Rüya Görme Sanatı : THE ART OF DREAMING


Carlos Castaneda

Son yirmi yıldır, MeksikalI Yaqui Kızılderilisi büyücü Don Juan Matus’un yanındaki çömezliğimle ilgili bir dizi kitap yazdım. Bu kitaplarda bana büyücülük öğrettiğini anlatmıştım; ancak bu gündelik yaşantımız bağlamında anladığımız büyücülük değildi: doğaüstü güçlerin başkalarının üzerinde kullanılması, ya da doğaüstü etkiler yaratmak amacıyla tılsımlar, büyüler ya da ayinlerle ruh çağırmayı kapsamıyordu. Don Juan için büyücülük, çevremizdeki evreni biçimlendirmede algının doğası ve rolü hakkında kimi uzmanlaşmış kuramsal ve uygulamaya dönük öncülleri düzenleme edimiydi.(işleri idi)

Don Juan’ın önerisine uyarak, onun bilgisini sınırlandırmak amacıyla, insanbilime özgü bir ulam [gurup] olan şamanizmi kullanmaktan kaçındım. Baştan beri ben de onun yaptığı adlandırmayı kullandım: büyücülük. Ancak inceleyince, buna büyücülük demenin, bana sunduğu öğretilerdeki zaten belirsiz olan olguları daha da belirsizleştirdiğini anladım.

İnsanbilim çalışmalarında şamanizm, belirli yerli Kuzey Amerika Kızılderili kabileleri arasında da hüküm süren, kimi Kuzey Asya yerli halklarının bir inanç dizgesi olarak tanımlanır. Bu inanç dizgesi, atalarımızın iyi ya da kötü tinsel güçlerinin görünmeyen dünyasının çevremizi kuşatmış okluğunu ve bu tinsel güçlerin, doğa ve doğaüstü âlemlerin arasındaki aracılar olan uygulamacıların edimleri ile çağrılabildiklerini ve denetlenebildiklerini öne sürer.

Don Juan, gerçekten, gündelik yaşamın doğal dünyası ile doğaüstü değil de ikinci dikkat olarak adlandırdığı görünmez bir dünya arasında bir aracıydı. Bir öğretmen olarak rolü, bu biçimlenmeyi benim için erişilebilir kılmaktı. Önceki çalışmalarımda, en önemlisi rüya görme sanatı olarak adlandırılan, bana uygulatmış olduğu büyücülük sanatlarının yanı sıra öğretme yöntemlerini de bu nedenle anlattım.

Don Juan, bizim benzersiz ve mutlak olduğuna inandığımız dünyamızın, bir soğanın katmanları gibi düzenlenmiş ardışık dünyalar demeti içinden yalnızca bir tanesi olduğunu iddia ediyordu. Bizim sadece kendi dünyamızı algılamak üzere erkesel olarak koşullanmış olmamıza karşın, hâlâ kendimizinki kadar gerçek, benzersiz, mutlak ve içine çeken bu başka âlemlere girebilme yetimizin bulunduğunu öne sürüyordu.

Don Juan bana, bu başka âlemleri algılamak için, sadece bunlara göz dikmek değil, aynı zamanda bunları yakalamak için yeterli erkeye sahip olmak gerekliğini açıklamıştı. Bunların varlığı sürekli ve bizim farkındalığımızdan bağımsızdır diyordu; ancak erişilmezlikleri tamamen bizim erkesel (güç-iktidar) koşullanmamızın bir sonucudur. Başka bir deyişle, açıkça ve sadece bu koşullanmadan ötürü, gündelik yaşamımızdaki dünyanın tek olası dünya olduğunu sanmak zorunda kalırız.

Erkesel koşullanmamızın düzeltilebilir olduğuna inanarak, don Juan, eski zamanların büyücülerinin erkesel algılama yetilerimizi yeniden koşullamak üzere tasarlanmış bir dizi uygulama geliştirdiklerini belirtti. Bu uygulamalar dizinine, rüya görme sanatı diyorlardı.

Zamanın sağladığı bakış açısıyla, şimdi don Juan’ın rüya görme konusunda yapmış olduğu en uygun nitelemenin, bunu “sonsuzluğa açılan kapı” olarak adlandırmak olduğunu fark ediyorum. Bunu dediği zaman, bu metaforun benim için anlam ifade etmediğini söylemiştim.

“O zaman metaforları bir yana bırakalım,” dedi. “Diyelim ki, rüya görmek, büyücülerin sıradan rüyaları işe yarar hale getirmelerinin uygulamalı yoludur. “

“Ama sıradan rüyalar nasıl işe yarar hale gelir ki?” diye sordum.

“Sözcükler bizi her zaman aldatır,” dedi. Kendi durumumda, öğretmenim bana rüya görmeyi, büyücülerin dünyaya iyi geceler dileme yolıı olduğunu söyleyerek betimlemeye çalıştı. Elbette tanımını benim zihnime uyacak şekle sokmaya çalışıyordu. Ben de sana aynısını yapıyorum.”

Bir başka seferinde don Juan bana şöyle dedi: “Rüya görme yalnızca deneyimle öğrenilebilir. Rüya görmek sadece hayalleri olmak değildir; ne de dalmak, dilekte bulunmak, ya da imgelemektir. Rüya görme yoluyla, kesinlikle betimleyebildiğimiz başka dünyaları algılayabiliriz, ancak bunları algılamamızı sağlayan şeyi tanımlayanlayız. Yine de rüya görmenin bu başka âlemleri açıverdiğini hissedebiliriz. Rüya görme, bir duyuma, bedenlerimizdeki bir süreç ve zihinlerimizdeki bir farkındalığa benzer.”

Genel öğretilerinin akışı içinde, Don Juan rüya görme sanatının ilkelerini, mantığını ve uygulamalarını bana kapsamlıca açıkladı. Eğitimi iki bölüme ayrılmıştı. Biri rüya görme yöntemleri ile, öteki ise bu yöntemlerin tamamen soyut açıklamaları ile ilgiliydi. Öğretme yöntemi, rüya görmenin soyut ilkelerini kullanarak benim entelektüel merakımı kamçılamak ve bunun uygulamalarında izlenecek yolu bulmam için beni yönlendirmek arasında bir etkileşimdi.

Şimdiden bunu yapabildiğim kadar ayrıntılı olarak anlattım. Ve don Juan’ın sanatını öğretmek için beni içine soktuğu büyücülerin toplumsal çevresini de açıkladım. O çevreyle etkileşimim yalnızca ikinci dikkatte gerçekleştiği için benim özel ilgimi çekiyordu. Orada, don Juan’ın büyücü yoldaşları olan on kadın ve beş adam ile çömezleri olan dört genç adam ve dört genç kadın ile etkileşimde bulundum.

Don Juan, dünyasına girmemin hemen ardından onları bir araya gelirdi. Onların geleneksel bir büyücüler topluluğu oluşturduklarını—kendi topluluğunun bir kopyası—ve onların liderliğini yapmamın beklendiğini bana açıkça belirtti. Ancak benimle çalışırken umduğundan farklı olduğumu anlamıştı. Bu farkı, sadece büyücüler tarafından görülen bir erke biçimlenmesi olarak açıkladı: kendisi gibi dört erke bölmesine sahip olmak yerine, yalnızca üç tane taşıyordum. Yanılarak, düzeltilebilir bir kusur olduğunu umduğu böyle bir biçimlenme, beni bu sekiz çömezle etkileşimde bulunmak ya da onları yönlendirmek için öyle kesin şekilde uygunsuz kılıyordu ki, benim erkesel yapıma daha yakın başka bir grup insanı bir araya getirmek Don Juan için zorunlu hale geldi.

Bu olaylar hakkında kapsamlı biçimde yazmış bulunuyorum. Ancak ikinci grup çömezlerden hiç söz etmedim; don Juan bunu yapmama izin vermemişti. Onların yalnızca benim alanımda olduklarını, ve onunla olan anlaşmamın benimki değil, onun alanı hakkında yazmak üzerine yapıldığını savunuyordu.

İkinci çömezler grubu son derece az ve özdü. Sadece üç üyesi vardı: bir rüya görücü olan Florinda Grau; bir iz sürücü olan Taislıa Abelar; vc bir nagtıal kadını olan Caıol Tiggs.

Birbirimizle yalnızca ikinci dikkatte etkileşimde bulunduk. Gündelik yaşamın dünyasında, birbirimizle ilgili belli belirsiz bir düşünceye bile sahip değildik. Don Juan’la olan ilişkimiz açısından ise hiçbir belirsizlik yoktu; o hepimizi eşit ölçüde eğitmek için çok büyük bir çaba harcıyordu. Yine de sonlara doğru, don Juan’la geçirdiğimiz dönem bilmek üzereyken, ayrılmasının psikolojik baskısı ikinci dikkatin eğilmez sınırlarını yıkmaya başladı. Sonuç, etkileşimimizin günlük olayların dünyasına kaymaya başlaması oldu, ve karşılaştık, görünüşte ilk kez olarak.

Hiçbirimiz ikinci dikkatteki derin ve zahmetli etkileşimimizin bilincinde değildik. Hepimiz akademik çalışmalarla uğraştığımızdan, daha önce karşılaşmış olduğumuzu öğrendiğimizde şoktan daha fazlasına uğradık. Bu anlıksal açıdan bizim için kabul edilemezdi elbette, ve hâlâ da öyledir, ancak baştan başa deneyimimiz içindeydi. Böylece insan ruhunun, günlük ya da akademik mantığımızın bizi inanmaya yönelttiğinden sınırsızca daha karmaşık olduğuna ilişkin rahatsız edici bir bilgi ile yüz yüze gelmiştik.

Bir keresinde hep birlikte, don Juan’dan içinden çıkılmaz durumumuza ışık tutmasını istemiştik. Bize iki farklı açıklama seçeneğinin bulunduğunu söyledi. Bunlardan biri, ikinci dikkatin gökyüzünde uçan filler kadar aldatıcı bir bilinç durumu olduğunu, ve bizim bu durumda yaşadığımızı sandığımız her şeyin sadece hipnotik telkinlerin bir ürünü olduğunu söyleyerek, yaralanmış ussallığımızı beslemek ve onarmaktı. Öbür seçenek ise bunu rüya görücü büyücülerin anladığı gibi açıklamaktı: bilinçliliğin erkesel bir biçimlenmesi olarak.

Rüya görme görevlerimin yerine getirilmesi sırasında ikinci dikkatin engelleri yine de yerlerini korudu. Rüya görmeye her başlayışımda aynı zamanda ikinci dikkate de giriyordum ve rüyadan uyanmam mutlaka ikinci dikkatten çıktığım anlamına gelmeyebiliyordu. Yıllarca, rüya görme deneyimlerimden yalnızca ufak tefek şeyler anımsayabildim. Yapmakta olduğum şeyin ölçülerini kavrayacak erkesel yeterliliğim yoktu. Her şeyi belleğimde sırasıyla yeniden düzenlemeye yetecek erkeyi biriktirmem için 1973 ile 1988 yılları arasındaki on beş yıl kesintisiz çalışmam gerekti. Bu süre boyunca rüya görme olaylarını birbiri ardına anımsayarak, nihayet bellek kaymasına benzeyen bazı boşluklarımı doldurabildim. Bu şekilde, don Juan’ın rüya görme sanatı derslerinin kendine özgü sürekliliğini, gündelik yaşam bilinci ile ikinci dikkatin bilinçliliği arasında bana mekik dokuttuğu için yitirmiş olduğum sürekliliği yakaladım. Bu çalışma, o yeniden düzenlemenin sonucudur.

 Tüm bunlar beni sözlerimin son bölümüne getiriyor: bu kitabı yazmamın nedenine. Don Juan’ın rüya görme sanatı konusundaki derslerinin en büyük bölümü elimde olduğundan, gelecekteki bir çalışmada son dört öğrencisinin—Florinda Grau, Taisha Abelar, Carol Tiggs ve benim—şu anki konumlarımızı ve ilgi alanlarımızı anlatmak istiyorum. Ancak don Juan’ın rehberliğinin ve üzerimizdeki etkisinin sonuçlarını tanımlayıp açıklamadan önce, şimdi bildiklerimin ışığında, don Juan’ın rüya gönne derslerinin daha önce erişemediğim bölümlerini yeniden ele almalıyım.

Aslında bu çalışmanın gerçek nedenini en iyi Carol Tiggs tanımlamıştı. Onun inancına göre, don Juan’ın bize miras bıraktığı dünyayı anlatmak, ona olan gönül borcumuzun ve arayışına duyduğumuz bağlılığın temel ifadesidir.

Kaynak: Carlos Castaneda, Rüya Görme Sanatı, THE ART OF DREAMING, trc : Jülide Değirmenciler , 2000, İstanbul

 

NİCCOLA MACHİAVELLİ (1469-1527)


Ernesto Landi

Machiavelli daima kötü tanındı. “Makyavelvari” olmak, tamamen vicdansız ve kurnaz olmakla bir tutuldu. “Makyavel,” Avrupa tiyatrosunun deposundaki alçaklardan biridir ve bazen de Şeytanla özleştirilir. Yaşlı Nic, gerçekten de yaşlı Niccola’dır. Niccola Machiavelli, 1469’da doğdu, 1527’de öldü. Floransa hükümetinde Dış İşleri Bakanlığı ve diplomatlık yapan Makyavelli’nin eserleri arasında Livy Üzerine İncelemeler, Florensa’nın Tarihi, ve dillere düşmüş o küçük kitabı Hükümdar da vardır.

Hâlâ yaygıncasına okunan, gerçekte Machiavelli’nin kitapları arasında yaygınca okunan yegâne kitabı olan Hükümdar, onun kötü şöhretinin temelidir; ama bütün kitapları arasında onun kafasının nasıl çalıştığında güvenilecek en az ipucu veren de o kitabıdır. Hükümdar üzerinde incelemeler yapmış akademisyenler kadar Hükümdar üzerine teoriler de vardır. Fakat bütün akademisyenlerin üzerinde anlaştıkları bir nokta var: tesiri ne kadar kötü oldu ise de, gerçek Machiavelli, geleneksel popüler şekli ile anlatıldığı tarzda kötü bir insan değildi. Bunu anlamak için, kendisinin en fazla önem verdiği incelemeler ini ve Florensa Tarihi‘ni okumak yeterlidir.

Bu iki kitaptan, Machiavelli, dinsiz bir ahlâksız ve monarşik zulmün kalpsiz şampiyonu olmaktan çok uzaklarda bulunduğu açıkça anlaşılmakla kalınmıyor, azimli bir cumhuriyetçi ve hümanist olduğu da görülüyor. Gerçi, onun hayranlarından bazılarının dahi ona filozof unvanını vermemelerine rağmen, Machiavelli, siyasî teoride hakikî bir yenilikçi idi. Ve Plato dan itibaren bu konu üzerinde duran en iyi yazarlar gibi, Machiavelli de, konuya, izah edici bir doktrinle birlikte polemikçi bir doktrin de getirdi; o, okuyucularının bilgisini genişletmek kadar onları etkilemek de istedi. O, bir bilgin olduğu kadar, bir moralistti de [ahlakçı idi]. Onun ahlâkî tesirinin, kendisinin arzu ettiği istikamette olmaması kabahatinin ne kadarından onun mesul olduğunu tayin etmek kolay değildir.

Machiavelli, dinin aleyhinde değildi; Hıristiyanlığın aleyhinde idi. Üstelik, Hıristiyanlığa ahlâkî sebeplerle karşı çıktı, çünkü Hıristiyanlık onun virtü [fazilet] dediği şeyi öğretmemişti. Daima kendi yönünden gerçek olarak gördüklerine dayandığından—bu gerçekler insan tabiatı ve siyasî cemiyetler hakkında hiç de iyi şeyler göstermemiş de olsa—Machiavelli, hiç şüphesiz bir “realist” idi; ama aynı zamanda “idealist” yana sahip bir vizyonerdi de. Onun cumhuriyetçiliği, Venedik’te yakından gördüğü alelâde ticarî-politik cemiyeti taklit arzusundan değil, tarih kitaplarında okuduğu, ve Roma’da klasik eski çağlarda bulunduğunu tahayyül ettiği cumhuriyet türünü canlandırmak arzusundan doğdu. Machiavelli, beşerî davranış kurallarının geçirilmiş tecrübelerden öğrenilebileceği inanan ilk siyasî ilimcilerden biri idi; fakat o, bu tecrübelerden çıkarılacak derslerin asil gayeler uğrunda, yâni modern İtalya’da kadîm Roma’daki kadar şâşaalı bir cumhuriyet kurulması uğrunda kullanılabileceğine inandı.

Machiavelli, bir memur sıfatıyle mesleğine başladığı gençlik yıllarında, Savonarola, Florensa’da değişik türde ideal bir cumhuriyet kurmaya teşebbüs etmişti. Basit, soysuzlaştırılamaz, derinden saf bir Hıristiyan olan Savonarola, sansür ve ekonomik kontrola dayanan bir sistemle Florensa’da ahlâk ve cömertliği yerleştirmeye çalışıyordu. Savonarola, bir müddet için oldukça başarılı oldu ise de, otoritesi, kendisinin idrak ettiğinden de fazla sihirli bir güce sahip olduğu şöhretine dayanıyordu, ve bir mucize yaratmayı reddettiği zaman da, Florensalılar ona karşı cephe aldılar, ve Savonarola bir kazığa bağlanarak yakıldı.

Savonarola öldüğü zaman yirmi yaşında olan Machiavelli, onun faaliyetlerinden oldukça dersler çıkardı. İlkin, Savonarola’nın iktidardan düşüşü onda, “silahsız peygamber’in tesirli olamayacağı inancını derinden—belki de çok derinden—yerleştirerek politikada, kelimelere olduğu kadar kılıca da, veya daha basit bir ifade ile anlatacaksak—”kılıç” kelimesini sevmediğinden— Machiavelli’nin üslûbuna daha uygun gelen, şiddete başvurmanın gerekli olduğuna inandı. İkincisi, Savonarola’nın kutsal tecrübesi Machiavelli’de, dinî bir özellik olarak Hıristiyanlığa ve dinî bir müessese olarak da Kiliseye [Katolik Kilisesine] karşı o zamana kadar hissetmediği tarzda bir nefret ve tiksinti uyandırdı.

Machiavelli, papaların ve onun kardinallerinin gayetle belli soysuzluklarının İtalya’nın ahlâkî iyiliği ile bağdaşamayacağını gören yegâne insan değildi. Ve yine, Papanın, İtalya’yı kendi liderliği altında birleştiremeyecek kadar zayıf, fakat İtalya’daki herhangi bir diğer lider tarafından birleştirilmeye çalışılmasını engelleyecek kadar da güçlü olduğunu bilen ve vatanseverlik düşünceleriyle Papaya karşı çıkan yegâne İtalyan milliyetçisi de değildi.

Machiavelli’nin virtü [fazilet] kavramı, Hıristiyan ahlâkına taban tabana zıttı. Ona ilham veren şey, insanın asaleti ve yeryüzündeki hayatın şâşaası idi; ve bu asaletin, alçak gönüllülük değil, gururda; kötülüğe tahammül etmekte değil, intikam almakta; nefsi körletmekte, çile çekmekte değil, cesarette; dua etmekte değil, harekette; vücudu örterek keşiş manastırlarında sürünürcesine yürümekte değil, savaşın gurur verici zırhım takarak insanın canlılığından, cesaretinden, kahramanlığından, âlicenaplığından ve şâşaasından zevk ve haz duymak olduğuna inandı ki, bu da, pek tabiî, ideal bir insan tipi idi.

Machiavelli virtüdan bahsettiği zaman bütün bunları düşünüyordu, ve (diğerlerinin öğrettikleri gibi) ahlâk ve dinin el ele yürümesi gerektiğini düşünürken de, Hıristiyanlığı, onaltıncı asır İtalya’sından modası geçmiş bir din diye saf dışı edip yerine, kadîm Roma’nın dinine ve dinî müesseselerine benzeyen bir din ve dinî müesseseler getirmek suretiyle nev’i şahsına münhasır bir Cumhuriyet rejimi kurmayı ümit etti; yâni, esas gayesi, vatanseverlik hislerini ve virtuyu yaymak olacak bir “kamu dini.”

