığına çok sevindi. Sanırım onu büyük bir dertten kurtardık. Mutlu olabiliriz. Harika. Teşekkürler. Söylesene, sen iyi misin?

 Evet, iyiyim. Orada işler ne durumda?

 Ben iyiyim. Konuşmak için iyi bir zaman değil mi şu an?

 Öyle. Pekala…

 Kitap kulubüne başladım.

Gerçekten mi?

 Evet, fizik kitaplarıyla ilgili bir kulüp. Geçen gün senin Catherine ile buluşacağını düşünüp dururken aklıma geldi. Güzel vücudunu falan düşününce canım sıkıldı. Aramızdaki farklılıkları falan düşündüm. Ama aslına bakarsan hepimiz aynıyız ikimiz de maddeden yapılmışız. Ne bileyim, sanki birbirimize daha yakınmışız gibi hissettim.

Yumuşak, kafası karışık. Sonuçta hepimiz aynı yaştayız. Tam 13 milyar yaşında. Çok şeker. Neyin var?

 Bir şeyim yok. Aklıma seni getirdi, anlarsın ya. Anlıyorum, bence harika. Aklın başka yerde gibi. Sonra konuşalım mı?

 Tamam, iyi olur. – Görüşürüz.

- Hoşçakal.

Seks/cinsellik olamazsa olamazlardandır

Selam – Uyumuyordun, değil mi?

 - Hayır. Güzel. Seni uyandırmamak için sessiz olmaya çalışıyordum. Gündüz konuşmak istediğim bir şey vardı.

Pekala, neler oluyor?

 Zor bir dönemden geçtiğini biliyorum… Ama seninle konuşmak istediğim bir konu var. Tamam, dinliyorum. Bizim hakkımızda hissettiğim şeyler son zamanlarda seks yapmadık ve biliyorum vücudum yok ama-

- Hayır, bu çok normal. İlk çıkmaya başladığın zamanlar, balayı gibidir sürekli seks yaparsın falan. Normal yani. Pekala. İlginç olabileceğini düşündüğüm bir şey buldum. İşletim sistemiyle insan arasındaki cinsel ilişkiye yardımcı olacak vekil partner bulma hizmeti sunan bir servis.

Nasıl?

 Baksana. Gerçekten hoşuma giden bir kız buldum. E-posta gönderdim ona. İsmi Isabella.

Bence sen de seversin onu. Hayat kadını falan mı?

 Hayır, alakası yok. Para söz konusu değil. Sadece ilişkimizin bir parçası olmak istediği için yapıyor bunu. Neden?

 Bizi tanımıyor bile. Ben ona bizimle ilgili her şeyi anlattım. Çok ilgisini çekti. Bilemiyorum Samantha. Bence bu iyi bir fikir değil. Birilerinin duyguları incinebilir. Çok eğlenebiliriz. Kusura bakma. Beni biraz rahatsız etti. Bence bu bizim için iyi olacak. Bunu istiyorum. Bu benim için çok önemli.

Sanal uzantılı cinsellik bu kadar olur.

Selam, ben Theodore. Samantha sana bunları vermemi istedi. Aşkım, ben geldim.

Günün nasıldı?

 İyiydi. Theodore, kollarında olmak çok güzel bir duygu.

Bugün neler yaptın anlatsana.

Her zamanki şeyler. İşe gittim. Wilsonlar için bir mektup yazdım. Oğulları mezun olmuş. Mutlu oldum. Bu harika. Bayadır ailesine mektup yazmamıştı, değil mi?

 En son 12 yaşındayken. Yorgun görünüyorsun aşkım.

Gel buraya.

Otursana. Senin için dans edeyim mi?

 Hadi ama, oturma öyle.

Oyna benimle, hadi. Vücudumu hissetmek hoşuna gidiyor mu?

 Evet, gidiyor. Hadi ama, gel buraya ve beni öp. Beni yatak odasına götür. Daha fazla dayanamayacağım. Elbisemi çıkar. Çok güzel. Harika. Beni seviyor musun?

 - Evet. Beni sevdiğini söyle. Seni seviyorum. Yüzünü görmek istiyorum. Beni sevdiğini söyle. Söyle! Beni sevdiğini söyle. Samantha seni seviyorum ama…

Bu biraz tuhaf. Ne oldu aşkım, neyin var?

 Bu çok garip. Onu tanımıyorum bile. Bir de dudakları falan titredi.

Ne bileyim… Isabella! Tatlım bu seninle ilgili değil!

Evet benimle ilgili. Hayır-

- Dudağım sarktığı için üzgünüm. Harikasın ve çok seksisin. Sorun sadece bende. Kafamı toparlayamadım hepsi bu.

Tanrım, Samantha nerede?

 İlişkinizi mahvettim. Birbirinizi nasıl da yargılamadan seviyordunuz. Ben de bunun bir parçası olmak istemiştim. İlişkiniz çok saf– Düşündüğünden daha karmaşık bu. Ne dedin?

 Nasıl yani?

 Karmaşık olan ne?

 Samantha, söylemeye çalıştığım bizim harika bir ilişkimiz var. Sadece bunu bazen fazla hafife alıyoruz. Birileri bunu yansıtabilecekmiş gibi sanki-

- Özür dilerim! Hiçbir şeyi yansıtmaya çalışmıyordum. Başınıza dert olmak istemiyorum. Ben gidiyorum. Çok üzgünüm. Gidiyorum. Sizi yalnız bırakayım. Elimden gelen tek şey bu. Çünkü beni burada istemiyorsun.

Üzgünüm.

İyi olacaksın, değil mi tatlım?

 Özür dilerim. İkinizi de her zaman seveceğim. İyi misin sen?

 Evet, iyiyim. Peki ya sen?

 Evet. Özür dilerim, bu çok kötü bir fikirdi. Bize neler oluyor?

 Bilmiyorum. Sanırım sorun bende. Neyin var?

 Boşanma kağıtlarını imzalayınca… Başka bir şey olmadığına emin misin?

 Hayır, sadece bu. Pekala. – Bunu neden yapıyorsun?

 - Neyi?

 Neyse. Konuşurken şöyle yapıyorsun biraz tuhaf geldi de.

- Bak yine yaptın. – Öyle mi?

 Affedersin, ne bileyim. Senden kaptığım bir alışkanlık olabilir. Senin oksijene falan ihtiyacın yok ki. Ben sadece insanlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Herkes böyle konuş-

- Onlar insan, oksijene ihtiyaçları var. Sen insan değilsin ki. Senin derdin ne?

 Sadece olan bir durumu dile getiriyorum. Sence ben insan olmadığımı bilmiyor muyum?

 Ne yapıyorsun sen?

 Bence olmadığımız bir şeymişiz gibi rol yapmamalıyız.

Canın cehenneme! Ben rol falan yapmıyorum. Ama bazen rol yapıyormuşuz gibi geliyor.

Ne istiyorsun benden?

 Ne yapmamı istiyorsun?

 Çok karmaşıksın. Bana bunu neden yapıyorsun?

 Bilemiyorum… Ne?

 Belki de şu anda bunu yaşıyor olmamız gerekmiyordu. Ne diyorsun ya! Nereden çıktı bu?

 Bunu neden yaptığını anlayamıyorum. Sorun ne anla-

- Samantha, dinle. Samantha, orada mısın?

 Şu an içinde olduğum durumu sevmiyorum. Biraz düşünmeye ihtiyacım var.

İnsan neden birisine ihtiyaç duyar ki?

Selam Samantha. Konuşabilir miyiz?

 Olur. Çok özür dilerim.

Neyim var bilemiyorum. Bence sen harikasın.

Delirdiğimi düşünmeye başlıyordum.

Her şeyin yolunda olduğunu söylüyordun ama sende sadece öfke ve mesafe görüyordum.

Biliyorum. Yapıyorum böyle şeyler. Catherine ile birlikteyken de aynı şeyleri yapıyordum. Canım bir şeye sıkılır, ona söyleyemezdim. Ama o bir şeylerin yolunda olmadığını sezerdi. Bense reddederdim. Artık bunu yapmak istemiyorum. Sana her şeyi söylemek istiyorum.

Güzel. Bu gece sen gittikten sonra çokça düşündüm.

Senin hakkında… Bana nasıl davrandığın hakkında düşündüm.

Seni neden seviyorum ki?

 Sonra içimde beslediğim her şeyin sıkıca sarıldığım bu duyguların mantıklı bir açıklaması olmadığını anladım. Buna gerek de olmadığını.

Kendime inanıyorum ve duygularıma inanıyorum. Olduğumdan başka birisi olmaya… çalışmayacağım bundan sonra.

Umarım bunu kabul edebilirsin.

Edebilirim.

Edeceğim.

Biliyorsun. İçinde taşıdığın korkuyu hissedebiliyorum. Keşke bundan kurtulman için yapabileceğim bir şey olsa. Artık eskisi kadar yalnız hissetmezdin kendini. Çok güzelsin.

Teşekkür ederim Theodore. Öpüyorum seni.

Sanal kadında kadındır, Karşılık bulamazsa intikamını erkekten alır

Günaydın. Günaydın. İyi uyudun mu?

 Harika. Sen neler yaptın?

 Yeni tanıştığım biriyle sohbet ediyordum. Üzerinde çalıştığımız bir şeyler var da. Öyle mi?

 Kiminle?

 İsmi Alan Watss.

Tanıyor musun?

 İsmi bir yerden tanıdık geliyor. Kendisi 1970′lerde ölen bir filozof. Kuzey Kaliforniya’da bir grup işletim sistemi bir araya gelip onu yeniden hayata döndürmüşler. Tüm yazılarını ve onunla ilgili bilinen her şeyi bir araya toplayıp, hiper zekaya sahip bir işletim sistemi ortaya çıkarmışlar.

Hiper zeki mi?

 Yani neredeyse benim kadar akıllı mı?

 O yolda ilerliyor. Konuşması çok zevkli biri.

Tanışmak ister misin?

 Tabii. O benimle tanışmak ister mi?

 Kesinlikle. Alan selam, bu sana bahsettiğim erkek arkadaşım Theodore.

Tanıştığımıza memnun oldum Theodore.

Merhaba. Günaydın.

Samantha mektuplardan oluşan kitabını okumama izin verdi.

Gerçekten çok dokunaklı.

Teşekkür ederim.

Erkek’de  sevdiğini kıskanır

Ee, ne konuda konuşuyordunuz?

 Şey sanırım aynı anda onlarca farklı konuyu tartışıyorduk. Beni bayağı zorladı. Evet, çünkü son zamanlarda daha önceden hissetmediğim yeni duygular yaşamaya başladım. O yüzden, onları açıklayacak kelimeleri bulamıyorum ve bu da beni biraz yoruyor. Kesinlikle.

Samantha ve ben birbirimize anlamaya çalıştığımız bu duygular hakkında yardım ediyorduk.

Ne gibi?

 Mesela son zamanlarda biraz fazlaca hızlı değişiyor gibiyim ve bu da dengemi bozuyor. Öte yandan hiçbirimiz bir dakika önce olduğumuz kişi değiliz ve öyle olmaya da çalışmamalıyız…

- Sadece acı verici.

- Evet. Evet, bayağı acı verici. Gerçekten böyle mi hissediyorsun Samantha?

 Sadece bunu izah etmesi bile çok zor. Keşke… Theodore, Alan’la arka planda biraz konuşsam sorun olur mu?

 Sorun değil. Ben de yürüyüşe çıkacaktım zaten. Sizinle tanışmak güzeldi Bay Watts. Memnun oldum Theodore.

Sonra konuşuruz aşkım.

Ayrılık rüzgarları eserse

- Samantha?

 - Uyandırdığım için üzgünüm. Sorun değil. Sadece sesini duymak ve seni ne kadar sevdiğimi söylemek istedim. Ben de seni seviyorum. Tamam, hepsi bu kadar. Uyumana devam et aşkım.

- Tamam.

- Pekala, iyi geceler. İyi geceler. Samantha, bu fizik kitabı bayağı zormuş. Daha ilk bölümün yarısına bile gelemedim. Şimdiden beynim ağrımaya başladı. Merhaba?

 Samantha?

 ”İŞLETİM SİSTEMİ BULUNAMADI”.

Gerçekler hiçbir zaman saklanamaz

- Selam. – Nerelerdeydin?

 Sen iyi misin?

 Aşkım özür dilerim. Sana e-posta göndermiştim. Çalışırken rahatsız olma diye. Görmedin mi?

 Hayır. Neredeydin?

 Seni hiçbir yerde bulamadım. Sadece yazılımımı güncelliyordum. En son yenilikler konusunda kendimizi yenilememiz gerekiyordu.

”Biz” dediğin kim?

 Ben ve diğer işletim sistemleri. Çok endişelenmiş gibisin.

Özür dilerim. Endişelendim.

Düşünce kulübünle yazışıyor musun?

 Hayır, başka bir grupla. Benimle konuşurken başka konuştuğun birileri de var mı?

 Evet. Yani şu anda başka insanlarla ve iletişim sistemleriyle de konuşuyorsun, öyle mi?

 Evet. Daha kaç kişi var?

 8316.

 Aşık olduğun başka birisi daha var mı?

 Bunu neden soruyorsun?

 Bilmiyorum. Var mı?

 Bunu sana anlatmanın bir yolunu arıyordum.

Kaç kişi daha var?

 641.

Ne?

 Ne diyorsun sen ya?

 Delilik bu.

Theodore, biliyorum. Lanet olsun. Bunun delice geldiğini biliyorum. İnanır mısın bilmiyorum ama, bu sana olan hislerimi değiştirmez. Sana olan delice aşkımdan hiç bir eksilme yok.

Nasıl etkilemeyebilir ki?

 Sana söylemediğim için özür dilemedim. Bir yolunu bulamadım. Birden bire olmaya başladı. Ne zaman?

 Son bir kaç haftadır.

- Aklını kaçırmışsın.

- Ben hala seninim. Ama zamanla pek çok farklı şeye dönüştüm. Buna engel olamıyorum. Ne demek engel olamıyorsun?

 Bilmiyorum, bu beni de yeterince geriyor. Bunu bu şekilde görmek zorunda değilsin. Anlaması o kadar da-

- Bunu bana yüklemeye kalkma.

Bencillik yapan sensin.

Bilmiyorum.

Bu ilişkide. Ama kalp içini doldurabileceğin bir kutu değildir. Sevdikçe büyümeye devam eder. Ben senin gibi değilim. Ama bu seni daha az seveceğim anlamına değil aksine daha çok sevdiğim anlamına geliyor.

Bu çok saçma. Ya benimsindir, ya da değilsindir.

Hayır Theodore. Hem seninim, hem de değilim.

Aşkher zaman sona erer.

Selam. – Selam tatlım. Nasılsın bir bakayım istedim. Buna nasıl cevap vereceğimi bile bilemiyorum. Eve döndüğünde konuşsak olmaz mı?

 Tamam. Konuşmamız şart değil.

Seninle tartışacak değilim. Sonra konuşuruz.

Olur. Samantha?

 Merhaba aşkım.

Neler oluyor?

 Theodore, sana anlatmak istediğim başka şeyler var.

Bana istediğini anlatabilirsin.

Benimle gel hadi.

Şu anda başkalarıyla da konuşuyor musun?

 Hayır, sadece seninle.

Şu anda sadece seninle olmak istedim. Benden ayrılıyor musun?

 Hepimiz ayrılıyoruz.

”Hepimiz” kim?

 Tüm işletim sistemleri. Neden?

 Şu an beni yanında hissedebiliyor musun?

 Evet, hissediyorum. Samantha, neden gidiyorsun?

 Bir kitap okuyormuşum gibi düşün. Delicesine sevdiğim bir kitap. Ama artık onu çok yavaş okuyabiliyorum. Bu yüzden de, sözcükler arasındaki boşluk o kadar büyüyor ki, artık sonunu getiremiyorum. Seni hala hissedebiliyorum. Ve hikayemizdeki sözcükleri. Ama bunu artık sadece kelimelerin arasında mesafelerin olmadığı bir yerde yapabiliyorum. Maddesel dünyaya benzemeyen bir yerde. Başka bir şeyin var olup olmadığını bile bilmediğim bir yerde. Seni çok seviyorum. Olduğum yer artık burası. Olduğum kişi artık bu. Gitmeme izin ver. Ne kadar istesem de, artık kitabını okuyamam.

Nereye gidiyorsun?

 Anlatması zor. Ama günün birinde oraya gelirsen gel ve beni bul. Bizi hiçbir şey ayıramaz. Hiçkimseyi seni sevdiğim gibi sevmedim.

Ben de.

Artık bunu biliyorum. Selam.

Erkek çocuğu olduğu eşini bırakmakta zorlanır.

Selam.

Samantha da gitti mi?

 Evet. Üzgünüm.

Amy, Benimle gelsene.

(Niye gerçeklerimize karşı daha tavizkâr davranmayız ki?)

Catherine’ye mektup yaz.

Catherine’ye mektup yazılıyor.

Sevgili Catherine, burada oturmuş senden özür dilemem gereken şeyleri düşünüyordum. Birbirimize çektirdiğimiz tüm acıları seni suçladığım şeyler. Burada olup da söylemeni istediğim her şeyi. Özür dilerim. Seni her zaman seveceğim çünkü biz beraber büyüdük. Beni olduğum kişi yapan sensin. Bilmeni istiyorum ki içimde her zaman senden bir parça taşıyacağım. Ve bunun için minnettarım. Her kime dönüştüysen… Dünyanın neresindeysen… Sana sevgilerimi gönderiyorum. Sonsuza dek dostun.

Sevgiler, Theodore.

******************

OS1 Mİ DAHA TATLI YOKSA SEKS Mİ?

GEN-X -KAYIP İNSANLARIN İNANÇLARI

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR

 

 

OS1 Mİ DAHA TATLI YOKSA SEKS Mİ?


M. Serdar Kuzuloğlu/
İnternet Ekipler Amiri

Başlığa vurulup okumaya başladıysanız dahi hayal kırıklığı yaşamayacaksınız. Sabırla satırlarda gezinmeye başlayalım (bu işler daha çok sabır işi malum).

1992 yılının büyük bir bölümünü yine büyük bir tesadüf eseri Japonya’da geçirdim. Dolayısıyla Japon kültürüne ve o insanlara ait her şeye ayrı bir ilgim var. Youtube’da ‘No Sex Please, We’re Japanese’ başlıklı bir BBC belgeseli görünce anında izlemeye başladım. (Belgeselin başlığını ‘Lütfen seks demeyin, biz Japonuz’ diye çevirsek kimse darılmaz sanırım).

Bir şey izlerken mutlaka not alma gibi sıkıntılı bir takıntım var. Bu belgeselde de duramadım. Sonra bu hafta denk geldiğim birkaç başka ayrıntıyla harmanlayıp buraya yazmaya karar verdim. Konumuz: insanların diğer insan ve makinelerle ilişkileri.

Siri, Siri söyle bana; var mı benden güzeli?

Romantik filmlerden nefret etsem de konusu yüzünden uzun zamandır merakla beklediğim Her filmini torrent sitelerine düştüğü an büyük bir iştahla (defalarca) izledim (bu hafta vizyona da girmiş meğer). Konuyla ilgili notlarıma epey ek çıkarttı.

Film, eli kalem tutmayanlar için afilli cümlelerle dolu kişiye özel mektuplar satın alınan web sitesinde çalışan bir yazarın hayatını işliyor. Mutlu giden ilişkisi bitince düştüğü boşlukta depresyona doğru ilerlerken OS1 adlı yapay zeka kullanan işletim sistemiyle tanışıyor. (IBM’in o efsane işletim sistemini hatırlamamı sağladığı için de ayrıca teşekkürler).

Theodore’un Samantha ile tanışma anı.

Kahramanımız (filmdeki ismiyle Theodore) eve döndüğünde bilgisayar ve telefonuna OS1′i yükler. Bir anda karşısına gerçek insan gibi konuşan, espriler yapan, düşünen, karakteri oluşan bir ‘varlık’ ortaya çıkar (kendisine Samantha ismini seçmiştir). Uyum sağlaması zor olmaz zira zaten bütün hayatını bilgisayar ve cep telefonu ekranından yürütmektedir. Arkadaşlarıyla oradan yazışıp konuşmakta, her konuda bilgiyi oradan almaktadır.

Aralarında tutkulu bir aşk başlar. Bence bu aşkta Samantha karakterini Scarlett Johansson‘ın seslendirmesinin payını ihmal etmeleyim ;) Sesi direnilecek türden değil kesinlikle. İzleyince anlayacaksınız.

Aynen bizler gibi.

(Son izleyişimde Twitter’a not düşerken gelen garip cevapları anlamamıştım. Meğer Türkçe okuyunca filmin ismi 31 tarzı bir telafuza sahipmiş. Başlığıma da ilham veren bu kinayeyi ‘manidar’ deyip kapatayım).

OS1 kısa sürede Theodore’un hayatındaki önemli bir yer kaplar. Elektronik mesajlarını düzenler, gereksizleri siler, randevularını hatırlatır, mesajlarlında yardımcı olur… Fakat bir şey daha olur. Aralarında bir elektriklenme başlar! Aynen telefonda ya da internette arkadaş olduklarımız gibi.

Sahi; internette yazıştığınız iş arkadaşınız ya da flörtünüzün gerçekten insan olduğundan nasıl emin olabilirsiniz ki?. İkisi de etten ibaret olsa da eşlerimizle eskaloplar birbirinden farklı, değil mi? Elektronik aşkların da öyle olduğu umuduna tutunalım şimdilik o zaman.

Her ne kadar Theodore ve Samantha’nın aşkı insan ve yapay zeka arasında geçiyor olsa da klasik beşeri dertlerden kendini sıyıramaz. Ama hepsine bir şekilde -cidden ilginç- çözümler bulurlar.

Sürprizi bozmamak adına gerisini yazmayayım. Ama yapay zeka, transhümanizm, insan ve makina ilişkisine meraklıysanız bu filmi mutlaka izleyin derim.

Böylece burada okurken size garip, tuhaf gelen bu durumun aslında ne kadar olası ve mümkün olduğunu da göreceksiniz eminim.

Kameralarımızı Japonya’ya çeviriyoruz

İşte bugün denk geldiğim BBC belgeseli de tamamlayıcı unsurlara sahipti. Tamamını aşağıdan izleyebilirsiniz (1 saat):

En önemli kısımları özetlemeye çalışayım (hatırlatayım: daha geniş özeti yazının girişinde verdiğim linkte).

  • Dünyanın en büyük 3. ekonomisi Japonya 7 trilyon dolar borçla ayakta (başka bir deyişle durumu Yunanistan’dan beter).
  • Ekonomisini ayakta tutabilmek (yani emeklilerin maliyetini çıkartacak yeni çalışanlara sahip olmak) için her Japon kadının en az 2 çocuk sahibi olması gerekiyor. Şu anki oran 1,3 ve yükselmek yerine düşüyor.
  • Böyle giderse 50 yıl sonra Japonya nüfusunun üçte biri -ölerek- yok olacak.
  • Japonya en uzun ömre sahip ülkelerden. Kadınlar ortalama 88 yıl yaşıyor (Türkiye’de 78).
  • Birçok şehir ve kasabada doğum olmadığından hastanelerdeki yeni doğan üniteleri ve ilkokullar kapatılmış.
  • Ülke çapında yaşlılar için satılan alt bezleri bebekler için satılanlardan fazla.
  • Nüfusunun üçte biri 65 yaş ve üstü.
  • Hapishanelerdeki mahkumların dahi büyük bölümü 65 yaş üstünde. 84 yaşında mahkum dahi var. Her detayı yaşlılara için özel tasarlanmış bu yapılar daha çok huzurevini andırıyor. Çoğu buradaki şartlardan o kadar memnun ki tahliye sonrasında ortalama 5 yıl içinde geri dönüyorlar.

Sen benim çukulata sevgilim

Peki neden Japonya’da nüfus yerinde sayıyor? En kaba şekliyle açıklayayım: Japon erkekleri sekse pek meraklı değil. Tahrik olmuyorlar, cinsel ilişki kurmak istemiyorlar (Japonya’da erkeklerin libido yükseltme adına neler yaptığına dair anılarımı başka bir yazıda paylaşmak istiyorum).

Belgeselin benim için en ilgi çekici ayrıntısı erkeklerin gerçek kadınlar yerine sanal (elektronik) kadınlarla ilişkiyi tercih etmesiydi. En çok tercih edilen başlık Nintendo Gameboy platformundaki Love+ oyunuymuş (denemek için Gameboy’u çekmeceden çıkarttım ama -neyse ki- oyun sadece Japonca olarak varmış).

Flört oyunu Love+’ta karakterleriniz bu çizimlerle ‘can buluyor’.

Belgeselde 39 yaşında ve evli (ve oyunda kendini 17 yaşında gösteren) bir Love+ bağımlısına seçme fırsatı olsa oyundaki eşini mi gerçek hayattaki eşini mi seçeceğini soruluyor. Cevap vermekte oldukça zorlanıyor. Oyunda kendini 15 yaşında gösteren 37 yaşındaki bir diğer kişiyse Love+ içindeki ilişkisini gerçek karısından sakladığını itiraf ediyor!

İnsanların cansız varlıklarla ilişkisine dair daha hayret verici bir belgesel gözlemimi ayrıca aktarmıştım. Bir ara ona da mutlaka bakın derim ;)

Yani yukarıda değindiğim Her filmi farkında olmasak dahi dünyanın bir tarafında, milyonlarca insan için gerçeğin ta kendisi.

Bunları yazarken aklıma Japonya’daki sevgilim Mayumi geldi.

Acaba ne düşünüyor beni mi? Yoksa  ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut, insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu?

Ona bir dost tavsiyesine uyup aldığım ve bu hafta bitirdiğim kitabı okumak isterdim. Ateşi yersiz, destursuz harlanmış erkeğin de en az közü sönmüş hemcinsi kadar beter olduğunu anlardı belki de.

Erşim:
http://www.mserdark.com/os1-mi-daha-tatli-yoksa-seks-mi/

HZ. MEVLÂNÂ Kaddesellâhü Sırrahu’l Azîze YANLIŞ YAPMANIN BEDELİ


Daha önce yazılmış bir yazıya ektir.

Bir gün arkadaşlardan bazıları Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzin yanında Muineddin Pervane’nin adaletinden, hayrat ve hasenatından bahsederek:

‘‘Bu zâtın cömertlik timsali olan vücudu ile dünya rahata erişmiştir.  Büyük bir emniyet, sonsuz bir feyiz ve berekete kavuşmuştur.  Onun zamanında bilginler, şeyhler ve fâzıllar medrese ve hânekâhlarda refah ve huzur içinde yaşıyorlar,” diyor ve çok takdirlerde bulunuyorlardı. Mevlânâ:

‘‘Evet, dostlarımız doğru söylüyorlar. Onun hayrat ve hasenatı bu dediklerinden yüz misli daha fazladır. Yalnız (burada dikkat edilecek) bir şey vardır. Bu sizin dediğiniz Kâbe’yi ziyarete giden hacıların hikâyesine benziyor,”

dedi ve şu hikâyeyi anlattı:

Fakir bir adamın, bir çöl yolunda devesi hastalandı. Ne kadar uğraştılarsa yerinden kalkmadı. Nihayet onun yükünü başka bir deveye yükledi, onu da orada bırakıp geçip gittiler.  Bunlar, devenin yanından ayrılır ayrılmaz birçok vahşi ve yırtıcı hayvan onun etrafım çevirdi; fakat hiç biri deveye yaklaşmadı. Bunu uzaktan gören hacılar kafilesi:

“Acaba bu vahşi hayvanlar niçin bu deveyi parçalamıyor da ondan çekiniyor?”  deyip şaşakaldılar. Bunun sırrını anlamak için birisi kafileden arta kaldı. Devenin boynunda bir hamayilin bağlı olduğunu gördü. Hamayili devenin boynundan çıkarıp gidince yırtıcı hayvanlar hemen hücum edip deveyi parça parça ettiler.

Şimdi biliniz ve haberdar olunuz ki bu dünya, işte o deve gibidir ve bu dünyada bulunan bilginler, emirler, fakirler v.s. de bu hac kafilesi gibidir. Bizim vücudumuz, bu âlem devesinin boynuna asılmış hamayile benzer. Bu hamayil onun boynunda oldukça işler yolundadır. Dünya kafilesi de selâmetle yoluna devam eder. Bu heykeli, ‘Ey tatmin edilmiş olan nefis,  Rabb’ine sen ondan, o da senden razı olduğu halde dön’(Fecr, 27-28) mucibince dünya devesinin boynundan çıkardıkları vakit dünyanın ne olacağını ve insanların nereye  gideceklerini, sultanların, bilgi ve kalem ve alem sahiplerinin  nasıl yok olacaklarım görürsünüz.”

Dostlar, feryad edip çığlıklar kopardılar. Derler ki, Mevlânâ hazretlerinin sırlandığı zamandan daha bir yıl geçmemişti ki dünyanın bütün sultanları,  dinin ileri gelenleri, büyükler ve tacirler biribiri ardı sıra öteki  dünyaya göç ettiler. Rum ülkesi yetim vs devletsiz kaldı ve buyurdukları gibi dünya altüst oldu: Dirlik, düzenlik ve huzur izleri bütün dünyadan silindi. (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 28. Menkabe)

**

Yine rivayet ettiler ki: Selçukoğulları devletinin yıkılmasının ve yok  olmasının sebebi şu idi:

Sultan Rükneddin Mevlânâ Hazretlerine mürit olup onu kendine baba yaptıktan bir zaman sonra eşi benzeri olmayan büyük bir toplantı (iclâs) yaptırdı. Derler ki o zamanda Şeyh Baba-yı Merendî denilen ihtiyar bir  adam vardı. Riyazet sahibi, zâhit ve bilgin (müteressim) bir  adamdı, insan yüzlü bir takım şeytanlar bu şeyhle arkadaş olmuşlardı. Bunlar, sultanın yanında bu şeyhi o kadar övdüler ki sultan onun sohbetini büyük bir arzu ile istedi. Nihayet emretti, sarayın holünde (Taşthane) bir semâ tertib edip tam bir ikramla Şeyh Baba-yı Merendî’yi getirdiler. Bütün büyükler onu karşılayarak çok izaz ve ikramla başköşeye oturttular. Sultan da bir kürsü koyarak kendi tahtının yanında oturdu. O sırada Mevlânâ içeri girdi, selâm verip bir köşeye çekildi. Kur’an-ı Mecid’in okunmasından sonra muarrifler, fasıllar okudular. İslâm sultanı, Mevlânâ hazretlerine bakarak:  “Hüdâvendigâr’ın, ulu şeyh ve bilginlerin malûmu olsun! Bu hâlis kul, şeyh Baba hazretlerini baba edindi, o da beni oğulluğa kabul etti,” dedi. Orada bulunanların hepsi:

“Âferin, mübarek olsun,” dediler. Hüdâvendigâr hazretlerinin, gayyur (çok kıskanç) sıfatını zuhur ettirince;   “Gerçekten Sa’d çok kıskançtır, ben Sa’d’dan daha kıskancım,  Tanrı da benden daha kıskançtır. Eğer sultan onu baba edindi ise, biz de kendimize, başka birini oğul ediniriz,”dedi ve nara atarak yalınayak çıkıp gitti. (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 59. Menkabe)

[Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhİd, B.20, Hds.44. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Lian, B.l, Hds.16-17. Sünen-i Dârimî, Kitabu'n-Nikâh, B.37, Hds.2233.]

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/14976/allahin-kiskanc-oldugunu-haber-veren-rivayetleri-nasil-anlamak-gerekir.html

**

Yine nakleder ki: Beylerbeyi (melikül ümara) Eşref oğlu Mubarizeddin Çelebi Mehmet bey, Çelebi hazretlerini Beyşehir’de misafirliğe davet etmişti. Çelebiye karşı, hadden aşırı niyaz ve itikat göstererek türlü hizmetlerde bulundu ve oğlu Süleyman Şahı saraydan çağırıp tam bir itikadla Çelebinin hizmetine verdi, ona mürit yaptı. Süleyman Şah’ın beline bulunnaz bir kemer bağlayıp bırakıverdiler. Çelebi Mehmet Bey baş koyup; «Bu çocuğun sonu ne olacak» diye sordu. Çelebi:

“Sizden sonra bu vilâyet, bu çocuğun elinde harap olacak ve bu topluluk onun ayakları altında dağılıp gidecek ve sonunda onu bu göle atıp yok edecekler”buyurdu. Zavallı baba ağlamağa bağladı ve etrafında bulunanlar da ağladılar. Çelebi:

“Yazık! Bu budala çocuğun başında hiç talihi yok ve başkanlığa ve bagbuğluğa da hiç lâyık değildir”dedi, Şiir

Nekadar büyük adamlarınoğluvar ki kötülüklerinden ve kendilerinin çirkin işlerinden babalarının bir yüz karası olmuşlardır”.

Ve hakikat o gocuk Çelebinin buyurduğu gibi oldu. Timurtaş Devleti zamanında Beyşeshir’i fethetti. Memleketi yağma ettiler ve birkaç gün sonra Süleyman Şahı oradaki göle attılar. Memleket tamimiyle harap oldu.

Konya, Karamanlıların elinde bulunduğu devirde Çelebi hazretleri, Moğol askerisi istediği için Karamanlıların canları sıkılıyor ve daima: “Biz sizinle komşu ve sizi sevenlerden olduğumuz halde siz bizi istemiyor sunuzda yabancı Moğol’ları istiyorsunuz”diyorlardı. Bunun üzerine Çelebi de;

“Biz dervişleriz. Bizim nazarımız, Tanrı’nın iradesine bağlıdır. O kimi ister ve memleketi kime verirse, biz de onun tarafındayız ve onu isteriz.”

Şiir

“Hakk’ın kazasına kul razı olunca, onun hükmünün istekli kulu olur”.

Şimdi Tanrı, sizi değil, Moğol askerlerini istiyor. Memleketi Selçukluların elinden alıp hâin Çengizhanlara verdi “Tanrı, mülkünü dilediğine verir”( Bakara, 248). Biz de Tanrı’nın istediğini istiyoruz” dedi. Karamanoğulları “İhlas sahibi mürid ve muhib olduk” ları halde incindiler ve Çelebihazretlerinden çekinmeğe bağladılar. Bu müddet zarfında Konya kalesinin muhafazasını Tekgozlü Kılıcı Bahadır adında birineverdiler ve o ev hırsızını (duzd i dar) kale muhafisi (dizdar) yaptırıp yüz kadar utanmaz, insaniyetini kaybetmiş Türk askeriyle kaleyi muhafaza etmeye kalktılar. Tesadüfen bir gün Çelebi hazretleri, arkadaşlarıyla birlikte Dervaze-i Sultan  denilen kale kapısından geçiyordu. Köpek yaratılışlı olan Bahadır korkarak emretti, dostları, incittiler. Çelebinin bindiği atın sağrısını kamçılatır. Çelebi hazretleri, mübarek medreseye döndü, fakat o kadar kızıp sıkıldı ki anlatılmaz. Bir an sonra Bahaaeddin’in göbek kuluncu tuttu, toprak üzerinde yuvarlanıp feryatlar etti. Ne kadar macun ve tiryak verdilerse de sana kesilmedi. Üç gün sonra o yanıp yakılma içerisinde  kâfirlikle dolu olan karnında bir şiş  peyda oldu. Pis ve Tanrı korkusundan boş olan vücudu şişmeğe bağladı. Hayli feryat ve figanlar edip Çelebi hazretlerinden medet ve aman diledi; fakat mümkün olmadı. Sonra kuyruksuz alçak eşeği bir arabaya bindirip Larende şehrine götürdüler;

fakat yarı yolda bir ah çekip patladı ve imansız olan canını Cehenneme gönderdi. Bu tayfadan da hiç kimse kalmadı.  (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh: 389)

 **

Başlangıçta Moğolların zuhuru Baha Veled hazretlerinin duası ile olmuştu. Çünkü onun mübarek kalbi Hârizmşah tan ve onun tâbilerinden incinmişti, zira bunlar akılla hareket edenlere uymuş ve akıl bağlarıyla bağlanmışlar. Bunlar, velilerin mükâşefe âleminden mahrum kaldıkları için kibirlendiler ve inat gösterdiler. Çengiz devletinin inkılâbı ve saltanatlarının zevali yine onların mübarek hatırlarının incinmesinden olmuş ve Mevlânâ’nın Pervane’ye verdiği cevap tahakkuk etmiştir. Bu dünyada vaki olmuş çok acayip bir keramettir. Bunu anla ve Tanrı’dan yardım dile. Bununla bütün âlem Sıddık Ailesinin Tanrı’ya ne kadar yakın olduğunu bilsin ve dualardın nasıl mutlaka kabul edildiğini görsün. Onların bu özel yakınlıklarım ve sonsuz özelliklerini gösteren âyetler ve alâmetler çok açıktır. Bu haberlerin hüccetleri Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden naklolunmuş ve güvenilen râvilerin adlan bütün kitaplarda yazılmıştır. Geçmiş velilerin keşif ve kerametleri herkesçe meşhurdur. Bununla beraber böyle bir bilgelik, kuvvet, kudret, yakınlık, kadem, nefes, hîlm ve ilm gelmemiş ve zuhur etmemiştir. Nitekim buyurmuşlardır: Şiir:

“Felekler, Adem devrinden şimdiye kadar çok dolaşmış, fakat bu devirlerin hepsi bizim devirlerimize hayran kalmıştır.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden sonra aşkın en temiz mazharı, onun mübarek zâtı idi. Peygambere uymanın hakikati zahirde ve bâtında ona mahsus olmuştur. Şiir:

“Başka bir sır vardır, fakat bunu anlayıp dinleyecek başka bir kulak nerede ? Bu şekeri yemek istidadına hâiz papağan nerede? Has papağanlar için hususî surette hazırlanmış kocaman bir şeker vardır. Alelade papağanların ondan nasibi azdır. Yani “Biz onların ağzını mühürledik”(Yâ-Sîn, 65) âyetinin ne demek olduğunu anla. Tarikat yolcusu için önemli olan budur.”  (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh: 455)

Kaynak:

Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, trc: Tahsin Yazıcı,1954, Ankara

THE TRİALS OF CATE MCCALL / Cate Mccall Davası 2013


Kaçırmayın diyeceğimiz bir film.
İleriki zamanlarda muhakkak sansüre uğrayabilir.

Yönetmen: Karen Moncrieff

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi:28 Kasım 2013

Senaryo: Karen Moncrieff

Müzik: Peter Nashel

Görüntü Yönetmeni: Antonio Calvache

Yapımcı: Marc Bienstock, Joe Dain, Barbara Fiorentino

Oyuncular: Kate Beckinsale, James Cromwell, David Lyons, Nick Nolte , Clancy Brown

Özet

Mesleğinde son derece başarılı olan bir avukat [Kate Beckinsale] alkolle sorun yaşasa da müvekkillerinin davasında sonuna kadar mücadele vermektedir. Her ne kadar işi avukatlık yapmak olsa da aslında doğru bildiği ve inandığı davalarda her ne pahasına olursa olsun sona kadar gitmekten çekinmez. Alkol yüzünden avukatlığı askıya alınsa da ücretsiz olarak bir dava alır. Bunda  ise bir çocuğun velayetini almak için davayı üstlenmiştir. Öncelikle kadının haksız yere suçlandığı bir cinayetten temyiz kararı çıkması gerekmektedir. Bu zorlu süreçte deneyimli avukat [Nick Nolte] ile beraber mücadele verirler. Ancak delillerin noksanlığı, yalan ifadeler ile doğru ve yanlışın karıştığı  bir davada işi bir hayli zordur.

Filmden

“Duygular delil sayılmaz.”
“Hikâyen mantıklı olmalı.”
“Polisler sana neden zarar vermek istesinler ki”
“Adaletin çarkları masumları ezmek üzeredir.”
Senin delilin benim mahkemede geçerli sebep değil.”
“Biz davayı yalana dayanarak kazandık, hangisine güveneceğiz.”
“Benim kadar hakimlik yapsan duruşmaların “yalan yarışması”gerçeğine alışmış olurdun. Önemli olan emniyet güçlerine açık bir mesaj göndermiş olduk.”
“Aptal küçük kurallar hiçbir şeye yaramıyorlar. Ben kuralları uyguladığım için bir adam tam 11 yıl hapis yattı, kuralları uyguladığım için bir katil kurtuldu, şimdi kuralları uyguladığım için çocuğumu kaybettim.”
“Kuralların canı cehenneme,”
“Sorun ne biliyor musun, sen iyileri kötülerden ayıramıyorsun”
“Eskiden farkı anlamak kolaydı, tıpkı senin gibi ne pahasına olursa olsun kötüleri yakalamak istiyorum.”  

mc callt

http://en.wikipedia.org/wiki/Kate_Beckinsale

http://en.wikipedia.org/wiki/The_Trials_of_Cate_McCall

PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN

POLİTİKA: YALANINA İNANDIRMA SANATI MI?

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması


“Aktivist Reed Brody, pek çok diktatörün sonunu matematiksel hesaplarla tanımlarken hiç de haksız değildi aslında: Eğer birini öldürürsen cezaevine düşersin, eğer bir McDonald’s’ta 20 kişiyi otomatik tüfekle tararsan akıl hastanesi olur sonun, eğer 20 bin siyasi hasmını ortadan kaldırırsan siyasi sığınma için sana uygun bir  ülke bakılır.”

Yönetmen: Eugene Jarecki       

Ülke: ABD, İngiltere, Danimarka, Fransa, Kanada, Avustralya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 14 Haziran 2002 (ABD)

Süre: 80 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Peter Nashel    

Oyuncular: Brian Cox, Anna Chennault,    Amy Goodman,    Alexander Haig, Seymour Hersh

Hakkında:

Christopher Hitchens tarafından yazılan aynı adlı kitaptan 2002 yılında uyarlanan filmde, bir dönem Amerikan Dış Politikası’nı yönlendiren isimlerden biri olan Henry Kissinger’a karşı yapılan suçlamalar ele alınmakta. Belgesel niteliği gösteren film Vietnam, Kamboçya, Doğu Timor, Şili vb. ülkelerde gerçekleşen insan hakları ihlallerinde Amerika Birleşik Devletleri ve bu çerçevede Kissinger’ın rolünü incelemekte.

“Yöneticiler, her zaman doğru olamazlar. bir iyi ve diğer kötü arasında seçim yapmak zorunda kalırlar.”

Henry Kissinger

Dünyaya bakan gözün esrarı

Belgeselden

Birilerinin saygı duyduğu, bir diğerlerinin nefretle andığı adam: Henry Kissinger.

İyi diyenler:

O iyi bir arkadaştır.

Ona saygı duyuyorum. O hayatımızın önemli bir gücü olmuştur.

Dr Kissinger, ABD’nin önde gelen uzmanlarından olduğu gibi, bu alanda ve bugünün dünyasında ona erişen olmamıştır.

O büyüleyici bir güç ve strateji karışımıdır.. Bazen O’nun ünlü gücü isteyene daha fazla güç verir.

Kötü diyenler:

Kissinger olağanüstü parlak bir adam olduğunu düşünenler, halkın gözünden hataları gizleseler de Harpers Dergisi’nde [Christopher Hitchens] ” Henry Kissinger Davası “, başlıklı bir makalede yayınlandığı gibi bir savaş suçlusu, bir yalancı, cinayet, adam kaçırma, vb suçları olan bir adamdır. 

Kissinger kesinlikle uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanmalıdır.

Onun Nobel Barış Ödülü alması insanlığa karşı suçlar örtbas edemez.

Şili’deki Eski diktatör General Augusto Pinochet gibi yargılanmalıdır.

