KADINLARDAN ŞEYH OLUR MU?


Meselenin iki cephesi vardır. Birisi müspet, diğeri ise menfidir. Günümüzde modernist akımların etkisinde olanlar, kadınların da şeyh olabilirliğini ispat etmeye çalışırken, gelenekçiler ise olumsuz kısmında yer almayı uygun görmektedirler. Meselenin hakikate bakan cihetine ve umumun görüşüne göre, batı memleketlere yaklaşıldıkça, kadın karakterinin baskınlığı göze çarparken, doğuya doğru meyledildikçe erkek karakteri galip olmaktadır. Bu nedenle, bir meselenin içinde iki doğruluğu varsayılan bir sonuç çıkabiliyorsa, merkezinde yanlışlığın da bulunacağı bir hareket noktası var demektir.

Kulluk teklifi dünyada kadın ve erkeğe şamil olarak gelmiştir. Ancak Allah Teâlâ bir meselede bazen açık yerler bırakıyorsa, bu benî âdemin karakter yapısındaki kuvvet ve zafiyetlerin, sorumluluk tabanında ağır cezadan müstağni olunması için müphem bırakılmıştır. Zamanımızın karakter yapısı trans-kimliklere yönelmede ve barındırmada üstün kabiliyetler izhar etmesinden mütevelli, kadın ve erkekte kâmil olma vasfının aranmasından çok, tepkisel/art alandaki zarar ve faydaya bakış önemli olmaktadır. Zamanımız insanının ekmel olmasının çok bir değer ifade etmediği günleri yaşadığımızı düşünülünce, kadının şeyhliğinde birçok sorunları kendiliğinden getirdiğini görmemek elde değildir. Mürebbiyelikte korunma/koruma açısında kadının erkek gibi olmadığını kabullenmek gerekir. Belki bilgi seviyesi artmış toplumda kadının şeyhliği, kolaylıklar silsilesine haiz olabilirken, cehaletin arttığı mahallerde kat kat zorluklar barındırır. Erkeğin yaratılışındaki kaba kuvveti ve hayatın barındırabileceği vahşete dayanıklılık melekesi terbiye edicilik hususunda daha kavi kılar. Yani kadın için inceliğin önceliği bulunurken erkekte kabalığın vukuu evveliyesi vardır.

Kadın sırlara erkekten daha çok vakıf olurlar. Fakat erkek zahirde etken durumda olması ile kadını fıtrat gereği arka plana isteyerek/istemeyerek kolayca itebilir. Hz Meryem aleyhisselam’ın hayatı incelendiğinde, Hz. İsa aleyhisselâmın tebliğ döneminde yaşadığı çilekeş hayatında pek yanında görülmez. Aslında Yahudi toplumunun azgın duruşuna karşı oğlu İsa’ya çok bir yardımı olamamıştır. Hakezâ Hz. Hatice aleyhisselamın, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin çileli günlerinin en dehşetli ve faal olduğu dönemde ahiret yurduna göçmüş bulunmaktaydı. Bu zaman Taif dönüşüne rastlar. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Mekke’ye dönüşünde, Faran dağlarından bakarken, gözlerinden ta kalbe inen hüznünde, ancak bir erkeğin sağlam durabileceği zamanlar düşünüldüğünde, gönül darlanmasının şiddetli ızdırabını ancak bir erkek atlatabilirdi… Allah Teâlâ’nın yardımını öylesine bir bekleyişle ki, bu büyük sarsıntıyı atlatmasının kolay olmadığını hissedebiliyoruz. Bir Mut’im b. Adiy isimli vefakâr bir müşriğin himayesi ile Mekke’ye duhul edebildi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin, mağlubluk hissini derinden hissederken, çektiği acıya dayanacak gücü ve çareyi tek başına bulmaktan başka bir yolu da kalmamıştı. “Hani” lerin cevabını çok zor duymuştu.

Kadınların erkeklerde zor görülen bir kabiliyeti de, sır makamları daha çabuk keşfedebilmeleridir. Ancak bu sırların zahirde ifşa olması, kadının sıkıntıya düşmesine neden olduğu için, ekseri velâyet sahipleri, zuhuratın yönünü ve temsilcisini erkeğe şamil kılmayı yerinde gördüler. Büyüklerin, kadının sır yolunda tasarruf etmesine müsaade buyurması ekseridir. Ancak, zahirde bu durumu yok gibi kabul etmeyi, kabule şayan bilirler. Bu nedenle tasavvufi yolda, meşhur olan kadın sayısı ile erkek sayısının kıyası edilmesi mümkün değildir. Öyle ise zamanımızın ihtiyaçları/fitneleri/zorlukları eskiye göre kıyaslandığında görüleceği üzere, hükmü ekseriyetle erkeğe vermek daha uygundur. Bir meselenin yokluğu/ varlığını kıyas ederken çıkan sonucu çoğunluğun tarafına vermek, doğru yerde durmak ile eşdeğerdir *

*Kuşeyrî’nin Risâle’sinde kadın sûfîlerden hiç söz edilmezken, Ebû Nuaym’ın Hilye’tül-Evliyâ’sı, İbnü’l-Cevzî’nin Sıfâtü’s-Safve’si, eş-Şârânî’nin Tabakâtü’l-Kübrâ’sı, Molla Câmî’nin Nefahâtü’l-Üns’ü kadın sûfîlerden bahseden kitaplardandır ki bunlarda da toplam 34 kadından bahsedilmiştir

Şimdi soru: Kadından şeyh olur mu?

 Olur. Ancak tercih edilen kavil, “olamaz” hükmü kabul edilmiştir.

Umum tarîkatlar, genelde, kadının “erebileceğini ama erdiremeyeceğini” savunmuşlardır. Beşerin tabiatı üzerinden konuya tekrar dönecek olursak, seyr-i sülûk yolunda bazen müridin sevgi çoşkunluğunda/cezbesinde mürşidine meyli zuhur ettiğinde ona dokunmak istemesi halinde (bilenler için) “gülzâr ritüeli”ne müptela olanları hatırlayınca, aşkın fiiliyata dönüşme ihtimalinden hareketle mürşidin eline/ ayağına meyleder; öpmek ister. Bu hareretin sükûnu konusunda savunmasız/kontrolü mümkün olmayan haller zuhur eder. Bu meyanda şeyhin, kadın olduğunu düşündüğümüzde zuhur eden cezbe ile temas iştihası, arzusu harama yönelik şüpheli işlerin kıyısında olduğunu düşündüğümüzde manevi feyzin ıskatına sebep olacağıdır. En basitinden şarkıcıların sahnelerinde yaşanan görüntüleri hatırladığımızda ne denildiğini anlayabiliriz.

ferdi tayfurAyrıca, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin kendine bey’at aldığı zamanlarda nikâh düşen kadınlara elini öptürdüğüne dair hiç bir rivayet yoktur.

Temasın şehvetin başlangıcında bulunan doğurgan sebeplerden biri olduğunu bilmeyen yok gibidir. Çünkü seyelanın dehşetli arzusu, şehvet ateşini parlatmaya sebep olup, maddî ve manevi duygu kaosuna sürüklemektedir. Bütün eğitim sistemlerinin temelinde meşru olan temas faktörünün bir bağ olduğunu düşündüğümüzde kadın şeyhin bu hale tahammülü ve korunması çok zor olacağı veya mümkün olmadığı gibi günahın hallerinede müncer olduğunu düşünebiliriz/görebiliriz.

Molla Câmî kadın sûfîleri tebcil [yüceltmek] sadedinde şu ibareyi nakletmektedir:

“Dediğim gibi olursa (eğer) kadınlar,
Ricâl üstüne fazlında ne şüphe var?
Müzekkerlik, değildir ay için iftihar
Müenneslikten dolayı güneşe de gelmez âr.”

“Erkeklerin kadınlara üstünlüğü olsaydı, şemse (güneşe) müennes, kamere (aya) müzekker demek ayıp olurdu. Müzekkerlikte erkeklerde bir üstünlük değildir.” Bkz. Molla Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-üns -Evliya Menkıbeleri-, ter. ve şerh. Lâmiî Çelebi, haz. Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara, Marifet Yayınları, II. Baskı, İstanbul 1998, s. 844.

Güneşin yakınlığına ne derler, o da ayrı bir mevzuyu irdeler.

Manevî terbiye sisteminde kadın elindeki usulün rikkati, erkeğin bünyesinde sertleşme olarak karşılık gösterir. Bu nedenle kadının kümmeli vechesi cemâle dönük olurken, erkeğin ise cemâl ve celale haiz oluşu, talebesindeki kemâlatının yüksek olmasını icap ettirir.

Sonuç çoğunluğa göre olmalıdır. Kadından şeyh olmaz denilmez. Ancak günümüzde bırakın erkek şeyhlerin birçoğunu, kadın şeyhlerin hiçbirisinden kemalat yolu ikmal edilemez.  Hz. Niyazi Mısrî buyurdular ki; Mürşid-i kâmilleri, müridlerinde manevi ihtiyaçları giderdiği gibi maddi sorunlarında gidermede sorumlu tutar. Bu durumların kadınlar için kolay olamayacağı kesindir.

Sırf entelektüel yapay görünümlerle yolun bozulmasına izin verenler için söylenecek düşünce bu konuda İslâm’ın hassasiyetini yıpratmamalarının gerektiğidir. Bazı tariklerde ahiret kardeşliği sistemi (Türkî tariklerde) vardır. Ulaştığımız bir bilgiye göre bu hususun inceliğinde ortalama bin kişiden sadece iki kişi dışında hepsinin fevt ettiği (zina) bildirilmiştir. Bu şu demek oluyor ki, kadın şeyhe bağlanmak zaman ve gayret kaybına neden olmaktadır. Kadın şeyh ve müridlerini hor görmek düşüncemiz olmasa da, zayiat ve telefata sebep olduklarından, kerahatla iştigal ettiklerini belirtmemiz gerekir. İslâm’da fevt etmek ve zayi etmek haramdır.

Günümüzde gerçekten Hakk katından şeyhlik icazeti almış veya mürşid-i kâmil olmuş bir kadın sufinin “görevim var” diye kendini faş etmesi nedeniyle, Allah Teâlâ iki  cihanda yüz karalığının ve mahcupluğunun kendine nasip olarak haşr edeceğini söyleyebiliriz. Ancak sırrını tutan/mahfi mertebelerde duran veliye hanımlarımıza saygı duyup dualarını beklediğimizi de söylemek bizlere bir vazifedir.  Bunun dışında vazifeliyim davasını güdenlerden hazer ederiz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetini tağyir edenler kıyamet günü fahişler ile haşr olunacağı; iki cihanda yüz karalığı ve mahcupluğun şerrinden, Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

İDRİS ŞAH-SEÇME MESEL VE DÜŞÜNCELER


SUNU

Idris Şah “Sufizm’ı yani geleneksel deyimiyle “tasavvufu Batıda tanıtan en önemli Doğulu bilgedir. Ailesinin kökeninin peygambere, daha gerilerde Sasani İmparatorlarına hatta İ.Ö.122 yılma kadar uzandığı söylenmektedir. Tam adı Navvab Zaba Sayed İdris Şah olup, Sufilerin büyük şeyhlerinden biridir. 1924 yılında Himalayalarda, ailesinin atalarının 1221 yılından beri egemen olduğu Hindikuş’ta Pagman bölgesinde doğmuştur. Londra’da yaşıyor.

İdris Şah Batı ve Doğu kültürlerinin arasında bir yakınlaşma sağlanması için en çok çaba harcayan kişilerden biridir ve insan düşüncesine seçkin hizmetlerinden ötürü Uluslararası Biyografi Sözlüğü tarafından ödüllendirilmiştir.

İdris Şah’ın çeşitli dillere çevrilen pek çok kitabı vardır. Bunların arasında Sufizmi teorik olarak anlattığı The Sufis, The Way of Sufi, The Caravan of Dreams, Sufilerden kısa meseller ve düşüncelere yer verdiği Thinkers of the East, ünlü Sufi öykülerini derlediği Sufi Tales ve kendisinin yazdığı mesel ve düşüncelerin bulunduğu Reflections özellikle önemlidir. Her ne kadar Sufi düşüncesini popülerleştirmeye çalışsa da, bunu onu hiçbir şekilde sığlaşürmadan yaptığı söylenebilir. Learning How to Learn kitabında, ayrıca radyo ve T.V. programlarında Sufi yaklaşımını ruhsal, psikolojik ve sosyal problemlerimizin çözümüne nasıl adapte edebileceğimizi araştırmıştır.    

Burada bizim tasavvuf ve Sufilerle ilgili tanıtıcı fazla bir söz söylememize gerek yok. Yunus Emre, Mevlana, Ömer Hayyam, Şeyh Sadi gibi Sufi uluları, kültürümüze hiç yabancı olmayan isimler. Yalnız İdris Şah’ın konuya yaklaşımıyla ilgili bir iki şey söylenebilir. Sufi’lerin her şeyin başına “deneyimi” koyduğunu ve bunun “deneyle” kısıtlanan pozitif bakış açısına karşı, bir panzehir olduğunu söylüyor. Sufi, teoriye, dogmaya, fazla ağdalı düşüncelere yüz vermez. Aynı, kendisinden etkilendiği söylenen Zen düşüncesinde olduğu gibi pratik, günlük yaşamın içinde, sade ve doğaldır. Ortaya koyduğu paradokslar bizim çelişkilerimizi yansıtmak içindir. İdris Şah örneğin Nasreddin Hocayı da Sufi düşüncesinin bir temsilcisi sayar ve The Tales of Incomparable Nasreddin kitabında onun öykülerinden örnekler verir. Buradaki derlemede yer verdiğimiz son öykü olan (ve pek de bilinmeyen) bir Nasreddin Hoca öyküsünün kıssasını İdris Şah şöyle yorumluyor: Doğaüstü deneyim ve mistik amaçlar insanlığın düşündüğünden çok daha yakında, hemen elinin altındadır. Bir şeyleri görebilmek için öyle çok uzaklara bakmamıza gerek yoktur.

İdris Şah, bir kitabında (The Sufist) Tasavvuf düşüncesini ayrıntılı olarak anlatmakla birlikte, bu düşüncenin aynı Mevlana’nın şiir ve öykülerinde yaptığı gibi, şiir, öykü ve mesellerle daha iyi aktarılabileceğini düşünmektedir. Biz de aynı düşünceyi paylaştığımız için, burada İdris Şah’ın çeşitli kitaplarındaki öykü, mesel ve düşüncelerden bir seçme yaptık. Çok kapsamlı olmasa bile, Zen’in koanlarından hiç geri kalmayan bu metinlerin bir fikir vermeye yeterli olacağım düşünüyoruz.

Burada kitabın düzenlenişi ile ilgili bir açıklama yapmak gerekiyor. İlk bölümde İdris Şah’ın kendi düşünceleri ve öykülerinin bulunduğu Reflections kitabından seçmeler var. İkinci bölümde, Sufilerin derslerinde kullandığı ünlü Sufi öykülerinin bulunduğu Sufi Tales kitabından seçmelere yer verdik. Üçüncü ve son bölümde, İdris Şah’ın ünlü Sufilerin mesel ve düşüncelerinden örnekler verdiği Learning How to Leam kitabından örnekler var. Bu bölümde ayrıca The Sufis kitabından da birkaç mesel bulunuyor.

1. BÖLÜM

SÖYLEDİĞİM

Eğer söylediklerime karşı bir ilgi duymuyorsanız, bu iş burada biter.

Söylediklerimin bazıları hoşunuza gidiyor, bazıları gitmiyorsa nedenini anlamaya çalışabilirsiniz.

Eğer söylediklerim hoşunuza gidiyorsa, hangi geçmiş etkilerden ötürü hoşlandığınızı anlamaya çalışın lütfen…

Söylediğim hiçbir şey hoşunuza gitmiyorsa, bu tutumun nereden kaynaklandığım keşfetmeye çalışmaya ne dersiniz?

PROBLEMİN

Problemlerin hakkında bana söyleyeceğin her şeyi dinledim. Bana ‘onlar hakkında’ ne yapmak gerektiğini soruyorsun.

Bence senin asıl problemin insan türünün bir üyesi olman.

Önce bu problemle yüzleş.

YEREL VE GERÇEK OLAN

Görece doğrunun varlığı, evrensel doğrunun yokluğunu kanıtlamaz. 

ÖZGÜRLÜK

Koyun, “Ben her zaman seçeneklere baktım” dedi. “Kemirebilirim ya da ısırabilirim!”

KOLLAR VE BACAKLAR

Yukarıya uzanamayan birçok insan kollarının daha uzun olması gerektiğini düşünür.

Bazı durumlarda, fazla kısa görebilirsiniz.

YILDIRIM VE MEŞE AĞACI

Yıldırım meşe ağacına şöyle dedi:

Ya kenara çekil, ya da başına gelecekleri kabullen. 

GELİŞME

Sıradan bir insanı mutlu etmek, ya da mutlu olduğunu düşündürmek istiyorsanız ona övgü, güç, para, armağan ve payeler verin.

Bilge bir insanı mutlu etmek istiyorsanız, kendinizi geliştirin.

ERDEM

Eğer sizin kusurunuz da erdem peşinde koşmaksa, bunu sineye çekip kabul edin.

KONUŞMAK

Kendine çeki düzen vermeni istiyorum, çünkü seni bir dahaki görüşümde seninle konuşmak istiyorum, senin hakkında değil.    

Ve artık seninle konuşmam gerekmediğinde de, senin hakkında konuşmak istiyorum, diğerlerinin aydınlanabilmesi için.

ORİJİNAL MÜKEMMELLİK

Sarışın, yumuşak ve tombuldu; yüzeyi kırık, hareketleri çirkin, güvensizlik, açlık ve açgözlülükle doluydu.

Temel arzusu hiçbir şey istemeyeceği, hareket etmesine gerek kalmayacak, dünyaya karşı düzgün, homojen ve narin bir şekilde tatmin edici bir yüzey sunabileceği bir hale ulaşmaktı.

Yumurta olmak isteyen bir civciv olduğunun farkında değildi.

EJDERHA

Karıncalar “Bu bir ejderha, herkesin katili!” diye bağırdı. Sonra bir kedi atladı ve yakaladı bir kertenkeleyi.

KİM ÖNEMSİYOR

Mesele yalnızca kimin bildiğini önemsemek değil, aynı zamanda kimin önemsediğini bilmektir.

ZAMAN

İki mikrop şöyle konuştu:

“Şimdi çok fazla bir şeye benzemeyebiliriz. Ama biraz bekleyin bakalım.”

KEDİ VE KÖPEK

Bir kedi ve köpek dövüşüyordu. Bir adam ne yaptıklarım sordu. “Kazanan, hangimizin fare olduğuna karar verecek” dediler.

Adam “İkiniz de yanılıyorsunuz ” dedi.

Onlar da adamın peşine takılıp onu kovaladılar.

INSANLIĞIN İLKESİ

“Bırakın dilediğimi yapayım, ama beni desteklemeyi de ihmal etmeyin “

BEN NEYMİŞİM?

Bir adam odasında oturmuş kendi kendine düşünüyordu.

Yüksek sesle şöyle dedi:

“Kendimi ne istersem yapabilirim ne büyük bir meydan okuma! Ne ufuklar! Ne fırsatlar!”

Köşede duran buruşuk bir kağıt parçası onu duydu. Kendi kendine şöyle konuştu:

“Duygularımın başkalarınca paylaşıldığını bilmek ne güzel. Bu gerçekten güç veren bir durum.”

CÖMERTLİK VE BİLGELİK

Cömertlik ve bilgelik arasında nasıl bir bağlantı vardır?

İşte bir yolu:

Cömert bir insan bilge olmayabilir, ayna diğerlerinden farklı olarak ona ulaşma yolları, araçları vardır.

FİKİR

Fikir, insanların kapsamlı bir bilgiye sahip olmadıkları zaman sahip oldukları şeydir.

DOĞRU

Bir şey, bir görüş, bir söz ancak geçerli olduğu zaman ve yerde doğru olur. Bir şeyin doğruluğu, bağlamına uygun olarak söz konusudur. Bağlamın olmaması, insan düşüncesinin anladığı anlamda doğrunun da olmaması demektir.

SORULAR VE YANITLAR

Sorularla yanıtlar arasındaki en büyük farklardan biri şudur:

Bir soru her yer ve zamanda sorulabilir, ama yanıtı ancak belli bir zaman ve yerde verilebilir.

KÖTÜMSER

Egosantrik bir kötümser kendisinin değişmediğini, ama diğerlerinin eskisinden daha kötü davrandığını düşünen kişidir.

İNANÇ

Her şeye inanıyorsanız hiçbir şeye inanmıyorsunuz demektir.

YÜCE DENEYİM

Yüce bir ‘iç deneyim’den derin bir şekilde etkilenen kişiler şu sözün üzerinde dikkatle düşünmeli:

“Tanrı bir karıncayı yok etmek istediği zaman, ona kanat verir.”

SAĞIRLIK

Birçok sağırlık türü için mükemmel bir şifa buldum:

Adı “övgü”.

KUŞKU

Diğerlerinden kuşkulanın, onlar da sizden kuşku duyacaktır. Onlardan kuşku duymayın. Onlar hâlâ sizden kuşkulanabilir.

SAĞLAMLIK

Can attığınız, arzu ettiğiniz ilginin, çok daha azıyla yaşamınızı rahat rahat sürdürebilirsiniz.

ELEŞTIRİ

Kimi eleştirmek yanlıştır?

Sizi.

MÜKEMMELLİK

Mükemmelliği anlatan bir sözcük olduğu için, insanlar hep onu bildiklerini düşünürler.

İNANÇ VE BİLGİ

Bilgi sizin kullanabileceğiniz bir şeydir. İnanç sizi kullanan bir şeydir.,

KESİNLİK

Hiçbir şeyden kesinlikle emin olmadığını ve bundan kesinlikle emin olduğunu söyleyen bir kişiyle ne yapılabilir?

İYIMSER-KÖTÜMSER

Bazen kötümser, yalnızca fazlaca bilgisi olan bir iyimserdir.

ALMAK VE VERMEK

Alınabilecek olanı veriyorsanız, gerçekte vermiyorsunuz demektir. Size verileni alın, verilmesini istediğinizi değil.

Alınamayacak olanı verin.

YAŞAM VE DÜŞKIRIKLIĞI

Trende karşımda büyük bir dinginlik ve bilgelikle oturan yaşlı bir hanımı görünce, ona doğru eğildim ve şöyle sordum:

“Bana aktarabileceğiniz bilginedir?” “Genç adam” dedi “tüm söyleyebileceğim, yaşamın benim için büyük bir düş kırıklığı olduğu

NE ÖĞRENDİN?

Lütfen bir kez daha şu soruları sormayalım: Neleri çalıştın?

Onlara ne kadar zaman harcadın?

Kaç kitap yazdın?

İnsanlar hakkında ne düşündün?

Onlar yerine şunu sormalı:

Ne öğrendin?

TURİZM

Turist, başlangıçta ziyarete değer olan bir yere giden kişidir.

Hiç kuşkusuz doğaüstü güçlerle donatılmıştır. Çünkü turistlere yeterince maruz kaldıktan sonra yerlileri, o yerden nefret etmeye başlar.    .

DÜNYA DIŞI VARLİKLAR İÇİN

İnsan “bu doğru değil” derse, şunları kastediyor olabilir:

“Onun hakkında bir şey bilmiyorum, bu nedenle doğru olmadığı görüşündeyim.”

Ya da: “Ondan hoşlanmıyorum.”

DOLAYLI YOL

Bir adam yıllarca ünlü olmak için uğraştı:

En sonunda çok fazla para kazanıp, bir halkla ilişkiler uzmanı tutmayı başardığında, ta baştan neyi hedefleyebileceğim anladı.

ARAMAK

Aramaya geldiğini söylüyorsun.

Sana verebileceğim bir şey yok, nasıl aranabileceğini anlamanın yolu dışında.

Ama sen de zaten bunu yapabileceğini düşünüyorsun.

ATEŞ VE DUMAN

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ sözünü ilk söyleyen belki de derin bir gerçeği ifade etmiyor, gününün teknolojisinin düzeyini anlatıyordu.

KENDİNDEN HOŞNUTLUK

Eğer bir başarıyı kendinden hoşnutluk izliyorsa, bu başarı gerçekte yapılabilecek olanın yanında küçük bir başarıdır.

Başarısızlık diye görülen şeyi izleyen depresyon da, girişimde bir yanlışlık olduğunu gösterir: Bu demektir ki, aslında herhangi bir girişimde bulunulmamıştır. Öyle gibi gözükse de.

KRALIN YENİ ELBİSELERİ

Sorun her zaman kralın çıplak olup olmadığı değildir. Bazen kralın gerçekten kral olup olmadığıdır.

MAKİNENİN ARKASINDA

İnsan icatlarının hep birkaç adım arkasından gider.

Hâlâ makinelerin kolayca yaptıkları şeyleri yapabildikleri için saygıyla otorite olarak kabul edilen birçok insan vardır. Yaygın bir örnek, insanların iyi bir belleği (sıklıkla gereksiz olgularla dolu) olan biriyle karşılaştıkları zaman duydukları saygıdır.

Bu insana, işleri ve eylemleri, insanları giderek daha çok makineye dönüştürmeye yönelik olan insanlar tarafından sık sık söylenen bir sözü çağrıştırıyor:

“İnsan bir makine değildir.”

İnsanın değer ve bireyselliğini, en kuvvetle ve sık vurgulayan kişilerin, aynı zamanda onu en çok otomatikleştiren, makineye dönüştürenler olması hiç de rastlantı değil.

TILSIM

Bir zamanlar bir adam bir tılsım bulmuştu. Tılsımın bir tarafında deşifre edilemeyen bir yazı vardı, öbür tarafında ise şöyle yazıyordu: “Taş ve altını dönüştürme kısmı”

Tılsımı taşlarla dolu bir yere götürdü ve böyle işlemlerde kullanılan sihirli formülü söyledi:

“Tılsım, görevini yerine getir!”

Göz açıp kapayıncaya kadar tılsım taşa dönüştü.

ÜÇ DİLEK

Bir adam yıllarca çalışıp didindikten sonra, ruhlara egemen olmanın yolunu keşfetti. Bir cin çağırdı:

Cin ona üç dilek hakkı tanıdı.

İlk önce, hemen para sahibi olmayı diledi.

Tüm parasını hızlı yaşamaya harcayıp alkolik oldu. İkinci dileği alkolizmin tedavisi oldu.

Şimdi de ne yapacağına karar veremiyordu. Üçüncü ve son dileği ilk başlangıçtaki durumuna dönmek ve başından geçenleri unutmak oldu.

TIRTIL

Tırtıla “Sen bir yumurtaydın ve sonra da bir kelebek olacaksın” diyebilseydiniz, yanıtı şöyle olurdu:

“Pis hayvan.”

Ya da “Hayal kuruyorsun ya da benim aklımı oynatmamı sağlamaya çalışıyorsun.”

Ya da “Sen kim oluyorsun da bana böyle şeyler söylüyorsun.” Ya da şöyle:

“Anlat, anlat heyecanlı oluyor, özellikle ben bu ağaca sürünerek çıkarken.”

 SÜT

Beni ziyarete gelen biri, toplantıdan sonra evden ayrılan biri için şunları söyledi:

“O adam buraya aynı, bir şişe süt arayan birisi gibi girdi.”

Ona nasıl bu kadar emin olabildiğini sordum.

“Çünkü” dedi “eskiden sütçülük yapmıştım ve bu bakışı iyi bilirim. “

PARTIDE DUYDUĞUM BİR DİYALOG

“Birbirimizden hoşlanıp hoşlanmamamızın ne önemi var. Hiç kuşkusuz hayatta önemli olanlar daha derin şeyler.”

İKİ ŞEYTAN

Genç bir şeytan yaşlısına şöyle dedi:

“İnsanın bağımsız zekâsını kullanmasını bir önleyebilsek. Onun kendini geliştirme çabalarını durduracak bir plan hazırlayamaz mıyız?”

Yaşlısı yanıtladı:

“Çocuğum bu zaten yapılmış. İnsan çağlar önce bir çeşit armağan olarak verilen seçme yeteneğine ve bağımsız, güçlü bir zekâya sahip olduğuna inandı, O zamandan beri -birkaç istisna dışında geliştirilmesi gereken bir zekâsı olduğunu söyleyenlere inanmıyor zaten.”

SÜRÜCÜ, AT, ARABA

Bir gün, bir arabanın sürücüsü şöyle düşündü:

“Atla arabayı bırakacağım, nereye isterlerse gitsinler. Belki de her şeyi kontrolümde tutmak için fazla çaba harcıyorum. ”

Her şey bir süre için iyi gitti, çünkü at arabayı alıştığı yoldan götürüyordu. Bir gün adam onun başka bir yoldan gitmesini istediğinde hiçbir şey olmadı.

Adam kendi kendine “Daha fazla irade gücüne ve daha az disipline gereksinim var” dedi.

Bir gün at şöyle düşündü:

“Neden boyun eğmeliyim ki?” ve at arabayı canı istediği zaman, istediği yere götürmeye başladı. Sonunda adam onu dizginlerini çok kısa tutan birine sattı.

Başka bir zaman da, araba şöyle düşündü:

“Bağımsızlığımı ilan edeceğim. Tekerleklerim bazen dönecek, bazen sıkışacak. Bazen gıcırdayacağım, bazen gıcırdamayacağım. Çivilerim canım isteyince gevşeyecek.”

Güvenilir olmadığına karar verilen araba, odun olarak kullanılmak üzere parçalandı.

NİÇİN SEÇİLDİ

Adı tüm İslam dünyasında yankılanan bir dervişin müridi, bir gün Horasan’ın büyük şeyhini ziyaret etti.

“Bir öğrenci olarak kabul edilmem, ustama gönderilen yüzlerce kişi arasından benim seçilmem, beni onurlandırıyor.”

“Sevgili kardeşim” dedi Şeyh, “sana temel bir bilgi vererek eğitimini sürdürmeye çalışacağım. Diğer başvuranlardan daha nitelikli olduğun için değil, eğitime daha fazla ihtiyacın olduğu için seçildin.”

GENELLEMELER TEHLİKELİDİR

Genellemelerin tehlikeli olduğu sık sık söylenir. Bu doğrudur; ama ancak doğru olduğu zaman. Genellemeler belli durumlarda yararlı, hatta hayatidirler, bazılarında da tehlikeli. ’Arabalar tehlikelidir’ demek hayatının belli bir döneminde bir çocuk için yararlıdır. Ondan sonra yoldan karşıya geçmesini önleyen bir engel oluşturabilirler. O noktada çocuğu bir döneni korumak, ya da öğrenmede daha ileri bir aşamaya taşımak için yeni genellemeler sağlanır.

İnsan hayatı ve düşüncesinin çok büyük bir alanı, genellemelerin akıllıca kullanımını gerektirir: bu da onları kullanmayı, değiştirmeyi ya da aşmayı içerir.

GEREKSİZ

Hayatlarını görece bilgisizliğin sabitliği üzerine kuran insanlar, kendi peşin hükümlerine uymayan her tür girişimi gereksiz bulur.

“Gereksiz”in bilgisizlik ve özellikle korkaklığı sürdürmek için ideal terim olduğunu nadiren durup düşünürler. “Tanrı uçmamızı isteseydi, bize kanat verirdi.”

Onlar kendi mantık sistemleriyle anlayamadıkları zaman bilimsel araştırmayı gereksiz diye niteleyen, ama başkalarının geliştirdiği antibiyotiklerin üzerine atlayan insanlardır.

Muzların toplanma yerine yetiştirilebileceğine inanmak maymun için “gereksizdir”. Çünkü o bir maymundur.

Ateşin gökten tanrılar tarafından gönderildiğini sorgulayıp, kendinin de ateş yakabileceğini düşünmek, ilkel için “gereksizdir”. Çünkü o ilkeldir.’

Çocuğun hayatımızı kazanmamız gerektiğine inanması “gereksiz” dir. Çünkü büyümesi gerekse de, o hâlâ bir çocuktur.

Erişkinin, bir kol işçisi ise, entellektüel eğitime gerek duyduğuna inanması gereksizdir. Eğitimli kişinin daha farklı ya da yüksek bir eğitime gerek duyabileceğine inanması gereksizdir. Çünkü kendi durumunu zaten en iyi ya da en yüksek olarak tanımlamaktadır.

Ama kimse öğrenme, sorgulama sürecini durduramaz, bu sadece atalarımız bu yola binlerce yıl önce girmişler diye de olsa. Bizi bu yola soktular ve çıkışımız yok.

ÇİVİ

Bir adamla çivi sohbet ediyordu.

Çivi şunları söyledi:

“Burada bu tahtaya çakılı geçirdiğim yıllar boyunca, yazgımın ne olacağını merak ettim.”

Adam yanıtladı:             . ‘

“Senin geleceğinde potansiyel olarak, bir kerpetenle çekilip çıkarılmak, tahtanın yanması, düşme, tahtanın çürümesi gibi birçok şey olabilir.”

Çivi şöyle dedi: “Böyle aptalca sorular sormamayı akü etmeliydim. Gelecekte olabilecek bir şeyi bile kimse öngöremez, birbirinden çok farklı ve muhtemel olmayan birçok şeyi ise hiç.”

Ve beklemeye başladı bu çivi bilgeliğini edindikten sonra, kendisiyle daha akıllıca konuşup, onu tehdit etmeyecek birisinin gelmesini. .

İLETİŞİM

Uzun bir zamandır insanlar toplumdaki bozukluğun iletişim eksikliğinden ileri geldiğini iddia ediyorlar.

Bunların birçoğunun iletişimde bulunamadıkları görüşünden başka iletecek bir şeyleri yok.

Ama bunu da yeterince etkili bir şekilde iletebiliyorlar.

BEKLENTİ

Eğer, arada sırada, beklentilerinizden vazgeçerseniz, elinize geçenin, aldığınızın ne olduğunu algılamaya fırsat bulursunuz.

ÖLÜM

Bir adam bir keresinde şunları söyledi:

“Ölüm mü? Bu onun varlığına ilişkin kanıtlar olduğunda inanacağım bir şey.”

Bir dağın doruğuna tefekküre çekildi ve hiçbir canlıyla görüşüp konuşmamaya başladı. Çünkü ölüm üzerine araştırmaları onun için en önemli şeydi.

Bu binlerce yıl önceydi.

O zamandan beri kimse onu görmediği için, yaşayıp yaşamadığını da bilen yok.

Onu tarih bile unuttu, bu da insanlığın kahraman ve öncü araştırmacılarına karşı ne kadar nankör olduğunu göstermeye yeterli.

DUYDUNUZ MU?

Gömülü bir hazine olduğunu öğrenen adamın öyküsünü duydunuz mu? Hazine yabancı bir dilin konuşulduğu bir ülkede gömülüydü. Tarifi tam ona uyan bir kişiye verilecekti.

İyi niyetli bir adam yola çıkmadan önce ona Çince öğretmeyi teklif etti.

Dili öğrenmek için o kadar çök zaman harcadı ki, artık onun tadını çıkarmak için fazla yaşlı hale gelmeden hâzineye ulaşabilmek için bir at almaya karar verdi.      

Oraya vardığında o ülkede konuşulan dilin Çince olmadığını gördü. Hâzinenin olduğu yeri bulunca, insanlarla hazine hakkında konuştu ve ona şunları söylediler:

“Tabi ki hâzineyi alabilirsiniz; yalnız maalesef bilgi sahibi olmadığınız bir nokta var: hâzineyi gömen kişi, bir atla gelen kimsenin kesinlikle hâzineye sahip olamayacağını belirtmişti.

ÖNYARGI

İnsanlar önyargıyla baş edemiyor, çünkü semptomla uğraşmaya çalışıyorlar. Önyargı semptomdur, yanlış varsayımlar neden.

“Önyargı varsayımların çocuğudur.”

HOŞGÖRÜ

Hoşgörü ve diğerlerini anlama çabası, son zamanlara kadar bir lüks iken, bugün bir zorunluluk haline gelmiştir.

