“NAPOLYON” Olanın Sonu “LÜTFÜ” Olmaktır


Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova hezimetine üç pencereden bakalım. (Not: Belki, pencerelerin hepsini okuyamazsanız da 3.pencereden bakmayı es geçmeyin)

1. PENCERE (Tarihçi Bakışı)

Fransızların ünlü komutan ve devlet adamı Napolyon Rusya’yı işgal etmek istemişti. Napolyon Moskova’ya ulaşınca Rusların pes edeceğini ve hemen kendisine boyun eğeceklerini düşünüyordu. Hesap etmediği şey anavatanından çok uzaklaşacağı ve Rusya’nın meşhur kışı idi. Ruslar ise zaten Moskova’yı gözden çıkarmışlardı. 14 Eylül 1812’de Moskova’ya giren Napolyon dörtte üçü yanmış harabe bir şehre girmişti.

Napolyon Rusları Friedland savaşında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın arkasından Napolyon ile Çar Aleksander arasında Tilsit görüşmesi gerçekleşti.(1807) iki düşman görüşme bittiğinde dost olmuşlardı hatta aralarında bir ittifak antlaşması bile imzalamışlardı. Amaç İngiltere’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaktı.

Fakat ilerleyen zaman içerisinde Ruslar antlaşma şartlarından taviz vermeye başladılar hatta antlaşmanın en önemli kısmını oluşturan İngiltere’nin siyasi ve ekonomik tecritti ilkesine aykırı olarak İngiltere ile ilişkileri geliştirmeye başladılar. Bu durum Napolyon’u fazlasıyla kızdırdı. Napolyon 1812 Haziranında büyük bir ordu ile Rusya seferi için yola çıktı.

Rus savunma hatları arka arkaya kırıldı ve Ruslar geri çekilmeye başladılar. Son olarak Borodino’da şiddetli bir meydan savaşı oldu. Her iki tarafta ağır kayıplar verdiler ama üstünlük Napolyon’daydı. Ancak Napolyon için durum giderek zorlaşmakta idi. Çünkü Fransa topraklarından çok uzaklaşılmış bu nedenle kayıpların yeri doldurulamıyor asker lojistik destek alamıyordu. Üstelik kış yaklaşmaktaydı. Napolyon’un amacı Ruslara ağır bir darbe indirmek bu nedenle de Moskova’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Napolyon kışı Moskova’da geçirmeyi planlıyordu.

Fakat Rusların da bir planı vardı. Soğuğu kullanarak topraklarından çok uzaklaşmış olan Napolyon’u çaresiz bırakmak. Rusların geri çekilişi devam etti hatta Moskova’yı da boşalttılar. Napolyon nihai hedefine ulaşmıştı.

14 Eylül 1812’de Napolyon Moskova’ya girdi. Ancak o gece Moskova’nın her tarafında yangınlar başladı. Moskova askeri valisi General Rastopçin Moskova’nın yakılmasını önceden planlamıştı. Yaklaşık üç gün süren yangında Moskova’nın dörtte üçü yanmış koskoca şehir harabeye dönmüştü. Napolyon’un askerleri için kalabilecekleri barınaklar yol olmuştu. Ayrıca yiyecek sıkıntısı da ortaya çıkmıştı. Etraftaki Rus köyleri de Rus ordusu tarafından kontrol altına alınmıştı. Almanya ve Lehistan bölgesinden yardım alması imkânsızdı. Napolyon tam bir şaşkınlık içerisine düşmüştü. Napolyon bu durumda Ruslarla barış görüşmesi yapmak istediyse de sonuçsuz kaldı. Neticesi olan bir antlaşma ile Ruslarla masaya oturamadı.

Geri çekilmekten başka çaresi kalmayan Napolyon bütün askeri yeteneğini kullandı ve Rusların ağır bir darbe indirmesine fırsat vermedi. Ancak Rusya’nın soğuğu Rus saldırılarında çok daha etkili oldu Napolyon 420 bin kişilik büyük orduyla girdiği Rusya’dan sadece 30 bin kişilik bir askerle çıkabildi.

2. PENCERE (Felsefi/Edebiyatçı Bakış)

Napolyon ‘un Moskova seferi  Napolyon’un sonunu hazırlarken Ruslarda ki vatanseverlik duygularını harekete geçirmiş ve Rus milliyetçiliğini geliştirmiştir. Tolstoy’un Harp ve Sulh/Savaş ve Barış isimli eserinde bu savaş konu edilmiştir.

Bu eserde hem savaş felsefesi hem de tarih felsefesi hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Savaşların nedenleri, savaşların yapısı, savaşların sonucu gibi konularda tartışmaları bu eserde görmek mümkündür.  Romanda halkı idare eden kişilerin eylemlerini ele alarak bütün ulusun eylemlerini değerlendirir. Ulusu idare eden insan gücünü Allah Teâlâ’dan almaktadır. Sorunlar Tanrı’nın insanların işlerine direk/dolaylı müdahale ettiği meselesidir. Tarihî olaylar ilâhî bir iradenin etkisi altında olarak kolayca yorumlanıyordu. Fakat, yeni tarih anlayışı içinde Tolstoy bunu reddetmiştir. Savaşların nedenleri nedir, neden milyonlarca insan birbirini öldürüyor, neden topraklar çorak kalıyor, ticaret yön değiştiriyor, milyonlarca insan yoksullaşıyor, zenginleşiyor, göç ediyor, aynı Tanrı’ya inanan milyonlarca Hıristiyan birbirini öldürüyor, bütün bunların neden ne olmaktadır, insanları birbirine öldüren bu kuvvet nedir? Rus yazar Tolstoy bu meselelerin anlaşılabilmesinin tek yolunun ise insanlığın aynası olan tarihte saklı olduğunu savunmaktadır. Tolstoy eserinde 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferini anlatmaktadır. Tolstoy, savaşın nedenleri, savaşın yapısını, savaşta lider konumundaki insanların etkisini tartışmaktadır. Tolstoy’a a göre savaş gibi büyük olaylar bir insanın iradesinden ziyade birçok faktörün yığılmasından oluşmaktadır. Yani büyük insanları tarihteki rolü bir etiket niyetindedir Oysa belli zamanın şartları içinde gelişen savaş oyunu pek çok şeyin birleşmesinden meydana gelir, burada cansız makineleri idare eden, ek bir irade değildir, savaş pek çok hareketin sayısız çarpışmasından doğmaktadır. Tolstoy’a göre yarım milyon insanın öldüğü bu savaşın tek nedeni Napolyon olamaz. Tolstoy’un deyimiyle bir insan nasıl tek başına bir dağı deviremezse bir insanda beş yüz bin kişinin ölümüne neden olamaz. Tolstoy’a göre bu olay insanlığın kaçınamayacağı bir kaderin sonucudur.

Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü? Tolstoy bu sorusuna yine kendisi cevap vermiştir.

“Demek ki bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği erkek hayvanların yok olmasına yol açan doğaya ait zoolojik yasayı uygulanmış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez”

Bu romanda savaşa gitmeden önceki duygularla savaş sonrasında yaşanan duygular ve hayal kırıklığı dile getirilmiştir. Tolstoy’un eserlerinde ise en acımasız savaş aracı olarak top göze çarpmaktadır. Tolstoy eserlerinde cephe gerisinde şan, şeref ve kahramanlık gibi duygulardan söz ederken, savaş sırasında ise hastalık, açlık, sakatlık ve ölüm kavramlarıyla zıt duygulara dikkat çekmektedir. Tolstoy aynı zamanda savaş ve barış felsefesi ile ilgili tartışmalara girmektedir. Tolstoy; savaşları anlatırken analojilerden de yararlanmaktadır. Sık sık kullandığı analojiler ise şunlardır:

Saat, karınca yuvası, sönmüş kovan, gemi, satranç ve eskrimdir

Tolstoy; Rus askerlerinin iklimler yaşadığı gibi Napolyon’un da ikilimler yaşadığını belirtmiştir. Bir taraftan şan, şeref, madalya ve zafer duyguları diğer taraftan da yalnız kaldığı zamanlardaki ruhunu dinlediği düşünceleri farklıdır

Kişisel insanca duygular, hayatın onca kulluk ettiği yalancı, yapay yönüne bir an için üstün çıkmıştı. Savaş meydanlarında seyrettiği ölümü, acıları, kendi içinde de hissediyordu. Başının, göğsünün ağrısı, kendisinin de ölebileceğini, acı çekebileceğini acı çekebileceğini, hatırlatıyordu ona. Şimdi artık ne Moskova’yı zapt etmek ne zafer kazanmak ne de şan alaka istiyordu. Şan ona lazım değildi artık. Tek istediği dinlenmek, sessizlik ve özgürlüktü.” 

Komutanlar gibi askerlerin duyguları da değişiklik göstermektedir. Özellikle askerler savaş meydanında son anlarında hayalleri savaşlardan çok uzaklara gitmektedir. Romanın kahramanlarından Prens Andrey de yaralıyken babasının ölümünü, ilk aşkını düşünmektedir. Çektiği acılar yavaş yavaş kaybolarak geçmişe dadısının başında ninniler söyleyip, masallar anlattığı zamanı yaşamaktadır artık.

Tolstoy, tarihçilerin fetihlerin olduğu yerde fatihler de vardır sözlerine katılmakla beraber savaşlara tek adamın neden olduğu fikrine katılmamaktadır.  Bununla beraber savaşlar milletlerin de kaderini belirlemektedir.

“Bir milletin ordusunun, başka bir milletin ordusuna karşı elde ettiği büyük ya da küçük başarılar milletlerin güçlenmesine ya da zayıflamasının nedenleri ya da hiç değilse önemli belirtileridir. Ordu zafer kazanır yenen milletin hakları yenilen milletin zararına olarak çoğalır hemen. Ordu hezimete uğrar hezimetin derecesine göre millet haklarından mahrum edilir, ordusunun uğradığı hezimet tam bir hezimet ise, bütünüyle boyun eğer.”

Eserde ayrıca savaş zamanındaki değişimlere de dikkat çekilmiştir. Savaş zamanında at, altın yük arabası fiyatları sürekli artarken kağıt para, lüks eşya, mobilya ayna fiyatları ise sürekli ucuzlamaktadır  Bunun yanında savaşlar değerlendirildiğinde savaş şartlarının önemli olduğu bir gerçektir. Savaşı sonradan değerlendiren tarihçiler sık sık komutanın taktik yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Tolstoy burada soğukkanlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü komutan değişen bir süreç içerisindedir. İstihbarat raporları farklı olabilmektedir. Subaylar birbirinden farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapabilirler. Bunun yanında ordunun ve erzakın sevk ve idaresi gibi konularda da son söz komutanındır. Yani komutan süregelen olaylar içerisinden en doğru kararı vermek zorundadır. Tolstoy komutan Kutuzov’u merkeze alarak değerlendirmelerini yapmıştır. Türklerle yapılan savaşta da yararlılık gösteren bu komutana bazı çevreler savaş sırasında alayla bakmışlardır. Bir gözü görmediği için “bu komutanla ancak kör ebe oynanabilir”denilerek dalga geçen insanlar bile vardır. Savaşın kazanılmasında büyük rolü olan bu komutana ne Rus devlet erkânı ne de tarihçiler yeterli vefayı göstermiştir. Tolstoy ise büyük insanların bu tür övgüler eksik kalsa bile kendilerinden bir şey kaybetmeyeceğini belirtmiştir. Tolstoy’a göre bir uşağın büyük insana saygı göstermemesi önemli değildir. Çünkü uşağın büyüklük anlayışı kendine göre değişmektedir. Tarihçiler benzer iddiaları Napolyon içinde ileri sürmüştür.

“Bazı tarihçiler savaşın kazanılması için Napolyon’un hassa kuvvetlerini ileri sürmesi yeterliydi diyorlar. Napolyon hassa kuvvetlerini ileri sürseydi şöyle olurdu, böyle olurdu demek, tıpkı sonbahar ilkbahar olsaydı şöyle olurdu böyle olurdu demeye benzer.”

Tolstoy savaş ve barışın aslında her zamvan iç içe de olduğunu belirtmiştir.

“Önceleri askeri kıtaların başında kitlelerin hareketini, savaş, sefere ve çarpışana emirleriyle yöneten tarihî kişilikler şimdi kaynayan hareketi siyasi, diplomatik görüşmelerle, kanunlarla, antlaşmalarla idare ediyorlar.”

Tolstoy, Savaş ve Barış kavramını ele alırken insanlığın felsefesi, hayata bakışı değişmedikçe yeryüzünde barışın olamayacağını savunmuştur. 1812 savaşını insanlığın gördüğü en büyük felaket olarak nitelendiren yazar daha büyük felaket olan I. Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiştir. İnsanlığın mevcut felsefesiyle barışı elde edemeyeceği iddası Rus yazarı haklı çıkarmıştır. Tüm anlatılanlar, savaşları anlamakta tarihi kaynaklar gibi romanların da önemli ürünler olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.

3 PENCERE (Halkın/Gerçeğin Bakışı)

Fransızların haşarı çocuğu Napolyon öteden beri var olan İngiltere husumetini kıta ablukası diye bir şey icat ederek pekiştirir. Kıta ablukası’na göre; Avrupa kıtasındaki Fransa ve yandaş devletler, Napolyon’un diktasıyla İngiltere ile ticaret yapmayacaklar ve limanlarını İngiliz mallarına kapatacaklardı. Bu yandaş devletlerden bazıları da; Rusya, İspanya, İtalya, Hollanda, Avusturya idi.

Bu gelişme sonucunda İngiltere; “ulan bana pazar mı yok” diyerek farklı pazar arayışlarına girişmiş, Avrupa dışındaki memleketlere yayılmak suretiyle devasa sömürge imparatorluğunun temellerini hazırlamıştır. Ayrıca deniz ablukası karşılığını vererek Avrupa’nın ticaretine darbe vurmaya başlamıştır. Midyat’a pirince giden Napolyon ve ablukaya zorladığı devletler evdeki bulgurdan olunca, Rusya; “yerim ulan ablukasını” diyerek limanlarını İngiliz gemilerine açmıştır.

İşte Napolyon’u sefere götürecek fitilin ateşi bu gelişme sonrası ateşlenmiştir. Sadece bu da değil elbette. Napolyon, 1797’de evlendiği ve çocuğu olmadığı için boşanma kararı alıp boşadığı Josephine’den sonra kendisine uygun bir eş aramaya başlar. Gözüne de Rus Çarı Aleksandır’ın kızını kestirir. Ancak kızın ailesi bu evliliğe karşı çıkar. hahah türk filmi gibi. Her neyse, bunun üzerine Napolyon; “bana kız mı yok” mottosuyla hareket edip Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise ile ikinci kez dünya evine girer. Girer girmesine ama Napolyon Çar’ın bu yamuğunu asla yediremez kendisine. Çikolatasıyla çiçeğiyle kös kös evinin yolunu tutan Napolyon’un adeta; “şimdi gidiyorum ama dönüşüm muhteşem olacak” arabeskliğiyle gözünü karartmış bir şekilde Moskova’ya dayanacağını kimse bilemezdi sanırım.

Tüm bu gelişmelere ek olarak Rusya’nın Fransa’dan alınan mallara gümrük koyması Napolyon’u çılgına çevirmişti. Tanrım bu bardağı taşıran son damlaydı! Dünyanın en ihtiraslı kumandanı ve imparatoru listesinin demirbaşı Napolyon artık kararını vermişti; Rusya dize getirilecekti!

Çoğunluğu yabancı milletlerin askerlerinden oluşan 600 bin kişilik bir ordu kuran Napolyon, Niemen Nehri’ni geçtiğinde takvimler 24 Haziran 1812’yi gösteriyordu. Artık büyük derbiye sayılı dakikalar kalmıştı. O zamana dek önüne geleni deviren Napolyon, yine öyle olacağını düşünüp Rusya’ya dişini göstereceğini sanıyordu. Fakat böyle olmadı. Evet, Napolyon’un büyük ordusu hızla ilerliyordu ancak Ruslar dağılmak yerine akıllıca bir taktikle bütün olarak geri çekiliyordu. Bunun yanında çekilirken etrafı aleve verip gerilla faaliyetleriyle Napolyon’un ikmal güçlerine darbe üstüne darbe indirerek Fransızların hastalık, yorgunluk ve açlık gibi sebeplerden büyük kayıplar vermesine neden oluyordu. Napolyon başına gelecekleri bildiğinden kış bastırmadan önce Moskova’ya girmeyi planlıyordu. Ruslar ise geniş Rus düzlüklerinden ve kış mevsiminden yararlanmak için savaşmayıp geri çekilme taktiğine devam ediyordu.

Napolyon ise Rusları kovalamaktan sıkılmış, ilerlemesini durdurarak Vilnius’ta beklemeye koyulmuştu. Rus Çarı Aleksandır da ne anlaşmaya ne de savaşmaya yanaşmıyordu. Oyuncak sanki bu! Çeşitli muharebelerde Fransızlar üstün gelse de Ruslar geri çekilmeye, Fransızlar ise uçsuz bucaksız Rus düzlüklerinde ilerlemeye devam ediyordu. Vilnius’ta oyalanarak vakit kaybeden Napolyon bunu pahalıya ödeyecekti. Zira Rusların amacı General Kış‘tan yararlanmaktı. Ruslar zamana oynuyor, topu sürekli taca atıp duruyorlardı.

7 eylül 1812’de Ruslar Moskova’ya yaklaşık 100 km kala Fransızları karşılamış ve “Borodino Muharebesi” olarak bilinen savaş başlamıştı. Fransızlar Napolyon yönetiminde 130 bine yakın asker ve 500 kusur topla hücuma girişirken Ruslar 120 bin asker ve 600 kusur topla General Kutuzov önderliğinde sahaya yayılıyordu. Güçler hemen hemen eşitti ancak Fransızlar savaş sırasında daha etkili olmuş ve Ruslara daha fazla kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine General Kutuzov mevzileri boşaltıp geri çekilmiştir. Borodino muharebesi o gün için Fransızların ilerleyişini durdurarak bir günlüğüne de olsa Rusların arkasını kurtarmıştır diyebiliriz.

Savaşın kazanılmasıyla birlikte Napolyon ve ordusu Moskova’ya girdiğinde alev alev bir şehirle karşılaşır. Çekilen Ruslar ortalığı talan etmekten geri durmamıştır çünkü. Fransızlar Moskova’da halkın gerilla saldırılarıyla da boğuşur.

35 gün Moskova’da bekleyen Napolyon ve ordusu şartların kötü oluşu, ikmal yetersizliği, general kış’ın soğuğu ve henüz yok edilememiş Rus güçlerinin etkisiyle kaderin cilvesine bakın ki işgal ettiği düşmanının şehrinde düşmanı Çar’a tam üç kez barış teklif etmek zorunda kalır fakat Çar’dan her defasında red cevabı alır. Bunun üzerine Napolyon, Tosun Paşa’daki Lütfü karakteri gibi “e biz gidelim o zaman”diyerek 19 Ekim 1812’de itin kıçına girmiş bir halde Moskova’dan tarihin gördüğü en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çekilir. Bu çekilmeyi fırsat bilen Ruslar kontra atağa çıkarak Kazaklar yardımıyla Fransızlara büyük kayıplar verdirmeyi başarır.

600/500 kusur bin askerle yola çıkan Napolyon, 50/30 bin kişiyle geri dönebilmiştir. Tarihin gördüğü en büyük kara harekâtlarından biri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Napolyon’un karizması derinden çizilmiş, sonunu hazırlayan bir sürecin başlangıcı olmuştur. bir benzerini 129 yıl sonra hitler denemiştir;Onun sonucuda malum.

 [24.01.2010 -sosyal munzevi- https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555]

“SAVAŞ VE BARIŞ” ROMANINDAN SEÇMELER

“Günahkârım Tanrım, ama geçerli sebeplerim var.”

**

“Her sabah uyandığımda, kendimden iğreniyorum, bir önceki gece yaptıklarımdan. Kendime, ”Bugün farklı ol,” diyorum

**

Başımın ağrısı çok kötüyse, ”Pierre…” ”bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın.” diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve ”Tek bir votka, Pierre,” diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş.

**

Keşfetmek istiyorum! Herşeyi… Neyin doğru olduğunu bildiğim halde neden hala yanlış yaptığımı. Mutluluğun ne olduğunu ve acı çekmenin değerini. Erkeklerin neden savaşa gittiklerini ve dua ederken gerçekten ne dediklerini. Seviyorum dediklerinde kadınların ve erkeklerin ne hissettiklerini.

**

- Sen âşık olmayı düşünmüyor musun?

 – Çok, ama eğlencesine. Dans eder gibi erkek arkadaş değiştiriyorum. Ben birine, ”Seni seviyorum” der ve ciddiysem, yenilmiş bir general gibi, düşmanına kılıcını teslim etmek gibi olurdu. Değişeceksin. Genç olunca herkes değişeceğini söylüyor.

**

Planlar! Çatışma sonrası planların işe yaramamasına çok nedenleri olacak. Kendileri hariç herkesi suçlayacaklar.

 Sizce yarın nasıl olacak?

 Çatışmayı kaybedeceğimizi düşünüyorum. Savaşı bir çatışma yüzünden kaybetmeyeceğiz Andrey. Sonra barış olacak… ve sonra yeni bir savaş. Napolyon gibi insanlar asla durmaz, kendi ihtirasları onları yıkana kadar. Önemli olan tek çatışma son olandır.

**

Yenildiler. Neden alkışlıyorlar?

 Savaştıkları için, hayatta oldukları ve eve döndükleri için

**

İyi adamları öldürmek kolaydır. Dolokov gibi adamlar sadece savaşmak için iyidir. Savaş aralarında kafeslerde tutulmalı. Al. Moskova’dan ayrılmak isterim. Öldürmenin doğal olduğunu düşünen bu insanlardan kaçmak istiyorum.

**

Andrey senin burada kalmanın kötü, yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllarca, düşünceli, keşiş hayatı sürmen yanlış. Kötü mü?  Yanlış mı?

 Hayatta yanlış olan iki şey var Pierre. Vicdan azabı ve hastalık. İkisinden de iyileşince dünyaya geri döneceğim.

- Neden vicdan azabı duyuyorsun?

 Çok geç kalmıştım. Liza’nın sevgisiz ölmesine izin verdim. Şöhretimle o kadar meşguldüm ki, karımı rahatlatamadım. Şöhreti buldum. 100 askerin çekilmesini durdurdum. Kaybedilmiş bir savaşın, kaybedilmiş bir cephesinde ölü bırakıldım. Bana bütün bunları bir şey unutturursa bu hayatı bırakırım.

**

Pierre!

Andrey!

- Sonunda.

- Burada ne arıyorsun?

 Söylemek hala çok zor. Çatışmayı görmeye geldim.

Neden?

 Açıklamak zor, Andrey.

Çok büyük bir olay. Yarın burada olacakların sonucunda hayatlarımız değişecek.

- Babanın ölümüne üzüldüm.

- Yaşlı bir adamdı. Toprağından koparılma fikrine daha fazla dayanamadı. Moskova’da nasıl karşılıyorlar?

 Mary, halanlara gitti. Onları zamanında dışarı çıkaran Nikolai Rostov’du. Demek Anatol Kuragin, Kontes Rostova’yla evlenme şerefini göstermedi. Yapamazdı. Evliydi zaten. Çok uzun zaman önceydi. Hayal kırıklığını unutacak zamanı oldu.

- Eski konuşmamızı hatırlıyorum?

 – Evet. Düşen bir kadın affedilmeli demiştim. Ama onu affedemiyorum.

Ama Nataşa’yı düşen bir kadına benzetemezsin.

Romantik hayallerim vardı. Ona yeniden evlenme teklifinde mi bulunayım?

 Evet, çok asil olur. Ama… Özür dilerim. Sen nasılsın?

 Çok garip, rahatsız görünüyorsun.

Erkekler savaştan önceki gece rahatsız görünür. Bundan daha fazla. Belki de öyle. Birçok savaş alanında bulundum ama ilk defa öleceğimi hissediyorum.

- Saçma. Neden?

 – Sadece hissediyorum. Gerçekten neden buradasın Pierre, savaş ve şiddetten nefret eden sen?

 Bilmiyorum. Çünkü hiç tanımadığın ve anlamadığın bir şeyden nefret edemezsin. Çatışma nasıl olacak?

 Pozisyonumuz iyi. Başarı hiçbir zaman pozisyon, emir, plan hatta sayılara bağlı değildir. Savaş kazanmaya kararlı askerlerle kazanılır. Savaşı oyun sanan adamların dışında, savaş hayattaki en korkunç şeydir ve ben asla tutsak almazdım. Fransızlar benim düşmanım, evimi yıktılar, kız kardeşim ve oğlumu evlerinden sürdüler. Moskova’yı yok etmek istiyorlar. Tutsak almak savaşta oyun oynamaktır. Tutsak alma! Öldür ve öl! Savaşta oyun olmasaydı, şimdiki gibi sadece öldürmek için savaşırdık. Özür dilerim. Seni bunlarla neden sıkayım?

 Yarın ikimiz de hayattaysak bir şişe içkiyle bunlara güleriz. İzninle, uykun var. Benim de uyumam gerekiyor. Burada kalmak isterim. Git. Git! Senin için zamanım yok. Tek arkadaşım yarın benimle savaşacak olan askerler.

**

Öldürülüp öldürülmeyeceğimize karar verenler bizler değiliz. Bir sonraki dünyada Tanrı bize bir açıklama yapacaktır.

**

. Kanun olduğu yerde adaletsizlik vardır. Hadi oğlum kalk. Sinek kurdu lahanayı yese de, ilk o ölür.

Ne?

 Olaylar, planladığımız gibi değil Tanrı’nın istediği gibi olur.

**

Güzel bir evimiz ve iyi bir parça toprağımızla Tanrıya şükredeceğimiz bir evimiz vardı. Tarlaya yedi kişi çıkardık. Gerçek köylüler. Bir gün başka birinin ormanına odun kesmeye girdim. Bekçi beni yakaladı ve ceza olarak orduya gönderildim. Bunun kötü şans olduğunu düşündük ama sonuçta Tanrı’nın lütfuymuş. Benim günahım olmasaydı ağabeyim gönderilecekti ve onun beş çocuğu var. Benim arkada bıraktığım sadece bir karım var. Küçük bir kızımız vardı ama Tanrı ben gitmeden aldı onu bizden.

Kötü şansın varmış. Bunu ya bedbahtlık ya da neşe haline getirmek elimizde.

Kötü şans dip ağındaki suya benzer, çekersin ve şişer. Ama dışarı çıkarınca içinde bir şey yoktur.

**

Bu dünyada sevdiğim her şeyden çok seviyorum seni. Belki de manastırın bir etkisi vardır. Belki de rahipler aşkı gerçekten biliyor. Şimdi ben de anlamaya başladım. Belki de ölüm benim kendi manastırımdır.

**

Çok güzel bir rüya gördüm. Bir kapı vardı. Arkasını göremedim. Rüyamda öldüğümü gördüm. Öldükçe de uyanıyordum. Evet ölüm uyanıştır aslında. Bu kadar basit.

Bitti mi?

 Şimdi nerede?

**

Napolyon: Avrupa’nın en iyi ordusunu getirdim bu şehre. Karşımda ne var?

 Yağmacı ve sarhoş yığınları. Artık asker değiller! Beş para etmezler. Çöplük adamları! Kutuzov teslim olma koşulları için elçi göndermiş olmalı.

Ne oldu?

 Göz altına mı alındılar?

 Vuruldular mı?

 Ben kendim kumandanlara açık talimatlar verdim. Rus karargâhından bir elçi gelmedi. Şehir burnumuzun altında yanıyor. Yavaş yavaş! Kundakçıları vurma emri verdim ama dumanın iğrenç kokusunu üzerinizden atamıyorsunuz! Beyler, kendinize gelin yoksa hepinizi değiştireceğim. Bütün unvanlarınızı, madalyalarınızı ve rütbelerinizle birlikte! Önüme çıkan ve sarhoş olmayan ilk askerleri alıp yerlerinize koyacağım! Sizi uyarıyorum beyler burada daha fazla oturup ordumun çöküşünü izleyemem. Biriniz pencereyi kapatsın! Yaban kazları güneye uçamaya başladı bile.

Kışın burada kalırsak ne olur?

**

 Zaman ve sabır, sabır ve zaman. Büyük ordu yaralı, ama ölümcül bir yara ile mi?

 Bir elma yeşilken dalından koparılmamalı. Sabır ve zaman.

**

Yaradan, Tanrım. Dualarımızı duydun. Rusya kurtuldu! Sana şükürler olsun, Tanrım. Rus kadınları. Fethedenlerle yaşayan pireler. Ya onlarla gidecekler ya da ölecekler. Saldır. ”Saldır” kelimesi sürekli ağzınızda. Beyler, ülkemize çekirge gibi geldiler, arkalarında bir şey bırakmadan, yiyecek veya sığınak. Şimdi de geldikleri gibi gidiyorlar, yıkıntıların arasından. Üşümüş, aç bir ordu, evinden 3.000 km uzakta, her Rus’un istediğini yaparak. Ülkemizden mümkün olduğu kadar çabuk kaçıyor. Ülke onları yok ediyor. Rus ordusu?

 Borodino’dan beri, geri çekildik.

- Şimdi saldırmalıyız!

 – Ne için?

 On Fransız’a karşı bir Rus bile vermem! Geri çekilmeler Fransız ordusunun yok oluşuna sebep oldu. Ülkemizin kurtuluşunu da onlar getirecek. Hayvan kaçıyor. Onu takip edeceğiz sağrısını kamçılayarak hareket etmesini sağlayacağız. Ülkemizin sınırlarına kadar onu takip edeceğiz. Fransızlar’a batıya giden altın bir köprü sunacağız.

Pierre! Tutsak alındığını duyduğumuzda çok endişelendik. Geri geldin. Bu ev gibisin. Acı çeker, yaralarını gösterir, ama ayakta kalırsın.

**

EN ZOR AMA TEMEL OLAN ŞEY HAYATI SEVMEKTİR, ACI ÇEKERKEN BİLE SEVMEK. ÇÜNKÜ HAYAT HERŞEYDİR. HAYAT TANRIDIR VE HAYATI SEVMEK ONU SEVMEKTİR.

 

Kaynak:
Özgür AKTAŞ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi-Journal of the Institute of Social Sciences 11 – 2013, 45-62,

http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/2012/10/lev-tolstoy-savas-ve-bars.html
https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555
http://www.dunyabulteni.net/haber/174652/Napolyonun-rusya-seferi-neden-hezimete-donustu
http://www.tarih.gen.tr/Napolyonun-rusya-seferi.html
Rusya Tarihi (Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, TTK 1987)
Siyasi Tarih (Dr. Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)
Siyasi Tarih (Oral Sander, İmge Kitabevi 2006)

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİ, MÜSLÜMANLAR NİYE KISKANIYOR?


 

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında son dönem modern ilahiyatçılar pozitivizm etkisinde kalarak, dini akıl süzgecine uydurmak gayretleri sonucu çıkmış fikirlere ödün vermektedirler. İslâm dünyasında başarıya ulaşan bu provakatif proje tarzı yakın zamanda Yahudiliği de sıçramış gibi görünüyor.  

Gündem filmlerden olan [HZ. MUSA -YAHUDİ EZOTERİZMİ İLE EXODUS: GODS AND KİNGS- Göç: Tanrılar ve Krallar (2014) ] de Yahudi göçü ve Hz. Musa aleyhisselâmın mucizeleri birer birer tabiat olaylarına endeksleniyor.  Makul bakılacak bazı yönler bulunan harika olayların külliyen tabiat olayı ekseninde farzedilmesinin nübüvvete zarar verdiği kesindir. Önceleri İslam’a yapılan taşkınlık, ehli kitaba ve skolastik Yahudi düşüncesine dahi saldırıya geçiyorsa “bir şeyler oluyor” demek akla gelmiyor değil.

Bu fikirleri ilk önce müsteşrikler İslâm için sunmuştu, bizim dediğimiz insanlarda kabullenmişlerdi. Şimdi sıra onlarda biz Müslümanlar dayandık ehli kitap nasıl dayanacak bilemiyoruz.

Bu meyanda “Sen, Kitab’ın sana verileceğini ummazdın; fakat Rabbinden sana bir rahmet ulaştı…” Şura suresi, 52 ayetini Hz. Muhammed Peygamber Olacağını Bilmiyordu  (Yazıya Tıkla) yazısında indirgemeci/düzeltmeci/akla uygun hale getirme vb.. tavırla Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şahsiyetine karşı taarruz kılanlara ne denilir. Biz onlara bir şey demiyoruz. Bizimkiler zaten kopyacı/mukallit, fazla söze hacet yoktur. Kurdukları tuzak kendilerine dönen müsteşriklerin biz neden bu hatayı yaptık demelerini bekliyoruz.

Günümüzün dünyasında, etliye sütlüye karışmak istemeyen, kendilerini şahsen ilgilendirmediği takdirde, hayatî önemi haiz konu ve meselelerde dahi ses çıkarmaksızın köşelerine sinen pek çok insan var. Bu kimselere, Nazi Almanya’sında yaşamış bir Protestan papazının hâtıra defterindeki şu satırları hatırlatmak isterim:

“Önce Yahudiler’i götürdüler, aldırmadım; ben Yahudi değildim.

Sonra, Katolikler’i götürdüler, yine aldırmadım; ben Katolik değildim.

Ardından, Protestanlar’ı götürdüler; çevreme baktım, bana yardım edecek kimse kalmamıştı.”

[Kaynak: Nejat Muallimoğlu, Bütün Yönleri ile Hitabet, Yeni Binyıl (Altıncı) Baskısı 2000, İstanbul]

**

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bir şekilde tenkit etmek, O’nu şirk babında Allah Teâlâ’ya rakip görmek günümüzde moda oldu.

 O’nun yüce şahsiyetini görmemek.

Görmemek ne kelime,  O’nu müsteşrik edasıyla dinden silip atmak bir vazife addediliyor?

Ne oldu bu Müslümanlara!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı olmak yoksa dinden dönmenin başka bir şekli midir?

Gün geçtikçe adı Müslüman, kendi de  Müslüman (!), fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşman kişiler artıyor ve eksilmiyor.

Neden?

Diyebilirsiniz, hayır öyle bir şey yoktur.

Var Efendim var!

Onların işine bak; kulluğuna bak; cemaatine bak, liderine bak; hocasına bak; şeyhine bak ; dergisine bak, …

Baktıkça bakın …hiçbirinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme dair  az da olsa “minnet babından” duyulan bir söz ve halleri  var mı ?

Yoktur.

Bazılarında da ise, Kur’ân-ı Kerim dillerine dolanmış duruyor.

Ne oldu?

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nerede?

Niçin peygambere karşı hased edici  oldu bu Müslümanlar?

Tabi ki sebebi var.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “kulluğun” simgesi.

Tanrı olmak varken kul olmak kimin neyine..

Uçmak varken, kaçmak varken, gökler varken, sefahat varken; yerlerde durup, kulluk etmek, malını mülkünü paylaşmak,  namaz kılmak, insanların çilelerine talip olmak;

Kimin neyine.

Onlara ulaşmak için, Fenâ’ya çıkarsın, bekâya varırsın, o da yetmez, nasıl olsa peygamber gelmeyecek ya;

Yeri gelir Mehdi olurlar, yeri gelir İsâ olduklarını kabul etmeye mecbur ederler, o da olmazsa meşruiyyeti pazarlayarak köşebaşı ağası olurlar.

İşin garibi günümüzde “şeytan tatile çıktı diyorlar”dı da inanmazdım.  Meğer doğru imiş.

Şeytan bu günlerde istirahat ediyor.

İşin latifesi bir yana biz nerede hata yapıyoruz?

Cevabı yukarıda söylediğimiz gibi kimse “KUL” olmaya neden yanaşmıyor.

Kulluk zor iştir.  

Melek olsan bile kulluk zor iştir.

Cebrail aleyhisselâm meleklerin peygamberi iken Azâzil’in (Şeytan) düştüğü durumlardan her zaman rahatsız olmuş ve sıkıntısını içinde hissetmiştir. Öyle ki Kur’ân-ı Kerim’i indirdiği güne kadar kendini emniyette hissetmeyip, âlemlere rahmet olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile ancak huzura kavuşabilmiştir.

Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Cebrail’e:

“Yüce Allah, ‘seni âlemlere rahmet için gönderdim’ (Enbiya 107) buyuruyor. Bu rahmetten sen de istifade ettin mi?” demiş. O da:

“Evet, akıbetimden korkuyordum. Allah, bana: ‘O elçi güçlüdür, Arş’ın Sahibi katında yücedir. Orada (kendisine) itaat edilen ve güvenilendir’ (Tekvîr 81/20-21) şeklinde övgüde bulunduğu için sana iman ettim, demiş.”[1]

İsmail Hakkı Bursevî kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu konuyu izah ederken şu görüşlere yer vermiştir:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin rahmet oluşu mutlak, tam, kâmil, her şeyi içine alan, cami’, gaybî, ilmî, aynî, vucûdî, şuhûdî, geçmiş ve gelecekle ilgili tüm kayıtları kuşatan, ruhlar ve cesetler âlemi gibi diğer tüm akıllılarla ilgili âlemleri de içine alan bir rahmettir…

Ey akıllı insan, iyi düşün ve anla ki Yüce Allah Teâlâ bize şunu haber vermektedir: Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin nuru, Allah’ın ilk önce yarattığı şeydir. Daha sonra tüm mahlûkatı nurunun bir bölümünden Arş’tan toprağa kadar yaratmıştır…” [2]

Yine tahrif edilen Yuhanna İncil‘inde Hz. İsâ aleyhisselâm için söyleniyor denilse de “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” müjdesine kavuşmuş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında da şu şekilde söylendiğini hatırlatmakta yarar görmekteyiz:

“…Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı…”[3]

“…O, hep dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu (gerçeğiyle) tanımadı…”[4]

Bu sözlerle maksadımız şudur ki kıskançlık ve hased duygusu insanın fıtratından doğmaktadır. Bu duyguların imanî çerçevedeki durumu terbiye ile alakalıdır. Bu nedenle Müslüman olması kişiyi bu huylardan uzak tutmaz. Yine Allah Teâlâ buyurdu ki;

 “Onlar mı Rabb’inin rahmetini taksim ediyorlar?”[5]

Ebu’l Leys Semerkandî, buradaki ifadeyi açıklarken “risâlet ve nübüvvetin anahtarları onların ellerinde mi ki onları diledikleri yere koyuyorlar? Risâlete, kullarımızdan dilediğimizi ancak biz seçeriz” demiştir.[6]

Fahreddin Râzî, buradaki rahmet kelimesini izah ederken bu âyetin, bir önceki âyette müşriklerin “Kur’ân, iki şehirden birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”[7] şeklindeki ifadelerinin cevabı olarak indirildiğini, dolayısıyla onların peygamber olarak bekledikleri kişilerin de Mekke’den Velîd b. Muğîre Tâif’ten de ‘Urve b. Mes’ûd es-Sakafî olduğu ancak bu kişilerin Allah Teâlâ için bir mana ifade etmediğidir..[8]

Allah Teâlâ Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi kendisine rasül ve kul seçmiştir. Bu seçimde hata arayanlar dikkat etmelidir. O’nun habibini incitenler bir gün Hallac-ı Mansur’un akıbetine uğrayacağını bilmelidirler. (Aman Ya Rabbî!)

Aşağıdaki alıntılar ile  Müslümanların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında dikkatli olmaları edep ve tazimde durumlarının ne olması gerektiğini anlamalıdırlar.

Mevlana Cami kaddesellâhü sırrahu’l azîz Nefehât’ında ” Hallac ne için i’dam edilmişdi?”  konusunda bir rivayeti şu şekilde aktarıyor.

‘Bir gün Hallâc’ın kalbinden şöyle bir hâtıra geçti ki, Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, mi’râc esnasında “niçin yalnız mü’minlerin affını diledi de bütün insanların affını dilemedi?”

O anda rûh-ı Nebî mütecessid (zahiren bedene bürünmüş) olarak kapıdan içeri girdi ve

“Bizim kalplerimiz Allah Teâlâ’nın ilham mahallidir, oraya her ne ilham edilirse öyle hareket ederiz. Eğer bütün insânların afvını dilemem ilham edilmiş olsaydı öyle istirham ederdim” buyurdu. Bunun üzerine Hallaç, hata etmiş olduğunu anladı ve özür dilemek üzere başından sarığını çıkarıp tezellül (aşağılanma- özür) tavrı aldı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz;

“Sarığını çıkarmak kâfî değil, benim rızâmı kazanmak için başını da vermelisin” buyurdu. Hallâc da bu teklife rızâ gösterdi. Onun için dâr ağacı üzerinde bulunduğu sırada,

“bu işin sebebini ve kimin muradı olduğunu biliyorum, fakat itâ’at ediyorum” demişti.[9]

Durumun inceliğini fark etmek gerektiğini daha iyi anlamış bulunmaktayız.

Fatih’in Hocası Hz. Akşemseddin, evliyaullahdan bu duruma düşmüşler  hakkında buyurdu ki:

Evliyadan bazıları zahir güzelliğe nazar etmezler, daima o mübarek ruha nazar ederler. Hayran olurlar. Çünkü Evliyaullahın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhuna aşık olmaları gerekir ki Hakk’ın inayeti erişip “cemâl”e müşahit olanlar. Zira Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhu “Cemâlûllah” a âyine düşmüştür. Ondan başka bir şeyden müşahede edilmez.

Evliyanın bu makamda çok durmalarına sebep de budur. Baksana, dünya sevgililerinin aşkından âşık olanlar —Mecnun gibi Ferhat gibi— meşhurdurlar. Hâlbuki o (âşıkların) maşukları bütün sultanların sultanıdır.

Sevgililer sevgilisidir. Hepsi onun hüsnünün nurundan bir nurdur. İster Yusuf aleyhisselâmın güzelliği olsun ister başkasının güzelliği olsun, sadece aslî nur Ruh-ı Muhammedidir. (veya aslı Ruh-ı Muhammedinin nurudur). O, zattan feyizlenir.

Her ne kadar, bunun gibi güzelliğe karşı hayran olmak bedî’i (beğenilen) değilse de Evliyaullah o makamda kalmışlardır. Onlardan her birine de “Cemâl ehli” derler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ruhuna nazar ettiklerinden dolayı o makamda zât’ı müşahade etmezler. Sadece Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhuna nazar ederler. Onun için buna aşk makamı derler. Zira, Evliyaullah bu makamla aşkın galebesinden kendilerini helak ederler. Yahut parlak sözler söylerler. Hallac-ı Mansur’un hakkı olmayan ve Şeriat-ı Muhammediye’ye münasip bulunmayan sözleri gibi – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhundan edep etmezler.

(Böyle hallerde) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu bir defada hakikât kılıcı ile helak eder. Şüheda mertebelerini bulurlar. [10]

Hulasa; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin  hakkında ileri geri konuşanlar ve O’ndan başkasının peşine gidenlerin akibetlerinin perişan olma ihtimali içinde olabileceğini hatırlatmak gerekir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi incitmekten Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

 


 

[1] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut 1985, V, 527. Tabresî de benzer ifadeler kullanarak bu konuşmayı nakletmiş, sonunda Cebrail’in:  “Allah, bana ‘O elçi güçlüdür, Arş’ın Sahibi katında yücedir’ kavliyle övgüde bulununca ben de sana iman ettim” dediğini belirtmiştir” (Ebû Ali el-Fadl b. el-Hasan et-Tabresî, Mecme’u’l-Beyân fı Tefsîri’l-Kur’ân, Beyrut 1994, VII, 106).

[2] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut 1985, V, 528

[3] Yuhanna, Yeni Ahit, Yeni Yaşam Yayınlan, İstanbul 2000, 1: 3.

[4] Yuhanna 1:6-10.

[5] Zuhruf 43/32.

[6] Semerkandî, Bahr’ul Ulum, III, 256.

[7] Zuhruf43/31.

[8] Râzî, Mefatihul Gayb, XXVII, 209.

[9] Bkz:Tahirü’l-Mevlevi’nin”Hallac-ı Mansur’a Dair” Risalesi

[10] Akşemseddin Makâmât-ı Evliya, 12. Bab

 

 

INTERSTELLAR / Yıldızlararası (2014)


Filmi seyretmeden önce ve sonra eskiden hazırladığımız bu yazıyı okumanız dileğiyle

GEÇMİŞİMİZE NİÇİN DUA ETMELİYİZ?

Yönetmen: Christopher Nolan   

Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan 

Ülke: ABD, İngiltere

Tür: Macera, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 07 Kasım 2014 (Türkiye)

Süre: 169 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Hans Zimmer       

Nam-ı Diğer: Flora’s Letter | Untitled Steven Spielberg Space Project

Oyuncular:    Ellen Burstyn,    Matthew McConaughey,    Mackenzie Foy,    John Lithgow, Timothée Chalamet

Özet

Film, Kip S. Thorne’nun evrende ” solucan deliklerinin “ gerçekten var olduğu ve bu sayede zamanda yolculuğun mümkün olabileceği teorisinden ilham alınarak yaratılmıştır.

Filmin hikâyesi bir grup cesur kaşifin bu deliklerden birine gitmeye karar vermesi sonrasında gelişiyor. Bu bilinmeyen boyuta yapacakları yolculukta, birlikte kalabilmek için verdikleri mücadele her birini ayrı zorluklarla karşılaştırıyor.

Filmden

- Kim olduğumuzu unutmuş gibiyiz, Donald. Kaşifler, öncülerdik, koruyucu değil. Ben çocukken her gün yeni bir şey yapılıyor gibiydi. Bir tür cihaz ya da fikir. Her gün Noel gibiydi. Fakat altı milyar insan hayal etmeye çalışsana. Ve hepsi de her şeye sahip olmaya çalışıyordu. Bu dünya o kadar kötü değil. Ve Tom idare eder. Buraya ait olmayan sensin. 40 yıl geç ya da 40 yıl erken doğdun. Kızım bunu biliyordu, Tanrı onu kutsasın. Çocukların da biliyor. Özellikle Murph.

Bizler gökyüzüne bakar ve yıldızlar arasında yerimize hayret ederdik.

**

- Fakat bir şey seni buraya yolladı.

- Onlar seni seçti.

- “Onlar” kim?

 – Ne kadar süreliğine gideceğim?

 – Kestirmesi zor. Yıllarca belki.

- Çocuklarım var, profesör.

- Uzaya çık ve onları kurtar.

“Onlar” kim?

Neredeyse 50 yıl önce yer çekimi anormallikleri tespit etmeye başladık. Genelde atmosferin üst katmanlarında aletleri az da olsa etkilediler. Bunlarla karşılaştığına inanıyorum hatta. Evet, Boğaz üstündeyken.

- Kazam. Bir şey uçuş sistemimi bozdu.

- Aynen. Bu anormallikler içinde en belirgini bu. Satürn yakınlarında bir uzay-zaman bozulması var.

- Solucan deliği mi?

 – 48 yıl önce belirdi.

- Nereye çıkıyor?

 – Başka bir galaksiye. Solucan deliği doğal bir oluşum değildir.

- Biri onu oraya koymuş.

- “Onlar” mı?

 Onlar her kimse, bizi koruyor gibi görünüyorlar. O solucan deliği, başka yıldızlara gitmemizi sağlayacak. İhtiyacımız olduğunda ortaya çıktı. Yaşanabilecek dünyalara ulaşma imkanı sağladılar.

- İlk sondalarımıza göre on iki.

- İçine sonda mı yolladınız?

 İnsanlar yolladık.

**

Solucan deliği etrafında yörüngedeydi. Solucan deliği bu ve ne zaman etrafında dönsek yabancı galaksiden görüntüler görürdük.

- Evet. Periskop sallandırmış gibi.

- Aynen. Öteki tarafta neler bulacağımızı çok iyi biliyoruz yani?

 Navigasyon açısından.

Beyler?

 Yaklaşık üç saat sonra solucan deliğine yaklaşacağız. Coop?

 – Dönüşü durdurabilir miyiz?

 – Neden?

 Onu görecek kadar yaklaştık.

- Pekâlâ.

- Sağ ol.

- İşte! Solucan deliği bu! – Konuş ama tükürme, Rom.

- Bu bir küre.

- Tabii ki. Sadece bir delik olacağını mı sandın?

 Yok. Bugüne kadar gördüğüm tüm çizimlerde… Çizimlerde nasıl çalıştığını göstermeyi deniyorlar. Buradan, buraya gitmek istediğini söylüyorlar. Fakat çok uzak değil mi?

 Bir solucan deliği, uzayı bu şekilde çarpıtır ve yüksek bir boyuttan kestirmeden gidebilirsin. Pekâlâ, yani üç boyutlu uzayı iki boyuta indirmek zorundayız… Böylece bir solucan deliği iki boyutluya dönüşür, bir çembere.

Bir çember üç boyutlu ortamda nedir?

 – Bir küre.

- Aynen. Küresel bir delik. Kim koydu bunu buraya?

 Kime teşekkür borçluyuz?

 Oradan tek parça halinde çıkmadan kimseye teşekkür etmem, Rom. Bu işin bir hilesi var mı, Doyle?

 Kimse bilmiyor. Diğerleri başardı, değil mi?

 En azından bazıları. Herkes güneş sistemimize veda etmeye hazır mı?

 Galaksimize. Gidiyoruz. Kontroller burada çalışmaz. Kabuktan geçiyoruz. Üç boyutlarımız arasında bir uzay. Sadece kaydedip gözlemleyebilirsin. Bu da ne?

 – Galiba onlar.

- Uzay-zamanı çarpıtıyorlar.

**

O kadar büyük bir kara deliğin büyük bir çekim gücü var.

**

- Murphy Yasası. Ters gidecek her şey ters gider. Evrimin ilk yapı taşı tesadüfi midir . Bir kara deliğin yörüngesindeyken çok şey olamaz. Göktaşları ve kuyruklu yıldızları emer, sana ulaşabilecek olayları.

**

Zaman görecelidir, tamam mı?

 Uzayabilir, daralabilir ama geriye gidemez, olmaz. Zaman gibi boyutlar arasında geçiş yapabilen tek şey yer çekimi. Tamam. Bizi buraya yönlendiren varlıklar, yer çekimi aracılığıyla iletişim kuruyor, değil mi?

 – Evet. Bizimle gelecekten konuşuyor olabilirler mi?

 – Belki.

- Tamam. Onlar yapabiliyorsa… “Onlar” beş boyuttan varlıklar. Onlar için zaman başka bir fiziksel boyut olabilir. Onlar için geçmiş belki de iniş yaptıkları bir kanyondur, gelecek ise tırmandıkları bir dağ. Bizim için öyle değil, tamam mı?

Bak, Cooper. Çuvalladım, üzgünüm. Fakat göreceliği biliyordun.

**

Murph. Aşağıda kullanılan her vida bir kurşun olabilirdi. Burada dünya için elimizden geleni yaptık ben nalları dikmeden önce denklemi çözüp çözmememiz fark etmez.

- Ölüm takıntısı yapmayın.

- Ölümden korkmuyorum. Ben yaşlı bir fizikçiyim. Ben zamandan korkuyorum.

-Zaman. Zamandan korkuyorsun. Zamanla ilgili varsayımları değiştirmeden denklemi çözmeye çalışıyoruz.

- Yani?

 – Yani bu durumda her yineleme, kendi kanıtını kanıtlama girişimi.

- Bu yinelemeli. Mantıksız.

- Hayatımı adadığım çalışmaya mantıksız mı diyorsun, Murph?

 Hayır, demek istediğim şey bunu tek kolla, yok, iki kolunuz sırtınıza bağlı hâlde bitirmeye çalışmış olduğunuz.

- Nedenini anlamıyorum.

- Ben yaşlı bir adamım, Murph. Bu konuyu başka zaman konuşabilir miyiz?

 Kızımla konuşmak istiyorum.

Evrenin derinliklerine uzanırken yıldızlar arası yolculuğun gerçekleriyle yüzleşmeliyiz.

Kendi ömürlerimizin çok ötesine gitmeliyiz.

Bireysel olarak değil, bir tür olarak düşünmeliyiz.

**

Usulca gitme o güzel gecenin kollarına TARS, Endurance’ı tam ihtiyacımız olan yerde tuttu. Fakat yolculuk tahminimizden yıllarca daha uzun sürdü. İki hedefe de gidecek yakıtımız yok, yani seçmemiz lazım.

- İyi de nasıl?

 – İkisi de ümit verici. Edmunds’un verileri daha iyi ama Dr. Mann hâlâ sinyal yolluyor. Edmunds’un verilerinin kötüleştiğinden kuşkulanacak durum yok. Dünyasında insan hayatı için gerekli ana unsurlar var.

- Dr. Mann’inkinde de.

- Cooper, bu benim alanım. Ve, Edmunds’unkinin daha ümit verici olduğuna inanıyorum.

- Neden?

 – Gargantua, bu yüzden. Miller’ın gezegenine bak. Hidrokarbonlar, organik madde, evet ama hayat yok. Kısır. Aynı şeyi Mann’inkinde de bulacağız.

- Kara delik yüzünden mi?

 – Murphy Yasası. Ters gidecek her şey ters gider. Evrimin ilk yapı taşı tesadüftür. Bir kara deliğin yörüngesindeyken çok şey olamaz. Göktaşları ve kuyruklu yıldızları emer, sana ulaşabilecek olayları.

- Uzaklaşmamız lazım.

- Bir keresinde Dr. Mann’in içimizde en iyisi olduğunu söyledin. Olağanüstü biri. Onun sayesinde buradayız. Ve işte burada. Yerde, çok net bir mesaj yolluyor ve bizden onun gezegenine gelmemizi istiyor. Doğru ama Edmunds’un verileri, daha ümit verici.

- Bence oylamalıyız.

- Oylayacaksak bir şeyi bilmelisin. Brand?

 Bunu öğrenmeye hakkı var.

- Bununla bir ilgisi yok.

- Neyin?

 – Wolf Edmunds’a aşık.

- Doğru mu bu?

 – Evet. Ve bu da kalbimi dinlememe yol açıyor. Belki de tüm bunları teorilerle çözmek için çok vakit harcadık.

- Sen bilim insanısın, Brand.

- O hâlde inan bana sevgi bizim icat ettiğimiz bir şey değil. Gözlemlenebilir ve güçlü bir şey. Bir anlamı olmalı. Sevginin anlamı var, evet. Sosyal yarar, sosyal bağ, çocuğa destek… Ölen insanları seviyoruz. Bundaki sosyal yarar nedir?

 – Yok.

- Belki daha öte bir anlamı var, henüz anlayamadığımız bir şey. Belki bir tür kanıttır, bir üst boyuttan algılayamadığımız bir tür olgudur.

Evrenin bir ucundan, on yıldır görmediğim birine sürükleniyorum ölmüş olabileceğini bildiğim birine. Sevgi, zaman ve uzay boyutlarını aşabilen ve algılayabileceğimiz tek şeydir. Belki de buna güvenmeliyiz, henüz anlamasak bile.

Pekâlâ, Cooper… Evet Wolf’u tekrar görme ihtimali çok az olsa da beni heyecanlandırıyor.

- Bu yanıldığımı göstermez.

**

Brand, biliyor muydun?

 Sana anlattı, değil mi?

 Biliyordun.

Tüm bunlar dümendi.

Bizi burada bıraktınız.

Boğulma ya.

Açlıktan ölmeye. Donmuş bulut.

Her şey yolunda. Her şey yolunda. Her şey yolunda. Bir insan yüzü görmenin ne kadar iyi olduğunu öğrenmemek için dua edin. Başlangıçta çok umudum vardı ama bu kadar zamandan sonra kalmadı. Kaynaklarım tamamen tükendi. En son uykuya daldığımda uyanma zamanı bile kurmadım. Beni resmen ölüler arasından dirilttiniz.

 Lazarus.

- Ya diğerleri?

 – Tek siz vardınız, efendim. Eminim şu ana kadardır. Hayır, bu durumda diğerlerini kurtarma ihtimalimiz çok az. Dr. Mann. Dr. Mann?

 Bize dünyanızı anlatın. Umarım bizim dünyamız olur. Dünyamız soğuk amansız fakat inanılmaz güzel.

Günler 67 saat uzunluğunda, soğuk.

Geceler ise daha soğuk 67 saatten ibaret.

Yer çekimi çok hoş, Dünya’nın yüzde 80’i kadar. İndiğim yerde sular alkali özellikte ve havada birkaç dakikadan fazla solunamayacak kadar amonyak var ama yüzeyde ve katı bir yüzey var, klor dağılıyor. Amonyak yerini kristal hidrokarbonlara ve solunabilir havaya bırakıyor. Organik maddelere. Muhtemelen hayata. Bu dünyayı birileriyle paylaşıyoruz belki. Bu değerler yüzeyden mi?

 Yıllar zarfında pek çok sonda bıraktım.

- Ne kadar uzağı araştırdın?

 – Birkaç büyük keşif gezisi yaptım. Oksijen kısıtlı olduğu için işin büyük kısmını KIPP yaptı.

- Ona ne oldu, efendim?

 – Dejenerasyon. Bulduğumuz ilk organik maddeleri amonyak kristalleriyle karıştırdı. Bir süre direndik ama sonra onu devre dışı bıraktım ve görevi sürdürmek için güç kaynağını kullandım. Onu kapatmadan önce de yalnız olduğumu düşünüyordum! Ona bakmamı ister misiniz?

 Hayır. Hayır. Ona bir insanın dokunması lazım. Dr. Brand, CASE İletişim istasyonundan size bir mesaj yolluyor. Tamam. Hemen geliyorum. İzninizle.

Dr. Brand, babanızın öldüğünü üzülerek bildirmeliyim.

Acı çekmedi.

Huzur içindeydi.

Başınız sağ olsun. Murph mü bu?

 Büyümüş!

Brand, biliyor muydun?

 Sana anlattı, değil mi?

Biliyordun.

Tüm bunlar dümendi. Bizi burada bıraktınız.

Boğulma ya.

Açlıktan ölmeye.

Babam da biliyor muydu?

Baba?

Beni burada ölüme terk ettin mi bilmek istiyorum.

Bunu bilmeliyim. Cooper, ba… Babam tüm hayatını A Planı’na adadı. Murph’ün neden söz ettiğini bilmiyorum. Ben biliyorum. İnsanları Dünya’dan kurtarmayı hiç umut etmedi mi?

 Hayır. Fakat kırk yıldır yer çekimi denklemini çözmeye çalışıyor. Amelia, baba denklemini ben daha ayrılmadan çözdü. O hâlde niye kullanmadı?

 Denklem, görecelik ile kuvantum mekaniğini birleştiremiyor. Fazlası lazım. Fazlası?

 Neyin fazlası?

 Daha fazla veri. Bir karadeliğin içini görmek lazım. Doğa kanunları çıplak tekilliğe izin vermez. Romilly, doğru mu bu?

 Karadelik istiridyeyse, tekillik içindeki incidir. Yer çekimi o kadar güçlüdür ki hep karanlığın içinde ufkun ötesinde gizlidir. Bu yüzden karadelik denir. Tamam ama ufkun ötesini görebilirsek…

- Göremeyiz, Coop.

- Bazı şeylerin bilinmemesi gerekir. Baban, insan ırkını yok olmaktan kurtarmanın başka bir yolunu bulmalıydı. B Planı. Bir koloni. İnsanlara neden söylemedi?

 – O lanet istasyonları niye yaptırdı?

 – Çünkü insanları kendilerini değil de ırkı kurtarmak için çalıştırmanın zorluğunu biliyordu. Ya da çocuklarını. Saçmalık. Onları kurtarabileceğine inanmasan buraya gelmezdin. Evrimin bu basit engeli aşması şart. Tanıdıklarımıza karşı derin ve özverili sevgi duyarız ama bu empati daha ötesine nadiren uzanır.

Peki yalan.

Bu canice yalan?

 Affedilemez. Bunu biliyordu. Irkını korumak için kendi insanlığını yok etmeye hazırdı.

- İnanılmaz bir fedakarlık yaptı.

- Hayır. Dünya’da ölecek olan insanlar inanılmaz fedakarlık yapacak! Çünkü o kahrolası kibriyle bu durumu çaresiz ilan etti.

Üzgünüm, Cooper durumları çaresiz.

- Hayır. Hayır.

- Gelecek biziz.

**

- Ne bulmayı umuyorlar?

 – Hayatta kalmayı. Lanet olsun. İnsanların öğrenmeye hakkı yok mu?

 Panik işe yaramaz. Her zaman ki gibi çalışmalıyız. Profesör Brand bizi kandırıp bunu yapmadı mı?

 Brand bizden ümidini kesti. Ben hâlâ çözmeye çalışıyorum. Peki…

- …bir fikrin var mı?

 – Bir önsezi.

Sana hayaletimden söz etmiştim.

Babam korktuğum için ona hayalet dediğimi sanıyordu. Fakat hiç korkmamıştım.

Ona hayalet diyordum çünkü… Bana bir insan gibi geliyordu. Bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Dünya’da bir cevap varsa, oradadır bir şekilde o odada. Onu bulmalıyım. Vaktimiz azalıyor.

**

Zaten yolun büyük kısmında uyuyacağım. Dönüş yolun için bir önerim var.

- Neymiş?

 – Karadelikte son kez şansını dene.

Eve dönüyorum, Rom. Biliyorum. Bu sana hiç zamana mal olmayacak.

 Dünya’daki insanlar için bir şans var.

- Anlat.

- Gargantua, eski bir karadelik.

- Buna nazik tekillik diyoruz.

- Nazik mi?

 Pek nazik değiller. Kenar yer çekimi o kadar güçlü ki olay ufkunu hızla geçen bir şey kurtulabilir. Örneğin bir sonda.

- Geçince ne olacak?

 – Ufkun arkası tamamen gizem. Yani sonda’nın, tekilliği bir an görüp kuvantum verilerini iletemeyeceği ne malum?

 Nabız gibi atan her türlü enerji formunu iletmek için donatılmış biri olursa. Bu sonda ne zaman “biri” oldu,

**

Eve döneceğim.

Bağlılıkların var. Aile olmasa bile insanlara özlemin güçlü bir duygu olduğunu söyleyebilirim. Zaten bu duygu bizi insan yapan temel. Hafife alınmamalı.

Bir makine doğaçlama davranamaz çünkü ölüm korkusu programlanamaz. Hayatta kalma dürtümüz en büyük ilham kaynağımız. Mesela sen. Bir babasın ve hayatta kalma içgüdün çocuklarına kadar uzanıyor. Araştırmalara göre, ölmeden önce son gördüğün şey nedir dersin?

 Çocukların. Onların yüzleri. Ölüm anında zihnin, hayatta kalmak için biraz daha bastırır. Onlar için.

**

- Kurtulmak için ağırlık atmalıyız.

Newton’un üçüncü yasası.

İnsanların bir yere varmalarının tek yolu geride birilerini bırakmaktır.

**

- TARS?

 – Anlaşıldı.

- Kurtulmuşsun.

- Bir yerlerde beşinci boyutlarındayız.

Onlar bizi kurtardı. Evet?

 “Onlar” kim?

 Niye bize yardım etmek istiyorlar?

 Bilmem ama beş boyutlu gerçeklerinde anlayabilesin diye üç boyutlu bir uzay oluşturmuşlar.

- Evet ama işe yaramıyor.

- Evet, yarıyor.

Zaman burada fiziksel bir boyut olarak temsil ediliyor.

Bir gücün uzay-zamanı aşabileceğini fark ettin. Mesaj göndermek için yerçekimi.

Olumlu. Yerçekimi boyutları aşabilir, buna zaman dahil.

Öyle görünüyor.

- Kuvantum verileri elinde mi?

 – Evet. Elimde.

Tüm frekanslardan gönderiyorum ama hiçbir şey dışarı çıkmıyor. Bunu yapabilirim.

Bu kadar karmaşık veri bir çocuğa yollanır mı?

 – Herhangi bir çocuk değil.

- Başka?

 Hadi, baba. Yangın söndü! Hadi!