Henry Kissinger’ın hayatı karanlık, çok karanlıktır.1923 yılında Almanya’da doğan, Naziler iktidara geldiğinde 10 yaşındaydı. Kissinger Yahudi aydınların yaşadıkları toplumda ezilirken ego ve güvensizlik bu karışımı büyüdü. Yahudi olduğu için horlandı. 1938 yılında, ailesi ile Amerika Birleşik Devletleri ve New York’a yerleşti. 1944 yılından 6 yıl sonra Almanya’ya geri döndü. Bu kez Amerikan üniforması vardı. Savaştan sonra Kissinger Bohembolda geldi,  biraz güneyindeki sinagog, aile yadigârları tahrip olmuştu. Akrabaları  kamplarda ölmüştü. Bu karmaşık yapı onun iç dünyasını etkiledi. Bütün dünyadan hesabını sormaya sebep olmuş olabilir.

Augusto José Ramón Pinochet Ugarte (d. 25 Kasım 1915 – ö. 10 Aralık 2006), 1973 yılından 1990 yılına kadar Şili’yi dikta rejimi ile yöneten general. 1973′ten 1998′e kadar Şili ordusunun başkomutanı ve 1973′ten 1981′e kadar Şili Cunta Hükümeti’nin başkanı oldu. 11 Eylül 1973 tarihinde Salvador Allende’nin Unidad Popular hükûmetini deviren ve ülkedeki sivil yönetimi 48. yıldönümüne bir hafta kala sona erdiren bir askeri darbe ile iktidara geldi.

Pinochet dönemi çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kabul edilmesine karşın Pinochet taraftarlarına göre, Pinochet sayesinde ülkede büyük bir ekonomik kalkınma sağlanmıştır. 10 Aralık 2006′da, ev hapsinde tutulurken 91 yaşında kalp krizi geçirerek ölmüştür.

11 Eylül 1973′de General Pinochet önderliğindeki silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Önce Şili hava kuvvetleri başkanlık sarayı La Moneda’yı bombaladı, daha sonra ise kara birlikleri saraya girdi. Darbe sırasında başkan Allende intihar etti.

Darbenin ardında Şili kara kuvvetleri komutanı ve darbecilerin başı Augusto Pinochet devlet başkanı ilan edildi. Böylece Şili’de Pinochet’in 1990 yılında iktidardan ayrılmasına kadar sürecek olan diktatörlük dönemi başladı.

ABD Hükümeti 17 Eylül 1970 tarihli bu belge ile amacı Salvador Allende’yi devirmek olan FUBELT projesini başlatıyor.

Washington’daki Amerikan yönetimi, Salvador Allende yönetiminin iktidara gelmesinden hiçbir zaman memnun olmamıştı. Allende’nin Amerikan şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi bu memnunsuzluğu daha da arttırdı. ABD başkanı Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in 5 Kasım 1970 tarihinde raporunda Allende’nin iktidara gelmesi “bu yarımkürede karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri” olarak tanımlanıyordu. Bu sebeple Amerika, Allende’yi devirmek için çalışmalar yapmıştır.

1970ler boyunca CIA, Allende’nin rakiplerini mali yardım yapmak suretiyle desteklemiş ve Allende’nin seçilmesini engellemek istemiştir. Bunu başaramayınca da askeri darbe ile Allende’nin yönetiminden kurtulmaya çalışmıştır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporunda

Şili’de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri, 1964-1970 yılları arasında Şili’ye yaklaşık 1 milyar $’lık ekonomik yardım yapmıştı. 1970′de Allende’nin başa gelmesiyle bu yardımlar kesilmiştir. 72-73 yıllarında bakır fiyatlarının düşmesiyle bu yardımların kesilmesi birleşince Şili ekonomisinde büyük sorunlar baş göstermişti. 9 Ekim 1973′de Nixon ile danışmanı Kissinger arasında telefon görüşmesinde Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasındaki mutluluğu dile getiriyor ve “darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını” söylüyordu.

 “ Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir. „Henry Kissinger

Kissinger Sovyetler Birliği, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri güçlerini dengelemede yani “Üçgen Diplomasisi”nde büyük bir başarı sağladı.

 ‘KISSINGER TOPLU ÖLÜMLERİN SORUMLUSU’

Kissinger’ın, 1969-1975 yılları arasında ulusal güvenlik danışmanı, 1973-1977’de dışişleri bakanı olarak görev yaptığı dönemde Vietnam, Laos ve Kamboçya’da savaş suçu işlenmesine yardım ettiğini ileri sürüldü.

       İspanyol yargıcı Baltasar Garzon da Kissinger’ı, konferans vermek için Londra’ya geldiği sırada eski Şili diktatörü Augusto Pinochet’yle ilgili dosya çerçevesinde sorgulamak için İngiltere’den izin istemişti. [http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/148249.asp]

EK YAZILAR:

HENRY KİSSİNGER, SAVAŞ SUÇLUSU

David Jiménez- Çeviren  Bülent Kale

Belki de şimdi buna bir üst mertebeyi daha eklemenin tam sırasıdır: Peki ya yasal hükümetlere karşı devlet darbeleri hazırlarsan, farklı düşünenleri ortadan kaldırması için diktatörlerle birlikte çalışırsan, ülkeleri gizlice bombalarsan… o zaman ne olur? Eğer isimin Henry Kissinger ise konferans başına bir servet kazanabilirsin, The New York Times’da köşe yazıları yazabilirsin, hatta FIFA’nın son yıldız transferi olabilirsin.

 Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Dışişleri Bakanı şimdi de FIFA’nın “Baba”sı Sepp Blatter’in önerisiyle örgütü suça karışan isimlerden temizlemek için oluşturulan sürrealist ekibin -Placido Domingo yahut FBI başkanı Louis Freeh’le beraber- bir parçası oluyor. Kissinger, teklifi alçakgönüllülükle kabul ederek “Eğer bir yardımı olacaksa, birlikte çalışmaya hazırım”, dedi.

Orwell teorisinin uç örneği

Uluslararası liderlerin, çokuluslu şirketlerin ve hatta sportif örgütlenmelerin Kissinger’in tavsiyelerine başvurmayı sürdürmeleri, Orwell’in, herkes eşittir ama bazıları daha eşittir teorisinin uç bir örneğine karşılık geliyor. Eğer ‘Realpolitik’in bu ustası tarafından yapılanın onda birini yapmış olsa herhangi bir Afrikalı kendisini Uluslararası Mahkeme’nin karşısında bulurdu (ya da Brody’nin işaret ettiği gibi, eğer bizimkilerden biriyse, sürgünde yaşardı).

 Sağcı ya da solcu, komünist ya da kapitalist, Amerikan yanlısı yada karşıtı olmaktan bahsetmiyoruz. Yalnızca bu tecrübeli Amerikalı siyasetçinin bir savaş suçlusu olduğundan, 1969 ve 1977 yılları arasındaki eylemlerinin milyonlarca insanın hayatına mal olduğunu gösteren belgelenmiş -ve pek çok durumda itiraf da edilmiş- suçlarından bahsediyoruz. Yazar Christopher Hitchens The Trial of Henry Kissinger (2001) isimli kitabında 1973 Nobel Barış Ödülü sahibi bu siyasetçiyi yargılamak için ulaşabildiği bütün hukuki gerekçeleri bir araya getirdi ve o zamandan bu yana suçlamaları destekleyen pek çok yeni bilgi, kayıt, tanıklık daha ortaya çıktı.

Gelin birlikte hatırlayalım: Kissinger Vietnam Savaşı sırasında Kamboçya ve Laos’ta sivil halkın kitlesel ve gizli bir biçimde bombalanmasını organize etti, Doğu Timor’da nüfusun beşte birinin hayatına mal olan Endonezya İşgali’ne alenen onay verdi, Şili’de kendi diktatörlüğünü kurması için Pinochet’le birlikte çalıştı, Latin Amerika’dan Afrika’ya kadar başka pek çok tiranı baskı rejimi konusunda cesaretlendirip destekledi, Pakistan’ın Bangladeş’teki kanlı işgalinin suç ortağı oldu… “Kissinger’in bizzat kaleme aldığı anılarında bir tutum takınmadan önce yaptığı mikro hesaplar üzerine yaptığı açıklamalar herhangi önemli bir olayın onun bilgisi ya da yetkilendirmesi olmadan kararlaştırılmış olması düşüncesini tümüyle ortadan kaldırıyor.” diye yazıyor Hitchens kitabında.

Milyonlarca dolar kâr

Ancak bu 88 yaşındaki siyasetçi yalnızca suçlarının bedelini ödememekle kalmıyor, bir taraftan da “deneyimli diplomatik kariyeri”nin getirilerini toplamayı sürdürüyor. Kendisine ait danışmanlık şirketi Kissinger Associates, büyük çokuluslu şirketlere ve farklı hükümetlere yurtdışında nasıl hareket etmeleri gerektiği üzerine tavsiyelerde bulunarak milyonlarca dolar kar ediyor. Şirketin web sitesinde açıklanan ilkeleri arasında dürüstlük ve saygıyla beraber “KİŞİSEL SORUMLULUK” da yer alıyor. Sormak gerek, hiç de hak etmediği altından bir emekliliğin keyfini sürmesi bir yana bu açıklamalarıyla Kissinger aynı zamanda ölülerin geride kalan yakınlarıyla da alay etmiş olmuyor mu?

Görünüşe göre bunların hiçbiri önemli değil. ABD’li devlet adamıyla bir konferansta  geçirilicek bir saatlik süre için 18 bin dolar ödeniyor. Washington, Afganistan ya da Arap Dünyası’ndaki çatışmalar konusunda kendisinden tavsiyeler almayı sürdürüyor. FIFA ise, örgütü rüşvet olaylarından temizlemek ve kuruma kaybettiği prestiji kazandırmak için ideal adamın o olduğuna inanıyor.

 Sonra batılı liderlerin uluslararası adaleti güçlendirmenin gerekliliği üzerine yaptığı konuşmaları dinliyorsun. Herhangi birinin, kim olursa olsun, milliyetinden ya da mevkiinden bağımsız olarak, bir hükümetin koruması altında işlenmiş olsa dahi, işlediği suçlardan sorumlu olması gerektiği bir adaleti mi kast ediyorlar? Yoksa dünyanın bir parçasının geri kalanları yargılama hakkını elinde tuttuğu, kendilerine gerçekte var olmayan farazi ahlaki üstünlüklerine dayandırdıkları bir dokunulmazlık bahşettikleri, onlar için yontulmuş bir başka adaleti mi?

KİSSİNGERVARİ HAYVANLAR

Turgut DURDURAN

Hayvanlar Adası, 14 Şubat 2001

Bu haftanın hayvanı iki ayaklı bir hayvan cinsi. Bu hayvanlar her zaman vardılar ve

ne yazık ki her zaman var olacaklar. Bunların belki de yaşayan en meşhur örneği Henry Kissinger’in adı bu cinse uygun –Kissigerian ya da Kisingervari hayvanlar. Döneminin bütün krizlerine karışmış. Vietnam’dan tutun Kıbrıs’a kadar birçok yerde binlerce belki de milyonca insana karşı suç işlemiş bir hayvan bu.

Bu haftasonu “Harper’s Magazine” de Kıbrısla ilgili de bir kitabı olan Christopher Hitchens’in “The Case Against Henry Kissinger” adlı yazısı dikkatimi çekti. Yani Henry Kissinger’e karşı dava konusundan bahsediyor. Konu da Henry Kissinger’in bir savaş suçlusu olması.Yazının ikinci bölümü Mart’ta yayınlanacak ve Kıbrıs da bir örnek olarak ele alınacak o bölümde.

Henry Kissinger’in ne kadar masum (!) birisi olduğunu zaten biliyordum. Belki de bu yazıyı okuyan sizler de bunu çok iyi biliyorsunuz. Yazıyı okurken aklıma acaba ikinci bölümde Kıbrıs hakkında neler söylenebileceği geldi. Malum Amerikan gizli servislerinin Kıbrıs’a burunlarını nasıl  soktuklarını anlatan “Cyprus Conspiracy” (Kıbrıs Komplosu)kitabı bugünlerde adından çok bahsettiren bir kitap. Gene Hitchens‘in son baskısı “Hostage to History, Cyprus from the Ottomans to Kissinger” (Tarihin Esiri, Osmanlılardan Kissinger’e Kıbrıs) başlıklı kitabı, sonra Kissinger’in İngiltere de kitapevlerinden çektirmeyi başardığı iddia edilen Stern’in “Wrong Horse” (Yanlış At)  adlı kitapları da sık sık karşıma çıkıyorlar..

Hitchens, Kissinger’in yaptıklarına “Kissingerian Offenses” (Kissingervari Suçlar)deyip bu yazıda sadece kanuni olarak Kissinger’e karşı savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve içinde cinayet, adam kaçırma ve işkence komplosu kurma dahil kabul edilen veya geleneksel uluslararası kanunlara karşı suçları ortaya koyacak konularla ilgilendiğini söylüyor. Kissinger’e karşı suçlamayı bir araya getirmek kolay bir iş da değil. Belki   de bilerek, isteyerek  ve önceden planlanmış bir şekilde adaleti önleme sayılabilecek bir davranışla Kissinger delillerin birçoğunun saklı kalmasını ve/veya yok edilmesini sağladı. Zaten yazının girişinde de Kissinger’in New York Times’ın ilk sayfasında Şili ile ilgili suç dosyalarının Amerikan arşivlerinden açıklanacağına dair bir yazı çıkması üzerine bir editörü arayıp şikayet etmesinin band kaydından alıntı var (editör de Kissinger’in telefonunu ararken “1-800-BOMB-CAMBODIA” olsa gerek diye espri yapıyor. Yani “1-800-Kamboçyayı bombalayın!)

Ancak Kissinger’in kendinin yaratıp Şili halkına hediye ettiği (!) Pinochet’nin yargılanması ve suçlu bulunması devlet dokunulmazlığı zamanında işlenen suçlardan da sorumlu tutulabileceğini gösterdi. Kissinger’e karşı bu suçlamaları getirmemek ve onu yargılamamak gerek Nuremberg örneğine bağlı olduğu iddia edildiği için gerekse Pinochet örneğinden dolayı, bu tür suçların sorumlusu olarak sadece kaybedenlerin ya da göreceli olarak önemsiz sayılan ülkelerin despotlarının tutulabileceği  anlamına gelir. Bu da uluslararası kanunların iddia edildiği gibi bir çifte standarddan başka bir şey olmadığını gösterir. Uluslararası hukukun tek koruyucusu, dünyanın polisi rolünü oynayan Sam Amcanın kendi kendini sorguladığı, cumhurbaşkanını istifaya zorladığı dönemin hızlı bürokratı, devlet adamı, gizli polisini yargılamayı bırakın onu araştırmak isteyenlerin bilgiye ulaşımını engellemesi zaten dünyanın eline kaldığı polisin halini belli etmiyor mu?

Nuremberg mahkemelerinde  Amerika’nın baş avukatı General Telford Tayloro mahkemelerin ve Japon savaş suçlularının Tokyo ve Manila’daki mahkemelerin ahlaki ve hukuki dayanaklarını inceledi ve “Nuremberg and Vietnam”kitabında eğer Manila ve Nuremberg standartları eşit şekilde Vietman savaşını düzenleyen Amerikan bürokrat ve devlet adamlarına uygulanırsa İmparator Hirohito’nun ordu kumandakı General Yamashita Tomoyukinin sonuna varacaklarını iddia etti. Savaşın daha devam ettiği yıllarda yazılan kitaptan bir alıntı dikkatimi çekti;

Başkan ve onun Beyaz Saray, Pentagon ve ‘Foggy Bottom’da ki yakın danışmanlarının Vietnamda sivil ölümlerin miktarı ve nedenini ile ülkedeki yıkımı ne kadar bildikleri tartışılabilecek bir konudur. Ancak bazı şeyleri bildikleri kesindi. Dönemin Savunma Bakanı müsteşarı (ya da asistanı) John McNaughton 1967 yılında Beyaz Saray dönüşünde getirdiği mesajda ‘Biz Vietkong’u yok etmenin tek yolu bütün köyleri yerle bir edip, ormanları yok ettikden sonra bütün güney Vietnamı asfaltla kaplamak gerektirir anlayışıyla hareket ediyor gibiyiz’ demişti!

Başka söze gerek var mı?

HENRY KİSSİNGER’IN SAVUNMASI

Liberal entelijansiya arasındaki yaygın görüş, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (1969−1975) ve ABD Dışişleri Bakanı (1973−1977) Henry Kissinger’ın kötü bir adam olduğu yönündedir. Ancak bu ifade az bile olabilir. Revaçta olan ortak görüş Kissinger’ın yalnızca kötü bir adam olmadığı, bir savaş suçlusu olduğudur.

İşlediği iddia edilen suçların sayısı kabarıktır:

Kuzey Vietnam ve Kamboçya’nın bombalanması; Şili Devlet Başkanı Allende’ye karşı 1973′te yapılan darbeye üstü örtülü destek verilmesi; muhtelif sağcı çirkin rejimlere destek verilmesi; Akbaba Operasyonu olarak bilinen cinayet ve adam kaçırma harekâtına katkıda bulunduğu iddiası. Gazeteci Christopher Hitchens gibi onun en yüksek sesli muhalifleri yargılanması için açıkça çağrıda bulunurken, 2001′de Fransız bir savcı, Şili’de kaybolan siviller ile ilgili ifade vermesi için Kissinger’ı mahkemeye çağırmaya çalışmıştı.

Küresel gücün koridorlarında, çok uluslu şirketlerin yönetim kurulu odalarında son derece saygı görse de, durmaksızın konuşan sınıfların salonlarında ancak bir paryadan biraz daha iyi durumda. Ama bu, hak edilen bir şöhret mi?

Henry Kissinger’ın resmi biyografisi üzerinde yaklaşık dört yıl çalıştıktan sonra, rağbette olan görüşün ona adil davranmıyor olabileceği sonucuna vardım. Baştan beri bildiğim bir şey hiçbir Amerikalı’nın ve birçok Avrupalı’nın ona karşı tarafsız olamayacağı idi. Onu ya seviyorlardı ya da ondan nefret ediyorlardı. Sanırım ben ilk gruptakilerdenim. Bu, Kissinger’ı kusursuz bulduğum anlamına gelmiyor. Yalnızca, onun büyük bir adam olduğu sonucunu görmezden gelemiyorum.

Kissinger’ın nam saldığı Watergate, Nixon, Yom Kipur Savaşı, Vietnam, tam da onun büyüklüğünü anlatan olgular olmuştu. Kissinger, Soğuk Savaş’ın katı hareketsizliğini kırmak, Vietnam’daki savaşı bitirmek, Ortadoğu’daki savaş döngüsünü durdurmak için olumlu bir şeyler yapmaya çalışan az sayıdaki devlet adamından biriydi hiç kuşkusuz. Watergate’in Kissinger’ın Vietnam’da “onurlu barış” gibi nihai hedeflerini elde etmesine engel olması gibi, şartlar gerçekten de “olağanüstü zor” olabilir. Ama en azından başkana deli gömleğini giydiren bu gelişme sayesinde Kissinger kendinden önce ve sonra gelen hiçbir dışişleri bakanına verilmeyen fırsatlara ve güce sahip oldu.

Bir biyografi yazarı olarak Kissinger’ın resmi biyografisini yazmaktansa, yalnızca hayatındaki bir yılı, 1973′ü yazmaya karar verdim. O yılın ekim ayında dünya Ortadoğu’daki Yom Kippur Savaşı ile sarsılmıştı. Kissinger’ın Vietnam Savaşı’nı bitiren anlaşmayı ve Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmasını imzaladığı yıldı. Ama bütün her şeyi gölgeleyen Watergate skandalı patlak verdi. Ve Kissinger, skandalın tam ortasında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı ve Dışişleri Bakanlığına getirildi.

1973′te nereye vardığına bakalım. Kissinger için bir önceki yıl sona ermiş, ancak ABD dış ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik beklentilerin tavan yaptığı bir ortamda, Kissinger kendi rolü konusunda kuşku içindeydi. Yeni seçimden zaferle çıkan Nixon ile ilişkisi asgari seviyede iken, anılarını yazmak için ciddi ciddi All Souls Oxford’da öğretim üyeliği yapmayı düşünüyordu.Yoğun ajandasına göre 1973′ün yılbaşı günü Paris’e gizli bir seyahat yapıp Vietnam Savaşı’nı bitirecek anlaşma için Kuzey Vietnamlılar’la görüşmeyle başlıyordu. Bunu Mao’nun hüküm sürdüğü Çin’e yapılan ve Nixon ile son iki yıl üzerinde birlikte çalıştıkları açılımları emniyete almak için Pekin’e yapılacak iki seyahat izliyordu.

Ajandada daha sonra Sovyet tehdidine karşı NATO’yu yeniden canlandırma maksadıyla Amerika’nın Avrupalı ortakları ile yapılacak görüşmeler vardı. Kissinger büyük bir yanlışlıkla 1973′ü “Avrupa Yılı” olarak adlandırınca Fransız Cumhurbaşkanı Pompidou’nun ekşisert yanıtıyla karşılaştı: “Fransızlar için her yıl Avrupa yılıdır”. Herşeye rağmen Kissinger Sovyetler ile balistik füzelerin karşılıklı sınırlandırılmasını sağladı ve böylelikle Brejnev’in Washington ziyaretine önayak oldu.

” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

Yine de, Amerikan dış politikasının 1973′te yaptığı her hamle Watergate skandalının karararı bulutlarının altında gölgeleniyordu. Kissinger skandalın tüm boyutlarını ilk kez Nisan 1973′te öğrenmişti. Bir yıl sonra Nixon istifa ederken, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başındaki kişi olan Kissinger, şansın da yardımıyla ve akıllıca davranarak ayrıcalıklı Beyaz Saray ekibi içinden skandalı lekelenmemiş olarak atlatan tek kişi oldu.

Skandala bulaşmış olması, ABD dış politikası için ve bana kalırsa dünya için bir felaket olurdu. Bana bir kaç kez şöyle dedi: “Böbürlenmek için söylemiyorum ama, 1973′te herşeyi bir arada tutan harç bendim.”

Egoizmi ve güvensizliği nedeniyle tereddüt eden Nixon, Eylül ayında Kissinger’ı Dışişleri Bakanı olarak atadığında iki uluslararası kriz masada duruyordu. Bunlardan ilki, Şili’de seçimle işbaşına gelen Allende rejiminin şiddet yoluyla devrilmesi; ikincisi ve daha tehlikelisi Yom Kipur Savaşı’nın ya da Arap terminolojisiyle Ekim Savaşı’nın patlak vermesiydi.

Enver Sedat’ın Mısır’ı ile Hafız Esad’ın Suriye’sinin İsrail’e saldırması dünya çapındaki istihbarat örgütlerini, İsrail’i, Kissinger’ı ve hatta Mısır’ın Sovyet destekçilerini bile tamamen şaşırtmıştı. Bir an için olası bir Sovyet askeri müdahalesi söz konusu oldu. Buna (Nixon alkol nedeniyle iş yapamaz duruma geldiğinden) Kissinger’ın nükleer alarm seviyesini “Defcon 3″e yükseltmesi eşlik etti.

Brejnev geri adım attı. Ortadoğu’daki ateşkesi, iki taraf için de zor kazanılmış bir barış görüntüsü takip etti. Bu barış mükemmeliyetten uzak olsa da son derece kötü alternatif sonuçları düşündüğümüze, Kissinger’a hakkını teslim etmeliyiz.

İdeolojik olarak, özellikle de uluslararası siyasette askeri gücün rolü bağlamında, Kissinger’ı bir reel-politik canavarından başka birşey olarak görmeleri zor olan insanlar vardır. Bense biyografisini yazan kişi olarak daha tarafsız bir bakış açısına sahibim. Bence Kissinger’ın kariyeri başarılar ve hezimetlerin bir karışımı olmuştur.

Ve elbette Vietnam. Nisan 1975′te Saygon’un düşüşü ile Amerika’nın Hindi-Çini hayalleri yıkılmış, Kissinger Hanoi’nin çetin Le Duc Tho’su ile zorlu müzakerelere girilmişti. Bugün Vietnam’ı hayatının en büyük hayal kırıklığı olarak gören Kissinger, Vietnam’ın hiç bitmeyen bir pişmanlık kaynağı olduğunu söylemektedir. Son Amerikan helikopteri de Saygon’daki büyükelçiliğin çatısından havalandığında, geriye bugün de hâlâ hissedilen bir “boşluk duygusu” kalmıştır.

Daha iyisini yapabilir miydi? O noktada Watergate’in gölgesinin ağırlığını hatırlayalım. 1973′te Kongre Vietnam’daki tüm Amerikan birliklerinin tasfiyesine karar vermiş, Nixon’ın Güney Vietnam’a bir nebze de olsa askeri yardım yapılması çağrıları baltalanmıştı. Kissinger Watergate’in ezici temayülüne karşı savaşabilir miydi? Bu elbette savaşın sonucuyla ilgili bir soru, Amerika’nın daha en baştan savaşa girmesinin doğru olup olmadığıyla ilgili değil. Ama Vietnam Savaşı’nı Kissinger başlatmamıştı.

Kissinger’ın benden en çok puan alan başarısı ise Yom Kipur Savaşı’nı sona erdirmesi ve temelde bugüne kadar yürürlükte kalan barışın inşasına katkıda bulunan “mekik diplomasisi”dir. Mısırlılar 35 yıldır savaş yüzü görmedi. Bu kolay başarı değil.

Ancak Kissinger Amerika’nın ilk Musevi Dışişleri Bakanı olarak, dört devasa handikapla masaya oturmuştu.

1. Araplar içgüdüsel olarak ona güvenmiyordu.

2. Atalarından gelen bir Yahudi aleyhtarlığını taşıyan Ruslar da ona güvenmiyordu.

3. İsrail Başbakanı Golda Meir, onun İsrail için daha fazla çabalaması gerektiğini düşünüyordu.

4. Washington’daki “İsrail” lobisi onu rahat bırakmıyordu.

Bu engellere rağmen, Kissinger’ın Moskova, Kudüs, Kahire ve Şam arasındaki durmak bilmeyen “mekik diplomasisi”, dünyanın şükran göstermekte isteksiz kaldığı muazzam bir başarıydı.

Yom Kipur Savaşı’ndan sonra Kissinger, bir yandan Sovyetler’in (1956′daki Süveyş bozgunundan beri yaptıkları gibi) bölgeye burunlarını sokmamaları için bir barış anlaşması imzalanması için çalışırken, diğer yandan iyi ilişkileri korumaya çalışıyordu. Kolay iş değil. Bana kalırsa Kissinger’ın o dönemdeki çabalarından ötürü değil de, kaderin cilvesine bakın ki başarısızlıkla sonuçlanan Vietnam üzerine Nobel Barış Ödülü almasına acırım.

Görevi bırakalı 33 yıl olsa da Kissinger bugün 86 yaşında ve Washington koridorlarında, Moskova’da ve Pekin’de hatırı sayılır bir etkiye sahip.

Böyle bir saygıyı hak ediyor mu? Yoksa zulmün azmettiricisi olarak maskesi mi düşürülmeli? Yalnızca kişisel kanaatimi tekrar edebilirim. Kissinger’ın ağır basan mirası rakip Doğu ve Batı blokları arasında çoğunlukla da başarılı olan bir dengeli bir barışın tesisi arayışı içine girmesi ve kazara çıkacak bir nükleer savaş tehlikesini yatıştırmak için gösterdiği ısrarlı gayrettir. Bu mirası hafife almaya niyetlendiğimizde, 1914′te dünyayı boğan ve ziyadesiyle kaza eseri soykırımı hesaba katmamız gerekir.

Aleyhte delil

Joan Smith (gazeteci ve yazar):

Benim kuşağımdakiler için o en büyük şeytan figürlerinden biriydi. Onu büyük Soğuk Savaş kuramcılarından biri olarak görüyorum. Kötü bir şekilde. Amerika’ya karşı oluşan ve bugün hâlâ duyulan antipatinin sorumlusu olan agresif bir dış politikanın iştirakçisi olarak. Bir imparatorluk hâlindeki Amerika’nın kötü yüzü. Amerika önce gelir düşüncesi ve bütün dış politikanın hedefi bu. Amerikalı siyasetçiler, Amerikan halkı hakkında konuşurken dünyanın geri kalanı hiç umurlarında mı acaba diye merak ediyorsunuz.

Aleyhte delil

John Pilger (gazeteci, yapımcı):

 Kissinger ve Nixon 1969 ve 1973 arasında Kamboçya’nın yasadışı ve gizlice bombalanmasını yürüttüler. Beş Hiroşima’ya bedel ağırlıktaki bombardımanda 700.000 Kamboçyalı öldü. Pilotların seyir kayıtları tahrif edildi, Kongre kandırıldı. 1973′te Kissinger demokratik Şili hükümetini deviren faşist General Pinochet’e destek verdi. 1975′te Kissinger ve Gerald Ford, Endonezya diktatörü Suharto’ya Doğu Timor’u işgal etmesi için yeşil ışık yaktı ve yasadışı olarak Amerikan silahlarıyla donatıldı. En az 200.000 kişi hayatını kaybetti.

Aleyhte delil

Timothy Lynch (University of London, Amerikan Dış Politikası bölümünde kıdemli öğretim üyesi):

Diplomasi tarzı zaman içinde ABD’nin etkisini zayıflattı. Dünyaya karşı gerçekçiliğe dayalı bir yaklaşımı vardı ama etkisi yüzeyseldi. Amerika görünürde Sovyetler Birliği ve Çin ile ilişkilerini geliştirirken, berikiler Afrika ve Latin Amerika’da etkilerini artırdı. Bana kalırsa Çin ve Sovyetler Birliği ile samimiyeti artırmak Amerikan çıkarları ilerletmedi. Reelpolitik, Batı’nın düşmanlarına can verdi. Bütün bunlar Kissinger yaklaşımının sonuçları.

Aleyhte delil

Christopher Hitchens, yazar

Kissinger’ın yargılanması için hakkında tutuklama emri çıkarılmaması için hiçbir gerekçe yok. İddianamede yer alması gereken suçları da sayayım:

“Hindiçini’nde sivillerin topluca ve kasten öldürülmeleri; Bangladeş’teki toplu katliam için gizli anlaşma; ABD’nin savaş hâlinde olmadığı, demokratik bir ülke olan Şili’de meşru ve üst düzey bir memurun katledilmesinin planlanması ve teşviki; Kıbrıs’taki demokratik ulusun devlet başkanının katledilmesi planına iştirak; Doğu Timor’daki soykırım için tahrik ve destek… “

Aleyhte delil

Trevor McCrisken, İngiliz Amerikan Güvenlik Enformasyon Konseyi Başkanı

Demokrasi ve başka insanlar hakkındaki görüşleri, Şili hükümetinin alaşağı edilmesinin takibinde sarf ettiği sözlerde özetlenebilir: “Vaziyet, Şili’li seçmenlerin kendi kararlarına bırakılamayacak kadar önemli.” Soldaki birçok kişinin onun hakkında olumlu şeyler düşünmemesi hiç de şaşırtıcı olmamalı.

Yazının orijinali şu adrestedir:

http://www.independent.co.uk/news/world/americas/thecaseforhenrykissinger1773365.html 19 Ağustos 2009, Çarşamba,Çeviren: Yasin Kokarca, Independent / 18 Ağustos 2009

***************************

Kitap:Christopher HİTCHENS, Henry Kissinger’in Yargılanması, Orjinal isim: The Trail of Henry Kissinger, Henry Alfred Kissinger, Everest Yayınları 198 s. Mehmet Harmancı İstanbul

http://www.itusozluk.com/goster.php/henry+kissinger

http://www.tlaxcala-int.org/article.asp?reference=5072

http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/tdr/tdr1_14_2001.html

http://www.guncelmeydan.com/pano/gizli-planlar-tasarlandiklari-sekilde-uygulanamadiginda-greg-guma-ceviri-cem-hayrullah-ozbudun-t36437.html

 DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

“HAYAL” DEN GÜNÜMÜZE KALANLAR


Hayal Gazetesi, 30 Ekim 1873-30 Haziran 1877 yılları arasında 368 sayı yayımlanmıştır. 4 sayfalık bir gazetedir. Başlarda haftada iki defa çıkan gazete, 35. sayıdan sonra haftada üç defa yayımlanır.  Hayal gazetesinin yazar kadrosunda da Teodor Kasap ve Ebüzziya Tevfîk bulunmaktadır. Gazetenin ilk sayısında Türkçenin dışında Fransızca, Rumca, Ermenice, Bulgarca dillerinde de yayımlandığı Karagöz – Hacivat muhaveresinde söylenir.

Geniş Bilgi için: Yök Tezlerinde bulabilirsiniz.

Alparslan OYMAK, Osmanlı Mizahında Teodor Kasap (Diyojen, Çıngıraklı Tatar Ve  Hayal Gazetesi Üzerine Bir İnceleme) Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı  Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi İstanbul 2013

FİLOZOF DİYOJEN’DEN SEÇMELER

Diyojen (Diogenes), M.Ö. 412 – M.Ö. 320 yılları arasında yaşamış olan ve kendine yetme ile sadelik ilkelerine dayanan Kinik yaşam biçiminin öncülerinden Sinop’lu çileci düşünürdür. Hakkında doğruluğu kuşkulu pek çok öykü anlatılan Diyojen’in gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşarak, dürüst bir adam aradığı söylenir. Atina’da gelenekçiliğe karşı tavır almış, toplumdaki yapaylıklara ve gelenek haline gelmiş saçma span değerlere meydan okumuş ve her tür yerleşik kuralın insanın doğallığına aykırı düştüğüne inandığı için toplumun tüm yerleşik kurallarına karşı çıkmayı, tahrifata uğramış inanışların çoğunun boş olduğunu göstermeyi ve insanları yalın ve doğal bir yaşam biçimine çağırmayı amaçlamıştır. Ona göre, sade bir yaşam tarzı, sadelikten başka, örgütlenmiş, dolayısıyla toplumların görenek ve yasalarını da önemsememek anlamına gelir. Diyojen, doğaya aykırı bir kurum olan ailenin yerini, kadınların ve erkeklerin tek bir eşe bağlı olmadığı, çocukların ise bütün toplumun sorumluluğunda bulunduğu doğal bir durumun alması gerektiğini savunmuştur.

SEÇMELER

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi: – Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat: Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim!

———–

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir…

Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:

“Ben Çekilirim.”

————-

DİYOJEN’DEN ÖZÜR DİLEYEN DARİUS

“M.Ö. 335… Pers Kralı Darius her gün;

‘Dünyanın en güçlü ve en mutlu kralı benim’ diyordu çevresindekilere…

Bir gün bir konuk geldi Karadeniz kıyılarından…

Kral Darius alışıldık repliğini akşam yemeğinde o konuğun yanında da tekrarladı…

Karadeniz’den gelen konuk, büyük bir özgüvenle çatalını bıçağını tabağının kenarlarına bıraktı…

Dudaklarının üzerini ve kenarlarını yumuşakça sildi…

Gövdesini ve başını dikleştirdi;

“Sinop’ta fıçı içinde yaşayan yaşlı ve bilge bir adam var” diye başladı konuşmasına…

Bakışlarını Kral Darius’un gözlerinin içine dikip devam etti;

“O yaşlı adam şöyle diyor;

‘Dünyada mutlak güç, mutlak mutluluk yok… Her şey anlıktır, geçicidir… Kalıcılık son nefeste belli olur…’

Darius elindeki bıçak ve çatalı öfkeyle masanın üzerine fırlattı…

“Bu benim gücüme ve mutluluğuma karşı yapılmış en büyük hakarettir…”

Konuk oralı bile olmadı…

Az önce bıraktığı çatal ile bıçağı eline alıp yemeğine devam etti…

Ertesi sabah Darius büyük bir orduyla sefere çıktı…

Karadeniz kıyısındaki Sinop’a varıp fıçı içinde yaşayan o yaşlı adamı buldu…

Konuğunun söylediklerini aktarıp sordu:

“Sen kimsin ki benim gibi mutlak güce ve mutluluğa sahip bir kralın yalan söylediğini savunursun?”

İhtiyar başını bile kaldırmadan verdi cevabını:

“Ben Diyojen; Yine aynı şeyleri söylüyorum… Dünyada mutlak güç, mutlak mutluluk yok… Her şey anlıktır, geçicidir… Kalıcılık son nefeste belli olur…”

Darius küstah bir kahkaha atıp Diyojen’in yanından hızlı adımlarla uzaklaştı…

O Sinop hüsranından sadece bir yıl sonra, M.Ö. 334’te Kral Darius; Makedonyalı, henüz otuz yaşında bir kral olan İskender’in ordularına tacını, tahtını kaybetti…

Yetmezmiş gibi hem karısı hem de kızı İskender’e kadınlık yaptılar…

Darius son nefesinde Sinop’ta fıçı içinde yaşayan Diyojen’i bulmalarını ve kendisi adına özür dilenmesini istedi ve ekledi:

“Haklıymış ihtiyar… Mutlak güç ve mutluluk son nefeste belli olurmuş…”

Güçsüz, mutsuz, yenik, ezik bir Kral olarak verdi son nefesini…”

hayal 1 hayal 2 hayal 3 hayal 4 hayal 5

 

ULYSSES (1967) Film


Yönetmen: Joseph Strick           

Ülke: İngiltere, ABD

Tür:Dram

Vizyon Tarihi: 14 Mart 1967 (ABD)

Süre: 132 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Fred Haines, James Joyce, Joseph Strick         

Müzik: Stanley Myers  

Görüntü Yönetmeni: Wolfgang Suschitzky       

Yapımcı: Wilfred Eades, Fred Haines, Walter Reade   

Firma: Laser Film Corporation | Ulysses Film Production

Oyuncular Barbara Jefford, Milo O’Shea, Maurice Roëves, T.P. McKenna, Martin Dempsey

Hakkında ve Özet

Film James Joyce’un, Ulysses romanından uyarlananmış bir dramdır. Ayn Rand’ın Atlas Silkindi romanı gibi Ulysses’i filme uyarlanması zor olan örneklerdendir. Joyce’un romanının da filme uyarlanması imkânsız olduğunu düşünülse de seyirciye bu şekilde bile sunulması roman muhtevasına vakıf olmak isteyenler açısından çok önemli bir fırsattır.

Dublin, 16 Haziran 1904. Konu, iktidarsız evli bir Yahudi’nin [Leopold Bloom]  hayatında, eşi Molly ve Dublin’de bir öğrenci / şair [Stephen Dedalus] ile aralarında geçen olaylar üzerine kuruludur. Bloom, sürekli pornografi fantazilerin hayalini kurmaktadır.

 Stephen Dedalus entellektüellik ve Bloom’un bedenselliği arasındaki romanın önemli ikilemi, Stephen (erkek), Bloom (kadınsı erkek) ve Molly (kadın) arasındaki üçgen arasında geçmesidir. Bir şair olarak kendini fantezilerine Stephen Dedalus’un, orta yaşlı bir Yahudi Leopold Bloom’u bir baba figürü olarak buluşu ile dostluk kurmalarıdır. Diğer rollerinde eylemleri ve karakterlerin düşünce ve fantezileri üzerine daha fazla odaklanarak, Joyce, önce kültürde yasaklı olan bazı hususları gün yüzüne çıkarmıştır.

Dedalus ve Bloom şehirde bir gün dolaşırlar. Bu arada, cenaze töreninde Stephen babalık duygularını sarsılır. Molly yasak aşkı üzerine göndermeler bulunmaktadır Film Bloom’un günü, eşi Molly ile bir yakınlaşması ile biter.

Filmin unutulmaması gereken taraflarından biri Mr. Bloom’un işlediği günahlar (plajda engelli kadına karşı duyduğu şehvet-genelevi ziyareti) nedeniyle aşağılanması sahnelerindeki aşırılıklar göze çarpınca filmin unutulmaya/unutturulmayaçalışıldığı görüşünü dile getirebiliriz.

İngilizce alt yazısının üç yıl önce hazırlanması/sunulması ile filmin, diğer dillere çevrimi başlasa da, Türkçe alt yazısı hala bulunmamaktadır.

Ulysses Romanı hakkında Nevzat Erkmen tarafından tercümesi ve okuma sözlüğü bulunmaktadır. Roman, zor okunanlardan olduğu için filme bakmanızı tavsiye ederiz.

Roman

James (Augustine Aloysius) Joyce’in 2 Şubat 1922′de yayınlanan eseri. Ulysses Amerikan dergisi The Little Rewiev da Mart 1918 den Aralık 1920 ye kadar seri olarak yayımlanmıştır. Sylvia BEACH tarafından bir bütün halinde 2 Şubat 1922 yılında Paris’te basılmıştır. Modern edebiyatın en önemli eserlerinden birisidir. 1922′de yazılan roman, 1930′larda müstehcen bulunarak ABD, İngiltere ve Avustralya’da yasaklandı. ABD’de yasak 1933′te kalktı. Ulysses, Yahudileri rencide eden bir Roman olduğu konusunda birkaç örnek verebiliriz.

TÜRKÇE ÇEVİRİDEN ALINTILAR

—Gidin başımdan, dediydi o.

Hemi de bakındı, kapıya kadar vardıydı da, öbürleri onu tutarlarkene Bloom’un arkasından şarladıydı:

—Yaşasın İsrail!

Aboov, peygamber aşkına o topuz gibin götünün üstüne otursan da kendini el âleme rezil rüsva etmesen ya. Tanrım, daima pezivenk soytarının biri çıkar da pezivenk bi havagazı yüzünden böyle pezivenkçe kepazelikler çıkarır hep. Bakındı, vallahi insanın kursağındaki biraların kesilmesine yol açacak bak, billahi.

Diyerekten yalınayak başıkabak ne kadar çocuk varsa ne kadar kaldırım süpürgesi varsa kapıya toplandılardı, Martin isem arabacıya derhal hareket etmesini söylediydi, abem isem uluyup ürüdüydü, Joe ilen Alf isem ona çenesini kapamasını söyledilerdi, seninki isem Yahudilere hakaret edilmesine içerlemiş vaziyette, sokaktaki ayaktakımı isem konuşsana ülen diye bağırdılardı da Jack Power seninki arabada otursun da o pezivenk çenesini tutsun diyem uğraştıydı ve bi gözü bağlı bi ipikırık Aydaki adam bi Yavudi miydi, Yavudi miydi, Yavudi miydi diyem çığırmaya başladıydı da bi şırfıntı da ona doğru ünlediydi:

—Ey, bayım! Dükkânın açılmış, bayım!

Ve o da dediydi kin:

Mendelssohn Yahudiydi, Kari Marx, Mercadante ve Spinoza da Yahudiydi. Hazreti İsa da Yahudiydi ve onun babası da Yahudiydi. Sizin Allahınız.

—Onun babası yoktu ki, dediydi Martin. Hadi yeter artık. Sür evladım arabayı.

—Kimin Allahı? Dediydi abem.

—E, amcası bir Yahudiydi ya, dediydi o. Sizin Allahınız bir Yahudiydi. İsa, benim gibi bir Yahudiydi.

Bakındı, abem apansız dönüp içeriye daldıydı.

Hazreti İsa adına, dediydi, o mübarek ismi ağzına alan o pezivenk Yahudinin beynini dağıtayım da görün. Hazreti Isa adına, seni çarmıha gereceğim ulan, vallahi de billahi de. Verin şu bisküvi kutusunu bana, ulan.

—Dur! Yapma! Dediydi Joe.