Çünkü bizim kendi fikirlerimiz olduğunu düşündüğümüz halde üzerlerinde hiçbir denetimimiz olmayan pek çok önyargı ve şartlanmadan ötürü, şimdiki gibi davrandığımızın bilincine, var-madıkça, tümümüzün sonunu getirecek bir şey yapabiliriz.

Ondan sonra da hoşgörünün iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu öğrenmek için hiç zamanımız kalmayacak.

KAPI KAPANIYOR

Bir kapı gürültüyle kapandığında, dikkatlerini gürültünün çektiği insanlar ona dönüp bakarlar.

Çok az insan, aynı anda açılan ya da açılmak üzere olan başka bir kapıya bakabileceğini düşünür.

HAM MADDE

İnsanı dinleyin: kendine başka her şeyden daha fazla değer verdiğini düşünür. Ancak kendine ve diğerlerine dünyadaki en ucuz hammadde olarak muamele eder.

DÜNYA GEZEGENİ ÜZERİNE BİR RAPOR

Dünyadaki insanlar üzerindeki etkilerini arttırmak isteyen bir grup göksel varlık, onlara bir fizibilite raporu hazırlaması için tecrübeli bir bağımsız araştırmacıyı tutmaya karar verdiler.

Geri döndüğünde, şunları söyledi:

“İşte size durumun tam bir analizi. İnsanlara ulaşabilmek için, üzgün olanlara mutluluk vaat etmeli, mutlu olanları da mutsuzlukla tehdit etmelisiniz. Hepsinin gerginlik, endişe, neşe ve tekrara maruz bırakılması gerekir. İkiyüzlü oldukları zaman, içlerinde dürüst ve içten oldukları düşüncesi uyandırılmalıdır. İnsanların acıdan hoşlanmasını sağlayacak, ondan sonra bunun bir ceza olduğunu ve aslında bundan hoşlanmadıklarını söyleyeceksiniz.”

Göksel varlıklar, “Ama bu çok kötü” dediler. “Bunu asla yapamayız, insanları robota dönüştürmek, onları manipüle etmek…”

“Bana bakın” dedi uzman, “egemenlik alanınızı genişletmeyi istiyor musunuz, yoksa istemiyor musunuz? Eğer bu alanda genişlemeyi planlıyorsanız, rakiplerinizin -binlerce yıldır- sizin çok ilerinizde olduğunu anımsayın. Orada çoktandır yerleşmişler ve son derece başarılılar. İşin doğrusu, bunun yalnızca_ birkaç önemsiz istisnası var.”

DURUM

Aslam adında bir adam, bir gün kendini, düğün alayı olduğunu sandığı bir topluluğu izlerken buldu. Şöyle seslendi:

“Bu mutlu günü kutlayın.”

Ama bu aslında bir cenaze töreni olduğu için, yas tutanlar onu yakalayıp şiddetle eleştirdiler:

“Söylemem gereken uygun şey neydi? ” diye sordu.

“Ruhuna fatiha demeliydin” diye yanıtladılar.

Kısa bir süre sonra başka bir topluluk geldi; bu sırada Aslam hâlâ söyleyeceği sözü ezberlemekle meşguldü.

“Ruhuna fatiha” diye bağırdı.

Ama bu da bir düğün alayıydı ve davetliler onu azarlayıp, ne söylemesi gerektiğini sorunca “Ne mutlu bir olay diye bağıracaksın” dediler.

Söylemesi gerekeni tam olarak öğretene kadar tekrarlattılar, sonra da onu bıraktılar.

Başka bir grup ona doğru yaklaştı, o da “Ne mutlu bir olay” diye seslendi. Çok öfkelendiler “Biz kaybolduk, nereye gideceğimizi bilmiyoruz ve sen buna mutlu bir olay diyorsun ha.”

Aslam’ı biraz patakladılar. Sonra da “X’e giden yolu biliyor musun?” diye sordular. Aslam “burada ben de yabancıyım” dedi.

Hemen ona darbeler indirmeye başladılar, sonra da açıklama yaptılar “Biz yabancı sözcüğünü kullanmayız, uğursuzluk getirir.”

“O halde” dedi “ben bir yabancı değilim.”

Yabancı sözcüğünü duyunca onu yeniden dövmeye başladılar.

Ondan sonra polis geldi. Onu mahkemeye götürüp para cezası kestiler. Çünkü o kentte yabancı olmayan ve dürüst yolculara yol göstermeyen birisi suç işlemiş sayılıyordu.’

Aslam serbest bırakılınca, “Burası tam bana göre” dedi. “Daha önceden bilmediğim birçok yeni şey öğreniyorum.”

Ama söylediklerini birisi duydu ve yeniden tutuklandı; çünkü bu ülkenin geleneklerine göre, hem yasal hem de toplumsal olarak “Burası tam bana göre” sözü uygunsuzdu.

Aslam mahkemeden çıkar çıkmaz “Burası hiç bana göre değil” diye söylendi.

Onu alıp içeri attılar, toplumun aleyhinde ve sosyal hoşnutsuzluğa yol açabilecek şeyler söylediği için. 

TUZAKTAKİ FARE

Bir fare bir gün kayalık bir labirentte kısılıp kaldı. Koridorlar öyle karışık, girişler o kadar az ve küçüktü ki, fare zaman geçtikçe daha çok çıldırdı, zayıfladı ve onu bu duruma düşüren her neyse ona saldırma isteği içinde güçlendi.

Tam bir çatlaktan çıkabilecek kadar zayıfladığı sırada, dışarıda bir köpek tüm bir fare topluluğunu dehşete düşürmüştü.

Tuzağa düşmüş fare dışarı çıkınca, köpeğe şöyle bir baktı ve toplanmış farelerin gözü önünde üzerine atlayıp dişlerini şah damarına geçirdi. Herkes tarafından oybirliğiyle “tüm zamanların en büyük faresi ” seçildi.

Bu fare bir kahramandı. Bu gerçek kahramanların varolmadığı, her şeyin rastlantısal olduğu anlamına mı gelir? Hayır ama fareler kıstırıldığı zaman, her şeyi deneyebilir ve inanabilirler anlamına gelir. 

SIR

Gerçek sır, yalnızca bir kişinin bildiğidir.

FARKLI VE AYNI

Bir an için kendiniz değil insanlar arasında bir yabancı, bir ziyaretçi olduğunuzu düşünün, onların davranışlarını ve kendilerini kandırmak için geliştirdikleri ince numaraları bilmeyen.

İlk fark edeceğiniz şeylerden birisi, insanların zamanın çoğunu aynı diğer insanlar gibi davranmakla geçirdiği, ama aynı zamanda iddialı bir şekilde kendilerinin farklı olduğunu öne sürdükleri olacaktır.

Bu eğilimin düşüncede önemli-bir çarpıklıktan kaynaklandığı ve anladıkları şeyleri kullanmalarının bile önünde ciddi bir engel oluşturduğu sonucuna varırdınız.

İnsan kabilesinin, en önemli adetlerinden birini ortaya çıkarır bu: “Rol yapalım, daha sonra rol yaptığımızı unutalım ki, bunu vicdanımız rahat inkâr edebilelim.”

GEYIK

Aslan doyuncaya kadar yedikten ve çakallar da paylarını aldıktan sonra, karıncalar gelip gururlu geyikten geri kalan etleri kemiklerinden sıyırırlar.

TARIH

Doğru zaman, doğru insanlar=başarı.

Yanlış zaman, yanlış yer, yanlış insanlar= insanlık tarihi.

AMAÇ

Söylenir ki Büyük İskender’in doğuya çıktığı büyük seferin, asıl amacı ab-ı hayatı bulmakmış.

Büyük Fatih’in ab-ı hayatın olduğu mağaraya girdiği anlatılır.

Sudan içmek için eğildiği anda mağaranın tavanından tuhaf bir ses duymuş.

İskender başını kaldırınca karanlıkta bir kargayı güçlükle seçebilmiş.

Karga: ” Dur, Tanrı aşkına dur” demiş.

Kral ona neden mucizevi sudan içmesini istemediğini sormuş.

Karga yanıt vermiş:

” Büyük kral. Bana iyi bak. Ben de ab-ı hayatı aradım ve buldum. Onu bulur bulmaz kaynağından kana kana içtim. Şimdi bin yıl sonra, hiçbir şey, görmeden, gagam kırık, pençelerim dökülmüş, tek bir tüyüm kalmadan yaşıyorum. Tek istediğim olanaksız bir şey: “ÖLMEK İSTİYORUM, AMA ÖLEMİYORUM”.

İsteklerin yalnızca arzuya değil, bilgiye göre de formüle edilmesi gerektiğini fark eden Büyük İskender doğrulmuş ve. oradan hemen uzaklaşmış.

ENTELLEKTÜEL EGZERSİZ

Bir gün ünlü bir bilginin evine davet edilmiştim. Onun ve karısının arkadaşlarının bir kısmı da oradaydı, tümü de hem çağdaş hem geleneksel insan düşüncesinin yoğun olarak incelenmesine vakıftı.

Yemekten sonra, oturma odasında toplandığımızda, üç saatlik uyarıcı entellektüel egzersizin hazırladığı bir ortamda, büyük adam gırtlağını temizledi, sandalyesini düzeltti ve bana hitap etti. Tüm yüzlerdeki beklenti ifadesinden, bunun gecenin önemli olayı olduğunu anlayabiliyordum.

“Sizin şöyle… şöyle bir kitabınızı okudum” dedi “ve? onun amacına ulaşamadığını, malzeme ve tartışmasının yetersiz olduğunu ve içeriğinin adına hak verdirtmediğini düşündüğümü sizden saklamama hiç gerek-yok.”

“Benim önemsiz eserim için bu kadar çaba harcamanıza gerçekten müteşekkirim” dedim.

“Kendinizi savunmak için ne diyeceğinizi duymak isterdim” dedi akademisyen.

Ona bildiğim kadarıyla akademisyenler arasında kişinin kendini savunması, ya da görüşlerin çürütülmesine çalışılmasından önce, ayrıntılı tartışmalar yapılmasının adet olduğunu söyledim. Lütfedip, eserimde hangi ayrıntıları beğenmediğini bana söyleyebilir miydi?

 

Bunu gayet ayrıntılı olarak yaptı. Konumu çok iyi tanıdığı görülüyordu, diğer insanların görüş açılarını vermek için kitap üzerine kitap zikretti ve orada hazır bulunan herkesi etkileyen bir virtüözite gösterisi yaptı.

Tüm bunlar yaklaşık bir buçuk saat sürdü; bu arada ben ve diğer hazır bulunanlar sessiz kaldık.

Bitirdiğinde ona şöyle dedim.

“Hiç kuşkusuz bu konuyu son derece etkileyici bir açıdan ele aldınız. Benim görüşlerimi ve onlara karşı tezleri çok iyi çizdiniz. Kendi tezlerimi savunurken aynı başarıyı gösterebilmeyi dilerdim, ama sizin akademik yeterliliğinize sahip olmadığımı düşünüyorum.”

Ondan sonra ona benim yerimde olsaydı, benim görüşlerimi savunan aynı güçte bir argüman geliştirip geliştiremeyeceğini sordum.

Sonuçta, bir saate yakın bir sürede, zihnini kullanmanın hazzı ve zerafetiyle kendinden geçerek, nokta nokta kitabıma karşı geliştirdiği tezi çürütmeyi başardı.

Ama asıl garip olan, bu hiç kuşkusuz etkileyici adamın yüceliğine tapınmaya alışmış olan diğer ziyaretçilerin onu olağanüstü zekasından ötürü kutlamaları oldu; bir de, benim işimi kendisinin yaptığını ve bu süreçte hem kendi düşüncelerini, hem de alıntı yaptığı otoriteleri çürüttüğünü kimse fark etmiş gibi görünmüyordu.

Londra Telefon Rehberini hafızasından ezbere okusaydı, ona aynı miktarda hayranlık duyulacağından kuşkulanıyorum. Umarım yanılıyorumdur.

YOSUNLAR

Bir parça yosun bir kayanın üzerinde bitmişti.

Normal yosun düşüncelerine ek olarak, neden kayanın çıplak olan kısımlarına yayılamadığını düşünmeye başladı.

Yosunun en akıllı kısmı “Orada yosunlar için besleyici bir madde yok” dedi. “Bize doğru gelmesini beklemeliyiz.”

Yıllar geçtikçe, yosunların beklentisi giderek daha güçlendi. Yavaş yavaş iklim değişiklikleri kayanın çatlamasına yol açtı. Bazı kimyasal maddeler salındı ve dışarı sızmaya başladılar. Kayanın çıplak yüzeyine yayıldılar.

İnançlı yosunlar için bu, dualarına bir yanıttı ve süratle leziz yemeğin üzerine yayıldılar. _

Birçok yıl geçti. Bu maddeler tükenmeye başladı. Bu durum bileşimleri ve varlıklarındaki farklılığı derin sosyal değişikliklere atfeden yosunların karakterinde değişikliklere yol açtı.

Birçok teorisyen türedi, her birinin ayrı bir açıklaması vardı. Yosun filozofları, akademisyenler ve bilim adamları olduğunu tasavvur edebilirsiniz. Her bir yorum, gözlemlenen olguların yorumuna dayanıyordu. Aslında teoriler kişisel inançları yayma girişimleriydi.

Daha sonra başka bir olaylar zinciri, kayaya başka bir yosun besin maddesinin yayılmasına neden oldu. Böylece yosunlar yeniden üreyebildiler.

Bu Uyarının kendisi de teorisyenleri yeniden canlandırdı. Son dönemde artan endişeler zihinsel etkinliklerini keskinleştirmişti. Bu da onların önceki sıkıntı ve şimdiki bolluğun nedenini anlamalarını sağladı.

Ama o ana dek, yosunlar, onların yaşamasını ve yayılmasını sağlayan nedenler zincirinin ardında yatan herhangi bir algılanabilir plan bulabilecekleri noktaya ulaşmamışlardı.

Bu nedenle, onun üzerine düşünmeyi bıraktılar. Ama yine de bu konuda düşündüklerine inanıyorlar. Ama bunun nedeni aşağıdaki sözleri düşünce olarak kabul eden bir kültür seviyesinde olmaları.

” Her şey rastlantısaldır”.

” Her şey doğaüstü kökenlidir”.

” Bazı şeyler rastlantısaldır, bazıları doğaüstü”.

” Ne düşüneceğimi bilemiyorum”.

“İnanabiliyorum, bu nedenle fikrin bilgiyle aynı şey olduğuna inanabilirim “.

“Bazı sonuçlar çıkarsadım, o halde başka şeyleri de gözlemleyebilirim “.

“Gözlemlenemeyen çıkarsananabilir, çıkarsanamayan ‘ hissedilebilir, ama gözlemlenemeyen, çıkarsanamayan ya da hissedilemeyenin hiçbir şeyle ilgisi olamaz ve bu nedenle saçmadır”.

İnsanoğlunun yosunlardan farklı olması ne büyük şans.

2.BOLUM

ÜÇ BALIK

Bir zamanlar bir havuzda yaşayan üç balık vardı. Biri akıllı, biri yarı akıllı, biri de aptaldı. Hayat onlar için her yerde balıkların hayatının geçtiği gibi geçiyordu. Ta ki bir gün bir adam gelene dek.

Bir ağ taşıyordu ve akıllı balık onu gördü. Deneyimlerine, duyduğu öykülere ve aklına başvurarak, harekete geçmeye karar verdi.

“Bu havuzda saklanacak çok az yer var” diye düşündü. “Bu nedenle ölü numarası yapacağım “

Gücünü toplayıp havuzdan dışarı atladı, balıkçının ayağının dibine düşünce adam şaşkına döndü. Ama akıllı balık, nefesini tuttuğu için, balıkçı öldüğünü düşündü ve onu gerisin geriye havuza attı. Balık kıyının kenarında ufak bir deliğe sığındı.

İkinci, yan akıllı balık, ne olduğunu pek de anlayamadı. Bu yüzden akıllı balığın yanına kadar yüzdü ve ne olup bittiğini sordu. “Kolay” dedi akıllı balık. “Ölü numarası yaptım, o da beni yeniden suya attı.”

Böylece yarı-akıllı balık da kendini hemen sudan dışarı, balıkçının ayağının dibine attı. Balıkçı, “Tuhaf” diye düşündü, “balıklar sıçrayıp duruyor.” Yarı-akıllı balık nefesini tutmayı unuttuğu için, balıkçı onun canlı olduğunu anladı ve çantasına attı.  

Yeniden suya dönüp baktı, önüne atlayan balıklar kafasını karıştırdığı için, çantasını kapatmadı. Yarı-akıllı balık, bunu anlayınca dışarı çıkıp çırpınarak suya dönmeyi başardı. İlk balığı arayıp buldu, onun yanına nefes nefese uzandı. Üçüncü, aptal balık, tüm bunlardan bir şey anlayamadı, birinci ve ikinci balığın başına gelenleri dinledikten sonra bile. Bu yüzden ona her noktayı özenle anlatıp, Ölü rolü yapmak için nefes almamanın önemini vurguladılar.

“Çok teşekkürler, şimdi anladım” , dedi aptal balık. Bunları söyleyerek, kendini havuzdan dışarı attı ve balıkçının yanına düştü.

Balıkçı, iki balığı kaybettikten sonra, bunu nefes alıp almadığına bakmaksızın çantasına attı. Yeniden ağı havuza attı, ilk iki balık kıyının kenarında bir deliğe gizlenmişlerdi ve çantasının kapağı tamamen kapalıydı.

Sonunda balıkçı vazgeçti. Çantayı açtı, aptal balığın nefes almadığını fark edince, onu alıp evine kedisine götürdü.

Not: Öykünün bu versiyonu, Abdal Afifi’dendir. O da 1813’te ölen Şeyh Muhammed Asgar’dan almıştır.

SULAR DEĞİŞTİĞİ ZAMAN

Bir zamanlar, Musa’nın hocası Kidr, insanlığa uyarıda bulunmuştu. Belli bir tarihte, dünyada özellikle bir yerde toplanmayan tüm sular kaybolacak, yok olacaktı. Ondan sonra, bu suyun yerine insanları çıldırtacak yeni bir su gelecekti.

Onun uyarısını yalnızca bir kişi anladı. Su toplayıp onları güvenli bir yere depoladı. Daha sonra suyun değişmesini beklemeye başladı.

Verilen tarihte ırmaklar akmayı durdurdu, kuyular kurudu; adam durumu görünce saklandığı yere döndü ve sakladığı suyu içti.

Suların yeniden akmaya başladığını görünce, diğer insanların yanına çıktı. Onların, öncekine göre tamamen farklı bir biçimde düşünüp konuştuklarını fark etti, ama neler olup bittiğini ve de uyarıyı hiç anımsamıyorlardı. Onlarla konuşmaya çalıştığında, deli olduğunu düşündüklerini fark etti. Onu anlamıyor, düşmanlık ya da acıma duygusuyla yaklaşıyorlardı.

İlk başta yeni sudan hiç içmedi, yerine dönüp sakladığı suları içmeye başladı. Ama sonunda yeni suyu içmeye karar verdi; çünkü yalnızlığa, herkesten farklı düşünüp davranmaya artık dayanamıyordu. Yeni sudan içti ve herkes gibi oldu. Sonra kendi özel su deposunu unuttu ve çevresindekiler onu mucizevi bir şekilde aklı yerine gelen eski bir deli olarak görmeye başladılar.

Not: Rivayete göre, bu öykü,. Mısırlı Dhun-Nun’dan (ölümü 860) geliyor. Masonların bir kolunu kurduğu söylenir. Malamat Dervişlerinin en eskisidir. Söylenene göre, Firavunların hiyerogliflerinin anlamını yeniden keşfetmişti.

Bu elimizdeki versiyon 1818’de ölen Said Sabir Ali-Şah’a atfedilir.

KUMLARIN ÖYKÜSÜ

Uzak dağlardaki kaynağından çıkan bir ırmak, her çeşit coğrafi bölgeden geçtikten sonra, en sonunda çölün kumlarına ulaştı, ama diğer tüm engelleri aştığı gibi, bu engeli de aşmaya çalışınca, kuma girdikçe sularının kaybolduğunu fark etti.

Yazgısının bu çölü aşmak olduğundan emindi, ama hiçbir yol bulamıyordu. Birden çölün içinden gelen gizli bir ses, şöyle fısıldadı: “Rüzgâr çölü geçebilir, o halde ırmak da geçer.”

Irmak kendini kumun üzerine attığını, ama emildiğini söyleyerek karşı çıktı: rüzgâr uçabiliyordu, bu nedenle çölü geçebiliyordu.

“Kendi geleneksel yolunda hamle ederek öbür tarafa geçemezsin. Ya kaybolur gider, ya da bataklığa dönüşürsün. Rüzgârın seni hedefine götürmesine izin vermelisin “

Ama bu nasıl olabilirdi? “Rüzgârın seni emmesine izin vererek.”

Bu fikri ırmak kabul etmedi. Daha önce emilip, başka bir maddeye dönüşmemişti. Kendi kimliğini yitirmek istemiyordu. Bir kere yitirildikten sonra, yeniden kazanıp kazanamayacağını nereden bilebilirdi ki?

Kum “Rüzgâr bu işi yapar” dedi. “Suyu alır, çölün üzerinden geçirir ve yeniden bırakır. Yağmur olarak yağıp, su yeniden ırmak olur.”

“Bunun doğruluğundan nasıl emin olabilirim?”

“Bu böyledir, ama eğer inanmıyorsan bataklıktan başka bir şey olmazsın ve bu bile yıllar alır, ayrıca ırmakla aynı şey değil.”

“Ama aynı bugün olduğum ırmak olarak kalamaz mıyım?” “Kalamazsın ” dedi fısıltı. “Ama senin özün taşınıp yeniden bir ırmak oluşturur. Bugün bile bu adı taşıyorsun, çünkü hangi kısmının senin asıl parçan olduğunu bilmiyorsun.”

Bunu duyunca, ırmağın düşüncelerinde bazı şeyler yankılanmaya başladı. Bir rüzgârın kollarında taşındığı bir zamanı anımsadı ve bunun yapılacak aşikâr şey, gerçek şey olduğunu anımsadı.

Ve ırmak, buharını rüzgârın ona uzanan kollarına emanet etti; o da onu kolayca ve nazikçe yukarılara taşıdı, millerce kilometre ötede, bir dağın doruğuna ulaşınca yumuşak’ bir şekilde bıraktı. Ama kuşkulan olduğu için, ırmak,, deneyiminin ayrıntılarını daha güçlü anımsayıp kaydedebildi. “Evet, sonunda gerçek kimliğimi öğrendim” diye düşündü.

Irmak öğreniyordu. Ama kumlar fısıldadı. “Biliyoruz, çünkü her gün bunun olduğunu görüyoruz. Çünkü biz kumlar, ırmaktan dağa kadar uzanıyoruz.”       

İşte bu nedenle, yaşam ırmağının yolculuğuna nasıl devam edeceği kumlarda yazılıdır denir.

Not: Bu öykü dervişler arasında çok popülerdir. Bu versiyon 1870’te ölen Tunuslu Acad Afifi’den alınmıştır.

NURİ BEY’ İN ESKİ SANDIĞI

Nuri Bey, derin düşünceli ve saygıdeğer bir Arnavuttu. Kendinden çok daha genç bir hanım almıştı.

Bir akşam eve vaktinden evvel dönünce, sadık hizmetçilerinden biri yanına gelip şöyle dedi:

“Sizin hanımınız,, bizim efendimiz, kuşkulu davranıyor. Dairesinde ninenize ait, bir adamın sığabileceği kadar büyük bir sandıkla oturuyor.”

“İçinde yalnızca birkaç eski işleme olması gerekir.”

“İçinde çok daha fazlası olduğuna inanıyorum. Benim, en eski hizmetlinizin, içine bakmasına izin vermiyor.”

Nuri, karısının odasına gitti, onu büyük tahta sandığın yanında kederli bir şekilde otururken buldu.

“Bana sandığın içindekileri gösterir misin” dedi.

“Bir hizmetçinin kuşkusundan ötürü mü, yoksa bana güvenmediğin için mi?”

“Neyi ima ettiğini, düşünmeden açmak daha kolay değil mi?” diye sordu Nuri.

“Mümkün olduğunu sanmam.”

“Kilitli mi?”

“Evet.”

“Anahtar nerede?”

Anahtarı uzattı. “Hizmetçiyi kovun, ben de onu size vereyim.” Hizmetçi kovuldu. Kadın anahtarı verdi ve kendisi düşünceli bir şekilde köşesine çekildi.

Nuri Bey uzun süre düşündü. Ondan sonra dört tane bahçıvan çağırdı. Sandığı hiç açmadan arazilerinin uzak bir köşesine taşıyıp gömdüler.

Bir daha da bu konudan hiç söz açılmadı.

Not: Bu öykü gezici (Kalender) dervişlerinin repertuvarına aittir. Eskiden Türkiye’de çok yaygındılar. Bu öykü, A.B.D.’de 1916 ve 1922’de yayımlanan, H.G. Dwight’ın Stambul Nights (İstanbul Geceleri) kitabında yer almıştır.

BİR GELENEK NASIL KURULDU?

Bir zamanlar iki paralel sokaktan oluşan bir kent vardı. Bir derviş bir sokaktan geçti ve İkincisine vardığı sırada, insanlar gözlerine yaş dolmuş olduğunu gördüler. Birisi “Yan sokakta biri ölmüş” diye bağırdı ve kısa zamanda mahalledeki tüm çocuklar bağrışmaya başladılar.      

Aslında derviş soğan soyuyordu.

Kısa bir süre sonra vaveyla ilk sokağa da ulaştı. Her iki sokaktaki erişkinler de öyle üzülmüş ve korkmuşlardı ki (tümü akrabaydı) kargaşanın nedenini soruşturmaya cesaret edemediler.

Akıllı bir adam her iki sokaktaki insanları, niçin birbirlerine ne olduğunu sormadıklarını söyleyerek, makul olmaya çağırdı. Ne dediklerini bilmeden, kafaları karmakarışık, “Tüm bildiğimiz, öbür sokakta ölümcül bir salgın başladığı” dediler. Bu söylenti de orman yangını gibi yayıldı, ta ki her iki sokaktakiler de diğerinde yaşayanların işinin bittiğini düşününceye dek.

Düzen biraz yerine geldikten sonra, iki topluluk da kendilerini kurtarmak için, göçmeleri gerektiğine karar verdi. Ve böylece iki sokağın halkı da şehrin farklı yönlerinden sokaklarını terk etti.

Şimdi, yüzyıllarca sonra, şehirleri hâlâ terk edilmiş durumda; çok da uzak olmayan bir yerde iki köy var. Her bir köyün, ayrı bir menkıbesi var.

Uzak zamanlarda, bilinmeyen bir kötülükten, lanetli bir kentten, kaçıp kurtulduktan sonra, nasıl kuruldukları anlatılıyor.

Not: Bu öykü Şeyh Kalender Şahin Asrar-i-Khiwatia (Münzevilerin Sırlan) adlı eğitim kitabından. Kalender Şah, Sühreverdi tarikatı üyesi ve 1832’de ölmüş. Türbesi, Pakistan’da Lahor’da bulunuyor.

CENNETİN KAPILARI

Bir zamanlar iyi bir adam vardı. Tüm hayatını Cennet’e ulaşanların sahip olduğu nitelikleri geliştirmeye harcamıştı. Fikirlere yardımda bulundu, diğer insanları sevdi ve onlara hizmet etti. Sabırlı olma ihtiyacını anımsayarak, birçok büyük ve beklenmeyen zorluğa katlandı, çok zaman başkalarının hatırına. Bilgi peşinde yolculuklara çıktı. Onun mütevazılığı ve örnek davranışları öyleydi ki bilge biri ve iyi bir yurttaş olarak ünü Batı’dan Doğu ya, Kuzey’den Güney’e her yere ulaşmıştı.

Tüm bu özelliklere gerçekten de sahipti uygulamayı anımsadığı zaman. Ama bir eksiği vardı, o da dikkatsizlikti. Bu eğilim onda çok güçlü değildi ve diğer özellikleriyle karşılaştırıldığında, bunun ufak bir kusur olarak kabul edilebileceğini düşünüyordu. Yardım etmediği bazı fakirler vardı, çünkü zaman zaman onların ihtiyaçlarına karşı duyarsız oluyordu. Sevgi ve hizmet de bazen unutuluyordu, kişisel gereksinimler ya da arzular olduğunu düşündüğü şeyler içinde ortaya çıktığı zaman.

Uykuya düşkündü ve bazen o uyurken, bilgi arama ya da anlama, mütevazılik gösterme ya da toplam iyi davranışlarına yenilerini ekleme gibi fırsatlar çıkıyor, ama bir daha geri gelmiyorlardı.

Bir gün geldi öldü. Kendini bu hayatın ötesinde, duvarlı bahçenin yolunda bulunca, durup vicdani muhasebesini yapmaya karar verdi. Ve cennete gitme şansının yeterince yüksek olduğunu hissetti.

Kapılar kapalıydı, daha sonra bir ses ona seslendi: “Dikkatli ol, çünkü kapılar yalnızca birkaç yüzyılda bir açılır.” Heyecanlı bir şekilde, beklemek için oturdu. Ama insanlara karşı erdemli davranışlarda bulunma fırsatlarından yoksun kalınca, dikkat kapasitesinin yeterli olmadığını anladı. Bir çağ kadar uzun gelen bir şiire bekledikten sonra, başı önüne düştü. Bir an için göz kapaklan kapandı ve o küçücük anda, kapılar açılıverdi. Gözleri tam olarak yeniden açılıncaya dek de, kapandılar: ölüleri uyandırmaya yetecek kadar büyük bir gürültüyle.

Not: Bu tanınmış bir derviş öyküsü olmakla birlikte kaynağı bilinmemektedir. Bazıları peygambere kadar gittiğini söylerler.

Buradaki şekli 17. yüzyılın bilinmeyen bir dervişinden, AmilBaba ‘dan gelmektedir.

ÖLÜMÜN FARKINDA OLAN ADAM

Bir zamanlar bir deniz yolculuğuna çıkan bir derviş vardı. Diğer yolcular tekneye birer birer çıktıkça, onu görüp —adet olduğu üzere— birer tavsiye istediler. Dervişin tüm yaptığı herkese aynı şeyi tekrarlamaktı: Dervişlerin dikkatlerini zaman zaman yönelttiği formüllerden birini tekrarlıyormuş gibiydi.

Formül şöyleydi: “Ölümün farkında olmaya çalış, ölümün ne olduğunu bilene kadar”. Bu öğüt yolcuların çok azına çekici geldi.

Sonra korkunç bir fırtına çıktı. Mürettebat ve yolcular dizlerinin üstüne çöküp Allah’a gemiyi kurtarması için dua etmeye başladılar. Bir yandan da dehşet içinde çığlıklar atıyor, işlerini bitmiş sayıyor ve kurtuluş umutlarını sürdürüyorlardı. Tüm bu zaman boyunca derviş sessiz, düşünceli bir şekilde, çevresindeki hareket ve sahnelere karşı hiçbir tepki göstermeden oturdu.

En sonunda gürültü, patırtı durdu, deniz ve gök-sakinleşti ve yolcular dervişin tüm bu zaman boyunca ne kadar sakin kaldığını fark ettiler.

Biri ona şöyle sordu: “Tüm bu korkunç fırtına sırasında ölümle aramızda bir tahta parçasından başka bir şey olmadığının farkında mıydın?”

Derviş “Evet, tabii” diye yanıtladı. “Denizde bunun her zaman böyle olduğunu biliyorum. Ama, karada, her şey yolunda giderken, ölümle aramızda o kadarcık bir şey bile olmadığım düşündüğümü de fark ettim.”

Not: Bu öykü Bistam’lı Beyazıt’a ‘ atfedilir. Hazar Denizi’nin güneyinde yaşamıştır. Eski Sufilerin en ünlülerinden biriydi ve 9. yüzyılın 2. yarısında yaşadı.

Büyükbabası Zerdüşt dinine mensuptu. Ustası Abu-Ali İslamın ritüellerini iyi bilmediği için bazıları Abu-Ali’nin Hintli olduğunu ve Beyazıt‘ın Hint mistik metotlarını incelediğini düşündüler. Ama Sufiler arasında hiçbir otorite bu görüşü kabul etmemiştir.

DAĞ YOLU

Zeki, eğitimli bir akademisyen bir gün bir köye geldi. Orada temsil edilen farklı görüş açılarını, bir çalışma için, karşılaştırmak istiyordu.

Kervansaraya gitti ve köyün en doğru sözlü ve en yalancı sakinleriyle tanışmak istediğini söyledi. Orada bulunanlar köyün en büyük yalancısının Kazzap, en doğru sözlüsünün de Rastpu olduğunda hemfikir oldular. O da onları ziyaret etti ve basit bir soru sordu: “Komşu köye giden en iyi yol hangisi?”

Doğrucu Rastpu: “Dağ yolu” dedi.

Yalancı Kazzap da “Dağ yolu ” dedi.

Doğal olarak, bu durum yolcunun kafasını çok karıştırdı. Bu yüzden diğer, normal köylülere de aynı şeyi sordu. Bazıları ‘ırmak’ dedi, diğerleri ‘tarlalardan’. Daha başkaları da yine ‘dağ yolu’ dedi.

Dağ yolundan yola çıktı. Ama yolculuğunun amacının yanı sıra doğrucu ve yalancı problemi de zihnini meşgul ediyordu. Komşu köye varıp, öyküsünü köy kahvesinde anlattı ve sözlerini şöyle bitirdi: “Açıkçası, doğru ve yalan söyleyenlerin adlarını yanlış kişilere sormuş olmalıyım. Buraya dağ yolundan kolayca vardım.”

Orada bulunan bilge bir adam şöyle konuştu:

“Mantıkçılar, öyle görünüyor ki kör olma eğiliminde ve diğerlerinden yardım istemeleri gerekiyor. Ama burada mesele farklı. Gerçekler şunlar: Irmak en kolay yûldur, bu nedenle yalancı dağı önerdi. Ama doğrucu yalnızca doğruyu söylemekle kalmadı. Bir eşeğin olduğunu fark etmişti, bu da yolculuğu yeterince kolay kılıyor. Yalancı da senin teknen olmadığını fark etmedi, yoksa ırmağı önerirdi.”

YILAN VE TAVUSKUŞU

Bir gün Adi -hesapçı denen bir genç (çünkü matematik çalışmıştı). Buhara’dan ayrılıp daha yüce bilgileri aramaya karar verdi. Hocası ona güneye doğru gitmesini salık verdi ve “Tavuskuşu ve yılanın anlamını ara” dedi, bu genç Adi’yi derin düşüncelere sevk etti.

Horasan’dan geçip sonunda Irak’a ulaştı. Burada bir tavuşkusuyla bir yılanın bulunduğu bir yere geldi ve onlarla konuştu. “Görece faydalarımız konusunda tartışıyoruz” dediler.

Adi, “Bu tam da öğrenmek istediğim şey” dedi, “lütfen devam edin.”

Tavuskuşu, “Ben kendimi daha önemli hissediyorum” dedi. “Ben yücelmeyi, göklere yükselmeyi, göksel güzelliği ve bu nedenle daha üst şeylerin bilgisini temsil ediyorum. Benim misyonum, insanlara taklitle kendisinden gizli yönlerini anımsatmaktır.”

Yılan, hafifçe tıslayarak “Ben de aynı şeyleri temsil ediyorum” dedi. İnsan gibi, toprağa bağlıyım. Bu ona kendini anımsatıyor. Onun gibi, toprakta yolumu bulurken, esneğim. Bunu da unutuyor. Geleneksel olarak, toprakta gizli hâzinelerin bekçiliğini yapan benim.”

Tavuskuşu, “Ama sen iğrençsin” diye bağırdı. “Kurnaz, gizli ve tehlikelisin.”