Machiavelli’nin vizyonu bu idi, ve bu vizyon da Savonarola’nınki kadar idealistti, ve onun Yüksek Rönesans sanatının hümanistik ilhamı ile müşterek pek çok yönü de var. Fakat Machiavelli’nin ideali, bir devlet memuru olarak uzun yıllar boyunca edindiği tecrübe ve hislerin oluşturduğu politikçe mümkün olabilme veya olamama hissi ile birleştirildi. Bu ikisi arasında belirli bir çelişki var: bir yanda, Machiavelli’nin överek yüceleştirdiği cumhuriyet vizyonunun şâşaası; öte yanda, politika hayatında nelerin mümkün olabileceği hakkındaki düşüncelerinde ihtiyatlı bir Machiavelli. Meselâ, bir cumhuriyet hükümetinin, halkın ancak bir cumhuriyet hükümeti kurmaya ahlâken hak kazandıkları zaman mümkün olacağını söylüyor; ve çağdaşlarının ekserisinin de, böyle bir hükümet için yeterli vasıflara haiz olmadıklarını görüyor. Ve bir cumhuriyete layık insanlar da, bir gecede yetiştirilemezler. Bir cumhuriyet hükümetinin başlıca özelliği hürriyettir ve hürriyete alışmamış insanlara birdenbire hürriyet vermek de tehlikelidir:

. . . çünkü bu tür insanlar, tabiatı icabı şedit olan ve ormana alışmış ve yakalandıktan sonra, uysal bir hâle getirilip kendisini yakalayanlara hizmet etmeyi öğrenmiş, ve sonra da, tekrar istediği gibi hareket etmesi için ormana bırakılmış, ve kendi yiyeceğini kendisinin bulması gerektiğine de artık alışık olmadığından, ve ormanda sığınacak bir yer de bulunmadığını anladığından, onu tekrar zincire vurmak için gelen ilk adamın kurbanı olan vahşi bir hayvandan farksızdırlar. (Discourses (tere. J. Walker), C. I, bölüm 16, paragraf 1.)

Bu iktibastan, Machiavelli’nin, ihtilâlci metodlara her zaman karşı çıktığı anlamı çıkarılmamalı. Bir cumhuriyet kurmak için zaman zaman şiddetli bir ihtilâlin gerekli olabileceğini düşünür ki, işte bu noktada, şiddetin gerekliliği üzerinde dillere en çok düşen sözlerini ifade eder. Meselâ, der ki, ihtilalcilerin, ihtilâlin bütün düşmanlarını, potansiyel bütün düşmanlarını öldürmeleri—ve ihtilâlci sıcaklığın savaşında çabucak öldürmeleri—önemlidir. Onun bu konuda söyledikleri aynen şöyle:

Bir devletin hür olan ve yeni kurulmuş hükümeti, dost hizipleri değil düşman hizipleri uyandıracaktır. Eğer biri, o zaman bu güçlükleri ortadan kaldırmak ve yukarıda belirtilen güçlüklerin doğuracağı huzursuzlukları gidermek isterse, Brütüs’ün oğullarını öldürmekten daha tesirli, daha emin veya daha gerekli başka bir yol yoktur.( Aynı kitap, C. I, bölüm 10, paragraf 4.)

Machiavelli, “Brütüs un oğulları” ibaresiyle, bir kralın idaresinde bir cumhuriyet yönetimi altındakinden daha iyi iş yapacak kimselerden bahsettiğini söyleyerek diyor ki: “O kimselerin indinde, halkın hürriyeti, ancak kulluk, köleliktir.” Bu sözler, Machiavelli’nin, kan banyosu fikri ile zevk duyduğu demek değildir. Hayır, değildir. Onun iddiası şu: eğer ihtilâlciler, cumhuriyetin bütün düşmanlarını bir defada öldürmezlerse, sonraları, sonu gelmeyecek temizleme işleri ve muhakemelerle onlar üzerinde durmaya mecbur kalacaklardır. Bu ikinci şık ise, sadece daha az verimli bir metod olmakla kalmaz, devletin moral [ahlâk], güven ve huzurunu tehlikeye sokar. Machiavelli, gerçi şiddetin gerekli olduğunu vurguluyor ve devletin şiddet üzerine kurulduğuna inanıyorsa da, şiddeti sevmez; şiddete, mümkün olduğu kadar az başvurulmasını ister. Bu tercihtir ki, ona, kitabının başka bir yerinde, sahtekârlık, kuvvete başvurmaktan, veya, başka bir deyişle, diplomasi—ne kadar kötü olsa da—harpten daha iyidir dedirtir. Zira harp, ölüm, acı ve ızdırap ve tahribat, ve pek tabiî, yenilgi riskini de beraberinde getirir.

Onun, harbi sevmeyişi, belki paradoksal olarak (gerçi hiç de olağan dışı sayılamazsa da) militarizme [askerliğe] duyduğu sevgi ile kol kola gider. Çünkü Machiavelli’nin indinde şâşaa imajı, Roma’nınki gibi, çok askerî bir imajdır; onun yüceleştirdiği virtü, en iyi şekilde, kendisini askerî hayatta gösterir. Bu düşünce de, onun—o zamanlarda İtalya’da çok kullanılan—bezirgân ordular müessesesine hücuma götürerek, profesyonel millî orduların kurulmasını ister. Millî bir ordu, onun inancına göre, millî bir din gibi hizmet ederek halka vatanseverlik, yiğitlik, gurur ve erkeklik hisleri aşılayacaktır. Machiavelli, insana öyle geliyor ki, gerçek harbin acı ve ızdıraplarına katlanmaksızın silahların bütün şâşaasını istiyor.

Ama o, kafasındaki şâşaa imajını, fethetmek fikrinden de tamamiyle sıyıramaz. İsviçre kantonlarının savunucu orduları onun tahayyül ettiği ordular değildir. Böylece, Machiavelli’nin cumhuriyeti emperyalist olmaya yönelir. Bir cumhuriyet, topraklarını genişletmelidir, diyor, ama gayet tabiî, eğer barış arzu ediliyorsa (Machiavelli de şüphesiz barışı arzuluyordu), bütün cumhuriyetler sınırlarını genişletmelidir diye, mantıkî olarak evrensel bir kanun getirilemez.

Yine de, bütün bu söylediklerine rağmen Machiavelli, siyasî bir ilim adamı rolü ile, politikanın evrensel kanunlarını keşfetmeye koyulur. O kendisini, müşahadelerle, siyasi cemiyetlerin işleyiş tarzlarını anlamamıza yardım eden ve bilhassa tarihte keşfedilecek muntazamlıkların müşahadesi ile, siyasî ilmin bir tür Galileo’su olarak görür. Ama Galileo, gezegenlerin istikbalde nasıl hareket edecekleri kehanetinde bulunurken, Machiavelli, beşeriyetin “istikbaldeki tarihi” hakkında herhangi bir kehanette bulunabileceğini sanmadı. Onun gayesi, kendisinden üç asır sonra gelecek Marx’ın adaptasyonuna daha yakındı: kontrol edebilmek, siyasette daha büyük bir güç elde edebilmek, tarihin kanunlarını bilmekle olur ki, bu da şüphesiz, Marx’m söyleyebileceği debdebeli bir üslûp değilse de, tabiatın gelecekte nasıl hareket edeceğini bilerek, onun üzerinde üstünlük kuran bir ziraatçının modeline daha yakındır.

Çünkü Machiavelli şu bakımdan bir siyasî ilimcidir ki, kendisinin cumhuriyet arzularını benimseyenlere öğretecekleri kadar reaksiyoner müstebitlere de öğretecekleri var; ve, gerçekten de Hükümdar’ında, kendi ilminin derslerini, monarşik bir hükümdara ders vermek için uyguladı. Machiavelli’nin ne tür bir sinikallikle, veya istihza ile, veya samimiyetle bu işi yüklenmesi bir tahmin konusudur. Machiavelli, Hükümdarı, hizmetinde bulunduğu Florensa devletine karşı girişilen bir ihtilâl teşebbüsünde parmağının bulunduğu iddiasıyle Florensa’yı terketmeye mecbur bırakılarak Tuscan’ın kırsal kesiminde sürgün hayatı yaşadığı 1513’te yazdı. Kitap, bir dizi mektup halinde, o zaman Florensa’yı yöneten Medici hükümetine gönderildi; ve yazarı hayatta iken de basılmadı. Kitap halinde yayımlanmayacağını bilmiş olsaydı, hitap ettiği türdeki insanlara hiç bir faydası olamayacağı da bilecekti; çünkü bu mektuplarında, başarının bir sırrını gösterdi ki, eğer bu konudaki sözleri sır olmaktan çıksa idi, başarı sağlayamazdı.

Machiavelli, şüphesiz çapraşık bir insandı; ve söylediklerinin çoğu da insanı şok edici mahiyette. Belki yazdıkları arasında en kütsahca, ve aynı zamanda da en orijinal olanı (daha önceki bütün filozofların öğretilerinin aksine), bir tür değil, iki çeşit ahlâk bulunduğunu söylemiş olmasıdır: siyasî ahlâk ve özel ahlâk. Machiavelli, işte bu temel üzerinde, özel ahlâkın haklı olarak men ettiği şeylere—şiddete başvurma, yalancılık, sözleşmelerden vazgeçme ve diğerlerine—siyasî ahlâkın zaman zaman müsaade ettiğini söylemekle kalmaz, onları talep ettiğini de söyler. Machiavelli’nin iki ahlâk kavramı arasındaki farkı böylece belirtmesi, kendisine, bir ölçüde berraklık ve samimiyet verir ki, böylesine samimiyet, Machiavelli’nin ileri sürdüğü tedbirlerin en acımasız olanlarını benimsemeye hazır olmakla beraber, onun teorisini kızgınlıkla reddedenlerde bariz bir şekilde görülmez.

[Fransız İhtilâli sırasında "terör rejimi" kuranlardan biri olan] Robespierre, ve Stalin, meselâ, en kanlı politikalarını haklı göstermeye çalışırlarken, “Brütüsün oğullarını öldürdükleri’ni itiraf etmiyorlardı; Robespierre’nin terörü bir “öldürücü vesvese,” “hareketteki kardeşlik’ti; Stalin’in mahkemeleri “halkın adaleti” idi, “ortadan kaldırmalar” vardı; ama hiç kimse öldürülmedi: Eğer sadece bir ahlâk varsa, siyasî hükümdarlar, ve bilhassa ihtilâlci hükümdarlar, benimsediklerini iddia ettikleri ahlâk sistemine devamlıca hakaret etmekle kalmıyorlar, kendilerinin öteki günahlarına da riyakârlık eklemiş oluyorlardı. Machiavelli, onların bu riyâkârlıklarına karşı entellektüel bir alternatif ortaya koydu, ama öyle bir alternatif ki, hayret edilircesine çok az sayıda insan benimsedi; ve bunun sebebi de, o zaman, Avrupa kafasını şekillendiren Hıristiyan ve Helenist geleneklerinden çok köklüce ayrılmayı gerektirecek olmasıydı.

(Kitabı hazırlayan Editör un tercümesi)

Kaynak: Editör Maurice Cranston, Batı Düşüncesinde Siyaset Felsefeleri Western Polıtıcal Phılosophers Çeviren Nejat Muallimoğlu, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayın, 2. Baskı, 2000, İstanbul

 

CİNSİYET ORGANLARINDAKİ AKINTILARIN DURUMU HAKKINDA


Erkeklerin durumu berrak iken, kadınlardaki durumun kapalılığı nedeniyle, çeşitli yerlerdeki bilgileri burada aktardıktan sonra çıkarılan neticeyi  aşağıda yazdım. Doğrusu da budur.

SORU: GUSLÜ GEREKTİREN HALLER NELERDİR?

CEVAP

Guslü gerektiren haller şunlardır:

1- Hayz veya lohusalık hali bitince yahut cünüp olunca gusletmek farzdır. Hayz bitince, cünüp de olursa, ikisi için bir gusül yetişir. Kadın cünüp iken hayz görürse, isterse hemen gusleder, isterse hayz bitene kadar bekler, sonra ikisi için bir defa gusleder.

2- Zekerin [penisin] ucu, sünnet derisi altındaki yuvarlak kısım, ferce [hazneye] girince, meni gelmese de, erkek de, kadın da cünüp olur. Yuvarlak kısım girmezse, cünüp olmaz.

3- Erkekte koyu beyaz ve kadında akıcı sarı meni, yerinden şehvetle kopup çıkarsa cünüp olunur.

4- İhtilamla yani rüyada şehvetlenip uyandığı zaman, meni akmış olduğunu gören erkek ve kadın cünüp olur. Rüyada ilişkide bulunduğunu görür, fakat uyanınca meni akmamışsa, meni yoksa gusletmez. Bazı âlimler kadının menisi içeri akar, ihtiyaten yıkanması iyi olur demişlerdir.

5- Şehvetle yerinden ayrılan meni, idrar yolunda kalıp, daha sonra buradan, şehvetsiz de çıksa, gusletmek gerekir. İdrar yaptıktan veya bir müddet uyuduktan sonra çıkarsa gusül gerekmez.

6- İstimna [mastürbasyon] guslü gerektirir.

7- Cünüp olup, idrar yapmadan guslettikten sonra meninin geri kalan kısmı, şehvetsiz aksa, tekrar gusletmek gerekir. Bunun için, gusülden önce idrara çıkıp, idrar yolunda kalmış olan meni parçasını çıkardıktan sonra gusletmek lazımdır.

8- Zekerin ucu, kadının veya erkeğin dübürüne (makat) girince, meni aksa da, akmasa da, her ikisine gusletmek farz olur.

Hayz halinde de, temiz iken de kadına dübüründen yaklaşmak haramdır. Büyük günahtır. Livata veya cinsi sapıklık denilen oğlan kirletmek daha büyük günahtır. Hayvana tecavüz edene de gusül gerekir. Çok çirkin ve büyük günahtır.

9- İhtilam olduğunu hatırlamadan, meni görenin, gusletmesi lazımdır. Uyanıp, çamaşırında meni gören, ihtilam olduğunu hatırlamasa da gusleder. Mezi sansa ihtiyaten gusleder.

10- Kadın, kocasını düşünürken şehvetlense, sonra titreyerek, kasılarak sarımtırak bir akıntı yani meni gelse, gusül gerekir.

GUSLÜ GEREKTİRMEYEN HÂLLER

Soru: Guslü gerektirmeyen haller nelerdir?

CEVAP

Halk arasında guslü gerektirdiği sanılan bazı hâller, guslü gerektirmez. Guslü gerektirmeyen haller:

1- Bir erkek, bir kadını yahut bir erkeği çıplak görse, gusül gerekmez. Bakarken şehvetlenip meni gelirse gusül gerekir, mezi gelirse, yine gusül gerekmez.

2- Bir kadın, kendi kocasını veya bir kadını çıplak görse gusül gerekmez.

3- Karı-koca oynaşırken, çıplak resme bakarken veya düşünürken mezi (yapışkan su) gelse, fakat meni gelmese gusül gerekmez.

4- İdrar yaptıktan sonra veya büyük abdestten sonra gelen yapışkan prostat sıvısı ve vedi guslü gerektirmez.

5- Ağır bir şey kaldırmak veya bir yerden düşmek gibi bir sebeple meni çıkınca, Şafii’de gusül lazım olur, diğer üç mezhepte lazım olmaz.

6- İhtilâm olduğunu hatırlayan, uyanınca çamaşırında meni görmezse gusletmesi gerekmez. İhtilam olan, uyanınca, yatakta, elbise veya bacağında yaşlık görürse, bunun mezi denilen beyaz akıcı sıvı olduğunu anlarsa veya uyanık iken mezi akarsa, gusül gerekmez.

7- Cünüp olup guslettikten sonra, kadından kocasının menisi çıksa gusül gerekmez.

8- Kadın veya erkek, etek [kasık] tıraşı olsa gusül gerekmez.

9 – Kadınların süründüğü kokuyu erkekler koklarsa, koku sürünene de, koklayana da gusül gerekmez. Abdesti bile bozmaz. Ancak bayanların kocalarından başka kimseler için koku sürünmesi caiz değildir.

10- Cünüpken giyilen kıyafeti, üstünde necaset yoksa, tekrar giymekte ve o elbiseyle namaz kılmakta mahzur yoktur.

Meni, vedi, mezi nedir?

Soru: Meni, vedi, mezi, prostat salgısı nedir? Guslü gerektirir mi?

CEVAP

Meni, cinsel ilişki veya mastürbasyon sonunda haz ve heyecanla gelen yapışkan sıvıdır. Erkek menisine sperm denir. Kadından gelen meni sarımtıraktır.

Vedi, idrardan sonra çıkan beyaz, bulanık, koyu, yapışkan bir sıvıdır.

Mezi, zevk zamanında çıkar. Şehvetlenince, açık resimlere bakınca veya şehvetle öpüşünce ve sürtününce veya böyle şeyler düşününce gelen birkaç damla renksiz yapışkan sıvıdır.

Prostat salgısı, genelde idrardan sonra gelen, koyu, yapışkan bir sıvıdır.

Şehvetle gelen meni hariç, hiç biri guslü gerektirmez. Kadınlarda meni gelmesi daha zor olur. Meni gelmez de, mezi denen akıcı sıvı gelirse gusül gerekmez. Meni, titreyerek gelir, kasılmalar olur. Gelenin mezi mi, yoksa meni mi olduğu bu şekilde de, anlaşılabilir.

Meni gelmezse

Soru: Prostat ameliyatı oldum. Sperm torbacıklarımı aldıkları için testislerde sperm birikemiyor. Eşimle beraber olduğum zaman sperm gelmiyor. Rüyada ihtilam oluyorum; ama dışarı bir akıntı çıkmıyor. Bazen herhangi bir sebep olmadan idrarda koyu bir akıntı görüyorum, acaba sperm mi diye merak ediyorum. Cünüp oluyor muyum, gusletmem gerekiyor mu?

CEVAP

Eşle beraber olunca sperm gelmese de, yine gusül gerekir. Rüyada ihtilam olunca dışarı bir akıntı çıkmamışsa, gusül gerekmez. Gusül için meninin şehvetle dışarı çıkması gerekir. Meni herhangi bir sebeple şehvetsiz çıksa Hanefi’de gusül gerekmez. İdrarda görülen prostat sıvısı olabilir. Tahlil ettirmek iyi olur. Meni bile olsa, şehvetsiz gelince guslü gerektirmez. Eğer şehvetle yerinden kopup, daha sonra şehvetsiz olarak çıksa, gusül gerekir.

Meni görülmezse

Soru: Ameliyatla meni kanalı idrar torbasına bağlandı. İhtilamda meni idrar torbasına akarmış. İdrarda meni göremiyorum. Gusül lazım mı?

CEVAP

Meni görülmezse gusül gerekmez.

Muayene olunca

Soru: Kadın, kadın hastalıklarından dolayı, erkek doktora, rahminden muayene olsa, gusletmesi gerekir mi? Ültrasonla muayene olunca gusül gerekir mi? Kadın ön veya arkasına parmak sokunca gusletmesi gerekir diyenler var, gerekmez diyenler var. Hangisi doğrudur?

CEVAP

İkisi de doğru sayılmaz, açıklamaya ihtiyaç vardır. İçeri parmak girince, lezzet duymazsa gusül gerekmez. Lezzet duyarsa gusül gerekir. Lezzet almak, şehvet duymak demektir. Seadet-i Ebediyye’de Redd-ül-muhtar’dan alarak diyor ki:

Çocuk zekeri, hayvan zekeri, ölü zekeri, zeker gibi her şey veya parmak kullanınca içeri girdiği zaman, lezzet duyarsa, gusletmesi lazım olur. Lezzet duymazsa, gusletmesi iyi olur.

Cünübün âdet görmesi

Soru: Cünüp kadın, hayz olursa yıkanması gerekir mi?