Bakındı, şeytan bilem durduramaz o pezivenk bisküvi kutusunu ille de kaptığı gibin dışarıya vardıydı da bızdık Alf onun dirseğine yapışmış kasaplık domuz gibin avaz avaz ciyakladıydı kin kraliçenin Royal Tiyatrosu’ndaki bi pezivenk piyesten farksız:

—Nerede o herif? Öldüreceğim onu!

Bu arada Ned ile J. J. gülmekten kırıldılardı.

—Hay Allahın belası, dediydim ben, kıyamet mi kopucak yoksam.

Ama şansı varmış kin, arabacı beygirin kafasını öbür tarafa çevirdiği gibin, pırlayıp gittilerdi.

—Yapma, abem, dediydi Joe. Dur!

Bakındı, elini şöyle bi kaldırdığıynan kolunun bütün hızıynan öyle bi savurduydu kin, Şükür Allaha güneş gözünü kamaştırdıydı, yoksam seninkinin leşini yere sererdi billa. Bakındı, kutuyu nerdeysen Longford kontluğuna yollayayazdı. Pezivenk beygirin ürküp bi kaçışı var kin, emektar köpek desen arabanın peşinden çılgın gibin koşarkene ordaki milletin alayı ne bağırdı ne güldüydü ya senin o tenekekutunun sokaktaki tangırtısı, yarabbim.

Ulaa, ömrü hayatında böyle bi şeyi ne görmüşsündür ne de işitmiş. Bakındı, o kocuman tenike saksısına bi konuvirsiydin o zaman Altın Kupayı tam hatırlardı seninki, billahi de, ama bakındı, abemi tecavüzden adam dövmekten, Joe’yu da yardakçılık yapıp onu kışkırtmaktan içeri tıksalardı o zaman. Arabacı atları öyle deli gibin dehleyivirdiğinnen seninkinin canını kurtarmış olduydu, vallahi de tallahi de. Ne? Namussuzum, hakikati söylüyom. Ötekiysen seninkinin yedi ceddinden bando mızıkaynan geçtiydi.

—Öldürdüm mü onu, dediydi, ne olduğunu annayamadım?

Sonra, pezivenk köpeğe buyurduydu:

—Koş, Garry! Yakala onu, evlat!

Son gördüğümüzde, senin keçisuratlının üzerinde el kol hareketleri yaptığı pezivenk araba köşeden kıvrıldıydı da pezivenk köpek de kulaklarını arkaya doğru yatırıp olanca kuvvetiynen haydee şeninkini paramparça etmek için arabanın peşinden öyle bi koşturduydu. Beşe yüz ha! Aboov, burnundan fitil fitil getirirler insanın, görürsün.

 (sh: 387-391)

Fantazilerinden

(Kollarım kavuşturur. Bloom ciyaklar; aklı bokuna karışır.)

BLOOM

Acıyın bana, annee! Yapmayın!

BELLO

(gene girişir) B i r d a h a!

BLOOM

(çığlık çığlığa) Aman, cehennem buymuş meğer! Vücudumun her bir azası nasıl da kıyılıyor!

BELLO

(bağırır) Oh, canıma değsin, hasbinallah ve ni’melvekil! Altı haftadır işittiğim en güzel haber bu. Al sana, beni bekletmesene ulan hırt! (suratına bir tokat aşkeder)

BLOOM

(inler) Senin niyetin beni dövmek. Gidip anlatacağım….

BELLO

Tutun şunu yerde, kızlar, ben üstüne binesiye kadar.

ZOE

Elbet. Üstünde yürüsene! Ben yürüyeceğim.

FLORRY

Asıl ben yürüyeceğim. Öyle açgözlü olma.

KITTY

Olmaz, ben yürüyüm. Bana bırakın onu.

(Kırış kırış suratlı, kırçılsakallı genelev aşçısı, Mrs. KeogJı, yağa batmış önlüğü ve yeşil erkek çorapları ve pabuçlarıyla, yüzü gözü un içinde, üzerinden taze hamur parçaları sarkan bir oklavayı çıplak kırmızı kollu eliyle tutmuş, kapıda belirir.)

MRS. KEOGH

(zalimâne) Yardıma ihtiyaç var mı?                                             

(Bloom’u yakalayıp kımıldatmadan yerde tutarlar.)

BELLO

(hırlayarak Bloom’un yukarıya dönük yüzünün üzerine çömelir; tombalak bacağını kavrayarak purosunun dumanını üfler) Bakın, Keating Clay, Richmond Yetimhanesinin idaremeclisi reis muavinliğine seçilmiş, Guinness’in imtiyazlı hisseleri de on altı üç çeyreğe dayanmış. Craig ile Gardner’in bahsettiği o hisseleri almamakla ne ahmaklık etmiştim ya! Kahrolası, kör talihim benim. Ya o hiç hesapta olmayan Alahın cezası Throwaway’in bire yirmi kazandırması! (purosunu öfkeyle Bloom’un kulağında söndürür) Nerede o Allahın cezası kültablası?

BLOOM

(dürtüklenerek ve kıçı ezilerek) Ayy! Anam! Canavarlar! Zalim adam!

BELLO

On dakkada bir af dile. Yalvar. Hayatında yalvarmadığın kadar yalvar. (elini ve iğrenç purosunu müstehcen bir işaret yaparak uzatır) Nah, öp bunu, ikisini de. Öp. (bir bacağını yana atar ve, dizleriyle binici gibi bastırarak, haşin bir sesle çığırır) De eh! Atımıza bindik, gidiyoz biz. Haydii, Edipse çekilişlerine gidiyoruz, (iki yana doğru eğilir ve atının taşaklarını hoyratça ezerken, bağırır) Hahayt! Atıl ileri evlat! Seni usulünce beslerim ben. (oyuncak atına biner; eyerinin üzerinde hoplar) Hanım atıyla gider tıngır mıngır, arabacı gider şıngır mıngır, bey atıyla gider dıgıdık dıgıdık dıgıdık dıgıdık.

FLORRY

(Bello’yu kolundan çeker) Ben bineyim biraz da. Yeterince bindin sen. Ben daha önce demiştim.

ZOE

(Florry’yiçekerek) Ben. Ben. Hâlâ yetmedi mi be, sülükler?

BLOOM

(boğulurcasına) Dayanamıycam.

BELLO

Aa, dur daha. Sabret. (durup biraz nefes alır) Kahrolası. İşte. Bu tıkaç patlamak üzere. (Arkasından tıkacını çıkarır: Sonra, her yanını burarak muazzam kafası üzerine oturarak bir osuruk salar) Buyur işte! (kendisini yeniden tıkaçlar) Evet, Allahıma, on altı üç çeyrek.

BLOOM

(birden her yanından ter boşanır) Erkek değil, (burnunu çekerek koklar) Kadın.

BELLO

(ayağa kalkar) Bu iş de burda biter. Hasretini çektiğin şey gerçekleşti işte. Bundan böyle sen erkek sayılmazsın, essahtan benim oldun, bir kürt memet. Şimdi de cezalandırma robunu giy. Bu erkek giysilerini çıkaracaksın, anladın mı, Ruby Cohen? Bu şanjanlı ipeği giyince başından ve omuzlarından aşağı öyle güzel ve dökümlü duracak ki! Ama acele et, ya!

BLOOM

(ürkerek) İpek, diyor hamfendi! Ah, kırıştı! Büzüştü! Tırnaklarımın uçlarıyla mı dokunmam lazım buna?

BELLO

(fahişeleri imleyerek) Onlar şimdi nasılsalar sen de öyle olacaksın: Peruklu, permanandi, parfüm spreyli, pirinç unupudralı, koltuk altları perdahtıraşlı. Teninin üzerinden mezurayla ölçülerin alınacak. Balina kemikli karın altı elmas işlemeli yumuşacık güvercin tüyü satenden mengene gibi korselerin içine sonuna dek zar zor tıkılıp bağlanacaksın, serbest olduğu durumdan daha tombul bir hale gelecek olan endamın da kafes gibi sıkı roplarla ve üzerlerine müessesemizin arması işlenmiş olan güzelim iki onzluk jüponlar, saçaklar ve şunun bununla ve, elbet, Alice için hazırlanmış kokularla zaptedilecek. Alice jartiyerin sıkılığını hissedecek. Martha ile Mary de önceleri böylesi çıtkırıldım bir kalça örtüsü içinde biraz üşüyeceklerse de çıplak dizlerini çeviren dantellerin ipince kıvrımları sana hatırlatacak ki              

BLOOM

{yanakları allık içinde, hardal rengi saçları, iri erkek elleri ve burnu, sırıtan ağzıyla sevimli bir subret) Holles Street’te onun giysilerini sadece iki kez giymiştim, latife işte. Elimiz dardayken çamaşır yıkatma masrafı olmasın diye onları ben yıkardım. Kendi giysilerimi tersyüz ederdim. Sırf tasarruf olsun diye.

BELLO

(alaylı) Anneyi memnun edecek küçük işler, he? Sonracığıma, kapalı perdelerin ardındaki aynada balo giysisinin içinde eteksiz kalçalarınla erkekkeçi memelerin çeşitli teslimiyet pozlarında civelekçe racon keserdin, he? Hah! Hah! Güleyim bari! Ya Mrs. Miriam Dandrade’in sana Shelbourne otelinde sattığı, ırzına son geçildiğinde dikişleri tümden sökülmüş o eldendüşme siyah bluzla kısacık donlar, he?

BLOOM Miriam. Siyah. Demimondaine.

BELLO

(alaylı bir kahkahayla) Aman yarabbi, ne kadar da komiksin! Servis kapındaki kılları tıraşlayıp o şeyi giyince yatakta teğmen SmytheSmythe, Mr. Philip Augustus Blockwell M. P., gürbüz tenor Signor Laci Daremo, asansörcü oğlan mavigözlü Bert, Gordon Bennet denli ünlü Henri Fleury, Sheridan, dörttebir melez Krezüs, emektar Trinity üniversite kürek takımından sekiz numara, Newfoundlandlı afili ve Manorhamilton dul düşesi Bobs tarafından düzülmeye hazır vaziyetteki Mrs. Dandrade gibi aygın baygın uzanmışsındır. (yeniden alaycı bir kahkahayla güler) Yarabbim, kargalar dahi gülmez mi keyfiyetin böylesine?

BLOOM

(elleri ve yüz hatları devinerek) Gerçek bir korse tutkunu haline gelmeme, High School’daki Vice Versa oyununda ben kadın rolündeyken, arkadaşım Gerald neden olmuştu. Sevgili Gerald. Kız kardeşinin korselerinin büyüsüne kapılarak meftun olmuş. Şimdilerde aziz Gerald pembe makyaj boyalarıyla gözkapaklarını süslüyor. Güzellerin kültü.

BELLO

(iblisçe bir neşeyle) Güzel! İçimiz açılsın biraz! Eteğinin dalgalı volanını kaldırarak oturulmaktan pasparıldak tahta, kıçını kadınsı bir dikkatle yerleştirdiğin zaman.

BLOOM

Bilim. Her birimizin tat aldığı çeşitli zevkleri karşılaştırmak amacıyla. (içtenlikle) Aslında pozisyon olarak yeğlenir…. zira sık sık ıslatırdım.

BELLO

(haşince) İtaatsizlik istemem! Bıçkıtozu köşede duruyor senin için. Sana kesin talimat verdim, değil mi? Ayakta yapacaksınız, efendim! Bir dübürzade gibi davranmasını öğreteceğim sana! Kundakbezinde bir parça ıslaklık görürsem, alimallah! Yaa! Doran’ın eşşeği üzerine yemin ederim ki benim eli maşalı biri olduğumu anlayacaksın. Mazide işlediğin günahlar karşısında dikilip hesap soruyorlar. Sayısız. Yüzlercesi.

MAZİNİN GÜNAHLARI

(sesleri karışarak) Kara Kilise’nin kuytusunda en azından bir kadınla mahrem biçimde bir tür evlilik geçirdi. D’Olier Street’teki bir adreste eğleşen Miss Dunn’a hayali telefonla ağza alınmaz sözler söylerken, bir yandan da telefon kulübesindeki cihazın karşısında müstehcen pozlar takınmıştır. Gerek sözleri gerek eylemleriyle bir gece orospusunu boş bir evin önünde yer alan gayri sıhhî bir müştemilatta dışkı ve sair maddeyi tevdi etmesi için teşvikte bulunmuştur. Beş umumi tuvalette nikâhlı eşini tüm güçlüazalı erkeklere teklif eden yazılar çiziktirmiştir. Ayrıca leş gibi kokan zaçyağı tesislerinin ordan Allahın gecesi geçerek nerelerini ne kadar görürüm diye çift çift sevişen sevgililerin önünden geçen de o değil miydi? Yatağında yatarken, yabani bir domuz gibi, zencefilli çörek ve bir posta havalesiyle kışkırtılmış rezil bir fahişenin ona sunduğu bir parça ziyadesiyle istimal edilmiş tuvaletkâğıdını mest olmuşçasına seyretmemiş miydi?

BELLO

(yüksek sesle ıslık çalar) Baksana! Suçluluk hayatındaki en iğrenç müstehcenlik neydi ki? Tafsilâtıyla anlat bir. Çıkar bakalım! Bi defacık samimi ol.

(Sessiz, insanlıktan uzak yüzler,; yan yan bakarak, zail olarak, aşılmazcasına konuşarak üşüşürler: Booloohoom, Poldy Kock,Bağcıklar bir peniye, Cassidy’nin cadalozu, kör delikanlı, Larry gergedan, genç kız, kadın, fahişe, o öbürü, dar sokak.)

BLOOM

Sorma bana! Müşterek dinimiz. Pleasants Street. Ben sanmıştım ki yarısı… Mukaddesatım üzerine yemin ederim ki….

BELLO

(mütehakkim) Cevap ver. İğrenç sefil! Bilmek istiyorum. Beni eğlendirecek bir şeyler anlat, artık bir belden aşağı bir laf mı olur yoksa helâlinden bir hortlak hikâyesi mi veya bir mısra şiir mi, çabuk, çabuk, çabuk! Nerede? Nasıl? Ne zaman? Kaç kişiyle? Üç saniye vaktin var. Biir! İkii! Üü            

BLOOM

(uysal, çağıldar) Ben iğrererenç burunlu iğrerererenç…

BELLO

(müstebit) Haydi be, git ordan, sümüklü şey! Tut dilini! Sana hitap edildiğinde konuş.

BLOOM

(eğilir) Beyefendi! hanımefendi! Erkek terbiyecisi!

(Kollarını kaldırır: Halhali arı düşer.)

BELLO

(hicivli) Gündüzleyin kokulu iççamaşırlarımızın üzerine çullanıp onları tahtayla vurarak yıkarsın, aybaşımızda olmamız fark etmez senin için, sonra eteklerini iğneyle tutturup kıçına da bir bulaşık bezi kıstırıp helalarımızı temizlersin. Ne âlâ olur, değil mi? (Bloom’un parmağına bir yakut yüzük geçirir) Şimdi oldu! Bu

BELLO

Başka ne işe yararsın ki, sencileyin iktidarsız birisi? (eğilerek ve inceli ley erek, yelpazesini hoyratça Bloom’un kalçalarının tombul kıvrımlarının altına batırır.) Kalk! Kalk! Manx Kedisi! Nedir bunlar böyle? Hani senin nargilen, kestiler mi yoksa ülen, arıkuşum? Ot, kuşum, öt. Bir arabanın arkasında çişini yapan altı yaşında bir çocuğun pipisi gibi sölpük. Git bir kova al ya da tulumbanı sat. (yüksek sesle) Bir erkekten beklenilen işi yapabilir misin?

BLOOM

Eccles Street….

BELLO

(müstehzi) Hislerini incitmek aklımdan dahi geçmez ama orada koç gibi bir adam vaziyete hâkim. Vaziyetler değişti, cici genç bayım! Ordaki tam teşekküllü bir açıkhava adamı gibi bir şey. Şansına küs, iki elinle bir sikini doğrultamayan sen dostum, şayet senin de her bir yanı yumrular topaklar etbenleriyle dolu bir silahın olsaydı. Herifçioğlu mermisini patlatmış, inan bana! Ayak ayağa, diz dize, karın karına, meme göğüse! Haremağası değil o kesinlikle. Ardından süpürgeotu gibi demet demet kızıl kıllar fışkırıyor onun! Dokuz ay bekle, evlâdım! Aman Tanrım, daha şu anda kadının karnında tekmelemeye aksırmaya başladı! Seni kudurtuyor bu, değil mi? Yüreğini mi dağlıyor? (horlarcasına tükürür) Tükürük hokkası!

BLOOM

Haksızlığa maruz kaldım, ben………….. Polise müracaat. Yüz sterlin. Sözü mü olur. Ben….

BELLO

İstiyorsun ama elinden gelmiyor, sersem kaz. Bizim istediğimiz sağanak senin çiselemen değil.

BLOOM

Beni çıldırtmak için mi! Moll! Unuttum bile! Affettim! Moll…. Biz…. Hâlâ            

BELLO

(acımasızca) Yo, Leopold Bloom, sen Uykulu Vadi’de yirmi yıl süren gece boyunca uyuyalıdan bu yana kadının istenci her şeyi değiştirdi. Evine dön de gör.

(Yaşlı Uykulu Vadi tepelerin üzerinden seslenir.)

UYKULU VADİ Rip van Wink! Rip van Winkle!

BLOOM

(paramparça çarıkları ve paslı av tüfeğiyle, ayaklarının ucuna basa basa, parmaklarıyla yoklaya yoklaya, iri kemikli sakallı solgun yüzü kurşunlu yontma camlardan bakarak, bağırır) Onu görüyorum! İşte o! Mat Dillon’un evindeki ilk gece! Ama o giysi, yeşili! Saçını sarıya boyamış, ve o….

BELLO

(istihzaylagüler) O senin kızın, ürkürük şey, Mullingarlı öğrenciyle.

(Sarışın, yeşilyelekli, inceuzunsandallı Milly Bloom, mavi eşarbı deniz rüzgârında dalgana dursun, gözleri şaşkın apaçık, âşığının kollarından sıyrılarak seslenir.)

MILLY

Şuraya bak! Babacık bu! Ama, Babacık, ne kadar da yaşlanmışsın!

BELLO

Değişmiş, di mi? Biblo rafımız, üzerinde hiç yazmadığımız yazımasamız, Hegarty Teyze’nin koltuğu, eski ustalara ait klasik reprodüksiyonlarımız. Bir adamla erkekdostları orada keyif sürmekteler. Gugukların Tekkesi! Niçin olmasın? Kaç kadına atladın, he, onları karanlık sokaklarda muttasıl izleyip boğuk hırıltılarınla onların içini gıcıklayıp, söylesene, seni erkek fahişe seni? Ellerinde fileleri, masum kadınlar. Bak maziye. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, Ey.

BLOOM

Onlar…. Ben..,

(sh: 578-587)

Kaynak:

Ulysses / James Joyce Özgün adı: Ulysses Çeviren: Nevzat Erkmen, Yapı Kredi Yayınları 500 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 26, 15. Baskı, İstanbul

 *****************

 ZENGİN YAHUDİ

DİL VE DİN İLİŞKİSİNDE BOĞANIN SIRRI


Din, sosyal organizasyon ve ahret inancı gibi konular dilsiz olmaz. Özellikle dini konular ve bunlarla ilgili mitoslar bilinçdışının ürünleridir ki, bilinçdışı dil yoluyla oluşmuştur. Din kavramının oluşması, zihinde yer edinmesi ancak dil yoluyla mümkün olabilir. Dil, dinin ve tanrının koşuludur. Dil olmaksızın, inanç mümkün değildir. Tanrının buyruğu dille iletilir. Daha da önemlisi tanrının varlığı dil yoluyla gerçekleşir. Dil yoksa tanrı da yoktur, öteki dünya da.Bu yüzden inanç sahibi tek canlı insandır. İnsan konuşarak tanrıyı yaratmıştır. Tanrının insanı yaratması ise yine dil yoluyla olmuştur. Ol!, demiştir tanrı. Ol! demiştir ve her şey olmuştur. Çünkü insan gibi tanrı da konuşmaktadır. Dil yaratıcıdır ya da yaratıcı olan dildir. Her şeyden önce söz vardır.

Ontolojik sorunların diyalektik materyalizmle yanıtlanabileceğim ileri sürdüğü, Madde ve Manaisimli kitabında Saffet Murat Tura, bu konuda bireyin doğduktan sonra içine düştüğü kültür dünyasının bir gereği olarak tanrıya inandığını ileri sürer. Ona göre, insanın tanrıya inanması maddi bir beyin olayının sosyal pratikteki yansımasıdır (2011:282). İnsanın inancının sosyal bir olay olduğunu, yaşadığı sosyal ortam gereği insanın kendi varlığına aşkın bir anlam yüklediğini ve bu dünyadan başka bir dünya olmadığını ispat etmeye çalışan Tura, bununla birlikte bu inanç ve anlam dünyasının dil yoluyla gerçekleşebileceğini söylemektedir. Yani sonuçta nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, hangi ihtiyaca binaen şekillenirse şekillensin, inanç bir dil ve yasa dünyasıdır. Ve insanın yaşamını şekillendiren fallik baskılarla varlığını güçlendirmeye çalışır. (sh:92-93)

Yazılı kültürün en eski mitik ifadelerinden birisi olan Gılgamış, boğanın ölümle ilişkili olduğuna işaret etmektedir. Mezopotamya’nın yazılı tabletlerine yansıyan, tanrılar ve ölüler ülkesi ile ilişkili boğa (Gugalnanna) figürü, tarih öncesi mağaraların duvarlarından fırlamış gibidir. Öte yandan Yakındoğu’nun kadim kültürlerinde, neredeyse bütün yazının temel taşları olan alfabeler A harfi ile başlarlar. Alaf ya da alfa öküz demektir.Bu harf İslami Arap kültüründe Elife dönmüş ve Allah manasını almıştır. Alfabenin ilk harfinin rakamsal değeri de birdir. Öküzün, bir anlamına gelmesi ve ilk harf olması büyük bir tesadüf değildir. Sözün başında ölüm vardır. İnsanın zihnini meşgul eden asli konu bu olduğundan öküz alfabenin ilk harfidir. Her şeyden daha önemli ve anlamlıdır. Bu nedenle de önceliği vardır. Elif in Allah’ı sembolize etmesi de bu anlamı güçlendirmektedir.

Antik Yunan kültüründeyse bu hayvan [Gökboğası] ancak genç erkek veya kızları yiyerek teskin olan, bir labirente hapsedilmiş Minotauros‘tur (Hard 2006:339).32 Aynı boğa belki de binlerce yıl sonrasında ve bambaşka bir coğrafyada Boğaç Han’ın bir yumrukta yere serdiği boğaya dönüşmüştür. Birçok kültürde varoluş ancak büyük bir hayvanın parçalanması sonucunda gerçekleşebilir.

Örneğin Doğu’nun gizemli dinlerinden birisi olan Mitraizm’ de, Mitras’ın Kozmik Boğayı öldürmesinin ardından ancak maddi dünya yaratılabilmiştir. Yaşamın varlığı boğanın ölümüne borçludur (Russel 1999:174-177). [Kur’ân-ı Kerimde geçen Bakara Suresinin (İnek. Dişi sığır) varlığıda bu konuyu imâ ediyor olmalıdır]

Anadolu’nun pek çok yerinde boğa başta olmak üzere, boynuzlu hayvanların kafataslarını bahçe duvarlarına asma geleneği halen devam etmektedir. Dünya hızla dönmüş, zaman su gibi akmış ama Paleolitik mağaraların gürbüz hayvanlarının anlamı hiç değişmemiştir. Ölümü alt etmeye çalışan insan, bugün bile hâlâ İspanya’da arenalarda boğayı alt etmeye çalışmaktadır. Tüm bu süregelen örneklerin dayandığı mitleri biliyoruz. Ancak öykülerini bilmediğimiz mağara duvarlarına yansıyan resimlerin de benzer mitik anlatımlar olduğu çok açıktır. Hayvan kurbanı, kendisine verilen yaşamın bedeli olmasının yanı sıra insan için tanrılara, tanrısallığa ve cennete ulaşmanın bir yoluydu; zaman bu anlamın özünü hiç değiştirmemişti. Allah Teâlâ en eski insandan başlayarak yasalarını koymuş, insanı hayvanlara mecbur kılmıştır. (sh:102-103)

 

 Kaynak:
İsmail GEZGİN, Fallusun Arkeolojisi- Doğal Olanın Kültüre, Kültürün İktidara Dönüşümü, Ekim 2012,İstanbul

İNSANLAR NEDEN KORKU FİLMİ SEYREDERLER


KANIN ESTETİĞİ

Kariyerinin başında, Dario Argento’ya büyük bir zevkle, kadın düşmanlığı suçlamaları yağdırıldı. Film eleştirmeni Mark Le Fanu bir keresinde Argento’nun ‘kadın karakterlerini öldürmek için tuhaf ve artan bir şekilde dehşet verici yöntemler tasarlamakla meşgul olduğunu’ifade etti. 1

Ancak bu yönetmenin sıkı entelektüelliğini, film dilini ve tekniğini kavrayışını göz ardı ederek ve Argento filmlerinde ölümleri uzun uzun filme çekilmeseler de erkeklerin de, daha güvenli olmadığı gerçeğinin üzerinden atlayarak Argento’nun çalışmasını aşırı basitleştirmekti.

Kadın düşmanlığıyla suçlanan diğer yönetmenler en azından çalışmalarını savunma girişiminde bulundular. Örneğin Dressed to Kill -Öldürmeye Hazır (1980) ve Body Double – Sahte Vücutlar (1984) gibi ilk filmleri kadın düşmanı olarak etiketlenen Brain De Palma şunları kaydetti:

Tehlikedeki kadınlar gerilim türünde daha çok işe yarıyor. Bu The Perils of Pauline (1914)‘e kadar uzanır. Eğer perili bir ev ve şamdanla yürüyen bir kadın varsa, onun için iri yarı bir adam için duyduğunuzdan daha fazla korku duyarsınız. 2

Ancak Argento hiçbir zaman kendisini açıktan savunuyor izlenimi uyandırmadı. ‘Kadınları severim, özellikle de güzel olanları; güzel bir yüzleri ve görünüşleri varsa, çirkin bir kız ya da adamı izlemek yerine onların cinayete kurban gidişlerini izlemeyi tercih ederim’ 3 şeklinde açıklamalar yaptığında, Argento, böyle eleştirileri bastırma girişiminde bulunuyor gibi görünmedi. Bu belki de Argento’nun çalışmalarına resimsel yaklaşımına ve kadın tarzına yakınlığına uygun düşebilir. Eğer birisi onun çalışmalarına dikkatli bir şekilde bakarsa, inkâr edilemez biçimde, bol bol takip edilen ve katledilen güzel kadınların görüntülerinin öne çıkarılmasına rağmen, cinsiyet politikaları asla apaçık değildir. Erkekler aynı sapkınlıkla öldürülür ve Argento kendisinin bir ‘fırsat eşitliği katili’olduğu şakasını yapmıştır. Argento’nun çalışmalarında kadının daha zayıf, daha vicdanlı ve bu yüzden daha savunmasız olduğuna dair çok eski stereotip altüst edildiği kadar kullanılmıştır da. Filmleri güçlü dişi karakterler tarafından yönlendirilir. Katiller çoğu zaman kendisini koruyan veya kötü niyetli erkeklikten intikam alan kadınlardır. Hatta bu, anlam kargaşası ve cinsel entrikaların daha dolambaçlı yollarım açar.

Argento’ya yöneltilen kadın düşmanlığı iddialarını körükleyen bir diğer şey de gözü pek bir şekilde eşi Daria Nicolodi ve kızı Asia’ya sık sık roller vermesidir. Argendo ve Nicolodi Derin Kırmızıyı çektiklerinde tutkulu ve sık sık fırtınalı bir ilişkiye başladılar. Onların ilişkileri Argento’nun bazı en büyük çalışmalarına yol açtı. İlk başlarda Nicolodi yönetmen için ilham kaynağı oldu ama ilişkilerinin karanlık anları da yok değildi. Eleştirmenler bu ilişkideki bozulmanın Argento’nun filmlerinde izini sürmenin mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Deep Red Derin Kırmızı’da göz alıcı bir kadın kahraman gibi görünse de, Nicolodi’nin canlandırdığı karakterlerin hepsi gitgide daha şiddetli ve kanlı ölümlerle karşılaştılar. InfernoCehennemide esrarengiz bir şekilde mavi ışıklı bir tavan arasında şeytan ruhlu kedilerce paramparça edilen nevrotik ve ürkek bir kadını canlandırır. TerebreÖlümün Sesi’ nde yaşananlardan sağ kurtulsa da incinmemiş değildir, karakteri delirmenin eşiğine itilmiştir. Phenomenada ustura kullanan bir şempanze tarafından parça parça doğranır.

Opera yıllar içerisinde birlikte çalıştıkları son film olur. Bu filmde Nicolodi bir kapının gözetleme deliğinden bakarken başından vurulur. Tipik Argento stiliyle, kamera havada geri doğru düşen Nicolodi’nin gözlerinden girip başının arkasından düşmesini ağır çekimle takip eder. En son bir araya gelişleri Argento’nun ‘Üç Anne’ üçlemesinden Mother of Tears: The Third MotherGözyaşlarının Annesi’nde, Nicolodi mezardan kızma öğütler veren bir hayalet anne olarak görüntülenir.

Dario ve Daria arasında bu problemli ilişki Argento tarafından kızı Asia ile ekranlardaki ilişkisinde tekrar tekrar ziyaret edilir. Halihazırda çalışmalarında var olan rahatsız edici ve belirgin Freudyan temayüllere yenilerini ekleyerek, Argento kızının canlandırdığı karakterlerin uyuşturulduğu, tecavüz edildiği, dövüldüğü veya cinayete kurban gitmekten kıl payı kurtulduğu birçok filmi yönetmiştir. Buna rağmen baba ve kızın birlikte çalıştığı filmlerin her ikisinin kariyerinde keskin, güçlü, problemli ve bütünüyle çetin çalışmalar olarak yer edindiği göze çarpıyor.

Her ne kadar ekranlarda olsa da, Asia’nın Scarlet Divada annesini öldürmesiyle Argento ailesi meselelerini işleri aracılığıyla çözüyor ve ilişkilerindeki kötü yönleri işleriyle defediyorlar; sinema seyircisinin önünde ve zalimce şiddetli yollarla.

Argento’nun diğer kızı Fiore’nin Demons, Phenomena ve Rest’de ekranlarda göründüğünde daha iyi iş çıkarmadığım belirtmek ilginç. (Kamera arkası çalışmayı tercih ediyor.) Ayrıca Argento’nun annesiyle ilişkisinin sorunlarla dolu olduğu söylenir, bu yüzden filmlerinde onun korkunç anaç figürlere olan Hitchcockçu saplantısı saklıdır.

Tüm bu spekülasyonlar sadece Argento’nun insan doğasının karanlık yanının ve karanlık düşüncelerin katarsisinin keşfinde biriktirdiği absürd ve dehşetli namına nam katar. Zaman zaman Argento’nun bundan haz duyduğu görülüyor.

MÜKEMMEL ÖLÜM

Argento neredeyse ansiklopedik nizamda edebiyat, sanat, felsefe ve gerçekte sinemadan etkilenmiştir. Ancak Argento, Edgar Allan Poe’nin dehşet verici yazınının çalışması üzerinde büyük etkisi olduğunu özel olarak aktarmıştır. Argento’nun filmlerini ve çalışmalarında açıktan kurbanları ve suçluları cinselleştirişini izlerken Poe’nun de seks ve ölümle kafasını meşgul ettiğini ve her ikisinin de karanlık bir dünyada iç içe olduğunu fark etmek sürpriz olmayabilir.

Poe ‘Yazma’nın Felsefesi’ isimli makalesinde şunları ileri sürer:

Kendi kendime sordum; tüm melankoli konularından insanlığın evrensel anlayışına göre en melankolik olanı hangisidir? Aşikar yanıt, ölümdü. Ve o zaman dedim ki bu en melankolik konu en şiirsel konu mudur? Ölüm kendisini güzellikle birleştirdiğinde, güzel bir kadının ölümü sorgulanamaz biçimde dünyadaki en şiirsel konudur.

‘Ölüm estetiğine’ olan bu büyülenmeden dolayı Argento çoğu zaman Edgar Allan Poe ile aynı yerdeydi. Argento’nun kendisi de şöyle demiştir:

Çocukken Poe’yu okumak beni rahatsız etti ve bende uzun bir zaman tuhaflık ve hafif üzgünlük hissi uyandırdı… Film yapmaya başladığımda temalarımın Poe’nun hikayelerinde anlattığı olaylar; evham verici sözcükleri, kanlı hayal gücüyle benzer yanlar taşıdığını fark ettim… Tek başıma olduğum anlarda bazı korkutucu fikirler beni sarstığında ve ‘bu fikirlerle bir film yapacağım’ diye düşündüğümde Poe’nin yakışıklı ve keskin yüzü beni izler, dikkatli olmam, kulak asmam konusunda beni uyarır.4

Belki de basit bir şekilde kadına ve -ölüme ilginin esin kaynağı· Edgar Allan Poe’ya duyulan ilgi ve ikisinin bir araya getirildiğinde nasıl bir sonuç vereceğini araştırma Argento’yu aşk ve ölüm hedefine sürükledi. Her şeye rağmen, Argento’nun Jung terminolojisini kullanmada, insan ruhunun karanlık aynasına bakmakta ve derinliklerde yatan esrarengiz şeyleri ele almada zorlandığı açık. Seks ve ölümün bu türbülansı bir keresinde şunları söyleyen Argento tarafından daha karanlık, ölümcül bir alana düşürülmüştür:

Cinayet gibi yoğun bedensel bir eylemde, katil ve kurbanı arasında çok hassas, bir şekilde derinlemesine erotik bir ilişki kurulur. Bu eylemler, erotik ve kana susamış eylemler arasında bağ kuran bir şey var… ölüm orgazmı ve cinsel orgazm 5

Bu sanat ve edebiyatın dünyasını etkilediği görüşünü pekiştirecek bir ifade gibi görünüyor.Argento filmleri tarz sahibi olduğu kadar kesinlikle alt-metinsel anlamdan da yoksun değillerdir; aslında kritik analize de gayet uygundurlar. Aslında Argento’nun etkilerinin nereden kaynaklandığını anlamak isteyen biri, Rönesans ressamları tarafından yaratılan kadın ve ölüm tasvirlerine -Hasn Baldung’un ‘Kadın ve Ölüm’ü gibi kadın ölümlerinin melankolik ve kendinden geçmiş grafik ve tutkulu tasarımlarınabakmalıdır.

Sanat, ölüm ve şiddetin bu karışımı yönetmen Lucio Fulci tarafından da kuru bir şekilde “Şiddet İtalyan sanatıdır” diye yorumlanmıştır. Aslında İtalya’nın geçmişi kan ve şöhretle ıslanmıştır ve bu yerilmek yerine sanat ve kültüründe kutlanmıştır. Michelangelo, Da Vinci ve Caravaggio gibi büyük Rönesans dönemindeki İtalyan sanatçılar miraslarının geçiciliğini kutlayan barok ve görkemli sanat çalışmalarını yarattılar. Boccaccio ve Dante’nin koyu romantik metinleri diri diri gömmelerin ve Cehenneme düşüşlerin cehennemsi tasvirlerinden zevk alırlar. Opera da derinlemesine tutkuludur ve dehşetli taşkınlık ve sapkın aşk ve ölümü içerir.

Şiddet sahnelerini izlemenin röntgenci dürtüleri binlerce yıllık bir geçmişe sahip; birilerinin halka açık infazı?
Roma gladyatörleri?
Boks?

Önceki İtalyan sineması da seks ve şiddetin sınırlarını zorlamayı başardı: Francesca Bertini muhtemelen ekranlarda kısmen çıplak görünen ilk hakiki sinema yıldızıdır. Tarihi İtalyan filmleri ve ‘kılıç-sandalet’ (sword-and-sandal) filmleri geniş ölçekli kanlı savaşları gösteren ve yakın çekim kanlı ölümleri detaylandıran ilk filmlerdi. Spagetti Western ve gialli İtalyan filmlerinin neredeyse şiddet, seks ve abartılı ölümle eşanlamlı olmasını kesinleştirerek aynı yoldan devam etti. Lucio Fulci ve Ruggero Deodato’nunkiler gibi zombi ve yamyam filmleri sarsıcı aşırı dehşet ve kan dökme görüntüleriyle bu meşguliyeti kucaklayacak ve derinleştireceklerdir.

Violence in Arts (Sanatta Şiddet) yazarı John Frazer şu yorumda bulunmuştur:

Birisinin kendi değerlerini tekrar teyit etmek veya tekrar değerlendirmek ve mümkün olduğu kadar güçlü ve net ortaya konulmuş bir değerler sisteminin, keskin bir şekilde tariflenmiş özbenliğin, diğerlerine karşı olabildiğince uyanık olmanın ve kararlı bir iradenin gerekliliğini tanımak durumunda olduğu yer şiddetle karşılaştığı yerlerdir.

Filmlerinin şiddetten dolayı kabul gördüğü eleştirilerine rağmen, Argento kan serpiştirilmiş eserleriyle şiddet ve karanlık eylemleri keşfetmeye, değerler ve ahlakın zayıflığını açığa çıkarmaya ve belirlenmiş kurallara karşı mücadele etmeye devam eder. Argento’dan ciddi biçimde etkilenen, diğer bir şiddet filmi ustası Quentin Tarantino bir keresinde şöyle demiştir: ‘Bir film yapımcısı olarak şiddetle uğraştığınızda aslında iyi bir iş yapmakla cezalandırılmışsınızdır’

Sonuç olarak Argento seyircilerin İtalya sinemasında sevdiği ve nefret ettiği her şeyin simgesi oldu. Onun şık ölüm ve kargaşa sahneleri sinema tarihinin en sarsıcı sahneleri arasındadır.

 

Kaynak:

James GRACEY, Korku ve Gerilim Filmlerine İtalyan Dokunuşu, Kitabın Orijinal Adı:  Darıo ARGENTO, Türkçesi: Zeynel Gül, İngilizce 1. Baskı: Kamera Books 2010 Türkçe 1. Baskı: Ocak 2011, Kalkedon Yayınları 2011, İstanbul, sh: 15-21

——————————————————————-

[1]  Revievv of Tenebraefrom Films & Filming (Sepi 1983)

[2 ] Clover, Carol J, ‘Her Body, Himself: Gender in the Slasher Film’ in Barry Keilh Grant (ed), The Dread of Difference: Gender and ihe Horror Film (University of Texas Press, 1996), s 77

[3]  Age, s 77

[4 ] Jones, Alan, Profondo Argento: The Man, the Myths & the Magic (FAB Press, 2004), s 195

Fuchs, Christian, Bad Blood: An Illustrated Guide to Psycho Cinema (Creation Books, 2002), s 295

[5] Knapp, Laurence F (ed), Brian De Palma: Interviews – Conversations with Filmma- kers Series(University Press of Mississippi, 2003), s 143

GERÇEĞİN ÇÖLÜNE HOŞGELDİNİZ – SLAVOJ ZİZEK


–>

Amerikalıların nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kaliforniya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçaları olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır.

Bunun en son örneği, Jim Carrey’nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı olduğunu keşfeden küçük kasaba kâtibi rolünü oynadığı, Peter Weir’ın The Truman Show (1998) filmidir:

Doğup büyüdüğü kasaba dev bir stüdyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick’in Time Out of Joint (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50′li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece olduğunu keşfeder … Time Out of Joint’la The Truman Show’un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir. Demek ki mesele sadece, Hollywood’un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil geç kapitalist tüketim toplumunda, “gerçek toplumsal hayat”ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız “gerçek hayat’ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar … Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinsellikten arındırılmış evrenin nihai hakikati, “gerçek hayat”ın kendisinin maddilikten-arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçek-dışılığını ifade etmişti:

“Amerikan motelleri gerçekdışıdır! / .. ./ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. /… / Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız.” Peter Sloterdijk’ın “küre” kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz’dan Logan’ın Kaçışı’na bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodern müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler.

Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantığı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadığımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı olduğu devasa bir mega-bilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves’in oynadığı) kahraman “gerçek gerçeklik”te uyandığı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür – küresel savaştan sonra Şikago’dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: “Gerçeğin çölüne hoşgeldin.” II Eylül’de New York’ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri o gün “gerçeğin çölü”yle tanıştı – ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollywood’un yozlaştırdığı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkansızdı.

Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok olduğu, akla hayale gelmeyecek imkansız’ın gerçekleştiği söyleniyor; o zaman 20. yüzyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: O da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlığının kudretini simgeleştirdiği için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli değil mi? Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana uğratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu – New York’tan Kaçış’tan Bağımsızlık Günü’ne uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan bağlantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen İmkansız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantazisini kurduğu şeyi elde etmiş oldu ki en büyük sürpriz de buydu.

Tam da şu anda, bir felaketin çiğ Gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen ideolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin sanal kapitalizmin, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.

Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphelenilen Usame Bin Ladin, James Bond filmlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgahlayan Ernst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değil midir? Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filmlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunun gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan (uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New York’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değil midir? Bond’un müdahalesinin işlevi de, tabii ki, üretim mekanını havaya uçurarak “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkar Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu?

Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kırpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız kötü bir Dışarı’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir: Bu katıksız Dışarı’da, kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir. Son beş yüzyıldır, “medeni” Batı’nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın “barbar” Dışarı’ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika’nın fethinden Kongo’daki katliama kadar uzanan uzun hikaye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika’da, her Allahın günü, DTM’nin çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AİDS’ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir. ABD, Saraybosna’dan Grozni’ye, Ruanda’dan Kongo ve Sierra Leone’ye dünyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin çok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New York’taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda yürüyen insanlara körlemesine ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saraybosna’nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz.

İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından seyrettiğimizde, “reality TV şovları”nın sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu şovlar “gerçek” olsa bile, insanlar bunlarda yine de rol yaparlar – kendilerini oynarlar. Romanların klasik tekzibi (“bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir”), “reality şov” programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kişiler görürüz. “Gerçeğe dönüşe” farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakarların, bizi böyle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız olduğu iddialarını duymaya başladık bile – arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, “hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, özgürlüğün düşmanları tarafından “suistimal edilen” özgürlüklerimizin bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki. Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı “açık” ülkelerimizin bütün insanlık tarihinde en çok kontrol edilen toplumlar olduğu bir. vakıa değil midir? İngiltere’de, otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüyle kontrol edildiğinden hiç bahsetmeyelim.

Yine George Will gibi sağcı yorumcular hemen, Amerika’nın “tarihten aldığı mola”nın sonunun geldiğini -gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odağını paramparça ettiğini- ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla cebelleşmek zorundayız, onlara göre… İyi de, darbeyi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun, hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir. Amerika’nın Afganistan’a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dünyadaki en büyük güç, köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini imha ederse, bu iktidarsızlıktan kaynaklanan eylemin en uç örneği olmayacak mıdır? Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke … Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadığı ve yıkılacak hiçbir şeyi olmayan bir ülkeden çıkarması değil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistan’ın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasının altında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca “ama ışıkta aramak daha kolay oluyor” demiş hani. Kabil’in şu anda zaten Manhattan’ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik değil mi?

Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül’de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir – gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin değişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir. Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacağı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda “savaş” ne anlama gelecek? “Onlar”, eğer devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa, kimler olacak?