Yılan “Sen benim insani özelliklerimi sıralıyorsun” dedi. “Ben demin yaptığım gibi diğer işlevlerimi sıralamayı tercih ederim. Şimdi de sana gelelim. Kendini beğenmiş, aşırı şişmansın ve kaba bir sesin var. Ayakların fazla büyük, tüylerin fazla gelişmiş.”

Adi bu noktada müdahale etti: “İkinizin de haklı olmadığınızı anlamamı sağlayan yalnızca sizin anlaşmazlığınız. Ama yine de kişisel saptantılarınızı bir yana bırakırsak, bir arada insanlık için bir mesaj oluşturduğunuzu açıkça görebiliyoruz.”

Ve iki rakip dinlerken, onlara işlevlerini neler olduğunu açıkladı.

“İnsan yılan gibi toprakta sürünür. Bir kuş gibi göklere de yükselebilir. Ama aynı yılanın açgözlü, hırslı olması gibi, yükselmeye çalıştığı zaman bencilliğini muhafaza eder ve bir tavuskuşu gibi aşırı gururlu olur. Tavuskuşunda insanın potansiyelini görebiliyoruz, ama tam olarak gerçekleşmeden. Yılanın parıltısında güzellik olasılığını görebiliriz. Tavuskuşunda bunun göz alıcı bir hal aldığını görüyoruz.”

Daha sonra Adi’nin içinden bir ses konuştu ve ona şöyle dedi: “Hepsi bu değil. Bu iki yaratık da yaşamla donatılmış; bu onların belirleyici faktörü. Onlar mücadele ediyor, çünkü her birinin kendi yerleşik yaşam biçimi var ve bunun gerçek bir statünün elde edilmesi olduğunu düşünüyor. Ama biri bir hâzineyi koruyor, fakat onu kullanamıyor. Diğeri bir hâzineyi, güzelliği yansıtıyor, ama kendisini onun aracılığıyla dönüştür emiyor. Kendileri için ulaşılır olan bir şeyden yararlanamamalarına karşın, onu sembolize ediyorlar, görebilen ve duyabilenler için.”

Not: Irak’taki yılan ve tavuskuşu kültü [Yezidiler/Ezdiler] 12. yüzyılda Musafir’in oğlu, Adi adlı bir Sufi Şeyhi tarafından kurulmuştur. Arapçada “Tavus kuşu” aynı zamanda “süs” anlamına gelir ve “yılan” organizma ve yaşamla aynı karakterle, harfle anlatılır. Sembolizmleri buradan ileri gelir.

CENNET SUYU

Bedevi Harith ve karısı Nazife ordan oraya dolaşıp harap çadırlarını, birkaç palmiyenin, develeri için biraz otun ve küçük bir acı su birikintisinin bulunduğu her yerde kuruyorlardı. Bu onların yıllardır devam eden yaşam biçimiydi ve Harith çok nadiren günlük rutinlerini değiştirirdi: Çöl farelerini derileri için tuzakla yakalamak, geçen kervanlara satmak için palmiyelerden iplik eğirmek.

Ama bir gün çölde yeni bir kaynak ortaya çıktı ve Harith suyun birazını ağzına attı. Kendisinin her zaman içtiğinden daha tatlı olduğu için su ona cennet suyunun ta kendisi gibi geldi. Bize çok tuzlu gelirdi. “Bunu, onu takdir edebilecek birine götürmeliyim.”

Bunun için Bağdat’a Harun Reşid’in sarayına doğru yola çıktı. Yolda biraz bir şeyler kemirmek dışında hiç mola vermeden yoluna devam etti. Yanına iki keçi tulumu su almıştı. Biri kendisi, diğeri de halife için.

Günler sonra Bağdat’a ulaştı ve doğruca saraya gitti. Muhafızlar hikâyesini dinlediler ve yalnızca kural olduğu için onu Harun Reşid’in huzuruna çıkardılar.

Harith “İnananların efendisi” dedi, “ben yoksul bir bedeviyim ve çölün tüm sularını bilirim, pek başka bir şey bilmesem de. Bu cennet suyunu yeni keşfettim ve onun size uygun bir armağan olduğunu anlayınca sunmak için hemen geldim,”

Dürüst Harun suyun tadına baktı ve halkını anladığı için, muhafızlara Harith’i alıp o karar verinceye kadar bir yere kitlemelerini söyedi. Daha sonra muhafızların komutanını çağırıp şunları söyledi: “Bizim için hiç olan, onun için her şey. Bu nedenle, onu saraydan gece vakti götürün. Dicle nehrini görmesine fırsat vermeyin. Çadırına kadar tatlı suyun tadına bakmasına izin vermeden eşlik edin. Ondan sonra ona bir altın verin ve teşekkürlerimi bildirin. Söyleyin, o artık cennet suyunun muhafızı ve her yolcuya bedava verilmesi için benim adıma orayı işletecek.”

Not: Bu öykü “İki Dünyanın Öyküsü” adıyla da bilinir. Abuelatahiya’ya atfedilir (Harun Reşid’in çağdaşı ve “Mashhara” derviş tarikatının kurucudur). Arap kutsal şiirinin babası olarak adlandırılmıştır. 828 yılında ölmüştür.

AYAKKABI TAŞIMAK

İki değerli ve dindar adam bir camiye birlikte girdiler. İlki ayakkabılarını çıkarıp kapının dışında yan yana koydu. İkincisi ayakkabılarını çıkarıp eline aldı ve onlarla birlikte içeri girdi.

Kapıda oturan başka dindar ve değerli adamlar arasında bu iki adamın hangisinin daha iyi olduğu konusunda tartışma çıktı. Biri şöyle dedi: “İnsan camiye çıplak ayakla giriyorsa, ayakkabıları dışarıda bırakmak daha iyi bir fikir olmaz mıydı?” Başka biri karşı çıktı: “Ayakkabılarını içeri götürenin onları kendine mütevazılıktan ayrılmamayı anımsattığı için almış olabileceğini neden hesaba katmıyoruz?”

İki adam dışırıya çıktıktan sonra, orada oturan ayrı gruplar tarafından ayrı ayrı sorguya çekildiler.

İlki şöyle dedi: “Ayakkabılarımı olağan bir nedenle dışarıda bıraktım. Eğer biri onları çalmak isterse, bu kışkırtmaya karşı koyma fırsatı olacak, böylece erdemi artacaktır”. Dinleyenler, malı mülkü kendisi için onları yazgılarına terk edebilecek kadar önemsiz olan bu yüce-düşünceli adamdan çok etkilendiler.

İkinci adam aynı zamanda şunları söyledi:

” Ayakkabılarımı camiye götürdüm, çünkü onları dışarıda bıraksaydım, onları çalmak için insanları kışkırtmış olurdum.” Dinleyenler bu yüce duygudan çok etkilendiler ve bilge kişinin düşüncelerini takdir ettiler.

Ama olanları izleyen bir başka bilge şöyle seslendi.

” Siz ikiniz ve sizi izleyenler varsayımsal durumlarla oynar ve takdir edilmesi gereken duygu ve düşüncelerinizle ilgilenirken, bazı ‘gerçek’ şeyler olup bitiyordu.”

Kalabalık ” Bu gerçek şeyler neydi? ” diye sordu.

“Ayakkabılar kimseyi kışkırtmadı. Teorik günahlar ortaya çıkmadı. Onun yerine, yanında taşıyacak ya da kapıya bırakacak hiçbir ayakkabısı olmayan başka biri içeri girdi. Kimse onun davranışını fark etmedi. Onu gören ya da görmeyen insanlar üzerindeki etkisinin bilmemde değildi. Ama gerçek içtenliğinden ötürü, onun camideki duaları, ayakkabıları çalacak ya da çalmayacak ya da kışkırtmayla karşı karşıya kalınca kendisini düzeltebilecek tüm potansiyel hırsızlara en dolaysız şekilde yardımcı oldu.”

Ne kadar mükemmel olursa olsun kendinin bilincinde olarak yapılan eylemin, gerçek bilgilerin varlığı bilgisiyle karşılaştırıldığında gölgede kaldığını halâ göremiyor musunuz?

İNSAN KANIYLA İYİLEŞME

Mevlana Bahaddin Nakşibendi’ye sordular: “Birçok öyküdeki kötü adamlar ya da çocuklar yalnızca büyük bir bilgeyle karşılaşınca bile, bir bakışla ya da başka bir dolaylı yoldan nasıl maneviyat edinebiliyorlar? “

Yanıt olarak aşağıdaki öyküyü anlattı. Bu metodun dolaylı maneviyat kazandırma yoluna paralel olduğunu söyledi.

Bizans’ın güçlü çağında, imparatorlarından biri, hiçbir doktorun tedavi edemediği amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Her ülkeye hastalığı tarif etmek üzere elçiler gönderildi. Bunlardan biri de, imparatorun adını Doğu ’nun büyük bilgelerinden biri olarak duyduğu, bir Sufi olan Büyük Gazalinin okuluna vardı. Gazali, öğrencilerinden birini İstanbul’ a yolladı.

El-Arif, İstanbul’a varınca kendisi, imparatorun huzuruna çıktı. İmparator onu çok iyi karşıladı ve bir çare bulmasını diledi. El-Arif hangi tedavilerin denendiğini ve daha hangilerinin düşünüldüğünü sordu. Sonra da hastayı muayene etti.

Sonra tüm saray eşrafının toplanmasını istedi, tedavinin nasıl olabileceğini açıklayacaktı.

İmparatorluktaki tüm soylular toplandığı zaman, Sufi “Majestelerinin inancını kullanması gerekir” dedi.

Din adamlarından biri “İmparatorun inancı var, ama tedaviye etki yapmıyor” dedi. “Bu durumda, dünyada onu kurtarabilecek tek bir şifa olduğunu söylemek zorundayım. Ama öyle korkunç bir şey ki, bundan söz etmek istemiyorum.”

“Yedi yaşın altındaki birçok çocuğun kanından yapılacak bir banyo, imparatoru kurtaracaktır.” Bu sözlerin yol açtığı kargaşa ve telaş yatıştıktan sonra, devletin ileri gelenleri bu şifanın denenmeye değer olduğuna karar verdiler. Bazıları kuşkulu bir yabancının sözü üzerine böyle bir barbarlığa kalkışmaya kimsenin hakkı olmadığını söyledi ama, çoğunluk, herkesçe hayranlık derecesinde saygı duyulan bir imparatorun hayatını kurtarmak için bu riskin alınmaya değer olduğunu ileri sürdü.

Kral bu konuda gönülsüz olmasına karşın, sıkıştırdılar. ” Majesteleri, reddetmeye hakkınız yok; çünkü yokluğunuz, bırakın bir miktar çocuğu, tüm tebanızın kaybından daha fazla şeyden imparatorluğu yoksun bırakacaktır “

Sonuçta Bizans’ta uygun yaştaki tüm çocukların, imparatorun sağlığı için kurban edilmek üzere belli bir süre içinde İstanbul’a gönderilmesi buyruğu her yere yollandı.

Bu çocukların anneleri çoğunlukla, kendi kurtuluşu için çocuklarının kanını isteyebilecek kadar canavar olduğunu düşündükleri imparatorlarına lanetler yağdırdılar. Ama bazıları da, çocukları öldürülmeden önce imparatorun iyileşmesi için dua etti.

İmparatorun kendisi de bir süre geçtikten sonra, ne nedenle olursa olsun, küçük çocukların katledilmesi gibi bir eyleme izin vermeyeceğini hissetmeye başladı. Bu problem onu gece gündüz meşgul etmeye, kıvrandırmaya başladı. Sonunda şunu söyledi: “Masumların ölmesini görmektense kendim ölmeyi tercih ederim.”

Bunu söyler söylemez hastalığı düzelmeye başladı. Kısa zaman içinde sağlığını kazandı. Sığ düşünceliler iyi hareketinden ötürü ödüllendirildiği sonucuna vardılar. Onlar kadar sığ düşünen başkaları da düzelmesini çocukların annelerinin ilahi güçler üzerindeki etkisine bağladılar.

El-Arif’e hangi yoldan hastalığın düzeldiği sorulduğunda şunları söyledi. “İnancı olmadığı için, ona eşdeğer bir şey bulmak zorundaydım. Onun kararlılığıyla, hastalığın belli bir zamandan önce düzelmesini isteyen annelerin arzulan bir araya geldi.”

Bizanslılar arasında ona kuşkuyla bakanlar şunları söyledi.

“Kana susamış Arab’ın formülü denenmeden önce, din adamlarının dualarına yanıt olarak İmparator’un iyileşmesi ilahi güçlerin yüce bir müdahelesidir. Çünkü o ileride büyüyüp, belki de onun gibilere karşı Bizans’ı savunacak olan genç nesli yok etmeye çalışıyordu.”

Durum El Gazali ‘ye bildirildiğinde, şunları söyledi:

“Bir etki sağlanabilmesi için, ancak gereken zamanda sonuç verecek tarzda gerçekleşir.”

“Aynı Sufinin kendini bulduğu insanlara göre yöntemini adapte etmesi gibi dervişler de çocukların, cahillerin hatta kötülerin maneviyatını kendince bilinen yöntem aracılığıyla aydınlatabilir. “

Bu da Bahaddin ’in açıklamasıydı.

ÜÇ DERVİŞ

Bir zamanlar üç derviş vardı. Adlan Yek, Dü ve Se idi. Kuzeyden, Batıdan ve Güneyden geliyorlardı. Bir-ortak noktaları vardı, o da ‘Derin Gerçek’i aramaktı. Bunun için bir yol arıyorlardı.

İlki, Yek-Baba, oturup başı ağrıyana kadar düşündü. İkincisi Dü-Ağa, ayakları ağrıyana kadar başının üzerinde dikildi. Üçüncü Se-Kalender, burnu kanayana dek kitap okudu.

En sonunda ortak çaba harcamaya karar verdiler. Bir köşeye çekilerek egzersizlerini hep birlikte gerçekleştirdiler; bu yolla ’Derin Gerçek’ dedikleri gerçeğin görüntüsünü oluşturmaya yetecek kadar güç toplayabileceklerini umuyorlardı.

Kırk gün kırk gece durmadan çaba harcadılar. En sonunda beyaz bir duman içinde çok yaşlı bir adamın başı belirdi. Birincisi “Sen insanların rehberi, gizemli kaderi misin?” diye sordu. İkincisi “Hayır, o kutup, evrenin sütunu” dedi. Üçüncüsü “Eminim, o değişenlerden biri” dedi.

Görüntü “bunların hiçbiri değilim” diye kükredi. “Ama ne olduğumu düşünüyorsanız oyum. Hepiniz ‘Derin Gerçek’ dediğiniz aynı şeyi istiyorsunuz.”

Hep bir ağızdan “Evet, üstad” dediler.

Baş “insanlar ne kadarsa yollar da o kadar sözünü hiç duymadınız mı? ” diye sordu. “İşte yollarınız.”          

“İlk derviş Budalalar ülkesine gidecek. İkinci derviş Büyülü Aynayı bulmak zorunda. Üçüncü derviş girdaptaki cini yardıma çağıracak”

Bunları söyleyerek, gözden kayboldu.

Bunun hakkında bir süre tartışma oldu. Çünkü hem yola çıkmadan önce daha fazla bilgi istiyorlardı, hem de o zamana dek farklı farklı yollar denemelerine karşın, her biri ancak tek bir yol olduğunu tabii kendisininki düşünmüştü. Şimdi hiçbiri, gördükleri ve adını bilmedikleri görüntüyü çağırmaktan kısmen sorumlu da olsalar, yeterince yararlı olduğundan emin değildi.

Yek-Baba derviş hücresinden ilk ayrılan oldu ve adeti olduğu üzere çevrede bilgili bir adamın olup olmadığını soruşturmak yerine, her önüne gelene sorarak bilen birini buldu ve oraya doğru yola çıktı. Ülkeye girer girmez sırtında bir kapı taşıyan bir kadın gördü. “Hanım, neden böyle yapıyorsun?” dedi.

“Çünkü kocam sabah işe giderken, ‘evde değerli eşyalar var, hiç kimsenin o kapıdan geçmesine izin verme’ dedi. Dışarı çıkarken, kimse geçmesin diye kapıyı yanıma aldım. Lütfen bırak da geçeyim.”

“Sana o kapıyı yanında taşımanı gereksiz kılacak bir şey söylememi ister misin?” diye sordu Derviş Yek-Baba.

Kadın “Tabii ki hayır” dedi. “Bana yardımcı olabilecek tek şey kapının ağırlığını nasıl azaltabileceğimi söylemen olurdu.”

“Bunu yapamam ” dedi ve ayrıldılar.

Biraz daha uzakta bir grup insan gördü. Bir tarlada büyümüş dev bir kavunun karşısında korku içinde titriyorlardı. Ona “Bu canavarlardan daha önce hiç görmemiştik” dediler. “Kesinlikle daha da büyüyüp hepimizi öldürecek. Ama ona dokunmaya cesaret edemiyoruz. “

“Bu konuda yapabileceğiniz bir şeyi söylememi ister misiniz? ” Budalalar “Yapma” diye yanıtladılar. “Onu öldürürsen ödüllendirilirsin. Ama onun hakkında bir şey bilmek istemiyoruz.” Bunun üzerine derviş bıçağını çıkardı, kavuna doğru yürüdü ve bir dilim kesip yemeye başladı.

Dehşet çığlıkları arasında insanlar ona bir avuç para verdi. Ayrılırken “Lütfen geri dönmeyin saygıdeğer canavar avcısı, gelip bizi de böyle öldürmeyin”, dediler.

Böylece, zamanla Budalalar ülkesinde, hayatta kalabilmek için, insanın bir budala gibi düşünüp davranması gerektiğini öğrendi. Birkaç yıl sonra bazı budalaların aklını başına getirmeyi başardı ve ödül olarak bir gün ‘Derin Gerçek’e ulaştı. Ama Budalalar onu canavarın kanını içen adam olarak anıyorlardı. ‘Derin Gerçek’e ulaşabilmek için aynısını yapmaya çalıştılar, ama hiçbiri başaramadı.

Bu arada ikinci derviş Dü-Ağa “Derin Gerçek” peşindeki yolculuğuna çıkmıştı. Gittiği her yerde yerel bilgeleri ve yeni egzersizleri sordu. Ona birçok yanıltıcı yanıtlar verildi, ama sonunda nerede olabileceğini anladı. Bir kuyuya kıl kadar ince bir iplikle asılmıştı ve bu da sadece bir parçasıydı, çünkü insanların düşüncelerinden yapılmıştı ve tam bir ayna yapmaya yetecek kadar düşünce yoktu.

Onun muhafızlığını yapan şeytanı atlattıktan sonra Dü-Ağa aynaya baktı ve ‘Derin Gerçek’i istedi. O anda onun oldu. Dolaştı ve uzun yıllar boyu mutluluk içinde insanları eğitti. Ama müritleri aynaya, sürekli olarak yenilenmesi için gereken aynı konsantrasyonla bakmayı sürdüremedikleri için ayna kayboldu. Yine de bugün hâlâ Dü-Ağa’nın büyülü aynası olduğunu sanarak, aynalara bakan insanlar vardır.

Üçüncü derviş Se-Kalender’e gelince, o da her yerde girdaptaki cini aradı. Cinin başka bir sürü adı daha vardı ama, Kalender bunu bilmiyordu ve yıllarca o cinin izini sürdü, her zaman, aradığı bir cin olarak tanınmadığı ya da girdapla ilişkisinden söz açılmadığı için onu kaçırıyordu.

Sonunda yıllar geçtikten sonra bir köye geldi ve “Ey insanlar” diye seslendi, “hırada girdaptaki cinden söz edildiğini duyan kimse var mı?”

Birisi “Cinden söz edildiğini hiç duymadım ” dedi. “Ama bu köyün adı Girdap’tır”.

Kalender kendisini yere atıp bağırdı. “Girdaptaki cin bana görünene dek buradan ayrılmayacağım”

Yakınlardan geçen cin onun yanına gelip şöyle dedi.

“Köyümüzün yakınında yabancılardan hoşlanmayız. Onun için gelmedim. Aradığın nedir? “

“‘Derin Gerçek’i arıyorum ve onu nasıl bulabileceğimi bana söyleyebileceğini duydum”.

Cin “Tabi ki söyleyebilirim” dedi. “Başından çok şey geçti. Tüm yapman gereken şu sözü söyleyip, bu şarkıyı söylemek, şöyle bir eylemde bulunup, böyle bir eylemden kaçınmak. O zaman ‘Derin Gerçek’e ulaşacaksın.”

Derviş cine teşekkür etti ve programına başladı. Aylar yıllar geçtikten sonra egzersizlerini doğru olarak yapmaya başladı. İnsanlar gelip onu izlediler. Daha sonra da, çoşkusundan ve değerli ve dindar bir adam olarak bilinmesinden ötürü onu taklit etmeye başladılar.

Sonunda derviş ‘Derin Gerçek’e ulaştı. Arkasında onun usûllerini sürdüren bir sürü insan bıraktı. Tabii ki hiçbir zaman ’Derin Gerçek’e ulaşamadılar. Çünkü dervişin yolunun bittiği yerden başlıyorlardı.

Bu dervişlerin müritleri birbirlerine rastladıkları zaman şöyle konuşurlardı.

“Aynam burada, yeterince bakarsanız ’Derin Bilgi’ye ulaşırsınız”

“Bir koyun kurban edin. Derviş Yek-Baba’ya yardım ettiği gibi size de yardım edecektir.”

“Saçma! Tek yol belli pozisyonların, duaların ve eylemlerin sürdürülmesinde sebat etmektir.”

Gerçekten ’Derin Gerçek’e ulaştıklarında üç derviş şunu anladılar ki, geride bıraktıklarına yardımcı olma güçleri yoktu; bir dalganın üzerinde giden bir insanın, bir leoparın kovaladığı bir hayvanı görüp yardımına gidememesi gibi.

Not: Bu dervişlerin maceraları bazen geleneksel din anlayışının bir taşlaması olarak yorumlanır.

Bu ünlü bir eğitim öyküsüdür. Muradillerin lideri, 1719 yılında ölen sufi hocası Murat Şami’ye atfedilir.

DÖRT BÜYÜLÜ HAZİNE

İkinci rütbeden dört kutsal derviş bir araya gelip tüm dünyada insanlara yardımcı olmalarını sağlayabilecek nesneleri aramaya karar verdiler. Yapabilecekleri her şeyi incelemiş ve böyle bir işbirliğiyle en iyi hizmeti verebileceklerine karar vermişlerdi.

Otuz yıl sonra yeniden buluşmayı aralarında kararlaştırdılar. Saptanan günde yeniden bir araya geldiler. İlki en kuzeyden büyük bir asa getirmişti. Ona binen herkes hedefine bir an içinde ulaşabiliyordu. İkincisi en batıdan büyük bir başlık getirmişti. Başına onu geçiren hemen anında, var olan herkese ve her şeye dönüşebiliyordu. Üçüncü, doğudan büyük bir ayna getirmişti, Bu aynada, dünyada istenilen her yer görülebiliyordu. Güneyden gelen dördüncü ise, her hastalığı iyileştirebilen büyük bir kupa getirmişti.

Böylece donandıktan sonra, savaşırken ellerindeki araçları etkili bir şekilde kullanmalarına yetecek kadar uzun süre yaşamalarım sağlayacak yaşam suyunu bulmak için aynaya baktılar. Yaşam suyunun yerini buldular, büyük asaya binip oraya uçtular ve suyu içtiler.

Ondan sonra aynaya yardımlarına en çok ihtiyaç duyan adamı görmek için baktılar. Aynada ölmek üzere olan bir adamın yüzü belirdi. Günlerce uzaktaydı.

Dervişler hemen asalarına binip bir an içinde hasta adamın evine ulaştılar.

Kapıdaki adama “Efendinizin hasta olduğunu duyduk. Bizler ünlü hekimleriz. Bizi içeri alın, ona yardım edelim” dediler.

Yaşlı adam bunu duyunca dervişlerin yatağının başucuna getirilmesini istedi. Ama onları görür görmez cin çarpmışa döndü ve bahtı da kötüleşti. Derhal dışarı atıldılar; orada bulunanlardan biri, hastanın dervişlerin düşmanı olduğunu ve onlardan nefret ettiğini açıkladı.

Başlarına büyük başlığı geçirip görünüşlerini değiştirdiler; böylece hasta adamı rahatsız etmeyecek bir kılığa bürünüp kendilerini hekim olarak takdim ettiler.

Adam büyülü kupadaki ilaçtan biraz içince, daha önce hiç olmadığı kadar iyi hissetti kendini. Çok mutlu oldu ve zengin biri olduğu için dervişlere bir ev armağan etti, o eve yerleştiler.

Bu evde yaşamaya devam edip, insanların iyiliği için bir araya getirdikleri büyülü araçları ayrı ayrı kullanmaya devam ettiler.

Bir gün diğer dervişler dışarıdayken, askerler büyülü kupanın sahibi olan dervişi tutukladılar. Ülkenin kralı bu büyük doktorun ününü duymuş ve acaip bir hastalığa yakalanmış olan kızını tedavi etmesi için, onu getirmişti.

Derviş prensesin yatağına götürüldü ve o da özel kupasında kendi ilaçlarından sundu. Ama tedavi için büyülü aynaya danışma fırsatı bulamadığı için tedavi işe yaramadı.

Prenses düzelmedi ve kral, dervişin duvara çivilenmesini buyurdu.

Arkadaşlarına danışabilmek için biraz zaman istedi, ama kral sabırsızdı ve bunun dervişin kaçması için bir taktik olduğunu düşündü.

Öbür dervişler eve döner dönmez, arkadaşlarının nereye gittiğini öğrenmek için büyülü aynaya baktılar. Onun ölmek üzere olduğunu görünce, büyülü asa ile yardımına koşup ucu ucuna kurtardılar. Ama kralın kızını kurtaramadılar, çünkü kupayı bulamıyorlardı.

Büyülü aynaya bakınca, onun kralın emriyle en derin okyanusun derinliklerine atılmış olduğunu gördüler.

Ellerindeki mucizevi aletlere rağmen, kupayı geri alabilmek bin yıllarını aldı. Prensesle olan deneyimlerinden sonra, dört derviş gizli çalışmaya karar verdi. İnsanlığın iyiliği için yaptıkları her şeyin sanki doğal, açıklanabilir bir yoldan gerçekleştiğinin sanılması için gerekeni yaptılar.

Not: Bazıları bu öyküde İsa’nın çarmıhta ölmediğine dair bir referans olduğunu düşünür. Diğerleri büyük derviş ekollerinin dört tekniğine ve bunların Nakşibendilerle birleşmesine atıf olduğunu savunur.

Daha genel Sufi açıklaması ise, derviş etkinliğinin gizlilik içinde ve bir arada uygulanması gereken dört unsurdan oluştuğudur.

3. BÖLÜM

HİRİ VE KÜLLER

Ebu-Osman-El-Hiri bir gün yolda giderken bir pencereden üzerine çok miktarda kül döküldü. Yanındakiler bunu yapan kişiyi azarlamasını istediler.

Ama El-Hiri yalnızca şunları söyledi:

“Sıcak kömürü hak eden birinin başına yalnızca kül döküldüğü için müteşekkir olmalıyız.”

KÜTÜPHANE

Üç derviş bir kütüphanede karşılaştı.

Birincisi şöyle dedi: “Sufi bilgeliğiyle ilgili olan tüm kitapları okuyacağım. Daha sonra onların üzerine düşünüp benim için önemini görmeye çalışacağım.”

İkincisi şöyle dedi: “Tüm kitapları kendi elimle bir daha yazacağım ki dersler iyice derin yerleşsin içime. Ondan sonra iç ve dış manaları için tümünü yorumlayacağım.”

Üçüncüsü şöyle dedi: “Tüm kitapları almaya yetecek kadar para kazanacağım, daha sonra da onları okuyacağım. En sonunda, size sorular sorup, söz ve eylemlerinizin anlamadığınızı gösterdiği kısımlardan yararlanmaya çalışacağım.”

Oradan geçerken durup onları dinleyen bir dördüncü derviş de şöyle dedi:

“Ben de üçüncü dervişi inceleyip, boş gururunun kitaplarda görülebilecek olanı görmesine izin verip vermediğini görmeye çalışacağım.”

KÖTÜLÜK

Herat’lı ünlü Sufi Şeyh Abdullah Ansan kötülük konusunda şöyle der:

“Başka birinin kötülüğünden kurtulabilirsiniz.

Ama kendi kötülüğünüzden hiçbir kaçış yoktur.”

BİLGEYE MEKTUP

Manevi dünyayı öğrenmeye çalışan bir Batılı, adını bir gazetede gördüğü Doğulu bir bilgeye öfkeli ve suçlayıcı bir mektup yazdı.

“Sizin dünyevi şeylere karşı tamamen ilgisiz olmanız gerekir” dedi ve daha birçok eleştiri sıraladı.

Bilgeyi ziyaret ettiğimde, tepkisini mektubun yazarına iletmek için, mektup hakkında ne düşündüğünü sordum.

“Evet, gerçekten mektuplar alıyorum” diye mırıldandı. “Ama ne yazık ki okuyamıyorum, çünkü bunlar dünyevi şeyler ve onlarla ilgilenmiyorum. “

KÖPEĞİN ÖNCELİĞİ

Beyazıt Bistami bir gün sokakta müritleriyle birlikte yürüyordu.

Bir köpek onlara doğru gelince Beyazıt kenara çekilip köpeğe yol verdi. Müritlerinden biri kendi kendine bunun hatalı olduğunu düşündü. Beyazıt; yüksek bir statüye sahip, öğrencilerin eşlik ettiği büyük bir azizdi çünkü.

Beyazıt onun duygularını algıladı ve açıkladı.

Köpek onların yaklaştığını görüp, bir köpek olarak yaratıldığına göre büyük bir günah işlemiş olması gerektiği düşüncesini iletmişti Beyazıt’a. Oysa bu adam, çok büyük biri olmalıydı, öyle kutsal biri olarak görüldüğüne göre.

Beyazıt “Köpeğin ilettiği bu düşünceden ötürüdür ki ona öncelik ve yol verdim”.

ŞİBLİ VE TAŞLAR

Otoritelerin hiç hoşum gitmeyen acayip konuşmalarından ötürü, Şibli deli diye zincire vurulmuştu. Ona saygı duyan bir dizi insan ziyaretine gidip sağlığını sordular. Onlara kendilerini ne kabul ettiklerini sordu, onlar da onun arkadaşları olduklarını söylediler.

Bunun üzerine Shibli onlara taş atmaya başladı, onlar da kaçıp gittiler.

Şibli arkalarından bağırdı. “Benim arkadaşım olduğunuzu, beni düşündüğünü söylüyorsunuz! Ama size benim hastalığımdan kaçtığınızı gösterdim, onun için siz benimle değil, daha çok taşlardan korunmakla ilgilisiniz!”

 RABİA

Rabia Kazvinli, Salih’in şu ifadeyi kullanarak öğrencilerini yetiştirdiğini duydu. “Kapıyı çalın, size açılacaktır.”

Rabia şöyle dedi: “Ey Salih, daha ne kadar böyle söylemeye devam edeceksin, kapı aslında hiçbir zaman kapanmamışken

KRAL VE ODUNCU

Ahmed Şah, herkes tarafından saygı gören bir dervişken kral ilan edilmişti. O zamandan itibaren sık sık-derviş cübbesi giydi ve kullarının arasında, yönetiminin kalitesini arttırmak amacıyla dolaştı.

Bir gün yine tebdil-i kıyafet ederek, ormanda bir kulübede yaşayan bir oduncuyu ziyaret etti. “Eğer odunlarını satamazsan he yapardın?” diye sordu. Oduncu “Saygıdeğer Derviş” dedi, “Tanrı’ya güvenip yapacak bir şey bulurdum”.

Ertesi gün kral şehre hiçbir oduncunun sokulmaması emrini verdi ve iki üç gün sonra adamı yine derviş kılığında ziyaret etti.

“Kral, odunculara ¡çarşı acayip bir tavır aldıktan sonra, şimdi nasıl sürdürüyorsun yaşamını?”

“Şimdi de deri kemerler yapıp dükkânlara satıyorum. Tanrıya güvenip karnımı doyuracak bir şeyler bulabiliyorum.”

Kral onun yanından ayrıldı ve bir süre dükkânlarda deri eşyaların satılmasını yasaklayan bir ferman çıkardı.

Ahmet Şah, fakir oduncu-dericiyi yeniden ziyaret ettiğinde şöyle dedi: “Nasıl idare ediyorsun? Yazgı peşine düşmüş gibi, yeni uğraşın da engellendi.”

“Efendim” dedi adam, “Tanrı’ya güveniyor ve pazar yerinde hamal olarak çalışıyorum. Her şey yolunda, yiyecek yeterince şeyim var.”

Ahmet Şah, bu sefer de tüm hamalların saray muhafızı yapılmasını emretti. Ama ücret, hatta uyuyacak bir yer bile verilmeyecekti.

O gece kral, derviş kıyafetiyle yine arkadaşını görmeye gitti ve onu kulübesinde bir şeyler yer ve tahta oyarken buldu.

Kral “Ne yapıyorsun?” diye sordu.

“Kraliyet Muhafızları arasına alındım, ama yiyecek ve uyuyacak bir yer verilmedi. Ben de bana verilen kılıcı rehine verdim, gerekli gıdaları aldım, şimdi de geleceğim belli olana kadar, sahte bir kılıç yapıyorum.”

Kral sarayına döndü.

Ertesi sabah muhafız komutanı oduncuyu çağırıp bir mahkûmun kellesini uçurmasını emretti. Kralın, adet olduğu üzere, beklediği idam yerine birlikte gittiler. Oduncu, kralı tacı ve elbisesiyle tanımadı ama “Allah’a emanet” diyerek tahta kılıcını çekti ve indir emrini beklemeye başladı. Mahkûm şöyle dedi. “Allah aşkına, bu kılıç kesmeyi reddetsin; çünkü masumum ben” oduncu kılıcını yere indirdi. Bir araştırmadan sonra mahkûmun aslında suçsuz olduğu ortaya çıktı. Ahmet Şah bu durumdan öyle etkilendi ki, oduncuyu Sadrazam yaptı.

ÜÇ DERVİŞLE KARŞILAŞMAK

Ortadoğu’da üç dervişle tanıştım ve Batı’dan bilgelik peşinde gelenlerle hiç karşılaşıp karşılaşmadıklarını sordum. “Sık sık” dediler. Bu insanlara bir şey öğretip öğretmediklerini sorunca, “Her zaman aynı şey oluyor” dedi içlerinden biri. “Yanımıza gelip bizi eğitin diyorlar, onların yanına oturup zihinsel algıyla iletişime girmeye çalışıyoruz.” Sonra ne olduğunu sordum. “Her zaman aynı şey oluyor. İki üç gün geçtikten sonra yanımızdan ayrılıyor, yapmaya söz verdiğimiz şeyi yapmadığımızdan yakınıyorlar.”

BASRALI HASAN

Elinde bir mumla yürüyen bir çocuğa sordum:

“O ışık nereden geliyor? “

Çocuk mumu hemen söndürdü. “Bana nereye gittiğini söyleyin. Ben de size nereden geldiğini söyleyeyim.”

İDRİS

İdris ‘e sordular:

“Ermişler hakkında ne düşünüyorsun?”

“Varlığı değil, yokluğu zenginleştirme tehlikeleri var. Onlar, genellikle varlıklarını yokluğa sunduklarını düşünüyorlar.

Ben yokluğumu varlığa sunmayı tercih ederdim.”

ABDULLAH ANSAR

Şeyh Abdullah Ansar-i şöyle söyler :

“Oruç sadece ekmek tasarrufudur. Dua, yaşlı adam ve kadınlar içindir. Hac da-bir dünyevi zevktir. Kalbinizi fethedin. Sufi hayat yasası şunları gerektirir asıl:

Gençlere nazik davranış

Yoksullara cömertlik

Arkadaşlara iyi öğüt

Düşmanlara merhamet

Budalalara kayıtsızlık

Bilgelere saygı.

