SİMYA (ALŞİMİ)


Simya (alşimi), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırır.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

I

İLK DEFA MART 1953’DE BİR SİMYA cıyla tanıştım. Simya ve simyacılar konusunda, o güne kadar, sadece halk ağzı söylentilerinden, edinilmiş ilkel bilgilere sahiptim ve hâlâ simyacılar bulunduğunu hiç mi hiç bilmiyordum. Karşımda oturan adam ise genç ve şık giyimliydi. Güçlü bir klâsik öğrenim görmüş, kimya da okumuştu. Şimdi ise geçimini ticaretten sağlıyor ve gerek sanatçılarla, gerekse tanınmış kişilerle düşüp kalkıyordu. Otuz beş yaşlarında kadar vardı. Davranışları son derece nazik bir insan izlenimi bırakıyordu. Gene de sanki zamanın dışında yaşıyormuş gibi görünen bu yüzün ardında bir sfenks* vardı sanki. Anlaşılması güç biri olduğu kesindi.

* Sfenks, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykel. İlk önce Eski Mısır’da rastlanan Sfenks, eski Yunan mitolojisinde büyük kültürel önem taşımıştır ve ismini buradan almıştır (Yunanca: Σφιγξ, “boğucu”). Sözcüğün Mısırca’daki orijinal biçimi kepes ankh ya da “yaşayan heykel” anlamında şeşep (sheshep) ankh’tır. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenksi’dir.

Ona simya üzerine sorular sordum. Bu sorular herhalde son derece budalaca gelmiş olmalıydı ama hiç belli etmeden, karşılıksız bırakmamaya çalıştı:

“Maddeden başka bir şey değil. Sadece maddeyle ilişki kurmak, madde üzerinde çalışmak, elleriyle çalışmak.” Bu nokta üzerinde çok duruyordu :

«Bahçeyle uğraşmayı sever misiniz? İşte size bir başlangıç, simya da az çok bahçıvanlığa benzer.»

«Balık tutmayı sever misiniz? Simyanın balık avıyla, da ortak bir yönü vardır.»

Kadın işi, çocuk oyuncağı.

Simya, öğretilemezmiş, Yüzyılları aşmış bütün büyük edebi eserler, bu eğitimi taşırlarmış. Bu eserler, olgun kişilerin malıymış, erişkin bilginin yasalarına uyarak çocuklara seslenen gerçekten olgun kişilerin. Ne var ki kimi ilkeleri ve bu bilgiye giden yol, gizli tutulmalıymış. Bu arada, ön sıradaki araştırmacıların da birbirlerine yardımcı olmak, görevleriymiş! Sonra ekledi :

«Sabır, umut, çalışma. Ve çalışmanın konusu ne olursa olsun, hiçbir zaman yeterli derecede çalışılmaz.»

«Umut : Simyada umut, bir amaç bulunduğu güvenine dayanır. Eğer bana bu amacın varlığını ve şu hayatta ona erişebilme imkânı bulunduğunu açıkça ispatlama muş olsalardı, bu işe hiç girişmezdim,» dedi.

İşte benim simya ile ilk ilişkim böyle oldu. Eğer onunla tanışmam rastgele bir yerde ve rastgele şartlar altında olsaydı, üzerinde araştırma zahmetine katlanmazdım. Çünkü yaradılışım gereği yapmaya değil anlamaya eğilimim varıdır benim. Ve çağdaşlarınım çoğu gibi de zamanı kıt, aceleci bir insanlım. Oysa benim simya ile ilişkim, son derece modern bir yerde, Paris’in pek tanınmış bir kahvesinde oldu. Sonra da Bergier ile karşılaştım. Tam bu yüzyılın adamı olan, laboratuvarlardan ve haber-alma bürolarından çıkmayan bir araştırmacıdır o, ve o da simya yolunda bir şeyler arıyordu. Onun peşine takıldım ve çok geçmeden anladım ki, geleneksel simya ile öncü bilim arasında sakı ilişkiler vardır. Zekânın, bu iki âlem arasına bir köprü attığını gördüm. Bu köprüye çıktım ve anladım ki sağlammış. Simyacının binlerce yıllık fizikötesi anlayışı, aslında XX. Yüzyılda hemen hemen anlaşılır bir teknik gizliyormuş demek. Bugünümüzün korkunç teknikleri ise, eski zamanlarınkine neredeyse benzeyen bir fizikötesine açılmaktaymış. Ve inandım ki insanlar çok uzak bir geçmişte madde ve enerjinin sırlarını ‘çökmüşlerdi. Yalnız düşünce yoluyla değil, el işlemi yoluyla da. Yalnız dinsel yoldan değil, teknik olarak: da.

Ve o zaman gördü ki, binlerce yıllık «sağduyu» ile çağdaş «çılgınlık» arasındaki karşıtlık, fazlasıyla ağır ve zayıf olan akılın bir icadı, çağının gerektirdiği kadar hızlanamayan aydının bir karşı denge ürünüdür.

Temel bilgiye ulaşabilmenin birkaç yolu vardır. Bizim çağımızın kendi yolları var, eski uygarlıkların da kendi yolları vardı. Sadece kurama ait teorik bilgi istemiyorum.

Ve gene gördüm ki günümüzün teknikleri, dünün tekniklerinden daha güçlü dür ve eskilerle aynı noktaya gerçi ulaşıyoruz ama, çok daha yüksek bir derecede. Eskilerin sağduyusunu kınamak da, gerçek bilginin bizim uygarlığımızla başladığını iddia etmek de doğru değildir. Çeşitli görünümler altında, aynı ışık noktasından geçerek döne döne yükselen akıl gücüne hayran olmak, onu saygıyla karşılamak gerektir. Sevmek her şeydir: Hem dinlenme, hem eylemdir sevmek.

Simya üzerine yaptığımız araştırmaların sonucunu burada sizlere çök kısa olarak sunmak istiyoruz. Bize göre simya, (algimi), yok olmuş bir uygarlığın, bir tekniğinin, bir biliminin ve bir felsefesinin en önemli talimatlarından biri olabilir. Böylesine ince, karmaşık ve dakik, bir tekniğin gökten inivermiş olmasına, tanrısal esinle geldiğine inanmıyoruz biz Gerçi dinsel açıklamanın da hiç rolü olmadığını iddia edecek değiliz. Ama Tanrı’nın insanlara teknik dille seslendiğine : «Potanı kutuplanmış ışığın üzerine yerleştir ey kulum! Maden köpüğünü üç kez damıtılmış suda yıka,» dediğine hiçbir büyük sırrın, büyük ermişin kitabında rastlamadık!

Simyacının tekniğine el yordamıyla, bilgisizce yaptığı ufak tefek kimyasal işlemler sonucu ulaştığına da inanamıyoruz. Bizce simya, yok olmuş bir bilimin anlatılması ve kullanılması güç kalıntılarını kapsar. Gerçi bu kalıntıdan el yordamıyla hareket edilebilmiştir ama belirli bir doğrultuda. Teknik, ahlâksa! ve dinsel yorumlar da rol oynamıştır.

Uygarlığımızın, belki de bizden önce gelen bir uygarlığın başka şartlar altında, başka bir anlayış içerisinde erişmiş olduğu bu bilgiyi ciddilikle ele alıp incelemesinin, ilerisi için bir yarar sağlayabileceği kanısındayız.

Simyacı, madde üzerindeki çalışmasının bitiminde, içerisinde de bir değişme olduğunu sezinlermis. Potasında olup bitenler onda da olunmuş. Hâl değişikliğine uğrarmış. Bütün büyük metinler bu noktayı ısrarla belirtir, «Büyük Eser»in tamamlandığında simyacının da “uyanmış adam” haline geldiğini söylerler. Bana öyle geliyor ki bu eski metinler böylelikle madde ve enerji yasalarına erişmenin ve teknik bilginin sonunu belirliyorlar. Bizim uygarlığımız da bu bilgi yolunda hızla ilerlemektedir. İnsanların nispeten yakım bir gelecekte, efsadeki simvacı gibi «hal değiştirmesi» bize hiç akla aykırı gelmiyor. Meğerki uygarlığımız, amacına erişmeden bir saniye önce, öteki uygarlıkların yok olduğu gibi silinip gitsin. Gene de, aklımızın başımızda olduğu son an, umutsuzluğa kapılmayalım ve düşünelim ki eğer aklın bu serüveni tekrarlanacak olursa, her defasında burgunun bir yükseğine çıkabilmektedir. Bu serüveni son noktasına kadar ulaştırmayı, başka binyıllara bırakalım o zaman ve umut içinde yok olup gidelim.

II

SİMYA ÜZERİNE YAZILMIŞ YÜZBİNİ aşkın el yazması ve kitap bilinmektedir. Ama nedense geçmişte dinsel, günümüzde akılcı olan egemen düşünce, bu metinleri küçümsemiş ve bilgisizlikle suçlaya gelmiştir. Bu yüzbin kitap ve el yazması belki de enerji ile maddenin sırlarından birkaçını kapsıyordu. Böyle olmasa bile biç olmazsa bu iddiadadır. Öteden beri, uzak ülkelere sayısız araştırma heyeti gönderilmiş, giderleri devlet kasasından karşılanmıştır. Bu heyetlerin düzenlediği raporları ise bir simya kitaplığında toplatıp incelemek hiçbir zaman kimsenin aklına gelmemiştir. İşte inanılmayacak bir ihmâl örneği. Bizimki gibi hiç olmazsa görünüşte uygarlaşmış insan toplumlarının «Hazine» etiketi taşıyan yüz bin kitap ve el yazmasını tavan arasında unutması, işte en kuşkucuları bile tam bir düş dünyasında yaşadığımıza inandıracak bir örnek.

Simya üzerine yapılmış pek seyrek araştırmalar ya tinsel davranışlarının doğrulamasını metinlerde arayan esrarcıların, ya da bilim ve teknikle bütün ilişkilerini kesmiş tarihçilerin eseridir.

Simyacılar İksir’i hazırlamakta kullanılacak suyun binlerce kez damıtılması gerektiğini öne sürerler. Bir tarihçinin, bunun çılgınlık olduğunu söylediği kulağımıza geldi. Ağır su ve basit suyu ağır suyu haline getirmek için uygulanan yöntemler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bugün ise transistor üzerindeki çalışmalar sayesinde bir madeni tümüyle katıksız hale getirdikten sonra dikkatle seçilmiş yabancı maddelerden gramın milyonda biri kadar eklemekte maddeye yepyeni nitelikler kazandırılacağını öğrenmiş durumdayız. Bunun içindir ki Simya üzerinde girişilecek derin bir araştırmanın ilerisi için yararlı olacağı kanısındayız.

Yüzyılımızın simya kitaplarında, nükleer fiziğin son buluşlarına üniversite eserlerine oranla daha sık rastlanıyor. Ve yarın kaleme alınacak simya eserlerinin ise, en soyut fizik ve matematik kuramlarından söz etmesi muhtemeldir.

Simya ile dalgalar ve ışınları, resmi bilimin buluşundan sonra, yayınlarına katmış olan radyestezi gibi sahte bilimler arasında belirgin bir başkalık vardır. Bizce simya, geleceğin maddenin yapışma dayandırılmış bilgilerine ve tekniklerine önemli katkıda bulunabilir.

Öte yandan, simya edebiyatında sayıları oldukça kabarık öyle metinler de bulduk ki bunların aklı başında kimselerce kaleme alınmış olması imkânsızdı. Bunun içindir ki, teknik metinlerle sağduyu metinleri yanında bu delice metinleri de öylece benimsemeyi uygun bulduk. Ve bu çılgınlığın da açıklamasını yapabileceğimizi sanıyoruz. Simyacılar sık sık cıva kullanırlardı. Cıvanın buharı ise zehirlidir ve bu süreğen (müzmin) zehirlenme, deliliğe yol açabilir. Gerçi kuramsal olarak kullanılan kaplar, potalar sımsıkı kapalıydı ama. bu kapatmanın sırrı rastgele her simyacıya açıklanmıyordu ve bir çok «kimya filozofunun» aklını kaçırmış olduğu anlaşılıyor

Simya edebiyatının bizi şaşırtan başka bir yönü de, şifrelere dayanması oldu. Bugün, kurulmasını istediğimiz o araştırma ekiplerine şifre çözme uzmanları da eklemek, katmak gerekecek sanıyoruz.

Geçmişte ne kadar gerilere gidilirse gidilsin simya eserlerine, yazmalarına rastlanır. Hattâ XV. yüzyılda, enerjinin açığa çıkartılması bilinmezliklerin ve tekniklerinin yazıdan bile Önce varolduğunu öne sürenler çıkmıştır. Mimarlık da yazıdan öncedir ve belki de bir yazı türü sayılabilir. Öte yandan simya ile mimarlık arasında sıkı bir ilişki de görmekteyiz. Kimi Ortaçağ yapılarının, insanlığın pek pek eski çağlarından gelme simya mesajlarını ilettiğini de söyleyenler vardır.

Newton, çok eski zamanlardan beri maddenin değişimine ve dağılmasına eşit sırları bilen bir simyacılar zincirinin uzanıp geldiğine inanırdı. Ve şöyle yazıyordu: «Eğer Büyük Ustalar övünmüyorlar ise mutlaka madenlerin değişime uğramasından da daha büyük sırlar olmalı. Ne var ki bu sırları yalnız Büyük Ustalar biliyor.»

Newton’un değindiği bu Büyük Ustalar hangi geçmişten geliyorlar ve bilimlerini hangi geçmişten alıyorlardı?

Newton diyor ki : «Eğer bu kadar yükseğe çıkabildimse, devlerin omuzlarına bastığım içindir.»

Fulcaneili’ye göre simya, binyıllardan beri silinip gitmiş ve arkeologların bilmezlikten geldiği uyarlıklar bile kurulan bağlantıdır. Hiç kuşkusuz hiçbir ciddi arkeolog ya da tarihçi, geçmişte bizim bilim ve tekniğimizden üstün bilim ve teknik sahibi uygarlıkların varlığını kabul edemez. Ne var ki ileri bilim ve teknik, gereçleri son derece basitleştirir ve belki bunların kalıntıları gözümüzün önündedir de biz anlayamıyoruz. Hiçbir ciddi arkeolog ve tarihçi, ileri bilimsel eğitim görmediğinde, bu konuda bize ışık tutacak araştırmalara, kazılara da girişmez. Akıllara durgunluk verecek çağdaş ilerlemenin bir gereği olan düzencelerin (disiplinlerin) kendi içine kapanması belki de bizden geçmişin çok büyük ve şaşırtıcı şeylerini saklıyor.

Volta’dan on yüzyıl önce, Sasaniler hanedanı zamanında yapılmış elektrik pillerinin, Bağdat altyapı tesislerini kurmakla görevli bir alman mühendisi tarafından, kent müzesinde «din eşyası» gibi belirsiz bir başlık altında toplanmış öteberi arasından bulunup çıkartıldığını unutmayalım..

Arkeoloji yalnız arkeologlar tarafından uygulandığı sürece, “geçmişin gecesi”nin karanlık mı yoksa aydınlık mı olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru Jean Frederick Helvetius (sakın onu Fransız filozof Clade-Arien Helvetius ile karıştırmayın) simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında transmutasyon (maddenin değişimi) hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok başka birinin yaptığı bir çalışmanın güvenilir Tanığı olmasıdır..

Simyanın şiddetle karşısında olan Jean Frederic Schweitzer ya da Helvetius’a, 27 aralık 1666 Sabahı dürüst ve ciddi görünüşlü, basit giyimli bir yabancı geldi. Felsefe taşına inanıp inanmadığını sordu. Olumsuz karşılık alınca ”küçük bir fildişi kutuyu aştı, «içinde cam ya da panzehir taşı (opal) nı andıran üş parça vardı. Yabancı bunun o ünlü taş olduğunu ve bu kabarcığıyla bile yirmi ton altın elde edebileceğini söyledi.

Helvetius eline bir parça taş aldı ve ziyaretçiden bunu kendisine vermesini rica etti. Simyacı buna yanaşmadı ve Helvetius bütün servetini bağışlasa bile bu mineralin en ufacık bir parçacığından bile vazgeçemeyeceğini söyledi. Nedenini açıklamaya izinli değildi. Üç hafta sonra gene gelip Helvetius’a şaşacağı bir şey göstereceğine de söz verdi. Tam dediği günde geldi ama söylediklerini ispatlayacak gösteriyi yapmasına izin verilmediği gerekçesiyle Helvetius’a taşın «hardal tanesi kadar ufacık» bir parçasını verdi. Ve ev sahibi bu kadar bir şeyin en ufak bir etki bile yaratamayacağını söyleyince, verdiği parçacığı da ikiye böldü, varışını attı ve öteki yarısını uzatırken : «Bu bile size yeter,» dedi.

O zaman Helvetius yabancıya bir açıklamada bulunmak zorunluğunu duydu: İlk gelişinde taşın birkaç parçacığını ele geçirmişti ama bunlar kurşunu altına değil cama dönüştürmüştü,. Simyacı : «Ganimetinizi sarı balmumunda saklamalıydınız kurşuna işlemesinde ve onu altına dönüştürmekte yardımcı olacaktı,» dedi. Ertesi sabah saat dokuzda gelerek mucizeyi gerçekleştirmeye söz verdi ama gelmedi. Bunun üzerine Helvetius’un karısı kocasını değişimi kendisi denemesi için kandırdı. Helvetius üç dirhem kurşun eritdi, taşı balmumuna sararak sıvı madenin içine attı. Maden altına dönüşmüştü! Hemen kuyumcuya götürdüler, kuyumcu, bu kadar katıksız altın görmediğini söyleyerek dirhemine elli florin teklif etti. Helvetius, bunları yazdıktan sonra, altın külçesini, madde değişiminin delili olarak sakladığını ekliyor.

Bu havadis yıldırım hızlıyla yayıldı. Hiç de saf diyemeyeceğimiz filozof Spinoza, işin içyüzünü öğrenmek istedi. Altını ine eleyen kuyumcuya gitti. Olumlu karşılık aldı. Üstelik, ergime sırasında, karışımın içinde bulunan gümüş bile altına dönüştü. Kuyumcu rastgele biri değil, Orange dük asının para basıcısı Brechtel idi. İşinin ustasıydı kuşkusuz. Yanıldığına yada Spinoza’yı aldatmaya kalkıştığına ihtimal verilemezdi. Spinoza bundan sonra Helvetius’a giderek hem altını, hem de işlemde kullanılan potayı gördü. Değerli maden parçacıkları, kabın içine yapışmıştı; ötekiler gibi Spinoza da maddenin gerçekten değişime uğradığına yürekten inandı.

Simyacı için maddenin değişimi ikinci derecede bir olaydır, sadece gösteri olarak gerçekleştirilen. Helvetius’un ki gibi kimi gözlemler her ne kadar şaşırtıcı geliyorsa da, bu değişimlerin gerçekliği konusunda bir yargıya varmak güçtür. Hokkabazlık sanatının sınırı olmadığı söylenebilir, peki o halde dörtbin yıllık araştırmalar ve yüzbin cilt kitap ve el yazması, hepsi de bir aldatmaca uğruna mı meydana gelmiş?

Az sonra görüleceği gibi, biz başka bir çözüm yolu öneriyoruz ve çekinerek öneriyoruz, çünkü edinilmiş olan bilimsel kanının yükü pek ağırdır. Simyacının çalışmasını yakından inceleyecek olursak görürüz ki, kimi işlemlerinin yorumu, maddenin yapısı hakkında bugün yerleşmiş bilgilerle çatışmaktadır. Ama nükleer olaylar üzerine bilgimizin kusursuz ve kesin olduğu söylenemez ki! Özellikle kataliz (kimi cisimlerin kendileri hiçbir değişmeye uğramadan başka cisimlerin bileşimleri üzerine yaptığı etki) bu olaylarda bizim için beklenmedik bir biçimde rol oynamış olabilir.

Kimi tabii karışımların, kozmik ışınların etkisi altında, geniş ölçüde nükleo-katalitik tepkilere yol açması ve elementlerde geniş çapta değişim yaratması imkânsız değildir. Simyanın anahtarlarından biri belki de budur ve simyacının aynı işlemleri defalarca, kozmik şartların bir araya geleceği ana kadar tekrarlaması da belki bundandır.

Karşı çıkanlar şöyle diyor: Eğer bu türden madde değişimleri olabiliyor idiyse, açığa çıkan enerji nerede ya? Birçok simyacının hem oturdukları kenti, hem de çevrede on binlerce metre karelik bir alanı havaya uçurtmuş olmaları gerekmez miydi ?

Simyacılar karşılık veriyorlar: işte pek uzak geçmişte bu gibi felâketler meydana geldiği içindir ki, maddenin içindeki korkunç enerjiden korkarız ve bilimimizi gizli tutarız. Ayrıca, «Büyük Eser» aşamalarla gerçekleştirilir ve yıllar ve yıllarca süren işlemler ve çekilen çileler sonucu nükleer güçleri harekete geçirmeyi öğrenen kişi, elbette tehlikeyi önlemek için ne gibi tedbirler alınması gerektiğini de öğrenmiş olacaktır.

Geçerli bir savunma mı? Belki de. Günümüz fizikçileri, kimi şartlarda, bir nükleer değişimin enerjisinin, nötrinolar veya antinötrinolar denilen özel parçacıklar tarafından yutulabileceğini de kabul ediyorlar. Hâtta nötrinonun varlığı İkimi yerde ispatlanmış gibidir. Belki deaz enerji açığa çıkartan ve çıkan enerjinin de nötrinolar biçiminde dağılıp gittiği madde değişimleri vardır,, Dostumuz Bergier şöyle yazıyordu. «Simyacılara bir noktada, gizlilik konusunda hak vermemek elden gelmiyor. Eğer bir mutfak ocağı üzerinde hidrojen bombası yapmaya imkân sağlayacak yöntem var ise, bu yöntemin herkese açıklanmaması en doğrusu kuşkusuz.»

Eugène Canseliet, ki günümüzün en iyi simya uzmanlarındandır, buna şöyle karşılık vermiştir  «Bu söylenenleri şaka sanmamalı. Haklısınız, alelade ve ucuz bir mineralden hareketle atomu parçalamak mümkündür Bu iş için bir kömür ocağı, birkaç Meker brülörü ile dört şişe bütan gazı gereklidir ve yeter.»

Nükleer fizikte bile, basit araçlarla önemli sonuçlar elde etme imkânı her zaman vardır. Sütün bilimin ve tekniğin geleceği buna yönelmiştir.

Roger Racon : «Bildiğimizden fazlasını yapabiliyoruz?» diyor ve bu sözlere bir simya vecizesi olabilecek şu cümleyi ekliyor: “Her seye izin yoktur ama her şey mümkündür.” Unutulmamalıdır ki simyacı için madde ve enerji üzerinde güç sahibi olmak, ancak ikinci derecede bir gerçektir. Belki de, silinmiş bir uygarlığın malı, pek eski bir bilimin kalıntısı olan simya işlemlerinin asıl amacı, simyacının kendisinin değişime uğraması, üstün bilinç düzeyine erişebilmesidir. Maddesel meseleler, tinsel olan sonucun vaatlerinden de bir şey değildir. Her şey insanın kendi kendisinin değişime uğramasına, belirli tanrısal enerjiye erişmesine yönelmiştir ki, maddenin bütün enerjisi de bu tanrısal enerjiden doğar. Simya, Rabelais’nin sözünü ettiği o «bilinçli» bilimidir.

Bir simya ustası da şöyle yazıyordu : «Bu Sanatı inceleyenler, şunu hepiniz iyi biliniz ki, Akıl, her şeydir ve eğer bu Akılda benzeri bir Akıl daha gizli değilse, her şey hiçbir şeyden yararlanamaz.

 

 

III

DAHA 1933 YILINDA, EN BÜYÜK Fransız kimyacılarından olan bir profesör, öğrencisine nükleer enerji konusunda şunları söylüyordu:

«Boş lâf bunlar canım, bırakın, İlkel ve çocuksu şeyler bunlar. Fizikçilerin nükleer enerji adını verdikleri şey, sadece denklemlerinde kalmaya mahkûmdur. Felsefi bir kavramdır bu. İnsanların belli başlı yol göstericisi bilinçtir. Ama lokomotifleri çalıştıran, bilinç değildir, değil mi? Bu yüzden, nükleer enerji ile çalışacak bir makine hayal etmek… Yok, oğlum yok. Bırakın bu düşleri de geleceğinizi düşünün siz. Şimdilik, biliyorum, sizi çeken şey, insanın o en eski düşlerinden biri, simya düşü. Size bir baba öğüdü vereyim mi? Bunları bırakıp da bir an önce endüstriye girerek çalışmaya başlasanız çok iyi edersiniz. »

 

Ne var ki karşısındaki öğrenci, yani dostum Jacques Bengier, inatçı bir gençti. Kendi kendine gerçi bu konuşmadan yararlanması gerektiğini, ama gene de balın şekerden iyi olduğunu söylüyordu. Atom çekirdeği meselesini incelemesini sürdürecekti. Ve simya üzerinde de belgeler edinmeye çalışacaktı.

İşte dostum Bergier böylece, yararsız denilen öğrenimini sürdürmeye karar verdi.. Ne var ki geçim sıkıntısı, savaş ve toplama kampları onu nükleonik alanından azçok uzaklaştırdı. Gene de uzmanlarca değer verilen kimi katkılarda bulunmadı değil.

1934 ile 1940 arasında Bergier, çağımızın ilgi çekici insanlarından biri olan Halbronner ile işbirliği yaptı. Mart 1944’de Naziler tarafından Buchenwald toplama kampında öldürülen Helbronner, Fransa’da, kimya-fizik öğreten ilk fakülte profesörü olmuştur. İki düzence (disiplin) arasındaki bu sınır bilim, o zamandan beri birçok başka bilimi de doğurmuştur: Elektronik, nükleonik, stereotroniık (enerjinin katı haline dönüşmesini inceleyen yepyeni bir bilim dalının uygulama alanlarından biri, transistordur) gibi. Profesör Helbronner, gazların sıvılaşmasıyla, aeronotik ile ve morötesi ışınlarla da ilgilenmişti.

 

1934’de nükleer fizik ile uğraşıyordu ve nükleonik araştırma laboratuvarı kurmuş, 1940’a kadar önemli sonuçlara ulaşmıştı. Aynı samanda da elementlerin değişimine ilişkin bütün davalarda bilirkişi olarak çağrılıyordu. Böylece Jacques Bergier, birkaç sahte simyacı, dolandırıcı ve meczup ile tanıştı bu arada bir de gerçek usta simyacı tanıdı. Ama onun asıl adını hiçbir zaman öğrenemedi. Ancak, Fulcanelli [1]takma adı altında, Felsefi konutlar ve Katedrallerin Sırrı adında iki önemli kitap veren yazar olduğunu tahmin ediyor.

Simya üzerine yazılı ve sağduyunun kanıtıdır. Bu arada, Helbronner’in isteği üzerine bir deneme laboratuvarında buluştuğu Bergier’ye şunları söylemişti.

«Anladığıma göre, hocanız Helbronner ile başarıya pek yaklaşmış bulunuyorsunuz. Birkaç çağdaş bilgin de öyle. Ama izninizle sizli uyarmak isterim. Uğraşlarınız, sizin ve sizin gibilerin giriştiği çalışmalar, son derece tehlikelidir. Yalnız kendinizi tehlikeye atmakla kalmıyor, bütün insanlığı da birlikte sürüklüyorsunuz. Nükleer enerjinin açığa çıkartılması, sandığınızdan da daha kolaydır. Ve meydana gelen yapay radyoaktivite birkaç yıl içinde gezegenin atmosferini zehirleyebilir Üstelik, birkaç gram madenden bile atom patlayıcıları yapılalabilir ve kentleri yerle bir eder. Açıkça söyleyeyim mi size? Simyacılar bunu uzun zamandan ben biliyorlardı. Simdi ne karşılık vereceğinizi tahmin ediyorum. Simyacılar çekirdeğin yapısından habersizdiler, elektriği bilmiyorlardı, radyoaktiviteyi saptayıcı araçlardan yoksundular. Bunun içindir ki maddede değişim yaratamamış hiçbir zaman nükleer enerjiyi açığa çıkartamamışlardır, diyeceksiniz. Burada söyleyeceklerimi ispatlamaya kalkışacak değilim: Sadece sizden şunları aynen Halbronner’e tekrarlanmanızı rica ediyorum. Son derece katıksız malzemenin geometrik dizilmesi, atom gücünü açığa çıkartmak için yeter, elektrik ya da boşluk tekniği gibi yollara başvurma gereği doğmaksızın Ve öyle sanıyorum ki, geçmişte, enerji ile atomu tanımış ve bu enerjiyi kötü kullandıkları için tümüyle silinmiş uygarlıklar vardı. Bu arada kimi tekniklerin süregeldiğini de kabul etmelisiniz. Şurayı da unutmayınız ki, simyacılar, araştırmalarını ahlaksal ve dinsel kaygıların ışığı altında sürdürürlerdi. Modern fizik ile XVIII. yüzyılda birkaç soylu kişinin eğlencesi olarak doğmuştur. Bilinçsiz bilim… Şurada burada araştırmacıları uyarmakla yerinde bir iş yaptığımı sanıyorum ama bu uyarımın meyve vereceğini hiç ummam. Ummasamda olur zaten.»

Bu madeni ve ciddi ses Bergier’nin kulaklarından hiç silinmedi. Ancak bir soru sormayı uygun buldu:

Mademki siz de simyacısınız, bayım, vaktinizi altın yapmaya çalışmakla geçirdiğinize kesinlikle inanmam. Ama bir yıldır simya üzerine bilgi edinmeye çabalıyorum, bana hayal gibi gelen yorumlarla karşılaştım. Acaba, araştırmalarınızın konusunun ne olduğunu bana söyleyebilir misiniz?

—Benden dört dakika içerisinde dört bin yıllık felsefenin ve bütün ömrümün çabalarının bir özetini istiyorsunuz. Ayrıca, alelade dille anlatılamayacak kavramları anlatmamı istiyorsunuz. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim: Çağdaş resmi bilimde gözlemcinin rolünün gittikçe önem kazandığını bilirsiniz. Simyanın sırrı budur: Madde ile enerjiyi yoğurmanın öyle bir yordamı vardır ki sonunda, çağdaş bilginlerin bir güç alanı diye adlandırdıkları şey ortaya çıkar. Bu güç alanı gözlemci üzerinde etki yaparak onu evren karşısında ayrıcalıkla bir duruma getirir. Bu ayrıcalıklı noktadan, zaman ile mekânın, madde ile enerjinin genellikle biz den” gizledikleri gerçeklere ulaşıla bilinir. İşte “Büyük Ecer” diye adlandırdığımız, budur.

-Peki, ya felsefe taşı? Ya altın yapmak?        

Bunlar ancak uygulamalardan, özel durumlardan ibarettir.    Olan, madenlerin değişime uğraması değil, denemecinin değişime uğramasıdır. Bu, bir yüzyılda bir kaç kişinin erişebildiği eski bir sırdır.

—  Peki, o zaman ne olur?

Belki bir gün gelecek, ben de öğreneceğim.

Dostum, Bergier Fulcanelli adı altında silinmez bir iz bırakmış bulunan bu adamla bir daha hiç karşılaşmadı. Onun hakkında bildiğimiz tek şev, savaştan sağ çıktığı ve ortadan yok olduğudur. Bir daha izine rastlanamadı)

1945 Temmuz ayının bir sabahındayız şimdi de. Toplama kampından yeni çıkmış Jacques Bergier, hâlâ iskelet kadar zayıf ve soluk, hâkiler giyinmiş, bir kasayı matkapla delmeye uğraşıyor. Bir angarya daha; şu son yıllarda birbiri ardından casusluk, tedhişçilik ve siyasal sürgünlük oyunu oynamıştı. Kasa, Konstanz gölü kıyısında güzel bir villâda bulunuyor. Burası eskiden büyük bir alman fabrikatörüne aitmiş. Kasa açılınca içinde son derece ağır bir toz bulunan bir şişe ortaya çıkıyor. Etiketinde : «Atom uygulamaları için uranyum» yazılı. Bu, Almanya’da katıksız uranyum kullanmayı gerektirecek kadar ilerlemiş bir atom bombası taslağının varlığının ilk kanıtı. Goebbels; bombalanmakta olan sığınağından, Berlin’in harabeye dönmüş sokaklarında gizli silâhın «istilâcılar» in suratına neredeyse patlayacağı söylentisini yaymakta haksız değilmiş meğer. Bergier, bulduğunu müttefik makamlarıma açıkladı. Amerikalılar kuşkucu davrandılar ve nükleer enerji konusundaki bütün çalışmaların önemsiz olduğunu ifade ettiler. Böyle görünüyorlardı ama aslında onların ilk bombası Alamogardo’da patlamıştı bile ve fizikçi Goudsmith’in yönetimindeki bir heyet, tam o sırada Almanya’da profesör Heisenberg’in Reidı’in yıkılmasından önce yapmış olduğu atom pilini aramaktaydı. Fransa’da ise, henüz resmen bir şey bilinmiyordu ama, Amerikalıların simyaya, ilişkin tüm el yakmalarını ve belgeleri ateş pahasına satın almaları, uyanık kişilerin gözünden kaçmıyordu.

Bergier, geçici Fransız hükümetine, gerek Almanya’da, gerekse Birleşik Amerika’da, nükleer patlayıcılar konusunda araştırmalar yapıldığı ihtimalini bildirdiyse de raporu herhalde çöp sepetini boyladı. Ve dostum da elindeki şişeyi yetkililerin suratına sallayarak bağırıyordu: «Şunu görüyor musunuz şunu? Paris’in havaya uçması için bu şişenin içine bir nötronun girmesi yeter.». Hadi canımı, şu ufak tefek adamcık herhalde şakadan pek hoşlanıyor olmalıydı ama şaşılacak şeydi doğrusu, Mauthausen toplama kampından henüz kurtulmuş bir tutuklunun da hâlâ şaka edecek halinin kalmış olması! Ne var ki şaka, Hiroşima sabahı birdenbire bütün tadını yitiriverdi, Bergıer’nin telefonu aralıksız çalmaya başladı. Çeşitli yetkili makamlar raporun kopyelerini istiyordu. Amerikan haber-alma servisleri ünlü şişeyi elinde bulunduran baydan, en kısa zamanda, adını vermek istemeyen bir binbaşıyla buluşmasını rica ediyorlardı. Başka yetkililer de şişenin derhal Paris’ten uzaklaştırılmasını istiyorlardı. Bergier boşuna bu şişede herhalde katıksız uranyum 235 bulunmadığını ve bulunsa bile, tehlikeli miktarın altında olacağını anlatmaya çabaladı. Yoksa çoktan patlamış olurdu. Oyuncağını elinden aldılar, bir daha da o şişeden haber çıkmadı. Avutmak için de ona, «İnceleme ve araştırma genel müdürlüğünün bir raporunu gönderdiler. Fransız gizli servisine bağlı olan bu örgütün nükleer enerji üzerine bütün bilgileri bu rapordaydı. Üzerinde üç damga vardı: «Gizli», «Kişiye Özel», «Yayılmayacak», içinde ise sadece Bilim ve Hayat dergisinden kesikler bulunuyordu, hepsi o kadar.

Böylece Bergier için, merakını gidermek amacıyla, adsız binbaşıyı bulmaktan başka çare kalmamış demekti. Bu binbaşı sözde Amerikan askerlerinin mezarlarını araştırmakla görevlendirilmişti. Her şeyden önce Bergier’nin Alman nükleer taşanları hakkında bütün bildiklerini ya da tahmin ettiklerini öğrenmek istedi. Ama müttefik davası ve binbaşının terfii için hepsinden de önemlisi, Fulcanelli adıyla tanınan Eric Edward Dutt’un bir an önce bulunması şarttı.

Dutt, pek eski el yazmalarını eline geçirdiğini söyleyen bir hindu idi. Buradan madenlerin değişime uğraması yöntemlerinden bazılarını öğrendiğini ve bir tungstan borür iletkeni aracılığıyla altın elde ettiğini öne sürüyordu .

Ne yazık ki Bergier, özgür dünyaya da, müttefik davasına da, binbaşının terfiine de yardımcı olamadı. Edward Dutt, Kuzey Afrika’daki Fransız karşı casusluk örgütü tarafından kurşuna dizilmişti Fulcanelli ise ortadan kesinlikle yok olmuştu.

Bununla birlikte binbaşı, teşekkür olarak Bergier’ye, Atom enerjisinin askerlik alanında uygulaması konusunda hazırlanmış bir raporu, daha yayınlanmadan önce sundu. Bu konu üzerinde ilk belge olan bu raporda, simyacının 1937’de söylediklerini doğrulayacak kanıtlar bulunmaktaydı. Gerçekten de bombanın yapımı için en önemli araç olan atom pili, salt «son derece katıksız maddelerin geometrik bir düzenlenmesiyle» oluşuyordu. Prensip olarak bu araç, Fulcanelli’nin dediği gibi, ne elektrikten, ne de boşluk tekniğinden yararlanmaktaydı. Rapor, zehirli ışınlardan, gazlardan, son derece zehirli radyoaktif tozlardan da söz ediyor ve bunların bol bol hazırlanmasının nispeten kolay olacağını belirtiyordu. Simyacı da bütün gezegenin zehirlemenin mümkün olacağından söz etmemiş miydi?

Tanınmadık, yalnız çalışan, gizemci bir araştırmacı nasıl oluyor da bütün bunları öngörebiliyor, bilebiliyordu? «Bu nereden geliyor sana, ey insan ruhu, nereden geliyor sana?»

Büyük Albert de, De Alehima (Simya Üzerine) adlı kitabında şunları yazmamış mıydı? : «Eğer prenslerin ve kralların huzuruna çıkma talihsizliğine uğrayacak olursan, sana durmadan soracaklardır : «Eh, söyle bakalım Üstad. Eser nasıl gidiyor? Ne zaman iyi bir sonuca varabileceğiz?» diye. Ve sabırsızlanarak sana haydut, semeri diyecekler ve başına türlü iş açacaklardır. Ve iyi bir sonuca ulaşamaz isen öfkelerine oyuncak olursun. Tersine, başarırsan da, seni yanlarından ayırmazlar, kendi hesaplarına çalıştırmak için sürekli tutsak ederler.»

Acaba bunun için midir ki Fulcanelli ortadan yokoldu ve ötederiberi simyacılar gizemlerini büyük bir kıskançlıkla koruya geldiler?

Harris papirüsünün verdiği ilk ve son öğüt şu idi; «Kapattın ağızlarınızı! Mühürleyin ağızlarınızı!»

Hiroşima’dan yıllar sonra., 17 ocak 1955’de, Oppenheimer şöyle diyecekti: «Hiçbir ucuz gülünçlüğün bilemeyeceği derin bir anlamda, biz bilginler günah işledik.»

Ve ondan bin yıl önce, bir Çinli simyacı, şöyle yazıyordu: «Sanatının sırlarını askere açıklamak pek büyük bir günah olurdu! Çalıştığın odada bir tek böcek bile bulunmasın sakın!»

IV

MODERN SİMYACI, NÜKLEER FİZİK kitaplarını okuyan bir adamdır. Tek başına araştırma anlayışına çağdaş simyacılarda da rastlamaktayız. Bu, çağımız için çok değerli bir anlayıştır. Gerçekten de, bir gün geldi, bilimde ilerlemenin kalabalık ekipler, dev gibi araçlar, büyük yatırımlar olmadan gerçekleşemeyeceğine yürekten inandık. Oysa sözgelimi radyoaktivite ya da dalgalanma mekaniği gibi önem ve temel buluştan, tek tek çalışan kişilerin eseridir. Kalabalık ekipler ve geniş imkânlar ülkesi olan Amerika bile bugün, özgün zekâya sahip kişileri bulsam diye dünyanın dört bir yanına ajanlarını gönderiyor. Sadece ortak çalışmaya güvenmenin zararlı olduğuna, özgün düşünceler sahibi ve yalnız başına çalışan insanlara başvurmak gereğine inanıyor artık. Rutherford, maddenin yapısı üzerine birinci derecede önem taşıyan çalışmalarını, konserve kutularıyla ve ip parçalarıyla yürütmüştü. Savaştan önce Jean Perrin ile Madam Curie, pazar günleri çalışma arkadaşlarını Bit Pazarına gönderirlerdi, biraz malzeme bulsunlar diye. Gerçi kuşkusuz güçlü araçlarla donatılmış laboratuvarlar gereklidir ama, bu laboratuvarlar ve bu ekiplerle tek başına çalışan özgün düşünceli kişiler arasında iş birliği kurmak da çok önemlidir. Bununla birlikte simyacılar böyle bir çağırıya gelmeyeceklerdir. Onların kuralı, gizliliktir. Amaçları tinsel niteliktedir. Simya eğer bir bilimi kapsıyorsa,, bu, bilim bilince varmanın yolundan başka bir şey değildir. Bunun içindir ki, dışarıya yayılmaz çünkü dışarıda bir amaç haline dönüşecektir.

Simyacının malzemesi nedir? Yüksek ısıda mineral kimya araştırmalarına gerekli malzeme; Fırınlar, potalar, terziler, ölçü araçları ki bugün bunlara nükleer ışınları saptayacak modern ve herkesçe sağlanabilir araçlar da eklenmiştir: Geiger sayacı, parıltı ölçen, v.b. gibi. Bu malzeme üstünkörü olamaz. Katıksız bir fizikçi, basit ve uçsuz araçlarla nötronlar çıkartan bir katod yapabilme imkânını hiç bir zaman kabul edemez. Doğru ise,” simyacılar bunu başarırlar. Elektronun maddenin dördüncü hali sayıldığı zamanlarda, elektronik akımlar yaratabilmek için son derece pahalı ve karmaşık düzenler bulunmuştu. Bundan sonra, 1910’da, gösterildi1 ki kirecin koyu kırmızı hale gelinceye kadar titreştiği, normal ışığın ise bir eksen çevresinde ‘bütün yönlerde titreştiği biliniyor.

Simyacı daha sonra sıvıyı buharlaştırır ve katıyı yeniden kireçlendirir. Bu işlemi yıllar boyu, binlerce kez yenileyecektir. Neden ? Bilmiyoruz. Belki de kozmik ışınlar, dünya manyetizması ve bu gibi en iyi şartların bir araya geleceği beklenildiğinden  henüz bilmediğimiz derin yapıları içinde maddenin «yorulmasını,» sağlamak için  Simyacı «kutsal sabır» dan, ve “evrensel ruh»un âgır ağır yoğunlaşmasından söz eder. Hiç kuşkusuz bu varı dinsel dilin ardında başka şeylerde gizlidir!

Böylesine, aynı işlemi sonsuza kadar tekrarlama, çağdaş bir kimyacıya çılgınlık gibi gelebilir. Çünkü ona, ancak tek bir deney yönteminin geçerli olduğu öğretilmiştir: Claude Bernard yöntemi. Bu yöntemde, gerçi her deney binlerce defa tekrarlanır ama her defasında etkenlerin biri değiştirilerek: Yani ya temel elementlerden birinin oranı, ya ısı, ya basınç, ya katalizör v.b. değiştirilmek yoluyla. Elde edilen sonuçlar not edilir ve bundan, olayı yöneten yasalar çıkartılır. Bu, ispatlanmış bir yöntemdir ama tek değildir. Simyacı ise, işlemini, hiçbir şeyi değiştirmemizin, olağanüstü bir şey meydana gelinceye kadar tekrarlayarak sürdürür. Aslında o, Jung’un dostu fizikçi Pauli’nin öne sürdüğü «ayıklama ilkesi»ne pek benzeyen bir doğal yasaya inanır. Pauli’ye göre, belirli bir sistemde (atom ile molekülleri) iki tanecik (elektron, proton, nötron) aynı durumda olamaz. Doğada, her şey tek ve benzersizdir. Bunun içindir ki hidrojenden helyuma, helyumdan lityuma ansızın aracısız geçilmektedir. Bir sisteme ne bir Tanecik (partikül) eklendiğinde bu tanecik, sistemin içinde varolan durumların hiçbirini almaz. Yepyeni bir durum alır ve zaten varolan taneciklerle karışmasından yepyeni ve benzersiz bir sistem ortaya çıkar.’

Simyacı için, nasıl birbirinin eşi iki ruh, birbirinin eşi iki yaratık, birbirinin eşi iki bitki olamazsa birbirinin eşi iki deney de olamaz. Bir deney binlerce defa tekrarlanırsa, sonunda mutlaka olağanüstü bir şeyler meydana gelecektir. Bizler ise bu konuda onu haklı veya haksız görecek derecede yeterli bilgiye sahip değiliz. Yalnız şu kadarını belirtmekle yetinelim ki çağdaş bir bilim, kozmik boşlukta ısıtmakta yeter . Maddenin bütün yasalarını bilmiyoruz ki!

Eğer simya, bizimkinden ileri bir bilgi dalı ise, bizimkinden daha basit araçlar kullanıyor demektir. Fransa’da birkaç, ve Birleşik Amerika’da iki simyacı tanıyoruz. İngiltere, Almanya, İtalya’da da var; hattâ Fas’ta bile varmış, Prag’dan bize yazan üç simyacı biliyoruz. Sovyet bilim basını, bugün simyaya büyük önem veriyor ve bu konuda tarihsel araştırmalara girişiyor.

Şimdi, öyle sanıyoruz ki ilk kez olarak, simyacının laboratuvarında ne yaptığım anlatmaya çalışalım. Ne var ki burada, simyanın amacının kendisinin değişime uğraması olduğunu unutuyor değiliz. Yaptığı işlemler sadece «aklın kurtuluşu» yolunda atılan adımlardır. Biz bu işlemler üzerine yeni bilgiler vermeye çalışalım.

Herşeyden önce simyacı yıllar boyu eski metinlerin şifrelerini büyük bir, sabırla çözmeye çalışmıştır. Sonunda bu metinleri anlayabilecek düzeye erişince, gerçekten simya denemesine başlayabilecektir. Burada bilmediğimiz bir unsur var. Simyacının laboratuvarında olup bitenleri biliyoruz amâ ruhunda olan bitenden habersiziz. Belki bunlar birbirine bağlıdır. Belki tinsel enerji, simyanın fizik ve kimya işlemlerinde rol oynamaktadır. Belki de simya «çalışmasının başarılı olabilmesi için tinsel enerjiyi edinme, biriktirme ve yöneltmenin “apayrı bir yöntemi“ vardır. Böylesine ince bir konuda ancak Dante’nin şu sözlerine değinebiliriz: “Görüyorum ki bunlara, sana söylediğim için inanıyorsun ama nedenini bilmiyorsun, demek gizli kalmaları, inanılmalarına engel değil.”

Bizim simyacı, üç ana maddeden? oluşmuş bir karışımla işe başlar. % 95 oranında katılan birinci madde bir maden filizidir, İkincisi bir madendir, üçüncüsü ise organik bir asittir. Bu temel maddeleri beş altı ay eliyle yoğurup karıştırır. Sonra tümünü de bir potada ısıtır. Isıyı giderek arttırır ve işlemi on gün kadar sürdürür. Tedbir almayı unutmamalıdır. Zehirli gaflar çıkar çünkü: Cıva buharı ve arsenikli hidrojen ki birçok simyacıyı daha çalışmalarının başında öteki dünyaya göndermişti.

Sonra potanın içindekini bir çökende çözer. İşte bu çözgeni ararken geçmişin simyacıları, asetik asit, nitrik asit, ve sülfürik asidi bulmuşlardır. Bu çözme işi kutuplanmış bir ışık altında yapılmalıdır. Bugün kutuplanmış (polarize) ışığın tek bir yönde (acunsa!) ışınlar bilimi de simyacınınkine benzer bir yöntemi benimsemiştir

Bu bilim yıldızlardan gelen pek büyük enerji taneciklerinin bir bulucu âlete (detektöre) ya da bir levhaya çarpmasından ortaya çıkan olayları inceler. Bu olaylar istendikçe yaratılamaz, beklemek gerekir. Kimi zaman olağanüstü bir olay da kaydedilir. Böylece sözgelimi 1957 yazında, şimdiye kadar hiç kaydedilmemiş pek büyük bir enerjiye sahip, belki de bizim Samanyolu’ndan başka bir gökadadan (galaksiden)” gelme bir tanecik, sekiz kilometre karelik  bir “alan içerisinde 1500 sayıcıyı aynı anda etkilemiş ve yolu üzerinde muazzam bir atom kalıntıları yığını bırakmıştı Böylesine bir enerji yaratabilecek bir makine hayal bile edilemez. Bilginlerin hatırladığı kadarıyla böyle bir olay hiçbir zaman geçmemiştir ve yeniden gelip geçemeyeceği de bilinmemektedir. İşte anlaşılan bizim simyacının da beklediği böyle olağanüstü. kaynağı dünya ya da uzay olan, yollara başvurarak bekleyişini kısaltabilir ve o zaman işlemini haftada birkaç kez değil saniyede birkaç milyar kez tekrarlayarak deneyin basarisi için gerekli olan «olay»ı yakalama ihtimallerini arttırabilir. Ne var ki günümüzün simyacısı da dünün simyacısı gibi gizli çalışmakta, yokluk içinde çalışmakta ve bekleyişi bir erdem saymaktadır.

Biz hikâyemizi sürdürelim: Gece gündüz hiç değişmeden sürüp giden, yıllarca sürüp giden bir çalışmanın sonunda, bizim simyacı, birinci aşamanın tamamlandığı kanısına varır. O zaman karışımına bir oksitleyici, sözgelimi potasyum hitrat ekler. Potasında ise, maden filizinden gelme kükürt ile organik asitten gelme kömür bulunmaktadır. Kükürt kömür ve nitrat: işte bu işlem sırasındadır ki eski simyacılar barutu bulmuşlardır.

(Gene bir işaret bekleyerek, aylar ve yıllar boyu, çözmeye ve yeniden kireçleştirmeye başlayacaktır. Bu işaretin niteliği üzerinde, simya eserleri ayrılık gösterirler ama belki olabilecek birkaç olay vardır. Bu işaret çözülme anında ortaya çıkar. Kimi simyacılara göre, eriyiğin yüzeyinde yıldız biçiminde kristallerin belirmesi demektir. Kimi simyacılara göre ise, eriyiğin yüzeyi de bir oksit katmanı belirir sonra parçalanarak aydınlık bir madeni ortaya çıkartır, bu madenin içinde kimi zaman Samanyolu, kimi zaman takımyıldızlar, ufak ölçüde yansır gibi olur)

Bu işareti alınca simyacı, karışımını potadan alarak havadan ve rutubetten uzakta, gelecek ilkbaharın ilk gününe kadar «olgunlaşmaya» bırakır. Yeniden başladığı zaman işlemleri, eski metinlerdeki deyimiyle «karanlıklara hazırlanmayı» amaç güdecektir.

Karışım bu kez kaya kristalinden, sımsıkı kapalı, saydam bir kaba yerleştirilir. Şimdi iş, bu kabı, ısıları son derece titizlikle ayarlayarak ısıtmaktan ibarettir. Kapalı kap içerisindeki karışımda gene kükürt, kömür ve nitrat vardır. Bu karışımı patlatmadan, belirli bir akkor derecesine getirmek söz konusudur şimdi. Tehlikeli derecede yanmış ya da ölmüş simyacı pek çoktur. Böylece meydana gelen patlamalar özellikle şiddetlidir ve beklenmedik yükseklikte ısı çıkartır.

Güdülen amaç, kabın içerisinde, simyacıların kimi zaman «¡karga kanadı» adını verdikleri bir «esansı»nın, bir «sıvı»nın elde edilmesidir. Açıklayalım. Bu işlemin çağdaş fizik ve kimyada, karşılığı yoktur. Ama benzeri var sayılır. Sıvı amonyak gazı, içerisinde bakır gibi bir maden eritildiği zaman siyaha çalar bir koyu mavi renk elde edilir. Simyacıların elde ettiği sıvının aldığı bu «karga kanadı» mavisinin «elektronik gaz» rengi olması muhtemeldir. Nedir «elektronik gaz» Çağdaş bilginlere göre, bir madeni oluşturan ve ona mekanik, elektrik ve termik niteliklerini kazandıran serbest elektronlar bütünüdür. Bugünün terim düzeninde, simyacının madenlerin «ruhu» ya da «özü» diye adlandırdığı şeyin karşılığıdır. İşte simyacının sımsıkı kapatılmış ve sabırla ısıtılmış kabından çıkan da bu «ruh» ya da bu «öz»dür.

Isıtır, yeniden soğutur, yeniden ısıtır hem de aylar ve yıllar boyu, kaya kristalinden, «simya yumurtası» diye de adlandırılan o şeyin oluşumunu gözleyerek. Bu, mavi siyah bir sıvıya dönen karışımdır. Sonunda karanlıkta, yalnızca bu bir çeşit flüoresanlı sıvının ışığında kabını açar. Havayla temas edince bu flüorışı, katılaşır ve ayrışır.

Böylece simyacı, doğada bilinmeyen yepyeni ve katıksız kimyasal elementlerin bütün niteliklerine sahip yani kimya imkânlarıyla ayrıtırılamaz yepyeni maddelere ulaşacaktır/ Çağdaş simyacılar böylelikle çok miktarda ve yepyeni kimyasal elementler elde ettiklerini öne sürerler. Elementlerin çoğu, işlem başına iki yeni element veriyormuş. Böyle bir iddia laboratuvarcıyı inandıramaz. Öte yandan bizim elimizdeki tekniklere oranla simyacının teknikleri pek üstünkörü ve ilkel kalır ve onun sonunda ulaştığı herhalde maddenin hal değiştirmesi değil, yeni bir madde yaratmak ya da hiç olmazsa, maddenin değişik bir ayrışım ve oluşumunu sağlamaktır. Atom ve çekirdek hakkındaki bütün bilgilerimiz Nagosaka ile Rutherford ’un «Venüs» örneğine dayandırılmıştır: çekirdek ve çevresindeki elektron halkası. Gelecekte başka bir kuramın, şu anda düşünemediğimiz yeni hal değişimlerine ve kimyasal elementlerin yeni ayrışımına götürmesi de ihtimal dahilindedir?

Evet, ne diyorduk, bizim simyacı, kaya kristalinden kabını açtı ve flüor ışınlı sıvının havayla temasıyla soğuması üzerine, bir ya da birkaç yeni element elde etti. Geriye maden köpükleri kalır. Bu maden köpüklerini aylar ve aylarca üç kez damıtılmış suyla yıkayacaktır. Sonra da bu suyu ışık ve hava değişimlerinden uzak bir yerde saklayacaktır. Bu suda sözde olağanüstü kimyasal ve tıbbi nitelikleri varmış. Bu, evrensel çözgen ve geleneksel hayat iksiri, Faust’un iksiriymiş.

Bu arada şunu da belirtelim ki Birleşik Amerikalı Profesör Farley, kimi biyoloji bilginlerinin, yaşlanmanın organizmada ağır su birikmesinden ileri geldiğine dikkat çekiyor.  Simyacıların hayat iksiri de bir çeşit ağır su sayılır. Bu suyun ana maddesi su buharında vardır. Belirli bir işlem uygulanmış sıvı suda niye olmasın? Ama böylesine bir buluşun yayılması tehlikeli değil midir?

Prof. Farley, yüzyıllardan beri var olagelen ve kendi içerisinde çoğalan bir ölümsüzler ve yarı ölümsüzler toplumu hayal ediyor. Politika karışmayan ve insanların işine hiç burnunu sokmayan böyle bir topluluk pekâlâ göze batmış olabilirdi.

Demek oluyor ki bizim simyacının elinde şimdi, doğaca bilinmeyen kimi basit maddeler ile dokuların gençleştirilmesi yoluyla yaşamını epeyce uzatabilecek nitelikte bir simya suyundan birkaç şişe bulunmaktadır. Şimdi de elde ettiği basit elementleri yeniden birleştirmeyi deneyecektir. Bunları havanda döverek karıştırır sonra alçak ısıda eritir, bu iş de yıllar sürecektir. Ne var ki, simya çalışmasında ilerlendikçe metinlerin çözülmesi de güçleşmektedir. Söylendiğine göre böylece, bilinen maddelere, özellikle iyi ısı ve elektrik iletkeni olan maddelere çok benzeyen, simya balkırı, simya gümüşü, simya altını gibi maddeler elde ediyormuş. Ama bunların, bilinen madenlerden ayrı, yepyeni ve şaşırtıcı nitelikleri de varmış. Sözgelimi, görünüşte bilinen bakıra, benzeyen ama pek başka olan simya balkırı, son derece düşük elektrik direncine sahipmiş ve böyle bir bakır eğer kullanılabilirse, elektrokimyayı altüst edecek nitelikte imiş

Simya işlemlerinden elde edilen daha da şaşırtıcı başka maddelerin de varlığından söz ediliyor: Bunlardan biri camda ve camın erimesinden önce alçak ısıda çözülebilirmiş. Bu madde, hafifçe yumuşamış cama değince içinde yayılır, ona yakut kırmızısı, karanlıkta mor flüorışını saçan bir renk verirmiş. İşte «felsefe taşı» veya «ışın saçan taş» bu değişime uğramış camın akik havanda dövülmesiyle elde edilen tozmuş. Bu taş sözde, kimi adi madenleri altına, platine ve gümüşe dönüştürebilirmiş ama bu, gücünün sadece bir yönüymüş. Aslında felsefe taşı, bir tür ertelenmiş, istendiğinde kullanılabilir nükleer enerji deposuna benziyor anlaşılan.

Simyacıların işlemlerinin aydın çağdaş in sana getirdiği meselelere ileride döneceğiz, şimdilik işte, «büyük eser» tamamlandı. Simyacı da bu metinlerin belirttiği ama bizlerin anlayamadığımız bir tür değişime uğramış bulunuyor. Giderek ya da ansızın, uzun çalışmasının anlamını kavrayıveriyor. Madde enerjisinin sırları artık ona açılmıştır ve  aynı zamanda. Hayatin sonsuz ufuklarını da görüvermiştir. Evren mekanizmasının anahtarı elindedir. Demek oluyor ki ateşle kimi maddelerle uğraşmak, yalnız elementlerin değil, deneycinin de değinmesi sonucunu yaratabiliyor. Yaşamı uzuyor, zekâsı ve algıları yükse düzeye çıkıyor. Uyandığını kendisi de seziyor ve bütün öteki insanlar ona hâlâ uyuyor gibi geliyor. Alleau şöyle “Der ki  “Böylece felsefe taşı, insanın Mutlak’a çıkmasına yardım edecek olan ilk basamaktır. Ötesinde bilinmezlik başlar. Bu yanda ise isteklerimizin ve özellikle gururumuzun gölgesinden başka bir şey yoktur. Simya, izdaşlarını büyük sır ile karşı karşıya bırakır… Bize sadece şu kadarını öğretir ki eğer bilgisizlikten kurtulmak için sonuna kadar savaşacak olursak, gerçek de bizim için savaşacak ve sonunda herşeyi yenecektir. O zaman belki de asıl fiziıkötesi başlayacaktır.”

V

ESKİ SİMYA METİNLERİ, MADDENİN anahtarlarının Satürn’de bulunduğunu kesinlikle söyler. “Garip bir rastlantı, bugün nükleer fizikte bütün bilinenler de «satürn» tipi atom tanımlamasına dayanır Nagasoka ile Rutherford’ a göre atom “bir çekimi olan ve çevresinde dönen elektronlar çemberi bulunan bir merkezi kitledir”.

“Dünyanın bütün bilginleri atomun bu «satürn» biçimi kavramını mutlak bir gerçek olarak değil de, en etkin çalışma varsayımı olarak benimsemişlerdir. Belki de geleceğin fizikçilerine pek saflık gibi görünecektir bu tutum. Çekirdeği yöneten yasalar bilinmemektedir. Nükleer güçler üzerine kesinlikle bilinen bir şey yoktur. Bunlar ne elektrik ne manyetik yer çekimsel niteliktedir. Son benimsenen varsayım, bu güçleri, notrön ve pröton anısında aracı taneciklere bağlar ve bu taneciklere “mesonlar” denir.

Ama bu ancak bir bekleyiş sayılır, iki, belki de on yılda, varsayımlar herhalde başka yönler alacaktır. Herhalde şurasını belirtmelidir ki, bilginlerin nükleer fizik yapmaya, ne zaman, ne de hak buldukları bir çağda yaşıyoruz. Temel araştırma arka plâna atılmıştır. Önemli ve acele olan, eldeki bilinenlerden en çok yararı sağlamaktır. Yapabilmek, bilmekten daha önemli geliyor. İşte simyacıların her zaman bu yapabilme oburluğundan uzak tutmaya çabaladıkları anlaşılıyor.

Nereye varmış bulunuyoruz?

Nötronlarla ilişki, tüm elementleri radyoaktif hale getiriyor. Nükleer patlama deneyleri gezegenin atmosferini zehirliyor. Geometrik artış gösteren bu zehirlenme, ölü doğmuş çocukların, kanserin, löseminin, sayısını çılgınca arttıracak, bitkileri bozacak, iklimleri altüst edecek, hilkat garibeleri yaratacak, sinirlerimizi yıpratacak, bizi boğacaktır. Hükümetler ister totaliter, ister demokrat olsunlar, vazgeçmeyeceklerdir, fiti nedenle vazgeçmeyeceklerdir: Birincisi, kamuoyunun sorunu anlayamamasıdır. Kamuoyu, tepki gösterebilecek dünya bilincine erişememiştir ki! İkinci neden ise, hükümet olmayışı, onun yerine insan kapitaline sahip, tarih yaratmakla değil, tarihsel kaderin çeşitli yönlerini ifade etmekle görevli adsız toplulukların bulunuşudur.

Oysa mademki tarihsel kadere inanıyoruz, onun insanlığın tinsel yazgısının ancak bir biçimi olduğuna ve bu kaderin de güzel olduğuna inanıyoruz demektir. Yani insanlığın binlerce felâkete uğrasa bile dünya yüzünden silinmeyeceğine, ama çektiği sonsuz ve korkunç acılardan sonra, «ilerlemekte» olduğunu sezince sevinçle doğacağına ya da yeniden doğacağına inanıyoruz demektir.

Acaba iktidara yöneltilmiş nükleer fizik, insanlığın genetik kapitalini boşu boşuna harcayıp tüketecek mi? Belki de evet, birkaç yıl için. Ama bilimin, atmış olduğu kördüğümü çözmeyi başaracağına inanmamak da elimizden gelmiyor.

Bugün bilinen maddenin değiştirilmesi yöntemleri enerji ile radyoaktiviteyi boyunduruk altına almaya yeterli değil. Bunlar dar sınırlara sıkıştırılmış ve dolayısıyla zararlı sonuçlara, sınırsız olan değişimlerdir. Eğer simyacılar yanılmıyorsa, kitle halinde değişim yaratmanın basit, ekonomik ve tehlikesiz yolları vardır. Bugünkü fizik buna inanmıyor. Ne var ki nükleer güçlerin niteliği ve çekirdeğin yapısı konusundaki bilgisizliğimiz, bizi köklü olanaksızlıklardan söz etmemeye zorluyor. Eğer simyanın öne sürdüğü madde değişimi bir gerçekse, çekirdeğin bizce bilinmeyen özellikleri var demektir. Bu konu, simya edebiyatının ciddilikle incelenmesini gerektirecek derecede önemlidir. Bu inceleme yadsınamaz gerçeklerin gözlemine götürmezse bile, hiç olmazsa yeni düşünceler getirme ihtimali vardır ya… Ve zaten, iktidarın iştihasına kurban olmuş, malzemenin büyüklüğü altında ezilip uykuya dalmış nükleer fiziğin bugünkü durumunda eksikliğini duyduğu şey de düşüncedir.

Proton ile nötronun içerisinde sonsuz derecede karmaşık yapılar sezilmeye başlıyor kimi temel yasalar çekirdeğe uygulanamıyor. Bir “antimadde” den  “karşıt – madde” den, görülebilen evrenimizin içeriğinde birkaç evrenin bir arada yaşaması olasılığından söz edilmeye başlanıyor ki böylelikle gelecekte her şey mümkün olabilir demektir. Su da simyanın bir çeşit öç alması olacaktır. 
Her şeyin zamanı vardır hatta zamanların birbirine karışmasının bile zamanı vardır.
Kaynak: PAUWELS/BERGlER, EVRENİN SAHİPLERİ (Le Matin Des Magiciens), Fransızca aslından çeviren; Nihal ÖNOL 1. Baskı: Mart 1974

 

Açıklayıcı not:

[1]  20. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilen fransız simyacı ve yazarın takma adıdır. gerçek adı bilinmemekle beraber 1922 yılında yazdığı Le Mystère Des Cathédrales isimli kitapla dünya çapında pek çok kimyacının dikkatini çekmiştir. kendisinin öğrencisi olan Eugène Canseliet’in bu kitaptan faydalanarak ustasından almış olduğu felsefe taşını kullanıp 100 gram kurşunu altına çevirmeyi başardığı iddia edilmiştir.  Fulcanelli 1926 yılında yaşadığı paris’ten ayrılmış ve 1936 yılına kadar onu gören kimse olmamıştır.

    ikinci dünya savaşı sırasında alman gestapo ajanları tarafından tüm Fransa’da didik didik aransa da izine ulaşılamamıştır.

    “taş önce ağaç’a ve akabinde yıldız’a nasıl dönüşür?” bilmecesiyle başlayan magnum opusu “katedrallerin sırrı” isimli kitabında simyanın yanı sıra atomu parçalamaktan ve nükleer enerjiden de bahsetmiştir.

    1945 yılında Amerikan g-2generali, savaştan önce nükleer enerjinin tehlikeleri üzerine Fulcanelli ile görüştüğü tahmin edilen sovyet asıllı fransız kimyacı jacques Bergier ile konuşmuş ancak Fulcanelli’nin yeri ile ilgili tatmin edici bir cevap alamamışlardır.

    1953’te Fulcanelli’nin öğrencisi canseliet, İspanya’da eski ustası ile görüştüğünü iddia etmiş ve 1926’daki son görüşmelerinde 80’li yaşlarında olan Fulcanelli’nin en fazla 50 yaşında göstermekte olduğunu vurgulamıştır. Fulcanelli’nin kimya konusunda eğitim aldığı ustasının kim olduğu bilinmemekle birlikte; canseliet, en azından teorik eğitimini 15. yüzyılda yaşamış alman kimyacı basil valentine’dan almış olabileceğini iddia etmiştir. bir diğer iddia da kendisi gibi kimyacı olan eşiyle birlikte çalışmış olabileceğidir.

    1937 yılında Paris’te Bergier ile görüşen Fulcanelli, nükleer enerjinin çok dikkatli kullanılması gerektiği konusunda Bergier’nin asistanlığını yapmakta olduğu atom mühendisi André Helbronner’i uyarmasını istemiş ve nükleer silahlanmanın gezegene verebileceği hasarlardan da bahsetmiştir. Bergier’in felsefe taşıyla ilgili sorusunu da “asıl hedef metallerin yapısını değiştirmektir lakin deneyi yapan kişinin de yapısı değişir. bu, zaman içerisinde birkaç kişi tarafından tekrar tekrar keşfedilebilen kadim bir sırdır. ne yazık ki sadece bir avuç insan bunda başarılı olabildi.” şeklinde yanıtlamıştır.

    Brezilya’lı şarkı sözü yazarı paulo coelho’nun 1986’da yazdığı ve eleştirmenler tarafından “bir fenomen” olarak nitelendirilen simyacı* isimli kitabı Fulcanelli’nin öğretilerini baz almaktadır.

    Fulcanelli’yi canlı olarak gören son insanlardan jacques Bergier 1978’de paris’te, Eugène Canseliet de 1982’de savignies’de hayatını kaybetmiştir.

    Fulcanelli’yi 1953’ten sonra gördüğünü iddia eden kimse olmamış ve Fulcanelli, gerçek ismi de dâhil olmak üzere pek çok sırla birlikte ortadan kaybolmuştur.

    Canseliet’in öğrencilerinden biri olan patrick rivière’e göre ise Fulcanelli 1923’te ölen fransız kimyager ve mucit Jules Violle’nin takma adıdır.

    Aralarında Fulcanelli’nin öğrencilerinden eugène canseliet, Jean-Julien Champagne ve Jules Boucher gibilerinin de bulunduğu heliopolis kardeşliği isimli, Fulcanelli’nin öğretilerini merkez alan bir gizli örgütün vril topluluğu’nun bir kolu olarak çalışmalarına devam ettiği söylenmektedir.

    Biraz daha ayrıntılı bir bilgi için: http://en.wikipedia.org/wiki/Fulcanelli

AHİRET PERDESİNİ ARALARKEN (Kitâbu’t-Tevehhum)


HARİS el-MUHASİBÎ kaddesallâhu sırrahülazîz

Tam adı, Ebu Abdillah el-Haris bin Esed el-Muhasibî’dir. Büyük mutasavvvıflardan olup nefsini çok hesaba çektiği için el-Muhasibî lakabıyla tanınmıştır. Dönemindeki ariflerin kutbu, tarikat yolcularının üstazı sayılır. Birçok ilimlerde söz sahibidir. İnsanlara ders ve öğüt verici eserler yazmış ve onlara dünya ve Ahiretin hakikatim göstermeğe çalışmıştır. Büyük bir zahidtir. Nefsin kusur ve hastalıklarını tesbit edip tedavi etmekte büyük bir meharet sahibidir. Kendisinin ve çevresindeki insanların amellerini riyadan uzak tutmaya büyük özen gösterirdi. Kuvvetli ihtimalle Hicrî 165 yılında Basra’da doğmuştur. 243 yılında Bağdat’da vefat etmiştir. Cüneyd-i Bağdadî kaddesallâhu sırrahülazîzin şeyhidir. Fıkıh, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerinde büyük bir İslâm âlimidir. Hadis rivayet etmiş ve İmam Şafiî’den ders almıştır. Şafiî mezhebine mensuptur.

Haramdan son derece titizlikle sakınırdı. Ciddi ve samimî bir takvaya sahipti. Çok ibadet ederdi. Gecelerini ibadet ve teheccüdle geçirirdi. Derin ve geniş ilminin yanında dünyaya önem vermez, etrafındaki insanlara çok etkili ve açık ifadelerle vaaz ve irşadda bulunurdu. O kadar güzel bir fesahat ve geniş bir hayal gücüne sahipti ki, anlattığı mevzuları canlı tablolar halinde ve inandırıcı bir üslupla dinleyici ve okuyucularının gözleri önüne sererdi. Elinizdeki Kitabü’t-Tevehhüm adlı kıymetli eseri bunun güzel bir örneğidir.

Muhasibi aslında zengin bir aileye mensuptur. Babası öldüğü zaman yetmiş bin dirhem servet bırakmıştı. Ne var ki Muhasibi, bir kuruşa muhtaçken bu mirastan zerre kadar bir şey almamıştır. Çünkü babası Mu’tezilenin etkisiyle Kader hakkında ileri geri konuşurdu. Bu yüzden babasının mirasından hiçbir şey almamayı takvaya daha uygun görüyordu.

O   hayatı boyunca züht içinde, sabrederek ve bunun mükâfâtını da Allah Teâlâ’dan bekleyerek haramlara karşı titiz ve takva sahibi olarak yaşadı.

Döneminde Mu’tezile mezhebinin yayılıp güçlendiğini görünce, hemen Ehl-i Sünneti savunmaya başladı. Mu’zileye cevap teşkil edecek eserler kaleme aldı. Ne yazık ki bu eserleri büyük bir kısmı günümüze kadar ulaşamamıştır. Ancak, birçok görüşlerini eş-Şehristanî, “el-Milel ve’n-Nihal  adlı eserinde kaydetmektedir. Muhasibî. Rafızîliğe ve Kaderî inkâr edenlere karşı eserler yazmış, Tasavvuf, Fıkıh ve Ahkâm konusunda da kitaplar kaleme almıştır.

Gazzalî ile Muhasibi arasında da benzer noktalar vardır. Nitekim Muhasibi döneminin mevcut ilimlerini tahsil ettikten sonra Ehl-i Sünnet görüşlerini savunmuş ve ömrünün belli bir döneminde inzivaya çekilerek kendisini bütünüyle ibadete vermiştir. İnziva sırasında İslâm’ın o dönemdeki durumu, problemleri ve çözüm yollan üzerinde inceden inceye düşünmüştür. İmam Gazzalî de, Bağdat Nizamiye medresesinde müderris iken ve büyük bir itibarı varken tedrisi bırakmış, uzun bir süre inzivaya çekildikten sonra, el-Münkız Mine’d Dalal ve İhya ü Ulumi’d-Dîn isimli eserlerini yazarak felsefeci ve kelamcılara cevaplar vermiştir. Muhasibî’nin Gazalî üzerindeki etkisi açıkça göze çarpmaktadır. Gazzalî İhya adlı eserinde Muhasibî’nin eserlerini ifadelerine adeta sindirmiştir.

Kendisi hakkında İbnü’l-Esîr şöyle der: “Allah Teâlâ’nın sıfatlarını isbat konusunda ilk söz söyleyen zattır. Onun güzel sözlerinden biri şudur: ‘Kim içini murakabe ve ihlasla düzeltirse, Allah Teâlâ da onun dışını mücahede ile süsler.”

Hafız ez-Zehebî de şöyle der: “Muhasibi arif-i billah bir zat olup pek çok eseri vardır. Çok doğru bir zattır.”

İbnü’s-Sübkî, et-Tabakât isimli eserinde şöyle der: Muhasibi şüpheli bir yiyeceğe elini uzatınca, hemen parmağının damarı hareket etmeye başlardı. Eğer bu harekete engel olamazsa o yiyeceğin haram olduğunu anlar ve yemekten vaz geçerdi. Muhasibî’nin şöyle dediği nakledildi: ‘Benimle Allah Teâlâ arasında bir bağ vardır. Eğer yiyecek halâl değilse, o yemekten burnuma bir koku yükselir. Artık canım onu hiç yemek istemez.”