CEVAP

Yıkanması şart değildir. Cünüp iken tırnak ve saç kesmesi mekruh, hayzlı iken mekruh değildir. Bunun için yıkanması iyidir.

Doğum yaptırmak

Soru: Erkek veya bayan kadın doktoru veya ebe, Ramazanda, abdestli iken bir kadına doğum yaptırsa, doktorun orucu, guslü veya abdesti bozulur mu?

CEVAP

Hanefi mezhebindeki kadın doktorunun veya ebenin, Ramazan-ı şerifte doğum yaptırmakla orucu, abdesti ve guslü bozulmuş olmaz. Zaruretsiz erkek doktora doğum yaptırmak caiz olmaz.

Bir kere gusledilir

Soru: Hayzı bittiği halde, gusletmeden beyiyle beraber olup yatan, sonra rüyada ihtilam olan, yani gusletmeden önce, iki kere daha cünüp olan, şimdi, kaç kere gusletmesi gerekir?

CEVAP

Kaç kere cünüp olunursa olsun, bir kere gusletmek yeterli olur. Namaz vakti çıkmadan, hemen gusledilmesi gerekir. Namaz kılmadan vakit çıkarsa, namazını kazaya bıraktığı için de, ayrıca büyük günah olur.

Tuğla eriyinceye kadar

Soru: Livata yapınca veya Çingene’yle zina edince, tuğla eriyinceye kadar yıkanmak mı gerekir?

CEVAP

Hayır, öyle bir şey yok, hurafedir. Livata ve zina, büyük günahsa da, bir kere gusleden temiz olur.

Livata, erkeğin erkekle ilişkiye girmesi;

Zina, erkekle kadının nikâhsız olarak cinsel ilişkide bulunması demektir.

Müslüman olunca

Soru: Bir gayrimüslim, Müslüman olunca, gusletmesine gerek var mı?

CEVAP

Cünüp olduktan sonra yıkanmışsa, Müslüman olunca gusletmesi müstehabdır. Cünüp kâfir, kir için yıkanmışsa cünüplüğü de kalmaz; çünkü Hanefi’de gusülde niyet farz değildir. Yıkanmakla gusletmiş olur. Cünüp olduktan sonra yıkanmamışsa, Müslüman olunca gusletmesi farzdır. (İ. Ahlakı)

Gusül gerekmez

Soru: Sitenizde, (Şehvetle yerinden ayrılan meni, idrar yolunda kalıp, daha sonra buradan, şehvetsiz de çıksa, gusletmek gerekir) deniyor. Prostat rahatsızlığı sebebiyle, ihtilam olduğum hâlde, meni çıkmıyor. Belki idrara karışmış olabilir, fakat idrarda da görülmüyor. Görülmediği için gusül gerekmez mi?

CEVAP

Görülmedikçe gusül gerekmez, fakat ihtiyaten gusletmek iyidir.

Erişim: http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4040

**

Soru: Bu soru mahrem bir hususta olduğu için affınıza sığınırım. Beni sevgili Peygamberimizin Ensar kadınlarını, dinlerini öğrenme noktasında utanmalarının bir engel teşkil etmemesini övmesi cesaretlendirdi. Hocam elimdeki tüm kaynaklar taramama rağmen konuya direk temas eden bir delile rastlamadım ve size sormaya karar verdim. Hanımlardan genital yoldan gelen akıntı doktorların ifadesiyle bir sağlık işareti ve buluğ çağından başlayarak menopoz dönemine kadar devam etmesi de (sık veya seyrek) gayet normal. Fıkıh kitaplarımızın “özür” bahsinde ise bir namaz vaktini aşan tüm arızî hallerin özür sayılacağı belirtilmiş ve ibadetlerini ona göre düzenleyebilmesi için bu şahıslara bazı kolaylıklar sağlanmış. Fakat bizim içinden çıkamadığımız durum şu, şayet bu ifrazat normal ise ağız ve burundan çıkan ve alışılmış sıvılar gibi mi algılanmalı? Bir ömür boyu devam edecek olan özür hali mi? Özür kapsamına girmediğinde abdesti muhafaza son derece zorlaşıyor, veya tampon ile önlenmek istendiğinde bir takım allerjik veya mikrobik hastalıklar oluşuyor.

Cevap:

Klasik fıkıh kitaplarında bu akıntılar hakkında genel olarak şu hükümler yazılmıştır:

“Kadınların cinsel organlarından gelen devamlı akıntı, kan olmadığı sürece ay hali ile ilgili olamaz. Beyaz, sarı vb. renklerdeki akıntılar, organın dışına çıktığı, kilota bulaştığı zaman abdest bozulur. Eğer organın çıkışını tıkayan bir nesne kullanılırsa, gelen akıntı veya bunun ıslaklığı tamponun, tüpün, pamuk yumrusunun dışına çıkmadıkça, dışardan bakıldığında görülmedikçe abdest de bozulmaz. Eğer akıntı bir namaz vaktinin tamamında (abdest alp namaz kılmaya yetecek bir sürede kesilmeksizin), diğer vakitlerin de bir kısmında bulunmak suretiyle hep devam ediyorsa kadın özürlü sayılır ve bu durumda, her namaz vaktinde bir kere abdest alır ve bu vakit içinde akıntı -dışarı çıksa bile- abdesti bozmaz, onunla -akıntı bulaşmış giysi çıkarılarak- istendiği kadar namaz kılınır; sonraki namazın vakti girince abdest bozulmuş olur ve yeniden alınır.”

Bizim kadın doğum uzmanı kırk kadar hanımla yaptığımız iki seminerde tespit ettiğimiz gerçek duruma göre, kadının cinsel organından gelen akıntıyı ikiye ayırmak gerekiyor: a) Necis olanlar, b) Necis olmayanlar.

Sağlıklı bir kadının organından devamlı olarak gelen ve gelmediğinde bazı problemler oluşan vaginal salgı temizdir; gözyaşı ve tükürük gibidir, bunun dışarı çıkması, kilota bulaşması abdesti bozmaz ve onu yıkamak da gerekmez. Bu normal akıntı dışında kalan ve bir arızadan (mesela enfeksiyondan) kaynaklanan akıntı ise pistir, dışarı çıktığında abdesti bozar ve elbiseye bulaşırsa yıkanması gerekir.

(Benzer soru:)

Soru:

Öncelikle özür diliyorum hocam, merak ettiğimiz bir konuda sizden bilgi almak istiyoruz. İlmihallerden aradığımız cevaba tam olarak ulaşamadık. Kadınların temizlik döneminde (özür olmayan) akıntı namaz esnasında olursa namazı ve abdesti yenilemek gerekir mi? Yoksa bu akıntı namazda olursa ibadetimize engel değil midir?

Cevap:

Hastalıktan olmayan, ağızdaki tükürük, gözdeki yaş gibi vajinanın rutubetli kalmasını sağlayan normal, beyaz akıntı temizdir, abdesti de bozmaz.

(Benzer soru:)

Soru:

İş ortamlarında abdest için çok müsait ortam yok. Sabah abdest alıp çıkıyoruz, öğleni bu abdestle kılmak zorundayız. Ama bazen bayanlarda görülen akıntı meydana geliyor. Bu akıntı abdesti bozar mı? Yeniden abdest almak gerekir mi? Tam olarak bizi aydınlatır mısınız? Çok özür diliyorum, bu bizim için çok önemli, içimiz rahat olarak ibadetimizi eda etmek istiyoruz.

Cevap:

Hastalıktan (mesela rahimde veya başka bir yerdeki iltihaplanmadan) kaynaklanmayan, gözyaşı ve tükürük gibi normal bir sıvı olan akıntı temizdir ve abdesti bozmaz.

(Bu konuda bilimsel ayrıntılar içeren uzun bir ilmî tartışma okumak isterseniz bu bağlantıya gidebilirsiniz.)

Erişim:

http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00035.htm

Soru:

31 Ağustos 2007 tarihli Zaman-Âilem dergisi “ilmihal” sayfasında yer alan “Kadınlarda Beyaz Akıntı” konusundaki bir yazı, tamamen yanlış ve vahim hükümler ihtivâ etmiştir. Yüz binlerce dindar kadının abdestsiz namaz kılmasına yol açacak bu müthiş hatanın bir an önce tashîh ve telâfisi gerekmektedir. Ekteki araştırma yazımızda gerekli bilgiler sunulmuştur. Hiç tereddütsüz, bu ağır hata mutlaka düzeltilmelidir. Aynı dergide bu düzeltme yapılmazsa, başka zeminlerde sesimizi yükselterek bu hatayı düzeltmek zorundayız! Yanlışta ısrar etmemek ve hatadan dönmek fazilettir.

Bu derginin ekindeki bizim katılmadığımız açıklama:

Fıkıh kitaplarımızda abdesti bozan şeyler sayılırken, en başta “önden ve arkadan çıkan her şey” denilir. Bundan sadece pek nâdir olduğu söylenen “önden çıkan yel” müstesnâ tutulur. Abdesti bozan -ve gusül gerektirmeyen- bir akıntı da fıkıh dilinde “mezi” ve halk dilinde “beyaz akıntı” denilen sıvıdır.

Ancak bazı kimseler:

a) Fıkıh kitaplarında adı geçen “mezi”nin erkeklere mahsus olduğunu ve temel kaynaklarda bu hususta hanımları ilgilendiren bir açıklamaya yer verilmediğini;

b) Peygamber Efendimizden bununla ilgili bir açıklama gelmediğini;

c) Kadınlarda cinsî organdan gelen beyaz akıntının tükürük ve gözyaşı gibi temiz bir salgı olduğunu ve tıbben pis maddelerden sayılmadığını;

d) Eski dönemde tıb bilgisi yetersizliğinden, geçmiş âlimlerimizin “beyaz akıntı / vaginal salgı”nın bugün bilinen gerçek durumundan haberdar olmadıklarını;

e) Ancak bir hastalık ve anormallikten dolayı gelen akıntının necis ve abdest bozucu olduğunu…

iddia ederek, “bir hastalıktan dolayı olmadıkça bu akıntının abdesti bozmayacağını ve çamaşırı kirletmeyeceğini” söylüyorlar.

Bu meselenin aslı esası ve bu garip iddianın doğruluk payı nedir?

Bizim cevabımız (Hayrettin Karaman):

Mezi: Genelde cinsî duygulanma hâlinde bazan da belli bir sebep yokken, ön taraftan şehvetsiz olarak sızan beyazımsı ve kokusuz, ince ve kaygan -yumurta akı maddesi gibi- bir sıvıdır. Kadınlarda daha beyazdır.

Kadından gelen meziye (zal harfiyle) “kazâ” da denilmektedir (1).

“Kazâ” ise Kamus’ta: “…Mezi tarzında beyaz nesne…mezi menzilindedir” diye ifâde edilir (2).

Lügat ehli: “Küllü fahlin yemzî ve küllü ünsâ takzî / Her erkek mezi salgılar, her dişi de kazâ salgılar ” demişlerdir (3). (İlk cümle bir hadîs-i şerîfte de yer alır). Çağdaş bir Arab lügatçısı ve edebiyat bilgini ise, kıymetli eserinde yukarıdakine benzer ifâdeler yanında, daha açık bir ifâdeyle: “ve’r-recülü yemzî ve’l-mer’etü takzî / Adam mezi salgılar, kadın da kazâ salgılar” cümlesine yer verir (4).

Şimdi ilgili hükümlere geçelim:

1- Mezi -şeklen ve hükmen- erkek ve kadında müşterektir; ancak kadınlarda erkeklerden daha fazla olur (5). Erkek ve kadında müşterek olarak salgılanan mezinin / beyaz akıntının abdesti bozduğu ve idrar gibi necis olduğu hususunda bütün İslâm âlimleri arasında icmâ ve ittifak vardır (6).

2- Mezinin hükmüyle ilgili hadîs-i şerifler, birçok hadîs kaynağında mevcuttur. Örneklerde erkeğin adının geçmesi, kadınları konu dışında tutmak anlamında değildir. Mezi her iki cins için müşterek olduğuna göre, burada asla erkeklere tahsîs yapılmamış, hüküm umum olarak tatbik edilmiştir. İbn Hacer’in dediği gibi: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem meziden dolayı abdesti emretmiş, fakat onun hakkında tafsilât vermemiştir. Böylece hükmün umumunu ifâde yolunu göstermiştir (7). Bunun aksine hiç bir hüküm ve delîl mevcut değildir.

Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Kütüb-i Sitte ve diğer kaynaklarda geçen şu meşhur rivayet ehlince malûmdur. Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Ben çok mezi gören biriydim. (Küntü recülen mezzâen…) Kızının bende olmasından dolayı Resûl-i Ekrem’e sormaya da utanıyordum. Mikdâd’a teklif ettim de ona durumu sordu. Resûlullah Aleyhisselâm, buyurdu ki: Orasını yıkar ve abdest alıverir” (8).

İşte bu hüküm, erkek ve kadınlar için müşterek olarak geçerlidir (9). Kadın da mezi salgıladığı zaman abdesti bozularak, aynen erkekte olduğu gibi fercini yıkayıp, namaz için abdest almakla mükellef olur (10).

3- Bazı maddelerin tıbben temiz sayılması, dinen/şer’an necis olma hükmünü kaldırmaz. Meselâ:

a) Taze kan ve şarabın tıbben temiz olması, şer’an da temiz olması değildir. Birkaç damlası elbiseye bulaşsa onunla namaz kılınamaz.

b) Erkek ve kadında müşterek görülen sâfi mezi de tıbben temizdir. Fakat yukarıda açıklandığı gibi, şer’an bunun pis olduğunda İslâm âlimleri arasında görüş birliği ( icmâ ve ittifak ) vardır. Fakat bundan dolayı gusül değil, sadece abdest gerekiyor.

c) Meninin necis olmasında ise ittifak yoktur. Gerek bazı sahâbilere göre gerekse Şâfiî ve Hambelîlere göre, meni temiz sayılır. Hanefî ve Mâlikîlere göre ise necistir (11). Bununla birlikte, şehvetle gelen meniden dolayı gusül gerektiği de icmâ ve ittifakla sabittir.

d) Alttan çıkan yel de aslında pis değildir ve temas ettiği elbiseyi kirletmez. Ama bunun abdesti bozduğu, kesinlikle ve ittifakla sabittir.

Demek oluyor ki aslında şer’î hükümler, tıbbî ve mantıkî ölçülerle değil, Kitap ve Sünnet ölçülerine göre tesbit edilmiş bulunmaktadır.

4- Geçmiş âlimlerimizin tıb bilgisindeki yetersizliğinden dolayı, kadınlardaki “beyaz akıntı” hakkında tutarlı bilgi sunamadıklarını söylemek ise, büsbütün tutarsız ve yersiz bir iddiadır. Fakîh ve müctehidlerimizin çeşitli ilimlerde bizleri hayrete düşüren derin bilgilerini bir yana bırakalım da kendi bilgilerimizin doğruluğunu kontrol edelim! Mezi ve meni gibi sıvıları açıklaması bile, bugünkü bilgilerimize uygun olarak bize Hz. Âişe’den rivayetle gelmiş ve kitaplarda yerini almıştır (12).

Ondört asırlık İslâm tarihinde bırakın âlim olanları, avâm-ı nâstan herhangi bir müslümanın, mezi veya beyaz akıntının varlığından ve bunun abdesti bozmasından tereddüt ettiğine ihtimâl vermiyoruz… Bunun için uzman tabîb olmak gerekmez; uzman tabîbin âhkam-ı dîniyyeye tamâmen muhalif olarak sunduğu bir görüşe de din namınâ itibar edilmez! Ne gariptir ki bugün “ehl-i ilim” den birileri asırlarca bilinegelen, sünnet ve icmâ ile sâbit olan genel-geçer bir hükmü yok sayabiliyor ve ” beyaz akıntı abdesti bozmaz” diyebiliyor. Bu ne cür’et, bu ne sorumsuzluktur!

6- Beyaz akıntının necis ve abdest bozucu olması için, ancak hastalık hâlinde olması gerektiği görüşünün, İslâm fıkhında hiçbir dayanağı ve doğruluk payı yoktur. Böyle bir hüküm türetmek icmâ-ı ümmete aykırıdır, tamâmen yanlış ve geçersizdir. Bununla beraber, normal dışı akıntılar için fıkıh kitaplarımızda “müstehâza / özür hâli” bahsinde açıklanan, kolaylaştırıcı özel hükümler malûmdur. (Erkekler için de benzer hükümler vardır).

Kısaca açıklayacak olursak: Kadınlarda normal hayız hâli dışında görülebilen farklı akıntılar kesintisiz devam ederse; baştan abdest alıp namaz kılmaya vakit bırakmayacak şekilde bir namaz vaktini doldurur ve sonraki her namaz vaktinde de bir kere akıntı görülürse, özür hâli söz konusudur. Bu durumda, tıkama ve başka yollarla (gerekirse namazı oturup kılmak, îma ile kılmak gibi çârelerle) akıntı önlenemiyorsa, her namaz vakti abdest tazelemek sûretiyle, akıntı sürse de namazlar kılınır. Namazda tekrar kirlenme ihtimâli yoksa, namaz öncesi birikmiş lekeler temizlenir. Fakat namaz sırasında tekrar kirleneceği anlaşılıyorsa, özür kirlerini temizlemek de gerekmez. (Özür dışı pislik bulaşmışsa temizlenir). Başka bir sebeple abdest bozulmadıkça, bir vakit içindeki özür akıntısıyla abdest de bozulmuş olmaz. Abdestten sonra özür akıntısı olmuşsa, namaz vaktinin çıkmasıyla abdest bozulmuş olur (13).

Bize göre sonuç olarak:

1. Kadınlarda görülen beyaz akıntı, erkeklerdeki mezi ile aynı hükümdedir; sidik gibi pistir ve abdesti bozar. Erkek sidiği ile kadın sidiği arasında hükmen fark olmadığı gibi, iki cinsde müşterek olan mezinin de hükmen farklı durumu yoktur.

2. Bu konuda bize ışık tutan hadîs-i şerifler yanında, ondört asırlık İslâm uleması arasında icmâ ve ittifak vardır. Yani bu husus, sünnet ve icmâ ile sabittir (14).

3. Bu hükmün aksini savunanlar, bilerek veya bilmeyerek icmâ-ı ümmete muhalif bir görüşe saplanıyorlar. Halbuki icmâa aykırı olan böyle bir hüküm kesinlikle câiz değildir, haram ve geçersizdir (15).

4. Herhangi bir âlim veya araştırmacı, bu konuda icmâan sâbit olan geçerli hükmün dışında aykırı bir görüş beyan ederse, o kimsenin bu noktadaki görüşüne itibâr edilmez. Çünkü bu durumda o kişi âlim de olsa, tutarsızlığından dolayı itibar görmediği konuda avâm derecesinde kabul edilir (16).

5. Yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız gerçekleri göz ardı ederek “beyaz akıntı abdesti bozmaz” iddiasını kitlelere yayanlar, yüz binlerce müslüman kadının abdestsiz namaz kılmasına sebep olurlar ve onların ağır vebâline ortak olurlar. Neûzü billâhi teâla!..

Cevap:

Bu beyaz akıntının temiz olduğunu ve abdesti bozmayacağını ben söyledim ve yazdım. Bunu ilk defa, kırka yakın kadın doğum uzmanı dindar bayanlarla yaptığımız bir seminerde söylemiştim. Uzmanların verdiği bilgi ve benim söylediklerimin -konuşma şeklindeki- özeti şudur:

Doktor Bayanlar:

Akıntı sıvısı fizyolojik ve kendiliğinden olan bir olaydır. Abdesti bozar mı? İdrar ve gaitayı tutmak için, sfinkter denen bir organ vardır. Vagina da böyle bir sistem yoktur. Vaginal akıntı devamlı olarak gelir. Fizyolojik olarak akmaması normal değildir. Tıbben gözyaşı, burundan gelen akıntı ve tükrük gibi bir salgıdır. Hiçbir şekilde istemli olarak durdurmak mümkün değildir.