İletişim kursan bile bunun önemini yıllarca anlamayacak. Anlıyorum, TARS. Bir yolunu bulmalıyız yoksa Dünya’daki insanlar ölecek. Düşün!

Cooper, bizi buraya geçmişi değiştirelim diye getirmediler. Tekrar söyle.

Bizi buraya geçmişi değiştirelim diye getirmediler. Hayır, onlar bizi buraya getirmedi. Biz kendimizi getirdik. TARS, NASA koordinatlarını ikili kod olarak ver.

İkili kod. Anlaşıldı. Veri iletiliyor. “Bu bir hayalet değil.” – “Bu yer çekimi.” – Anlamadın mı, TARS?

 Kendimi buraya getirdim! Üç boyutlu dünyayla İletişim için buradayız. Biz köprüyüz! Onların beni seçtiğini sanmıştım.

- Beni değil, Murph’ü seçmişler.

- Ne için?

 Dünyayı kurtarmak için. Tüm bunlar küçük bir kızın yatak odası.

Her an. Sonsuz derecede karmaşık. Sonsuz zaman ve uzaya erişimleri var fakat hiçbir şeye bağlı değiller! Zamanda belli bir yeri bulamıyorlar. İletişim kuramıyorlar.

Bu yüzden buradayım. Murph’e anlatmanın bir yolunu bulmalıyım tıpkı bu anı bulduğum gibi.

- Nasıl, Cooper?

 – Sevgi, TARS, sevgi. Brand’in dediği gibi. Murph ile bağım ölçülebilir bir şey. Anahtar bu!

Ve yapmaya geldik buraya?

 Ona anlatmanın yolunu bulmaya. Saat. Saat. İşte bu. Verileri, yelkovanın hareketine şifreleyeceğiz. TARS verileri Mors alfabesine çevirip bana gönder.

Veriler çevriliyor.

Cooper, ya bunun için hiç geri dönmezse?

 Dönecek. Dönecek. Murph, arabasını görebiliyorum! Geliyor! Tamam. Aşağı iniyorum.

Nereden biliyorsun?

 Çünkü ona bunu ben verdim.

Anlaşıldı. Mors nokta-nokta-tire-nokta. Nokta-nokta-tire-nokta.

Nokta-tire-nokta-nokta. Nokta-tire-nokta-nokta.

Tire-tire-tire. Tire, tire, tire. Geri geldi! Oymuş bunca zaman! Bilmiyordum. Oymuş! Babam bizi kurtaracak.

Evreka! Gelenekseldir.

Evreka! İşe yaradı mı?

Eureka (veya ‘Heureka'; Yunanca: ερηκα/ηρηκα, Evreka şeklinde okunabilir) Arşimet’e atfedilen ünlü bir ünlemdir. Söylentiye göre şekilsiz bir cismin haciminin, suya battığı anda su hacmindeki değişikliği bularak bulunabileceğini keşfettiğinde banyodan çıplak bir şekilde sokağa fırlamış ve sokaklarda koşarken bu ünlem sözcüğünü haykırmıştır. Sözcük “(Onu) buldum!” benzeri bir anlama sahiptir. Bunun sonucu “Eureka!” bir keşfi kutlarken kullanılan bir ünlem halini almıştır.

 – Bence işe yaramış olabilir.

- Nereden biliyorsun?

 Çünkü kenardaki varlıklar geçidi kapatıyor. Anlamıyor musun, TARS?

 Onlar “varlık” değil. Onlar biziz. Benim Murph için yaptıklarımı benim için yapıyorlar. Hepimiz için.

Cooper, bunu insanlar yapmış olamaz. Hayır. Henüz değil. Fakat bir gün yapacaklar. Sen ve ben değil. Ama insanlar. Bildiğimiz dört boyutun ötesine evrimleşen bir medeniyet.

Şimdi ne olacak?

 Bay Cooper. Yavaş olun, efendim. Sakin ve yavaş, Bay Cooper. Unutmayın, artık genç değilsiniz. Aslında 124 yaşındasınız.

Yavaş olun, efendim. Çok şanslıydınız.

Ranger’lar sizi oksijeninizin bitmesine dakikalar kala buldu.

Neredeyim ben?

 Cooper İstasyonu. Şu anda Satürn yörüngesindeyiz. Cooper İstasyonu. Benim adımı vermeniz çok hoş.

- Ne?

 – İstasyon adını sizden değil, kızınızdan alıyor, efendim. Sizin ne kadar önemli olduğunuzu hep söylemiştir. Hâlâ hayatta mı?

 Birkaç hafta içinde burada olur. Başka bir istasyondan gelmek için çok yaşlı fakat bulunduğunuzu duyunca…

- Murphy Cooper’dan söz ediyoruz.

- Evet, öyle. Birkaç gün içinde sizi çıkarırız. Neler olduğunu görmek sizi heyecanlandıracaktır. Lisede hakkınızda kompozisyon yazmıştım. Dünya’daki hayatınızla ilgili her şeyi biliyorum. Evet. Doğru. Beni izleyin, sizin için çok iyi bir yer ayarladık. Bayan Cooper’a önerimi sunduğumda mükemmel olduğunu söylemesi beni sevindirdi.

LAZARUS / ENDURANCE’IN CESUR ERKEK VE KADINLARINA

- Sürekliydi. Sürekli uçuşan toprak.

- Tabii ki onunla şahsen konuşmadım.

Tabakları hep ters kapatırdık. Bardak ve kapları, ters koyardık.

Babam çiftçiydi. Eskiden herkesin olduğu gibi.

- Yeterince yiyecek yoktu.

- Küçük bez şeritleri burnumuzun ve ağzımızın üstüne sarardık, çok fazla toz solumayalım diye.

Benim için heyecan vericiydi çünkü umut vardı.

Kim tanımlıyor umurumda değil, abartmaya imkan yok. O kadar kötüydü.

- Çiftçiliği ne kadar sevdiğinizi doğruladı.

- Doğruladı demek?

 – Evet. Böyle gel. Evim, güzel evim. Her şey yerinde ve ait olduğu…

- Bu – Evet. Sizi bulduğumuzda Satürn yakınında bulduğumuz makine. Güç kaynağı vurulmuş fakat yenisini bulabiliriz.

- Evet. Lütfen.

- Ayarlar. Genel ayarlar. Güvenlik ayarları. Dürüstlük, yeni değer: – Yüzde 95.

- Onaylandı. Ek değişiklik?

 Mizah: – Yüzde 75.

- Onaylandı.

- Otomatik imha geri sayımı on, dokuz…

- Şunu yüzde 60 yapalım.

- Yüzde 60 onaylandı. Tak-tak.

- 55 mi istiyorsun?

 Gerçekten böyle miydi?

 Hiç bu kadar temiz değildi, uyanık. Başladığımız yere döndük havasını pek takmıyorum. Nerede olduğumuzu öğrenmek istiyorum.

Nereye gittiğimizi.

- Bay Cooper. Tüm aile burada.

- Evet.

- Aile mi?

 – Hepsi de onu görmeye geldi. Neredeyse iki yıldır kriyo-uykuda. Onlara çiftçiliği sevdiğimi söylemişsin.

Bendim, Murph.

Hayaletin bendim.

Biliyorum. İnsanlar bana inanmadı. Hepsini tek başıma yaptığımı düşündüler. Fakat kimin yaptığını biliyordum. Kimse bana inanmadı. Fakat döneceğini biliyordum.

 Nasıl?

 Çünkü babam bana söz verdi. Evet, artık buradayım, Murph. Buradayım. Hayır. Hiçbir anne-baba, çocuklarının ölümünü izlememeli. Artık kendi çocuklarım var.

Sen git. Nereye?

 Brand.

O uzayda bir kamp kuruyor.

Yalnız…

yabancı bir galakside.

Belki şu anda uzun bir uykuya dalmak üzeredir yeni güneşimizin ışığında yeni yuvamızda

BULUT ATLASI / Cloud Atlas (2012) Film

Yönetmen:Tom Tykwer | Andy Wachowski | Lana Wachowski |

Ülke: Almanya, ABD, Hong Kong, Singapore

Tür:Dram | Gizem | Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:26 Ekim 2012 (Türkiye)

Süre:172 dakika

Dil:İngilizce

Senaryo:David Mitchell | Lana Wachowski | Tom Tykwer | tümü »

Müzik:Reinhold Heil | Johnny Klimek | Tom Tykwer | tümü »

Görüntü Yönetmeni:Frank Griebe | John Toll

Yapımcılar:Stefan Arndt | Alex Boden | David Brown |

 Oyuncular:     Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent devamı…

Özet

1850 yılında Pasifik Okyanusu’ndayız. Adam Ewing Yeni Zelanda’daki takım adalardan zorlu bir deniz yolculuğu yaparak Californiya’daki evine dönmektedir. 1930’lu yıllarda Belçika’da yaşayan beş parasız ama yetenekli bir bestekar olan Robert Frobisher’ın elinde Adam Ewing’in günlüğü vardır. Luisa Rey ise Reagan yönetimindeki Amerika’da yaşayan isyankar ruhlu bir gazetecidir. Yayın evi sahibi Timothy Cavendish ise alıcaklılarından canını kurtarmaya çalışır. Kendisini var eden sisteme isyan eden android garson Sonmi~451 ise yakın gelecekte Güney Kore’dedir. Zachry ise medeniyetin çöküşüne ve ilkel kabilelerin insanlığa hükmetmesine şahit olmak üzeredir…

Alt başlığının da dediği gibi Bulut Atlası’nda Geçmiş, Şimdi, Gelecek, Her Şey Birbiriyle Bağlantılı…

Lana ve Andy Wachowski kardeşlerin Alman yönetmen Tom Tykwer ile ortaklaşa senaryosunu yazıp yönettikleri filmde Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Ben Whishaw, James D’Arcy, Doona Bae ve Susan Sarandon gibi her biri ayrı yıldız olan isimler yer alıyor.

 

HZ. MUSA -YAHUDİ EZOTERİZMİ İLE EXODUS: GODS AND KİNGS- Göç: Tanrılar ve Krallar (2014) FİLMİ


Filmde dikkatimizi çeken konular:

Yahudilerin çektikleri sıkıntılar ve gördükleri mucizelerin üst sınırda oluşu ile yapılarındaki sertlik nedeniyle Hz. Musa’nın kolay bir peygamberlik dönemi geçiremediğini görebiliyoruz.

Hz. Musa ile konuşan tanrı imgesinin buluğa ermemiş çocuk olarak temsil edilmesi tasavvuftaki veled-i kalp (kalp çocuğu) olarak bilinen sembolle eşleştirilmesini varsayabiliriz. Bunun bir benzeri husus Allah Teâla’nın miraç hadisesinde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize en yakın dostu Hazreti Ebubekir’in sesi ile hitab ettiği, Hz. İsa aleyhisselâmın doğumu hadisesinde Hz. Meryem’in Cebrail’i insan suretinde görürken Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şemailinde görmesi vb. hususlar bize manevi görüşmelerin bir temsil altında olabileceğini hatırlatıyor.

Yine, denizdeki suyun çekilme hadisesini mucize olarak değil http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25133696/ bir tabiat olayı olarak yeniden ele alınması; Fravun’un boğulmadan kurtuluşu ve kavmine geri dönüp inançlı olma durumu üzerine bir işaret konulmuş olması, Kur’ân-ı Kerimdeki, Yunus, 89-92. Ayetlerine tekrar bakılarak yapılan meallerde (yani parantez ekler ile) bazı zorlamaların olduğunu bize haber veriyor. Bu nedenle yeni bilgilerle  ayetlerin  yorumlanması gerektiği kanısı uyandırmaktadır.

Mesela ‘Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bugün sadece senin bedenini çıkarıp (sahile) atacağız’ dedik. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden habersizdir.”   92. Ayetteki bedeni müfessirler cansız beden olarak algılamaları 90. ayette geçen  “edrake-hu el garaku : onu boğacak düzeye erişti” ile uyum sağlamasına çalışılması ile işin içinden çıkılmaz bir hal alınmıştır. Kıssalarda İsrailiyâtın etkisinden bahsedildiğine göre göç hadisesindeki geçişin tam bilgisine daha ileriki zamanlarda ayetlerde Allah Teâlâ’nın neyi ifade ettiğini anlarız, diye düşünüyorum..

Ayrıca Hz. Musa ile eşinin ilişkilerinde liderlerin eşi nasıl olurunda cevabı hazır durumdadır.

Aşağıda ilave ettiğim yazı da filmi anlamanızda faydalı olacaktır.

****

HZ. MUSA ALEYHİSSELÂM VE YAHUDİ EZOTERİZMİ

Mısır’da büyük bir gizlilik perdesi altında saklanan tek tanrı öğretisi hiçbir zaman kitlelere mal olmamış ve sadece inisiye edilmiş rahiplerin tekelinde kalmıştır. [İnisiyasyon (Süluk) kimi ansiklopedilerde bireyin spiritüel gelişimi için, ‘spiritüel tesir’i alıp aktarabilen bir üstadın sert ve sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, metodlu olarak eğitimi şeklinde tanımlanmaktadır. İnisiyasyon sözcüğünün kökeni, Latincede “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğüdür. Osmanlı tarikat geleneğinde bulunan “süluk” kelimesi de, “iplik, sıra, dizi, yol, meslek, tutulan yol” anlamlarındaki Arapça “silk” sözcüğünden gelmektedir. Bir inisiyasyonda üstad (inisiyatör, mürşid) tektir, öğrenci (inisiye adayı, mürit) ancak inisiyasyonu tamamladığı zaman inisiye olur. İnisiyasyonu tamamlamamış olanlara inisiye denmez.]

Bu durum, biraz öğretinin yapısından kaynaklanmışsa da, biraz da tarihi gelişmeler gizliliği zorunlu hale getirmiştir.

Milattan 4 bin yıl kadar önce, dünyanın hemen her yerinde dinlerde büyük bir yozlaşma olduğu ve birçok bölgede çok tanrılı dinlerin ortaya çıktığı, eski sembollerin her birinin putlaştırıldığı görülmektedir. Bu yozlaşmadan, kadim Uygur İmparatorluğunun önde gelen eğitim merkezlerinden Babil gibi, Mısır da kurtulamamıştır.

Babil’de gerileme doğaldı. Çünkü ana kaynak Mu’nun ışığı uzun zaman önce yok olmuştu ve rahipler, kitleler üzerindeki güçlerini daha da artırmak için dini yozlaşmaya çanak tutmuşlardı. Ancak durum Mısır’da daha farklıydı. Mısır’daki okul Mu’ya değil, Atlantis’e dayalıydı ve öğretiyi bu ülkeye, Naacallere kıyasla çok daha yeni olan Osiris’in bir müridi, Hermes getirmişti. Peki ama ne oldu? Hermes rahipleri ile tek tanrılı din öğretisinin hâkim olduğu Mısır’da bu ekol niçin geriledi? Bunun cevabını Mı ve Atlantis arasındaki savaşta aramak gerekiyor.

Tufandan uzun zaman önce Atlantis’liler Nil deltasında bir koloni kurunca, Mu’lular da bunu dengelemek ve stratejik önemi olan bu ülkenin tamamen Atlantis eline geçmesini engellemek için Güney Mısır’da bir başka koloni kurdular.

Tufan öncesinde bu iki koloni arasında savaş, taraflardan herhangi birinin üstünlüğü olmaksızın devam etti. Ana kıtaların batmasına rağmen bu koloniler arasındaki savaş, bölgenin tufandan fazlaca etkilenmemesinden olacak, Firavun Menes (M.O. 5.000) dönemine kadar devam etti. Savaş, dini yozlaşmanın daha yoğun yaşandığı güneydeki krallığın galibiyeti ile sona erdi (1). Tanrı Ptah’a ve yanısıra pekçok ikincil tanrıya inanan Güney Mısır dini, tüm ülkenin resmi dini olarak kabul edildi. Hermes rahipleri yeraltına çekildiler ve öğretilerini de gizli olarak sürdürme kararı aldılar.

Herşeye rağmen Kuzey Mısır halkı, tanrı Osiris, İsis ve Horus üçlemesi ile Hermes’i unutmadı. Zaman içerisinde bunların her biri ayrı birer tanrı ya da tanrıça olarak Mısır tanrıları panteonundaki yerlerini aldılar. Yenilgiye kadar Kuzey Mısır’da yönetici firavunlara, Osiris’in oğlu Horus ünvanı sadece bir sembol olarak verilirken, bu dönemden sonra tüm Mısır firavunları kendilerinde bir ilahi güç görmeye, birer tanrı olduklarına inanmaya başladılar.

Bu düzene sadece bir tek firavun, gizli Osiris dini rahiplerince inisiye edilmiş olması kuvvetle muhtemel olan 4. Amenofis (M.Ö. 1353 – 1335) karşı çıktı. Amenofis, çok tanrılı dini kaldırmaya ve “Aton Dini” (2) adını verdiği tek tanrılı bir din oluşturmaya çalıştı. Ancak gücü, çok tanrılı dinin rahipler kastını yok etmeye yetmedi ve bu yobaz rahipler, içine cinler girdiği iddiasıyla firavunu beyninden ameliyat ettiler. Beyinciği çıkarılan Amenofis kısa süre sonra öldü. Firavunluğu döneminde nispeten ortaya çıkan Osiris rahiplerinin büyük bölümü de, çok tanrıcılar tarafından öldürüldü. Mısır’ın Babil ve Pers istilalarına uğraması da Osiris dinine ayrıca darbe vurdu ve kardeşlik örgütü faaliyetlerini büyük bir gizlilik altında yürütmek durumunda kaldı.

İşte Hz. Musa aleyhisselâm da, bu üç kat sır perdesinin altına saklanmış olan tek tanrıya inanan kardeşlik örgütünün inisiye bir üyesiydi (3). Hz. Musa aleyhisselâmın eski tek tanrılı inancı ihya etmesi ve meydana çıkardığı Musevi dininden, önce Hristiyanlık sonra da İslamiyet’in doğması ile dünya, anlatımları biraz daha karışık ve amaçları daha farklı da olsa, yeniden tek tanrılı dinlerin büyük çoğunlukça benimsendiği bir yer haline geldi.

Hz. Musa aleyhisselâmın ortaya koyduğu öğretinin en büyük özelliği, tanrı fikrini semboller vasıtasıyla değil, kitlelere doğrudan anlatmaya çalışmasıydı. Sombollerin cahil insanlar veya çıkara rahipler tarafından gerçek anlamlarından saptırıldığını ve putlaştırıldıklarını gören Hz. Musa aleyhisselâm, farklı bir yaklaşımı denemek istedi. Soyut tanrı kavramına kitleleri inandırmak için Hz. Musa aleyhisselâm, insanların bu tanrıdan korkmalarını sağlamak zorundaydı. Tek yaratıcıya inanan ve ibadet edenlerin ödüllendirileceğini, inanmayanların ve kötülük edenlerin ise cezalandırılacaklarını söyleyen Hz. Musa aleyhisselâm, tanrı eliyle cezalandırma yöntemini kendisi uyguladı. Alıştıkları gibi bir sembol vasıtasıyla tanrıya tapımma geri dönmeye çalışan İbranileri Hz. Musa aleyhisselâm ve yandaşları tamamen kılıçtan geçirmekten çekinmediler.

Hz. Musa aleyhisselâmın kimliğine ve öğretisinin Ezoterik yönüne göz atmadan önce, onun dinini kabul eden kavimin, İbranilerin nereden geldiklerini ve Hz. Musa aleyhisselâm ile yollarının nasıl kesiştiğini görmemiz gerekiyor (4).

İbraniler, Mezopotamya’da ve özellikle de Harran ovasında yaşayan bir kavimdi.

Göçebe krallıklar şeklinde örgütlenen ve Asur devletine bağımlı olan İbraniler, Saabi dinine bağlıydılar. Tek tanrılı inancın yozlaşmış bir biçimi olan bu din, kadim Babil okulu öğretisinin halk arasında yayılmış şeklinden başka bir- şey değildi.

İbranilerin bir bölümü, ülkelerinde yaşanan kuraklık ve diğer kavimlerin topraklarını istila etmeleri nedeniyle göç etmek zorunda kaldılar ve kralları İbrahim komutasında Mısır’a kadar gittiler. İbrahim’in, yeni vatanının yöneticilerine hoş görünmek amacıyla oğullarına, tanrıça İsis’e ithafen “İshak” ve “İsmail” adları verdiği öne sürülmekte.

Ayrıca, bir diğer İbrani büyüğü olan Yakub’un, üzerinde tanrı ile konuştuğunu iddia ettiği merdivenin, Babil’in ünlü kulesine ve “Ziggurat” adı verilen mabetlerine atıftan başka birşey olmadığı, bunun da İbranilerin, Asur kökenli olduklarının bir ispatı olduğu iddia edilmekte.

Bu bilgilere kısaca göz attıktan sonra, Saabi inancına ilerde değinmek üzere, Hz. Musa aleyhisselâma geri dönelim.

Tevrat’ın, bir Yahudi kadının oğlu olduğunu iddia ettiği, aslında Firavun 2. Ramses’in öz yeğeni olan Hz. Musa aleyhisselâm (5), Ezoterik öğretiyi ve tek tanrı inancını Osiris rahiplerinden almış bir üstaddı. Tek tanrı inancının geniş kitlelere benimsetilmesi yanlısı olan Hz. Musa aleyhisselâm, bunu denemiş olan 4. Amenofis’in başına gelenleri biliyordu. Çok tanrılı yaşama alışmış olan Mısır halkına ve çok tanrılı din sayesinde yaşamlarını sürdüren rahipler sınıfına fikirlerini kabul ettiremeyeceğinin bilincinde olan Hz. Musa aleyhisselâm, bu düşüncelerini yaşama geçirmek için en uygun halkın, o sıralar Mısır’da tuğlacılık ve taşçılık işleriyle uğraşan İbraniler olduğunu gördü. İbraniler, Mısır’a geldikten sonra, çeşitli mabet ve diğer yapıların inşasında çalıştırılmışlar ve zamanla taşçı ustâlarını barındıran Mısırlı loncalarda çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Lonca sistemini İbraniler, göç ettikleri ülkelere de götürdüler ve ortadoğuda bu sistemin yayılmasında etken oldular.

Son derece iyi yetişmiş olması ve Osiris rahiplerince kabul edilecek nitelikte bir kişiliğe sahip bulunması Hz. Musa aleyhisselâmın güçlü bir aristokrat soydan geldiğinin göstergesidir. Osiris rahiplerinin, firavunun yeğeni olan Hz. Musa aleyhisselâm’yı inisiye ederek yönetim çevresinde güçlenmeye çalıştıkları tahmin edilmektedir. Nitekim Hz. Musa aleyhisselâm, firavuna yakınlığı sebebiyle, kısa sayılabilecek bir sürede, oldukça önemli bir görev olan, Osiris Mabedi Kutsal Yazı Katipliği’ ne getirilmiştir (6).

Hz. Musa aleyhisselâma verilen bu görev onun ancak Başrahiplerin elde edebileceği sırlara ulaşmasını sağlamıştır. Bu görevini yürütürken, bir yandan da İbraniler ile diyalogunu güçlendiren Hz. Musa aleyhisselâmın bu kavimle olan yakınlığı firavunu korkutmuştur. Hz. Musa aleyhisselâmın kendisine İbranilerden bir ordu kuracağı ve tahtta hak iddia edeceği kuşkusuna kapılan 2. Ramses, Hz. Musa aleyhisselâm İbraniler’le birlikte Sina’ya çekilmek üzere harekete geçtiği zaman arkalarından askerlerini bu sebeple göndermiştir. Halbuki, Hz. Musa aleyhisselâm ve yandaşlarım Mısır’dan kaçmaya zorlayan sebep, Hz. Musa aleyhisselâmın tahta göz dikmesi değil, bambaşka bir olaydı.

İbranileri hemen her ortamda Mısırlılara karşı elinden geldiğince koruyan Hz. Musa aleyhisselâm, bir gün, bir İbrani’nin Mısır’lı bir görevli tarafından dövüldüğünü görünce olaya müdahale etmiş ve itiş— kakış sırasında Hz. Musa aleyhisselâm, Mısır’lı görevliyi öldürmüştü (7). Osiris yasaları çok açıktı. Bir insan öldüren kişi, kim olursa olsun mabetten kovulur ve yargılanırdı.

Mısır’da kendisine bir gelecek kalmadığını gören Hz. Musa aleyhisselâm, yandaşı İbranilere birlikte Sina’ya çekildi. Hz. Musa aleyhisselâm burada, Saabi “Elohim” inancı ile Osiris dinini birleştirerek, “On Emir” ismi altında kendi öğretisinin temellerini attı. Ancak, on temel başlık altında yazılan bu eserde Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı dil, Osiris mabedinde öğrendiği sembolleri içeren Hiyoroglif dildi.

Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı bu dili İbraniler’in çok büyük bir bölümü bilmemektedir. Musevi dininin handikapı da burada başlar. Çünkü, anlatımda ve yazımda muazzam bir kısalık ve kolaylık getiren bu dilin gerçek anlamını sadece inisiye edilmiş özel yol mensupları bilebilir ve Hz. Musa aleyhisselâmın yandaşları arasındaki bu kişilerin sayıları son derece azdır. Bu anlatım tarzı, sıradan insanlar için hiçbir ifade taşımamaktadır. Örneğin, Musevilerin tanrıya verdikleri ad olan “Yehova”, köken olarak “Y”, “H” ve “V” harflerinden meydana gelmektedir ve Ezoterik doktrindeki, tanrının eril ifadesi olan “Yod” ile dişil ifadesi olan “Eve”in yani Osiris ile İsis’in birleşimidir (8). Bu durum, ileriki yüzyıllarda Museviliğin biçim değiştirmesine ve dinin içine birçok efsanenin karışmasına yol açmıştır.

Hz. Musa aleyhisselâm, aldığı eğitim nedeniyle başka türlü yazamazdı. Bu dili de, sadece inisiye edilmişler anlayabilirdi. Nitekim, Hz. Musa aleyhisselâma inananlar arasında çok küçük bir azınlık olan inisiye edilmişler, diğerlerinden farklı bir yol izlediler ve Tevrat’ın Ezoterik yorumu “Kabbala” üzerinde çalışarak, diğer Yahudi gruplarından ayrıldılar.

Öte yandan, Kral Süleyman döneminde Fenike diline tercüme edilen Tekvin, ilk anlatımından büyük ölçüde saptı. Yahudilerin Babil tutsaklığı sırasında Arami dilinde yeniden derlenen Tevrat’da orijinale biraz daha yaklaşıldıysa da, yer yer anlaşılmayan bölümlerin yerine, farklı inançlardan gelen kimi efsaneler yerleştirildi. Tevrat’ın yeniden derlenmesi zarureti, Yahudi rahiplerinin Babil tutsaklığı sırasında “Caldi” adı verilen Babil Ezoterik okulunda inisiye edilmeleri ve bu inisiasyon sayesinde rahiplerin, Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisi hakkında daha gerçekçi görüşlere sahip olmaları neticesinde ortaya çıkmıştı.

Ancak Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı dil Mısır Hiyoroglif diliydi ve İbraniler tarafından hiç bilinmiyordu.

Hz. Musa aleyhisselâm’dan 800 yıl sonra Tevrat’ı yeniden yazan kaideli rahiplerin başı Ezra, varoluşu dahi yanlış algılamış ve tanrının, kendisinden sudûr edilen değil, tüm âlemin yaratıcısı olduğu tezini savunmuş ve Tevrat’a da böylece geçirmiştir. Bunun neticesinde birlik ortadan kalkmış ve yaradan ve yaratılanın olduğu bir ikili sistem üzerine din oturtulmuştur. O güne kadar tanrının birliğini savunan tek tanrılı inanç temellerinden değişmiş ve amaç insanların tanrıya ulaşması çabasından, birer kul olan yaradılmışların ödül olarak cennete gitmelerine dönüşmüştür. Benzeri bir yanlış yorumlama da tanrının cinsiyeti konusunda ortaya çıkmış, o güne kadar hem eril, hem de dişil yanlarının varlığı kabul edilen tanrıya Ezra tamamen eril bir görüntü vermeyi uygun bulmuştur. Bunun neticesinde, hem Yahudilikte hem de onun etkisindeki İslamiyette kadın daima ikinci plana itilmiştir. Ezra’nın Tevratı’ndaki, diğer birçok efsane gibi kitaba sonradan eklenmiş olan Adem ile Havva efsanesinde Havva’nın, Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması, kadının doğrudan tanrıdan değil, tanrı tarafından topraktan yaratılmış erkekten geldiği düşüncesini doğurmuş ve kadınların toplum içinde tamimiyle ikinci sınıf yaratığa dönüşmeleri ve erkek tahakkümmüne girmeleri sağlanmıştır.

Efsanelerin ve batıl inançların gerçek bilginin eksikliği yüzünden tek tanrılı dinlerin bünyelerine girmesi, bu öğretilerin doğmalaşmalarına, giderek son derece tutuculaşmalarına ve tamamiyle akılcılıktan uzaklaşmalarına yol açmıştır.

Tek tanrılı dinin gerçek anlamını bilen ve Ezoterik öğretiyi savunanlar ile daha sonra ortaya çıkan yaratancı dinlerin ortodoks inanırları arasındaki amansız çatışma da bu tarihten sonra başlamıştır. Bu çatışma, Yahudilerin Kabbalacıları, Katolik kilisesinin Ezoterik inançlı Şövalyeleri, Sünni Müslümanların da Mutasavvıfları sapkın olarak nitelendirmelerine yol açmıştır. Bu yöndeki tavır da, papalığın Templierleri yok etmesine, Masonluğu afarozuna, Sünni Müslümanların “Enel Hak” diyen Hallaç El Mansur’un derisini yüzmelerine, İsmaililer ve Babailer gibi Batıni görüşü savunanları daima ezmeye çalışmalarına neden olmuştur. Ancak bu konular, daha sonraki bölümlerin anlatıları olacağı için şimdi Yahudileri incelemeye devam edelim.

Hz. Musa aleyhisselâmdan sonra Yahudiler ancak Hz. Davud döneminde güçlü bir krallık kurabildiler. Mitolojide Hz. Davud’un dev Goliat’ı yenmesi şeklinde ifade edilen olay, Hz. Davud’un idaresindeki Yahudi kavminin, kendisinden sayıca çok daha fazla olan diğer kavimleri yenmesine ve vaadedilen topraklarda krallığım oluşturmasına bir atıfdır. Hz. Davud, krallığı ile birlikte, kendilerini bir arada tutan en önemli şey olan tek tanrılı din inancını da pekiştirmek istemiş ve başkenti Kudüs’de bu tek tanrı için çok görkemli bir mabed yapılmasını emretmişti (9).

Bu mabedi yaparken Yahudiler, Mısır’daki 400 yıllık yaşamları sırasında öğrenmiş oldukları taşçılık ve. duvarcılık sanatını konuşturdular. Bu denli büyük bir mabedin yapımı için zorunlu olan örgütlenmeyi de Mısır meslek loncalarını kopya ederek sağladılar. Mabedin yapımı için hazırlıklar hızla sürerken Hz. Davud öldü ve yerine oğlu Süleyman geçti. Kadın ve içkiye düşkünlüğüyle tanınan Hz. Süleyman (10), mabedin yapımıyla çok ilgili değildi. O nedenle de çevresinde inşaatın başına geçirilebilecek yetenekli bir insan aradı. Aradığı insanı da Sur kentinde buldu: “Hiram”…

Hiram’ın bir inisiye ya da tek tanrılı inancın bir müridi olduğu sanılmıyor. Ancak Hiram, son derece yetenekli bir örgütleyici ve bronz işçiliği konusunda bir deha idi. Mabedin yapımında binlerce kişi çalışıyordu. Çeşitli meslek dallarının loncaları, çıraklar, kalfalar ve ustalar şeklinde üç dereceli olarak örgütlenmişlerdi ve sorumluluk da ustalar arasında pay edilmişti. Her görevli derecesine göre ücret alıyordu. Binlerce insanın hangisinin hangi derecede olduğunun ezberlenmesi imkansızdı.

Yürürlükte olan lonca sistemine göre çıraklar ancak belli bir süre eğitildikten sonra kalfa olabiliyorlar ve sadece çok yeteneklileri ustalığa terfi edebiliyordu. Hiram, bu sistemi biraz daha geliştirdi ve ücret dağıtımında kolaylık olması için, aynı mesleki sırları gibi, her derece salikınin hayatı pahasına saklayacağı birer parola verdi. Bu sistem işlerin hızlanmasını sağladıysa da, Hiram’ın sonunu da hazırladı. Daha önce kendilerini usta gibi gösterip haksız yere yüksek ücret alanların bu yolu kapanmıştı. Haksız kazanca alışmışlardan bir grup kalfa Hiram’dan ustalık parolasını zorla almaya karar verdiler. Ancak bunların çoğu korkup eylemden vazgeçti. İçlerinden sadece üçü Hiram’ı mabette sıkıştırıp parolayı zorla almaya çalıştılar. Hiram parolayı vermeyi reddedince de onu öldürdüler.

İşler bir süre için aksadıysa da, Süleyman ölen Hiram’ın yerine başkasını buldu ve mabet bitirildi. Mabetin yapısı, burasının Mısır’daki tek tanrı mabetlerinin daha basit de olsa, bir benzeri olduğunu ortaya koymaktadır (11). Kapının girişinde iki sütun bulunması, içeride üçgen içinde göz, güneş, ay sembollerinin varlığı, yerin siyah ve beyaz taşlarla kaplanması, sunak ya da mikap taşının bulunması bu mabedin, Mısır’dakiler örnek alınarak yapıldığını göstermektedir.

Dinle ve mabetle pek ilgisi olmayan Kral Süleyman, bir süre sonra tek bir tanrıya mı, yoksa birçok tanrıya mı inandığını dahi unuttu ve sefahat içinde yaşamını sürdürdü. Yahudi devleti de giderek zayıfladı ve Süleyman’ın ölümünden bir süre sonra, M.Ö. 587’de Babil kralı Nabukadnezar tarafından yıkıldı. Ülkede yaşayanların önemlice bir bölümü işgalciler tarafından köle olarak kullanılmak üzere Babil’e götürüldü. Tapınak işgalciler tarafından yıkıldı (12).

Yahudiler Babil’de 50 yıl yaşadılar. Babil’de Sümerlerden kalma Ezoterik inanışlar yozlaşmış biçimde süregeliyordu. Tek tanrılı din yerini çok tanrılı inanışa bırakmış, eski sembolik öğretilerin hepsi birer efsane haline gelmişti. Babil okulu, çok tanrılı dine, inisiasyon yöntemi ile “Caldi” rahibi yetiştiriyordu. Yahudi toplumuyla birlikte Babil’e getirilen Museviler inisiasyonun yabancısı değildiler. Lonca sistemleri tamamıyle inisiasyona dayalıydı. Bu nedenle ne Babil yöneticileri ne de Yahudilerin kendileri bu okula devam etmekte mahzur görmediler. Böylece Yahudi din adamları, ne denli yozlaşmış olursa olsun, Ezoterizmi ve Hz. Musa aleyhisselâmın Ezoterik öğretisinde ne demek istediğini daha iyi anladılar. Ancak Tevrat’a getirdikleri yeni yorumda pekçok efsanenin öğretiye karışmasına da neden oldular.

Yahudilerin Babil tutsaklığı, Pers kralı Kyros’un Babil’i işgali            (M.Ö. 530) ile son buldu. Kyros Yahudilere, ülkelerine geri dönerek mabetlerini yeniden yapmaları için izin verdi. Bazı kaynaklar, Pers kralının, o dönemde oldukça yaygın okluğu anlaşılan inisiasyon yöntemlerini, Ezoterizmin Zerdüşt dinindeki yorumunu bildiğini ve bu nedenle mabetlerini yapmak için Yahudilere izin verdiğini belirtmektedirler.

Kudüs’e dönen Yahudiler, eskisi kadar görkemli olmasa da, Kyros’un sağladığı maddi katkı ile yeni bir mabetin yapımına başladılar. Mabed yapılırken Yahudi rahipleri, tüm kutsal metinlerin ve Hz. Musa aleyhisselâmın on emrinin yazılı hale getirilmesi gerektiğine, aksi takdirde yeni bir kölelik halinde tüm dinin yok olup gideceğine karar verdiler. Böylece Ezra ve arkadaşları, daha önce değindiğimiz Tevrat’ın yazımı işlemine başladılar. Kutsal kitaba Babil’de öğrenilen bir sürü efsanenin sokuşturulmasına çok küçük bir grup karşı çıktı ancak seslerini yeterince duyuramadılar. Bu grup Hz. Musa aleyhisselâmın eserini, Mısır hiyeroglif diliyle üç kat sır perdesi altında yazdığım ve öğretinin sırlarını da kendi seçtiği ve inisiye ettiği 70 kişilik bir gruba verdiğini açıkladı. “Kabbalacılar” denilen bu küçük grup ve onların inanırları bir şiire sonra Yahudi toplumundan tamamen tecrit edildiler ve sapkın olarak nitelendirildiler. Peki bu Kabbalacılar kimlerdi ve Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisi neydi? (13).

Osiris Mabedinde inisiye edilmiş olan Hz. Musa aleyhisselâm, yeni dini de Osiris dini üzerine inşa etmiş, Saabi inançlarından da bir ölçüde faydalanmıştı. Ancak Osiris dininin gerçek sırları sadece inisiye edilen ve belli bir eğitimden geçen kişilerin anlayabileceği nitelikte olduğu için Hz. Musa aleyhisselâm da öğretisini müridlerine anlatabilmek maksadıyla nispeten basitleştirmiş, basitleştiremediğini de semboller kullanarak anlatmaya çalışmıştı. İşte Ezra’nın anlayamadığı ve değiştirerek Hz. Musa aleyhisselâm dininin bambaşka bir hüviyete dönüşmesine neden olduğu semboller bunlardı. Hz. Musa aleyhisselâm, öğretisinin yozlaşmaması ve sembollerin gerçek anlamlarının yok olup gitmemesi için eski bir yöntemi kullandı. Müridleri arasından en uygun gördüğü 70 kişiyi seçti ve onları inisiye etti, zaman içerisinde eğitimlerini tamamladı ve sırların gerçek manalarını öğretti. Onlara, İbrani dilinde “kabul edilmişler” anlamında Kabbalacılar ismini verdi.

Kabbala öğretisini benimseyen ve zorunlu göçler sırasında Yahuda çölünde kalan grupa Esseniler adı verilir. Ancak bu konu ilerde inceleneceği için Kabbala öğretisine geri dönelim.

Oldukça uzun bir süre Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisini inisiasyon yöntemi ile takipçileri arasında yayan Kabbalacılar, yaşadıkları yerlerin İsmaililer tarafından işgal edilmesinden sonra, daha özgür davranabileceklerini gördüler. Ezoterik içerikli sufi tarikatların ortaya çıktığı bu çağda Kabbalacılar da ortamın özgürlüğünden yararlanarak, öğretilerini basılı bale gelirdiler. Kabbalaların en önemli iki eseri M.S. 1200’Ierde İspanya’da yazıldı. Müslüman Endülüs devletinde ortaya çıkan bu eserler “Zohar” ve “Seferitsire” idi. Bazı araştırmacılar İslami Tasavvuf hareketinin Kabbala’nın da kökeni olduğunu öne sürmektedir. Ancak tam aksine, İslami Tasavvufu yaratan kaynakların başında, Mısır Hermetik inançları, Yunan Pisagor-Eflatun felsefesi kadar, Kabbala felsefesi de gelmektedir.

Kabbala’nın önde gelen kitabı Seferitsire’ye (14) göre Evren, çeşitli elemanların aracılığıyla yüce bir varlıktan tezahür etmiştir. Bu elemanların ilki, tanrının ışıksal varlığı olan Ateş’dir. İkinci eleman bu yüce ışıktan çıkan Ruh’dur ve sembolü Hava’dır. Üçüncüsü Su’dur ve havadan doğan su Oksijen ve Hidrojen’in bileşimidir. Bu sembolün Ezoterik anlamı, suyun yaşamı bünyesinde barındırdığıdır. Dördüncü eleman ise, ateşin katılaşmış türevi olan Toprak’dır. Seferitsire, dünyanın oluşumunda bu dört temel elemanın yanısıra, altı yan gücün de kullanıldığından bahsetmektedir. Bunlar dört yön, yani kuzey, güney, doğu ve batı ile iki kutup, yani aşağı ve yukarı yönlerdir.

Tüm evren yüce varlıktan sudûr etmiştir, halen onun içinde yüzmektedir ve herşey sonunda ona geri dönecektir. İşte bu nedenle tüm varlıklar birdir ve tüm insanlar kardeştir.

Kabbalacılar tanrı için, insanın idrakinin dışında anlamına gelen “En-Soph” kelimesini kullanmışlardır. Tanrının önsüz ve sonrasız olduğunu ifade eden bu kelimenin Mısır kökenli olduğu ve Yunanca’da “akıl ve hikmet” anlamına gelen “Sophus” kelimesiyle aynı kökten geldiği sanılmaktadır.

Kabbalacıların diğer önemli eseri Zohar’da aynı Ezoterik anlatı daha da geliştirilmiştir. Zohar’a göre, yaşamın üzerine kurulu olduğu tüm sistemin amacı, tanrıdan bir parça olan ruhun tekamül ederek yine ona dönmesidir. Ancak kamil insanın, yani “Adam Kamon”un tanrıya ulaşması mümkündür. Her devirde mutlaka bir veya birkaç Adam Kamon bulunmuştur.

Adam Kamon olmak bireylerin sürdürdüğü yaşam tarzına bağlıdır. Evrende en güçlü yasa tekâmül yasasıdır. Ama bir diğer yasa daha vardır; o da varlıkların kendi iradeleri ile hareket edebilmeleri yasasıdır. Bu nedenle bir insanın Adam Kamon haline gelebilmesi kendisine bağlıdır. Ancak hiçkimse bir tek yaşam içinde kâmil insan olamaz. Ölümsüz olan ruh, bedenden bedene geçerek, mükemmeli arar. Mükemmeli, yani ilahi sırrı, ancak layık ise bulabilir.

Kabbalacılar, bir yandan İslam, diğer yandan da Hristiyan dünyasındaki Ezoterik öğreti ekollerini etkilemişlerdir. Avrupa Yahudileri arasında Kabbala inancı, Haddisimler ile su yüzüne çıkmıştır. Halen günümüzde varlığını sürdüren Kabbalacılığın bu halka inmiş şeklinin din kitaplarında, Panteist inançlar açıkça gözlemlenebilmektedir.

dört temel güç

Kaynakça

1-        SANTESSON Hans Stephan – “Batık Ülke MU Uygarlığı” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 92

2-        İNAN Afet – “Eski Mısır Tarihi” – İstanbul 1956 – Sf. 108

3-        SCHURE Edouard – “Büyük İnisiyeler” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 221

4-        HOOKE Sanıuel Heiy – “Ortadoğu Mitolojisi” – İmge Yayınları Ankara 1991 –          Sf. 122

5-        SCHURE E. -İe- Sf. 229

6-        SCHURE E. -İe-Sf. 233

7-        SCHURE E. -İe- Sf. 235

8-        SCHURE E. -İe- Sf. 246

9-        Büyük Dinler ve Mezhepler Ansiklopedisi – İstanbul 1964 – Sf. 172

10-      DE NERVAL Gerard – “Doğuya Seyahat” – Kültür ve Turizm Bakanlığı Ya-yınları – Ankara 1984 – Sf. 97

11-      ÖRS Hayrullah – “Hz. Musa aleyhisselâm ve Yahudilik” – Remzi Kitabevi İstanbul 1966 – Sf. 232

12-      ÖRS Hayrullah -İe- Sf. 265

13-      ÖRS Hayrullah -İe- Sf. 338

14-      Türk Mason Dergisi – Sayı 21 – İstanbul 1956 – Sf. 1095

Sh: 39-50

Kaynak: Cihangir GENER, Ezoterik-Batıni Doktrinler, Tarihî Gece Yayınları,  Birinci Baskı: Haziran 1994, Ankara

tanrı isi

EXODUS: GODS AND KİNGS- Göç: Tanrılar ve Krallar (2014)

Yönetmen: Ridley Scott   

Senaryo: Adam Cooper, Bill Collage, Jeffrey Caine   

Ülke: İngiltere, ABD

Tür: Aksiyon, Macera, Dram

Vizyon Tarihi: 12 Aralık 2014 (Türkiye)

Süre: 150 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alberto Iglesias   

Nam-ı Diğer: Moses | The Book of Exodus

Oyuncular: Christian Bale,    Joel Edgerton,    John Turturro,    Aaron Paul ,   Ben Mendelsohn,

Özet

Ünlü yönetmen Ridley Scott’ın yönetmenliğini yaptığı film, Hz. Musa’nın hayatının önemli dönüm noktalarını konu ediniyor. On Emir (1956) The Ten Commandments filmindeki senaryosunun tekrar işlenilmiş gibi bir durum var.

Tevrat’ın bazı bölümlerinden esinlenerek yazılan hikaye, Musa’nın doğumu ve Mısır kraliyet ailesi tarafından evlat edilişiyle başlıyor. Sonrasında ise firavuna baş kaldırıp Mısır’da köle olarak çalıştırılan İbraniler’i serbest bırakılmasını sağlamasıyla başlayan ve ölümüne kadar geçen sürece odaklanıyor.

Senaryosunu Bill Collage, Adam Cooper ve Steven Zaillian’ın senaryosunu kaleme aldığı filmin başrollerini Christian Bale, Aaron Paul ve Ben Kingsley paylaşıyor

Filmden

Milattan önce 1300. İbraniler 400 yıldır Mısır’ın kölesi.

Mısır’ın heykellerini, şehirlerini, görkemini inşa ediyorlar.

Tüm bu süre zarfında vatanlarını unutmadılar. Ya da tanrılarını.

Tanrı da onları unutmadı.

**

Hitit Ordusu’nun 16 bin askerle Kadeş dışında kamp kurduğu doğru. Sebebi tam olarak bilinmiyor. Belli ki Hititliler sınırı geçmeye çalışıyorlar. Başka ne yapacaklar ki?

 İstihbaratımıza göre bizim tarafımızdan saldırı öngörüyorlar. Saldırıya hazırlandığımızı düşünüyorlar, ki öyle bir şey yok. Yapmak istemediğim ve yapmayacağım   Hitit Ordusu ile saray duvarlarının dışında savaşmaktır. Gelin.

- İç uzuvlar ne diyor?

 – Bir şey demezler. İma ederler.

- Bu da yoruma açıktır.

- Yorumla o halde. Caydırıcı saldırıda kazanacak mıyız kaybedecek miyiz?

 Evet mi, hayır mı?

 Kesin değil. Ama kesin olan başka bir şey var. Savaşta bir lider kurtarılacak   ve kurtarıcısı günün birinde liderlik edecek. İç uzuvlar ayrıca mantığı terk edeceğimizi ve   kehanetlerin bize rehberlik edeceğini de söylemeli. Yüce Sekhmet, Firavun adına kadeh kaldırıyor   ve Kadeş’teki Hitit zaferi için dua ediyor.

**

Musa! Musa! Musa! Musa. Ne oldu orada?

 Hiçbir şey. Komutanlara da aynı şeyi sordum. Onlar da yalan söyledi. Sıkıldım artık.

- Bir şeyler olduğunu sanıyor. Ama olmadı.

- Yani?

 – Baş rahibe ve onun kehaneti.

- Kimin kazanacağını göremediğini söyledi. Diğeri. “Bir lider kurtarılacak ” Diye devam eden. Oğlumun hayatını mı kurtardın?

 – Evet.

- Otur. “Teşekkürler” kafi değil ama teşekkür ederim. Alametlere ve kehanetlere inanmadığını biliyorum.

- Ama ben inanıyorum.

- Buna saygı duyuyorum. Fakat bu herhangi bir şey değil. Hiçbir mantığı yok.

- Çünkü benim kanımdan değilsin.

- Evet. Benim varisim olamayacağın doğru. Olağan yoldan olmaz. Hiçbir şekilde olmaz. Nasıl düşünüyorsan düşün işte burada oturuyoruz. Kişinin kendi oğlu hakkında böyle söylemesi korkunç fakat liderlik için sana ondan daha çok güveniyorum.

Hitit atlıları savunmamızı kırıp saldırılarına başladılar.

Kendimi düşmanla çepeçevre buldum.

Asker ya da kalkanım yoktu.

Hayatım uğruna umutsuz bir dövüşle yüzleşiyordum.

Sadece tanrıların yardımı ile saldırganları alt ederek 

 yeniden Ra Bölüğü’ne katıldım.

- Dur orada.

- Başka şekilde ifade etmek istediğin bir şey var mı?

 – Yok.

- Devam edeyim mi?

 – Hayır. Eminim gerisi iyidir. Sırada ne var?

 – Pithom.

- Ne olmuş?

 – Kölelerle ilgili bir durum var.

- Peki. Ramses?

 – Ne?

 Oraya git, vali ile buluş, etrafa bak ve rapor çıkar.

- Ben mi?

 – Günün birinde senin olacak. Biraz ilgi alaka göster. Başka ne var?

 – Valiyi görmeye ben giderim.

- Olmaz. Ben giderim.

- Senin görev yetkinin altında.

- Tüm generallerin yetkisi altında. Ben yaparım. Savaş alanında olanları unutabilir miyiz Ramses?

**

Eğer durum tam tersi olsaydı ben de senin hayatını kurtarırdım.

Biliyorum. Biliyorum. İyi atıştı.

Tanrılar hedef almana rehberlik etmiş olsa bile. Kanında birazcık zehir olması iyidir. Bir sonraki zehirli ısırık için seni daha az kırılgan yapar. Hatta belki de babamın zehri için.

**

Pithom’a hoş geldiniz. Kokuya alışırsınız. Görünüşe bakılırsa, vali kaynaklarının büyük kısmının keyfini çıkarıyor. Bu, herkesin istediği bir iş değil efendim. Pozitif kalmak için belli miktarda rahatlık zorunludur. Problem ne biliyor musunuz?

 Bu günlerde insanlar çok uzun yaşıyor. Her yıl ölüm oranı, doğum oranının gerisinde kalıyor. Bu insanlar spor yapar gibi çoğalıyorlar. Problem mi bu?

 İşgücünün yetişmesi yani?

 Hayır. Elbette değil. Üretim için iyi. Elbette öyle ama bir noktaya kadar. Ama topluluk senin ölmeni isteyince, evet problem oluyor. Yani ya düzeni sağlamak için ya daha fazla asker vereceğim   ya da sürüyü inceltmeye başlayacağım. Bu asılsız teori dışında bir şey olmadan insanları katledersen   kaçınmayı istediğin bütün o olayları provoke edersin. Güzel, o halde bana asker verin.

- Gidip aşağıda konuşalım.

- Ne alaka?

 Ayaklanmadan endişe ediyorsun. Endişen gerçek mi bir bakalım.

- Onlarla konuşarak mı?

 – Onlarla konuşurken yüzlerine bakarak. Birinin gözünün içine bakarak hakkında çok şey söyleyebilirsin. Size İbraniler hakkında bir şey söyleyeyim. İşbirlikçi ve kavgacı insanlardır. Kendi dillerindeki Yahudi’nin anlamını biliyor musun?

 – “Tanrı ile kavga eden.”

- “Tanrı ile güreşen.” Arada fark var.

Sizin kadar eğitimli olmayabilirim, siz de bunu hatırlatmak istiyorsunuz galiba. Ama bu adamlarla her gün uğraşıyorum. Ne konuştuğumum farkındayım.

Gelmek zorunda değilsin. Kendi başıma giderim.

**

Dur! Neden cezalandırılıyor?

 Israrla sorun çıkarıyor efendim.

- Neden gülümsüyor?

 – Acı hissetmediğini söylüyor efendim. Neden kırbaçlıyorsun o halde?

 Gelişigüzel güzel toplanmadınız. İhtiyarları görmek istedim.

- Söyleyin, neye dua ediyorsunuz?

 – Canaan’ı  (Kenân’ı ) tekrar görmek için. Canaan’ı tekrar görmek mi?

 Hiç görmediniz ki. Ben gördüm. Mısır ordusundansa azılı kabileler tarafından iskan edildiğini gördüm. Yani oraya dönmeyeceksiniz ya da dönerseniz onlardansınız.

- Tanrı aksini söylüyor.

- Hangi tanrı?

 Senin tanrın mı?

 İbrahim’in tanrısı mı?

 Özel olduğunuzu söyleyen tanrı mı?

 Seçilmiş olduğunuzu söyleyen mi?

 Gel buraya. Kalk. Gel. Tanrı yanılıyor. İkna olmadığını görebiliyorum. Bu bir problem işte. Çünkü hayali inancın yanında bağnazlık bulunur. Onun yanında da ayaklanma, onun yanında da devrim.

- Hepsi de ihtiyarlardan başlar.

İsmin ne?

 – Seninki ne?

 Söyleyeyim. Bithiah’ın oğlu, Horemheb’in torunu Musa’yım. Bunun ve geri kalanların ismini kayıt et. Sonraki grubu getirin. Benim ismim Nun.

- Efendim!

 – Dur orada!

 – Bırakın geçsin. İhtiyarların size söylemesi gereken bir şey var. Ama burada olmaz.

- Ne zaman ve nerede, söyle.

- İbadethanede, bu gece. Alın.

**

Serüveninizden sağ kurtulmuşsunuz görüyorum.

- Sizi yine beklettiğim için özür dilerim.

- Beklemiyorum.

- Taşocağı gezintiniz nasıldı?

 – Güzel.

- Ne ile karşı karşıyayım gördünüz. Sizin için getirebileceğin herhangi bir başka kayıt var mı söyleyin?

 Bunların hepsinin Memfis’e rapor edildiğini söyleyebiliyor musun?

 Onayladı mı?

 Yazıya geçirdin mi?

 – Elbette. Kayıt altına alındı.

- Kontrol etmemin sakıncası var mı?

 Elbette yok. Fakat yanlış olan ne anlamıyorum. Hoşunuza gitmeyen bir şey mi yaptım?

 Yaptıysam sizi memnun etmemin bir yolu var mı?

 Kral gibi yaşamayı bırakabilirsin. Sen kral değilsin.

**

 ve Canaan topraklarını işgal edeceksiniz.

- Canaan zaten işgal edilmiş durumda.

- Tanrı geri döneceğimizi vaat ediyor.

- Mahkum olarak mı, tabutta mı?

 – Özgür biri olarak 

Topraklarında süt ve bal akıyor.

 En azından dışarıda bekleyebilirler mi?

 Tehlike arz etmiyoruz. Atların yanında bekleyin.

- Tesadüfe inanır mısın?

 – Diğer her şey kadar.

- Bunun tesadüf olduğunu sanmıyorum.

- Ne değil?

 – Pithom’a gelmen. Neden geldin?

 – İş için. Otur.

 Baban kim?

 İsmini bilmediğini biliyorum. Tek bildiğin annenin adını söylemediği, firavunun ordusunda general olduğu. Bunun seni rahatsız ettiğini görebiliyorum. Bu ilgini çekecek. General diye biri yoktu. Annenin, anne dediğin kadının çocuğu yoktu. Bir köle olarak doğdun.

Gitme. Gitme. Benim gitmem senin gitmenden daha iyi. Gidiyorum. Şimdi gidersen daha sonra geri geleceksin   çünkü bir şeyler yanlış biliyorsun. Bunu hep hissetmiştin.

- Lütfen.

- Herkes dışarı.

- Dışarı.

Senin doğum yılında   bizi köleliğimizden kurtarmak için doğacak   liderimizin doğacağına dair kehanet vardı. Ayrıca Memfis’de doğacak her İbrani ilk çocuğun   öldürüleceğini söyleyen bir hüküm de. Annen ve baban bunun olmasını beklemedi. Kurtulmana dair herhangi bir şans hiç olmamasından iyiydi. Seni ablana teslim ettiler. Seni bir sepete koyup nehir kıyısına götürdü. Firavun Paramesse’in kızı Bithia’nın yıkandığını bildiği yerde suya bıraktı. Bithia seni ve ablanı, hizmetçi olarak, aldı ve kendi çocuğu gibi yetiştirdi. Muhtemelen seni sevdi de. Ama sana ya da başka kimseye gerçeği söylemedi.

- Sen İbranisin.

- Gerçeği öyle mi?

 Gerçek şu ki, bu güzel bir hikaye bile değil. Ben de güya siz iyi hikaye anlatırsınız sanıyordum.

**

Sen, köle.

Sen! Bu bilgi için ödül mü bekliyorsunuz?

 Bizim ödülümüz size hizmet etmektir.

Öyle dedi ama sizin aklınızda bunun ötesinde biraz para varsa geri çevirmezdik. Şuna ne dersiniz o halde?

 Sizi öldürmesem ya?

 Bu yeterli bir ödeme olur. Siz yok mu siz.

**

Lütfen terk edin. Lütfen.

- Nasıl geçti?

 – Başka zaman konuşabiliriz. Şimdi de konuşabiliriz. Şayet ordunun asık suratlı hekimleri bir mola verirse. Otursana. Şehrin kayıtlarına göz gezdiriyoruz. Bu adam kesinlikle hırsız. Hayatın büyük ironilerinden biri, güç için dibi düşen adamlar onu kazanmak için en uygun, kullanmak için en uygunsuzlar oluyor.

- Sorun ne Musa?

 – Hastasın. Seni rahatsız eden başka bir şey var. Bunu görebiliyorum. Yok. Başka bir şey yok. Tanrılar tarafından korun ve yenilen. Hayatının her anında. Sola doğru. Hayır senin soluna. Biraz daha. Biraz daha.

- Güzel.

- Epey yüksek. Anıtların anıt olmasının bir sebebi vardır. İlham verirler. Bu durumda ne gibi bir ilham?

 Bu ve her durumda, güç. Her ne ise sesli söyle.

 Pithom valisi dışarıda. Gündemimizde değil.

- Pithom’a geri gidebilir ta ki 

- Hayır. Bunu halletmemiz lazım. İçeri çağırın. Yeni krala bağışlanmak için yalvarmaya geldiysen işe yaramayacak. Tutuklayın. Bekleyin lütfen. En azından cevap verebilir miyim?

 Yalvarırım. Sizin çıkarınıza.

- Kısa tut.

- Tutarım. Kralla yalnız konuşursam. Tavsiyem, o ve diğer generallerin odayı terk etmesi yönünde. Gerçekten mi?

 Tavsiyen öyle mi?

 Sen onun danışmanı değilsin.

- Doğru. Sensin o.

- Doğru dedin. Musa. Musa. Vali dışındaki herkes dışarı.

**

Haberler kötü. İşte geldin. Vali. Adamı tutuklamamışsın. Baş danışmanının tavsiyesine uymadın. Hayır, adam gelmiş sonuçta. İki korumanın saldırıya uğradığını ve birinin kurtulduğunu söyledi. Ben de umurumda olmadığını söyledim. Sonra bana akıl almaz bir hikâye anlattı. Ona da çok güvenilir kaynaklardan anlatılmış. Üzerine gidince İbrani casusların söylediğini itiraf etti.

- Neden bahsettiğimi biliyorsun.

- Evet. Sen ne düşünüyorsun?

 – Bence çirkin ve saçma bir durum. Evet.

- Evet! Senin, tüm o insanların, bir İbrani olması. Böyle bir hikayeye nasıl inanabilirim dedim?

 İnanamazsın kuzen. Peki ya inanmamayı seçiyorsam Musa?

 Ne yapmam lazım?

 Bithia! Anne.

Adam hırsızın teki. Bunu oğlum ortaya çıkardı. Sen değil. Bunu da babana rapor etti, eğer kendisi ölmeseydi bu hırsızı asacaktı. Kendisinin servis ettiği mesnetsiz yalanlarına inanıyorsun. Tek istediğim gerçek olup olmadığını bilmek. Nutuk atmanı istemedim. Bunu daha fazla dile getirmek ona paye vermek olur.

- Ben bunu yapmayacağım.

- Soruya cevap ver.

- Evet mi hayır mı?

 – Seninle mi konuşuyordum?

 Getirin onu. İçeri getirin. Hemen! Miriam! Gel ve otur. Şimdi sana çok garip gelecek şeyler soracağım. Dürüstçe cevap vermeni istiyorum. Musa’yı nasıl bilirsin?

 Nasıl olduğunu biliyorsun. Ve seni de nasıl bildiğimi. İkinizin de büyümenize yardım ettim.

- O halde onun ablası değilsin?

 – Elbette değilim.

- İbrani de değilsin.

- Değilim.

Lütfen kolunu masaya koy.

- Ramses  – Aptallık etme!

 – Seninle konuşmuyorum! Onunla konuşuyorum. Tüm kolunu masaya koy Meryem. Teşekkürler. Ramses. Daha fazla ileri gitme.

- Gidersem ne olur?

 – Daha fazla ileri gitme. Bundan kesin emin misin?

 Ya elini çek ya da hemen kullan. Belki de soruyu sen cevaplamak istersin?

 O halde devam ediyorum. Soruyu tekrar soracağım Miriam. Yine hayır diye cevaplarsan   olacaklar için özür dilerim. Onun ablası mısın?

 Hayır. Evet! Evet!

musa_isaret

**

Onu öldürmek için sebebe ihtiyacın yok ama artık bir sebebin var.

- Bu ihanettir.

- O nasıl oluyor?

 – Az önce bunu bildiğini itiraf etti ya.

- İtiraf değildi! Kolunun kesilmesini istemedi düpedüz. Bunu gözlerinde gördüm. Bu hikayeye inanmıyor. Ben de inanmak istemiyorum! Sen inanmak istiyorsun çünkü bu ondan kurtulmak için bir fırsat. Zaten hep kurtulmak istemiştin. Sürgün edilsin demedim, ölsün dedim. Gittiği yerde bunun olacağından eminim. Khyan. Annemle konuşmama izin ver.

Emredersiniz efendim. Gel Miriam. Kendisi için bir hiçten daha fazlası olmayan hizmetçisini her erkek korumazdı. Bu aileden olmayan biri kesinlikle yapmazdı. Ben dahil. Ben de duymak istediğini söylemezdim. O da söylemezdi. Biz seni bu kadar çok seviyoruz işte.

“Biz” mi?

 – Bu doğru değil.

- Doğru. Seni nehre getirdiğimde bunu takıyordun. Bariz sebeplerden ötürü çıkarmıştım. Bu sensin. Annemiz ve senin arandaki bağ. Ablan hayatını kurtardı. Şimdi de sen onunkini. Moshe. Miriam. Üzgünüm efendim.

- Musa!

 – Musa! Çalınacak bir şeyim yok. Atım öldü. At için buraya gelmedik Moshe.

**

Tiran Boğazı Kızıl Deniz

Biraz daha yukarıya. Ne yapıyorsunuz?

 Durmayın, çalışmaya devam edin. Keçilerimiz için su getir. Hey sen. Sıranı bekle. Hayvanlarınızı yalaktan geri çekin. Tekrar sizindir.

- Nerelisin?

 – Buranın batısından.

- Nereye gidiyorsun?

 – Doğuya.

- Ne yaptın?

 – Ne demek istiyorsun?

 Suç falan mı işledin?

 Saygısızlık etmek istemem ama kızlarınız beni biraz yemek için davet etti. Sorguya çekileceğimi söylememişlerdi. Özür dilerim. Merak ettim sadece. Eğer istersen yemekten önce temizlenebilirsin. Her nereye gideceksen gitmeden önce istersen geceyi burada geçirebilirsin. Teşekkürler. Memfis’e hiç gitmemiş ve hiç gitmeyecek birine orayı tarif etsene. Uygar demek istemem çünkü gücendirmek istemiyorum ama uygar bir yer. Orada keçilerden ve koyunlardan fazlası var.

- Burada da onlardan fazlası var.

- Gerçekten mi?

 Nerede?

 Özür dilerim. Kabalık ettim. Kabalık ettim.

- Burada yaşıyorum diye cahil değilim.

- Bunu görebiliyorum. Sana tek bir şey söyleyebilirim. Burası geldiğim yer ile bura arasındaki uzak ara en güzel yer.

- Demek gidiyorsun?

