«BİLİMSELLİK» ÜZERİNE


BİLİMSELLİK ve İDEOLOJİ

”İşte biz gibi zihinsel açıdan oldukça yoksul ülkelerde, “bilimsel” kavramının ardına saklanarak gemilerini yürütenlerin kolayca başarılı olmalarının nedeni, onların teknolojik başarılar karşısında kolayca büyülenen zihinlerde, bilim ve dolayısıyla bilimsellik kavramlarının işgal ettiği itibarlı yeri şeytânı yöntemlerle kullanmalarındaki mahâretlerinden kaynaklanmaktadır.”

Dialektik, nesnel denilen diyalektik, tüm doğada egemendir; ve öznel denilen diyalektik, diyalektik düşünce, doğanın her yerinde kendini gösteren ve karşıtların sürekli çatışması ve bunların nihaî olarak, birbirlerine ya da daha yüksek biçimlere geçmeleri yoluyla doğanın yaşamını belirleyen hareketin karşıtlar aracılığıyla yansımasından ibarettir. Çekme ve itme. Kutupluluk magnetizm ile birlikte başlar, tek ve aynı cisimde kendini gösterir. Elektrikte,

kendisini karşıt gerilim alan iki ya da daha çok cisme dağıtır. Bütün kimyasal süreçler, kendilerini, kimyasal çekim ve itim süreçlerine indirgerler. En sonunda, organik yaşamda, hücre çekirdeğinin meydana gelişi canlı protein maddesinin kutuplaşması olarak görülmelidir ve evrim teorisi en ilkel hücreden başlayarak bir yandan en karmaşık bitkiye öte yandan insana kadar gelen her ilerlemenin kalıtım ve uyarlanma’ arasındaki sürekli çatışmadan nasıl etkilendiğini gösterir.
Engels, Doğanın Diyalektiği

Yukarıdaki alıntıyı biraz uzun tutmamızın nedeni bilim ve ideoloji arasındaki gayri meşru izdivacın nasıl yaratıklar peydahladığı üstüne düşünürken onu model olarak kullanmak istememizdir. Ayrıca genç zihinlerde oldukça piyasa tutmuş bir ideolojinin İncillerinden biri sayılan kitaptan seçilmiştir.

Biraz dikkat edilirse bu metindeki yargıların alttan alta şunları içerdiği görülür:

a-Engels’e göre metindeki yargılar bilimseldir. Çünkü kaynağını doğadan daha doğrusu doğa bilimlerinden almaktadır. Bilim bize doğada diyalektik evrim süreçlerinin var olduğunu söylüyor. Bu süreçlerin zihnimizde yansıması ise diyalektik mantık yasaları biçiminde tezahür ediyor. Demek ki diyalektik yasalar, doğada da zihnimizde de aynıdır ve doğrudur.

b-Karşıtlar vardır ve sürekli çatışırlar. Bu çatışmalar daha mükemmele doğru ve doğrusal bir ilerleyiş içredirler. Bu Marx’ın toplum ve tarih felsefesi plânında ileri sürdüğü fikirleri bilimsel olarak kanıtlar. Doğanın, tarihin ve toplumun yasaları aynıdır. Doğadaki bu çatışma, toplumda sınıf çatışmalarına tekabül eder.

c-Fizik, kimya ve biyoloji bunun böyle olduğunu söylüyor. Biz de söylemiş olmakla bilimsel bir şey söylemiş oluyoruz.

d-En büyük kanıtımız evrim teorisinin de aynı şeyi destekliyor olması. Buna olsun bir itirazınız olamaz ya.

Bu ironik ifadelerle ideolojilerin bilimsel (!) içeriklerine değinmiş olduk.

Peki, bilimlerin ideolojik içerikleri yok mudur?

Bunun için bir yüz yıl hiç değilse, geriye dönmemiz gerekecek.

19. yy. pozitivizmi August Comte, Spencer ve J. S. Mill gibi düşünürlerce geliştirilmişti. Bu anlayışa göre bilimsel bilgi mutlak bir mahiyet arzediyordu ve bu bilginin ifadesi olan kanunlar da mutlaktı. İnsanın çıplak gözlem alanına giren şeyler bilimsel bilgiye konu olabilirdiler ve bilgilerimizin geçerliliği fizik ilimleri gibi daha sistematik bir mantıksal yapı gösteren bilimlere yaklaştıkça artardı. Yani model-bilim fizikti. Aslında pozitivizm salt bir felsefe ekolü değildi artık; bu felsefeyi benimsemeyenler de pozitivistçe düşünmeye başlamışlardı. Pozitivizm bir felsefe ekolünün değil, bilimsel zihniyetin adıydı.

Pozivitizm sonraları kendini sigaya çekmek zorunda kaldı. Ünlü Fransız matematikçisi Poincare, belki de matematikçi olmanın kendisine sağladığı avantajı kullanarak gözlemin kendi başına bir şey ifade edemeyeceğini, önemli olanın bu gözlem ve deneylerin içinde birleştirildiği teori olduğunu söyledi. Üstelik ona göre teoriler tarihsel bir gelişim göstermekteydiler ve bu yüzden bir müddet için doğru idiler. Demek ki onlara (ya da tabiat kanunlarına) mutlak doğrular gözüyle değil, itibarî gerçeklikler olarak bakmalıydık. Aksi halde bilimin ilerleyişine engel teşkil edebilirlerdi. (Bkz. Şerif Mardin, İdeoloji. II. Bl; İdeoloji ve Bilim Felsefesi. Ank. 976.)

İlerde ele alınacağı gibi bilimsel teoriler için itibarî (saymaca) nitelemesi yanısıra takribi (yaklaşık), izafi (göreli) ve ihtimali (olası) gibi nitelemeler de kullanılacak ama temelde pozitivist espri mahfuz kalacaktır.

Gerard Buis adlı bir fransız düşünürün bu meyanda çarpıcı bir sorusu vardır: Bilim, bilimsel bir kavram mıdır yoksa ideolojik bir kavram mı? Buis bu sorusunu bir diğeriyle bütünlüyor: Varlıkları şüphe götürmez olan bilimlerden, belki de var bile olmayan bilime nasıl geçilebilir? Ötesi, bilim tabiri bir bilimler topluluğu yahut beşerî bilginin vahdeti fikrini empoze etmeye eğilimli aksiyolojik ve ideolojik bir hedefe mi tercüman olmaktadır? (Bkz. İlimler ve İdeolojiler, ilgili makale, s. 46, tere. F. Arslan. Ümran Yay: Ank.)

Gerçekten pozitivizmin felsefî anlamda kurucusu olan August Gomte’un da derdi bu değil miydi?

O, tek tek bilimleri tevhid ederek tek bir mütecanis doktrinde toplamak görevini kendi felsefesine vermemiş miydi?

Ünlü Pozitif Felsefe Dersleri kitabını bu endişeyle yazmamış mıydı?

O bu eseriyle tek tek bilimleri pozitif adını verdiği zihnî çerçeveyle kayda bağlıyordu. Tümel anlamda bilim, belli bir dönemdeki pozitif bilgilerin toplamı ve bu bilimlerin bütünüydü. Böylece bütünsel bir doktrine varılmış olacaktı, bir dünya görüşüne. Pozitivizmi bir insanlık dini olarak boşuna önermedi Comte; Le Catéchisme Positiviste(Pozitivizm İlmihali) ni boşuna yazmadı.

Buis bilimin ideolojik bir fonksiyona sahip olduğu fikrindedir. Bilim daha Descartes sisteminde ideolojik bir kavram olarak çıkar karşımıza. Bilim, İlâhî hakikat kavramının karşılığında kullanılmıştır bu sistemde. Bilimsel olan gerçek olandır. Ve bilimin dışında hakikat yoktur. Bilimsel olan her şey doğrudur, doğru olan her şey bilimseldir. Günümüz insanının da bu bilimsel hakikat sisteminden haberdar olduğu açık ki, her zaman tecrübe etmekten geri durmuyor; sıradan bir malı sattırmak, herhangi bir kuramı benimsetmek, herhangi bir tekniği garanti etmek, herhangi bir siyaseti empoze etmek için bilimsellik etiketi zorunlu ve yeterli olmakta.

Bilimsellik ve ideoloji bağlamında söylenecek her şey geride kalmıştır aslında. Yine de en yenisi Buis’in: «İlmî ideoloji, belli manada, muasır dünyanın hakim ideolojisidir.» Yani artık bilimler ve ideolojilerin karşılıklı ilişkilerini hangi çerçevede sürdüreceği falan tartışılmıyor. Çünkü bizatihi bilimsellik, çağımızın egemen ideolojisidir. Bilimin kazandığı bu ideolojik kimlik Comte’un öngördüklerini haklı çıkarmıştır sonunda ama sandığından bambaşka şekilde.

Din Bilim ilişkisi bağlamında ele alındığında bilimsel dünya görüşünün yine özellikle modern dünyada kendilerine bir yer açmaya çalışan Müslümanları egemenliği altına aldığı söylenebilir. Bilimin ya da bilimsel olanın neredeyse dine paralel bir otorite olarak kabul edilmesiyle başlamıştır bu zihnî kölelik. Artık «helikopterle Kabe’nin tavafı caiz midir, değil midir?» gibi sözde problemlerin hamasetle ele alındığı fetvalarla karşılaşmak Müslümanları pek şaşırtmamaktadır. Aristo, «Doğa boşluktan nefret eder»demiş; size özgü olan kavrayış biçimlerini yitirmişseniz, yerini gayri biçimler dolduracaktır doğal olarak.

Hazır böyle bir köprü atmışken bilimselliğin kavranış biçimlerine etkiyen faktörlerden dinî inançları ele almak yerinde olacaktır.

BİLİMSELLİK VE DİN

Bütün gelişmelere rağmen bugün bilimin herşeyi açıklayabileceğine inanan insanların sayısı küçümsenemeyecek kadar çoktur. Bu zan bilimi put haline getirmekle kalmıyor, bir çok inanç sahibi bilim adamını da geçmişte kelâmcıların yaptıklarını tekrarlamaya zorluyor. Yani bilimin verileriyle dine karşı tezler geliştirenlere karşı, bilimin verileriyle dinden yana tezler geliştiren —özellikle Batı’da—yazarlar harıl hani çalışıyorlar. Oysa atomların matematik kanunlara uyması veya uymaması, termodinamiğin ikinci kanununun yaratılışa şu veya bu yorumu getirmesi inanç açısından bakılırsa birer safsata olmalıdır. İmanı kendi kaynakları dışında aramak benim görüşüme göre esaslı bir haddini bilmezliktir.
İsmet Özel, Üç Mesele’den

Din bilim çatışması diye bir şey varsa bu ancak Batı için doğrudur. Galile’nin engizisyon önünde yargılanması, Kopernik’in koğuşturmaya uğraması, Newton’un kitabını çekine çekine yayınlayabilmesi hep bu çatışmaya örnek olarak gösterilir. Batı’da bilimin tarihini kaleme alanlar aslında hep bu çatışmanın tarihini kaleme aldılar. Bunu yine bilimsel ideolojinin aklanması adına yapıyorlardı. Oysa İslâm dünyasında bugün Batılıların bilimsel çalışmalarına tekabül eden araştırmaların ardı daha 13. yy. da kesilmişti. Ondan sonra karşımıza hep bireysel çabalar çıkıyor. Zaten İslâm dünyasında ilim kavramının algılanışı bugün Batılıların bilim dediği şeyden çok farklı boyutlardaydı. Yani bırakın bilimdin çatışmasının varlığını, bu ikisini birbirine karıştırmamak konusunda net bir bilince de sahiptiler ayrıca. Zaten İslâm bizatihi ilim’di; O gelmiş cahiliyyet sona ermişti. Kur’an ilim’di; zulmetlerden Nur’a çıkarmıştı. Müslüman bilim adamlarının cüz’î çabalan söz konusu olabilirdi ancak Kur’an karşısında. Yani bu külli bilgiyi daha iyi kavramak yolunda cüz’i çabalar. Bu meyanda Ziyauddin Serdar’ın New Scientist’deyayınlanan bir makalesindeki konuyla ilgili vurgusunu anmakta yarar var: «İbn Heysem, deneysel olarak ışığın doğru bir çizgi boyunca yol aldığını gösteren camera’ obscura araştırmalarıyla ünlü bir bilim adamıydı. Mercekler üstüne çalıştığı bir laboratuvar kurdu. Birçok optik yasasını keşfedip kanıtladığı bir laboratuvardı bu. Ne var ki, tüm bunları İslâm’ın felsefi ve sosyolojik matrisleri içinde gerçekleştirmişti. Işıkla ilgili yaptığı deneyler boyunca kendine ve izleyicilerine şunu daima zikretmekten asla geri durmadı: «Allah yerin ve göklerin Nur’udur.»(Nur Suresi, 35) El-Biruni (ölm. 1048) arzın çevresini, enlem ve boylamlarını ölçümledi, belli başlı madenlerin özgül ağırlıklarını kayda değer biçimde hesapladı; ama yöntem saplantısına düşmedi hiç. Öngörüsü şuydu; belli bir araştırmaya ilişkin metodoloji, meselenin mahiyetine, araştırmaya karar verdiğimiz alana ve meselelerin konuluş biçimine bağlıdır. İhtiyaç duyduğu yerde tümdengelimi de kullandı, tümevarım, gözlem ve deneyi de; gerektiğinde zihni sezgiye başvurdu. Fakat en yüce bilim otoritesi alarak vahye başvurdu hep. Zira O, akıl ve deney yoluyla varılan bilimsel sonuçların hiç birinin mutlak olduğuna inanmıyordu. Dört dörtlük bir felsefî çerçeve içinde faaliyet gösteren bilim-adamlarının en kesiniydi oysa. Ruhsal alanı gözlemlemeyi hiç tavsatmadı; akıl ve mantık dışı görmediği ama, yalnızca akıl ve mantıkla ulaşılamayacağını anladığı Bilgi’yi hiç yitirmedi.» ( Ziyauddin Serdar, Why İslâm needs İslamie Science? New Scientist, April 82.)

İslâm’da engizisyon olmamıştır.Bilimsel ve felsefi çabalara münferid ve yöresel diyebileceğimiz tepkiler olmuştur doğal olarak. Ve bazan bu tepki haklı da olmuştur ama genelde İslâm âleminde bilim ve felsefenin geniş bir hoşgörüye mazhar olduğu açıktır. Ne yazık ki bu hoşgörü giderek umursamazlığa dönüşmüştür. Yalnız dikkati daha önemli bir şey çekmektedir bu konuda; sözgelimi hiç kimse Batlamyus teorisini benimsiyor diye hesaba çekilmemiştir.Bu Kopernik teorisi için de aynı şekilde olacaktı. (Kaldı ki, ElBirunî yerin güneş etrafında dönüyor olabileceğini ileri sürmüştü.) Nitekim Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifename’sinde Batlamyus teorisi eskilerin, Kopernik teorisi yenilerin görüşü olarak çizimleriyle ve serbestçe serdedilmiştir. Yine Erzurumlu’dan çok önce Cahiz (ölm. 869) kendine özgü bir evrim teorisi ortaya attığında karşısında din yargıçlarını bulmadı. (Cahız ve diğer İslâm düşünürlerinin transformist ve evolüsyonist telakkilerine Prof. Dr. Nihat Keklik işaret etmektedir. Bkz. Felsefenin İlkeleri, s. 110, Doğuş Yay. İst. 982.)

Amacımız din bilim münasebetleri tarihinden söz etmek değil. Eskinin her düzeydeki entellektüel etkinlikleri belli bir hiyerarşi ve nisbetler sistemi içinde kavrayan bilincine karşılık, günümüz Müslümanlarının genelde hatları karıştırıyor olması din ile bilimi aynı güç ve fonksiyona sahip, birbirine paralel manevî otoriteler olarak görmesi, dini sürekli bilme onaylatma, endişeleri duyması, bilim kavramının zihinlerinde işgal ettiği yeri doğrusu meraka şayan kılıyor. Doğal olarak bu, bilim bilimsellik kavramlarının çağımızda kazandığı ideolojik fonksiyon ve itibarla ilgili. İsmet Özel’in de yukarıda alıntıladığımız tesbitlerinde açıklıkla vurguladığı gibi bu —özellikle Batı’da böyle. Çünkü Batı’da bilim itibar kazanırken, ters orantılı bir gelişme içinde din itibardan düşmüştür. Bu yüzden dinlerinden yana olan Batılı yazarlar dinin kaybolan itibarını yeniden ona iade etmek için bilimin itibarını kullanıyorlar. Modern Katolik yayınların birçoğu bilimsel bir espriye sahip görünmekten yanadırlar. Hattâ Christian Science(Hristiyan Bilimi) kavramının bile ortaya atılması bunu açıkça gösteriyor. Ötesi bu espri etrafındaki tüm çabaların kurumsallaştığı, örgütlendiği de gözlenmektedir. Bu yaklaşımın Hristiyanlık bağlamında ne tür problemleri beraberinde getirdiği pek önemli değil. Zira Hristiyanlık bu konudaki problemiyle yıllar boyu uğraştı durdu. Bu yüzden onlar kendi problemlerine geçici hatta sahte çözümler bulunabilmesine dünden razıdırlar. Doğal ki, Galile’ye karşı işlediği günahlarını temizlemek için her türlü bilimsel politik manevraya evet diyeceklerdir. Çünkü dine karşı bilimden yana olanlar, başından beri bu ikisini birbirinin alternatifi olarak göstermeyi, birbirini nakzeden, nefyeden olgular olarak sunmayı başarmışlardır. Şu söylenebilir ki, Batı sözkonusu olduğunda bilim dine karşı galebe çalmıştır günümüzde, fakat topyekûn hayata karşı yenik düşmüştür. Başından beri bilimin her yeni atağı dinin coğrafyasını biraz daha daraltıyordu ve sonunda onu hayattan kovup vicdanlara hapsetmesini bildi. Ama onun boşalttığı yeri yeterince dolduramadığını farketti kısa süresonra. Bu yüzden de dine kendi iktidarını zedelemeyecek biçimde bir hayat hakkı tanıdı. Batı’da din, bilim için ancak sosyolojinin ve psikolojinin araştırma alanına giren bir kurumlar ve psişik süreçler toplamıdır. Böylesine köşeye sıkıştırılmış dinin savunucularının iki alternatifi vardır; ya dini toplumdan koparıp yerine bir değerler sistemi getiremediği için bilimi itham etmek ya da din adına, bilime rağmen, bilimden yana olmak. Batı’da her iki akımın da varlığı sözkonusu. Ama revaçta olanı İkincisi.

Bertrand Russell, bu, Batı’nın cin-fikirli düşünce adamı,Din ile Bilim adlı kitabının bir yerinde, BBC’nin 1930 Güzü’nde yayınladığı bir dizi konuşmayı içeren bir kitaptan (Bilim ve Din, Bir sempozyum) bahisle, bilim din ikileminin Batı’daki çağdaş boyutlarını sergiliyor. ( Russell, Bilim ile Din. Çev. A. Göktürk, s. 116 – 147.)

Russell’in sergileyişinden yine Russell’in tabiriyle «bilimsel dincilerle, dinsel kafalı bilginlerin»dine sonuna kadar sahip çıkmak istediklerini görüyoruz. Din adına bilimi yargılayanlar, Russell’i en çok ilgilendirenleri. Apaçık ki belli bir uzlaşımı peşinen kabul etmiş tanrıbilimcilerin düşünceleri onu pek ilgilendirmiyor. Çünkü o, bilimi savunma makamındadır ve «gerçeğe ulaşma konusunda bilimden başka yönteme» inanmamaktadır. Bu yüzden meslekten bilim adamı olduğu anlaşılan sözgelimi Sir J. Arthur Thomson’un ithamlarını ciddiye almaktadır: «Bilim, bilim olarak hiç bir zaman niçin sorusunu soramaz. Bu demektir ki, bilim hiç bir zaman sayısız varlığın, oluşun, olmuş bitmişin anlamını, belirttiği şeyi, gerekliğini araştırmaz… Böylece bilim gerçeğin temeli olmaktan uzaktır… Yöntemlerini mistik ya da manevî konulara uygulayamaz.» Gerçekten de Russell Hıristiyanlığın dogma yanına saldırırken çok rahattır da nedense mistisizm söz konusu olduğunda biraz temkinli davranır. Zira nasıl gözlem ve deney bilimsel prosedürün bir parçasıysa, mistik gözlem de deney de dinsel hayatın bir parçasıdır. Kaldı ki mistiklerin neredeyse bütünü evrensel gerçekliklerin külli tasavvuru konusunda oldukça mutabakat halindedirler ve onları güçlü kılan budur. Evet, tek tek ele alındığında mistiklerin ayrımına vardığı gerçeklikler çok özel ve sübjektif süreçlerden geçerek hedefine varıyor; biz onların gözlemlerine ve deneylerine objektif olarak iştirak edemiyoruz. Bir yıldızın gözlenmesi olsaydı söz konusu olan, herkes teleskopla aynı gözlemi yapabilirdi. Ama nasıl oluyor da üç aşağı beş yukarı aynı sonuçlara varıyorlar? Din tarafından yapılabilecek yegâne meydan okuma bu olabilir, Russell’a göre. Belki de ‘Mistisizm ve Mantık’ kitabını bu tür endişelerle yazdı. Ama sonuç olarak mistisizmin vurulabileceği hiç bir bilimsel kriter olmadığı için yalnızca ‘bilimden yana’ olduğunu söylemekle yetinir ve tartışmayı keser Russell.

Bu bağlamda bir takım Batılı Müslüman düşünürlerin, tasavvuf doktrininin çok geniş hattâ evrensel boyutlarda ele aldığını/marifet kavramlarını ölçek alarak, Batı bilimini nasıl olumsuz çağrışımlarla yüklü bir kavram durumuna düşürdüklerini biliyoruz. Sözgelimi René Guenon,bilim kavramının Batı’da kazandığı anlamı bir hurafe (supersitition) saymamız gerektiğini ve Batı biliminin ‘cahilî bilgi’ olarak nitelenebileceğini söylerken sözkonusu perdeden konuşmaktadır. Ama bilim ve bilimsellik bizi o kadar alt(sub) yanıyla, kavramış ki, o kadar üst perdeden konuşma hakkını ve imkânını kendimizde göremiyor, bu konuda bir değer hükmü belirtmiyoruz. Çünkü öncelikle bu kavramların zihnimizde bir netliğe kavuşması lâzım.

Çağdaş Müslümanlar genel tavır olarak bilimle uzlaşmayı benimsemişlerdir. Bilimi dine götüren bir olgu olarak algılamaktadırlar. Bu yüzden, bilim adamı, ama sırf namuslu bir bilim adamı olmaları hasebiyle gerçeği bulan ve Allah’a inananların yazdıkları kitaplar yayın dünyamızda oldukça geniş okuyucu kitleleri buluyor kendine. Bu okuyucuların çoğu ‘Ah ne olurdu Einstein de Müslüman oluvereydi!’ gibi yazıklanmalarda da bulunuyorlar belki ama hiç birinin Einstein’in dilini çıkaran fotoğrafına bakıp da düşündüğünü sanmıyorum. Ve neden özellikle bir siyonist olarak kalmakta direndiğini…

Şu hiç bir zaman unutulmamalıdır ki, bilimin tarihi bir bakıma onun sekülarizasyon (dünyevileştirme) u tarihidir. Bilim kendini metafiziğin tortularından arındırmak için çok uğraştı. Çünkü bu günkü biçim ve çerçevesine ulaşabilmek için bunu yapmak zorundaydı. Şimdi karşımıza iki soru çıkıyor; çağdaş bilimsel çerçeve mümkün olabildiğince seküler (dindışı) olduğuna göre, dini hakikatleri bu çerçevede düşünmeye kendimizi zorlamakla, dinin anlam ve ruhunu, bilimin anlam ve ruhuna rağmen, bu çerçeveye sıkıştırmış olmaz mıyız? Yok eğer bilimle uğraşacak, onu elde edeceksek, bunun zorunda hissediyorsak kendimizi, niye zihnî karışıklıklara meydan verecek şekilde bu iki olgunun anlam ve lisan sistemini birbirine kurban edelim?

Bilimsel dincilik ya da dinci bilimsellik tavırlarının, dinle bilimin gerçek değer ve anlamına varmak isteyen Müslümanlar için açıkça birer köstek olacağı fikrindeyim. Bu lisan karmaşasından din düşmanları zaten yeterince faydalandılar; şimdi tutup din adına aynı karmaşa içinde oyalanıp durmanın anlamı yoktur. Bu sözlerimden bilime karşı olduğum çıkarılmasın. Demek istediğim en formel biçimiyle şudur: Ne dinin bilimselleştirilmeye ihtiyacı vardır, ne de bilimin dinselleştirilmeye tahammülü. Burada Din’i en has anlamıyla, bilimi de Batı’da kazandığı anlamıyla kullanıyorum.

BİLİMSELLİK VE FELSEFE

Bilimselliğin kavranış biçimlerinden biri de onun felsefî anlamda kavranışıdır. Bizde felsefe, öteden beri dinî düşünce bağlamında ele alınır; bazen dinî akidelerin mahremiyyetine el atmış bir nâmahrem olarak görülür ve kapı dışarı edilmek istenir, bazen da din adına yardıma çağırılan bir bilge kişi gibi hürmet görür. Ama günümüzün felsefi eğilimleri, felsefeyi daha çok bilim düşüncesi bağlamına kaydırdığı için, —bu düşünceye uzak olduğumuzdan mıdır nedir— bilim felsefesi daha yeni yeni ilgi alanımıza giriyor. Neyin bilimsel olduğu, neyin olmadığı konusunda, yargı mercii bilim felsefesidir günümüzde. Buna bilim de itiraz etmemektedir. Çünkü bilim felsefesi bilimi içkin biçimde kavrama çabasındadır ve bu yüzden kullandığı kavramlar, bilimin kullandıklarıyla ortak bir payda altında birleşirler. Fakat işlevi bakımından bilim felsefesi, bilimin yargıcı, daha doğrusu kontrol sistemidir. Yani bilimin zaaflarını açığa çıkardığı kadar bu zaafların açığını kapamak isteyen yine bilim felsefesidir.

Bu yüzden herkesin diline sakız ettiği bilimsellik kavramına ait sınırların ne olduğuna o karar verecektir. Bu konudaki tercih ve tartışmalar ekoller düzeyine çıkmıştır ve çeşitli görünüşlere sahiptir. Aslında bu tartışmalara rengini yine belli dünya görüşleri vermektedir ama hiç değilse doğrudan ideolojik içeriklerden azade bir görünüm arz etmektedirler. Ne var ki bu tartışmaları oylumlu biçimde ele alıp değerlendirmek böyle bir denemenin omuzlarına ağır gelecektir. Üstelik bilim felsefesine ait metinlerin çoğu, belli bir uzmanlık düzeyini gerektirmektedir okunmaları için. Bu metinleri herkesin katılabileceği ortalama bir düzeye çekmek için, sanırım daha da konunun uzmanı olmak gerekmektedir. Oysa bu aşamada yapılması gereken bilim felsefesinin meseleye nasıl yaklaştığına işaret etmekten ibarettir.

Bilim felsefesine ait özgün metinlere çaktığımızda kullanılan kipin, ideolojik metinlerden farklı olarak, yakıştırma ve zorlamalardan bağımsız olma endişesi taşıdığını görürüz. Bu metinler belki bilim konusunca bir ideoloji geliştirmek istiyor olabilirler fakat doğrudan bir ideolojiye bilimsel paravanalar tedarik etmek amacında değildirler. Daha önceki sayfalarda Engels’ten yaptığımız alıntı hatırlanacak olursa, Marksist ideolojinin bilime kazmanın kılıfı gözüyle taktığı yeniden teslim edilecektir. Oysa bilim felsefesi bilime uygun kılıflar biçme peşinndedir. Engels doğayı peşinen diyalektik mantığın biçimleri (yasaları) içinde görmektedir. Oysa doğaya hangi biçimde baarsanız ya da hangi biçimde görmek isterseniz, size o biçimde görünür, insan zekâsındaki vehim fakülteleri, insana garip oyunlar oynar. Demek ki doğayı kavrayış biçimleri sizin ön kabullerinizin dolayımından geçer ister istemez. Engels ise diyalektiğin biricik bilimsel yöntem olduğuna peşinen inanmıştır. Bu tavrın adı dogmatizm dir. Dogmalar ise karşılıklarını başka dogmalarda görmek isterler. Bu yüzden Marksistler için bilimin verileri, diyalektik dogmalara karşılık olan yeni dogmalara dönüşürler. Materyalist metinlerin hemen tümünde bilimin dogmatik olarak kavrandığını görürsünüz.Çünkü bilimsel ifadeler onlar için doğruluğu su götürmez genel geçer ifadelerdir. Bu kavrayış biçimi daha önceki sayfalarda değinilen klâsik pozitivist zihniyetin marksist materyalistlerdeki bir yansımasıdır. Bilim konusundaki bu mutlakiyetçi tavrı sürdürmenin imkânı onlar için oldukça azalmış görünüyor. Zira 60 yıldır sürdürülen bilim felsefesi tartışmaları bilimsellik kavramını, artık materyalist ideolojiyi taşıyamaz duruma getirmiştir. Bu tartışmaların, ‘burjuva ideolojisi’ kabilinden yakıştırmalarla geçiştirilemeyeceği ortadadır. Şimdi şu metne bakalım: «Bir doğa yasası ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir. Bir doğa yasası için şunu söyleyebilirsiniz: Bu yasa ne doğrudur ne de yanlış, yalnızca olasıdır. Bir doğa yasasının olası olması demek, onun basit, kullanışlı olması demektir».( Wittgenstein, Waismann’m «Wittgenstein and Vienna Circle» adlı incelemesi, s. 100 Oxford. Londra, 979.)

Bu belirlemenin mutlakiyetçi tavırlara cevaz vermeyeceği açıktır. Bilimin yasalarına genel geçer (tümel) hakikatler gözüyle bakıp evrende işlerliğini sürdüren gerçek yasalara gözü kapamak tuzakların en bilimselidir. Marksistler bu tuzağa körlüklerinden düşüyor. Ama bilim filozoflarının bir çoğu için aynı şeyi söyleyemeyiz. Onlar körlüklerinden değil, yolu bilmemelerinden düşüyorlar. Buna bir de Batılı aydına özgü zihni miyopluğu eklemek mümkün.

Materyalistlerin (ve pozitivistlerin) inandıkları bilim felsefesinin böylesi akidevi bir içeriğe sahip olduğuna değindikten ve onu özgün bilim felsefesinin yaklaşımıyla kıyasladıktan sonra, şimdi, meslekten bilim filozoflarının görüşlerine geçebiliriz. Bunun için Viyana Çevresi filozofları, Karl R. Popper, Wittgenstein, ve Thomas S. Kuhn’un konuyla ilgili görüşlerine kısaca değinmek gerekiyor. Bunu, onların görüşlerini irdelemek için değil, zihnimizde daha boyutlu bir bilimsellik kavramı ‘oluşturmak için yapmaya çalışacağız.

«Zihinsel ve fiziksel olaylar arasındaki bağlantı deneyle kurulmak zorundadır. Ne var ki bu ifade bu ikisinin özdeş olmadıklarını tazammun etmektedir. Zaten özdeş olsalardı, deneylere gerek kalmazdı. (Şu halde ifadeyi değiştirirsek) zihinsel olaylarla fiziksel olaylar arasındaki bağlantı yalnızca mantıkla kurulabilir.»(A. J. Ayer, The Problem of Knowledge, s. 212. Pelican, 972.) Bu ifadeler Viyana Çevresi adı verilen bilim felsefesi akımının İngiltere’deki savunucusu Alfred J. Ayer’indir ve neredeyse akımın görüşlerini bu haliyle formüle etmektedir.

‘Viyana Çevresi’ adı verilen felsefe akımına mensup filozoflar, İkinci Dünya Savaşı esnasında politik nedenlerle dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlar ve bu, felsefelerinin dünya çapında yayılmasına imkân tanımıştı. Hattâ bu okul mensuplarından olan Hans Reichenbach Türkiye’ye yerleşmiş ve İstanbul Üniversitesinde konuk profesörlük yapmıştı. Gelgelelim yine aynı okul mensuplarından Carnap’ın İngiltere’deki etkinliğine bakarak, konuk profesörün Türkiye’deki çabalarının son derece yankısız kaldığı söylenebilir. Oysa bu felsefenin yanlışları (ama kaliteli yanlışları) üstüne ilgimizi yoğunlaştırabilseydik, belki şimdi bilimsellik üstüne konuşulan şeyler daha düzeyli olurdu.

Bu akım yeni olguculuk (neopozitivizm), mantıksal deneycilik gibi unvanlarla anılmaktadır. Aslında yukarıki satırlarda Ayer’den yaptığımız alıntı bu akıma niye mantıksal deneycilik dendiği konusunda bir fikir vermektedir. Çünkü mantık ve deney terimleri bu akımın anahtar terimleridir.

Bu bilim felsefesi akımını kısaca şöyle dile getirebiliriz: Şimdi bizim bir gözlem ve deney alanımız vardır. Sözgelimi ben Albatros kuşlarının nasıl ürediklerini gözlemleyebilirim. Yahut elektriğin mıknatıs üzerindeki etkileri üstüne istediğim biçimde deney yapabilirim. Gözlemim bir bakıma görebilmeme, deneyim ise tutabilmeme bağlıdır. Yani benim bilimsel uğraşımı sürdürebileceğim alan, elle tutulur, gözle görülür fizikî alandır. Ben fizikötesine ait şeyleri görmüyorum. Hattâ onların var olup olmadıklarını bile bilmiyorum. Ne gözlemliyebiliyorum onları, ne de deneyebiliyorum. Onlar laboratuvara sokulamadıkları gibi, teleskopla da gözlenemiyor. Hiçbirinin bilimsel araştırmalara konu olabilecek nesnel karakterleri yok. Bu yüzden fizikötesine ait kavramlar da nesnel karşılıkları olmayan ve bu yüzden de anlamsız düşen bir karaktere sahip. Meselâ biri çıkıp evrenin yaradılış sürecinden sözetse, «yaradılış» kavramı benim için fizikötesine ait bir kavram olur ve bu yüzden de anlamsız düşer. Eğer ben bilimsel anlamda akıl yürütmelere başvuracaksam, bu tür kavramlar benim sözlüğümde yer almamalı. O zaman işin içinden çıkamam. Çünkü bu beni sonuç olarak «Tanrı» fikrine götürür ki, o zaman benim yaptığım bilim olmaz, teoloji olur. Demek ki fizikötesine ait kavramlar anlamsızdır ve bilimsel olmayan kavramlardır. Benim ortaya çıkan bu anlam problemini halletmem, bilimsel olan kavramlarla olmayanları birbirinden ayırmam gerek. Bunu yaparsam ancak, ifadelerim bilimsel bir kimliğe bürünür. Matematik, bilime özgü klâsik bir lisan olarak elimde. Onun yapısal karakteri benim bilimsel ifadelerimi kanıtlayacak ve sınayacak bir karaktere sahip. Yanısıra, anlam sorununa karşılık olarak da mantığa ihtiyacım var. Şu halde mantık ve matematiğin tezevvüc ettiği sembolik mantık benim için en uygun bilimsel dil olacaktır. Ayrıca deneylerden kalktığıma göre tüme varmam gerekecek, tümevarım mantık sorunlarımın temelini teşkil edecektir…

Aslına bakılırsa Sezar’ın hakkı Sezar’a anlayışındaki bu seküler (lâdinî) tavır, modem bilimin bugünkü yapısı veri olarak kabul edilecekse eğer, normal karşılanmalıdır. Zaten Batı’da metafizik adına işlenen cinayetler, gerçek matefiziği kendi karanlığıda boğmaya devam ediyorken hiç değilse bilimin kendisini bu karmaşadan kurtarıp, kendi yatağını açmasına izin vermeli diye düşünüyor insan. Ama tekrar ediyorum, böyle düşünürken bilimin bugünkü yapısının veri olarak kabul edilmesi şartı yar. Yoksa kendini metafizik tortulardan arındırdığını söyleyen bilimin temellerinde belli bir inanç (inançsızlık), belli bir dünya görüşü ya da belli değerler sisteminin yatmadığını varsaymak safdillik olur. Bizim demek istediğimiz böylesi temellere de sahip olsa, bilimin böyle bir çerçeve içinde ulaştığı nisbi başarılara bakıp, onu bir imkân olarak göreceğimiz yerde, kendi dinsel metafiziklerimiz için bir alet olarak görmememiz gerektiğidir. Bu, bilimin özünde varolan şekiller niteliği onaylamak anlamını taşımaz asla. Yalnızca mütecanis olmayan şeylerin birbirine karışmaması gereğini vurgular, o kadar. İşte Viyana Çevresi filozoflarının endişelerini biz tersinden alıyor; bilim tarafından dine bakarken izhar ettikleri endişeleri tersinden dile getirip din tarafından bilime bakıyoruz. Böylece, pozitivist zihniyetleri bir yana, bilimin efradını cem’edip ağyarını menetmelerini, yanlış çizilmiş bir projede yerinde bir kontenjan olarak değerlendiriyoruz.

Bakm, Ayer’in andığımız sözlerine… Karşımda, gözleyebildiğim fiziksel olaylar var. Onlardan bilgi üretebileceğim bir zihnim de var. Şu halde geriye zihnimin süreçleriyle, fiziksel süreçlerin arasındaki bağlantıyı kurmak kalıyor. Bunun için ilk başvuracağım şey deney. Fakat yapacağım deneyleri belli bir anlam ve kavram sistemi içinde değerlendirebilmem için mantığa ihtiyacım var. Mantık sistemimle sözkonusu bağı kurdum mu bilimsel bilgiye ulaşmış olurum… Burada bilimin sınırlan, alanı ve yöntemi açıkça belirlenmiştir. Bilim, mantıksal-deneyci bir yöntemle fiziksel olgular alanı içinde yapılan araştırmalar bütünüdür.

Oysa dinî bağlamda edineceğimiz bilgiler fizik olaylarla sınırlandırılamayacağı gibi, başvuracağımız yöntem de bir tümevarım mantığına inhisar ettirilemez. Ayer’in sınırlarını çizdiği çerçevede, bilim belirlediği hedeflerine varabilir. Ama ne var ki böyle bir çerçeve din adına bilim yapmamızı engelemekte, bu hakkı bize vermemektedir.

Tekrarla şunu vurgulamak istiyoruz: Günümüzün geçerli bilim anlayışı pozitivist bir espri taşır. Hattâ Türkiye’deki yaklaşım, bırakın neo-pozitivistlerin rengini taşımayı, yer yer Comte’çu kaba-pozitivizmin felsefi tortularını taşımaktadır bağrında. Bilimi bir insanlık dini olarak görme eğilimi, bilimsel ifadeleri dinsel ifadelermiş gibi kullanma alışkanlığı sonuç ve örneklerine her gün rastlanan olgulardır (Şakir Kocabaş, «İfadelerin Gramatik Ayrımı» adlı felsefî denemesinde bu karışıklığın zihnî emellerini net bir üslupla ortaya koymaktadır. Ekin Yay. 1984, İst.) Sözkonusu pozitivist espri ve dindışı çerçeveyi sabit kılarak, bu çerçeveye din adına bir şeyler sokuşturmaya çalışmak, ya da bu çerçeveden din için bir şeyler aparmaya kalkışmak zihin karışıklığından başka bir işe yaramaz. Tabiî hâlâ zihnî etkinliklerden söz ediliyorsa. Kendimize özgü model ve çerçeveler geliştirmeksizin bırakın dinsel düşünce sistemleri geliştirmeyi, salt bilim yapmak bile, sahip olduğumuz değerler gözönüne alındığında hiç de orijinal olmayacaktır.

Newton devriminden beri bilim doğa yasalarını keşfetmenin peşindedir. Bilim adamı bu arayışta kabaca şu süreçlerden geçer.

Önce gözlem ve deney aşaması sözkonusudur. Belki de yıllar alacak bu araştırmaların ardından edindiği bulguları, gerekirse başkalarının ortaya koyduğu bulgularla birleştirerek bir birikim elde eder. Daha sonra bu birikimden kalkarak sistemli bir varsayımlar kümesi oluşturur. Bu varsayımlar kümesi içinde yer alan önermeler doğru ya da yanlış değildirler. Birbirlerini de ispatlayamazlar. İndî bir şekilde öyle oldukları varsayılmıştır. Fakat varsayımlar yasa benzeri önermelerdir. Ne var ki henüz matematiksel olarak ispatlanmamışlardır. Bu iş için de matematiksel ispatlama yollarına başvuran bilim adamı eğer varsayımı doğrulamayı başarırsa bir doğa yasası bulunmuş demektir. Yani önce varsayılan bir önerme matematiksel olarak ispatlanıp da sonuçta «evet, matematiksel olarak kanıtladık ki önce doğru olduğunu farzettiğimiz bu önerme gerçekden doğruymuş» denirse doğrulanan bu varsayım artık bir doğa yasasıdır.

İşte bilimsel teori denilen şey, aslında varsayımlar üretmekten, doğa yasasına ulaşmak sürecine kadar yürütülen bilimsel yöntemin kendi içinde tutarlı bir mantık matematik sistemi çerçevesinde ortaya atılmasından başka bir şey değildir. Bu çerçeveyi bir makalesinde ustaca çizen bilim felsefecisi Campbell’e bakarsanız, doğrulanabilmiş bir yasaya ulaşabildiğine göre teori de doğrudur. Ama teoriler yasa değildir, yalnızca onları açıklar. Ayrıca yasalar gibi doğrudan deneylerle kanıtlanamaz. Yani bir bütün olarak bilimsel teorilerin kabul ya da reddi ayrıca ilâve deneylere gerek duyulmaksızın da olabilir.(N.R. Campbell, What İs A Theory? Readings in the Philosophy of Science. Prentice Hall inc. 1970, USA.)

Demek ki varsayımlar matematiksel olarak doğrulanarak yasa oluyorlar. Bu süreç böyledir, daha doğrusu Popper’a kadar böyleydi. Bilindiği gibi Viyana Çevresi filozofları bilimsel önermelerin doğrulanabileceğim savunmaktaydılar. Daha doğrusu bir önermenin bilimsel ve anlamlı olmasının ölçütü, o önermenin matematiksel ispat yöntemleriyle doğrulanabilir olmasıydı. İşte yine bir Viyana’lı olup Viyana Çevresi’nin bilim felsefesine karşı çıkan Karl R. Popper, bilimsel önermelerin (bir yasayı ifade eden ya da bir varsayımı dile getiren önermelerin) doğrulanamayacağını ileri sürmüştü. Popper’a göre bilimsel önermeler doğrula namazlar, yalnızca yanlışlanabilirler. Bu ne demektir?

«Su yüz derecede kaynar» yasasına inandırılmışızdır. Bir süre sonra kapalı kaplarda suyun başka derecelerde kaynadığını farkederiz ve yasayı değiştiririz: «Su açık kaplarda 100 santigrat derecede kaynar.» Bu işi hallettiğimizi sanırken, suyun daha yükseklerde bu derecede kaynamadığını farkederiz. Ve yasa yine değişir: «Su açık kaplarda, deniz seviyesindeki atmosfer basıncında 100 santigrat derecede kaynar.» Bunun böyle sürmeyeceğini kimse temin edemez. Demek ki bu yasayı destekleyen yüzlerce örnek ve destek bulsaydık yine bu yasayı doğrulamış olmazdık. Beklenmedik bir olay, bir farkına varış doğrulanmış kabul edilen yasayı yanlışlayıverir. Çünkü yasaya aykırı olabilecek tüm karşı örnekleri, yasayı vaz’ederken tek tek gözlemleyenleyiz. Ancak gözlemlerimizin adedini çoğaltabiliriz. Bununsa doğrulanabilirlik açısından teorik bir anlamı yoktur. Bu yüzden bilimin koyduğu yasalar ancak yüksek bir olasılık ifade ederler. Hayalgücü, yürürlükteki bir kuramdan daha mükemmelini her zaman üretebilir ve yürürlükte olan teorileri tahtından rahatça indirebilir. Newton/Einstein örneği bilimsel dogmatizmin burnuna inen müthiş bir yumruktur bu yüzden. Ve bu yüzden bilim geçicidir.

Viyana Çevresi’nin doğrulanabilirlik ilkesinin karşısına yanlışlanabilirlik ilkesini koyan Popper, böylece deneyciliği felsefi anlamda reddetmiş oluyor ve deneyciliğin dayandığı tümevarım mantığının da saçma olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre biz tek tek kuğulara bakıp da «bütün kuğular beyazdır» diye tümel bir önerme ileri süremeyiz. Çünkü bizi, kahverengi bir kuğunun da olmayacağı konusunda kimse temin edemez. O yüzden bu önermeyi şöyle değiştirmek zorundayız: «Belki bütün kuğular beyazdır.» Demek ki Popper’a göre tümevarım diye bir şey yoktur. Çünkü biz tek tek gözlemlerden kalkarak tüme varmıyoruz. Aksine teorisyen ve mucitlerin biyografileri bunu yalanlamaktadır. Gözlemleri biriktirmek kendi başına anlamlı olmadığı gibi, salt onlardan kalkarak bir teoriye ulaşılamaz. Teoriye ulaşan kafa hayalgücü ve sezgisi dehâ düzeyinde olan kafadır. Bu hep böyle olmuştur. (Bkz. Bryan Magee, Kari Popper’ın Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, s. 931. Çev: M. Tunçay, Remzi Ktb; 982, İst.).

Bilime özgü bir dil, bilimsel teorilere özgü kavram sistemleri var. Bu dil yapısı ve kavram sistemleri çeşitli gerekçe ve tercihlerle oluşturulmuş, üretilmiş. Bilime ait ifade biçimleri ve bilimsel teorilere özgü kavram sistemleri bir arada ele alındığında ortaya bir dil-anlam sorunu çıkıyor. Çok kaba bir örnek verirsek, demin yukarıda geçtiği üzere, tümevarımsal mantığa dayalı bilimsel ifadelerin kullanılış gerekçesi temelde deneyci bir bilim felsefesine dayanıyor. Ayrıca buna olasılık hesaplamalarına dayalı matematiksel ifadeleri de ekleyin. Basbayağı mantıklı matematikli bir dildir bu ve kendi çerçevesi içinde oldukça da kullanışlıdır. Ama sonra Popper diye biri çıkar ve bu tümevarımsal bilim mantığını, bu deneyci bilim felsefesini, pek de öyle bilimsel ifade biçimlerine başvurmadan reddediverir. Demek ki bilim için dil, doğrudan bilginin özüyle ilgili değildir.

Dil, sözkonusu olunca, buradan Avusturyalı dilci filozof Wittgenstein’in felsefesine şöyle bir değinmek yerinde olur.

Wittgenstein felsefesinin merkezinde dil vardır. Zaten O’na göre «Felsefe tümüyle bir dil eleştirisidir.»(Wittgenstein, Tractatus (40031) Routled and Kegan Paul London, 981.)

Bu eleştiri felsefesinin ilk döneminde dilin sınırlarını belirlemeye yönelikti. Filozof önceleri dilin yalnızca olguları ifade edebildiğini ve bu ifadelerle olgular arasında resmeden resmedilen ilişkisi olduğunu sanmıştı. Yani bir ifadedeki dilsel öğeler arasında nasıl bir yapısal bağıntı varsa, ifade edilen olgulara ilişkin nesneler arasında da öyle yapısal bir bağıntı vardı. Bu karşılıklık birebirdi. Ve bütün diller ortak bir mantıksal yapıya sahiptiler. Felsefenin görevi bu ifadeleri açıklığa kavuşturmak ve dilin sınırlan dışında kalan ifadeleri eleştirerek ayıklamaktı. Böylece geriye sınır ve imkânlrı belirlenmiş bir dil ve bu dille ifade edilen gerçeklikler kalıyordu. Daha sonra far ketti ki, dil hiç de sandığı gibi fiilî olgulara filan tekabül etmemekte. Asıl itibariyle toplumsal bir aletti o ve sonsuz çeşitte amaca hizmet etmek üzere toplum tarafından sürekli geliştiriliyordu. Kullandığımız dil, toplumun marifetiydi ve toplum (ya da toplulukları) kendi amaçlan doğrultusunda dil biçimleri geliştiriyorlardı, örneğin tenis oyununun kuralları, bu kurallara uygun gereçlere ihtiyaç gösterir. İşte aynı şekilde toplum kendi oynayacağı oyunların kurallarına uygun gereçler olarak, dil biçimleri üretmekteydi.

İş böyle olunca, dilin hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ve geliştirildiğini araştırmak Wittgenstein felsefesinin yeni görevi olmaktadır. Bu bakış açısından bilimde, felsefede, ideolojilerde ve hâttâ sanatta kullanılan ifade biçimlerinin hangi amaçlara tekabül ettiklerini görebilir ve bu ifadelerin zihnimizde oluşturduğu etkinin bir vehme, hâttâ bir büyüye dönüşmesini daha, rahat önleriz. Zaten Wittgenstein’in ikinci dönem felsefesinin temel programı «Zekânın büyüsüne ya da dil yoluyla büyülenmesine karşı bitmeyen bir mücadele»olarak belirlenmiştir.

Bilimde önce teori gelir. Teorik sistemlere onların ifade biçimleri açısından bakan Wittgenstein için teoriler, aslında kavramsal sistemlerdir. Bu kavramsal sistemleri oluştururken hangi zihinsel süreçlerden geçildiği, ne amaçlandığı ve ne kastedildiği Wittgenstein’in temel problemidir.

Kavramsal sistem terimi bir başka filozofta paradigma kavramıyla karşılanmıştır. Amerikalı ünlü bilim felsefe ve tarihçisi Thomas Kuhn’a göre bilimsel teoriler birer paradigmadır. Yani birer karşılaştırma modelidirler. Biz bu modelleri olaylarla karşılaştırmak için kullanırız. Bu yüzden onların doğru ya da yanlışlığından sözedilemez. Onlar için söylenecek şey «Bu karşılaştırma modeli olaylarla karşılaştırmak için oldukça kullanışlı ya da yeterince kullanışlı değil.» biçiminde olabilir. Bilimsel teorilerin doğruluğundan ya da yanlışlığından sözedilemeyeceğine göre, onların doğrulanıp yanlışlanmasından da söz edilemez.

Bunun için deriz ki, Newton teorisi ne doğrudur, ne yanlıştır ve ne de yanlışlanmıştır. Ayrıca doğruluğundan da sözedilemez. Yalnızca olaylarla karşılaştırmada yeterince kullanışlı olmadığı, yetersiz kaldığı için terkedilmiştir. Bir kere bu paradigma kavramını kabul ettiniz mi, bunun mantıksal sonucu olarak, doğa yasası, bilimsel yasalar, objektif gerçekliğin tasviri, keşif, ispat… gibi bir çok kavramın anlamsızlaştığını görürsünüz.Çünkü, meselâ objektif gerçekliğin tasviri kavramını alalım ele; karşılaştırma modeli olarak paradigma objektif gerçekliği tasvir etmez, belki temsil eder. Yani biz bilimsel bir teori inşa etmekle evrenin objektif gerçekliği üstüne yeni bir bilgiye ulaşmış olmayız. Yaptığımız şey yalnızca yine bilmediğimiz olayları kendisiyle karşılaştırabileceğimiz yeni ve belki de daha mükemmel bir model üretmektir.

Demek ki paradigmalar birer kavramsal sistemdir. Bu sistem içinde yerini alan kavramlar belli tanımlarla oradadırlar. Bilimde önce teori vardır demiştik; bu önemlidir, zira bu önce kavramsal sistem var demektir. Bu sistem kendi içinde ayrıca tutarlıdır ve kendisiyle karşılaştırılan olayları yine kendi içinde açıklar. Kuhn ve onun gibi düşünen bilim filozoflarına göre, deney ve gözlemler ancak böyle bir sistem içinde belli anlamlar kazanırlar. Ama önce bu ya da şu kavramsal sistemin tercihi sözkonusudur. Seçilen kavramsal sistem, kendi çerçevesinde yer alan gözlem ve deneyleri koşullandırır, onlara kendince bir anlam biçer. Yani sistemden bağımsız bir gözlem ve deney dili yoktur. Sözgelimi Batlamyus’un arzı merkeze alan teorik sistemini benimsemiş olan Tyco Brahe ile Kopernik’in güneşi merkeze alan sistemini benimsemiş olan Kepler, aynı gözlemleri yapmış olmalarına rağmen birbirinin karşıtı sonuçlara varmışlardır. Kopernik’in gelişine kadar Batlamyus modeli benimsenmiş ve bu model asırlarca yapılan gözlem ve deneylere kendince bir anlam kazandırmıştı. Sonra Kopernik geldi ve daha yetkin bir model geliştirerek devrimsel bir atılım yaptı. Daha doğrusu kavramsal bir devrim gerçekleştirdi. Böylece Batlamyus modeli terkedildi. Ama Kuhn’un bakış açısıyla, kimsenin tutup Batlamyus teorisinin yanlış, Kopernik teorisinin doğru olduğunu söylemesi anlamlı olmayacaktır. Bu düşüncenin getirdiği başka bir mantıksal sonuç da bilimin aslında ılerlemediğidir. Bilim devrimsel sıçramalar yapar, evrimsel bir süreci takip ederek ilerlemez. Yani biz yeni bir kavramsal sistemi benimsemiş olmakla, bilgilerimizde bir ilerleme kaydetmiş olmuyoruz.

Bu sonuç özellikle pozitivist ve materyalistlerin havariliğini yaptığı bilimin ilerlemekte olduğu inancını temelinden sarsması bakımından çok önemlidir. Devrim kavramına teşne olan materyalistlerin, Kuhn’da geçen bilimsel devrim kavramına katılmaları da mümkün değildir. Çünkü «Kuhn’un devrimlerle yıkılıp yenilerinin oluşturulduğunu söylediği paradigmalar, en geniş anlamıyla bilgi ortamını yaratan amaçların, çıkarların örgütlendiği sistematik bir yapıdır.» (Bkz. Nilüfer Kuyaş, Kuhn’un «Bilimsel Devrimlerin Yapısı» çevirisine yazdığı önsöz. Alan Yay. 982, İst.)

BİLİMSEL TEORİLERİN DOĞASI

Ben şahsen indeterminizm öğretisinin doğru, determinizmin ise bütünüyle temelsiz olduğuna inanıyorum. (…) Karşı görüşü desteklemek için «bilim her şeyi bilir» önyargısı ya da yarı-dinsel önyargılar dışında pek dayanak yok. Sözü edilen bilim ilke olarak İlâhî mutlak bilim olsa: neyse. (…) Bilimselliğin yegâne başarısı diye sözü edilen öndeyi (prediction tahmin/önceden haber vermek, kehanet) dir ki, beni ilgilendiren ve bir türlü tatmin olamadığım konu bu dur. (…) Bilimsel teorilerimizi ben, evreni yakalamak için örülmüş ağlar olarak görüyorum. (…) Teorilerimiz kendi ürettiğimiz şeylerdir; bizse yanılabiliriz ve yanılgılarımız teorilerimize yansır. O halde teorilerimizin genel özelliklerinden —onların basit oluşlarından ya da evrenin gerçek özelliklerine karşılık bizatihi deterministik oluşlarından şüphe edeceğiz. (…) Bildiğimiz üzere evren olağanüstü biçimde karmaşık (mürekkeb = complex) tır. Bir takım teorilerin basitliği —ki onları biz yaptık—, o veya bu anlamda yapısal özellikler arzetse de evrenin asıl itibariyle basit olmasını gerektirmez. (…) Bu anlamda bilim sistemli bir basitleştirme sanatı olarak tanımlanabilir —yani gözetilen yarar uğruna bazı şeyleri gözardı edeceğimiz tefrik etme sanatı. (…) Teorilerimizin tümelliği (universality: külli olma) benzer problemler çıkarmıştır ortaya. Peki tümel olan teoriler evrenin tümel özelliklerini, nizamını betimleyebilir mi? (…) Geçtiğimiz iki asır boyunca Newton teorisine evrenin doğru teorisi gözüyle bakıldı. İki asır önce birçok fizikçiye geldiği gibi bize de tatminkâr gelen bir teori bulduk diyelim; yine emin olamayacağız ondan. Hâttâ bir gün gelecek böylesi teorilere yapılacak ciddî itirazlara da rastlanmayacak.
Karl. R. POPPER, Our Theories As Nets. New Scientist, June 981.

Popper’in bilimsel teoriler hakkındaki bu yakınıcı ifadeleri aslında bize bir teorinin tanımını yapmıyor, onun nasıl teşkil edildiği yolunda bir bilgi vermiyor bir üst dil kullanıyor teoriler hakkında yani onları eleştiriyor. Bir bilimsel teorinin imkân ya da imkânsızlarından sözederken kullandığı kip, onlar hakkında önyargılarla düşünmemizi önlemeye çalışıyormuş gibi bir hava içinde. Bizi metnin esprisi kadar metin içinde geçen belirleyici kavramlar da ilgilendiriyor. Basitlik, karmaşıklık, öndeyi/tahmin/önceden haber vermek, kehanet , tümellik, determinizmgibi kavramlar bunlar. Bilimsel teorilerin doğası üstüne yazılacak en küçük bir risalede bile yer alması gerekli olan bu kavramlar içinde en önemlisi basitliktir ki, pozitif bilimde bir ilke haline gelmiştir neredeyse.

Basitlik, bilimsel anlatımda bir ekonomi ilkesidir. Modern bilimde analitik bir gereçolarak kullanılan mantıksal sistemlerin daha kolay sınanabilmesi için böyle bir ilke kabul edilmiştir. “Einstein bunu «Optimal Metodolojik Basitlik» deyimiyle ifade etmiştir. Yani bir teori ya da aksiyomatik sistem «mümkün en az sayıda varsayım» içermelidir.

Bu ilkenin bilimsel anlatımın ön-şartı olduğunu ilk kez ortaya atan Kopernik’tir. Kendisi Batlamyus sistemine karşı yeni bir sistem ortaya attığında Batlamyus sisteminde yer alan oldukça grift ve karmaşık anlatım biçimlerine karşılık kendi sisteminin oldukça basit olmasını lehte bir puan olarak kaydetmiştir. Newton ise ünlü Principia’sın da açıkça «Doğanın basitlikten hoşlandığını» öne sürmüştür.Henri Poincarè’ye göre basitlik ilkesi bilimin ilerleyebilmesi hâttâ mümkün olabilmesi için temel şarttır. Kaldı ki kendisi evrenin basit olmak zorunda olduğunu, biliminse evrenin bu basitliğine bir ayna olduğunu ileri sürmüştü. Einstein’ ın da evrenin basit yapıda olduğu yolunda bir inancı vardı. Popper yanlışlanabilirlik ilkesini ortaya attığında basit bilimsel anlatımların karmaşık olanlara nisbetle çok daha kolay sınanabildiğim yani yanlışlanabildiğini ileri sürmüştü. Fakat bu ilke bilimsel teoriler için teknik bir ihtiyaca karşılıktır. Yoksa konunun başında alıntıladığımız düşüncelerine bakılırsa teorilerde basitlik ilkesi, teorinin temsil ettiği evrenin de basit olduğunu tazammun etmez. (Bu konuda bkz. Şafak Ural, Pozitif Bilimle Basitlik İlkesinin Belirlenmesi Yolunda Bir Deneme (Dokt. Tz.) İ.Ü. Sd. Fak. Yay: 981, İst.)

Bilimsel teorilerde basitlik ilkesi meselesinin ortaya çıkardığı temel problem budur.

Teorilerin basit oluşu evrenin de basit olduğunu neye gerektirsin?

Popper’in serahatle vurguladığı gibi teorileri biz ürettik. Onlar bizim muhayyilemizin uzanabileceği yerlerle sınırlıdır. Biz onu açıklamak için belli dil biçimlerine başvururuz. Mantığın formlarına, matematiğin sayılarına, günlük dilin kalıplarına bağımlıyız. Sözgelimi «Tüm köpekler kuyrukludur» önermesini ileri sürüyoruz ve böylesi tümelleştirilmiş bir özne yüklem çatısını doğadaki asıl gerçeğin yapısı yerine ikame ediyoruz. Ya da İngilizce oluyor bu önerme ve bu dilin yapısını gene gerçeğin yapısal özelliğiymiş gibi kabul ediyoruz. Matematiksel anlatım biçimlerine başvuruyoruz ve bu, evrenin matematiksel bir yapı arzettiği yolunda bir indirgemeyi beraberinde getiriyor. Üstelik kullandığımız tüm dilsel biçimler ilke olarak aşın basitleştirilmeye çalışılıyor. Bunun pragmatik bir değeri vardır mutlaka. «Kısa ve özlü» ifade biçimlerinin yalnızca bilimde değil, insanoğlunun tüm uğraşlarında yararlar sağladığı kesin. Ama bu biçimleri evrene dikte etmeye çalışmak ya da ulaştığımız basitliğin bizatihi evrenin doğasında varolduğunu söylemek biraz metafizik (!) bir ifade olmuyor mu?

Gözlem ve deneyler ilerledikçe teorilerin yıpranıp yerlerini başkalarına bırakmaları, evrenin giderek sanıldığından daha karmaşık bir yapı arzetmesi yüzünden değil mi?

Karmaşık yapılan basit biçimlere indirgemek ve evrenin de sırf bu yüzden basit bir yapı arzettiğini ileri sürmek evrene aldırmamak olur.

Bu konuda bir örnek verecek olursak; Kinetik Gazlar Teorisine göre bir gazın basıncı hızlı spiral hareketleri olan sayısız moleküllerin çarpışmasından meydana gelmektedir. Bu moleküller mekânda her yöne doğru yer değiştirmektedirler. Etkilerin çokluğu, kanunu bazan o kadar karmaşıklaştırır ki, onları artık matematik formüllerle ifadeye imkân kalmaz. Boyle Moriotte kanununda gazların hareketi gösterilebilir de o harekete sebep olan karmaşık ve karşılıklı etkileşimlere sahip moleküllerin hareketi gösterilemez. Fizik olayların kendini kolayca ele veren dış yönü deterministik ve basit bir görünüm arzederler genellikle. Bu yüzden de basit kanunlarla ifade edilebilirler. Ama örneğimizde olduğu gibi fizik sferden fizik-o-şimik sfere geçildiğinde karmaşıklık artar ve kanunu basitleştirilmiş ifade biçimlerine indirgemek güçleşir. Bir de bio-şimik sfere geçildiğini düşünün!

Demek ki bilimsel teorlierde başvurulan basitleştirme yöntemleri evrenin artık göze batarcasına kendini hissettiren karmaşıklığını göz ardı etmeyi, teori ya da yasalarda ifade edilemeyen olaylara aldırmamayı, evreni hep deterministik bakış açısından görmeyi beraberinde getirmektedir. Bu da bir dünya görüşü değil midir?