Bu akıntı fıkha göre pis midir ve abdesti bozar mı?

H. Karaman:

Bundan önce konu bana sorulduğunda fıkıh kitaplarına baktım, orada şunu gördüm: “Koyduğunuz bezin veya -nasıl diyorsunuz- perdenin dışına çıkarsa bu ıslaklık abdesti bozar, çıkmazsa bozmaz”. Konan pamuk ve benzerinin derinde veya yüzeye yakın olmasının da faklı hükümlerinden söz ediliyor. Şimdiye kadar böyle geldik. Ama çıkan şeyin ne olduğu konusu üzerine eğilmedim doğrusu. Niye çünkü şu bilgi (doktorların verdiği bilgi notundaki bilgi) bende mevcut değildi. Cinsel organdan bir sıvı geliyordu, dışarı çıkınca abdesti bozardı. Hep böyle anladığımız için o nesnenin ne olduğuna bakmadık. Ben bakmadığım gibi birçok fıkıh kitabında da bu cihete bakılmamış. Halbuki ben yine fıkıh kitaplarından şunları tespit ettim. İki tane ibare buldum. İbni Abidin -sıkı bir hocadır— « rutûbetü’l ferci tahir :vaginanın nemi tahirdir, temizdir » diyor. (Raddu’l-muhtâr, I, 222,255). Bu “rutubet ve nem”den sizin söylediğinizi kastediyor. Yani « vaginal ıslaklık tahirdir, temizdir » diyor. Birinci hüküm bu akıntı temizdir. İkincisi, « peki temiz bir nesne iki yoldan birinden çıkarsa bu abdesti bozar mı? » meselesidir. Bu sefer Bedaiü’s-sanâi’ ismli, Hanefilere ait, muteber fıkh kitabına bakıyoruz, onun yeni baskısının 8.cildinde 226. sayfasında diyor ki, « Bu bilinen iki yoldan tahir yani temiz olan bir şeyin çıkması abdesti bozmaz.» Bu iki ifadeyi yan yana getirdim. Sadece bu ikisini yan yana getirdim.

Ortaya çıkan sonuç, “normal vaginal akıntının abdesti bozmayacağı”dır.

Doktor Bayanlar:

Hocam fıkıh kitablarinda mezi ve meniden bahseder. bu akıntı onlardan farklıdır, değil mi?

H. Karaman:

Elbette farklı, onlar hakkında hadis var, hadisler bozacağını söyleyince farklı, bunlara aykırı bir şey söylenemez.

Doktor Bayanlar:

Çok özür dileyerek bölüyorum. Benim başından beri anlamadığım bir şey var. Vaginadan istemsiz, gayri ihtiyari gelen bir akıntı, temiz bir akıntı , nasıl bir pamuk tıkacı ile orada hapsediliyor da abdesti bozmuyor. Madem bozmuyor da nasıl bu pamuk tıkacı ile abdest duruyor. Bu tıkaç nedir ki, çamaşır hükmündedir bence. Ondan çıkmamış mı oluyor. İkincisi, ben bunu hep düşünmüşümdür; hastalarıma da demişimdir. Sahabe o zaman pamuk buluyor muydu, hatta iç çamaşır buluyor muydu?

H. Karaman:

Perdeleme olayı da bir sürü sakıncayı beraberinde getiren bir olaydır. Akıntıyı da artırıcı bir olaydır. Ayrıca irrite edici ve tahriş edici bir durumdur. Kısaca tekrar edeyim: Fıkıhçılardan biri diyor ki, « bu sizin söylediğiniz beyaz ve temiz olan vaginal salgı, yani kan olmayan, irin olmayan, sarı su dediğimiz, yaradan gelen su olmayan, burun salgısı tükürük veya gözyaşı gibi vücut salgısı olan akıntı temizdir. » Bakın hatırlar mısınız arkadaşlar şöyle bir şey var. Bir insanın gözünden gözyaşı aksa abdesti bozmuyor, gözünde hastalık olursa, orası enfekte olur da o enfeksiyondan bir akıntı gelirse, bazı mezheplere göre abdesti bozuyor. Bunun anlaşılması şöyle, bir daha söylüyorum. Bu gaita, idrar, kan değil, irin değil, enfekte olmuş bir yerden akan su değil. İkincisi fıkıhçı da « temiz olan şeyin bilinen iki yoldan çıkması abdesti bozmaz » diyor. Ben bu ikisini birleştiriyorum, « bu rutubetin, akıntının oradan çıkması abdesti bozmaz » diyorum.

Beze gelen, orada hapsedilen bir akıntının, dışarı çıkmadı diye abdesti bozmaması fıkıhçıların kıyasları ve yorumlarıdır. « İki yoldan çıkan pis nesne abdesti bozar » dendiği için, hapsedilerek de olsa çıkmadıkça abdesti bozmaz demişlerdir.

Doktor hanımlar « eğer perde konulursa vaginal akıntının miktarı artar, akması engellendiği için de iltihaba sebep olur » diyorlar.

Bunu onlar söylüyorlar. Dikkat ederseniz, biz vaginal temiz salgıdan bahsediyoruz. Kandan, idrardan, iltihaptan bahsetmiyoruz. Onlar pistir. Bunu tekrar tekrar söyledim. Temiz olan vaginal akıntıdan, ıslaklıktan bahsediyorum. Temiz olan bir nesnenin oradan çıkması abdesti bozmaz diyorum.

Doktor Bayanlar:

İltihablı akıntısı olan kadınlar özürlü durumda olup, sadece namaz abdestleri bozulur, gusül abdesti hükmüne girmeyecek değil mi hocam?

H. Karaman:

Doğrudur, bunlar gusül gerektirmez.

Benim sorum:

Doktor arkadaşlar hangi akıntıların normal, hangilerinin enfekte olmuş akıntılar olduğunun nitelik farklılıklarını söyleyebilirler mi?

Doktorlarla özel görüşmelerimizde hanımların bu iki akıntıyı ayırabileceklerini söylediler.

Doktor Bayanlar:

Herkes kendi normal vaginal salgısını bilir. Bunun miktarının artmasını tıbben lökore diye tanımlarız ve miktar artışını normal kabul ederiz. Renginin ve kokusunun değişmesine ve kişiye rahatsızlık veren yanma, kaşıntı gibi arazlara sebep olan akıntılara iltihabik diyoruz. Hocam fıkıh kitablarında da belirtildiği gibi vaginal salgı sadece ıslaklık sağlama amacıyladır. Onun dışında sarı, yeşil, gri, kokulu, rahatsızlık veren her akıntıyı iltihabik kabul ederiz.

H. Karaman:

Buraya kadar fıkıh kitaplarına ve doktorların verdikleri bilgilere dayanarak normal, beyaz vaginal akıntının temiz olduğunu ve abdesti bozmadığını açıklamış oldum. Buna itiraz eden ve baş tarafa aldığım uzun yazıyı yazan arkadaşımızın iddialarının geçersiz, değerlendirmelerinin yersiz (başka şeylere ait hüküm ve hadisleri normal akıntıya taşımak, onlarla bir tutmak) olduğunu da ortaya koymuş oldum.

****

Kadınlardaki beyaz akıntının abdesti bozup bozmadığı hususundaki kuvvetli görüş bozduğu yönündedir

Dr. Faruk Beşer’in açıklaması

“Daha önce söylediğim gibi bu konu benim ikna olduğum, sabit olduğum bir konu değil. Meseleyi bütün fıkıh kitaplarında karıştırdığımızda -ben deniz de aynen öyle yaptım- önce temiz midir pis midir konusu tartışılmış. Kadınlarda normal vakitlerde gelen beyaz akıntının pis olduğunu söyleyen hatırı sayılır âlimler olduğu gibi temiz olduğunu söyleyen de pek çok âlimler var. Bütün mezheplerden Hanefi mezhebinden, diğer mezheplerden. Temiz olması ve pis olması ne demek onu da söyleyelim. Pis ise ve çamaşırınıza sürülmüşse yıkamadan namaz kılamazsınız demek. Temiz ise yani abdestinizi bozsa dahi çamaşırınızda olsa bile namazınıza engel değil demek. Dolayısıyla temiz olduğu konusunda ciddi bir ulema ictihadı var. Öyle ise bunu en azından o âlimlerin ictihadıyla temiz saymamız son derece kolay ve mümkün.

Abdesti bozup bozmadığına gelince burada hemen hemen günümüze kadar bütün fıkıhçılar ictihadlarını bu yolda götürmüşler. Sanki sebileynden yani iki yoldan birinden gelen her şey abdesti bozar, öyle ise bu da abdesti bozar gibi düşünmüşler. Böyle söylemişler. Ben ise size sadece söylenenleri aktarıyorum. Tarihte fukaha arasında bunun abdesti bozmayacağını söyleyen fakihe rastlamadım. En azından araştırdıklarım arasında. Bu böyle olduğu (bozduğu) noktasında kuvvetli bir kanaat verir. Dolayısıyla bunu böyle saymak ihtiyatlı olandır. İhtiyatlı davranmak istiyorsa insanlar ve öbüründen zorluk çekmiyorlarsa, hayatlarını zorlaştırmıyorsa bence bunu böyle saysınlar, abdesti bozduğunu saysınlar.” (Dr. Faruk Beşer, Sorular ve Cevaplar)

Yukarıda izah edildiği gibi kişi için çok büyük bir zorluk olmadığı sürece beyaz akıntının abdesti bozması yönünde amel etmesi ve ona göre davranması daha efdaldir. Nitekim peçete yahut pamuk ile bu akıntı önlenebilmektedir ve abdesti de bozmaz. Bu konuda âlimlerin görüşlerini aşağıda zikrettik.

Kadınlardaki beyaz akıntı tamponla önlenebildiği takdirde, abdesti bozmaz

“Abdesti bozan, önden ya da arkadan herhangi bir şeyin çıkmasıdır. Abdestli olduğu süre içinde böyle bir şey çıkmadıkça, kadın da erkek de abdestli sayılır. Normal olan da gerek yoksa pamuk vs. kullanmamaktır. Bu durumdaki bir kadın beş vakit namazın tamamını dahi, başka şeyle abdesti bozulmadıkça kılabilir. Ancak sürekli akıntı oluyor ve abdest tutulamıyorsa, pamuk vs. kullanmak sünnet veya müstehap olmuş olur. Akıntı pamukla kesilebildiği takdirde abdesti bozulmuş olmaz. Pamukla da kesilemiyorsa bir anormallik var demektir; Müslüman bir doktora görünülmelidir.” (Dr. Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar, c.1, s.19, 20)

Kadınlardaki beyaz akıntı tamponun dışına çıktığı takdirde, abdest bozulur

Kadının tenasül organı içine veya dışına tıkanan bez veya pamuğun yaş olarak dışarıya çıkması veya çıkarılması abdesti bozar. Şöyle ki: Bu organın dış kısmına tıkanan pamuğun iç tarafı ıslanmış olunca, abdest bozulmuş olur. Pamuğun dışına ıslaklığın geçmesi şart değildir. Fakat bu organın iç kısmına tıkanan pamuğun dışarısına kadar yaşlık gelmedikçe, abdest bozulmaz. (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam Ansiklopedisi, Abdest Bölümü, Abdesti Bozan Şeyler)

1.Akıntı zaman zaman gelmekle beraber her namaz vakti bir namaz kılacak kadar gelmediği oluyorsa, bu gelmediği zamanlarda abdest alıp namazları kılmak gerekir.

2.Bir namaz vakti o vaktin namazını kılacak kadar bir zaman bulamayacak şekilde geliyorsa, ondan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa görülüyorsa, kişi özür sahibi demektir, her vakitte alacağı abdestle dilediği kadar namaz kılabilir. Ancak pamuk ya da tampon (peçete, tuvalet kağıdı, kürsüf) zarar vermiyor ve akıntı onunla kesilebiliyorsa kişi özür sahibi olmaz. Akıntı pamuğun dışına çıkmadıkça da abdesti bozulmaz. (Dr. Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar, c.1, s. 18,19)

Erşim: http://www.sorusorcevapbul.com/konu?ID=d199dd02-3e7c-47ac-b87b-80411ebb3360

**

Ahmed ŞAHİN

“Abdest ve gusülle ilgili kimseye soramadıkları soruları hanımlar bana soruyorlar, ben de size soracağım…” diyerek cevabını bulamadığını ifade ettiği mahremce bir sorusunu şöyle soruyor:

- Bazen idrar mahallinden beyaz bir akıntı geliyor, çamaşırı ıslatıyor. Bu durumdan şüpheye düşülüyor. Bu beyaz akıntının hükmü nedir?

Sadece (varsa) abdesti mi bozar?

Yoksa gusül de gerektirir mi?

Ayrıca, bu akıntının ıslattığı çamaşırla namaz kılınır mı?

Yoksa ıslanan kısım yıkanıp çamaşır temizlendikten sonra mı namaz kılınacak?

Kimseye soramadığımız, bir kitapta da bulamadığımız bu sorunun cevabını anlaşılır açıklıkta verirseniz bizleri şüpheden kurtarmış olacaksınız. Ayrıca bu konuda fıkıh kitaplarında erkekler için anlatılan hükümler kadınlar için de geçerli midir?

Cevap: Zannederim bu mevzudaki bilgi eksikliği, kitaplarda erkeklere ait verilen bilgilerin kadınlar için de geçerli olduğunun bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Halbuki, fıkıh kitaplarında kadınlar için de geçerli olan bu bilgiler, erkekler muhatap alınarak açık ve net bir şekilde ifade edilmektedir. Biz konuyu daha da anlaşılır şekilde arz edecek olursak şöyle sıralayabiliriz:

-İdrar mahallinden gelen ve sadece (varsa) abdesti bozan beyaz akıntı ile guslü gerektiren (sperm ) akıntısı arasında kesin fark vardır. Önce bu iki akıntının kesin farkını bilmeye ihtiyaç vardır. Bu farklar bilinirse konu netleşmiş olur, şüpheye düşmeye hiç gerek kalmaz. Hangisi abdesti gerektirir, hangisi guslü farz kılar kolayca anlaşılır. Biz burada ikisinin kesin farkını iki madde halinde şöyle sıralayabiliriz:

1- Çoğu kere idrarın beklemesinden ya da hayale müstehcen görüntüler aksetmesinden yahut da sıhhi sebeplerden dolayı idrar mahallinden gelen beyaz sıvılar (tıbben olmasa bile dinen pis sayıldığından) çamaşırın bulaştığı kısmını kirletmiş kabul edilir, kirlettiği yer avuç içi kadar genişlemişse burası yıkanarak temizlenir, bu yıkamadan sonra alınan abdestle namazlar kılınır.

Her insanda farklı sebeplerden dolayı da gelebilen bu beyaz akıntılar sıkça geliyor olsa da yapılacak iş, çamaşırın ıslanarak kirlenmiş olan kısmı yıkandıktan sonra abdest alıp hemen namazı kılmaktır. Çünkü bu sızma ve kirletme, sadece (varsa) abdesti bozan bir sızmadır, guslü gerektiren bir (sperm) patlaması değildir. Öyle ise akıntının kirlettiği kısım yıkanır, vakti gelince de hemen abdest alınıp namaz kılınır. Başka bir mecburiyet ve zorluk söz konusu olmaz.

2- İkinci akıntıya gelince: Aslında bu ikinci kısma akıntı demekten ziyade patlama ve fışkırma demek daha doğru olur. Şiddet ve şehvetle gelen bu akıntı, spermden başkası değildir. Ötekiler gibi habersizce değil de sarsıntı ve heyecanla geldiğinden dolayı bunun (abdesti bozan bir akıntı değil) guslü farz kılan sperm patlaması olduğu hemen anlaşılır. Böylece habersizce gelen birinci sızmalarla, sarsıntı ve heyecanla gelen ikinci patlamanın birbirinden çok farklı sıvılar olduğu anlaşılır.

Demek ki, arz ettiğimiz tarife göre, sadece abdesti gerektiren sessiz beyaz akıntı ile guslü gerektiren sarsıntılı sperm akıntısını birbirinden ayırmak hem kolay hem de şarttır. Karıştırmaya neredeyse imkân yoktur. Habersizce gelen sadece abdest almayı gerektirirken, sarsıntı ile gelen gusül yapmayı farz kılmış olur.

Nitekim rüyada görülen cinsel olaylarda da durum aynıdır. Sadece rüya görmekle kalırsa guslü gerektirmez; ancak sperm gelirse guslü gerektirir. Uyanınca çamaşırda yaşlık görülüyorsa, bunun sperm olabileceğinden dolayı gusül yapılarak şüpheli durumdan kurtulma esas alınır.

Yapılacak gusle gelince: Gusül, ağız ve burun içine su alınıp iyice ıslatılarak tüm bedeni baştan aşağıya iğne ucu basacak kadar kuru yer kalmaksızın yıkamaktan ibaret bir boy abdestidir. Bu boy abdesti ile her türlü ibadet yapılabilir. Şayet gusül sırasında diş kanaması, idrar yolundan akıntı gelmesi gibi abdesti bozacak bir akıntı gelirse, bu akıntı guslü bozmaz, ama guslün abdest olma vasfını bozduğundan bu gusül tamam olur, yenilemek gerekmez. Sadece guslün abdest olma vasfı bozulduğundan, ibadet için yeniden abdest almak gerekir.

Erişim: http://www.zaman.com.tr/ahmet-sahin/idrar-cinsi-beyaz-akinti-abdesti-mi-guslu-mu-gerektirir_631770.html

YAZILARDAN BİZİM ÇIKARDIĞIMIZ SONUÇ:

Erkeklerin akıntıları konusunda tam bir açıklık vardır.. Kadınların ise akıntılarının mahiyetine (erkekler gibi) kesinlik verilmesi zor olduğundan dinde ruhsat kolay olanı tercih etmelidir. Bu nedenle kadınlar tampon ve pamuk kullanma yanında cinsel birleşme dışındaki hallerinde akıntılarında gusül gerektiren bir hal yoktur. Normal abdest almaları ile ibadet yapabilir. Kadın, bir uyarılma sonucu orgazm olmuş kasıla kasıla zevke eriştiğini bilirse (zannı galip gelirse) ve bir akıntıyı da tesbit ederse güsül abdestini  o zaman alır.

Unutmayalım ki, insanda nemfomani * gibi bir hal olmadığı müddetçe (bu da bir hastalıktır-özür sayılır)  öylesine uluorta heryerde orgazm olunmayacağı bilinen gerçektir.

Hiperseksüalitecinsel dürtüleri çok artmış ya da cinsel aktivitesi son derece sık veya aniden beliren kişiler için kullanılan terimdir. Hiperseksüaliteye bazı tıbbi durum ve uygulamalar neden olabilmesine rağmen, çoğu durumda nedeni bilinmemektedir. Bipolar bozukluklar gibi ruhsal sağlık sorunları hiperseksüalitenin ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca alkol ve bazı ilaçlar kişilerdeki sosyal ve cinsel çekingenlikleri etkileyebilir. Bir dizi hiperseksüaliteyi açıklamak veya tedavi etmek amacıyla bazı teorik modeller kullanılmıştır. Özellikle popüler medyada en yaygın olan kanı, bu kişilerin cinsel bağımlı olduklarına dair yaklaşmdır fakat bu kanı üzerinde seksolojistler herhangi bir görüş birliğinde bulunmamaktadır. Bu durum için yapılan açıklamalar genel olarak, eylemin kompulsif davranışlar ve dürtüsel davranış modelleri olduğu yönündeki teorileri içerir.

 İmam Şarani Mizan’ül Kübrâ’da açıklamıştır ki;

Biri de Meleklerin hayâ yönünden en güçlüsü, kadınların nefeslerinden yaratılmış olanlardır. Yine kadının kudretindendir ki, şehveti erkeklerin şehvetinden yetmiş kat daha fazla olduğu halde, içinde bulunan vika, cima’ arzusunu erkekten daha çok gizler. Kadında bunun gibi, daha nice sırlar vardır.s. 276

Bu nedenle kadın kardeşlerimizin içlerini rahat tutmaları vesvese yapmamaları gerekir. Cinsellik konusunda kadın hakim, erkek mahkum hükmüne racidir.