 – Elbette. Benim gibi biri için burada bir şey yok. Ne zaman?

 Bugün mü?

 Bu anı zaman içerisinde hatırlayın. Bu yeminlerden sonra dünyaya şöyle diyeceksiniz. “Bu benim kocam.” “Bu benim karım.” – Ben Zipporah.

- Ben Musa.

- Seni kabul ediyorum Zipporah.

- Seni kabul ediyorum Musa. Senden başka kimse olmayacak. Sevmek seni tanımak. Güvenmek ise henüz bilmediğim. Saygı ile. Namusun ve inancın için. Bana olan daimi sevginde. Hayat topyekûn getirsin bize.

- Aşkımı vaat ederim.

- Aşkımı vaat ederim.

- Seni kim mutlu eder?

 – Sen edersin.

- Hayatındaki en önemli şey ne?

 – Sensin.

- Nerede olmayı tercih edersin?

 – Hiçbir yerde.

- Beni ne zaman terk edeceksin?

 – Asla. Devam edelim.

**

9 Yıl Sonra

“Kendine has” dedim. Lahitimi tartışmak istemiyorum aslında. Neden sürekli benimle tartışmak istediğini tartışmak istiyorum. Saygılarımla. Tahtı alırkenki ilk yapı emriniz olmalıydı. Tasavvur edebileceğiniz gibi büyük bir proje olacak. Görünüşe göre benim evim de öyle.

- Sarayla ilgili bir sorun mu var?

 – Daha bitmedi işte. Artık bitmesi uzun sürmez. Ben o sırada burada bedevi gibi yaşarken aylar önce de bunu demiştin. Bitirin şu işi. Daha hızlı! Yoksa birini mi öldürmek zorundayım?

 Bence fikrinizi açıkça belli ettiniz.

- İyi atış baba.

- Biraz daha yukarıya hedef al. Az kalsın oluyordu. Hiç en yukarısına çıktın mı?

 Hayır. Çıkmak ister misin?

 – Annem yasaklanmış olduğunu söylüyor.

- Kim tarafından?

 – Tanrımız tarafından.

- Tanrımız. Bizi dağları tırmanmaktan men mi ediyor?

 Bütün dağlardan değil. Sadece bundan. Tanrının dağı o.

- Kafasını karıştırıyorsun.

- Karıştırmayı denemiyorum. Oğlumuzun hiçbir şeye inanmadan büyümesi güzel mi?

 Kendine inanarak büyümesi kötü mü?

 – Bu benim inancım.

- Biliyorum.

- Ayrıca onun da.

- Anlıyorum.

- Büyüyünce kendi kararını verebilir.

- Evet.

- Tıpkı senin gibi. Şimdiden benim gibi zaten. Moshe.

Yardım et bana! Sanırım bacağım kırıldı. Bundan daha da fazlası. Ne dedin?

 Kimsin sen?

 Sen kimsin?

 – Ben bir çobanım.

- Generalsin sanıyordum. Bir generale ihtiyacım var.

- Neden?

 – Savaşmak için. Neden olacak?

 Kiminle?

 Ne için?

 Bence biliyorsun. Bence halkına neler oluyor gidip görmelisin artık. Sen gidip görene kadar huzura ermeyecek. Yoksa senin fikrine göre onlar senin halkın değil mi?

 Kimsin sen?

 Benim. Benim.

Başına darbe aldın. Gördüğün ya da sonradan gördüğünü sandığın bunun bir etkisiydi. Kafamı çarpmadan önce fırtına başlamıştı.

- Fırtına değildi.

- Geçti artık, iyisin.

- Fırtına da bir şeydi.

- Farklı bir şeydi.

- Ama çocuk sadece zihnindeydi.

- Nereden biliyorsun?

 – Nereden biliyorsun?

 – Çünkü tanrı çocuk değildir! Neye benziyor o halde?

 Tarif etsene onu. Benim gibi birine onu tarif et.

- Kulağa nasıl geliyor biliyor musun?

 – Evet. Sanrısal geliyor. Evet. Evet.

- Biraz daha dinlenmen gerek.

- Evet, evet. Sana bir şey söylemem gerek. Sana bir şey söylemem gerek. Sana tam olarak dürüst olmadım?

 – Hangi konuda?

 – Kim olduğum konusunda. Ne yaptığım ve kim olduğum konusunda. Ve nasıl hissettiğim.

- Benim için hissettiklerin mi?

 – Hayır. Hayır. O konuda dürüsttüm.

- Dinlen. Dinlen.

- Beni bırakma. Hayır. Hayır. Moshe. Gershom?

 – Ne yapıyorsun orada?

 – Hiç. Uyuyamıyorum.

- Benim için mi endişeleniyorsun?

 – Evet. Endişelenme. İyi olacağım.

- Ne bu?

 – Neye benziyor?

 İçeri gel. İçeri gel! Tüm onlarla ne yapacaksın?

 Seni tekrar göreceğimden emin olacağım. Onları yere bırakırsan beni sonsuza kadar görebilirsin. Bunun anlamı ne?

 Bir zamanlar tanıdığım biri. Sonsuza kadar sürmeyecek. Seni tekrar göreceğim. Bana inanıyor musun?

 Aferin sana. Asla insanların duymak istediklerini söyleme. Ama seni tekrar göreceğim. Bunu benim için saklar mısın?

 Gershom. Gershom

lütfen bana bak. Nasıl bir tanrı bir adama ailesini terk etmesini söyler?

 – Eğer sen anlıyorsan ben de anlarım.

- Anlamıyorum. Yani sorunu cevaplayamam. Bu, inanç anlamına geliyorsa inancımı seni elimde tutmak için takas ederim. Dokunma bana. Git. Git!

**

 – Bağışlayacak sütün var mı baba?

 – Evet. Nereden geldin?

 Denizden geliyorum. Dar ve tehlikeli bir yol. Teşekkürler baba.

**

Joshua. Seni hatırlıyorum. Hala acı hissetmiyor musun?

 Atlara göz kulak ol.

- Teşekkürler.

- Tekrar hoş geldin kardeşim. Aaron. Senin kardeşin. Ithamar. Ithamar, bu senin meşhur amcan Musa. Bir zamanlar Mısır prensiydi.

**

Ben iyiyim. Herkes iyi. Çok güzel uyuyorsun evladım   çünkü sevildiğini biliyorsun. Ben hiç böyle güzel uyumadım.
 Artık sana Yüce Ramses diye hitap etmem gerektiği söylendi.
- Musa. Hayattasın. Hayatta olduğuna sevindim.
- Gerçekten mi?
 Bu yüzden mi beni öldürmeleri için iki suikastçı gönderdin?
 – Annemdir.
- Onu suçlama.
- Evet. Senin ölmeni o istiyordu. Bulacağın yere kılıcın neden saklandı sanıyorsun?
 Musa. Buraya tahtını almak için gelmedim. Bunun, o çok endişe ettiğin kehanetle alakası yok. Başka bir şey var. Bana burada durumların   çok kötüye gittiği söylendi. Durumlar her zaman olduğundan daha iyi Musa.
- Hayır.
- Düzen var.
- Düzen mi?
 Kölelerin cesetleri gündüz gece yakılıyor artık. Kendi gözlerimle gördüm. Buna düzen mi diyorsun?
 – Köle onlar.
- Hayır değiller.
- Ne bekliyordun ki?
 Onlar Mısırlı, Mısırlılar gibi muamele görmeliler. Aynı haklara sahip olmalı, çalışmaları için para almalılar. Yoksa onları azat etmek zorundasın. Onlar Mısırlı değiller. Köle onlar Musa. Başka ne bekliyorsun ki?
 Birden bire bırakılsalar ne yapacaklarını bilmez şekilde kendilerini hayvanlar gibi bulurlar. Onlar hayvan deme sakın! Dinle. Yalnızca ekonomik bakış açısından bile   istediğin şey en küçük tabirle epey güç. Basit bir evet duymayı beklemiyordum. Ama basit bir hayır da duymak istemiyorum. Bana bunu mu söylüyorsun?
 Hayır mı diyorsun?
 Hayır demiyorum. Zaman diyorum. Zaman.
- İbranileri dinliyorsun.
- Dinlemiyorum. Kiminle konuşuyorsun?
 Tanrıyla. Tanrıyla.
Hangi tanrıyla?

**

 Teklifini cidden hesaba almıyorsunuzdur. Adamın biri boğazınıza hançer dayarsa bu bir teklif mi olur Bakan?

 – Olur mu?

 – Yanıldığımı kabul ediyorum.

Bu bir emir. Aklını kaybetmiş. Bir tanrı bulmuş. Kendi tanrısını. Bizimkilerden değil. Musa’nın  Musa’nın ölmesini istiyorum.

- Duydunuz mu beni?

 – Evet.

- Gidin o halde. Ayrıca. Ailesinin de.

**

Musa. Musa nerede?

 Musa?

 Musa nerede?

 Musa. Ailesi. Neredeler?

 Bu Musa değil. Bunlar da ailesi değil. Bunlar sorulan “Musa nerede?” basit sorusuna   “Bilmiyorum.” diye cevap veren bir adam, karısı ve çocuğu. Bu görüntüyü eve götürün bu gece   yarın bu zamanlar bu ailenin yerinde başka bir tanesinin olacağını   bilerek onu neden koruduğunuzu tartışın. Ertesi gün başka bir tane daha. Sonraki gün bir tane daha. Belki de sizin aileniz olur. Devam et.

**

- Savaşa katılmak istiyorum.

- İçeri geç. Dizini kullan Joshua. Güzel oldu. İki göz de açık! Oku yerleştir! Çek! Bırak! İleri. Oku Yerleştir. Çek. Bırak! Çek! Bırak! Çek! Bırak! Tekrar!

İki çeşit savaş vardır. İkisinde de sayı etkilidir. Sayıca çok üstünseniz düşmana kafadan saldırırsınız. Kalbini bıçaklarsınız! Daha az sayıdaysanız kenarlardan gelirsiniz. Kalbe pompalanan kanı kesersiniz.

- Ordu ikmal hatları.

- Hayır! Halkın ikmal hatları. Yiyecekleri, arazileri, refahları.

- Bununla ne kazanılır ki?

 – Her şey. Sadece Mısır halkı taleplerimizi ona kabul ettirebilir. Özgürlük için ona evet dedirtmek için halkı zorlamamız gerek.

- Evet mi?

 – Evet.

- Evet mi?

 – Evet. Benimle beraber! Hazır. Bir şey yapmayacak mısın?

 Öyle bir şey demedim.

- Nerelerdeydin?

 – Başarısızlığını izliyordum. Yıpratma harbi zaman alır. Bu hızda giderse yıllar sürecek. Bir nesil sürecek.

- Ben o kadar süre savaşmaya hazırlıklıyım.

- Ben değilim. İlerleme kaydediyoruz sanıyordum. Şimdi de sen sabırsız davranıyorsun. 400 yıllık kölelikten sonra hem de. Şu ana kadar burada oturup hiçbir şey yapmaya bir ben miyim?

 Askeri harekât hakkında bazı şeyler bilen benim. Yine de beni dinlemeyeceksen neden beni ailemden ayırdın?

 Ben ayırmadım?

 Sen ayrıldın.

- Bana ihtiyacın yok.

- Belki de yoktur.

- Ne yapayım peki?

 Hiçbir şey mi?

 – Şimdilik   izleyebilirsin.

**

Kutsal tanrıça Kebechet, bize hayat veren nehrimizin   arınması için acizane, senden ricada bulunuyorum.

- Ne kadar sürecek?

 – Uzun süre değil. Ama bundan daha uzun. Ramses. Ramses! Evet!

 – Yeter!

 – Bir şeyler yap! Altı üstü kurbağa. Geri çekil. Geri çekil. Kirli. Hayır, hayır. İçme sakın. Kirli.

Bildiğimiz gibi Nil Nehri belli miktarda kil taşır. Bu yıl her zamankinden de fazla. Akıntılarda sürükleniyor, nehir yataklarına yerleşiyorlar,   ve timsahların vahşi kavgaları sonucu tepiliyorlar. Bu tepmeler sadece suyun rengini önemli ölçüde değiştirmiyor ayrıca   balık ölümlerini de işaret ediyor. Ama bildiğimiz gibi kurbağalar   zorda kalırlarsa sudan çıkabilirler. Ki çıktılar. Fakat yine de kurbağaların suya ihtiyacı vardır   ve şehrimizin sokaklarında su bulamadıklarında  – Ne yaparlar?

 – Ölüler mi?

 – Ölürler! Sonra çürürler. Sonra da sivrisinekler, kurtçuklar ve sinekler ortaya çıkar. Ve sonra  Sonra ne olur?

 Sinekler de ölür.

- Konuş.

- İbranice. İbranice mi?

 Okusana.

Bu felaketler Tanrı’nın işidir.

Ve daha henüz bitmediler. Daha da kötü olacak.

İki tarafın da yararına anlaşmaya varmamız gerekli. Demek Tanrı’nın işi.

Alın size benim anlaşmam. Çalışma kotaları ikiye katlanacak ve tuğlalarınızı yapmak için   hasır almayacaksınız. Belki tanrınız bunu sizler için temin eder.

**

İlk başta etkilenmiştim. Artık değilim. Bu herkesi etkiliyor.

Kimi cezalandırıyorsun ki?

**

Neyi var?

 Hasta. Ne bu?

 – Sen mi yaptın bunu?

 – Ben yapmadım.

- Sen mi?

 – Hayır, hayır. Ne oldu ona?

 Tıpta büyük gelişme gösterdik. Yine de hala tam olarak anlayamadığımız birkaç tane gizli hastalık var. Hayvanlar da istisna değiller ve bazı tahminler var. Bu illetler en küçük canlılardan geçiyor olabilir.

- Tıpkı  – Sinek gibi. Son zamanlarda hiç nehirden çıktın mı?

 Kebechet’e ve altı tanrıya tekrar çağrıda bulundum.

**

Bu mudur yani?

 İşini bitirdin mi?

 Ben bitirdim. Yokluğunla bir şey mi demek istiyorsun?

 Bunun anlamı beni aşağılamak mı?

 Çünkü öyle olmayacak!

**

Evvelki raporlar 2 bin dönüm mahsulün kayıp olduğunu belirtiyor. İaşe zabiti, sivil ambarına ilave bölüştürme iadesi yapmamızı önerdi. Merhamet göstergesi olarak. Halkınız açlıktan ölüyor.

- Benim de ölmemi mi öneriyorsun?

 – Hayır. Halkın epey suyu var. Dayanırlar. Hedef al! Atış! Hedef al! Atış! Sen misin?

**

 Musa?

 Kardeşim?

 Pazarlık yapmaya mı geldin?

 Çünkü sana bir teklifte bulunmaya hazırım. Bir şey daha olursa   sana kendi vebamı getireceğim. Gördüğün gibi her İbrani çocuk, henüz yürümeyenler   asla yürüyemeyecekler. Çünkü onları Nil’de boğacağım. Tıpkı senin boğulmuş olman gerektiği gibi. Buna senin sebep olmadığını mı söylüyorsun?

 Tanrın mı sebep oldu?

 Tanrı benim! Tanrı benim! Öldürme konusunda kim daha etkiliymiş görelim. Sen mi?

 Bu Tanrı mı?

 Yoksa ben mi?

**

- Gelmen iyi oldu.

- İstediğini verecek mi?

 Henüz değil. Ama halkı ona sırtını dönüyor.

- Peki ya ordusu?

 – Onlar da dönecek.

- Katılmıyorum.

- Daha kötü bir şey daha olmalı.

- Ben de buna katılmıyorum.

- Bundan daha kötüsü  – Ne olur?

 Ne söyleyecektin?

 Acımasız mı?

 İnsanlık dışı mı?

 Beraber büyüdüğüm insanları bu kadar acı çekerken görmek kolay değil. Peki ya beraber büyümediğin insanlar?

 Onlar için ne gibi bir fikrin vardı?

 Hala onları senin olarak görmüyorsun değil mi?

 Ramses’in arkasında bir ordu olduğu sürece bir şey değişmeyecek. Bundan daha ötesi intikam olur! İntikam mı?

 400 yıllık gaddar zapt etmeden sonra mı?

 Firavunlar kendilerini yaşayan tanrılar sanıyorlar, et ve kemikten fazlası değiller. Onları dizlerinin üzerlerinde “dursun” diye yalvarırken görmek istiyorum! Bir elçi ile konuşmaktan yoruldum!

General! Ramses’in son tehdidini duydum. Dur sana bundan sonra ne olacağını söyleyeyim. Hayır, olmaz. Bunu yapamazsın. Bunun bir parçası olmak istemiyorum!

**

 – Dur! Bekle!

 – Musa?

 Bırakın.

- Khyan.

- Musa.

- Seni öldürebilirdim.

- Sanmıyorum. Bizzat kendin yapmadığın sürece elbette. Askerlerin içeri girmeme izin verdi.

- Artık pazarlık yapmayacağım.

- Pazarlık için burada değilim. Benim kontrolüm dışında bir şeyin olacağını söylemeye geldim. Binlerce sivili etkileyecek bir şey olacak. Senden istediğim şeyi kabul edip gün batımına kadar halka duyurmadığın   sürece seni de kişisel olarak etkileyecek bir şey. Bana arkanı dönme sakın Ramses! Bunun senin ve benimle alakası yok. Bunun çok daha ötesinde. Bu Mısır’ın hayatta kalmasıyla ilgili. Anlıyor musun?

 Gün batımı. Bundan sonrası çok geç olacak.

- Ne için çok geç?

 – Çocuğunu koru.

- Bu gece çocuğunu koru.

- Çocuğumu mu?

 Bu bir tehdit mi?

 Bu bir tehdit mi Musa! Musa!

**

Herkese bu gece bir kuzu kesmelerini, kuzunun kanıyla   kapılarını ve kapı sövelerini işaretlemelerini söyleyin.

- Neden?

 – Yanılıyorsam kuzulara yazık olur. Haklıysam onları sonsuza kadar kutsayacağız.

**

Bennu?

 Bennu?

 Hayır! Ramses?

**

 Ramses. Ramses.

Olamaz! Zechariah?

 Zechariah?

**

 Diz çökün!

 – Defol!

 – Katil! Çocuk katili! Çocukları dün gece öldü. Benimki de. Bu mu senin tanrın?

 Çocuk katili mi?

 Ne tür bir bağnaz böyle bir tanrıya tapar?

 Dün gece hiçbir İbrani çocuk ölmedi.

Defol. Git. Hepiniz! Gidin!

İstediğiniz buysa Canaan’a gidin. Hayaliniz olan vatanınıza geri dönün. Ama gidin!

Sen nasıl emredersen.

**

Benim geldiğim yol bu. Buradan Kızıl Deniz’e doğru güneye gideceğiz. Boğazlar burada. Alçalma hareketinde yürüyerek karşıya geçebiliriz. Neden böyle güzel uyuyorsun biliyor musun evladım?

 Çünkü sevildiğini biliyorsun. Saygısızlık olmasın ama eğer 400 bin köleyi yeniden ele geçireceksek   üç bölükten daha fazlasına ihtiyacımız olabilir. Kimseyi yeniden ele geçirmeyeceğiz. İleri! Dinlenmeliyiz. Olmaz. Denizi geçene kadar güvende değiliz. Moshe! Ramses. 4 bin adam. Bin tane de atlı araba.

- Ne kadar gerimizdeler?

 – 4 gün. Atları dinlendirmezlerse daha az.

Ramses! Ramses! Adamları ve atları dinlendirmeliyiz.

Boğazlar bu tarafta. En uzun, en kolay yol batı yakasının aşağısında. Ya da dağlara doğru gideriz. Dağlara mı?

 Neden?

 Neden bu yolu takip etmiyoruz?

 Edebiliriz ama Ramses de edebilir. Dağ geçitleri tehlikeli. Ama Ramses’in atlıları için çok dar. Takip edemez. Bu bize zaman kazandırır. Tanrı sana ne diyor?

 – Dağları.

- Başarabilir miyiz?

 İleri!

**

Buradan sonra hangi yol?

 Burada bekleyin.

Yardımına ihtiyacımız var. Nerede olduğumu bilmiyorum. Yardım etmeyecek misin?

 Yardım etmeyeceksin.

Bu taraftan! Yürüyün!

Bu taraftan!

 – Emin misin?

 – Oldukça eminim. Teçhizatlarımız ve atlılarımızla oradan geçebileceğimize emin misin yani?

 Onlar geçebileceklerini düşünmemişler. Onlar ne bilir ki?

 Daha önce buraya hiç gelmediler. Musa gelmiş olabilir.

**

- Deniz kabarma mı alçalma mı hareketi?

 – Önemi yok.

- Burası boğazlar değil değil mi?

 – Değil.

- Nerede olduğumuzu biliyor musun bari?

 – Evet! Önümüzde denizin, arkamızda bir ordunun bulunduğu dünya üzerinde bir noktadayız. Şimdi ne olacak?

 Ordu olsun ya da olmasın dinlenmemiz gerek.

**

Hepsini yanılttım. Ailemi terk ettim. Seni başarısızlığa uğrattım. Olduğumu sandığım kişi değilim.

**

Sorun ne?

 Akıntı. Çok güçlü. Buradan karşıya geçmemiz gerek. Hemen şimdi geçmeliyiz! Buradan geçeceğiz. Buradan geçeceğiz! Hazırlıklarınızı yapın! Buradan geçeceğiz. Git söyle onlara! Git hadi! Emirlerin Mısırlı kırbacının kamçısı gibi.

- Artık köle değiliz.

- Hal böyleyken özgür de değilsiniz. Canaan fikrini kayıp etmişsiniz. Atalarınızın topraklarının. Güveninizle beni onurlandırdınız. Ben de şimdi sizi inancımla onurlandıracağım. Beni takip edin ve özgür olun! Burada kalırsanız perişan olacaksınız. Korkmayın! Tanrı bizimle!

 – Gidin ve hazırlanın!

 – Gidin! Tanrı bizimle! Yayın bu kelamı! Buradan geçiyoruz! Olabildiğince çabuk eşyalarınızı toplayın ve gruplara ayrılın. Çabuk olun!

**

 Hadi! Hazır olun! Sağa doğru, sağa doğru! Sıkı dur! Devam edin! Korkacak bir şey yok! Endişe etmeyin! Güvende olacaksınız! Sağa doğru devam et! Sağa doğru devam et! Ramses! Dur! Dur! Dur! Gidin. Sürmeye devam edin! İleri! Orada.

 Joshua! Aaron! (Harun)

 Kaçın!

 – Herkes kaçsın! Yürüyün!

 – Kıyıya koşun! Moshe. Gitmek zorundayız! Ramses! Ramses!

 – Sür!

 – Ramses dur! Hepiniz! Geri dönün!

 – Geri dönün!

 – Khyan! Gidin siz.

- Kardeşim  – Hemen gidin. Bu bir emirdir! Gel hadi!

Asla başaramayacaksın! Yürü! Daha hızlı! Sadece ben varım burada. Otur.

- Ailem buradan uzakta değil.

- Ailen mi?

 Diğer ailem. Karım ve oğlum. Düşünüyordum da belki onları ikna edebilirim. Bize katılmaya ikna edebilirim. Ama muhtemelen bu akıllıca olmaz. Elbette onlar da gelmeli. Gidecek daha çok yolumuz var. Pek çok şey olabilir. Ve sonra. Oraya ulaşacağız, oraya ulaşırsak. Canaan’a yerleşmemize izin vereceklerini sanmıyor musun?

 Bizi istilacı olarak görecekler. Başka seçenekleri olmayacak. Biz de her kavim kadar büyüğüz. Bir ulus kavmi kadar büyük olmamız beni daha çok endişelendiriyor.

- Neden?

 – Bu kadar çok insan var. Sormak zorunda mısın?

 – Ama hepimizin amacı aynı.

- Şimdilik. Kaçmayı bıraktığımızda ne olacak?

 Yüce   Ramses. Teşekkürler. Gershom. Söylediğin şeyi yaptın mı?

 Ne söylemiştim?

 İnancını beni elimde tutmak için takas edeceğini. Hayır. Güzel. İnancına her zamankinden daha çok ihtiyacın olabilir. Kim bunlar?

 Halkım. Seni kim mutlu eder?

 Sen edersin. Hayatındaki en önemli şey ne?

 – Sensin.

- Sensin. Seni ne zaman terk edeceğim?

 Asla. Devam edebilir miyim?

 Et. Sence bu ne?

 Hemfikir olmasaydım yapmazdım. Doğru. Öyle olduğunu fark ettim. Her zaman benimle aynı fikirde olmuyorsun. Sen de öyle. Ben de fark ettim. Gene buradayız, hala konuşuyoruz. Ama uzun süreliğine değil. Bir lider sendeleyebilir. Ama kaya dayanacaktır. Bu kurallar senin yerine onlara rehberlik edecek. Hemfikir değilsen çekici yere bırakmalısın.

 

 

 

PK (2014) PEEKAY [MECZUB]


Sitemizde daha önce yayınlanan “‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI” başlığındaki yazı ile bu filmi birleştirmeniz dileğiyle.

İnanç/din ister insanın bir zayıflığı veya kuvveti olsun,  bazı istismarcılar, iktidar sahipleri bunu emelleri için kullanmaktan çekinmez.

İnsanın dine olan ihtiyacı ile dinin insana olan ihtiyacı bir tahterevalli nin iki kefesi gibidir. Biri yükselince diğeri aşağılanır.

 Dinlerin kabul veya inkarı arasındaki sorun filmdede geçen şu sözde aranabilir. Sizin dünyanızda iki tane yaratıcı var. biricisi sizi yaratan yaratıcı, ikincisi sizin uydurduğunuz yaratıcı.

Önemli olan inancın neresinde olduğumuzdan çok onu nasıl değerlendirip emellerimize alet edip etmediğimizdedir. Sonu ölüm olan bir hayat yaşıyorsak eğer, öldükten sonra karşılaşağımızdan bahsedilenlere karşı oluşan bir duyarlılığı olan kişinin inancında sorgulayacağı tek şey vardır. Ben neyim/nereden geldim/niçin böyle…, ile başlayan birçok sorunun karşına koyduğumuz cevaptadır. Bu soruların cevabının doğru olup olmamasının başkaları için olan öneminden çok kendimizin verdiği/kabul ettiğidir. Ki bunun doğruluğunu hayatta iken anlayamaycak olsak bile ölünce bir şekilde anlayacağız/anlatacaklar.

Benim bulduğumu sizde bulun, diyenlerden çok, siz bir şeyler bulmaya kendiniz çalışın. Ancak bulduklarınız sizden önce bulmuşların bir tarafı ile uyuşur. Bu ise insan olmamızın neticesidir.

Sonuçta “Senin dinin sana, benim dinim bana” ayetini her sabah namazın sünnetinde okumayı adet edinen Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “dinde zorlama yoktur” ile buluştuğu yerde durmak gerekir.

Üstad Necip Fazıl buyurdu ki: “Fazla ciddiye almayın bu hayatı nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.”

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

Yönetmen: Rajkumar Hirani       

Senaryo: Rajkumar Hirani, Abhijit Joshi, Sreerag Nambiar  

Ülke: Hindistan

Tür: Komedi, Dram, Fantastik, Gizem, Romantik

Rating: 8.5

Vizyon Tarihi: 19 Aralık 2014 (Hindistan)

Süre: 153 dakika

Dil: Hintçe

Müzik: Atul Gogavale, Shantanu Moitra

Nam-ı Diğer: Peekay

Oyuncular: Aamir Khan, Anushka Sharma, Sanjay Dutt, Boman Irani, Saurabh Shukla

Özet

PEEKAY: Yerel dilde kim olduğunu unutacak kadar zil zurna sarhoş olanlara söylenen lakap gibi bir şeymiş.

P.K. bi şehirdeki yabancının düşünceler komedisidir. P.K.(Aamir Khan) Daha önce kimsenin sormadığı sorular sorar. Bunlar masum, çocuk gibi sorulardır ama cevapları enteresandır. P.K.’in masum gözlerini gören insanlar kendi monoton hayatlarını gözden geçirirler.P.K.’in sadık arkadaşları ve dostları olur. Kırık kalpleri düzeltir öfkeleri dindirir. P.K.’in çocuksu merakı kendisi ve milyonlarca insan için manevi bir yolculuğa dönüşür.Film karmaşık felsefelerin iddialı ve benzersiz yönlerini orijinal bi şekilde ortaya koyuyor. Ayrıca basit, kahkaha dolu, insani bir aşk masalı da süregidiyor. Sonuç olarak ayrı dünyalardan gelen yabancılar arasında dostluk destanı işlenmiş diyebiliriz. – Gönderen: SonNefesim

Filmden

Gökyüzünde bir sürü yıldız vardır. Daha önce saymayı denediniz mi hiç?

Şimdi oturup saymaya kalksanız sadece kendi galaksimizdekileri saymanız bile 6,000 yılınızı alacaktır.

Ayrıca bunun gibi daha bir sürü galaksi vardır.

Bilim adamları 2 milyardan fazla olduğunu söylüyorlar.

Bu durumda, o kadar galaksi içinden sadece bizim gezegenimizde hayat olması imkânsız değil midir?

Tıpkı bizim, onları kanıtlamak için Ay’a veya Mars’a gitmemiz gibi onlar da buraya varlığımızı kanıtlamaya gelebilirler.

Hırsızın çaldığı o şey, uzak gemisini çağırmaya yarayan bir kontrol cihazıydı.

Kontrol cihazı olmadan evine dönemezdi.

Ne dilimizi biliyordu ne de bir arkadaşı vardı.

Yalnız ve korkmuş bir biçimde, sadece tek bir şeyi düşünüyordu.

Evine nasıl geri döneceğini.

**

Geçmiş hep acılarla doludur. Neden? Oysaki gelecek bizim ellerimizdedir.

Hayatımıza bakmalıyız biz. Ben de birkaç satır karalıyorum arada. Gerçekten mi? Devamını da söylesene. Hayır, söylemesem iyi olur. Devamını söylersem, bitince evlenirsin benimle. – Kafadan çatlak mısın nesin? – Hayır, hayır. En sevdiğin şair Harivansh Rai Bachchan öyle yapmış. Bir sabah kadının birine şiirlerinden bir tanesini okumuş. Akşamına kadınla evlenmiş hemen. – Bir yerde okumuştum. – Gerçekten mi? 12 ay sonra ise bir efsane olan Amitabh Bachchan dünyaya gelmiş.

- Jaggu.

- Jaggu mu? İsmim yani. Babam daha tuhaf bir isim vermişti Jagat Janani. Okuldaki herkes dalga geçerdi benimle. Bende kısalttım o yüzden. Jaggu. Mumbai’li misin? Hayır, Delhi. Burada bir TV şirketinde çalışıyorum. Peki ya sen

 Benim adım da Sarfaraz. Mimarlık okuyorum burada. Part-time işlerde çalışıyorum.

- Şu anda Pakistan elçiliğindeyim.

- Niye Pakistan elçiliği?

  Pakistan’lıyım da ondan. Hindistan elçiliğinde çalışacak değilim ya.

- Ne oldu?

  – Hayır, bir şey olmadı. Pakistanlı olduğumu söyleyince yüzündeki gülümseme birden gitti. Görüşmek üzere o zaman.

# Benliklerimizi ve geleneklerimizi koyalım bir kenara

# Yürüyüp gidelim öylece yan yana

# Benliklerimizi ve geleneklerimizi koyalım bir kenara

# Yürüyüp gidelim öylece yan yana

# Veremeyiz birbirimize ellerimizden başka

# Gel hadi gel Öylece yürüyelim yan yana

# Veremeyiz birbirimize ellerimizden başka

# Gel hadi gel Öylece yürüyelim yan yana

# Güneş yakarsa diye gölge olayım sana

# Korkutursa gecenin karanlığı, getireyim Ay’ı baş ucuna

# Kaplarsa içini hüzün, yapayım birkaç komiklik sana

# Ver elini ver bana gülelim yan yana

# Tanıştım ya seninle korkutamaz artık beni dünya

# Öylece değil yürüyelim ölene dek yan yana

# Veremeyiz birbirimize ellerimizden başka

# Gel hadi gel yürüyelim hep yan yana

**

Teşekkür ederiz.

- Anne, baba! Kızınız aşık olmuş! – Aşık mı olmuş?

  Oğlan çok şeker bir şey. Hadi, başka fotoğraflar göster. Ne iş yapıyor?

  Umarım fakir bir aileden gelmiyordur.

- Sakin olun, her şeyi anlatacağım.

- Adını söyle önce.

- Sarfaraz.

- Müslüman mı?

  Evet baba. Burada mimarlık okuyor. Ailesi Pakistan’da ama. Pakistan mı?

  Hangi Pakistan?

  Anne, dünyada sadece bir tane Pakistan var. Ne diyorsun sen?

  Eşarp takıp, namaz mı kılacaksın yani?

  Delirdin mi sen?

  Sakın kapatma Jaggu. Bir yere gitme. Arabaya gideceğim. Başımıza bir felaket geldi. Bize yardım et sevgili Guruji.

Babamın nereye gittiğini biliyordum.

Çocukluğumdan beri Tapasvi’nin yüzünü bizimkilerden daha çok görmüşümdür. Güle güle anne.

Okul çantasından tut, banyo duvarına kadar.

Bay Tapasvi evin her yerindeydi.

Babam, Guru’dan hayırlı bir tavsiye almadan dişçiye bile gitmezdi.

Tapasvi, içinde, her bir iş için farklı Tanrılar bulunan bir kutu hediye etmişti.

Borsa işlerini yaparken, bilgisayar ekranına Laxmi’yi gösterirdi.

Sıradan işlerini yaparken yanında hep Hanuman’ı bulundururdu.

İnternetten dua, hayırlı öğütler, kuryeyle kutsanmış yiyecek gönderme…

Hepsi Tapasvi’nin fikirleriydi. Jaggu, ayaklarına dokun ve duanı et. Neden Jagat Janani?

  Neden kendini öldürmek istiyorsun?

  Eline bir kağıt kalem al, yazmaya başla. Tanrım. Sen bana yolu göster.

Evet.

Evet. Sen nasıl dersen Tanrım. Geleceğin öngörüldü Jagat Janani. Adı Sarfaraz olan Pakistanlı çocuk seni aldatacak. Sarfaraz beni asla aldatmaz. Geçmişine bakarsan insanların dürüst olmadığını görürsün. Senden birlikte olacaktır ama asla seninle evlenmeyecektir. Hatta yakında terk bile edecektir. Jaggu hemen Hindistan’a dönüyorsun. Bir gün daha orada kalırsan sana kızım demem artık. Sahni, izin ver kızınla ben konuşayım. Evlat, silme tuşuna bas ve hayatından çıkar o kişiyi. Selam. Ne oldu?

  – Beni seviyor musun?

  – Tabii ki de seviyorum. Ne oldu ki?

  Benimle evlenir misin?

  – Tamam da, ne oldu?

  – Evet veya hayır de, Sarfaraz?

  – Evet ama…

- Yarın evlenelim.

- Yarın mı?

  – Evet, yarın evlenelim. Tapasvi’nin öngörüsü yanlış. Bunu ispatlayacağım.

Tebrikler.

 Bay James Herrick ve Bayan Oprah Brown, sıra sizde.

- James daha gelmedi.

- Nikâh memuruna söyleyin.

- Şunu biraz tutabilir misiniz?

  – Elbette. Merhaba.

- Bu size.

- Bana mı?

  – Evet.

- Sağ ol.

Mektup Sarfaraz’dan gelmişti.

İki farklı aile arasında evliliğin olamayacağını yazmıştı.

Ülkemiz, insanlarımız, inancımız her şeyimiz farklı.

Ailelerimizi mutsuz ederek kendimiz mutlu olamayız.

Bir daha beni arama.

Özür dilerim.

- Nereye gideceksiniz bayan?

  – Yeni Delhi’ye.

**

YENİ DELHİ 6 AY SONRA

Şehrime geri dönmüştüm. Ama babam evde kalmama izin vermemişti.

Başka bir haber kanalında işe girmiştim. Patron, haber yapmak için kötü bir köpek bulup getirmemizi istemiş. Bazen haber olacak şeyler bulurduk bazen de haberleri biz oluştururduk.

Kayıp aranıyor. Kayıp. Görürseniz PK’ye haber verin. Haberimi buldum ben.

- Sen ofise git. Ben sonra gelirim.

- Geç kalma. Bakar mısınız?

  Neden bu broşürleri dağıtıyorsunuz?

  Tanrının halletmediği bir sorunum var. Ya sorunu çözmek istemiyor ya da onu bulmamı. Hayatım mahvedildi. Nerede olduğunu bilmiyorum. Sen nerede olduğunu biliyor musun?

  Hayır.

- Neden o kaskı takıyorsun?

  - Taksilerden öğrendim. Karman çorman bir trafiğin içinde bile sarı renkli oldukları için görülebiliyorlar.

- Yani?

  - Tanrı beni herkesin içinde görebilsin diye işte. Yoksa o kadar insanın içinden beni nasıl görebilecek!

Evet, biraz daha sola kay. Mükemmel.

Arka planı ver.

Sendeyiz Jaggu.

Kim demiş hayvanlar intihar etmez diye?

Ramesh Nagar, Delhi’den Dr. Sweetie Singh’in köpeği Nikku.

Geçen ay içinde, tam 3 kez intihara kalkışmış.

Çatıdan atlamaya, uyku haplarını yutmaya ve kendisi şömineye atmaya çalışmıştır.

Nikku neden böyle şeyler yapsın ki?

Ruhsal bozukluklar mı yaşıyor acaba?

Yoksa… Ne oldu Jaggu?

Bu saçmalık nedir böyle, Nitu?

  

Kısa bir aradan sonra, ünlü iş adamı Bay Ratan Atarival ile konuşmaya devam edeceğiz. Kahve ister misiniz?

Birisi beyefendiye kahve getirsin. Jerry. Bu köpekte depresyon, anksiyete bozukluğu şizofreni veya dikkat eksiliği olması hakkında ne düşünüyorsun?

  Neyi varsa var, bana ne ki bundan?

  Kesinlikle. İnsanlar da neden umursasın ki?

  Madem böyle neden böyle aptal bir haberi kanalda gösteriyoruz ki?

  – Sen ne göstermek istiyorsun peki?

  – Şunu biraz tutabilir misin?

  Şuna bak. Broşür dağıtıp Tanrı’yı arayan bir adamla tanıştım bugün.

- Bulmuş mu ya?

  – Hayır. Tanrı’yı aramak inanca girer. Tanrı’yı bulmak ise habere.

- Tanrı’yı bulursa, getir buraya çıkartayım haberlere.

- Ama?

  Şirket politikasını biliyorsun. Ne dinle ne de Tanrı ile ilgili haber yapmıyoruz. Bitmiştir. Neyin var senin böyle?

  İçindeki o mücadeleci insana ne oldu?

  Mücadeleci insanı mı görmek istiyorsun?

  Buyur bak. Tam üç tane izi var. Gördün mü?

  Doğum lekesi falan da değil. Babanın çok sevdiği arkadaşı Tapasvi var ya?

Adama karşı haber yaptım diye müritleri Trishul ile yaptı. Evet, kıçıma soktular resmen. O gün karar verdim. Ülkede kalmak istiyorsam bir daha dinle ilgili haber yapmayacağım. Bu kadar! Sunmam gereken bir program var. Gidebilirsin. Güle güle.

Herkese tekrardan merhabalar. Sayın iş adamı ile olan konuşmamıza…

Patron bu haberin peşinden koşmama izin vermemişti.

Ama iki hafta sonra, haberime yine yolda rastlamıştım.

Hırsız! Hırsız! Hırsız! Biri yakalasın şunu!

Yardım kutusundan para çalıyor. Dur bakalım, nereye gidiyorsun?

 Yakalayın! Çekilin yoldan! Aptal herif. Tanrı’nın cebine elini sokmaya ne cüret edersin?

 Pandit, o hırsız değil. Para atmaya çalışırken cüzdanım içine düşmüştü. Sadece çıkarmama yardım ediyordu. Doğruyu söylüyorum. Kontrol edebilirsiniz. İçinde 5,000 rupi vardı. Bakabilirsiniz. Pandit ama o benim param. Bir kez bağış edilen bir daha geri alınamaz. Para artık Tanrı’nın.

Bırakın gitsinler. Hey.

- Orada ne işler karıştırıyordun?

  – Paramı geri alıyordum.

- Tanrı paramı aldı ama istediğimi yapmadı.

- Bekle bir dakika. Önce parayı aldığını sonra geri koyduğunu gördüm. Buradaki tapınağa sadece 200 rupi yatırmıştım. Fazlasını geri koydum ben de.

Boynunda neden bu kadar çok muska ve tılsım var?

  Reddedildim. Bundan sonra takmayacağım. Yüzünde niye böyle Tanrı çıkartması var peki?

  Kendimi korumak için. İnsanlar kimse duvarlara işemesin diye Tanrı’nın resimlerini koyuyor. Kimse bana vurmasın diye yüzüme yapıştırdım ben de.

Nitu, neredesin?

  Gelip beni alabilir misin?

  Yanımda hiç para yok eve gitmek için. Olanları sonra anlatırım. Mudrika’daki büyük tapınağın karşısındayım. Geç kalma. Teşekkür ederim. Görüşürüz. Al bunu. Senin olsun.

- Ne için bu?

  – Taksi için. Binip evine gidebilirsin. Evine gidemeyen birini gördüğümde kendimi iyi hissetmiyorum.

- Beni dinle.

- Başka param yok. Hepsi o. Hayır, hayır. Bunu alamam ben.

- Neden?

  – Senin de evine gitmen gerekmiyor mu?

  Hem başka paran da yokmuş. Param olsa bile yine de evime gidemem. Niye?

  Nerede yaşıyorsun ki?

  Aslında Agrasen ki Baoli’de kalıyorum. Ama bugünlerde otel fiyatları biraz yüksek. Karakollarda kalmak zorunda kalıyorum ben de.

 Karakol mu?

  – Polis karakolunda mı yani?

  – Evet, Delhi’de 122 tane var.

- Beleş yemek de veriyorlar.

- Sen de otelmiş gibi oralarda mı kalıyorsun?

  Gel nasıl yaptığımı göstereyim.

Buraya işemek yasaktır.

Burada dur. Hey, buraya bak aptal!

Sen görürsün şimdi! Jaggu.

- Arkaya geç. Şu arabayı takip etmeliyiz.

- Arabada kim var ki?

  – Haberimiz. Çabuk ol. Bana biraz para ver. Hadisene Nitu. Sağ ol. Görüşürüz. Bakar mısınız?

  – Evet.

- İçeri girmek istiyorum.

- Sebep?

  O adamla tanışmak istiyorum. Orası istediğiniz gibi girip oturabileceğiniz bir okul kantini değildir bayan. Orası bir nezarethanedir. Nezarethane! Sadece suç işleyenler girebilir, anladınız mı?

  Rüşvet vermek bir suçtur bayan. Suç olduğu için verdim zaten.

- Sizi içeriye atabilirim.

- Atın lütfen.

- Teşekkür ederim Bay Pandey.

- Bir saatin var. Merhaba. Hikâyeni öğrenmek istiyorum. Bana anlatabilir misin?

  Neden?

  Ben bir televizyon muhabiriyim. İşim bu benim.

- Ne istiyorsan sorabilirsin.

- Mükemmel.

- İlk önce, adın nedir?
  – Bir adım yok. Ama herkesin neden bana PK dediğini bilmiyorum. Ne iş yapıyorsun?
  Astronotum. Astronot mu?
  Şu Ay’a gidenler gibi mi?
  Bir keresinde gitmiştim oraya. Çok sıkıcı bir yer. Anlıyorum. En sevdiğin gezegen hangisi peki?
  – Kendi gezegenim.
- Hayır, hayır. Dünya dışında yani?
  Hayır hayır, Dünya’nın işi bitik. Kendi gezegenim dedim ya. Gece olunca görülebiliyor. Buradan yuvamı görebiliyorum. Bizimki gibi, üzerinde canlıların yaşadığı bir gezegen bulduğumuzda çok şaşırmıştık. Beni buraya araştırma yapmam için gönderdiler. Ama gelir gelmez, adamın biri uzay gemimin kontrol cihazını çaldı. Kontrol cihazı olmadan da evime sinyal gönderemem. Sinyal gönderemezsem de kimse gelip beni almaz. Böyle olursa da, buranın tehlikeli bir gezegen olduğunu ve benim burada öldüğümü düşüneceklerdir. Merhaba, bakar mısınız?
  – Ne var?
  – Kapıyı açın, evime gitmek istiyorum. Bunu içeriye düşmeden önce düşünecektiniz bayan.
- Ben hırsız değilim ama.
- Bütün hırsızlar aynı şeyi söyler.
- Bay Pandey nerede?
  Onu çağırın lütfen.
- Pandey burada değil. Bay Pandey! – Pandey.
- Kes sesini kızım. Yoksa seni… Deli olduğumu ve saçmaladığımı düşünüyorsun değil mi?
  Tabii ki de. Yoksa senin gezegeninde de mi Hintçe konuşuluyor?
  Bizim dünyamızda dil yoktur. Herkes zihin yoluyla konuşur. Karışıklığa mahal verilmez. Burada ise bir şey söylüyorlar ama farklı bir anlama geliyor. Bir cümleden 4 farklı anlam çıkıyor. Kafanı böyle sallayıp “Gerçekten mi” deyince her şey yolunda demek oluyor. Gözlerini böyle açıp kısa bir şekilde “Gerçekten mi?
 ” dediğinde şoktasın demek oluyor.
“Annen kaza geçirmiş.”
- Gerçekten mi?
  Sinirliyken, insanın sesi biraz daha yükseliyor.
Gerçekten mi?
  Bana mı öğretiyorsun aklınca?
  Gerçekten mi?
  Düşünceliyken, uzun uzun söyleniyor.
Gerçeeekten mi?
  Kelimelerle beraber anlatım şeklini de öğrenmelisin. Çok kafa karıştırıcı yeminle. 6 saatimi almıştı Hintçe’yi öğrenmem. Bütün dili öğrenmek 6 saatini mi aldı yani?
  Kimse elini tutmama izin vermiyordu ki. Sonra bana yardım eden bir kadın buldum. Ellerini tutup bütün dili kendime aktardım. Yeter bu kadar saçmalık. Biraz usturuplu salla istersen. Ellerin USB kablo mu ki, bilgisayardan bir şey alırmış gibi bilgi aktarabilesin?
  Peki ya kıyafetlerin?
  Sizin gezegende de mi kot pantolon giyiyorlar?
  Hayır, hayır. Bizde kimse kıyafet giymez. Geldiğim zaman, ilk başta insanların derilerinin, farklı olduğunu sanmıştım.
Kimileri parlak kimileri siyah tenliydi.
Kimileri renkli kimileri tamamen beyazdı.
Kimileri dar kimileri ise oldukça boldu.
Sonra bir gün bir araba gördüm.
Dans eden bir araba.
Ondan sonra insanların derilerinin de bizim gibi olduğunu anlamıştım.
Kıyafet diye adlandırdıkları şeyler giyiyorlarmış sadece.
Sizin gezegeninizden insanlarla tanışabilirdim artık.
Ama niye bana güldüklerini anlamamıştım.
Erkeklerle kadınların, farklı kıyafetler giydiklerini anlamam biraz zaman almıştı.
Gündüz giydikleri farklı gece giydikleri farklıydı.
Spor kıyafetleri farklı yemek kıyafetleri farklıydı.
Bir kıyafetin içinde, resme benzer bir şeyler bulmuştum.
O resimli şeyin, gezegende hayatta kalmak için önem teşkil ettiğini anlamam yine biraz zaman almıştı.
Resim karşılığında yemek alabiliyordum.
Sonrasında o yaşlı adamın bütün resimlerini toplamaya başlamıştım. Ne istiyorsun?
  Neden bunları bana veriyorsun?
  Neden bu ıvır zıvırları veriyorsun dedim?
  İşte şimdi oldu. Al bakalım havuçlarını.
O resimlerin sadece tek bir kağıtta işe yaradığını anlamıştım sonra.
Diğer kağıttaki resimlerin hiçbir değeri yoktu.
Artık ihtiyacım olan parayı ve kıyafetleri, dans arabalarından alıyordum. Hem bankam hem de kıyafet dükkanlarım olmuşlardı.
Bir keresinde öyle güzel bir kıyafet bulmuştum ki yiyecek almak için resim göstermeme gerek kalmıyordu.
Yemek kendiliğinden ayağıma geliyordu. Alın bunu efendim.
Kumanda cihazımı bulmak için gezegenin dilini öğrenmem gerekiyordu artık.
Dil olmadan hiçbir şeyin mümkünatı yoktu.
Mesela bir beyefendinin kıyafetinde birkaç kusur gördüm.
Sonra kıyafetini bozduğumu sandım.
O yüzden tekrar eski haline getirdim. Onu yolda buldum. Şerefsizin biri vurup kaçmıştı. İyi görünüyor ama hiçbir soruya cevap vermiyor. Sağır olmuştur belki de. Hey sağır! Duyuyor ama cevap vermiyor. Şoka girip hafızasını kaybetmiş galiba. Sana kimin vurduğunu hatırlıyor musun?
  Plakasını falan hatırlıyor musun?
  Gidelim. Gel benimle. Hafızan yerine gelene kadar misafirim olacaksın. Kafanı bir yerlere çarp hep. Hafızanı kaybetmene neden olduğu gibi geri gelmesine de neden olabilir. Bir filmde görmüştüm.
Dediklerini anlamam için ellerini tutup, dilini aktarmam gerekiyordu.
Bir hafıza kaybıyla, kadınla erkek arasındaki farkı unuttun mu hemen?
  Dur bir dakika. Ehliyetime bak hele. Cinsiyet: Erkek. Bay. Sap. Boru. Tek Tabanca. Eve dönmek istiyorsam, öncelikle mutlaka birilerinin elini tutmam gerekiyordu.
# Geliyor işte kadın erkeği birbirinden ayıramayan
# Kaygısız mı kaygısız biricik misafirimiz
# Geliyor işte kadın erkeği birbirinden ayıramayan
# Kaygısız mı kaygısız biricik misafirimiz
# Çıkartıyorsun bize zorluk ama
# Yapma, yapma, yapma, yapma
# Hovarda çocuk oldu misafir bana
# Hovarda çocuk oldu misafir bana
# Giyiyorsun renkli kıyafetler nerelisin böyle
# Nedir derdin nedir sorunun söylesene bize
# Giyiyorsun renkli kıyafetler nerelisin böyle
# Nedir derdin nedir sorunun söylesene bize
# Adın Shakespeare falan mı söylesene bize
# Shakespeare okulundan mısın bu ne hal böyle
# Adın Shakespeare falan mı söylesene bize
# Shakespeare okulundan mısın bu ne hal böyle
# Ne bir adres ne de bir isim vardı üzerinde
# Gökten mi düştün söylesene bize
# Çıkartıyorsun bize zorluk ama
# Yapma, yapma, yapma, yapma
# Hovarda çocuk oldu misafir bana
# Hovarda çocuk oldu misafir bana
# Hafızanı kaybettin tamam Meselemiz bu değil ama
# Hafızanı kaybettin tamam Meselemiz bu değil ama
# Kimse hiç ilgi göstermedi mi sana
# Çok sevimlisin oysa Çok da masumsun aynı zamanda
# Yapma, yapma, yapma, yapma
# Hovarda çocuk oldu misafir bana
# Hovarda çocuk oldu misafir bana
# Herkesin eline atlayan
# Renkli misafirim geldi sonunda
# Herkesin eline atlayan
# Renkli misafirim geldi sonunda
# Hovarda çocuk gerçekten oldu misafir bana
# Hovarda çocuk gerçekten oldu misafir bana
# Hovarda çocuk gerçekten oldu misafir bana
Derdini anlıyorum ama burada öyle herkesin elini tutma. Bazen şansın yaver gidebilir ama hayatını tehlikeye sokabilirsin. Üzülme böyle. Gel benimle. Burada ister elini tut ister ayağını. Kimse sana karışmayacaktır. Gel hadi.
Cennet gibi bir yerdi. Herkes çok güzel ve arkadaş canlısıydı.
Hepsi de elimi tutup beni odalarına götürmek istiyordu.
Sonrasında adı Phuljhariya olan kibar ve sakin bir bayanla tanışmıştım. Phuljaria, bunu balayı odasına götür.
6 saat boyunca, dili aktarma yaparken Phuljaria inanılmaz bir sabır göstermişti. 1, 2, 3… X, Y, Z… Bütün her şeyi aktarmıştım. İlk defa mı bu işi yapıyorsun?
  Yoksa başlamadan önce böyle şeyler mi yapıyorsun?
  Evet. Nereden geliyorsun?
  Çok uzaklardan geliyorum bayan.
- Adını bile duymamışsındır muhtemelen.
- Ama bizim gibi konuşuyorsun. Senden öyle öğrendiğim için kardeşim. Kardeş senin anandır. Defol buradan. Kardeşim. Kardeşim, uyan! Kardeşim, uyan!
- Konuşmaya başlamışsın kardeşim.
- Bana yardım etmen gerekiyor kardeşim. Phuljaria neler yapmış sana böyle?
  Hemen benimle gel. Hafıza ile seks arasında bir bağlantı varmış demek. Bunu hemen doktora söylemeliyiz. Zevk en iyi tedavi yöntemiymiş. Bu çok önemli bir mesele kardeşim. Hemen benimle gel. Burada dur. Burada dur. Hırsız kolyeyi boynumdan tam burada almıştı kardeşim. O kolyeye ihtiyacım var kardeşim. O kolyeye ihtiyacım var.
- Pahalı bir şey miydi?
  – Çok pahalı hem de. Beni iyi dinle kardeşim. Hırsız bizim köyümüzden olmalı. Ama burada çok çabuk yakalanabilir. O yüzden Delhi’ye götürüp satmış olmalı.
- O zaman gitmeliyim kardeşim.
- Nereye?
  Delhi’ye.
- Memur bey?
  – Ne var?
  – Kumanda cihazım benden çalındı. Peekay misin sen?
  TV kumandanı bulmak polisin işi midir?
  – Televizyon için değil.
- Ne için ya?
  Bunu size söyleyemem. Ama çok pahalı bir kolyedir.
- Nerede çaldırdın?
  – Rajasthan, Mandava’da. Salak herif. Mandava’da çalınan şeyi Delhi’de mi arıyorsun?
  – Evet, hırsız Delhi’ye gelmiş olmalı.
- Eee?
  Eee işte hırsızı burada bulabilirsiniz. Mankafa. Burada neredeyse 2 milyon insan yaşıyor. Polis de bir insan, Tanrı değil. Sana sadece Tanrı yardım edebilir. İki ayaklı Tanrı’ya git. Sana yardım edebilecek tek kişi odur. Sadece Tanrı bilebilir. Biz nereden bilelim?
  Tanrı nerede olduğunu biliyordur. Git başımdan. Biraz Tanrı’ya inancın olsun evlat.
Kimmiş bu herkesin dilinden düşürmediği bana yardım edebilecek Tanrı.
Gördüklerimden sonra korkmuştum.
Dünya’nın insanları gezegenlerini kimin yarattığını biliyordu.
Aslına bakarsan kendisi insanların içinde yaşıyordu.
Bütün caddelerde onun evi vardı.
Milyonlarca insan küçük bir ücret karşılığında onun evine gidiyor O da insanların sorunlarını hallediyordu.
Böyle bir sihir ve mucize benim gezegenimde yoktu.
İnanamamıştım ama yine de bir deneyeyim dedim. Bana bir tane Tanrı verebilir misin?
  Hangisini istiyorsun?
  Bu 20, bu 50, bu 100 bu da 500 rupi. 20’lik ile 500’lük arasındaki fark nedir?
  Sadece boyutu farklı. Geri kalan her şey aynı.
- 20’lik de işimi görür değil mi?
  Tamam sana 15 olsun. Al git hadi.
Açlıktan ölüyorum Tanrı. Bana yiyecek bir şeyler ver!
Kafayı yiyecektim resmen. Tanrı işe yarıyordu.
Evime dönebilirdim artık. Biri benim kontrol cihazımı çaldı Tanrı. Lütfen onu bana geri getir. Evime gitmek istiyorum. Bu Tanrı’nın pili falan mı bitti?
  İlk işe yaradı ama sonra bir şey olmadı.
- Ne demek istiyorsun?
  – Yeni bir pil tak yani.
- Pille çalışmıyor o.
- Niye çalışmıyor ya?
  – İmalat hatası falan mı var acaba?
  – Hatalı ürün yapmayız biz.
- Bu Tanrı’yı sen mi yaptın?
  – Evet, kendi ellerimle. Sen mi Tanrı’yı yaptın yoksa Tanrı mı seni yaptı?
  Tabii ki de Tanrı bizleri yaptı. Biz sadece onun heykellerini yapıyoruz.
- Neden yapıyorsunuz heykellerini?
  – Dua edip dertlerimizi anlatabilelim diye.
Bu bir çeşit verici falan mı yoksa?
  Mesajlarınız Tanrı’ya nasıl gidiyor ki?
  Tanrı’nın vericiye ihtiyacı falan olmaz. Bizzat kendisi bizi duyar. Madem kendisi bizzat duyuyor, bunlara ne hacet o zaman?
  Neyi var be bu adamın?
  Dükkanımı kapattırmak mı istiyorsun?
  Derdin ne senin?
  Kontrol cihazım çalındı. Nerede olduğunu Tanrı’ya soruyorum ama bana hiçbir şey söylemiyor.
- Peekay falan mısın oğlum sen?
  – Ne demek oluyor o?
  O Tanrı’ya neden bu kadar yükleniyorsun?
  Küçücük ayaklarıyla nasıl hırsızın peşinden koşsun he?
  Tapınağa git. Orada daha büyük bir Tanrı var. Hem daha hızlı koşacaktır hem de işini daha çabuk halledecektir. Bu hindistan cevizini ve biraz para ver. Hemen isteğini yerine getirecektir. 200 rupi de bana ateşle.
Herkes elinde hindistan cevizi ve parayla işleri hallolsun diye sırada bekliyordu.
2 saat sonra sıra bana gelmişti. Tanrı! Tanrı, lütfen kontrol cihazımı bana geri getir.
- Nerede hani?
  – Bekleme yapma.
- Ama istediğim olmadı. Bayım, Tanrı işimi halletmiyor. Parasını vermiştim ama.
- Halledecektir.
- Ne zaman?
  Ben nereden bilebilirim bunu! Halledecektir. Biraz sabırlı ol.
- Bekleme yapmasana be.
- Eşyamı ne zaman alacağım yahu?
  – Sırayı tıkama. Devam et hadi?
  – Ya benim yerime başkası alırsa?
  – Peekay misin sen?
  – Bayan bekleyin biraz. Ne yapıyorsunuz?
  – Eşyamı nereden alacağım ben?
  – Tımarhaneden. Nasıl yani?
  Parayı burada veriyoruz, tımarhaneden mi teslim alıyoruz?
  – Çıkarın şunu buradan.
- En azından fişimi ver bari. Fişini versin ama. Tımarhanede biri sorarsa ne diyeceğim ben?
  – Yürü hadi. Yürü hadi.
- Ama ya kontrol cihazım?
  – Terliklerimi bulamıyorum.
- Birisi almış olmalı. Sen de başkasınınkini al. Tapınaklarda olur böyle şeyler. Paramı aldılar ama işimi halletmediler. Adını söyle.
- Bhagwan.
- Tam adını söyle. Tam adını bilmiyorum.
- Nerede oturuyor?
  – Tapınağın yanında.
- Parayı eline mi verdin?
  – Hayır, kutuya bıraktım.
- İşini yapacağını söyledi mi?
  – Sorun da bu ya. Konuşmuyor.
- Niye?
  Dilsiz falan mı?
  – Olabilir.
- Gerçekten mi?
  Nasıl bir görünüşü vardı?
  Tıpkı bunun gibi görünüyordu. Ama biraz daha büyükçe. Buraya gel. Buraya gel. Peekay misin sen?
  – Evet ama herkes bunu nereden biliyor?
  – Beni salak mı sandın?
  20 yıldan beri polisim ben. Kimin peekay olup olmadığını hemen anlayabilirim. Kripal singh. Ara şunun üzerini. Kimliğini ver hele. Dr. D’Mello. Dinini unutacak kadar niye sarhoş oldun böyle Doktor?
  Neden kiliseye gideceğine tapınağa gittin?
  Ortalığı karıştırmak mı istiyorsun?
  Kiliseye, kendi Tanrı’na gitmelisin. Kilise mi?
  – Defol buradan.
- Ama kontrol cihazım?
  Kes sesini. Defol buradan. Sizlerin yüzünden, Tanrı çarmıha gerildi. Ne?
  Çarmıha mı?
  Tanrı mı?
  – Ne zaman?
  – 2000 yıl önce. Senin günahların yüzünden. Ama ben ne yaptım ki?
  Daha yeni geldim ben?
  Peekay misin sen?
  – Evet.
- Tanrı’nın gözü senin üzerinde. Yaptıklarını izliyor. Tanrı?
  Tanrı?
  Nerede hani?
  – Ne var o kadehin içinde?
  – Şarap. Şarap demek.
O an Tanrı’nın, hindistan cevizinden sıkıldığını anlamıştım.
Şaraptan hoşnut olmaya başlamıştı ve aynı zamanda pahalıydı da.
Gidip para toplamaya başlamıştım.
Birazını dans arabalarından birazını da, köprüde durup insanlara istediği kadar para veren cömert bir adamdan bulmuştum.
- Bayım, bu yakınlarda Tanrı evi var mıdır?
  – Evet, hemen burada.
- Dur bakalım, nedir o elindeki?
  – Şarap. Tanrı’ya getirdim. Nerede o?
Kadının biri çok üzgün görünüyordu.
Sebebini öğrenmek için elini tutayım dedim ben de. Dul bir kadını nasıl rahatsız edersin şerefsiz?
  Dul olduğunu nereden biliyorsun?
  Giydiği beyaz sariyi görmüyor musun?
  Her şey yolunda mı?
  – Kocanız öldüğü için çok üzgünüm bayan.
- Ne?
  – Ne zaman öldü?
  Ben nereden bileyim! Beyaz elbise giyen sensin.
- Evlenen bütün kadınlar beyaz giyer.
- Hayır, kocası ölenler giyer. Hayır onlar siyah giyer aptal. Defol buradan! Üçünüzün de kocası mı öldü?
  Ben daha yaşıyorum lan!
Bir sürü tekme tokattan sonra, insanların tek Tanrı’sının değil bir çok Tanrı’sının olduğunu fark etmiştim.
Her Tanrı’nın kendi kuralları vardı.
Her Tanrı kendi topluluğunu oluşturmuştu.
İnsanlar buna “din” diyordu.
Her dinin farklı bir yöneticisi vardı.
Dünyadaki her insan bir tek dine, yani tek bir topluluğa bağlıydı.
Ve o insanlar sadece o topluluğun yöneticisinin dediğini yerine getiriyordu.
Şimdi ben hangi topluluğun üyesi olacaktım?
  Hangi Tanrı’ya dua edecektim?
Kontrol cihazımı geri almak için, bu durum çok önem teşkil ediyordu.
- Ne yapıyorsun?
  – İşaretleri nerede?
  – Ne işaretleri?
  – Din işaretleri tabii ki. Hangi topluluğa ait olduğunu nereden öğreneceğim?
  Tanrı işaretleri nereye koyuyor?
  Güvenlik!
Hangi dine ait olduğumu bulmak çok zormuş meğerse.
Sadece tek bir yol kalmıştı.
Bütün dinlerin Tanrı’larına dua etmeye başlayacaktım. İçlerinden birisi benim Tanrı’m çıkmalıydı. Söylediklerimi dinleyecekti. Kafam çok karıştı Tanrı. Bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyım. Bir türlü beni duymuyorsun. Sorunlarıma cevap ver. Hiç olmazsa bana bir yol göster. Lütfen! Ellerimi böyle mi yapmalıyım yoksa ayaklarına mı kapanmalıyım?
  Dikkatini çekmek için çan mı çalayım yoksa hoparlör ile mi konuşayım?
  Gita’ya mı, Kur’an’a mı yoksa İncil’e mi uyayım?
  Her bir yöneticin farklı şeyler söylüyor. Birisi pazartesi oruç tut diyor diğeri salı. Birisi güneş doğmadan önce yemek ye diyor, diğeri güneş battıktan sonra. Birisi ineğe dua et diyor diğeri onu kurban et. Birisi Tanrı’nın evine ayakkabı ile giremezsin diyor diğeri ise girebilirsin. Birisi diyor sağ diğeri diyor sol. Şaştım kaldım aralarında. Durum artık sinir bozucu olmaya başladı. Evime gitmek istiyorum sadece. Ne dersen yapacağım söz. Yeter ki beni evime gönder. Lütfen!
 Bir şeyler söyle! İçinizden biri cevap versin, ne olur! Lütfen! Ne olur!
- Kapıyı neden kilitledin?
  – Bugün bir yere gitmene izin vermeyeceğim. Kapıyı aç, gösteriye çıkmam gerekiyor. Şiva. Günah def eden, hiçbir şeyden korkmayan. Güvenlik!
- Kimsin sen?
  – Beni tanımadın mı?
  – Ben Peekay’im.
- Güvenlik! Dışarıda kimse var mı?
  Burada sarhoş biri var. Zorla beni tuvalette tutuyor.
- Hemen kapıyı aç.
- İlk önce bana kontrol cihazımı bul.
- Hangi kontrol cihazı?
  – Uzay gemimin kontrol cihazı. Uzay gemin mi?
  Unuttun mu yoksa?
  O kadar da söylemiştim sana. Ben bu gezegenden değilim. Çok uzak bir yerden geliyorum. Bana kontrol cihazımı bul ki evime geri dönebileyim. Kardeşim lütfen bırak beni. Küçük çocuklarım var benim.
- Evet, biliyorum. Ganesh ve Kartik. O kadar da küçük değiller hem. Başlarının çaresine bakabilirler. Bana kontrol cihazımı bulduktan sonra yanlarına gidebilirsin. Tanrım kurtar beni! Senden üstün Tanrı da mı var?
  Nerede hani?
  Şimdi ise Şiva dansı başlıyor!
- Korkusuz olanın dansı!
- İmdat! İmdat! İmdat!
Himalaya Dağları’nda meditasyon yaparken birden bire bir ışık gördüm. Yerdeki küçük bir objeden geliyordu. Hemen gözlerimi kapatıp Tanrı’yı düşündüm. Sonra birden aydınlandım. Soğuk mu soğuk kış gecesinde bile o şey oldukça sıcaktı. Sonra Tanrı seslendi: “O Şiva’nın ufak davulunun kopan bir parçası. Al eline! Al ve tapınağa götür. Onun kutsal ışığı insanları belalardan uzak tutacaktır. Şiva’nın davulunun parçasını görmek ister misiniz?
  Tanrı Şiva’ya şükürler olsun. Şiva’ya şükürler olsun!
Teşekkür ederim Tanrı. Karışmayın, bırakın gelsin. Çok heyecanlanmış durumda. Gel evladım, gel. Oraya değil evlat, buraya gel. Ne söylemek istiyorsan buna söyle. Sana şükürler olsun Şiva.
Teşekkür ederim.
Nereye saklandın Tanrı?
  Çık ortaya. Şükranlarımı kabul et. Şu anda aramızda. Tuvalette buldum onu. Cihazımı sorunca kaçmaya başladı. Benden kaçtığını sanıyordum. Meğerse beni buraya cihazıma getiriyormuş. Şükürler olsun sana. O şey Şiva’nın değil, benim. Yanlış teslimat yapılmış olmalı. Sizinki de başka yere gitmiştir kesin. Sorun isterseniz. Burada şu an. Çık ortaya Tanrı. Neyse, ben gidip cihazımı alayım. O benim ama! Ne zamandan beri, başka gezegenden olduğunu sanıyorsun?
  Beni dinle. Bir psikiyatriste falan görünmelisin. Akıl hastalarına bakan kişiye yani. Artık gidebilirsiniz hanımefendi.
- 500 rupilik cezanız sona erdi.

