YAZIN GERÇEKLERİNDEN GELECEĞE UZANMAK


“Bizim köprüye girme, ucu hep aynı yere varıyor.”

Çok okuyan birimisiniz?

Okuduğunuzu neden ekseri olarak anlayamıyorsunuz?

Nedir diye sordunuz mu?

Ne olabilir?

Yazınlar gariplik çağına girdi. Ya fikri, ya da zikri.

Tek kelimede bir cümledir ama gruplaşınca kelâm oluyorlar.  Ancak harften cümleler vardır. Bir kısmı kutsal kitaplara yerleştirilmiştir. Kaf’ın ömrüne 91 sene Tı ya da sen bul der gibi. Bunlar cifre gire. Asıl bahsettiğimiz harfler ilmini bilmek için, eskilerin dediği gibi bebek olmak lazım. Bebekler her bir harften bile mana çıkarırlar. Çünkü onların ruhlar âlemindeki alakaları bir dönem daha devam etmektedir. E… e…. Demenin manasını bebeklere sormak gerekir. Eski Süryanice’ye meleklerin kelamıdır denildiğini biliriz. Bugün bu gerçek melek dili Süryanilerde bilemez; bu da işin başka tarafı.

 Konuya dönecek olursak kafası kolu kırık birçok cümle var. Bizimkilerde ondan aşağı değildir. Hangi sakat kelam ebedi kalabilir ki; Zamanımızda bir metin gördüğünüz zaman hemen ilham mı alıyorlar zannettiniz. Hayır. İlham çağı geçti. İlham sessizlikte ve yükseklerde doğar. Rezidanslarda değil.  Şehrin modern hapishanelerinde ne yaşanır pek bilemiyoruz. Hadi oradan diyelim ama onu da diyemiyoruz.  Bir çığlık furyası aldı gidiyor. Mekân sessiz çığlıklar doldu.. Aman Ya Rabbi!! Yapacağım bir şey kalmadı bu dünyada bir de sapık mı olsam diyenler var.

İşte; her gün yeni bir narsist kurmacası bir fenomenle karşılaşmak olağan olunca basitlik kavramına uyan bir umde nasıl bulunur demek gerekiyor. Her şeyin bir kılıfı, o da olmasa illüzyonu var. İçine biri koy kapat. Nasıl olsa dışı bizi ilgilendirir. İçindeki Schrödinger’in Kedisi .

 

 

 

Bütün düşünceleriniz maddeseldir. Ancak biz hep arkaplandan sakalın ne kadar uzun ve kısa olacağını düşünüyoruz. Kullar ilişkisini bir tarafa bırakacak olursak, Allah Teâlâ ile pazarlıktayız. Öyle ki yazındakilerin mana taşımaması daha önemli, eğer bir mana taşırsa bitmişsin demektir. Modern resimde soyut mu, somut mu derken yazında da ne dediğim anlaşılmaz olamalı. Yoksa bitirirler mi diyoruz.

 

Basitlik, gerçek basitlik her zaman zordur. İşçinin köylünün anlayacağı seviyede,  mektepli, okumuş sözünü söylemek artık zor. İnsanlar, bilirlerse, beni anlarlar veya aşarlar. Bu nedenle berrak yoldan uzak durmalı. Birilerine bir yazını göster, güzel olmuş der, üstüne bir paket tütün kokusu salar, o kadar. Sonra, niye birkaç söz söyleyemezler ki. Çünkü okumazlar, okutmazlar…

Hayat zordur, deriz. Onu ifade etmekte mi zordur? Bilemiyorum. Cem Karaca gibi tutturduk bir yol, gidiyoruz kıyamete. Kimin kıyametine orası meçhul.

Kendimizin ötekileri var mı, yok mu?

Her neyse hepsi bir yerde muallakta;

Bu kadar sözden sonra sonuç Allah Teâlâ’ya şükretme makamına geldi. Allah Teâlâ bizi biraz kayırmış, derin bulanık ırmakları boy boy geçmek için her an Deli Dumrul’a haraç vermek zorunda kalacaktık.

Herşey arıyor. Bizde arıyoruz. En güzeli yine Yunus’un dizelerinde bulduğumuzda kaldı. “Bir siz dahi sizde bulun. Benim bende bulduğumu?”

Mülkünün oyuncakları arasında kuvvetini yitirmeden durabilmek, hükmetmek, sevebilmek, sevilebilmek. Doğru söze ne hacet yorulduk kaldık, bir sonuçta yok gibi.

Ey ölüm seni biz Allah Teâlâ’dan bekleriz. Ancak maddeci kafa, derin kuyularına su yerine taş doldurduklarından onlar son çarelerini ölüm mastürbasyonu yaparak buluyorlar.

Düşünün her görüngü bir yalana ittiba etmiş. Kimlikler yok, duygular ensest. Uzlaşmasız klonlar gibi. Herkesin bir tavsiyesi var, Al Capone gibi günah işle, akşam tanrıya sırıtarak tövbe et.

Ya da Siyaset uzmanı Niccolò Machiavelli den aldığın tiyoları egona uydur, için kurt dışın kuzu olsun; yemeğin dostlar ile dahi olsa, hesabın kanlı pazar olsun.

Oh be, ne güzel hayat.

Kıyamet mi geldi. Yoksa her zaman dünya böyle mi idi?

Evet dünya hep böyle idi ve böyle kalacak. Neden sırtımıza az vebal yükü vurmak gerektiğini düşünmüyoruz? Yoksa yükümüzü sırtımıza biz mi vurmuyoruz? Ah vuranları da bir görebilsek;

Eskiden vatan sevgisinden bahsederlerdi. Şimdi vatan mı kaldı. Ülkeler mi kaldı. Kafasını kaldıran fikrinin/gücünün yetiştiği yere uzanıyor. Hangi vatanın sevgini işleyeceğiz ki. Ruhların vatanı mı yoksa dünyayı mı? Anlaşılan gerçek vatan yaşadığımız değilmiş.  Ruhlarınkine Lamekân diyorlar, haber verenlerde tam bir şey anlatamıyorlar. Yeni yeteme kalemşörlerde, görmüş gibi birşeyler aktarıyorlar. Uyduruğun da dâhisi olmak gerek, onu da beceremiyorlar.  

Sözün özü yazınlar uydurma olunca hayat bayatlamış kokmuş bir hal aldı. Eğer duygunuz da sadece dünya varsa sözüm size değil. Ya da öteki dünyadan, ister cennet ister cehennem olsun büyük parseller almak umuduyla doluysanız yine sözüm size değil. Ben varlık çölünde garib olarak ruhunu teslim edenlere söylüyorum. Onlar hem yalnız hem de yalnız değiller. Onlara selam olsun. Onları takip eden yeni nesiller gelecektir. Biz göremezsek te çocuklarımız görecektir.  Zamanı önceden yaşamak, yazında önce gelebilir.

Bakın söz nereden nereye geldi, biraz daha devam edebilsek nereye varacak. Tezlerin her zaman anti tezi sonra sentezi olabilir. Her sentez de tekrar döngüsüne varıp, tekrar tez olabilir. Ancak bizim son sözümüz yine Allah Teâlâ  ve Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem dir. Başka teati-i efkârımız da olmaz. İnananda tez/mez kalmaz ki, sentez bulunsun.  

İhramcızâde İsmail Hakkı

SİVAS’IN TARİHİNDEN GÖRÜNTÜLER


ulu cami

ulu cami2

sivas umum gorunus

sivas harita

SİVAS ÇİFTE MİNARE MEDRESESİ (670 H/M 1272)


Vezir Şemsedin Medresesi de denilen ve halk arasında (Darü’l-Hadis) veya (Çifte Minare) diye maruf olan bu medrese, Sivas’ın Hükümet Konağı civarında ve Şifaiye Medresesi karşısındadır.

Binanın şarka yani sokak tarafına tesadüf eden en güzel kısmı yanlarının tamirine mebni muhafaza edilememiştir. Dâhili akşamı ise bakımsızlıktan dolayı yarım asır evvel yıkılmıştır.

Medresenin cümle kapısı insanı hayrette bırakacak derecede müzeyyendir. Bu kapı kısmının üstünde ve iki tarafında birer şerefeli ve külahları düşmüş, tuğladan yapılmış iki minare vardır. Minarenin duvarları müruruzamanla aşınmış ve çinileri düşmüştür. Minarenin birisinin şerefeden yukarı kısmı yıkılmıştır. Zeminden, minare kapısına kadar yirmi iki ve oradan da şerefeye kadar yetmiş üç cem’an doksan beş kadem irtifa vardır.

Medresenin cephe duvarları hem mürtefı’ ve hem de pek güzeldir. Rivayete nazaran şimdi mevcut olmayan medrese binası müstatil şeklinde imiş. Burası 1300 H / M 1882 senesine kadar mevcut olup sonradan harap olmasına binaen Sırrı Paşa zamanında yıktırılmış ve şimdiki bina, hastane olarak yaptırılmış ise de sonradan mektep olmuştur.[1]Daha sonra burası bir askerî müfrezeye verilmiş ve bunu müteakip 1317 H / M 1899 senesinde Sivas Askerî Rüştiyesi bu binaya nakledilmiş ve 1332 H / M 1914senesinden beri de ilk mektep olarak istimal edilmekte bulunmuştur. Mektebin şimdiki ismi İsmet Paşa İlk Mektebi’dir. ( İsmet İnönü bu okulda okuduğu için)

Binanın cephe kısmı sonradan istinat duvarlarıyla takviye edilmek suretiyle uzun müddet yıkılmak tehlikesinden kurtarılmıştır[2]

Bu bina bakayası, Sivas’taki eserlerin en güzel ve en ince bir numunesidir.

Medrese kapısının sağ ve solunda ve binanın cephe duvarlarında müzeyyen hücreler görülür.

Binanın kitabesi celî hatladır. Kitabe, kapının sağ tarafındaki hücrenin üstünden başlar, oradan ortaya yani asıl kapının üstüne, oradan da sol taraftaki hücrenin üstüne geçerek nihayet bulur.

Bu medrese 670 H / M 1272 senesinde yapılmıştır. Bu da Buruciye ve Sahibiye Medreseleri gibi 111. Gıyaseddin Keyhusrev zamanına aittir.

Medrese sahibi kitabede kendisini sâhib-i a’zam yani başvekil ve yine aynı manada sâhibü’d-dîvân olarak zikrettiriyor

Bundan başka kitabedeki (şemsü’d-dünyâ ve’d-dîn) ve (halledallahu devletehu) tabirlerinin kullanılması Buruciye, Sahibiye Medreselerinde olduğu gibi hükümdar isminin zikredilmemesi nazar-ı dikkati caliptir.

Malûm olduğu üzere hükümdarlar (ed-dünyâ ve’d-dîn) terkibini istimal ederler: izzü’d-dünyâ ve’d-dîn gibi. Veziriazam vesair nafiz zevat (ed-devletü ve’d-dîn) tabirini kullanırlar: sahibü’d-devleti ve’d- dîn gibi.

Bir de şimdiye kadar gördüğümüz kitabelerde (halledallahu devletehu) duası ancak hükümdarlar için müstameldir. Medrese banisinin hükümdarlara mahsus elkabı istimali kendisini Selçukî hükümdarlarıyla hem-mertebe addettiğini gösterir.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanının en nafiz bir racül-i hükümeti olan Sahib Ata Fahıeddin Ali bile bütün asarında (fahru’d-devleti ve’d-dîn) terkibini kullanmıştır.

*

*            *

Acaba bu binanın sahibi, sâhib-i divan Şemseddin Mehmed b. Mehmed b. Mehmed kimdir?

Evvela şunu söyleyelim ki bu devirde Anadolu Selçukî devleti ismen mevcuttu. Memleketin hakiki idaresi Moğolların ellerinde idi. Gerek hükümdar gerekse en nafiz veziri Fahreddin Ali İlhanî hükümdarlarının muti bir memuru vaziyetinde bulunuyorlardı.

Medresenin banisi Şemseddin Mehmed takriben 658 H / M 1260’da IV. Kılıç Arslan’ın zamanından itibaren 683 H / M 1284 tarihine kadar bilâ-fâsıla sâhib-i dîvân olan Şemseddin Mehmed Cüveynî’dir. Bu devirde bu isimde başka bir zat yoktur.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanında Sahib Ata Fahreddin Ali veziriazam idi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî ise Selçukî ricalinden olduğu hâlde İlhanîler tarafından sâhib-i dîvân vazîfe-i mühimmesiyle tavzif edilmişti. Yani bütün Selçukî devleti umuru ancak bu zatın rey ve muvafakatiyle cereyan ediyordu. İbn Bîbî Selçuknamesinde de Şemseddin Mehmed Muinüddin Süleyman Pervane’nin katli esnasında sâhib-i dîvân olarak gösteriliyordu. Hatta tabîat-ı şi’riyesi olan Şemseddin Mehmed, katlinden müteessir olduğu Pervane Süleyman hakkında iki beyit ile ızhâr-ı teessür etmiştir.[3]

Sahib Şemseddin Mehmed’in III. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında vukua gelen Cimri Vakası’ın müteakip İlhanî hükümdarı tarafından askerle Anadolu’ya gönderilerek Selçukîlerin Îlhanîlere vermekte olduğu vergilerin müterakim kısmının tasfiyesine ve Anadolu asayişini teskine memur edildiği İbn Bîbi’ide muharrerdir.[ İbn Bîbî Selçuknamesi,  Avrupa Baskısı, s. 322.]

Şemseddin Mehmed Anadolu ahvalini mehmâ-emken tanzim ile bazı ufak tefek ıslahat yapıp asileri itaat altına almıştır.

Yine bu zat, bütün Selçukî devletinin muâmelât-ı mâliyyesini tetkik ile İlhanîlere verilmeyerek biriken borçlara mukabil Erzincan ve tevabiini mübâyaa-i şer’iyye ile!! İlhanî ülkesine ilhak ettirdi. Şu hâle göre Selçukîler borçlarını yani İlhanîlere vermekte oldukları vergilerini verememek yüzünden Erzincan ve havalisini borçlarına mukabil satmış oldular.

Sâhib-i Dîvân bu işleri gördükten sonra Tebriz’e gitti ve Şerefeddin’in oğlu Hoca Harun’u Anadolu’ya gönderdi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî, İlhanîler tarafından her cülusta ibkâ edilmek suretiyle otuz seneye yakın mevkiini muhafaza etmişti.

Argun Han’dan evvel biraderi, İlhanî hükümdarı idi. Argun biraderine karşı Horasan’da kıyam etti. Sâhib-i Dîvân Şemseddin Mehmed, Ahmed Han’a sadık kalarak onu Argun üzerine harekete teşvik etti. Argun Han saltanatı elde edince Şemseddin Mehmed’i, kardeşine müzaheretle itham etti. Şemseddin korkusundan Gilâıı’a kaçmak istediyse de yakalandı ve Azerbaycan’da Ehr denilen mahaldeki nehir kenarında 683 H / M 1284 senesi Şabanının dördüncü pazartesi günü katlolundu.[4]

Şemseddin Mehmed’in vefatına şu tarihler söylenmiştir: [5]

Sâhib-i Dîvân Mehmed’in vefatıyla beraber idare ettiği işlerin bozulduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar.

Mezkûr tezkire, bu zatın âlim, fazıl, kâmil bir vezir olduğunu, yazdığı muharreratm emsalini meydana getirmek mümkün olmadığını, idâre-i umur için bütün fezaili nefsinde cem’ eden, hatip, beliğ bir devlet racülü bulunduğunu, otuz senelik memuriyetinde daima hayr- hâhâne bir meslek takip ettiğini ve verdiği emirlerin bütün Selçukî memalikinde nafiz ve cari olduğunu, ulema ve şuaranın hakkında medh ü sitayişte bulunduklarını zikreder.[6]

Aşağıdaki rubai de Şemseddin Mehmed hakkında söylenmiştir:

Sen tahtta oturdukça halkın zulüm elini bağladın.
Ben suna İlyas dediysem sen ondan da öndesin.

Sana Hızır dediysem Hızırsın.

 

Sh: 172-177-(orijinal: 113-117)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

 

 


[1]     Asıl cephenin mukabilindeki kısım 1270 H’de mâil-i inhidam olduğundan yıktırılarak enkazı Hacı İzzet Paşa Camii’nde kullanılmıştır.

