TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

TİNİSİM,[psikoloji ]: 1 .    Ruh. 2 .   felsefe  Birtakım fizik ötesi kurucularının, gerçeği ve evreni açıklamak için her şeyin özü, temeli veya yapıcısı olarak benimsedikleri madde dışı varlık.

 [Tuzzi’lerdeki buluşmalar artık düzenli ve yoğun sürecinin yörüngesine oturmuştu. Daire Başkanı Tuzzi, “Konsil” sırasında “yeğen” ile konuştu. “Bütün bunların daha önce de olduğunu biliyor musunuz?”]

Gözleriyle, kendisine yabancılaşmış olan evindeki kaynaşan kalabalığı işaret etti. “Hıristiyanlığın başlarında; Hazreti İsa’nın doğumundan hemen sonraki yüzyıllarda. O zamanlar, fokur fokur kaynayan Hıristiyan-Levanten-Helen-Yahudi kazanında sayısız tarikatlar kurulmuştu.” Tuzzi, bu tarikatları saymaya başladı: “Adamitler, Kabilliler, Ebionitler, Koliridyanlar, Arkontikler, Enkratitler, Ophitler…”; Tuzzi, Hıristiyanlık öncesine ve erken Hıristiyanlık dönemine ait dini tarikatlardan oluşma, uzun bir listeyi, birinin yaptığı herhangi bir şeyin hızlı tempo yansıtan alışılagelmişliğini ehlileştirircesine gözden saklamak istediğinde sergilediği o tuhaf, aslında içinde bir aceleciliği gizleyen ağırlıkla sayıp dökmekteydi; bu tutum, karısının kuzenine aslında bu evde olup bitenler hakkında özel nedenlerden ötürü belli ettiğinden çok daha fazlasını bildiğini dikkatle anlatmak istiyormuş izlenimini yaratıyordu.

Daha sonra sözüne devam etti ve biraz önce andığı adların açıklamasına girişerek, bir tarikatın, bekâreti koşul kılmasından ötürü evliliğe karşı çıktığını, bir başkasının ise yine bekâret talebinde bulunduğunu, ama bu hedefe tuhaf bir biçimde ölçüsüz yaşamayailişkin dinsel kurallarla varmayı amaçladığını anlattı.

Tarikatlardan birinin üyeleri, kadın bedenini bir şeytan icadı saydıklarından kendi kendilerini sakatlıyorlardı, öteki tarikatların uygulamalarında ise kadınlar ve erkekler kilise toplantılarında soyunuyorlardı.

Cennette Havva’yı baştan çıkardığı söylenen yılanın aslında tanrısal bir kişilik olduğu sonucuna varan, inançlı kılı kırk yaranlar, hayvanlarla cinsel ilişkiye giriyorlardı; başkaları da bakirelere hoş gözle bakmıyorlardı, çünkü bilimsel temelli inançlarına göre Tanrının annesi, Hazreti İsa’dan başka çocuklar da doğurmuştu ve bu yüzden bekâreti kabul etmek, tehlikeli bir yanılgı olurdu.

Birileri hep ötekilerin yaptıklarının tam tersini, üstelik de yaklaşık olarak aynı nedenlerden ve inançlardan ötürü yapmaktaydı. — Tuzzi, bütün bunları, tuhaf olsalar da tarihsel olaylara yakışan bir ciddiyetle ve sesinde erkekler arasındaki şakalara özgü bir alt tonla anlatmaktaydı. Duvarın yanında duruyorlardı; Daire Başkanı Tuzzi, dudaklarında küçük ve öfkeli bir gülümsemeyle sigarasının izmaritini bir tablaya attı, kafası hâlâ karışık olarak kalabalığa baktı ve sanki tam bir sigara içimlik süre kadar konuşmak istermişçesine, sözlerini şöyle noktaladı:

“Zannediyorum o zamanlar egemen olan fikir ayrılıklarının ve kişisel görüşlerin durumunun bizim edebiyatçılarımızın çekişmelerini hatırlatan çok yanı var. Bunlar yarın havada dağılmış olacak. Eğer çeşitli tarihsel koşullar yüzünden tam zamanında politik etkinliğe sahip, tinsel bir memuriyet sistemi oluşmasaydı, o zaman bugün Hıristiyanlık inancının izi bile kalmayacaktı…”

Ulrich, buna katıldı. Ücretleri resmen cemaat tarafından ödenen din görevlileri, resmi kuralların hafife alınmasına izin vermezler. Ben, genel olarak ortak niteliklerimize karşı haksız bir tutum içinde olduğumuzu düşünüyorum; o niteliklerin güvenilirliği olmasaydı, tarih asla oluşamazdı, çünkü tinsel çabalar hep tartışmalıdır ve havada kalır.”

Bu arada karısının yeğeni de tıpkı kendisi gibi, can sıkıcı bir yakınlıkla önüne bakmaktaydı ve konuşmaya ara verildiğinin farkına bile varmamıştı. Tuzzi, bir şeyler söylenmesi gerektiğini hissetti; kendini sık hayal gören ve suskunluğuyla kendini ele verebileceğinden korkan bir insan gibi tehdit altında hissediyordu. “Her şey hakkında olumsuz düşünmekten hoşlanıyorsunuz,”dedi gülümseyerek, din görevlilerine ilişkin söylem o âna kadar kulaklarının önünde içeri girmeyi beklemişçesine “ve karım herhalde, akrabalıktan kaynaklanan bütün sempatisine rağmen, sizin katkınızdan biraz olsun korkmakta haksız değil. Böyle konuşmama izin verirseniz eğer, hemcinslerinize ilişkin düşünceleriniz biraz küçültücü spekülasyon olmak eğiliminde.”

“Bu, mükemmel bir söylem,” diye karşılık verdi Ulrich sevinçle “her ne kadar böyle bir söylemin gereğini yerine getiremeyeceğimi alçakgönüllülükle söylemek zorunda olsam da! Çünkü insanla ilgili küçültücü veya yüceltici spekülasyonda bulunan, hep dünya tarihidir; bunu, küçültücü yoldan hile ve zorbalıkla, yüceltici yoldan da yaklaşık olarak burada muhterem eşinizin denemeye çalıştığı gibi, düşüncelerin gücüne inanmakla yapar. Dr. Arnheim da, söylediklerine inanmak gerekirse eğer, bir yücelticidir. Buna karşılık meslekten bir küçültücü olarak sizin bu melekler korosu içersinde bilmekten hoşlanacağım duygularınızın bulunması gerekiyor.”

Daire Başkanı Tuzzi ye anlayışlı bir ifadeyle baktı. Tuzzi, cebinden sigara tabakasını çıkartarak omuzlarını kaldırdı. “Neden bu konuda karımdan farklı düşünmem gerektiğine inanıyorsunuz?” diye karşılık verdi. Sohbetin kişisel bir noktaya dönmesini reddetmek istemiş, ama yanıtıyla bu noktayı güçlendirmişti; karşısındaki neyse ki bunun farkına varmadı ve konuşmasını sürdürdü: “Bizler, herhangi bir biçimde içine girdiği her kalıba uyan bir kitleyiz!”Tuzzi: “Bu, beni aşar” gibisinden kaçamak bir yanıt verdi. Ulrich, buna sevindi. Böylesi, kendisinin tam karşıtıydı; tinsel kışkırtmaya karşılık vermeyen, fakat hemen bütün kişiliğini korumaktan başkaca bir savunma aracına sahip bulunmayan veya öyle bir aracı kullanmak istemeyen birisiyle konuşmaktan çok zevk alırdı.

 

Ulrich lâfı fazla dolandırmadan. “Siz neye inanıyorsunuz?” diye sözünü kesti,

“Ama bakın!” dedi Tuzzi. “Ben artık çocuk değilim ki buna öyle hemen yanıt verebileyim! Ben sadece şunu söylemek istedim: Bir diplomat kendini zamanının tinsel akımlarıyla ne ölçüde özdeşleştirebilirse, mesleği kendisine o ölçüde kolay gelecektir. Son kuşaklar boyunca ortaya çıkmıştır ki, tinin bütün alanlardaki ilerlemeleri büyüdüğü ölçüde insanın da diplomasiye duyduğu ihtiyaç artmıştır; ama sonuçta bu da zaten çok doğal!?”

“Elbette?! Fakat böylece siz de benim söylediğimin aynısını söylemiş oluyorsunuz!” dedi Ulrich yüksek sesle ve vermek istedikleri resme, yani birbirleriyle ölçülü bir sohbeti yürüten iki beyefendinin görüntüsüne uygun düştüğü ölçüde hararetle.

“Ben, üzülerek tinsel ve iyi olanın, kötünün ve maddi olanın yardımı olmaksızın sürekli ayakta kalamayacağını vurguladım, ve siz de bana yaklaşık olarak ne kadar çok tin varsa o kadar dikkat gereklidir, diye yanıt veriyorsunuz. O halde şöyle diyelim: insana aşağılık biriymiş gibi davranılabilir ve bu yoldan istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir; ama aynı insan coşkuya itilebilir ve yine istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir. Bu yüzden bizler, bu iki yöntem arasında gidip geliriz, iki yöntemi birbiriyle karıştırırız; bütün dediğimiz, budur. Kanımca ben, sizin itiraf etmek istediğinizden çok daha ileri ölçüde sizinle bir görüş birliğinin mutluluğunu yaşamaktayım.”

Daire Başkanı Tuzzi, sorusuyla onu tedirgin eden kişiye döndü; küçük bir gülümseme, minik bıyığını yukarı kaldırdı, parlak gözlerinde alaycı ve hoşgörülü bir ifade belirdi; bu tür bir konuşmaya son vermek istiyordu, çünkü böylesi, dümdüz bir buzdan zemin gibi tehlikeliydi ve çocukların buzda gelişigüzel kaymaları gibi amaçsızdı. “Bakın, bu söyleyeceğimi belki de barbarlık sayacaksınız,” diye karşılık verdi “ama size açıklayacağım: Aslında yalnızca profesörlerin felsefe yapmasına izin verilmeli! Bizim tanınmış ve büyük filozoflarımızı elbette bunun dışında tutuyorum, onları çok takdir ederim ve hepsini de okudum; ama onların durumu farklı. Profesörlerimiz ise bunun için atanmışlar, onlarınki bir meslek ve daha başka bir şey olması da gerekmiyor; sonuçta alan tükenmesin diye öğretmenlere de ihtiyaç var. Ama bunun dışında, vatandaşın her şey üzerine kafa yormaması gerektiği yolundaki o eski Avusturya ilkesinin haklılığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü bu yolla ortaya iyi bir şeyin çıktığı çok ender, çıkanda da hep biraz cüretkârlık havası var.”

….

“Soru, çok daha genel sorulabilir” diye düşüncesini açıkladı Ulrich. “Bir insan, her şeyi elde edebilecek kadar zengin ve nüfuzlu ise eğer, o zaman neden yazar? Aslında belki de safça sormam gereken, şu: Bütün meslekten anlatıcılar, neden yazarlar? Aslında olmamış bir şeyi anlatırlar; sanki olmuşçasına. Burası açık. Ancak yaptıkları şey, hayata zengin adamın çevresini alan ve onun kendilerine ne kadar az aldırdığını anlatmaya doyamayan otlakçıların bu adama duydukları gibi bir hayranlık duymak mıdır? Ya da hep yineleyerek geviş mi getirirler? Veya gerçekte erişemedikleri ya da taşıyamadıkları bir şeyi hayal dünyasında üreterek bir tür mutluluk hırsızlığı mı yaparlar?”

“Siz kendiniz hiç yazmadınız mı?” diye sözünü kesti Tuzzi.

“Benim için çok tedirgin edici bir şey, ama asla. Çünkü asla bunu yapmak zorunda kalmayacak kadar mutlu değilim. Ben, kısa sürede buna ihtiyaç duymadığım takdirde, bütünüyle anormal bir yaradılıştan ötürü kendimi öldürmeye karar vermiş biriyim!”

Bunu öylesine ciddi bir sevimlilik ifadesiyle söylemişti ki, bu şaka, kendisi istemeksizin, ıslak bir taşın ortaya çıkışı gibi konuşmanın akışının dışına taşmıştı..sh:91-101

**

Düşünceleri asla huzur bulmuyordu ve her şeyin hiçbir yerde bir düzene kavuşamayan, sürekli göçebe kalıntılarının farkına varıyordu. Bu yüzden sonunda insanlar içinde yaşadıkları zamanın ruhsal kısırlığa mahkûm olduğuna ve bu durumdan ancak sıradışı bir olayla veya çok sıradışı bir insanla kurtarılabileceğine inanmışlardı.O sıralarda entelektüel diye nitelendirilen insanların arasında Kurtarmak kelime grubunun rağbet görmesi, işte böyle gerçekleşmişti. En kısa zamanda bir Mesih’in gelmemesi durumunda artık böyle devam edilemeyeceğine inanılmıştı.Duruma göre bu, tababeti insanlar bir yanda hiç yardım alamadan hastalanıp ölürken, soğukkanlılıkla sürdürülen bilimsel araştırmalardan kurtaracak bir tıp Mesih’i olabilirdi; veya milyonlarca insanı tiyatrolara sürükleyebilen ve bunun yanı sıra koşulsuz bir tinsel yücelik taşıyabilen bir oyun yazabilecek bir edebiyat Mesih’i olabilirdi: Aslında her insani etkinliğin ancak özel bir Mesih aracılığıyla yeniden kendini bulabileceği yolundaki bu inancın yanında, pek tabii ki her şeyi düzeltebilecek kadar güçlü bir Mesih’e yönelik yalın ve hiçbir şekilde parçalanmamış bir talep de vardı. Böylece o zamanlar, yani büyük savaştan hemen önce, gerçekten de Mesih’lerin damgasını taşıyan bir zaman yaşanmaktaydı, ve her ulus tek başına bir bütün halinde kurtarılmayı istese bile, bu alışılmadık ve özel bir şey anlamını taşımıyordu.

Konuşulan her şey gibi bunu da kelimesi kelimesine ciddiye almamak gerekiyordu. “Bugün Mesih geri dönseydi eğer,”dedi kendi kendine “o zaman onun hükümetini de öteki hükümetler gibi düşürürlerdi!”

 Kısaca işin kiliseye ait kısmıyla başlanılacak olursa, insan dine inandığı sürece, iyi bir Hıristiyan’ı veya dini bütün bir Yahudi’yi umudun veya esenliğin kaçıncı katından aşağıya atarsa atsın, o kişi daima kendi ruhunun ayakları üstüne düşerdi. Bunun nedeni, bütün dinlerin insanoğluna armağan ettikleri hayatın açıklanması bağlamında geride hep akıldışı, Tanrının işine akıl erdirilmezlik diye adlandırdıkları bir şeyleri bırakmasıydı; ölümlü insanoğlunun hesap tutmadığında tek yapması gereken, bu geride bırakılmış kalıntıyı hatırlamaktı, ve o zamanın ruhu halinden memnun olarak ellerini ovuşturabilirdi. Bu ayakları üstüne düşmeye ve ellerini ovuşturmaya dünya görüşü deniyor; çağımız insanının artık unuttuğu da işte bu. Zamanımızın insanı, hayatı üzerine düşünmekten bütünüyle vazgeçmek zorunda, ve çoğu da bunu zaten yeterince yapıyor, ya da düşünmek zorunda olmak ve göründüğü kadarıyla buna rağmen memnuniyetin son sınırına doğru dürüst ulaşamamak gibi tuhaf bir ikileme düşüyor. Bu ikilem zamanların akışı içersinde hem mutlak bir inançsızlığın kalıbına girdi, hem de yeniden mutlak anlamda inançtan bağımlı oldu; bugün en çok rastlanan şekli ise, herhalde tinsiz doğru dürüst bir insan hayatının olamayacağına, fakat aşırı tin ile de olamayacağına inanılması.

Kültürümüz, bütünüyle bu inancın üstüne inşa edilmiş. Bu kültür, eğitim ve araştırma kurumlan için büyük bir titizlikle para kaynakları ayırıyor, fakat bu kaynakların fazla büyük olmamasına, eğlenceye, otomobillere ve silâhlara harcanan miktarlara oranla belirli bir küçüklük göstermesine de dikkat ediyor. Bütün yollarda becerikli olana serbest geçiş sağlıyor, ama bu kişinin aynı zamanda işini bilir olmasına da dikkat ediyor. Belli bir direnişin ardından, her düşünceyi tanıyor, fakat bu durum daha sonra kendiliğinden o düşüncenin karşıtının da lehine oluyor. Bu durum, çok büyük bir zayıflık ve ihmalkârlık gibi gözüküyor; fakat aynı durum, tine tinin her şey olmadığını anlatmaya yönelik çok bilinçli bir çaba niteliğini de taşıyor, çünkü bir defaya mahsus olmak üzere bile hayatımızı hareket ettiren düşüncelerden biri mutlak anlamda, ona karşıt düşünceden geriye hiçbir şey kalmayacak ölçüde ciddiye alınsaydı, o zaman kültürümüz herhalde artık bizim kültürümüz olmaktan çıkardı!

İsyankâr bir tavırla “Ve sonra, nedir ki şu tin denen şey!” diye sordu. “Herhalde gece yarıları sırtına beyaz bir gömlek geçirip dolaşmıyor; o halde tin, izlenimlerimize ve yaşantılarımıza uyguladığımız belli bir düzenden başka ne olabilir ki?! Ama o zaman,” dedi kararlılıkla, âniden gelen, mutluluk veren bir düşünceyle “tin, düzenli yaşamaktan başka bir şey değilse eğer, düzenli bir dünyada ona hiç ihtiyaç yok demektir!”. Sh:234-239

MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

Arnheim yalnız başınadır. Düşünceli bir ifadeyle oteldeki dairesinin penceresinde durmuş, yukarıdan ağaçların yapraklarını dökmüş dallarına bakmaktadır; bu dallar, çizgilerden örülü bir parmaklık oluşturmakta, bu parmaklığın altından insanlar, bu saatlerde başlamış olan bir tür geçit töreninin birbirine sürtünen iki koyu ve alacalı yılanı halinde, geçip gitmektedirler.

Ruhsuz saydığını tanımlamak, o güne kadar Arnheim’a hiç güç gelmemişti. Bugün ruhsuz olmayan bir şey var mıydı ki?

Arnheim, tuhaf bir ikilem içersindeydi. Ahlâki zenginlik ile parasal zenginlik arasında yakın bir hısımlık vardı; bunu iyi biliyordu, ve bunun neden böyle olduğunu açıklamak da çok kolaydı. Çünkü ahlâk, ruhun yerine mantığı geçiriyordu; bir ruhun ahlâkı varsa eğer, o ruh için artık ahlâki soruların varlığı söz konusu değildir, sadece mantıksal sorular vardır; böyle bir ruh, yapmak istediği şeyin hangi buyruğa uygun düştüğünü, niyetinin nasıl yorumlanabileceğini ve buna benzer daha başka noktaları sorgular; bütün bunlar, karmakarışık bir insan yığınının beden eğitimi yaptırılırcasına bir disipline sokulması ve bir işaret üzerine sağa doğru bir çıkış yapması, kollarını iki yana açması ve dizlerinin üstünde inip kalkması gibidir.

Gelgelelim mantık, tekrar edilebilir yaşantıları koşul kılar; çünkü olayların içinde hiçbir şeyin tekrarlanmadığı bir anaforda birbirinin yerini aldığı bir ortamda A’nın eşittir A olduğu veya daha büyüğün daha küçük olmadığı gibi derin bir bilgiyi dile getiremeyeceğimiz, fakat yalnızca hayal kurabileceğimiz açıktır; bu, her düşünürün tiksintiyle karşıladığı bir durumdur. Aynı şey, ahlâk için de geçerlidir ve eğer ortada kendini tekrar edebilen bir şey olmasaydı, o zaman bizlere hiçbir gereklilik kabul ettirilemezdi ve insana herhangi bir gerekliliği kabul ettirme hakkına sahip bulunmayan bir ahlâkın da zevk verici hiçbir yanı olmazdı. Ahlâkın ve aklın ayrılmaz parçası olan bu tekrar edilebilirlik niteliği, para için en yüksek derecede onsuz olunamaz bir parçadır; para, neredeyse bütünüyle bu nitelikten oluşur ve değerini koruduğu sürece dünyanın bütün zevklerini alım gücünün yapı taşlarına ayırır; insan, bu yapı taşlarından istediği şeyi oluşturur. Bu nedenden ötürü para, ahlâki ve akıllıdır; ve bilindiği üzere, her ahlâklı ve akıllı insan da para sahibi olmadığından, bu niteliklerin aslında paraya ait bulunduğu veya en azından paranın ahlâklı ve akıllı bir hayatın tâcı olduğu sonucuna varılabilir.

Şimdi Arnheim’ın örneğin eğitimin ve dinin mülkiyetin doğal bir sonucu olduğu gibi bir düşünceyi tam olarak paylaşmadığı kesindi; Arnheim’a göre mülkiyet, bu sayılanları birer yükümlülüğe dönüştürüyordu; tinsel güçlerin varlığın etkin güçleri tarafından her zaman yeterince anlaşılmadığı ve belli bir hayata yabancılık kalıntısından çok ender olarak kurtarılabildiği, Arnheim’ın vurgulamaktan hoşlandığı bir görüştü, ve o, yani her şeye kuşbakışı bakabilen adam, ayrıca çok farklı bilgilere de ulaşıyordu. Çünkü her düşünüp taşınma, her hesaba katma ve ölçüp biçme, değerlendirilecek şeyin düşünme süreci sırasında değişikliğe uğramamasını da koşul kılar; ve bunun her şeye rağmen gerçekleşmesi durumunda da bütün dikkatlerin değişim içersinde bile bir değişmeyeni bulma hedefi üzerinde odaklanması gerekir; bu bağlamda para, bütün tinsel güçlerle neredeyse türsel bir hısımlık içersindedir; bilginler, para örneğine bakarak dünyayı atomlara, yasalara, hipotezlere ve tuhaf hesaplama işaretlerine ayırırlar, teknisyenler de bu varsayımlar aracılığıyla yeni nesnelerden oluşma bir dünya kurarlar. Bütün bunlar, Ortalama bir Alman roman okuruna Kutsal Kitabın ahlâki düşünceleri ne kadar malumsa, dev bir endüstrinin kendisine hizmet eden güçlerinden iyi haberdar olan sahibine de o kadar malumdu.

Kesinliğe, tekrarlanabilirliğe ve sağlamlığa yönelik, düşünme ile planlamanın başarısının da koşulunu oluşturan bu ihtiyaç, —Arnheim, aşağıya, caddeye bakarak düşünmeyi sürdürmekteydi— ruhsal alanda hep kaba gücün belli bir biçimiyle tatmin edilir, insanoğlunun iç dünyasında herhangi bir şey inşa edecek sağlam bir zemin arayan, sadece aşağı niteliklerden ve tutkulardan yararlanmalıdır, çünkü ancak bencillikle en yoğun ilişki içersinde bulunanın sürekliliği vardır, ve bu, her yerde hesaba katılabilir; yüksek amaçlar ise güvenilir olmaktan uzak, çelişkili ve rüzgâr kadar geçicidir. Uzun ya da kısa bir vadede zenginleri de fabrikalar gibi idare etmek zorunda kalınacağını bilen adam, altında uzanıp giden, üniformalardan, gururlu ve bit yumurtası büyüklüğündeki çehrelerden oluşma karmaşaya, içinde üstünlük ve hüzün duygularının birbiriyle karıştığı bir gülümsemeyle bakmaktaydı. Bir noktadan kuşku duyulamazdı: Eğer bugün Tanrı (Hz. İsa) , bin yıllık Reich’ı aramızda kurmak için geri dönseydi, Mahşer Günü nün yanı sıra polis, jandarma, asker, vatana ihanete ilişkin maddeler, çeşitli hükümet makamları ve daha bunlar bağlamında ne varsa, hepsine yönelik olmak üzere, ve ruhun önceden kestirilemeyen eylemlerini iki temel ilke ile, yani cennetin gelecekteki sakinlerinin ancak sindirme ve dizginlerin sıkı tutulması aracılığıyla veya tutkularının rüşvet yoluyla doyurulmasıyla, kısacası sadece “güçlü yöntem”le kendilerinden ne isteniyorsa, onun güvenilir bir biçimde alınabileceği noktaya getirilebileceği düşüncesiyle sınırlamak amacıyla, içinde sağlam hapishanelerin de yer aldığı bir ceza uygulaması garanti edilmediği sürece, pratik düşünen ve deneyimli tek bir adamın güvenini bile kazanamazdı.

Ama işte o zaman Paul Arnheim, öne çıkar ve Tanrıya şöyle derdi:

“Tanrım, neden?!

Bencillik, insan hayatının en güvenilir niteliğidir. Politikacılar, askerler ve krallar, bencilliğin yardımıyla senin dünyanı hile ve güç kullanarak düzene soktular, insanlığın melodisi, işte budur; Sen ve ben, bunu itiraf etmek zorundayız. Zor kullanmayı ortadan kaldırmak, düzeni gevşetmek olur; aslında piçin biri olmasına rağmen, insanı yüce hedefler doğrultusunda beceri sahibi kılmak — bizim görevimiz, ancak bu olabilir!”

Bu arada Arnheim, kadere rıza gösterdiğini belli eden bir tavırla büyük sırların varlığını kabul etmenin her insan için ne kadar önemli olduğunu göstermek için, sakin bir ifadeyle Tanrıya gülümsemeyi de ihmal etmezdi. Ve ondan sonra da konuşmasını sürdürürdü:

“Fakat para, insan ilişkilerini yönlendirmek bakımından kaba güç kadar güvenli ve o gücü bilir bilmez kullanmamızı da engelleyen bir yöntem değil midir?

Para, tinselleştirilmiş kaba güçtür, kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir. İş hayatı, hile ve zorlama, sebepsiz zenginleşme ve sömürü temelinde yükselmez mi? Tek özellik, bütün bunların uygarlaştırılmış, bütünüyle insanın iç dünyasına kaydırılmış, hatta neredeyse insanın özgürlüğü maskesine bürünmüş olması değil midir? Kapitalizm, bencilliğin para kazanmaya yönelik güçler hiyerarşisi doğrultusunda örgütlendirilmesi olarak, bugüne kadar Senin onuruna geliştirebildiğimiz en büyük ve bu arada da en insanca düzendir; insanoğlunun yapıp ettiklerinin bundan daha sağlam bir ölçüye sahip bulunduğu görülmemiştir!”