Muhasibi, kendi dönemindeki âlimlerden farklı olarak, sadece ayet ve hadisleri nakletmekle yetinmemiş, üzerinde akıl yürüterek, manalarım özümseyerek ve onları ifadelerine, sindirerek aktarmıştır. Onun alışılmamış bu üslubu, döneminin âlimleri tarafından tenkid edilmiştir. Gerçekten de elinizdeki risalesi okunduğunda, sanki yaklaşık 1200 sene önce değil de günümüzde yazılmış gibi orijinal ve güzel bir üsluba sahip olduğu görülür. İmam Muhasibi’ nin bu özelliği ve özellikle mu’tezileye cevap verirken önce karşı tarafın görüşünü ortaya koyması sonra da ona cevap vermesi tenkid edilmiştir. Özellikle Ahmed bin Hanbel (rahmetullâhi aleyh) bu noktada kendisini tenkit etmiştir. Gerekçe olarak da, çürütmek için de olsa yer verdiği bu görüşlerin okuyucu ve dinleyicinin zihninde kötü izler bırakacağı endişesidir. Muhasibi’nin zühd, takva ve tasavvufla ilgili söz ve yaşayışı ise, İbn Hanbel (rahmetullâhi aleyh) dâhil herkes tarafından takdir edilmiştir.

Kaynaklarda belirtildiğine göre bir gün Ahmed bin Hanbel (rahmetullâhi aleyh)’e dediler ki: Haris el Muhasibî tasavvufla ilgili konulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misiniz?”

 Ahmed bin Hanbel, “Evet, dinlemek isterim” dedi. Nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibî ve yanındakilerde dinen sakıncalı olan bir şeye rastlamadı. Ahmed bin Hanbel orada gördüklerini şöyle anlatmaktadır: “Akşam ezanı okununca, öne geçip namazı kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek geldi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibî hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek sünnete de uygundur. Yemek yendikten sonra, ellerini yıkadılar. Sonra beraberce oturdular.

Herkes yerini alınca, ‘Bir sorusu olan var mı?’

 diye sordu. Riya, ihlas ve daha değişik konularda sorular sordular. Sorulara cevap verdi. Ayrıca delillerini de söyledi. Kur’ân-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyordu. Kur’ân-ı Kerim okunması bitince Haris el-muhasibî hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı’ Sabah olunca, Ahmed bin Hanbel, Haris el-Muhasibî’nin faziletli bir zat olduğunu söyleyip takdirini bildirdi.

Haris el-Muhasibî’nin şu sözleri ne ibret vericidir: “Nefsini hesaba çeken muhasebe ehlinin belli nitelikleri vardır. Bunları tecrübe ve tatbik edince, Allah Teâlâ’nın ihsanıyla yüce makamlara ulaşmışlardır. Her şey güçlü bir azimle ve kötü arzuları tamamen terketmekle elde edilir. Çünkü azmi sağlam olanların nefsin heva ve hevesine karşı durmaları basitleşir. O halde kuvvetli bir azimle şu hususlara uy:

Ne doğru ne de yalan yere yemin etme.
Yalan söylemekten sakın.
Zulüm bile yapmış olsa hiç kimseye lanet etme.
Vefalı olma imkânı bulduğun sürece, vefasızlık edip ahdinden dönme.
Kimseye beddua etme. Yaptığın iyilik için karşılık bekleme. Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için tahammüllü ol
Halka karşı merhametli ol. Allah Teâlâ’nın gazabından uzak kalmak için en uygun yol budur.
Ne içinden ne de dışından asla günah işlemeye yönelme, azalarının tamamını günahtan uzak tut.
Hiç kimseyi incitme. İster az ister çok olsun veya ihtiyacın olsun yahut olmasın hiçbir halde kendi yükünü kimseye yükleme.
İnsanlardan hiçbir şey bekleme ve sahip oldukları hiç bir şeye göz dikme.:
Dünya ve Ahiretin yüksek makam ve izzeti, Allah Teâlâ’nın dilemesine ve vermesine bağlıdır. Binaenaleyh kendini, karşılaştığın hiç bir insandan üstün görme.”

Elinizdeki “Kitabu’t-Tevehhum” adlı hacmi küçük, fakat değeri çok büyük olan bu eser, son derece nefis ve emsalsiz bir kitaptır. Bir insanın, dünyaya gözünü yumduğu andan itibaren nelerle karşılacağını gayet akıcı ve etkili bir üslupla anlatmaktadır. Eserin dikkatleri çeken en önemli bir özelliği de “havf ve reca=korku ve ümit” dengesini hemen her satırında korumaya çalışmasıdır. Hemen her cümlesinde her iki noktaya da dikkat çeker. Kitap, ölüm anı ve acısıyla başlamakta, ölüm meleğinin görülmesini, o anda karşılaşılan iyi veya kötü haberi canlandırmakla başlıyor. Sonra, kabirde sorgucu meleklerin gelişini ve kişiye sorular sormasını, sorulara doğru cevap verip vermeme durumuna göre, kabrin Cennete veya Cehenneme açılmasını tasvir ediyor. Daha sonra yeniden diriliş ve mahşer yerine sevkedilişi ele alıyor. Göklerin yarılmasını, güneşin insanların tepesine yaklaştırılmasını, insanların terler içerisinde kalışını, herkesin canının derdine düşüşünü, anne, baba evlat ve kardeş gibi en yakın akrabalarından bile kaçışını anlatıyor. Yine, mahşer ehlinin bir an evvel hesaplarının görülüp o sıkıntıdan kurtulmaları için, büyük peygamberlerden şefaat dileyişlerini, hiç bir peygamberin buna cesaret edemeyip, sadece Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in Allah Teâlâ’nın huzuruna vararak bu isteklerini arz edişini canlı bir tablo halinde tasvir ediyor.

Sonra insanların Sırattan geçişini, Cehennemin azabını ve Cehennemliklerin feryat ve figan edip de imdatlarına cevap verilmeyişini çok etkili bir üslupla anlatıyor.

Arkasından, Allah Teâlâ’nın mü’minler için hazırladığı Cennet ve nimetlerini tasvir ediyor. Cennetliklerin içinde yaşadıkları saraylarını, hizmetçilerini, zevcelerini, perdedarlarını ve konforlu hayatlarını canlandırıyor. Cennetin otağ ve çadırlarını, kurulu taht ve koltuklarını, serili minder, halı ve döşeklerini tarif ediyor. Cennetliklerin karşılıklı tahtlara kurularak sohbet edişlerini, Cennetin süt, bal, şarap ve sudan nehirlerinin kıyılarında mesireye çıkarak meclisler düzenleyişlerini anlatıyor. Daha sonra bütün Cennet nimetlerini gölgede bırakan en büyük bahtiyarlık ve mazhariyeti, Allah Teâlâ’nın cemalini müşahede edişlerini ve bunun üzerlerinde bıraktığı Cennetlere değişilmez sevinç, güzellik ve hoşnutluğu anla tıyon) Kitabın sonunda da, takva sahiplerinin mükâfatına erişmek için salih amellerle Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmamız gerektiğini tatlı ve etkileyici bir üslupla belirtiyor.

Ünlü Mısırlı âlim; Prof. Dr. Ahmed Emin bu eser ve müellifi hakkında şunları söylüyor:

“Müellif, bu eserinde orijinal bir yol tutmuştur. Başkalarının yaptığı gibi korku ve ümit hakkında varid olan ayet ve hadisleri sıralamakla yetinmemiş, aksine onları kendi düşüncesiyle yoğurmuş ve manalarını hayal gücüyle tasvir etmiştir. Cennet ve Cehennem ehlinin neler hissettiklerini, saadet, veya azap olarak nelerle karşılaştıklarını canlı sahneler halinde anlatmıştır. Sözün dizginini hayalinin eline verip, hayal ettiklerini kaydetmiş, olayları canladırabildiği kadar canlandırmıştır. Eseri, renkleri alabildiğine güzel kullanan bir ressamın tablosuna veya olayları iyi gözlemleyebilen, bölümlerini çok güzel ayırabilen, dili çok güzel kullanan ve böylece eserinin ihtiva ettiği hakikatlerle okuyucu ve dinleyicisinin ruhlarını en üst seviyede etkileyebilen bir romancının eserini andırıyor.”

Üstaz Abdulfettâh Ebu Gudde de, Kitabü’t-Tevehhüm’ den övgüyle bahsetmektedir.

Diğer birçok dünya diline tercüme edilmiş bu kıymetli eseri Türkçeye kazandırmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz. Eser son derece edebî olduğu için tercümesi kolay olmadı.

Tercümede aslındaki edebî değeri korumaya azamî dikkat etmekle birlikte sade, anlaşılır ve kısa cümlelerle olmasına da büyük bir özen gösterdik. İnşallah siz değerli okuyuculara faydalı ve başta nefsimiz olmak üzere alabildiğine maddeci bir hüviyete bürünen günümüz insanlarının uyanmasına vesile olur.

Başarı Allah Teâlâ’dandır.

Abdulaziz Hatip

12.02.1995

Bağlarbaşı-ÜSKÜDAR

ÂHİRET PERDESİNİ ARALARKEN ( KİTABU’T-TEVEHHUM)

GİRİŞ

Bir olan, üstünlüğüne sınır bulunmayan, sonsuz azamet sahibi, hükmü geri çevrilemeyen, sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi Allah Teâlâ’ya hamdolsun. Allah Teâlâ bizi imtihan ve tecrübe için yaratmıştır. Cennet ve Cehennemi bizim için hazırlamıştır. İşin ciddi-ve önümüzdeki tehlikenin büyük olduğunu belirtmiştir. Aklı olan ve düşünen kişi, varacağı yerin neresi ve akibetinin ne olacağını öğreninceye kadar gönlü kırık olması gerekir. Çünkü Rabbine isyan ettiği ve Mevlâsının emirlerine karşı geldiği olmuştur. Sabah akşam Allah Teâlâ’nın gazab ve hoşnutluğu arasında gidip gelmiştir. Hayatının, bu ikisinden hangisiyle noktalanacağını ve gerçek akibetinin ne olacağını bilemez. Bundan dolayı, Allah Teâlâ katındaki halinin ne olacağını bilinceye dek kaygısı büyük, üzüntüsü uzun, sıkıntısı ise şiddetli olmalıdır.

Başarı ve tevfiki Allah Teâlâ’dan iste!

Günahlardan affını O’ndan bekle!

Her işte O’ndan yardım dile!

Sen Rabbinin emir ve yasaklarını çiğnemiş ve isyanınla O’nun gazab ve azabını kesin hakketmişken nasıl sevinebildiğine, korku ve ürpertinin nasıl gönlünden eksilebildiğine hayret ediyorum. Hiç çaresiz ölüm, sıkıntıları, acıları, çırpınışları ve sarhoşluğuyla gelip çatacak. Er geç gerçekleşeceği için bunu şu anda olmuş gibi kabul et!

ÖLÜM

Ölüm Sekerâtı

Düşün bir kere!

Sen can çekişmektesin. Ölümün sıkıntısı, acısı, sarhoşluğu, gam ve ıstırabıyla boğuşmaktasın. Ölüm meleği ayağından itibaren ruhunu çekmeye başlamış. Bu çekişin acısını ayağının ta ucundan hissetmektesin. Sonra bu çekiş aralıksız devam eder. Can çekişme kızışır. Ruh aşağıdan yukarıya olmak üzere bütün bedeninden çekilir. Acı doruğa ulaşmıştır. Ölümün sıkıntıları bütün bedenine yayılmıştır. Kalbin, ürperti ve üzüntü içindedir. Rabbinden gazab veya hoşnutluk müjdesini gözleyip beklemektedir. Canını almakla görevli melekten bu iki haberden birini almaktan başka bir ihtimal olmadığını anlamışsındır.

Ölüm Meleğinin Görünüşü

İşte sen böyle gam, tasa, ölüm acısı ve şiddetli üzüntü içerisinde Rabbinden iki müjdeden birini beklerken, birden bire ölüm meleğinin çehresiyle yüz yüze gelirsin. Bu çehre ya en güzel veya en çirkin bir manzara arzetmektedir.

Bedeninden ruhunu çekip çıkarmak üzere elini ağızına doğru uzatırken ona bakıyorsun. Bu hale düşmekten ve ölüm meleğinin yüzünü görmekten dolayı nefsin zillete bürünmüştür. Ondan nasıl bir müjdeyle ansızın karşılaşacağını merak edip duruyorsun. Birden bire onun sesini duyuyorsun. Ya sana: “Allah Teâlâ’nın rıza ve mükâfatıyla sevin, ey Allah Teâlâ’nın dostu!” veya “O’nun gazab ve azabıyla sevin (!) ey Allah Teâlâ’nın düşmanı!” haberini alıyorsun.

İşte o anda ya kurtuluş ve başarma kesin kanaat getirir ve ruhun Allah Teâlâ ile huzur bulur veya mahv ve helâk olduğuna kani olur, kalbin ümitsizlikle dolar, Allah Teâlâ’dan ümit ve emelin kopar. Dünyadaki müddetinin bittiği, iz ve eserinin silindiği ve senden önce geçip gidenlerin yurduna taşındığın o anda gönlüne son derece keder ve hüzün veya neşe ve sevinç hâkim olur.

KABİR

Kabir ve Sorgusu

Gönlünün sevinç ve neşeden uçar gibi olduğu veya hüzün ve ibretle dolduğu o anda kendini bir düşün!

 Kabri ve onun dehşetli manzarasını, oradaki iki meleği ve Rabbine olan imâna ilişkin sorularını bir tasavvur et!

 Ya Rabbinden gelen kesin söz (Kelime-i Şehadet) ile desteklendiğinden sebatlı ve kararlı veya yardımsız, şaşkın ve ürkeksin. O iki meleğin sorgulamak üzere tutup seni oturtmak için çağırdıkları an ki seslerini düşün!

 O daracık mezar çukurunda oturuşunu göz önüne getir. Kefenlerin iki yanına düşmüş, gözünün üzerine konulmuş pamuklar yerlerinden ayrılıp ayağının yanına kaymıştır. Bunları düşün, sonra da onların şekline ve vücutlarının büyüklüğüne gözünü dikişini bir tehayyül et!

Eğer onları güzel şekilleriyle görürsen, kalbin başarı ve kurtuluşa erdiğini kesin olarak anlar. Eğer kötü manzaralarıyla görürsen, gönlün mahv ve helâkine kanaat getirir. Düşün onların nağme ve sorularıyla ses ve sözlerini; sonra da eğer sebat lütfetmişse Allah Teâlâ’nın desteğini veya seni yalnız başına yardımsız terketmişse şaşırtmasını!

Kabrin Cennet ve Cehenneme Açılması

Ya kesin veya şaşkın ve şüpheli cevabını düşün!

 Şanı yüce Allah Teâlâ sana sebât ihsan etmişse o iki meleğin sevinçle sana yöneldiklerini, Cehenneme kapı açmak için ayaklarıyla kabrin yanlarına vurduklarını bir düşün!

 Sonra Cehennemin, ateşiyle kızışıp kaynayışını, o anda meleklerin seninle olan konuşmalarını göz önüne getir. Cenâb-ı Hakk’ın seni koruduğu bu manzaraya bakıp duruyorsun. Bundan dolayı gönlünün neşe ve sevinci bir kat daha artar. Acz ve zaafına rağmen nasıl bir ateşten kurtulduğunu gözlerinle görüp inanırsın.

Sonra o iki meleğin, ayaklarıyla kabrinin yanlarına yeniden vurduklarını, mezarının, ziynet ve nimetleriyle Cennete açılışını ve meleklerin şu sözlerini bir tehayyül et: “Ey Allah Teâlâ’nın kulu!

 Cenâb-ı Hakk’ın senin için hazırladıklarına bak!

 Bu senin makamın ve kavuşacak yerindir!

“Bu Cennet nimetlerini ve saltanatının gözalıcılığını ve bu müşahede ettiğin nimetlerle parlak güzelliklere bir gün kavuşacağını görmekten gönlünün sevinç ve neşesini düşün!”

Eğer böyle değilsen, bütün bunların tersini; azarlanışım, Cenneti görüp de meleklerin sana söyleyecekleri, “Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’nın seni mahrum bıraktığına bak!”; cehhenemi görüp de sana yöneltecekleri, “Allah Teâlâ’nın senin için hazırladıklarına bak!  Bu senin yurdun ve varacak yerindir!” şeklindeki sözlerini düşün!

 Bu ne büyük tehlike!

Bu iki halden hangisinin kabirde senin halin olacağını öğreninceye kadar, dünyada sana ne büyük gam ve üzüntü vardır!

Sonra yokluk ve peşinden de imtihan!

Nihayet eklemlerin parçalanacak, kemiklerin mahvolacak, vücudun da çürüyüp dağılacak. Fakat, ölüm meleğinin verdiği müjdenin hüzün veya sevinci ruhundan hiç geçmeyecek. Canın, sürekli olarak yeniden diriliş anında karşılaşacağı Allah Teâlâ’nın gazab ve azabının veya O’nun rıza ve mükâfâtının bekleyişi içinde bulunacaktır. Sen bunu bekleyip dururken ruhun Cennetteki makamına veya Cehennemdeki yerine arzedilecektir. Ruhunun hasret ve üzüntüleri ya da neşe ve sevinci ne büyük olacak!

 Nihayet ölülerin bekleme süresi tamamlanacak. Yer ve gök, sakinlerinden boş kalacak. Hepsi bir zamanlar canlı ve hareketliyken sönüp kalacaklar. Artık ne duyulan bir ses, ne de görülen bir karartı vardır. Sadece O en Yüce Cebbar olan Allah Teâlâ Teâlâ kalmıştır. Tıpkı azamet ve yüceliğiyle tek ve yalnız olarak ezelde olduğu gibi!

KIYAMET VE HAŞİR

Hz. İsrafil’in Seslenişi

Sonra ruhun, sen de dâhil bütün yaratıkların Allah Teâlâ’nın huzuruna zillet ve küçüklük içerisinde toplanması için bir dellalın seslenişiyle ansızın irkilecektir.

Bu sesin kulak ve akim üzerinde nasıl bir etki yapacağım düşün!

 En Yüce Sultana arzedilmeye çağırıldığını aklınla anlarsın. Bu sesten dolayı yüreğin yerinden fırlamış ve saçların ağarmıştır. Çünkü bu bir tek çığlıktır ve celal ve ikram, azamet ve kibriya sahibi Allah Teâlâ’nın huzuruna toplanmaya çağırmaktadır. Sen bu sesten dolayı ürperti içindeyken ansızın başucundan toprağın yarılışını duyarsın. Mezarının toprağıyla tepeden tırnağa tozlar içinde sıçrayıp ayakların üzerine kalkarsın. Gözlerin sesin geldiği tarafa dikilmiştir. Seninle birlikte bütün yaratıklar, içerisinde uzun şiire bela ve imtihan gördükleri yerin toz ve toprağına bulanmış olarak öyle bir kalkış kalkarlar ki!..

Sen ve onların hep birlikte korku ve dehşetle ayaklanışınızı bir düşün!

Mahşere Sevk

Mahlûkâtın kalabalığı içerisinde korku, üzüntü, gam ve kederinle yalnız başına çıplaklık ve zilletini göz önüne getir!

 Herkes çıplak, yalınayak, suskun; zillet, meskenet, korku ve dehşet içindedir. Onların ayak seslerinden ve İsrafil çağrısının yankısından başka bir şey duyamazsın. Senin de içinde bulunduğun mahlûkât ona doğru yönelmiş ve sesin geldiği tarafa yürümektedirler. Heybet ve zillet içerisinde koşmaktasın. Mahşer yerine vardığında, çıplak ve yalın ayak cin ve insanlardan bütün ümmetler kalabalıklaşır.

Yeryüzü hükümdarlarından saltanatları çekilip alınmış, kendilerini zillet ve küçüklük bürümüştür. Dünyada Allah Teâlâ’nın kullarına karşı işledikleri zulüm ve zorbalıktan, sonra artık yaradılış ve değer bakımından mahşer ehlinin en aşağılık ve en küçükleridir.

Sonra yaratıklardan ürküp yalnız başlarına yaşarlarken vahşi hayvanlar, tabi tutuldukları bir imtihan veya işledikleri bir günahtan dolayı değil sadece Kıyâmet gününün verdiği zilletten başları önlerine eğik olarak çöllerden ve dağların tepelerinden yönelip gelirler. Şiddet, cüret ve kudretlerine rağmen yırtıcı hayvanların bile o büyük günde, Kıyamet ve Allah Teâlâ’nın huzuruna arz anı için boyunlarını bükmüş olarak ve zillet içerisinde gelişlerini düşün!

 Nihayet o vahşiler, yaratıkların arkasından gelip Cebbar ve gerçek Melik olan Allah Teâlâ’nın huzurunda, zillet, meskenet ve inkisar içerisinde dururlar.

Şeytanlar da azgınlık, isyan ve inatlarından sonra Yüce Allah Teâlâ’nın huzuruna arzedilmenin zilletiyle boyun eğmiş olarak gelirler. Uzun bir imtihandan sonra, yaratılış ve tabiatları farklı farklı olduğu ve birbirlerinden ürküp kaçtıkları halde hepsini bir arada toplayan Allah Teâlâ’nın şanı ne yücedir!

 Yeniden diriliş hepsine boyun eğdirmiş ve mahşere sevk, onları aynı yerde toplamıştır.

Göklerin Yarılması

İnsan, cin, şeytan, vahşi ve yırtıcı hayvanlar, davar ve sığır gibi evcil hayvanlar ve haşereleriyle bütün yeryüzü ahalisinin sayısı tamamlanıp arz ve hisab durağında hepsi yerlerini alınca, üstlerinden göğün yıldızları saçılır, güneş ve ayın ışığı giderilir, kandil ve nurunun sönmesiyle yeryüzü karanlığa bürünür.

Senin de içinde bulunduğun yaratıklar bu vaziyetteyken, üstlerinden dünya seması çatırdamaya ve onca büyüklüğüyle tepelerinde dönmeye başlar. Sen de bu tehlikeli manzarayı gözlerinle izlersin. Sonra dünya seması beşyüz senelik kalınlığına rağmen yarılır. Onun parçalanışı senin kulağında ne korkunç bir ses yapar!

 Sonra Kıyamet gününün azamet ve dehşetinden yırtılıp param parça olur. Parçalanıp yarılan gökleri kuşatan melekler, o göklerin etrafında ayakta dururlar. Onca büyüklüğüyle göğün parçalanış dehşetini ne zannediyorsun?

Rabbi, onu Kıyametin dehşetiyle eritip içine sarılık karışan eriyik gümüş haline getirir. Tıpkı celıl ve büyük olan Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: “Gök yarılıp da, kızarmış yağ renginde gül gibi” olur (Rahman Sûresi: 37) veya: “O gün gök yüzü erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner.” (Mearic Sûresi: 8-9).

(Müfessirler derler ki: el-Mühl, içine sarılık karışmış eriyik gümüştür. el-İhn ise, atılmış renkli yündür. “Verdeten keddihan” ifadesi ise, kırmızı atın rengi demektir.)

Meleklerin İnişi

Dünya semasının melekleri o semanın kenarlarında iken, birden bire Cenâb-ı Hakk’a arz ve hesap için yeryüzündeki mahşer yerine inerler. O melekler, muazzam büyüklükleri, Allah Teâlâ katındaki değerleri ve Kendisine sunulmak ve huzurunda hesaba çekilmek üzere kendilerini zillet ve meskenetle toplu halde indiren Yüce Sultan’ı takdis ile yükselen sesleriyle göğün iki tarafından yeryüzüne doğru hızla inerler. Muazzam kıymetleri, dev cisimleri, dehşetli sesleri ve şiddetli korkularıyla, Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’ya arzedilmenin zilletinden boyunları bükük bir biçimde bulutların arasından inişlerini bir tehayyul et!

Nitekim Yahya bin Ğaylan el-Eslemî bana demiştir ki: Ruşdeyn bin Said’in, Ebû’sSemh’ten, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el-As’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın bir meleği vardır. İki göz pınarları ile göz kuyruğu arası yüz senelik yürüyüş mesafesi kadardır.” Yine Yahya bin Ğaylan elEslemî bana demiştir ki: Ruşdeyn bin Said, İbn Abbas bin Meymun el-Lahmî, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el As’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın bir meleği vardır. İki kaşının arası yüz sene kadardır.”

İnen meleklerin kendileri için geldiklerini düşünen mahlûkât onlara şöyle sorduklarında senin de korkun ne yaman olur: ‘Rabbimiz aranızda mı?” Melekler onların bu sorusundan ve Sultanlarını (Allah Teâlâ) aralarında bulunmaktan tenzih ederek ürperirler ve yeryüzü ahalisinin bu düşüncelerinden Allah Teâlâ’yı tenzih için yüksek sesle şöyle nida ederler: “Haşa! Rabbimizi tenzih ederiz. O aramızda değildir. O gelecektir.” Nihayet, o günün verdiği eziklikten dolayı başlan önlerine eğik bir vaziyette, mahlûkâtı kuşatarak saf halinde yerlerini alırlar. Onca azametli yaratılışları içerisinde kanatlarına bürünmüş, Rablerine zillet, mahviyet ve saygı ile başlarını önlerine eğmiş vaziyetteki hallerini düşün!

 Sonra her şey aynı biçimde ve yedinci kat semaya varıncaya kadar bütün gök halkı sayıları ve büyüklükleri katlanarak iner. Her bir göğün ahalisi yaratıkların etrafında ayrı bir saf tutar.

Mahşerin Hararet ve Sıkıntısı

Nihayet bütün yedi gök’ ve yedi yer ahalisi mahşerdeki yerlerini tam olarak alınca güneşe on yıllık hararet giydirilir ve yaratıkların tepelerine bir veya iki yay kadar yaklaştırılır. Rabbu’l-Alemînin arşının gölgesinden başka hiç kimsenin gölgesi bulunmaz. Arşın gölgesinde serinlenenler ve güneşin hararetiyle kavrulanlar vardır. Güneş, altındakileri hararetiyle kızdırır. Hararetten onların keder ve endişeleri şiddetlenir. Sonra ümmetler dalgalanmaya ve itişip kakışmaya başlar. Birbirlerini sıkıştırır ve ayaklan gider gelir.

Susuzluktan boyunları kopacak gibi olur. Güneşin sıcaklığı, mahlûkâtın nefesleri ve izdihamın verdiği hararet birbirine eklenir. Bunun üzerine onlardan öyle bir ter akar ki, yeryüzüne yayılır. Sonra da amellerinin derecesine ve Allah Teâlâ katındaki saadet ve şekavet durumlarına göre vücudlarını kaplar. Öyle ki ter, bazılarının topuklarına, bazılarının göbeğine, bazılarının kulak memelerine kadar yükselir. Bazıları da neredeyse teri içerisinde kaybolacak hale gelir. Ter kimisinin göbeğine kadar çıkar.

Umeyr bin Said der ki: Ben İbn Anır ve Ebu Said el-Hudrî’nin yanında oturuyordum. Cuma günüydü. Birisi ötekine dedi ki: “Ben Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: ‘Kıyamet günü ter insanoğlunun neresine kadar varır?’

Orada bulunanlardan birisi: ‘Kulak memelerine kadar’ bir diğeri: ‘Ağızına kadar’ dedi. İbn Ömer (radiyallâhü anh): (kulak memesinden ağıza doğru eliyle bir hat çizerek) ikisinin de eşit olduğunu görüyorum” dedi.

Hayseme, Abdullah’ın şöyle dediğini bildirdi: “Kıyâmet günü yeryüzünün hepsi adeta ateş kesilir. Ötesinde ise Cennet bulunur. İnsanlar, onun hurilerini ve kadehlerini görürler. Abdullah’ın cam kudretinin elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, kendisine hesap dokunmadığı halde bir kişi o kadar ter döker ki, döktüğü ter kendi boyunca yeryüzüne yayılır. Sonra bu ter burnuna kadar yükselir.” Abdullah’a sordular: “Bu neden ileri gelir Ya Eba Abdurrahman?”

 Abdullah: “İnsanların çektiği sıkıntıyı görmesinden” cevabını verdi.

İbn Ömer (radiyallâhü anh)’den, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledildi: “Kişi (bir defa da ‘kâfir’ dedi) Kıyâmet günü, duruşmanın uzunluğundan dolayı kulaklarının ortasına kadar ter sızıntısının denizi içerisinde ayakta dikilir.” Yine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den naklen Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O günün uzunca bekleyişinden. Kıyamet günü ter, kâfiri ağızının hizasından gemleyecek derecede kaplar (Ali, beklemenin uzamasından’ dedi) Öyle ki, ‘Ya Rabbi!  Ateşe göndermek bile olsa beni rahatlat’ diye yalvarır.”

Hiç şüphesiz sen de onlardan birisin. Kederinle başbaşa kalmış, ter kaplamış ve gam bürümüş, şiddetli ter, korku ve ürküntüden nefesin daralıp bunalmış bir halde kendini düşün!

 İnsanlar da seninle birlikte saadet veya mutsuzluk yurduna gönderecek hükmün verilmesini beklerler.

Herkes Canının Derdine Düşer

Nihayet, senin ve diğer yaratıkların meşakkati doruğa ulaşır. Konuşmadan ve işlerine bakılmadan uzun uzun beklerler. Üçyüz sene hiç konuşmadan, bir lokma yemek yemeden, bir yudum su içmeden, yüzlerine bir tek hoş esinti ve serin meltem değmeden, bu bekleyiş ve ayakta dikilişten doğan çekilmez ve katlanılmaz derecedeki yorgunluğu giderici bir an bile istirahat etmeden beklemelerini ne zannedersin?

Katade veya Ka’b’deıı rivayet edilmiştir ki: “O gün insanlar, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracaklar” (el-Mutaffifin Sûresi: 6) ayetini okudu ve şu açıklamayı yaptı: ‘Üç yüz sene kadar duracaklar.” Yine o, Hasan-ı Basrî’den şöyle duyduğunu söyledi: “Uzunluğu elli bin sene olan bir zaman, aykalarının üzerinde azîz ve celîl olan Allah Teâlâ’nın huzurunda ayakta dikilen insanların halini ne zannedersin?!

 Onlar orada ne bir şey yemişler ve ne de bir şey içmişlerdir. Öyle ki susuzluktan boyunları incelmiş. Açlıktan içleri yanmış. Bu onları ateşe sevk etmiş de sıcağı yaklaşmış ve esintisi şiddetlenmiş, yaklaşan kızgın bir pınardan sulanmışlardır.

Peygamberlere Müracaat

Onların meşakkat ve bitkinliği takat getiremeyecekleri bir dereceye varınca onlar, Mevlâ’nın yanında değerli olan ve kendilerine o hal ve durumlarında rahat etmeleri için şefaat edecek kimseleri aramak üzere birbirleriyle konuşurlar. Bu durumdan kurtulup Cennete veya Cehenneme sevkedilmelerini isterler.

Önce Âdem ve Nuh’a, sonra İbrahim’e, İbrahim’den sonra da Musa ve İsa’ya başvurup yardım isterler. Hepsi de onlara şöyle derler: Rabbimiz bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, böylesine ne bugünden önce gazaplanmış, ne de bundan sonra bu kadar gazaplanır. Hepsi de bu şekilde kudret ve celal sahibi Rablerinin gazabının şiddetini ifade eder ve kendi kendileriyle meşgul olduklarını şöyle dile getirirler: “Nefsî, nefsî! (kendi canım, kendi canım!)” bizzat kendi canlarının derdiyle meşguliyet, kendi dertleri ve kurtuluş kaygıları onları şefaat için Rablerine başvurmaktan alıkoyar. Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “O gün herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır…” (Nahl Sûresi: 111) Yaratıklardan hiçbirini düşünmez.

Yaratıklar topluca çağrışırlarken, herbiri canının derdine düşüp “Nefsî nefsî!” diye bağırırken seslerini bir tehayyül et!

 “Nefsî, nefsî” sözünden başka bir şey duyamazsın. O gün ne ‘korkunç bir gündür !

 Sen de onlarla birlikte sadece kendini düşündüğünü ve Rabbinin azab ve cezasından kurtulmağa çalıştığını haykırırsın.

Allah Teâlâ katındaki değerleri ve yüksek makamlarına rağmen Adem Safiyullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Kelimetullah’tan (aleyhimüsselâm) herbirinin Rabbinin şiddetli gazabından korkarak: “Nefsî nefsî!” diye seslendiği bir günü ne zannedersin?!

 O günkü korkun, telaşın, üzüntün ve endişenle kendini onlarla mukayese edebilir misin?

Büyük Şefaat

Nihayet, mahlûkât onların kendi canlarının derdine düştüğünü görerek şefaatlerinden ümit kesince Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e gelirler. Rableri nezdinde şefaat etmesini dilerler. O da kendilerine bu konuda müsbet cevap verir. Sonra aziz ve celil olan Rabbinin huzuruna çıkarak izin ister. Kendisine izin verilir. Sonra Rabbi için secdeye kapanır. Sonra O’na layık şekilde hamd ve senalar eder. Bütün bunlar senin ve tüm mahlûkâtın duyacağı şekilde cereyan eder. Nihayet Rabbi, onların biran evvel huzura arzedilmesi ve işlerine bakılması konusundaki dileğini kabul eder.

En Büyük Mahkeme

Sen, diğer yaratıklarla birlikte Kıyâmetin karanlık ve şiddetli sıkıntısı içerisinde karar faslını ve nimet veya hüzün yurduna girmeyi bekleyip gözlerken birden bire Arşın nuru yükselir. Yeryüzü Rabbinin nuruyla parlar. Kalbin cebbar olan Allah Teâlâ hükmetmeye başlayacağına kesin olarak inanır. Ona arzedilme sıran gelmiştir. Öyle ki senden başka kimsenin arz edilmediğini ve senden başka kimsenin işine bakılmadığını sanırsın.

Hamîd bin Hilal’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Bize anlatıldı ki: Kıyâmet günü bir kişi hesab’a çağırılarak: ‘Ey falan oğlu falan hesaba gel!’ denilir. Hatta o zanneder ki, ‘hesaba getirilenlerden benden başkası kast edilmiyor.’

Cehennemin Kükreyişi

Sonra Yüce Allah Teâlâ: ‘Ey Cebrail, bana Cehennemi getir!’

 Cebrail yanına varıp ‘Ey Cehennem, gel!’ dediği zaman Cehennemi bir düşün!

 Allah Teâlâ’nın başka bir varlık yaratıp da kendisini onunla azaplandıracağı korkusuyla ıztırap ve titremesini bir tehayyül et!

 Çalkalanıp coştuğu ve parlayıp yaratıklara uzak yerinden baktığı ve onlara doğru iç çekip kükrediği anı bir düşün!

 Allah Teâlâ’nın emrine muhalefet edip asi olanlara karşı Rabbinin gazabından dolayı gazablanarak mahlûkâtın üzerine hücum ederken bekçilerini sürükleyişini düşün!

 İç çekiş ve kükreyiş sesini, dalgalar halinde birbiri arkasında gelen o homurtuları düşün!

 Kulağın o uğultularla dolmuştur. Korku ve heybetten yüreğin ağızına varmış ve uçacak hale gelmiştir. Yaratıklar onun kendilerine doğru kükreyişinden şiddetle kaçarlar.

İşte o gün, çağrışma ve karşılıklı feryat günüdür. Cehennem sesinin yankılarını duyunca arkalarını dönüp kaçarlar ve birbiri arkasına, Cehennemin etrafına, dizüstü çökmüş vaziyette dökülürler ve gözlerinden yaşlar boşanır.

Zalimlerin Feryadı

Cehennemin iç çekiş ve kükreyişi esnasında mahlûkâtın birbirine karışan ağlama sesini bir düşün!

 Zalimler feryat ve figan ederek yok olup gitmeyi dilerler. Her bir seçkin, sıddık şehid, kısaca bütün halk: “Nefsî, nefsî!” diye bağırır. Düşün bir kere: Mahlûkâtın peygamberlere çağıran seslerini!

 Onlardan her kul: “Nefsî, nefsî!” diye seslenir. Sen de aynı şeyi söylersin. Sen de mahlûkâtla birlikte şiddetli tehlikeler ve yürek ürperten korkular içerisindeyken, bir de bakarsın ki Cehennem ikinci bir kez haykırmıştır.

Senin ve onların korku ve endişesi bir kat daha artar. Arkasından üçüncü bir kez kükrer. Yaratıklar peşpeşe yüzüstü dökülürler. Gözleri belerir ve ateşin kendilerini kapıp götürme korkusuyla göz ucuyla gizli gizli bakarlar. O zaman zalimlerin yürekleri hoplar ve gırtlaklarına dayanır da yutkundukça yutkunurlar. Yutkunuşları boğazlarında düğümlenir. Akıllar uçar, iyi ve kötü bütün insanların akılları şaşar. Hiçbir peygamber ve seçkin hiçbir salih kul kalmaz ki bundan dolayı aklı şaşmasın.

Peygamberlerin Korkusu

O anda aziz ve celil olan Allah Teâlâ, yolunun davetçileri ve kullarına karşı delilleri oldukları için mahlûkâtın en değerlileri ve Kendisine en yakınları olan peygamberlere yönelerek, kendilerini kullarına ne ile gönderdiğini ve kullarının kendilerine ne cevap verdiğini sorarak buyurur: “Size ne cevap verildi?”

 Onlar da düşünüp hatırlayan değil şaşırıp unutan akıllarıyla: “Hiç bir bilgimiz yok. Şüphesiz ki gaybleri bilen yâlnız sensin!” (Maide Sûresi: 109)

Bu ne büyük korku ki, Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkları ve katındaki değerlerine rağmen peygamberlerde öyle bir noktaya varmış ki akıllarını şaşırtmış da, ümmetlerinin kendilerine ne cevap verdiğini dahi bilemez hale getirmiştir!

Ebu’l-Haban ed-Dimeşkî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ebu Kurre el-Ezdî’ye dedim ki: ‘İnsanların kalbi Kıyamet gününün dehşetli hallerine nasıl dayanır?”

 Dedi ki: “Onlar yeniden diriltildiğinde buna güç yetirecek bir yapıda yaratılırlar.” Ebu’ 1-Hasan dedi ; ki: “İshak bin Halef’e Yüce Allah Teâlâ’nın peygamberlerine söylediği: ‘Size ne cevap verildi? (sorusuna) onların: Bilmiyoruz’ (Maide: 109) sözünü sordum ve onlar dünyada kendilerine ne cevap verildiğini bilmiyorlar mı?’ dedim. Dedi ki: Kendilerine bu soru yöneltildiğinde duydukları heybetin büyüklüğünden akılları şaşar ve dünyada kendilerine ne cevap verildiğini bilemezler. Dolayısıyla doğru söylüyorlar. Nihayet kendilerine gelirler ve dünyada kendilerine nasıl cevap verildiğini hatırlarlar.

Ebu’l-Hasan, “Bu cevabı Ebu Süleyman’a naklettim. O: ‘İshak doğru söylemiş. Peygamberler o andaki sözlerinde doğrudurlar. Nihayet kendilerine gelince, kendilerine ne cevap verildiğini hatırlarlar’ dedi. Ebu Süleyman dedi ki: “Birini arkadaşına: ‘Benimle senin aranda Sırat vardır’ dediğini duyduğunda bil ki o Sıratı tanımıyor. Eğer tanısaydı, Sıratta bir kimseye takılmayı veya birinin kendisine takılmasını istemezdi.”

Kıyametin Manzarası ve Tekvir Sûresi

“Allah Teâlâ’nın, peygamberleri toplayıp da: ‘Size ne cevap verildi?’ dediği gün…” (Maide: 109) ayeti hakkında Mücahid’in şöyle dediği nakledildi: ‘Onlar korkarlar ve: ‘Bizim hiçbir bilgimiz yok’ derler. Yine: “O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün” (Casiye: 28) ayeti hakkında şöyle dediği bildirildi: “Yani, diz üstü sürünerek…” Mücahid devamla şunları söyledi: Abdullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ‘Sizi mahşerde Cehennemin korkusundan diz çökmüş olarak görür gibiyim.” Yine Mücahid dedi ki: “Abdullah bin Ömer (radiyallâhü anh)’ın şöyle dediğini işittim: ‘Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününün manzarasına bakmak isteyen, “Güneş katlanıp dürüldüğünde…” (Tekvîr Suresi: 1) suresini okusun.”

Amr bin Zerr’in şöyle dediği bildirildi: “Sabahleyin hayır aramak üzere çıkan kişi, hayır bulur. Gözlerinizin yaşarmamasını ve kalblerinizin katılığını bana mı yüklüyorsunuz?  Eğer bugün size Allah Teâlâ’nın Kitabından bir öğüt dinletmezsem, o zaman suçu bana yükleyin.” Sonra şu âyet-i kerimeleri okudu: “Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde…” (Tekvîr Sûresi: 1-3) tâ “…Kişi neler getirdiğini anlamış olacaktır” (Tekvîr Sûresi: 14) ayetine veya surenin sonuna varıncaya kadar… Sonra şöyle devam etti: ‘Beni dinleyiniz! O bekleyişte onlar arasında senin halin ne olacak?!

 Onların maruz kaldığı korku ve dehşete; hatta kalbin güç yetiremeyecek, vücudun kaldıramayacak kadar büyüğüne senin de maruz kalacağını biliyor musun?

 İşte görüyorsun o durakta peygamberlerin bile akılları şaşmış. Sen ise, asî, günahkâr ve Rabbinin hoşlanmadığı işlere devam edip dururken akim ne hale gelir ve halin nice olur?

En Yakın Akrabalar Bile Birbirinden Kaçar

O korku, dehşet, titreme, yalnızlık ve şaşkınlıktan dolayı evlat, baba, kardeş, eş ve akrabaların senden kaçtıkları, senin de hepsinden kaçtığın o anı düşün!

 Nasıl da birbirinizi yüz üstü ve yardımsız bırakırsınız?

 Eğer o günün büyük korkusu olmasaydı, annenden, babandan, eşinden, çocuklarından ve kardeşinden kaçman mertlik ve vefakârlık sayılmazdı. Fakat tehlike büyüktür, korku şiddetlidir. Bu yüzden ne sen onlardan kaçtığından dolayı kınanırsın ne de onlar kınanır.

Neden diğer insanlardan değil de özellikle bunlardan kaçıyorsun?

 Onlara kızdığından dolayı mı?

 Nasıl onlara kızarsın veya onlar sana kızarlar ki?

 Öyleyse neden özellikle onlardan kaçıyorsun?

 Kızdığından mı?

 Oysa onlar, dünyada iken candaşların, gözünün nurları ve gönlünün sürurlarıydılar. Fakat onlardan birinin sende bir hakkı bulunup da yakana yapışarak aziz ve celil olan Rabbinin huzurunda seninle hesaplaşmasından, korkarsın. Sonra belki de davayı kazanır da, kurtuluş, ümidin olan iyiliklerinden kendisine verilir. B öylece sevaplarından ayrılır ve bu yüzden de Cehenneme girersin.

Cehennemden Bir Boyun Uzanır

Sen bu halde iken,, birden Cehennemden bir boyun çıkıp yükselir ve açık bir dil ile, yaratıklar içerisinden hesapsız olarak yakalamakla görevlendirildiği kimseleri haykırır. Sonra bu boyun yönelip gelir ve kuşun yem tanelerini topladığı gibi onları toplar, üzerlerine kapanarak ateşe atar ve ateş de onları yutar. Sonra onlarla birlikte Cehennemin içinde gizlenir.

İşte onlara bu yapılacak. Sonra bir münadî şöyle seslenir: Mahşer ahalisi kimin ikrama layık olduğunu görecektir. Her hal ve durumda Allah Teâlâ’ya hamdedenler ayağa kalksın!” Onlar ayağa kalkarak Cennete doğru seğirtirler.

Hesapsız Cennete Girenler

Sonra geceleyin kalkıp ibadet edenlere de aynı şey yapılır. Sonra, dünyanın ticaret ve alışverişi’ kendilerini Mevlâ’yı anmaktan alıkoymayanlara da böyle yapılır. Nihayet Cennetlik ve Cehennemliklerden bu gruplar (hesapsız olarak) girecekleri yere girdikten sonra, amel sahifeleri uçuşur, insanların sağ veya sol ellerine düşer ve mizanlar kurulur. Onca büyüklüğüyle kurulmuş mizanı düşün!

 Kalbin ürperti içerisinde defterinin sağma mı yoksa soluna mı düşeceğini beklerken defterlerin uçuşmasını bir tasavvur et!

Üç Yerde Kimse Kimseyi Hatırlamaz

Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in başı Hz. Aişe (radiyallâhü anh)’nın kucağındaydı. Derken uykuya daldı. Hz. Aişe (radiyallâhü anh) Ahireti hatırlayarak ağladı. Gözünden akan yaşlar Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in mübarek yanakları üzerine damladı. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu gözyaşlarıyla uyandı. Başını kaldırdı ve: ‘Niye ağlıyorsun, ey Aişe’m?’

 diye sordu. Hz. Aişe: ‘Ey Allah Teâlâ’nın Resulü, Ahireti hatırladım da… Acaba Kıyâmet günü yakınlarınızı hatırlar mısınız?’

 dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Canım kudretinin elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, şu üç yerde kişi kendisinden başka hiç kimseyi hatırlamaz: Teraziler kurulup insanların amelleri tartıldığı zaman iyilik kefesinin hafif mi, yoksa ağır mı geldiğini öğreninceye kadar. Amel sahifeleri dağıtıldığı zaman, sağ elinden mi, yoksa sol elinden mi verildiğini bitinceye kadar. Bir de Sırat yanında.”

Enes bin Malik’ten rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü insanoğlu getirilip mizanın iki kefesi arasında durdurulur ve bir melek kendisi için görevlendirilir. Eğer terazisinin sevap kefesi ağır basarsa, görevli melek bütün mahlûkâtın duyacağı bir sesle şöyle seslenir: ‘Falan oğlu falan bir daha ebediyen mutsuz olmayacağı bir saadete ermiştir!’

Eğer, terazisinin sevap kefesi hafif gelirse bu defa de aynı melek, bütün mahlûkâtın işiteceği bir sesle şöyle seslenir: ‘Falan oğlu falan, bir daha hiç mutlu olmayacak bir şekavete uğramıştır!’

 İşte sen yaratıklarla birlikte ayakta dikilirken birden bire meleğe bakarsın ki, ona zebanileri getirmesi emredilmiştir. Hemen ellerinde demir tokmaklar ve üzerlerinde ateşten elbiselerle gelirler. Sen onları görünce korkarsın, dehşet ve heybetten yüreğin uçacak gibi olur.

Adın Okunur

Sen bu halde iken, birden bire yüksek sesle adın okunur. Gelmiş geçmiş bütün mahlûkâtın huzurunda isminle şöyle çağırılırsın: ‘Nerede falan oğlu falan Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya takdim edilmeye gel!’

 Zaten melekler seni almak için görevlendirilmiş. Nihayet seni Rabbine yaklaştırırlar. Sözkonusu çağrıyla istenenin sen olduğunu bildikleri için isim benzerliğinin bulunması kendilerini şaşırtmaz.

Talha bin Amr bize haber verdi ki: Bana İbn Ebi Rabah şöyle dedi: Ey Talha!

 Senin ismin ve benim ismim gibi kim bilir ne kadar çok isim vardır?!

 Kıyamet günü: ‘Ey falan!’ dendiğinde hemen kastedilen kişi kalkar. Başkası kalkmaz. Çünkü kalbine sen olduğuna dair bilgi doğmuştur. Hemen ayağa fırlarsın. Bütün vücudun titrer. Organların çırpınır. Rengin uçar. Korkan, ürken ve titreyen yüreğin göğsüne küt küt vurur. Seni almakla görevli melekleri görünce, seni müthiş bir ıstırap, titreme ve korku tutar. Kullar içerisinde çağrılanın senden başkası olmadığını çok iyi bilirsin. Melekler ellerini sana uzatır, seni kıskıvrak yakalarlar. Sonra uysal hayvanların çekilmesi gibi seni çeker götürürler. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya arzedilmek ve O’nun huzurunda durup dikilmek üzere sürükleyerek safların arasından geçirirler. Sen: aralarından Rabbine doğru çekilip götürülürken bütün yaratıklar, gözlerini sana dikmişlerdir.

Ulu Divan

Kalbin titreyerek, ıstırap ve ürpertiyle huzurda durduğun anı bir düşün!

 Seni yakaladıkları zaman elleriyle pazularını tutuşlarını ve o anda avuçlarının sertliğini bir düşün!

 Elleriyle kıskıvrak yakalanışını ve safların arasından geçirilişini bir düşün!

 Kalbin uçar, gönlün yerinden fırlar gibidir. Yine ellerinde bulunuşunu bu şekilde seni Rahman olan Allah Teâlâ’nın arşına kadar götürerek ellerinden fırlatışlarını ve Allah Teâlâ’nın ulu kelamiyle seni çağırmasını bir düşün!

 “Ey Adem oğlu, yaklaş bana!” Nurunun içine kaybolmuşsun. Çırpınan, hüzünlü, ürperen ve korku dolu bir gönül; endişeli, korkulu ve kırık bir göz; uçmuş bir renk ve titreyen mustarib organlarla tıpkı annesinin yeni doğurduğu küçük yavru gibi, Aziz, Celil, Kebîr ve Kerîm olan Rabbinin huzurunda durursun.

Amel Sayfası

Elinde, işlediğin hiçbir günahı ve gizlediğin hiçbir sırrı bırakmayıp hepsini içeren yazılı bir sayfa titremektedir. Sen içindekileri yorgun bir dil, geçersiz bir delil ve kırık bir gönül ile okursun. Hala sana ihsanda’ bulunan ve kusurlarını örtmeye devanı eden Mevlâ’dan utanç ve korkun acaba ne derecededir?!

İşlediğin çirkin fiillerinden ve büyük günahlarından seni sorguya çektiği zaman ne dille cevap verirsin?

 Yarın O’nun huzurunda hangi ayakla durursun. Hangi gözle O’na bakarsın. Hangi yürekle O’nun ulu ve yüce sözlerine, sorgulama ve azarlamasına dayanabilirsin?

 Küçücük vücudunla, titreyen organlarınla ve çarpıntılı yüreğinle kendini bir tehayyül et!

 Günahlarını hatırlatıp kötülüklerini ortaya döken ve seni durdurup gizlediklerini bir bir itiraf ettiren kelamını işitmektesin. Bu haldeki durumunu ve binbir tehlikenin seni çepeçevre sarışını bir tasavvur et!

 Kim bilir kaç günahı unutmuşsundur ki Allah Teâlâ onları sana hatırlatmıştır!

Sakladığın kaç gizli sır vardır ki Allah Teâlâ hepsini açıklayıp ortaya dökmüştür. Kim bilir nefsin isteklerine olan meylin ve gafletin sebebiyle ihlaslı yaptığını ve ifsad edici arızalardan uzak olduğunu zannetiğin nice amelin vardır ki Allah Teâlâ hepsini geri çevirmiş ve boşa çıkarmıştır.

Son Pişmanlık

Oysa bunlara büyük bir ümit bağlamıştın. Rabbine itaat konusunda gösterdiğin ihmalden dolayı kalbinin ne büyük üzüntü ve pişmanlıkları olur!

 Nihayet her günahı anmak ve her gizliyi ortaya dökmek suretiyle, Allah Teâlâ seni tekrar tekrar sorguya çektiği zaman sıkıntı seni oldukça yorar ve utancın doruk noktaya ulaşır. Çünkü karşındaki en Yüce Sultandır. O’ndân utanıldığı kadar hiç kimseden utanılmaz. Çünkü O, benzeri olmayan Bakî, Evvel ve Kadîm’dir. Ihsan sahibidir. Şefkatlidir. Merhametlidir. Kerîmdir. Cömertliğine nihayet yoktur. Ni’met, fazl ve kerem sahibidir.

İşte bu sıfatları taşıyan bir Zatın seni sorgulamasını ne sanıyorsun?!

 Emrine olan muhalefetini, gösterdiğin saygısızlık ve hayasızlığı ve Kendisine kafa tutuşunu bütün açıklığıyla ortaya dökmüştür. Dünyada emirlerine karşı gelişini, sana olan nimetlerini önemsemeyişini ve azametini düşünmeyişini sana hatırlatmasını düşünebiliyor musun?

Nitekim şöyle der:

“Ey kulum!
Neden bana saygı göstermedin?!
Neden benden utanmadın?!
Sana olan ihsanımı hafife mi aldın?
Yoksa sana iyilikte bulunmadım mı?
Sana nimet vermedim mi?
Benim hakkımda seni aldatan nedir?
Gençliğini nerede yıprattın?
Ömrünü nerede tükettin?
Malını nereden kazandın ve nereye harcadın?
İlminle ne denece amel ettin?

Tercümansız Görüşme

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Hiçbiriniz yoktur ki, Âlemlerin Rabbi, arada hiçbir perde ve tercüman bulunmaksızın kendisine soru sormasın.” Adî bin Hatim şöyle demiştir ‘Ben Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in bir konuşmasına şahid oldum. Şöyle buyuruyordu:

Hiç şüphesiz biriniz -arada engelleyici hiçbir perde ve meramını ifade edecek hiçbir tercüman bulunmaksızın Allah Teâlâ’nın huzurunda ayakta dikilecektir. Allah Teâlâ soracak: ‘Sana mal vermedim mi?’

 Kul: ‘Evet verdin’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Sana elçi göndermedim mi?’

 diye soracak. Kul: ‘Evet gönderdin’ diyecek.’ Sonra sağına bakacak Cehennem ateşinden başka bir şey göremeyecek. Soluna bakacak, yine Cehennem ateşinden başka bir şey göremeyecek. Öyleyse, (dünyada sadaka olarak vereceği) bir hurma parçasıyla da olsa ateşten korunsun. Bunu bulamıyorsa, güzel bir sözle bunu yapsın.”

Abdullah bin Mes’ud yeminle sözüne başlayarak şöyle dedi: ‘Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin dolunay ile başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın.

Ey Âdemoğlu Niçin Aldandın?

Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurur:

‘Ey Âdemoğlu, Benim hakkımda seni ne aldattı?

 Ey Âdemoğlu, bildiğinle ne amel ettin?

 Ey Âdemoğlu! Peygamberlere ne cevap verdin?”

 Yine Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet edilmiştir ki, sözüne yeminle başlayarak şöyle dedi: “Vallahi, sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin gördüğü dolunay ile başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın. Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurur:

‘Ey Âdemoğlu, Benim hakkımda seni ne aldattı?

 Ey Âdemoğlu, benim için ne amel işledin?

 Ey Âdemoğlu, Benden ne kadar hayâ ettin?

 Ey Âdemoğlu, peygamberlere ne cevap verdin?

 Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim?

 Sana helâl olmayan şeyleri dinlerken Ben, kulakların üzerinde konrolcu değil miydim?

 Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayan şeyleri söylerken Ben, dilin üzerinde murakıp değil miydim?

 Sen ellerinle helâl olmayan şeyleri tutarken Ben, onların üzerinde gözcü değil miydim?

 Ayaklarınla sana helâl olmayan şeylere giderken Ben onların üzerinde gözetleyici değil miydim?

 Sana helâl olmayan şeylerle kalben ilgilenip dururken Ben, kalbinin üzerinde murakıp değil miydim?

 Yoksa sana olan yakınlığımı ve ve sana gücümün yettiğini inkâr mı ettin?”

İki Büyük Olay

Ey Âdemoğlu, sen iki büyük olayla karşı karşıyasın: Ya Allah Teâlâ seni Rahmetiyle karşılayacak, cömertlik ve keremiyle ihsanda bulunacak ya da, seni inceden inceye hesaba çekecek ve Cehenneme götürülmeni emredecektir ki, ne kötü dönüş yeridir orası!

 Mücahid’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Kıyamet günü, kul şu dört şeyden sorguya çekilmedikçe Allah Teâlâ’nın huzurundan adımını bile atamaz:

Ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne amel işlediğinden, bedenini nerede yıprattığından, malım nereden kazanıp nereye sarfettiğinden.”

Allah Teâlâ sana olan ihsanını, buna karşılık senin ise O’na muhalefet edişini, O’na karşı hayasızlığını tekrar tekrar ifâde ederken kendinin ve kalbinin halini düşünebiliyor musun?

 O ne büyük duruşmadır!

 O ne yüce sorgulayıcıdır!

 Hiç bir şey Kendisine gizli kalmaz. O’na olan itaatındaki ihmal ve O’na karşı isyanından dolayı içini dolduracak üzüntü, keder ve hasret ne büyüktür!

 Sende gam, keder ve haya doruğa ulaşınca iki durumdan birisi belirir: Ya gazab veya hoşnutluk ve muhabbet.

Ya diyecek ki: Ey kulum Ben bunları dünyada senin için örttüm. Bu gün de onları senin için bağışlıyorum. İşte büyük olan günahlarını ve çok olan hatalarını affettim. Az olan iyiliklerini de kabul ettim. Bundan dolayı gönlünü sevinç ve neşe kaplar. Bundan ötürü yüzün ışıl ışıl parlar. Bunu sana söylediği zaman kendini bir düşün!

Af Müjdesinin Verdiği Sevinç

Üzüntüden, sorgulamanın verdiği utanma ve sıkılmadan ve yaptığın kötü işlerin sayılması karşısında duyduğun sıkıntıdan sonra yüzünde sevincin nur ve aydınlığı parlamaya başlar. Gönlündeki keder ve hüzün neşeye dönüşür. Yüzün açılır, rengin ağarır. Bizzat Cenâb-ı Hak’tan, senden razı oluşunu duyduğun anı bir düşün!

 Gönlün hoplar, sevinç ve sürurla dolar. Neredeyse neşeden ölür ve mutluluktan uçar gibi olursun. Hakkındır da… Öyle ya!

 Hangi sevinç, aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın rızasından duyulandan daha büyük olabilir?

 Vallahi, dünyadayken Allah Teâlâ’nın ahirette senden razı olacağını düşünüp sevincinden ölürsen bu sana çok görülmez. Her ne kadar ahiretteki bu hoşnutluk tam kesin değilse de, bunu umman bile böyle bir sevinç için yeterli.

Öyleyse bir de Allah Teâlâ’dan, senden hoşnut olduğunu bizzat işitip için güvenle dolsa, endişen tamamen dağılsa, ebedî mutluluğa olan ümit ve emelin kesinleşse, sonsuz, kesintisiz, eksilmez ve şüphe götürmez nimetleri elde ettiğine kesin kanaatin gelse, durumun nasıl olur?

 Bir de bunu düşün!

Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın huzurundasın, sana karşı hoşnutluğu belli olmuş. Kalbin sevinçten uçuyor. Yüzün ağarıyor, parlayıp aydınlanıyor, yaradılışı adeta hal değiştiriyor ve çehren sanki dolunay gibi oluyor. Sonra sen mahlûkâtın huzuruna sevinçli bir yüzle çıkıyorsun. Yüzün en mükemmel güzelliğe erişmiş, ışıltısıyla pırıl pırıl bir nur yayılıyor ve sen kitabın sağ elinde, güzellik, nur ve parlaktıkta diğer insanları geçmiş bir durumda iken kendini bir düşün!

 Kolundan bir melek tutmuş ve herkesin ortasında:

“Bu falan oğlu falan, bir daha asla mutsuz olmayacağı bir saadete ermiştir!” diye seslenir. Rabbin, yaratıkları huzurunda senden hoşnut olduğunu ilan etmiştir. Sana iyi zan besleyenlerin bu zanları gerçekleşmiş, seni itham edenlerin karalamaları boşa çıkmıştır.

İyiliğin Mükâfatı

Mahlûkâtın içerisinde, yarın elde edeceğin bu derece, dünyada iken yaratıklara yaltakçılık yapmaksızın ve onlar gözünde makam-mevki aramaksızın Rabbinin taatiyle meşgul olmanın tam bir karşılığıdır. Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah Teâlâ’ya karşı davranışlarındaki sadakat ve Rabbine karşı saygı derecesinin bedelidir. Allah Teâlâ, bütün mahlûkatın huzurunda sana bu büyük makamı ihsan etmiş, sana olan hoşnutluk ve dostluğunu ilan etmiştir.

Düşün bir kere!

 Sen yaratıkların saflarını yara yara yürümektesin. Yüzünün nur ve güzelliği, gönlünün sevinç ve neşesiyle amel defterini sağ elinde tutmaktasın. İnsanların gözleri, Allah Teâlâ katında erdiğin lütfa erme hasreti ve büyük bir imrenişle sana çevrilmiş. Bu makamı elde etmek için Allah Teâlâ’ya karşı daha büyük bir ümit ve emelle çalışıp çabala!

 Çünkü O lütfederse buna erebilirsin. Bu, karşı karşıya bulunduğun iki büyük durumdan birisidir.

Safvan bin Mihrez’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Ben Abdullah bin Ömer’in elini tutuyordum. Yanına bir adam gelerek, ‘Allah Teâlâ’nın kul ile özel konuşması konusunda Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den ne duydun?’

 diye sordu. Abdullah şu cevabı verdi: “Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: Kıyamet günü Allah Teâlâ mü’mini Kendisine yaklaştırır. Üzerine himaye örtüsünü koyar onu insanlardan gizler ve şöyle buyurur: ‘Ey kulum, falan falan günahını biliyor musun?’

 Kul: ‘Evet ey Rabbim’ der. Sonra yine: ‘Ey kulum, falan falan günahını da biliyor musun?’

 diye sorar. Böylece bütün günahlarını kendisine itiraf ettirir. Kul, içinden helâk olduğunu düşünür. O sırada Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Dünyada bunları senin için örttüm. Bu gün de onları senin için bağışladım.’ Sonra da iyilik defteri kendisine verilir.”

Allah Teâlâ’nın Gazab Ettikleri

Kâfir ve münafıklara gelince, hazır bulunan melekler onlar için şöyle derler: “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Bilin ki, Allah Teâlâ’nın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd Sûresi: 18).

Abdullah bin Ömer Ka’be’yi tavaf ederken bir adam karşısına çıktı ve “Ey Abdurrahman’ın babası, Allah Teâlâ’nın kul ile yalnız konuşması konusunu Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den nasıl duydun?’

 diye sordu. Abdullah yukarıdaki rivayetin benzeriyle cevap verdi. Said der ki: Katade şöyle dedi: “O gün üzülüp de, üzüntüsü bir tek yaratığa bile gizli kalan hiç kimse yoktur.”

İbn Mes’ud’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ Kıyamet günü mü’min kulunun üzerine himaye perdesini yayar. Elini sırtına uzatıp şöyle buyurur:

‘Ey Âdemoğlu! Şu senin falan falan gün işlediğin iyiliğindir, onu kabul ettim. Şu da senin falan falan gün işlediğin günahındır; onu da bağışladım.’ Bunun üzerine o kul hemen secdeye kapanır. Halk da: ‘Defterinde (veya kitabında) iyilikten başka ameli bulunmayan şu salih kula ne mutlu!’

 derler.”

Abudullah bin Hanzala’nın da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Şüphesiz Allah Teâlâ Kıyamet günü kulunu huzurunda durdurur, amel sahifesindeki kötülüklerini açıklar ve ona: ‘Sen şunu yaptın mı?’

 diye sorar. O kul: ‘Evet ey Rabbim,’ der. Bunun üzerine Allah Teâlâ: ‘Bugün seni onunla seni rüsvay etmeyeceğim. Seni bağışladım’ buyurur. Bunun üzerine o kul, Kıyamet gününün rüsvay lığından kurtulduğu o anda: “Gelin kitabımı okuyun. Şüphesiz ben hesabıma kavuşacağımı umuyordum’ der.”

Başka bir durum da Rabbinin sana şöyle buyurmasıdır: “Kulum, ben sana kızgınım. Lanetim üzerine olsun. İşlediğin büyük günahların senin için asla bağışlamayacağım. Yaptığın iyilikleri asla kabul etmeyeceğim. Buna sana bazı büyük günahlarını gösterip şöyle sorduğu zaman söyler: “Bunları biliyor musun?”

 Sen: “İzzetine yemin derim ki, evet!” diye cevap verirsin. Bunun üzerine sana gazap eder ve: “İzzetime yemin ederim ki, onları Benden kurtaramazsın” buyurur. Arkasından zebanileri çağırarak şu emri verir: “Alın şunu!” Ulu sözü, heybet ve celâliyle bunu söylerken aziz ve celil olan Allah Teâlâ’yı ne zannediyorsun?

Düşün bir kere, Allah Teâlâ seni affetmezse, sen izzet ve kudret sahibi Allah Teâlâ’dan gazabım işitmiş ve O seni, aşağılatacı ve kuvvetli pençeleriyle zebanilere havale etmişken, sen ensen ve boynunda onların pençelerinin şiddetli dokunuşundan başka bir şey duymazsın. Sen zebanilerin elinde, yüzün kara olarak Cehenneme götürülürken, helâk olduğuna kesin olarak inanmış ve perişan bir vaziyette Cehenneme doğru sürüklenirken kendini bir tehayyül et!

 Kararmış yüzünle, kitabın, sol elinde, yaratıkların arasından feryat ve figan ederek geçip gidiyorsun. Melek de kulundan tutmuş şöyle sesleniyor: “Bu falan oğlu falan öyle bir mutsuzluğa çarptı ki, bundan böyle asla mutluluk yüzü göremeyecektir!” Allah Teâlâ seni gazap ve öfkesiyle teşhir etmiştir. Mahlûkâtına rezil ve rüsvay olmuşsundur. Senin hakkında iyi düşünenlerin bu düşüncesi boşa çıkmış, hakkında kötü zan besleyenlerin bu zanları gerçekleşmiştir.

Gösterişin Cezası

Belki de Allah Teâlâ sana bunu, dünyada iken Kendi katındaki makam ve dereceni kaybetme pahasına kulları nezdinde makam ve mevki arayarak O’na olan itaat ve ibadetinde yapmacık davranışın yüzünden yapmıştır. Böylece seni, davranışlarında Kendisine tercih ettiğin kimseler yanında rezil etmiştir. Çünkü sen, Allah Teâlâ’nın övgüsü yerine, Allah Teâlâ’ya olan ibadet ve taat konusunda o kulların övgüsüne razı olup memnun olmuştun. Bir o durumu düşün bir de bunu!

 Bu tehlikeyi hatırla!

 İki durumdan hangisinin seni yücelteceğini ve iki durumdan hangisinin senin için hazırlandığım dikkatle düşün!

Ka’b’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir kişinin Cehenneme götürülmesi emredilir edilmez, yüz bin melek üzerine birden hücum eder. Ebu Abdullah dedi ki: “Bana şöyle bir bilgi ulaştı: Kul Allah Teâlâ’nın huzurunda durdurulup da beklemesi uzayınca melekler şöyle derler: Allah Teâlâ’nın lanetine uğrayası kul!

 Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya bu kadar çok mu karşı geldin?

 Oysa dünyada güzel bir dış görünüş sergiliyordun.”

Ebu Abdullah sözlerine devamla şöyle dedi: “Kim ki Allah Teâlâ’nın sevmediği işlerle kendini insanlara sevdirmeye çalışır ve Allah Teâlâ’nın hoşlanmadığı şeylerle O’na kafa tutarsa, o kimse izzet ve celâl sahibi Allah Teâlâ’ya, kendisine hiddet ve gazab etmiş olarak kavuşur.”

SIRAT

Sıratın Mahiyeti

Bütün incelik ve kayganlığıyla Cehennemin üzerine uzatılmış ve altında da Cehennem, dalagalarıyla çırpınıp dururken gözünü kaldırıp Sırat köprüsüne baktığında yüreğine dolacak korkuyu bir düşün!

 Bu ne müthiş ve korkunç manzara!

 Üzerinden geçeceğini kesin olarak biliyor, altındaki Cehennemin karardığına bakıyorsun. Ateş dalgalarımın hışırtısını ve ta derinden kabarışının gürültüsünü işitiyorsun. Melekler sesleniyor: “Rabbimiz, bunun üzerinden kimi geçirmek istiyorsun?”

 Yine sesleniyorlar: “Rabbimiz, Rabbimiz! Sen kurtar. Sen kurtar!” Onca korkunç manzarasıyla ona bakıp dururken birden şöyle seslenilir:

“Çıkın köprüye!”

 Birden bire senin ve mahlûkâtın ayağı altından değişmek üzere toprağın yükselişini hissedersin. Sonra yer, başka bir yere dönüşür. Bütün mahlûkât adeta bembeyaz gümüşten bir zemin üzerinde yayılmışlardır.

Sonra sen bütün dehşetiyle köprüye bakarken sana ve seninle birlikte herkese şöyle denilir: “Çıkın köprüye!”

 Sana “Köprüye çık” denildiği andaki yüreğinin çırpınış ve korkusunu bir düşün!

 Korku ve endişeden aklın uçmuştur. Sonra köprüye çıkmak için iki ayağından birini kaldırırsın. Ayağının altıyla onun keskinlik ve inceliğini hissedersin. Korkudan yüreğin ağızına gelir. Sonra diğer ayağını üzerine koyar, doğrulursun. Şimdi tam olarak köprünün üzerindesin.

Sıratta Günah Yükü

Sırtında taşıdığın günah yükün gittikçe ağırlaşmaktadır. Kalbin uçacak gibi olmasına rağmen köprüde yürümeye başladın, nihâyet zirveye ulaştın. Sonra köprünün sallanmasıyla aşağıya doğru kaymaya başladın. Aşağıda Cehennemin kaynaması bütün insanları bir ıstıraba sürüklemiştir. Önünden ve arkandan insanlar peşi peşine Cehenneme yuvarlanmaktadırlar.

Acz ve. zaafına rağmen köprü üzerindeki halini bir düşün!

 Önünden ve arkandan ayakları kayan erkek ve kadınlara bakmaktasın. Başları önlerine eğik, ayaklan köprünün üzerinde… Melekler bazı erkeklerin sakallarından, bir kısım kadınların ise perçemlerinden yakalamaktadır. Bazılarının boynunda da halkalar vardır.

Yükselen Kıvılcımlar

Cehennem ateşi, onları yakalamak için azdıkça azmakta, coşup kaynamakta ve tepelerinin hizasına kadar kıvılcımlar saçmaktadır. Melekler onlara kancalar atıp çekmekte, ateş onların arzu ve hasretiyle kükreyip haykırmaktadır. Ateşin kıvılcımları insanların ta başlarına kadar sıçrayıp yetişmekte ve onları Cehennemin içine kadar çekmektedir. İnsanlar kurtuluşlarından ümit kesmiş vaziyette feryat ve figan etmektedir. Alevlerin ta tepelerine kadar çıkmasından aşağıya yuvarlanmakta ve “Mahvolduk! Helâk olduk!”

 diye bağırmaktadırlar. Sen de, “ayaklarım kayar, köprüden aşağıya uçarım, düşüp vücudum paramparça olur, ayaklarım köprünün üzerinden kesilip havalanırım” korku ve endişesi içerisinde onlara bakmaktasın.

Sıratta Halimiz Ne Olur?

Bu hali sakin bir kafayla ve güçsüz bedenine acıyarak düşün!

 Köprünün üzerinden rahat geçmek için daha dünyada iken günah yükünü hafiflet. Hiç şüphesiz Kıyamet gününün tehlikeleri, onları dünyada iken akıllarıyla düşünen, onlardan kurtuluşa çok büyük önem veren, kalblerine ahiretteki kurtuluşun ağır yükünü yükleyen, o kurtulabilme korkusunu yüreklerinde taşıyan Allah Teâlâ dostları için hafifletilir. Bu özelliklerinden dolayı Mevlâları Kıyamet günü bunları üzerlerinden hafifletir.

Öyleyse sen de bunları sürekli olarak göz önüne getir, bunların korku ve kaygısını kafandan bir an olsun çıkarma ki, Allah Teâlâ da böylece sana hafifletip kolaylaştırsın. Çünkü Allah Teâlâ zatına yemin ederek, dostlarına hem dünyadaki hem de ahiretteki korkuyu tattırmayacağına söz vermiştir.

CEHENNEM

Ya Sırattan Düşersen…

Şiddetli korku ve zayıf bedeninle Sırat köprüsünün üzerinden geçişini düşün!

 Eğer gazaba uğramış ve affedilmemişsen, birden bire ayağının Sırattan kaydığım görürsün. Eğer Allah Teâlâ seni affetmezse, ayağın Sırattan kayacağı an ki halini düşün!

 O anda kendi kendine, ‘Ebediyyen mahvolup gittim!’

 dersin. “İşte korkup endişe ettiğim başıma geldi.” Aklın uçar. Sonra diğer ayağın da kayar. Baş aşağı düşersin. Ayakların Sırattan kesilmiştir. Demir kancaların deri ve etlerine saplanmasından başka bir şey hissetmezsin. Bunlarla ateşe doğru çekilirsin. Ateş üzerine hücum eder.

Cehennem, Mevlâsının gazabından dolayı öfkesi kabarmış bir haldedir. Ateş seni çektikçe sen Sırattan aşağıya doğru uçarsın. Ateşin hararetini hissettiğin anda, “Mahv oldum!” “helak oldum!”

 diye feryat edersin. Pişmanlık ve teessüf bütün kalbini kaplamıştır. Daha ölmeden önce ve dünyadayken aziz ve celil olan Allah Teâlâ’yı razı etmeyi, hoşlanmadığı her şeyden de el çekmeyi ve böylece seni affetmesini boş yere temenni edersin.

Nihâyet sen ateşin ortasına varınca, alevleriyle üzerine tamamen kapanır. Yüreğinin hasret ve pişmanlık ateşi doruk noktaya ulaşmıştır. Sen cehenneme atıldığın anda şişersin. Sen yüzükoyun Cehenneme yuvarlanıp feryat ve figan ederken aziz ve celil olan Allah Teâlâ Cehenneme “Doldun mu?”

 diye seslenir. Sen hem Cenâb-ı Hakkın seslenişini, hem de Cehennemin şu cevabını işitirsin: “Daha var mı?” (Kaf Sûresi: 30) Sen ateşin içinde iken, alevleri vücudunu sararken ve yaralan bedenini kaplarken Yüce Allah Teâlâ:

“Boş yerin var mı?”

 der. Sonra çok geçmeden vücudun damlar, etlerin dökülür, sadece kemiklerin kalır. Sonra ateş içine salıverilir. Orada ne varsa hepsini yer bitirir. Sen feryat edip ateş de ciğerlerinin içine girerken o ciğerlerinin halini düşün!