[2]     Medresenin pek güzel olan cephe kısmı Müzeler müdürü bulunan Halil Beyefendi’nin şâyân-ı şükran himmetleriyle kurtarılmış ve istinat duvarları yapılmak suretiyle bu kısım tahkim edilmiştir. Eğer bu himmet sarf edilmemiş olsa idi biz bu millî abideyi bugün görmeyecek idik.

Binayı gören herhangi bir zair, muhterem üstadın gösterdikleri alakaya karşı şükran hissiyle meşbu olarak avdet eder.

  [3] Şemseddin Mehmed’in Pervane hakkındaki mersiyesi (İbn Bîbî, s. 321)

Manası: “Türklerin Sebe mülkünden gayr-i şuûrî olarak huruçlarını görünce evvelce söylenmiş olan ‘Süleyman öldü, şeytanlar çözüldü’ mısraını müteessirane inşad ettim. Süleyman Pervane Türkleri idare altında tutuyormuş, o ölünce serbest kalan Türkler serkeşliğe başlamışlar!”   İbn Bîbî Selçuknamesi, Avrupa Baskısı, s. 322.

 

[4] Şemseddin Mehmed’in biraderi olup Selçuklu devleti ricalinden olan Alâeddin Atâ Melik 681 H senesinde vefat etmiştir. Atâ Melik’in Anadolu’da bir hayli asarı olduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar. (Millet Kütüphanesi’ndeki nüsha, C 2, s. 23).

[5] 41′ Şehitlik şerefi ulaştı. Başı göklere değen vezir Sâhib-i Dîvân Mehmed otuz yıl cihanı afetten korudu. 683 H Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti cihanı gör ki öyle bir adamı bırakmadı, feleği gör ki öyle bir nefsi incitmedi. Dünyanın düzeni, zamanının biricik incisi Sâhib-i Dîvân Mehmed b. Mehmed 683 H yılı Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti felek ırmağında tam bir teslimiyetle denizin arzusu üzerine kılıç kadehi ile kahır şerbetini dopdolu olarak içti.

[6] Sâhib-i Dîvân tabiriyle beni an ki sen bundan daha büyük isim ve nesep sahibisin. Mülkün seçkin kimseleri Süleyman ’m yüzüğüne sahiptirler. Memleket senin elindedir, inci ve cevhere sahipsin. Şimdi eziyet yok oldu, adaleti istediğin kadar yapacaksın. Halkın ihtiyacı kalmadı, lütuftun sen neyi alacaksın?

 

SİVAS’IN KADERİNİ DEĞİŞTİRENLER


İKİNCİ GIYASEDDİN KEYHUSREV ZAMANI VE SİVAS

Alâeddin Keykubad’m oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında (634-644 H / M 1237-1247) Moğol kumandanı Baycu Noyan Erzurum’u zapt ile katliam yapmıştı.

Bu vakayı haber alan Gıyaseddin etraftaki devletlerden yardım istedi. Gıyaseddin’in ordusunda Frenk ve Ermeni askerleri de vardı.

Tecrübe görmüş emirler ordunun Sivas’ta kalarak Moğolların burada karşılanmasını ve Sivas gibi mühim bir noktayı müdafaa eylemeyi tavsiye ettiler ise de Gıyaseddin buna ehemmiyet vermeyerek Sivas’ın tahminen 60 kilometre kadar şarkında bulunan Kösedağ’a *doğru yürüdü..

* Kösedağ; Zara kasabasının şimâl-i şarkîsine vc Suşehri’nin cenup taraflarına tedadüf eder. Bu dağa evvelleri Alakuh derlerdi.

641 H / M 1243 senesi Muharreminin 6. günü vukua gelen Kösedağ Muharebesi’nde Selçukî ordusu dağıldı ve Gıyaseddin güç hâl ile kaçabildi. Bu galibiyet üzerine Moğollar, müstahkem olan Sivas üzerine yürüdüler. Sivas kadısı Necmeddin Kırşehrî, evvelce Harezm hükümdarı Mehmed Han’ın memleketinde iken Moğollara mukavemet eden şehirlerin bi’l-muhârebe zaptını müteakip hak ile yeksan ve ahalisinin katledildiklerini görmüş ve zaten ortada kendilerinin yardımına gelecek bir kuvvet de kalmamış olduğundan Sivas’ın tahrip ve katliamdan sıyaneti için Moğollara karşı çıkarak ahalinin mutavaatını bildirdi.

Moğol kumandanı Baycu Noyan katliam ve tahripten sarf-ı nazarla şehrin üç gün yağma edilmesini emretti. Bu hususa dair verdiği emir mucibince Sivas’ın bütün kapıları kapanarak yalnız Erzincan Kapısı açık kalacaktı. [Bu kapı sonradan Erzurum Kapısı ismini almıştır.]

Kumandanın verdiği emir üzerine hareket edildi. Sivas üç gün yağma, levâzımât-ı harbiyye ihrak ve suru hedmedildi.*

*(… Sivas’a yöneldiler. Sivas kadısı İmam Rabhani Necmeddin-i Kırşehrî Moğolların Harezm’i istilası ve Mehmed’in sıkıntısı sırasında oradaydı. Ona hizmet edip ferman vermişlerdi. Hediye ve armağanlarla karşıladı. Baycu onu tanıdı. Fermanı gösterince onu öperek başına koydu. Şehri ona bağışladı. Erzincan Kapısı’nı açık tutup diğerlerini kapattılar. Ordudan bazıları şehre müdahale ettiler ve üç gün süreyle yağmaladılar. Dördüncü gün o kapıyı da kapatmalarını emretti. Artık zahmet vermediler ve Kayseri’ye gittiler [(İbn Bibî, Houtsma baskısı, s. 241.)]

Dördüncü gün kumandanın emriyle kapı kapandığından169 Moğollar da buradan hareketle Kayseri yolunu tuttular (641 H / M 1243).**

** Nüveyri’ye atfen Döson (C 3, s. 82) Moğolların bu esnada pek çok insan kati ve şehir surlarını hedmettiklerini yazıyor. İbnü’l-Îrî Târîh-i Muhtasara ’d-Düvel’inde şu malûmatı veriyor: (… işi gerçekleştirince Rum ülkesine yayıldılar. Önce Sivas şehrine inip aman dileterek oraya sahip oldular. Halkın mallarını canlarına karşılık aldılar, harp aleti olarak ne varsa hepsini yaktılar ve şehrin surunu da yıktılar…) (s. 440 Beyrut tab’ı) Encümen’in Osmanlı Tarihi de aynı malûmatı verir, (s. 445)

Sh: 79-80 (orijinal. 51-52)

OSMANLILAR İDARESİNDE SİVAS VE DEMİRLENG

Bundan evvelki kısmın sonlarında yazıldığı veçhile Kadı Burhaneddin Ahmed’in katlinden sonra onun nüfuz ve kudretini idame edecek evladı olmadığından dolayı kuvvetli bir hükümetin idaresine geçmek isteyen Sivaslılar 801 H / M 1398 senesinde memleketi Yıldırım Bayezid Han’a teslim eylemişler ve o da büyük oğlu Emîr Süleyman’ı Sivas’a hâkim nasbetmişti.*

* Sivas’ın Yıldırım’a geçmesini ( Tevârîh-i Âl-i Osman, Heşt Bihişt) 797 H ve  Tâcu’l-Tevârîh798 H, İbn  Hacer Askalânî 799 II / M 1397 olarak göstermişlerse de hakiki olan tarih 801 H / M 1399 senesidir. Tarihlerin buna muhalif olarak beyân-ı mütalaa etmeleri, Burhaneddin’in bu tarihten daha evvel vefatını zannettiklerinden ve bir dc Burhaneddin’in Yıldırım Bayezid’le vaki ilk muharebesini müteakip Sivas’ın alındığı zehabına kapılmalarından ileri gelmiştir.

Esbabı tarihlerde malûm olan vaziyetler dolayısıyla Demirleng ile Yıldırım Bayezid’in araları açılmıştı. Demirleng 802 H / M 1399 senesi sonunda Sivas üzerine yürüdü. Sivas Emîri Süleyman, babası Bayezid’den istimdat etti. Bayezid, o sırada İstanbul muhasarasıyla meşgul olduğundan oğluna bizzat yardım edemedi. Mamafih diğer oğlu Çelebi Mehmed ve Demirtaş vasıtasıyla muavin kuvvetler irsal eyledi.**

**Şerefeddin Ali Yezdî’nin  Timurname’siyle,  Ravzatu’s-Safada Yıldırım ’ın oğlu Güreşçi’yi Demirtaş’la beraber Sivas’a muavenete gönderdiği muharrerdir. Bazı Arap tarihleri Çelebi Mehmed’e (Güreşçi) yani pehlivan derler. Bu ihtimale ve Çelebi Mehmed’in o sırada Sivas’a yakın olan Amasya’da bulunmasına binaen biz, Mehmed Çelebi’nin muavenete geldiğini kabul ile metinde onun ismini yazdık. Güreşçi lakabı  hakkında Hayrullah Efendi’de şu kayıt vardır: (C 7, s. 75) “Çelebi Mehmed’e Güreşçi Çelebi dahi derler. Zira memâlik-i Şarkiyye ahalisi katında güreş tutmak kahramanlığa delalet eder bir alâmettir.”

Vaziyetin tehlikeli olduğunu gören Emîr Süleyman, şehri müdafaa için icap eden tahkimatı yapmaya başladı, ümera ve rüesayı kale bedenlerine dağıttı.

Emîr Süleyman, bizzat müdafaadan korktuğu için yerine ümeradan Mustafa Bey’i vali bıraktı, mühimmat ihzar edip gelinceye kadar kaleyi müdafaa etmelerini maiyyetine tavsiye ederek kaçtı, ümera çarnaçar müdafaaya karar verdiler.

Sivas’a yaklaşan Demirleng etrafa gönderdiği casuslar vasıtasıyla Emîr Süleyman’ın kaçmakta olduğunu öğrendi. Derhâl emirlerinden Emîr Süleyman Şah, Emîr Cihanşah, Emîr Şeyh Nureddin ve Seyyid Hoca Şeyh Ali Bahadır vesair ümerayı mühim bir kuvvetle Emîr Süleyman’ın takibine gönderdi.

Takip kuvvetleri Kayseri’yi geçerek firarilere yetiştiler ve bunları dağıttıktan sonra aldıkları ganaimle Sivas önüne gelmiş olan Demirleng ordusuna iltihak ettiler.

Demirleng 802 H / M 1401 senesi Zilhiccesinin on yedisinde büyük bir kuvvetle * Sivas’a gelmişti.** Sivas kalesini görünce müteaddit tecrübelerine binaen buranın az zamanda zapt olunacağını söyledi.***

*İnbâu’l-Gumr’da Sivas muhasarasının 803 H senesi Muharreminin ilk günü başladığı muharrerdir.

** Demirleng, Sivas hududuna geldikte orada yerli Mehmed Paşa’yı buldu. Bu zat toplayabildiği askerle ordu kurmuştu. Fakat vukua gelen müsademede mahv u perişan edildi (Minyö’nün  Osmanlı Tarihi,s. 52).  Bu mütalaayı başka yerde görmedik. Acaba bu Mehmcd Paşa gerçekten yerli midir- Yoksa Çelebi Mehmed midir?

*** Acaibü ‘l-Makdûr’a göre on sekiz günde fethederim, demişmiş.

Üç dört bin kadar süvari ve okçudan ibaret olan mahsurlar* kalenin metin ve müstahkem olmasına güveniyorlardı. Kale, daha evvel Demirleng’in muhasara etmesi ihtimaline binaen Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından tahkim edilmiş ve üç tarafından yani garp, şimal ve cenuptan içi su dolu hendekle çevrilmişti.

* Kale muhafızlarını  Acâibü’l-Makdûrve  en-Nücûmü’z-Zâhireüç bin,   abîbii’s-Siyer, Fezleke, Ravzatu ’s-Safâ, Tâcu ‘t-Tevârîh, Ravzatu ’l-Ebrâr, Timurnâme-i Yezdîdört bin gösteriyorlar.

Kale, temelinden burçlarına kadar Alâeddin Keykubad tarafından yonma taştan yaptırılmıştı. Her taşı iki üç arşın tülünde idi. Kalenin irtifası burçlarına kadar yirmi arşın idi. [  Ravzatu s-Safâ,cüz: 6, 1891 tab’ı.] Kale duvarının temelinin genişliği on ve en üst kısmının genişliği de altı arşın idi. [Timurname: Şerefeddin Yezdî.]

Kale kumandanı Mustafa Bey kuvvetini icap eden mahallere yerleştirmiş ve müdafaa vaziyeti almıştı. Kalenin yedi kapısı vardı.

Kalenin şark tarafında yani Demirhan’ın karargâhının bulunduğu cihette hendek yoktu. Lağım kazarak, setler yaparak kaleye bu cihetten taarruz edildi. Sekiz bin lağımcı istihkâmlar altına girdi. Toprağın akmasını men için açılan lağımlara büyük kazıklar diktiler, kuvvetli tahtalar döşediler. Lağımlar vüs’at-i matlûbeyi bulunca lağımcılar, kazıklara ateş vererek geri çekiliyorlar ve istihkâmatın büyük parçaları müthiş gürültülerle yıkılıyordu.”[ Hammer Tarihi, Atabeg Tercümesi (C 2, s. 43).]

İçeriden ve dışarıdan mancınık ve arrade’. [Arrade, mancınıktan daha küçük bir harp aleti olup taşları uzak yerlere kadar atardı. Râ’nm teşdidiyledir. Koşmak ve seğirtmek manasına olan (Ta’rîd)’den alınmıştır. Çoğulu arrâdât’tır. (Muhîtü'l-Muhît ve Tâcu ’l-Arûs)] ile taşlar ve mevâdd-ı müşte’ile istimal ediliyordu.

Demirhan, bütün şehre hâkim, yüksek bir mevki bina ederek üzerine ateş saçan makinelerini, mancınıklarını yerleştirmişti. Bunlarla suru tahrip ediyordu.

Her iki tarafta da fevkalade faaliyet ve gayret görülüyordu. On yedi gün muharebeden sonra Demirleng ordusu tarafından mütemadiyen atılan taş ve mevâdd-ı müşte’ile tesiriyle kale burçları yıkılmaya başladı. Kalede delikler açıldı. Burçlara iskele kurdular. Surun destek hizmetini gören kazıklarına ateş verildi. Çıkan duman, mahsurîne dehşet ve hayret verdi. Kalenin bir hücum ile elde edilmesine bir şey kalmadı. Kale muhafızı Mustafa Bey ümitsiz bir hâlde, ahali dc heyecan içinde idi. Kaleyi teslim etmekten başka bir çare kalmadığı anlaşıldı.

Sivas’ın âyân, eşraf ve uleması Mustafa Bey’le birlikte Demirleng’in katına çıkarak ayaklarına kapandılar ve kendisinden merhamet istediler. Demirhan, istirhamlarını kabul etti.

Sivas, muhasaranın on sekizinci günü yani 803 H / M 1401 senesi Muharreminin iptidasında zapt ve kalesi tahrip edilmiştir.[ Acâibii 'l-Makdûr ile en-Nücûmü ’z-Zâhire Muharremin beşinci günü zapt edildiğini yazarlar.]

Şehirdeki Müslümanlara aman verildi ve ona mukabil kendilerinden fıdye-i necât olarak bir miktar para alındı. Şehirdeki Hristiyanların malları yağma olundu, şehri müdafaa eden ve ekserisi Türk’ün gayrı olan Yıldırım’ın askerleri’ [Dögini, bu askerlerin kısm-ı a’zamının Ermenilerden mürekkep olduğunu yazar (C 7, s. 104).]  kıtale sebep olduklarından dolayı diri diri çukurlara atılıp üzerlerine toprak örtülmek ” [Timurname, Ravzatu ’s-Safâ.] suretiyle itlaf edildiler. [Timürleng, güya kan dökmeyeceğine dair söz vermiş ve yemin içmiş olduğundan muhafızları, diğer muhariplere ibret olmak üzere çukura gömmek suretiyle kan dökmeden telef edilmelerini muvafık gölmüş ve "Ben kan dökmedim, yeminimde sabitim" demiş. en-Nücûmü 'z-Zâhire, Avrupa tab’ı, s. 50.]