Ve Arnheim, Tanrıya Bin Yıllık imparatorluğu ticaretin temel ilkelerine göre kurması, yönetimini de elbette felsefe temelinde evrensel eğitim almış bir büyük tüccara vermesi yolunda tavsiyede de bulunurdu. Çünkü salt dinsel alan da her zaman acı çekmek zorunda kalmıştı ve savaş zamanlarında varlığını tehdit eden durumlarla karşılaştırıldığında, ticari bir yönetim ona da büyük yararlar sağlayabilirdi.

Evet, Arnheim böyle konuşurdu, çünkü içinden gelen bir ses, ona insanın akıldan ve ahlâktan olduğu kadar paradan da asla vazgeçemeyeceğini açıkça söylüyordu. Fakat öte yandan ilki kadar derinden gelen bir başka ses de, yine aynı açıklıkla insanın akıldan, ahlâktan ve akılcı kılınmış hayatın tamamından vazgeçmesi gerektiğini söylüyordu. Ve özellikle Arnheim’ın, yolunu şaşırmış bir gezegenden farksız, hemen Diotima’nın güneş kitlesine atılmaktan başkaca bir ihtiyaç tanımadığı baş döndürücü anlarda bu ikinci ses, neredeyse daha güçlüydü. Böyle zamanlarda düşüncelerin serpilip gelişmesi, Arnheim’a tırnakların ve saçların uzaması kadar yabancı ve içselleştirilmiş olmaktan uzak geliyordu. Arnheim’a göre ahlâki bir hayat, sanki ölü bir şeydi ve ahlâk ile düzene yönelik gizli bir itici güç bulma duygusu, yüzünün kızarmasına yol açıyordu. Aslında Arnheim’ın durumu, içinde yaşadığı çağın durumundan farksızdı. Bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktaydı, ama aynı zamanda da bütün bunlardan yakınıyordu.Bu çağ, çalışma saatlerinde çekiç sallayıp hesap yaparken ve o saatlerin dışındaki zamanlarda bir çocuk sürüsü gibi, aslında acı bir tiksinti tadı taşıyan “Peki şimdi ne yapıyoruz?”un zorlamasıyla bir aşırılıktan ötekine sürüklenirken, içinden yükselen ve geri dönmesini söyleyen bir uyarıdan da kurtulamıyordu. Bu uyarıya işbölümü ilkesini uyguluyordu; böyle bir sezgi ve iç yakınma için elverişli özel aydınlara, zamanın günah çıkaranlarına ve günah çıkarıcılarına, günahları bağışlayıcı belge hazırlayıcılarına, edebi kefaret vaizlerine sahipti; insan kişisel olarak bunlara göre davranmasını gerektirecek bir duruma girmediği sürece, böylelerinin varlığını bilmek çok değerliydi; devletin her yıl dipsiz kültürel kuruluşlar için harcadığı boş lâflar ve parasal olanaklar da aynı türden ahlâki bir fidyeden pek farklı bir anlam taşımıyordu.

….

Arnheim, artık nasıl ve neden kurtarmak gerektiğini çözmek için daha fazla çaba harcamadı; her şeyin daha farklı olması gerekirdi, o kadar. Düşüncelerini  oluştururken, yaşanmışlıklar iç dünyasında güzel ve bağlantılardan yana zengin, ahlâki bir biçim içersinde kristalize oldu. Sorumluluğunun bilincinde olan bir adam” dedi kendi kendine inançla “ruhunu armağan ettiği zaman da sadece faizleri kurban vermeli, ama asla sermayeyi değil!”sh:219-226

**

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  II / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

 

NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

Ne var ki Ulrich kafasını yine o gençliğindeki soru, bütün o önemsiz ve daha yüce bir anlamda da doğru olmayan açıklamaların dünya tarafından neden böylesine tedirgin edici ölçüde desteklendiği sorusu kurcaladı. “İnsan ancak yalan söylediğinde hep bir adım ilerliyor”diye düşündü;

Ulrich tutkulu bir insandı, ama burada tutkudan, ayrı ayrı tutkular diye adlandırılanları anlamamak gerekir. Ulrich’i hep bütün bunların içine sürüklemiş olan bir şey vardı herhalde, ve bu, belki de tutkuydu, fakat heyecanlıyken ve heyecan sonucu olan eylemlerde bile Ulrich’in tutumu aynı zamanda hem tutkulu, hem de umursamazdı. Yaşanabilecek hemen her şeyi yaşamıştı, şimdi de kendini her an, onun için herhangi bir anlam taşıması gerekmeyen, buna karşılık eylem içgüdüsünü kışkırtan bir şeyin içine atabileceğini hissetmekteydi. Bu nedenle yaşamına ilişkin olarak ve biraz abartıyla, bu yaşamın içindeki her şeyin ondan çok birbirlerine aitmiş gibi olup bittiğini söyleyebilirdi. İster kavgada, ister aşkta olsun, A’yı hep B izlemişti. Ve bu durum karşısında Ulrich, bu bağlamda kazandığı niteliklerin kendisinden çok birbirlerine ait olduklarına inanmak durumundaydı; hatta, kendini iyice incelediğinde, bu niteliklerden her birinin onunla ilişkisinin, aynı nitelikleri kazanmak isteyen başka insanlara oranla daha yakın olmadığını anlıyordu.

Fakat yine de insanın, onlarla bütünleşmese bile, böyle nitelikler tarafından belirlendiği ve bunlardan oluştuğu kuşkusuzdur, ve insan bu yüzden bazen kendi kendine, dingin halinde de hareketlilikte olduğu gibi yabancı gelir. Eğer Ulrich’in nasıl biri olduğunu tarif etmesi gerekse, sıkıntı çekerdi, çünkü pek çok insan gibi o da kendisini hep ancak bir görev bağlamında ve böyle bir görevle ilişkisi doğrultusunda sınamıştı. Özbilinci ne zarar görmüştü, ne de şımartılmış ve kendini beğenmişti, ve bu özbilinç, adına vicdani muhasebe denilen o kendini onarma ve yağlama işlemini gereksinmiyordu. Güçlü bir insan mıydı Ulrich? Bunu bilmiyordu; belki de bu konuda çok kötü sonuçlara yol açabilecek bir yanılgı içersindeydi. Ama hep gücüne güvenen bir insan olduğu kesindi. Şimdi bile kendi yaşantılarına ve niteliklerine sahip olmak ile bütün bunlardan uzak kalmak arasındaki farkın yalnızca bir tutum farkı, belli bir anlamda irade ürünü bir karar veya genellik ile kişisellik arasında yer alan, insanın sathında varolduğu bir derece olduğundan kuşku duymuyordu. Basitçe ifade etmek gerekirse, insan başına gelenler veya yaptıkları karşısında daha çok genel ya da daha çok kişisel bir tutum alabilir. Bir darbeyi bir acı olmasının dışında, bir kırgınlık olarak da alabilir ve darbe, bu yüzden dayanılmaz ölçüde ağırlaşır; ama aynı darbe sportmence, insanı ne korkutması ne de kör bir öfkeye sürüklemesi gereken bir engel olarak da alınabilir, o zaman insanın bu darbeyi hiç fark etmemesi de ender rastlanan olaylardan değildir. Fakat bu ikinci şıkta olan, aslında darbenin genel bir bağlama, kavga eylemi bağlamına yerleştirilmesinden başka bir şey değildir ve bu arada darbenin özünün, yerine getirmesi öngörülen görevden bağımsız olduğu ortaya çıkmıştır. Ve özellikle de bu görünümü, yani bir yaşantının önemini, dahası içeriğini ancak birbirinin sonucu olan eylemlerden oluşma bir zincir içersinde kazanması şeklindeki görünümü, o yaşantıyı sadece kişisel bir olay değil, fakat tinsel gücüne yönelik bir meydan okuma sayan her insan sergiler. O zaman da o insan, ne olursa olsun, yaptığını daha zayıf hissedecektir; gelgelelim ne tuhaftır ki boksta üstün bir tinsel güç sayılan, boks yapmasını bilmeyen insanlarda manevi yanı ağır basan bir yaşam biçimine eğilim olarak ortaya çıktığında, yalnızca soğukluk ve duygusuzluk diye adlandırılır.

Duruma göre genel veya kişisel bir tutum uygulamak ya da talep etmek için kullanılagelen başkaca ayrımlar da vardır. Bir katilin işini ciddi tutması, vahşilik diye yorumlanır; karısının kollarında bir problemi çözmeyi sürdüren profesörün davranışı, kemikleşmiş bir kuruluk sayılır; yıkıma sürüklenen insanların üzerine basa basa yükselen bir politikacınınki, kazandığı başarıya göre alçaklık ya da büyüklüktür; başkalarında olduğunda mahkûm edilen bu sarsılmazlık, askerlerden, cellatlardan ve cerrahlardan neredeyse talep edilir. Her defasında nesnel açıdan doğru tutum ile kişisel açıdan doğru tutum arasında ödün verilerek sağlanan uzlaşmadan yansıyan kendine güvensizlik, çarpıcıdır; bunu belirgin kılmak için verilen örneklerin ahlâk yanına daha fazla eğilmeye gerek yoktur.

Bu güvensizlik, Ulrich’in kişisel sorununa daha geniş bir arka plan eklemekteydi, insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla birey olurlardı. Eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi; Tanrı, dolu, yangın, salgın ve savaşın etkisiyle büyük bir olasılıkla bugüne oranla çok daha fazla oraya buraya savrulurlardı, ama bir bütün olarak bakıldığında, kentler boyutunda, belli bir arazi boyutunda, tarla boyutunda ve tek bir saman sapı için kişisel hareket alanı bağlamında geriye daha ne kalıyorsa, o boyutta bakıldığında, bütün bu olanlar sorumluluğu üstlenilebilen, ne olduğu bilinebilen şeylerdi.

Bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

Yaşantıların kendilerini insandan bağımsız kıldıklarının ayırdına varılmadı mı?

Yaşantılar tiyatroya taşındılar; kitaplara, araştırma merkezlerinin ve araştırma amaçlı yolculukların raporlarına geçtiler; yaşamanın belli türlerini, toplumsal bir deney yaparcasına ötekilerin zararına geliştiren fikir ve din topluluklarına gittiler, ve iş başında olmadıkları zaman da, öylece havada süzülmekteler; bugün herhangi bir kimse, başkaları işine bunca karışırlarken ve her şeyini ondan daha iyi bilirlerken, öfkesinin hâlâ gerçekten kendi öfkesi olduğunu bilebilir mi?!

Artık adamsız niteliklerden, yaşayanı olmayan yaşantılardan oluşma bir dünya çıktı ortaya, ve görünüşe bakılırsa sanki ideal konumda, insanın artık hiçbir şeyi kendi özelinde yaşamayacağı ve kişisel sorumluluğun o dostane ağırlığının olası anlamlardan meydana gelen bir formüller sisteminde eritileceği söylenebilecek.

İnsanı onca uzun bir zaman boyunca evrenin merkezi sayan, ama artık yüzyılların akışı içersinde kaybolmaya yüz tutmuş insanmerkezci tutum, büyük bir olasılıkla Ben’in kapısına gelip dayanmıştır, çünkü bir şeyi yaşamanın en önemli yanının o şeyi yaşamak, eylemin en önemli yanının da eylemde bulunmak olduğu yolundaki inanç, insanların çoğuna artık bir safdillik gibi gözükmeye başladı. Çok kişisel yaşayan insanlar gerçi hâlâ var; bu gibileri: “Dün şuna ya da buna gittik” veya “bugün şunu ya da bunu yapıyoruz” demekteler, ve başkaca bir içeriğe ya da anlama gerek duymaksızın buna seviniyorlar.Parmaklarının temas ettiği her şeyi seviyorlar ve ne kadar mümkünse o kadar özel kişi oluyorlar; dünya, onlarla ilintisi kurulduğu anda özel dünya oluyor ve bir gökkuşağı gibi parlıyor. Belki de çok mutlular bu insanlar; ama nedeni asla kesin olmamasına karşın, başkalarına sırf bu yüzden saçma geliyorlar.  Ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı. Sh:268-271

İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR

Gerçi ruhu öldüren, ama daha sonra onu genel kullanım için küçük küçük konserveler halinde saklayan bir aracı da ruhun eskiden beri akılla, inançlarla ve pratik eylemlerle bağlantısı olmuştur; bu bağlantı bütün ahlâki öğretiler, filozoflar ve dinler tarafından başarıyla gerçekleştirilmiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi, ruhun ne olduğunu ancak Tanrı bilir! Yalnızca ruhun sesine kulak vermeye yönelik ateşli arzunun geride ölçüsüz bir hareket alanı, gerçek anlamda bir anarşi bıraktığı kuşkusuzdur, ve neredeyse kimyasal arılıktaki ruhların da suç işlediklerini gösteren örnekler vardır. Buna karşılık bir ruh ahlâka, dine, felsefeye, köklü bir burjuva eğitimine ve görev ve güzellik alanlarında ideallere sahip olur olmaz, ona kurallardan, koşullardan ve uygulama ilkelerinden oluşma, daha dikkate değer bir ruh olmayı düşünmeye meydan bulamadan uymak zorunda olduğu bir sistem armağan edilir, ve ruhun kor ateşi, tıpkı bir yüksek fırınınkiler gibi, kumdan yapılma, düzenli dörtgenlere yöneltilir. Ondan sonra geriye yalnızca herhangi bir eylemin hangi buyruğun alanına girdiği gibi, yoruma ilişkin mantıki sorular kalır, ve o zaman ruh, ölülerin hareketsiz upuzun yattığı, geride kalan bir parça yaşamın nerede doğruldu-ğunun ya da inlediğinin hemen farkına varıldığı bir savaş alanı gibi her yanıyla görülebilir. Bundan ötürü insan, eline geçen ilk fırsatta bu geçişi gerçekleştirir. Gençlikte bazen rastlandığı gibi inanç sorunlarından ötürü acı çektiğinde, hemen inanmayanların peşine düşer; aşk kafasını karıştırdığında, onu evliliğe dönüştürür ve üstüne başkaca bir coşkunun ağırlığı çöktüğünde, hep onun ateşi içersinde yaşamanın olanaksızlığından dolayı kaçar, sırf bu ateş için yaşamaya başlar. Başka deyişle, her biri bir içeriği ve itici gücü gereksinen günlerinin çok sayıdaki anlarını kendi ideal konumu yerine bu ideal konum için harcadığı çabalarla, yani bu ideal konuma ulaşmasına hiçbir zaman gerek bulunmadığı konusunda ona kesin güvence veren, amaca yönelik çok sayıda araçlar, engeller ve küçük olaylarla doldurur. Çünkü ruhla donanmışlığın ateşine kesintisiz olarak dayanabilmek, ancak uçukların, ruh hastalarının ve saplantılı kişilerin işidir; sağlıklı insan ise, bu gizemli ateşin bir kıvılcımı bile eksik olsa, hayatın yaşanmaya değer olmayacağı yolundaki açıklamayla yetinmek zorundadır.

……..

Ahlâk alanında ta başında, tanımlanması olanaksız bir ateşin tutuşturulmuş olduğunu, bu manzara karşısında kendisi gibi düşünen bilinç sahibi birinin bile bakışlarını yanmış kömürlere dikmekten başka bir şey yapamadığını hissederdi.

O zaman bütün dinler ve söylenceler tarafından dile getirilen, dinsel buyrukların insanlara tanrılar tarafından armağan edildiği öyküsü, bu öyküdeki karanlık görünüm, yani pek tekin olmasa da herhalde yine de tanrıların hoşuna giden, ruha ilişkin bir erken evre sezgisi, insanı normalde onca kendinden memnuniyetle dört bir yana yayılan düşüncesinin sınır bölgelerinde tuhaf bir tedirginliğe yol açar. Sh:318

**

Ruh denilen şeyi biyolojik ve psikolojik açıdan bütünüyle kavramayı ve kullanmayı öğrenmesinden sonra, insanın hâlâ bir ruhunun olabileceği düşünülebilir mi?

Ama biz, yine de bu duruma ulaşmak için çaba harcıyoruz! Olay bu işte. Bilmek bir tutumdur, bir tutkudur. Aslında onaylanamayacak bir tutumdur; çünkü içki tutkusu, cinsellik tutkusu ve zorbalık tutkusu gibi, bilmek zorunda olmak tutkusu da ortaya dengesiz bir karakter çıkarır. Araştırmacının doğrunun izini sürdüğü asla doğru değildir, aksine doğru, onun izini sürer. Araştırmacı, doğruyu bir acı olarak yaşar. Doğru olan, doğrudur ve olgu da gerçektir, ve bütün bunlar araştırmacıyı umursamadan böyledir; araştırmacıda yalnızca karakterini belirleyen tutku vardır, gerçeğin bir ayyaş gibi tiryakisidir, ama yaptığı saptamaların bir bütüne, insanca bir şeye, yetkinliğe ya da başkaca bir şeye dönüşüp dönüşmemesine metelik bile vermez. Burada çelişkilerle dolu, acı çeken ve bu arada olağanüstü bir eylemde bulunma gücüne sahip bir yaradılışın varlığı söz konusudur!”

“Çevremize, ama bu arada kendimize de bakışımız her gün değişiyor. Bir geçiş döneminde yaşamaktayız. En önemli görevlerimizi bugüne kadar olduğundan daha iyi ele almadığımız takdirde bu dönem, belki de gezegenimiz yok olup gidene kadar sürer. Ama buna rağmen karanlıkta kalan insan, bir çocuk gibi korkudan şarkı söylemeye başlamamalıdır. Oysa insanın bu dünyada nasıl davranmak gerektiğini biliyormuş gibi yapması, aslında korkudan söylenen bir şarkıdır; bağırışınla yeri göğü sarsabilirsin, fakat bu sadece korkudur! Ayrıca şuna da inanıyorum ki, hepimiz atlarımızı tırısa kaldırmış gitmekteyiz! Hedeflerden henüz çok uzağız, hedefler yakınlaşmıyor, onları hiç görmüyoruz, daha yolumuzu çok şaşıracağız ve atları değiştirmek zorunda kalacağız; ama günün birinde  öbür gün ya da iki bin yıl sonra  ufuk akmaya başlayacak ve dev dalgalarla üstümüze saldıracak!” sh:358-359

**

Hepimiz hemen her zaman aynı insanla kavga ederiz. Kendilerine onca anlamsızca bağlı kaldığımız insanların kim oldukları araştırılsaydı eğer, onların aslında anahtarlardan sakal bırakmış, kilitlerini ise bizim taşıdığımız adam olduğu ortaya çıkardı.

Peki ya aşkta durum nasıldır?

İnsanlar sabah akşam hep aynı sevilen yüze bakarlar, ama gözlerini kapattıklarında bu yüzün nasıl olduğunu söyleyemezler. Ya da sevgiyi ve nefreti bir yana bırakırsak eğer: Her şey sürekli bir biçimde ve alışkanlıklara, insanların keyfine ve bakış açılarına göre ne kadar çok değişim geçirir! Sevincin yanıp kül olduğu, onun altından ortaya yok edilmesi olanaksız bir keder çekirdeğinin çıktığı, ender midir?! İnsan kaç kez umursamazlıkla bu başka insana vurup durur, oysa aslında onu rahat bırakmak elindedir. Yaşam, sanki olduğu gibi olmak zorundaymış izlenimini yaratan bir yüzeydir, oysa asıl olup bitenler bu yüzeyin altındadır. Sh: 392

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikâyesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, ruhun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.

Bu anlatılanlara göre insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur!

İşte o zamanlar, yani Niteliksiz Adam Ulrich’in (Robert Musil) matematikçi olduğu dönemde de, artık insanın inançtan, sevgiden, saflıktan, iyilikten yoksun olması nedeniyle Avrupa kültürünün çökeceği kehanetinde bulunanlar çıkmıştı ve ne ilginçtir ki bütün bu kişiler, gençlik ve okul dönemlerinde kötü birer matematikçi olmuşlardı. Böylece de matematiğin, doğa bilimlerinin anası ve tekniğin büyük anası olan matematiğin, sonunda zehirli gazlara ve savaş uçaklarına kaynaklık eden ruhun da ilk anası olduğu sonradan onları haklı çıkaracak biçimde kanıtlanmıştı.

-……………..

 İnananlarına şöyle diyebilecek olan adam, henüz dünyaya gelmemişti: Çalın, öldürün, ahlâksızlık yapın -bizim öğretimiz öylesine güçlüdür ki, günahlarınızın çirkef kokan suyunu bembeyaz köpüklü pınar sularına dönüştürebilir; buna karşılık bilim alanında birkaç yılda bir o zamana kadar yanlış sayılanın bütün görüşleri altüst ettiğine ya da gösterişsiz ve aşağı görülen bir düşüncenin yeni bir düşünce imparatorluğunun hükümdarı olduğuna rastlanıyordu; bilimde böyle olaylar yalnızca köklü dönüşümler olarak kalmayıp, göğe uzanan merdivenler gibi, her şeyi yükselmeye götürüyordu. Bilimde olup bitenler, bir masaldaki kadar güçlü, umursamaz ve görkemlidir.Ve Ulrich, şunu hissediyordu: İnsanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

Şimdi insan kendine doğal olarak şunu soracaktır:

Dünyada her şey bu kadar ters mi işliyor ki, ortaya hep düzeltmek zorunluluğu çıksın?

Ama dünyanın kendisi çok zaman önce buna iki yanıt vermişti. Çünkü dünya varolduğundan bu yana insanların çoğu gençliklerinde düzeltmekten yana çıkmışlardır. Yaşlıların var olana bağlı kalmalarını ve beyinleri yerine bir parça etten başka bir şey olmayan yürekleriyle düşünmelerini gülünç buldular.Bu genç insanlar, yaşlıların ahlâki açıdan sergiledikleri aptallığın aynı zamanda, tıpkı normal entelektüel aptallık gibi, yeni bağlantılar kurabilme yeteneğinin eksikliği anlamına geldiğinin ayırdına vardılar; onların kendileri açısından doğal saydıkları ahlâk ise edimin, kahramanlığın ve değişimin ahlâkıydı. Yine de eylemde bulunabilecekleri yıllara adım atar atmaz bunları unuttular ve hatırlamak da istemediler.

Sh:118-121

 

Kaynak:

Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

“NİTELİKSİZ ADAM ” [Özelliksiz Adam] ‘DER MANN OHNE ETGENSCHAFTEN’


Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için kaleme alınan denemede roman  hakkında verdiği bilgilerden kısa bir alıntı.

Musil’in bitmemiş başyapıtı Niteliksiz Adam, uçsuz bucaksızlığıyla, bütünsellik eğilimiyle, bütün dünyayı içine alma hırsıyla, kişilerden ve düşüncelerden, olaylardan ve gözlemlerden, tutkulardan ve yorumlardan oluşma örgüsüyle hem görkemli, hem de sorunlu bir tuhaf edebiyat eseridir. Yazarı istemiş olsun ya da olmasın, Barok’un tıkabasalığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arkaplanlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan bu roman, Avusturya Baroku’nun son görkemli parçalarından biridir. Ve Barok tiyatrosunun tiplerinin kendilerini alegorik olarak, daha yüce bir gerçekliğin temsilcileri kimliğiyle sergilemeleri, ya da oyunun anlamını bu kimliklerin alacalı maskelerinin indirilmesinin oluşturması gibi, bu romanın tiplerinin işlevi de düşüncenin yakıtı yerine geçmektir; tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok-anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Bu bağlamda Musil’in, somut deneyden çok, bu deneyden türetilecek soyut formülü önemseyen bir deneyciye benzediği söylenebilir.

Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir; ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arkaplan görünür: Bu, yazarın üstüne denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez kabarık sayıda bilinmeyenleri olan, karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: “Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir.”Ve bir başka yerde: “Yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir.”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta, söylenecek olan’dır; söylemek istediği için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır. Ama öte yandan Musil, birinci sınıf bir anlatıcıdır; bu yüzden kişileri ve durumları okurun düşüncelerine silinmez bir damga vururken, dallı budaklı düşünce onu üreten zekânın bütün sıradışılığına karşın çoğu kez belirsizliğin sisleri arkasında kalır. Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine parıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.

Bu romanda olaylar, aynı zamanda üç sahnede birden geçer:

Önde, birinci sahnede Habsburg Monarşisinin çöküş süreci, daha derin arkaplanlara doğru açılan İkincisinde artık varlığı tartışılır bir dünyada insanların durumları, yalnızca Avusturya’ya özgü değil, fakat genel bir yıkımın yaklaşması, sınırsızlığın bulanıklığına doğru uzanan üçüncü sahnede ise felsefe düzlemindeki gerçeklik sorunu izlenir (bu sorun Musil’in yaşantısında doğal olarak İmpkralya’daki hayaleti andıran gerçekdışılıkla çok yakından ilintilidir). Musil’in hazırlık notlarında şöyle denmektedir: “Akhilleus [ki sonradan romanın Ulrich’i olmuştur], kendi zamanından, savaştan önceki zamandan yola çıkılarak işlenip geliştirilecek. Yani ölümü tanımayan zamandan… Akhilleus, artık patolojik bir insan olduğuna inanmaktaydı. Savaşın sergilediği bütün insani olanaksızlıkları önceden bilmişti. Bu, onun anormalliğiydi…” Bir başka yerde: “Yine en üst düzeydeki sorun: …Kültürün (ve kültür düşüncesinin) yıkılışı. Bu, gerçekten de 1914 yazının getirdiği şeydir…” Ve: “Atmosfer: Yıkılan (daha doğrusu: Akıl ve duygu ile ilgili sorularda hep fazladan bir olasılık daha bilen insan. Çünkü o, durup dururken yıkılmış değildir), hep yalnız olan, her konuda çelişkiye düşen ve hiçbir şeyi değiştiremeyen insanın trajedisidir…” “O halde bütünü için bir ana tema: Olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması…” Ve sonunda: “Bu varoluşun altında bir başkası bulunmaktadır. Ben, bir yanılsamadır. Bu Ben’in altında genel nitelikte, dirençli bir töz yatmaktadır.”Musil, bu genelin ne olduğu sorusunu yanıtlarken, duygusal açıdan değişim gösterdiği gizemleştirmeyi bilme yoluyla aşma çabasındadır: “Tikel ve bütün: Bu ‘bütün’e bakalım bir kez… Bunun (politik, toplumsal) örgütlenme olduğu açık.” Sh: 40-42

["Niteliksiz Adam' adlı eseri, diğer başyapıtlardan ve romanlardan farklı kılan, onun kendine dair bir doku ve içerik bütünleşmesine sahip olmasıdır. Yani bir diğer deyişle, bütün metin, hem kendi içinde ayrı ayrı neden-sonuç ilişkileri taşır, hem de başlı başına koskoca bir neden sonuç ilişkisini oluşturmaktadır.]