 Sen ağlayıp pişmanlığını haykırdığın halde bile artık sana acınmaz. Bir daha günaha dönmeyeceğim diye söz versen bile artık tevben kabul edilmez ve feryadına cevap verilmez.

Cehennemin İçeceği

Orada kalışın uzamışken halini bir düşün!

 Azap şiddetlenerek devam eder. Sıkıntı zirveye ulaşır. Susuzluğun şiddetlenir. Dünyadaki içecekleri hatırlarsın. Cehenneme sığınırsın. Sana azap vermekle görevli meleğin elinden kabı alırsın. Eline alır almaz altında avucun yanar. Hararetinden ve kızgınlığından elin parçalanıp etleri dökülür. Sonra o kabı ağızına yaklaştırırsın. Yüzün kavrulur. Sonra yudumlamaya çalışırken boğazının derisini soyar. Karnına ulaşınca iç organlarını parçalar.

Sen feryat ve figan edersin. O anda dünya içeceklerini, onların soğukluk ve lezzetini hatırlarsın. Sonra hararetini dindirmek ister ve dünyada alıştığın gibi yıkanmak ve suya dalmak suretiyle serinlemek maksadıyla hamîm (kızgın su) havuzlarına koşarsın. Kızgın suya dalınca, tepeden tırnağa bütün bedeninin derisi soyulur. Daha hafif olur ümidiyle bir daha ateşe koşarsın. Sonra yine ateşin yangını sana şiddetli gelince kaynar suya geri dönersin. Böylece ateşle kaynar su arasında mekik dokursun.

Ateşin harareti son dereceye. ulaşmıştır. Sen ise bir ferahlık ararsın. Kaynar su ile ateş arasında da bir ferahlık duyamazsın. Serinlik istersin ama asla bulamazsın. Sıkıntı, susuzluk ve yorgunluk dayanılmaz dereceye varınca Cennetleri hatırlarsın. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın yakınlığını ve Cennet nimetlerini kaybetmekten gelen acı bir hüzün ve burukluk kalbinden boğazına doğru tırmanır. Sonra Cennetin içeceklerini, soğuk suyunu ve hoş yaşayışını hatırlarsın. Bundan yoksun kalmanın hasreti gönlünü parçalar.

Cevapsız Kalan Feryat

Sonra Cennette baba, anne, kardeş ve benzeri bazı akrabalarının bulunduğunu hatırlarsın yanık bir kalbden yükselen hüzün dolu bir sesle onlara şöyle seslenirsin:

“Ey anneciğim!

 Ey babacığım!

 Ey kardeşim!

 Ey dayıcığım!

 Ey amcacığım!

 Veya ey kız kardeşim!

 Ne olur bir yudum su!

 Onlar da sana red cevabı verirler. Böylece ümidini boşa çıkartmalarından ve aziz ve celil olan Rabbinin sana olan gazabından dolayı onların da sana öfke duyduklarını görmenin hasret ve üzüntüsünden kalbin parçalanır. Bunun üzerine dünyaya seni geri göndermesi ümit ve dileğiyle hemen feryat ederek Allah Teâlâ’ya sığınırsın.

Ne var ki uzun bir süre, sana değer vermediğini göstermek için cevap vermez. Kuşkusuz sesin O’nun nezdinde menfurdur. Makamın O’nun yanında düşüktür. Sonunda Kendisine beslediğin bütün ümit ve emel bağlarını koparan şu sözleriyle sana seslenir: “Sinin orada Benimle konuşmayın!” (Mu’minûn Sûresi: 108) Sen, susup sinmeni emereden ve senin gibilere cevap verilmeyeceğini belirten O’nun bu ulu seslenişini işitince, adeta ağız ve burnuna gem vurulur. Ruhun bedeninde çıkmakla kalmak arasında tereddütle gider gelir. Göğsünde nefesin daralır. Sesli sesli soluyan ve konuşmaya takat getiremeyen bir ıstırap içinde kalırsın.

Ümitsiz Çırpmış

Sonra Allah Teâlâ ümitsizlik ve hasretini daha da artırmak ister. Senin ve oradaki diğer düşmanlarının üzerine Cehennem kapılarını kapatır. Eğer O seni affetmezse, Cehennem kapısının gıcırdayıp üzerine kapandığını gördüğünde halini düşünebiliyor musun?

Üzerlerine Cehennem kapıları kapatılırken gıcırtısını duyduklarında sen ve diğer Cehennem sakinlerinin ümitsizliği ne büyük olacak. Çünkü Allah Teâlâ’nın kapıları bu şekilde üzerlerine kapatması, hiç kimsenin oradan çıkmaması için olduğunu anlamışlardır. Ümitsizlikten kalbleri parçalanır. Ümit bağlan tamamen kopar. Kendileri için sonsuza dek Allah Teâlâ’nın azabından hiçbir kaçış, kurtuluş ve necat kapısı yoktur. Önlerinde ölümsüz, sonsuz bir hayat, bedenlerinden acısı hiç eksik olmayan bir azap vardır. Yürekleri sürekli olarak yanıp kavrulur. Onlara ebediyen rahatlık ve ferahlık yoktur. Bitmez hüzünler, tükenmez gamlar, onulmaz hastalıklar, çözülmez kelepçeler, sonsuza dek çıkarılmaz bukağılar, ebediyen dinmeyecek susuzluklar, asla bitmeyecek sıkıntılar ve gırtlaklarında duran zakkumdan başka hiçbir şeyle ve hiçbir zaman doyamayacakları açlıklar…

Allah Teâlâ Teâla’nın Rızasını Kaybetme Hasreti

Onlar zakkumun üstüne boğazlarını açması için “Su!”  diye imdad isterler de kendilerine verilen kaynar su ciğerlerini parçalar. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın rızasını kaybetme hasreti kalblerine oturur. Allah Teâlâ’nın Cennetteki yakınlığından yoksun kalmanın acısı yüreklerini kanatıp durur. Ağlamalarına acınmaz. Çağrılarına cevap verilmez. Feryatlarına koşulmaz. Pişmanlıkları kabul edilmez. Suçları bağışlanmaz. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın gazabı onların üzerinedir. Onlardan sonsuza dek razı olmaz. Çünkü onlara gazab etmiştir. Allah Teâlâ’nın gözünden düşmüşler ve değerlerini yitirmişlerdir. Bu yüzden de onlardan yüz çevirmiştir.

Ac ve susuz bir halde, Cennet ehlinden yakınlarını çağırdıklarında hallerini bir görebilseydin?

 Şöyle yalvarırlar:

“Ey Cennetlikler, ey babalar, analar, kardeşler, bacılar!  Kabirlerimizden susuz çıktık, Allah Teâlâ’nın huzuruna susuz vardık, susuz bir halde Cehenneme götürülüşümüz emredildi. Bize biraz su veya Allah Teâlâ’nın size rızık olarak verdiklerinden bir şey gönderin!”

 Cennetlikler onlara “Susun!”

 diye cevap verirler. Yürekleri bir kez daha hasret ve nedametle dolar. Orada ümitsiz bir halde gidip gelirler. Sonsuza dek yüzleri serin bir meltem görmez. Orada ebediyen ağızları soğuk bir şeye değmez. Hiç bir zaman gözlerine uyku girmez. Onlar sürekli bir azap ve kesintisiz bir horluk içerisindedirler.

Allah Teâlâ Affetmezse

Allah Teâlâ seni affetmezse aynen bu örnekteki, gibi olacağını düşün!

 Azap görenlerin suretlerini bir görebilseydin!

 Ateş etlerini yiyip tüketmiş, yüz güzelliklerini silip götürmüştür. Vücutları mahvolup gitmiş. Sadece yanmış ve kararmış olarak birbirine ekli kemikler kalmıştır. Zincir ve bukağıları içerisinde endişe ve ıstırap çekmekte, ölüm ve helâklarını feryatla istemekte, çığlıklarla ağlayıp figan etmektedirler.

Onları bu halde görseydin, kötü manzaralarından duyduğun korkudan kalbin erir, pis kokularından vücudun zayıflar, cisimlerinin şiddetli sıcaklığı ve nefeslerinin hararetinden  ruhun bedeninde duramazdı. Sen de orada, onlardan biri olarak, kalbinden ümit ve emel parıltısı kaybolup gitmiş, ye’s ve ümitsizlik seni kaplamış, acıklı bir haldeki bedenini göz önüne getirerek bir düşün!

 Acaba halin nice olur!

 Allah Teâlâ’nın sevip beğenmediği şeylere bakmanın ceza ve karşılığı olarak iki gözüne ateş dolar ve sen ateşin gözlerini yakarken çıkardığı sesi duyarsın. Ateş kulaklarına nüfuz eder ve sen onun uğultu ve gürültüsünü işitirsin. Ateş seni bürür ve kemiklerinden etlerini silkeler. İçine kadar nüfuz eder ve ciğer ve bağırsaklarını yer bitirir. Kalbini hasret, pişmanlık ve üzüntü kaplar.

Günahlarına Ağla!

Acizliğine karşı merhemetin galeyana gelmiş bir halde bunları sakin bir kafayla düşün!

 Rabbinin sevmediği ve razı olmadığı şeylerden vaz geç. Böylece belki, O da senden razı olur. Aklınla O’na sığın ve günahlarını bağışlamasını dile ki, seni affetsin. Korkusundan ağla ki, sana merhamet edip kusurlarım bağışlasın. Hiç şüphesiz tehlike büyük, bedenin zayıf ve ölüm ise sana çok yakındır. Bunun yanı sıra aziz ve celil olan Allah Teâlâ her şeyi bilir, seni görür ve seninle ilgili gizli-açık hiçbir şey O’nun ilminden kaçmaz. Sana gazap, nefret, buğz ve öfkeyle bakmasından sakın. O sana gazab ederse, sen ferahlık ve sevinç yüzü göremezsin.

Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı gelmekten uzak dur, O’ndan kork, O’ndan haya et ve yüceliğini an. Seni gözetleyişini hafife alma, seni görmesini küçük görme. Senin üzerinde olan yüce makamım ve seni bilişini ta’zim et. Seni ansızın yakalamadan O’ndan kork ve çekin. Emirlerine muhalefet acısının izlerini görmeli ki, bu muhalefetten ne kadar pişman olduğunu bilsin. O’na karşı gelmekten dolayı üzüntün büyük olsun, gamın şiddetlensin ve bu isyanının ne derece seni üzüntüye boğduğunu görsün. Bunu senden bilip görürse, seni bağışlar ve günahlarından geçer. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya hedef olma!

 Çünkü onun gazabına takatin, azabını kaldıracak gücün ve ne ikabına katlanacak ne de yakınlığından yoksun kalmaya dayanacak sabrın yok. Öyleyse ölümle ona kavuşmadan önce kendini hazırla. Ölümün ansızın geldiğini kabul et ve sana yukarıdan beri anlattıklarımı düşün. Kaldı ki ben sana ölümle ilgili çok az şey söyledim. Bunları, kendi aleyhinde işlediğin suçları ve, bu suçlarla hakkettiklerini kesin olarak bilip inanan sakin bir kafayla düşün!

 Dinin hakkında başına gelecek musibeti göz önüne getir!

 Aziz ve celil olan Allah Teâlâ üzerinde musibet acısının izlerini görsün. Belki sana merhamet eder, bağışlayıcılığı ve esirgeciliğiyle seni affeder.

CENNET

Sıratta Mü’min

Eğer af ve bağış sahibi kimselerden isen, Allah Teâlâ’nın af ve bağış İle sana lütfedeceğini düşün!

 Sıratın üzerinden geçersin. Yanında nurun sağında ve önünde koşuyor. Amel defterin sağ elinde. Yüzün pırıl pırıl. Allah Teâlâ’nın huzurundan yüzünün akıyla hesabını vermiş olarak ayrılmış ve senden razı olduğuna kesin kanaat getirmişsin. Abidler grubu ve müttakiler zümresiyle birlikte Sıratın üzerindesin. Melekler: “Ya Rabbi sen koru, Ya Rabbi Sen koru!”

 diye sesleniyorlar. Bununla birlikte korku ne senin ne de diğer mü’minlerin kalbinden bir an olsun ayrılmaz. Sen çağırırsın, onlar çağırır: “Ey Rabbimiz!  Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü Sen her şeye kadirsin” (Tahrim Sûresi: 8) Münafıkları, nurları sönmüş, kalblerini korku kaplamış ve nurlarının tamamlanmasını ve bağışlanmalarını istedikleri anı bir düşün!

Sırattan Geçiş Hızı Günah Yükünün Hafifliği Ölçüsünde

Düşün bir kere!

Sen korkuyla birlikte hızla geçiyorsun. Sırattan geçiş hızının, günahlarının ağırlık veya hafifliğine göre olduğunu göz önüne getir. Köprünün sonuna varmışsın. Gönlünde ümit ağır basmış vücudunu nur bürümüştür. Henüz Sıratın üzerindeyken Cennetin nimetlerini gözlerinle görüyorsun. Kalbin, Cennete, Allah Teâlâ’nın komşuluğuna ereceğine artık kesin olarak inanmıştır. Allah Teâlâ’nın rızasına özlem duyuyorsun, nihâyet Sıratın sonuna gelmişsin. Bir ayağını, Cennetin kapısıyla Sıratın ucu arasındaki bölgeye atıyorsun. Attığın ayağın yere basıyor. Henüz diğer ayağın Sıratın üzerinde bulunuyor. Korku ve ümit birlikte kalbini kaplamış ve sana galip gelmişlerken diğer ayağını da atıyorsun. Artık Sıratı bütünüyle geçmişsin. Sözkonusu bölgede iki ayağın da iyice yere basmış. Bütün vücudunla köprüden ayrılmış ve onu g eride bırakmışsın. Cehennem, üzerinden geçenlerin altında çalkalanıp duruyor.

Sen Sıratın üzerindeki insanlara ve altındaki Cehenneme bakıyorsun. Cehennem öfke ve hiddetle kükreyip homurdanarak Sırattan ayağı kayanın üzerine atılmakta, kafa ve vücutları bürümüktedir. Allah Teâlâ’nın seni kurtardığı tehlikenin büyüklüğüne dönüp baktığında kalbin sevinçten uçmaktadır. Allah Teâlâ’ya hamdedersin. Şükür duyguların bir kat daha artar. Acizliğine rağmen Cehennemden seni kurtarmıştır. Cehennemi ve köprüsünü arkanda bırakmış, Rabbinin komşuluğuna, Cennete doğru gidiyorsun, Sonra güven içerisinde Cennetin kapısına adımını atıyorsun. Kalbin sevinç ve neşe ile dolmuştur. Sevinç ve sürurla yürümeye devam ediyorsun.

Cennetin Kapısına Varış

Tam Cennetin kapısına varınca, kapı bütün güzelliğiyle boy gösterir. Güzellik ve nuruna, Cennet ve surlarının hüsn ü cemaline bakıyorsun. Sen ve öteki Allah Teâlâ dostları Cennetin kapısına vardığınızda kalbin sevinçten uçar. Neşeli ve sürurlu gönlün Cennete girmeye can atmaktadır. O nurlu kafile arasına katılmış kendini bir düşün!

 Onlar, kerem ve hoşnutluğuna mazhar olmuş bahtiyarlardır. Çehreleri Allah Teâlâ’nın rızasıyla pırıl pırıldır. Sevinçli, neşeli ve sürurludurlar. Cennetin kapısına mezarının tozu toprağı, mahşerin harareti ve başından geçenlerin yorgunluğuyla varmışsın. Allah Teâlâ’nın, dostları için hazırladığı pınara ve güzel suyuna bakarsın. Soğukluğuna ve güzelliğine sevinerek içine dalarsın. Çok hoş ve soğuk olarak buluyorsun. Mahşerin bıraktığı üzüntüyü bir anda giderir. Seni her türlü toz ve kirden tertemiz eder. Dokunur dokunmaz hissettiğin güzel suyundan dolayı son derece sevinçlisin. Sıratın hararetinden ve kavurucu sıcağından yeni kurtulmuşsun.

Cennetin kapısına, ateşin, bedeninin bir kısmını kızgın hararetiyle yeyip bitirdiği bazı kimseler de ulaşırlar. Sen de öyle biri olabilirsin. Mahşerin hararetinden, mahlûkâtın nefeslerinin hararetinden, Sıratın kavurucu meşakkatinden kurtuluşu ne zan edersin?

Bütün bunlardan geçerek Cennetin kapısına kadar varmışsın. Sıratın hararetinden ve kıyametin yakıcı sıcağından sonra, vücudun o suyun serinliğine daldığı zaman, kalbindeki sevinci bir tehayyül et!

Sen Cennete girmek ve orada ebedi kalmak için temizlenmek üzere yıkandığım bildiğinden dolayı sön derece sevinçlisin. Sen ha bire o sudan yıkanırsın. Yıkandıkça rengin güzellik üstüne güzellik kazanır, vücudunun parlaklık, güzellik ve ferahlığı artar. Sonra o sudan en güzel surette ve nurun tamamlanmış olarak çıkarsın. O sudan çıkıp mükemmel güzelliğine, yüzünün cemal ve parlaklığına baktığın andaki gönlünün sevincini düşün!

 Çünkü, sen ancak Rabbinin katına, Cennete girmek için temizlendiğinin kesin farkındasın.

Kötülüklerden Arındıran Pınar

Sonra başka bir pınara yönelip gider ve kaplarından birini eline alırsın. Bakışını bir kabın güzelliğine bir de içeceğin güzelliğine çevirdiğini bir göz önüne getir!

 Sen bu içeceği ancak, kalbini her türlü kin ve düşmanlıktan temizlemesi ve vücudunun sonsuza dek rahat etmesi için içtiğini bilmektesin, nihayet kadehi dudağına koyup da içtiğinde tadını hiç bilmediğin ve içmesine alışkın olmadığın bir içecek olduğunu görürsün. Ağızından midene doğru süzülür süzülmez, hissettiğin lezzetinden dolayı kalbin sevincinden uçar gibi olur.

Sonra için her türlü hastalık ve kötülükten tertemiz olur. Daha önce içinde bulunup da, seni gam, kaygı, hırs, sıkıntı, öfke ve düşmanlığa doğru çeken her türlü tabiatlardan göğsünün temizleniş lezzetini hissedersin. O anda içinin temizleniş serinliği ne güzel ve bunun gönüne sağladığı rahatlık ne hoştur!

 Nihâyet kalb ve beden temizliğin tamamlanıp Allah Teâlâ dostlarının da seninle birlikte bu temizliği tamamlanınca -ki Allah Teâlâ seni de onları da görüp bilmektedir cömert ve merhametli olan Mevlân, Cennetin’ meleklerden olan bekçilerine emreder. Onlar sürekli olarak Kendisine itaat etmekte, O’ndan korkmakta, azabından dolayı ürperip titremekte, O’na ta’zim ve teşbih ederek heybet duymakta ve gazabından sakınmaktadırlar. Allah Teâlâ sözü edilen bekçilere, dostları için Cennetin kapılarını açmalarını emreder.

Açılan Cennet Kapıları

Onlar Cennetin avlu ve bahçesinden kapısına doğru hızla koşarlar. Cennetin kapışma gelirler, kapıları açmak için ellerini uzatırlar. Girmeye artık kesin olarak kanaat getirdiğinden gönlün sevinç ve sürurla dolar. Cennet kapılarının gıcırtısını işitirsin de içini neşe kaplar, kalbine sevinç hâkim olur. Âlemler Rabbinin Cennetinin kapısı kendilerine açılanların sevinci ne muazzam sevinçtir!

Cennete Giriş

Cennetin kapıları açılınca, güzel kokularının meltemi ve akarsularının hoş sesi dalga dalga yayılır. Yüzünü ve bütün bedenini adeta okşar durur. Cennetin hoş rayihaları, keskin misk kokusu, kırmızı zaferanı, sarı kâfûru ve gri anberi, meyvelerinin nefis kokuları, güzelim ağaçları, okşayıcı meltemleri her tarafta dolup taşar. Bu güzel kokular ve esintiler, koku alma duyunda birbirine karışır, nihâyet beynine ulaşır, hoşluğu kalbini doldurur, oradan da bütün organlarından taşar. Gözünle Cennet köşklerinin güzelliğine, yeşil zümrütten, kırmızı yakuttan, beyaz inciden büyük taşlarla örülmüş binalarına bakarsın. Nuru, parlaklık ve güzelliği her tarafı kaplamıştır. Allah Teâlâ onları berraklık ve parlaklıkta mükemmel yaratmıştır.

Bu ve Cennetteki diğer şeylerin nuru birbirine karışmıştır. Oraya girdiğinde, çok büyük nimetlere ereceğini ve Rabbinin cemalini seyredeceğini bildiğinden, gönlün sevinçle dolarak Allah Teâlâ’nın perdelerine bakarsın. Cennet havalarının ve rüzgârlarının hoş kokusu, manzarasının parlaklığı, meltemlerinin tatlı rayihası ve okşayıcı serinliği bir araya gelmiştir. Bu, yüzüne ilk deyip okşayacak olan güzel esintilerdir.

Nurlu Kafile

Düşün bir kere!

 Cennete girmekle mesrursun. Kapısının, senin ve seninle birlikte diğer Allah Teâlâ dostları için açıldığını biliyorsun. Sevincin, baktığında gördüğün gözalıcı güzelliği, ondan yayılıp gönlüne kadar ulaşan hoş kokusu, yüz ve bedenini okşayan nefis havası ve serin melteminden ileri gelmektedir. Düşün bir kere!

 Allah Teâlâ sana bütün bu şeyleri ihsan etmiş. Bu manzara karşısında sevincinden ölsen | bile sana çok görülmez, nihâyet melekler Cennetin kapısını açınca, senin ve seninle beraber diğer Allah Teâlâ dostlarının yüzüne gülümseyerek sizi karşılarlar. Sonra Allah Teâlâ’nın izzetine yemin ederek yaratıldıkları günden beri ancak bu anda ve sizin için güldüklerini söylerler.

Sonra size “Selâmün aleyküm!”

 diye seslenirler. Mükemmel suretleri ve parlak nurları yanında bir de güzel nağmelerini, hoş sözlerini, tatlı Selâmlarını bir tasavvur et!

 Sonra Selâmlarına şu sözleri de eklerler: “Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!” (Zümer Sûresi: 73) Cennetlikleri, her türlü kir, pas, kin ve sinsilik gibi maddî ve manevi pislikten temiz olmak ve dinî ve dünyevî bütün kötülüklerden uzak bulunmakla överler. Sonra Allah Teâlâ adına, O’nun saadet yurdu olan Cennete girmelerine izin verirler. Sonra orada sonsuza dek kalacaklarını bildirerek, “Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!” (Zümer Sûresi: 73) derler.

Sen ve seninle birlikte Allah Teâlâ’nın sevgili kulları bunu işitince içeri girmek için kapıya koşarsınız. Kapılar girenlere dar gelir. Tıpkı Utbe bin Gazvan’ın Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den naklen belirttiği gibi: “Cennetin kapısından sıkışarak girmeleri benim için şefaatimden daha önemlidir”. Cennetin kapısı izdihamdan dolayı sıkışır. Kırk senelik yürüyüş genişliğinde olan kapının, Rahman’ın dostlarının kalabalığına dar gelmesini ne sanıyorsun? Yakut ve inciden yapılmış saraylarının güzelliğini görerek koşan bu kalabalık ne değerli bir kalabalıktır.

Düşün bir kere!

 Mahşerin o kalabalığı içerisinde Allah Teâlâ seni affetmiş. Cennetin kapısına doğru koşanlarla birlikte koşuyorsun. Temizlenmiş vücutlarla parlamış ve dolunay gibi aydınlanmış yüzlerle sevinenlerle birlikte seviniyorsun. Vücutlarından güneşin ışınları gibi nurlar saçılmaktadır!

Sen Cennetin kapısını geçip toprağına ayak bastığında bakarsın ki, o keskin bir misk ve üzerinde olgun bir zaferan yeşermiştir. Misk, gümüş gibi parlak bir zeminin üzerine serpilmiştir. Etrafında da zaferan bitmiştir.

Ölümsüzlük Yurduna İlk Adım

İşte bu azap ve ölümden emin olarak ölümsüzlük toprağına attığın ilk adımdır. Sen misk toprağı ve zaferan bahçesi içerisinde adım adım ilerliyorsun. İki gözün, ağaçlarının güzelliğinden ve manzarasının göz alıcılığından doğan inci gibi parlak güzelliğine takılıp kalmıştır. Sen işte böyle zaferan bahçelerindeki ve misk yığınları içindeki Cennet topraklarında gezerken birden Cennetteki zevcelerin, çocukların, hizmetçi ve uşakların arasında Ali bin Ebi Talib’ (kerremallâhu veche)’ın belirttiği gibi “Falanca geldi!”

 diye seslenilir. Hepsi de seni karşılamaya gelirler. Tıpkı dünyada kayıp kişisinin geldiği kendisine müjdelenen bir kimsenin sevindiği gibi senin gelişinden dolayı sevinirler.

Sen saraylarına bakarken, birden onların tatlı seslerini ve hoş karşılayışlarını duyarsın. Bundan dolayı sevincinden uçar gibi olursun. Onların senin hakkındaki tezahürat seslerini duyduğunda hissettiğin sevinçle kendinden geçerken uşaklar sana doğru hızla koşarlar. Cennet çocukları yolunda saf bağlarlar. Uşaklar sana doğru gelirlerken, sabırsızlıktan zevcelerini bir telaştır almıştır. Her birisi senin gelişini görüp, dönerek kendisine haber vermek ve bu sevinçli müjdeyi kendisine ulaştırmak için birer hizmetçisini gönderir. Seni karşılamadan önce hizmetçiler seni görürler. Sonra her eşinin hizmetçisi koşarak yanına döner. Senin gelişini kendisine müjdelediğinde her birisi hizmetçisine, “Sen gerçekten onu gördün mü?”

 diye şiddetli sevincinden inanamayacak. Sonra her birisi başka bir hizmetçi gönderir. Senin geldiğine ilişkin peşpeşe müjdeler kendilerine gelince sevinçten yerlerinde duramazlar. Eğer Allah Teâlâ çadırlarından dışarı çıkmamayı kendilerine zorunlu kılmasaydı seni karşılamak üzere bizzat çıkacaklardı. Nitekim Mevlân şöyle buyuruyor: “Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır’’ (Rahman Sûresi: 72) Ellerini kapılarının kenarına dayayıp başlarını dışarı çıkarırlar ve çehrenin ne zaman kendilerine görüneceğini, uzun hasretlerinin ve şiddetli özlemlerinin ne zaman dineceğini, gözlerinin nuru, rahatlarının kaynağı, Rablerinin dostu ve Mevlâlarının sevgilisini görecekleri anı dört gözle beklerler.

Sen saraylarının parlak güzelliğine bakarak misk tepeleri ve zaferan bahçeleri arasında gezinirken, uşakların olanca nur ve güzellikleriyle seni karşılarlar. Huzuruna gelen ilk uşağını öylesine büyük görürsün ki, Rabbinin meleklerinden biri sanırsın. O sana şöyle der:

“Ey Allah Teâlâ’nın dostu!

 Ben sadece senin bir hizmetçinim Senin emrine verildim. Benden başka yetmiş bin uşağın daha vardır. Sonra parlaklık ve nurlarıyla hizmetçiler birbirini takip eder. Her biri seni saygıyla Selâmlar.

Cennet Saraylarına Varış

Sen Cennette iken gönlünün sevincini bir düşün!

 Uşakların huzurunda ayakta beklemekte, sana saygı göstermektedirler. Arkasından sedeflerindeki incileri andıran hizmetçilerin seni karşılayıp selâmlıyorlar. Sonra gelip huzurunda divan duruyorlar. Daha sonra uşak ve hizmetçiler kafilesi arasında ihtişamla yürüyorsun. Sena, saraylarına, Mevlân ve Sultanının senin için hazırladığı nimetlerin yanına kadar refakat ediyorlar. Sarayının kapısına geldiğinde, perdedarlar kapıyı açıyorlar, perdeleri kaldırıyorlar. Hepsi de sana saygı ve tazim göstererek ayakta bekliyorlar. Saraylarının kapıları açılıp salonlarının parlak güzelliğinden, süslü ağaçlarından, nefis bostanlarından, parlak avlularından, aydınlık odalarından perde kaldırıldığı zaman göreceklerini bir tehayyül et!

Sen bütün bunlara bakarken, birden bire hizmetçilerin zevcelerine yüksek sesle müjdeyi iletiyorlar: “Bu Falan oğlu falandır. Sarayının kapısından içeri girmiştir!”

 Onlar senin geliş ve saraya giriş müjdesini duyar duymaz, perdeler arkasındaki karyolalarına serili yataklarından aşağı atlarlar. Çadırlar ve kubbelerinin altında gözlerin onlara bakmaktadır. Seni görmeye karşı duydukları sevinç ve özlemin kendilerini nasıl da hafifleştirdiğini ve yataklarından inişlerini görmektesin, O nazlı, niyazlı, hüsün ve cemâlli güzellerin çalımla ileri doğru atılışlarını bir tasavvur et!

Güzel çehreleri ile hülle ve ziynetleri içerisinde, vücutları nazla beslenip büyütüldüklerini gösterir biçimde her birisinin hızla ileri atıldığını bir düşün!

 Mükemmel kametiyle divanından kubbesinin salonuna ve çadırının ortasına inişini bir göz önüne getir. Çadır ve kubbelerinin kapısına ulaşıncaya kadar hızla ilerlerler. Sonra sen gelinceye kadar içinde bekletildikleri çadır ve otağlarının kapısının yanlarına ellerini dayarlar. Böylece ayakta durup baş ve çehrelerini dışarıya uzatırlar. Senin gelişinden dolayı sevinç ve neşeyle dolu bir kalb ve büyük bir merakla sana bakarlar.

Ceylan Gözlü Güzeller

Gönlünün sevinci ve kalbinin neşesiyle durumunu bir düşün!

 Gözlerin onlara ilişmiş, güzel yüzlerine ve nazlı gözlerine bakışın takılmış. Onlarla yüz yüze gelince gözlerin şaşar, gönlün sevinçle taşar, gözlerinin gördüğü, gönlünün hissettiği saadet duygusunun doldurduğu kalbinin heyecanından şaşkın ve kendinden geçmiş gibi kalakalmışsın. Sen onlara doğru haşmetle yürürken birden bire otağlarının kapısına kadar gelirsin. Onlar da hızlıca ve telaşla sana doğru gelirler. Aşk ve muhabbet onları hafifleştirmiştir. Vücutlarının nazla beslenmesinden ve cisimlerinin ahenk ve mükemmelliğinden salınarak yürürler. Sonra onlardan herbiri sena şöyle seslenir: “Sevgilim, bize geç gelmene sebeb olan nedir?”

 Sen şöyle cevap verirsin: “Allah Teâlâ şu şu günahımdan dolayı beni o kadar çok bekletti ki, ben size kavuşamayacağımı sandım.” Sündüs ve ipek giysiler içerisinde, sana olan özlem ve sevgilerinden aceleyle yürüdükleri için lüks elbiselerinin eteklerini misk zemini üzerinde sürüyerek etrafa hoş koku yayılmasına ve zaferan otlarının dalgalanmasına sebeb olurlar. Onlardan en önde olanı, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in, buyurduğu gibi, parmak uçlarını, bileklerini ve yüzüklerini sana uzatır.

Kâfur ve za’ferandan yaratılmış, binlerce sene nazla beslenmiş parmakların güzelliğini bir düşün!

 Ellerini sana uzattığında nasıl bir nurla parladığını ve nasıl bir ışık saçtığını bir tasavvur et!

 Parmaklarını parmakların arasına aldığında, nazla ve niyazla beslendiğinden ipek gibi yumuşaklığıyla neredeyse parmakların arasından kayacaktır. Ellerine dokunmaktan aldığın latîf ve hoş duygu gönlüne ulaşır ulaşmaz sevincinden aklın uçar gibi olur. Sonra onun nazlı ve niyazlı bedenine elini uzatıyorsun. O da seni bağrına basıyor. Elini boynuna doluyorsun. Ellerin gerdanlıklarına değiyor. Birbirinizi candan kucaklıyorsunuz. Seni bağrına bastığında, cisminin nazlılık ve nazeninliğinden aadete gark oluyorsun. Onun hüsn ü cemalinden ve kucaklama lezzetinden duyduğun hazzı bir düşün!

Sonra onun güzel ve hoş kokusunu koklarsın. Gönlün ondan başka her şeyden geçer. Öyle ki ona dokunmadan ve hoş kokusunu almadan ötürü ruhuna ulaşan sevince gark olur ve sürurla dolar. Sen bu haldeyken birden bire diğerleri de yanına üşüşürler, seni kucaklar ve buseler kondururlar. Yüzün onların buseler konduran gonca misal ağızlarıyla dolar. Yüz güzellikleri seni kaplar. Saçlarıyla vücudunu örterler. Hoş kokulan burnunu doldurur. Onlar böyle, seni öpüp koklarlarken ve nazlı bedenleriyle kucaklarlarken bir düşün!

 Sana olan derin sevgileri ve uzun özlemleri nedeniyle sana sarıldıklarında büyük bir mutluluk hissederler. Seni bırakmak istemezler ve senin hoş ve nefis kokunla saadete gark olurlar.

Allah Teâlâ’nın Vaadi Haktır

Sürür ve saadet gönlünde iyice yer edip neşenin lezzeti bütün bedenine yayılınca, Allah Teâlâ’nın (dünyada) sana olan vaadini hatırlarsın.. Bunun üzerine Sana verdiği sözü gerçekleştiren ve vaadini yerine getiren Allah Teâlâ’ya yüksek sesle hamd edersin.

Sonra, iyi işlerde çaba ve gayretinle onları Allah Teâlâ’dan istediğini hatırlarsın. İşte sen onları öpüp koklarken dünyada işlediğin o salih amellerinin mükâfatıyla yüzyüzesin. “Çalışanlar böylesi bir başarı için çalışsın!”  (Saffat Sûresi: 61) Sonra onlar sana, sen de onlara övgüler yağdırırsınız. Sonra hepsi, güzel huylarıyla hayatını şenlendireceklerini yüksek sesle şöyle dile getirirler: “Biz hoşnut olanlarız, hiç bir zaman kızmayız. Biz karar kılmışlarız, hiç bir zaman göçmeyiz. Biz ebedî yaşayanlarız, hiç bir zaman ölmeyiz. Biz nimetler içinde nazla büyüyenleriz, hiçbir zaman sıkıntı çekmeyiz. Müjdeler sana, sen bizimsin biz de seniniz!”

 Sonra onlarla birlikte yürümeye devam edersin. Sen hurilerden, vildan ve hizmetçilerden meydana gelen kafilenin arasında yürürken ne güzel bir manzara arz edersin!

Nihâyet bazı otağlarının yanına varırsın. Yakut ve zümrütle süslenmiş içi boş bir tek inciden meydana gelen bir çadır görürsün. İçine bir göz atarsın. Yataklarını, halılarım, yastıklarını, odalarının güzel yapılışını görürsün. Binaları, inci ve yakuttan büyük taşlar üzerinde katlar halinde örülmüştür. Sonra astarları ipek ve atlastan olan döşekler serili ve bütün yüksekliğiyle tahtını bulursun. Çarşaflarının yüzünden yoğun bir nur yükselmekte, kenarlarındaki ipek ve dibactan yeşil tüylerin güzelliği göz kamaştırmaktadır. Burası özel meclis fasıllarının yapıldığı yerlerdir. Bunlara baktıkça gözlerin şaşar. Sonra tahtından, zevcelerin için kurulmuş özel mahfili seyredersin. Orada bir zevcen karyolasından yukarıdaki tahtına bakıp durmaktadır.

Küçük Birer Cennet: Huriler

Kapıların, perdelerin, kubbe ve salonunun güzelliğini bir düşün!

 Güzel yataklarıyla, tahtlarıyla, sütunlarıyla, yüksekliğiyle, halılarıyla ve kurulu otağlarıyla hepsini bir tasavvur et!

 Yatağına yaklaştığında, tahtınla birlikte durursun. Zevcen önce oraya çıkar. Sen de peşinden çıkarsın. Oraya çıkınca karşı karşıya oturursunuz. Bu şekildeki manzaranız ne güzeldir!

O, yüzünün hüsn ü cemali ve cisminin nazlılığıyla kıymetli elbiseleri ve ziynetleri içerisinde, kolunda bilezikleri, parmağındaki yüzükleri, ayağındaki halhalları, belindeki kemerleri, inci ve cevherle süslü atkıları, boynundaki gerdanlıkları, bütün bunların üzerinde başındaki inci ve yakutla süslenmiş tacı, tacının altından ve omuzları üzerinden eteklerine ve ayaklarına kadar serpilmiş saçı bulunmaktadır.

Sen onun ayna gibi olan boynunda kendi yüzünü, o da senin boynunda kendi yüzünü görebilmektedir. Cennet çocukları çadırının etrafında senin ve zevcenin hizmetini beklemektedirler.. Otağının kenarlarından ağaç dalları meyveleriyle sarkmakta, sarayının etrafında ırmaklar muntazam bir biçimde akmakta, o ırmaklardan kollar otağının üzerine uzanarak, şarab, bal, süt ve selsebilini sana sunmaktadır. Senin ve zevcenin güzelliği doruğa ulaşmış bulunmaktadır. Sen de ipek ve sündüsten elbiseler giymiş, vücudunun her mafsalına altın ve inciden bilezikler takmışsın. İnci ve yakuttan mamul tacın, başının üzerinde durmaktadır. İnciden olan tacın çehreni nur ile parlatmaktadır. Husûsî Cennetin ve bütün sarayların senin vücudunun parlaklığından ve yüzünün nurundan pırıl pırıl aydınlanmaktadır.

Cennet Irmakları

Sarayların şeffaf olup içeriden dışarıyı gösterdiği için bütün zevcelerini ve hizmetçilerini, saraylarının bütün binalarını görebilmektesin. Ağaçlarının meyveleri üzerine kadar sarkmakta, şarap ve süt ırmakların altında, su ve bal ırmakların, ise üzerinden akmaktadır. Sen zevcelerinle birlikte koltuklarına oturmaktasınız. Kapılarının kanatlarını açmış, üzerine ise otağının perdesini çekmişsin. Hizmetçiler ve Cennet çocukları çadırının etrafını sarmışlar. Sen onların Rabbine olan teşbih seslerini işitmektesin. İçinden geçen her şeyden anında haberdar olur ve canının çektiği ve arzu ettiğin her türlü nimet ve ikramı getirip sana sunmaktadırlar.

Sen ve zevcen, en mükemmel şartlarda ve eksiksiz nimetler içerisindesiniz. Onun hüsn ü cemal ve mükemmelliğine baktığında hayretten hayrete düşüp gözlerine inanamazsın. Güzelliğinden dolayı kalbin coşar. Sevimliliğinden dolayı gönlün kendisine ısındıkça ısınır. Sen koltuğunun üzerinde otururken o senin nedimin olup, birlikte Cennet içeceklerinden içersiniz. İnciden kadehler ve gümüş gibi beyaz cam sürahilerle birbirinize Cennet şarabı, selsebil ve tesnîm ikram etmektesiniz. Onun elindeki yakut ve inciden kadehi bir göz önüne getir!

İnci gibi parlayan güzel dişleriyle gülümseyerek sana kadehi uzatıyor. Parmaklarının nuru, yüz ve gerdanının nuru, Cennetin nuru ve karşıda duran senin yüzünün nuru birbirine karışarak kadehe yansıyor. Parmakları arasındaki kadehte, kadehin parlaklığı, şarabın parlaklığı, yüz ve gerdanının parlaklığı, dişlerinin parlaklığı toplanıyor. Senin gibi Cennette yaratılışı mükemmel ve henüz tüyleri çıkmamış bir delikanlı haline gelen, parlak yüzlü, bembeyaz cisimli, şık elbiseli; içine yakutun kırmızılığı, incinin beyazlığı karışmış som altından yapılmış sarı ziynetli bir gencin (kendinin) saçlarını ne zannedersin!

 Zevce olarak sana ihsan edilen o gül yüzlü de ne güzeldir!

Çocuk gibi masum, cana yakın, hoş sözlü ve mükemmel yaradılışlıdır. Yüzünün güzelliği ne harikadır!

 Göğüsleri ne beyaz, bedeni ne zariftir. Nazla beslenip büyütülmesi kendisine ne mükümmel bir latafet ve nezâket kazandırmıştır. Ceylan gözleriyle nazlı nazlı sana bakmakta, tatlı ve açık sözleriyle seninle konuşmakta, aşk, sevgi ve coşkuyla seninle oynaşmaktadır. Elinde, sadeliği ve cisminin inceliğiyle şeffaf ve eşsiz yakuttan veya gölge siz saydam inciden bir kadeh bulunmaktadır. Elinin güzelliği ve yüzüklerinin nuruyla kadehin güzelliğine daha bir güzellik katmıştır. Kendisinin beyazlığı, içeceğin beyazlığı, tutanın elinin beyazlık ve güzelliğiyle kadehin güzelliğini bir tasavvur et!

 İnci, yakut veya gümüşten olan kadehin onun mükemmel parmakları arasındaki manzarasını bir göz önüne getir, İnci gibi güzel dişleriyle gülerek kadehi sana uzatıyor. Parmaklarının nuru, yüz ve gerdanının nuruyla birlikte kadehe yansıyor.

Nur Üstüne Nur

Sen karşısında oturuyor ve sen de gülüyorsun. Elindeki kadehin üzerinde, senin nurun, kadehin nuru, içeceğin nuru, onun yüzünün, gerdanının, gülüşünün nuru ve Cennetin nuru bir araya geliyor. Kadehi bütün bu nur ve ışıklarla bir tasavvur et!

 Ellerinde pırıl pırıl parlıyor. Ellerindeki bütün yüzük ve bilezikleriyle kadehi sana uzatıyor. O ne tatlı uzatma ve ne gözalıcı el!

Sonra o güven, lezzet ve sevinç ülkesinde peş peşe şarap kadehlerini sunuyor’. Sen de elinden alıyor, dudaklarının üzerine koyuyor ve yudum yudum içine çekiyorsun. Neşesi ta kalbine kadar sirâyet ediyor. Lezzeti organlarına yayılıyor. Ondan daha önce hiç tatmadığın bir haz ve lezzet alıyorsun. Cennet çocukları etrafında hizmet için ayakta durmaktadır. Bunu düşün!

 Elinden kadehi alıp içersin, arkasından ellerinle ona geri verirsin, o da gülerek ve güzel elleriyle senden alır. Bu ne tatlı gülüştür!

 Böylece kadeh ellerinizde dolaşıp durur. İçeceğin nuru yanaklarına yansır. İkiniz de yüksek sesle Mevlânız ve Efendinize hamd ve teşbih edersiniz. Çocuklar ve hizmetçiler de size cevaben teşbih ve tehlil (lâilâheillallâh) seslerini yükseltirler. O saray ve otağlarda, nağmelerle yükselen o ses ne güzeldir!

 Siz böyle lezzet ve sevinç içerisindeyken, yüz yıllar geçmiş ve siz kalblerinizin nimetlerle meşgul olmasından farkında bile olmamışsınız.

Ziyaretçi Melekler

Birden grup grup melekler ziyaretine gelirler. Rabbinden kıymetli ve latif hediyeler getirirler. Rabbinin bu elçileri sarayını bekleyen nöbetçiler ve hizmetine amade uşakların yanına vardıklarında onlardan, yanına varmak ve Mevlândan sana getirdiklerini takdim etmek için izin isterler. O zaman nöbetçi ve perdedarların Rabbinin meleklerine şöyle derler: “Allah Teâlâ’nın dostu, eşleriyle birlikte meşgul ve istirahattadır. Biz ona olan saygı ve tazimimizden rahatsız etmek istemiyoruz. ” İşte büyük ve yüce olan Rabbin bu gerçeğe şu âyetiyle işâret buyuruyor: “…Cennetlikler, gerçekten nimetler içerisinde sefa sürerler.” (Yâsin: 55) Müfessirler bu âyeti işâret ettiğimiz şekilde açıklarlar. Bu ne büyük nimet, ne muazzam saltanat ki, Rabbinin elçileri bile yanına varmak için izin isterler!

Cennetinde dostlarının şanını yücelten Rabbin bu saltanata şöyle işâret buyuruyor: “Ne yana bakarsan bak yığınla nimet ve ulu bir saltanat görürsün” (İnsan: 20) Bu âyetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Bu saltanat meleklerin kendilerinden izin istemelerine işârettir. Kapıda Allah Teâlâ’nın gönderdiği elçi şöyle seslenir: “Ey Allah Teâlâ’nın dostu, iznin alınmadan, yanına girilemez. Ey Allah Teâlâ’nın dostu, sen Allah Teâlâ’nın rızasına ermişsin, saltanat, arzu ve hayallerinin zirvesine ulaşmışsın.”

Perdedarlarının, yanına varmaları için senden izin istemeyeceklerini söylediği zaman melekleri ve şu sözlerini bir tehayyül et: “Biz ona Allah Teâlâ tarafından gönderilen elçileriz. Rabbinden birçok hediye ve armağanlarla geldik.” O zaman perdedarların hemen davranırlar ve yanına varmaları için senden izin isterler. Perdedarlarının o andaki durumlarını bir düşün!

Kapıyı çalmak üzere ellerini kırmızı altın tahtalar üzerinde inci ile süslenmiş yakuttan halkaya uzatır ve sarayının kapılarını çalarlar. Yakuttan halkalar inci ve zümrütten olan sarayının kapısına değince, duyabildiğin en güzel sesten daha güzel bir ses çıkarırlar. Bu sesi duyanların kulakları haz, gönülleri neşeyle dolar. Ağaçlar kapının bu sesini duyunca meyveleri bir biri üzerine eğilir. Bundan da hoş ve nefis kokulu bir meltem yayılır. Sen yüzünün cemali ve nurunun parlaklığıyla otağından dışarı çıkarsın. Perdedarlar sana doğru koşarak gelirler. Hürmetlerinden ve nurunun gözlerim kamaştırmasından dolayı gözlerini kaldırıp sana bakamazlar. Şöyle derler: “Ey Allah Teâlâ’nın dostu, Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçiler kapıda bekliyorlar. Yanlarında Rabbinden getirdikleri kıymetli hediyeler vardır.” Sen onlara şöyle cevap verirsin: “Mevlâ’mın elçilerine izin verin!”

Sen izin verir vermez, kapıcılar kendilerine sarayın kapısını açarlar. Sen koltuklarına yaslanıyorsun. Senin oturma salonuna girerler.

Cennet çocukları önünde el pençe divan durulmuşlardır. Melekler, güzel suretleriyle ellerindeki hediyeler parıldayıp nurlar saçarak sana doğru gelirler. Değişik kapılardan bulunduğun yere girerler ki, Rabbinin sana verdiği, “her kapıdan bir selâm” sözü gerçekleşsin. Her kapıdan güzel nağmeleriyle “es-Selâmü Aleyküm!”

 diyerek sana Selâm verirler. Sonra da şunu eklerler: “Ey Allah Teâlâ’nın dostu! Rabbin sana Selâm söylüyor. Sana bu hediye ve armağanları gönderdi.”

Beklenmeyen Yeni Mutluluklar

Rabbinin sana olan armağan ve lütufları karşısında kalbinin sevincini bir düşün!

 Melekler yanından ayrılınca, Allah Teâlâ’nın sana bir nimeti olan zevcene bakarsın. Gözlerin şaşakalmış, sevincin kat kat artmıştır. Sen onunla birlikte son derece sevinç ve mutluluk içinde bulunurken, Allah Teâlâ’nın senin için yarattığı bir başka zevcenden en güzel bir nağme ve en tatlı bir ifadeyle şöyle bir çağrı gelir: “Ey Allah Teâlâ’nın dostu, bizim senden nasibimiz yok mudur?

 Bize de bakma zamanın gelmedi mi?”

Kulakların onun güzel sözleriyle dolar dolmaz, güzel nağmesine karşı içinde doğan aşk ve sevgiden dolayı  neredeyse kalbin yerinden uçar. Hemen cevap verirsin: “Allah Teâlâ hayrını versin, sen kimsin?”

 Hemen cevap verir: “Ben Allah Teâlâ’nın kendileri hakkında şöyle buyurduklarındanım: ‘…Onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilmez.’ (Secde Sûresi: 17)

Tahtından hızla inip otağının ortasına gelişini bir göz önüne getir!

 Sonra emrine verilen Cennet çocuklarının ve hizmetçilerinle birlikte yürürsün. Onun da çocukları ve hizmetçileri seni karşılıyorlar ve sana refakat edip inci ve yakuttan bir saraydaki kırmızı yakuttan yapılmış bir otağa seni götürüyorlar. Sen sarayının kapısına yaklaştığında uşak ve hizmetçilerin sana kapıları açıyorlar. Sen mutluluk ve sevinç dolu olarak içeri giriyorsun. Sarayın kapısını, perdelerin güzelliğini, uşak ve hizmetçilerin hüsün ve cemalini bir düşün!

Sonra eşinin seni çağırdığı sarayının kapısından içeri giriyorsun. Girer girmez gözlerin yeşil zümrütten olan duvarlarının güzelliğine, bahçelerinin gözalıcılığına, yapısının çekiciliğine, avlusunun parlaklığına takılır. Zevcenin içinde bulunduğu otağa bakıyorsun, senin ve eşinin yüzünün nurundan zaten nuranî olan otağ daha da aydınlanıp parlar. O seni ipek, atlas ve erguvandan döşekler üzerinden seyreder. Hemen tahtından iner. Sana olan şiddetli özlem onu hafifleştirmiş, aşk onu rahatsız etmiştir. Merhaba diyerek saygı dolu ifadelerle seni karşılar. Sonra seni kucaklamak üzere yaklaşır. -Nitekim Enes bin Malik (radiyallâhü anh) Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den, hurilerin Allah Teâlâ’nın dostunu karşılayıp onunla tokalaştığını söylediğini nakletmiştir. Olanca güzelliği ve eşsiz yüzükleriyle ipek gibi yumuşak ellerinin avucunda bulunuşunu bir tasavvur et!

Sen yüzünün güzelliği, cisminin nazlılığından, saç tellerinin parıldamasından duyduğun hayret ve hayranlıkla kendinden geçmiş gibisin. Sonra elinden tutarak birlikte senin kurulu tahtına geliyorsunuz. Birlikte tahta çıkıyorsunuz. Üzerinize muhteşem gerdek perdesi geriliyor. Eşini kucaklıyorsun ve bu halde üzerinizden uzun zamanlar geçiyor. Sonra hizmetçi Cennet çocukları, sürahi ve kadehlerle huzurunuza gelip elpençe divan durarak saf halinde bekliyorlar. Sonra size sakîlik yaparak içecek ikram ediyorlar.

“Katımızda Dahası Vardır!”

Siz bu şekilde sevinç ve neşe doluyken, birden başka bir sarayından başka biri seslenir: “Ey Allah Teâlâ’nın dostu!

 Bizim senden nasibimiz yok mu?

 Bizi özleyeceğin an gelmedi mi?”

 Sen hemen sorusuna soruyla karşılık verirsin: “Allah Teâlâ hayrını versin, sen kimsin?”

 Sana şöyle cevap verir: “Ben aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın kendisi hakkında şöyle buyurduğu kişiyim: “…katımızda dahası da vardır.” (Kaf Sûresi: 35) Bunun üzerine sen onun yanına varırsın. Böylece saraylarındaki, ölmez çocuklar ve itaatkâr hizmetçiler arasındaki eşlerini tek tek ziyaret ederek sonsuz bir nimet ve mükemmel bir sevinçle dolaşıp durursun. Her türlü sıkıntı senden uzaklaştırılmış. Her çeşit eksiklik senden giderilmiş. Her türlü kirden temizlenmişsin. Orada ayrılık nedir bilmezsin. Çünkü Yüce Allah Teâlâ kalbine yönelerek üzüntülere şöyle buyurmuştur: Buradan yok olun ve sonsuza dek geri dönmeyin!”

 Sevince emrederek şöyle buyurmuştur: “Burada yerleş, sonsuza dek ayrılıp gitme!”

 Hastalıklara şöyle buyurur: “Bedeninden uzaklaşın, sonsuza dek de ona gelmeyin!”

 Sağlığa şöyle buyurur: “Bedenine yerleş, hiç bir zaman uzaklaşma!”

Öldürülen Ölüm

Senin gözlerin önünde (bir koç şekline getirdiği) Ölümü boğazlar. Sen artık ölümden emin kalmışsın ve ondan hiçbir zaman korkmazsın. Sana Rabbinin yakınlığı ve Cenneti ihsan edilmiş, senden razı olduktan sonra bir daha ebediyen onun gazabından korkmazsın. Nimetler içerisinde yüzersin, nikmet [şiddetli cezâ. ] ve azabının geleceğinden korkmazsın. Çünkü sen kesin olarak biliyorsun ki, aziz ve celil olan Allah Teâlâ seni seviyor, senden razıdır ve içinde yüzdüğün nimetlerden memnundur. Allah Teâlâ’nın saadet yurdu ne muazzamdır!

 Allah Teâlâ’nın yakınlık ve himayesi ne büyüktür!

Arş seni gölgelendirmekte. Melekler, ölümle yok olmayan sonsuz bir hayatta, gidecek diye korkmadığın nimetler içerisinde Rabbinden sana sürekli lütuf ve ihsanlar getirirler. Rabbının azabından eminsin. Senden razı olduğuna kesin inancın var. Afvının serinliğini tâ kalbinde hissediyorsun,

Tûbâ Gölgesinde Sohbet

Allah Teâlâ’nın diğer bütün dostlarıyla birlikte zamanın musibetlerinden ve çağların nahoş hadiselerinden emin olarak ve Tûbâ ağacının gölgesinde sohbetler yaparak sonsuza dek orada ikamet edeceğini biliyorsun. Senin de içinde bulunduğun Allah Teâlâ dostları Tûbâ ağacının gölgesinde sohbet ederken, Allah Teâlâ, meleklerinden birine emrederek, kendilerine verdiği sözü yerine getirmek istediğini, gayet derecede ikram ve büyük bir sevince gark etmeyi arzu ettiğini ilan etmesini söyler. Bunu da onları kedisine yaklaştırmak, “hoş geldiniz!” dileklerini doğrudan doğruya kendilerine iletmek, mübarek cemalini onlara göstermek, böylece en üstün bir makama çıkmalarını, sevincin doruğuna ulaşmalarım ve saadetin zirvesine erişmelerini sağlamak istediğini ferman eder.

Rabbinden Gelen Davet         

O anda birden bire şöyle ilan eden meleğin sesini işitirsin: “Ey Cennet halkı, Allah Teâlâ’nın size verdiği bir söz var ki henüz yerine, gelmemiştir!”

 Cennetlikler, kendilerine ihsan edilenleri çok büyük gördüklerini belirterek cevap verirler. Cennete girdirildiklerini, azabından emin kılındıklarını, dolayısıyla mazhar oldukları lütuf ve ihsandan daha ötesi olmadığım söylerler. Sen de onlarla birlikte şöyle dersin:

“Yüzümüze rahmetle bakmadı mı?

 Bizi Cennete koymadı mı?

 Bizi Cehennemden kurtarmadı mı?”

Bunun üzerine melek kendilerine şöyle seslenir: Allah Teâlâ, sizden Kendisini ziyaret etmenizi istiyor. O’nu ziyaret edin.” Onlar bu vaziyette iken, sevinç ve sürurlarından kalbleri, ruhları ile birlikte bedenlerinden uçacak gibi olurken bir de bakarlar ki: Melekler yakuttan yaratılmış, sonra da ruh üfürülmüş, dizginleri altından cins atlarla birlikte kendilerine doğru geliyorlar. Atların yüzleri parlaklık ve güzellik bakımından kandiller gibidir. Küçük ve büyük pislikten temizdirler. Kanatlıdırlar. Eğerleri Cennetin kırmızı ipekleri ve bembeyaz tiftiğindendir. Sırtında kırmızı ve beyaz olmak üzere iki hat vardır. Biçim olarak da dünyadaki en eşsiz cins atlarını andırmakla birlikte insanlar onlar gibi güzelini görmemişlerdir.

 Uçan Atlar

Hareket etmeye başlarken olanca kırmızılığı, parlaklığı ve parıldayan nuruyla Cennetin yakutundan yaratılan o cins atları ve ne kadar güzel olduklarını bir düşün!

 O atları, Cennet altınından yaratılan dizginlerini ve onları getiren meleklerin yüz güzelliğini bir göz önüne getir. Melekler dizginlerinden tutmuş senin de içinde bulunduğun Allah Teâlâ dostlarına doğru geliyorlar. Onlar koşarken son derece güzel yürüyüşlü ve rahvandırlar. Çünkü cins atlar olup, insanların eğitmesine ihtiyaç kalmadan yaratılıştan eğitilmiş olarak var edilmişlerdir. Son derece uysal olup hiç sıkıntı vermeden istenildiği yöne sevkedilebilirler. Meleklerin bu atlarla birlikte Cennetliklere doğru gelişini bir düşün!

Nîhâyet yanlarına geldiklerinde o atları çöktürürler. O atların duruş ve oturuşlarının güzelliğini bir göz önüne getir. O anda, onlardan birine binip Rabbini ziyaret edenler arasına katılacağını biliyorsun. Melekler o atları çöktürüp, atlar salih insanların istirahat yeri olan Tûbâ ağacı altında, zaferan bahçeleri içerisindeki misk tepecikleri üzerine ıhınca, melekler Allah Teâlâ’nın dostlarına dönerek o tatlı nağmeleriyle şöyle derler.

“Ey’Rahman’ın dostları, Rabbiniz olan Allah Teâlâ size Selâm söylüyor ve ziyaretine gitmenizi istiyor. Dolayısıyla O’nu ziyaret ediniz ki, O size baksın, siz de O’na bakasınız. O sizinle siz de onunla konuşasınız. O size cevap versin, siz de O’na cevap veresiniz. Size olan fazl ve rahmetini artırsın. Hiç şüphesiz O, geniş bir rahmet ve büyük bir lütuf sahibidir.”

Senin de aralarında bulunduğun diğer Allah Teâlâ dostları bu sözleri duyunca, Rablerine olan sevgi ve özlemlerinden dolayı hemen koşarak atlarına binerler, Rablerine yakın olmak ve hakiki sevgililerini görmek için yüzlerinin güzelliği, nuru ve parlaklığıyla nasıl da hızla atılacaklarını bir düşün!

 Sen de onların arasındasın!

 Sağ ayaklarını yakut, zümrüt ve inciden yapılı özengilerine attıkları anı bir tasavvur et!

 Ayaklarının güzellik ve yumuşaklığını bir gözönüne getir. O ayaklar dünyadaki yapı ve özelliklerinden tamamen farklı bir biçimde yeniden yaratılmışlardır. Allah Teâlâ o ayakları Cennetinde her türlü afetten muhafaza etmiş ve yaratılışlarını boyalı yapmıştır. Sonsuza dek misk tepecikleri ve zaferan bahçeleri arasında dolaşırlar. Allah Teâlâ dostlarının yakut ve inciden özengilere uzattıkları o ayakların nurun bir güzelliğini düşün!

En güzel Cennet atlarının en güzel özengilerindeki ayakların parlaklığını bir göz önüne getir. Hiçbir zorluk ve meşakkatle karşılaşmaktan ikinci ayaklarını da özengiye atarak, halis ipek ve erguvanla kaplı inci ve yakuttan binekleri üzerinde doğrulurlar. Erguvanın kırmızılığı arasında incinin beyazlığı ne büyük bir güzellik arzeder!

 Sen ve onlar cins atlarınızın üzerine kurulunca, atlarını şahlandırırlar. Atların şahlanmasıyla ayakları altından savrulan misk tozlan onların elbiseleri ve üzerlerine serpilir. Sonra bütün atlar düzgün bir tek saf halinde dizilirler. Hiçbir eğriliği bulunmayan dümdüz bir kafile oluşur. Biri diğerinin önüne geçmez. Bu ne muazzam kafile ve ne muhteşem süvari topluluğu!

Dümdüz bir saf halinde uzanan atlarının ve yüzlerinin sergileyeceği manazarayı bir göz önüne getir. Yüzlerini bir nur halesi kuşatmış, başlan üzerinde inci ve yakuttan taçlar bulunmaktadır.

Milyarlarca Nuranî Simâ

Bütün Cennetliklerin yüzlerinin bir araya gelişini ne zannedersin?!

 Milyarlarca nuranî simanın bir anda sergilediği manzarayı ne sanırsın!

 Başlarındaki inci ve yakuttan taçlan sayıp bitirmek mümkün değil. Yüzlerinde parlak tebessümler ve çehrelerinde sevinçli gülücükler parıldamaktadır. Cins atlarıyla, kafilesinin intizamlı yol alışıyla, Allah Teâlâ dostlarının başlarındaki parlak taçlarının tek çizgi halinde dizilişiyle, bu taçları giyenlerin parlaklığıyla bu süvari kafilesini bir düşünsen, sonra da onlar gibi olma özleminden canını versen sana çok görülmez.

Eğer düşünürsen, sana onlara özenmek; yakıştığını anlarsın. Çünkü Rabbinin o dostlarına dünyada verdiği sözü mutlaka yerine getireceğini kesin olarak biliyorsun. Saf iyice düzene girip, başlar üzerindeki taçlar tek çizgi halinde dizilince: “Rabbimize gidelim!”

 diyerek hızla koşmaya başlarlar.

Yakuttan tırnaklarıyla tek çizgi halinde ve aynı tempoda biri diğerinin önüne geçmeksizin yol alırken o cins atları bir düşün!

 Sırtlarındaki Allah Teâlâ dostlarının vücutları nazla titreşiyor. Yürürken omuzları hep aynı hizada, koşarken atlarının ayakları ve özengileri de düz bir çizgi halinde uzanıp gidiyor. Ayaklarıyla zaferan otları dalgalanıyor. Cennet ağaçlarına yaklaştıklarında, ağaçlar kendilerine meyvelerinden atar. Onlar seyir halindeyken atılan meyveler gelip ellerine düşer. Ellerinde o meyveler ne güzel!

 Ağaçlar yana kayar ve yollarından çekilirler. Çünkü Mevlâları, o ağaçlara saflarını bölmemelerini, düzgünlüklerini bozmamalarını ve Allah dostuyla arkadaşının arasına girmemelerini ilham etmiştir. Zira Cennetlikler, dünyada Allah Teâlâ için birbirini sevdiklerinden Cennette de arkadaştırlar. Bu dostların kılık kıyafetlerini, elbiselerini, renklerini ve bineklerinin rengini de bir yapar.

Yol Veren Cennet Ağaçları

Düşün bir kere!

 Rabbinin lütfuyla arkadaşınla yan yana bulunuyorsun. Cennetin ağaçlarına yaklaşıyorsunuz. Ağaçlar meyvelerini silkiyorlar, kopan meyveler sizin ve diğer Allah Teâlâ dostlarının ellerine düşüyor. Sonra kökleriyle birlikte yollarından çekiliyor ve rahatça yollarına devam ediyorlar. Gönülleri hep gerçek sevgililerinin cemalini seyretmeye takılıdır. Sevinçle yürüyorlar. Birbirlerine dönüp bakıyorlar, konuşuyorlar, gülüşüyorlar, şakalaşıyorlar, Cennete koyması konusunda verdiği sözünü yerine getirdiği için Rablerine hamdediyorlar. Böylece yürümelerine devam ederken, bir de bakarlar ki Rablerinin Arşına yaklaşmışlardır. En güzel nur ve perdelerini görüyorlar. Bundan dolayı daha bir şevk, sevgi ve coşkuyla atlarını koşturuyorlar.

Düşün bir kere!

 Cins atları, düzenlerini bozmadan, pırıl pırıl parlayan yüzlerle uçuyorlar. Melekler onları çepe çevre sarmış, kendilerine Rablerinin huzuruna doğru sürdükçe sürüyor. Nihayet Mevlâlarının Arşının dibine kadar geliyorlar. O mekânın genişliğini, nurunu güzelliğini, parlaklık ve çekiciliğini bir düşün!

 Misk tepeleri üzerinde sıra sıra yastıklar dizilmiş ve halılar serilmiştir. Onlardan herbiri kendisine hazırlanan yeri tanır. Tahtlar, Allah Teâlâ’nın seçkin ve sevgili kullan içindir. Kendileri için hazırlanmış minberlere, koltuklara, minderlere ve halılara yaklaşıp, minber, koltuk veya mindere doğru o güzel ayağını özengiden indirince, hallerini bir düşün!

 Nihâyet yerlerine kurulurlar, İnci ve yakutla yükseltilmiş koltuklara oturan o diz ve bedenlerin içinde bulunduğu nimet ve konforu bir düşün!

 O ne muazzam makam ve Allah Teâlâ dostlarının o makamlara kuruluşu ne muhteşem kuruluştur!

Herkes yerlerini alıp, makamlarına rahatça oturarak perdeler de nur ile parlayınca gözlerinin aldığı lezzeti varın siz kıyas edin. Hepsi dikkat kesilip can kulağıyla gerçek sevgililerinin söze başlamasını bekliyorlar. Mevlâları ve Sultanlarının, manevi derecelerine göre kendi yakınında onlara lütfedeceğine söz verdiği gerçek makamlarındaki oturuşlarını bir tasavvur et!

Allah Teâlâ ’ ya En Yakın Olanlar

Evet, onların orada Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkları, manevî mertebelerine göredir. Allah Teâlâ’yı en çok sevenler, O’na en yakın oturanlardır. Çünkü, onlar dünyada en çok Allah Teâlâ’ya sevgi ve muhabbet beslemişlerdir. Allah Teâlâ’nın Arşına en yakın oturanlar, insanlara karşı O’nun hükümlerini uygulayanlar ve hüccetler ve delillerle dinini savunanlardır. Peygamberler ve Sıddîkler de makamlarına göre Azîz ve Rahîm olan Allah Teâlâ’ya yakın bulunurlar. Ziyaretine gidilen Zat ne büyük, ne yüce ve ne uludur!

Güzel izzet ve ikramları, yüzlerinin hüsn ü cemali ve parlaklığı ve arşın saldığı nur ve perdelerinin parlaklığıyla onların o meclislerini bir düşün!

 Sağlam bir akılla, o meclislerini, koltuk ve minberlerinin parlaklığını ve müşahede ettikleri Rablerinin cemalini bir düşünsen de, buna duyacağın Özlem ve arzudan ruhun uçsa çok görülmez. Bu Allah Teâlâ’yı tanıyan, Rabbine ve O’nun cemalini görmeye müştak olan her aklı başındaki insanın en büyük arsuzu olduğuna göre bütün bunları sakin kafayla söyle bir düşün !

 Belki bu vesileyle nefsin, seni bundan mahrum bırakan her şeyden ve seni Rabbine manen yaklaşmaktan alıkoyan her kötülükten elini çeker.

Meclis Tamam Olunca

Meclisleri tamam olup, herkes rahatça yerlerini alınca kendileri için sofralar serilir. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ ziyaretçilerine yemek ve meyvelerle ikramda bulunur. Allah Teâlâ’nın ziyaretçileri ve sevgili kulları için sofralar kurulur. Rahmanın ziyaretçilerini ağırlamak için bizzat melekler seferber olurlar, içinde temenni bile edemedikleri türlü türlü yemekler ve çeşit çeşit meyvelerle dolu altın tepsileri önlerine koyarlar. Rablerinin kendilerine olan ikramından dolayı büyük bir memnuniyet ve sevinçle ellerini uzatırlar. Hiç şüphesiz her ziyaret edilen kişinin, ziyaretçisine izzet ve ikram etmesi hakkıdır.

Artık, O Kerîm, Vahid, Cevad, Macid ve Azîm olan Allah Teâlâ’nın ikramı nasıl olur!

 Düşün bir kere!

 Mevlâlarının kendilerine olan ikramıyla mesrur olarak ve büyük bir sevinç içerisinde yemeklerini yiyorlar, nihâyet yemeklerini yiyince Yüce Allah Teâlâ meleklere, “Onlara içecek ikram edin!”

 diye emreder. Artık hizmetçiler ve Cennet çocukları değil de bizzat melekler içi şarap, bal, su ve süt dolu inciden sürahi ve kadehlerle, yanlarına gelirler. Rahmanın melekleri elindeki o sürahi ve kadehleri bir düşün!

 Allah Teâlâ’nın dostları onlardan alıp içiyorlar. İçeceğin güzelliği ziyaretçilerin yüzlerine yansır.

“Dostlarımı Giydirin!”

Melekler, Allah Teâlâ’nın emrettiği içecekleri kendilerine ikram edince bu defa da Yüce Mevlâ şöyle buyurur: “Dostlarımı giydirin!”

 O anda melekleri bir göz önüne getir!

 Cennette benzerleri hiç giyilmemiş çok kıymetli elbiseler getirirler. Huzurlarında durarak o elbiseleri Allah Teâlâ’nın rıza ve ikramına layık bu bahtiyarlara giydirirler.

Onları bir düşün!

 Elbiseleri başlarına koyduklarında ayaklarına varıncaya kadar üzerlerine oturur. Güzelliğiyle yüzleri parlar. Sonra O Yüce ve Ulu Allah Teâlâ, “Onlara güzel koku ikram edin!”

 diye emreder. Bunun üzerine kendilerine türlü türlü misk ve daha önce hiç duymadıkları diğer Cennet kokularım getirip serpmek üzere bütün güzelliği, şiddetli parlaklığı ve gözalıcı nuruyla bir bulut kalkar.

Serpilen Hoş Kokular

Düşün bir kere!

 Emre muhatap olan bulut, üzerlerine hoş kokular yağdırıyor. Güzel rayihalar yağmur gibi üzerlerine yağıp yüz ve elbiseleri nefis kokular içerisinde kalıyor. Onlar yiyip içtikten, melekler kıymetli elbiseler giydirdikten ve bulut, üzerlerine güzel kokular serptikten sonra gözleri hayret ve sevinçten bakakalır, gönülleri Allah Teâlâ’nın rahmet ve keremine takılır durur.

Allah Teâlâ’nın Cemalini Seyretmek

Onlar bu durumda iken birden perdeler kaldırılır ve Rableri kendilerine kemaliyle görünür. Bir ona, bir de güzelce hayal bile edemediklerine -ki bunu güzelce hayal edebilmeleri asla mümkün değildir. Çünkü O öyle bir Kadim’dir ki yaratıklarından hiçbiri Kendisine benzemez bakınca, evet O’na bakınca sevgilileri olan Allah Teâlâ, kendilerine merhabalarla şöyle seslenir:

“Merhaba kullarım!  Hoş geldiniz!”

 Azamet ve güzelliğiyle Allah Teâlâ’nın kelâmını duyunca ne dünyada ne de Cennette bulamadıkları bir saadet ve sürür kalblerini kaplar. Çünkü hiçbir şeyin Kendisine benzemediği Zatın kelâmını duyuyorlar.

Onları bir düşün!

 Hepsi başlarını eğmiş, O’nun sözlerini duymak için can kulağıyla dinlemektedir. Biricik Sevgilileri ve göz aydınlıkları olan Zatın sözlerini dinlemenin verdiği sevincin nuru yüzlerini kaplamıştır. Allah Teâlâ’nın, bizzat sana hitaben söylediği sözlerini işitme sevincin şöyle dursun, dostlarına “Merhaba!”

 dediği anı tasavvur ettiğinde duyduğun sevinç ve O’na beslediğin muhabbetten ruhun uçsa çok görülmez. Allah Teâlâ onları “Selâm!”

 sözü ile Selâmlar. Onlar da selâmını: “Selâm sensin. Selâmet de Sendendir. Celâl ve ikram da sadece sana mahsustur” diyerek alırlar.

“Merhaba Ey Dostlarım!”

Yüce Allah Teâlâ sözlerine şöyle devam eder: “Merhaba ey kullarım, ziyaretçilerim, yaratıklarımın en hayırlıları, bana verdikleri sözü yerine getirenler, öğütlerimi tutanlar, Beni görmedikleri halde hakkımı gözetenler ve her hal ve durumda Bana karşı ürperti içinde bulunanlar!

 Vücutlarınızda sizlerden razı oluşumun alameti olarak zahmet ve meşakkati gördüm. Zamanınıza hükmedenlerin size yaptıklarını müşahede ettim. İnsanların eza ve cefası, Benim hakkımı yerine getirmekten sizi alıkoymadı. Dileyin benden ne dilerseniz!”

 O anda onları bir görebilsen!

Bunları bizzat biricik sevgililerinden duyuyorlar. Onlara, dünyada, verdikleri ahdi yerine getirdiklerini, hakkını gözettiklerini ve sürekli olarak Kendisinden korktuklarını hatırlatır. Onlar da, O’nun haklarını gözetmeleri konusundaki iyiliklerinin boşa gitmediğini ve takdir edildiğini, korkularının mükâfatlandırıldığını ve merhabalarla karşılandıklarını duyunca sevinçten uçar gibi olurlar. Nitekim dünyada da bu arzu ve ümitle O’na kulluk etmişlerdi. O’na itaatte kusur etmedikleri ve O’ndan korkmada ihmal göstermedikleri zaman neşe ve sevinçten kalbleri adeta uçuyordu. Şiddetli korkularından ve Allah Teâlâ’nın hakkını gözetip onu koruma endişesinden dolayı, dünyada itaatle boyun eğerek, içinde bulundukları halden memnun oluyorlardı. Gönüllerini dolduran bir sevinçle, azamet ve celâline yemin ederek, O’nun kendi üzerlerindeki hakkını tam olarak yerine getiremediklerini belirterek cevap verirler. Bununla Allah Teâlâ’yı ta’zim ve ni’metlerinin çokluğunu ifade etmek isterler. Çünkü Allah Teâlâ, onları Cennetiyle mükâfatlandırmış, ziyareti ve yakınlığı ve sözlerini dinletmekle şereflendirmiştir.