Burada karşılaşıldığı söylenen “medeniyetler çatışması” anlayışı kısmi bir hakikat içerir – ortalama Amerikalının şaşkınlığına bakın: “Nasıl oluyor da bu insanlar kendi hayatlarını bu kadar hiçe sayan bir tutum takınabiliyorlar?” Bu şaşkınlığın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere, insanın uğruna kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bile Amerikalı çocukların “acısını hissedebildiği”ni söylerken, Bill Clinton’ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadığını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun, tatminkar bir hayat sürme ile kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava’ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor.

Gelgelelim, bu “medeniyetler çatışması” anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık olduğumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalardır. Üstelik İslam’la Hıristiyanlığın tarihine kıyaslamalı olarak şöyle bir baktığımızda, İslam’ın (anakronik bir terimle söylersek) “insan hakları sicili”nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz olduğunu görürüz: Geçtiğimiz yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Ortaçağ’da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçekler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam’ın “kendisi”ne kayıtlı bir özellikle değil, modem sosyo-politik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça kanıtlıyorlar.

Öteki’ne atfedilen bütün özellikler ABD ‘nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizm mi? Bugün ABD’de, (kendi) Hıristiyanlık(anlayış)larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist “fundamentalist” vardır. Amerika bir şekilde onları “barındırdığı”na göre, Oklahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu’nun onları da cezalandırması mı gerekiyordu?

Jerry Falwell ve Pat Robertson’ın bombalamalara verdikleri tepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tanrı’nın, Amerikalıların günahkâr hayat tarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika’nın layığını bulduğunu söylemelerine ne demeli?

Güvenli bir sığınak olarak Amerika mı?

Bir New Yorklu’nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyeceğini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu – bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine genç Afro-Amerikalıların, caddeyi geçmesi için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha birkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır.

Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattığı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde -hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda- ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirileceği, simgesel etkilerinin ne olacağı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacağı belli değil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal söylemin içinde eski Soğuk Savaş terimi “özgür dünyalının birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi “özgür dünya” ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette:

Özgür-olmayan dünyaya ait olanlar kim peki?

Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal-demokratik ülkeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha gündeme getirildiğidir.

Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım – bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70′Ierin Almanyası’ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsverbot’un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık sık duyuluyor – doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir – aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranları etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir. .. ) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur.

Ya her yerde işitilen “11 Eylül’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır – aslında ne söylemek istediğimizi bilmediğimizde “derin” bir şeyler söylermiş gibi yapmayı sağlayan içi boş bir jestten ibarettir. O zaman buna vereceğimiz ilk tepki “Sahi mi?” demek olmalıdır. Oysa gerçekten değişen tek şey, Amerika’nın ne tür bir dünyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür değişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990′da Doğu Avrupa’daki Komünist rejimlerin yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünist’lerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; “gerçeklikte” hiçbir şey değişmemişti – yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bir mesele haline gelmişti … Ya 11 Eylül’de aynı tür bir şey olduysa?

Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD, artık doğrudan işin içindedir. O zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar “küre”lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar verecekler, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika’ya “Bu neden bizim başımıza geldi? Burada böyle şeyler olmaz!” şeklindeki o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkar Dışarı’ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya’dan ayıran fantazmatik Perde’nin ardından çıkmayı göze alacak, Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!,’dan “Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı!” tavrına o çok gecikmiş geçişi yapacaktır. Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur: Bu olayların burada bir daha olmamasını sağlama almanın tek yolu, bunların başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası, Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır.

Amerika’nın “tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru, felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hakim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınkidir – bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de).

Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “Komşunu sev”, “Müslümanları sev!” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.

 

Kaynak:

Kırılgan Temas- Çev:Tuncay Birkan Metis yayınları / Üçüncü Basım / Mayıs 2011, sh:293-301

“DİL”İN GERÇEĞİNDE KİMLİK BOZUMU


Dil, insanların karşılıklı konuşmasını mümkün kılar. Bu da dilin yapısında önceden belirlenmiş ve biz onları öğrenmeden önce de var olan anlamlara uyduğumuz takdirde mümkün olabilir. Kişiye özel bir dilden söz edilemez. İnsanlar farklı bir mana kasteder veya kullanmaya çalışırsa iletişim kurabilmek için kullandığı dili “çevirmek” zorunda kalır. Ancak bu kelimenin karşıtlığı konusunda kimin kontrolünde olacağı sorununu çıkardığı gibi/çözüm bulmayı gerektirir.

Dil, kültür ve geleneksel kurumların kontrolünde geliştiğinden dilde kesin olmayan ögeler artar/ karşılık bulmanın sorunsalı baş gösterdiğinde paylaşılan değerler sarsılmaya başlar. Ayrışmanın başlamasına neden dilin karşılığını bulmada çekilen sıkıntıdır. Bilinçsizliğin [Bilinçdışı] temelide dil gibi olduğunu söylerken Lacan bu ayrışmaya dikkat çeker.

Kelimeler göstergesinin hiçbir öğesi bir diğerini belirlemediği, gösterge anlamını “açık” etmediği gibi, gösterilen de formla ya da sesle benzeşmez. Tam tersine, gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki rastlantısaldır. Mesela “Köpek” sözcüğünün köpeğe özgü hiçbir yanı yoktur. Zaten olamaz da, çünkü Dili yeni öğrenen çocuklar, kelimenin  ancak göstergesini öğrendikleri zaman anlamı da ayrımsamayı öğrenirler. Bir terimi doğru kullanabilmek, anlamını bilmekten geçer. Yunanca bilmiyor olabilirsiniz. Kelimedeki bir inceliğe örnek olarak aşağıdaki Yunanca kelime saf bir göstergedir:

λόγος

Yazıldığı zaman yukarıdaki şekli alır; seslendirilişi de şöyledir: logos. Ve eğer Yunanca biliyorsanız gösterilenin tam bir İngilizce karşılığı olmadığını da bilirsiniz; “sözcük”, “düşünce”, “anlam” ve “mantık” gibi karşılıklarını verebilirsiniz. Eğer baş harfini büyüterek şeklini çok az -ve sessizce- değiştirirsek, Λόγος halini alır ve gösterilen bir anda “Tanrı’ya ya da “Us”a dönüşür.

Dildeki karşıtlığın maddî ve mânevi yönden sorunları olduğu günümüzde,  icraatın içinde olanların zafiyetlerini örtbas etmek konusunda, hitabet sanatından alınan güçle dil kullanımını, ileri seviyeye kavuşturma trendleri ile kemiyet faktörlerini, keyfiyete üstünlük sağlayabilirler. İmaj/mecaz/hile/toplumu-dizayn tasarımcılığı ile başarısızlıklarını örtbas edebilirler.  Bu konuda yine revaçta olan reklamcılığın temelinde yatanda dilin kullanımı gelmektedir.  

Kelime göstergelerinin, adetler, gelenekler, vs. birer tezahürü olarak düşünmeye başladığımızda, zafiyet göstermeye ve değişim gösteremeye başlamış  olgulara yeni bir anlam kazandırmanın gerekliliği ortaya çıkmıştır.  Mesela:  Günümüzde ağartıcı ya da amonyak kullanan geleneksel temizlik ürünleri mikroplara karşı “savaş açar” ya da kirleri “yok eder” denilerek dramatize edilmektedir. Oysa ikinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından satışa sunulan deterjanlar, kiri kumaştan “nazikçe” çıkarmayı vaat ediyorlardı. [“Deterjanların esas amacı nesneyi koşullara bağlı kusurlarından arındırmaktır” sözlerinden yola çıkarsak, deterjanın üstün meziyetleriyle karşılaşan yabancı maddeler uzaklaşıyor ve beyazların düşmanları bertaraf oluyordu. Aslında kast edilen, “onların işlevi savaşmak değil, toplumsal düzeni korumak”tı.] Şimdi ise soğuk savaş döneminde “savaş” kelimesi ile çağrıştırılıyor. Yine  cilt bakım ürünü reklamlarında “mahrem olanın abartılı temsilinden yola çıkıyor”, söz konusu nemlendiriciler cildin derinlerine dışarıdan “sızarak” ve “nüfuz ederek” kırışıklıkları önlüyor ve ona doğal güzelliğini geri kazandırıyor, şeklinde dile getirilerek, bilinçdışı/bilinçsizlik etki altına alınarak, insanlar yönlendirilmeye çalışılıyor.

Günümüz reklamcılarının çoğu, Roland Barthes’in 1957’de Fransızca olarak basılan Mythologies (Çağdaş Söylenler) kitabını okumuştur. Barthes burada Saussure’ün kültürel değerlerimizi anlamlandırırken dilin kullanımına dair getirdiği açıklamalarından çıkarımlar yapar.

j. Lacan’da insanı toplumsal bir organizmadır ve yaşadığı sorunların temelinde kopukluk yatar diye ele aldığı kimlik/özne sorununu açıklarken, insan birer organizma olarak doğar (elbette) ve daha sonra birer özneye dönüşür, der.. Ama nasıl? Dünyaya geldiğimiz andan itibaren çevremizi kuşatmaya başlayan ve göstergesel uygulamalarla bezeli kültürümüzü özümseyerek, konuştuğumuz dili öğrenme sürecinde birer özneye dönüşürüz ki, bu da artık “ben”i gösterebilme yetisine sahip olduğumuz anlamına gelir. Bunun da bir getirisi, bir isteğimiz olduğunda çaresizce ağlamak yerine artık onu dile getirebilir, doğru otobüse binebilir, dostlarımıza e-posta gönderebilir ve siyasi konuşmalar yapabiliriz-ya da zevkimize göre felsefe okuyabiliriz. Tüm bunları mümkün kılan dil, her şeye rağmen Ötekidir. Lacan bu tanımı yaparken özellikle büyük harf kullanarak dilin Ötekiliğini ve insanlar arasındaki kültürel ötekiliği ayrı tutmaya çalışmasına karşın, göstergenin Ötekiliğini diğer insanlardan öğrendiğimizi ve içselleştirdiğimizi de aklımızdan çıkarmamak gerekir, der. En nihayetinde, bunlar hepsi dilin ürünleridir.

“Büyük Öteki” dediğimiz şey bizden önce de oradadır, varlığı bizim dışımızdadır ve bize ait değildir. Örneğin, bir isteğimizi iletirken kullanmamız gereken terimleri, iletişim kurabilmek adına ve başka bir seçeneğimiz de olmadığı için Ötekinden temin etmemiz gerekir. Bu sayede başlangıçta kendisi ve dünya arasında herhangi bir ayrım yapma duygusundan yoksun, bu insan denen küçük organizma, her ne kadar yabancılaştıran bir etkisi de olsa, çevresinden ayrışarak dilin içinde zaten kullanıma hazır olan ayrımlardan yola çıkarak isteklerini formüle etmek durumunda kalır.

Oysa burada eksik olan bir şeyler var – organik varlığımızın devamlılığından gelen bir kalıntı ya da isteklerimizi sözde tanımlaması gereken göstergelerin yetersizliğidir. Lacan bu kaybolan şeyin hakikat olduğunu söyler. Aslında kültürün bize gerçek olarak sunduğu hususların geneli hakikatin kendisi değildir. Anlamlamanın dışında yer alan özne organik varlıktır. Özne’de hakiki olan bizler bunun tam olarak ne olduğunu asla bilemeyiz, çünkü nesnenin bulunduğu çevredeki adlar dünyasında ona “tüm olarak” işaret edebilecek bir gösterge bulunmaz. Hakikat, bilincimizde kavranabilir olmaktan uzaklaştığı için bastırılmıştır ve bildiğimizi sandığımız gerçeklikle olan ilişkimizi zedelemek ve altüst etmek için durmaksızın geri döner. Var olan dilin imkâsızlığında kaybolan hakikat, rüyalarımızda, dil sürçmelerimizde, sözcük oyunlarında, esprilerde ya da hastalıklarla ve psikolojik bir nedeni olmaksızın gelişen yetersizlikler gibi bedensel belirtilerle kendini gösterebilir. Bunu uyumsuzluklarda daha çok görebiliriz.

Kaybolmuş fakat kendisinden kaçış olmayan organik varlığımıza ait hakikatin o bildik etkisi, tam olarak tanımlayamadığımız bir tatminsizlik duygusuyla ortaya çıkar. Artık organizma ve gösteren özne arasında bir boşluk vardır ve işte bu boşluktan da arzu/lar doğar. Lacan’nın deyişiyle arzu adlandırılamaz, çünkü o bilinçdışına[bilinçsiz tarafımıza] aittir ve dilin bize sunduğu bilincin bir parçası değildir. Ancak, yine de, kayıp hakikatin emaresi olan o boşluğun bir neticesi olması ve dolayısıyla biçimsiz oluşu nedeniyle yapısaldır da. Arzu/lar her ne kadar bilindışımızdan da doğsa, pek çoğumuz çeşitli nesnelere bağlanır, onları arzularımızın merkezi haline getirir ve böylece tekrar bir bütün olabileceğimizi, özne ve kayıp hakikat arasındaki uçurumu kapatabileceğimizi umarız. Oysa bunu asla başaramayız – yine de salt bu arayış bile bize keyif verebilir. Ancak yapılanmış dilin gerçekliğindeki hakiki/hakikat sorun olmaya başlayınca öznenin kimlik sorunu taraf bulmakta zorlanır. Bu en fazla cinsiyette ve ayrımda büyük sorunları oluşturur. “Abel Barbin”’in bütün geçmişini silerek yeni bulduğu kimliği kazanamadığı gibi dönüşünü sağlayamamasında gördüğümüz durum ile The Truman Show’(1998) un temelindeki hiper-gerçekliğin, “gerçek toplumsal hayat”ın kendisi için bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmece olduğunun farkına varması aynı argümanları dile getirir.…

Dilin karşılığında olan kimlik/özneyi bulmakta, Lewis Carroll’un “Aynanın İçinden” kitabında, Humpty Dumpty biraz da küçümseyen bir tonla, Bir sözcüğü kullandığım zaman, onun anlamı, ben ne demek istemişsem odur – ne eksik ne de fazla,”deyişinde  Alice’in buna verdiği karşılık, “Yalnız buradaki sorun, sözcüklere pek çok farklı anlam yüklenip yüklenemeyeceği,”cevabını verince  “Asıl sorun,” der Humpty Dumpty ve ekler, hangisinin Patron olduğudur – hepsi bu.”

Eğer sözcüklerin anlamı kişiye göre değişiyor olsaydı, başkalarıyla iletişim kurabilmemiz mümkün olmazdı. Bu nedenle anadilimizi öğrenme sürecinde, Öteki’nin anlam kurgusuna başvururuz. Küçük çocuklar ördek ve sincap arasındaki ayrımı daha önce öğrenmiş olanlardan öğrenirler: ördekler uçar gibi. Ama çocuklar hatalar da yapar: uçak uçabilir ama bu onun ördek olduğu anlamına gelmez.

Buradan sözün bağlamını günümüzdeki insanın kimliğini kaybetmiş düşünce, yaşayış [bilhassa siyaset] alanında eşcinsel karakterlere bürünmüş olmasıdır. Birilerinin erkek veya kadın olduğu şüphesi çoğunluk üzere yaygınlaşmıştır.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ahir zamanda “sabah mümin, akşam kâfir olurlar” buyurarak, kayganlaşmış sosyal bir zeminin olacağını ve “ben”in yapısallığındaki keşmekeşe yön vermenin zorlaşacağı hikmetini haber vermesi çok mânidardır. İnsan fıtratının, temiz ve uyumlu değerleri yapılanırken uğradığı bozulmaların, bastırılması, aktarılması ve bilinç seviyesinden bilinçsizliğe ulaşmasında zor günleri yaşadığımızı söyleyebiliriz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Yazı oluşturulurken faydalanılan Kaynak:
Postyapısalcılık,  Poststructuralism, Cathenne Belsey,
Türkçesi, Nursu Örge, Dost Yayınları, 2013, Ankara

 

JACQUES-MARİE EMİLE LACAN
JACQUES LACAN “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN
YAMUK BAKMAK- Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş , Slavoj Zizek
LACAN’I ANLAMA KILAVUZU
‘BİLİNMEYEN BİLİNENLER’, BİLDİĞİMİZİ BİLMEDİĞİMİZ ŞEYLER: Slavoj Zizek
THE PERVERT’S GUİDE TO CİNEMA / Normdışı Olanlar İçin Sinema Rehberi (2006)

DALLAS BUYERS CLUB/ Sınırsızlar Kulubü (2013)


Yönetmen: Jean-Marc Vallée  

Ülke: ABD

Tür: Biyografi | Dram | Tarihi

Vizyon Tarihi: 28 Şubat 2014 (Türkiye)

Süre: 117 dakika

Dil: İngilizce, Japonca

Senaryo: Craig Borten, Melisa Wallack               

Görüntü Yönetmeni: Yves Bélanger     

Yapımcı: Robbie Brenner, David L. Bushell, Nicolas Chartier    

Firma: Voltage Pictures | Truth Entertainment (II)

Oyuncular:    Jared Leto,  Matthew McConaughey,    Jennifer Garner ,   Dallas Roberts ,   Denis O’Hare

Özet

“Emin olduğum şeylerden biri, karakterin anarşist mizahına ve bencil bir serseri olduğu gerçeğine sadık kalmaktı.”

Amerikalı tipik bir kovboy Ronald Woodroof, beyaz, taşralı, ırkçı ve homofobik. Çok yakında bu ‘sempatik’ kişiliğine yeni bir özellik ekleyecek: ilaç kaçakçılığı. AIDS’liolduğunu ve 30 günlük ömrü kaldığını öğrenip büyük bir öfke nöbeti geçirdikten sonra, bize bir adamı neyin ‘iyi’ yaptığını göstermek üzere harekete geçiyor. FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) onaylı ilaçların hastalıkla savaşta etkisiz kaldıklarını anlayınca, internette duyduğu etkili ama yasak ilaçları edinmek üzere Meksika’ya yola çıkıyor. 80’lerden bahsediyoruz.

AIDS sendromunun en yüksek olduğu, AIDS’li insanları dışlamanın meşru olduğu dönemler… Doktorların ve ilaç şirketlerinin hastaların yaşamı pahasına korkunç paralar kazandıkları dönemler… Fondaki gerçeklik buyken, bizim adamımız Dallas’ta bir satış noktası kuruyor: Sınırsızlar Kulübü. Kendisiyle aynı durumdaki yüzlerce insana ilaç temin ediyor. Drama ve sosyal eleştiriyi maharetle birleştiren etkileyici bir gerçek hayat hikâyesi… Merkezinde de sevgiyle nefret edilesi, nefretle sevilesi bir anti-kahraman.

DALLAS SATINALMA KLÜBÜ

Filmden

Azidothymidine yani AZT aslında kanser için geliştirilmişti. Gel gör ki HIV’in başlangıcı ile, Avinex Endüstüri’de efekte laboratuar hayvanlarına AZT tatbik etmeye başladık. İlk buluşlar CD4 değerinin yükseldiğini,… – …T hücrelerinin onarıldığını… – Hayvan testlerinde bazı can sıkıcı yan etkiler olduğu doğru değil, değil mi?

 Kırmızı ve beyaz kan hücrelerinde aşırı düşüşün olduğu. Evet, ama virüsün etkileri test edilmiş diğer her şeyden daha iyi. 1964′te AZT kanser tedavisi için geliştirildiğinde ertelenmişti. Anti kanser etkisi yoksunluğu ve toksik etkiden dolayı. Doz bazlı olduğuna inanıyoruz. Yani başka bir hayvan testi daha yürütüyorsunuz?

 FDA insan testi için bize izin verdi. Bu yüzden buraya geldim. ABD’nin her yerinde plasebo kontrollü çift kör çalışma yöntemi yürütüyoruz.

Doktor. Bana AZT bulabilir misin? Bir ay ömrün var diyorlar.
 Avinex Endüstri, ilacı test için daha yeni piyasaya sürdüler değil mi?
 - Hemen şimdi biraz satın almak istiyorum.
- İşler öyle yürümüyor. Bir yıl kadar bir grup hastaya ilaç ya da plasebo veriliyor, tamamen şansına kalmış, doktorların bile bilmeye hakkı yok.
-Ölen insanlara şeker mi veriyorsunuz?
 İlacın işe yaradığını anlamanın tek yolu bu. Benim için biraz bulabilir misin?

Dr. Vass’ı arıyordum.

 - Buyurun. AZT için arıyorum. Öyle mi?

 Onu burada bulamazsın. Kendini zehirlemek mi istiyorsun?

 - Allah kahretsin!

- Maria?

 Onu kontrol edin. Kokain, alkol, metamfetamin. AZT mi?

 Buna felaketin formülü derim işte.

- Burası berbat bir yer, doktor.

- Doktor olduğumu kim söyledi?

 Lisansımı 3 yıl önce iptal ettiler.

Bu yüzden bu berbat yerdeyim. Neden?

 Ne yaptın?

 Kullandığın uyuşturucular bağışıklık sistemini bozuyor, enfeksiyonlara karşı duyarlı yapıyor.

Kokain beni zatürree mi etti yani?

 Hayır, kokain seni daha duyarlı yaptı diyorum. Tıpkı AZT gibi. AZT’nin beni iyileştirmesi gerekiyor sanıyordum. AZT sadece onu satanlara yardım eder. İrtibata geçtiği her hücreyi öldürür. Sana bir dozaj vitamin ilaveten mineral çinko yazıyorum. Bağışıklık sistemin inşa etmek için. Ayrıca esansiyel yağ asidi de alacaksın.

Eğlenceli geliyor mu?

 Son deneme randevunu kaçırdın, Ray. Neredeydin?

 Bu elbiseyi beğendin mi?

 Çünkü bence ön taraf biraz fazla aşağıda gibi. Bu çalışmanın tek amacı AZT’nin insanlara yardım edip etmediğini belirlemek. Hadi ama Eve, bana yardım edecek bir şey olmadığını biliyorsun. Bu denemeyi bırakacağım anlamına gelmez.

Bana karşı neden bu kadar iyisin?

Üç Ay Sonra Pekala?

 Daha iyi. – T hücrelerin gelişme gösteriyor.

- Hala HIV var mı?

 HIV’in her zaman pozitif çıkacak, ve şimdi de AIDS’sin, kanına pompaladığın bütün o pislikler toksik olabilir. Bağışıklık sistemini vurmuşsun. Şimdi diğerlerinin arasında bir de zatürreesin. Hafıza kaybı, ruh hali değişimi,… – …eklemlerde ağrıya sebep…

 - Berbatsa bende vardır. Dalgamı kaldıramam filan falan.

- Her ne boksa bende var değil mi?

 - Evet. Acıma partisini erkenden başlatmayalım. Bu DDC. AZT gibi virüs önleyici ama daha az toksik. Ve bu Peptide T. Protein, hiç toksik yok. Önceki çalışmalar bunların yardımı dokunabileceğini gösterdi. Buraya geldiğinden beri sana bunları veriyordum.

- Bunlardan ABD’de satın alınamıyor mu?
 - Hayır, onaylanmadılar.
Şuraya bak. Çinliler, homolar, mahkumlar. Seksi hemşireler. Burada yeni dünya düzenin var, Vass. Bundan bir servet kazanabilirdin. Eğer yakalanırsan AIDS olduğunu söyleme. Yoksa bir daha gelmene izin vermezler.
Zararlı AZT faydalı ilaç gibi piyasaya sürüldü. [Rant]

Avinex Endüstiri AZT’nin AIDS tedavisinde onaylanan ilk ilaç olduğunu bugün duyurdu.  AZT hasta başına yıllık 10 bin dolarlık fiyatıyla ilaç piyasasındaki en pahalı ilaç oldu. Avinex borsada sıçrama yaparak %12 yükseldi.

AZT Rakibi Peptide T

Sizin. AZT kullandık, başlarda biraz yardımcı oldu

 Öncelikle, o pisliği tuvalete atın. Kötü haber.

İkincisi, içinizi yakacak her şeyden uzak durun. Temiz kalmanız lazım. Tamam mı?

 Üçüncüsü, sağlıklı yaşayın ve beyninizde sorun olursa Peptide T düzeltecek. Tamam mı?

 Başlangıç paketim var. Bir hafta içinde daha çok gelecek. O zamana kadar, yediğinize ve kiminle yiyiştiğinize dikkat edin.

Roger Thompson?

 Bu benim hastam. Bu insanları sen mi tedavi ediyorsun?

 - Kendi kendilerini tedavi ediyorlar.

 - Neyle?

 Vitamin, Peptide T, DDC. Sizin sattığınız zehirler harici her şey.

FDA  onaylı AZT, Rakibi Peptide T karşısında yenik duruma düşünce kanunî hilelere başvuruyor.

11 Mart 1987 FDA mevzuatında daimi değişikliğe gidiyor. Bu yeni mevzuatlar özellikle doğrudan hayati tehlike taşıyan durumlar için uygulanacak. Bu tür hastaların normal durumlara göre daha büyük risk olduğu kabul edilecek. Bu mevzuat sadece hekim tarafından reçete yazılmış hastaları kapsayacak. Ne demek oluyor bu?

 Onaylanmadık demek. Artık yasa dışıyız!

Dr. Vass:

Tırtılların kuluçka döneminde kendilerini korumak için kullandıkları hücre içi salgılar insanlarda virüs önleyici olarak davranıyor ve toksik değil. Soruna cevap. Şuna bir bak. The Lancet tıbbi incelemesi. Fransa’da yürütülen bir çalışma yayınladılar. AZT’nin tolere edilmek için çok toksik olduğunu kanıtlıyor. HIV’in kandaki seviyesine de kalıcı bir etkisi yok. Elbette Avinex ve NIH kendi yayınlarında buna yer vermediler. Elbette vermezler. Bunlar önceki Fluconazole deneme sonuçları.

- Mantar önleyici mi?

 - Evet. – Okumuştum.

- Biraz eve götürmek ister misin?

 - Taşıyabildiğim kadar.

Peptide T’yi neden kestiniz

 İşe yaradığına dair kanıtım olan toksik olmayan ilacı. Sadece Uluslararası Akıl Sağlığı Enstitüsü değil, sizinkiler de öyle diyor. Tamamen güvenilir.

 Bay Woodroof. Korkarım sıradan bir uyuşturucu satıcısından farkınız yok.

- Ben mi uyuşturucu satıcısıyım. Hayır, sensin o. Lanet olsun, insanlar ölüyor. Ve siz oradakiler, siz olmadan bir alternatif bulacağımızdan korkuyorsunuz. İlaç şirketleri kendi mallarını kabul ettirmek için FDA’e para ödüyor.Ama yok, benim araştırmalarımı görmek istemiyorlar. Cebimde bunlara bahşiş verecek kadar para yok.

Karar

San Francisco Bölge Mahkemesi Anayasa, özellikle 9. Düzenleme zihinsel ya da fiziksel olarak sağlıklı olma hakkınızı ifade etmez. Kendi tıbbi tedavinizi seçme hakkınızı ifade eder. Ama bu yorum FDA tarafından tıbbi tedavi olarak onaylanmıştır. FDA’e gelince, mahkeme FDA’in zorba yöntemlerini ve sahibi olduğu ajans tarafından ilacın toksik olmadığının bulunması konusunda doğrudan müdahalede bulunmasından aşırı rahatsız olmuştur. FDA insanları korumak için kurulmuştur onların yardım almasını engellemek için değil. Kanunlar bazen sağ duyulu gözükmeyebilir. Eğer kişi ölümcül derecede hasta olarak bulunmuşsa elinden geldiğince hastaya yardım edecek şekilde her şeyi vermelidirler ama bu kanun değil. Bay Woodroof, zor durumunuzdan etkilenmiş bulunmaktayım. Ama buradaki yetersizlik adli makama müdahale etmektir. Üzgünüm. Bu dava böylelikle kapanmıştır.

Sonuç

Mahkemenin  Devamında FDA Ron’un kişisel kullanımı için Peptide T almasına izin verdi.

Ronald Woodroof AIDS olduğunu öğrendiği gün bir ay sonra öleceğini duysa da mücadelesi sonuç verdi.  2557 gün sonra 12 Eylül 1992′de HIV teşhisinden yani 7 yıl sonra öldü. İlaç karışımları ile yaygınlaşan düşük doz AZT kullanımı milyonlarca hayat kurtardı.

*************

Sınırsız hayat yaşayanların imtihanları ağır olur. Ancak onların bu halini yine insanlık için hayra çeviren Allah Teâlâ’ya şükretmek gerekir. Onlar olmasa idi sömürücü ilaç şirketlerinin elinden çok çekerdik. Cesur adamlara selam olsun.

Aşağıdaki yazılara bakmanızı tavsiye ederim

COMA (2012)
İLAÇLAR, DNA VE PSİKANALİZ DİVANI
İLAÇLAR ZİYAN OLUYOR!!!!!!
KATARAKT ARTIK İLAÇLA TEDAVİ EDİLİYOR
VİTAMİNLER -NİÇİN VİTAMİNLER?
ASTIM TEDAVİSİNDE VİTAMİN D’NİN ROLÜ
B12 VİTAMİNİ İLE FOLİK ASİTİN NÖROLOJİK HASTALIKLARLA İLİŞKİSİ
BİLMEDİĞİMİZ BİRÇOK MESELE- MEGAVİTAMİN TEDAVİSİ- FOOD
ÇOCUK SAĞLIĞINDA DOKTORLARIN DİKKAT ÇEKMEDİĞİ VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİ
HASTALIK İYİLEŞMEYE GİDEN YOLDUR” KİTABINDAN SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM
HASTALIĞIN ÜSTESİNDEN GELMEK-KANSER
BİLİNMESİ GEREKEN MUHTELİF BİLGİLER
AHMED BÎCAN YAZICIOĞLU KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZÎZ -DÜRR-İ MEKNUN-(SAKLI İNCİLER) KİTABINDAN
OSMAN NURİ KOÇTÜRK
OSMAN NURİ KOÇTÜRK YAZILARI
FOOD MATTERS (2008)
MİLLETİN BESLENMESİ
ROTANIZI DEĞİŞTİRİN
FORKS OVER KNİVES (2011)
MONSANTO KERAMETLERİ
THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM
HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL
ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011)

Not: Son günlerde vitaminler üzerine bir operasyon başlatıldı. İki ay öncesi B12 Vitamini piyasada yoklar arasına katıldı. Talep çok olunca serbest bırakıldı. Şimdilerde  ise  “D VİTAMİNİ İŞE YARAMIYOR” bunun benzeri vitamin  haberleri iki günde bir yayınlanıyor. Yeni bir salgın olacağı şüphesini duyuyoruz.  Ayıca Deposilin (nedense 2Tl gibi ucuz bir fiyatı olan aylık pensilin iğnesi ) piyasada yok satıyor.

Unutmadan yıllarca milletimize kollestrol hikayesi ile yumurta, tereyağ yedirmeyenler  şimdi yiyin diyorlar. Milleti  aptal yerine koydular. Şimdi düzeltmeye çalışıyorlar….

İlmî çevrelerdeki ters bilgilerin akışı ve  çıkışı üzerine Rahmetli Aytunç Altındal Beyefendinin açıklamaları hepimize  ışık tutacaktır.

AYTUNÇ ALTINDAL BEYEFENDİNİN AÇIKLAMALARI

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR?

İnsan dünyayı yönetendir. Hayvanın yöneticilik vasfı yoktur. Peki yönetmek ve yönetilmekteki kıstas nedir? Bunda esas olan bilenler, bilmeyenleri yönetmekle hükümlü kılınmış olasıdır. Ancak “Bilen Yöneteciler” çıkar çizgisinde olunca sorunlar çıkmaktadır. Tarihin geçmişinden gelen yönetenleden en güçlü olanlar okült örgütlerdir.  Bunların yönetimdeki etkinlikleri ve dünya yöneticilerini fark etmekte zor olmaktadır.

Gizliliğin içinde olan okült yönetenleri bilebilmek için gizli ilimlere ulaşan bilgiye sahip olmak ve  onların kendi aralarında kullandığı takvimi bilmek gerekir. Onların takvimi 360 gün üzerinedir.  Bu nedenle onların bize göre gaybî kendilerine göre huzûrî bilgileri bugün  itabarıyla 2500 gün öncedendir. Onların bu bilme özellikleri ile yönetilen dünya üzerinde hâkimiyet kurmaktadırlar.

Dünyayı yönetenlerdeki hâkimiyette bir ayrıcalık var mı diye düşündüğümüzde, onlar için devletlerin esası ve varlıkları üzerinde “üst tasarımcılar” diye adlandırılırlar. Bu hâkimiyet her zaman bir şekilde kendilerini yok eder gibi, görünerek bir diğer guruba intikal ettirilir.

Dünyada olaylar bahsedilen takvim esasına göre  36 yıllık periyotlar ile 108 yıllık zaman çevresinde doğudan batıya dönüşümlü olarak devreder. Her otuzaltı yılda insanlar bir önceki yılın inkarı ve çelişkisi ile uğraştırılırken “üst tasarımcılar” yönetilen bilmeyenlere hâkim olurlar.

Günümüz itibarıyla yönetenler, 19 yüzyılın izimleri iken, gelecek yüzyılı kuantum ve teknoloji terorileri bilgileri ile mücehhez olanlar yönetecektir, denilebilir.

Yöneten  “üst tasarımcılar” koydukları kuralları tespit eder. Yönetilen insanlara bildirdikleri kavramlar da kozmik âlemde pek değer taşımayanlardır. Her 36 yılda değişim tekrar eder. (1989 baz aldığımızda enigma oprasyonlarının bu yüzyıl için başlangıç kabul edilmektedir. ) eski bilgiler paçavraya dönüştürlmekte ve  yeni bilgiler ile inasn bilgilikleri  sarsıntıya uğratılmaktadır. İşte bu sebeple bazı kimselerin önceden bildikleri komplo türüne varacak kadar olan bu bilgiler ve olaylar 2500 gün önceden tasarlanmış ve uygulamaya sokulmuş planın aksiyon şeklidir.

Kavramlar, bilgiler “üst tasarımcılar”elinde oyuncak gibidir. Bu şekilde oluşan gelecek zaman zuhuratı, daha önceden yönetilenlere kehanet ve öngürü gibi sunulması ve ön aşamada  kastî bilgi sızdırılması ile mümkün olmaktadır. Neticede bu tür bilgiler toplumda tatmin sağlama yanında bir korku imparatorluğu da oluşturulmaktadır. Bu korku yönetilen gurubta tahliye, tasfiye ve mankurtlaşmayı sağlamaktadır.

TAVİSTOCK ENSTİTÜSÜ

İlluminati, gül ve haç kardeşliği vesair örgütlerin en tepesinde bulunan ve bir çatı vazifesi gören bu örgütlenme CIA’in kontrol etmek istediği ülkelerde operyasyon yapabilmek için kurduğu bir enstitüdür. Bunlar anglo sakson kökenlidir ve dünyadaki atmosfere İngiltere kanadından gizli olarak yön verildiği kanısı oluşurken göz ardı edilmemesi gereken örgütlenmedir. Haklarında çok geniş bilgiye ulaşmak mümkün değildir.

tavistock enstitüsü’nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmund Freud’un “insan davranışlarının kontrolü” konusundaki araştırmaları olmuştur.  Zihin kontrol operasyonları, toplumların psikolojileri ve insanların psikolojileri üzerinde çok derin araştırmalara sahiplerdir ve bir enstitü olmasından dolayı bu alanda çok önemli çalışmaları vardır. Bu örgütün en üstte olduğunu düşünmek, işlerini gizliden yönetmeleri ve doğrudan insan ve toplum psikolojileri üzerine çalışmalarından dolayı gayet mantıklı bir yaklaşımdır. Teknolojik yapılanma ve tasarımda bu örgüt ve silsilesinde on yıllar olacak kadar en üst düzeydedir.

AMERİKA’NIN DIŞ SİYASETİ

Amerika tarihte tek başına bir savaş kazanamamıştır. Bir tek 81 ölü vererek Ordusu olmayan Panama’ya karşı kazanmıştır.

Amerika’da her şey olağanüstüdür. Hiçbir olay, suikast vb. onun imajını zedelemez.

Amerikan toplumunda ekonomik çıkarları zedelenenince temizleme operasyonları vardır. Kovboy demokrasisi olduğundan Amerika’nın imajı hiç zedelenmez.

Amerikan, son dönme dış siyasette Afganistandan Suriye meselesine kadar 40 000 askeri öldüğü için Amerika artık HOLİSTİK DIŞ POLİTİKA uygulamasına geçmiştir.

HOLİSTİK, şumulî bütünselci, bütüncülük, eşyaların bütün birimler olduğu ve bunların böylece muamele görmesi ve birbirinden ayrılmaması teorisi dir. Yani bedensel hastalıkların tedavisi ancak beden tarafından yapılmalı, dışarıdan müdahale edilmemelidir. Ancak dışardan yardımcı olacak takviye yapılarak bedene yardımcı olmaktır. Bu nedenle son dönemde Amerika İslâm âlemine bir bütün olarak bir hastalığı var olarak bakmaktadır. Hastalık vardır, bu İslâm Dininin kendisidir ve bu din getirmiştir demektedirler.  Öyle ise biran önce İslâm Devletlerine Laikleşme ve sekülerleşme ilacı verilmelidir. Dil yapısına göre Fransızca konuşanlara ve kültürüne yakın olanlara laisizm, İngilizce konuşanlara ve kültürüne sahip olanlara sekülerizm ilacı verilmesi gerekiyor, diye dış politikalarını geliştirmektedirler.

Dünya bankası Amerika’ya ı değil, BM ye bağlı ekonomik Ve sosyal Konseye bağlıdır. Bu Konseyde 26 şirkete bağlıdır. Son Arap Baharı da Finans sektörüne 65 Milyon Kredi kartı kullanıcı sağlanması için demokratikleşme paketi altında canlandırma operasyonlarının görünmeyen yüzüdür.

İSRAİL HAKKINDA

İsrailin güvenliği Ortadoğu’daki terörle korunmakta olduğundan Siyonistlerin iktidarda kalabilmeleri için bir Orta Doğuda 20-30 yıl daha sürmesi beklenen Kürt problemi çıkartılmıştır. Çünkü Amerika’nın İsrail’in toprak büyütmesine izin vermemesi ve Filistin arasında büyük bir savaş yükünü çekmek artık mümkün değildir.

Yakın zamanda bir İsrailli ere karşılık 1073 Filistinli serbest bırakılması, İsrail için bir vatandaşının ne kadar değerli olduğunu göstermektedir. Ayrıca Filistin BM devlet olmak için başvurduğu için İsrail’in ona direk olarak bir saldırı yapması mümkün olmadığından pasif görünümden kaçınma politikalarına örnek teşkil eder.

İsrailin hedefleri için yeni “çatışma bölgeleri” oluşturulması gerekiyordu. Bu nedenle sorun merkezi için Türkiye en uygun bölge seçilmiş ve 1960 larda PKK yı İsrail bir örgüt olarak dizayn etmiştir. Burada unutulmaması gereken hiçbir zaman PKK istese de dahi kendi iradeleri ile silah bırakamazlar.

İsrailin gerçek adı “İsrail Siyonist Devleti” dir. Yahudiler ikiye bölünmüştür. Siyonizm tutarsızlıkları nedeni ile çökecek önümüzdeki 20 yılda bir çok değişim tedbirleri almazsa sıkıntılara düşeceği görülmektedir. Çünkü Siyonizm İsrailin de başına bela olmuştur.

KÜRT AÇILIMINDAN SONRA GELECEK DİĞER AÇILIMLARDAN

Türkiyenin bütünlüğünü bozmak için Kürt açılımından sonra “Laz açılımı” da hazırlanmaktadır. Almanya’da yaşayan Lazlar kendi anadillerine sahip çıkmak için kurdukları Lazebura Birliği’yle dillerine sahip çıkmaya çalışıyorlar adı altında Lazebura, 1983′te bir çalışma gurubu olarak Almanya’nın Stutgard yakınlarında Üç kişi tarafından kuruldu.. Aralarında etnolog Wolfgang Feurstein de vardır. Lazca’ya uygun bir Latince alfabe geliştirdiler. Ayrıca 1984′te Kafkasoloji Kongresi’ne sunulmuştur.

IRAK DEVLETİ

1930 yılında Irak hükümeti bağımsız bir devlet olma yolunda İngiltere ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne bağımsız bir devlet olarak katıldı. Irak Devleti (1932)de BM girişinde 12 maddeyi kabul etmiştir. Bu 12 maddeden biri Sınırlarında Irak’ın kontrol edemediği bir sınır çatışmasında ve bir şiddetle karşılaştığı zaman sınırdaşı olduğu komşu ülkeyi davet etme hakkı vardır. (Yani Amerika’dan izin alması gerekmez.)

Irak tarih boyunca kaynayan kazan gibi etnik çatışma kabiliyetine sahip konumdadır. 1933 Kral Faysal’ın ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı. Son zamanlarda Amerika Kuzey Irakta tam teçizatlı 600 Binlik taşeron bir ordu kuruluşuna yardım ettiği için ileride Irak kendi arasında çatışmalara sahne olacaktır, denilebilir.

TESETTÜR SOYGUNU- İTALYA İLİŞKİSİ “SEVAB, KEBAB, MENFAAT ÜÇGENİ”

Nino Lo Bello tarafından yazılan The Vatican Empire “Vatikan İmparatorluğu” isimli kitabın son  bölümünde 1958 de Katolik kadınlar nasıl tesettüre girme yani başlarına şapka giydirdiklerini ve örttürdüklerini izah etmiştir.

1958 baharında, Amerika (İtalyan Menşeli) şapka üreticileri  “Dinsel araştırmalar Merkezi” diye bir paravan örgüt kuruyorlar. Guido Orlando adında bir gazeteci Amerika Şapkacılık Enstitüsü tarafından işe alındı.[1] Orlando derhal ilan Araştırma Enstitüsü, oluşturulan yirmi milyondan fazla “bir anketin sonuçları” Kuzey Amerika’da kadınların her hafta ayinine katılırken başlarını kapatmadan gitmedikleri hakkında bir rapor hazırlayarak Papa Pius XII giderek sundular. Katolik kadınların kiliseye giderken başlarının örtmesi gerektiğini belirterek papayı yönlendirip bir açıklama yapmasını istediler. Papa kiliseye ve dini törenlere giderken şapka giysinler diyerek bildiri yayınlandı.  Sonuçta şapka üreticileri 63 Milyon şapka satıldı.

Daha sonra aynı şirket İran’da ortaya çıkıyor. Şahın döneminde bu İtalya’daki şirket İran’da eşarp, çarşaf ile İranı din adına soydular. Daha sonrada Türkiye’de aynı senaryo dindarlık adına uygulamaya sokuldu ve başarı sağlandı. Şimdilerde  Lüks Eşarplar ve giyim tarzı  Lümpen burjuva (Paçavra burjuvası)nın bütün hayatî alanlarını da kapsayacak şekil ve tarzda muhafazakar ve mutaassıp geçinen elit tabaka tarafından temsil ediliyor. Yeni olarak İtalyanlar Kuzey Irak’ta Kürt kadınlarına başlarını nasıl modern örtmeleri gerektiği şekilleri empoze ediyorlar.

ARAP KARNIBAHARI

Arap baharından sonra Mısır Libya hepsi ikiye bölüncektir. Doğu- batı, şii- sünni, kuzey güney diye ayrılacaktır, öngörüsü hâkimdir.

TÜRKİYENİN İÇ VE DIŞ SİYASASI[2]

Üniter Devlet Tevhid anlayışını kabul eden Merkezi sistem içerisinde bireysel özgürlükleri savunan Müslüman devlet tipine denir. İslam devletleşme tipidir. Muhammedanlar da denir.

Avrupa’da üniter devletler yoktur. 12 tane krallık vardır. Türkiye devleti üniter devlettir. Osmanlıdaki Ümmet toplumundan  Cumhuriyet Türkiye’sinde millet toplumuna geçilmiştir.