Robert Musil’e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!”Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: “Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…”Ve ikinci bir not: “yaşamım, …her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.”Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: “Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum.”

6 Kasım 1880’de Avusturya’nın bir taşra kenti olan Klagenfurt’da doğan Robert Musil, 15 Nisan 1942’de Cenevre’de öldü. Avusturya-Macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. Mühendis oldu, “Musil Renkli Çarkı”nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil, ama iş yaşamında kök saldı. İmparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920’den 1922’ye kadar Avusturya Federal Ordu İşleri Bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. Daha sonra Berlin’e gitti ve, hiç tereddüt etmeksizin, yazar oldu. İlk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. Arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis Robert Musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı. Sh: 13-14

 Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 *****************

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR
NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR
İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR
TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON
MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

 

BANKA ORDUDAN DAHA TEHLİKELİDİR


Hazırlayan:
Mehmet Yılmaz
Bu yazı Derin Düşünce Fikir Platformu’nun
okurlarına armağanıdır.

http://www.derindusunce.org

Allah Teâlâ buyurdu ki:

“Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” Bakara, 275.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Bilerek faizi yiyen, yediren, ona katiplik eden, bilerek ona şahitlikte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için dövme yaptıranlar kıyamet günü Muhammed’in dili ile lanete uğramışlardır.”

“Bir kimse faizden mal çoğaltırsa, akıbeti mutlaka yokluk çekmek olur.”

“Bir toplulukta faiz yaygınlaşırsa, o topluluk mutlaka kıtlıkla cezalandırılır. Rüşvet yaygınlaşırsa o topluluk korkuyla cezalandırılır.”

“Bir yerde zina açıkça işlenip, faiz açıkça yendiğinde ora halkı Allah’ın azabının gelmesine sebep olmuşlardır.”


Önsöz

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren.

Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008′de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980′lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı.

Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

1.       Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?

2.       “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi’ne engel olamadılar?

3.       Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 

Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!

“… Bir devleti devlet yapan nedir? Kalın surlar, yüksek kale burçları mı? Hayır. Bir devleti devlet yapan yüksek değerlere sahip insanlardır. O insanlar ki ödevlerini bilirler. Ama haklarını da bilirler ve o hakları koruyacak cesareti gösterirler…” (Thomas Jefferson*, ABD’nin 3cü başkanı)

Genelde demokratların en büyük korkusu diktatörlüktür. Seçimle ya da askerî bir darbe ile başa geçebilecek anti-demokratik liderlerden korkarlar en çok. Muz cumhuriyetlerindeki ve Türkiye’deki askerî darbeler hatıra gelir hemen. Veya Adolf Hitler’in (güya) demokratik yolla başa gelmesi tartışılır durur. Oysa demokrasinin en büyük düşmanı halktır. Daha doğrusu halkın bencilliği ve miskinliği en zayıf halkadır, demokratik sistemlerin yumuşak karnıdır bu. Zira gücünü halktan alan rejimler için halkın siyasetten soğuması yıkıcı bir tehdit unsuru. Bu soğuma ve uzaklaşmanın sebebi korku, hatta paranoya oldu geçmişte. Türkiye’de Kürt korkusu ve irtica korkusunu biliyoruz. Başka ülkelerde de iktidarlar öcüler ürettiler ve bu yolla halkı siyasetin dışına ittiler. Ama korku dışında da faktörler olabilir. Halkı demirden zincirlere vuramayanlar bunu yerine altından zincirler de kullanabilir:

“… Belki firavunlar piramitlerini kırbaç altında inleyen kölelerin emekleriyle
yükselttiler. Günümüzde olay biraz farklı. Köleler, ‘Belki ben de firavun olurum’ düşüncesiyle
piramidin inşasına gönüllü olarak ve tebessüm ederek katılıyorlar.”
 (İsmet Özel)

Gerçekten de halka sirayet eden, saplantı halini alan bir zenginlik umudu, bolluk, refah takıntısı demokrasiye zarar verebilir. Çünkü böyle bir ülkede vatandaşlar kendi küçük dünyalarına, tatillerine, lüks hayata odaklanacaklar; insanlar “ötekine” yapılan zulme, haksızlığa kayıtsız kalacaktır. Yani Para ile temsil edilen maddî değer yükselir, insanı insan yapan değerler alçalır. Paranın değeri Adalet, Vicdan, Sevgi’nin üzerine çıkar. Bu koşullarda siyasi irade Kapital’in yani sanayicilerin ve bankaların eline geçer, halkı temsil etmesi gereken milletvekilleri sermayenin elinde oyuncak olur, demokratik rejimler zayıflar ve çökerler.

1980′lerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri tam da bu tarife uyan bir sürece girdi ve 2008′den sonra demokrasinin gördüğü hasar ciddi boyutlara ulaştı. Elbette 2008 krizini başlatan bankacılar masum değil. Elbette bu bankacılarla suç ortaklığı yapan siyasetçiler masum değil. Zaten geçen haftalarda yayına giren 6 bölümde anlattığımız gibi krizin çıkarılması ve halkın parasının bankacılara dağıtılması hukukî bir sorundur ve ABD devletinin meşruluğunu tartışmaya açmıştır:

Krizin mimarları kim?

Ancak bu bölümde biraz daha derine inmek istiyoruz, bu büyük soygunu mümkün kılan fikrî zemin neydi? Dünyanın en güçlü ordusu, ekonomisi nasıl oldu da bir avuç bankacıya yenik düştü? Sanırım bu sorunun cevabını verecek en yetkili insanlar ABD’ni kuranlardır. Bu devasa “makinenin” tasarımını, montajını yapanlar, ABD’nin mimarları bize sistemin zayıflıklarını da net biçimde söyleyeceklerdir. Meselâ şu satırları dikkatle okuyalım:

“…Bankacılık sistemini hukuk çerçevesine sokamadık. Bu zayıflık bir gün gelip anayasal düzeni yıkabilir. Bugün dahi bir takım ahlâksızlar halkın ekmeğiyle kumar oynamaktalar. Bankacıların bu arsızlığı gelecek kuşaklara yük olacaktır [...] Amerikan halkından önce hiç bir ulusun kaderi para hırsına ve özel kişilerin hokkabazlığına terk edilmemişti. O kişiler ki ticaret aracı olan paranın dolaşım miktarını milletin ihtiyaçlarına değil kendi çıkarlarına göre arttırırlar. Bir kâğıt seliyle mülkiyetin cari fiyatını şişirirler; sonra o mülkiyeti yok pahasına alırlar [...] Serbest ticarete ve rekabet kurallarına aykırı olan bu iş yapıldı ve yine yapılacaktır. Üstelik kanun yapıcıların gözü önünde hatta koruması altında! Adalet, erdem, ödev bize emrediyor: Bütün memleket yağmalanmadan önce bu hırsızlar durdurulmalıdır…” (Thomas Jefferson*, özel mektuplarından)

Demokrasideki tasarım hataları

Kemalizmin çizmesi altında 80 sene inim inim inledikten sonra demokrasiyi eleştirmek zor. Hele Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya gibi bir çok ülkede demokrasi ve refah kolkola giderken bu eleştiriyi yapmak daha da zor. Fakat demokrasiyi bir ideal, kendi kendini meşru kılan bir değer olarak görmek doğru değil. Toplumun hedefi ne ise, adalet, barış, refah… bu hedeflere ulaşmak için bir araç olabilir demokrasi. Bu gözle bakıldığında durum değişiyor. Yani “adalet ve refaha ulaşmak için en iyi araç bu mudur?” diye sorduğunuzda, demokrasiyi kurumlarıyla, zihniyetiyle birlikte değerlendirdiğimizde kendine has bazı “dizayn hataları” göze çarpıyor hemen. Nedir?

Birinci hata demokrasinin tarihinden geliyor: Avrupa’nın sınıfsal ve dinsel kavgalarından doğan bu ateşkes rejimi ister istemez ahlâkî bir görelilik dayatıyor bize. Yani “o da olur, bu da olur, sen de haklısın”. Haklı ile güçlü birbirine karışıyor. En çok oy alan değil en çok lobi yapan, en çok parası olan öne geçiyor.

İkinci hata ise demokrasinin felsefesinde: Pozitivist, fayda-tehdit ekseninde işleyen modern devlet halkı ile kurduğu ilişkiye bu zihniyetini yansıtıyor. Haliyle kutsanan, yüceltilen birey anonimleşiyor. Demokrasilerde birey TEK-likten TEK-tipleşmeye doğru gidiyor. Seçmen, üretici, tüketici gibi kitlesel rollerde kristalleşen birey referandumlara, istatistiklere ve nihayetinde “kamuoyu” denen soyut bir algıya hapsoluyor.

Üçüncü mesele ise demokrasi sayesinde kurulan barış ortamı. Sınıf çatışmalarının büyük ölçüde askıya alınması sayesinde bireysel refah artıyor. Bu kendi başına elbette olumlu bir gelişme. Ama bir yanda bu bolluk, diğer yanda siyaset üzerinde etki etmenin zorlaşması ve anonimleşmesi varsa ne olacak? Siyasette, toplumsal meselelerde silikleşen bireyler lüks tüketimle, marka tutkusuyla bunu tazmin edecekler. Birisi olmak mümkün değilse çok sevesahip olmak hedefi kalıyor bireylerin elinde.

Demokrasinin genetik kusurlarını yani demokrasiden çıkartılıp atılması neredeyse imkânsız olan bu sorunları teşhis etmenin en iyi yollarından biri sanırım Alexis de Tocqueville’e başvurmak. Siyasetçi, tarihçi, filozof ve hatta sosyolog olarak kendini ispatlamış bir deha Tocqueville. Hem Fransa’nın hem de Amerika’nın en çalkantılı yıllarında siyasetle ve anayasa hukuku ile meşgul olmuş, dünya siyaset felsefesinin başyapıtlarından biri olan Amerika’da Demokrasi adlı eseri yazmış, sene 1835. Modern mânâda demokrasinin doğum sancıları çekiliyor bu devirde. Tam da Thomas Jefferson’ın bankalarla mücadele ettiği yıllar, başlangıçta koyduğumuz alıntıyı hatırlayın. (Tocqueville’in kitabından önemli gördüğümüz 7 paragrafı aktardıktan sonra Avrupa tarihindeki devrim-demokrasi ilişkisine dikkat çekeceğiz ve bu makaleyi sonuçlandıracağız)

“… Kendimizi kandırmayalım, demokratik kurumlar insanların ihtiraslarını şiddetle körüklüyor. Bu hırs kurumların herkese eşit olma imkânı vermesinden değil, bu imkânın kullanılmasındaki aksamadan kaynaklanıyor. Demokratik kurumlar eşitlik arzusunu uyandırıyor ve körüklüyor ama bu arzuyu tatmin edemiyor. Vaad edilen mükemmel eşitlik sürekli halkın elinden kaçıyor, tam yakaladığını zannettiğinde kayıp gidiyor. Pascal’ın dediği gibi bitmeyen, ebedî bir kaçış bu. Halk durmadan kendini hazırlıyor bu eşitliğe. Ne olduğunu bilecek kadar yakın, tadamayacak kadar uzak. Başarma umudu onu heyecanlandırıyor, başarma ihtimalindeki belirsizlik ise bıktırıyor.

[...]

Maddî arzuları doyurma çabası demokrasiler için olmazsa olmazdır. Ama yasalar karşısında eşit olmak, serbest ticaret ve rekabet ortamı sebebiyle toplum siyasetten uzaklaşır. Egoist beklentiler peşinde koşan, maddî çıkarları dışında hiç bir derdi olmayan burjuvazinin boşalttığı alan despotik bir devlet tarafından doldurulabilir.

[...]

Yeni despotizmin neye benzeyeceğini hayal ediyorum. Birbirine benzeyen, “eşit” insanlar görüyorum küçük ve sıradan hazlar peşinde, hiç dinlenmeden kendi etraflarında dönüyorlar. İçlerini, ruhlarını dolduruyorlar bu hazlar ile. Her biri ötekilerle arasına bir mesafe koymuş, onların başına gelen şeylere kayıtsız, yabancı gibi. Çocukları ve yakın arkadaşları onun için bütün insanlığı teşkil ediyor. Kendi ülkesinin vatandaşları? Hemen yanındalar ama onları görmüyor. Dokunuyor ama neredeyse hissetmiyor. Sadece benliği var ve benliği için var.

Elinde bir aile kaldıysa bile artık vatanı yok.

Onun bu bireysel hazlarının sürmesini garantileyen devasa bir güç yükseliyor üzerinde. Mutlak, düzenli, öngörülü ve şefkatli. İnsanı yetişkinliğe hazırlayan baba şefkatini andırsa da özünde bireyleri çocukluk mertebesinde tutmayı amaçlıyor. Vatandaşların haz almalarından hoşlanıyor, yeter ki istedikleri tek şey bu olsun. Bu güç gönüllü olarak bireylerin mutluluğu için çalışıyor ama bu mutluluğun tek vektörü ve tek hakemi olmak iddiasında. Onların güvenliğini sağlıyor, İhtiyaçlarını karşılıyor, haz almalarını kolaylaştırıyor. Endüstrilerini yönetiyor, miras sorunlarını çözüyor. Böylece bireyler düşünmenin zahmetinden ve yaşama ızdırabından kurtuluyorlar.

Vicdan ve özgür irade her geçen gün biraz daha gereksiz ve nadir oluyor, daha küçük alanlara hapsediliyor. Özgürlük böylece insanların parmakları arasından kayıp giderken birey [felçli bir hasta gibi] kendini yönetme kabiliyetini tamamen kaybediyor. [...] Demokratik toplumların korkması gereken en büyük tehlike anarşi değil. Zira eşitlik iki eğilim doğuruyor: birincisi insanları bağımsızlığa götürüyor ve anarşiye yol açabilir. Diğeri is daha uzun, sinsi ama daha kesin bir şekilde köleliğe götürüyor.

Demokratik ülkelerde sınıf ayrımı yok. Haliyle buralarda yaşayan insanların ne üzerlerinde ne de altlarında biri var. Sınıf ayrımı olmadığı için bireylerin doğal müttefiki sayılabilecek kimse de yok. İnsanlar içlerine kapanıyorlar ve kendilerini toplumdan soyutlanmış olarak düşünüyorlar.

Böyle insanların özel hayatlarından bir nebze ayrılıp toplumun sorunlarıyla ilgilenmeleri çok zor. Doğal olarak kollektif karar ve sorumluluğu devlete ve onun temsilcilerine terk ediyorlar. Hem toplumun dertleriyle uğraşmayı sevmiyorlar hem de vakitleri yok.Demokratik ortamda özel hayat o kadar aktif ve o kadar arzularla dolu ki kimsenin siyasete ayıracak vakti yok.”

Demokratik zihniyet demokrasiden önce doğmuştur

Demokrasilerin bozulmasında darbe gibi bir komplo aramak yersiz. Mesele daha çok demirin paslanması gibi, içeriden ve sinsice işleyen, yavaş bir süreç. Demokrasi içinde uzun süre yaşayan insanların hayat görüşlerinde, değer yargılarında meydana gelen değişimler demokrasiye zarar verecek bir zihniyetin tohumlarını atıyor. Neden böyle oluyor peki?

Demokrasiyi genelde siyasi bir rejim olarak tasavvur ederiz. Ama daha geniş bir perspektiften de bakılabilir, Alexis de Tocqueville’in yaptığı gibi, “demokratik fikirli toplumdan” bahsedebiliriz meselâ. Yani demokratik bir rejimi mümkün, hatta kaçınılmaz kılan insan topluluklarına odaklayabiliriz nazarlarımızı. Gereklidir de bu. Zira devrimler, büyük rejim değişiklikleri çoğumuzun sandığı gibi bir başlangıç değildir, bir sondur. Uzun yıllardır yaşanmakta olan emek/ sermaye/ teknoloji/ güç / hak / iktidar ilişkilerindeki sert değişimlerin, keskin virajların resmiyet kazanmasıdır devrim.

Avrupa’da demokrasinin ortaya çıkışı ve gelişimi düşünülüp tartışılmış bir proje değil. Bazı zaruretlerden doğmuş bir tür ateşkes hali daha çok. Teknoloji ilerlemiş, endüstri devrimi toplumu dönüştürmüş ve bir işçi sınıfı ihdas etmiş meselâ. Yine aynı süreçte şehirde yaşayan, “soylu” olmayan sermaye sahipleri ortaya çıkmış… Yani toplum değişmiş. Karınlarını doyurma şekilleri değişmiş, ticaretleri değişmiş… Bu yeni düzende Kilise’nin, kralların, soyluların nüfuz sahaları daralıyor haliyle. Buna karşılık endüstriyel ve finansal bir “yeni aristokrasi” doğuyor, her yerel güç gibi o da iktidara

Evet, Avrupa’da cumhur iktidara talip olmadan önce güçlenmiş, bunu hemen görebiliyoruz. Gücünü Gök’ten (Batılı “Tanrı” algısı) alan bir sosyal yapı gitmiş, gücünü Yer’den (Para: Yer Tanrısı) bir yapı gelmiş Batı’ya; ve bu dönüşüm çok hızlı gerçekleşmiş. Yeni teknik ve ekonomik kurallarla şekillenen yeni dünyada eski kurumlar zorlanmış doğal olarak: Krallık, prenslik tıpkı Vatikan gibi ritüellere, ünvanlara indirgenmiş. Yani devrim çoktan olmuş ve bitmiş. Fransız devrimi ve diğer avrupalı ulus- devlet projeleri birer sebep değil sonuç. Yaşananlar adeta bir deprem gibi: Felaket öncesi yer altında yıllarca birikmiş muazzam bir enerjinin birden bire boşalmasına benziyor bu devrimler.

Her ağacın kurdu özünden olur

İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesinde yer alan totaliter devletlere bir bakın : Yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930′lara. Bunların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple AvrupalInın eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.

Avrupalı oturduğu evi yıkıyordu ama başını sokacağı başka bir çatı yoktu ortada. Eskiden din üzerinden tarif ettiği, İlâhî adaletin tecellisi kabul bir adalet vardı. Evet, kral ve yakınlarını kayırıyordu bu adalet, evet ideal değildi, adil değildi bu düzen. Ama ya yerine konulacak olan eşitlik? Bu adaleti sağlayacak mıydı? Müspet ve menfi sonuçlar ortada.

Avrupa’da laiklik de bir din özgürlüğü talebi olarak doğmadı. Daha çok Vatikan nefreti, kilise baskısına bir reddiye idi. Yani tıpkı eşitlik gibi, negatiflik içinde, itirazla tarif edilen, değersiz bir değerdi laiklik. İşte bu itiraz kültürü şekillendirdi batı usulü demokrasileri. İsyankâr ve reaksiyoner. Faşist diktatörlükler ya da komünizm gibi diğer totaliter rejimlerle kıyaslandığında demokrasi elbette çok daha iyi. Ya da “MADE İN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi.

Tabu bu tahlilden sonra insan şöyle bir soru sormak istiyor: “Kardeşim, sen neden, kimden yanasın?” Bürokrasi devleti semayeyi ve ticareti yönetse “faşizm” oluyor. Ceberrut bir devlet ekmek ile şantaj yapıyor kendi halkına. Yok eğer liberal ceyeranlarda kalıp, ticareti ve finansal hareketleri tamamen serbest bırakırsak bu sefer sermaye sahipleri devletin içine sızıyorlar. ABD’de gördüğümüz gibi bir oligarşi kuruluyor. Polisi, savcısı, borsa denetim kuruluşlarıyla devletin çarkları sermaye için dönüyor. Adını ne koyarsanız koyun güçlerin bir elde toplanması sakıncalı; sonuç kötü, faşizm olmazsa liberal totalitarizm oluyor. Yasama, yürütme, ordu, sermaye, basın, din… bir ülkenin gidişini etkileyecek güçler tek bir elde toplanınca adalet işlemez hale geliyor, halkın iradesi çiğneniyor. Haliyle “Devlet mi bankaya müdahale etsin yoksa banka mı devlete?” şeklinde sunulan iki alternatif(l) gerçekte bir aldatmaca. Özel ve kamusal güçlerin hukuk dışına çıkması ya da hukuk çerçevesinde kalmasıdır temel sorun.

Liberal(?) bir itiraz

Piyasa veya bürokrasi arasında bir tercih yapmanın, birini ötekine üstün kabul etmenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak için kurucu yazarlarımızdan T.Suat Demren’den istifade edelim. Kendisi ile yaptığımız yazışmada bir ekonomist olarak şu fikri tasdik edip etmediğini sormuştum:

“… ‘Özel’ de olsa bir bankanın iflası bakkal dükkânı veya tuğla fabrikası iflası gibi değil. Ulus- devlet devreye giriyor, halkın vergileriyle banka kurtarılıyor ama sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlere para kalmıyor. İşler yolunda iken, ekonomi büyürken bankalar “özel ve enternasyonal”. Yaptıkları kârı kimseye koklatmıyorlar. Ama kriz dönemlerinde hepsi “ulusal”

olup çıkıyor. “Bizi kurtarmazsanız kriz büyür, sizi de yutar”diyerek şantaj yapıyorlar. Yanikârları özelleştirip, zararları kamulaştırıyorlar. Demek ki devletin ve halkın bankalar üzerinde daha fazla söz hakkı olması gereklidir ve meşrudur. Riskleri halkla paylaştıkları müddetçe bankalar “özel sektör” sayılamazlar …

Suat’in cevabını aynen aktarıyorum zira hem kabul hem de itiraz ettiği noktalar konumuza ışık tutuyor, okurlarla paylaşmak isterim :

“…son iki cümleye kadar katılıyorum, yani evet bankalar aynen öyle yapıyorlar, ulusdevlet yapısındaki entegre bankacılık tam olarak bu. Yalnız son iki cümle bir tesbitten ziyade çözüm önerisi gibi geldi, bu çözüm önerisine katılmak zor. Bu öneri müdahillik demek ki zaten kısmi müdahale bile bahsekonu sıkıntıları doğuruyor, bunu çözmek için “daha fazla müdahale ve söz hakkı” önermek kısır döngüyü arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Son ABD krizi böyle bir anlayışın eserdir mesela. “Bırakınız batsınlar” denebilmeli, bunu diyebilmek için de en baştan minimum müdahale şart elbette. Ulus devletler bankacılığı bir manivela olarak kullanıyor, mesela seçim kazanmak için (ucuz kredi sübvansiyonu, talep sıkışıklığını aşmak için özel uygulamar, vs) -güya- halk lehine sistemi regüle ediyor, kanuni düzenlemelerle müdahil oluyor. (Bundan banka da seçim kazanan hükümet de kazançlı çıkıyor, rahatladığını sana zavallı halk ise işler karışınca tüm aldığı o geçici refahı bankanın kârıyla birlikte vergi olarak geri ödüyor) Ulus devlet en baştan beri böyle müdahil olduğu için de işler karışınca “bırakınız batsınlar” diyemiyor elbette. Mevcut demokratik düzen, ulusdevlet ve bankacılık yapısında bahsettiğim çözüm çok radikal ve çok teorik kalıyor ama ilk başta ne kadar az müdahale olursa sistem o kadar piyasa şartlarında işleme şansına kavuşabilir. Ancak son tahlilde mevcut demokratik seçim sistemi, yığınların medya kanalı ile kontrol ve yönlendirilmesi, siyaset, medya ve bankacılığın içiçe geçmişliğini kendiliğinden getiriyor.yani teori ile pratik çok arasında uçurum çok fazla. Liberal ekonominin en büyük açmazı da bu zaten …”

Biz o gün tartışmamızı daha fazla uzatmamıştık ama kendisine “daha fazla müdahale ve söz hakkı” noktasında itiraz edebilirdim. Bunun bürokrasi değil hukuk olduğunu söyleyebilirdim. Ancak bürokrasiden ve/veya iktidardan bağımsız bir hukuk düşünülebilir mi? Temel mesele bu, sadece liberalizmin değil demokrasinin de açmazlarından biri bu. Çünkü küçük hırsızları yakalayıp hapse atan adalet sistemleri örümcek ağlarına benziyor. Kümesten tavuk çalmaya gelen tilkilerin örümcek ağına yakalandığını pek görmüyoruz.

Özgür basın, aktif bir sivil toplum, özverili hatta kahraman kişilikli bir kaç bakan ve milletvekili bazı şeyleri değiştirebilirler. Neticede demokrasinin iyi işlemesi ona güç veren halkın erdemli olmasına sıkı sıkıya bağlı. Bencilliğin hakim olduğu bir toplumda ne demokrasi, ne başkanlık sistemi ne de krallık, halifelik vs bir yere varmayacak, zulüm üretecektir. Rejimin ideolojik rengi ise (İslamcı bile olsa) bu zulme kılıf dikmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Sonuç / Neden sadece kriz demiyoruz da “demokrasi bitti” diyoruz?

1980′lerden itibaren liberalizm kendini ÖNCE zihinlere dayattı, liberal liderlerin sloganı “başka alternatif yok” idi. Batıda ekonomik faaliyetler, özellikle de finans sektörü hukuk çerçevesinin dışına çıkarıldı. 2008′de finansal bir darbe ile demokrasinin ayaklar altına alınmasına şahit olduk. Faşizme, ceberrut ulus-devlete alternatif üreten liberal/özgürlükçü fikir akımları giderek bir ideolojiye dönüştü. Zihinlere giydirilen bir deli gömleği gibi elimizi, ayağımızı ve aklımızı bağladı. Devlet, toplum, gelenek, aristokrasi, din yobazlığı gibi kollektif dayatmalara karşı bireyi savunan liberalizm sonunda bireyin nefsanî arzularını yüceltti. Bu gerçek bir değer kaymasıydı: Özgürlük verine ekonomik serbestlik. İnsanî değerler verine paranın ve malın ölçülebilir değerleri konuldu. Bu da bir tür ORMAN KANUNU idi çünkü Hak yerine geçen kaba kuvvet rolünde Para’yı bulduk. Halkın iradesini temsil eden meclisler, senatolar iradelerini Para’nın, arzın ve talebin iradesine terk ettiler: Milletin iradesi üzerindeki gücün ismi Piyasa!