Demirleng, muhafız Mustafa Bey’i evvela esir addetti ve bilahare serbest bıraktı.*

  * Lütfi Paşa Tarihi(s.53,54) Mustafa isminin yerine Malkoç Bey diyor. “Sivas’ta Malkoç adlı bir bey vardı, onu öldürmedi ve eyitti: Git, var Yıldırım Han’a vaziyetimizi de, dedi.”

Hayrullah Efendi Tarihi(C 5, s. 17) Mustafa Malkoç Bey diyor ve o da Lütfi Paşa’nm mütalaasını  tekrar ediyor

“ İbn Arabşah, Acâibü’l-Makdûr’unda şöyle diyor:

“Muharebe bitip muharipleri derdest edince bunların hepsini bağlattı ve kazdırdığı hendeklere diri diri attırdı.*  Müdafıler üç bin kişi idiler. Sonra yağmaya koyuldu. Ahalinin kısm-ı küllisini kati ve bir kısmını esir eyledi.**Bu şehir, en güzel bir iklimde şehirlerin en medeni ve en güzeli idi. Müstahkem ve mamur ebniyesi ve âsâr-ı kadîmesi ve meâbid ve hayratıyla meşhurdu.”

Hammer Tarihi, Sivas’ın müstahkem şehirlerden olup Timur istilası zamanında yüz binden fazla nüfusu olduğunu yazar. [Hammer Tercümesi,C 2, s.43.]

Sivas’ın zapt u tahribine müteaddit tarihler söylenmiştir. (Harap) kelimesi Sivas’ın zaptına tarih düşmüştür:

Şam ülkesine kadar uzanan Sivas ve Halep bayındırlık hususunda peçesiz gelin gibidir. (Harab)tarihinin gösterdiği sene ve aylarda Timiir ordusunun ateşiyle harap oldu.

Fatih’in veziri Mahmud Paşa namına yazılmış Düstûrnâme ismindeki manzum tarihte şu beyitler görülmektedir:

Çün sekiz yüz üç yıla hicret irer
Geldi Sivas ’a Timür leşker direr
Ol  la’in eyledi Sivas ’ı har âb
Döndü yine şahdan edip icünâb

Bu manzum eser yirmi bab üzerine tertip edilmiştir. Bir nüshası Ankara Maarif Kütüphanesi’ndedir. Demirleng Sivas’ı zapt ve tahrip ettikten sonra Malatya üzerine yürüdü.  Âlî Tarihi, Demirleng’in Sivas’ı Kara Yülük Osman Bey’e verdiğini beyan ediyor (c. 3, s. 27).

* Dört bin Ermeni süvarisi teslim mukavelenamesi mucibince esir ediliyordu. Demir bu esirleri askerine teslim etti, Hristiyanlar başları iplerle bacaklarının arasına sıkıştırılmış olduğu hâlde onar onar geniş hendeklere dolduruldular. Çukurlar tahta ile örtülerek üzerine toprak konuldu. Bu suretle bunlar eziyetle geç ölecek idiler (Hammer Tercümesi, C 2, s. 43).

** İbn Arabşah’ın bu mütalaasıyla Habîbü ’s-Siyer, Timurnameve  Kavzattı ’s-Safâ’nın mütalaaları birbirini tutmaz. Bu eserler Demirleng’in yalnız muhafızları itlaf ettiğini ve Hristiyanların mallarının yağma edilmesiyle iktifa olunduğunu ve Müslümanların fidye-i necât ile selamete erdiklerini yazarlar. Diğer bazı müverrihlerin mütalaaları da şöyledir:

en-Nücûmü ’z-Zâhire, Demirleng’in Sivas’ı alarak halkının kısm-ı a’zamını katlettiğini yazar (Ayasofya Kütüphanesi, C 6, s. 29).İbn Ayas  (Bedâyiü ’z-Zuhûr)ismindeki tarihinde (C 1, s. 326)

Demirleng’in Sivas’a girerek ahalisini öldürdüğü ve bazı insanları diri diri toprağa gömerek bazılarını da ateşe atarak yaktığı haberinin şayi olduğunu beyan eder. Tevârîh-i Âl-i Osmân,”Sivas şehrini alıp harap edip halkını helak edip hisarını yıkıp (s. 32)

Hammer Tarihi”Sivas’ın eli silah tutan ahalisinin ve hastalıklarının diğerlerine sirayet etmemesi için cüzzam illetiyle ma’lul olanların katledildiğini yazar (C 2, s. 45).

Hayrullah Efendi de şöyle der: (C 5, s.6 4) “Derûn-ı hisârda bulunan sekene ve ahali bu hâlden gafil olarak başlarında Kur’an, ellerinde toprak zükûr ve inastan altı bin kadar etfali önlerine katıp kale kapısından taşra çıkıp huzûr-ı Timur’a vararak inayet ve merhamet istidasında bulundular. Demirleng bunları atların ayağı altında telef ettirip birtakımını dahi çukurlar ve kuyular kazdırıp içine

Sh: 143-147(orjinal 93-96)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

GİZLİ KARDEŞLİK M.ESLEĞİNİN ORİJİNİ [Çıkışı]


Operatif [uygulamalı, işleyen, faal /gerçek-çalışan işçi sınıfı] Kadim Duvar ustalığından spekülatif [kuramsal, teorik, kurgusal, ] Kadim Kardeşliğe geçiş aşamasını; lejandları [efsane, mit, yazıt, kitabe ] bir yana bırakarak, bu mesleğin gerçekçi bilgilerini içeren eski yazınlardan inceleyecelim.

Mesleğin Kadim Mısır’da Hz. Musa zamanında operatif olarak var olduğu Exodus 1:11, (Çıkış 1.11) deki şu sözlerden anlaşılabilir “ve Firavun için Pitham ve Raamses hazine şehirlerini kurdular” II. Ramses İ.Ö 1292-1225 arasında hüküm sürdü. Firavunluğu sırasında pek çok inşaat yapıldı. Abidos’daki Seti tapınağı, Luksor ve Karnak’taki mabetler, Teb şehrinde kendisinin dev heykellerini de içeren Ramsesyum, Ebu Simbel’de kayaların içine oyulmuş mabed örneklerdir. Hükümranlığının ilk yıllarında Hititlerle savaştı, Suriye’ye seferler düzenledi ve pek çok esiri Mısıra geri getirdi. Saray katiplerinden olan Hz. Musa ilk Kadim Kardeşlerini esir duvar işçiler içinden seçti. Exodus I.14            de bunların tuğla ve harç ile çalıştıkları yazılıdır. II. Ramses I.Ö 1225 de öldü ve yerine Meneptah geçti. Bu nedenle Operatif Kadim Kardeşliğin II.Ramses zamanında gelişip Memeptah’ın hükümranlığı sırasında Spekülatif şekle dönüştüğü söylenebilir. Diodorus’un bir tercümesine göre Osiris Arabistan’da Nisa yakınında kendisi için dikilmiş olan sütundaki yazıtta şöyle diyor: “Ben Kral Osiris’im. Ben Satürn’ün en büyük oğluyum. Ben muhteşem ve parlak bir yumurtadan doğdum. Beni teşkil eden madde ışığı teşkil edenle aynı tabiattendir. Yararlarımı ihsan etmek ve keşiflerimi açıklamak için dünyanın bulunmadığım hiçbir yeri yoktur.”

Diğer taraftan, Kadim Mısır’da bulunan ve yanlış isimlendirilerek kamuoyunda “Ölüler Kitabı” (Book of the Dead) adıyla bilinen papirüs tomarının doğru adı “Günle Beraber Doğuş” (Corning Forth by Day) olarak tercüme edilebilir. Bu kitap, tam anlamı ile bir “tek ses” ritüeli ve açıklamasıdır. Yukarıdaki yumurta, tek ses yoluyla yeniden doğuşun gerçekleştirildiği mabettir. Ayrıca Mısır papirüslerinde “Hiram” “Chiram” olarak geçmekte ve anlamı açıklanmaktadır:

Mısır’lı peygamber Hermes’in (Toth, İdris) “Zümrüt Tablet” inin (Tabula Smaragdina) kapağında “Chiram Telat Mechasot” yazar. Bu; “Evrensel Temsilci, Öz’de tek, Görünüşte Üçlü” demektir. Chamach, Ruach ve Majim üç İbrani kelimesidir ve Ateş, Su, Toprak anlamına gelirler. Baş harflerinin birleşimi Chiram olur ki sonradan Hiram’a dönüşmüştür. Kaliforniya’da Filozofik Araştırma Cemiyetinin kurucusu Manly. P. Hail 33 kardeşin “Kadim Mısırlıların Kadim Kardeşliği” isimli kitabında verdiği “Crata Repoa” ritüeli Mısır daki Tek ses’i” anlatır. (Ol=Kün)

Böylece Kadim Mısır’da tekrislerin yapıldığını biliyoruz.

[tekris, Gizli tarikatlarda yapılan bir çeşit törendir. Bu törenle yeni üye tarikata kabul edilir.]

Arapların; Osiris’in bu şehrine “NİSA” adını vermesi acaba tesadüf müdür?

Bu nedenlerledir ki operatif Kadim Kardeşliğiden Spekülatif Kadim Kardeşliğe geçişi Mısır  Mabetleri inşaatlarında çalışan bu işçilerin zamanından daha sonraki bir devire atmak doğru olmaz. Ancak somut tarih istenirse Spekülatif Kadim Kardeşliğin başlangıcını Tevrat’da bulabiliyoruz. Bu başlangıç, Mısır’dan çıkanların Sina dağında yaklaşık İ.Ö 1180 li yıllarda yaptıkları ve ilk Mabet diyebileceğimiz Tabernakl” ile işaretlenebilir:

Tabernakl gerçekten de ilk Mabeddir ve Süleyman Mabedinin çok ötesindeki sembolik anlamlara sahiptir. Bu mabet, Musa’nın Mısır’dan çıkarken yanında taşıdığı ve “Tanrı’nın On Emri” ni içeren “Ahit Sandığını” muhafaza etmek için kurulmuş olan çok büyük bir çadırdır. Çadırın süsleri ve şekli Mısır Mabetlerinin mimari özelliklerini taşır. Bu tasarım, Sina çölünde projelendirilemeyecek kadar girift idi. Hz. Musa Mısır’da bir Kraliyet katibi (scribe) idi. Bu nedenle Tabernakl’i halen Mısır’da iken bir mimar ile beraber planlamış olması olasılığı kuvvetlidir. Spekülatif aşamaya geçiş Exodus 36:8 de yer alan aşağıdaki cümlelerde açıkça görülebilir: “… ve içlerinde Tabernakl işinde çalışan her aklı selim sahibi kişi bükülmüş saf ketenden on adet perde yaptı..” Bu, Musa’nın Tabernakle’nin yapımı için tarif ettiği pek çok sembolik şarttan ilki idi. Ancak bu on perdenin yapımı ve konumu Tanrıya yakaran ellerin göğe kalkmış şeklini sembolize eder. Tanrıya yakarmadan hiçbir işe başlanamayacağını gösterir.

Musa Mısır sarayının bir mensubu olarak Tanrı-Kral Osiris’e tapınma araçlarını görmüştü. Osiris yeraltında, ebedi karanlıkta yaşardı. Musa, Mısır’daki gök bilimcilerle de temas halinde idi. Olgunlaşınca Tanrı’nın rahmetinin göklerden geldiğine inandı. Bu aşamada en büyük sorun, bu yeni inancı Osiris’in yeraltı dünyası inançlarına göre yetişmiş olan kişilere benimsetebilmek idi. Bunun içindir ki yeni mabedi göklerin sembolleri ile donattı. Bu plan büyük bir gizlilik gerektiriyordu. Plan’ın kendisini Mısır’dan kaçmadan önce Tevrat’ın ilk beş kısmı olan “Pentateuch” un beş kısmının içine dağıttı.

Gelecek nesillerin bulabilmesi için de bir şifre anahtarı geliştirdi. Ancak Tabernacle’ın 7,625 parçasının her biri bir sembol olduğundan dolayıdır ki bu Mabedin yapılışı Spekülatif Kadim Kardeşliğe geçişi tanımlar.

SÜLEYMAN MABEDİ

Kadim Kardeşlikte en geniş bilgi taşçı ustalarının orijini ile ilgili olanlardır. Ancak bu tarihçenin Süleyman Mabedi ile ilgili olan kısmından fazla söz edilmez. Bunun bir nedeni Mabed hakkında fazla bilgi olmaması, diğer bir nedeni de Kadim Kardeşlikte bu konuların gizli sayılmasıdır. Ancak Sir Francis Bacon “The New Atlantis” isimli kitabında “bir Süleyman’ın Evi (House of Salomon)” dan söz etmiştir. Aşağıdaki satırlarda, Süleyman Mabedinin ritüellere girişi hakkında bazı bilgiler verilmektedir. Bu bilgileri şu kayıtla okumak yerinde olur: Operatif Kadim Kardeşliğin British Museum’da bulunan “Sloane Elyazması” nda Süleyman Mabedi vardır. Bu; ayrıca Fransa’da operatif bir Kadim Kardeşliğin birlik olan “Compagnons de la Tour” un ritülleri arasında da bulunmaktadır.

Kudüs’te üç Mabet olmuştur. Biri diğerinin üstüne yapılmıştır. En sonuncusu tarihçi Josephus tarafından tarif edildiği söylenen ve Kral Herod tarafından yaptırılandır.

Herodun tapınağından bir evvelki Tapmak Zorobabel tarafından yaptırılmıştır. Bu “Ezra’nın Kitabı” nda tarif edilir. İlk Mab. ise kral Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Bu Mabedin sembolizması da Tevratta “I.Krallar:5-6;VII:13-15″ ve “Tarihler 11:3-14″ bahislerinde anlatılmıştır. Bununla beraber Spekülatif Kadim Kardeşliğin Süleyman mabedinden önce kurulmuş olduğu yukarıdaki anlatımla ortaya konmuştur.

Kadim Kardeşliğin mabed ile özdeşleştirilmesi Kral Davud’un arzusundan ileri gelmiştir: Davud, “Tabernakle”nin Hz. Musa için önemini anlamış ve yeni Mabedi bunun yerini alması için planlamıştır. Nathan peygamber vasıtası ile aktarılan Tanrı buyruğu Samuel 2 kitabındaki şu sözlerdedir: “Benim adıma bir ev yapacak, ben de onun Krallığım ebediyete kadar kurduracağım..” Davud’un istediği Tabernakle’in kutsal gücünü devam ettirmek idi. Bu kutsal güç; Hz. Musa’nın “Tanrının Kelamı”nı insanlara burada iletmesinden ileri gelir. Bu Kelam Pentatuch içeriğinde zamanımıza kadar bozulmadan gelmiştir. Bu mabed ve bu kitap eşzamanlı olarak ortaya çıkmışlardır, bu nedenle Kadim Kardeşliğin ayrılmaz parçaları olmuşlardır.

Spekülatif Felsefenin Kaynakları

İbraniler; Incil’de Exodüs kısmında anlatıldığı gibi Musa Peygamberin önderliğinde Mısır’dan Filistin’e göçmüşler ve Hermetik öğretiyi getirmişlerdir. Burada doğan ilk tek Tanrılı din olan Museviğin üç mezhebi vardı. Saddusi, Farızi ve Esseni. Esasen Esseniyenler Musevi dininin belirmesinden önce var idiler. Bu kült, Tevrat’ın Bâtıni anlamını yorumlayan Kabbala doktrinlerinin muhafızı olmuştur. Felsefeleri; düşün dünyasına katkıda bulunmuş, Pisagor okulundan İslam Hurufiliğine kadar uzanan akımları da etkilemiştir. Zebur’un derlenmesi ve Tevrat’ın Musa peygambere vahyoluşu ile “Kitaplı Dinler” dönemi başlamıştır.