(Not: Ne yazık ki kızlarımızı küçük yaşta evlendiren kültürümüz, onların kendilerine ait özel durumları konusunda yeteri kadar eğitmediği aşikardır. İyi ki internet çıktıda dindar kadınlarımızda bazı konuları bilgisayarla araştırabiliyorlar. Sakıncaları var mı, olabilir. Ancak bilginin zararı cahillikten azdır.)

 

ŞEYHEFENDİNİN RÜYASINDAKİ TÜRKİYE


Hzl. İsmail KARA,

II. Abdülhamit döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. “Kahriye” okunacak, yani “Ya Kahhâr” zikri çekilerek Mustafa Kemal’in ve rejiminin “kahr u tedmiri” için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır.

Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür:

Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lâkin alçak duvarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözüönünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.

Mustafa Kemal, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahçup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimiz’e bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.

Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyetiyle rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve tarikat kültüründe rüya, doğrudan bilgi kaynaklarından biridir). Abdestini alır, namazı cemaatla kılmak için arkadaşlarının yanına gider. Namaz eda edilir, dua biter, Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar…

Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâm’a alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kaim ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğini gösteriyor. Gerek Efendimiz’in ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfi… Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkamayız.

Kahriye okumaktan vazgeçilir ve şeyhler, halifeler memleketlerine dönerler…*

Bu rüyanın detaylarını ciltçi Ahmet Ağabey’e borçluyum. Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiği günün ertesinde Cağaloğlu’nda karşılaşmıştık. Özal’ın kişiliği ve icraatı üzerine daha önceleri çokça konuşmuşluğumuz vardı. Kendisi Özal hayranıydı ve bu konuda hiçbir zaman anlaşamadık. Anlaşmak ne kelime, benim her seferinde “yanılıyorsun Ahmet Ağabey, Özal’ın kendisine mahsus hemen hiçbir görüşü yok, fakat tecrübeli ve zeki olduğu için yapmaya icbar edildiği şeyleri kendisi yapıyormuş gibi gösteriyor” gibi sözlerime içerliyordu. Çünkü bu rüyayı gören Şeyh Efendi’den el alan bir zata mensuptu ve tabii olarak alçak siyah duvarların aşılacağı zamanın gelişini bekliyordu. Durdu, ışıldayan gözleri ve hevesle telaffuz edilen kelimelerle konuştu: “Yarın cuma. Cumhuriyet tarihinde ilk defa cumhurbaşkanlığı forsunu taşıyan bir araba Kocatepe Camii’ne yanaşacak. Siz de göreceksiniz… “

Sh: 9-10

BİR ŞEYH EFENDİNİN MÜHENDİSLERE BAKIŞI

Şeyh Abdülaziz Bekkine merhumu tanır mısınız bilmiyorum. Son devir Halıdî Nakşiliği’nin yetiştirdiği en ulu ve derya gönüllü insanlardan biri olarak tanınıyor. Biz de onu özellikle müritlerinden merhum Nurettin Topçu vasıtasıyla öyle tanıdık. Ömrünün büyük bir kısmını imamlık ve hatiplik görevi doldurdu. Cemaatının önemli bir kısmı onun aynı zamanda büyük bir âlim, başarılı bir hoca (müderris) ve şeyh olduğunu farketmedi. Yıllarca Arapça ve İslâmî ilimler okuttu. Talebelerinin kahir bir ekseriyetine tasavvuftan, şeyhliğinden bahsetmedi. (Kendisinden yıllarca ders okuyan Prof. Dr. Nazif Şahinoğlu beyefendi bu durumun yaşayan şahitlerinden biri.) Bu iki grup onda olgun bir insanın ve bereketli, feyizli dersler veren bir hocanın yüzünü temaşa ettiler. Ya müritleri? Herhalde merhumun çok yönlü şahsiyetini tanımakta en şanslı onlar idi. 1952 yılında göçüp Edirnekapı Sakızağacı şehitliğine sırlandığı zaman yetimliğin ağır yükü omuzlarına çöken insanlar vardı.

Tabip talebelerinden birinden dinlemiştim. Şeyh Abdülaziz Efendi merhum, bir sohbetinde şu cümleleri söylemiş:

“Biyoloji ve tıpla uğraşanlar tabiat kanunlarına mahkum olurlar. Hukukçular insan elinden çıkma kanunların zebûnu. Hesapla (matematikle) meşgul olanlar hayalcilikten kurtulamaz. Onun için bizim bunlarla fazla ilgilenmemiz uygun değil. Hendese ile uğraşanlarda hayalcilik olmaz, hendese insanı muhafazakâr yapar. Onun için mühendislerle özellikle meşgul olalım.”

İlk bakışta şaşırtıcı değil mi? Bir şeyh efendi bu kadar “realist” olsun ve daha sonra memleketin başına musallat olan, maddi kalkınmanın sınırlı alanlarından başka bir şey görmeyen, o alanda da ne kadar başarılı oldukları çok su götüren mühendislerden yana tavır koysun; hatta kendisi ve etrafında bulunan insanlar için böyle bir önemli meşgale alanı açsın!

Tanıyabildiğimiz kadarıyla merhum Abdülaziz Efendi realist falan değildi, böyle bir bakışaçısı ve tavır, mesleği, meşrebi ve hayatıyla da uyuşmuyor. Nurettin Topçu merhumdan öğrendiğimize göre etrafında dört dönen (şimdi yüksek yerlerdeki) mühendislerden de çok hoşnut değildi.

O zaman bu sözleri nasıl anlamalı?

Modernleşme ile birlikte gelen bilim hayranlığı ölçüsünü kullanmak burada çok işimize yaramaz. Çünkü Şeyh Efendi biyoloji, tıp, matematik, hukuk gibi o dönemde çok itibarlı, bugün için bile müslümanların katında itibarları haleldar olmamış bilimleri tahsil etmeyi çok önemsemiyor. O yıllarda mühendisler üzerinde fazla bir vurgu da yok. Böyle bir vurgunun ortaya çıkması için DP’li, Menderes’li yılları beklemek gerekiyor…

Bana sorarsanız Abdülaziz Efendi’nin öne çıkardığı şey “muhafazakârlık”tır ve burada çok “realist bir politika” gütmektedir. Hemen hatırlatmalıyız ki o yıllarda muhafazakârlık bugünkü gibi sağcılık mânasına değil dinine, imanına, namusuna, değerlerine sahip çıkmak, bunları muhafaza etmek demekti. 1970’li yıllara kadar da muhafazakâr milliyetçilik bugünkü İslâmcılığa tekabül ediyordu.

Hendese eğitimi ve mühendislik insanlarda bir şeyleri muhafaza etme duygusunu geliştirecek veya bu duyguyu tahkim edecekse oraya yatırım yapılmalıydı

Diyeceksiniz ki iyi yetişmiş mühendisler bu “realist politika”ya layık olduklarını gösteren bir cevap verdiler mi?

Bu soruyu da lütfen siz cevaplayın.

Sh: 34-35

SİYASÎ LİDERLİK VE GEVEZELİK YAHUT İMAMET VE HİTABET

1965 seçimleri arefesinde Hatay’da faziletli bir imam şöyle bir rüya görür:

Cuma namazını kıldırmak üzere cüppesini giyer, sarığını sarar, besmele ile evinden çıkar. Bir de ne görsün, caminin giriş kapısı önünde askerî kıyafetleriyle birkaç paşa içeriye girmek üzere postallarının bağlarını çözüyor. Yaklaşınca heyecanı ve ürpertisi daha da artar; paşalardan biri Mustafa Kemal’dir. Hepsiyle tokalaşır ve içeri girerler.

Mustafa Kemal hutbeyi kendisinin okuyacağını söyler. İmam efendi ne diyebilir? Sünneti kılarlar. Mustafa Kemal hutbeye çıkar ve sert bir hutbe okur; laiklikten, irticadan bahseder, ses tonunu artırarak birilerine çatar, yüz hatları gergin olarak hutbeyi bitirir, minberin merdivenlerinden inmeye başlar.

İmam Efendi âdaba uygun olarak namazı kıldırmayı da ona teklif etmek durumundadır, fakat tedirginliği daha da artmıştır.

Buyurun Paşa hazretleri, namazı da kıldırın

Hayır, namazı siz kıldırın.

İmam efendi biraz rahatlamıştır, mihraba geçer, olan biteni unutmaya çalışarak “Allahu ekber” der ve namazı kıldırır. Sonra sünnetler, sonra tesbihât, sonra da dua…

Birlikte çıkış kapısına yönelirler. Paşa’nın yüz hatları yine gergin, önüne bakıyor, konuşmuyor. Tam ayrılacakları sırada bir avuç parayı imam efendinin eline sıkıştırır ve diğer paşalarla birlikte uzaklaşır…           ‘

İmam Efendi kan ter içerisinde uyanır. “Hayırlara gitsin” der ama bu dehşet verici rüyayı, özellikle de eline tutuşturulan sıkıntıyı artırıcı parayı bir şeye yoramaz. Oturur, o yıllarda İstanbul’da talebe olan oğlu Emin Işık’a mektup yazar. Rüyayı aynen anlatır ve Cerrahi âsitanesi şeyhi merhum Fahrettin Efendi‘den rüyanın tabirini öğrenip acele kendisine yazmasını ister. Fahrettin Efendi rüya tabiri konusunda yedi tûla sahibidir ve bu özelliği halifelerine de geçmiştir.

Emin Işık ilk fırsatta Fahrettin Efendi’ye gider ve mektubu okur.

Şeyh Efendi tebessüm ederek tabire başlar:

Korkulacak bir şey yok. Bu bir siyasî rüyadır. Önümüzde seçimler var. Halk partililer bu seçimde de müslümanlar aleyhinde çok konuşacaklar, tehdit edecekler; hitabet ona işarettir. Mihraba geçip imamlık yapsaydı o müşkil bir mesele idi, çünkü orası siyasî liderlik ve iktidara işarettir ve önemli olan imamettir. Namazı hoca efendi kıldırdığına göre seçimi muhalifler kazanacak.

Eline tutuşturulan paraya gelince, orada da korkulacak bir şey yok, pederinizle alakalı bir şey değil, seçimlerden sonra gelen hükümet imamların, diyanet mensuplarının maaşlarına zam yapacak…

Çok önemsediğim bu rüya burada bitiyor. (İsmet Özel Beyefendi’nin Üç Mesele kitabında yer alan “Rüya ve Siyaset” yazısını okuduktan sonra rüyalara atfettiğimiz değer daha bir yerine oturdu. Rüyayı değil de hayali önemseyenler bu yazıya baksınlar). 1965 seçimlerini muhalifler (AP) kazanıyor ve imamların maaşına zam geliyor.

Önümüzde duran soru şu: Türkiye’nin siyasî liderleri hitabeti, güzel ve parlak konuşmayı, gevezeliği mi öne çıkarıyorlar yoksa imameti, siyasî önderlik vasıflarını mı?

Rüyayı unutmayın; para ve koltuk dağıtanlar, bunları vaadedenler gerçek iktidar sahipleri değil.

Sh: 57-59

BİR SİYASÎ RÜYANIN TAHKİYESİ

Otuzlu veya kırklı yıllardı; yaman sıkıntılı yıllardı. Şeyh efendi veya müderristi yahut hocaefendi idi ama heybetli ve vakurdu. Başında sarık, tac veya fötr şapka dolanıyordu, lâkin başı örtüktü. Hangi yıllardı, hangisi idi ve başında ne vardı? Burada bir sarahat yok. Renkler de öyle; siyah, yeşil, kırmızı…

Rüya bu, hem de siyasî bir rüya.

Bir zeval vakti. Uyku ile uyanıklık arasında rüya alemine geçmişti. İyice küçülmüş, mini minnacık olmuş bir bülbül olarak gördü kendini. Cüsse olarak bu kadar küçülmüş olmasını bir türlü kendine yediremiyordu. Zamanında cesareti ve heybetiyle şöhret bulmuştu; patlayacaktı. Fakat bünyesinin küçülüp büzülmesine inat nağmesi gittikçe keskinleşiyor, sesi âfâkı inletiyordu.

Rüyada kendi rüyasını tabir ediyordu: Maddeten zayıflatılmış ama manen güçlendirilmişti. Bununla teselli bulmaya çalışıyordu. Kurban olduğum Allah’ım ikisini birden almamıştı ya! Buna da şükür.

Seher vakti, terkedilmiş harap bir bahçede, sudan eser kalmamış havuzun kenarında bildiği bütün şarkıları en yakıcı nağmelerle söylüyor, şakıyordu. Taş toprak, börtü böcek, dal budak, yaş kuru ona kulak kesiliyordu…

Kara bulutların arasından menhus bir karga çıkageldi. Asık suratlı, bed sesli, haşin… Deccal mı idi yoksa şeytan mı? Bütün nağmeler dindi, sesler tükendi. Kibirli bir eda ile durdu, sertçe baktı ve kötü sesiyle bağırdı: Bu memlekette bir daha sesiniz duyulmayacak. Ayakları üzerinde yaylandı, başını salladı ve gitti.

Ürperdi, yutkundu. Beterin beteri dedikleri bu olsa gerekti. Hafızasının derinliklerinden bir beyit akmaya başladı:

Bir mevsimi baharına geldik ki âlemin

Bülbül hamûş havz tehî gülsitan harab

Uzun uzun düşündü. Kaderine küsemezdi, çünkü inançlarına aykırı idi; memleketini terkedemezdi, çünkü gidecek yeri yoktu.

Günler geçip geceler döndükçe kararı belirginleşmeye doğru seyretti: Karganın hükmü kıyamete kadar baki olamazdı. Kendi ömrü de sınırlı idi. Tükenmeye doğru giden iki şeyden bir tükenmeyen çıkmazdı. Bir halef, bir hayru’lhalef bulmalı, yetiştirmeli idi. Hocalığını şeyhliğini, sarığını, tacını, fötr şapkasını, sesini, nağmesini ona bırakabilirdi.

Mağaralarda, kuytu yerlerde bülbül yavrusu yetiştirirken buldu kendini. Güçlü bir ses, harika bir eda. Gizli gidiş gelişler günlerce, aylarca sürüyor. Karganın tehdit ve teftişleri korku ve dehşetlerini artırdığı ölçüde küçük bülbülün sesini ve nağmesini de biliyor.

Korku ümidi besliyor. Ümit kara bulutlan ağartıyor.

Karışıklıklar, karanlıklar, inkıtalar.

..

Karga ferman çıkardı: Bülbüllerin ötmesi serbest.

Habere inanamadı. Bedenini yokladı, yine mini minnacıktı. Sesini yoklamaya ne hali ne mecali vardı. Her sabah erkenden mağaralara, kuytu yerlere ses ve nağme talimine gitmekten yorgun düşmüş yavru bülbülü uyandırdı. Endişe içinde müjdeli haberi verdi. Kanatlar beraber açıldı, bir top ağacın üzerine kondular. Kendi sesini denemeye hiç niyetli değildi. Bütün gücünü ve nefesini toplayarak yavruya işaret verdi:

Hadi şakı! Sesin âfakı tutsun!

Bu ürperti ve heyecanla rüya mı kesintiye uğradı, uyanıklık mı geldi, devran mı döndü, kıyamet mi koptu… Açık değil.

Sarih olan bir şey vardı: O kadar emek verilen yavru bülbülden karga sesi geliyordu. (20. 6.1996).

Sh:73-75

“MÜSLÜMAN ERKEK KADINSILAŞTI”

Hep kadınların ne olması, nasıl olması gerektiği konuşuluyor, yazılıyor. Bu meseleye diğer ucundan bakmayı deneyerek, erkeklerin de bir içe bakış (instrospection) yolunu açmalarını sağlamayı düşünüyoruz. Erkeklik psikolojimin tezahürü olan davranış ve tutumların İslâmî bir örtüye büründürülmesi, bunların irdelenemez olduğu imajını vermektedir. İki asırdır her sahaya nüfûz etmiş olan modernizmin Müslüman erkek imajına kattığı veya ondan götürdüğü şeyler var mı?

Meseleyi “müslüman kadın”, “müslüman erkek” (şimdi de bu çıktı karşımıza!) şeklinde ortaya koymanın sahteliğini isterseniz biraz hafifleteyim uyarılmışlığını hiçbir dahiyane açıklama gideremez. Usul hatası yapmayalım; bunlar bizim iç meselemiz ve hayatî meşgalelerimiz değil, bize dışarıdan dayatılmış problemlerdir. Bunu ancak İslâm dünyasının, hatta bütün dünyanın modernleşme sürecini gözardı ederek hayatî bir vakıa haline sokabiliriz. O zaman da siz veya meseleniz değil, “moda” öne geçmiş olur; aileyi dağıtma ve bireyi (kadını, erkeği) tek başına öne çıkarma.

Dış dayatmalarla bizim problemimiz haline gelmiş bir şeyi görmeyelim mi, önemsemeyelim mi?

Bu yerinde bir sorudur ve cevabı da “önemseyin, görün” şeklinde olmak gerektir. Fakat iki görme biçimi arasında çok önemli farklılıklar var.

Bana kalırsa aile kavramını öne çıkararak doğru(yu) anlama imkânlarımızı çoğaltabiliriz. Çünkü erkek, kadın, çocuk ailenin bir parçası, aile içinde yoğrulmuş, şekillenmiş, buradan da hem kendilerine, hem topluma açılmış varlıklardır. Erkek ve kadını aileden bağımsız olarak ele almak, onu bizim din ve kültür dairemiz içinde tanımsız ve biçimsiz hale getirmektir.

İslâm’da öngörülen aile biçiminin piramite benzer bir yapı gösterdiğini söyleyebiliriz. En yukarıda erkek, kadın (veya kadınlar) çocuklar, gelinler, torunlar, akrabalar… İsmet Özel’in deyişiyle bir tür aşiret. Riyaset ve itaat çerçevesinde bir hiyerarşiyi gösteren bu yapı, hem büyük hem çekirdek (küçük) aileye ait özellikleri birlikte bünyesinde barındırır. Yani evlenenler müstakil bir ailedir, ayrı “ev”leri vardır; fakat anne ve babaları yaşadığı müddetçe varlıklarını her zaman hissederler veya onlar kendilerini hissettirirler.

Piramit gözünüzü korkutmasın, çünkü bizim sofralarımız yuvarlaktır ve oturma şeklimiz de halkadır. Yani riyaset ve itaatteki hiyerarşi günlük yaşantıda eşitsizlikleri öne çıkarmaz, aksine onları gölgeler veya ortadan kaldırır. Kadın, erkek, çoluk-çocuk, misafir, dilenci sofra etrafında eşit konumdadır. Bir de köşeli ve baş-koltuklu oturma düzenlerini düşünün. Bizim de Tanzimat sonrasında ithal ettiğimiz bu kalıplar eşitsizliği ve sınıflılığı vurgular.

Kim ne derse desin Müslüman Türk kadınının ezilmişliğini veya önemsiz bir yer tuttuğunu öne çıkarmak, bilgisizlikten ve toplumu tanımamaktan kaynaklanmıyorsa ancak bazı renkler ve ayrıntıları görmeyen farklı gözlükler kullanmakla açıklanabilir. Bizim toplumumuzda kadının çok özel ve itibarlı bir yeri vardır ve bugünkü kadın tasvirleri daha çok kurgusaldır; masabaşı ve ideolojiktir.

Niçin İslâm’da kadın başlığı altında birçok kitap yazılmış da İslâm’da erkek namı altında herhangi bir matbu eser yok?