Böyle bir fikrî zeminde elbette özgür/serbest bireyler çok fazla barınamayacaktı. İnsanlar kendi küçük dünyalarına, konforlarına odaklandılar.Siyasetten uzaklaşan halkın boş bıraktığı kamusal alan ise yeni bir tür totalitarizm ile dolduruluyor. Bu düzenin yeni aristokratları, yeni zorbaları ve yeni ruhban sınıfları var.

Komplo teorisi mi? Hayır, 1800′lerden itibaren sosyologlar, siyasetçiler, filozoflar bundan bahsediyorlar. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marxve Alexis de Tocqueville’in haber verdikleri hatta korktukları “karanlık çağ” sonunda başladı. ABD ve Avrupa Birliği’nde demokrasi zemin kaybediyor, yeni bir tür totalitarizm kök salıyor. Batılı demokratlar gelecek yıllarda başarısız olurlarsa bu coğrafya bireysel haklar bakımından geri gidecektir. Rusya Federasyonu’na veya Çin’e benzeyen rejimlerin Batı’ya hakim olması ihtimal dahilinde. Güçlü ve otoriter devletler, iradesiz halklar…

Dipnotlar

*  Memoirs, Correspondence, and Private Papers of Thomas Jefferson, 4cü cilt, 1829.

** Alexis de Tocqueville [1835], De la democratie en Amerique, Tome II, Quatrieme partie : De l’influence qu’exercent les idees et les sentiments democratiques sur la societe politique

Bize Demokrasi değil Adalet lâzım

Demokrasi erdem rejimi değil ateşkes rejimidir, bu ateşkes her an bozulabilir.

Tam da bu yüzden yani demokrasi İnsanî bir değer olmadığı için Batı’da demokrasi devri kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü 2ci dünya savaşından bu yana fayda odaklı demokratik düzen bencil bireyler üretti. Ve bu bencil bireylerin aç gözlülüğü “banka” denen havuzlarda o kadar çok birikti ki artık bankaların gücü halkı ezecek bir noktada.

Yeni bir komplo teorisi mi? Hayır, 1800′lerden itibaren sosyologlar, siyasetçiler, filozoflar bunu anlatıyorlar. İnsanî değerlerin değil SADECE maddî değerlerin hakim olduğu bir toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marx ve Alexis de Tocqueville’in haber verdikleri “karanlık çağ” sonunda başladı zannediyorum.

ABD ve Avrupa Birliği’nde demokrasi zemin kaybediyor, bankaların iradesi halkların iradesini yenmek üzere. Batılı demokratlar gelecek yıllarda başarısız olurlarsa bu coğrafya bireysel haklar bakımından da geri gidecek. Rusya Federasyonu’na veya Çin’e benzeyen rejimlerin Batı’ya hakim olması ihtimal dahilinde. Güçlü ve otoriter devletler, iradesiz halklar… Yeni bir tür totalitarizm doğuyor sanki?

Önce teslim edelim, demokrasinin büyük bir meziyeti var: İktidar değişimleri sırasında taht kavgalarına, iç savaşlara engel oluyor. Herkesin oyuyla seçilen, 4 veya 5 yılda bir yine seçimle değiştirilebilen bir hükümet. Fena bir bir fikir değil. Başbakana gıcık mı kaptınız? Yönetme şeklini beğenmiyor musunuz? Kırıp dökmenin alemi yok, sıkın dişinizi, gelecek seçimler için çalışın. Tabi demokrasi seçimden ibaret değil. Haklarına sahip çıkan aktif bir sivil topluma gerek var en başta. İş bununla da bitmiyor. Bağımsız bir adalet sistemi lâzım. Basın hürriyeti lâzım.

Ama unutmayalım ki demokrasi bir değer değil bir yöntem, çatışmaları önleme yöntemi. Demokrasiyi vicdan gibi, erdem gibi kendi kendini meşru kılan bir değer olarak tasavvur etmek hata olur.

Toplumun hedefi ne ise, adalet, barış, refah, tabiatın korunması… bu hedeflere ulaşmak için SADECE bir yöntem olabilir demokrasi, eleştirilebilir, ıslah edilebilir hatta edilmelidir.

Ortadoğu’da Demokrasi’ye değil Adalet’e ihtiyacımız var

Türklere ve Arap ülkelerine İnsanî bir hedef, bir yeryüzü cenneti gibi görünebilir ama … Demokrasi dediğimiz rejim uygar(?) Batı’nın iç dinamiklerinden doğmuş bir ateşkes rejimidir aslında. Demokrasi öncesi Avrupa’ya bir bakın: Mezhep kavgaları, ırk kavgaları, Kralların ve Vatikan’ın arsızlıkları… 1800′lerde ise yükselen ulusalcı şiddet, nihayet dünya savaşları. Bugünkü Batı demokrasisi bunlara verilmiş avrupaî bir cevaptır:

“… İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesindeki faşist/totaliter devletlerin yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930′ların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple AvrupalInın eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.MADE İN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi…” (Bkz. Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!)

Peki demokrasi Ortadoğu’nun, Türkiye’nin ya da İslâm’ın kimyasına uyar mı uymaz mı? Bu konu henüz hakkıyla tartışılmadı. Çünkü biz Müslümanlar hâlâ 1930 model faşist rejimlerle, Kemalistler ve Baasçılarla uğraşıyoruz. Dahası Müslüman aydınlar Batı’nın fikrî çerçevesi içinde yazıp çiziyorlar, bize has bir rejim tasavvuru henüz yok.

Evet… demokrasi insanları ıslah etmez. Eğer etseydi batı böyle medeniyetsiz bir medeniyet olmazdı. Bunca yıllık demokrasi ve insan hakları tecrübesine rağmen hâlâ petrol çalmak için çocuk öldürebilecek kadar vahşi ol-A-mazlardı. Zira vicdan, adalet, barış içinde birlikte yaşama kültürü yok batı usulü demokraside, bu onların kendilerine anlattıkları bir masal. Gerek Avrupa’nın gerekse ABD’nin tarihine baktığımızda görüyoruz ki “İnsan haklan” dedikleri aslında beyaz adamın (maddî) haklarından ibaret. Demokrasinin ballı meyvalarından tatmak için ise Batının makbul vatandaşı olmak lâzım. Yani beyaz ırktan, zengin ve birazcık Hristiyan. Yoksa başınıza her şey gelebilir. Filistin olmazsa Irak olur, Afganistan olur, Guantanamo olur.

Kriz çıkarma özgürlüğü

ABD’de emlâk krizi patlamadan önce Goldman Sachs müşterilerini bu sektöre girmeleri için teşvik ediyordu.

Fakat aynı Goldman Sachs “Abacus” adlı birfinansal ürün kanalıyla emlâk sektörünün çöküşüne oynamaktaydı. Bir başka deyişle emlâk sektörünün çökeceğini bile bile müşterilerini yatırım yapmaya itti.

Hatta bu firmanın devasa büyüklüğü ve spekülatif “karizması” dikkate alınırsa çöküşe oynamasının krizi DOĞRUDAN tetiklediği söylenebilir.(l)

Dev firma sahtekârlıkla suçlandı. 15 temmuz 2010′da ufak bir ceza ödeyerek yöneticilerini akladı. Ceza miktarı 550 milyon dolarcıktı yani firmanın iki veya üç haftalık kârı kadar. Bu kadar ufak bir para 2009′da dağıttığı primlerin 50′de biri bile etmiyordu!

Goldman Sachs böyle yapıyordu çünkü para kazandırabildiği müşterilerinden aldığı ücretten çok daha fazlasını işlemlerden alıyordu. Yani küçük oyuncular kazansa da kaybetse de Piyasa’nın dalgalanmasıydı onlara kâr ettiren. Haliyleyatırımcıların panik ile asın iyimserlik hali arasında gidip gelmesi gerekiyordu. Bu korku/coşku halini sürdürme gücü de onların elindeydi. Yani finansal bilgiyi üretirken bu bilgiyle başkalarının servetlerini de yöneten, bu servetin yatırıldığı Piyasa’da bizzat kendi adına da oynayan hep aynı aktördü: Goldman Sachs. Elbette bu durum kanunlara aykırı idi. 1930 krizinden bu yana finansal eşkiyalığın önüne geçen bir sürü yasa yapmıştı ABD. (Örneğin Glass- Steagall Act) Ama Goldman Sachs Amerikan oligarşisi içine yerleştirdiği kurmayları sayesinde Adalet’in de üzerine çıkmıştı artık; her türlü devlet denetiminden denetiminden kurtulmuştu. (Hâlen de bu durum sürmekte)

Özetle ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri korursa kazanacak, yerse daha çok kazanacaktı. Obur kedi Goldman Sachs ciğeri sahibiyle beraber yuttu!

Goldman Sachs kazandı. Peki kim kaybetti? Ev borcunu ödemediği için sokağa atılanlar kaybetti. Goldman Sachs’a güvenip Emlâk borsasına yatırım yapanlarkaybetti. “Subprime” denilen riskli emlâklarda başlayan kriz bütün Amerikan emlâk sektörünü sardı. Bu alandaki işçiler, taşeron firmalar kaybetti. Panik havası borsadaki saydam olMAyan bileşik ürünler yüzünden diğer sektörlereyayıldı, (ki bu da ayrı bir suçtu) Bütün Amerikan halkı kaybetti. Kriz diğer gelişmiş ülkelere yayıldı. Çünkü bu ülkelerin bankaları da ahlâksızlık yapıyorlardı. Ulus-devletler onlara ceza vermek yerine finansal eşkiyalığı yasallaştırdılar. Neticede “subprime” kelimesini hayatında duymamış, Goldman Sachs’ın ne olduğunu bile bilmeyen sıradan AvrupalIlar da kaybetti. ABD ve Avrupa’da yatırımlarla birlikte istihdam geriledi, çalışanlar kaybetti. Bu ülkelere mal satan Türkiye gibi ülkeler dış ticaret sebebiyle dolaylı olarak etkilendiler ve potansiyel kazançtan kaybettiler.

Krize sebep olan bankacıları kurtarmak için Atlantik’in her iki yakasında 700-800 milyar dolar harcandı. Çünkü ulus-devletler bankaların batmasını göze alamazlardı. Peki bu kurtarma parası kimin cebinden çıktı? Vatandaşların ödediği vergilerden. Böylece gelecek on yılların yol, köprü, okul, hastahane parası, yaşlıların emeklilikleri de Goldman Sachs ve saz arkadaşlarına kurban edilmiş oldu. Yukarıda “… kaybettidiye andığımız gruplar bu yolla ikinci bir kez daha feci şekilde soyulmuş oldular.

Temiz iş değil mi? Sanırım insanlık tarihinin en büyük soygununa tanık olduk. “Gel yazı tura oynayalım” diyor Goldman Sachs. “Yazı gelirse ben kazanacağım, tura gelirse sen kaybedeceksin!”

Tabi insanların rızkıyla bu kadar çok oynayınca sonuçların ekonomiyle sınırlı kalması imkânsızdı.

Maddî güçlerinden yoksun bırakılan küçük yatırımcılar, işini kaybeden insanlar ve fakirleşen ulus devletler yeni bir dünyaya zemin hazırlamaktalar: Piyasa’nın demokrasiyi ezdiği bir düzen (=kaos) kuruluyor. Ulus-devletler direnemiyorlar. Zira bir çok gelişmiş ülkede finans, ekonomi, hazine bakanlıkları Goldman Sachs’ın ortaklarının ve/veya eski müdürlerinin elinde. (Bkz. Avrupa? İşgal altında bir ülke gibi!) Liberal düşünür Hayek’in Şili’li bir gazeteciye söylediği şu sözleri hatırlayalım:

“Şahsen liberal bir diktatörü liberal olmayan demokratik bir hükümete tercih ederim” (“Personally I prefer a liberal dictator to democratic government lacking liberalism.”)

Artık bu teorik tercih ete kemiğe büründü, cisimleşti, sadece dünya ekonomisine değil dünya siyasetine de şekil vermekte. Sayın Piyasa’nın ulus-devletlere baskısı halkların oyu kadar, hatta bazen daha fazla. Biz Avrupa’da yaşayanlar “Piyasa şu kanunu sevdi, filan başbakanı sevmedi” gibi manşetlere alışmaya başladık. Gelecek onyıllarda ABD ve Avrupa’da demokrasinin gerilemesi ihtimal dahilinde. Halkın gücü Piyasa’ya devrediliyor. Çünkü bazı liberallerin zannettiği gibi liberalizm demokrasinin ön koşulu/müttefiği değil. Tersine, liberalizm demokrasinin bir alternatifi. Liberalizm ideoloji haline geldikçe, doktrin maksimum noktaya yaklaştıkça yoluna çıkan engelleri silip süpüren bir tsunamiye benziyor. Demokrasi (halkın gücü) ile Piyasa’nın gücü çekişme haline giriyor. Aslında bu yeni bir durum ya da bir sır değil. Eskiden beri liberal düşünürlerin açıkça savunduğu ideolojik bir duruş:

“…Maksadımız asla demokrasiyi fetiş hale getirmek değildir… Demokrasi esas itibariyle, dâhili sulhu ve ferdi hürriyeti korumak için bir vasıta, faydalı birusuldür. Bir vasıta olarak da, asla hatadan salim değildir. Unutmayalım ki, mutlakıyetçi bir idare altında bazı demokrasilerdekinden daha fazla fikir ve kültür hürriyeti bulunduğu vakidir. ( Hayek, Kölelik Yolu, sf. 114)

Aslında bu noktada iki farklı özgürlük fikrinin çatışmasına tanık oluyoruz. Liberallerin özgürlüğü ile demokratların özgürlüğü arasında büyük bir uçurum var. Liberaller “özgürlük” deyince mülkiyet hakkı, alıp satma, yatırım yapma gibi ekonomik özgürlükleri anlıyorlar. Bu uğurda diğer özgürlükleri harcamaya hazırlar:

“Piyasa’nın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasa’nın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için birtehlikedir.”( Hayek, Law, Legistlation and Liberty, 1973)


Hayek’in teoride savunduğu ideoloji artık günlük hayatımızın bir parçası. Simdi Yunanistan ütülüyor. Ama yalnız değil. İtalya’da bir piyasa darbesi yapıldı. Portekiz, İspanya, İrlanda sırada. İzlanda’nın durumu da parlak değil. Goldman Sachs gibi obur kedilerin hem ciğeri hem de sahibini yediği bu asırda ekonomik faaliyetlerin kanun üzeri görülmesi sanırım daha da netleşiyor örneklerden sonra. Kendini “uygar” ilân etmiş olan Batı ciddî bir yer sartıntısı geçiriyor. İnsan hakları, Tabiatın korunması, Adalet, vatan sevgisi gibi Amerikan dolarına çevrilemeyen değerler yok sayılıyor. Bunların yerini satın alma hakkı, sahip olmahakkı ve satma hakkı gibi değerler alıyor. Batı zihniyet değiştiriyor:

“Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin’i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, işçi sömürüsünü, Tibet’in işgalini… Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin’e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi “alınıp satılmaz” varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. Hukuk’a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek. [...] Zira “AB’yi krizden kurtarma” operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez “yapısal” bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman uzmanlara göre halen AB’nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin’den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin’in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD’ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB’nin GSMH’sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin’den gelen bu desteğinf?) ne derecede “yapısal” sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum.” (Sürdürülebilir Şerefsizlik: Cin ve Avrupa)

Sonuç

Ne Hayek ne de Goldman Sachs gibi firmaları “şeytan” ilân etmek istemiyorum. Sanırım Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, konfora odaklanan batılı insan politikadan uzaklaştı. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Alexis de Tocgueville’in iki asır önce öngördüğü gibi yeni bir totaliter rejime zemin oldu bu duyarsızlık. (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Hitler’in üstün ırk(!) modeli, Stalin’in, Mao’nun komünist partizanları vardı. Tektipleştirilmişti insanlar; korkuyla, polis baskısıyla vicdanları susturulmuştu. Robot gibilerdi. Batı’nın refah toplumunda ise insan “tüketici” kalıbında eritildi. Bir isteme makinesi haline getirildi.

Reklâm afişlerini, film ve sloganlarını biraz inceleyenler 1930′ların totaliter propagandasıyla bizim reklâmlarımız arasındaki ürkütücü benzerliği görebilir. Bolluk içinde yaşanmakta olan bu baskı korkarım kelimelerin kaybı ile başladı. Adına ne dersek diyelim, özgür irade, hürriyet, özgürlük…

İnsan’ı hayvandan ve makinelerden ayıran yegâne vasıf kayboldu. Zira hayvan serbesttir (liberty) ama insan özgürdür (freedom). Bu kelime zihinlerimizde hakiki mânâsından koptu, hayvanî bir özellik olan serbestlik ile İnsan’a has olan Özgürlük’ü birbirine karıştırdık:

“…Özgürlük kavramını zenginlerin alıp satma serbestliğine, tilkinin kümesteki “özgürlüğüne” eşitledi liberaller. Ama bu hayvanî özgürlükten başka bir de İnsanî özgürlük var. Gözden kaçırmayalim derim.

Özgürlük serbestlik değildir. Maddî çıkarlarımıza uygun olsa bile bazı şeyleri sırf “yanlış olduğu için” reddedebilmektir özgürlük. Vicdanın sesini duyup patrona, topluma, devlete kafa tutabilmektir. İşkence yapması emredilen bir polis amirine ve kanunlara direnebilirse özgürdür. Çünkü “teknik” olarak mümkün olan şeyi yapmakta serbestiz, en az hayvanlar kadar. Devlet evlerimizi, telefonlarımızı dinlemekte serbest. Biz çevreyi kirletmekte serbestiz. Silah üreten firmaların hisse senetlerini satın alıp savaşlara ortak olmakta serbestiz.

Bir insan için özgürlük canının her istediğini yapmak değil daha “yüce” değerler uğruna “alçak” değerlerden vaz geçebilmek olmalıdır. Soljenitsin’in deyimiyle “başkalarının mutluluğu için kendi arzularına sınır koymak…” Mutlaka çok büyük fedakârlıklar aramaya gerek yok…” (Ticarî bir mal olarak “Adalet’)

Dipnotlar

Sermaya piyasalarında büyük aktörlerin yatırım kararları ve/veya tahminleri sadece “bilgi” değildir. Kendini gerçekleştiren birer kehânettir. Meselâ Georges Soros’un Fransız frangına karşı spekülasyon yaptığı, bu yolla tek başına Fransa’da enflasyonu körüklediği yılları hatırlayın. Bir merkez bankası müdürünün sözleri ya da en büyük sanayicilerin iyimser/karamsar tahminleri de böyledir.


Banka ordudan daha tehlikelidir

Sunuş: Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi son nefesini veriyor, halkın değil bankaların seçtiği liderler yönetiyor artık bu ülkeyi.

Bankacılar çekirge sürüsü gibiler, geçtikleri yerde bir daha ot bitmiyor.

Avrupa’ya da el atmış olan bu kravatlı barbarlar kimdir? Ne istiyorlar?

Yöntemleri ve zayıf yönleri ne? Türkiye kendisini savunabilir mi? Bu yazı dizisinde bunları ele alacağız. (MY)

“Yakın gelecekte ülkemi tehdit edecek bir kriz görüyorum.

Büyük şirketlerin tahta oturduğu, yolsuzluğun iktidara sirayet ettiği, bütün paranın bir azınlıkta toplandığı bir kriz bu ve cumhuriyet yıkılıyor. Bu kadar büyük bir endişeyi savaşın ortasında bile hissetmemiştim. (Abraham Lincoln, ABD’nin 16cı başkanı)

“inanıyorum ki bankalar sınırlarımızı tehdid eden ordulardan daha tehlikelidir [...] Fonlama adı altında gelecek kuşakların ödeyeceği harcamaları yapmak büyük çapta istikbal dolandırıcılığından başka bir şey değildir [...] Kâğıt paranın bir değeri yoktur, o paranın hayaletidir,kendisi değildir” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

Ekonomik kriz: Kaza mı soygun mu?

Bilmem hatırlar mısınız, bundan 20 sene önce Batı’da hayat fena değildi. Para vardı, bankalar kolaylıkla kredi veriyordu. Evet, işsizlik yükselmekte idi ama olsundu. Tüketim kredileri tüketimi körüklüyor, yatırım kredileri sanayicilerin işini kolaylaştırıyordu…

Siyasetçiler de memnundu zira GSMH hızla yükseliyordu ABD, Fransa, Almanya… 1980′li yıllardaki bu bolluk garip bir ideolojinin güçlenmesine sebebiyet verdi: Ekonomik faaliyetler hukukun dışında tutulmalıydı. Bu anlayışa göre kanun, polis, mahkeme gibi “lüzumsuz” şeyler ekonomiyi yavaşlatıyor, insanların zenginleşmesine engel oluyordu. “Deregulation /liberalisation“gibi etiketlerle özel bankaların faaliyetleri giderek kanun dışı bir zemine kaydı. Eskiden “suç” sayılan fiiller serbest bırakıldı. Shadow banking, bilanço dışı işlemler, CDO gibi teminatsız sigorta faaliyetleri… Batı’da Adalet’in içi boşalıyor, bu kavram yerini bir tür racona bırakıyordu.

Sonra ne olduysa, birden bir “PAAAT!” sesi duyuldu. Eğlence bitmişti. Çılgınca dans eden Amerikalılar ve AvrupalIlar ışıkları yaktılar. Hemen herkesin cüzdanı, mücevherleri çalınmıştı. Bazıları donlarına kadar soyulmuştu. Fakat yavuz hırsız ev sahibini bastırdı: Hırsızlar kaçmak yerine salonda baş köşeye oturdular ve soydukları insanlara emirler yağdırıyorlar şimdi. ABD’de ve Avrupa Birliği’nde hazine ve ekonomiden sorumlu bakanlıklar ve borsalar bankacılar tarafından yönetiliyor. Atina, Madrid ve Roma’daki örneklerde gördüğümüz gibi halkın seçtiği liderler değil bankaların tercihleri yönetiyor ulus-devletleri. Gücünü Ulus’tan alan, yetkisi Ulus ve Vatan ile sınırlı olan devletler küresel güçlerle dans edemiyor. Sorunlar küresel, çözümler ise (sadece) ulusal. Demokrasi namına hâlâ kaldı mı bir şeyler? Halkın iradesi ara sıra siyaset üzerine etki edecekse bile artık bu etki finans sektörünü rahatsız etmeyecek bir çerçeve içinde kalacak.

Serbest piyasa iyidir, başıboş piyasa kötüdür

Eve hırsız girdiğini hemen fark etmezsiniz. Her sabah olduğu gibi uyanırsınız önce. Bazı şeyler yerinde yoktur. Sokak kapısı açıktır. Bir şeyler “normal” değildir. Jetonunuz düşene kadar belli bir vakit geçer. ABD ve AB’de halkların parası ütüldü. Daha da acısı rejim değişti. Özgürlükler ütüldü. Ama yavaş yavaş uyanıyor Batı. Nasıl oldu bütün bunlar? Neden önlem alınmadı? Ulus-devlet uyuyor muydu?

Öncelikle meşru borsa işlemleri ile spekülatif hisse alım satımı arasına bir çizgi çekelim: Sermaye piyasasında kâr edeceğini umduğunuz bir firmanın hisse senedini satın alıyorsunuz. Kâra ve zarara ortaksınız. Bunda bir sorun yok. Eğer riski azaltmak isterseniz çok sayıda hisse senedi içeren portföyleri de alabilirsiniz. Böylece bütün yumurtalarınızı aynı sepete koymazsınız.

İkinci bir “piyasa” düşünün ki firmaların kâr ya da zarar etmesi önemli değil, herkesle birlikte hareket ederek hisseleri alıp satıyorsunuz. Bir tür kumarhane. Arkanızdan gelen, sizden daha iyimser yatırımcılar (=oyuncular) olduğu müddetçe fiyatlar yükseliyor. Öyleki hisse senetleri gerçek değerlerinin çok üzerinde alıcı buluyor. Aman sesinizi çıkarmayın, yolunacak yeni kazlar bulduk, korkutmayın onları! Evet, bu kumarhane-piyasada siz aldığınız fiatın çok üzerinde satabiliyorsunuz. Birkaç gün ya da haftalığına ortak olduğunuz firma binlerce insanı işten atıyor, fabrika kapatıyor, yıl sonunda zarar edeceğini açıklıyor ama yine de hisse senetleri yükselmeye devam ediyor. Çünkü talep var, kazlar sağolsun.

Dikkat edin, iki piyasa arasında ciddi fark var: Birinci piyasa sanayicilerin ihtiyaç duydukları parayı küçük yatırımcıdan toplayabilmesi için kurulmuş rasyonel bir sistem. Riskler, teminatlar ve sorumlular belli. Dolaşan para miktarı ile ekonominin gerçek büyüklüğü arasında normal bir ilişki var. Kötü idare edilen firmalar yıl sonunda vaad ettikleri kârı dağıtamadıkları için piyasada (yatırımcıların gözünde) değer kaybediyorlar. Gerekli bilgileri toplamayan “kötü” yatırımcı da “kötü” patron gibi zarar ediyor. Kazanç, bilgi, kâr ve risk arasında meşru ilişkiler var.

Kumarhane-piyasalarda ise sürekli artan bir bilgi kirliliği görüyorsunuz. Sağlam gözüken firmalar bir gecede batabiliyor. “Sağlam” ulusal ekonomilerin saygın bankaları vergi cennetlerinde bilanço dışı işlemler yapıyorlar. Kanunî kontrollerden uzak yapılan bu işlemlerin hacmi bankanın meşru iş hacminin çok üzerine, yasal olarak bloke edilen provizyonun yüzlerce kat üzerine çıkabiliyor. (Bkz.

Amerikan sigorta şirketi AIG) Haliyle bu gayrı meşru sahadaki dalgalanmalar bankaları batırıyor. Almanlar, İsveçliler, İngilizler yaşlılık günleri için kenara koydukları paraları bir gecede kaybediyorlar. Borsanın önünden bile geçmemiş insanlar borsa yüzünden fakirleşiyor. Yatırımcılara yön veren aracı kuruluşlar kendi müşterilerini de kazıklıyorlar bir yandan. Sadece devlet tahvili gibi “MUTLAK” güvenilir yatırım araçlarına verilen “AAA” notu nedense aşırı riskli emlâk kredisi sigortalarına verilmiş bu sefer. (Bkz. Goldman Sachs, Abacus, Moody’s ve Fitch) Risk gerçekleşiyor. ABD’de ve Batı Avrupa’da bazen belediyeler bazen de koca koca devletler borçlarını ödeyemez hale geliyorlar. Bankaların birbine dahi güveni kalmayınca krediler, yatırımlar ve dış ticaret felç. İşin belki en acı tarafı bütün bunların sorumlusu olan bir avuç bankacı hapise atılmıyor. Bunun yerine yüksek primlerle ödüllendiriliyorlar. Göstermelik para cezaları veriliyor ama bunlar da söz konusu firmaların bir iki haftalık kârlarına eşdeğer.