İran’da İÖ 6-7 yüzyıllardan beri varolan Zerdüşt de bu inanç silsilesine katkıda bulunmuştur. Bu düşünceye göre iyilik meleği Hürmüz ile karanlık ve kötülük meleği Ehrimen arasında bazen iyinin bazen kötünün galip olduğu sürekli bir savaş vardır. Bu karanlık ve aydınlık dünyasının melekleri ve şeytanları sonradan bütün dinlerde yer alacak olan “anjeloloji”nin temelini atmıştır. Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend-Avesta’dır. Bu Kutsal Kitabın varlığı, Zerdüşt dinini ilk kitaplı din yapar. Tanrı tarafından temsilcilerine vahyedilen kutsal kitaplar bir yaradanın varlığını temel almakla beraber yaratılanların o yaratana nasıl tapması gerektiği hakkında da somut ve mutlak kurallar koymuştur.

MÖ 700 lerde İran yaylasından Hint-Çin yarımadasına doğru yayılan Aryan İstilası, buraya Rig-Veda külliyatını ve Veda dinini getirmiştir. Bu din, yaratılış hakkında bir şey söylememekle beraber aynen Orta-Asya’daki benzerleri gibi birçok Tanrı içerir. Bu dindeki kurban ritüellerinde insanlar kutsal bir güç edinirlerdi. Rahip sınılı olan Brahman’lar sonuçta bütün kainatı temsil eden bir güç olarak anlaşılmaya başlandılar ve Brahman ezoteriğin timsali haline geldi. Meditasyonla Tanrılar ile ilişki kurabilecekleri söylendi. MÖ. VIII. Yüzyıldan itibaren de Tanrılar insanüstü değil, insanın hissedebileceği, meditasyonla varabileceği kavramlar olmaya başladılar. Upanishad’lar ve Aranyaka’lar bu hususları işleyen kutsal dokümanlardır. Taoizm, Budizm, Konfiçyüs dini bu düşünceleri işlemişlerdir.

Bu durum bir ikilemi doğurmuştur:

Kitaplı Dinler bir yaratan-yaratılan varlığından söz ederlerken, Tanrıya insanın nasıl varabileceğini düşünen ezoterik akımın mutasavvıf ve mistik düşünürleri doğanın birliği ile yaratan- yaratılan’ın tekliği düşüncesini savunmuşlardır.

Hermes ve Hermetizm

Ezoterik düşün, ilhamını Kadim Mısır’dan alan, ancak yukarıda sözü edilen düşüncelerle de karmaşan bir fikir akımı olan “Hermetizm” adı ile belirginleşir.

Hermes

“Hermes” kelimesinin etimolojik kökeninin Süryânice olduğu ve “ilim” anlamına geldiği söylenir. İbranîlere göre adı “aydınlatmak” anlamına “Uhnûh”tur. “Enoh” ve ayrıca Arapça “İdris” adlarının buradan türediği söylenir. Eski Mısırlılar onu “Mürşid” anlamına gelen “Thoth”, “Tahuti”, “Thech”, “Tat” gibi isimlerle anarlar, ve ismi “Aa Aa Tehuti” şeklinde söylerlerdi. “Aa Aa”; “Üç kere büyük” ,’inlamına gelir. Grekler “Aa Aa Tahuti” çağrısını kendi dillerine “Trismegistos” şeklinde çevirince bu yeni deyimin anlamı farklı yorumlara neden olmuştur. Bazı İslam düşünürleri bu üçlü isme “Üç kere hikmetlenmiş” anlamını verirler ve bunu nimetler üçgeni eledikleri Nübüvvet, Hikmet ve Hilâfet’in Allah tarafından ona bahşedilmesi olarak anlarlar.

Hermetizm

Hermetizm hem Kadim Mısır’da Hermes’in adına ortaya atılan öğretiye hem de bu öğretinin yolunu izleyen ezoterik ekollerin çalışma sistemlerine verilen isimdir.

Konu, Hermetik literatürün incelenmesi ile anlaşılabilir. Hermetik Külliyat, (Corpus Hermeticum) 17 ana diyalog’dan oluşur. Buna İS 500 yılında derlenen 40 civarında metin ile 1945 yılında Mısır’da Nag Hammadi’de ortaya çıkarılan 3 adet Koptik elyazmasını eklemek gerekir. Hermetik Külliyat içinde sayılabilecek olan “Zümrüt Tablet” kitabı, orijinal felsefeyi sağlıklı bir şekilde yansıtabilir. Öğretinin hareket noktası hakikatin araştırılmasıdır. Kadim Hermetizm’e göre evrende ve dünyada varolan her şey tek bir kaynaktan vücud bulmakla beraber biribiri ile bağlı idi. Bu bağlılık sonucunda tüm’ün bir parçası olan bir yerde bir değişiklik yaratıldığı zaman bu, başka yerde bir sonuç doğururdu. Evrende Makrokozmos ve Mikrokozmos ilişkili idi. “Yukarıda ne ise aşağıda da odur” deyimi bu noktayı çok iyi ifade eder. “Zerre” nın “tüm” ün parçası olduğu görüşü ve “tüm”e varma isteği, İslam Sufi’lerinin vahdet-i-vücud felsefesinde kendisini gösterir. Ayrıca Hermetizm’in “evrende oluşacak bir değişikliğin bir sonuç yaratacağı” dogması vardır. Hermes’in semavi güçler ile insanlar arasında bir bağ kurucu (hermesnöta) olarak görülmesi fikriyatı uzun yıllar yaşamıştır. Dinlerin bâtıni yönünü açıklayan ve adına “Hermenötik” diyebileceğimiz tefsir ilmi bu fikriyattan kaynaklanmıştır. Belli uygulamaların belli sonuçlar doğurabileceği” düşüncesinin gerçekleştirilebilmesi, İlm-i-Simya’nın gelişmesi ile sonuçlanmıştır.

Urfa Harran’da, Yeni-Pisagorculuk ve Hermesçiliği, Bâbil dinlerine ait nitelikleri, İbrani düşününün ürünlerini Grek geleneğinin ezoterik yönleriyle birleştiren Sâbiîlik hakimdi. Sâbiîlerin Müslümanlarca “ehl-i kitap” olarak görülmeleri Hermetik çalışmaların müslümanların eline geçmesinde rol oynamıştır. Sâbiîlerin ünlü bilginlerinden Sâbit bin Kurra, Hermes’in “Kitâbu’l-Nevâmis’ini Süryaniceden Arapçaya çevirmiştir. Kindî’nin öğrencisi İbn Tayyib el-Serahsî, Hermes’i Sâbiî dininin kurucusu olarak görür. Şemseddin el-Dimaşkî “Nuhbetü’t-Dehr” isimli kitabında “Sâbiî” sözcüğünün Sabi’den türetildiğini ve bunun da Hermes’in oğlu demek olduğunu söyler. “Sâbiî” günümüzde Irak’ta “Mandeen”ler adı ile küçük bir cemaât olarak varlıklarım sürdürürler. 7 Azer (Ocak) tarihini Hermes Bayramı olarak kutlarlar. Ayrıca Sâbiîler’in bu gün dahi Irak’ta var olan kolu olan Mandeistler’ın nûr meleği Zehrun’u güneş burcu ile özdeşleştirdiklerine bakılarak “Hermez” ya da “Hürmüz” ün böylece türetildiği de varsayılır. “Sâbiî” 1er tarafından Hermetik doktrinlere göre yıldızları etkileyerek istenilen sonuçların elde edilmesini sağlamak amacı ile yazılmış olduğuna inanılan astroloji konusundaki “Liber Hermetis” ve Mecritî’nin “Picatrix” (Gâyetü’l-Hakîm)” kitapları da Hermetizmin temellerini ortaya koyarlar. Bu son kitabın Sâbiiler üzerine olan yedinci bölümündeki “Tabiat-ı Tamme” konusunun Hermesin eseri olduğu söylenir.

Gül-Haç (Rose-Croix)

Gül-Haç, öğretileri tarih içinde Hermetik felsefeden esinlenen evrensel bir kardeşlik birliği olarak bilinir.. Encyclopedia Britannica Gül-Haç mensupları için “17. yüzyılda kimlikleri bilinmeyen bu kişiler, ateşli yazılar ve broşürlerle, görünmez varlıklarım ilan etmişlerdir. Bir örgüt olarak varlıkları hiç bir zaman tatmin edici bir biçimde kanıtlanamamıştır. Ancak, varlıklarına olan inanç Avrupa’da bir histeri dalgası yaratmaya yeterli olmuş ve Francis Yates’in belirttiği gibi, 17. yüzyılda düşün, kültür ve politik kurumların gelişiminde hayati bir rol oynamışlardır.” demektedir. Topluluk, 1614’te yazarları bilinmeyen “Genel Reform” adlı bir kitap ile gün ışığına çıkmış, 17. yüzyılda Fransa ve İngiltere’yi de kapsayan geniş bir alana yayılmayı başarmıştır.

Lejand’a göre Genç Christian Rosenkreutz Arap bilgeliğini kaynağından öğrenmeye karar vermiştir. Kardeş P.A.L. ile birlikte kutsal anıtları ziyaret için yola çıktığını, ancak bu kardeşin Kıbrıs’ta öldüğünü dolayısıyla Kudüs’e gitmediğini ve ülkesine dönmeyerek Şam’a gittiğini anlatmaktadır. Şam’dan Kudüs’e gitmekten hastalık nedeniyle vazgeçen Rosenkreutz kullanmasını bildiği tıbbi ilaçlar sayesinde Türklerin dostluğunu kazanmış, Arabistan’da Damasko (Damcar) bilginleri ile temas kurmuştu. Bu bilginlerin gerçekleştirdiği mucizeleri ve doğanın bütün sırlarının bu bilginlere nasıl açıklandığını öğrenmişti. Sabrını daha fazla tutamayan C.R., Araplarla bir anlaşma yaparak belirli bir para karşılığında Damcar’a götürmeleri konusunda anlaştı. Şam bilgeleri onu Damcar adlı bir kente göndermişlerdir”.

Bu konudaki yazarlar bu kentin Şam (Damaskus) olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Batılı bazı araştırmacılar ise Damcar adı ile bir kent olmadığından hareketle bu efsanenin doğru olmayacağını iddia etmişlerdir.

Fama’da anlatılanlara göre; “Damcar’daki “doğanın gizlerini bilen” bilgeler, olgun genci çoktandır beklenen biri gibi karşılamışlar, matematik, fizik, simya öğretmişler ve evrenin gizlerini içeren “Kadim Kardeşlik Kitabı, Liber Mundi” diye adlandırılan bir gizli eseri vermişlerdir.

Rozenkreuz, üç yıl sonra buradan Mısır a geçti. Mısır’da Hermes Trimegistus’un metafizik eserlerini inceledi. Müteakiben Fas’ın Fez kentine gitmiş ve burada Büyü ile Kabala’yı öğrenmiştir. Fas için şunlar yazılıdır: “Arap ülkelerinin temsilcileri her yıl toplanırlar ve yeni buluşları sorgularlardı.”

Bu dönemde Fas, felsefi ve okült etütlerin merkeziydi: Burada Abu-Abdullah, Gabir bin Hayyan ve İmam Jafar al Sadık’ın simyası, Ali-aş-Sabramallisi’nin astroloji ve majisi, Abdarrahman ben Abdallah al İskari’nin ezoterik bilimlerini öğretenler vardı. Bu etütler Ümeyyeoğullarından beri rağbet görüp sürmekteydi.

Her dinin bir dışa açık (ekzoterik) ve bir de kapalı (ezoterik bâtıni) yönü olduğu bilinir. Bu Batıni unsurlar, Musevi dini için Esseniyen rahiplerinin, Hıristiyanlık için İncil’e dahil edilmeyen pseudogrippa ve epidogrippa yazınlarının, İslam’ınki ise Sufi’lerin eserlerinde görülebilir. Tarihi olarak, Gnostik Hıristiyanlar’a göre Hz. İsa ve İslam’a göre Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  İkilisi Zâhiri, buna parallel olarak da İncil ve rivayete göre “mahşer”in yazarı Yahya (John) ve Hz. Ali İkilisi Bâtıni bilgilerin kaynağı sayılmışlardır. Zamanla, Batıni İslam geleneğinden Fatımi, İsmaili, Nusayri ve benzeri mezhepler ve bazı tarikatler belirmiştir. “Kabuğun İçindeki Öz” gerçeğini bulmak yolunda çalışan İslam mistikleri de Sufiler olarak anılmışlardır. Bu kişilerin VIII. yüzyılda bâtıni bilgileri yaymaya başlaması, dine aykın görüşler serdettikleri gerekçesi ile ortodoks İslam teologları’nın büyük tepkisini çekmiş sonuçta bunların bazıları cezalandırılmış, bazıları ise öldürülmüştür.

10. yüzyılda Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in kızı Fatma ve damadı Ali’nin soyundan gelenler, Mısır’da Fatımi devletini kurdular. İslam öncesi Kuzey Afrika pek çok Gnostik cemaatin yaşadığı bir yer olduğundan Bâtıni İslam’ın öğretileri bura halkına yabancı değildi. Fatımi’ler İslam’ın ezoterik yanını yalnızca tarikata kabul edilenlere öğrettiler. Kahire şehrini kurdular ve burada Hikmet Evi (Dar-ül-Hikmet) denilen okulu açtılar. Bu okulda, Bâtıni İslam’ı öğrenen ve dünyaya yayan Dai’ler yetişiyorlardı. Fatımi Halifesi, bu okulun başı idi. Bu okula, bütün memleketlerden öğrenciler geldiler. Her Pazartesi ve Çarşamba Felsefi Toplantılar (Majlis-al-Hikmet) olurdu. Burada yetişen Dai’ler, Avrupa dahil dünyanın her yanına sızarak öğretiyi yaymaya çalıştılar. Öğretilerinde Allegoriler ve Semboller kullanıyorlar, şifreler ile tanışıyorlardı.

Üzerinde Arap harfleri ile “Bismillah ir-Rahman ir- Rahim” yazan bir Kelt haçı, Kelt”lerin bunlardan etkilendiğinin delilidir.

Fatimilerin Kuzey Afrika’daki bu yükselişi, Mezopotamya’daki Ortodoks İslamı temsil eden Abbasi’lerin tepkisini çekti. Dalalete saptığına inandıkları bu devlete karşı savaşa girdiler. Bu arada, “en-el- hak” diyen saygın Sufi Mansur al-Hallac öldürüldü. Mansur al- Hallac’ın idamından iki yıl soma Basra’da bu defa “Saflık Kardeşleri” (İhvan üs-Safa) adlı bir kapalı cemiyet belirdi. Özdeyişleri “Kendisini Bilen, Allahı Bilir” idi.

Rosenkreuz‘in sırlarının bir kısmını; bu ekolden aldığını düşünmek doğru olabilir. Bu topluluğun pek çok yerde üye olmayanların giremediği ve sırlarını tartıştıkları lokalleri vardı. Ciddi bilimsel araştırmalar yaparak dogmaları bağnazlıktan ırak bir şekilde yorumlamışlardır. Dogma yorumlan; heterodoks oluşları nedeniyle toplumdan gizli tutulurdu. Cemiyetlerinde bir kaç derece vardı. Öğretinin gizli kısmı teurji,* melek isimleri, çağrılar, Kabala ve şeytan çıkarma gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştı.

* Teürji (theurgy), okültizm’deki çalışma alanlarından biri ya da okült bilimlerden biri olarak kabul edilmekte olup, kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması olarak tanımlanır.

Terimin eski Yunanca’daki aslı, “ilah, tanrı” anlamına gelen “theos” sözcüğü ile “eser” anlamındaki ergon sözcüklerinden türetilmiş olan ve “İlahî eser işçisi” anlamına gelen “theurgos”tur. Teürji ile büyü arasındaki fark, büyüde kişinin bir başka kişiyi etkilemesi söz konusuyken teürjide kişi başkalarıyla değil, kendisiyle ilgili bir konuda birtakım güçlerden yararlanma veya ilahî âlemden yardım sağlama girişimlerinde bulunur. Örneğin dua teürjik bir çalışmadır ve uzmanlık gerektiren bir alandır. İ.S. 3. yüzyılda yaşamış olan Neo-platoncu Porphyry, goetia uygulamalarını teürjiden ayırt etmiş ve goetia’nın kaçınılması gereken bir kara büyü uygulaması olduğunu bildirmiştir.