Bilimsel teorilerin doğasında varolan bir diğer nitelik yine Popper’in deyimiyle onların Prima Facie Deterministic, yani peşinen ve bizatihi deterministik bir karaktere sahip oluşlarıdır. Bu niteliğin nedensellik (causality) ilkesiyle yakın bağı vardır. Bu ilke evrende her olgunun kendisinden önce veya kendisiyle birlikte yer alan bir nedeni olduğu iddiasından ibarettir. Bu ilke amiyane bakış açısıyla «tabiî ki, herşeyin bir nedeni vardır» biçimindeki bir hükümle kolayca evetlenebilir. Ama «Bu nedenler nelerdir?» diye sorulduğunda işler karışmaktadır. Klâsik fizik teorileri bu tür bir soruya kolayca ve doğru cevaplar bulduğu inanandaydı. Bu hem determinizme olan inancın verdiği bir rahatlıktan, hem de evrenin kendilerine hep basit yüzünü göstermesinden ötürü böyleydi. Şu, şu olgular gözlenmişti ve şu, şu olgular arasında bir ilişki vardı. X olgusu, Y olgusuna neden oluyordu. Bu kadar basitti işte. Ama araştırmalar ilerleyip de evren bize makro ve mikro plânda ne kadar karmaşık (complex) bir yapıda olduğunu gösterince, olgular arasındaki neden-sonuç ilişkisinin bu kadar kolay belirlenemiyeceği ortaya çıktı.Determinist telakkinin yerini indeterminist telakkinin alması, bilimde kesinliğin yerine olasılığın geçmesi, artık nedensellik ilkesini bir üknûm olmaktan çıkarmıştır. Batı bilimiyle Doğu hikmetini ilkeleri açısından karşılaştıran bir Doğulu yazar, R.G.H.Siu, kitabında bu konuya şöyle değinmektedir: «Nedensellik kavramıyla, bilimdeki olasılık kavramının uzlaştırılması için girişimler yapılmakta, iddia, ihtilafların bizim zorunlu derecede rafine ölçümler yapmadaki yetersizliğimizden kaynaklandığını ileri sürecek aşamaya geldi. Güya bu yüzden olasılık dediğimiz şey yalnızca muvakkat bir bilemeyişin ortaya çıkardığı bir muğlaklığı ifade ediyormuş. Ancak (bir pozitivizm karşıtı olan) Bridgeman asıl meselenin gözlem ve ölçümlerimizin sözkonusu konuma müdahalesinden doğmadığını, aksine önceden kestirilemez ve hesaplanamaz nitelikte bir toplamdan kaynaklandığını ileri sürdü. Bu kestirilemezlik bizatihi doğanın kendisine aittir; bizim kesin ölçümler yapmadaki yetersizliğimize değil. Modern istatistik teorisi yanlışın farklı kaynaklarını birbirinden ayırmaya başladı. Meselâ atom fiziğinde kontrol edilemez yanlışlar, teknik yetersizliğe ait yanlışlardan ayrılmaktadır. Heisenberg’in Belirsizlik ilkesibilimsel ölçümlerdeki olasılık kanısını güçlendirmiştir. Bilim giderek artan bir şeklide evrendeki olaylarda varolan karşılıklı münasebetlerin farkına varmaktadır. Artık bilim, birbirinden ayrı ve ayrıştırılabilir cisimlerin varlığından kuşku duyuyor. Olaylar artık bir bütünün birbirinden ayrıştırılamaz nitelikleri olarak mütalaa ediliyor. Dolayısıyla nedensellik, sayısız unsurun meydana, getirdiği bütüne ait tek bir görünüş üzerinde duran, belirli şartlara haiz bir sistem olarak görülebilir ancak. Bu bakış açısıyla da neden dediğimiz şey tek bir faktör içerdiğinde anlamsızlaşmaktadır.

Suya sodyum ilâve ettiğinizde açığa hidrojen çıkmasının nedeni sodyum mudur?

Yoksa su mu?

Yoksa her ikisi mi?

Zaman olmaksızın gaz nasıl açığa çıkar?

Yahut Mekân?

Çevirirsek, madde olmadan zaman açığa çıkabilir mi?

Uzam olmadan mekân yayılabilir mi?»

(R. G. H. Siu, The Tao of Science, s, 3031. Massachusettes institute of Technology)

Determinist telakki, nedensellik ilkesinin tartışmasız kabulü ve evrenin basit bir yapıda olduğunun varsayılması, peşinden bizatihi bilimsel teorilerin öndeyi (prediction/ önceden haber vermek, kehanet) gücüne, yani mevcut olguların gözleminden kalkarak gelecekteki olguları önceden kestirme yeteneğine sahip olduğu fikrini getirdi. Bir teoriye söz konusu yeteneği bağışlayan yine o teorinin kendisidir. Yani gözlem ve deneyleri matematiksel ilkelere bağlayarak temellendirmek ve mevcut gözlemlerden kalkarak gelecekteki olguları ya da gözlemlenmiş olguları matematiksel çıkarımlarla önceden kestirmek. Meselâ Newton mekaniğinin öndemelerine/tahminlerine dayanarak Plüton gezegeninin keşfedilmesi, öndeyisel/tahmini güce ait telakkileri daima destekler göründü. Sonra bu telakkiler inanca dönüştü. Modern atom fiziği ve modern astronomi araştırmalarının getirdiği yeni kavramsal sistem artık bu türden yakıştırmalara pek iltifat etmiyor. Fakat onun da kendine yeni bir inanç sistemi kurmayacağını kimse garanti edemez.

Hava tahmin raporları, bilimde öndeyi/tahmin/önceden haber vermek, kehanet dediğimiz özelliğin bir örneği sayılabilir. Ya da ay ve güneş tutulmalarına ait hesaplamalar bilimdeki öndeyisel başarının daha net bir örneği. Ama evrendeki karmaşıklığın derecesine bakarak, önceden kestirilen bu olayların çok basit olgular olduğunu söylemeliyiz. Öndeyi/tahmin denen yetenek matematiksel çıkarımların bir hüneridir. Fakat bu çıkarımların da bir olasılığın ifadesi olduğunu ilke olarak kabul etmek gerekir. Tıpkı istatistik olasılığın niteliği gibi.

Hiç beklenmedik bir olgu gözlemlenebilir ve o zamana dek geliştirilmiş bütün öndeyiler suya düşebilir. İnsan indeterminist ve antipozitivist olunca bilimin öndeyisel/tahmini gücüne doğrusu fazla iman edemiyor. Doğulu yazar Siu’dan alıntıladığımız «Bu kestirilemezlik (unpredictability) bizatihi doğanın kendisine aittir» düşüncesi, farkedilirse bir pozivitizm karşıtına aittir. Popper’in ön deyiden duyduğu kuşkuyu da onun bir indeterminist oluşuna bağlamak; gerek. Böyle olduğu içindir ki, bilimsel teorilerin basitliği, tümelliği ve deterministik niteliği üstüne endişeler beyan etmekte ve bu kavramların hepsini tek bir bağlamda ele alıp toptan eleştirmektedir. Çünkü hepsinin birbiriyle mantıksal bağı vardır. Yani hem indeterminist olup hem de öndeyisel güçten kuşku duymamanız mantıksal bir çelişki olur. Yahut hem evrenin olağanüstü biçimde karmaşık bir yapı arzettiğini ileri sürüp hem de basit yapıdaki teorilerin tümelliği konusunda kuşku duymamazlık edemezsiniz. Bölümün başına Popper’dan böyle bir metin seçerek koymamızın nedeni bu zihniyet bütünlüğünü yeterince özetliyor olmasıydı.

Kaynak: İlhan KUTLUER, «Bilimsellik» Üzerine, Zafer Matbaası, 1984, İstanbul

 

TAŞ ÖVGÜLERİ


Birçok eski inanç, oyma taş tapınışıyla birlikte yeni­den canlanmıştır. Büyük Albertus, Vincent de Beauvais, Aquinolu Aziz Tommaso, oyma taş mücevherleri ve bunla­rın özelliklerini methetmişlerdir. Taş övgüleri çok sayıda­dır.[1]

Bu yazılarda, Aristoteles, Plutarchos ve Platon gibi filozofların otoritesine atıflar yapılmaktadır. Ptolemeaius’un Liber de imperessionibus imaginum in gemmis adında bir kitap yazdığı iddia edilmektedir. Zerdüşt’ün, Doğulu si­hirbazların veya Kitabı Mukaddes’teki Adem, Eniok, Davud veyahut bütün zamanların en büyük büyücüsü Süleyman gibi kahramanların da bu cin metinleri olduğu söylenmek­tedir. İskenderiye’de yazılmış ve Araplar ile Yahudiler tara­fından aktarılmış olan Taş övgüleri, çoğu zaman Babil doktrinlerine atıfta bulunmaktadır. Örneğin IV. yüzyılda yazılmış bir tıp-sihir kitabı olan Cyranids’in Babil kulesi­nin tepesinde yer alan altın bir tapınakta bulunan bir el- yazmasından hareketle kaleme alındığı iddiası vardır; bu kitabın Orta Çağa ait birçok versiyonu bilinmektedir.

Erkek ve dişi, vahşi ve evcil diye ayrılan şu canlı yara­tıklar olan taşların öyküleri, Orta Çağın en güzel efsanele­rinden birini meydana getirmektedirler. 1300’den sonra çoğunlukla “İsrail taşları”[2] olarak adlandırılan oyma taş mücevherler, insan elinden çıkma olmayıp, doğanın bir mucizesi, Bilge Alphonse’un Taş övgüleri kitabına göre obras de naturadırlar.[3]

Büyük Albertus, Kolonyadaki Bü­yücü kralların kutsal emanet kaplarındaki oyma bir taş için, est a natura non ab artedemektedir.[4] Romalılarda yalnızca, üzerinde Musaların ve Apollon’un görüldüğü Pyrrhus yüzüğü ile ağaç gibi oyulmuş agatlar doğanın ürü­nü sayılmaktaydılar. Ama artık her antik taş, esrarlı bir şaheser olarak görülmektedir. Tıpkı canlı bir varlık gibi doğmakta ve gizli güçlere sahip olmaktadır:

“İkiz ve eş olarak bulduğun bütün taşlar kutsaldır ve Batılıdır; melankoli hastalığını iyileştirir ve taşıyanı hoş ve sevimli yaparlar…

Eğer bir taşın yarısı kadın, yarısı balık figürüyse ve elinde bir ayna tutuyorsa, altın çerçevenin içine geçirilen bu taş, elinde tutanı görünmez yapar…”[5] (Jean de Mandeville).

V. Charles’ın “nikris hastalığını iyileştiren” bir taşı vardı.[6]

Bu taşlara başka güçler de atfedilmekteydi.

“Eğer elinde iki tarafı keskin bir kılıç olduğu halde bir ejdere binmiş bir adam figürünün oyulduğu bir taş bulur­san, bunu kurşun bir muhafazaya koy. Eğer bunu yanında taşırsan, karanlıkların bütün ruhları sana itaat edecekler ve hâzineleri ifşa edeceklerdir.
Eğer aslan suratlı ve kartal ayaklı olup, ayaklarının al­tında iki başlı bir ejderha bulunan ve elinde bir sopa tutan bir adam figürünün oyulduğu bir taş bulursan… bütün ruhlar bu taşı taşıyana itaat edecekler…”[7] (Hugues Ragot).

Bazen etki negatiftir. Örneğin Jean de Mandeville’e gö­re, üzerinde tatlı su ıstakozu ve akrep figürü olan taşlar, insanı yalancı yaparlar. Bu kavrayışlar XIII. yüzyıldan iti­baren astrolojik doktrinle sıkı sıkıya birleşmiş, hatta Kilise bile bunlara göz yummuştur. Renk ve madde aracılığıyla gezegene bağlı olan mücevher ve onunla birlikte taşıdığı resim, gezegenin ışığını ve gücünü aktarmaktadır. Ama ta­şa oyulan figür sonunda desteğinden bağımsız hale gel­mekte ve etkiyi tek başına icra etmektedir. Camille Léonard’a göre,[8] bu figürlerin balmumu damgaları bile bu büyüsel özelliklere sahip olmaktaydı. Oyma taşların gizli mühür olarak kullanılmaları da herhalde bir ölçüde bu ba­tıl itikatlardan kaynaklanmaktadır.

Orta Çağda kullanılan oyma taşların hepsi de antika değildi. Bunların cam hamurundan ve hatta taştan taklitle­ri yapılmıştır. 1292 tarihli Paris sicilinde on sekiz billurcu ustası sayılmıştır [9] Babelon, birçok Yunan-Roma mührü­nün hakikiliği konusunda itirazlarını bildirmiştir.[10] Orta Çağ koleksiyonlarının ancak dörtte birinin gerçekten anti­ka olabileceğini söylemiştir. Doğal eserlerle, hassaları her şeye rağmen kısıtlı olan işlenmiş taşlar arasındaki ayrım, meraklılar ile satıcıları meşgul etmekteydi.   Sh: 39-42 

GOTİK RESİMLERE DOĞU’DAN GELEN KATKILAR (TEMALAR)

Ay yüzler. Kuyrukla kavga. Dolanık kompozisyonlar. Vücutlarının çeşitli bölümlerini aralarında değiştiren figürler: tavşanlar, balıklar, atlar, insanlar, maymunlar.

 Diğer üç tema, yani ay yüz, kuyrukla kavga ve parçaları değiştirilebilen figürler, Gotik resimlere Doğu’dan gelen katkılar arasında yer almaktadırlar. Bir çehre biçiminde resmedilen ay, müslüman resimlerinde sıklıkla yer almak­tadır.[11]

Nasreddin el-Sivasi’nin 1272 tarihli Hakikatlerin İncelikleri ile 1388 tarihli Doğanın Harikaları’nda, ay, ka­natlı ruhlar tarafından bir kutunun içinde taşınmakta­dır.[12]

 Bağdat’ta üretilen ve 1396 tarihini taşıyan bir elyazmasında,[13] ay iki meleğin arasında asılı durmaktadır. Fa­kat ay, yalnızca bir gök cismi olarak kalmamaktadır, Firdevsi’den itibaren bütün İranlı şairler onu kadın çekiciliği­nin en yüce tezahürü olarak göstermektedirler: “Bu ay yüzlü güzelin adı Gülnar idi, tıpkı mücevherler, renkler ve kokularla kaplanmış bir resim gibiydi…”[14] “Ay gibi par­lak… Ayın kızkardeşi… Dolunay gibi…” Ay, Ermenistan’da da güzelliğin yasası sayılmaktaydı. Bu niteliğiyle, süsleme unsuru olmaktadır. Gece ışığının ve çekiciliğinin simgesi olan ay çehresi, süslemenin en güzel unsurudur.

Ermeni minyatürcülüğü, ay çehreleri XIII. ve XIV. yüzyıllarda sürekli kullanmıştır. Ay çehreler, girişik figür­lere karıştırılarak, harflerin süslemesinde kullanılmışlar­dır.[15] 1331’de Serkis Pidzak tarafından bezemesi yapılan bir İncil’de,[16] iç kapakta çokgen figürlerin içinde iki sıra halinde olmak üzere, bunlardan yedi tane vardır. İran’da, ay çehre çoğu zaman sonunda başlar bulunan dalların or­tasında yer almaktadır.[17] Herat’ta XV. yüzyılın sonunda yapılan bir ciltte,[18] 10 tane baş, stilize yapraklardan mey­dana gelen bir dokunun üstünde birbirlerinin üzerine yer­leştirilmiştir. Işıklı bir solukluk içindeki bu aylar, akla bü­yük incileri getirmektedir.

1390 tarihli Gotik bir Pontifical’de,[19] tuhaf maskeler­den meydana gelen bir zincir de aynı şekilde yerleştirilmiş­tir. Ama yuvarlak çehrenin güzelliğini, Batılılar da İranlılar kadar terennüm etmişlerdir.

Villard de Honnecourt’a göre, yuvarlak çehre insan çehresi üzerindeki bir dizi geometrik varyasyon arasında yer almaktadır, ama Album’deki bazı Islami kompozisyon­ların arasında bir de ay çehre bulunmaktadır.[20] Mende piskoposu Guillaume Durand’ın, XIV. yüzyıl İtalyan elyaz­ması Pontificalinde,[21] bu baş, yaprak ve rumilerden mey­dana gelen bordürlerin içinde yer almaktadır. Bu figür, kır­mızı ve mavi renklerde olmak üzere birçok sahifede tekrarlanmaktadır. Desenlerden birinde hayvan figürleriyle birleşmekte ve ayaklar ile bir kuyruk eklenmektedir. Ama dekora genelde bir mücevher, değerli bir taş olarak eklen­mektedir. Kombinezon, Ermeni harflerindekinin aynıdır. Bilge Alfonso’nun Lapidaire’inde[22] (Escurial’de), bir cana­varın kuyruğunun sonu olan bir dalın üzerinde yer alan bir disk bulunmaktadır; burada bir fantezi söz konusu değildir: ay veya güneş tutulması sırasında yıldız­lar bir ejderha tarafından yutulmaktadır. Bu sahne, İslami kompozisyonlarda sıklıkla tekrar edilmektedir. Bağdat’taki Tılsım Kapısında (1180-1225), bir çocuğun kişileştirdiği yeni ay, her bir yandan sürüngenler tarafından tehdit edil­mektedir. Halep’teki Hisar Kapısında (1209),[23] güneş çemberi tıpkı Escurial elyazmasındaki ay çehrenin olduğu gibi, birbirine dolanmış kuyrukların arasında yer almıştır.

Sh:155-157

ÖLÜ BEDENLER

 Künstler, daha 580 tarihlerinde Arap şairi Adi’de can­lılarla ölülerin karşılaştığını işaret etmektedir. Hira emiri Numan’la birlikte at üstünde bir mezarlıkta bulunan şair, ölüleri konuşturmaktadır: “Biz de sizin şu an olduğunuz gibiydik, şimdi ise sizin de olacağınız gibiyiz.” Fakat tema esasen Budist kökenlidir ve Buda efsanesi bunun ana kıs­mını meydana getirmektedir. Bodhisattva’nın Büyük Yola Çıkış’tan önce, sırasıyla bir yaşlı, bir hasta, bir ölü ve bir münzevi keşişle karşılaştığı ve bunları onun yolunun üze­rine çıkartanların tanrılar olduğu hatırlanmaktadır. Bu dört karşılaşma, ona dünyanın beyhudeliğini ifşa etmiş ve dünya nimetlerinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Ce­setler, ona musallat olmuşlardır. Uykusuz bir gece esnasın­da uyuyan karılarının ve onların hizmetçilerinin önünden geçtiğinde, onları hareketsiz görünce kendini bir mezarlık­ta sanmıştır. Bir prensin karşısındaki ölüm ve münzevi ke­şiş, Batı Dit’lerinin (anlatı) öncelidirler ve aynı kıssadan hisseyi içermektedirler. Fransız ve İtalyan kompozisyonla­rında yer alan münzevi keşiş,[24] trajik ifşaya bir rahatlama ve bir çıkış getiren dördüncü karşılaşmaya denk düşmek­tedir. Asya dinsel resimleri bu iki ayrı sahneyi çoğu zaman birleştirmektedirler. Dramın kompozisyonu ve dinsel dokt­rinin zihniyeti ancak bu kadar yakın olabilir.

Lalita-Vistara,[25] “zevk bahçesine büyük cafcafla yöne­len” Bodhisattva’yı, ölüyü bir tahtırevanla taşınır durumda görürken gösteriyorsa da; resim ve kabartmalarda,[26] müte­veffa yere konulmuştur ve yolu tıkamaktadır. Vücudu ak­babalar tarafından parçalanmıştır: bir yanda parlak bir res­mi geçit, diğer yanda etleri kopmuş bir ceset. Piza freskosu da başka bir şey gösteriyor değildir. Grünewedel,[27]bu benzerlikleri başka bir Budist tema aracılığıyla işaret etmiş­tir: bir avcının saldırdığı ölüm iblisi. Bu konuda, Campo Santo’daki resmin Çin iblisleriyle dolu olduğunu hatırlata­lım. Budiaco’da (1335’e doğru), Bernardo Daddi’nin (1340’a doğru) ve Jacopo del Casentino’nun (1320-1349) tablola­rında, Blanche de Savoie’nın Breviaire’inde (1350’ye doğ­ru) veya Cremone’de (1419’a doğru) geliştirildikleri halle­riyle yatmış ölüleri olan kompozisyonlar, aynı Karşılaşma’ akla getirmektedirler.[28]

Sahne, Buda efsanesinin hıristiyan bir versiyonu olan ve Orta Çağda çok popüler olan Roman de Barlaam et Josephat’da[29] da ortaya çıkmaktadır. Önce Pehlevi dilinden olan versiyonuyla tanınan hikâye, sonradan bütün dillere çevrilmiştir ve ona Vincent de Beauvais’nin Speculum historiale’sinin XVI. kitabında Tatlanmaktadır. Josephat da bir Hind kralının oğludur ve onun da münzeviliğe eğilimi var­dır. O da kötü ruhlar tarafından baştan çıkartılmış ve bir cesede rastlamıştır. Tıpkı Siddharta gibi, o da bu sahne karşısında altüst olmuş ve hayatın anlamı üzerinde derin düşüncelere dalmıştır. XIV. yüzyıla ait Sırpça bir elyazma­sı,[30] onu, açık mezarın içindeki bedenin ve bir keşişin kar­şısında ayakta duruyor olarak göstermektedir.

Bu vizyonun Batılı versiyonlarında ölü sayısı artmak­tadır, ama bu çoğalmanın da uzak bağlantıları bulunmak­tadır. Üç cesetten her biri farklı bir çürüme içindedir, ama dokuz hal sayan Buddhist bir anlatıda olduğu gibi, her biri giderek artan bir yok olmanın içindedir. Doğu, biçimleri tanımlarken daha kesin, daha özneldir.

 Bir bedenin ölümden sonraki dokuzhalindeki tasvir ve resimlerin birçok versiyonu vardır, bunlardan biri XI. yüz­yılda yaşamış Çinli bir şaire, diğerleri Japonlara aittir.[31] Bu aşamalar şu şekilde belirlenmektedir:

Birinci hal: Benzi soluktur. Güzelliği, tıpkı bir çiçeğin- ki gibi solmaktadır.
İkinci hal: Beden şişmiştir. Eskiden çok güzel olan vü­cut, şimdi acınacak durumdadır.
Üçüncü hal: Beden iyice şişmiştir. Hayat ne kadar da geçici.
Dördüncü hal: Beden çürümektedir. Kafa ve göğüs ke­mikleri görülmeye başlamıştır. Her şeye rağmen biz de bu bedenin kaderine uğramayacak mıyız?
Beşinci hal: Beden hayvanlara av olmuştur. Karın açıl­mıştır. Vücutlarımız hiçbir yerde yok olmaktan kurtulama­yacaklardır.
Altıncı hal: Vücut çürümüş ve yeşil olmuştur. Üzerin­de hâlâ kan lekeleri olan ceset artık etini kaybetmiştir. Vü­cudumuzun köpekler tarafından yenileceğini nasıl düşün­meyiz?
Yedinci hal: Vücut artık bir iskeletten ibarettir, ama bütün unsurlar yerli yerindedir. Erkeği kadından ayıran et­tir, iskeletleri tamamen aynıdır.
Sekizinci hal: iskeletteki kemikler kırılmış ve dağıl­mıştır. Bu bedende görmekten hoşlandığımız her şey çürü- mekte ve toz haline gelmektedir.
Dokuzuncu hal: Bol bir bitki örtüsünün içinde eski bir mezar. Toribe tepesinin üzerindeki bir mezarı ziyarete gittiğimizde üzerindeki çiy damlalarından başka bir şey görebilir miyiz?

Geriye hiçbir şeyin kalmadığı vücut, ünlü bir kişiye aittir; bu bazen XI. yüzyılda yaşamış bir imparatoriçe (Dan-rin), bazen okumuş kadınların çekicilik modeli olan ve şiirleri 866’daki büyük kuraklık sırasında fırtınayı hare­kete geçirerek dünyayı kıtlıktan kurtaran Ono no Komaçi’dir.

Hiçliğe doğru bu adım adım ilerleyiş, Batı’da da ben­zer aşamalardan geçmektedir. Subiaco’da,[32] üç cesetten bi­rincisi henüz hiç değişmemiş gibidir. Katılaşmanın dışın­da, çözülme belirtisi yoktur. Bu durum, Uzak Doğu’daki birinci hale denk düşmektedir, ikinci ceset çürümeye baş­lamıştır ve bu süreç üçüncü cesette tamamlanmıştır. Dör­düncü halin bütün belirtileri burada eksiksiz olarak görül­mektedir: kol ve bacaklarda hâlâ et vardır, ama “göğüs ve kafa kemikleri” gözükmeye başlamıştır bile. Yok olmanın aşamaları, canlılara yöntemli bir şekilde öğretilmektedir. Jacopo del Casentino’nun panosunda ve Piza’daki tabloda evrim ikinci halden başlamaktadır: birinci be­den balon gibi olmuş, yanakları şişmiş, karnı bir canavarınki gibi çıkıntılı hale gelmiştir; ikinci ceset dördüncü haldedir ve üçüncüsü de altıncı veya yedinci halin içinde­dir. Sonuncu cesedin iskeletinde kan lekeleri olup olmadığını anlamak mümkün değildir.Cremone’deki tablo[33] ile Bernardo Daddi’ye atfedilen iki kanatlı tabloda (1340’a doğru, Floransa), üç ceset ortak bir mezarın içindedir. Bu gruptaki ölülerden her biri, belirli bir kişiden (kral, ruh­ban, şövalye vs.) çok, çürümenin yeni bir aşamasını gös­termektedir.  Sh: 274-276

Kaynak: Jurgis BALTRUŠAİTİS, Düşsel Ortaçağ- Gotik Sanatta Antik, İslami ve Uzak Doğu Etkileri, Özgün adı : Le Moyen Âge Fantastique, Çeviren Mehmet Ali Kılıçbay, İmge, 1. Baskı: Kasım 2001, İstanbul

 


[1]               Th. Wright, On Antiquarian Excavationsand Researches in the Middle Ages, Archaeologia, XXX, s. 444 vd., 1844; I. Pannier, Les Lapidaires français, Bibliothègue de l’École des hautes études, t. 52, 1882; F. de Mély, Du rôle des pi­erres gravées au Moyen Âge, s. 14 vd.; Les Lapidaires de l’Antiquité et du Mo­yen Âge, Paris 1896-1902; P. Studer ve J. Evans, Anglo-Norman Lapidaries, Paris, 1924; J. Evans ve M. S. Serjeanston, English Medieval Lapidaries, Londra, 1933.

[2]               J. Quicherat, Mélanges d’archéologie et d’histoire, s. 357, Paris, 1886.

[3]               F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 18.

[4]               Albert le Grand, De mineralibus et rebus metallicis, Lib. II, De Figuris lapidum a natura factis, Böl. 2.

[5]               I. del Sotto, Le Lapidaire du xive siècle d’après le traité de Jean de Mandeville, s. 119 vd., Vienne, 1862, 118-128. Bölüm İsrail taşlarına ayrılmıştır.

[6]               J. Labarte, Inventaire du mobilier de Charles V, no. 618.

[7]               F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 26 ve 28.

[8]               Camillus Leonardus, Spéculum lapidum,Venedik, 1502; F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 99.

[9]               R. deLespinasse, Les Métiers et les Corporations de la ville de Paris,s. 81, II, Paris, 1879.

[10]             H. Babelon, Histoire de la gravure sur gemmes,ss. 86-97.

[11]             A. Sakisian, Thèmes et motifs d’enluminure,p. 81. La tradition occidentale représente la lune (et le soleil) généralement sous forme de bustes ou de têtes plaés à l’intérieur d’un disque comme dans un médaillon. Des visages encadrés par des cercles figurent toutefois dans les frises décoratives de Saint-Jean de Munter et de Saint-gilles de Montoire; cf. P. Deschamps et M. Thibout, La Peinture morale en France,p. 153, şek. 55 ve 59, Paris, 1951 ve E. W. Anthony, Romanesque Francoes,şek. 233, Princeton, 1951.

[12]             Paris, B. N., anc. fonds persan 174 et suplevha persan 332, E. Blochet, Les Enluminures des manuscrits orientaux, arabes, turcs et persans de la Bibli­othèque nationale,levha XIX, Paris, 1926.

[13]             F. R. Martin, âge,levha 48.

[14]             Firdousi, Le Livredes Rois, çev. J. Mohl, V, s. 283, Paris, 1878.

[15]             S. Der Nersessian, age, levha XV, Evangeliaire, 1230.

[16]             Kilikya’daki Drazark manastırında, ibid., levha LXVII1.

[17]             Ph. W. Schulz, age, levha 35 ve A. Sakisian, La Miniature persane, levha LXV11I, şek. 118.

[18]             A. Sakisian, La Reliure persane au c siecle sous ¡es Timourides, Revuede l‘art ancien et modeme, şek. 13, 1934.

[19]             H. Yates Thompson, age, VII, levha XLIII.

[20]             H. Hahnloser, Villard de Honnecourt, levha 36, Vienne (Fransa), 1935.

[21]             Paris, bibi. Sainte-Genevieve, ms. 143, f* 1, 52, 53, 56, 92, 95, 140, 159, 165, 174, 247.

[22]             J. Fernandez Montana, age,levha 7.

[23]             W. Hartner, age,şek. 26 ve 29.

[24]             Genelde bir kafatasına bir palmiyeyle değerek konuşturan, Mısırlı bir mün­zevi keşiş olan aziz Macarius’tur, Bkz. L. Guerry, age,s. 51-52.

[25]             Pl.-Ed. Foucaux, Le Lalita-Vistara,Böl. XIV, s. 167 vd.

[26]             J. Hackin, Les Scènes figurées de la vie de Bouddha, Mémoires concernant l’Asie orientale,II, s. 15, levha 2, 1916; E. Chavannes, Mission archéologique dans la Chine septentrionale,levha CIX, no. 209, Paris, 1909; C. M. Pleyte, Die Buddhalegende in den Skulpturen des Temples von BdrO-Budur,şek. 58, Amsterdam, 1901.

[27]             A. Grünwedel, Mythologie du Bouddhisme au Tibet et en Mongolie, s. 3 ve 238, Leipzig, 1909.

[28]             Â Arti (1260), Vezzolano (1280), Montefiascone (1302) veHeures de Jean du Pre’de keşiş, ayakta duran ölülerin bile yanında görülmektedir.

[29]             F. liebrecht. Die Quellen des Barlaamund Josaphat, Jahrbuch für romanische und englische Literatur, II, s. 314-335, 1860; H. Yule, Buddha andSt. Josap­hat, Academy, 1 Eylül 1883; J. Jacobs, Barlaam und Josaphat, English lives of Buddha,Londra, 1896.

[30]             J. Strzygowski, Die Miniaturen des serbischen Psalters der Kgl. Hof-und Sta­atsbibliothek in München, s. 11-12, şek. 8, Viyana, 1906.

[31]             W. Anderson, A Collection oj Japanese and Chinese Paintings in the British

Muséum,s. 87, no. 77 (9), ve s. 121, no. 205, Londra, 1886; E. Deshayes,

Makémonos Japonais illustrés du musée Guimet, t.y. (çoğaltılmış).

[32]             G. Servieres, age, şek. 27.

[33]             Künsle, age, levha IV, ve L. Guerry, age, şek. 19.

 

MODERN TIP, KARABÜYÜYE DÖNÜŞMEDEN


Kamuoyu, toplum sağlığı görevlilerinin aralarındaki belirsizlik ve karmaşaya dikkat kesilmiştir. Gazeteler tıbbın ileri gelenlerinin geriye çark etme manevralarından söz eden yazılarla doludur:Dünün cephe yarma denebilecek ileri harekâtlarının öncüleri henüz bulmuş oldukları mucize tedavilerin tehlikelerine karşı, hastalarını uyarmaktadırlar. Rus, İsveç ya da İngiliz sosyal tıp modellerini taklit etmeyi öneren politikacılar, son olayların kendi bakım-gözetim sistemlerinin kapitalist tıbbın daha az bir artışla da olsa yarattığı aynı patolojik sonuçları yaratmada bir hayli verimli olduklarını göstermesinden ötürü utanç verici bir duruma düşmüşlerdir. Modern tıbba karşı bir güven bunalımı yaşıyoruz. Ancak bunda çakılıp kalmak, kendi kendini kandırmaya yol açan kehanetlerin ve olası bir paniğin artmasından başka bir işe yaramaz.

Tıbbi konular üzerindeki mistik havayı kaldırma konusunda diretmekle işe başlayarak iatrojenik pandeminin (Birçok ülkede yaygın görülen (burada hastalık) kamuoyunda akılcı bir şekilde tartışılmasını sağlamak kamu yararına aykırı bir şey olmayacaktır. Aykırı olan, tıptaki yüzeysel bir temizlik olayına güvenen, edilgen bir kamuoyudur. Tıptaki bunalım meslekten olmayan kişileri, tıbbi anlayışlar, sınıflamalar ve karar oluşturma üzerinde kendi denetimlerini talep etmeye yöneltebilir. Asklepion tapınağının laikleştirilmesi, soldan sağa tüm endüstri toplumlarının onayladığı şimdiki modern tıbbın temel dinsel öğretilerinin meşruluğunu yitirmesine yol açabilir.

Toplum çapında iatrojenik hastalıklardan kurtulunması profesyonel yâ da mesleki değil, politik bir iştir.Bunun sağlıklı olma özgürlüğü ile adil bir sağlık hizmeti elde etme hakkı arasındaki denge kavramından oluşmuş temellerin üzerine oturması gerekir. Son kuşaklarda, sağlık hizmeti üzerindeki tekel kontrolsüz bir şekilde genişledi ve kendi bedenlerimizle ilgili özgürlüğümüze tecavüz etti.Toplum, hastalığı olduğunu, kimin hasta olduğunu ya da olabileceğini ve bu kişilere ne yapılabileceğini belirleme şeklindeki ayrıcalıklı hakkını hekimlere devretti. Sapmalar, artık yalnızca, tıbbi yorumun uygun gördüğü ve haklı bulduğu ölçüde “meşru”dur. Tüm yurttaşlara tıp sisteminden hemen hemen sınırsız yarar sağlama vaadi, sürekli kendi kendini sağlığa kavuşturan bir yaşam sürmek isteyen halkın gereksindiği çevresel ve kültürel koşullan yok etme tehdidindedir. Bu gidiş açığa çıkarılmalı ve tersine döndürülmelidir.

Tıbbın sınırları mesleki bir “kendini sınırlama”dan daha farklı bir şeydir. Tıp loncasının, tıbbın kendisini iyileştirmek adına kendi benzeri bulunmayan niteliklerinde diretmesinin bir aldanmaya dayandığını gösterebiliriz. Mesleki güç, üniversite eğitimli burjuvazinin diğer sektörleri tarafından yüzyılımızda hayata geçirilmiş özerk bir otoritenin sağlık işinde politik olarak yetkilendirilmesinin sonucudur: Şimdiyse bunu vermiş olanlar tarafından geri alınamamaktadır; ancak ve ancak halk çoğunluğunun, bu yetkinin zararlı olduğunu onaylamasıyla gayri meşru kılınabilir. Tıp sisteminin iflas etmekten başka yapabileceği bir şey yoktur.Korkunç ifşalardan paniğe kapılmış bir toplum yılgınlığa düşerek uzmanların sağlık hizmetindeki egemenliğine daha çok destek verirse, bunun sonucu, tedavi yerine hasta edici sağlık hizmetinin artmasından başka bir şey olamaz. Bu durumda, sağlık hizmetini hasta edici bir girişime dönüştüren şeyin, insanın sağ kalmasını organizmanın performansından çıkararak teknik ustalığın sonucu olarak gösteren bir mühendislik faaliyetinin artmasından başka bir şey olmadığını anlamak gerekir.

Yine de, “sağlık” bireylerin kendi iç durumları ve çevresel koşullarıyla savaşımlarının şiddetini anlatmak için kullanılan sıradan, gündelik bir sözcüktür. “Sağlıklı” sözcüğü Homo sapiens için ahlaki ve politik etkinlikleri niteleyen bir sıfattır. En azından kısmen, bir toplumun sağlığı, herkes için, özellikle de daha zayıflar için kendine güven, özerklik ve saygınlığı sağlayacak ortamı hazırlayan ve koşulları yaratan politik eyleme bağlıdır. Bunun sonucu olarak çevre, kendini yönetebilen sorumlu insanlar ortaya çıkarabiliyorsa sağlık standartları optimum düzeydedir. Sağlık standardı yalnızca, organizmanın hayatta kalma homeostasisinin(Organizmada normal koşulların sürekliliği) heteronom (başkası tarafından yönetilen) düzenlenmesine belli bir oranın ötesinde bağımlı duruma geldiğinde düşme eğilimi gösterir. İster tedavi, ister koruma, isterse çevre mühendisliği biçiminde olsun, kurumsal sağlık hizmeti, kritik bir yoğunluğun ötesinde, sistemik sağlığın yadsınmasıyla özdeştir.

Güncel tıbbın insanların sağlığına karşı oluşturduğu tehdit, trafik yoğunluğunun ve sıkışıklığının devingenliğe karşı oluşturduğu tehdide; eğitim ve medyanın öğrenmeye karşı oluşturduğu tehdide ve kentleşmenin ev yapımında uzmanlığa karşı oluşturduğu tehdide benzemektedir. Bu olguların her birinde ana kurumsal çabalar, tersine sonuç verir duruma gelmiştir. Trafikte zamanı tüketen hızlanma, gürültülü ve karmakarışık bir ulaşım; daha çok insanı daha yüksek bir teknik yeterliliğe ancak genel bir yetersizliğe ulaştırmak için eğiten bir eğitim sistemi: Bunların tümü tıbbın iatrojenik hastalık yaratmasına paralel fenomenlerdir. Bu olguların her birinde bir ana kurumsal sektör, toplumu, o sektörün yaratıldığı ve teknik olarak donatıldığı amaçtan uzaklaştırmıştır. İatrojenez spesifik amaç-bozuculuğun (counter productivity) özel tıbbi tezahürü olarak görülmedikçe anlaşılamaz. Spesifik ya da paradoksal amaç-bozuculuk, kendisini üreten sisteme sıkıca yapışık kalan diseconomynin (Hastalıklı ekonomi anlamında, ) olumsuz bir sosyal göstergesidir. Bu, aynı zamanda haber medyasının yarattığı karmaşanın, eğitimcilerce beslenmiş yetersizliğin ya da daha güçlü bir arabanın temsil ettiği zaman kaybının ölçütüdür. Spesifik amaç-bozuculuk, spesifik değeri doğuran sistemin içinde kalmış kurumsal verim artışının istenmeyen bir yan etkisidir. Nesnel hayal kırıklığının (objective frustration) sosyal bir ölçütüdür. Patojenik tıpla ilgili olan bu araştırma, sağlık hizmeti alanında, bugün sanayi toplumunun tüm ana sektörlerinde hâlâ görülebilen amaç- bozuculuğun çeşitli yönlerini göstermek amacıyla yapılmıştır. Sanayi üretiminin öteki alanlarında da buna benzer çözümlemeler yapılabilir; ama geleneksel saygınlığı olan ve kendine önem veren bir hizmet mesleği olarak tıp alanında bu çalışmaya özellikle ihtiyaç vardır.

Günümüzde yerleşik iatrojenez (iyatrojenik, bir hekimim hatalı teşhis) tüm sosyal ilişkileri etkiliyor. Bu, özgürlüğün, refah nedeniyle içe dönük sömürgeleştirilmesinin sonucudur. Zengin ülkelerde tıbbi sömürgeleştirme hasta edici boyutlara varmıştır; yoksul ülkeler hızla bunu izlemektedir. (Tek bir ambulansın sireni Şili’deki bir kasabanın hastalara yardım tutumunu yok edebilir.) “Yaşamın tıplaştırılması”adını vereceğim bu sürecin politik yönden açıkça tanınmasının zamanı gelmiştir. Tıp, sanayi toplumunda bir dönüşümü amaçlayan politik hareketin ilk hedefi olabilir. Yalnızca, karşılıklı kendi kendine bakım yetisini elde eden ve bunu çağdaş teknoloji uygulamasına bağımlılıkla bütünleştirmeyi öğrenen kişiler, üretimin sanayi biçimini öteki alanlarda da sınırlamaya hazır hale gelebilirler.

Kritik sınırların ötesinde büyümüş, profesyonel ve doktora dayalı bir sağlık koruma sistemi üç nedenden dolayı hasta edicidir; Potansiyel yararlarından daha ağır basan klinik zararlar verir; toplumu sağlıksız kılan koşulların üstünü örtse de onları arttırmaktan başka bir şey yapamaz; bireyin kendi kendini iyileştirme ve çevresini biçimlendirme gücünü saptırma ve elinden alma eğilimindedir. Çağdaş tıp sistemi katlanılabilir sınırları aşmıştır. Toplum sağlığı metodolojisindeki medikal ve paramedikal tekel, bilimsel başarının insanın değil, sanayinin gelişimini güçlendirecek biçimde yanlış kullanımına net bir örnektir. Böyle bir tıp, toplumdan rahatsız ve bıkkın insanları hasta, güçsüz ve teknik onarım gerektiren kişiler olduklarına ikna etmeye yarayan bir araçtır yalnızca. Modern Tıbbın hastalık üreten bu üç ayrı etkisini üç bölümde ele alabiliriz.

İlk bölümde tıp teknolojisindeki başarıların bilançosu yer alır. Birçok kişi doktorlar, hastaneler ve ilaç sanayisi konusunda zaten endişelidir ve sadece kuşkularını destekleyecek verilere gereksinim duymaktadır. Doktorlar, bugün yaygın olan pek çok tedavi biçiminin resmen yasaklanmasını talep ederek güvenilirliklerini desteklemeyi gerekli görürler. Tıp uygulamasında, meslekten olanların zorunlu gördüğü kısıtlamalar genellikle öylesine radikaldir ki, politikacıların çoğunluğu tarafından reddedilir. Bu pahalı ve yüksek riskli tıbbın yararsızlığı günümüzde her yerde tartışılan bir olgudur ve ben bunu üzerinde çok fazla durmalıyız.

İkinci bölümde, tıbbın sosyal örgütlenmesinin sağlığı doğrudan yadsıyan etkilerini, Üçüncü bölümde ise tıbbi ideolojinin kişisel direnci sakatlayıcı etkisini ele almak gerekir.

Sonuç olarak, halkın sağlığa kavuşma gücünü kazanmasına ancak, sağlığın profesyonel yönetimini sınırlandırmayı amaçlayan bir politik programın olanak sağlayabileceği ve sanayi tipi üretimin toplum genelinde eleştirilmesinin ve sınırlandırılmasının ayrılmaz bir parçası olduğu ortaya çıkıyor. Sh:12-17

KARABÜYÜ

Hastanın ya da çevresinin fizik ve biyokimyasal yapısına teknik müdahale, tıbbi kurumların tek işlevi değildir ve asla da olmamıştır. Patojenlerin (Hastalık oluşturanlar) uzaklaştırılması ve (yararlı ya da yararsız) tedavi araçlarının uygulanması insan ile hastalık arasına girmenin kesinlikle tek yolu değildir. Hekim, amaçlanan teknik rolü oynamak için donandığı durumlarda bile kaçınılmaz olarak, dinsel, büyüsel, etik ve politik işlevleri de yerine getirir. Çağdaş hekim bu işlevlerin her birinde, şifa dağıtıcıya ya da salt ağrı dinil iriciye oranla daha patojendir.

Büyü ya da seremonilerle iyileştirme tıbbın önemli geleneksel işlevlerinden biridir. Büyüde, şifa dağıtıcı kişi dekoru ve sahneyi düzenler. Kendisiyle bir grup birey arasında, kişisel olmayan bir tarzda, buna uygun bir ilişki kurar. Büyü, hastanın ve büyücünün amaçları uyuştuğu zaman işe yarar; gerçi kendi uygulayıcılarını part-time büyücüler olarak tanımak bilimsel tıbbın epey zamanını almıştır. Doktorun profesyonel beyaz-büyü uygulamasını, onun bir mühendis olarak işlevinden ayırmak (ve onu bir şarlatan olma suçlamasından korumak) için “placebo”terimi yaratılmıştır. Bir şeker hapı doktor tarafından verildiği için işe yaradığına bir placebo gibi etki etmiş olur. Placebo (Latince “mutlu edeceğim”) yalnızca hastayı değil, bunu veren hekimi de mutlu eder.

Yüksek kültürlerde, dinsel tıp, büyüden hayli farklı bir şeydir. Ara dinler felakete karşı tevekkülü destekler ve acı çekmenin vakur bir iş haline geldiği bir mantık, bir tarz ve toplumsal dekor sunar. Acının kabul edilmesi için sunulan olanaklar her bir ana gelenekte farklı şekillerde açıklanabilir: Geçmişteki enkarnasyonlarda (Ruhun beden bulması) yoğunlaşan Karma (Budizm ve Hinduizmde insanın iyi ya da kötü yazgısının dünyaya daha önce gelişinde yaptığı iyi ya da kötü eylemlerin sonucu olduğuna inanan düşünce,) olarak; İslâmâ çağrıdaki Tanrı’ya teslimiyet olarak ya da haç üzerindeki kurtarıcı İsa’yla daha yakın bir ilişki fırsatı olarak. Yüksek dinler iyileşme için kişisel sorumluluğu uyarır; bazen gösterişli, bazen etkili teselliler için papazlar gönderir, model olarak azizleri sunar ve genellikle halkın tıbbi pratiği için bir çatı oluşturur. Bizimki gibi laik toplumlarda, dinsel örgütlenmelerin daha önceki ritüel şifa verici rollerinden çok az bir şey kalmıştır. Sofu bir Katolik, kişisel duasından mistik bir güç kazanabilir, Sao Paolo’ya yeni gelmiş bazı marjinal gruplar yaralarım sürekli Afro-Latin dans kültürüyle iyileştirirler ve Ganj Vadisi ’ndeki Hintiler hâlâ Veda(Hindu dininin en eski kutsal kitapları ) ilahileri söyleyerek iyileşmeye çalışır. Ama bu tür şeyler, kişi başına düşen belirli bir GSMH miktarının daha üzerindekini elde eden toplumlarla çok uzak bir paralellik gösterir. Sanayileşmiş toplumlarda, mit oluşturan başlıca seremonileri laik kurumlar yönetir.

Eğitim, ulaşım ve taşımacılık ve kitle iletişim kültleri farklı adlarla, Voeglin’in çağdaş gnosis (Evliyalık) diye adlandırdığı aynı toplumsal miti yüceltir.

Gnostik dünya görüşü ve inançlarında ortak olan altı özellik vardır:

(1) Dünyanın halinden, kötü düzenlendiği kanısında oldukları için hoşnut olmayan bir hareketin üyeleri tarafından uygulanırlar.

(2) Buna bağlananlar bu durumdan kurtulmanın olanaklı olduğuna,

(3) bunun en azından seçilmiş kişiler için olanaklı olduğuna

(4) bunun, var olan kuşağın zamanında yapılabileceğine inanırlar.

(5) Gnostikler ayrıca, kurtuluşun teknik etkinliklere bağlı olduğuna,

(6) ve bu etkinliklerin kurtuluş için özel bir formülü tekellerinde tutan topluluk üyelerine özgü olduğuna da inanırlar.

Bütün bu dinsel inançlar ondokuzuncu yüzyılın ilerleme ülküsünü ritüelleştiren ve kutlayan teknolojik tıbbın sosyal örgütlenmesinin temellerini oluşturur.

Tıbbın teknik olmayan önemli işlevlerinden üçüncüsü büyüyle değil, etikle ilgilidir ve ayrıca dinle bir ilgisi yoktur, tamamen din dışıdır.Bu ne büyücünün ustalıkla girdiği gizli ilişkiye ne de rahibin biçimlendirdiği mitlere bağlıdır, daha çok tıbbi kültürün insanlararası ilişkilere verdiği biçime bağlıdır. Tıp, istenirse öyle bir örgütlenir ki toplumu zayıfa, kötürüme, hassasa, sakata, kederliye ve manik depresife az ya da çok kişisel tarzda yaklaşmaya motive eder. Her toplumun tıbbı, belirli bir sosyal karakteri teşvik ederek, ayrıca toplumun tüm üyelerine, zayıflara karşı sevecen bir hoşgörü ve karşılıksız yardım konusunda aktif bir rol vererek, insanların acısını etkili bir biçimde azaltabilir. Tıp, toplumun insanlararası armağanlar alıp verme, iyilik yapma ilişkilerini düzenleyebilir. Talihsizlere karşı sevecenliğin, sakatlara karşı yardımseverliğin, zor durumda olanlar için kurtuluş kapısının ve yaşlılara karşı saygının var olduğu bir kültür, üyelerinin çoğunluğunu günlük yaşamla büyük ölçüde bütünleştirebilir.

Şifa dağıtan kişiler, tanrıların rahipleri, yasa yapıcılar, büyücüler, medyumlar, berber-eczacılar ya da bilimsel danışmanlar olabilir. Ondördüncü yüzyıldan önce Avrupa’da, bizim “Doktor”ları içine alacak, anlambilim açısından yakın, ortak bir sözcük bile yoktu. Yunanistan’da çoğunlukla köleler için kullanılan “onarıcı” (repairman) sözcüğü bir zamanlar itibar görmüşse de, bu kişiler özgür insanlar için, şifa dağıtıcı felsefeciler ya da hatta jimnastik öğretmenleriyle bile aynı düzeyde değillerdi. Cumhuriyetçi Roma’da, özel tedavi ediciler saygınlığı olmayan tipler olarak kabul edilirdi. Su tedarik yasaları, lağımlar, çöplerin toplanması ve askeri eğitimle birlikte, bir devlet kurumu olan şifa dağıtan tanrılar kültü yeterli görülürdü; büyükannenin evde yaptığı ilaçlara ve ordu sağlık görevlisine, özel bir ilgiyle paye verilmezdi. Örneğin, Jül Sezar MÖ 46 yılında, ilk grup Asklepiad’ı yurttaşlığa kabul edinceye dek bu ayrıcalık, Yunan hekimler ve şifa dağıtıcı rahipler için reddedilmişti. Araplar, hekimi onurlandırırlar, Yahudiler ise sağlık hizmetini getto düzeyinde bırakır ya da bilinçsizce Arap hekimler ithal ederlerdi. Tıbbın çeşitli işlevleri farklı biçimlerde, farklı rollerde bütünleşmişti. Sağlık hizmetini tekel altına alan ilk meslek, yirminci yüzyıl sonlarındaki hekimliktir.

Paradoksal bir biçimde, hastalık için teknik ustalığa ne denli çok önem verilirse, tıp teknolojisinin simgesel ve teknik dışı işlevi de o ölçüde artmaktadır. Daha fazla paranın herhangi bir kanser hastalığından kurtulma oranını arttırdığı konusunda ne denli az kanıt varsa, operasyonların özel tiyatro sahnesine yayılmış tıp dallarına o denli fazla para harcanacaktır. Son yirmibeş yılda, akciğer kanseri ameliyatlarındaki artış ancak, uzmanlar için iş, yoksullara eşit yaklaşım, hastaların simgesel tesellisi ya da insanlar üzerinde yapılan deneyler gibi tedaviyle ilgisi olmayan amaçların varlığıyla açıklanabilir. Yalnızca beyaz gömlekler, maskeler, antiseptikler değil, tıbbın bütün dalları finanse edilmeye devam etmektedir; çünkü bu dallar teknik dışı, genellikle simgesel bir güçle donatılmışlardır.

Modern doktor, ister istemez, simgesel, teknik dışı rollere bürünmeye zorlanmıştır. Adenoidlerin (Lenf beziyle ilgili dokular) çıkarılmasında teknik dışı işlevler egemendir: ABD’de yapılan tonsillektomi (bademcik) ameliyatlarının yüzde 90′dan fazlasında teknik açıdan gereksizlikler ortaya çıkmıştır, ama bunlar yine de tüm çocukların yüzde 20-30′una uygulanmaktadır.Bin tanesinden biri doğrudan bu ameliyatın sonucu olarak ölmekte, binde 16′sında ise ciddi komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır. Hepsi, değerli bağışıklık mekanizmalarını yitirmektedir. Ayrıca hepsi, ruhsal bir saldırıdan dolayı etkilenmekledir: Bir hastaneye kapatılmakta, anne-babalarından ayrılmakta, tıp kuruluşunun gereksiz ve çoğunlukla kibirli kalabalığıyla karşılaşmaktadırlar. Çocuk, önünde, vücudu hakkında kararlara varan ve yabancı bir dil kullanan teknisyenlere hedef olmayı öğrenir; vücudunun bazı yabancılar tarafından, yalnızca onların bildiği nedenlerle saldırıya uğrayabileceğini öğrenir ve ona, yaşamın gerçeğine böyle bir tıbbi başlangıç için para ödeyen sosyal güvenlik sisteminin var olduğu bir ülkede yaşamanın gururu hissettirilir.

Bir ritüele fiziksel katılım, o ritüelin doğurmak için örgütlendiği mite girmek için gerekli bir koşul değildir. Tıp seyircisini çeken gösteri sporlarının güçlü bir büyüleyici etkisi varılır. Dr. Christian Barnard’ın turist olarak Rio de Janerio ve Lima’yı gezdiği sırada ben de oralardaydım. Barnard, her iki kentte de, büyük bir futbol stadyumunu, insan kalbini değiştirmedeki korkunç yeteneği yüzünden onu isterik bir biçimde alkışlamaya gelen kalabalıklarla günde iki kez doldurmuştu. Bu tür tıbbi-mucizevi tedavilerin dünya çapında etkisi vardır. Bunların yabancılaştırıcı etkisi, değil hastaneye, semt kliniğine bile giremeyen insanlara dek uzanır. Onlara bilim sayesinde kurtuluşun olanaklılığı gibi soyut bir güvence sağlar. Rio stadyumundaki deneyimim, beni bundan hemen sonra gördüğüm, Brezilya polisinin tutuklulara yapılan işkence sırasında onların hayatta kalmasını sağlayan aletleri bugüne dek ilk kez kullanan polis olduğunu gösteren kanıtlara dayanmaya hazırlamıştır. İşte, tıp tekniklerinin böylesine kötüye kullanımı tıbbın egemen ideolojisiyle garip bir şekilde ilintilidir.

Tıp tekniğinin toplum sağlığına yönelik, kasti olmayan etkisi elbette olumlu olabilir. Gereksiz bir penisilin iğnesi sihirli bir şekilde, kendine güveni ve iştahı yerine getirebilir. Kontrendike bir operasyon bir evlilik sorununu tesadüfen çözebilir ve çiftin hastalık belirtilerini azaltabilir Doktorun yalnızca şeker hapları değil, zehirleri bile güçlü placebolar olabilir. Ama bu, tıp teknolojisinin yan etkilerinin yaygın sonucu değildir. Özellikle, pahalı tıbbın daha etkili hale geldiği dar alanlardaki simgesel yan etkilerin, sağlığı korkunç bir şekilde yadsır bir hale gelmiş olduğu savunulabilir: Hastanın kendi kendine iyileşme çabasını destekleyen beyazbüyü, karabüyüye dönüşmüştür.

Sosyal iatrojenez geniş anlamda, negatif bir placebo, yani bir nocebo etkisi olarak açıklanabilir. Biyomedikal müdahalelerin teknikdışı yan etkileri çoğu zaman sağlığa büyük zararlar verir. Bir tıbbi işlemin karabüyü taşıyan etkisinin şiddeti onun teknik açıdan etkili olmasına bağlı değildir. Placebo gibi, nocebonun da etkisi hekimin yaptıklarından büyük ölçüde bağımsızdır.

Tıbbi işlemler, hastanın kendi kendine iyileşme gücünü harekete geçirmek yerine onu kendi tedavisini gizlice röntgenleyen zayıf iradeli ve şaşkın bir röntgenciye çeviriyorsa, o zaman karabüyüye dönüşürler. Tıbbi işlemler, hastayı başındaki belanın şairane bir yorumunu yapmaya teşvik edeceklerine ya da acı çekmeyi öğrenmiş bir insanı -çoktan ölmüş ya da kapı komşusu olan- ona örnek diye göstereceklerine, onun tüm umudunu bilime ve onun memurlarına yoğunlaştırmasını sağlayan ritüeller sergileyen hasta dini haline gelmişlerdir. Topluma, sorunlu kişinin sosyal hoşgörüsünü artıracak motifler ve disiplinler kazandırmak yerine hastayı profesyonel bir çevre içinde soyutluyorlarsa, bu işlemler, yarattıkları moral çöküntüsü ile hastalığı artırırlar. Biyomedikal uğraş bahanesiyle oluşturulan büyüsel facia, dinsel zarar ve ahlâki çöküş tümüyle, sosyal iatrojenezi artıran önemli mekanizmalardır. Bunlar, ölümün tıplaştırılmasıyla birleşir.

Yunanistan, Hindistan ve Çin’deki doktorlar tapmaklar dışında ilk kez iş kurduklarında tıp adamı olmaktan çıkmışlardır. Hekimler hastalık üzerinde akla dayalı bir güç talep ettiklerinde, toplum, onlara büyücü-şaman tarafından sağlanan karmaşık kişilik duygusunun ve bununla bütünleşen hekimin şifa dağıtıcılığına olan inancını yitirir. Tıbbi şifanın büyük gelenekleri mucizevi iyileştirmeyi rahiplere ve krallara bırakmışlardır. Tanrılarla “işi” olan sınıf, onların müdahalesini talep edebilirdi. Kılıcı kullanan ele verilen güç yalnızca düşmana değil, ruha da boyun eğdirmek içindi. Onsekizinci yüzyıla değin, İngiltere kralları her yıl, hekimlerin tedavi edilemeyeceğini bildikleri, cilt veremine yakalanmış olan kişileri katletmiştir. Hastalıkları majestelerinin bir dokunuşuyla iyileşmeyen saralılar cellatın elleriyle gelen şifa dağıtıcı güce sığınmak zorunda kalmışlardır.

Tıbbi uygarlığın şifa dağıtan esnaf loncasının yükselmesiyle birlikte hekimler kendilerini şarlatanlardan ve rahiplerden ayırdılar, çünkü sanatlarının sınırını biliyorlardı. Tıp kurumu bugün, mucizeler yaratma hakkını yeniden talep etmektedir. Tıp, etyoloji (nedeni) kesin olmasa da, prognoz (hava durumu) kötü olsa da, tedavi deney mahiyetinde olsa da, hasta üzerinde hak iddia etmektedir. Bu durumda, bir “tıbbi mucize”ye kalkışmak başarısızlığın önüne konmuş bir engel olabilir; çünkü mucizeler ancak umut edilir, kesin olarak beklenmez. Çağdaş hekimin sağlık üzerinde talep ettiği radikal tekel, şimdi onu, öncülerinin teknik şifa dağıtıcılar olarak uzmanlaştıklarında vazgeçmiş oldukları rahibin ve kralın işlevlerini yeniden üzerine almaya zorlamaktadır.

Mucizenin tıplaştırılması son hizmetin sosyal işlevinin içyüzünü daha iyi görmemizi sağlıyor. Hastanın eli kolu bağlanmıştır, bir uzay adamı gibi denetlenmektedir ve televizyonda sergilenmektedir. Bu parlak gösteriler, milyonlarca insan üzerinde, özerk bir yaşama ait gerçekçi umutları doktorların uzaydan sağlık getireceği hayaline çeviren bir ayin, bir büyücünün yağmur dansı gibi etki yapmaktadır. Sh:75-81

Kaynak: Ivan İllich, Sağlığın Gaspı, Özgün adı: Médical Nemesis, İngilizceden çeviren Süha Sertabiboğlu, Birinci basım, 1995, İstanbul
THE PHYSİCİAN / Hekim/ El Medico (2013) [İBN-İ SÎNÂ]

DÜNYADA TÜRKİYE, TÜRKİYE’DE SİVAS


Sivas şehri isminin, Romalılar döneminde “Dio-polis”yâni “Tanrı şehri”anlamındadır. Selçuklular, Sultan Alaeddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi, “Yücelik Beldesi”anlamına gelen “Dâr’ül âlâ” idi. (ÖZ, Mehmet Ali, Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi Tarihi Ve Coğrafyası, Sivas, 2002)

Bu meyanda antik dönemde Diaspolis (Tanrı Şehri) diye anılan Sivas’ın mazhariyetinin devamı için Şems ed-dîn Ebûs-Senâ Ahmed b. Mehmed Sîvâsî kaddesellâhü sırrahu’l aziz Efendi (vefat: 1009/1600) İbret-nümâ (Terceme-i İlahi-name-i Attar) manzum eserinde Sivas şehri halkı için yaptıkları duada buyurdular ki;

  • Kitabın bitmesine Sivas mekân olduğu için onu anmak gerekir.
  • Halkına dualar edeyim, yüce dergâha yakarışlarda bulunayım.
  • İlahi, aşk ehline sefalar, dertli olanlarına devalar vermeni dilerim.
  • Seni isteyenlere Seni, daha azını isteyenlere de Seni ver.
  • Perdeleri olanların perdelerini kaldırmanı,  manevi yolculuk yapanların kapılarını açmanı dilerim.
  • İlim ehline faydalı ilim, gözyaşı ve kalp hassasiyeti vermeni;
  • Yöneticilerine adalet, şefkat ve güvenilir olmalarını nasip eylemeni;
  • Şehir halkını sel ve depremden, hata ve batıla kaymaktan muhafaza kılmanı;
  • Yardımınla büyük başarılar nasip etmeni, Habibinin yoluna onları ulaştırmanı;
  • Fakir olanlarına sabır ve kanaat, zengin olanlarına cömertlik ve eli açıklık nasip etmeni dilerim.
  • İlâhi, beylerine barış ve huzur vermeni, son anlarında kurtuluşa kavuşmayı nasip etmeni;
  • Günahkâr olanlara, ey tövbeleri çok kabul eden, doğruyu göstermeni, tevbe nasip etmeni niyaz ederim
  • Duamız bu şehirde yaşayan erkek ve kadınların büyük ve küçüklerin hepsi içindir.
  • İlâhi! Onları Habibinin mesajını alanlarından eylemeni; Hepsini hak olan işi söyleyenlerden eylemeni;
  • Salih amel, zühd ve iman ile ya rabbi onları bu dünyadan göçürmeni;
  • Bizi Firdevs cennetlerinin en üst makamlarında bir araya getirmeni;  Faziletinle tecellilerine ulaşanlardan eylemeni diliyorum. Âmin.

Yine Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi buyurdular ki;

“Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.”

Kaynak: http://ismailhakkialtuntas.com/2010/03/17/gavs-ul-azam-ihramcizade-ismail-hakki-toprak-sivasi-sozlerinden/#_ftn19

 

“SAFİYE EROL KİTABI”NDAN


SERT İLİŞKİLER: ÜLKER FIRTINASI

Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı’ndan sonra Ülker Fırtınası’nı kaleme alır. Romanın tefrika edildiği tarihlerde Her Ay dergisinde “Omiro başlıklı bir makalesi yayınlanır. Yazarın Almanya’ya son ziyareti “İkinci Cihan Harbi başında”dır. Almanya’da olduğu sırada Türkiye’den bir telgraf gelir: “Atatürk öldü, hemen gelin” Bunun üzerine Erol, 10 Kasım 1938 tarihinden hemen sonra ülkesine döner.

Yazarın bu sıralarda yazıp tamamladığı Ülker Fırtınası’nda dil daim bir oturmuştur. 1934 ile 35 yıllarında yazıldığı tahmin edilen roman 1938′de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilir. Kitap olarak yayınlanıp ise 6 yıl sonra gerçekleşecektir. Ne var ki sadece kitap olarak yayınlanışı gecikmez, tefrikası da yıllarca bekler. Safiye Erol, mâlum mülâkatında Ülker Fırtınası’nın gazetede nasıl yayınlandığının hikâyesini de anlatır.

Kandemir’in ikinci romanını nasıl neşrettiği sorusuna Erol, şu karşılığı verir: “Basbayağı… Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nâdî Bey’in kapısını çaldım. ‘Bir romanım var’ dedim. Aldı ‘Hele bir okuyalım’ dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses sedâ çıkmadı. Gittim, ‘Geri verin’ dedim. Vermediler. Sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nâdî Bey’e Serkl Doryan’da rast gelmiştim. ‘Yarın kitabımı verin artık’ dedim…

Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye. Böylece 1938′de tefrika edildi. Sonra kitap oldu.” Yazar şu satırlarla başlar Ülker Fırtınası’na:

“Bu romanın kahramanı Nûran Yerli’nin ilk sözü. Ben Yehûda’yı gördüm.”

Otuz, otuzbeş yaşlarında, buğday benizli, kara gözlü, güler yüzlü bir gençti. Pırıl pırıl yanan beyaz dişleri, alnından düz başlayarak ensesine doğru kıvrılan ipek gibi siyah saçları vardı. Sevimli idi. Hem de o kadar ki. şahsından çağlayan sempati tûfanına İsâ peygamber bile yenildi. Müzelerde gördüğünüz Yehûdâ tasvirlerine inanmayınız. Öyle çatık ve sefil suratlı bir mütereddinin İsâ havârîleri sırasına geçmesine imkân mı var? Bir peygambere en yakın olan müritlerin hepsi elbet de temiz, nurlu ve halâvetli insanlardır.”

Yazarın romanları üzerine ciddi bir inceleme yayınlayan Prof. Dr. Sema Uğurcan,Ülker Fırtınası’nı Safiye Erol’un romancılığında daha üst İm aşama olarak kabul eder ve romanı şöyle özetler:

“Ülker Fırtınası, Safiye Erol’un romancılığında daha ileri bir merhaledir. Birbirine denk olmayan Nuran ile Sermed arasında ilerleyen ve gerileyen yoğun, gergin aşk ilişkisi anlatılır. Nuran, Batı müziğini, Sermed Türk müziğini icra eder. Nuran bekârdır. Sermed evli ve hercai gönüllüdür. Nuran’ın müzikle ilgili büyük idealleri vardır. Sermed anlık zevklerin ve para kazanmanın peşindedir. Kadınlara sahiplik etmek isteyen bir şark zihniyetine sahiptir. Şiddetli olsa da uzun sürmeyen, fazla tahrip bırakmayan Ülker Fırtınası ile, Nuran’ın aşk sarsıntılarından sonra kendisini toparlaması arasında ilişki vardır. Nuran Sermed’e sevgisini arkadaşlık hâline döndürmeyi başarır. 1930′ların siyasî kültürel atmosferi Türk müziğini geliştirecek imkânlar sunmadığı ve disiplinsiz olduğu için Sermed mesleğinde tükenir. Nuran duygularım ifade eden besteler yapar. Doğu-batı müziğini telife çalışır, notaya geçmemiş eserleri derler.”