Kasım Emin’in 1899’da basılan ve iki defa Türkçe’ye tercüme edilen Tahriru’l Mer’e (Kadının Esaretten Kurtarılması) adlı kitabı kadının erkeğe karşı durumunu, İslâmî kalıplar ve yaşama tarzına bağlı kalarak değil, Avrupa medeniyeti merkezli ve oryantalistlerin ortaya koyduğu tarzda ıslah etme, düzenleme peşindedir. İşin daha da önemli tarafı bu kitaba cevap sadedinde kaleme alınan ve İslâm’a bağlı kalarak meseleyi ortaya koyma iddiası taşıyan savunmacı eserler de benzer sakatlıklarla malüldür, çünkü merkezde “tahriru’l mer’e” bulunmaktadır. Ferit Vecdi’nin Kasım Emin’e cevap olarak yazdığı ve Akif tarafından Müslüman Kadını adıyla tercüme edilen el-Mer’etü’l Müslime adlı eseri ve birçok benzeri buna örnektir.

Birçok konuda olduğu gibi “İslâm’da kadın” (şimdi de erkek!) konusunda da okumuş yazmışlarımızın tevarüs ettikleri zihniyet ve kalıplar, modernleşme sürecinin büyük etkisi ve baskısı altında vücut bulmuştur. Bu hususta ve birçok başka hususta müslümanların hayli laik ve dünyevî bir kafa yapısına sahip oldukları açıktır. Dinî ve geleneksel yapılar kırılmış, roller sönükleşmiş veya altüst olmuş, normlar zedelenmiş, statüler belirsizleşmiştir. Böyle bir hayatî vâkıayı görmeden, bu vâkıanın tabiatını tanımadan İslâm’da kadın ve erkek meselesinin son iki asırdan farklı ve sahih bir çerçevede ele alınabileceğini sanmıyorum. Çarpıklıkları daha da artırmamız çok muhtemeldir. Mesele gelip modernleşme ve çağdaş İslâm düşüncesini yeniden ele almaya dayanıyor. Kadının ve erkeğin yeri, bunun çok tâli bir karesi olabilir. Modernizmin yerinden ettiği müslüman kadını, müslüman erkeği, müslüman çocuğu yerine yerleştirecek süreci tekrar başlatabilsek!

Son olarak bir şey daha söyleyeyim. Modern dünyada ve müslüman toplumlarda erkek hayli kadınsılaşmıştır. Artık kahramanlık, yiğitlik, velilik, şehitlik, hamiyet, tahammül… gibi erkeğin yaratılışına ve tabiatına uygun özellikler gitmiş, yerine daha çok kadınların tabiatında var olan iş bitiricilik, iş kotarıcılık, beceriklilik, pratiklik… öne çıkmıştır. Bu noktada feminist hareketlerin savaş aleyhtarlığı ve kahramanlık düşmanlığıyla olan yakın ilgisini hatırlamak da faydadan hali değil. İzlenim, Ağustos 1993

Sh: 253-255

Kaynak: Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye, İsmail KARA, Kitabevi, İstanbul, Nisan 1998

 

“DIŞARIDAKİLER” YAZISININ HAKÎKİ VECHEDEN BEYÂNI


Not: “Dışarıdakiler” yazısının üzerine gönderilmiş olan varidatın şehadetini siteye koymak üzerimiz vacip oldu.

Buyurun Efendim.

***********

باسمه

Selâmü’n aleyküm;

Azîzim ……….

Yed-i âcizânemize geçmiş olan,14.Ekim.2014 tarihli “DIŞARDAKİLER” tesmiye buyurduğunuz değerli yazınızı okudum. Ekli dosyada yazınızdan bâzı satırların altına; vârid-i hüzn ve vârid-i sürûr fakirânemiz derc olunmuştur.

Gerek,belâgat ve îcâzı ve gerekse cevâmiu’l-kelim vasfından mütessir olmamak mümkün müdür? Ta’rîf’in, nâmütenâhî vechelerinden birisi de “Men talebenî vecedenî…ilâh.” kudsî beyânı için değil midir?

Derûnunuzdan taşan bu feryâd’ın ta’rîfi, DIŞARIDAKİLERİN istimâve ictimâ’ı ile İÇERİDEKİLER’in cem’ olması için değil mi?

Bunun tahakkuku neticesinde; ne DIŞARIDAKİLER var, ne de İÇERİDEKİLER var “Vech-i Bâkî” ‘nin tebeyyününden mâ-adâ.

Cenâb-ı risâlet penâh aleyhissalât ü vesselâm efendimiz hazretlerinin saâdetle buyurdukları; <<El mü’minü,mir’âtü’l mü’min>> hadîs-i şerîflerine imtisâl etmeğe özenerek,kalbî duygularımızın tevâfukunu ifâde eder, min gayri haddin,zâtı âlînizi tebrik ederim.Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinden sa’yinizi meşkûr,ömrünüzü müzdâd eylemesini niyâz ederim ….

Bâkî selâm.

M.G. TÜMAY/ İzmir

“Bilgin, kadrini bilen kişidir; bilgisiz, yaptığını bilmeyen kişidir. Akıllı, ameline dayanır, cahil, emeline dayanır. Bilgin, kalbiyle, gönlüyle bakar görür; cahil, gözüyle bakar görür.”
(Hz. İmam-ı Ali kerrema’llâhü veche)

**************

HAKÎKİ VECHEDEN BEYÂN

KÜLHÂNIN ÖNÜNDEKİNE BEŞÎR,HÜKÜM’DEN MEMNUN OLMAYANLARA NEZÎR VE BÎNAZÎR OLAN HİTÂBINIZI DUYAN,UYANAN VE MÜTENEBBİH OLANLARA SELÂM OLSUN.

Kızan yok, kızılan yok. Ortada bir alışveriş almış gidiyor. Ancak, ölüm. Bunun dışında cevap pek mümkün değil.

Doğrular ve yanlışlar hepsi senin benim için. Hakikatin olduğu yerde doğru ve yanlış diye bir kavram yoktur. Sadece O vardır.

Görürsen birisini tanrıya atıyor, tutuyor. Sor, rahat mısın?, “ben inkar ettim, bir şey olmuyor” diyor. Yine görsem birisini “Allah Teâlâ’ya inandım”, sor, “benim içinde bir şey olmuyor.”

Bu nasıl bir hüküm ki sonuçtan kimse memnun değil.

Her şey bir yol tutturmuş gidiyor. Doğru veya yanlış. Aslında doğru ve yanlış bir yol yok ki. O, sana bana göre. İnançlı ile inançsız olmanın tek birleştiği nokta iyi olabilmenin paydasında kalabilmek.

Eğer doğrusuna eğrisine kararı biz veremiyorsak, iki ile üçün arasında kalmaya gerek yoktur.

“O gün yüzler açılacak astarın rengi ortaya çıkacak”.

Külhanın önünde çalışan yaşlı pir efendiyi düşününce, külhanın önünde döktüğü terde cehennemin sönmeyecek mi?

Ah, sine büryan, can uryan, akıl tüğyan, kalp giryan.

Diyor musun; “Ağla dur, soruna cevab yok.”

“Burada cevabı olmayan doğru sorular sorulmaz”

“Öteye geçince anlatırız mı” diyorsun.

“Öteye ne zaman geçeceğiz.”

Hakikatin olduğu yerde doğru ve yanlış diye bir kavram yoktur.

Sadece O var.

Kızan yok, kızılan yok. Ortada bir alışveriş…
Ammâ var görünüyor.
“keen-lem-yekün”

Bu nasıl bir hüküm ki sonuçtan kimse memnun değil.

O kimseler ki, hükmü kendine nisbet eder;

E leysallâhu bi ahkemil hâkimîn ?

Sen neysen karşındaki de o. Ben ne isem sende osun.

“Bir siz dahî sizde bulun, benim bende bulduğumu” diyen Yunus’un sözüne mergûb olmamak elde mi?

“Bi kâne mekâne ve bi yekûnu ma yekânu.”
(Ne oldu ise benimle oldu ve ne olacaksa benimle olacaktır)
Cenâb-ı Ebû Türâb Aleyhisselâm

“O gün yüzler açılacak, astarın rengi ortaya çıkacak”.

Yevme tubeddelul ardu gayrel ardı ves semâvâtu;

Ve izel kubûru bu’siret.

Âh, sîne büryân, cân uryân, akıl tuğyân, kalp giryân.

Diyor musun; “Ağla dur, soruna cevâb yok.”

“Burada cevâbı olmayan doğru sorular sorulmaz”

“Öteye geçince anlatırız mı” diyorsun.

“Öteye ne zamân geçeceğiz.”

Suâl-sâile,sâil –fakîre,o dahî fakr-ı tâmma bedel ki “o”;

“Fe firrû illâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn” şeref vârid cevâbını bezm-i elest’den duyup;

“Allah vardı ve beraberinde ikinci bir şey yoktu!” Mekke’sinden,

“Şu anda da öyledir!” Medine’sine hicret ile, zirve-i hîçî’de lâ kayd,ân-ı gayr- münkasim’de müstehlek, ikrâr-tekrâr, alınan-verilen nefes ki ötesi-berisi “o” değilmi ?

“Kânellahu ve lem yekün maahû şey”

“El-ân kema kan”

“Vallâhu yekûlul Hakk ve huve yehdîs sebîl.”

“M.G. TÜMAY”

agac

AŞKIN İNSAN YAŞAMINDAKİ YERİ- BERTRAND RUSSELL


Toplulukların birçoğunda aşka karşı takınılan tavra egemen olan tuhaf bir ikilem vardır: bir yanda şiirin, romanın, oyunun ana konusu aşktır, diğer yanda en ciddi toplum bilimciler tarafından ekonomik ve politik dönüşüm (reform) planlarında aşkın varlığı göz ardı edilmektedir. Bu tutumun savunulabilir bir yanı olduğunu sanmıyorum. Ben aşkı insan yaşamındaki en önemli şey olarak görüyor ve sevginin özgürce gelişmesine gereksiz yere karışan düzenlere iyi gözle bakmıyorum.

Aşk, sözcüğüne gerçek anlamı verildiğinde, cinsiyetler arasındaki birtakım ya da tüm bağlantıları ifade etmez, o coşkun bir şekilde insanı saran bedensel olduğu Kadar ruhsal da olan duygu ve ilişkiyi dile getirir. Her düzeyde yoğunluk kazanabilir. Sayısız kadın ve erkek «Tristan und Isolde» de anlatılan böylesi duyguları kendi yaşamlarında duymaktadırlar. Aşk duygusunun sanatsal anlatım gücüne pek sık rastlanmaz fakat duygunun kendisine, en azından Avrupa’ da, sıkça rastlanır. Bazı toplumlarda, aşk, diğerlerinden çok daha yaygındır. Bence bu durum o toplumun insanlarına değil gelenek ve kurumlarından kaynaklanmaktadır. Aşka Çin’de seyrek rastlanır, tarihte aşk şeytansı cariyeler tarafından baştan çıkarılan kötü imparatorların özellikleri olarak görülmüştür. Geleneksel Çin kültürü her tür güçlü duyguyu yadsır ve her koşulda insanın kendine hakim olmasını öne sürer. Bu bakımdan on sekizinci yüzyılın başlarını andırıyor. Geçmişlerinde romantizm hareketi, Fransız Devrimi ve Büyük Savaş bulunan bizler, aklın kapladığı yerin Kraliçe Anne devrinde sanıldığı gibi, insan yaşamında pek öyle egemen olmadığının bilincindeyiz. Ve akıl psikoanaliz yöntemini bularak kendi kendine ihanet etti. Çağdaş dünyada akıldışı (extrarational) üç ana etkinlik (activity, faaliyet) din, savaş ve aşktır. Bunların üçü de akıldışıdırlar fakat aşk akla karşıt (antirational) değildir, yani aklı başında bir kişi sevginin varlığından oldukça tad alabilir. Daha önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz nedenlerden dolayı çağdaş dünyada din ile aşk arasında belli bir uzlaşmaz çelişki vardır. Ben bu çelişkinin engellenemeyeceği kanısında değilim, bu karşıtlığın kökü, diğer dinlerden farklı olarak, Hıristiyan dininin çileciliğe dayanmasında yatmaktadır.

Çağdaş dünyada aşkın dinden çok daha şiddetli bir düşmanı vardır, bu iş ve ekonomik başarının kutsal kitabıdır. Özellikle Amerika’da, çoğunluk tarafından kişinin aşkını işine karıştırmaması gerektiğine, böyle bir şey yaparsa bunun aptallık olduğuna inanılır. Ne varki burada da tüm insansal konularda olduğu gibi bir denge gereklidir. Mesleğini tümüyle aşkı uğruna feda etmek her ne kadar bazı durumlarda trajik bir kahramanlık olsa da, aptalca bir şeydir, ama aşkı meslek uğruna kurban etmek de aynı şekilde aptallıktır, üstelik yiğitçe hiçbir yanı olmayan bir aptallık. Ne yazık ki istesek de istemesekte, tümüyle para kazanma temeline oturtulmuş bir toplumda, bu oluyor. Tipik bir iş adamını, özellikle Amerika’da, gözünüzün önüne getirin: gelişip büyüdüğü ilk günden itibaren en yetkin düşüncesinin tümünü ve tüm ise yarar gücünü parasal (finansial) başarısı için harcar, bunun dışında kalan herşey onun için önemsiz bir eğlencedir. Gençliğinde bedensel gereksinimlerini ara sıra gittiği oruspularla giderir, gecikmeden de evlenir, ne varki ilgi duyduğu şeyler karısının ilgi duyduklarından tümüyle farklıdır ve hiçbir zaman karısıyla içten bir ilişki kuramaz. İşinden eve geç ve yorgun döner, sabahları daha karısı uyanmadan erkenden kalkar. Pazarlarını golf oynayarak geçirir, zira bu idman (exercise) para kazanma uğraşında onu dinç tutması için gereklidir. Karısının meraklarıysa ona son derece kadınsı gelir, bunları onaylasa bile onları paylaşmaktan yana değildir. Evlilik içi aşka olduğu gibi evlilik dışı aşka da vakti yoktur ve böylece iş nedeniyle evden uzaklara gittiği zamanlar oruspuları ziyaret eder. Karısı ona karşı cinsel olarak çoğunlukla soğuk davranır, ama buna hiç şaşmaz zira onun da karısına kur yapacak zamanı yoktur. Bilinçaltında nedenini bir türlü bilemediği bir doyumsuzluk vardır. Bu doyumsuzluğunun büyük bir bölümünü işte bastırır, ama doyumsuzluğunun bahsi müşterekli döğüşleri izlemek ya da ilericileri kovuşturmak için sadistçe tadlar aldığı pek hoş olmayan başka biçimlerde de giderebilir. Aynı şekilde doyumsuz olan karısı da ikinci sınıf işlerle uğraşarak bir çıkış yolu bulur ve yaşamları özgür ve rahat olanların rahatlarını kaçırarak erdemli kalmaya çabalar. Böylece karı ve kocanın her ikisinde de eksik kalan cinsel doyum kamu ruhu ve yüksek ahlak prensipleri ardına gizlenerek insanlıktan nefrete dönüşür. İlişkilerin bu talihsiz durumu büyük ölçüde cinsel gereksinimlerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Aziz Paul evlilikte gereksinilen tek şeyin cinsel birleşme olanağı olduğunu düşünmüş ve bu görüş Hıristiyan ahlakçıların öğretilerinde bütünüyle desteklenmiştir. Onların cinselliğe karşı olan nefretleri, cinsel yaşamın tüm güzel yanlarına karşı gözlerini kör kılmıştır. Bunun sonucundaysa gençliklerinde bu eğitimle yetişenler, dünyanın tüm güzel yanlarına gözlerini kapayarak bir kör gibi dolaşmaktadırlar. Aşk cinsel birleşme isteğinden çok daha başka bir şeydir, birçok kişinin yaşamlarının büyük bir bölümüne acı veren yalnızlık tan kaçmanın temel aracıdır. İnsanların çoğunda bu katı dünyadan ve çevrenin zalimliğinden kaynaklanan bir korku yüreklerinin derinliklerine işlemiştir. Erkeklerde çokluk sertlik, kabalık ya da zorbalık gibi tavırlarla, kadınlarda dır dır ve şirretlikle gizlenmeye çalışılan, sevgiye karşı bir özlem vardır. Bu duyguya karşılıklı coşkun bir sevgi son verebilir, benliğin (ego, ene) katı duvarlarını yıkar ve ikinin tekleştiği yepyeni bir varlık çıkartır ortaya. Doğa insanoğlunu yalnız yaşayacak biçimde meydana getirmemiştir öyleki insanoğlu diğerinin yardımı olmadan onun (doğanın) amacını gerçekleştiremez ve çağdaş insan cinsel içgüdülerini aşk olmadan bütünüyle doyuramaz. İnsan bütün varlığıyla (bedensel olduğu kadar düşünsel) ilişki kurmadan içgüdü tamamıyla doyurulamaz. Mutlu bir karşılıklı sevginin verdiği o engin içtenliği ve coşkun beraberliği hiç yaşamamış olanlar yaşamın onlara verebileceği en güzel şeyi yitirmişlerdir, bilinçle değil, bilinçsizce duyarlar bunu ve sonu, onları kıskançlığa, zorbalığa ve zalimliğe iten hüsranla biter. Şu halde coşkun sevgiye hak ettiği yeri vermek, toplum bilimciyi ilgilendiren bir konudur, zira eğer kadın ve erkek bu deneyimden yoksun kalırlarsa tamlığa erişmeleri olanaksızdır ve dünyada arda kalan diğer şeylere karşı bir yakınlık duyamazlar ki bunsuz toplumsal etkinliklerinin zararlı olacağı kesindir.

Birçok kadın ya da erkek yaşamlarının bir döneminde uygun koşullar altında coşkun sevgi duyacaklardır. Deneysiz biri için coşkun sevgiyi, cinsel açlıktan ayırmak güçtür, bu durum özellikle sevmedikleri bir erkeği öpemeyecekleri öğretilen iyi aile kızları için söz konusudur. Evlendiği zaman bakire çıkmak isteyen bir genç kız çoğu zaman olduğu gibi, cinsel deneyimi olan bir kadının kolayca düşmeyeceği, geçici ve sıradan bir cinsel çekimin tuzağına düşüverir. Bu, mutsuz evliliklerin şüphesiz sıkça rastlanan bir nedenidir. Hatta karşılıklı sevginin varlığında bile biri ya da her ikisi günâh işledikleri inancıyla zehirlenebilirler. Bu düşünce bir gerçeklikten de kaynaklanabilir. Örneğin Parnell hiç şüphesiz zina işleyerek günaha bulanmıştır zira İrlanda’nın umutlarının gerçekleşmesi bu yüzden yıllarca geriye atılmıştır. Ama hiç bir gerçekliği olmasa da günah düşüncesi aşkı aynı şekilde zehirler. Eğer sevgi olabilecek bütün güzelliklerin sergilenmesiyse, özgür, verimli, sınırsız ve içten olmalıdır.

Geleneksel eğitimin sevgiye bulaştırdığı günah duygusu, evlilikte bile, ister bilinçli, düşünceleri bağımsız olsun, isterse geleneğe bağlı, kadınlarda olduğu kadar erkeklerde de bilinçaltına işler. Bu tutumun etkileri çeşitlidir, çokluk erkekleri sevişirken haşin, beceriksiz ve sevimsiz yapar, kadının duygularını deşmek için bu konuda konuşmadıkları gibi ne de birçok kadının tad almasında temel olan son harekete yavaş yavaş yaklaşmayı, gerektiği gibi değerlendirebilirler. Aslında çoğu kez bir kadının da tad alması gerektiğini atlarlar. Eğer bir kadın tad almıyorsa suçlu sevgilisidir. Geleneğe bağlı olarak eğitilen kadınlarda soğuk davranmakta çoğu zaman belli bir gurur, büyük bir bedensel kayıtsızlık ve kolay bedensel yakınlaşmaya karşın bir isteksizlik vardır. Becerikli bir sevgili bu ürkekliklerin üstesinden gelebilir, fakat erkek bunlara namuslu bir kadının göstergeleri olarak saygı ve hayranlık duyuyorsa, bu ürkekliği yenmesi mümkün değildir ve yıllar sonra bile evliliklerindeki karı koca ilişkileri az ya da çok resmi ve donuk olarak kalır. Dedelerimizin günlerinde kocalar karılarını çıplak göremezlerdi ve kanları böylesi bir istek karşısında dehşete düşerlerdi. Bu tutum bugün de sanıldığından çok daha yaygın, hatta bu sorunun üstesinden gelenler de bile hala önemli ölçüde eskiden kalan o gerginlik devam ediyor.