DOLU ELLER

Molla Nasreddin, bir gece karanlıktan korka korka, bir elinde bir kılıç, diğerinde hançerle yürüyordu. Bunların güvenli bir korunma yöntemi olduğunu duymuştu.

Yolda karşısına bir hırsız çıktı, eşeğini ve değerli kitaplarla dolu heybelerini elinden aldı.

Ertesi gün bahçede yazgısına söylenirken, biri sordu:

“Ama Molla, neden mallarını almasına izin verdin ki? Onu önleyecek şeylerin yok muydu?”

“Eğer ellerim dolu olmasaydı, o görürdü gününü.”

EVİ SATMAK

Nasreddin Hoca bir gün bir emlakçıya gitmiş.

“Yaşadığım evin yarısını satmak istiyorum.”

“Ama Molla, sen zaten yaşadığın evin yalnızca yarısına sahipsin

“İyi ya, elimdeki yarımı satıp elime geçen parayla diğer yarısını alacağım.”

SUFİ VE SOFTA

Bir gün bir Sufi bir softayla konuşuyordu:

Sufi “Kendini Allah karşısında sıfır sayma, sen onun güzelliğinin yansımasısın” demiş.

Softa; “Allah’ın karşısında kulun isteği, varlığı hiçtir, yalnızca onun sadık kuluyum ” demiş.

Sufi “Ben senin söylediğin anlamda bir Allah’ı tanımıyorum” diye yanıt vermiş.

Softanın buna tepkisi çok şiddetli olmuş.

“Ne, sen benim inançlarıma karşı saygısızlık edersin, beni hiçe sayarsın ha” demiş, Sufiyi öldürmüş.

 GÖL

Bir gün Molla Nasreddin bir gölde yüzüyormuş.

Oradaki balıkçılardan biri “Bu çok tehlikeli bir göldür Molla” demiş. “Burada yüzenler her zaman dibinde ölü bulunur.”

Nasreddin Hoca “Sağolasın arkadaş, dibinden uzak durmaya dikkat edeceğim ” demiş.

SESSİZLİK

Bir gün Ebu-Bekir-Şibli Bağdat’ta dolaşırken bir bilgenin “Sessizlik konuşmaktan daha iyidir” dediğini duydu. Şibli ona şöyle dedi: “Senin sessizliğin konuşmandan daha iyi, ama benim konuşmam sessiz kalmamdan iyi; çünkü senin konuşman boş gurur, sessizliğin de sadece bir jest, oysa benim sessizliğim mütevazılık, konuşmamsa sessizlik. “

MEKKE’DE BİR HIRİSTİYAN

Şibli bir gün Bağdat’ta, Mekke’ye hacca gidecek yoksullara ayakkabı almak için 1.000 dirheme ihtiyacı olduğunu söyledi. Bir Hıristiyan parayı vermeyi önerdi, yalnız onların kervanına alınmayı şart koşuyordu.

Şibli ona bu yolculuğa yalnızca Müslümanların çıkabileceğini söyledi. Bunun üzerine Hıristiyan, bir yük hayvanı olarak gelebileceğini bildirdi. Onların inançlı olması gerekmiyordu. Hıristiyan, bir yük hayvanı gibi koşum takımlarına bağlı yola çıktılar. Her molada hacıların oturacağı yerleri de temizliyordu.

Kabe’ye geldiklerinde Şibli, Hıristiyana Kabe’ye giremeyeceğini söyledi. Hıristiyan da girmesine izin verilmesi için dua etti. Ondan sonra göklerden bir ses duyuldu ve Hıristiyanı içeri buyur etti. 

HIZ ARTIRMA

Molla Nasreddin bir gün bir tersaneye gitmiş. Denizle ilgisini anlayamadığı bir ateş görünce, bir denizciye ne işe yaradığını sormuş.

Adam “Onunla katran yapıyoruz” demiş. “Katranla geminin altındaki çatlakları kaplıyoruz, bu da. onun daha hızlı gitmesini sağlıyor.”

Nasreddin Hoca doğruca eve gidip bir ateş yakmış. Sonra da eşeğini bağlayıp bir tavada bir miktar katran eritmiş. Üzerinden duman tüten katranı hayvana yaklaştırır yaklaştırmaz, hayvan ipini koparıp dört nala kaçmış.

“Sahiden işe yarıyormuş.

BEN KİMİM?

Gezginci bir derviş bir gün yolun kenarında duran üzgün bir adamın yanına oturdu.

Adam konuşmaya başladı.

“Dua edemiyorum. Sufi klasiklerini anlamıyorum. Batıni egzersizlerden hoşlanmıyorum.”

Derviş “O zaman, tüm bunlardan vazgeç” diye tavsiyede bulundu.

“Nasıl yapabilirim ki? Ben bu bölgede tanınmış bir Sufi hocasıyım.”

FIRTINADA GEMİ

Nasreddin Hoca, bir gemide giderken fırtına çıkmış, Kaptan geminin yelkenlerinin indirilmesi emrini verince, Nasreddin Hoca itiraz etmiş:

“Görmüyor musun, sorun yelkende değil, dalgalarda.”

NASREDDİN HOCA

Nasreddin Hoca her gece eşekleriyle sınırdan geçiyordu. Eşeklerin sırtında samanla dolu çuvallar vardı. Kaçakçılık yaptığını kendisi açıkça söylediği için, sınırdaki muhafızlar onu her gün ayrıntılı şekilde arıyordu. Üstünü arıyor; samanları karıştırıyor, suya atıyor hatta zaman zaman da yakıyorlardı.

Bir gün Hoca tüm bu işlerden elini eteğini çekti ve başka bir ülkede yaşamaya başladı. Burada gümrük muhafızlarından biriyle yeniden karşılaştı. Muhafız “Şimdi artık rahatlıkla söyleyebilirsin” dedi. “Ne kaçırıyordun da bir türlü bulamadık?”

Hoca yanıt verdi:

“Eşek!”

Kaynak: İDRİS ŞAH, SEÇME MESEL VE DÜŞÜNCELER, Derleyen: Mustafa Yılmazer, Ayraç Yayınevi, İkinci Baskı Mart 1997, Ankara

İçindekiler

İDRİS ŞAH-SEÇME MESEL VE DÜŞÜNCELER  . 1

SUNU  .. 1

1. BÖLÜM  … 2

SÖYLEDİĞİM  … 2

PROBLEMİN  .. 2

YEREL VE GERÇEK OLAN  .. 2

ÖZGÜRLÜK  . 2

KOLLAR VE BACAKLAR  . 2

YILDIRIM VE MEŞE AĞACI   2

GELİŞME  . 2

ERDEM  … 2

KONUŞMAK  . 3

ORİJİNAL MÜKEMMELLİK  . 3

EJDERHA  .. 3

KİM ÖNEMSİYOR  . 3

ZAMAN  .. 3

INSANLIĞIN İLKESİ   3

BEN NEYMİŞİM?  . 3

CÖMERTLİK VE BİLGELİK  . 4

FİKİR  . 4

SORULAR VE YANITLAR  . 4

KÖTÜMSER  . 4

İNANÇ  . 4

YÜCE DENEYİM  … 4

SAĞIRLIK  . 4

KUŞKU  .. 4

SAĞLAMLIK  . 4

ELEŞTIRİ   4

MÜKEMMELLİK  . 5

İNANÇ VE BİLGİ   5

KESİNLİK  . 5

İYIMSER-KÖTÜMSER  . 5

ALMAK VE VERMEK  . 5

NE ÖĞRENDİN?  . 5

TURİZM  … 5

DÜNYA DIŞI VARLİKLAR İÇİN  .. 5

DOLAYLI YOL  . 6

ARAMAK  . 6

ATEŞ VE DUMAN  .. 6

KENDİNDEN HOŞNUTLUK  . 6

KRALIN YENİ ELBİSELERİ   6

MAKİNENİN ARKASINDA  .. 6

TILSIM  … 6

ÜÇ DİLEK  . 7

TIRTIL  . 7

SÜT  . 7

PARTIDE DUYDUĞUM BİR DİYALOG  .. 7

İKİ ŞEYTAN  .. 7

SÜRÜCÜ, AT, ARABA  .. 8

NİÇİN SEÇİLDİ   8

GENELLEMELER TEHLİKELİDİR  . 8

GEREKSİZ  . 8

ÇİVİ   9

İLETİŞİM  … 9

BEKLENTİ   9

ÖLÜM  … 9

DUYDUNUZ MU?  . 10

ÖNYARGI   10

HOŞGÖRÜ  .. 10

KAPI KAPANIYOR  . 10

HAM MADDE  . 10

DÜNYA GEZEGENİ ÜZERİNE BİR RAPOR  . 11

DURUM  … 11

TUZAKTAKİ FARE  . 12

SIR  . 12

FARKLI VE AYNI   12

GEYIK  . 12

TARIH  .. 13

AMAÇ  . 13

ENTELLEKTÜEL EGZERSİZ  . 13

YOSUNLAR  . 14

2.BOLUM  … 15

ÜÇ BALIK  . 15

SULAR DEĞİŞTİĞİ ZAMAN  .. 16

KUMLARIN ÖYKÜSÜ  .. 16

NURİ BEY’ İN ESKİ SANDIĞI   17

BİR GELENEK NASIL KURULDU?  . 18

CENNETİN KAPILARI   19

ÖLÜMÜN FARKINDA OLAN ADAM  … 19

DAĞ YOLU  .. 20

YILAN VE TAVUSKUŞU  .. 21

CENNET SUYU  .. 22

AYAKKABI TAŞIMAK  . 22

İNSAN KANIYLA İYİLEŞME  . 23

ÜÇ DERVİŞ  . 24

DÖRT BÜYÜLÜ HAZİNE  . 27

3. BÖLÜM  … 28

HİRİ VE KÜLLER  . 28

KÜTÜPHANE  . 28

KÖTÜLÜK  . 29

BİLGEYE MEKTUP  . 29

KÖPEĞİN ÖNCELİĞİ   29

ŞİBLİ VE TAŞLAR  . 29

RABİA  .. 30

KRAL VE ODUNCU  .. 30

ÜÇ DERVİŞLE KARŞILAŞMAK  . 31

BASRALI HASAN  .. 31

İDRİS  . 31

ABDULLAH ANSAR  . 31

DOLU ELLER  . 31

EVİ SATMAK  . 32

SUFİ VE SOFTA  .. 32

GÖL  . 32

SESSİZLİK  . 32

MEKKE’DE BİR HIRİSTİYAN  .. 32

HIZ ARTIRMA  .. 33

BEN KİMİM?  . 33

FIRTINADA GEMİ   33

NASREDDİN HOCA  .. 33

 

HİLAFET’İ BİZZAT BATI KENDİSİ GETİRECEK


PROF. MİCHEL CHOSSUDOVSKY

İslam Devleti, “Hilafet Projesi” Ve “Küresel Terörizmle Savaş”

IŞİD: İngiliz-İsrail-Amerikan ortak projesi…

ABD’nin başını çektiği Terörizmle Küresel Savaş, ABD askeri doktrininin köşe taşını oluşturur. “İslamcı teröristlerin peşinden gitme”, gayri-nizamî savaşın ayrılmaz parçasıdır. Temelinde yatan amaç, kontr-terörizm operasyonlarının dünya çapında yürütülmesini meşru göstererek ABD ve müttefiklerinin bağımsız ülkelerin işlerine müdahale etmesini sağlamaktır. ABD istihbaratı, Britanya’nın MI6’sı ve İsrail’in MOSSAD ’ı ile işbirliği içinde hem teröristleri hem de “Hilafet Projesi ”ni el altından desteklemektedir.

**

El Kaide efsanesi ve “Dış Düşman” tehdidi, yoğun medya ve hükümet propagandası yardımıyla tüm dünyada sürdürülüyor. 11 Eylül sonrası dönemde terörist El Kaide tehdidi, ABD-NATO askeri doktrininin yapıtaşını oluşturur. Dünya çapında “kontrterörizm operasyonlarının” yürütülmesini, insani bir görev maskesi altında meşrulaştırır. Bilindiği ve belgelendiği üzere El Kaideye bağlı örgütler, Sovyet-Afgan savaşının en parlak döneminden bu yana, sayısız çatışmada ABD-NATO tarafından “istihbarat birimleri” olarak kullanılmaktadır. Suriye’deki El Nusra ve IŞİD isyancıları, asker toplama ve bunların eğitimini bizzat gözetim ve kontrolü altında tutan Batı askeri ittifakının paramiliter güçlerinin piyonlarıdır.

ABD Dışişleri Bakanlığı bazı ülkeleri “teröristlere yataklık etmekle” suçlarken aslında Bir Numaralı “Terörizmi Finanse Eden Devlet” Amerika’dır. Suudi Arabistan ve Katar’ında aralarında olduğu müttefikleri, hem Suriye’de hem de Irak’ta faaliyet gösteren Irak Şam İslam Devleti’ni (IŞİD) el altından destekleyip finanse etmektedir. Üstelik Irak Şam İslam Devleti’nin Sünni hilafet projesi, ABD’nin epeydir var olan hem Irak’ı hem de Suriye’yi bölme gündemiyle örtüşüyor: Sünni İslamcı Hilafet, Arap Şii Cumhuriyeti, Kürdistan Cumhuriyeti ve diğerleri gibi…

ABD’nin başını çektiği Terörizmle Küresel Savaş, ABD askeri doktrininin köşe taşını oluşturur. “İslamcı teröristlerin peşinden gitme”, gayrinizamî savaşın ayrılmaz parçasıdır. Temelinde yatan amaç, kontr-terörizm operasyonlarının dünya çapında yürütülmesini mazur göstererek ABD ve müttefiklerinin bağımsız ülkelerin işlerine müdahale etmesini sağlamaktır. Alternatif medya da dâhil olmak üzere çoğu ilerici yazar, Irak’taki son gelişmelere odaklanırken, “Terörizmle Küresel Savaşın” arkasındaki mantığı anlamakta yetersiz kalmaktadır. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), Batı askeri ittifakının bir maşasından ziyade “bağımsız bir örgüt” gibi görülmektedir. Üstelik ABD-NATO askeri gündeminin ilkelerine karşı çıkan birçok samimi savaş karşıtı aktivist dahi, buna rağmen Washington’un El Kaideye yönelik kontr-terörizm gündemini onaylamakta ve dünya çapında terör tehdidini “gerçek” sanmaktadırlar: “Savaşa karşıyız fakat Terörizmle Küresel Savaşı destekliyoruz”.

Hilafet Projesi ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyi Raporu

Yeni bir propaganda kampanyası harekete geçirildi. Irak Şam İslam Devleti’nin lideri Ebu Bekir El-Bağdadi, 29 Haziran 2014 tarihinde İslam Devletinin kurulduğunu ilan etti: Sunday’in I Temmuz tarihli ilanıyla grubu tarafından “Halife İbrahim Ibn Awad” ilan edilen Ebu Bekir El-Bağdadi’ye sadık savaşçılar, 7. Yüzyıl’da Muhammed Peygamberin halefi olan ve Müslümanların çoğunun saygıyla bağlı olduğu Raşidi halifeliğinden ilham alıyorlar.” (Daily Telegraph, 30 Haziran 2014)

Hilafet Projesi, bir propaganda enstrümanı olarak on yılı aşkın bir süredir ABD istihbaratının gündemindedir. Aralık 2004’te Bush yönetimi döneminde Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC), Batı Akdeniz’den Orta Asya’ya ve Güney Doğu Asya’ya kadar uzanan yeni bir Hilafet’in 2020 yılında ortaya çıkacağı ve bunun Batı demokrasisi ve değerlerini tehdit edeceği kehanetinde bulundu. Ulusal İstihbarat Konseyi’nin “bulguları”, “Küresel Gelecek Haritası” (http://www.futurebrief.com/project2020.pdf) 123 sayfalık bir raporda yayımlandı. “Yeni Hilafet, radikal dinci kimlik politikasının körüklediği küresel bir hareketin, nasıl küresel sistemin temelindeki Batı normlarına ve değerlerine bir meydan okuma oluşturabileceğine bir örnek sunar.”

NIC 2004 Raporu hiciv sınırlarını zorlar; tarihsel ve jeopolitik analiz şöyle dursun istihbarattan bile yoksundur. Bu sahte Hilafet öyküsü yine de IŞID lideri Ebu Bekir El-Bağdadi’nin 29 Haziran 2014’deki PR ilanıyla çok iyi reklam yaparak Hilafeti kurmasıyla hoş bir benzerlik taşır. Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC) raporu, sözde “Bin Ladin’in hayali torununun 2020 yılında bir akrabasına gönderdiği mektubun hayali bir senaryosunu” sunar ve bu temelde 2020 yılı için öngörülerde bulunur. ABD istihbarat camiası, istihbarat ya da ampirik analizlerden ziyade uydurma Bin Ladin’in torununun mektubu öyküsüne dayanarak Hilafetin Batı Dünyası ve Batı medeniyeti için gerçek bir tehdit oluşturduğu sonucuna ulaşır. Propaganda açısından, NIC tarafından tarif edildiği gibi, Hilafet projesinin altında yatan amaç, askeri bir haçlı seferini meşrulaştırma niyetiyle Müslümanları öcü göstermektir: “Aşağıda tarifi yapılan hayali senaryo, radikal dinci kimliğin körüklediği küresel bir hareketin nasıl ortaya çıkacağına örnek oluşturur. Bu senaryoya göre, yeni Hilafet ilan edilir ve geniş alanı etkisi altında alan güçlü bir kontr-ideolojiyi ilerletmeyi becerir. Bu, 2020 yılında Bin Ladin’in hayali torunundan bir aile yakınına farazi bir mektup biçiminde tasvir edilir.

Hayali torun, Halife’nin kontrolü geleneksel rejimlerden zorla almaya çalışırken verdiği mücadeleleri ve bunun sonucunda hem Müslüman dünyası içinde hem de dışında Müslümanlar ile ABD, Avrupa, Rusya ve Çin arasında yaşanan çatışma ve kargaşayı anlatır. Halife’nin desteği harekete geçirmedeki başarısı çeşitlilik gösterirken, onun çağrıları sonucunda Ortadoğu’daki -Afrika ve Asya’daki Müslüman çekirdeğin çok uzağındaki yerler dahi şiddetle sarsılırlar. Senaryo Halife -tarihsel bakımdan önceki Halifelerde olduğu gibibir bölge üzerinde hem manevi hem de dünyevi otoritesini kuramadan sona eriyor. (“Küresel Gelecek Haritası” Syf. 83)

NİC’in bu “yetkili” “Küresel Gelecek Haritası” raporu sadece Beyaz Saray, Kongre ve Pentagona sunulmakla kalmayıp Amerika’nın müttefiklerine de yollandı. NIC raporunda (hilafet projesi bölümü de dâhil) atıfta bulunulan “Müslüman Dünyasından Yayılan Tehdit”, günümüz ABD-NATO askeri doktrinin temel zeminini oluşturmaktadır. NIC belgesi küresel üst düzey görevlilerin okunması için hazırlandı. Kabaca akademisyen, araştırmacı ve NGO “aktivistlerinin” yanı sıra kıdemli dış politikacıları ve askeri yetkilileri hedefleyen, küresel “üst düzey” propaganda kampanyasının bir parçasıydı. Amaç, “üst düzey görevlileri” İslamcı teröristlerin Batı Dünyası’nın güvenliğini tehdit ettiğine inandırmaya devam etmekti. Hilafet senaryosunun sacayağı olan “Medeniyetler Çatışması” da, küresel kontr-terörizm gündeminin parçası olarak dünya çapında müdahaleyi Amerikan kamuoyuna mazur gösterir.

Hilafet; jeopolitik ve coğrafi açıdan. ABD’nin içerisinde ekonomik ve strajik nüfuzunu genişletmeye çalıştığı geniş bir alan oluşturur. Dick Cheney 2004 NIC raporu hakkında şöyle diyor: “Sizin Yedinci Yüzyıl Hilafeti olarak bildiğiniz şeyi şimdi yeniden kurmaktan bahsediyorlar. İslam ya da İslam halkının, Batı’da Portekiz ve İspanya’dan, bütün Akdeniz boyunca Kuzey Afrika’ya kadar; Kuzey Afrika’nın hepsi; Ortadoğu; yukarıda Balkanların içlerine; Orta Asya cumhuriyetlerine, Rusya’nın güney ucuna; cömert Hint şeridine ve günümüz Endonezya’sına kadar her şeyi kontrol ettiği 1200, 1300 yıl boyunca dünya böyle organize edilmişti. Yani bir uçta Bali ve Jakarta’dan öbür uçta Madrid’e kadar.”

Cheney’in günümüz bağlamında tarif ettiği şey, Akdeniz’den Orta Asya ve Güney Doğu Asya’ya kadar yayılan geniş bir bölgedir ve ABD ve müttefiklerinin çeşitli askeri ve istihbarat operasyonlarına doğrudan giriştiği yerlerdir. NIC raporunda ifade edilen amaç, “ABD çıkarlarına tehdit oluşturabilecek mevcut trendleri öngörmek suretiyle sonraki yönetimleri, kendisini bekleyen zorluklara hazırlamaktı”. NIC istihbarat belgesi, biz unutmayalım diye, “2020 yılında Bin Ladin’in hayali torunundan [hayali] akrabasına farazi bir mektuba” dayanıyordu. Bu “yetkili’ NIC istihbarat belgesinde çerçevesi çizilen “Öğrenilen Dersler” şöyledir: “Hilafet projesi “uluslararası düzene ciddi bir tehdit teşkil eder… Bilişim teknolojisi devriminin, Batı ve Müslüman dünyaları arasındaki çatışmayı büyütmesi muhtemeldir…” Belge Hilafetin Müslümanlara çağrısına atıfta bulunur ve şöyle bağlar: “Hilafetin ilanı, terörizm ihtimalini azaltmayacağı gibi daha fazla çatışma yaratacaktır”.

NIC analizi, hilafet ilanının, Müslüman ülkelerden yayılan yeni bir terörizm dalgası açığa çıkartacağını ileri sürer. Böylece Amerika’nın Terörizmle Küresel Savaşı tırmandırmasını mazur gösterir; “Hilafet’in ilanı … İslam dünyasının içinde veya dışında Hilafet’e karşı çıkanlara saldırmaya kararlı yeni bir terörist kuşağı kamçılayabilir.”

NIC raporunun bahsetmekten kaçındığı şey, ABD istihbaratının, Britanya’nın MI6’sı ve İsrail’in MOSSAD’ı ile işbirliği içinde hem teröristleri hem de hilafet projesini el altından desteklediği gerçeğidir. Tam da bu sırada, şimdi, küresel medya, sadece İslam dünyasından değil aynı zamanda Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da “İslamcı teröristlerin yetiştiği evlerden” yayılan “yeni terörist tehdide” odaklanmakla yeni bir yalan ve manipülasyon dalgasını başlattı.

Kaynak: Turqie DiplomatigueAğustos/2014
(Kanada merkezli düşünce kuruluşu Globalresearch Yıldız Temürtürkan çevirdi)

 

 

 

SEÇKİ-5


ZORLA CENNETE GÖTÜRÜLENLER

Allah Teâlâ, zayıf kullarının sadece farz ve vaciplerle yetinme­lerine izin vermiş,  güçlü kullarına da fazladan nafile kapısını açmıştır. Cezalandırılmaktan korktukları için sadece farzla­rı yerine getiren ve böylelikle kendilerini helâk olmaktan ve azaba uğramaktan kurtaran kullar, Allah Teâlâ’nın Rubûbiyetine olan talepleri, O’na olan özlemleri sebebiyle bunu yapmamışlar­dır. Şâyet onlar herhangi bir şekilde bu amellerden dolayı hesaba çekilmeyeceklerini bilselerdi, asla bu amelleri yerine getirmezlerdi. Bu sebeple onlar ancak, kendi nefisleri için bu farz ve vâcibleri yerine getirmişler ve bu esnada sadece kendi menfaatlerini düşünmüşlerdir. Onlar Allah Teâlâ’ya farz ve vâcib zin­cirleriyle bağlandıkları için bu amelleri zorunlu olarak yerine getirmişlerdir.[1] Bundan dolayı hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Rabbim, zincirlerle cennete götürülen kulların hâline hayret etti. ” [2]

 


[1] İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur,  Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 59

[2]     Hadisi Ahmed, Buhârî ve Ebû Davud rivayet etmiştir.

*************

ALLAH TEÂLÂ’NIN İTAAT ETTİĞİ KULLAR

Allah Teâlâ rasüllerine indirdiği bazı kitaplarında şöyle buyurmuştur:

“Kim her şeyde Bana itaat ederse, Ben de her şey­de ona itaat ederim!”

Yine şöyle buyurmuştur:

“Kim her şeyi terk etmek ve onlardan ayrılmak suretiyle Bana itâat ederse, ben de her şeyde ona tecellî ederek, böylece benim kendisine her şeyden daha yakın olduğumu ona göstererek ona itâat ederim.”

Bu ilk yol olup, sâliklerin yolu­dur. Büyük yola gelince, bu da şöyledir:

“Her şeyde Mevlâ’sının güzel iradesine yönelmek suretiyle Bana itâat edene, Ben de Beni her şeyi Bizâtihi kendisi gibi görünceye kadar her şeyde ona tecellî etmek sûretiyle ona itâat ederim.”

Bu meseleyi anlamış isen, şimdi şunu da iyi bilmelisin:

Velîler iki sınıftır:

1-Her şeyden fenâ bularak Allah Teâlâ ile beraber başka bir şey görmeyen velîler.

2- Her şeyde bekâ hâline erip her şeyde Allah Teâlâ’yı gören velîler.

Allah Teâlâ mülkünü orada kendisi müşâhede edilsin diye var etmiştir. Kâinat Allah Teâlâ’nın sıfatlarının aynasıdır. Bundan do­layı kâinattan uzak olan, onda Hakk’ı müşâhede etmekten de uzak olur. Kâinat kendisi görülmek için var edilmemiş, fakat onda onu yaratan Mevlâ’yı müşâhede edebilmek için var edil­miştir. Hakk Teâlâ’nın senden muradı, kâinatı, göremeyenlerin gözüyle görmendir. Yani kâinatı Allah Teâlâ’nın onda tecellî etmesi sûretiyle görmendir, kâinatı, yaradılışı itibariyle müşâhede et­men değildir. Bu manayı anlatmak üzere bir şiirde şöyle dedik:

Alemler ancak onları görmeyenlerin gözüyle göresin diye sana gösterilmiştir.

Mevlâ’sını görmekten başka bir hâle razı olmayanın yük­selişi gibi âlemlerden yüksel.[1]

Şeyh Ebû’l-Hasan Şazelî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle demiştir:

“Günahkâr mü’minin nûru açığa çıkarılacak olsa, gökyüzüyle yeryüzü arasını doldururdu. Öyleyken senin tâatkâr mü’minin nûru hakkında zannın nedir?”

Şeyhimiz Ebû’l-Abbas El Mürsî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin şöyle dediğini işittim:

“Şâyet velinin hakîkati ortaya çıkacak olsaydı, mutlaka ona kulluk edilirdi. Çünkü velinin sıfatları ve vasıfları Allah Teâlâ’nın sıfat ve vasıflarındandır.” Bazı müritler bana şunu haber ver­diler:

“Şeyhimin arkasında namaz kıldım; neredeyse aklımı ala­cak şeylere tanık oldum. Şeyhimin bütün bedeninin nurlarla kaplanıp dolduğuna şâhit oldum. Ardından onun bedeninden nurlar yayılmaya başladı, artık ona bakamaz oldum.”[2]

Yine Şeyhimin hocası Şeyh Ebû’l-Hasan eş Şâzelî şöyle de­miştir:

Allah Teâlâ sevgisi kalbe yerleşti mi, kulun kalbinden Allah Teâlâ’nın dışında her şeyi çıkarır. Bundan dolayı sen nefsin Allah Teâlâ’ya tâata meyilli ve aklın da mârifetullaha yönelmiş olduğunu gö­rürsün. Ruh huzûrda durmakta, sır da onu müşâhedeye dal­mıştır. Kul daha fazlasını ister, ona daha fazlası verilir. Yaptığı niyaz ve münâcâtın lezzetinden daha tatlı surette ona fetihler ihsan edilir. Kurbiyyet yaygıları üzerinde ona takrip elbisele­ri giydirilir. Hakikatlere ve ilimlere vakıf olur. Bundan dolayı şöyle demişlerdir:

“Allah Teâlâ’nın velileri gelinler gibidir, gelinleri suçlu ve günahkâr­lar göremezler.”[3]

 


[1] İbn Ataullah el-İskenderî ,trc: Abdullah Mağfur, Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 72

[2] a.g.e., s.79

[3] Ataullah İskenderî bu konuyu “Gelin Tâcı” adlı kitabında geniş çapta ele almıştır.

************

DUÂ’NIN GİZLİ SIRLARI VARDIR

Bir gün Şeyh Ebû’l-Abbas el-Mürsî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin huzûruna bir adam girdi. Şeyhin acı çektiğini gördü. Ona:

“Efendim Allah Teâlâ size afiyet versin.” dedi. Şeyh adama herhangi bir cevap vermeksizin sustu. Sonra adam bir süre herhangi bir şey konuşmadan oturdu. Daha sonra tekrar:

“Efendim Allah Teâlâ size afiyet versin.” dedi. Bunun üzeri­ne şeyh:

“Evet ben Allah Teâlâ’dan afiyet istedim. Elbette Allah Teâlâ’dan âfiyet istedim. Şu an benim içinde bulunduğum hâl, âfiyetin ta kendisidir.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde Allah Teâlâ’dan âfiyet istemiştir. O bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

“Hayber’de yediğim etin etkisini hâla vücûdumda hissediyorum. Şimdi o artık benim atar damarımı kes­miş bulunmaktadır.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’dan âfiyet dilemiş olmasının yanı sıra böyle buyuruyordu.

Hz. Ömer radiyallâhü anh deAllah Teâlâ’tan âfiyet istemişti. O daha sonra hançerlenerek katledildi.

Hz. Osman radiyallâhü anh da Allah Teâlâ’dan âfiyet istemişti. O da boğazlanarak şehit edildi. Aynı şekilde Hz. Ali kerremallâhü vechede Allah Teâlâ’dan âfiyet istemişti. O da katledildi.

SEN ALLAH TEÂLÂ’DAN ÂFİYET İSTEYECEĞİN ZAMAN, ALLAH TEÂLÂ’NIN BİLDİĞİ SÛRETTE ALLAH TEÂLÂ’NIN ÂFİYET VERMESİNİ İSTE. (Ne istediğini bil.)

Şeyh şöyle diyordu:

“Sabır kelimesi Arapça asbar keli­mesinden türetilmiştir. Asbar ise, oklarla nişan alman hedef demektir. Sabırlı insan da kendisini Allah Teâlâ’nın İlâhî takdir okuna hedef yapan kimsedir.” [1]


[1] İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur, Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 212-213

************

BEDDUÂNIN SIRRI

Bir kadının bir tavuğu vardı, ondan başka hiçbir varlığı da yoktu. Bu tavuk, kadın için yumurtluyordu. Derken bir gün bir hırsız gelip tavuğu çaldı. Kadın ta­vuğun çalındığını öğrenince hırsıza bedduâ etmedi, bilakis bu işi Allah Teâlâ’ya havale etti. Hırsız tavuğu aldı, boğazladı ve tüylerini yoldu. Birden bire hırsızın yüzü tavuğun tüyleriyle kaplanı­verdi. Ne yaptıysa bu tüylerden kurtulamadı. Kime sorduysa hiç kimse onun tüylerden nasıl kurtulacağına dâir bir çözüm sunamadı. Derken İsrailoğullarından bir bilgine rastladı. Du­rumu ona da anlattı. Bilgin şöyle dedi:

“Bunun ancak bir şifâsı vardır. Tavuğunu çaldığın kadının sana bedduâ etmesidir. Şâyet bedduâ edecek olursa, bu has­talığından da kurtulursun.” Bunun üzerine adam kadına bazı kimseleri gönderdi. Bu kimseler:

“O senin tavuğun nerede?” diye sordular. Kadın:

“Çalındı.” dedi. Onlar:

“Desene çalanlar sana çok eziyet etmişler.” dediler. Kadın:

“Evet öyle oldu.” dedi. Onlar:

Canını çok yakmış olmalılar, baksana yumurtasından da mahrum kaldın.” dediler. Kadın:

“Evet öyle oldu.” dedi. Onlar bu şekilde sorularla kadının öfkesini iyice kabarttılar. Derken kadın, hırsıza bedduâ edi­verdi. Bunun üzerine hırsızın yüzünden tüyler dökülüp kayboldu. Bu durum İsrailoğullarından olan bilgine haber verildi. Bilgine:

“Bunun bu şekilde iyileşeceğini nereden bildin?” diye sor­dular. O:

“O kimse, kadının tavuğunu çaldığı zaman kadın ona bedduâ etmedi ve işini Allah Teâlâ’ya havale etmişti. Allah Teâlâ da kadı­nın yerine ondan intikam almıştı. Fakat kadın bedduâ edince, kendi nefsi için intikam almış oldu. Bunun üzerine de hırsızın yüzünden tavuğun tüyleri düşüp yok oldu.” buyurdu.[1]


[1] İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur, Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 202

************

DÜNYA KAZANCI OLMAYAN TARİKATA GİREMEZ

Şeyh Ebû’l-Abbas el-Mürsî kaddesellâhü sırrahu’l azîz talebelerinin şöyle dediğini işitip duruyordum:

“Şeyhlerle oturup kalkan zâhirî ilimden hiçbir şey öğrene­mez.” Zâhirî ilmi öğrenemeyecek oluşum bana ağır geliyordu. Fakat bunun yanı sıra şeyhin sohbetinden mahrum kalmayı da göze alamıyordum. Şeyhe geldim. Onu sirkelenmiş et yer­ken buldum. Kendi kendime:

“Keşke şeyh yediği etten bir lokma kendi eliyle bana da yedirse.” diye düşündüm. Düşüncem henüz aklımdan geç­mişti ki, şeyh kendi eliyle ağzıma bir lokma koyuverdi. Sonra bana:

“Bir tacir bizim sohbetlerimize başladığı zaman biz ona: Ticaretini terk edip öyle gel, demeyiz. Ya da zanaat sahibi bir insan bizim meclisimize katıldığı zaman: Zanaatını bırakıp öyle gel, demeyiz. Veyâ ilim öğrencisi bir insan bizim mec­lislerimize devam edecek olduğunda ona:

İlim öğrenmeyi bırak da gel, demeyiz. Aksine her insa­nı Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu mevkî ve konumda kabul ederiz. Allah Teâlâ bizim ellerimiz vâsıtasıyla onun hakkında her ne takdir buyurmuşsa mutlaka ona ulaşacaktır.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, tabi’ olan sahabe içinde de zanaatkârlar bulunuyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiçbir tüccara:

“Ticâretini terk et.”, hiçbir zanaatkâra da:

“Sanatını bırak.” dememiştir.

Bilakis hepsini kendi konumlarıyla kabul edip, onlara bu­lundukları ortam ve işlerde Allah Teâlâ’dan korkup sakınmayı em­retmiştir.

Şeyhin öğrencilerinden birine şöyle demiştim:

“Şeyhin bana inâyet gözüyle bakıp beni hatırına getirme­sini çok isterdim.” Bu öğrenci bu konuşmamı şeyhe aktardı. Şeyhin huzûruna girince o bana:

“Şeyhin hatırında olmayı istemeyin. Bilakis şeyhin sizin hatırınızda olmasını isteyin. Şeyh sizin hatırınızda ne oranda olursa siz de şeyhin hatırında o oranda olursunuz.” dedi. Ar­dından şöyle devam etti:

“Sen hangi mevkî ve konumda bulunmak istiyorsun? Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, kesinlikle senin büyük bir şân ve makâmın olacaktır. Vallâhi, muhakkak senin çok yüce bir şân ve makâmın olacaktır. Allah Teâlâ’ya yeminle söylüyorum ki, senin için böyle olacaktır, Allah Teâlâ’ya yemin olsun, senin için böyle ola­caktır.” Ben şeyhin sözünden:

“Kesinlikle senin büyük bir şân ve makâmın olacaktır.” sö­zünü aklımda tutmuşum. Gerçekten de o, Allah Teâlâ’nın fazlıyla bize inkâr edemeyeceğimiz lütuf ve ihsânlarda bulundu.