- Bir dakika. Bu kartım. İstersen sana bir psikiyatrist ayarlayabilirim. İstediğin zaman arayabilirsin. Tamam mı?

  Teşekkür ederim Bay Pandey. Anlattıklarımın yalan olduğunu mu düşünüyorsun?

  Gidip intihar etmek isteyen köpeklerin haberini yap öyleyse.

**

Nikku!?

  Senin kaderinde buymuş! Pandey, Pandey. İki dakikalığına daha içeri girmek istiyorum. Neler oluyor ya, bir girip bir çıkıyorsun! 500 rupi daha ver adamı vereyim sana ben.

- Sana Nikku’dan bahsettiğimi hatırlamıyorum.

- Bahsetmedin çünkü. Nereden biliyorsun ya?

  Ellerimi tuttuğunda zihnini okuyup öğrenmiştim. Benim hikayemi saçma bulduğuna göre Nikku’yu haber yapmak zorundaydın.

Yalan söyleme. Sana söylemiş olmalıyım. Doğruyu söyle çabuk. Yalan söyleyemem ben. Yalan sadece ağızla söylenir. Ben iletişim kurmak için aklımı kullanırım. Bizim dünyamızda el ele tutuşurlar.

- Göstereyim sana.

- Hayatta olmaz! Uzatsana ellerini! Bana yardım et oğlum. Karım hastanede yatıyor. Çok hasta. Ücret 10,000 rupi tuttu. 500 rupi çıkışmadı ama.

- Eğer 500 rupi verirsen, karıma…

- Olur, veririm.

- Buyur.

- Bana adresini ver. Sana paranı geri yollayacağım. Sen parayı, benim evime gönderemezsin amcacığım. Senin olsun.

- Teşekkür ederim oğlum.

- Amca?

  Al 100 rupi daha vereyim. Bahşiş verirsin sonra. Tanrı seni korusun oğlum. Gerek kalmadı. Sen kimsenin aklını falan okuyamazsın. Anlamadın mı?

  Adam seni kandırdı.

- Bu yakınlarda hiç hastane yok.

- Biliyorum. Karısını iyi olsun diye 5 yıldızlı bir otele götürmüş. Bugün karısının 75. doğum günü. Ama kadın daha önce hiç 5 yıldızlı otele gitmemiş. Adam yıllarca emeklilik maaşıyla para biriktirmiş bunun için. Karısı extradan dondurma sipariş edince adamın parası yetmemiş. Tuvalet bahanesiyle de çıkıp buraya gelmiş işte. İyi salladın! İnan veya inanma, bizim dünyamızda asla yalan söylemezler.

Durun bir saniye. Bunu da sen ver. Ne de olsa bugün senin doğum günün. Eğlenmene bak. Bizde kimse yalan söylemez demiştim. Kimseye-

- Kimseye uzaylı olduğunu söyledin mi?

 

**  Hayır, hayır. Yoksa şimdiye laboratuvarda üzerimde deney yapıyor olurlardı. Bana ne için güvendin ya?

  Buraya geldiğim günden beri herkes benden para almıştı. Sen benim için bağış kutusuna para atan ilk kişiydin. Güvenilir bir beyefendi olduğunu düşünmüştüm.

- Kontrol cihazını senin için geri alacağım PK.

- Nasıl?

  Nasıl ben de bilmiyorum ama evine döneceksin sonunda. Sana söz veriyorum. Nereye bakıyorsun öyle?

**

  Sana bakıyorum. Her gün evime uzaylı gelmiyor sonuçta. Gezegeninizdeki herkesin kulağı böyle tuhaf mı?

  – Hemen hemen.

- Herkes çıplak mı dolanıyor peki?

  Garibinize gitmiyor mu?

  Şu karga da çıplak geziyor. Sana tuhaf geliyor mu?

  Tutup da bir kravat giyse, o zaman tuhaf gelirdi işte. Bütün gece uyumadan, Tapasvi’den, kontrol cihazını nasıl alırız diye düşündüm PK.

- Alo?

  – Alo. 4 numaradaki Balbir Singh’e bağlar mısınız?

 – Yanlış numara.

- Orası hastane değil mi?

  Dünden beri aynı şeyi söylüyorum sana. Yanlış numara!

Nasıl yanlış olabilir ya?

  Numarayı bizzat ben kaydettim telefona. Neler düşündün peki?

Alo. 4 numaradaki Balbir Singh’e bağlar mısınız?

  Geç kaldınız maalesef.

- Balbir Singh bu sabah vefat etti.

- Ne?

Bir insan hemoroid ameliyatından nasıl ölebilir ki?

  Tuhaf değil mi?

  Ama endişelenmeyin ölüm raporuna kalp krizi yazarız biz. Böylelikle ailenizin itibarı zedelenmez.

- Ne bekliyorsunuz, gelip cesedi alın hadi.

- Tamam ama…

- Görüşürüz. Neden böyle söyledin?

  Mutlu ettim adamı resmen. Hastaneye gidip arkadaşının yaşadığını öğrenince havalara uçacaktır şimdi. Sürekli yanlış aramasında bıktım artık. Kandırayım dedim biraz.

- Kandırmak mı?

  – Dalga geçtim sadece PK. Olayı daha iyi anlıyorum artık. Birileri milleti kandırıyor. Derdi olup, Tapasvi yoluyla Tanrı’yı arayanlar, Tanrı’ya ulaşamıyorlar. Çünkü birisi herkesi kandırıyor. Tapasvi de burada, herkese yanlış numarayı veren kandırılmış birisi. Telefonun ucunda oturan kişi ise Tanrı değil. İnsanları kandırıyor sadece. Yoksa Tanrı ne diye kontrol cihazıma sahip çıksın?

  Anlaşılan bu gezegendeki Tanrı ile insanlar arasındaki iletişim sistemi çökertirilmiş. Herkes yanlış numarayı çeviriyor.

- Nasıl yani?

  – Bu yüzden sorunuma mantıksız çözümler üretiliyormuş hep. Bir keresinde, ona ulaşmak için yolda yuvarlanarak git demişlerdi bana. Hepimiz Tanrı’nın çocuklarıyız değil mi?

  Hangi anne-baba çocuğuna böyle tuhaf şeyler yaptırır ki?

  Baban sana “Yeni bir kıyafet istiyorsan yerde yuvarlan.” dedi mi hiç?

  Bana her gün inek sütü ile duş al diyorlardı. Mantık bunun neresinde he?

  Eğer bu aramalar doğru kişiye ulaşsaydı Tanrı ne derdi sence PK?

  “He gün Delhi sokaklarında binlerce aç çocuk yatıyor. Verin onlara, onlar içsin. Ben sütü ne yapacağım?

 ” derdi. Birilerinin, senin telefonda yaptığın gibi herkesle dalga geçtiğine adım gibi eminim.

PK, Tapasvi’nin dürüst bir adam olduğunu sanıyordu.

Şimdilik kafasını karıştıracak hiçbir şey söylememiştim ona.

Çünkü aklımda, PK’yi kontrol cihazına kavuşturacak başka bir fikir vardı.

**

- Kimmiş bu PK?

  – Kimdir, nedir hiçbir fikrim yok. Ama bizimkine nazaran benzersiz bir dünya görüşü var.

- Nasıl yani?

  – Nasıl mı?

  Mesela, seni sigara içerken görse hemen polisi arayıp birinin intihar ettiğini ihbar eder.

- Sebep?

  – Çünkü paketlerin üzerinde “Sigara Öldürür.” yazıyor. Ne yapmak istiyorsun peki?

  Savaş. Tapasvi ile PK’yi aynı televizyona çıkarmak istiyorum. Bire bir fikir tartışması yapacaklar. İnsanlara bazı şeyleri sorgulatacaktır. Jaggu, zaten sağ yanağıma 3 darbe yedim. İlla sol tarafa da mı aynısından yiyeyim istiyorsun?

  Hayır Jerry. Tartışmanın odak noktası PK’yi, Tapasvi ile çarpıştırmak değil. Herkese güzelce, dini inançlarının yanlış numara olduğunu açıklayacak. Tapasvi karşısında apışıp kalacaktır. Jerry, Jerry. Dışarıda bekliyor. Tanış, anlarsın beni. Bahse giriyorum, karşısında tıkanıp kalacaksın. Güven bana. Ne olur!

- Bayım sigaranızı düşürdünüz.

- Teşekkür ederim. Benim değil o. Kamasutra, çilek esintisi. Ben çilekten nefret ederim. Başkasına sor. Benim değil o.

- Sizin midir bayan?

  – Nasıl sorarsın bana bunu?

  Cüzdanınıza bakın. Belki siz düşürmüşsünüzdür. Kimsin sen be?

  Gerizekalı.

- Senin mi yoksa amca?

  – Hayır benim değil. PK, bunun bunun. Ne istiyorsan gelip sorabilirsin. Gel hadi. Nedir bu?

  Prezervatif.

- Ne işe yarıyor?

  – Nüfusu kontrol altına almaya.

- Nasıl?

  – Seks sırasında üzerine geçirerek. Bunu üzerine geçirerek nüfusu nasıl kontrol ediyorsun?

  Benim geçirmemle değil.

- Milyonlarca insanın geçirmesi ile oluyor.

- Herkese sen mi veriyorsun?

  Herkes de var zaten.

- Bir sorum daha olacak.

- Sorabilirsin PK. Yere biri para düşürdüğünde, herkes benim diye öne atılıyor. Ama biri prezervatif düşürünce, “Benim değil” diye kaçışıyorlar.

- Seks kişisel bir konudur dostum.

- Sebep?

  Kimse “Bugün seks yapacağım” diye sağa sola bağırmaz çünkü. Niye o zaman düğünlerde çalgılı çengili, havai fişekli parti yapıyorlar?

  O da bir yerde “Bugün seks yapacağım” demek oluyor. Ne oldu?

  Bu soruna verecek bir cevabım yok. Ama sana verecek bir işim var. Fikrini değiştirmeden önce gidelim hadi. Kıçını kollasan iyi edersin Tapasvi. Sıra bana geldi. Tapasvi her gün müritleri ile burada toplanıyor. İnsanların dileklerini Tanrı’ya iletiyor. İçeri girip çevirdiği telefon numarasını takip edeceğiz. Ne zaman ki yanlış numarayı çevirdiğini görürsen hemen araya girip durumu açıklayacaksın. Bunu yapınca kontrol cihazımı alacağız değil mi?

  Birilerinin onlarla dalga geçtiğini, o şeyin Tanrı’ya ait olmadığını anlayınca kendisi bize verecektir.

- Anlamasını sağlayayım o zaman. Birisine ev yaptırmak büyük bir erdemdir. Tanrı’nın evini yaptırmak ise daha büyük bir erdemdir. Gönlünüz bol olsun ki bütün dertlerinizden kurtulasınız. Söyle bakalım mümin kardeş. Seni rahatsız eden nedir?

  Karım 6 aydır felç, Sayın Tapasvi. Doktorlar ne yapsa fayda etmiyor. Sizden onun için… Tanrım, bana doğru yolu göster. Evet. Söyle bana. Nereye?

  Sen nasıl istersen Tanrım.

- Daha önce Rathong Buzulu’nu duydun mu hiç?

  – Hayır. Himalaya’larda. Buradan trene bin, Siliguri’ye git. Oradan otobüsle Gangtok’a geç. Oradan sonra da yürüyerek devam et. 8 gün yol gideceksin. Kançencunga Dağı’nda büyük bir Tanrı tapınağı var. Oraya git. Duaların kabul olacaktır. Yanlış numara. Söylediğin yanlış numara.

- Ne dedin?

  – Yanlış numara. Tanrı’ya ulaşmak için bozuk bir iletişim sistemi kullanıyorsun Tapasvi. Bütün çağrıların yanlış numaraya çıkıyor. Hattın ucunda, herkesi kandıran sahte bir Tanrı oturuyor. Ne demeye çalışıyorsun sen?

  Açıklayayım hemen. Hepimiz Tanrı’nın çocuklarıyız değil mi?

  – Evet, yani?

  – Hasta çocuğun senden yardım istese ne derdin peki?

  Onu iyileştirmeye mi çalışırdın, yoksa 2000 km ötede bir evim daha var. Oraya git hasta olduğunu bir de orada söyle” mi dersin?

  Mantık bunun neresinde ha?

  Gerçek Tanrı olsaydı, “Git karınla ilgilen. Ne diye onu bırakıp beni kovalıyorsun?

  Ölünce zaten bana geleceksin. Zamanını karınla harca git.” derdi, değil mi?

  Birilerinin seni kandırdığını kanıtlayabilirim. Tapasvi, Tanrı’yı ara tekrar. Kadının iyileşmesine garanti veriyor muymuş bir sor. Amcacığım, ilk önce emin ol garanti verdiğinden. Hemen karını bırakma. Ara hemen, her şey ayyuka çıksın. Tapasvi’nin sessiz meditasyon zamanı geldi. O sahte Tanrı, kontrol cihazımı sana vermiş Tapasvi. Kendisi bir sahtekâr. Sahtekâr! Sahtekâr! Bugüne kadar kimse Tanrı’yı ne görmüştür ne de işitmiştir. İstediklerini bize yöneticileri aracılığıyla söylüyordu.

- PK ise aklımıza önemli bir soruyu getirdi.

- Neymiş o?

  Bu yöneticiler gerçek Tanrı ile mi konuşuyordu?

  – Hayır.

- Gelen bu cevapları Tanrı mı yoksa bir sahtekâr mı veriyordu?

  – Hepsi yanlış numara.

- Evet PK, insanlara ne yapmasını önerirsin?

  İletişim sorunu çözülene kadar, kendi aralarında konuşup birbirlerinin problemlerine çözüm üretsinler. PK doğruyu söylüyor. Yöneticiler bizi doğru Tanrı ile konuşturana kadar onlardan yardım almayalım. Birbirimizin sorunlarını halledelim. PK, tapınak yapılmasın diyor. Çünkü o obje ona aitmiş. Cebinde ne var?

  Sigara içiyor musun?

  – Evet.

- İçki de içiyor musun?

  – Evet, arada sırada. İkisinin de seni öldüreceğini bile bile yine de içiyorsun. Devlet izin veriyor fabrikalar da o zehri üretiyor. Bütün her yerde bu zehirli maddeler satılıyor ama kimse bu durumu sorgulamıyor. Ama ben Tanrı’nın insanları için sadece bir tane tapınak yapmak istediğimde herkes bunu sorgulamaya başlıyor.

 Soru sormak istiyorsanız gidip o tapınak yapılmasını istemeyen PK’ye sorun. Kimdir bu PK?

  Pervez Khan olmadığı çok açık. Hele Pasha Kaman hiç değil. Bu soruları gidip PK’ye sorun. Dini neymiş onu sorun?

  Mezhebi neymiş onu sorun?

  Yıllar önce Gazneli Mahmut, gelip bu tapınağı yok etmek istemişti. Şimdi ise bir başkası aynı şeyi yapmak istiyor. Ama bizler-

- Tapasvi, Tanrı’nı ara hemen. Dinimi öğrenmek istiyordun değil mi?

  Ama önce onu ara ve buradaki evlatlarının hangi dinden olduğunu sor.

- Ne haltlar karıştırıyorsun burada?

  – Ara sor hadi. Ara sor hadi. Bunun için aramama gerek yok. Ben kendim bile cevap verebilirim buna. Bu Hindu, bu Hristiyan, bu Sikh, bu da Jains. Kız ise kendi milletinden biri. Beyler bayanlar, Tapasvi’ye kendinizi tanıtabilir misiniz?

  Merhaba, adım Sukhwinder Singh. Sikh mezhebindenim. Selâmün aleyküm. Ben Abbas Ali Yaqub. Merhaba, ben Veer. Jain mezhebindenim. Merhaba, ben Christopher D. Souza. Ben de Jagat Janani. Sahni. Kafan karıştı değil mi?

  Rastgele görünüşlerini değiştirdim. Din de her zaman görünüşle alâkalıdır zaten, değil mi?

  Hemen göstereyim sana. Buraya gel. Bu kılıkla Sikh olarak görünüyor. Çıkar bakayım sarığını, al sana Hindu. Bıyığını çıkar. Aha da Müslüman oldu. Bütün bu farklılıklar yalancı Tanrı tarafından oluşturulmuş. Gerçek Tanrı olsaydı, vücudumuza işaretini koymuş olurdu değil mi?

  Göster bize.

- Ben mi?

  – Ne bakıyorsun öyle?

  Çıkar kıyafetlerini bakalım. Neden utanıyorsun?

  Hadi herkes kıyafetlerini çıkarıp Tapasvi’ye işaretlerini göstersin. Neden utanıyorsunuz?

  Tamam önce ben çıkartayım. İyi bakın. Herhangi bir dini işaret görüyor musunuz?

  Sen görüyor musun peki?

  Dur bunu da çıkartayım. Güvenlik! Ne yapıyorsunuz?

  Durun kanıtlayacağım. O şey Tanrı’nın eşyası değil.

**

 Jaggu.

- Kes artık şu programı!

- Baba?

  Tapasvi sana ismini verdiğinde daha 40 günlüktün. Sana isim verdiği gibi pekâlâ ismini rezil de edebilir. Bana zaten en kötü ismi vermiş baba. Jagat Janani.

- Kim böyle bir ismi ister ki?

  – Sen!

- Ne kadar para istiyorsun söyle?

  – Baba! Bütün her şeyi para için yapıyorsun, değil mi?

  Hayır. Cehennemde yanacaksın. Hiç Tanrı korkusu yok mu sende?

  Teşekkür ederim, baba. Teşekkür ederim. Bir türlü oturtamıyordum düşüncemi. Artık anlıyorum her şeyi. Bütün her şey korku yüzünden. Yanlış numara meselesi sadece dalga geçmek için değilmiş. Korkularımızdan da faydalanmak içinmiş. Anladın mı?

  PK, bildiklerini babama da açıklayabilir misin?

  Evet açıklayabilirim. Kanıtlarım hatta. Hadi gidelim. Böyle saçmalıklar için zamanım yok benim. Dediğin gibi saçma çıkarsa, programı durdururum baba. Bu üniversite çok tuhaf bir yer baba. Bütün öğrenciler korkmuş durumda. Korkularından para kazanmaya başlayacağım şimdi. Gel sana da göstereyim. Bu fabrikanın makinesi. Bu da yatırımımız. Bu da açılış kurdelesi. Şimdi bekleyelim. 15 dakika sonra yatırımımız iki katına çıkacak. Bak, bak. Tuzağa düştü.

Sıcak çay! Sıcak çay!

- Bak, bak. Çay satmak için daha çok yatırım yapmalısın. Bisiklet, bardak, çay, şeker, semaver… Giden parayı arttırıyor. Biz ise bir taş ve kırmızı boya kullanıyoruz sadece. Sıcak çay! Sıcak çay! Müşteri çekmek için bağırması gerekiyor sürekli. Biz de ise, müşteri kendisi geliyor. Bekleme yapmayın, başkaları da dua edecek. Adamın müşterinin önünde eğilmesi gerekiyor. Ama bizde müşteri kendisi eğiliyor. Bak, bak. Bu çok korkuyor anlaşılan. Kendisini yere kapakladı. Yanlış numaradaki Tanrı bunu işe çevirmiş. Korku işine. Korku duyanların tapınağa koşacağını biliyor. Sen de çok korkuyorsun gördüğüm kadarıyla. Çıkarsana şunları. Sakın ola benim imanımı sorgulama. Hepsi inançla alâkalı.

Tanrı soru sormamızı istemiyorsa gerçek yüzünün açığa çıkmasını istemiyor demektir. Din adamları sorulara cevap veremediği zaman, şiddet baş gösteriyordu hep. Hal böyle olunca insanlar korkuyor, çenelerini kapıyorlardı. Ama artık, kimse bizi susturamayacak. PK gibiler daha da çok artacak, daha da çok soru soracak artık. Size söylüyorum arkadaşlar. Eğer birinin yanlış numarayı aradığını görürseniz kayda alıp bize gönderin. Burada, TV’de yayınlayalım.

Sorular sorun, farkındalık yaratın. Baba, Baba… Bir şey soracağım Baba. Madem yoktan altın yaratabiliyorsun neden ülkedeki yoksulluğa bir son vermiyorsun?

  Cevap ver hadi. Söylesene, madem böyle bir hünerin var neden bizden bağış topluyorsun ha?

  Yanlış numara! Yanlış numara! Jaggu gel benimle. Gel hadi. Gel, gel.

- Çalışıyorum ama…

- Gel dedim işte. Her yerden yanlış numara videosu geliyor.

- Ne?

  – Müthiş bir iş çıkardınız. Kendin gör. İneği beslersen iş bulabilirsin diyorlar. Özgeçmişimi ineğe vereceğim, benim yerime o mu şirketleri gezecek yoksa ben mi online başvuru yapıp iş arayacağım?

  – Yanlış numara.

- Dahası var. Hristiyan ol yoksa cehenneme gidersin diyor. Eğer Tanrı Hristiyan olmamı isteseydi, Hristiyan bir ailede doğardım. Ne diye şimdi dinimi değiştireyim ki?

Yanlış numara! Hepimiz burada okula gitmek istiyoruz. Ama okul giden kızları öldürün diye fetva verdiler. Bu kızlar bir şey öğrenirse Tanrı insanlara kızacak mı şimdi?

  Yanlış numara!

- Aferin.

- Kitabımızda ne yazıyorsa odur. Tanrı bütün dünyayı bir düzen içinde yaratmıştır.

- Bunu kabullenmek zorundasınız.

- Dışarıda o kitabı 10 rupiye satıyorsun. 4 satırını okursan, bir çocuğun olur diyorsun. 10 rupilik bir kitabı al, 4 satır oku dünyanın bütün düzenini altüst et demek istiyorsun yani. PK, kampanyamız patladı resmen. Dünyanın her yerinden mesajlar geliyor. Bak bir tane daha geldi.

**

Ne oldu?

  Babamdan geldi mesaj. Senden utanıyorum demiş. Küçük bir kızken, ilk şiirimi babama yazmıştım. Herkes anneme benzediğimi söylüyordu. Haklıydılar da. Ama ben yine de babamın kızıydım. Şiirimi okuduğumda herkes alkışlamıştı beni. Herkes alkış tutarken babam ıslık çalıyordu. Millet alkışı kestiğinde bile babam ıslık çalmaya devam etmişti. Benimle çok gurur duymuştu. Ama bugün senden utanıyorum dedi. Baban bir tür hayal görüyor olmalı. Doğru yolu bulana kadar bu yanlış numaraları gösterip duralım ona.

- O günü asla göremeyeceğiz PK.

- Kes artık ağlamayı. Gel sana gezegenimizde üzülenlerin ne yaptığını göstereyim.

- Ne var PK?

  – Yaptıklarımı yap.

- Bataryaların otomatik şarj olacaktır.

- Ne?

  – Yaptıklarımı yap.

- PK?

  Ne yapıyorsun PK?

  – Gözlerini kapat.

- Ne yaptığını nasıl göreceğim o zaman?

**  

Tamam açık kalsın. Bağış kutularında paralardan çok soru mektupları var. Resimlerinizi, kitaplarınızı, yağlarınızı kimse almıyor artık. Facebook ve twitterdan sürekli kötü yorumlar alıyoruz.

- Sadece bunlar mı var?

  – Bunlar sizi destekleyenler. Diğerlerinde sadece küfür yazıyor. Bir şeyler yapın. Daha fazla sessiz kalamayız. Arayın onu. Bana soracağı bir sürü soru varmış demek. Ben ise ona sadece tek bir soru soracağım.

**

- Jaggu?

  – Efendim?

  Ne oldu?

  – Tapasvi programa çıkmak istiyor.

- Ne?

  – PK ile konuşacakmış.

- Harika, PK onu alt edecektir.

- Mükemmel bir program olacak. Sen PK’yi hazırla sen de iyice bir reklâmını yap.

Sakın kaçırmayın! Tek Soru akşam 6’da başlıyor. Bizim oğlan ünlü olmuş. Hey, kardeşim ünlü olmuş. Daha dün ortalıkta çıplak geziyordu. Onu ben ünlü biri yaptım. O televizyonlara çıkıyor bense bu pis bataklıktaki kokuşmuş bir barda sizin gibi salaklarla iğrenç içkiler içiyorum. Ünlüymüş müş. Yesinler onun… PK, Bhairosingh diye biri seni arıyor.

- Kardeşim?

  – O hatta bağladım.

- Kardeşim.

- Hovarda çocuk. Ünlü biri oldun demek?

  – Neredesin kardeşim?

  – Mandawa’dayım şu an. Ama yarın, yanımda bir hediyeyle yanına geliyorum. Senden cihazını çalan hırsızı yakaladım az önce. Tam 40,000 rupiye satmış.

- Bil bakalım kime?

  – Kime?

  Tapasvi’ye.

O Şiva’nın ufak davulunun kopan bir parçası. Al eline!

Al ve götür, onun hürmetine yeni bir tapınak inşa et! Hey, ne oldu?

  – Kontrol cihazımı çalan hırsız yakalanmış.

- Ne?

  – Gerçekten mi?

  – Kardeşimin dediğine göre hırsız onu Tapasvi’ye satmış. Tapasvi’nin işi bitti demektir öyleyse. Hırsızı, Tapasvi’ye götürelim önce. Cihazı geri vermesini isteyelim. Vermezse de hırsızı televizyona çıkartırız. Tapasvi, kontrol cihazımı Himalayalarda bulmamış. Bu demek oluyor ki o da yalan söylüyor. Bu demek oluyor ki, yanlış numarayı yayan sahte Tanrı değil, Tapasvi. Bunu biliyor muydun Jaggu?

  Bana ilk defa yanlış numaralardan bahsedişini hatırlıyor musun PK?

Derdi olup, Tapasvi yoluyla Tanrı’yı arayanlar, Tanrı’ya ulaşamıyorlar.

Daha o anda, olayı yanlış anladığını anlamıştım.

Yanlışını düzeltmek istemedim çünkü gidip Tapasvi’ye yalancı deseydin, müritleri mahvederdi seni.

İnsanlar daha yaratıcı çözümler istiyor PK.

Durun, yanlış numara!

Yanlış numara fikrin, insanların muazzam derecede ilgisini çekti.

- Bugün hepsi senin arkanda.

- Yanlış numara!

Planım işe yaradı PK. Kontrol cihazını almaya az kaldı. Yarın evine döneceksin dostum. Uçup gideceksin. Seni bir daha asla göremeyeceğim. Özleyeceğim seni. Gerçekten özleyeceğim. Kalmamı ister misin?

  Kes şakayı. Ben ciddiyim. İşe girebilirim. Oturma izni alabilirim. Dünyaya yerleşirim. Sen de bana, vaktini benimle geçirecek birini bulursun ddeğil mi?

  – Bakarsın evlenirim bile onunla.

- Kim evlenir ki seninle?

  Niyeymiş o?

  Karın seni biriyle tanıştırırken sorun yaşar hep. Bu kocam Peekay. Benim adım o değil. Herkes saçmalıyor sadece.

- Peekay!

- İsmimi değiştireceğim. Bana birkaç isim önersene.

- Herhangi bir şey olabilir.

- Tamam.

- İnsanın kişiliği ile isminin birbirine uyuşması gerekir.

- Kesinlikle.

- Nasılmış bakalım benim kişiliğim?

  – Dur sana ufak bir gösteri yapayım. Kaka, ciddi bir şekilde demiş ki isim ile kişilik arasındaki fark-

- Şiir dinlemek istemiyorum. Başka bir şeyler söyle. İsim ile kişilik arasındaki fark… Nasıl anlamasını sağlayacağım ya bunun?

  Farklıdır isimler. Farklıdır kişilikler. Üşümüştü ateş… Çok güzel şiirmiş. Bak burada bir sürü değişik ismi olan kart var. İçlerinden bana uygun bir isim seç.

- Tandlu Ram Chittey. Boş ver bunu.

- Başka bir tane söyle. Tuttari Singh. Sarfaraz… Ne oldu?

  Daha bir sürü kart var orada. Ne oldu Jaggu?

  Hiçbir şey. Kardeşim!

Saldırıyı üstlenen terörist grubu bir açıklama yaptı:

“Bu sadece sizin için küçük bir örnektir.

Dinimize laf edenlerin başına bunlar gelecektir.

Ölene kadar dinimizi koruyacağız. Nereye gidiyorsun PK?

  – Programa.

- Hayır, gitmek zorunda değilsin. Artık gitmem daha da önemli. Tek Soru programına hoş geldiniz.

- Bugünkü konuklarımız arasında PK…

- Durun, durun. Getir. Sizce nedir bu?

  Tanrı, Şiva’nın davulunun bir parçası olduğunu söylüyor. Ama kendisi ona ait olduğunu söylüyor. Tanrı diyor ki, bir tapınak inşa edin. Ama o sakın inşa etmeyin diyor. Kimi dinleyeceğiz peki şimdi biz?

  Tanrı’yı mı yoksa onu mu?

  Kafasına sarı bir kask takıp bunları dağıtan adamı mı?

  Buyurun bakın. İlk önce Tanrı’nın kaybolduğunu öne sürüyor. Sonra Tanrı sahtekâr diyor. Bakarsınız yarın Tanrı öldü diyecektir. Neyin peşindesin ha evladım?

  Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın mı?

  İnsanların çektiği sıkıntılara dair herhangi bir fikrin var mı?

  Kimileri yiyecek bir lokma bir şey bulamıyor. Kimileri başına sokacak bir yuva bulamıyor. Kimisi dertleşecek bir arkadaş bile bulamıyor. Her gün ne kadar kişi kendini öldürüyor biliyor musun?

  Bileklerini kesip, kendilerini asıyorlar. Neden mi?

  Çünkü umut edecek bir şeyleri yok. Tanrı’ya tapınma, emirlerini yerine getirip dua etme bu insanlara umut veriyorsa sen kim oluyorsun da bu umudu onların elinden alıyorsun?

  Madem insanları Tanrı’nın yolundan ayırmayı bu kadar istiyorsun bize onun yerini dolduracak ne vereceksin ha?

  Sürekli diyorsun “Yanlış numara, yanlış numara.” Söyle bakalım o zaman, nedir “Doğru numara.” Sonuna kadar haklısın Tapasvi. Bir zamanlar yiyecek bir yemeğim yoktu. Kalacak bir evim yoktu. Durmadan ağlamıştım. Yanımda arkadaşlarım da yoktu. O zamanlar sahip olduğum tek bir şey vardı. Tanrı. Her gün, daha iyi olacağımı, Tanrı’nın bir çıkar yol göstereceğini sanıyordum. Kabul ediyorum Tanrı inancı insana umut veriyor. Bir kere umudun olunca zorluklar gidiyor, acıya dayanma gücü geliyordu. Ama bir sorum olacak. Hangi Tanrı’ya inanacağız?

  Sürekli “Sadece bir Tanrı var.” diyorsun. Bense hayır diyorum. İki Tanrı var. Biri bizi yaratan biri de sizlerin yarattığı. Bizi yaratan hakkında bir şey bilmiyorum ama ama sizin yarattığınız tıpkı sizin gibi. Küçük, yalancı, hastalıklı, boş vaatler veren zenginlere öncelik tanıyan, fakirleri sırada bekleten övgü aldığında mutlu olan, küçük şeylerle insanları korkutan. Doğru numara oldukça basit. Bizi yaratan Tanrı’ya inanın. Ona güvenin. Kendi yarattığınız sahte Tanrı’ları ise yok edin. Bizim de bu duruma öylece sessiz kalacağımızı mı sanıyorsun?

  Biz Tanrı’mızı koruyacağız evlat. Siz mi koruyacaksınız?

  Siz mi?

  Bu gezegen o kadar küçük ki… Dışarıda daha büyük milyonlarca gezegen var. Sizse bu küçük gezegende, bu küçük şehirde, bu küçük odada oturup bütün evreni yaratan Tanrı’yı korumak mı istiyorsunuz?

  Onun korumanıza ihtiyacı yok. O kendisini koruyabilir. Bugün bana yardım etmek isteyen bir arkadaşım öldü. Geriye sadece bu ayakkabısı kaldı. Tanrı’yı korumayı kesin artık. Yoksa dünyada, geriye ayakkabıdan başka hiçbir şey kalmayacak. Müslüman’ın biri bombayı patlatıyor Hindu bir din adamı burada ceremesini çekiyor. Hindu ya da Müslüman olduğunu belirten işaretin nerede ha?

  Bu farklılık insanların eseri Tanrı’nın değil. Ve bu farklılık insanların ölmesine, birbirini yok etmesine sebep olan dünyanın en tehlikeli yanlış numarası. Tıpkı yalan söyleyip Jaggu’ya verdiğin Sarfaraz’dan ayrı düşmesine sebep olan yanlış numara gibi.

- Ne yanlış numarası?

  – Sarfaraaz’ı sahtekâr gibi gösteren.

“Müslümanlar iki yüzlüdür.” Kim söyledi bunu?

  Kızı aldattı işte. Yalan bunun neresinde?

  – Dur, dur.

- Neler oluyor?

  – Bir şey sordum?

  – Dur hele. Sarfaraz hakkındaki öngörümün yanlış olduğunu söylüyorsun, öyle mi?

  Kelimesi kelimesine. Kanıtla o zaman. Öngörümün yanlış olduğunu göster. Kanıtlayamazsan ayaklarıma kapanıp, af dileyeceksin ve herkesin önünde bana iftira attığını kabul edeceksin.

- Kanıtlarsam ya?

  – Yapma PK! O zaman bu şey senin olacaktır. Kabul ediyorum. Kameraları Jagat Janani’ye çevirin. Jagat Janani, umarım sorularıma dürüstçe cevap verirsin. Belçika’da, Pakistanlı bir adama aşık oldun mu?

  Evet veya hayır de sadece. Neden kişisel hayatımı milyonların önünde tartışıyorsunuz?

  Cuma günü saat 3:21’de çocuğun seni aldatacağını öngörmüştüm. Sonraki gün, nikah salonuna gittin ama çocuk gelmedi değil mi?

  Evet mi hayır mı?

  Evet, gelmedi. Keser misiniz artık şunu?

  Şimdi sen mi ayaklarıma kapanırsın, yoksa ben mi ayaklarımı kafana koyayım?

  Sarfaraz seni kandırmadı.

- Kapat artık şu konuyu PK. Lütfen!

- Hayır, o gün olanları herkese anlat.

- Ne olur PK!

- Hatırım için, bir kereliğine anlat. Nikâh salonundaydım.

- Sonra bir mektup geldi.

- Sarfaraz mı getirdi?

  Hayır.

- Küçük bir çocuk getirmişti.

- Mektupta adı yazıyor muydu?

  Hayır. Öyleyse Sarfaraz’dan geldiğini nereden biliyorsun?

  Başka bir kadına yazılmış olamaz mıydı?

  Başka kadın var mıydı orada?

  Kucağında kedi olan bir kadın vardı değil mi?

  Tutman için kediyi sana vermişti. Mektubu getiren çocuk seni tanıyor muydu?

  – Hayır.

- Sen tanıyor muydun onu?

  – Hayır.

- Madem öyle mektubun sana yazıldığını nereden biliyordu?

  Belki de biri mektubu içerideki kedili bayana ver demişti. O da tuttu mektubu sana verdi. Sen de açıp okudun. Ama sonra Sarfaraz’ı aramadın. Sarfaraz’ın yazdığı fikrine nereden kapılmıştın?

  Çünkü Tapasvi Müslümanlar iki yüzlü deyip yanlış numarayı vermişti sana. Sarfaraz seni kandırmadı Jaggu. Neler oluyor burada?

  Yok kedi yok köpek bir şeyler uydurup duracaksın biz de seni dinleyeceğiz öyle mi?

  Durun. Gerçeği öğreneceğiz şimdi. Jaggu telefonunu çıkar. Sarfaraz’ı ara. Çabuk olsana Jaggu.

Böyle bir numara bulunmamaktadır. Başka numara var mı?

  Arkadaşı olur, iş yeri olur… Hadi Jaggu.

- Belçika Üniversitesi.

- İşte bu. Alo. Alo. Mezun olan öğrencilerinizden birine ulaşmaya çalışıyordum da.

- Sarfaraz Yusuf.

- Geçen sene Pakistan’a dönmüştü. Numara iste.

- Numarasını bıraktı mı?

  – Üzgünüm, okul dışına bilgi vermeye yetkimiz yok.

- Bayan, bu çok önemli bir konu.

- İsteğinizi e-posta olarak atın. Öğrenci işlerine ulaşmasını sağlarım. İyi günler dilerim.

- Pakistan numarası, ev telefonu?

  – Yok. İyice düşün Jaggu. Pakistan Elçiliği’nde part-time çalışıyorum. Pakistan Elçiliği’nde part-time çalışıyordu. Nitu, Belçika’daki Pakistan Elçiliğini ara.

- Hemen efendim.

- Sesi hoparlöre ver. Selâmün aleyküm. Pakistan Elçiliği. Alo. Lahor’lu çalışan bir öğrenciniz var mıydı?

  – İsmi Sarfaraz Yusuf.

- İsminiz Jaggu mudur?

  – Alo, isminiz Jaggu mu?

  – Evet, nereden biliyorsunuz?

  Telefon geldi sonunda. Delhi’li kız arıyor. Jaggu arıyor. Toplanın millet. Jaggu arıyor. Hindistan’dan telefon geldi sonunda. Toplanın hadi. Bayan, Sarfaraz Yusuf, her sabah saat 9’da, Lahore’dan arar ve sadece tek bir şey sorar. Hindistan’dan Jaggu diye biri beni aradı mı?

  Biz hayır deyince telefonu kapatırdı. Herkesi delirtti burada resmen. Kapatmayın, sizi ona bağlayacağım. Alo.

- Sarfaraz Yusuf mu?

  – Evet. Selâmun aleyküm.

- Şu anda neredesiniz?

  – Lahore’dayım, ne oldu?

  – Tam olarak şu anda neredesiniz yani?

  – Evimdeyim, ne oldu ki?

  Yakınınızda sandalye var mı?

  Varsa oturun lütfen, birazdan şaşırıp düşebilirsiniz. Affedersiniz, söylediklerinizden bir şey anlamadım. Size Delhi’den bir telefon var. Buyurun, konuşun.

- Alo?

  – Sarfaraz?

  Jaggu… Alo. Alo, Jaggu iyi misin?

  – Nikâh salonuna geldin mi?

  – Evet geldim.

- Ama orada yoktun.

- Neden aramadın beni?

  Nasıl arayabilirdim?

  Bir daha beni arama diye mektup bırakmıştın. Ailenden baskı gördüğünü biliyordum. Nasıl, bilmiyorum ama beni arayacağına dair bir his vardı içimde hep. Çok ama çok geç kaldın Jaggu. Nasıl arayabilirdim ki?

  Yanlış numaran vardı elimde. Doğru numarayı az önce bir arkadaştan aldım. Teşekkür ederim evlat. Şunu tutar mısın?

  – PK, yanında bir çanta pil mi götüreceksin?

  – Orada bulamam bunlardan ama. Tamam da ne yapacaksın bu kadar pili?

  Kasetler sesleri kaydedebiliyor.

- Eve gidince bu sesleri dinlemek istiyorum.

- Ne sesiymiş onlar?

  Dünyanın, hayvanların, insanların, trafiğin sesi. Trafiğin sesini mi dinleyeceksin?

  Özlediğim zaman dinleyeceğim. Hey bekle! Bir çantam daha var. PK, bırak gitsin. Olmaz. Onun içinde de piller var. Duymuyor musun beni?

Duymuyor musun beni şoför?

Gezegeninizdeki herkesin kulağı böyle tuhaf mı?

Herkes çıplak mı dolanıyor peki?

  

Ne bakıyorsun?

  Yüzümde bir şey mi var?

Küçük bir kızken, ilk şiirimi babama yazmıştım.

Herkes anneme benzediğimi söylüyordu. Haklıydılar da.

Şiir, daha az kelime ile daha çok anlamlı konuşmaktır.

Çok şekersin.

Bir arkadaşın şerefine…

Ne hayvan sesi ne insan sesi ne de trafik sesi vardı.

Bütün kasetlere sadece benim sesimi kaydetmişti. Yetiştim. Adi herif çok koşturdu ama. Kasetlere ne kaydettin PK?

  Dedim ya, hayvan sesi, insan sesi, trafik sesi. Dünyanın etrafından geçişimde açıp dinleyeceğim. Size oradan el sallayacağım. Tıpkı bu şekilde. Günü gelecek oradan seni de göreceğim. Benim sesimi de kaydettin mi?

  Senin sesin mi?

  Kaydettim galiba. Şiir okuyordun evet. Kaydetmişim. Sadece bir şiir okurken mi?

  Neden bütün hepsine seni kaydedeyim ki?

  Sana aşık değilim ne de olsa!

Arkasına hiç bakmamıştı.

Belki de gözyaşlarını saklıyordu.

Hem bir şey öğrenmiş hem de bana bir şey öğretmişti.

Yalan söylemeyi öğrenmişti.

Öğrettiği şey ise aşkın gerçek anlamıydı.

Beni bırakabilecek kadar çok sevmişti. Tıpkı çocukların dünyaya gelişi gibi, o da Dünya’ya çıplak gelmişti. Tıpkı çocuklar gibi, o da sorular soruyordu. Sonra bir gün o da bu Dünya’dan gitti. Buradan tam 4 milyon km uzağa. Ardında bana iki güzel hediye bırakmıştı. Sarfaraz ve babam. Yaşadığım süre boyunca her gece yıldızlara bakıp ona el sallayacağım. Eminim o da aynısını bana yapacaktır. Onu özlüyorum.

BİR YIL SONRA

Kardeşlerim, bir saat sonra Dünya’ya inmiş olacağız.

Size öğrettiğim 4 şeyi unutmayın.

1: Dünya’da çıplak dolaşmak yasaktır.

2: Öpüşme ve çıplak yapılan işler burada gizli olarak yapılır.  İşemek, dövüşmek, küfretmek serbesttir.

2: Dünya’daki en karmaşık şey konuşma dilidir.

Eğer, “Tavuk severim, balık severim.” gibi bir şey duyarsanız sakın ha hayvanlara aşık olduklarını sanmayın.

Yemekte tavuk veya balık yemekten hoşlandıkları anlamına geliyor.

Konuştukları ile anlamları arasında neden fark vardır bunu araştırmaya geldik.

3: Kıyafetlerimizi, yere inince dans arabalarından alacağız.

Çaldıktan sonra, kontrol cihazlarınızı lütfen iç çamaşırlarınız içine saklayın.

Ne kadar içe saklarsanız, birinin çalması o kadar zorlaşacaktır.

4 ve en önemlisi:

Eğer birisi Tanrı’ya ulaşmanıza yardım edebileceğini söylerse araştırmanızı bırakıp, arkanızı dönüp olabildiğince hızlı bir şekilde kaçarak uzaklaşın oradan.

Gelin kardeşlerim Korkmayın, gelin. Nereye bakıyorsun öyle?

  – Bir sorum olacak.

- Nedir?

  Geçen sefer geldiğinde kaç sefer dayak yemiştin?

  Ne için bunlar?

  – Kendini korumak için.

- Hadi ya, güvenlik için yani?

  – Hadi gidelim.

- Hadi. Nereye gidiyorsun?

  Bu taraftan gideceğiz.

 

‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI

 

 

KİMDEN YARDIM BULACAK GÜNAHKÂRLAR?


Nihayetinde şu son yıllarda beni motive eden, imanımdı. Allah’a ve ahirete inanıyorum, onun için ölümden korkmuyorum. Cennete gideceğimi ve o zaman başkaları için de Allah Teâlâ’dan şefaat dileyeceğimi biliyorum. Sadece bu kadar da değil: Yaklaşık beş milyon insan için şefaat dileyebileceğime inanıyorum.

Belki bunu yazmamaksın. Sonra yine felâket olur. Anlaşılmaz, ciddiye alınmaz.
Bunu söylediğinizde hepimizin güldüğünü ekleyeceğim, başta da bizzat sizin kahkahalar attığınızı.

Ama ben ciddiyim. Allah Teâlâ’nın her şeye kadir olanın adıyla, hissediyorum ki, tekrar dirildiğimizde O beni kendine çağıracak ve diyecek ki:

“Ey Nasr, Na’ime’nin oğlu,” -annemin adı buydu- “yükümlülüklerini yerine getirdin mi?”

“Allah’ım, çabaladım,” diye cevap vereceğim. “Her şeyi yaptığımı iddia edemem. Çabaladım.”

“Hatalı hiçbir şey yapmadın mı?”
“Tabiî kusurlarım oldu. Kimin yok ki? Fakat Sen, Allah, bağışlayan ve esirgeyensin.”

Allah Teâlâ, eziyet etmek için yaratmadı bizleri. Cehennem azabından bahseden tüm âyetler, sadece insanı eğitme maksadını güderler. Şarap şairi Ebu Nuvas der ki:

Ey Rabb! Eğer günahlarımın sayısı sonsuz ise,
Biliyorum ki, Senin merhametin onları aşar.
Eğer sadece doğru yapanlar sahipse,
Sana sığınma hakkına, Kimden yardım bulacak günahkârlar?

Sh:203-204

**

DÜNYA HALİ

Nasıl bir kedisin sen,
Doğar doğmaz yavrularını yer,
Ondan sonra tekrar yavru istersin

 Ahmed Şevki

 

 Kaynak: İslâm’la Bir Yaşam, Ein Leben mit dem İslam, ANLATAN: Navid Kermani, Arapça’dan Almanca’ya Çeviren: Şerife Mecdi, trc: Celâdet Moralıgil, 1. BASKI 2004, İstanbul

 

RIZIK KAPISINI ARALAMAK İÇİN


Rızık açılması için yapılan birçok dualar ve usuller bulunur. Ancak bunların içinde biri vardır ki, bu durum gözden ırak kalmıştır. Bu usul hakkındaki delilimiz için en güzel örnek Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatıdır. Efendimizin rızık konusunda açılan penceresi Hz. Hatice radiyallâhü anha validemiz cephesinden olmuştur. Bu nedenle ümmet-i Muhammedin rızık kapısı da kadınların gönül penceresinden bakıldığında zuhur eder. Kur’ân-ı Kerim’de “Sizden bekâr/dul olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden (evlenmesi) uygun olanları evlendirin. (Evlenmeye niyeti olanlar) yoksul iseler, Allah onları lütfuyla destekleyecektir. Allah, lütfu ve ihsanı geniş olandır, O, (her şeyi) bilendir.” Nûr, 32

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin başından geçmiş olan hatırat ümmetin üzerinde zuhur edecek hallerin beyanıdır. Bu nedenle sâdık ve sıddîk makamı üzere olup niyeti halis olanlar için Allah Teâlâ zenginliğin kapısını aralayacaktır, denilmiştir. Önümüzdeki yılların bir geçim darlığı sezonu başlatacağı işaretleri belirginleşmeden fakirliği üzerinde hissedenler ve  olanların kendilerine örnek olarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemi almaları önemi haiz bir meseledir.

Bu meyanda evli olup rızkı dara düşen erkeklerimizin bir sırrı da zina iptilasına düşmeleri işareti de vardır (Günah işlemek, rızıktan mahrum kalmaya sebep olur.) [İbni Mace], (Zina, fakirliğe yol açar.) [Beyhekî] (Yalan söylemek rızkı azaltır.) [İsfehanî]

Denilirse ki benim hiç kötü bir halim yoktur fakat rızık konusunda bir genişlik zuhur etmiyor, bunu aşmak için ne yapmak gereklidir. İşte bunun sırlar barındıran çözümü şu şekildedir.

Gecenin ağırlaştığı, kalplerin sustuğu, dedikoduların bittiği sadece aşıkların uyanık olduğu vakit olan teheccüt vaktinde, karı koca birkaç rekat namaz kıldıktan sonra; hanımefendinin sırtı kıbleye gelecek şekilde kocası ile dizdize yapışık olarak otururlar. İkisi Allah Teâlâ’ya gönüllerini ve ellerini açarak dua ederler. Öyle bir dua ki erkeğin gözleri hanıma müteveccih, hanımın ki erine çevrilmiştir. Kalplerde ikisinin varlığı biribirileriyle dolar. Bir an sonra, bir şua-i mânevi  zuhur eder/etmiş gibi gönüllerinden göğe doğru bir şelâle-i mâi akmaya başlar. Gören olur veya olmaz. Fakat içlerinde bir ürperti ile kalpleri titreye titreye Hakk’ın kapısında bir nuru mânevi deprenir. Gözler nemlenir, gönüller yufkalaşır. Elân bir vahdet (birlik) hali zuhur eder. Bu halin devamında kalpler Yüce Yaratıcının rızık kaderindeki silinmeyen yazıları “Allah Teâlâ dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ana Kitap O’nun yanındadır.” [Râd, 39] mahvına hükümü ilâhi tecelli eder.  Kalplerindeki korkuları biter. “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.” [Rahman 33] kaderdeki değişim tecelli rızkı engelleyen sorunların herbirini Allah Teâlâ “Ey insanlar ve cinler! Üzerinize dumansız bir alev ve ateşsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız.” [Rahman, 35] ayeti sırrınca hüküm tamam olur. ( Bu usulu, 1, 3, 7 kere yapabilirsiniz.)

Hükmü sabit Vâsi ismine göre tecelli eder. Gönülleri perişan eden sorunlar birer birer ortadan kalkar.

Unutmayalım ki eşini sevenlerin rızık darlıklarını kaldırmak Allah Teâlâ’nın kendine borç yazdığı hususlardandır. Allah Teâlâ borcunu ödeyenlerin en hayırlısıdır. (Hanımıyla [iyi geçinip] şakalaşanın, rızkı artar.) [İ. Lâl]

Hulâsa-i kelam  “Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir.” [Bakara, 137]

فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Eğer ki eşler birbirini Allah Teâlâ için sever ve noksanlarına sabrederse kapalı kapılar açılır ve rızık darlığı diye bir husus zuhur etmez. Bu bir hak sözdür. İşte bu kadar sırra vakıf olup fakir kalanların kendilerini uyandırmaları gerekir. Meleğini gökten inderemeyenlere, bir meleğe sahip olup onu incitenlere bir sözümüz yoktur.

(Allahümme ekfinî bihelâlike an haramike ve ağnini bi fadlike ammen sivâke) [Tirmizi]
[Ya Rabbi! Beni helâl ile yetinip, haramdan sakınan kullarından eyle ve fazlınla senden başkasına muhtaç etme!] (Mektubât-ı Rabbani)

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

 

İNSANA YÖN VEREN DEĞERLERDEN


Hzl: Bayram KARAÇOR

İNSANIN İDEOLOJİSİ

İdeolojik aklın oluşumunda katkısı olan fikir adamlarından birisi de Hegel’dir. Marksist ve faşist ideolojiler ondan çok faydalandılar. Az gelişmiş ülkelerdeki solcular, ona sempatiyle bakarlar ve faşizme yaptığı katkıları bilmezler. Marx’ın Hegel’den söz etmesini ve adını anmasını değerli sayarlar. Diyalektik formülü, Marksizm’e uyarlamasından dolayı da “sol Hegelcilik” diye adlandırılır. Avrupa faşizminin Hegel’den faydalandığı yönüne de “sağ Hegelcilik” denilir. Faşizm de, Marksizm de iki ayrı Avrupa ideolojisi olarak, Darwin’in ve Hegel’in birlikte diktikleri ceketi giymişlerdir. Üzerlerindeki elbiselere bakınca hangi terziden giyindikleri bilinebilir. Oysa Darwin ve Hegel’in elbiselerinde; mahalle terzilerinin çoğunlukla yaptığı gibi büyük giysileri küçültüp bedene uydurmuşlar ya da eski elbiseye yeni yama yapmışlardır. Yani eski Yunan’dan ve yağmalanmış Endülüs kütüphanelerinden aşırılmış fikirlere kendi ters etiketlerini yapıştırdılar. Anlaşılan o ki, Batı cephesinde yeni bir şey yoktu, sadece eski teoriler kategorize edilerek adına; liberalizm, kapitalizm, Marksizm gibi,; olayların, şahısların ve düşüncelerin görüntüsüyle isimlendirildiler.

Filozoflar; hayatı anlamak, hakikati aramak ve huzuru bulmak adına insanlar için araştıran düşünürlerdir. Tarihsel olarak bu çalışmalar, Allah’ın mesajının unutulduğu veya etkisiz kılındığı zamanlarda artmıştır. Hegel’in, Darwin’in ve daha birçok düşünürün boy gösterdiği tabloda, gidişatı beğenmeyen bazı düşünürler; samimi din adamlarının sözlerinin dinlenilmediği, İncil’in okunmadığı, kilise ve bazı görevlilerin kirli işlere bulaştığı bir zamanda, kilise dışı çıkış arayışında idiler.

Çürümüş bir yapıda; Tanrı’nın, İncil’in, din adamlarının rolü bitmişti. Yeniden insana ve akla dönülmeliydi. Belki de bu bozulmuş görüntünün etkisiyle, Batı’daki hemen hemen tüm filozoflar; yaratan, büyüten, besleyen ve hesap gören bir Tanrı inancına yabancı kaldılar. Tanrı’yı tamamen de inkâr etmediler. İşlevsiz bir cevher olarak nitelediler. Onu alıp insana yerleştirdiler.

Hegel’e göre Tanrı insandır, insan Tanrıdır. Tanrı, insanda akıldır. Akıl; hem din, hem Tanrının yerine oturtuldu. Doğadaki değişim ve dönüşüm, akıl ile gerçekleştiğinden, durağan ve mistik kurumlara ihtiyaç yoktu. Yeni Avrupa, bu şekilde yol alamazdı. Ona, daha dinamik ve ilerlemeye uygun bir kimlik kazandırmalıydı. Aksi halde Machiavelli’nin 1500’lü yıllardaki kilise analizi sürüp gidebilirdi. Ahlâksız papazların; hem kendi halkını soyduğu, hem de emperyalist hareketlere cevaz verdiği günah süreci devam ederdi.

“Bu çağ, piçler ve maceracılar çağıdır. Bu toplum, sanki Aristoteles’in ’insan, yasa ve adaletten ayrıldığı zaman hayvanların en kötüsüdür’ sözünü doğrulamaktadır. Papalar, aşağılık ve utanmaz işler yapmaktadır. İktidar ile kilise, zulüm, cinayet ve fuhuşla iç içedir. İyi niyet ve doğruluk, aydın kişilerin sözünü bile etmeyeceği çocuksu endişeler olmuştu.” Siyasal amaçlar uğruna her yolu geçerli gören Machiavelli, ahlâkın yerlerde sürünmesine isyan etmiş ve Hıristiyan ahlâkını, öbür dünya ile ilgili olduğu için lanetlemiştir. (George Sabine, Siyasal Düşünceler Tarihi2, Ankara 1969 Sevinç Matbaası, s: 10)

Filozoflar; Avrupa insanını rahatsız eden din görünümlü uygulamalar için çözüm ararlarken; güçlü Avrupa’yı kurmayı kolaylaştıracak sömürgeleştirme faaliyetlerine hiç ses çıkarmadılar. Teorilerinde; kavramları bulanık halde bıraktılar, net tanımlar yapmadılar. Adalet, ahlâk, merhamet, iyilik gibi kavramlara ise dinselliği çağrıştırdığı için yer vermediler. Bu ikircikli tutum, düşüncenin namusunu kirletmiştir. J,J. Rousseau, aklın ve zekânın kurnaz yıkıcılığına karşı çıkmış ve onların karşısına toplumu yeniden düzenlemek için; ahlâk, saygı, inanç, din, yurtseverlik, erdem gibi kavramları koymuştur. Zeki insanların ahlâksız, ahlâklı insanların ise sayıca fazla halk topluluğu oluşu, Rousseau’yu halkın yanında olmaya yöneltmiştir. (George Sabine: 268)

Para ve kadın peşinden koşan çıkarcı kurnazların, toplumu bozmaya çalışmalarına isyan etmiştir. Bu nedenle bireysel ahlâka çok önem vermiştir. Hegel ise toplumun önüne görünür bir Tanrı koymak istiyordu. Görünmezlik ve uhrevilik; bugüne dair konuşmuyor, somut şeylerle ilgilenmiyordu. Göze; nesne, akla; işaretler gerekiyordu. O da, görünen insan ve içinde bulunduğu ortamdı. İnsan da tek başına bir varlık değildi. Bireysel oluşun bir anlamı yoktu. Ait olduğu ulus ve itaat etmek zorunda olduğu devletle değer kazanabilir, ancak. Bireyin dini, ahlâkı, sanatı, felsefesi devletle kaynaşmalıdır. Bireyden soyutlanarak devlete yüklenmiş olan bu değerler, güçlü devlet için gereklidir. Hukuk, adalet ve ahlâk devletin kendisidir. Haklıdır, sorgulanamaz. İnsan karşısında Tanrısal görüntüdür, devlet. Halkını köle gibi gören fonksiyonel güçlü devlet görüşü, faşistlerce benimsenmiş ve Hegel’in bu yönüne “Sağ Hegelcilik” denmiştir. Hegel’i ellerinden aldığımızı düşünen Marksist-Sosyalist taraftarlar kızarlar, onu Avrupa sağının teorisyen şeyhi ilan etmemize de sağcılar surat asarlar. Solun; sosyal adalet, halk, emek, halkların kardeşliği, evrensel bakış gibi söylemleri; güçlü devlet, devleti ebed müddet-ulusçuluk gibi sağ söylemlerle nasıl bağdaşır? Hegel ortak paydası, gönüllü bir birliktelik mi? Bugünleri görseydi Hegel, belki de şöyle diyecekti, “Faşizmin ve Marksizm’in Avrupa topraklarında doğmuş olması, diyalektik teorinin bir sonucudur. Her tez, içerisinde antitezini de barındırır. Sentez, güçlü bir Avrupa birliği olarak doğmuştur.” Avrupa kendisini tez olarak görür. Hegel’e göre Avrupa dışı tüm uluslar, antitezdir. Antitezin tez içinde erimesi diyalektik yasanın gereğidir. Güçlü devlet için sömürü ve haksızlıklar normaldir. Hider’in, Musolini’nin, Franco gibi diktatörlerin Hegel’e mürit olmaları normal değil mi? İnsan, kazanımlarım devletle korur. Devlet olmazsa ne özgürlük olur, ne de ahlâk, sanat ve din olur. İnsan zayıf, yoksul olabilir, ama devlet güçlü ve zengin olmalıdır. Onun yargısına itiraz edilemez. Çünkü o; tezdir, tek gerçektir, efendidir, yurttaşlar ise köledir. Köle, koşulsuz itaat etmelidir. Köleleşmiş yurttaşın; arzuları, duyguları olamaz. Güçlü devlet amaç karşısında bireyin hiçbir değeri yoktur ve o, sadece araçtır. Hegel; Fransız İhtilaline, özgürlükleri dillendirdiği için karşı çıkmıştır. Avrupa devletleri; güçlenip zenginleştiler, bu zenginlikten halklarını faydalandırdılar. Çıkardıkları yasalarla da bireylerinin devlet karşısındaki konumlarım güçlendirdiler. Hak arama, özgürlükler ve sosyal olanakları güvence altına aldılar. Hegel’in güçlü devlet tezine sahip çıkarken, kendi yurttaşlarının silik birey görüntüsünü benimsemediler. Bu teori, diktatörlükle yönetilen bütün ülkelerde yürürlükte kalmaya devam etmektedir.

Yeraltı kaynaklarıyla güçlü bir hâzineye sahip ülkelerde birey, sadece cisim olarak vardır. Oysa her araç; öncelikle insanların güvenli, adil ve ihtiyaçlarını karşılayabilen ve huzurlu bir ortamı sağlamaya yönelik olmalıdır. Güçlü devlet teorisindeki güç; adil olmayan, hukuka dayanmayan, yaptıklarından dolayı sorgulanamayan, silahlarıyla varlığını devam ettiren bir yapıyı hatırlatır.