Yazarın romanlarındaki ilk tasavvufî neşvenin Kadıköyü’nün Romanı’nda kıvılcımlandığını söyledik. Doğru, ama asıl mistik yoğunluk Ülker Fırtınası’nda hissedilir, hatta yaşanır. Otobiyografik unsurların ağırlıklı olduğu romanda, tasavvuf düşüncesi kendisini kuvvetle hissettirir. Nitekim Uğurcan da bu düşüncededir:

“Safiye Erol’da tasavvuf felsefesi Ülker Fırtınası’ndan itibaren ortaya konulur. Nuran’ın babası maddî külfetleri üzerinden atma, meslekî bilgiyi ve parayı ihtiyacı olana verme, sevinç ve hüznü eşitleme, kâinata vahdet nazariyesiyle bakma, heyecanı sanata dökme tarzında tasavvufî özellikleri üzerinde taşır. Yazarın bütün eserlerinde görülen kader fikri, burada ilk romandan daha derin işlenir. Tasavvufu bu tarz benimseyen Ali Fethi Bey romanın en iyi canlandırılmış şahıslarından biridir. Ali Fethi Bey’in nefis terbiyesi için başvurduğu yol, iki mısrayla aktarılır:

Çek çevir kendini er meydanıdır

Yok meydanı değil var meydanıdır

Burjuva alışkanlıkları olan, Avrupa kültürü içinde büyüyen Nuran, i lin gelince babasıyla yollarının birleşeceğini sezer. Sermed’le geçirdiği njk macerasından sonra babasının tesiri altında en ince ve artistik bir panteizme kadar yürür. Babası gibi mutlak huzurun yalnız Allah’ta bulunduğu prensibini yaşamaya başlar.”

Romanın baş kişisi Nuran Yerli’nin “Son Sözleri” bölümünden önce sevdiği Sermet’e aydınlık yüzle ve gülümseyerek söyledikleri, eserin mistik boyutunu bütün çarpıcılığı ile yansıtır bir bakıma:

“Doğrudur, diyordu, her şey geçer; aşk da, ıztırap da saâdet de. Böyle şeylere bel bağlamak olmaz. Mutlak huzuru yalnız Allah’ta buluruz. Bâkî, Tanrı bâki.”

Nuran’ın kendi hayatının muhasebesini yaptığı son sözler oldukça ilginçtir.

“Onun anlayamadığı bir şey var: Kendisinden hıyânet gördüğüm için aşka küstüğümü, şâyet uzun bir vefâ ve sevgi bulursam yeni baştan bağlanabileceğimi sanıyor. Halbuki ben bir ölüm sarsıntısı ve bir inkılâp gelirdim. Yeni bir hayat şekli yaratmadan yaşayamazdım. Bu bâsübâdelmevtten sonra dünyaya gelen yeni Nûran için aşkın ve ferdî hayatın ne kıymeti olabilir?

Başımdan geçen ders bana sâdece bir inkisar ve hicran öğretmedi. Ben daha derin mânâlara nüfûz ettim ve anladım ki, istihkak lanımayan, liyâkatle alay eden, en kıymetli malzemesini en sefil gayele re harcayan bu hayatta üstat olmak için, benim şimdiye kadar tuttuğum yollardan çok başka yollar tutmak lâzımdır. Yarlığımın en gizli, en mistik elemanlarına varıncaya kadar değiştim. Ve eğer ölmedimse ancak bu istihâle pahasına ölmedim.

Yehûdâ Sermet, seni affettim. Hayır… Affettim dememeliyim, bu söz biraz küstah düştü. Sen bana karşı bir suç işledinse bile ancak bundan beş sene evvel, benim o zamanki görüşüme göre bir suç olmuştur. Bugün öy le telâkki etmiyorum. Mukadderâtım dolambaçlı mekanizması karşısında kimin suçlu, kimin mağdur olduğuna kolay kolay hükmedilemez. İsâ kendi katilini eliyle dürttü. Akılda olmayan şeyi onun aklına getirdi. Belki sana da o zamanki zulümleri yaptıran benim kaderimin tazyiki idi, Sermet.

Sermet! Artık Yehûdâ değilsin. Belki hiçbir zaman değildin. Hani babam bir şarkı söyler, duydun mu?

Beni hicrâna âşinâ eden baht-ı siyâhımdır

Seni hep bîvefâ eden benim baht-ı siyâhımdır.”

Ülker Fırtınası da aşk sızılarını dile getiren bir roman olarak karşımıza çıkar. Kadıköyü’nün Romam’ndan sonra bu eserde dil daha bir oturmuş, üslûp daha ahenk kazanmıştır. Mutsuz bir aşkın dillendirildiği romanda farklı bir aşk duygusu ortaya sürülür. İnsan ruhunun arınışı ve gerçek aşkla yunuşu Safiye Erol’un temel tezidir zaten. Selim İleri, Ülker Fırtınası’nda farklı kültürlerin değişik alanlarda çatışmasına dikkat çeker:

“Kolay kolay o devrin yazarlarının göze alamayacağı bir cesaretle Safiye Erol toplumun ilk bakışta hoş görmeyeceği hattâ hoş görmek şöyle dursun, yargılayacağı bir aşk duygusunu büyük bir incelikle dile getiriyor Ülker Fırtınası’nda. Ve onun bu aşkın insanoğlunda bırakacağı acılım dile getiriyor ve kurtuluş için de ancak insanın gönül eğitiminden geçtikten sonra o acılardan arınabileceğine dair şaşırtıcı bir teklifle karşımıza çıkıyor. Tabii yine Ülker Fırtınası’nda bizim toplumsal, meselelerimizin en önde gelenlerinden biri olan müzik meselesi, doğu müziği, batı müziği meselesi de romanın bir düzeni olarak karşımıza çıkıyor. Ama çok ‘,aşırtıcı bir biçimde karşımıza çıkıyor, şöyle ki romanın kahramanı olan genç kadın, Almanya’da, konservatuarda batı müziğinin eğitiminden geçmiştir ve kendi memleketinde de bu müziğin gelecek için insanlığın, toplumun, ülkenin geleceği için önemli bir sanat dalı olarak görmektedir. Onun karşısına çıkan Türk müziği ise artık gündem dışı kalmış, gözden düşmüş, hatta gözden düşmek şöyle dursun, romanın çok ustaca yazılmış bâzı sahnelerinde bir gazino sahnesi içinde, bir çalgılı gazino sahnesi vardır, orada gözlenebileceği gibi ayaklar altında çiğnenir hale gelmiştir. Romanın sonu tabii bu müzik konusunda batı müziğine daha yakın olan bir özellik gösteriyor yâni romanda birçok acılar oluyor ama romanın kahramanı olan kişi, Nuran, yine de batı müziği konusunda kendi eğitimi o olması sebebiyle ve orada kalmayı, onunla yetinmeyi tercih ediyor.”

Tanpınar’la Kesişen Yol

Aydın kimliğinin roman boyunca bir çatışma alanı bulduğu Ülker Fırtınası’nda, olayların perde arkası zaman zaman aralanmaya çalışılır. Bu ba kımdan Huzur’un “Nuran”ı ile “Ülker Fırtınası”nın “Nuran”ı arasında çok sıkı benzerlikler bulmak mümkün. Erkek kahramanlar Mümtaz ile Sermet arasında da. Aynı dönemde yaşayan romancıların ortak duyarlılıklarını romanlarına yansıttıkları gerçeğine götürüyor bizleri. Doğu ile Batı kültürleri arasında bocalayan insanımızın kimlik arayışına Tanpınar da Safiye Erol da çareler gösterir, reçeteler verir. Nitekim Muhterem Yüceyılmaz da bir makalesinde, “Ülker Fırtınası’nın Nuran’ı Tanpınar’ın roman kahramanı Nuran’ına prototip teşkil eder mahiyettedir.” diyerek bu gerçeğe işaret eder.” Her iki roman ve romanlardaki kahraman Nuran Mustafa Kutlu’nun da dikkatini çeker. Kutlu, buradan yola çıkarak iki aydın yazar arasındaki ‘farklı’ bakışlara parmak basar:

“Ülker Fırtınası (1944) bana garip bir şekilde Tanpınar’ın bu romandan beş yıl sonra çıkan (1949) ünlü Huzur’unu hatırlattı. Her ikisinde de kadın | kahramanın adı Nuran. Merkezdeki mesele Doğu-Batı çekişmesi ve bir sentez arayışı. Safiye Erol hem İslâm’dan hem Türk olmaktan gelen değerleri, hem de Cumhuriyet batılılaşmasını birlikte savunuyor. Buna mukabil Tanpınar kararsızdır, yeni hayat biçimleri (üretim ilişkileri) bulmamızı salık verir. Musiki ve tasavvuf her iki eserde de önde gelen hususlardır.”

Kutlu daha sonra Ülker Fırtınası’na eğilir:

“Safiye Erol’un varlıklı alafaranga muhitlerden devşirdiği aşk hikâye alabildiğine romantik, hatta marazi-yasak aşklar. Yazar alelade olandan uzak dururken sürekli harikuladeyi dile getirmektedir. Ülker Fırtınası’nın oturduğu temel motif Hz. İsa-Yehuda menakıbıdır.

Yazar aşkın derinliklerine, insan ruhunun karanlık labirentlerine, en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşüşün bütün merhalelerini çizmek arzusunda.

Bu büyük (ve yasak) aşkların varacağı nokta Ülker Fırtınası’nda şöyle dile getirilir: “… her şey geçer, aşk da, ızdırap da, saadet de. Böyle şeylere bel bağlamak olmaz. Mutlak huzuru yalnız Allah’ta buluruz. Bâkî, Tanrı bâki.”

Kutlu ilaveten, “Artık unuttuğumuz, hele yeni nesillerin hemen hiç karşılaşmadığı o güzelim dil kullanımını, ifade yüceliğini görmek-duymak için Safiye Erol okumanın tam zamanı” diyerek okuyucusuna romancıyı salık verir.

Bir ‘aşk’ ve ‘tutku’ romanı olan Ülker Fırtınası, birçok yazarın hayranlığım çeker. “Aşk cevherinin tekliğini, geçmişten geleceğe uzanan bir çizgide gönülden gönüle akışını, sürekliliğini” bu romanda usta bir biçimde yorumladığını belirten Sabahat Emir, romancının aşk anlayışının yüceliğini şu satırlarla dile getirir:

“Gerçekten, Safiye Erol’un ruh tahlilleri, aşkı görünen ve görünmeyen cepheleriyle anlatışı bir sarraf inceliğiyle işleyişi bir simyacı hüneriyle geçmişin anılan ve inancın nûruyla harmanlayışı, bu soyut kavramı zaman za man maddeyle simgeleyişi, maddeyle mânâyı gönül potasında eritişi, yefl yer yoğun bir biçimde hissettirdiği mistik hava inanılmaz bir anlatım güzelliği sergiliyor.”

Yazarın romanlarıyla ilgili genel bir değerlendirme yapan Selim İleri, Ülker Fırtınası’ndaki tasavvufî arayışa ve medet umuşa işaret eder: “Ciğer’ delen’de sâdece hüzünle noktalanan aşk, Ülker Fırtınası’nda tasavvufun gönül eğitiminden bir arınış umar. Ne var ki, müzik eğitimini Batı’da tamamlamış Nuran Yerli’nin derin yaralar aldığı aşkı, sona ermez bir gelgitte hep bir ‘elem dünyâsı’na yine de sürüklenecektir.”

Bazı romanlar yeniden okunduklarında bilinmedik çehrelerini gösteril okuyucusuna. Selim İleri de Ülker Fırtınası’nı yeniden okuduğunda “Müzikten değer yargılarına, alaturkayla alafranganın hem çatışması hem birbirini çekmesi beni büyüledi” der. Devam ediyor İleri:

“Sonra Nuran’la Sermet’in dinmez sızılarında kimseye kızamıyordunuz. Toplumun değer yargısı çerçevesinde öyle pek kolay kabul edilemeyecek bu yasak aşk, Safiye Erol’un çok güçlü ruh çözümlemeleriyle alabildiğine inceliyor ve yalnızca kalb ağrısı yaratıyor.

‘İnsan sanatının en lâhutî eserleri hep inkisar denilen beşikte dünyâya gelmişti. Bir şahıs ve bir şekil beni kandırırsa, bana kendinde olmayan bir güzelliğin vehmini verirse, ben ona niye küsüp kin bağlayayım. Bilakis minnettar olmalıyım ki, hakikati veremediyse bile bende hakikatin rü’yâsını yarattı… Nuran’ın san’atkâr ruhu böyle düşünüyordu.’

Safiye Erol tasavvuftan (devşirdiği ilham ve inançla eserlerini kaleme alan bir gönül eri Ülker Fırtınası’nın dünyâsında İstanbul, Boğaziçi’nden Suadiye’ye, henüz bolluklu, sâkin, râhat hayat koşullarında karşımıza çıkar. Romanı, geçmiş, güzel günlerin İstanbul’u için de okuyabilirsiniz. Hoş, çok canlı çizilmiş içkili sazlı gazino sahnelerinde İstanbul’un usul usul değişmeye koyulduğu değişimi biraz kalbimizi burkar. Batı kültürüyle Doğu kültürünün iç içe anlatıldığı bu roman, ikinci okuyuşumda beni çok daha fazla etkiledi.”

Ülker Fırtınası’nın finalinde ülkedeki sosyal değişimden de kesitler verilir:

“Üç sene şimşek gibi geçti, şimdi 1936′dayız. Dil inkılâbı oldu, soyadı kanunu çıktı. Tanıdıklarımızın yeni sivil hüviyetlerini öğrenmeliyiz. Bay Yerli: Ali Fethi Bey’dir, Bayan Yerli: Nûran. Bay Sipâhi: Selçuk’tur; tabiî minesi ve kızkardeşi aynı ismi aldılar. Sermet Rıfat, Bay Ozan oldu. Bir de yeni türedi Bayan Leylâ Güven var; hele bunun kim olduğunu imkân yok tınlamazsınız. Bâri söyleyeyim de meraktan kurtulun. Bu Eglantin’dir. Kocasından ayrıldı. Bay Nûri Güven’le evlendi, Türk oldu.”

Safiye Erol, Ülker Fırtınası’nın yayınlanışından sonra tanışacağı, ruh, fikir ve sanat dünyasında yeni ufuklar açacak olan gönüldeşi Sâmiha Ayverdı’ye 11 Nisan 1949 tarihinde romanı şu satırlarla ithaf edecektir: “Sevgili kardeşim, fikir arkadaşım Sâmiha Ayverdi’ye.” Fırtınalı bir yolculuğu tamamlayan Safiye Erol, adıyla özdeşecek yeni bir serüvene çıkar.

Romanın adı gönül delici ve beyin törpüleyicidir: Ciğerdelen…

Ciğer Delen: “CİĞERDELEN”

Bazı yazarlar bir eseri insanlığa kazandırmak için doğmuş gibidir, kimi şâirler de bir şiiri veya mısrayı söylemek için yaratılmıştır sanki. Safiye Erol “Ciğerdelen”le bam telinden yakaladı insanımızı. Akan yıllar içinde pek çok insan bu romanın adını duydu, daha şanslı fakat sayıları daha az olan çok insan da onu okudu.

Safiye Erol unutulurken bu özge roman yaşadı ki Ciğerdelen’i bu kadar farklı bir roman kılan husus ne?

Niçin bu kadar yayıldı. Neden efsâne gibi ağızdan ağıza, gönülden gönüle yerleşiverdi bir milletin hâfızasına?

Belki de içten, samimi bir hisle kaleme alınmış olmasıydı onu ölümsüzleştiren.

Ciğerdelen hakkında çok şeyler yazıldı. Akademisyenler, yazarlar, şâirlei, romancılar ve araştırmacılar… Hepsi de iyi bir roman olduğu hususundu müttefik. Peki Erol, ne diyor bu roman için…

Yazar, kendisiyle yapılan mülâkatta romanları arasında en çok Ciğerdelen’i sevdiğini belirtiyor. Sebep olarak da, “Deldi de…” diye devam ediyor.

Sonuncusu?
En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.
Niçin en çok sevdiğiniz?

Mânâlı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…

Deldi… Deldi de ondan diyor ve ilâve ediyor:
Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.
Yapmayın. Niçin?
Feylesof Nietzsce’nin bir sözü vardır: ‘Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar’der.
Bu da aldı mı?
Aldı… Aldı hem de nasıl…
Demek Ciğerdelen sizi korkuttu.
Hayır… Korku yok.. Su testisi su yolunda kırılır…

Ve bir lâhza, şöyle gözlerini süzerek, ‘A adam sen de!’ der gibi dudaklarını büküyor:

Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın.
Ama zayıflamak, hele bayılmak fenâ…
Ne zararı var… Dedim ya, su testisi su yolunda kırılır… Sonra da bu her zaman olmaz…
Merak ediyorum, Ciğerdelen’in nerelerini yazarken bayıldınız?
‘Yedi Peçeli’ bâbında ve kitabın son bâbında…
Bu fasılları bizzat yaşadınız da ondan mı?
Onun da fevkinde. San’atkârın bir hâdiseyi, bir mâcerâyı yaşama tarzı, şahsî yaşayışının fevkındedir. Ben bir eserimde bir aşk hicrânını târif ederken, o hicrânı bütün şark kadınları nâmına yaşadım.’
Su testisi diyorsunuz, çabuk kırılmasa bâri…
Merak etmeyin der gibi bir hoş tebessümle gözlerimin içine bakıyor:
Niçin îtiraf etmeyeyim: Ben gâyet fatalist’im, bu cemiyetin bana ne kadar zaman ihtiyacı varsa, o kadar zaman yaşarım ben… Fazlasına da zâten züm yok…”

Bir eserin yazarını nasıl hırpaladığını Safiye Erol’un bu konuşmasından unlamak mümkün. Önce romanın ilk sayfasını görelim, bakalım, gerçekten de bu kadar medhe, onca övgüye lâyık mıdır, ne dersiniz… “Güvercinler ve Leylekler Diyârı”ndan siftah edip başlayalım:

“Yurdum dedikçe gözümün önüne hep güvercinler ve leylekler gelir. Câmilerinden, şadırvan çeşmelerinden, hamamlarından, hanlarından ziyâde kuşlarının kalbime yuva yapması nedendir, bilmem. Belki yurduma bağlı bin bir hâtıra ve efsâneyi bana hatırlattıkları için… ‘Evvel zaman içinde kalbur saman içinde…’ sözleriyle başlanabilecek bütün o masallar veya hakîkatler -farkı ne ki, değil mi geçmiş aşk ve güzellik, esrar, mâcerâ, kahramanlık doludur. İşte hep biliriz ki güvercin sevdâ, leylek de esrar kuşudur. Yurdum, târih boyunca kâh şarkın kâh garbın dâvâsını benimseyen Trakların yurdudur. Silâhları, atlan, zevkle işlenmiş gümüş kupaları ve hepsinden ziyâde Omiros, Orfoys Tamirus gibi esâtire göçen saz şâirleriyle ün almış olan o hârikalı kavmin toprağında bir kasaba… İsmi de Keşan’dır.

Dârâ ve İskender orduları, Roma lejyonları bu yollardan geçti. Mitradat, Sulla ile burada çarpıştı. Bu yerlerde Alexi Commen, Peçenekler’e dayanamayarak Keşan Kalesi’ne kapandı, sonra bir çıkış yaptı ve ırmak kenarında düşmana karşı durdu. Acaba o ırmak hangisi ola? Kayalıdere mi, Sarıkız Çayı mı, yoksa daha ötedeki Ergene mi?”

Turhan’la Cangüzel’in Aşkı

Erkek kahramanı Turhan’ın dilinden aktüel zamanda geçen bir olay anlatılır romanda. Kadın kahraman Cangüzel’in yazdığı Sarı Sipahiler, Yedi Peçeli ve Ciğerdelen isimli üç hikâye roman içinde adeta romanı teşkil eder. Aynı ailenin farklı kollarına bağlı olan Turhan ve Cangüzel birbirlerini severler. İki iflâh olmaz âşık var karşımızda. Ancak Turhan’ın ihtirasları dengesiz ve ölçüsüzdür. Sevgiyi zedeler bu davranışlar. Cangüzel, Turhan’ı eğitmek amacıyla ortak atalarının 17. yüzyılda, Cigerdelen Kalesi’ne yakın bir tımarda yaşadıklarını dile getiren hikâyeler kaleme alır. Bu tarihî hikâyeler Cangüzel ve Turhan’ın macerasının arama girer. Hikâyelerde, dizginlenemeyen ihtirasların ferdi nasıl düşürdüğünü ve süründürdüğünü anlatan olaylar anlatılır. Türklerin Avrupa’nın en serhaddinde, kahraman olmayana hayat hakkının tanınmadığı bölgedeki durumu dile getirilir. Viyana mağlubiyeti ile Ciğerdelen düşman eline geçer ve içindekilerle birlikte yakılır. Turhan bu hikâyeler vasıtasıyla Cangüzel’in vermek istediği dersi kavrar. Aşk hislerini ve ihtiraslarını kontrol etmeye başlar. Atalarının fetih ruhunu alır, vatana hizmet etmek amacıyla kullanır. Anadolu ve Trakya’yı imar eden mimarî projeler hazırlar. Romanın sonunda Turhan ve Cangüzel evlenir ve dengeli bir hayat yaşarlar.

Prof. Dr. İnci Enginün, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını ele aldığı kapsamlı eserde Safiye Erol’a da yer verir. Özellikle Ciğerdelen üzerinde ağırlıklı olarak durur. Romanın özetini veren Enginün, değerlendirmesini, yazarın ‘aşk anlayışı’nı açıkladığı şu satırlarla bağlar:

“Ciğerdelen romanı tarih ile şimdiki zaman arasındaki bağları, ferilerin davranışlarında ortaya koyar. Aşk duygusunu kişilerin olgunlaşması olarak yorumlayan yazar, mistik bir anlayışa sahiptir. Ciğerdelen kalesinde geçen tutkulu aşk hikâyelerini bugünün tutkulu aşklarını açıklayan bir anahtar sayar ve tarihteki tecrübelerin bugüne hazırlık olduğu tezini ileri sürer. Kanlarında mazinin ateşli aşklarından izler taşıyan Cumhuriyet dönemi kahramanlarının tutkuları, eserine çok özel bir boyut katar. Safiye Erol’un aşkı, yanarak arınma yolu olarak yorumlayan bu romanı mistik edebiyatın olumlu ve güzel örneklerindendir.”

Edebiyatımıza dair en tafsilatlı bir ansiklopedi olan Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopesi’nde Ciğerdelen ve yazarı için, “Akıncıların hayatları ve yaşayış tarzları ile onların torunlarının bugünkü yaşayışlarını anlatan, yer yer yarı destanî bir özellik gösteren Ciğerdelen romanı eserleri içinde en dikkate değer olanıdır.” denilmektedir.

Aynı ansiklopedide yazarın romanıyla ‘mazi ile şimdiki zaman arasında ruh ve davranış bakımından bir münasebet kurmak istediği’ belirtildikten sonra, “Cangüzel’in ruh haline ve aşk anlayışına tekabül eden tarihî hikâyelerin canlılığına karşılık, Turhan’ın hırçın, kıskanç aşkını anlatan hâlihazır durum canlı değildir. Bu da Safiye Erol’un erkek ruhundan çok kadın ruhunu tanımasından ileri gelir.” sözlerine yer verilir.Romanda içiçe geçmiş iki zaman var. Prof. Dr. Sema Uğurcan, bu iki zaman dilimini şöyle tahlil eder: “Safiye Erol, Ciğerdelen’de içiçe geçmiş iki zamanı ince bağlarla birleştirir. Aktüel zamandaki sosyal ve psikolojik olayların temelindeki tarihî izleri belirtir. İki zamanı kesiştiren aynı sembolleri yüzyılların şartlarına göre farklı şekilde kullanır. Romanda ciğerdelen, serhad, ateş, toprak, yol gibi semboller vardır. Romana ismini veren ‘ciğerdelen’ insan beenliğini en fazla sarsan duyguyu temsil eder. İçiçe geçmiş iki olayda da aşk ciğeri delen bir tesir gücüne sahiptir. Fakat kelimenin asıl sosyal anlamı romanı unutulmaz hâle getirir. Türklerin en uçtaki kalesi korunmaya çalışılırken, hikâyelerdeki bütün erkek kahramanlar ölür. Şimdiki zamanın kahramanları Turhan ve Cangüzel için ‘Ciğerdelen’ millî kültürün kendilerine kattığı mayayı keşfetmek ve onu vatan hizmeti için kullanmaktır. Safiye Erol’un destana yaklaşan âhenkli uslûbu konunun canlandırılmasında yardımcı olur. Romandaki en önemli sembol ciğerdelendir. Kelime insanın benliğini en fazla sarsan temel duyguyu temsil eder. Safiye Erol’un bütün romanlarında en temel duygu aşktır. ‘Ciğerdelen’ 1940′larda tarihî roman furyasının hâkim olduğu, meseleye kahramanlık açısından yaklaşıldığı yıllarda yazılmıştı. Bu eser ise estetik değer taşımaktadır. Romanı okuyucu, aktüel zamanlı kısımdan çok, tarihî zamanlı kısmıyla hatırlar. Aynı romandaki iki metin arasındaki sosyal, tarihî, psikolojik ve felsefî ilişki kuvvetle hissettirilir.”

Rumeli’de Bir Palanka

Safiye Erol’un romanları üzerinde ciddi bir değerlendirme yapan Doç. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy, yazarın “en mütekâmil eseri” olan ve “Türk edebiyatında da hususi bir yer işgal eden” Ciğerdelen üzerinde daha fazla durur: “Ciğerdelen, Rumeli’de bir palankadır. Palanka, mâlum tahtadan yapılmış kale demektir. Bu kale daha sonra elimizden çıkmış, Türklere çok büyük can kaybına, çok büyük iç ağrısına sebep olmuş ve Ciğerdelen’in elden düşmesi de Rumeli’den çekilmemiz için âdetâ bir başlangıç olmuştur. Bu eserle birlikte Rumeli Türklüğü ve bizzat Ciğerdelen anlatılırken, ayrıca bir başka hikâye, bir başka ciğerdelene de yer verilir. Yazar bu ifadeyi genele teşmil eder. ‘Hangi millet, hangi insan vardır ki, defterinde bir ciğerdelen yazılı olmasın.’ Buradaki ciğeri delmekle Ciğerdelen arasındaki münasebete de dikkat edelim.

Ciğerdelen, adına uygun bir muhteviyat serdeden eserde, tıpkı ananevi şark hikâyelerinde olduğu gibi hikâye içinde hikâye anlatılır. Kadim şark, Kelime ve Dimne’de, Binbir Gece’de, Binbir Gündüz’de Tûtînâme’de ve daha nice benzerî hikâyelerde, hikâye içinde hikâye anlatır. Her hikâye, insanoğlunun bir kusuruna tekâbül eder. Bir noksan etrafında dönüp dolaşır. Kahraman, sonunda kıssadan hisse çıkarır, yanlışım düzeltir ve hatalarından geri döner.”

Ciğerdelen’in “tezli bir roman” sayılabileceğini belirten Beşir Ayvazoğlu, “eve dönen” Safiye Erol’un “gayr”ı bildiği için “ayn”ı daha iyi gören bir entelektüel ve benzerleriyle karşılaştırıldığında epeyce farklı nitelikler taşıyan bir doğu-batı sentezini savunduğu”nu belirtir. Yazar, 1970′li yılların ortalarında okuduğu Ciğerdelen’in ruhunda derin duygular uyandırdığını belirtir: “Milliyetçilik duygularımın şahlandığı yıllardı; serhat boylarındaki mâcerâlı hayat, Şahinkonak, Sarı Sipahiler’in ve diğer akıncı âilelelerinin hayat tarzı, Cangüzel’in,

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib

Kılma derman kim helâkim zehr-i dermânındadır

beytiyle özetlenebilecek olağanüstü aşkı, Mustafa Durakça, Hâfız Nuri, Macar Feridun Bey, Kuşlu Nine… Aslında bir süre sonra bu isimler hâfızamdan silinmişti; bende kalan, sadece Ciğerdelen adı geçtikçe ve serhat türkülerini dinlerken uyanan, lezzetli bir rüyadan artakalmışa benzer bir haz, bir mutluluk duygusuydu. Ve, inanır mısınız, ikinci okuyuşumda, bu duyguyu kaybetmek şöyle dursun, ilk okuduğum zaman aldığım tadlara yenileri eklendi. Kendimi, Yahya Kemal’in Akıncı şiirinde farklı bir ifadesini bulan serhatlerde, akıncıların dünyasında buldum. Hani firaklı serhat türküleri vardır:

Estergon kal’ası subaşı durak

Kemirir gönlümü bir sinsi firak

Ne güzel, ne hüzünlü türkülerdir onlar. Ciğerdelen’i yeniden okurken, kendimi o türkülerin içinde hissettim; gönlümü bir sinsi firak kemirmeye başladı. Ah içimizi kemiren o sinsi firak.” Safiye Erol’un hem fikrî plânda, hem de üslûp bakımından Ciğerdelen ile asil şahsiyetini ortaya koyduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kâzım Yetiş ise şu değerlendirmeyi yapar:

“Safiye Erol’un üslûbu asıl Ciğerdelen’de kendini bulur. Esasen bir ya] zarın üslûbu değil, üslûpları vardır. Kadıköyü’nün Romanı ile Ülker Fırtına’ sı aynı kategoride değerlendirilebilir. Fakat Ciğerdelen onlardan oldukça farklıdır. Ciğerdelen’de kuvvetli bir tarih duygusu ve şuuru vardır. Üslûp da buna göre şekillenir. Romanın kahramanı Turhan, dedesi Hersekli Ahmet Paşa’ya alemdarlık yaptığı Fatih’i, başveziri olduğu II. Beyazıt’ı ve Yavuz’u sorar. Yavuz Sultan Selim için söylenen söz ‘zelzele’dir. Bu tek kelime, Yavuz’ O anlatacak en güzel karşılıktır. Yazar, bu eserinde büyük bir coşku içindedir. Bu coşku üslûbu coşturur, hattâ zaman zaman üslûp mensur şiir, masal, destan şeklinde tezâhür eder.”

Ciğerdelen, bütün edebiyat üstadlarından takdirler alır. Beğenilerek okunur. Ahmet Kabaklı da, romanın ‘tarihî-tasavvufî derin temalar’ taşıdığına ve ‘sanat değerinin yüksek’ olduğuna vurgu yaparken, Ciğerdelen’in, yazarın hayat ve düşüncelerinden de izler taşıdığına dikkat çeker. Kabaklı Hoca’ya göre, “Ciğerdelen, destanlı bir tarih sevgisini, dinî-tasavvufî duygularla kaynaştıran bir romandır.”

Safiye Erol’u takdir edenlerden Nihâi Atsız da Ciğerdelen romanının vurgunu. Atsız, “Ruh Adam”da romanın baş kahramanı Güntülü’ye, okuduğu kitap sorulduğunda “Ciğerdelen”i söyletir.

Yıllar önce bir arkadaşının kendisine Ciğerdelen’i tavsiye ettiğini ancak bir türlü bulup okuyamadığını belirten Sabahat Emir, yeniden yayınlanan romanı okumaya başladıktan sonra bir daha elinden bırakamadığım sözlerine ekliyor. Emir, Ciğerdelen’le ilgili intihalarını anlatırken çok farklı ve zengin bir dünyaya doğru yol aldığım ifade ediyor:

“Safiye Erol’un zengin bir kültür birikimiyle örülü akıcı ve özgün üslubu beni sarıp sarmaladı. Bu değerli ve çarpıcı yazan şimdiye kadar tanımadığım için kendi kendime esef ettim. Edebiyat Fakültesindeki hocalarımın zaman zaman yaptıkları edebî sohbetlerde neden Safiye Erol’dan bahsetmediklerine şaşırdım.

Ciğerdelen, post-modem bir aşk romanı. Olayların akışı içinde yazarın yoğun bilgi birikim, gözlem ve sentez gücüyle Doğu ve Batı Medeniyetlerini yorumlayışı, geçmişle bugünü özgün bir biçimde harmanlayışı, sağlam bir tahlil ve metod anlayışıyla analizler yapması Ciğerdelen’i klasik romandan ayırıyor.

Ciğerdeleri bir aşk romanı dedik ama bu aşk, sırça gönül sarayının her şeyden azâde, yalnız kendisi için var olan bir aşk değil.

Geçmişten geleceğe doğru uzanan hayat akışında, ruhların ortak bir mânada buluştukları, zengin bir kültürün kıvılcımıyla sürekli harlanan, yaşam ilenen nimetin her zerresine yayılan, mânânın tüm boyutlarını yüklenen, muhayyelerin el değmedik köşelerine kadar uzanan bir aşk…”

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural,tarihî romanlar içerisinde özel bir önem verdiği Ciğerdelen’in ‘evlâd-ı fâtihan’ın trajedisini bugünkü insanımızla birleştiren bir köprü olduğunun altını çizer:

“Safiye Erol’un Ciğerdelen adlı eseri, serhad tarihimizin iki yüz yıllık bir dönemini billurlaştıran; evlâd-ı fatihân’ın trajedisini günümüzdeki insanların hayatı ile ilgili şekilde birleştiren bir eserdir.”

Safiye Erol üzerine ciddi bir doktora çalışması yapan Sevinç Ergiydi ren, önemli tespitler ihtiva eden eserinde Ciğerdelen’i, “Ego’dan ve onun süfli taraflarından kurtulup süzülmüş, arınmış bir benlik kurmanın şiirsel hikâyesi” olarak tanımlar ve şunu kaydeder:

“Safiye Erol’un ‘Ciğerdelen’ isimli romanı, hiçbir tarih kitabının veremeyeceği ölçüde, tarihin bir dönemi ile aramızda sıcak bir bağ kurar.”

A. Ömer Türkeşise, romanın diline dikkat çektiği değerlendirmesinde Ciğerdelen’in Cumhuriyet dönemi Türk fikir hayatından kesitler verdiğim ifade eder:

“Safiye Erol, doğumunun yüzüncü yıldönümünde yeniden basılan romanlarıyla genç kuşağın karşısına çıktı. En önemli romanlarından Ciğerdelen, Cumhuriyet dönemi düşünce hayatının bir parçasını yansıtıyor. Bir dönemi anlamak ve artık yitip giden bir dilin tadına varmak için okumak gerekiyor Ciğerdelen’i.”

Ciğerdeldi Efsânesi

Romanda, Silâhtar Tarihi’nden alınma Ciğerdelen Efsânesi büyülü bir dünyanın ışıklı âleminden çizgiler taşıyor. Bir aşkın büyük kudreti, bir sevılanın derin tutkusu, bir bağlılığın yüksek havası sarıveriyor okuyucuyu. Okuyalım, nasıl bir efsâne ile karşı karşıyayız görelim:

“Ciğerdelen’im, sen benim en yüksek uçuşumun, en atılgan hamlemin, en yakıcı aşkımın timsâlisin. Sana kavuşmak için ne uzak ülkelerden kopup, ne çetin yollardan, kan yutturan iklimlerden geçtim de geldim. Çemşid’in, Keyhüsrev’in, İskender’in Roma kayserlerinin mîrâsını zor pazu ile kılıcıma râm ederek sınırımı aça aça sana vardım. Kâh kavuştum kâh seni kaybettim. Sen, bu yalancı dünyada çok özlenen her şey gibi sık sık elden kayıyordun. Benim olduğun zamanlar seni nasıl baş tâcı ettim, düşman gölünden nasıl korudum. Duvarlarında sabahlara kadar gülbank çekilip kol gezilir, nöbet beklenirdi. Nice arıklar atlamış, kılıcını göğe asmış, eli kolu kanlı, aslan canlı, er pazarında pişkin sıçramış gazilerimi, devlet uğrunda taş yasdanıp toprak döşenmiş serhatli yiğitlerimi sana muhâfız verdim. Sana kanımı, sana malımı, îmânımı ve asırlardan beri biriken şânımı verdim.

Sen biricik mâbudum, hizmetine dîvan duran gazilerimin sofrasına ne çileler döşemedin! Aşk ateşiyle dilâverlerimin ciğerini dağlar; fakat onlara su vermezdin. Her gün Saroz ırmağından bağırlarının yangınını dindirmek için düşman arasından yol açar, kâfirle tokuşurlardı. Kahramanlarım zahmet çeke çeke canlarını yitirdiler, aç uyuz, kan kuduz ömür sürdüler. Onların aşk kuvvetiyle çıkış edip av yakalayıp, yuvasına dönen şâhin gibi gene sana girip cümbüş demek kurdukları da oldu. Fakat sen her biri bir cihan değer seçkin yiğitlerimi ne doyurdun, ne içirdin, ne de onlara rahat yüzü gösterdin. Sen benim serhaddimden de öte, Frengistan içine uzanan en tehlikeli, en çok ölüme yakın ve böylece en kıymetli ve kutsal noktamdın. Sana kurban verdiğim evlâtlarım her gün Estergon ovasını kollayarak kâh Begânoğlu kalesini kâh Zigetvar’ı izleyip, puslu havada Kumran’ı gözden kaybedince tasalanarak ‘A… Yâ… Nereden ne gele?’ diye düşünür, geceleri yakın düşman köylerinden horoz sesleri işiterek elde silâh tetikte yatarlardı.

Onların ömrü hiç konmadan göçmek, ara vermeden savaşmak, ağ ve esen yurtlarına varamadan hasretlik çekerek iki baştan yanan mum gibi erimek demekti. Akıbet toprak onların cefâdan yılmamış cisimlerini dinlendirdi, şehitlik şerbeti murat görmemiş gönüllerini kandırdı. Onları ben teker teker, özenerek, en asîl kuvvetimi, en derin sanatımı harcayarak serhaddimin gaye noktası için yetiştirmiştim. Şimdi başımı pekçe diker ve övünçle çağırabilirim: Berhudâr olası kahramanlarım! Her biri vazifesini yaptı, öteye bile geçti.

Ey benim Ciğerdelen palankam, sen bütün ömrümün hasretiydin. Sana kavuşmak için yedi iklim dört bucakta asırlarca çalkandım, dalga vurdum duruldum, gene coştum gene duruldum, nihâyet süzme bir nur olarak geldim senin ayaklarına döküldüm. Sen de kim bilir ne zamandan beri bu en vurgun âşığını beklerdin. Seni bulunca kavuşma sevinciyle ayrılık korkusu başımda birlikte çaktı. Bildim ki vuslatın, erenlerin çile doldura doldura bir an için ulaştıkları Tanrı yakınlığı gibidir. Bir görünür bir silinir. Bu anlayışla yalnız benim değil, ecdâdımın ve benden sonra gelecek neslimin de rûhu titredi. Fakat âvâre gönlüm direniyordu: ‘Niçin, neden? Neden onu alakoyamazmışım? Ben onu bütün ömrümce özleyip aramadım mı? Ben bu kadar kahramanlığa mâl olan gücümle, değerimle, güzelliğimle onu hak etmedim mi?’

İçimden bir seziş hafif sesle cevap veriyordu: ‘Nâfile dövünme, zavallı Senin geçmiş ve gelecek ömürlerinde de nasibin hep budur: Özlemek, kavuşmak, ayrılık.’

Anladım. Bunu anlamak bütün hayâtı kavramak demekti. Böyle hastalığın ilacı olamazdı. Sen, bedenim satırla doğranır, kanım küçük bir kamışla ağır ağır emilir gibi benden gidecektin. Bana düşen vazife, seni bir an olsun kazanmak için başardığım müthiş gazâlardan sonra kaybederken ecdâdımdan mîras kalan vakar ve temkinle el bağlayıp dik durarak, ancak için için tekbir getirip Hak’tan kuvvet alarak yasımı belirtmeden, yaralarımı göstermeden, dedelerim gibi kahramanca şehit olmaktı.

Akıbet benden geçtin mukaddes palankam! Fakat gene de benimsin, inde beslenip vücut bulduğum anne kucağı kadar, sonumda düşeceğim toprağım kadar… Yaradılış âleminde ezelden ebede döne döne doldurduğum yerim kadar benimsin.

Sen ne kadar benden geçsen artık bir daha yabancı ellere geçemezsin. Yeryüzünde tek adâlet varsa o da şudur ki: Bir mânâya en yakın ulaşan, o mânâya en yüksek bedeli ödeyen kişidir.

Senin etrâfında kaç defalar İsrâfil Sûr’u vurulup kıyâmetler koptu, kaç defa toprakların kandan mercan gibi kızıl renk bağladı. Düşmanı demet demet kırıp, dizi dizi önüne katıp kovagiden serhatlilerimin tekbirleriyle ufukların çınladı. Bahadırlığı cihânın gözüne diken olmuş cirit atlı, kanlı gözlü, eli şimşirli dilâverlerimden nicesi senin ovalarına hazan yaprağı gibi döküldüler. Senin uğrunda düşmanla kılıç söyleşmesi etmedik yiğitim mi kaldı? Budinli’si, Bosna serhatlisi, Kanijeli’si, Eğrili’si… Bu pazara hep birden baş koydular. Ovalarında hâlâ paşa mehterlerinin, kaleden kaleye okunan gülbankların, hû çeken cenkçi dervişlerin, Allah Allah’a kalkan serdengeçtilerin sesi kalmıştır. Hâlâ ufuklarında bir köşeden tozu dumana katarak kara bulut hâlinde Tatar Han kopar gelir. Kâh güneş olur; mızraklar, alemler, altın miğferler parıldar kâh rüzgâr olur sancaklar dalgalanır. Durgun gecelerde yakılan meşaleler bir kaleden bir kaleye görünür. Bazı cura çalındığı, şehit mevlutlar okunduğu duyulur.

Sen beni çıldırttın güzel hisarım, sen bana vârımdan fazlasını sarf ettirdin. Al palanka, ver palanka hep geldi, gittin. Vire bayrakları diktin. Gün geldi teslim olmadın. Benliğimde yaşayan ne varsa vücûdumdaki beyaz kan yuvarlacıkları gibi hepsini birden senin alımlı ve tehlikeli köşene koşturdun. Estergonlu sana imdat etmekten durup oturamaz oldu. Yardımın koşuntu etmediğim hiçbir bendem kalmadı; Eflâk, Buğdan Beyleri, E kralları, kardeş Kazak hatmanları, orta Macar banları…

Sen çok defalar benim hezimetimi de gördün. Ordularım yan verip bozuldu.

Vezirlerim ’Çokluğa darı saçılmaz.’ deyip geri döndüler. Dönemedikleri de oldu, iş işten geçmiş, belâlı deryâsı baştan aşmış bulunurdu. O zaman şehitlerimi at sırtına bağlayarak senin duvarının dibinden geçirirlerdi. Ardı sıra davarını sürerek reâyam sökülürdü.

Ben sana ’Ciğerdelen’ demem de ne derim? Ömrümün mânâsı ciğerimin kanıyla senin destânını yazmakmış. Gene de senin Tanrısal derinliklerini dilediğim gibi göremiyordum. En sonunda mihnetlerimi üst üste koydum, dağ gibi yığıldı, çıktım ’Mihnet tepesi’ne oturdum. Ancak o zaman sen Ciğerdelen’ime kavuşup seninle kaynaştım. Bu, artık senin ve benim sonumuzdu. Sen o demde düşman eliyle ateşe verildin. Alevlerin rakseden hura elleri gibi çırpınıyordu. Allı yeşilli yanıyordun, Semender kuşu musun, dumanında ıtır ve zambak kokusu vardı. Biliyordum ki bu senin son yanışındır ve ben seni artık bir daha binâ edemem. Yangınına atılıp kucağında seninle birlikte kül olmak murâdına ermek demekti. O zaman aşkımın gücüyle bir adım daha atabildim. Dedim ki: ‘Olmaz, ölüm bana yasaktır. Benim sesim var. Palankama sesimi de vereceğim. Ciğerdelen’imi anmak, onun efsânesini okumak için sesimi kurtarmalıyım. Fâni hayat kandilini söndürmemek gerek. Mihnet tepesinden in! Hisarının yangınından yüz çevir! Bu yükseklikte böyle bir görüşle insan yaşayamaz.’

İşte tepemden iniyorum, palankamı ardımda bıraktım, iç illere yüz tuttun. Yassı ovalara, kuytu bucaklara sığınacağım. Nelerle oyalanacağım… Beyaz tülden bir akşam elbisem olsa… Büfemin üzerine bir gümüş semâver alsam: Vitrine eski Bohemya kristalleri koyabilsem. Briç oyunumu ilerletsem, itibarlı cemiyetlere girip çıksam. İlgi gözüyle ardımdan bakacaklar, elimi öpecekler, tanışıklığıma değer verecekler. Gülüyorum. Bu gûyâ ben miyim? Ben Mihnet tepesinde dizüstü gelip Ciğerdelen’imin gözümün önünde yandığım seyrederken, onun alevinde erimek için canımı veli iken bendim.

Bana iki yol vardı: Palankamın yangınında kaynamak, yâhut hayatta kalıp onun adını kutlamak. Birinci yol benim saâdetim olacaktı. İkinci yol mâbûdumun bana haklamayı borç kıldığı cenk-i cefâ idi. Taptığımın buyruğunu dinlemekle ömrümün en zorlu savaşma çıkıyorum. Nasıl ki palankam serhaddimin sonunun sonunun daha sonu idi, ben de gücümün nihâyet noktasına ulaşmak, sevdiğime ün verecek başarılara erişmek isterim.

Ayrılık yolunca ilk adımlarımı atıyorum. Elimle gözlerimi kapadım. Saçlarım kuru ot arasında yılan sürünmesi gibi soğuk hışırtılar çıkarıyor, demet demet ağarıyor. Yürüdükçe ayaklanma kösteklenen gölgem ölümümdür. Pîrim bana destek olsun, ben aynlık hastasıyım, erenler el koysun. Acılarımın ağusu göksel imbiklerden süzülerek ülkeme gül yağı gibi damlasın, kokusu dertli yurttaşlarımın bağrında ferahlık ve avuntu ummanları çağlatsın.

Palankamın efsânesini doğrudan doğruya nasıl anlatırım? Dilim varmaz, elim gitmez. Onu ancak misallerle, rumuzlarla yâd edebilirim. Buut da son bir defa geri dönüp ardıma bakıyorum, onu kendi adıyla son defi çağırıyorum.

Ciğerdelen’im… Elvedâ…

Elvedâ Ciğerdelen’im.

‘Düşman Ciğerdelen altına gelip dört tarafından ateşe verdi. İçinde bulunan birkaç bin kadın ve erkek feryat ve fîgan ederek yanıp gitti ve dumanı cevf-i havaya pervaz etti. Sene (1094:1683) Silâhtar Târihi.

Ciğerdelen 1946′da kitap olarak yayınlandıktan 16 sene sonra, romancının vefatından bir yıl kadar önce istek üzerine Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanmaya başlar. 22 Mart 1963 tarihinde başlayan tefrika tam 88 sayı devam eder. Bu yayında, gazetenin yöneticisi Gökhan Evliyaoğlu’nun vefalı ve kadirbilir davranışı takdire değer

Ciğerdelen Türk insanının tarihe bakışını, hüznünü, inançlarını, sevdasını, fikirlerini ve ideallerini aksettirir. Bundan dolayı Safiye Erol denilin ce Ciğerdelen akla geldiği gibi, Ciğerdelen romanı anıldığında da Safiye Erol hatıra gelmektedir. Bu ilgi ve sevgi tesadüfi değildir. Roman, gençlik arasında yıllarca bir millî destan gibi okunmuş ve hâlâ okunmaktadır. Türkiye’nin ruh mimarlarından Fethi Gemuhluoğlu’nun, 2 Eylül 1963 tarihin de Almanya’nın Nümberg şehrinden Yavuz Bülent Bâkiler‘e yazdığı mektupta mutlaka okumasını istediği kitaplar arasında Safiye Erol’un “Ciğerdelen “i de bulunmaktadır.

Edebiyatçılar, Safiye Erol’un romanları arasında “Ciğerdelen”in farklı bir yere sahip olduğu hususunda birleşiyorlar. Yazar Zeynep Uluant da bir yazısında Ciğerdelen’in, yazarın şâheseri olduğunu vurgular ve bu romanı Erol’un daha sonraki çalışmalarında aşamadığını söyler:

“Ciğerdelen’de, eski zaman ile hâl ustalıkla birleştirilerek üç Rumeli efsanesine ustaca yol açılmış ve yazar bilhassa bu hikâyelerde romancılığının doruğuna çıkmıştır. Son romanında dahi bu derece başarılı değildir. Adını, 17. yüzyılda Osmanlı’nın Rumeli’deki ileri bir karakolu vazifesini gören Ciğerdelen Kalesi’nden alan eserde anlatım destansıdır. Bilhassa efsanelerin anlatıldığı bölümler epik unsurlar taşır.”

Ciğerdelen hakkındaki son hükmü, Safiye Erol’un en yakın ve candan ,arkadaşı Sâmiha Ayverdi’ye bırakmak hakşinaslık olacaktır diye düşünüyorum. “İstanbul Geceleri”nin büyük üslûpçusu şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Hiç zannetmem ki Ciğerdelen efsâneleri, kendini, hayâtın sâdece günlük ve harcıâlem patırtılarından değil, bizzat benliğinin çelici müdâhalesinden kurtaramamış kimsenin meydana getireceği bir âbide olsun. Onun için de sanatkârın bu eseri bilgi, hamâset ve cezbeden yoğrulmuş bir tecerrüt hâlinde meydana gelmiş âbidedir.”

Bu ballar balı bahsi, Ciğerdelen’in kahramanlarından Turhan Tuna’nın romandaki son satırları ile bitirmek yakışacak herhalde:

“İşte artık bitkin ve yaralı, kan revan içinde, orta katın eşiğine düşen ben Turhan Tuna, sözlerime son veriyorum. Hak Yaradan’ımdan niyâzım şudur ki eşimle bana orta katta bir durak ihsan etsin. ‘İrciî’ emri ne zaman gelir bilemem; ancak dilerim ki yorgun hâlimde göçmeyeyim, eşimle berâber orta kattan bir kâm alayım. Yoksa huzûra varmak için hazırlıksız değilim. Yaradanıma gönül cevherimle ellerimi sunacağım, yüzümü ak edecek en yüksek değerlerimdir bunlar. O gönül cevheri ki cihâna sığmaz duygu ve düşünce kargaşalığım taradı, ayıkladı, demet demet müzik bağladı.., Hû! dedikçe göklere yükselen bir tütsü gibi dudaklarımdan tüter. Hû Yaradanım, hû! Al işte içimin cevherini. O eller ki yeryüzünü arındırdı, nizamladı, güzelleştirdi, Hak Yaradanım bak şu ellerime, bu eller: Düşmanı abradı, dostu onardı, her ödevi başardı, sevgiyi son olgunluğa yetirdi.

Onları başıma koysam efsânelik elmaslarla yanan İskender tâcı gibidir. Göğsüme çapraz bastırsam çifte kartallı, hâdan arması takınmış olurum. Mührü Süleyman’ı neyleyim, her parmağımın izinde mührü Süleyman okunur.

Hak Yaradanım, bu eller, çok çalıştı.

Alnımın terinden altın sansı başaklar bitti, yüreğim sızısından kan kırmızı güller açtı, savaşımın gücünden katı yapraklı buruk kokulu zafer defneleri yeşerdi. Buğdayımı, gülümü, defnemi bir araya düreyim; kendime en yüce çelengi öreyim. Orta katta bir cihangir olarak oturup dinleneyim. Beni çağırdığın gün Pir Sultan köçeklerinin hafif kanatlı oyun adımlarıyla süzülerek sana gelirim.”

************

BİR GÜNEŞİN ETRAFINDAKİ PERVANELER

Romancının artık “Hocam!” demeye başladığı Ken’an Rifâî güneşi ve onunla yapılan huzur sohbetlerinin etrafındaki diğer pervanelerle yani Burhan Toprak, Nezihe Araz, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Sâmiha Ayverdi’yle yeni bir ha yat başlar. Bu nezih toplantılar defalarca tekrarlanır, ulvî sohbetler edilir ve gönüller şâd olur… Safiye Erol’un zihnini kurcalayan cevapsız sorular karşılığım bulur, hayatındaki kargaşa düzene, kafasındaki istifhamlar açık ve net cevaplara kavuşur. Romancımızın ruhundaki yıkanmanın, gönlündeki arınmanın ve sonsuza kadar huzura kavuşmanın kısa hikâyesini Sâmiha Ayverdi anlatacak: “Arkadaşımız ve sevdiğimiz Safiye Erol, Garp çevrelerinden kazandığı zihnî bilgileri yüzünden gururun ve benliğin yükü altında ezilmeden yaşadı, Sonunda da gönlü dağarcığı, bir ulu Efendi’nin irfan ve iman hamûlesi ile dolup taştı. Yerin göğün kabul etmediği o İlâhî emânete gönlünde yer vermekle ululandı, bahtı açıldı. Yıllar yılı dirsek çürüterek kazandığı bilgilerinin vermediği saadeti ‘Efendim var!’ dedikten sonra bulanlardan biri oldu.”

“Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık”isimli eser, dört kelâm ve kalem ehli hanım tarafından yazılır. 1951 yılında ilk baskısı yapılan kitabın müellifleri Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri…Bu kitabın bir bölümünü yazan Safiye Erol’un “Kenan Rifâî”ye dâir ilk satırları şöyle: “Hakka göçmüş bulunan hocam, hayatın gözle görülen ve görülmeyen yollarında rehberim Ken’an Rifâî’nin mâneviyeti huzurunda durarak şu yazıma başlamadan evvel onu selâmlıyor, ona şükranlarımı arz ediyor, ondan yardım niyaz ediyorum. İlk defa 1948 senesinde huzuruna çıktım. Onu halka tanıtmağı, son nefesine kadar muhitine bezlettiği kemal nimetlerini daha geniş kütlelere ulaştırmağı gaye bilen böyle bir eserde benim de söz payım olabilmişi için birkaç senelik zaman kısa görünürse de bâzı mânevî mensubiyetler v ardır ki zaman kaydına girmez. Ken’an Rifâî’yi harice tanıtmak için onun, hususiyetine temel teşkil eden üç hususiyetlerinden bahsetmek lâzım geliyor. O, evvelâ mistik adam: homo mysticus, sonra hakîm adam: homo sapiens ve nihayet mürşid-i âgâh idi.”

Safiye Erol, yaklaşık 60 sayfalık bu etüdünde hocası Ken’an Rifâî’ye ait unutamadığı hâtıralarını aktardığı gibi bilhassa üç hususiyeti olarak târif ettiği “mistik adam”, “hakîm adam” ve “mürşid-i âgâh” yönleri üzerinde durur.

Erol, hasretini çektiği suya kavuşmuştur artık. Her ziyaret, şüpheleri yok eder ve sıkıntıları yere serer. “Bir âşık” ve “gerçek bir filozof’ olarak gördüğü hocası aynı zamanda aydınlık bir rehberdir. Romancının karanlık dünyasına ışık olur. Hocasına talebesinin gözüyle bakmak en doğrusu:

“O, cemiyetimizin müşahhas hayatı, müşahhas hakikati gibiydi. Sosyal insicamın şebekesini ne dereceye kadar tanırdı diye sorulursa: Bir dokumacının kendi tezgâhındaki dokumayı tanıdığı kadar tanırdı. O, tabiatın ancak gerçek âşıklara ayan olan şifresini okuyarak böyle bir tabiat zemini üzerinde insanın nasıl ve ne üslûpla yerleşmesi lâzım geleceğini takdir etmiş kuruculardandı. Zaman ve mekâna elverişli normları imâl edenlerdendi. Beşer kaderinin ana rotasını bildiği için ferdî mukadderat yollarını da yekten görürdü.”

“Sen Kendini Affet”

Safiye Erol bir gün yine hocasını ziyarete gittiğinde, uzun zaman görünmediği için sitem işitir. “Af buyurun efendim” sözleriyle özür dilemek ister. Hocasının cevabı uzun zaman kendisini düşündürecektir: “Ben affetmişim ne çıkar? Sen kendi kendini affet.”Bu sözler yazarın maddî vücuduna ve manevî dünyasına yerleşir, kanının her damlasına karışır ve beyninin bütün hücrelerine bulaşır adeta. Önünde ve ardında, sağında ve solunda, içinde ve dışında, yakınında ve uzağında, düşünde ve gerçeğinde hep bu söz vardır: “Sen kendini affet!”

Af kapılarını sonsuza dek açmıştır Safiye Erol. Affın yollan genişlemiştir alabildiğine. Büyük affedici tarafından bağışlanmak için artık bütün insanları, kendisine kötülük ve haksızlık edenlere de gönlünü bağışlamıştır. Hocasından emir almıştır çünkü: “Affet! Menfi yoldan geri dön!”Bu emir üzerine yolunun uçuruma dayandığını görür ve geri döner… Titrek adımlarla yeni yola girerken, gözleri hâlâ terk ettiği uçurum kenarlarında gezinir. O karanlık girdapların meçhul câzibesini araştırır ve ibretle seyreder. Ancak o artık “dönmüştür.”

Aşk adamı ve ahlâk âbidesi hocasının “Kendini affet” sözünden birkaç ay sonra tekrar ziyaretine gider. Büyük buluşmaya uzun hazırlık yapar. Yazar, iç dünyasının ve ruhunun fotoğrafını çıkarır adeta, dinleyip kulak verelim:

“Senelerce muhitime oynadığım zindelik ve şetaret komedyasının bir icabı da kılık kıyafetime daima çeki düzen vermek, benim vaziyetim de bir kadından beklendiği derecede bakımlı olmaktı. O gün yine giyindim, kuşandım, aynaya baktım: Mumya süslenmişti. Hasbanın hiç eksiği yoktu, arpej sürmüş, inciler takmış. Doğrusu çok külfet! Fakat ölüyü diri sananları üzmemek, kuşkulandırmamak, tecessüslerini uyandırmamak lâzımdı. Bilhassa tecessüslerini. Neden öldün? diye soracaklardı ve İnsanın kendi kendine bile izah edemeyeceği bir keyfiyeti -ölmeden ölmek sırrını yakınlarına anlatmak için çekeceği fuzulî eziyet, meyanede açılacak sonsuz çene pazarı, aslında kudsî olan bir hâdiseyi elden ele, dilden dile nafile yere fersudeleştirmek perspektifi o kadar ürkünç ve tiksinçti ki ölmemiş gibi yaparak eski temsili devam ettirmek daha kolay geliyordu. O gün Ken’an Rifâî hocam bana birkaç kelime daha söyledi. Sözleri ne önceden hazırlayan bir konuşma zemini, ne de sonradan tefsir eden bir mükâleme oldu. Gittim, elini öptüm. ‘Erol! Seni nevmid olmaktan men ederim.’ dedi. Çıktım. Hepsi bu kadar.”

Yalnız Değilsin

Safiye Erol birçok insan gibi zaman zaman kendisini yalnız hissediyordu. Varlıkta yokluğu, çoklukta azlığı yaşıyordu sanki. Bolluk içinde yoksullukta yüzüyordu adeta. İçini boşaltacağı, yüreğini açacağı bir sır arkadaşı, bir dert ortağı, bir hâldaş, bir yoldaş, bir kardaş, bir serdaş bulamamıştı. Ne zamanki hocasıyla tanıştı, cümle eksiklikleri tamam gördü. Yoklukları var buldu. Azlar çoğalmaya başladı, dertler huzura dönüştü.

Yine bütün dünya yükünü üstünde hissettiği ve hüzünlerin âlâsını yaşadığı bir zaman, ziyaretine gitti onun. Dergâha girdikten sonra ulu nazarlı hocası dünyalara bedel bir söz söyledi ona: “Sen yalnız değilsin, ben daima seninle beraberdim. Bundan sonra da beraberim.”

Bu söyleniş iki-üç cümleden ibaret sıradan bir konuşma gibiydi. Ancak Safiye Erol için muştuların en yücesini, müjdelerin en büyüğünü taşıyordu. Birileri tarafından düşünülmek güzelliklerin en iyisiydi. Herkesin kendi başının çaresine baktığı, her kişinin kendi dünyasına daldığı hengâmede birileri tarafından hatırlanmak… Safiye Erol’un dünyasında tatlı heyecanlar, anlatılmaz duygular ve kavranmaz düşünceler meydana getirdi. Bu sözün Safiye Erol için ne demek olduğunu tam kavrayabilmek için yine ona kulak vermeliyiz:

“Hayatta bu sözleri çok duymuşsunuzdur. İlk gençlikte inanırız. Sonra görürüz ki insan münasebetleri, bir lâhzalık gönül arzusu yahut çağ icapları, yahut menfaat birlikleri, kısası: Geçici gelişat üzerine bina edilmek isteniyor. Ne kadar ömrü olur? Kimini ölüm alıyor, kimini ayrılık, kimini heves değişikliği alıyor. Bâzan biz değişiyor, bir rabıtadan çıkıyoruz; bâzan karşımızdaki değişiyor, bizi defterden siliyor. Hayatın olgunluk çağında tepeden tırnağa yara izleriyle kışır bağlamış insanı çektiği acılarla ağlanan bin belâdan nasıl olup da arta kalışı ile güldüren ve bin yamalı varlığı ile de hayranlık uyandıran hayat gazileri oluyoruz. Fakat artık bizde inanç kalmamıştır. Mihr-i vefadan bahsedeni belki nezaket uğruna dinleriz, belki de biraz içimizi çekeriz; vaktiyle bu sözler gözümüzü yaşartan en güzel rüya olmuştu. Rikkat ve esefe benzer esirî rüzgârların bizi yalayıp geçtiğini duyarız, ama artık bir şeylere bel bağlayamaz olmuşuzdur.

Bana ‘Seninle daima beraberdim, bundan sonra da beraberim’ dediği zaman ummadığı bir hediye vâdine uğrayan çocuk gibi gözlerimi açtım. ‘Sahi mi?’ diye saf ve fevri bir hareket yaptım. Sanki ileri atılmak, karşıdan gösterilen bu parlak şeyi çabucak kapmak, koynuma saklamak ister gibi. O, pencereden bahçeye bakarak teyid yollu başını salladı ‘Yaaa… .sahi sahi’ dedi.

Helecanım ve telâşım şundandı ki bu defa edilen vâdin eski vaidlere benzemediğini, bu defa musaffâ, münevver, hakikî ve ebedî bir şey karşısında durduğumu anlamıştım. Beni hayatında terk etmedi, beni irtihalinden sonra da terk etmedi. Bunca boş çıkmış mihr-i vefa vaidlerinin topuna karşı bir kefaret gibi. Mecaz olan benliğimde gizlenmiş hakikat payı gibi.

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra

Felek ehl-î dilî dilşâd eder, eder ammâ neden sonra”

Edep Tacı

Safiye Erol, ruhundaki hafakanlardan kurtulmak için zaman zaman hocasını ziyaret eder. Ama bu ziyaretlerinde bir ikilemi de beraberinde götürür. Erol’un eğitim aldığı hayata ilk dokunduğu yıllarda edindiği muhitle şimdi içinde bulunduğu bambaşka kumaşlardan dokunmuş dünyanın çelişkisiydi bu. İki dünyanın birbirine teğet geçtiği anı arar Erol. Yine arayışlar içinde girdiği bir gün hocası ona rahatlatır: “Edep tacını başına giy, istediğin yere git.”Böylece kapıları kapatmak yerine, kendini yenileyip aynı kapılardan girebilecektir.