Şeyhin oğlu efendim Cemâleddin bana şöyle anlattı: Şey­he:

“Onlar İbn-i Ataullah’ın fıkıhta öne çıkmasını istiyorlar.” dedi. Şeyh ise:

“Onlar onun fıkıhta öne çıkmasını, ben ise tasavvufta öne çıkmasını istiyorum.” dedi.[1]


[1] İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur, Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 169-170

***************

ALLAH TEÂLÂ VERDİĞİNİ GERİ ALMAZ

Şeyh Muhyiddin İbn’ül Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle demiştir:

“Sûfîlerden biri, Mısır’ın Kandiller sokağındaki evine bizleri davet etti. Şeyhlerden bir grup orada toplandık. Derken sofra kuruldu. Fakat yemek için tabaklar yetmemişti. Camdan bir kap vardı. Fakat bu kap bevl için ayrılmış olup henüz kul­lanmamıştı. Ev sahibi yemeğin ilk kısmını o kabın içine koydu. Cemâat de yemeye başladılar. Derken kap dile gelerek:

“Allah Teâlâ bana bu sâdâtın benden yemelerini nasîb ettikten sonra, artık bu andan itibaren ben evliyâ ve eziyetin mahalli olmaya asla râzı olmam.” dedi. Ardından ikiye bölündü. Şeyh Muhyiddin şöyle dedi:

Ben topluluğa: “Kabın söy­lediğini işittiniz mi?” diye sordum. Oradakiler:

“Evet.” diye cevap verdiler. Ben:

“Ne duydunuz?” dedim. Onlar da geçen sözü bana söylediler. Ben:

“Kap bundan başka bir şey daha söyledi.” dedim. Onlar:

“Ne söyledi?” diye sordular. Ben:

“Sizin kalpleriniz de böyle. Allah Teâlâ kalplerinize iman nasîb etti, artık bu imandan sonra, kalplerinizin günah, isyân ve dünya sevgisiyle kirlenmesine, çöplük hâline gelmesine râzı olmayın.” dedi, diye cevap verdim.” [1]

Allah Teâlâ bizleri ve sizleri, minnet ve keremiyle Allah Teâlâ’dan alıp öğrenen kimselerden eylesin.[2]


[1] Zamanımızda kalp hastalığının çokluğu nedenlerinden biride budur. Hallerimize kalplerimiz razı olmuyor.

[2] İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur, Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 248-249

SEÇKİ-4


GERÇEK MÜRŞİDLER KİMLERDİR?

Şeyh Şerâfeddin Bingöl kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

Mürşidler dört kısımdır:

Mürşid-i teberrük, mürşid-i tezkîye, mürşid-i tasfiye ve mürşid-i terbiye.

Makâm ve mertebeleri, ulvîyyet ve kudsiyyeleri, zikrolunduğu tertipdedir. En iptidâ (başlangıç) makâmda olan, mürşid-i teberrük’dür.

MÜRŞİD-İ TEBERRÜK olan zâtta bulunması lâzım gelen evsâf ve şerâitdendir ki; evvelâ o zât kendi mürebbî ve mürşidi tarafından beş bin lafza-i celâl’i ve beş bin de salavât-ı şerîfeyi telkîn ve tavsîfe me’zûn (ders ver­meğe yetkili) bulunmalıdır. Bilcümle mahlûkâtın tesbihâtına vâkıf olması lâzımdır. Ehl-i kubûrun hakîkatına – hayal ve evhâm olmayıp, doğrudan doğruya – hallerine vâkıf olması gerekir. Onların üzerinde bulunan saâdet veya azabın, hangi amellerden mütevellit (doğmuş) oldu­ğunu bilmesi lâzımdır. Azabın hangi cürüm ve günahın neticesi olduğunu bilmelidir. Bütün kâinatta her türlü vak’alardan ve renklerden, vahdâniyyet-i ilâhiyyeye (Al­lah’ın birliğine) burhân ve delâili anlaması gerekir. Cümle mahlûkâtın esâmilerini (isimlerini) bilmesi dahi lâzımdır. Etbâ ve müridânın üzerine, meşâyıh-i kirâm hazerâtının cezbe ve nazarlarını, celbe (çekmeğe) iktidar ve selâhiyetli (yetkili) olması lâzımdır. Cihet-i istikâmeti mükem­mel olmalıdır. Müridân ve etbâlarını, makâm-ı tezkiye ve tasfiyeye irsâle (çıkarmağa) muktedir olmalıdır. Yirmi dört saat içinde, yirmi dört bin lafza-i celâl ve beş bin salavât-ı şerîfe’yi ifâya ve bunlara müdâvim olması lâzımdır.

MÜRŞİD-İ TEZKİYE olan zâtta bulunması lâzım gelen evsâf ve şerâit, mezâhib-i erbea’nın (dört mezhebin) azi­met kısmına muhâlif olan efâl (işler) ve a’mâl (ameller) ve harekâtından mahfuz (korunmuş) olması gerekir. Kendi etbâ ve müridânına yirmi dört bin lafza-i celâl ve beş bin salavât-ı şerîfe’yi telkîne me’zûn olması gerekir. Bilcümle Saâdât-ı Nakşibendiyye’yi (Nakşibendî silsile­sindeki büyükleri) istediği zaman davete selâhiyeti olması lâzımdır. Asrında mevcut yirmi dört bin evliyây-ı kirâm hazerâtını bilmesi dahi gerekir. Mürşidin hangi resûl ve nebî’nin makâmında olduğunu bilmesi gerekir. Kendi müridânının üzerine olan ahvâle vâkıf ve ârif olması (bilme­si) lâzımdır. Kendi etbâ ve müridânını a’dâ-i erbea’nın (dört düşmanın) mekrinden (hilelerinden) muhâfazaya dahi muktedir olması lâzımdır. Müridân ve etbânın kalblerinden evhâm ve hayâlât ve fütûru (zayıflık, ümitsizlik) dahi ref ü defe (yok etmeğe) selâhiyetli olması lâzımdır. Yirmi dört binden başlayıp yetmiş bine kadar zikre mezun olması dahi lâzımdır. Sâhib-i tevfîk ve erbâbı için bu zikir, bir saatlik vazifeden başka bir şey değildir; o kadar kolay ikmâl edilir.

MÜRŞİD-İ TASFİYE olan zâtta dahi, evvelki iki mürşidde bulunması gereken evsâfdan başka, evvelen âhirete ait umûrundan (hususlardan) zühd olması (ken­dini soyutlaması) gerekir. Hatıra mâsivâullah (Allah’tan başka şeyler) gelmemesi için, mürşid tarafından mükellef ve muvazzaf olması lâzımdır. Bilcümle kâinât ve melekût kendisine fevt olmuş (kaybolmuş) olsa bile, bir zerre kadar ona nazar ve iltifatı olmaması lâzımdır. Levh-ü Mahfuzda yazılı bilcümle mukadderâta ittilâ etmesi (haberdar olması) lâzımdır. Etbâ ve müridânın üzerine, Cezbe-i Hayy’ı celbe dahi selâhiyet sahibi olması gerekir. Sohbet ve içtimâi, daima ekâbir evliyâullah ile olması lâzımdır. Müridânın her iki nefesi arasındaki otuz dört bin sırr-ı hikmete de vâkıf olması lâzımdır. Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr (geçen) beş yüz mâmûreyi (yapılması emredilen şeyleri), tamamen ifâ (yerine getirmesi) ve sekiz yüz cihet-i menhiyyeden (yapılmaması gereken şeylerden) uzak ve salim olması lâzımdır. Gerek güneş ve gerekse ay ve yıldızlardan vahdâniyyet-i ilâhiyyeye otuz üç kadar delil ve burhân çıkarması lâzımdır. Zamanın kutbunun ismini, nesebini bilmesi lâzımdır. Bir saat zarfında yedi yüz bin adet zikr-i ilâhiyyeye muvaffak olması lâzımdır ki, buna tayy-ı lisân derler.

MÜRŞİD-İ TERBİYE, mürşidin en yüksek mertebesidir. Bu zât, müctehid-i mutlak mertebesine ermiş olacaktır. İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn ve bu mesâbiîn- den ulûm ve hakâikı anlaması ve idrak etmesi lâzımdır.

Beş adet irşâdın vücûhu kendisinde bulunması lâzımdır. Vecd-i irşâd ile müridi irşâda ale-l-ıtlak (mutlaka) me’zûn olması lâzımdır. Vücûh-u irşâd; inâyetullah, inâyet-i Resûl, inâyet-i meşâyıh ve mürşid ve inâyet-i melekü’l – mukînûn, âlât-ı irşâd; basîret, ferâset, teveccüh ve keşf-i hakikî, mevkûfu’l -a’lâ ve “elestü bi-rabbiküm” âleminin hakâyıkına vâkıf olması gerektir. Kendi etbâ ve müri- dânının “elestü bi-rabbiküm” gününün hakâyık ve cera- yânına vâkıf olması lâzımdır. Kendi etbâı olmayanların dahi, derçce-i iman ve ahd-ü misâkına ittilâsı (bilgisi) olması lâzımdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın Levh-ül Mahfûz’da bulunan hurûfun (harflerinin) ve âyâtın (âyetlerinin) ulûm ve esrârına da vâkıf olması lâzımdır. Kaza ve mukadderât-ı ilâhiyyenin mübrem (kaçınılmaz) ve muallak (şartlı) olanını da ayırması ve buna vâkıf olması lâzımdır. Kutbü’z -Zaman Hazretlerinin bilcümle vezâifini de bil­mesi lâzımdır. Bir müridin hâlet-i nez’isinde (can çekişme anında) yanına gidip imdadına yetişmesi lâzımdır. Ve onu muâvenet-i hakikî ile ve imân-ı kâmil üzere Hakk’a teslim etmesi lâzımdır. Hatta bir saat zarfında, yirmi dört bin etbâ ve müridânı dünyadan intikâl edecek olsa bile, kâffesinin imdadına yetişme kuvvet ve kudsiyyetine mâlik olması lâzımdır. Bilcümle Esma-i Hüsnâ’nın, ulûm ve esrârına ve hakâyıkına vâkıf olması gerekir.

Bu zikredilenler haricinde mürşidlerde olması lâ­zım gelen daha nice evsâf ve şerâit vardır. Fakat bu kadarını kâfi gördük. Cenâb-ı Hakk bilcümle mürşidin ve mürebbînin nazar ve kuvvey-i zâtından cümlemizi, müstefîd (faydalanmak) ve müstefîz (feyizlenmek nasip) bu­yursun. Âmin.

(BURKAY Hasan Menâkıb-ı Şerefiyye [Kitap]. – Ankara (Beş Cilt) : Çınar Yayınları, 1995-2010, c. I, s. 40-43)
**************

LESLEY HAZLETON: KURAN’I OKUMAK ÜZERİNE

 

Lesley Hazleton

Journalist and “accidental theologist” Lesley Hazleton is the author of “After the Prophet: The Epic Story of the Shia-Sunni Split.” Full bio and more links

Lesley Hazleton bir gün Kuran’ı okumaya koyuldu. Bir gayrimüslim — kendi tanımlamasıyla İslam’ın kutsal kitabında bir “turist” — olarak buldukları, bulmayı tahmin ettikleri değildi. Bilimin ciddiyeti ve mizahın sıcaklığı ile, Hazleton, karşılaştığı nezaket, esneklik ve gizemi, Kuran hakkındaki efsaneleri yıkan bu TEDxRainier sunumunda bizimle paylaşıyor.

KONUŞMA METNİ

Kuran’ın cennet tarifinde geçtiği söylenen 72 huri bahsini duymuşsunuzdur. Bu konuya geri döneceğime dair söz vererek geçiyorum. Ama aslında biz, burada kuzeybatıda, Kuran’da 36 defa “içinden ırmaklar akan bahçeler” diye tarif edilen cennete oldukça benzeyen bir hayatı yaşıyoruz. Union Gölü’ne akan bir ırmağın kenarındaki tekne evimde yaşadığımdan bu bana tamamıyla mantıklı geliyor. Fakat asıl mesele şu: nasıl oluyor da bu pek çok insana yeni geliyor?

İYİ NİYETLE KURAN’I OKUMAYA BAŞLADIKTAN SONRA ONA HAS FARKLILIKLARDAN ÖTÜRÜ VAZGEÇMİŞ BİRÇOK GAYRİMÜSLİM TANIYORUM. Tarihçi Thomas Carlyle, Muhammed’in dünyanın en büyük kahramanlarından biri olduğunu düşünmekle beraber, Kuran’ı;

“Şimdiye kadar karşılaştığım okuması en zahmetli, yıpratıcı ve karmaşık kitap.” olarak tanımlıyor.

Sanırım sorun biraz da şu: BİZ KURAN’I, DİĞER KİTAPLARI OKURKEN YAPTIĞIMIZ GİBİ, YAĞMURLU BİR ÖĞLEDEN SONRA BİR KASE PATLAMIŞ MISIR EŞLİĞİNDE BİR KENARA KIVRILARAK OKUYABİLECEĞİMİZ BİR KİTAPMIŞ GİBİ ZANNEDİYORUZ. Sanki Allah herhangi bir yazar, Kuran ise Allah’ın Muhammed’le konuşmalarının derlendiği ve çok satanlar listesindeki herhangi bir kitapmış gibi düşünüyoruz. Oysa ki çok az insanın Kuran’ı gerçekten okuyor olmasının sebebi, ondan alıntı yapmanın — veya aslında yanlış aktarmanın — çok kolay olması. Kuran’ın genel anlam bütünlüğünden koparılarak, çeşitli ifade ve bölümlerin toplanmasından oluşmuş, daha özet bir uyarlamasını hem köktenci müslümanlar hem de gayrimüslim islamofobikler daha çok tercih ediyor.

Böylece bu yaz bir hevesle Muhammed’in biyografisini yazmaya hazırlanırken Kuran’ı hakkıyla okumaya ihtiyacım olduğunu fark ettim. Yapabildiğim kadarıyla hakkını vermeliydim. Şu anda Arapçam sözlük kullanmaktan ibaret. Ben de dört adet iyi bilinen tercümeyi alıp, Kuran’ın orijinal yedinci yüzyıl Arapçası ile beraber kelime çevirisini cüz cüz ayet ayet okumaya karar verdim. Tabi benim bir avantajım vardı. Son kitabım Şii-Sünni ihtilafının hikâyesi üzerineydi ve bu nedenle İslam tarihi üzerine yakından çalışmalar yapmıştım. Bu nedenle Kuran’da sıklıkla atıfta bulunulan olaylar ve dolayısıyla Kuran’ın referans çerçevesi hakkında bilgi sahibiydim. Ama şunun farkındaydım ki, her ne kadar Kuran’da gezinen bilgi sahibi ve hatta deneyim sahibi bir turist olsam da ben hala başka birinin kutsal kitabını okuyan agnostik (bilinemezci) bir Yahudi idim.

Bu nedenle gayet yavaş okudum.

Başlarken bu proje için üç haftamı ayırdım. Ki kibir bu değilse nedir… Çünkü ancak üç ay sonunda bitirebildim. Geri atlayıp baş taraftaki daha kısa ve açıkça daha mistik bölümleri okuma arzuma karşı koydum.

Fakat ne zaman Kuran’ı kavramaya başladığımı düşünsem

– “Tamam şimdi oldu” desem — bir gece sonunda kayıp gidiyordu. Ve ertesi sabah yabancı bir yerde kaybolmuş olma ihtimalimi düşünüyordum. Ama yine de mekân bana tanıdık geliyordu. Kuran, Tevrat ve İncil’in mesajını yenilemek tazelemek için indirildiğini ifade ediyor. Zaten üçte biri, İncilde de geçen İbrahim, Musa Yusuf, Meryem ve İsa gibi şahısların kıssalarını tekrarlıyor. Allah kendisinin daha önceki tezahürü olan Yehova’dan alışkın olduğumuz gibi, ısrarla kendisinden başka ilah olmadığını vurguluyordu. Develer, Dağlar, Çöldeki kuyular ve nehirler, beni Sina Çölünde dolaşarak geçirdiğim yıla götürdü. Ve bir de o dil vardı elbette. Ondaki ritmik ahenk… Bana, bedevi ihtiyarların, saatlerce ezberden anlattıkları hikâyeleri dinleyerek geçirdiğim akşamları hatırlatıyordu. VE BEN NEDEN ŞÖYLE DENDİĞİNİ ANLAMAYA BAŞLADIM: KURAN ANCAK ARAPÇA OLARAK KURAN’DIR.

Fatiha’yı ele alalım. 7 ayetli açılış suresi, öyle ki “Pederimiz Babamız” (Hristiyanlıktaki en bilinen dua) ve “Şema İsrail”in (Tevratın açılışı) birleşimi denebilir. Arapça haliyle sadece 29 kelime iken, tercümeleri 65 ile 72 kelimeye kadar çıkıyor. Ve sanki kelimeler eklendikçe anlam daha fazla kayboluyor. Arapçanın büyülü ve neredeyse hipnoz edici bir kalitesi, okunmaktan çok dinlenmeyi, analiz edilmesinden çok hissedilmeyi bekleyen bir özelliği var. Adeta bir şarkı gibi söylenmek istiyor ki müziği kulakta ve dilde duyulabilsin. Bu yüzden Kuran’ın İngilizce tercümesi kendisinin bir gölgesi gibi ya da Arthur Arberry’nin kendi uyarlamasındaki tabiriyle: “bir anlam çıkarma/yorumlama”. Tabi anlamın tamamı tercüme ile kaybolmuyor.

Tıpkı Kuran’ın vaadettiği gibi, sabredenler ödüllendirilecektir. Kuran’da İncil’den farklı olarak pek çok sürprizler bulunuyor: bir çevre bilinci, ya da insanın Allah’ın yarattıklarının vekili olması gibi pek çok sürpriz. Ve özellikle erkeklere yazılmış İncil’de ikinci ya da üçüncü şahıs olarak tamamen erkeğe hitap edilirken; Kuran kadını da dahil ediyor, ve mesela şöyle diyor: “inanan erkekler ve kadınlar” veya “onurlu erkekler ve kadınlar.” Ya da şu kötü şöhretli ayeti ele alın; kâfirlerin öldürülmesi hakkında olanı. Evet öyle söyleniyor, ama çok özel bir durum için: savaşın ekseriyetle yasak (haram) olduğu kutsal şehir Mekke’nin beklenen fethi için. Ve öldürme izni çeşitli niteliklerle sınırlandırılmış bir şekilde geliyor. “Mekke’deki kafirleri öldürmelisiniz” şeklinde değil, ancak sadece onlara verilen mühlet dolduğu zaman ve eğer sadece aranızda başka antlaşma yapılmamışsa ve eğer sadece onlar Kabe’ye girmenizi engellemeye karkarsa ve eğer sadece ilk saldıran onlar olursa onları öldürebilirsiniz. Ve o zaman bile — Allah merhametlidir, ve bağışlayacıdır — ve bu yüzden de en güzeli hiç kimseyi öldürmemenizdir.

Bu belki de — en azından sabit fikirli olmayanlar için Kuran’ın ne kadar esnek olduğunu gösteren en büyük sürprizdi.

Kuran der ki: “Bu ayetlerin bazılarının anlamı çok kesindir.” “Ama bazıları ise oldukça muğlaktır.” “Kalpleri sapıklıktan katılaşmış olanlar bu muğlak noktaları fazlaca kurcalayarak bir uyumsuzluk bulmaya çalışırlar. Herşeyin doğrusunu sadece Allah bilir.” “Allah Latif’tir (lütuf sahibi)” ifadesi tekrar tekrar belirir. VE ASLINDA, KURAN’IN TAMAMI, BİZE İNANDIRILANDAN ÇOK DAHA FAZLA ZARİFTİR. Mesela bahsettiğim şu huriler ve cennet meselesinde olduğu gibi. Eski moda oryantalizm burada devreye giriyor. Oryantalizm, Kuran’da dört yerde geçen Huriler kelimesini şöyle tasvir ediyor: kara gözlü, göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt eşler veya açıkça dik göğüslü bakireler. Bununla beraber, orijinal Arapçadaki ifadesiyle tek kelime: Huriler. Kabarık ya da dik göğüs ifadesine yer vermeden. Şimdi aslında burada kastedilen — melekler gibi — saf varlıklar veya antik Yunan’da geçen Kouros veya Kórē gibi ebedi gençliğe sahip varlıklar olabilir.

Ama gerçek şu ki hiç kimse doğrusunu bilmiyor ve asıl mesele de bu. Çünkü Kuran’da gayet açık bir şekilde şöyle deniyor: “hepiniz cennette yeniden yaratılacaksınız” ve “hiçbirinizin bilmediği bir şekilde yeniden yaratılacaksınız.” Kİ BU BANA BİR BAKİRE VAADİNDEN ÇOK DAHA ÇEKİCİ GELİYOR. Ve şu 72 sayısı hiçbir yerde geçmiyor. Kuran’ın hiçbir ayetinde 72 bakireden bahsedilmiyor. O düşünce Kuran’ nazilinden 300 yıl sonra ortaya çıktı. Ve çoğu İslam âlimi, bulutların üstünde oturup arp çalan kanatlı insanlar fikrini onunla eşdeğer görüyor. Cennet ise bunun oldukça zıttıdır. O bekâret değil, doğurganlıktır, bolluktur, içinden ırmaklar akan bahçelerdir.

Teşekkürler.

Kaynak

http://www.ted.com/

***********

MİCHAEL SHERMER: KENDİNİ ALDATMANIN ALTINDAKİ PATERNLER

Michael Shermer –uzaylıar tarafından kaçırılmaktan, su arayan çubuklara kadar- tüm tuhaf olaylara olan inanışların, beynin en temel ve basit hayatta kalma yetenekleri nedeniyle ortaya çıktığını anlatıyor. Bu dürtülerden bahsediyor ve onların bizim başımıza ne belalar getirdiğini gösteriyor.

 KONUŞMA METNİ

En son buraya geldiğim ’06 senesinden beri küresel iklim değişiminin epey ciddi bir konu olduğunu fark ettik. Bu nedenle, bu konuya Skeptic dergisinde oldukça geniş yer ayırdık. Biz, her türlü bilimsel ve sözde -bilime ait tartışmalı konuları inceliyoruz. Ama görünen o ki, buna çok da fazla kafa yormamıza gerek yok ne de olsa 2012’de dünyanın sonu geliyor.

Size bir gelişme daha: Anımsayacaksınız, sizlere Quadra Algılayıcı diye bir cihaz göstermiştim. Bir nevi su bulma cihazı. Dışına sağa sola dönen bir anten tutturulmuş içi boş bir kutudan ibaret. Siz yürüdükçe anten etraftaki nesnelere yöneliyor. Mesela öğrenci dolaplarında esrar arıyorsanız mutlaka birine yönlenecektir.

Benim elimdeki bana hediye gelen bu cihaz ise golf toplarını bulmaya yarıyor, özellikle de bir golf kursundaysnız ve yeterince çalının dibine bakarsanız işe yarıyor. “Bu kadar saçmasapan ama bir o kadar da zararsız bu cihazların ne zararı var?” diye soranlara şu cihazı gösteriyorum: ADE 651, Irak hükümetine satılmıştı, tanesi 40.000 dolara. Aynı buna benziyor, tamamen değersiz, işe yaramaz bir alet. Güya “elektrostatik manyetik iyon çekim gücü” ile çalışıyor, aslında kısaca “sözde-bilim destekli palavra” olarak tercüme edebiliriz -ki daha uygun bir isim bence- Bir grup kulağa iyi gelen kelimeyi birleştirmişler ama aslında hiç bir işe yaramayan bir cihaz. Ama bu örnekte, güvenlik noktalarında bazı insanların bu kontrollerden geçmelerine izin veriyor, çünkü bu ufak cihaz bu kişilerin zararsız olduğunu söylüyor, böylece bir sürü hayata mal oluyor. Öyleyse, sözde-bilim ya da bu tip şeylere inanmak pekâlâ tehlikeli de olabilir.

Bu nedenle, bugün burada bahsetmek istediğim konu inanç. Ben inanmak istiyorum, sizler de öyle. Aslında, sanırım beni inanç kavramının doğal bir durum olduğunu savunuyorum. Bu standart varsayılan seçenek. İnanıyoruz, o kadar. Bir sürü inandığımız şey var. İnanmak doğal bir şey. İnanmamak, şüphecilik, bilim ise doğal değil. Çok daha zor. Bir şeylere inanmıyor olmak çok rahatsız edici. Aynı “X-Files” dizisindeki Fox Mulder gibi. UFO’lara inanmayı kimler istiyor? Evet, hepimiz istiyoruz. Bunun nedeni ise beyinlerimize gömülü bir inanç makinası olması. Esasen, hepimiz patern arayan primatlarız. Noktaları birleştiriyoruz: A noktasını B, B noktasını C’ye. Bazen A noktası gerçekten de B noktasına bağlı oluyor. Bu duruma ilişkilendirme ile öğrenme (association learning) deniyor.

Bazı paternler[1] buluyor, bazı bağlantılar oluşturuyoruz. İster zil sesini yemekle özdeşleştiren Pavlov’un köpeği olsun ve zilin sesini duyduğu zaman ağzı sulansın, ister söz konusu olan davranışı ile buna karşılık aldığı ödülü özdeşleştiren ve bu nedenle davranışını tekrarlayan Skinner’in faresi olsun. Skinner ilginç bir şey keşfetti buna benzer bir kutuya bir güvercin koyarsanız ve güvercinin önüne basması için iki düğme yerleştirip yandaki kutudan onu ödüllendirirseniz güvercin düğmelere basış sırasını çözmeye çalışacaktır. Eğer ödülleri herhangi bir model olmadan tamamen rastgele olarak verseniz bile, gene de bir tür model bulacaklardır. Ödülü almadan hemen önce ne yapıyorlardı ise o hareket modelini tekrar edeceklerdir. Buna bazen kendi etraflarında saat yönünde iki dönmek ve hemen ardından düğmeyi iki kere gagalamak da dâhil. Ve bu davranışa batıl inanç diyoruz. Ve korkarım bu davranış her zaman bizim bir parçamız olacak.

Ben bu sürece “model bulma” diyorum, yani anlamlı ve anlamsız verilerin arasından anlamlı bir model bulma eğilimi. Bunu yaptığımızda iki tür hata yaparız. Birinci grup hata, ya da yalancı pozitif olanı gerçek olmayan bir modele inanmak. İkinci grup hata ise yalancı negatif. Gerçek bir patern olmasına rağmen buna inanmamak. Şimdi bir zihin jimnastiği yapalım. Diyelim ki, bundan 3 milyon yıl önce Afrika ovalarında yürüyen bir ilkel insansınız. Adınız da Lucy olsun, tamam mı? Otların arasında bir hışırtı duyuyorsunuz. Sesi tehlikeli bir yırtıcı hayvan mı çıkarıyor, yoksa sadece rüzgar mı? Bir an sonra vereceğiniz karar hayatınızda aldığınız en önemli karar olabilir. Eğer otlar sizin sandığınız gibi yırtıcı hayvan nedeniyle değil de rüzgâr nedeniyle hışırdıyorsa, algılama konusunda bir hata yaptınız, bu birinci grup hata, yalancı pozitif. Ama bir zararı yok. Sadece orada uzaklaşmanıza neden oldu. Daha bir dikkatlisiniz, daha tetiktesiniz. Öte yandan, eğer otların hışırdamasının nedeninin rüzgâr olduğunu düşünürseniz, ama aslında orada yırtıcı bir hayvan varsa, öğle yemeği oldunuz. Tebrikler, Darwin ödülüne hak kazandınız. Gen havuzundan ayıklandınız.

Şimdi, buradaki sorun şu ki paternlendirme davranışı, birinci grup hata yapma maliyetinin, ikinci grup hata yapma maliyetinden çok daha az olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu arada, gördüğünüz bu konuşmadaki tek formül. Hepimizde bir patern algılama sorunu var, birinci ve ikinci grup hataları değerlendirip aralarındaki farkı bulmak epey problemli, özellikle de ölüm kalım meselesi olan kısa anlar söz konusu ise. Bu nedenle varsayılan ayarımız “tüm paternlerin gerçek olduğuna inanmak.” “Çalıların arasında gelen tüm hışırtılar yırtıcı hayvanlara aittir, rüzgar değil.” Bu nedenle, sanırım buna göre evrimleştik. Zihnimizdeki inanç mekanizmasının eğilimleri doğal seleksiyona neden oldu. Model(Pattern) arayan beyinlerimiz, her zaman anlamlı modeller bulmak ve bu modeli bizi avlamak isteyen, canımıza kasteden dış etmenlerle bağdaştırmak konusunda çalışıyor. Buna tekrar geleceğim.

Örneğin, burada ne görüyorsunuz? Bir at kafası, doğru. Bir ata benziyor, o zaman at olmalı. Bu bir patern. Peki gerçekten bir at mı? Yoksa bir kurbağaya mı benziyor? Bakın, bizdeki patern tanıma cihazı ki beynimizdeki cingulate cortex’in hemen önünde yer alıyor– işte bu ufak cihazımız– kolaylıkla kandırılabilir, bütün sorun burada. Örneğin, burada ne görüyorsunuz? Evet, elbette. Bu bir inek. Bir defa beyni şartladıktan sonra — ki buna algısal şartlama deniyor– beyni bir defa şartladıktan sonra arkasındaki alandan ayrı bir şekilde göz önüne çıkıyor. Burada ne görüyorsunuz? Bazı insanlar bir dalmaçyalı köpek görüyorlar. Evet, işte burada. Sınırları da bunlar. Sınırları kaldırsam bile beyninizde artık model oluştuğundan bunu hala görebilirsiniz. Burada ne görüyorsunuz? Satürn gezegeni. Evet, doğru. Peki ya burada? İlk fark eden oturduğu yerden söylesin. Bu gerçekten de çok iyi bir seyirci grubu. Çünkü burada hiç bir şey yok. Aslında özellikle hiç bir şey yok.

Bu Texas Universitesi’nden Jennifer Whitson’un kurumsal ortamlarda yaşanan belirsizlik ve kontrolü elinden kaçırma hislerinin insanların yanılsamalı paternler görmesine neden olup olmadığını araştırmak için yaptığı bir deney. Öyle ki, hemen herkes Satürn gezegenini görüyor. Ama insanlar kontrolün kendilerinde olmadığı bir ortama konulduklarında aslında patern içermeyen bu resimde de bazı paternler görmeye başlayabiliyorlar. Bir başka deyişle, bu tip paternler görme eğilimi kontrol eksikliği olan durumlarda artıyor. Örneğin, beyzbol oyuncuları sopa sallarken batıl inançlara inanılmaz derecede bel bağlarlar, ama yakalarken aynı derecede batıl inançları yoktur. Çünkü yakalayıcılar %90-95 oranında başarılıdırlar. Oysa en iyi vurucular bile 10 vuruşun yedisini kaçırırlar. Bu nedenle batıl inançları, patern bulmaları kontrollerinin eksik olduğu bu gibi durumlarla ilgili.

Peki, bu şekilde ne görüyorsunuz? Burada bir cisim görebilen var mı? Aslında burada bir cisim var, fark edilmez hale getirilmiş. Siz bunu düşünedurun, bu aslında İngiltere’de yaşayan bir psikolog olan Susan Blackmore tarafından yapılmış bir deney. Deneklere bu bozulmuş resmi göstermiş ve bu kişilerin ESP skorları ile, yani doğaüstü olaylara, meleklere filan ne kadar inandıkları ile bir ilişki kurmaya çalışmış. ESP skoru yüksek olan deneklerin bu bozulmuş resimde daha fazla patern gördüklerini, ve hatta bu gördükleri paternlerin çoğunun da yanlış olduğunu saptamış. Deneklere gösterilen resimler bunlar. Bir balık resmi, %20, %50 ve size gösterdiğim resimdeki gibi %70 oranında bozulmuş, noktalarla gizlenmiş. Yüzde yetmiş.

İsveçli bir psikolog olan Peter Brugger, benzer başka deney yapmış, sol görme alanı ile görülen ve sağ beyin tarafından işlenen görüntülerde, sol beyne kıyasla daha fazla sayıda anlamlı patern bulunduğunu saptamış. Yani eğer deneklere beynin sol yarıküresi ile değil sağ yarımküresi ile görebilecekleri nesneler gösterirseniz patern görme ihtimalleri çok daha fazla olacaktır. Beynimizin sağ yarımküresi bu patern bulmanın çoğunun oluştuğu yer. Bunun nerede olduğunu anlamak için beyni derinlemesine incelemeye çalışıyoruz.

Brugger ve meslekdaşı Christine Mohr, deneklere L-DOPA verdiler. L-DOPA bir ilaç, bildiğiniz gibi dopamin eksikliğine bağlı oluşan Parkinson Hastalığı’nın tedavisinde kullanılıyor. L-DOPA, Dopamin miktarını artırıyor. Ve dopamini artırılmış deneyler, Dopamini normal seviyede olan deneklere göre çok daha fazla sayıda patern görüyorlar. Yani Dopamin, patern bulma ile bağlantılı bir ilaç gibi görünüyor. Aslında, nöroleptik ilaçlar psikotik davranışların engellenmesinde kullanılıyor, paranoya, sanrılar ve halüsinasyonlar bunların tamamı patern bulma bozuklukları. Bunlar yanlış paternler. Hatalı pozitifler. Birinci grup hatalar. Ve bu insanlara ilaç verdiğinizde dopamin antagonisti verdiğinizde, paternler kayboluyor. Yani dopamin miktarını ne kadar azaltırsanız onların patern görme ihtimallerini de o kadar azaltmış oluyorsunuz. Diğer yandan, bir amfetamin olan kokain bir dopamin antagonisti (karşıtı). Dopamin miktarını artırıyorlar. Bu nedenle, bu ilaçları aldığınızda daha öforik ve yaratıcı oluyor, daha fazla sayıda patern buluyorsunuz.

Yakın zamanda Robin Williams’ın bir konuşmasını dinledim. Kokain aldığı dönemlerde kendisinin şimdi olduğundan çok daha komik olduğuna inandığını anlatıyordu. Belki de dopamin artışı yaratıcılıktaki artışla bağlantılıdır. Sanırım dopamin, bizdeki parazit-sinyal oranını değiştiriyor. Yani patern bulma konusunda ne kadar kesin ve hatasız olduğumuzu. Eğer çok düşükse, o zaman da ikinci grup hata yapma ihtimaliniz artıyor. Gerçekte olan paternleri fark edememeye başlıyorsunuz. Çok da şüpheci olmak istemezsiniz. Eğer çok şüpheci olursanız bazı ilginiç ve iyi fikirleri kaçırabilirsiniz. Tam dengede olması gerekir, yaratıcı olacak kadar, ama palavralara kanmayacak kadar. Çok yüksek olursa belki her yerde paternler görmeye başlayabilirsiniz. Size insanlar her baktığında sizi izlediklerini zannedersiniz. İnsanların sizin hakkınızda konuştuğunu sanırsınız. Bunu yeterince ileri götürecek olursanız da deli diye etiketlenmeniz an meselesidir. Belki de iki Nobel ödüllü bilim adamı arasındaki fark budur, Richard Feynman ve John Nash. Biri belki Nobel Ödülü kazanmasına yetecek kadar sayıda patern görüyor. Diğer ise belki de çok fazla sayıda paterne sahip. Böyle olunca da bu duruma şizofreni diyoruz.