Devlet denilen organizma; hukukun korunması, adaletin sağlanması, işlerin sistemli bir şekilde yürütülmesi, vergilerin toplanması, bilirkişilik ve hakemlik rolünün işler halde olması, güvenliğin yerine getirilmesi için vardır. O, bir leviathan (ejderha) olmamalıdır. Hiç kimse o gücü kullanarak; kendisine servet yapmamalı, baskı oluşturarak zulmetmemelidir. İnsanların huzur ve güven içinde olduğu bir iyilik ve adalet sığınağı olmalıdır. Devlet denilen kurumsal örgütlenmede işler, insanlar eliyle yürütülür. Bu nedenle; görev alacak kişilerin iyi eğitim almış, görevinin ehliyetine sahip, ahlâklı ve iradeli olmaları önemlidir.

Hegel’in devlet tanımında yönetici boş bir bardaktır. Kimliği ve kişiliğinden soyutlanıp, içerisine devlet erkinin karakteri konulur. Yüreğiyle devlet arasında kaldığında, seçimini devletin yüce çıkarları doğrultusunda kullanacaktır. İyi veya kötü, doğru veya yanlış tartışmasını kendi ahlâk düzleminde yapamaz. Oysa insanı önceleyen ve devletin araç oluğu yönetimlerde, yönetici dahil herkesin şikâyet etme, itiraz etme, yanlışı uygulamama sorumluluğu ve hakkı söz konusudur. İnsan hayân, değerlidir. Nefes alma hakkını ona, yaratıcısı vermiştir. Tarihsel anlamda devleti; Tanrısal bir yürüyüş olarak tanımlayan Hegel, bu değerli hayaü köleleştirmekten sakınca duymamıştır. Çünkü filozoflar, dengeli düşünme biçimini hiçbir zaman beceremediler. Hayatı, bir bütün olarak kavrayamadılar. Kısmî teoriler ürettiler. İnsan yaşantısının sadece bir veya iki yönüyle ilgili düşünceler geliştirdiler. Tezlerini; hakikat arayışlarını, insana ve evrene bakışlarını; yaratıcıyı dışlayan ve tesadüflere yaslanan fikirlerle açıklamaya çalıştılar. Şimdi, bütün filozoflar fikir müzesindeki yerlerinde beklemekteler. Bazı düşünceler değersiz bitpazarı eşyası gibi, bazıları da değerli antikalar gibi kullanıcısını gözlemekte… Batının siyasal aktörleri, çıkarları söz konusu olduğunda tozlu raflardan bir filozofu indirip önlerine katarak Afrika, Asya veya Ortadoğu’da yapacakları operasyonlar için fetva alırlar.

Darwin ve Hegel, son yüzyılda kendilerinden en çok fetva alınan ve teorileri namluya sürülmüş mermi görüntüsü veren şahıslar oldular.

Güç, üstün ırk, ulusçuluk, antitez denilen olumsuzlama ve ötekileştirme, insanları inim inim inletmektedir.

Hegel; bireye ait olan ahlâk, servet, arzu, özgürlük, din, sanat gibi değerleri, devletin değerleriyle örtüşürse ve onun gücüne katkı sağlarsa kabul edilebileceğini söyler. Güçlü devlet yoksa bunların da bir anlamı olmaz. Bireyler gelir-gider. Devlet kalıcıdır. Birey kaderini bilmez, onu da belirleyen devlettir. Devlet de kaderi, yurttaşın kişiliğine göre çizer. Bu noktada, Darwin devreye girer ve devlete yük olanları doğal kaderlerine terk eder.

Sh:282-286

DİYALEKTİK YÖNTEMLE ZULMETMEK

Hegel’in; güçlü devlet, realite, ulusçuluk gibi söylemlerinin yanında en önemli teorisi diyalektik yöntemdir. Geçmişte Aristoteles, Herakleitos ve kısmen de İbn’i Haldun’da izlerini bulduğumuz bu çatışma ve değişim teorisi; tez, antitez ve sentezden oluşur. Bir kavramı; kendi dünyası içinde, kendisini tanımladığı gibi tanımlamak gerekir. Bazı politikacıların yaptığı gibi; kavramları, tanımlanamaz ve lastik gibi her yana çekilebilir şekilde bırakmak doğru değildir. Evrensel kavramlar sözlüğü ve düşünce hayatına yapılmış en büyük zulümlerden birisi de, dili bozmaktır. Dil bozulunca, kavramlar; içeriğine uygun olmayan tanımlamalar, amacına aykırı yorumlar, köküyle ilgisiz açıklamalarla kafa karıştırır ve teorik kaosu, fiili çatışmalara yönlendirir.

Hegel de kullandığı kavramları, geçmişten gelen ve reel olan Avrupa kültürü içindeki verilerle tanımlar. Olması gereken Avrupa gücü ve kibri ile bağımlı olarak düşünür. Diyalektik formülasyon içerisinde değişimcidir, çatışmacıdır. Onun, düşünceleri çarpıştırdığı alanda zemin kayar ve siyasal Hegelcilik, silahlı Hegelciliğe dönüşür. Çeşitli finansal araçlarla Batı kapitalizminin yolunu açmış olan diyalektik düşünüş biçimi, finansal gücü “tez” olarak yorumlamış ve bu duruma da “sayısal Hegelcilik” demeyi pratik olarak hak etmiştir.

Hegel düşüncesinde tez, olumlu olandır. Onun ölçüsü de kendi teorisi içinde Batı’nın çıkarlarına uygunluktur. Akıl, tezdir. O, insanın tanrısal yönüdür. Eski Yunan’daki Tanrı anlayışı ile Hıristiyanlıktaki Tanrı anlayışı benzerlikler taşır. Görünmeyen bir Tanrı’ya inanmayı akla aykırı gören bu itikat; şekil, sembol ve heykellerle aklı rahatlatır. Halkı, aldatma ve oyalamanın yöntemi gibi görülen bu şekilcilik, ateizmin de zeminini oluşturmuştur. Görünmeyene, onun eserlerini analiz ederek inanmak, düzenlenmiş İncil’de bile tavsiye edilir. Ama filozoflar görünenleri, dünyayı, canlıları tesadüflere ve insan emeğine ve aklına-sağladıkları için Hegel işin kolayını bulmuş ve Tanrı’yı insana yerleştirmiştir. Ateistler de bu mantığa dayanarak, “o halde bana benzeyen bir varlığa neden inanayım?” derler ve Tanrılarını çevrelerinde ararlar, sonunda Tanrı’yı akla mahkûm ederler. Batı aklı, kurgularını filozofların bilgi mirasları ve nesnel olanlarla dizayn eder. Böyle bir akıl, elbette metafizik-göksel-dini kavramları redde yatkındır. Aklın karşısında, hepsi antitezdir. Dinsel, ahlâki, duygusal olanlar akıl onay verdiği sürece senteze yol açacak karışımlara dahil olabilirler. Sanat ve din, aklın felsefeden önceki aşamalarıdır. Felsefe, aklın himalayasıdır. Dolayısıyla felsefe, tezdir. Aslında felsefe dışındaki her şey olumsuzdur, demektir.

Güç, tezdir. Gücü zaafa uğratacak olan tüm kavramlar, olgular antitezdir. Gücün kavramlarını ve bakış açılarını üretecek olan akıl da felsefi akıldır. 18. yy. felsefi aklın pragmatik yapısı; çıkarcıdır, sevgi ve merhametten uzaktır. Bu kavramlar dinsel kavramlardır ve güçlü ulus ile güçlü devletin oluşumuna engel olabilirler. Onun için; gücün adaletle değil, silahla örülmesi gerekir. Bu nedenle Batı gücü, her zaman endişe verici ve korkutucu olmuştur. Sevgi ve acıma söylemlerinin İncil’in her yerinde görünmesi, öncelikle Incil’i dışlamaya sebep olmuştur. Papazların boşluğunu filozoflarla doldurup güzel kavramların yerine de; birikim, hırs, faydacılık, acımasızlık içeren felsefe kitaplarını koydular. Çürümeye yüz yutan din görüntülü Hıristiyan düşüncesinin etkinliğini iyice azaltan filozoflardan birisidir Hegel. Güç teorisini güçlü bir Avrupa oluşturmak adına formüle eden Hegel’in; ezen, sömüren, dışlayan uygulamalarda defterine sürekli günah yazılmaktadır. Bu defter, dünyevi bir kayıttır.

Hegel gücün bireye verilmesinden yana değildir. Temelinde adalet, ahlâk ve iyilik olmayan birey gücü; kamuya zarar verir. Ya kişisel kötülükler işler ya da örgütlenerek daha yaygın suçların yolunu açar. Yurttaşların her biri enerjilerini birleştirerek devletin güçlü olmasına katkı sağlamalıdırlar. Ulusun mutluluğu, ancak bu sinerjiyle gerçekleşir. Faşizmin güçlü devlet isteği ve projesinin fikir babası Hegel’dir. Elbette, hiçbir yurttaş, devletinin veya ülkesinin zayıf olup başka ülkelerin silahlarına hedef olmasını arzu etmez. Sorun olan güç, her şeye rağmen istenen güçtür.

Hegel’e göre devlet tezdir. “Devlet, ilahi fiillerin yeryüzündeki şeklidir. Kutsaldır. Onun için tapmalıyız. Devlet, Tanrı’nın dünyadan geçmesidir. Devlet; hukukun, ahlâkın kendisidir.” (Açık Toplum ve Düşmanları, K.R. Popper, Türk Siyasi İlimler Derg. Yay. c: 2, s: 32)

Güçlü devlet; gücün tez oluşundan ve gücün haklılığından dolayı, uygulamalarından sorgulanamaz, eleştirilemez. Devlet, kurumsal bir kişiliktir. Yönetenlerin hiyerarşik yapı içerisinde kullandıkları yasaklar da devletin kutsal yasalarıdır. Bu yasaların adalet ve ahlâk esaslarıyla yapılmaları gerekirken, güçle tanımlanmaları, yöneticinin dikta ve zulmünün yolunu açar. Hegel, devlet adına olduğu sürece bu zulme ses çıkarmaz. Güç tez olunca; zulüm sadece krallardan gelmez, silahlı demokratik ülkelerden de gelir. Çünkü güçlü devlet, diğerlerini antitezleştirip parçalayıp yiyecek kıvama getirir. Vatandaşlarına tek hedef gösterir; devletten yana ve onun için çalışmak… Devletin figüranlaştırdığı yurttaşlar, devleti baba gibi görürler. Babanın gücüyle kişilik sahibi olur ve başkalarına karşı küçümseyen-kibirli bir dil kullanırlar. Devletin verdiğine razı olur ve sahip olduklarından daha fazlasını istemezler. Devletin aldıkları, verdikleri ve yaptıklarında, “hikmet” ararlar. Hegel’e göre bireysel özgürlük, ona gücünün sınırlarını belirler ve insan, onu neyin güçlü kıldığını da bilir. Fransız ihtilaliyle oluşan havaya ve sonraları da liberalizme, bireylere özgürlük verip devleti zayıflattığı için karşı çıkar. Despot kralların ve kilisenin baskısından kurtulmaya çalışan insanları, yeniden devlet erkine kurban eder. Onun felsefesinde devlete inanmak ve itaat etmek esastır.

Hegel’e göre; Batılı ulusların ve onların kurdukları devletlerin güçlü olması adına ürettikleri tüm kültürel varlıklar tezdir. Felsefi, sosyolojik, siyasal, ekonomik, teoriler ve bunlardan kaynaklanan sistemler ve ideolojiler tez oldukları için olumludurlar. Diğer uluslar; Batının tezlerine inandıkları ölçüde olumsuz batıştan kurtulur, antitez olmaktan çıkarılırlar.

Antitez, Hegel teorisindeki denklemin ikinci ayağıdır. Olumsuz, negatif, değersiz, öteki, geri, zayıf gibi nitelemelerle değerlendirilir. İnsanları ve toplumları dar bir bakış açısıyla, tek yönlü ölçümlemek her zaman sorunlu olmuştur. Militarist Hegelcilik, silah gücüyle işgal etmiştir. Ekonomik Hegelcilik; tekellerin, tröstlerin, çok uluslu güçlü şirketlerin yolunu açmıştır. Siyasal Hegelcilik; güçlü olmanın, sistem ve ideoloji dayatmasını kolaylaştırmıştır.

Siyasal Hegelcilik, ayrışürmayı planlı ve kasıtlı bir niyetle yapmaktadır. Asırlardır, Hegel’den önce de kilisenin siyasal projeleri kapsamında olumsuzlama güçsüzleştirme, dışlama, sömürme-süregelmiştir. Asyalı, Afrikalı, Ortadoğulu ve Müslümanlar antiteze malzeme yapıldılar. Sentezler, hep güçlünün galibiyetiyle açığa çıkmıştır.

Sosyal Hegelcilik; bireylere kendini üstün, özel, ayrı görme kibrini aşılamıştır. Batı’nın gücü; sürekli eleştirilmiş ve sorgulanmış olmasına rağmen bugün, siyasal-ekonomik-askeri senaryoların altında imzaları vardır. Politik kurnazlıklar, kültürel reklamlar, finansal ve askeri güçler, Hegel’in ruhunu diri tutmaktadır.

Hegel’in tez-antitez ve sentez teorisi nötr bir teori gibi görülebilir, ama değildir. Herkes ve her toplum kendi inanç, kültür ve uygarlığını tez olarak görebilir. Bu formül, Batı için özel kurgulanmıştır. Hayata, insana ve tabiata bakışlarında adalet ve merhameti yaşatanların, bu tez içerisinde kendilerine yer aramaları gereksizdir. Çünkü ölçüler; Batı’ya göredir ve her toplum, Batı karşısında olumsuzdur antitezdir. Bu tavır da sadece düşmanlıklara neden olmuştur. Hegel’in görüşleri felsefi tartışmaların malzemesi olarak kalmamış, başkalarının hayatlarına karışmak ve karıştırmaktan geri durmamıştır. Öz benliğini zayıf görerek güçlü sandıklarına ihtiyaçlarını arz edenler, hayat hikâyelerini kendileri yazamazlar.

Hegel’e göre tez ve antitez çarpışarak, kaynaşarak yeni bir durum meydana getirir. Bu bileşkenin adı, sentezdir. Fikirlerin konuşularak, tartışılarak saygılı bir şekilde orta noktada buluşmalarıyla çatışma son bulur, zannedilir. Bu teoriye öyle masum bir görüntü verilir ki, sadece düşünce sahasındaki hareketlilik gibi anlaşılır. Politikacılar onları atölyelerine getirerek biçim verirler. Bazen düşünürler bile, düşüncelerinin nasıl kullanıldığına şaşırabilirler. Uygulayıcılar, rollerini bir senaryodan yola çıkarak oynarlar. Siyasal yayılma ve ekonomik göz koymaların teorik alt yapısında, filozof ve fikir adamlarının emeği vardır. Araştırma, sorma, eleştirme gibi düşünsel faaliyetler duraklayınca, toplumsal gelişim ve değişim de yavaşlar. Hayat, hiç durmadan akan bir nehir gibidir. Yeryüzünde; bir saniye sonrası, bir saniye öncesinden farklıdır. Canlı ve cansız her alanda sürekli bir dinamizm yaşanmaktadır. O halde; her şeyde bir hareketlilik varken, okuma-öğrenme-düşünme ve tartışmayı uykuya yatırmak kabul edilebilir mi? Hızla giden bir arabayı aniden durdurmak veya geri vitese atmak zarar verici sonuçlar doğurur. Geri vitesten, geçmişin birikimlerinden faydalanmamak anlaşılmamalıdır. İlmi olan, doğru ve ahlâki olan; eski ve yeni zamanların yanlışlarına kurban edilmemelidir. Doğru bilginin zamanı ve vatanı olmaz. O, insanlığa aittir. “Hırsızlık kötüdür” sözü, değişimle birlikte değerini kaybetmez. Ama her yeni oluşuma da fikrimizin ve bakışımızın olduğunu bilmemiz gerekir. Başkaları, insanların hayatlarını yönlendirmeye çalışırken, iyi ve adil olanların da topluma göz-kulak olmaları gerekir. Akan zamandaki görevden hiç kimse kaçarak saklanarak kurtulamaz. Her insanın günlük hayatında bile düşünceleriyle baş başa kaldığı saatlerin yararlı olacağı unutulmamalıdır. Yeter ki; akıl kendisini kilitlemesin ve insan, aklına küsmesin.

Hegel diyalektiğinde, sistemin işlemesi için yalnızca akla-mantığa ihtiyaç vardır. Duyular, yanılabilir. Onun için din, sanat, estetik gibi değerler duygu yoğunluklu olarak senteze giden yolda işlev göremezler. İnsan hayatı ve çevresinde olup bitenlerin akla uygun açıklamaları olmalıdır. Düşünceler ve düşüncelerin yansıması olan nesneler arasındaki çatışma ve değişimi ancak akıl, açıklayabilir.

Diyalektik düşünce, Hegel’e kadar bir konuşma ve tartışma sanatı olarak geldi. Herakleitos’un sürekli değişim fikrini, Hegel de benimsedi. Olumlu ile olumsuzun neden olduğu çatışma, düşüncelerin ve nesnelerin içindeki çelişkilerden meydana gelir. Tomurcuğun çiçeğe, çiçeğin meyveye dönüşümü de değişim ve sentezle açıklanır. Hayat, antitez olarak ölümü nefsinde barındırır. Hiçbir şey yok olmaz, değişerek dönüşerek tarih devam eder. Tarihi yorumlayabilmek için tezi ve antitezi bilmek gerekir, der Hegel. Gerçekler, doğrular sabit değildir. Sürekli değişim olduğundan gerçekler de zamanla değişir. Tanımlar, zıtlıklarıyla yapılır. Zıtlar da dönüşerek, sentezin içinde yaşarlar. Yeni bir varlık oluşur. Efendi-köle, devlet-yurttaş, erkek-dişi, beyaz-siyah, ince-kalın, sert-yumuşak, kuzey-güney, hayat-ölüm, soğuk-sıcak, iyi-kötü, doğru-yanlış, ekşi-tatlı, eksi-artı… gibi farklılıklar, Hegel’de zıtlıklar olarak belirlenir.

Avrupa’da kralların ve papazların insafına terk edilmiş insanlar, güvenlik sorunu yaşıyorlardı. Engizisyon tehdidiyle, korkunun esiri olmuşlardı. Kilise, iktidara hizmet ediyor ve her şeyi bölüşüyorlardı. İncil okunmuyor, yol gösterici gücünü giderek kaybediyordu. Okumayı ve düşünmeyi terk etmiş zihinler durağanlaşmıştı. Bu durumu gören filozoflardan birisi de Hegel’di. Tartışma ve yeniden düşünebilme boşluğunu doldurabilir niyetiyle diyalektik yöntemi, yönünü kaybetmiş topluma bir ilaç olarak sunuyordu. Tarihi ve toplumu; zıtlıklar teorisi ile yorumlasa bile, bu çelişki ve çatışmayı Avrupa topraklarından uzak tutmak istiyordu. Gücün egemenliğiyle, antitezler zayıflayacak ve sentezin içinde belirsiz hale geleceklerdi. Kabına sığmayan güç, sınır ötesi operasyonlarla potansiyel olumsuzlukları etkisizleştirecekti. Hegel’e göre hiçbir şey mutlak doğru değildir ve kalıcı olamaz. Diyalektik formül içerisinde güce sağlayacağı katkıyla değer kazanır ve değişim sürüp gider…

Gayemiz, geniş çaplı bir Hegel analizi yapmak değildir. Batı kültürünün öncülerini biraz olsun tanımak, teorilerinin nasıl sistemli bir ideolojiye dönüştürüldüğünü görmek ve insanların önüne konulan engelleri göstermektir. İçerisinde, biriki doğru cümleden dolayı bütününe sempati duymanın tuzağına işaret etmektir. Çelişki, çatışma, tez, antitez, sentez, güç, zıtlıklar, diyalektik, devlet gücü gibi kavramlarla ördüğü düşüncelerden inançlı ve ahlâklı insanların nasıl etkilendiğini anlayabilmektir.

Gücü ve sürekli değişimi, söylemlerinin merkezine almış olan filozoflar Herakleitos, Aristoteles, Nietzsche, Darwin, Hegel dünyanın her yerindeki insanları etkilemeye devam etmekteler… Bunların fikirleri kültürel bir okuma ve tanıma olarak anlaşılabilir. İslam’la yüz yüze gelmiş insanlar; inançlarında neyi eksik görürler ki, bazı felsefi ekollerden medet umarlar? Güç ve sürekli değişim pratik olarak, nasıl anlaşılmalıdır? Sermaye, silah ve insan gücü neden yoğun bir iştahla arzu edilir?

Sh:287-293

İNSANIN SEÇİMİ

İslam; hem aklın korunması ve temiz tutulması, hem de iyi işlerle birlikte uyumlu bir hayatı önerir. Bireysel ve toplumsal ilişkilerde iyi, doğru ve adil ortamın kurulmasıyla, güvenilir bir kişilik inşa edilmesi çabalarını ödüllendirir. Bu nedenle Müslümanın bilincine ve onun ilahi mesajla terbiye edilip korunmasına çok önem verilir. Aklın bulanık, davranışların bulaşık olduğu bu çağda Müslüman ismi, iyilik ve güven beklentisi oluşturur. İnsanların bu beklentilerini boşa çıkarmak, ismimiz üzerinden İslam’a eleştiri getirmek ağır bir vebaldir.

Müslüman olmayı seçen insan; bundan sonraki hayatını, bakışını, duygu, düşünce ve ilişkilerini İslam’a göre düzenleyeceğine dair bir sözleşme yapmıştır. İman aracılığıyla insan, Allah’a söz vermiştir. Bu söz; Müslümanları, yeryüzünün görünmeyen, kaybolmuş insanları olmaktan kurtarmıştır. Kısa zaman dilimleri hariç, inziva denilen gözden ırak bir gizlenme istenmemiştir. Hayırlı işlere öncülük etmek, yarışmak ve her olumsuzlukta iyileştirici bir rol üstlenmek, cihadın genel çerçevesidir. Bilinmelidir ki; toplum Kur’an’dan söz eden insanın ahlâkını da gözetler. Yapısında hiçbir çelişki olmayan bir dinin izleyicileri olarak; inanç ve ilişkiler arasında aykırı bir hayat sürdürmeyi Müslümana yakıştırmaz.

Hegel teorisinin Batı siyasal düşüncesine yaptığı en büyük katkı; toplumları, inançları ve yaptıkları arasında çelişik bir duruma uğratarak etkisizleştirmek ve kendisine benzetmektir. Bu işlemi, değişim fikrinin önemi ve gereği üzerinde durarak gerçekleştirmeye çabalar. Çelişkileri derinleştirip kendi içinde çatıştırarak sürdürülebilir bir değişim dinamiği yakalamayı amaçlar.

İslam, kendisini Kur’an’la tanımlar. Kavramları, olayları, şahısları zıt veya antitez olarak adlandırmaz. Kültürlerine ve davranışlarına bakarak isim verir. Çoklu Tanrı inancı veya Allah’a ait sıfatları başka varlıklara vermenin adına şirk, bu yolda olana da müşrik der. Aynı şekilde kâfir, münafık gibi etiketleri de kullanır.

Müslümanca bakış; değişimi, bireyselden başlayıp toplumsala doğru giden tümevarım yöntemiyle açıklar. Önce bilgilenecek kaynağı gösterir, sonra doğru düşünebilmenin yollarım öğretir. Akılda gerçekleşecek değişimi davranışlara yönlendirir. Sahih bir iman ve salih amel doğru ve güzel işler uyumlu değişimin iki ana sütunudur. Kur’an, Müslümanın hayatında ikisini bir arada ister. İslam; küfür veya şirk içinde kalarak hem kendi nefsine ve hem de hak-hukuk dinlemeden diğer insanlara yapılan zulmün terk edilmesini değerlendirir ve över. Şirkten pişmanlık ve tövbe ile ayrılıp, imana yönelmekle oluşan değişim, İslam açısından en yüce değişimdir. İnsan, bir durumdan başka bir konuma tövbeyle geçebilir ya da bulunduğu durumu inatla koruyup değişime direnir. Müslümanları, başka ideoloji ve yaşam biçimleriyle senteze zorlayanlar Müslümanın direncini, çağdışılık veya gericilik olarak anlatır ve suçlarlar. Onlar, kutsal bildikleri kilise-İncil egemenliğine doğrudan saldırdıkları ve filozoflar dünyasına kolaylıkla savruldukları için çağdaşlığı bir üstünlük veya yeni bir tez olarak savundular.

İnsan, Müslüman olmakla hakikati bulmuştur. Hayatında olan olumsuzlukları terk ederek yeni bir yola girmiştir. Çünkü iman, kişiyi değiştirir. Bir Müslüman için İslam, onun değişmezidir. Allah’ın yaratma ve yönetme yasası ile yargılama yasası da değişmez. Allah’ın görevlendirdiği elçilere, onlar aracılığıyla insanlara verilen mesajlara da değişmez bir şekilde inanılır. Onun yasalarında değişiklik görülmemesi,

“O, her an yeni bir iş üzerindedir.” (Rahmân, 29) ayetiyle farklı görülse de bu ayet diyalektik teoriye malzeme yapılamaz. “O halde, boş kaldın mı kalk yorul” (yeni bir işe başla) (94/6) ayetini de sürekli değişim düşüncesiyle açıklamak, arızalı bir yorum sayılabilir. İnsan zihninde imana dönüşmüş olan İslam, ona yön veren ve davranışlarını kontrol eden bir yapıdır. İbadet denilen bilinçli iş görme hali, Müslümanı sürekli hayırlı ve faydalı işlerle ilgilendirir. Bebeklikten son nefese kadar giden çizgide elbette, hayatta birçok değişim yaşanılır. Bu değişimlerde, iyi ve kötü bilinerek ve daima iyi olan tercih edilerek yol alınır. Doğru olana çatışarak varmak, felsefi bir yöntemdir ve ulaşılan doğru da, her zaman değişebilecek olandır. Sürekli değişim; toplumsal hayatı zorlaştırır, yeni yasalar ve uygulamalarda sorunlar çıkarır.

Bazı filozoflar; nesneleri, olayları ve düşünceleri gördükleri gibi anlatırlar, bir sonraki aşamayı göremezler. Hegel gibi bazıları da her şeyi birkaç evreyle birlikte açıklarlar. Biri toprağa sadece toprak der. Diğeri toprağın içindeki metallerden ayrışarak çeşitli işlemlerden sonra başka başka bir nesneye dönüşünü anlatır ya da su ve samanla karıştırılarak bir yapı olarak ortaya çıkışını gösterir. Yolun başında durup son istasyonu işaret etmek gibi… Değişimlerin, insana ve toplumlara olabilecek maliyetini analiz ederler. Müslüman olmakla yaşanan dönüşümün kalıcılığını sağlamak için gerekli kuralları da öğretir. Böylece bilinç ve kişilik gelişerek toplum içindeki varlığı, aranılan ve sığınılacak bir kimlik haline gelir. Bu kimlikle hesap gününe hazırlanır. Kur’an; tıpkı nesnelerin başka bir nesneye dönüşümünü izleyen süreci insanda da izler. Kim, neye inanır, ölçüsü ne, nasıl yaşar? Bu sorulardan alacağı yanıtlara göre insanın, son halini belirler. İman ve iyilikle ona verilecek ödül, şirk ve kötülükle alacağı ceza, ona önceden söylenir. Yeryüzünde, ilahi olana sadakat göstermesi istenir. Beşeri olanı tanıyıp anlayabilecek basireti kazanması önerilir. Ancak bugün, geçmişin putperest şirk kültüründen çok farklıdır. O günlerde şirki tanımak çok kolaydı. Şimdi, yaşam biçimleri üzerinden zihniyet değişimi hedeflenir. Müşrik olmadan da, ilahi olana ilgisiz bir tutum sergilenebilir. İnsana, evrene ve olaylara bakışı, inancından farklı olarak gösterebilir. Bunun için filozoflar eliyle şekil verilmiş ve politikacıların fırınında pişirilmiş ideolojiler, imanın yerini alabilecek bir forma sokulabilir. Tabiî veya sonradan olma farklılıkların varlığını ve özgürlüğünü, çatışmaya yol açmayacak yöntemlerle korumak gerekir. Oysa farklılığı; zıüık veya çelişki olarak tanımlamak, çatışmanın kapısını aralar. Amaca ulaşmak için her aracı meşru kılmanın bir yolu da, işte bu farklılıkları çatıştıran politikadır. Din, dil, ırk, ideoloji ve çıkar hesaplarıyla Machiavelli ve Hegel birlikteliğini sağlayan Batı, kan ve sömürü çarkını çevirip durmaktadır… Öncesinde ise uzun yıllar sürmüş olan kültürel bozgunculuk, ideolojik propaganda, yeni alışkanlıklar, gelenekselin kırılması, istihbarat çalışmaları ve iyilik görüntülü sivil toplum kuruluşlarının yoğun faaliyetleri söz konusudur. Bu bağlamda, Marksist-Sosyalist söylemleri; sosyal adaleti sağlayacak, emeği değerlendirecek, yönetimi halka verecek ve her türlü emperyalist hareketlere karşı koyacak bir sistem olarak yüzyılın başlarında piyasaya sürdüler. Kendi ülkesindeki değerlere yabancılaşmış bazı aydınlar da (!) kurtuluşu; bazen tekil bir sosyalist savunmada, bazen de var olan kültüre, sisteme sosyalist eklemede buldular.

İslam; bölünmez, ekleme ve eksiltme kabul etmez, içinde çatışma tohumlarını yeşertecek çelişkiler taşımaz olduğu halde, “İslam Sosyalizmi” sevimli bir söyleyişle taraftarlar aradı. İnsanoğlu; adaletsiz bölüşümü, azgın ve şımarık yaşantıyı, israfı, lüksü ve karşısında yoksulluğu gördükçe kurtarıcı zannettiği ideolojilerin ardına düşmüştür. Marksizm, acımasız kapitalizmi ortadan kaldıracak ve içinde insancıl söylemleriyle halkların umudu olacak bir teoriyle dünyanın çeşitli coğrafyalarında izleyicilerine ulaşmıştır. Müslüman olduğunu söyleyenlerin, niye İslâm’ı seçtikleri ve ne yapmaları gerektiği konusunda bilgi sahibi oldukları kabul edilir. Kitabı okudukları, sahih iman ve salih davranışları hiçbir kuşkuya yer bırakmadan kavrayabildikleri beklentisi geçerli görülür. Her inanç, her ideoloji, hatta her meslek sahibinin kendisini ilgilendiren kuralları bildiğine inanılır. Henüz yolun başında ve yeni başlayanlara, acemi veya çırak sıfatı uygun görülür. Otuz-kırk yıl süresince Müslüman olduğunu söylediği halde, bu dinin acemisi veya çırağı kalmak uygun olabilir mi? Buna rağmen; çırak olarak kalmayı yeğleyenler bilmese ve tanımasa bile hayatlarına, bazı ideolojik, kültürel ve geleneksel görüş ve söylenceleri eklemekten kurtulamazlar. Darwin’i ve Hegel’i tanımamış, Marxizm’i ve sosyalizmi ayrıntılı incelememiş olabilirler ve reddederler. Ama kendi inançlarını iyice öğrenmedikleri için, bütün kültürel saldırıların açık hedefi haline gelebilirler. Aradan uzun zaman geçince de dine aitmiş gibi görülmeye başlanır ve ayıklamak zorlaşır. Bu etkilerden dolayıdır ki; Müslüman olduğunu söyleyen çoğunluğun, fikirlere ve olaylara Müslümanca bakmadığı anlaşılır.

Sh:301-305

İNSANIN YALNIZLIĞI

İnsan hayatında değişmez değerler vardır. Bunları korumak insanı ve toplumu güçlü kılar. Değerli olanları değersizleştirmek, inşam zayıf ve yalnız bırakır. Zayıf ve yalnız olan da ne özgürlüğüne ve ne de haklarına sahip çıkabilir.

Değerlere sahip çıkmak ve değersizliği yaşam biçimi yapmış olanları uyarmak adına;

“Arsız, densiz, ilkesiz, haddini bilmez, bayağı isen, yanımıza uğrama.

Küstah, mürai, tufeylî, zevzek, müptezel, basmakalıp isen kapımızı çalma.

Palavracı, korkak, kalleş, ahlâksız isen eşiğimizi geçme.

İçtenliksiz, sevgisiz, pespaye, paçoz isen evimize gelme.

Çilehanedir burası, hoşgörü dergâhı değil.

Ahde vefa bilmez, tövbe tutmaz isen sakın gelme.”

(Alev Alatlı, Beyaz Türkler Küstüler, s: 455, Everest Yay. İst. 2013)

Yalnızlaşan insan; olabilecek krizleri düşünerek varlıklarını gizleyip korumakta, ihtiyaç duyulduğunda kendisine başvurulmaması için de yakınlarıyla bağlarını koparmaktadır. Kimileri pervasızca bütün varlığını gözler önüne sererek evini, arabasını, tatilini, akşam yemeğini ballandırarak anlatır. Kimileri de hayatlarının görülmesini ve bilinmesini istemedikleri için sofralarına yakınlarını ve yoksulları çağırmazlar. Birkaç gayrimenkulle garantiye (!) aldıkları geleceklerinde; eşinin, kucağında çocuğuyla dilenebileceği olasılığını hiç düşünmezler. Kimileri de;

“Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz.” (Âli İmran, 92)

“Göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka vermeye kalkmayın.” (Bakara, 267) diyen Kur’an’a rağmen; içinde zaten fukaranın yediği birkaç gıda maddesi olan ve kendi evine bile götürmeyeceği ucuz ramazan paketleriyle ya da yakası yıpranmış gömleklerle hayır yaptığına inanır. Elbette, zerre kadar iyiliğin karşılığı vardır. Yalnızca küçük hayırların, kalıcı hayırları engellemeleri ve ertelenmesinden endişe edilir.

İşte liberalizm, insanı endişeli, korkak, bencil ve yalnızlaştırır. Yalnızlaşan insan, servetini kaybettiğinde de yalnız olarak bir köşede yitip gidecektir. Onun böyle davranmasına rağmen; toplumda insanlık amacını taşıyanlar varsa, onlar yardımlarını esirgemezler. Sorumsuz, şımarık, gösterişçi, sadece kendisini düşünenlerden elbette yardım ve merhamet beklenmez. Yardıma ihtiyacı olanlara kimse el uzatmazsa; “yarın aynı durumda olduğumda da kimse bana yardım etmez” diye düşünmek normal hale gelir ve liberalizmin arzu ettiği bireysellik gerçekleşir. İnsanlara iyilik yönünde hatırlatmalar ve kötülük konusunda uyarılar yapmayı aklın özgürlüğüne müdahale sayan liberalizm, bu konudaki çalışmaları da benimsemez.

Bireyin özgürce düşünüp davranmasını savunduğu için toplumsal grupların çıkarları söz konusu olduğunda da bireye öncelik verir. Bireyin kendisini sınırlayan geleneksel, kültürel veya inancıyla ilgili kurallarla özgürlük arasında kalındığında, seçimini özgürlükten yana kullanır.

Sh:347-348

İNSANIN BOZULAN İNANCI

Batı’da bireysel ve toplumsal gidişin azgın ve taşkın görüntüsünden rahatsız olan bazı ruhbanlar, toplumu ve bireyleri yeniden dine yönlendirme çalışmalarına başladılar.

“Din elden gidiyor” söyleminin en önemli temsilcilerinden birisi, Kardinal Ratzinger’dir. “Avrupa, Tanrı’yı bir kenara itmemeli” diyor. Ona göre; laiklik, artık tarafsız olmaktan, herkese özgürlük alanı açmaktan çıkmış vaziyettedir. Katolik ya da Hıristiyan vizyonuna kamusal alanda yer bırakmıyor.”

Ratzinger’in sızlanmasını anlamak güçtür. Belki vicdanının bir kenarındaki İsevî kırıntı onu rahatsız etmektedir.

“Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” söylemi, bir ayet gibi siyasal yapı tarafından kilise eliyle İncil’e yerleştirilmedi mi? Çünkü Batı’da senaryolar uzun vadeli düşünülerek çizilir. Liberalizmin ve laikliğin teorik alt yapısı, kiliseye hapsedilse de İncil’le oluşturuldu. Liberalizme aykırı olsa da inançla ilgili uygulamalar yapısal ve kurumsal anlamda kilisenin egemenliğine verildi. İnanç; politik organlar eliyle yasal ve kurumsal düzenlemelere terk edilirse, toplumda adaleti ve iyiliği yönlendirmesi zorlaşır. Kontrolüne girmiş olduğu siyasal sistemin uygulamalarını eleştiremez. Batı’da işini bitirmiş olan laiklik, başka inançlar üzerinde devlet kontrolü oluşturmaya çalışmaktadır. Liberalizme ve aklın özgürlüğüne önem verenlerin, siyasal gücün vesayetine ses çıkarmamaları büyük bir çelişki değil midir? Hristiyanlıktan kurtulmak için filozofların özgür aklı, siyasal ve ekonomik çıkar sahiplerinin üzerinde uzlaştıkları ortak akla dönüştürüldü. Kilise, bu çarpıtmaya ses etmedi.

İman ve akıl tanımlarında; ayrıştırarak, aklı merkeze alan ve imanı yenilmiş gibi gösteren analizlere de müdahale etmeyince, asıl yenilen Hıristiyanlık ve kilise oldu. Liberalizm; kaşıdı yorumlarla imanın, insan hayatıyla ilişkisini koparmak istedi. Laiklik, alan ayrımı yaparak, imanı bireysel seçimlik alana özgü kıldı ve kamusal alandaki rolünü etkisizleştirdi, siyasal arenada oyunlar bitmez ama esas tehlike, onlarla işbirliği yapan ve aklı doğru kullanmayan düşünürlerden gelir. Politik figürler, düşünürlerden aldıkları veya onlara yaptırdıkları tanımlamaları kullanırlar. Politikacılar, kendi üretimleri olan ve gündelik siyasete malzeme edilmiş adlandırmaların ve içeriksiz kavramların kalıcı olmayacağını bilirler. Onun için her şeyi siyasallaştırırlar. Hıristiyanlık da belli bir aşamadan sonra Hristiyancılığa ve siyasal Hıristiyanlığa dönüştürüldü. İnsanları kendi hedefleri doğrultusunda kullanmak ve onların sırtından geçinmek isteyenler, onların iradelerini diledikleri gibi yönlendirirler. Onlara; sadece bilmeleri gereken bilgiyi, her yöne çekilebilecek şekilde verirler. Dili bozarlar, yasaklarlar, kelimelerin içini gerektiğinde tekrar değiştirebilecek biçimde düzenlerler. Kilise; liberallerin ve laiklerin filozoflardan devşirdikleri anlam saptırmalarına, neden gerçeklerle karşı koymadı? Tuzağa mı düştü, yoksa İncil’in rafa kaldırılması için işbirliği mi yaptı? Allah’tan gelen mesajın Hz. İsa’nın diliyle insanlara iletilmesinde, kapalı ve karışık bir durum yoktur. Allah’ın insanlardan ne istediği anlaşılır ve açıktır. Hz. İsa, Müslümandı ve O’na gelen dini adı İslam’dı. Kilise ve papalık kurumu, inancı sulandırıp mesajları derleyip değiştirince Hıristiyanlık doğmuş oldu.

Aydınlanma düşüncesi Hıristiyanlığı; söylediği her şeyi akla uygun ve bilimsel bir şekilde delillendirmeye davet etti. Bir yandan liberal oluşumun cazibesi, diğer yandan Hıristiyanlığın çaresizliği, Hıristiyanlığı metafizik dogmalar dünyasına itti.

Hz. İsa’yı ve insanlara ilettiği vahyi etkisiz kılmanın bir yöntemi de, yeryüzünde görünür bir ilah yaratma fikri idi. Görünür olması, aklın kolay kabul edebileceği bir tasarı olarak sunuldu. Göklerde görülmeyen ilah ise ancak dogma ile açıklanabilirdi. Üzerinde düşünmek, varlığım kavramak ve tartışmanın gereği yoktu. Olsa bile ispatlamak mümkün değildi. Buradan harekede din ve onun inancı olan iman, “dogma” olarak etiketlendi. Dinin pabucu dama atılmış, filozoflarca kurgulanmış akıl ve deneylerle ortaya konulabilen bilimsel veriler, “mutlak doğru” gibi teorilerde ve pratikte yerini almaya başladı. “Dogma”; bir görüşün ve düşüncenin sorgulanamaz, tartışılamaz olması ve mutlak kabul edilmesidir. Bağnazlık veya taassup; herhangi bir delile dayanmadan, akıl ve bilimsel yöntemlerle de ispat edilemeyen, değişime ve gelişime kapalı olan bütün inançları kapsar. Allah, cennet-cehennem, hesap günü, kulluk, iman gibi kavramlar kilisenin otoritesine terk edilmiş dogmalar olarak nitelendirildi. Kilise bu anlamda, tanımlamaları kendisine ait olmak üzere özgür bırakıldı. Yasal, siyasal ve ekonomik hayata müdahale etmesinin de önüne geçildi. Laiklik, böylelikle kurumsal bir yapıya kavuştu ve her iki alanın ideolojisi haline getirildi. Oysa Hz. İsa’ya gelen mesajlarda ve hatta insan eliyle düzenlenmiş İnciller de bile hayatın tümünü ilgilendiren bilgiler yok muydu? Bireysel ahlâka, aileye, ekonomiye, yönetime ve nasıl inanılacağına dair sözlere rağmen kilise, nasıl kısıtlanmış bir role razı oldu? İmanın dogmayla tanımlanması; ahlâkı, adaleti, merhameti, iyiliği ve bütünüyle ibadetleri hayattan dışlamaz mıydı? Dinin dogma olarak nitelendirilmesi; sorgulanamayan bir insanın kutsallaştırılmasına, siyasal sistem açısından diktatörlüğün, krallığın ve faşizmin yolunu açmaz mıydı? Dini, dogma olarak adlandıranlar ve onun kontrolü dışına çıkanlar, yeni dogmaların oluşmasına engel olabilirler miydi?

Yasaların içerisine; “değiştirilemez, yok edilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez” gibi maddelerin konulması, hayatın gerisine düşmesi halinde bile dokunulmaması aklın bir dogması değil midir? Bir şeyi dogma olarak ilan ederken, karşısına başka dogmalarla çıkılmamalıdır. Mademki dogmalar, değişime ve gelişime kapalıdır, o halde yeni dogmalar oluşturmak niye? Sorulamayan, sorgulanamayan ve eleştirilemeyen bir liderlik ve sistem anlayışı, siyasal bir dogma değil midir? Liberal düşünceyi ve laikliği, insanlığın geldiği son aşama gibi göstermek, değişim ve gelişmenin önünü tıkayan bir dogma değil midir? Bu, dine karşı din değil de nedir? Sorulamayan, sorgulanamayan ve eleştirilmeyen bir tarikat lideri ve onun yolu, dogmatizme zemin hazırlamaz mı?

Elemanlarının eleştirisi ve yeni düzenlemelerine kulak tıkayan bir patron, işini verimli tutabilir mi? Danışmanın, tartışmanın ve araştırmanın hor görüldüğü yapılar ve sistemler, uzun ömürlü olabilirler mi? İnsanı, “gassalin önündeki meyyit” gibi göstermek ve akletmeyenleri sadık müritler haline dönüştürmek, yaratılışa aykırı değil midir? Dogma tanımı, bir projedir ve insanı Tanrı karşısında; özgür, güçlü ve sorumsuz bir konuma yerleştiren felsefik bir kutsamadır. Bu kutsama; orada kalmaz ve sadece yasalarla yapılmış bazı sınırlamaların dışında, her istediğini rahatlıkla gerçekleştirebilen bir çıkar dünyasına sürükler. Yanlış tanımlar veya doğrulara yapılmış uydurma iliştirmeler, kafaları karıştırır. Bütünüyle yanlış olan bir düşünceyi sunmak kolay olmaz. Onu; doğrularla birlikte pazarlamak, en etkili yoldur. Bu nedenle geçmişte, yok etmek istekleri kişilerin balına zehir katarak ikram ederlerdi. “Uyanık olun, zehri balla sunarlar” sözü; Mao’ya ait veya önceleri muhtemelen başkaları tarafından söylenmiş olmasına rağmen, Mao da dahil bütün ideologlar kendilerini kutsallaştırdı ve ideolojilerini dogmatik hale getirmediler mi? Onlar da, karşı çıkanları usturuplu yöntemlerle ortadan kaldırmadılar mı? İtiraz edilemeyen ve karşı konulamayan kilise, engizisyonu zalimce kullanmadı mı?

İman, aklın ikna olduğu bilgidir. İlahi olanı, beşeri düşüncelerle karıştırıp dogmatik renge büründüren kilise-filozof ve politika üçlemesi, insanın sağlıklı bir iman tanımlamasına da engel oldu. İman; sorulamayan, üzerinde düşünülemeyen ve sonuçta kabul edilemeyen soyut bir kavram mıdır? Metafizik, göksel, bilgisi olmayan, bilimsel ve laboratuvar teknikleriyle açıklanamayan, astrolojik tahminlere hapsedilmiş, yıldızlara bakarak üretilmiş bir sözcük müdür? Görülenler üzerinden fikir yürüten insanın, görünmeyen hakkında bilgisi ve inancı olamaz mı? Oysa ilk insandan beri, son elçiye verilmiş mesajlarda; görünmeyene olan inanç, görünür olanların bilgisiyle de sağlamlaştırılmıştır. Vahiyle bildirilmiş ve gözlemlerin etkisiyle imana ulaşılmıştır. Fıtratını bozmuş ve aklını perdelemiş olanlar; yanlış iliklenmiş ilk düğmenin, sonraki düğmeleri de yanlış ilikleyeceğini göremezler. İman, kör bir teslimiyet değildir. Öncelikle akletmek, araştırarak hakikate ulaşmak insani bir değerdir. Bilgi, imana ait bir cevherdir. Onun için atalardan görülmüş olması, taklit ve alışkanlık, değersiz bulunmuştur. Böyle olsa bile; araştırmak, öğrenmek, sormak, tartışmak, kıyaslamak değerli sayılmıştır. “Babam Müslümandı, onun için ben de Müslümanım” diyenin alışkanlığını ve taklidini, bilinçli bir tercihe çevirmek ve bilerek inanmak, insanı emniyetli kılar. Bu nedenle imanın akıldan ayrı soyutluğu söz konusu değildir. Bilgi; kaynağından alınmış, akılda işlenmiş ve doğru olduğu konusunda kalpte yerini bulmuşsa; sahibini imana ulaştırır. Bilgi ile iman arasında samimi gayretlere ihtiyaç vardır. Hakikati bulduğunda onu imanla taçlandırmamışsa; Kur’an’ın deyimiyle, “kitap yüklü eşek” olmaktan kurtulamaz ya da kütüphane bekçisi olmaktan ileri gidemez. Dogmatizmin uğraşı da bu değil miydi? Bilginin imanla ilişkisini koparmak… İmansız bilgi, kuru bir bilgidir. Böyle nitelikteki bilgi tehlikelidir. Çıkar amaçlı kullanılır veya yüreklere korku salmanın bin bir türünü icat etmeye yarar. Bilgisiz iman ise kapıları; hurafelere, efsanelere, uydurmalara, delilsizliğe ve kolayca aldatılmaya açık tutar.

Aklın tek şahidi göz değildir. Eğer verileri yalnızca gözden alsaydı, o zaman görünenlerle yetinebilirdi. Sağlam çalışan akıl, görmediği halde de ikna olabilir. Bilimsel gözlemlere, deneylere ve bilimin söz söylemesi için bir beklentiye de girmez.

İman, akıl işidir ve zihni kilitlemekle inanca ulaşılamayacağı bilinmelidir. Doğruları bildiren vahiyle ve hiç yalan söylememiş son elçinin dili; Allah, cennet-cehennem, görmediğimiz varlıklar ve hesap günü hakkında bize, bilgi ve inanç verir. Vahyin dili ile ona iman etmiş peygamberin dili yeterli kanıt olmasına rağmen; yine de gözlemlerimizle, aldın ikna kabiliyetine güç verecek verileri düşüncemize önerir. Müslümanları, “doğruyu araştırarak bulanlar” olarak nitelemesi, bu hakikatin dillendirilmesidir.

“Müslüman olanlar, doğru yolu araştırıp bulanlardır.” (Cin, 4) İmanın körü körüne bir saplantı olmadığını ve Müslüman olmanın, araştırılmış incelenmiş bilgiyle gerçekleştirilmesi gereklidir. Bilenlerin, “tahkiki iman” ve “taklidi iman” tartışmalarında; doğruya hakikate ulaşmak için yapılan araştırmalardaki emeği, değerli bulduklarını okuruz.

Yaratılış ve yaşayışın sebep ve sonuçlarının bilinmesi ve iyi insan olunması için, kendisini koruyan ve diğer insanlara güven verecek bir imanla donanmak, Kur’an’ın metodunu kavramakla mümkündür. Kur’an; sorular soran, eleştiren, kıyaslayan bir yöntem kullanır. Hz. İbrahim’in gezegenlerle ilgili sorulan, göğün direksiz duruşu, devenin ve sivrisineğin yaratılışı; insanın oluşum, doğum ve büyüme süreci, mevsimler, yağmurlar, dağlar, denizler, çeşit çeşit bitkiler, rengarenk canlılar… Bir yaratıcının varlığına inanmayı gerektirmez mi?

“Nefsini bilen, Rabbini bilir” sözü, aklını kullanan için işarettir.

Bazı insanlar bir soruyla veya bir cevapla bu imana ulaşırken, bir kısmı da çoklu sorular ve kıyaslamalarla ulaşır. Bazıları da tembel zihinlerini harekete geçirmez, belirsiz bir güç veya tesadüflere teslim olup giderler.

İman; soran, analiz eden ve bilgilenerek ulaşılabilen bir sonuçla kıymet kazanır ve dogmatizmin kör kuyularını reddeder. Dogmacılık; kasıtlı ve kurnazca işlenmiş bir ideoloji olarak aslında, imanı kör kuyulara atıp, bir daha insanlığa yol göstermesini önlemek için tezgâha sürülmüştür. Vahyin kuşkusuz dili ve Resullerin yalansız dilini; önce inkâr etmeleri, sonra da dogmayla adlandırmaları sebepsiz değildir. Kendi kuşkularını, başka akıllara felsefi bir teori olarak sunanlar, kavramlarla oynayarak, aklın özgür çalışmasını engellemek isterler ve yönlendirirler. İmanlı bir aklın, liberal kapitalizmin tezgâhını bozacağını bilirler. Dogmatik söylemler bu anlamda, yanlış iliklenmiş bir düğme olarak liberalizmin gömleğine dikilmiştir. Birkaç kişinin kazdığı mezara insanlığı itenler, kurtulmak ve insanlarını, boylarını aşmış, gam kasavetten çıkarmak istiyorlarsa öncelikle, kavramlara doğru anlamlar yüklemelidirler.

Döndüm, iki kişi mezar eşiyor

Gam kasavet gelmiş, boydan aşıyor. (Ruhsati)

“İnanacaksanız, insanların (Müslümanların) inandığı gibi inanın” dense, “O Süfehanın (budala, aptal, akılsız, beyinsiz) inandığı gibi inanır mıyız?” derler. (Bakara, 13-14)

İnsanlar (müminler), gaybe (görünmeyene ve nasıl, ne zaman, nerede sorularına cevap verilemeyen, az bilgi veya hiç bilgi) inanırlar, “sana ve senden öncekilere indirilene” inanırlar, namaz kılar, infak ederler. Bunlardan dolayı karşılaşılacak sonucu da kabullenirler.

“Süfeha” olarak adlandırdıkları kimseleri, yeni felsefi terimle “dogmatikler” diye yaftalarlar. Aklını kullanmayan, ispat edilmesi mümkün olmayana inanıp saplanmakla suçlarlar. Yani değişen hiçbir şey yok… Kavramların adı değişse de, içeriği aynıdır. Ha beyinsiz denilmiş, ha dogma denilmiş. Müslümanlar gibi inanmayanların fesat (bozgunculuk) çıkardıkları söylenince de, “biz ıslah (iyileştirici) edicileriz derler.” Fesat çıkardıkları halde, “iyileştiriciyiz” demeleri; zehri, balla sunmak değil midir?

Sh:372-378

Kaynak: Bayram KARAÇOR, İnsana Yön Veren Değerler, Beyan Yayınları, Ocak-2015, İstanbul

 

EZOTERİZM


Hzl: Cihangir GENER

EZOTERİK – BÂTINİ DOKTRİNLER

İnsanoğlu, zekâ pırıltılarını ilk göstermeye başladığı günden bu yana nereden geldiğini, ne olduğunu ve nereye gideceğini sürekli düşünmüş, cevabı bulduğunu zannettiği anda, bulduğu bu kutsal cevap için, başka bir kutsal cevaba inananlarla savaşmış, onları öldürmekten çekinmemiştir. Kitleler bu kutsal cevaplara, diğer bir deyişle dinlere, konulan kurallar çerçevesinde bağnazca bağlanırken, kutsal cevabın gerçek anlamını kendilerine saklayan ilk Ezoterik öğretinin yaratıcısı rahipler, sıradan insanların yetersiz bilgileri ile bu cevabı anlayamayacaklarını düşünerek bir sırlar sistemi oluşturmuşlardır.

Ezoterik-Batıni sırların, sadece bu sırları elde etmeye hak kazanan belli bir zümreye verilmesi, bu doktrinin hem zayıf yanını hem de, bugüne kadar ulaşıp günümüz uygarlığının oluşmasında büyük rol oynamış güçlü yanını aynı anda içinde barındırır. Öğretilerin ancak belli bir eğitim ve bireysel gelişiminden sonra sırlarını ortaya koyması, kitlelerden kopuk doktrinler olarak kalmasına neden olmuştur. Öte yandan, sırların semboller dili bünyesinde son derece iyi saklaması ve sembollere her çağda gelişen uygarlık doğrultusunda farklı anlamlar yüklenebilinmesi, tüm insanlık tarihi boyunca bu sırları saklayarak günümüze kadar ulaştıran kardeşlik örgütlerinin varolmasını mümkün kılmıştır.

Bu sırlar nelerdir?

Günümüz uygarlığının oluşumunda büyük etkisi olan ve çağımızın laik bir akıl çağı olmasını sağlayan bu doktrinin içeriği nedir?

Ezoterik-Batıni doktrinler felsefesi alanda Panteizm olarak ifade edilir. Tek tanrılı dinlerde yaradan-yaradılan ikilemi var-iken Panteizmde bu ikilem yoktur. Varolan herşey tanrıdan sudûr etmiştir ve onunla özdeştir.

Evren ve tanrı birdir. Tanrı yaradan değil, varolandır ve evrenin toplamıdır. Önsuz ve sonsuz olan tanrı, makrokozmos’da da, mikrokozmos’da da bulunur. Tanrısal nurun bir cüzü olan ruh hiçbir zaman, ölmez ve yegane amacı ayrıldığı ana kaynağa, yani tanrıya dönmektir. Bunun da tek yolu, evrensel bir yasa olan evrim, yani tekamüldür.;

Aslolan ruh ve ruhun tekâmülüdür. Madde onun kullanıp attığı, bir üst düzeye geçme aracı ve zaman içerisindeki varoluşunun ifadesidir. Tanrısal fışkırmanın neticesinde başlayan ve ancak ona dönüş ile son bulacak olan yaşamda insan, tanrısal varoluşun bilinen en üst düzeydeki ifadesidir. Ruh-can-beden üçlüsünü barındıran insan, mikrokozmosdur. Mikrokozmos, baba-ana ve oğul veya, öz-cevher ve hayat’ı kapsayan makrokozmos’un, yani tanrının özdeşidir.

Ruhun tekamülünü, yani çıktığı ana kaynağa dönmesini sağlayan evrensel yasa, yeniden doğuş yasasıdır. En alt düzeydeki, varoluşun ifadesi olan cansız varlıklardan, en üst düzeydeki Kamil İnsana kadar ruhun ulaşmasını sağlayan yeniden doğuş zinciri ancak ruhun mükemmelliğe ulaşması ve tanrıya, dönmesi ile kırılabilmektedir.

Evren tanrı ile özdeş olduğu ve tanrıdan başka hiçbir varoluş bulunmadığı için, iyilik ve kötülük kavramları da tanrının ifadeleridir. Ancak, aslolan sevgidir, iyiliktir. Tanrısal fışkırmanın bilmen en üst düzey ifadesi olan insan, iyi ve kötünün savaştığı alandır. Asıl olan iyilik olduğu, evrenin tümü sevgi üzerine kurulu bulunduğu için, ancak iyi bir insanın ruhu, kâmil insana dönüşebilir ve tanrı ile bütünleşebilir. Yaşamı boyunca iyi olmayanlar bulundukları düzeyde yeniden doğarlar. Kötü davranan insan ise, yeniden doğuş yasası uyarınca tekâmülün insandan bir önceki aşaması olan hayvansal varlığa, geri döner. Ne tür bir hayvan olarak doğacağı, bir önceki yaşamındaki tavırlarına bağlıdır.

Tekâmül yasası nedir ve nasıl işler?

Tanrısal fışkırmanın, veya bilimsel deyimi ile büyük patlamanın (Big Bang) neticesinde, cansızlar âlemi meydana gelmiştir. Evrenin fiziki kuralları içerisinde zaman içinde güneş sistemleri oluşmuş ve en azından bir gezegende, bizim dünyamızda, yaşamın ortaya çıkması için gerekli koşullar bir araya gelmiştir. Bu başka sistemlerde, başka yaşam tarzlarının olmadığı anlamına gelmez. Zaten, tanrısal püskürmenin yegâne hedefinin sadece insanoğlunu meydana getirmek olduğunu iddia etmek, sadece insana has bencilliğin bir göstergesi olur. Bilim adamları da bugün, milyonlarca başka gezegende daha, başka canlıların bulunabileceklerini en azından  teorik olarak kabul etmektedirler. Ancak bugünkü teknolojimiz bu teoriyi doğrulamaya henüz yeterli değildir. Bu nedenle, ruhun tanrısal nura ulaşmasındaki son durağı kâmil insan mıdır, yoksa başka bir yerde daha üstün nitelikli ve tanrıya daha yakın başka varlıklar bulunmakta mıdır, bilemiyoruz. Zaten, böyle varlıklar var ise, kamil insanın bunlardan biri halinde yeniden doğması doğaldır. Artık bundan sonrası da, o varlığı ilgilendiren bir meseledir. Bu nedenle kitabımız, kâmil insana kadarki tekamül  ile sınırlı kalmak zorundadır.

Yapılan bilimsel araştırmalar, cansız varlıklar olarak kabul edilen kimyasal elemanların, uygun ortam bulduklarında hayatın yapı taşları olan “rna ve “dna” moleküllerine dönüştüklerini göstermiştir. Bu moleküller tek hücreli ilk canlıları, bu canlılar da  zaman içerisinde, daha karmaşık yapılı diğer canlıları meydana getirmiştir. İlk kez Darwin ile bilimsel bir izaha kavuşan bu  tekamül yasasının son aşamaları, memeli hayvanlar, maymun türleri ve son olarak da insandır.’

Peki, tanrının bu tekâmül yasasını harekete geçirmekteki amacı nedir?

Bu soruya tek tanrılı dinler Ezoterik doktrinler farklı cevaplar vermektedir. Tek tanrılı dinler, her şeyi bilen ve tek yaratıcı olan tanrının, kendisine tapınılması ihtiyacı içinde olduğu için evreni yarattığını iddia etmektedirler. Ancak, hiçbir şeye muhtaç olmayan tanrının niçin tapınılma ihtiyacı duyduğuna ve böyle bir ihtiyaç içinde olsa daha niçin sadece kendisine tapacak kulları değil de tüm evreni yaratmış olduğuna mantıklı bir cevap getirememektedirler. “

Ezoterik doktrinler ise, tanrının tek amacının kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedir. Tanrı, kendi bünyesinde ki sonsuz varlıkların varoluş ve yaşayış deneyimleri ile kendi niteliklerinin bilincine daha çok varmakta ve daha yüksek bir bilince ulaşmaktadır!’ Tanrının kendini tanıma sureci içindeki birincil kaynağı engin tecrübesi ve düşünce kapasitesi ile, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan kâmil insandır.: Bu aşamada şunu da belirtmekte fayda vardır; Tanrısal bir sudûr olan insan, dolayısıyla tanrının bir ifadesidir. Bu nedenle, insan tanrıdır, ya da.. “ben tanrıyım” demek doğrudur Ancak, tanrı insan değildir,

Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu için, insan tanrıdır demek ne denli doğru ise, tanrı insandır demek de o denli yanlıştır.

Ezoterik doktrinlere göre, tanrısal bilincin artmasının en öncelikli aracı kâmil insan olduğu için, yegane hedef kamil insanlar yetiştirmek olmalıdır. Kamil insanları yetiştirmek ise, ancak üst düzeyde bir öğretiyi algılayabilecek, seçilmiş insanların eğitilmesi ile mümkündür. İşte bu kâmil insanları yetiştirmek için binlerce yıldan bu yana çeşitli örgütler kurulmuş ve bir sırlar sistemi oluşturulmuştur.

Bu öğretinin kullandığı dil  “semboller dili” olagelmiş ve bu sembollerin, simgesel anlatımlarından imkanlarından yararlanılarak hemen her kavimde, her millette, binlerce sene korunarak, uygarlıktan uygarlığa aktarılması mümkün olmuştur.

Sembollerin dili ile öğretisini inisiyelerine kuşaktan kuşağa aktaran, hakkında bilgi bulabildiğimiz ilk Kardeşlik örgütü “Naacal kardeşliği” dir. Bu örgüt, insanlığın ilk bilinen büyük uygarlığının beşiği olan ve günümüzden 12.000 yıl önce sulara gömülen pasifikteki (Mu) kıtasında kurulmuş bulunan yönetici rahipler örgütüdür. (1)

Kaynakça

1-        Churchvvard James, The Children of MU (MU’nun Çocukları). Londra 1931.

Sh:11-14

HZ. MUSA ALEYHİSSELÂM VE YAHUDİ EZOTERİZMİ

Mısır’da büyük bir gizlilik perdesi altında saklanan tek tanrı öğretisi hiçbir zaman kitlelere mal olmamış ve sadece inisiye edilmiş rahiplerin tekelinde kalmıştır.

[İnisiyasyon (Süluk) kimi ansiklopedilerde bireyin spiritüel gelişimi için, ‘spiritüel tesir’i alıp aktarabilen bir üstadın sert ve sürekli kontrolü altında, bir düzen ve disiplin içinde, sınavlara dayalı tarzda, metodlu olarak eğitimi şeklinde tanımlanmaktadır. İnisiyasyon sözcüğünün kökeni, Latincede “bir yere girme, iştirak etme, kabul edilme, başlama” anlamındaki “initium” sözcüğüdür. Osmanlı tarikat geleneğinde bulunan “süluk” kelimesi de, “iplik, sıra, dizi, yol, meslek, tutulan yol” anlamlarındaki Arapça “silk” sözcüğünden gelmektedir. Bir inisiyasyonda üstad (inisiyatör, mürşid) tektir, öğrenci (inisiye adayı, mürit) ancak inisiyasyonu tamamladığı zaman inisiye olur. İnisiyasyonu tamamlamamış olanlara inisiye denmez.]

Bu durum, biraz öğretinin yapısından kaynaklanmışsa da, biraz da tarihi gelişmeler gizliliği zorunlu hale getirmiştir.

Milattan 4 bin yıl kadar önce, dünyanın hemen her yerinde dinlerde büyük bir yozlaşma olduğu ve birçok bölgede çok tanrılı dinlerin ortaya çıktığı, eski sembollerin her birinin putlaştırıldığı görülmektedir. Bu yozlaşmadan, kadim Uygur İmparatorluğunun önde gelen eğitim merkezlerinden Babil gibi, Mısır da kurtulamamıştır.