Kâinat kitabını okumayı da çok sever Safiye Erol. Düşünmeyi, hayâl kurmayı, tasarılar geliştirmeyi, idealler inşa etmeyi, rüyalar görmeyi… Bir dalda, bir çiçekte, bir tohumda, bir pirede büyük hikmetler bulmayı, mucizeleri fark etmeyi, olağanüstülükleri ayırd edebilmeyi… Dağlardaki haşmet, iklimlerdeki vahdet, deryalardaki nefaset, ağaçlardaki zarafet, hayvanlardaki ahenk, bitkilerdeki güzellik onu derinden derine sürükler. Hocası, bir gün defne yaprağını misâl göstererek, tefekkür ummanından bir katreyi zihnine damlatır: “İşte kahır ve lûtfun ikisine de aynı zamanda mekar olan bir nümune. Yaz ve kış aynı taravette (tazelikte) bir güzel. Bundan örnek alınız.”

Dinin kabuğuna değil özüne, dışına değil içine, bedenine değil ruhuna bakıyordu. Şekillerden ziyade mânâya yaklaşıyordu. Aldığı telkinlerle merak ediyor, araştırıyor inceliyor ve tefekkür ediyordu. Zira hocasının şu sözleri ona yol açıp yordam göstermişti: “Eğer mikroskobunun altında küçücük bir zerreyi tetkik eden bir laboratuvar adamı, kâinatın içinden aldığı bu küçücük nümune karşısında hayretlere düşerek insan bilgisinin mahdutluğunu sezip derin bir tevazu ile tefekküre dalamıyorsa, onun modem ilmin hakikî bir müntesibi olduğundan şüphe edilir.”

Safîye Erol üstüne vazife olmayan her şeyi görev sayıyordu kendine. Dünya dolusu yükü vardı. Himmet sahibiydi ve herkesin doğru, her işin iyi, her şeyin güzel olmasını arzu ediyordu. Gördüğü ve duyduğu şerler, yaşadığı ve hissettiği kötülükler zaman zaman onu karamsarlıklara götürüyordu. Ama hemen ardından toparlanıp tekrar ümit zırhına bürünüyordu.

İşte yine huzurdaydı. İçindekileri dışa yansıttı:

“Efendimiz, dünya pek kötü!”

Cevap kısa fakat rafine bir çözümün işaretçisiydi:

“Sen iyi ol.”

Ama Safiye Erol bencil değildir. Herkesin iyi olmasını arzu etmektedir. Her kişinin doğru yolda olmasını. Yalnızca kendisinin iyi olması tatmin etmez ruhunu. Bu cevaba itirazı vardır:

Ben iyi olmuşum ne fayda, bu kötülük içinde.”

Bu sefer cevap, hiçbir şüpheye, hiçbir tereddüde, hiç bir kaçamağa mahal vermeyecek olgunlukta, aydınlıkta ve genişliktedir:

“Senin üstüne vazife değil. Sen iyi olmana bak. Kötülük senin sınırlarında durakladı mı, kalmadı mı? Sana sirayet etti mi, etmedi mi? Sana bulaşamadığı, seni karartıp bozamadığı dakikada kötülük hezimete uğradı gitti.”

Romancı, burada Schiller’in “Hayatın bize ettiği vaidleri biz hayata karşı yerine getirelim”sözünü hatırlar ve hocasına da nakleder. Kuşkuları yok olur Safiye Erol’un. Problemi çözülmüştür. Hocasından son öğüdü dinler:

“İnsan benimsediği düsturları unutmamaya gayret etmeli. Hoş, unutsa da günün birinde mihnet ve elemle hatırlayıp tazelemeye mahkûmdur. Düsturların, senin hayat ve ebediyyet mayandır. Onları sık tut.”

Cânân Ayrılanda

Safiye Erol’un hocası Ken’an Rifâî de her fâni insan gibi 7 Temmuz 1950 Cuma günü “dön!” emrine uyarak Hakk’a yürür. Ebediyet dünyasının yoluna çıkmıştır bir defa. Ancak bu vefat Safiye Erol’un dünyasında yıkımlar değil, yeni oluşlar meydana getirir. Emanet aldığı sözleri, devşirdiği irfanı, yüklendiği telkinleri, öğretilen ahlâkı ve yaşama nizamını hayata geçirmek, yaymak, benimsetmek ve geniş kitlelere ulaştırmak zorundadır. Merkez Efendi Mezarlığı’nın dönüş yolu, kalemin daha doludizgin şahlandırılması gerektiğini hatırlatır kendisi ne. Artık devamlı teyakkuz hâlindedir. Çünkü kurmak istediği güzel dünyanın oluşabilmesi için kendisine daha fazla yük yüklenmiştir bundan böyle… Bu sedâya ses vermeli, bu kutlu davaya nefes harcamalıdır.

“Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” dört hanım yazarın ortak duygularını, müşterek heyecanlarını, bir olan imanlarını ortaya koyar. Dört derin ve ince kalem: Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz ve Sofi Huri… 1951 yılında basılan eser, hem döneminde hem de yarım asır sonra bile yankılar uyandırır.

“Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri”isimli önemli bir eseri hazırlayıp neşreden Prof. Mustafa Kara burada Safiye Erol’un etüdünden geniş bir bölümü alır. Ken’an Rifâî hakkındaki bu inceleme usta hikâyeci Mustafa Kutlu’nun da dikkatini çekecektir yıllar sonra. Çok önemli bir fikrî metin, yarım asırlık bir zaman sonra edebiyat dünyamızın gündemine oturur. Kutlu yazısında notu düşer:

“Bu inceleme. Safiye Erol’un düşünce derinlik ve kapasitesi, üslûbu ve ifadesi ile seviyeli bir yazar olduğunu gösteriyordu. Ardından Kubbealtı Neşriyât’ın Safiye Erol’un külliyatını neşrettiği haberi geldi. Ve ben başta Ciğerdelen olmak üzere, esasen bir romancı olan kadın yazarımızın kitaplarını geç de olsa okumaya başladım.”

Biz yine, geçmişe dönelim. Kitabın yayınlanması, bugün pek örneğine rastlanmayan bir şekilde gazetelerin birinci sayfasında okuyucuya haber olarak duyurulur, ’Son Dakika gazetesinin 6 Teşrinisâni 1951 tarihli sayısında “Bir kitap dolayış ile enterasan bir toplantı” başlıklı bir haber çıkar. Eserin müellifleri Nezihe Araz, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol ve Sofi Huri’nin birlikte fotoğrafının yer aldığı haber şöyle sunulur:

Ses Getiren Kitap

“Tanınmış dört kadın yazarımız tarafından ‘Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık’ ismiyle çok enteresan bir kitap yayınlanmıştır. Bu münasebetle iki gün önce, profesör ve ilim adamlarımızın hazır bulunduğu bir toplantı yapılmış, Ken’an Rifâî’nin hayat ve şahsiyeti görüşülmüştür. Buna dair yazımız dördüncü sayfadadır.”

Dördüncü sayfada haber iki buçuk sütun halinde detaylı bir şekilde verilir. Ken’an Rifaî’nin din anlayışının ifade edildiği yazının ilk satırları şöyle:

“Geçen hafta, Türkiye’de belki ilk defa, bir kitap İlmî bir toplantıya vesile oldu. Memleketimizin tanınmış profesörleri, tarihçileri, ilim adamları ve muharrirleri bir araya geldiler ve dört kadın muharririn yazdığı İnkilâp Kitabevi sahibi editör Gabri Fikri’nin bastığı bu kitap üzerinde görüşlerini açıkladılar.

‘Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık’ adını taşıyan bu kitabın müellifleri, Türk edebiyatının tanıdığı meşhur dört kadın muharrir (Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri) de toplantıda hazır bulundular.

İlk önce profesör Ali Nihat Tarlan, sonra profesör Mustafa Şekip Tunç ve Reşat Ekrem Koçu, Ken’an Rifaî’nin şahsiyeti üzerinde durdular ve müelliflerin hizmetini belirttiler.”

Yazı, “Ken’an Rifâî’nin din ve iman anlayışı bahsinde, bu büyük adamı, mütekâmil bir insan olarak karşımıza çıkıyor” tespitiyle devam eder ve din adamının İslâm’ı anlayış, kavrayış ve yorumlayışı değerlendirilir.

Müslümanlığa Yeni Yorum

Nezihe Araz da Son Saat gazetesinde yazdığı yazıda, Ken’an Rifâî’yi anlatırken eseri referans gösterir. Hocasının resminin de bulunduğu dört sütunluk yazı, “Sen, Ken’an Rifâî! Asrın en mütevazı, fakat en büyük çocuğu, en büyük dost!” cümlesiyle sona erer.

Kitabın yankı bulduğu bir başka yazı da Dr. Cahit Tanyol’a ait. Yeni Sabah gazetesinin “Ahlâk Bahisleri” sütununda yazan Tanyol, makalesine, “Değerli romancılarımızdan sayın Sâmiha Ayverdi, üç arkadaşıyla birlikte yazmış olduğu bir kitabı bana da göndermek lûtfunda bulunmuş. Kendilerine teşekkür ederim” diyerek başlar, Ardından eserin müelliflerini kitapta aradığım ve zor bulduğunu belirttikten sonra, “Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık”ın ruhunda uyandırdığı derin etkiyi dile getirir:

“Kapakta hiçbir imza yok. Bir akşam sonunda, düşünce limanıma tesadüflerin attığı meçhul bir gemiye benziyen bu eseri, yazarların kimler olduğunu öğrenmek merakıyla, bir müddet elimde evirip çevirdim. Nihayet kitabın en kuytu bir köşesinde, görünmek telâşının ürkekliğine bürünmüş ve sanki firar edecekmiş gibi kapağın arka kıyısına tutunmuş dört isme rastladım. Anladım ki, yazanlar bizi kitapla başbaşa bırakmak istiyorlar. Yemekten sonra onu şöyle bir karıştırayım, dedim. Sayfalardan taşan aydınlık, merakımı bir anda bir cezbenin içine fırlatıverdi. Düşüncemin bulanık ve bezgin atmosferini, Ken’an Rifaî’nin hâlis bir mürşit sıcaklığı telkin eden şahsiyeti birden dağıtıverdi; onu elimden bırakamadım. Gecenin sessizliği içine gömülerek kitabın sayfaları üzerine kapandım. Ruhum, sabaha kadar, onun uyandırdığı uhrevî aydınlıkta zikretti. Küçük hayat kaygularını içimden alıp götürdü.”

Eserle ilgili düşüncelerini anlatan Tanyol, bir ara “Bu kitap beni garip bir sarhoşluğa sürükledi. Gece mi bana dokundu, içimdeki hüzün mü bir anda deşiliverdi bilmiyorum, başım bir ışıkta asılı kaldı” diyerek hislerini belirttiği makalesine devanı eder.

MÜSLÜMANLIĞA YENİ YORUM

Edebiyat tarihçisi ve irfan sahibi Nihad Sâmi Banarlı’nm değerlendirmesi en, geniş ufuklu bir kültür adamının objektif yaklaşımını verir:

“Değerli yazarlar, güzel bir tesâdüfle talebesi oldukları, çağdaş fikir ve iman adamı ‘Ken’an Rifâî’nin hayâtı, şahsiyeti, dîni-ahlâkî inanışları, fikirleri ve eserleri hakkında bir monografi hazırlamışlar ve bir bakıma, yirminci asrın ışığında görmek istedikleri Müslümanlığı bu eserin sayfaları arasında göstermeğe, münâkaşa ve etüd etmeğe çalışmışlardır.”

Dört hanım yazarın dine yirminci yüzyılın ışığı altında bakmalarının önemli olduğuna dikkat çeken Banarlı, Türk topluluğunun yetiştirdiği büyük fikir ve iman adamlarından süzülmüş hâtıralarla birleşen bu yeni hamlenin kayda değer bir hareket olduğunun altını çizer.

Tasavvuf felsefesinin hayat sahası olan tekkelerin Osmanlı İmparatorluju’nda bir çok fikir, sanat, kültür ve iman müesseseleri gibi gerilediğini zikreden ünlü edebiyat tarihçisi, bu inanç hareketi ile tasavvufun yeni bir merhale kazandığını ve aydınlık ufuklar açtığını ifade eder:

“Ken’an Rifâî ve onun değerli şakirdleri, Müslümanlığı yirminci asrın ışığı altında görmeğe ve bütünlemeğe yol ararlarken, tasavvufun, din mevzûları üzerindeki serbest düşüncesinde, dini, insanlık sevgisiyle, tabiat ve medeniyet hâdiseleriyle kaynaştıran ‘iyi’ tarafından bir hareket noktası bulmak istemişlerdir. Filhakika üstün bir telkin kudretine sâhib değerli bir fikir ve iman adamı olduğu anlaşılan bu bilgili ve düşünceli insanın, din dâvâsındaki görüş ve düşünüşleri; onun gibi düşünen eski-yeni daha birçok mütefekkirlerimizle birlikte; İslâmlığın yeni hayâtına bir ışık verebilecek değerdedir.”

Dönemin ünlü edebiyat tarihçilerinden İsmail Habib Sevük de Cumhuriyet’teki makalesini, söz konusu esere ayırır. Ken’an Rifâî’nin hayatı ve hizmetlerinden uzun uzadıya söz eden Sevük, eserin müelliflerini Sâmiha Ayverdi’nin şahsında kutlar ve “Başta Sâmiha Ayverdi olmak üzere berrak kalemli ve aydın kafalı müellifleri candan tebrik ederiz” diyerek makalesini tamamlar.

Kitabı haber veren bir başka gazete İstanbul Exprès. “Bir Fikir ve San’at Hâdisesi” başlığıyla duyurulan haberde şöyle deniliyor:

“Tanınmış dört kadın muharrir, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araztarafından Cumartesi günü bir edebî toplantı tertip edilmiştir. Bu toplantıda Türk fikir hayatının belli başlı simaları hazır bulunmuşlar ve dört kadın muharrir tarafından hazırlanmış olan Ken’an Rifâî hakkında esere dair görüşmüşler. Türkiye’de ilk defa tertiplenen bu edebî toplantı, fikir ve sanat muhitlerinde eşsiz bir alâka uyandırmıştır.”

Gazetenin birinci sayfasında yer alan bu haberde iki fotoğraf kullanılmakta ve dört kadın yazarın yanı sıra dönemin tanınmış isimlerinden İsmail Habib Sevük ve Mustafa Şekib Tunç’un fotoğraf ve resim altları bulunmaktadır. Yazının sonunda da sözkonusu “sanat hâdisesi”ne dair Cevdet Perin’in yazdığı makalenin ikinci sayfada yayınlandığı duyurulmaktadır.

Konu ile ilgili iki ayrı yerde iki makale yazan Cevdet Perin, İstanbul Ekspres’in “Edebiyat Dünyasından Haberler” sütunundaki makalesini “Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” eserine ayırır. Fikir hayatımızda bir durgunluğun bulunduğunu ve bunun yıllardan beri devam edip gittiğini vurgulayarak yazısına başlayan Perin, daha sonra manevi hayatımızdaki kıpırtılara dikkat çeker ve “Öyle zannediyorum ki, Cumhuriyet devrinin maddeci devri artık nihayet bulmuş ve yerini manevî sahada her gün biraz daha kuvvetlenen yeni bir aksülamele terk etmiştir. Türk inkılâbının ikinci ve normal safhası başlamıştır diyebiliriz” sözleriyle ilgi çekici bir tespitte bulunur. Bu satırların yazılmasından sonra, büyük tepkiler gelmiş değil yazara. O günlerden bugünlere neredeyse 50 yıl geçtiği halde “İkinci Cumhuriyet” sözüne bile tahammül edemeyen aydınlarımız var. Fikri doğmadan boğmak isteyen yarı aydınlar var. Acaba hür düşünce’ bakımından Türkiye gerçekten geriye mi gidiyor? Cevdet Perin, o sözleri yarım yüzyıl sonra seslendirseydi, bugün bazı gazete ve televizyonlarda kraldan fazla kralcılar tarafından herhalde ‘hainliği’, ‘mülteciliği’ ve ‘nankörlüğü’ en tiz perdeden ilân edilirdi.

Cevdet Perin, adı geçen yazısında mâlum toplantıyı şu satırlarla yâd eder: “Geçen cumartesi günü, memleketimizin birçok fikir adamları Fatih’te, eski üslûpla yeni üslûbu harikulâde mezcederek döşenmiş, duvarları tablolarla ve kıymetli eski yazılarla, süslü bir evde toplandılar. Ne zamandır böyle edebî toplantıların hasretini çekiyorduk. Profesör Şekip Tunç, Profesör Ali Nihat Tarlan, Profesör Sabri Esat Siyavuşgil, İsmail Habib Sevük, Şükûfe Nihal, Reşat Ekrem Koçu, Raif Ongan, Refıi Cevat Ulunay ve daha bir çok muharrir hep orada idiler. Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Nezihe Araz ve Sofi Huri tarafından üstadları Ken’an Rifâî’nin hayatı ve eseri hakkında neşrettikleri eserden bahsedildi, tenkidler yapıldı, temennilerde bulunuldu.”

Ken’an Rifâî’nin şahsiyeti üzerinde duran Perin, yazısının sonunda dört hanım yazarın bugüne kadar mütevazı bir şekilde çalışıp yazılar ve kitaplar yazdıklarını, ancak -kendisini de eklediği eleştirmenler tarafından görmemezlikten gelindiklerini belirterek, bunu telafi edeceklerini söylüyor yazısının sonunda: “Ken’an Rifâî’yi bize tanıtan ve yukarda adlarını zikrettiğim dört kadın muharrimiz de tıpkı üstadları gibi, bugüne kadar sessiz sedasız çalışmışlardır. Neşrettikleri eserlerde umumiyetle mistik bir hava esmekle beraber, derin bir kültüre dayanan tahliller ve düşünceler de vardır. Biz münekkidler, onları şimdiye kadar her nedense ihmal etmişiz!… Fakat bundan sonra borcumuzu ödeyeceğiz, kendilerini rahat bırakmıyacağız.”

Cevdet Perin’in ikinci yazısı Hafta dergisinin “Kitaplar Arasında”sütunun da yayınlanır. Aynı konu üzerinde duran Perin, “dört tanınmış muharrir tarafından hazırlanan” eserin “tefekkür hayatımızda bir hâdise teşkil edecek kadar mühim” olduğunun altını çizer.

Necdet Evliyagil de Cumhuriyet’in “Yeni Eserler” sütununda “Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” kitabı üzerinde durur. Ken’an Rifâî’nin çizilmiş bir resminin de yer aldığı iki sütunluk yazıda Evliyagil, kitabın tanıtım toplantısına hocası Cevdet Perin’in refakatinde katıldığını belirttikten sonra bu tür mühim eserler hakkında daha fazla yazılar yazılması gerektiği üzerinde durur. Necdet Evliyagil’e kulak verelim:

“İstanbul’da dört kadının bir araya gelmesi neticesinde, ortaya güzel bir eser çıkmıştır. Dört kadın muharririn, bir yıldan fazla bir zaman, didinerek, uğraşarak; uzun bir çalışma devresi sonunda vücuda getirdikleri bu eser, biyografik bir veçhe taşımakla beraber; hepimizin içerisinde mevcud olan mistik bir âlemi canlandırması bakımından mühimdir.

Bundan bir ay kadar evvel, Edebiyat Fakültesi profesörlerinden hocam Cevdet Perin, beni, Fatih’te, sanatkârların bir araya geldikleri güzel bir eve götürdü. Burada, dört değerli kadın muharririmizle tanıştık ve bu dört kıymetli kalemin meydana getirdiği eser üzerinde görüştük.

Samimî bir hava içerisinde geç vakte kadar devam eden bu toplantıda, profesörler ve tanınmış muharrirlerimiz de vardı. Hepsi de, kendilerine on gün evvelden verilen, yeni eserin mükemmelliğinden bahsettiler ve kadın yazarlarımızı tebrik ettiler. Hattâ, çaylarımızı yudumlarken bile, değerli profesörlerimizle ilim adamlarımızın eser hakkındaki sitayişkâr sözlerini dinledik.” Evliyagil, daha sonra kitabın muhtevasına dönüyor ve, “Eserin sahifelerini çevirdiğimiz zaman, gerçek medeniyetin, bir ruh ve his medeniyeti olduğunu; hakikî değerlerin ise, manevî değerlerden ibaret bulunduğunu anlıyor ve bu hava içerisinde; sanki bir rüya âlemindeymiş gibi, kitabı bitiriyoruz.”değerlendirmesini yapıyor.

Zeria Karadeniz de Son Saat’tin “San’at Hareketleri” sütununda “Bir fikir etrafında toplanan dört kadın”ı ve “Ken’an Rifâî”yi ayrıntılı bir biçimde kaleme alır. Mürşidin bir ressam tarafından çizilmiş resminin yer aldığı makale şu satırlarla başlar:

“Edebiyatımıza değerli romanlar kazandırmış bulunan Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol ile arkadaşları Nezihe Araz ve Sofi Huri, bu dört münevver Türk kadını, nevi şahsına mahsus bir mütefekkir olan Ken’an Rifâî’nin şahsiyetine bereketli bir aydınlık getiriyorlar. Dört seçkin kalemin, derinlere doğru dalışları, diğer kıymetlerinden başka bize olgun bir terkip haysiyetine kavuşturulmuş bir monografi kazandırıyor.”

Kitabın birinci etüdüdünü müşterek olarak kaleme alan Sâmiha Ayverdi ve Nezihe Araz’ın yazılarına temas eden Karadeniz, daha sonra Safiye Erol’un etüdüne döner: “İkinci etüdde, Safiye Erol, mütefekkiri, ruh plânında ifşa ederken, mevzuyu sonuna kadar tüketmenin hazzını tatttırıyor.” Makalenin sonlarına doğru yazarımız, “Türk edebiyatına ‘Ciğerdelen’le unutulmaz bir roman kazandıran Safiye Erol gibi bir entelektüel san’atkâr” denilerek övülür.”’Bütün bu yankılar Safiye Erol ve diğer üç hanım yazarın müşterek ve önemli eserinin muhtevasını ve çapını kamuoyuna yansıtır.

Ayasofya Hüznü…

“Ah ey sanem!…” diye başlar bir yazısı Safiye Erol’un. Bir Ramazan gecesi Sultanahmet Camii ile Ayasofya’yı karşılaştırır bu makalesinde yazar. Sultanahmet’in göz kamaştıran haşmetini dile getirirken Ayasofya’nm mahzunluğunu fark eder:

“Onu nur askılı ramazan kisvesi içinde seyrederken hizâsında kara hayâlet kahmanı gibi kabaran Ayasofya’dan kulağıma sitemler erişti, ibâdete büsbütün kapatılmış olmasına küsmüştü. Benim görüşüme göre haklıdır güzelim Ayasofya. İbâdethâne olmak nerede müzelik etmek nerede? Biri hayâtın pınar başı, öteki anılar sergisi. Eğer binâların da kendilerine göre bir nev’i perisi varsa Ayasofya’nın hoşnutsuzlukla somurtmuş oturmaktadır sanırım. Bilmem neden müze açılırken bir köşecik, meselâ hünkâr mahfili ibâdete ayrılmadı? Şeriatçe mahzuru var mıdır onu da söyleyemem, gâlibâ asıl gâye dünyânın ilgilendiği mozaikleri değerlendirmekti. Bizans san’atının lâyık olduğu gibi teşhiri bir ayrı holümde ibâdetin devâmına engel midir? Zavallı Ayasofya yüzyıllardan beri olduğu gibi Nûr-ı Muhammedi ile şereflenir ve bugün nice donanmış câmiler arasında nasipsiz kalmazdı.”

Politik düşünmediğini belirttiği bu makalesinde herhangi bir grubun veya cemâatin sözcüsü olarak değil ama bir aydın olarak Ayasofya’nın derdini anlamaya çalışır:

“Ayasofya rastgele bir câmi değildir. Fâtih vakfıdır. Târih boyunca derin bir ihtiram ve ihtimam görmüştür. Birçok pâdişâhlarımızın türbelerine zemin olmuş, İslâm nûru ile yıkanmıştır. İbâdeti oradan çekmek doğru oldu mu? İftarla imsak arası Anadolu yakasından karşı yakaya bakarken böyle düşündüm. Elim şakağımda… Dalgın.”

RAHMET AĞACININ NURLU MEYVELERİ

Safiye Erol’un son kitabı “Çölde Biten Rahmet Ağacı”. Yazarın adeta yaşadığı yıllar boyunca biriktirdiklerinin hayırlı bir meyvesi olan eser, 1962 yılı Ramazan ayı boyunca Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir. İlk tefrika 4 Ocak, otuzuncu ve son tefrika 3 Şubat tarihini taşır. Erol, burada Hazret-i Peygamber’in hayatından bazı safhaları akıcı üslûbu ile anlatmaktadır. Yazarımız, başlangıçta iki kısım olarak düşündüğü eseri, daha sonra rahatsızlandığı ve ömrü vefa etmediği için tamamlayamaz.

2001 yılına kadar basılamayan ve gazete sayfalarında tefrika halinde kalan eser, 1974 yılının sonlarına doğru Halil Açıkgöz tarafından elle istinsah edilerek hazırlanır. Safiye Erol’un vefâtının onuncu yılına girilmiştir. Eseri tefrika edilirken okuyan nesil henüz hayattayken kitabın yayınlanmasını arzu eden Açıkgöz, buna imkân bulamaz. 39 yıl sonra da Safiye Erol Külliyatı arasında yerini alır. Açıkgöz’ün el yazısıyla yayına hazırladığı eser, uzun yıllar sırasını bekler.

Kitabın ilk tefrikası “Hazret-i Halil İbrâhim (a.s.)” ile başlıyor:

“Allah’a şükür olsun, Peygamberimize salât ü selâm olsun, dinimiz alanındaki bâzı düşünce ve duygulanım derlemek, denetlemek, din kardeşlerime sunmak için niyetlendim kalkındım, erenler eli üstümde olsun.

İslâm ulularının perçinlediği gerçeğe göre Cenâb-ı Hak ilk önce (Nûr-ı Muhammedi) dediğimiz cevheri, sonra o cevher uğruna bütün kâinâtı yarattı. Celâl ve Hayat sıfatlarının hem düğüm, hem harman kabı diye dem’i yarattı, dedi ki, (Lakad halâknal insâne fî ahsen-i Takvim) yani, biz insanı pürüzsüz, çarpıksız güzellik kıvamında model ettik, dem vücut bulur bulmaz Hak Yaradan onun alnına Muhammed nûrunu koydu. Süleyman Çelebi Mevlit’te şöylece anlatır:

Kıldı ol nûr onun alnında karâr

Kaldı onun ile nice rûzigâr

Şit Peygamber’e İbrahim ve İsmail’e, dâima lâyık olandan lâyık olana geçmek sûretiyle devretti.”

Yazar, burada sadece siyer bilgileri vermekle kalmaz. Asr-ı saadet ile günümüz arasında da mukayeseler yapar. Sosyal hayatımıza geçmişten ışıklar düşürür. “Ebû Tâlib”e dâir yazının ilk satırları şöyle başlar:

“İslâm dünyâsına bakıyorum da görüyorum ki, hiçbir şey değişmemiş, Ebû Cehil’i, Ebû Süfyan’ı, Hind’i, Akabe’si hep yerli yerinde. Hatice’si, Ali’si, Veysel Karânî’si, Ebû Bekir, Ömer, Hamza, Sâbit oğlu şâir Hassan, İbî Vakkas oğlu Sa’d… Evet onlar da yerli yerinde. ‘Vahiy’ iklimi ebedîdir, muhalif rüzgâr da öyle. İslâm’ın binâsı dâima hücûma mâruzdur, durmadan inşâ edilişi de devamda. O da öyle: Mikroplardan ve hastalıklardan hayat hamlesi süzmesini bilen bütün sağlam bünyeler gibi İslâmiyet, târiz taşlanın havadan kapmış, onları boyuna bosuna, cinsine ve ağırlığına göre istif etlikten sonra kendi binâsında yapı malzemesi olarak kullanmıştır.”

“Gaziler Helvası”nda da ‘gaza’ kavramına farklı bir yaklaşım sergiler yazar: “Zaman değişti. Gazâların sûreti de değişti. Cihat emri ebedîdir; o değişmedi… Zinhar yanılmayalım. Allah bizi gafletten korusun; millet olarak, aile olarak, fert olarak ne vakit güç bir durum gelip çatarsa bilelim ki, Resûlullah bizi gazâya emrediyor. Düşmanlarımıza kalsa bizden her şeyi, anamızın ak sütünü bile nez’etmek isterler. Derler ki, biz kıyâmete kadar elimiz, böğrümüzde kalalım. İslâm’ın aktif pasif prensiplerini icâbına göre kullanacağız. Pasif prensip, yahut sabır ve tevekkül, gizli harp mânâsınadır. Kudret kıvâmını bulasıya kadar sır perdeleri altında gelişmektir. Aktif prensip ise açık harptir. Her halde ve dâima (Câhedû fî’sebîlullah) Hak uğruna savaşı nız.”

Safiye Erol’un “Hicret” yorumu da çok duygulu ve güzel: “Hicret tâbiri bana öyle tesir eder ki, derinliğine inemeyeceğim bu mânâ karşısında dalar dalar giderim. Çünkü İslâm târihi hicretle başlar, Peygamberin doğumu ile, Cebrâil a.s.’ın gelişi ile, miraçla olduğu kadar, hicretle başlar.”

Çölde Biten Rahmet Ağacı’nın son tefrikası olan Hicret, şu satırlarla sona erer:

“Sanki şerefli Mekke, taunla ateşle cezalandırılan Ad ve Semut kavmin kinden beter bir kader cilvesinden kendini can havliyle çekebildi. İslâm’ı kabul ve İslâm’a vefâ murahhasları olarak seçme kahramanlarını muhâcir gönderdi. Yâ Rabbî, nedir bu ayrılıklar, Mekkeler, Medîneler, Şamlar, Küfeler, ehl-i sünnetler, şialar, türlü türlü fırkalar ve mezhepler. Her gelişmenin bir sevişmeye ve çatışmaya bağlı oluşu senin bir İlâhî hikmetinmiş, bilebilseydik… Bütün tecellîlerin baştan sona lutuf, ister doğrudan doğruya ister kahır yoluyla, yine de lutuf olduğunu sâdece anlamak değil, rûhumuza mâl, varlığımıza (hâl) edebilseydik.

Fetebârekâllahû ahsenülhâlikîn.”

Yarım hâliyle dahi okuyucuyu zaman zaman hüzünlendiren samimî bir heyecan ve içten bir üslûbun görüldüğü “Çölde Biten Rahmet Ağacı” hak kında bir değerlendirme yapan Zeynep Uluant, Safiye Erol için “Bir eli Asrı Saadet’te bir eli yirminci asırda, iki zaman arasında irtibat kuruyor gibidir”demektedir.

Dünya tarihini, yaratılışın hikmetini anlatan Erol, kitabın bir yerinde muhteşem sema altında gelip geçen önderlerin hangi muhitlerde yetiştiğine dikkat çeker:

“Peygamberlerin, büyük liderlerin, efsane kahramanların tecelli noktalarına dikkat edersek, hepsini soysuzlaşmaya yüz tutmuş bir kültürün tehlike sınırlarında boy verir görürüz. Artık siyâsi teşkilatın, sosyal intizâmın, ahlâk düzeninin yeniden tertiplenmesi, insanın bir başka formaya girmesi zamanı gelmiştir. Zıt prensipler kıyasıya birbirine düşer. Bir yanda Firavun bir yanda Mûsâ, İslâm’ın tevhid gözüyle bakılınca o zıddiyet de ortadan kalkar, müspet ile menfiyi vâsıta gibi kullanarak kendince matlub bir kıvam ve benzeri mefhumlarda perde edemez artık. Âsâr silinir, sıfat da öyle. Gönül bile erir kaybolur zât kalır.”

Sevgi, kalp ve muhabbetin kaynaklarına inen Safiye Erol, Hazret-i Peygamber’in ışığında gerçek aşkı, hakiki sevdâyı şöyle târif eder:

“Kimse kimseye bir şey anlatamaz, bunu herkes kendi ruhunun harîminde tatmalı. Hayatta sevdiklerimizle bir başka türlü göz göze gelinip ulûhiyet alınıp verdiğimiz mukadder anlar vardır ki sonradan beşeriyet tesiriyle bunları bazen yıllarca süren inkisarlar, hicranlar takip eder. Ama bütün o perakende vuslatlar mürşide yani kendi cevherini dışarıda ifade eden yüksek prensibe yol bulmak mazhariyetine ererse bütün o muhabbet sızıntıları, bütün o perakende vuslatlar onun simasında kristalize olur. Artık sağa sola maktadır:

“Batı tefekkürü ve edebiyatı ile Almanca ve Fransızca’ya da son derece vâkıf olan yazarımız, İslâm tarihinin odak noktasını anlattığı bu eserinde o cepheden de son derece yerinde misaller ve kıyaslarla değişik bir perspektif sunmaktadır.”

Safiye Erol, 1950′li yılların tanınmış gözde kadın yazarlarındandır. Resimli Hayat’tan Hekimoğlu ve Araz (Bu imza muhtemelen Müşerref Hekimoğlu ve Nezihe Araz’a ait olabilir) imzasıyla yayınlanan “Kadın Romancılarımız Matbaamızda”başlıklı uzun değerlendirmede dergiye dâvet edilen kadın romancıların düşünceleri, temennileri ve fotoğrafları geniş bir şekilde yer alırken Safiye Erol’un burada yalnız olarak bir, Sâmiha Ayverdi ile birlikte bir ve diğer kadın romancılarla birlikte toplu olarak da bir olmak üzere üç fotoğrafı yayınlanır. Ayverdi ile Safiye Erol’un birlikte çekilen fotoğrafının altına “Ken’an Rifâî adlı eserin iki yazarı bir arada. Safiye Erol ile Sâmiha Ayverdi hususî hayatlarında da daima beraber olan iki arkadaştır” sözlerine yer veriliyor. Safiye Erol, fotoğrafının altındaki şu satırlarla okuyuculara tanıtılıyor:

“Cumhuriyet okuyucuları Safiye Erol’u da iyi tanırlar, eserleri kitap halinde çıkmadan önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Safiye Erol, ‘Ciğerdelen’, ‘Kadıköyünün Romanı’, ‘Ülker Fırtınası’ romanlarının yazarı, zamanda ‘Ken’an Rifâî’ adlı eserin dört kadın yazarlarından biridir. Almancayı da Türkçesi kadar iyi bilir, Almanya’da felsefe tahsili yapmıştır.”

15 Şubat Pazartesi günü gerçekleşen bu tarihî ziyarette bulunan kadın romancılar Mebrure Alevok, Cahit Uçuk, Sâmiha Ayverdi, Muazzez Tahsin Berkand, Rikkat Köknar, Safiye Erol, Bedia Altınay ve Şükûfe Nihal’dir.

Romancılara kalemleriyle geçinip geçinemedikleri sorulur. Her yazar, kanaatini belirtir. Mebrure Alevok’un, “Acaba biz kalemimizle geçinmek için mi yazdık?” sorusuna Safiye Erol şu karşılığı verir:

“Suali şöyle vazedelim, diye söze karıştı. Türkiye bir müellifi besler mi, beslemez mi? Tarih bize şunu gösteriyor: Ahmet Midhat Efendi, Hüseyin Rahmi kalemleriyle geçinen müelliflerdi. Bugün Refik Halid’in de yazı yazarak geçindiğini biliyoruz. Demek ki halkın taleplerine cevap veren eserler para getiriyor. Bence bir müellif kendi kendine şunu sormalıdır: Halka mı hitabedeceğim, sanat endişesiyle mi hareket edeceğim?”

“Dergimizi nasıl görmek istiyorsunuz?” sorusuna cevap verenler arasında Safiye Erol da var. Zaten yazının son bölümü de ona ait konuşmadan oluşuyor:

“Toplantımız Safiye Erol’un bir bilmeceye benzeyen temennileriyle sona erdi: Derginizden ne istemiyorum ki, dedi. Şarklıyım, şarkı isterim, garpla ilişiğim var, garbı isterim. Maziden isterim, tasavvuftan isterim, bunun yanında günün cereyanlarından, hattâ geleceğin atomik hayatından bir şeyler isterim. İnsan ruhu o kadar karışık ki, istediklerimin içinden ben bile, çıkamıyorum. Gelin siz çıkın!..”

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER

Safiye Erol, sessizce ve yaşadığı gibi sade bir şekilde bu dünyamızdan çekilip gider. Ardından gürültü koparmadan göç eder sonsuzluk ülkesine. Takvim yapraklan, 1 Ekim 1964′ü gösterirken her fâni insan gibi Rabbinin “Dön” emrine uymuştur. Anlı şanlı yazarlar, gazeteciler, devlet adamları cenazesine gelmemiştir. Birkaç vefalı dost, birkaç inanmış adam, hepsi o kadar. Onu çok seven ve fikirlerine değer veren kendisi de bugün öte dünyanın bahçelerinde yaşayan Mehmed Çavuşoğlu, vefatına şu tarihi düşer:

“Ne âlemdir bu kim levh-i basarda
Felâket her yanın devr etti dehrin
Hafâdan ansızın bir rüzgâr esti
Gül-i nâdîdesin incitti dehrin
Safiyye safvetiydi gitti dehrin.”

Akif in mısraını hayatı boyunca yaşamıştı o: “Sessiz yaşadı, kim onu nereden bilecekti.” Yakınlarından öğrendiğimize göre, ölümünden sonra pek gelen giden olmaz. Basın, demek ki o zaman da gerçek sanatkârlara gereğince ilgi göstermiyormuş. Vefatından sonra matbuatta yeterince yazının yer aldığını söylemek zor. Yaşarken, romanlarını tefrika eden, yazılarına yer veren ve bu sayede okuyucu kazanan gazeteler, ölümünden sonra yazan tamamen unuturlar. Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Emel Esin ve Tarık Buğra gibi birkaç sadık dostu hariç kendisinden pek söz eden olmaz. Karacaahmet Kabristanlığı Mezar Defterinde Safiye Erol’un 62 yaşında kalpten öldüğü belirtilirken mezar yeri 1. Ada 4975 olarak tesbit edilir.

SAFİ NİN ÖLÜMÜ

Safiye Erol hakkında yazılan keder dolu yazılardan biri değerli bir kadın yazar olan Emel Esin’e ait. Romanlarının tefrika edildiği Yeni İstanbul gazetesinde 7 Ekim 1964 tarihinde yayınlanan bu yazıda, Erol hakkında birkaç hâtıra anlatılır. Yazının başlığı ise “Sâfî’nin Ölümüdür”. Erol’un cenaze namazını ve ölümünü geniş bir şekilde tasvir eden Esin, Türk kültürünün yazarın bilhassa “Ciğerdelen” isimli eserinde kendisini gösterdiğini ifade ettikten sonra onun Edirne’ye olan hasretini dile getirir. “Safiye Erol hakkında birkaç hâtıra” alt başlığıyla sunulan “Günün Yazısı” şöyle başlıyor:

“Selimiye Camii’nin çınarlı avlusunda, musalla taşı üstünde bir tabut yatıyordu. Tabutun yeşil örtüsünde sırma ile şu âyet yazılı idi: ‘Her can ölümü tadar. Ve, O’na döneceksiniz.’ Tabutun baş tarafına yeşil renkte ve pembe oyalı bir yemeni serilmişti. Üç pembe karanfil, bir dost eliyle örtüye iğnelenmişti.

Çınar ağaçlarının gölgesinde yatan tabut yalnızdı. Tek şahidleri, bir sed üzerine dizilmiş mezar taşları, yüksek oylu, başlarında kavuk ve fes taşıyan ecdâd mezarları idi.

Yavaş, yavaş, ikişer üçer, kadınlar gelmeğe başladı. Musallâ taşının yanında ayakda durdular veya yere oturdular. Kadınların kimi dua ediyor, kimi ağlıyordu. Fısıltılar da vardı: ‘Yalnız yaşardı?’ ‘Hasta değildi. Birdenbire, dün gece beyninde bir damar çatlamış.’, ‘Karacaahmed’de yatan anasının yanına gömülmek istermiş ama yer yok diye izin vermemişler.’ Biri diğerinin kulağına doğru eğildi: ‘Anasının mezarı başındaki çınar hemen devrilmiş, ona yerini vermiş. Gönül ne yapmaz ki!’.

İlk mektepten çıkan kara önlüklü küçük çocuklar yaklaştı: ‘Kadınmış meğer’, ‘Ne için öldü?’ ‘Ölüm de nedir:’, ‘Sus, Maniakue!’, ‘Susmaya cağım işte. Söylesene be, ölüm nedir?’

Titreyen çınar yapraklarının üstündeki semâ cihetinden gelen müezzinin sesi ikindi ezanını okudu. İki nefer, ölmüş hanımın tabutunun başı ve ayağı hizâsında saygı vaziyetinde durdular. Kalabalık olmayan bir cemaat saf bağladı ve cenaze namazı kılındı. En nihayet, imam cemaati dönerek dedi ki: ‘Ölümün ebedî hayatın kapusu olduğuna inanan ey müslümanlar, şimdi Allah’ın karşısına bu çıkan hakkında nasıl şehadet edersiniz? Meyyite’yi nasıl bilirsiniz?’

Cemaat hep bir ağızdan ‘İyi, iyi’ derken, başlar yere eğildi ve her hayalde Safiye Erol canlandı.”

Yazısında, “Safiye Erol’un kılıcının bir parıltısı ‘Ciğerdelen’ oldu Bizim neslimiz için, ‘Ciğerdelen’ bir dönüm noktası idi. İşte millî kültür ölmemişti.” diyen Emel Esin, romancının hayatının akşamında, olgunluk çağında “sevimli, mütebessim ve sâkin” göründüğünü belirterek “Büyük göz kapakları altında zekâ ile parlayan elâ gözleri vardı. Görünüşüne çok itinâ ederdi.” diye devam ediyor.”

Yazarın mensup olduğu Türk toplumuna aktif şekilde hizmette kusur etmemeye gayret gösterdiğine dikkat çeken Emel Esin, “Sâfî”nin bilinmeyen yönlerinden de bahseder:

“Bir de gizli hayatı vardı. Hayatının son senesinde, sevdiği Edirne’yi ziyaret etmiş ve i’tikâfa çekilmişti. İ’tikâf mahalli çocukluğunu geçirdiği evin bulunduğu Selimiye mahallesi idi. Üç senedir, Safiye Erol, 1 Ekim gecesi mevûd ölümle rastlaşacağı Karlık bayırındaki apartmanda oturuyordu. Geniş odalar ve bir balkondan mürekkep apartmanın duvarlarında bir Dürer gravure’ü, bir Japon estampe’ı, ve Nakşibendî dervişlerinin raks ayînini gösteren bir İslâm minyatürü asılmıştı. Kütüphanesinde, bilhassa Türk mutasavvıflarının eserleri vardı. Bir felsefe talebesinin mütevazı odasından pek başka olmayan bu apartman, Sarayburnu’nu seyrederdi. Penceresinin önüne, denizin ötesinde, Fetih’ten beri birbirini tâkip eden tarihimizin vekayı silsilesi gibi, İstanbul’un büyük camileri dizilmişti.”

Esin, yazısının sonuna doğru, “Kur’an ‘Kimse ölüme rastlayacağı yeri bilmez’ buyuruyor. Safiye Hanım, bu yerin ölüm sahili olduğunu belki hissetmişti. Yeni İstanbul’da intişar eden son makaleleri sırasında, son yılda yazdığı mektuplarda, kendi hayatının muhasebesi ile meşguldu” diyerek Erol’un ruh portresini ve son çalışmalarını dile getirir.

Hakkında

Safiye Erol alelade olandan uzak dururken sürekli harikuladeyi dile getirmektedir. Yazar aşkın derinliklerine, insan ruhunun karanlık labirentlerine, en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşüşün bütün merhalelerini çizmek arzusundadır.

MUSTAFA KUTLU

Edebiyat tarihimizin bir başka adı “nankörlük tarihi” olabilir. Adı hiç bilinmeyen, hakkı en fazla yenmiş olan bir yazar var; Safiye Erol. Aşkı en iyi anlatanlardan biri.

SELİM İLERİ

Bu kadar iyi yazmayı bilmiş bir kadını ben-ben derken, pek çoğumuzu kastediyorum tabiiniçin bilmiyordum? Niçin Türkiye de kimse -yani pek çoğumuz Safiye Erol adında bir yazardan haberdar değildi.

MURAT BELGE

Safiye Erol, Âdem ile Havva’dan beri istisnasız sürüp gelen, gene istisnasız olarak kıyamete kadar sürecek olan insan macerasını pek güzel ve en doğru şekilde hükme bağlamıştı.

TARIK BUĞRA

Safiye Erol çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu.

NEZİHE ARAZ

Kaynak: Mehmet Nuri Yardım SAFİYE EROL KİTABI, Benseno Yayınları, Nisan 2003 ,İstanbul

 

RİFÂİLİK


Rifâilik, Ahmed er-Rifâî kaddesellâhü sırrahu’l aziz tarafından kurulmuş bir tarikattır. Kurulmasının akabindeki tarihi süreç içinde, İslam dünyasının hemen her tarafına yayılmış; İslam dünyasının en aktif ve en yaygın tarikatlarından biri olmuştur. Tasavvuf tarihi içinde ilk olarak teşkilatlanan tarikatlardan biridir ve hızlı bir şekilde yaygınlaşmasını buna borçludur. Suriye, Mısır, Anadolu, Irak, Balkanlar ve Hindistan gibi Müslümanların var olduğu he­men her yerde yayılma imkânı bulmuştur. 9./15. yüzyılda Kâdiriyye tarikatı tarafından elinden alınıncaya kadar İslam dünyasının en yaygın tarikatı olma unvanını taşımıştır.[1]

Tarikatın kurucusu 500/1106-1107 veya 512/1118’da Batâih böl­gesindeki Ümmi Abide Köyünde doğmuştur. Seyyid olduğu iddia edilen Ahmed er-Rifâî, babasının o küçük yaşta iken vefat etmesi sebebiyle, ünlü sufilerden, dayısı Mansur el-Batâihî’nin himayesinde yetişmiştir. Devrin âlim ve mutasavvıflarından eğitim almıştır. Kaynaklarca muhaddis, Şafii fakihi ve müfessir bir sufi olarak tanıtılmaktadır. Önceleri dayısı Mansur elBatâihî’nin irşad halkasına girmiştir. Dayısı daha sonra kendisinin taşımış olduğu “şeyhu’ş-şuyûh”unvanını ona devrederek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini tevdi etmiştir. Kısa sürede önemli sufi simalardan biri olmuş ve hızla taraftar toplamaya başlamıştır. Tasavvuf anlayışının Kitap ve Sünnete uygun olduğu konusunda kaynaklar hemfikirdir. Bu konuda ona dair övgüler yapılmakta, devrinin biriciği olarak tanımlanmaktadır. Ahmed er-Rifâî 578/1182’de vefat etmiştir, türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır.[2] Rifâilik, çoğunlukla esma yolunu benimsemiş, bu ekolün esaslarıyla hareket eden bir tarikat olarak kabul edilmiştir. Bu iti­barla aşk ve cezbe yolundan ziyade zühd yolunu kendisine metod olarak seçtiği, tarikat esaslarını bu yolun gereklerine göre tespit ettiği, ehl-i sün­net inancının temel esaslarına aykırı hususlar içermediği varsayılmıştır.’

Bu kabule rağmen, Rifâilik tarikatı mensupları zamanla çok ciddi eleştirilere maruz kalmışlardır. Çoğu zaman, bu eleştirilere tarikatın ku­rucusu Ahmed er-Rifâî’inin dahil edilmediğini söylemek gerekir. Rifâileri eleştiren kaynaklar, onu ayırarak takipçilerini eleştirmeyi yeğlemişlerdir. Ahmed er-Rifâî’ye yapılan nadir eleştiriler, onu Horasan ekolünün ayin ve öğretileriyle ilişkilendirebilecek netlikte değildir. Örneğin onun hakkında, kadın erkek aynı mecliste zikir ayinleri düzenlediğine dair, Hali­fe el-Müstekfî’ye şikâyetlerde bulunulmuş, ancak halife tarafından görev­lendirilen memur onun sünnete uygun hareket ettiğine dair rapor verince, halife ondan özür dilemiştir.[3] İbnu’s-Serrâc, Ahmed er-Rifâî hayatta iken onun hakkında kötü sözler söyleyen ve şerefini lekeleyen bir topluluk­tan bahsetmekte, ancak eleştiri konusu hakkında bilgi vermemektedir.[4] Şârânî gibi geç dönem kaynaklarında Ahmed er-Rifâî ve taraftarlarına mülhid, batini ve zındık gibi ithamlarda bulunan şahıslara rastlanmakta, ancak bu eleştirileri neden yaptıklarına değinilmemektedir.[5]

Aşk ve cezbe merkezli tasavvufun fiili olarak en önemli ibadet biçi­mi olan sema, Rifâilikte erken dönemlerden itibaren görülmektedir. Son dönem Rifâi kaynakları sema ibadetini Ahmed er-Rifâî’ye dayandırsalar ve ona “sema ibadettir” dedirtseler de[6] bu konuda ihtiyatlı olunmalıdır. Ahmed er-Rifâî’ye nisbet edilen “el-Burhânu’l-Mueyyed” isimli eserde tas­vir edilen zikir meclislerinde, kasidecinin beyit okuması, musiki dinlen­mesi hususlarına rastlanır. Buradan Ahmed er-Rifâî’nin musiki dinleme anlamında semayı tasvip ettiği ve uyguladığı sonucu çıkarılabilir. Ancak es­erden, sema meclislerinde sıkça rastlanan raks etmeye iyi gözle bakılmadığı anlaşılmaktadır. Raksla zikir birbirinden ayrılmış ve raks edenlerin yalancı olduğuna vurgu yapılmıştır.[7] Ayrıca bazı tarikat mensuplarında rastlanan hulûl[8]ve ittihadı çağrıştıracak sözlerin; bunlara ek olarak şathiyatların [9] ve aşırı unsurlar içeren kerametlerin de Ahmed er-Rifâî’den sonra ortaya çıktığı, araştırmacılar tarafından ifade edilmiştir.[10]

Rifâilik tarikatının muvelleh dervişlik karşısındaki konumunu net olarak söyleyebilmek mümkün değildir. Rifâilik mensubu bazı şeyh ve dervişlerin Kalenderi ve Haydari dervişlerine benzer haller gösterdikleri kuşkusuzdur. Ancak bu örneklere bakarak, tarihi süreç içinde çok geniş alana yayılmış bir tarikatın bütün mensuplarını genelleme yaparak muvelleh dervişlik akımının içine dahil etmek çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır. [11]

Zira Rifâilik temelde esma yolu üzerine kurulmuştur. Bu itibarla Kalenderilik ve Haydarilikten farklıdır. Bize göre, Rifâilik mensuplarının muvellehlik olarak nitelendirilebilecek davranışlarını, Kalenderi ve Haydari dervişlerinin, tarikata etkisi olarak algılamak gerekmektedir. Bu etki özellikle 7./13. yüzyılda Suriye’de varlıklarını sürdüren Rifâilik tarikatı mensuplarında yoğun olarak görülmektedir. Anadolu’ya gelen Rifâi dervişlerinin Suriye merkezli olduğunu düşündüğümüzde, buna Anadolu’yu da eklemek gere­kecektir. Bu açıdan biz, Suriye ve doğal olarak Anadolu’daki Rifâilik tarikatı mensuplarının özellikle 7/13. yüzyıldaki görünümü itibariyle muvelleh dervişlik akımı içine dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu sonuca varmamıza yol açan delillere işaret etmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Ayin

Rifâiler esma yolunu benimsemiş bir tarikat olduğu için bu tarikatın temel ayini doğal olarak zikirdir. Zikir cehri olarak, yani açıktan ve yük­sek sesle yapılır. Toplu zikirler ise yine cehri şekilde oturarak veya ayak­ta icra edilir.[12] Rifâilik mezhebinde, aşk ve cezbe yolunun en önemli ayin biçimi sema ve raks da erken zamanlardan itibaren görünmektedir.

İbnu’s-Serrâc, İzzeddin b. Nuaym isimli Rifâi şeyhinin kadın ve erkeklere aynı anda sema yaptırdığını ve devrin yöneticileri tarafından kınandığını belirtmektedir. Bilindiği üzere, sema ve raks, özü itibariyle Melami meşrepli tasavvuf akımlarına özgü bir ayin biçimi olup esrime ve vecd aracı olarak kullanılmaktadır.1” Bu itibarla sema ve raksın tarikatta yaygın bir şekilde var olmasını, Horasan sufıliğinin en önemli etkilerinden biri olarak değerlendirmek gerekir. Ancak sema ve raksdan daha önemli olan ve Rifâilerde “burhan” adı verilen bir ayin biçimi vardır ki, esas itibariyle en çok eleştiri aldıkları ve Rifâiliğin başka kültürlerin etkisine maruz kaldığını en çok hissettiren unsur durumundadır. İbn Hallikân, Rifâiler hakkında bilgi verirken onları şu şekilde tanıtmıştır:

Onların canlı iken yılanları yemek, alevli fırınların içine girmek gibi acayip halleri vardır. Onlar büyük ateşler yakıp sonra onun üzerinde ateş sönene kadar sema ve raks ederler. Bu dervişlerin kendi bölge­lerinde aslanların üzerine binip dolaştıkları söylenmektedir.

İbnu’s-Serrâc da ateşe hâkimiyeti Rifâiliğin en büyük kerametle­rinden biri saymaktadır. Ayrıca onların zehire de hâkimiyetleri olduğunu belirterek kurşun ve zehir içtiklerini belirtmektedir. Bunlara ek olarak, taşı ve tozu, gümüş, şeker, meyve gibi yiyeceklere veya değerli taşlara dönüştürebilme yeteneğinin de onlara verilen bir keramet biçimi olduğunu söylemektedir.

Rifâilerin Allah’ın bir lütfü olarak gördükleri ve davalarının sahihliğine delil olarak öne sürdükleri burhan ayini, tarihi süreç içinde insanları en çok etkileyen yönleri olarak öne çıkmaktadır. Bu itibarla, 7./13. yüzyıldan günümüze değin Rifâilerde burhan adı verilen bu olağanüstü aktivite sürdürülegelmiştir. Hatta zaman içinde farklı biçimler eklenerek gelişime uğramıştır. Edward William Lane, 13./19. yüzyıl Mısır’ındaki Rifâi dervişlerini şu şekilde tasvir eder:

Onlar acı duymaksızın demir şişleri gözlerine ve vücutlarına sokarlardı. Aynı şekilde büyük taş kütlelerini göğüsleri üzerine koyar ve kırarlar, yanan kömürleri, cam parçalarını yerler, kor ateşleri kollarında taşırlardı. Ellerinde zehirli yılan ve akrepleri zarar görmeden taşırlar ve hatta canlı, zehirli yılanları yerlerdi.[13]

Burada çok değişik unsurların burhan ayinine eklemlendiği gözlen­mektedir. 12./18. yüzyılda İstanbul’daki Rifâi Âsitanesi’nde yapılan burhan ayinlerinde de değişik yöntemler denenmiştir. Vücudun çeşitli yerlerine topuz denilen şişleri saplamak, gül adı verilen kızgın demirleri yalamak, keskin kılıç üzerine yatmak, aralarında kundaklık bebeklerin de bulunduğu hastaların şeyh tarafından çiğnenmesi (devsiye) gibi oldukça farklı ayin biçimleri uygulanmıştır.[14] Yine günümüzde Makedonya’daki Rifâiler, ila­hiler okunurken yanaklarına ve vücutlarının diğer bölgelerine şiş sokma eylemini aktif bir şekilde sürdürmektedir.[15] Benzer bir durum günümüz Türkiye’si için de söz konusudur.[16]

Rifâilikte yüzyıllar boyunca çok önemli bir yer tutan bu ayinin, tari­katta ilk olarak ne zaman görüldüğünü tespit etmek mümkün değildir. Fuad Köprülü, ayinin Abbasi Devleti’nin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra ortaya çıktığını savunmakta ve Moğol etkisiyle gelen Şamanist bir etkiye bağlamakta; bu görüş başka araştırmacılar tarafından da desteklen­mektedir. Köprülü ve diğer araştırmacıların Rifâilerin Moğol etkisiyle bu tür halleri benimsediği inancı, Zehebî’nin onlar hakkmdaki bir rivayetine dayanmaktadır. Zehebî, Ahmed er-Rifâî’den bahsederken onun ashabında, Moğolların Irak’ı almasından sonra ateşe girmek, aslanların üzerine bin­mek, yılanlarla oynamak gibi şeytani haller görüldüğünü ve bu hallerin Ahmed er-Rifâî zamanında olmadığını beyan etmektedir. Zehebî’nin bu açıklaması sebebiyle Rifâilerin burhan ayini Moğol etkisine bağlanmaya çalışılmıştır.

Mustafa Tahralı ise Bağdat’ın Moğollarca işgalinden önce de Rifâilerde bu tür hallerin bulunduğunu Yafiî’nin “Mirât”mdaki bir bilgiye dayandırmakta ve bu şekilde Şamanist tesirin olmadığını ortaya koymaya çalışmaktadır. O, ayrıca bu tür haller Moğol kaynaklı ve Şamanizm tesiriyle ortaya çıkmış olsaydı, aynı hallerin o dönemde Rifâilik dışındaki diğer tari­kat mensuplarında da görülmesi gerektiğini savunmakta ve durumun bu şekilde olmadığını dile getirmektedir.

Rifâilerin alameti olarak görülen hallerin Moğol istilasından önce bölgede bilindiğine dair Yafiî’nin eseri dışında başka tarihî şahitlikler de vardır. Rifâilerdeki burhan ayininin Moğollarla ilişkilendirilmesine olanak sağlayan bilgiyi veren Zehebî, başka bir eserinde 548/1153-1154 yılında vefat eden ve Halep’te defnedilen Ebu’l-Hüseyin ez-Zâhid el-Makdisî’ den bah­sederken, onun aslanlara bindiğini, aslan ve kaplanların onun için evcil hay­vanlar gibi olduğunu belirtmiştir. Ayrıca onun tıpkı Rifâiler gibi fırınlara girmek ve ateşle oynamak gibi hallerinden bahsetmiştir. Buna göre, ben­zer uygulamaların 6./12. yüzyıldan itibaren bölgede bilindiği konusunda şüphe yoktur. Muhtemelen Rifâiler bu uygulamaları Moğol istilasından önce bölgeye yerleşen derviş gruplarından almış olmalıdır.

Ancak Moğol istilasından önce Rifâilerde bu tür hallerin var olması, Şamanist etkiyi ortadan kaldırmamakta, sadece bu etkinin Moğol istilasından önce olduğuna delalet etmektedir. Zira Suriye ve Anadolu’ya Asya’dan derviş göçünün Moğol istilasından önce de var olduğuna, Moğol istilasının bunu sadece hızlandırdığına daha önce dikkat çekmiştik. Moğollar Şam ve çevresine gelir gelmez Rifâilerin fikirlerinde ciddi bir dönüşüm yaşanması ve hemen bu tür hallerin ortaya çıkması aklen de uygun değildir. Zira dinsel etkileşimler çok kısa sürede ortaya çıkan hadiseler değildir. Zehebî’nin bu tür hallerin Moğol istilasından sonra olduğu fikrine kapılması, muhteme­len Rifâilerin Moğollarla yakın ilişkileri sebebiyledir. Aslında dikkatle in­celenirse Zehebî, Rifâilerin bu uygulamaları Moğollardan aldığını iddia etmemektedir. O, sadece bu tür hallerin ortaya çıkışına dair bir tarih ver­mektedir. Onun verdiği bilgide işaret edilen zaman Rifâilikte burhan ayi­ninin ilk görüldüğü tarih değil, yoğun olarak görülmeye başlandığı tarih olarak algılanmalıdır. Aslında Zehebî, Moğollar’ın Suriye’ye hâkimiyeti akabinde bu tür hallerin yoğun olarak görünmesine işaret etmektedir. Rifâiler Moğollar’m hâkimiyetleri zamanında burhan ayinlerini daha rahat sergilemiş olmalıdır. Zira kaynaklarda, Moğolların Rifâi dervişlerine sem­pati duyduklarına dair bilgiler vardır. Rifâiler, sempatiye dayalı Moğol desteğiyle kendilerini daha rahat ifade edebilecekleri bir ortam bulmuş, inanç ve fikirlerini daha rahat ifade etmişlerdir. Bu rahatlık nedeniyle sos­yal ortamlarda daha fazla görünmeleri ve belki biraz pervasız hareket et­meleri, Rifâilerin Moğolların etkisiyle bu tür hallere sahip olduğu izlenimi vermektedir. Tahralı’nın Moğol kaynaklı Şamanist etkileşim olsaydı, bu du­rumun benzerinin başka tarikatlarda da görülmesi gerektiği, ama olmadığı şeklindeki itirazı yerinde değildir. Zira bir bölgeye olan kültürel etkinin, o bölgedeki bütün unsurlara aynı şekilde ve dozda olması beklenemez. Hatta bazen etki kendisini karşıt olma ve reddetme şeklinde de gösterebilir.

Burhan ayininde Şamanist etkinin olduğuna dair inancımız, bu tür hallerin özü itibariyle Şaman kültürüne has olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Şamanizm kavramı genellikle Türk ve Moğol toplumlarının dinini tanımlamak için kullanılmaktadır. Aslında Şaman kültürünün unsurları, tek bir bölgeyle sınırlandırılmayacak kadar dünyanın değişik bölgelerine yayılmıştır. Dünyanın birbirinden çok farklı bölgelerinde ben­zer ayin biçimleri ve tarzları görülebilmekte, dolayısıyla bu durum Şaman kültürüne dair bir etkiyi herhangi bir bölgeye has kılmayı zorlaştırmaktadır. Ancak Jean-Poul Roux’ın belirttiği üzere, Şamanist kültür unsurları en be­lirgin, açık, sürekli ve değişmez şekliyle, Orta ve Kuzey Asya’yı kendisine yerleşim bölgesi olarak seçmiştir. Bu itibarla, Şamanizm deyince Türk ve Moğolların dininin akla gelmesi sebepsiz değildir ve bir ölçüde normaldir. Biz de bu noktayı göz önünde bulundurarak, Rifâilere olası bir Şamanizm etkisinden bahsettiğimizde, bundan esas itibariyle Türk-Moğol eski dininin veya kültürünün yansımalarını kastetmekteyiz.