Sonsuz Minnettarlık

Onlar şöyle derler: “İzzet ve celâline, azamet ve yüce makamına yemin ederiz ki, Senin yüceliğini hakkıyla takdir edemedik. Hakkını tam olarak yerine getiremedik. Sana secde etmemize izin ver.” Bunun üzerine Rableri onlara buyurur ki: “Ben sizden ibadet zahmetini kaldırdım. Vücutlarınızı rahata kavuşturdum. Zaten siz dünyada uzun uzun ibadetle onu oldukça yormuştunuz. Alınlarınızı benim için secdeye koymuştunuz. Şu anda ise siz benim kerem ve rahmetime koşup gelmiş bulunuyorsunuz. Öyleyse dileyin benden dileyeceğinizi!’

 Bir aşka hadiste şu ifadeler de yer almaktadır “Rablerine bakınca, onun için hemen secdeye kapanırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ Kendi yüce kelâmiyle şöyle seslenir: ‘Kaldırın başlarınızı!  Şimdi amel zamanı değildir. Şimdi sevinç ve cemalimi seyretme zamanıdır.”

Öyleyse aklınla, onların Sultanlarını gördükleri ve gerçek sevgilileri, gönüllerinin sırdaşı, gözlerinin sevinci, kalblerinin hoşnutluğu ve ruhlarının huzuru olan Allah Teâlâ’nın kelâmını işittikleri zaman yüzlerinin nurunu ve onlara gelen sevinç ve coşkuyu bir göz önüne getir. Başlarım secdeden kaldırır ve hiçbir şey Kendisine benzemeyen Zatı gözleriyle seyrederler. Bu sayede şeref, ikram ve değerin doruğuna, memnuniyet ve yüksekliğin nihâyetine ererler. Hayallerin bile konamadığı, zihinlerin kuşatamadığı, düşüncenin yetişemediği ve anlayışların ihata edemediği aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın cemalini seyretmeyi sen ne sanıyorsun?!

O, akılların idrakinden şaşırıp hayretlere düştüğü kadîm olan Ezelîdir. Hiç bir anne rahmi ona mekan olmamış, hiç bir babanın sulbünden gelmemiş, hiçbir cisim suretinde görünüp de şekil değiştirmemiştir. O bütün bunlardan münezzehtir. Diller O’nun sıfatlarına misaller getirmekten aciz kalır. O zatiyle tek olup başka varlıklara benzemekten münezzehtir. Yaratıklara eş olmaktan celâliyle yücedir.

O öyle bir yücedir ki, ona denk olacak hiçbir şey yoktur. Ona ortak olacak hiçbir şeriki bulunmaz. Yaratmasını irade edip de kendisine zor gelecek veya yaratmasından aciz kalacak hiçbir şey yoktur. Zorba zalimler O’nun azametine teslim olup boyun eğmişlerdir. Evvelkiler ve sonrakiler O’nun hükmüne musahhar olmuşlardır. Olmuşuyla, olacağıyla ve olacaksa nasıl olacağıyla her şeye ilmi nüfuz etmiştir. İlmiyle bütün varlıkları kuşatmıştır. Hepsinin seslerini çok iyi duyar. Zatlarını ihata eder, iradesi hepsine geçer. Meşieti hepsine boyun eğdirir. Her şey O’nun tarafından çekip çevrilmektedir. Bütün mevcudatı yoktan icad eder. Hiçbir şey, O’nun istediği vakitten önce var olamaz. Hiç bir şey O’nun iradesine karşı gelemez. Öyleyse daha önce adı bile anılacak bir nesne değilken, Vahid ve Kahhar olan Allah Teâlâ tarafından var edilen şeyler nasıl O’nun emri karşısında diretebilir?

Saraylara Dönüş

Allah Teâlâ sevgili kullarını Kendisini görmekle sevindirip onlara yakınlığıyla ikram edip şereflendirerek, doğrudan doğrula Kendisiyle konuşmak ve yüce sözlerini dinlemekle nimetlendirince, hazırladığı ikram, nimet ve lezzetlerine dönüp gitmeleri için onlara izin verir. Onlar da dönüp inci ve yakuttan bir takım atların yanına gelirler ki eyerlerinin üzerinde Cennetlerin bahçelerinde kanat çırpıp uçan ve özel hazırlanmış tahtları vardır. İzzet ve celâl sahibi Allah Teâlâ’yı gören ve onun mübarek kelâmını işiten yüzleri ne zannedersin?

 Onların güzellikleri ve cemali nasıl da kat kat artar ve bu bakış onların parlaklık ve nurunu nasıl da artırır?!

Yürümeye devam ederler. Nihayet saraylarını görürler. Hizmetçileri, uşakları ve çocuk hizmetkârları onları farkedince, herbiri sarayının kapısında onu karşılamak için koşar. Sarayının kapısına geldiğinde, hepsi onun etrafını sararlar ve ona saray ve otağına kadar refakat ederler. Saray ve otağının kapısına yaklaştığında perdedar büyük bir tazim ve saygıyla kalkıp sarayının kapısını açar. Zevceleri onu karşılamak üzere koşuşurlar. Zevcesi yüzünün hüsn-ü cemaline bakıp da, güzellik, parlaklık ve nurunun kat kat arttığını görünce, ona olan aşk ve muhabbeti daha da artar. Sarayları, otağları, kubbeleri ve zevceleri, yüzünün nur ve cemaliyle parlar. Zevcelerinin hüsün, cemal, nezaket ve haşmetleri ziyadeleşir. Sonra atlarından inerler ve saraylarının salonlarına doğru ilerlerler. Yataklarına kurulup konforlarına geri dönerler.

Derken dostlarının hoş ve tatlı meclislerini özlerler. Hemen cins at ve kısraklarına binip birbirlerini ziyarete giderler. Cennet nehirlerinin kıyısında buluşurlar. Orada misk ve kâfur tepeleri üzerinde kendileri için Cennet minderleri ve halıları döşenmiştir. Dostlar sevinçle karşı karşıya oturur, Cennet içeceklerinden içerler. Cennet çocukları Cennetin şarap, tatlı içimli meşrubat ve selsebil nehirlerinden sürahi, bardak ve kadehlerle alarak kendilerine servis yaparlar. Cennet çocukları Allah Teâlâ dostlarına ikram etmek için kadehleri alıp nehirlere daldırınca, onlar ancak Allah Teâlâ’nın şu seslenişini duyarlar:

“Ey dostlarım!  Dünyada çok kez sizi susuzluktan dudakları çatlamış ve boğazları kurumuş olarak gördüm. Şimdi karşılıklı olarak isteğiniz kadar için ve nimetlerinizin arasına dönün. “Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık afiyetle yiyin, için!”  (Hakka Sûresi: 24) İnsanlar, yaptıkları iyi işleri takdir ederek anlatan Mevlâlarının sözünü işittikleri anda ve ehl-i dünyanın içki meclislerine karşılık, onların da kendi aralarında Cennette bu tür meclisler düzenleyip karşılıklı Cennet içeceklerinden içmeye çağrıldıklarında gönüllerinin sevincini mümkün değil anlatamazlar. Mevlâlarının sözlerini işitmenin süruruyla parlamış iken onların yüzünü bir görsen!

 Gerçekten o ne büyük meclistir!

 O ne muazzam topluluktur!

 Öyleyse Rabbine müştak olmaya O’nun tarafından sevilmeye bak!

 Muvaffakiyet ise Allah Teâlâ’nın sayesindedir ve dönüş ancak O’nadır. Cennet ise mü’minlerin girip karar kılacağı yerdir. Cennet, müttakilerin mükâfatı ve gönlü kırıkların sevincidir. Kuvvet ve kudret ancak Yüce ve Ulu olan Allah Teâlâ’nın yardımı iledir.

Kaynak: Haris El-Muhasibî, Ahiret Perdesini Aralarken, (Kitâbu’t-Tevehhum),Tercüme: Abdulaziz HATİP, İstanbul 1995

 

METATRON DÜNYA KRALLIĞI


Kıyamet işçileri Ülkesi AGARTA’nın Öyküsü
René GUÉNON

BATI DÜNYASINDA “AGARTA” HAKKINDAKİ BİLGİLER

 

Saint Yves D’Alveydre’in, ölümünden sonra yayınlanan ve ilk baskısı 1910 senesinde yapılmış olan “Hint Misyonu” adlı eserinde Agarta ismiyle anılan esrarengiz bir inisiyatik merkezin tanımı yapılmaktadır. Bu kitabı okuyanların pek çoğu, anlatılanların tamamen hayal ürünü ve hiçbir gerçeğe dayanmayan bir tür kurgudan ibaret olduğu kanısına vardılar. Aslına bakılacak olursa, metnin içinde, en azından dış görünümlere önem verenleri yanıltacak ve böyle bir fikir edinmelerine neden olacak türden, inanılmaz denebilecek öğeler bulunmaktadır. Ve hiç şüphesiz, Saint Yves’in de, oldukça uzun bir süre önce yazmış olduğu bu eseri yayınlamamak için birtakım haklı sebepleri vardı. O zamana kadar Avrupa’da Agarta’dan ve reisi olan Brahmatma’dan, pek de ciddîye alınamayacak olan Louis Jacolliot (1) isimli bir yazarın dışında söz eden olmamıştı. Biz bu yazarın, Hindistan’da kaldığı dönemlerde bu konulardan söz edildiğini duymuş, sonra da bunları kendi zevkine göre düzenleyip aktarmış olduğunu düşünüyoruz.

Ancak, 1924 senesinde yeni ve beklenmedik bir şey oldu: Ferdinand Ossendowski’nin, içinde 1920 ve 1921 senesinde Orta Asya boyunca yaptığı o son derece hareketli ve macera dolu yolculuğu anlattığı “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” adlı kitabı piyasaya çıktı ve kitabın özellikle son kısmında, Saint Yves’in anlattıklarının hemen hemen tamamen aynısı olan bazı bilgiler aktarılıyordu. Ve bu kitabın kopardığı gürültü bize göre Agarta sorunu üzerinde süregelen sessizliğin en sonunda bozulmasına ve konunun üzerine eğilinmesine neden olmuştur.

Şüpheci veya art niyetli kişiler Ossendowski’yi Saint Yves’in eserinden çalıntı yapmakla suçlamakta gecikmediler ve bunun ispatı olarak da, her iki eserdeki benzer bölümleri öne sürdüler. Aslında, kimi zaman en ince detaylara varıncaya kadar birtakım şaşırtıcı benzerlikler bulunduğu da bir gerçektir. Saint Yves’in eserindeki en inanılmaz görünen açıklamalardan biri öncelikle, dünyanın her noktasına, kıtaların ve hatta okyanusların bile altına uzantıları bulunan ve bunlar vasıtasıyla yeıyüzünün tüm bölgeleriyle ilişki kuran bir yeraltı dünyasının mevcut olduğu iddiasıdır. Bizzat Saint Yves’in kendisi bu iddiada bulunmaktadır; halbuki Ossendowski böyle bir iddiada bulunmamakta, ancak, bunu kendisine, yolculuğu sırasında karşılaştığı çeşitli insanların söylediklerini belirtmektedir.

Dikkat çekici bölümler arasında “Dünyanın Kralı”nın, selefinin mezarı önünde bulunuşunu tasvir eden bölüm, Bohemyalıların (çingenelerin) kökenleri hakkındaki ve onların eskiden Agarta‘da (2) yaşamış olduklarına ilişkin bölüm ve daha birçok diğerleri vardır. Saint Yves, yeraltında “Kozmik Sırlar” ayini yapıldığı zaman çöldeki tüm yolcuların durdukları, hatta hayvanların bile tamamen sustukları bazı “an”lar olduğundan bahsetmektedir. (3) Ossendowski ise, bu toplu huşu anlarından birini bizzat yaşamış olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle garip bir rastlantı sonucu, her iki eserde de, günümüzde artık kayıp olan ve üzerinde olağanüstü insanlar ve hayvanların yaşadıkları bir adanın hikâyesi yer almaktadır:

Saint Yves, Sicilyalı Diodor’un İambule yolculuğunun bir özetini verirken, Ossendowski de, Nepalli eski bir Budist’in yaptığı yolculuktan bahseder; ancak, her ikisinin aktardıkları nitelikler de birbirlerine çok yakındır. Şayet bu hikâye hakkında birbirinden çok uzakta bulunan kaynaklardan çıkan iki rivayet var ise, bunları bulmak ve hassas bir şekilde birbirleriyle kıyaslamak bir hayli enteresan olacaktır.

Tüm bu yaklaşımları belirtmeye özen gösterdik; ancak bunların, aktarılanların gerçekliği hakkında bizi tam anlamıyla ikna ettiklerini söylemek yanlış olur. Kişisel kanaatimizin de burada bir tartışma konusu olmasına gerek yoktur. Ossendowski’nin bizzat tanıklığına dayanarak aktardıklarından bağımsız olarak biz de diğer kaynaklardan biliyoruz ki, bu hikâyeler Moğolistan ve tüm Orta Asya’da gayet yaygındır. Ayrıca tüm toplumların geleneklerinde de buna benzer unsurların yer aldığını belirtmek yerinde olur. Diğer taraftan, şayet Ossendowski Hint Misyonu’ndan bir bölümü kopya etmiş ise, onun, bazı önemli bölümleri niçin almadığını, ayrıca niçin bazı kelimeleri değiştirmiş, örneğin Agarta yerine Agarti yazmış olduğunu açıklayabilmek zordur. Kelimelerdeki bu fark, onun Moğol kaynaklarıyla ilişki kurmuş olduğunu göstermektedir; halbuki ‘Saint Yves’in elde ettiği bilgiler Hint kaynaklıdır (biz bu zatın en azından iki Hindu ile temas hâlinde bulunmuş olduğunu biliyoruz) (4). Ossendowski’nin, inisiyatik hiyerarşinin reisini niçin “Dünyanın Kralı” diye tanımladığını da anlayamıyoruz. Çünkü Saint Yves’in eserinde böyle bir unvana rastlanmaz. Bazı bölümleri kopya etmiş olduğu, sözgelimi olarak kabul edilse bile Ossendowski, kimi zaman Hint Misyonunda yer almayan ve kendisinin de icat etmiş olması imkânsız olan şeyler söylemektedir; çünkü fikirler Ve doktrinlerden çok politikayla ilgilenmiş ve ezoterizme ilişkin hemen hemen hiçbir şey bilmeyen bir şahıs olarak kendisi de, aktardığı bilgilerin kıymet ve önemini kavrayabilmekten uzaktı. Örneğin, eskiden ’’Dünyanın Kralı” tarafından Dalay Lama‘ya gönderilmiş, ardından Moğolistan’da Urga’ya götürülmüş ve bundan yaklaşık yüz sene önce de ortadan kaybolmuş olan “kara taş”ın hikâyesi gibi… (5). Pek çok geleneklerde “kara taş”lar önemli bir role sahiptir; Kibele’nin sembolü olanından Mekke’de Kâbe’ ye yerleştirilmiş olanına varıncaya kadar (6)… İşte, başka bir örnek daha: Urga’da ikamet eden Bogdo Han ya da ‘Yaşayan Buda”, diğer kıymetli şeyler arasında, Cengiz Han’ın, üzerinde bir svastika işareti kazılı olan yüzüğünü ve “Dünyanın Kralı”nın mührünü taşıyan bakır bir levhayı da muhafaza etmektedir. Ossendowski bu iki şeyden yalnızca ilkini görmüşe benzemektedir; ancak İkincisinin varlığını tasavvur etmek kendisi için hayli zordu; öyle olmasaydı burada, doğal olarak bir altın levhadan bahsetmek aklına gelmez miydi?

Bu birkaç başlangıç gözlemi amacımız bakımından yeterlidir, çünkü her türlü polemiğe ve şahsî meselelere tamamen yabancı kalmak durumundayız. Şayet burada Ossendowski ve hatta Saint Yves’den söz etmişsek bunun tek sebebi onların, kendilerine ait olmayan ve kıymeti de, tıpkı şu alanda söz konusu edilemeyecek olan bizim kişiliğimiz gibi onların da kişiliğini aşıp geçen görüşlere bir hareket noktası vazifesi görmüş olmalarıdır. Onların eserleri hakkında gereksiz bir “metin eleştirisi” içine dalmak istemiyoruz. Bizim asıl amacımız, bildiğimiz kadarıyla henüz hiçbir yerde verilmemiş olan ve Bay Ossendowski’nin “sırların sırrı” adını verdiği şeyi bir ölçüde aydınlatmaya yardımcı olacak bilgileri getirmektir (7).

KRALLIK ve YÜKSEK RAHİPLİK

En yüksek, en eksiksiz ve en katı anlamıyla ele alındığında “Dünya Kralı” unvanı, adına çeşitli biçimler altında eski toplumların pek çoğunda rastladığımız ilksel ve evrensel Kanun Yapıcı (Yasa Koyucu) Manu’ya tam uymaktadır. Buna ilişkin olarak Mısırlılar’da Mina ya da Menes, Keltler’de Menı ve Yunanlılar’da da Minos (8) ilk akla gelenlerdir. Zaten bu isim, tarihî bir kişiliği ya da efsanevî bir kahramanı da belirtiyor değildir; onun temsil ettiği, gerçekte bir prensiptir: Saf ruhsal ışığı ve dünyamızın ya da bizim varoluş devremizin şartlarına özgü Kanunu (Dharma) yansıtan Kozmik Zekâ’dır; ve aynı zamanda, düşünen varlık olarak bilhassa saygı görmekte olan insanın (Sanskritçe’de Manava) arşetipidir.

Diğer taraftan şunu da öncelikle belirtmek gerekir ki bu prensip; kendisi vasıtasıyla ilksel bilgeliğin çağlar boyunca onu alabilecek kapasitede olanlara ulaştığı, kökeni “beşerî olmayan” (apaurusheya) ve kutsal tradisyonun deposunu bütünüyle muhafaza etmekle görevli bir organizasyonun yeryüzü âleminde kurmuş bulunduğu bir ruhsal merkez tarafından tezahür ettirilmekte olabilir. Hemen hemen Manu’nun bizzat kendisini temsil etmekte olan böyle bir organizasyonun lideri pek tabiî olarak onun unvanım ve niteliklerini de taşıyabilir ve hatta fonksiyonunu yerine getirebilmesi için ulaşmış olması gereken bilgi seviyesi açısından o, tıpkı beşerî bir ifadesi gibi olduğu ve karşısında kendi kişiliğinin ortadan kalktığı o prensip ile özdeşleşmektedir. Saint Yves’in belirttiği gibi, şayet bu merkez, yani Agarta, eskiden Ayodhya’da (9) yerleşmiş bulunan ve kökeni de şimdiki devrenin Manu’su olan Vaivasvataya kadar uzanan antik “güneş hanedanının mirasını devralmış ise, aynı durum onun için de söz konusudur.

Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi Saint Yves, Agarta’nın en yüksek liderini “Dünyanın Kralı” olarak tasarlamayıp onu tıpkı bir “Papa” gibi takdim eder ve ayrıca, biraz fazlaca batılılaştırılmış bir anlayış ürünü olarak onu “Brahman Kilisesi”nin başına yerleştirir (10). Bu son aktardıklarımızı bir tarafa bırakacak olursak; aslında Saint Yves’in söyledikleri, bu açıdan Ossendowski’nin kendi köşesinde söylediklerinin bir tamamlayıcısı olmaktadır. Her ikisi de kendilerinde hâkim olan eğilimlere ve uğraşılara en doğrudan cevap veren görünümleri fark etmişe benzemektedirler. Çünkü burada gerçekten de aynı zamanda hem krallık hem de rahiplik gibi bir çifte kudret söz konusudur.

“Yüksek Rahiplik” (Pontifical: Ruhanî reisliğe, papazlığa ait olan) karakteri, kelimenin en gerçek anlamıyla inisiyatik hiyerarşinin liderine aittir ve bu da bir açıklamayı gerektirmektedir: Pontifex (Pontifeks) sözcüğünün tam karşılığı “köprüler kurucu”dur ve Romalılar tarafından kullanılan bu unvan, kökeni bakımından bir tür “masonik” (masonluğa ait) bir unvandır. Ancak sembolik bakımdan, “bu dünya ile yüksek âlemler arasındaki iletişimi kurarak aracılık fonksiyonunu yerine getiren” anlamına gelmektedir (11).

“Göksel Köprü” olan gökkuşağı, “yüksek rahipliğin” doğal bir sembolüdür ve tüm tradisyonlar (gelenekler) ona birbirleriyle tamamen bağdaşan anlamlar vermektedirler: İbraniler’de Tanrı’nın, halkı ile birleşmesinin bir güvencesidir; Çin’de Gök ile Yer’in birleşmesinin bir işaretidir; Yunanistan’da “Tanrıların Habercisi” İris’i temsil etmektedir; hemen hemen her yerde, İskandinavyalılar’da olduğu gibi, Persler’ de ve Araplar’da, Orta Afrika’da ve Kuzey Afrika’nın bazı halklarına varıncaya kadar bu, duyularla algılanabilen âlemi duyularla algılanamayan âleme bağlayan köprü anlamına gelmektedir.

Diğer taraftan rahiplik ve krallık gibi iki kudretin birleşmesi, Latinler’de Janus’un sembolizminin belirli bir görünümü tarafından temsil edilmekteydi. Gerçekte bu, hayli, karmaşık ve çok çeşitli anlamlara sahip bir sembolizm idi. Altın ve gümüş anahtarlar, bunların karşılığı olan iki inisiyasyonu temsil ediyorlardı (12). Hindu terminolojisini kullanmak gerekirse, buna Brahmanlar’ın ve Kşatriyalar’ın yolu denebilir; ancak, hiyerarşinin en tepesinde her birinin yetkilerini ve görevlerini karşılıklı olarak çekip aldıkları ortak bir prensip vardır; demek ki bu, onların dahil oldukları sınıflandırmanın dışında kalan bir şeydir; Çünkü orası, onların kendi alanlarında uyguladıkları yasal otoritenin kaynağıdır ve Agarta inisiyeleri de atmamadırlar, yani “kastların üstündedirler”. (13)

Orta Çağ’da, otoritenin birbirini tamamlayıcı durumdaki iki görünümünün kayda değer biçimde birleştirilmiş olduğu bir ifade mevcuttu: O devirde sık sık “Rahip Jean (Jan) Krallığı” adı verilen esrarengiz bir ülkeden söz edilirdi (14). O zamanlarda, bu söz konusu merkezin “dış örtü” olarak tanımlanabilecek olan kısmı büyük ölçüde Nasturîler (ya da doğru veya yanlış, böyle tanımlanmış olanlar) ve Sabiîler (15) tarafından oluşturuluyordu ve bunlardan Sabiîler, kendilerine Yahya’nın Mendayyeh’i, yani “Jean’ın Müritleri” adını veriyorlardı. Bu hususta hemen şunu da belirtmeliyiz ki İsmailîler’den ya da diğer bir ifadesiyle “Dağın İhtiyarı”nın müritlerinden Lübnan’ın Dürzîleri’ne varıncaya kadar çok kapalı bir karaktere sahip Doğulu grupların pek çoğunun, tıpkı Batının şövalyelik tarikatları gibi, “Kutsal Toprakların Muhafızları” unvanını taşımaları da hayli ilginçtir. Bunun ne anlama gelebileceği ileriki satırlarda daha iyi anlaşılacaktır. Saint Yves, “Agarta‘nın Tampliye Şövalyeleri” ifadesini kullandığı zaman, belki kendisinin de farkında olmadığı çok doğru bir sözcük bulmuş oluyordu.

Kullanmış olduğumuz “dış örtü” ifadesinin bir şaşkınlık yaratmaması için, şövalyelere özgü inisiyasyonun esas itibarıyla bir Kşatriyalar inisiyasyonu olduğuna dikkat etmenin. gerekliliğini de belirtmeliyiz. Bu da, diğer hususların yanısıra burada esas rolün, Sevgi’nin sembolizmine ait olduğunu açıklamaktadır (16).

Aynı zamanda hem rahip hem de kral olan bir kişi kavramı, Hristiyanlığın kökeninde bulunmasına ve “Maj-Krallar” tarafından da çarpıcı bir şekilde temsil edilmiş olmasına rağmen yine de Batı dünyasında pek yaygın değildir. Orta Çağ’da bile, en yüksek kudret ve egemenlik (en azından dış görünüşlere göre), Papalık ve İmparatorluk arasında ayrılmıştır (17). Böyle bir ayrılık, üst kısmı eksik olan bir organizasyon olarak ifade edilebilir; Çünkü burada, her iki kudretin de kaynaklandığı ve de bağlı bulunduğu bir ortak prensip belirmemektedir; demek ki gerçek yüksek kudret başka bir yerde bulunmaktadır. Doğuda ise tersine olarak, hiyerarşinin kendi tepesinde böyle bir ayrılık durumu, oldukça ender bir olaydır ve bu türden bir şeye ancak, bazı Budist kavramlarda rastlamak mümkün olabilir. Sakya-Muni’nin, bir an gelip de ikisi arasında bir seçim yapması gerektiğinde, Buda ile Şakravarti (Chakravarti) ya da “Evrensel Hükümdar”ın (18) fonksiyonları arasında ortaya çıktığı iddia edilen uyumsuzluğu ima etmek istiyoruz.

Şunu da belirtmek yerinde olur ki,/Budizm’e özgü hiçbir özel yanı bulunmayan Şakravarti terimi, Hindu tradisyonunun verilerine göre Manu‘nun ya da temsilcilerinin fonksiyorlarını ifade etme açısından gayet uygundur: Bu sözcüğün tam karşılığı “çarkı döndüren”dir; yani her şeyin merkezinde bulunan ve kendisi harekete katılmaksızın bunların hareketini yöneten ya da Aristo’nun deyimi ile, “hareketsiz devindirici”dir (19).,

Dikkatleri özellikle şu nokta üzerine çekmek istiyoruz: Burada söz konusu edilen merkez, bütün tradisyonların sembolik olarak “Kutup” diye tanımlamada birbirleriyle tamamen uzlaşmış oldukları sabit noktadır. Çünkü, Keltler’de olduğu gibi, Kaldeliler’de ve Hindular’da da, genellikle çark (tekerlek) ile temsil edilmiş olan âlemin dönüşü, onun çevresinde gerçekleşmektedir (20). Bu da, Uzak Doğu’dan Uzak Batı’ya kadar her tarafa yayılmış olduğu görülen suastika işaretinin gerçek anlamını oluşturmaktadır (21) ve bu, esas olarak “Kutup işareti”dir ve onun gerçek anlamı da günümüz Avrupası’nda hiç şüphesiz, şimdi ilk defa bu satırlarda tanıtılmaktadır. Çağdaş bilginler bu sembolü en fantaziye dayalı kuramlarla boş yere açıklamaya çalışıp durdular; bunlardan birçoğu, âdeta bir tür sabit bir fikir tarafından musallat olunmuşçasına, diğerlerini olduğu gibi onu da “güneşsel” (22) bir işaret olarak görmek istediler; halbuki kimi zaman böyle bir işaret olmuş olsa bile, bu ancak kaza eseri olarak ve niteliği saptırıldığında meydana gelmiş bir durumdur. Diğer bazı kişiler ise, svastika’yı hareketin sembolü olarak yorumlamakla gerçeğe çok daha fazla yaklaşmış oluyorlardı. Ancak, bu yorum yanlış olmasa bile yine de epeyce yetersiz kalmaktadır, Çünkü burada söz konusu olan herhangi bir hareket değil, bir merkezin ya da değişmez bir eksenin çevresinde gerçekleşen bir dönme hareketidir. Ve şunu yine vurgulamak gerekir ki, söz konusu olan bu sembolün bağlı olduğu esas unsur bu sabit noktadır (23).

Tüm bu aktardıklarımızdan da görüldüğü gibi, “Dünyanın Kralı”nın başlıca, emredici ve düzenleyici (régulatrice) bir görevi olduğu anlaşılmaktadır (bu régulatrice-düzenleyici kelimesinin rex ve regere ile aynı köke sahip bulunmasının belli bir nedene dayandığı görülecektir) ve bu görev, “denge” ya da “ahenk” gibi bir kelimeyle özetlenebilir; bu da, Sanskritçe’de Dharma (24) sözcüğü ile tam karşılığını bulur: Bundan anladığımız, Yüce Prensip’in değişmezliğinin tezahür etmiş âlemdeki yansımasıdır. Bu görüşlerin ışığı altında “Dünyanın Kralı”nın, “insanın dünyası”nda (manava-loka) (25) özellikle bu denge ve bu ahenk tarafından kaplanmış biçimlerden ibaret olan “Adalet” ve “Barış” gibi temel sıfatlara sahip bulunuşunun nedeni de anlaşılabilir. Bu çok önemli bir noktadır ve genel öneminin dışında, bunu özellikle birtakım boş korku ve endişelere kapılanlar için belirtiyoruz. Bay Ossendowski’nin kitabının son satırlarında da bunun bir yankısını bulmak mümkündür.

SEKİNAH” ve “METATRON

Önceden edinmiş oldukları birtakım fikirlerle anlayışları tuhaf bir biçimde sınırlı hâle gelmiş bazı korkak kişiler, sırf “Dünyanın Kralı” tanımı ile bile paniğe kapılmışlar ve bunu hemen, İncil’de söz konusu edilen Prirıceps hujus mundi (“Âlemin Prensi” anlamına gelir. Hz. İsa’yı kastetmek için kullanılmış bir ifadedir.) ile kıyaslamışlardır. Böyle bir benzetmenin tamamen yanlış ve temelden yoksun olduğu meydandadır. Bunu bir kenaıra atmak amacıyla, bu “Dünyanın Kralı” unvanının İbranice’de ve Arapça’da yaygın biçimde Tanrı’yı kastetmek için kullanıldığını belirtebiliriz (26). Bu arada, şu noktada birkaç enteresan gözlem yapma fırsatı doğabileceğinden, bu konuyla ilgili olarak İbranî Kabalası’nın bu etüdümüzün ana konusu ile doğrudan bağlantılı olan ve “göksel (semavî) aracılar”a ilişkin kuramlarını incelemeden geçemeyeceğiz.

Söz konusu olan “göksel aracılar”, Sekinah (Ya da Sekinah.) ve Metatron’dur ve şunu da hemen belirtmeliyiz ki, en genel anlamıyla Sekinah, Tanrı’nın “gerçek katı”dır (huzuru). Kutsal Kitap’ın özellikle bundan bahseden bölümleri, bilhassa ruhsal bir merkezin kuruluşundan söz edilen kısımlardır: Tabernakl’ın (ahit sandığının korunduğu çadır) yapılması, Süleyman ve Zerubbabd Tapınaklarının inşa edilmesi gibi… Kurallara uygun olarak saptanmış şartlarda inşa edilen böyle bir merkez, daima “Işık” olarak temsil edilmiş olan İlâhî tezahürün yeri olmalıdır. Ve ayrıca, Masonluğun muhafaza etmiş olduğu şu “çok aydınlatılmış ve çok düzenli yer” ifadesi, tapınakların yapımına başkanlık eden ve aslında hiç de Yahudiler’e özgü olmayan antik çağların o rahipliğe ait biliminin bir hatırası gibidir. Bu konuya daha sonra tekrar geri döneceğiz. “Ruhsal tesirler” kuramım da geliştirmek niyetinde değiliz. (“Ruhsal tesirler” ifadesini “takdisler” sözcüğüne tercih ediyoruz; Çünkü bu, İbranice’deki berakot sözcüğünün bir çevirisi, olmaktadır; Arapça’daki baraka sözcüğü de (27) bu anlamı gayet belirgin olarak korumuştur.) Ancak, yalnızca bu tek görüş açısına bağlı kalarak bile M. Vulliaud’nun Yahudi Kabalası hakkındaki eserinde aktardığı ve Elias Levita’ya ait olan “Kabala Üstatları bu konuda büyük sırlara sahiptirler” sözünü açıklayabilmek mümkün olmaktadır.

Sekinah, kendini sayısız görünümler altında gösterir; bunlar içinde başlıca iki tanesi vardır, biri içsel, diğeri de dışsal olmak üzere… Diğer taraftan da, Hristiyan tradisyonunda bu her iki görünümü de olabildiğince açık seçik biçimde belirleyen bir cümle vardır; “Gloria in excelsis Deo, et in terra Pax hominibus bonae voluntatis.” Gloria ve Paxsözcükleri sırasıyla, Prensip’e göre içsel görünüme, tezahür etmiş âleme göre de dışsal görünüme ilişkindirler. Ve şayet bu sözler bu şekilde kabul edilecek olurlarsa, bunların “Tanrı’nın bizimle” veya “bizde” (Emmanuel) doğuşunu duyurmak için Melekler (Malakim) tarafından hangi nedenle söylenmiş oldukları derhal anlaşılabilir. Birinci görünüme ilişkin olarak, Tanrıbilimcilerin, içinde ve aynı zamanda da yine onun vasıtasıyla mutluluk verici rüyetin (in excelsis) oluştuğu “zafer ışığı” hakkındaki kuramlarını lıâTIflatmak yerinde olur. Ve İkinciye gelince, burada bir süre önce değinmiş olduğumuz ve ezoterik anlamı bakımından da her yerde, bu dünyada (in terra) kurulmuş olan ruhsal merkezlerin temel niteliklerinden biri olarak gösterilmiş olan “Barış”ı (la Paix) görmekteyiz. Diğer taraftan zaten Arapça bir terim ve~açıkca İbranice’deki Sekinah’ın aynısı olan Sakînah (Sekene) terimi “Büyük Barış” olarak tercüme edilir ki, bu da Rozkruvalar’ın (Rose Croix) Pax Profunda’sının tam karşılığıdır; ve buna dayanarak, bu kişilerin “Kutsal-Ruh’un Tapınağı” ifadesinden neyi anladıklarını izah etmek mümkün olmaktadır, tıpkı İncil’de bulunan ve içinde “Barış”tan (28) söz edilen sayısız metni açıklamanın mümkün hâle gelişi ve hatta “Sekinah’a. ilişkin gizli tradisyonun Mesih’in ışığı ile herhangi bir bağlantısının Oluşu” gibi… M. Villaud’nun bu son bilgiyi verirken “Pardes’a (yani ileride de göreceğimiz gibi, en yüksek ruhsal merkeze) açılan yolu izleyenlere ayrılmış olan” tradisyondan söz etmesi hiç de amaçsız gibi değildir. (29)

Bu husus, buna bağlı olan diğer bir açıklamayı getirmektedir: Ardından, M. Villaud “Jübile’ye (30) ilişkin bir sır” dan söz eder. Bu, bir anlamda “Barış” (sulh) fikrine de bağlıdır ve bu konuyla alâkalı olarak Zohar’da bulunan şu metni (III, 52 b): “Aden’den çıkan ırmağın adı Jobel’dir.” ardından da, Yeremya’ya ait olan (XVII, 8):”Köklerini ırmağa doğru salacak.” ifadesini aktarır ve bundan da, “Jübile’nin ana fikrinin, her şeyin ilk hâline geri dönüşü” olduğu sonucu çıkar. Burada , tüm tradisyonlarda ele alınmış olan ve bizim de Dante Ezoterizmi” adlı eserimizde üzerinde biraz durabilme fırsatını bulmuş olduğumuz şu “ilksel hâl “e geri dönüşün söz konusu edildiği apaçıktır. Ve eğer ‘Tüm şeylerin ilk hâllerine geri dönüşleri Mesih çağının işareti olacaktır” diye de eklersek, bu incelemeyi okumuş olanlarımız orada “Dünya Cenneti” ve “Göksel Kudüs” arasındaki ilişkilere ait olarak söylediklerimizi gayet iyi anımsayacaklardır. Zaten gerçeği söylemek gerekirse, tüm bunlarda söz konusu olan şey daima, devresel tezahürün değişik safhalarında, tüm milletlere ait tradisyonlara bağlı simgeciliğin (sembolizmin) kalp ile, yani varlığın merkezi ve “Tanrı Evi” (Hindu doktrinindeki Brahma Pura) ile kıyasladığı, Pardes‘dir. Tıpkı, yine bunun bir imajı olan ve bu nedenden ötürü Ibranice’de kelime kökeni bakımından Sekinah’dan kaynaklanan miskan ya da ‘Tanrı’nın ikametgâhı” olarak isimlendirilen Tabernakl (ahit sandığının muhafaza edildiği çadır) gibi…

Diğer bir bakış açısıyla ise, Sekinah, Sejirot’un (Sefirler) bir sentezidir. Sefirot ağacında, “sağ sütun” Merhametin tarafı, “sol sütun” ise Sertliğin tarafıdır (31). Demek ki bu her iki görünümü Sekinah’da da bulmamız gerekir ve şunu da hemen belirtmeliyiz ki, Sertlik Adalet ile, Merhamet de Barış ile aynıdır (32). “Şayet insan günah işler ve Sekinah’dan uzaklaşırsa Sertliğe bağlı olan güçlerin (Sârim) nüfuzları altına girer (33) ve bu durumda Sekinah’a “sertliğin eli” adı verilir; ve bu da “adaletin eli” (ya da “adaletin pençesi” ç.n.) sembolünü çağrıştırmaktadır. Ancak bunun tam tersine, şayet “insan Sekinah’a yaklaşırsa, hürriyetine kavuşur” ve Sekinah bu durumda Tanrı’nın “sağ eli”dir; yani “adaletin eli” artık “kutsayan el” hâline dönüşmüştür (34). En yüksek ruhsal merkezin diğer bir tanımlaması olan “Adalet Evi”nin (Beyt-Din) sırları burada yatmaktadır (35); ve ele almış bulunduğumuz her iki taraf, Hristiyanlar’ın “Son Hüküm” tasvirlerinde seçilmişlerin ve lanetlenmişlerin (cehennem azabına mahkûm edilmişlerin) tasnif edilip sevk edildikleri taraflardır. Bununla, Fisagorcuların Y harfi ile temsil ettikleri, egzoterik bir biçim altında Herkül’ün Fazilet ile Rezilet arasındaki mücadelesini anlatan mitin temsil ettiği, Lâtinler’de Janus sembolizmine dahil olan göksel ve cehennemsel iki kapının temsil ettiği, Hindular’da ise aynı şekilde, Ganeşa (36) sembolizmine bağlı olan yükselici ve inici iki devresel safhanın (37) temsil ettikleri iki yol arasında bağlantı kurulabilir ve son olarak da, “doğru niyet” ve “iyi niyet” (bonne volonté, hüsnüniyet) (“Pax hominibus bonae volunlatis” ve zaman zaman değinmiş olduğumuz çeşitli semboller hakkında biraz bilgisi olanlar, noel bayramının, kış gündönümü dönemi ile eşzamana rasgelmesinin sebepsiz olmadığını göreceklerdir) gibi ifadelerin, Stoacılar’dan Kant’a kadar yol açmış oldukları tüm dışsal, felsefi ve manevî yorumlar bir tarafa itilerek ele alındıklarında, bu bakış açısı altında gerçekte neyi söylemek istediklerini anlamak kolay olmaktadır.

(‘Kabala, Sekinah’a. kendininkilerle aynı isimleri taşıyan ve dolayısıyla aynı karakterlere sahip olan bir Paredre ((Fr.) Tanrısal sıfat.) verir” (38) ve bu, doğal olarak, Sekinah’ın kendisinden bir o kadar farklı görünümlere sahiptir; adı Metatron’dur ve bu isim sayısal bakımdan Saday’ın sayısal değeririne eşittir (39). Sadau, “Mutlak Kudret Sahibi” demektir. (Bunun, Hz. İbrahim’in Tanrısı’nın adı olduğu söylenir.) Metatron sözcüğününün etimolojisi kesinliğe kavuşamayan bir durum gösterir; bu konuda ortaya konulmuş sayısız kuramlar arasında en enteresan olanlardan biri, onu Kaldece’deki Mitra’dan türetendir. Mitra yağmur anlamına gelir ve ayrıca, kökü bakımından « ışık” ile bir bağlantısı vardır. Böyle olmakla birlikte, Hindu ve Zerdüştî Mitra ile olan benzerliğin, Yahudiliğin bunu yabancı doktrinlerden almış olduğunu düşünmek için yeterli bir sebep oluşturduğuna inanmamak gerekir; Çünkü değişik tradisyonlar arasındaki bağları zihnimizde böyle tamamen dışsal bir açıdan ele alarak canlandırmamız hatalı olur ve hemen hemen tüm tradisyonlarda yağmur, “ruhsal tesirlerin” Gök’ten Yer’e inişinin sembolü olarak vasıflandırılmıştır. Bu hususa ilişkin olarak İbranî doktrininin, “Hayat Ağacı”ndan sâdır olan ve kendisi vasıtasıyla ölülerin diriltilmesinin gerçekleştirilebildiği bir “ışık çiği”nden ve semavî (göksel) tesirin tüm âlemlerle temas etmesini temsil eden ve böylelikle de, özellikle simyagerlerin ve Rozkruvalar’ın sembolizmini anımsatan bir “çiğ yayılmasından söz ettiğini belirtmemiz gerekir.

“Metatron terimi koruyucu (hami), Tanrı, gönderilmiş (haberci, resul) ve aracı (mutavassıt) gibi tüm anlamları içerir”; o, “duyularla algılanan âlemde teofanilerin ((Yun. Theos: Tanrı, Phaneia: Tezahür, görünüm.) Teofani: Tanrı’nın tezahürü, görünümü.) failidir” (40); o, “Huzur Meleği“dir ve aynı zamanda da “Âlemin Prensi”dir (Sâr hâ-olâm) ve bu son tanımla da, konumuzdan hiç de uzaklaşmamış olduğumuzu görmekteyiz. Daha önceden açıklamış olduğumuz tradisyonel sembolizmi (geleneksel simgeciliği) kullanmak amaciyla, irtisiyatik hiyerarşinin liderinin “Dünyasal Kutup” olması gibi, Metatron da “Göksel Kütup”tur diyebiliriz. Ve bu sonuncusu kendini ilkinde yansıtır ve onunla “Âlemin Ekseni” vasıtasıyla doğrudan ilişki hâlindedir. “Onun adı Mikail’dir, Tanrı’nın önünde kurban ve adak olan Büyük Rahip’tir. Ve Yahudiler’in yeıyüzünde yaptıkları şeyler göksel âlemde cereyan edenlerin tiplerinden uyarlanmıştır. Büyük Ruhanî Reis (Grand Pontife) dünyada Mikail’i, Rahmet Prensi’ni sembolize etmektedir… Kutsal Kitap’ın Mikail‘in belirişinden bahseden tüm bölümlerinde söz konusu olan şey, Sekinah’ın zaferidir.” (41)

Burada Yahudiler için söylediklerimiz, gerçekten ortodoks bir tradisyona sahip bulunan tüm milletler için aynen geçerlidir. Bunlar için, “tüm diğerlerinin kendisinden türemiş oldukları ve kendisine bağımlı bulundukları o ilksel tradisyonun temsilcileri” tanımı yerinde olur. Ve bu, daha önceden de imada bulunmuş olduğumuz, göksel âlemin imajı olan “Kutsal Toprak” sembolizmi ile de bağlantılıdır. Diğer taraftan, yukanda söylemiş olduklarımızm ışığı altında, ‘Metatron sadece Rahmet görünümüne sahip değildir; onda Adalet görünümü de vardır; o sadece “Büyük Rahip” (Kohen ha-gadol) değildir, ayrıca “Büyük Prens” (Sâr ha gadoljye ‘’göksel orduların reisi”dir. Yani, onda krallık kudretinin prensibi ve “aracılık” fonksiyonunun karşılığı olan ruhanî liderlik prensibi vardır. Şunu da belirtelim ki Melek, yani “kral” ve Meleak, yani “melek” (Türkçesi) veya “gönderilmiş”, aynı kelimenin iki değişik biçiminden ibarettirler. Ayrıca Malaki, yani “benim elçim” (Tanrı’nın gönderdiği, habercisi ya da “içinde Tanrı bulunan melek”, Maleak ha Elohim), Mikail’in harfleriyle meydana getirilmiştir (42).

Eğer Mikail gördüğümüz gibi Metatron ile bir ise, yine de onun görünümlerinden ancak bir tanesini temsil etmektedir. Işıklı yüzünün yanısıra onun bir de karanlık yüzü vardır ve bu da yirte aynı şekilde Sâr-ha olâm adı verilen Samael tarafından temsil edilmektedir. Burada, bu kavramların çıkış noktasına yeniden dönmüş bulunuyoruz. Burada, İncil’de sözü edilen Princeps hujus müridi yani alt bir anlamdaki ifadesiyle “bu dünyanın geniesi” olan, yalnızca ve yalnızca hâkim ruhu bu son görünümdür. Ve tıpkı, bir gölgesi gibi olduğu Metatron ile olan bağlan, aynı tanınım iki anlamda birden kullanıldığını doğrulamakta ve ayrıca Apokalips’de (Yuhanna’nın Vahyi) sözü edilen “Hayvan’ın sayısı”, yani 666’nın niçin aynı zamanda güneşsel sayı (43) olduğunu da açıklığa kavuşturmaktadır. Diğer taraftan Aziz Hippolyte’e (44) göre, Mesih’in ve Antichrist’in (Deccal) her ikisi de aslan işaretine sahiptirler ki, bu da güneşsel bir semboldür. Aynı açıklama yılan (45) ve diğer birçok sembol için de geçerlidir. Kabalist görüş açısıyla ise, burada söz konusu olan, Metatron’un yine bu iki karşıt çehresidir. Sembollerin bu çift anlamı üzerine genel olarak formülleştirilmiş kuramların sahasına daha çok dalmak niyetinde değiliz, ancak yine de ışıklı görünüm ile karanlık görünüm arasındaki karışıklık ve belirsizlik durumunun “satanizm”i oluşturduğunu belirtmeliyiz. Ve “Dünyanın Kralı” tabirinde (46) cehennemsel bir anlam keşfettiklerini zannedenler, şüphesiz ki, ellerinde olmadan veya cahilliklerinin eseri olarak bu karışıklığm ve belirsizliğin içine sürüklenmiş kişilerdir. (Bu ifade onları mazur göstermek için değil, onlar adına bir özür olarak kabul edilmelidir.)

EN YÜKSEK ÜÇ İŞLEV

Saint Yves’in aktardığı bilgilere göre, Ağartanın en yüksek başkanı Brahatma (Brahmatma yazmak daha doğru olur) unvanını taşımaktadır. Brahatma, “ruhların İlâhî Ruh’taki desteği” anlamına gelmektedir. .

 İki yardımcısı vardır; bunlar Mahatma, yani “Evrensel Ruh’un temsilcisi” ve Mahangg. yani “Kozmos’un tüm maddî organizasyonunun sembolü” (47) unvanlarına sahiptirler. Bu, Batı doktrinlerinin “ruh, can, beden” üçlemesiyle temsil ettikleri ve burada makrokozmos ile mikrokozmos arasındaki benzeşime göre uygulanmış olanhiyerarşik bölünmedir. Bu terimlerin Sanskritçe’de prensipleri tanımlamak için kullanıldığını, insanlar içinse ancak o kişiler bu prensiplerin bir temsilcisi olduklarında kullanılabildiğini ve hatta bu durumda bile kişiliklere değil, esas olarak yerine getirilmekte olan vazifeye bağlı olduklarını belirtmek gerekir. Ossendowski’ye göre Mahatma “gelecekte olacakları bilmektedir” ve Mahanga da “bu olayların sebeplerini yönetmektedir”; Brahatma’ya gelince, o, “Tanrı ile yüz yüze gelerek konuşabilir”. 48) ve şayet onun, yeryüzü âlemi ile yüksek hâller ve bunlardan geçerek de en yüksek prensip ile doğrudan ilişkinin gerçekleştirildiği merkezî nokta olduğu anımsanırsa, bunun ne anlama geldiği kolayca anlaşılabilir. (49)

Zaten, kısıtlı bir anlamda ve yalnızca yeryüzü dünyasına bağlı olarak değerlendirildiği zaman “Dünyanın Kralı” ifadesi bir hayli uygunsuz bir havaya bürünmektedir. Bazı görüşlere bakılırsa Brahatma için “Üç Âlemin Efendisi” (50) tanımını kullanmak daha doğru olacaktır, Çünkü bütün gerçek hiyerarşilerde en üst derecenin sahibi, bu nedenden ötürü aynı zamanda kendi altında olan ve kendisine bağlı diğer tüm seviyelerin de sahibidir ve bu “üç âlem” (Hindu tradisyonundaki Tribuvana’yı meydana getirirler), biraz daha ileride açıklayacağımız gibi, sırasıyla biraz evvel saydığımız üç işlev ile ilişkiİrsahalardır.

“Tapınaktan çıktığı zaman Dünyanın Kralı İlâhî Işık saçmaktadır.” demektedir, Ossendowski. İbraniler’in Tevrat’ı da, aynı şeyi Musa’nın Sina Dağı’ndan inişi (51) için söyler ve bu yaklaşımla alâkalı olarak İslâm tradisyonunun Musa’yı kendi çağının “Kutubu” olarak kabul ettiğini belirtmemiz gerekir (El -Kulb); Kabala’da da onun bizzat Metatron tarafından eğitilmiş olduğunun belirtilmesi bu nedenle değil midir zaten? Ayrıca, dünyanın başlıca ve en önemli ruhsal merkezi ile ona bağımlı olması muhtemel ve onu sadece özel şekilde belirli milletlere uyarlanmış hususî tradisyonlara bağlı olarak temsil etmekte olan ikinci derecedeki merkezleri birbirinden ayırt etmemiz yerinde olur. Bu noktada fazla takılmamaya özen göstererek şunu da belirtelim ki Musa’ya ait olan “yasa koyucu” (Arapça’da rasûl) işlevi, Manu isminin belirlediği kudretin bir temsilcisi olma seviyesini gerektirmektedir. Diğer taraftan bu Manu isminde mevcut bulunan anlamlardan biri de tam tamına İlâhî Işığın yansımasını belirlemektedir.

Lamalardan biri Ossendowski’ye, “Dünyanın Kralı, insanlığın kaderini yönetenlerin tümünün düşünceleriyle bağlantı hâlindedir… Onların niyetlerini ve fikirlerini bilir. Şayet bunlar Tanrı’nın hoşuna giden nitelikte olursa, Dünyanın Kralı da bunları görünmez yardımıyla güçlendirir; şayet Tanrı’nın hoşuna gitmeyecek olurlarsa Dünyanın Kralı bünların başarısız olmalarını sağlar. Bu kudret Ağartı’ya, tüm dualarımıza başlarken kullandığımız esrarengiz kelime Om ‘un ilimi tarafından verilmiştir.” der. Bu ifadenin hemen ardından da, kutsal Om hecesinin anlamı hakkında sadece belirsiz bir fikre sahip olanları bir hayli şaşırtacak olan şu cümle gelmektedir: “Om, eski bir azizin, Gorolar’ın ilkinin (Ossendowski guru yerine, goro yazmıştır), bundan 300 000 sene önce yaşamış ilk Goro’nun adıdır.” Bu cümle şayet şu husus üzerinde düşünülmezse pek anlaşılamayacaktır: Söz konusu edilen ve bize göre hayli belirsiz biçimde tanımlanmış olan bu çağ, şimdiki Manu’nun çağından çok önce yer almaktadır; diğer taraftan bizim Kaipa’mızın birinci Manusu ya da diğer bir deyişle Adi-Manu, Suayambuva olarak isimlendirilmektedir (yedincisinin adı Vaivasvata’dı. yani “kendi kendine var olan” ya da ebedî Logos (Kelâm) olan Svayambu’dan çıkmıştır. Logos, ya da onu doğrudan doğruya temsil eden kişi, Gurular’ın ya da diğer bir ifadeyle “Ruhsal Efendiler”in ilki olarak tanımlanabilir; ve Om gerçekte Logos’un bir adıdır. (52)

Diğer taraftan. Om kelimesi daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi Brahatma ile iki yardımcısı arasındaki hiyerarşik görev dağılımının anahtarını sunmaktadır. Hindu tradisyonuna göre bu kutsal heceyi meydana getiren üç unsur, sırasıyla biraz önce değinmiş olduğumuz o “üç âlemi” temsil etmektedir. Tribuuana’nın üç terimi; Toprak (Bu), Atmosfer (Buuas) ve Gök (Svar) olarak… Diğer bir ifade ile, sırasıyla, bedensel tezahür âlemi, süptil ya da psişik tezahür âlemi ve tezahür etmemiş olan âlem ya da diğer bir deyişle prensipler âlemi (53). Bunlar, tıpkı daha önceki satırlarda unvanlarıyla. ilgili açıklamalara başvurulduğunda da görüleceği gibi, aşağıdan yukarıya doğru‘Mahanga, Mahatmave Brahatma’nın kendilerine özel alanlarıdır. Ve bu değişik sahalar arasında mevcut bulunan birbirine tâbi oluş ilişkileri, biraz evvel Brahatma için kullandığımız “Üç Âlemin Efendisi” tanımını da doğrulamaktadır (54): “O, her şeyin sahibidir, her şevi bilendir (tüm sonuçları doğrudan doğruya sebepleri içinde görür), içteki emredicidir (dünyanın merkezinde oturur, onu içeriden yönetir ve hareketini kendisi ona katılmaksızın idare eder), kaynaktır (tüm yasal kudretin), tüm varlıkların kökeni ve sonudur (yasasını temsil ettiği devresel tezahürün).” (55) Doğruluk derecesi en az bununki kadar olan başka bir sembolizmden yararlanmamız için diyebiliriz ki, Mahanga inisiyatik üçgenin tabanını, Brahatma da bunun zirvesini temsil ederler. Mahatma ise etkinliği “aracı uzayda” kendini gösteren, aracılık eden bir prensibi vücuda getirmektedir. (Bu, hermetistlerin Animal Mundisi, yarli kozmik hayatiyettir.) Ve tüm bunlar Saint Tves’in vattan, Ossendowski’nin de vattannan adını verdikleri kutsal alfabenin bunlara ilişkin harfleri vasıtasıyla gayet açık şekilde temsil edilmişlerdir. Om hecesini meydana getiren unsurlar olan üç matrahın bağlandıkları geometrik şekiller (düz çizgi, spiral ve nokta) vasıtasıyla ifadesi de aynı şeydir.

Tüm bunlara daha belirgin bir açıklama getirelim: Brahatma kudret bolluğuna sahiptir. Onda, prensipsel bir tür ilgisizlik hâli olarak kabul edilen ruhanî liderlik ve krallık gibi iki kudret vardır. Ardından bu iki kudret tezahür etmek amacıyla birbirlerinden ayrılırlar; Mahatma özellikle ruhanî kudreti ve Mahanga da krallığa ait kudreti temsil ederler. Bu farklılaşma Brahmanlarve Kşatriya’lar arasındaki farklılığa denktir. Ancak zaten “kastlar ötesi” olmaları sebebiyle Mahatma ve Mahanga’nın bizzat kendileri de tıpkı Brahatma gibi aynı zamanda hem ruhanilik hem de krallığa ait kudrete sahip bulunmaktadırlar. Bu hususla alâkalı olarak şimdiye dek asla tatminkâr biçimde açıklanamamış, ancak hayli önemli olan bir noktayı belirginleştirmemiz gerekmektedir: Daha önce, Incil’de sözü geçen ve kendilerinde her iki kudreti de birleştiren “Maj Krallar”dan söz etmiştik. Şimdi de diyoruz ki bu esrarengiz kişiler aslında Ağartanın üç liderini temsil etmektedirler (56). Mahanga, Mesih’e altın sunar ve onu “Kral” olarak selâmlar; Mahatma ona günlük (tütsü) sunar ve onu “Rahip” olarak selâmlar; son olarak da Brahatma ona mürrisafi (57) (bozulmazlık pelesenki, Amrifa’nın (58) imajı) takdim eder ve onu “Peygamber” ya da en yüksek ruhsal üstat olarak selâmlar. İlksel tradisyonun otantik (gerçek) temsilcileri tarafından her birinin ayn ayrı mensup bulundukları kendi yetki alanlarını teşkil eden üç âlemde Mesih’e takdim etmiş oldukları bu hürmet, fark edildiği gibi, aynı zamanda Hristiyanlığın kusursuz Ortodoksluğu’nun bunun karşısındaki güvencesini oluşturmaktadır.

Ossendowski doğal olarak bu kavramları düşünemezdi, ancak yine de şayet bazı şeyleri daha derinlemesine anlamış olsaydı -ki bunu yapmamıştıren azından Agarta’nın yüce üçlüsü ile Lamaizm’inki arasındaki büyük benzeşimi belirtmesigerekirdi. Kendisi Lamaizm’in üçlüsünü şöyle aktarmıştır. Dalay Lama Buda’nın kutsallığını (ya da saf ruhsallığını) gerçekleştirir”; Taşi Lama, onu» ilmini (Ossendowski’nin inandığı biçimde””majik” değil, “teurjik” (59) olmalıdır) gerçekleştirir” ve Bogdo Han, “onun maddî ve savaşçı gücünü temsil eder”; bu sıralama, “üç âlem”e göre olan dağılımın tamamen aynısıdır. Ossendowski, kendisine “Agarti’nin başşehri, tapınaklar ve manastırlarla kaplı bir dağın zirvesinde Dalay Lama’nın sarayı Potala’nın yer aldığı Lhassa’yı anımsatır” şeklinde yapılan tanımlamayı daha kolayca açıklayabilirdi. Birtakım şeyleri bu tarzda ifade etmek, bağlantıları tersine çevirdiği için hatalı olmaktadır; Çünkü’ gerçekte, bir görünümün ancak kendi prototipini anımsattığı söylenebilir ve bunun tersi, yani prototipin görünümü anımsattığı ifadesi yanlış olur.  Lamaizm’in merkezi de gerçek “Dünyanın Merkezi”nin ancak bir görünümünden ibaret olabilir. Ancak nerede bulunursa bulunsunlar, bu türden olan tüm merkezlerin topografya bakımından bazı ortak özellikleri vardır; Çünkü hiç de birbiriyle ilgisiz olmayan bu özelliklerin tartışılmaz bir sembolik değerleri mevcuttur ve ek olarak da bunlar, “ruhsal tesirlerin” etkilerini tayin eden yasalar ile ilişki hâlinde olmak zorundadırlar. Bu noktada, tradisyonel ilmin sahasına giren ve “kutsal coğrafya” adı verilen bir husus ortaya çıkmaktadır.

Aynı ölçüde dikkati çeken başka bir uygunluk daha vardır: SaintYves, inisiyatik hiyerarşinin, bilhassa zaman bölümleriyle bağlantılı olan bazı sembolik sayılar ile ilişki hâlindeki çeşitli derecelerinin ya da çemberlerinin tanımını yaptığında, ifadesini “en yüksek nitelikte olan ve esrarengiz merkeze de en yakın durumdaki çember, en yüksek inisiyasyonu temsil eden ve diğer şeylerin yanısıra Zodyak kuşağının da bir karşılığı niteliğindeki on iki üyeden oluşuf” şeklinde bitirmektedir. Bu yapıya, Dalay Lama’nın on iki büyük Namşan’dan (ya, da Nomkan) oluşan “dairesel konsey”inde yeniden rastlıyoruz; aynı şeye; başta ‘Yuvarlak Masa Şövalyeleri”ne ilişkin olanı almak üzere bazı Batı tradisyonlarında da rastlanır. Kozmik düzen açısından bakıldığında, Agarta‘nın iç çemberinin on iki üyesi, yalnızca Zodyak’ın on iki burcunu değil, buna ek olarak Güneş’in bu Zodyak burçları ile ilişki hâlindeki çeşitli formlarım, yani on iki Aditya’yı da (60) temsil etmektedir: Ve doğal olarak, tıpkı Manu Vaivasvata’nın “Güneşin Oğlu” diye adlandırılışı gibi, “Dünyanın Kralı”nm amblemlerinden biri de Güneş’tir (61).

Bütün bunlardan ortaya çıkan ilk sonuç, tüm ülkelerdeki az ya da çok saklı, ya da en azından içine girebilmenin gayet zor olduğu ruhsal merkezlere iliŞKin tanımlamaların birbirleriyle sıkı bağları bulunduğudur. Bu hususta yapılacak en akla yakın açıklama; bazı durumlarda da göründüğü gibi bu tanımlamalar, her ne kadar değişik merkezlere ilişkin olsalar dahi, tüm bunların yine de tek ve en yüksek bir merkezin sudûrlârı olduklarıdır; tıpkı tüm tradisyonların, büyük ilksel tradisyonun uyarlamaları oldukları gibi…



GRAAL SEMBOLİZMİ (Kutsal Kase”Kutsal Ada” -“Kutupsal Dağ”-Kutsal Masa)

 

Biraz önce ‘Yuvarlak Masa Şövalyeleri”ne değinmiştik. Burada, Kelt kökenli efsanelerde bu şövalyelerin başlıca uğraşları olarak sunulmuş olan “Graal’ın aranması’nın ne anlama geldiğini belirtmemiz hiç de konu dışı olmayacaktı. Belli bir çağdan itibaren kaybolmuş ya da saklanmış herhangi bir şeye ait imâlara tüm tradisyonlarda rastlanmaktadır: Örneğin Hindular’da Soma, Persler’de “ölümsüzlük içkisi” Haoma gibi. Haoma’nın Graal ile güçlü ve doğrudan bir bağlantısı olduğu kesindir; Çünkü Graal, içinde Hz. İsa’nın kanının bulunduğu kutsal çanaktır ve bu kan da “ölümsüzlük içkisi” olarak bilinir. Diğer taraflarda ise sembolizm farklıdır; Örneğin Yahudiler’de, kayıp olan şey büyük ilâhı Ad’ın, telâffuz edilişidir (62); ancak temel fikir daima aynıdır ve daha ileride bunun tam olarak neyi ifade etmekte olduğunu göreceğiz.

Kutsal Graal’ın, Hz. İsa’nın son yemeğinde kullanmış olduğu ve daha sonra da Arimatealı Yusuf un (Joseph D’Arimathie), Mesih’in böğründe Yüzbaşı Longin’in (63) mızrağı ile açmış olduğu yaradan akan suyu ve kanı içine topladığı tas (ya da çanak, kupa veya kadeh) olduğu söylenir. Efsaneye göre bu kupa daha sonraları Arimatealı Yusuf ve Nikodimos tarafından Büyük Britanya’ya götürülmüştür (64); işte bu nokta, Kelt tradisyonu ile Hristiyanlık arasında kurulmuş olan bağm bir göstergesidir. Antik tradisyonların çoğunda kupa önemli bir rol oynamaktadır; bu, hiç şüphesiz Keltler’de de böyledir; sık sık mızrak ile birleştirilmiştir ve bu iki sembol birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmişlerdir; ancak bu husus bizi şu anda konumuzdan uzaklaştırır (65).

Graal’ın başlıca anlamının ne olduğunu en belirgin olarak gösteren şey, belki de onun kökeni ile ilgili olarak şu söylenendir: Bu kupa, başarısızlığa uğrayıp seviye kaybedişi esnasında Lüsifer’in alnından düşmüş olan bir zümrütüri Melekler tarafından yontulmasıyla meydana getirilmiştir (66). Bu zümrüt bizlere gayet çarpıcı bir şekilde Hindu sembolizmindeki (buradan da Budizm’e geçmiştir) uma’yı, yani sık sık Şiua’nın (ya da Çiva) üçüncü gözünün yerinde bulunan ve “edebiyet duyusu” diye adlandırabileceğimiz bu duyuyu temsil eden, alındaki inciyi anımsatmaktadır (67). Bunlardan başka, Graal’ın Dünya Cenneti içindeki yaşamı sırasında Âdem’e emanet edilmiş olduğu, ancak Aden Bahçesinden kovulduğunda beraberinde götüremediği için Âdem’in onu kaybettiği söylenmiştir. Ve biraz önce yaptığımız açıklama neticesinde bu husus da aydınlanmaktadır. Sonuç olarak aslî merkezinden çıkarılmış olan insan kendini bundan böyle dünyevî (cismanî, fanî) küreye kapatılmış olarak bulmuştur. Tüm şeylerin ebediyet görünümü altında seyredilip izlenebildiği (temaşa edildiği) o tek noktaya asla ulaşamaz duruma gelmiştir. Diğer bir ifade şekliyle, “ebediyet duyusu”, daha önceki satırlarımızda da belirttiğimiz biçimde tüm tradisyonlarda isimlendirildiği şekliyle, “ilksel hâl”e bağlı kılınmıştır ki bunun yeniden oluşturulması, “beşerüstü” hâllerin bilfiil fethedilmesinin ilk şartı olarak gerçek inisiyasyonun birinci aşamasını oluşturmaktadır (68). Yeryüzü Cenneti, asıl anlamı bakımından “Dünyanın Merkezi”ni temsil eder ve bundan sonraki satırlarda Cennet (Paradis) kelimesinin aslî mânâsı hakkında söyleyeceklerimiz, bu hususu daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Şu satırlar çok daha muammalı görünebilir: “Set (Seth) Yeryüzü Cenneti’ne girme hakkını elde etti ve böylece kıymetli çanağı bulabildi.” Set ismi, temel ve istikrar fikirlerini ifade eder ve ardından da insanın seviye yitirişi (düşüşü, cennetten kovuluşu) yüzünden tahrip olmuş bulunan ilksel düzenin yeniden kuruluşunu belirtir (69). Demek ki tüm bunlardan, Set’in ve kendisinden sonra Graal’a sahip olanların böylece kayıp Cennetin yerini tutacak ve bunun âdeta bir görünümü (imajı) gibi olan bir ruhsal merkez kurabilmiş olduklarını anlamak gerekir. O zaman, Graal’a sahip olmak, İlksel tradisyonun aynen böyle bir ruhsal merkezde eksiksiz bir şekilde korunmasını temsil etmektedir. Zaten efsane Hz. İsa dönemine dek Graal’ın nerede ve kimin tarafından muhafaza edilmiş olduğunu söylemez; ancak onun Kelt kökenli olduğu şeklindeki yaklaşım Druidler’in bu işte pay sahibi olduklarını ve ilksel tradisyonun düzenli koruyucuları arasında kabul edilmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır.

Graal’ın kayboluşu ya da onunla ilgili ve buna benzer diğer herhangi bir sembolik ifade, sonuç olarak tüm içerdikleriyle birlikte tradisyonun ortadan kayboluşu anlamına gelmektedir. Aslında, gerçeği söylemek gerekirse bu tradisyon kaybolmamış, ama saklanmıştır; ya da en azından ancak bazı ikinci dereceden merkezler açısından ve bunlar da en yüksek merkez ile olan doğrudan ilişkilerini kestikleri için kaybolmuş olarak nitelendirilebilir. En yüce merkeze gelince, o, tradisyonun deposunu daima tam ve bozulmamış hâlde korumakta ve dış dünyada meydana gelen değişimlerden etkilenmemektedir;’ çeşitli Kilise Babalan ve bilhassa Saint Augustin’e göre tufan “Hanok’un ikametgâhı ve Azizlerin Ülkesi” olan (70) ve de zirvesi “Ây küresine dokunan”, yani değişimler sahasının (“ay-altı âlem” ile bir tutulmuştur) ötesinde, Dünya ile Gökler’in temas ettikleri noktada (71) bulunan Yeryüzü Cenneti’ne ulaşamamıştır. Fakat, tıpkı Yeıyüzü Cenneti’nin girilemez duruma gelmiş olması gibi, aynı şeyin temelinde bulunan yüce merkez de belli bir dönem süresince kendini dışanya tezahür ettirmemiş olabilir ve bu durumda da sadece çok sıkı sıkıya kapatılmış olan bazı merkezlerde saklanmasından dolayı, tradisyonun tüm insanlık için artık kayıp olduğu ve aslî hâlde iken meydana gelmiş olanın tam tersine, insanların büyük çoğunluğunun buna artık bilfiil ve şuurlu olarak katılamadığı söylenebilir (72). Çağımızdaki durum kesinlikle böyledir ve bunun başlangıcı da şimdilerde insanlık tarihi olarak bilinen alelâde ve “kutsal olana yabancı” tarih tarafından bilinenlerin çok ötesinde yer almaktadır. Demek ki tradisyonun yitirilmiş olması bu durumda bu genel anlamıyla anlaşılmalı ya da özel bir milletin ya da belirli bir uygarlığın kaderlerini az ya da çok gizlice yönetmekte olan bir ruhsal merkezin giderek karanlığa çekilmiş olmasına bağlanmalıdır; sonuç olarak buna bağlı bir sembolizm ile her karşılaşıldığında, bu anlamı ile mi, yoksa diğeri ile mi yorumlanması gerektiği incelenmelidir.

Bu söylemiş olduklarımızm ışığında Graal, birbiriyle sıkı sıkıya ortak olan iki şeyi birden temsil etmektedir: “İlksel tradisyon”a eksiksiz bir şekilde sahip bulunan ve bu durumun başlıca ve doğal bir neticesi olarak da bilfiil bir bilgi seviyesine ulaşmış olan, yine aynı şekilde bundan dolayı “ilksel hâl”in bolluğuna yeniden kavuşmuş durumdadır. Graal kelimesinin içermekte olduğu iki anlam, bu “ilksel hâl” ve “ilksel tradisyon” ile bağlantılıdır. Çünkü, sembolizmde önemli sayılacak bir rol oynayan ve ilk görüşte tahayyül edebilecek olduğumuzdan çok daha derin nedenlere sahip bulunan bu sözlü benzetmelerden birine göre, Graal aynı zamanda hem bir kap (grasale), hem de bir kitaptır (gradale veya graduale) ve bu sonuncu görünümü, açıkça tradisyonu göstermektedir; halbuki diğeri (kap) daha doğrudan bir şekilde hâlin bizzat kendisi ile alâkalıdır (73).

Burada, her biri sembolik bir değere sahip bulunmasına rağmen ne Kutsal Graal efsanesi ile ilgili ikinci dereceden ayrıntılara girmek, ne de “Yuvarlak Masa Şövalyeleri”nin hikâyesini ve kahramanlıklarını incelemek gibi bir niyetimiz yoktur. Ancak ‘Yuvarlak Masa”nın Merlin’in plânlarına göre Kral Arthur (74) tarafından yapıldığını ve günün birinde şövalyelerden biri Graal’ı ele geçirmeyi başardığında ve onu Büyük Britanya’dan Armorik’e (bugünkü Fransa’da Bretanya adı verilen bölge) getirdiğinde, bu kutsal çanağı üzerine koymak amacıyla yapılmış olduğunu hatırlatabiliriz. Görünüşe göre bu masa, tradisyonun muhafızları olan ruhsal merkezler fikrine daima bağlanan o çok eski sembollerden biridir. Masanın daire biçiminde olması ve çevresine başlıca on iki kişinin oturması (75) kesin biçimde Zodyak çemberi ile bağlantılıdır ve daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi bu özellik, söz konusu olan bu merkezlerin tümünün de yapısında mevcuttur.

Graal efsanesinin diğer bir görünümüne bağlanan ve özel bir dikkate lâyık başka bir sembol daha vardır: Bu, Montsalvat ["Mont du Salut" (Fransızca'da "Kurtuluş Dağı" anlamına gelir)!, "hiçbir ölümlünün yaklaşamadığı çok uzak sahillerde" yer alan, kimsenin giremediği bir bölgede bulunan, arkasında Güneş'in doğduğu ve denizin ortasında yükselen sivri bir tepe olarak temsil edilir. Bu, aynı zamanda, bu incelememizin devamında tekrar sözünü edecek olduğumuz eş anlamlı iki sembol olan "kutsal ada" ve "kutupsal dağ"dır; bu doğal olarak Yeryüzü Cenneti ile aynı anlama gelen "ölümsüzlük ülkesi"dir (76).

Tekrar Graal'a dönecek olursak, bunun ilk anlamının temelde, kutsal çanağın her yerde rastlanan anlamı ile aynı olduğunu fark etmek gayet kolaydır. Bilhassa Doğuda, kutsal çanağın içinde Vedizm’deki adıyla Soma, Mazdeizm'deki adıyla da Haoma denilen ve kendisini gerekli düzenlemelere uygun şekilde alanlara "ebediyet duyusu"nu ihsan eden ya da geri veren "ölümsüzlük içkisi" (ya da "ölümsüzlük şerbeti") bulunur. Kupanın ve içindekinin sembolizmi hakkında daha derinlere inersek konumuzun dışına çıkmış olacağız; bunu daha uygun biçimde geliştirmek için özel olarak tüm bir incelemeyi bu işe ayırmak gerekir. Ancak belirtmiş olduğumuz husus, bizi şimdi niyetlendiğimizden çok daha önemli başka noktalara ulaştıracaktır..

 

 

"MELKİ-SEDEK"

Doğu tradisyonlarında, belirli bir çağda Soma'nın artık meçhul bir duruma geldiği ve bu yüzden bazı kurban (adak) ayinlerinde, onun yerine sadece ilkel Soma'nın bir figüründen ibaret olan başka bir içki koymak zorunda kalındığı söylenir (77); bu rolü belli başlı olarak şarap oynamıştır ve Yunanlılar'da Diyonizos efsanesinin büyük bölümü buna aittir (78). Şarap sık sık gerçek inisiyatik tradisyonu temsil etmek için kullanılmıştır: İbranice'de iain sözcüğü "şarap" (Fr.: "Vin") anlamına gelir ve sod sözcüğü de "sır" demektir; bunların her ikisi de sayısal bakımdan aynı değere sahip olduklarından zaman zaman biri diğerinin yerine kullanılır (79). Sufılerde şarap ezoterik bilgiyi, her insana uygun olmayan ve seçkin kişilere ayrılmış bulunan doktrini temsil etmektedir; tıpkı herkesin, şarabı cezasız kalmadan içemeyişi gibi... Bundan da, bir âyinde şarap kullanılmasının bu ayine belirgin bir inisiyatik karakter verdiği sonucu çıkmaktadır. Melkisedek'in "öşaristik” (Fr.: eucharistie Ekmek ve şarap ile yapılan katolik ayini) adağı (80) da özellikle böyledir ve şimdi üzerinde durmamız gereken başlıca nokta da budur.