Babil’de gerileme doğaldı. Çünkü ana kaynak Mu’nun ışığı uzun zaman önce yok olmuştu ve rahipler, kitleler üzerindeki güçlerini daha da artırmak için dini yozlaşmaya çanak tutmuşlardı. Ancak durum Mısır’da daha farklıydı. Mısır’daki okul Mu’ya değil, Atlantis’e dayalıydı ve öğretiyi bu ülkeye, Naacallere kıyasla çok daha yeni olan Osiris’in bir müridi, Hermes getirmişti. Peki ama ne oldu? Hermes rahipleri ile tek tanrılı din öğretisinin hâkim olduğu Mısır’da bu ekol niçin geriledi? Bunun cevabını Mı ve Atlantis arasındaki savaşta aramak gerekiyor.

Tufandan uzun zaman önce Atlantis’liler Nil deltasında bir koloni kurunca, Mu’lular da bunu dengelemek ve stratejik önemi olan bu ülkenin tamamen Atlantis eline geçmesini engellemek için Güney Mısır’da bir başka koloni kurdular.

Tufan öncesinde bu iki koloni arasında savaş, taraflardan herhangi birinin üstünlüğü olmaksızın devam etti. Ana kıtaların batmasına rağmen bu koloniler arasındaki savaş, bölgenin tufandan fazlaca etkilenmemesinden olacak, Firavun Menes (M.O. 5.000) dönemine kadar devam etti. Savaş, dini yozlaşmanın daha yoğun yaşandığı güneydeki krallığın galibiyeti ile sona erdi (1). Tanrı Ptah’a ve yanısıra pekçok ikincil tanrıya inanan Güney Mısır dini, tüm ülkenin resmi dini olarak kabul edildi. Hermes rahipleri yeraltına çekildiler ve öğretilerini de gizli olarak sürdürme kararı aldılar.

Herşeye rağmen Kuzey Mısır halkı, tanrı Osiris, İsis ve Horus üçlemesi ile Hermes’i unutmadı. Zaman içerisinde bunların her biri ayrı birer tanrı ya da tanrıça olarak Mısır tanrıları panteonundaki yerlerini aldılar. Yenilgiye kadar Kuzey Mısır’da yönetici firavunlara, Osiris’in oğlu Horus ünvanı sadece bir sembol olarak verilirken, bu dönemden sonra tüm Mısır firavunları kendilerinde bir ilahi güç görmeye, birer tanrı olduklarına inanmaya başladılar.

Bu düzene sadece bir tek firavun, gizli Osiris dini rahiplerince inisiye edilmiş olması kuvvetle muhtemel olan 4. Amenofis (M.Ö. 1353 – 1335) karşı çıktı. Amenofis, çok tanrılı dini kaldırmaya ve “Aton Dini” (2) adını verdiği tek tanrılı bir din oluşturmaya çalıştı. Ancak gücü, çok tanrılı dinin rahipler kastını yok etmeye yetmedi ve bu yobaz rahipler, içine cinler girdiği iddiasıyla firavunu beyninden ameliyat ettiler. Beyinciği çıkarılan Amenofis kısa süre sonra öldü. Firavunluğu döneminde nispeten ortaya çıkan Osiris rahiplerinin büyük bölümü de, çok tanrıcılar tarafından öldürüldü. Mısır’ın Babil ve Pers istilalarına uğraması da Osiris dinine ayrıca darbe vurdu ve kardeşlik örgütü faaliyetlerini büyük bir gizlilik altında yürütmek durumunda kaldı.

İşte Hz. Musa aleyhisselâm da, bu üç kat sır perdesinin altına saklanmış olan tek tanrıya inanan kardeşlik örgütünün inisiye bir üyesiydi (3). Hz. Musa aleyhisselâmın eski tek tanrılı inancı ihya etmesi ve meydana çıkardığı Musevi dininden, önce Hristiyanlık sonra da İslamiyet’in doğması ile dünya, anlatımları biraz daha karışık ve amaçları daha farklı da olsa, yeniden tek tanrılı dinlerin büyük çoğunlukça benimsendiği bir yer haline geldi.

Hz. Musa aleyhisselâmın ortaya koyduğu öğretinin en büyük özelliği, tanrı fikrini semboller vasıtasıyla değil, kitlelere doğrudan anlatmaya çalışmasıydı. Sombollerin cahil insanlar veya çıkara rahipler tarafından gerçek anlamlarından saptırıldığını ve putlaştırıldıklarını gören Hz. Musa aleyhisselâm, farklı bir yaklaşımı denemek istedi. Soyut tanrı kavramına kitleleri inandırmak için Hz. Musa aleyhisselâm, insanların bu tanrıdan korkmalarını sağlamak zorundaydı. Tek yaratıcıya inanan ve ibadet edenlerin ödüllendirileceğini, inanmayanların ve kötülük edenlerin ise cezalandırılacaklarını söyleyen Hz. Musa aleyhisselâm, tanrı eliyle cezalandırma yöntemini kendisi uyguladı. Alıştıkları gibi bir sembol vasıtasıyla tanrıya tapımma geri dönmeye çalışan İbranileri Hz. Musa aleyhisselâm ve yandaşları tamamen kılıçtan geçirmekten çekinmediler.

Hz. Musa aleyhisselâmın kimliğine ve öğretisinin Ezoterik yönüne göz atmadan önce, onun dinini kabul eden kavimin, İbranilerin nereden geldiklerini ve Hz. Musa aleyhisselâm ile yollarının nasıl kesiştiğini görmemiz gerekiyor (4).

İbraniler, Mezopotamya’da ve özellikle de Harran ovasında yaşayan bir kavimdi.

Göçebe krallıklar şeklinde örgütlenen ve Asur devletine bağımlı olan İbraniler, Saabi dinine bağlıydılar. Tek tanrılı inancın yozlaşmış bir biçimi olan bu din, kadim Babil okulu öğretisinin halk arasında yayılmış şeklinden başka bir- şey değildi.

İbranilerin bir bölümü, ülkelerinde yaşanan kuraklık ve diğer kavimlerin topraklarını istila etmeleri nedeniyle göç etmek zorunda kaldılar ve kralları İbrahim komutasında Mısır’a kadar gittiler. İbrahim’in, yeni vatanının yöneticilerine hoş görünmek amacıyla oğullarına, tanrıça İsis’e ithafen “İshak” ve “İsmail” adları verdiği öne sürülmekte.

Ayrıca, bir diğer İbrani büyüğü olan Yakub’un, üzerinde tanrı ile konuştuğunu iddia ettiği merdivenin, Babil’in ünlü kulesine ve “Ziggurat” adı verilen mabetlerine atıftan başka birşey olmadığı, bunun da İbranilerin, Asur kökenli olduklarının bir ispatı olduğu iddia edilmekte.

Bu bilgilere kısaca göz attıktan sonra, Saabi inancına ilerde değinmek üzere, Hz. Musa aleyhisselâma geri dönelim.

Tevrat’ın, bir Yahudi kadının oğlu olduğunu iddia ettiği, aslında Firavun 2. Ramses’in öz yeğeni olan Hz. Musa aleyhisselâm (5), Ezoterik öğretiyi ve tek tanrı inancını Osiris rahiplerinden almış bir üstaddı. Tek tanrı inancının geniş kitlelere benimsetilmesi yanlısı olan Hz. Musa aleyhisselâm, bunu denemiş olan 4. Amenofis’in başına gelenleri biliyordu. Çok tanrılı yaşama alışmış olan Mısır halkına ve çok tanrılı din sayesinde yaşamlarını sürdüren rahipler sınıfına fikirlerini kabul ettiremeyeceğinin bilincinde olan Hz. Musa aleyhisselâm, bu düşüncelerini yaşama geçirmek için en uygun halkın, o sıralar Mısır’da tuğlacılık ve taşçılık işleriyle uğraşan İbraniler olduğunu gördü. İbraniler, Mısır’a geldikten sonra, çeşitli mabet ve diğer yapıların inşasında çalıştırılmışlar ve zamanla taşçı ustâlarını barındıran Mısırlı loncalarda çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Lonca sistemini İbraniler, göç ettikleri ülkelere de götürdüler ve ortadoğuda bu sistemin yayılmasında etken oldular.

Son derece iyi yetişmiş olması ve Osiris rahiplerince kabul edilecek nitelikte bir kişiliğe sahip bulunması Hz. Musa aleyhisselâmın güçlü bir aristokrat soydan geldiğinin göstergesidir. Osiris rahiplerinin, firavunun yeğeni olan Hz. Musa aleyhisselâm’yı inisiye ederek yönetim çevresinde güçlenmeye çalıştıkları tahmin edilmektedir. Nitekim Hz. Musa aleyhisselâm, firavuna yakınlığı sebebiyle, kısa sayılabilecek bir sürede, oldukça önemli bir görev olan, Osiris Mabedi Kutsal Yazı Katipliği’ ne getirilmiştir (6).

Hz. Musa aleyhisselâma verilen bu görev onun ancak Başrahiplerin elde edebileceği sırlara ulaşmasını sağlamıştır. Bu görevini yürütürken, bir yandan da İbraniler ile diyalogunu güçlendiren Hz. Musa aleyhisselâmın bu kavimle olan yakınlığı firavunu korkutmuştur. Hz. Musa aleyhisselâmın kendisine İbranilerden bir ordu kuracağı ve tahtta hak iddia edeceği kuşkusuna kapılan 2. Ramses, Hz. Musa aleyhisselâm İbraniler’le birlikte Sina’ya çekilmek üzere harekete geçtiği zaman arkalarından askerlerini bu sebeple göndermiştir. Halbuki, Hz. Musa aleyhisselâm ve yandaşlarım Mısır’dan kaçmaya zorlayan sebep, Hz. Musa aleyhisselâmın tahta göz dikmesi değil, bambaşka bir olaydı.

İbranileri hemen her ortamda Mısırlılara karşı elinden geldiğince koruyan Hz. Musa aleyhisselâm, bir gün, bir İbrani’nin Mısır’lı bir görevli tarafından dövüldüğünü görünce olaya müdahale etmiş ve itiş— kakış sırasında Hz. Musa aleyhisselâm, Mısır’lı görevliyi öldürmüştü (7). Osiris yasaları çok açıktı. Bir insan öldüren kişi, kim olursa olsun mabetten kovulur ve yargılanırdı.

Mısır’da kendisine bir gelecek kalmadığını gören Hz. Musa aleyhisselâm, yandaşı İbranilere birlikte Sina’ya çekildi. Hz. Musa aleyhisselâm burada, Saabi “Elohim” inancı ile Osiris dinini birleştirerek, “On Emir” ismi altında kendi öğretisinin temellerini attı. Ancak, on temel başlık altında yazılan bu eserde Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı dil, Osiris mabedinde öğrendiği sembolleri içeren Hiyoroglif dildi.

Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı bu dili İbraniler’in çok büyük bir bölümü bilmemektedir. Musevi dininin handikapı da burada başlar. Çünkü, anlatımda ve yazımda muazzam bir kısalık ve kolaylık getiren bu dilin gerçek anlamını sadece inisiye edilmiş özel yol mensupları bilebilir ve Hz. Musa aleyhisselâmın yandaşları arasındaki bu kişilerin sayıları son derece azdır. Bu anlatım tarzı, sıradan insanlar için hiçbir ifade taşımamaktadır. Örneğin, Musevilerin tanrıya verdikleri ad olan “Yehova”, köken olarak “Y”, “H” ve “V” harflerinden meydana gelmektedir ve Ezoterik doktrindeki, tanrının eril ifadesi olan “Yod” ile dişil ifadesi olan “Eve”in yani Osiris ile İsis’in birleşimidir (8). Bu durum, ileriki yüzyıllarda Museviliğin biçim değiştirmesine ve dinin içine birçok efsanenin karışmasına yol açmıştır.

Hz. Musa aleyhisselâm, aldığı eğitim nedeniyle başka türlü yazamazdı. Bu dili de, sadece inisiye edilmişler anlayabilirdi. Nitekim, Hz. Musa aleyhisselâma inananlar arasında çok küçük bir azınlık olan inisiye edilmişler, diğerlerinden farklı bir yol izlediler ve Tevrat’ın Ezoterik yorumu “Kabbala” üzerinde çalışarak, diğer Yahudi gruplarından ayrıldılar.

Öte yandan, Kral Süleyman döneminde Fenike diline tercüme edilen Tekvin, ilk anlatımından büyük ölçüde saptı. Yahudilerin Babil tutsaklığı sırasında Arami dilinde yeniden derlenen Tevrat’da orijinale biraz daha yaklaşıldıysa da, yer yer anlaşılmayan bölümlerin yerine, farklı inançlardan gelen kimi efsaneler yerleştirildi. Tevrat’ın yeniden derlenmesi zarureti, Yahudi rahiplerinin Babil tutsaklığı sırasında “Caldi” adı verilen Babil Ezoterik okulunda inisiye edilmeleri ve bu inisiasyon sayesinde rahiplerin, Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisi hakkında daha gerçekçi görüşlere sahip olmaları neticesinde ortaya çıkmıştı.

Ancak Hz. Musa aleyhisselâmın kullandığı dil Mısır Hiyoroglif diliydi ve İbraniler tarafından hiç bilinmiyordu.

Hz. Musa aleyhisselâm’dan 800 yıl sonra Tevrat’ı yeniden yazan kaideli rahiplerin başı Ezra, varoluşu dahi yanlış algılamış ve tanrının, kendisinden sudûr edilen değil, tüm âlemin yaratıcısı olduğu tezini savunmuş ve Tevrat’a da böylece geçirmiştir. Bunun neticesinde birlik ortadan kalkmış ve yaradan ve yaratılanın olduğu bir ikili sistem üzerine din oturtulmuştur. O güne kadar tanrının birliğini savunan tek tanrılı inanç temellerinden değişmiş ve amaç insanların tanrıya ulaşması çabasından, birer kul olan yaradılmışların ödül olarak cennete gitmelerine dönüşmüştür. Benzeri bir yanlış yorumlama da tanrının cinsiyeti konusunda ortaya çıkmış, o güne kadar hem eril, hem de dişil yanlarının varlığı kabul edilen tanrıya Ezra tamamen eril bir görüntü vermeyi uygun bulmuştur. Bunun neticesinde, hem Yahudilikte hem de onun etkisindeki İslamiyette kadın daima ikinci plana itilmiştir. Ezra’nın Tevratı’ndaki, diğer birçok efsane gibi kitaba sonradan eklenmiş olan Adem ile Havva efsanesinde Havva’nın, Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması, kadının doğrudan tanrıdan değil, tanrı tarafından topraktan yaratılmış erkekten geldiği düşüncesini doğurmuş ve kadınların toplum içinde tamimiyle ikinci sınıf yaratığa dönüşmeleri ve erkek tahakkümmüne girmeleri sağlanmıştır.

Efsanelerin ve batıl inançların gerçek bilginin eksikliği yüzünden tek tanrılı dinlerin bünyelerine girmesi, bu öğretilerin doğmalaşmalarına, giderek son derece tutuculaşmalarına ve tamamiyle akılcılıktan uzaklaşmalarına yol açmıştır.

Tek tanrılı dinin gerçek anlamını bilen ve Ezoterik öğretiyi savunanlar ile daha sonra ortaya çıkan yaratancı dinlerin ortodoks inanırları arasındaki amansız çatışma da bu tarihten sonra başlamıştır. Bu çatışma, Yahudilerin Kabbalacıları, Katolik kilisesinin Ezoterik inançlı Şövalyeleri, Sünni Müslümanların da Mutasavvıfları sapkın olarak nitelendirmelerine yol açmıştır. Bu yöndeki tavır da, papalığın Templierleri yok etmesine, Masonluğu afarozuna, Sünni Müslümanların “Enel Hak” diyen Hallaç El Mansur’un derisini yüzmelerine, İsmaililer ve Babailer gibi Batıni görüşü savunanları daima ezmeye çalışmalarına neden olmuştur. Ancak bu konular, daha sonraki bölümlerin anlatıları olacağı için şimdi Yahudileri incelemeye devam edelim.

Hz. Musa aleyhisselâmdan sonra Yahudiler ancak Hz. Davud döneminde güçlü bir krallık kurabildiler. Mitolojide Hz. Davud’un dev Goliat’ı yenmesi şeklinde ifade edilen olay, Hz. Davud’un idaresindeki Yahudi kavminin, kendisinden sayıca çok daha fazla olan diğer kavimleri yenmesine ve vaadedilen topraklarda krallığım oluşturmasına bir atıfdır. Hz. Davud, krallığı ile birlikte, kendilerini bir arada tutan en önemli şey olan tek tanrılı din inancını da pekiştirmek istemiş ve başkenti Kudüs’de bu tek tanrı için çok görkemli bir mabed yapılmasını emretmişti (9).

Bu mabedi yaparken Yahudiler, Mısır’daki 400 yıllık yaşamları sırasında öğrenmiş oldukları taşçılık ve. duvarcılık sanatını konuşturdular. Bu denli büyük bir mabedin yapımı için zorunlu olan örgütlenmeyi de Mısır meslek loncalarını kopya ederek sağladılar. Mabedin yapımı için hazırlıklar hızla sürerken Hz. Davud öldü ve yerine oğlu Süleyman geçti. Kadın ve içkiye düşkünlüğüyle tanınan Hz. Süleyman (10), mabedin yapımıyla çok ilgili değildi. O nedenle de çevresinde inşaatın başına geçirilebilecek yetenekli bir insan aradı. Aradığı insanı da Sur kentinde buldu: “Hiram”…

Hiram’ın bir inisiye ya da tek tanrılı inancın bir müridi olduğu sanılmıyor. Ancak Hiram, son derece yetenekli bir örgütleyici ve bronz işçiliği konusunda bir deha idi. Mabedin yapımında binlerce kişi çalışıyordu. Çeşitli meslek dallarının loncaları, çıraklar, kalfalar ve ustalar şeklinde üç dereceli olarak örgütlenmişlerdi ve sorumluluk da ustalar arasında pay edilmişti. Her görevli derecesine göre ücret alıyordu. Binlerce insanın hangisinin hangi derecede olduğunun ezberlenmesi imkansızdı.

Yürürlükte olan lonca sistemine göre çıraklar ancak belli bir süre eğitildikten sonra kalfa olabiliyorlar ve sadece çok yeteneklileri ustalığa terfi edebiliyordu. Hiram, bu sistemi biraz daha geliştirdi ve ücret dağıtımında kolaylık olması için, aynı mesleki sırları gibi, her derece salikınin hayatı pahasına saklayacağı birer parola verdi. Bu sistem işlerin hızlanmasını sağladıysa da, Hiram’ın sonunu da hazırladı. Daha önce kendilerini usta gibi gösterip haksız yere yüksek ücret alanların bu yolu kapanmıştı. Haksız kazanca alışmışlardan bir grup kalfa Hiram’dan ustalık parolasını zorla almaya karar verdiler. Ancak bunların çoğu korkup eylemden vazgeçti. İçlerinden sadece üçü Hiram’ı mabette sıkıştırıp parolayı zorla almaya çalıştılar. Hiram parolayı vermeyi reddedince de onu öldürdüler.

İşler bir süre için aksadıysa da, Süleyman ölen Hiram’ın yerine başkasını buldu ve mabet bitirildi. Mabetin yapısı, burasının Mısır’daki tek tanrı mabetlerinin daha basit de olsa, bir benzeri olduğunu ortaya koymaktadır (11). Kapının girişinde iki sütun bulunması, içeride üçgen içinde göz, güneş, ay sembollerinin varlığı, yerin siyah ve beyaz taşlarla kaplanması, sunak ya da mikap taşının bulunması bu mabedin, Mısır’dakiler örnek alınarak yapıldığını göstermektedir.

Dinle ve mabetle pek ilgisi olmayan Kral Süleyman, bir süre sonra tek bir tanrıya mı, yoksa birçok tanrıya mı inandığını dahi unuttu ve sefahat içinde yaşamını sürdürdü. Yahudi devleti de giderek zayıfladı ve Süleyman’ın ölümünden bir süre sonra, M.Ö. 587’de Babil kralı Nabukadnezar tarafından yıkıldı. Ülkede yaşayanların önemlice bir bölümü işgalciler tarafından köle olarak kullanılmak üzere Babil’e götürüldü. Tapınak işgalciler tarafından yıkıldı (12).

Yahudiler Babil’de 50 yıl yaşadılar. Babil’de Sümerlerden kalma Ezoterik inanışlar yozlaşmış biçimde süregeliyordu. Tek tanrılı din yerini çok tanrılı inanışa bırakmış, eski sembolik öğretilerin hepsi birer efsane haline gelmişti. Babil okulu, çok tanrılı dine, inisiasyon yöntemi ile “Caldi” rahibi yetiştiriyordu. Yahudi toplumuyla birlikte Babil’e getirilen Museviler inisiasyonun yabancısı değildiler. Lonca sistemleri tamamıyle inisiasyona dayalıydı. Bu nedenle ne Babil yöneticileri ne de Yahudilerin kendileri bu okula devam etmekte mahzur görmediler. Böylece Yahudi din adamları, ne denli yozlaşmış olursa olsun, Ezoterizmi ve Hz. Musa aleyhisselâmın Ezoterik öğretisinde ne demek istediğini daha iyi anladılar. Ancak Tevrat’a getirdikleri yeni yorumda pekçok efsanenin öğretiye karışmasına da neden oldular.

Yahudilerin Babil tutsaklığı, Pers kralı Kyros’un Babil’i işgali            (M.Ö. 530) ile son buldu. Kyros Yahudilere, ülkelerine geri dönerek mabetlerini yeniden yapmaları için izin verdi. Bazı kaynaklar, Pers kralının, o dönemde oldukça yaygın okluğu anlaşılan inisiasyon yöntemlerini, Ezoterizmin Zerdüşt dinindeki yorumunu bildiğini ve bu nedenle mabetlerini yapmak için Yahudilere izin verdiğini belirtmektedirler.

Kudüs’e dönen Yahudiler, eskisi kadar görkemli olmasa da, Kyros’un sağladığı maddi katkı ile yeni bir mabetin yapımına başladılar. Mabed yapılırken Yahudi rahipleri, tüm kutsal metinlerin ve Hz. Musa aleyhisselâmın on emrinin yazılı hale getirilmesi gerektiğine, aksi takdirde yeni bir kölelik halinde tüm dinin yok olup gideceğine karar verdiler. Böylece Ezra ve arkadaşları, daha önce değindiğimiz Tevrat’ın yazımı işlemine başladılar. Kutsal kitaba Babil’de öğrenilen bir sürü efsanenin sokuşturulmasına çok küçük bir grup karşı çıktı ancak seslerini yeterince duyuramadılar. Bu grup Hz. Musa aleyhisselâmın eserini, Mısır hiyeroglif diliyle üç kat sır perdesi altında yazdığım ve öğretinin sırlarını da kendi seçtiği ve inisiye ettiği 70 kişilik bir gruba verdiğini açıkladı. “Kabbalacılar” denilen bu küçük grup ve onların inanırları bir şiire sonra Yahudi toplumundan tamamen tecrit edildiler ve sapkın olarak nitelendirildiler. Peki bu Kabbalacılar kimlerdi ve Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisi neydi? (13).

Osiris Mabedinde inisiye edilmiş olan Hz. Musa aleyhisselâm, yeni dini de Osiris dini üzerine inşa etmiş, Saabi inançlarından da bir ölçüde faydalanmıştı. Ancak Osiris dininin gerçek sırları sadece inisiye edilen ve belli bir eğitimden geçen kişilerin anlayabileceği nitelikte olduğu için Hz. Musa aleyhisselâm da öğretisini müridlerine anlatabilmek maksadıyla nispeten basitleştirmiş, basitleştiremediğini de semboller kullanarak anlatmaya çalışmıştı. İşte Ezra’nın anlayamadığı ve değiştirerek Hz. Musa aleyhisselâm dininin bambaşka bir hüviyete dönüşmesine neden olduğu semboller bunlardı. Hz. Musa aleyhisselâm, öğretisinin yozlaşmaması ve sembollerin gerçek anlamlarının yok olup gitmemesi için eski bir yöntemi kullandı. Müridleri arasından en uygun gördüğü 70 kişiyi seçti ve onları inisiye etti, zaman içerisinde eğitimlerini tamamladı ve sırların gerçek manalarını öğretti. Onlara, İbrani dilinde “kabul edilmişler” anlamında Kabbalacılar ismini verdi.

Kabbala öğretisini benimseyen ve zorunlu göçler sırasında Yahuda çölünde kalan grupa Esseniler adı verilir. Ancak bu konu ilerde inceleneceği için Kabbala öğretisine geri dönelim.

Oldukça uzun bir süre Hz. Musa aleyhisselâmın gerçek öğretisini inisiasyon yöntemi ile takipçileri arasında yayan Kabbalacılar, yaşadıkları yerlerin İsmaililer tarafından işgal edilmesinden sonra, daha özgür davranabileceklerini gördüler. Ezoterik içerikli sufi tarikatların ortaya çıktığı bu çağda Kabbalacılar da ortamın özgürlüğünden yararlanarak, öğretilerini basılı bale gelirdiler. Kabbalaların en önemli iki eseri M.S. 1200’Ierde İspanya’da yazıldı. Müslüman Endülüs devletinde ortaya çıkan bu eserler “Zohar” ve “Seferitsire” idi. Bazı araştırmacılar İslami Tasavvuf hareketinin Kabbala’nın da kökeni olduğunu öne sürmektedir. Ancak tam aksine, İslami Tasavvufu yaratan kaynakların başında, Mısır Hermetik inançları, Yunan Pisagor-Eflatun felsefesi kadar, Kabbala felsefesi de gelmektedir.

Kabbala’nın önde gelen kitabı Seferitsire’ye (14) göre Evren, çeşitli elemanların aracılığıyla yüce bir varlıktan tezahür etmiştir. Bu elemanların ilki, tanrının ışıksal varlığı olan Ateş’dir. İkinci eleman bu yüce ışıktan çıkan Ruh’dur ve sembolü Hava’dır. Üçüncüsü Su’dur ve havadan doğan su Oksijen ve Hidrojen’in bileşimidir. Bu sembolün Ezoterik anlamı, suyun yaşamı bünyesinde barındırdığıdır. Dördüncü eleman ise, ateşin katılaşmış türevi olan Toprak’dır. Seferitsire, dünyanın oluşumunda bu dört temel elemanın yanısıra, altı yan gücün de kullanıldığından bahsetmektedir. Bunlar dört yön, yani kuzey, güney, doğu ve batı ile iki kutup, yani aşağı ve yukarı yönlerdir.

Tüm evren yüce varlıktan sudûr etmiştir, halen onun içinde yüzmektedir ve herşey sonunda ona geri dönecektir. İşte bu nedenle tüm varlıklar birdir ve tüm insanlar kardeştir.

Kabbalacılar tanrı için, insanın idrakinin dışında anlamına gelen “En-Soph” kelimesini kullanmışlardır. Tanrının önsüz ve sonrasız olduğunu ifade eden bu kelimenin Mısır kökenli olduğu ve Yunanca’da “akıl ve hikmet” anlamına gelen “Sophus” kelimesiyle aynı kökten geldiği sanılmaktadır.

Kabbalacıların diğer önemli eseri Zohar’da aynı Ezoterik anlatı daha da geliştirilmiştir. Zohar’a göre, yaşamın üzerine kurulu olduğu tüm sistemin amacı, tanrıdan bir parça olan ruhun tekamül ederek yine ona dönmesidir. Ancak kamil insanın, yani “Adam Kamon”un tanrıya ulaşması mümkündür. Her devirde mutlaka bir veya birkaç Adam Kamon bulunmuştur.

Adam Kamon olmak bireylerin sürdürdüğü yaşam tarzına bağlıdır. Evrende en güçlü yasa tekâmül yasasıdır. Ama bir diğer yasa daha vardır; o da varlıkların kendi iradeleri ile hareket edebilmeleri yasasıdır. Bu nedenle bir insanın Adam Kamon haline gelebilmesi kendisine bağlıdır. Ancak hiçkimse bir tek yaşam içinde kâmil insan olamaz. Ölümsüz olan ruh, bedenden bedene geçerek, mükemmeli arar. Mükemmeli, yani ilahi sırrı, ancak layık ise bulabilir.

Kabbalacılar, bir yandan İslam, diğer yandan da Hristiyan dünyasındaki Ezoterik öğreti ekollerini etkilemişlerdir. Avrupa Yahudileri arasında Kabbala inancı, Haddisimler ile su yüzüne çıkmıştır. Halen günümüzde varlığını sürdüren Kabbalacılığın bu halka inmiş şeklinin din kitaplarında, Panteist inançlar açıkça gözlemlenebilmektedir.

dört temel güç

Kaynakça

1-        SANTESSON Hans Stephan – “Batık Ülke MU Uygarlığı” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 92

2-        İNAN Afet – “Eski Mısır Tarihi” – İstanbul 1956 – Sf. 108

3-        SCHURE Edouard – “Büyük İnisiyeler” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 221

4-        HOOKE Sanıuel Heiy – “Ortadoğu Mitolojisi” – İmge Yayınları Ankara 1991 –          Sf. 122

5-        SCHURE E. -İe- Sf. 229

6-        SCHURE E. -İe-Sf. 233

7-        SCHURE E. -İe- Sf. 235

8-        SCHURE E. -İe- Sf. 246

9-        Büyük Dinler ve Mezhepler Ansiklopedisi – İstanbul 1964 – Sf. 172

10-      DE NERVAL Gerard – “Doğuya Seyahat” – Kültür ve Turizm Bakanlığı Ya-yınları – Ankara 1984 – Sf. 97

11-      ÖRS Hayrullah – “Hz. Musa aleyhisselâm ve Yahudilik” – Remzi Kitabevi İstanbul 1966 – Sf. 232

12-      ÖRS Hayrullah -İe- Sf. 265

13-      ÖRS Hayrullah -İe- Sf. 338

14-      Türk Mason Dergisi – Sayı 21 – İstanbul 1956 – Sf. 1095

Sh: 39-50

 

FARKLI BÎR İNİSİYE; İSA aleyhisselâm

İsâ aleyhisselâmın doğduğu sırada, o gün bilinen dünyanın büyük bir bölümü Roma İmparatorluğunun egemenliği altındaydı. Dinsel açıdan çok tanrılı inanç sistemini kabul eden Romalılar, kendi tanrılarına karşı hoş görülü olunması halinde, işgal ettikleri toprakların halklarının inancına karışmıyorlardı. Bu sistem, birbirinden farklı birçok inancı imparatorluk bünyesinde barındırmakta son derece faydalıydı. İnançlarında özgür bırakılan kavimler yönetimin başına büyük dertler açmıyorlardı. Bir tek istisna dışında; Yahudiler.

Yahudiler son derece katıydılar. Onlara göre bir tek tanrı vardı ve onun dışında başka tanrılar olduğunu söylemek en büyük günahtı. İşte bu tutum, Romalılarca kendi tanrılarının aşağılanması olarak görüldü ve büyük tepki doğurdu. Öyle ki, Roma yöneticileri Yahudileri dinsizlikle suçladılar ye imparator Septim Severus, Yahudiliği, yani kendilerince dinsizliği yasaklayan bir emir yayınladı. Roma lejyonları Yahudi halkın üzerine gönderildi. Baskı artırıldı. Yahudilik gibi daha sonraki yıllarda tek tanrı inancını savunan Hristiyanlık da aynı suçlamadan kurtulamadı. Ta ki, imparatorluğunu yıkılmaktan kurtarmak için Hrıstiyanlığı seçen Bizans imparatoru Constantin dönemine kadar.

İşte İsâ aleyhisselâm böyle bir ortamda dünyaya geldi. Roma baskılarından yılmış olan Yahudi halkı kurtuluşu mucizelerde arıyor ve kendilerine Tevrat’da geleceği bildirilen kurtarıcı Mesih’i dört gözle bekliyordu.

İsâ aleyhisselâm, Hz. Musa aleyhisselâmın öğretisinin Ezoterik yönünü yüzyıllardır bünyesinde barındıran Esenniler arasında dünyaya geldi. Yahudilikteki dinsel yozlaşmadan uzak kalabilmek için Esenniler Yehuda çölündeki Kumran’a çekilmişlerdi. İsâ aleyhisselâmın bir Esenni olduğu, doğduğu tarih olduğu iddia edilen 25 aralık gününden de bellidir. Bu tarih, Esennilerin Elohim adına düzenledikleri kutsal ayin günüdür.

Esenniler üç dereceli bir inisiasyon örgütü oluşturmuşlardı (1). Bu örgütün kurallarına göre Esenniler arasında doğan ya da dışardan Esenniler’e katılmak isteyen kişiler uzunca süre gözetim altında tutulurlar ve layık görülürlerse özel bir törenle örgüte alınırlardı. Toplulukta doğup layık görülmeyenler örgüte alınmazlar ve ancak topluluğun ayak işlerini yapmalarına izin verilirdi. Örgüte kabul edilen kişi iki yılını çömez olarak geçirirdi. İkinci derece’de de aynı süre geçerliydi. Müridin “İsrail’in kutsal seçkini” ya da “Işığın oğlu” adı verilen üçüncü dereceye geçmesi ancak bu sürelerin sonucunda göstereceği yeteneğe bağlıydı. İkinci derecede bekleme süresinin uzatılması mümkündü.

Esenniler, tarikat sırlarını açıklamamak üzere ketumiyet yemini ederlerdi. Ruhun ölümsüzlüğüne, insanın tekâmülüne, tüm insanların kardeşliğine ve iyilik yapmanın en önemli ilke olduğuna inanan Esenniler, günlük yaşam sırasında yemin etmeyi en büyük suç olarak görürlerdi. Ayinlerde temizlik esastı. İnsan sevgisinin ön plana çıkarılması, yalandan nefret edilmesi, mülkiyetin ortaklığı Esenniler’in başlıca özellikleriydi.

Kabul töreninde yeni üye, kendisine verilecek sırları ifşa etmeyeceğine dair ölümüne yemin ederdi. İşte Esenniler’in Hz. İsâ aleyhisselâmı reddetmelerinin arkasında, bu yemine uymamış olması yatmaktadır.

Esenni öğretisi, derecelerle ilintili olarak üç aşamalı verilirdi. Bu öğreti, Hz. Musa aleyhisselâmın Ezoterik doktrininden başka bir şey değildi. Esenniler genelde bekâr yaşayan insanlardı ve İsâ aleyhisselâmda bu geleneği bozmadı. Esenniler arasında en üst dereceye kadar çıkan İsâ, kişiliği gereği bununla yetinmedi ve daha fazla şey öğrenmek istedi. Ancak Mısır Okulu artık yoktu. Bunun üzerine İsâ aleyhisselâm da, bilgisini artırmak için Ezoterik öğretinin bir başka kaynağına, Tibet’e yöneldi. Hindistan üzerinden Tibet’e giden İsâ aleyhisselâm, burada yaklaşık 10 yıl kaldı ve Ezoterik öğretinin yanısıra doğu bilimleri hakkında da en üst düzeyde bilgi sahibi oldu (2). İsâ bu bilgilerini, Hristiyan dünyasının mucize diye adlandırdığı olaylarda ortaya koydu.

James Churchward, İsâ aleyhisselâmın Tibet’te bulunduğu yıllar ile ilgili bilgiler veriyor. Kendisini Naacaller hakkında aydınlatan rahip Rishi, İsâ aleyhisselâmın Tibet rahipleri arasında da en üst dereceye kadar çıkmış olduğunu söyledi. Churchward’a göre İsâ, Tibet’te Naacal dilini öğrendi ve ilk tek tanrılı dini, Mu Dini’ni ana kaynağından gördü. İngiliz araştırmacı, İsâ aleyhisselâmın ölürken söylediği son sözlerinin Naacal dilini bildiğini ispat ettiğini öne sürüyor. İsâ aleyhisselâmın son sözleri, “Eli, eli lama sabachtani” (allahım, allahım beni niçin bıraktın) olmuştu. Churchward bu sözlerin yanlış anlaşıldığını, İsâ aleyhisselâmın gerçekte, ortadoğuda hiçkimsenin anlamasına imkan olmayan Naacal dilinde, “Hele, hele lamat zabacta ni” (tükeniyorum, tükeniyorum yüzümü karanlıklar kaplıyor) dediğini iddia ediyor (3). Churchward’a göre İsâ aleyhisselâmın öğretisine sembol olarak seçtiği Haç da Mu kökenlidir. Naacaller’in bu kutsal sembolünü İsâ da kullanmıştır.

Tibet’ten ülkesine dönen İsâ, öğretisinin geniş kitlelere ulaşmasını ve tüm Yahudi halkının kurtuluşunun bu yolla olmasını tasarlıyordu. Halkın mesih beklentisini değerlendiren İsâ aleyhisselâm, kendisini tanrının oğlu olarak tanıttı. Ezoterik doktrin uyarınca İsâ aleyhisselâm, kamil bir insandı ve tanrıyla bir olmuştu. İşte onun kullandığı “Tanrının Oğlu” sembolü, bu gerçeğin ifadesiydi.

İsâ aleyhisselâm, öğretisini cümleler haline getirilmiş sembollerle, mesellerle geniş halk kitlelerine sundu çünkü halkın bu öğretiyi başka türlü benimsemeyeceğini iyi biliyordu. Sevginin ve kardeşliğin ön plana çıkarıldığı İsâ öğretisindeki Ezoterik içerik, Yuanna İncili’nde de görülmektedir. “Kimse yeniden doğmadıkça tanrı katını göremez” veya, “herkes sudan ve ruhtan doğmuştur” gibi cümleler, Yuanna İncili’nin Ezoterik içerikli cümlelerinden sadece ikisidir. (Yuanna 3/2-5)

Sen Jan tarafından yazılan bu İncil, doktrinin iç yüzünü, Ezoterik yönünü ortaya koymaktadır. Bu nedenle Yuanna İncili, Ezoterik öğreti yanlısı şövalye tarikatlarınca kabul edilen yegane İncil olmuştur. Malta şövalyelerinin bir diğer adı, Sen Jan şövalyeleridir. Protestanlar’ın benimsediği, Mason olan Hrıstiyanların üzerine yemin ettikleri İncil hep Yuanna İncilidir (4).

Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi, tanrının üçlü niteliğinden başka birşey değildir. Ancak, bu kutsal üçleme gibi birçok kavramın daha, cahil halkın anlayabilmesi için son derece basite indirgenmiş olması, öğretinin aslından çok şey yitirmesine ve zamanla da bünyesine birçok efsane ve hurafelerin girmesine neden olmuştur. İsâ öğretisinin Ezoterik içeriği bugün pekçok Hristiyan tarafından bilinmemektedir. Ancak, iyilik, doğruluk, güzellik gibi kavramlarla, insanların kardeşliği gibi duyguların geniş kitlelerce kabul görmesini sağlayarak Hrisliyanlık, Ezoterik öğretinin bu anlatılarının evrenselleşmesinde önemli bir rol oynamıştır.

İsâ aleyhisselâmın Yahudi ruhban sınıfınca sapkınlıkla suçlanması ve İsâ yandaşlarının gücünden çekinen Roma’nın bu durumu fırsat bilerek onu çarmıha gererek öldürülmesinden sonra Hristiyanlık uzunca bir süre bocaladı. Yandaşları sürekli takip edildi ve öldürüldü.

İşte bu aşama’da Roma’lı Hristiyanlar, kendileri gibi kardeşlik, doğruluk, iyilik gibi mefhumları savunmakta olan Collegia mensupları ile karşılaştılar. Hristiyanlar, çok tanrıcı Collegia mensuplarının tanrılarını birer aziz olarak kabul ederken, Collegia üyeleri arasındaki kardeşlik bağlan da bu yeni gelenlerin birliklerinde getirdikleri inançlar doğrultusunda kuvvedendi. Hristiyanlar, Collegia’larda kendilerine sığınacak yerler buldular ve varlıklarını sürdürebildiler. Batı Roma imparatorluğu barbar akınları sonucunda yıkılınca, bu örgüt Doğu Roma imparatorluğunda varlığını sürdürdü. Bizans’da Collegialar’ın himayesinde varlığını devam ettiren Hristiyanlar, bu güçlü örgütlenme sayesinde dinlerini resmi devlet dini olarak kabul ettirebildiler. İmparator Constantin, aleyhinde girişimlerde bulunan çok tanrıcı unsurlara karşı denge sağlamak amacıyla Hristiyanları ve dolayısıyla Collegia örgütünü yanına çekmeye karar verdi. Constantin, M.S. 313 yılında Milan fermanını yayınlayarak, önce Hrisliyanların inançlarında özgür olduklarını kabul etli. Sonra da Hrisliyanlığı devlet dini olarak ilan etti ve çok tanrıcılığı yasakladı.

Collegia mensupları, Roma İmparatorluğu içinde, sanallarını rahatça ortaya koymaları için heryerde dolaşmalarına izin verilen hür insanlardı. Avrupa’nın, Roma imparatorluğu dışında kalan bölgelerinde dahi, yapı işleri için Collcgia’cılar özellikle aranıyorlardı. Ancak bir süre sonra Avrupa’da derebeylik sistemi ortaya çıktı ve bu hür sanatkârların dahi birer serf durumuna düşmeleri söz konusu oldu. İşte o zaman, Collegialar manastırlara iltihak ettiler ve din adamlarına tanınan haklardan faydalanabilmek için, inşaatçı rahiplerden kurulu olan manastır dernekleri “Gildeleri” oluşturdular (5). Ancak bu noktada tarihte geriye dönmek ve ortadoğuda çıkan yeni bir dinin, İslamiyet’in Ezoterik doktrin tarihi üzerindeki yerini incelemek gerekmektedir.

Kaynakça                                                        

1-        SCHURE douard – “Büyük İnisiyeler” – RM Yayınlan – İstanbul 1989 – Sf. 605

2-        SANTESSON Hans Stephan – “Batık Ülke Mu Uygarlığı” – RM Yayınları – İstanbul 1989- Sf. 187

3-        Santesson H.S. -İe- Sf. 137

4-        Nauodon Paul – “Tarihte ve Günümüzde Masonluk” – Varlık Yayınlan İstanbul 1968 – Sf. 122

5-        Naudon Paul -İe- Sf. 28

Sh: 68-72

MUTASAVVIFLAR, ALEVİLER, BEKTAŞİLER…

Mutasavvıflar, bunların Türkler arasındaki temsilcileri ve Batıni doktrinin günümüz Türkleri arasındaki izleyicileri olan Aleviler ve Bektaşiler’e geçmeden önce, Orta Asya ile Anadoludaki inanç sistemlerini irdelememiz gerekmektedir.

İslamiyet’in yayılma yıllarında Anadolu’da ve Mezopotamya’da Batıni doktrinden kaynaklanan Saabilik inancı hüküm sürmekteydi (1). Anadolunun Bizans yönetimindeki topraklarında Hristiyanlık ön plandaysa da, özellikle Doğu Anadolu’da, Fırat çevresinde Saabiler çoğunluktaydı. Saabilik çok eskilere, kadim Uygur imparatorluğuna kadar dayanan Babil okulu öğretisinin halka malolmuş şekliydi. Tüm tek tanrılı dinlere şu ya da bu şekilde kaynaklık etmiş olan Saabilik, Büyük İskender’in bu toprakları fethi sırasında Pisagorculukla tanışmış ve Saabi öğretisi yeni bir ivme kazanmıştı. Pisagoryen öğreti, Saabiler arasında zaten var olan Batıni inançların yenilenmesine ve her iki akımın birleşerek, İsmaililik denilen müessesenin oluşmasında rol oynamıştır.

Saabilik, ilerde inceleyeceğimiz Şamanizm gibi, ilk tek tanrılı din olan Mu dininin, yüce tanrının sembolü olarak kabul etliği Güneşi, tanrının kendisi yerine koymuş bir Güneş Kültüdür. Saabiler başta Güneş olmak üzere yedi yıldız’a tapınırlardı. Bunlar, en yüce tanrı olan Güneş tanrısı “Şamaş”, onun eşi olarak kabul edilen Ay tanrıçası “Sin”, Merkür tanrısı “Nabu”, Venüs tanrıçası “İştar”, Mars tanrısı “Nergal”, Jüpiter tanrısı “Marduk” ve Satürn tanrıçası “Ninutra” idi.

Saabiler bu tanrı ve tanrıçaların yanısıra, Hermes’i Pisagor’u, Orfeyi de birer yarı tanrı olarak görüyorlardı (2).

Kuran’da tek tanrılı dinler arasında Saabilik de sayılmaktadır (3). Bunun nedeni, Kuranın birçok söyleminin ve tapınım tarzının Saabilikten geliyor olmasıdır. Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret etme yani hac gibi ibadet tarzlarının yanısıra, her namaz öncesi abdest alma gibi adetler hep Saabi kökenlidir. Saabilikte, yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken bu sayı İslamiyette beşe indirilmiştir. Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği İslamiyetten önce Saabiler arasında görülmektedir.

Halife Memun döneminde Müslüman işgalciler Harran’da Saabilerle karşılaşmışlar ancak, diğer güneş kültü inanırlarının hepsini putperest diye nitelendirerek, İslamiyeti kabule zorlamışlarken Saabilere, Hristiyan ve Yahudilere tanındığı gibi, belli bir miktar para vermeleri karşılığında kendi inanç sistemleri içinde kalmaları hakkı verilmiştir.

Saabilik’te, her gezegen için hergün namaz kılınmasının yanı- sıra, haftanın günlerinin herbiri, bir gezegene özel ayinler düzenlenmesi için ayrılmıştır. Pazar günleri Güneş ayinlerine, Pazartesi Ay ayinlerine, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs ve Cumartesileri de Satürn ayinlerine ayrılmıştır. Latince kaynaklı batı dillerinde günlerin isimleri, bu güneş kültünün günümüze yansımasından başka birşey değildir. Örneğin Pazar “Sunday” Güneş günü, Pazartesi “Monday” Ay günü ve Cumartesi “Saturday” de Satürn günüdür.

Bu tapınım şekli, İskender işgali döneminde Pisagoryen öğreti ile karşılaşılınca bir nebze değişmiş ve Saabilik, bir yüce varlık ve onun yönetimi altındaki altı yardımcısına inanmak şekline dönüşmüştür. Aynı dönemde hava, su, toprak, ateş gibi dört temel elemana, cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların da ruhları bulunduğuna, yüce varlığa yalnız sevgi ile ulaşılabileceğine inanmak gibi Batıni inanç biçimleri de Saabiliğe yerleşmiştir. Saabiler için artık, Azimun, Hermes, Örfe ve Pisagor ulu tanrı ile bir olmayı başarmış yüce ruhlar, yarı tanrılardır.

Saabilik’te de, diğer Batıni ekollerde olduğu gibi sır saklamak esastır. Saabiler, kendilerinden olmayanlara sırlarını kesinlikle vermezler. Saabiliğin yozlaşmış bir devamı niteliğinde olan günümüz Yezidiliğinde aynı sır saklama prensibi olduğu gibi korunmakta ve yabancılar topluluk içine kesinlikle alınmamaktadır.

Saabilerin sır ayinleri, gezegenlere ithaf edilmiş mabetlerin altındaki salonlarda yapılırdı. Bu salonlar, önce aslına tapınılan, Pisagoryen etkileşimden sonra birer sembol haline dönüşmüş olan gezegenlerin heykelleri ile doluydu. Saabiliğin bir kolu da Yemen’de bulunmaktaydı. Tarih içinde, İbrani Saabilerin Mısır’a göç etmeleri gibi, Saabilerin bir kolu da Yemen’e gitmişti. Yahudi kralı Süleyman’ın karşılaştığı ve aşık olduğu Saba Melikesi Belkıs bu Yemen Saabilerinin kraliçelerinden birisiydi. Ku-ran’da da bu Yemen inanışına değinilmekte ve onlardan “Tek tanrı inanırları” olarak bahsedilmektedir. İslamiyet üzerinde öğretileriyle etkili olan da büyük bir ihtimalle Saabiliğin bu koludur.

Bir yandan Mısır İskenderiye Okulu kökenli sufilerin görüşlerine, diğer yandan da Saabiliğe dayanan İsmaililik, Batıni inancın tüm İslam dünyasına yayılmasında etken olmuştur. İsmaililik Şamanist Türkler arasında çok daha çabuk yayılmıştır çünkü Şamanizm’de Batıni bir yön zaten vardır.

Türkistan’a ve Türk mutasavvıflarına geçmeden önce, İslam dünyasında büyük etkiler yapmış bazı sufileri incelemek gerekir.

Bu sufilerin başında “Enel Hak” (Ben Tanrıyım) diyen ve bu sözünden geri dönmediği için Sünni ortodoks yöneticiler tarafından derisi yüzülerek öldürülen Hallac-ı Mansur gelmektedir (4). M.S. 850’lerde dünyaya gelen Mansur, M.S. 922’de, Halife Muktedir’in emri ile Bağdat’da öldürüldü. Mansur, insan-tanrı-evren üçlemesini içeren varlık birliğini savunuyordu. Gençliğinde Kahire’de bulunan Mansur, burada İskenderiye okulu ardılları ile tanıştı ve onların görüşlerini benimsedi. Daha sonra tüm Türkistan’ı dolaştı ve buradaki Sufi tekkelerinde görüşlerini yaydı. Mansur’a göre, gerçek olan “Bir”di. Çokluk, bu “bir”in değişik biçim ve nitelikteki yansımalarıydı. Evren ve insan “bir” in dışında değil içindeydi ve onunla özdeşti. Bu nedenle insanın “Enel Hak” demesi doğruydu. İnsan tanrıydı, tanrıdan bir cüzdü. Ancak tanrı insan değildi, tüm evrenin bütünüydü. Mansur’a göre evren yaratılmamış, bir ışık ve sevgi yumağı olan tanrıdan fışkırmıştı. Onun kullandığı “Işk” kelimesi, hem tanrısal nuru hem de tanrısal sevgiyi birlikte içinde barındırmaktadır.

Tüm dinlerin ileri sürdüğü yaradılış, varoluşun yanlış yorumlanmış bir biçimidir. Gerçeği kavrama gücünden yoksun olanlar, tüm varlıkların tanrıdan ayrı birer birim olduğunu öne sürerler. Bunun bir yanılgı olduğunu anlamak ancak sezgi ile mümkündür ki, her birey kendi içine dönerek bu sezgi gücünü ortaya çıkarabilir. Bu içe kapanış sonucu önce tanrısal sevgi uyanır, sonra da gönülde tanrısal nur açık seçik görülür. İşte gerçek sır, tanrıyı gönülde görmektir.

“Kendini bilen tanrıyı bilir, kendini seven tanrıyı sever” diyen Mansur Sünni otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da Sünni inanırlar tarafından taşlanarak öldürülmüştür.

Mansur’un inancı uğuruna ölümü seçmesi sufiler arasında derin izler bırakmış ve onun ölümü ile sufı akım içine kapanacağına, şahlanmıştır.

Özellikle Anadolu suflleri üzerindeki etkisi bakımından önemli olan bir başka İslam filozofu da Feriduddin Attar’dır (5).

M.S. 1119’da Nişapur’da doğan ve 1193’de aynı yerde ölen Attar’ın önemi, Batıni görüşleri içeren “Mazhar’ül Acaib” adlı bir eser bırakmış olmasıdır. Bu eseri nedeniyle dönemin yetkililerince putperestlikle suçlanan Attar, öldürülme tehlikesi altında ülkesinden bir süre için ayrıldı. Yöneticilerin değişmesinden faydalanan Attar Nişapur’a geri döndü ve öğretisini yaymaya devam etti.

“Vahdet-i Vücud” (varlık birliği) kavramının sufiler arasında yaygınlaşmasında son derece etkili bir rol oynamış olan Attar’a göre varolmak, yüce bir nur olan tanrıdan fışkırmak, görüş alanına çıkmaktır. Oluş, tanrıdan çıkış ve yine ona dönüştür. Tanrısal ışık, en yüceden en aşağı kata doğru basamak basamak görüş alanına çıkar. Bu basamaklar değişik nitelikli varlık türlerini oluşturur. Varoluş, yoktan yaradılış anlamına gelmez. Görünme-yenden görünür duruma geçme eylemini belirtir. İnsan tanrı ile özdeştir, tanrısal bir varlıktır. Varlık türleri içinde tanrıya en yakın olanı insandır ve bu nitelikleriyle de varlık birliğinin, “Vahdet-i Vücud”un merkezidir. Bireysel irade, topyekün iradenin bir cüzüdür.

Ruh ölümsüzdür. Tanrıdan gelmiş ve ona geri dönecektir. Beden ise, ruhun yeryüzündeki aracı durumundadır. Ruh, tekamülü ve tanrıya ulaşması için ne kadar bedene ihtiyacı varsa, o kadarını eskitecektir.

Attar, ünlü eseri Mazhar-ül Acaib’de, “tanrı görünmeyen durumda iken, kendisine olan sevgisi yüzünden görünür olmak istedi. Böylece tanrısal südur başladı ve tüm varlık türleri oluştu. Sevgi, bu oluşun kaynağıdır, ilk nedenidir” demektedir.

Attar da, diğer Bâtıni doktrin yanlıları gibi, ruhun çeşitli aşamalardan geçerek olgunlaştığını ve en sonunda kâmil insan olarak tanrıya kavuştuğunu savunmaktadır. Attar’ın bu görüşleri Anadolu mutasavvıfları Yunus Emre ve Mevlana’yı derinden etkilemiştir.

Bâtıni görüşün geniş kitlelerce tanınmasına ve sevilmesine ön ayak olan bir başka sufı de, düşüncelerini şiire döken ve rubaileri nesilden nesile halen söylenmekte olan Ömer Hayyam’ dır (6).

Hayyam, İran’ın o dönemde ışık kaynağı olan Nişapur’da M.S. 1050 yılında doğdu. Sanatkar ruhlu Hayyam, diğer sufilerden daha farklı bir yaşam seçti. Şaraba düşkünlüğüyle tanınan ve sufı tekkeleri yerine şaraphaneleri ziyaret eden Hayyam, Türk illerini, Semerkant ve İsfahan’ı gezdi. Hayyam’ın cebir dalında çalışmaları olduysa da görüşlerini günümüze şiirleri yani rubailer ile ulaştırdı.

Hayyam’ın dörtlükler şeklinde yazdığı bazı rubaileri peşpeşe sıralarsak başka söze gerek kalmayacak:

“Yaşamın sırlarını bileydin,

Ölümün sırlarını da çözerdin.

Bugün aklın var birşey bildiğin yok,

Yarın akılsız neyi bileceksin?

**

Bu dünyadan başka dünya yok, arama.

Senden benden başka düşünen yok, arama.

Vazgeç ötelerden, yorma kendini.

O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.

**

Kimi dinde imanda buldu yolu,

Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.

Derken bir ses geldi karanlıklardan;

“Gafiller, doğru yol ne odur ne bu”…

**

Hep arar dururdum dünyaya geleli,

Alın yazısını, cenneti, cehennemi.

Hocanı kesti attı sağlam bilgisiyle;

“Alın yazısı, cennet, cehennem sende” dedi.

**

Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil,

Cılız karıncalarız, Süleyman değil.

Biz eskiler giyen benzi soluklarız,

Pazarda sırma salan bezirgân değil.

**

Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla,

Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola.

Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.

Ben dediğin kim ola, nerede, ne zaman var ola?

**

Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil,

Erdiğim sırları söylemek elimde değil.

Aklım düşüncenin derin denizlerinden,

Bir inci çıkardı ki, delmek elimde değil.

**

Yetmişiki millet, bir o kadar da din.

Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin.

Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap, günah ne?

Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.

**

Dün özledim de seni coştum birden bire,

Çıktını senin yerin dedikleri göklere.

Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;

“Gafil” dedi, “Bizde sandığın tanrı sende”.

M.S. 1122’de ölen Hayyam’ın düşünceleri hakkında başka birşey söylemeye gerek yoktur.

Bkz: ÖMER HAYYAM-RUBAİYYAT

Sh:83-88

YESEVİLİK

Batıni doktrinler tarihi açısından önem taşıyan bir başka mutasavvıf, kendisinden sonrakilerin yönünü çizmiş olan Türk sufisi Ahmet Yesevi’dir. Yesevi’nin yaşamına ve görüşlerine geçmeden önce, Orta Asya Türklerinin, İslamiyetin yayılma yıllarındaki durumlarına ve inançlarına göz atmak gerekir.

Kadim Uygur imparatorluğunun mirasçıları olan Orta Asya Türkleri, bir Güneş Kültü olan Şaman dinine bağlıydılar (7). Naacal öğretisinin binlerce sene içindeki bozulmuş bir ifadesi olan Şaman dinine göre, Türkler, aynı tanrının eril ve dişil ifadeleri olan Güneş ve Ay’dan doğmuşlardır. Şamanizm’in rahipleri Şamanlar, Güneş ve Ay tapınım törenlerinde kırmızı külah giyerler, kopuz çalarlar ve dans ederlerdi. Benzeri uygulama, Şamanist Türklerin devamı olan Anadolu Alevilerinde ve ayrıca Mevlevilerde de görülmektedir.

Şaman olabilmek, uzun bir inisiyatik yolu takip etmeyi gerektirirdi. Şaman adayları özel törenlerle rahipliğe kabul edilir ve ancak göksel sırları aldıktan sonra Şaman sıfatını kazanabilirlerdi. Şamanizme göre evrende her şeyin bir ruhu, canı vardı. Dağlar, göller, ırmaklar ormanlar hep canlı olarak kabul edilir ve ağaçlara kutsallık yüklenirdi. Güneş ve Ay, onların ortaya çıkmasına sebep olan en büyük tanrının Kara Han’ın oğlu olan gök tanrı “Ülgen”in birer sembolüydü (8). Şamanlar, gök tanrı Ülgen’e ulaşabilmek için içlerine kapanır ve vecde ulaşmaya çalışırlardı. Şaman deyimi de rahiplerin bu hallerinden gelmekteydi ve “kendinden geçmiş kişi” anlamındaydı.

Gök tanrıyı akılla algılamak mümkün değildi. Onun için Güneş ve Ay’ın, tanrı Ülgen’in temsilcileri olarak saygı görmeleri, onlara tapınılması gerekliydi. İnsan ile doğa arasındaki ilişkilere, insan ile insan arasındaki ilişkiler kadar özen göstermek gerekirdi çünkü bir taş, ağaç ya da nehrin ruhu, bir insanın ruhundan daha aşağı değildi.

Eski bir Türk destanı olan “Oğuz Kaan Destanında, Türklerin doğuşu efsanesi şöyle anlatılmaktadır: (9)

“Oğuz Kaan, tanrı Ülgen’e yakarırken, gökten bir ışık belirdi. Bu göksel ışığın ortasında bir kız vardı. Bu kız Oğuz’a üç çocuk doğurdu. Adlarını Güneş, Ay ve Yıldız koydular.” Bunlar, gökten yere inen ruhu remzetmek üzere, ucu aşağı dönük bir üçgenle sembolize edilmiştir.

“Daha sonra, Oğuz Kaan ormanda dolaşırken, bir ağaç kovuğundan bir başka kız çıktı. Bu kızdan da üç çocuğu oldu. Bunlara da gök, dağ ve deniz adlarını verdiler. Bu altı çocuktan Türk nesli doğdu”. Destanın ikinci bölümünde yer alan ağaç kovuğundan çıkan kız doğanın, dolayısıyla evrenin sembolüdür. Ondan doğan üç çocuk da, gök Havanın, dağ Toprağın ve deniz de Suyun sembolüdürler ve bu üç çocuğun simgesi de, ruhun gökyüzüne, yani tanrıya döneceğini gösteren ucu yukarı bakan üçgendir. Her iki üçgenin birleşimi, eski bir Mu simgesi olan altı köşeli yıldızı, tanrısal adalet yıldızını verir.

Tüm bu ipuçları, Orta Asya Türklerinin tek tanrılı bir inanış olarak kabul edilebilecek “Gök Tanrı” dinine inandıklarını göstermektedir. Ülgen’in altındaki tanrılar ancak, ikincil dereceli tanrılardır. Buna karşın, bu tek tanrı inancı Müslümanları tatmin etmemiştir. Zaten İslam Peygamberi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, kendisi Türkleri tanımamasına rağmen, onları düşman ilan etmiştir. “Kıtal-üt Türk” başlığı taşıyan bir hadisinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Türklerle savaşmanın özel bir anlamı olduğunu, kıyametin ancak, Müslümanların Türkleri öldürmelerinden sonra kopabileceğini söylemiştir (40). Buhari’nin, “Es Sahih Kitabül Cihad” adını taşıyan, peygamber hadislerini derleyen eserinde Hz. Muhammed’in, “geniş yüzlü, küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz” dediği belirtilmektedir. Bu hadis uyarınca Arap orduları Türk topraklarına girmiş ve kafir “Türklerle öldürüşmüşlerdir”. Ancak, kıyamet kopmamış, netice Türklerin Müslümanlığı kabulü olmuştur.

Emeviler yönetimi sırasında Türkistan’a giren Arap orduları son derece ırkçı davranmışlar ve onların bu tutumu Türk halkının büyük tepkisine yol açmıştır (11). İki ulus arasında çok uzun süren kanlı savaşlar meydana gelmiştir. Kentlerde yaşayan Türk halkı, işgalci Arapların bazı vergi muhafiyetleri tanıması neticesinde ve yoğun baskılar altında daha çabuk İslamiyete geçerken, göçebelerin Şamanlıktan kopmaları ve Müslüman olmaları daha uzun bir süreç almıştır. Sonunda kabul ettikleri Müslümanlık da, sadece görünürde Müslümanlık olmuştur.

Arapların zengin Orta Asya kentlerini işgali M.S. 630’larda başladı. Özellikle Halife 2. Yezid döneminde Türk hakanı Su-Lu’nun Arap ordularına yenilmesi, Müslümanlığın Türk topraklarına bir daha çıkmamacasına yerleşmeye başlamasına yol açtı (12). Araplar, Orta Asya Türklerinden bir bölümünü, köle asker olarak kullanmak üzere ülkelerine götürdüler. Arapların bu tutumu hiç de ummadıkları bir neticeye yol açtı. Büyük bir Türk göçü başladı ve zaman içerisinde, Arap egemenliğindeki toprakların tamamı Türklerin yönetimine geçti. Araplar için geçen yüzyılın sonuna kadar bitmeyecek Türk egemenliği başlamış oldu.

Türklerin, Emevilerin getirdiği sömürgeci İslamiyete direnmeleri, iki ulus arasında kanlı savaşlara ve düşmanlığa yol açtı. Bu kuvvetli direncin altında, eski inançlarını koruma isteğinin yanısıra, Emeviler’in aşırı Arap milliyetçiliği gütmeleri de yatıyordu. Türkleri, yok edilmesi gereken ırk, kendilerini de üstün ırk olarak gören Emeviler, ırkçı politikalarını işgal ettikleri tüm Arap olmayan kentlerde sergilediler. Bir İran veya Türkistan kentinde yerli halkın Arap işgalcilerle aynı kaldırımda yürümeleri bile yasaktı(13). Bir Arabın geldiğini gören yerli, kaldırım değiştirmek zorundaydı. Emeviler için kendileri efendi, diğer uluslar köleydi. Arap olmayanlar, Arap kadınları ile evlenemezdi. Aksine davrananların kellesi uçurulurdu.

Emevi devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Abbasiler, Emevileri desteklemiş olan Arap unsurlara güvenemezlerdi. Onun için sırtlarını paralı Türk askerlerine dayamak zorunda kaldılar. Bu zorunluluk, Abbasiler’in, İslamiyeti kabul etmeleri koşuluyla tüm milletleri Araplara eşit saymaları ödününü getirdi.

Bu arada meydana gelen bir olay, Türk-Arap yakınlaşmasına ve daha çok sayıda Türk’ün İslamiyeti kabulüne yardımcı oldu. Orta Asya’da Çin-Türk rekabeti yüzyıllardır sürmekteydi ve M.S. 700’lerde Çin, Batı Türkistan’ın önemlice bir bölümünü ele geçirmişti. Aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra Çinlilerin yeni bir saldırı başlatmaları üzerine Türkler, Abbasi’lerden yardım istediler. Arapların bölgedeki ordusunun yardımı ile Türk kuvvetleri Talas meydan savaşında Çin’lileri yendi ve Batı Türkistan Çin’in elinden kurtarıldı.