Rifâilerin burhan adıyla uyguladıkları ayin biçimlerinde en çok göze çarpan husus ateşe hâkimiyet figürüdür. Türkler ve Moğolların eski dininde de ateş önemli bir figürdür. Ateşe hürmet edilir, arıtıcı ve temiz­leyici olarak kabul edilir. Saflığından kuşkulanılan her şey, kor halindeki iki ateş arasından geçirilerek, yanan bir ateşin etrafında döndürülerek veya ateşin üzerinden atlanılarak zararlı etkilerinden temizlenip eski saflığına kavuşturulabilir. Ateşe egemenlik ise Şamanizmde bir tür sırra ermeye karşılık gelmektedir. Bu itibarla din görevlisi konumunda bulunan Şamanlar ateşin efendisi olarak kabul edilirler. Onlar ateş ve korlara dokunduklarında hiçbir acı hissetmez veya etkilenmeye maruz kalmazlardı. Dış etkilere karşı vücudun dayanıklılık kazanması, sadece ateşe karşı sahip olunan bir durum değildi. Şamanlar esrime sırasında ateş dışında zarar verici başka aletleri de vücutlarına şaplarlardı ve bu hareketler sırra ermenin bir neti­cesi olarak kendilerine bir zarar vermezdi. Eliade, bir Kırgız baksısmm (Şaman) dinsel ayin törenini şöyle anlatır:

Baksı yırlamasını hiç kesmez. Bir an gelir ruhlar kendisini ele geçirir. Bu dalınç hali esnasında baksı ateşte kızdırılmış bir demi­rin üzerinde yalın ayak yürümeye başlar ve yanan bir fitili birkaç kez ağzına sokar, kızgın demire diliyle dokunur, ustura gibi kes­kin bıçağını yüzüne saplar ama bu bıçaklamadan hiçbir görünür iz kalmaz.[17]

Yine Eliade, benzer bir şekilde Yakut bir Şamanın esrime sırasında vücuduna bıçaklar sapladığını, kızıl korları yuttuğunu anlatarak, bir Rifâi şeyhinin ayiniyle bir Şamanınki arasındaki benzerlik için bize örnekler su­nar.[18] Şamanın bu gücü elde etmesi için yapması gereken vecde ulaşmasıdır. Vecd ise genelde ateş etrafında dönmenin akabinde ulaşılan bir haldir.[19] Burada, Şaman ayinleriyle Rifâilerin ayinleri arasında bir karşılaştırma yapılabilmesi için, İbn Battûta’nın Rifâilerin merkezi konumunda bulunan Ümmi Abide’yi ziyaret ettiği zaman şahit olduğu sema ayinini, onun dilin­den aktarmak istiyoruz. İbn Battûta şöyle der:

Ebu’l-Abbas Rifâî’nin torunu Şeyh Ahmed Kûçek’in oraya gelişine rastladı bizim ziyaretimiz. Bu adam, ta Anadolu’dan kalkmış atasının kabrini ziyarete gelmişti. Revâk’ta şeyhlik sırası ondaydı. İkindi namazından sonra defler çalındı, davullar vuruldu ve dervişler raksa başladılar. Akşam namazından sonra pirinç ekmeği, balık, süt ve hurma getirildi yemek olarak. Millet karnım doyurduktan sonra hep beraber yatsıya kalktı. Şeyh Ahmed dedesinin postuna oturmuş, dervişler etrafında zikre ve semaya dalmışlardı. Evvelce hazırlanmış yük yük odun çıkarıldı ve ateşe verildi. Allah’ı anarak yaptıkları raks yavaş yavaş zirveye erişirken birer birer ateşe girmeye başladılar. Kıpkızıl korlar tamamen sönünceye kadar kimi içinde yuvarlandı, kimi ateşi ağzına aldı. Bu sufi tarikatının âdeti böyle.[20]

Bu ayindeki temel figürler Şamanizmdeki figürlerle hemen hemen aynıdır. Bu ayin biçimi sadece Rifâilere has değildir. Haydari dervişlerinin de bu şekilde ateş etrafında sema ve raks yaptıkları kaynaklarda bildirilmek­tedir. İbn Battûta, Rifâilerin ayinini betimledikten hemen sonra, daha önce karşılaştığı benzer bir ayini anlatmakta, sema edip akabinde ateş yakan ve kızıl korların içinde raks ederek yuvarlanan Haydari dervişlerinden bahset­mektedir.[21] Yine Anadolu’nun ünlü sufılerinden olup tipik bir Türkmen babası hüviyetini taşıyan Hacı Bektâş-ı Veli’nin, abdallarıyla beraber Hırka Dağı’nda yaktıkları ateşin etrafında kırk defa dönerek sema yaptıkları, menâkıbmda anlatılmaktadır.[22] Görüldüğü üzere, ateş ve onun üzerine yapılan ayinler, esrime sonrası vücudun dışarıdan gelen müdahalelerden etkilenmemesi gibi hususlar özü itibariyle Şaman kültüründe ve bu kül­türün etkide bulunduğu tasavvufı akımlarda görülmektedir. 7/13. yüzyıl ise Ön Asya bölgesinin bu kültürün kaynağı durumundaki Orta ve Kuzey Asya bölgesinden göçler vasıtasıyla yoğun bir derviş etkileşimine maruz kaldığı zaman dilimidir. Rifâilik dışında bu ayin biçiminin görüldüğü Kalenderilik ve Haydarilik gibi tarikatlarda etkilenmenin Şamanizm kökenli olduğu araşürmacılar tarafından dile getirilmektedir.[23] Dolayısıyla, bu gruplarla yakın ilişkide bulunan Rifâi dervişlerindeki benzer hallerin ve ayin biçimlerinin de Şamanizm kökenli olduğunu kabul etmek akla uygundur. Rifâiler, özel­likle Haydari dervişleriyle kurdukları yakın ilişkiler vasıtasıyla Şamanizm kökenli bu âdetleri benimsemiş olmalıdır. Sh:97- 107

 İzzeddin b. Musa er-Rifâî kaddesellâhü sırrahu’l aziz

İbnu’s-Serrâc tarafından doğrudan muvelleh olarak nitelenmeme­sine rağmen, biz Şeyh İzzeddin’i de muvelleh dervişler içinde zikretmeyi uygun gördük. Bu tercihimizin sebebi, İbnu’s-Serrâc’ın onun hakkında zikrettiği menkıbelerde, onu muvelleh dervişlerle yakın ilişki içinde yansıtmasıdır. Onunla beraber hareket eden bazı muvelleh dervişler vardır ve İzzeddin b. Musa onların şeyhi konumunda görünmektedir. Rivayet­lerden ona tabi olan topluluğun bütünüyle muvelleh dervişlerden oluşup oluşmadığı net olarak anlaşılamamaktadır. Ancak daha önce değindiğimiz gibi, Rifâilik tarikatı içinde birçok muvelleh derviş vardır. Dolayısıyla onun dervişlerinin hepsinin veya büyük bir kısmının muvelleh dervişlerden oluşması mümkün görünmektedir. Doğal olarak bu tarz dervişlerin şeyhi olan bir zatın da benzer hususiyetler göstermesi gerekecektir.

Şeyh İzzeddin, Rifâilik tarikatının Şam’daki en önemli şubelerinden biri olan Sayyâdilik koluna bağlıdır. Sayyâdilik kolunun kurucusu olan Şeyh Ahmed İzzeddin es-Sayyâd’m torunudur.[24] Şeyh İzzeddin hakkında cin­lerin ona müsahhar [boyun eğmiş] kılındığı, aslanlara ve ateşe hâkimiyeti olduğu kaydedilmiştir. Hama bölgesinde en-Nahida veya bir diğer ismiyle Sille köyünde ikamet etmiştir. Torunları Şam’a göç edip orada yaşamışlar ve soyları orada devam etmiştir.105 İbnu’s-Serrâc zikrettiği bir keramette Melikü’z-Zâhir Rükneddin Baybars’m onu ziyarete gittiğini belirtmiştir.[25] Bu bilgi, onun devrin sultanı tarafından ziyaret edilecek kadar ünlü ve itibar sahibi bir şeyh olduğunu gözler önüne sermektedir.

Şeyh İzzeddin’in muvelleh dervişlikle alakalandırabilecek en önemli yönü, kadmlı-erkekli sema yapmış olmasıdır. İbnu’s-Serrâc, onun kadın ve erkeklerle bir arada sema yaptığını kaydetmekte; bu sebeple halk ve yerel yöneticilerden tepki gördüğünü belirtmektedir. İbnu’s-Serrâc’ın onun kadın erkek beraber sema yapmasını savunması, âdeti olduğu üze­re, tevile dayanmaktadır. Onlar şeyhin yanında iken kadınlık ve erkeklik vasıflarından sıyrılmaktadır ve bu açıdan bir araya gelmeleri dini açıdan bir problem doğurmamaktadır.

Onun muvelleh dervişlerle alakasına dair vurgulanması gereken en önemli nokta, etrafındaki muvelleh dervişlerin yoğunluğudur. İbnu’sSerrâc’ın, Şeyh İzzeddin’e dair zikrettiği kerametlerde onun etrafında hep muvelleh dervişler vardır. Şeyh İzzeddin onların veleh hallerinden rahatsızlık duymamakta, bilakis bu hali yüceltmektedir.

Örneğin birlikte namaz kıldıkları bir sırada muvelleh dervişlerden biri aşka gelip çığlık atmaya başlamıştır. Namazı kıldıran hatip bu nedenle namazı bozmuş ve dervişe hareketinin doğru olmadığını, cahillere yakışır bir hal olduğunu belirtmiştir. Hatibin dervişi yermesine dayanamayan Şeyh İzzeddin, devreye girip “Bu sahih bir hal ve Rabbani bir vecddir. Bu hali reddetmemen gerekir”deyip hatibin başına dokunmuş, bu dokunuş üzerine hatip bütün bildiklerini unutup, yerdiği muvellehler gibi olmuştur. Şeyh İzzeddin hakkındaki bu menkıbe, onun muvelleh dervişlerle olan zihinsel yakınlığına en önemli delildir. Zaten hatip tarafından yerilen derviş büyük ihtimalle onun mürididir. Böyle bir fikirsel yakınlık neticesinde muvelleh dervişler etrafında toplanmış olsa gerektir.

İbnu’s-Serrâc zikrettiği bir diğer menkıbede, Şeyh İzzeddin yine mu­velleh dervişlerden oluşan bir grupla Hama’ya gitmiştir. Muvelleh dervişlerin bu sırada yiyecek olarak sabun, çöven gibi maddeleri yediklerini gören Hama yöneticisi, onların bu halini yadırgayarak imtihan etmek istemiştir. Dervişler onun getirdiği ekmeği, ortaçağda ağrı kesici olarak kullanılan bir tür afyon olan Lazin maddesine çevirerek bu imtihanı geçmişlerdir. Bu­rada önemli olan husus Hama’ya giderken Şeyh İzzeddin’in yanında sadece muvelleh dervişlerin olmasıdır.

Şeyh İzzeddin’in muvelleh olduğunu bize düşündüren bir diğer bilgiyi yine müellifimiz kaydetmektedir. İbnu’s-Serrâc, onun halini tas­vir ederken birçok kerametleri bulunduğunu, ancak bunların çok azmin onaylanabileceğini belirtmiştir. Onaylanamayacak bu haller velehlik ge­rektiren durumlar olsa gerektir. İbnü’s-Serrâc, Şeyh İzzeddin’in vefat tarihi olarak 675 / 1276-1277 yılını verir. Ebu’l-Hüda es-Sayyadî ise 686 / 1286-1287 tarihini verir ve bu tarihin daha doğru olduğunu, İbnü’s-Serrâc’ın karıştırmış olması gerektiğini söyler. Ancak hangi sebeple bu tercihi yaptığı konusunda bir açıklama da bulunmaz. İki tarih arasından tercih yapmamızısağlayacak bir unsura vakıf olamadığımızdan, Şeyh İzzeddin’in ölüm tarihi olarak her iki tarihinde söz konusu olabileceğini söyleyebiliriz. İbnü’s-Serrâc, onun kabrinin Hama’da olduğunu, ve ziyaretgâh haline geldiğini bildirmektedir. Ayrıca onun çok sayıda müridi ve takipçisi olduğunu ve yolunun onlar tarafından sürdürüldüğü de eklemektedir.

Taceddin Muhammed b. Ahmed er-Rifâî kaddesellâhü sırrahu’l aziz

İbnü’s-Serrâc’ın veleh sıfatıile doğrudan ilişkilendirmemesine rağmen, bizim Müvelleh olarak zikretmeyi uygun gördüğümüz Rifâî şeyhlerinden biri de Taceddin. Muhammed b. Ahmed er-Rifâî’dir. Onu Müvellehler arasında zikretmemiz, Şeyh İzzeddin’i zikrederken dile getirdiğimiz unsurlar sebebi iledir. Tıpkı Şeyh İzzeddin’de olduğu gibi, onun da etrafı Müvelleh dervişler tarafından çevrilmiştir ve Şeyh Taceddin onların şeyhi olarak yansıtılmaktadır. Şeyh Taceddin’in Müvelleh dervişlik bünyesinde olduğuna dair işaretler, İbnü’s-Serrâc’ın onun hakkında zikrettiği kerametlerde de oldukça belirgin olarak göze çarpmaktadır. Şeyh Taceddin, çok ünlü bir şeyh olması hasebiyle, hakkında başka kaynaklarda da bilgiye rastlanmaktadır. Ancak İbnü’s-Serrâc, o ve ailesi hakkında en geniş ve tafsilatlı şekilde bilgi veren kaynak hüviyetindedir. İbnü’s-Serrâc ona ve onun kerametlerine eserinde çok geniş bir şekilde yer vermiştir. Bunun en önemli nedeni, Şeyh Taceddin’in, kendisinin hırka giydiği giydiği Rifâî kolunun şeyhi konumunda bulunmasıdır. Birzâli, onun vefat tarihini zikrederken hakkında kısaca bilgi vermiştir. Bu kısa bilgide, onun 7 Cemaziyel Evvel 704 / 6 Aralık 1304 yılında Ümmi Abide’de vefat ettiğini ve orada defnedildiğini, uzun müddet Rifâîlerin şeyhliğini yaptığını, dervişlere verilen icazetlerde onun adının geçtiğini ve ölüm haberi Şam’a ulaştığında onun için namaz kılındığını ifade etmektedir. Diğer tarihî kaynaklar, ölüm tarihini 704 / 1304 olarak verdikten sonra Ümmi Abide’de vefat ettiğini, oldukça yaşlı olduğunu ve çok büyük şöhreti bulunduğunu söylemekle yetinmişlerdir.

Taceddin b. er-Rifâî, Anadolu tasavvuf tarihi açısından çok önem­li bir isimdir. Zira 7./13. yüzyılda Anadolu’daki en etkili tarikatlardan biri Rifâilik tarikatıdır. Harîrîzâde, Rifâiliğin yayılma alanları olarak Acem, Mağrib, Mısır, Hicaz ve Irak bölgelerine ek olarak Anadolu’yu da zikretmiş ve Anadolu için yüz bin halife rakamını vermiştir ki, bu sayı Anadolu’yu zikredilen yerler içinde en çok Rifâilik tarikatı mensubunun bulunduğu bölge konumuna getirmektedir.[26] Anadolu’da bu derece etkin olan Rifâilik tarikatının bölgede yayılması Taceddin b. er-Rifâî ve onun evlatları vasıtasıyla olmuştur. Taceddin b. er-Rifâî, Anadolu’da önemli bir tasavvufı şahsiyet olup tarikatın yayılmasında etkin roller üstlenen Seyyid Ahmed-i Kûçek er-Rifâî’nin de babası olmaktadır.

İbnu’s-Serrâc’ın verdiği bilgilerden, Taceddin b. er-Rifâî’nin sık sık Anadolu’ya yolculuk yaptığı anlaşılmaktadır. Hatta bu yolculuklardan bi­rinde âlimler ve eşraf tarafından şehrin girişinde kendisi ve müritleri bir imtihana tabi tutulmuşlardır. Buna göre, şehrin âlim ve fakihlerinin başını çektiği grupta bulunan saltanat naibi, şeyhe kibar bir dille, çok şöhretli ve ilim sahibi olduğunu bildiklerini ve kendilerinin de bu geniş ilimden isti­fade etmek istediklerini söyleyip cevaplaması isteğiyle ona sorular sormaya başlamıştır. İbnu’s-Serrâc’ın anlatımına göre, şeyh bu soruları aralarındaki en genç ve en bilgisiz dervişe cevaplatarak soranları mahcup etmiştir.[27] İbnu’s-Serrâc’ın kaydettiği bu hadise önemlidir. Zira Anadolu bölgesi ta­savvuf ehline çok müsamahakâr olmasına rağmen, şeyhi ve etrafındakileri şehre almakta tereddüt etmişlerdir. Tereddüt ve imtihan etme gibi tepkiler, Kalenderi ve Haydari dervişlerinin sıklıkla karşılaştıkları durumlardır. Aynı tereddüdün Şeyh Taceddin ve dervişlerine gösterilmesi, onların görünüş iti­bariyle söz konusu dervişlere benzerliğiyle alakalı olsa gerektir. Eflâkî, Seyyid Taceddin ve dervişleri Konya’ya uğradığı zaman yöneticiler, şehrin ileri gelenleri, fütüvvet erbabı ve geniş bir halk kitlesinin onları karşıladığını ve Cemaleddin Karatâyî’nin medresesinde misafir ettiklerini belirtmektedir.[28] İbnu’s-Serrâc’ın bahsettiği imtihan hadisesi Eflâkî’nin zikrettiği Konya ziyaretinde vuku bulmuş olabileceği gibi, Anadolu’daki başka bir bölgeyi ziyaretleri esnasında da söz konusu olmuş olabilir. Zira İbnu’s-Serrâc’ın beyanlarından, Şeyh Taceddin’in Anadolu’da, Konya dışında başka şehirlere de yolculuk yaptığı ortaya çıkmaktadır. İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’in Tokat’ı ziyaret ettiğini belirtmiştir. Ayrıca onun Tokat’tan sonra, iki günlük mesafedeki Sûse’ye geçtiğini bildirmektedir.[29] İbnu’s-Serrâc’ın Süse diye bahsettiği, Anadolu’da Rifâilerin ilk zaviye açtıkları yerlerden biri olan Sonusa yani Amasya olmalıdır.[30] “ İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’in Anadolu’da Ermenilerin meskûn olduğu Hayât (?) isimli bir yere uğradığını ve orada Ermenilerden bazılarına bolca nasip verdiğini, hatta onlardan birine Rifâiler gibi kurtlara hâkim olma yeteneği aktardığını kaydetmektedir. [31] İbnu’sSerrâc’ın verdiği bilgiler, Şeyh Taceddin’in Anadolu’da son derece aktif olduğunu, onun birçok Anadolu şehrine seyahat ettiğini gözler önüne ser­mektedir. Şüphesiz Şeyh Taceddin, İbnu’s-Serrâc’ın bahsetmediği birçok başka Anadolu şehrine de gitmiş olmalıdır. Onun gittiği yerlerde oldukça ilgi gördüğü ve bu ziyaretler vasıtasıyla Anadolu’daki mürit çevresini epeyce genişlettiği anlaşılmaktadır. Rifâilik tarikatı Anadolu’daki yaygınlığını buna benzer yayılma amaçlı ziyaretlere borçlu olsa gerektir.

Anadolu’da geniş bir yayılma imkânı bulduğunu anladığımız Şeyh Taceddin’e yaptığı bu gezilerde muvelleh dervişler eşlik etmektedir. Esa­sen Şeyh Taceddin’in babası olan “Müsta’cel” lakaplı Şeyh Şemseddin de muvelleh dervişlerle içli dışlıdır. İbnu’s-Serrâc veleh isteyen kişilerin ona yöneldiğini, Şeyh Şemseddin’in de bu kişileri muvelleh yaptığını belirtmek­tedir.[32] Şüphesiz ki veleh isteyen insanların Şeyh Şemseddin’e yönelmele­ri önemli bir işarettir. Bu yönelme muhtemelen onun yanında çok sayıda muvelleh derviş olduğu için yapılmış olmalıdır. Şeyh Taceddin de babası gibi muvelleh dervişlerle yakın ilişki içindedir. İbnu’s-Serrâc’ın bildirdiğine göre o ve yanındaki grup, bir gün ünlü Vefai şeyhi Şeyh Câkîr’in türbe­sinin yakınlarından geçerken, Şeyh Taceddin yiyecek almak üzere muvelleh dervişlerden ikisini türbede bulunanlara göndermiştir. Türbedekiler ken­dilerine gelen dervişleri doyurmakla birlikte, diğerleri için yiyecek bir şey vermemiştir. Buna kızan bazı muvelleh dervişler onları cezalandırmak için su kuyusuna tükürmüş ve kuyunun suyu o tarihten sonra tuzlu olmuştur. Dikkat edilirse keramette tasvir edilen Şeyh Taceddin’in, tıpkı Kalende­ri şeyhleri gibi olduğu anlaşılacaktır. Kalenderiler gibi yanında bir grup dervişle gezgin olarak dolaşmakta ve onlar gibi cerr yoluyla ihtiyaçlarını karşılamaktadır.

İbnu’s-Serrâc’ın zikrettiği diğer bir menkıbede, Şeyh Taced­din, yanında yine muvelleh dervişler olduğu halde Moğol Hükümdarı Hülagu’nun huzuruna çıkmaktadır. Keramette zikredildiğine göre, Şeyh Taceddin’in Moğol Hükümdarı Hülagu ile görüşme sebebi, onun Müslümanlara eziyette bulunmasıdır. Buna göre, Hülagu Hıristiyanların tesi­riyle mescitleri yıktırmış, ezanları susturmuş, îslamm şiarlarını ortadan kaldırmaya başlamıştır. Bu durum karşısında beş yüz kadar Müslüman âlim Şemseddin Müsta’cel’e sorunu çözmesi için başvurmuştur. Kendisine yönelen bu isteği kabul eden Şemseddin Müsta’cel, problemi çözmek için Hülagu’nun yanma oğlu Şeyh Taceddin’i göndermiştir. İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’e muvelleh dervişlerden oluşan çok sayıdaki bir topluluğun eşlik ettiğini belirtmektedir. Bu büyük sayıdaki topluluk Hülagu’nun yanma gidip ona Hıristiyanların etkisine girdiğini söylemiş ve yanlış yaptıkları beyanında bulunmuştur. Şeyh Moğol hükümdarına, Hıristiyanların hak ehli olmadığını ispatlamak için bir de teklifte bulunmuştur. Buna göre büyük bir ateş yakılıp Rifâiler ve Hıristiyanlar içine girecek; böylece muci­ze gösterip gösterememelerine göre hak ehli olanın hangisi olduğu ortaya çıkacaktır. Teklif kabul görmüş; büyük bir ateş yakılıp Şeyh Taceddin ve muvelleh dervişler ateşin içine girip namaz kılmış ve salimen ateşin için­den çıkmışlardır. İbnu’s-Serrâc, bu olay üzerine, Müslümanların hak yolunda olduklarının anlaşıldığını ve onların üzerindeki eziyetin kalktığını vurgulamıştır.[33] Rivayetin tarihsel olarak geçerliliğini değerlendirecek olursak Rifâi dervişlerin Moğollarla yakın ilişkide oldukları ve onlar nezdinde itibar gördükleri bilinen bir gerçektir. Bundan dolayı Moğollarla bir prob­lem durumunda âlimlerin Şeyh Şemseddin’e başvurarak sorunu çözmek için aracılık ricasında bulunmaları oldukça mantıklıdır. Müslümanların Hülagu döneminde eziyet denebilecek bir problem yaşamış olmaları da mümkündür. Hülagu’nun, Hıristiyan olan eşi sebebiyle, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara sempati duyduğu da bilinmektedir.[34] Bu sebeple rivayetin te­melleri itibariyle bir gerçeklik zemini olduğu söylenebilir. Hıristiyanların, Hülagu’nun onlara meylini kullanarak Müslümanlar için bazı sıkıntı verici durumların ortaya çıkmasına olanak sağladıkları anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi, Rifâiler sıklıkla kendilerinin hak yolunda olduklarını ifade etmek için ateşe hâkimiyet ritüelini kullanmışlardır. Bu ateşe hâkimiyet gösterilerinin, Şamanları vasıtasıyla benzer gösterilere alışık olan Moğolları etkilemiş olması da son derece mantıklıdır. Zira yapılan iş kendi dinsel geleneklerin­den ötürü Moğolların aşina oldukları bir ayinin tekrarlanmasıdır.

İbnu’s-Serrâc’ın bildirdiğine göre, Şeyh Taceddin’in Hülagu ile görüşmesi bir defaya mahsus olmamıştır. İkinci görüşmede de Şeyh Taceddin’e yine muvelleh dervişler eşlik etmektedir. Muvelleh dervişler aslanlara binmiş halde ve ellerinde yılandan kamçılarla Hülagu’nun bulunduğu yere gelmişlerdir. Onların gürültülerini duyan Hülagu dışarı çıkınca, şeyh ona, ellerinde yılandan kamçılar bulunan aslanlara binmiş dervişlere işaret ederek “Muvellehleri gördün, şimdi sana bunun dışında başka bir keramet göstereceğiz” diyerek dervişlerle beraber kuvvetli bir zehir içmiş; akabinde de sema yapmışlardır. İbnu’s-Serrâc’ın anlatımına göre, Hülagu hem onların aslanlar üzerindeki hallerinden, hem de zehrin onlara hiçbir etkide bulunmamasından etkilenmiş ve “Ne za­man bir ihtiyacınız olursa bana haber verin” diyerek her türlü yardımda bulunacağını beyan etmiştir.[35]

Şeyh Taceddin’in Moğol hükümdarlarıyla bu yakın ilişkisi sa­dece Hülagu dönemiyle sınırlı değildir. İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’in Hülagu’nun Müslümanlığı kabul etmiş oğlu Ahmet Teküder ile de iki­li ilişkilerde bulunduğuna işaret etmektedir. Şeyh Taceddin’in Ahmed Teküder ile görüşmesi, yine bir aracılık görevini üstlenmesi sebebiyle­dir. İbnu’s-Serrâc’ın bildirdiğine göre, onun bu görevi yüklenmesine neden olan sorun, şeyh çocuklarının vakıf mallarından istifade etme­sinin Moğol devlet erkânı tarafından önlenmiş olmasıdır. Devlet yöneti­cileri, şeyh çocuklarının tasavvufi bir hale sahip olmamalarına rağmen dervişlere ayrılan vakıf mallarıyla geçimlerini sağladıklarını belirtmiş ve babalarının isimleriyle geçindikleri iddiasıyla onların bu durumu­nu engelleyecek tedbirler almışlardır. Bu tedbirler neticesinde, şeyh çocuklarının buralardan istifade etmesi engellenmiştir. Bunun üzerine çocukları iaşeden mahrum kalan şeyhler toplanıp sorunu çözmesi için Şeyh Taceddin’e başvurmuşlardır. İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’in ken­di çocuklarını da ilgilendiren bu sorunu çözmeyi kabul ederek Ahmed Teküder’in yanma gittiğini belirtmiştir. Onun anlatımına göre, Şeyh Taceddin, Ahmed Teküder’e tasavvuf ehline yaptığı bu kısıtlamanın doğru olmadığını anlatmış; daha sonra huzurunda zehir içerek haklılığını kanıtlamıştır. Bunun üzerine, Moğol hükümdarı nezdinde veliler tekrar itibarlı hale gelmiş ve çıkarılan bir fermanla şeyh çocuklarına yönelik engellemeler ortadan kaldırılmıştır.[36] İbnu’s-Serrâc, âdeti olduğu üzere, sorunun çözümünü kerametin bir başarısı olarak anlatmaktadır. Kera­metlerin, özellikle ateş gösterilerinin Moğolları etkilediği muhakkaktır. Ancak sorunun çözümü kerametler vasıtasıyla değil, Rifâilerin Moğollar nezdindeki temelleri önceden atılmış itibarlarıyla sağlanmış olmalıdır. Rivayetin tarihi değeri olup olmadığına baktığımızda, Ahmed Teküder döneminde vakıf mallarıyla ilgili bazı düzenlemeler yapıldığını tarih kitaplarındaki kayıtların desteklediğini görmekteyiz. Dönemin tarihçi­lerinden Aksarayî’nin kaydettiği, Ahmet Teküder’e ait bir mektupta, bu durumu destekleyen ifadeler bulunmaktadır. Mektup Memluk sultanına gönderilmiştir ve içeriğinden İlhanlı Devleti sınırları içinde vakıf mallarıyla ilgili bir düzenlemenin yapıldığı anlaşılmaktadır. Mektupta Ahmet Tekü­der Memluk sultanına şöyle demektedir:

Biz İslam dinini seçtik. Beldelerin imarı ve Müslümanların korunması için çaba sarf ediyoruz. Bütün ülkede vakıf ürünlerinin vakfedilenlere verilmesi ve vakıf gelirlerinin vakfedenlerin şartlarına uygun olarak hak sahiplerine ulaştırılmasını buyurduk ki bundan sonra mescitler, tekkeler, hayır kapıları ve sebiller tam bir gelişme göstersin.          Kerimüddin Mahmud el-Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, çev. Mürsel Öztürk, (Ankara: TTK Yayın¬ları, 2000), s. 107. Rivayetten tasavvuf mensuplarına karşı olumsuz düzenlemenin hangi hükümdar döneminde yapıldığı net olarak anlaşılamamakta; Ahmet Teküder döneminde yapıldığı ve yine onun döneminde kaldırıldığı hissedilmektedir. Ancak mutasavvıflara karşı menfî düzenlemelerin kardeşi Abaka döneminde yapılmış olması, Ahmet Teküder’in de kardeşinin yaptığı kötülükleri ortadan kaldır¬mış olması mümkündür. Zira Abaka hükümranlığı döneminde Müslümanlara birçok kötülük yapmış, mallarım müsadere etmiş, Islamın yayılmasını engellemeye çalışmıştır. Ahmet Teküder ise hükümdarlığı döneminde Müslümanlara yapılan bu kötülükleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Bkz. Şahin, İlhanlılar Döneminde Şiîlik, s. 157. Dolayısıyla mutasavvıflara karşı olumsuz uygulamaların başlangıcını Abaka Han dönemine atfetmek de mümkündür.

Buradan anlaşılacağı üzere Ahmet Teküder hükümdar olduğunda gerçekten bu konuda bazı düzenlemeler yapmıştır. Bu düzenlemeler neti­cesinde vakıflardan haksız kazanç elde ettiği varsayılan şeyh çocuklarının iaşesi kesilmiş ve onlar da sorunu çözmesi için Moğollar nezdinde itibarlı olan Şeyh Taceddin’den yardım istemişlerdir. Şeyh Taceddin’den ricacı olan meşâyih [şeyhler] büyük ihtimalle Anadolu bölgesindendir. Zira Ahmet Te­küder 680/1282 yılında İlhanlı tahtına oturmuş ve iki sene bu makamda kalabilmişti. Şam ve çevresinde onun hükümranlığı zamanında Moğolların bir hâkimiyeti yoktu.

İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’in Ahmed Teküder’le başka görüşmelerde bulunduğuna dair bilgiler de vermektedir. Görüşmelerin birinde mevsimi olmamasına rağmen elbisesinin yeninden karpuz çıkararak insanları şaşırtmıştır. Bir diğer görüşmesinde, Rifâi dervişleri tarafından devlet erkânı huzurunda sema yapılmış ancak devlet erkânı Şeyh Taceddin’den Hülagu zamanında yapılan ateş gösterisini tekrarlamasını istemiştir. Bunun üzerine büyük bir ateş yakılmış o ve dervişleri ateşin içine girip iki saat kadar kaldıktan sonra ellerinde meyvelerle ateşten çıkmışlardır.

Rifâi şeyhlerinin Moğollarla ilişkileri bir gelenek halinde sürmüş görünmektedir. İbnu’s-Serrâc, Şeyh Taceddin’in evladı Şeyh Ali’nin Moğol hükümdarı Olcaytu Hudâbende ile görüştüğünü, Olcaytu’nun onun bir ke­rametinden etkilendiğini, şeyh vefat ettiğinde onun için bir türbe yaptırıp vakıflar bağışladığını ve ölünce şeyhin yanma defnedilmeyi vasiyet ettiğini belirtmektedir.

İbnu’s-Serrâc’ın bu beyanları, Rifâilerin, özellikle Şeyh Taceddin’in Moğollarla ne kadar içli dışlı olduğunu gözler önüne sermesi açısından önemlidir. Bir diğer vurgulanması gereken nokta, bu görüşmelerde Şeyh Taceddin’in yanında oldukça çok sayıda muvelleh dervişin olmasıdır. Şeyh Taceddin’in yanındaki dervişleri tasvir eden, İbnu’s-Serrâc dışında başka kaynaklar da vardır. Eflâkî, Konya’ya geldikleri zaman Şeyh Taceddin’in yanında bulunan derviş topluluğunu tanıtırken, onların kendini ateşe at­mak, kızgın demiri ağızlarına sokmak, şeker yapmak, mumu laden hali­ne getirmek, kamçıdan kan akıtmak gibi birtakım hileli oyunlar yaptığını söylemekte ve Konya halkının, bu tarz garip ve tuhaf şeylere çok az şahit olduğu için dervişlere büyük bir ilgi gösterdiğini kaydetmektedir. Şeyh Taceddin’e tabi olan dervişlerin muvelleh oldukları konusunda şüphe yok­tur. Doğal olarak bu dervişler Rifâilik tarikatına mensupturlar. Böyle çok sayıda muvelleh derviş topluluğunun lideri konumunda bulunan şahsın kendisinin de muvelleh olması gerekmektedir.

Muvelleh olduğundan kuşku duymadığımız Şeyh Taceddin, sadece Moğollar nezdinde itibara mazhar değildir. İbnu’s-Serrâc, onun Mem­luk Sultanı Melikü’z-Zâhir Rükneddin Baybars’m yakın ilgisine mazhar olduğunu da kaydetmektedir. Baybars, Moğolları yendikleri bir savaşın aka­binde ona, kendisinin yanma niçin gelmediğini, gelirse memnun olacağını ifade etmiş, ancak Şeyh Taceddin, Ümmi Abîde’de kalmasının daha hayırlı olacağını söyleyerek teklifi reddetmiştir.[37] Moğollarla çok yalcın ilişkiler ku­ran Şeyh Taceddin’in Baybars’m bu teklifini reddetmesi oldukça anlamlıdır.

Şeyh Taceddin’in evlatları özelikle Anadolu bölgesini kendilerine yerleşme alanı olarak seçmişler ve Anadolu’nun tasavvufı hayatında etkili olmuşlardır. Özellikle Şeyh Taceddin’in oğlu olan Seyyid Ahmed-i Kûçek, Rifâiliğin Anadolu’daki en etkili şahsiyeti olarak göze çarpmaktadır. Ancak Anadolu tasavvuf tarihinde oldukça etkili olan bu şahsiyetin tarih sel kimliği hakkında elimizde çok az bilgi vardır. Bu sebeple onun tasavvuf! kimliğini ve Anadolu’daki faaliyetlerini tespit etme işi oldukça zordur. Bazı araştırmacılar, dönemin kaynaklarında adı Ahmed olarak geçen ve Rifâi nisbesi taşıyan bazı kişilerin Ahmed-i Kûçek olabileceği kanaatini ileri sürmüşledir. Sadi Bayram bugün Samsun iline bağlı Ladik ilçesindeki türbede Ahmed-i Ke­bir[38] ismiyle medfun olan kişinin Seyyid Ahmed-i Kûçek olduğu kanaat­indedir. Bizce “kebir” ve “kûçek” gibi birbirinin tam zıddı olan iki lakabı taşıyan birinin aynı şahıs olarak yorumlanması doğru değildir. Bu iki şahıs farklı kişiler olmalıdır. Ayrıca elimizde Ladik’te medfun olan Ahmed-i Kebîr’den bahseden iki kaynak vardır. Gelibolulu Mustafa Âlî, Amasya’da görevli iken onun türbesini ziyaret edip vakfiyesini okumuş ve menâkıbını dinlemiştir. Onun verdiği bilgilere göre, Seyyid Ahmed-i Kebîr, 63 yıl ömür sürmüş, bunun 40 yılını seyahatle geçirmiştir. 23 yıllık evliliği vardır. Ken­disinin yaptırdığı camide gömülüdür. Caminin vakfiyesi 752/1351 tarihlidir. Sultan Orhan zamanına denk gelmekte olup, ölüm tarihi bilinmemektedir. Şeyh Ahmed-i Kebîr er-Rifâî, Şeyh Ali el-Vâsitî’nin müridi iken keramet göstermiş, yaya olarak yedi defa hacca gitmiştir. Kendisi şeyh iken, Devâfî adlı müridini keramet ve liyakatından dolayı halifesi yapmıştır. Gelibolulu Mustafa Âlî, Seyyid Ahmed-i Kebirle Tokat’ta medfun Haşan er-Rifâî’in akra­ba olabileceğini söylemektedir.[39] Diğer kaynak olan Evliya Çelebi de onun Or­han Gazi döneminde yaşayan şeyhlerden olduğunu belirtmiş ve Gelibolulu Mustafa Âlî gibi 752/1351 tarihini ölüm tarihi olarak vermiştir.[40] İsimlerinin aynı olması, yaşanılan zaman diliminin yakınlığı, Rifâi şeyhi oluşları ve aynı bölgelerde faaliyette bulunmaları gibi hususlar, iki şeyhin aynı kişi olduğunu düşündürmüştür. Ancak bunların icazet aldığı şeyhlerin farklı olduğu görün­mektedir. Birbirine zıt iki nisbeye sahip, şeyhleri farklı iki kişinin, Ahmed ismini taşımaları aynı kişi sayılmaları için yeterli olmasa gerektir. Tarikatın kurucusundan dolayı, Ahmed ismine Rifâilik tarikatında çok yaygın olarak rastlanmaktadır. Dolayısıyla Rifâi olan ve Ahmed ismi taşıyan söz konusu zaman diliminde yaşamış başka şeyhler de bulunmaktadır. Örneğin Seyyid Ahmed-i Kûçek’in dedesinin ismi de Ahmed’dir.[41] Ahmed-i Kebîr hakkında bilgi veren kaynaklar onun yaşadığı dönemden epeyce geç zamanlarda kale­me alınmıştır. Ancak şimdilik onun hakkında bilgi veren kaynaklar bun­lar olduğu için, verdikleri bilgilere itibar edilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Doğal olarak Ladik’te medfun olan Ahmed-i Kebîr’in Seyyid Ahmed-i Kûçek olmadığını düşünmek gerekecektir.

Sadi Bayram’m, Ahmed-i Kûçek hakkında bilgi veren na­dir kaynaklardan olan Eflâkî’nin verdiği bilgileri yanlış yorumladığı düşüncesindeyiz. Özellikle babası Şeyh Taceddin’den bahsettiği açık olan bir paragrafta, kastedilenin Ahmed-i Kûçek olduğu kanaatini ileri sürmüş ve bu kanaat birtakım yanlış yorumlara yol açmıştır. Eflâkî, söz konusu paragrafta şöyle demektedir:

Seyyid Ahmed Rifâî’nin oğlu Seyyid Taceddin (Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun), dervişler, sırmalı ipek kumaş giyenler ve ken­disini ilahlaştıranlardan bir grupla birlikte Konya’ya geldi.         (Eflâkî, Menâkıbul-Ârifin, s. 538. Bu dervişlerin Konya’daki ilginç sema gösterisini Mevlânâ’nın eşi Kira Hatun’da izlemiştir. Bkz. Eflâkî, Menâkıbul-Ârifin, s. 539.)

Sadi Bayram, burada kastedilenin Ahmed-i Kûçek olduğunu ka­bul ederek onun Mevlânâ ile çağdaş olabileceğini söylemektedir.” Bu­rada kastedilen kişi gerçekte Ahmed-i Kûçek değil, onun babası Seyyid Taceddin’dir. Rivayette Seyyid Taceddin’in babası olarak zikredilen Ah­med Rifâî’nin ise, tarikatın kurucusu değil, Seyyid Taceddin’in öz babası olan Şeyh Şemseddin Müsta’cel olması gerekmektedir. Zira İbnu’s-Serrâc, Şemseddin el-Müsta’cel’in tam adını şöyle vermektedir: Şemseddin Ebu’lAbbas Ahmed b. Muhammed er-Rifâî İsimdeki Şemseddin onun lakabı, Ebu’l-Abbas ise künyesidir. Doğal olarak adı Ahmed’dir. Onun için Eflâkî, Şeyh Taceddin’i Seyyid Ahmed er-Rifâî’nin oğlu Şeyh Taceddin olarak tanıtmıştır.

Eflâkî, başka bir yerde Seyyid Ahmed-i Kûçek’i açık ismiyle zikre­derek, onun Mevlevi dergâhının dördüncü şeyhi olan Sultan Veled’in oğlu Ulu Arif Çelebi ile Amasya’da bir araya geldiğini belirtmektedir. Sadi Bayram, her iki görüşmede de kastedilenin Ahmed-i Kûçek olduğunu kabul ettiği için, onu hem Mevlânâ ile hem de torunu Ulu Arif Çelebi ile çağdaş göstermekte, bu kabulünden dolayı her iki görüşmeyi olanaklı kılmak için, Ahmed-i Kûçek’in yaşadığı zaman dilimi olarak 1250-1335 yıllarına işaret et­mektedir. Birinci görüşmenin Şeyh Taceddin ile Mevlânâ arasında, ikinci görüşmenin ise Seyyid Ahmed-i Kûçek ile Ulu Arif Çelebi arasında olduğu konusunda şüphe olmasa gerektir.

Abdülbaki Gölpmarlı, onu takiben Ahmet Yaşar Ocak ve İsmail Erünsal, Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l-Kudsiyye”de bahsettiği ve Dede Garkınla çağdaş kıldığı Ahmed-i Kebîr isimli kişinin, 578/1182’de vefat eden Ahmed er-Rifâî olamayacağı gerçeğinden hareketle, Seyyid Ahmed-i Kûçek erRifâî olması gerektiğini söylemişlerdir. Ocak ve Erünsal, “Kebîr” lakabının, Ahmed-i Kûçek’e işaret ettiği ve tarikatın kurucusuyla karışmaması için ona müelliflerce “Kûçek” lakabının verildiği tahminini yürütmektedir.[42] Ancak Dede Garkın, kaynaklara göre, 638/1240 yılında Babailer isyanını gerçekleştiren Baba İlyas’la aynı zamanlarda yaşamış, hatta onun şeyhi olarak tavsif edilmiştir.[43] Seyyid Ahmed-i Kûçek ise, Eflâkî’nin beyanına göre, Ulu Arif Çelebi ile çağdaştır. Ulu Arif Çelebi ise 670/1272 yılında doğmuştur.[44] Doğal olarak bu kişilerin bir araya gelmeleri imkânsızdır. Bu tarihsel gerçeklikten dolayı “ Menâkıbu’l-Kudsiyye”de Ahmed-i Kebîr ola­rak zikredilen kişinin Seyyid Ahmed-i Kûçek olamayacağı açıktır. İbnu’s Serrâc’ın vermiş olduğu tarikat silsilesi bizce “Menâkıbu’l-Kudsiyye”de bahsedilen Ahmed-i Kebîr’in kimliğini de ortaya çıkarmaktadır. Ahmed-i Kebîr, Şeyh Taceddin’in babası Şeyh Şemseddin Müsta’cel olmalıdır. Zira belirttiğimiz gibi, İbnu’s-Serrâc, Şeyh Şemseddin’in adını, Şemseddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. Muhammed er-Rifâî[45]olarak vermektedir. “Ebu’lAbbas” künyesi olduğuna göre, her ikisi de Ahmed ismini taşımaktadırlar. Seyyid Ahmed-i Kûçek’e dedesiyle karışmaması için “Kûçek,” dedesine de “Kebîr” lakabı verilmiş olmalıdır. İbnu’s-Serrâc, Şemseddin Müsta’cel’in vefat tarihini 28 Receb 671/18 Şubat 1273 olarak vermektedir.[46] Doğal ola­rak “Menâkıbu’l-Kudsiyye”de elinde yılandan kamçıyla bir aslanın üzerin­de gelip Dede Garkınla görüşen Şeyh Ahmed-i Kebîr’in, Şeyh Şemseddin olması tarih olarak da uygun düşmektedir.

İbnu’s-Serrâc, Seyyid Ahmed-i Kûçek’in kimliğine ve faaliyetlerine dair verdiği bilgilerle onun ismi etrafında sürdürülen yanlış yorumların önüne geçmektedir. Ancak onun tarihsel kimliğini bilmek kadar, tasavvufı kimliğini tespit etmek de önemlidir. Anadolu’nun tasavvufi hayatında oynadığı önemli rol, onun ve müritlerinin tasavvufi meşrebini bilmeyi önemli hale getirmektedir. Babası gibi Ahmed-i Kûçek’in cemaati de muvelleh dervişlerden oluşmuş olmalıdır. Onun dervişlerine dair bir tanımı Eflâkî, vermektedir. Bu bilgiler, Seyyid Ahmed-i Kûçek’e tabi olanlar için­de çok sayıda muvelleh derviş olduğunu düşündürmektedir. Eflâkî’nin anlatımı şöyledir:

Abdal’ın ve Ahrar’m özü, Seyyid Ahmed-i Kûçek Rifâî (Allah ruhu­nu rahat ettirsin) bir gün Amasya şehrinde, Çelebi hazretlerini zi­yarete gelmişti. Aralarında hadsiz hesapsız latifeler ve ilahi bilgiler anlatıldıktan sonra Seyyid Ahmed’e mensup olanlardan (Ahmedîyan-Ahmedîler) bir cemaat içeri girdi ve ellerinde büyük bir kabak olduğu halde okumağa başladılar ve semaya katıldılar. Semada çok heyecanlar gösterip deliliklerde bulundular. Seyyid Ahmed, özür dileme makamında, Ariflerin Sultanı ve sultanların Arifleri ma’zur görsün; Zira bizim deliler çok zamanlar böyle kabak sesiyle sema ederler dedi.[47]

Eflâkî’nin, Ahmed-i Kûçek’in müritlerinin semada delilikler yaptıklarını beyan etmesi ve Ahmed-i Kûçek’in de müritlerini “deliler” ola­rak vasıflandırması bir tesadüf değildir. İbnu’s-Serrâc, Eflâkî’nin onun mü­ritlerine deliler demekle neyi kastettiğini verdiği bir bilgiyle netleştirmekte, Ahmed-i Kûçek’in ateş içinde namaz kıldığı bir kerametini anlatırken, etrafındaki dervişlerine muvellehler demektedir. [48] İbnu’s-Serrâc’ın vermiş olduğu bu bilgi Ahmed-i Kûçek’in etrafındaki dervişlerin tasavvuf! meyille­rine açıkça işaret etmektedir.

İbnu’s-Serrâc, Seyyid Ahmed-i Kûçek’in Amasya dışında Anadolu’da ziyaret ettiği başka yerleri de zikretmiştir. Onun ziyaret ettiği yerlerden biri Alanya’dır. Seyyid Ahmed’in Alanya çevresinde oldukça iyi tanındığı muhakkaktır. Zira Alanya’ya vardığında insanlar toplanıp onu karşılamaya çıkmışlardır. Seyyid Ahmed, Alanya’da insanların inancının artması için Rifâilerin âdeti üzerine büyük bir ateş yaktırmış, kendisi ve müritleri ateşin içine girerek namaz kılmıştır. İbnu’s-Serrâc, onun Ala­nya dışında, Uluborlu’ya uğradığını ve orada da çok sayıda insanın ken­disini karşıladığını haber vermektedir. Bu gezilerin tarihi olarak kitabın telifinden yaklaşık 12 sene öncesine işaret etmektedir.[49] Kitabı 715/1315 yılında telif ettiğini bildiğimize göre, bu görüşmeler yaklaşık 703/1303-1304 yılında gerçekleşmiştir.

İbnu’s-Serrâc Seyyid Ahmed-i Kûçek’in oğlu Şeyh İzzeddin hakkında da bazı bilgiler vermiştir. Şeyh İzzeddin amcasının kızıyla evlenmiş ve beş ay sonra oğlu Şeyh Muvaffakuddin dünyaya gelmiştir. Bu erken doğum çev­rede bazı dedikoduların çıkmasına yol açmış; çocuğun zina eseri olduğuna dair dervişlerden ve diğer kimselerden Şeyh İzzeddin’e eleştiriler yönelmiştir. “Bu çocuğun annesi ya seninle ya da başkasıyla zina etti” şeklinde yapılan eleştiriler üzerine, doğumunun on üçüncü gününde Şeyh İzzeddin, beşikteki çocuğa, “Sen benim oğlumsan ve annen de zâniye değilse kalk ve şunları yap” diye emretmiş, bunun üzerine çocuk kalkıp emredilenleri yerine getirmiştir. [50] İbnu’s-Serrâc’ın bu açıklaması kerametlerin şeyhler hakkmdaki suçlamaları tezkiye etmek için nasıl kullanıldığına iyi bir örnektir.

Seyyid Ahmed’in oğlu olan Şeyh İzzeddin, daha sonra Amasya’daki Rifâi tekkesinin başına geçmiştir. İbn Battûta, bugünkü Amasya sınırlan içinde kalan Sonisa’yı ziyaret ettiğinde, buradaki Rifâilik tarikatının postnişininin Şeyh İzzeddin olduğunu söylemektedir.[51] İbn Battûta, Şeyh İzzeddin’i bir müddet sonra tekrar görmüştür. Bergama’yı ziyaret ettiğinde Rifâilik tarikatı şeyhlerinden Şeyh Yahya’nın zaviyesinde kalan İbn Bat­tûta, tekkenin dışında, yanındaki gezgin dervişlerden yüz kadarıyla beraber dolaşan Şeyh İzzeddin er-Rifâî’nin konakladığını bildirmektedir.[52] Şeyh İzzeddin’in yanındaki bu gezgin dervişler muvellehler olmalıdır.

Şeyh Taceddin er-Rifâî ve evlatlarının Anadolu’da çok etkin bir şekilde yayıldıkları ve çok taraftar buldukları anlaşılmaktadır. İbn Battûta, Kudüs’ü ziyaret ettiğinde bile, orada Şeyh Taceddin er-Rifâî’nin tal­ebelerinden Erzurumlu Ebu Abdurrahman b. Mustafa ile karşılaşmıştı. İbnu’s-Serrâc’ın verdiği bilgiler o ve evlatlarının Amasya, Tokat, Samsun başta olmak üzere, Konya, Alanya, Uluborlu gibi Anadolu’nun çok değişik bölgelerinde faaliyette bulunduğunu göstermektedir. Bu bilgiler, Rifâiliğin Anadolu’nun hemen her bölgesinde aktif bir şekilde faaliyet gösteren bir tarikat olduğu gerçeğini pekiştirmektedir. Sh:161-176

Kaynak: Velilik İle Delilik Arasında; İbnu’s-Serrac’ın Gözünden Muvelleh Dervişler / Eyüp Öztürk, Kitap Yayınevi I.Basım Kasım2013, İstanbul

Pdf indir

DİPNOTLAR

[1]     Bosworth, “Rifâıyya,” s. 526; Trimingham, The Sufi Orders, s. 39-40.

[2]     Bkz. Mustafa Tahralı, “Ahmed er-Rifâî,” DİA, (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), c. II, s. 127-128; Zeynuddin Muhammed Abdurrauf b. Tacilarifin b. Ali el-Munâvî, el-Kevâkibu’d-Durriyye fi Terâcimi’sSâdâti’s-Sufiyye (Tabakâtiî-Munâviî-Kubrâ), tah. Abdulhamid Salih Hamdan, (Kahire: el-Mektebetu’lEzheriyye li’t-Turas, t.y.), c. I, s. 650-651; Ebû Hafs Siraceddin Ömer b. Ali b. Ahmed İbnu’l-Mulakkin, Tabakâtu’l-Evliyâ, tah. Nureddin Şureybe, (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, 1986), s. 93-94; es-Subkî, Tabakâtu’şŞâfiiyyeti’l-Kubrâ, c. VI, s. 23-27; el-Yafıî, Mirâtu’l-Cenân, c. III, s. 410-412; İbnu’l-Verdî, Tetimme, s. 140.

[3]     Tahralı, “Ahmed er-Rifâî,” s. 127.

[4]     İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 1393-139!).

[5]     Ksynaklara göre, bu eleştirileri yapanlar daha sonra görüşlerinden vazgeçip Ahmed er-Rifâî’nin tarikatına dahil olmaktadır. Bkz. eş-Şârânî, Levâkih, c. II, s. 321.

[6]     Ebu’l-Huda es-Sayyâdî, Gılâdetu’l-Cevâhirfi Zikri’l-Ğavsı’r-Rıfâî ve Etbâihi’l-Ekâbir, (Beyrut: Matbaatu’l-Edebiyye, 1301), s. 164.

[7]     Ahmed er-Rifâî, el-Burhanu’l-Mueyyed, çev. Sıdkı Gülle, (İstanbul: Bedir Yayınevi, 1976), s. 103-107.

[8]     Tanrının bazı kişi ve eşyaya girip tecessüm ettiğini, onun suretine girdiğin kabul etme -y.n.

[9]     Bazı meczubların sözlerini taklit suretiyle yazılmış, zahirde saçma görülen, fakat şerh ve tahlili halinde manidar olduğu anlaşılan manzumeler, Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansklopedik Lügat, Ankara 2001, ciddi bir düşünceyi, konuyu, şaka ve alay yollu anlatmak; -y.n.

[10]   Tarih kitapları ve Rifai kaynaklan arasındaki çelişkiler ve Rifai kaynaklarındaki Ahmed er-Rifâî tasavvuru hakkında bir araştırma için bkz. Abdurrahman ed-Dımaşkî, er-Rıfâiyye (y.y., 1990). Aşırı unsurların sonradan Rifailiğe girdiğine dair son dönem Rifailerinden bir tanıklık için bkz. Yusuf Haşim Rifâî-Mustafa Rifâî Nedvî, el-İmâm es-Seyyid Ahmed er-Rifâi: Muessisu’t-Tankati’r-Rifâiyye-NesehuhûNeşetuhû-Da’vetuhû-Kerâmetuhû ve Âsâruhû, (Dımaşk: Dâru’l-Beşair, 2002), s. 13-16. Aynı konuda bkz. Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatler, (İstanbul: Sidre Yayıncılık, 1988), s. 169; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1985), s. 296-297.

[11] İbnu’s-Serrâc Rifailik tarikatına mensup olmanın yanında, günümüz­de sıklıkla heteredoks olarak tanımlanan, kendisinin ise “muvelleh” olarak isimlendirdiği, alışılmış tasavvuf pratiklerine muhalif unsurlar serdeden sufilerle de yakın ilişki içinde görünmektedir. Muvelleh kelimesi Arapça “veleh” kökünden türetilmiştir. Veleh kelimesi ise, sözlüklerde hüzün, şiddetli vecd, üzüntü, sevinç veya korkudan dolayı akim gitmesi, hayrete düşmek, çılgına dönmek, kendini kaybetmek gibi anlamlara gelmektedir. Tasavvuf ıstılahları sözlüklerinde ise veleh kavramı sersemlik, şaşkınlık, hayret, aşkın deli divane etmesi gibi anlamlarla karşılanmıştır. Kelimenin tefıl babındaki “vellehe” formuna sadece modern Arapça sözlüklerde rastlanmaktadır. Bu sözlüklerde vellehe kelimesi çılgına çevirmek, ne yaptığını bilmez hale düşürmek gibi anlamlarla karşılanmışta. Bu itibarla, ism-i meful kalıbında gelen muvelleh kelimesini, aşk veya üzüntüden dolayı kendini kaybetmiş, çılgına dönmüş kişi olarak tanımlamak mümkündür. Kavramın sözlük anlamı muhalif karakterli dervişlerin alışılmamış tavırlarını açıklamak için oldukça elverişli bir zemin hazırlamaktadır. İbnu’s-Serrâc muvelleh sufilerle bizatihi görüşmekte ve onların tasavvufı hal ve eylemlerini savunmaktadır. Onun muvelleh sufilerle ilişkisi küçük yaşlarda başlamıştır ve bu bağlantı ailesinden kaynaklanmaktadır. O, Şam’da yaşayan meşhur muvelleh Yusuf el-Kamînî için “dedemin ve babamın şeyhi” ifadesini kullanmaktadır. İbnu’s-Serrâc, dedesi ve babasının Yusuf el-Kamînî ile görüştüğünü ve kendisinin de miras bırakılan bu bereketten çokça istifade ettiğini vurgulamaktadır.

İbnu’s-Serrâc’ın muvelleh sufilerle ilişkisinin sadece Yusuf el- Kamînî ile sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır. Babası ve dedesi vasıtasıyla başka muvellehlerle de tanışmış ve yakınlık kurmuştur. Bizzat kendisi, çocukluğunda Yusuf el-Kamînî’ye benzer başka muvelleh dervişlerle de mülazemeti olduğunu ifade etmekte ve bu beraberlik neticesinde onlarla birçok hallere vasıl olduğunu söylemektedir. [Velilik İle Delilik Arasında; İbnu’s-Serrac'ln Gözünden Muvelleh Dervişler / Eyüp Öztürk, Kitap Yayınevi I.Basım Kasım2013, İstanbulSh: 19-20]

[12]  Tahralı, “Rifâiyye,” s. 101.

[13]   Edward William Lane, An Account of the Manner and Customs of the Modem Egyptian, (Londra: East and West Publishing, 1989), s. 245, 379.

[14]   M. Baha Tanman, “Rifai Âsitanesi,” DBİA, (Istanbul: Tarih Vakfı, 1994), c. VI, s. 324. Rifai tarikatı Anadolu’ya 7./13. yüzyıl gibi çok erken tarihlerde girmesine rağmen, 12./18. yüzyıla kadar İmparatorluk merkezi olan İstanbul’da çok fazla etkin olamamıştır. Ulemanın yoğun olarak bulunduğu İstanbul’da Rifailer taşradaki kadar rahat edememişlerdir. Ulemanın Rifailerin burhan ayinindeki tezahürleri din­dışı saymaları ve bunların icrasına karşı çıkmaları, Rifailiğin İstanbul’da etkin hale gelmesini oldukça geciktirmiştir. Bkz. Ekrem Işın, “Rifailik,” DBİA, İstanbul: (İstanbul: Tarih Vakfı, 1994), c. VI, s. 326.

[15]   Nicolas Biegman, God’s Lovers-A Sufi Community in Macedonia, (Londra: Kegan Paul, 2007), s. S. 25. Rifâîler zikir sırasında kullandıkları kesici ve yaralayıcı aletlere harp aletleri demektedirler. Oldukça çeşidi bulunan bu aletler için bkz. Yahya Agâh b. Sâlih el-İstanbulî, Tarikat Kıyafetlerinde Sembolizm (Mecmûatu’z-Zarâif Sandukatu’l-Maârif), haz. M. Serhan Tayşi, (İstanbul: Ocak Yayıncılık, 2002), s. 167-172.

[16]   Günümüz Türkiye’sinde Rifailer, İstanbul ve Ankara ekolü olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. İstan­bul grubu entelüktüel bir çehreye bürünmüştür ve kültürel faaliyetleri merkeze almıştır. Ankara grubu ise geleneksel şişli-kılıçlı burhan ayinini uygulamayı sürdürmektedir. Bkz. Turhan Atik, Rifâîlik Tarikatı Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul, 2007), s. 18.

[17]   Eliade, Şamanizm, s. 251.

[18]   Eliade, Şamanizm, s. 49-50.

[19]   Eliade, Şamanizm, s. 241, 383.

[20]   İbn Battûta, Seyahatname, c. I, s. 260-261.

[21]   îbn Battûta, Seyahatname, c. I, s. 261.

[22]   Menâkıb-l Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli (Vilâyet-Nâme), haz. Abdülbaki Gölpınarlı, (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1995), s. 36.

[23]   Ocak, Kalenderilerin de ateş etrafında sema ve raks ettiklerini, bunların Şaman ayinlerine ben­zediğini ve 7./13. yüzyıldaki göçler vasıtasıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmiş olması gerektiğim belirtmiştir. Bkz. Kalenderîler, s. 169-170. Melikoff, gerek dış görünüşü, gerek toplumsal fonksiyonu ve gerekse ayin biçimleri itibariyle gezgin bir Kalenderi dervişin abdal Şamanın bütün özelliklerini taşıdığını söylemektedir. Bkz. irene Melikoff, Hacı Bektaş, (İstanbul: Cumhuriyet Kitap, 2008), s. 36; Bu konuda ayrıca bkz. Ay, Anadolu’da Derviş ve Toplum, s. 87.

[24]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 174a. Sayyâdilik ve Şeyh Ahmed İzzeddin Sayyâd için bkz. es-Sayyâdî, Gunyetu’t-Tâlibîn, s. 94-104; Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefine-i Evliya, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yıl­maz, (İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2006), c. I, s. 243.

[25]  İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 191a.

[26]   Harîrîzâde, Tibyân, c. II, Vr. 61a.

[27]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 2i7b-2i8a.

[28]   Eflâkî, Menâhbuî-Ârijîn, s. 538-539.

[29]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâlt, Vr. 217a.

[30]  Amasya’daki ilk Rifai zaviyesi için bkz. Sadi Bayram, “Amasya Taşova-Alparslan Beldesi,” s. 32.

[31]  İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 216b.

[32]  İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. i5ob-i5ia.

[33]   Ibnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 222a-222a. İbnu’s-Serrâc olayın bir diğer rivayetinde, Şeyh Şemseddin’in Hülagu’nun yanında kardeşim de gönderdiğini kaydetmiştir. Böyle bir tedbir muhtemelen Şeyh Taced­din’in oldukça genç olmasıyla alakalı olmalıdır. Bu rivayette, ateşe girmenin yanında, Şeyh Taceddin’in çok kuvvetli bir zehir de içtiği, zehrin kuvvetine rağmen şeyhe hiçbir olumsuz tesirinin olmadığı da vurgulanmıştır. Bkz. İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 222a-222b. Zamanın âlimlerinin huzursuz olup Şeyh Şemseddin’den yardım istemelerinin bir nedeni, devletin onlardan vergi alma çabası da olabilir. Zira İbnu’s-Serrâc, bir başka yerde, devlet görevlilerinin vakıfların gelirlerinden vergi istediğini beyan etmek­tedir. İbnu’s-Serrâc hangi hükümdar zamanında olduğunu belirtmeden bu isteğin nedenini, devlet büyüklerinin kötü nasihatlerde bulunan kişilere kulak vermeleri olarak açıklamıştır. Bkz. İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. i47b-i48b.

[34]   Jean-Paul Roux, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket, (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2001), s. 342-343.

[35]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 222b-223a.

[36]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 223^2243.

[37]   İbnu’s-Serrâc, Teşvik, Vr. 129a.

[38]   Evliya Çelebi, Seyahatname, c. II/I, s. 46; c. II/II, s. 474.

[39]   Sadi Bayram,’’Lâdik ve Seyyid Ahmed-i Kebir er Rufai Hazretleri,” Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı: 74, (İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1991), s. 145-152. Krş. Gelibolulu Mustafa Ali, Künhü’l -Ahhâr, (İstanbul: Takvimhâne-i Âmire, 1277), c. V, s. 61-62 .

[40]  Bayram,’’Lâdik ve Seyyid Ahmed-i Kebir,” s. 145-152. Krş. Evliya Çelebi, Seyahatname, c. II/I, s. 46.

[41]   XVI. asır müelliflerinden Ahlatı, Seyyid Ahmed-i Kûçek’in de dahil olduğu bir silsile vermiştir. İbnu’s-Serrâc’ın silsilesinden çok az farkı olan bu silsile, Molla Fenarî’nin de şeyhi olan Şeyh Abdurrahman b. Muhammed el-Hanefî’nin tarikat silsilesini vermek amacıyla düzenlenmiştir. Silsile şu şekildedir: Muhammed b. İbrahim es-Sûfî İbrahim b. Haşan er-Rifâî İzzeddin er-Rifâî (Ahmed-i Kûçek’in oğlu) Şemseddin Ahmed es-Sağîr ( Ahmed-i Kûçek) Tacuddîn Muhammed Şemseddin Ahmed Müsta’cel Necmeddin Ahmed b. Ali er-Rifâî Kutbuddîn Ali b. Abdirrahim er-Rifâî Şemsüddin Ahmed er-Rifâî İbrahim el-’A’zeb. Bkz. el-Ahlâtî, Risâle, s. 18.

[42]   Ahmet Yaşar Ocak, İsmail E. Erünsal, Elvan Çelebi’nin Menâkıbuî-Kudsiyyefi Menâsıbil-ÜnsiyyeBaba İlyas-ı Horasânî ve Sülalesinin Menkabevî Tarihi isimli esere yazdığı giriş yazısı, s, XLIV.

[43]   Bkz. Gölpınarlı, Menâkıb, s. 136; Elvan Çelebi, Menâkıbuî-Kudsiyyefi Menâsıbil-Ünsiyye-Baba İlyası Horasânî ve Sülalesinin Menkabevî Tarihi, haz. Ahmet Yaşar Ocak, İsmail E. Erünsal, (Ankara: TTK Yayınları, 1995), s. 16-17; Ocak, Babailer İsyanı, s. 98-101.

[44]  Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan sonra Mevlevîlik, (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1983), s. 65.

[45]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 151b.

[46]   İbnu’s-Serrâc, Tuffâh, Vr. 151b.

[47]   Eflâkî, Menâkıbul-Ârifîn, s. 668-669.

[48]  İbnu’s-Serrâc, Teşvik, Vr. 131b.

[49]   İbnu’s-Serrâc, Teşvik, Vr. 132a.

[50]   İbnu’s-Serrâc, Teşvik, Vr. 132b.

[51]   İbn Battûta, Seyahatname, c. I, s. 417.

[52]   İbn Battûta, Seyahatnâme, c. I, s. 425.

BAŞI KOPARILMIŞ, GÖZLERİ OYULMUŞ İNSAN



Georges Bataille (d. 10 Eylül 1897, Billom; ö. 8 Haziran 1962, Paris)

Fransız yazar, sosyolog, antropolog ve filozof. Nietzsche’nin izinde düşüncelerini geliştirmiş, gerçeküstücü düşüncenin geliştiricilerinden biri olmuştur. Kötülüğü üstlenen ve gizemsel yolculuklara dayalı iç deneyimlere dayanan bir ahlakın savunuculuğunu yapmıştır.