Bu kumarhane-piyasaların gerçekten var olmasını mümkün kılan neydi peki? Öyle ya, zincirleme olayları, ara sebepleri okuyan biri “iyi ama insanları aldatmak neden yasak değil? Devlet neden önlem almadı?” diye sorabilir. Bu yasaklar eskiden vardı, 1929 krizinden sonra konmuştu. Zira Amerikalılarserbest piyasa ile başıboş piyasa arasındaki farkı öğrenmek için ağır bir bedel ödemişlerdi. Riskli finansal faaliyetler mevduat bankacılığından ayrı tutuluyordu meselâ. Vergi cennetlerindeki operasyonlar daha çok vergi kaçıranları, teröristleri vs kapsıyordu. “Gölgedeki” işlem hacmi marjinal sayılabilirdi. Özel bankaların aldıkları riskler merkez bankalarındaki teminat miktarıyla orantılıydı. Bu sebeple “sadece muz cumhuriyetlerinde banka batar” diye bir inanış hâkimdi, doğruydu da. Nitekim 2001′deki krizde batan Türk bankaları ve hortumcular T.C.’nin o devirde adam gibi bir devlet olmadığını bütün dünyaya ilân etti.

Liberal yalanlar ve ekonomik gerçekler

 

Ekonomik kriz kendi kendine çıkmaz, çıkar-T-ılır!

1980′lere gelindiğinde Sovyet Rusya’da Komünizmin çöküşü ideolojik bir boşluk doğurdu. Batılılar serbest piyasa + demokrasi formülünün mükemmel bir toplum için TEK YOL olduğuna iman ettiler. Bu inanç sisteminin peygamberleri de vardı tabi: Fukuyama (Tarihin sonu) ve Friedman (Dünya Düz)… Hatta sahte nobel ödülleri bile ihdas edildi. Nobel Komitesi tarafından değil,

Alfred Nobel’in anısına Norveç Kraliyet Bankası tarafından verilen sosyal bilimler ödülleriydi bunlar.

Ama yutuyoruz, yutturuyorlar. Bu sahte Nobel ödülleri ile liberalizm bilimselleşiyordu, başka yol yoktu, alternatif yoktu, yersen! Yiyoruz. Liberalizm rengârenk bir düşünce geleneği olmaktan çıktı, giderek totaliter bir ideolojiye benzemeye başladı:

        Tek değer paradır,

         Sermaye piyasası halkın, millet meclislerinin ve anayasa mahkemelerinin üzerinde bir karar merciidir,

         Finans sektörü kendini kontrol eder, kanuna gerek yok,

        Vatandaş yoktur, müşteri vardır,

         Hak sahibi yoktur, sermaye sahibi vardır,

         İhtiyaç yoktur, talep vardır, Amerikan doları cinsinden ifade edilemeyen değerler değersizdir,

         Her şey alınıp satılabilir, tabiat, gelenekler, vatan sevgisi…

Bu değerlerin liberal düşünce geleneğine nasıl eklendiğini, Smith, Mandeville, John Stuart Mili, Hayek, Friedman, Popper, Berlin, Mises, Rothbard gibi liberallerin bu değerlere nasıl sahip çıktığını görmek için iki e-kitap okunabilir:

1.      Liberalizmin kara kitabı

2.       Liberalizm demokrasiyi sustururunca – Özgür ol! Bu bir emirdir!

 

Fakirleri biraz daha sıksak su çıkar mı?

1900′lerden itibaren ABD’de faaliyet gösteren ekonomik bir aktör var: Savings & Loans. Aile babalarının para biriktirmesini sağlayan, emlâk kredisi, yaşlılık sigortası vb işlerine bakan bir tür kooperatif veya emekli sandığı diyelim. Üyelerin, borç alan ve verenlerin yönetimde oy hakkı var. 1980′li yıllara kadar da bu böyle. Diğer bütün ekonomik faaliyetler gibi Savings & Loans da kanunlara tabi.

Fakat liberal ideolojinin yer ettiği 1980 sonrasında garip bir propaganda başlıyor ABD’de. Hem demokratlar hem de cumhuriyetçiler bir ağızdan haykırıyorlar: “Irkı, etnik kökeni ne olursa olsun, hatta isterse işsiz veya bedensel engelli olsun, isterse çok yaşlı olsun herkesin ev satın almaya (to buy) hakkı vardır”. Tahmin edersiniz ki bazı kategorilerdeki insanların, düzenli bir geliri olmayanların kredi alması kolay değil. Ama bu konu hassaslaşıyor, siyasî bir argüman, bir seçim sloganı oluyor. İnsanlar “fakirlerin ev sahibi olma hakkı”diyorlar artık. Elbette temiz, düzgün bir barınak herkesin hakkı ama burada hak ve gü£ kavramları arasında bir karışıklık var: Maddî olarak şu veya bu evi satın alma gücüne sahip olmak ile o güce sahip zenci, beyaz, kadın, erkek, Müslüman, Yahudi vs vatandaşların kanunen engellenmesi aynı şey değil. Parası olsun ya da olmasın herkese aynı malı / hizmeti vermek istediğinizde bir değer boşluğu oluşur. Bunu devlet kendi imkânlarıyla doldurabilir: Toplu konut yapar, fakirlere sübvansiyon ile ucuza, hatta bedava verebilir.

Amerikalı bankacılar daha acayip bir şey yapıyorlar, o değer boşluğunu yani fakirlerin ödemesi mümkün olmayan kredileri daha da fakir olan insanları kandırarak finanse ediyorlar. Böylece işsiz, sermayesiz insanları kandırarak emlâk piyasasına çekiyorlar, ev talebi (yapay olarak) yükseliyor. Nasıl oldu da o kadar ekonomist, siyasetçi, gazeteci bu girdabı görmedi? Bir muamma. Bu dönemde Amerikan kamuoyunun medya ve bazı düşünce kuruluşları vasıtasıyla manipüle edildiğinden şüpheleniyorum, araştırmak lâzım.

Neyse. Bu “fakirlerin ev sahibi olma hakkı” 1990′lara doğru iyice kabul görüyor zihinlerde. Buna paralel olarak finans sektörünü kanun dışına çıkarma isteği de adeta bir saplantı halinde. İşte bu ortamda “en alttakilerin” yani zencilerin, göçmenlerin, özürlü ve işsiz vatandaşların da ev sahibi yapılması bahanesiyle kanunlar gevşetiliyor. Aldığı kredileri geri ödeme imkânı olmayan bir çok insana KASITLI OLARAK kredi veriliyor. Hatalı beyannameden tutun da sahte imzalara, kara para aklamaya kadar her haltın yendiği acayip bir vurgun dalgası. Tabi sonunda risk gerçekleşiyor, Savings & Loans olarak bildiğimiz 3234 emekli sandığından 747 tanesi batıyor. Amerikan tarihinde görülmemiş bir olay. San Diego, Los Angeles… Bu “küçük” tsunami San Francisco’ya kadar geliyor. Oregon ve Washington direniyor, spekülasyon daha zayıf buralarda.

Devlet batan sandıkları kurtarıyor. Amerikan halkına maliyeti: 125 milyar dolar!

Küçük tsunami dedik zira 1990′larda tavan yapan bu emlâk krizi sanki 2008′dekinin bir provası gibi. İkinci emlâk krizinden önce başka bir vurgun geliyor tabi çünkü 2000′lerde kumarhane-piyasa emlâktan farklı bir sektör bulmuştu: Yazılım endüstrisi ve internet. Microsoft gibi gerçekten ekonomik değer üreten aktörlerin yanında çok sayıda genç firma borsaya girdi. Bunların çoğu bırakın kâr etmeyi daha tek bir kuruşluk satış bile yapmamışlardı. Ama finans uzmanı(!) basın sayesinde borsaya girer girmez hisse senetleri yılda ortalama %180 değer kazanıyordu. Goldman Sachs o yıl 18 genç firmayı borsaya soktu, bunlardan 14 tanesi zarar eden firmalardı. Bir yıl sonra hâlâ zarar ediyorlardı ama hisse senetleri %300 değer kazanmıştı. Tabi bir takım makro faktörlerin de katkısı oldu: Dolar ve Yen’in bolluğu, OECD ülkelerinin iletişim sektörlerini rekabete açması, internetin halka yayılması,

2000 yılında bilgisayarların bozulacağı korkusu… Bütün bunlar spekülasyonu kolaylaştıran faktörlerdi.

Bu dönemde borsaya giren genç firmaların müşterileri de yoktu ama ikna ettikleri yatırımcıların verdikleri milyonlarca doları kullandılar. Yeni gelen yatırımcıların parasıyla kendilerine yüksek maaşlar ve eski yatırımcılara (güya) kâr payı dağıttılar. Yeni gelenlerin sayısı eskilerden fazla olduğu müddetçe mesele yoktu, görüyorsunuz, özünde dolandırıcılık hep aynı.

2000 – 2005 arasında balon patladı. Balonu şişirenler parsayı toplayıp kaçtılar. AOL Time Warner 100 milyar $, Nortel 19 milyar $, Vivendi 16 milyar $, Alcatel, Lucent, Cisco firmalarının her biri 3-4 milyar $… Fakat en çarpıcı Enron’un batmasıydı, 85 milyar dolar buharlaştı bir anda. Muhasebe doğru dürüst tutulmamıştı, rakamlar devletten saklanmıştı, kontrol eden firmalar da suç ortağı idiler. Worldcom ise 4 milyar dolarlık harcamayı “yatırım” olarak gösterdi. Bütün bunlar kredi derecelendirme kuruluşlarının ve benzeri “uzmanların” gözünden kaçmıştı (?) hep. Kim kaybetti peki bu paraları? Küçük tasarrufçular tabi. Bir deENRON’da yıllarca çalışmış, emekliliğini kazanmış garibanlar bir anda gelirsiz, maaşsız kalakaldılar. (Grafik: NASDAQ endeksi, 1999 – 2000 dönemine dikkat)

Küresel Emlâk Krizi Nasıl Başlatılır?

Yüzbinlerce insana asla ödeyemeyecekleri evler için kredi verildi. Fakat bankalar için endişe edecek bir şey yoktu, kredi ödenmemesi halinde oturanlar evden atılacak, ev bankaya devredilecekti. 2006′ya gelindiğinde emlâk krizinin patlamasına çok az kalmıştı ve imzalanan yüzbinlerce kredi dosyasının yaklaşık yarısı doldurulmamıştı bile.

Amerikalılar bunlara “no doc loans” diyorlardı!

Her yeni kredi alan öncekilerden daha fakirdi fakat yapay olarak üretilen bu ev talebi sayesinde ev fiyatları yükseliyordu. Bu spekülasyon tam bir fakir tuzağıydı. Meselâ 100.000 dolar kredi ile ev almış birisine banka telefon edip “evinizin fiyatı yükseldi, 120.000 dolar ediyor, 20.000 dolar daha kredi kullanabilirsiniz” diyordu. İlk kredinin faizlerini dahi ödeyemeyecek durumdaki fakirler bu parayla kredi taksitlerini ödemeye çalışıyorlardı. Bankacılar bu fakir tuzağına iki “komik” isim bulmuşlardı: Birincisi NINJA kredi idi: No Income, No Job, no Assets (gelir yok, iş yok, ana para yok). İkinci isim ise “neutron kredi”: Binalara zarar vermeden insanları yok eden bir bomba gibi fakirleri sokağa atıp evlerini ellerinden haciz yoluyla alacaklardı çünkü.

Peki bu batırılan emlâk kredileri neden emlâk sektörüyle ya da bu sahada risk alan bir kaç banka ile sınırlı kalmadı? Önce bankacılık sektörü ardından bütün Amerikan ekonomisi ve en nihayetinde dünya ekonomisi sarsıldı?

2008′den beri ekonomistler karmaşık ve uzun açıklamalarla kafamızı karıştırıyorlar ama gerçek çok daha basit. Tek bir sorun var: Eğer gerçekler ortaya çıkarsa batan bankaları kurtarmak için harcanan trilyon dolarların hesabını kimse veremez. ABD ve Avrupa hükümetleri halklarına “kusura bakmayın, biz fakirden alıp zengine verdik, sizin verdiğiniz vergileri kriz çıkaran bankalara peşkeş çektik” demek zorunda kalacaklar.

Tekrar krizin hızla büyüme ve dünyaya sirayet etme sebebine dönecek olursak… Goldman Sachs gibi büyük bankalar krizi başlatan bu riskli emlâk kredilerini finansal risk sigortası denebilecek ürünlere kattılar: CDO - Cash Collateralized debt obligation. Farklı risk seviyelerine göre yapılandırılan bu ürün özünde bir sahtekârlık içermiyor ama meslekten olmayanların gerçek riski ölçmesi, doğru fiyatı kestirmesi imkânsız. Yani bilgide bir asimetri var, şeffaflık yok. Serbest piyasanın en temel ilkelerinden biri çiğneniyor. Üstelik kur riski gibi meşru ürünlerin yanında ne işe yaradığını kimsenin açıklayamadığı karmaşık ürünler aşırı iyimserlik ve panik ortamı hazırlıyor yani spekülasyon kolaylaşıyor.

Uzman olmadığınız bir sahada nasıl karar verirsiniz? Doktor ya da avukata işiniz düştüğünde kuzu gibi olursunuz değil mi? “Filan ilacı iç, şunu ye, bunu yeme… Peki doktor, emredersin!” Başka yolu yok zaten, karnı ağrıyan herkes gidip 8 sene tıp okuyacak değil ya. Finans sektörünün doktorları da kredi derecelendirme kuruluşları. Filan ürüne, firmaya hatta koca bir ülkeye “AAA” veriyor, ertesi sene notunu kırıyor. Neye göre? Belli değil. Bir bakıyorsunuz Tayland’da darbe olmuş ama kredi notu Norveç ile aynı. Soruyorsunuz, “usta ne ayak?” Adam hemen cevabı yapıştırıyor: “Sen sus, bre cahil! ekonomiden ne anlarsın?” Kısacası rasyonel bir yatırım piyasası şeffaflığını yitirdikçe sadece “uzman” hırsızların söz geçirdiği bir kumarhane-piyasa haline geliyor.

İkinci ve daha büyük sorun var: Bu isli, sisli, pis puslu ortamın ruhban sınıfı olan kredi derecelendirme kuruluşları. Kim veriyor paralarını devlet mi? Hayır. Ürün kalitesini “ölçtükleri” bankalar! Yanlış okumadınız, finansal ürünlerin riskini ölçen kredi derecelendirme kuruluşlarının kazancı ürünü ölçülen bankalardan geliyor. Yani bir banka kendi ürünlerine “A” veya “B” gibi not veren firmalara doğrudan para ödüyor. Üstelik bu ürünlerin oluşturulmasında da derecelendirme kuruluşları aktif rol oynuyorlar. Hakim, savcı ve sanık aynı kişi! Özetle Amerika Birleşik Devletleri’nde ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri yedi…

Üçüncü sorun ise söz konusu CDO’ların piyasa dışı işlem görmesi, teknik deyimle OTC – Över The Counter. İki finansal aktör anlaşıyorlar, işlemler kamu kuruluşlarınca kontrol edilmiyor. Edilse bile kısıtlar, yaptırımlar borsadaki kadar değil. Ayrıca bilanço dışı kayıt sebebiyle bir bankanın aldığı riskler diğer bankalarca bilinmiyor. Dahası ulusal sınırlar dışında kalan “şubeler” var. Meselâ Alman bankalarının İrlanda’daki faaliyetleri Alman borsa denetiminden de kaçmıştı tamamen. Krizden sonra bir de bankalar arası güven krizi yaşandı. Kimse komşusunun sağlığından emin olamıyordu.

2008′te tavan yapan krizin ve doğurduğu güven eksikliğinin son bulduğu söylenemez tabi. Zira krizi mümkün kılan “hatalar” analiz edilmedi, haliyle gerekli yasal önlemler de alınmadı. Bu endişeli ortamı bahane eden FED başkanı Bernanke piyasaya her ay fazladan 40 milyar dolar süreceğini açıkladı 2012 eylülünde. Aslında yeni bir şey değil, FED 2008′den beri 2340 milyar $ yani iki buçuk trilyon dolar enjekte etmiş! ABD’nin yıllık GSMH seviyesinin 15 trilyon $ olduğunu düşünürsek bu kararın vehameti daha iyi anlaşılır sanırım. Bernanke’nin savunmasına göre (teorik olarak) para bolluğu sayesinde piyasaları hareketlendirmesi, yatırımlara ivme kazandırması hedefleniyor. Fakat bu karar korkarım yeni ve daha büyük bir krize zemin hazırlıyor. Ama bu ayrı bir konu. Paranoyak mı geldi size? Gecen bölümden hatırlayın: Banka göründüğü gibi değildir. Banka ordudan daha tehlikelidir!

Özel banka isen kârlar senin, zarar halkındır

“… Beyler! Bankaların Birleşik Devletler’deki faaliyetlerini yakından biliyorum. İçeride adamlarım var ve sizi gözlüyorum uzun zamandır. Bankanın parasıyla spekülasyon yaptığınızdan, halkın ekmeği ile oynadığınızdan eminim. Kâr edince aranızda paylaştınız, zarar edince yükü bankaya yıktınız. Bana diyorsunuz ki bankayı kapatırsam on bin aile perişan olur. Doğru olabilir ama günah sizin. Eğer sizi kendi halinize bırakırsam elli bin aile perişan olur ve günahı da benim boynuma. Sizler birer hırsız, birer zehirli yılan gibisiniz. Sizi kovmaya kararlıyım ve (yumruğunu masaya vurur)Tanrı’nın yardımıyla yapacağım bunu.” (Andrew Jackson, ABD’nin 7ci başkanı – 1834, Philadelphia Vatandaş Komitesi tutanakları-)

Kârları özelleştirmek, zararları kamulaştırmak konusunda uzman olan bu zehirli yılanları kovacak bir Andrew Jackson ya da Thomas Jefferson yok bugün Amerika’da. Tabi 1800′lere kıyasla yatırım araçları çok gelişti, para hareketleri hızlandı ve küreselleşti. Bugün zehirli yılanların çalışma yöntemleri de daha bir sinsi, daha bir cilalı.

Fakat temel sorun aynı: Özel bankalar işlerine gelince özel, gelmeyince kamu kuruluşu gibi davranıyorlar. Çünkü “Özel” de olsa bir bankanın iflası bakkal dükkânı veya tuğla fabrikası iflası gibi değil. Ulusal-devlet devreye giriyor, halkın vergileriyle banka kurtarılıyor ama sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlere para kalmıyor. İşler yolunda iken, ekonomi büyürken bankalar “özel ve enternasyonal”. Yaptıkları kârı kimseye koklatmıyorlar. Ama kriz dönemlerinde hepsi “ulusal” olup çıkıyor. “Bizi kurtarmazsanız kriz büyür, sizi de yutar” diyerek şantaj yapıyorlar. Yani kârları özelleştirip, zararları kamulaştırıyorlar. Demek ki devletin ve halkın bankalar üzerinde daha fazla söz hakkı olması gereklidir ve meşrudur. Riskleri halkla paylaştıkları müddetçe bankalar “özel sektör” sayılamazlar. İsterseniz geçen bölümde bahsettiğimiz OTC (Över The Counter) işlemleri ele alalım… Tahmin edersiniz ki OTC operasyonlar marjinal kaldığı müddetçe “eh iki banka aralarında anlaşmış,

şu şu riskleri transfer ediyorlar” diyebiliriz. Ama bankaların teminat kapasitelerinin çok üzerindeki bir seviyede risk transferi oluyorsa devletin finansal sağlığıyla, halkın ekmeğiyle oynandığını söylemek icab etmez mi?

“Teminat kapasitesinin üzerinde” derken neyi kasdediyoruz? Meselâ krizden önce risk provizyonları 2 milyar dolar olan Amerikan sigorta firması AlG’ye bakın. Battığı zaman Amerikan halkının 85 milyar dolar parası kullanıldı. Nasıl oldu da 2 milyar dolarlık provizyon gerçekleşen riskleri karşılamadı? Nükleer bir patlama ya da dev bir meteor gibi beklenmedik bir kaza mı oldu? Hayır. Daha basit.

AIG riskli emlâk kredilerini sigorta ederek kapasitesinin 400 ila 800 katı büyüklüğünde YÜKSEK risk aldı. Bu risk alış iki kere sorunluydu. Çünkü miktarın aşırı ve (bizce) gayrı ahlâkî derecede yüksek olmasına ek olarak, alınan risklerin gerçekleşme ihtimalleri de çok YÜKSEK, hatta %100′e yakın idi. Önce firmanın kârı 4′e katlandı, traderları milyoner oldular. Bu tür risk transferlerinde kontrol rolü oynaması gereken FED ve SEC devre dışında kaldı. AIG bu yüksek riskleri başka risklerle birleştirerek dönüştürdü, (bizce) gizledi ve menkul kıymetleştirme yoluyla yeni finansal ürünler sürdü piyasaya. Bu saklambaç oyununa AlG’nin müşterisi olduğu kredi derecelendirme kuruluşları da yardım ettiler. Türev ürünler içeren, bilanço dışı işlem gören ve yüksek risk arz eden kompozit portföylerin %90′ı AAA notuyla kamufle edildi. Yani bu “uzmanlar” dünyanın en riskli ürünlerini aldılar, G8 ülkeleri tarafından devlet garantisiyle satılan en güvenli finansal ürünlerle aynı kefeye koydular, onlarla eşdeğer-miş gibi gösterdiler!

İflas etmeden sadece bir kaç gün önce AlG’nin notu da AAA idi. İflas etmeden önce Lehman Brothers’ın notu AAA idi. İflas etmeden önce Fannie Mae -Freddie Mac’ın notu AAA idi. Bu apaçık bir suç ortaklığıydı. Ama bankacılar gibi derecelendirme kuruluşları da krizden sonra cezalandırılmadılar. FED 16 eylül 2008′de kendini batıran AlG’yi iflastan kurtarmak için tam 85 milyar dolar enjekte etti. Oysa 2005′te 200.000′den fazla ailenin evsiz kaldığı Katrina kasırgasından sonra hükümet tarafından vaad edilen yardım sadece 11 milyar dolardı.

Kravatlı eşkiyalar çok kolay hareket edebildiler. Çünkü borsayı çok iyi bilenlerin bile anlayamayacağı bir piyasa(?) çıkmıştı ortaya. Karmaşık ve yüksek riskli ürünler bir sis bulutu teşkil ediyordu. Bu puslu havada bir radar gibi, TARAFSIZCA yol göstermesi gereken/umulan kredi derecelendirme kuruluşları ise batmakta olan bankalara AAA notu vererek yatırımcıları kandırdılar. Özetle şeffaflık daha da azalmıştı. Ev kredisini kesinlikle ödeyemeyecek olan yüzbinlerce garibanın teşkil ettiği devasa kredi riski rakamların, istatistiklerin, kredi notlarının arkasına gizlenmiş oldu. Riskin miktarı, gerçekleşme ihtimali, teminatların arkasındaki güvenceler… Bunlar bir sis bulutu içinde kalmıştı. Avrupa’daki emekli sandıklarına, belediyelere, vakıflara satıldı bu ürünler ve böylece krizin küreselleşmesi için gerekli son taşlar da döşendi.

Neticede 1980′den itibaren para piyasaları giderek kumarhaneye dönüşüyordu. Finans sektörü hukukun dışında/üstünde idi artık. Hükümetlerin denetimi dışında kalan alt kuruluşlar, bilanço dışı işlemler, gayri ahlâkî kredi derecelendirme, şeffaflığın tamamen ortadan kalkması, müşterilerine açıkça yalan söyleyerek onları iflasa sürükleyen bankalar… Basel Committee on Banking Supervision’ın raporuna göre 2008 krizinden önce OTC (piyasa dışı) türev ürünler piyasasında cari işlemler 650 trilyon doları buldu. Bu rakam o yıİki dünya ekonomisinin tam 10 katıydı! Bir başka deyişle palavra ticareti mal ve hizmet ticaretini fena halde sollamıştı.

 

Katil öldürdüğü kişinin malına mirasçı olunca

“Krizden önce demokratik Batılı ülkelerde bir hükümetin yeniden seçilme ihtimali %65 idi. Krizden sonra bu ihtimal ikiye bölünerek %30′lara indi. Siyaset ticaret karşısında meşruiyet kaybına uğradı.”

(Pascal Lamy, WTO Genel Müdürü)

Yatırım bankası Goldman Sachs müşterilerini emlâk sektörüne yatırım yapmaya teşvik ediyordu. Fakat aynı zamanda kendi tasarımı olan “Abacus” adında bir finansal ürün sayesinde emlâk sektörünün çöküşüne oynadı. Goldman Sachs’a güvenerek emlâk sektörüne yatırım yapanlar milyonlarını kaybettiler. Banka suçlandı, 15 temmuz 2010′da 550 milyon ceza ödeyerek çalışanlarını akladı. 550 milyon dolar Goldman Sachs’ın iki haftalık kârı idi… Ya da 2009′da dağıttığı primlerin %3′ü diyelim!

Siyasî güce bu kadar kolay nanik yapabilmesini neye borçlu Goldman Sachs? Rüşvet ya da adam kayırmanın çok ötesinde bir durum ile karşı karşıyayız: Katil artık öldürdüğü kişinin malına mirasçı olabiliyor çünkü Amerikalılar kamu ile özel sektör arasında akraba evliliğine müsade ediyorlar. Nasıl yapılıyor? Goldman Sachs’ın üst kademe yöneticilerinin mutlaka siyasî bir kariyeri oluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde kilit noktalarda oturanlar (başkan yardımcısı, hazine bakanı, borsa denetim kurulu başkanı, vs) ise Goldman Sachs’ta daha önce müdürlük yapmış kimseler.