“İhvan-üs-Safâ”, sufılerden farklı olmakla bereber bir çok anlayışı paylaşıyorlardı. Her ikisi de İslami teolojiden kaynaklanan bâtıni cemiyetlerdi. “îhvan-üs- Safâ”nın tenasüh inançlarım hemen hemen bütün Sufi tarikatları paylaşmışlardır. Batıni (ezoterik) kuruluşlan çoğu kez etkileyen Arap Yeni-Eflatuncu ve Yahudi Kabalistlerin öğretileri uyarınca, ölümle bedenden ayrılan “gayri-saf’ın temizlenmesi için yeniden doğuşu gerekli görüyorlardı. Hıristiyanlıktan önce İskenderiye’nin Hermetik ve Yeni-Eflatuncu ekollerinde varolan logos (kelam) doktrini Incil’lerde yer alan Hıristiyani anlayıştan farklı olmakla beraber bu iki kavramın Rosicrucian (Gül-Haç) ritüellerinde kaynaştırıldığı görülür. Bu öğretilerin Rosenkreutz gibi Hıristiyanlığı iyi bilen bir manastır üyesinin dikkatini çekmiş olması muhakkaktır. Ruhun Tanrıya yükselişinde “İsimlerin” nurlanışı “Eski Ahit”de, “Erdemlerin..” nurlanışı “Yeni Ahif’de ve “Öz”ün nurlanışı ise Kuran’da verilmektedir. Bu görüşlerin bir kaynaşması (amalgamasyon) Gül-Haç düşününe yansır:

“La pensee et l’ouvre de Peladan, La philosophie Rosicrucienne”, (Gül-Haç Felsefesi) isimli eserde yer alan “Gül-Haçlıların Yaratılış Doktrini”nin aynısını İbni Sina’nın felsefesinde görebiliriz: Tanrı dünyayı doğrudan yaratmaz, ancak İlk Yönlendirici rolünde saf zeka belirir. Işık on küre içinden geçerek maddi düzeye ininceye kadar Ruhları aydınlatan aktif zeka olan bu saf zekaya doğru hareket eder. Hakim’i mutlak olan Tanrı ‘İlk Sevkedici” olarak idrak edilir. Yaratıcı nesneyi doğrudan yaratmaz, bu eylem ilk prensiplerle özdeşleşen melekler aracılığı ile gündeme gelir. Rosenkreutz, bu tür çalışmaları yapan ibni Sina veya Abdul Kerim al-Cili’nin öğretilerini görmüştür.

İslam tarihçisi Amir Ali “A Short History of the Saracens”, adlı eserinde der ki ” Hikmet Evi’ndeki pek çok iykaaf Derecelerinin anlatılan paha biçilmez değerlerdir. Gerçekten, Kahire’deki Hikmet Evi Hristiyan dünyada kurulan Kadim Kardeşliğin Localarına örnek teşkil etmiştir.”

Fama’dan bir yıl sonra Strasbourg’ta yankıları geniş olan Christian Rosenkreutz’un Kimyasal Düğünü” adındaki kitap ortaya çıkmıştır.

http://www.felsefetasi.org/christian-rosenkreuz-ve-kimyasal-dugun/

Alegorik ayrıntılarla dolu olan öykü, kozmolojik, simyacı, astrolojik, büyüsel simgeler içeriyordu: Öykünün başlangıcında Rosenkreutz bir törene hazırlanmaktadır. Ancak, törene katılana kadar bir çok sınav, deneme ve garip aydınlanma törenlerinden (iykaaf basamakları) geçmesi gerekir. Sonunda hedefine ulaşır ve onur konuğu olarak kutlamaya katılır. Böylece “Altın Taş Şövalye Tarikatı” mn üyesi olur. “Altın Taş” simgesi, simyada asal maddelerin altın ve gümüşe dönüştürülmesini sağlayan Filozof Taşı’na (Lapis Elixir) açık bir göndermedir. Gül-Haç düşününde Simya ilmi ile gerçekleştirlen dönüşümler aslında yontulmakta olan insanın iykaaf Derecelerini sembolize ederdi. Eser, “Altın Taş”a ulaşan Rosenkreutz’un tinsel bir gelişme geçirdiğini etraflıca anlatır.

http://www.hermetics.org/gulhac.html

Bu eserin, Luther’ci bir papaz olan Johann Valentin Andrea tarafından yazıldığı ve yayımlandığı ileri sürülmektedir. Söylence uyarınca yozlaşmış olan sosyal yaşamda reformlar gerektiğini düşünen Andrea’nın, hem ezoterik meraklarını, hem de sosyal değişim arzularını birleştiren Gül-Haç örgütünü kurduğunu da ileri sürmektedirler. J. Gordon Melton, “Encyclopedic Handbook of Cults in America” adlı kitabında “Andrea’nın ateşli bir Luther’ci olması pek ilgi çekicidir. Zira Martin Luther’in armasında da bir gül ve bir haç resimleri bulunmaktaydı.” diyerek önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.

 http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2956.0

Bâtıni Fikriyatın Batı’ya Geçişi

Şimdi bir başka soruya cevap aramamız gerekir: Yukarıda izlerim sürdüğümüz teolojik, felsefi ve teosofık fikriyat Batı’ya nasıl aktarıldı? Yukarıda Fatımi Dai’lerin rolü üzerinde yer elverdiği ölçüde duruldu. Buna ilaveten aktarım kanalları şöyledir:

  • Doğu’nun düşün dünyasının eserleri Mezopotamya’da Süryani rahiplerce Latince ve Grekçeye tercüme edilmiş Bizans’a, buradan Avrupa’ya intikal etmiştir.
  • Ünlü düşünür Fisagor, Anadolu’yu, Doğu’daki tüm okulları ve özellikle Hermes Okulunu görmüş, buralardan feyiz almıştır. Mısır’da Kambiz’in ordusuna esir düşüp İran’a götürülmüş, orada da o dünyanın sırlarını öğrenmiştir. Daha sonra da Yunanistan ve müteakiben İtalya’da kendi okulunu kurmuştur. Bu okullara Collegia denilmekte olup hem felsefi hem de bilimsel çalışan elit okulları idiler. Fisagor’un okulu sonradan cahil halk tarafından yakılıp yıkılmıştır. İbrani Gematria’sını örnek alarak sayıların mistik gizemlerine geniş yer verilen bu akım içinde; sonradan gelişen Napoli Akademisini, Venedik Yeni Akademisini, Roma Akademisini, Floransa Akademisini ve özellikle Komo gölü kenarında bulunan ve İstanbul’un fethi sonrasında gelen alimleri saflarına katan Comacine Akademisini sayabiliriz. Bu sonuncusu Fransa’da da Comacine’ler akımını başlatmıştır ki Fransız Kadim Kardeşliğin tarihçisi Paul Noudon’a göre mesleğimizin kökleri arasında önemli yeri vardır.
  • Ünlü feylesof Eflatun, İskenderiye Okulundan feyiz almış idi. Kendi felsefesinden türeyen Yeni-Eflatuncu akımlar, gerek İspanya’nın gerekse Sicilya’nın Araplar tarafından işgali ile Avrupa’ya tanıtılmıştır. Özellikle Kurtuba şehrinde İbn-i-Rüşt’ün Külliyatı, tercüme edilmiş olan ezoterik bilgilerin birikip dağıldığı bir merkez olmuştur. Bu kuruluş, bu gün İbn-i-Rüşd Üniversitesi adıyla yaşamaktadır.
  • MÖ. 430 larda yaşamış olan Aristo ise mantık kurallarını ortaya koyarak rasyonalizm’in temellerini atmıştır.
  • Diğer bir unsur ise Haçlı Seferleridir. Kutsal topraklan Müslümanlıktan azat etmek için savaşmaya gelenler arasında Hıristiyan tarikatlarının mensubu asker-rahipler arasında önemli yer tutan Mabet Şövelyeleri, St.Bemard de Clairvaux’nun kurduğu Sistersiyen Mezhebinin dogmalarına göre yetişmişlerdi. Esasen onların kurucuları da aynı kişidir. Sistersiyen Mezhebinin kimi fikirlerinin İspanya’da İbn-El-Arabi’nin felsefesinden etkilenmiş olduğu söylenir. Kurtarmaya geldikleri topraklarda ise hiç beklemedikleri şekilde temelleri yukarıda sıraladığımız unsurlar üzerine oturan bir fikir, mitos ve inanç zenginliği ile karşılaşmışlar ve bunlardan etkilenmişlerdir. Bu tarikatlar, memleketlerine döndüklerinde yeni fikirlerin enjeksiyonuna yol açmışlardır.
  • Özellikle Bizans’ın fethi ile buradaki kitaplarla beraber âlimler Batı’daki ilim merkezlerine göçmüşler ve çalışmalarını oralarda sürdürmüşlerdir.

Gül-Haç kardeşleri arasında yalnızca Goethe ve Sir Francis Bacon değil, büyük filozof Nietzsche, ünlü düşünür ve simyagerler olan Robert Fludd, Saint Germain ve Kont Cagliostro gibi kişilerin olduğu söylenir.

Avrupa’daki Gül-Haç mensuplarının pek çoğu diğer bazı hükümdarlar dışında Almanya Heidelberg’deki Ren Palatin Kontu h’riedrich’in himayesi altında idiler. Friedrich 1613 yılında İngiltere kralı James Stuart’ ın (James 1) kızı olan Elizabeth Stuart ile evlendi. Bundan dört yıl sonra 1617 de Bohemya lordları kendisine memleketlerinin tacını verdiler. Bu olay, Avrupa’da 30 yıl savaşları olarak bilinen ve Katoliklerle Protestanların ölesiye dövüştükleri kanlı bir savaşı başlattı. Savaşın başlarında Almanya’nın Katolik ordularınca işgali ile can derdine düşen Gül-Haç’lılar önce Hollanda ve sonra İngiltere’ye kaçtılar. Fikirleri burada yeşermeye başladı.

Sh:203-216

Kaynak: Altay Birand, Katkılarım.. Ankara, 2004

 

 

RUSYA’DA TANRI’YA DÖNÜŞÜ SAĞLAYAN “SPİRİTÜALİZM BİLGİSİ”


Soljenitzin Bir Devrin Sembolüdür

“Soljenitzin’in suçu sadece Sovyet komünizminin şiddet metotlarına karşı çıkması değildir. Soljenitzin eserlerinde insan ruhuna ve Tamı sevgisine yer vermek sureti ile Rus milletinin özlemini dile getirmiş ve bu suretle komünizmin Tanrı’yı inkâr eden materyalist öğretisine ve hayat felsefesine karşı çıkmıştır.”

Sayın Prof. ismet GİRİTLİ’nin, asrın olayını yorumlarken koyduğu teşhis, meselenin ruhunu, özünü bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmaktadır. En veciz anlatımla Soljenitzin olayının temelindeki gerçek budur. Soljenitzin’in isyanı sadece Sovyet yöneticilerine karşı değil, bütün tutucu çevrelere karşıdır. «Bunu yaparken şu fikrin etkisinde olmalıydı: kendisi gibi düşünenler, yeni bir dünyanın kuruluşu için çaba sarfederken, daha önceki aksaklıkları ortaya koysunlar. Ya da, bu fikri paylaşsınlar. Bu nedenle soljenitzin’e yalnız bir yazar, romancı gözü ile bakmak doğru olmaz. O yazarlığın üzerinde başka vasıfları taşıyan bir insandır.»

“Aleksander Soljenitzin hakkında ne düşünürsünüz?” diye sorulduğunda ünlü yazar şöyle diyordu: “Gelecekte bu konuyla ilgili olarak hiç bir problem doğmayacaktır, buranın insanları şartlandırılmıştır. Bu yüzden kimse taşkın ve coşkun davranışlarda bulunamaz. Bu sebeple yeni Soljenitzin’lerin doğacağını ummuyorum.”

“Bu konuşmanın ışığı altında düşünülecek olursa, Soljenitzin’in ülkesinden sürülmesi yenik düşmenin tabii bir itirafı olacaktır. Bu da Rusya’nın psikolojiyi ön plâna alan mesleklere ve toplum rızasıyla doğacak hükümetlere hiç tahammülü olmadığını açıkça gösteriyor. Rus idarecileri halâ insan ruhundan ve duygularından doğan kuvvete karşı korku duymakta, bütün güç ve güvenini kaba kuvvetten almaktadır.”

International Herald Tribüne’ün bu görüşüne rağmen idareciler, Rusya’da, ruhsal olaylarla ilgili araştırmaları teşvik etmekte ve bu konudaki çalışmalara inanılmaz ödenekler ayırmaktadır (12 milyon Ruble).

Bu davranışın sebebi ne olabilir?

“Bir Sovyet vatandaşının psikolojik arzu ve tutkuları hiçe sayılır, bu duygulardan doğacak enerjisi sadece sosyal faydalar sağlamak amacı için kullanılır” diyor Soljenitzin.

Bir noktaya işaret etmek isteriz burada. O psikolojiden çok onun en uçtaki görünüşü, parapsikoloji denen olağan üstü ruhsal olayları konu edinen bilimdir. Fakat bu Soljenitzin’in sözlerini çürütmez aksine, psikolojiyi bile rejimin katı çıkarları yolunda kullanan Sovyet idarecilerinin, parapsikolojinin olağan üstü verilerini, özel maksatlarla kullanabilecekleri görüşünü kuvvetlendirir. Nitekim Soljenitzin de GULAG TAKIM ADALARI’nın bir bölümünde mahkemelerde, kendi aleyhine konuşan tutuklulara, «kişiyi iradesinde eden Tibet otu veya ipnotizma uygulandığını” söylemektedir. Yine yazarın ifadesine göre 1920’lerde Sovyet gizli polisinin bünyesinde bir ipnotizma okulu varmış. Bugün Rusya’da ipnotizma, modası geçmiş bir uğraşıdır; parapsikoloji çalışmalarında ancak yardımcı bir unsurdur. Sovyet bilim adamları şimdi telepatinin, çatal çubukla toprak altındaki su ve madenleri keşfetmenin, büyünün, nazarın bilimsel açıklanmasını yapabiliyor ve fizik bedenimiz dışındaki gözle görülemeyen ikinci bedenimizin fotoğraflarım çekebiliyor! Ama sonuçlarının, bütünüyle, batı dünyasına açıklandığına inanmak saflık olur. Bu kitaptaki bilgilere gelince, ya batıyla bu konuda bir bilgi alışverişine girme isteği ile açıklanmıştır veya idareciler bilim adamlarını uyarmakta gaflete düşmüşlerdir (!).

Ne şekilde olursa olsun bize ulaşan bu bilgiler, Bati da yakın zamana kadar “fantastik olaylar” olarak damgalanan bilimsel gerçeklerdir. Bilimsel gerçekler damgasını taşımasına rağmen, Batıda,, bu verileri şüpheyle karşılayan bilim adamları çoğunluktadır. Fakat bilim, evriminin ulaştığı en üç noktasında fantastik saydığı olaylarla içiçe girmiş durumdadır. Fantastik saydığımız âlemden bilgilerimizi aşan gerçekler çıkıyor karşımıza; inkâr ve izah edemediğimiz gerçekler… Maddeyi enerjiye dönüştürüveren Einsteinin, izafiyet teorisiyle, Batının materyalist çocukları, ulaştığı fantastik ülke sınırında yapayalnız ve çaresizdir.

Batı, astronomisinden tıbbına kadar pek çok bilim dalını Doğu ve bilhassa İslâm kültüründen aktardığı bilgiler üzerine kurmuştur. Fakat bu aktarmada, manevi değerlere önem veren insanların yarattığı bu medeniyetlerin deney ve laboratuarlara sokulamayan verileri hiç dikkate alınmamıştır. Sadece İslâm medeniyeti değil tâ, İnka, Maya, Atlantis, Mısır, Mezapotamya, Orta Asya ve Uzak Doğu Medeniyetleri hep spritüalist geleneklerin ürünleridir. Batının bu konuya, bu görüşe önem vermemesi 16. Asır Avrupası’nda bütün kilise karşısında verdiği kanlı savaşlar yüzündendir. Bu sebeple Batı, Islâm kültürünü aktarırken temelinde metafizik kokusu sezdiği her olayı reddetmiştir. Ve şuuraltına yerleşen bu korku Batı da halâ aynı tazelikte yaşamaktadır.

Batıda parapsikoloji ve psikoloji çalışmaları için pek eski tarihler verilebilir. Fakat bunlar çok kişisel çalışmalar olmuş ve hiç bir zaman genel eğilim sağlayamamışlardır.