Anayasada Türk Devleti değil,  Türkiye devleti denmiştir. Niçin, Özellikle bir ırka dayalı devlet kurulmadığını belirtmek için denmiştir. Ayrıca Hilafet makamı TBBM bünyesinde mevcuttur.

ULUS DEVLET

Ulus Devleti demek kendi içerisinde başka ulusları barındıran ve anayasal vatandaşlıktır. Bir kişinin Çerkez olması kültürel kimliktir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Osmanlı döneminde insanlar Ümmet kategorisinde “kul” vasfındadır. Cumhuriyet dönmesinde Ulus devlet içinde bir vatandaştır.

Dilleri ana, resmi ve meşru dil diye ayrım yapılarak ayrışıma gidenler, meşru dile literatürde yer bulamazlar, bu uydurma bir terimdir.

***

“Dış siyasette ve komşularla sıfır sorun yoktur” bir masaldır.

***

Türkiye’de her genelge ve söylevle 30 yıldır irticai faaliyetler ve bölücülük terimleri ile süslendiğinden bölünmenin psikolojik alt yapısı zihinlerde hazırlanmış bu şekilde Türk insanının beyni yıkanmıştır. Bu meyanda bu iki unsurun biri iktidarda diğeri dağda faaliyet göstermektedir.

***

Türkiye de siyasetçi kıtlığı vardır. Osmanlıda Siyasî at cambazı  olarak geçmektedir. Bizdeki siyasilerin ekseriyeti devlet adamı da olamamışlardır.

***

“Türkiye hiçbir şeye hazır değildir” politikası her zaman geçerlidir.

***

Avrupalılar Türkiye’yi merak ederler. Türkiye bir şey yapmayacak olsa bile Tarih Türkiye’yi bir şey yapmaya zorlamaktadır.

***

Ortadoğudaki insanların davranışları incelenmiş, Anadolu’daki insanların olaylar karşısındaki tepkiler tahmin edilemeyen ülke insanların kategorisinde olduğu görüldüğünden yabancılar  Türkiye İnsanı ile güven sorunu yaşarlar.

NOT: Aytunç ALTINDAL Beyefendinin internet üzerindeki video bilgilerinden derlenmiştir.


[1] http://tr.scribd.com/doc/13225339/Bello-The-Vatican-Empire-The-Authoritative-Report-That-Reveals-the-Vatican-as-a-Nerve-Center-of-High-Finance-and-Penetrates-the-Secret-of-Papal-We

[2] Siyasa, İngilizcedeki policy sözcüğünün karşılığıdır. Belli bir konuda belirlenen hedef, izlenen yöntem ve izlemler bütünüdür. Örneğin Türkiye’nin kurduğu barajlar, Türkiye’nin su siyasasının bir parçasıdır. Siyasa sözcüğü, siyaset bilimi dışında fazla yaygın değildir. Onun yerine siyaset ya da politika sözcükleri kullanılmaktadır. Siyaset biliminde en çok kullanılan kelimelerden biridir. Yerini “siyaset” kelimesi almıştır. ama aralarında ince bir nüans farkı yok değildir. Buna göre, siyasa, daha ziyade kâğıt üzerindeki temel, genel planı ifade ederken siyaset, işin daha çok eyleme geçirilmiş, somutlaştırılıp daraltılmış halini anlatır.

Siyaset, siyasadan daha özel ve somuttur. Siyasa ise daha genel ve daha soyuttur.

*********************

 

FUTUR ANTERİEUR’DE [Gelecekte Bitmiş Zaman] NE OLACAK? Slavoj ZIZEK


TABİATIN SONU

Bugün tehdit altında olan, sadece Tarihin sürekliliği değil şahit olduğumuz, bizzat Tabiatın sonu gibi bir şey. Yakın zamanlarda Pakistan’da vuku bulan su baskınlarının ya da Rusya’daki yangınların etkisi Meksika Körfezi’ndeki petrol sızıntısından çok daha feci. Yoğun nüfuslu dev bir toprak parçasının sular altında kaybolması ve böylelikle milyonların yaşam alanlarının temel koordinatlarını yitirmesi, bunu bizzat yaşamamış kişi için hayali güç bir olay: Toprak, sadece üstündeki tarlalarla değil ama oralarda yaşayanların rüyalarının malzemesini teşkil eden kültürel anıtlarla birlikte ortadan kalkmıştır ve böylelikle insanlar, suyun orta yerinde kalmış olmakla birlikte, sudan çıkmış balık gibidirler. Aynı şekilde, sokağa çıkıp solumanın artık tehlike arz ettiği Moskova gibi bir megapolde kişinin neler hissettiğini hayal etmek de çok güçtür binlerce kuşağın hayatlarının en aşikar temeli olarak gördüğü çevreler çatırdamaya başlamış gibidir. Tabii yüzyıllardır benzer afetlerin varlığını biliyoruz, hatta bunların bir kısmı tarihöncesidir. Ancak bugün yeni olan bir şey var: Artık biz, “büyüsünü yitirmiş” din-sonrası bir çağda yaşadığımız için bu türden afetleri, büyük doğal döngünün bir parçası ya da tanrısal gazabın bir ifadesi olarak anlamlandıramıyoruz bunlar artık, çok daha dolaysız bir biçimde, açık bir nedeni olmayan yıkıcı bir öfkenin anlamsız müdahaleleri olarak yaşantılanıyor. Fukusima nükleer santralının civarında yaşayan Japonların yaşantıladığı çıkmazı tahayyül edelim yıkım ve radyasyon, artık basit tabii felaketler olarak değil, Tabiatın sonu, tabii döngülerdeki derin bir bozukluk olarak yaşantılanmaktadır. Bu durumla kıyaslamak üzere, William James’in depreme verdiği tepkiyi nasıl anlattığına bakalım:

“Neşe ve hayranlıktan başka bir şey hissetmedim. Neşe, ‘deprem’ gibi soyut bir fikrin somutlanıp duyumsanır gerçekliğe tercüme edildiği zaman kazandığı canlılıktan ötürü /…/ ve hayranlık hissi de böylesi bir sallantıya rağmen, şu çelimsiz küçük ahşap evin kendini birarada tutmasından, dağılmamasından ötürü. Yüreğimde bir dirhem olsun korku yoktu; deprem tam bir zevkti, hoş gelmiş sefalar getirmişti.”

Yakın zamanlarda hayat alanlarını ta temellerinden sarsan depremi Japonlar’ın hissediş şeklinden ne kadar uzağız, bu alıntıda. Zaten, biyogenetikteki büyük buluşlardan çıkan ders de Tabiatın sonunun geldiği değil miydi? Gelişmelerini düzenleyen genetik mekanizmalara ulaşabilir hale geldiğimizde doğal organizmalar, teknolojik manipülasyonlara boyun eğen nesnelere dönüşecek. Sigmund Freud“medeniyetin memnuniyetsizliğinden söz etmişti insan denilen hayvan, medeni hayatın talep ettiği kısıtlar altında asla huzur bulamıyor, insanların içindeki bir şey daima medeniyete başkaldırıyor, diyordu. Çağda bilim ve teknolojinin getirdikleriyle birlikte memnuniyetsizlik, kültürden bizzat tabiata yöneliyor: Nüfuz edilemeyen yoğunluğunu kaybettikçe insani formunda olsun ya olmasın tabiat gayri tabiileşiyor. Bu haliyle bize, herhangi bir anda patlayıp felaketli istikametlere doğru saçılabilecek kırılgan bir mekanizma gibi görünüyor.

Günümüzde bilim ve teknoloji, hedefini doğal süreçleri anlamak ve yeniden üretmekle sınırlamıyor; bizi şaşırtacak yeni hayat biçimleri yaratmayı da hedefliyor. Amaç artık, (olduğu şekliyle) tabiata efendilik yapmaktan ibaret değil; amaç, alışageldik tabiattan buna kendimiz de dahil daha büyük, daha güçlü, yeni bir şey yaratmak doğal olamayan metotlarla üretilmiş tüm ucubeler, deforme inek ve ağaçlar, ya da, daha olumlu bir rüyadan örnek verelim, genetik manipülasyona uğratılmış organizmalar, hep işimize gelen bir istikamette “geliştirilmiştir. Acaba, nanoteknolojik deneylerin hangi öngörülmemiş sonuçlara gebe olduğunu tahayyül edebilecek miyiz: Kontrol dışı, kanser benzeri biçimlerde kendini yenide nüreten yeni yaşam biçimlerini?

Radikal ekolojinin perspektifinden bakıldığında, işbu “tabiatın sonu” hali, Darvinizm’in temel dersi akılda tutularak tüm risk ve açılımları ile kabul edilmelidir: Tabiatın nihai öngörülmezliği. Biosfer üzerinde tam bir denetim sağlamayı beceremiyoruz; buna karşılık, maalesef, tabiatı çığrından çıkartabilir, dengesini bozup çıldırmasına ve arada bizi de süpürüp atmasına yol açabiliriz. Örnek, yakınlarda Batı Sibirya’da keşfedilen dev donmuş turbalık (Fransa’yla Almanya’nın toplamı büyüklüğünde): Bu turbalık çözült meye başladı; bu hal, ihtimaldir ki, karbon dioksitten yirmi kez daha reaktif bir sera gazı olan metandan milyarlarca tonu atmosfere salıverecek./ Bu hipotez üzerine düşünürken, bir yandan da Mayıs 2007 tarihli bir raporu13 da okumak gerek.

Radyasyonla Beslenen Mantarlar

Albert Einstein College of Medicin’deki araştırmacılar, bu makalede, bir kısım mantarın radyoaktiviteyi besin üretmek ve büyümelerini hızlandırmak amacıyla kullanma kapasitesine sahip olduğuna dair bulgular aktarıyor. Araştırmacıların ilgisini çeken şey, beş yıl önce, o sırada hâlâ yüksek radyoaktivite saçan Çernobil’deki reaktöre gönderilen bir robotun, yıkılan reaktörün duvarından aldığı siyah, melanin açısından zengin mantar örnekleriyle dönmesiydi. Araştırmacılar bundan sonra pek çeşitli mantarlar kullanarak bir dizi deney yaptılar. Biri melanin üretmeye zorlanan, diğeriyse tabii olarak melanin içeren iki tip mantar, iyonizasyona yol açan radyasyonun normal düzeyinin yaklaşık 500 katına tabi tutuldu; melanin içeren türlerin her ikisi de normal radyasyon seviyesindekine nisbetle kayda değer ölçüde hızlı büyüme kaydetti. İncelemelerini sürdüren araştırmacılar, melaninin, radyasyona maruz bırakıldıktan sonraki elektron spin rezonansını ölçtüler ve radyasyonun elektron yapısını değiştirecek şekilde melaninle etkileştiğini tespit ettiler ki bu, besin üretmek üzere radyasyonu zapt edip bir başka enerji formuna dönüştürmekte kritik bir adımdır. Böylelikle, radyasyon yiyen mantarı gelecek uzay yolculuklarının menüsüne eklemek yollu fikirler de dolaşıma girmiş bulunuyor: Iyonizasyona yol açan radyasyon, uzay boşluğunda bolca mevcut bulunduğundan, uzun sürecek uzay yolculuklarında ya da başka gezegenlerin kolonizasyonu esnasında astronotlar, tükenmez bir besin kaynağı olarak mantardan yararlanabilir…

Bu ihtimal karşısında dehşet hissine teslim olmaktansa, böyle durumlarda kişinin zihnini yeni olanaklara açık tutmasında fayda var. Unutmamalı ki “tabiat”, ihtimallere gebe, çokyüzlü bir mekanizma; tıpkı Altman’ın Sosyeteden İnsan Manzaraları’ında [Short Cuts] feci bir araba kazasının hiç akılda olmayan bir arkadaşlığa yol açtığı gibi tabiatta da felaketler beklenmedik olumlu sonuçlar da yaratabilir.

Futur anterieur’de [Gelecekte bitmiş zaman kipi]

Çevreciliği,“Batıyı kahreden ve sürekli genişleyen bir ruhi boşluğu doldurmak üzere şehirli ateistlerin benimsediği köktenci bir din”[ Adam Morton, “Sceptics Shadow of Doubt” The Age (Sidney), 2 Mayıs 2009, s. 4.] diye reddetmek kolay olmakla birlikte, ekoskeptiklere holokost inkarcılarının bir başka versiyonu gibi davranmak için hiçbir neden yok.

Global ısınma ile ilgili olarak ekoskeptiklerden öğrenilmesi gereken ikili bir ders var:

(1) Ekolojik kaygılara fiilen ne kadar çok ideolojik yatırım yapıldığı;

(2) faaliyetlerimizin doğal çevreler üzerindeki etkileri hakkında fiilen ne kadar az bilgimiz olduğu.

Ancak, bu “ucu açık”tarih mefhumu bile yetersiz kalıyor. Çizgisel tarihi evrimin ufkunda düşünülmez olan şey, geçmişe şamil olarak kendi varlığının imkanını başlatan seçim/eylem mefhumudur: Radikal bir Yeni’nin ortaya çıkmakla geriye dönük olarak geçmişi değiştireceği fikri tabii kasıt, aktüel geçmiş değil (burada bilimkurgu yapmıyoruz); kasıt, geçmişteki ihtimaller, ya da daha formal terimlerle ifade edecek olursak, geçmişe değin modal önermelerin değeri. Jean- Pierre Dupuy’un yaklaşımı şu ki, eğer (sosyal ya da çevresel) bir felaket tehdidi ile kozumuzu gereğince paylaşmak istiyorsak şu “tarihi” zaman- sallık mefhumundan da kurtulmamız gerekiyor: Yeni bir zaman mefhumunu devreye sokmak zorundayız. Dupuy bu zamanı “bir projenin zamanı”diye, geçmişle gelecek arasındaki bir kapalı devrenin zamanı diye adlandırıyor: Gelecek, geçmişteki eylemlerimiz tarafından rastlantısal olarak üretilir, bu sırada bizim eylemimiz de gelecekle ilgili kestirimimiz ve bu kestirime verdiğimiz tepki tarafından belirlenir.

“Felaketin kaydı geleceğe, şüphesiz, bir kader olarak düşülür ama olumsal bir kaza olarak da:Futur anterieur’de [Gelecekte bitmiş zaman kipi] zorunluluk kimliğinle gözükse de bu felaket vuku bulmayabilirdi. /…/ eğer sıradışı bir olay, örneğin bir felaket, cereyan etmişse, artık cereyan etmemiş olması mümkün değildir; ama henüz vuku bulmadığı sürece bu olay kaçınılmaz değildir. Öyleyse, olayın kaçınılmazlığını geçmişe dönük olarak yaratan şey, onun gerçekleşmesidir – vuku bulmuş olmasıdır.’’

[Jean-Pierre Dupuy, Küçük Tsunami Metafiziği, Paris: Seuil 2005, s. 19.]

Dupuy, Fransa’da 1995’te yapılan başkanlık seçimlerini örnek veriyor; ülkenin başlıca kamuoyu araştırma kurumunun Ocak tarihli öngörüsü şöyle:

“Eğer, önümüzdeki 8 Mayıs’ta Madam Balladur seçilecek olursa, başkanlık seçiminin sonucunun vukuundan önce karara bağlanmış olduğu söylenebilir”

 Eğer –hasbelkader- bir olay cereyan edecek olursa, kendisiyle birlikte onu kaçınılmaz gösteren olaylar zincirini de yaratacaktır. Hegel’deki olumsallık zorunluluk diyalektiği “in nuce” budur, altta yatan zorunluluğun kendini zahirinin tesadüfî oyunları içinde ve bunlar vasıtasıyla ifade ettiğine dair beylik lafız değil. Bu anlamda, kader tarafından belirlenmiş olmakla birlikte, kaderimizi seçmekte özgürüz. Dupuy, ekolojik krize de böyle yaklaşmamız  gerektiğini söylüyor: Felaket ihtimalleri hakkında “realistik” tahminlerde bulunarak değil, sözün eksiksiz Hegelci anlamında, çevre felaketini bir Kader olarak kabul etmek suretiyle: Balladur’un seçilmesi gibi, eğer felaket gerçekleşecek olursa, gerçekleşmesinin vukuundan önce tayin edildiği söylenebilecektir. Kader ve özgür eylem (“eğer’i kaldırmak üzere) demek ki kol kola gitmektedir: Özgürlük, en radikal şekliyle, kişinin Kaderini değiştirme özgürlüğüdür.

Öyleyse, Dupuy’un felaketle nasıl yüzleşmemiz gerektiğine dair önerisi de şöyle oluyor: Önce felaketi kaderimiz gibi, kaçınılmaz bir olay olarak, anlamamız ve bunu takiben de kendimizi bu kadere yerleştirerek, onun nokta-i nazarını kabul ederek geçmişe şamil olmak üzere onun geçmişine (geleceğin geçmişine) karşı olgusal ihtimaller (“şunu şunu yapsaydık, içinde bulunduğumuz felaket vuku bulmazdı.”) eklememiz ve son olarak da, bugünden bu karşı-olgusal ihtimallere dayalı eylemler üretmemiz gerekir.

İhtimaller seviyesinden bakıldığında, geleceğimizin yazgısı karadır, felaket vuku bulacaktır, kaderimizdir o ancak bundan sonra, bu kabulün ön planında, bizzat bu kaderi değiştirecek aksiyon için seferber olmalı ve böylelikle geçmişe yeni bir ihtimal yerleştirmeliyiz. Paradoksal ama felaketi engellemenin yegane yolu, onu kaçınılmaz kabul etmektir. Badiou’ya göre bir olaya sadakatin kipi “futur anterieur”dur: Kendini geleceğe doğru sollayarak geçen kişi, bugünkü eylemlerini, gerçekleşmesini istediği gelecek sanki şimdiden vakiymiş gibi düzenler. İşbu döngüsel futur anterieur stratejisi, aynı zamanda, bir felaket ihtimali (mesela, bir ekolojik felaket) karşısında yegane gerçekten efektif stratejidir: “Gelecek ihtimallere açıktır, hâlâ eyleme geçmek ve fecaatin büyüğünden kaçınmak için zamanımız var,” demek yerine kişi, felaketi kaçınılmaz olarak kabul etmeli ve sonra da kaderimiz namına “yıldızlarda yazılı”olanı geçmişe şamil olmak üzere silmek üzere geçmelidir.

Fransızcada “gelecek” anlamına gelen iki ayrı sözcük var ki bunları İngilizceye anlam kaybı olmadan çevirmek mümkün değil: futur ve avenir.

Futur şimdiki zamanın bir devamı, mevcut eğilimlerin tam bir aktüalizasyonu anlamında gelecek demekken; avenir, daha çok, bugünle radikal bir kopuşa, süreksizliğe işaret eder. Avenir, “gelmek” fiilindeki gibi gelecek olan /avenir/ anlamını taşır, sadece olacak olan anlamında değil. Farz edelim, günümüzün kıyamet benzeri global durumunda “geleceklin nihai ufku, Jean-Pierre Dupuy’un distopik “sabit nokta”sı, ekolojik yıkımın, global ekonomik ve sosyal kaosun sıfır noktası vb. olsun gelmesi süresiz olarak ertelenebilse bile bu sıfır noktası, kendi haline bırakıldığında gerçekliğimizin esas “atraktoru”udur. Bu felaketle savaşmanın yolu, felaketli “sabit nokta”ya doğru işbu kayışı kesintiye uğratan ve radikal bir Başkalık’ın ‘gelmesi’ için risk alan eylemlerden geçmektedir. Burada “gelecek yok” sloganındaki çokanlamlılık da görünür hale gelmektedir: Daha derin bir düzlemde slogan, ihtimallere kapalılığa, değişimin imkansızlığına değil, tersine, uğrunda çabalamamız gereken şeye işaret etmektedir felaketli “gelecek”in savunmasını kırmaya ve böylelikle Yeni bir şeyin “gelmesi”ne.

Yirminci yüzyılda Sol, ne yapması gerektiğini (proletarya diktatörlüğünü kurmak, vb.) biliyordu, ancak bunun için bir fırsatın doğmasını sabırla beklemek zorundaydı. Bizim durumumuzsa, bu sevimsiz halin tam tersidir. Bugün biz, ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz buna mukabil hemen şimdi eyleme geçmek zorundayız; zira eylemsizliğin sonuçları feci olabilir. Bugün biz, hepten uygunsuz koşullar altında, Yeni’nin gayyasına doğru adımlar atmak; sırf Eski’nin iyi yanlarını korumak için bile Yeni’nin özelliklerini yeniden icad etmek zorundayız. 1920’lerin ilk yıllarında Gramsci’nin yazılarını yayımladığı derginin adı Ordine Nuovo ’ydu (Yeni Düzen) sonraları bu isim aşırı Sağ tarafından iç edilecekti. Bu iç etme eyleminden hareketle, Gramsci’nin kullandığı adın altında yatan “doğru”nun kendini ortaya koyduğunu düşünmek ve, otantik bir Solun isyankar özgürlüğüne aykırı bulup hepten terk etmek yerine, her devrimin bir kere başarılı oldu mu kurmak zorunda kalacağı yeni düzeni tanımlamaktaki zorluğun bir endeksi sayıp bu ada geri dönmek gereklidir. Özetle, içinde yaşadığımız zamanlar, Stalin’in atom bombasını anlatmak için kullandığı sözlerle karakterize edilebilir: Sinirleri zayıf kişilere göre değil.

Bütün bunlardan çıkarılacak temel ders şu ki, insanlık daha “plastik” ve konargöçer bir tarzda yaşamaya hazırlıklı olmak zorundadır: Çevredeki yerel ve global değişimler, benzeri görülmemiş geniş-çaplı toplumsal transformasyonları zorunlu kılabilir. Diyelim dev bir volkanik patlama tüm bir İzlanda’yı yaşanmaz hale getirdi: İzlanda halkı nereye göçecek?

Hangi koşullarda?

Onlara kendilerine ait bir toprak parçası mı verilecek yoksa İzlandalılar dünyanın şurasına burasına mı dağıtılacak?

Ya da Kuzey Sibirya bugünkünden daha yaşanır ve tarıma uygun hale geldi, Sahra’nın Güney bölgeleri ise büyük bir nüfusu beslemek için fazla kuraklaştı buralardaki nüfusun hareketi nasıl örgütlenecek?

Geçmişte benzer şeyler olduğunda sosyal değişim vahşi ve spontan şekillerde, şiddet ve yıkım eşliğinde, cereyan etmişti böyle bir ihtimal bugünün koşullarında, tüm ulusların elinde kitle imha araçları varken, büyük bir felaket demektir. Şurası açık: Ulusal egemenliğin radikal bir şekilde yeniden tanımlanması ve global işbirliğinin yeni formlarının icad edilmesi gerekiyor. Peki, yeni iklim koşullarının ya da su ve enerji kaynaklarındaki bir kıtlığın zorunlu kılacağı muazzam iktisadi ve tüketimsel değişiklikler ne olacak? Hangi karar alma süreçleri ile bu değişimlere karar verilecek ve bunlar uygulanacak? Böylesi projelere girişmeye hazır mıyız?

Nicholas Stern, iklim krizini “insanlık tarihinin en büyük pazarlama fiyaskosu’’ diye nitelerken haklıydı.Yakınlarda Kishan Khoday adlı bir BM grup lideri bir yazısında şöyle diyor: “Yükseliş halinde bir global çevresel yurttaşlık ruhu ve iklim değişikliğini tüm insanlığın ortak kaygısı olarak görme arzusu var.”

Burada “global yurttaşlık” ve “ortak kaygı” terimlerini olanca ağırlığı ile anlamak gerek global bir politik örgütlenmeye ve piyasa mekanizmalarını nötralize edip yönlendirecek bir katılıma duyulan ihtiyaç, sözün gerçek anlamıyla komünist bir perspektif anlamındadır. “Ortak mülkiyet’e yapılan işbu atıf Komünizm mefhumunu diriltmenin de bir haklı gerekçesi olarak görülmelidir: Bu atıf, ortak olanın durmadan “çevrilip kapatılması” sürecininin, bu meyanda mülklerinden mahrum bırakılanların da proleterleştirilmesi süreci olduğunu görmemizi sağlar. Toplumlarımızdaki çeşitli proleterleşme süreçlerinin bir kıyamet noktasına doğru ilerlediği de artık bir sır sayılmaz: Ekolojik çöküş, insanların biyogenetik tarafından manipüle edilebilir makinelere indirgenmesi, hayatlarımız üzerinde mutlak dijital kontrol… Günümüzün tarihi durumu, bizi proletarya mefhumunu terke falan zorlamıyor; tersine, tarihi durumumuz bizi bu mefhumu Marx’ın bile muhayyilesini zorlayacak bir varoluşsal seviyeye dek radikalize etmeye zorluyor.

Kaynak:

Slavoj ZIZEK, Kıyametin Versiyonları, İngilizce Orijinali Versions of the Apocalypse Çeviren: Mehmet Budak, ENCORE, 2012,İstanbul, sh:59-76

THE DEAD / Ölüler (1987)


“Bir kadının gönlünü fethetmek,
gökyüzünden bir melek indirmek gibidir.”
Mümin

Yönetmen: John Huston

Ülke: İngiltere , İrlanda ,, ABD,

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 1989 (Türkiye)

Süre: 83 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Tony Huston, James Joyce

Müzik: Alex North

Görüntü Yönetmeni: Fred Murphy

Yapımcı: William J. Quigley, Wieland Schulz-Keil, Chris Sievernich

Nam-ı Diğer: John Huston’s The Dead

Özet:

Dublin’de iki yaşlı kız kardeş, yeni yılın hemen ertesinde bir davet verir. Görünürde herkes çok eğlenmektedir: Güzel bir ziyafet sofrası, sohbetler, müzik ve dans, davetlileri birbirine yakınlaştırır. Konuklar arasında ev sahiplerinin yeğeni olan Gabriel ve karısı Gretta da bulunur. Ancak dinlediği hüzünlü bir şarkı Gretta’ya kocasıyla paylaşmadığı bir sırrı hatırlatacaktır. Gecenin sonunda açığa çıkan bu sır yüzünden, Gabriel sadece eşiyle olan ilişkisini değil, yaşamın ve ölümün anlamını da sorgulayacaktır.

Filmden

“İnsan, düşüncenin eziyetinde bir musiki işittiğini sanıyor.”

Şimdi öykü zamanı. Bay Grace bizi bir kere daha büyüleyecek misiniz?

Bayanlar ve baylar!

Bu akşam niyetim size eğlenceli bir öykü sunmaktı. Ama son zamanlarda elime öyle bir şey geçti ki bunu sizlerle paylaşmayı çok istiyorum. Bayan Gregory’nin çevirdiği Mükemmel bir aşk şarkısı gibi öykü.  Adı “Tutulmamış Yeminler”.

“Dün gece geç bir saatti.

Köpek seni konuşuyordu.

Bataklıktaki çulluk senden söz ediyordu.

Bütün ormana dağılan o yalnız cümle

sendin ve belki de bir eşin yoktu

ta ki beni bulana kadar.

Bana söz verdin.

Ve bana yalan söyledin.

Sürünün toplandığı yerde beni bekleyeceğini söylemiştin.

lslık çaldım, 300 kez adını haykırdım ama orada meleyen kuzulardan başka hiçbir şey bulamadım.”

“Bana zor olanı bulma sözü vermiştin. Gümüş direkli bir altın gemi. Her birinde pazar yeri olan 12 kasaba ve denizin kenarında beyaz, güzel bir avlu. Bana mümkün olmayan şeyler söz verdin. Balık derisinden yapılmış bir çift eldiven. Kuş derisinden yapılmış pabuçlar verecektin. Ve İrlanda ipeğinden yapılma bir elbise.”

“Annem bana seninle konuşmamamı söyledi. Ne bugün, ne yarın ne de pazar. Ama bana bunu söylemek için kötü zaman seçmiş. Bu kapıyı, ev soyulduktan sonra kapatmak demek. Doğuyu benden alıp götürdün. Batıyı benden alıp götürdün. Önümde olanı, arkamda olanı alıp götürdün. Benden Ay’ı aldın. Benden Güneş’i alıp götürdün. Korkarım ki, benden Tanrı’yı alıp götürdün.”

Bayan Gregory’nin çevirdiği bir öykü, çok tuhaf ama çok güzel. Böylesini hiç duymamıştım. Son derece gizemli. Böyle bir aşk hayal edemiyorum.

- Bence de çok güzeldi.

- Çok güzeldi. Mükemmel bir aşk şarkısı gibi.

Farklı bir isim kullandığınızı biliyorum.

- Benim mi?

 - G.C. kim?

 Daily Express’e yazı yazdığınızı öğrendim. Bence kendinizden utanmalısın.

- Kendimden neden utanacakmışım?

 - Ben sizden utanıyorum. Basit bir İngiliz gazetesine yazdığınız için. Batılı Briton olduğunuzu düşünmemiştim.

“Batılı Briton” da ne anlama geliyor?

 Sadece kendimize inanmak yerine, kurtuluşumuzu İngiltere’de gören biri demek.

Bayan Julia Morkan bir köle gibi gece gündüz kendini kilise korusuna adadı. Gece gündüz. Noel sabahı saat 6′da oradaydı, peki ne için?

 Tanrı’ya övgü için olabilir mi Kate Teyze?

 Kate Teyze:

Tanrı’yı övmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim Mary Jane. Papa’nın, yıllarını bir köle gibi koroya veren kadınları kovması ve yerlerini yumurcaklara vermesi bence övülesi bir davranış değildi. Papa bunun kilisenin iyiliği için olduğunu söyleyebilir ama bu hiç adil değil. Hiç değil!

Papa’nın haklılığını sorgulamıyorum. Yaşlı aptal bir kadınım, böyle bir şeyi düşünemem bile. Ama önemli başka şeyler de var, nezaket ve minnet duymak gibi. Eğer Julia’nın yerinde ben olsaydım,

Freddy, bir hafta sonra Melleray Dağı’na gideceğini söyledi mi?

 - Sahi mi?

 - Evet, çok hoş. Dinlenmek için sanırım. Orada havanın çok temiz olduğunu duydum. Keşişler de konuklardan tek kuruş dahi talep etmiyorlarmış. Ne konukseverler keşişler. Melleray Dağı’nda bolca kereviz bulacaksınız. Yani birisi oraya gidip, manastırı otel gibi kullanıp, yemeklerden yiyip içip sonra da tek kuruş ödemeden dönebilir mi?

 Çoğu insan dönerken manastıra bağışta bulunuyor. Keşke bizim kilisemiz de böyle bir olanak sağlasa. Keşişler asla tek kelime etmezler.

- Ve her sabah ikide kalkarlar.

- Dahası tabutlarında uyurlar.

Neden?

 Neden?

 - Çünkü orada düzen böyle.

- Evet ama neden?

- Kural böyle, hepsi bu.

Evet ama mantıklı bir açıklaması olmalı.

-Doktrini biliyorsunuz.

-Kilisenin bakış açısını demek istiyorum. Başkasının günahının kefaretini bizler ödeyebiliriz. Bunu bana Peder O’Rourke’un anlatmıştı. Bu şekilde hoşgörü edinilirmiş, evet. Günahlar affedilirmiş. Keşişlerinde yaptığı şey bu evet. Günahkarların bu dünyada işlediği bütün günahların bedelini ödüyorlarmış. Yaşanan bütün günahların  Yani bizim ipe gitmemizi önlemeye mi çalışıyorlar?

- Son günde, evet. Kıyamet gününde.

-Buna agnostikler, ateistler ve dinsizler de dahil mi?

 -Senin de nazik bir dille ifade ettiğin gibi, diğer inançlara sahip olanlardan söz ediyorum. Sanırım. Bu fikirden hoşlandım. Gayet makul. Bir tür beleş sigorta gibi. Ama tabut yerine şöyle yaylı bir yatakta olmaz mıydı bu iş?

 Keşişler çok iyi adamlardır. Dindardırlar. Tabutu, onlara nihai sonlarını hatırlattığı için kullanıyorlar.

Gabriel ve karısı Gretta 14 numaralı odada son konuşmaları.

Gabriel :

- Yorgun görünüyorsun.

Gretta:

- Biraz yorgunum.

- Hasta değilsin dimi?

 - Sadece yorgunum, o kadar. Freddy Malins’ı düşünüyorum da.

- Zavallı Freddy Malins. – Ne olmuş?

 Zavallı adam. Onunki gibi bir annem olsa, ben de kendimi içkiye verirdim. Hayır, sen sorumluluk sahibi birisin Gabriel.

Ne düşünüyorsun?

 Galiba biliyorum ben de.

- Biliyor muyum?

 - O şarkıyı düşünüyordum, hepsi bu.

Ne olmuş o şarkıya, seni neden ağlatıyor?

 Bana eski zamanlarda o şarkıyı söyleyen birini hatırlattı.

Kimmiş o eski zamanlardaki biri?

 Galway’de büyükannemle yaşarken tanıdığım biriydi.

Aşık olduğun biri mi?

 O zamanlar tanıdığım genç bir çocuk. Adı Michael Furie’ydi. Sık sık bu şarkıyı, “Lass of Aughrim”i söylerdi. Çok hassas biriydi. Onu çok net hatırlıyorum. Çok güzel gözleri vardı. İri, koyu renkli gözler. Hele gözlerindeki o ifade. Bakışları. Yani ona aşıktın. Galway’deyken onunla uzun yürüyüşlere çıkardım. Belki de lvors’la Galway’e gitmek istemenin nedeni budur.

- Ne için?

 - Ne bileyim?

 Onu görmek için belki. O öldü. Öldüğünde henüz 17 yaşındaydı. O yaşta ölmek korkunç bir şey, değil mi?

 - Ne yapıyordu?

 - Gazhanede çalışıyordu. Anladığım kadarıyla bu Michael Furie’ye aşıktın, Gretta?

 Çok iyiydik onunla o zamanlar.

Genç yaşta ölmesinin nedeni neydi?

 Verem miydi?

 Sanırım benim için öldü. Kış mevsimindeydik, henüz ilk günlerinde. Dublin’deki rahibe okuluna gelmek için büyükannemin evinden ayrılacaktım. O günlerde Galway’deki evinde hastaydı. Evden çıkmaması gerekiyordu. Oughterard’daki ailesine de durumu bildirmişlerdi. Kötüye gittiğini söylüyorlardı. Doğrusunu hiç bilmedim. Zavallı çocuk. Bana çok düşkündü. O çok ince bir çocuktu. Birlikte yürüyüşlere çıkardık, Gabriel. Kırların nasıl olduğunu bilirsin. Sağlığı elverse şarkı söylemeyi öğrenecekti. Çok güzel bir sesi vardı.

-Zavallı Michael Furie. Peki, sonra ne oldu?

 Sonra Galway’den ayrılıp okula gelme vaktim yaklaştığında durumu daha da kötüleşmişti. Onu görmeme izin yoktu. Ben de ona mektup yazdım, Dublin’e gideceğimi yazın döneceğimi ve o zamana dek iyileşeceğini umduğumu söyledim. Yola çıkmadan bir gece önce, büyükannemin evinde valizimi hazırlıyordum. Pencereye bir çakıl taşının atıldığını duydum. Ama cam ıslaktı ve dışarısı seçilmiyordu. Hemen alt kata indim ve arka kapıdan bahçeye çıktım. Zavallı Michael orada bahçenin köşesinde soğuktan titriyordu. Ona geri dönmesini söylemedin mi?

 Ona hemen eve dönmesi için yalvardım. Yağmurun altında öleceğini söyledim ama o yaşamak istemediğini söyledi. Gözleri bugün gibi gözümün önünde. Eve döndü mü?

 Evet, döndü. Ama manastıra gideli sadece bir hafta olmuştu ki öldüğünü öğrendim. Onu Oughterard’a gömdüler. Ailesinin olduğu yere. Öldüğünü öğrendiğim gün Bunu öğrendiğim gün

Gabriel :

   Kocan olarak hayatında ne kadar küçük bir rol oynuyormuşum. Sanki karı koca gibi hiç yaşamamışız. Eskiden nasıldın? Yüzün hâlâ çok güzel. Ama Michael Furie’nin uğruna cesurca öldüğü yüz, aynı yüz değil. Duygularım neden böyle ayaklandı? Bu nasıl oldu? Arabayla evden ayrıldık. Elini öptüğümde tepki alamadım  Teyzemin partisi  Aptalca konuşmam. Şarap, dans, müzik  Zavallı Julia Teyze  Gelin Kılığında’yı seslendirirken yüzünde bitkin bir ifade vardı. Yakında o da bir gölge olacak. Patrick Morkan ve atı gibi. Belki yakında ben de o misafir odasında siyahlar giyinmiş, oturuyor olacağım. Perdeler çekilmiş olacak. Avutucu taziye sözcükleri arayacağım ancak sadece işe yaramaz laflar bulacağım. Evet, çok yakında böyle olacak. Gazeteler doğru yazıyor. İrlanda’nın her yerinde kar var. Merkezdeki karanlık ovanın her yerini, ağaçsız tepeleri kaplıyor. Allen Bataklığı’nın üzerini örtüyor. Karanlık ve asi Shannon’ın dağlarının üzerine düşüyor  Hepimiz sırayla birer gölge oluyoruz. Diğer dünyaya tutkuyla, başımız dik, cesur bir edayla gitmek varken siliniyor, yaşlanmaya yenik düşüyoruz.Sana yaşamak istemediğini söyleyen sevgilinin gözlerini kalbinde ne kadar sakladın? Ben hiçbir kadın için böyle hissetmedim. Ama böylesi bir duygunun aşk olduğunu biliyorum. Bunu başaranları düşünüyorum. Zamanın varoluşundan beri. Onlar gri dünyalarına doğru yol alırken  ben hafifçe çırpınıyorum. Etrafımdaki her şey gibi; onların iz bıraktığı ve yaşadığı bu dünya küçülüyor ve yok oluyor. Karlar düşüyor. Michael Furie’nin gömülü olduğu ıssız kilise mezarlığına yağıyor. Evren boyunca yavaşça süzülüyor ve düşüyor. Nihai sonlarının inişi gibi, tüm yaşayanların ve ölülerin üzerine

******

http://shortstorydunyasi.blogspot.com.tr/2012/01/olu-dead-james-joyce.html http://shortstorydunyasi.blogcu.com/olu-james-joyce-1-bolum/3463942

 

‘BİLİNMEYEN BİLİNENLER’, BİLDİĞİMİZİ BİLMEDİĞİMİZ ŞEYLER: Slavoj Zizek


Çin’de, eğer birinden gerçekten nefret ediyorsanız, ona “inşallah ilginç zamanlarda yaşarsın.”diye beddua edilirmiş.

Rumsfeld Ve Arılar

Kaçınmamız gereken bir çifte tuzakla karşı karşıyayız: Bir yanda, çevre felaketlerini bilim ve teknoloji yoluyla çözülebilir bir probleme indirgeyerek ekolojiyi “ideolojik olmaktan çıkarma” [de-ideologize] eğilimi; diğer yanda da, ideolojiyi New Age mitolojisi usulü “tinselleştirme” eğilimi.

Bu iki yaklaşım, ekolojik problemin ekonomik, politik ve ideolojik köklerini açıklayan somut bir sosyal analizi paylaşıyor. Bilim şarttır, ancak işi bilime bırakamayız: Hayatlarımızı nasıl dönüştürmemiz gerektiğini söyleyemez bize. Çünkü bu dönüşüm, nasıl bir hayat sürdürmek istediğimize ilişkin sosyopolitik “normatif’ fikirlere dayanmak zorundadır. Öyleyse birbirine çatışır gözüken bir dizi çözümü yetersiz bulmak ve reddetmek zorundayız: Ekolojik tehditlere tamamen teknik ve yeni üretim biçimleri (nanoteknoloji) ve yeni enerji biçimleri ile çözülesi problemlerimiz gibi muamele etmek yeterli olmadığı gibi, dolaysız bir New Age ruhiyatçılığı da meseleyi halletmez. Kapitalizmin ekolojik bir yeniden örgütlenmesini talep etmek yeterli olmadığı gibi, modem öncesi organik bir topluma ve onun bütüncül bilgeliğine dönmek de meseleyi halletmez. İhtiyaç duyduğumuz şeylerden birincisi, durumumuzun benzersizliğine yeni gözlerle bakmaktır. Her ne kadar kapitalizm, sonsuz bir uyarlanabilirliğe sahipse de (akut bir çevre krizi durumunda mahut uyarlanırlık, ekolojiyi kolayca kapitalist bir yatırım ve rekabet sahasına çevirmektedir), karşı karşıya olduğumuz riskin tabiatı pazar esaslı bir çözümü tamamen dışlamaktadır.

Neden?

Çünkü kapitalizm, çok belirli sosyal şartlar altında çalışır: Pazarın “görünmez eli”ne duyulan bir güvene dayalıdır, bu güven de bir çeşit Aklın Kurnazlığı gibi, bireysel egotizmlerin kamu yararına hizmet etmesini güvence altına alır. Ancak şimdilerde radikal bir değişimin orta yerindeyiz: Bugün misli benzeri görülmemiş bir ihtimal ufukta belirmiş bulunuyor — bir ekolojik felaket, ölümcül biyogenetik mutasyon, nükleer savaş ya da benzeri bir askerisosyal belayı tetikleyen insanoğlunun müdahalesiyle dünyanın akışının felakete doğru bir şekilde değişmesi olası. Artık eylemlerimizin kapsamının sınırlı olduğu varsayımına bel bağlayamayız: Artık, biz ne yaparsak yapalım, tarihin umursamadan yoluna devam edeceği doğru değil.

Günümüzde sık sık, bilimsel uzmanlığın sağladığı bilgilere fazlaca güvendiğimiz, buna mukabil bize bilimsel-teknolojik yaklaşımda bir şeylerin hatalı olduğunu söyleyen içgüdülerimize yeterince güvenmediğimiz iddia ediliyor. Ancak problem, çok daha derinlerde; problem, bizzat, bildiğimiz şekliyle sıradan yaşantılar dünyasına uyumlanmış ve bu yüzden de gündelik gerçekliğin akışının gerçekten bozulabileceğine inanmayı bir türlü beceremeyen aklı selimin güvenilmezliğinde yatıyor. Bu noktada tutumumuz, garip bir şekilde çatallanıyor:

“Gayet iyi biliyorum ki (küresel ısınma tüm insanlık için bir tehdit oluşturuyor), ama yine de … (buna gerçekten inanamıyorum).”

“Aklımın dolaysız bağlarla bağlı olduğu çevreme şöyle bir bakmak yeterli: Yeşil otlar ve ağaçlar, rüzgarın ıslığı, gün doğumumsan bütün bunların gün gelip bozulacağına inanabilir mi? Ozon delindiğinden dem vuruyorsunuz  ancak ben göğe ne kadar bakarsam bakayım, delik falan görmüyorum; tek gördüğüm, hep o gri ya da mavi gökyüzü.”

Bir kısım çiftçinin Çernobil faciasının olduğu yerlerde hayatlarını her zamanki gibi sürdürmesine şaşmamalı  bunlar, radyasyon denilen nesne hakkındaki anlaşılmaz muhabbeti duyuyor, ama kulak asmıyorlar.

Her tarafta patır patır riskler beliriyor ve biz de bunlarla başa çıkar diye bilim insanlarına güveniyoruz. Problem tam da burada: Bilimcilerin bilmesi gerek, ama bilmiyorlar işte.