Çağdaş dünyada sevginin bütünüyle gelişmesine diğerlerinden daha ruhsal olan bir başka engel vardır, bu bir çok kişinin kendi eldeğmemiş bireyselliklerini koruyamayacakları korkusu duymalarıdır. Bu oldukça çağdaş ve aptalca bir korkudur. Bireysellik kendi içine kapalı bir son değildir, o dünya ile meyva verebileceği ilişkiler içine girmesi gereken, ve böylece ayrılığını yitirecek bir şeydir. Cam bir fanus içine kapatılan bireysellik solar, insan ilişkileriyle büyüyen bireysellik ise zenginleşir. Aşk, çocuk ve çalışma bireyle dışta kalan dünya arasındaki ilişkiyi güçlendiren en önemli kaynaklardır. Bunların arasındaki sevgi sıralamada birinci gelir. Ayrıca anne ve babanın her ikisinin de karakterlerini yansıtması muhtemel olduğu için, sevgi, bir anne-baba sevgisinin en iyi biçimde yaratılabilmesi için gereklidir. Eğer anne ve baba birbirlerini sevmiyorlarsa, herbiri kendi karakterini çocukta görmekten mutlu olacak, diğerinin karakterinin belirmesiyse ona acı verecektir. iş, her zaman kişiyi dış dünya ile verimli bir ilişkiye geçirme gücüne sahip değildir. Bunu başarıp başaramaması gerçekleştirilen çalışmanın özüne bağlıdır. Eğer çalışmanın itici gücü sadece para kazanmak ise bir değeri yoktur, insanlara, şeylere ya da sadece bir hayale bağlılığı somutlayan çalışma değerlidir. Ve sadece tahakküm eden sevgi de değersizdir, salt para kazanmayı amaçlayan çalışmayla aynı düzeydedir. Sevginin sözünü ettiğimiz değeri kazanabilmesi için sevilen kişinin ben’i kişinin kendi ben’i kadar önemli olmalı ve başkalarının duygu ve arzularını kişi kendi duygu ve arzuları gibi almalıdır. Bundan, sadece bilinçli değil içgüdüsel olarak da bencillik duygusunun boyutları diğer kişiyi de içine alacak kadar genişlemelidir anlamı çıkar. Tüm bunları vermek, rekabetçi, hırçın toplumumuz ve kısmen romantizm kısmen Protestanlık tarafından türetilen kişiliğe aptalca tapınma yüzünden güçleşmektedir.

Sevgi, çağımızın özgür insanları tarafından ilgimizi ciddi olarak çeken yeni bir tehlike karşısındadır. İnsanlar her fırsatta, hatta sıradan basit bir dürtüyle bile, cinsel ilişkide bulunabilmelerinin önünde hiç bir ahlaksal engelin kalmadığını hissetmeleriyle, seksi ciddi duygu ve sevgilerden ayırma alışkanlığı edindiler, hatta seksi nefret duygularıyla bir tuttular. Aldaus Huxley’in romanlarında bu konuda çok güzel örnekler vardır. Huxley’in kişileri, cinsel birleşmeye St. Paul gibi sadece bedensel bir boşalım olarak bakmaktadırlar, ona katılabilecek yüce değerler onlar tarafından bilinmemektedir. Bu tutumun bir adım sonrası çileciliğin dirilmesidir. Aşkın kendine özge düşüncesi, özünden kaynaklanan ahlaksal ölçütleri vardır. Bu ölçütler bir yandan Hıristiyan öğretisiyle, diğer yandan gençliğin önemli bir bölümü arasında yaygınlaşan, tüm cinsel ahlaka karşı karmakarışık başkaldırıyla belirsizleştirilmiş tir. Sevgiden koparılmış bir cinsel birleşme içgüdüye derinlemesine doygunluk vermeye yeterli değildir. Bunun asla gerçekleşmemesi gerektiğini söylemiyorum, bunun gerçekleşmesi için öylesine katı engeller koyarız ki sevginin gerçekleşmesi de son derece güç bir hale gelir. Söylemek istediğim, sevgiden ayrılıp kopartılmış cinsel birleşmenin pek az değeri olduğu ve buna öncelikle sevgi deneyimi gözüyle bakmak gerektiğidir.

Gördüğümüz gibi aşkın insan yaşamında iddia ettiği yer son derece büyüktür. Ne var ki aşk, serbest bırakıldığında ne yasanın ne de törenin sınırları içinde kalmayacak kadar anarşik bir güçtür de. Eğer çocuklar söz konusu olmasa pek önemli bir sorun değil. Fakat işin içine çocuklar girince aşkın özerkliğini yitirerek insan soyunun devamına hizmet ettiği farklı bir alana geçeriz. Bir çatışma çıktığında tutkun (passionate, ihtiraslı) sevginin iddialarının üstesinden gelebilecek çocuklara ilişkin toplumsal ahlakın olması gereklidir. Sağduyulu bir ahlak, sevgi sadece kendi içinde güzel olduğu için değil anne ve babanın birbirlerini sevmelerinin çocuklar için büyük değer taşımasından dolayı da çatışmayı en az düzeye indirir. Sevgiye olabildiğince az bulaşmaktan kaçınmak çocukların çıkarlarına olduğu kadar sağduyulu ahlakın da temel araçlarından biri olmalıdır. Bu konuyu aileyi ele almadan tartışamayız.

Sh:82-88

FAHİŞELİK

Saygıdeğer kadınların iffetinin çok önemli bir konu olarak görünmeye başlamasıyla, evlilik kurumuna, onun gerçek bir parçası olarak ele alman bir başka kurum daha eklendi —Fahişelik kurumundan söz ediyorum—. Fahişelerden, yuvamızın kutsallığının, karılarımızın, kızlarımızın saflığının koruyucusu olarak söz eden Lecky’nin söylediklerini herkes bilir. Duygu Viktorya çağma ait, ifade tarzıysa eskimiş, ama yadsınılmayacak kadar da gerçek. Lecky’in sözleriyle küplere binen ahlakçılar onu suçladılar fakat onun söylediklerinin gerçek olmadığını göstermekte niçin başarılı olamadıklarını bir türlü anlayamadılar. Ahlakçı pek haklı olarak, eğer erkekler öğretisini izlerlerse fahişeliğin ortadan kalkacağını öne sürüyordu. Fakat erkeklerin kendisini izlemeyeceklerini de oldukça iyi bilmekteydi. Böylece de onu eğer izleselerdi ne olurduyu düşünmek abes kaçmaktadır.

Fahişeliğe gereksinim, bekâr olmaları nedeniyle ya da seyahate çıkmaları sonucu karılarından uzakta bulunmalarından dolayı, kadınsız kalmaktan pek hoşnut olmayan birçok erkeğin, geleneksel namusu sürdüren bir toplumda, kendilerine uygun bir hanımefendi bulamamaları gerçeğinden doğmuştur. Böylece toplum, onaylamaktan utanç duyduğu fakat tamamıyla doyumsuz bırakmaktansa çekindiği erkeklerin gereksinimlerini karşılamaları için belli bir sınıf kadını bir yana ayırmıştır. Fahişenin sağladığı tek avantaj istendiği an emre hazır olması değildir, ayrıca mesleğinin dışında bir yaşamı olmadığı için, hiçbir güçlükle karşılaşılmadan herşey gizli kalabilmekte ve onunla beraber olan erkek karısına, ailesine ve kilisesine, onurundan hiçbir şey yitirmeden, geri dönebilmektedir. Ne var ki bu zavallı kadın, yerine getirdiği cüretli hizmete ve karıların, kızların ve kilise yöneticilerinin (mütevelli) iffetlerini gözle görülür bir şekilde korumasına rağmen, genellikle horlanır, toplum dışı görülür ve işi dışında sıradan insanlarla yakın ilişki kurmasına izin verilmez. Hıristiyanlığın kazandığı zaferle başlayan bu kahredici haksızlık o zamandan bu yana süregelmekte., Fahişenin büyük suçu, meslekten ahlakçıların sahtekarlıklarını gözler önüne sermesidir. Freud’cu sansürün baskı altında tuttuğu düşünceler gibi fahişe de bilinçdışına (unsons cious) atılmalıdır. Ne var ki fahişe atıldığı o yerden, tüm sürgünlerin yaptıkları gibi, farkında olmadan öcünü almaktadır.

«Çokluk sokaklarda duyarım, gece yarıları

Nasıl lanetler yağdırdığını genç orospunun

Yükselir yeni doğan bebeğinin hıçkırıkları

Ve kavurur belalar evliliğin ölüm arabasını.

Fahişelik her zaman hor görülüp gizli tutulmamıştır. Kökeni aslında sanılabileceğinden daha yüceydi. Başlangıçta fahişe bir tanrıya ya da tanrıçaya adanmış bir rahibeydi ve geçen yabancılara hizmet ederek bir tapınma (ibadet) eylemini yerine getirmekteydi. O günlerde onlara karşı saygılı davranılır, onlarla beraber olan erkek onları yüceltirdi. Kilise uluları bir yığın sayfayı bu isteme karşı ettikleri ağır küfürlerle doldurmuşlardır. Onlara göre bu putperest tapınmanın (ibadet) şehvet düşkünlüğünü göstermekte ve kökeninde şeytanın oyunları yatmaktadır. Tapınaklar kapatılarak fahişelik her yerde kâr getiren ticari bir iş haline getirildi, elbette fahişelerin kendilerine değil, gizli kölelik ettikleri efendilerine kâr sağlayan bir işti bu, zira oldukça yakın zamana kadar tek başına çalışan fahişeye, çok az rastlanırdı. Büyük çoğunluğu genelevlerde, hamamlarda ya da diğer kötü şöhretli yerlerde iş tutarlardı. Hindistanda dinsel fahişelikten ticari fahişeliğe dönüşüm hâlâ tümüyle tamamlanmamıştır. «Mother India» (Hindistan Ana)nın yazarı olan Kat herino Mayo dinsel fahişeliğin süregelmesini bu ülkeye karşı suçlamalarının bir tanesine kanıt olarak gösteriyor. Kuzey Amerika dışında her yerde fahişeliğin gerilediği görülüyor, hiç şüphesiz bu kadınların yapageldiklerinin dışında başka yollarla yaşamlarını kazanma olanağının daha çok ortaya çıkması ve bugün daha fazla kadının para için değil istedikleri için evlilikdışı ilişkileri yeğlemesi gerçeklerinden kaynaklanmaktadır. [Albert Londres «The Road to Buenos Ayres» 1929.] Gene de fahişeliğin tümüyle yok edilebileceğini sanmıyorum. Örneğin, uzun bir yolculuktan sonra karaya çıkan denizcileri ele alalım. Onlardan kadınlara kur yaparak sevgi uyandırıp onları etkileyecek sabrı bekleyemeyiz. Ya da evliliklerinde mutsuz olanı ve karılarından ödü patlayan oldukça geniş bir erkek kütlesini alalım ele. Böylesi erkekler karılarından uzak olduklarında rahatlık ve kolaylık arayacaklardır ve bunu ruhsal yükümlülüklerden olduğunca kurtulmuş bir biçimde isteyeceklerdir. Bunun yanında fahişeliği en alt düzeye indirme gereğinin ciddi nedenleri bulunmaktadır. Bu konuda üç yaşamsal itirazda bulunulabilir: birincisi toplumun sağlığına karşı tehlike oluşturması, İkincisi kadınların uğradığı ruhsal yıkım ve üçüncüsü erkeklere verdiği ruhsal yıkım.

Toplumun sağlığına karşı oluşturduğu tehlike üçünün içinde en önemlisidir. Zührevi hastalıklar elbetteki fahişeler, tarafından yayılmaktadır. Fahişelerin fişlenmeleriyle, devlet kontrolüyle bu sorunun üstesinden gelmeye çalışmak tıbbi bakımdan pek yeterli olmamaktadır, ayrıca bu yollar polise fahişeler, hatta fırsat buldukça bu işi yapan, meslekten fahişe olmak istemeyen fakat kendilerini yasal kayıtlara geçmiş buluveren kadınlar üzerinde, baskı yapma yetkisi verdiği için, tatsız istismarlara neden olabilmektedir. Zührevi hastalıklarla eğer ona işlenen günahın cezası olarak bakılmazsa bugün olduğundan elbette çok daha etkin savaşılabilinir. Zührevi hastalığa yakalanmayı engelleyecek birçok önlem almak mümkündür, fakat böylesi bilgilerin günahı arttıracağı düşünüldüğü için önlemlerin yaygın bir şekilde öğrenilmesi istenmemiştir. Bu tür hastalıkların herhangi birine yakalanmak çok ayıp karşılandığından, zührevi hastalık kapan kişi çokluk utandığı için tedaviyi erteler. Şüphesiz toplumun bu yönde tutumu eskiye göre çok daha olumludur ve böyle gelişirse bu tutum, zührevi hastalıklarda önemli bir azalma sonucuna ulaşılabilinir. Gene de açıktır ki fahişelik var olduğu sürece tehlikeli bir biçimde hastalık yaymayı sürdürecektir.

Günümüzde var olduğu biçimiyle fahişelik, kesinlikle istenmeyen bir yaşam biçimidir. Hastalık kapma tehlikesi fahişeliği, böylesi bir yaşamın insanda yarattığı çöküntüden ayrı olarak, tıpkı üstübeç [kuvvetli bir zehir niteliği taşıyan kullanılışı kimi koşullara bağlı olan kurşun karbonat. ] kullanmak gibi, tehlikeli bir iş haline getirmiştir. Ayyaşlığı doğuran boş bir yaşamdır. Kahredici bir sakıncası da fahişenin genel olarak horlanması hatta müşterilerinin bile ona çoğu zaman kötü gözle bakmasıdır. İçgüdüyle çatışan bir yaşamdır — tıpkı içgüdüye karşı bir yaşam süren rahibe gibi. Tüm bu nedenlerden ötürü, Hıristiyan ülkelerde var olduğu biçimiyle fahişelik, şiddetle istenmeyen bir meslektir.

Japonlarda durum göründüğü kadarıyla tam tersidir. Fahişelik itibar gören ve istenen bir meslektir, o kadar ki mesleğe ana babanın ısrarıyla girilmektedir. Çeyiz parası kazanmak için bu işi yapanlar da pek az değildir. Bir takım uzmanlara göre Japonların bir oranda frengiye karşı bağışıklıkları varmış. Bu nedenle Japonya’da fahişelik mesleğinin, ahlakın daha katı olduğu yerlerdeki sefilliği yoktur. Avrupa’da alışkın olduğumuz biçiminin yerini Japonya’da var olan biçimi almalıdır. Bir ülkede ahlak kuralları ne kadar katıysa, fahişenin yaşamı da o kadar aşağılanacaktır.

Fahişelerle ilişki kurmak bir alışkanlık halini alırsa erkek üzerinde de aynı şekilde kötü etkileri olur. Cinsel ilişkide bulunmak için karşısındakini hoş tutması gerekmediği duygusunu bir alışkanlık haline getirir. Ayrıca eğer genel ahlak kurallarını kabul ediyorsa, cinsel ilişkide bulunduğu tüm kadınları küçük görecektir. Bu yapıdaki bir kafanın evliliğe karşı tepkisi son derece olumsuz olabilir, bu tepki evliliği fahişelikle bir tutan bir biçim alabileceği gibi, bunun tam tersi bir biçime de dönüşerek evlilikle fahişeliği elinden geldiğince birbirinden ayırabilir. Bazı erkekler derin bir saygı ve sevgi duydukları kadınlara karşı cinsel birleşme arzusu duyamazlar. Bu durum Freud tarafından Oedıpus kompleksi olarak nitelendirilmiştir, bana kalırsa bu, böylesi çok sevilen kadınlarla fahişeler arasına olabildiğince geniş bir uçurum yerleştirmek arzusundan kaynaklanmaktadır. Çok uç noktalara gitmeye gerek yok, eski terbiye almış erkekler, karılarına onları ruhsal olarak eldeğmemiş kılan ve cinsel haz almaktan alıkoyan, abartılmış bir saygı gösterirler. Benzer olumsuz sonuçlar, bunun tam tersinden, erkeğin karısını fahişe gibi görmesinden de çıkmaktadır. Bu cinsel birleşmenin ancak iki tarafta onu istediği zaman gerçekleşeceğini ve her zaman bir kur yapma döneminin sonunda yakınlaşılabileceğini göz ardı etmeyi doğurur. Karısına karşı kaba ve haşindir ve karısında kolay kolay silinmeyecek bir tiksinti yaratır.

Ekonomik güdünün cinsiyete bulaşması her zaman şu ya da bu oranda yıkım olmaktadır. Cinsel ilişkilerden karşılıklı haz alınmalı, her iki eşde de kendiliğinden, içgüdülerle ortaya çıkmalıdır. Eğer bu gerçekleşmiyorsa, değerli olan ne varsa yiter. Bir başka insandan bu kadar içten bir ilişkide yararlanmak, tüm gerçek ahlakın üzerinde yeşermesi gereken insanoğluna karşı, saygısızca bir tutumdur. Bununla beraber eğer salt bedensel (fizyolojik) zorlamalarla cinsel birleşmede bulunulursa bu erkekte pişmanlık yaratabilir ve pişmanlık onun değer yargılarını altüst eder. Bu elbette fahişelik için söz konusu olduğu kadar evlilik için de söz konusudur. Evlilik kadınlar için en yaygın geçim aracıdır ve kadının istemeden, katlandığı cinsel ilişkilerin toplamı büyük bir olasılıkla evlilikte, fahişelikten daha çoktur. Boş inançlardan kurtulmuş cinsel ilişkilerde ahlak, özünde, karşındaki insana saygıyı ve istekli olup olmadığına aldırmak sızın bir başka insandan salt kişisel zevk almak için yararlanmayı yadsımayı içerir. Zührevi hastalıkların kökü kazınıp, fahişelik saygınlık kazansa da sırf bu ilkeye ters düşmesinden dolayı fahişelik istenmeyen bir iş olarak kalacaktır.

Fahişelik üzerine o çok ilgi çekici kitabında Havelock Ellis’in fahişelikten yana geliştirdiği iddiasının, geçerli olduğunu sanmıyorum. İşe uygarlığın en eski dönemlerinde var, olan ve diğer zamanlar denetim altında tutulan anarşik içte pileriıı atılmasını sağlayan orgileri  ele alarak başlıyor. Havelock Ellis’e göre fahişelik orgiden doğmuştur ve orginin [İlkellerde cinsel yasakların belli bir süre ortadan kaldırıldığı yasaksız eğlence ]hizmet ettiği amacı bir oranda yerine getirmektedir. Birçok erkeğin, geleneksel evliliğin yasakları, namus ölçüleri ve nezaket kurallarıyla getirdiği sınırlamalar yüzünden tam anlamıyla doyuma ulaşamadığını ve böylesi erkeklerin fırsat buldukça fahişelere giderek boşalmalarının tüm diğer çözüm yollarından daha az antisosyal olduğunu söylüyor. Biçimi daha çağdaş olmasına karşın, aslında bu sav Lecky’ninkinin aynıdır. Cinsel yaşamları sağlıklı olan kadınlar da Havelock Ellis’in sözünü ettiği güdülerden erkekler kadar etkilenirler ve eğer kadının cinsel yaşamı özgür bırakılırsa erkekler beraber olmak için amaçları sadece para olan profesyonellere gerek duymadan değinilen içtepilerine doyum bulabileceklerdir. Bu, kadının cinsel özgürlüğünden beklenen en büyük yararlardan bir tanesidir. Gözleyebildiğim kadarıyla cinsiyete ilişkin duygu ve düşünceleri, eski yasakların etkisi altında kalmayan kadınlar, evliliklerinde Viktorya dönemindekinden çok daha fazla doyum alıp verebiliyorlar. Eski ahlakın dağıldığı yerde fahişelik de dağılmıştır. Bir zamanlar fırsat buldukça fahişeleri ziyaret etmek zorunda bırakılan delikanlı, şimdi kendi ayarındaki genç kızlarla ilişki kurabiliyor, bu her iki tarafında özgür olduğu, ruhsal (psikolojik) unsurlar kadar bedensel unsurların da önemli olduğu ve her ikisinin de coşkun bir sevgi duydukları bir ilişkidir. Her gerçek ahlak açışından bu, eski sisteme göre çok büyük bir gelişmedir. Ahlakçılar gizlenmesi daha güç olduğu için bundan yakınırlar, fakat bu ahlakçıların duymaması gereken ahlakın çiğnenmiş olan ilk kuralı değildir. Bence gençler arasındaki yeni serbestlik tümüyle sevinç vericidir. Bu, haşin olmayan erkeklerden ve kılıkırk yarmayan kadınlardan oluşan bir kuşak yaratmıştır. Yeni özgürlükleri yadsıyan herkes, aslında uygulanması mümkün olmayan katı hukuk sisteminin baskısına karşı sadece emniyet sübobu olarak fahişeliğin devamını istediklerini açıkça kabul etmelidirler.