Yani parazit-sinyal oranı bize kendini patern algılama problemi olarak gösteriyor. Elbette hepiniz bunun ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Hangi paterni görüyorsunuz? Burada, birbiriyle çelişen patern algılamalarına nedn olan beyninizin ön cingulate korteksini tekrar test ediyorum Elbette biliyorsunuz, bunlar Via Uno mara ayakkabılarç Sandaletler. İtiraf etmeliyim ki, epey çekici bir ayak. Biraz Photoshoplanmış gibi sanki. Elbette, bunlar şift anlamlı figürler, bir an biri bir an diğeri öne çıkıyor. Sonuçta, neyi daha fazla düşünüyorsanız o, sizin benzer şekilleri görme meyillinizi artırıyor. Burada bir lamba gördüğünüzü biliyorum, bakın ışıklar açık hatta. Çevrecilerin girişimleri sayesinde hepimiz denizde yaşayan memelilerin sorunlarına çok hassasız. Bu nedenle buradaki karmaşık şekilde aslında bir sürü yunus görüyorsunuz, değil mi? İşte burada bir yunus var. Bir başkası da burada. Bakın, bir yunus daha. Bu gördüğünüz ise bir yunusun kuyruğu arkadaşlar.

Eğer size tekrar birbiriyle çelişen veriler gösterirsem, beyninizdeki ACC (ant. cingular cortex) aşırı çalışacak ve zorlanacaktır. Burada, aşağıya bakarsanız herşey normal. Ama yukarıya bakarsanız çelişen veri ile karşılaşacaksınız. Bu nedenle resmi çevirmemiz gerekecek ki, bu görüntünün aslında bir düzmece olduğunu fark edin. İmkansız sandık illüzyonu. beyni iki boyutta kandırmak daha kolaydır. Bu nedenle “Hadi ama Shermer, Psikoloji ders kitabı okumuş olan herkes buna benzer bir ülüzyon bulabilir.” dediğinizi duyar gibiyim. İşte karşınızda müthiş Jerry Andrus, ve yarattığı 3 boyutlu “imkansız sandık” illüzyonu. Gördüğünüz gibi Jerry, imkansız sandığın içinde ayakta duruyor. Ve bize bunu nasıl yaptığını gösteren bu resmi gönderecek kadar da kibar bir beyefendi. Elbette, bütün olay kamera açısında. Fotoğrafı çeken şurada duruyor. Böylece bu tahta buradakinin, diğeri de şunun üstünde gibi duruyor. Ama bu resmi kaldırsam bile, beyinlerimizin bu tip paternleri bulma konusundaki şartlanması nedeniyle illüzyon hala güçlü bir şekilde görülebiliyor.

Bu daha yeni bir tanesi. Açılardan birini öbürü ile karşılaştırıken oluşan birbiriyle çelişen paternler nedeniyle bizi şaşırtıyor. Aslında yanyana duran bu iki resim birbirinin aynısı. Yaptığınız şey ise bu açıyı, şu açı yerine buradaki ile karşılaştırmak. Ve böylece beyninizi kandırıldı. Bir defa daha patern tanıma cihazlarınız yanıldı.

Yüzleri tanımak daha kolaydır, çünkü hepimizin beyninin temporal (yan) loblarında yüzleri tanımak için evrimleşmiş özel bir program mevcut. Bakın kayanın yan tarafında bazı yüzler var. Bunun gerçek olduğundan emin değilim aslında — Photoshopla yapılmış olabilir. Ama her neyse, sonuçta demek istediğimi anladınız. Bunlardan hangisi size tuhaf geliyor?

Çok çabuk söyleyin, hangisi acaip görünüyor?

Soldaki değil mi?

Tamam, bakın çeviriyorum. Şimdi sağ tarafa geçti. Ve kesinlikle haklısınız. Bu oldukça meşhur bir illüzyon — ilk defa Margaret Thatcher’in resmine yapıldı. Bu aralar sürekli resimdeki politikacıları değiştiriyorlar. Pek, bu neden oluyor?

Aslında nerede olduğunu tam olarak biliyoruz, kulağınızın hemen üzerinde, beyninizin temporal lobunda fusiform gyrus denen ufak bir yapı var. Bunu yapabilen iki grup hücre mevcut, yüz hatlarını bir bütün olarak kaydeden hücreler, veya parça parça kaydeden, hızlı çalışan diğer hücreler. Bu nedenle yüze ilk baktığınızda Obama’yı hemen tanıyabiliyorsunuz. Ama hemen sonra bir gözlerle ve ağızla ilgili bir tuhaflık dikkatinizi çekiyor. Özellikle de resim ters dururken. Burada işin içine genel yüz tanıma programı giriyor.

Daha önce başladığımız ufak zihin egzersizine dönelim, Afrika ovalarında yürüyen bir ilkel insansınız. Duyduğunuz rüzgarın sesi mi, yoksa yırtıcı bir hayvan mı? Bu ikisi arasındaki fark nedir? Rüzgar cansız bir varlık; yırtıcı hayvan ise irade sahibi bir etken. Ben bu sürece ETKENLEŞTİRME diyorum. Bu, anlamı ve amacı olan etkenlere ait paternleri birleştirerek bunlardan anlam çıkarma dürtüsü, ki genelde görünmez varlıklara uygulanıyor. Burada konuşan bir başka TED konuşmacısından öğrendiğimiz bir fikir bu, kasıtlı bir tutum alma ile ilgili konuşmuştu.

Bence, bu farklı pek çok şeyi açıklamak için kullanılagelmeye başlamış bir yöntem, ruhlar, hayaletler, tanrılar, şeytanlar, kötü ruhlar, melekler, uzaylılar, akıllı yaratıcılar, hükümet komplocuları, ve gözle görülmeyen ama güç ve amaç sahibi olan her etkenin dünyayı ele geçirdiği ve yaşantımızı kontrol ettiğini sanıyoruz. Bence bu şamanizmin kökeninde yatan olay, çoktanrılılık ve ve tektanrılılık’ın kökenlerinde de var. Uzaylıların bizden her nasılsa her zaman daha ileri uygarlığa sahip olduğu, bizden daha etik oldukları ve bizi kurtarmak için buralara kadar geldikleri yolundaki hikâyelerin kökeninde de bu inanç var. Akıllı yaratıcılar, hayatı tasarlayan bu aşırı zeki ve etik, herşeye kadir varlıklar olarak tanımlanıyor. Hükümetin bizi kurtaracak olduğu fikri de öyle. Bu artık geleceğe ait bir akım değil. Ama bence bu da bir nevi etkenleştirme, bizden üstün birilerinin, birşeylerin bir gün gelip bizi kurtaracağı düşüncesi.

BENCE KOMPLO TEORİLERİNİN KÖKENİNDE DE BU YATIYOR. ORALARDA GİZLİ BİRİSİ BAZI İPLERİ ÇEKİYOR, İSTER İLLUMİNATİ DEYİN İSTER BİLDERBERGERS. ASLINDA BUNLARIN HER BİRİ BİRERE PATERN ALGILAMA SORUNU, DEĞİL Mİ? Bazı paternler gerçek, bazıları ise değil. JFK’nin vurulması bir komplo muydu, yoksa delinin biri kendi başına mı onu vurdu? Eğer vurulduğu yere gidecek olursanız –orada günün her saati bir sürü adam var– ben gittim, bakın burada bana farklı tetikçilerin durdukları yerleri gösteriyorlar. benim favori noktam ise lağım kapağının altı idi. Güya bir anda kapağı aşıp dışarı fırlamış ve ateş etmiş. Ama elbette, Lincoln’un vurulması bir komplo teorisi idi. Demek ki tüm paternleri bu şekilde göz ardı edemeyiz. Çünkü, kabul etmek lazım ki bazı paternler gerçek olabilir. Bazı komplo teorileri gerçekten de doğru olabilir. Bu pek çok şeyi açıklıyor, değil mi?

9/11 de bir komplo teorisi. Bir komplo. Tamamen bu konuya ayırdığımız bir sayımız var. El-Kaide’nin 19 üyesinin, uçakları kaçırarak binalara çarpmayı planlaması komplonun ta kendisi. Ama “9/11 inkarcıları” böyle düşünmüyor. Onlar, bunun Bush yönetiminin hazırladığı bir komplo olduğunu sanıyorlar. Bu, bambaşka bir konuşmanın konusu. Peki, 9/11 felaketinin Bush yönetiminin işi olmadığı nereden belli biliyor musunuz? Çünkü çuvallamadı.

Bizler, doğuştan gelen düalistleriz. Etkenlendirme sürecimiz buna benzer filmleri izlemekten keyif almamızdan kaynaklanıyor. Çünkü, aslında bizler devamlılığı hayal edebiliyoruz. Bugün şunu biliyoruz ki, eğer temporal lobu uyarırsanız vücut dışına seyahat, ya da ölümden dönme benzeri deneyimler yaratabilirsiniz. tek yapmanız gereken şuradaki temporal loba bir elektrod ile dokunmak. Ya da aynı şeyi bir santrifüj cihazında hızla dönerek de sağlayabilirsiniz. Hipoksi ya da düşük oksijen seviyesi. Böylece beyniniz bir nevi vücut dışına seyahat deneyimi yaşayabilir. Ya da gidip Michael Persinger’in icadı olan “Tanrı Kaskı”nı takıp, temporal loblarınızı elektromanyetik dalgalarla bombardıman ettirebilirsiniz –ben yaptım–. Böylece bir nevi vücut dışına seyahat deneyimi yaşayabilirsiniz.

Burada bitirmeden önce size kısa bir video klip göstermek istiyorum tüm anlattıklarımı toparlıyor aslında. Sadece birbuçuk dakika. Beklentinin gücü ile inançtan kaynaklanan gücü birleştiriyor. Bakın bakalım.

Sunucu: Burası, sözde bir dudak kremi reklamı çekimi için seçilen bir alan.

Kadın: Buradaki çekimlerden bir kısmını bütün ülkede yayınlanacak reklamlarımızda kullanmayı planlıyoruz. Bu test, orada gördüğün dudak kremleri için. Bunlar da bize yardımcı olacak modeller, Roger ve Matt. Biri bizim ürettiğimiz dudak kremini diğeri de en çok satan markayı sürdü. Kremleri denemek için modellerimizi öpmende bir sorun var mı?

Genç kız: Yoo.

Kadın: Yok mu? ( Genç kız: Yok.) Kadın: Sence sorun değil yani.

Genç kız: Yo, sorun değil. ( Kadın: Tamam.)

Bu testi gözü kapalı yapacağız. Senden ricam, bu göz bağını sıkıca takman. Kay, birşey görebiliyor musun?

( Genç kız: Hayır) Biraz daha aşağıya çek ki alt tarafı da kapatsın.

Kadın: Tamam, kapalı şimdi değil mi?

Genç kız: Evet. (Kadın: Tamam.)

Şimdi, bu testte görmek istediklerimiz şunlar, krem dudakları ne kadar koruyor, dokusu nasıl, değil mi, bir de eğer kremin tadını alıyorsan, tadı nasıl, neye benziyor. Tamam?

Genç kız: Tamam. (Kadın: Daha önce hiç öpüşme testi yapmış mıydın?)

Genç kız: Yoo.

Kadın: Öne doğru bir adım at. Tamam şimdi dudaklarını ileri doğru uzat ve biraz öne doğru eğil, tamam mı?

(Erkek mankenlerin yerine maymunlar getirilip öptürülüyor, kız onları gözü kapalı iken anlayamıyor.)

Tamam. Eee, Jennifer, ne hissettin?

Jennifer: Gayet iyi.

Genç kız: Aman Tanrım!

Michael Shermer: Çok teşekkür ederim. Teşekkür ederim.

Sağolun.

Kaynak:

http://www.ted.com/talks/michael_shermer_the_pattern_behind_self_deception.html

 

Not: Videosunu muhakkak seyredin.

 


[1] Patern, Latince baba anlamındaki pater sözcüğünden gelir. (İngilizce yazılışı: Pattern).Terzilerin kullandıkları anlamda patron sözcüğü de öyle. Psikolojiden mimarlığa; sosyolojiden yazılım mühendisliğine kadar birbiri ile ilgisi yok gibi görünen alanlarda patern sözcüğü çok önemli ve başka sözcüklerle karşılanamayan bir anlam yüklenir. Örneğin, patern, gelişigüzel olmadığı bilinen belli durumlarda sürekli olarak yinelenen somut bir biçimdir (Dirk Riehle ve Heinz Zullighoven). Bu somut biçimin saptanması, tanımı daha güç olan gelişigüzel olmayan durumun belirlenmesine yardımcı olur. Paternin saptanması; sınırların belli, seçeneklerin sınırlı olduğu bir sorun için, geçerli olduğu daha önce sınanmış bir çözümü gündeme getirir. Biçimlerin aksine, paternler mikroskobik büyültmelerden pek etkilenmezler; bir patern, dünya haritasında da, bir elektron mikroskop görüntüsünde de aynı biçimde bulunabilir. Bu nedenle, deneyimli patologların işlerini yaparken -farkında olmadan da olsa- en çok kullandıkları yöntem patern tanımadır.

SEÇKİ-3


MÜSLÜMANLARI BÖYLE OYUNA GETİRİYORLAR

Dr. Hüseyin HATEMİ’nin yazmış olduğu  “Şeytan ayetleri” kitabında değindiği bir konu günümüz için çok önemli olduğundan sizinle paylaşmak istedim. Paragraflar şeklinde seçip vurgulamak istediğim konu şöyledir.

“Bu sıralarda ortaya çıkan ve esrarengiz bir bi­çimde ve zamanda hidayete eren “Mohammed Essad Bey”[1] ise, Rodinson [2] gibi, Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatına dair yazmaya cür’et ettiği bir Kitapta, “Garaniyk olayı”nı[3] Rodinson’un naklinden de utan­mazca bir yorumla aktarmaktadır.”

……………

“1932’de Ber­lin’de yayınlanmış bu kitap 1934’de Fransızcaya çevirtilerek (Payot, Paris 1934, yazarı Mohammed Essad Bey, çeviren Jacques Marty, Önsöz: M.E.F. Gautier)[4] yayınlanıyor, Müslüman ve Müslüman olma­yan nice “bilim adamı” da bu kitaptan “bilimsel bir eser”miş gibi yararlanıyor, yazarı nice itibarlar gör­meye devam ediyor. Tıpkı Kâ’b-ul-Ahbâr [5]için, Emevîler’in İslâm’ın ilk yüzyılındaki kurnaz işbirlikçi­si bu sözde-mühtedi için olduğu gibi, O’nun yap­tıkları değil de O’nu eleştirenler kınanıyor.

…………….

(Hassas olması gereken konuda (Şeytan ayetleri) hassas olmayan bu Muhammed Essad’ın Müslümanların canını yakmak için şu tavsiyeden de vazgeçmiyor.)

…….

“Bütün bu nitelemelerin hangisinin bir diğeri ile uygunluk gösterdiğini okuyucunun takdirine bırakıyorum. İlgi çekici olan husus şudur: Bu “sözde-mühtedî”[6] de İslâm Âlemi’nde bir “sözde-devrim” sı­rasında ortaya çıkmış, bu “sözde-devrim”in sonucu­nu Batı’ya şöyle bildirmiştir. (İhbar ediyor)

“İbn Saud (Vahhabiler Lideri) bugün Peygamber’in örneğini izlemekte ve yirminci yüzyılda da aynı derecede güç­lü olan Allah kelâmını insanlara hatırlatmakta, bir zamanlar, yedinci yüzyılda olduğu gibi bir Devlet kurulması ve yönetilmesi amacını gütmektedir” (s. 325)

Bu devrimi yeteri kadar övdükten sonra da, burunları dibinde uyanan İslâm tehlikesini görmeyip uyumakta devam eden Batı Dünyası’na sinirlen­mektedir:

“Bugün İslâm tekrar eyleme geçmeye hazırdır, amacı da her zaman aynıdır:

Bu amaç, Muhammed’in ve Haricîler’in (?), iman uğruna savaşan ve dua eden sofu kişilerin amacıdır:

Dünyayı fethetmek, dünyayı boyunduruk altına almak, köle kılmak: (s. 327)

“Kargaşa ve felâketler içinden bir yeni güç doğ­muştur, ne var ki Avrupa bu yeni gücün gerçek de­ğerini takdir edemiyor. Bu güç, çağdaş İslâm’dır. Ye­ni halkları (her halde Afrika halkları kasdediliyor) çevresine toplamada, örgütlenmede, kurmada ve de­ğişim (transformation) göstermede, savaşa hazırlan­madadır!… Yeni Doğu, yeni İslâm büyük İhvan tarîkati (Vahhabiler kasdediliyor), düşünce ve silah savaşma, İslam’ın kutsal savaşma (cihad) hazırla­nıyor, (s. 328)

İşte her çağda, her ne zaman İslâm Dünyası’nda bir kıpırdanma sezilirse, aşağı-yukarı aynı söz­lerle ve özellikle “cihad” terimi[7] slogan olarak kul­lanılır ve İslâm’a karşı “çağdaş haçlı seferleri” ör­gütlenir, kışkırtılır. Bugünlerde tasarlanan Haçlı Seferi’nin adı “Harmagedon”dur. (Har-megidon)[8] Bi­zim Dünyadan habersiz, ağızları süt kokan “entel”lerimize duyurulur.”[9]

Alıntı yaptığımız kısımdan anlaşılan, Müslümanlar eğer tepki göstermiyorsa tepki göstermeleri için birilerini içlerine sal ve onlardan olsun. Onları da rahatsız etsin. Onlar rahatsız olunca emperyalist güç olarak müdahale etme yetkisini insan hakları gibi palavralarla icraata geçirebilirsin.

İşte bu zihniyet haçlı zihniyetinin müdahale tekniklerinden biri ve en önemlisidir.

Yine emperyalist gücün Müslümanları piyon olarak kullanmakla, uyuyan Hıristiyan ve Yahudi dünyasını harekete geçirmesi için gereklidir. Çünkü kendi halkına düşmanın hazırlık yapıyor, bunda bana destek ver. Vermezsen başın belaya girecek ve seni yok edecek korkusu verilmiş olur.

Son söz siyaseti bilmeyen ve geçmiş tecrübesini geleceğe aktaramayan Müslümanlar ezilmekten başka çıkar yolları yoktur.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Muhammed Esed (1900 – 1992)

Muhammed Esed, 1900 yılında, Doğu Galiçya’nın Lvov şehrinde, Yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi Czemowitz’de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı.

1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan’ı Birleşmiş Milletlerde temsil etmek üzere New York’a gitti. Kısa süre sonra bu vazifesinden ayrıldı ve Mekke’ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı ve neşretti. Daha sonraki yıllarını elinizdeki bu meali hazırlamaya hasretti.

1992 yılında İspanya’da vefat etti.

[2] Maxime Rodinson (1915 – 2004),

Fransız, Marksist tarihçi, sosyolog ve doğu bilimci. Fransız Komünist Partisi’ne 1937’de girdi, 1958’de ayrıldı. Stalinizme karşı çıktı, İslam araştırmalarının özgünlüğüyle tanındı.

[3] Konumuzla ilgili olmadığı için Şeytan Ayetleri hakkındaki olayı yazmak gereği duymuyorum.

[4] Mahomet, 571-632. Préface de M.E.G.Gautier, traduction de Jacques Marty. Payot, Paris 1934. Herdruk in 1948

[5] Ka’bul- Ahbâr (Ebû İshâk Kâ’b b. Mâti’ b. Heynû el-Himyerî el-Yemânî) (ö. 32/652-53):

Aslen  Yemen Yahudilerinden olan Ka’b Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vefatından sonra Müslüman oldu. İlmi geniş olması veya mürekkep ile yazı yazması  sebebi ile ona bu ismin verildiği  rivayet edilir. İslam kültürüne ve İslam tarihine İsrailiyat haberlerini taşıdığı böylelikle İslam kültürünü bozmakla suçlanır.

Ka’bul- Ahbâr bir çok kişi tarafından İslam dinine yanlış şeyler sokmaya çalışan ve dini tahrip etmek isteyen bir ajan olarak kabul edilir. Müslüman olduktan sonra geçmişten gelen bilgisini söylemiştir ancak İslam dinine nifak sokacak veya İslam akidesini bozacak  fikirleri çekinmeden  beyan etmiştir.

Eserleri:1-     Siretu İskender 2-     Vefatu Mûsa 3-     Hadîsu Zilkifl

[6] Muhammed Esed’in mealleri bir zamanlar dergi promosyonları olarak yurdumuzda çok dağıtıldı.

[7] Bir zamanlar yurdumuzda da bir siyasî partinin en ileri sloganı bu olmuş ve sürekli Müslümanlar üzerine tepki çekilmiştir.

[8] Harmageddon =Armageddon: (mahşer, müthiş savaş) Latince kökenli bu kelime, İncil’de sözü edilen, dünyanın sonunda iyi ve kötü güçler arasındaki son savaş sahnesi anlamına gelir.

[9] Bkz: HATEMİ Hüseyin Şeytan Ayetleri [Kitap]. – İstanbul : İşaret, 1989, s.34-38

****************

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

Yönetmen : Dana Heinz Perry

Oyuncular : Evan Scott Perry

Süre : 92 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

Konu: Evan isimli çocuğun intihara sürükleniş serüveni

TÜRKÇE ALT YAZISINDAN KISMÎ ALINTI

Babam beni arayıp, Evan’ın camdan atladığını söylediğinde yatılı okulda, odamdaydım. Hayatını sona erdirme kararı aldığında okulun üçüncü haftasıydı sanırım. Annemin odasına gittim ve bu cümleleri kurmam gerektiğinin farkına vardım. Onlarla iletişim kurmalıydım ve onlara Evan’ın kendisini öldürdüğünü anlatmam gerekiyordu. Bilinçsiz bir şekilde yapılan, en azından ben öyle yapıyorum yüzleşmesi acı olan şeyleri bloke etmektir.

Bunu nasıl yapmış olabilir?

Mümkün gelmiyor. Oğlunuz ne kadar acı verici bir şey yaşamış olabilir ki, artık buralarda olmak istemez?

St. John’s Mezarlığı, Barrytown New York; Ekim Kendisini öldürdüğü akşam, Evan’ın kafasında neler vardı asla bilemeyeceğiz.

Pencerenin kenarında, atlamak üzereyken düşünceleri nelerdi?

Adımını atıp o kararı verirken ne düşünüyordu?

***

Nasıl olur da, bebeğime son defa onun cenazesinde sarılabilirim? 15 Yıl Önce Hayatımdaki en mutlu günüm, Evan’ın doğduğu gündü. En sonunda onu görebilmenin mutluluğu tanımlanamazdı. Hamileyken bebekle iletişim kurmaya başlarsınız. İçinizde hareket eder. Tekmeler ve kim olduğunuzu sorgular gibidir. Sonunda doğduğunda, Evan çok güzeldi. Ona hemen âşık olmuştum. Evan’ın doğumunu çekerken çok heyecanlıydım. Kamerayı doktora vermiştim. O da bir kaç fotoğraf çekti. Evan doğduğunda, yaşındaydım. Hart ise. Eski ilişkisinden bir oğlu daha vardı. Evan, benim ilk çocuğumdu.

Evan’la uzun süre yalnızdık. O da ben de çok gençtik ve birbirine yardım etmeye çalışan iki minik yaratıklar gibiydik.

***

Evan, havluların belli bir düzende katlanmasını istiyordu. Olmadığı takdirde onları kuma serer ve tekrar en baştan yapmaya başlardı. En çok bu kalıbı kullanırdı,

“Baştan yapmak.”
Mükemmeliyetçiydi.
Hayatı boyunca da böyle oldu.
Herhangi bir konuda en başarılı olamazsa, buna çok bozulurdu.
Onu disiplin etmekse imkânsız bir şeydi.
Cezalısın, deyip odasına gönderirdik onu.
Cezalandırıp odasına gönderirdik onu.

***

Televizyonu camdan atardı; kitaplıkları kırardı. Odaya gittiğinizde darmadağın bulurdunuz her şeyi. Bundan pişmanlık duymasını beklerdiniz ama olmaz.

“Beni hapse atın isterseniz,” derdi.

Psikolojik sorunları olduğu bir gerçek. Sanırım, duygusal şok emicilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle sizin ya da benim basit gördüğümüz konulara büyük tepkiler verirdi.

***

4 Yaş

İki farklı Evan vardı sanki. Bir yandan sinir krizleri geçirirdi. Ona ulaşması imkânsız olurdu. Öte yandan, yaşamayı seven, harika bir çocuktu.

***

Evan çok sevgi doluydu. Bunu fiziksel olarak gösterirdi. Hep sarılırdık. Evan, anne karnında minik bir bebek misin sen?

Daha doğmadın bile, değil mi?

Bu şiddetli sevgi ve duyarlılığın tam tersini de alabilirdiniz. Bunu söyleyebilirim. Korkutucu bir insan ve korkutucu bir ruh. Ruhların en karanlığı belki de.

Evan ana okulundayken, öğretmeni telefon etmişti. Onun intihardan bahsetmesinden endişelenmişti.

Evan’la beş yaşındayken tanıştım. Gösteri sanatları programımıza katılmıştı. Gördüğüm en sevimli çocuk oydu, diyebilirim. Aralarında ayrım yapmamaya çalışırız ama bazen buna engel olamayız. Tüm öğretmenlerin gözdesiydi o.

Tanıştığım en sevgi dolu, en yaratıcı çocuklardan birisiydi, Evan.

Doğruluğa çok önem verirdi.

Adil olmalıydınız.

Bir kavga çıktığında ayırmaya ilk o giderdi.

Ve sonra da bunun adil olup olmadığını sorgulatırdı.

Beş yaşında, minikler grubundayken kafasını ölümle bozmuştu.

Camdan atlayıp, kendisini öldüreceğini söylüyordu.

Bir akrabasının bunu yaptığını söylemişti. Grupta her gün bu konuyu açardı. Camdan atlamak istediğini söylerdi.

“Ölüp ölmemek, umurumda değil,” derdi.

“Ben ne olacağım peki,” diye sorardım ona.

“Senin ve ailem için üzülürüm, ama benim umurumda olmazdı, çünkü ben bir şey hissetmeyeceğim,” derdi.

***

Kucağıma oturur, kollarını bana sarar ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden, her zamanki sevgi dolu, tutkulu Evan olarak atlayacağını söylerdi. Ben de, bunun saçma bir konu olduğunu anlatmaya çalışırdım.

DEPRESİF ÇOCUKLARLA TANIŞTIM.

HİPER AKTİF OLANLARIYLA DA.

Ama ölümden bahseden bir çocukla, hiç tanışmamıştım.

Ölümü merak ediyordu.

Buna kafasını takmıştı bile diyebiliriz.

Ölüm takıntısı son derece mantığa dayalı bir konuydu onun için.

Olağan bir şeydi çoğu zaman.

***

Evan Perry; mükemmeliyetçi, takıntılı, sahip olmayı sevmez. Bundan sonrasını yazmadım bile. İyi bir sporcu ve popülerdir.

Beş yaşındayken bir psikiyatra gittik.

Okulda dersleri iyi.

Geçen seneden beri kavga çıkarmamış.

Evan’a depresyon teşhisi koydu ve Prozac’a başlattı.

25 Eylül 1997’de Prozac hakkında konuştuk. Çocuklarda depresyon konusunun yeni yeni tartışılmaya başladığı dönemlerdi. Eğitim aldığım dönemlerde, çocukların da depresyona girebileceği fikrine aşina değildim.

Çocuklar depresyona girmez.

Bu kadar basittir; değil mi?

AİLESİNİN İKİ TARAFINDAN DA GELEN, ŞİDDETLİ DEPRESYON GEÇMİŞİ VARDI. AMCASI, YAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ. ÖLÜMDEN VE CİNAYETTEN BAHSEDİYORDU.

KORKUTUCU BİR ÇOCUKTU.

Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çoktan intihar girişiminde bulunmuştu bile. Pencereye koşup ailesini atlamakla tehdit etmiş. Asi ve karşı gelen bir yapısı var. Kafasını vurmuş.

“Kanser olmak istiyorum,” demiş. Ebeveynlerini ve kardeşini öldürmekle tehdit etmiş. Tam bir bebek gibiydi. Başlarda o kadar bebeksi bir yüzü vardı ki pembemsi, bebek yüzü vardı. İçindeki şeytanlarla yüzü arasında müthiş bir görsel karşıtlık vardı.

Evan yedi ya da sekiz yaşlarındaydı.

Evdeydik ve yine kendisini öldürmekten söz etmeye başlamıştı.

Ne yapacağını son derece detaylı bir şekilde anlattığı zamanlar olurdu.

Camdan atlamak gibi.

Bir binanın tepesinden atlayacaktı.

Kendisini kesecekti.

O seferinde de kendisini asmaktan bahsetmişti. Yastık kılıfına bir kuşak bağlamış. Ranzasına tırmanmıştı. Oraya bağlamış iyice. Sonra düğümü boynundan geçirdi ve bana kendisini nasıl asacağını, ranzadan atlayacağını gösterdi. Annesine, kendisini nasıl asacağını gösterecekti.

İnsanlara oğlumun kendisini öldürme planlarından bahsetmekten çok yorulmuştum ama. Bunun gerçekten olduğuna dair bir kanıta ihtiyacım vardı. İnanması çok da kolay olan bir konu değildi bu.

ÇOCUKLARIN İNTİHARA MEYİLLİ OLAMAYACAĞINA DAİR BİR FİKİR VARDI. !!!!!

Ölümün ne olduğunu anlayamayacakları düşünülürdü. Bunun geri dönüşünün olmadığını anlayamazlardı.

Evan’ı iyi tanıdığımı düşünmedim hiçbir zaman.

Hayatımda gördüğüm en korkutucu çocuktu. Ölüm hakkında bu kadar kararlı olan bir çocukla tanışmamıştım hiç.

Maske takmış gibi geliyordu. Yüzüne o ulaşılmaz ifade yerleşirdi. Duygu durumu bozulduğunda, tüm vücudu değişirdi. Fiziksel tepkileri, iletişim kurma yöntemleri hepsi değişirdi. Bu değişiklik, yüzünden okunabilirdi. Ona ulaşamazdınız. Fiziksel değişimi, yüzünün boş bakmasına yol açardı.

***

ÇOCUK OLMAYI ATLAYIP, DİREKT BULUĞ ÇAĞINA GİRMİŞ GİBİYDİ. BU DAVRANIŞLARI, 15 YAŞINDA BİRİSİNDEN BEKLERSİNİZ.

“Sen benim patronum değilsin. Ver şu arabanın anahtarlarını.”

“Nereye gidiyorsun?

Okulda neler yaptın?”

Yanıt alamazsınız. Normal gibi gelir ama yedi yaş için pek de normal değildi. Çok sofistike olmasının yanı sıra, tam bir ergendi.

“Mutlak gücümün vaktidir bu.”

Britney Spears‘den[1] ya da Backstreet Boys‘dan[2] hiçbir zaman hoşlanmadı.

Direkt olarak, DYLAN, NEİL YOUNG ve NİRVANA dinlemeye başladı. Bir sürü şarkılar yazmıştı.

Çıkarmazsam kafamdaki mesajı

Ölüp gidivermem lazımdı

Nasıl olur dersen bana

Söylemedim mi ben sana

Sevdiysen alırız elinden

Olur böyle aynen

Onun yaşındaki bir çocuğun aklından bile geçmeyecek konular hakkında şarkı sözleri yazıyordu.

9 Yaş

Beleşe gelir sanırsın

Kessem boğazımı

Seni tehdit etsem bıçağımla

Gebereceksin bu akşam,

***

Daha azı değil, depresyondayım

Ne meraklı ne de öfkeli

Öldürsün beni artık biri!

Diz çöktüm önünüzde

Lütfen, yalvarırım gebertin beni

Diz çöktüm önünüzde

Çünkü feci depresyondayım.

***

8 – 9 yaşlarında günlük tutardı.

Şiirler yazmıştı bir sürü.

“Ölmeye hazırım, ölümden korkmuyorum.” Derin şiirlerdi. Aklından kuvvetli düşünceler geçiyor olmalı, demiştim. Yaşını aşan bir duygusallığı ve olgunluğu vardı. Evan bir keresinde, ana karakterinin depresyonda olan ve her konuda yalnızca olumsuzlukları düşünen bir çocuk olduğu bir oyun yazmıştı.

***

Bu sırada Evan ciddi bir intihar girişiminde bulundu.

2000 senesi sonbahar döneminde, Evan beşinci sınıftaydı. Okul müdürüne, intihara meyilli olduğunu iletti.

Mektup: Acilen tavsiye ediyorum Bir psikiyatra danışmalı

Bize de mektup gönderdiler tabi.

“Psikolojik danışmana görünmeli.” Üç hafta sonra, okulda bir denemede bulundu.

“Okulun çatısına çıktı. Yaklaşık altı kat yüksekte. Kaldırımdan, burger bir parça koparmış. Aşağıya, çocukların oynadığı yere fırlattı.”

Öğretmenlerinden bir tanesi, beden eğitimi öğretmeni, çatıya çıkmış. Evan’ın yanına. Evan, pervazdan sarkıyormuş ve ona kendisini öldürmek istediğini, atlayacağını söylemiş.

Öğretmen de ona, sevilen birisi olduğunu, hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmış. Sonunda, Evan kendi kendisine aşağı inmiş.

Oraya vardığımda okul müdürünün odasına gönderilmişti. Orada buluştuk. Hemen acil servise gitmeye karar verdik. Bir doktor ona, ölümün nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini sordu. Evan’ın yanıtı,

“EVET, HERKES TOPLANIR VE NE KADAR HARİKA OLDUĞUNDAN BAHSEDER,” olmuştu.

Eskiden manik depresif olarak bilinen bu hastalık beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanır. Bazı çocuklar depresyona, bazılarıysa maniye yatkındır. Evan’ın durumunda, yatkınlığının kesinlikle depresyon olduğunu söyleyebilirim.

Bipolar (iki kutuplu) depresyon, kesinlikle depresyondan daha ciddidir. Bipolar rahatsızlığı olan çocuklarda intihar daha sık görülür. Daha korkutucu olmasının sebebi de budur. Durumu ne kadar uzatacağını asla bilemezsiniz. Okulda pervazdan atlayabilirdi. Kendisi dışında, başka durum ya da insanları suçlamaya yatkındı.

“Bunu yapmamam gerekiyordu, bir sürü insanı korkuttum,” demezdi.

İstediği tek şeyin, kendisini can kulağıyla dinleyecek birisi olduğunu söylemişti. Davranışlarının başkaları tarafından neden bu kadar korkutucu algılandığını anlamıyordu. Okulun çatısına çıkarsa, bir şeyler olacağını düşünmemişti. Bu nedenle, gözetim altında her saniyenizin takip edildiği programda yoksa hiçbir şey yapamadığız, başka rahatsız çocuklarla bir arada olunan ve ailenizin sık sık ziyaret etmesine izin verilmeyen bir yere kapatıldığında paramparça oldu.

Klinikteki demirbaşlara zarar veriyordu. Çok öfkeliydi. Odasının tüm duvarlarını boyamıştı bir keresinde. Duvarları ona temizletmek zorunda kalmıştık. Sinir krizleri geçiriyordu sık sık. Kafasını ve kollarını duvara vurmaya başlamıştı; çok kızgındı.

NE DEPRESİF NE DE MANİK OLDUĞU DÖNEMLERDE FARK ETMEZ. BİPOLAR BİR ÇOCUKLA MANTIK ÇERÇEVESİNDE ANLAŞAMAZSINIZ.

Evan’ı, Four Winds’te ziyaret etmek çok acı vericiydi. Çok daha ciddi psikolojik sorunları olan çocuklarla bir aradaydı. Davranış bozukluğu olan çocuğunuzla yüzleşmek çok zor. Ergen olsaydı, bu gelip geçici bir durum olurdu. Bir sürü yeteneği ve parlak özellikleri olan bir çocuktu. Four Winds, bu nedenle suratımıza yediğimiz bir tokat gibiydi.

FOUR WİNDS’DE, EVAN’A BİR SÜRÜ İLAÇ VERDİLER.

DEPACOTE bunlardan biriydi. Narkoz altında gibiydi.

Sonradan LİTYUM‘u önerdiler.