Her bakımdan ruhsal dediğimiz, yepyeni enerjiler dünyası ile ilgili çalışmaları Batı dünyasından bekIerken bu konudaki keşiflerin katı materyalist, Tanrı Ummayan bir diyardan gelmesi çok gariptir.

Acaba SOLJENİTZiN RUSYASI TANRI’YI MI ARIYOR?

Uygarlık tarihine baktığımızda, insanların akıldan ruha, oradan da TANRI fikrine ulaştıklarını görürüz. Gönümüzdeki düşünce evrimi de aynı paralelde olmaktadır.

SOLJENİTZİN bir ruh bilimci, bir spiritüalist değildir. Fakat eserlerinde özellikle insan ruhuna ve Tanrı sevgisine yer vermekle, Rus halkının özelliği kadar, bütün insanlığın özlemini de dile getirmiştir. SOLJENİTZİN’in isyanı sadece gerçekleri saklayan Sovyet idarecilerine karşı değildir. O, 16. asırda Batı biliminin kilise karşısında verdiği savaşın intikamını, bütün ruhsal gerçekleri inkâr ederek almak isteyen, çözemediği ruhsal olayları görmemezlikten gelen, geçmişi sırlarını çözemediği için tabu sayan, bütün bilim adamlarına da karşı çıkmıştır. SOLJENlTZlN, bu kutsal isyanı ile, bir devrin sembolü olmuştur. Bunun için ASRIMIZIN SPARTAKÜS’Ü diyoruz o’na..

BİLİNMEYEN GERÇEKLER

L. Pavvels «Eskiler pek basit tekniklerle, bizim de yaratabileceğimiz fakat sebebini açıklayamadığımız sonuçlara ulaşmışlardı. Bu basitlik, eskiçağ biliminin özelliğidir.» diyor, çağımız bilimini aşan kaybolmuş bilgiler, korunabilenlerden çok fazla.

«Uygarlığımız, eskilerin bilgilerine, makineyle ulaşma yolunda harcanmış bir çabanın sonucudur.» Teknik, giderek eskilerin sırma yaklaşan bir hüviyetle sadeleşiyor. Bir gün evrensel güçler bir avuç içine sığabilecek belki de!» Evrensel güçler henüz bilemediğimiz kanunlarla işliyor. Kozmik güçler periyodik olarak hayatı etkiliyor, çözemediğimiz pek çok problem kozmik etkilerin esrarına bürünmüş. Brookhaven’deki nükleer enerji reaktörünün ışıma alanındaki beyaz karanfiller, renk değiştirip, mor olmuş. Bunlardan üretilecek karanfiller de mor olacak.. İşte, kozmik tesirlerin hücre yapısındaki etkilerine en canlı örnek.. İnsan, hayat, şuur, bilgi… gibi konularda kozmik etküerin rolü büyüktür.

Eski uygarlıklardan kalan en önemli miras Simya’dır. Simyacılar, potalarında eriyen eczayla birlikte, vücutlarının da değişikliğe uğradığına inanırlardı. Isınan, çeşitli tesirlerle değişikliğe uğrayan maddenin enerji saldığım biliyoruz. Yüksek frekans cihazlarıyla çalışan teknisyenlerin, vücutlarından çıkan çıtırtılı bir ses duydukları, zihnen konuşabildikleri bilimin son buluşlarıdır. Yine yüksek frekans alanında çekilen fotoğraflarda insanın, ikinci bir enerji bedene sahip olduğu görülmüştür. Yakın zamanda, insan vücudunun bir radyo istasyonu gibi çalıştığı, çeşitli hastalık ve ruhi durumlarda değişik dalga boylarında yayın yaptığı keşfedilmiştir.

İnsanın telepati, önsezi gibi bazı olağanüstü güçlere sahip olduğu artık biliniyor. İnsanın, diğer insanlarla ve evrenle ilişkisini sağlayan bu güç nedir?

Beynin ancak onda bir bölümünü tanıyoruz. Bugüne kadar dikkatimizi hep bilinç altında olanlara yöneltmişiz. Bilinç ise, bilinçaltından gelme bir fenomen olarak görülmüştür. Bilinç altı, Freud’a göre misel içgüdüler, Pavlov’a göre şartlandırılmış iç tepiler… Aslında insan beyni, sonsuz imkânlara sahiptir. Beynin, olağanüstü ruhsal olaylarda rol oynayan, bir üst donanımı vardır. Bilinç üstü denilen iiHtün uyanıklık hali, yüksek hızda titreşen zekâ, eski rahiplerin, simyacıların ve büyücülerin uğraşı olmuştur. Bilinci üstün uyanıklık haline ulaşan bir inim için, zaman ve mekânın sırları kalmaz, ve uzaydaki diğer şuurlu varlıklarla ilişki kurabilir.

Işık hızı duvarını saniyedeki hızı 300.000 Km. yi aşan cisimlerin kütlesi sonsuz olur ve ağırlığı yok ulur. Işık hızı duvarının ötesindeki âlem, acaba, ruhlar âlemi dediğimiz âlem mi? «Acaba ölümle aşılını ışık hızı duvarı mıdır?» Spitüalistlerin «atomların arasına kadar bütün evreni dolduran töz» olarak tanımladığı esiri madde acaba, ışık hızı üstünde titreşen bir âleme mi aittir? Yüksek frekans alanlarında çekilen fotoğraflarda görülen, ikinci bedenimizin maddesi, o esrarlı âleme mi bağlıyor bizi?

Bilmediğimiz bir âlem var. Bu âlemle ilişkimiz bugün ancak metafizik çalışmalar alanında kalmakladır. Fakat metapsişik cemiyetlerin bedensiz varlıklardan (ruhlardan) aldıkları bilgiler, çeşitli bilim dallarının verileriyle düşündürücü bir paralellik gösteriyor. Ruhlar âleminden alman bir tebliğde« Dünyanızda ne düşünürseniz, fizik bir aksiyon halinde materyalize olur ve sizin fizik dünyanız için ne kadar gerçekse o da bizim için o kadar reeldir. Bu bir kıyas meselesidir. Bizim varlık alanımızda düşünce sizin varlık seviyenizdeki madde kadar reeldir.» «… uyanınca rüya gördüm dersiniz şimdi rüya görmediğinizi nereden biliyorsunuz? Farketmeniz gereken şudur: Siz, ruhu olan beden değil, bedene sahip ruhlarsınız. Ruh maddeye üstündür.»

Evrenin her zerresinde hayat ve şuur var. Hayat her yerde, bulunduğu çevrenin şartlarına uygun şekilde materyalize olmakta, vücut bulmaktadır.

Günümüzde gezegenlere ulaşmakla, zihnin hayatın, ruhun sırlarına ulaşmak aynı derecede önem kazanmıştır. Ruh bilim çalışmaları henüz aydınlığa kavuşamamış, kanunlarını koyamamıştır. Ruhun derinliklerine inemiyoruz fakat ruhsal olayları da artık inkâr edemiyoruz. Zihin haritasında da pek çok boşluklar var.

Çağdaş aklın işleyişi idrakimizi sonsuz ötesine ulaştırmıştır. Düşünce, tarihte olduğu gibi akıldan ruha, ruhtan Tanrıya ulaşan bir evrim içindedir.

«Tanrı hakkındaki bilgiler bugün artık gizli bilimler olmaktan çıkmış hemen her ülkede kurulmuş olan spritüalist cemiyetler tarafından açıkça ve kendilerine özgü yollarla toplumlarına verilmeğe başlamıştır. Toplantılar, seminerler düzenlenir, ruhlar âleminin her tabakasıyla ilişki kurulur ve alman bilgiler insanlığa verilir.»

Spitüalizmin tanımı da şöyle yapılıyor:

«Spritüalizm; Rularla ulaşım imkânı ve gerçekliğini deneysel olarak gösteren ve ruhların bildirdiği hakikatler hakkında bilgi ve açıklamalarda bulunun bir ilahi gelişim yoludur. Spritizmanın konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamak üzere gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile evrensel hakikatlere, ulaşmaktır. Spritizmayı yalnızca bedensiz varlıklarla ilişki kurmak ve bu ilişkiden doğacak olan bilgilere göre işlem yapmak diye tanımlamak yanlış olur. Dinlerin ve sapık olmayan felsefe ve inançların temelini oluşturan prensipler spritizmanın hareket noktasıdır, ve bunların gerçek açıklamalardır, insanlığın binlerce yıldan beri kavuşmak istediği bilgiler, açıklamalar yalnız spritizma yolunun açılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır.»

Uzay konusu ile spritiializm arasındaki bağlantıları birkaç madde halinde sıralamaya çalışalım:

1          — En başta uçan daireler ve uzaylılar hakkında bilinen bilgilerle spritüalizmin esas nüvesini oluşturan ruhsal tebliğler hemen hemen birbirleriyle tam bir uyum halinde olmak niteliğini göstermekte ve “pritüel kavramların hemen hemen hepsinde birleşmektedirler. Uzaylı dostlar, ruhsal dostlarla aynı amacı gütmekte, dünya insanını uyarmaya çalışmaktadırlar.

2          — ikinci önemli şık ise ruhsal tebliğlerde bizzat bedensiz varlıklar, anlatım ve sözleriyle uzaylıları doğrulamakta ve desteklemektedirler.

3 — Bir diğer madde de, uzay ve uzaylılar konularında geçen kozmik enerji, levitasyon, teleportasyon, telepati, klerroyan vb., gibi çeşitli konulardır. Bütün bu kavramlar gerçekte spritüel bilimin yani spritoloji’nin çalışma alanı içindeki olayları anlatır. Bugünün uzay yolculuklarında bütün bu yetenekler yavaş yavaş kullanılmaya başlanacak olan spritüel ilkelerdir. Günün astronotları artık telepati çalışmakta ve bilindiği gibi Apollo uçuşlarında bu yetenekten yararlanılarak yörünge değişiklikleri yapılmıştı. İşte üstte belirttiğimiz Levitasyon (eşyanın dayanıksız yükselmesi). Teleportasyon (Bedeni araçsız yer değiştirtme). Telepati (iki kişi arasında uzaktan düşünce ve duygu nakli). Klervoyan (Duygular dışı görme ve idrak). Konsantrasyon (Zihnin tek bir şey veya fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir). Meditasyon (Tek bir konu üzerinde özel bir şekilde düşünme eylemidir). Tüm bunlar uzaylı ağabeylerin daha bilmediğimiz birçok ruhsal ve bedensel yeteneklerinden birkaçını oluşturmaktadır. Görülüyor ki, fizik dünyalarda (ruhsal) esaslar üzerine kurulmuş hayatlar sürdürmektedirler.

Spritüalizm, insanlığın daha bilinçli olmasını yüksek duygusal ve akli değerler kazanmasını ister ve bunun için gerekli bir takım ilahi prensipleri tanıyıp yaymaya çalışır. Spritüalistler daima şu savı ileri sürmüşlerdir:

Modern spritüalizmi Allan Kardec (1804 1869) kurmuştur. Allan Kardec «Modem Ruhçuluğun İlkelerinii şöyle açıklıyordu:

a — Maddi varlıklar, görünen, bir cismi olan varlıklar, madde dışı varlıklar ise görünmeyen, «yani Ruhlar Âlemini» meydana getiren varlıklardır.

b — Ruh, bedeni terkederek ruhlar âlemine girer. Zaten yeniden yaratılışa kadar dünyadaki bedeni terketmiştir. Ruhun tekrar yaratlıştaki bedenlenme zamanına kadar aradan bir süre geçer ki, bu süre içinde, o durumda bulunan ruhların, büyük kısmı berzahta başıboş avare ruhlardır.

c — insan ruhlarının tekrar, yeniden bedenlenerek ahiret yurduna yine gelmeleri daima insan halinde olur, insan ruhunun hayvan bedeninde yaşayacağı yanlıştır.

d — Ruh, ruhlar âlemine gideceği zaman, dünyada iken ne tanıdıysa, hepsini orada bulur ve geçmiş zamanla ilgili bütün anıları yaptığı iyilik ve kötülüklerle beraber belleğinde canlanır.

e — İzinli ruhlar evrenin çeşitli dünyalarında mekân tutarlar.

f — İzinsiz veya başıboş, gezici ruhlar, belirli ve sınırlı bir alandadırlar. Biz (canlıları) görürler, bizimle devamlı olarak bağlantı halindedirler, çevremizde kaynaşır dururlar, fakat etkileri olmaz.

g — Ruhlar ya kendilerinden ya da çağrı üzerine gelirler. Bütün ruhlar çağrılabilir, ister geri (olgunluğu erişmemiş), ister çok ünlü hangi çağda yaşamış olursa olsun, ruhlar, çağrılınca gelir..

h — Bunlar, yakınlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız, olabilir. Onlardan yazıyla ya da konuşarak, öğütler, öbür âlemdeki yaşayışlarına veya bizim hakkımızdaki düşüncelerine dair bilgiler alabiliriz..»

Artık ruhlar âlemini aklı başında olan bir kimse inkâr edemez. Size küçük bir deneme tavsiye ediyoruz. 40X40 boyutlarında bir cam levha alın. Bunun üzerine, daire şeklinde plastik harfler sıralayın. Dairenin ortasına bakalit bir şişe kapağını ters olarak koyunuz. Parmağınızı hafifçe kapağın içine bastırarak iyi ahlâklı bir ruhla temas etmek istediğinizi yavaş bir sesle söyleyiniz. Bu çalışmayı mavi ışıkla aydınlatılmış bir odada, ruhen ve bedenen temizlenmiş olarak yapmanız tavsiye ediliyor. Ayrıca müslümanların çalışmadan önce 3 İhlâs süresi bir Fatiha suresi okumaları gerekir. Zihnen iyi ahlâklı bir ruhla, veya bir yakınınızın ruhu ile ilişki kurmak istediğinizi düşünün. Gelmesini istediğiniz ruhu annesinin adıyla çağırınız. Bekleyiniz. Bir müddet sonra kapağın titrediğini göreceksiniz.

O zaman sorulan sorun Kapak harfleri dolaşarak somlarınıza, cevap verecektir. Sorularınız bitince ruha nezaketle teşekkür edip gitmesini, çağırdığınız zaman tekrar gelmesini söyleyiniz… Bu deneme bize ruhlar âleminin varlığını ispat edecektir. Bu konularda daha geniş bilgiyi METAPİŞİŞlK ARAŞTIRMALAR CEMİYETİ’nden (Sıra selviler Taksim İstanbul) ve yayınlarından öğrenebilirsiniz.

«HAYAT» IN SIRLARI

Sırlarına tam olarak eremediğimiz eskiler canlı organizmalarla cansız varlıkların yapı taşlarını ayrı ayrı düşünürler, insan, bitki ve hayvanların «vis vital hayat kudreti» tarafından meydana getirildiklerine inanırlardı. Bu esrarlı «hayat kudretinin» yapay olarak elde edilmesi imkânsızdı. Fakat Wöhler’in 1828’de organik bir madde olan «üre»yi laboratuvarda elde etmesiyle bu düşünce kökten yıkıldı. Artık biyoloji alanına giren bütün konular, sorunlar fizik ve kimya ile açıklanır oldu. Canlı organizmalarla diğer maddelerin, temeldeki yapılarının, fizik ve kimyanın konusu olan atom ve moleküllerden meydana gelmiş olması bu iki ilim dalı ile biyoloji arasındaki duvarları yıktı. Giderek biyoloji fizik kimya içinde eriyiverdi. Bu gelişme vitalist *görüşü geçersiz hale getirdi fakat, hayat olaylarının açıklamasını, bütünüyle fizik ve kimyadan beklemek ne dereceye doğrudur?

*[dirimselcilik: Hayat olaylarını fiziksel kimyasal güçlerle değil de, özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti. (birine) pervane olmak      Birinin yanında onun hizmetine hazır olduğunu gerekli gereksiz göstermek.]

Çoğunluğun tuttuğu mekanik görüşe göre hayat olayları, ne kadar karmaşık olursa olsun fizik ve kimya olayıdır. Bu çevreye sığmayan bir hayat olayı yoktur.

Mekanik görüş karşısında, vitalist görüş gerçekten geçersiz midir? Yoksa, vitalistlerin açıklamalarında bir eksiklik mi var?