Goldman Sachs sıradan bir banka değil. Yunanistan’ın kamu borçlarını kamufle edip avro bölgesine dahil olmasını sağlayan uzmanlar Goldman Sachs’ta çalışıyorlar meselâ. Aynı Goldman Sachs Yunanistan’ın borcuna karşı spekülasyon yapıyor aynı dönemde. Bazı bilgileri “vakitsizce” basına sızdırıp Yunanistan krizini başlatan ve bu ülkenin daha da dibe batmasını sağlayanlar yine onlar. Yapay olarak petrol fiatını yükselten, kendi ürettikleri kriz esnasında kâr etmeye devam eden yine Goldman Sachs.

İyi aile bankasından köpek balığına

Bavyeralı bir Yahudi olan Marcus Goldman kurmuş bu bankayı, sene 1869, kısa bir süre sonra damadı Samuel Sachs da katılmış. Kısa vadeli borç hisseleri alıp satmışlar, dönemin finans devleri bunları pek ciddiye almamış. İkinci dünya savaşından sonra yükselen bir Goldman Sachs görüyoruz, özellikle otomobil firması Ford’un borsaya girişinde önemli bir rol oynuyorlar. Dürüst, sistemli çalışan bir ekip


olarak ünleniyorlar, Amerikan finans sektöründe giderek yerlerini sağlamlaştırıyorlar. “Yavaş yavaş acele etmek” konusunda o kadar uzmanlar ki “kaplumbağa” adı takılıyor Goldman Sachs’a. Rakiplerinin aksine gösterişli harcamalardan kaçıyorlar. Hızlı ve yüksek kâr peşinde değiller, tersine müşteriye hizmet yoluyla uzun vadeyi hedefliyorlar o devirde. “Kendi çıkarlarını müşterinin üzerinde tutanların aramızda yeri yoktur” diyorlar, firmanın meşhur 14 ilkesinden biri bu.

Fakat bu toz pembe tablo 1980′lerde bozulmaya başlıyor. Birinci ve ikinci bölümde anlattığımız “Deregulation/liberalisation” dalgası ile kısa vadede daha çok kâr etme tutkusu diğer değerleri bastırıyor: Müşterinin çıkarlarını kollama, dürüstlük, şeffaflık, yasalara saygı… Tabi yasaları çiğnemek için bazı ön hazırlıklar yapılmalı: Siyasete, adalete hakim olan kilit noktalar kontrol altına alınmalı. Alınıyor da.

Eski zamanların temkinli kaplumbağasının yerini kan emici bir asalak alıyor. Ekonomik hayatı, sanayi ve finans sektörünü düzenleyen yasaların gevşediği, yerini meslek disiplin kurullarına, raconlara, geleneklere bıraktığı garip bir devir bu 1980′ler. Thatcher, Reagan, Şili’nin kanlı diktatörü Pinochet ve liberal Hayek aynı tezleri savunuyor ve uygulamaya koyuyorlar. (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Goldman Sachs işte bu dönemde kamu kuruluşlarında ya da devlet şirketlerinde genel müdür olarak çalışmış insanları yüksek maaşlarla işe alıyor. Amaç yasaların boşalttığı sahayı doldurmak, ulus- devletlerin meşruluk kaybına uğradığı yerlerde muktedir olmak.

Diğer bir önemli gelişme ise 1999′da Goldman Sachs’ın borsaya girmesi. Finansal disiplinin, kaplumbağa gibi temkinli olmanın lüzumu yok artık. Varsa yoksa spekülasyon. Firmanın değeri piyasada her gün, her an yeniden belirleniyor. Akılcı kararlar, sağlıklı bilançolar değil dedikodular ve panik dalgaları önemli şimdi. Yine birinci ve ikinci bölümlerde ayrıntılı olarak anlattığımız gibi rasyonel bir piyasa değil bir kumarhane-piyasa bu. Bu kumarhanede Goldman Sachs bir kaç rolü birden oynamakta:

         Bütün işlemlerden (=oyunlardan) komisyon alan krupiye,

         Oyunculara (şirketler hatta devletler) tavsiye ve tüyo veren “bir dost”,

         Kendisi de bahislere katılan bir oyuncu.

Goldman Sachs haliyle herkesin kartlarını biliyor. Ve insanlar ne yaparsa yapsın Goldman Sachs MUTLAKA kazanıyor. Zaten kârının en büyük kısmı da bankanın öz kaynaklarıyla yaptığı spekülasyonlardan geliyor.

Başlarken bir alarm düğmesine basmıştık, Goldman Sachs ile devlet arasında “akraba evliliği var” demiştik. İlerideki bölümlerde daha detaylı bir isim listesi vereceğiz ama bu yazıyı bitirirken bir kaç kritik koltuğa dikkat çekelim yine de:

1.      Robert Rubin, Goldman Sachs’ın eski müdürü, Clinton tarafından kurulan Ulusal Ekonomik Konsey’in başkanı (1993-1995) ve daha sonra da yine Clinton’un ekonomi bakanı (1995-1999). Finansal faaliyetleri yasal çerçeve dışına taşıyan “Deregulation / liberalisation” modasının mimarlarından.

2.      Henry Paulson, Goldman Sacs’ın eski patronlarından, 2006-2009 arası George W. Bush döneminde finans bakanı, devasa banka kurtarma operasyonlarının mucidi.

3.      M. Jon Curzine, yine Goldman Sacs’ın eski patronlarından, 2000 yılında cepten 64 milyon dolar harcayarak New Jersey’den senatör olmuş, sonra da 2006-2010 arasında bu eyaletin valisi.

4.      Neel Kashkari, Goldman Sacs’ın kurmaylarından, Henry Paulson’un eliyle besleyip büyüttüğü prenslerinden. Sonradan Paulson’un peşinden Amerikan hâzinesine geçti, batan bankalara TARP (Troubled Asset Relief Program) kanalıyla 700 milyar dolar dağıttı!

5.      Stephen Friedman, Goldman Sacs’ın eski patronlarından, kriz sırasında üç koltukta

birden oturuyordu:

        Goldman Sacs yönetim kurulu üyesi,

        ABD Başkanlık istihbarat komisyonu başkanı,

         New York Federal Rezerv başkanı.

Aslında liste uzun. Avrupalı başbakanlar, merkez bankası müdürleri, Kanada merkez bankasından Nijerya’ya (Bkz. Olusegun Olutoyin Aganga) uzanan geniş bir ağ, adeta bir mafya. Fakat Goldman Sacs sadece kendi müdürlerini siyasî yapıların başına geçirmekle yetinmiyor. Yorucu bir siyasî kariyerin ardından bu bankaya geçmek, rahat bir emeklilik hazırlamak da mümkün. Bu sayede şu anda siyasette aktif olanlar Goldman Sacs’ı üzecek, kızdıracak bir şey söylemekten, yasa vs yapmaktan uzak tutuluyor. Belli mi olur? Bir daha ki seçimleri kazanamazsanız Goldman Sacs’ın altın kaplama huzur evi servisi sizi bekliyor olabilir!

Meselâ İrlanda eski adalet bakanı Peter Sutherland siyasetten finansa geçen uyanıklardan. Şu an Londra’da Goldman Sacs’ta idareci.

İşte böyle. Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi çöktü çöküyor. Çünkü katil öldürdüğü kişinin malına mirasçı oldu.

Yeni kriz ne zaman çıkacak?

1980′lerde serbest bırakılan finans sektörü başıboş bir eşeğin tarlayı talan etmesi gibi dünya ekonomisini talan etti. Fakat eşek burada durmayacaktı… Arsız eşeklerden hesap sormanın imkânsız olduğu yeni bir dünya kuracaktı. Bunun için finans sektörü iki önemli adım attı:

         Kendi adamlarını G8 ülkelerinde kilit noktalara yerleştirdi: Borsa ve bankacılık denetim kurulları, hazine bakanlıkları, merkez bankalarının müdürlükleri, bakanlar, milletvekiller…

         Düşünce kuruluşları ve medya kanalıyla hem halkın hem de orta kalibredeki siyasetçilerin liberal ideolojiye dört elle sarılmasını sağladılar.

Meselâ Emlâk Bankacıları Derneği (Mortgage Bankers Association) riskli emlâk kredileri hızla dağıtılırken yani 2000-2006 yılları arasında yoğun lobi yaptı. Bu sahada finans sektörüne kanunî engel çıkmaması için 500 milyon dolar harcadı. Doğrudan dağıtılan rüşvetin pardon lobi faaliyetinin yanı sıra yandaş düşünce kuruluşlarına raporlar hazırlattı. Göçmenlere verilen riskli kredilerin engellenmesini ırkçılık gibi görünebileceğini “ispat eden” raporlardı bunlar. Her türlü adalet inisyatifi durdurulmalıydı. Öyle de oldu.

Bütün bunlar olurken Amerikalı demokratların eli armut toplamıyordu elbette. 1998′de piyasa denetim kurulu başkanı Brooksley Born devlet denetimi dışında gerçekleşen finansal işlemlerin kontrolü için harekete geçti. Fakat FED başkanı Alan Greenspan bütün gücüyle direndi:

” [2008 krizinin temel sebebi olan] Türev ürünlerin kontrolü faydasızdır. Bu finansal işlemler ne yaptığını bilen uzman profesyonellerce gerçekleştirilmektedir”

Zenginler ile siyasetçiler arasındaki “sapık” ilişkiler siyaset tarihi kadar eski. Zaten burada dikkat çekmek istediğim rüşvet veya yolsuzluk değil. Demokrasileri aşındıran ama tedavi edilebilir hastalıklardı bunlar. Ulus-devletin adaleti yeterliydi. Bugün yaşadığımız ise bir rejim değişikliği. Halka rağmen, onun iradesine zıt bir şekilde yapılıyor. Bu yüzden finansal bir darbeden bahsetmek yerinde olacak sanırım.

Çünkü 1960′lardan itibaren özellikle ABD’de zenginlerin siyaset üzerindeki etkisinin arttığını görüyoruz. Normal, TV ve ulusal basında boy göstermek lâzım seçilmek için. Her yeni seçimde daha fazla para lâzım. Buna bağlı olarak son yıllarda demokrasiden zenginokrasiye bir dönüşüm var. Amerikan Yüce Mahkemesi (Supreme Court of the United States) 2010′da devrim niteliğinde bir karar verdi. (Bkz. Citizens United v. Federal Election Commission)

Siyasi partilere kişilerce veya şirketlerce yapılacak maddi yardımlarda tavan yok artık. Bireylerin / vatandaşların eşit oy hakkına sahip olduğu bir demokrasiden zenginlerin çok daha iyi temsil edildiği yeni rejime geçişin mührünü vurdu bu karar. Haliyle ABD’nin bir oligarşi ya da bir plütokrasi olup olmadığını sorgulamak gerekiyor.

Seçim kampanyası sırasında Goldman Sachs’tan 1,014,000 $, JPMorgan’dan 809,000 $, Citigroup’tan 737,000 $ alan Obama kimin başkamdir? Amerikan halkının mı yoksa finans sektörünün mü?

Yeni kriz ne zaman çıkacak? Kaça patlayacak? Kim ödeyecek?

Batının hâlâ içinden çıkamadığı krize bakınca ilk göze çarpan gerçek şu: Benzeri bir krizi engellemek için hiç bir önlem alınmadı. Hatta tersine, yeni ve daha büyük bir krizi mümkün kılacak adımlar atıldı, atılmakta. Neden böyle diyoruz? Çünkü etkili ve yetkili koltuklarda finans sektöründen önemli isimler oturuyor: ABD ve Avrupa’da ekonomiden, para politikalarından sorumlu kurumlar özel bankacılıktan gelenlerin elinde. Özellikle de Goldman Sachs kökenli yöneticiler bunlar. Halkların seçtiği başkanlar, başbakanlar, vekiller bu isimlerin yakın markajı ile kontrol altında.

Dünya Bankası, NYSE (NewYork Borsası), Goldman Sachs’ı denetlemesi gereken New York Federal Reserve, Avrupa Merkez Bankası, İtalya Bakanlar Kurulu, Yunanistan başbakanlığı, Almanya, İtalya ve Kanada merkez bankaları… Bütün bu kurumlar Goldman Sachs’ta daha önce üst kademe yöneticilik yapmış, bankada hissesi olan insanlarca yönetiliyor.

Ekonomik kriz doğal bir felaket değildir

Eğer kriz esnasında olup biten küçük olaylara ayrı ayrı bakarsanız deprem ya da sel felaketi gibi bir şey görürsünüz. Panik halindeki yatırımcıların, siyasetçilerin, sanayicilerin ve tüketicinin bindikleri dalı kestiklerini söyleyebilirsiniz: Bankalar kredi musluklarını kapıyor, sanayici üretimi ve haliyle istihdamı azaltıyor, tüketici korkudan daha az tüketiyor, ulusal siyasetçi ithalata engel olmaya çalışırken küresel dış ticareti frenliyor, vs.

Fakat eğer bu “küçük olaylara” geniş açıdan bakarsanız başka bir şey görürsünüz. Krizin baştan beri engellenmediğini, tersine desteklendiğini, hatta yönetildiğini, belli amaçlara uygun biçimde kanalize edildiğini fark edersiniz.

Yeni bir krizi engelleyecek hiç bir önlem alınmadığını söyledik, hatta yeni krizlerin kolaylaştığını savunduk. Krizin engellenmesi değil kurumsallaşmasısüreci nasıl yaşandı? Dönemin ekonomi gazeteleri nedense korkutucu şeyleri manşet yaparken düşündürücü bilgileri yarım ağızla verdiler. Biz olayların akışına farklı bir açıdan yaklaşacağız: Doğal felakete bakar gibi değil bütün sosyal, ekonomik, siyasi olaylara bakılması gerektiği gibi.

İlk kıvılcım

Ocak 2007, 1700 milyar dolarlık (1.7 trilyon $) türev ürün piyasaya sürülüyor, DOW JONES tam 200 puan düşüyor, Amerika’da “oynayan” yatırımcılar ilk defa “ulusal çapta” bir kriz korkusu içine giriyorlar. Herkesin, her şeyin güvenilir olduğunu zannederken birden hiç kimsenin, hiç bir şeyin güvenilmeyeceği panik haline geçiliyor. 6 aylık bir belirsizlik, “batamayacak kadar büyük” (too big to fail) aktörler yalan söylemeye devam ediyorlar: “Korkmayın, küçükler batacak, bu sayede biz pastadan daha fazla pay alacağız, kar marjımız artacak, sakın hisselerinizi satmayın”. Tabi her yıl düzenli olarak girmesi beklenen miktarlar bu sefer gelmiyor. Bunu söyleyen bankacılar bir yandan kendi hisselerini (henüz yüksek olan) fiyattan satmaktalar, tabi el altından, küçük parçalar halinde, çaktırmadan. Gemi batıyor, yolcular yemek yiyor, dans ediyor, kaptan ve yardımcıları sessizce filikalara doğru yürümekte.

Goldman Sacs milletin elinde patlayacağı kesin olan ürünleri satmaya devam ediyor, 2007′de 157 milyar dolarlık satış yapıyor. Bir yıl bitmeden emlâk kredi devlerinin iflası patlıyor: Fanni Mae – Freddie Mac. Bu iflasın Amerikan halkına yükü 185 milyar dolar. Ardından Lehman Brothers 100 milyar dolar zarar ettiğini açıklıyor. Yangın Avrupa’ya sıçrıyor: BNP Paribas, Deutche Bank, Societe Generale, UBS Credit Suisse tehdit altında. Kravatlı eşkiyalar pardon, saygın bankacılar ulus-devletleri tehdit ediyor: “Bizi kurtarmazsanız siz de batarsınız!”. Ulus-devletin ulusal siyasetçileri de ulusun parasını peşkeş çekiyor bu soygunculara.

Peki ya adalet? Türkiye’ye örnek gösterilen hukuk devletleri nerede? Batının hukuku bu finansçılara fazla bir sıkıntı verilmiyor zira öncelikle Amerikan adaleti ekonomik meselelerde fazla gürültü çıkarmaktan hoşlanmıyor. Yani yıllar sürecek, binlerce sayfa uzman raporu yazılacak, Amerikan firmalarının prestiji sarsılacak filan. Ne gerek var? “Plea Bargaining” denen acayip bir yöntem uygulanıyor. Ekonomik suç işlemiş olan bankacı suçunu itiraf ediyor, ufak bir ceza ödüyor.

Karşılığında devlet aynı suç için bir daha dava açılmasını engelleyecek garantiyi veriyor. Özetle bankacı hukukî bir kalkan, bir dokunulmazlık satın alıyor devletten.

Temmuz 2007, Amerikan sigorta firması AIG (Londra’da) 25 milyar dolar açık veriyor, BCE (Avrupa Merkez Bankası) kapatıyor bu deliği, Avro Bölgesi dışında olmasına rağmen “The City” Avro bölgesi halklarının parasıyla kurtarılıyor.

Financial Times’a göre finans sektörü yöneticileri yıllık 90 milyar dolar civarında maaş alıyorlar. Yaptıkları iş? 1000 milyar dolar yakmak! Yani 1 trilyon dolar, korkunç bir rakam. Müşterilerini, firmalarını zarar ettiriyorlar. İflas eden AlG’nin genel müdürü 65 milyon dolar alıyor. Merrill Lynch genel müdürü 160 milyon dolar, Fannie Mae’nin genel müdürü 14 milyon dolar. Goldman Sachs’ın kârı %14 azalıyor bu dönemde. Ama genel müdürün maaşı üç katına çıkıyor. İflâs eden Lehman Brothers’ın genel müdürü Richard S. Fuld’un maaşı 250 milyon dolar.

Ocak 2009′da ABD başkanı değişiyor, Obama başa geçiyor ama başkanı, senatörleri, merkez bankasını ve borsa denetim kurullarını yakın markaja almış olan finansal temsil gücü değişmiyor.

Finans sektöründe batan bankalar var ama sektör bir bütün olarak kriz öncesine kıyasla daha güçlı. Hükümete söz geçirme konusunda çok daha etkin ve cüretkâr: Yatırımcıları ve müşterilerini kazıklayan bankalar da zarar ediyorlar. Bir kaç trilyon dolarlık delikler bunlar. Batı ülkelerinde krizi durdurmak için harcanan para ABD’nin GSMH’nın %50si civarında. Delikleri kapatmak için Amerikan ve Avrupa halkın parası kullanılıyor, bunu yapan yöneticilerin maaşları ise yükseliyor, yüz milyon dolarlar ile ölçülüyor.

Yarın ne olur?

Bugün Avrupa’da bankalar arası borç piyasasının büyüklüğü 6 trilyon avro. Avrupa Merkez Bankası’nın “taşıdığı” borç yükü 3 trilyon avro. Bu rakam Fransa’nın GSMH’nın bir buçuk katı. Yani ulusal provizyonların çok üzerinde bir borç yükü ile yaşıyoruz. Avrupa ekonomisi komadan çıktı belki ama hâlâ oksijen çadırında. Üstelik bu görünen felâket. Ya görünmeyen kısım? Shadow Banking coğrafyasında kim kime ne kadar borçlu? Türev ürünlerin hacmi nedir? Bu tür rakamları kimse veremiyor. Meselâ 2012 yılı itibariyle 12 bine yakın Hedge Funds var ve bu sayı artmakta. 2011′deki kârları 28 milyar dolar oldu. Dünyanın en büyük 10 bankasının kârlarının toplamı kadar neredeyse.

Avrupa Birliği’nin gücü de sınırlı aslında. Yunanistan’ın, ya da İspanya, İtalya gibi üilkelerin batışı yönünde oynanacak bahislere direnebilir mi Avrupa Merkez Bankası? Goldman Sachs kökenli genel müdür bunu ister mi? Yoksa Goldman Sachs’ın patronu ile ayrı bir plan mı yaptılar?

Borç piyasası ulusal devletleri bankalar ve şirketlerle aynı pistte yarıştırıyor. Bugün Danone gibi büyük Fransız şirketlerinin imzası Fransa’nın imzasından daha kıymetli, Fransa’nın borç kalitesi Endonezya ve Meksika gibi ülkelerin gerisinde kaldı. Coca Cola’nın borç kalitesi ABD’ninkinden daha iyi. Bankalaşan, şirketleşen, süpermarketleşen bir dünyadayız. Ulusal sınırlar içinde hareket edebilen ulus-devletler küresel şirketlerin gölgesinde artık. Soğuk savaş sonrasına hiç benzemeyen yeni bir dünyada yaşıyoruz. Piyasalar millet meclislerinin üzerinde. Batıda bankalar iktidara talip değil artık, iktidar onların elinde. Siysetçiler bankaları, piyasaları kızdıracak bir söz söylemekten korkuyorlar.

Batıda siyaset halkların iradesine değil borsa endekslerine ve banka müdürlerinin kaprislerine endeksli. Bunun için demokrasinin çökmesinden bahsediyoruz.

 

Krizin mimarları kim?

“Mülkiyetin adil biçimde dağıtılmasının mümkün olmadığını biliyorum. Ancak bu korkunç zulüm insan kitlelerini sefalete sürüklerken devletin bulduğu tek çare insanın nefsanî dürtülerine boyun eğmek, sonuçlarına göz yummaktan ibaret.” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

Artık isim verme zamanı! Ama öncelikle tezimizi hatırlatalım: 2008 ekonomik krizi doğal bir felaket değildir.

Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyondur. Bu operasyonu yöneten insanlar vardır ve Batı adaletinin üzerindedirler. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldıranlar, krizin küreselleşmesini sağlayanlar yaklaşık 40-50 kişilik bir ekiptir. Okuyacağınız bu yazının amacı söz konusu ekibin yöntemleri, ortak noktaları ve isimleri üzerine dikkat çekmektir.

Hükümetler gider, Bankalar kalır!

Amerika Birleşik Devletleri’nde kamu hizmeti veren memurların sorumluluk sahası ile özel şirketlerin çıkarları arasında net ayrımlar yok artık. Büyük yatırım bankalarının müdürleri, kurmayları ABD devlet mekanizmaları içine yerleşiyorlar. Yani rüşvet vs ile vakit kaybetmiyor bankalar. Kendi çıkarlarına uygun kararları ve yasaları çıkartmak için kritik yerleri alıyorlar. Devletin içine, başkan yardımcısı, hazine genel sekreteri, merkez bankası müdürü koltuğuna gelip kendileri oturuyorlar.

Bu Banka-Hükümet köprüsü garip bir biçimde işliyor: Bazen kilit noktalarda 1 veya 2 yıl kalıyor bankacılar. Ama ayrılırken koltuğu belli özelliklerdeki insanlara bırakıyorlar. Bu da devlet politikasında bir süreklilik oluşmasını sağlıyor. Yani hükümetler, siyasi partiler Beyaz Saray’a gelip gidiyor ama bankaların oradaki hakimiyeti gölgelenmiyor.

Krizi üreten ekibin üyeleri bazı ortak özellikler arz ediyorlar: Genellikle Amerikan vatandaşı, genellikle yobaz liberal, genellikle Goldman Sachs’ta çalışmış ve daha sonra finans sektörünü denetleyen

federal kurumlardan birinin başınageçmiş, genellikle Yahudi, genellikle Harvard üniversitesiyle “ilişkili” insanlar bunlar.

Örnek? Beyaz Saray’da başkanın sağ kolu diyebileceğimiz White House Chief of Staff koltuğunda oturmuş olan bir kaç isim, FED ya da SEC gibi kurumlan yönetmiş, denetlemiş diğer isimler, banka kurtarma ve batırma operasyonlarında aktif rol oynamış olanlar, krizin küreselleşmesini mümkün kılan finansal ürünleri tasarlayanlar, garanti verenler, satanlar, vs. Kim bu kravatlı haydutlar?

Kenneth Duberstein:

1988-1989 arasında başkan Ronald Reagan döneminde gelmiş Chief of Staff görevine. Duberstein dünyanın en büyük yatırım bankası olan Goldman Sachs’ın adamı. Rusya’da işkence ile insan öldürenlerin Amerika’daki mal varlıklarına el konulmasına karsı lobi faaliyeti yapmış. Amerikan adaletini satmak için küçük bir fiyat ödenmiş: sadece 100.000 $. belgesi burada. Kenneth Duberstein NewYorklu bir Yahudi.

Rahm Emanuel:

Barrack Obama döneminde Chief of Staff koltuğuna oturanlardan. Tabi o da yatırım bankası kökenli: l/l/asserstein Perella & Co. Clinton tarafından 2000 yılında acayip bir göreve getirilmiş, hükümet destekli bir emlâk kredi şirketinin genel müdürlüğü: Freddie Mac olarak da bilinen Federal Home Loan Mortgage Corporation. Bu görevde yolsuzluk yaptığı iddialarının soruşturulması Obama döneminde engellenmiş. Daha önemlisi Federal Home Loan Mortgage Corporation 2008 krizinde “zehirli” kredilerle fakir tuzaklarının kurulmasındaönemli bir yer tutmuştu, krizi yakından takip edenler hatırlayacaklar. Rahm Emanuel Chichagolu bir Yahudi ailenin çocuğu. Babası Filistin’de Arapları katleden , Menahem Begin’in yönettiği terör örgütü Irgun’un üyesiymiş.

Joshua Bolten:

George W. Bush zamanında Chief of Staff oldu. Amerika’daki Yahudi cemaatinin aktif bir üyesi. Goldman Sachs’ta Kanun ve Hükümet İşleri bürosunda 3 yıl yönetici olarak çalıştı.

Beyaz Saray’a girdikten sonra eski bankasından transferler yapılmasında kolaylaştın rol oynadı: Henry Paulson, Joel Kaplan…

Henry Polson:

Church of Christ’ten, Norveç kökenli göçmen bir ailenin çocuğu. 1974′ten 2006′ya kadar Goldman Sachs’ta çalışıyor. Bu bankanın genel müdürü iken Oğul Bush (George W. Bush) tarafından hazine genel sekreterliğine atanıyor. Polson kariyerini yaptığı bankanın yani Goldman Sachs’ın en büyük rakibi olan Lehman Brothers’ın batışı esnasında para musluklarının başındaydı. Serbest piyasa kanunlarını öne sürerek Lehman Brothers’ı kamu parasıyla kurtarmayı reddetti. Ama çok kısa bir zaman sonra Amerikan sigorta şirketi AlG’yi yine kamu parasıyla kurtardı. Zira AlG’nin Goldman Sachs’a büyük bir borcu vardı!