LİTYUM, bir duygu durumu stabilizatörüdür. Yükselip alçalması yerine, beyindeki seratonin seviyesini dengede tutar. Kimyasal dengeyi sağlar.

Lityum’a cevap vermeye başlamıştı. Dikkat çekici bir gelişmeydi bu. Yine de çok rahatsızdı. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliydik. Eski okulu onu geri istemedi. Çok pahalı bir alternatif dışında gidebileceği hiçbir yer yoktu. Bu, onun ömrünü en azından bir kaç sene uzattı, diyebilirim.

***

Birkaç gün sonra, Evan kampüsten ayrılmaya karar verdi. Kontrol altında tutulup tutulmadığını

görmek istemişti. Üç gün sonra, buna katlanamayacağına karar vermişti. Her şeyden yetişkinlerin sorumlu olması, ona göre değildi. Olması gerekenden biraz daha zorlaştırdı durumu. Dramatik davranışlar gösterdi ve pencereden çıkıp gitti. Oysa kapıdan da çıkabilirdi. Kapıları kilitlemeyiz. Önemli bir olaydı. Evan’ın verdiği dolaylı zararı anlaması gerekliydi. Yaşamında olup bitenlerin bir özeti gibi olmuştu bu olay. Size verdiği zarardan şimdiye dek hiç sorumlu tutulmamıştı.

***

Çok erken yaşta, bir ergen gibi davranmaya başlayan Evan’ın “Ben bunlar için çoktan büyüdüm,” havasını üzerinden atması gerekliydi. Çocuk olması lazımdı. O yaşta ihtiyacınız olan budur. Güzel bir günde, arkadaşlarınızla top oynamalısınız.

***

Öğretmenleri, “Keşke bütün öğrencilerim, Evan gibi olsa,” diyorlardı. Fen bilgisi projesiyle ödül bile aldı.

Evan, York’da çok iyi arkadaşlar edindi. Bu, ona iyi geldi. Güveninizi kazanması biraz vakit alırdı. Ama sonra gördüm ki onunla her şey konuşabilirdim. Bir sorunum olursa, ona dönebilirdim.

***

Bazen bir şeylerden şüphelenirdik. Uzun bir süre sessiz kalırdı. Ama buna alışmıştık; bunu sık sık yapardı çünkü. Arada sırada okulu asardı.

Derdi ki, “Ne kadar mutlu olursam bu ay, sonrakinde o kadar öfkeli olacağım.” Bir keresinde çatıya çıkmıştık. Pervazda oturuyordu. Beni çok korkutmuştu. Korkusuzca kenarda yürüyordu.

***

Depresyondaydı.

***

Hayatın devam ettiği bir gerçek. Ama istediğin ve planladığın şekilde değil.

***

Evan’ın durumu çok iyiydi, neredeyse mucize gibi. İnanamıyorduk.

***

“Artık öyle değilim,” diyor.

***

“İntihara meyilli düşüncelerin var mı,” ya da “Kendini öldürmek istiyor musun, kendine zarar verir misin,” gibi.

“Hayır,” dedi,

“Bunları düşünmüyorum.”

Evan’ın intiharından altı hafta öncesi

ÇOCUKLAR BAZI ŞEYLERİ SÖYLER YA DA YAPARLARSA, ONLARA ENGEL OLUNACAĞINI BİLİRLER. ÖZELLİKLE DE AİLELERİ, ONLARIN HAYATINDA OLUP BİTENLERLE İLGİLİYSE. Çocuk engellenmek istemiyorsa, hiçbir şey söylemeyecektir.

Evan, durumunu dışarıya yansıtmamayı öğrenmiş olabilir. Ama içinden çok ıstırap çekiyordu ve bu henüz işin başıydı. Daha çok küçükken başlamıştı ve asla geçmeyecekti.

Nantucket’e iki haftalığına tatile gitmiştik.

Depresif görünüyordu. Baskı altında gibi görünüyordu. Çok mutlu değildi; durumu kötüleşiyordu. Okul başladığında, küskün ve depresifti.

Eylül ayında, haftalar birbirini kovalamaya başlamıştı ve ödevleri için endişeleniyordu. Bir keresinde gelip,

“Anne, bana dikkat etmen lazım,” demişti. Psikiyatrıyla iletişime geçtik. Ondan bir randevu aldık. Lityumun dozunun arttırılması gerekiyordu. İlacının dozunu arttırmayı denedik; işe yaramadı.

***

İnsan bunu kendisine yapmakta kararlıysa, bunu herkesten mutlaka saklayacaktır, değil mi?

2 Ekim 2005, Öldüğü gece, Pazar akşamıydı.

Hep beraber yemek yiyorduk. Evan’ın henüz tamamlamadığı bir ödevi vardı. Ukalalık yapıyor ve bitirmek istemediğini söylüyordu. Ayaklarını masaya uzatmıştı. Annesinin ödevle ilgili başının etini yediğini söylüyordu. Sonra biraz dalaştılar. Çok sinirlenmişti. Kavga çok şiddetli olmuştu. Genelde hep böyle yoğun kavgalar çıkardı.

Merdivenlerden çıkarken, “Anne, senden nefret ediyorum,” dedi. Kapısını kapattı ve kilitledi.

O akşam giderken, aklıma takılan bir şey yoktu. Bu çocuk, bu akşam kendisini öldürecek, diye düşünmeme yol açacak bir şekilde davranmamıştı. Milyonlarca sene geçse aklıma gelmezdi. En iyi zamanlarımda bile ondan beter davrandığım olmuştur. Akşam on sularıydı.

Bir süre daha okuduk sonra Evan’a bakmaya odasına gittim. Kilidi açmıştı. İç çamaşırlarıyla yatağında oturuyordu. Kucağında laptopu vardı. İçeri girdim ve nasıl gittiğini sordum.

“İyiyim baba; ödevimi yapıyorum,” dedi. Bilgisayarı vardı. Ödevini yapıyormuşa benziyordu.

***

Evan ortadan kaybolmuştu. Aklımdan geçen ilk şey, camdan atladığı olmuştu. Pencere, apartman boşluğuna bakıyordu; bir şey görünmüyordu. Apartman boşluğunda bir şeyler kesinlikle vardı; ama net seçilemiyordu.

Evan, sırtüstü yatıyordu. Etraf kan içindeydi.

“EVAN, EVAN!”

***

“Lanet olsun, bunlar gerçekten oluyor,” diye düşündüm

***

Bir mektup açıldı karşımıza.

Uğruna Ölünecekler:
1-BAŞARISIZLIK KORKUSU
2-ARKADAŞLARA GÜVENSİZLİK
3-TÜM BU ÇABA NİYE?
4-ASLA UYUM SAĞLAYAMADIM.
5-KÖTÜ OLAN HER ŞEYİN, GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEK, TEMBEL, KAYBEDEN, ÇİRKİN, YETENEKSİZ VE APTAL OLMAK.
6-NE ANLAMI VAR?
Uğruna Yaşanacaklar:
1.MÜKEMMEL OLMA POTANSİYELİ
2.SEVDİKLERİME OLAN GÜVEN
3.GELECEK
4.GÜVENİLİR ARKADAŞLAR BULMAK
5.AİLEMİN ÜZÜLECEK OLMASI
6.SONRA DAHA İYİ HİSSETMEK
İşte uğruna ölünecek ve yaşanacak altı şey.
İstediğim şeyler:
YORK HAZIRLIK OKULU’NUN NEDEN VE NASIL ÖLDÜĞÜMÜ ASLA BİLMEMESİ.
UNUTULMAK.
CENAZEME YALNIZCA AİLEMİN GELMESİ.
ÖLÜMÜN ACISIZ OLMASI.
VE SON OLARAK DA, HERKESİN HAYATINA DEVAM ETMESİ.
ÜZGÜNÜM AMA EN İYİSİ BU OLACAK.

***

Dürüst olmak gerekirse, bu mektup tüm 15 yaşındakilerin kendileri hakkında düşündüklerini ifade ediyor.

YETERİ KADAR İYİ DEĞİLİM, KİMSE BENDEN HOŞLANMIYOR.

HİÇBİR ŞEY DÜZELMEYECEK.

Evan’sa bunları, herhangi bir 15 yaşındaki çocuktan 20 kat daha kuvvetli hissediyordu. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine daha çok inanıyordu. Bir geleceğin olmadığına ve yaşamanın çok azap verici olduğuna, çok zor olduğuna ve ölümün tek yanıt olduğuna çok daha şiddetli inanıyordu. O listenin üzerinden birlikte geçebilseydik keşke. Kararını vermeden önce, bana göstermiş olsaydı o listeyi onunla üzerinden geçerdik ve bunların hepsini düşündüm, derdim. Bunu da düşündüm. Bunu da. Ama bunların benim için doğru olmadığına karar verdim. Senin için de geçerli değiller.

ŞU ANDA KENDİNİ FARKLI HİSSETMENE YOL AÇAN ÖZELLİKLERİNİN, BEŞ SENE SONRA SENİN EN İYİ YANLARIN OLDUĞUNUN FARKINA VARACAKSIN. SENİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN BUNLAR OLACAK VE İNSANLAR BUNU ÇEKİCİ BULACAKLAR.

Evan’ın intihar notu; Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz?

Her şeyden önce, yetişkin yaşamının nasıl olacağını görmeye başlamıştı. İstediği şekilde başarılı olamayacaktı bu yaşamda.

Psikiyatride bipolar rahatsızlık, bizim kanserimizdir.

İnsanları öldürür.

Yapabileceğiniz her şeyi yaparsınız ama bazılarını asla kurtaramazsınız.

Ona kesinlikle bir süre daha yardımcı olabilirdik.

Ama ilaçlarını eninde sonunda bırakacaktı.

Hepsi bırakır.

İlacı bırakınca, uçup gidecekti.

Belki de hastalığı, tür değiştirmeye başlamıştı. Aklını yitirmeye başlamış olabilir miydi? Bunlar hakkında konuştu mu?

Hayır.

-Hiçbiri hakkında mı?

Hissettiklerini reddetmiş olabilir, ama hiçbiri hakkında konuşmadı mı?

Arkadaşlarına güvenmediğini falan söylemedi mi?

Deliler böyle konuşur ama, yani

-Deli saçması. Deli saçması, son derece aklı başında bir şekilde yapılabilir.

Planlı ve programlı bir şekilde.

Bu nedenle televizyon ve filmlerde akıl hastalıklarının temsil ediliş biçimlerine öfkeleniyorum. İlle de kendinden geçecek; ağzı köpürecek falan.

AKLI BAŞINDA BİR ŞEKİLDE, BİLGİSAYARININ KARŞISINDA SAKİN SAKİN BU KORKUNÇ ŞEYİ YAZIYOR OLAMAZ SANKİ.

Metodolojik bir biçimde, yapacağını zaten bilerek. Bu da deliliktir.

***

Onun anısında, hayatın kırılganlığının ve öneminin farkına varıyoruz. Sahip olduğumuz hayatın kıymetini bilmeli; ilişkilerimizden alabildiğimiz kadar keyif almalıyız. Her ne kadar zamanımız varsa.

-Delik dışında her şey var.

Delik dışında her şey.

-Deliği kazmayı unutmuşlar. Nereyi kazacaklarını söyledik mi?

***

Birisi bu kadar şiddetli bir depresyondaysa ve çok acı çekiyorsa, onun için hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey. Bundan sağ çıkmak çok zor. Ama elinden geleni yaparsın işte.

Başka ne var ki?

Ne yapılabilir?

***

İnançsızlık hissiyatı. Bunun gerçek olduğuna inanacak mıyım hiç?

Bilemiyorum. Bunlar gerçekten oldu mu?

YORUM:

Çocuklarımızın yetişme ortamlarına bakınca Evan’dan çok farklı olmadığını görmekteyiz. TV dizilerinde kültürümüzün aşağılandığı, örnekleri olmayan hayat tiplemeleri ile baskı altında olan çocuklarımızın feci durumları, ayrıca okul hayatları ve sosyal durumları da düzensiz olanlar, taş dahi attırılan yavrularımızı görünce dua edip tedbir amaçlı olarak yakın ilgi ve alakayı kesmeyelim. Ancak geleceğimiz gerçekten büyük bir tehdit altında olduğu görülmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Britney Jean Spears :(d. 2 Aralık 1981, Louisiana ABD), 1 Grammy Ödülü kazanmış Amerikalı pop müzik sanatçısı, seksî dansçı, ve sinema oyuncusudur.

[2] Backstreet Boys, 1992 yılında kurulmuş ünlü Amerikan pop grubudur.

********************************

BENDE ŞEYH OLDUM DİYENLERE

[İstihbarat örgütlerinin ve dünyayı idare etme iddiaları olan bazı Oluşum'ların metafizik olaylarla yakından ilgilenen maaşlı elemanları bulunmaktadır. Bu kimseler, defalarca güvenilirlik testlerine tabi tutulmuş ve "onay" almış kimselerdir. İstihbarat örgütleri, insanın ve teknolojinin yetersiz kaldığı yerlerde işte bu insanlardan istifade ederler. Gizli ilimler uzmanı bu insanlardan bir başka şekilde daha istifade edilir. Oluşum, gizli ilimler uzmanı elemanları vasıtasıyla bazı insanları "çengeller". Bunu da madde ötesi varlıklar vasıtasıyla yapar.

İstihbarat örgütünün ya da bir tarikatın oluşumun yönlendirmesi üzerine insanları kendi etkisine alan Maddeötesi Varlıklar, bazen sıradan normal bir Maddeötesi Varlık olabileceği gibi, bazen de onların ileri gelenlerinden , onların yönetici durumunda olanlarından olabilir..

OLUŞUM TARAFINDAN KONTROL EDİLEN MADDEÖTESİ BİR VARLIK, UMUMİYETLE, DAHA GENÇLİK YILLARINDAN İTİBAREN GELECEĞİNİ PARLAK GÖRDÜĞÜ BİR İNSANI YA DA OLUŞUM TARAFINDAN BELİRLENMİŞ İNSANI SEÇER VE KENDİ TABİİLERİ ARASINA SOKAR. BU YAŞLAR UMUMİYETLE 18 İLA 24 YAŞLAR OLMAKTADIR. (!!!!!!!!!!)

Maddeötesi Varlık için, bu seçim yapıldıktan ve kendisine tabi kılacağı insan belli olduktan sonra sıra gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...

Bunun için de Maddeötesi Varlık, o insanın inancına göre bir din büyüğünün şekline girerek evvela rüyasında ona görünmeye ve onun büyük bir insan olacağına dair telkinlerde bulunmaya başlar.

BU HÜVİYETİNE BÜRÜNÜLEN KİŞİ, SÖZ KONUSU ŞAHIS TARAFINDAN SAYGIYLA ANILAN, DEĞER VERİLEN BİR KİMSE DE OLABİLİR.

ARTIK YAVAŞ YAVAŞ GÖSTERİLEN RÜYALAR NETİCESİNDE O KİMSE GERÇEKTEN BÜYÜK BİR İNSAN OLACAĞINA YA DA İSA MESİH = KURTARICI OLDUĞUNA İNANMAYA BAŞLAR. BU KAPSAMDA "BEN İSA'YIM, BEN ALLAH'IN YERYÜZÜNDEKİ HALİFESİ-KILICIYIM" DİYEN BAZI İNSANLARIN ÖNEMLİ BİR KISMININ HER NEDENSE ALMANYA'DAN ÇIKMASI DA SON DERECE İLGİNÇTİR.

Çengellenen o insanın bazen canı bir şey ister, derhal o isteği Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilir. O, bu durumu büyük bir insan olması hasebiyle isteğim Allah tarafından ya da inandığı tanrısı tarafından yerine getirildi diye nitelendirir; hâlbuki Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilmiştir. Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir. Birisiyle ya da büyük bir topluluğa konuşurken karşısındaki şahıslar üzerine Maddeötesi Varlık tarafından yapılan baskıyla üstün duruma geçer, adeta karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma düşerler.

Ve bu şekilde günden güne durum gelişmeye başlar.

Geçen zaman zarfında yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar. Yakın gelecekte olacak bazı ufak tefek hadiseler içine doğar. Önceleri bunları 6. His diye nitelendirir. Aynı anda başka bir yerde olan hadiseden anında haberdar olabilir. Birisinin bir işinin halli için dua eder, derhal o işin yapılması Maddeötesi Varlık tarafından sağlanır ve o da "seçilmiş büyük bir insan olduğum için bu isteğim Allah tarafından yerine getirildi" zanneder. Nihayet bir sahada büyük adam kurtarıcı olduğunu iddia etmeye başlar. Artık kimseye ihtiyacı olmaz. Kendisini herkesten büyük görür, içine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi... Kendisine seçmiş olduğu alanın en büyüğü olduğunu iddia eder. Bir süre sonra son derece büyük bir insan olmuş ve çevresine birçok kimseyi toplamıştır.

Burada en büyük zevk ise onu kendine tabi kılan Maddeötesi Varlık'a ve bunu yönlendiren Oluşum'a aittir. Çünkü o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendine tabi kılmış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamışlardır. Bu yüzden Maddeötesi Varlık icabında o kişinin durumunu kuvvetlendirmek için bazı kişilerin rüyalarına dahi girip o kişiye bağlanmalarını yahut ona yardım etmelerini telkin eder.

Oluşumun emrindeki Maddeötesi Varlık, o kişiye mesleğiyle ilgili bilgiler vererek onu büyük bir adammış gibi de gösterir. Bu kişi bir ressamsa Maddeötesi Varlık'tan fısıldadığı ilhamlarla, O dünyanın en güzel resmini çizer. Yok, eğer bir komutan ise kısa bir süre sonra olacak bombardımandan hemen önce bulunduğu yeri terk ederek yer değiştirir. Hitler bir gün siperde diğer askerlerle yemek yerken bir ses ona kalkıp başka bir yere oturmasını söylemişti. Hitler yemeği kesip kalkmış ve daha ilerideki bir sipere geçmişti. Çok kısa bir süre sonra büyük bir şarapnel parçası Hitler'in oturduğu yere düşmüş ve diğer askerlerin tümü ölmüştü Bilmeyenler onu kendilerine lider seçer. Artık o kişi bilir bilmez kendinden açıklamalarla bazı doğruları yalan, bazı yalanları da doğru gibi anlatabilir. EVET, OLUŞUM, KENDİ AMACI DOĞRULTUSUNDA KOŞACAK, MADDİ VE MANEVİ AÇIDAN DONANMIŞ BİR İNSANA SAHİPTİR ARTIK.][1]

Yukarıdaki yazıyı okuyunca çok şeyhin ve kurtarıcı liderin hangi elemeden geçtiğini anlıyoruz.

Hakikatte doğrular yok mu?

Var. Fakat doğruların sayısı çok az miktarda olduğu kesindir. Bunu nereden anlıyorsunuz diye sorarsanız; ona da cevap şu verilecektir.

Dindarlar birleşme konusunda gayretleri en az olan guruplar arasındadır. Aralarındaki sen-ben kavgasında da acımasızdırlar. Bilinen göre göre batıl veya hakikat olması düşünülmeden din, cemaati için mükemmeldir. Ancak dini hayatı mahveden unsurlar, kişilerin “üstünlük” “kurtarıcılık” “egoist” tavırlarıdır. Bu ise istismarcıların kullanım alanları için sermaye olmaktadır. Bu şekilde biraz daha düşünmemiz gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kaynak: Ömer ÖZKAYA, Zihin Kontrolü, Paradoks, Mayıs 2011, İstanbul, sh.386-388

************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN KABRİ ÜZERİNDEN HAZIRLANAN İTTİHÂD-I İSLÂM KOMPLOSU


يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Ey şanlı Peygamber, sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol, Allah, kafirleri muratlarına erdirmeyecektir.

Kur’ân-ı Kerim 5/MÂİDE-67

 Yeni Bir İngiliz Oyunu Perdelerini aralarken, ajansalara düşen aşağıdaki haberleri ve yazıları önce okuyalım. Ne demek istediğimizi anlayacaksınız.

KOMPLONUN HAZIRLIK ÇALIŞMASI

PEYGAMBERİMİZ’İN MEZARINI YIKMA PROJESİ

Suudi Arabistan’ın Hz. Muhammed’in (S.A.V) kabrinin de içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’yi yıkma projesi, İslam dünyasını ayağa kaldırdı. ‘Genişletme’ adı altındaki projeye milyonlar tepki gösteriyor.

Medine’de Peygamber Efendimiz’in kabrinin de içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin yıkım projesi Müslüman aleminin büyük tepkisine yol açtı. Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz el-suud’un emri ile hazırlanan ‘Mescid-i Nebevi’yi genişletme planı’ hayata geçirilmeye başlandı. Mescid-i Nebevi’nin çevresinde yıkım startı verilirken; İngiliz İndependent gazetesi konuyu manşetine taşıdı. Gazeteye konuşan İslami Mirası Araştırma Vakfı’ndan Dr. Alawi, Hz. Muhammed’in mezarının da yıkılıp başka yere taşınacağını açıkladı.

YERİ GİZLİ KALACAK

Dr. Alawi, bu iddiasını ise Suudi bir akademisyenin 61 sayfalık belgesine dayandırdı. Dr. Alawi, Müslümanlar için, Mescid-i Haram’dan sonra en kutsal mekan olarak kabul edilen Mescid-i Nebevi’de bulunan Hz Muhammed’in kemiklerinin, Bâki Mezarlığı’na taşınacağını iddia etti. Mezarın yerinin ise gizli kalacağını vurguladı.

KUTSAL MEKÂN

Mescid-i Nebevi’nin önemi ise İslam alimleri tarafından şöyle anlatılıyor: Hz. Muhammed (s.a.v) 622 yılında Medine’ye hicret ettikten sonra sahabelerle birlikte Müslümanlar’ın ilk mescidi olan Mescid-i Nebevi’yi inşaa etti. Peygamber efendimiz “Her kim benim mescidimi ve kabrimi ziyaret ederse şefaatim onu hak olur” hadisi ile mescidinin ve kabrinin önemini aktardı. Ancak Vahabiler kabir ziyareti yapanları ‘Sapıklık’ ile suçladı. Her yıl Hac ve Umre dönemlerinde milyonlarca Müslüman’ın ziyaret ettiği içinde Peygamber efendimiz ile birlikte Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer’in (r.a) mezarlarını yıkma projesi başlattı.

MÜSLÜMANLARI ÖFKE SARDI

Peygamber Efendimiz’in mezarının da içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin yıkım kararı Müslümanlar’ı öfkelendirdi. Yıkımı belgeleyen Dr. Alawi, şöyle konuştu: “İnsanlar, Hz. Muhammed’in ailesinin yaşadığı odaları ziyaret ediyorlar ve mezar odasına girip dua ediyorlar. Şimdi, Suudi Arabistan Kralı, hacıların mezara gitmesini engellemek istiyor. Çünkü bunun şirk koşmak ya da putperestlik olduğuna inanıyorlar. Bu yüzden de mezarı yıkıyorlar.”

Kaynak: Takvim

HABERİN ORİJİNAL KAYNAĞI

Will Saudi Arabia MOVE the remains of Prophet Muhammad? Controversial plan for ‘anonymous’ burial to prevent the site itself being worshipped

  • Plans have reportedly been put forward to move the prophet’s remains
  • They are currently housed in tomb in mosque in Medina, Saudi Arabia
  • But some Muslims fear that the site is leading to idolatry, or object worship
  • No plans have been agreed but it is reported the idea has been circulated

By Richard Spillett for MailOnline

Published: 02:30 GMT, 2 September 2014 | Updated: 12:40 GMT, 2 September 2014

 

Controversial plans have emerged to move the tomb of the Prophet Muhammad, Islam’s second-holiest site.

The Prophet Muhammad, born in 570 AD, is believed by Muslims to be the last of God’s prophets to mankind who delivered the religion’s final revelation.

His resting place in Medina, Saudi Arabia is visited by millions of Muslims every year and is seen as the second holiest site after the Kaaba, the famous black cubed building in Mecca.

But it emerged last night that a Saudi academic has put forward contentious plans to have the Prophet’s remains moved from the tomb over fears by some scholars that the site is leading to idolatry.

Scroll down for video

The tomb of Prophet Mohammad at Al-Masjid al-Nabawi in the holy city of Medina. Proposals to move the Prophet’s remains threaten to spark discord across the Muslim world

The tomb of the Prophet Muhammad could be moved from the al-Masjid al-Nabawi mosque in Medina, Saudi Arabia, where it is currently housed, under plans reported today

According to the Independent, a 61-page document has been circulated among the supervisors of the holy site proposing that the Prophet’s body be moved to the nearby al-Baqi cemetery, where it would be interred anonymously.

Dr Irfan al-Alawi, director of the Islamic Heritage Research Foundation, told the newspaper: ‘They want to prevent pilgrims from attending and venerating the tomb because they believe this is “shirq”, or idolatry.

‘But the only way they can stop people visiting the Prophet is to get him out and into the cemetery.’

Idolatry, known as ‘shirq’ in the Islamic faith, is the worship of objects or saints and is forbidden in the faith.

There is no suggestion that Saudi Arabia’s King Abdullah, who is the site’s formal custodian, nor the supervisors of the al-Masjid al-Nabawi mosque which contains the tomb have agreed to the idea.

The Saudi government has previously insisted it treats the development of holy sites with ‘the utmost seriousness’.

Prophet

It is feared any plans to move the prophet’s remains could cause anger among some Muslims in the region

But it is feared the emergence of plans, which spring from a reform movement known as Wahhabism, could divide Muslims, with both Sunnis and Shias thought to be opposed.

Dr Alawi told the Independent: ‘The Prophet Muhammad’s grave is venerated by the mainstream Sunni, who would never do it. It is just as important for the Shia too, who venerate the Prophet’s daughter, Fatima.

‘I’m sure there will be shock across the Muslim world at these revelations. It will cause outrage.’

Violence in Iraq and the rise of the radical Isis, or Islamic State, organisation has already strained tensions between Sunnis and Shias in the region.

‘THE TWO SANCTUARIES': ISLAM’S TWO MOST IMPORTANT SITES

The tomb of the Prophet Muhammad is seen as the second most important site for Muslims after the Kaaba in Mecca, Saudi Arabia.

The Kaaba – which is said to have been built by Abraham – is at the centre of the Grand al-Masjid al-Haram Mosque, which Muslims always face to pray.

It is religious duty for those who follow the faith to visit the Kaaba at least once during their lifetime.

Millions of pilgrims gather to circle the building during the hajj, a huge five-day pilgrimage to the site each year.

The tomb of the Prophet Muhammad is second only to the Kaaba in its importance for the world’s Muslims

Many of those visiting the site also take the opportunity to visit Muhammad’s tomb, which about 200miles to the north in Medina.

The tomb dates back to the seventh century, when Muhammad was buried, and also includes the resting places of early Muslim leaders Abu Bakr and Umar.

It is covered by a famous Green Dome and includes a community centre, court and religious school. It can hold hundreds of thousands of visitors during the busy hajj.

 

KOMPLONUN İLLÜZYONLARI

KUTSAL MEZARI ATATÜRK KURTARDI

Suudiler 1926 yılında kendi sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkma kararı alır. İşin en ilginç yanı Hz. Muhammed’in mezarının da Suudi sınırları içerisinde olmasıdır. Ancak Atatürk öyle bir telgraf çeker ki, Suudiler mezarın tek bir taşına bile dokunamazlar.

Nevzat Yalçıntaş’ın anekdotunu Can Ataklı köşesinden şöyle aktarmış:

TEK TAŞINA DOKUNURSANIZ ORDUMU GÖNDERİRİM

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

O BELGE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Yalçıntaş anlatıyor:  “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

ZAMANINDA FAHRETTİN PAŞA MEZARI TERK ETMEMİŞ

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

BELGEYİ AÇIKLAMAMIŞLAR

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

HZ. MUHAMMED sallallâhü aleyhi ve sellem MESCİDİ NEBEVİ’DE YATIYOR

Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.

Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

ERİŞİMLER

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2740307/Controversial-plan-calls-Saudis-tomb-Prophet-Muhammad-Fears-idea-stoke-religious-divisions.html

 

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2014/09/03/peygamberimizin-mezarini-yikma-projesi

http://www.internethaber.com/kutsal-mezari-ataturk-kurtarmis-152048h.htm

http://www.on4haber.com/haber/-arabistan-islam-peygamberinin-mezarini-yikmayi-planliyor-/44017/

KOMPLONUN AÇILIMI-ARKAPLANI

YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”

Eski Yazımız
22 Kasım 2012

Ülkemizin garip insanları fikir adamı mukallitlerinin kucağında ve çok yoruldular. Hangi dala konacağını bırakın ağacını kaybetmiş çöl akbabasına döndüler. Semaya çıktılar, fakat inecek bir ağaç veya su birikintisi bulmakta çok zorlanıyorlar. Bir zamanlar Avrupa Birliği dalgasını göğüsleyip hazmetmeye çalışırken şimdilerde günün modası “İttihâd-ı İslâm Davası” çıktı. Alnı secde görmemiş, ömründe camiden çok kiliseye gitmiş, Kur’ân-ı Kerim’den çok Tevrat ve İncil okumuşların ağzında bu dava pelesenk durumunda.

“İttihâd-ı İslâm Davası” nedir diye sormaya gerek yok. Kimine göre mezhepler birliği, kimine göre Müslüman devletler birliği, Müslüman finans birliği, daha da ileri gidersek mevcut dinlerin mosonik düzlemde diyaloğu….Ancak genel görüş teatisi bir hilafet sistemi içerisinde kontrol altına alınmış İslam devletler birliği düşünülmektedir.

Niçin?

Emperyalist güçler bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan İslam Dünyası’nı parçalamanın ve bu şekilde yok edilme görüşüne bağlı olarak işgal ve yok etme planları parçalandılar. Ancak ihtiyarlar meclisi ve üst komitenin düşündükleri plan yeterli ve olumlu sonuç vermediği için yakın zamanlarda ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı plan uygulamaya sokuldu. Bunun yanısıra İslâm Dünyasında mehdiliğe soyunan onlarca liderlerde çıkınca kontrol altına alınamayan kaos içindeki İslâm Dünyası için yeniden yapılanma gerekli olduğu anlaşıldı.

İşte Osmanlının yıkılışında baş gösteren “İttahad-ı İslâmî” hareketler, tekraren Müslümanlar üzerinde uygulamaya sokuldu. Güçlü bir “İslâmî Devletler Birliği” bütün Müslümanların ideâl hedefidir. Ancak bu İttihâd sevdasının organizatörleri “ötekiler” olunca bir hinliğin olduğunu düşünmemek elden gelmiyor. Komünizm sözde öldürüldükten sonra dünya dengesini yitirdiğinden yeni bir karşıt kutbun sistematik olarak etken bir güç haline getirilmesi gerekmekte olunca Müslümanları zıt kutba hapsetmek gerekli oldu. Yüzyıllar önce parçalanma ve asimilasyon gibi hain planların tutmadığı görülünce Müslümanlar üzerinde ne yapmak gerekiyor, düşüncesi hasıl oldu. O da “Dünya Müslümanlarını seküler çizgide tekrar birleştirmek, tekleştirmek” olduğunu anladıklarında emperyalist güçler finans kaynaklarıyla, dönmeyen dönmeleriyle, yardım etme sevdasına düştüler. Peyderpey gizlice yapılan eylemler açıktan yapılmaya dönüştü. “Arap Baharı” dalgasıyla son viraja girildi. İlk başta diktatörlerini deviren Müslüman devletler hepimizin hoşuna gideceği bir birlik rüzgarı estirdi. Ancak görünen tablonun o kadar şahane olmadığı kısa zamanda açığa çıktı.

Neden Müslümanlar kendi içlerinde bir kaynama noktasında ve değişime uğramak istiyorlar. Neden mi derseniz bunun cevabını Ünlü ateist Richard Dawkins söylüyor.

“Elbette, 1930’larda, Katolik Kilisesinin en ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle en tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu söyleyemem.
ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR. ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. [1]

Bu sözler iki taşın arasında kalmış buğdayın unlaşıp nasıl fırınlamaya doğru gittiği anlatıyor. Televizyonda bir söyleşi programında birçok zevat-ı kiram hatırlayabildiğim kadar şunları aktarıyorlar,

“2006 yılında İngilizlerle yapılan gizli görüşmemelerde, Türkiye’nin bir halife arkasında toplanma zamanının geldiği, İslam Dünyasının kurtuluşa bu şekilde kavuşacağı için hilafetin tekrar gündeme getirilmesi.”

Bu meyanda bir bilgi insanların tüylerini ürpertecek cinsten bir şey. Sömürü uzmanı İngiltere bu dileği niçin talep etme ihtiyacı duyuyor, diye sormak gerekiyor. Yüzyıl önceki İngilizlerin ajanı olan Derviş Vahdetî’nin temiz Müslümanları kandırarak kurdurduğu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti [2] ni hatırlamak yerinde olur.

İttihat, cemaatleşmek İslâm’ın emridir. Fakat İslâm dünyası ihtilaflar içindedir. Bu kötümü yoksa iyi midir noktasında düşününce bize göre İslâm Dünyası içlerindeki ihtilafla bir koruma kalkanının himayesine girmiştir demek gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır” [3] hadis-i şerifin hikmetlerinin bir cepheside bu olaylar ile daha bariz olmuştur. Bu nasıl diye sorusuna şu cevab verilebilir. Bu hadise bazıları zayıftır, der kabul etmezler. Bazıları tarafından da kabul edilir. Onlarda buradaki “ihtilaf”ı tarafgirlik anlamında değil de, müspet ihtilaf olarak görmüşlerdir. Yani, İslamî hakikatleri insanlığa bildirmede, tebliğ vazifesinde farklı yollar izlenilmesi, mezhebi farklılıklar olarak görmüşlerdir. Aslında bu hadisi şerif günümüze şu şekilde bakıyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetimin bir zamanı gelecek ki onların ihtilafta olmaları onları muhafaza edecek, koruyacaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 203) ayetine ters gibi gelen bir düşünce tarzı olarak görünse de bu ümmetin parçalanması kendi elleri ile olmadığından ve “ötekiler”in hain emelleri ile tekrar bağlanmanın ve birleşmenin, ümmeti hain çukura düşmelerine engel olacak bir hareket olacak demektir.

Her zaman unuttuğumuz bir konu olan “İslâm’ın kula ihtiyacının olmadığı, kulun İslâm’a muhtaçlığıdır.” Bu nedenle dünyevi menfaatler üzerine kurulacak birlikteliklerin İslâm’a bir getirisi olmayacağından bu ince çizgide yürürken, ayağı kayanların nihai hedeflerini çok iyi görmek gerekir. Dost ve düşmanın renginin bulanık olduğu çağlarda meseleleri irdelerken şüpheciliği kapasitesi yüksek olanların zaviyesinde hep açık tutmak gerekir. İslâm hakkında hain bir akım kuvvetli olarak kalamamıştır. Dininin kavi olduğunu bilen Müslümana düşen arkasına düştüğü ekolün, liderin arkaplanını görmekte mahir olmaya çalışmasıdır.

Dünya son yüzyılda insan haklarında belirli bir mesafe kat etti denilebilir. Fakat hükümran olmak ve ideolojik vasıflı emellerininin sevdaları içinde boğulmaları olmasa belki dünya daha güzel olacaktı. Ancak “Tek dünya devleti” projesini hedef alanlar için en büyük engel önceden paramparça ettikleri İslâm dünyasını birleştirmekten başka çarelerinin kalmadığıdır. Bu nedenle günümüzde parlayan Müslümanlar birleşelim, dağınıklıktan kurtulalım, çaremiz yok, türünden haince bir tezgah ürünü piyasaya sürüldüğünü anlamakta zorlanmayacağınızı umarım. Mesela yakın zamanda kaç tane temiz, bulaşık olmayan kişi, bir şekilde kazaya kurban gitmiş. İşine, fikrine pranga vurulmuş binlerce temiz adam kaybolmuş aç kalmış, unutulmuş, düşünebiliyor musunuz? O kadar çok ki, temizsin ya emekli olacaksın, ya da …bilmem ne tehditleri ile kaliteli keyfiyet, kemiyet sahibi insanlar S. Freud tezli sömürü tezgahında elimine olmuşlar.