Georges Bataille, 20. yüzyıl felsefesinde aykırı filozofların en aykırılarından biridir. Edebiyatta kötülüğün yazarı olduğu gibi felsefede de aşırılığın yazarıdır. Aykırı olduğu kadar felsefeyi aşırılığa vardıran düşünürlerin temsilcilerinin de başında yer alır. Bataille Nietzsche’nin takipçilerindendir, özellikle “Tanrı öldü” fikrinden yola çıkarak yeni bir etik düşünceye yönelir. Yalnızca bu yönelim bilinen etik yaklaşımları altüst etmekle kalmaz, temel kavramları da yerle bir eder. Tanrı yerine iç deneyi, masumiyet yerine günahkârlığı, kesinlik yerine imkânsızı, cinsellik yerine erotizmi ve pornografiyi, iyilik yerine kötülüğü, huzur yerine tehlikeyi öne alarak yeniden düşünür. Vardığı yer felsefenin aşırılığıdır. Bu anlamda Foucault, Gilles Deleuze, Jacques Derrida gibi bir şekilde Nietzsche’nin takipçisi olan düşünürleri önemli ölçüde etkilemiştir. Bu düşünürler aynı zamanda dilin sınırlarına yönelirler ve gerçekliği sorunsallaştırırlar.

Geniş bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Bataille

“Kötülüğün metafızikçisi” George Bataillekutsalı, kan ve semen, sidik ve dışkıyla kirlenmiş olanda bulmuş; her türlü tabu karşısında dayanılmaz bir aşma isteği duymuştur. Nietzsche’yi çağrıştıran Diyonisos bir coşkuyla günah işlemenin özgürleştirici bir eylem olduğunu vurgulamıştır.

İlk gençlik başkaldırısında çoğu insan tanrıtanımazlığa yönelir. Bataille tam aksi bir yol izledi, katolikliği seçti: “Ergenliğim sırasında, ben de dinsizdim. Fakat, Ağustos 1914′te bir rahibe gittim ve 1920’ye kadar nadiren, en fazla bir haftayı günahlarımı itiraf etmeden geçirdim: 1920’de yeniden değiştim, gelecekteki şansım dışındaki şeylere inanmaya son verdim.”(Gözün Hikayesi s. 82). (Gözün Hikayesi, George Bataille, çev. N.B. Serveryan ve A. Gürsoy Çiviyazıları, 158 s., İstanbul 2001)

Altı yıl süren bu bağlanma ona, günah ve kutsal kavramları üzerinde uzun uzadıya düşünme, bu kavramları köklü biçimde sorgulama, anlamlarını tersyüz etme olanağını verdi.

Bataille 1920’lerde, Ulusal Kütüphane de çalışmaya başladı. Gündüzleri kütüphanede görev yapıyor, geceleri Paris’in genelevlerini dolaşıyordu. “Genelev, benim gerçek kilisem”diyordu. Dinsel olanla erotik olanın kaynaşması onu cezbediyordu.

Bataille kutsal’ı örgütleyici bir ilke olarak değil özgürleştirici bir güç olarak görür. Kendini sınır aşmalarda, aşırılıklarda açığa vuran gizemli bir güç. Hıristiyanlık, kutsal’ı dünyevi olanın ötesine yerleştirmişti. Oysa, kutsal burada, bu dünyadadır. Kirlenmiş halde buradadır. Kirlidir ve yaklaşanı da kirletir. Hem tiksinti verir, hem de cezbeder. İnsan kutsal’a arzuyla, kösnülce yakınlaşmak ister, tıpkı İsa’nın ve ermişlerin dinsel deneyimlerin de olduğu gibi. [Kösnül: psikoloji  Cinsel duyumlar veya onlara bağlı olan duyumların uyandırdığı duygu ve coşkularla ilgili olan, erotik. ]

Bataille’e göre edebiyat, özellikle de şiirsel metinler masum değildirler. Ritüele benzer niteliklere sahiptirler. Okura kötülük yapar, onunla kötülük yoluyla iletişim kurarlar. Fakat aynı zamanda, bu niteliklerinden dolayı okura mistik ve erotik bir iç deneyim yaşatırlar. Edebiyat kötücül ve kösnüldür.

Susan Sontag, Bataille’in kitaplarını “pornografik yazının oda müziği” olarak niteliyor. Bataille 1928 yılında, Lord Auch adıyla yazdığı Gözün Hikayesi gerçekten Sontag’ın sözünü ettiği anlamda bir oda müziği. Onun dünyasının temel taşlarını oluşturan metaforları anlayabilmek, kavramları kavrayabilmek açısından büyük önem taşıyan bir oda müziği.

Bataille, gençliğini Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşamış bir kuşağın üyesidir. Bu kuşağın en lirik şairleri siperlerde öldüler (örneğin, Wilfred Owen), savaşın dehşeti karşısında ya da ateşkesin hemen ertesinde intihar ettiler (örneğin, Georg Trakl ve Jacques Vaché). 1916 yılında Bataille de orduya yazılmıştı; fakat tüberküloz tanısı konulunca terhis edildi, onun hayatında savaşın dışında trajediler, travmalar da vardı: “Ben doğduğum zaman, babam genel felce yakalanmıştı ve annemi bana gebe bıraktığı zaman çoktan kör olmuştu; doğumumdan çok da uzun olmayan bir süre sonra, kötü huylu hastalığı onu tekerlekli koltuğa mahkum etti. Ancak, annelerine âşık olan pek çok erkek bebeğin tersine, ben babama âşıktım. Artık onun geleceği felcine ve körlüğüne bağlıydı. İnsanların çoğu gibi tuvalete gidip işeyemiyordu; bunun yerine işini tekerlekli koltuğundaki küçük bir lazımlıkla ve çok sık işemesi gerektiği için bunu benim önümde, bir battaniyenin altında yapmaktan utanmıyordu” (Gözün Hikâyesi, s.74).

Bataille’in çocukluk travmaların kaynağı sadece frengili bahası değildir. Anılarında aklını yitirmiş, bir kaç kez intihar girişiminde bulunmuş bir annenin de yeri vardır: “Babamın çılgınlık krizinden sonra” annem de, kendi annesinin onu maruz bıraktığı şeytani bir sahnenin sonunda birdenbire aklını kaybetti… O kadar kötü bir durumdaydı ki, bir gece odamdaki mermer şamdanlı mumları kaldırdım, uyurken beni öldürebileceğinden korkuyordum” (Gözün Hikâyesi s, 76).

Bataille, okuru dehşete düşüren çocukluk anılarını, “müstehcen bir tasarım sırasında ortaya çıkan kimi acıklı imgelerle” birleştirir, anılarını kendi bakışınca bile tanınmaz hale getiriyor. Onları dönüştürerek yaşama döndürüyor. Bunu niye yapıyor? Bu sorunun yalın bir yanıtı var: Bataille anılarını bozuyor; çünkü onlar, “anlamların en şehvetlisini” ancak böylesi bir bozulma sürecinde kapanıyorlar.

Roland Barthes, Gözün Hikayesi’ni “metaforik bir kompozisyon” olarak adlandırıyor. Göz, bu kompozisyonun ana metaforudur. Olduğu gibi ortaya konulmuş, açık, duru bir metafor. Barthes’in gözleriyle, “arı metafor hiçbir zaman tek başına söylem oluşturamaz”.Bataille’in kompozisyonunda göz metaforu başka metaforları doyuruyor. Özyaşamsal kaynaklan olan bu metaforlar birbirlerinin yerini alıyorlar. Simone ölü rahibin başucunda, sinek konmuş pozu eline alarak, “görüyor musun? Bu bir yumurta” diyor. Bataille metaforlan değiş tokuş ediyor.

Bataille’in metaforik kompozisyonunda göz bir kaç kez oyulur. Simone rahibin, boğa da matadorun gözünü oyar. Bu İkincisi, Bataille’in 1922 yılında İspanya’da gerçekten tanık olduğu bir olaydır. La Rochefoucauld, “İnsan iki şeye doğrudan bakamaz, güneşe ve ölüme”der. Bataille’in tanıklık ettiği olayda boğa matadorun gözünü kör edici güneşin altında oymuştur. Ve Bataille, La Rochefoncauld’un söylediğinin tam aksine, hem güneşe, hem ölüme doğrudan bakmıştır.

Gerçeküstücü ressam Viktor Brauner,1951 yılında yaptığı oto-portrede kendini tek gözü oyulmuş, oyuğundan kanlar akar halde resmetmiştir. Altı yıl sonra meydana gelen bir kazanın ışınında bakıldığında Brauner’in kehanette bulunduğunu söylemek mümkün. Gerçekten, 1937 yılında stüdyosunda kavgaya tutuşan iki arkadaşını ayırmaya çalışırken cam kırıklarının gözüne isabet etmesi üzerine Brauner tek gözünü yitirdi. Fakat burada bizi ilgilendiren sadece kehanet ya da yazgının önceden okunabilmesi değildir; Bataille ve kuşağının, gerçeküstücülerin oyulan ve çıkarılan göz saplantısıdır. Ne vardır bu saplantının ardında?

İki büyük savaş sırasındaki zaman diliminde bu kuşağın perspektifi parçalanmıştı. Parçalanmış perspektifi onarmak, eski bakıştan kurtulmak istiyorlardı. Bunun üstesinden gelebilmek için öncelikle kişisel tarihlerini gözden geçirmek zorunda olduklarını biliyorlardı.

Bunuel, Endülüs Köpeği’nin çekimi sırasında tuttuğu notlarda jiletle kesilen göz sahnesinin bir “düş imge” olduğunu belirtir. Bunuel’in “düş imge”sinde göz erkeklik organının yerini almıştır ve gözün kesilmesi iğdiş edilme korkusunu yansıtır. (Bunuel notlarında ayrıca, “babamın ölümü benim için kesin bir an oldu” der ve babasının ölümünden sonra onun yatağında yattığını, onun çizmelerini giydiğini ilave eder).

Oedipus kompleksi Bataille’de de vardır. Kökleri çok derine, annesinin rahmine düştüğü güne uzanır; ama o, “bilmece”yi çözmüştür: “Babam annemi bana gebe bıraktığı zaman kör olduğu için, gözlerimi Oedipus gibi parçalayamıyorum.” Bu nedenle, rahatlamak için ölmüş babasının, yatağında yatan Bunuel’den farklı bir yol izler: “Geceleyin, annemin cesedinin başında, çıplak olarak mastürbasyon yaptım.”

Bataille’in gözü oymasının, yuvasından söküp almasının nedeni uygar insanın akılcılığından kaçıp kurtulmak, yeniden mağaraya dönmektir. Bu aynı zamanda, baskılanmış olanın geri dönüş yolunda attığı önemli bir adımdır, fakat yeterli değildir. Yolculuğun tamamlanabilmesi için başın koparılması da zorunludur.

Modem devlet akıl temelinde örgütlenmiştir; kendini akılla meşrulaştırır. Yasaları ve yaptırımları akla uygundur. Devlet düzeni öncelikle bir akıl düzenidir. Bütün yurttaşlarından “aklın yolu”nu izlemelerini ister. Akıl böylelikle ortak bir yaşamı mümkün kılar. Modem devlet yurttaşlarına açıkça “itaat edin” demez. Onları “sağduyulu davranmaya” çağırır. Bunun anlamı, “yasalara uyun ve uysal olun”dur. Batailie başsız bir insanı, başı eğilmiş bir insana tercih eder.

Batailie, 1937 yılında, Roger Caillois ve Michel Leiris ile birlikte Sosyoloji Koleji’ni kurdu. 1939 yılında savaşın patlak vermesiyle faaliyetlerini durduran bu alternatif okulda iki yıl boyunca dönemin pek çok entelektüeli dersler verdi. Koleji’nin amaçları arasında kutsalı yeniden tanımlamak da vardı ve Bataille bu projenin bir uzantısı olarak Acephale (Başsız) adlı bir dergi çıkardı. Fakat, Başsız yalnızca bir dergi değildi; devrimci bir örgüttü aynı zamanda. Lideri olmayan ve doğrudan eylem için kolayca harekete geçebilecek bir örgüt. Anarşizmin politik kültürüne göre biçimlenmiş, doğrudanlık, içtenlik için elverişli bir kolektivite. Kurumlaşmaya, katılaşmaya karşı bir panzehir.

Batailie 1920’lerde, gerçeküstücülerin politik ve estetik başkaldırısına katıldı; yazıları gerçeküstücü dergilerde yayımlandı. Fakat, Breton ile anlaşmazlığa düşünce onlardan ayrıldı. Faşizme karşı mücadele amacıyla kurulan Karşı Saldırı (Contre-Attaque) örgütünde Batailie ve gerçeküstücülerin yolları bir kez daha kesişti. Ne ki, bürokratik sosyalistlerin, Halk Cephesi’nin faşizme karsı etkin mücadele yürütemediğini düşünen gerçeküstücüler ve onlara yakın entelektüeller tarafından kurulan bu örgüt uzun ömürlü olamadı, bir süre sonra dağıldı. Başsız, bir anlamda, yarım kalmış sözkonusu projeyi yeniden hayata geçirmeyi hedefliyordu. Ancak vurgulamak gerekiyor: Gücünü arzunun yıkıcılığından alan bu öndersiz örgüt salt direnişi değil, devrimci mikro politikalar yürütmeyi de amaçlıyordu.

Acephale, bu amacını gerçekleştirmeden dağıldı. 1939 Eylülü’nde Fransa’nın Almanya ile savaşa girmesi üzerine, Ulusal Kütüphane’deki görevinden istifa ederek Paris’ten ayrıldı, bir kır evine çekildi. O kır evinde yaşadığı 1941-44 yılları arasında, “Madame Edwards” ve “Nietzsche Üzerine” de dahil, en önemli yapıtlarını kaleme aldı.

Başsız vizyonu 1968 sonrasında, Deleuze ve Guattari’nin devrimci mücadelede şizofren arzunun önemini vurgulayan felsefelerinde, moleküler toplumsal hareketlerin pratiğinde canlandı. Bataille’in “başsız”ı, 1968 sonrası şizo-politikalarda “organları olmayan beden”e dönüştü.

Akıl ve arzu arasında şiddetli ve kesintisiz bir çatışma vardır. Akıl birleştirir, homojenleştirir. Oysa arzu, iktidarı reddeder. Aklın önüne koyduğu yasaları tanımaz. Yasaların gücüne boyun eğmez, çoğunluğu katılmaz. Dışarıda kalır.

Akıl bedeni denetler; arzuyu bastırır, arzunun devrimci coşkusunu söndürmeye ve onun sınır tanımaz gücünü engellemeye çalışır. Arzunun, hayatın akışı içinde başıboş dolaşmasına asla izin vermez. Arzuyu bedenden kovar ve bedeni bir et yığını haline getirir. Bataille bedeni aklın tahakkümünden kurtarmak için insanın başını kesmiş, insanı başsız yapmıştı.Deleuze ve Guattari arzuyu bütün canlılığıyla, bütün çoşkusuyla bedende tutmak için organları kesip atarlar. “Organları olmayan beden”, arzudan yoksun, bir et yığını olarak bedenin tam karşıtıdır.

ÖLÜM VE ORGAZM

Erotizmin filozofu George Bataille, öldürdükleri Tanrı’nın boşalan en yüksekteki yerini insanoğlunun bizzat doldurmasını öneriyor. Bataille’a göre, ancak en coşkulu iç dökmelerle kendisinden geçen insanoğlu böylesine zor bir işin üstesinden gelebilir. Kahkahalarla boğulan, içkiyle sarhoş, uyuşturucularla mest olan, pagan rituellerde vecd haline gelen ve erotik etkinliğinde orgazma ulaşan insanoğlu. Çünkü onun kurtarılmayı bekleyen bir hayatı var. Hayatı kurtarabilmek için önce hayatı yitirmek gerekir. Yitirebilmek için de her şeyden önce kazanmak.

Bataille gençliğinde yaşadığı yoğun dinsel deneyimler sonucunda tüm biçimsel teolojileri ve özellikle de erotizm karşıtı saydığı Hıristiyanlığı yadsıyan bir gizemciliğe yöneldi: “Kutsal ile ilgili öylesine çılgınca deneyimlerim oldu ki, bunları anlatacak olursam benimle alay ederler.”

Bataille da tıpkı büyük ölçüde etkilendiği Sade, Lautréamont, Artaud, Nietzsche gibi, Tanrı’nın ölümüne tanık olanlardan: “İlk önce güldüm; bu evreyi geride bıraktım, gülüşüm de kötü niyetli bir ilkbahar gibi eridi.” Fakat beri yandan Bataille, dinsel geleneklerin altını kazdıkları için Hıristiyan gizemcilerini ruh kardeşleri olarak selamlıyor. Çünkü onlar teslimiyet anlarında şehvani bir dille konuşuyorlar. Maurice Blanchot’ın tanımlamasıyla Bataille’ın gizemciliği, “selâmet ve umuttan feragat edilmiş” yeni bir teoloji.

Ölüm doğumda saklı.Otta Rank doğumu bir yara olarak niteliyor. Doğum travması bütün korku ve tedirginliklerin haznesi. Yaşamın farklı evrelerinde tekrar ve tekrar yürürlüğe giren yabancılık duygusunun biricik kaynağı. İnsanoğlu ana rahminden koparak ışığa çıktığında kendisini yabancı bir dünyada bulmuş ve güvensizlik içinde duyumsamıştı. O, doğarken yitirmiş olduğu her şeyi ölümde yeniden kazanacak. Tibet Ölüler Kitabıölümün üç aşamasından söz eder:

Chikhai Bardo başlıklı ilk bölümde ölümün fiziksel yönü anlatılır.

İkinci bölüm Chonyid Bardo ölümü izleyen düş aşamasına ayrılmıştır.

Sidpa Bardo başlıklı üçüncü ve son bölümde ise, ölene, yaşamın tüm sırlarının ifşa edileceği duyurulur. İnsanoğlu böylece doğumunun sırrına da erebilecektir.

Ölüm, yaşamın nihai noktasındaki en gerilimsiz an ve bunun bilincinde olan yalnızca insanoğlu. Bedeninin faniliğinin bilincinde olduğu için de ruhunu ölümsüz kılmak istemiştir. Bütün büyük kültürleri hep ölümün gölgesinde inşa etmiştir. Ölüm bilinci onun yaratıcılığını besleyen bir pınar olmuştur.

İnsanoğlu, tam da bu nedenle, doğada başıboş sarfiyattan sakınmaya çalışıyor. Fakat beri yandan da büyük bir tutkuyla bölünmek ve kendinden geçmek için uğraşıyor. Bu ikilem bir bakıma onun trajedisi, bir bakıma da ayrıcalığı. Varlığını hem tüketmek hem de sürekli kılmak istiyor. Sürekliliği ona yalnızca ölüm bahşedebilir. Oysa, ölümün bir adım ötesinde, tuhaf ikiz kardeşi yüzünü gösteriyor.

George Bataille, erotizm ve ölüm arasında gizemli bir bağ kuruyor.

İnsan, sonluluğunun, faniliğinin bilincinde olan tek tür. O, tarihini ölülerini gömerek başlatmıştır. Ölümden hem korkar, hem de ölümün cazibesiyle büyülenir. Erotik eylem salt insana özgüdür, çünkü kaynağında ölüm bilinci vardır. Diğer deyişle, insan, ölümün trajik ön bilgisiyle erotik eylemde bulunur.

Kuşkusuz, erotik eylem ve yalın cinsel ilişki birbirinden çok farklı. İlkini haz taçlandırıyor; İkincisi ise üremeye yönelik ve dolayısıyla işlevsel. Erotizm tabuları tanımayı gerekli kılıyor. Eğer yasak çiğnediğini bilmeseydi, insanoğlu haz duyamazdı. Oysa cinsel eylem anında yasak çiğnemek bir yana, “üreyip, çoğalın’’ kutsal buyruğunu yerine getirmektedir.

Bataille, erotizmi “hayatın ölüm ile eşdeğerde beğenilmesi” olarak tanımlıyor. Bataille’a göre, orgazma “küçük ölüm” denilmesinin nedeni de bu.

Freud ve Norman O. Brown’ın metinlerinde penisin karanlığa gömülmesi ve orada çökmesi ölüm ile özdeşleştirilir. Cinsel ilişki (erkek için) döl yatağına geri dönüştür. Vajina penisin mezarıdır. Penis bu iğdiş edici mağaranın karanlık dehlizinde uzağa düşer. Andre Dworkin de vajina sözcüğünün, Latince kökeninde kılıç kını anlamına geldiğini anımsatıyor.

Oysa Bataille erotizmde dişinin ayrı bir varlık olarak eridiğine işaret ediyor. Bataille’a göre bu “ilk yıkıcı eylemin sürekliliğinde” kadın kurban, erkek ise kurban edendir.

Etnoloji (budunbilim), insanların ırklarına ayrılışını, ırkların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel yasalar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran bilim dalına verilen isimdir.

Bataille, budunbilimci (ethnologist etnolog )  Marcel Mauss’dan etkilenerek Azteklerin ve diğer yerlilerin taşkınlık dolu kurban törenlerine büyük ilgi duydu. Aztekler kış gündönümünde, her gece yok olan fakat her şafakta yeniden doğan güneş tanrısı Huitzilopochli için savaş esirleri, yağmur ve fırtına tanrısı Tlaloc için de çocukları kurban ediyorlardı. Bu yerlilerde güneş, cennetin gözü olarak kutsanıyordu. Güneş tanrısı için insan kurban edilmesi ise, cennete yol döşemek anlamına geliyordu. Peru’daki Ma yerlilerinin kültüründe de seçilmiş kadınlar, Güneşin Bakireleri (güneşe tapılan) tapınaklarla özdeşleştiriliyordu. Bataille da güneşi hiçbir karşılık bulma umudu olmadan, insanoğlunu enerjisiyle aydınlığa boğan ideal müsrif olarak kişileştirir.

Bataille yasayı da belirtiyor: “Cazibesiyle büyülemeyen hiç bir şeyin bilgisini edinme. Açık sınırlarda asla durma.” Sh: 153-162

Kaynak: Halil TURHANLI, Kahinler ve Müjdeciler- Radikal Politika, Sanat ve Erotizm Üzerine Denemeler, 1. basım Mart 2004, İstanbul

*********************
NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI

HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR


Ahlâk

Özel kalem müdürü, telâşla TV sahibi patronun odasına girdi:

- Efendim, çok özür dilerim… Bir şey arz etmek istiyorum.

- Söyle!

- Efendim, şu anda bizim kanalımızda biraz erotik bir film oynuyor. İzleyicilerden çok büyük tepki var. Telefonlar susmuyor… Ailelere, çocuklarına zarar verdiğimizi söylüyorlar. Filmi keselim mi?

- Ne münasebet canım! Hangi çağda yaşıyoruz! Biraz çağdaşlık öğrensinler… El alem cinselliği okulda ders olarak öğretiyor…

Görevli dışarı çıktı. On dakika geçmemişti ki, program müdürü geldi.

- Şey efendim… Çok özür dilerim… Faks, e-mail ve telefon yağmuruna tutulduk. Santrallerimiz kilitlendi. Millet ölçüyü kaçırıp sövmeye başladı. Şu filmi kaldırsak mı acaba?

Olmaz dedim ya. Hem bu filmde ne var anlayamadım… O arayanların cinsel hayatı yok mu?

- Ama çocuklar?

Çocukların da gözü açılsın. Bırak da bir şeyler öğrensinler…

- Peki efendim.

Adam dışarı çıktı ama bir çeyrek geçmemişti ki eşikte göründü.

Patron konuşturmadı bile:

- Ulan gene aynı mevzuysa sakın girme. Bir şey söyleme! Yeter be!

Adam kapının aralığından:

- Başka bir konu var efendim…

- Neymiş?

- Kızınız efendim… Bale kursundan çıkıp eve giderken dört sapık tarafından tecavüze uğramış… Çocukcağız perişan. Şu anda hastanede!

- Neee? Ulan bu memlekette hiç mi ahlâk, namus kalmadı be! Sh:54-55

**

Cennet

Manisa’da askerim…

Kışlaya bir ihtiyar getirdiler.

O yaşma kadar kütüğe işlenmemiş.

Hayatında hiç köyünden çıkmamış, kasabaya bile gitmemiş.

75 yaşında nüfusa geçirmiş, askere göndermişler.

Bu tür kişilere birkaç ay askerlik yaptırır, sonra geri gönderirler.

Hani askerlikten kaçmanın mümkün olmadığını görsünler diye.

Bu ihtiyarla biz dost olduk.

Bir gün bir ağacın dibinde otururken bana:

- Oğlum, dedi. Sana bir nasihat edeceğim.

- Buyur dede.

- Bak oğlum. Cehennem paralı, cennet ise bedavadır, biliyor musun?

- Anlayamadım?

- Çok basit. Cehenneme giden yollar için para ödersin. Kumar, içki, kadın vs.. Ama cennete giden yollar bedavadır. Camilerden kimse para almaz.

- Haklısın dede.

- Bir nasihat daha ister misin?

- Evet.

- Sonsuz olanla, fani olan bir olur mu?

- Olmaz.

- Tabiî ki olmaz. Dünyayı buğday ile doldursalar ve yüz senede bir defa bir kuş gelip, bir dane alıp gitse, onun yine sonu olacak. Belki çok sene sürer ama, sonu var.

- Evet…

- Ama ahiretin sonu yok. Var hesabını ona göre yap! Sh: 123-124

**

Borç

Nüktedan bir dostuma sordum.

- Dostum, borç aldığımız IMF hakkında ne dersin?

- Bir fıkra ile anlatsam?

- Olur.

- Bir gün iki tane kurbağa ayran bakracına düşmüş. Çırpınmaya başlamışlar. Bir tanesi bir süre çırpındıktan sonra kurtuluş olmayacağını anlayıp, salıvermiş kendini. Boğulup gitmiş. Diğeri ise çırpınmaya devam etmiş. Çırpındıkça, ayranın yağı üste çıkmış. Kurbağanın üzerine oturabileceği kadar bir yağ adası oluşmuş. Kurbağa da o yağın üstüne çıkıp oturmuş.

- Kurtulmuş mu?

- Hayır. Aksine o zaman yanmış… Ayran sahibi kurbağayı diğer bakraca atmış. Kurbağa çırpınmış, çırpınmış ayranın üzerine yağ tabakası çıkmış. Kurbağa tam kurtulduğunu zannederken, diğer bakraca. Bu böyle sürmüş, gitmiş. Sh: 125

**

Hattat

Memleketin en meşhur hattatı idi.

işinin erbabıydı.

Fakat harf devriminden sonra, eski yazıya rağbet iyice azalmıştı. Eskisi gibi iş gelmiyordu artık…

Kocaman bir işhanında küçük bir bürosu vardı.

Uzun zamandır iş yoktu.

Yüzlerce talebe yetiştiren usta hattat, dükkânının kirasını bile ödeyemiyordu.

Han sahibi yaşlı bir Ermeniydi…

Hattatı sabah işe gelirken gördü.

- Usta, kirayı ödemezsen, Cuma gününe kadar büroyu boşalt! Dedi.

Bir şey diyemedi hattat.

Büktü boynunu:

- Bakarız bir çaresine, dedi. Bizi bugüne kadar darda bırakmayan Rabbim, bundan sonra da bırakmaz.

Derin bir nefes aldı usta hattat.

“O ne güzel vekildir”diye düşündü. Hat ile çok yazmıştı bu âyeti.

Cuma gününe kadar birkaç parça iş gelseydi, iyi olacaktı.

Ama Cuma sabahına kadar iş gelmedi-

Cuma sabahı olunca, onu büyük bir makam sahibi yanına çağırdı ve yüklü miktarda iş verdi

Hattat, gece-gündüz çalışarak işleri yetiştirdi ve ücretini fazlasıyla aldı.

Kirayı hazırlamıştı…

İhtiyar Ermeninin oğlu öğlen vakti dükkâna geldi.

Hattat hazırladığı kirayı vermek çizere çekmecesine uzandı.

Çocuk:

- Amca, dedi. Babam iki gün önce vefat etti… Bu han da bana kaldı. Seni seviyorum. Dürüst adamsın… Birikmiş kira borcun varmış. Senin için uygun zamanda ödersin. Bunun için kendini üzme deyip gitti. Sh:147-148

**

Kaynak: Ahmet Sırrı ARVAS, Herkesin Bir Hikâyesi Var, Şubat-2003, İstanbul

**************************

ŞEYHÜL-HATTATİN HAMİD AYTAÇ

İrfan Özfatura/9.12.2007

irfan.ozfatura@tg.com.tr

Yaklaşık 5 yıldır iz bırakanları hazırlıyoruz. Zaman zaman bize “Nereden buluyorsunuz bu mevzuları, bu bilgilere nasıl ulaşıyorsunuz?” diye soruyorlar. Konu bulmak hakikaten zor. Zira biz hikayesi olan insanları arıyoruz, inişler çıkışlar yaşayan, “vay beee” dedirten, hayatı beklenmedik şekilde sonlanan…

Yoksa büyük adam çoook. Filan yerde doğdu, idadiyi şurada rüşdiyeyi burada okudu, filanca fakülteden mezun oldu şu şu şu vazifelerde bulundu, öldü, gömüldü. Evet bu da bir tarz ama gazete okuyucusunu sarmaz.

Birçok ünlüyü araştırıyoruz, çoğundan malzeme çıkmıyor. “Bak bu yazılmalı işte” dedin mi iş belge bilgi toplamaya kalıyor. Sizden saklayacak değilim, bir kere Google müthiş bir imkan. O zat hakkında ne söylenmişse karşınıza çıkıyor. CTRL X , CTRL V… Kes yapıştır, kes yapıştır. Dosyanızda yüzlerce sayfa birikiyor. Ancak internetten alacağınız bilgiler dağınık ve kirli. Ölçü yok, kimi yerin dibine batırıyor, kimi göklere çıkarıyor, sevenler sövenler birbirine giriyor… Sonra bıktıracak kadar tekrar bulunuyor. Tasnifi bir yana doğrulatmak için yine kitap karıştırmanız gerekiyor.

Kitap deyince akla ilk gelen kaynak hatıralar. Üstelik birinci tekil şahsın ağzından çıktığı için emin, buradan alacağınız hiçbir cümlenin tekzip şansı bulunmuyor. Ancak biyografiler okuyucuyu pek de alâkadar etmeyen teferruatlarla dolu ve tuğla cesametindeki kitabı devirmek bir haftanızı mal oluyor. İşin en temizi ne biliyor musunuz? Bahsi geçen zatı yakinen tanıyan biri olacak. Basacaksınız teybin düğmesine anlatacak. Ohhh kurtuldu hafta, keyfler keka…

Bu kolay ele geçen bir nimet değil ama bu defa talihimiz yaver gidiyor. Üç beş hafta evvel koridorda karşılaştığım Hattat Cemil Ağabey “Sana Hamid Aytaç’ı anlatsam yazar mısın?” diyor. Emrin olur ağam… Hastaya ilaç soruyor. Ayaküstü bir sohbet başlıyor “Aslında ressamdım” diyor ve ekliyor: “Bir büyüğümüzün tavsiyesi ile hat sanatına niyetlendim, gidip Hamid Beyin kapısını çaldım…”

Han duvarları

Özet geçiyorum: Hattat Hamid o günlerde Ankara Caddesi üzerindeki Reşit Efendi Han’ında bir oda kiralamıştır. Ki avluya bakan izbenin küçük bir penceresi vardır, havasızdır, güneş almaz.

Bir somya, yazı masası, piştahta… Başka şey arama… Dar mı dar, hani üç misafir gelse zor sığar. Üstelik rutubetlidir, akar. Tavandan kırk mumluk bir ampul sallanır, etrafına iliştirilen kağıt güya ışığı toplar.

Geceleri el ayak kesilince ocakçılar kaybolur, o sabahlara kadar yazar da yazar. Gece sessiz, tek tük Cağaloğlu yokuşunu tırmanan arabalar… Kağıt üzerinde cızır cızır gezinen kamış, martı çığlıkları, dem çeken kumrular…

Ayak altında Arap zamkları, porselen havanlar… Hamid Hoca baca islerini itina ile ezer, mürekkebini de kendi yapar.

Odası perişandır. Temizlemek isteyene de izin vermez, düzeninin bozulmasından hoşlanmaz.

Geceleri çalıştığından olacak gündüz içi geçer, gözleri ufalmaya başlar. Bazen harfin ortasında hareketleri donar, başka âlemlere dalar. Bir lahza hareketsiz kalır, başı düşünce sıçrar, gözlüklerinin üstünden mahcup mahcup etrafına bakar. Düşünebiliyor musun bir şey olmamış gibi yazıyı tamamlar ve hat asla bozulmaz.

Yaşlıdır, zor yürür, kırk yılın bir başı dışarı çıkar, berbere filan uğrar. Üstü başı temizdir ama mürekkep lekesini lekeden saymaz.

Bu odacık akademi kesilir, talebelerin biri gider, biri gelir, Mısır’dan, Suriye’den koşan koşana… Hoşsohbettir de, ders esnasında menkıbeler, hatıralar anlatır, ağzından bal damlar.

Hayatı hat

Rahmetli âdeta yazıyla yatar, yazıyla kalkar. Şişli Camii’nin kapı üstündeki müsenna hattı istiflerken lamelifleri bir türlü oturtamaz, işin içinden rüyasında gördüğü usulle çıkar.

Bütün eslafa hürmet besler, adlarını saygıyla anar. Hassaten Hattat Rakım’ı beğenir, taklit ettiğini söylemekten kaçınmaz. Huzuruna gelen talibleri sülüs nesih “Rabbiyessir” meşki ile pişirmeye bakar. Önce bir tane kendi yazar, mesafeleri baklava dilimi gibi noktalarla belirler, kurallarını koyar. Çalışmaları tashih eder, hataları gösterir, beğendi mi “aferin” demekten sakınmaz. Ama ona beğendirebilmek kolay değildir, bir sene boyunca Rabbiyesir yazarsınız yine de hata çıkar. İşin içinden kopya çekerek sıyrılmaya çalışanları anlar, ancak bunu yutmuş görünür, heves kırmaz.

Mektupla gönderilen çalışmaları da inceler, üzerine şu olmuş, bu olmamış kabilinden notlar yazar, geri yollar.

Öyle uzun uzun tafsilattan hoşlanmaz. Hevesli dediğin el hareketine bakarak da hisse kapar.

Doğrusu fukara sayılır, çorbası zar zor kaynar. Bu yüzden kırık dökük işlerle de oyalanır, bir ara gider Paşabahçe’de cam işi yapar.

Bazen yazdıklarını eşe dosta teklif eder, ne verirlerse “he” der, yüksekten uçmaz.

Öyle Halim Efendi gibi seriu’l-kalem değildir, acele etmez, tadını çıkara çıkara yazar. Evvela kurşun kalemle bir taslak (müsvedde) hazırlar, sonra kamışla şeffaf kağıda geçirir, yazıyı ince ince tashih eder, rötuş yapar, adeta harflerle oynar. Bıkmaz, usanmaz, “içine sinesiye” tekrarlar. Ona göre bir hamlede çıkan yazıya bir kere bakılır, emek verilenden ise göz alınamaz!

Aceleye gelemez, elinde iş var diye talebelerinden kopamaz. Bu yüzden uyanık müşteriler Hattat Hamid’e sipariş verdikten sonra kapıya “Meşgulüm, rahatsız etmeyin” yazan bir kağıt yapıştırırlar. Garibim günlerce insan yüzüne hasret kalır, o kuytu han odasında bir başına tıkırdar.

Bir ara han sahibi onu çıkarmak ister. Hamid Hoca, boynunu büker. Ama bakın şu işe ki han sahibi ölür, o yerinden oynamaz. Hanın yeni sahibi ondan kira mira almaz.

Hattat Hamid’in son günleri hastane köşelerinde geçer. Orada da boş durmaz, parmaklarının titrediği günlerde bile elinden kamışı bırakmaz.

(Bunları yazıya döküp Hattat Cemil Ağabeye götürüyorum, şüphesiz ilaveleri olacak. Ancak beynine giden damarlardan birinin aniden tıkandığını öğreniyorum. Dileriz iyileşir, şu muhabbet yarım kalmaz. Şimdilik bununla yetinin, onun adına sizden dua istiyorum.)

‘Yazı elin dilidir’

Hattat Hamid velüd bir sanatkârdır, yazdığı tevafuklu Kur’an-ı kerim ve Kırk Hadis özenle basılır. Şişli Camii’nin nefis yazıları onun elinden çıkar. Ankara Kocatepe, Eyüp, Söğütlüçeşme’nin yazıları sayısız kitap kapağı, hilyeler, mezar taşları, levhalar…

Diyarıbekirli Musa Azmi Amidî, Celep Zülfikar Ağa’nın oğlu, Hattat Seyyid Adem Efendi’nin torunu olur ki eli çocuk yaşta kalem tutar. Henüz sıbyan mektebinde iken Mushaf-ı şeriflerin kenarına ayetler yazar. İlk hocası Diyarbakır Meb’usu Mustafa Akif Efendi’den çok şey kapar. Rüşdiye mektebinde Hoca A.Vahid Efendi’den rik’a, jandarma kolağası Ahmed Hilmi Efendi’den de sülüs öğrenir. Sonra Kavas-ı Sağır imamı Said ve Abdü’s-selam Efendilerin peşi sıra koşar. Üsküdarlı Ali Rıza’nın talebesi Hilmi Efendi’nin nezaretinde resim yapar. Hasan Ferid Bey’in atlasından bakarak çizdiği haritalar öyle hoş olur ki okulun müzesine kaldırırlar.

Musa Azmi vaktini resim ve yazıya ayırdığı için dersleri pek iç açmaz. Bu yüzden babası ona (muvakkaten) hat resim yasağı koyar. Ancak gizli saklı hazırladığı tuğra Ulu Hakan’ın ihsan-ı şahanesine lâyık olunca, oğlunun kıratını fark eder, artık önünde durmaz.

Nitekim “İstanbul’a gideceğim” deyince de (16 yaşındadır) mani olmaz. Musa Azmi Sanayî-i Nefise mektebinde ünlülerle tanışır. Saray müzehhibi İranlı Hüseyin Tahirzade ve Büyük Postanenin mimarı Vedat Bey gibi mesela…

Tahsil tam istediği gibi gitmektedir, lâkin babası ölünce ekmek parası kovalamak mecburiyetinde kalır. Maarif nezaretinde münhal yazı hocalıkları vardır ama yaşı tutmaz. Erkanı Harbiye-i umumiye Ser Hattatı Hacı Nafiz Bey yine de elinden tutar, tıfıllara ders vermesini sağlar.

Memurluğa veda

Mâlum devlet memurları ilave iş yapamazlar. Ancak o paraya sıkışınca gider Nuruosmaniye’de ufak bir dükkan açar, tabelaya mecburen müstear bir isim (Hattat Hamid) yazar. Kısa sürede ünlenir, amirleri “Git şu Hattat Hamid’le konuş, onu işe alalım” buyururlar.

“Gitmesem filan” diye kıvranır ama ısrarcı davranırlar. “O Hamid benim” deyince iş çatallanır, mahkemeye çağırırlar. Olacak bu ya hakim İbrahim Hakkı Altunbezer’in ahbabı çıkar, işi usulüne uydurur, beraatını yazar. Ama bu saatten sonra memuriyette kalamaz, istifasını sunar.

O günlerde Ankara Caddesi’ndeki Arif Hikmet Yazı Yurdunun (şimdiki Afitab mağazası) sahibi vefat eder, dul kalan hanımı matbaacılıktan anlamaz. Hattat Hamid burada çalışmaya başlar ve işleri yoluna koyar, bir süre sonra evlerini de birleştirir ve yeni bir yuva kurarlar. Hattat Hamid vakayı veciz bir cümle ile özetler “Azmi iken azmettim Hamid oldum şimdi Allah-ü tealaya hamd ediyorum!”

Her ne kadar parayı mühür, klişe, etiket ve kartvizitten kazanırlarsa da, gönlünde hat yatar. İlerleyen yıllarda matbaadan tamamen kopar.

Hattat Hamid velüd bir sanatkârdır, yazdığı tevafuklu Kur’an-ı kerim ve Kırk Hadis özenle basılır. Şişli Camii’nin nefis yazıları onun elinden çıkar. Ankara Kocatepe, Eyüp, Söğütlüçeşme, Yeni Postane arkasındaki mescidin yazıları, sayısız kitap kapağı, hilyeler, mezar taşları, levhalar…

Hamid Hoca dışarıda da iyi tanınır. Sadece Irak’a binlerce levha yazar. Arap al-Umme dergisi onu “Şeyh’ul hattatin fi’lkarnil işrin” (20. asırdaki hattatların piri) diye tanıtır, Japonya’dan bile röportaja koşarlar.

Müstesna kaabiliyet

Hattat Hamid; Hacı Kamil Akdik, Hulusi Yazgan, Neyzen Emin Dede gibi sanatkârlardan istifade etse de kendi kendinin muallimidir, Yesari ve Rakım Efendilerin yazılarını inceleyip dersler çıkarır. Yenicami şadırvanında Sami Efendi’nin hattına bakar, bakar, bi daha bakar. Yağmura çamura aldırmaz. Alimi alim anlar derler, şüphesiz hattatı da hattat!

Bir kitapçı vitrininde Yesari’ye ait celi ta’lik levha görünce adeta abone olur. Kepenk kalkar kalkmaz dükkanın önüne dikilir, saatlerce seyreder. Bir gün… İki gün… Üç gün…

Sahaf da huzursuz olur ama ses çıkaramaz. Bir gün yine gelir yazıya dalar, dükkan sahibi: “Eee sıktın ama” der, “Al senin olsun, bizi de rahat bırak!”

Nasıl sevinir anlatılamaz.

Hat sanatının harf devrimi ile amansız darbe yediği günlerde çok bunalır. Baskılar artınca levhalarını alelacele elden çıkarmaya bakar.

Hasılı o güzelim tablolar ehil olmayanların eline geçer, büyük bir kısmı yurt dışına çıkar. Tavan aralarında solanlar, gömülenler, yakılanlar…

Garibim “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir” diye dertlenir. Anlayana…

Bazıları ondan Latin harfleriyle estetik istifler yapmasını arzular, Hamid Bey, “İslâm harfleri asr-ı saadetten beri yazıldı” der, “Üstünde binlerce sanatkârın, emeği, zekâsı, üslubu var. Yeni yazıyı şekle sokmaya ömrüm yetmez, uğraşamam da!”

Hamid Bey; Rakım, Sami, Nafiz efendilerin yolundan gitse de sülüse, kendine has bir şive katar. Erbabı, Hoca’ya ait bir yazıyı uzaktan tanır. Hele celi sülüs istiflerindeki tenasüp, kıvraklık, akıcılık, rahatlık, denge ve leke dağılımı parmak ısırtır. Bu, onun kuru bir mukallit olmadığını ispatlar ki eslaftan aldığı emanete çok şey katar. “Yazı, dilin eli, elin dilidir” demişler, o eliyle konuşur, duyana…

‘Allah’ yazan yanar mı?

Bir ara handa yangın çıkar, kâhya kapıyı döver, “Üstad!… Üstad!” diye yırtınır “Çabuk çık, yanacaksın!” Bina ahşap, tavan taban çıtır çıtır tahta… Hattat Hâmid hiç istifini bozmaz, “Biz Allah (Celle Celalüh) yazıyoruz kardeşim” der, “Git sen başının çaresine bak!” Dediği gibi olur, yangını yan odada kontrol altına alırlar.

Kusursuz yazılar

M. Uğur Derman anlatır: Hâmid Bey, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) vasıflarını anlatan ‘hilye – i nebevî’ler yazmaya bayılırdı. Bunlardan Dervişzâde Hasan Fehmi’de de bir tane vardı. Bakmaya doyamazdım. Bir ara bu ta’lik hilyeyi lupla inceledim, tek kusur bulamadım. Gidip üstada anlattım… “Yâhu, ben onun tashihi için 2.5 yıl uğraştım” dedi, “kolay mı?”

Suyumu yongayla

Hattat Hamid kamışları ustalıkla açar, iki tarafını da sivriltir. Sorar gibi bakan talebelerine “Sivriltelim ki” der, “Şeytanlar oturmasınlar!” Ayet-i kerime, hadis-i şerif yazan bir kamışın üstüne şeytan oturabilir mi? Onu bilmiyoruz ama riyadan, kibirden pek korkar. Kamış yongalarını titizlikle saklar, yakınlarına “Defin suyum bunlarla ısıtılsın” diye fısıldar. Hattat Hamid bir Miraç gecesi dostlarına kavuşur (18 Mayıs 1982). Vasiyeti üzerine Karacaahmet Kabristanında (Şeyh Hamdullah’ın yanı başına) toprağa bırakırlar.

“Bir garip öldü” diyeler

Odasını açarlar. Bir divan, kafasına ısıtıcı takılmış bir piknik tüpü ve bir masa… Sağda solda yarım kalmış birkaç levha.. Karalamalar kalıplar… Han sahibi “Birileri şu emanetleri alsın” dese de talibi çıkmaz. Keşke metrukatı toplanabilse de müze yapılsa… “Olmak için ölmek lâzım” diyen Hamid Usta, ne yazık ki ölünce de adam yerine konulmaz. Adı haber bültenlerine çıkmaz, (IRCICA’yı saymazsanız) belgeseli yapılmaz. Şu vefasızlığımıza bakın ki ruhuna okutulan Mevlid-i şerif ve Kur’an-ı kerim ziyafetlerine bile ahım şahım katılım olmaz.

Akademi gibi…

Hattat Hamid, Ankara Caddesi üzerindeki Reşit Efendi Han’ında avluya bakan küçücük bir odada onlarca sanatkâr yetiştirdi.

Acaba bu han “hat müzesi” yapılabilir mi?

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/irfan-ozfatura/357536.aspx

 

NA’T- I ŞERİF


Gönül kim beytü’l-ahzân-ı fîrâkın Yâ Rasûlallâh
Onu me’vâ edindi iştiyakın Yâ Rasûlallâh

Ben ol ser-tâ-kadem dil-dâdeyim ki râh-ı aşkında
Vücûdum ser-te-ser mest-i vifâkın Yâ Rasûlallâh

Cebînin tâlib-i ruh-sûdegî na’leyn-i pâkinden
Şifâhmı bûse-hâh-ı pây u sâkın Yâ Rasûlallâh

 Sözüm yekser temennâ-yi visâlin yâ Habîballâh
Gözüm hûn-âbe-i hicran ırâkın Yâ Rasûlallâh

Sen ol dildâr-ı yektâsın ki oldun hâss mahbubu
Cenâb-ı Hâlık-ı seb’-i tıbâkın Yâ Rasûlallâh

Sen ol hurşîd-i ma’nâsın ki nûrun hîre-nâk eyler
Dü çeşmin şeb-pere tab’-ı nifakın Yâ Rasûlallâh

Sen ol âyîne vü âyînedâr-ı Hazret-i Hak’sın 1
Değilsin ayrı yoksa iltihâkın Yâ Rasûlallâh

 

Ahad müştak u hem müştâk-ı minhu Ahmediyyet’dir
Ahaddendir füyûz-ı iştikâkın Yâ Rasûlallâh

 Ulüvv-i zâtına pâyân tahayyül hâriç ez imkân
Ki çıktın fevkine bu niih revâkın Yâ Rasûlallâh

Revâk-ı nüh nedir çâbük-süvâr-ı dest-i illâsın
Ki lâyı yaktı geçti ihtirâkın Yâ Rasûlallâh

Be-câh-ı kâbe kavseyn-i mahabbet eyle ben zârı
Rahîk-i vasi ile şîrîn-mezâkın Yâ Rasûlallâh

Hudâ hakkı için lüft et ki hicrinden kulun Tâhir
Dem-â-dem çâşni-senc-i meşâkın Yâ Rasûlallâh

Dürûd-ı bî-hudûd etsin pey-â-pey Hazret-i Hak’tan
Vürûd-ı ravza-i fırûze-tâkın Yâ Rasûlallâh

Kaynak: Tâhirü’l-Mevlevî /Tahir OLGUN, Çilehâne Mektupları, Hazırlayanlar Cemâl KURNAZ – Gülgün ERİŞEN, Akçağ Yayınları: 128, 1995

1-Sen ol âyîne-i vahdet-numâ-yı Hazret-i Hak’sın (D).

Bu na’tın tamamı 36 beyittir (D, s. 18-19)

 

ABD’NİN “TERÖRİSTLERİ


Hazırlanan yazıyı SON GÜNLERDE ÇIKAN TERÖR OLAYLARINI
Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin adına uydurulmuş hadislere dayandırıp Müslümanları uyuşturmaya çalışan “siyaseten cahil” âlimlerimize ithaf ediyoruz.

******

“Beyaz adam

özgürlük adına

dev bir kadın heykeli dikti

doğu denizinin kıyısına

ve her gece

altında dans ettiğimiz yıldızları

bayrak diye tutsak etti

bir bez parçasına.

 

Beyaz adam

özgürlük gibi adaleti de

bir kadın heykeliyle simgeledi

ama elinde terazi tutan

zavallı kadın

gözleri bağlı olduğu için

kendisine tecavüz edenin

kim olduğunu görmedi…”

(Sunay Akın)

“İSLAM’I KULLANMAK!”

 CİA: ‘İhvan’ı Nasır’a karşı kullandık! İz bırakmadık!’

“Robert Baer, eski bir CIA örtülü operasyon uzmanı.. ‘Şeytanla Uyumak’adlı kitabında CIA’nin Müslüman Kardeşler’i Nasır iktidarına karşı nasıl kullandığını anlatıyor:

‘Washington Müslüman Kardeşler örgütüne gizli müttefiki olarak destek verdi. İhvan, Washington’un ‘gizli silahı’ idi. Örtülü operasyon 1950’lerde Dulles kardeşlerin öncülüğünde başladı.. Suudi Arabistan Mısır’da Nasır’a karşı İhvan’ı fonlayacaktı. Washington bu kararı aldığında, Allen Dulles CIA’deydi, John Foster Dulles ABD Dışişlerinde!

‘Baer, ‘Eğer Allah bizden yanaysa harika’ diyor. ‘Eğer Allah siyasi suikastlere izin vermişse o da harika! Yeterki bu gizlice yapılsın!’ Diğer tüm örtülü operasyonlar gibi, Mısır’da da ‘iş’ iz bırakılmadan gerçekleşti. CIA kayıtlarında da, Kongre kayıtlarında da bundan bahis olmadı. Beyaz Saray sadece Müslüman Kardeşler Örgütünü destekleyen Suudlara ve Ürdün’e göz kırptı… .’”

Global Research: (Robert Dreyfuss, “How the United States Helped to Unleash Fundamentalist Islam”)

http://istihbaratalani.wordpress.com/2013/01/21/islami-kullanmak/

TÜRK-ARAP MÜNASEBETLERİNİN BOZULMASI

Bildiğimiz gibi I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Almanya-Avusturya ve Bulgaristan ile müttefikti.

Mehmet Akif, Arap şeyhlerini İngilizlere dönmekten vazgeçirip Osmanlı’ya kazandırmak için Arabistan’a yollanmış. Dönüşünden sonra, bir ara Almanya’ya giderken yolda Viyana’ya uğramış. Şehre varmış ki ne görsün; olanca kilise canlan veryansın çalıyor; şehir velvele içinde. Akif içinden, “E, hadi bakalım, her halde ya biz ya da müttefiklerimiz bir zafer kazandı da onu kutluyorlar.” demiş. Ama soracağı da tutmuş. Aldığı cevap şu: İngiliz General Allenby Kudüs’e girdi. Onu kutluyoruz [Berkes, Niyazi; İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm, 2.baskı, Ank. 1979, s. 18.].

Bu hâdise Osmanlı’nın Hristiyanlar tarafından aldatıldığının bir delilidir.

Bir tane daha:

Arap bağımsızlık hareketi yavaş gelişmekteydi. Doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hristiyan’dı[Mansfield, Peter; Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Çeviren: Nuran Ülken, İstanbul 1975. s: 30.].

Buyurun bir tane daha:

Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Arap milliyetçiliğinin ilk ocaklarından biri oldu. Bu misyonerlerin bugün en son temsilcileri bile, Arapları Türk boyunduruğundan kurtarmada kendilerinin ne kadar büyük rolü olduğunu kıvançla hatırlarlar [Berkes, a.g.e., s. 22] .

Kitapta geniş olarak okuyacağınız bizim ve Arapların cehaletine bir kaç misâl vermek’ istiyoruz. Böylece siz muhterem okuyucular, henüz kitabın başında Türk-Arap ilişkilerinde Hristiyanlık kadar cehaletin de önemli yer tuttuğunu göreceksiniz:

Şevket Süreyya Aydemir, İngilizlerin şöyle bir düzmece oyun ile Arapları kandırdığını anlatır. Bu uydurma propagandanın az da olsa etkisinin görülmesi, o günkü cehaleti ortaya koyması bakımından çok ilginçtir.

İngilizler, “Araplara yalnız silâh, para ve diğer yardımlarda bulunmazlar. Aynı zamanda propaganda malzemesi de kullanılır. Ve isyancılar bu propaganda malzemesini, omuzlarında bayrak gibi çöllere taşırlar. Meselâ şunları verelim:

Muhyiddin-i Arabî, bir Arap bilgini ve mutasavvıfıdır. 1165te doğmuş 1240′ta vefat etmiştir. Kabri Şam’dadır. Yani altı yüzyıl evvel yaşamıştır. Ama tam Arap isyanı sırasında ortaya onun bir kehâneti yayılır. Buna göre; “birgün bir “Ennebi”gelecektir.”

“Ennebi-El Nebi” Peygamber demektir. Demek ki bir Peygamber beklenmektedir. Bu müjde şöyle tamamlanır: Bu peygamber Mısır’dan çıkacaktır. Nil suyunu Sînâ çölüne akıtacaktır. Ve Araplık, o zaman kurtulacaktır. Hem de Ennebî, artık zuhur etmiştir. Yani çıkmış, görünmüştür. Bu “Ennebî”, Mısır’daki İngiliz kuvvetleri Başkumandanı ve İngiliz Mareşali Allenby’dir.

Bu isim, Arapça alfabe ile ve eski Osmanlıca’da da olduğu gibi “Alnebi” olarak yazılır. Arapça’da “Ennebî” “El-Nebî” olarak yazılır. Nil suyu da Sînâ çölüne ulaşmıştır. O halde Arapların kurtuluş saati de çalmıştır. [Aydemir, Ş. Süreyya; Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, istanbul 1978, c. III, s. 290-21.]

-Elbetteki Muhyiddin-i Arabî kaddesellâhü sırrahu’l aziz bu şekilde birşey yazmamıştır. Ancak o günün (1915) şartlarında buna inananların varolabileceği İngilizleri bu oyuna sevketmiştir.

Cemal Paşanın yaveri, sonraları Atatürkçü Falih Rıfkı Atay 1916  da Enver ve Cemal Paşa’larla Peygamber Efendimiz’in ravzasını ziyaret ederler. Namaza dururlar. Bazı fakir Araplar namaz esnasında su satarlar, almaları için zorlarlar. Namaz esnasında suyu içip para verirler[Atay, Falih Rıfkı; Zeytindağı, İstanbul 1981, s. 55-56.]. Hem bizden hem Araplar’dan cehalet. Bu insanlar elbette aldatılabilir.

İttihad ve Terakki Partisi’nin 1909′dan sonra Araplara yönelik politikaları hatalıdır. Meselâ Arapların din eğitimi dışındaki eğitiminde, Türkçe mecburiyeti getirilmiştir [Mansfield, a.g.e., s. 46.]. Anlamsız ve de kritik günlerde Arapların tepkisine yol açmıştır. Bu da İngilizlerin maksadına yönelik sonuç veriyor.

Her şeye rağmen birçok Arap, 1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer alıyor. Meselâ Mart 1917 Gazze savunmalarında Türk ve Arap askerleri beraberce kahramanca savaşıyor. [Cemal Paşa; Hatıralar. 4. Baskı, İstanbul 1977, s. 230.]. Böyle olsa da oyun tutmuştur. Osmanlı yıkılmış Araplar İngilizlerin yanında yer almıştır.

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/06/22/turk-arap-munasebetlerinin-bozulmasi/

***************

“MEHDİ ALEYHİSSELÂM GELDİ, İNSANLAR DAHA NEYİ BEKLİYOR?Yazımızdan

Gaybi meselelerin çok kullanılması ile kitlelerin kontrolü yapıldığı birçok misalle sabittir. Çünkü ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdî inancı bir nevi kullanılmıştır.

Mesela; Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya başladığı dönemlerde halk düşüncesini anlatan bu alıntı durumu çok güzel belirtmektedir.

Bu hallerden halkın ruhundaki eski ciddiyet-i islâmiye ve cemiyet-i milliye de sene be-sene dûçar-ı zaaf ve tebeddül olup seciyelerde me’yusiyet ve zillet ve meskenet temerküz etmeye yol açılarak abes-huvârân zaviye-dârân ve tekke-nişînânın adetleri günden güne arttıkça artıp, mezarlar yanlarında kulübeler ihdâsıyla kimi
“Mekke’den, Medine’den gelen hacıların getirdikleri düş-nâmelerden gûyâ Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zaman-ı âhir gelmiş ve kıyamet pek yaklaşmış olduğundan ve sâir gûne alamât-ı kıyametten bahisle akşam, sabah Mehdî-i âl-i resulün zuhûr edeceğini ve Hazret-i İsâ’nın gökten inip Mehdî ile birleşerek din-i Muhammedî üzerinde dünya ahâlisini cem’ ve icrâ-yı adalet ve gazâ ve cihadı ref’le temin-i emniyet ve selâmet eyleyeceğini destan şeklinde okumak suretiyle kadın, erkek ashab-ı hamiyet ve merhameti hasis menfaatlerine celp ve daveti iş edinmiş ve hurâfe-cû ve softa-gûların pazarı revâcına yardım ve rağbet göstermeğe çalışmış ve muvaffak olmuş bulunuyorlardı.
Hükümetin devâir-i mütenevvia-i müteşekkilesinde mevki işgal edenler ise böyle şeyleri men edip de terakkîyât-ı medeniye-i zamaniyeyi iltizam ve takibe ve cahil halkı bu yola sevk ve teşvike hasr-ı himmet ve irşad edecekleri yerde, bilakis gaflet ve cehâlet-i halktan ekseriyetle istifâde-i zâtiye yollarını arıyor ve düşünüyorlardı.
….halk dahi bir yeis ve ümitsizlik içinde boğuluyor ve kimseye bir şey diyemeyip yalnız öteden beri kendilerine vaizler, şeyhler taraflarından telkin edilen “Mehdî“ âl-i resûlü intizâren hükümet memurlarını daima ayrı bir meslekte ve dinsizlik tavrında görüyor ve onlara asla kalben muhabbet-i ciddiye ve muâvenet-i fiiliye göstermiyordu.
… zavallı halk bir şey demeye ve bir hak istemeye cesur, atılgan olamayınca hükümet ne isterse sormaksızın onu veriyor ve çoluk çocuğunu aç kalsa da ölmeyecek kadar bir ekmek parası bulabilmek gayretinden başka bir şey düşünemiyor ve gece-gündüz yakında geleceğini haber veren kerametçilerin inandırdıkları Mehdî-i Adili bekliyor. Buna da adalet ve itaat-ı kâmile manası veriliyor. Bu namla ilân ve mensubatına arz-ı şükran-ı bî-pâyân (Sonsuz teşekkür etme) olunuyordu.
O zaman da padişahın nüfuzu İstanbul’dan başka mahallere câri olamayacaktır. Bunun üzerine düşmanlar her taraftan baş göstererek Mehdî-i âl-i resul zuhûr edecek, bütün dünya halkı üzerinde adilâne hüküm yürütecek, kurt ile koyun o zaman yek-diğere saldırmaksızın beraber gezecek ve ondan sonra kıyamet kopacak derler. Git gide hâl bu raddeyi bulacak ve hafazanallah düşmanlar etrafından saracak olursa İstanbul sâkinleri o vakit dûçâr-ı ye’s ve nedamet olacaktır, [BÖCÜZÂDE Süleyman Sami Hakayık’ül-beyân fi eşkâli’l-ezmân “Yahut”“Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık” “Üç Devirde Gördüklerim”]

Bu anlatılanların altında yatan niyet devletlerin halkı kontrol, pasifize ederek, sömürmesidir. Diğer bir bakış açısı da yıkılması istenen devletlere düşman devletlerin yıkıcı entrikalarının alt yapısını meydana getirebilmek için ön hazırlık aşamasıdır. Tarihte İNGİLİZ SİYASETİ VE HEGOMANYASIbunu en iyi kullananlardan olduğu ve başardığı görülmektedir.

Mehdîlik hareketinin iyi olma ihtimali de yok değildir. Fakat hakîkati ile zuhur etmeyince de çok büyük sıkıntılar olduğu da kesindir. Bu nedenle kişilerin Mehdî profili arkasında hareket etmelerinin çok sakıncalı olduğunu tarih sürekli göstermektedir.

****************

AMERİKA RÜYA MI? KABUS MU?
YANKEE İMPARATORLUĞU

İZZETTİN ÖNDER
Mart 2001, İstanbul

Giderek karmaşıklaşan ilişkiler ağı ile örülen dünyamız cehennemin sırtında cenneti yükseltirken, insan bilincini de bulandırmada inanılmaz başarı sağlamaktadır. Sistemi ören hakim güçler, tüm ideolojik aygıtları elinde tutarak, gerçeği perdeleyip, toplumu sanal mağara aleminde gezindirmektedir. Fransız akademik çevrelerin “otistik bilim” adını verdikleri sanal bilim alanlarını etkili ideolojik aygıt olarak kullanarak tüm toplumu paralize eden güçlüler, toplumu uyarıcı yönde işlev görebilen Jakoben (devrimci) türü davranışları demokrasi adına yasaklamaya yeltenmekteler.

Kapitalizmin bugün ulaşmış olduğu aşama, hiç de sanıldığı dibi insan davranış kalıplarına uygun olduğu için ve ona uyumlu olarak gelişmemiştir. Tarihin ilk dönemlerinden beri gücü eline geçirme mücadelesi, sermayenin kategorik olarak ortaya çıkması ile bir yandan insanla birlikte doğaya yönelirken, diğer yandan da yöntemlerini incelterek, algılanabilme eşiğini yükseltmiştir. En vahşi hali ile kapitalizm, reel sosyalizmin içine düştüğü sıkıntılı durum karşısında da tek güç ve tek yapı olarak kafalarda yer etmeye başlamıştır. Gelinen son aşamanın toplumları narkoz etkisi altına sokucu “Yeni Dünya Düzeni” ifadesi ile anılması, tarih bilincini silmeye yönelik bir düzen dayatması tehdidinden başka bir şey değildir.

Etrafa saçtığı parıltılarla insanlığın gözlerini kamaştıran kapitalizm, hem zaman içinde dünyanın büyük bölümünü kurutarak, hem de eş zamanlı olarak bazı çevrelerin fakirlik düzeyinde tutulması pahasına oluşup gelişmiştir. “Yeryüzünde geri bölgeler olduğu için gelişmiş ekonomiler vardır!”ifadesini göz ardı eden uluslar, bir gün kendilerinin de ileri ekonomiler gibi olacağı hayali ile avunurken; o ekonomilerin yarısı kadar gelir düzeyine yetişmelerinin dahi, varolan dünya kaynakları ile olası olmadığını görememektedirler. İşte bu mücadelede hem dünyanın patronluğunu elden bırakmamak, hem de çevreye umut satmak, büyük patronun temel görevi olarak ortaya çıkmaktadır.

Günümüzün olgunlaşmış sermaye yapısında, patron ABD’nin öncülüğünde ve güdümünde giderek entegre olan kapitalizm, toplumlarda tarih bilincini silerek sermayenin devinim kurallarını gözlerden uzak tutmaya; sınıf bilincini silerek bireylerin bilincine düzen fikrini yerleştirmeye; toplumsallık bilincini silerek de toplumsal sonuçlan bireye özümsetmeye yönelik fevkalade etkili felsefik yöntemler ve söylemler geliştirmiştir.

Çevreyi ve ilişkileri küreselleştirirken, bireyi yalnızlaştıran kapitalizmin işleyiş dinamiğinin deşifre edilip, açığa çıkarılması, insanlığa ve yerküreye, yani doğaya yapılacak büyük bir hizmettir.

Kapitalizmle mücadele, bireye hem maddi hem de psikolojik ağır yükler yıkan zor bir çabadır. Bu çabayı gösteren dostlara insanlık adına binlerce teşekkürler. Sh:7-8

*************

“Bir bakteri, O.00000000001 gramdan küçük, heybetti mavi balina ise, 100.000.000 gramdır. Ama, O bakteri bir balina öldürür”

Bernard Dixon.