Alan Greenspan:

New York’ta yaşayan Yahudi bir ailenin tek çocuğu. JP Morgan ve benzeri yatırım bankalarında üst kademe yöneticiliği yapmış, Wall Street kurtlarından. Ronald Reagan tarafından FED başkanlığına atanıyor. 1987′den 2006′ya kadar görev yapıyor, tam 19 sene! Baba Bush, Clinton, Oğul Bush… Hükümetler gidiyor, Goldman Sach kalıyor.

Robert Rubin:

New York’lu bir Yahudi ailenin çocuğu, 26 yıl Goldman Sachs’ta çalışmış. Bili Clinton tarafından Hazine Devlet Sekreterliği’ne atanıyor. Amerikan yasalarına aykırı bir iş olan CitiGroup merger operasyonu esnasında “kolaylaştırıcı” bir rol oynaması dikkat çekici. (Travelers ve Citicorp 1998′de birleştiler ve aktifleri 700 milyar doları bulan bu finans devini kurdular) Daha da acayibi Rubin’in bu birleşmeden sonra bankanın başına geçmesi, kısa bir süre sonra da 126 milyon dolar bonus ile ayrılması. Bundan da daha acayibi CitiGroup’un 2008 emlâk kredisi krizini borsa krizine dönüştürmede baş rol oynaması.

Larry Summers:

Connecticut’ta yaşayan Romanya Yahudisi bir ailenin çocuğu. 1991-1993 arasında Dünya Bankası’nda Chief Economist olarak görev yaptı, ekonomiye tabiatı korumak isteyenlere karşı takındığı düşmanca tavırla ünlendi. Bili Clinton zamanında Hazine Devlet Sekreteri (1999­2001). Daha sonra Obama’ya ve Hedge Fonlara danışmanlık yaptı.

Arthur Levitt, Jr. :

New York’lu bir Yahudi ailenin çocuğu, 1993-2001 arasında United States Securities and Exchange Commission (SEC) başkanıydı. Finansal krizleri önlemek için CFTC tarafından önerilen bütün tekliflere, kanunlara Robert Rubin, ve Alan Greenspan ile ağız birliği ederek şiddetle karşı çıktı. Muhasebe disiplini konusunda gösterdiği gevşeklik yüzünden ağır eleştiri aldı. 2001′den sonra Goldman Sachs’ın eskileri tarafîndan kurulan bir yatırım bankasına geçti: Cariyle Group. Goldman Sachs ve Bloomberg grubunda danışmanlık yaptı.

Hepsi bu kadar değil tabi. Dünya Bankası genel müdürü, NYSE (New York Borsası) genel müdürü, Goldman Sachs’ı denetlemesi gereken New York Federal Reserve’in son iki genel müdürü, Avrupa Merkez Bankası genel müdürü Mario Draghi, Mario Monti, Yunanistan başbakanı Lucas Papademos, Otmar Issing İtalya ve Kanada merkez bankalarının genel müdürleri,… Bunların dışında bir kaç kilit isim daha var, onlar da yukarıda saydığımız “ortak özelliklere” uygun tipler. Araştırmak isteyenler için tamamlayıcı bir liste sunuyorum:

        Angelo Mozilo

        Joel Kaplan

         Richard S. Fuld

         Ben Bernanke

         Uoyd Blankfein

        Jon Corzine

         Stephen Friedman

         Marcus Goldman

        Vijay Karnani

         Samuel Sachs

        JohnWeinberg

         Sidney Weinberg

        John C. Whitehead

         Karel van Miert

         Petros Cristodoulou

        Antonio Borges

Çocukları sokağa atma özgürlüğü

Kaliforniya’da bir sığınma evi. 8 yaşındaki Lilly 5 haftalık kardeşini uyutuyor. NCFH’a göre ABD’de her 45 çocuktan biri evsiz. Ülke genelinde bir buçuk milyondan fazla çocuk otel odalarında, garajlarda, depolarda ve çadırlarda yaşıyor. Dünyanın en güçlü ülkesi ABD. Bu ülkenin en zengin eyaletlerinden biri olan Kaliforniya aynı zamanda evsiz çocuk yarışında da ilk 5′in içinde.

2008′de başlayan emlâk krizi bir çok insanı zor durumda bıraktı. Kriz öncesinde birikimi veya sabit geliri olmayan insanları borca sokmak, onlara sorumsuzca kredi vermek yasaktı. Zaten bu tür riskli krediler müteahit firmaların hatta bankaların iflasına yol açabilirdi. Ancak ekonomik özgürlükler(!) adına bu “emniyet kemeri” gevşetildi. Ev kredisi ödeyemeyecek durumdaki insanlar kağıt üzerinde ev sahibi yapıldı. NINJA krediler sayesinde oldu bu (No Income No Job or Asset). Emlâk talebi böylece yapay olarak şişirildi. Goldman Sachs gibi firmalar müşterilerini inşaat sektörüne yatırım yapmaya teşvik ettiler. Fakat balonun patlayacağını bildikleri için aynı firmalar sektörün çöküşüne oynadılar… Ve sektör çöktü. Bazı bankalar ise bu çöküşten akıl almaz kârlar elde ettiler.

“Hispanikler” olarak bilinen Latin Amerika asıllılar en sert tokadı yiyenler oldu. Ev sahibi olma umuduyla bankaların tuzağına en çok düşen onlardı. Düşük gelir grubunda olan ve zar zor geçinen bu insanlar bir anda kendilerini sokakta buldular. Şimdi çoğu parklarda yatıyor, umumî tuvaletlerde yıkanıyor. Bir kaç gün çalışıp para biriktirebildiklerinde ucuz bir otel odası kiralayarak çocuklarını yıkama imkânı buluyorlar. Sokakta yaşayan çocuklarda çeşitli sinirsel bozukluklar hızla baş gösteriyor: Korku krizleri, hiperaktivite, şiddet eğilimi, intihar girişimleri…

Ekonomistler ekonomiden anlasalardı yatırımcı olurlardı

Ekonomistler sebep-sonuç zincirlerine fikren hakim değildir. Olaylar olup bittikten sonra makul bir açıklama getirirler, gafleti gizlemeye, akıllı görünmeye yarar sadece. Ekonomistleri dinleyerek tahmin yapmak dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya benzer; toslarsınız bir tarafa. Sonra bir ekonomist gelir, neden kaza yaptığınızı uzuuuuuuun uzun anlatır…

Taraf Gazetesi’nden Önder Çelik de gitmiş ekonomistlere danışmış, onlar da makro göstergelere bakarak gelecekten haber vermişler(l). “Kriz riski artıyor” demişler. Aslında Taraf okurlarını bu derecede aptal yerine koymaya kimsenin hakkı yok. Hele ekonomistlerin hiç yok.

Tarih yazmıyor ki bir gün bir ekonomist net bir şey söylesin ve söyledikleri gerçekleşmiş olsun. Bana inanmıyorsanız 2007-2008 krizinden önce Amerikalı ekonomistlerin söylediklerini, yazdıklarını araştırın. Yangın ABD’yi sardıktan sonra Avrupa Merkez Bankası eski genel müdürü Jean-Claude Trichet’nin (fr.ing) yaptığı güven verici açıklamaları okuyun. Aradan kaç yıl geçti? Yeni genel müdür Mario Draghi hâlâ Avrupa bankalarının batmasını engellemek için yüzmilyarlarca dolarlık yardım paketlerine “ekonomik rasyonalite” kılıfı dikmekle meşgul.

Eğer bir ekonomist bugünkü verilere bakarak yarın, haftaya, seneye ne olabileceğini bilecek kabiliyette olsa Tarafa röportaj vermekle, rapor vs yazmakla ya da TV’de görünmekle neden vakit kaybetsin ki? Borsa, emlâk, döviz, altın… elindeki parayı hızla katlayabilir. Sadece bu bile ekonomistlerin ekonomiden ne kadar anlaMAdığını fark etmek için yeterli sanırım.

Peki saatlerce konuşurken ne anlatıyorlar? Ekonomi bir bilme değil inanmameselesi olduğu için ekonomistler de peygamberlerini, mürşidlerini dinlerler. Ekonomistler intisab etmiş oldukları ideolojilerin, ekollerin doğrultusunda konuşurlar. Örnek? 2008 Krizi kimin suçu? Her bir ekonomist kendi amentüsünü tekrar ediyor:

 

         1) Ulus-Devlet suçludur. Çünkü hükümetler ulusal paranın değerini muhafaza veya ihracatı desteklemek için faizleri yapay olarak düşük/yüksek tuttular. Spekülasyon balonunun şişmesine sebep hükümetlerin merkezî müdahaleleridir. Sonunda piyasaların gerçekleri karşısında direnemeyeceklerini anladıklarında artık çok geçti. Paniğe kapıldılar. Yanlış kararlar birbirini izledi. Vs.vs.

         2) Bankalar suçludur. Mevduat bankacılığı ile yatırım bankacılğını aynı çatı altında yaptıklari için spekülasyon riskleri gerçekleştiğinde mevduatlara, hayat sigortası vb uzun vadeli birikimlere sirayet etti.

         3) Aracı kuruluşlar suçludur. Goldman Sacs’ın Abacus adlı üründe yaptığı gibi bilinen riskleri gizlediler. Kendi müşterilerine sattıkları finansal ürünlerin aleyhine “oynadılar”. Para kaybettirdikleri müşterilerden bir de komisyon aldılar.

         4) Fitch Ratings, Moody’s ve Standard & Poor’s gibi kredi derecelendirme kuruluşları suçludur. Yatırımcıları yanlış bilgilendirdiler. Objektif değiller. Ellerindeki yatırım araçlarına zarar vermemek için bilgi saklıyorlar. Bağlı bulundukları özel ve resmî kurumların baskışı altında tetikçi gibi davranıyorlar.

Bunlar gerçeğin parçaları. Ama gerçek bunların toplamı ya da ortalaması değil. Psikolojik ve sosyolojik faktörlerin devreye girdiği bir sahadır ekonomi. İnsanlardaki açgözlülüğü ya da fakirleşme korkusunu formüllere sığdıramazsınız. Arz, talep, fiyat dalgalanmaları… Amerikan doları veya Japon yeni cinsinden, objektif olarka ifade edilse de ekonomik olaylar objektifdeğildir. Bunlar insanların mallara, risklere, beklentilere sübjektif olarak atfettiği değerle belirlenir.

Sözgelimi kariyerist bir anne çocuklarını ihmal ederek yıl sonu primi olan 1000 veya 2000 dolar kazanmayı hedefliyor diyelim. Bu da bir “ticaret” olur. Annelik görevini, çocuklarının şefkat ihtiyacını yani çok sübjektif bir takım değerleriekonomik değerler ile değiştirmiş olur.

Para için askerî sırları satan bir general ve altın için siyanür kullanarak doğayı tahrip eden madenciler de böyle bir değer takasına girerler. Sadece bazı insanlar için anlamı olan sübjektif değer var bir yanda. Kıymeti sayılarla ifade edilemeyen bu değerler ile herkes için AYNI şekilde değerli olan para değiş-tokuş edilir. Vatan sevgisi, anne şefkati, suların ışıltısı ve bülbülün şarkısı böylece DOW JONES, CAC 40 gibi indexlerle ifade edilen bir piyasada diğer değerler ile rekabete girer, çarpılır, bölünür. Aç bir insan bir miktar yedikten sonra doyabilir. Ama aç gözlü bir insan nerede durur? 20 milyar dolar? 100 milyar dolar?

Bir daha ki sefere ekonomistler size tahminlerini açıkladığında daha dikkatli dinleyin, cahilliklerine çok güleceksiniz. Ama yine de iyimserim. Ekonomistler değer kelimesinin birden fazla değeri olduğunu anladıklarında bazı dertlerimiz kendiliğinden hallolabilir.

 

Yunanistan kumar masasında ütülürken…

Sunuş: Hileli bir kumar masasına oturmuştu Yunan halkı. Hiç kazanma şansı yoktu. Pek de parlak olmayan ekonomik göstergeler karmaşık finansal ürünlerle kamufle edildi. Yunanlılar kamu borçları ve geri ödeme kapasiteleri konusunda kandırıldılar. Avro bölgesine girdiler. Bu kamuflajı yapan ekip “tam zamanında” gerçekleri açıkladı. Yunanistan’ın bugün içinde bulunduğu feci durum “sayesinde” büyük kazançlar elde ediliyor. Bu yazıda Yunanistan’ın eski para birimi olan drahmiye dönme imkânı üzerine konuşacağız. IMF’nin müdahalesiyle krizden kurtulan(?) ve nüfusunun dörtte biri hâlâ fakirlik sınırının altında yaşayan Arjantin acaba komşu Yunanistan için bir örnek teşkil eder mi? (MY)

Yunanistan avro bölgesinden çıkabilir mi?

Borç altındaki yunanlılar ülkelerinin kontrolünü hızla kaybediyorlar. Vergi politikası, devlet harcamaları derken neredeyse bütün kararlar “dışarıdan” dayatılıyor. Adım adım

işgal altındaki bir ülkeye benziyor Yunanistan. Artık sadece hükümetin kararları değil doğrudan muhtevası da “yukarıdan” emrediliyor: AB, IMF, piyasalar… Sevmedikleri bir başbakanı karşılarında görmek istemiyorlar. Yunan halkının ne düşündüğü kimsenin umurunda değil, onlar kendi polisleri tarafından coplanıyor şu an. Piyasa’nın arzuları demokrasinin üzerinde. Peki Yunanlı komşularımız Avrupa Birliği’nin dayattığı acı ilaçları içmek istemezse ne olacak ? Meselâ şöyle diyebilirler: “biz avrodan çıkıyoruz, canınız cehenneme!”

Böyle bir tavır karşısında alacaklılar 400 milyar dolara yakın para kaybetmiş olurlar. Az değil. Geçmişte “sadece” 1-2 milyar dolar için kopartılan fırtınalara bakarsak karamsar olmak için sebep çok. Hükümet darbeleri hatta “özgürleştirici” savaşlar yapılabilir bu borcun tahsili için. “Avrupa toprağında artık darbe olmaz” demeyin. Alıp satma özgürlüğü uğruna çok hükümet devrildi gezegenimizde. Borçlarını tahsil etmek isteyen özel şirketler Yunanistan’da siyasî gerginlik üretebilirler.

Tabi sonradan yunanlıları “kurtarmak” için!

Meselâ Şili’de sosyalist lider Salvador Allende’yi devirmek için yapılanları hatırlayın. Nestle ve ITT (International Telephone & Telegraph) gibi firmaların 6-7 milyon dolarlık maddî desteğiyle ve ClA’nin eşgüdümünde ülke alt-üst edilmişti. 1972′deki kamyoncular grevi ile insanlar aç bırakılmıştı.

(Bkz. William Colby and the CIA). Ünlü “boş tencere yürüyüşleri”filan derken liberal bir diktatör olan Pinochet iktidara getirildi. Ardından Şili halkı sistematik bir baskıya tabi tutuldu, göz altında kayıplar, işkenceler, faili meçhuller derken devlet terörü ile “adam edildi” insanlar. Daha doğrusu Piyasa Tanrısı’na boyun eğmeleri sağlandı.(Bkz. The Pinochet File)

Liberallik ve Diktatörlük kelimelerini bir arada görmek sizi şaşırtmış olabilir. Son yıllarda “liberal demokrasi” gibi terimler kullandığımız için ikisini birbirinden ayrılmaz gibi görüyoruz. Oysa bu bir bilgi kirliğinden ibaret. Türkiye’nin liberalleri pek bilmez ama liberalizmin “babaları” dobra dobra konuşmuş, demokrasiyi düşman ilân etmişlerdir zamanında. Hatta Cumhur’a, halk iradesine Kemalistler gibi tepeden bakmışlardır:

Friedrich A. Hayek:

“Piyasanın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasanın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için bir tehlikedir.”(Law, Legislation and Liberty, 1973)

Avusturya Ekolü’nün ünlü ismi Ludwig Von Mises:

“Halk yığınları, oy veren, demokrasilerde hakim olan şu milyonlar bilmeliler ki sahte doktrinlere alet oluyorlar. Sadece Piyasa üzerine kurulu bir toplum onlara arzuladıkları refahı verebilir. Ama halkı ikna etmek için önce elitleriaydınları ve iş adamlarını ikna etmek gerek.” (12 haziran 1943′te Leonard Read yazdığı mektup)

Neticede halkların özgürlüğü ile kapitalistlerin ticaret/yatırım özgürlüğü çatışabilir. Bu çok da yeni sayılmaz. Tarih boyunca maddî güç sahipleri devletin imkânlarını ve emrindeki orduları “ekonomik” amaçlar için kullanmışlardır. Bir kaç olay hatırlamak istersek:

         Limanlarını AvrupalIlara kullandırmak istemeyen Çinlileri “adam etmek” için yapılan Afyon Savaşları,

         İngiliz tekstiline rekabet edip fiatları düşürdüğü için elleri kesilen Hintli zanaatkârlar,

         İran ve Irak petrolü için yapılan darbeler, “özgürleştirme” savaşları…

Yunanistan Arjantin’e benzer mi?

Avro bölgesinin yardımı olmadan Yunanistan’ın 400 milyara yaklaşan borcu kapatması biraz zor zira devletin kasaları boş. Borcun faizlerini bile ödeyemezler, nerede kaldı ana para. Üstelik şu an Yunan Devleti borç ile dönüyor. Yani kamu hizmetleri dış borç ile sürdürülüyor. Yunanistan için avrodan çıkmak demek eski para birimi olan drahmiye dönmek anlamına geliyor. İyi ama drahmi kaç para eder? Geçmişte Fransız frangı ve Alman Markının yaşadığı devalüasyonlara bakacak olursak drahmi de çok parlak bir gelecek vaad etmiyor.

Slate’e göre Avro karşıtı Yunanlılar drahmiye dönmenin avantajlarını öne sürüyorlar. Ucuz drahmi sayesinde Yunan mallarının ihracatının kolaylaşabileceğim, 2001′de önemli bir devalüasyon yapan Arjantin’in de bu yollardan geçtiğini… Ne var ki güçsüz bir para ile ithalatın maliyeti yükselecektir. Enerji bakımından dışa bağımlı olan Yunanistan gerek hammadde gerekse yarı mamül malları ithal ederken zorlanacaktır. Kısaca “ucuz” drahminin dış ticaret dengesine etkisi çok da pozitif olMAyabilir.

Ayrıca Yunanistan Arjantin değil, bunu da unutMAmak gerek. Arjantin’in dış ticaret dengesi uzun zamandır pozitif iken Yunanistan’da bunun tam tersi söz konusu. 2008 krizinden önce Yunanistan’ın ihracatı 16-17 milyar dolar iken Arjantin’in ihracatı 42 milyar doları geçmiş. Aynı dönemde Yunanlılar 52 milyar dolarlık ithalat yaparken Arjantinliler bunun yarısına ancak erişiyorlarmış.

Gıda ve enerji bağımlığı bakımından da Yunanistan’ın durumu çok parlak değil. Bu sebeple Arjantin’in krizden çıkışı ne yazık ki Atina için çok umut vaad etmiyor. Neden? Meselâ Arjantin’in nüfusu Yunanistan’ın dört misli iken büyük baş hayvan sayısı 95 misli! Başka gıda kalemlerinde, mısır, pirinç ve buğdayda Arjantin 5,6 bazen 10 kat fazla üretiyor. Enerjide de bu böyle. Yunanistan’da kişi başına enerji tüketimi Arjantin’in iki misli.

Yunanistan için iyi bir şeyler söylemek gerekirse kriz öncesi turizm gelirinin 15 milyar dolar yaklaştığı hatırlanabilir. “Ucuz” drahmi bu ülkeyi yabancı turistler için daha da çekici yapacaktır, bu bir gerçek. Ama sadece turizme güvenerek avrodan çıkılabilir mi?

Yunanistan’ın krizden ve/veya avrodan kurtulma kapasitesi konusunda bir fikir edinmek için yunan sermayesinin ne yaptığına bakılabilir. Zira böyle sıkıntılı durumlarda küçük tasarruf sahipleri kayba uğrarken zenginler yurt dışına yatırım yapabildikleri için ulusal para biriminin yaşadığı çalkantılardan kaçabilirler. Zengin yunanlılar da krizden çok önce “kokusunu” almışa benziyorlar: Ülkenin avro bölgesini terk etme riskine karşı onlar tasarruflarını önceden “ulusal çemberin” dışına çıkarmışlar. Tıpkı 2001 krizinde Zengin Arjantinlilerin yaptığı gibi. Tabi bu zenginler servetlerini ülkeden kaçırarak felaketi büyüttüler ve hızlandırdılar ama bu da ayrı bir mesele.


Avrupa Muz Cumhuriyetinde darbe mevsimi…

İtalya’da bir darbe oldu… Piyasa Darbesi… Askerî darbelerden sonra siyaset sözlüğüne eklenecek yeni bir terim bu, ağzımızı alıştıralım: “Piyasa darbesi”. Sermayenin asimetrik birikimi ulus- devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Evet… Silvio Berlusconi hükümeti bir darbe ile devrildi. Bu devrilme İtalyan halkının arzusuyla, demokratik yolla olmadı. Bütün yolsuzluklara rağmen İtalyan savcıları ve hakimleri de Silvio Berlusconi’yi yerinden oynatamamıştı çünkü. Piyasalar yaptı bu darbeyi. Hem de bir kaç günde. İrlanda, Portekiz, Yunanistan derken dış borç baskısıyla EGEMENLİĞİNİ KAYBEDEN ülkelerin sayısı artıyor. Devletler ulusal egemenliklerini para piyasalarına transfer ediyorlar. Avrupalı aydınların öncelikli endişesi ekonomi gazetelerinin manşetlerinde: Piyasa’nın silindiri hangi demokrasiyi ezecek bundan sonra? Madrid? Paris?

Türkiye’de darbe “işi” silahlı kuvvetlerin tekelindedir. Kendi ülkesini defalarca işgal etmiştir bizim(?) Türk ordusu. (Bkz. Kendi ülkesini işgal eden ordu) Başbakan astığı bile görülmüştür. Sivil otoriteye baş kaldıran ordular böyledir. Mafyalaşır. Devletin memurlarını, araç ve binalarını kullanır… Düşmana değil, halka karşı!

Avrupa askeri darbe devrini kapatalı çok oluyor. Ancak görünen o ki darbe tehdidi sadece silahlı kuvvetlerden gelmiyor. Askerlikle ilgisi olmayan meslek erbabı da çete kurabiliyor. Bu çeteler güçlendikçe demokrasinin ve adaletin üzerinde bir güç olarak çıkıyorlar karşımıza.

Ne batıda ne de Türkiye’de aydınlar bu piyasa darbesini öngöremediler. Neden böyle oldu? Sanırım “normal” ekonomi ile “anormal” ekonomi arasındaki fark gözden kaçtı. Yani para, iş adamı, fabrika, banka, borsa… Bütün bunları “sömürü/düşman /kötü/kaka/günah”Wâr\ etmiş bir grup çeyrek aydın var. Yobaz İslâmcılar var aralarında, çok sayıda yobaz solcu da var. Düşün(e)miyorlar. SADECE karşı duruyorlar, senelerdir alternatif bulamadılar ama “Kapitalizm istemezüük” diyorlar. Bir de yobaz liberaller var. Bunlar da tam tersi, ruhanî liderleri Hayek’in buyurduğu gibi ekonomik aktörleri siyasetin ve Hukuk’un üstünde görüyorlar.

 

Avrupa’da demokrasi bitiyor mu?

 

Aslında insanların çalışıp üretmesi, alıp satmasında bir sorun yok. Daha doğrusu “normal” ekonomik faaliyette vicdanları rahatsız edecek bir şey yok. Kötü ya da kötülük bizim para ile kurduğumuz ilişkide: Bencillik, gösteriş, lüks merakı, israf… (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) “Normal” ekonomide kriz üretecek bir faktör de yok. Piyasa yoluyla meşhur arz-talep birbirini dengeliyor. “Anormallik” ise ekonomik faaliyetlerin Hukuk çerçevesi dışına çıkmasından kaynaklanıyor. Fikrî çerçeveyi bu şekilde koyduktan sonra Avrupa’da yaşanmakta olan durum ve Türkiye’nin geleceği konusunda iki meşru bir soru var sorulması gereken:

         Avrupa’da “hukuk devleti” dediğimiz demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi’ne engel olamadı?

         Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de bir gün Piyasa Darbesi ile hükümet devrilebilir mi?

Avrupa’nın içine düştüğü rezaleti hazırlayan olaylar zincirini çözmek gerek. Biz de bu noktaya nereden gelindiğini anlamak için dikiz aynasından geriye bakalım: Sürekli bir değişim içinde olan zengin Batı’nın değişMEZlerine, son bir kaç on yılın sabitlerine odaklandığımızda manzara nasıl? 1970′li yıllardan itibaren zengin ülkelerin bir küreselleşme-liberalleşme sürecine girdiğini, 1980′lerde ise bu sürecin hızlandığını görüyoruz. Yani bir yandan küresel bir entegrasyon var: Üretim, teknoloji, ticaret, sermaye hareketlerinin menzili ulusal sınırları aşıyor. Diğer yandan bu güçlerin ulusal olMAyan ellerde birikmesi ulus-devletlerin üzerine bir baskı kuruyor. Giderek gücünü ve meşruluğunu yitiren ulus- devletler şirketleri kontrol edemez hale geliyor. Tersine şirketler ve bankalar ulus-devletlere kendi koşullarını dayatmaya başlıyor.

Son 30 yılda teknolojinin ve uluslararası ticaretin aldığı yola bakarsak iş dünyası ile ulus-devletler arasındaki çekişmeyi kaçınılmaz olduğunu da görürüz. Hatta devletin “altındaki” ekonomik aktörlerin üste geçmesi, devleti “altına alması” dahi belki 1970′lerde öngörülebilirdi. Çünkü yıllık cirosu yüz milyar doları aşan firmalar ile GSMH’sı on milyar dolar civarı olan devletler aynı pistte dans ediyorlar. Vergi politikaları, çevre koruma, sosyal güvenlik gibi alanlarda ulus-devlet ile sermaye ister istemez çekişiyor. Böyle bir şemada şişmanlar zayıfların ayağına basacaktı, bu kaçınılmaz. Peki somut olarak ne oldu, bugün oluyor?