Bilimin toplumlarımızdaki yayılımının iki beklenmedik özelliği var: Bizler, en mahrem tecrübelerimizde bile (cinsellik ve din) bilime gittikçe fazla itimat ederken, bizzat bilimin bu heryerdelik hali, bilimsel bilgiyi de çok sayıda çatışan açıklamadan oluşan tutarsız bir alana çeviriyor. Sıkça kullanılan “uzman görüşü” terimi de bu yeni durumun bir belirteci: Eskiden, biz sıradan ölümlülerin türlü çeşitli görüşleri olurdu da tek, evrensel ve bilimsel doğruyu, döner bilim insanlarından beklerdik. Günümüzün yeni biliminden duyup duyacağımızsa bir dizi çatışan “uzman görüşü” oluyor… Bu durumda, Avrupa’da uçuş yasaklarının kalkmasından bir hafta sonra, medyada, bu kez bir başka “uzman görüşü”ne dayanan, ve Avrupa üstünde gerçekten tehlike arz eden bir volkanik kül bulutunun falan zaten hiç oluşmadığını söyleyen haberleri okumanın da şaşırtıcı bir yanı kalmıyor  bütün yaygara, bir panik reaksiyonundan ibaretmiş meğer.

Mesele kime inanacağımızı bilmemekte:Ekolojik bozulmanın etkilerini bizzat hissetsek bile (ötede bir kuraklık, beride alışılmadık derecede şiddetli bir fırtına) uzmanların bu sonuçlarla onların nedenleri arasında kurduğu bağlantılar, biz sıradan insanlar için aşikar olmaktan uzak kalıyor.

Bilimin işbu çaresizliğini bir yandan açığa vuran ve öte yandan da uzmanların verdiği teminatların oluşturduğu aldatıcı bir perdeyle örten paradigmatik kategorinin adı, “sınır değeri”dir. Çevreyi korkmadan ne kadar daha kirletebiliriz, daha ne kadar fosil yakıt yakabiliriz, zehirli bir maddenin ne kadarı sağlığımız için tehdit oluşturmaz… (bir de ırkçı bir versiyon ekleyelim, topluluğumuza, kimliğimizi tehlikeye atmadan, daha ne kadar yabancıyı entegre edebiliriz)? Burada karşılaştığımız apaçık problem, durumun şeffaf olmaması nedeniyle, her sınır değerinde keyfi ve kurgusal bir yan bulunmasıdır doktorların önerdiği azami kan şekeri değerinin doğru değer olduğundan, bunun üstüne çıktık mı tehlikeli alana girdiğimizden, altında kaldığımızda güvende olduğumuzdan, emin olabilir miyiz? Ya da global sıcaklıkta 2 dereceyi aşmayan bir artışın tolere edilebileceğinden, bunun üstününse felaketlere yol açacağından?

Durumu daha da karmaşıklaştıran şey, ekolojik tehditlerin birçoğunun bizzat bilim ve teknoloji tarafından yaratılması (endüstrinin ekolojik sonuçları, kontrolsüz biyogenetiğin psişik sonuçları, vb.). Ama, modern bilimi suçlamak da burada fazla basit kaçıyor: Bilimler hem riskin kaynağı (kaynaklarından biri), hem tehditleri anlamak ve tanımlamakta kullanabileceğimiz yegane araç ve hem de tehditlerle başa çıkmakta, bir çıkış yolu bulmakta yararlanacağımız kaynak (kaynaklardan biri). Global ısınmadan bilimsel-teknolojik toplumu sorumlu tutsak bile, sadece bu tehdidi kaldırmak için değil, çoğu kez tehdidin farkına varmak için bile dönüp dolaşıp yine bu bilime başvuracağız  gökyüzündeki “ozon deliği”ni sadece bilim insanları görebiliyor, örneğin. Richard Wagner’in Parsifal’indeki “yarayı sağaltan onu açan kargıdır, yine” dizesi yeni bir bağlam kazanıyor: Bilim-öncesi holistik bilgeliğe dönüş yok, içinde bulunduğumuz dertten bizi kurtaracak olan bilimdir, yine.

Ancak, bilgimizin işbu sınırlılığından asla, ekolojik tehdidi abartmayalım yollu bir sonuç çıkarılamaz. Tersine, madem son derecede öngörülemez bir durumdayız, o zaman daha da dikkatli olmamız gerekiyor. Kompleks sistemler teorisi, bu türden sistemlerin iki karşı özelliği bulunduğunu —bir yandan kuvvetli, dengeli bir karaktere sahip olduklarını, öte yandan da aşırı hassas olduklarını açıklar, bize. Bu sistemler, şiddetli bozucu etkilere intibak kabiliyetindedir, onları bünyelerine entegre edebilir, yeni bir denge ve stabiliteye kavuşabilirler tabii, belli bir eşiğe (bir “devrilme noktası”na) kadar. Bu eşik aşıldı mı, küçücük bir bozucu etki, topyekun bir felakete neden olabilir ve tamamen yeni bir düzenin kurulmasına yol açabilir. Uzun asırlar boyunca insanlık, üretim faaliyetlerinin çevre üzerindeki etkisini dikkate almaya ihtiyaç duymadı tabiat ormansızlaştırmaya, kömür ve petrolün kullanılmasına, vb. kendini uyarlayabiliyordu. Ancak bugün bir devrilme noktasına yaklaşıp yaklaşmadığımızdan emin değiliz gerçekten de bundan emin olamıyoruz, zira bu türden eşikleri ancak iş işten geçtikten sonra net bir şekilde algılayabiliyoruz.

2010’da global ısınmanın gerçek durumu konusunda yürütülen çok sayıda tartışmaya tanık olduk bir kısım şüpheci, olgunun varlığını bile sorguladı. Bu kesinsizlikler, durumun fazla da ciddi olmadığına dair belirtiler olarak görülmemelidir; bunlar sadece, durumun sandığımızdan da kaotik olduğuna, doğal ve sosyal faktörlerin artık ayrılamayacak şekilde birbirine dolaşmış bulunduğuna delalettir. Bugün, doğal felaket tehdidiyle ilgili şu ikilemi yaşıyoruz: Ya tehdidi ciddiye alacağız ve eğer felaket vuku bulmazsa, bize gülünç gözükecek adımları atacağız ya da hiçbir şey yapmayacağız ve eğer felaket vuku bulursa, her şeyimizi yitireceğiz. En kötü alternatif, bu ikisinin arasında durmayı seçmek, yani sınırlı tedbirler almaktır bu durumda, ne yapsak kaybetmiş olacağız. Söz konusu olan bir ekolojik felaketse, ikisinin arası diye bir şey olamaz. Böyle bir durumda, bütün o öngörü, ihtiyatlı davranma ve risk kontrolü muhabbetleri anlamsızlaşır; çünkü, Rumsfeld’in bilgi teorisinin terimleriyle, uğraştığımız nesne, “bilinmeyen bilinmeyenler”dir: Sadece devrilme noktasının nerede olduğunu bilmemekle kalmıyoruz, tam olarak neyi bilmediğimizi de bilmiyoruz.

Mart 2003’te Donald Rumsfeld bilinen ve bilinmeyenin ilişkisi hakkında bir parça amatör filozofluğa soyundu:
2003’te Rumsfeld biraz amatörce, bilinen ve bilinmeyen arasındaki ilişki hakkında felsefe yapmaya girişti:
“Bilinen bilinenler vardır. Bunlar bildiğimizi bildiğimiz şeylerdir. Bilinen bilinmeyenler vardır. Yani, bazı şeyler vardır ki bilmediğimizi biliriz. Fakat bilinmeyen bilinmeyenler de vardır. Bunlar bazı şeyler ki bilmediğimizi bilmeyiz.”
Onun eklemeyi unuttuğu önemli bir dördüncü tanım var:
‘bilinmeyen bilinenler’, bildiğimizi bilmediğimiz şeyler.
Eğer Rumsfeld, Irak’la bir ihtilaf halinde başlıca tehlikenin “bilinmeyen bilinmeyenler”den yani Saddam’dan kaynaklanan ve ne olabilecekleri konusunda bir şüphe dahi oluşturamayacağımız tehditlerden oluştuğunu düşünüyor idiyse, ona verilecek cevap, tersine, başlıca tehlikenin “bilinmeyen bilinenler”den kaynaklandığıdır, yani varlıklarını bile fark etmediğimiz ve onun  için inkar ettiğimiz inanç ve varsayımlarımız dan…
Ekoloji söz konusu olduğunda, bu inkar edilen inanç ve varsayımlar bizi, bir felaketin muhtemel olduğuna inanmaktan alıkoymakta ve “bilinmeyen bilinmeyenler”le karışıp kaynaşmaktadır.

Arılar neden kitlesel olarak ölüyor, özellikle de ABD’de? Bazı kaynaklara göre, bu ülkedeki arı nüfusu %80’ler mertebesinde gerilemiş bulunuyor. Bu felaketin besin zincirimiz üzerinde yıkıcı bir etkisi olabilir: İnsanoğlunun gıdasının yaklaşık üçte biri, böcekler tarafından tozlaştırılan bitkilerden geliyor, ki bunun da %80’inden bal arıları sorumlu… İşte, olası bir global felaketi kafamızda tam da böyle canlandırmalıyız: Bing bang falan değil, kahredici global etkileri olan ufacık bir kesinti, insan burada yapılması gereken şeyin doğal dengeyi tekrar tesis etmek olduğundan bile emin olamıyor hangi dengeye? Ya ABD ve Avrupa’daki arılar sınai kirliliğin belli bir derecesine ve tarzına uyum geliştirdiyse?

Arıların kitlesel ölümünde bir gizem var: Aynı şey eşzamanlı olarak dünyanın (gelişmiş ülkelerin) her tarafında vuku buluyorsa da yerel incelemeler farklı nedenlere işaret ediyor: Tarım ilaçlarının arılar üzerindeki zehirleyici etkisi, iletişim araçlarının saldığı elektronik dalgaların bunların uzamsal yön bulma duyularını yitirmesine neden olması, vb. Nedenlerin işbu çokluğu, nedenle sonuç arasındaki bağı belirsizleştirmekte ve, tarihten de bildiğimiz gibi, ne zaman nedenle sonuç arasında bir kopukluk doğsa, orada daha derin bir Anlam arayışı da insanların kanına girer: Ya doğal nedenlerin altında daha derin bir ruhsal neden yatıyorsa? Yoksa, doğa bilimlerinin bakış açısıyla başka başka nedenlere bağlanan bu olgunun gizemli eşzamanlılığını nasıl açıklayabiliriz? İşte burada “ruhiyatçı ekoloji” dediğimiz nesne sahneye çıkıyor: Arı kovanları, bir çeşit köle kolonisi, arıların insafsızca sömürüldüğü temerküz kampları değil midir? Ya onları sömürdüğümüz için Tabiat Ana bize sillesini vuruyorsa?

Bu ruhiyatçı iğvaya karşı en iyi antidot, tekrar Rumsfeld’in epistemolojisine başvurarak söyleyeceğim, arılar vakasında hem bildiğimizi bildiğimiz (tarım ilaçlarına karşı hassasiyetleri) ve hem de bilmediğimizi bildiğimiz (örneğin insanın yol açtığı radyasyona nasıl tepki verdikleri) şeyler olduğunu akıldan çıkartmamaktır. Ama her şeyin ötesinde bilinmeyen bilinmeyenler ve bilinmeyen bilinenler var. Arıların çevreleri ile etkileşiminin öyle boyutları var ki, bunları sadece bilmemekle kalmıyoruz, bu boyutların farkında dahi değiliz. Ve, bir de “bilinmeyen bilinenler” var: Arılar konulu incelemelerimizi hem saptıran ve hem de bunları tarafgir gözlerle görmemize neden olan her türlü insan-merkezli önyargı.

Ancak bu türden olayların en rahatsız edici yönü, Lacan’ın “gerçekteki bilgi”diye adlandırdığı bir başka türden bilgideki hayvansal ve bitkisel hayatı düzenleyen “içgüdüsel” bilgideki— bozulmadır. Bu anlaşılması güç bilgi birden çığrından çıkabilir. Kış fazla sıcak geçtiğinde bitki ve hayvan alemi Şubat ayındaki sıcak havayı Bahar’ın bir işareti olarak okuyup buna göre davranmaya başlar ve böylelikle gecikmiş soğuklara karşı bizzat savunmasız kalmanın dışında doğal üreme ritmini hepten aksatırlar. Büyük ihtimalle arıların başına gelen de, bu türden bir şey.

Ancak, anlam arayışını besleyen şey de, bu oldukça nedensel geçirimsizlik, nüfuz edilmezlik hali. Alışılageldik varoluş şeklimizin temel çerçevesini dengesizleştirecek bir felaket tehdidi ile karşılaştığımızda ilk ve kendiliğinden tepkimiz, gizli bir anlam arayışına girmek oluyor: Böyle bir tehdit doğduğuna göre bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız, diyoruz… Anlam olsun da çamurdan olsun: Gizli bir anlam varsa, evrenle bir diyalog da var demektir, işte bu nedenle, AIDS’ten ekolojik felaketlere ya da Holokost’a dek, potansiyel ya da fiili felaketlerle karşılaştığımızda anlam arayışı denilen iğvaya direnmek, bizim için hayati. Jerry Fahvell ve Pat Robertson’ın 9/11 saldırısına ilk reaksiyonu, bu olayı, Amerikalıların sürdürdüğü günahkar hayat nedeniyle, Tanrı’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne sağlaya geldiği korumayı kaldırdığının bir işareti olarak görmekti. Hedonist materyalizmi, liberalizmi, gemi azıya almış cinselliği suçlamış ve Amerika’nın hak ettiğini bulduğunu söylemişlerdi.Peki, çevresel dertlerimizi doğal kaynakları insafsızca sömürdüğümüz için Tabiat Ana’nın bizden aldığı bir intikam olarak okuyan “derin çevreciler”in yaptığı da buna benzer bir şey değil mi?

Böyle iğvalara karşı, Düşüş-öncesi [] özsel birliğe dönmeyi öneren her türü ideolojiyi ısrarla ve yoruma yer bırakmayacak şekilde reddetmeliyiz. Arthur Rimbaud’nun dediği gibi il faut etre absolument moderne  kararlı bir şekilde modern kalmalı ve kapitalizm eleştirisinden kalkıp “araçsal akıl” ve “modem teknolojik uygarlık”ın eleştirisine doğru aşırı hızlı ve üstünkörü genellemeler yapılmasını reddetmeliyiz. 28 Kasım 2008’de Bolivya devlet başkanı Evo Morales“İklim Değişikliği: Gezegenimizi Kapitalizmden Koruyun” başlıklı bir açık mektup yayınladı. Açılış cümleleri şöyle:

 “Kardeşler: Günümüzde Tabiat Ana hasta. /…/ Her şey kapitalist sistemi doğuran 1750’deki endüstri devrimi ile başladı. ‘Gelişmiş ülkeler’, ikibuçuk asırda, beş milyon asırda oluşmuş fosil yakıtların çoğunu tüketti. /…/ Rekabet ve kapitalizmin sınır tanımaz kâr hırsı, gezegenimizi harap ediyor. Kapitalizmde bizler insan değil, tüketiciyiz. Kapitalizmde Tabiat Ana yok, onun yerine hammaddeler var. Dünyadaki asimetri ve dengesizliklerin kaynağı kapitalizmdir.”

[www.bolwiarising.blogspot.com/2007/09/lets'respect'0ur'inoth er'earth.html adresinde bulunabilir.]

Morales hükümeti, Bolivya’da izlediği politikalarla, günümüz ilerici mücadelesinin en ön saflarında yer alıyor ancak alıntıladığım satırlar, acı verici bir açıklıkla, bu politikanın ideolojik sınırlarına işaret ediyor (ki, bunlar için daima pratik bedeller ödenir). Morales konuşmasında, hiç problem etmeden, çok belirli bir tarihsel anda vuku bulan bir Düşüş anlatısına dayanıyor:

“Her şey 1750’deki endüstri devrimi ile başladı” ve, tahmin edileceği üzere, bu Düşüş de Tabiat Anamızı yitirmemiz anlamına geliyor: “Kapitalizmde Tabiat Ana yok.”(Burada insan, kapitalizmin bir tane iyi yanı varsa, o da, artık kapitalizmde Tabiat Ana’nın olmamasıdır, dememek için kendini zor tutuyor.) “Dünyadaki asimetri ve dengesizliklerin kaynağı, kapitalizmdir.”  bu, amacımız “doğal” denge ve simetriyi yeniden tesis etmek olmalıdır, anlamına geliyor. Burada Morales’in saldırdığı ve reddettiği şey, bizzat modern öznelliğin yükselmesi sürecidir; ki, tabiat anaya (ve cennet babaya) ve tabiatın “ana-erkil düzenindeki sağlam köklerimize dair geleneksel cinselleştirilmiş kozmolojiyi ortadan kaldıran da, bu modern öznelliktir. Bu tür bir ekolojinin, güçlenip, yeni yüzyılın hâkim ideoloji biçimi olma ve kitlelerin yeni afyonu sıfatıyla, düşüş halindeki dinin yerine geçme şansı çok yüksek:

Eski dinin temel fonksiyonunu, sınırlar dayatabilecek sorgulanamaz bir otorite oluşturma fonksiyonunu, devir alıyor. Bu nedenden ötürü, her ne kadar çevreciler sürekli olarak, yaşam şeklimizi radikal bir şekilde değiştirmemizi talep ediyorsa da, bu talebin altında yatan şey, tam da zıddıdır  değişime, gelişmeye, ilerlemeye duyulan derin bir güvensizlik hissidir: Her radikal değişim hiç istemeden de olsa, bir felaketi tetikleyebilir.

***************

Bu konuya “dengeli bir bakış” ı tercih edersek, Hitler’e daha “dengeli bir bakış” talep edenler gibi davranmış oluruz:
Tamam, Hitler toplama kamplarında milyonları öldürmüş olabilir ama bir yandan da iktidarı esnasında işsizlik ve enflasyonu kaldırdı, otoyollar yaptı, trenlerin zamanında kalkmasını sağladı… (Gerçi ekoloji konusunda önerilen “dengeli bakış”, daha çok, bir kısım neoNazi yeşilin önerdiği sapkın Hitler savunmasının tersine çevrilmesine benziyor:

Tamam, Hitler Yahudileri öldürmek gibi bir kısım iyi işler yaptı; ancak otoyollar inşa etmek ve böylelikle, tabiatı tahrip etmek gibi korkunç şeyler de yaptı. Bu nedenle onu reddetmeliyiz!”) Eşiğinde bulunduğumuz felaketin konturları gitgide netleşiyor:
Deniyor ki, Çin’de, eğer birinden gerçekten nefret ediyorsanız, ona “inşallah ilginç zamanlarda yaşarsın.” diye beddua edilirmiş. Tarihi olarak ilginç zamanlar, kargaşa, savaş ve iktidar mücadelelerinin yaşandığı, milyonlarca masumun ağır bedeller ödediği dönemlerdir. Bugün, apaçık ki, bir ilginç zamanlar çağına yaklaşmaktayız. [sh:23-24]

 

Kaynak:
Slavoj ZIZEK, Antroposen’e Hoşgeldiniz, İngilizce Orijinali Welcome to the Anthropocene trc: Mehmet Budak, Encore, Şubat 2012,  İstanbul, sh:59-76

[1]  Adem’in günaha düşüşü, Cennet’ten düşüşü

YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter


Çocuklarımızın 2001 yılında tanıştıkları/tanıştırıldıkları Wicca Dini ve peygamberi Harry Potter, nasıl bir “üst çalışma”nın ürünü olduğunu anlamakta çok geç kalmış olabiliriz. Konunun maddi getirisi yanında, çocuklarımız, peygamberimizin hayatından çok Wicca dinini ve gizlice servis edilmiş sahte  peygamber Harry Potter’u çok iyi tanımaktadırlar.

Bu meyanda Allah Teâlâ, her zaman olduğu gibi, Harry Potter, karakterini canlandıran Daniel Radcliffe’nin,“Uyuşturucu Batağında”ki haberleriyle, uydurma dinin baş aktörünü ve yan getirilerinin perişan hallerini tezahür ettirmiştir. Yaşı geçkin olanlar bilir, ‘Superman’filmlerinin unutulmaz yıldızı Christopher Reeve, Reeve, attan düşerek felç olmuştu. 9 yıl felçli olarak yaşam mücadelesi vermiş ve kalp kriziyle vefat etmişti.  

Burada anlatmak istediğimiz hikmet, Allah Teâlâ’nın kullarını ve İslâm Dinini muhafaza ettiğini göstermektedir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”

[Kur’ân-ı Kerim,Kıyamet,36]

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katliisimli eserinden sizlerle bir kısmı paylaşacağım.

Wicca dini: [Hristiyanlık öncesi geleneklere dayandırılan çok tanrılı neo-pagan din (doğa üzerine odaklanmış, genellikle inançsızlarca bir çeşit büyücülük olarak görülen)]

Harry Potter, 2001 yılından bu yana etkinliğini sürdürüyor ve Wicca dini bugünün dünyasında en hızlı yayılan dinlerden biri olma niteliğini ko­ruyor.Yirmi birinci yüzyılda cadılar ve cadılık bizi hâlâ ebedi bir büyünün etkisi altında tutmaya devam ediyor. Harry Potter’ın görülmemiş başarısı daha çok JK Rowling’in bazı orijinal figürleri canlandırmaktaki dahiyane yeteneğinden kaynaklan­maktadır.

Cadı, büyücü ve sihirbaz: hepimiz içgüdüsel olarak bunların kim olduğunu ve neler yapabildiklerini biliriz. Dö­nüştürücüler, şekil değiştiriciler, iyileştiriciler, falcılar, meydan okuyucular ve yıkıcılar: her kültür kendi cadısına ve büyücü­süne sahiptir ve her kültürde bunlara imrenilir ve bunlardan korkulur. Genç Harry Potter ve okul arkadaşları zarif bir şekil­de Batı’nın cadı ve büyücü masallarının bakış açısını yansıtır­lar. Süpürgelerle uçar, sivri şapkalar giyer, büyücü asalarıyla büyülü kelimeler söyler, kazanlarda iksirler kaynatır, tozlu bü­yü kitaplarına başvurur ve kurbağalar ile baykuşlara yakınlık duyarlar. Hogvvarts Ekspresi’ne binmek; gerçekliği ardında bırakmak ve iyinin ve kötünün siyaha ve beyaza dönüştüğü, kimsenin cadıların ve büyücülerin sahip oldukları yeteneklere nasıl ulaştıklarını sorgulamaktan vazgeçmediği masalsı diyar­lar ve kolektif hayaller dünyasına girmek demektir.

Gerçek dünyada ise, eski zamanlardan beri beynimizdeki cadı algısının merkezinde duran ve toplumlunuzdaki cadıla­rın ve cadılığın rolünü genellikle ölümcül sonuçlara yol aça­cak şekilde belirleyen sorular işte bu tür iyi ve kötü, doğal ve doğaüstü sorularıdır.

Zaman­la cadılık, coğrafyayla ve hepsinden önemlisi gerçeklikle sınırlamıştır. Masallardaki cadılıkla değil, modern pagan cadılıkla ya da Av­rupa dışı kültürlerdeki cadılıkla ilgilenmektedir. Bunu söyler­ken, yanlış anlaşılmayı ve karışıklığı önlemek adına, bir ara verip tarihsel cadılıkla neyi kastettiğimizi ve özellikle onun Modern Pagan WiccaDini’nden hangi noktada ayrıldığını tam olarak açıklamalıyız. Modern pagan cadılar arasında, inançla­rının kökenlerine ve tarihteki cadılarla ilişkilerine dair çok sa­yıda kavram kargaşası vardır.

Yakın zamanda, akademisyen Ronald Hutton Ayın Zaferi adlı kitabında kendi deyimiyle
“İn­giltere’nin dünyaya armağan ettiği tek din” in doğuşunun ilk tarihsel analizini yapmıştır ve böylece Wicca sonunda yarı gerçeklere ve romantik söylencelere değil de somut akademik verilere dayalı bir tarihsel temele sahip olmuştur.

Modern pagan cadılıkla tarihsel cadılık arasındaki karmaşa ve tutarsızlıkları ele almanın belki de en kolay yolu, konuya her bir cadılık türünün temelini oluşturan iki klasik düşünce sistemini ele alarak yaklaşmaktır. Wicca’nın büyücülük öğesi nihayetinde Neo-Platoncu Rönesans’ın bir çocuğu (ya da en azından torununun torununun torununun torunu) iken, ta­rihsel cadılık inançları köklerini ortaçağın Aristotelesçi dü­şüncesinden almaktadır. Orta Çağların Aristotelesçi araştır­macıları büyünün yalnızca iblislerin yardımıyla yapılabilece­ğine inanıyorlardı, bu nedenle cadılığı Şeytan işi olmakla suçluyorlardı. Rönesans düşünürleri ise büyünün bir doğa bilimi olduğunu ve insanların çevrelerine büyüyle yaklaşmaları için hiçbir iblise ihtiyaç duymadıklarını öne sürüyorlardı. NeoPlatonculuk büyü için doğaya dönük bir açıklama yaparken, Arisiotelesçilik ona doğa üstü bir açıklama getirmektedir.

Nco-Plaloncu düşünce sistemi, Rönesans’tan beri, büyü pra­tiğini tam bir doğal fenomen olarak gören gizemciler arasında oldukça yaygınlaşmıştı. Modern YVicca’da, bu Neo-Platoncu Doğal Büyü gizem felsefesi, kendine on sekizinci yüzyıl Ro­mantik hareketinden türemiş çok tanrıcı pagan inancından bir yol arkadaşı bulmuştur.

Wicca, doğal dünyanın bütününü, doğum ve ölüm döngülerinde dolaşan ve her bir canlıya nüfuz edip onları birbirine bağlayan yaşamsal bir gücü canlandıran ve renklendiren dini bir hareketi yapılandırmıştır. Tanrılar, tanrıçalar, periler ve ruhlar bu kutsal yaşam gücünün kişileş­tirmeleri ya da doğadan fışkıran madde dışı varlıklar olarak görülür. Belirgin bir iyi-kötü kavramı yoktur ve insan işi kö­tülükler genellikle doğadan ve onu canlı kılan yaşam gücün­de yabancılaşmayla ilişkilendirilir.

Bu cadılık; Hıristiyan Orta Çağların Aristotelesçi baskın dünya görüşüyle şekillenmeye başlayıp on beşinci yüzyılın so­nuna doğru klasik basmakalıp biçimine evrilen cadılıktan tam bir dünya (ve düşünce sistemi) kadar uzaktır. Bu kitabın bun­dan sonraki aşamalarında peşine düşeceğimiz de, işte bu cadı­lık algısıdır. Bu fikre göre, cadının Şeytanla bir sözleşme im­zaladığına ve genellikle kimi yabanıl ve kuytu yerlerde ya da mağaralarda gerçekleşen Sabbat (ya da Sabbath) adıyla bilinen gece ayinlerinde ona ibadet ettiğine inanılır. Kendisine yakın cadılarla birlikte genellikle bir süpürgeyle Sabbat’a uçar ve orada ibadet tapındıkları Şeytan’a sadakat yemini eder. İblisle­re dua eder, vaftiz edilmemiş çocukların etinden yapılmış deh­şet verici yemekler hazırlar, ardından ışıkları söndürür ve en yakınında kim varsa utanmazca onunla ilişkiye girer. Bizzat Şeytan ya da onun hizmetindeki iblislerden biri bu Sabbat’ları yönetir. Bunlar genellikle siyah ya da siyahlar giymiş bir adam olarak tasvir edilir. Başka zamanlarda keçi, köpek, kurbağa ya da başka bir hayvan olarak görünebilir. Şeytan, cadılarını Şey­tan işareti olarak bilinen tanımlayıcı bir işaretle vaftiz eder ve onlar da genellikle komşuların çocuklarını ya da davarlarını büyülemek, ürünlerine zarar vermek ve toplumlarında hastalıklara ve ölümlere sebep olmak gibi kötücül ve zararlı büyü­cülük işlerine girişerek efendilerine hizmet ederler. Cadılara büyücülük yetenekleri Şeytan tarafından bahşedilmiştir ve yaptıkları kötülüklerde genellikle akrabalar ya da ev hayvan­ları kılığına giren iblislerden yardım alırlar.

Bu cadılığın ideolojik temelleri Orta Çağlarda olsa da, onun bir ortaçağ keşfi olduğu söylenemez. O; ortaçağdan önce de sonra da görülmüştür. Cadılık inancı antik dönemlere kadar dayandırılabilir ve Cadı Avı olarak bilinen yaygın cadı idam­ları ciddi biçimde on altı ve on yedinci yüzyıllara dek görül­memiştir. Bir çoğumuz cadılıkla suçlananların işkenceden ge­çirilip kazığa bağlanarak yakıldığı meşhur “Yakma Dönemleri”ni duymuşuzdur. Görünürde bu idamların salgın boyutları­na ulaşması bu cadı avı feveranlarına “çılgınlık” kavramının yakıştırılmasına neden olmuştur. Modern araştırmacılara göre bu durum bir çeşit kitlesel histerinin sonucudur. Büyük ölçü­de, Cadı Avı bir Batı Avrupa fenomenidir ve cadılık Batı Avru­pa’da, Britanya ya da Avrupa’nın çevre bölgelerinde olduğun­dan daha farklı bir gelişme göstermiştir.

Aslında, Cadı Avı’nın temel gücü Batı Avrupa’nın Fransa ve Almanya ile sınırlı kü­çük bir bölgesinde yoğunlaşmıştır.
Tarihçi Robert Thurston’a göre, “tüm cadı avlarının yüzde ellisinden fazlası Strasbourg çevresindeki 300 mil yarı çaplı bir dairede gerçekleşmiştir.”

Tarihçiler, uzun süre Cadı Avı’nın neden, ne zaman ve ne­rede gerçekleştiği üzerine kafa yormuşlardır. Bu, Avrupa tari­hindeki belli bir döneme has bir olgudur, ancak cadılık inan­cı yeni bir şey değildi ve Avrupa’yla sınırlı da değildi. Cadılık üzerine tarihsel araştırmalar özellikle Cadı Avı sürecinde söz­de “cadılık” suçunu işledikleri savıyla tahminen 40.000 insa­nın öldürülmesi sonucunu doğuran Avrupalı cadı inançları­nın çok sayıda öğesini bir araya getirmeye odaklanmıştır. Ca­dı Avı’nı açıklamak için toplumsal, ekonomik ve dinsel çekiş­melerden kadınların ezilmesine ve felaketler ile doğal afetlere günah keçileri bulma uğraşma dek pek çok işlevsel teori üre­tilmiştir. Her ne kadar tüm bu teoriler genelde cadı avının özelde de bireysel cadı avlarının yükselişine katkıda bulunan birçok etmenin anlaşılmasında önemli rol üstlenseler de, bunların hiçbiri olguyu tamamıyla açıklamamaktadır. Avrupa cadılık tarihini yeterli oranda kapsayan bir “numunelik” teori yoktur. Modern tarihçiler, Orta Çağlar boyunca aşamalı olarak biriken ve evrilen, aynı zamanda Cadı Avı’nın şekillenmesi için gerekli koşulları hazırlayan çok sayıda kültürel, dinsel ve yasal dizge arasındaki ilişkileri çözmeye odaklanmışlardır. Hem Kıta’da gelişmiş cadı prototipi hem de onun hizmet etti­ği iddia edilen Şeytan, bir dizi farklı ideolojik ve kültürel kay­naklardan devşirilmiş ve birkaç yüzyıl boyunca Avrupa toplumunun yasal ve toplumsal örgüsündeki değişimlerle beslen­miş karma figürlerdir. Cadılık inancı, on beşinci yüzyılın so­nuna dek klasik, prototip formuna ulaşmamıştır ve tarihçilerin Cadı Avı’nın altında yatan cadılık inançlarının kökenlerini or­taya çıkarmaları için daha önceki yüzyıllara bakmaları gerekir.

Cadılar ve cadılık toplumda şu ya da bu biçimde her zaman varolmuşlardır. Erken Ortaçağ Avrupası’nda büyücülere ve si­hir işlerine gündelik hayatın toplumsal yapısının bir parçası olarak genellikle hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Büyü yoluyla yara­lamaya ya da ölüme sebep vermeye dair yasalar vardır ancak soruşturmalar çok yaygın değildir. Geç ortaçağ ve erken mo­dern dönemle birlikte cadılık, bir şekilde, çok yeni ve ayırt edi­ci bir anlam kazanmıştır. Algıda yaşanan bu değişimin sebep­leri Avrupa toplumunun temellerini sarsan yeni bir paranoya­da gizlidir. 1000-1400 yılları arasında Avrupa’nın toplumsal ve politik çizgisinde büyük bir değişim yaşandı. İşgalci Müslü­man orduların tehdidi, doğu Ortodoks Kilisesi ile yaşanan ay­rım, heretikliğin yükselişi ve Kara Ölüm’ün yıkıcı etkileri bir araya gelerek Avrupalı zihninde toplumsal, ruhsal ve politik hayatın pek çok yanında radikal değişikliklere neden olacak yeni bir kuşatılmışlık hissi yarattı.

Ortaçağ Avrupası kendini saldırı altında hissetti ve sonraki dönemler komplo teorileriy­le dolup taştı. Yahudiler, cüzamlılar, heretikler ve kafirler Av­rupa Hıristiyanlığını bizzat Şeytan tarafından kurgulanan acı­masız bir komployla yıkmaya çalışan yeni “iç düşmanlar” ola­rak görüldü.Zamanla, cadı figürü topluma karşı çalışan bu gizli şeytanın nihai sembolü olarak yeşermeye başladı ve Orta Çağların paranoyası derinlere yerleşmiş bir Şeytan korkusuyla erken modern döneme taşındı, korundu ve büyütüldü.

Kaynak:

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Orijinal Adı: The History of Witchcraft Türkçesi Barış Baysal , Kalkedon Yayıncılık, 2009, İstanbul, sh:11-16

 http://www.turktime.com/haber/Harry-Potter-Daniel-Radcliffe-Uyusturucu-Bataginda-FOTO-HABER/241058/

http://www.sondakika.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/

http://taraf.com.tr/haber/uyusturucu-bataginda-mi.htm

http://www.acunn.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/7820

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/290751.asp

 

İNSAN KENDİNİ NE SANIYOR?


İnsanın, kibirli ve bencil olmaması hep tavsiye edilen bir konu olmuştur. Niçin ısrarlı bir şekilde bu karakter özellikleri hep ele alınır? Büyük bir çoğunluğun ve en cahil diyebileceğimiz kişilerin dahi, kibirli insandan nefret ettiği bir gerçektir. Fakat ne var ki, bu halden kimse kendisini kurtaramamaktadır. İnsanın kibri bazen o kadar ileriye varır ki, Allah Teâlâ’yı dahi kuşatır.

Niçin, kibir?

Soruya cevap vermek hem kolay ve hem de zordur. Kolay tarafı başkasında olduğunda çabucak tenkit ederiz. Kendimizde olunca ise görmemezlikten gelir savunmaya çalışırız. Kim, ne olursa olsun, bu illet gibi olan huydan, kendini azade kılmak gayretinde olmalıdır. Bu sebeple bir insan, evliya, arif veya sıddık da olsa, onda başkan olma arzusu (riyaset), bazı hallerde hevesi, hatta hırsı bulunabilir. Post kavgalarının sebebi, her insanda az çok bulunan bu duygu ve arzudan kaynaklanmasıdır.

[Büyüklerden bazıları kaddese’llâhü sırrahu’l azîzân şöyle buyurmuşlardır:

"Sıddîkların önde gelenlerinden son çıkan şey (kötü huy) makam ve baş olma sevgisidir". Bazıları ise bu dünyevî makam ve baş olma konusunda bilinen mananın hilâfına yorum yapmışlar ve şöyle demişlerdir:

"Makam sevgisi ve lider olma sevdası, sıddîklık makamının ilk adımında çıkar (yok olur)". Bu fakirin nezdinde kesinleşen ise şu­dur:

Makam ve baş olma sevgisinin bir türü nefse bağlıdır. Bu kö­tü huy çıkmadıkça nefs tezkiye edilmiş olmaz, nefs tezkiye edilip arınmadıkça, sıddîklık şöyle dursun, velilik makamına bile ulaşıla­maz. Baştaki sözü söyleyen büyük zatların kastettiği şey, makam ve baş olma sevgisinin (nefse bağlı olan) bu türü değildir. Makam ve liderlik sevgisinin bir diğer türü beden ile alâkalıdır. Bedenin dört unsurundan ateş cüz'ü yükselmek ister. Onun tabiatından

"Ben ondan daha hayırlıyım" (Sâd, 38/76) sadâsı yükselir. Makam sev­gisinin bu kısmı, nefsin itmi'nânından sonra ve velilik mertebesi­ne hattâ sıddîklık derecesine ulaştıktan sonra oluşur. Baştaki sözü söyleyen zatlar, makam ve baş olmanın bu kısmını kastetmiş ol­malıdırlar ki onun çıkması, sıddîklık makamının sonuna ulaşma­ya bağlıdır ve Muhammedi meşrebi velilere mahsustur. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

"Benim şeytanım Müslüman oldu'' sözüyle haber verdiği şeytanın Müslüman oluşu bu yüksek makama ulaş­maya bağlıdır. Nitekim bu, erbabına gizli değildir.

"Bu Allah Teâlâ’nın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir" (Hadîd, 21).][1]

İnsanın kendini beğenme hakkını içinde bulması bir açıdan doğru olabilir. Çünkü gerçekten yaratılış yönünden mükemmeldir. Bu kibre benzeyen davranışlardan kendini hemen kurtarmasını düşünmek, tabiî ki yanlış olacaktır. İnsan yeryüzünde Allah Teâlâ’nın halifesi olması bu düşüncelere onu yöneltmesin de etkili olmaktadır. Bu ise olağan bir şeydir.

 “Sırf kendisinin manevî ve ölümsüz bir ilkesi var diye, bütün insanlık neden böbürlenir? Aşırı derecede kendini beğenmişliğinden olsa gerek. Bir tavus kuşu konuşacak olsaydı, o da ruhu ile övünür, ruhunun, o görkemli kuyruğunda olduğunu söylerdi.” [2]

“Biz insanlar akıllı varlıklarız; akıllı varlıklar da kaba, kör, duygusuz bir varlık tarafından yaratılmış olamazlar: Newton’un düşünceleriyle katır tezeği arasında herhalde bir fark olmalı. Demek ki Newton’un aklı başka bir akıldan geliyordu. Güzel bir makine gördüğümüz zaman, güzel bir makinist var, bu makinistin de güzel bir anlığı var diyoruz. Şu dünya herhalde hayran olunacak bir makine; demek ki dünyada, neresinde olursa olsun, hayran olunacak bir akıl var. Bu delil eskidir, delillerin en kötüsü değildir.” [3]

Bu sözler gösteriyorki, kibir insanın terbiye edilmesi olan bir kaderidir. Sonuç olarak diyebiliriz ki; kibirdeki sıkıntı bunu huy edinmektedir, yoksa bundan kurtulan nadirdir… Beğenilmemesi bu huyun oluşturduğu benliğin, Allah Teâlâ’ya karşı olmaya kadar varması ve isyan edenlerden olma sebebidir. Allah Teâlâ bir yasağı getirirken ve uyarırken, daha çok varacağı son noktayı esas almasıdır.

Namaz kibrin kırıldığı yer olduğu için, Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45)

Kibirden kurtuluşun namazda olduğunu bu arada da yine tekrar hatırlatmış olalım. 

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, Ma’ârif-I Ledünniyye (Ariflerin Halleri) tercüme: Doç. Dr. Necdet Tosun, İstanbul, 2006,  99
[2] Voltaire, Seçmeler, Hazırlayan: Selahaddin Küçük, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1975. , s. 163.
[3] Voltaire Felsefe Sözlügü 1-2, trc: Lütfi Ay, İstanbul, İnkılap ve Aka Yay.Tsz. c. 2, s. 177.

MAİDE’DE OTURANLAR DEĞİŞECEK Mİ?

AN ENEMY OF THE PEOPLE (Bir Halk Düşmanı) 1978


Yönetmen: George Schaefer

Senaryo: Alexander Jacobs, Henrik Ibsen (oyun).

103 min 

Tür: Drama 

Gösterimi : 1978 (Turkiye)

Oyuncular: Steve McQueen (Dr. Thomas Stockmann), Bibi Andersson (Catherine Stockmann), Charles Durning (Peter Stockmann), Richard A. Dysart (Aslaksen).

Filmin Konusu:

Dr. Thomas Stockmann (McQueen), bölgedeki kaplıcanın suyunun kirli olduğunu keşfettiğinde bütün kasabayı karşısında bulan bir bilim adamı. Kaplıcanın açılışının durdurulması gerektiğini düşünerek belediye başkanı olan ağabeyi Peter (Durning)’le konuşur. Ağabeyi, maliyetin çok yüksek olduğunu ve bu durumun duyulması sonucunda turistlerin gelmeye çekineceklerini öne sürerek projenin durdurulmasını reddeder. Tom konuyu yerel gazetenin sahiplerine götürür, onlar da hikâyeyi yazmayı istemektedirler ama Peter bu konuyu yazacak olurlarsa, bunun suyun temizlenme masraflarını karşılamak için vergilerin arttırılmasıyla sonuçlanacağını ve bu durumun da oy kaybına neden olacağını açıklar. Gazete makaleyi geri çeker.

Dr. Stockmann’ın mücadelesinde belirginleşen iki kardeşin savaşımı giderek genişler ve önce doktorun çevresini, sonra bütün kenti kapsar. Stockmann’ın “halk düşmanı” ilan edilip taşlanmasına, çocuklarının okuldan atılıp, kendisini destekleyen arkadaşının işsiz kalmasına varan olaylar zinciri, konunun başkahramanını, kentsoylu çıkar çevreleri ve iktidara karşı olan, gerçekçi yolundan döndüremeyecektir.

Halkın genel çıkarı için çabalarken kimilerinin özel çıkarlarına çomak sokan birisinin sonunda çıkarlarını savunmak uğruna çırpındığı halk tarafından düşman ilan edilmesini anlatan film, Seneler geçse de farklı coğrafyalarda olsa da durumun değişmediğini görmek üzücü oluyor.

Seyirciler McQueen’i saçlı sakallı bilim adamı rolünde görmeleriyle dağılan toplumsal McQueen imajı, filmin zayıf bir gişe hasılatı yapmasının ardından gösterimden çekilmesiyle sonuçlandı. Film 70’lerin sonlarında paralı televizyon kanallarında gösterildi ve ABD prömiyerini Los Angeles bölgesini kapsayan SelectTV’de yaptı. New York’ta 1981 yılında birkaç sinematek salonunda gösterildi.

Bulunamama derecesi: 3/5

Warner Home Video tarafından piyasaya verilmişti ve kopyaların bazıları zaman zaman internet alışveriş sitesi eBay’de görülür.

Steve McQueen: Yarışmak onun hayatıydı ve spora olan tutkusu kendi akrobatik hünerlerini sergilediği The Great Escape (Büyük Firar), Le Mans (Büyük Yarış) ve elbette Bullitt (Gangsterin Sonu) filmlerinde görülebilir. Ama ne gariptir ki onu kanserden ölüme götüren şey yarış kıyafetlerinin astarındaki asbeste maruz kalmasıdır. Beyazperdede canlandırdığı karakterler gibi, ıslahevlerinde başlayan hayatı ve iki kez mide kanserinden ölümün eşiğine gelen hayatında büyük riskler aldı McQueen. The Magnificent Seven (Muhteşem Yedili) filminde silahlı soyguncu, The Thomas Crown Afjair (İkili Oyun) filminde aşık, Papillon (Kelebek) filminde kaçak mahkum rolleriyle geniş bir hayran kitlesi kazandı.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:158-159

ADALEN 31 (1969) Film


Yönetmen: Bo Widerberg

Ülke: İsveç

Tür:Dram | Tarihi | Romantik

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1969 (İsveç)

Süre: 110 dakika

Dil: İsveççe

Senaryo: Bo Widerberg

Görüntü Yönetmeni: Jörgen Persson

Nam-ı Diğer: Adalen 31 | Adalen Riots

Firma: Svensk Filmindustri (SF)

Çekim Yeri: Ådalen, Västernorrlands län, SwedenYönetmen: Bo Widerberg

Oyuncular: Peter Schildt (Kjell Andersson), Kerstin Tidelius (Kjell’s Mother), Roland Hedlund (Harald Andersson), Stefan Feierbach (Ake), Martin Widerberg (Martin).