Abbasi Halifelerinin paralı Türk askerlerinden meydana getirdiği ordunun başarısı, Türklere olan talebi artırdı ve bu talep önlenemeyen muazzam bir göçün başlangıcı oldu. 9. yüzyılda Türkler, Horasan ve civarında çoğunluğa ulaşmışlardı bile. Ancak Horasan’da hâkimiyet kurabilmek için bölgeye yerleşen Türkler, Müslümanlığa geçmek durumunda kaldılar. Çünkü, Müslümanlığı daha önce kabul etmiş bölge sakinleri, başka bir dinden olanları aralarına kabul etmiyorlardı. Türkler, kitleler halinde Müslümanlığa geçiyorlardı. Ancak çoğunluğu, Müslümanlığın Şaman dinine çok daha yakın olan İsmaili mezhebini seçiyorlardı. İsmaililer de bölgede son derece örgütlüydüler ve büyük bir güç halindeydiler.

Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda böyle bir dönemde dünyaya geldi (14). Horasan ve civarında, İsmaili Dai’lerinin yanısıra, yine aynı mezhebe bağlı Fütüvvet örgütü de son derece yaygındı. Kendisi de, inisiye edilmiş bir İsmaili Dai’si olan Yesevi, Horasan İsmaili tekkesinin şeyhi konumuna yükseldi. Yesevi müridleri halk arasında Horasan erenleri ya da “Baba Erenler” olarak tanındılar (15). Diğer İsmaili dergâhlarında olduğu gibi Horasan tekkesinde de müridlerin, şeyhin emirlerine kesinlikle uymaları, sembolleri ve sırları anlayabilecek olgunluğa gelmek için öğreticilerini sabırla dinlemeleri, sözlerinde ve eylemlerinde kesinlikle doğru olmaları ve ser verip sır vermemeleri beklenirdi.

Ahmet Yesevi, her ne kadar bir İsmaili Daisi idiyse de, kendi tekkesinde bazı değişiklikler yaptı. Mesela, altı aşamalı olan öğretiyi, Fütüvvet teşkilatlarını örnek alarak, dokuz aşamaya çıkardı. Yesevi müridinin şeyh ünvanı alabilmesi için bu dokuz aşamayı geçmesi ve kurtuluşa ulaşması şarttı. Bu dokuz aşama şöyle sıralanıyordu:

1-        Tövbe edenler,

2-        -Bilginler,

3-        Zahidler,

4-        Sabirler (Sabredenler),

5-        Salihler (Kurtulanlar),

6-        Raziler,

7-        Şakirdler (Öğrenciler),

8-        Muhibler (İstekliler),

9-        Arifler (Gönül Erenleri) (16).

Her biri birer derece niteliğinde olan bu aşamaların maliklerine verilen adlar dahi, Yesevi’nin aslen bir İsmaili olduğunun göstergesidir.

Yeseviliğin son basamağı olan Ariflerin hedefi, tanrısal gerçeğe ulaşmak, ruhun tekamülünü sağlayarak tanrı ile bir olmaktır. Yesevi’ye göre bunun yegâne yöntemi içe kapanmaktır. Yüce tanrıyı us ile anlamanın imkânı yoktur. Bunun için Arif kişi içine dönmeli ve sezgi gücüyle, kendinde var olan tanrıyı içinde aramalıdır.

İçe kapanış, kendi benliğini bir yana atmayı, tanrıdan başka bir varlık düşünmemeyi ve bu düşünce akışının mümkün olduğunca kesilmemesi için elden geldiğince azla yetinmeyi gerektirir. İçe kapanışla sağlanan derin sezgi, ruhu tanrıya ulaştıran sevginin uyanmasına olanak sağlar. İçe kapanan Arif (Kamil) kişi, üç aşamadan geçer: Kendini bilme; Gerçeği kavrama; Tanrıya ulaşma. İşte bu noktada kâmil insan artık tanrıyla bir olmuştur.

Yesevilik içe kapanma yöntemini Şamanist din adamlarından aldı ve bunu Batıniliğe uyguladı. Bu nedenle tarikat, Şamanizme bağlı geniş kitlelere hiç de yabancı gelmedi ve İslamın katı kurallarından kaçmak için çare arayan Türkler kurtuluşu Yesevilik’te buldular. Ancak göçebe halk, İsmaililik, Yesevilik ve Fütüvvet aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde bulunan yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sünni görüşü tercih ettiler. Türk yöneticilerin Sünniliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin yöntemlerinin kitleleri yönlendirme açısından çok daha büyük imkânlar sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünniliğin kentli Türkler arasında tutulmasını ve kurumlaşmasını sağlayanların başında Selçuklular gelmektedir.

Daha önce de görüldüğü gibi Bağdat Hilafeti Mutezile ve İsmaili hareketlerinin baskısı altındaydı. Selçuklular güçlenip, Gazzelileri ve Bizans kuvvetlerini yenince Abbasi halifesi Kaim, İsmaili baskısından kurtulmak için Selçuklu Sultanı Tuğrul’a bir çağrı gönderdi. Tuğrul kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri M.S. 1055’de Bağdat’a girdi. Ebu Hamid El Gazali gibi ünlü sufilerin de aralarında bulunduğu Bağdat kardeşliğine, Mütezile’ye büyük bir darbe indirildi. İsmaili Daileri ve Sufiler kenti terk etmeye zorlandı. Kadiri mezhebinin kurucusu Abdülkadir Geylâni kaddesellâhü sırrahu’l azîz de Bağdat’tan ayrılmak zorunda kalan sufilerdendir.

Bu arada, Türk illerinde başlayan Moğol akınları, Türklerin büyük dalgalar halinde batıya göç etmelerine neden oldu. Türkmenlerle birlikte, Türk illerinde yaygın olan İsmaili Daileri de batıya göç ettiler. Türkmenlerin büyük çoğunluğu Selçuklu yöneticiler tarafından, Bizans ordularının yenilmesinden sonra, iki ülke arasında tampon oluşturmaları için Anadolu topraklarına yerleştirildiler. Ancak, Sünni inançlı Selçuklular ile Alevi inançlı Türkmenler arasında hiçbir zaman yakınlık sağlanamadı. Bu Türk toplulukları her zaman Selçuklu yöneticileri için kuşku uyandıran, yer yer korkulan topluluklar oldu. Alevilerin doğal müttefiki İsmaililer ise, Selçuklu devletini yıkabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İsmaililiğin son kalesi olan Alamut’tan Hasan Sabbah fedaileri, Selçuklu yöneticlerine ve dönemin diğer önde gelen Sünni liderlerine karşı suikastlerini sürdürüyorlardı (17). Alamut kalesi, 1256 yılına kadar Sünnilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Bu tarihte, Hülagü Han komutasındaki Moğol orduları kaleyi zaptetti ve fedailerin büyük bölümünü kılıçtan geçirdi. Bu katliamdan kaçabilen İsmaililer, Anadolu’daki yandaşlarının yanına sığındılar ve İsmaililik önemli bir güç olmaktan çıktı.

Türklerin Anadolu topraklarına yoğun biçimde ayak basmalarından sadece 45 yıl sonra tüm ülke neredeyse tamamen Türk kontrolü altına geçti. Anadolunun doğusundan batısına bu Türk istilası sırasında eski Anadolu halklarından en küçük bir tepki dahi doğmadı (18). Aksine eskiler, yeni gelenlere adeta yer gösterdi. Bu nasıl mümkün oldu?

Eskiler, Anadolu çok tanrıcılığı ve Apollon dini, Pisagor ve Saabilik öğretileriyle yoğrulmuştu. En büyük korkuları Sünni müslüman işgaliydi. Yeni gelenler de, her ne kadar Müslümanız diyorlardıysa da, İslamiyetle pek alakaları yoktu. Eski ve yeniler inanç bakımından birbirlerine oldukça yakındılar. Yerli halklar, Türkmenler ile uyuşabileceklerini gördüler. Ayrıca bazı tarihçiler, Anadolu’da yaşamakta olanların arasında, çok önceleri bu topraklara gelmiş Türklerin de bulunduğunu belirtmektedirler. Türklerin bir kolu olan İskitlerin M.Ö. 4 binlerde Anadolu topraklarına yerleştikleri, ayrıca kadim Uygur imparatorluğunun bir kolu olan Sümerler’in de aslen Türk oldukları sanılmaktadır (19). Bu eski Türk boylarının varlığı, yeni Türklerin kolayca kabulünde bir etken olmuştur. Nitekim aradan 100 yıl dahi geçmeden Moğollar da, güçlü ordularının ardından Anadolu’ya girmelerine karşın, Anadolu halkları tarafından kesinlikle kabul görmemişler ve büyük bir kısmı geri dönmek zorunda kalırken, çok azı Türkmenler arasında asimile olarak bu topraklara yerleşebilmişlerdir.

Bu gelişmelerin sonucunda, haçlı seferleri ile birlikte Anadolunun adı “Turchia” (Türk eli) olarak telafuz edilmeye başlandı.

Türkmen göçerler özgürlüklerine son derece düşkündüler. Aralarında ayrılık yoktu. Kabile reisi ile basit bir çoban dahi eşit ve kardeşti. Kadınları, erkeklerin bulunduğu her ortamda yer alırlar, İslamın gerektirdiği örtünmeye de uymazlardı. Bu tutumu, bir Türkmen ozanı olan Künci şöyle dile getirmişti: “Arifler namus-ı  ırzın vermez; Tesettür ne demek akıl ermez”…

Ancak, Selçukluların Türkmenlere geniş bir özgürlük tanımaya hiç niyetleri yoktu. Sünni yöneticiler, Türkmenlerin de aynı görüşe gelmelerini sağlamak için her türlü baskıyı uyguluyorlar, Aleviliği sapkınlık olarak nitelendiriyorlardı. Bu baskılardan bunalan Türkmenlerin karşısında, Moğol akınları sonucu yıkılmış Büyük Selçuklular yerine, daha zayıf olan Anadolu Selçukluları kalmıştı. Sürekli Moğol akınları şehirlerdeki ticari hayatı felce uğratmış, Türkistan’a yayılması ile Ahilik adını alan Fütüvvet kuruluşları için sıkıntılı günler başlamıştı. Ahi kelimesi, Arapça’da “Kardeş” anlamına gelmektedir.

İşte bu ortamda, 2. Gıyasettin Keykubat’ın sultanlığı sırasında Horasanlı Yesevi Şeyhi Baba İlyas, halkı sultana karşı isyana çağırdı (20). Horasan’dan Amasya’ya göç etmiş bulunan Baba İlyas’ın çağrısı kısa sürede göçebe Türkmenler arasında büyük bir yankı buldu.

Yesevi tarikatının en üst derecesi olan “Baba”lığa ulaşmış İlyas’a göre, gerçek olan bu dünyaydı. Yaşamdan sonra başka dünyalarda ödüllendirme ya da cezalandırma yoktu. “Şeriat’ın saçma hükümlerine uymaya gerek yok” diyen İlyas, toplumda kadın-erkek ayrımı gözetilemeyeceğini, bütün insanların eşit olduğunu ancak sultanların bu eşitliği kuvvete dayanarak bozduklarını söylüyordu.

Batıni doktrinin tüm kurumlarına, ruhun ölümsüzlüğüne ve tekamülüne, yeniden doğuşa ve son durağın tanrıyla birleşmek olduğuna inanan İlyas, “Herkes eşittir. Ancak, ruhunu geliştirme yolundaki tarikat erenleri tanrıya daha yakındır” demekteydi..

Baba İlyas’m isyan çağrısına koşan göçmenlerin başında, yine bir başka Yesevi Baba’sı olan, Baba İshak bulunuyordu. Baba İshak’ın çevresinde kısa sürede, Alevi Türkmenler, İsmaililer, Saabi inanırları ve Ahiler’den binlerce kişi toplandı. İshak komutasındaki bu kuvvet bir çok kere, üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yendi. Baba İlyas bu sırada Amasya’da Selçukluların elinde tutsak bulunuyordu. İshak kuvvetleri onu kurtarmak üzere Amasya’ya yönelince Selçuklular Baba İlyas’ı öldürdüler. İlyas’ın ölümünden bir süre sonra da, Selçuklular yeni bir ordu kurarak, İshak kuvvetlerini yendiler ve neredeyse hepsini kılıçtan geçirdiler. Böylece, tarihe “Babailer İsyanı” olarak geçmiş olan halk ayaklanması bastırıldı (21).

Babailer İsyanı her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da, Aleviliğin bir kurum olarak Anadolu’da ne denli yaygın ve yerleşmiş olduğunu da ortaya koydu. Daha sonraki yüzyıllarda, Selçukluların devamı niteliğindeki Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim’in Hilafeti ele geçirmesi ile Sünni İslam dünyasının lideri konumuna yükseldiler. Buna karşın Osmanlı İmparatorluğunda da Alevi isyanları hiç eksik olmadı. 1519’da Yozgat’daki Babai tekkesinin şeyhi Baba CelaPin ayaklanması ile başlayan Celali isyanları yüzyıllarca sürdü. Ünlü Şeyh Bedrettin ayaklanması da Osmanlıları sarsan bir başka Batıni ayaklanmasıydı.

Babailer isyanının ardından, sağ kalabilen İsmaili ve Yesevi dervişlerinin büyük bölümü, Hacı Bektaşi Veli önderliğinde biraraya gelerek, Bektaşilik tarikatini kurdular. Bektaşilik böylece, Alevi inancın örgütlenmiş biçimi olarak ortaya çıktı (22).

Alevilik öğretisi dört ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, tüm varlıkların tanrıdan südur ettiğine inanmak, İkincisi kamil insan teorisi, üçüncüsü Ali aşkı ve sonuncusu da Şeriatın reddidir (23).

Aleviler, “Herşeyin tanrının bir parçası olduğunu bilirseniz, şeriat tarafından yasaklanan şeylerden vaz geçmeye, örneğin içki içme yasağına uymaya gerek yoktur” derler. Alevilere göre bugün kullanılan Kuran gerçek Kuran değildir. Hz. Muhammed’in Kuranı, Halife Osman döneminde Osman ve yandaşlarınca, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilmiştir.

Anadolu Alevileri ile İran Şiileri, birbirlerinden çok farklı inanç sistemlerine sahip olan iki ayrı topluluktur. Her iki mezhebin Ali yandaşı olmaları, onların daima aynı kapta bulundukları iddiasıyla ele alınmalarına yol açmıştır. Ancak, Zerdüşt dininin etkisinde kalan ve bu dinden bazı bölümleri İslami inanç sistemine sokan Şiilerin, zaman içinde şeriatın büyük bir bölümünü kabul etmiş olmalarına karşın, Batıni doktrin yanlısı Aleviler şeriatı hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.

Aleviler ve Bektaşiler Türkçeyi tapınım dili olarak kabul etmişler ve bu sayede Anadolu’da Türk dilinin kullanılmasını, bugünlere ulaşmasını sağlamışlardır. Alevilerin Türkçeye bağlı kalmaları sayesinde Anadolu Türk halkının Araplaşması ya da İranlılaşması da önlenmiştir.

Alevilik, Tanrı-Muhammed-Ali üçlemesine inanır. Bu inanış, tanrı-doğa-insan birliğini kapsayan üçlemenin bir tür devamıdır. Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır, dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta, topluluğa saygı kuralını gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.

Aleviler tanrısal vahiye inanmaz. Onlara göre tanrının en büyük vahiyi doğa ve düşünen insandır. Şimdiye kadar yazılmış her şey insanların eseridir. Özellikle kutsal kabul edilen metinlerin yazanları da, kamil insanlardır. Bu nedenle, bu metinlerin tanrısal kabul edilerek doğmalaştırılmasına, bazı parçalan alınarak, bunlarla zorunlu bir yaşam biçimi belirlenmesine kesinlikle karşıdırlar.

Aleviler tarihin her döneminde dünya üzerinde 300 dolayında kamil insanın yaşadığına, bugün de üç aşağı beş yukarı aynı sayıda kamil insanın yeryüzünde bulunduğuna inanmaktadırlar. Alevilikte en önemli Bâtıni inanç, sudûr teorisi ve kâmil insan inançlarıdır. Bu konular kitap boyunca birkaç kez ele alınmış olmasına rağmen, Alevilerin düşünce yapısını daha iyi anlayabilmek için, onların bu teorileri yorumlayış tarzını incelemek yararlı olacaktır.

Alevilere göre tanrısal südur şöyle gerçekleşmiştir:

“Tanrı ilk aşamada kendi bilincinde değildi. Kendisini seven ve bilme ihtiyacı içinde olan tanrı, üst düzeyde bir bilince ulaşmak için kendisiyle yabancılaştı. Özünden hiçbir şey kaybetmeksizin tüm evren, bir ışık ve sevgi yumağı olan tanrıdan fışkırdı.

İkinci aşamada tanrının kişiliğinin üç farklı yönü ortaya çıktı. Hermes rahipleri bu üçlemeye Osiris, İsis ve Horus derken Hristiyanlar, Baba-Oğul ve Kutsal ruh olarak kabul ettiler. Aleviler ise, daha önce gördüğümüz gibi üçlemeyi Allah-Muhammed-Ali diye adlandırdılar.

Üçüncü aşamada Aklı Evvel ortaya çıktı. Aklı Evvel, tüm evreni ve bu arada dünyayı kaostan kurtarıp düzenli bir forma sokan kutsal güçler bütünüydü ve niteliğinden dolayı ona, “evreni inşa eden usta” da denilmekteydi.

Âdem, yeryüzünde vücut bulan tanrısal yansımaydı. Yani mikro kozmostu. Tanrının kendisini bilmesi için insana, özellikle de kâmil insana ihtiyacı vardı. Çünkü, tanrısal nur ile birleştiğinde deneyimlerinden, düşüncelerinden faydalanarak tanrısal bilincin artmasını sağlayacak yegane varlık kamil insandı.

Aleviler, kâmil insan hedefine ulaşmak için tanrıdan fışkıran ruhların gelişmek zorunda olduklarına inanmaktadırlar. Sudûrun ilk sonucu olarak mineraller oluşmuştur. Devrin ileriye doğru devam etmesi gerekmektedir. Minerallerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar meydana çıkmış ve hayvanların en üst basamağındaki maymundan da insan türemiştir. Ruhun, kâmil insan hedefine ulaşana kadar devamlı beden değiştirdiğine, insanların yeryüzündeki yaşamlarının kamil insan hedefine ulaşmak için yegane yol olduğuna, bu nedenle de insanların iyi ve dürüst olmaları gerektiğine de inanılmaktadır.

Alevi inancına göre tanrısal nura ulaşmadan önce her ruh şu 14 aşamayı geçmek zorundadır:

1-        Cansız maddelerin ruhu,

2-        Bitkilerin ruhu,

3-        Hayvanların ruhu,

4-        Şeytanların ruhu,

5-        Cinlerin ruhu,

6-        İnanmayanların ruhu,

7-        İnananların ruhu,

8-        Dindarların ruhu,

9-        Ermişlerin ruhu,

10-      Evliyaların ruhu,

11-      Peygamberlerin ruhu,

12-      Meleklerin ruhu,

13-      Evrensel ruh,

14-      Evrensel Hikmet (24).

Alevilerin Ali ve 12 imam inancı konumuzun dışındadır. Ancak Alevilerin Ali’ye bir birey olarak değil, tanrısal kelam olarak inandıklarını belirtmekle yetinelim ve bu kurumun örgütlenmiş biçimi olan Bektaşiliği ve kurucusu Hacı Bektaşi Veli’yi inceleyelim.

Sh: 89-99

BEKTAŞİLİK

Hacı Bektaşi Veli, 1210 yılında Horasan’da doğdu (25). Burada Yesevi tarikatine katılan ve “Baba”lığa kadar yükselen Veli, 1240 yılında diğer Yesevi Babaları ve İsmaili Daileri ile birlikte Anadolu’ya geldi. Burada yakın dostu Baba İlyas’ın yanına gitti ve Amasya’ya yerleşti. Babailer isyasının arka plandaki örgütleyicilerinden olduğu sanılan Veli, fazla deşifre olmaması sayesinde büyük katliamdan kurtuldu. Anadolu’nun birçok yerini dolaşan Veli, sonunda Kırşehir’in Sulucakaracahöyük bucağına yerleşti ve Yeseviliğin devamı niteliğinde olan Bektaşîliği yaymaya başladı. Babailer isyanından sağ kurtulan Yeseviler ve İsmaililer kısa sürede Hacı Bektaş etrafında toplandılar. 1217’de aynı yerde öldüğünde çevresinde binlerce müridi vardı.

“Din ayrılığı gereksiz. Dinler insanlar arasında anlaşmazlıklara neden oluyorlar. Aslında tüm dinler dünyada barış ve kardeşliği sağlamak içindir” diyen Hacı Bektaşi Veli, bu görüşlerini Velayetname adlı eserinde ortaya koydu.

Bektaşîliğin öncelikli hedefi, temelini sevginin oluşturduğu “Evren-Tanrı-İnsan” birliğini kavramaktır. İnsan bir sevgi varlığıdır. İnsan tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Başarının ilk basamağı kişinin kendisini tanıması ve sevmesidir. “Kendini seven tanrıyı da sever”...(26)

Bektaşîlikteki (Melâmilik) tanrı sevgisinin en güzel ifadelerinden birisi, şu ünlü dörtlükte ortaya konulmuştur:

“Şakirdleri taş yonarlar.

Yonup üstada sunarlar.

Çalabın adın anarlar

O taşın her paresinde”… (Hacı Bayram Veli)

Diğer Batıni ekollerde olduğu gibi Bektaşilikte de ruh ölümsüzdür. Ruh gövdeye sonradan girmiştir ve geldiği tanrısal kaynağa geri dönecektir. Ruh gövdeye sadece dirilik sağlamakla kalmaz, anlayış, hatırlama, bilme, tanıma, düşünme ve akıletme gibi yetilerin de kaynağıdır.

İnsan, yaşadığı ortamda bağımsız bir varlıktır. Onun görevi alçak gönüllü davranmak, özünü arındırmak, olgunlaşmak, gösterişten uzak durmak ve yüreğini doğa, insan ve tanrı sevgisiyle doldurmaktır. İnsani bedenler amaç için sadece birer vasıtadır. Bu nedenle insanları kadın-erkek diye ayırmak, ya da sosyal konumlarına veya ırklarına bakarak küçük görmek yapılabilecek en büyük yanlıştır. Kadın-erkek tüm insanlar eşittir. Tüm dinler insanları olgunlaştırmak, barış ve kardeşliği yaymak içindir. Oysa zamanla dinlerin bu anlamları değiştirilmiş, ve katı, çekilmez kurallar getirilerek insanların yaşamları kısıtlanmış, kendilerini geliştirme imkanlarının önüne set çekilmiştir. Gerçek yasaklar, şeriatın öngördükleri değil, tarikatın temel ilkelerine aykırı davranmaktır.

Bektaşilik, evrenin, tanrının sureti olduğunu, insanın da yeryüzünün tanrısı konumunda bulunduğunu kabul eder. Tanrı insanın içinde olduğundan, tanrısal özellikler olan düşünme yetisi, irade, eylem özgürlüğü de insanda mevcuttur. Gerçek ibadet, insanın düşüncelerini kendisi üzerinde yoğunlaştırmasıdır. İnsanın kendi dışındaki bir olguya ibadet etmesi gereksizdir. İnsanın kendi varlığını düşünmesi, ruhsal olarak gelişmesini sağlayacak ve birey, kâmil insan konumuna ulaşabilecektir. Kamil insanda tanrı, bu evrende kendi bilincine varmanın en üst noktasına ulaşır. Ancak kâmil insanlar tanrıya dönebilir ve onun tarafından öeümsenir.

Bektaşîlikte ketumiyet esastır. Bektaşilerin törenleri halka açık değildir. Gizli, özel ritüelleri vardır ve bunlardaki “Bektaşi Sırrı” büyük bir özenle korunur. Ritüeller açısından Vilayetname’nin özel önemi vardır. Ancak Bektaşîliğin son biçimi ile kurumlaşması, M.S. 1500’lerde, dönemin bektaşi şeyhi Balım Sultan tarafından yapılan bazı düzenlemeler neticesinde mümkün olmuştur.

Bir Bektaşi müridi öğretiyi ancak bir mürşidin yardımı ile anlayabilir. Mürşidin (rehberin) varlığı kesinlikle zorunludur. Bu nedenle yeni giren mürid’in mürşidine mutlak itaati, ona tamamiyle teslim olması son derece doğaldır. Tarikatin sembollerinin ve pratiklerinin anlaşılması ancak onunla mümkün olur.

Bektaşi öğretisi mürid’in yaşadığı toplum içinde öğrendikleriyle çok ters olduğu ve özellikle de şeriat öğretileriyle son derece uyumsuz bulunduğu için yeni gireni olası bir şoktan korumak amacıyla rehberlik sistemine büyük önem verilmiştir. Mürşid üç sıfat ile tanımlanabilir; Mürebbi, öğretmen ve eğitici. Diğer bir deyişle şeyhin temsilcisi, öğretmen üstad ve ruhsal yaşam sanatında örnek alınacak kişi. Mürşidin varlığı ile, Bektaşilik sırrı yaşanan bir olgu haline gelir. Müridden beklenen yegane şey zihnini sürekli açık tutarak, öğrenmesi ve öğrendiklerini en büyük sır olarak saklamasıdır.

Hacı Bektaş, tanrıdan varolan insanları dört grupta toplar. Bunlar tanrıya ulaşma konusunda farklı yöntemler uygulayan insanlardır. Birinci grupta, gerçeği tanrıya ibadette arayan sofu kişiler vardır ve dünya üzerindeki insanların oldukça önemli bir bölümü bu gruptandır.

İkinci grupla tarikatın yolunu uygulayan ancak sofuluktan kurtulamayanlar, üçüncü grupta tanrı hakkındaki sırları bilme ayrıcalığına sahip ermişler ve nihayet sonuncu grupta da tanrı ile birleşmiş olanlar yer alır. İşte Bektaşîlikteki bu dörtlü inanç biçimine, “Dört Kapı Öğretisi” denilmektedir. Bir Bektaşi, bu dört kapıdan geçmeden kâmil insan olamaz.

İlk kapı, ortodoks dinsel yasaların öğretildiği Şeriat Kapısı’dır. Bunu, tarikatın gizli pratik ve sembollerinin verildiği Tarikat Kapısı ve mistik tanrı biliminin öğretildiği Marifet Kapısı izler. Bektaşi için gerçek ancak dördüncü kapı olan Hakikat Kapısı ile gözler önüne serilir.

Dört kapının her biri on basamaktan oluşmaktadır ve kişi derviş olmak niyetindeyse, bu basamakları tırmanmak zorundadır.

Şeriat kapısında İslam dininin temel ilkeleri, Aleviliğin genel koşulları ile “Allah-Muhammed-Ali” üçlemesinin gizemi öğretilir. Bu kapının (derecenin) müridlerine “Beloğlu” ya da “Aşık” denir. Aşık henüz nasip almamış kişidir. Şeriat kapısının 10 basamağı şöyle sıralanır:

1-        İman etmek,

2-        Kuran öğrenmek,

3-        Namaz, oruç, zekat, haç gibi zorunlu görevleri yerine getirmek (bu zorunluluklar bir sonraki kapıda kalkar)

4-        Dürüst davranmak,

5-        Evlenmek,

6-        Cinsel yaşamdaki yasaklan bilmek,

7-        Muhammed’e ve onun cemaatine uymak,

8-        Herkese şevkatli davranmak,

9-        Her türlü temizlik kaidesine uymak,

10-      Emirler ve yasaklara itaat etmek.

Şeriat kapısı koşullarını tam olarak uygulayan ve mürşidinin de onayı ile ikinci dereceye, Tarikat Kapısı’na geçen müride verilen ünvan artık “Yol Oğlu” ya da seven bir dost anlamına gelen “Muhip”tir. Bir Muhip ilk iş olarak Pir’e bağlılık yemini etmek ve bundan önceki tüm günahları için tövbe etmek zorundadır. Bundan sonra Muhip, Mürşidi tarafından tarikat kuralları hakkında eğitilir ve bu kuralları anladığım, kabul ettiğini göstermek üzere saçlarını kestirerek, giysilerini sadeleştirir. Bu kapının dördüncü basamağını çok sıkı bir çalışma ve disiplin terbiyesi, beşinci basamağını da mürşide ve tüm kardeşlere hizmet oluşturur. Altıncı basamakta muhip alçak gönüllü davranmak ve tanrıdan korktuğunu ihsas etmek durumundadır. Yedinci basamakta, tanrı korkusundan ona sığınarak kurtulan muhip için daha sonraki aşama, dikkatli ve ölçülü davranmayı öğrenmektir. Dokuzuncu basamakta maneviyat ve sevgi üzerine, bilgisini yoğunlaştıran muhip son basamakta sevginin tanrısal yönünü tanımakta ve bir üst dereceye geçmeye hak kazanmaktadır. Görüldüğü gibi, İslam şeriatına uyma zorunluluğu daha ikinci derecede sona ermektedir. Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları bu derecede yapılan törenlere “İkrar ayini” ya da “Ayin’i Cem” adı verilir.

Üçüncü derece, Marifet Kapısıdır. Derece saliklerine “Derviş” adı verilir. Marifet Kapısı töreninin adı “Vakfı Vücut” törenidir. Dereceyi almak için bazen on yıl dahi bekleyen Derviş’e bu törende tarikatın resmi tacı giydirilir.

Marifet kapısında insanın, tanrının, evrenin gizemleri, değerleri ve anlamları üzerinde durulur. Doktrinin önde gelen öğretisi olan “Birlik Yasası”nın gizemine varılır.

Dervişin bu kapıda aşması gereken on basamak şöyle sıralanır:

1-        Ahlaki davranış disiplini,

2-        Hoşgörülü ve alçak gönüllü olmak,

3-        Kendini kontrol etmek ve sürekli özeleştiride bulunmak,

4-        Sabırlı olmayı bilmek,

5-        Cinsel yaşamda temiz ve disiplinli olmak,

6-        Herkese karşı cömert davranmak,

7-        Kibirli olmamak,

8-        Batıni bilimin ayrıntılarını incelemek,

9-        Batıni bilimi uygulama aşamasına sokmak,

10-      Kendini tanımak ve bilmek.

Kendisini tanıyan ve kendisini, dolayısıyla da tanrıyı bilen kişi Bektaşi öğretisinin de son aşamasına geçmeye hak kazanmış kişidir. Bektaşîliğin son derecesi, Yesevilikte olduğu gibi, kâmil insan derecesi de denilebilecek, “Baba” unvanının elde edildiği “Hakikat Kapısı”dır. Hakikat Kapısı’na özel bir törenle eriştirilen Baba, mürşıd olma hakkını da elde eder. Bektaşi tekkelerinin yöneticileri Baba’lar arasından tayin edilir. Bektaşi Babaları’nın da on görevi vardır:

1-        Toprak ile bir olduğunu kavramak,

2-        Diğer inanç biçimlerine hoşgörülü olmak,

3-        Doğayı ve doğal dengeyi bozacak eylemlerden kaçınmak,

4-        Dünyayı tanımak ve dünya ile varlık birliğini kavramak,

5-        Tanrının yüceliği önünde eğilmek,

6-        Dereceye ait sırları yalnızca diğer Baba’lar ile tartışmak ve dışarı sır vermemek,

7-        Tanrıyı ruhsal varlığı içinde hissetmek,

8-        Tanrısal nuru görmek,

9-        Tanrıya, tanrısal nur içinde erimek amacıyla yakınlaşmak ve

10-      Tanrıyla bir olmak. İşte bu aşamada Bektaşi Babası tanrısal bir varlıktır, kâmil insandır (27).

Bektaşilerin en önemli düsturu, “Gelme gelme, gelir isen dönme”dir. Bu düsturdan da anlaşılacağı gibi, tarikate girecek kişi son derece sıkı biçimde denetlenir. Bir kez üye olundumu da tarikatten çıkmak söz konusu değildir. Bektaşiler birbirlerini tanımak için özel cümleler, işaretler ve semboller kullanırlar.

Bektaşiler için Hallac-ı Mansur çok önemli bir kamil insandır. Enel Hak ilkesi için yaşamım feda etmekten çekinmeyen Mansur’a Bektaşiler borçlarını, törenlerin yapıldığı salonun tam ortasında bulunan bölüme “Dar-ı Mansur” adını vererek ödemeye çalışmışlardır.

Bektaşilik özellikle, yanına çekmeyi başardığı Yeniçerilerin askeri gücü sayesinde Sünni Osmanlı yönelimine dahi direnebilmiş, Yeniçerilerden çekinen Sünni Halifesi Osmanlı hükümdarları Bektaşi tekkelerine dokunamamışlardır (28).

Yeniçeriler, Osmanlılar tarafından işgal edilen Hristiyan topraklarından toplanan çocuklardan kurulu bir ordudur. Bu Hristiyan kökenleri nedeniyle, katı ortodoks Sünni inançlara bağlanmak yerine, Bektaşiler’in özgür inançlı ve sadece görünüşte Müslüman sistemini kabul etmişlerdir. Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan bu kuvvet sayesinde Bektaşiler, Sultan Yavuz Selim döneminde Osmanlılar’ın Sünni İslam dünyasının liderliğini ele geçirmiş olmalarına karşın, varlıklarını sürdürebilmişler ve yer yer de etkili olmayı başarmışlardır. Yeniçeriliğin 1826’da kaldırılması ve tüm Yeniçerilerin öldürülmelerini takip eden dönemde Bektaşilere de büyük darbeler indirilmiş ve tarikat neredeyse Anadolu’dan tamamiyle silinmiştir (29). Sünnilerin bu yoketme dalgasından sadece, bir bakıma Osiris Mabedi ve İskenderiye Okulu’nun da devamı sayılabilecek, Mısır’daki “Kaygusuz Tekkesi” kurtulabildi. O yıllarda Mısır’ın İstanbul’dan bağımsızlığını nispeten almış olması sayesinde Osmanlı yönetiminin şiddet kampanyacından kurtulan Kaygusuz Tekkesinde halen çok değerli tarihi eserler korunmaktadır.

Osmanlı topraklarındaki Bektaşiler, tekkelerinin büyük bölümü harap edilmiş olmasına karşın, iyi örgütlenmişlikleri ve toplum arasında kendilerini destekleyen önemli bir Alevi kitlesinin bulunması sayesinde çabuk toparlandılar ve çok daha zor koşullar altında da olsa faaliyetlerini sürdürdüler.

Yaklaşık 700 yıl Sünni yönetimin baskısı altında yaşayan Aleviler ve Bektaşiler, Mustafa Kemal ile birlikte bu baskılardan kurtulma şansı doğunca, buna dört elle sarıldılar. Atatürk, Kurtuluş savaşı sırasında bir yandan İttihat ve Terakki cemiyetinin ardılları olan Türk subaylarınca, diğer yandan da Bektaşi ve Alevilerce desteklendi. Atatürk, milli mücadeleyi başlatmadan hemen önce, 1919 yılının 25 Aralık’ında Hacı Bektaş dergahını ziyaret ederek, Bektaşi ve Alevilerin desteğini istedi. İnançları bakımından laik sisteme zaten yüzyıllardır yatkın olan Aleviler, Kuvayı Milliye’ye tam güçleri ile destek verdiler (30). Bunun da ötesinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde Atatürk’ün önde gelen destekleyicileri Alevi Milletvekilleriydi. Onların lehteki oyları sayesinde Hilafetin kaldırılması mümkün oldu.

Sh: 100-106

AHİLİK

Bâtıni doktrinin Anadolu’daki bir diğer kurumlaşması da Ahilik örgütü vasıtasıyla meydana gelmiştir. Daha önce görüldüğü gibi eski Mısır loncalarının devamı niteliğindeki İsmaili Fütüvvet örgütü Türkler arasında Orta Asya’da yaygınlaşmış ve “Ahilik” adını almıştı. Anadolu’ya Yesevi dervişleri ve İsmaili Dai’leri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Ahilik, bir meslek örgütü olmanın yanısıra, giriş-davranış töreleri ve sırlan olan Batıni bir kuruluştur. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini, Horasan erenlerinden olan Ahi Evren Veli sağlamıştır (31). Ahi Evren’in şeyhliği altında 13. yüzyıl başlarında Ankara’da yeniden yapılanan Ahilik teşkilatı kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer İsyanı sırasında Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri gördüler. Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi’nin, oğul Orhan Gazi’nin ve 3. Sultan Birinci Murad’ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir. Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve kitleleri yönetmekte yöneticilere çok daha fazla imkân sağlayan Sünni tarikatlara girmişlerdir.

Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belli nitelikler aranır. Üyelik için kişinin, örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur. Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz. Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan kaynaklanmaktadır.

Örgüte giriş, diğer Batıni tarikatler gibi, özel bir tören ile olur. Törende adaya kuşak bağlanır ve tüm insanlara karşı sevgi dolu, saygılı olması, doğruluk ve yiğitlikten ayrılmaması öğütlenir. Üyelerden kesin bağlılık, sonsuz itaat ve ketumiyet istenir. Dinsizler örgüte kesin giremez ancak, sofuların da Ahiler arasında yeri yoktur. Ahilik’te de bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk, hoşgörü, yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır:

1-        Elini açık tut,

2-        Sofranı açık tut,

3-        Kapını açık tut,

4-        Gözünü bağlı tut,

5-        Beline sahip ol,

6-        Diline sahip ol.

Ahilik’te üç aşamalı ve 9 dereceli bir inisiasyon sistemi uygulanır. Birinci aşama olan Şeriat kapısında müride mesleki bilgiler, Kuran bilgisi, okuma yazma, Türkçe, matematik ile örgütün anayasası niteliğinde olan Fütüvvetname öğretilir. İkinci aşama olan Tarikat kapısında mesleki bilgi en üst düzeye ulaştırılır, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça üzerine eğilim yapılır. Bu aşamada mürid ayrıca askeri eğitim de alır. Şeyh mertebesine erişilen üçüncü aşama, Marifet kapısıdır. Bu aşamada müridden tanrıya inanması, benliğini öldürmesi, ululara hizmet etmesi ve cehalet karşısında susması istenir. Ahilik anayasasına göre ancak bunların tamamlanmasından sonra Hakikale ulaşılması, insanın kemale ermesi mümkün olur. Takipçisi olduğu Fütüvvet gibi Ahilik dc 9 dereceli bir sisteme dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

1-        Yiğit,

2-        Yamak,

3-        Çırak,

4-        Kalfa,

5-        Usta,

6-        Ahi,

7-        Halife,

8-        Şeyh,

9-        Şeyh ül Meşayıh.

Ahiler yalnızca ekonomik bir örgütlenmeyi değil, Ortaçağ Avrupasının şövalye tarikatleri gibi dini-askeri bir örgütlenmeyi de gerçekleştirmişlerdi. Örgüte kabul edilen müride, bir profesyonel asker kadar değilse bile, kendisini savunmayı bilecek kadar silah kullanma sanatı öğretiliyordu. Bu gelenek, Mısır’da ilk kurulan Fatimi Fütüvvet örgütünden bu yana devam etmekteydi.

Selçuklular döneminde, sultanların düzenli orduları dışında ülkedeki en güçlü silahlı örgüt, genç kalfa ve ustalardan oluşan Ahi müfrezeleriydi. Moğol istilaları sırasında sultan kuvvetlerinin yenilip kaçtığı sırada pekçok kenti Ahi müfrezeleri savunmuştu.

Kendilerini paralı askerler vasıtısıyla koruyan beyler, emirler bile Ahilerden çekinirlerdi. Moğolların kesin zaferinden sonra, valilerin ve beylerin kentlerden kaçmaları üzerine, onların görevlerini de Ahiler yürütmüşlerdi. Bu dönemde, Selçukluların güçlü veziri Pervane dahi, Ahilerin gücü karşısında boyun eğmiştir.

Sh: 106-108

MEVLANA kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Varlığını ve ününü bir ölçüde Ahilerin destek ve yardımlarına borçlu olan, dönemin ünlü bir sufisi, Mevlana Celaleddin Rumi’dir (32). Celaleddin de diğer birçok Türk mutasavvıfı gibi Horasan’da doğdu ve Anadolu’ya göç etti. 1207’de Horasan’da doğdu, 1273’de Konya’da vefat etti. İlk derslerini, kendisine “bilginler sultanı” sıfatı layık görülen babası, ünlü mutasavvıf Bahaeddin Veled’den aldı.

İkinci hocası, babasından el almış olan Seyyid Burhaneddin Tirmızi oldu. Batıni doktrin ile iç içe büyüyen Celaleddin, bir İsmaili daisi ve Ahi yoldaşı olan Şems Tebrizi ile karşılaşınca, yavaş yavaş kendi ekolüyle ortaya çıktı (33).

Celaleddin Rumi’nin en önemli özelliği, onun bugün dahi birçok meslisde anılmasını sağlayan, Batıni doktrini şiirlerle anlatma yöntemidir. Şiirlerinin yer aldığı ünlü eseri Mesnevi’de Celaleddin tanrı, insan, evren, ruh, sevgi, ölüm ve ölümsüzlük gibi konulara sıkça yer vermiştir (34).

Mevlana Rumcayı çok iyi okuyup, yazabiliyordu. Eflatun’un tüm yapıtlarını kendi dilinde okudu. Ayrıca, Konya’daki Rum ortodoks kilisesi rahipleriyle, Eflatun ve görüşleri üzerine pek- çok tartışmada bulundu. Tasavvufun ve Batıni inancın Yunan kökeni hakkında böylesine derinlemesine inceleme yapan Celaleddin, şiirlerinde tasavvuf sanatının doruğuna ulaştı:

“Dalı öncesizliktedir aşkın, kökü sonrasızlıkta.

Bu ululuk, şu akla, ahlaka yakışır değil.

Yok ol, varlığından geç. Varlığın cinayettir.

Aşk doğru yolu buluştan başka birşey değildir”…(35)

Celaleddin tanrıya ulaşmak için insandaki en büyük gücün aşk olduğu fikrini daima savundu. Celaleddin’e göre varolan herşeyin kökeni aşktır. Bir bitki, bir hayvan da sevebilir. Ancak, hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle, hem belleği ile sevebilen yegane varlık insandır. Aşk, ışıktır, nurdur, “Işk”tır. O, bir kadına duyulan aşkı ulular. Çünkü, bir başkasını seven kişi kendisini, tüm insanlığı, evreni ve tanrıyı seviyor demektir. İşte aşkların en güzeli bu bilince ulaşıldığı zaman başlayan “Hakikat Aşkı”dır. Mevlana’nın döne döne yaptığı raks, tüm dünya ile aşkta birleşmek, onun evrensel dönüşüne ayak uydurmaktır. Ellerinin birinin gökyüzüne dönük, diğerinin yeryüzüne bakar durumda olması da, tanrıdan aldığı aşkı tüm dünyaya sunmaktan başka birşey değildir.

Ruh tanrıdan fışkırmadır, ölümsüzdür. Gövdeden önce de vardı, gövdeden sonra da var olacaktır. Ruh ilk çıktığı kaynağa, tanrıya dönmenin özlemi içindedir. “Ney”den çıkan ses, ruhun acı dolu, yakınmalı özlemini ifade eden sestir. Ölüm, gövdeyi meydana getiren elemanların çözülmesi, ruhun kurtulmasıdır.

Dinler, içindeki çelişkiler ile tanrısal varlıkla bağdaşmayacak kurumlardır. Mevlana haç için;

“Ey Hacca gidenler, nereye böyle?

Tez gelin çöllerden döne döne,

Aradığınız sevgili burada,

Duvar bitişik komşunuz.

Durun, gönlünüzse suretsiz suretini onun,

Hacı da sizsiniz, Kabe de, Ev sahibi de” demekten kendini alamamıştır.

Tanrı önsüz sonsuzdur. Salt ışık, salt us, salt ruhtur. Mevlana için;

“Hep odur var olan da, yok olan da.

Odur kaynağı acının da, kıvancın da.

Yok görecek göz sende, yoksa görürdün.

Yalnız o var baştan aşağı senin varlığında”…

Evren, tanrının engin varlık alanıdır. Evreni yöneten sevgidir. Bu sevgiyi gönül gözü ile görebilen kişi kendini bilir, tanrıyı bilir “Hak ile hak olur”. Onun dizeleriyle, “Ey tanrıyı arayan, Aradığın sensin”…

Celaleddin Rumi, bütün insanların kardeşliğine inanırdı. O ünlü çağrısı,

“Gel ne olursan ol, gel.

İster ‘tanrı tanımaz, ister ateşe tapar,

İster bin kez tövbeni bozmuş ol.

Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil,

Gel ne olursan ol, gel”,

dizeleri kardeşlik inancının en güzel göstergesidir.

Dünya tüm insanların barış içinde yaşamaları gereken bir yerdir. Bütün insanlar özdeştir. Önemli olan insanların, insanlığın tekamülüdür. Celaleddin’in bu düşüncesinin insanları nasıl etkilediği ölümünde de görülmüş ve cenazesine Mevlevilerin ve Ahilerin yanısıra, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler de katılmıştır.

Mevlana, kadına büyük değer vermekteydi. Fihi Ma Fih adlı eserinde, sofu Müslümanlara bu konuda ders verirken, “Sizler kadının kapanmasını istedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreği kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiçbir şekilde etkileyemezsin.

Kıskançlık denen şeyi bilme. Cahillerdir kadından üstün olduklarını sananlar. Cahiller kabadır. Sevgi ve güleryüz nedir bilmezler. Bunlar hayvani niteliklerdir. Ancak hayvan erkekler kadından üstündür. Seven erkek ise, kadınla eşittir” demektedir.

Mevlana Celaleddin Rumi’nin Şemsettin Tebrizi ile karşılaşması hayatında bir dönüm noktası oldu. Bir İsmaili Daisi iken, Moğol istilası ile İsmaililer’in dağılması üzerine İran’dan ayrılan ve Anadolu’ya, Ahiler’in yanına gelen ve bir Ahi yoldaşı olan Tebrizi, Ahiler arasında kendi engin bilgisini paylaşabilecek nitelikte kimseyi bulamayınca, çoktandır ününü duyduğu Mevlana Celaleddin’in yanına Konya’ya gitti (36).

Tebrizi’nin Batıni düşüncelerindeki berraklık ve dar kafalılığın her türlüsüne karşı çılgınca mücadele etme azmi Mevlana’yı etkilerken, Mevlana’nın tanrı ve insan sevgisi de Tebrizi’yi aynı oranda etkiledi. Hakikatin gerçek sırrına erebilen insanların az bulunabildiği bir ortamda iki kâmil insanın biraraya gelmesi, yüzyıllar boyunca sürecek bir Bâtıni ekolün de doğmasına yol açtı. Her ikisi de birbirlerinde kendilerini buldular. Karşısındakinin birer tanrısal sevgili olduğunu gördüler. Ayrılmaz bir ikili oluşturmaları yobaz kafalarca maksatlı olarak yanlış yorumlandı. Yoğun dedikodular, üzerlerinde husumet bulutları toplanmasına neden oldu. Halkın tepkisinden korkan Tebrizi Konya’dan birkaç kez ayrıldıysa da, Mevlana’nın yoğun ısrarları üzerine geri dönmek zorunda kaldı. Tebrizi’nin korktuğu sonunda başına geldi ve fesat çevrelerince doldurulan Mevlana’nın küçük oğlu, Tebrizi’yi öldürdü.

Bu durum Mevlana’yı çok sarstı. Ancak bir süre sonra bir başka kamil insanla, Ahi şeyhi Sadreddin ile karşılaşınca kendini toplayabildi. Sadreddin kamil insan mevkiine Ahilik’de ulaşmıştı. Tebrizi gibi arkası zayıf birisi değildi. Selçuklu başkenti Konya Ahilerinin şeyhiydi. Selçuklu yönetimi dahi onun gücünden çekinirdi. Tebrizi hakkında çıkartılan dedikodular, Sadreddin hakkında çıkartılamadı. Celaleddin’in Sadreddin ile yakın dostluğu sayesinde bütün Ahi teşkilatı Mevlanayı izledi ve ona uydu.

Moğol istilaları döneminde,

“Senin küfrüne karşı iman da neymiş?

Zümrüdü Anka huzurunda bir sinek.

At için eğer neyse, O’dur din için de iman,

Ama neylesin alı, yolu Aşk olan” diyerek, gerçek gücün dinde değil halkın kendisinde olduğunu belirtti ve halka büyük moral kaynağı oldu.

Mevlana’nın öğrencilerine “Kitap-el Esrar” (Sır Katipleri) denirdi. Bu öğrenciler arasında her kesimden Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Rumlar, İranlılar, Araplar, Ermeniler, Türkler bulunmaktaydı. O güne kadar, bu denli farklı din ve milletten insanları mürid edinen bir başka ekol olmamıştı. Mevlana’nın şiirleri ve söylevleri işte bu öğrencileri, sır katipleri tarafından derlendi ve bugünlere ulaştırıldı.

Mevlana’nın kendi tekkesi dışında en huzur bulduğu ortam, Sille’deki “Bilge Eflatun Manastırı” ydı. Ünlü sufı bu manastırda bazen haftalarca kalırdı.

Celaleddin, kehanette bulunur gibi, “Tanrı tanığımdır, şiirlerim doğudan batıya tüm dünyayı dolaşacak. Tapınaklarda, şölenlerde, toplantılarda her dilden okunacak, söylenecek” demişti.

Celaleddin’in ölümünden sonra büyük oğlu Sultan Veled, babasının ekolünü kurumlaştırdı. Tarikat üyelerine, Mevlana’nın yazın dili olarak kullandığı Farsça’da “Dönen” anlamına gelen Mevlevi denildi. Ancak, kullanılan dilin Farsça, öğretinin de zor kavranır olması nedeniyle Mevlevilik hep aydın çevrelerinde sınırlı kaldı ve halka inemedi.

Sh: 108-112

YUNUS EMRE

Batıni doktrini halka kendi dilinde anlatan ve sevdiren, bu anlamda da Mevlana’nın gerçek varisi olduğu söylenebilecek kişi Yunus Emre oldu (37).

Baba İlyas, Hacı Bektaşi Veli, Ahi Evren, Celaleddin Rumi ve Yunus Emre’nin aynı dönemin, aynı koşulların insanları olmaları tesadüf değildir. Nitekim daha sonraki yüzyıllarda, ana kaynak değişmemesine rağmen düşünce yapısı değiştiği için Türkler arasından bu denli etkili düşünürler çıkmamıştır.

Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’ı tanıdığı bilinmektedir. Yine Hacı Bektaş, Mevlana’yı yüz yüze tanımamış olmasına rağmen düşüncelerini dikkatle izlemiştir. Bazı kaynaklar, Şemsettin Tebrizi’nin Konya’ya gitmeden önce bir süre Hacı Bektaş’ın yanında kaldığını ve onun bir müridi olduğunu öne sürmektedirler. Bu kaynaklara göre Tebrizi, Mevlana’nın düşüncelerini etkilemek üzere Hacı Bektaş tarafından görevlendirilmiş ve Konya’ya gönderilmiştir.

Aynı dönemin bir diğer dehası Yunus Emre de, Mevlana’nın ölümünden kısa bir süre önce Konya’ya gelmiş ve ondan ders almıştır. Yunus Emre;

“Mevlana sohbetinde,

Saz ile işaret oldu.

Arif maniye daldı,

Çünbiledür ferişte” Derken, Celaleddin Rumi’nin derslerine katıldığını belirtmektedir.

Ayrıca Yunus,

“Mevlana hiidavendigar bize nazar kılalı,

Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır” diyerek, üstadına olan saygısını ve gönül birliğini dile getirmiştir.

Yunus Emre 1245 yılında Ankara yakınlarındaki Sarıköy’de doğdu. Yunus Emre Horasan’da doğmamıştı ama doğduğu köyde yaşayanların hepsi, Horasan’dan göç eden, Yesevi tarikatına bağlı kişilerdi. Bazı kaynaklar bu köyün “Hacı İsmail Cemaati” olduğunu, dolayısıyla köylülerin Türkmen İsmaililer olduğunu öne sürmektedir. Yunus Emre’nin babasının ismi olarak yakıştırılan İsmail adı da, İsmaili inancına bir atıf olarak verilmiş olabilir (38).

İsmaili olmasa dahi, Yesevi inançlarıyla büyüyen Yunus gençliğinde, tasaıvvuf ilmi öğrenmek amacıyla dönemin en ünlü sufi büyüğü Hacı Bektaş’m yanına gitti. Ancak çok yaşlanmış olan Hacı Bektaş, Yunus’u, kendisi gibi bir Yesevi Babası ve Bektaşi olan “Baba Tapduk”un, diğer adıyla Tapduk Emre’nin yanma gönderdi.

Baba Tapduk, Hacı Bektaş’m halifesi Sarı Saltuk’tan el almıştır. Sarı Saltuk yandaşları ile birlikte Dobruca’ya göç edince Anadolu’daki Bektaşi tekkelerinin şeyhliklerine Barak Baba ve Tapduk Emre getirilmişlerdir. Tapduk’un yanında 30 yıl geçiren Yunus, Hakikat Kapısından aynı dergahta geçtiğini şöyle dile getirmektedir:

“Vardığımız illere,

Şol safa gönüllere,

Baba Tapduk manasın,

Saçtık Elhamdülillah.

Tapduk’un tapısında,

Kul olduk kapısında.

Yunus miskin çiğ idik,

Pişdik Elhamdülillah “…

Yunus’un büyüklüğü, diğer Bektaşi erenleri gibi şiirlerinde Türkçeyi kullanması ancak bunu son derece maharetle, halkın anlayacağı kadar basit bir dille gerçekleştirmesindedir. Yunus Emre, şiir dili kullanarak halka en derin felsefi konuları bile anlatabilmiş, felsefesinin yüzyıllar boyunca sevilmesini ve dilden dile söylenmesini sağlamış ve ayrıca, bu yolla ana dilinin, Türkçe’nin yok olup gitmesini engellemiştir. Onun şiiri Batıni doktrinin Öztürkçe ile anlatımıdır. Şiirleri ölümünden 70 yıl sonra derlenmiş ve “Divan” adı altında yayımlanmıştır. Ölümü konusunda bazı çelişkiler vardır. Kimileri onun doğal yoldan öldüğünü bildirirken, kimileri de, bir dini tartışma, hatta ayaklanma sırasında öldürüldüğünü iddia etmektedir.

Yunus, Tapduk Emre’nin yanında dört kapıdan geçerek, kamil bir insan haline geldi. Önce Şeriat kapısında tüm dinlerin içeriğini öğrendi. Yunus bunu, “Dört kitabın manasın, okudum hasıl ettim” şeklinde ifade eder.

Mantık, felsefe, Yunan filozoflarının yapıtları, Arapça ve Farsça, Tapduk tekkesinde öğrendiği diğer bilimlerdir. Yunus, devrinin mümkün olabilecek en iyi eğitimini almıştır. Onun, “ne elif okudum, ne cim” demesi, Bâtıni bilimin yanında zahiri olanlara değer vermemesinden kaynaklanmaktadır.

Yunus için Aşk, ya da onun tercih ettiği deyimle “Işk” herşeydir. Tanrı Işk’tır, Doğa Işk’tır. İnsan Işk’tır. Yaşam ve ölüm, yokluk ve varlık hep Işk’ın eserleridir (39).

“Kitap hod Işk kitabıdır,

Bu okunan varak nedir?” diye gerçek kitabın Işk olduğuna, diğer tüm kutsal kitapların gereksizliğine dikkat çeken Yunus, tanrıyı hem seven, hem sevilen hem de sevginin (Işk’ın) kendisi olarak görmektedir. Ona göre, kendisi Işk olan tanrı, aşık ve maşuk olması sıfatıyla tüm varlıkları, evreni ortaya çıkarmıştır. Bütün varlıklar gibi, insan benliği de tanrısal aşkın yansımasıdır. Varoluş, ilahi aşkın dalga dalga yayılıp, genişlemesinden başka birşey değildir ve sürgit devam etmektedir. Nitekim Astronomlar, evrenin devamlı büyümekte olduğunu günümüz teknolojisi ile de doğrulamaktadırlar.

Diğer sufıler gibi Yunus da, gerçek aşk sayesinde insanın giderek tanrıya yaklaştığını ve sonuçta tanrıyı kendi içinde bulacağını savunmaktadır. İnsan, tanrıyı kendi içinde görmesi ile tekamül etmiş olur. Ruhun ölmezliğine inanan Yunus, şu çok ünlü dizeleriyle ruhun daima çıktığı ana kaynağa dönme çabası için- de olduğunu dile getirmiştir.

“Işkın aldı benden beni,

Bana seni gerek seni.

Ben yananın dünü günü,

Bana seni gerek seni.

Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim.

Işkın ile avunurum.

Bana seni gerek seni.

Işkın aşıklar öldürür,

Işk denizine daldırır.

Tecelliyle doldurur.

Bana seni gerek seni.

Işkın şarabından içem,

Mecnun olup dağa düşem,

Şensin dün ü gün endişem.

Bana seni gerek seni.

Eğer beni öldüreler,

Külüm göğe savuralar,

Toprağını anda çağıra,

Bana seni gerek seni.

Yunus durur benim adını,

Gün geçtikçe artar oldum.

İki cihanda maksudum,

Bana seni gerek seni.”

İnsan-evren-tanrı birliğine inanan ve var olanın yalnızca tanrı olduğunu söyleyen Yunus, çeşitliliğin sadece görüntüden ibaret olduğunu, tanrısal sudûr neticesinde ortaya çıkan evren ile insan’ın yapılarının, ilkelerinin özdeşliğini belirtir. Bu düşünce Yunus Emre’nin şu dizelerinde dile gelmiştir:

“Ay oldum aleme doğdum,

Bulut oldum göğe yağdım,

Yağmur olup yere yağdım,

Nur oldum güneşe geldim”…

“Nur olup güneşe (Işka) ulaşmak’’… İşte Yunus’un da gerçek hedefi budur. Ölüm yoktur, yüce kaynağa dönüş vardır. Onun deyişi ile,

“İkiliği terk et,

Birlik makamın tut.

Canlar canın bulursun,

Birlik içinde”…

Yunus Emre, yetiştiği tekkenin öğretilerine uyarak, tanrısal imanda üç derece kabul eder. Bunlardan ilki ve en alt dereceli olanı “İlm-el Yakin İman”dır. Akıl ve ilim yoluyla oluşur. Bu tür imanın yeri akıldır ve âlimlerin imanı bu türdendir. İkinci derece iman, “Ayn-el Yakin İman”dır. Yeri kalptir. Hakikatin nurunu henüz görmemiş olan dervişler bu tür imana sahiptir.

Üçüncü ve en yüksek dereceli iman ise, “Hakk-el Yakin İman”dır. Ruhsal sezgi gücüyle elde edilir. Sadece Kamil insanlara has imandır. Dinin imanla hiç ilgisi yoktur Yunus için. O:

“Din ü millet sorar isen,

Aşıklara din ne hacet.

Aşık kişi harap olur,

Işk bilmez din, diyanet” der.

Yunus için dinsel ibadetler gereksizdir. Hatta, tanrıya ulaşmayı engelledikleri için zararlıdır bile;

Oruç, namaz, gusulü hac hicaptır aşıklara,

Aşık ondan münehhez halis heves içinde.

Ey aşıklar, ey aşıklar Işk mezhebi dindir bana,

Gördü gözüm dost yüzünü yas kamu düğündür bana.

Oruç, namaz, zekat, hacc cünnü cinayettir,

Fakir bundan azaddır, hassı heves içinde”…

Yunus Emre, gerçeğin dinde veya onun kurallarında değil insanın kendini bilmesinde yattığını savunur. O,

“İlim, ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmez isen,

Ya nice okumaktır” diyerek, özellikle Kuran hıfzedenlere çatmıştır. Yunus,

“Dört kitabın manasın,

Okudum hasıl ettim.

Işka gelince gördüm,

Bir uzun hece imiş” diyerek, tüm dinlerin Bâtıni doktrin karşısında ne denli zayıf olduklarına işaret etmiştir.

Yunus Emre sadece bağnazlığa ve yobazlara karşı çıkmakla yetinmemiştir. O, tanrı tanımazları da Bâtıni doktrini öğrenmeye davet etmiştir:

“İnanmayan gel sineme,

Dost adını söyle, çağır.

Kefen donum pare kılıp,

Toprağımdan duru gelem” diyen Yunus, beden yok olsa dahi ruhun her seferinde geri geleceğini, doğru yoldaysa bu geri gelişlerin her seferinde ruhun daha da arınmış olacağını belirtmiştir (40).

Türk dilinin yanısıra, Türk şiir sanatı da, büyük ölçüde Alevi-Bektaşi ozanlar ile günümüze ulaşmıştır. Yunus ve Hacı Bek- taş gibi devlerin yanısıra, onların ardılları niteliğinde olan Kara- coğlan, Pir Sultan Abdal gibi ozanların öz dillerine sıkıca sarılmaları sayesinde Türkçe günümüz Türkiye’sinin resmi dili olabilmiştir.

Bu kısa hatırlatmadan sonra Anadolu Batıniliğinin gelişimini noktalayalım ve bu doktrinin batı dünyasındaki yansımalarına göz atalım.

Kaynakça

1-        Dursun Turan, “Din Bu” – Kaynak Yayınları – İstanbul 1991 Cilt 2 Sf. 125.

2-        SEVER Erol, “Yezidilik ve Yezidilerin Kökeni” – Berfin Yayınları – İstanbul 1993 – Sf. 33

3-        Dursun T. -ie- Cilt 2, Sf. 23

4-        EYÜBOĞLU İsmet Zeki – “Tasavvuf – Tarikatlar – Mezhepler Tarihi” – Der Yayınları – İstanbul 1990- Sf. 116

5-        Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 130

6-        Eyüboğlu Sebahattin – “Hayyam – Bütün Dörtlükler” – Cem Yayınevi – İstanbul 1991 – Sf. 73

7-        Dursun T. -ie- Cilt 2 Sf. 17

8-        URAZ Murat – “Türk Mitolojisi” – Mitologya Yayınları İstanbul 1992- Sf. 125

9-        Uraz M. -ie- Sf. 298

10-      Dursun T. -ie- Cilt 3, Sf. 101

11-      ARSEL İlhan, – “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” – İnkilap Yayınları- İstanbul 1990 – Sf. 62

12-      KÖPRÜLÜ Fuad – “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan – Ankara 1984 – Sf. 13

13-      ARSEL İ. -ie- Sf. 64

14-      KÖPRÜLÜ F. -ie- Sf. 61

15-      OCAK Mehmet Yaşar – “Babailer İsyanı” – Dergah Yayınlan İstanbul 1980 Sf. 52

16-      Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 277

17-      Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 343

18-      DİERL Anton Josef – “Anadolu Aleviliği” – Ant Yayınaları İstanbul 1991 Sf. 39

19-      Uraz M. -ie- Sf. 13

20 Çamuroğlu Reha – “Tarih, Heterodoksi ve Babailer” – Metis Yayınları İstanbul 1990 – Sf. 153

21-      Ocak A.Y.-ie-Sf. 133

22-      BİRGE John Kingsley – “Bektaşilik Tarihi” – Ant Yayınları İstanbul 1991 – Sf. 48

23-      ZELYUT Rıza – Öz Kaynaklarına Göre Alevilik” – Yön Yayıncılık – İstanbul 1992 – Sf. 27

24-      Dierl AJ. -ie- Sf. 83

25-      Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 182

26-      Birge    J.K.-ie-Sf. 109

27-      SEZGİN Abdülkadir – “Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik” Sezgin Neşriyat – İstanbul 1991 – Sf. 155

28-      Birge J.K. -ie- Sf. 85

29-      Birge J.K. -ie- Sf. 97

30-      Şener Cemal – “Alevilik Olayı” – Yön Yayınları – İstanbul 1989 – Sf. 135

31-      FİŞ Radi – “Bir Mutasavvıf, Bir Ahi Hümanisti, Celaleddin Rumi Mevlana” – Yön Yayınları – İstanbul 1990 – Sf. 218

32-      Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 240

33-      Dierl A.J. -ie- Sf. 47

34-      Mevlana Celaleddin Rumi – “Mesnevi” – Devlet Kitapları İstanbul 1973

35-      Fiş R. -ie- Sf. 85

36-      Fiş R. -ie- Sf. 178

37-      GÖLPINARLI Abdülbaki – “Yunus Emre” – Varlık Yayınları İstanbul 1971 Sf. 8

38-      ERGÜVEN Abdullah Rıza – “Yunus Emre” – Yaba Yayınları Ankara 1982 – Sf. 29

39-      BAYRAKDAR Mehmet – “Yunus Emre ve Aşk Felsefesi” – Türkiye İş Bankası Yayınları – Ankara 1991 – Sf. 21

40-      Bayrakdar M. -ie- Sf. 59

Sh: 113- 119

EZOTERİZMİN ZAFERİ: HÜMANİZM VE RÖNESANS

İtalya’da Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisinin Dante olduğu Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. “Yeniden Doğuş” anlamına gelen Rönesans düşünürlerinin en büyük hedefi, Yunan- Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni bir dünya kurmaktı (1).