Melkisedek (ya da daha doğru bir biçimde Melki-Sedek ) ismi, Yahudi-Hristiyan tradisyonunda "Dünyanın Kralı"mn bizzat kendi fonksiyonunun gayet açıkça altına gizlenmiş olduğu isimdir. İbranî Tevrat'ın en muammalı bölümlerinden birinin açıklamasını içeren bu olguyu belirtmeye biraz çekindik, ancak ne zaman ki bu "Dünyanın Kralı" meselesini ele almamız gerekti, bu durumda sessiz kalabilmemiz gerçekten imkânsızdı.. Bu husus ile alâkalı olarak Aziz Pavlus tarafından söylenmiş olan şu sözü burada hatırlatabiliriz: "Bu konu hakkında söyleyecek olduğumuz pek çok şeyler vardır ve bunlar açıklanması zor olan şeylerdir, Çünkü sîzler bunları anlamakta geç kalan bir hâle geldiniz.” (81)

İşte, Tevrat'ta söz konusu olan bölümün metni: "Ve Salem kralı Melkisedek İMelki-Sedek) ekmek ve şarap getirtti ve En Yüce Tanrı'nın (El Elion) rahibi idi. Ve Abram'ı (82) kutsadı ve dedi: Göklerin ve Yer'in sahibi Yüce Tanrı tarafından Abram mübarek olsun ve düşmanlarını senin ellerine düşüren En Yüce Tanrı mübarek olsun. Ve Abram, tüm almış olduklarının onda birini ona verdi." (83)

Demek ki Melki-Sedek aynı zamanda hem kral, hem rahiptir; adı "Adalet Kralı" anlamına gelmektedir ve o, aynı zamanda Salem, yani "Barış"ın kralıdır. Görüldüğü gibi burada her şeyden evvel "Adalet'i ve "Barış"ı, yani tamı tamına "Dünya Kralı"mn başlıca iki sıfatını görmekteyiz. Şunu da belirtmek gerekir ki Salem sözcüğü, genel kanaatin tam tersine gerçekte asla bir şehrin adı olmamıştır; ancak şayet Melki-Sedek'in oturduğu yerin sembolik ismi olarak ele alınırsa, bu durumda Agarta terimi ile eşdeğerde görülebilir. Her ne olursa olsun, burada ilkel Jerusalem (Yeruşalim, Kudüs) adını görmek bir hatadır. Çünkü bu isim Jebus idi. Tam tersine, İbraniler orada bir runfeal merkez kurduklarında bu kente Jerusalem ismi verilmiş ise, bu onun bundan böyle gerçek Salem'in âdeta görünür bir imajı gibi olacağını göstermek içindir. Tapınak da Süleyman (Salomon) tarafından inşa ettirilmişti ve bu isim de (Süleyman Şlomoh) Salem’den türemiştir ve "Barışsever” anlamına gelmektedir. (84)

Şimdi de Aziz Pavlus'un Melki-Sedek hakkında söylenmiş olanları hangi sözlerle yorumlayıp açıkladığını görelim: "Çünkü Salem Kralı, Yüce Tanrı'nın kâhini, kralları öldürmekten dönen İbrahim'i karşılamış ve ona hayırdua etmiş olan ve İbrahim'in kendisine her şeyden ondalık verdiği bu Melki-sedek; önceleri adının anlamına göre Adalet Kralı, sonra Salem Kralı, yani Barış Kralı; babasız, anasız, nesepsiz olup, hayatının başlangıcı ve sonu da olamayan, ancak Tanrı Oğlu'na benzer kılınmış olarak daima rahip kalacaktır." (85)

Melki-Sedek İbrahim'in üstü olarak temsil edilmiştir, Çünkü onu takdis etmiştir ve "itiraz olunamaz ki, hayırduayı büyük olan küçüğe eder" (86); ve İbrahim'in kendisi de bu üstünlüğü tanımıştır, Çünkü ona onda bir vermiştir ki bu da ona bağımlılığının bir işaretidir. Burada bu kelimenin feodal anlamına yakın biçimde gerçek bir "rütbe" söz konusudur, ancak şu farkla kİ bu bir ruhsal rütbedir; şunu da ekleyebiliriz ki işte tam burada İbranî tradisyonunun büyük ilksel tradisyon ile birleşme noktası bulunmaktadır. Söz konusu edilen "kutsama" (hayırdua, takdis) asıl anlamı bakımından, bundan böyle İbrahim'in de katılacak olduğu, bir "ruhsal tesir" ile iletişim kurulmasını ifade eder; şunu da fark etmek mümkündür ki kullanılan formül İbrahim'i, "En Yüce Tanrı" ile doğrudan temasa geçirmiştir -ki daha sonra aynı İbrahim, Yehova ile bir tutarak O'ndan yardım istemiştir (87). Şayet Melki-Sedek bu şekilde İbrahim'den daha üstün ise, bu, Melki-Sedek’in Tanrısı olan "En Yüce"nin (Elion) İbrahim'in Tanrısı olan "En Kudretli'den (Saday) daha üstün olmasından dolayıdır ya da diğer bir deyTşle bu iki isimden birincisi, İkincisinden daha yüksek bir İlâhî görünümü temsil etmektedir. Diğer taraftan, çok önemli ve şimdiye kadar hiç belirtilmemiş olan bir husus da, aynı sayısal değere sahip bulunmasından dolayı El Elion'un Emmanuel ile eşdeğer olmasıdır (88); ve bu da Melki-Sedek'in öyküsünü doğrudan doğruya anlamını daha önce açıklamış olduğumuz "Maj Krallar"m hikâyesine bağlamaktadır. Ek olarak şunu da görebiliriz; Melki-Sedek'in ruhanîliği El Elion'un ruhanîliğidir; Hristiyan ruhanîliği de Emmanuel’in ruhanîliğidir. El Elion şayet Emmanuel ise, bu iki ruhanilik de tek ve aynı demektir ve esas itibarıyla ekmek ve şarabın öşaristik olarak adanmasını kabul eden Hristiyan ruhanîliği bu durumda gerçekten de "Melkisedek"in düzenine uygundur. (89)

Yahudi-Hristiyan tradisyonuna göre biri "Harun'un düzeni" diğeri de "Melkisedek'in düzeni" olmak üzere iki ruhanilik mevcuttur. Ve bu İkincisi tıpkı Melkisedek'in bizzat İbrahim'den üstün oluşu gibi, ilkinden daha üstündür. İbrahim'den Levi aşireti ve dolayısıyla da Harun'un ailesi doğmuştur (90). Bu üstünlük, Aziz Pavlus tarafından belirgin bir şekilde ifade edilmiştir: 'Ve denebilir ki ondalık alan (İsrail halkından) Levi dahi İbrahim vasıtası ile ondalık vermiştir." (91) Bu iki ruhanîliğin anlamı üzerinde daha fazla duracak değiliz, ancak Aziz Pavlus'un başka bir sözünü daha aktarmakta yarar vardır: "Burada (Levi ruhaniliğinde) fanı olan adamlar ondalık alıyorlar; fakat orada, yaşamakta olduğuna şehadet edilen bir zat alıyor." (92) Melki-Sedek olan bu "yaşayan zat", "daima" (İbranice'de Le-ölam) durmakta olan, yani devresinin (Manvantara) ya da özel olarak yönettiği âlemin süresi boyunca hüküm süren Manu'dur. Bu yüzden onun "soy ağacı yoktur", Çünkü onun kökeni "beşeri değildir"; Çünkü kendisi bizzat insanın prototipidir ve o, gerçekten de "Tanrı Oğlu'na benzer yapılmıştır” Çünkü formülleştirdiği Yasa vasıtasıyla o, bu âlem için İlâhî Kelâm’ın bizzat ifadesi ve görünümüdür. (93)

Belirtilmesi gerekli olan başka hususlar da vardır ve ilki de şudur; "Maj Krallar" öyküsünde inisiyatik hiyerarşinin üç lideri olan üç ayn kişilik görmekteyiz; Melki-Sedekinde yalnızca bir tek olan, ancak kendinde aynı üç fonksiyonun karşılığı olan görünümleri birleştiren kişiliği görüyoruz. Böylelikle bazıları, hemen hemen Kohen-Sedek, yani "Adalet Rahibi" ve Melki-Sedek, yani "Adalet Kralı" olarak ikiye ayrılan "Adaletin Sahibi" Adoni-Sedek'i ayırt etmişlerdir. Bu üç görünüm sırasıyla Brahatma, Mahatma ve Mahanga'nın fonksiyonlarına uymaktadır (94). Her ne kadar Melki-Sedek asıl anlamı bakımından üçüncü görünümün isminden ibaretse de, genel olarak kapsamlı biçimde üçüne birden uygulanır ve şayet burada görüldüğü şekilde diğerlerine tercih edilerek kullanılmışsa, bu, ifade ettiği fonksiyonun dış dünyaya en yakın olanı, yani en doğrudan tezahür etmiş olanını belirtmesinden dolayıdır. Diğer taraftan "Dünyanın Kralı" ifadesinin tıpkı "Adalet Kralı" gibi, doğrudan doğruya krallık kudretini imâ etmekte olduğu da fark edilmektedir; ayrıca Hindistan'da da anlam bakımından Melki-Sedek ile aynı değerde olan Dharma-Raja ifadesini görüyoruz. (95)

Şimdi eğer Melki-Sedek ismini en katı anlamıyla ele alacak olursak, "Adalet Kralı"nın kendine has sıfatlarının terazi ve kılıç olduğunu görürüz ve bu iki sıfat, aynı zamanda, 'Yargı Meleği" olarak da kabul edilen Mikail'e de aittir (96). Bu iki amblem sosyal düzende sırasıyla, Kşatriyalar'a ait olan ve kraliyet kudretini meydana getiren iki unsuru teşkil eden İdarî ve askerî fonksiyonları (işlevleri) temsil etmektedir. Bunlar, hiyeroglif açıdan bakıldığında aynı zamanda hem "Adalet" hem de "Hakikat" (97) anlamlarına gelen ve bazı eski halklarda krallığı belirtmek için kullanılmış olan, İbranice ve Arapça'daki Hak (Haq) kökünü oluşturan iki karakterdir (98). Hak (Haq), Adalet'i, yani terazi ile sembolize edilmiş olan dengeyi egemen kılan kudrettir, hâlbuki kudretin kendisi kılıç ile sembolize edilmiştir (99) ve krallık kudretinin başlıca rolünü karakterize eden de budur ve diğer taraftan da bu, ruhsal düzende, Hakikatin gücüdür. Ruhsal gücün işaretinin, maddî gücün işaretinin yerine geçmesi vasıtasıyla bu Haq kökünün daha yumuşatılmış bir biçimi elde edilmiştir ve bu Hak biçimi tıpkı diğerinin, özellikle krallık kudretine uygun oluşu gibi, özellikle ruhanî otoriteye uygun olmakta ve asıl anlamı bakımından "Bilgeliği'' (İbranice'de Hokmah) tanımlamaktadır. Bu hususu doğrulayan diğer bir olgu da, birbirinin karşılığı durumundaki bu iki formun benzer anlamlarla çok çeşitli dillerde "iktidar" ya da "güç" ve "bilgi" anlamlarına gelen kan kökünde birbirleriyle buluşmalarıdır (100): Kan bilhassa, Bilgelik ile aynı olan ruhsal ve zihinsel kudret anlamına gelir (Ibranice'deki "rahip" anlamına gelen Kohen bundan doğmuştur) ve kan da (Guenon tarafından yazılışı: qan) maddî kudret anlamındadır (buradan da "sahip oluş" fikrini ifade eden çeşitli kelimeler ve bilhassa Kain'in ismi doğmuştur) (101). Bu kökler ve türevleri hiç şüphesiz daha pek çok başka incelemelerin doğmasına neden olabilirler; ancak çalışmamızı şimdiki etüdümüzün konusu ile doğrudan bağlantısı olanlarla sınırlandırmayı uygun görüyoruz.

Tüm bunlara tamamlayıcı bir anlayış getirmesi bakımhıdan İbranî Kabalası’nın Sekinah hakkında neler söylediğine bir göz atalım: Bu, "aşağı âlem "de on Sejîrot'un Malkut adı verilen sonuncusu ile temsil edilmiştir; Malkut "Krallık" anlamına gelir ve bu, onu buraya koyuşumuza neden olan bakış açısına göre bir hayli dikkat çekici bir seçimdir; bundan da daha önemlisi, zaman zaman Malkut için verilen eşanlamlı sözcükler arasında Sedek, yani "Doğru"ya da rastlanmaktadır (102)i Malkut ve Sedek ya da Kraliyet (Dünyanın Yönetimi) ve Adalet arasındaki bu yakınlık Melki-Sedek isminde kesin biçimde ortaya çıkmaktadır. Burada, sefirot ağacının "ortasındaki sütun"da yer alan, pay edici ve tam anlamıyla dengeleyici olan Adalet söz konusudur. Bunu "soldaki sütun"da yer alan, Sertlik ile bir tutulan ve Merhamet'in tam zıttı olan Adalet'ten ayırmak gerekir; Çünkü burada birbirinden farklı iki görünüm söz konusudur (zaten İbranice'de de bunları tanımlamak için iki ayn kelime kullanılır: Birincisi Sedakah, İkincisi de Dtn'dir). Başlıca olarak denge ya da ahenk fikrini veren ve Barış'a kuvvetli şekilde bağlı olan, aynı zamanda hem en kesin hem de en eksiksiz anlamıyla Adalet, bunlar içinde birinci görünümdür.

Malkut, "içinde yukarıdaki ırmaktan gelen suların, yani (ruhsal tesirler sayesinde) bol bol serptiği ve saçtığı tüm sudûrların biriktiği depodur." (103) Bu "yukarıdaki ırmak" ve ondan inen sular, garip biçimde Hindu tradisyonundaki Ganga adı verilen Göksel (semavî) İrmağa atfedilen rolu çağrıştırmaktadır: Görünümlerinden biri Ganga olan Şakti ile Sekinah arasında bazı benzeşimler mevcuttur ve bunun başlıca nedeni, her ikisinin de ortak olarak sahip bulundukları "tanrısal" işlevdir. Göksel suların içinde biriktikleri depo, doğal olarak dünyamızın ruhsal merkezi ile aynıdır: Buradan Pardes'in dört ırmağı çıkar ve dört ana istikamete yönelirler. Yahudiler için bu ruhsal merkez, "Dünyanın Kalbi" diye de tanımladıkları Sion Dağı ile aynı şeydir. Zaten bu tanımlama tüm "Kutsal Topraklar" için de geçerli ortak bir özelliktir ve Yahudiler'e göre bu, bir anlamda Hindular’ın Meru'su ya da Persler'in Alborj'u ile eşdeğerdir. (104) "Yahova Kutsiyetinin Tabernakl'ı (105), Sekinaftırı ikametgâhı, kendisi de bizzat Sion’un merkezi olan (Kudüs) Tapınağın kalbi durumundaki Kutsallar Kutsalı'dır; tıpkı Sion'un İsrail Ülkesi'nin merkezi ve İsrail Ülkesi'nin de dünyanın merkezi oluşu gibi. (106)

İşi daha da ileri götürebiliriz: Burada bir bir saymış olruklarımızı tersine doğru ele alacak olursak, sadece tüm bunların hepsi değil, Tapınaktaki Tabernakl'den sonra, Tabernakl'deki Ahit Sandığı ve Ahit Sandığının bizzat üstünde bulunan Sekinah’ın tezahür yeri (iki Kerubî arasında); hepsi de "Ruhsal Kutup"a birbiri peşisıra verilmiş olan değerleri temsil etmektedir.

Daha önce başka bir yerde de (107) açıklama fırsatını bulduğumuz üzere, Dante'nin Kudüs'ü tamı tamına "Ruhsal Kutup" olarak takdim edişi de işte bu nedenledir; ancak bu, Yahudiler'e ait görüş açısının dışma çıkıldığında bilhassa sembolik bir hâle gelmekte ve bu kelimenin katı anlamı ışığında yalnızca bir yer belirtmeden ibaret kalmaktadır. İlksel tradisyonu belli şartlara uydurabilmek amacıyla oluşturulmuş olan ikinci dereceden tüm ruhsal merkezler, daha önce de açıklamış olduğumuz gibi yüce merkezin görünümleridirler. Gerçekte, Sion da ancak bu ikincil merkezlerden biri olabilir ve yüce merkez ile bir tutulması da bu benzerlikten kaynaklanmaktadır. Jerusalem (Yeruşalim: Kudüs) gerçekten de, adından da anlaşıldığı üzere hakikî Saiem'in bir imajıdır. Yalnızca İsrail Ülkesi anlamına gelmeyen "Kutsal Ülke" hakkında söylemiş olduklarımız ve bundan sonra söyleyeceklerimiz, bunun kolayca anlaşılmasını sağlayacaktır.

"Kutsal Ülke" ile eşanlamlı olan kayda değer diğer bir ifade de 'Yaşayanlar Ülkesi"dir: Bu, esas ve en katı anlamıyla Yeryüzü Cenneti'ni ve bununla sembolik bakımından eşanlamlı olan ifadelere de uygulanabileceği şekilde, gayet açık olarak "ölümsüzlük ülkesi"ni belirtmektedir; ancak bu isim ikinci derecedeki "Kutsal Topraklar" ve bilhassa İsrail Ülkesi için kullanılmıştır. 'Yaşayanların Ülkesi yedi ülkeye ayrılır." denmiştir ve Vulliaud'nun belirttiğine göre: "Bu ülke, içinde yedi milletin yaşadığı Kenan ülkesidir." (108) Bu asıl anlamı bakımından hiç şüphesiz ki doğrudur; ancak sembolik açıdan değerlendirildiğinde bu yedi ülke tıpkı İslâm tradisyonunda da söz konusu olanlar gibi, Hint tradisyonunda yer alan ve hepsinin de ortak merkezi Meruolan yedi dvipo’ya denk gelmektedir; bunlara daha sonra yeniden değineceğiz. Aynı şekilde, eski dünyalar ya da diğer bir ifadeyle bizimkinden daha önceki yaradılışlar "Edom'un yedi kralı" (Yedi sayısı burada Tekvin'deki yedi "gün" ile ilişkilidir.) ile temsil edilmişlerdir ve burada, Kalpa’nın başlangıcından çağımıza kadar sayılmış olan yedi Manu ya ait çağlar ile bunların arasında rastlantıya bağlı olmanın da çök ötesinde, çarpıcı bir benzerlik vardır (109).

"LUZ" YA DA ÖLÜMSÜZLÜK ÜLKESİ

Dünyamız uluslarının büyük bir bölümünde "Yeraltı dünyası”na ilişkin tradisyonlara rastlanır; bunların hepsini burada biraraya getirmek niyetinde değiliz; zaten aralarından bazılarının bizim şu anda meşgul olduğumuz mesele ile pek doğrudan bir bağlantıları da yoktur. Bununla beraber, genel bir bakış neticesinde "mağaralar kültü"nün (110) daima az ya da çok "içteki yer" ya da "merkezî yer" fikrine bağlı olduğu ve buna göre de mağara ve kalp (yürek) sembollerinin birbirlerine çok yakın olduklarını gözlemlemek mümkündür. (111) Diğer taraftan, tıpkı Amerika'da ve belki başka yerlerde olduğu gibi, Orta Asya’da da içlerinde asırlardan beri bazı inisiyatik merkezlerin varlıklarını sürdürdüğü mağaralar ve yeraltı geçitleri gerçekten mevcuttur. Ancak bu olgunun dışında, bu konuyla alâkalı her şeyde, saptanması hiç de zor olmayan bir sembolizm kısmı da vardır. Ve bu inisiyatik merkezlerin kurulması için yeraltındaki bölgelerin tercih edilmesinin basit birer tedbir neticesi olmayıp, kesin olarak sembolik düzenden kaynaklanan nedenlere dayandığını düşünmekteyiz. Saint Yves belki bu sembolizmi açıklayabilirdi ama bunu yapmadı ve bu yüzden de kitabın bazı bölümlerinde fantazik bir hava vardır (112). Ossendowski ise, kendisine söylenen sözlerdeki biçimsel anlamın ötesini görebilecek ve buna nüfuz edebilecek bir yeterliliğe sahip değildi.

Biraz önce ima etmiş olduğumuz tradisyonlar içinde bir tanesi özel bir öneme sahiptir; Bu tradisyon Musevîlik'te yer alır ve Luz adı verilen esrarengiz bir kentle ilgilidir (113). Bu isim esasolarak Yakup peygamberin rüyet gördüğü ve bunun ardından da Beyt-El yani "Tanrı Evi" adını verdiği yere aittir. (114) bu konuya daha ileride yeniden döneceğiz. "Ölüm Meleği”nin bu kente giremediği ve orada hiçbir kudretinin kalmadığı söylenmiştir. Ve de gayet özel ve anlamlı bir kıyaslama neticesi, bazıları bu kentin Persler'e göre "Ölümsüzlük Ülkesi" olan Alborj'un yanında olduğunu ifade ederler.

Luz'un yanında, altında bir yeraltı geçidine girmeyi sağlayan bir oyuğun bulunduğu bir badem ağacının (İbranice'de buna da Luz adı verilir) yer aldığı (115) ve bu yeraltı geçidinin bizzat kente açıldığı söylenmektedir. Değişik anlamları açısından Luz sözcüğü ilk başta, tüm saklı, üstü örtülü, gizli, suskun olanı tanımlayan bir kökten türemiştir; Göğü tanımlayan sözcüklerin de başlangıçta aynı anlama geldiklerini belirtmek yerinde olur. Kölum (coelum) sözcüğü ile Yunanca'daki "oyuk" anlamına gelen koilon sözcüğü (bunun mağara "caverne" ile bir bağlantısı olması mümkündür ve Varron bu yakınlığı şu terimlerle ifade eder: a cavo coelum) arasında bir yakınlık kurarlar; ancak en eski ve en doğru şeklin kaelum (caelum) olduğunu ve bunun da "saklamak" (Fr.: cacher) anlamına gelen kaelare'yi (caelare) çok yakından anımsattığını belirtmek yerinde “olur. Diğer taraftan Sanskritçe'deki Varuna. "örtmek" anlamına gelen var kökünden (bu, aynı zamanda kal kökünün de anlamıdır; Latince'de geçen ve kaelare'nin diğer bir şekli olan celare de buna bağlıdır; bunun da Yunanca'daki eşanlamlısı kaluptein'dir] (116) ve Yunanca’daki Uranos da yine bu var isminin kolayca ur’a dönüşmüş olan farklı bir biçiminden başka bir şey değildir. Bu sözcükler “örten” (117), “saklayan” (118) ve hatta “saklanmış olan” anlamlarına gelebilirler ve bu sonuncusunun da çift anlamı vardır: Birincisi, duyulardan gizlenmiş olandır ve bu duyularüstü sahadır; ikinci olarak da gizleme ya da karartma devreleri içinde tradisyonun dışsal ya da açık biçimde tezahür edişinin sona ermesi, “göksel dünya”nın böylece “yeraltı dünyası”na dönüşmesi anlamına gelir.

Diğer bir bağlantının ışığında, Gök ile de bir yakınlık kurulabilir: Luz‘a “mavi kent” adı verilir ve safir (119) taşının rengi olan mavi, göksel (semavî) renktir. Hindistan’da atmosferin mavi renginin, Meru Dağı’nın safirden yapılmış olan ve Jambu-dvipa‘ya bakan güney yüzünde ışığın yansıması ile oluştuğu söylenir. Bunun da aynı sembolizme bağlı olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Jambu-dvipa herkesin inandığı şekilde sadece Hindistan demek ctegildir; o gerçekte bugünkü hâlindeki tüm yeryüzü âlemini temsil etmektedir. Ve bu dünyanın tümüyle Meru’nun güneyinde yer aldığı kabul edilebilir, Çünkü Meru kuzey kutbu ile bir tutulmaktadır) (120). Yedi dvipa ( ‘adalar” ya da “kıtalar” anlamına gelir. bazı devresel periyotlar esnasında sırayla yükselirler; öyle ki, her biri o periyodun (devrenin) yeryüzü âlemi olarak kabul edilirler. Bunlar, merkezi Meru olan ve buna bağlı olarak da uzayın yedi bölgesine göre yönlendirilmiş ve yerlerinin saptanmış olduğu bir lotüs meydana getirirler (121). Demek ki Meru’nun, yedi duipalar’dan her birine ayrı ayrı yönelik olan bir yüzü vardır. Şayet bu yüzlerin her biri gökkuşağının (122) bir rengini taşıyorsa, bu durumda, bu renklerin sentezi beyazdır, ki bu da her yerde ruhsal otoriteye atfedilen renktir (123). Ayrıca, Meru’nun bizzat kendi rengi de beyazdır (onun gerçekte “Beyaz Dağ” olarak tanımlandığını göreceğiz) ve diğerleri ise yalnızca onun değişik dvipalar‘a uygun olarak büründüğü çehreleri tenjsil ederler. Herbir dınpa’nın tezahür ettiği devre içerisinde Meru farklı bir pozisyona geçiyor gibidir; ancak gerçekte hareketsizdir ve yerinden oynamaz; Çünkü o, merkezdir ve bir devreden diğerine değişiklik gösteren şey, yeryüzü dünyasının onun çevresindeki konumudur.

Çeşitli anlamları epeyce dikkat çekici olan İbranice Luz sözcüğüne tekrar dönelim: Bu sözcüğün sıradan anlamı “badem” (ve daha kapsamlı olarak, meyvesinden çok ağacı tanımlaması bakımından ’badem ağacı”) ya da “çekirdek”tir. Çekirdek daha “içerideki” ve daha “gizli” olan bir şeydir ve tamamen kapalıdır, ki buradan da “dokunulmazlık” (124) (masuniyet) fikri ortaya çıkar (aynı şey Ağarla adında da vardır). Luz sözcüğü aynı zamanda sembolik olarak, ruhun ölümden sonra tekrar dirilişe kadar bağlı kalacağı çok sert bir kemik olarak temsil edilen, tahrip edilemezliği olan cismanî bir partiküle verilen isimdir (125). Nasıl ki çekirdek tohumu içeriyorsa ve nasıl ki kemik iliği içeriyorsa, bu luz da aynı şekilde, varlığın yeniden eski hâline döndürülebilmesi (ıslah edilmesi, onarılması) için gerekli gizli mevcut unsurları içermektedir. Bu ıslah, kurumuş kemiklere yeniden hayat verecek olan “semavî çiğ”in etkisi altında gerçekleşecektir. Aziz Pavlus un şu sözü de zaten bunu ima eder: “Çürümede ekilir, şan içinde yeniden dirilecektir.” (126) Burada da, her zaman olduğu gibi “şan”, yukan âlemde tasavvur edilen Sekinah’a aittir ve biraz önce de gördüğümüz gibi, “semavî çiğ” ile bunun arasında sıkı bir ilişki vardır. Tahrip edilemez olan (mahvolmayan) (127) olan Luz, insan varlığında mevcut olan “ölümsüzlük çekirdeği”dir. Tıpkı, aynı isimle tanımlanan bölgenin “ölümsüzlük ülkesi” oluşu gibi: Burada her iki durumda da “Ölüm Meleğİ’nin kudreti geçersiz kalmaktadır. Bu, bir tür Ölümsüz un yumurtası ya da tohumudur (128); bunu, içinden kelebeğin çıktığı krizalit ile de kıyaslamak mümkündür (129); bu karşılaştırma, yeniden diriliş olgusu ile gerçek anlamını bulmaktadır.

Luz’u omurganın aşağı ucuna yerleştirirler: Bu biraz garip gelse de Hindu tradisyonunda, insanın içinde var olduğu kabul edilen Şakti’nin (130) bir şekli olan ve kundalini (131) adı verilen güç hakkında söylenenler göz önüne alındığında anlam kazanmaktadır. Bu güç, süptil (seyyal) organizmanın, yine aynı şekilde omurganın, kesinlikle aşağı ucuna denk gelen bir bölgesinde yer alan ve kendi üzerine sarılmış olarak gösterilen bir yılan figürü ile temsil edilmiştir. Âncak bu güç, örneğin Hata-Yoga uygulamalarının etkisiyle uyanmakta, açılmakta ve değişik pleksuslan ifade eden “çarklar” (tekerlekler şakralar) ya da “lotüsler”den geçerek “üçüncü göz”e, yani Şiva’nın alnındaki göze ulaşmaktadır. Bu aşama, insanoğlunun “ebediyet duyusu”nu ve bunun neticesinde, daha başka bir yerde değinmiş olduğumuz o gizli ölümsüzlüğü elde ettiği “ilksel hâl”e yeniden kavuşmasını temsil eder. Buraya kadar hâlâ daha beşer hâlindeyizdir; ancak bir sonraki aşamada, sonunda kundalini baştaki taça ulaşır (132) ve bu son safha, varlığın yüksek hâllerinin bilfiil olarak fethedilmesi demektir. Bu yaklaşımdan çıkarılabilecek olan sonuç, iuz’un organizmanın aşağı kısmında yer alışının yalnızca “insanın seviye yitirmiş olması” şartlarında geçerli olduğudur. Ve tüm yeryüzü insanlığı açısından ele alındığında, yüce ruhsal merkezin “yeraltı dünyası”nda yer alışı da bu nedendendir. (133)

 

“KALİ-YUGA” BOYUNCA GİZLENEN YÜCE MERKEZ

Agarta’nın her zaman yeraltında bulunmamış olduğu ve bundan sonra da hep orada kalmayacağı söylenmektedir. Öyle bir zaman gelecektir ki, Ossendowski’nin ifadesiyle, “Agarti milletleri mağaralarından çıkacaklar ve yeryüzünde görüneceklerdirJ) (134) Görünen âlemden elini eteğini çekmeden önce bu merkezin başka bir ismi vardı, Çünkü “ele geçirilemez” ya da “ulaşılamaz” (ve ayrıca “dokunulamaz” anlamına da gelir, Çünkü bu, “Barış Ülkesi” Salem’dir) anlamına gelen Ağarta ismi onun bu durumuna hiç de uymazdı. Ossendowski onun yeraltına geçişinin “altı bin yıldan” bile daha eskiye dayandığını belirtir ve bu tarihin tahminen, Manvantara’nın (135) dört devresinden sonuncusu olan ve eski Batıkların “Demirçağı” dedikleri Kali-Yuga, yani “kara çağ”ın başlangıcı olduğuna karar verir. Demek ki, onun yeniden ortaya çıkışı, bu çağın sona ermesiyle aynı zamana rastlayacaktır.

Dana önceki satırlarda, tüm tradisyonlarda saklı ya da kaybolmuş bir şeye ilişkin bazı imalar bulunduğundan ve bunun çeşitli sembollerle temsil edildiğinden söz etmiştik. Bunu geniş anlamında ele aldığımızda, tüm yeıyüzü insanlığı açısından, Kali-Yuga’nın şartlarına kesin olarak uymaktadır. Demek ki şimdi yaşadığımız devre tam bir kararma ve karışıklık devridir (136); ve bu devrenin şartlarının öyle bir niteliği vardır ki, bunlar sürüp gittiği müddetçe inisiyatik bilgi zorunlu olarak saklı kalmak mecburiyetindedir. Buradan da “tarihî” denilen (halbuki bu devrenin başlangıcına bile uzanmaz) (137) antik çağın “Misterlerinin” (Mysteres: Kutsal sırlar) ve tüm milletlerdeki gizli teşkilâtların karakteri oluşmuştur: Bunlar gerçek bir tradisyonel (geleneksel) doktrinin hâlâ varlığını sürdürdüğü bir yerde bilfiil bir inisiyasyon veren, ancak bu doktrinin ruhu yalnızca dışsal bir temsilden ibaret olan sembolleri canlı tutmayı kestiğinde ise bu inisiyasyonun ancak gölgesini takdim edebilen organizasyonlardır. Çünkü, çeşitli nedenlerden ötürü dünyanın ruhsal merkezi ile olan bütün bağlar eninde sonunda kopmuştur ve bu da tradisyonun kayboluşunun ve ikinci dereceden merkezlerin yüce merkezle olan doğrudan ve bilfiil ilişkilerinin sona ermesinin nedenini oluşturur.

Biraz önce de sözünü ettiğimiz gibi, demek ki gerçekten kaybolmuş olan değil de, aslında gizlenmiş olan bir şeyin varlığından bahsedebiliriz; Çünkü o herkes için kayıp değildir ‘ ve bazıları onun bütününe, eksiksiz biçimde sahiptirler. Ve eğer durum böyleyse, o hâlde diğerleri de onu her zaman için yeniden bulma imkânına sahiptirler, yeter ki onu gerektiği gibi aramasını bilsinler; yani niyetleri öyle bir yönlenmelidir ki, “birbirine uygun etkiler ve tepkiler” (138) yasasına göre onlan yüce merkez ile bilfiil ruhsal iletişim hâline getirebilsin (139). Niyetin bu istikamete doğru yönelişinin tüm tradisyonel (geleneksel) anlatım biçimlerinde bir sembolik temsil edilişi mevcuttur; sözünü ettiğimiz husus ibadetler esnasında belirli bir yöne doğru dönüştür: Bu, aslında ruhsal bir merkeze doğru yöneliştir ve bu ruhsal merkez de daima hakikî “Dünya Merkezi”nin bir hayali, bir benzeri, bir simgesidir (140). Ancak, Kali-Yuga içinde ilerlendikçe, giderek kapalı ve saklı bir hâle gelen bu merkez ile birleşme daha da zorlaşmaktadır ve onu dışsal olarak temsil etmekte olan ikinci derecedeki merkezler de azalmakta, seyrekleşmektedirler (141). Bununla birlikte, bu devre sona erdiği zaman tradisyon yine bütün ve eksiksiz olarak tezahür etmek zorunda kalacaktır, Çünkü her Manuantara’nın, kendisinden bir öncekinin sonuyla çakışan başlangıç dönemi, yeryüzü insanlığı açısından doğal olarak “ilksel hâl”e yeniden dönüşü içermektedir (142).

Avrupa’da kurallara uygun faaliyet gösteren teşkilâtlar vasıtasıyla merkez ile şuurlu bağlantı bugün için kesilmiş durumdadır ve zaten asırlardan beri de böyledir. Bağın kopuşu hadisesi öyle birdenbire meydana gelmiş bir olay değildir; bu iş birbirini takip eden safhalarda gerçekleşmiştir (143). Bu safhalardan ilki 14. yüzyılın başlangrcına uzanır; şövalye tarikatları hakkında daha önce söylemiş olduklarımız, bunların esas rollerinin Doğu ile Batı arasında iletişim sağlamak olduğunu açıklamaya yetmektedir. Burada söz konusu ettiğimiz merkezin, en azından tarihî çağlarda daima Doğu’da yer almış olarak tanımlanması, bu iletişimin gerçek önemini ve değerim kavramamızı sağlamaktadır. Bununla beraber Tapınak Tarikatı’nın (Tampliye -ya da Temple Şövalyeleri Tarikatı) ortadan kaldırılmasından sonra Rozikrüsyanizm (Rozkruva Tarikatı, Rose Croix -Gül-Haç Tarikatı) ya da kendisine daha sonra bu adın verildiği o hangi tarikat ise, her ne kadar daha gizli ve saklı şekilde olsa da aynı bağlantıyı sağlamaya devam etmiştir (144). Rönesans ve Reform, yeni kritik bir safhaya damgalarını vurmuşlar ve sonunda da Saint Yves’in belirttiğine göre, tam kopuş 1648 yılında Otuz Yıl Savaşları’nı sona erdiren Vestfalya antlaşmaları ile aynı zamana rastgelmiştir. Birçok yazarın, Otuz Yıl Savaşları’nın ardından gerçek Rozkruvalar’ın Asya’ya çekilmek amacıyla Avrupa’yı terk ettiklerini iddia etmeleri de hayli dikkat çekicidir. Yeri gelmişken, rozikrüsyen adeptlerin (inisiyelerin) *sayılarının da, tıpkı Ağarta’nın iç çemberinin üyeleri gibi ve bu yüce merkezin imajına uygun olarak oluşturulmuş ruhsal merkezlerin çoğunun bu ortak özelliği ile bağdaşan bir biçimde, on iki olduğunu anımsatalım.

* İnisiyasyon (Süluk) kimi ansiklopedilerde bireyin spiritüel gelişimi için, ‘spiritüel tesir’i alıp aktarabilen bir üstadın sert ve sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, metodlu olarak eğitimi şeklinde tanımlanmaktadır. İnisiyasyon sözcüğünün kökeni, Latince’de “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğüdür. Osmanlı tarikat geleneğinde bulunan “süluk” kelimesi de, “iplik, sıra, dizi, yol, meslek, tutulan yol” anlamlarındaki Arapça “silk” sözcüğünden gelmektedir. Bir inisiyasyonda üstad (inisiyatör, mürşid) tektir, öğrenci (inisiye adayı, mürit) ancak inisiyasyonu tamamladığı zaman inisiye olur. İnisiyasyonu tamamlamamış olanlara inisiye denmez.

Bu son çağdan itibaren gerçek inisiyatik bilginin deposu, hiçbir Batılı organizasyon tarafından gerçekte muhafaza edilmemiştir. Swedenborg da “Kayıp Kelâm”ın maalesef Tibet ve Tataristan bilgelerinde aranması gerektiğini açıklamaktadır. Ve Anne Catherine Emmerich de kendisinin “Peygamberler Dağı” adını verdiği ve bu aynı bölgelerde (Tibet-Tataristan) bulwwunduğunu söylediği esrarengiz bir bölgenin rüyetini görmüştür. Madam Blavatsky de bu konuda ancak parça parça birtakım bilgiler toplayabilmiş, bunların mânâsını gerçekte pek anlamamış. Bu bilgilerin kendisinde “Büyük Beyaz Loca” fikrini uyandırmış olduğunu da eklemeliyiz. Bu “Büyük Beyaz Loca” ise, Agarta’nın bir imajı değil, ancak basit biçimde onun bir karikatürü ya da hayalî bir parodisinden ibarettir (145).

“OMFALOS” ve BETİLLER

Ossendowski’nin aktardıklarına göre “Dünyanın Kralı”, eskiden Hindistan ve Siyam’da pek çok defa ortaya çıkmış ve “üstünde bir kuzu duran altın bir küre ile halkı takdis etmişti”; bu son ayrıntı Saint Yves’in “Kuzu ve Koç Devri” hakkında söylemiş olduklarıyla bir bağlantı kurulduğunda oldukça önem kazanmaktadır1.  146). Diğer taraftan daha da kayda değer bir husus olarak/Hristiyan sembolizminde Kuzu’yu, kendisinden dört ırmağın indiği bir dağın tepesinde gösteren sayısız resimler vardır ve buradaki dört ırmak Yeryüzü Cenneti’ndeki dört ırmakla aynıdır (147). Agarta’nın Kali-Yuga başlamadan önce başka bir adı olduğunu söylemiştik; bu isim Sanskritçe’de “yüce ülke” anlamına gelen ve “Dünyanın Kalbi” olarak da tanımlanan ruhsal merkeze gayet iyi uyari, Paradeşa’dır. Kaideliler Pardes ve Batılılar da Paradis (cennet) sözcüklerini bundan türetmişlerdir. Bu son sözcüğün aslî anlamı da işte budur ve bu da, söz konusu olan şeyin şu veya bu biçim altında, İbranî Kabalasındaki Pardes ile aynı şey olduğuna ilişkin daha önce söylediklerimizin’cîaha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır.

Diğer taraftan, “Kutup” sembolizmi hakkında açıklamalarımıza başvurulduğunda Yeryüzü Cenneti Dağı’nın, çeşitli isimler altında bütün tradisyonlarda geçen “kutupsal dağ” ile aynı şey olduğu kolayca görülecektir: Hindular’ın Meru, Persler’in Alborj ve Batı efsanesi olan Graai’daki Montsaluat (Salvat Dağı) dağlarından daha önce söz ettik. Bunlara Araplar’ın Ka/’Dağı’nı (148) ve hatta yine aynı anlama sahip olan Yunanlılar’ın Olimpos Dağı’nı da eklemeliyiz. Söz konusu edilen şey daima, tıpkı Yeryüzü Cenneti gibi, alelâde beşeriyetin ulaşamayacağr ve devresel periyotların sonunda beşerî dünyayı alt üst eden doğal afetlerden asla zarar görmeyen bir konumda bulunan bir bölgedir. Bu bölge gerçekten de “yüce ülke”dir; ayrıca Vedalar’da ve Zenci Avesta’da yer alan bazı metinlere göre de konumu, ilksel olarak başlangıçta gerçekten de kutupsal idi (kelimenin en dış anlamıyla bile) ve yeıyüzü insanlığı tarihinin değişik safhalarına göre yerleşimi her ne kadar farklılıklar göstermiş olursa olsun, sembolik anlamda daima kutupsal olarak kalmıştır, Çünkü esas bakımından, çevresinde her şeyin devresel hareketinin gerçekleştiği sabit ekseni temsil etmektedir.

Dağ, doğal olarak Kali-Yuga‘dan önceki “Dünyanın Merkezi”ni temsil etmektedir; bu onun o devirde açık bir şekilde ve henüz yeraltına geçmemiş bir durumda olduğunu ifade eder. Demek ki bu, onun normal konumu idi; tabiî ki özel şartlarının, kurulu düzenin tamamen tersine dönmesini gerektirdiği o karanlık devir dışındaki konumu. Devresel yasalara bağlı olan bu hususlar bir yana, dağ ve mağara sembollerinin her birinin bir sebebi vardır ve her ikisi de birbirlerini gerçekten tamamlarlar (149); ayrıca, mağaranın, dağın bizzat içinde ya da tam altında yer aldığı da düşünülebilir.

Antik tradisyonda “Dünyanın Merkezi”ni temsil eden başka semboller de vardır; bunlardan en kayda değer bir tanesi de, hemen hemen tüm milletlerde rastlanan Omfalos’ tur (150) . Yunanca olan omfalos sözcüğü “göbek” (ombilic) anlamına gelir; ancak genel anlamda, merkez olan her şeyi ve özellikle de bir tekerleğin dingil başlığını (tam göbeğinde yer alan) ifade eder. Sanskritçe’deki nabhi kelimesi de aynı şekilde bu değişik anlamlara sahiptir; Kelt ve Cermen dillerinde de nahve nav biçimlerinde, aynı kökten türemiş sözcükler bulunur (151). Ayrıca, Galya dilinde bunlarla aynı olan nav ya da naf sözcüğü “lider” (başkan) anlamına gelir ve hatta Tanrı için de kullanılır; demek ki burada merkezî Prensip fikri ifade edilmektedir (152). Zaten bu açıdan bakıldığında “dingil başlığı”nın anlamı tamamen özel bir mânâ kazanmaktadır, Çünkü tekerlek (ya da çark), dünyanın her yerinde sabit bir nokta çevresinde dönerek devrini tamamlayan Âlem’in sembolüdür, demek ki svastika sembolü ile de bir yakınlığı vardır, ancak bunda, doğrudan doğruya merkezin bizzat kendisi gösterilmiş olduğundan dolayı tezahürü temsil eden dış çember çizilmemiştir: SvasLika, Âlem’in bir figürü değildir, ancak Âlem’e göre Prensip’in fiilidir.

Omfalos sembolü belli bir bölgeye vp her ne kadar ikisi zaman zaman çakışsalar bile coğrafiden çok ruhsal bir merkezde yer alan bir bölgeye yerleştirilebilir. Ancak coğrafi bir konum söz konusu ediliyorsa, bu noktanın söz konusu bölgede oturan halk tarafından “Dünyanın Merkezi”nin görünen bir imajı olarak kabul edilmesinden dolayıdır; tıpkı bu halka mahsus olan tradisyonun, aslında ilksel tradisyonun onun zihniyetine ve yaşam koşullarına en uygun bir biçimde uyarlanmasından ibaret oluşu gibi… Sıradan anlamı bakımından özellikle Delf Tapınağındaki Omfalos bilinmektedir. Bu tapınak gerçekten de Antik Yunanistan’ın ruhsal merkezi idi (153) ve bu iddiayı doğrulayacak olan tüm nedenler üzerinde durmamaya özen göstererek sadece, bütün Helen milletlerinin temsilcilerinden oluşan ve bu milletler arasındaki yegâne bilfiil gerçek bağı meydana getiren -ki bu bağın kudreti tamamen onun başlıca tradisyonel (geleneksel) olan karakterinde yatıyordu. Amfiktiyonlar Konseyi’nin yılda iki defa toplandığı yerin burası olduğunu belirtmekle yetinelim.          ;

Omfalos‘un maddî şekilde temsil edilişi, genellikle “betil” adı verilen kutsal bir taş hâlinde idi. Ve bu son sözcük, Yakup’un, Tanrı’nın kendisine bir rüyetle göründüğü ve Beyt-El yani ‘Tanrı’nın Evi” adını verdiği yeri tanımlayan bu aynı isimden başka bir şey değildir: ‘Ve Yakup uykusundan uyanıp dedi: ‘Gerçek RAB bu yerdedir ve ben O’nu bilmedim.’ Ve korkup dedi: ‘Bu yer ne heybetli! Bu başka bir şey değil, ancak Allah’ın Evi’dir ve bu, göklerin kapısıdır.’ Ve Yakup sabahleyin erken kalktı ve başı altına koymuş olduğu taşı aldı ve onu direk olarak dikti ve tepesine zeytinyağı döktü. Ve o yerin adını Beyt-El koydu; fakat başlangıçta şehrin adı Luz idi.” (154) Daha yukanda bu Luz sözcüğünün anlamım açıklamıştık. Diğer taraftan Beyt-El, yani “Tanrı’nın Evi” nin daha sonralan Beyt Lehem, yani “ekmek evi”ne dönüşmüş olduğu söylenir, ki bilindiği gibi, burası İsa Mesih’in doğmuş olduğu şehirdir (155). Taş ile ekmek arasındaki sembolik ilişki de bir hayli kayda değerdir (156). Diğer önemli bir husus da, Beyt-El adının sadece yer için değil taş için de kullanılmasıdır: “Ve direk olarak diktiğim bu taş Allah’ın Evi olacaktır.” (157) Daha sonra Sekinah’ın oturduğu yer olan Tabernakl ile ilgili olarak yapılacak tanımlamaya göre, “ilâhı ev” (Tanrı Evi, ikametgâhı “miskan”), aslında bu taş olmalıdır; tüm bunlar doğal olarak “ruhsal tesirler” (berakot) konusuna bağlanmaktadır ve eski ulusların pek çoğunun ortak biçimde kullandığı “taşlar kültü”nden söz edildiği zaman, bu kültün aslmda taşların kendisiyle değil, bunlarda ikamet eden Tanrı ile ilgili olduğunu anlamak gerekir.

Omfalos’u temsil eden taş, belki de, tıpkı Yakup’un taşı gibi bir direk (ya da sütun) biçiminde idi. Kelt uluslarında bazı menhirler (büyük dikili taşlar), büyük bir olasılıkla bu anlama geliyorlardı. Ve orakllar da, tıpkı Delfte olduğu gibi, bu taşların yakınında alınıyordu. Bu da, bunların o zamandan beri niçin Tanrı’nın ikametgâhı (ya da Tanrı Evi) olarak kabul edilmiş olduklarını kolayca açıklamaktadır. Zaten “Tanrı Evi” doğal, olarak “Dünyanın Merkezi” ile aynı şeydir. Omfalos, tıpkı’ Kibele’nin siyah taşı gibi konik ya da yumurta şeklinde bir taşla da temsil edilebilirdi. Koni, “Kutup”un ya da “Dünya Ekseni”nin sembolü olan kutsal dağı anımsatıyordu. Yumurta biçimine gelince, bu da doğrudan doğruya çok önemli başka bir sembole, “Dünya Yumurtası” (158) sembolüne bağlıdır. Omfalos, genel olarak bir taş ile temsil edilmişse de, zaman zaman yine kutsal dağın bir sembolü olan bir tümsek, bir tür tümülüs ile temsil edildiği de olmuştur.

Çin’de her krallığın ya da feodal devletin merkezinde dört açılı piramit biçiminde, “beş bölge”nin toprağından yapılan bir tümsek meydana getirilirdi: Bunun dört yüzü dört ana noktaya, tepesi de merkezin bizzat kendisine karşılık geliyordu (159). Gariptir, İrlanda’da da bu “beş bölge”yi görürüz ve “reisin dikili taşı” buna benzer bir şekilde her bölgenin merkezinde yükselir (160).

Kelt ülkeleri arasında Omfalos ile alâkalı verilerin en fazla olduğu yer İrlanda’dır. Bir zamanlar bu ülke beş krallığa bölünmüştü ve bunlardan bir tanesinin adı da Mide (Mid okunur) idi (İngilizce biçimi olan Meath şeklinde kalmıştır); bu, eski bir Kelt sözcüğü olan ve Lâtince’deki medius ile aynı olan, “orta” anlamına gelen mediorCdur (161). Bu Mid Krallığı diğer dördünün arazilerinden alman parçalardan oluşuyordu ve İrlanda’nın, diğer krallarını da hâkimiyeti altında tutan en yüksek kralının kendi özel ikametgâhı hâline gelmişti (162). Bir hayli doğru biçimde ülkenin merkezini temsil eden Ushnagh’da, “Dünyanın Göbeği” adı verilen ve ayrıca Mid Krallığı’nın içinde diğer  ilk dört krallığı birbirinden ayıran çizgilerin birbirleriyle kavuştukları noktayı belirtmesi nedeniyle “bölümler taşı” (ailna-meeran) olarak da tanımlanan dev bir taş dikilmişti, ‘Orada her yıl Mayıs ayının birinci günü, tıpkı Kamütler ülkesinde, Galya’da, Druidler’in “merkezî kutsanmış bölge”de (medio-lanon ya da medio-nemeton) yaptıklarına benzer şeKMe bir genel toplantı yapılırdı; tabiî ki bu, Delfteki Amfiktiyonlar toplantısına da benzemekteydi.

İrlanda’nın bu şekilde dört krallığa ve ek olarak da, yüce liderin ikamet ettiği merkezî bir bölgeye ayrılmış olması çok eski tradisyonlardan kaynaklanmaktadır. İrlanda’ya bu yüzden “dört üstadın adası” (163) adı verilmiştir; ancak bu isim ve hatta “yeşil ada” (Erin) ismi eskiden çok daha kuzeyde yer alan, günümüzde bilinmeyen, belki de tamamen ortadan kalkmış olan, bir dönemin başlıca ruhsal merkezlerinden ve hatta en yüce merkezi durumundaki Ogygie (ojiji) ya da Tule’ yi (Thule) tanımlamak için kullanılmaktaydı.

Bu “dört üstat adası”nın hatırasına Çin tradisyonunda da rastlanmaktadır ve bu hususu şimdiye kadar fark eden olmamış gibidir. İşte bunu kanıtlayan Taoist bir metin: “İmparator Yao çok zahmetler çekti ve ülkeyi en iyi şekilde yönetmiş olduğuna inandı.

Uzaktaki Ku-çe (Kou-chee) [üzerinde çen-yen (tchennjen), yani "gerçek insanlar”ın, diğer bir ifadeyle "ilksel hâl”e yeniden kavuşmuş insanların yaşadıkları] adasında dört üstadı ziyaret ettikten sonra tam tersine, her şeyi bozmuş olduğuriu kabul etti. İdeal olanı, kozmik çarkı döndüren, beşerüstünün (164) kayıtsızlığı (ya da alâkasızlığı, ‘faal olmayan’ etkinlik içinde bulunuşu) olmalıdır.” (165) Diğer taraftan, “dört üstat”, Hint ve Tibet tradisyonlarına göre dört ana noktayı yönetmekte olan dört Maharaja ya da “büyük kral” ile aynıdır (166). Bunlar aynı zamanda unsurlara da karşılık gelirler: Yüce Üstat, yani merkezde, kutsal dağda hüküm süren beşincisi de bu durumda Eter’i (Âkaşa), hermetistlerin “cevheri”ni (“quintessence”-quinta essentia) diğerlerinin kaynağı olan ilksel unsuru temsil eder (167). Buna benzeyen tradisyonlara Orta Amerika’da da rastlanır.

RUHSAL MERKEZLERİN İSİMLERİ ve SEMBOLİK TEMSİLLERİ

“Yüce Ülke” ile ilgili olarak birbiriyle uyum gösteren daha başka tradisyonlardan da söz edebilirdik; özellikle burayı tanımlayan ve muhtemelen Paradeşa’dan da daha eski olan başka bir isim daha vardır: Bu, Tula’dır; Yunanlılar bunu Tule (Thule) yapmışlardır. Daha önce de görmüş olduğumuz gibi bu Tule, büyük olasılıkla, başlangıçtaki “dört üstadın adası” ile aynı şeydi. Zaten bu Tula adının çeşitli bölgelere verilmiş olduğunu gözden kaçırmamak gerekir; Çünkü günümüzde bile bu isme Rusya’da ve Orta Amerika’da rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz bu bölgelerin, az ya da çok, eski bir çağda ilksel Tula’nın kudretinin’ bir sudûru gibi olan ruhsal kudretin mevcut bulunduğu yerler oldukları düşünülebilir. Meksika’daki Tula’nın kökeninin Toltekler’e bağlı olduğu bilinmektedir. Toltekler’in “suların ortasındaki ülke” anlamına gelen Azıtlan’dan gelmiş oldukları söylenirdi ki bu, besbelli ki Atlantis’ten başka bir yer değildi ve bu Tula adını da oradan, aslî vatanlarından getirmişlerdi. Bu ismi verdikleri merkez büyük olasılıkla, belli bir ölçüde, kayıp kıtadaki merkezin yerini tutuyor olmalıydı (168). Ancak, diğer taraftan Atlantis Tula’sını Hiperboreen Tula’ dan, ayırt etmek gerekir ve aslında, şimdiki Manuantara’nın tümünde, ilk ve yüce merkezin temsilcisi olan bu ikinci Tula’dır. “Kutsal ada” da aslında odur ve daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, bulunduğu mevkii başlangıçta kutupta yer alıyordu. Dünyanın her yerinde aynı anlama gelen isimlerle tanımlanmış olan diğer tüm “kutsal adalar”, bunun birer görünümünden ibarettirler. Ve bu durum, Manvantara’ya bağlı ve sadece ikinci dereceden bir tarihî devreyi yönetmiş olan Atlantis tradisyonundaki ruhsal merkez için bile aynıdır (169).

Tula sözcüğü, Sanskritçe’de “terazi” anlamına gelir ve özellikle Zodyak’taki bu adı taşıyan burcu belirtir. Ancak bir Çin tradisyonuna göre Göksel Terazi, ilk başlarda Büyük Ayı idi (170). Bu epeyce önemli bir husustur, Çünkü Büyük Ayı’ya ilişkin sembolizm, doğal olarak Kutup ile ilgili sembolizme sıkı sıkıya bağlıdır (171). Burada, tamamen özel bir inceleme gerektiren bu konu üstünde daha fazla durmayacağız (172). Kutupsal Terazi ile Zodyak’taki Terazi arasındaki olası bir bağlantıyı da tetkik etmek gerekirdi. Terazi zaten “Adalet işareti” olarak kabul edilmiştir ve daha önce, Melki-Sedek’e ilişkin olarak, terazinin Adalet in .sıfatı olduğu hakkında söylemiş olduklarımız, onun adının yüce ruhsal merkezi tanımlamakta olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır:.

Tula’ya “beyaz ada” adı da verilmiştir ve bu rengin ruhsal otoriteyi temsil eden renk olduğunu daha önce de belirtmiştik. Amerikan tradisyonlarında Aztlan‘ı beyaz bir dağ sembolü ile temsil ederler; ancak bu temsil en başta Hiperboreen Tula ve “kutupsal dağ” için kullanılmaktaydı. Hindistan’da, genellikle kuzeydeki uzak bölgelerde yer aldığı düşünülen “Beyaz Ada” (Şveta-dvipa) (173) “Ebedî Mutluluğa Ermişlerin Ülkesi” olarak kabul edilir ki bu dâ onun açık bir şekilde ‘Yaşayanların Ülkesi” ile aynı olduğunu gösterir (174). Bu arada, gayet belirgin bir istisna vardır: Kelt tradisyonlan “Azizler Adası” ya da “Ebedî Mutluluğa Ermişlerin Adası” olarak özellikle “yeşil ada”dan söz ederler (175); ancak bu adanın ortasında, hiçbir tufan tarafından batınlamamış (176) ve tepesi de lâl renginde olan (177) “beyaz dağ” yükselmektedir. Bu “Güneş Dağı” adı da verilen dağ, Meru ile aynı şeydir: Meni da “beyaz dağ”dır; denizin ortasında yer almasından dolayı yeşil bir kuşakla çevrelenmiştir (178) ve zirvesinde de ışık üçgeni parıldamaktadır.

Ruhsal merkezlerin ‘beyaz ada” gibi tanımlamalarına (yine hatırlatalım, bu tanımlama yalnızca en iyi uyduğu yüce merkez için değil, tıpkı diğerleri gibi, ikinci dereceden merkezlere de uygulanabilmiştir) beyazlık fikrini veren bölgelerin, memleketlerin veya şehirlerin isimlerini de eklemek gerekir. Bunların sayısı bir hayli kabarıktır: Albion, Albanie (Arnavutluk), Roma’nın anası olan Uzun Albe (Albe la Longue) kenti ve aynı adı taşımış olması muhtemel diğer antik kentler gibi … (179) Yunanlılar’da Argos kentinin adı aynı anlama gelir (180). Bu olguların nedenleri, ileride söyleyeceklerimiz sayesinde daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

Ruhsal merkezin, “kutsal dağ”ı da içinde bulunduran bir ada olarak temsil edilişine ilişkin olarak üzerinde durulması gereken bir husus daha vardır; Çünkü böyle bir mevkinrn bilfiil mevcut olmasının yanısıra (her ne kadar tüm “Kutsal Topraklar” ada olmasalar bile), aynı zamanda sembolik bir anlamı da olmalıdır. Tarihî olaylar ve özellikle de dinler tarihine ait olaylar, sembolizmin temelini oluşturan ve tüm âlemleri tam ve evrensel ahenk içinde birleştiren karşılıklı oluş (uygunluk) yasası gereğince, yüksek düzene ait hakikatlerin birer ifadesidirler. Burada söz konusu olan temsil edişin ortaya koyduğu başlıca fikir, daha önce de Kutup’un bir karakteristiği olarak belirtmiş bulunduğumuz “istikrar” fikridir: Ada, sürekli hareket hâlindeki dalgaların ortasında hiç hareketsiz durmaktadır; dalgaların hareketi burada dış dünyanın bir imajıdır. Ve “Kurtuluş Dağı”na, “Barış Mabedi”ne ulaşabilmek için “tutkular denizi”ni aşmak gerekmektedir (181).

 

RUHSAL MERKEZLERİN YERLERİ

 

Şimdiye kadar yaptığımız çalışmada “yüce ülke”nin gerçek yerinin neresi olduğu konusunu hep bir kenara bırakük. Aslında bu çok karmaşık ve bizim de bu çalışmadaki asıl hedefimizin yanında ikinci derecede kalan bir husustur. Adına Manvantara denilen çok daha geniş bir devrenin alt bölümlerini oluşturan çeşitli devrelere göre, birbirini takip eden değişik yerleştirmelerin yapılmış olduğunu düşünmek yerinde olacağa benzemektedir. Manvantara’nın bütününü herhangi bir şekilde zaman dışı olarak ele alacak olursak, bu yerleşimler arasında, tüm Manvantara‘ya hâkim olan esas ve ilksel tradisyonun birer uyarlaması durumundaki tradisyonel formların oluşturulmasına karşılık gelen bir hiyerarşik düzenin varlığını müşahede etmek mümkün olur. Diğer taraftan, aynı zamanda esas merkezin dışında, buna bağlı ve bunun birer imajı niteliğinde olan diğer pek çok merkezlerin de mevcut olabileceğini bir defa daha hatırlatmamız yerinde olur. Bu durum bir karışıklık kaynağıdır ve hatta bu ikincil merkezler daha dışta olmalarından dolayı yüce merkezden çok daha görünür vaziyettedirler (182).

Bu son husus ile ilgili olarak özellikle Lamaizmin merkezi olan (Lhassa) ile Agarta arasındaki benzerliği daha önce de belirtmiştik. Batı’da bile hâlâ, en azından iki kentin varlığı bilinmektedir ki bunların topografya bakımından durumları birtakım özellikler arz eder ve esas bakımından her ikisinin de varlığı benzer bir nedene dayanmaktadır: Bu kentler Roma ve Kudüs’tür (ve bu İkincisinin, Melki-Sedek’in esrarengiz Saîem’inin bilfiil görünür bir imajı olduğunu daha önce belirtmiştik). Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, antik çağlarda kutsal ya da ruhanî denebilecek bir coğrafya vardı. Kentlerin ve tapınakların yerleri öyle keyfe bağlı olarak seçilmezdi; tersine, çok kesin yasalara göre saptanırdı (183). Bundan da, “ruhanî sanat” ve “krallığa ait sanat” ile inşaatçıların sanatı arasında (184) bağlar bulunduğu anlaşılmaktadır; tabiî ki eskiden esnaf loncalarının gerçek bir inisiyatik tradisyonun hâkimiyetinde oluşlarının sebepleri de açığa çıkmış olmaktadır (185). Zaten, bir kentin kurulması ile bir doktrinin (ya da zamanın ve mekânın belli şartlarına uyarlanmış yeni bir tradisyonel biçimin) oluşturulması arasında bir bağlantı mevcuttu; öyle ki, birincisi genelde bu İkincisini sembolize etmekte (simgeleştirmekte) idi (186). Doğal olarak, dünyanın bir bölümünün metropolü durumunda olacak bir kentin kurulması gereken bölgeyi saptamak söz konusu olduğunda, tamamen özel birtakım önlemlere başvurmak gerekiyordu. Ve bu kentlerin isimleri ve kuruluşları esnasındaki mevcut koşullara ilişkin anlatılmış olanlar, bu bakış açısı altında titizlikle incelenmelidir (187).

Konumuz ile ancak dolaylı bir bağlantısı olan bu hususlar üzerinde daha fazla durmak istemeyiz; yine de bu sözünü ettiğimiz türden bir merkezin prehelenik (Helen öncesi) dönemde Girit’te mevcut olduğunu belirtmek yerinde olur

Ve hiç şüphesiz, Mısır’da, birbirini takip eden çağlar boyunca bunlardan birçoğu kurulmuştu, tıpkı Memfis ve Teb gibi (189)… Aynı zamanda bir Yunan sitesinin de adı olan bu İkincisi, ruhsal merkezler bakımından dikkatimizi daha çok çekmektedir; Çünkü görünürde İbranice’deki Tebah (Thebah), yani tufandaki Gemi’dir. Bu da yüce merkezin temsillerinden biridir; iki devre arasındaki, dünyanın yeni bir hâle geçmesini sağlamak için eski hâlini tahrip eden kozmik bir tufan ile kendini gösteren bir geçiş dönemi içinde

, bir tür sarıp sarmalanmış ve örtülmüş olan tradisyonun muhafaza edilişinin özel bir sembolüdür (191). Tevrat’ takı Nuh’un rolü (192) Hint tradisyonundaki Satyavrata’nın oynadığı role benzer. Satyavrata daha sonra Vaivasvata adı altında şimdiki Manu durumuna gelmiştir. Ancak, bu son tradisyon şimdiki Manvantara’nın başlangıcı ile ilgilidir; halbuki Tevrat’taki tufan sadece bu Manvantara’ya dahil bulunan çok daha dar bir başka devrenin başlangıcım işaret eder (193): Burada söz konusu olan şey aynı olay değil, ancak birbirine benzeyen iki ayrı olaydır (194).

Kayda değer diğer bir nokta da Nuh’un Gemisi ile gökkuşağının sembolik anlamlan sırasındaki ilişkidir. Tevrat’ taki metinde bu ilişki, tufan sona erdikten sonra gökkuşağının Tanrı ile yeryüzü yaratıkları arasındaki birleşmenin bir işareti olarak belirmesi şeklinde verilmiştir (195). Nuh’un Gemisi tufan sırasında aşağıdaki sular Okyanusu üzerinde yüzer; gökkuşağı ise, düzenin yeniden kurulması ve her şeyin yenilenmesi esnasında “bulutlar arasında”, yani yukarıdaki suların bölgesinde belirir. Demek ki, kelimenin en biçimsel anlamıyla bile bir benzeşim söz konusudur, yani her iki figür de birbirinin tersi ve aynı zamanda tamamlayıcısı durumundadırlar: Geminin dışbükeyliği aşağı, gökkuşağınınki ise yukarı doğru dönüktür ve bunların her ikisinin birleşmesi tam bir dairesel ya da devresel bir figür meydana getirir; her ikisi de bu bütünün bir yarısı durumundadırlar (196). Bu figür, devrenin, başında gerçekten tamamlanmış (bütün) durumundaydı: Bu, yatay kesiti Yeryüzü Cennetinin daire biçimindeki çevresi ile temsil edilen bir kürenin dikey kesitidir (197); ve bu küre de “kutupsal dağ”dan çıkan dört ırmağın oluşturduğu bir haç tarafından bölünmüştür.(198)

Yeniden kuruluş aynı devrenin sonunda gerçekleştirilmelidir; ancak bu durumda, Göksel Kudüs şeklinde bulunan dairenin yerine bir dörtgen konmuştur (199) ve bu da hermetistlerin sembolik olarak “dairenin karelemesi” diye tanımladıkları şeyin gerçekleşmesini gösterir: İlksel ve merkezî noktanın genleşmesi (büyümesi) yoluyla imkânların gelişmesini temsil eden küre, söz konusu olan devre için bu gelişim tamamlandığında ve amaçlanan denge kurulduğunda bir küp hâline dönüşür (200).

BAZI SONUÇLAR

Tüm tradisyonların birbirleriyle uygun düşen tanıklıklarından, ortaya gayet belirgin bir sonuç çıkmaktadır: Bu, diğer tüm “Kutsal Topraklar”ın prototipi olan ve diğer tüm merkezlerin kendisine bağlı bulundukları bir ruhsal merkezin, bir “Kutsal Ülke”nin mevcut olduğu iddiasıdır. “Kutsal Ülke” aynı zamanda “Azizler Ülkesi”dir, “Ebedî Mutluluğa Erenlerin (Ermişler) Ülkesi”dir, “Yaşayanların Ülkesi”dir, “Ölümsüzlük Ülkesi”dir; tüm bu deyimlerin anlamlan aynıdır ve hatta bunlara Eflâtun’un açıkça “Ermişlerin ikametgâhı” (201) için kullandığı “Arı Ülke” (202) deyimini de eklemek gerekir. Alışılageldiği üzere, bu ikametgâhın “görünmez âlem”de yer aldığı ifade edilir; ancak söz konusu edilenin ne olduğu anlaşılmak isteniyorsa şunu unutmamalıdır ki, aynı şekilde tüm tradisyonların bahsettiği ve gerçekte inisiyasyon derecelerini temsil eden “ruhsal hiyerarşiler” için de aynı şey söz konusudur (203).

Şimdiki yeryüzü devresi içinde, yani Kali-Yuga döneminde, onu kutsallığa saygısı olmayan bakışlardan gizleyen, ancak bununla birlikte bazı dış ilişkiler kurmasını da temin eden “muhafızlar” tarafından korunan bu “Kutsal Ülke”, gerçekten de görünmez ve erişilmezdir; fakat bu nitelikleri, yalnızca oraya girebilmek için gerekli vasıflara sahip olmayanlar için geçerlidir. Şimdi, belli bir bölgede yer almakta oluşu kelimenin dışsal anlamıyla mı, yoksa sembolik anlamda mı değerlendirilmelidir, ya da her ikisi birden mi geçerlidir? Bu soruya karşılık, yalnızca, bize göre coğrafî olguların ve hatta tarihî olguların da tüm diğerleri gibi sembolik bir değerleri olduğunu ve bu hususun onların birer olgu olarak gerçekliklerinden de hiçbir şey eksiltmeyeceğini ve onlara bu gerçekliklerine ilâveten daha yüksek bir anlam da kazandırdığı yanıtını vermekle yetineceğiz (204).

Bu incelememizin konusu hakkında söylenebileceklerin tümünü söylemiş olduğumuzu iddia etmiyoruz ve hatta bazı yaklaşımlarımız diğer pek çok hususların da söz konusu edilmesini gerektirmiş olabilir. Ancak her şeye rağmen yine de şimdiye kadar yapılmış olanların tümündekilerden de daha fazlasını söylemiş olduğumuz bir gerçektir ve belki de bu yüzden bazıları bizi eleştirmiş bile olabilir. Bununla birlikte yine de bunun fazla olduğunu düşünmüyoruz; bir hayli alışılmış dışı bir karaktere sahip bazı şeylerin açıkça sergilenmesi söz konusu olduğunda, bunun-uygun (yerinde, elverişli) düşüp düşmediğinin göz önünde bulundurulması gerektiğini ileri sürerek itiraz edebilecek herhangi başka birisinden çok daha titiz düşünmemize rağmen yine de burada, aslında söylenmemesi gerekirken söylenmiş olan tek bir şeyin bile mevcut olmadığına tamamen inanıyoruz. Şu uygunluk meselesi hakkında kısa bir gözlemde bulunabiliriz: Şimdi içinde yaşamakta .olduğumuz koşullarda olaylar öylesine büyük bir hızla cereyan etmektedir ki, nedenleri henüz doğrudan doğruya ortaya çıkmamış pek çok şeyler, tahmin edilebilecek olandan da çok daha erken bir şekilde umulmadık ya da önceden kestirilemeyen uygulamalara yol açabilirler. Uzaktan yakından “kehanetlere” benzeyecek her türlü ifadeden de kaçınmak niyetindeyiz; ancak sözlerimizi bitirmeden önce, burada Joseph de Maistre’in (205) bundan bir asır önce olduğu gibi şimdi de en az bir o kadar geçerli olan şu cümlesini aktarmak istiyoruz: “İlâhî düzende, kendisine doğru gittikçe hızlanan ve tüm gözlemcileri şaşırtan bir süratle ilerlemekte öldüğümüz muazzam bir olayın meydana gelecek olmasına kendimizi hazırlamak zorundayız. Bunun zamanının artık gelmiş olduğunu, korkunç orakllar da (orakl: tanrısal esin, vahiy) zaten çoktandır haber vermektedirler.”

DİPNOTLAR

(1) Les Fils de Dieu (Tanrı’nın Oğulları), s. 236, 263-267, 272. Le Spiritisme dans le Monde (Dünyada Spiritizm, s. 27-28).

(2) En çarpıcı örneklerinden birini çingenelerin oluşturdukları “felâketlere uğrayan” milletler konusu, gerçekten de esrarengiz ve dikkatle incelenmesi gereken bir olgudur.

(3) Dr. Artura Reghini bize bunun eskilerin timor pcınicus’u ile bir bağlantısı olabileceğini belirtmiştir. Bu yaklaşım bize tamamen olası görünmektedir.

(4) Ossendowski’nin aleyhinde olanlar,. Onun Hint Misyonu’nun Rusça’ya tercüme edilmiş bir örneğine sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak, böyle bir tercümenin mevcut olması hayli imkânsız görünmektedir; Çünkü Saint Yves’in mirasçılarının bile böyle bir şeyden haberleri yoktur. Ayrıca Ossendowski’yi, Saint Yves’in Aum olarak yazdığını Om diye değiştirerek hatalı biçimde aktarmış olmakla itham etmişlerdir. Aum, kutsal hecenin, unsurlarına ayrılmış hâlidir ve esas doğru olan Om’dur. Çünkü Aum’un gerçek telâffuzu (okunuşu) Om şeklindedir ve bu hem Hindistan, hem Tibet ve hem de Moğolistan’da böyle uygulanır. Bu ayrıntı bile, bazı eleştirilerin yetkinlik seviyesinin ne olduğu hakkında fikir vermektedir.

(5) Burada söz konusu olan şeyin gökten düşmüş bir taş olduğunu bilmeyen Ossendovvski, bazı fenomenleri, örneğin taşın yüzeyinde harflerin belirmesini, bunun bir arduvaz (kayağantaş) olduğunu varsayarak açıklamaya çalışmaktadır.

(6) Burada, Wolfram d’Eschenbach’ın hikâyesinde Graal ile aynı olarak gösterilen ve bazı şartlar altında kaldığında üzerinde birtakım yazıların belirdiği lapsis exillis, yani gökten düşmüş olan taş ile bir kıyaslama’yâpmak enteresan olacaktır. Yine aynı hikâyeye göre, Graal son olarak “Rahip Jean’ın krallığına” götürülmüştür. Bazıları, buranın aslında Moğolistan olduğunu ifade etmektedirler, ancak şu aşamada, hiçbir coğrafî konumun tam mânâsıyla kabul edilebilmesi söz konusu değildir. (Dante Ezoterizmi, 1957 basımı, s. 35-36 ve daha ileri bölümlere bakınız)

(7) Kısa bir süre önce bazı kişilerin, bu kitabın, yazmış olduğumuz dönemde dünyadaki varlığından bile tamamen habersiz olduğumuz bir şahsın lehine bir “tanıklık” olduğunu iddia ettiklerini öğrenince çok şaşırdık. Ne taraftan gelirse gelsin, böyle bir iddiayı en kesin şekilde yalanlıyoruz. Çünkü bizim burada amacımız, tradisyonel (geleneksel) sembolizme ait olan ve herhangi bir “kişiselleştirme” ile de alâkası bulunmayan bilgileri aktarmaktan ibarettir.