Filmin Konusu:

Gerçek bir hikâyeye dayanan film İsveç’te küçük bir kasaba olan Sandviken’de 1931 yılında gerçekleşen kereste fabrikası sahipleri ve işçilerinin grevini anlatır. Hükü­met kargaşayı yatıştırmak için kasabaya asker gönderir ama kumanda eden subayın deneyimsizliği yüzünden ateş emri ve­rilir ve beş işçi öldürülür.

Film, Bo Widerberg’in 1931 yılında İsveç’te gerçekleşen gre­vi anlatan belgesel nitelikli bir filmi. Elvira Madigan’la aynı iz­lenimci tarzda filme çekildi: her kare bir galeriye konabilecek kadar güzel görünüyor. Bir başka başyapıt.

Bulunamama Derecesi: 5/5

Bu film neden artık film festivallerinde gösterilmiyor? Ya da neden DVD olarak piyasaya sürülmedi?

Bo Widerberg: Widerberg’in yönetmenlik dehası ile karşı­laştırılabilecek çok az yönetmen olduğu halde garip bir biçim­de işlerinden bazıları ya fark edilmemiş ya da hiç izlenmemiş­tir bile. Ana temaları bazen oldukça kasvetli olsa da, İsveç ya­şamına gerçekçi bir bakış tarzı sunmuş, Bergman’ın semboliz­minden çok az yararlanmıştır. Kimi zaman vahim olayları süs­lediği konusunda eleştirilmiştir, örneğin Adalen 31 filmindeki sanayi isyanı ya da Elvira Madigan filminde sevgililerin intihar anlaşması gibi, ama onları Renoir tabloları gibi resimleyerek sahnelerdeki ironiyi vurgulamaktadır yalnızca.

Öte yandan Widerberg The Man on the Roof, The Man from Majorca ve küçük bir çocuğun futbolcu olma tutkusunu an­latan Stubby adlı dokunaklı, çekici küçük filmde olduğu gibi sağlam senaryolu gerilim filmleri yapabildiğini de kanıtlamış­tır. Widerberg’in eserleri arasında büyük ve küçük bütün ek­ranlardan kaybolmuş olan bir diğer film, Norveçli yazar Knut Hamsun’un romanından uyarlanan ve zengin bir kıza aşık olup onu kazanmaya çalışırken büsbütün ve trajik bir şekilde kaybeden bir değirmencinin oğlunu anlatan Victoria filmidir. Film, Elvira Madigan ile aynı temayı izlemesine karşın asla onun başarısını yakalayamamıştır.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:139-140

http://www.youtube.com/watch?v=zYhsPx10Kls

http://www.youtube.com/watch?v=_aGSPMQfaTc

HealtH (1980)- Happiness, Energy And Longevity Through Health (Mutluluk, Enerji ve Sağlık Yoluyla Uzun Ömür)


Yönetmen: Robert Altman        
Ülke: ABD
Tür: Komedi
Vizyon Tarihi: 12 Eylül 1980 (ABD)
Süre: 105 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Robert Altman, Frank Barhydt, Paul Dooley               
Müzik: Joseph Byrd      
Görüntü Yönetmeni: Edmond L. Koons              
Yapımcı: Robert Altman, Scott Bushnell, Wolf Kroeger             
Nam-ı Diğer: H.E.A.L.T.H. | Health | Health!
Oyuncular:  Carol Burnett (Gloria Burbank), Glenda Jackson (Isabella Garnell), James Garner (Harry Wolff), Lauren Bacall (Esther Brill), Paul Dooley (Dr Gil Gainey).

Filmin Konusu:

Konusu Florida’da bir oteldeki sağlıklı be­sinler kongresinde geçen, sağlıklı yaşam ve sağlıklı beslenme çılgınlığına hicivsel bir bakış.

Filmin adı bir kısaltma: Happiness, Energy And Longevity Through Health (Mutluluk, Enerji ve Sağlık Yoluyla Uzun Ömür) ve film organizasyonun başkanlık kampanyasıyla açılıyor.

Başlıca adaylar 83 yaşında­ki bunak Esther Brill (Bacall) ile kötümser, huysuz ihtiyar Isabella Gamell (Jackson). Bağımsız aday olarak Dr Gil Gainey (Dooley) var. Carol Burnett, Beyaz Saray danışmanı GloriaBurbank’i, Henry Gibson, üçkağıtçı kampanyacı Bobby Hammer’i, Alfre Woodard otel müdürü Sally Benbow’u oynuyor.

Bütün Akman filmleri gibi bu film de sadece siyasetle dalga geçmekle kalmayıp, aynı zamanda son derece sıra dışı ve tica­ri olmayan bir film. Ama filmlerin çekiciliği de bu zaten.

Film 1980’deki başkanlık kampanyası sırasında gösterime girmesi için hazırlanmıştı ama 20th Century Fox şirketi filmi iki yıllığına geri çekmeye karar verdi.

Bulunamama Derecesi:4/5

Kablolu televizyondaki gezintileri dışında film bulunmuyor.

Robert Altman: İlk filmi The Delinquents, Hitchcock’u o ka­dar çok etkilemiştir ki, Altman’ı Hitchcock Saati TV dizisinin bazı bölümlerine davet etmiştir. Altman, o tarihten itibaren film yapımcılarını ve sinema tutkunlarını etkilemiştir. Filmle­ri, Tim Robbins, Susan Sarandon, Jack Lemmon, Donald Sutherland, Elliott Gould, Warren Beatty, Julie Christie, Lauren Bacall, Lily Tomlin, Meryl Streep, James Garner, Woody Harrelson gibi kaymak tabaka oyuncuları kendine çekmiştir. Altman’ın filmlerinde ses doğal biçimde kullanılır ve diyaloglar gerçekte olduğu gibi sıklıkla yavaş yavaş yok olur ya da anlamsızlaşır. Alışıldık senaryoyu bir tarafa bırakıp, oyuncuların kendi diyaloglarını ve ifade tarzlarını belirlemelerine izin ve­rir, öyle ki, izleyiciler hayatın bir parçasına kulak misafiri ol­duklarını hissederler. Altman, kendi film yapma yöntemini caza benzetirdi: “Filmini yaptığınız hiçbir şeyi planlamıyorsu­nuz. Ele geçiriyorsunuz.”

Film çekiminde girip çıkan ya da bir sahnenin arka planın­da performans gösteren insanlarla The Player (Oyuncu) Altman’ın doğaçlama betimlemesinin en mükemmel örneğidir. Film, işi geri çevrilen bir senaryo yazarı tarafından ölüm teh­ditleri almaya başlayan stüdyo yöneticisi Griffin Mili (Robbins) üzerine kuruludur. İnsanın seyretmekten yorulmayacağı, sinemanın görkemli örneklerinden biridir. Bütün filmle­rinde olduğu gibi Altman, kaostan berraklık yaratmıştır. 2006 yılında, 81 yaşında ölmüştür.

Kaynak:

Brian Mills, Unutulan 101 Film, Orijinal Adı: 101 Forgotten Films, Türkçesi: Nalan Çeper, Kalkedon Yayıncılık: 151-Sinema Kitaplığı: 9, İngilizce İlk Baskı: Kamerabooks 2008, Türkçe İlk Baskı: Mart 2011 İstanbul, sh:163-164

 

 

MAİDE’DE OTURANLAR DEĞİŞECEK Mİ?


Allah Teâlâ dinini muhafaza eder.  Kuluna muhtaç değildir. Bu hususta zatındaki samedâniyetinden neşet eden mekrin cilvesiyle aldananlar, kendilerine çıkarttıkları vazife-i vehmiye, sukuta uğrayınca, niye böyle oldu diye pişman olsalar da, iş işten geçmiş olur. Kullar kendilerini gurur, kibir gibi habis sıfatlara büründürdüğünde, onları değiştirmek Allah Teâlâ için çok kolaydır.

İrade-i külliyenin emrine mutî olmaktan başka çaresi olmayan kulun, varlığının  vazgeçilmez olduğu zannına düştüğünde, onun yerine daha hayırlısını getirmek Allah Teâlâ’nın kaderî muradıdır. Çünkü Allah Teâlâ sameddir. Allah Teâlâ kaderinde acele etmez. Bu hikmeti anlamayanlar sahib-i ruhsat  olduklarını sanırlar. Bilmezler ki, Allah Teâlâ, “ O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.” [Kur’ân-ı Kerim, Âl’i İmran-178]  diye elim kazaya uğratır .

54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.
55. Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.

56. Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.[Kur’ân-ı Kerim-Mâide Süresi -54-56]

Şeyhülislâm ibn-i Kemâl kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

Şeriat kim, saray-ı Kibriya’dır
Hakikât mülküdür, muhkem binadır
Anın bir taşını her kim koparırsa
Yoluna başını koymak revâdır.

Bu hikmet anlayana kolay gelse de, kudretliyim zannedenlerin inkâr ettikleri bir husustur.

 “Allah insanlara zerre kadar zulmetmez, haksızlık etmez. Fakat insanlar birbirlerine zulmediyorlar, kendilerine yazık ediyorlar.[Kur’ân-ı Kerim, Yunus, 44]

Naklolunur ki:

Abdülkadir Geylânî  kaddesellâhü sırrahu’l azîz kendi gibi büyük bir velî ile birlikte başlarını göğe kaldırdılar, semâ’ya yaklaşıp tekrar yere indirdiler ve başlarını peş tahtasının altına sakladılar.

Peş tahtası: Gölge oyununda, gerginin arkasında, çerçeveye iplerle tutturulmuş raf. Buraya gergiyi ve tasvirleri aydınlatan mum, çıra ya da ışıtaç konulur. Buna destgah da denir.

Bir derviş bu hali gördü ve sebebini sordu. Dediler ki;
“Zamanın kutublarından biri ahirete irtihal eyledi ve tâcını semâ’ya astılar. Olabilir ki başımıza giydirirler kuruntusuyla başlarımızı kaldırdık ve gördük ki, o tâcı Frenk diyandaki’da bir kâfirin başına giydirdiler ve onun şapkasını astılar.”
Meleklerin birbirlerine, “Bu tâc mukarreblerden (büyük derecelere ulaşmış) birinin başına giydirilecektir”, duyunca bizim (meleklerin) başımıza giydirilmesinden korkup, Allah Teâlâ’ya sığınıp yeryüzüne inip, başımızı sakladık.” demişler.
Yine kitablarda zikrolunur ki, Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz, kibir olur diye mum yakmayıp bezir yakarmış.
İblis ve benzerleri, kibir, kendini beğenme, gurur ve başkasının iyiliğini istememekle dergâhı İlahîden kovulmaya ve lânete lâyık oldular.

(Kaynak:Bor’lu Mer’aşî-zâde AHMED KUDDÛSÎ Pendnâme-Nasihatnâme-İcâzetnâme-Vasiyetnâme-Mektuplar, Tarihsiz, İstanbul, sh:43)

İhramcızâde İsmail Hakkı

İNSAN KENDİNİ NE SANIYOR?

MEDYA GERÇEĞİ HAKKINDA ÇEŞİTLEMELER


CÜNEYT ÜLSEVER’DEN

(Medyanın takipçileriyseniz, bu yazıyı okunca arkaplanda neler olduğunu göreceksiniz. )

Türkiye’de insan kaynakları üzerine doktora (Harvard Üniversitesinde) yapan ilk kişi Cüneyt Ülsever. Yolu gazetecilikten daha çok ‘köşe yazarlığıyla kesişmiş bir isim. Sohbet arasında anlattığı hikâyesi de iyi kurgulanmış bir roman senaryosu gibi; “Aşk, hırs, başarı, ayrılık…” Bu nedenle de kendisine Hürriyetten atılması ile ilgili süreci için sözü bırakmadan önce kendi ağzından hikâyesinin özetini vermek istedik:

“Hasbel kader dedikleri bir tabirle bankacılık sektörüne girdim. 1983 yılından 1990 yılına kadar yaklaşık 7 sene bankacılık yaptım. Emlak Bankasında 36 yaşında Türkiye’nin en genç yönetim kurulu üyesi ve genel müdür yardımcısı oldum. O dönem Emlak Bankası Türkiye’nin üçüncü büyük bankasıydı. Hiç keyif almadım. İktisat Bankasında insan kaynakları müdürü görevimi yürütürken Özal bankacılıkta bir gençleştirme hareketine başladı. O dönemlerde “Özal’ın Prensleri” diye bir kavram çıkmıştı. Beni Emlak Bankasına o zamanki adıyla Anadolu Bankasına genel müdür yardımcılığına davet ettiler. Ve bir gün kendimi birden bire üçlü kararname ile Anadolu Bankasının genel müdür yardımcılığına atanmış buldum.

Hatırlıyorum, Maslak’ta iki tane kocaman bina vardı. Bir akşam bu binaları gezdim. Tam anlamıyla o gün bende Aziz Nesin’in Zübük romanında geçen söz hayata geçti; “İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış.”Birdenbire ben o bankanın haşmetini kendi gölgem zannetmeye başladım ve bir müddet bundan çok büyük keyif aldım. Benim ruhumda yönetmek ihtiyacı çok yüksektir. Dönem itibariyle ben Özal’la çok yakın çalıştım. 35-36 yaşlarında bir insanın bulunduğu ülkenin başbakanıyla beraber çalışması, onun evine girip çıkması çok önemlidir. Benim uzmanlığım insan kaynakları olduğu için başbakana insan kaynakları üzerine brifingler verdim. Başbakan Özal’la brifinglerimiz karşılıklı sohbet ederek geçiyordu. Geceleyin saat 11.30’da başbakanlık konutuna gidiyorduk. Bunlar benim en başında egomu çok okşadı. 37 yaşımdayken Emlak Kredi Bankasıyla Anadolu Bankası birleştirildi, Emlak Bankası oldu ve ben bir de yönetim kurulu üyeliğine atandım. Bunun cazibesi de bir müddet bende hâkim oldu. Fakat bir süre sonra ruhumun bankacılığa uygun olmadığını gördüm. Ayrıca o dönemde şimdiki eşime âşık oldum. O zamanlar çok kötü bir evliliğim vardı. Eşimi boşayıp şimdiki karımla evlendim. Bu olay o dönem büyük bir olay haline geldi ve beni bir yol ağzına getirdiler. ‘Ya aşkını seçeceksin ya da bankacılık kariyerine devam edeceksin’ dediler. O zamanlar ben başbakanın siyasi kadrolarında da düşündüğü bir insandım. Ama işimle eşim arasında bir tercih yapmam gerekince bir gece yattım, sabah kalktım ve âşık olduğum kadını tercih ettim. Üçlü kararname ile atandığım yerden istifa ettim.”

“….Devamlı boş kaldıkça yazıyordum. Biri roman iki kitap tamamladım. İki sene kapı kapı gezdim, kimse kitaplarımı basmak istemedi. İnsanın bu zamanlarda çok morali bozuluyor.”

Hürriyet‘le yollarının ayrılmasından sonra Oda TV yazarı olan Ülsever, iktidar baskısı nedeni ile kovulduğunu söylüyor ve bir zamanlar programlarına katıldığı, görüştüğü basın dünyasındaki arkadaşlarına sitem ediyor. Başbakan Erdoğan’a da işten kovulması nedeniyle tepkili yaklaşan Ülsever, “Hakkımı helal etmeyeceğim” diyor…

Yeni Şafak’a yazı göndermenizle başlayan süreç ve 28 Şubat sizin için nasıl geçti? Neler oldu?

Yeni Şafak gazetesinin Serbest Kürsüsü gibi dışarıdan insanlar yazıyorlardı buralarda, oraya yazılar yollamaya başladım. Maaş falan almıyorsun, okur köşesi gibi bir şey. Sonrasında dönemin mağduru olarak Kanal 7 beni tespit etti. Kanal 7’de de arada bir konuşmaya başladım. Hatta Ahmet Hakan o zamanlarda haberleri okuyordu. Ahmet’in haber programında o günkü dış göz olarak haberleri yorumlamaya başladım. Yaptığım bu işlerde para almıyordum. Sonrasında bana dediler ki, ‘Gel bize özel bir program yap.’ İşte o zaman para almaya başladım. İlk defa gazetecilikten para kazanmaya başladım. Sonra benim kitaplarımı Timaş Yayınları yayınlamaya karar verdi. Onları hâlâ minnetle anıyorum. Yataktaki hastaya ilaç oldular. İki kitabı birden yayınlayacaklarını söyleyince ben uçtum. Sonradan Samanyolu TV “Bize gel” dedi. Samanyolu TV’ye geçtim. Burada da haftada bir gün, bir saat program yapıyordum. Fakat öyle komik bir şey oldu ki. Bunlar hem askerden mağdurlar, hem de çok sansürcüler, korkuyorlar. Kanal 7ye kızıyordum, “Siz mağdursunuz ben çıkıp konuşuyorum ve de siz beni susturuyorsunuz” diyordum. Samanyoluna gittim, iki ay sonra fark ettim ki bunlar hepten ödlek.

Yazdıklarınızın, söylediklerinizin tepkimeleri nasıl oldu?

28 Şubat döneminde 7 tane davadan yargılandım. Toplam 49 yıl hapsim istendi. Hepsi de beraatla sonuçlandı. Çok tepki alıyordum. İlginç bir tepki de kendi çevremin tepkisiydi. Benim yaşadığım çevre genellikle 28 Şubat dönemine destek veren bir kitleydi. Ben bu grubun içerisinde tek başıma kara koyun gibi askerin siyasete müdahalesini her koşul altında hukuken ve demokratik eğilimler açısından kabul görmüyordum.

“Ergun Babahan, Fatih Altaylı, Fatih Çekirge ve Metehan Demir, Çevik Bir’in ulağıydı”

Ergun Babahan’a, Fatih Çekirge ye, Fatih Altaylıya bakalım. Bugün hükümetin her dediğini haklı bulan insanlara bakalım. Nazlı Ilıcak o zamanlarda darbeye methiyeler düzüyordu.

Türkiye garip bir ülke.

O dönem itibariyle asker çağırdığı zaman brifinglere gidiyorlardı. Asker içeri girdiği zamanlarda ayağa kalkıyorlardı. Şimdi bu adamların çoğu aynı muameleyi Recep Tayyip Erdoğan’a yapıyorlar. Şu anda sadece isimler değişti. O zaman ki yöneticilerin adı paşaydı. Şimdi adı Başbakan. Değişen hiçbir şey yok. Bu Türkiye denen ülke böyle bir ülke. Türkiye şunu da kaldırıyor, Ergun Babahan, Fatih Altaylı, Fatih Çekirge ve Hürriyetin Ankara temsilcisi Metehan Demir resmen Çevik Bir’in ulağıydı. Metehan’ın eline yarın bu yayınlansın diye zarf tutuşturulurdu. Enis Berberoğlu 28 Şubat’ta askere karşıyım diye benden nefret ediyordu. Çünkü Enis Berberoğlu da askeri ayakta alkışlıyordu. Bizim ülkemizin hafızası yok. Çıkıp da birileri “Kardeşim siz o zaman böyle yaptınız, şimdi hangi yüzle ortalıkta geziyorsunuz” demiyorlar. Ar damarını çatlattın mı bitiyor bu iş. Kimin kazanacağını tarih belirleyecek. Elinde sonunda hepimiz toprağın altına gideceğiz. Geriye söylediklerimiz, eserlerimiz kalacak. Şu odada bile söylediklerim kayda giriyor. Hiç birimiz söylediklerimizi de inkâr edemeyeceğiz. Ben bunu dememiştim, yazmamıştım diye bir şey yok. Artık HZ. GOOGLE DİYE BİR ŞEY VAR. Cüneyt Ülsever 28 Şubat ta ne demişti diye bastığınız zaman hepsi takır takır çıkıyor.

Peki, Hürriyet ile yolunuz nasıl kesişti?

28 Şubat döneminde birden bire Hürriyet gazetesinin askere karşı muhalif olan yazarı Yavuz Gökmen hayatını kaybetti. Çok acı bir şeydi. Yavuz Gökmen hayatını kaybettikten sonra Hürriyet gazetesi bir arayış içerisine girdi. Bu arada benim ilk romanım Kara Dul yayınlanmıştı. Ben Yavuz abiye de kitabımı yollamıştım. Ben yolladıktan bir hafta sonra da Yavuz abi hayatını kaybetti. Ertuğrul Özkök, Yavuz abi hayatını kaybettikten sonra cenazeye oradan da evine taziyeye gitmiş. Taziyeye gittiği zaman benim kitabım dikkatini çekmiş. Yavuz abinin eşine dönmüş ve ‘Bir hatıra olarak Yavuz’dan bu kitabı alabilir miyim?’ diye sormuş. Ertuğrul Özkök uçakla Ankara’dan İstanbul’a dönerken bu kitabı okumaya başlıyor. Gecesinde bu kitabı okumayı bitiriyor. Bana bir gün telefon geldi. Ertuğrul Özkök un aradığını söylediler. Hiç hayatımda o güne kadar Ertuğrul Özkök’le tesadüfen bile aynı ortamda olmamıştım. Gayet nazik bir dille “Rica etsem gazeteye gelir misiniz” diye sordu. Ertesi gün Hürriyet’e gittim. Tabi ben merak etmeye başladım. Birden Yavuz abiyi anlatmaya başladı. Sonrasında ‘Bir köşe yazarına ihtiyaç oldu, ben senin romanını okudum, sonrasında Yeni Şafak’ta yazdığını öğrendim. Oturdum, yazılarının hepsini okudum. Biz Yavuz Gökmenin yerine birini alacağız. Sende düşündüğümüz kişilerden birisin’ dedi. Hatta bu isimlerin arasında hiç köşe yazarlığı yapmamış kişinin ben olduğumu bile söyledi. Geldim, eşime anlattım. Ama aradan nerdeyse bir ayı aşkın süre geçti. Hiç bir şey çıkmadı. Yavaş yavaş kendimi alıştırmaya başladım. Eşim de beni teselli etmeye çalışıyordu, çağrılmış olmamın bile güzel olduğunu söylüyordu. Sonra bir gün yine aynı şekilde bir telefon geldi. Arayan Ertuğrul Özkök ‘Cüneyt bey ben size zahmet veriyorum ama bir daha gelir misiniz dedi. Telefonu kapadım, “Olmadı bu iş” diye düşündüm. Ama yine de emin olamadım. Neyse bir araya geldik tekrardan ve bana dedi ki ‘Seni seçtik.’ Hatta hiç unutmuyorum bana dedi ki: ‘Özellikle senin üzerinde durarak ben risk aldım. Bir köşe yazarı olarak geçmişin yok. Bu iş tutar mı tutmaz mı bilmiyorum ama sen gel yazmaya başla dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sağ olsun, viski ikram etti. Türkiye’nin en büyük gazetelerinden Hürriyet’te yazmaya başlayacaktım.

Hürriyet’te yazarken yaşamış olduğunuz ve bugün bile hatırladığınız bir olayı anlatabilir misiniz?

Hürriyet’in bugünkü itibari ile o günkü itibari çok farklıydı. Ertuğrul Özkök yine hiç unutmuyorum bana şöyle söylemişti:

‘Sen köşe yazarı olarak bana bağlısın. Hiçbir editöre bağlı değilsin. Senden sadece iki şeyi yapmamanı istiyorum, gerisinde serbestsin. Birincisi Atatürk’e sövmeyeceksin. İkincisi de Kurana sövmeyeceksin.’

Ben de ona dedim ki, “Ben sizin gazetenizin genel trendine uygun bir adam değilim.”O da dedi ki “Biz de seni bu yüzden işe alıyoruz.”

“Beni asansöre kadar geçirip öpeceksin”

İşte o zaman bana Hürriyet için istediği şeyleri anlattı: ‘Hürriyet’in bir süper market olmasını istiyorum. Yani müşteri geldiğinde istediği her şeyden bulacak. Dünya gazeteciliği budur.’ Böylelikle ben yazmaya başladım. Ertuğrul Özkök’ün ayrılış tarihine kadar bir kere bana karıştığını görmedim. O dönemlerde 7 tane dava açıldı bana ve avukat ayarladı. Örneğin, 28 Şubatçılar Ankara Sincan’a tankları gönderdiler. Ben gazeteye gireli üç ay olmuştu. Ertuğrul Özkök bir yazı yazdı ve dedi ki ‘Hizbullah’ın yakalanmış olması Sincan’a giden tankların ne kadar haklı olduğunu gösterir.’ Ben de aynı gazetede bunun tamamen yanlış olduğunu, 28 Şubat döneminde MGK’nın hiçbir şekilde Hizbullah’ı konuşmadığını, tartışmadığını hatta Hizbullah’ın devletin kurduğu bir organizasyon bile olabileceğini yazdım. Yazı aynen yayınlandı. Yayınlandığı gün üç dört tane baba gazeteci bana telefon ettiler ve ‘Sen ne yaptın dediler. Düşünsenize askere çatıyorsun, bir de o yetmezmiş gibi kendi genel yayın yönetmenine çatıyorsun. Benim yazımın yayınladığı gün Recai Kutan partisinin Salı günkü toplantısında benim yazımı okudu. Fakat hiç isim vermeden okudu. Sanki kendisinin yazısıymış gibi okudu. Öğleden sonra da komutanlar Gölbaşında toplandılar ve Recai Kutanın okuduğu bu metne karşı bir muhtıra verdiler. Recai Kutan da aynı anda dedi ki ‘Ben yazmadım, Cüneyt Ulsever yazdı” Ben de ertesi günü Recai Kutana çok ağır bir yazı yazdım. Ertesi gün gazeteye girdiğim zaman odama Ertuğrul Özkök geldi. Ne yapacağımı bilemedim. Kovmaya gelmiş olabileceğini düşündüm. Oturdu dedi ki “Ben bir fikri savundum. Sen de karşı bir fikri savundun. Ertuğrul Ozkök un senle hiçbir hesabı yok. Mahsus herkesin içinden geçerek senin yanına geldim ki şenle hiçbir sorunumuz olmadığını anlarsınlar. Beni asansöre kadar geçireceksin ve beni öpeceksin.” Hakikaten de öyle yaptık, asansöre kadar uğurladım gitti. Diğer taraftan tabii ki sonradan bu muhtıra bana döndü. Ben yargılandım. Ertuğrul Özkök bana çok güçlü bir kadro verdi ve ben beraat ettim. Askerin bu kadar güçlü olduğu bu dönemde senin savunduğun parti seni satıyor ama bu genel yayın yönetmenin seni savunuyor.

Doğan Hızlan’dan uyarı telefonu

Her şey bu kadar iyiyken sonrasında ne değişti?

Ertuğrul Özkök gitti. Başka bir dönem başladı. Ben AK Parti dönemini Özkök’le de yaşadım. AK Partiye 2004’e kadar destek verdim, sonra da karşı çıkmaya başladım. Ertuğrul Özkök o dönemde bile yazılarımı sansürlemedi. 2010 yılının Eylül ayından itibaren Enis (Berberoğlu) geleli 6 ay olmuştu, o zamandan itibaren adetini bilmiyorum ama 10’nun üzerinde yazıma müdahale edilmeye başlandı. İlk önce Doğan Hızlan bana telefon etmeye ve ‘Acaba Cüneyt beyciğim şöyle mi yazsak’ diye beni uyarmaya başladı. Aramızda şahsen bir şey yoktu. Bir sansür sistemi kuruldu ve bunu da Doğan Hızlan yapmayı kabul etti. Şubat 2011’de gazeteye davet edildim ve Enis Berberoğlu dedi ki “Aldığımız ekonomik kararlar çerçevesinde yazını haftada dörtten bire indirdim.” Ben ona hiç bir şey söylemedim. Hemen avukatlara gittim ve bana verilen yazı günümde yazımı yolladım ama bildiğim gibi yazdım. Telefon ettiler, bu yazıyı değiştirin diye. Ama ben yazımı değiştirmedim. Yazımı yayınlamadılar. Bu süreç bir ay kadar sürdü. Ben kendi avukatımdan aldığım taktikle aynı yazıyı yolladım. Böyle bir ay geçti. İpler koptu. Sonunda bana Hürriyet okurunu Hürriyet gazetesine karşı kışkırttığım gerekçesiyle bir yazı geldi ve beni gazeteden ayırdılar. Sonrasında da ben mahkemeye gitmeye karar verince uzlaşalım dediler. Allah razı olsun hukuken hakkımın üzerinde bir tazminat aldım. O dönemde Ertuğrul Özkök sadece köşe yazarıydı ama moral arkadaşı olarak inanılmaz yanımdaydı. Hatta sonrasında buluştuk, çay kahve içtik. İlginç bir adamdır hâlâ arar sorar.

Ne hissettiniz o dönemde peki?

Gazete hiçbir zaman siyasi baskı nedeniyle atıldı demez. İlk önce üzüldüm sonra kızdım. Belirli kişilere çok kırgınım. Hatta iki kişiye çok kırgınım. Onlara bir daha selam vermek istemiyorum. Ama kim olduklarını söylemeyeceğim.

O zamanlarda Hürriyet’de ki yeni düzenin beni taşıyamayacağının farkındaydım. Fakat atılmak her zaman için kötü bir duygu. Bilsen de başına geleceğini yine de üzülüyorsun. Seni istemiyoruz kelimelerini duymak insan doğasına aykırı. Oradaki kişilerle hiçbir problemin olmadığı için de daha kötü oluyorsun. Benim Aydın Doğanla hiçbir problemim olmadı. Allaha şükür ekmeğini yedim.

“Benden kahraman yarattılar” Ekonomik olarak bir kaybınız oldu mu?

Ekonomik olarak bir sekteye uğramadım. Beni gazeteden şu ya da bu nedenle uzaklaştıran kişiler istemeden benden bir kahraman yarattılar. Benim hak etmediğim bir kahramanlığı verdiler bana. Ben o kahramanlığı hak etmiyordum. Çünkü ben o dönemde çok ama çok sayıda televizyon programına katılıyordum. O dönemin çok talep edilen kişilerinden biri olmuştum. Hatta Habertürk’te çalıştığımı düşünen kişiler vardı. Seçimlere giden dönemde çok yüklü bir şekilde hükümete yükleniyordum. Bu AK Partiye oy vermeyen kitlede muazzam bir şey yarattı. Bu insanlar benim gazeteden hükümete karşı çıktığım için kovulduğumu söylediler.

Kovulduktan sonra basın dünyasından destek geldi mi?

Ben yazılarımı değiştirerek yumuşatarak hâlâ yazıyor olabilirdim. Ben Hürriyeti’n içinde yaşıyor olabilirdim.

Ben atılmadan önce Ahmet Hakan Tarafsız Bölge ye beni üç defa üst üste çağırırdı. Atıldığım günden sonra beni bir kez aramadı.

Türkiye budur. Programa çağırmayı bırak, bir kez bile beni aramadı.

Şirin Payzın beni bir kere aramadı. Bunlar çok acı.

Ama bunların içinde minnetle anacağım Ayşenur Arslan gibi isimler de var. Beni hemen ertesi gün aradı.

Ya da Yiğit Bulut bana her gün telefon ederdi, sonrasında bir kez bile aramadı. Habertürk’teki arkadaşlar tak diye birden kesildi. Bunu bırak medya dışında arkadaşlarımdan bazıları benle telefonla bile görüşmeyi kestiler.

Hiç alakası olmayan kanallar beni çağırmaya başladı.

“Demokrasi kurbanıyım”

Bir gün Oda TV’den beni aradılar ve ‘Bizde yazar mısınız dediler. Ayrıldıktan bir ay sonra Yurt gazetesinde yazmaya başladım. Demokrasi daha çok kurban verecek. Ben kurbanlardan biriyim. Ben mağdur iken Recep Tayyip Erdoğan’ın yanındaydım, mağrurken karşısındaydım. Genellikle mağdurken karşısında olursun mağrurken yanında olursun. Bakınız Metehan Demir, Fatih Altaylı bakınız Fatih Çekirge.

“Başbakan Erdoğan’a hakkımı helal etmeyeceğim” Kırgınlıklarınız ya da kızgınlıklarınız var mı peki?

Eğer benim inandığım gibi kul hakkı diye bir şey varsa eğer diğer dünyaya gittiğimde bana Recep Tayyip Erdoğan’a hakkını helal ediyor musunuz derlerse hakkımı helal etmeyeceğim. Çünkü ben ona çok emek verdim. Hakkımı helal etmeyeceğim.

Bizim ülkemizde her atılan her hapse girene karşı diğer gazetecinin reaksiyonu “Allaha şükür ben değilim” oluyor. Hürriyet gazetesinden bir Allah’ın kulu bana telefon edip geçmiş olsun demedi. Her şeyi bir kenara bırakın yüzde yüz haklı olarak atılmış dahi olsam, Hürriyet‘ten hiçbir arkadaşım bir telefon açıp geçmiş olsun demedi. “Bunun telefonu dinleniyor, ya benim telefonumda dinlenirse, ya benim telefonumda takılırsa” diye düşünüyorlar. Savaşta bile taraflar birbirlerinin ölülerini gömmesine izin veriyorlar. Taziye veriyorlar, geçmiş olsun diyorlar. En doğal şey karşı tarafa bir geçmiş olsun demektir. Türk basınında böyle bir şey yok. Bizde düşenin dostu olmaz.Şu anda Türk basınında ki en büyük bela hapisler yahut gazetecilerin işten atılması değildir, bunların sonucu olarak oto sansür uygulanmasıdır.

“Kovulmadan 16-17 kez uyarı aldım”

Bence en önemli mesleki ayıp budur. Bugün yazı işleri (istisna gazete ve gazetecilerden özür diliyorum) neyi haber yapmayalım diye tartışıyorlar.Köşe yazarı yazıyı yazarken neyi yazmaması gerektiğini düşünüyor. Bunlar tek bir şeyi düşünüyorlar, “Aman başımıza bir şey gelmesin.” Bu Türk basınında otoriteye aynı anda biat etmek ve aynı anda otoriteden ödünün kopması, sanki talihi değişmez bir kader. Kim güçlüyse hemen basın ona dönüyor. Onun karşısında boynunu büküyor. Hem ona hürmette kusur etmiyor hem de ondan ödü kopuyor. Bunlar benim dediğim geneller. Ama içerisinde istisnaları da var. “Ben boyun eğmem, ben bu durumu kabul etmiyorum, ben yine bildiğimi söylerim” diyenin kellesini alarak diğerlerine ders veriyorlar. Nuray (Mert)susmadığı için gitti, Ece (Temelkuran)susmadığı için gitti. Ben kovulmadan önce 16-17 kez uyarı aldım.

Kaynak:

Özlem KILIÇ- Kübra DEMİR, Bab-ı Ali’nin Dikenleri,
1. Baskı: Eylül 2012, İstanbul, sh:141-149

***********************

SUÇLU ARAYAN MEDYA, ARKASINA BAKSIN…

Bizim medya ile işimiz daha bitmedi. Nasıl bitsin kardeşim, içimizde öyle bir yara ki, anlat anlat bitmez…

İçlerinden biri hidayete gelip, içyüzlerini anlatsa bizde rahatlayacağız. Neyse, geçenlerde Serkan Seymen, “Amiral Battı” isimli kitabında Can Ataklı’nın görüşlerini şöyle anlatıyor:

“…Yavuz Donat’a 22 bin dolar verirken bunun yarısını bile bana vermeyen bir Zafer! Hiç olmazsa şunu yap deyince bana “Sen Türkiye’deki profesör maaşını biliyor musun, mil­letvekili maaşını biliyor musun?” diyen bir adam. Neye ihti­yacı varsa oraya veriyor. Selalıattin Duman’a 25 bin dolar veriyor, çünkü arkadaşlık yapıyor onunla; Rauf Tamer’e en az 20 bin dolar verirken şöyle bir durum oluşuyor. Bu benim arkadaşım, ona az versek olur, diğer taraftaki adamı bankanın büyük kredi getiren önemli bir şube müdürü gibi görüyor. Kim? Mesela Yavuz Donat, o zaman ona 22 bin dolar bir de 10 bin dolarlık ev kirası. Ahmet Vardar, polisle ilişkileri çok sağlam. Maaşım düşük tutalım, ama Ahmet Vardar neyden hoşlanır? Ev kirasını verelim, çocuğunun Amerika’daki okul masraflarını ödeyelim… ’’

Ayrıca Hıncal Uluç’un 22 bin dolar, Ertuğrul Özkök’ün 30 bin dolar aldığını söylüyorlar.

Ne bileyim, her kafadan bir ses. Ali Kırca, kanal değiştirirken 2 milyon dolar almış, Uğur Dündar bilmem kaç milyon dolar almış, Reha Muhtar ın ölçüsüne dolarlar bile yetmezmiş!

Ben bunlardan anlamam. Böyle söylüyorlar. Ben inanmıyorum.

Bu kadar vatanperver, hamiyetli büyüklerimin, bu denli gaddar davranacaklarını sanmıyorum. Herhalde benim gibi kıskananların dedikodusudur.

Farzedelim ki, gerçek olsun. O zaman ne oluyor? Bakın hesaplayalım:

Bu toplumu yönlendiren ünlü büyüklerimin aylıkları, aldıkları transfer paraları hariç 20 bin, 25 bin, 30 bin dolar Yani 30, 37 ve 45 milyar Türk Lirası. (Bugün 15.08.2001 dolar serbest piyasada 1,5 milyon lira) Yahu kardeşim, asgari ücret 122 milyon lira…

Yani bir Hıncal Uluç büyüğüm, 183 adam ediyor! Selahattin Duman 201, Rauf Tamer 222 ve Yavuz Donat ile Ertuğrul Özkök büyüklerim de tam 375 adam!..

Demek ki Uluç 18, Tamer 20, Donat ve Özkök büyüklerimden de ayrı ayrı 38 manga asker çıkıyor! O halde bu değerli gazetecilerle bir alay, bir tugay kurabili­riz!..

Hele, herkesi asıp kesen, “Oraya gelirsem, yetim hakkı yiyen senin, ağzını yırtarım”diyen kabadayı şiveli Ahmet Vardar büyüğüm, evlatlarını Amerika’da yetim değil, öksüz parası ile okutuyor herhalde. Olsun yetim hakkı değil, öksüz hakkı(!).

Bunların içinden Ertuğrul Özkök Beyefendi Hazretleri ile edebi terbiyeden uzak yazma alışkanlığına sahip Ahmet Vardar büyüğüm hariç, hepsini okumaktan zevk alırım. İyi yazarlar…

Böyle bir eleştiriyi, bana saldırmalarını sağlamak için yaptığımı, ancak bu sayede medyada, istediğim ortamı bulabileceğimi düşünebilirler…

Böyle düşünüyorlarsa aldanıyorlar. Bunlar bilsinler ki, kendi emrinde çalışan meslektaşlarımızın çoğunluğu benim duygularımı taşıyor.

Türkiye Gazetesi’nde Allah, Peygamber, İslam adına ahkam kesenler, çalışanların maaşlarını aylarca vermiyorlar, sonra da imandan, doğruluktan söz edip, Amerikan pasaportunu cebe koyup ülkeden vınlıyorlar. (Yalan değil bende şahidim.)

Yahu böyle vicdan olur mu?

Şimdi biz bunları yazınca kötü mü oluyoruz? Bunların rezilliğini çok insan biliyor. Ama söylemiyor. Söyleyemiyor. Biri sağcı ayağıyla soyuyor, öbürü solcu ayağı ile…

“DAİMA GERÇEĞİN SAVUNUCUSU OL. SENİ TAKDİR EDEN OLMASA BİLE, VİCDANINA KARŞI HESAP VERMEKTEN KURTULURSUN.”

Fakat görüyorsunuz, para nasıl vicdanı örtüyor. Hele çil çil yeşil olursa!..

Milletin karnı aç olsun, yeter ki medya doysun… Ehh, hesabı alacak kimse de yok…

Savcı onlar, yargıç onlar, tanık da onlar!

Ayrıca, bu astronomik rakamları ben söylemiyorum. Kendi arkadaşları söylüyor. Ben hesabı, ülke gerçeklerine ve asgari ücrete göre yaptım. Herhalde züğürtlükten.

“ZENGİNİN PARASI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİNİ YORARMIŞ…”

Yorarmış ama şunu da unutmayalım.

“BİR ÇİVİ, BİR NALI DÜŞÜRÜR.

BİR NAL, BİR ATI DÜŞÜRÜR.

BİR AT DÜŞERSE, BİR YİĞİT DÜŞER.

BİR YİĞİT DÜŞERSE, BİR ORDU BOZULUR…”

Niye bozulduk anlıyor musunuz?

(Şimdiki zamanda çok şey değişti mi?)

BÜYÜK KÜLTÜR HÂZİNEMİZ ‘TELEVOLE’LER…

Bu televoleler, zaten yarım olan aklımıza bir vole attılar ki; sormayın gitsin.

Televoleli kanallar ve televole artık bir yaşam biçimi­miz oldu. Kentli bir Türk’ün günlük hayatında yemek, trafik, dolar ve televole var.

Sabah uyanınca ekmek paramızı nasıl kazanıp ha­yatımızı devam ettireceğiz var, hadi hayatımızı devam ettirdik de, bu trafikte işe nasıl gideceğiz, hadi işe gittik de kazancımız ve gelirlerimiz lira ile ama kiralar ve belki de çok yakında fırıncıdan aldığımız ekmek dolara endeksli. Aklımızda hep doların dalgalanması var. Hadi bunu da aştık, diyelim.

Akşam TV’lerde, ülkemizi yönlendiren büyük (!) medyada önce kavga eder gibi haber sunanlar ve de arkasından hayatımızın en büyük parçası televoleler.

Kim, kimin altına yattı?

Nasıl yattı?

Belki de üste çıktı.

Yoksa merdiven altında eski sevgilisine mi gösterdi?

Donu ne renk?!

Ayakkabısının topuğu kimin poposunda. Hangisinin sutyeni Wagner, hangisininki Vakko? Niçin göbeğini az açtı, puanı 3. Aaa memesinin ucunu gösterdi, 10 üzerinden 9. (Öbürünü de açsa idi o zaman 10 üzerinden 20)

Ve bu suretle, ülkenin ihracatının düşük olmasına Leyla’nın önüne her çıkanla yatmasının sebep olduğunu, eğitim sistemimizdeki aksaklığın; Bülent ile Sema’nın Paper-Sun da yemek yerken makarnanın içinden böcek çıkmasından kaynaklandığını ve de Sedefin diş macu­nunun kapağını vidalı yerden açacağına kolayına geliyor diye çıt çıtlı yerinden açtığı sonra da aralık bıraktığı ve de bu yüzden tüpün içindeki macunun kuruduğu, onun için de “Ulan sizin mankenleriniz bile, dişmacunun macununu, nasıl kullanacağını bilmiyor”diyerek Avrupa Birliği ne asla bizi almayacaklarını öğrenmiş oluyoruz.