«Vitalist görüşü temsil edenler, fizik ve kimyanın buluşlarını kabul etmekle beraber hayatı, özel bir varlık olarak ele alırlar. Canlı organizmalar ve onları meydana getiren dokular, hücreler fizik ve kimya kanunlarına uydukları kadar ayrıca canlılıkları nedeniyle özel bir amilin de etkisi altındadırlar. Bu amil eskilerin «canlıları yapan esrarlı hayat kudreti» değildir. Fakat, canlı organizmalar şuursuz, yönsüz bir varlık değillerdir. Davranışları yaşama ve üreme gibi bir amaca yönelmiştir. Fizik ve kimya-protein ve bir çeşit moleküllerle birleşip virüs haline gelir. O halde virüs’ün özü nüklein asittir.

İki türlü nüklein asit bulunmuştur. 1 — Dezaksi ribo nüklein asidi = DNA, 2 — Ribo nüklein asidi RNA

Bugüne kadar incelenen organizmaların proteinleri yirmi kadar amino asitten kuruludur ve bir protein molekülündeki amino asitlerin sıralanması, düzenlenmesi, DNA’daki dört bazın (genetik kod) sıralanmasıyla belirlidir.

Genetik kodun yapısını bildiğimiz halde kromozomlarda depolunan. bilgiyi okuyamıyorum. Bununla beraber amino asitlerin bütün hayatı oluşturdukları, ve protein molekülleri içindeki düzenlenişlerinin genetik kod tarafından yönetildiğini düşünmek bile akla durgunluk vericidir.

Nukleoproteinlerin virüs yapısında yeri büyüktür. Bu bakımdan virüsler, hücrenin çekirdeğinde kromozom üzerine yerleşmiş ve irsi vasıfları nesilden nesile taşıyan «Gen» leri hatırlatmaktadır.

Virüsleri ele almamızın sebebi bunların hayat belirtileri büyük ölçüde nukleoprotein moleküllerine hatta bunun bir kısmı olan «Nüklein asidi = DNA veya RNA» moleküllerine bağlıdır. Virüslerin canlı olup olmadıkları, DNA’nın canlı olup olmadığına bağlıdır.

«Kaliforniya, Palo Alto’daki Stanford Üniversitesi bilim adamları, biyolojik açıdan etkili olabiliecek bir virüs çekirdeğinin sentezini başarmışlardı. PhiX 174 adlı bir virüs türünün genetik modelini izleyen      bilginler, ellerindeki çekirdekçiklerden, bütün hayat işlemlerini denetleyen dev bir DNA molkülü kurmuşlardı. Suni Virüs çekirdeği daha sonra taşıyıcı bir hücreye konmuştu. Bir süre sonra suni virüsler aynen doğal olanlar gibi gelişmişlerdi. Parazit oldukları için de bulundukları hücreleri, Phi X 174’ün modelini izleyen milyonlarca virüs üretmeye zorlamışlardı.

 DNA molekülünün verdiği emirlere uyan hücreler amino asitlerden milyonlarca protein bileşimi üretmişlerdi. Her yeni bileşim programlanan örneğe kesinlikle uyuyordu. Kaliforniya’lı bilim adamları yüz milyon yeni hücrenin yaratılması sırasında yalınız bir tür «genetik hata» oluştuğunu görmüşlerdi.»

Watson, Crick ve Wilkins’in DNA yapısını açıklın imasından onbeş yıl sonra önemli bir bilimsel keşif yapılmıştı. Nobel ödüllü Prof. A. Komberg ve arkdaşları, Phi X 174 virüsünün genetik kodundaki binlerce bileşimin şifresini çözerek laboratuarda HAYAT üretmişlerdi.»

Bir atomu da bir hücre olarak düşünebiliriz. Bilinen çekirdeği etrafında dönen elektronlar belki bugün tanımadığımız bir zar meydana getiriyor. Bilindiği gibi hücrenin çevre ile ilişkisinde değişimler hücre protoplozmasında olur. Hücre çekirdeği olaylımı pek az karışır. Canlı bir hücrede gördüğümüz şuurluluk aynen atomlar âleminde de görülmektedir. Nobel ödülü kazanmış BAHR: «Atom âleminde bizi bilinmeyen bir değişmecilik ve tam rakamlar ahengi olmalıdır.» diyor. Fakat atomlar âlemini dengede tutan kuvvet nasıl bir kuvvettir? Atomda kendi kişisel hayatını koruma ve sürdürme amacı yok mudur?

Atom konusunun derinliğine inilmesiyle madde ile enerji ilişkilerinin sırlarına ulaşıldı. Artık madde partikülleri birer enerji yığını olarak görülmektedir. Bugün bütün evrenin bir madde özünün çeşitli durumlarıyla dolu olduğunu biliyoruz. Madde ve enerjinin bugün aynı öz’ün iki hali olduğu değişmez bir gerçektir.

Isının etkisiyle atomların titreşim genişlikleri (amplitüd) artar, atomlar birbirlerinden daha uzak durmak zorunda kalırlar. Atomların her birinde elektron hareketleri hızlanır ve merkezden (çekirdekten) uzaklaştıran bir merkez kaç kuvveti doğuyor. işte atomda zorlamaya karşı görülen reaksiyon. Her canlı gibi atom da, giderek elektronlarını normal yörüngesini oturtmak amacıyla, meydana gelen ısı enerjisini ışık enerjisi olarak dış âleme veriyor ve eski durumuna dönüyor. Elektronların ısının tesiriyle dış yörüngelere uzaklaşması, sonra tekrar çekirdeğe doğru kısa dalga boyunda ışık enerjisi vererek hep bir spiral hareket içindedir. Spiral şekil de bildiğiniz gibi eski çağlardan beri hep hayatın simgesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca DNA molekülünün, güneşin, gezegenlerin, nebülozların… hep spiral bir hareket içinde bulunuşları çok düşündürücüdür.

Acaba bu evrensel spiral hareketler içinde şuurun yeri nedir? Çünkü bu evrenin düzeni içinde amacın şuurun yeri olmadığını söylemek imkânsızdır, Çünkü bu evrenin hiç değilse bir yerinde, meselâ insan varlığında bir amacın, bir şuurun varlığını inkâr edemeyiz. Sadece bir yerde olsa bile amaç ve şuurun açıklanmasını MEKANİK GÖRÜŞ’ten bekleyemeyiz. O halde ne türlü mümkünse, ne türlü doğruysa o şekilde açıklamak üzere şuur ve amacı her yerde aramalıyız. Çünkü açıklayamadığımız olaylarda, evrenin ulaşamadığımız bilinmeyen her köşesinde de bu düzeni ayakta tutan bir şuurun varlığı gerekli görünüyor.

MATERYALİZM VE SPİRİTÜALİZM

MEKANİK GÖRÜŞ, bütün hayatsal olayları fizik ve kimya ile açıklarken vitalist ve neo vitalist görüş canlı organizmalarda görülen olaylarda, fizik ve kimya ile açıklanamayan bir unsuru düşünmek gerekir, fikrindeydi. Bu unsur, amaç ve şuurdu.

Evreni yalnız maddeden yapılmış gören, her olayın fizik ve kimya ile açıklanacağına inanan felsefi, görüş «Materyalizm» dir. Mekanizm ve materyalizm birbirinin desteği veya aynı şeyin iki türlü ifadeleridir.

Diğer taraftan vitalizm de, felsefe alanında Spiritülaizm» ile beraberdir. Vitalizm, biyolojik oIaylarda mekanik üstü bir cevheri, bir özü sezer fakat bir inanç öne sürmez. Spiritüalizm ise, madde üstücevher yani, «RUH» hakkında çok daha fazla bilgi edinmeye ve söylemeye çalışır. Bir insanın hayatını, sonsuz hayatın şimdiki kısmı olarak ele alır.

Evrenin büyük olayları, hayatsal olayları, mekanizm ile vitalizmden daha çok, materyalizm ile spiritüalizm arasında çatışma konusudur. Materyalizm «menist» tir; evreni sadece maddeyle kurulmuş sayar. Spiritüalizm ise «düalist» tir, madde ve ruh olarak iki unsurdan bahseder. Bir de «monist spiritüalizm» vardır ki bunlara göre evrende ruhtan başka birşey yoktur.

Monist ve düalist görüşler bütün tarih boyunca çatışagelmişlerdir. Bazan biri, bazan diğeri üstün olmuştur. Müspet ilmin doğup gelişmesiyle materlayizm, dünya görüşü haline gelmişti. Fakat, giderek müspet ilim, materyalizmdeki boşlukları da tanımaktadır. Gelecek, materyalizm ile spiritüalizmden birinin zaferine değil, ikisinin birleşerek insanlığa hizmet yolunda bir görüşe yer hazırlamaktadır.

İnsan aklı, kaskatı kaba maddeye dikkat edince, fizik ve kimyayı daha sonra da fiziko kimyayı yarattı. Fiziko Kimya ile daldığı atomların derinliğinde, «Mekanik görüşle kavranamayan» bir başkalık gördü, insan aklı, bedeni atomlardan, moleküllerden ve onların toplulukları hücrelerden oluşmuş sayarak biyolojiyi kurdu, geliştirdi. Fakat, burada da her an amaç ve şuurla karşı karşıyaydı. Evrenin bilmediğimiz köşelerini amaçsız ve şuursuz saysak bile biz insanlar amaçsız ve şuursuz muyuz?

Evet, materyalizm çerçevesi içinde kurulan insan ilminin pek ilginç yönleri vardı. Fizyoloji reflekslerden üstün birşeyle ilgilenmiyor. Psikoloji insan ruhuna girmiyor, insanın çevresi ile olan ilişkisini fizik gibi inceliyor Ve ben ruh ilim değil davranış ilmiyim, diyor. Felsefe bile kendini kısıtlamış. Herkes büyük ve asıl konulardan kaçıyor. İlim adamları kendilerine birer küçük konu seçmişler, onun ayrıntıları ile ilgileniyorlar.

Düalizmin, ruh madde İkilisinin şuurlu unsurunu dikkate almadıkça proton, nötron, elektronları atomların kuruluşlarını, atomların birleşerek çeşit çeşit fakat bir kanun içinde— moleküller meydana getirmesini açıklayanlayız. Yine atom ve Moleküllerin bir hücre içindeki dizilişlerini, hücrelerin muazzam hücre devletleri olan bitki, hayvan ve insan vücutları haline gelmesini «ruhsuz» açıklayanlayız. Ve bizim ruhsal seviyemiz ile hücrelerimiz seviyesi arasındaki alanlar materyalist görüş ile doldurulamayacak kadar büyüktür. Biz hücrelerimizden ibaret olamayız. Biz hücrelerimizden çok üstün başka bir şeyiz. Kendimizi, hayatımızı ve evreni yeni bir sentez ile tanımak zorundayız. Bu yeni sentezin bir tarafı ruh bir tarafı maddedir.

Her alanda müspet ilmin materyalizmin dar kalıplarına sığmadığı görülmektedir. Müspet ilmin önündeki çıkar yol düalizmdir.

ŞUURUMUZUN ALTI ve ÜSTÜ

Evvelce edinilmiş her türlü şekil, renk, tat, ses,, koku… imajları sübjektif iç hayatımızın çalışma malzemeleridir. Bunlar hafıza kudretimizle saklanmakta ve istendikleri zaman şuur ile aydınlatılarak hatırlanmakta ve zihinsel çalışmaların malzemesi olarak kullanılmaktadır.

İnsan ilk bakışta şekil, renk, tat, koku… nun fizik âlemde varolduğunu sanır. Halbuki bunlar dışarda yoktur, bunlar ancak duyu organlarımızın berisinde bizim sübjektif iç âlemimizde meydana gelen ve bizim tarafımızdan orada tanındıktan sonra dış âleme uygulanan kavramlardır. Bunlar, duyu organlarımızın dışarda bulup aldıkları şeyler olmayıp, dışarda buldukları şeyler hakkında zihnimize söyledikleridir. Bugünkü bilgiye göre dış âlem, ancak atom ve moleküller yığınıdır. Bu madde ve enerji yığınlarının çeşitli halleri duyu organlarımız tarafından sübjektif iç hayatımızdaki renklere, seslere, tatlara, güzelliklere, çirkinliklere tercüme olunmaktadır.

İnsan düşünürken fizik âlemde değil, «Sübjektif iç âlem» de yaşar ve atomları değil «Duyu elementlerini» kullanır. Fakat sübjektif iç âlem ile fizyolojik ve fizik çevrenin bazı unsurları birbirleriyle ilgilidir.

İnsanın sübjektif iç yapısını inceleyen araştırıcılar bir «şuur altı» düşünmüşlerdir. İç âlemimizde şuur aydınlığı, bazı imajlarımızı kullanırken diğerleri şuur altındadır. Freud’a göre bu depo, cinsiyetle ilgili ve şuur tarafından itilen imajlarla dolu olarak tarif edilmiştir. Sonradan kapsamı genişletilerek her türlü arzu ve anının bir gün şuur sahasına çıkmak üzere şuur altında beklediği kabul edildi. Her türlü heyecanın kökleri de şuur altına bağlı sayıldı.

Prof. Muammen BİLGE ye göre «alt şuur», vejetatif hayatımızı idare eden şuurdur. Burası vejetatif sinir sistemimize dayanarak bütün iç organlarımızın çalışmalarını düzenler ve idare eder.

«Şuur» diyebileceğimiz sübjektif seviye ise, fizyoloji bakımından, beyin kabuğu ile ilgilidir, içimizde hissettiğimiz ve sübjektif olarak tanıdığımız psikolojik aydınlık şuurumuzdur. Bunun altı ve üstü kendine ait olmayıp kendisiyle karıştırılmamalıdır. Sübjektif iç âlemimizi meydana getiren duyu elementleri, idraklar, hatıralar, fikirler… ihtiyaca göre şuurumuz tarafından kullanılır veya kullanılmadıkları zaman da «Hafıza» mızda saklanırlar. Şuurun kovduğu imajların depo edildiği bir şuuraltı yoktur.

«Üst şuur» umuza gelince, bu bizim sübjektif hayatımızın üstünde «süper psikolojik seviyemizin» görünümleridir. Bu seviye ve onun şuuru olan üst şuur bizim sübjektif hayatımızı yukardan yönetir. Üst şuur tarafından benimsenen prensipler, şuurumuz tarafından da benimsenince mutlu oluruz.

Bu üç seviye bizim psikolojik kudretimizin her biri için ayrı ayrı düşünülebilir, düşünülmelidir. Şuurumuz seviyesinde bulunup onunla beraber çalışan «irade, hayal gücü, hafıza…» gibi kudretlerin alt şuur ve üst şuur seviyesinde de aynıları vardır. Bu üst kudretler insanın kendi kudretleridir, insan kendi iç varlığını daha derinlere doğru tanıdıkça bu kudretlerini daha iyi tanıyıp bilerek kullanacak ve yükselecektir.

Duyu organlarımızın dışardaki fizik âlemden aldığı tesirleri şuurumuzda yorumlayarak kendi iç âlemimizde renkli, şekilli, tatlı ve acı imajlarla dolu bir evren «Bir sübjektif âlem» elde etmiş bulunuyoruz. Bu iki âlemin ikisi de vardır. Ve birbirine bağlıdır.

Materyalizm, insanı atom ve molekülden yapılmış bir hücre yığını olarak gördü. Bu bu tarif eksikti. Biz yine tarif edilmiş değildik. Materyalizm, atom ve molekülleri; «Laplace ruhu» ile tanıdığı zaman bile, «ahenktar bir müzik parçasına uyan atom hareketlerinin» beynimizin ötesinde neden bir «hazza» ve «ateşle meydana gelen atom harketlerinin» neden dolayı bir eleme karşılık olduğunu açıklayamadı; « ignorabimus = bilemiyeceğiz» sonucuna vardı.