Müslüman kendi dünyasında dini yaşamayı başardığı zaman, fıtratı gereği diğer insanlar ve mahlûkatta dine otomatikman ona ve dine iltica eder. Bu silsile kelebek çırpınışı gibi büyür gider. Unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın bu dini koruyacağı taahhüdü vardır. Birçok kişinin soyunduğu din havariliği karşısında çok ta etkilenmeye gerek olmadığını bilerek, alt kademedeki insanın diğer üst kademedeki insana minnet duymayacağını bilmek gerekir. İnsan bu dünyaya geldi mi sorumluluk almıştır. Kimse yüklenmediği şeyden sorumlu değildir. Herkes kendi sorumluluk çevresi kadar etkin ve sorumludur. Yoksa bulanık denizlerde fitne rüzgârları karşısında çok dayanaklı kalınmayacağı gibi insanın siyaset gereği hayatını ikame ederken aptalları oynaması da çok gerekli değildir. “Bireysel bütünlüğü” sağlamadan “çevresel bütünlük” hayallerine dalmak ancak İngilizlerle içilen beş çayındaki sonu gülüşmelerle biten fıkra konusu olmaktan başka durum meydana getirmez.

Sonuçta hiç kimse kendisini bir kurtarıcı rolünde görmemeli sadece üstüne düşen maddî ve manevî görevini vicdanın muhasebesi altında Allah Teâlâ’dan korkarak yapmalıdır.

***

Sizler için Rahmetli Nezih Uzel Beyin “Kanatsız uçan hukukçular” makalesini buraya ekleyeceğim. Okuduğunuzda garip bir hisse kapılacağınızı şimdiden söyleyebilirim.

Bir zamanlar Üsküdar’da sulh ceza hâkimi olan Eleşkirtli Cevdet Akpınar’ın oğlu Duray asker arkadaşımdır. 1967 yazında Edremit’te Yedek Subay eğitim tugayında beraberdik. Aradan pek çok yıllar geçtiği halde arkadaşlığımız sürdü gitti, ara sıra buluşur yarenlik ederiz. Duray bir gün şunları anlattı:

“1961 yılında bir akşam babam eve geldi. Sert mizaçlı adamdı, az gülerdi, yine yüzü asıktı. Alışkın olduğumuza pek üstelemedik. Babam bir süre sonra önemli bir haber verdi: Yassıada Mahkemelerine üye seçilmişti. O sırada ülkede gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesinden sonra başta devrin ünlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes olmak üzeri ülkeyi on yıl süre ile yönetmiş olan siyasi kadro yerinden sökülmüş ve Marmara Denizindeki Yassıada askeri üssünde hapse kapatılmıştı.

Bu kadro mahkeme edilecek, cezası kesilecek mahkûm olanlar layık oldukları cezalara uğrayacaklardı. Ülkede büyük bir değişme olmuş, o günlerin anlayışı ile zalim bir iktidar alaşağı edilmiş, halk kendi askeri aracılığıyla yönetime el koymuş, her şey yeni baştan ele alınmıştı. Bozulan ekonomi düzelecek, tıkanan adliye açılacak, insanlar mutlu bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyeceklerdi. Gelecek ümitliydi. Herkes neş’eli, herkes şen ve şakraktı. Acaba babamın yüzü, alışılmıştan öteye neden asıktı? Hain iktidarı mahkeme edecek hey’ette bulunmak o günlerde ömrünü devlet ve adalet hizmetine adamış bir yargıç için şereflerin en büyüğüydü.

Ailece sevinç içindeydik. Gururlu ve azametliydik. Ancak babamda hiç hareket yoktu. Ne bir sevinç işareti, ne bir onur göstergesi ne de bir kararlılık alâmeti Hiçbir şey… Ortalık yatıştıktan sonra rahmetli peder ağır ağır söze başladı, dedi ki :

“Bakınız evlatlarım, hanım sen de dinle… ben şimdi bu mahkemeye seçilirim, kalkıp görevime giderim, bu adamları topluca mahkeme eden hâkimler hey’etinde yerimi alırım. Bunları aylarca yargılarız, suç derecelerine göre ayırırız, kimi beraat eder, kimini hapse, kimini idama mahkum ederiz. Sonra verdiğimiz idam kararları infaz edilir. Aradan otuz yıl geçer, arkadan başta Adnan Menderes olmak üzere asılanları mezarlarından çıkarırlar, geriye kalan kemiklerini tabutlara koyarlar, üzerlerine Türk bayrağı sarar ve top arabalarına yerleştirirler. Devlet töreni ile getirir İstanbul’da Vatan Caddesine yeniden gömerler, üzerlerine de anıt mezarlar yaparlar. İşte o gün bizim adımız kötüye çıkar… Ben evlatlarıma böyle bir isim bırakmak istemem, bu vazifeyi kabul etmiyorum… Benden başka kimi isterlerse onu yargıçlar hey’etine seçsinler, kararımı verdim, ben bu göreve gitmiyorum…?

Hepimiz donup kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra rahmeti anam konuştu? Haklısın bey… biz de seninle beraberiz. Nasıl istersen öyle olsun….?

Yassıada mahkemeleri yargıçlar hey’etine dahil olma şerefini reddeden ve olacakları bir kâhin edası ile bir bir sayıp döken Yargıc’ın oğlu Duray, bunları anlattıktan sonra gözleri dolu dolu “Babam Vatan caddesindeki devlet törenini göremedi, Hayatta olsaydı görmesini çok isterdim? demişti. Mahkemelerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra…

Bir ömür boyu şerefli insanlar adına “suçluları cezalandırma? görevi yürüten Üsküdar Sulh Ceza yargıcı Cevdet Akpınar’ın anısı önünde hörmetle eğilirim. Kendisine cenabı Hakk’tan rahmetler dilerim. Bir “Hukuk evliyası? karakteri taşıyan bu insanın pek çok hukukçuya örnek olmasını dilerim. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun haksız rejim ve dibi boşalmış siyasi sistemleri ayakta tutmaya yarayacak ölü kanunlar için imza atmaması yegane dileğimdir. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun yasa dışı siyasi kanunların girdabına kapılmamasını temenni ederim.

Kanun, yasa ve yönetmelik toplum vicdanından çıkmadıkça kanatsız uçmaya çalışan sürüngenlere benzer. [4]

Bu yazıya ilaveten başka bir yazısında şu eklemeler bulunmaktadır.

TAHA YASİN

Bağdat‘ta iki senede 300 bin kişiyi öldürenler 148 kişinin ölümüne neden olan Taha Yasin Ramazan‘ı ölüme mahkûm ettiler. Bir idam mahkûmunun ruh halini merak edenlerin, Taha Yasin‘in mahkemede “Allah biliyor… hiçbir kötü iş yapmadım…” dediği an, saptanan görüntüde, gözlerinin içine bakmalarını tavsiye ederim. Yeryüzünde hiçbir yaşayan canlının, diğer bir canlıya böyle bir zulüm yapmaya hakkı yoktur. Hayvanat bile bu derecede gaddar olamaz. Şu hayal âleminde kim kimin hayatını söndürmeye yetkilidir ki…

Siz kamu görevi yapan, suçlu veya suçsuz bir insana, bu gün ceza verebilirsiniz ama o ceza bu gün için olur. bunun bir de “yarını” var. Suç görecelidir. Siyasette bir devrin suçlusu, bir başka devrin suçsuzu, bir devrin suçsuzu, bir başka devrin suçlusu’dur SUÇLU “İNSAN” YOK, SUÇLU “DEVİR” VARDIR. Neye yarar ki devirleri insanlar çekip çevirdiği için, suçlar yeryüzünde salınan insan bedenlerinde odaklaşıyor. Devirlerin suçu insanlara yükleniyor. Devrin suçu insan aynasında yansıyor. Devri yakalayıp suçlayamadığınıza göre, birini yakalayıp toplumun suçunu onun boynuna asıyorsunuz. Bu siyasettir.

SİYASET KENDİ SUÇUNU BAŞKASINA YÜKLEME SAN’ATIDIR.

Yüz binlerle ölüyü ve insan kanını Irak topraklarına saçtıktan sonra şaibeli bir mahkeme kurup işgalci güçlerin zorladığı uydurma yasalarla insan asmanın da bir cezası olmalıdır. Bu gün veya yarın o ceza haksız olanların boynuna mutlaka dolanır. Akıllı insanlar olacakları herkesten önce bilirler. Saddam’ın, Taha Yasin’in bir gün mezarından çıkarılıp Bağdad‘ın orta yerinde anıt mezarlara gömülmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu ülkede siyaset ölü eliyle mezarlarda oluşuyor. Bunun için hâkim Cevdet olmak da gerekmez… Artık bu işler öylesine ayan beyan ki… Geleceği bu günden gazete havadisi gibi yazabilirsiniz.

İnsanları değil, devirleri suçlayıp asmanın bir yolunu bulmalı… Irak‘ı yeryüzünün kan çanağına çeviren ABD yönetimi ve ona belâdan uzak durmak için “vizyonumuz aynı” diyerek iştirak eden Türk yönetimini Tarih, yedi asır önce aynı ülkede altı milyon insanı telef eden Moğol kumandanı Hülagû gibi mahkûm edecektir. Kuşkusuz… Arada hiçbir fark yok… Buradayız. Bekleriz. [5]

Yapanlar ve yapılanlar her zaman bir süzgeçten ve hesaptan geçer. “Dün dündür, bugün bugündür ” diye bir düşünce Müslüman kişi için geçerli değildir. İnsan yaptığının vebalini bir gün ödeyeceğini bilmelidir.

EĞER İNSANIN BÖYLE BİR KORKUSU YOKSA HANGİ TAPINAKTA KULLUK EDERSE ETSİN, ALLAH TEÂLÂ ONU AFFETMEYECEKTİR.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Discussions With Richard Dawkins, Episode 1: The Four Horsemen (Video 2008)

[2] İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin resmi kuruluşu 16 Mart 1909 olarak alınmıştır. Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’nin 16 Mart tarihli nüshasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin nizamnamesi yayımlanmıştır. Nizamnamede Cemiyet’in başkanı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olarak gösterilmiştir. Cemiyet, 26 kisilik bir kurucu heyet tarafından kurulmuştur. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde Cemiyetin amacı açıklanmıştır.

3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13Nisan 1909) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle okunan mevlidden sonra İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti resmen halka açıldı. Derviş Vahdeti “İttihad-ı Muhammedi” adı altında kurduğu derneğe, birçok softaları ve mutaassıp dindarları üye yazdırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı kimseleri dinsizlikle suçlamış, ağır saldırılarda bulunmuştur. Dernek askerin içine soktuğu bazı kişiler aracılığıyla kışkırtmalara girişti. Sonuçta, 31 Mart 1909 günü askerler “şeriat isteriz” bağrışmalarıyla ayaklandılar. Olayları başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdetî’nin üzerine çekti. Volkan’da yayımlanan yazılar ve özellikle Vahdeti’nin 14 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’e yazdığı açık mektup, halkı ve askerleri tahrik edici nitelikte bulundu.

Ayrıca meşrutiyet anlayışıve adem-i merkeziyetçi fikirleriyle İngilizlere ve Prens Sabahaddin’in başında bulunduğu Ahrar Fırkası’na yakın olan Kamil Paşa ile oğlu Said Paşa’ya yakınlığı ile tanınan, hatta bu yüzden 31 Mart vakası ile ilgili olarak yeni yayımlanan belgelere dayanan bazı araştırıcılar tarafından Derviş Vahdeti’nin İngilizlerin emrinde çalışan bir ajan olduğu ileri sürülmektedir.

Derviş Vahdeti 17 Nisan’da sorgulanmak üzere mahkemeye çağrıldı. Derviş Vahdeti ittihatçıların adaletine güvenmediği için 18 Nisan’da İstanbul’dan kaçtı. Beykoz, Gebze, Hereke ve Sapanca’da gizlendi. Son olarak gittiği İzmir’de Abdullah Nadiri tarafından ihbar edilince 25 Mayıs’ta tutuklandı. İstanbul’a getirilip, Divan-ı Harp’te yargılandı. Görünüşte “Abdülhamit’e Açık Mektup” adlı makalesinden dolayı hakkında dava açılan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkûm edildi ve karar 19 Temmuz 1909 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda infaz edildi.

[3] Sehavi, el-Makasıdü’l-Hasene adli eserinde, Beyhaki’nin bu hadisi munkati bir senetle naklettiğini söyler. Yine Beyhaki, ayni rivayeti Risaletul Esariye adli kitabında senetsiz olarak da nakletmiştir.

İmam Suyuti, Camius Sagyir’de bunu senetsiz olarak nakletmiştir. Hadisin yaygın olması hasebi ile İmam Suyuti, önceki hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak yazılmış olabileceğini, ancak -sahih ya da uydurma olarak- senedinin kendisine ulaşmadığını söyler. Ayrıca hadisi Deylemi, Es Sahavi, El Acluni, Makdisi ve Taberani’nin de senetsiz olarak eserlerine aldıkları söylenmiştir. Es Subki ise, “Muhaddislere göre bu, bilinen bir hadis değildir; ne zayıf, ne de uydurma bir senetle onu bulamadım, aslının olduğunu zannetmiyorum. Ancak bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi ümmetimin ihtilafı rahmettir deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmişŸ ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur.” demiştir. Hafiz el Iraki de hadisin senedinin zayıf olduğunu söyler… Sonuc olarak “Ãmmetimin ihtilafı rahmettir” sözü; Hadiste birinci derece kaynak olarak kabul ettigimiz Kutub-u Sitte kitapları içinde bulunmamaktadır. İkincil derecedeki hadis kitaplarında sahih bir senedi yoktur. Hatta birçok muhaddise göre zayıf bir senedi de bulunmamaktadır. Hadisin en meşhur rivayeti dahi munkati bir senetle gelmiştir. Munkati hadis ise, doğrudan referans olarak alınmaz.

[4]http://nezihuzel.com/index.php/2008/03/17/kanatsiz-ucan-hukukcular/

[5] http://nezihuzel.com/index.php/2007/02/13/zamanin-yarini-var/

************************

AYTUNÇ ALTINDAL: “ATATÜRK’ÜN VASİYETİ KASIM AYINDA AÇIKLANACAK”

75 YILLIK YASAK BİTİYOR! KASIM AYINDA AÇIKLANACAK/29-08-2013

Hapishanelerde işkence görüp bir böbreğini kaybetmesine neden olan solcu geçmişi, yıllarca yurtdışında kaçak olarak yaşaması, İsviçre’de ve Moskova’da kurduğu Modüs Vivendi adlı devasa yayınevleri ve sanat galerisiyle, yazdığı birbirinden çarpıcı kitapları kadar, hakkında yapılan çeşitli spekülasyonlarla da anıldı adı. Kimi onun için komplo teorileri uzmanı dedi, kimi KGB ve CIA ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Ama gerçek olan bir şey var ki bugün uluslararası alanda kabul görmüş bir yazar ve araştırmacı Aytunç Altındal.Altındal, Atatürk’ün vasiyeti konusundaki son açıklamasıyla yine tartışmalara neden oldu… Aşağıda okuyacaklarınız onun iddiaları, bendeniz sadece bir ‘aktarmacıyım’… Tam 75 yıldır saklanan ve Kasım ayında kamuoyuna açıklanacak olan Atatürk’ün vasiyetinde neler var? Halifelik ve Hilafet müessesesi yeniden yapılanabilir mi? Bu muhabbetimizde Altındal’ın anıları eşliğinde ben sadece bunları size aktaran bir aracı rolü üstlendim.

Uzun yıllar yurt dışında kaçak olarak yaşadınız… Neydi sizi gurbet ellere firar etmeye iten sebep?

12 Eylül döneminde Partizan adlı şiir kitabım nedeniyle Orduya hakaretten 7,5 yıl hapse mahkum olmuştum…

Şiirsel küfürler mi etmiştiniz?

‘Apolet yerine omuzlarına dolar takan Türk paşaları’ demiştim. Son duruşmaya gitmeden bir gün o¨nce Serhat Bucak telefon etti ve “Sakın mahkemeye gitme, mahkum olacaksın” dedi… Hemen o gece Bulgaristan’a kaçtım.

Anlamadım.

Serhat eski milletvekili Sedat Bucak’ın ağabeyi, davayla bir ilgisi yoktu… O olmasaydı tıpış tıpış gidecektim mahkemeye… Ama tabii ben de zamanında onun hayatını kurtarmıştım.

O nasıl olmuştu?

Serhat’ın babası Faik Bucak 55 ağanın başıydı ve Türkiye’nin en önemli Kürt liderlerinden biriydi. Bir gün bunlara pusu kuruyorlar, babası ölüyor, Serhat 6 kurşun yiyor ama kurtuluyor. Aşiretin diğer kanadı peşindeydi, o da İstanbul’a geldi. Serhat’ı günlerce evimde sakladım…

“KAÇACAĞIM GECE BABA OLACAĞIMI ÖĞRENDİM”

Bulgaristan’a kaçmanızda kalmıştık…

Aynı gece evleneceğim kızla buluştuk. Ona o gece kaçacağımı söyleyecektim. Baktım gözlerinin içi parlıyor… Benden önce davranıp hamile olduğunu söyledi bana.

Şok şok şok…

Hem de nasıl… “Ben bu gece gidiyorum, bir kızımız olacak, adını Emine koy” dedim. Gerçekten de kız oldu. Emine’yi ancak bir sene sonra Paris’te görebildim. O doğduktan dokuz yıl sonra da evlendik…

Bir solcu olarak yurt dışına kaçmışsınız ama sonra hakkınızda çeşitli iddialar ortaya atılmış…

Neler neler… Doğu Perincek beni KGB ajanı ilan etti. Sonra Sovyetler çöktü, bu sefer CIA ajanı olduk. Bir ara da Mossad ajanlığına terfi ettim… Sonra MİT’çi dediler… İyi ki gülüp geçmeyi erken öğrenmişim…

Klasik deyimle hayatınız bir roman gibi, biraz daha devam edersek asıl konuya gelemeyeceğiz… “Eğer Atatürk’ün siyasi vasiyeti açıklanırsa yer yerinden oynar” diyorsunuz. İslam ülkelerinin birbirinin gözünü oyduğu bu dönemde ‘yeri yerinden oynatacak kadar önemli olan nedir? 

Öncelikle son 33 yıldır neyi iddia ettiğimi bir kez daha anlatmam gerekiyor. Ben diyorum ki; Atatürk’ün Hilafet ve Saltanat konusunda bazı fikirlerini, düşüncelerini, görüşlerini içeren notlar var. Zaten bunları Nutuk’ta da dile getiriyor.

Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirip bizim anlayamadığımız bir bölüm mü var?

“Bugün (1922) dünyada sadece 3 Müslüman ülke var. Bu sayı ileride 40-50′ ye yükselirse, Hilafet işte o zaman yeniden gündeme gelir” diyor. Bakın bunları ben demiyorum Mustafa Kemal diyor ve Nutuk’ta söylüyor. Yani ortada bir yalancılık durumu varsa, Nutuk’un yalancısıyım. Dolayısıyla ben Mustafa Kemal’in ‘siyasi vasiyeti’ ile ilgiliyim; yoksa ‘Makbule’ye 50 Lira, Erdal’a bilmem kaç lira verin’ şeklindeki bir vasiyet ne beni, ne de başkasını ilgilendirir.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİNDE NE VAR?

Peki bu vasiyette çağdaş dünyayı değiştirecek neler gizli?

Hilafet işte tam bu dönemde yani Müslümanların atıştıkları günlerde etkili olur. Ben de zaten bu konuda uluslararası bir çağrı yapıp konferans düzenliyorum.

Nerede gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz bu konferası?

Bu soruna yanıt vermeden önce tarihten bir sayfa açayım istersen. Halife Abdülmecid Efendi 3 Mart 1924 tarihinde hal edilince ailesiyle birlikte İsviçre’de Territet diye bilinen bir kasabaya yerleşti. Territet de hani şu 1910‘lu yıllarda Cenevre’de bir suikast sonu öldürülen Habsburg Hanedanı İmparatoriçesi Sissi’nin (Elizabeth) de yaşadığı yer. Neyse efendim, Mecid Efendi Territet’ye geldikten bir hafta sonra, Halife unvanının Ankara Hükümeti tarafından geri alınışını protesto etmek için ilk kez siyasi bir bildiri yayınladı ve İslam alemini Hilafet konusunda bir konferans düzenlemeye çağırdı.

Bu tarih dersi nasıl sonuçlanacak merak ediyorum… 

Ben de tam 8 yıldır Territet’de yaşıyorum. Burası Çaykovski, Marx, hatta Scott Fitzgerald’ın da zamanında ikamet ettiği bir ‘bahtı karalar’ diyarı. Şimdi gelelim sorunun cevabına. Mecid Efendinin karşılıksız bırakılan konferans çağrısının tam 90. yılında onun gibi ben de Territet’den aynı çağrıyı yapıyorum.

Ne zaman gerçekleşecek bu konferans ?

11 Mart 2014’de konferans düzenlenecek, 22 Ekim’de ise Konferansın toplanacağı açıklanacak. Hıristiyan birçok din adamı konferansa katılıp tebliğ sunacaklar. Uluslararası medya da orada olacak. Bu¨tün temaslar yapıldı ve hazırlıklar tamamlanıyor.

Bu kadar sözünü ediyoruz ama nasıl bir hilafetten bahsediyorsunuz?

Bu ayrı bir tartışma konusu. Benim için Hilafet seküler bir birliktir. Yıllarca bunu yazdım ve anlattım. Hilafet ne Kuran’da, ne de hadislerde vardır, sonradan, tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş dini bir kurumdur.

Yazıldığından 50 yıl sonra açıklanması öngörülen bu vasiyetin içeriğinden neden hala hiçbirimizin haberi yok peki?

Bu 50 yıllık yasağın üstüne Kenan Evren, “Halk bunu zor hazmeder” diyerek bir 25 yıl daha yasak koydu da onun için.

Gerek darbecilerin, gerekse siyasilerin vasiyetin açılmasını geciktirme hakları var mı?

Hakları yok ama yasak koydurabiliyorlar. Bütün dünyada böyledir bu. CIA’nin İran’da darbe yaptığı bile resmi olarak 60 yıl sonra açıklandı. Ama ben bu darbe hakkında 1980’den beri yazıp konuşuyordum. Türkiye kamuoyunu bu konuda da tam 30 yıl önce Süreç dergisindeki yazılarımla uyarmıştım.

Hilafet ile birlikte şeriatın geri gelebilir korkusu muydu acaba onları bu yasaklamaya iten?

Bu ülkede ‘Şeriat geliyor ‘ korkusu hep diri tutulmuştur. Ayrıca gariban Türk milletini korkutmak için ‘Komünizm bu sene Mart’ta gelecek’, ‘ Laiklik elden gitti ‘ diyen umacılar yaratırlar. Bunlar klasik ‘ Yan gel yat’çı CHP’nin palavralarıdır.

Peki ya şeriat gerçekten gelirse ? 

Bu halka, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriatı yaşatmaya kalkanlara AB, ABD ve İsrail anında ayvayı yedirtir. Faiz sorununu şeriata göre çözmeye kalkarsanız, bugünkü uluslararası faiz bankacılığı kurallarına göre hemen iflas edersiniz.

Siyasal ve ekonomik durumu anladık da, peki ya toplumsal etkiler ?

Şeriat sadece kadınları ve kafayı çeken akşamcıları etkiler. Şeriata göre nükleer silahları nasıl üretir ve kullanabilirsiniz? Uluslararası futbol maçlarına bile katılmazsınız… İran’daki şaklabanlıkları eğer Şeriat zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela İsrail’e bakın… Yahudi şeriatı resmen uygulanıyor ama İsrail kendi şeriatına karşı ne varsa hepsini yapıyor. Tıpkı İran gibi.

“VASİYETİN AÇIKLANMASI BU KEZ ERTELENMEZ”

Kasım ayında Ata’nın vasiyetinin 25 yıllık erteleme süresinin bittiğini söylüyorsunuz. Sizce yine ertelenir mi yoksa toplum olarak hazır mıyız okunmasına…

Bu kez erteleneceğini sanmıyorum…

Şunu bir kez daha açığa kavuşturalım. Nutuk’ta Atatürk’ün üstü kapalı olarak beyan ettiği bir vasiyeti var mı, yok mu?

Vasiyet değil, siyasi öngörüleri var. Adam yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyeti getirmiş, bunun ilerisini düşünmemiş olabilir mi? Ayrıca Nutuk’ta üstü örtülü başka anlatımları da var Mustafa Kemal’in. Mesela ‘ Fellah-ı- Vatan’ adlı gizli örgütten bahsediyor. Ama ben ve birkaç yazarın dışında hiç kimse cesaret edip de bu konuda bir yazı yazamamıştır.

Fellah-ı Vatan’ı ilk defa duyuyorum… 

Yeni Türkiye’nin asıl kurucularından biri de bu örgüttür. Atatürk “Fellah-ı-Vatan” diyerek Nutuk’ta örgütü aşağılar ama bu gizli örgüt olmasaydı, ne 23 Nisan, ne de bugünkü Türkiye olabilirdi.

Şu işi biraz daha açsanıza… 

Mustafa Kemal bu örgütün İslamcı (İttihad-ı İslam) bir teşkilat olduğunu vurgulamak için Nutuk’ta ‘Fellah’ı Vatan’ diyor. Oysa örgütün gerçek adı ‘Felah-ı Vatan’dır, tek ‘l’ ile ve Felah sözcüğü ezandan alınmıştır. 23 Nisan’da Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Ankara da toplanmasını bu örgüte bağlı olan seçilmiş milletvekilleri sağlamıştır. Onlar Ankara’ya gelmeseler Meclis toplanamazdı.

Evren’in vasiyetnameyi yasakladığı zaman devrin Başbakan’ı Özal’ın tavrı neydi? 

Özal da bunu Menderes’ten ve “Fellah-ı Vatan” ın gizli arşivinden öğrenmiş diye biliyorum ama yanlış olabilir. Aslolan Mustafa Kemal’in çalışma notlarıdır. Hilafet eğer gerekiyorsa, sırf bu sebepten çağdaş şekliyle kurulur, Nutuk’ta olmuş olmamış hiç önemli değildir; buna Müslümanlar karar verirler.

Halifelik unvanı kaldırıldığında makam da kendiliğinden ortadan kalkmış olmuyor mu?

Başbakan da seçimle geliyor ama onu Başbakan yapan TBMM’nin kararıdır. Başbakan düşürülse bile Başbakanlık makamı aynen kalıyor. Bunlar TBMM ve Cumhuriyet’in kararıdır.

“TBMM HİLAFETİ GERİ GETİREBİLİR”

Yani TBMM isterse hilafeti yeniden getirebilir diyorsunuz…

Halife’yi halife yapan da, ondan bu görevi alan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Sonuçta Halife gitmiş, hilafet kalmıştır. Bununla ilgili çıkarılan kanunda; ‘Halife hal edilmiştir’ diyor. ‘Hilafet kaldırılmıştır’ demiyor.

Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?

Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız-Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo-Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.

Hilafetin tekrar gelmesi için bir referandum gerekli mi?

Referanduma falan gerek yok, partilerin anlaşması yeterlidir. Bu esasta tüm İslam aleminin konusudur. Onların alacakları kararlara bakılarak başka yollar da bulunur.

“ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ KİMLER GÖRDÜ?”

Atatürk’ün vasiyetini kimler gördü bugüne kadar?

Evren, Özal, Menderes, Bayar gibi üst düzey politikacılar ya okumuş ya da görmüşlerdir. Ancak Ecevit’in 2005’den sonra haberi oldu sanıyorum. Ben bir dönem Sayın Ecevitler’in danışmanlarından biriydim. Aramızda bazı ilginç konuşmalar geçmişti. Onlara özellikle ekümenizm ve devlet laisizmi konularındaki görüşlerimi iletmiştim.

Atatürk, bugün İslam devletlerinin böylesine sayısının artacağını o zamandan öngörmüştü değil mi?

Aynen öngörmüştü. Bu da onun ne denli bilgili bir stratejist olduğunun kanıtıdır. İslam alemi yeniden kendine bir çeki düzen vermeli. Bakın bugün BM’de Müslüman ülkelerin esamesi bile okunmuyor.

Birleşmiş milletlerde çok sayıda Müslüman ülke yok mu ki?

Tam 71 ülke var ama bunların tamamı havagazı. Tek bir karar bile çıkartamıyorlar. Düşünsene, tüm Arap alemi, onca parasına rağmen minicik bir bağımsız Filistin Devleti’ni bile kurduramadı. İşte bu yüzden sadece son 3 ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde en az 400.000 Müslüman Hilafet çağrısı yaptı. Bu sayı birkaç ay sonra milyonlara ulaşacak.

“MECLİS KATİPLERİNDEN BİRİ VEHBİ KOÇ’TU”

Hilafetin kaldırılması için 1924 yılının 3 Mart günü Ankara’da mecliste yapılan yedi saatlik gizli celsenin zabıt katibi 23 yaşındaki gencin adı Ahmet Vehbi Efendiymiş… Yani Vehbi Koç…

Vehbi Bey ile tanışmıştım ama bu konular hiç açılmadı. Zaten Vehbi Bey bunları konuşmazdı. Ama kod adı Anjelik olan bir TBMM katibesi de gizli oturumlarda bu konuların içinde bulunmuştu.

Madem adını söylemiyorsunuz biraz ipucu verseniz…

Sonradan bir Başbakanın metresi demeyeyim ama ‘Harem-i İsmet’i olmuştu. Ben bu Hilafet meselesini hem ondan, hem de Celal Bayar’dan dinlemiştim.

İslam ülkelerinin kuracağı bir hilafet sistemi, dünyadaki terörizmi önleyebilir mi? 

Terörizmi değil ama sapık akımların eylemlerini yavaşlatabilir. Çünkü terörizm dini değil, ideolojik bir akımdır. Al Kaide, Taliban veya Hizbullah İslami değil ideolojik örgütlerdir.

Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilecegˆini söylüyorsunuz. İslam ülkeleri acaba bu ‘olgunluğu’ kaldırabilecek güçte mi? Yoksa bu makamı ele geçirmek için başımıza yeni belalar açılabilir mi?

Güzel ve cevabı güç bir soru… Konumuz ve tartışmamız da zaten ‘Nasıl bir hilafet olmalı’ üzerindedir. Yoksa Hilafet gelir mi gelmez mi martavalı bu çağda çoktan bitmiştir.

Menderes’in “Eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz” sözünün 27 Mayıs darbesinin en büyük etkeni olduğunu söylüyorsunuz. Madem Mustafa Kemal’in böyle bir düşüncesi vardı, Atatürkçü olduğunu düşündüğümüz askerler neden darbe yaptı? 

Ben başta Numan Esin olmak üzere pek çok Milli Birlik Komitesi üyesiyle bu konuyu konuştum. TSK’nın, CIA’nın ve MI6’in, Menderes’in mevcut ‘Laiklik’ yasalarını değiştireceği yönünde endişeleri vardı. Hatta Menderes’in uçak kazasını bile buna bağlayanlar oldu.

MENDERES VASİYETİ NERDEN BİLİYORDU?

Atatürk, ölümünden iki ay önce bu vasiyeti yazmış, elli yıl sonra açılmasını istemiş. 1988 yılında açılacak olan vasiyetnameyi 1958’de Adnan Menderes nereden biliyordu?

Menderes güçlü bir liderdi. Ve CHP’nin içinden geliyordu. Celal Bayar’dan veya eski istihbaratçı olan Refik Koraltan’dan dinlemiş olabilir.

Türk halkı olarak bizim haberimiz yok ama İngiliz istihbaratçılar Atatürk’ün vasiyetini biliyor. Sizce kim sızdırmış olabilir bu bilgileri? 

Türk halkı denen amorf yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez. Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak’daki darbeleri düzenledi ve Başkan Roosevelt’in oğlu Kermit Roosevelt Türkiye’den bu gizli işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı ‘Olmaz öyle şey’ dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı.

Gerçekten CIA tarafından mı ödeniyordu?

Tabii ama boşverin bunları… Dünyada hiç bir halk olayların içyüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur ya da sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir.

İki önemli bilim adamı Dr. Mehmet Saray ve Prof. Dr. Salahi Sonyel, bütün araştırmalarına rağmen, arşivlerde Atatürk’e ait gizli bir belge ya da vasiyet bulamadıklarını iddia ediyorlar. Hatta Sonyel, “Atatürk’ün siyasi gizli vasiyeti olsa İngilizler bunu mutlaka bir şekilde kullanırdı” demiş….

Saray da, Sonyel de değerli araştırmacılardır. Ama onlar belge arıyorlar. Ben belgelerden değil notlardan bahsediyorum. İngilizlere gelince Mustafa Kemal’in sözde ‘vasiyetini’ zaten kullanıyorlar. Ben bunları tarihleriyle açıkladım.

“HALİDE EDİP’İN AĞZI ÇOK BOZUKTU”

Bu konuda ‘Atatürk’e çok yakın olan Halide Edip Adıvar ile Latife Hanım’dan öğrendiğim şeyler var’ diyorsunuz.

Laika Manyas hanımefendi aracılığıyla Latife Hanımı da, Halide Edip’i de tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim ama bunları henüz yazmadım, yazacağım. Yalnız şu kadarını şimdiden söyleyebilirim. Halide Edip tanıdığım en ağzı bozuk kadındı. Elia Kazan’ın karısı Frances Kazan, Halide Edip’in hayatıyla ilgili kitabını yazarken New York’ta benimle uzun uzun konuşmuştu.

Yine vasiyete dönersek…. Bu vasiyette, önceleri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul ve Kerkük’le ilgili bir bölüm de olabilir mi? 

Elbette vardır. Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde olduğunu tüm tarihçiler kabul ediyor. Bu hilafet meselesi özellikle İsrail’in işine gelmiyor. Daha geçen hafta İsrailli bir Askeri Yetkili, “Mısır’da Mursi’nin devrilmesinin nedeni Hilafet meselesini geri getirmektir” dedi.

HALİFE BAŞBAKAN MI OLUR?

Varsayalım Hilafet müessesesi geri geldi. Bu durumda TC Başbakanı mı halife olacak?

Başbakan Halife falan olmayacak, kimse heveslenmesin. Çünkü Hilafet kurumu TBMM’nin manevi şahsiyetindedir. Hilafeti meclis temsil eder, şahıs değil. Başbakan’a gelince, zaten benim açıklamalarımdan önce bu işlerin içindeydi.

“Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur” diyorsunuz. Sizce bu vasiyetnamenin açıklanmamasında masonların parmağı var mıdır? Hatta Atatürk’ün ‘zehirlenerek öldürüldüğü‘, doktorun da mason olduğu söyleniyor. 

Ben Türkiye’yi yönetmiş olan tüm Masonlar’ın listesini ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ kitabında verdim… Bu olayda onların parmağı olup olmadığını bilemem. Ama Atatürk’ün doktoru benim çok iyi tanıdığım bir ailenin mensubuydu. O sadece raporu imzalamıştı, o kadar.

Kenan Evren’in bu yasağına karşı, bunca yıldır bir oyunbozanın çıkmaması enteresan değil mi?

İşte 1980’den beri ben karşı çıkıyorum. Daha ne istiyorsunuz? Başkası atmıyor, bari ben kendime çiçek atayım, İzzet Paşa. Bu konuda hiç bu kadar derinlemesine sorguya çekilmemiştim, iyi oldu.. Hiç değilse birazcık ayrıntıya girebildim.

İzzet Çapa-Hürriyet

SONUÇ

Bu haberleri ve yazıları okuyunca İslam dünyasında bir halife çıkarmanın yeni, kapsamlı ve tehlikeli projesinin uygulamaya alındığını farkedebilirsiniz.

Uyanık olup, oyuna gelmemek gerekir. Çünkü İşin içinde İngiliz oyunu var.

İhramcızâde İsmail Hakkı