(8) Yunanlılar’da Minos aynı zamanda hem yaşayanların Kanun Yapıcısı (Yasa Koyucusu) hem de ölülerin Yargıcı idi. Hint geleneğinde bu iki görev ayn ayrı Manuÿa ve Yama’ya aitti; ancak bu ikisi ikiz kardeşler olarak temsil edilmişlerdi ki bu, birbirinden farklı iki görünüm altında tasarlanan tek bir prensibin ikiye ayrılmasının söz konusu olduğunu göstermektedir.

(9) Sembolik olarak ele alındığında “Güneş Hanedanı”na ait bu merkez ile Rozkruvalar’ın (Rose Croix) “Güneş Kalesi” ve hiç şüphesiz Campanella’nın “Güneş Kenti” arasında bir bağ kurulabilir.

(10) Bu “Brahman Kilisesi” tanımlaması, 19. yüzyılın başlarında Avrupa’nın ve özellikle de Protestanların etkileri altında doğmuş olan, kısa bir süre sonra da birbirine rakip birçok kollara ayrılmış bulunan ve günümüzde de hemen hemen tamamen sönmüş durumdaki Brahma Samâj’ın çok modem ve heterodoks (genel kurallardan aynlan) mezhebi haricinde, Hindistan’da başka hiç kimse tarafından kullanılmamıştır. Bu mezhebin kurucularından birinin, şair Rabindranat Tagor’un büyükbabası olması da bir diğer ilginç husustur.

(11) Saint Bemard, “Pontife, adının etimolojisinden de görüldüğüne göre, Tanrı ile insan arasında bir tür köprüdür. ” der (Tractatus de Moribus et Offıcio episcoporum, III, 9). Hindistan’da Caynalar’a (Jainas) özgü ve Lâtince’deki Pontifex sözcüğünün tam karşılığı olan bir terim vardır: Tirtankara. Bunun harfi harfine tam anlamı, “ırmak üzerine köprü ya da bir geçit yapan “dır. Buradaki geçit, Kurtuluş (Moksha) yoludur. Tirtankaralar’ın sayısı, tıpkı kendileri de bir yüksek rahiplik kurumu oluşturan Apokalips’in (Yuhanna’nın Vahyi) yaşlılarının sayısı gibi yirmi dörttür.

(12) Diğer bir bakış açısıyla, bu anahtarlardan biri “Büyük Sırlar”a, diğeri de “Küçük Sırlar”a aittir. Bazı Janus tasvirlerinde, her iki kudret bir anahtar ve bir asa ile sembolize edilmiştir.

(13) Bu hususta şunu belirtmemiz gerekir ki, Orta Çağ’da Batı dünyasındaki sosyal organizasyon, prensip olarak kastların (sınıfların) yapısına göre düzenlenmişe benzemektedir: Ruhban (papazlar) sınıfı Brahmanlara, soylular sınıfı Kşatriyalar’a, papaz ve soylu sınıfı dışında kalan halk Vaisyalar’a ve seriler de (derebeylik rejiminde derebeyinin kullan) Sudralar’a karşılık olmaktadır.

(14) “Rahip Jean” özellikle Saint Louis dönemine doğru Carpin’in ve Rubruquis’nin yolculuklarında söz konusu edilmiştir. İşleri karıştıran hususlardan biri de, bazılarına göre bu unvana sahip şahısların sayısının dörde kadar ulaşmasıydı: Tibet’te (ya da Pamir’de), Moğolistan’da, Hindistan’da ve Etiyopya’da (bu son kelimenin aslında hayli geniş bir anlamı vardır) olmak üzere… Ancak burada, sadece aynı kudretin değişik temsilcilerinin söz konusu edilmiş olması da mümkün gözükmektedir. Ayrıca, Cengiz Han’ın Rahip Jean’ın krallığına saldırdığından ve onun da Cengiz Han’ın ordulanm, üzerlerine yıldırımlar düşürerek geri püskürtmüş olduğundan söz edilmektedir. Son olarak da, Müslüman istilâları döneminden beri Rahip Jean kendini ortaya koymayı bırakmış ve dışsal bakımdan Dalay lama tarafından temsil edilmekte olmalıdır.

(15) Orta Asya’da ve özellikle de Türkistan yöresinde Nasturiler’e ait, biçim bakımından şövalyelik haçlarının tamamen aynısı olan, bazılarının ortasında da svastika figürü bulunan haçlara rastlanmıştır. Diğer taraftan, Lamaizm ile ilişkileri tartışılmaz olan Nasturiler’ in, İslâm’ın başlangıç döneminde oldukça muammalı görünmesine rağmen yine de önemli etkileri olmuştur. Sabiîler’e gelince, onlar da Bağdat Halifeleri döneminde, Arap dünyası üzerinde büyük bir etki sahibi olmuşlardır. Hatta son Yeni Eflâtuncuların (Neo-Platoncular), Pers ülkesinde (İran) bir süre kaldıktan sonra Sabiîler’e sığınmış oldukları da iddia edilmektedir.

(16) Bu özelliği daha önce de Dante Ezoterizmi üzerine yaptığımız incelemede belirtmiştik.

(17) Buna karşılık, eski Roma’da İmparator aynı zamanda Pontifex Maximus idi. Müslümanlar’daki halifelik de, en azından belirli bir ölçüde bu iki kudreti birleştirmektedir; Uzak Doğu’nun Wang kavramı için de aynı şey söylenebilir. (Bkz: Grande Triade, Bölüm: XVII)

(18) Bu konu hakkındaki De Monarchia isimli eserinin burada hatırlatılması uygun olan Dante’nin şakravarti kavramı ve imparatorluk fikri arasında kurduğu benzeşime başka bir yazımızda değinmiştik.

(19) Çin tradisyonu “Değişmez Orta” ifadesini tamamen buna benzer bir anlamda kullanır. Mason sembolizmine göre de üstatlar “Orta Odası”nda toplanırlar..

(20) Keltler’e ait çark sembolü Orta Çağ’da da varlığını sürdürmüştür. Bunun çeşitli örneklerine Roma kiliselerinde rastlanabilir. Gotik gülbezeğin özellikle ondan türemiş olduğu görülür; Çünkü çark ile Batı’daki gül ve Doğu’daki lotüs gibi sembolik çiçekler arasında kesin bir bağlantı vardır.

(21) Bu işaret Hristiyan hermetizmine da pek yabancı değildir: Loudun’deki Karmlar’a (Carmes: Mont-Carmel tarikatı rahipleri) ait olan eski manastırda büyük olasılıkla XV. yüzyılın ikinci yansına ait olan ve içinde svastıka ile birlikte daha ileride sözünü edeceğimiz ( [XX] ) işaretinin önemli bir yer tuttukları hayli ilginç semboller gördük. Yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekir ki, Doğu’dan gelmiş olan Karmlar (Carmes), cemiyetlerinin kuruluşunu İlya’ya ve Fısagor’a bağlarlar (tıpkı, kuruluşunu Süleyman’a ve yine Fisagor’a bağlayan Masonluk gibi; bu oldukça kayda değer bir benzerliktir) ve diğer taraftan, tıpkı Mercy sofuları gibi bazıları da, Orta Çağ’da Tampliyelerinkine çok yakın bir inisiyasyona sahip olduklarını iddia ederler. Mercy tarikatının, İskoç Masonluğu’nun bir rütbesine adını vermiş olduğu bilinir.

(22) Bu aynı gözlem, gerçek anlamını yukandaki satırlarda belirtmiş olduğumuz çark için de geçerlidir.

(23) Fanteziye dayalı diğer bir görüşe göre de, svastika ateş üretmeye yarayan ilkel bir âletin şeması olarak kabul edilir. Şayet bu sembolün zaman zaman ateş ile herhangi bir bağlantısı olmuş ise de bu, bambaşka nedenlerden, onun özellikle Agni’nin bir amblemi olmasından kaynaklanmaktadır.

(24) Dhri kökü, esas olarak istikrar fikrini ifade etmektedir. Aynı anlama gelen dhru biçimi, kutubun Sanskritçe adı olan Dhruua’nın köküdür ve bazıları bununla meşenin Yunanca adı olan drus arasında bir yakınlık kurarlar. Diğer taraftan Latince’de robur sözcüğü aynı anda hem meşe, hem de kuvvet ya da sarsılmazlık anlamlarına gelmektedir. Tıpkı Dodon’da olduğu gibi, Druidler’de de (ki onların adının, belki de kuvvet ve bilgeliğin birleştirilmesi ile dru-vid diye okunması gerekmektedir) meşe, kutupları birbirine bağlayan sabit eksenin sembolü olan “Dünya Ağacı”nı temsil etmekteydi.

(25) Burada, içinde Adalet ve Barış’ın birbirine iyice yaklaştırılmış bulunduğu Tevrat’taki bazı metinleri hatırlatmak yerinde olur: “Justitia et Pax osculatae sunt” (Ps., LXXXTV, 11), “Pax opus Justitiae”, vs…

(26) Aslında “Dünya” (le Monde) ile “bu dünya” (ce monde) sözcükleri arasında büyük bir anlam farkı vardır; öylesine ki, bazı dillerde bunlar iki ayrı kelime ile ifade edilir: Örneğin Arapça’da “le Monde” için “el-âlem”,”ce monde” için de, “el-dünya” sözcükleri kullanılır.

(27) Bereket, (ç.n.)

(28) Söz konusu olan Barışın, inisiyatik bilgilere yabancı olan kitlelerin anladığı mânâda olmadığı, başka bir anlama geldiği Incil’de de açıklanmaktadır (Yuhanna, XTV, 27).

Ç. n.: Fransızca “la Paix” sözcüğü “barış, sulh, sükûn, sükûnet, rahat” anlamlarına gelmektedir.

(29) Yahudi Kabalası C. I, s. 503.

(30) Yahudi Kabalası. C. I, s. 506-507.

(31) Bununla tamamen kıyaslanabilecek türden bir sembolizm, Orta Çağ’a ait “canlılar ve ölüler ağacı” figüründe bulunur: bu figürün anlamının “ruhsal torunluk” ile çok belirgin bağları mevcuttur. Sefirot ağacının “Hayat Ağacı” ile aynı olarak kabul edilmiş olduğunu da belirtmekte yarar vardır.

(32) TaImud’a göre Tanrı’nın, biri Adalet diğeri de Merhamet olmak üzere, üstünde oturduğu iki unsur vardır. Bunların ikisi de İslâm tradisyonunda “Taht” ve “İskemle” olarak geçer. İslâm tradisyonu İlâhî isimleri, sıfatiye’yi, yani Allah’ın sıfatlarım ifade eden isimleri, “Ululuk isimleri” (celâliye) ve “güzellik isimleri” olarak ikiye ayırır, ki bu da aynı türden bir ayırt ediştir.

(33) Yahudi Kabalası C. I, s. 507.

(34) St. Augustin’e ve diğeFçeşltli Kilise Babalarına göre sağ el, Merhametin ve Iyilik’in, sol el ise, Tanrı için kullanıldığında Adalet’in sembolü olmaktadır. “Adaletin eli”, krallığın alelâde sıfatlarından biridir. “Kutsayan el”, papazlığa ait otoritenin bir işaretidir ve zaman zaman Mesih’in sembolü olarak da kabul edilmiştir. Bu “kutsayan el” figürü bazı Galya paralarının üzerinde bulunur; tıpkı, kolları eğri svastika gibi…

(35) Bu merkez ya da onun suretinde (görünüş ve biçiminde) inşa edilmiş olanlar içinden herhangi bir diğeri sembolik bakımdan hem bir tapınak (Barış’a karşılık olan, rahipliğe ait görünüm) ve hem de bir saray ya da bir mahkeme (Adalet’e karşılık olan, krallığa ait görünüm) olarak tasvir edilebilir.

(36) Burada sayıp döktüğümüz tüm semboller uzun açıklamaları gerektirmektedir. Bunu, günün birinde belki başka bir incelememizde yapacağız.

(37) Burada, Orta Çağ kiliselerinin de kapılarında sık sık rastlanan ve kendisine bu anlamı kazandıran bir yerleştirmeyle temsil edilmiş bulunan, Zodyak devresinin her iki yansı söz konusudur.

(38) Yahudi Kabalası. C. I, s. 497-498.

(39) İbranî alfabesindeki harflerinin değerleri toplanarak elde edildiğinde, bu her iki ismin de sayısal değeri 314′ tür.

(40) Yahudi Kabalası. C. I, s. 492 ve 499.

(41) Yahudi Kabalası. C. I, s. 500-501.

(42) Bu husus, doğal olarak şu sözleri anımsatmaktadır: “Benedictus qui venit in nomine Domini” (“Tanrı adına gelen, kutsansın. “); bu sözler Hermas’ın Çobanının(Pasteur) biraz garip biçimde, ancak Mesih ile Sekinah arasındaki bağı anlayanları şaşırtmayacak olan ve kesin biçimde Mikail ile temsil ettiği Christ’e (Kurtancı İsa Mesih) de uygulanmaktadır. Mesih’e “Barış Prensi” de denir. O, aynı zamanda “yaşayanların ve ölülerin Yargıcı”dır.

(43) Bu sayı bilhassa, Melek Mikail’in karşıtı olan Güneş’in iblisi Sorath’ın isminden oluşmuştur. Daha ileride bunun başka bir anlamını da göreceğiz.

(44) M. Villaud tarafından belirtilmiştir. Yahudi Kabalası. C. I, s. 373.

(45) Bu iki karşıt görünüm, kadüse’deki (caducée) iki yılan ile belirtilmiştir. Hristiyan ikonografisinde de bunlar “amfisben”de, biri Mesih’i, diğeri de Şeytan’ı (Satan) temsil eden iki başı olan yılan tasviriyle ifade edilmiştir.

(46) İmparatorluk kudretinin ya da evrensel monarşinin işareti olan “Dünya Küresi”, genellikle Mesih’in elinde durur. Ve bu da onun, dünyasal olduğu kadar ruhsal otoritenin de işareti olduğunu gösterir.

(47) Ossendowski bunları Brahitma, Mahitma ve Mahinga olarak yazmıştır.

(48) Daha önceki satırlarda Metatron’un “Huzur Meleği” olduğunu görmüştük.

(49) Uzak Doğu tradisyonuna göre “Değişmez Merkez”. “Göğün Faaliyeti”nin tezahür ettiği noktadır.

(50) Bu ifadeyi garip karşılayanlar olursa onlara triregnum, yani anahtarlar ile birlikte Papalığın başlıca işaretlerinden birini oluşturan üçlü taç hakkında hiç düşünüp düşünmemiş olduklarını sorarız.

(51) Musa’nın, bu parlaklığa dayanacak güçte olmayan halkla konuşurken yüzünü bir örtü ile kapadığı da söylenir (Çıkış, XXXIV, 29-35); sembolik anlamıyla bu, çoğunluk için egzoterik (dışrak) bir uyarlamanın gerekli olduğunu belirtir. Buna ilişkin olarak “vahyetmek” (ya da “ifşa etmek”) kelimesinin (Fr.: Révéler) çifte anlamını anımsayabiliriz. Bu hem “örtüyü kaldırmak”, hem de “üstünü örtmek” anlamlarına gelmektedir. Bu da kelâmın, ifade ettiği düşünceyi hem tezahür ettirdiğini, hem de örttüğünü göstermektedir.

(52) Bu isim, gayet şaşırtıcı biçimde eski Hristiyan sembolizminde de görülmektedir. Burada, Mesih’i (Christ) temsil etmeye yarayan işaretler arasında daha sonraları Ave Maria’nın kısaltılarak yazılması olarak kabul edilmiş olan, ancak ilk zamanlarda Kelâm’ın her şeyin prensibi ve sonu olduğunu ifade etmek için Yunan alfabesinin iki uç harfleri olan alfa ve omegayv birleştiren ile eşdeğerde olan bir işarete de rastlanır. Gerçekte bu işaret daha da eksiksizdir; Çünkü prensip, merkez ve son anlamlarına gelmektedir. Bu işaret yani ( . ¡XX] ) AVM olarak ayrışır. Bu harfler Latince’dir ve tek heceli bir kelime olan Om’u meydana getiren üç unsurdur (O harfi, Sanskritçe’de a ve u harflerinin birleşmesiyle oluşur). Her biri Mesih’in birer sembolü olarak ele alındıklarında Aum ile svastika işaretlerinin birbirleri ile olan yakınlıkları, şu andaki bakış açımıza göre gayet anlamlıdır. Diğer taraftan, bu işaretin biçiminin birbirine zıt yönlerde yerleştirilmiş durumdaki iki üçlüyü gösterdiğini ve bu açıdan da “Süleyman’ın Mührü” ile eşdeğerde olduğunu belirtmeliyiz. Bu işaret ( . ) olduğuna göre, ortadaki yatay çizgi yansıma plânını ya da diğer bir ifadeyle, “Suların yüzeyi”ni belirtmektedir. Her iki figürün de aynı sayıda çizgiye sahip oldukları ve yalnızca bunlardan iki tanesinin değişik yerleştirilmesiyle birbirlerinden ayrıldıkları görülmektedir. Bunlar birinde yatay durumdayken diğerinde dikey olmuşlardır.

(53) Bu “üç âlem” kavramı hakkında daha geniş açıklamalara gerek duyanların Dante Ezoterizmi ve Vedanta’ya Göre İnsan ve Geleceği adlı eserlere başvurmalarını öneririz. Birinci eserde, aslında çeşitli inisiyasyon seviyelerine göre varlığın durumunu ifade eden bu âlemler arasındaki karşılıklı oluşlar üzerinde duruluyor. İkincisinde ise, Mandukya Upanişad’ın bu söz konusu olan sembolizmi bütünüyle içermekte olan metninin tamamen saf metafizik bakış açısıyla eksiksiz bir açıklaması sunuluyor. Şu anda ele aldığımız husus bunun özel bir uygulamasıdır.

(54) Evrensel prensipler düzeninde Brahmatma’nın işlevi İşvara’ya, Mahatma’nınki Hiranyagarba’ya ve Mahanga’nınki de Virqi’a.bağlanır. Bunların karşılıklı görevleri bu karşılıklı oluşa bakılarak kolayca ortaya çıkarılabilir.

(55) Mandukya Upanişad; shruti 6.

(56) Saint Yves “Maj Krallar”ın Agarta’dan gelmiş olduklarını söyler, ancak bu konuda belirgin bir açıklamada bulunmaz. Onlara verilmiş olan isimler hiç şüphesiz ki fanteziye dayalıdır, ancak sadece Melki-Or ismi dikkati çekmektedir. Bu, İbranice’de “Işığın Kralı” anlamına gelir.

(57) Türlü bitkilerden çıkarılan kokulu bir reçine.

(58) Hindular’ın Amrita’sı ya da Yunanlılar’ın Ambruvazi’si (Ambroisie) (her iki sözcük etimolojik bakımdan aynıdır) ölümsüzlük içkisi ya da gıdası olarak bilinir; Vedalar’da Soma ya da Zerdüşt dininde Haoma olarak yer almıştır. Zamklı ya da reçineli, bozulmaz yapıdaki ağaçlar sembolizmde önemli bir rol oynarlar; özellikle, zaman zaman Mesih’in bir amblemi olarak kabul edilmişlerdir.

(59) Teüıji (Theurgie) (Yun. theos: Tanrı ve ergon: eser. Maji’nin en yüksek uygulaması. Ak büyü de denir. Semavî güçlerle işbirliği olarak da tanımlanır, (ç.n.)

(60) Adityalar’ın (Aditi ya da diğer bir ifadeyle “Bölünmez” aen türemişBır sözcüktür) on iki olmadan önce yedi oldukları ve başkanlarınm Varuna olduğu söylenmiştir. On iki Adityalar şunlardır: Datri, Mitra, Aıyarnan, Rudra, Varuna, Surya, Baga, Vivasvat, Puşan (Pushan), Savitri, Tvaştri ve Vişnu. Bunlar, tek bölünmez bir özün, tezahürleridir. Ayrıca, bu on iki Güneşin bir devre sönâ ererken, ortak tabiatlarının ilksel ve aslî birliğine geri dönmeleri sırasında hepsinin birden belirecekleri söylenmiştir. Yunanlılar’da da Olimpos’un on iki büyük Tanrısı, Zodyak’ın on iki burcu ile bağlantılıdır.

(61) Bu değindiğimiz sembol, Katolik litürjisiniri (tören ve dualan) İsa Mesih için Sol Justitae (“Adalet Işığı” (ya da “Adalet Güneşi”)) terimini kullandığı zamanki ile tamamen aynıdır. Kelâm, “Ruhsal Güneş’tir, yani gerçek “Dünyanın Merkezi”dir. Ve ayrıca, bu Sol Justitae ifadesi, Melkisedek’in sıfatlarıyla doğrudan bağlantı oluşturmaktadır. Güneşsel bir hayvan olan aslan, Antik ve Orta Çağlar’da, adaletin ve kudretin bir sembolü olarak kullanılırdı. Zodyak’ta da Aslan burcu, Güneş”in kendi has evidir. On iki ışık huzmeli Güneş, on iki Aditya’nın temsilcisi olarak kabul edilebilir. Diğer bir görüş açısıyla ise, şayet Güneş İsa Mesih’i temsil ediyorsa, on iki ışık huzmesi de on iki Havari’yi (Apötres) temsil eder. [Apostolos sözcüğü “gönderilmiş” anlamına gelir. Işınlar da Güneş tarafından “gönderilirler”.) Zaten Havariler’in bu on iki sayısı, diğerlerinin yanısıra, Hristiyanlığm ilksel tradisyon ile olan uygunluğunun bir işaretidir.

(62) Bu hususla alâkalı olarak, Masonlukta geçen ve gerçek inisiyasyonun sırlarını sembolize eden “Kayıp Söz” ü de hatırlatabiliriz. “Kayıp Söz’ün aranması”, “Graal’ın aranması”nın diğer bir şeklinden ibarettir. Bu, tarihçi Henri Martin tarafından Kutsal Graal ile Masonluk arasında mevcut bulunduğu söylenen ilişkiyi doğrulamaktadır. (Bkz: Dante Ezoterizmi, 1957 baskısı, s. 35-36) Burada yaptığımız açıklamalar Graal sembolizmi ile tüm inisiyatik organizasyonlardaki “ortak merkez” arasında mevcut olan çok yakın ilişkiyi de daha iyi anlama imkânı verecektir.

(63) Longin ismi, etimolojik bakımdan lance (Fransızca’da mızrak anlamına gelir) ile akrabadır. Yunanca’da logke (lonke diye okunur) olarak geçer. Latince’deki lancea da aynı köktendir.

(64) Bu iki kişilik, burada sırasıyla krallık gücünü ve ruhanî gücü temsil etmektedirler. Aynı husus ‘Yuvarlak Masa”nm kuruluşunda Arthur ve Merlin için de geçerlidir.

(65) Mızrak ile alâkalı sembolizmin genellikle “Dünya Ekseni” ile bağlantıda olduğunu söylemeliyiz. Buna göre, mızraktan damlayan kan, “Hayat Ağacı”ndan yayılan çiğ ile aynı anlama gelmektedir. Tüm tradisyonların da hayatî prensibin kan ile sıkı sıkıya ilintili olduğu hususunda birleştikleri zaten bilinmektedir.

(66) Bazıları, bu zümrütün Lüsifer’in tacından düşmüş olduğunu söylerler. Ancak burada bir karışıklık olmaktadır ve bu da Lüsifer’in seviye yitirmeden önce “Taç Meleği” (yani Keter, birinci sefir) olmasından kaynaklanır. İbranice’de buna Hakatriel denir ve bu adın sayısı 666’dır.

(67) Bkz. Vedania’ya göre İnsan ve Geleceği, s. 150.

(68) Bu “ilksel hâl” ya da “Aden hâli” ile ilgili olarak Dante Ezoterizmi (1957 basımı) s. 46-48 ve 68-70’e; Vedanta’ya Göre İnsan ve Geleceği, s. 182’ye bakınız.

(69) Set’in Yeryüzü Cenneti’nde kırk sene oturmuş olduğu söylenir. Bu 40 sayısı aynı zamanda “uzlaşmak” ya da “prensibe geri dönüş” anlamına da gelir. Bu sayı ile ölçülmüş olan devirlere Yahudi-Hristiyan tradisyonunda çok sık rastlanır: Kırk gün süren tufanı, İsrailliler’in çölde kırk yıl boyunca dolaşmalarını, Musa’nın Sina Dağı’nda geçirdiği kırk günü* İsa Mesih’in kırk gün süren orucunu [Hristiyanlar'ın büyük perhiz günleri (Karem) de doğal olarak aynı anlama gelir] anımsayalım. Hiç şüphesiz daha başkalarını da bulmak mümkündür.

(70) “… Ve Hanok Allah ile yürüdü ve gözden kayboldu;

Çünkü Allah onu aldı.” [Tekvin, Bab V, 24) Böylelikle Dünya Cenneti’ne taşınmış olmalıydı; Tostat ve Kajetan gibi bazı tanrıbilimciler de böyle düşünmektedirler. “Azizlerin Ülkesi” ya da ‘Yaşayanların Ülkesi” hususunda da daha ileri satırlardaki açıklamalara başvurabilirsiniz.

(71) Bu, Yeryüzü Cenneti’ni tüm tradisyonlardaki “kutupsal dağ!’ ile aynı kabul ettiği Araf Dağı’nın zirvesine yerleştiren Dante’nin kullandığı sembolizme de uygundur.

(72) Hindu tradisyonu, aslî olarak Hamsa adı verilen tek bir kastın (sınıf) mevcut olduğunu öğretir. Bu, tüm insanların şimdiki dört kast ile kendini gösteren o farklılaşmanın ötesinde olarak, normal ve kendiliğinden bir şekilde bu isim ile tanımlanan (Hamsa) ruhsal seviyeye sahip bulunmuş oldukları anlamına‘gelmektedir.

(73) Kutsal Graal efsanelerinin bazı uyarlamalarında her iki anlam da birbirleriyle sıkı sıkıya birleşik durumdadır, Çünkü bunlarda kitap, bizzat çanağın üzerine İsa Mesih ya da bir melek tarafından yazılmış bir kitabe olarak geçmektedir. Burada “Hayat Kitabı” ya da apokalips (Yuhanna’nın Vahyi) sembolizminin bazı unsurları ile kolayca kurulabilecek olan bağlantılar mevcuttur.

(74) Arthur isminin çok kayda değer ve “kutupsal” sembolizme bağlanan ve belki başka bir fırsatta açıklayacak olduğumuz bir anlamı da vardır.

(75) “Yuvarlak Masa Şövalyeleri”nin sayıları bazen ellidir (Bu, İbraniler’de Jübile’nin sayısıdır ve aynı zamanda “Kutsal Ruh’un saltanatı” ile bağlantılıdır); ancak daha üstün ve önemli bir rol oynayanlar, daima içlerinden on iki kişidir. Bu husus üe alâkalı olması bakımından, Orta Çağ’a ait diğer efsanevî anlatılar içerisinde Charlemagne’nın on iki yardımcısını da anımsatalım.

(76) Montsalvat ile Meru arasındaki benzerlik bize Hindular tarafından belirtilmiştir ve bu husus bizi Graal’a ait Batı efsanesinin anlamını daha yakından incelemeye sevk etmiştir.

(77) Persler’in tradisyonuna göre iki tür Haoma vardı: Beyaz olanı yalnızca “kutsal dağ”dan toplanabilirdi ve bu dağa Alborj adını verirlerdi. Sarı olanı ise, İranlı atalar ilk yaşadıkları yerleri terk ettikleri zaman bu ilkinin yerini aldı, ancak daha sonraları onu da kaybettiler. Burada, ruhsal kararmanın insanlık devresinin çeşitli çağlan boyunca derece derece oluşan ve birbiri peşi sıra meydana gelen safhaları söz konusudur.

(78) Diyonizos ya da Baküsün, her biri değişik görünümlerine bağlı olan daha birçok adı vardır. Bu görünümlerinden en azından birinde, tradisyon onun Hindistan’ dan geldiğini söyler. Onun Zeus’un uyluğundan doğduğunu söyleyen hikâye çok garip bir söz benzerliğine dayanmaktadır: Yunanca’daki meros kelimesi “uyluk” anlamına gelir ve bu, fonetik açıdan hemen hemen aynısı olduğu “kutupsal dağ”, yani Meru’nun yerine geçirilmiştir.

(79) Bu sözcüklerin her birinin sayısı da 70’tir.

(80) Melkisedek’in adağı, genel olarak Öşaristi’nin (Eucharistie) “önceden temsil edilişi” şeklinde kabul edilmektedir ve Hristiyan papazlığı, prensip bakımından, Mezmurlar’da bulunan şu sözün Hz. İsa’ya uygulanmış olması açısından Melkisedek’in papazlığı ile aynı olmaktadır: “Tu es sacerdos in aetemum secundum ordinem Melchissedec” (Not: Türkçe’ye “Melkisedek tertibi üzre sen ebediyen kâhinsin.” şeklinde tercüme edilmiştir.) (Mezmurlar CX, 4.)

(81) İbranilere Mektup, V, 11. (Not: İncil’in Türkçe çevirisinde şöyle yazılmıştır: “Bunun hakkında söyleyecek çok sözümüz vardır ve kulaklarınız işitmekte ağırlaştığından, tefsiri güçtür.”)

(82) Abram’ın adı henüz İbrahim (Abraham) olarak değişmemişti: aynı anda (Tekvin, XVII) karısı Saray’ın (Sarai) adı da Sara (Sarah) olarak değiştirildi; öyle ki bu her iki ismi oluşturan sayıların toplamı aynı kaldı.

(83) Tekvin, XIV, 19-20.

(84) Aynı köke İslâm ve Müslim (Müslüman) kelimelerinde rastlanması da kayda değer bir husustur. “İlâhî İradeye kendini terk” (bu, İslâm kelimesinin esas anlamıdır), “Barış”ın gerekli şartıdır. Burada ifade edilen fikir ile Hindular’ın Dharma’sı arasında yakınlık kurulabilir.

(85) İbranilere Mektup, VII, 1-3.

(86) İbranilere Mektup, VII, 7.

(87) Tekvin, XIV, 22.

(88) Bu iki ismin her birinin sayısı 197’dir.

(89) Bu, daha yu kanda belirtmiş olduğumuz ayniyeti (aynı oluşu) tamamen haklı çıkarmaktadır. Ancak tradisyona katılışın her zaman şuurlu olamayacağını da gözlemek gerekir. Bu durumda “ruhsal tesirlerin” aktarılmasına vasıtalık etmek gibi bir rol oynadığı gerçektir, ancak inisiyatik hiyerarşinin herhangi bir mevkiinde bulunduğu anlamına gelmez.

(90) Bu söylenenlerin ışığında, bu üstünlüğün Yeni Birleşme’nin Eski Yasa’ya olan üstünlüğüne denk geldiği söylenebilir (İbranilere Mektup, VII, 22). İsa Mesih’in niçin ruhanî Levi aşiretinden değil de Yahuda kraliyet aşiretinden doğmuş olduğunu açıklamak gerekir (Bkz: İbranilere Mektup, VII, 11-17.), ancak tüm bunlar, bizi konumuzdan çok uzaklaştınr. Yakup’un on iki oğlundan gelen on iki aşiretin organizasyonu, doğal olarak ruhsal merkezlerin on ikili yapısına bağlanmaktadır.

(91) İbranilere Mektup, VII, 9.

(92) İbranilere Mektup, VII, 8.

(93) İskenderiye Gnostikleri’nin Pistis Sofyası’nda (Pistis Sophia) Melkisedek, “Ebedî Işığın Büyük Alıcısı” olarak nitelendirilir. Bu, kendi sahası olan âleme yansıtmak amacıyla, doğrudan Prensip’ten çıkan bir ışın vasıtasıyla anlaşılabilir Işığı alan Manu’nun işlevi ile de tam bir uygunluk göstermektedir; zaten işte bu yüzden Manu için “Güneş’in Oğlu” denilir.

(94) Melki-Sedek ile ilgili başka tradisyonlar da mevcuttur. Bunlardan birine göre o, Yeryüzü Cenneti’nde elli iki yaşındayken Melek Mikail tarafından kutsanmıştı.

(95) Bu Dharma-Raja ismi ya da daha doğrusu unvanı, bilhassa Mahabarata’da Yudiştira’ya uygulanmıştır; ancak o daha önce, geçmiş satırlanmızda Manu ile olan çok sıkı ilişkisini belirtmiş olduğumuz “Ölülerin Yargıcı” Yama idi.

(96) Hristiyan ikonografisinde, “Son Hüküm” tasvirlerinde Melek Mikail bu iki sıfatı ile gözükür.

(97) Aynı şekilde, Eski Mısırlılar’da da Ma ya da Maat, aynı zamanda hem “Adalet” hem de “Hakikat” idi. Onu, yargı terazisinin kefelerinden birinde yer almış şekliyle, diğer kefede ise, kalbin hiyeroglifinin bulunduğu hâliyle temsil edilmiş görmek mümkündür. İbranice’de hok (hoq) “ferman” anlamına gelmektedir. (Mezmur, II, 7)

(98) Bu Hak kelimesinin sayısal değeri 108’dir ve bu, başlıca devresel sayılardan biridir. Hindistan’da Çiva (Şiva) tespihi 108 tanecikten oluşur; ve tespihin ilk anlamı “âlemler zinciri”ni, yani devrelerin (siklusların) ya da mevcudiyet hâllerinin illî (sebepsel) olarak zincirleme gidişini sembolize eder.

(99) Bu anlam şu formül ile özetlenebilir: “Kudret doğrunun hizmetinde”; tabiî ki çağdaşların, tamamen dışsal bir anlamda ele alarak bunu istismar etmemeleri koşuluyla.

(100) Bkz: Dante Ezoterizmi, 1957 baskısı, s. 58.

(101) Orta Asya halklarının, liderlerine verdikleri Han unvanı da belki aynı köke bağlıdır. (Guenon bunu Klıan olarak yazıyor; Kağan ve bunun değişime uğramış şekli olan Hakan sözcüğü de muhtemelen aynı köktendir. ç.n.)

(102) Sedek aynı zamanda, meleğinin ismi Sadkiel-Melek olan Jüpiter gezegeninin de adıdır. Melki-Sedek ismi ile olan benzerliği (buna sedece tüm melek isimlerinin sonunda bulunan İlâhî isim El eklenmiştir), üzerinde durulmasını gerektirmektedir. Hindistan’da aynı gezegene Brihaspati adı verilir ki bu, “Semavî (Göksel) Yüksek Papaz anlamındadır. Malkut ile eşanlamlı diğer bir kelime de Sabbat’tır. Bunun anlamı olan “sükûn”, gayet belirgin biçimde “sulh” fikrine bağlanmaktadır. Bu fikir de, daha yukarıda görmüş olduğumuz gibi, Sekinah’ın “aşağı âlem” ile temas kurmasını sağlayan bizzat kendi dış görünümünü ifade etmektedir.

(103) P. Vulliaud, Yahudi Kabalası, C. I, s. 509.

(104) Samiriyeliler’de aynı rolü üstlenen ve aynı şekilde tanımlanan, Garizim Dağı’dır: O, “Kutsanmış Dağ”dır, “Ebedî Tepe”dir, “Miras Dağı”dır, ‘Tanrı’nın Evl”dir ve “Meleklerin Tabernakl”ıdır, Sekinah’ın ikametgâhıdır ve hatta tufan sularının altında kalmamış olan ve içinde Aden’in bulunduğu “İlksel Dağ”dır (Har Kadim).

(105) Tabernakl: İbraniler’de. icinde ahit sandığının muhafaza ediliği çadır

(106) S. Vulliaud Kabalası, C. I, s. 509.

(107) Dante Ezoterizmi. 1957 baskısı, s. 64.

(108) Yahudi Kabalası, C. II, s. 116.

(109) (Bir Kalpa on dört Mahvanlara içerir; Vaivasvata, yani şimdiki Manu, Şri-Şveta-Var aha-Kalpa ya da “Beyaz Yaban Domuzu Çağı” adı verilen bu Kalpa’nın yedinci Manusu dur. Diğer bir kayda değer husus da şudur: Yahudiler Roma’ya Edom adını verirler. Tradisyon da Roma’nın yedi kralı olduğundan bahseder ve bu kralların İkincisi olan ve kentin yasa koyucusu olarak kabul edilen Numa’nın adı, Manu isminin hecelerinin yerleri değiştirilerek elde edilmektedir ve bu, aynı zamanda Yunanca’da “yasa” anlamına gelen nomos sözcüğü ile de akraba gibidir. Demek ki diğer bir bakış açısından, Roma’nın bu yedi kralının, yedi Manu’nun belirli bir uygarlıkta özel bir şekilde temsil edilişinden başka bir şey olmadığı ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde, Yunanistan’ın yedi bilgesi de, benzer şartlarda, kendilerinde bizden bir önceki devrenin bilgeliğinin bireşimlendiği yedi Rişi’nin birer temsilidirler.

(110) Kült Tapınca.

(111) Mağara ya da in, varlığın merkezi ve ayrıca “Dünya Yumurtasının içi olarak kabul edilen kalp boşluğunu temsil etmektedir.

(112) Buna örnek olarak “Cehennemlere İniş”ten bahseden bölümü gösterebiliriz, İnceleme fırsatı bulanlar bunu, aynı konu hakkında “Dante Ezoterizmi” adlı kitapta yapılan açıklamalarla kıyaslayabilirler.

(113) Burada kullanmakta olduğumuz bilgilerin bir bölümünü Jeıvish Encyclopedia’dan (VIII, 219) aldık.

(114) Tekvin, XXVIII, 19.

(115) Bazı Kuzey Amerika uluslarının tradisyonlarında bir ağaçtan ve bu ağaç vasıtasıyla başlangıçta yerin içinde yaşayan insanların yerin yüzeyine çıktıklarından ve de aynı ırka mensup diğer bazılarının hâlâ yeraltı dünyasında yaşamakta olduklarından söz edilir. Bulwer-Lytton’ın Geleceğin Irkı (The Corning Race La Race Future) adlı eserinde bu tradisyonlardan esinlenmiş olması mümkündür. Bunun yeni bir basımı, Bizi İmha Edecek Olan Irk adını taşımaktadır.

(116) Bu kal kökünden, Lâtince’deki kaligo (caligo) ve belki de bileşik bir kelime olan okültûs (occultus) gibi diğer başka kelimeler de türemiştir. Diğer yandan, kaelare formunun esas olarak, daha farklı bir kök olan kaed’den (caed) kaynaklanması mümkündür. Bu kaed kökü, ilk önce “kesmek” veya “bölmek” (buradan kaedere türemiştir), ardından da “ayırmak” ve “bölmek” anlamlarına gelir. Ancak, her ne olursa olsun, bu köklerin ifade ettiği fikirler, görüldüğü gibi birbirlerine çok yakındırlar; buradan da gayet basit olarak anlaşılacağı gibi, kaelare (caelare) ve celare, her ne kadar etimolojik bakımdan birbirlerinden bağımsız dahi olsalar biri diğerine benzer ve birbirlerini temsil edebilirler.

(117) “Dünyanın Çatısı”, “Semavî Ülke”ye ya da ’Yaşayanların Ülkesi”ne benzer ve bunun, Orta Asya tradisyonlarında, Avaloki-teşvara’nın egemenliği altında bulunan “Batı Göğü” ile çok sıkı bağlantıları vardır. “Örtmek” anlamına ilişkin olarak Masonluktaki “örtü altında olmak” deyimini anımsatalım: Loca’nın yıldızlı tavanı gök kubbeyi temsil eder.

(118) Bu, Mısırlılar’da İsis’in veya Neit’in örtüsüdür; Uzak Doğu tradisyonunda da, Evrensel Ana’nın “mavi örtüsü”dür (Tao-te-king, bölüm VI). Bu anlam şayet göze görünen gökyüzüne uyarlanırsa, o zaman burada astronomik sembolizmin yüce hakikatleri gizleyici ya da “ifşa edici” rolüne değinilmiş olduğu görülür.

(119) Safir, Tevrat’taki sembolizmde önemli bir role sahiptir. Peygamberlerin gördükleri vizyonlarda (niyetlerde) sık sık gözükür.

(120) (Sanskritçe’de kuzeye, en yüksek bölge anlamında Ut. iara adını verirler. Güneye ise sağdaki bölge, yani doğuya doğru dönüldüğünde kişinin sağ tarafında kalan bölge anlamında Dakşina derler. Güneş’in kış başlangıcında başlayan ve yaz başlangıcında sona eren, Kuzey’e doğru olan ve yükselen ilerleyişine de Uttarayana adını verirler. Güneş’in, Güney’e doğru olan ve inen yürüyüşüne de Dakşinayana adını verirler; bu da yaz başlangıcında başlar1ve kış başlangıcında sona erer.

(121) Hindu sembolizminde (ki Budizm de bunu “yedi adım” efsanesiyle bizzat muhafaza etmiştir) uzayın yedi bölgesi dört ana nokta, Zenit ve Nadir ve son olarak da merkezin bizzat kendisidir. Bunların temsil edilişinin üç boyutlu bir haç meydana getirdiği fark edilmektedir (merkezden itibaren birbirine ikişer ikişer zıt olan altı yön). Aynı şekilde Kabala sembolizminde de “Kutsal Saray” ya da “İçteki Saray”, altı yönün merkezinde yer alır ve onunla birlikte yedili bütün oluşur. İskenderiyeli Clement, “Evrenin Kalbi” olan Tanrı’dan biri yukan, diğeri aşağı, biri sağa, diğeri sola, biri öne, diğeri de arkaya doğru yönelen sonsuz uzantılar çıktığını, Tanrı’nın, bakışlarını daima eşit bir sayıya yöneltircesine bu altı uzantıya doğru bakarak, âlemi tamamladığını söyler; “O, başlangıç ve sondur (alfa ve omega) ve zamanın altı safhası O’nda tamamlanır ve sonsuz kapsamlarını (şümullerini) O’ndan alırlar; 7 sayısının sun buradadır.” der (P. Vulliaud tarafından Yahudi Kabalası, C. I, s. 215216’da aktanlmıştır). Bunların tümü, ilksel noktanın zaman ve mekân içindeki gelişimiyle bağlantılıdır. Zamanın altı safhası sırasıyla uzayın altı yönüne denk gelir ve bunlar, altı devresel periyotlardır, daha genel bir periyodun alt bölümleridirler ve zaman zaman, altı adet bin yıllık devir olarak temsil edilmişlerdir. Bunlar, Tekvin’de sözü edilen ilk altı “gün” ile de benzeşirler; ki bunlardan yedincisi, yani Sebt (Sabbat) günü Prensip’e, yani merkeze geri dönüş safhasıdır. Böylece yedi dvipalar’ın da sırasıyla tezahür ettikleri yedi devre ortaya çıkmaktadır; bu periyotlardan her biri bir Manvantara’dır, bu durumda Kalpa, eksiksiz olarak iki adet yedili diziyi içermektedir. Aynı sembolizm, devresel periyotların daha az ya da çok geniş olmalarına göre çeşitli derecelere uyarlanabilir.

(122) Daha önceki satırlarda gökkuşağı sembolizmine ilişkin olarak söylenenlere bakınız. Gerçekte birbirini ikişer ikişer tamamlayan ve birbirine ikişer ikişer zıt olan altı yönün karşılığı olan altı renk vardır. Yedinci renk beyazın bizzat kendisidir, tıpkı yedinci bölgenin bizzat merkezin ta kendisi oluşu gibi…

(123) Katolik hiyerarşisinde Papa’nın beyazlar giymiş olması boşuna değildir.

(124) Bu nedenden dolayı badem ağacı Bakire’nin (Vierge) sembolü olarak kabul edilmiştir.

(125) Bu Yahudi tradisyonunun büyük bir olasılıkla Leibnitz’in “animal” (yani canlı varlık), yani sürekli olarak bir bedenle mevcut olan, ölümden sonra “küçülen” varlık hakkındaki teorisine ilham kaynağı olduğunu fark etmek hayli ilginçtir.

(126) Korintoslulara I. Mektup, XV, 42. Bu sözlüklerde benzeşim (analoji) yasasının kesin bir uygulanışı vardır: ‘Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki de yukarıdakine benzer.”

(127) Sanskritçe’de akşara sözcüğü “çözülemez” ve ardından da “mahvolmayan” ya da “tahrip edilemeyen” anlamlarına gelir. Lisanın ilk unsuru ve tohumu olan heceyi belirtir ve bu özellik, üçlü Veda’nın özünü içerdiği söylenen tek heceli sözcük Om’a gayet iyi uymaktadır.

(128) Bunun eşdeğerde olanını özellikle çok önemli gelişimlerle Taoizm’de olmak üzere, farklı bir biçim altında değişik tradisyonlarda bulmak mümkündür. Bu, aynı zamanda “makrokozmik” düzende “Dünya Yumurtası” olanın, “mikrokozmik” düzendeki benzeridir; Çünkü “gelecekteki devrenin” imkânlarını kapsamaktadır (Katolik inancının vita venturi soeculisi’ dir).

(129) Bu noktada, Yunan’daki Psişe sembolizmine başvurulabilir; bu, büyük ölçüde bu benzerliğe dayanmaktadır. (Bkz: “Psişe”, F. Pron.)

(130) Belli bir bağlantının ışığında bunun ikametgâhı yürek boşluğu ile de bir tutulmuştur; Hindular’ın Şaktisi ile İbraniler’in Sekinah’ı arasında bir ilişki olduğunu daha önce de ima etmiştik.

(131) Kundali kelimesi (dişisi: Kundalini), halkaya da spiral (helezon) biçiminde sarılmış anlamına gelir. Bu sanlmışlık durumu tohum hâlinde ve “henüz gelişmemiş” hâli temsil eder..

(132) Bu, suşumna ya da “kalp atardamarı” ile “güneş ışını” mn temas ettikleri nokta olan Brahma-randra, yani Brahma deliğidir. Bu sembolizmi Vedarıta’ya Göre İnsan ve Geleceği kitabımızda bütünüyle sergilemiştik.

(133) Tüm bunların, şu gayet iyi bilinen hermetik (saklı, gizli) cümle ile çok sıkı bir bağlantısı vardır: “Visita inferiora terrae, rectificando invenies occultum lapidem, veram medicinam.” Bu cümle akrostiş yapıldığında Vitriolum kelimesini verir. “Felsefe taşı” (ya da Filozof taşı), değişik bir görünüm altında aynı zamanda “gerçek tıp”tır, yani “uzun hayat iksiri”dir ki, bu da aslında “ölümsüzlük şerbeti”nden başka bir şey değildir. İnferiora (aşağı) yerine bazen interiora (iç) yazarlar; ancak, genel anlam değişmez ve “yeraltı âlemfni, ima eden bir ifade daima kendini gösterir.

(134) Bu sözler 1890 senesinde, Narabançi Manastırında insanlara görünen “Dünya Kralı”nın bir kehanetinin son cümlesini oluşturmaktadır.

(135) Manvantara’ya. ya da Manu çağma Maha-Yuga adı da verilir ve bu da dört Yuga’ya, yani ikincil devreye ayrılır: Krita-Yuga (ya da Satya-Yuga), Treta-Yuga, Dvapara-Yuga ve Kali-Yuga; bunlar antik Yunan-Lâtin toplumlarında sırasıyla “Altın Çağ”, “Gümüş Çağ”, “Tunç Çağ” ve “Demir Çağ” olarak tanımlanırlar. Bu devrelerin birbirleri ardından gelişleri sırasında, bir tür giderek maddîleşme durumu söz konusudur. Bu maddî-leşme, “ilksel hâl’den itibaren devresel tezahürün cismanî dünyadaki gelişimine eşlik eden, Prensipten uzaklaşma durumunun bir sonucudur..

(136) Bu çağın başlangıcı, özellikle Tevrat’taki sembolik ifadelerde “Babil Kulesi” ve “dillerin karışıklığı” olarak temsil edilmiştir. Cennetten kovuluş ve tufan hadiselerinin ilk iki çağın sonunda gerçekleştiğini düşünmek mantıklı gelebilir; ancak gerçekte İbranî tradisyonunun başlangıç noktası Manvarıtara’nın başlangıcı ile çakışmaz. Şunu da unutmamak gerekir ki devresel yasalar, değişik derecelerden olmak üzere, birbirleriyle aynı genişliğe sahip olmayan ve hatta zaman zaman birbirlerinin alanlarına tecavüz eden devirlere uygulanabilmektedirler. Bu yüzden de, başlangıçta karmakarışık ve içinden çıkılmaz gibi gözüken ve ancak bu devirlere denk gelen tradisyonel merkezlerin hiyerarşik silsileye göre birbirlerine tâbi oldukları dikkate alındığında çözümlenebilen birtakım zorluklar ortaya çıkmaktadır.

(137) Tarihçilerin M.Ö. 6. yüzyıldan evvel gerçekleşmiş olanlara ilişkin kesin bir kronoloji oluşturmak hususunda neredeyse genel bir çaresizlik içinde oldukları dikkati çekmektedir.

(138) Bu ifade Taoist doktrinden alınmadır. Diğer taraftan biz “niyet” (Fr.: intention) sözcüğünü Arapça’daki niyah’ın tam bir karşılığı olarak kullanıyoruz. Zaten bunun tercümesi de böyledir ve bu anlam Lâtin etimolojisine (İn-tendere:. Yönelmek) de uygundur.

(139) Bu söylediklerimiz, İncil’deki şu sözleri gayet kesin bir anlamda yorumlama imkânı vermektedir: “Arayınız ve bulacaksınız; isteyiniz ve elde edeceksiniz; kapıyı çalınız ve onu size açacaklardır.” Burada doğal olarak, “doğru niyet” ve “iyi niyet” (hüsnüniyet) hakkındaki daha önceden yapmış olduğumuz açıklamalara başvurmak gerekecektir. Bunun sonucunda da şu formülün açıklanması kolayca tamamlanabilecektir: Pax in terra hominibus bonae voluntatis (“Dünyadaki iyi iradeli insanlara barış gelsin.”).

(140) İslâmiyet’te bu yön (kıble) âdeta niyetin (niyah) maddi hâle dönüşmesi gibidir. Hristiyan kiliselerinin yönü de esas olarak aynı fikre dayanan diğer özel bir husustur..

(141) Burada, pek tabiî ki göreceli bir dışsallık söz konusudur; Çünkü bu ikincil merkezler de Kali-Yuga’nın başlangıcından beri az ya da çok sıkı sıkıya kapalı bir durumdadırlar.

(142) Bu, yeni başlayan devreye (siklus) göre Yeryüzü Cenneti neyi ifade ediyorsa, sona ermiş olan devreye göre aynı şeyi ifade eden Göksel Kudüs’ün (Yerûşalim-Jerusalem) tezahür edişidir. (Ki bunu Dante Ezoterizmi adındaki kitabımızda daha önce de açıklamıştık.)

(143) Aynı şekilde, daha geniş bir diğer bakış açısına göre de, insanlık için ilksel merkezden uzaklaşmanın da çeşitli dereceleri vardır ve değişik Yugalar’ın birbirleri arasındaki farklılık bu uzaklığa bağlıdır.

(144) Bu iddiayı kanıtlayan türrr açıklamaların verilmiş olduğu Dante Ezoterizmi hakkındaki incelememize başvurulması yerinde olur.

(145) Bizim burada sergilemekte olduğumuz hususları anlayacak olanlar, çağdaş Batı’da ortaya çıkmış olan çok sayıda sahte inisiyatik teşkilâtlan ciddîye almamızın niçin imkânsız olduğunu çok iyi kavrayacaklardır. Biraz katı bir sınavdan geçirildiklerinde bunlardan hiç biri en ufak bir “kurala uygunluk” kanıtı bile sergileyemez.

(146) Başka bir yerde, Vedalar’daki Agni ile Kuzu (Agneau) sembolü arasındaki bağlantıya değinmiştik. (Dante Ezoterizmi, 1957 baskısı, s. 69-70; Vedanta’ya Göre İnsan ve Geleceği, s. 43.); Koç, Hindistan’da Agni’nin bineğini (ya da taşıtını) temsil eder. Diğer taraftan Ossendowski, Rama kültünün (tapıncasının) Moğolistan’da daima mevcut olduğunu pek çok defa belirtmiştir. Burada demek ki, Doğu’yu inceleyen bilginlerin çoğunun iddiasının tersine, Budizm’den daha başka bir şey vardır. Ayrıca, “Ram Devresi”nin anılarının günümüzde Kamboçya’da hâlâ daha yaşamakta olduğu şeklinde, bize gayet olağanüstü gelen ve bu yüzden burada aktaramadığımız bazı bilgiler iletildi; bunu da sadece belleklerde yer etsin diye söylüyoruz.

(147) Apokalips’de (Yuhanna’nın Vahyi) sözü geçen yedi mühürlü kitabın üzerindeki kuzu tasvirlerini de anımsatalım; Tibet Lamaizmi’nde de yedi esrarengiz mühür vardır ve’bu benzerliğin bir rastlantı eseri öldüğünü düşünmüyoruz..

(148) Kaf Dağı’na ne karadan ne de denizden asla ulaşılamayacağı söylenmiştir (id bil-barr va lâ bil-bahr; daha önce Montsalvat için de aynı şey söylenmişti) ve diğer tanımlamaların yamsıra onun için “Azizler Dağı” (Jabal-el Avliyâ) da denir ve bu, Anne-Catherine Emmerich’in “Peygamberler Dağı” ile karşılaştırılabilir.

(149) Bu tamamlayıcılık “Süleyman’ın Mührü”nü meydana getiren ve birbirine zıt yönlerde iç içe geçmiş iki üçgenin durumudur. Daha önce sözünü etmiş olduğumuz mızrak ve kupa (çanak, kâse) ve eşanlamlı diğer pek çok sembol ile de karşılaştırılabilir.

(150) 1913 yılında yayınlanan Omfalos adlı bir eserde W. H. Roscher bu olgunun çok çeşitli milletlerde geçerli olduğunu ortaya koyan kayda değer sayıda belgeyi biraraya getirdi. Ancak bu milletlerin, bu sembolü dünyanın biçimini ifade etmek için kullandıklarını iddia etmek yanılgısına düştü; Çünkü burada, en kaba anlamıyla (tamamen fiziksel) yeryüzü kabuğunun merkezinin söz konusu olduğunu sanıyordu; onun bu görüşü, sembolizmin derin anlamından tamamen habersiz olduğunu gösteriyordu. Bundan sonraki satırlarımızda, M.S. Loth’un Revue des Etudes Anciennes’in (Eski İncelemeler Dergisi) Temmuz Eylül 1915 sayısında yer alan Keltler’de Omfalos başlıklı incelemesindeki bilgilerin bir kısmını kullanacağız.

(151) Almanca’da nabe, dingil başlığı, nabel de göbek (ombilic) anlamına gelir. İngilizce’de de nave ve nauetTBu anlamlara gelirler; hatta İkincisi, genel olarak merkez ya da orta anlamında da kullanılır. Yunanca’daki Omfalos ve Lâtince’deki umbilicus, her ikisi de aynı kökün basit bir değişime uğratılmasından oluşmuşlardır.

(152) Aynı fikre bağlı olarak, Rig-Vedadaki Agniye “Dünyanın Göbeği” adı verilir. Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, svastika sık sık Agni’nin bir sembolü olarak kullanılmıştır.

(153) Yunanistan’da, tıpkı Elözis ve Samotraki (Semadirek) gibi, özellikle Sırlar (Mister’ler) inisiyasyonuna ayrılmış olan başka ruhsal merkezler de vardı, ancak Delf, tüm Helen camiasının bütününe ilişkin sosyal bir role sahipti.

(154) Tekvin, XXXVIII, 16-19.

(155) Beyl-Lehem’in, yine Tekvin’de yer alan Beyt-Elohim ile arasındaki fonetik benzerlik dikkati çekmektedir.

(156) ‘Ve Ayartıcı (İblis) gelip ona dedi: Eğer sen Allah’ın Oğlu isen, söyle, bu taşlar ekmek olsun.” {Matta, IV, 3; Lukas, IV, 3) Bu sözlerin, bizim burada belirttiklerimizle ilgili olan, esrarengiz’bir anlamı vardır: İsa Mesih böyle bir dönüşümü gerçekleştirmek zorundaydı, ancak bu, İblis’in istediği şekilde maddî değil, ruhsal bir dönüşümdü. Ruhsal düzen maddî düzene benzer, ancak ters yöndedir ve şeytanm işareti, onun her şeyi tersinden almasmdadır. “Gökten inmiş olan yaşayan ekmek”, Kelâm’ın tezahürü olarak Mesih’in bizzat kendisidir, dolayısıyla şu yanıtı vermiştir: “İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, fakat Allah’ın ağzından çıkan herbir sözle yaşar.” ‘Yeni Birleşme”de (Nouvelle Alliance), “Tanrı Evi” sıfatıyla taşın yerini alacak olan da bu ekmektir: orakllar da bu nedenden durmuştur. Tezahür etmiş Kelâm’ın eti ile aynr şey olan bu ekmek ile ilgili olarak, İbranice’deki lefıem sözcüğü île aynr olan Arapça’daki lahm sözcüğünün, aslında “ekmek” yerine “et” anlamına geldiğini belirtmemiz de ilginç olacaktır.

(157) Tekvin, XXVTII, 22.

(158) Bazen, özellikle de kimi Yunan omfaloilari’nda taş, bir yılanla çevrilmiştir. Bu yılan, Kaideliler’e ait sınır taşlarının alt ya da tepe kısmında sarılmış olarak da karşımıza çıkar; bu taşlar gerçek “betiller” olarak kabul edilmelidir. Zaten, taş sembolü de, tıpkı ağaç sembolü (“Dünya Ekseni”nin diğer bir figürü) gibi yılan sembolü ile sıkı bir birleşme içindedir. Özellikle Keltler’de ve Mısırlılar’da da yumurta sembolü ile birleşir. Omfalos’un temsil edilişinin dikkate değer örneklerinden biri de Kermaria “betili”dir; bunun genel biçimi, tepesi yuvarlatılmış ve bir yüzünde svastika işareti bulunan, muntazam olmayan bir koni şeklindedir. Daha yukarıda sözünü etmiş olduğumuz incelemesinde M. J. Loth bu “betil”in ve aynı türden diğer bazı taşların fotoğraflarım yayınlamıştı.

(159) Çin tradisyonunda 5 sayısı çok özel sembolik bir anlama sahiptir.

(160) Brehon Laws; J. Loth tarafından nakledilmiştir.

(161) Çin’in aynı zamanda “Ortadaki İmparatorluk” olarak da tanımlanmış olduğu bilinir.

(162) Mid (Mide) Krallığı’nın başkenti Tara idi; Sanskritçe’de Târâ sözcüğü “yıldız” anlamına gelir ve özellikle de kutup yıldızını tanımlar.

(163) Lâtinceleştirilmiş şekliyle bilinen Aziz Patris (Saint Patrice) adı aslında Cothraige’dir ve “dörtlerin hizmetkârı” anlamına gelmektedir.

(164) Merkezde bulunan “gerçek insan”, nesnelerin hareketine katılmaz. Ancak esasında, o, sadece varlığıyla bile bu hareketi yönetir, Çünkü “Göğün Etkinliği” onda yansır.

(165) Tchoang-tseu, Bölüm I; Tercüme: P. L. Wieger, s. 213. İmparator Yao’nun M.Ö. 2356 senesinde hüküm sürmüş olduğu söylenir.

(166) Burada, İslâm tradisyonundaki dört Avtad ile de bir yakınlık görülmektedir.

(167) Svastika gibi haçvari figürlerde bu ilksel unsur, Kutup olan merkezdeki nokta ile temsil edilmiştir. Diğer dört unsur, tıpkı dört ana yön gibi, haçın dört koluna karşılık gelirler. Zaten bu, dörtlüyü tüm uygulamalarıyla birlikte temsil eder.

(168) Aztlan ya da Tufanın ideografik işareti beyaz balıkçıl kuşu idi. Balıkçıl kuşu ve leylek Batı’da, ibis (Mısır turnası, kara leylek, kelaynak) kuşunun Doğu’da oynadığı rolün aynısına sahiptirler ve bu üç kuş da, İsa Mesih’in işaretleri (amblemleri) arasında yer alırlar. Mısırlılar’da ibis, Tot’un (Thoth) yani Bilgeliğin sembollerinden biriydi.

(169) Atlantis tradisyonu ile Hiperbórea tradisyonunun birleştikleri noktayı kesin şekilde saptamak hususundaki en büyük zorluk, birçok isimlerin birbirleri yerine kullanılmış olmasından kaynaklanır ve bu da pek çok karışıklıklara yol açar. Ancak, her şeye rağmen, sorun yine de çözülebilecek bir niteliktedir.

(170) Büyük Ayı “Jade (yeşim taşı) Terazisi” olarak da adlandırılmıştır; Jade burada mükemmelleşmenin bir sembolüdür. Diğer milletlerde, Büyük Ayı ile Küçük Ayı, her biri bir terazinin iki kefesinden birine benzetilmişlerdir. Bu sembolik terazi ile Sifra di-Tseniuta’da (“Sırrın Kitabı”, Zohar’ın bir bölümü) söz konusu olan terazi arasında bir bağlantı vardır: Bu terazi “mevcut olmayan bir yerde asılıdır”, yani tezahür etmemiş bir yerde; ki bizim dünyamız için burayı kutup noktası temsil etmektedir. Zaten, bu dünyanın dengesinin Kutup üzerinde oluştuğu da söylenebilir.

(171) Büyük Ayı’ya Hindistan’da sapta-rikşa, yani yedi Kişinin sembolik ikametgâhr derler. Bu doğal olarak Hiperbórea tradisyonuna uygundur; halbuki Atlantis tradisyonunda Büyük Ayının bu rolü, yine aynı şekilde yedi yıldızdan oluşan Pleiadlar’a verilmiştir. Yunanlılara göre, Pleiadlar’ın Atlas’ın kızları olduğu ve bu yüzden Atlantidler adını aldıkları da bilinir.

(172) Daha önceki bölümlerde Meru ile meros arasındaki okunuş benzerliği ile bağlantılı olarak, Eski Mısırlılar’ın Büyük Ayıya But (Oyluk) Takımyıldızı adım vermiş olduklarını görmek ilginçtir.

(173) Şveta-dvipa, Jambu-dvipa’nın on sekiz alt bölümünden biridir.

(174) Bu, aynı şekilde antik Batı’nın “Zengin Adaları”nı anımsatmaktadır. Ancak bu adalar Batı’da yer alıyorlardı (“Hesperidler Bahçesi”: Yunanca’da hesper, Lâtince’de vesper akşam anlamına gelirler, yani Batı demektir.); bu da Atlantis kökenli bir tradisyonun söz konusu olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda Tibet tradisyonunda geçen “Batı Göğü”nü de düşündürmektedir.

(175) “Azizler Adası” ismi, tıpkı “yeşil ada” ismi gibi daha sonraları İrlanda’da ve hatta İngiltere’de de kullanılmıştır. Heligoland Adası’nın isminin de aynı anlama geldiğini belirtelim.

(176) Yeryüzü Cenneti’ne ilişkin benzer tradisyonlardan daha önce bahsetmiştik. İslâm ezoterizminde “yeşil ada” (eljezirah, el kadrah) ve “beyaz dağ” (el-jabal, el-abiod) da gayet iyi tanınırlar; ancak dışanda bunlardan pek söz edilmez.

(177) Burada, Dante Ezoterizminde de bahsedilen üç hermetik renge rastlıyoruz: Yeşil, beyaz ve kırmızı.

(178) Diğer taraftan zaman zaman, gökkuşağının renklerini taşıyan bir kuşaktan söz edilir; İris’in eşarbı ile bunun arasında bir yakınlık kurulabilir. Saint Yves Hint Misyonuadlı eserinde buna değinmiştir; aynı şeye Anne-Catherine Emmerich’in rüyetlerinde de rastlanmaktadır. Daha önce gökkuşağının sembolik anlamı ve yedi dvipa hakkında yaptığımız açıklamalara başvurmak yararlı olur.

(179) Lâtince’de “beyaz” anlamına gelen albus ile İbranice’de aynı anlama gelen ve dişisi olan Lebanah’ın Ay’ı tanımlamakta kullanıldığı Laban arasında bir yakınlık vardır. Lâtince’deki Luna, aynı zamanda hem “beyaz” hem de “ışıklı” (parlak) anlamına gelir. Zaten bu iki fikir de birbiriyle bağlıdır.

(180) Argos (beyaz) sıfatı ile kentin adı arasında yalnızca basit bir aksan farkı vardır; kentin adı nötrdür ve bu aynı adın erili Argus’tur. Burada Argo isimli gemiyi de düşünmek mümkündür. (Bu geminin Argus tarafından inşa edilmiş ve direğinin de Dodon ormanındaki bir meşe ağacından yapılmış olduğu söylenir.) Bu duruma göre, bu kelime aynı zamanda “hızlı” anlamına da gelir, Çünkü hızlılık, ışığın (ve özellikle de şimşeğin) bir niteliği olarak kabul edilir; ancak ilk anlamı “beyazlık” ve ardından da “ışık saçıcılık”tır. Aynı kelimeden, beyaz metal olan ve astrolojik bakımdan Ay’a karşılık gelen gümüşün (argent) adı türemiştir.

Lâtince’deki argentum ile Yunanca’daki argııros’un aynı köke sahip oldukları meydandadır.

(181) Şankaraçarya (Atmâ-Bodha), “Tutkular denizini aşan Yogi Sükûnet ile birleşir ve ‘kendisi’ne bütünlüğüyle sahip olur.” der. Tutkular, burada “biçimler akımı”ın oluşturan ve olması ya da olmaması mümkün ve geçici olan tüm değişiklikleri tanımlamaktadır: Bu, tüm tradisyonlardaki ortak bir sembolizme göre “aşağıdaki sular”ın sahasıdır. Bu yüzden “Büyük Baiış”ın fethedilişi genellikle bir deniz yolculuğu figürü ile temsil edilmiştir (Katolik sembolizmine göre kayığın kiliseyi temsil etmesinin de nedeni budur); zaman zaman da bir savaş figürü ile temsil edilir ve Bagavat-Gita’yı bu anlamda yorumlamak mümkündür. İslâm doktrinindeki “kutsal savaş” (cihad) teorisini de bu bakış açısı doğrultusunda geliştirmek mümkündür. “Suların üstünde yürüyüş”ün, biçimler ve değişimler dünyasının hâkimiyet altına alınmasını temsil etmekte olduğunu da ekleyelim: Vişnu’ya Narayana, yani “suların üzerinde yürüyen” adı verilir. Burada İncil ile de bir yakınlık ortaya çıkmaktadır; orada da İsa Mesih’in suların üzerinde yürüdüğünü görürüz.

(182) Saint Yves’in Tarot sembolizminden aldığı bir ifadeye göre, yüce merkezin diğer merkezler arasındaki durumu, tıpkı “yirmi iki arkan içinde kapalı bir görünüm veren sıfırın” durumuna benzer.

(183) Eflâtun’un Timaios adlı eserinde bu söz konusu olan bilime zaman zaman üstü örtülü bir şekilde değinilmektedir.

(184) Burada, daha önce Pontifex unvanı hakkında söylemiş olduklarımızı anımsayalım. Diğer taraftan “kraliyet sanatı” ifadesi, modem Masonluk tarafından hâlâ korunmaktadır.

(185) Romalılar’da Janus, aynı zamanda hem Sırlar’a İnisiyasyon, hem de zanaatkâr loncaları (Collegia fabrorum) tanrısı idi. Burada çifte nitelikte gayet anlamlı bir olgu vardır.

(186) Teb’in duvarlarını lir’inden çıkardığı sesler ile inşa etmiş olan Amfion sembolünü örnek olarak gösterebiliriz. Bu Teb kentinin adının ne anlama geldiğini birazdan göreceğiz. Lir’in Orfecilik ve Fisagorculuk’ta ne denli önemli olduğu bilinmektedir. Çin tradisyonunda, buna benzer bir rol oynayan müzik âletlerinden sık sık söz edilir. Ve pek tabiî ki bunlar hakkında söylenenler de tamamen sembolik olarak değerlendirilmelidir.

(187) İsimlere ilişkin olarak, daha yukarıdaki satırlarda, özellikle de beyazlık fikri ile bağlantılı olanlarda birkaç örneğe rastlanabilir; daha başkalarını da belirteceğiz. Bazı durumlarda kentin gücünün ve hatta korunmasının bile bağlı olduğu kutsal objeler hakkında söylenecek pek çok şey vardır: Truva’nın efsanevî Palladium’u ve Roma’daki Salienler’in kalkanları (bunların, Numa döneminde, gökten düşen bir taştan yontularak yapılmış oldukları söylenirdi); Salienler Koleji on iki üyeden oluşuyordu) gibi. Bu eşyalar, üpkı İbraniler’in Ahit Sandığı gibi, “ruhsal tesirler” için birer destek vazifesi görüyorlardı.

(188) Bu hususla ilgili olarak, tıpkı Mısır’daki Menes adı gibi, Minos adı da başlı başına yeterli bir göstergedir. Roma için Numa ve Kudüs için de Şiomohün anlamlan hakkında söylemiş olduklarımıza başvurulabilir. GiriL’e ilişkin olarak da, Orta Çağ inşaatçılan tarafından Lâbirent in karakteristik bir sembol olarak kullanıldığım belirtelim; en ilginci de, bazı kiliselerin taş döşemeleri üzerine çizilmiş olan Lâbirent yolun, Kutsal Topraklara hac görevini yapamayanlar için bu işin yerine geçtiğinin kabul edilmesidir.

(189) Delf in de Yunanistan için aynı rolü oynamış olduğunu görmüştük. Bu kentin ismi, çok önemli bir sembolizmi olan dofen’i (Dauphin: Yunus) anımsatmaktadır. Diğer kayda değer isim de Babil’dir (Babylone). Bab-İlu “Göğün Kapısı”anlamına gelir ki bu da, Yakup tarafından Luz’a verilen niteliklerden biridir; ayrıca, tıpkı Beyt-El gibi “Tanrı Evi” anlamına da gelebilir; ancak, tradisyon kaybedildiğinde meydana gelen “karışıklık” (Babil) ile eşanlamlıdır: Bu da, sembolün tersine dönüşüdür; Janua İnfemi, Janua Coefi’nin yerine geçer.

(190) Bu durum, bir devre boyunca gelişecek olan tüm imkânları tohum hâlinde içinde barındıran “Dünya Yumurtası”nm, o devrenin başlangıcı için temsil ettiği şeye benzetilebilir. Gemi (Nuh’un Gemisi) de aynı şekilde, dünyanın yeniden ıslah edilmesi için gerekli olan ve onun gelecekteki hâlinin tohumlarını teşkil eden tüm unsurları içinde bulundurmaktadır.

(191) Bir devreden bir başka devreye geleneksel (tradisyonel) olarak ulaştırılması ya da geçilmesini sağlamak da “Yüksek Rahipliğin” (Pontificat) fonksiyonlarından biridir. Geminin inşa edilişi burada, sembolik köprünün inşa edilişi ile aynı anlamdadır; Çünkü her ikisi de aynı şekilde “sulardan geçmeyi” sağlamaktadırlar ki bunun da pek çok anlamlan mevcuttur.

(192) Nuh’un aynı zamanda ilk defa üzüm bağı diken kişi olduğu görülmektedir (Tekvin, IX, 20). Bu olgu ile, Melkisedek’in adağına ilişkin olarak şarabın sembolik anlamı ve inisiyatik merasimlerdeki rolü hakkında daha önce söylemiş olduklarımız arasında bir yakınlık kurulabilir.

(193) Tevrat’taki tufanın tarihe ilişkin anlamlarından biri de Atlantis’in sulara gömüldüğü doğal afet olabilir.

(194) Pek çok milletlerde görülen tufan ile alâkalı tradisyonlar için de bu aynı husus geçerlidir. Bu tufanlar arasında çok daha özel devrelere ait olanlar da vardır; bilhassa Yunanlılar’daki Dökalyon (Deukalion ve Ojije(Ogygès, Ogygia) Tufanları böyledir.

(195) Tekvin, IX, 12-17.

(196) Bu iki yan, “Dünya Yumurtası”nın iki yarısı olan “üstteki sular” ile “alttaki sular”a karşılık gelmektedir. Karışıklık ve bozukluk döneminde üst yan görünmez olmuştur ve Fabre D’Olivet’nin “türlerin üst üste yığılması” dediği hadise alttaki yanda meydana gelmiştir. Söz konusu olan birbirini tamamlayıcı iki şekil, belli bir bakış açısıyla, birbiriyle ters yöndeki iki hilale (ayça) benzetilebilir (sulan birbirinden ayıran çizgiye göre ele alındığında biri diğerinin yansıması ve simetriği olarak); bu da, işaretlerinden biri gemi olan Janus sembolizmine bağlanabilir. Ayrıca hilal, çanak (kadeh, kupa) ve gemi arasında sembolik açıdan bir eşdeğerlik görülmektedir ve “vaisseau” (Fransızca’da “gemi” anlamına gelir) sözcüğü aynı zamanda bu son ikisini de tanımlamakta kullanılır. ["Saint Vaissel" (Kutsal Kap Kacak), Graal’ın Orta Çağ’daki en alışılagelmiş isimlerinden biridir.]

(197) Bu küre aynı zamanda “Dünya Yumurtasıdır; Yeryüzü Cenneti onu alt ve üst olarak iki parçaya bölen plân üzerinde, yani Gök ile Yer arasındaki sınırda yer almaktadır.

(198) Kabalacılar bu dört ırmağa, İbranice’deki Pardes sözcüğünü oluşturan dört harfe karşılık getirirler. Bunlar ile cehennemin dört ırmağı arasındaki benzeşime dayalı bağlantıyı başka bir yerde (Dante Ezoterizmi, 1957 baskısı, s. 63) belirtmiştik.