İnsan hakkındaki sırların çözülmemesinin nedeni, iç âlemimizdeki bazı seviyelerin şuurumuzun üstünde kalmasıdır. Evreni ve hayatı tanımak için biraz da üst şuurumuzun diliyle konuşmalı, üst şuurun gözleriyle bakmalı ve üst şuurumuzun bildiklerini şuurumuzun anlayabildiği dile çevirmeliyiz. Bugün, daha fazla ilerleyebilmek için, insan şuuruna insan üst şuurunu katmalıyız, insanda bir üst şuurun ve ona bağlı üstün duyu organlarının ve hareket kudretlerinin varlığı zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Bunlara bağlı yeni bir ilim Prof. Charles Richet tarafından «Metafizik» adıyla kurulmuştur. Metapsişik yeteneklerle bazı insanlar uzakları görüyor (clair voyance), insanlardan zihinsel mesajlar alabiliyor (telepati), yeraltındaki sular ve madenleri bulabiliyor, (radyestezi), ellerini kullanmadan eşyaları kaldırabiliyor (tele kinezi). Bu olayları tanımalı ve kanunlarını bulmalıyız.

Üst şuurumuzun varlığı ve hayatımızda büyük rolü olduğu bir gerçektir. Psikanalitik araştırmalar giderek artık bir şuur altından ziyade bir şuur üstüne inanmanın gerektiğini ortaya koymuştur.

Üst şuur ile uykunun, rüyanın, hipnotizmanın, hipnotik uykunun ilişkileri çok önemlidir. Normal uyku sırasında üst şuur ile şuur arasında, keza üst şuur ile dış âlem arasındaki ilgi tamamen kesilmemiştir. Selektif permeabl bir mekanizma ilişki sağlamaktadır. Burada üst şuur, dış âlemden uyanmayı gerektiren bir tesir alınca, şuuru etkilemekte ve uyanma olmaktadır. Uyku sırasında şuur, üst şuurun tesirindedir. İsterse üst şuur onu geçici olarak dinlenmeye bırakır ve sübjektif hayat kararır. Fakat yine üst şuur, vücudu uyandırmadan şuuru faaliyete geçirebilir; işte bu anda rüya görülür. Rüyalarımız şuurumuzda meydana gelen sübjektif olayların aynıdır. Uyanık ve dalgın insanın düşünmesi de bir çeşit rüyadır. Rüyanın olmasında, gerek vejetatif hayatımızdan, gerek şuurumuzu dış âleme bağlayan duyu organlarımızdan ve gerek üst şuurumuzun dış âlemle ilişkisini sağlayan metapisişik antenlerimizden gelen her çeşit tesirler rol oynar.

Normal şuurun dışında, onunla anlayamadığımız bir başka şuurumuz ve dereceleri deneysel hipnotizmanın alanlarına girer. Hipnotizmada süje’nin (uyutulan kişinin) gösterdiği hal hem normal uyku, hem narkozdaki hem de esrar sarhoşluğundaki uyku ve rüya hallerinin hepsini belli ölçüde kapsamaktadır. Hipnotik uyku ile şuur dereceleri, çift şuurluluk, kişiliğin ikileşmesi problemlerine de çözüm yolu bulunabilinir.

Hipnotizmada hipnotizör, (uyutan, operatör) kişinin üst şuuruna seslenmekte ve onunla ilgi kurarak süjenin şuuruna ve vucüduna hakim olmaktadır. İnsanın üst şuuru, hem şuurla, hem de onun bilmediği daha başka psiko fizyolejik bağlarla dış âleme bağlıdır. Hipnotizörlerin başarısı, insanların üst şuurlarına yapacakları etkiye bağlıdır. Bunlar, bir kişinin üst şuuruna çok bilgili, çok kabiliyetli ve çok iyi görünebildikleri takdirde üst şuur onlara tabı olacak ve icab ederse şuuru da arkasından sürükleyecektir. Gerçekten insanın şuuru, üst şuur emrinde bir oyuncak gibidir. Uykuda birçok dış tesirleri duymayız. Bu şuurumuz etrafındaki kapıların kapalı olmasından ileri gelir. Hipnotizmada da süje hipnotizörün telkinlerine göre birçok tesirleri duymamaktadır. Yine uykuda, şuurun bütün kapıları tamamıyla kapalı olmadığı gibi, hipnotizmada da süje hipnotizörün izin verdiği tesirleri almaktadır. Hipnotizmada süje, hipnotizörün en küçük fısıltılarını duyarken başkalarınıın bağırmalarını duymaz.

Şuurumuzda her an yaşanan durumların, şuurun «hafızasına» girmesi veya girmemesi de üst şuura bağlıdır. Bu sebeple hipnoz uykusundaki süjenin, hipnoz durumunda yaşadığı halleri hatırlaması veya hatırlamaması hipnotizörün telkinine bağlıdır. Hatta hipnotizma ile süjeye (uyutulan kişiye) bazı hatıraları şuurundan (hafızadan) attırmak ve oraya bambaşka hatıralar yerleştirerek süjenin kişiliğini değiştirmek mümkündür. Rusların bu konudaki deneylerini ve basanlarını kitabımızın ilerki bölümlerinde okuyacaksınız.

İnsanın üst şuuru her an bilinmeyen bir âlemle ilişki halindedir. Üst şuurun çalışma şekli olduğu kadar, ona tesir eden etkenler de şimdilik bilinmiyor. Meselâ, uykuda gezen bir kimse hipnotizma edilmiş bir insan gibidir. Fakat burada üst şuurun tabi olduğu bir hipnotizör yoktur. Bu olayda insanın üst şuurunun kendiliğinden veya bilmediğimiz tesirlerle hareket ettiği muhakkaktır.

Aynı şekilde çift şuurluluk, kişilik ikileşmesi bir hipnotik vetireden başka birşey değildir.

İnsanı tanımak istersek, şuur seviyesinde kalmamalı üst şuurun sırlarını çözmeliyiz. Üst şuurunuz hem sonsuz hayatımızın deneyleriyle hem de önümüzdeki hayatın sonsuz amaçlarının tohumları ile doludur. Bu sebeple onu şuurumuz yardımıyla çözümleyemez, açıklayanlayız.

Üst şuurumuza girebilen yabancı etkenler, biz farkında olmadan oranın malı gibi görünürler. Psikonevroz grubu hastalıklardaki refulmanlar, hiphozdaki post hipnotik (hipnoz sonrası) telkinler, üst şuurumuzu girebilmiş yabancı unsurlardır.

Periyodik devrelerle dünyamızı etkileyen kozmik tesirleri etraflıca tanımıyoruz. Cin çarpması, nazar değmesi gibi olayları açıklayamıyoruz. Büyünün bilimsel yönünü incelememişiz, insanın ruhuna (daha doğrusu üst şuuruna) şeytan hâkim olabilir mi bilmiyoruz. Bildiğimiz tanıdığımız dalga boyları dışında titreşen bir âlem var mıdır?

Varsa tesirleri ve yapısı nedir?

İşte böyle sırlara bürünmüş bir evrende daha mutlu yaşayabilmek için kitabımızı çok dikkatli okumanızı istiyoruz.

Not: «Hayatın Sırları» bölümü yurdumuzun çok yönlü aydın bilim adamı Prof. Dr. Muammer BlLGE’nin METABİYOLOJİ adlı eserinden derlenmiştir.

Sh: 5-32

Kaynak: Sheila OSTRANDER — Lynn SCHROEDER, RUSYA’DA TANRIYA DÖNÜŞ, Özgün adı: Pıschısic Discoveries Behind The İron Curtain, Altın Yayınları,

METAFİZİK VE PARAPSİKOLOJİ ÜZERİNE ARAŞTIRACAĞINIZ KONULAR
İnsanlar Radyo mu Olacak?
Telepati Ve Yoga İlişkisi
Telepatik Büyü Mümkün mü?
Telepati Ve Astroloji İlgisi
Ruh Ve Beden Yoluyla Çift Haberleşme
Düşünce Okunabilin mi?
Hayvanlarla Telepati yapılacak
Elektronik Büyücülük
Hastalık Uzaktan Nakledilebilir mi?
Telepatik Tedavi
Diktatöre Karşı Telepati
Kanunlara Yön Verebilen ve  Değiştiren Adam
Kuşlak Beyin Dalgalarının Maddeyi Nasıl Etkilediğini Biliyor mu?
Beyin Ve Elektrik Bağlantısı,
Kozmik Etkiler Ve İnsan
Ruh Enerjisi Nasıl Şey?
Telekineziye Bilim Neden İnanmıyor?
«Psikokinezi Bir Silah Olabilir mi»
Ruhsal Olaylar Ve Uzay İlişkisi
Uçan Dairelerle Nasıl Bağlantı kurulur?
Uçan Daireler Ve Psi Olayları Mesih İlişkisi
Ruslar Uçan Dairenin Sırrını Çözdüler
Uzaktan İpnotizma Yapılabilir mi?
Telepati Yetenek mi Teknik mi?
Ölüm Anında Neler Oluyor?
Ölüm Anında Telepati Daha Kolay mı Oluyor?
Telepatik Mesaj Gönderebilirsiniz
İğneli Büyüler
Parapsişik Yeteneklerin Pratikle Geliştirmesi
Astroloji Veya Kozmik Biyoloji?
Telepatik Casuslar
Hayvanlarla Telepati Yoluyla Konuşulabilir mi?
Esrarlı Sıvı Kristaller
Sınırdaki Bilim: Parapsikoloji
Suni Reenkarnasyon
Sovyetler İnsana Başka Bir İnsanın Ruhunu Aşılıyorlar
Saklı Güçlerimizi Nasıl Ortaya Çıkarabiliriz?
Çin Tedavisi Tekrar Canlanıyor
Üstün Bir Sanatkârın Ruhunu Kendinize Nasıl Aşılayabilirsiniz?
Ruhsal Tedavi
Sun’i Dahiler Yaratılabilinecek mi?
Amerika’nın Rönesans Adamı Buckminster Fuller’e Göre Artık «Telepati Çağı» Gelmiştir.
Zaman : Zihnin Yeni Sınırı
Zaman Da Bir Enerjidir
Zaman Enerjisi Demirden Bile Rahatça Geçebiliyor
Düşünceyle Zamanı Durdurabilir miyiz?
Çiçek Sahibini Tanır mı?
Zamanı Durdurabilecek miyiz?
Aletsiz Uçabilecek miyiz?
«Her Şey Çift Yaratık»
Gözsüz Görüş
Parmaklarınızla Görebilirsiniz
Cisimler Boşlukta İz Bırakıyor
Çatal Çubuk ( ) Radyestezi
Modern Define Arayıcıları
Çelik Çatal Çubuk Nasıl Tapılır ?
Çatal, Çubukla Hastalık Teşhisi
Kirlian Fotoğrafları
İnsanın Kartpostallardaki Veya Röntgen Filmindeki Görüntüsüne Benzemeyen resimler
Esrar Dünyasına Açılan Pencere
Alkol Ve Ruhsal Hayat
Aura’nın Temel Renkleri
Bilim Enerjisi Bedeni İnceliyor
Enerji Beden Duyu dışı İdrak  İlişkisi
Ruhsal Şifacılar
Enerji Beden Ve Akupunktur
Halk Şifacıları
Görünmez Olmak Mümkün mü?
Gizli Bilimler Ve Toplum Başarısı
D.D.İ. Bir Savaş Aracı mı?

 

BENİM “KALEM SAHAF”DIR


Sahaflar eski veya ikinci el kitabı saklayan değil, yılların eskitemediği bilgiyi koruyan bugüne ulaştıranlardır. Kitapçılar size bir kitabı tavsiye edemez. Fakat onlar bir kütüphaneci gibi birçok konuyu vakıf olup anlatabilecekleri gibi, hususi okumanıza da destek olacak tavsiyeleri vardır. Onlar yazın [literatüre] sarraflarıdır. Unutmayın ki bir kitap sahafa düştü mü, mihenge vurulmuş değer kazanmıştır. Kitap artık bir kağıt tomarı değildir. Gazeteleri ancak arşivciler toplar. Dergilerde bundan aşağı kalamaz. Ama kitap bir çocuk gibi doğar, yaşar. Ölüm ise bir kısım üzerine hala gelmiş değil. Kitaplar ölemez.

Bir kimse kitabı okurda, kaybolmasına üzülüyorsa, en son çaresi onu sahafa emanet bırakmasıdır. Yoksa ikinci/elden düşmüş kitaba, Sahhafın sermayesi  diye bakmak yanlıştır. Sahhaf onun emanetçisidir, belki. Eğer her ikinci el kitap sahaf raflarını doldursaydı, bugün basımevleri iflas etmiş olurdu. Birçok gerçek yazar yeni yazılan eserleri okumaz/okutmaz. Onlar kadim dehlizlerde tozlanmaya kalmış kitabın bilgilerine kavuşmaya, aydınlığa çıkartmaya çalışırlar. İlham her kişini kârı değildir.

Sahhaf fikir süzgecinden geçmiş kitabın korumasını yaparken, sahaflar gerçek kitabın şefkat sığınağıdır.

Bu işi para için yapan çok yoktur; çünkü getirisi de çok değildir.  Ancak güzel ve sabırlı insanların yapabileceğini de unutmayınız. Eğer bir kitap antika ise zaten bunu sahaf alamaz ve satamaz, onun simsarları vardır. Bu simsarlarda ancak kitabın değerini ve kimliğini bulmak için sahhafa sormaya gelirler. Bunun dışında başka bir şeyde yoktur.

Sahaf bilginin kalesidir. Ben Sivaslıyım. Sivas İlinde “Kalem Sahaf” ım Hasan Bey’dedir.  Adı gibi kalem. Güzel Kalem. Burçları bilgi olan, ulvî kalem. Bu yıl tatilim epey uzun sürdü. Tatil uzun olsa ne ki, sevdiğim kitaplarıma kavuşacağım bir “Kalem” vardı. Sabırla okunmayı bekleyen mürekkebin ve ağacın kokusunu dışına vurmaya başlamış kitaplara ulaşmak benim için çok kolaydı. Evimiz yakındı, Kalem Sahaf da yakındı. İstanbul’un sıcağını bilene Sivas’ın sıcağı yeldâ gecelerdeki meltem kadar olmasa da huzurlu/derin mana yüklü kelimeleri yudumlamak ve bunları internetteki sitemde paylaşabilmek hazzına doyum olmadı. Bir yaz böyle geldi ve geçti.

İşte her günün feyzini coşturan bir kitabı bulabilmek, yeni bilgilerin kucağında doğrulabilmek, sosyal medyanın saldırısından kurtulabilmek ve eğlenebilmenin güzelliğini vefalı arkadaşım kitaplar ile benliğime güç veren vefalı Kalem’e borçluyum.

Kalem sahaf’tır.

Kale vardır, sığınmak için; kale vardır uzaklara bakmak için. Sivas’ın da iki kalesi vardır. Biri taştan, diğeri kitaptan. Hangisini varırsan var, sana huzur verir. Büyük insanlar yüksek yerlere çıkmayı sever. Sivas’ta kaleye çıkarsanız muhteşem manaları ve Daniel aleyhisselamın iki ırmağın birleştiği yerdeki sırlı kabrini temaşa edeceğinizi tahmin edebiliyorum.

Sahaf Kalem ise başka bir dünya. Ruhumun derinliklerini kaynatan bilgiyi dağıtan dünya.

Kalenin sahibi birde güzel insan olunca nasıl vazgeçilirdiniz okumaktan.

İşte kalem’e her varışımda bir önceki zamanın ilerisinde çok daha fevkimde idim.

Kalem bencil duygularımdan arındığım yerdir. Kalem yazmanın zevkidir. Kalem okumanın şevkidir. Her sene yaz tatilinde yazı yazmak için Sivas’ın Kalem sahafına varmak benim için ibadetlerin terk edilmeyenlerindendir.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Öyleyse okuyanla okumayan da bir değildir.

Her varışımda bir kitabın biz unutulduk mu diye sessiz çığlığını duyunca sinnimde, “seni unutmak ne mümkün seni koruyan Kalem  var! birde seni okuyacak biri var, diyebilme sevincine erdim.

Sahhaf-ı güzeli, suhufu güzeli, arıyorsanız Kalem Sahaf’ı bir bulur, pir tanırsınız; bu mevzuda Sivas’ta bir daha başka şeye ihtiyaç duyamazsınız.

Sivas’ta eli kalem tutan, kelama âşina olan birine sorarsanız, yerini size tarif edeceğini ve Kalem’in de sizi beklediğini göreceksiniz.

İhramcızâde İsmail Hakkı
Ağustos-2014
Sivas