Ana süreçte dikkat çeken ilk nokta mal, hizmet, emek ve sermayenin SERBESTÇE dolaşması. Uluslararası anlaşmalar, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası… Hep bu serbestliği dava edinmişler. Kredi verdikleri ülkelerin siyasetine “liberal” bir yön vermeye çalışmışlar. 1980′lerden itibaren Washington’da Ronald Reagan, Londra’da Margaret Thatchergibi liderler ulus-devlet cephesinde bu serbestliği bir devlet politikası haline getiriyorlar, bir ulus-devlet politikası! (Evet, ABD bir ulus-devlettir, bkz. Amerika Tedavi Edilebilir mi?)

Günlük hayatta bu serbestlik neye tekabül ediyor? Meselâ gümrük duvarlarının alçalması, çalışma hayatını düzenleyen kanunların yumuşatılması, vs. Ticareti ve rekabeti daha “akıcı” hale getirmesi beklenen bu önlemlerin herkes için olumlu neticeler vermesi bekleniyor: Toplam zenginliğin artması, Zenginliğin fakir ülkelerle paylaşılması, eşitsizliklerin, açlığın, savaşın gerilemesi…Gerçekten de bir ülkede bütün maddî gücün devlette toplanması yerine halka dağılması da fena bir şey değildi. Bu yönüyle ticaret ve yatırım serbestliği demokrasiye katkıda bulunabilirdi. (Bkz. Liberalizmin Ak Kitabı)

Ne var ki liberallerin bu toz pembe düşü gerçekleşmedi. Toplam zenginlik arttı ama halka yayılmadı. Tersine zengin ulusların serveti bir kaç finans kuruluşunda birikti. Liberalizmin yükselişine katkıda bulunan endüstri bile bazı “uzmanlaşmış” finans kuruluşları tarafından ele geçirildi. Üretim, yüksek teknoloji ve istihdam kapasitesiyle öne çıkan köklü kuruluşlar borsada “yutuldu”, ufak parçalara

bölünüp satıldı. Bu bankamsı yapılar bugün öyle güçlendiler ki Avrupa’da beğenmedikleri hükümetleri devirmeye başladılar.

Treni raydan kim çıkardı?

Dikiz aynamızdan geriye baktığımızda bu “raydan çıkma” noktası çok net görünebiliyor. Ticaretin serbest olmasını istemek ile bu serbestliği bir ideoloji haline getirmek arasında fark var. Bir “ideoloji” derken aklın ve vicdanın yerine konan, neredeyse refleksleşen tepkileri kasdediyorum. Bu haliyle liberalizm diğer ideolojilere yaklaşıyor: Faşizm, Komünizm, İslamizm… İnsan toplulukları^ö/r/deo/o/’/m var, artık düşünmeme gerek yok” dedikleri andan itibaren felaketin kapısını açmış oluyorlar. (Daha önce Arendt ve Tocaueville’in bu yöndeki tezlerinden çok bahsettik) Ne yazık ki tarihçiler ve siyasetçiler genellikle farklı ideolojiler arasında tercih yapma gayretindeler. Oysa gerçek tercih ideoloji ileakıl arasında. Yoksa giyilen deli gömleği ha kırmızı olmuş ha yeşil ne fark eder? (Bkz. Diriliş Neslinin Amentüsü / Sezai Karakoç)Neyse. Konumuza dönelim.

“Raydan çıkma”sürecinin kilometre taşlarından bahsedecek olursak birbiriyle alakasız gibi görünen doğal(!) felaketlere rastlıyoruz.:

1° 1980′lerin sonunda Amerikan emekli sandıklarının iflası,

2° 1995′te Barings Bank’ın batışı,

3° Enerji sektöründe bir dev iken finansal ürünler pazarlamaya başlayanEnron’un 2001′deki çöküşü,

4° 2007-2008′de başlayan yüksek riskli emlâk kredilerinde başlayan krizin önce ABD emlâk sektörünü, sonra borsaları vurması, ardından likidite krizine dönüşerek bankaları batırması, ABD’den dünyaya, finans sektöründen dış ticarete sirayet etmesi,

5° Yunanistan, İrlanda, İzlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’da dış borç krizlerinin ardından meydana gelen Piyasa darbeleri.

Hiç de doğal olMAyan bu felaketleri birbirine bağlayan ortak noktalar var aslında ama nedense batılı ekonomistler bundan pek bahsetmiyor:

         a) Felaketi başlatanların cezalandırılMAması,

         b) Felaketin sonuçlarına katlananların finanstan uzak oluşu,

         c) Felaketi başlatanların krizden daha da güçlenerek ve zenginleşerek çıkması,

         d) Endüstriyel firmalara, bankalara ve ülkelere kredi notu veren finansal kuruluşların (kendi elleriyle ürettikleri) spekülatif dalgalardan astronomik kârlar elde etmesi…

Ekonomi hukukun üstünde midir?

Türkiye uzun süre militarizmden muzdarib idi. Hem devlet kurumlan hem de halk Türk Silahlı Kuvvetlerinin eleştirilmesinden rahatsız olurdu. Ordu kutsaldı, “peygamber ocağı” idi. Askerlik yapmayana kız verilmezdi, vs. Hukukun, eleştirinin, hesap vermenin üstüne çıkardığımız ordumuz ne yazık ki bir darbe makinesi haline geldi. Üstelik aslî görevi olan “vatan toprağını muhafaza” gücünü de yitirdi bu süreçte. Gerek dünya tarihi gerekse Türkiye’nin geçmişine baktığımızda hep aynı gerçeği görüyoruz: Eleştirinin, Hukuk’un üstüne çıkarılan kişi ve kurumlar yozlaşıyor. Kendilerini besleyen halkı tehdit ediyorlar. (1)

Evet… Dünyamız 1980′lerden itibaren liberal rüzgârlara maruz kaldı. Özünde çok farklı şeyleri savunan insanlar “özgürlük” umuduyla bir bayrak altında toplanmak istediler. Meselâ kendisine “liberal” diyen kimi aydınlar ulus-devletlerin ve totaliter rejimlerin tektipleştirici baskısına karşı durdular. Bireyi, bireysel hakları savundular. İkinci bir grup ekonomik faaliyetler üzerinde devlet baskısından yakındı. Ekonominin siyasete alet edilMEmesi için çaba harcadı.

Kanaatimce bütün bunlar meşru taleplerdi. Ancak siyasî istismar ile Hukuk’un meşru sınırları arasındaki farkı net göremedi aydınlar. Bolluk toplumu, tüketim toplumu, israf toplumu ve bencillik toplumu haline gelen zengin Batı yeni bir canavar oluşturdu: Liberal totalitarizm. Artan zenginlik sıradan insanlara dağılmıyor, bir kaç elde toplanıyor. “Sermaye ve spekülasyon tefce//”diyebileceğimiz bu azınlık elde ettiği pozisyonu korumak için ulus-devletleri, basını, düşünce kuruluşlarını ve sivil toplumu enstrümanlaştırdı.

Sermayenin asimetrik birikimi ulus-devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş

adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Bundan sonra ne olabilir?

Kısa vadede iki eksen üzerinde olumsuz değişimler göreceğiz sanırım:

1° Ülkelerin kredi notuyla ifade bulan Piyasa’yı sevindirmek için ulus-devletler büyük manevralar yaptılar 20-30 yıldır, daha da yapacaklar. Emeklilerin, işçilerin haklarını koruyan kanunlar “hafifletiliyor” meselâ. Farklı devletlerin Kanun / Hukuk / Adalet anlayışı birer ürün gibi rekabet halinde. Doğanın korunması, gıda güvenliği, ilaç firmalarının denetimi bu rekabete feda edildi, gerisi gelecek gibi görünüyor.

2° Rant üzerindeki vergilerin azaltılması da gözden kaçMAmalı. Piyasa darbesi yapılan ülkelerde kimi zaman polis şiddetiyle dayatılan bir politika bu. “Uluslararası rekabet” adına yapılan oyunda ulus-devlet de bir aktör ama giderek pasifleşiyor. Ulus-devletlerin gelir kaybı halka götürülen hizmete yansıyor: Eğitim, sağlık, güvenlik… En kolay feda edilenler uzun vadeli “kamu yatırımları” olacak: Bilimsel araştırma, eğitim bursları, altyapı.

Sonuç

Jean-Claude Trichet’nin arkasından Avrupa Merkez bankası genel müdürlüğünegetirilen Mario Draghi avronun da yeni patronu oldu. Aynı Mario Draghi Yunanistan’ın avro bölgesine girişi esnasında hesaplarla ve makro göstergelerle oynayan Goldman Sachs firmasında Avrupa’dan sorumlu eş başkan idi. Draghi ve ekibi zamanında alarm ziline bassaydı Avrupa Birliği bugünkü duruma düşmeyecekti. Neden AB kriz üreten bir insana hesap sormak yerine daha büyük sorumluluk vererek avroyu emanet etti?

1980′lerde küreselleşme-liberalleşme olarak algılanan bir süreç yaşadık.Teknolojinin mümkün kıldığı bir serbestleşme teorik olarak ulus-devletin kontrolündeydi. Bugün ise tam bir “raydan çıkma”yaşıyoruz. Sermaye birikimi öyle büyük seviyelere ulaştı ki önce ulusal endüstrilere hükmeden finansal kuruluşlara tanık olduk. Kendisi değer üretmeyen, korku ve umudu nakit paraya çeviren bir “finans uzmanı üstün ırk” türedi. Kendi düşünce kuruluşlarıyla akademilere, “uzmanlarıyla” hükümetlere sızdılar. Gelecek onyıllar karşı devrimin organize olacağı yıllar olabilir. Ama batılıların meydanlarda toplanmakla, polisle çatışmakla yol alabileceklerini sanmıyorum.

Dipnotlar

Din adamları ve dinî kurumlar da bu şemanın içinde. Ortaçağ Avrupa’sında Tanrı’nın temsilcisi, hata yapmaz vs ilân edilen papaların Vatikan’ı bir geneleve çevirmeleri sanırım örnek olarak yeter.

Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü…

Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi.

Ama bu “sadece” bir başlangıç! 2008′de ABD emlâk sektörünün 300 milyar dolarlık “küçük” bir alt sektöründe başladı kriz. Akıl dışı, ahlâk dışı ve yasadışı olan bir faaliyet -geliri olMAyanlara emlâk kredisi vermek- yasallaştı, yasa-içi hale getirildi.

Böylece yapay olarak üretilen kredi krizi (güven krizi) önce likidite krizine dönüştü, yatırım bankalarından mevduat bankalarına bulaştı ve en sonunda dış ticareti de vurdu. Spekülatif kumar ekonomisiyle ile ilgisi olmayan gerçek sektörlere sirayet etti. Nihayetinde gelişmiş ülkelerden BRIC ülkelerine, Türkiye’ye ve dünyanın geri kalan kısmına yayıldı, hiç bir sektör, şirket, ülke ve insan bu krizden kaçamadı. Tabi kriz üreticileri hariç, onlar kaçmak şöyle dursun krizin içinde bol bol yüzdüler, eğlendiler, yediler, içtiler ve sıçradılar.

Ancak bu ekonomik fırtına sadece siyaseti değil demokrasiyi de vurdu. Avrupa’nın “batması” bu. Türkiyeli aydınların (henüz) göremedikleri bir gerçek. Güneş gibi FAZLA aşikar, göremiyorlar çıplak gözle. Hemen her konuda olduğu gibi iki aşırı uca savrulanlar çoğunlukta. Bir yanda “Avrupa dağılıyor” vb çığlıkları; diğer yanda “ah yok, batmıyormuş, bak anlaştılar adamlar”diyenler (Ahmet Altan, Temel İskit, vs)

Bir sabah uyandığında Avrupa’nın okyanus suları altında kaybolacağını zannedenler elbette yanıldılar. Ama Avrupa’nın “eskisi” gibi devam ettiğini zannedenler de yanılmaktalar… Geriye kim kaldı? Zaten Türkiye hiç kimseden çekmedi çeyrek aydınlardan çektiği kadar. Geçelim…

“Avrupa’nın batması” elbette bir metafordu. Böyle anlaşılmalıydı. Avrupa halkları yönetim üzerindeki söz haklarını kaybediyorlar. Siyasî bir “aktör” olarak ise Avrupa dünya güç pastasında işgal ettiği yeri kaybetmekte. Bunlardır “batış” olarak anlaşılması gerekenler. Yoksa “açlıktan ağaç kabuklarını kemiren, gözlerine sinekler konan sarışın bebekler görülecek eyfel kulesinin dibinde” demek değildir. Avrupa bir Somali olmayacak. Korkmayın (= sevinmeyin).

Avrupa’yı bizim hayran(?) olduğumuz anlamda “WAY BE!! AVRUPEAAA!”yapan şey dağlar, ovalar veya şatolar değil demokrasiydi. Yani kollektif imkânları kullanmaktaki maharetiydi bu adamların. Ne demek?

Özelde Batı Avrupa ülkeleri kollektif fırsatlar ve kollektif tehditler karşısında çatışmayı önlemenin bir yolunu icad etmişlerdi demokrasiyle. Aslında bizim “istişare” dediğimiz kültürün alafranga biçimde kurumsallaşmasıydı bu. Her hangi bir grubun eline sopayı alıp kemalistler gibi geri kalanlara kendi tercihlerini dayatması yerine “bizim” frenkler bazı kurumlar ihdas etmişlerdi:

        Yönetici belirlemek için serbest seçimler,

         Seçileni eleştirebilen hür basın,

         Kuvvetler ayrılığı ilkesi,

         Bağımsız yargı,

         Seçimi beklemeden derneklerle, sendikalarla yönetime baskı yapma imkânı,

         Vs.

Avrupa toplumlarını ilerleten bu “fikrî çatışma” ortamı idi. Yani iç anlaşmazlıkları fizikî şiddet zemininden uzaklaştırmaktı. Halk sokaklara dökülmeden, sarayları yakmadan, kralları asmadan gücünü kullanabilmeliydi. Halkın iradesinin, tercihlerinin “her an” ifade bulması, KAN DÖKMEDEN eyleme dönüşmesiydi amaçlanan. Büyük ölçüde başarıldı bu… 2ci dünya savaşından 2008′e kadar en azından. Ya sonra? Sonrası biraz acayip. Halkın çıkarları ile bazı yatırım bankalarının çıkarları arasındaki çizgi bulanıklaştı. Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi. İspatı?

Le Monde, New York Times, the Independent ve The Guardian gazetelerinin derlediği bazı bilgilere ve “rastlantılara” bir göz atalım:

Hayek usulü, anti-demokratik liberallik ve kriz üretmek

         1974 Şili, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1981′de ekonomik kriz,

         1976 Arjantin, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1980′de ekonomik kriz

         1985 Bolivya, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1987′de ekonomik kriz

         1989 Venezüella, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1993′de ekonomik kriz

Kriz kadar faydalı bir şey var mı?

         Goldman Sachs 2009′da 11,5 milyar dolardan fazla bonus dağıtıyor,

         Dünyada 82 ülkenin ulusal geliri bu rakamın altında,

         Goldman Sachs dakikada 16 bin dolar kâr ediyor, yıllık kâr 9 milyar dolar,

         Goldman Sachs’ta ortalama yıllık maaş 350.000 avro,

         İngiltere’de ortalama yıllık maaş 29.000 avro,

        Amerikan vatandaşlarının vergisinden Goldman Sachs’a aktarılan miktar 7 milyar avro,

         Goldman Sachs hisselerinin borsadaki değeri krizden önce 70 milyar avro,

         Goldman Sachs hisselerinin borsadaki değeri 21 ocak 2010′da 57 milyar avro,

         Bankacıların “etik dışı” yatırımları sebebiyle işini kaybeden insan sayısı 40 milyon.

Finansal vesayet: Bankalar Hukuk’un üstündedir, insanlar ise bankaların ayakları altındadır!

        Yatırımcıları kandırdığı için Goldman Sachs’ın (daha büyük bir cezadan yırtmak için) ödediği tazminat: 580 milyon dolar, yani bir iki haftalık kârı.

        JP Morgan benzeri suçlamalardan yırtmak için ödediği miktar: 154 milyon dolar. Bankanın 2010 kârı 18 milyar dolara yakın. Dağıttığı bonus 10 milyar dolar civarında.

         İngiltere’de krizden sonra çıkan ayaklanmalarda çalıntı bir kıyafeti aldığı için bir kadına verilen ceza: 5 ay hapis,

         Bir başka ingilize çalıntı bir televizyonun taşınmasına yardım ettiği için verilen ceza:

18 ay hapis,

         20 ve 22 yaşlarındaki iki genç facebook üzerinden (başarısız) bir isyan organize etmeye çalışmaktan verilen ceza: 4 yıl hapis.

Sonuç

Avrupa artık eskisi gibi olmayacak. Halkın iradesini çiğnemenin yeni yolları çıkıyor ortaya. Hukuk metalaşıyor, adalet piyasada alınıp satılan bir şey oluyor. Halkların deviremediği siyasetçileri banka müdürleri bir gecede indiriyor aşağı. Evet… Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü… Pisliğe battı!

 

Sürdürülebilir Şerefsizlik: Çin ve Avrupa

Sürdürülebilir kalkınmanın yolları aranıyordu “bizim” batıda, meşhur “sustainable development” dediğimiz şey. Yani çevreyi kirletmeden, yerel kültürü ezmeden, işçiyi sömürmeden zenginleşmek. İsterseniz gerçekçi olalım, “fazla” kirletmeden diyelim, fazla ezmeden, fazla sömürmeden. Avrupa’da bunun daha iyisini icad ettik, sadece 3 gün önce: Sürdürülebilir Şerefsizlik.

Azıcık şerefsizlik, katlanılabilir, alışılabilir seviyede bir şerefsizlik!

Avrupa Birliği krizden kendi imkânlarıyla kurtulacağını ilân etmişti. Ne İrlanda ne Yunanistan… yüzüstü bırakılmayacaktı, AB’nin gücü buna yetecekti. 26 ekim günü bu “garantinin” tam ters yönünde iki DEV adım atıldı:

        AB yöneticileri IMF garantisinde özel bir fon açılmasını onayladılar: Çin ve Rusya gibi “yükselen” ülkelerden gelecek “katkı” ile beslenecek bir fon!

         Çin bu fon kanalıyla AB’ye borç vermeye hazır olduğunu resmen ilân etti.

26 ekim 2011 tarihi tıpkı Pearl Harbour saldırısı ya da Berlin duvarının yıkılması gibi tarihi bir gün. Bir dönüm noktası. 1948′deki Marshall Planı’ndan bu yana Avrupa siyasetinin girdiği en keskin viraj. Neden?

AB ülkeleri Türkiye de dahil bir çok ülkeye demokrasi ve özgürlük dersi vermeye alışmışlardı. Bunu yaparken de maddî güçlerini bolca kullanıyorlardı: “Kaka-pis” ülkelere kredi verMEyerek, teknoloji transferine sınır koyarak, dış ticaretlerini sınırlayarak,… Örnekler çok(l).

Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin’i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, işçi sömürüsünü, Tibet’in işgalini… Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin’e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi “alınıp satılmaz” varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. Hukuk’a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek. (Bkz. Ticarî bir mal olarak “Adalet”)

Bu noktada önemli bir ayrımın altını çizmek isterim: İnsan hakları, doğaya saygı gibi kriterler açısından hemen bütün ülkelerin tenkid edilecek yanları vardır. Bu yüzden her ülkeyi “neden filanca diktatörle ticarî/diplomatik ilişkin var?”û\ye eleştirmek mümkündür. Hüsnü Mübarek’in,

Kaddafi’nin veya İsrail’in göstere göstere yaptığını bir çok “cici” batı ülkesi de çaktırmadan yapar. Bu makale kapsamındaki eleştirinin hedefi devletlerin tek tek ahlaksızlık yapması değil, bu önemli. Tarihi bir dönüm noktası olarak nitelediğim AB’nın ayağına kurşun sıkması. Bir başka deyişle demokratik bir yapı olan  AB’nin totaliter bir yapı olan Çin’e boyun eğmesi. Hem de sürdürülebilir” bir biçimde! Zira “AB’yi krizden kurtarma” operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez “yapısal” bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman uzmanlara göre halen AB’nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin’den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin’in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD’ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB’nin GSMH’sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin’den gelen bu desteğin(?) ne derecede “yapısal” sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum. (Bkz. “Devlet kapitalizmi” ve Sovereign wealth fund meselesi: ing. fr.)

Sonuç

Bir yanda “fazla” parasını yatıracak yer arayan, anayasasına göre “serbest piyasa” taraftarı bir proleterya diktası olan Çin var. Diğer tarafta hukuktan ödün vermiş, kendi bankacılarına söz geçiremediği için iflasa doğru giden, “demokratik” bir Avrupa Birliği; tıpkı ABD gibi. Avrupa Birliği kendi vatandaşını köle olarak çalıştıran totaliter Çin’den hayatî bir maddî yardım almaya hazırlanıyor. Çin daha şimdiden politik tavizler konusunda şartlarını dayatmaya başladı. Üstelik AB’nin alacağı bu yardım kârlı alt yapı harcamalarında kullanılMAyacak. Krize sebep olan bankacılara verilecek. Bundan sonra ne olur? Avrupa’da devletin aslî görevlerinden “istifa” edişine tanık olabiliriz. Sosyal güvenlik, adalet, eğitim, sağlık, iç güvenlik hizmetlerinde çok ciddi bir gerileme.

Avrupa’da demokrasiyi kıymetli yapan ne varsa Piyasa’nın ezici gücü karşısında fazla direnemeyecektir. Basın özgürlüğü ve bağımsız yargı da dahil. Evet, gerçekten tarihi bir viraja girdik. Sarkozy ve Merkel sürdürülebilir şerefsizliğe oynuyorlar. Ama sürdürülemez noktalara savrulabiliriz.

Dipnotlar

Tabi işlerine geldiği zaman Saddam (Irak), Mübarek (Mısır), Kaddafi (Libya) gibi en kanlı diktatörlere yardım etmekten geri durmadılar; bu da “oyunun” bir parçası idi. Ama AB ülkelerinin sahip oldukları ekonomik güç, medyatik güç ve diplomatik güç bir araya gelince “kaka-pis” ilân edilen devletlerin bir itiraz fırsatı olmuyor. Batının çıkarına endeksli bu ahlâk(!) sayesinde İran “terörist” ilân edilebiliyor, Afganistan’da bir kaç teröristin(?) saklandığını bahane eden ABD ordusu kadın çoluk çocuk demeden yüzlerce masum sivili öldürebiliyor.

Kaynak dergiler ve kitaplar Dergiler

1.       The relationship between credit default swap spreads, bond yields, and credit rating announcements Uournal of Banking and Finance1J. Hull, M. Predescu, A. White

2.       Credit default swap spreads as viable substitutes for credit ratings: [University of Pennsylvania Law Review1, Mark J. Flannery, Joel F. Houston, Frank Partnoy

3.       The British Marksman Who Refused to Shoot Washington. How Thomas Jefferson’s Hatred of Banks Led to the Panic of 2008. \American Historv, N° 44. 20091

Kitaplar

1.       Writings on Money, Banking & Public Debt (Excerpts from the Memoirs, Correspondence and Private Papers), Thomas Jefferson

2.       The Great Financial Crisis: Causes and Consequences, John Bellamy Foster, Fred Magdoff

3.       The Financial Crisis lnquiry Report, Authorized Edition: Final Report of the National Commission on the Causes of the Financial and Economic Crisis in the United States,

Financial Crisis lnquiry Commission

4.       Dark Markets: Asset Pricing and Information Transmission in Over-the-Counter Markets, Darrell Duffie

5.       İnside the Over-the-Counter Market in the UK, Tom Wilmot

6.       Regulation of over-the-counter markets: Hearings before the Committee on banking and currency, United States Senate, Seventy-fifth Congress, third session, on S. 3255 by United States. Congress. Senate. Committee on Banking and Currency

7.       A Demon of Our Own Design: Markets, Hedge Funds, and the Perils of Financial Innovation Richard M. Bookstaber

8.       Engineering the Financial Crisis: Systemic Risk and the Failure of Regulation, Jeffrey Friedman, Wladimir Kraus

9.       The Quants: How a New Breed of Math Whizzes Conquered Wall Street and Nearly Destroyed İt, Scott Patterson

10.    Misunderstanding Financial Crises: Why We Don’t See Them Corning, Gary B. Gorton

11.   The Origin of Financial Crises: Central Banks, Credit Bubbles, and the Efficient Market Fallacy, George Cooper

12.   Web of Debt: The Shocking Truth About Our Money System and How We Can Break Free Ellen Hodgson Brown, Reed Simpson

13.   The Two Trillion Dollar Meltdown: Easy Money, High Rollers, and the Great Credit Crash, Charles R. Morris

14.   Too Big to Fail: The İnside Story of How Wall Street and Washington Fought to Save the Financial System–and Themselves, Andrew Ross Sorkin

15.   Casino Capitalism: How the Financial Crisis Came About and What Needs to be Done Now Hans-Werner Sinn

16.   On the Brink: İnside the Race to Stop the Collapse of the Global Financial System, Henry M. Paulson

17.   The Credit Default Swap Basis (Bloomberg Financial), Moorad Choudhry

18.   The New Paradigm for Financial Markets: The Credit Crisis of 2008 and What İt Means, George Soros

19.    Derivatives: Markets, Valuation, and Risk Management, Robert E. Whaley

20.    Fundamentals of Derivatives Markets, Robert L. McDonald

21.    Derivatives Demystified: A Step-by-Step Guideto Forwards, Futures, Swaps and Options,

An d re w Chisholm

22.    Crisis Economics: A Crash Course in the Future of Finance, Nouriel Roubini

23.    Lessons from the Financial Crisis: Causes, Consequences, and Our Economic Future, Robert Kolb

24.   Shadow Banking and Its Role in the Financial Crisis (Global Recession – Causes, Impacts and Remedies) Devin A. Jenkins, Marlin I. Collins

25.   Chain of Blame: How Wall Street Caused the Mortgage and Credit Crisis, Paul Muolo,

Mathew Padilla

26.    Bailout Nation, with New Post-Crisis Update: How Greed and Easy Money Corrupted Wall Street and Shookthe World Economy, Barry Ritholtz

27.    Money and Power: How Goldman Sachs Came to Rule the World, William D. Cohan

28.    ChasingGoldman Sachs: How the Masters of the Universe Melted WalI Street Down…And Why They’ll Take Us to the Brink Again, Suzanne McGee


Banka Ordudan Tehlikelidir

Gözden geçirilmiş ikinci sürüm

Mehmet Yılmaz

Bu yazı Derin Düşünce Fikir Platformu’nun okurlarına armağanıdır.

www.derindusunce.org