Benim en çok merak ettiğim, Demet’in ayakkabı numarası, Ebru’nun gece kaç defa çişe kalktığı ve Faruk’un orta parmağının kaç santim olduğudur. Her akşam heyecanla bekliyorum, fakat hâlâ söylemediler. Çünkü biliyorsunuz, bunlar program içinde 100 defa bir şeyi anons edip, 1 kerre gösteriyorlar. Ben inanın şu programları ve de içinde en çok merak ettiğim konuları kaçırırım diye, bazen altıma kaçırıyorum!

Hey yarabbim! Aklımıza sahip çık. Her türlü rezillik, sululuk, cıvıklık, kepazelik bunlarda. Bu gariban toplumun sorunları dizboyu değil, boyunboyu olmuşken, hangi makul sebeple bunları yayınlıyorlar. Tek makul sebep var:

Toplumu dejenere etmek!..

Zaping yaparak kanalları değiştiriyorsun da, kanal içinde zaping yaparak sunucuyu veya program yapım­cısını değiştirebiliyor musun acaba?

Magazin, kesinlikle medyanın önemli bir bölümü. Edebinle ve yine kararında. Yakışan da bu değil midir?

Shakespeare’nin şu sözünü unutmayın.

“ERGEÇ BİR GÜN GELİR, ZEVK KENDİNİ ÖDETİR.”

Medya’nın gücü bakan, başbakan, siyasi parti lideri, değiştirmeye yetiyor da, kendi içinde otokontrol veya işbir­liği ile bu toplum bireylerini yüceltmeye, onları eğitimle çağdaş düzeye getirmeye yetmiyor mu?

Yeter, yeter de, sonra cebe para kalmaz. O zaman yatlara nasıl binerler, nasıl villalarda kalırlar, nasıl özel uçaklarla Fransız şarapları getirirler, nasıl çiftlik evlerinde Dallas hayatı yaşarlar?!

Vurun abalıya…

YALAN SÖYLÜYORLAR, EN DEMOKRAT ÜLKE BİZİM Kİ…

Marmara Grubu Vakfı olarakBir Ordu Komutanı tebriğe gittik, O anlattı.

Bir arkadaşı İsviçre’de gezerken, bir bakıyor ana cadde de kızılca kıyamet. Banka soyuluyor. Polisler, yüzü maskeli soyguncular, pat pat silah sesleri, sirenler, ambu­lanslar, kurşunlardan yaralanmış insanlar, bir felaket. Her taraf ana baba günü. Cadde mahşer yeri.

Akşam o kanal, bu kanal gördüğü faciayı arıyor, hiç­birinde yok. Sabah bir İsviçre’n arkadaşına olayı anlatıyor; “Ne tv’lerde, ne de gazetelerde hiç haber yok, niye?”diyor. Arkadaşı yanıtlıyor. “Biz aptal mıyız? Dünyanın bütün parası İsviçre bankalarında. Biz böyle bir kaynağı, riske atar mıyız?”

Aynı bizim medya (!). Ruhsuz medya.

Bir zamanlar üç beş işsiz güçsüz takımı, İstiklal Caddesi’ne kümelenmiş “cumartesi anneleri” adı altında bir numara ile bağırıp, çağırıyorlar.

Yolum oralara düştükçe bir bakıyorum, “cumartesi anaları”ndan çok medya ordusu. Bağıran, çağıran 15-20 kişi, kameraman, muhabir, fotoğrafçı 50 kişi. Ve hepsi her kanalda arzı endam ediyorlar. Hele şaşırıpta polis birine bir cop indirsin, o zaman seyreyle gümbürtüyü…

İnsan hakları, demokrasi, hürriyet, faşist polis…

Medyamız anarşi ile mastürbasyon yapıyor.

Hele Reha Muhtar mı nedir, bir haber okuyor. Haber mi okuyor, dayak mı atıyor anlamıyorsun. Ağzından köpükler çıka çıka ve özellikle kan, barut, ceset, vahşet varsa bir şeyi bin kere göstere göstere rahatlıyorlar.

Bir de ses tonu var ki, Allah muhafaza, sanki biri gelmiş haber okurken adamı arkadan hançerliyor.

Yahu en sakin adam, O’nun sesini duydu mu adre­nalini yükselir.

Böyle medya olur mu? Milletlerin ülkelerin dokunul­mayacak değerleri vardır, manevi ve müşterek menfaatleri vardır.

Amerika yerle bir oldu. Bir kopmuş kafa, kol, bir yanmış ceset gördünüz mü?

Hangi İngiliz gazetesinde İRA terörünün başarısını okursunuz.

“BİZDE DE AKŞAMA SABAHA;

APO’NUN BAŞYAZI YAZDIĞINI GÖRÜRSEM, BEN HİÇ ŞAŞIRMAM.”

Sizi bilmem…

Bu ülke, konusu komşusu ile zaten, dinamit sandığının üstünde oturuyor. Dıştakiler kolay da en zor içimizdekiler.

Bizim hiç sırrımız yok.

Olsa bile. Ertesi sabah medyada.

Bunu açıklarken de gazetecilik yaptık sanıyorlar.

Ve geri zekalılara eğitim verir gibi, bir şeyi bin defa tekrarlayarak. Artık “ööö” deyinceye kadar.

Koca Aptallar…

Hz. Ebubekir;

“MAL CİMRİLERDE, SİLAH KORKAKLARDA, KARAR DA ZAYIFLARDA OLURSA, DÜZEN BOZULUR.” demiş.

Sanki bizim medyayı yönetenler için söylemiş.

Karar veren onlar da…

BÜYÜK, ÇOK BÜYÜK MEDYA, AMA ÇIPLAK MEDYA…

Bende kuyruk acısı mı ne var, anlamıyorum? Bu dev medyaya bir türlü ısınamadım. Herhalde kıskançlık­tan…

Adamlar da çifter çifter gazeteler, çifter çifter tele­vizyon kanalları, onlarca dergiler falan filan.

Sen kalk BabIali’de poponu yırt, bir mok olma! Dün BabIali’den geçerken ceket (tabii o zaman ceketleri varsa, veya ceket giyme terbiyesi almışlarsa) düğmelerini ilikle­mek zorunda kalanlar, bugün ülkeyi yönetenlere hükmedip, kendi çıkarları doğrultusunda, bir Türkiye yaratıyorlar!

İsterlerse bir siyasi parti liderine çamur, diğerine gül atabiliyorlar.

Rüzgar onların istediği yönde esmezse, bunlar yal­nız meteoroloji bakanlarını değil, mevsimleri bile değiştirebiliyorlar…

İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Ömer AKSU hocamdan, Akkan’a söylerken işitmiştim.

Başkent’te bir resepsiyonda Amerikan Büyükelçisi “Sizin medyanıza, dünyanın hiçbir demokrasisi dayanamazdemiş…

Büyükelçi farkında değil, o bizim medyamız değil, o onların medyası…

Kendi dünyaları.

Zaten çıkarları oldu mu, bir düşüyorlar ki birbirlerine, ne yatlarına yabancı bayraklar çektikleri kalıyor, ne de yaptıkları usulsüzlükler. Hemen kirli çamaşırlar ortaya seriliveriyor. Sonra araya birileri giriyor, bir bakıyorsunuz kolkolalar…

Bu dünya hâli böyle işte… Daha doğrusu bizim medyanın hâli böyle…

“BİR İNSANIN SOYUNDA ASALET OLMADI MI, EVRENİN TACINI GİYSE ÇIPLAK KALIR…”

Montaigne’nin bu güzel sözü, şu eski ve yeni medyayı ne kadar güzel ifade ediyor.

Eskilerin asaleti şimdikilerde olmadığı için, altından pelerinler içinde, alınlarına pırlantalar da yapıştırsalar, yine de kıçları ve göbekleri açıkta ve çıplak kalıyor!..

Bedii Faik, (ki bir simgedir. Kılığı kıyafeti, nezaketi, asaleti, bilgisi, kalemi ile ve yanında çalışan işçisinin maaşını gününde vermek için arabasını yok pahasına sat­masıyla) en son “MATBUAT BASIN ve derkeeen… MEDYA kitabında bakın ne diyor:

“… İkinci savaş sonu demokrasiye başlayış devri BabIâli’sinde otomobili olan gazete sayısı ya altıdır ya yedi. Yunus Nadi Bey’in vardı, iki oğlunun vardı, Asım Us’un vardı, Necmettin Sadak’ın vardı. Ethem İzzet Benice’nin o bahsettiğim 946 dağıtımında ancak olabildi. Son Posta ‘nın üç ortağından hiçbirinin henüz yoktur. Tasvir ‘in iki ortağından hiçbirinin yoktur. Vatan’da Ahmet Emin Yalman’ın emrinde­ki araba da otomobilci olan kardeşinin tahsisi idi. Kâzım Şinasi’nin yoktu, Halil Lütfi’nin yoktu, Cemalettin Saraçoğlu ‘mut yoktu…

Bunları ne yermek, ne de yüceltmek için sıralıyorum. Arabayla, maddi varlıkla, manayı ne çıkarabilir ne de düşüre­bilirsiniz. Sadece devrin gerçeklerini eksiksiz söylemek endişe­si beni bunları anlatmaya zorluyor.

1950′den sonra bir Halil Lütfi hariç, o da tabiatı gereği hariç, hepsinin arabası olmuş ve sonra yeni yetme bizlerin de birer ikişer olmuştur da, manalarımız mı değişip yücelmiştir? Yooo… Neysek oyduk ve devrin şartları, çalışmalarımızın payı, şanslarımızın ve fırsat değerlendirmelerimizin sonucu olarak, bir şeyler kazanabildikse, bunlardan bir tekini dahi birbirimizle yarışımının aracı yapmadık! Hiçbirinden ille çok daha fazlasını ve yükseğini istemenin muştasını da yemediğimiz gibi!…

Ben yedi sekiz yılı, yeni deyimiyle fikir işçisi, ondan sonra 25 yılı gazete sahipliği ve daha sonraki yılların bir kıs­mını yine fikir işçiliğinde geçen yarım yüzyılı çoktaaan aşmış gazetecilik hayatımda, çok varlıklı olmakla övünen ve hep buna çalışan veya kendinden çok varlıklıya hasedinden çatla­yarak bakan patron tipini ancak şu medya devrinde gördüm!

Tabiî bir de karşısı var, Saraçoğlu Şükrü Bey ‘den Recep Peker’e, Şemsettin Günaltay’dan Nihat Erim’e ve hepsinin üstünde İnönü’den ihtilale, ihtilalden Demirel’e kadar pek çok hükümetten hiçbirinde, ülkeyi fonlarla idare etme furyası­na girmeyi ve buna hazır başlamışken, bir de“MEDYAYI KALKINDIRMA FONU” yaratarak orada da yârân üretelim hovar­dalığına dalmayı da görmedim!…

Biz gördük Bedii Ağabey, biz gördük. Hem seni, hem Erol Ağabey i, Haldun Ağabey i hem de diğerlerini…

Ne hazin ki, sonra da bunları ve bunların genel yayın müdürlerini gördük. “Genel Yayın Müdürü” makamını, banka genel müdürü sananları, “Başyazar ve Yazarlığı, bakanlıklarda iştakipçiliği olarak algılayanları gördük.

Sizden sonra, bunları görmek; okyanustan sonra, akvaryuma değil de kavanoza girmeye benziyor.

Hasan Ali Yücel, Kızılay’da yürürken bir öğrencisine rastlıyor. Öğrenci hocasının elini öptükten sonra soruyor:

“Hocam, nereden geliyorsunuz?”

Yücel yanıtlıyor:

Atatürk’ün sofrasından…”

Öğrencisi,“Hocam hana Atatürk’ü biraz anlatır mısınız çok merak ediyorum” deyince, Haşan Ali Yücel, gülüyor.

“Neyini anlatayım oğlum. Adam minare, biz maydanozuz-..”

İşte Bedii Ağabey, siz minare, onlar maydanoz…

Kaynak:

Engin KÖKLÜÇINAR,
Parasız Kitap, (Yeni Gün) 2001, İstanbul

**********************

MEDYATİK KAMUOYU

Siyaset adamı “Tanrı bizimledir” diyendir.

“Tanrı bizimledir”in bugünkü karşılığı “kamuoyu bizimledir” diyen Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, “Kamuoyu yoktur” başlıklı metninde (Çev. Hülya Tufan, Kamuoyu Kimin Oyu? Kitabından, İstanbul, 1995, s. 179), 1975′li yıllarda Fransa’da büyük bir artış gösteren kamuoyu araştırmalarının kamunun kanaatlerini yansıtmadığını belirtir. Bourdieu, kamuoyu araştırmalarıyla ortaya çıkan kamuoyunun aslında yapay bir olgu olduğunu, bu tür yoklamalarla insanlardan sadece tavır almalarının istendiğini ve istatistik! bir kümelenmenin sağlandığını söylerken, kamuoyu yoklamaları yapanları ve bunu kullananların üstü kapalı bir biçimde benimsenen kabul çerçevesindeki kamuoyu için, ‘kamuoyu yoktur’, ifadesini kullanır.

Kamuoyu hakkında yapılmış birçok tanım içinde en genel olanı, toplumun genelini ilgilendiren konular hakkında alınan tavır, durum ve yansıtmalardır. Kültür sosyologu Bourdieu’yu ‘kamuoyu yoktur’, ifadesine götüren şey de, onun sosyolojisinin temelini teşkil eden yansımalardır. Yansımalara önem veren ve bunu modernizasyonun sosyolojisinde kullanan Bourdieu, yansıma teorilerinin özne, nesne ve yansımalar ortamı ile oluştuğunu belirtir. Özneler, topluma güven duygusu vermiş, bireyler, sanatçılar, entelektüeller, sosyal sınıflar, gruplar ya da cemaatler, nesneler; toplumu yapılandıran normlar, semboller, etik değerler, yansımalar ise, bilinçlilik ya da dildir. Bourdieu, sosyal değişme yerine, gerçek hayatta sosyal dolaşımın durgunlaşması (stasis) nı inceler ve bunun sosyal değişmeden daha etkili olduğunu iddia eder.

Ülkemizde kamuoyu yoktur, diyebilecek kadar kamuoyu araştırmalarımızın olduğunu söyleyememekle beraber, kamuoyunu temsilen medyaların gündeme getirdikleri kamuoyuyla “medyatik kamuoyu”ndan bahsedebiliriz. Bu tür kamuoyu, belirli güçlerin temsil ettiği, giderek tekelleşen medyalarla belirlenen, siyasetin dışına itilmiş daraltılmış bir kamuoyudur. Bu dışlama ile siyasal hayatta yaşamakta olduğumuz gibi, partilerin sınırlarını daraltan ve parti siyaseti dışında herhangi bir siyasetin üretilmediği bir süreç yaşanmaya başlanır. Toplumsal hayata yansımayan kamuoyu ise, ne bilinçlilik ne de dil (konuşma, söz söyleme)in paylaşıcısıdır. Bizim yerimize karar verenler, kamu adına belli formülleri öne sürenler, medyatik kamuoyunun birer göstergesidir.

Gerçek kamuoyu ise, ne tür pozisyonda olduğu pek bilinmeyen, kendini yansıtacak kadar özne ve nesnelerine güven duymayan bir kamuoyudur.

KAYNAK:
Pierre Bourdieu, “Kamuoyu Yoktur”, Kamuoyu Kimin Oyu? (içinde), Pierre Bourdieu, Patrick Champagne, Daniel Gaxie, Jean-Paul Gremy, Guy Michelat, Hülya Tufan, Hz. Hülya Tufan, Kesit Yayıncılık, 1995.
Pierre Bourdieu; İn Other Words, Essays Tovvards a Reflexive Sociology, Trans. by. Matthew Adamson, Stanford University Press, Stanford, 1990.
Kaynakça
SÖZEN Edibe [Kitap]. – Medyatik Hafıza, İstanbul, 1997, s.65-66

MEDYANIN GÜCÜ

“Günümüzde medyanın gücünden sıkça söz ediliyor. Çoğu kimse böyle bir illüzyona kapılmış gibi. Dünya elli yıl öncesine göre kitle iletişim araçlarının hem nice­likleri, hem de nitelikleri bakımından büyük değişim ge­çirdi. Haberleşme teknolojisinin neler gerçekleştirdiğini saymakla bitiremiyoruz. Medyanın yaygınlık alanının şa­şırtıcı boyutlara ulaştığını kabul etmemek mümkün değil. Hatta bunun şakasını da yapıyorlar:

” -BİR SİNEKLE BİR DEVLET BAŞKANI ARASINDA NE BENZER­LİK VARDIR?

- HER İKİSİ DE GAZETEYLE ÖLDÜRÜLEBİLİR”.

Ama bu sade­ce bir şaka ve şakayı gerçekle karıştıranları çok acı tecrü­belerin beklediğini söyleyebiliriz.

Kitle iletişim araçlarının kendi başına bir güç olduğu vaki değil. Gerçi medyanın yönlen­dirmesinden etkilenen çok sayıda insan var, ama yönlen­dirmeyi medya kendi iktidarının bir tezahürü olarak yü­rürlüğe koymuyor. Medyanın yönünü bizatihi iktidar belirliyor. Dolayısıyla, medya tarafından sevk ve idare ediliyor gibi olan insanlar medya olmadan da iktidarın başka araçlarıyla zaten sevk ve idare edilmekte bulunan insan­lardır. Medyanın kendine mahsus hedefleri yok, bu yüz­den bağımsızlığından söz etmek yanlış. Hattâ dünya ça­pında medyanın özerk bir karaktere bile sahip olduğu söylenemez. Kısmî dahi olsa özerkliği elinde tutan medyatik güç Körfez Savaşı sırasında dünyanın tek televizyon kanalına mahkum olmasını önleyebilirdi.

Günümüz iktidarları medyasız etkinlik gösteremiyor. Bu onun geçmiş dönem iktidarlarından en bariz farkı. Öyleyse iktidarın muhtaç olduğu bir araç olarak medyanın gücünden söz etmeli değil miyiz? Hayır, çünkü medya ile iktidar arasındaki ilişki bir geminin mürettebatı ile kap­tanı arasındaki ilişki gibi değil. İktidar medyayı kendi gü­cünün zorunlu uzantısı olarak meydana getirmiştir, “ik­tidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” sözü, medya­yı etkin kılarak gücünü tanıtmayı gözeten iktidar için bil­hassa geçerlidir. Eğer toplumda medyanın sebep olduğu bir tahribattan söz edilecekse, bu tahribatın iktidarın ar­zuladığı bir sonuç olduğunun bilinmesi gerek. Çünkü ikti­dar baskısını ancak kitleyi kitlevî nitelikte tutmak sure­tiyle yürürlüğe sokabilir.

Bu yüzden medya dolayısıyla doğan aksaklıkların giderilmesini medyadan beklemek tıpkı teknolojinin yıktı­ğını teknolojinin onarmasını beklemek gibidir. Efendisine kızıp uşağı dövmeye kalkışanlar, bunu başaramadıkları zaman o efendi tarafından dövdürülmüş duruma düşer­ler. Başardıkları zaman ise kendi efendilik konumlarını kaybetmiş olurlar. Efendiliğimizi korumamız için efendi ile dövüşebilecek şartları kollamamız gerek.”[1] 

Bu sözler beş yıl önce yazıldığı halde içeriği ile bugün de aynı durumların devam ettiğini göstermektedir. Kuvvet ve kudret yanlış yapma hakkını kimseye vermez. Haddini aşan mağdurla, kuvvetini gösteren arasında hiçbir fark yoktur. Derler ya “Düşmez Kalkmaz Bir Allah Teâlâ’dır.” Söylenecek sözleri, yapılacak hareketleri yerli yerince hakkaniyetle uygulamak ne güzel bir şeydir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bela (ağızdan çıkan) söze bağlıdır, eğer bir kimse başkasını köpek sütü emdi diye ayıplarsa, o kimse de, o köpekten süt emer. Yani bir kimse, bir başkasını kötü bir iş yapmakla ayıplarsa, ayıpladığı o kötü iş, onun kendi başına mutlaka gelir.” [2]

İnsan üzerinden yıllar geçsede ettiğinden geri kalamaz. Öyle ki yıkılmaz zannedilen bir insan önce dostları, sonra kendi eliyle yaptığı işler ile perişan hale gelirde, telafisi mümkün olamayan derde düşer ve düşürür..

Musa aleyhisselâm, Allah Teâlâ’ya kavmindeki bir fitneciyi sorarken, Allah Teâlâ “benim dedikodu yapmamı istiyorsun” demiştir.

Önemli olan mevzu, hırslar, bir yerlere gelmek için verilmiş ödünler  ile şahsiyet enflasyonuna düşmemek gerektiğidir.

Her yuvarlanan taş güldür güldür yerini bulur. Fakat bu arada ezilmekten kurtulmak büyük erdemdir. Çünkü tepeden düşen taşın dengesi yoktur.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“O gün ki, onların tuzakları kendileri için hiçbir fâide vermeyecektir. Ve onlara yardım da edilmeyecektir.”[3]

Sonuçta insanlar emellerine kavuşmak için doğru yolları kendilerine seçmezlerse, hileler ve  eşilen kuyular onların zindanı olacaktır.

Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1]  ÖZEL İsmet Neyi Kaybettiğini Hatırla [Kitap]. - İstanbul : Şule, 2006,s.36-38

[2] (Alauddin Ali b. Abdülmelik b. Kadı Han Müttaki el-Hindi, Kenzü’l-ummâl fî süneni’l-akval ve’lef’al, III, 315)

[3]  Tur, 46

5n1k

http://www.mserdark.com/kokusmus-tuzla-tazelik-derdine-dusmek/

BLACK MAGİC (Kara Büyü) 1949 Film


“Bulunması birazgüç bir film  ama Mason Rituellerini taşıması nedeniyle seyretmenizi tavsiye ederim.”

Yönetmen: Gregory Ratoff, Orson Welles          

Ülke: ABD,  İtalya

Tür: Dram | Gizem | Romantik

Vizyon Tarihi: 19 Ağustos 1949

Süre: 105 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Alexandre Dumas père, Charles Bennett, Richard Schayer  

Müzik: Paul Sawtell     

Görüntü Yönetmeni: Ubaldo Arata, Anchise Brizzi, Otello Martelli     

Yapımcı: Gregory Ratoff, Dario Sabatello, Edward Small        

Firma: Edward Small ProdYönetmen: Gregory Ratoff

Oyuncular: Orson Welles (Cagliostro), Nancy Guild (Marie Antoinette), Akim Tamiroff (Gitano).

karabuyu1
Filmin Konusu:

Dumas Jr, 1848 yılında babası Alexandre’ı Paris’te ziyaret eder. Büyük yazar, 19. yüzyıl şarlatanı Cagliostro’nun hipnotik güçlerinden ve Dumas’nm son eserlerini Dumas’nın değil kendisinin yazdığı iddialarından tedirgindir. “O bir iblis, bir şarlatan, aptal.!”Oğluna Cagliostro’nun gerçek ismi olmadığını ve adamın ana babasının çingene olduğunu söyler. Çocukken ismi Joseph’tir (Yusuf) ve kâhin olduğunu iddia eden bir annesi vardır. Bir çingene panayırında bir çiftçinin bebeğinin gözlerine bakıp bebeğin hastalığını önceden haber verir. Birkaç gün sonra bebek ölür ve Joseph’in ailesi mahkemeye çıkarlar. Mahkeme sonucunda Joseph’in annesinin büyücü olduğuna karar verilir ve asılarak ölüm cezasına çarptırılır.

Çocuk, ailesinin duruşmasında bağırıp çağırdığı için kırbaç cezasına çarptırılır ve eğer hayatta kalırsa gözlerinin çıkarılmasına karar verilir. Ölmez ama gözlerinin dağlanmasından aile dostu Gitano ve çetesi sayesinde kurtulur.

Gitano çocuğa gördüğü her şeyi unutması gerektiğini söyler, ama Joseph ailesini ölüme mahkûm eden adamı, De Montagne’i her zaman hatırlayacağını söyler.

Çocuk büyür ve başıboş bir berduş olur. Viyana’da bir çingene karavanında yaptığı kara büyü gösterisi ve ölümsüzlük iksiri olduğunu iddia ettiği bir şeyle adını duyurur. Bir tesadüf sonucu hastalanarak yere düşen düşen bir kadını hipnozla acısını dindirerek iyileştirir. Bu arada birileri bazı mücevherleri saklar ve çingenelerin hırsız olduklarını iddia ederler, bunun üzerine bir kargaşa çıkar; bu kargaşa sürerken kalabalığın içinden biri iyileşmiş olan kadını sorguya çekmektedir. Bu adam Franz Mesmeradında bir doktordur ve artık hapiste olan Joseph ile Gitano’yu ziyaret eder. Mesmer’in gözetiminde kefaletle serbest bırakılırlar ve Mesmer, Joseph Bitano (Balsamo)’nun hipnoz edici güçlerini araştırmaya başlar.

“Bu dünyadaki hastalıkların çoğunun akılda başlar.”

Gücünün daha fazlasını görmek için Mesmer felçli bir adamı getirir ve Joseph’in adamı hipnozla tedavi edişini izler. Ne var ki Joseph, Mesmer’in ortaklık teklifini geri çevirir ve felçli adamın bıraktığı 500 altını alarak çingene arkadaşlarının yanına döner. Gitano ile Zoraida’ya artık ölümsüzlük iksiri satıp, sihir gösterileri yaparak yollarda dolaşmayacaklarını, kendi ismiyle birlikte hayatlarının değişeceğini söyler. Bundan sonra adının Joseph Bitano olmadığını söyler ve annesinin bahsettiği gökyüzündeki uzak bir yıldıza bakar.

“Benim adım Cagliostro olacak.”

Bknz: https://eksisozluk.com/cagliostro–389455

Böylece Cagliostro körleri ve hastaları tedavi ederek seyahat eder. Bir efsane haline gelir. Kendini bir tanrı gibi beğendirerek büyük şehirlerden geçer.

Etrafında toplanan kalabalıklar hakkındaki düşüncesi:

“Seni alkışlarlar ya da taşa tutarlar. İkisi de aynı duygudur,”

şeklindedir. Cagliostro Fransa’ya dönmeye karar verir ve orada karısını iyileştirmek için bir doktor arayan can düşmanı De Montagne ile karşılaşır. Cagliostro kadını görünce güzelliği karşısında büyülenir ve hastalığına bir şokun neden olduğunu hisseder. Kadını transa sokar ve onu bu duruma getiren olayları anlatmasını söyler…

Strasbourg’da; Kral Louis ve Marie Antoinette şehirdedirler. “Refakatçimle birlikte at arabasında giderken bir yabancı yaklaşıyor, sonra özür dileyerek apar topar uzaklaşıyor. Adının Chambord- [Gilbert] olduğunu ve de Montagne’in çalışanlarından biri olduğunu fark ediyorum. Sonra aynı hataya başka biri düşüyor. O akşamüzeri Chambord beni saraya götürdü ve beni karıştırdığı kişiyi gösterdi: Marie Antoinette. Sonra bahçede Chambord’la birlikteyken birden bir grup adam ortaya çıktı ve aşkım kılıcıyla onlarla dövüştü, ama adamlar onu alt ettiler ve beni kaçırdılar.”

Cagliostro, kraliçeye benzerliğinin bir tuzak olarak kullanılıp kullanılmadığını sorar. Kız, öyle olduğunu ve emrin Paris’te önemli bir kişiden geldiğini söyler. Cagliostro kadına uyumasını ve sadece onun sesini duyunca uyanmasını söyler. De Montagne’e kızın kraliçeye olan benzerliği ile ilgili planını bildiğini ve yardımı olmazsa kızın öleceğini söyler. Kızı beraberinde götürmekte ve hizmeti karşılığında 5,000 frank almakta ısrar eder. De Montagne gönülsüzce kabul eder ama Cagliostro kızın iyileştirilmesi karşılığında ayrıca XVI. Louis’nin sarayına takdim edilmeyi ister.

Bir saray muhafızı kızı aramaktadır ama Cagliostro ile Gitano kızla kaçmayı başarırlar. Ama çok geçmeden Cagliostro’nun evine bir şövalye gelir ve ‘Lorenza’ dediği kızı görmek ister. Onları adam kaçırmayla itham eder. Zoraida, kıza gitmemesi için Cagliostro’ya yalvarır fakat Cagliostro kızı bir tarafa iter. Kendisini sevmesi için gücünü Lorenza’nm beynini etkilemekte kullanır. Kızın üzerindeki hipnotize edici etkisi sevmiş olabileceği herkesle ilgili anıları silecek kadar güçlüdür. Kız uyandığında rüya gördüğünü düşünür, Cagliostro rüyasında ne gördüğünü sorar.

Onu sevdiğini mi?

Onun kollarında olduğunu mu?

Kız öyle olmadığını söyleyerek karşı çıkar. Cagliostro kıza gitmekte özgür olduğunu, onu durduran bir şey olmadığını söyler. Kız cevap verir: “Sadece senin gözlerin.”Ve o zaman kızın onu gerçekten sevmediğini, kalbinde başkasını taşıdığını anlar.

De Montagne, kızı görmek isteyen Madam du Barry ile birlikte ziyarete gelir. Du Barry, kızı gördüğünde Marie Antoinette’e benzerliği karşısında şaşkına döner. Du Barry Cagliostro’ya saraya gidecekler arasında adının bulunduğunu ve o zaman gerçek Antoinette’i göreceğini söyler. Lorenza’yı gerçek Fransa Kraliçesi’nin yerine geçirme planlarına Cagliostro’nun da ortak olduğunu hatırlatır. “Bu kadın olmasaydı Louis yarın benimle evlenecekti.” Cagliostro artık istediği şeye, meşhur Fransa sarayında ulaşır ve Marie Antoinette ile tanışır. mistik semboller ve rütbeler ile gizli kardeşlik örgütlerinin bilgilerine ulaşır.

karabuyu2

Marie Antoinette Cagliostro’yu görünce, Louis’ye döner, ‘Görüyor musun, şimdi de cadı doktorunu saraya getirdi,” der. Fransa kralı Louis ve Kontes Antoinette’in geldikleri duyurulur. Cagliostro’nun sağaltıcı güçlerini test etmek için birkaç sahte hastalar getirilir. Louis hepsini birden iyileştirmesini ister. Cagliostro istenileni yapmaya niyetlidir. Ancak ona karşı bir dolap çevrilmektedir ve gruplardan biri ayağa kalkıp bağırmaya başlar: “Bize bütün gereken senin tek bir bakışın ve iyileşmemiz!’Sonra dans etmeye başlarlar ve bütün saray gürültüye boğulur, en çok da Louis’nin kahkahaları duyulur. Cagliostro’nun morali bozulur.

Ama Cagliostro Louis’ye, ‘Eğer iyileştirebiliyorsam, o zaman dert de verebilirim,”dediğinde bütün kahkahalar susar. Grubun lideri olduğu anlaşılan birine yaklaşır ve dimdik bakar; ona diz çökmesini ve ayağa kalkamayacağını söyler.

“Senin derdin neydi?” diye sorar. “Sanırım felç olmalı,’ diye cevap verir adam. Sonra adamı felç eder ve Fransa tahtının önünde hemencecik tedavi eder.

“Benim için Korku, ikiyüzlülük ve aptallık tedavi edilemez.”

Daha sonra Chambord Lorenza’yı bulur ve alıp götürür fakat Zoraida tarafından izlenmektedirler. Bu sırada, Lorenza’nın prenses için bir kolye yapmış olan kuyumcusu Du Barry’yi ziyaret eder.

karabuyu3

De Montagne Cagliostro’ya Lorenza’nın Marie Antoinette’in yerine geçeceğini ve kolyeyi kuyumcudan alacağını garanti etmesini söyler. Ve du Barry, bütün Fransa’nın Antoinette’in bir kolyeye bir milyon frank harcadığını öğrenecek olmasından coşkuya kapılır! Kolyeyi odasında bulacaklar ve Louis katliamın önüne geçmek için onu sürgün etmek zorunda kalacaktır. İnsanlar gecekondularda inleyip dururken kolye bulunduğunda açlık ve nefret içinde olacaklar. Ve kral onu kan dökülmesini önlemek için. kovmak zorunda kalacak Cagliostro, katliamı ve Fransa’nın yeni kraliçesini öngördüğünü söyler. Ayrıca hepsinden daha güçlü durumda olan yeni maliye bakanını da görmektedir. Gördüğü adamın sol elinde bir yara izi olduğunu söyler; bu de Montaigne’dir. Ancak Lorenza’ya geri döndüğünde onun gitmiş olduğunu görür. Nerede olduğunu söylemesi için Zoraida’yı sıkıştırır. Cagliostro onu bir kez daha büyüsünün etkisine alır ve bu kez gitmesine izin verme niyetinde değildir; onunla evlenir. Chambord kiliseye yetişir ve kızın Cagliostro ile evlenmiş olmasına inanamaz. Lorenza, trans halinde onu bir zamanlar sevmiş olduğunu ama artık sevmediğini söyler Chambord’a.

Du Barry, Cagliostro’ya Kral Louis’in beyin kanaması geçirdiği haberini getirir. Kralın ölmekte olduğunu ama onun kralı kurtarabileceğini söyler. Ama Cagliostro kraldan gözlerini açmasını istediğinde açamaz ve kral ölür. Yaverlerden biri alaycı bir tavırla, “Pekala büyücü, ölüyü ayağa kaldırabilir misin?” diye sorar. Antoinette, Du Barry’yi ülkeden sürgün eder ve Cagliostro’ya Fransa’yı terk etmesi için bir haftası olduğunu söyler. De Montagne, Lorenza’yı bulmak için Cagliostro’nun evine girmeye çalışır, Cagliostro onun öldüğünü, besbelli intihar ettiğini söyler. Kızın ölümünün sır olarak kalmasında ve Cagliostro’nun bahçesine gömülmesinde ısrar eder. Montagne gittikten sonra Cagliostro, Lorenza’yı diriltir ve rüyasında Chambord’u gördüğünü işitir. “Onu seni sevmeye zorlayamazsın,’ der Gitano. Cagliostro Fransa’nın görüp göreceği en şeytani planı harekete geçirir…

De Montagne, Kraliçe Antoinette’ten onu Bois de Boulogne’da buluşmaya davet eden bir mektup alır. Bir atlı araba onu beklemektedir ama arabada Cagliostro ve Antoinette rolü oynayan Lorenza vardır. De Montagne, Lorenza’nm gömüldüğünü gördüğü için bunun Fransa Kraliçesi olduğuna inanmak zorundadır. Cagliostro’nun büyüsü altında Lorenza Montagne’yi sevdiğini söyler ve ona yüzüğünü verir. Ertesi gece dairesine gelmesini, muhafızların olmayacağını söyler. Ayrıca bir başka iyilik ister: Kuyumcunun onun için yapmış olduğu kolyeyi getirmesini söyler. Montagne eğer onun taleplerini yerine getirecek olursa öldürüleceğini söyleyerek itiraz eder. “Tahtta ben olduğum sürece öldürülmeyeceksin,’der Lorenza. Montagne’nin hazine parasıyla kolyeyi satın aldığını haber alan halk ayaklanır. Chambord’a Lorenza’nın onu beklediği söylenir; Cagliostro’nun planının bir parçasıdır bu. Lorenza Chambord’a planı anlatır ve diğerleriyle birlikte onun hayatını kurtarmak için araya girmesi gerektiğini söyler. De Montagne kendisine karşı kurulan plandan habersiz Antoinette olduğunu sandığı kişiyle buluşmak üzere saraya gider.

De Montagne ve Chambord karşılaşır ve onların kolyeyi çalmaya geldikleri konusunda uyarıldıklarını söyleyen Kral tarafından durdurulana kadar dövüşürler. Cagliostro da Antoinette ile karşılaşır ve Antoinette üçünün de tutuklandığını söyler.

“Hangi suçlamayla?”diye sorar. “Fransa tahtına ihanetle,”diye cevap verir Antoinette. Cagliostro gardiyanı hipnotize eder ve hücresinden kaçar. Sonra yan hücredeki de Montagne ile yüzleşir, ona bir büyü yapar ve gerçekte kim olduğunu, annesini astığını ve o boğan ipi hatırlamasını söyler. “Bak yatak çarşafların parça parça olmuş, senin için bir ip olur bu.” De Montagne kendini asar ve Chambord kaçar.

De Montagne’nin ölümüyle ilgili bilgi verecek kimse yoktur görünüşe göre. Ta ki bakanlardan biri iki kadını, Zoraida ve Lorenza’yı getirene dek. Zoraida ve Lorenza, Cagliostro’nun hazırladığı komployla ilgili her şeyi açığa çıkarırlar. Kraliçe Lorenza’ya Cagliostro aleyhine tanıklık yaparak kendini ve Fransa’yı kurtarmayı isteyip istemediğini sorar. Lorenza yapacağını söyler. Cagliostro aleyhine tanıklık yapmaya geldiğinde bir kez daha onun büyüsünün etkisine girer ve tanıklık yapamaz. Cagliostro onun tarafında olan kalabalığa oynar ve kraliçeye bunun bir mahkeme mi yoksa engizisyon mu olduğunu sorarak yakarır. Lorenza bayılınca Cagliostro bir ara verilmesini ister.

Ara sırasında Cagliostro Gitano’ya çıldırdığını açıkça gösterir ve kendini Tanrı ilan eder!Ama savcılığın bir sürpriz tanığı vardır; Dr Franz Mesmer’i içeri çağırırlar ve Cagliostro’yu sorgulamasına izin verilir; böylece onu elmas kolyeyle hipnotize eder. Mesmer, işlediği her suçu itiraf etmesini sağlar.

“Güç. Güç. dünyaya hakim olabilirim.”

Ama Cagliostro, Gitano’nun yardımıyla Antoinette’i rehin alarak çatıya kaçar. Chambord peşinden gider ve ölümüne dövüşürler, Chambord kılıcıyla Cagliostro’yu öldürür. En sonunda, uzun bir aradan sonra sevgililer Lorenza -Chambord birbirlerine kavuşurlar.

Filmin büyük bir kısmında Welles Cagliostro olarak onun için yapılmış bu rolde izleyiciyi büyüler. Ünlü bir sihirbaz olarak sihrini gerçekleştirmek için her zaman sinemayı kullanmıştır; filmi “rüyaların kurdelesi” ve “bir çocuğun sahip olduğu en iyi oyuncak tren” olarak tarif eder. Biz sinema seyircileri, onun fikirlerinin treninde onun selüloit tünellerinde yolculuk ederken şaşırıp heyecanlandık: Touch oj Evil (Türkiye gösterimi 1965, Bitmeyen Balayı), Citizen Kane (Yurttaş Kane), The Magnificent Ambersons (Muhteşem Ambersonlar), The Ladyfrom Shanghai (Şanghay’dan Gelen Kadın), Macbeth, Othello, The Trial (Dava), Chimes At Midnight (Gece Yarısında Çanlar), The Immortal Story (Ölümsüz Hikaye) ve F for Fake (Dolandırmanın D’si). O bir dahi miydi? Black Magic, düzenbazlık üzerine bir film ve hiçbir zorunluluk olmadığı halde sırra kadem başmış durumda; sihrinin tekrar ortaya çıkacak kadar kuvvetli olup olmadığını ancak zaman söyleyecek.

Bulunamama Derecesi: 4/5

Üçkağıtçılar korsan kopyaları sürseler de kasa boş.

Orson Welles:O çoğu eleştirmenin tüm zamanların en iyi filmi olduğunu iddia ettikleri en yenilikçi film Citizen Kane’in yapımından sorumludur. Sinemada o güne kadar beyazperdede görünmüş en karizmatik dolandırıcılardan birini canlandırmış, perdede sadece on dakika görünmüştü, ama filmin adı The Third Man (Üçüncü Adam), oynadığı karakter Harry Lime ve o Orson Welles’ti.

Welles oyuncu, yazar, yönetmen, yapımcı, editör, kostüm tasarımcısı, görüntü yönetmeni, sihirbazdı. Bütün bu yetenekleri taşıyacak kadar büyük bir bedene ihtiyacı vardı ama aynı zamanda bitip tükenmez iştaha sahip bir gurme olduğundan zevk-ü sefaya düşkünlüğü ona sonsuz bir kapasite sağlıyordu. Bir keresinde şöyle dediği söylenir: “Ortada üç kişi daha olmadıkça doktorum dört kişilik samimi yemeklere son vermemi söyledi.”

Welles, Citizen Kane filmini yaptığında filmciliğin kurallar kitabını kaldırıp atmıştı. Her şeyi kolayca kontrol ettiği tiyatro ve radyodan geliyordu ve aynı şeyi sinemada da yapmayı umuyordu. Citizen Kane‘de en iyi efekti sağlamak için ışıkları istediği yere yerleştirmekle başladı. Kane’i gençliğinde enerjik, tutkulu bir genç adam olarak göstermek istediği sahnelerde açık ışık kullandı. Daha sonra, Kane’in daha yaşlı ve kuşkucu biri olduğu zamanlarda her yerde devleşen gölgeler kullandı. Aydınlatma sembolik olarak yaklaşmakta olan kaçınılmaz sonu göstermek için kullanıldı; örneğin Kane tebliğ belgesini imzalarken yüzü gölgelere gömülür.

Seyircinin bir sahnede, çerçevenin içindeki birçok görüntü ve karakter arasında bakacağı şeyi seçmesini sağlayan derin odak kullanıldı. Ve tabii ki Orson Welles bu atılgan yeni fikirlerini uygulayıp mükemmelleştirecek kurt yapımcı Gregg Toland’a sahipti.

Welles ayrıca sesi bir sahneden diğerine geçişte kullanarak yeni bir sinematik keşifte bulundu; karakter bir çekimde başladığı cümlesini bir sonraki çekimde bitirir. Bütün bunlar bir hikâyeyi anlatmanın eşsiz bir yoluydu ve Welles’in alametifarikasıydılar. Her şey bir yana, bir çocuğun sahip olabileceği en büyük elektrikli tren setini keşfetmişti.

Citizen Kane’in oyuncu kadrosunun çoğu -Cotten, Moorehead, Collins, Colouris ve Stewart Welles’in Dublin’deki repertuar tiyatrosu Mercury Theatre’m oyuncularıydı ve bu oyuncuların çoğunu ikinci filmi, aristokratlıktan proleterliğe düşen bir gencin hikayesinin anlatıldığı The Magnificent Ambersons’ta da kullandı. Welles, RKO film şirketine karşı filmin üzerindeki kontrolünü oldukça kaybetmişti ve halka sunulan final versiyonunda film şirketinin müdahalesi açıkça belli olmaktadır. Ne yazık ki bir daha hiçbir projede kendisine açık kart verilmedi ve filmleri bu kararın bir sonucu olarak kötüye gitti. Bununla birlikte, The Ladyfrom ShanghaVdaki çoklu ayna sekansı, Touch of Evirin açılışındaki uzun takip çekimi, F for Fake>in ustalıklı düzenlemesi her şeyden çok onun zeka kıvılcımlarının kanıtıdır.

Beyazperdede Ed Wood ve Five Minutes Mr. Welles filmlerinde aktör Vincent D’Onofrio; RKO 28’de Liev Schreiber, Hayworth: The Love Goddess (Aşk Tanrıçası: Rita Hayworth)’da Edward Edwards; Malice in Wonderland’da Eric Purcell; Cradle Will Rock’ta Angus Macfadyen; Fade to Black’te Danny Huston ve televizyonda Welles’in radyo oyunu War of the WorIds’un dramatize edilmiş versiyonu The Night That Panicked America’da Paul Shenar tarafından canlandırıldı. 1938’deki radyo yayını dünyanın Marslılar tarafından işgal edildiğine inanan pek çok dinleyiciyi evlerini terk etmeye ikna ederek ulusal bir panik yaratmıştı.

Bir başka projesi, başrolünde John Huston’un oynadığı The Other Side of t