**********

“Düşmesin bizimle yola,

evinde ağlayanların

gözyaşlarını

boynunda ağır bir

zincir

gibi taşıyanlar!

Bıraksın peşimizi

kendi yüreğinin kabuğunda taşıyanlar.

İşte

şu güneşten

düşen

ateşte

milyonlarla kırmızı yürek yanıyor.

Sen de çıkar

göğsünün kafesinden yüreğini

şu güneşten düşen ateşe fırlat

yüreğini yüreklerimizin yanma kat!

Akın var

güneşe akın!

Güneşi zaptedeceğiz

güneşin zaptı yakın!”

‘Nazım Hikmet.

*******************

ABD’NIN “TERÖRİSTLERİ

ÖZGÜR ORHANGAZİ

Uzun Yürüyüş Dergisi, No:42-43-44, Nisan-Mayıs-Haziran 2000.

Eski bir yazı olmasına rağmen bugünkü örgütlerin geçmişi hakkında özet bilgi sunmaktadır.

Küreselleşme çağında, gittikçe daha keskin biçimde bir baskı aygıtına dönüşen devletlerin önünde şimdi önemli bir sorun duruyor: Kendilerini insanlara nasıl kabul ettirecekler? Bunun için yapılacak yegâne şey, insanların onu görmemesini, dikkatlerini başka bir yöne çevirmelerini sağlamaktır. İşte bunun için de “Yirminci Yüzyıl’ın son çeyreğinin ya da Küreselleşme Çağı’nın en müthiş buluşu (keşif değil, icat anlamında) gerçekleşir: Terörist; birey, grup, örgüt ya da devlet olarak terörist. Her Tanrı’nın nasıl ki mutlaka bir şeytanı vardır her polis devletinin de bir teröristi olacaktır. Tabii bu, devletin çapına göre bireysel terörist de olabilir ya da devlet dünya patronluğuna oynuyorsa teröristini öyle bireylerden ya da örgütlerden değil, şanına uygun biçimde devletlerden seçer”.[ Cangızbay, Kadir (1997), Komprador Rejimin Anatomisi, s.27, Öteki Yay., Ankara.]

İşte dünyadaki hegemonyasını Irak’a birbiri ardına gönderdiği bombalarla kanıtlama çabası içindeki ABD’nin, konuyla ilgili kurumlarının hazırladıkları birçok rapor ABD’nin “terörist”leriyle ilgili. Örneğin ABD Bilgi Ajansı’nın hazırladığı Şubat 1997 tarihli rapor, terörün ne olduğu ve kimlerin terörist olduğu üzerine ilginç tespitler içeriyor. Rapora girişte, ABD Başkanı Bili Clinton’un bir açıklaması yer alıyor: “Kişisel, toplumsal ve ulusal güvenliğimiz içeride ve dışarıda terörizme karşı izleyeceğimiz politikalara dayanıyor”. Clinton’un izleyeceği politikaların neler olacağını 24 Nisan 1996′da uygulamaya koyduğu “Kontraterörizm Yasası”nda bulabiliyoruz. Yasayla ABD, “terörist” addettiği devletlere yardım ve silah satışı yapılmamasını, kendi “terör”le mücadele çabalarına tamamıyla katılmayan devletlerle ithalat ve ihracatın kesilmesini, “terörist” grupların üye ya da temsilcisi olan yabancıların sınır dışı edilmesini ve her türlü “terörist” faaliyete karşı ABD silahlı kuvvetlerinin kullanılabilmesini karar altına aldı.

Yasayla hangi faaliyetlerin “terörist” olarak nitelendirileceği de belirlendi: “ABD’nin ulusal güvenliğine, uluslararası ilişkilerine ve ekonomik çıkarlarına yönelik faaliyetler”. Yine aynı yasa ”terörist” lere her türlü yardımı yasaklıyor: Para, barınacak yer, sahte kimlik, iletişim araçları, silah, patlayıcı madde, gıda gibi yardımlar yasaklanırken, ilaç ve dini malzeme yardımı serbest bırakılıyor. ABD, dini yardımların “terörist”leri yola getireceğine inanıyor olsa gerek!

Aynı amaçla 1995′te çıkarılan bir yasa da ABD Başkanı’na ”terörist”lerin kullandığı imkânların (eğitim ve barınma yerleri vs.) tahrip ve yok edilmesi için her türlü aracı kullanma yetkisi tanıyor.

ABD, “Anti-terörizm Eğitimi Yardımı” (ATA) adı altında ATA personelini ABD sınırları dışında anti-terörizm eğitimi yapmaya gönderiyor. Bunun için tüm dünyada özel anti-terörizm eğitim kampları kurulmuş durumda. Şimdiye kadar ATA programı dahilinde 80′i aşkın ülkeden 19 bini aşkın görevli eğitilmiş bulunuyor. 1998 yılı için programa ayrılacak bütçe ise 19 milyon dolar olarak tahmin ediliyor.

ABD, ”terörist”leriyle mücadele etmek için hiçbir masraftan kaçınmıyor. Senato tarafından 1984′te uygulamaya konulan bir programla ABD’nin çıkarlarını tehdit eden faaliyetlerin önlenmesi için bilgi sağlayanlara 2 milyon dolara kadar “ödül” verilmesi kabul edildi. Programın yöneticisi Brad Smith, şimdiye kadar program dahilinde 5 milyon doları aşkın ödeme yaptıklarını açıkladı.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dünya patronluğunu oynayan ABD, “terörist”lerini öyle birey ya da örgütlerden değil devletlerden seçiyor. İşte aynı rapora göre “uluslararası terörizme destek veren ülkeler”: Küba, Kuzey Kore, Sudan, Suriye, İran, Irak, Libya.

Aşağıda, kaynakçada belirtilen ve doğrudan ABD’nin CIA, FBI gibi kuruluşlarınca veyahut ABD yanlısı kaynaklarca hazırlanan “teröristler” listesinden yaptığımız bir seçmeyi bulacaksınız. Aşağıdaki ifadelerin tümü adı geçen kaynaklarda aynen kullanılmaktadır ve ABD’nin “terör”e bakışını sergileyebilmek açısından tamamı ile yorumsuz verilmiştir.

“ABU NİDAL ÖRGÜTÜ (MAJLİS AL-THAWRA AL-FATAH)”
“ABU SAYYAF GRUBU (ASG)”
“ALEX BONCAYAO TUGAYI (ABB)”
“SİLAHLI İSLAMCI GRUP (GIA)”
“EUZKADI TA AZKATASUNA (ETA-BASK ÜLKESİ VE ÖZGÜRLÜK)”
“FİLİSTİN’İN KURTULUŞU İÇİN DEMOKRATİK”
“AL-GAMA’AT AL-İSLÂMİYYA (IG-İSLÂMİ GRUP)”
“HAMAS (İSLÂMİ DİRENİŞ HAREKETİ)”
“HARAKAT UL-ANSAR (HUA)”
“HİZBULLAH (ALLAH’IN PARTİSİ)”
“(PROVISIONAL) IRISH REPUBLICAN ARMY ((P)IRA(GEÇİCİ) İRLANDA CUMHURİYET ORDUSU)”
“JAMAAT UL-FUORA”
“SEKİGUN-HA (JAPON KIZIL ORDUSU)”
“EL-CİHAD”
“KACH VE KAHANE CHAI”
“TAMİL EELAM KURTULUŞ KAPLANLARI (LTTE)”
“LOYALİST VOLÜNTEER FORCE (GÖNÜLLÜ KRALLIK GÜCÜ)”
“MANUEL RODRÍGUEZ VATANSEVER CEPHESİ (FPMR)”
“MUJAHEDIN-E KHALQ ÖRGÜTÜ (MEK)”
“ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU (ELN)”
“YENİ İNSANLARIN ORDUSU (NPA)”
“FİLİSTİN İSLÂMÎ CİHAD”
“FİLİSTİN KURTULUŞ CEPHESİ (PLF)”
KIZIL KMERLER (DEMOKRATİK KAMBOÇYA PARTİSİ)
FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ (FHKC)”
FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ -GENEL KOMUTANLIK
KOLOMBİYA SİLAHLI DEVRİMCİ KUVVETLERİ (FARC)
“EPANASTAIKI ORGANOSI 17 NOEMVRI (17 KASIM DEVRİMCİ ÖRGÜTÜ)”
“DEVRİMCİ HALK MÜCADELESİ (ELA)”
“SENDERO LUMINOSO (SLAYDINLIK YOL)”
TUPAC AMARU DEVRİMCİ HAREKETİ (MRTA)
“SİKH” TERÖRİZMİ
Dal Khalsa:
Khalistan Komando Kuvveti:
Khalistan Özgürlük Kuvveti:
Khalistan Ulusal Konseyi:
“Bütün Hindistan Sikh Öğrencileri Federasyonu:
“Babbar Khalsa:
“Bhindranwale:

“ABU NİDAL ÖRGÜTÜ (MAJLİS AL-THAWRA AL-FATAH)”

“Fatah Devrimci Konseyi”, “Arap Devrimci Konseyi”, “Arap Devrimci Tugayları”, “Kara Eylül” ve “Sosyalist Müslümanların Devrimci Örgütü” olarak da bilinir. 1973-74′te El-Fetih’den kopanlarca oluşturulan örgüt 1974′ten beri faaliyette. Bekaa Vadisi’nde üstlenmiş durumda. Lübnan’da yüzlerce militanı var. Libya’dan yardım alıyor. İdeolojik motifleri: Filistin milliyetçiliği, pan-Arabizm. Sabri al-Banna (Abu Nidal) tarafından yönetiliyor. Birçok politik, askeri, mali komiteden oluşuyor. Üç ila yedi kişililik yarı askeri hücre örgütlenmesine sahip. 50 çekirdek üyesi ve 1.000 civarında taraftarı var. Libya, Suriye, Lübnan, Doğu ve Batı Avrupa, Hindistan, Pakistan ve Orta-Güney Amerika’da faal. Hedefleri: İsrailliler, eski Filistinliler, El-Fetih, Mısırlılar, Amerikalılar, Batı Avrupalılar. 1985 Roma ve Viyana havaalanlarına saldırılar, 1986 İstanbul’da bir sinagoga saldırı adını geniş kitlelere duyurduğu eylemleridir. 1980′lerin sonlarından beri Batılı hedeflere saldırmadığı görülüyor.

“ABU SAYYAF GRUBU (ASG)”

Abdurajik Abubakar Janjalani tarafından yönetilen ve Güney Filipinler’de faaliyet gösteren aşın İslâmcı bir örgüt. “Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi”nden 1991′de koptu. Bombalama, suikast ve adam kaçırma eylemleri düzenliyor. Filipinler’in güneyindeki Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Mindanao adasında İran tarzı İslâmi devlet kurmayı amaçlıyor. İlk büyük eylemini Nisan 1995′te gerçekleştirdi. 1997′deki aralarında bir Katolik din adamının öldürülmesinin de yer aldığı birçok suikastten sorumlu olduğundan şüphe ediliyor. Gücü bilinmemekle beraber çoğu Körfez ülkelerinde eğitim görmüş ya da çalışmış 200 kadar Müslüman gençten oluştuğu tahmin ediliyor. Ortadoğu’daki aşırı İslâmcılarla bağları olduğu sanılıyor.

“ALEX BONCAYAO TUGAYI (ABB)”

“Filipinler Komünist Partisi”nin kent müfrezesi olarak 1980′lerin ortalarında oluşturuldu. Aralarında ABD ordu komutanı James Rowe’un öldürülmesinin de bulunduğu 100′den fazla cinayetten sorumlu tutuluyor. 1995′te örgütün birçok üyesi eki geçirildiyse de 1996′da yüksek dereceden bir Filipin devlet görevlisinin öldürülmesi örgütün hâlâ faal olduğunu kanıtladı. Man 1997′de ABB, “Devrimci Proleter Ordusu” (bir başka silahlı grup) ile ittifak yaptığını açıkladı. Yaklaşık 500 üyesinin olduğu tahmin edilen örgüt özellikle Manila’da faaliyet gösteriyor.

“SİLAHLI İSLAMCI GRUP (GIA)”

Laik Cezayir rejimini yıkarak İslâmi bir devlet kurmayı amaçlıyor. GIA şiddet eylemlerine Aralık 1991 seçimlerinde İslâmi Kurtuluş Cephesi’nin (FIS) zafer kazanmasından sonra başladı. Sivillere, gazetecilere ve yabancılara saldırılar düzenliyor. Gücü bilinmemekle beraber yüzlerce ya da binlerce üyesi olabileceği tahmin ediliyor. Batı Avrupa’da yaşayan bazı Cezayirliler ve GIA mensupları örgüte parasal destek sağlıyor. Ayrıca Cezayir hükümeti Sudan ve İran’ı da GIA’ya destek vermekle suçluyor.

“EUZKADI TA AZKATASUNA (ETA-BASK ÜLKESİ VE ÖZGÜRLÜK)”

1959′da Kuzeydoğu İspanya ve Güneybatı Fransa’da kuruldu. Marksist eğilimli olan ETA, bağımsız Bask devleti kurmayı amaçlıyor. Liderleri: José Antonio Urruticoechea-Bengoechea (Josu Ternera, Ocak 1989′da yakalandı), Mugicia Garmendia, Echeveste Eugenio Domingo Iturbe Abasolo (1986′da Fransa tarafından Gabon’a sürüldü ve şimdi öldüğü tahmin ediliyor), Santiago Arrospide Sarasola (Santi Potros, 1987′de Fransızlarca yakalandı), Javier Mariator Francisco Larreategui Cuadro (Atxulo), José Javier Zjabaleta Elosegui (Waldo), Eloy Uriarte Diaz de Gereno (Senor Robles ya da Le Robles). Çoğu çifte yaşam süren 200′ü aşkın çekirdek üyesi ve çok sayıda taraftarı olan ETA, Madrid, Barcelona ve Bask bölgesinde faal. IRA ile yakın ilişkileri var. Devlet yetkililerini, güvenlik güçlerini, sanayiciler ve sanayi tesislerini, ABD ve Fransa ticari varlıklarını hedef alan ETA 1960′lardan bu yana 800 kişiyi öldürdü. ETA, tarihinde birçok kez bölündü, şu an ETA olarak bilinen örgüt teknik olarak ETA-M (Militar-askeri).

“FİLİSTİN’İN KURTULUŞU İÇİN DEMOKRATİK”

1969′da Filistinlilerce kuruldu. Marksist-Leninist, Filistin milliyetçisi, pan-Arabist. Filistin’in ulusal amacına ancak kitlesel birdevrim yoluyla ulaşılabileceğine inanıyor. 1991′de iki fraksiyona ayrıldı. Liderleri: Nsif Hawatamah (kurucu), Yasir Abid llubbu, Qais Sammari (Ebu Layla), Abd al-Kerim Hammad (Ebu Adnan), İssam Abd al-Latif (Ebu al-Abbad), Rıfat Salah, Khalid Ebu Abd al-Rahim, Yasir Khalid, Ebu Hasum, Jamil Hillul, Memduh Nufal. 500 üyesi olduğu tahmin edilen örgüt, Lübnan ve İsrail’de faal. İsrail’i hedef alıyor. Yarı Marksist askeri bir çiziye sahip olan örgüt, merkezi komite ve politbüro ve dört piyade taburu, bir topçu taburu, merkezi askeri istihbarat ve özel kuvvetlerden oluşuyor. Eski SSCB, FKÖ ve zaman zaman Suriye ile ilişkili olmakla beraber bağımsız. Reagan’ın 1983 Barış Planı’nı ve Arafat’ın Ürdün’le “Hüseyin Girişimi”ni reddetti; ancak Suriye’nin desteklediği 1983-84 anti-Arafat FKÖ asilerine destek verrmedi. Al-Huriyah (Özgürlük) isimli bir yayınları var.

“AL-GAMA’AT AL-İSLÂMİYYA (IG-İSLÂMİ GRUP)”

1970′lerin sonlarından beri aktif olan Mısırlı aşırı İslamcı bir örgüt. Grubun ruhani lideri Şeyh Umar Abd al-Rahman. Grup, Hüsnü Mübarek yönetimini yıkarak İslâmi bir devlet kurmayı amaçlıyor. Mısır güvenlik güçlerine, devlet görevlilerine, Kıpti Hıristiyanlara ve İslâm karşıtı Mısırlılara karşı silahlı eylemlerde bulunuyor. 1992′den beri de Mısır’a gelen turistleri hedef alıyor. Hüsnü Mübarek’e karşı 1995′te Etiyopya’da düzenlenen suikast girişimini de bu grup üstlendi. Birkaç bin üyesi ve sempatizanı olduğu tahmin ediliyor. Ağırlıklı olarak Al Minya, Asyu’t, Sina ve Güney Mısır’da faal. Kahire ve bazı kent merkezlerinde de özellikle işsizler ve öğrenciler arasında destek buluyor. Mısır hükümeti, örgütün İran, Sudan ve Afgan İslâmi gruplarından yardım aldığını öne sürüyor.

“HAMAS (İSLÂMİ DİRENİŞ HAREKETİ)”

HAMAS, Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olarak 1987′de kuruldu. İslâmi Filistin devleti kurmak için hem siyasi faaliyet yürüttü hem de şiddet eylemlerine girişti. HAMAS üyelerinin bir kısmı camilerde ve yardım kuruluşlarında üye kazanmak, parasal destek sağlamak, eylem düzenlemek ve propaganda yapmak için açık çalışma yürütüyor. Örgütün silahlı gücü özellikle Gazze ve Batı Şeria’da yoğunlaşmış durumda. Sabit üye sayısı bilinmemekle birlikte on binlerce sempatizan ve taraftara sahip. Ülke dışındaki Filistinlilerden, İran’dan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki “özel hayır sahiplerinden” destek alıyor. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da belli bir seviyede faal.

“HARAKAT UL-ANSAR (HUA)”

Ekim 1993′te iki grubun (Harakat ul-Cihad al-İslâmi ve Harakat ul-Mujahedin) birleşmesiyle kuruldu. Pakistan’ı üs olarak kullanan, özellikle Keşmir’de faal olan İslamcı bir grup. Keşmir’de 1995′te 5 turisti kaçırıp öldüren Al-Faran grubuyla bağlantılı. HUA, Keşmir, Pakistan ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde birkaç bin kişilik silahlı bir güce sahip. Hafif ve ağır silahlar, suikast tüfekleri, patlayıcı ve roket kullanıyor. Militanlar Afganistan ve Pakistan’da eğitiliyor. Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkelerindeki sempatizanlardan bağış topluyor. HUA’nın askeri finansmanının kaynağı ve boyutu bilinmiyor.

“HİZBULLAH (ALLAH’IN PARTİSİ)”

“İslâmi Cihat”, “Devrimci Adalet Örgütü”, “Dünya Üzerinde Ezilenlerin Örgütü”, “Filistin’in Kurtuluşu İçin İslâmi Cihad” isimleri ile de biliniyor. 1962′de İsrail işgali altındaki Lübnan’da kuruldu. İslâmi Cihad adını da kullandı. Şii kökten dinci örgüt, Lübnan’ı İran tarzı bir İslâmi cumhuriyet haline getirmeyi amaçlıyor. Ruhani lideri İmam Muhammed Hüseyin Fadlallah; diğer liderleri Imad Mughniya, Abbas al-Musawi, Hüseyin al-Musawi, Subhi al-Tufayli. 4 ila 6 bin üyesi var. Bekaa Vadisi, Güney Lübnan, Beyrut, Batı Avrupa ve Afrika’da faal. Amerikalıları ve Avrupalılar ile İsraillileri ve Lübnan’daki yabancı kuvvetleri hedef alıyor. Hiyerarşi yok, grupların Şii dini önderliği altındaki konfederasyonu; birçok örgütle taktiksel işbirlikleri, İran’la ve al Da’wa ile ilişkili. Lübnan, Suriye ve çeşitli FKÖ gruplarıyla zaman zaman yan yana zaman zaman da karşı karşıya geliyor. Şu yayın organlarına sahip: al-Ahad (İttifak), Sawt al-İslâm (İslâm’ın Sesi), radyo istasyonu.

“(PROVISIONAL) IRISH REPUBLICAN ARMY ((P)IRA(GEÇİCİ) İRLANDA CUMHURİYET ORDUSU)”

Kökenleri 1916′ya dayanan örgüt 1969′da kuruldu. İrlanda milliyetçisi, solcu, Katolik öğeleri içinde barındırıyor. Kuzey İrlanda’yı İrlanda Cumhuriyeti’ne katmak istiyor. Gerry Adams, Martin McGuinnes örgütün liderleri. 200-400 çekirdek üye, 600 düzenli savaşçı ve 2.500 civarında sempatizana sahip. İrlanda, Kuzey İrlanda, İngiltere, Hollanda, Almanya ve Belçika’da faal. Askeri örgütlenmenin yanı sıra “Sinn Fein” (Biz Kendimiz) adı .ıltında siyasi örgütlenmeye de sahip. İngiliz ve Protestan devlet görevlileri, polis ve askerler, NATO tesisleri ve çeşitli ekonomik unsurları hedef alıyor. Askeri örgütlenme, küçük bağımsız birimler (6 ila 10 üyelik), Kadın Kolu (Gunmann Nam Ban); Gençlik Kolu (Fianna Na H’Eirenann). 1969 öncesi IRA’yı çok fazla Marksist bulup IRA’dan kopanlarca kuruldu. AN Phoblacht isimli bir yayınları var.

“JAMAAT UL-FUORA”

1980′lerin başlarında Pakistanlı Şeyh Mübarek Ali Gilani tarafından kuruldu. Şiddet yoluyla İslâmî yaymayı amaçlıyor. Gilani şu anda Pakistan’da yaşıyor, ancak örgütün birçok hücresi Kuzey Amerika ve Karibanlar’da faal. Örgüt, İslâm karşıtı olarak gördüğü hedeflere saldırıyor. 1980′lerde ABD’de çeşitli şiddet eylemleri düzenledi.

“SEKİGUN-HA (JAPON KIZIL ORDUSU)”

1969′da Japonya’da Japon Komünist Ligası’ndan koparak kuruldu. Japonya’da saklandığı sanılan Fusako Shigenobu tarafından yönetiliyor. Marksist kökenli grup, Japonya hükümetini devirdikten sonra dünya devrimine yardımcı olacak faaliyette bulunmayı amaçlıyor. Manila, Singapur gibi Asya kentlerinde hücreler örgütlediği yönünde bir iddia var. Japon yetkilileri ve tesisleri hedef alan örgütün 7 çekirdek üyesi olduğu tahmin edilirken sempatizan ve taraftar sayısı bilinmiyor. Baader ve Meinhof örgütlerine Kızıl Ordu adını buradan esinlenerek koydu.

“EL-CİHAD”

“Cihat Grubu”, “İslâmi Cihat”, “Yeni Cihat Grubu”, “Zaferin Öncü Kolu”, “Talaa’ el-Fetih” olarak da biliniyor. 1970′lerden beri faal olan Mısırlı bir aşırı İslâmcı grup. En az iki fraksiyona bölünmüş olduğu biliniyor: ana parçada yer alanlar Mısır’da hapiste olan Abbud al-Zumar tarafından yönetiliyor; kendilerini “Yeni Cihat Grubu, Zaferin Öncü Kolu, Talaa’ el-Fetih” olarak adlandıran diğer fraksiyon ise Mısır dışında bilinmeyen bir yerde yaşayan Dr. Ayman al-Zawahiri tarafından yönetiliyor. Şeyh Umar Abd-al Rahman’ı ruhani lider olarak kabul ediyorlar. Üst düzey Mısır devlet görevlilerine silahlı saldırılar düzenleyen örgüt 1981′de Enver Sedat’ın öldürülmesinden de sorumlu. Güvenlik kuvvetlerini, Kıpti Hıristiyanları, turistleri ve kabine üyeleri de dahil olmak üzere üst düzey devlet görevlilerini hedef alıyor. 1993′te İçişleri Bakanı Hassan Al-Alfi ve Başbakan Atef Sedky’nin öldürülmesinden sorumlu olduğu da tahmin ediliyor. Birkaç bin üyesi olduğu sanılıyor. Kahire civarında faal. Mısır hükümeti, örgütün İran, Sudan ve Afganistan’daki İslâmi gruplar tarafından desteklendiğini öne sürüyor.

“KACH VE KAHANE CHAI”

Kitabı Mukaddes’te yer alan İsrail devletini kurmayı amaçlıyor. Kach (İsrailli-Amerikalı bir radikal olan Meir Kahane tarafından kuruldu) ve onun yan örgütü Kahane Chai (Meir Kahane’nin oğlu Bünyamin tarafından babasının ABD’de öldürülmesinden sonra kuruldu) İsrail kabinesi tarafından, grubun Dr. Baruch Goldstein’in al-İbrahimi Camisi’ne düzenlediği saldırıyı desteklediklerini açıklaması ve İsrail hükümetine karşı sözlü saldırıları üzerine 1948 Terörizm Yasası’na göre Mart 1994′te terörist olarak ilan edildiler. İsrail hükümetine karşı protestolar düzenleyen grup, Arapları ve Filistinlileri de hedef alıyor. ABD ve Avrupa’daki sempatizanlarından parasal destek alıyor.

“TAMİL EELAM KURTULUŞ KAPLANLARI (LTTE)”

1972′de Sri Lanka’da kuruldu, 1975′e dek şiddet kullanmadı. Tamil ayrılıkçısı olan örgüt, Sri Lanka’daki Tamil grupları arasındaki en güçlü örgüt. Diğer bilinen cephe örgütleri ise şunlar: “Dünya Tamil Birliği” (WTA), “Dünya Tamil Hareketi” (WTM), “Kanada Tamilleri Birlikleri Federasyonu” (FACT), “Ellalan Gücü”. LTTE, Sri Lanka devlet güçleri ile gerilla taktiğine dayanan bir silahlı çatışmaya 1983′te girdi. Grubun seçkin üyelerinin oluşturduğu “Kara Kaplan” birliği önemli tesislere karşı intihar saldırıları düzenliyor ve tüm LTTE üyeleri yakalandıklarında düşmana teslim olmamak için yanlarında zehir taşıyorlar. LTTE, istihbarat servisi, deniz gücü (Deniz Kaplanları), askeri ve siyasi kanatlarıyla güçlü bir örgütlenmeye sahip. Sri Lanka’da 3 ila 6 bini eğitilmiş 10 bin silahlı savaşçısı bulunan örgüt, dış ülkelerde de büyük destek buluyor. LTTE, Sri Lanka’nın kuzey ve doğu kıyı şeridinde hakim durumda. Hint Tamilleri ile ilişkili. Örgütün lideri Veluppillai Prabakaran.

“LOYALİST VOLÜNTEER FORCE (GÖNÜLLÜ KRALLIK GÜCÜ)”

1996′da “Loyalist Ulster Volunteer Force”dan koparak kuruldu. Kuzey İrlanda’daki İrlanda milliyetçileri ile siyasi görüşmeler yapılmasını baltalamak için Katolik politikacılara, sivillere ve barış görüşmeleri sürdüren Protestan politikacılarına karşı saldırılarda bulunuyor. LVF’nin kurucusu ve lideri Billy “King Rat” Wright, 27 Aralık 1997′de “İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu” (INLA) tarafından öldürüldü. LVF, Temmuz 1997′de Katolik bir kızı, Protestan bir erkek arkadaşı olduğu için öldürdü. Billy Wright’in öldürülmesinden sonra da politik hiçbir eylemleri olmayan Katolik sivillere saldırı düzenledi. İngiliz basını örgütün 500 kadar üyesi olduğunu tahmin ediyor.

“MANUEL RODRÍGUEZ VATANSEVER CEPHESİ (FPMR)”

1983′te Şili’de, “Şili Komünist Partisi”nin silahlı kanadı olarak kuruldu ve ismini Şili’nin İspanya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşının kahramanından aldı. Şili hükümetini devirmeyi amaçlayan kentli Marksist bir grup olan örgüt 1980′lerin sonlarında ikiye ayrıldı ve bir kısım 1991′de siyasi parti haline geldi. Diğer kısım ise Şili’de faal olan tek terörist grubu oluşturuyor. Örgütün liderleri: Roberto Torres, Claudio Enrique (yakalandı). Yüz ila bin civarında üyesi olduğu tahmin edilen örgüt Şili’nin büyük kentlerinde faal. Yerel ekonomik hedefler, Amerikan yetkilileri ve Mormon Kiliseleri örgütün hedefleri arasında yer alıyor. Devlet güçlerinin operasyonları sonrası örgüte büyük darbe indirildi. Ancak dört FMPR üyesi Aralık 1996′da helikopterle hapishaneden kaçmayı başardılar.

“MUJAHEDIN-E KHALQ ÖRGÜTÜ (MEK)”

“İran Ulusal Kurtuluş Ordusu”, “Müslüman İran Öğrencileri Topluluğu” gibi adlarla da biliniyor. 1960’larda kurulan örgüt 1970′lerde İran’da değişimin tek yolunun şiddet olduğu kararma vardı. İslâm ve Marksizm’in bir sentezini yapmaya çalışan örgüt İran’daki dini rejime karşı eylemler yapıyor. MEK, İran Hükümetine karşı şiddeti de içeren dünya çapında bir kampanya yürütüyor. MEK, 1970′lerde Şah rejimine karşı düzenlediği eylemlerin yanı sıra birçok ABD askerini de hedef almıştı. Örgüt, 1979′da Tahran’daki ABD elçiliğinin işgalini de desteklemişti. Örgüt, Nisan 1992′de 13 ülkede İran elçiliklerine saldırılar düzenleyerek gücünü gösterdi. Irak’ta üstlenmiş olan birkaç bin savaşçısı var ve bunların çoğu MEK’in “Ulusal Kurtuluş Ordusu”nda (NLA) örgütlü bulunuyor. 1980′lerde devlet güçleri tarafından Fransa’ya kaçmak zorunda bırakılan örgüt liderleri 1987′de Irak’a yerleşmeye başladılar. Irak’tan aldığı desteğin yanı sıra çeşitli örgütlenmelerle, göç etmiş İranlılardan da yardım topluyor.

“ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU (ELN)”

1963-64′te Kolombiya’da kuruldu. Marksist-Leninist-Maoist, Küba yanlısı. Liderleri: Manuel Perez Martinez, Nicolas Rodrigues Batutista (Dario). En az 3 bin savaşçısı olduğu tahmin ediliyor. Santander, Arauca ve Antioquia’yla Venezüella’da faal olan örgüt petrol şirketlerini hedef alıyor, banka soygunları, bombalamalar ve silahlı saldırılar düzenliyor. Örgüt yapısı bilinmiyor; Küba ve Nikaragua ile ilişkili olduğu tahmin ediliyor…

“YENİ İNSANLARIN ORDUSU (NPA)”

Aralık 1969′da “Filipinler Komünist Partisi”nin gerilla kolu olarak kuruldu. Maoist; ve gerilla savaşıyla Filipinler hükümetini yıkmayı amaçlıyor. Kır tabanlı bir hareket olmakla beraber kentlerde de eylem gerçekleştiriyor. Finansmanını bağışlar ve yerel işyerlerinden “devrimci vergi” adı altında topladığı paralarla sağlıyor. Birkaç bin üyesi olduğu tahmin edilen örgüt özellikle Manila’da faal.

“FİLİSTİN İSLÂMÎ CİHAD”

1970′lerde Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler tarafından örgütlendi. “Gaza” yoluyla İsrail’i yıkıp İslâmi bir Filistin devleti kurmayı amaçlıyor. ABD de İsrail’e sağladığı destek nedeniyle örgüt tarafından düşman ilan edildi. Gücü bilinmeyen örgüt, başta İsrail olmak üzere Ortadoğu’da faal. En geniş olarak Suriye’de örgütlü. İran ve Suriye’den destek alıyor.

“FİLİSTİN KURTULUŞ CEPHESİ (PLF)”

FHKC-GK’dan 1970′lerin ortalarında kopanlarca kuruldu. Filistin milliyetçisi olan örgütün liderleri: Muhammed Abu alAbbas, Abu Ahmad Hajji Yusuf al-Makdah, Abd al-Fatah al-Ghanim. Örgüt daha sonra FKÖ, Suriye ve Libya yanlıları olarak ayrıldı. Muhammed Abu al-Abbas’ın yönettiği FKÖ yanlıları 1984′te FKÖ Yürütme Komitesi’ne girdiler, ancak 1991′de ayrıldılar. Üye sayısı bilinmemekle beraber en az 50 üyesi olduğu tahmin ediliyor. Ortadoğu ve Avrupa’da faal olan örgütün hedefleri İsrail ve Amerikalılar ve bazı Araplar.

KIZIL KMERLER (DEMOKRATİK KAMBOÇYA PARTİSİ)

Kamboçya hükümetini devirmeyi amaçlayan komünist bir başkaldırı. Khemer Rouge, Pol Pot’un liderliğinde 1970′lerde 1 milyon insanı öldürdü. Grup 1996′da büyük kayıplar verdi ve 1997′de birkaç parçaya ayrıldıysa da hâlâ tehlikeli sayılabilecek bir grup olma özelliğini koruyor. Bir-iki bin kişilik bir gücü olan örgüt özellikle kırsal alanlarda faal.

FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ (FHKC)”

Filistin milliyetçisi ve Marksist eğilimli örgüt 1967’de Ürdün’de kuruldu. Liderleri: Dr. George Habbaş (kurucu), Fuad Abu Ahmad, Ahmad Abd al-Rahim, Abd al-Rahim Fallah, Ali Abu Mustafa, Bassam Tawfiq Abu, Sahrif, Abu Mahir al-Yaman. 300 ila 1.200 kişilik bir güce sahip olan örgüt, İsrail, işgal altındaki topraklar ve Arap devletlerinde faaliyet gösteriyor ve İsrail, ABD ve Yahudileri hedef alıyor. Merkezi Komite ve Polütbüro örgütlenmelerine sahip olan örgüt FKÖ üyesi ve Avrupalı sol gruplarla, PIRA, Japon Kızıl Ordusu, Güney Yemen, Suriye, Libya, Kuzey Kore (ve eskiden SSCB, Demokratik Almanya) ile ilişkilere sahip; al-Hadaf (Hedef) isimli bir de yayınları bulunuyor.

FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ -GENEL KOMUTANLIK

Filistin milliyetçisi ve Marksist eğilimli örgüt 1968′de FHKC’den savaşa fazla vurgu yapıp politikada eksik kaldığı gerekçesiyle ayrılanlarca Ürdün’de kuruldu. Liderleri: Ahmad Jabril (kurucu), Talal Naji, Abu Abid, Abu Tamam, Abu Firaz, Abu Riyad, Abu Zaim Fadl Shururu. 600 civarında üyesi olduğu tahmin edilen örgüt İsrail, Lübnan, Ürdün ve Batı Avrupa’da faal ve İsrail, ABD ve bazı Arapları hedef alıyor. Şam’da karargahı, Lübnan’da üsleri ve Avrupa’da hücreleri olan örgüt hücre örgütlenmesi yapısında sahip, FKÖ üyesi ve FHKC ile bağları var. Örgütün ila al-Amam isimli bir yayın organı bulunuyor.

KOLOMBİYA SİLAHLI DEVRİMCİ KUVVETLERİ (FARC)

1966′da Kolombiya Komünist Partisi’nin askeri kanadı olarak kuruldu. Marksist eğilimli örgütün amaçlan hükümeti ve egemen sınıfları devirmek. Liderleri: Manuel “Dead Shot” Marulanda Velez (Pedro Antonio Marin Tiroijo), Jacobo Arenas, Raúl Reyes. 7 bin gerillaya sahip olan FARC, Orta ve Güney Kolombiya’da faaliyet gösteriyor; yerli ve yabancı kişi ve tesislere karşı suikast ve bombalama, adam kaçırma eylemleri düzenliyor.

“EPANASTAIKI ORGANOSI 17 NOEMVRI (17 KASIM DEVRİMCİ ÖRGÜTÜ)”

Adını, Yunanistan Poli-teknik Enstitüsü’nde 17 Kasım 1973′te meydana gelen öğrenci ayaklanmasından alan örgüt 1975′te Yunanistan’da kuruldu. Marksist eğilimler taşıyan örgüt, ABD karşıtı, Yunanistan’ın NATO’dan çıkmasını ve ABD askeri, politik ve ekonomik baskısının kaldırılmasını savunuyor. Örgütün üye sayısı bilinmemekle beraber çok az olduğu tahmin ediliyor. Atina ağırlıklı olmak üzere Yunanistan’da faal olan örgütün hedefleri arasında Yunan ve ABD yetkilileri, Türk diplomatlar, askeri ve ticari sahalar yer alıyor. Noemvri (Kasım) isimli bir de yayınları bulunuyor.

“DEVRİMCİ HALK MÜCADELESİ (ELA)”

Yunanistan’ı 1967′den 1974′e kadar yöneten askeri cuntaya muhalefet eden odaklar arasından ortaya çıkan aşın solcu bir örgüt. 1971′de kurulan örgüt kendisini anti-kapitalist ve antiemperyalist olarak nitelendiriyor. Yunanistan’daki ABD askeri varlığının çekilmesini istiyor. Yunan polisine göre ELA’nın diğer Yunan terörist grupları 1 Mayıs, Devrimci Dayanışma ve 17 Kasım Devrimci Örgütü ile ilişkileri var.

“SENDERO LUMINOSO (SLAYDINLIK YOL)”

“Pardido Comunistadel Peru en el Sendero Luminiso de Jose Carlos Mariategui” (Jose Carlos Mariategui’nni Aydınlık Yolunda Peru Komünist Partisi) olarak da biliniyor. Marksist-Maoist örgüt 1969-70′te Peru’da kuruldu, 1980′de terörist faaliyetlere başladı. Liderleri: Prof. Manuel Abimael Guzman (Komutan Gonzalokurucu); Maximillian Duran (hapiste), Mezzich César, Carlota Tello Cutti (Carla). 5 bini savaşçı olmak üzere 20 bin üyesi olduğu tahmin edilen Aydınlık Yol, Peru’nun büyük bir bölümünde faal. 1992′de Guzman’ın, 1995′te de diğer liderlerin bir kısmının yakalanması örgütü zora soktu. Güvenlik ve askeri tesisleri, bankaları şirketleri, elçilikleri hedef alan örgüt, Merkezi Komite ve 6 bölgesel komiteden oluşuyor.

TUPAC AMARU DEVRİMCİ HAREKETİ (MRTA)

1983′te kuruldu, Marksist-Leninist, Castro yanlısı, komünist örgüt. Peru devleti yerine Marksist bir rejim kurmayı amaçlıyor. Üye sayısı bilinmiyor. Liderleri: Ernesto Montes Aliaga, Jose Carazas Ybar (hapiste), Cirilo Javier Huamani (hapiste). Wilder Rojas Sanchez (hapiste), Lulis Varese Scoto (hapiste). 50 ila 200 üyesi olduğu tahmin ediliyor. Lima ve Cuzco üs olmak üzere Huancayo, Chimbóte, Arequipa, Chicolayo ve Frujillo’da faal. Devlet güçlerine, ekonomik ve diplomatik hedeflere karşı saldırılar düzenleyen MRTA, Aralık 1996′da Japon elçiliğine düzenlediği baskınla adını yeniden dünya kamuoyuna duyurdu. Kişisel önderlik ve hücre örgütlenmesine sahip olan MRTA’nın, Kolombiya’daki M-19 ile yakın ilişkileri var. Ayrıca Venceremos (Kazanacağız) isimli bir yayın organına da sahipler.

“SİKH” TERÖRİZMİ

Hindistan’da Khalistan isminde bağımsız bir Sikli devleti kurmayı amaçlayan Sikhlerce ortaya konan bir terör. Aralarında en faal gruplar şunlar: “Babbar Khalsa”, “Uluslararası Sikh Gençlik Federasyonu”, “Dal Khalsa”, Saheed Khalsa Gücü”, “Dünya Sikh Örgütü”.

Dal Khalsa: (18 ve 19. yy.daki Sikh düzensiz ordusunun adı) 1978′de Pencap’ta kuruldu. Lideri Jajgit Singh Chauhan. Üye sayısı bilinmiyor. Hindistan, İngiltere, Kanada ve ABD’de faal. 1981de bir Hint uçağını kaçırdılar, 1986′da General Vaidya’nın (1984te Sikh militanlarına karşı düzenlenen Mavi Yıldız Operasyonu sırasında ordu kumandanı olan) öldürülmesiyle prestij kazandı

Khalistan Komando Kuvveti: 1980′lerin başında Pencap, Hindistan’da General Labh Singh tarafından kuruldu. Singh 1988′de öldürüldü. Üye sayısı bilinmemekle beraber Sikh ayrılıkçı grupları arasında büyük bir yer tuttuğu sanılıyor. Pencap’ta faal.

Khalistan Özgürlük Kuvveti: 1980′lerin başında Pencap’ta ‘Brahma’ tarafından kuruldu. Brahma, 1988′de öldürüldü. Pencap’ta faal.

Khalistan Ulusal Konseyi: 1979′da Londra’da kuruldu. Lideri, Dr. Jagjit Singh Chauhan (Londra’da sürgünde). Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Pencap’ta faal.

“Bütün Hindistan Sikh Öğrencileri Federasyonu: 1980′lerin başlarında Hindistan’da kuruldu. Marksist, Sikh ayrılıkçısı. Pencap ve Hindistan’da faaliyet gösteriyor.

“Babbar Khalsa: 1980′lerin başında Hindistan Pencap’ta kuruldu. Hindistan, ABD ve Kanada’da faal. Yüksek derecede merkezileşmiş hücre örgütlenmesine sahip.

“Bhindranwale: 1980′lerin başında Hindistan’da kuruldu. Lideri, Gurbachan Singh Monochahal”. Sh: 149-142

KAYNAKÇA:

Kronenwetter, Michael (1989), The War on Terrorism, New York. Long, David E. (1990), The Anatomy of Terrorism, New York.

Yonah, Alexander (der). (1992), International Terrorism: Political and Legal Documents.

Office of the Coordinator for Counterterrorism, U.S. Department of State (1998), Foreign Terrorist Organizations.

Office of the Coordinator for Counterterrorism, U.S. Department of State (1998), Patterns of Global Terrorism-1997.

U.S. Information Agency (1997), “Global Issues: Targetting Terrorism”, Vol: 2, No:l.

Kaynak: Amerika Rüya Mı? Kabus Mu? Yankee İmparatorluğu , Hazırlayan: Gökçen ÖZGÜR-Mustafa Erdem SARKINÇ, Yayınevi: Ütopya , 2001 Yayın Yeri: Ankara

 

TANRI ZAR ATMAZ


Yüzyıllar boyunca insanlar sayılara özel bir önem verdiler, onlara rakamsal değerlerinin ötesinde anlamlar yüklediler. Matematiğin bir aracı olan sayıların insanın kişiliğinin gizli yanlarını gösterdiği düşünüldü. Pek çok insan sayıların uğuruna ya da uğursuzluğuna inandı. Pisagorcular sayıların aklı, sağlığı, adaleti ve evliliği etkilediğini düşünüyorlardı. Onlara göre, bütün sayıların başlangıcı olan 1, birliği ve tekliği temsil ediyordu. Çift sayılar ilişildi, ilk çift sayı olan 2 farklı düşüncelerin simgesiydi ve çeşitliliği temsil ediyordu. 1 ve 2 sayılarının toplamından oluşan ilk tek sayı 3 erildi ve uyumun simgesiydi. 4 sayısı adaleti, ilk dişil ve eril sayıların toplamından oluşan 5 evliliği, 6 yalnızlığı, 7 sağlığı ve 8 aşkı temsil ediyordu. Pisagorculann sisteminde ilk dört sayının toplamı olan 10 en mükemmel sayıydı. Onlara göre yıldız türünden gökte dolanan 10 cisim olmalıydı. Günümüzde de 13 rakamının uğursuzluğu bütün Hristiyan dünyada kabul edilir. Hatta ülkemizi de etkilediği bilinmektedir. Özellikle büyükşehirlerdeki gökdelenlerde, iş merkezlerinde, asansörlerde 13 rakamı atlanmakta, 12′den 14′e geçiş yapılmaktadır. 13 korkusu tıp literatürüne bile girmiş ve ‘Triskaidekafobi’ diye adlandırılmıştır. İtalyanların korkulu sayısı ise 17 imiş. Evlerde kapı numaraları, otobüslerde koltuk numaralarının atlandığı oluyormuş. Bir dönem gizem, kahinlik ve büyü alanlarında bir sözcüğü oluşturan harflerin değerlerinin toplamı ile uğraşıldı. Böylece sözcükler sayısal değer kazandılar. Kuşkusuz bu işi biraz ileri götürenler de oldu tarih boyunca. Hayatı, evreni tamamen harflerle okuyan Hurufîler gibi her şeyi sayılarla gören ve sayılarla okuyanlar da çıktı.

İZLERDEN YOLA ÇIKARAK

İlginç hayat hikâyelerinin yer aldığı meşhur kitap Nevâdıri Süheyli’den bir alıntı yaparak konuya girmek istiyoruz. Sadeleştirerek aktaracağım bu hikâyenin kahramanları, kavrayışları güçlü dört kardeştir.

Hikâye olunur ki;

Devrinde zeki, anlayışlı, ileri görüşlü ve zengin olarak tanınan Adnan isminde bir adamın Mazarr, Rebîa, İyâz ve Enmâz isminde dört oğlu vardır.

Dört kardeş, babaları öldüğü zaman, onun bütün mal ve mülkünü kendileri arasında önceden taksim ettiğini öğrenirler. Babaları, rengi kızıl veya buna benzer olanların Mazarr’a, siyah ve ona benzer olanların Rebîa’ya, alaca ve buna denk bulunanların İyâz’a, parlak veya beyaz ve onun benzerlerinin Enmâz’a verilmesini vasiyet etmiş. Ayrıca;

Eğer benden sonra taksimde anlaşmazlık veya zorluk meydana gelecek olursa sizi birbirinizle anlaştırmak üzere, Bahran ülkesinin hükümdarı ve büyük âlim olan Eflâyı Cerhemî’yi tavsiye ederim. Böyle bir durumda onun huzuruna çıkıp şüphenizi kendisine açıklayın. Sizin davanızı o çözebilir,” demiş.

Aradan bir zaman geçer. Dört kardeş birbirleri ile anlaşmazlığa düşerler. Babalarının tavsiyesi üzerine, ileri görüşlü ve anlayışlı hükümdarın yanına gitmek için yanlarına aldıkları hediyelerle yola çıkarlar. Yolda giderlerken dinlenmek için bir otlağa uğrarlar. Bu otlakta bir deve otlamış ve gitmiştir. Moladan sonra yola koyulan kardeşlerden;

Mazarr bu durumu gördüğünde: ”Bu bir gözü kör deve imiş. Ayrıca sırtında bal ve yağ yükü varmış” der.

Rebia da: “Bir ayağında sakatlık varmış,” der

lyâz da:” Kuyruksuzmuş,” der

Enmâz ise: “ Kaçağan’mış,” diye ilave eder.

Bu dört kardeş bu şekilde konuşa konuşa giderlerken, devesini kaybetmiş olan deveciye rastlarlar. Deveci onlara kayıp devesini görüpgörmediklerini sorar. Mazarr cevap vererek:

“Deven tek gözlü müydü?” der. Deveci “evet” cevabını verir. Rebîa:

“Ayağının birinde sakatlık var mıydı ?” diye sorar. Deveci “evet” der. İyâz:

“Kuyruksuz muydu?” diye sorar. Deveci yine “evet” der. Enmâz:

“Kaçağan mıydı?” deyince, deveci buna da “evet” cevabını verir. Bundan sonra tekrar Mazarr: “Devenin bir tarafında yağ ve bir tarafında bal mı vardı ?” deyince deveci hepsine “evet, doğru…” gibi cevaplar verir.

Bunun üzerine Deveci “Beni uğraştırmayın da devemi hana verin.” diye yalvarır.

Kardeşler: Biz, senin deveni görmedik” diye yemin ederler. Bu tartışmalar üzerine taraflar arasında büyük bir anlaşmazlık çıkar. Deveci de onların peşi sıra yola koyulur. Hep beraber hükümdarın huzuruna çıkarlar. Deveci:

“Bunlar benim kayıp devemin haberini ve bütün vasıflarını açıkladılar; ama onu kendilerinden istediğimde “görmedik” diye cevap veriyorlar. Benim devemi bunlardan kurtar!..” diye yalvarır. Hükümdar kardeşlere dönerek;

“Peki görmediğiniz devenin özelliklerini nasıl oluyor da biliyorsunuz ?” diye sorar.

Mazarr ve kardeşleri şöyle cevap verirler: “Yolculuk sırasında bir çayırlığa uğradık. Çayırlığının bir tarafına hiç dokunulmamış. Bundan otlayan devenin bir gözü kör olduğunu anladım.”

Rebîa da şöyle der:

“O devenin bir ayağının izleri pek belli değil iken, öteki ayaklarının izleri görülmekteydi. Topallamanın eserinin bundan kaynaklandığını anladım.”

Ivâz da der ki:

Yürüyüş sırasında devenin arka adımları bir arada değil, birbirinden ayrı olduğunu gördüm.”

Enmâz da:

Gördüm ki otlu yerde otlarken başka bir yere tecavüz etmiş; anladım ki kaçağan’dır.”

Eflâyı Cerhemî şöyle konuştu:

“Doğrusu sizlere aşk olsun. Bu işler büyük bir ferâset, anlayış ve kavrayıştır. Peki o yağ ile balın devenin üzerinde olduğunu nereden bildiniz?”

Mazarr cevap verdi:

Oradaki sinek ve karınca bolluğundan anladım. Zira sinek bala, karınca da yağa toplanırlar.”

Hükümdar Cerhemî bütün bunlara hayran kalıp deveciyi; dönerek:

“Bunlar senin şüphelendiğin adamlar değildir; sen git kendi deveni kendin ara.” diyerek gönderir. Kardeşlere ise hürmet edip konağında barındırır. Yedirip içirir. Sonra “Benden ne gibi şerefli bir hizmet istiyorsunuz?” diye sorar. Kardeşler de hükümdara, miras konusunda aralarında çıkan anlaşmazlığı ve babalarının kendilerine müracaat etmelerini tavsiye ettiğini söylerler. Maceralarını başından sonuna kadar hepsini anlatırlar. Cerhemî şöyle der:

“Sizler gibi çok zekî kimseler arasına başka birinin girmesi uygun değildir. Babanızın vasiyeti üzere kızıl veya buna benzer olanların altın ve deve kısmıdır; bunlar Mazarr’ındır. Siyah ve ona benzer şeyler, siyah atlar ve bütün siyah renkte olanlardır ki, onlar Rebîa’nındır. Alaca ve buna denk bulunanlar koyun ve alaca renkteki eşyalar İyâz’ındır ve parlak veya beyaz ve onun benzerleri, akçe ve bütün beyaz olan kısmı Enmâz’ındır” diyerek taksim işini tamamlayıp, yol azıklarını da hazırladıktan sonra onlara bir ziyafet verir. Hükümdar, bu misafirleri için hazırlattığı sofraya birer bardak şarap, bir kuzu kebabı ve birkaç beyaz ekmek gönderir. Kendisi bir yere gizlenip konuşmalarını dinlemeye başlar. Misafirler de yiyip içmeye başlarlar. Mazarr, bir kadeh içtikten sonra şöyle der:

“Bu şarabın üzümü mezarlıkta yetişmiştir.” Rebiâ ilave eder;

“Bu kuzu bir köpekten süt emmiştir.”

İyâz da fikrini ileri sürdü:

“Bu ekmeği yoğuran hizmetçi kadın âdet görmekte imiş.”

En büyük iddiayı ise Enmâz ortaya atar:

“Bu hükümdar soylu bir kişi değildir; bir hizmetkârın soyundan gelmiştir.” Hükümdar Cerhemî bu sözleri işitince çok müteessir olur. Bunların anlayış ve kavrayışlarının bir tecrübenin eseri olduğunu gördüğü için “Söyledikleri sözler sebepsiz değildir.” diye düşünerek durumu hemen bahçıvana sorar. Bahçıvan: “Evet üzümler babanızın türbesi üzerinde bulunan asmadan koparılmıştır, onun şarabıdır.” cevabını verir. Çoban ise; “Kuzu doğduktan sonra anasını kurt kapmıştı; o günlerde bir köpek yavrulamıştı. Kuzuyu ona emzirttik.”

Kardeşlerin söyledikleri aynen çıkmıştı. Emîr, annesinin yanına vardı ve asıl babasının kim olduğunu sordu. Annesi, “Meşhur olan babandır.” deyince hükümdar oğlu: “İstediğim kimin soyundan geldiğimi bilmektir. Bana işin doğrusunu söyle.” diye ısrar eder. Bunun üzerine annesi:

Baban çok yüce, soylu ve değerli bir adamdı; fakat çocuğu olmuyordu. Çünkü son derece yaşlanmıştı. Bu sebeple devlet makamı yabancılara geçebilir diye endişe ediyordum Bu korku ve endişeyle kendimi hizmetkârlardan bir deri derleyicisine teslim ettim ve sen doğdun. İşin gerçeği budur ” itirafında bulundu. Hükümdar’ın kardeşler hakkındaki inancı daha da arttı. Onların yanına gidip kendileriyle birlikte içkiye başladı. Konuşma sırasında: ’’Şarabın mezarlık ta biten üzümden meydana geldiğini nasıl anladınız?” diye sordu. Mazarr:

“Şaraba yakışan şey, geçicide olsa gam ve can sıkıntısını gidermesidir; oysa bunu içince bende keder, öfke ve üzüntü meydana getirdi. Bildim ki bu helâk erbabının türbesinden hasıl olmuştur.” Rebîa:

“Kebabı ağzıma aldığımda damağıma mezesiz bir tükürük doldu. Ayrıca malum, bütün hayvanların yağları etlerinin üstünde olur, fakat köpeğinki etinin altındadır. Bundan anladım ki kuzu köpek tarafından beslenmiştir.” İyâz:

Ekmeği tiride doğradığımda asla kabarmadı. Bildim ki bunu yoğuran âdet gören bir kadındır.” Enmâz:

“Hükümdar şarap ve yemek hazırlayıp bizlere ikram ettiği halde kendisi bizimle birlikte yemeğe gelmedi. Hâlbuki babası misafirlerini, bizim baba ve dedelerimizi davet ettiği zaman onları büyük ölçüde ağırlar ve kendisi de sofrada bizzat hazır bulunurmuş. Hükümdarda bu davranışın aksini görünce anladım ki bu zât o soydan gelmemiştir, başka bir mayadandır.” der.

Hükümdar onlara büyük ikram ve hürmette bulunarak, aynı şekilde memleketlerine geri uğurlar.

Yukarıdaki hikayeden de anlaşılacağı üzere etrafımızda meydana gelen olaylar hiçbir zaman tesadüfen meydana gelmediği gibi daha bir dikkatle bu gelişmelere bakabilsek, gelecekle ilgili bir çok işaretleri okuyabilir, ipuçları bulabiliriz, hatta hadiselerin nabzını tutabiliriz.

Kaynak: Türk İslam Tarihinden, (Nevâdıri Süheyli), 1.cilt, Tercüman 1001 Temel Eser, Hazırlayan Şemsettin KUTLU, s. 15

ANLAMLI TESADÜFLER

[Bu bölümde, Carl Gustov Jung'un dediği gibi, “Tesadüf yoktur, anlamlı rastlantılar vardır,” sözünden de yola çıkarak dikkatimi çeken, küçük ama, anlamlı rastlantıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Isparta Sancakbeyi Kutlubey

1995 yılından itibaren İsparta Belediyesi, imar çalışmaları sebebiyle özellikle çarşı merkezimdeki tarihi Ulu Cami çevresinde bulunan eski ve harabe haline gelmiş yapıların bulunduğu alanı istimlâk etmiş, yeşil alan yapılmak üzere de bu bölgedeki söz konusu binaları yıkmaya başlamıştı. Yıkım çalışmaları 1996 yılının ilk yarısında da devam etmişti. Nisan’dan haziran ayı ortalarına kadar devam eden tesviye çalışmaları bittiği halde bir dükkân orta yerde bırakılmıştı. Tek başına baraka gibi orta yerde duran bu dükkânın içerisinde Sultan I. Murad’ (Hüdavendigâr) ın Tek-eli ve Hamit-eli valisi ve Ulucâminin bânisi 1 Kutlubey’in kabrinin bulunduğu anlaşılmıştı. Dükkan bu garip vaziyette bir süre daha ayakta durdu. Kabrini nakli ve yeni yeri konusunda prosedür daha sonra tamamlanmıştı. Dükkânın tek başına ortada kaldığı ve yüzyıllar sonra adeta halkın nazarlarına çarptığı tarihler Miladi 1996’nın Mayıs ve Haziran ayı, Hicri yıl olarak ise 1416 Zilhicce’den 1417 Muharrem ayma geçtiğimizi gösteriyordu. (19 Mayıs 1996 = 1 Muharrem 1417)

Isparta’nın geçmişinde Subaşı olarak vazife yapan Kutlubey bin Abdüssettar bin Hasan kendi yaptırdığı Isparta Ulu Cami’nin kitabesinde yapılış tarihi Miladi 1417 olarak belirtilmiştir. Miladi 1417 yılında yaptırdığı caminin haziresine Hicri 1417 yılında naaşı naklediliyor. Şimdi, tek başına yattığı yerden, cami cemaatinin, yanından gelip geçenlerin ve halkın fatiha ve dualarına kavuşuyordu...

Asırlarca önce Kutlubey’in huzuruna halk çıkarken, asırlar sonra halkın huzuruna Kutlu Bey çıkıyordu.

Vefatı da yaralandığı güne denk geldi.

Albay Hacı Hulusi Yahyagil 1895’te Elazığ Harput’ta dünyaya geldi, Birinci Dünya Harbinde, Kafkas ve Çanakkale Muharebelerinde bulundu. 1950 senesinde Albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Barla’da mecburi ikamet eden Bediüzzaman’la Eğirdir’deki görevi sırasında tanışan Yahyagil, hayatı boyunca ona bağlı kalarak onun özellikle Mektubat isimli eserini meydana getirmesinde büyük katkısı oldu. Katıldığı Çanakkale Savaşı’ndaki bir hatırasında:

“Yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Çanakkale’de yaralanmam 26 Temmuz 1915’te Leyle-i Kadir’de oldu. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen ‘Silahla bir kaçını temizleyeyim’ dedi. Geri çekildim. Sol yanağıma elimi attım. Baktım kanıyor. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum tam işlemiyordu,” diye başından geçenleri anlatmıştır.

Kaderin garip cilvesi Elazığ’da 25 Temmuz 1986’da vefat etmiş ve 26 Temmuz’da doğduğu yer Harput’ta toprağa verilmiştir.

Kutlu Doğum’da gelen ölüm

Meksika doğumlu (1915), Amerikalı sinema oyuncusu Anthony Quinn, 2001 yılının 3 Haziran gecesi çağrıya uydu. O gece Mevlid Kandili idi. Ve O gece Türk televizyonlarında üç kanalda filmi oynuyordu. Bu enteresan denk geliş ile ilgili basında çıkan bazı değerlendirmeler:

“Bir kış günüdür. Yoksul bir ailenin çocuğu olan küçük Tony ilk kez babaannesi ile birlikte yolda rastladıkları iyi kalpli salon sahibinin daveti üzerine sinemaya giderler.

“Sinemada Antonio Moreno nun bir filmi oynamaktadır.

"Antonio Moreno, o sıralar Hollywood’un en parlak yıl dışlarındandır".

Küçük Tony, hayret ve korku içinde perdeye bakarken, babaannesi eliyle aktör Antonio’yu işaret etti ve “Şu adanı sen olabilirsin!” dedi, sesini alçaltarak; sonra da ekledi:

“İleride bir gün sen Antonio Moreno’dan da büyük bir aktör olacaksın! Olacaksın... Olacaksın!”

Aradan uzun yıllar geçti... Babaanneminin kehaneti fazlasıyla doğru çıktı...

“İlerideki o bir gün” gelmiş; bizim ufaklık, Anthony Quinin olmuştu! Yüzden fazla filmde, her rolü başarıyla canlandırdı... Hatıralarında sürekli ‘ölüm’le meşgul olduğunu söylüyor ve en sonunda da diyor ki:

"... Ölümden kurtuluş yok. Artık ölüm yaklaşıyor, bunu anladım. Şu anda, süremi doldurmaktayım. Çağrıldığımda en uygun biçimde yola koyulmayı da bilirim...” (5.6.2001/Zaman Gazetesi-Tamer Korkmaz)

“...Ve bugün neredeyse tüm Müslümanlar Hz.Hamza deyince hemen Quinn’in heybetli ve bembeyaz sakallı portresini çağırıyorlar zihinlerine. İlginçtir", Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in doğduğu gece, hayata gözlerini yumdu. Ve ilginçtir, ölüm haberini aldığımda, ekranda Çağrı filmi oynuyordu! Rabbin çağrısına uymak zorundaydı Çöl Aslanı, her ölümlü gibi! “ (5.6.2001/Zaman Gazetesi/Gün Aşırı Notlar/ M.Nedim Pazar) “Canlandırdığı onlarca karakterle özdeşleşen bir aktörün ‘çok sesli’ ölümüne tanık oluyoruz. Ve nasıl bir denk gelmedir ki, Quinn’i İslam Dünyasının kutlu bir doğumun sevincini yaşadığı bir günde uğurluyoruz.” (5.6.2001/Zaman Gazetesi/ Hüseyin Sorgun)...”750 milyon Müslüman'ın inancı sayesinde benim de kendime olan inancım yeniden var oldu,” diyen Anthony Quinn, Çağrı ve Ömer Muhtar filmleriyle gönüllerimizde öyle bir taht kurmuştu ki onu hep kendimizden kabul etmiştik. (Oysa ki hiçbir zaman ağzından teyit cümlesi duymamıştık.. Ama Hz. Hamza rolündeki ruh hali gönülden gönüle bir yol çizmişti...

Hz.Hamza’nın şehit edilişini resmeden sahnedeki ihtişamlı ruh hali unutulur gibi değildi... (5.(6.2001/Zaman Gazetesi/ Rasih Yılmaz)

Komiklerin aynı gün vedası

Sinemanın büyük komedi ustası, 7 den 70’e herkesi yıllarca güldüren komik adam Kemal Sunal “Canım hiç gitmek istemiyor. Ama mecburum’’ diyerek uzun yıllar sonra ilk kez uçağa bindi ve orada son nefesini verdi. 56 yaşında kalp krizi geçirerek hayata veda eden Türk sinemasının en sevilen ve bir çok ödül alan sanatçısının ödümü Türkiye’yi yasa boğdu. (3 Temmuz 2000)

Aynı gün bazı gazetelerde bir komedyenin daha buna benzer ölüm haberi vardı. Beyaz perdenin efsanevî komedyeni Walter Matthau, 80 yaşında, kalbine yenilerek aramızdan ayrıldı. Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı BAFTA (1967) ve Altın Küre (1976) En iyi Aktör ödüllerinin, Amerikan Komedi Ödülü (1997) ve Ömür Boyu Başarı Ödülleri’nin sahibi olan 1950’lerin ünlü ve sevilen aktörü Walter Mâtthau, unutulmaz filmler çevirmiş, her yaştan izleyiciden oluşan hayran kitlesini hep elinde tutmayı başarmıştı.

Son derece doğal ve herkese aşina gelen bir yüze sahip olan sanatçı, sıradan insanları canlandırarak, ellili yıllarda çok filmde rol almıştı.... (3 Temmuz 2000/Zaman Gazetesi) Burada bir parantez açarak şu kanaatimi söylesek yanlış olur mu acaba? Ülkemizde ve Amerika’da milyonlarca hayranı olan ve herkesi yıllarca güldüren bu sanatçıların ölümleri, Türkiye’de ve Amerika’da gülünecek günlerin artık geride kaldığının bir işareti olabilir miydi?

Ölüm günleri aynıydı...

Menderes Hükümeti,27 Mayıs 1960’da yapılan askeri ihtilâl neticesinde devrilmiş. Hükümet üyeleri ve çok sayıda Demokrat Partili, siyasetçi Yassıada’ya hapsedilmiş. TBMM’nin yetkilerinin, feshedilmesinin ardından, Anayasanın bazı maddeleri geçersiz sayılmış. Onun yerine 12 Haziran 1960’da Milli Birlik Komitesi (MBK) teşekkül ettirilerek tüm yetkileri eline almış ve ülkeyi yönetmeye başlatmıştı.