(199) Bu, bitkisel sembolizmin yerine mineral sembolizminin getirilişine karşılık gelmektedir; bunun anlamı başka bir yerde {Dante Ezoterizmi, 1957 baskısı, s. 67) belirtilmiştir. Göksel Kudüs’ün on iki kapısı, tıpkı İsrail’in on iki kabilesi gibi Zodyak’ın on iki burcuna karşılık gelir; demek ki burada, Zodyak devresinin bir dönüşümü söz konusudur. Bu dönüşümün; ilksel hâlin içerdiği imkânların birbiri peşi sıra tezahürleri tamamlandıktan sonra, dünyanın dönüşünün durması ve ilksel hâlin onarılıp yeniden ilk durumuna getirilmesi demek olan son bir hâl içinde sabitleştirilmesinin ardından gelmesi söz konusudur. Yeryüzü Cenneti’nin merkezinde bulunan “Hayat Ağacı” aynı şekilde Göksel Kudüs’ün de merkezinde yer alır ve burada on iki meyve taşır. Bunların on iki Aditya ile herhangi bir ilişkileri mevcuttur; tıpkı “Hayat Ağacı”nın bizzat kendisinin, bunların doğmuş oldukları tek ve bölünmez öz olan Aditi ile bir bağrnın bulunması gibi…

(200) Kürenin ve küpün, burada sırasıyla dinamik ve statik iki bakış noktasına karşılık geldikleri söylenebilir. Küpün altı yüzü, tıpkr haçın altr kolunun kürenin merkezinden itibaren çizilişleri gibi uzayın üç boyutuna göre yönlendirilmiştir. Küp ile ilgili olarak da, aynı şekilde, tamamlanma ve mükemmelleşme fikri bile, yani belli bir hâl içerisinde mevcut bulunan imkânların bütününün gerçekleştirilmesiyle bağlantılı olan Masonluk sembolü “kübik taş” ile bir yakınlık oluşturmak gayet kolaydır.

(201) Japonya’daki Budist okullar arasında bulunan Giodo okulunun adı “Arı Ülke” anlamına gelir; diğer taraftan bu, İslâmiyetteki “Arılık Kardeşleri” (İhvan EsSafâ) adını anımsatmaktadır; ayrıca Orta Çağ’da Batı dünyasındaki Katarlar’ın ismi de “arınmışlar” anlamına gelir. Müslüman inisiyeleri (ya da tam anlamıyla, tıpkı Hindu tradisyonundaki Yogiler gibi inisiyasyonun son hedefine ulaşmış olanları) tanımlayan Sufi sözcüğünün de aynı anlama gelmesi çok mümkündür. Gerçekten de bunu suf, yani “yün” den türeten (ki bu, Sufîlerin giysilerinin cinsidir) halka özgü kökenbilim (etimoloji) pek tatminkâr değildir ve Arapça’ya yabancı dilden bir terim sokmanın sakıncasına rağmen Yunanca’daki “bilge” anlamına gelen “sofos”dan (sophos) türemiş olması daha akla yatkındır. Sufi sözcüğünü safâ, yani “arılık”tan türeten yorumu tercihen, daha kabul edilir bulmaktayız.

(202) Bu “Arı Ülke”nin sembolik tasviri Fedorı (Phaidon, Mario Meunier çevirisi, s. 285-289) diyalogunun sonuna doğru yer almaktadır. Bu tasvir ile Dante’nin Yeryüzü Cenneti için yaptığı tasvir arasında bir paralellik kurulabilir. (John Stewart, The Myths öf Plato, s. 101113.)

(203) Zaten, çeşitli âlemler her ne kadar sembolik olarak bazı bölgelermiş gibi tasvir edilmişlerse de, aslında gerçek anlamıyla, hâllerdir; Bunları tanımlamaya yarayan ve Lâtince’deki loküs (locus) ile eşanlamlı olan Sanskritçe’deki loka sözcüğü kendi içinde bu uzaysal sembolizmin bilgisini kapsar. Ayrıca, bir de zamana bağlı bir sembolizmde vardır ve buna göre de, bu sözünü ettiğimiz hâller birbirini takip eden devreler şeklinde tasvir edilmişlerdir; bununla birlikte, tıpkı uzay (mekân) gibi zaman da, gerçekte bunlardan birine özgü bir hâldir, öyle ki, ardarda geliş burada nedensel bir bağlantının tasvirinden ibarettir.

(204) Bu husus, kutsal metinlerin yorumlanışmdaki anlam çokluğunu ve bu anlamların birbirleriyle çelişmeyip ve birbirlerini tahrip etmeyip, tam tersine, eksiksiz bireşimsel bilgi içerisinde birbirlerini tamamlayışları ile kıyaslanabilir. Burada belirttiğimiz bakış açısına göre, tarihî olaylar zamansal bir sembolizme, coğrafî olgular ise mekânsal bir sembolizme karşılık gelmektedirler. Zaten bunların arasında, tıpkı zaman ile mekân arasında da olduğu gibi, gerekli bir ilişki ve bağlantı mevcuttur ve işte bu yüzden ruhsal merkezin yeri, söz konusu olan devrelere göre değişiklik gösterebilir.

(205) Sainl-Petersbourg Akşamlan 11. görüşme. Plütark’ın daha önce gözlemlemiş olduğu ve bizim de daha önce belirtmiş olduğumuz, oraklların (vahiylerin) sona ermesine ilişkin tüm çelişkili görünümü engellemek maksadıyla bu “orakllar” sözcüğünün Joseph de Maistre tarafından güncel dilde kullanıldığı şekliyle gayet geniş bir anlamda ele alındığım ve antik çağlardaki o özel ve kesin anlamında kullanılmadığını belirtmekte yarar var.

EK BOLUM

ÇEVİRENİN NOTU

René Guénon’un son derece ayrıntılı ve eksiksiz olarak nitelendirilebilecek bu çalışmasının sonuna, kendisinin de temel kabul ettiği başlıca iki eser olan Ossendowski’nin “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar”ı ile Saint Yves d’Alveydre’in “Hint Misyonu”nun Agarta’ya ilişkin bölümlerini eklemekle çalışmanın daha bütünlük kazanması hedeflenmiştir. Ayrıca Serge Hutin’in ‘Yeraltı Âlemlerinden Dünya Kralına” isimli kitabında Agarta ve Dünya Kralına ilişkin ilginç açıklamaların yer aldığı bölümü de aktarmayı uygun gördük. Agarta konusuna ilişkin olarak aktarılabilecek daha pek çok belge vardır hiç kuşkusuz. Ancak bunlar arasında en belli başlı olan üçünün, yani Guénon, Ossendowski ve Saint Yves d’Alveydre’in eserlerinin oluşturduğu temel ve en önemli kaynak, araştırmacıları konu ile ilgili diğer belgeleri incelemeye yöneltmek için fazlasıyla yeterlidir. Rus ressamı, arkeologu ve kâşif olan Nikolay Roerich’in (1874-1947) ve Fransızlar’ın değerli araştırmacı, kâşif ve yazarı Robert Charroux’ nun çalışmalarında (Robert Charroux: Histoire inconnu des Hommes Depuis Cent Mille Ans (1963) ve Le Livre du Mystérieux inconnu (1976) (ed. Lajfont). Nicholas Rœrictv Gates înto the Future ve Himalayas. (Nolanda Publications, 1947))

konu ile alâkalı ve burada aktarmış bulunduğumuz başlıca üç belge ile tam bir bütünlük içindeki (Çünkü hepsi aynı kaynaktan yayılmıştır) bilgilere rastlanmaktadır.

Agarta ve onun yeryüzündeki fonksiyonu ile alâkalı tüm bu ifşaatlarda ve belgelerde merkez bölge Orta Asya’dır. Ari ırkın yayılma merkezi, ezöteıik kaynaklardan da bilindiği gibi bir zamanlar deniz olan Gobi çölü bölgesidir. Büyük vazifesinin gerçekleşmesi sürecinin başlamış olduğu bu merkezin Orta Asya’da yer alması anlamsız değildir. Agarta’ya ilişkin aktarılanlarla derhal bağlantı kuruluverinektedir. Ana yurdu Orta Asya olan ve Ari ırka mensup Türk toplumunun, sembolik öğelerle dolu olan ve Orta Asya’dan çıkışını anlatan efsanelerinde (Ergeriekon), üzerine düşen kutsal görevin hedefine doğru ilk adımı atışı söz konusu edilmektedir. Nitekim o merkezî bölgeden yayılan bir ışık misali, toprağın derinliklerine sızarak hayat taşıyan bir su misali, kalkmış gelmiş, hiç de diğerlerine benzemeyen coğrafi bir görünüme ve özelliklere sahip bir medeniyet beşiği ülkeye, Anadolu’ya yerleşmiştir; tıpkı kökünden güneşe doğru yükselen bir ağacın meyve verecek olan dalı gibi… Bu yeni meyvenin, bilinen dogmalarla bir ilgisi yoktur; zamanın ve mekânın icaplarına uygun olarak eski yol göstericilerin vazifesi sona ermiştir. Dolayısıyla Agarta konusunu ele alırken, bunun Türk toplumu ile olan ve henüz gün ışığına çıkmamış bulunan bağlarını gözardı etmek imkânı yoktur. Önümüzdeki yılların, bu konuya açıklık getirici gelişmelere tanık olacağı anlaşılmaktadır.

Ferdinand Ossendowski’nin HAYVANLAR, İNSANLAR ve TANRILAR Adlı Eserinden

FERDINAND OSSENDOWSKI KİMDİR?

Asıl adı Ferdinand Antoni Ossendowski olan Polonya asıllı yazar 1876 yılında Rusya’da doğdu, 1945’te Polonya’da (Varşova) öldü. Önce Petersburg, ardından da Paris’te üniversiteye gitti; 1899 yılına kadar Sorbon’da fizik ve kimya laboratuarlarına devam etti. Daha sonra Sibirya’ya gitti; Tomsk’da fizik ve kimya hocalığı yaptı. Bahrenk Boğazı’ndan Kore’ye kadar Pasifik kıyılarında bulunan kömür madenleri konusunda ihtisas sahibi olan Ossendowski, Sibirya’da kaldığı süre içinde de buradaki altın madenlerinin çoğunu öğrendi. Rus-Japon Savaşı sırasında (1904-1905) Rus kurmayının kimya danışmanı oldu ve yakıt yüksek komiseri sıfatıyla hizmet etti. 1905 devriminde, kısa bir süre için “Rus Uzakdoğusu’nun Devrimci Hükûmeti”nin başına geçti ve faaliyetlerinden ötürü tutuklandı. Daha sonra, Birinci Dünya Savaşı sırasında maden araştırmaları yapması için özel bir görevle Moğolistan’a gönderilmiş ve Moğol dilini öğrenmiştir. Ossendowski, Petrograd Politeknik Enstitüsü Sanayi Kimya Profesörü olmuş ve ayrıca, Ekonomik Coğrafya kürsüsü de kendisine verilmiştir. Bundan başka, bir gazetenin de müdürlüğüne getirilmiş, Rusça ve Leh dilinde teknik incelemeler ve kitaplar yazarak yayınlamıştır. Bolşevik Devrimi’nden (1917) sonra Amiral Aleksandr Kolçak’ın tarafını tuttu. Kolçak, onu Sibirya Hükümeti Maliye ve Ziraat Bakanlığı’na getirdi. Kolçak Hükûmeti’nin devrilmesi ve Kolçak’ın da teslim olması üzerine güneye, Moğolistan’a kaçmak zorunda kaldı; kaçış esnasında her an ölümle burun buruna ve vahşî doğanın bağrında yiyeceğini içeceğini tabiatın içinden sağlayarak geçirdiği günleri anlattığı “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” isimli eseri bu nefes kesen inisiyatik serüvenin ardından doğmuştur. İnisiyatik diyoruz, Çünkü kendisi her gününü ölümle burun buruna geçirdiği ve büyük gayretlerle hayatta kalabilmeyi başarabilmiş olduğu bu sürecin sonunda hiç ummadığı olaylarla karşılaşmış ve bazı özel bilgilere inisiye edilmiştir. Dolayısıyla kendisini bu noktaya kadar sevk eden hadiseler hiç de boşuna değildir, bir tür sınav kimliğindedir. Zaten evrende sebepsiz olan ve kendisi de bir sonucun sebebini oluşturmayan tek bir zerre, tek bir olay yoktur. Hayatta hiçbir şey “tesadüfen” niteliğine sahip olamaz, Çünkü tesadüf diye bir şey yoktur; yalnızca bizlerin bilgisizliğimizden dolayı icat ettiğimiz böyle bir kelime vardır, o kadar…’

Şimdi Ossendowski’nin “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” isimli eserinin Agarta’ya ilişkin son bölümünü olduğu gibi aktarıyoruz. Kitabın Nasühi BAYDAR tarafından yapılan çevirisi Akba Kitabevi tarafından 1943 senesinde Türkiye’de yayınlanmıştır.



SIRLARIN SIRRI DÜNYA KRALI YERALTI DEVLETİ

  • Durunuz!

Bir gün, Çağan Luk yakınlarındaki ovadan geçerken Moğol kılavuzum mırıldandı:

  • Durunuz!

Devesinin üstünden kendini bırakıp yavaşça aşağı kaydı, deve de kendiliğinden yere çöktü.

Moğol, dua vaziyetinde ellerini yüzüne koyduktan sonra kutlu cümleyi tekrarlamaya başladı:

  • Om mani padme hung!

İnşanı hayallere gömen akşam güneşinin son ışınlan ile aydınlanan bulutsuz göğe kadar ufukta uzanıp giden taze yeşilliğe bakarak, kendi kendime: “Ne oldu?” dedim.

Moğollar bir süre dua ettiler, aralarında fısıldaştılar ve develerin kolanlarını (Kolan: Hayvanın semerini veya eyerini bağlamak için göğsünden aşmlarak sıkılan yassı kemer.) sıktıktan sonra tekrar yola koyuldular. Kılavuz sordu :

-Gördünüz mu, korkudan develer kulaklarını nasıl oynatıyor, ovadaki at sürüsü nasıl hareketsiz ve tetikte duruyor, koyunlar ve sığırlar nasıl toprağa yatıyorlardı? Kuşların uçmaz, tarla farelerinin koşmaz ve köpeklerin havlamaz olduklarına dikkat ettiniz mi? Hava hafif hafif titriyor ve insanların, hayvahların, kuşların yüreğine işleyen bir şarkının nağmelerini uzaklardan getiriyordu. Yeryüzü ile gökyüzü nefes alrriryorlardr. Rüzgâr esmiyor, güneş ilerleyişini durduruyordu. Böyle bir anda, gizlice koyunlara yaklaşan kurt o sinsi yürüyüşünden vazgeçer; ürkek antilop sürüsü o çılgınca koşusunu ağrrlaştırır; koyunun boğazını uçurmaya hazır olan bıçak çobanın elinden düşer; yırtıcı insan, kuşkusuz olan isalga kekliğinin ardındaki sürünerek ilerleyişini bırakır. Bütün canlı yaratıklar korkuya kapılırlar, dua için ister istemez diz çöküp başlarına geleceği beklerler. Demin olan da işte buydu. Demin olan da, Dünya Kralı’nın yeraltındaki sarayında dünya milletlerinin alın yazısını öğrenmek için her dua edişinde meydana gelen olaydır.)] . Kültürsüz, basit bir çoban olan ihtiyar Moğol işte bunları söyledi.

Moğolistan, çıplak ve korkunç dağlan, üzerlerine ata kemikleri serpilmiş uçsuz bucaksız ovalarıyla sırrı doğurmuştur. Doğanın kasırgalı ihtiraslarından ürken veya onun ölüm sessizliği içinde uyuyupkalan buraların halkı bu sırrın derinliğini sezmekte, sarı ve kızıl lamalar onu muhafaza edip şiirleştirmekte, Lhassa ile Urga’daki ruhanî reisler ise ilmini ve sahipliğini gizlemektedirler

Orta Asya’ya yolculuğumda ilk kez olarak başka bir isim vermem mümkün olmayan “sırların sırrı”nı öğrendim. Başlangıçta ona fazla önem vermiyordum, ancak sınırlı bir bölge içinde kalmış ve üzerinde tartışılması mümkün olan bazı kanıtları inceledikten ve birbirleriyle kıyasladıktan sonra öneminin farkına vardım. ,

Amil Irmağı kıyılarında yaşayan ihtiyarlar bana bir efsane naklettiler: “Bir Moğol kabilesi Cengiz Han’ın isteklerinden kurtulmaya çalışırken bir yeraltı ülkesinde gizlendi. (Daha sonraları Nogan Kul gölü dolaylarındaki soyotlardan biri bana, Agarti Devleti’ne kapı hizmeti gören ve içinden duman bulutları yükselen bir delik gösterdi.) Bir zamanlar bir avcı bu kapıdan, devlet sınırları içine girdi, dönüşünde de görmüş olduklarını anlatmaya başladı. Sırların sırrından bahsetmesine engel olmak için lamalar onun dilini kestiler. Avcı, ihtiyarlığında mağaraya döndü ve anısı onun göçebe kalbine haz ve neşe vermiş olan yeraltı devleti içinde kayboldu.”

Narabanşi Kür Hutuktusu (Hutuktu: Lamaist rahiplerinde en yüksek rütbe. Bedenlenmiş Tanrı; Azîz, veli) Celil Camsrap’ın ağzından daha fazla bilgi aldım. O bana, yeraltı devletinden çıkıp dünyaya gelen kudretli Dünya Kralı’nın ortaya çıkışım, mucizelerini ve kehanetlerini anlattı. Ancak o zaman anlamaya başladım ki bu efsanede, bu ipnozda, bu ortak hayalde ya da her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, yalnızca bir sır değil, Asya’nın siyasî hayatının gidişine etki edebilecek gerçek ve egemen bir güç gizliydi. O andan itibaren araştırmalarıma devam ettim.

Prens Şultun Beyli’nin gözdesi Lama Gelong ile prensin kendisi bana yeraltı devletini tarif ettiler. Lama Gelong dedi ki:,

  • Dünyada her şey, milletler, yasalar ve âdetler, devamlı bir başkalaşım ve dönüşüm halindedir. Ne kadar büyük imparatorluklar ve ne kadar parlak kültürler yok olmuştur. Yalnız değişmeyip kalan bir şey varsa, o da habis ruhların aracı olan kötülüktür. Altı bin yıldan fazla bir zaman önce saygıdeğer bir kişi bütün bir kabile ile beraber toprağın içinde kayboldu ve yeryüzüne bir daha çıkmadı. Bununla beraber, o zamandan sonra birçok kimse, Çakya Muni, Under, Gegen, Paspa, Babür ve diğerleri yeraltı devletini ziyaret etti. Bu yerin nerede bulunduğunu bilen de yok. Kimi Afganistan, kimi Hindistan der. Bu bölgelerin bütün insanları kötülüğe karşı korunmuşlardır. Ve sınırlan içinde cinayet yoktur. Bilgi sessizce gelişmiş, hiçbir şey orada yıkılma tehlikesine düşmemiştir. Yeraltı ahalisi bilimin en yüksek katına erişmiştir. Şimdi o milyonlarca uyruğu olan büyük bir devlettir ki üzerinde Dünya Kralı saltanat sürer. Dünya Kralı ise, doğanın bütün kuvvetlerini bilir, bütün insânların kalplerini ve kaderin büyük kitabını okur. Göze görünmediği hâlde her emrini yerine getirmeye hazır yüz milyon kişiye hükmeder..

Prens Şultun Beyli ekledi:

  •  Bu devlet Agarti’dir. Bütün dünyanın yeraltı geçitleri boyunca uzanıp gider. Bilgin bir Çin Laması’nın Bogdo Han’ a, Amerika’da ne kadar yeraltı mağarası varsa hepsinin toprak içinde gözden kaybolup gitmiş eski bir millet tarafından iskân edilmiş olduğundan söz ettiğini duydum. Bu milletleri ve bu yeraltı mesafelerini Dünya Kralı’nın hâkimiyetini tanıtan şefler yönetirler. Bunda olağanüstü bir şey yoktur. Batıdaki ve doğudaki en büyük okyanuslarda bir zamanlar iki kıta bulunduğunu bilirsiniz. Bunlar sular altında kayboldularsa da üzerlerinde yaşayanlar yeraltı devletine geçmişlerdir. Derin mağaralar, bitkilerin büyümesini sağlayıp, halka hastalıksız ve uzun bir hayat veren bir ışıkla aydmlanmaktadır. Burada sayısız millet ve kavim yaşar. Nepalli ihtiyar bir Brahman, Cengiz’in eski krallığı Siyam’a Tanrıların iradesiyle seyahat ederken bir balıkçıya rastladı. Bu balıkçı ona, kayığına binip kendisi ile birlikte denize açılmasını emretti. Bunlar üçüncü gün, iki ayrı lisanı ayrı ayrı konuşabilen iki dilli bir insan cinsinin yaşadığı bir adaya vardılar. Buradaki adamlar onlara garip hayvanlar, ön altı ayağı ve tek gözü olan kaplumbağalar, eti çok lezzetli kocaman yılanlar, sahipleri için denizde balık tutan dişlikuşlar gösterdiler. Yeraltı devletinden geldiklerini söyleyip bu devletin bazı bölgelerini betimlediler..

Benimle beraber Pekin-Urga yolculuğunu yapmış olan Lama Turgut daha başka açıklamalarda bulundu:

  • Agarti’nin başkentinin çevresinde büyük rahiplerle bilginlerin oturdukları şehirler vardır. Başkent, tapınaklar ve manastırlarla örtülü-dağın tepesinde Dalay Lama’nın sarayı Potala’nın bulunduğu Lhassayı anımsatır. Dünya Kralı’nın tahtı etrafında bedene bürünmüş iki milyon Tanrı adamı durur. Bunlar aziz panditalardır. Sarayın kendisi de yeryüzünün, cehennemin ve gökyüzünün, görünür ve görünmez kuvvetlerine sahip olup, insanların ölüm ve dirimleri bakrmından her şey iktidarlarında bulunan Gorolar’ın sarayları tarafından kuşatılmıştır. Şayet bizim çılgın beşeriyetimiz onlara karşı savaşa kalkışacak olursa, bunlar gezegenimizin yüzünü hallaç pamuğu gibi atıp önu çöle çevirebilirlerdi Onlar denizleri kurutabilir, kıtalarr okyanus hâline getirebilir ve çölün kumları arasına dağları serpiştirebilirler. Onlar emir verince ağaçlar, otlar ve çalılar biter, yaşlılar ve zayıf kimseler gençleşip kuvvetlenir ve ölüler dirilirler. Onlar bizim bilmediğimiz garip arabalara binip gezegenimizin dar geçitlerinden hızla geçerler. Hindistan’rn bazı Brahmanlan ile Tibet’in bazı Dalay Lamaları, henüz hiçbir insan ayağının basmamış olduğu yüce dağlara tırmanmayı başardıkları zaman buralarda kayalara oyulmuş yazılar, ayaklar ve araba tekerlekleri tarafından bırakılmış izler buldular. Aziz Çakya Muni bir dağ başında, öyle taş tabletler buldu ki, ancak olgun bir yaşa gelince bunların mânâlarını anlayabildi. Ve sonra Agarti Krallığı’na girerek, oradan hafızasında saklamış olduğu kutlu bilim kırpıntılarını getirdi. İşte orada, harikalı billur köşklerde, inananların göze görünmez şefleri otururlar: Dünya Kralı Brahitma, ki benim sizinle görüştüğüm gibi Tanrı ile görüşür; Mahitma, ki geleceğe ait olayları bilir; Mahinga, ki bu olayların nedenlerini sevk ve idare eder.

Kutsal panditalar, dünyayı ve onun kuvvetlerini incelerler. Bazen, aralarından en bilgin olanlar biraraya gelip insan bakışının hiç ulaşmamış olduğu yerlere elçiler gönderirler. Bunu, sekiz yüz elli yıl önce yaşamış olan Taşi-Lama betimlemiştir. En yüksek panditalar, bir ellerini daha genç rahiplerin gözlerine ve öteki ellerini de enselerine temas ettirip onlan derin bir uykuya daldınr, vücutlarını bir bitki suyu ile yıkar, acıya karşı duygusuzlaştınr, bedenlerini sihirli bezlerle sarar ve sonra kudretli Tanrı’ya dua etmeye başlarlar. Taş kesilip yatan, gözleri açık ve kulakları hisli delikanlılar her şeyi görür, işitir ve hatırlarlar. Sonra onların yanına gelip gözlerini üstlerine dikerler ve onların da bedenleri yavaşça yerden yükselir ve daha sonra kaybolurlar (Astral teleportasyon.)

  • Goro oturduğu yerde kalıp, onları nereye göndermişse bakışlarını da o taraftan ayırmaz. Göze görünmez iplikler (Gümüşî kordon,) onları Goro’nun iradesine bağlı tutarlar. Bazıları gezegenler  arasında yolculuk ederek bunlardaki olayları, tanınmayan milletleri, hayatı ve yasaları incelerler. Görüşmeleri dinler, kitapları okur, talihleri ve talihsizlikleri, sevapları ve günahları, zühdü ve fıskı öğrenirler… Bazılan da aleve katılırlar ve durup dinlenmeksizin mücadele eden, gezegenlerin derinj liklerinde madenleri eritip çekiçleyen, gayzerleri ve sıcak su kaynaklarını kaynatan, ergime hâline getirdiği kayalan dağ başlarındaki deliklerden yeryüzüne atan, hiddetli ve merhametsiz ateş yaratıcısını görürler. Bir kısmı ise, son derece küçük, doğar doğmaz ölen ve şeffaf olan yaratıklar arasına karışıp bunların varlıklarının sırrına ve hedefine erer, bir kısmı da denizin derinliklerine dalan ve rüzgârları, dalgaları, fırtınaları idare ederek toprağa iyi sıcağı getirip yayan şualar ülkesinin akıllı ve uslu mahlûklarını incelerler. Erdeni-Cu Manastırında bir zamanlar, Agarti’den gelmiş olan panditâ Hutuktu yaşardı. Ölürken, Goro’nun buyruğu doğrultusun: da, doğuda kırmızı bir gezegende yaşamış, buzlarla örtülü okyanus üzerinde uçmuş ve yerin dibinde yanan kasırgalı ateşler arasından gelip geçmiş olduğunu açıkladı.

Prens yurtaları ile Lamaist manastırlarında dinlediğim hikâyeler işte bunlardır. Bunlar bana anlatılırken takınılan tavır.                                                                        -

Sır bu…                                                                         .

“DÜNYA KRALI” TANRI’NIN KARŞISINDA

Urga’da kaldığım süre içinde bu Dünya Kralı efsanesine bir açıklama bulmaya çalıştım. Bana en iyi bilgi verebilecek olan kişi, tabiî ki yaşayan Buda idi. Kendisini bu konuda konuşturmaya çalıştım. Bir görüşmemiz sırasında Dünya Kralı adını ortaya attım. Ruhanî reis, başını birdenbire benim tarafıma çevirdi. Hareketsiz ve cansız gözlerini üzerime dikti. İster istemez sustum. Sessizlik uzadı ve reis konuşmamıza yeniden öyle bir tarzda başladı ki, bu konuya yanaşmak istemediğini anladım. Sözlerimin yanımızda bulunanlar ve özellikle de Bogdo Han’ın kütüphanecisi üzerinde yapmış olduğu etkiyi, yüzlerindeki şaşkınlık ve korku belirtilerinden fark ettim. Bu durumun beni daha çok şeyler öğrenmek konusunda iyice sabırsızlandırmış olduğu kolayca tahmin edilebilir.

Bogdo Hutuktu’nun çalışma odasından çıkarken benden önce ayrılmış olan kütüphaneciye rastlayarak, yaşayan Buda’nın kütüphanesini ziyaret etmeme razı olup olmayacağını sordum. Bunu sorarken de basit bir hileye başvurdum:

  • Bilir misiniz ki aziz lamam, bir gün Dünya Kralı’nın Tanrı ile görüştüğü saatte ovada bulunuyordum; o anın heyecan verici görkemini hissettim, dedim.

İhtiyar lama beni hayrete düşüren bir sükûnetle yanıtladı:

  • Budizm’in ve Sarı dinimizin bunu gizlemesi doğru değildir. İnsanlardan en saygıdeğerinin ve en iyisinin, mutlu ülkenin, kutsal ilim tapınağının bilinip tanınmalan biz günahkârların kalplerimiz ve bozuşmaya uğramış hayatlanmız için öyle bir tesellidir ki, bunu insanlıktan saklamak bir günah olurdu, İlâve etti:
  • İşte, dinleyiniz: Dünya Kralı, bütün yıl, Agarti panditaları ve Goroları’nın vazifelerini sevk ve idare eder. Yalnız, bazı zamanlar, selefinin kara taştan bir sanduka içinde yattığı mağaradaki tapınağa gider. Bu mağara daima karanlıksa da, Dünya Kralı içeri girer girmez duvarlarda ateşten çizgiler belirip, sandukanın kapağından da alevler çıkmaya başlar. Gorolar’ın en eskisi, başı ve yüzü örtülü, elleri de göğsünde kavuşturulmuş olarak, onun önünde durur. Goro, örtüyü yüzünden hiç kaldırmaz: Çünkü başı, hareketli gözler ve konuşan bir dil ile çıplak bir kafatasından ibarettir. Dünyadan göçüp gitmiş olanların ruhları ile temas kurar.

Dünya Kralı uzun bir süre söyler ve sonra, ellerini ileri doğru uzatarak sandukaya yaklaşır. Alevler daha da parlar, duvarlardaki ateş çizgileri yanıp söner ve birbirine geçerek Vatannan alfabesinin esrarlı işaretlerini meydana getirirler. Sandukadan, göze ancak görünen saydam ışık şeritleri çıkmaya başlar. Bunlar, onun selefinin düşünceleridir. Bir süre sonra, Dünya Kralı bu ışığın hâlesi içindedir ve ateşten harfler, duvarlara, Tanrı’nın arzu ve emirlerini durmadan yazar, yazar, yazarlar. O esnada Dünya Kralı, insanlığın kaderine bütün hükmedenlerin düşünceleri ile temas hâlindedir: Kralların, çarların, hanların, şavaşçı şeflerin, büyük rahiplerin, bilginlerin, kudretli kimselerin düşünceleri ile… O, bunların niyet ve fikirlerini öğrenir. Bu niyet ve fikirler Tanrı’nın hoşuna gidiyorsa, Dünya Kralı bunları görünmez yardımı ile gerçekleştirecektir; Tanrı’nın hoşuna gitmiyorsa, başarısızlığa uğramalarını sağlayacaktır. Bu kudreti Agarti’ye esrarlı Om bilimi vermektedir; Om ki, bütün dualarımıza bu sözle başlarız, eski bir azizin adıdır. Om, üç yüz bin yıl önce yaşamış olan ilk Goro’dur. O, Tanrı’yı tanıyan, beşeriyete inanmayı, umutlanmayı ve kötülükle savaşmayı öğreten ilk insan olmuştur. Tanrı ona, göze görünür dünyayı idare eden kuvvetlere hükmetmek kudretini o zaman verdi.

Dünya Kralı, selefi ile görüştükten sonra, büyük Tanrı kurultayını toplar, büyük adamların fiil ve fikirlerini muhakeme eder, onlara yardım eder veya karşı gelir. Mahitma ile Mahinga, dünyayı yöneten nedenler arasında bu fiil ve fikirleri bulurlar. Daha sonra, Dünya Kralı büyük tapınağa girip yalnız başına dua eder ve alevler arasında da ağır ağir Tanrı’nın yüzü meydana çıkar. Dünya Kralı, Tanrı’ya, saygı içinde kurultayın kararlarını bildirir ve en kudretliden karşılık olarak İlâhî emirlerini alır. Tapınaktan çıktığı zaman Dünya Kralı’nın yüzünde Tanrı ışığı pınl pırıl parlar.

GERÇEK Mİ, YOKSA SOFUCA BİR HAYAL Mİ?

- Sordum:

  • Dünya Kralı’nı kimse gördü mü?

Lama yanıtladı:

  • Evet. Siyam ile Hint’te yapılan eski Budizm törenlerinde Dünya Kralı tam beş kez göründü. Beyaz fillerin çektiği altın, kıymetli taş ve ince kumaşlarla süslü çok güzel bir araba dâydı. Beyaz bir cüppeye sannmışü ve başındaki taçtan sarkan elmas dizileri yüzünü örtüyordu. Üstünde bir kuzu duran altın bir küre ile halkı takdis etti: Dünya Kralı’nın gözleri ne tarafa çevrildi ise, o taraftaki körler gördü, sağırlar işitti, kötürümler yürüdü ve ölüler mezarlarından ayağa kalktılar. Yüz elli yıl önce O, Erden-Cu’da göründü ve eski Sakkay Manastırı ile Narabanşi Kür’ü de ziyaret etti.

Bizim yaşayan Budalar’dan biri ile Taşi-Lamalar’dan biri ondan altın levhacıklar üzerine bilinmeyen harflerle yazılmış mektuplar aldılar. Bu işaretleri kimse okuyamazdı. Taşi-Lama, tapınağa girip başına altın levhacığı koyarak duaya başladı. Dünya Kralı’nın düşünceleri bu dua sayesinde beynine işledi ve anlaşılmaz işaretleri okumaksızm Kral’ın mektubunu anlayıp dediklerini yaptı.

  • Kaç kişi Agarti’ye gitti?
  • Pek çok kişi. Fakat bütün bu adamlar, gördükleri sırlan gizlediler. Oletler Lhassa’yı yıktıkları zaman, güneybatıdaki dağlarda bulunan müfrezelerinden biri Agarti sınırlarına kadar gitti. Burada esrarlı bilimleri öğrenip yeryüzüne getirdi. İşte bu yüzden Oletler ile Kalmuklar, usta büyücü ve kâhindirler. Doğunun birkaç esmer kabilesi de Agarti’ye girip birkaç asır yaşadı. Bunlar daha sonralan bu devletten kovulup yeryüzüne dönerek iskambil (Tarot) ile, otlarla ve el çizgileri ile falcılığın sırlarını naklettiler. Bunlar, çingenelerdir. Asya’nın kuzeyinde bir yerde, ortadan kalkmak üzere olan bir kabile vardır ki, Agarti mağarasında bir süre yaşamıştır. Bu kabileden olanlar, ölülerin ruhlan havada uçtukları zaman onları çağırmayı bilirler.

Lama bir süre sustu. Ardından, düşüncelerime cevap veriyormuşcasına devam etti:

  • Agarti’de bilginler, gezegenlerimizle diğer bütün dünyalardaki ilmi, taş levhacıklara yazarlar. Çin Budist bilginleri bundan çok iyi anlarlar. Bilgide en yüksek ve en saf olanıdır. Her asırda, yüz Çin bilgini deniz kıyısında gizli bir yerde toplanır. Derinlerden yüz ölümsüz kaplumbağa çıkar. Çinliler bunların kabuğu üstüne, asrın İlâhî ilminin hükümlerini kaydederler.

Bu bana, Pekin’deki Gök mabedinin ihtiyar bir rahibi tarafından anlatılan hikâyeyi hatırlattı. Rahip, kaplumbağaların havasız ve gıdasız üç bin sene yaşadıklarını ve Mavi Gök tapınağı direklerinin -tahtayı, çürümeden korumak maksadıylacanlı kaplumbağalar üstüne yerleştirilmiş olduğunu söylüyordu.

Kütüphaneci Lama:

  • Urga ve Lhassa’daki ruhanî reisler Dünya Kralı’na elçiler gönderdilerse de kendisini bulmak mümkün olamadı. Yalnız Tibetli bir şef Oletler ile yapılan bir savaştan sonra “Bu kapı Agarti’ye açılır.” yazısını taşıyan mağarayı buldu. Mağaradan yakışıklı bir adam çıkıp ona, esrarengiz işaretleri olan bir altın levhacık verdi ve: “Bütün iyileri kötülere karşı savaştırmak zamanı gelince, Dünya Kralı insanlara görünecektir. Fakat, henüz o zaman gelmedi. İnsanların en kötüleri henüz doğmadı.” dedi. Şiyang-Şun Baron Ungern, genç Prens Punzig’i elçi olarak Dünya Kralı’nin yanma gönderdi: ancak o, Dalay Lama’nın bir mektubu ile geri geldi. Baron onu bir daha gönderdi. Bir daha dönmedi..

DÜNYA KRALI’NIN 1890’DAKİ KEHANETİ


Narabanşi Hutuktusu, 1921 yılında kendisini manastırında ziyaretim sırasında bana şunu anlattı:

Dünya Kralı, otuz yıl önce manastırımızda Tanrı’nın yaiunlığma erişmiş lamalara göründüğünde, gelecek elli yıl hakkında kehanette bulundu. İşte bu kehanet: “İnsanlar ruhlarını gittikçe unutup bedenleri ile meşgul olacaklar. Yeryüzünde büyük bir ahlâk bozukluğu hüküm sürecek. İnsanlar, kardeş kanına susamış yırtıcı hayvanlara benzeyecek, büyük ve küçük kralların taçlan düşecek: Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz… Bütün milletler arasında korkunç bir savaş olacak; okyanuslar kızaracak… Toprağın üstü ile denizlerin dibi kemikle dolacak… Devletler parçalanacak… Milletler toptan ölecek… Dünyanın şimdiye kadar hiç görmediği açlık, hastalık ve yasaların bilmediği cinayetler…

O  zaman, insanlar arasında Tanrı’nın ve ilâhî ruhun düşmanlan ortaya çıkacaklar… Unutulmuş, zulüm görmüş olanlar ayaklanacak ve bütün dünyanın dikkatini üzerlerine çekecekler, sisler ve fırtınalar olacak. Çıplak dağlar ormanla örtünecekler. Yer sarsılacak… Milyonlarca insan, esaret zincirleri ile hakaretleri açlık, hastalık ve ölümle değiş tokuş edecek. Eski yollar, bir yerden başka bir yere göçen kalabalıklarla dolacak. En büyük, en güzel şehirler ateşle yok olacak… Bir, iki, üç… baba oğulu, kardeş kardeşi, ana kızı aleyhine yürüyecek. Sefihlik (Zevk ve eğlenceye düşkünlük.), canilik, bedenin ve ruhun yıkılışı arkadan gelecek… On bin kişiden yalnız biri sağ kalacak… Ö da çıplak, deli, dermansız olacak ve kendine ne ev kurabilecek, ne de yiyecek bulabilecek… Kuduz bir kurt gibi uluyacak, leşleri kemirecek, kendi etini dişleyecek ve Tanrı’ya meydan okuyacak… Bütün toprak boşalacak, Tanrı ondan yüz çevirecek, dünyayı yalnız karanlık ve ölüm kaplayacak. O; zaman,..göndereceğimı -şimdi tanınmayanbir kavim, cinnet ve alçaklığın zararlı otlarını koparıp atacak ve insanlık zihniyetine sadık kalmış olanları kötülüğe karşı savaşa götürecek. Bunlar, milletlerin ölümü ile temizlenmiş olan dünyada yeni bir hayat kuracaklar. Ellinci yılda yalnız üç büyük devlet ortaya çıkarak, yetmiş bir sene mutlu yaşayacaklar. Ondan sonra on sekiz yıl boyunca savaş ve tahrip devam edecek. O zaman, Agarti halkı yeraltı mağaralarından, çıkıp dünyada görünecek.

Daha sonraları, doğu Moğolistan’dan Pekin’e doğru seyahat ederken kendi kendime sordum:

  • Ne olurdu? Ayn renk, din ve ırklardan milletler Batı’ya göç etmeye başlasalardı ne olurdu?

Şimdi bu son satırları yazarken, gözlerim ister istemez, gelişigüzel yolculuklarımın izlerini taşıyan Asya’nın bu sonsuz orta kısmına doğru dönüyor. Kar tipileri ya da Gobi’nin kum fırtınaları arasından ince parmaklı eli ile ufku göstererek, sakin bir sesle bana samimî fikirlerinin sırrını veren Narabanşi Hutuktusu’nun yüzünü görüyorum.

Karakurum yakınlarında, Ubsa-Nor kıyılarında, türlü renkli geniş karargâhları, at ve davar sürülerini, şeflerin mavi yurtalarını görüyorum. Üst tarafta Cengiz Han’ın, Tibet, Siyam, Afganistan kralları ile Hint racalarının sancaklarını; hanların ve Oletler’in armalarım; kuzeydeki Moğol kabilelerinin sade işaretlerini görüyorum. Telâşlı kalabalığın gürültüsünü işitmiyorum. Türkü çağıranlar, dağların, ovaların ve çöllerin gamlı havalarını söylemiyorlar. Genç süvariler hızlı hareketlerle atlarına binip dörtnala kalkmaktan hoşlanmıyorlar… Sayısız ihtiyar, kadın ve çocuk kalabalıkları var ve daha ötede, kuzeyde ve batıda, gözün görebileceği uzaklıklara kadar gökyüzü alev gibi kırmızı: Yangının gürültü ve çatırtısı, döğüşün vahşî gürültüsü işitiliyor. Kıpkızıl gök altında kendi kanlarını ve başkalarının kanım döken bu savaşçıları kim güdüyor? Kim güdüyor bu silâhsız ihtiyarlar kalabalığını? Sert bir düzen; hedefin, sabrın, ısrarın derin ve dinî bir anlayışım, milletlerin yeni bir göçüşünü, Moğollar’ın son yürüyüşünü görüyorum.Karma, mümkündür ki tarihin yeni bir sayfasını açmıştır..

Ya Dünya Kralı da onlarla beraberse ne olacaktır? Ancak, bu ulu sırların sırrı derin suskunluğunu koruyor.



Serge Hutin’in YERALTI ÂLEMLERİNDEN DÜNYANIN KRALINA
Adlı Eserinden


YERALTI ÂLEMLERİNDEN DÜNYA NIN KRALI’NA

1929 senesinde Paris’te doğan Serge Hutin, değerli bir araştırmacı ve bir yazardır. Kendisinin başlıca uğraşım teşkil eden “olağandışı”, “tuhaf’ ve “esrarengiz” fenomenlerle ilgili pek çok araştırmaları, makaleleri ve kitapları yayınlanmıştır. Aşağıda Agarta ile ilgili bölümünü aktardığımız “Yeraltı Âlemlerinden Dünyanın Kralı’na” adlı eserinde, René Guénon’un, beşeriyetin okült yönetiminin varlığına ilişkin olarak tradisyonlarm derinliklerinde gerçekleştirdiği ayrıntılı araştırmasını bir kez daha, ancak kanıtları bu kez daha çok fizik boyuttakilerden seçerek âdeta yinelemiştir. Dolayısıyla inisiyatik amaçla kullanılan mağaraların, Büyük Piramit’in, katedrallerin labirentlerinin yalnızca firavunun, Katarlar’ın ve Tampliye tarikatının hâzinelerini gizlemediği, aynı zamanda Büyük İnisiyeler’in sırlarını da içerdiği ortaya çıkmakta, yeıyüzünün topografyası bambaşka bir sembol olarak belirivermektedir. Bunların ardından, Serge Hutin bu defa, Yüce İnisiyeler’in “efsanevî” Atlantis, Mu, Hipegborea, Lemuıya kıtalarının mirasının koruyucuları olduklaıim ve insanlığı hayat çarkının dönüşünde şaşmaz bir Büyük Hedefe doğru sevk etmekte ve yönetmekte olduklarım çeşitli kanıtlarla ortaya koymaktadır. Bunu da, tarihte olayların akışını değiştirmiş olan güçlü okült grupların ve esrarengiz, kişiliklerin sıradışı faaliyetlerini açıklayarak yapmaktadır. ) Bununla bağlantılı olarak, Agarta ve Dünya Kralı konusuna ayrıntılı olarak değinmiş ve kitabın sonunda bir hayli aydınlatıcı açıklamalara yer vermiştir. Kitabın bu son bölümünü olduğu gibi aktarıyoruz.

AGARTA ve DÜNYA KRALI

Raymond Bemard (Üstat Raymond Bemard, Fransız Roskruvaları’nın o dönemdeki (1966) başkanıdır.) ‘Tuhaf Olanla Karşılaşmalar” adlı kitabında (17-18) bizlere şu açıklamalarda bulunmaktadır:

“Tradisyon, dünyanın okült bir yönetimi olduğundan söz etmekten asla vazgeçmemiştir ve bu yönetime çağlar boyunca pek çok isimler verilmiş ve ikamet yeri olarak da değişik yerler gösterilmiştir.”

Aynı yazar, ardından şunları belirtiyor:

“Şunu kesin bir şekilde belirtebilirim ki, dünyanın okült yönetimi otuz seneden beri hiçbir bakımdan artık eskisi gibi değildir.                                                .

Üstelik artık Gobi çölünde de yer almamaktadır. Modem dünyanın şartlan her bakımdan göz önünde bulundurulmuştur ve zaten de, ağır bir gelişim içerisinde, yeni şartlara göre sürekli olarak bir ayarlama yapılmıştır.”

Raymond Bemard’a göre, Saint Yves d’Alveydre’in “Hint Misyonu” adlı eserinde, Dünya Kralı’nın krallığı olan yeraltı krallığı Agarta’nın varlığım açıkladığı dönemden bu yana her şeyde büyük bir gelişme yaşanmıştır:

“… Saint Yves d’Alveydre, Agarta’nın üzerindeki örtünün bir köşesini tutup kaldırdığında bunu, eserini yazdığı dönemdeki Agarta’nın kendini dışarıya takdim edişine, yapısına ve etkinliklerini yürütüşüne göre yapmıştı. Aynı şekilde diğer güvenilir kaynaklardan da elde edilen bilgilere göre, dünyanın bu okült yönetiminin ‘merkezi’ o dönemde Gobi çölünde sabitleşmiş durumdaydı.”

Geçen yüzyılda yaşamış olan Alman mistiği Anne-Catherine Emmerich, vizyonlarından birinde, Orta Asya’daki Peygamberler Dağı adı verilen, Dünyanın Kralı’nın erişilmez mekânını görmüştü. (Ayrıca, bir Orta Asya efsanesi olan ve bizim alışılmış zamanımızın dışında bir yerde bulunan gizli bir lama manastırı olan Şangrila efsanesi de anımsanabilir. İngiliz romancısı olan James Hfàton bu konuya “Kayıp Ufuklar” adlı kitabında değinmektedir.)

Saint Yves d’Alveydre’e göre esrarengiz Agarta Krallığı’nın, Sanskritçe’de, ‘Tanrı Ruhu’nda canın desteği” anlamına gelen Brahatma ya da Brahmatma adı verilen bir hükümdarı vardır. Marki d’Alveydre, kendisinden şahsen bir mektup aldığını bile iddia etmektedir.

Saint Yves’e göre Dünyanın Kralı’nın iki yardımcısı vardı; bunlardan biri “Evrensel Ruh’u temsil ediyordu”, diğeri de “Kozmos’un tüm maddî organizasyonunun sembolü” idi.

Saint Yves d’Alveydre’in tanıklığına, Ferdinand Ossendowski’nin Moğolistan’da karşılaşmış olduğu lamalara ve diğer birçok tanıklıklara da dayanarak, bu esrarengiz Dünyanın Kralı tamamen gerçektir.

Ossendowski’ye göre ve tuhaf serüvenci Trebitsch Lincoln’a göre bu Dünyanın liralı yalnızca bir ilâh olmakla kalmayıp, aynı zamanda, insanlığın kaderinin eksiksiz olarak gerçekleşmesini de görüp gözetmektedir.

Maceraperest Trebitsch Lincoln 1937 senesinde yayınlanan bir broşürde şu açıklamayı yapmaktan çekinmiyordu:

“Tibet’te yaşayan Dünyanın Kralı, siz kokuşmuş Batılılar’a* karşı pek yakında, varlığım henüz bilmediğiniz ve karşısında tamamen çaresiz kalacağınız güçlerini harekete geçirecektir.”.

René Guénon’un, “Dünyanın Kralı” isimli kitabında aktardıklarına bakılırsa, birtakım şeyleri daha ayrıntılı biçimde gördüğü bir gerçektir. Dünyanın Kralı’na ilişkin olarak şunları yazmaktadır (bu ifadesi onu yine de, gözle görülür ve elle tutulur bir hükümdarın varlığına inanmaktan alıkoymamaktadır: Bu, Agarta’nın Manusu’dur):

“… bu prensip, kendisi vasıtasıyla ilksel bilgeliğin çağlar boyunca onu alabilecek kapasitede olanlara ulaştığı, kökeni ‘beşerî olmayan’ ve kutsal tradisyonun deposunu bütünüyle muhafaza etmekle görevli bir organizasyonun yeıyüzü âleminde kurmuş bulunduğu bir ruhsal merkez tarafından tezahür ettirilmekte olabilir.”.

Bu Dünyanın Kralı, Ferdinand Ossendowski’nin de “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” isimli kitabında yazdığı gibi, insanlığın okült yönetimi ile temasta olmalıdır. Bir lama, Ossendowski’ye şöyle der.

‘Dünyanın Kralı, insanlığın kaderini yönetenlerin tümünün de düşünceleri ile bağlantıdadır. Onların niyetlerini ve fikirlerini bilir. Şayet bu niyet ve düşünceler Tanrı’nın hoşuna giderse, Dünyanın Kralı görünmez yardımı vasıtasıyla bunları başarıya ulaştırır; şayet Tanrı’nın hoşuna gitmezlerse, Kral bunların başarısız olmasını sağlar.

İnsanlar arasındaki kavgalar, kanlı ve cinayetle sonuçlanan karşıtlıklar sahnesinin önüne dikilen zıt düşünce ve değerlendirmelere rağmen tarihin yönlenişi ve oluşumu, gerçekte metotlu üstün bir plânın yansıması mıdır? Agarta’nın hükümdarı olan ünlü Dünya Kralı’na gelince, burada söz konusu olan bir mitos ya da doğaüstü bir varlık değil, dünyanın gizli kaderinin efendisi olan ve tamamen etten ve kemikten bir şahıstır.

Ayrıca, Dünyanın Kralı’nın pek çok kereler Orta Asya dâ, Hindistan’da ve Tayland’da, beyaz bir fil ya da lekesiz bir ata binmiş ve elindeki üzerinde bir kuzu bulunan altın bir elmadan topuzu olan bir asa ile halkı kutsadığım anlatan bir dizi kesin tanıklık da mevcuttur. Bu ortaya çıkışlarından biri 1938 senesinde, İngiltere Kralı VI. George’un Hindistan İmparatoru olarak taç giymesi şerefine yapılan kutlama törenleri sırasında gerçekleşmiştir: Dünyanın Kralı, Britanyalı efendilerine bağklık yemini etmek için gelmiş olan Hint hükümdarları (rajalar ve maharajalar) kortejine şahsen katılmış, ancak o bu boyun eğme seremonilerinden hiç birine iştirak etmemiştir (Orada hazır bulunmakla, VI. George’un Hindistan’ın taçını taşıyacak olan son Britanyalı kral olacağını göstermek istemiş olmalıydı.)..

Ünlü Fransız bayan seyyah Simone de ViUermont orada hazır bulunuyordu: Tanığı olduğu bu olayı, Paris’te “Natya inisiyatik merkezi” adına verdiği bir konferans esnasında, 1957 yılında anlatmıştı.

 Kendisini Saint Germain Kontu olarak tanıtan ve 1972 yılında O. R T. F. (Fransız Radyo Televizyon Kurumu) kameraları önünde titiz bir denetim altında kurşun bir teli altına dönüştürerek Paris’in gündemine konu olan Richard Chanfrey de -tıpkı Saint Yves d’Alveydre’in daha önceden yapmış olduğu gibi Agarta’yı yerin derinliklerine yerleştirmektedir. İşte, kendisinin Pascal Seuran’a yaptığı açıklamalar (Günümüzde Saint Germain Kontu (Pierre Belfond, 1973, 167-168). .)

“Agarta, der Saint Germain, yeraltı dünyasıdır. Çünkü dünyanın içi oyuktur. Büyük Üstatlara göre Agarta, Hermes’in yirmi iki arkanı (Tarot) ve kutsal alfabenin yirmi iki harfi içinde Mistik Sıfırı temsil eder. Mistik Sıfır bulunamaz’dır, o her sey ya da hiçbir şeydir: Uyumsal birlik için her şeydir, onsuz hiçbir şey olmaz.

Agartâ’nın birinci sahanlığı yerin2400 metre altında bulunun Girişi, insanların, hayvanların ve yeryüzünün çeşitli bolgelerine serpiştirilmiş olan üslerden gelen aygıtların geçebilecekleri, yeterli bir büyüklüktedir. Volkanik kökenli doğal kanallar dünyanın kalbine inerler.

Agarta’nın ilk salonunun uzunluğu 800 metre, genişliği 420 metre, yüksekliği de 110 metredir. Bu, içi oyuk bir piramittir.

Bu salondan yeraltı dünyasına doğru kanallar çıkarsa da Agarta sakinlerinin pek çoğu oralarda yaşayamazlar, Çünkü oranın atmosferi onlara uygun değildir. Orada korkunç bir sıcaklık hüküm sürer. Dünyanın merkezinde yaşayanlara gelince, onlar, tıpkı Saint Germain gibi, doğrudan Atlantisliler’in torunları olan inisiyelerdir.

Bunların pek çoğu oradan hiç çıkmazlar. Bu kudrete sahip olan azınlık ise özel şartlara göre ayarlanmış ve onlara yolculukları sırasında yeryüzü atmosferine direnebilme imkanını sağlayan ’uçandaireler’ vasıtasıyla gerçekleştirilier.  Bır kere üsse ulaştılar mı, bundan sonra dünyaya uyum sağIayabilirler; görünüşte diğer tüm insanlar gibi bir hayat sürdürebilirler.”’

Çagdâş “Saint Germain”, çeşitli katedrallerin (ve özelliklere Chartres’daki) labirent yollarında saklı bulunan olağanüstü büyülü sırrı şöyle açıklıyor (Günümüzde Saint-Gerrnain Kontu (P. Seuran).s. 165-166.):

“Bütün mesaj iletici yapıya sahip katedrallerde labirent mevcuttur. Labirent, ruhun ve hayatın dolambaçlarını (kıvrımlarını} temsil eder. Daire olarak değil, düz bir hat olarak yorumlanmalıdır.”

Şayet bunu bir kâğıt üzerinde açabilecek olsaydık ve resmini yapsaydık, tam olarak titreşim dalgasının grafiğini oluştururdu. Bu hat, antigravitasyonu ve antimaddeyi açıklayabilirdi. Tabiî ki bunun katedrallerde daireden başka bir şekil hâlinde olması mümkün değildir.

Labirent, anti-ağırlığın anahtarını vermektedir. Ancak, onu yalnizca açildığı zaman venr. Hiç kimse onu nasıl açıp yayacağını bilmez ve bilemeyecektir de, sadece inisiyeler hariç ki ben böyleyim. Şayet labirent doğru bir hat hâline getirilebilseydi, bu altın çağ olurdu…”

Bu olağanüstü iddianın tüm sorumluluğunu kendisine bırakıyoruz. G.H. Williamson’a göre (Aslanın Gizli İnleri, 9) Dünyanın Kralı, tufan öncesi insanları arasında hayatta kalmış olanların sonuncusudur:

“And Dağları’ndaki bu sitede Büyük Efendi yaşar… O, gezegenimizde devlerin dolaştıkları devirlerde yeryüzünde yaşamış olan büyük insanların, o Eskilerin içinden, hayatta kalmış olandır. Onun yönetimi altında 144 kişi çalışmaktadır ve bunların arasında bazıları, bir zamanlar bu dünyanın ‘büyükleri’ olmuşlardır.”

Bu esrarengiz Agarta, yerin derinliklerinde oldukça uzaklara kadar yayılmrş olmalıydı. İyi ama bu Agarta adı da nereden geliyordu? Sanskritçe’de agarta sıfatı “ele geçirilemez” ya da “ulaşılamaz” anlamına gelir. Ancak agarta sözcüğü aynı zamanda, “uzun gemi” anlamına gelen arga‘dan türemiştir ve “yeraltı bölmesi” anlamına gelmektedir. Ezoteristlerin bir kısmı böylesine yürekli etimolojiler de vermektedirler.

Agarta’ya götüren başlıca beş giriş bulunduğu ifade edilir (Daha başka girişleri olması da mümkündür.): Himalayalar’da; Gobi çölünde, gizli krallığın başkenti Şambala‘ya çıkan giriş: Saint Michel Tepesi’nde; Britanya’daki Broseliyand (Brocéliande) ormanında yer alan eski kent Néant Petruis’de; Gize’deki Sfenks’in ayakları arasında. .

Geçen yüzyılın sonunda, içinde Agarta’nın varlığını açıkladığı “Hint Misyonu” adlı eserini kaleme aldığı sırada, Saint Yves d’Alveydre, aynı zamanda Fransa Cumhurbaşkanına, İngiltere Kraliçesi’ne ve Rus Çan’na dünya işlerinin okült denetiminden söz eden mektuplar göndermişti. Şunu belirtmek gerekir ki, Saint Yves, Asya’nın gelecekteki uyanışına ilişkin olarak, çarpıcı biçimde gerçekleşmiş olan bir kehanette de bulunmuştur (Hint Misyonu, s. 167-169.):

“Eğer İngiltere bu yüzyılın sonunda görüleceği kesin olan bağımsızlık patlamasını önceden sezip bunu doyuma ulaştırmak yolunda gerekli önlemleri akıllılıkla, bilgelikle ve insanlıkla almayı başaramazsa, Ruslar’ın, Asya’nın özgürleşmesinin en müthiş yardımcıları olma durumuna ister istemez sürüklenecekleri gözardı edilemez.” Ve ardından şu uyarda bulunuyordu: “Önümüzdeki 50 yılın sonunda Asya’ nın kendi eski Kelt sentezi ruhunda yeniden doğduğunu göreceksiniz. Onun sizin tüm çılgınlıklarınızdan kendini bilgece sakındığını, kendini sizden yine sizi kullanmak suretiyle dikkatlice kurtaracağını göreceksiniz. Ve şayet genel yönetim sisteminde hâlâ Nemrut düzenine göre devam etmekte ısrar edecek olursanız, karşılıklı olarak uzuvlarınızı koparmayı sürdüreceksiniz demektir. Siz, kulaklarını Hristiyanlık vaadinin yumuşak başlı ve ahenkli çağnrılarına tıkamış olan sizler, Son Hüküm’ün gökgürültüsünü andıran borularını duymaya mecbur kalacaksınız. Sizin kendi askerî eğitmenlerinizin rehberliğiyle, başta Çin ve İslâm dünyası olmak üzere Asya, elde silâh, Tanrı’nın egemenliği yasasına olan bağlılıkları ve uyumlan ölçüsünde kendisini rahatsız edip karıştırmanıza engel olacak ve İbrahim’in, Musa’nın ve İsa Mesih’in, reddetmiş olacağınız sosyal ahitlerinin altını imzalamaya sizi mecbur edecektir:.

Agarta’nın yaklaşık yanm milyarlık bir nüfusa sahip olduğunu açıklamakta tereddüt”eÎmeyen Saint Yves d’Alveydre, aynı eserinde şunlan da söylüyordu:

“Agarta nerededir?

Tam olarak hangi bölgede yer almaktadır?

Oraya girebilmek için hangi yollardan, hangi milletlerin topraklarından geçmek gerekir?

Bana bu soruyu sormaktan geri kalmayacak olan diplomatlara ve askerî yetkililere, sinarşik antlaşma yapılmadıkça ya da en azından imzalanmadıkça yanıt vermemem daha uygundur. Ancak, tüm Asya boyunca, karşılıklı rekabet hâlinde bulunan bazı güçlerin bu kutsal ülkenin çok yakınından geçtiklerini ve bundan hiçbir şüphe dahi duymadıklarını biliyorum. Ayrıca, gerçekleşmesi mümkün bir savaş sırasında bunların ordularının ya onun içinden ya da çok yakınından geçmek zorunda kalacaklarını da biliyorum. İşte bu yüzden, tıpkı Agarta’ya olduğu gibi, bu Avrupalı milletlere de duyduğum dostluk yüzünden, başlamış olduğum ifşaatı sürdürmekten çekinmiyorum.

Dünyanın Kralı, Orta Çağ Batı dünyasının ilişki kurabilmek için pek çok girişimde bulunmuş olduğu ve Frida Wion tarafından (Meçhul Krallık, Rahip Jean ve Agarta İmparatorluğu’mm Tarihî İncelenirni, s. 7.) aşağıdaki satırlarla yeniden bir portresi çizilen esrarlı Rahip Jean’dan başkası olamazdı.

‘Yüzünden asalet akan, ağırbaşlı tavırlı, beyaz bir ata binmiş, başında en kıymetli taşlarla donatılmış ve pırıl pırıl parlayan bir altın taç olan, erguvan kırmızısından ipek ve nadide kürkler giyinmiş ve sağ elinde zümrütten bir asa tutan, haçın ve ruhban sınıfının azalarının arkasında giden, maj krallar soyundan gelen bir kral; Haçlılar’ın Kutsal Toprakları fethedebilmelerine yardım etmek amacıyla dünyanın dibinden, esrarengiz bir girişten çıkıp gelmiş olan bir kral.”

“Bu kral, rahiptir. O, Süleyman’dan daha güçlüdür, ordulan sayısızdır ve yenilmezdir, krallığı muazzamdır ve zenginliği efsanevîdir.”

“12. yy.’ın ikinci yansındaki Avrupa’da, halk bu kralı peri masallarındakini andıran bu görünüm altında tasvir ediyordu; henüz kısa bir zaman öncesine kadar varlığından bile haberleri yoktu ve gelmekte olduğu onlara bildirilmişti.”

Saint Yves d’Alveydre bizlere Agarta’da kullanılan kutsal yazının varlığını da açıklamaktadır: Bu yazı vattain ya da vatannan adı verilen alfabe ile yazılmaktadır. Ayrıca, bizlere Agarta’da bulunan ve tufan öncesi uygarlıklara ait bütün eski gizli kitatapları biraraya toplayan fantastik kütüphanelerin varlığını da açıklar:

“Geçmiş devrelerin (siklusların) kütüphaneleri kadim güney kıtasını diplere gömen denizlerin altına ve tufan öncesi eski Amerika’nın yeraltı yapılarına kadar uzanmaktadır.”

Asla zarar verilemez nitelikli saklama yerlerinde, geçmişin olduğu kadar gelecekte de ortaya çıkacak olan tüm keşifleri, tüm teknik buluşları kaydetmektedir.                    

Çağ’da Papa III. Aleksandr’ın, günün birinde Tataristan’dan (Orta Asya) gönderilmiş ve esrarengiz Rahip Jean imzasını taşıyan bir mektup almış olduğu tamamen doğrudur. Rahip Jean kendini o mektupta şöyle tanımlıyordu: Dünyanın tüm krallarının üstünde olan, sınırsız kudrete sahip Kral”

Diğer taraftan, Agarta’ya ilişkin tradisyonlarda belli sayıda efsanelere ve büyüleyici mitoslara rastlanması da hayli anlamlıdır: Tüm doğal âfetlerden uzakta olan ve hatta zaman akışının yıpratıcı etkisine dahi maruz bulunmayan dünyasal bir merkezî bölgeye, beşeriyetin algı alanının dışında kalan yüce bir inisiyatik dünya merkezine ilişkin olanlar, yeraltı dünyasına ve oradan yayılan telürik güçlere ilişkin büyüleyici öyküler gibi… Burada söz konusu olan, sadece sembolik tradisyonlardan ve basit efsanevî mitoslardan mı ibarettir? Bu konuda en ayrıntılı yaklaşım René Guénon’a aittir, “Dünyanın Kralı” isimli kitabında şöyle yazmaktadır.

Tıpkı Amerika’da olduğu gibi Orta Asya’da da ve hatta belki daha başka yerlerde, içlerinde kendilerini asırlardan beri ayakta tutmayı başarabilmiş olan inisiyatik merkezlerin bulunduğu mağaralar ve yeraltı galerileri mevcuttur. Ancak bu olgunun dışında, bu konuyla alâkalı her şeyde, saptanması hiç de zor olmayan bir sembolizm kısmı da vardır.

Ve bu inisiyatik merkezlerin kurulması için yeraltındaki bölgelerin tercih edilmesinin basit birer önlem neticesi olmayıp, kesin olarak sembolik düzenden kaynaklanan nedenlere dayandığım düşünmekteyiz.

Raymond Bernard ise, “Tuhaf Olanla Karşılaşmalar” adlı kitabında (s. 21-23) kendisine, ince tülden bir sarık taşıyan, kendini Maha (Sanskritçe’de “Büyük” anlamındadır.) adıyla tanıtan ve tüm dünya işlerini denetleyen Yüce Konsey’in şefi olarak takdim eden, basbayağı etten ve kemikten, Doğulu bir zat tarafından yapılan garip ifşaatları anlatmaktadır. Bu esrarengiz Maha, Agarta’ya ilişkin olarak şu açıklamaları yapmıştır: .

“Agarta’dan yalnızca söz edildiğini duymuş olabilirsiniz, ancak malesef bu isim bile artık ona uygun değildir. Gerçek ve kesin isim ‘çok az sayıda’ insan tarafından bilinmektedir ve bunun başkalarına söylenmemesi gerekmektedir. Bu isim A….dır (Gerçek isim bize açıklanmadı. gösterme konusunda zorlanmasından dolayı meydana gelen önlenemez ve beklenmedik olguları, Yüce Konsey ötelerden görür.)) Dünyanın okült yönetimi. Bu ifade ne kadar da hatalıdır! Ancak, bununla beraber Yüce Konsey‘i ve onu oluşturan on ikileri ne kadar da iyi tanımlamaktadır! Tüm çağlarda içine düşülmüş olan bir yanlışlık da. Yüce Konsey‘in üyelerinin ebedî olduklarına inanmak olmuştur. Yüce Konsey ebedîdir, ama üyeleri tıpkı sizin ve benim gibi ölümlüdür. Onları farklı kılan bir şey varsa, o da ‘bilgileridir'; bilgileri ve bu dünyanın geleceği hakkındaki olağanüstü vizyonları (rüyetleri) ve kavrayışları! Bir üye öldüğü zaman, onun yerine geçmek üzere seçilmiş olan üye derhal yerini alır ve üç ay boyunca selefinin bırakmış olduğu ‘bilgi’ ve ‘deneyim’e alışır. Ayrıca, ilk kez olarak Yüce Konsey’in biraraya gelmiş olan üyeleri ile temasa geçmiş olur. Böylelikle, intikal kesilmemiş olur..

Bu Yüce Konsey nedir ve kudretleri tam olarak nelerdir?

Y. Yüce Konsey, bu dünyanın evriminde ulaşacağı en son noktayı bilmektedir. Bunun aşamalarını da bilir. İnisiye çevreleri içindeki bazı inisiyeler bunların bazılarını tanırlar; örneğin Balık Burcu Çağı ya da Kova Burcu Çağı gibi… Ancak, daha başkaları da vardır ki, bunları Yüce Konsey’in dışındaki hiç kimse bilemez. Yüce Konsey’in başlıca rolü ne midir? Herbir aşamanın öngörülen zaman içinde tamamlanmasını ayarlamak ya da duruma göre işi çabuklaştırmak ya da geciktirmektir. Yüce Konsey’in, pek tabiî olarak olaylara etkide bulunabilme imkânları mevcuttur ve beşeriyetin hatasından ve yeni şartlara, orasını burasını zedelemeden uyum gösterme konusunda zorlanmasından dolayı meydana gelen önlenemez ve beklenmedik olguları, Yüce Konsey ötelerden görür.

Yüce Konsey, kendinden daha yukarıda olanın, Görünmez Sürekliliğin ya da diğer bir ifadesiyle, yüksek bir hiyerarşinin Varlıklarının koludur. Evren öyle bir birliktir ki her varlık ve her şey onun zincir baklalarından biridir. Bir husus daha: Yüce Konsey’in üyeleri yılda dört kere, belirli dönemlerde kurul hâlinde toplanırlar. Ayrıca yıl boyunca, onlardan her biri, şayet arzu ederse tüm diğerleri ile temas durumuna geçebilir. “

Dernek ki, etten ve kemikten insanlardan oluşan bu Yüce Konsey, spiralin birbiri ardısıra gelen devreleri (siklusları) boyunca beşeriyetin bütününün evriminin gerçekleşmesi için -tesadüfi engeller, karışıklıklar ve çatışmalar da hesaba katılarakbütün bir plânın engellenemez olan gerçekleşişini görüp gözetmektedir..

Maha’nın ifşaatlarını izlemeye devam edelim: “Politika, ‘insanların’ bir işidir. Tasarılarımızın gerçekleşmesine kimi zaman hizmet ederse de, kimi zaman bunun tam tersi olur. Tüm dünya genelinde onu yakından izliyoruz ve ondan kendi sonuçlanmızı çekip çıkanyoruz; hepsi bu. Doğal olarak, şayet dünya evrimini engelleyecek olursa, o zaman müdahale ederiz, ama tabiî ki politika ile hiçbir alâkası olmayan yöntemler vasıtasıyla… Her ne olursa olsun, bunlar daha etkilidirler..

Yüce Konsey’in üzerinde (Maha’nın ifadesine göre) dünya üstü bir kozmik hiyeraşi mevcuttur:

‘Yüce Konsey, A…, kozmik hiyerarşik bütünlüğün göze görünür birinci zincir baklasıdır; böylece o, ezelden beri öngörülmüş olan devreler boyunca insanlığın düzenli bir toplum olarak ahenkli gelişimini görüp gözetmek misyonuna sahip olan, zincirin temel baklasıdır. Bu devrelerin sayısı 12’dir. Bunlar Zodyak burçlan ile temsil edilmişlerdir ve yaklaşık olarak 24 000 senelik bir zamana yayılırlar. Bunun ardından da kolektif ve kişisel yargı ve on iki devrelik yeni bir döneme başlamak üzere hareket ediş gelir. (Tuhaf Olanla Karşılaşmalar, s. 39.)

Raslantısal gecikmeler ya da erken bitişler olsa da, dünya yine de bu önüne geçilmez devreleri izlemektedir, izleyecektir, izlemek zorundadır.

Onlar (Yüce Konsey’in on iki bilgesi) milletlerin alma ve hazmetme kapasitesine orantılı olarak uygarlığın dinsel, bilimsel, sanatsal ya da felsefî tüketimine hizmet etmek zorunda olan şeyleri analiz ederler, ölçüp biçerler, dozunu ayarlarlar ve süzerler.” (F. Wion, Meçhul Krallık, s. 168.)

Yeniden Dünyanın Kralı’na dönelim.

Saint Yves d’Alveydre, cumhurbaşkanına, kendisini Agarta’nın yöneticileri ile temasa geçirmeyi teklif etmekte tereddüt etmemişti (Hint Misyonu, s. 149.) (Başkanın ona cevap verme lütfunda bulunup bulunmadığı konusunda herhangi bir bilgi yok.): “Şayet beni çağırtmak konusunda bir karar verirse, ülkemin lideri için, gizliliğin zorunlu kurallarına rağmen bunu bir istisna olarak kabul etmek zorunda olduğumu ve buna dayanarak kendisine bazı açıklamalar yapmaktan şeref duyacağımı şimdiden bildiriyorum. Kendisiyle başbaşa yapacağım görüşmede, yüksek okullarımızın ödül almış kişileri ya da profesörlerinin arasında Koç Burcu Sinarşik Üniversitesinde öğretilen bilimleri ve sanatları inceleyip gerçekliklerini saptamak isteyecek olanların inişiyasyona kabul edilmelerini Agarta’dan resmen talep etmek amacıyla izlenmesi gereken yolu sözlü olarak aktaracağım..

Bolşevik devriminden sonra, maden araştırmaları yapmakta olduğu Sibiıya’dan kaçan Polonyalı Jeolog Ferdinand Ossendowski’ye, çok yüksek mevkideki bir Moğol lama, Saint Yves d’Alveydre’ninkileri bütünüyle doğrulayan açıklamalarda bulunur.

Narabanşi Kür Hutuktusu Çelil Camsrap’ın ağzından daha fazla bilgi aldım. O bana yeraltı devletinden çıkıp dünyaya gelen kudretli Dünya Kralı’nın ortaya çıkışını, mucizelerini ve kehanetlerini anlattı. Ancak o zaman anlamaya başladım ki bu efsanede, bu ipnozda, bu ortak hayalde ya da her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, yalnızca bir sır değil, Asya’nın siyasî hayatının gidişine etki edebilecek gerçek ve egemen bir güç gizli idi. ” (Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar) Gobi çölünün sırlarına gelince, bu konu hiç de öyle uydurma değildir. Profesör Rameau de Saint Sauveur, Club Marylen kayıtlarında şu açıklama da bulunuyordu:

“Bir zamanlar çevresi kapalı bir deniz olan Gobi çölü, onlar (Baavi’deri gelmiş olan uzaylılar) , tarafından Beyaz Âdâya da daha doğrusu Yabancı Denizin Beyaz Adası adı verilmiş olan muhteşem bir adaya sahipti/fîurası-uzaylılarifı önemli bir iniş noktası oldu. Günümüzde bu adadan geriye, Atis tepesi kalmıştır: Daima aynı yerde, Moğolistan’da, Güney Altay dağ kollarında, Lob Nor’un (45. paralelin 130 km üstünde) 600 km kuzey doğusunda yer almaktadır. Orada önemli bir yeraltı galeriler şebekesi vardır: Çin ve SSCB bunu bilmektedirler. Bazılan orada Agarta’nın gizli bir girişi olduğunu düşünmüşlerdir. Hiç kuşkusuz, tufan öncesine ait, çok uzaklarda kalmış uygarlıkların tüm mirasını bizlere birdenbire açıklayıverecek olan şaşırtıcı arkeolojik keşiflerin eşiğinde bulunuyoruz.

Buna ilişkin olarak, Amerikalı ünlü medyom Edgar Cayce şu haberi vermişti ((*) Joseph Müliard, Sırrın Adamı: Edgar Cayce):

1978 senesinde, Sfenks’in ayaklarından birinin çok uzağında olmayan bir yerde, küçük bir piramitin içinde yer adan ve eski Mısır ve batık kıta Atlantis hakkında çok değerli anılan içeren arşivlerle dolu bir mezar keşfedilecektir.