Sh:98-104

Kaynak: EVLİLİK ve AHLAK Bertrand Russell ,
[1929. Marriage and Morals. London: George Allen & Unwin.]
Türkçesi : Vasıf Eranus , Birinci Baskı Ocak 1983, İstanbul

PDF İNDİR

 

 

CİNSİYET VE BİREYSEL MUTLULUK- BERTRAND RUSSELL


Cinsiyet ve cinsel ahlakın kişinin bireysel mutluluğu ve iyiliği üzerindeki etkileri konusunda daha önceki bölümlerde gördüklerimizi tekrarlamak istiyorum. Bu konuda sadece yaşamın etkin (actif) cinsel dönemiyle ya da gerçekleşen cinsel ilişkiyle ilgilenmeyeceğiz. Cinsel ahlak, olumlu ya da olumsuz koşullara bağımlı olarak çocukluğu, yetişkinliği ve hatta yaşlılığı çeşitli biçimlerde etkiler.

Geleneksel ahlak, çocuklarda yasaklar koyarak işlemeye başlar. Çocuğa, çok küçük yaşlarda, büyüklerin önünde vücudunun belli bölümlerine dokunmaması gerektiği, çişi geldiğinde fısıltıyla söylemesi ve çişini gizlice yapması öğretilir. Vücudunun belli bölümlerinin belirli eylemlerinin, çocuğun kavrayamadığı fakat onda özel bir ilgi ve merak doğuran garip özellikleri vardır. Bebeklerin nereden geldikleri gibi bir takım zihinsel sorular sessizce düşünülmendir zira bunlara büyükler ya kaçamak ya da gerçek dışı yanıtlar vermektedir. Küçükken vücutlarının belli yerlerine dokunduklarında, kendilerine büyük bir ciddiyetle «Böyle yaptığını göreceğime ölünü göreydim» denilen bir dolu hiç de yaşlı olmayan kişi tanırım. Söylenirken üzgünüm ama yaşamın daha sonraki yılları için yaratılmaya çalışılan namus her zaman geleneksel ahlakçıların istekleri doğrultusunda gerçekleşmemiştir. Sık sık gözdağı verilir. Belki çocukları daha önceleri olduğu gibi iğdiş etmekle korkutmak pek yaygın değil ama hâlâ onları deli olmakla tehdit etmek oldukça uygun görülmekte. Aslında New York eyaletinde kendisi farkında olmadan birine kendini tehlikeye atmamasını söylemek yasaktır. Bu eğitimin sonunda birçok çocuk küçük yaşlarında cinsiyete ilişkin konularda dehşet ve suçluluk duygusu edinmektedirler. Cinsiyetle bütünleşen bu korku ve suçluluk çok derinlere bütünüyle bilinçaltına işliyor. Keşke kendini böylesi çocuk masallarından kurtardığına inanan kişiler arasında gök gürültüleri altında normal zamanlardaki gibi cinsel ilişkilerde bulunup bulunamayacaklarının belirlendiği bir anket yapılabilse, eminim ki bu kişilerin % 90’ı yüreklerinin derinlerinde, öyle davranırlarsa kendilerini yıldırım çarpacağına inanırlar.

Sadizmin ve Mazoşizmin her ikisi de hafif oldukları zaman normalselerde, cinsel suçluluk duygusu işe karıştı mı tehlikeli bir biçim alırlar. Mazoşist kendisinin seksle ilişkin suçunun kesinlikle bilincindedir. Sadistse kadını baştan çıkarıcı olarak suçlamaktadır. Yaşamın daha sonraki yıllarında ortaya çıkan bu durumlar, çocukluktaki aşırı katı ahlak öğretimi etrafından yaratılan ilk izlenimlerin ne kadar etken olduğunu göstermektedir. Bu hususta, çocukların eğitimiyle ilgili kişiler özellikle çok küçük çocuklara bakmak durumunda da olanlar giderek daha bilgili kılınıyorlar. Ama ne yazık ki bilgilenme henüz mahkemelere ulaşamadı.

Çocukluk ve gençlik, yaşamda dayağın, haylazlığın ve yasakların doğal ve kendiliğinden olduğu ve çok aşırıya gidilmedikçe kötü gözle bakılmadığı bir çağdır. Fakat cinsel yasakları çiğneme büyükler tarafından tüm diğer kurallara uymamaktan oldukça farklı biçimde ele alınmakta, çocukta kaçınılmaz olarak onun ayrı bir kategoriye ait olduğu düşüncesi doğmaktadır. Eğer çocuk dolaptan meyva çalarsa canınız sıkılabilir, çocuğa bağırıp çağırırsınız ama ahlaksal açıdan bir dehşete düşmez ve çocuğa da korkunç bir şey olduğu izlenimi vermezsiniz. Ama, bunun yerine geri kafalı biri olsanız ve onu kendi kendine doyuma (maturbating, istimna) çalışırken yakalasanız, sesinizde daha önceki ilişkilerinizde hiç rastlamadığı bir ton olacaktır. Sesinizdeki bu ton sizin suçlamanıza neden olan davranıştan kendini alamayan çocukta iğrenç bir dehşet yaratır. Çocuk sizin içtenliğinizin etkisinde kalarak kendi kendine doyumun söylediğiniz gibi aşağılık bir şey olduğuna inanabilir. Gene de onu yapmayı sürdürür. İşte burada bir yaşam boyu sürecek hastalığın temelleri atılmaktadır. Daha ilk gençlik yıllarında kendini günahkâr olarak görmeye başlar. Kısa sürede gizlice günah işlemeyi öğrenir, günahını kimsenin bilmemesi yarım yamalak bir avuntu verir ona. Son derece mutsuz olduğu için işledikleri aynı suçun kendisi gibi saklamayı başaramayanları bulup cezalandırarak dünyadan öc alır. Düzenbazlığa çocukken alışmış olduğundan, ileri yaşlarda bu deneyiminden yararlanmakta güçlük çekmez. Böylece anababasının kendilerine göre iffetli yapmak için takındıkları düşüncesizce tavırları sonucunda hastalıklı bir içedönük, ikiyüzlü ve zalim olup çıkar.

Çocukların yaşamına, suçluluk, utanç ve korku girmemelidir. Çocuk mutlu, neşeli olmalı, içinden geldiğince hareket etmelidir. Kendi içtepileri onda dehşet uyandırmamalı, doğal gerçeklikleri araştırmaktan kaçınmamalıdır. İçgüdüsel yaşamının tümünü karanlıklar içine gizlememelidir. Tüm çabalarına rağmen alt edemediği bilinçdışı tepilerini derinlere gömmemelidir. Eğer çocukların büyüdüklerinde birer kafaca namuslu, toplumsal korkulardan kurtulmuş, etkin bir eylemci ve düşüncede hoşgörülü kişiler olmalarını istiyorsak, onları eğitmeye çok erken başlamalıyız. Eğitim, çoğunlukla ayı terbiye etmekle eşanlamlı alınmaktadır. Ayının nasıl terbiye edildiğini biliriz hepimiz. Kızgın bir zemin üzerine konurlar ve ayakları zemin üstünde kaldığı sürece yandığı için oynamaya başlarlar. Bu esnada belli bir müzik çalınır. Belli bir süre sonra bu müzik onları oynamasına yol açar. Çocuğa da aynısı yapılmaktadır. Çocuk cinsel organını her farkedişinde yetişkinler onu azarlar. Sonunda böylesi fark edişler ona büyüklerden işittiği azarları düşündürmeye başlar ve onların çalgılarıyla oynamaya başlar ve böylece sağlıklı ve mutlu bir cinsel yaşamın tüm olasılığı ortadan kalkar.

İkinci evrede, yani delikanlılığında, cinsiyete geleneksel yaklaşımın yarattığı dertler çocukluktakinden çok daha berbattır. Birçok erkek çocuk kendilerine ne olduğunu doğru dürüst bilmezler ve düşlerinde ilk kez şeytan tarafından aldatıldıklarında altüst olurlar. Kendilerini son derece kötü olduğuna inandırıldıkları içtepilerle dolu buluverirler. Bu iç tepiler öylesine güçlüdür ki gece gündüz peşini bırakmazlar. Daha olumlu erkek çocuklarda aynı zamanda, cinsiyetten tamamen ayrı sandıkları güzelliğe, şiire, soyut aşka karşı yüksek düzeyde ülküsel (idealism) içtepiler vardır. Hıristiyan öğretisindeki maneşeizm (insani-mani) unsurları ergenlik çağının ülküsel ve bedensel (carnal, şehevi) içtepilerini, kendi içimizde, tamamıyla birbirinden ayrı hatta birbiriyle kavga halinde tutma eğilimindedir. Burada, aydın bir dostumun sözlerini aktaracağım: «Ben gençliğimde, bu ayrıma inanırdım ve en belirgin şekliyle sergilerdim. Günde dört saat Shelley okurdum. Şu dizeler çok duygulandırırdı beni;

‘Pervanenin özlemi yıldızlardır

Geceninse gelen gün.

Ardından birden bu yukarlarda uçmaktan kurtulur, soyunan hizmetçiyi gizlice gözlerdim. İkinci tepim beni utandırırdı, ilkinde kuşkusuz cinsiyetten korkuya ilişkin ülkücülük oldukça aptalca unsurlar bulunmaktaydı.»

Hepimizin bildiği gibi ergenlik sinirsel bunalımların sıkça yer aldığı, yaşamlarının diğer dönemlerinde dengeli olan kişilerin kolayca aksi bir insan haline geldikleri bir evredir. Miss Mead «Sisam’da Ergenleşme» adını verdiği yapıtında ergenlik bunalımlarına adada rastlanmadığım bunun nedeninin geniş boyutlu cinsel özgürlük olduğunu yazmaktadır. Bu cinsel özgürlüğün misyonerlerin faaliyetleri sonucu biraz sınırlandığı bir gerçektir. Misyoner evlerinde yaşayan kızlardan konuştuğu bir bölümü, ona, ergenliklerinde kendilerinin mastürbasyon yapıp eşcinsel ilişkilere girerken, dışarda yaşayanların karşı cinsle ilişkide bulunduklarını anlatmıştır. Bizim ünlü erkek okullarımız da bu açıdan Sisam’lı misyoner evlerinden pek farklı değildir, ama bunun davranışlar üzerindeki psikolojik etkisi Sisam’lılarda zararsızken İngiliz erkek öğrenci yüreğinde geleneksel ahlak öğretisine bir saygı duymaktadır. Sisam’lılarsa misyonere, gırgır geçilecek garip zevkleri olan beyaz adam diye bakmaktadırlar.

Birçok delikanlı, ergenlik yıllarının başında cinsiyete ilişkin oldukça gereksiz sıkıntı ve güçlüklerle karşılaşırlar. Bir delikanlının eğer eli kız eline değmezse kendi kendini tutmanın zorluğu büyük bir olasılıkla onun çekingen olmasına neden olur. Evlendiğinde bu yüzden geçmiş yılların kendi kendini tutma alışkanlığını yıkamaz, ya da birden ve zalimce atar bu kendi kendini tutmayı ama bu da karısına bir sevgili gibi davranmasını engeller. Eğer orospulara giderse, ergenlikte başlayan aşkın bedensel ve düşünsel ayrışması süreklilik kazanır ve ona göre kadınlarla olan ilişkileri ya platonik olmalıdır ya da rezilce. Bundan da öte zührevi hastalıklar tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eğer kendi düzeyinde kızlarla ilişki kurarsa, pek o kadar büyük yıkıma uğramaz, ama bu durumda bile gizlilik tehlikelidir, ve düzenli ilişkilerin gelişmesini engeller. Bir erkeğin genç yaşlarda biraz züppelikten biraz da evlenip çocuk sahibi olmak için evlenmesi güç bir iştir. Hele boşanmanın çok zor olduğu yerlerde erken evlilikler son derece sakıncalıdır. Bir biriyle yirmi yaşında uyuşan iki kişi otuzunda pekala uyuşamayabilirler. Değişik kişilerle yaşamadıkça tek bir eşle sürekli bir ilişki içine girmek birçok kişi için zordur. Eğer cinsiyete sağlıklı bir bakış açımız olsaydı, üniversite öğrencilerinin çocuk yapmaksızın evlenmelerini kabul edebilirdik. Böylece onlar çalışmalarını önemli ölçüde engelleyen cinsiyet saplantısından kurtulurlardı. Çocuklu evliliğin ciddi eşliliği. İçin gereksinilen karşı cinse ilişkin deneyimler edinirlerdi. Ve bugün gençlik heyecanlarını boğan bahaneler uydurma, gizlenme ve hastalık kapmaktan korkmama olmadan özgürce aşkı yaşayabilirlerdi. . .

Evlenmeyen kadınların büyük çoğunluğunda geleneksel ahlak acı çektirir ve çoğu kez yıkıcı olur. Herkes gibi ben de katı geleneksel erdemini koruyan her açıdan hayranlık duyulacak kadınlar tanıdım. Ama genel kural bunun tersi. Namusunu korumanın kendisi için çok önemli olan hiç bir cinsel deneyim yaşamamış kadın, olumsuz bir tepki içine girer, endişeyle kıvranır, çoğunlukla çekingenleşir, aynı zamanda kendisinin isteyip de yapamadıklarını yapanları cezalandırma isteği duyar ve içgüdüsel olarak bilinçsizce normal insanları yadsır. Düşünsel çekingenlik uzun süren bakireliklerde en çok rastlanan şeydir. Aslında ben, kadınların bugünkü var olduğu biçimiyle, düşünsel geriliklerine cinsiyete karşı duydukları korkunun öğrenme isteklerini engellediğini iddia ediyorum. Kendilerine koca bulamayan kadınların ömür boyu bakire kalarak mutsuzluk ve yıkım içinde yaşamaları için her hangi haklı bir neden yoktur. Sık sık ortaya çıkan bu durum, evlilik kurumunun ilk devrelerinde kimsenin aklına gelmemekteydi zira o günlerde her iki cinsiyetin sayısı hemen hemen eşitti. Kuşkusuz, birçok ülkede kadın sayısının çok oluşu gelenekçi ahlak yasalarının değiştirilmesinden yana ciddi tartışmalara yol açmaktadır.

Geleneksel olarak seksten dolayı hoşgörüyle karşılanan evliliğin kendisi bile bu katı yasalar tarafından acıya boğulmaktadır. Çoğunlukta kazanılan kompleksler, erkeklerin orospularla edindikleri deneyimler ve iffetlerini koruyabilmeleri için küçük hanımlara aşılanan seksten nefret evlilikteki mutluluğa karşı tecavüzlerdir. İyi yetiştirilmiş bir kızın eğer cinsel tepileri güçlüyse, bir adama karşı duyduklarının cinsel istek mi yoksa ciddi bir hoşa gitme mi olduğunu ayırt edemeyecektir. Büyük bir olasılıkla karşısına çıkacak olan onda cinsellik uyandıran ilk erkekle evlenecek ve cinsel açlığı doyduktan sonra o adamla ortak hiç bir yanının kalmadığın çok geç fark edecektir. Cinsel konularda kadını aşırı derecede çekingen erkeği ise aşırı derecede atak kılmak için eğitimde elden gelen her şey yapılmaktadır. Her ikisi de sahip olmaları gereken cinsel konulardaki bilgilerden yoksundurlar ve çoğu zaman bu bilgisizlik doğan ilk başarısızlıklar her iki taraf için de evliliği cinsel açıdan doyumsuz hale getirir. Bundan da öte bedensel olduğu kadar düşünsel birliktelik dc güç hale gelir. Kadın cinsel konularda rahatça konuşmaya alışkın değildir. Erkek de arkadaşları ve orospular dışında bu konuda konuşmaya alışkın değil. Böylece birlikteliklerinin en canlı ve içten olması gereken anında, utanç, çekingen ve tümüyle sessiz olurlar. Muhtemelen kadın uykusu kaçmış, doyumsuz ve ne istediğinin bilincinde yatmaktadır. Belki erkeğin de aklından geçmekte, ilkin şöyle bir gelip hemen yitmekte ve ardından yavaş yavaş kafasına orospuların bile yasal karısından çok daha sıcak davrandıkları takılmaktadır. Erkek kadının soğukluğu karşısında kırılırken aynı anda karısı kendisini uyarmayı başaramadığı için acı çekmektedir. Bu faciayı hep bizim suskunluk ve nezaketimiz doğurmaktadır.

Çocukluktan ergenlik ve gençliğe oradan da evliliğe kadar uzanan bu yolda eski ahlak, aşkı bedensel içtepiye dayanan cinsellik ve duygusal içtepiye dayanan ülküsel aşk olarak ayırıp birini hayvanlaştırırken diğerini kısırlaştırarak onu sıkıntıyla, korkuyla, karşılıklı anlayışsızlıkla, pişmanlıkla ve sinir gerginliğiyle doldurmuştur. Böylesi bir hayat çekilmez. Duygusal ve hayvansal yapılar çatışmamalıdır. Bir arada bulunmalarını engelleyecek hiç bir şey yoktur ortada, ayrıca bir arada olmadan her ikisi de en güzel medyalarını veremezler. Kadın ve erkeğin aşklarının en güzeli korkusuz olanıdır. Düşünce ve beden eşit oranlarda birleşmeli bedensel yanı var diye ilişkiyi yüceltmekten çekinilmemeli, bedensel yanın duygusal yanı gölgeleyeceğinden korkulma malıdır. Aşk kökleri toprağın derinlerine, dalları göğün enginlerine uzanan bir ağaç olmalıdır. Aşk yasaklarla boş inançlar m dehşetiyle, korkunun suskunluğu ve lanetli sözcüklerle çevrilirse serpilip yeşeremez. Kadınla erkek arasındaki sevgiyle anababa arasındaki sevgi insanoğlunun duygusal yaşamındaki iki ana gerçekliktir. Ne var ki geleneksel ahlak birini yüceltirken diğerini alçaltmıştır, ama sonuçta ana ile baba arasındaki aşk aşağılanırken bundan anaba bayla çocuk arasındaki sevgi zarar görmüştür. Karşılıklı hazzın ve doygunluğun meyvası olan çocuklar çok daha sağlıklı ve sağlam çok daha doğal, yalın hayvansal ama daha az bireyci ve verimkar sevilebilirler. Ana babaların yoksul aç ve stekli evliliklerinde kendilerinden sakınılan besinin kırıntılarını bu çaresiz minikde bulan ve bunun sonucunda da minimini beyinlere gelecek kuşakların başına bela olacak düşünceleri yerleştiren ana babalar da vardır. Sevgiden korkmak yaşamaktan korkmaktır ve yaşamaktan korkanlarsa üç kez ölüdürler şimdiden.

Sh:176-183

Kaynak: EVLİLİK ve AHLAK Bertrand Russell ,
[1929. Marriage and Morals. London: George Allen & Unwin.]
Türkçesi : Vasıf Eranus , Birinci Baskı Ocak 1983, İstanbul

PDF İNDİR