Bizans’dan İtalya’ya göç edenlerin beraberinde getirdikleri Yunanca eserler ile İtalyan manastırlarındaki Roma eserlerinin anlaşılır bir dille İtalyancaya çevrilmesi, ulusal bir edebiyat ve tarih anlayışının doğmasına yol açtı. Aynı dönemde Latince İncil de İtalyanca’ya çevrildi ve eski uygarlıklar ve Hristiyanlık arasında bir süreklilik olduğu ispat edilmeye çalışıldı. Bu arada matbaanın icad edilmiş olması, kitapların çok daha fazla sayıda basılmasını ve daha çok kişinin bunları okumasını sağladı. Böylece yeni düşünceler pekçok ortamda tartışılmaya başlandı ve bu tartışmalar sonucunda da yeni fikirlerin doğmasına imkân yaratıldı. Toplumdan ziyade birey ön plana çıktı ve giderek insani değerler, bütün diğer değerlerin üstünde tutulmaya başlandı.

Ezoterik doktrinin binlerce yıldan bu yana savunageldiği bu görüşleri kapsayan felsefi akıma “Hümanizm” adı verildi. Petrarca ve Boccaccio gibi Ezoterik düşünürler insanın evrenin merkezinde bulunduğunu, dünyanın insan ruhunu geliştirmek için bir araç olduğunu, ruhun hedefinin tanrıya ulaşmak olduğunu, kısacası Ezoterik öğretinin içeriğini kapsayan eserler yazdılar. Aynı konulan, kimisi Eflatun Akademisinin, kimisi diğer kardeş akademilerin üyeleri olan, Manetti, Erasmus, Mirandola, Monteign gibi düşünürler de işlediler. İnsanın üstünlüğü ve saygınlığı üzerine çeşitli yapıtlar ortaya koyan bu filozoflar, insanın yeryüzünde ve daha sonraki yaşamında kaderini belirleyecek yegâne şeyin tanrısal aşk olduğunu, insan ile tanrı arasında bozulmaz bir birlik olduğunu ifade etmekten kaçınmadılar.

Ezoterik doktrinin böyle açıkça ortaya konulması, Rönesans şiir ve sanat eserlerini yaratan hayal gücünün de aynı biçimde serbestçe kendisine yol bulmasını sağladı. Boccaccio, şiir ve dinin birbirlerini tamamladıkları iddiasıyla, kutsal kitabın aslında şiirsel bir dille ele alınmış olduğunu öne sürdü. Bu ve benzeri girişimler neticesinde, din dışı konuları işleyen şair ve yazarlar da, yaratıcılık vasıfları nedeniyle kutsal bir saygınlık kazandılar ve diledikleri konularda daha rahat çalışma olanağı buldular.

Hümanizm akımı ile insana, insan olmaktan gurur duyması öğretildi. Bu düşünce tarzı, Ezoterik öğretiyi bünyesinde barındıran Masonluk ile tüm Avrupa’ya kısa sürede yayıldı. Öğretinin güzellik arayışı tüm sanat dallarına yayıldı ve mükemmelliklerine bugün dahi ulaşılamayan yüzlerce eser doğdu. Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rafaello gibi üstadlarla Rönesans doruk noktasına ulaştı.

Tüm bu gelişmelerin neticesinde ortaçağın durağan düşünce sistemi yıkıldı. Yerine, akılcılığı ön plana çıkaran pozitif düşünce geldi. Rönesans felsefi bakımdan akılla inancı uzlaştıran bir sentez oldu.

Hümanizm ve Rönesans’ın etkileri, 15. yüzyıldan itibaren, genişleyerek 18. yüzyıla kadar devam etti. Bu akımların giderek kendi çıkarlarını zedelediğini ve kurulu düzene darbe indirdiğini gören Papalık, 18. yüzyıldan itibaren özgür düşünceye karşı savaş açtı. Bilime büyük darbeler indirildi. Galile Galileo, “yazılı hükümlere aykırı bir öğretiden yana çok etkili kanıtlar taşıyan bir kitap yazdığı” için Engizisyon mahkemesinde yargılandı ve sapkınlık içinde olduğu gerekçesiyle afaroz ve hapis edildi.

Fransa’da Protestanların Katolikler ile barış içinde yaşamalarını öngören Nantes Fermam yürürlülükten kaldırıldı. 1757’de yayınlanan bir kraliyet fermanı ile dine saldıran, otoriteye karşı gelen tüm yazar ve yayıncıların ölüm cezasına çarptırılacakları duyuruldu (2).

Bu karardan on yıl sonra, sadece dini hoşgörüyü savunan Marmontel, “deizm ve ateizm gibi her çeşit suçu kışkırtıcı öğretilerin yansıra, Katolik kilisesinin temellerini sarsabilecek her türlü akımın bastırılması” gerekçesiyle ölüme mahkum edildi. Bu karar özellikle Ezoterik doktrini mahkum etmek için alınmış bir karardı. Ancak Ortaçağ artık bitmişti ve kilisenin karşısında suskun kitleler değil, dev düşünürler vardı. Protestan liderler Calas ve Sirven’in Papalıkça mahkum edilmeleri üzerine Voltaire, kilisenin adaletsizliğine karşı büyük bir kampanya başlattı. Toplumda derin yankılar uyandıran kampanya sonucunda Katolik kilisesi Protestan liderleri serbest bıraktı ve Protestanlara eski itibarları iade edildi.

Buna karşılık Papalık, Denis Diderot’un, adaleti doğruda, güzelde ve iyide arayan Ezoterik eseri Ansiklopedi’nin yakılmasına karar verdi. Voltaire Bastil’de kapatıldı. Hakkında tutuklama kararı çıkan Rousseau kurtuluşu kaçmakta buldu. Holbach’ın ”L’esprif’i (ruh), Felsefe Sözlüğü de yakılan eserler arasındaydı.

Engizisyon, karşısındaki filozofları sindirmek için sık sık şiddete başvurdu. Şövalye La Barre’in, ayin alayını selamlamamak ve Felsefe Sözlüğü gibi sakıncalı eserleri okumakla suçlanıp ölüme mahkûm edilmesi, dilinin koparılarak başının kesilmesi, cesedinin yakılması umulanın tam aksine filozofların birlik oluşturarak tepkilerini göstermelerine yol açtı. Voltaire, Papa için ”ezelim alçağı” derken, Montesquieu gibi ağırbaşlılığıyla ünlü bir adam dahi, “Papa, alışıldığı için karşısında boyun kırılan, modası geçmiş bir puttur” demekten kendisini alamadı (3).

1738’de Papalığın Masonları afaroz etmesi üzerine Voltaire, 80 yaşında olmasına karşın, kilise aleyhtarı kampanyalarda kendisine büyük destek sağlayan ve kendisiyle aynı inançları paylaşan bu insanlara bu kez kendisi destek vermek için Masonluğa girdi.

Voltaire, “Hoşgörü üstüne” adlı yapıtında, tüm insan haklarını ve bunun uzantısı olan hoşgörme hakkını savunurken, herkesin inançlarında özgür olduğunu, tüm insanların dinleri ne olursan olsun, kardeş olduklarını savundu. “Bir Türk, bir Çinli, bir Yahudi kardeşim mi oluyor böylece?” diye soran Voltaire, kendi sorusuna kendisi cevap veriyordu; “Elbette. Hepimiz aynı babanın, tanrının çocukları değil miyiz?”…

Voltaire gibi Diderot, Montesquieu, Lafayette, Boucher, Danton ve Pastoren de dönemin ünlü Masonlarıydı. Bu kadar ünlü filozof ve bilimadamının bir çatı altında biraraya gelmiş olmaları, Masonluğun dine karşı laik akımı ne denli desteklediğinin bir göstergesidir. Masonluğun, Papalığa karşı olan tutumu, Roma kilisesinin de Kardeşlik örgütü üyelerini mahkum etmesine neden oldu. Masonluğu mahkûm eden ilk emir Papa 12. Clemens tarafından 1738’de yayınlandı. Bu tarihten itibaren 13 değişik papa, 1884’e kadar, Masonları afaroz eden ve Masonluğu yasaklayan emirnameler yayınladılar. Papa 12. Clemens, 28 Nisan 1738 tarihli emrinde, hiçkimsenin Masonluğa veya benzeri bir örgüte üye olmamasını duyurdu ve üyelerin afaroz edileceğini açıkladı. Ardından gelen Papalar da, 13. Leo’ya kadar Masonluğu lanetleyen ve üyeler üzerindeki afarozu her seferinde yineleyen emirnamelerini yayınlamayı sürdürdüler (4).

Papa Clemens, Masonluğu mahkum ederken, bu müessesenin tüm dünyaya fenalıklar getireceği gibi anlamsız suçlamaların yanısıra, değişik din ve mezheplerdeki kişilerin biraraya gelmelerinin önüne geçilmez tehlikeler doğuracağı gibi ancak bağnaz bir kafa yapısının ürünleri olabilecek suçlamalarda bulunuyordu. Clemens’in en önemli gerekçesi de, “kendilerince malum olan doğru ve makul sebepler” idi.

Papalar ve Katolik devletlerin kralları, Masonların birbirlerine ketumiyet yemini ile bağlı olmalarından ve toplantılarının gizli yapılmasından endişe duyuyorlardı. Bu endişelerinin yersiz olmadığını tarihi gelişmeler ortaya koydu.

Fransa’da büyük devrimin gerçekleştirilmesi ve sistemin giderek laikleştirilmesinde, İtalya’da Papalığın etkinliğine son verilmesi, milli birliğin sağlanması ve yine sistemin laikleştirilmesinde hep Masonlar en önemli rolü oynadı.

Devlet yönetiminin Papalığın ve Katolik kilisesinin etkisi altından çıkartılmasında dönüm noktası olan kararlardan birisi 1714 yılında İngiltere’de alındı. Bir yasa çıkartılarak, herhangi bir Katolik hükümdarın İngiltere tahtına çıkması yasaklandı. Böylece İngiltere, Roma’nın yoğun baskılarından kurtulmayı başardı. Yeni kanunla ortaya çıkan bu özgür ortam Masonların kendilerini güvencede hissetmelerini sağladı ve onlar da dış dünyaya kapılarını daha çok açtılar. Bu tarihte Templierler ve diğer şövalye örgütü üyeleri, Rose Croix’lar, Royal Society yandaşları Mason localarına üye bulunuyorlardı. Bunlara, asli meslekleri Duvarcılık olmadığı ve örgüte sonradan katıldıkları için “Kabul Edilmiş Mason” (Accepted Mason) denilmekteydi.

Öte yandan dünyadaki teknolojik gelişmeler Masonluğun Operatif kolunu olumsuz etkilemekteydi. İnşaat yapımı ile ilgili daha önce birer sır olarak saklanan bilgiler, giderek sır olmaktan çıktılar ve okullarda okutulan bilim dallarının konuları haline geldiler. Bu durum, adlarına sonradan “Operatif Mason” denilen inşaat ustalarına, okul mezunu ve örgüt üyesi olmayan yeni rakiplerin çıkmasına neden oldu. Zamanla bu ustalar iş bulmakta zorlanır oldular. Operatif Masonların son büyük faaliyetleri Londra’da oldu. 1666 yılında Londra’da meydana gelen büyük yangın sonrası inşaat sektörünün canlanması ile tüm Avrupa kıtasındaki Mason ustalara iş bulma imkanı doğdu. Ancak şehrin yeniden imarından sonra yine yapılacak iş kalmadı ve Masonluğun el emeğine dayalı Operatif kolu giderek yok olmaya başladı. Bu aşamada devreye Kabul Edilmiş Masonlar girdi. Locaların fikri çalışmalarına katılan bu Masonlar önceleri azınlıktaydılarsa da, giderek sayıca çoğaldılar. Mesailerinin kol işçiliğine değil, kafa işçiliğine yani fikri çalışmaya dayanması nedeniyle kendilerine “Spekülatif Masonlar” adını uygun gören Kabul Edilmiş Masonlar, 1703 yılında bir karar yayınlayarak, bundan böyle Masonluk ayrıcalıklarının yalnızca yapı işçilerine özgü olmayacağını, dileyen herkesin localara üye olarak bu ayrıcalıklardan yararlanabileceğini duyurdular.

İngiltere’de Protestanlığın ağır basması ve Katolik kilisesinin baskılarının yok olmasından sonra Anglikan Masonlar, locaların düzenliliği hakkında karar verebilecek ve yeni localar açabilecek yüksek bir merci kurmaya karar verdiler. Böylece 1717 yılında dört Londra locası, İngiltere Büyük Locası’nı kurdular (5).

Büyük Loca’nın yeni yasasım, bir Protestan rahibi olan James Anderson yazdı. Bu yasanın yazılmasına bir başka Protestan rahip, Desagulier de yardımcı oldu. Royal Society üyesi olan bu rahip, ünlü bilgin Newton ile de yakm arkadaştı. Anderson Yasaları adıyla anılan bu yasanın ilk bölümünde, “Bir Mason, taşıdığı sıfatlar nedeniyle ahlak kurallarına boyun eğmek zorundadır ve hiçbir zaman bir Tanrıtanımaz (Ateist) ya da Dinsiz (Deist) olamaz”denilmektedir.

1815 yılında İngiltere’de yeni bir Büyük Loca Yasası yayınlandı ve tanrı ve din hakkındaki ilk bölüm şöyle değiştirildi;

“Sıfatı dolayısıyla bir Mason ahlak kurallarına uymakla görevlidir. Eğer mesleği iyi anlamışsa, hiçbir zaman bir tanrıtanımaz ya da dinsiz olmayacaktır. Tanrının herşeyi insanlardan daha başka türlü gördüğünü o, herkesten daha iyi anlamak durumundadır. Çünkü insan dış görünüşü görür, tanrı ise gönülleri. Bir insan, dini tapınış tarzı ne olursa olsun tarikatten çıkarılmaz. Yeter ki, yerle göğün yüce mimarına inansın ve ahlakın kutsal görevlerini yerine getirsin” (6).

Bu yasa ile, Hristiyanların yanısıra Yahudi ve Müslümanların da örgüte katılmaları mümkün oldu. Böylece Masonluk, özgür düşüncenin filizlendiği her ülkede varlığını gösterdi ve tüm dünyaya yayıldı.

17. yüzyılda Masonluk, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya’da Katolik kilisesinin yoğun baskıları ile teknolojik ilerlemenin getirdiği işsizlik gibi nedenlerle son derece zayıflamış bulunuyordu. İngiltere ve İskoçya’da ise durum daha farklıydı. Her iki ülkede de Kabul Edilmiş Masonların fazlalığı örgütün varlığını ve gücünü sürdürmesini sağlamıştı. 1649 yılında İngiltere kralı I. Charles’ın kafasının kesilerek idam edilmesinden sonra, dul eşi kraliçe Henrietta doğduğu ülke olan Fransa’ya döndü. Kısa bir süre sonra çok sayıda İskoç soylusu da onun yanına geldi. Bu soyluların büyük bölümü Kabul Edilmiş Masondu (7). Bunlar, Stuart hanedanının İngiltere tahtını yeniden eline geçirmesi için faaliyetlerini, Fransa’da kurdukları Mason localarında gerçekleştirdiler. Bu locaların bir kısmı askeri nitelikliydi ve Stuartların İngiltere tahtına dönüş şansı kalmayınca bu askeri localar Fransız ordusuna katıldılar. Böylece Fransız ordusunda Masonluk yayılmaya başladı. Askeri İskoç localarının yanısıra sivil localar da, Fransa’da önceden varolan localar ile birleşerek, mesleğin tüm ülkede yayılmasını sağladılar. Eski geleneklere ve yüzlerce yıldır uygulanagelen ritüellere dayanan bu Masonluğa, Avrupa kıtasındaki yeni yayıcılarına atfen, “İskoç Masonluğu” denildi. İngiltere’de 1717’den itibaren uygulanmaya başlanan Masonluk üç derece üzerinden çalışmaktaydı. Buna karşılık İskoç Masonluğunda derece sayısı 25’di. Bir diğer farklılık da, İngiliz Masonluğu yanlısı localar, İngiltere Büyük Locasından berat alarak, düzen içinde kurulurken, İskoç locaları eski gelenekler uyarınca, herhangi bir merciye dayanmadan, kendiliğinden kuruluyorlardı.

İngiltere Büyük Locası’na karşılık Fransız locaları aynı statüde bir merciye kavuşmak için 1736 yılında Fransız Büyük Locası ayarında, “Grand Orient” adını verdikleri bir üst kuruluş oluşturdular. Fransa’da, bu bağımsız Fransız kuruluşunun yanısıra, İngiltere Büyük Locası’ndan berat alan bir Fransız Büyük Locası da kuruldu.

İskoç Masonluğu 1761 yılında Amerika’da yayılmaya başladı. Bu kıtada İskoç Riti’ne sekiz derece daha ilave edildi ve tüm dünyanın da kabulü ile İskoç Riti Masonluğu 33 derece olarak benimsendi (8).

O dönemde, Masonluğun kökenleri hakkında en önemli konuşma, Şövalye Ramsay tarafından gerçekleştirildi. Bir İskoç soylusu olan ve Stuartlarla birlikte Fransa’ya geçen Ramsay, 1737 yılında Grand Orient’de, Masonluğun geçmişi hakkında aydınlatıcı bir konuşma yaptı. Masonluğun Templierler’e dayandığını ve onların sayesinde kardeşlik örgütünün tüm Avrupa’ya yayılmış olduğunu söyleyen Ramsay, “Tarikatımızın kökleri, Kudüs Sen Jan Şovalyelerindedir. O gün bu gündür localarımız Sen Jan Locaları adını taşırlar” dedi. Ramsay, ünlü konuşması sırasında, birçok Avrupa ülkesinde gerilemiş olan Masonluğun, Templierler sayesinde İskoçya’da canlılığını korumuş olduğunu da hatırlattı.

Fransız devrimi öncesi Masonluk bu ülkede son derece yaygınlaşmış durumdaydı. Birçok aristokratın yanısıra, burjuva önde gelenleri ve fikir adamları da locaları devam etmekteydiler. Localarda yürütülen fikri çalışmalar sayesinde, Masonluğun temel ilkeleri olan insanların özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliği, Fransız ihtilalinin de bayrağı haline geldiler. Devrimin fikir babaları Bailly, Talleyrand, Brissot, La Fayette, Mirabeau, Condorcet birer Masondular. Bazı kaynaklar Danton ve Robespier’in de Mason olduklarını savunmaktadır. 1789 ihtilalinde Masonluğun örgüt olarak bir etkinliği görülmediyse de, ihtilalin oluşumu için ana kadrolar dahi localarda hazırlanmıştı (9). Devrimciler, locaların gizliliği içinde biraraya gelerek, ihtilalin alt yapısını oluşturdular. Ayrıca, localarda yapılan aralıksız laiklik propagandası da, insanları dini her türlü reformu gerçekleştirmeye hazırladı. Nitekim 1793’de, ülkedeki tüm kilise ve tapınakların kapatılması, bütün dini inançların önlenmesi gibi aşırı bir karar dahi alınabildi. Kilise açılmasını isteyenlerin tutuklanması, rahiplerin her türlü kamu görev ve haklarından men edilmesi öngörüldüyse de, Danton ve Robespier’in girişimleri ile bu sert tedbirlerden vaz geçildi. İnanç özgürlüğüne karşı her türlü şiddet hareketinin ve baskının yasaklanması ile yetinildi. 1794’de devrim konvansiyonu devletle kiliseyi ayırdı. Bir yıl sonra, isteyenlerin kiliselerden fayadalanabilmeleri, dileyenlerin de her türlü dini ibadetten uzak yaşayabilmelerini öngören inanç özgürlüğü kanuna bağlandı.

Fransa’da Katolik kilisesi karşıtı güçlü lobi, devrim sonrasında gelen direktuvarlık dönemi boyunca da etkinliğini sürdürdü. Bu dönemde Jakobinler’in kiliseye ağır bastıkları görüldü. Napolyon’un gelişi ile durum tersine döndü. Katolikler imparatorluk süresince ağırlıklarını hissettirdiler. İmparatorluk sonrasında ise, taraflar arasındaki mücadele, herhangi birisinin kesin üstünlüğü olmaksızın sürüp gitti. Bu arada Mason localarındaki Katoliklerin sayısı giderek azaldı. 1877 yılında Grand Orient, locaların “Evrenin Ulu Mimarı” onuruna çalışmaları zorunluluğunu kaldırdığını açıkladı. Bu karar üzerine İngiltere Büyük Locası, Fransız Grand Orient’i ile tüm ilişkilerini derhal kesti ve bu kuruluşu düzenli olarak tanımadığını dünyaya duyurdu. Böylece Fransız Masonluğu, evrensel Mason topluluğu ile ayrı düşmüş oldu (10).

Fransız Masonluğunun 1877 kararında, 1848 devriminin etkisi büyük olmuştur. 3. Napolyon’un düşüşünden sonra kurulan üçüncü cumhuriyette ülkeyi yönelenlerin büyük çoğunluğu Masondur ve Katolik kilisesinin baskılarından bıkıp usanmış durumdadırlar. Fransa’da basın özgürlüğü Masonlar sayesinde mümkün olur. Victor Hugo, cumhuriyet parlementosunda verdiği ünlü söylevinde tüm gücüyle ruhban smfına yüklenir ve, “Yıldızların düşmediğini söylediği için Prinelli’yi dövdürten, kanın vücutta dolaştığım ispatladığı için Harvey’e işkence eden onlardır. Galile’yi, Kristof Colomb’u zindana attıran, Pascal’ı, Monteigne’i, Molier’i din ve ahlak adına afaroz eden onlardır. Fransa’nın üçyüz yıldır yaydığı büyük ışık onları rahatsız ediyor. O ışık akıldan müteşekkildir. Gerçek mümin benim ey rahipler, sizler dinsizsiniz” der.

İşte Fransız Masonları, bu ruh hali içinde, aralarına Deisl inançta olanların da katılmasını sağlamak amacıyla, Evrenin Ulu Mimarı’na inanma zaruretini kaldıran bir kararı onaylamışlar ve Ezoterik öğretiye ters düşmüşlerdir.

Tüm bu çabalara karşın Fransa’da ilköğretimin laikleştirilmesi ancak 1879’da mümkün oldu. Kilise’nin öğretim yapması 1904’de yasaklandı ve devlet ile din işleri de 1905’de ayrılabildi. Nihayet 1907’de de laik yasaların dokunulmazlığı kanuna bağlandı.

İtalya’da Masonluk, Fransa’dakine benzer bir yol izledi. Dante’nin, Boccacio’nun ve diğer Ezoterik doktrin yanlısı düşünürlerin yurdu İtalya’da, sırlar öğretisi, bir geleneksel miras olarak Pisagor’dan bu yana varlığını sürdürüyordu. Ancak, Katolik kilisesinin merkezinin Roma olması dolayısıyla Papalığın yoğun baskıları kendisini en çok İtalya’da hissettirdi. Rönesans’ın beşiği olan bu ülkede 17. yüzyıla gelindiğinde Masonluk neredeyse tamamen silinmiş durumdaydı. Masonluğun canlanışı, Fransa’da olduğu gibi İtalya’da da Stuart hanedanı yandaşlarının bu ülkeye gelmeleri ile başladı. İskoç Ritme bağlı ilk loca bu yüzyılın ikinci yarısı içinde kuruldu. Geleneksel alt yapısı hazır olan

Masonluk İtalya’da hızla yayıldı ve Katolik kilisesinin karşısındaki doğal yerini aldı (11).

İtalya üzerinde 1713 yılına kadar süren İspanyol egemenliği Katolik kilisesinin güçlenmesini, Engizisyonun kurumlaşmasını ve Rönesans’ın hızını yitirmesini sağlamıştı. Avusturya ve Fransa hakimiyetlerinin ardından 1814 yılında, Napolyon’un devrilmesi üzerine İtalyan devletleri yeniden ortaya çıktılar. Napoli krallığı, Sardunya krallığı ve Papalık devleti bağımsızlaştı. Ancak Toscana, Parma ve Modena Avusturya’ya bağlı hanedanlar tarafından, Lombardia-Venedik krallığı da doğrudan Avusturya tarafından yönetiliyordu. Trentino, İstria ve Trieste gibi İtalyan topraklan ise, Avusturya İmparatorluğu topraklarına dahil edilmişti.

Avusturya işgaline ve müdahalesine karşı İtalyan aydınlarının kurduğu Carboneria teşkilatı ile ülkede oldukça güçlenmiş bulunan Masonlar bir ittifak meydana getirdiler ve İtalya’nın birliği ve bağımsızlığı için mücadeleye başladılar. Bu mücadele 1848 yılına kadar sürdü. Papalık, karşısındakilerin özgür düşünceli ve laik olduklarının, kendi emirlerini kesinlikle dinlemeyeceklerinin bilinciyle İtalyan Birliği fikrinin karşısında yer aldı. Papaların en büyük korkusu, egemenlikleri altında bulunan son toprakların da ellerinden gitmesiydi.

Papalığın yoğun baskılarının yanısıra, Avusturya orduları ile yapılan savaşlar neticesinde Carboneria teşkilatı giderek zayıfladı ve 1831 yılında yokoldu. Örgüt mensuplarından hayatta kalanlar, dava arkadaşları olan Masonlara katıldılar ve bundan sonra birlik için kiliseye karşı mücadeleyi tek başına Masonlar verdi.

1848’de Paris’deki Şubat devrimi, yine aynı yıl Viyana’daki Mart devrimi İtalya’da da ulusal birlik devriminin başlamasına yol açtı. Birlik için savaşlar 1861 yılma kadar devam etti. Bu tarihte, Fransa himayesindeki Roma-Papa devleti toprakları hariç tüm İtalyan devletleri birleştirildi ve İtalya krallığı doğdu.

Garibaldi, Cavour, Emanuel I, Mazzini gibi birlik için savaşan liderler hep Mason’dular. Bu aydınlar, birleşmeye karşı çıkan kilisenin karşısına Masonluk ilkeleri ile çıktılar. 1786’da, Papanın da desteği ile Avusturya kraliçesi Maria Teresa İtalya’da Masonluğu yasaklamaya kalkıştı. Ancak bu ülkede Masonluk geleneğinin temelleri çok derindeydi. Pisagor Akademisi, Roma Collegiaları, Gilde’ler, ilk Mason locaları, Eflatun Akademisi, Rönesans hep bu topraklarda doğmuştu. Bu nedenle Masonluk, Katoliklerin yoğunluğuna rağmen halk arasında da belli bir sempatiyle karşılanıyor ve milli duygulara hitap etmeleri yüzünden de büyük destek buluyordu. Fransız Masonlarının da yardımı ile Avusturya kraliçesinin girişimi başarısız kaldı.

1848 yılında Papa 9. Pius, İtalya’nın bağımsızlığı için Avusturya’ya-savaş ilanını reddedince, Masonlar Roma’da bir ayaklanma başlattılar. Papa Roma’dan kaçmak zorunda kaldı. Ancak Fransız kuvvetlerinin Roma’yı ele geçirmelerinden sonra Pius kente geri dönebildi. 1870 yılında Fransa, Almanya ile savaşa girişince Fransız kuvvetleri Roma’dan çekildi. O tarihte kurulmuş bulunan İtalyan krallığına ait birlikler kente girdi. Roma’nın kraliyet birliklerince alınması üzerine Papa Vatikan şehri surlarının arkasına çekildi ancak, yenilgiyi içine sindiremedi ve Masonluğu lanetleme kampanyasını sürdürdü. Pius’dan sonra Papalığa gelen 10. Leo da, yeni rejimi onaylamadığını göstermek için İtalya Katoliklerine kraliyet parlamentosu seçimlerine katılmalarım yasakladı. Ancak, bu karar neticesinde Katoliklerin politik zeminde hiçbir etkinlikleri kalmamış oldu.

İtalyan birliğini sağlayan ve iktidarı ellerine alan Masonlar, başta laik bir devlet sistemi olmak üzere birçok alanda Masonik inançları yaşama uyguladılar. Örneğin, ilk demokratik ceza kanunu olarak kabul edilen İtalyan Ceza Kanunu’nu hazırlayan Zanardelli bir Masondu ve hayata geçirdiği kanun birçok Masonik ilkeyi kapsıyordu. Zanardelli, bu kanunla dinler arasında hiçbir ayrım gözetmeyerek din özgürlüğünü kabul etmesinin yanısıra, bu özgürlüğe karşı çıkacakların da cezalandırılmalarım öngörmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Masonluk, kuruluş gününden itibaren etkili olmuştur. Bağımsızlık için mücadele eden liderlerin ve Amerika anayasasına imza atanların neredeyse tamamı Masondur. Bugüne kadar işbaşına gelen Başkanların büyük çoğunluğu da Masondur ve Mason olmak büyük bir onur ve sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bu ülkede halen, her eyalette birer tane olmak üzere 50 Büyük Loca ve 4 milyona yakın Mason bulunmaktadır. Masonluk bu ülkede o denli yaygındır ki, Iowa eyaletinde bir kentin adı dahi “Mason City” dir. Bu ülkeyle ilgili bir diğer ilginç Masonik bilgi de, astronot Edwin Aldrin’in Ay’a bir Masonik plaket yerleştirmiş olmasıdır. Aldrin 1969 yılında, Masonluğun evrenselliğinin sembolü olarak, Teksas Büyük Locası tarafından hazırlanmış ve Ay’ın bu locanın Juridiksiyonu içine alındığını belirten bir levhayı dünyanın uydusuna bırakmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da Masonlar oldukça önemli rol oynamışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu topraklarında ilk Mason locasının kuruluş yılı olarak 1738 tarihi verilmektedir. Bu tarihten, ilk ulusal Yüksek Şura’nın kuruluş yılı olan 1909’a kadar Osmanlı topraklarında yabancı Büyük Loca veya Yüksek Şura’lara bağlı 23 locanın çeşitli dönemlerde faaliyette bulundukları bilinmektedir. Yabancı obediyanslara bağlı bu localarda, başta Sultan 5. Murat olmak üzere, şehzade Nurettin ve Kemalettin efendiler, Namık Kemal, Mithat Paşa, Fuat Paşa, Talat Paşa, Ahmet Vefik Paşa gibi ünlü kişiler ve sadrazamlar Masonluğa katılmışlardır (12). Başta Mithat Paşa olmak üzere bu kişilerin yoğun çabalan sonucunda 1876’da Meşruti idare kurulmuştur. Ancak Sultan Abdülhamid, iki yıl sonra, 1878 yılında meclisi feshederek Meşrutiyeti yürürlülükten kaldırmış, önde gelen liderlerini, bu arada Mason ileri gelenlerini sürgün etmiştir.

Padişahın mutlak egemenliğine karşı çıkan aydınlar, 1899 yılından itibaren yurt içinde ve yurt dışında örgütlenerek, Jön Türkler adı altında muhalefete başladılar. Masonların gücünü arkasına alarak tahta çıkmış olan Abdülhamid, tüm yetkileri eline almasının hemen ardından tam bir Mason düşmanı kesildi. Masonları dinsizlik ve tanrıtanımazlıkla suçlama konusunda Katolik kilisesi ile özdeşleşen Abdülhamid yine de yönetimi süresinde Mason localarının faaliyet göstermelerine ses çıkartmadı. Bunda iki neden etken olmuştu. Öncelikle Sultan Abdülhamid çok kuşkucu ve kurnaz bir kişiliğe sahipti ve Mason localarını kapatması halinde tüm Masonların yeraltına çekilerek, kendisi aleyhinde daha yoğun çaba harcayabileceklerini hesaplamıştı. Bunun yerine locaların açık kalmasını ve hafiyeleri vasıtasıyla sürekli denetim altında olmalarını sağladı. Abdülhamid’in bu yöntemi özellikle İstanbul’da son derece etkili oldu ve İstanbul Masonları istibdat dönemi boyunca hiçbir varlık gösteremediler. İkincil olarak Osmanlı yönelimi ekonomik açıdan dışa tamamıyla bağımlı hale gelmişti. Abdülhamid, Mason localarını kapatması halinde, yabancı ülkeler Masonlarının büyük baskıları altında kalabileceğini, bunun da alınacak ekonomik yardımları etkileyeceğini hesaplamıştı (13).

İstanbul Masonlarının pasifliğine karşın, Balkan yarımadasında ve özellikle de Makedonya’da Mason locaları son derece etkili bir konumdaydılar.

Balkanlar’daki karışık durum ve ulusal nitelikli ayaklanmalar nedeniyle Sultan’ın hükmü Makedonya’da geçmiyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında Makedonya’da biraraya gelen Jön Türkler, Fransız devrimcileri ve İtalyan birlikçilerini örnek alarak, toplantılarını Mason localarında yapmayı, gizliliklerinin korunması açısından daha uygun buldular. İttihat ve Terakki’nin öngördüğü program ile Masonik ilkeler arasında bir noktaya kadar uyum olması, birleşmeyi daha kolaylaştırdı. İttihat Terakki’nin önde gelenleri, başta Talat Paşa olmak üzere localarda örgütlendiler ve yönetime karşı yürütecekleri stratejiyi sapladılar (14).

İttihat ve Terakki liderlerinin en yoğun biçimde üyesi oldukları loca, Selanik’te çalışmakta olan, İtalyan Obediyansına bağlı Makedonya Rizorta (Yeniden Doğan Makedonya) locasıydı. Kurucusu, Voltaire’ci, özgür düşünceli bir Yahudi olan Baruh Kohen’di. Yahudiler, diğer Balkan milletlerinin aksine, Osmanlı uyruğunda kalmayı kendi çıkarları açısından daha uygun buldukları için, Türk aydınları ile birlikte çalışıyorlardı. Bu nedenle de, Makedonya Rizorta locasında İttihat Terakki üyelerinin yanısıra, çok sayıda Yahudi de vardı.

Yahudi Masonların İttihat Terakki’çilerle bu denli yakın olmaları, dinci çevrelerin tepkisine yol açtı ve Masonluğun Yahudi amaçlarına hizmet etmekte olduğu gibi ciddiyetten uzak bir iddia öne sürüldü. Musevi dininde kullanılan bazı sembollerin, aynı kökenden alınmış olması sebebiyle Masonlukta’da kullanılıyor olması, bu çevreler için yeterli bir kanıttı.

Böylece, İslamiyet’in Sünni kolu ile Hristiyan Katolikleri Masonluğu suçlama kampanyasında aynı noktaya gelmiş oldular.

Osmanlı Masonları ile Batıni doktrinlerin bir diğer savunucuları olan Bektaşiler arasında Abdülhamid döneminde gözle görülür bir dayanışma vardı. Selanik’teki Masonlar toplantıları için Bektaşi tekkelerinden yararlanırlarken, Tevfik Bey gibi bir Bektaşi Babası da Masonluğa katılarak, iki örgüt arasındaki iletişimi sağladı (15).

İttihat ve Terakki, ordu subayları arasında hızla yaygınlaştı. İttihatçılarla yakın temas içinde olan Mustafa Kemal’in de Selanik’te bir Mason locasına katılmış olduğu ancak, devamsızlık nedeniyle bir süre sonra üyelikten çıktığı sanılmaktadır. İttihat Terakki’nin yoğun çabaları neticesinde Sultan Abdülhamid, 1908 yılında Meşrutiyeti yeniden ilan etmek zorunda kaldı. Cemiyet, aynı yıl yapılan seçimlerde mecliste büyük çoğunluğu sağladı. Buna karşılık dinciler bir yıl sonra, 1909’da İstanbul’da bir ayaklanma başlattılar. Ayaklanmayı bastırmak için Selanik Hareket Ordusu birlikleri İstanbul’a girdi ve dinci çevrelerle sıkı ilişkide bulunan Abdülhamid tahttan indirildi. Bu arada, aynı yıl ilk ulusal Mason Yüksek Şurası kuruldu ve ülkedeki bütün localar bu Yüksek Şuıa’ya bağlandı (16).

1. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğun dağılma süreci içerisinde Mustafa Kemal Paşa tarafından başlatılan Kurtuluş savaşında İttihat Terakkicilerin, cemiyet olarak önemli bir fonksiyonları olmadı. Ancak, savaşın başındaki Kuvayı Milliyeci lider kadro, İttihat Terakki ve Mason ocaklarında yetişmiş kişilerdi ve aynı inancı paylaşıyorlardı; Özgürlük.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk Başbakanı Rauf Orbay, yine Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başbakanlarından Ali Fethi Okyar, General Kazım Karabekir, General Kazım Özalp, Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreteri Şükrü Kaya, ilk hükümetin İçişleri Bakanı General Refet Bele, yine Atatürk dönemi Dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, bir diğer İçişleri bakanı Mehmet Cemil Uybadın, Türkiye’nin ilk Washington Büyükelçisi Muhtar Tahsin ve Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Milletvekili Cevat Abbas Gürür’ün birer Mason olmaları, Masonik inançların Kurtuluş savaşı ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde ne denli etkin olduğunu göstermektedir. Atatürk ve kadrosu, Rönesans ve Reform neticesinde Hristiyan dünyasında gerçekleştirilen aydınlanmayı bir Müslüman ülkede, Türkiye’de gerçekleştiren ve laik sistemi başarıyla uygulamaya koyan ilk kadro olmuşlardır. Saltanat ve Hilafet kaldırılmış, Türkiye çağdaş uygarlığı ve gerçek demokrasiyi yakalayabilen yegâne Müslüman ülke konumuna ulaşmıştır. Masonluk bugün, özgür düşünceye dayalı diğer demokrasilerde olduğu gibi Türkiye’de de laik ve demokratik sistemi korumak için üzerine düşeni yapmaktadır.

Kaynakça

1-        BAYET Albert – “Dine Karşı Düşünce Tarihi” – Broy Yayınları İstanbul 1991 – Sf. 45

2-        Bayet A. -ie- Sf. 74

3-        Bayet A. -ie- Sf. 65

4-        ÜLKÜ Faruk, YAZICIOĞLU A. Semih – “Dünyada ve Türkiye’de Masonluk” – Başak Yayınevi – İstanbul 1965 – Sf. 55

5-        NAUDON Paul – “Tarihte ve Günümüzde Masonluk” – Varlık Yayınları – İstanbul 1968 – Sf. 50

6-        Naudon P. -ie- Sf. 52

7-        BOUCHER Jules, NAUDON Paul – “Masonluk Bu Meçhul” – Okat Yayınevi – İstanbul 1966 – Sf. 21

8-        Naudon P. -ie- Sf. 76

9-        Ülkü F. -Yazıcıoğlu A.S. -ie- Sf. 47

10-      Naudon P. -ie- Sf. 95

11-      Ülkü F. – Yazıcıoğlu A.S. -ie- Sf. 43

12-      SOYSAL İlhami – “Türkiye’de ve Dünyada Masonluk ve Masonlar” – Der Yayınları – İstanbul 1978 – Sf. 382

13-      KOLOĞLU Orhan – “İttihatçılar ve Masonlar” – Gür Yayınları İstanbul 1991 – Sf. 72

14-      Koloğlu O. -ie- Sf. 26

15-      Koloğlu O. -ie- Sf. 41

16-      Ülkü F. – Yazıcıoğlu A.S. -ie- Sf. 294

Sh: 139-153

MASONLUK VE EZOTERİZM

Ezoterik doktrin Masonluk’da daha 1. derece olan Çırak derecesinde inisiyelere verilmeye başlanır. Locanın yöneticisi olan Üstadı Muhterem toplantıyı açarken, “Bir Mason arasıra günlük hayatın kaygılarından uzaklaşmalı ve düşünceye dalmalıdır. İşte o zaman düşüncelerimiz, Evrenin Ulu Mimarı dediğimiz Yüce Varlığa doğru yükselmeye başlar. Dileriz ki, o Yüce Varlıkla aramızdaki mesafeyi daha çabuk aşabilmek için ortak çalışmalarımız bize yeni kuvvetler versin” der. Bu açıklamadan da görüldüğü gibi Masonlukta hedef hakikate varmak, Yüce Varlığa erişmektir.

Locanın doğusunda, Üstadı Muhterem kürsüsü arkasında bir Güneş, bir Ay ve her ikisinin ortasında da Üçgen içinde bir Göz sembolü bulunmaktadır. Naacal ve Hermes öğretilerinde gördüğümüz gibi Güneş, tanrının eril sembolü, Ay da dişil sembolüdür. Üçgen içindeki göz ise, tanrının gözünün daima insanlar üzerinde olduğunu remzetmektedir. Diğer Ezoterik ekollerde olduğu gibi Masonlukta da başkan, yani Üstadı Muhterem, tanrısal iradenin loca içerisindeki ifadesidir. Bu nedenle kendisine mutlak itaat zaruridir. Üstadı Muhterem, güneşin doğuşuna atfen, doğuda oturur. Bir loca sembolik olarak, güneşin ilk ışıklarının ortaya çıktığı, yani tanrısal aydınlanmanın var olabildiği anda çalışmalarına başlar.

Masonlar, tüm insanlık için bir ülkü mabedi yapmak amacıyla çalışırlar. Masonluğun bu görevi ancak tüm insanların mükemmele ulaşmaları ile son bulacaktır. Masonlara göre tanrının insanlara verdiği en büyük vasıf Akıldır. İnsanlar akıllarını kullanarak İyiyi, Doğruyu ve Güzeli aramakla yükümlüdür. Mason mabedi üç sütun üzerinde ayakta durmaktadır. Bunlar, Akıl, Kuvvet ve Güzelliktir. Çalışmalar sona erdirilirken kardeşlerin en büyük dileği Kardeşlik Sevgisi’nin tüm dünyaya yayılmasıdır.

Masonluğa giriş töreni de, Ezoterik doktrin yanlılarının kendi örgütlerine girişte asırlardan bu yana kullandıkları yöntemlerin- bir sentezi durumundadır. Aday önce hertarafı kapalı bir hücreye alınmakta ve düşünceleriyle başbaşa bırakılmaktadır. Bu odada, eski Simyacıların ve Şövalyelerin kullandıkları “Vitriol” kelimesi dikkati çeker (1).

Aday daha sonra, gözleri bağlanarak törenin yapılacağı mabede götürülür ve burada Dante’nin İlahi Komedisinde anlattığı gibi üç sembolik yolculuk yaptırılır (2). Yolculuk başlamadan önce adaya tanrıya inanıp inanmadığı sorulur. Aday ancak tanrıya olan inancını teyid ederse törene devam edebilir. Aksi halde, geri çevrilir. Zaten adayın tanrıya inancı, kabulü için doldurduğu istek formunda da araştırılmış ve tanrıya inanan bir insan olduğunun görülmesi üzerine merasime davet edilmiştir.

Mabetdeki ilk yolculuk oldukça zordur ve sonunda aday Su sınavına tabi tutulur. Daha kolay olan ikinci yolculuğun sonunda Ateş sınavı, çok kolay olan üçüncü yolculuğun sonunda da Toprak sınavı vardır. Eski çağlarda son derece çetin olan bu sınavlar, uygarlığın gelişimi doğrultusunda giderek kolaylaşmış ve günümüzde sembolik birer konuma gelmişlerdir. Yolculuklardan sonra adaya, yok olmak veya ölümün ötesine geçmenin ken-di elinde olduğu hatırlatılır ve kendisine verilecek tüm sırları saklı tutacağına dair yemin ettirilir. Ketumiyet yemini her derecede yinelenmektedir. Yemin, Evrenin Ulu Mimarı’nın adını anarak ve Kutsal Kitaplar üzerine el konularak yapılır. Daha sonra adayın gözlerindeki bağ açılır ve hakikatin nurunu görür. O artık bir Çırak Masondur.

Mabedin ortasında bulunan yemin kürsüsünün üzerinde her üç semavi dinin, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın Kutsal Kitapları bulunur. Her üç kitabın varlığı, Masonluk için dinler arasındaki ikincil farklılıkların öneminin olmadığını, yegane gerçeğin tanrının varlığına inanmak olduğunu gösterir. Kitaplar çalışma sırasınca açık tutulur. Bu da, tüm dinlere karşı Masonluğun hoşgörüsünün ifadesidir. Üstadı Muhterem, çalışma başlarken, Hakikatin Nurunun çalışmaları aydınladığını ifade eder.

Kutsal kitapların varlığı, hangi dinden olurlarsa olsunlar Masonların tek tanrıya inandıklarını gösterir (3).

Locanın görevlilerinden Hatip, yeni Çırağa hitaben yaptığı ilk konuşmada, görevinin her türlü noksanlık ve kusurlardan kurtulmak olduğunu, bunu başarmak için Masonluğun kendisine yardımcı olacağını belirtir. Birey daima kendini kontrol etmeli ve bu sayede doğruya, iyiye ve güzele yönelerek sürekli tekâmül etmelidir.

İnisiasyon töreninin amacı yeni üyede içsel sezgiyi uyandırmak ve bilgilenmek için çaba harcaması gerektiğini göstermektir. A. Makey’in belirttiği gibi, Masonluk üyelerinin zihinlerinde var olan ışığı ortaya çıkarmak amacındadır. Bu nedenle Masonlar kendilerini, “Işığın Çocukları” olarak da nitelendirirler (4).

Yeni Çırağa adım adım verilen öğretide Semboller Dili kullanılır. Bu çok eski ve evrensel öğretim yöntemi sayesinde, sembollere her çağda, çağın gerektirdiği anlamların yüklenebilmesi ile Ezoterik doktrin hiçbir zaman çağdaşlıktan ve akılcılıktan uzaklaşmamıştır.

inisiasyon töreni Masonun tanrıya ulaşmasındaki ilk adımdır. Masonluğun hedefi üyelerini tekâmül ettirmektir. Ancak bu tekamül, her bireyin kendi kapasitesi ile sınırlıdır. Eski bir deyişle, Masonluk bir denizdir ancak her Mason ondan, kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabilir.

Sen Jan, “Tanrı senin içindedir” der. Nitekim Hristiyan Masonlar yeminlerini Sen Jan’ın İncili Yoanna üzerine yaparlar. Hristiyan dünyasında ayrıca, ilk üç derece localarına “Sen Jan locaları” da denilmektedir. 1742 yılında yayınlanan bir kitapta, yabancı bir Masonu tanımak için sorulan “Nereden geliyorsun?” sorusuna verilen cevabın, “Sen Jan Locasından” şeklinde olduğu görülmektedir. Daha önce ifade edildiği gibi Yoanna İncili İsâ aleyhisselâmın öğretisinin Ezoterik yönünü bünyesinde barındırmaktadır (5). Masonluk da, Hristiyan Ezoterizminde belirtildiği gibi, tanrının insanın içinde bulunduğuna inanmaktadır. İnsanın tanrıyla özdeşliğin savunan Masonluk, insan, tanrı, evren birliğine de inanmaktadır ve bu inancı doğrultusunda Masonluğun evrensel olduğu belirtilmektedir. Bireyin tüm insanlıkla ve evrenle kaynaşması, aralarındaki ortak bağı, sevgi bağını bulmasını sağlar ve bu sevgi, Evrenin Ulu Mimarına ulaşmanın yegâne yoludur. Kendisi de bir Mason olan Goethe, bu duyguyu şöyle dile getir-mektedir:

“Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,

O görünmez nesneyle doldur.

Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,

Ona istediğin adı ver;

Mutluluk, Sevgi, Gönül, Tanrı…

İsim gürültüden başka birşey değildir.

Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir”…

Masonlukta üstün tutulan, Tanrının Yüceliği ilkesidir. Bu nedenle insanlar arasında din farkı gözetilmez. Yüce varlığa inanmak ancak dinlerin bünyelerindeki her türlü doğmadan uzak kalmak, Mason olmak için aranan şartlardandır.

1924 yılında New York’da yapılan bir Büyük Loca toplantısında, tanrının tekliği ve tüm insanların tanrısı olduğu, kutsal kitapların Masonlar için sadece birer ışık olduğu açıklanmıştır. Ruhun ölmezliği inancının vurgulandığı bu açıklamada, bir Masonun en önemli görevinin tanrıyı ve insanı sevmek olduğu belirtilmiştir. Masonluk, bedenin ölüp, ruhun canlı kaldığı inancını savunmaktadır ve Mason olmak isteyenlere, tıpkı tanrıya olan inancı gibi, Ruhun Ölmezliğine inanıp inanmadığı da sorulur. Bu inançta olmayanlar da derneğe alınmaz.

1875 yılında Lozan’da yapılan bir Uluslararası Masonik toplantıda, Masonik doktrinin bir üstün kuvvetin varlığını tanımayı kapsadığı, bu varlığın “Evrenin Ulu Mimarı” adı altında ilan edildiği ve ayrıca Masonluğun bir Kardeşlik Örgütü olduğu duyurulmuştur.

Evrenin Ulu Mimarı adının ikinci derecede, yani Kalfalıkta kullanılan ifadesi, “Evrenin Ulu Geometri Üstadı”dır; Bu ifade tarzı da Ezoterik öğreti yanlılarının binlerce yıldan bu yana kullandıkları tanrısal “Geometri Üstadlığı” vasfı ile uyum içerisindedir.

Çıraklıktan Kalfalığa geçiş töreninde Kalfa adayından, tam ve kusursuz bir eser yaratması istenir. Üstadı Muhterem, “Bu öyle bir eser olsun ki, adalet ve sevginin timsali olsun. Tüm insanlık ona sığınabilsin” der. Şaşıran kalfa adayına bu eserin kendisi, yani insan olduğu öğretilir. Bu ifade, tanrının insanın içinde var olduğunun anlatımından başka bir şey değildir.

Masonluğun en önemli sembollerinden birisi, beş köşeli yıldızdır. Naacallerden bu yana Hermes ve Pisagor’un da kullandığını gördüğümüz bu sembolün Masonluktaki remzi de insandır. Ancak Masonluk bu yıldızın ortasına “G” harfi ilave etmiştir. Yıldız, insanın kendisini, “G” harfi ise, ilahi prensibi yani tanrıyı simgeler. Diğer bir deyişle tanrı insanın içindedir. Yıldız içerisine ilk kez Birleşik Amerika’da yerleştirilen “G” harfinin, İngilizce’de tanrı anlamına gelen “God”dan ya da “Yüce Geometri Üstadından türetildiği sanılmaktadır. Ortasında “G” harfi bulunan bir diğer sembol de, belki de dünyada en çok tanınmış Masonik sembol olan Gönye ve Pergel’dir. Gönye Tanrısal adaleti, Pergel ise sonsuzu kavrayabilecek açı olanağı ile evreni simgelemektedir. İkisinin birlikteliği aynı zamanda Kamil İnsan’ı da remzeder.

Üçüncü derece olan Üstadlığa yükseliş töreni, ruhun ölümsüzlüğüne olan inanca ayrılmıştır. Bu törende sembol olarak, Süleyman Mabedi’ni inşa eden büyük mimar Hiram kullanılır. Hi- ram bir Yahudi değildir. Yani dinin doğmatik yönünden uzaktır. Ancak, Yüce bir varlığa da inanmakta ve onun adına mabet inşa etmektedir. Hiram’ın Üstadlık sırlarını vermemek uğruna ölümü tercih etmesi, ketumiyet yemininin ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu derecedeki törende adayın sembolik olarak ölümü ve yeniden doğuşu canlandırılır ve bireysel çalışmaların insan ömrü ile sınırlı olduğuna, tüm insanların ortak çabası olan düşüncelerin ise ölümsüzlüğüne dikkat çekilir. Bu derecede tanrının ifadesi “Yücelerin Yücesi” şeklindedir. Bu deyimi tanrıyı anarken kullanan Pisagor, kemale ermiş birçok Yüce insanın bulunduğunu, bu nedenle tanrının ancak, “Yücelerin Yücesi” olarak adlandırılabileceğini savunmuştu. Bu ifade tara dahi, Pisagor’un Ezoterik öğretisi ile Masonik Ezoterik öğreti arasındaki yakın ilişkiyi, bağlantıyı ispatlamaktadır.

Masonluğa göre, doğumdan ölüme uzanan yolculuğun amacı Tekamül olmalıdır. Tekamül yolunda bilmin akıl ve hikmete destek olduğu, bu nedenle de Masonluğun daima akılcılık ve bilimsellikten yana olduğu da vurgulanır.

Daha yukarı derecelerde Ezoterik öğretinin inisiyeye adım adım verilmesine devam edilir. Ünlü Mason yazar Paul Naudon, Masonik dereceleri şöyle sınıflandırır: İlk üç derecede inisiyelere Ezoterik ilk adımlar attırılır ve ayrıca kendilerine hakim olmaları öğretilir. 4. dereceden 18. dereceye kadar olan derecelerde üyeler Evreni tanır ve sevgi yoluyla evrenselleşme hedefi kendilerine gösterilir. 19. dereceden 30. dereceye kadar ise, insanın önce evrenle, sonra tanrı ile özdeşleşmesi yolları öğretilir. Bundan sonraki üç derece, sadece idari derecelerdir (6).

Tekâmül ya da olgunlaşma dereceleri adı verilen ilk üç derecenin üzerindeki yukarı derecelere devam edip etmemek her Masonun özgür iradesine bağlıdır. İlk üç derecede öğretinin genel bir özeti verildiği için Tekâmül derecelerine, doktrini daha yakından tanımak isteyen Masonlar devam etmektedir.

Masonluk, tabiat üstü kuvvetleri ve mucizeleri reddeder, aklın uygun koşullar altında, dışardan gelecek her türlü engellemeye karşın Tekâmül edeceğini savunur. Akıl, tekâmülün birincil aracıdır. Tekâmülün amacı ise, hakikati aramaktır. İnsanoğlunun bulabileceği en son hakikat evrenin varoluşu ve yaşamın sırlarının açılımıdır. Ancak, bu sırlara ulaşabilmek için sadece akıl yeterli değildir. Akıl insanı bir noktaya kadar olgunlaştırabilir. Bu noktadan itibaren, sezgi işe başlar çünkü bazı şeyleri izahta akıl yetersiz kalmıştır. Böylece, diyebiliriz ki, ruhun gerçek tekâmülünün ve tanrıya ulaşabilmesinin en önemli aracı, Aklın rehberliğindeki Sezgi gücüdür. İnsan, tanrıya ulaşma yolunda büyük bir aleve dönüşebilecek kıvılcımı kendi varlığı içinde saklamaktadır. Önemli olan bu kıvılcımın ortaya çıkartılmasıdır. Bu da ancak, uygun yönde verilecek bir eğitimin yanısıra, sezgi gücüyle mümkündür.

Masonluk, eski çağlardan bu yana dini ve siyasi her türlü yobazlığa, putlara karşı çıkmıştır ve her türlü doğmayı yıkmak en önemli görevleri arasındadır. Dar görüşlü yobaz insanlar evrensel zekâya ancak tanrının sahip olduğu inancındadırlar. Bu zekânın aslında, insanlık tarihi boyunca tek tek bütün insanların zekâlarının birleşmesiyle üretildiğini anlayamazlar. Masonluğun doğmalara karşı çıkmakta kullandığı en güçlü silahlar, bilimin rehberliğinde akılcılık ile fikir ve inanç hürriyeti ve hoşgörüdür. Masonluk, tüm dinlere karşı hoşgörülü davranırken, üyelerinin fikir ve inanç hürriyetlerini kısıtlamamak ve hiçbir yere ulaşmayacak gereksiz tartışmalardan kaçınmak için localarda dini ve siyasi tartışmalar yapılmasını yasaklamıştır.

Masonik düşünceye göre evrende hiçbir şeyin sonu veya başlangıcı yoktur. Herşey sürekli bir gelişme ve değişim içindedir. Bu durum evrene hakim olan evrim ve hareket kanunları ile açıklanabilir. Evren, bu kanunlar çerçevesinde sürekli bir devinim ve büyüme içerisindedir. İnsan Evrenin bir parçasıdır ve sadece onda hakikati kavrayacak yetenek vardır. Masonluk, yoktan var edici tanrı fikrini kabul etmez. Tanrı, Nur’dur, Ruh’dur, Hakikat’tir, Adalet’tir, Çalışma’dır ve Aşk’tır. Tanrı önsüz ve sonsuzdur. Hakikatin merkezidir ve kendisinden çıkmış olan tüm ruhların çekim kaynağıdır. Bütün ruhlar ölümsüzdür ve tanrıya ulaşmak için sürekli gayret içindedir. Çevremizi saran uzayın, zamanın ve yaşamın sonsuzluğu ile tanrının sonsuzluğu aslında aynı şeylerdir.

Evren, tanrı ile özdeştir. Mikrokozmosta da, Makrokozmosta da o vardır. İnsanoğlu, ulaşabildiği en küçükte de, en büyükte de daima onu görmektedir. Cansız varlıklar, belirli koşulların biraraya gelmesi ile canlı varlıklara dönüşür. Mikroorganizmalar basit hayvanlara, bu hayvanlar daha gelişmişlere ve memelilere, son aşamalar olarak maymun türlerine ve nihayet zincirin son halkası olan İnsan’a ulaşır. Yaşamın en belirgin özelliği olan Zeka, en basit hayvanlarda bile görünse dahi, en üst düzeydeki ifadesine insan ile ulaşır. İnsan, düşünebilen ve belli sonuçlara ulaşarak, ulaştığı bu sonuçları kendisinden sonraki nesillere aktarabilen yegâne yaratıktır. Çevresindeki olağanüstü düzenin bir tesadüf olamayacağını düşünen insan, aklının ve sezgisinin yardımı ile tanrının varlığını kavrayabilmiştir.

Ancak, tanrı kavramı çoğu zaman yozlaştırılmış, tanrının sevgi olduğu unutularak, ona korkuyla yaklaşılması öğretilmiştir. Tanrı ile alışverişte bulunduklarını iddia edenler tarafından o, korkulacak bir varlık haline getirilmiştir. Bu yöndeki öğretiler, birçok doğmanın oluşmasına, akıl ve hikmetin yerini yobazlık ve karanlığa bırakmasına neden olmuştur. İşte bu nedenle Masonların önemli görevlerinden birisi de, felsefe ve dinler tarihini incelemek ve hakikatin kendisinde olduğu iddiasında olanlara karşı, gerçek hakikati ortaya koymaktır. Varlık sebeplerini mucizeler üzerine kuranlara karşı Masonluk, dinler tarihinin aslında insanlık tarihi olduğunu, her dinin kendisinden öncekilerden etkilendiğini ve hepsinin ortak bir temele dayandığını savunur (7).

Kendisinden önceki tüm Ezoterik ekoller gibi Masonluk da, evreni oluşturan dört temel elemanın Ateş, Su, Hava ve Toprak olduğu görüşünü benimser. Masonluk için, zaman içindeki kuvvet, zaman dışındaki tanrının ispatıdır. Evrende her an kuvvetten madde doğduğu gibi, madde de kuvvete, yani enerjiye dönüşmektedir. Doğa, ateşle kıvamlaşmakta ve olgunlaşmaktadır.

Yedi sayısının Masonlukta özel bir önemi vardır. Pisagor ekolünde olduğu gibi, Masonlukta da, yedi kollu şamdanla sembolize edilen bu sayı, yedi gezegeni veya evrenin yedi temel unsurunu remzetmektedir.

Yedi gezegenin herbirine Masonluk simgesel birer anlam yüklemiştir. Gezegenlerin herbiri, tanrısal inancın, umudun, şefkatin, iradenin, ihtiyatın, namusun ve adaletin sembolüdür. Ayrıca, 7 sayısının, yedi doğal renk ve yedi nota ile ilahi iradenin de ifadesi olduğu belirtilmektedir.

Bir diğer Masonik sembol 3 sayısı ve üçlemelerdir. Masonluk’ta herşey adeta 3 sayısı ve üçlemeler üzerine inşa edilmiş gibidir. Masonluk için 3. derece olan Üstad derecesi en önemli derecedir ve öğretinin bütün sırları bu derecede gizlidir. Bu nedenle Üstadlığa ulaşan bir Mason olgunluğa da ulaşmış demektir. Daha önce de belirtildiği gibi, sadece daha ayrıntılı bir inceleme yapmak ve öğretiyi daha derinlemesine incelemek isteyen Masonlar yukarı derecelere devam edebilirler. Bu bir zorunluluk değildir. 

Bir loca üç temel sütun üzerinde yükselir. Bunlar, güzellik, kuvvet ve akıl sütunlarıdır. Yemin masasının üstünde Gönye, Pergel ve Kutsal Kitaplar bir üçleme oluşturur. Locayı Üstadı Muhterem ve onun iki yardımcısı, yani üç kişi yönetir. Locada mutlak iradeyi temsil eden Üstadı Muhteremin sembolü, hemen arkasındaki üçlü ışıktır. Yine doğuda, ay, güneş ve üçgen içindeki göz sembolleri de bir diğer üçlemeyi oluşturur.

Pisagor öğretisinde 10 sayısı mükemmelliğin, yani tanrı ile özdeşleşmiş Kamil İnsan’ın sembolüdür. Masonlukta da, inisiyeyi mükemmelliğe ulaştıran, öğretinin en üst düzey sırları üçün on katı olan 30. derecede verilir. Ayrıca Masonluktaki en üst derece 33. derecedir ve her Yüksek Şura’da sadece 33 kişiye bu derece verilmektedir.

3 sayısı ve üçleme, Masonlukta daha birçok yerde kullanılmaktadır. Buna bir örnek olarak Masonik Alfabeyi verebiliriz. Alfabe ve anahtarı şöyledir: (8)

mason alfabesi

 

ABD Güney Jüridiksiyonu Yüksek Şurası Hakim Büyük Amirlerinden Albert Pike, “Masonluğun bütün savı, ruhun sonsuz tanrı varlığının bir kıvılcımı olduğu ve onun yüzünden insanın ölümsüz olduğudur. İnsanda, tanrısal nesnenin insani nesne ile birleşmiş olduğu söylenebilir” demektedir. Hermes de binlerce yıl önce, “İnsan varoluşun aynası ve özetidir. Aşağıda olan da yukarıda olan gibidir. Evren ise, büyük çapta bir insandır. İşle birlik mucizesi budur” dememiş miydi?

  

Kaynakça

1-        BOUCHER Jules – Naudon Paul – “Masonluk Bu Meçhul” – Okat Yayınevi – İstanbul 1966 – Sf. 123

2-        ERMAN Sahir- “Dante ve İlahi Komedyanın Ezoterik Yorumu” Yenilik Basımevi – İstanbul 1977 – Sf. 11

3-        ÜLKÜ Faruk, YAZICIOĞLU A. Semih – “Dünyada ve Türkiye’de Masonluk” – Başak Yayınevi – İstanbul 1965 – Sf. 129

4-        NAUDON Paul – “Tarihte ve Günümüzde Masonluk” – Varlık Yayınları – İstanbul 1968 – Sf. 139

5-        Naudon P. -ie- Sf. 121

6-        Ülkü F. – Yazıcıoğlu A.S. -ie- Sf. 190

7-        Naudon P. -ie- Sf. 150

8-        Boucher J. – Naudon P. -ie- Sf. 170

Sh: 154-163

Kaynak: Cihangir GENER, Ezoterik-Batıni Doktrinler, Tarihî Gece Yayınları,  Birinci Baskı: Haziran 1994, Ankara