Frida Wion, Meçhul Krallık adlı kitabında şunlan açıklamaktan çekinmiyor: .

“Öyle görünüyor ki, yardımcılan ile çevrili ve kendisine beşeriyetin seçkin tabakasının hizmet ettiği, bir insan bedeni içerisinde öğreneceği hiçbir şey bulunmayan ve dünya ile sakinlerinin evrimini yönetmek misyonuna sahip esrarengiz bir varlığı keşfetmiş bulunuyoruz. Ancak onların ve bizlerin arasından gerçeğin bazı parçalanmn muhafızlan, kutsala yabancı olanları gelecekteki ‘Tapınağa’ girişlerine hazırlamak için göreve atandılar. Başlarında ezoterik ve inisiyatik merkezler bulunan popüler egzoterik (dışrak) dinler, binlerce yıl boyunca işte böyle yaratıldılar.”

René Guénon ise şöyle diyordu:

“Bu Dünyanın Kralı ismi tarihî ya da efsanevî bir kişiliği tanımlamamaktadır. Onun temsil ettiği, gerçekte bir prensiptir: Saf ruhsal ışığı ve dünyamızın ya da bizim varoluş devremizin şartlarına özgü Kanun’u (Dharma) yansıtan Kozmik Zekâ’dır… Diğer taraftan şunu da öncelikle belirtmek gerekir ki bu prensip, kendisi vasıtasıyla ilksel Bilgeliğin çağlar boyunca onu alabilecek kapasitede olanlara ulaştığı, kökeni ’beşerî olmayan ve kutsal tradisyonun deposunu bütünüyle muhafaza etmekle görevli bir organizasyonun yeryüzü âleminde kurmuş bulunduğu bir ruhsal merkez tarafından tezahür ettirilmekte olabilir.”

Gerçek tradisyonel bakış açılarına göre Agarta, çevresinde fenomenlerin, âlemlerin dönüşünün gerçekleştiği sabit ve değişmez noktayı somut biçimde temsil etmenin yöntemlerinden biridir. Demek ki bu, esrarengiz merkezi, çevresinde her şeyin hareket ettiği hareketsiz ekseni sembolize etmektedir.

Ayrıca, René Guénon tarafından Kabalacıların Metatron’u ve başmelek Mikail ile paralellik kurulan Bu Âlemin Prensi kavramı üzerinde düşünmek faydalı olur:

Eğer Mikail, Metatron ile bir ise, yine de onun görünümlerinden ancak bir tanesini temsil etmektedir. Işıklı yüzünün yanısıra, onun bir de karanlık yüzü vardır…

Kendisinden Tekvin’de (XIV, 19-20) ve aynı şekilde Aziz Pavlus’un İbraniler’e Mektubu’nda. (VII, 1-3) söz edilen, Salem Kralı esrarengiz Melkisedek de kim olabilir? René Guénon, bu insanüstü kişiliğe de değinmektedir:

“… Anasızdır, babasızdır, soy ağacı yoktur, hayatının başı ve sonu yoktur, ancak böylece o, Tanrı Oğlu’na benzer kılınmıştır: Bu Melkisedek daima rahip kalır.”

Bununla birlikte, Dünyanın Kralı’nın, dünya düzenine göre hem ruhsal otoriteyi hem de maddî kudreti kendinde birleştiren gerçek bir kişilik olarak kabul edilmesi de gayet normal değil midir?

Saint Yves d’Alveydre’nin açıklamalarının aynısını yeniden yapmış olan Ossendowski’ye göre Dünyanın Kraiı’na Brahatma adı da verilir.

. Dünyamızın yüksek hâller (Yüce Prensip’ten çıkan) ile temas ettiği merkezî noktada yer alan bu şahıs, Agarta’nın yönetiminde iki yardımcıya sahiptir: Mahatma (gelecekteki olayları bilir) ve Mahanga (bu olayların nedenlerim yönetir, yönlendirir*

*Ossendoıvski bu üç ismi Brahitma, Mahitma ve Mahinga olarak yazmıştır. Çünki elde ettiği bilgiler Saint Yves d’Alveydre’inkiler gibi Hint değil, Moğol kaynaklıdır. Ancak, hepsi de aslında aynıdır. (ç.n.)

Yüce bir inisiyatik merkezin var olduğu kabul etmek gayet normal değil midir? Frida Wion şöyle yazıyor:

“Bir inisiyatik merkezin konumu asla değişmez değildir; politik ya da dinsel icaplara göre yer değiştirir, hatta bölünebilir de… Dünyanın Kralı, lider, çağın gereklerine en iyi cevap verebilecek ve kendisinin de bulunduğu bir yere krallığını yerleştirir. Şayet efsanelerde bir kutsal coğrafya mevcut ise, bu, Merkezin konumundan dolayı böyledir, Çünkü onun varlığından dolayı her bölge kutsallaşır. Mısır’dan, Çin’den İrlanda’ya, ardından da Delfe geçmiştir. Günümüzde nerededir? Yoksa çoktan başka bir gezegene mi geçmiştir?” (Meçhul Krallık, s. 172-173)

Tabiî ki bu, maddî olgular ile görünmez küreler arasınapaçık temas imkânlarını ortadan kaldırmaz. Bazı şartlar altında -insanlara ait bilinen yazılardan hiç birine ait olmayan esrarengiz harflerle yazılmış olanbirtakım kayıtların anîden ortaya çıkışlarından söz eden tradisyonların doğrulanması kolay olmayacaktır.

Ve yeni bir devrenin başlangıcının gelecekteki çekirdeğini oluşturan sırların, gizemlerin varlıklarını sürdürdükleri -hatta çağın en derinliklerinde bile (aşağı inici spiralin son noktası)bölgeyi dünyanın tüm kalbine yerleştirmek gerekmez mi?

Bu hususta, René Guénon’un şu açıklaması üzerinde düşünelim:

”… Gemi (Nuh’un Gemisi), dünyanın yeniden ıslah edilmesi gerekli olan ve onun gelecekteki hâlinin tohumlarını teşkil eden tüm unsurları içinde bulundurmaktadır.

SAINT YVES D’ALVEYDRE KİMDİR?

Fransız okültist Dr. Gérard Encausse’un (Papus) normalüstü faal yaşamında kendisini etkileyen üstatlardan biri de Alveydre Markisi Saint Yves’dir. Papus’ün Saint Yves’i tanıması 1887 yılında gerçekleşmiştir ve onu “entelektüel mürşidi” olarak kabul etmiştir. Kendisine yepyeni ufuklar açan ve ilk üstadı olan Eliphas Levi’den sonra (Papus, Eliphas Levi ile as’a karşılaşamadı; Çünkü Levi 1875 senesinde, Papus 10 yaşındayken bu dünyadan ayrılmıştı) geniş kitlelerin anlayışlarına uygun bir hâle getirdiği okültizmin sadık bir hizmetkârı olmasında büyük bir etkisi olan kişi Saint Yves’dir.

Bröton asıllı olan Saint Yves 1842’de doğdu. Doktor olan babası onü çok genç yaşta geçimsiz çocukların ıslah edildiği bir çalışma kampına yolladı. Ancak özel bir kişiliğe sahip olan bu çocuğa, kurumun müdürü son derece anlayışlı uavrandı ve bu, Saint Yves’in yaşamını değiştirdi. Genç yaşta Joseph de Maistre ve Fabre d’Olivet’in eserleriyle tanıştı ve kendini yetiştirdi. Aristokrat sınıfından kontes Keller ile evliliği ona birçok kapıları ardına kadar açtı. Derinlemesine yaptığı çalışmalar, yazarlık kariyeri ve idari mevkilerdeki faaliyetleri ve sosyal konumu kendisine 1880 senesinde Vatikan tarafından verilen Alveydre Markisi unvanını kazandırdı. Saint Yves’in 1882-1887 yıllan arasında yayınlanmış olan, Misyonlar dizisini oluşturan beş kitabı çok önemli kabul edilir. Bunlar sırasıyla: Hükümdarların Misyonu; İşçilerin Misyonu; Fransızların Misyonu; Yahudilerin Misyonu ve son olarak da Hint Misyonu’dur’ 1909 yılında bu yaşamı son bulan Saint Yves d’Alveydre’in tum bu kitapları âdeta, Sinarşi adını verdiği ve “ilkelerle yönetim” diye de tanımlanabilecek sosyal ve politik bir organi. syon tasasının birer: uydusu kimliğindedir. Bü öğretisinin pratik uygulamasını göstermek ve bunu sanat ve bilim dallarının da tümüne yayabilmek amacıyla mukavva diskler kullanarak evrensel kozmik gücü” ölçen ve arkeometré adını vérdigi bir âlet geliştirmiş ve bunu öğrencilerinin önünde çalıştırarak herkeste hayranlık uyâlîdlnmş’ür. Sinarşik yönetinı Saint Yves’in icadı değildir; bu ‘Ram (yâ da Rama:) taraîmdan M.Ö. 6700 yıllarında kurulmuş olan evrensel yönetim sisteminin ta kendisidinjYaradılışın özünde mevcut ilkele yönetimdir. Dünya maddeye gömüldükçe ışığın parlaklığı zayıflamış, Sinarşi’ den uzaklaşılmış, anarşinin derinliklerine dalmmışür. Fabre d’Olivet’in eserlerini derinlemesine inceleyen Saint Yves d’Alveydre’in, çağımızdan çok uzak bir dönemde yeryüzünde bir Evrensel İmparatorluğun yaşamış olduğundan hiçbir şüphesi kalmamıştır. Bu evrensel imparatorluğun yapısının ve bu yapının işleyişinin nasıl olabileceği konusunda çalışmalarını yoğunlaştıran Saint Yves üçlü sosyal yapının varlığını keşfetmiştir. Hint Misyonu adlı eserini, Yahudiler Misyonu adlı kitabın yazarını görebilmek için Hindistan’dan özellikle kalkıp gelmiş olan Guru Pandit isimli bir bilge ile tanışmasından sonra yazmıştır .”aBu zat, Saint Yves’in yanında aylarca kalmış ve ona pek çok’tıilgileri aktarmıştır. Barlet, Saint Yves d’Alveydre hakkında yazmış olduğu kitabında onun, zaten bir hayli geniş olan bilgisini Hindistan’ın inisiyatik bilgilerinin kendisine açıklanmasıyla daha da artırmış olduğunu, Hint Misyonu‘nun yayınlanmasının uygun olmayacağını düşünerek kitap henüz baskıdan çıkar çıkmaz tümünü imha ettiğini ve buna gerekçe olarak da kendisini yetiştirmiş olan o bilge zatın hayatını sergilemeye asla razı olamayacağını söylediğini yazar. Ancak bu imhadan kurtulan bir kitap vardır ve bu da Papus’un eline geçer ve kitap bu sayede daha sonra yayınlanır. İlk orijinal baskı olan bu kitabı babasının kütüphanesinde bulan oğul Philippe Encausse, kitabın ilk sayfasının arasında Papus’ün şu notunu bulur:”Baskınm tümünün, Hindistan’dan gelen tehditler sonucu yazar tarafından karar verilen imhasından kurtulmuş olajı yegâne kitap. Bu nüsha, merhum Marki Saint Yves’e aittir ve doktor Encausse’a Kont Keller tarafından verilmiştir. Eser, işte bu örnek sayesinde Dorbon yayınevi tarafından basılabilmiştir. (Ekim 1910-Papus)”.

Jacques Weiss, Stnarşi isimli eserinde, Saint Yves d’Alveydre’in beş adet Misyonlar kitaplarının bir özetini de ana hatlanyla sunmaktadır. Kitaplarda yazılanların büyük bir sadakatle özetlenmiş ve ana fikrin vurgulanmış olduğu bu eserden, Hint Misyonu’na ilişkin olan bölümü aktarıyoruz.



Jacques Weiss‘in SİNARŞİ Adlı Eserinden

Bu kitabın ismi tam olarak şöyledir: “Hindistan’ın Avrupa’daki Misyonu Avrupa’nın Hindistan’daki Misyonu. Mahatma Sorunu ve Bunun Çözümü.”

Okuyucu, Avrupa’nın gerçek misyonunun Asya’ya, buna bağlı olarak halk şuurunun da yükselişi ile birlikte İsa Mesih’in sevgi dinini getirmek olduğunu çoktan anlamıştır. Buna karşılık Hindistan’ın misyonu ise Avrupa’ya Budizmin ve Brahmanizmin tapıncalarının (kültlerinin) bilgeliğini ve ilimini getirmektir. Budizm kültünün karakteristik özelliği bilgeliktir; Brahmanizminki ise evrensel bilimdir. Demek ki, beyaz ırkın misyonunun Asya’ya bilim öğretmekle asla bir ilgisi yoktur. Doğru olanı bunun tam tersidir; bizim maddeci bilimimizin gürültücü ve rahatsız edici uygulamalarının Doğu’nun inisiyatik merkezlerinin bilimi ile kıyaslanabilecek bir hâli yoktur. Orada, Batı’nın araştırdığı tüm sonuçlar çok uzun zamanlardan beri, üstelik görünen ve görünmeyen âlemi yöneten yasalarla da tam bir uyum içindeki çok daha bilgece ve çok daha sade yöntemler vasıtasıyla zaten elde edilmiş bulunmaktadır.

Peki ama, Asyalı bilgeler sahip oldukları bilgileri bizlere şimdiye kadar niçin açık bir biçimde göstermemişlerdir? Bunu yapmamışlardır, Çünkü öyle bir durumda yapacağımız ilk iş bunları siyasî tutkularımızın esareti altında, uyumsuz amaçlar doğrultusunda kullanmak olurdu.

Bununla birlikte Hakikatin, içinde bulunduğu o derin kuyudan gün ışığına çıkacağı ve Kutsal Kitap’daki şu sözün gerçekleşeceği zaman da giderek yaklaşmaktadır: “Belli olmayacak gizli bir şey yoktur, bilinmeyecek ve aydınlığa çıkmayacak saklı bir şey yoktur.” (Matta, X, 26; Markos, IV, 22; Luka, VIII, 17 ve X, 2).

Bu nedenden ötürü 1875 yılından, yani Balık Burcu çağının astronomik olarak sona ermesinden yaklaşık 25 yıl kadar öncesinden itibaren Asyalı inisiyeler kendi varlıklarını bilgece bir yavaşlık içerisinde beyaz ırka duyurmaya başlamışlardır. Madam Blavatsky çağdaş Bilgelik Üstatlarının varlığım ima eden kitapları ilk yazanlardan biri olmuştur. Teofızik hareketin bütünü ve bunun yayınlan, onların etkilerini doğrulamıştır. Saint Yves d’Alveydre ise Agarta, Asya’nın Büyük înisiyatik Üniversitesi ve onun lideri Mahatma’ya ilişkin ilk aydınlatıcı bilgileri getirmiştir (Papus’un belirttiğine göre Polony alı Wronski, henüz 1820‘li yıllardan itibaren Asyalı İnisiye Rahiplerin varlığından söz ediyordu, (ç.n.)). Mahatma, Evrensel Papa ya da diğer bir ifadeyle çağdaş dünyanın Büyük Eğitmeni rolünü oynamaktadır (Bu konuda daha derin bilgi edinmek isteyenler Baird T. Spalding’in “Life and Teachings of the Masters of the Far East” adh eserini okuyabilirler. Fransızcası, “La Vie des Maitres” ismini taşır.).

Bu rol, esas olarak ilk Sosyal Kudretten, yani Öğreti’den doğmaktadır. Demek ki Agarta’nın hiyerarşik üniversitesi tamamen silâhsızdır ve asla şiddete başvurmamayı seçmiştir; hatta kendisine saldırılsa bile. Peki ama bu onun kendini koruyacak hiçbir yönteme sahip olmadığını mı gösterir? Asla; Çünkü onun sahibi olduğu fizik bilimi gezegenimizi havaya uçurmaya yeter ve pisişik bilimi de buna uygun bir seviyededir.

Ancak uygarlaştıncı rolünü oynayabilmesi ve en az yüz bin yıllık gelenekleri aktarabilmesi için Agarta’nın 19. yy.’a gelinceye kadar Avrupa’yı kendi varlığından haberdar etmemesi daha uygun düşüyordu.

Kitabın bir özetini çıkarmak durumunda olduğumuzdan, Saint Yves’in Hint Misyonu’nda ele aldığı konuların tümüne değinmemiz mümkün değildir. Bu kitap 1949 senesinde Dorbon yayınevi tarafından yeniden basılmıştır ve piyasada da satılmaktadır. Şimdi, bunun kısa bir özetini sunuyoruz.

ÖNSÖZ

Evrensel Tarih ancak tüm insanlığın fikirlerini ve yaşadığı olayları gerçek biçimde yansıttığı takdirde doğru kabul edilebilir. O hiç kimsenin tekeli altında değildir. Çağdaş yazarlar arasında Saint Yves, sadece tek bir şeyin yaratıcısı alduğunu iddia etmektedir: Bu, Sinarşi fikridir.

Antik çağdan itibaren bu fikir yalnızca Dorlar’a ait kutsal metinlerde değil, ayrıca Ram Devresi’nin tüm organizasyonunda da kendini gösteriyordu. Hükümdarların Misyonu ve Yahudilerin Misyonuadlı eserlerde modem bir Sinarşi’nin kuruluşundan itibaren Avrupa Öğretim Odası’nın doğal ve kutsal bilimlerin yeniden oluşturulması için gerekli tüm bilgileri alacak olduğu belirtilmiştir. Saint Yves bu verilmiş sözü şunîan ekleyerek doğrulamaktadır: “Ram Paradeşa’sı, onun Üniversite tapınağı, tradisyonları dörtlü öğretim hiyerarşisi günümüzde de olduğu gibi ve değişmez biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu kitabı saygılarımla onun Ruhanî Lideri’ne ithaf ediyorum.”

AGARTA’NIN ORGANİZASYONU

Saint Yves tarafından yeniden keşfedilmiş olan, dünya üzerindeki en eski tradisyon ile en eski zihinsel ve sosyal yapıyı güvencesi altında bulunduran otorite, yeryüzünün en eski üniversitesi olan Paradeşa’da bulunmaktadır. Bunları kaleme aldığı dönemde (1886) dünyanın öğretim birliğinin yaşları şöyleydi:

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin                1264 yıl.
İsa Mesih’in 1886 yıl.
Musa’nın …. 5647
Manu’nun .. 55647 yıl.

Paradeşa’nın yüksek rahiplerinin üniversitelerini halk kitlelerinden gizlemelerinin sebebi nedir? Gizlemişlerdir, Çünkü onların harika bilimleri, tıpkı bizim bilimimiz gibi kötülüğü, Tanrı karşıtım, Mesih karşıtım, anarşinin genel yönetimini tüm insanlığa karşı silâhlandırmakta kullanılırdı.

Sırlar ancak ve ancak Musa ve İsa Mesih’in verdikleri sözlerin Hristiyanlar tarafından tutulmasından, yani yeryüzündeki anarşinin yerini Sinarşi’ye bırakmasından sonra yürürlükten kaldırılacaktır.

Bununla birlikte, kendiliğinden inisiye olan Saint Yves, öğretebilecek olduklarını söylemeyeceğine ilişkin hiç kimseye herhangi bir söz vermemiştir, bunlar insanlığın çıkarlarına ters düşse bile. Demek ki, Ram Devresinin başkent tapınağında, ismi “şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği” anlamına gelen Agarta’da kendisini izlememize izin verilmiştir. Bu mistik ad ona M.Ö. 3000 yıllarında, İrşu’ nun bölücü hareketinden sonra verilmiştir.

Agarta nerededir?

Bu hususta şu aydınlatıcı bilgiler şimdilik yeterlidir: Ram’dan (Rama) (Bkz: Büyük İnisiyeler, E. Schure. (Ruh ve Madde Yayınlan)) önce merkezi güneş kenti Ayodhya’da idi. Ram’dan 3000 yıl sonra (M.Ö. 3700) ilk yer değişimini yaşadı. İrşu’dan 1400 yıl sonra (M.Ö. 1800) ikinci bir değişim yaşadı; bunu milyonlarca Asyalı bilirdi. Ancak, bunlar arasında Himalayalar bölgesindeki yeni konumu hakkında bilgi vererek sadakate ihanet edecek tek birini bile bulmak mümkün değildir.

Agarta’nın kutsal ülkesi bağımsızdır, sinarşik olarak organize edilmiştir ve halkının nüfusu 20 milyon kadardır. Orada bizim acı verici mahkemelerimize ve cezaevlerimize rastlanmaz. Ölüm cezası asla uygulanmaz. Güvenlik kadrosu aile babalarından oluşur. Suçlular inisiyelerin ve hizmet punditlerinin ellerine terk edilir; ancak iki taraf da daima barış istediğinden her verilmiş olan zararın ardından bunun giderilmesi için isteyerek, gönüllü şekilde onanma ve tazmin etmeye girişilir.’

Orada bizlerin sinarşik olmayan uygarlıklarımızın büyüle acılarının, yani geniş yığınların sefaleti, fahişelik, ayyaşlık, yöneticilerin acımasız bireyciliği, yönetilenlerin bozguncu zihniyeti, her türden ihmal ve yetersizlik gibi niteliklerin hiç birine rastlanamayacağını söylemeye gerek yok.

Bu ülkenin bölgelerinin başına yerleştirilmiş olan Rajalar (ya da Raca) yüksek seviyeden inisiyelerdir. Onların hâkimliklerinde etkili ve buyurgan bir karakter vardır ve bu husus Yahudiler Misyonu’nda incelenmiştir.

Agarta’da kast yoktur. Hindu paryalarının en sonuncusunun bile çocuğu kutsal üniversiteye kabul edilebilir ve oradan çıkmasına ya da orada liyakatlerine göre tüm hiyerarşi derecelerine ulaşarak kalmasına da izin verilir. Takdim, çoçuğunu adayan anne tarafından doğumdan hemen sonra yapılır. Bu, Kuzu Devresinin tüm tapınaklarının Nazareatı’dır.

Şimdi de en aşağıdan başlayarak zirveye doğru Agarta’nın merkezî organizasyonuna bakalım. Milyonlarca Dvija (“iki kere doğmuş” demektir) ve Yogi (“Tanrı ile birleşmiş anlamına gelir) Agarta’nın simetrik biçimde bölünmüş olan dış mahallelerinde yaşarlar ve başlıca yeraltı yapılarına dağılmış durumdadırlar

Onların üstünde beş bin Pundit (“Bilgin” anlamındadır) öğretimi sağlar ve iç güvenlik göreviıiTyerine getirirler. Onların sayısı Veda dininin hermetik (gizli, örtülü) köklerinin sayısına karşılık gelir. .

 “Bunların ardından, giderek nüfusu daha azalan yanm daireler şeklinde, 365 Bagvanda’dan (“kardinal” demektir) oluşan güneşsel bölgeler gelıis

Bundan sonra gelen çember, Agarta’nın merkezine en yakın olandır. Yüksek İnisiyasyon’u temsil eden 12 üyeden oluşur. Bunların sayısı, diğerlerinin yamsıra Zodyak’ın 12 burcuna da karşılık gelir.

55 700 senedir tüm sanatların ve bilimlerin gerçek sentezini içeren kütüphaneler, ilâhîliğe saygısı olmayanlara kapahdır. Bunlar yerin derinliklerinde bulunurlar. Ram Devresi’ ne alt olanbölümleri, Koç İmparatorluğunun ve kolonilerinin bulunduğu bölgelerin yeraltılarında yerleştirilmiştir. Daha önceki devrelerin kütüphaneleri ise denizlerin ve tufan önçesiAmerika’nın yeraltı yapılarına dek uzanmaktadır.

Paradeşa’nın gerçek üniversite arşivleri binlgrce kilomefac uzunluğundadır? Avrupa genel anarşik yönetlmînr bırakip üçlü Sinarşik yönetime geçtiği gün, Biribir Gece Masalları’ndakileri andıran bu hârikalar ve daha birçokları onun Anfiksiyonvari Öğretim Birliği’ne kapılarını açacaklardır.

Bu arada, toprağı eşelemeye koyulacak olan düşüncesizlerin vay hâline! Onlar bu işten yalnızca kesin bir yıkım ve kaçınılmaz bir düş kırıklığı elde edeceklerdir. Bu gezegen kütüphanesine ait kataloğun tüm bilgisine ancak Agarta’ ııin Ruhanî Lideri ve onun yardımcıları sahiptirler.

Ah! Şu anarşi, uluslararası ilişkilere hükmetmeseydi, tüm kültlerimiz (tapıncalarımız) ve üniversitelerimizde ne harikulade bir rönesans yaşanırdı! Dünya, rahiplerimize ve şu hayran olunası bilim adamlarımıza tüm sırlarım vermekle kalmaz, onlar bunun tüm zekâsına, altın anahtarına da sahip olabilirlerdi. Bu durumda geçmişin ilâhiliğine karşı saygısızca davranılmayacak ve müzelerimizi doldurmak amacıyla antik mezarlardan kolu bacağı kopmuş kalıntılar sökülüp alınmayacaktı. Antik Çağ büyük bir saygı ve sevgiyle yeniden bizzat kendi yerinde oluşturulacaktı: Mısır’da, Etyopya’da, İran’da (Pers ülkesi), Kafkasya’da, vs… Şayet bilim, kâhinlerin önceden bildirdiklerini sonunda gerçekleştirmiş olsaydı, İnsanlığın kanlı üyelerini ilâhî konçerto biraraya getirmiş olacaktı. Antik Mısır’ın arıtılmış sırlarıyla, Yunanistan’ın Örfe dönemindeki olağanüstü güzellikteki ihtişamıyla, Yahudiye’nin de Süleyman devrindekinden de daha güzel biçimde yeniden doğdukları görülecekti. Her şey Göklerin yüksekliklerinden Yerin merkezî fırınına varıncaya kadar yenilenmiş, aydınlatılmış ve bilinmiş olacaktı. Öğretim fakültelerinin birbirine yakınlaşması tüm sıkıntılara kesin bir çözüm getirecekti..

Can çekişmekte olan anarşinin, son kanlı çırpınışları arasından geçerek bu Sinarşi egemenliğine doğru yol almaktayız. Büyük Babil’in çöküşü artık görünmeye başlamıştır ve bu kitap da bunun ön belirtilerini haber vermek için yazılmıştır.

Agarta’nın merkezî hiyerarşisi Kozmik Sırlar ayinini yapmak üzere. Büyük dua saatlerinde bıraraya geldiğinde, dünyânın yüzeyinde garip bir akustik fenomen meydana gelir. Yolcular ve kervanlar dururlar, insanlar ve hayvanlar dinlerler. Onlara dünya sanki şarkı söylemek için dudaklarını açmış gibi gelir. Görünür hiçbir nedeni olmayan bir ahenk âdeta “Sözle Anlatılmayan”ı aramaya çalışıyormuşcasma uzay boşluğunda dalgalanır. Araplar ya da Parsisler (Farslar), Yahudiler ya da Afganlar, Budistler ya da Brahmanlar, Tatarlar ya da Çinliler, tüm yolcular derin bir tefekküre dalarlar ve Büyük Evrensel Ruh’ta birleşmiş olarak dualarını mırıldanırlar..

Sırlarla çevrili gerçek ışık piramit olan Paradeşa’nın hiyerarşik görünümü şöyledir: Otorite, orada İlâhî Zihin’dedir; kudret, Evrensel Ruh’un yargılayıcı Aklindadır; ekonomi ise Kozmos’un fiziksel Organizasyonundadır!.

Müritlerin eğitimleri günümüzde de Ram Devri’ndekinin aynısıdır; Çünkü bireşimsel Hakikat bir kere öğrenildi mi, kişisel gelişme, zihinlerde ve ruhlarda onu muhafaza etmek ve hiç durmaksızın yaymak üzere ona kadar yükselmekten ibarettir.

Tüm öğrenciler sonuncuya kadar yükselmek üzere ilk basamaktan başlamak zorundadırlar. Musa’nın, Orfe’nin, Fisagor’un, Solon’un, Zerdüşt’ün, Krişna’nın, Daniel’in vs. yapmış oldukları budur. Newton da Paradeşa’ya gelseydi aynı şeyleri yapmak zorunda kalacaktı, yani ya ABC’den başlayacak ya da uzaklaşmak zorunda kalacaktı..

Okuyucunun Yahudilerin Misyonu‘nda da ele alınmış olduğunu göreceği gibi, Vattan adı verilen evrensel bir dil vardır. Bu, Yuhanna’nın da sözünü ettiği dildir (Başlangıçta Kelâm Vardı” vs.). Bu dil sadedir, ilkelerinde bilgecedir, sonsuz uygulamalarında ise kesindir. Dvijalar ulusunu oluşturan sayısız insan onu öğrenmekle meşgul olmakta ve ondan harika keşiflerde bulunmak için yararlanmaktadır. Kutsal dillerin incelenmesi İlâhî Zihin’in aslî yapısını açığa çıkardığı zaman denetlemeler dönemi de başlamış olur. Sınavlardan yüzünün akı ile geçen Dvija, kendisini Yogi olmaya götürecek incelemelerine başlar. Bizim Baü’da tüm bildiklerimiz ve tüm bilmediklerimiz, orada yeryüzünde bir eşi benzeri daha bulunmayan öğretim misyonerleri olan üstatlar tarafından öğretilmektedir. Yerkürenin ateşten derinliklerinden, yeraltının gaz ve tatlı ya da tuzlu su akıntılarına, denizlerin dipsiz derinliklerine, küremizin enlemesine ve boylamasına manyetik akımlarına, havanın görünmez cevherlerine, elektriğe, mevsimleri meydana getiren evrensel ahenklere varıncaya kadar tüm bilgiler derinleştirilmiştir. Fizik ve kimya öyle bir seviyeye ulaştırılmıştır ki, şayet bunları gösterme imkânımız olsaydı herhalde kabullenilmeleri imkânsız olurdu. Orada sayımı ve dökümünün yapılmadığı ve sayısız derecede gözlemlerin ve deneylerin konusu olmamış tek bir böcek ya da bitki bile yoktur. Orada, ölümün sırlarına da nüfuz edilmiştir.

AĞARTA NIN ÖĞRETİSİ

Agarta’nın kapsadığı şaşırtıcı deneyler birikimi arasında beşeri ayıklanmaya ilişkin olanları görülmemiş bir seviyeye ulaşır. Ram Devresi’nin bilginleri türlerin sırrına ve insan fizyolojisinin en alt ve en üst sınırlarına ilişkin sırların derinliklerine nüfuz edebilmek için olabilecek her şeyi denediler.

Görünmez krallıklar ile ilişkiler, uykunun yasaları, ruhsal yükseliş için uygun olan gıda rejimleri, psişik güç, rüyalar, bedeni uyur vaziyette bırakarak uyanmanın yöntemi… Tüm bunlar incelendi, uygulandı ve bilindi.

Ancak zekânın, duygunun ve içgüdünün mutlak arılığına ulaşmadan ve kutsal bilimin kontrolüne sahip bulunmadan ebediyetin kapılarını zorlayacak olanların vay hâline! İşte bu nedenden dolayı İrşu’nun bölücü hareketi gibi kutsal olana saygısızlığın korkunç boyutlardaki örnekleri, her geçip gittikleri yerlerde en korkunç cezaları kendilerine cezbetmişlerdir. Bu cezalar daha hâlâ son bulmuş değildir.

Himalayalar’ın arı dorukları, ayak basılmamış karlan ve berrak selleri, İndus ya da Ganj’ın çirkef ve ceset dolu bulanık suları yüzünden reddedilebilir mi?

Ve bünyesinden tüm zihinsel ya da manevî kokuşmuşluğu, tüm bağnazlığı, tüm kurnazlığı, tüm düşünce ya da irade keyfîliğini, tüm batıl inancı, tüm putperestliği, tüm kara büyüyü daima dışan atmış olan Agarta hiç kınanabilir mi?

Bu yüzden, Agarta’nın hizmet servisleri öğrenciler tarafından güven altına alınmıştır. Ancak, eskiden bu böyle değildi. Dvijalar’ın odalarını, Punditler’in konutlarını, üniversite’nin lâboratuarlarını ve gözlemevlerini toplama ve temizleme işlerini aşağı konumda bulunan ilkel kavimler görüyorlardı.

Budist bölünmeden (ayrılıktan, aykırılıktan) sonra, bu ücretli hizmetkârlar bir tür isyan başlattılar. Kendilerinin sayıca üstün olduğunu görerek, kendi ölçülerinde bir anarşi kurmak amacıyla hiyerarşiyi devirmeye yeltendiler. Felsefe salonlarının temizliğini yapanlar inisiyasyon şartlarının tersine olan öğüt ve telkinlerde bulunmaya koyuldular. Atölyelerin ve lâboratuarların işlerini görenler ise kendilerine yüksek bilgin süsü vererek alelacele şekilde maji uygulaması yapmaya giriştiler. Tabiî ki, kaçınılmaz biçimde kara büyünün kucağına düştüler ve sonuç olarak kitleler hâlinde topluca kovuldular; bu da yeryüzündeki kimi yerleşik, kimi de göçebe olan değişik kabilelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Yerleşik kabileler arasında bir tanesi, Sivaiştler adı verilen kabile, Druidler döneminin en iğrenç dümenlerini yineleyerek Hindistan’ı sayısız insan kurban etmelerle kan denizine dönüştüreni olmuştur. Agarta tarafından derece derece frenlenmiş olsa bile, etkisi hâlâ devam etmektedir.

Agarta’dan kovulanlardan oluşmuş göçebe kabileler arasında çingeneler de (Bohemyalılar ) (“Bohami” kökünden türemiştir. Bohami, “kendini benden geri çek” anlamına gelir. (J. Weiss)) yer alır. İnisiyeler ile eski temaslarının yüzeysel bilgileri ve sisli anılarıyla dolu bir hâlde, bir yığın batıl itikat içinde boğulup gitmiş yöntemleri ve şaşırtıcı uygulamalarıyla Avrupa’da dolanıp durmaktadırlar. Bu zavallı insanlar, dünyada Sinarşi yönetimi kurulduğu zaman aslî vatanlarına geri döneceklerdir.”.

Agarta’dan kovulanlara ilişkin söylenecekler arasında “fakirlere”de değinmek gerekir (Hint Fakirleri). Bunlar çoğunlukla, Agarta’da öğrenci iken öğrenimlerine yüksek seviyelere ulaşmadan önce son vermiş ve kendilerini Orta Çağ’ daki dilenci keşişlerindeki benzer bir dinî hayata adamış olan kişilerdir. Onlar, Hindistan’ın en ücra köşelerindeki köylere kadar ezoterik öğretimin kutsal masasındaki birkaç kırıntıyı götürmüş ve böylece tüm Hindistan’a Agarta’nın daima mevcut olduğunu sürekli olarak kanıtlayıp durmuş insanlardır,

İnceleme kitaplarının orijinal metinlerini hiç kimse Agarta’dan dışan çıkaramaz. Bunun izleri ancak hafızada muhafaza edilmelidir. M.Ö. 6. yy.’da, bir gezintiden sonra odasına dönen Sakya Muni, sessizlik içinde hazırlamış olduğu devrimci hareketi gerçekleştirmek için üzerinde tüm hesaplarım kurmuş olduğu tetkik defterlerini yerlerinde bulamayınca korkunç bir çığlık attı ve Brahatma’nın ikamet ettiği merkezî tapınağa boşuna koştu. Kapılar kendisine acımasızca kapalı tutuldu. Tüm gece boyunca maji bilgilerinin hepsini boş yere uygulayıp durdu. Yüce Hiyeşrarşi her şeyi önceden görmüştü ve her şeyi biliyordu. Böylece Budizm’in kurucusu, bir an önce oradan uzaklaşmak ve hafızasında tutabildiklerini hiç vakit kaybetmeden ilk müritlerine yazdırmak zorunda kaldı.

Burada açıklanan kutsal Agarta, özellikle bağnazlığın karşısmdadır. Uygulamakta olduğu tüm sanatları ve tüm bilimleri, sırların gizleri ile birlikte beyaz ırka azar azar verebilmek için, ondan yâlnızca sinarşik bir hareket beklemektedir.

1886 senesinde görev başında bulunan Brahatma, ruhanî liderlik koltuğuna 1848’de oturmuştu. Hindistan’ın İngilizler tarafından geçici olarak işgal edilişini Yukarı’dan emredilmiş bir sınav olarak kabul ediyordu. Bunun, meyvelerini verdiği andan itibaren sona ereceğini biliyordu. Birleşmenin ya da kurtuluşun kesin tarihini bilmekteydi.

Saint Yves’in yaşamında çok önemli bir anısı olan 1877 senesinde, Brahatma, sırlar yasasının yürürlükten kaldırılması ve Hristiyanlık tarafından yeterince hazırlanmış insanlık için organizasyonunun Üçlü Yasası’na dönüşün başlatılmasını haber veren bir işaret aldı.



Kaynak: René GUÉNON, METATRON DÜNYA KRALLIĞIKıyamet işçileri Ülkesi AGARTA’nın Öyküsü, Kitabın Orijinal Adı LE ROI DU MONDE, Halûk ÖZDEN, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul 1992

YAZIN GERÇEKLERİNDEN GELECEĞE UZANMAK


“Bizim köprüye girme, ucu hep aynı yere varıyor.”

Çok okuyan birimisiniz?

Okuduğunuzu neden ekseri olarak anlayamıyorsunuz?

Nedir diye sordunuz mu?

Ne olabilir?

Yazınlar gariplik çağına girdi. Ya fikri, ya da zikri.

Tek kelimede bir cümledir ama gruplaşınca kelâm oluyorlar.  Ancak harften cümleler vardır. Bir kısmı kutsal kitaplara yerleştirilmiştir. Kaf’ın ömrüne 91 sene Tı ya da sen bul der gibi. Bunlar cifre gire. Asıl bahsettiğimiz harfler ilmini bilmek için, eskilerin dediği gibi bebek olmak lazım. Bebekler her bir harften bile mana çıkarırlar. Çünkü onların ruhlar âlemindeki alakaları bir dönem daha devam etmektedir. E… e…. Demenin manasını bebeklere sormak gerekir. Eski Süryanice’ye meleklerin kelamıdır denildiğini biliriz. Bugün bu gerçek melek dili Süryanilerde bilemez; bu da işin başka tarafı.

 Konuya dönecek olursak kafası kolu kırık birçok cümle var. Bizimkilerde ondan aşağı değildir. Hangi sakat kelam ebedi kalabilir ki; Zamanımızda bir metin gördüğünüz zaman hemen ilham mı alıyorlar zannettiniz. Hayır. İlham çağı geçti. İlham sessizlikte ve yükseklerde doğar. Rezidanslarda değil.  Şehrin modern hapishanelerinde ne yaşanır pek bilemiyoruz. Hadi oradan diyelim ama onu da diyemiyoruz.  Bir çığlık furyası aldı gidiyor. Mekân sessiz çığlıklar doldu.. Aman Ya Rabbi!! Yapacağım bir şey kalmadı bu dünyada bir de sapık mı olsam diyenler var.

İşte; her gün yeni bir narsist kurmacası bir fenomenle karşılaşmak olağan olunca basitlik kavramına uyan bir umde nasıl bulunur demek gerekiyor. Her şeyin bir kılıfı, o da olmasa illüzyonu var. İçine biri koy kapat. Nasıl olsa dışı bizi ilgilendirir. İçindeki Schrödinger’in Kedisi .

 

 

 

Bütün düşünceleriniz maddeseldir. Ancak biz hep arkaplandan sakalın ne kadar uzun ve kısa olacağını düşünüyoruz. Kullar ilişkisini bir tarafa bırakacak olursak, Allah Teâlâ ile pazarlıktayız. Öyle ki yazındakilerin mana taşımaması daha önemli, eğer bir mana taşırsa bitmişsin demektir. Modern resimde soyut mu, somut mu derken yazında da ne dediğim anlaşılmaz olamalı. Yoksa bitirirler mi diyoruz.

 

Basitlik, gerçek basitlik her zaman zordur. İşçinin köylünün anlayacağı seviyede,  mektepli, okumuş sözünü söylemek artık zor. İnsanlar, bilirlerse, beni anlarlar veya aşarlar. Bu nedenle berrak yoldan uzak durmalı. Birilerine bir yazını göster, güzel olmuş der, üstüne bir paket tütün kokusu salar, o kadar. Sonra, niye birkaç söz söyleyemezler ki. Çünkü okumazlar, okutmazlar…

Hayat zordur, deriz. Onu ifade etmekte mi zordur? Bilemiyorum. Cem Karaca gibi tutturduk bir yol, gidiyoruz kıyamete. Kimin kıyametine orası meçhul.

Kendimizin ötekileri var mı, yok mu?

Her neyse hepsi bir yerde muallakta;

Bu kadar sözden sonra sonuç Allah Teâlâ’ya şükretme makamına geldi. Allah Teâlâ bizi biraz kayırmış, derin bulanık ırmakları boy boy geçmek için her an Deli Dumrul’a haraç vermek zorunda kalacaktık.

Herşey arıyor. Bizde arıyoruz. En güzeli yine Yunus’un dizelerinde bulduğumuzda kaldı. “Bir siz dahi sizde bulun. Benim bende bulduğumu?”

Mülkünün oyuncakları arasında kuvvetini yitirmeden durabilmek, hükmetmek, sevebilmek, sevilebilmek. Doğru söze ne hacet yorulduk kaldık, bir sonuçta yok gibi.

Ey ölüm seni biz Allah Teâlâ’dan bekleriz. Ancak maddeci kafa, derin kuyularına su yerine taş doldurduklarından onlar son çarelerini ölüm mastürbasyonu yaparak buluyorlar.

Düşünün her görüngü bir yalana ittiba etmiş. Kimlikler yok, duygular ensest. Uzlaşmasız klonlar gibi. Herkesin bir tavsiyesi var, Al Capone gibi günah işle, akşam tanrıya sırıtarak tövbe et.

Ya da Siyaset uzmanı Niccolò Machiavelli den aldığın tiyoları egona uydur, için kurt dışın kuzu olsun; yemeğin dostlar ile dahi olsa, hesabın kanlı pazar olsun.

Oh be, ne güzel hayat.

Kıyamet mi geldi. Yoksa her zaman dünya böyle mi idi?

Evet dünya hep böyle idi ve böyle kalacak. Neden sırtımıza az vebal yükü vurmak gerektiğini düşünmüyoruz? Yoksa yükümüzü sırtımıza biz mi vurmuyoruz? Ah vuranları da bir görebilsek;

Eskiden vatan sevgisinden bahsederlerdi. Şimdi vatan mı kaldı. Ülkeler mi kaldı. Kafasını kaldıran fikrinin/gücünün yetiştiği yere uzanıyor. Hangi vatanın sevgini işleyeceğiz ki. Ruhların vatanı mı yoksa dünyayı mı? Anlaşılan gerçek vatan yaşadığımız değilmiş.  Ruhlarınkine Lamekân diyorlar, haber verenlerde tam bir şey anlatamıyorlar. Yeni yeteme kalemşörlerde, görmüş gibi birşeyler aktarıyorlar. Uyduruğun da dâhisi olmak gerek, onu da beceremiyorlar.  

Sözün özü yazınlar uydurma olunca hayat bayatlamış kokmuş bir hal aldı. Eğer duygunuz da sadece dünya varsa sözüm size değil. Ya da öteki dünyadan, ister cennet ister cehennem olsun büyük parseller almak umuduyla doluysanız yine sözüm size değil. Ben varlık çölünde garib olarak ruhunu teslim edenlere söylüyorum. Onlar hem yalnız hem de yalnız değiller. Onlara selam olsun. Onları takip eden yeni nesiller gelecektir. Biz göremezsek te çocuklarımız görecektir.  Zamanı önceden yaşamak, yazında önce gelebilir.

Bakın söz nereden nereye geldi, biraz daha devam edebilsek nereye varacak. Tezlerin her zaman anti tezi sonra sentezi olabilir. Her sentez de tekrar döngüsüne varıp, tekrar tez olabilir. Ancak bizim son sözümüz yine Allah Teâlâ  ve Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem dir. Başka teati-i efkârımız da olmaz. İnananda tez/mez kalmaz ki, sentez bulunsun.  

İhramcızâde İsmail Hakkı

SİVAS’IN TARİHİNDEN GÖRÜNTÜLER


ulu cami

ulu cami2

sivas umum gorunus

sivas harita

SİVAS ÇİFTE MİNARE MEDRESESİ (670 H/M 1272)


Vezir Şemsedin Medresesi de denilen ve halk arasında (Darü’l-Hadis) veya (Çifte Minare) diye maruf olan bu medrese, Sivas’ın Hükümet Konağı civarında ve Şifaiye Medresesi karşısındadır.

Binanın şarka yani sokak tarafına tesadüf eden en güzel kısmı yanlarının tamirine mebni muhafaza edilememiştir. Dâhili akşamı ise bakımsızlıktan dolayı yarım asır evvel yıkılmıştır.

Medresenin cümle kapısı insanı hayrette bırakacak derecede müzeyyendir. Bu kapı kısmının üstünde ve iki tarafında birer şerefeli ve külahları düşmüş, tuğladan yapılmış iki minare vardır. Minarenin duvarları müruruzamanla aşınmış ve çinileri düşmüştür. Minarenin birisinin şerefeden yukarı kısmı yıkılmıştır. Zeminden, minare kapısına kadar yirmi iki ve oradan da şerefeye kadar yetmiş üç cem’an doksan beş kadem irtifa vardır.

Medresenin cephe duvarları hem mürtefı’ ve hem de pek güzeldir. Rivayete nazaran şimdi mevcut olmayan medrese binası müstatil şeklinde imiş. Burası 1300 H / M 1882 senesine kadar mevcut olup sonradan harap olmasına binaen Sırrı Paşa zamanında yıktırılmış ve şimdiki bina, hastane olarak yaptırılmış ise de sonradan mektep olmuştur.[1]Daha sonra burası bir askerî müfrezeye verilmiş ve bunu müteakip 1317 H / M 1899 senesinde Sivas Askerî Rüştiyesi bu binaya nakledilmiş ve 1332 H / M 1914senesinden beri de ilk mektep olarak istimal edilmekte bulunmuştur. Mektebin şimdiki ismi İsmet Paşa İlk Mektebi’dir. ( İsmet İnönü bu okulda okuduğu için)

Binanın cephe kısmı sonradan istinat duvarlarıyla takviye edilmek suretiyle uzun müddet yıkılmak tehlikesinden kurtarılmıştır[2]

Bu bina bakayası, Sivas’taki eserlerin en güzel ve en ince bir numunesidir.

Medrese kapısının sağ ve solunda ve binanın cephe duvarlarında müzeyyen hücreler görülür.

Binanın kitabesi celî hatladır. Kitabe, kapının sağ tarafındaki hücrenin üstünden başlar, oradan ortaya yani asıl kapının üstüne, oradan da sol taraftaki hücrenin üstüne geçerek nihayet bulur.

Bu medrese 670 H / M 1272 senesinde yapılmıştır. Bu da Buruciye ve Sahibiye Medreseleri gibi 111. Gıyaseddin Keyhusrev zamanına aittir.

Medrese sahibi kitabede kendisini sâhib-i a’zam yani başvekil ve yine aynı manada sâhibü’d-dîvân olarak zikrettiriyor

Bundan başka kitabedeki (şemsü’d-dünyâ ve’d-dîn) ve (halledallahu devletehu) tabirlerinin kullanılması Buruciye, Sahibiye Medreselerinde olduğu gibi hükümdar isminin zikredilmemesi nazar-ı dikkati caliptir.

Malûm olduğu üzere hükümdarlar (ed-dünyâ ve’d-dîn) terkibini istimal ederler: izzü’d-dünyâ ve’d-dîn gibi. Veziriazam vesair nafiz zevat (ed-devletü ve’d-dîn) tabirini kullanırlar: sahibü’d-devleti ve’d- dîn gibi.

Bir de şimdiye kadar gördüğümüz kitabelerde (halledallahu devletehu) duası ancak hükümdarlar için müstameldir. Medrese banisinin hükümdarlara mahsus elkabı istimali kendisini Selçukî hükümdarlarıyla hem-mertebe addettiğini gösterir.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanının en nafiz bir racül-i hükümeti olan Sahib Ata Fahıeddin Ali bile bütün asarında (fahru’d-devleti ve’d-dîn) terkibini kullanmıştır.

*

*            *

Acaba bu binanın sahibi, sâhib-i divan Şemseddin Mehmed b. Mehmed b. Mehmed kimdir?

Evvela şunu söyleyelim ki bu devirde Anadolu Selçukî devleti ismen mevcuttu. Memleketin hakiki idaresi Moğolların ellerinde idi. Gerek hükümdar gerekse en nafiz veziri Fahreddin Ali İlhanî hükümdarlarının muti bir memuru vaziyetinde bulunuyorlardı.

Medresenin banisi Şemseddin Mehmed takriben 658 H / M 1260’da IV. Kılıç Arslan’ın zamanından itibaren 683 H / M 1284 tarihine kadar bilâ-fâsıla sâhib-i dîvân olan Şemseddin Mehmed Cüveynî’dir. Bu devirde bu isimde başka bir zat yoktur.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanında Sahib Ata Fahreddin Ali veziriazam idi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî ise Selçukî ricalinden olduğu hâlde İlhanîler tarafından sâhib-i dîvân vazîfe-i mühimmesiyle tavzif edilmişti. Yani bütün Selçukî devleti umuru ancak bu zatın rey ve muvafakatiyle cereyan ediyordu. İbn Bîbî Selçuknamesinde de Şemseddin Mehmed Muinüddin Süleyman Pervane’nin katli esnasında sâhib-i dîvân olarak gösteriliyordu. Hatta tabîat-ı şi’riyesi olan Şemseddin Mehmed, katlinden müteessir olduğu Pervane Süleyman hakkında iki beyit ile ızhâr-ı teessür etmiştir.[3]

Sahib Şemseddin Mehmed’in III. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında vukua gelen Cimri Vakası’ın müteakip İlhanî hükümdarı tarafından askerle Anadolu’ya gönderilerek Selçukîlerin Îlhanîlere vermekte olduğu vergilerin müterakim kısmının tasfiyesine ve Anadolu asayişini teskine memur edildiği İbn Bîbi’ide muharrerdir.[ İbn Bîbî Selçuknamesi,  Avrupa Baskısı, s. 322.]

Şemseddin Mehmed Anadolu ahvalini mehmâ-emken tanzim ile bazı ufak tefek ıslahat yapıp asileri itaat altına almıştır.

Yine bu zat, bütün Selçukî devletinin muâmelât-ı mâliyyesini tetkik ile İlhanîlere verilmeyerek biriken borçlara mukabil Erzincan ve tevabiini mübâyaa-i şer’iyye ile!! İlhanî ülkesine ilhak ettirdi. Şu hâle göre Selçukîler borçlarını yani İlhanîlere vermekte oldukları vergilerini verememek yüzünden Erzincan ve havalisini borçlarına mukabil satmış oldular.

Sâhib-i Dîvân bu işleri gördükten sonra Tebriz’e gitti ve Şerefeddin’in oğlu Hoca Harun’u Anadolu’ya gönderdi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî, İlhanîler tarafından her cülusta ibkâ edilmek suretiyle otuz seneye yakın mevkiini muhafaza etmişti.

Argun Han’dan evvel biraderi, İlhanî hükümdarı idi. Argun biraderine karşı Horasan’da kıyam etti. Sâhib-i Dîvân Şemseddin Mehmed, Ahmed Han’a sadık kalarak onu Argun üzerine harekete teşvik etti. Argun Han saltanatı elde edince Şemseddin Mehmed’i, kardeşine müzaheretle itham etti. Şemseddin korkusundan Gilâıı’a kaçmak istediyse de yakalandı ve Azerbaycan’da Ehr denilen mahaldeki nehir kenarında 683 H / M 1284 senesi Şabanının dördüncü pazartesi günü katlolundu.[4]

Şemseddin Mehmed’in vefatına şu tarihler söylenmiştir: [5]

Sâhib-i Dîvân Mehmed’in vefatıyla beraber idare ettiği işlerin bozulduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar.

Mezkûr tezkire, bu zatın âlim, fazıl, kâmil bir vezir olduğunu, yazdığı muharreratm emsalini meydana getirmek mümkün olmadığını, idâre-i umur için bütün fezaili nefsinde cem’ eden, hatip, beliğ bir devlet racülü bulunduğunu, otuz senelik memuriyetinde daima hayr- hâhâne bir meslek takip ettiğini ve verdiği emirlerin bütün Selçukî memalikinde nafiz ve cari olduğunu, ulema ve şuaranın hakkında medh ü sitayişte bulunduklarını zikreder.[6]

Aşağıdaki rubai de Şemseddin Mehmed hakkında söylenmiştir:

Sen tahtta oturdukça halkın zulüm elini bağladın.
Ben suna İlyas dediysem sen ondan da öndesin.

Sana Hızır dediysem Hızırsın.

 

Sh: 172-177-(orijinal: 113-117)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

 

 


[1]     Asıl cephenin mukabilindeki kısım 1270 H’de mâil-i inhidam olduğundan yıktırılarak enkazı Hacı İzzet Paşa Camii’nde kullanılmıştır.

[2]     Medresenin pek güzel olan cephe kısmı Müzeler müdürü bulunan Halil Beyefendi’nin şâyân-ı şükran himmetleriyle kurtarılmış ve istinat duvarları yapılmak suretiyle bu kısım tahkim edilmiştir. Eğer bu himmet sarf edilmemiş olsa idi biz bu millî abideyi bugün görmeyecek idik.

Binayı gören herhangi bir zair, muhterem üstadın gösterdikleri alakaya karşı şükran hissiyle meşbu olarak avdet eder.

  [3] Şemseddin Mehmed’in Pervane hakkındaki mersiyesi (İbn Bîbî, s. 321)

Manası: “Türklerin Sebe mülkünden gayr-i şuûrî olarak huruçlarını görünce evvelce söylenmiş olan ‘Süleyman öldü, şeytanlar çözüldü’ mısraını müteessirane inşad ettim. Süleyman Pervane Türkleri idare altında tutuyormuş, o ölünce serbest kalan Türkler serkeşliğe başlamışlar!”   İbn Bîbî Selçuknamesi, Avrupa Baskısı, s. 322.

 

[4] Şemseddin Mehmed’in biraderi olup Selçuklu devleti ricalinden olan Alâeddin Atâ Melik 681 H senesinde vefat etmiştir. Atâ Melik’in Anadolu’da bir hayli asarı olduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar. (Millet Kütüphanesi’ndeki nüsha, C 2, s. 23).

[5] 41′ Şehitlik şerefi ulaştı. Başı göklere değen vezir Sâhib-i Dîvân Mehmed otuz yıl cihanı afetten korudu. 683 H Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti cihanı gör ki öyle bir adamı bırakmadı, feleği gör ki öyle bir nefsi incitmedi. Dünyanın düzeni, zamanının biricik incisi Sâhib-i Dîvân Mehmed b. Mehmed 683 H yılı Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti felek ırmağında tam bir teslimiyetle denizin arzusu üzerine kılıç kadehi ile kahır şerbetini dopdolu olarak içti.

[6] Sâhib-i Dîvân tabiriyle beni an ki sen bundan daha büyük isim ve nesep sahibisin. Mülkün seçkin kimseleri Süleyman ’m yüzüğüne sahiptirler. Memleket senin elindedir, inci ve cevhere sahipsin. Şimdi eziyet yok oldu, adaleti istediğin kadar yapacaksın. Halkın ihtiyacı kalmadı, lütuftun sen neyi alacaksın?

 

SİVAS’IN KADERİNİ DEĞİŞTİRENLER


İKİNCİ GIYASEDDİN KEYHUSREV ZAMANI VE SİVAS

Alâeddin Keykubad’m oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında (634-644 H / M 1237-1247) Moğol kumandanı Baycu Noyan Erzurum’u zapt ile katliam yapmıştı.

Bu vakayı haber alan Gıyaseddin etraftaki devletlerden yardım istedi. Gıyaseddin’in ordusunda Frenk ve Ermeni askerleri de vardı.

Tecrübe görmüş emirler ordunun Sivas’ta kalarak Moğolların burada karşılanmasını ve Sivas gibi mühim bir noktayı müdafaa eylemeyi tavsiye ettiler ise de Gıyaseddin buna ehemmiyet vermeyerek Sivas’ın tahminen 60 kilometre kadar şarkında bulunan Kösedağ’a *doğru yürüdü..

* Kösedağ; Zara kasabasının şimâl-i şarkîsine vc Suşehri’nin cenup taraflarına tedadüf eder. Bu dağa evvelleri Alakuh derlerdi.

641 H / M 1243 senesi Muharreminin 6. günü vukua gelen Kösedağ Muharebesi’nde Selçukî ordusu dağıldı ve Gıyaseddin güç hâl ile kaçabildi. Bu galibiyet üzerine Moğollar, müstahkem olan Sivas üzerine yürüdüler. Sivas kadısı Necmeddin Kırşehrî, evvelce Harezm hükümdarı Mehmed Han’ın memleketinde iken Moğollara mukavemet eden şehirlerin bi’l-muhârebe zaptını müteakip hak ile yeksan ve ahalisinin katledildiklerini görmüş ve zaten ortada kendilerinin yardımına gelecek bir kuvvet de kalmamış olduğundan Sivas’ın tahrip ve katliamdan sıyaneti için Moğollara karşı çıkarak ahalinin mutavaatını bildirdi.

Moğol kumandanı Baycu Noyan katliam ve tahripten sarf-ı nazarla şehrin üç gün yağma edilmesini emretti. Bu hususa dair verdiği emir mucibince Sivas’ın bütün kapıları kapanarak yalnız Erzincan Kapısı açık kalacaktı. [Bu kapı sonradan Erzurum Kapısı ismini almıştır.]

Kumandanın verdiği emir üzerine hareket edildi. Sivas üç gün yağma, levâzımât-ı harbiyye ihrak ve suru hedmedildi.*

*(… Sivas’a yöneldiler. Sivas kadısı İmam Rabhani Necmeddin-i Kırşehrî Moğolların Harezm’i istilası ve Mehmed’in sıkıntısı sırasında oradaydı. Ona hizmet edip ferman vermişlerdi. Hediye ve armağanlarla karşıladı. Baycu onu tanıdı. Fermanı gösterince onu öperek başına koydu. Şehri ona bağışladı. Erzincan Kapısı’nı açık tutup diğerlerini kapattılar. Ordudan bazıları şehre müdahale ettiler ve üç gün süreyle yağmaladılar. Dördüncü gün o kapıyı da kapatmalarını emretti. Artık zahmet vermediler ve Kayseri’ye gittiler [(İbn Bibî, Houtsma baskısı, s. 241.)]

Dördüncü gün kumandanın emriyle kapı kapandığından169 Moğollar da buradan hareketle Kayseri yolunu tuttular (641 H / M 1243).**

** Nüveyri’ye atfen Döson (C 3, s. 82) Moğolların bu esnada pek çok insan kati ve şehir surlarını hedmettiklerini yazıyor. İbnü’l-Îrî Târîh-i Muhtasara ’d-Düvel’inde şu malûmatı veriyor: (… işi gerçekleştirince Rum ülkesine yayıldılar. Önce Sivas şehrine inip aman dileterek oraya sahip oldular. Halkın mallarını canlarına karşılık aldılar, harp aleti olarak ne varsa hepsini yaktılar ve şehrin surunu da yıktılar…) (s. 440 Beyrut tab’ı) Encümen’in Osmanlı Tarihi de aynı malûmatı verir, (s. 445)

Sh: 79-80 (orijinal. 51-52)

OSMANLILAR İDARESİNDE SİVAS VE DEMİRLENG

Bundan evvelki kısmın sonlarında yazıldığı veçhile Kadı Burhaneddin Ahmed’in katlinden sonra onun nüfuz ve kudretini idame edecek evladı olmadığından dolayı kuvvetli bir hükümetin idaresine geçmek isteyen Sivaslılar 801 H / M 1398 senesinde memleketi Yıldırım Bayezid Han’a teslim eylemişler ve o da büyük oğlu Emîr Süleyman’ı Sivas’a hâkim nasbetmişti.*

* Sivas’ın Yıldırım’a geçmesini ( Tevârîh-i Âl-i Osman, Heşt Bihişt) 797 H ve  Tâcu’l-Tevârîh798 H, İbn  Hacer Askalânî 799 II / M 1397 olarak göstermişlerse de hakiki olan tarih 801 H / M 1399 senesidir. Tarihlerin buna muhalif olarak beyân-ı mütalaa etmeleri, Burhaneddin’in bu tarihten daha evvel vefatını zannettiklerinden ve bir dc Burhaneddin’in Yıldırım Bayezid’le vaki ilk muharebesini müteakip Sivas’ın alındığı zehabına kapılmalarından ileri gelmiştir.

Esbabı tarihlerde malûm olan vaziyetler dolayısıyla Demirleng ile Yıldırım Bayezid’in araları açılmıştı. Demirleng 802 H / M 1399 senesi sonunda Sivas üzerine yürüdü. Sivas Emîri Süleyman, babası Bayezid’den istimdat etti. Bayezid, o sırada İstanbul muhasarasıyla meşgul olduğundan oğluna bizzat yardım edemedi. Mamafih diğer oğlu Çelebi Mehmed ve Demirtaş vasıtasıyla muavin kuvvetler irsal eyledi.**

**Şerefeddin Ali Yezdî’nin  Timurname’siyle,  Ravzatu’s-Safada Yıldırım ’ın oğlu Güreşçi’yi Demirtaş’la beraber Sivas’a muavenete gönderdiği muharrerdir. Bazı Arap tarihleri Çelebi Mehmed’e (Güreşçi) yani pehlivan derler. Bu ihtimale ve Çelebi Mehmed’in o sırada Sivas’a yakın olan Amasya’da bulunmasına binaen biz, Mehmed Çelebi’nin muavenete geldiğini kabul ile metinde onun ismini yazdık. Güreşçi lakabı  hakkında Hayrullah Efendi’de şu kayıt vardır: (C 7, s. 75) “Çelebi Mehmed’e Güreşçi Çelebi dahi derler. Zira memâlik-i Şarkiyye ahalisi katında güreş tutmak kahramanlığa delalet eder bir alâmettir.”

Vaziyetin tehlikeli olduğunu gören Emîr Süleyman, şehri müdafaa için icap eden tahkimatı yapmaya başladı, ümera ve rüesayı kale bedenlerine dağıttı.

Emîr Süleyman, bizzat müdafaadan korktuğu için yerine ümeradan Mustafa Bey’i vali bıraktı, mühimmat ihzar edip gelinceye kadar kaleyi müdafaa etmelerini maiyyetine tavsiye ederek kaçtı, ümera çarnaçar müdafaaya karar verdiler.

Sivas’a yaklaşan Demirleng etrafa gönderdiği casuslar vasıtasıyla Emîr Süleyman’ın kaçmakta olduğunu öğrendi. Derhâl emirlerinden Emîr Süleyman Şah, Emîr Cihanşah, Emîr Şeyh Nureddin ve Seyyid Hoca Şeyh Ali Bahadır vesair ümerayı mühim bir kuvvetle Emîr Süleyman’ın takibine gönderdi.

Takip kuvvetleri Kayseri’yi geçerek firarilere yetiştiler ve bunları dağıttıktan sonra aldıkları ganaimle Sivas önüne gelmiş olan Demirleng ordusuna iltihak ettiler.

Demirleng 802 H / M 1401 senesi Zilhiccesinin on yedisinde büyük bir kuvvetle * Sivas’a gelmişti.** Sivas kalesini görünce müteaddit tecrübelerine binaen buranın az zamanda zapt olunacağını söyledi.***

*İnbâu’l-Gumr’da Sivas muhasarasının 803 H senesi Muharreminin ilk günü başladığı muharrerdir.

** Demirleng, Sivas hududuna geldikte orada yerli Mehmed Paşa’yı buldu. Bu zat toplayabildiği askerle ordu kurmuştu. Fakat vukua gelen müsademede mahv u perişan edildi (Minyö’nün  Osmanlı Tarihi,s. 52).  Bu mütalaayı başka yerde görmedik. Acaba bu Mehmcd Paşa gerçekten yerli midir- Yoksa Çelebi Mehmed midir?

*** Acaibü ‘l-Makdûr’a göre on sekiz günde fethederim, demişmiş.

Üç dört bin kadar süvari ve okçudan ibaret olan mahsurlar* kalenin metin ve müstahkem olmasına güveniyorlardı. Kale, daha evvel Demirleng’in muhasara etmesi ihtimaline binaen Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından tahkim edilmiş ve üç tarafından yani garp, şimal ve cenuptan içi su dolu hendekle çevrilmişti.

* Kale muhafızlarını  Acâibü’l-Makdûrve  en-Nücûmü’z-Zâhireüç bin,   abîbii’s-Siyer, Fezleke, Ravzatu ’s-Safâ, Tâcu ‘t-Tevârîh, Ravzatu ’l-Ebrâr, Timurnâme-i Yezdîdört bin gösteriyorlar.

Kale, temelinden burçlarına kadar Alâeddin Keykubad tarafından yonma taştan yaptırılmıştı. Her taşı iki üç arşın tülünde idi. Kalenin irtifası burçlarına kadar yirmi arşın idi. [  Ravzatu s-Safâ,cüz: 6, 1891 tab’ı.] Kale duvarının temelinin genişliği on ve en üst kısmının genişliği de altı arşın idi. [Timurname: Şerefeddin Yezdî.]

Kale kumandanı Mustafa Bey kuvvetini icap eden mahallere yerleştirmiş ve müdafaa vaziyeti almıştı. Kalenin yedi kapısı vardı.

Kalenin şark tarafında yani Demirhan’ın karargâhının bulunduğu cihette hendek yoktu. Lağım kazarak, setler yaparak kaleye bu cihetten taarruz edildi. Sekiz bin lağımcı istihkâmlar altına girdi. Toprağın akmasını men için açılan lağımlara büyük kazıklar diktiler, kuvvetli tahtalar döşediler. Lağımlar vüs’at-i matlûbeyi bulunca lağımcılar, kazıklara ateş vererek geri çekiliyorlar ve istihkâmatın büyük parçaları müthiş gürültülerle yıkılıyordu.”[ Hammer Tarihi, Atabeg Tercümesi (C 2, s. 43).]

İçeriden ve dışarıdan mancınık ve arrade’. [Arrade, mancınıktan daha küçük bir harp aleti olup taşları uzak yerlere kadar atardı. Râ’nm teşdidiyledir. Koşmak ve seğirtmek manasına olan (Ta’rîd)’den alınmıştır. Çoğulu arrâdât’tır. (Muhîtü'l-Muhît ve Tâcu ’l-Arûs)] ile taşlar ve mevâdd-ı müşte’ile istimal ediliyordu.

Demirhan, bütün şehre hâkim, yüksek bir mevki bina ederek üzerine ateş saçan makinelerini, mancınıklarını yerleştirmişti. Bunlarla suru tahrip ediyordu.

Her iki tarafta da fevkalade faaliyet ve gayret görülüyordu. On yedi gün muharebeden sonra Demirleng ordusu tarafından mütemadiyen atılan taş ve mevâdd-ı müşte’ile tesiriyle kale burçları yıkılmaya başladı. Kalede delikler açıldı. Burçlara iskele kurdular. Surun destek hizmetini gören kazıklarına ateş verildi. Çıkan duman, mahsurîne dehşet ve hayret verdi. Kalenin bir hücum ile elde edilmesine bir şey kalmadı. Kale muhafızı Mustafa Bey ümitsiz bir hâlde, ahali dc heyecan içinde idi. Kaleyi teslim etmekten başka bir çare kalmadığı anlaşıldı.

Sivas’ın âyân, eşraf ve uleması Mustafa Bey’le birlikte Demirleng’in katına çıkarak ayaklarına kapandılar ve kendisinden merhamet istediler. Demirhan, istirhamlarını kabul etti.

Sivas, muhasaranın on sekizinci günü yani 803 H / M 1401 senesi Muharreminin iptidasında zapt ve kalesi tahrip edilmiştir.[ Acâibii 'l-Makdûr ile en-Nücûmü ’z-Zâhire Muharremin beşinci günü zapt edildiğini yazarlar.]

Şehirdeki Müslümanlara aman verildi ve ona mukabil kendilerinden fıdye-i necât olarak bir miktar para alındı. Şehirdeki Hristiyanların malları yağma olundu, şehri müdafaa eden ve ekserisi Türk’ün gayrı olan Yıldırım’ın askerleri’ [Dögini, bu askerlerin kısm-ı a’zamının Ermenilerden mürekkep olduğunu yazar (C 7, s. 104).]  kıtale sebep olduklarından dolayı diri diri çukurlara atılıp üzerlerine toprak örtülmek ” [Timurname, Ravzatu ’s-Safâ.] suretiyle itlaf edildiler. [Timürleng, güya kan dökmeyeceğine dair söz vermiş ve yemin içmiş olduğundan muhafızları, diğer muhariplere ibret olmak üzere çukura gömmek suretiyle kan dökmeden telef edilmelerini muvafık gölmüş ve "Ben kan dökmedim, yeminimde sabitim" demiş. en-Nücûmü 'z-Zâhire, Avrupa tab’ı, s. 50.]

Demirleng, muhafız Mustafa Bey’i evvela esir addetti ve bilahare serbest bıraktı.*

  * Lütfi Paşa Tarihi(s.53,54) Mustafa isminin yerine Malkoç Bey diyor. “Sivas’ta Malkoç adlı bir bey vardı, onu öldürmedi ve eyitti: Git, var Yıldırım Han’a vaziyetimizi de, dedi.”

Hayrullah Efendi Tarihi(C 5, s. 17) Mustafa Malkoç Bey diyor ve o da Lütfi Paşa’nm mütalaasını  tekrar ediyor

“ İbn Arabşah, Acâibü’l-Makdûr’unda şöyle diyor:

“Muharebe bitip muharipleri derdest edince bunların hepsini bağlattı ve kazdırdığı hendeklere diri diri attırdı.*  Müdafıler üç bin kişi idiler. Sonra yağmaya koyuldu. Ahalinin kısm-ı küllisini kati ve bir kısmını esir eyledi.**Bu şehir, en güzel bir iklimde şehirlerin en medeni ve en güzeli idi. Müstahkem ve mamur ebniyesi ve âsâr-ı kadîmesi ve meâbid ve hayratıyla meşhurdu.”

Hammer Tarihi, Sivas’ın müstahkem şehirlerden olup Timur istilası zamanında yüz binden fazla nüfusu olduğunu yazar. [Hammer Tercümesi,C 2, s.43.]

Sivas’ın zapt u tahribine müteaddit tarihler söylenmiştir. (Harap) kelimesi Sivas’ın zaptına tarih düşmüştür:

Şam ülkesine kadar uzanan Sivas ve Halep bayındırlık hususunda peçesiz gelin gibidir. (Harab)tarihinin gösterdiği sene ve aylarda Timiir ordusunun ateşiyle harap oldu.

Fatih’in veziri Mahmud Paşa namına yazılmış Düstûrnâme ismindeki manzum tarihte şu beyitler görülmektedir:

Çün sekiz yüz üç yıla hicret irer
Geldi Sivas ’a Timür leşker direr
Ol  la’in eyledi Sivas ’ı har âb
Döndü yine şahdan edip icünâb

Bu manzum eser yirmi bab üzerine tertip edilmiştir. Bir nüshası Ankara Maarif Kütüphanesi’ndedir. Demirleng Sivas’ı zapt ve tahrip ettikten sonra Malatya üzerine yürüdü.  Âlî Tarihi, Demirleng’in Sivas’ı Kara Yülük Osman Bey’e verdiğini beyan ediyor (c. 3, s. 27).

* Dört bin Ermeni süvarisi teslim mukavelenamesi mucibince esir ediliyordu. Demir bu esirleri askerine teslim etti, Hristiyanlar başları iplerle bacaklarının arasına sıkıştırılmış olduğu hâlde onar onar geniş hendeklere dolduruldular. Çukurlar tahta ile örtülerek üzerine toprak konuldu. Bu suretle bunlar eziyetle geç ölecek idiler (Hammer Tercümesi, C 2, s. 43).

** İbn Arabşah’ın bu mütalaasıyla Habîbü ’s-Siyer, Timurnameve  Kavzattı ’s-Safâ’nın mütalaaları birbirini tutmaz. Bu eserler Demirleng’in yalnız muhafızları itlaf ettiğini ve Hristiyanların mallarının yağma edilmesiyle iktifa olunduğunu ve Müslümanların fidye-i necât ile selamete erdiklerini yazarlar. Diğer bazı müverrihlerin mütalaaları da şöyledir:

en-Nücûmü ’z-Zâhire, Demirleng’in Sivas’ı alarak halkının kısm-ı a’zamını katlettiğini yazar (Ayasofya Kütüphanesi, C 6, s. 29).İbn Ayas  (Bedâyiü ’z-Zuhûr)ismindeki tarihinde (C 1, s. 326)

Demirleng’in Sivas’a girerek ahalisini öldürdüğü ve bazı insanları diri diri toprağa gömerek bazılarını da ateşe atarak yaktığı haberinin şayi olduğunu beyan eder. Tevârîh-i Âl-i Osmân,”Sivas şehrini alıp harap edip halkını helak edip hisarını yıkıp (s. 32)

Hammer Tarihi”Sivas’ın eli silah tutan ahalisinin ve hastalıklarının diğerlerine sirayet etmemesi için cüzzam illetiyle ma’lul olanların katledildiğini yazar (C 2, s. 45).

Hayrullah Efendi de şöyle der: (C 5, s.6 4) “Derûn-ı hisârda bulunan sekene ve ahali bu hâlden gafil olarak başlarında Kur’an, ellerinde toprak zükûr ve inastan altı bin kadar etfali önlerine katıp kale kapısından taşra çıkıp huzûr-ı Timur’a vararak inayet ve merhamet istidasında bulundular. Demirleng bunları atların ayağı altında telef ettirip birtakımını dahi çukurlar ve kuyular kazdırıp içine

Sh: 143-147(orjinal 93-96)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014