Yassıada’da mahkemeler başlamış. Yüksek Soruşturma Kurulu DP’li sanıkların suçlarını açıklayarak 38 kişinin idamını istemişti (6 Ekim 1960).

Uzun süren yargılamalar neticesinde verilen idam cezalarını 38 kişiden oluşan MBK karara bağlamış.

16 Eylül 1961 tarihinde Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakam Haşan Polatkan 17 Eylül 1961 Pazar günü’de Başbakan Adnan Menderes hakkında verilen idam kararlan infaz edilmişti.

İhtilâlin yapıldığı sırada İzmir’de bulunan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel Ankara’ya getirilerek girişimin lideri ilân edildi. Gürsel, ,1961 Anayasası’nın hazırlanmasında önemli rol oynadı. Türkiye’nin dördüncü Cumhurbaşkanı olarak Köşk’e yerleşti.

Cemal Gürsel, Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmekte iken, 1966 yılında sol tarafına felç inerek rahatsızlandı. Bu sebeple 2 Şubat günü ABD Başkanı Johnson’un gönderdiği ‘Mavi Kuş’ adlı özel uçağı ile tedavi için Amerika’ya götürdü. Washington kentindeki Walter Reed Hastanesinde tedavi altına alınırsa da 9 Şubatta kısmi felcin bütün vücuda yayılmasıyla komaya girer. 10 Şubatta, Gürsel’in durumunun umutsuz olduğu bir bildiriyle kamuoyuna duyurulur. Anavatanında ölebilmesi için yine özel uçakla 26 Mart’ta yurda geri getirilerek tedavisine Askeri Tıp Akademisinde devam edildi. Rahatsızlığının devamı ve görevini engellemesi üzerine, 28 Mart 1966 günü, Anayasa uyarınca 37 kişilik doktor heyeti tarafından görev yapamaz raporu düzenlendi. Bu rapora dayanarak Cumhurbaşkanlığı görevi sona ermişti. İlginçtir 26 Mart 1966 gün ve 2030-66 sayılı Müşterek Sağlık Kurulu Raporu'nda 38 imza bulunmakta!

Konuyla ilgili olarak Demirel bir gazeteciye şu yorumu yapmaktan kendini alamaz ve şöyle der:

“İşin garipliğine bakın: Milli Birlik Komitesi 38 kişiden müteşekkildir. Gürsel’in raporu benim elime geldiğinde gördüm ki o da 38 imzalı... Yani merhum Gürsel’i Köşk’e çıkaran da 38 imzadır, indiren de 38 imza...” (28.5.2002/Milliyet Gazetesi/Can Dündar)

Org. Cemal Gürsel 219 gün komada kaldıktan sonra 14 Eylül 1966 tarihinde yaşamını yitirdi. 18 Eylül Pazar günü de defnedildi.

27 Mayıs İhtilâli’ni plânlayan çekirdek kadronun bir diğer önemli ve güçlü isimlerinden Hava Kuvvetleri eski komutanı “Bombala Tansel” lakaplı Emekli Orgeneral İrfan Tansel’di.

İhtilalden 6 ay sonra meydana gelen bir kazada, F-84 tipi savaş uçağı. Ankara Mürted de düşmüş, otomatik pilotla atlamayı başaran uçağın pilotu Tansel kurtulmayı başarmıştı. Ancak, Menderes’in idamından tam 38 yıl sonra bu defa Azrail’in pençesinden kurtulamamıştı. Zincirlikuyu Mezarlığında toprağa verildiği gün, yani 17 Eylül 1999 Pazar günü, kaderin garip cilvesiyle devirdiği eski Başbakan Adnan Menderes’in idam edilip, toprağa verildiği güne rastlıyordu!

Ölüm haberi 2 yıl 3 gün sonra geldi

Pir Sultan Abdal Kültür ve Sanat etkinlikleri için Sivas’ta bulunan Aziz Nesin’in bir gün önce yaptığı konuşmada “Kuran’ın devri bitmiştir” demesi üzerine Cuma Namazı’ndan çıkan bazı gruplar slogan atıp, yürüyüşe geçerek Aziz Nesin ve arkadaşlarının bulunduğu Madımak oteli önünde toplanınca, güvenlik kuvvetleri kalabalığı dağıtmak için havaya ateş açtı. Bu sırada bazı kişiler otelin önünde bulunan araçları yaktılar ve otelin girişini benzin dökerek ateşe verdiler. Aziz Nesin, İtfaiye, merdiveninden indirilerek kaçırıldı. Ancak otelde bulunanlardan 37 kişi dumandan boğularak öldü (2 Temmuz 1993).

Olayda hayatını kaybedenlerden 20’sinin cenazesi Ankara’da 6 Temmuz’da gömülürken, yazar Asım Bezirci ve ozan Nesimi Çimen’in cenazeleri 8 Temmuz’da İstanbul’da kaldırıldı.

Sivas’ta karanlık güçlerce hedef olarak seçilen ve kıl payı ölümden kurtulan ünlü yazar Aziz Nesin, tam iki yıl sonra İzmir Çeşme Alaçatı’da gece yarısı geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğünde tarihler bu defa 5 Temmuz 1995’i gösteriyordu. Neşin, vasiyetinde, hiçbir dini tören istemediğini belirttiği için tören yapılmadı. 7 Temmuz’da İstanbul Çatalca’ya getirilen cenaze, yine Nesin’in vasiyeti gereği vakfın bahçesinde bilinmeyen bir yere gömüldü. Cenaze, bir görevlinin nezaretin açılan 8 çukurdan birine konuldu ve çukurlar belli olmayacak şekilde kapatıldı. Kara ve talihsiz bir gün olarak tarihte yerini alan o dönemde Sivas Valisi, dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün eski danışmanı Ahmet Karabilgin, Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu idi. Emniyet Müdürü ise Doğukan Öner’di.

Tam bir yıl sonra

Yolsuzluk iddiaları nedeniyle Atilla Taçoy ve yönetiminin Bakanlar Kurulu kararıyla görevden alındığı Türk Hava Kurumu’nun (THK) genel başkanlığına Hava Pilot Tümgeneral Erdoğan Karakuş getirildi.. (22 Mayıs 2000 /Zaman Gazetesi) Aradan tam bir yıl geçer ve tarihler 23 Mayıs 2001'i göstermektedir. THK eski Genel Başkanı Prof. Dr. Atilla Taçoy (61), Antalya’da evinde ölü bulunur.

Mafya-Medya

Tarihçiyazar Mehmet Niyazi, gazetesindeki ‘Tahlil’ isimli köşesinde: ..İlk defa “medya” kelimesini rahmetli hocamız İzzeddin Şadan Beyden duydum. Ünlü Freud’un yanında travay yapan hocamız, Avrupa’da şöyle bir tekerleme var, derdi:

“Medya ile mafya, ikisi de beş harflidir. İkisi de ‘M’ harfi ile başlar, ‘ya’ hecesiyle biter. İkisi de başkalarını hedef alır. İkisi de kurallarını kendi koyar; mafya kurallarına her zaman uyar; medya işine gelince uyar.”demektedir. ( 4.6.2001/Zaman Gazetesi)

Kuşların intikamı

Alfred Hitchcock’un 1963’te çektiği ünlü ‘Kuşlar’ filmine ilham kaynağı olan Kuşlar, hikayesinin yazarı Daphne du Maurier’in 60 yaşındaki oğlu Christian Browning ve eşi Olive Browning’in İngiltere’nin Cornwall bölgesinde defalarca kuşların saldırısına uğradığı ortaya çıktı. New York Post Gazetesi’nin haberine göre, bir zamanlar ünlü romancı Daphne du Maurier'in de yaşadığı Cornwall’daki konakta oturan Browning çifti, evin çevresinde martıların saldırısına uğradı.

Browning gazeteye açıklamasında; evin damına tüneyen kuşların topluca saldırısından, silahlı bir haşereyle mücadele görevlisinin müdahalesi sayesinde kurtulduklarını söyledi. Hikayede ve filmde de ilk olarak martılar insanlara saldırıya geçiyordu ! (17.5.2001/Hürriyet)

Her şeyin başı sağlık

Ankara’nın göbeği sayılan muhiti Kızılay’ın 300-400 metre aşağısında bulunan Sıhhiye semtinde, Sağlık Bakanlığının yanındaki Sağlık sokakta, Özel Şifa Polikliniği 1984 yılında hizmete açılacaktı. Hatırladığım kadarıyla bu kadar sağlık teriminin üst üste denk geldiği adreste polikliniğin açılış programını yapanlar da adeta bulunduğu bölgeye nazire yapar gibi zaman olarak ta 11 a’yın 11’inde saat 11’i 11 geçe yi tercih etmişlerdi!

KARAduman AKbulut

12 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi, yönetime el koymuş ve Meclis fesh edilmişti. Demokrasi geçici bir süre askıya alınmıştı.

6 Kasım 1983 tarihinde yapılan genel seçimlere Necmettin Karaduman (1927 Trabzon) Anavatan Partisi adayı olarak Trabzon’dan Milletvekili seçilmişti. 17. Dönem Meclisi tarafından 4 Aralık 1983 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 14.Başkanlığına seçilen Karaduman, 12 Eylül 1985 tarihinde aynı göreve yeniden seçilmişti.

29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Meclisin 18.dönem milletvekilleri belli olmuş, ülkede askeri yönetiminin meydana getirdiği olumsuz hava yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Normalleşme sürecine girildiğinin işaretleri Mecliste de görülmekteydi. 24 Aralık 1987’de yapılan Meclis Başkanlığı seçimlerinde bu defa Yıldırım Akbulut (1935 Erzincan) TBMM’nin 15.başkanı olmuştu.

Mevcudiyetleri gökyüzünde olan ve isimlerini onlardan alan söz konusu Meclis Başkanlarımızla, sanki anlayanlara müjde yüklü mesajlar vardır: “Üzerinizdeki kara dumanlar dağılmaya başladı, artık karamsar olmaya gerek yok. Rahmet yüklü akbulutlar’ın getireceği yağmurları bekleyiniz” der gibi.

İlk kadın vali ve ilk kadın belediye başkanlarımız Dr. Lale Aytaman Kadınların Belediye Seçimine Katılma hakkının verilmesinden (3 Nisan 1930) tam 38 yıl sonra, 67 İl merkezinde siyasi partiler tarafından gösterilen tek kadın aday Leyla Atakan (42) İzmit belediye başkanlığını kazandı (3 Haziran 1968).

Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Lale Aytaman, (İstanbul 1944) Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Türkiye’nin ilk kadın valisi sıfatıyla Muğla valiliğine getirildi (6 Temmuz 1991).

Cumhuriyetimizin ilk kadın belediye başkanı ve ilk kadıin valimizin isim ve soyadlarındaki benzerlik Lâle çiçeği gibi çok lâtif durmaktadır.

Muhalefetsiz Meclis

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri (No 671) kanununun kabul edilmesine şiddetle karşı çıkan İsmet İnönü, Menderes hükümetini “mutlakiyete gidiyorsunuz’”diyerek suçladı. Ardından muhalefet olarak topluca meclisi terk ederek, Meclise girmeme kararı aldılar. Tarihler 27 Haziran 1956 'dır.

FP’nin kapatılma kararını protesto etmek için milletvekillerinin Meclis’i terk etmesinin ardından mecliste yalnız kalan muhalefet partisi DYP’de ek vergi başta olmak üzere görüşülen bütün yasaları protesto ederek Meclisi topluca terk etti. Böylece TBMM, 21. yasama döneminin 3. yılını muhalefetsiz kapattığında yine bir Haziran ayının son haftası, yani 29 Haziran 2001’dir

Okullar açıldığında deprem

“5 büyüklüğündeki artçı deprem korku yarattı.’’ 5 ve 3,8 büyüklüklerindeki iki deprem, rastlantıya bakın ki yine okulların ilk açıldığı gün oluyor. 13 Eylül günü, yani okulların ilk açıldığı gün de aynı şey olmuştu”. (15.2.2000/Hürriyet Gazetesi)

Sanki eğitim geleceğine işaretler var gibidir.

Aa kıtalara bak!

Türkçe’nin azizliği mi yoksa başka bir hikmeti mi vardır bilinmez, kıta isimlerinin hepsi de aynı harfle başlayıp aynı harfle biter.

Avustralya

Antartika

Amerika

Avrasya

Avrupa

Afrika

Asya

Bilgisayar da dile gelecek…

11 Eylül 2001’de ABD, tarihinin ve yüzyılın en korkunç terörist saldırısına maruz kalmıştı. Teröristler kaçırdıkları yolcu uçakları ile Newyork’daki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kuleleri ve Washington’daki savunma sisteminin beyni sayılan Pentagon’a intihar saldırısı düzenledi. Beyaz Saray’a yapılacak muhtemel saldırı ise son anda uçağın içinde meydana gelen kargaşadan dolayı uçağın yere çakılmasıyla önlenebilmişti. ABD’ başkanın ikametgâhı ve yönetimin merkezi olan Beyaz Saray, bu olaydan tam yedi yıl önce yine muhtemel bir faciadan ucuz kurtulmuştu. 12 Eylül 1994 tarihinde tek motorlu bir uçak Beyaz Saray’ın bahçesine düşmüş, uçağın pilotu ölmüştü. Düşen uçağın pilotunun psikolojik sorunları olan bir kamyon şoförü olduğu açıklanmıştı. Olayın bir suikast girişimi mi yoksa bir kaza mı olduğu bugüne kadar anlaşılamadı.

11 Eylül’deki uçakla yapılan saldırılarda 110 katlı kuleler tamamen yıkılırken, Pentagon’un bir bloğu çökmüştü. Vahşette 4 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği tahmin edilirken, saldırılar ülke ekonomisine milyarlarca dolar zarar vermişti.

ABD, her ne kadar saldırıların arkasında yıllardır Afganistan dağlarında ilkel şartlarda yaşayan Usame Bin Ladin’in olduğunu iddia etse de dünya kamuoyu bunu pek inandırıcı bulmadı. Ancak bugüne kadar saldırıların arkasında kimlerin veya hangi devletlerin olduğuna dair ciddi deliller de kamuoyuna pek yansımadı.

İşte bu noktada cansız bir alet olan bilgisayar dünyasında ilginç bir rastlantı dikkatleri çekti. Sanki bilgisayar dile gelmişti.

Q33NY, Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçaklardan birinin sefer sayısı kodu imiş. Bu sefer sayısını aynı şekilde büyük harflerle Word sayfasına yazıp, karakterlerin üzerini tarayarak bilgisayar programlarındaki Wingdings karaktere çevirince karşımıza aşağıdaki şekillerin ortaya çıktığı görülmüş. Yine, büyük harflerle “Major Quietus is New York'un" (New York’ta büyük son darbe)'baş harflerini yani ‘MQNY’ yazıp, daha sonra tarayıp yazı karakterini Wingdings’e çevirince ekranda karşımıza çıkan şekile bakmalısınız.

Şarbon günü, Posta günü mü?

Hatırlanacağı gibi Amerika’daki 11 Eylül terör saldırıları Florida’dan başlayıp NewYork ve Washintong’a yönelmişti.

Başta Amerika olmak üzere batılı ülkeler bu şoku üzerinden atamadan Florida eyaletinde, aynı binada çalışan iki kişinin, ABD’de 25 yıldır görülmeyen Şarbon hastalığına yakalanması, teröristlerin biyolojik saldırı gerçekleştirdiği endişesini meydana getirmişti. Aynı gün Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan’a operasyon başlatması sonrasında misillemeden korkan ABD, topraklarında en üst düzeyde alarm durumuna geçmişti (9 Ekim 2001).

Şarbon mikrobunun posta kanalıyla gönderildiğinin ortaya çıkmasıyla da posta işletmeleri bu durumdan çok etkilenmiş, 5 kişi hayatını kaybetmişti. Batılı ülkeler başta olmak üzere ülkemizde bile posta işletmelerinde birçok tedbir alınmıştı.

Şarbon paniği günlerinin başlangıcının 9 Ekim Dünya Posta Günü’ne denk gelmesi de, şarbon mikrobunun kaynağının Amerika’da olduğunun anlaşılması da yoğun gündemin arasında kaynayıp gitti.

İşte aile fertlerinin bazılarının doğum günleri;

Büyükanne Sylvia ; 11'. ay’ın 11’. günü

Baba David; ; 4’. ay’ın 4unde saat 4.40’ta

Anne Helen ; 10’. ayın 10’u

Kardeş Harry ; 6’. ayın 6’sı

Küçük kardeş Emily ; 12’. ayın 12’sinde saat 12’yi 12 geçe.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nda bulunan Melih Gökçek (1953) ve öğretmen eşi Nevin Gökçek’in doğum tarihleri 20 Ekim olduğu gibi evlendikleri gün de 20 Ekim’dir. Ayrıca Melih Gökçek parlamentoya ilk defa 20 Ekim 1991’de seçilir.

14. Padişah

Mimarimizin şaheserlerinden olan Sultanahmet Camisi'ni yaptıran ve Osmanlı padişahı Sultan I. Ahmed, 18 Nisan 1590 Çarşamba günü Manisa’da doğdu. Osmanoğulları’nın 14’ncüsü olarak 14 yaşında, 22 Aralık 1603’de tahtta çıktı. Yaklaşık, 14 senelik bir saltanattan sonra, 22 Kasım 1617 Çarşamba günü, 14’ün iki katı olan 28 yaşında vefat etmiştir.

İntihar hattı (!) taksisi

Üsküdar’daki Capitol Alışveriş Merkezi’nin önünden, ayrı ayrı tarihlerde aldığı üç müşterinin de Boğaziçi Köprüsü üzerinde intihara kalkışması, taksi şoförü Hüseyin Akça’yı adeta isyan ettirdi. En son Üniversite öğrencisi S.Yalçın, akşam Capitol’ün önünde, Hüseyin Akça’nın kullandığı 34 TBA 42 plakalı taksiye biner. Yalçın, Boğaziçi Köprüsünde trafiğin yavaşlamasını fırsat bilerek taksiden atlayarak korkuluklara çıkar, ancak maksadım büyük bir şans eseri gerçekleştiremez. Taksi şoförü; “Daha önce Capitol’den binen iki müşterim de köprüde intihara kalkışmıştı. Birisini polisler, diğerini eski bir futbolcu vazgeçirmişti” diyerek şaşkınlığını ifade eder. (14.12.2001/Hürriyet Gazetesi) ]sh: 162-175

************

KITMİR

Risalei Nur müellifi Bediüzzaman; Kur’ân’ın birçok yaprakları arkasında birbirine bakan o kadar cümleleri, kelimeler var ki, çok ince manalar ifade edecek şekilde birbirine bakarlar” demektedir. Bu hususla ilgili olarak Mektubat isimli eserinde bazı örnekler vermektedir.

Kur’ânı Kerim’de bahsedilen ve devirlerinin dinden uzak zâlim krallarının şerlerinden korunmak ve kötülüklerine alet olmaktan çekindikleri için beraberce bir mağaraya saklanarak, Rabblerine sığınan, dindar ve takdir edilen davranışlarda bulunan gençlere Ashâbı Kehf (mağara arkadaşları) denilmektedir.

İsmini gençlerin sığındıkları mağaradan alan Kehf Suresi’nde bu gençlerin başlarından geçenler anlatılmaktadır.

Bu gençlerin isimleri rivâyete göre şöyledir: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernûş, Debemûş, Sâzenûş, Kefeştatâyûş, kendilerine sâdık köpeklerinin adı da Kıtmir’dir.

Kur’ânı Kerim’de Kıtmir kelimesi yalnızca bir kez Fâtır suresinin 13.ayetinde (35:13) geçerken, kelbühüm (köpekleri) kelimesi ise dört defa, o da Kehf suresinin 18. Ayetinde 1 defa, 22.ayetinde 3 defa olmak üzere toplam 4 defa geçmektedir.

Kıtmir lügatlerde; “Ashâbı Kehf’in köpeğinin adı olduğu gibi, hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar, çekirdeğin arasındaki ince pürüz,” olarak açıklanmaktadır. (Yeni Lûğat: 338)

Hayrat Vakfının Hüsrev Altmbaşak (İsparta 1899 1977) hattıyla bastığı Tevafuklu Kur’ânı Kerim’in Kehf Suresinde (18. sure, 18. ayet, 294.sayfa, 7. satır ) “Köpekleri ise mağara girişinde ön ayaklarını yaymış vaziyette duruyordu.” “Ve kelbühüm (köpekleri)…” kelimesi karşısından itibaren yapraklar delinse tam 140 sayfa sonra, yani 4,i.S, sayfa Fâtır suresinin 13. ayetinin sonundaki 7. satırda “Kıtmir” kelimesi tam karşımıza çıkar.

Yine Hattat Hafız Osman (1) hattıyla baskısı yapılmış olan Kur’ânı Kerim’e baktığımızda; Kehf Suresi’nin bu defa 22. ayetinde “Onlar yedi kişi olup sekizincileri de köpekleri idi” şeklinde geçen “ve “…saminühüm kelbühüm…” kelimesi altında yapraklar delinecek olursa Fâtır suresi nin 13. ayetinin sonundaki “Kıtmir” kelimesi az bir farkla görünecek ve o kelbin (köpeğin) isminin olduğu anlaşılacaktır.

Kehf suresinde bahsedilen bu gençler sığındıkları mağarada, uzun yıllar uyutularak muhafaza edilmiş. Uyandıklarında ise kendi hallerindeki garipliği fark ederek birbirlerine sordukları;

Meâlen; “Onlardan biri dedi; mağarada ne kadar kaldınız?” sorusuna, 11.satırda şöyle cevap verilmektedir:

“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir,.”

Bu âyetin hemen karşı sayfası (295. sahife, 25.ayet) ve ajan hizasında ise meâlen; “Onlar, mağaralarında üçyüz sene kaldılar ve dokuz sene ilâve ettiler” şekliyle yapılan teyit, ne kadar güzel bir denk gelmedir !

Evet, araştırılsa görülecektir ki Kurân’ın tümünde dahi aynı durum vardır. Sh: 179-180

HÜ’VE

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’de sureler sayfalara 15’er satır olarak dizilmiştir. Yukarıda ismi geçen meşhur hattatların kalemi ile yazılan Kur’an’ı Kerimlerde, Ahzâb Suresi’nin geçtiği 422. sayfada 16 defa Allah kelimesi (lafzı) geçmektedir.

Bunlardan 1, 2, 3, 4, 5 satırlardan sonra 6’. satır atlanılıp 7, 8, 9, 10, 11 ve 12’. satırlarda yani toplam 11 satırda harika bir şekilde Allah lafızları üst üste gelmektedir. 14. satırda ise ‘ hü’ve ‘ lafzı Allah kelimelerinin tam hizasında olduğu görülecektir.

Bu hikmetli sayılar beş ve altılı olarak, birbiriyle aynı hizaya gelirken, en altlarında; (hü’ve) kelimesini oluşturan; ebced (2) değerlerinin sırasıyla; (he) harfinin beş, (vav) harfinin altı olması, her harfin aritmetik toplamlarının da “onbir” yapması, bu güzelliklere ayrı bir renk katmaktadır.

Sanki bu sayfada geçen onbir, Allah kelimeleri, çok zarif bir şekilde, İslam’ın 5 ve imanın 6 şartına işaret ediyor gibidir.

Evet, yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kur’an’ı Kerim’in içerisinde en çok Allah kelimesi bulunan sayfa bu sayfadır.

Bu sayfada Kur’an’ın (Ya eyyühellezine emenüzkürûllahe zikran kesîra) “Ey imân edenler ! Allah’ı çok zikrediniz!” sözü basit bir rastlantı mıdır? Yoksa ‘Allah’ namına “çokça zikir” yapılacağına nükteli bir işaret midir?

Evet, araştırılsa görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim’in tümünde bu gibi durumlar çoktur.

HİTLER ve NAPOLYON

Dünya politikasını derinden etkileyen Âmân diktatörü Adolf HİTLER (1889 1945) ile Fransa İmparatoru ve askeri NAPOLYON Bonapart ‘ın (1769 1821) hayat serüvenleri arasında ilginç benzerlikler vardır.

Hatta bu benzerlikler liderliğini yaptıkları ülkeleri için de söz konusu olmuştur.

Ölümleriyle ilgili tartışmaların bazen gündeme geldiği bu iki liderin enteresan yönleri vardır.

Hitler hapisteyken, Napolyon’ da sürgünde iken hatıralarını yazdığı biliniyor.

Silahıyla eşiyle birlikte intihar ettiği söylenen, ancak paranoya halinde zehirlenme korkusuyla yaşayan Hitler’in, siyanürle zehirlendiği yönünde iddialar da vardır.

Kediden çok korktuğu bilinen, küçük boylu, güçlü komutan Napolyon’un da uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenlerde olmuştur.

Hitler 1940 yılında Paris’e birkaç saatlik ziyarette bulunur. Ölümünden 19 yıl sonra Paris’teki mezarlığa nakledilen Napolyon’un mezarına da özellikle uğramayı ihmal etmediği söylenir. 1789 yılında meydana gelen meşhur Fransız ihtilâli ile 1918 yılında Almanya’nın 1.Dünya Savaşında yenilmesi sonucu imparatorun Hollanda’ya sığınması ve sonrasında meydana gelen iktidar ve anayasa değişiklikleri arasında nasıl 129 yıl var ise, iki komşu Avrupa ülkesinin meşhur devlet adamlarının hayatlarının önemli dönüm noktaları arasında da 129 yıllık bir periyot vardır:

İşte Hitler ile Napolyon arasında 129 yıllık zaman periyotları: Orduya katılmaları arasında; 1914 -1785 = 129 yıl. Napolyon: 1785’de teğmen rütbesiyle topçu alayına katıldı.

Hitler: 1914’de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera’da Alman ordusuna onbaşı rütbesiyle gönüllü olarak katıldı.

İktidara gelmeleri arasında; 1933- 1804 = 129 yıl

Napolyon: 1804’de kendisini imparator ilan ettirip Papanın elinden taç giydi

Hitler: 1933 yapılan seçimlerde, partisi parlamentoda birinci oldu ve daha sonra aldığı yetkilerle diktatör konumuna ulaştı

Viyana’ya girmeleri arasında ; 1938-1809 = 129 yıl

Napolyon: Nisan 1809′da Bavyera’yı işgal eden Avusturya Arşidükü Karl’ın üzerine yürüdü. Kanlı bir savaştan sonra Avusturya ordusunu İtalya’da yenmeyi başardı ve barışa zorladı.

Hitler: 1938’de Avusturya’yı işgal ederek topraklarına kattı. Rusya’ya taarruzları arasında; 1941-1812 = 129 sene

Napolyon: Mayıs 1812’de çoğu yabancılardan oluşan büyük bir orduyla Avrupa düşüncesine karşı çıkan Rusya’nın üzerine yürüdü.

Hitler: Haziran 1941’de Rusya’ya saldırdı.

Hezimete uğramaları arasında; 1943-1814 = 129 sene

Napolyon: Ekim 1813 Leipzig (Uluslar) savaşında yenilmesiyle Alman topraklarından çekilmeye başladı ve 1814’de düşman Paris kapılarına kadar dayanınca görevinden ayrıldı.

Hitler: Ocak 1943’de Rusya içlerine kadar giren Alman orduları Stalingrad’da yenilerek geri çekilmeye başladılar.

Birinin intiharı, diğerinin esareti arasında: 1945-1815 = 130 sene

Napolyon: 1815’te İngiliz Ordusuna karşısında bozguna uğrayarak Paris’e döndü. Teslim olduğu İngilizler tarafından Helene adasına sürgüne gönderildi ve orada intihar ettiği de söylenir.

Hitler: Nisan 1945’de Rusya ve ABD birlikleri Berlin’e girerken, Hitler’in birkaç gün önce evlendiği eşi Eva Braun ile birlikte intihar ettiği söylenir.

BAŞKANLAR BİR KEL, BİR SAÇLI!

Ruslar yaklaşık 120 yıldır enteresan bir teoriye inanırlar. Bu inanışa göre devlet başkanı olarak görev yapan liderlerin biri saçlı ise ondan sonra gelen muhakkak alnı ve tepesi açık yani halk tabiriyle kel olmuş.

III. Aleksandır’ın, 1881 yılında, saçlı, sakallı babası Çar II. Aleksandır’ın (1818-1881) öldürülmesinden sonra iktidarı devralmasıyla Rusya’da “kel-saçlı lider”geleneği doğmuş. Daha sonra Çarlık idaresine karşı yapılan 1917 Şubat ihtilâlinden sonra aynı senenin Ekim ayında başının üzerinde saçı olmayan Lenin’in liderliğindeki Bolşevikler, silahlı bir ayaklanma yaparak iktidarı tek başlarına ele geçirmişler. İşte o zamandan bu güne yani 21. yüzyılın başlangıcına kadar Rusya’nın yakın tarihinde devlet başkanlığı görevinde bulunanların yüz ve başlarına bakıldığında çarpıcı bir ayrıntı ile karşılamıyoruz.

Aşağıda Rusya Devlet Başkanları isimleri, saç durumları, doğum tarihleri ile görev süreleri görülmektediir.

Adı Saç durumu Doğum Ölüm tarihi Görev süresi

Lenin (Vladimir ilyiç Ulyanov) Kel (D.1870 -Ö. 1924) 1917-1924

Stalin Josef Saçlı (D. I879 -Ö.1953) 1924-1953

Kruşçgev, Nikita Kel (D.1894 -Ö.1971) 1953-1964

Brejnev, Leonid Saçlı (D. 1906- Ö.1982) 1964-1982

A. Y.VIadimirovig Kel (D.1914 -Ö.1984) 1982-1984

Qemenko, Konstantin Saçlı (D.1911- Ö.1985) .. 1984-1985

Gorbagov, Mihail Kel (D.1931 ) 1985-1991

Yeltsin, Boris Saçlı (D.1931) 1991- 2000

Son olarak 26 Mart 2000’de yapılan başkanlık seçimlerinde yüzde 50’nin üzerinde halkın oyunu toplayarak birinci turda devlet başkanı seçilen ve halen görevine devam eden 1952 doğumlu Vladimir Putin’in saçları seyrek ve önlerden dökülmeye başladığından alnı iyice açılmış vaziyette. Kim bilir belki de Rusya’nın ağır ekonomik ve sosyal problemlerinin altından kalkmaya çalışırken Putin’de saç falan kalmaz. Bunu da bekleyelim görelim. Sh:208

APO ve ‘12’

[Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde ‘ayrı bir devlet kurmak’ hayaliyle terörist harekete girişen ve ülkemizi onlırş yıl kana boğan terörist örgüt PKK’nın elebaşısı Abdullah Öcalan, 16 Şubat 1999 tarihinde Kenya’da düzenlenen bir operasyonla yakalanarak ülkemize getirilmiş, İmralı Adası'nda cezaevine kondu. Yargılaması da burada yapılarak, Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, Türk Ceza Yasasının 125. Maddesi uyarınca ‘vatana ihanet suçundan idam cezasına çarptırıldı.

İdam kararı'nın, Danıştay tarafından onanmasından sonra Öcalan’ın avukatları, Türkiye’de iç yargı yollarının tükendiğini öne sürerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) dava açtı. Yüksek mahkeme, dosyayı ele alınmaya değer bulurken kararı açıklayıncaya kadar Türkiye’den infazın uygulanmamasını istedi.

12 Ocak 2000’de hükümeti oluşturan 3 partinin liderleri yaptıkları zirve sonunda Öcalan’ın infaz dosyasını AİHM’in kararını açıklamasına kadar Başbakanlıkta bekletilmesi yönünde karar almışlardı.

Öcalan’ın uzun yıllar barındıran komşumuz Suriye’den ayrılmak mecburiyetinde kalmasından, idam kararının verilmesine, hatta daha sonra meydana gelen süreçte kendisiyle doğrudan veya dolaylı bağlantısı olan haberlerde karşımıza enteresan bir sayı çıkmaktadır.

Günler, aylar, kısacası zaman birimleri, kanun maddeleri, kişi sayıları, il sayıları, ülke sayıları, maddi giderler, büyüklük ölçüleri gibi daha birçok konuda zikredilen sayılar, genellikle 12 veya katlarını oluşturmakta.

PKK ve Apo hakkında 2002 yılının 8. ayanın sonuna kadar basın ve TV’lere yansıyan ve gündeme gelen gelişmelerden tespit edebildiğim aşağıdaki başlıklara bir bakalım;

12 Ekim 1998 “Şam’ın pes ettiği gün”

“...Öcalan’ın sonunu hazırlayan sürecin ilk adımını kendisini barındırıp kollayan Suriye’yi terk etmek zorunda kalışı oluşturdu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 12 Ekim 1998’de Suriye’nin pes edip Türkiye’nin isteklerine boyun eğdiği o günlerin, bugüne dek bilinmeyen öyküsünü anlattı...” (20 Şubat 2000/Milliyet).

Apo’nun Suriye’nin Kamışlı Bölgesinden uçakla havalandığı bildirildi.

12 Kasım 1998; PKK lideri Abdullah Öcalan Rus Havayolları ile 12 Kasım saat 22.00’de İtalya’nın Roma Havaalanına iniş yaptı ve burada gözaltına alındı. Öcalan’ın Libya ya da Sudan’a gitmek isterken Abdullah Sarıkurt adına düzenlenmiş sahte pasaportla yakalandığı açıklandı.

24 Aralık 1998; İtalya Adalet Bakanı Oliviero Diliberto, PKK liderinin Türkiye’ye iadesi davasına bakan Savcı Giovanni Melarba’nın, Apo hakkında yeni bir gözetim tedbiri alınması talebini reddetti. (Yani 12. ayın 24’ünde reddedişin.) (25 Aralık 1998 / Gazeteler)

48 saat “Apo 48 saat istedi” (48, 12’nin 4 katı) (8 Ocak 1999/Gazeteler)

“Roma’ya faturası 120 trilyon lira”

"Komada 66 gün barınan Apo, İtalya’ya tam 600 milyon lirete (120 trilyon lira) mal oldu.” (20 Ocak 1999/Hürriyet)

12 gün “Akbabanın 12 günü”

"...Kenya’da bulunan Öcalan, önceki gece ‘Hollanda’ya gideceğini’ zannederek yola çıktı. Ancak ‘çok gizli’ operasyon sonucu kendisini özel bir uçakla Türk semalarında buldu” (17 Şubat 1999/ Radikal).

Ecevit; ‘’12 gündür değişik kıtalarda, ülkelerde sürdürdüğümüz yoğun ve sessiz bir izleme sonucunda yakalandı” dedi (17 Şubat 1999/Hürriyet).

“12 gün yoğun hazırlık”

‘’Tim, Nairobi’ye gönderilip, uygun an içip beklendi. İşin sonunun geldiği belli olmuştu. Tabii 12 gün, Türkiye’de de hiçbir haber sızdırmadan yoğun hazırlıkla geçti” (19 Şubat 1999/Hürriyet).

Atina’da Abdullah Öcalan fiyaskosunun yarattığı kriz, PKK liderini Kenya’daki evinde 12 gün barındıran Yunanistan Büyükelçisinin raporuyla daha da tırmandı (9 Mart 1999/Milliyet).

“Apo: Avrupa kazıkladı”

“PKK’lı terörist 36 sayfalık hazırlık ifadesinde Türkiye’ye karşı kurulan cephelerle ilgili bilgi vereceğini söyledi” (36, 12’nin 3 katı) (25 Şubat 1999 / Radikal).

60 avukat başvurdu”

“Doğu ve Güneydoğu’da görev yapan 60 avukat, Apo’yu savunmak için Diyarbakır DGM’ye başvurdu.” (60, 12’nin 5 katı) (25 Şubat 1999/Sabah).

24 Mart 1999

“İlk duruşma gıyabında”

“Ankara 2 No’lu DGM heyeti, Başbakanlık Kriz Merkezi’nin isteği üzerine, İmralı’da hazırlıkların tamamlanması için bir ay daha süre verdi. 24 Mart’taki duruşmayı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın gıyabında Ankara’da yapmayı kararlaştıran heyet, İmralida yapılacak duruşma günü için 24 Nisan’ı düşünüyor.” (20 Mart 1999/Zaman)

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ilk duruşması gıyabında da yapıldı. (25 Mart 1999, Gazeteler)

12 Mayıs 1999

Bir dönem terör örgütü PKK’nın iki numaralı adamı olan Şemdin Sakık, 31 Mayıs’ta İmralı’da başlayacak davada, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan aleyhine tanıklık yapmak için dilekçeyle başvurdu.

12 avukat

Abdullah Öcalan davasına 7 müdahil avukatın sürekli olarak, 5 avukatın dönüşümlü olarak katılacağı, sanık Öcalan’ı ise 12 avukatın savunacağı açıklandı.

12 İl-12 kişi

“Bahtiyar Aydın Tuğgeneral/Ordu, Neşe Altek Öğretmen / Tekirdağ, İmam Boztaş Muhtar / Siirt, Adem Alın Polis / Antalya, Şevki Sever İmam / Diyarbakır, Mesut Uzlu Asteğmen / İzmir, Kürşat Akın Albay / Tunceli, Mehmet Araş Binbaşı / Sivas, Tümay Aktepe Komando Er / Ankara, İdris Aktaş Belediye Başkanı / Van, Selçuk Adalı Polis / İstanbul, Vedat Tetik Jandarma Er / Erzurum ve toprak altında bekleyen 10.525 evladımız daha.” (24 Mart 1999/Star Gazetesi) (Listede 12 ayrı vilayetten 12 ayrı kişi yazılmış. Ayrıca 10.525, 12’nin 877 katının bir fazlasınla denk geliyor.)

12 yıl

“Olağanüstü Hal’in (OHAL) 12.yılı dolayısıyla Bölge Valisi Arslan bir basın toplantısı düzenledi. OHAL, 19 Temmuz 1987 tarihinde uygulamaya girmişti” (20 Mayıs 1999/ Zaman).

(Öcalan, sebep olduğu Olağanüstü Hal uygulamasının I 2. yılında yakalanıyor.)

16 FP 728 Aracın plakası

Öcalan’ı, İmralı’da kaldığı Ceza ve Tutukevi’nden alarak, İlk defa duruşma salonunun bulunduğu bölüme getiren cezaevi nakil aracının plakası, 16 FP 728 idi. (Plakada geçen rakamların ayrı ayrı toplamı 12’nin katlarını vermekte.

16+ 728=744, 12’nin 62 katı. Yine rakamları ayrı ayrı loplarsak 1+6 + 7+2 + 8=24 yapıyor. Bu sayı da 12’nin iki katı)

12 dakikada

İlk duruşmada fotoğrafları çeken Mustafa Abadan’a 12-13 dakika müsaade edilmiş. Bu sürede 530 kare fotoğraf çekilmiş (30 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi).

12 harfli yıldız

İlk duruşmada yaptığı konuşma ile hafızalarda kalan Davarı Müdahil Hemşire Yıldız Namdar. 12 harfli (30 Mayıs 1999, Gazeteler ve TV’ler) 49 şehit yakını Öcalan duruşması nedeniyle Strasburg’a gitti.

Şehit yakınları arasında astsubay eşi PKK’lı teröristlerce öldürülen ve Öcalan davasının simgesi olan hemşire Yıldız Namdar da bulunuyor (21.11.2000 / Zaman Gazetesi).

“Her gün 108’er kişi”

“Öcalan davasına her gün sırayla 64 u şehit yakını olmak üzere gazeteci, avukat toplam 108 kişi katılacak....” (108, 12’nin 9 katı) “...Duruşmayı her gün şehit yakını olan 38 kişi izleyici, 12 kişi sanık yakını, 12 kişi yerli basın mensubu ve 8 kişide yabancı basın mensubu sıfatıyla takip edecek. Toplam 108 kişilik liste, yoğunluk nedeniyle her gün değişik isimlerden oluşacak...”

“İddianamede neler var ?”

“İddianamede, 15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli baskınlarından itibaren terör örgütü PKK’nın 22 Şubat 1999’a kadar 6 bin 36 saldırı ( 6036, 12’nin 503 katı) gerçekleştirdiği, 8257 defa güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiği belirtiliyor. (8257’nin bir eksiği 12’nin 688 katı). Türkiye’nin çeşitli yerlerinde 3071 bombanın patladığı bildirildi.” (3071’e bir ilave edildiği takdirde 12’nin tam 256 katına denk geliyor.) (31 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi).

30 bin

“Öcalan’dan hayatını kaybeden 30 bin kişinin hesabı sorulacak.” (30 bin, 12’nin 2500 katı) (31.5.1999/Gazeteler)

125’. madde

İddianamenin sonuç bölümünde sanık Öcalan’ın TCK’nın 125. Maddesi'ne göre idam cezasına çarptırılması isteniyor (31 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi).

168/1. madde

168/1, den yargılansın denildi (168, 12’nin 14 katı) (31 Mayıs 1999).

132 kişilik salonda;

Sanık Öcalan 132 kişilik mahkeme salonun da, üç taraflı şeffaf bir cam kafes içinde yargılandı. (132, 12’nin tam 11 katına denk geliyor. ) (31 Mayıs 1999/Gazeteler)

Davayı Türkiye hariç 24 ülkeden muhabirler takip ediyor (Gazeteler), 36 kişi “Öcalan’ın avukatlarından Kemal Bilgiç dünkü duruşmada 36 kişilik bir liste okuyarak söz konusu kişilerin tanık olarak dinlenmesini istedi. Mahkeme heyeti bu talebi reddetti.” (5 Haziran 1999/ Zaman Gazetesi).

24 celse,

24 duruşma “Müdahil avukatlardan Necdet Küçüktaşkıner, davayla ilgili şu değerlendirmeleri yaptı: Dün akşama kadar altı saatten 24 saat bir çalışma oldu. Yani 24 duruşma olmuş durumda. Yani 24 celse. 24 duruşma normal bir ağır ceza mahkemesinde iki senelik süredir. İki senelik bir zaman sıkıştırılmış bir vaziyette dört güne sığdı.” (5 Haziran 1999, Zaman Gazetesi)

Kenya’da yakalanıp 16 Şubat günü Türkiye’ye getirilen ve tam 288 gündür İmralı Cezaevinde 12 metrekarelik koğuşunda kalan bölücü PKK örgütünün başı Abdullah Öcalan nasıl yaşıyor...” (288, 12’nin 24 katı) ( 5 Aralık 1999/Hürriyet Gazetesi)

“Apo 48. İdamlık”

“Türkiye’de 1984’den bu yana idam uygulanmıyor. Son idam edilen de bir PKK’lı. Öcalan’ın idam kararı kesinleşmesiyle Meclis’in onayını bekleyen idam kararı 48. olacak." (48, 12’nin 4 katı) (13 Temmuz 1999/ Zaman Gazetesi).

“12 idamlık daha var”

TBMM’de onaylanmayı bekleyen idam dosyalarından 5’inde, terörist başı Abdullah Öcalan ile aynı kaderi paylaşacak 12 kişi bulunuyor. (26 Kasım 1999/Hürriyet) 24 Aralık 1999 Yargıtay 9. Ceza Dairesi PKK lideri APO davasının 2. Adamı Şemdin Sakık’ın İdam cezasını onadı. (12. ayın 24’ünde onandı.) (25 Aralık 1999/ Gazeteler)

36. Madde

19 bin 500 dolar Ankara 2 No’lu DGM, Öcalan’ın Kenya’da yakalandığında üzerinde bulunan 19 bin 500 doların PKK’ya ait olduğu anlaşıldığından TCK’nın 36. Maddesi'ne göre zoralımına karar verdi. (5 Şubat 2000) (36, 12’nin 3 katı, 19500, 12’nin 1625 katı)

12 Ocak 2000 “Tarihi zirve”

“12 Ocak Zirvesin'de Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz 7,5 saat süren zirve yaptılar. Zirve sonrası Abdullah Öcalan’ın idam kararına ilişkin dosyanın Meclis’e gönderilmeyip Başbakanlık'ta bekletilmesi yönünde karar alındı.” (13 Ocak 2000/Zaman Gazetesi) 24 Şubat 2000 'Vatana ihanet' suçundan aldığı ölüm cezası Yargıtay tarafından da onanan terörist Abdullah Öcalan'ın avukatları tashihi karar talebiyle iç hukuki süreçteki son başvurularını İstanbul DGM’ye yaptılar.” (25 Şubat 2000/Gazeteler) 12 maddi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, terör örgütü elebaşısının avukatları tarafından Türkiye aleyhine yapıtın başvuruyu bugün görüşecek. Öcalan’ın avukatları, AHİM’ye Türkiye’nin toplam 12 maddeyi ihlal ettiği gerekçesiyle 16 Şubat 1999’da başvuruda bulunmuştu, (21 Kasım 2000/Zaman Gazetesi).

12 bölge 816 kişi

PKK mensuplarının çoğunluğu, evine dönme arzusu içindi Terör örgütü sözde Kuzey Irak’ın Nazdur, Wurmel, Barjuni, Yekmala, Kani Şarki, Ardavel, Nirve, Şhingel, Dolakoga, Zemakow, Doli Balayan ve Kalaki Balayan bölgelerinde barınan 816 teröristle anket yapıldı. (12 bölgede yapılan ankete katılan 816 kişi, I2’nin 68 katma denk geliyor.) (6 Nisan 2001/Hürriyet Gazetesi) 120 saniye İtalyan La Stampa Gazetesi, “Apo’yu kıskıvrak yakalayan Türk komandolar sahnede. Seçkin komandolar, Öcalan’ı 120 saniyede paketleyip Türkiye’ye getirdi. Bu özel timin kartviziti (3 Kasım 2001/Hürriyet). 240. Madde teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın 4 avukatı hakkında dava açıldı.' Müvekkille 11 Öcalan’ın mesajlarını Yeni Gündem Gazetesine fakslayarak görevlerini kötüye kullanmakla suçlanan 4 avukatın TCK. 240. Maddesi uyarınca 3 yıl ağır hapsi istenildi. (1 Aralık 2001/Hürriyet Gazetesi) 1200 korucu şehit terörle mücadelede güvenlik güçlerine yardımcı olmaları için (Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde görevlendirilen korucular, olağanüstü hal (OHAL) uygulamasının daraltılmasıyla, her an alınacakları korkusunu yaşadıklarını söyledi.

Çatışmalarda teröre 1200 şehit veren korucular, “Biz borumuzu ödedik. Şimdi sıra devlette.” dediler (21 Aralık 2001 /Zaman Gazetesi).

“12 anlamlı madde”

Devletin güvenlik birimleri, PKK’ya 12 maddelik anlamlı bir muhtıra verdi. (16 Ocak 2002/Hürriyet Gazetesi) 36 kişi Apo gibi Abdullah Öcalan’la 36 kişi, aynı kadere mahkûm. Meclis’te idam bekleyenlerden 36’sı Öcalan gibi TCK’nın 125. Maddesi gereği idam cezasına çarptırılmış kişilerden oluşuyor. (21 Şubat 2002/Hürriyet Gazetesi) 12 PKK kampı Türkiye’nin Tahran’a verdiği rapora göre, PKK’nın halen İran’da 12 ayrı kampı ve 800 silahlı adamı var. Bu kamplar şunlar: Kandil’de ‘Dole Hacı İbrahim, Doli Meydan, Doli Gode ve Hırbap’, ‘Piranşehir’, ‘Gedar’ Dize’de ‘Dole Tırşini’, Şehidan’da ‘Bedkar, Jerme’, Salmaz’da ‘Kelereş Kaykan’, Hoy’da ‘Kotur’, Makü’de ‘Dambat’. (5.4.2002/Hürriyet) 1.800.000 lira Öcalan’ın günlük yemek bedeli 1 milyon 800 bin lira (27.5.2002/Zaman Gazetesi) (1 milyon 800 bin, 12’nin tam 150 bin katı)

12 yıl sonra serbest!

TBMM Başkanı MHP’li Ömer İzgi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Öcalan’ın tekrar yargılanmasını istemesi halinde 12 yıl içerisinde serbest kalabileceği'ni söyledi.(6.8.2002 / A.Vakit Gazetesi)' 12 gün değişik kıtalarda dolaşan, ayın 12’sinde gözaltına alman, yakalandıktan sonra yargılamak üzere o dönemde 1 trilyon 800 milyar liraya ( 12 nin 150 milyar katı) dünya standartlarında mahkeme salonu düzenlenerek 12 metrekarelik bir mekana hapsedilen ve yine ayın 12’sinde hakkındaki idam kararına ilişkin dosyası Meclise gönderilmeyerek Başbakanlık’ta bekletilen Abdullah Öcalan’m, bundan sonraki dönemde de hakkında verilecek kararlarda yine bir 12 sayısı karşımıza çıkar mı? ]sh:43-52

CHP VE‘19’

Gazi Mustafa Kemal Paşa 9 Eylül 1923 yılında Halk Fırkası’nı kurdu. Bu parti İstiklâl mücadelesinin çekirdeğini oluşturan “Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri”nin “Cumhuriyet Halk Fırkası” adıyla bir çatı altında toplanması sonucu teşekkül etti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal, partinin de ilk genel başkanı oldu. 1919 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Sivas Kongresi (4 Eylül), aynı zamanda CHP’nin de ilk kongresi ve ilk filizlenmesi olarak kabul edilmektedir.

Bu sebeple, CHP için “Devlet kuran parti” denilmesinin yanında Cumhuriyet devrimlerine de öncülük etti.

Faaliyetini uzun yıllar ‘Tek Parti’ olarak devam ettirdi. Atatürk’ün bir eseri olduğu için midir bilinmez, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bazı önemli kararları ve günleri ile tarihi dönüm noktalarında 19 sayısı veya katları karşımıza çıkmaktadır.

Bu konuyla ilgili olarak CHP’nin kısaca tarihine bir göz almak yeterli olacaktır.

19 Kasım 1923 Gazi Mustafa Kemal Paşa, Halk Fırkası (Genel Başkan Vekilliği’ni İsmet İnönü’ye devreder.

19 Ekim 1927 Gazi Mustafa Kemal Paşa, bütün malını Cumhuriyet Halk Partisine bırakır.

19 Aralık 1953 CHP’nin yeni genel merkezi Ankara’da törenle açılır.

19 yıl 14 Mayıs 1950’de birbirlerine darılan İsmet İnönü ve Celal Bayar 19 yıl sonra 14 Mayıs 1969′de el sıkarak barışır.

38 yıl 14 Aralık 1953’de 6195 sayılı yasayla CHP arşivine el konulur. 38 yıl sonra 1991 yılında CHP arşivinin ‘Devlet Arşivi’ niteliği taşıdığı kanısına varılır. (6195 bir fazlasıyla 19’un 326 katı). (23.12.2001/Hürriyet Gazetesi)

57 yıl CHP kuruluşundan 57 yıl sonra 12 Eylül 1980 askeri harekâtı ile kapatılır. (19’un 3 katı 57’dir )

CHP’nin kapanmasının ardından ise 12 yıl geçmiştir. 19 Haziran 1992’de TBMM’nin kabul ettiği 3820 Sayılı yasayla CHP yeniden açılır.

Yine aynı ay ve günde yani 9 Eylül 19?2 tarihinde tekrar açılır. O gün yapılan 25. Kurultay’da, Cenel Başkanlığına Atatürk, İnönü ve Ecevit’ten sonra 1338 doğumlu Deniz Baykal seçilir. (1938, 19’un 102 katı)

76 yıl CHP, tam 76 yıl sonra 19 Nisan 1999 günü ilk defa baraja takılarak Meclis dışınla kalır. (19’un 4 katı 76’dır )

19 Nisan sabahı ve CHP

19 Nisan sabahı gazete sayfalarındı, 19 Nisan Genel Seçimlerin’in hemen öncesinde: “CHP’nin geleceği 19 Nisan sabahı ortaya çıkacak skora bakılarak değerlendirilecek.

Baraj geçilemez ise, CHP’de kongreler dönemi başlayabilir. Fikri Sağlar gibi parti içindeki tartışmayı 19 Nisan’a erteleyenlerin gücü Baykal ve ekibinin de karnesini belirleyecek,” yorumları yapıldı.

Cumhuriyet Halk Partisi, tam 76 yıl sonra 19 Nisan sabahı (1999) ilk defa baraja takılarak Meclis dışında kalır.

Bu konuyu Halim Bahadır, gazetesindeki köşesinde; “…işte Deniz Baykal Atatürk’ün kurduğu partiyi 76 yıl sonra barajın altında bırakma başarısını göstererek, siyasal kariyerine altın bir sayfa ekledi…” diyerek dile getirdi. (22.04.1999/Posta Gazetesi )

19 Mayıs 1999 bu gelişmelerden sonra Deniz Baykal 19 Mayıs öğleden sonra CHP Genel Merkezi’ndeki odasını boşaltarak parti merkezinden ayrıldı. (20 Mayıs 1999/Zaman Gazetesi)

“19 Ekip Yer Alacak”

CHP’de partinin yeniden yapılandırılması çerçevesinde Türkiye seferberliği başlatılır. 15 Ağustos’a kadar sürecek olan Türkiye seferberliğinde MYK ve PM üyelerinden 19 ekip yer alır. (29 Temmuz 1999/Zaman Gazetesi)

“CHP’ye de 1,9 trilyon yardım”

Son seçimlerde yüzde 8,71 oy alarak genel ülke barajının altında kalan CHP de, Siyasi Partiler Kanunu’ndaki devlet yardımı için konulan % 7’lik barajı aştığı için 1,9 trilyon yardım alacak. (26 Ekim 2000 / Zaman Gazetesi)

DSP lideri Bülent Ecevit’in hayatında 19′rakamı’nın önemli bir yeri var.

Y.A.Ş KARARLARI VE ’58′

1996 yılında Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık görevini devralmasından sonra ülkemizde enteresan bazı gelişmeler oldu. Bu gelişmeler birçok dedikodu ve endişeyi de beraberinde getirdi. Özellikle bu dönemde 58 ve 59 sayısının içinde geçtiği tartışmalar gündeme gelirken, bu sayının kendisi veya katları da hükümetin icraatlarında yerini alıyordu. Bazen de ülkemizde halkın büyük bir kısmını ilgilendiren bir rakam oluyordu.

O dönemde ve daha sonra ülkemizdeki bu sayı ile bağlantılı gelişmeler nelerdi bir hatırlayalım;

Erbakan’ın Başkanlığı’nda ilk defa toplanan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) 29 subayın (58’in yarısı) Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile ilişiğinin kesilmesini kararlaştırdı. (04.08.1996)

Ardından 1997 yılma girmeye 58 gün kala 3 Kasım 1996’da Başbakan’ın “fasafiso” diye isimlendirdiği meşhur Susurluk kazası meydana geldi.Ülkede bu kazanın tartışmaları sürerken Aralık ayında ikinci defa Başbakan Erbakan başkanlığında toplanan YAŞ, bu defa 29’un iki katı olan toplam 58 kişinin (28’i subay ve 30 astsubay olmak üzere) irticai faaliyette bulunduğu gerekçesiyle TSK ile ilişiğini kesti. (10.12.1996) Bu arada bazı medya organları, askerlikle ilişiği kesilenleri, Fethullah Gülen bu sözde taraflılık var ile irtibatlı göstermeye çalıştılar.

Susurluk kazası sonrası çeşitli karanlık mihrakların, gerçeklerin saptırılması ve başka emellerini gerçekleştirebilmesi için fırsattan istifade, yaptıkları manipülasyonlar da dikkati çekti. Cumhurbaşkanının başkanlığında Başbakan Erbakan ve siyasi parti liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Liderler Zirvesi’nde, (26 Aralık 1996) MİT tarafından hazırlandığı ve Başbakan tarafından okunduğu ileri sürülen Susurluk listesinde’, Fethullah Gülen’in isminin de bulunduğu iddia edildi.

Bu iddianın bazı basın organlarında yer almasından sonra liderlerden Cumhurbaşkanı Süleyman Demire!; “Susurluk hadisesi ile ilgili Çankaya’da yapılan toplantıda Fethullah Gülen’in adı geçmemiştir. Söz konusu dahi olmamıştır.” (4 Ocak 1997/Yeniyüzyıl Gazetesi)

ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz; “MİT tarafından hazırlanan 58 kişilik listede Fethullah Gülen’in isminin yer aldığı iddiası şaşkınlık ve üzüntü vericidir. Herhalde Türkiye’deki kanunsuz işlere en son adı karıştırılabilecek kişi Fethullah Gülen’dir.” (28 Aralık 1996/Yenişafak Gazetesi)

DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit; “Çok üzüldüm hayret ettim, ama Fethullah Gülen’in üzülmemesini dilerim. Çünkü böyle bir iddiayı Türkiye’de aklı başında hiç kimse ciddiye almayacaktır. Sayı önce 58 kişiydi nasıl olduysa bu sayı dışarıda 59’a çıkmış. Fakat kaça çıkarsa çıksın bunda onun yeri olmayacaktır.” (28 Aralık 1996/Zaman Gazetesi) demişlerdi.

Zirveye katılan liderlerin “58 isim var” yönündeki net ifadesi bilinirken ve basında yer alırken TV’lerden Kanal D’nin sayıyı 59 vermesi (26.12.1996 Akşam ve gece haberleri) ve Fethullah Gülen’in ismini söylemesi anlamlı bulundu ve bugüne kadar da konu açıklığa kavuşmadı.

Aralık ayının son haftasında alevlenen tartışmalara Zaman Gazetesi 1 Ocak’ta büyük puntolarla “Liste kimin” diyerek olaya çok ciddi ve geniş bir şekilde tepki gösterdi. Yani Susurluk kazasından 59 gün sonra. Yaptığımız araştırmalardan öğrendiğimize göre Gülen, Kasım 1938 doğumlu. Yani tartışmaların başladığı Kasım ayında 58 yaşını tamamlamış, 59 yaşına girmiş oluyor. Acaba Gülen’i 58’lerin içine sokmak istedikleri halde 59’una girmesi, adeta sayıların dahi yalanlaması mı idi?..

59. gün 28 Şubat

Ülke, 1997 yılına daha önce de bahsettiğimiz gibi Susurluk listesi ve Refahyol hükümeti icraatlarıyla ilgili tartışmalarla girerken, tam 59 gün sonra, yani 28 Şubat’ta tarihinin en uzun MGK toplantısı yaptı. MİT ve TSK tarafından hazırlanan raporlar görüşüldü. Refahyol Hükümetinin de icraatlarının ele alındığı toplantı sonrasında alınan kararlardan 18 maddesi basında yayınlandı. Başbakan Erbakan, MGK bildirisini ancak üç gün sonra imzaladı. Refahyol hükümeti ülkedeki tartışmalara ve üzerindeki baskılara daha fazla dayanamaz ve görevi Başbakan Mesut Yılmaz’a devretmek mecburiyetinde kaldı. Bu defa Başbakan Mesut Yılmaz Başkanlığında toplanan YAŞ toplantısında, 59 kişinin askerlikle ilişikleri kesilmesine karar verildi. (12 Aralık 1997) Aradan 55. ve 56. hükümetler geçtikten sonra 57. Hükümet döneminde Başbakan Ecevit’in Başbakanlığında alınan YAŞ kararları ile disiplinsizlikleri sebebiyle yine 58 kişinin askeriyeyle ilişiği kesildi. (6.8.1999)

58 veya katlan gündemde

19 rakamının üç katının bir fazlası 58 sayısı, bir süre ortalarda görünmedi. Ama 1999 ve 2000 yılında tekrar gazete manşetlerinde ve gündemde önümüze, bir başka yönüyle almaya başladı.

Harun 58 kilo’da Avrupa Şampiyonu

.Avrupa Serbest Güreş Şampiyonası finalinde, rakibi Michel Liuzzi yenen 58 kilo güreşçimiz Harun Doğan, şeref kürsüsüne çıkarak İstiklal Marşımızı bütün Avrupa’ya dinletti. (19.04.1999)

“Af cezaevlerini boşaltacak”

“58 bin kişi çıkacak”

Koalisyon ortakları arasında tartışmaya açılan af ve ceza indirimi getiren taslak, cezaevlerinde yatan toplam 69 bin 339 tutuklu ve hükümlünün yaklaşık 58 binini kapsıyor. (4.08.1999/ Zaman Gazetesi)

Kadınlarda 58, Erkeklerde 60 yaş sının yasalaştı.

Sosyal Güvenlik sisteminde değişiklik yapan tasarı yasalaşarak TBMM Genel Kurulu, kamuoyunda büyük tartışma yaratan Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısını uzun süren bir görüşme süreci sonunda kabul etti. Yasayla yeni işe başlayan kadınlar 58, erkekler ise 60 yaşında emekli olabilecek. (2 5.08.1999/Gazeteler )

“Yüzde 5,8 geriledik”

DİE; yılın ikinci üç aylık döneminde büyüme hızını da yüzde eksi 3,4 olarak açıkladı. İlk altı aydaki gerileme ise yüzde 5,8 oldu. (1.09.1999/ Zaman Gazetesi)

“5,8 Geçmiş olsun”

7,4 büyüklüğündeki ilk depremden sonra meydana geldi 5,8 lik şiddetli artçı, şok yarattı. (14.09.1999/ Hürriyet Gazetesi)

“5,8 Şeytanı”

Birkaç gündür kendisinden haber alınamayan 19 yaşındaki Şehriban Coşkunfırat’ı 5,8 şiddetindeki depremin ardından şeytan kurban istedi diyerek Ortaköy mezarlığındı sevgilisi Engin Arslan ve Ömer Çelik ile birlikte vahşice öldürdüklerini itiraf eden Zinnur Gülşah Dinçer ifadesinde, …Ertesi gün 13 Eylül’dü. İstanbul’da 5,8 şiddetinde deprem oldu. Engin; “Hepimiz öleceğiz. Bana mesaj geldi. Şeytana kurban vermemiz gerekiyor” dedi. Bu mesajı ben’de aldığımı söyledim. Daha sonra öldürdük.

Aynı gün ise Adana’dan gelen haber Satanizm anlayışının ne kadar yaygınlaştığı gün yüzüne çıkardı. (21.09.1999/ Hürriyet Gazetesi)

58 kilo güreşçimiz Dünya Şampiyonu

34. Dünya Güreş Şampiyonasının final gününde, İranlı rakibini 31 yenen 58 kilo güreşçimiz Harun Doğan, şeref kürsüsünün en üst basamağına çıkarak İstiklal Marşımızı bütün dünyaya dinletti. Türkiye 1 altın ve 2 bronz madalya kazanarak 4.sırada kaldı. (12.10.1999)

“Faize günde 58,7 trilyon” (4.1.2000/ Zaman Gazetesi)

“Vatandaşa artçı şok. 5.8” (4.2.2000 / Güneş gazetesi)

“Standbay’lı ilk antlaşma can yaktı. Enflasyon 5.8” (4.2.2000/ Zaman Gazetesi)

“İlk hac kafilesi önümüzdeki Çarşamba günü çıkıyor.”

“Yaş ortalaması 58”

“Hac Dairesi Başkanı Kurt: Hacca hazırız. Hacı adaylarımızın yaş ortalaması ise 58. Daha genç hacca gidelim.” dedi. (14.2.2000/Zaman Gazetesi)

“Resmi Gazetenin yıllık abone fiyatına yüzde 58 zam yaptı ” (28.02.2000/Zaman) Bolvadin’de 5,8’lik deprem”

Afyon’un Bolvadin ilçesinde meydana gelen 5.8’lik deprem yine can aldı. Konya’nın Akşehir ilçesine bağlı Yaşarlar Köyü camiinin minaresinin yıkılması sonucu meydana gelen yangında teravih namazı kılan cemaatten 5 kişi yanarak can verdi. (17.12.2000/Gazeteler)

19′un üç katının bir fazlası olan 58 sayısı bir dönem yüzünü böyle gösterdi.] sh: 80-85

GATES’İN ASCII DEĞERİ

Araştırmacı-yazar Aydoğan Vatandaş ‘Kıyametin Gizli Tarihi’ kitabında 666 sayısı ile ilgili bazı ilginç tespitler aktarır:

“Kitabı Mukaddes’in Esinlemeler bölümünde Şeytan ile ilgili bilgiler verilirken Şeytanın sayısının 666 olduğu belirtilerek insanlar uyarılır. Hıristiyanlar söz konusu ayetlerden yola çıkarak bazı araştırmalara girişmiş, dünya politikalarını etkileyen bazı önemli şahsiyetlerin isimlerinin rakamsa! karşılığının 666’yı verdiği ortaya çıkmıştır. Buna göre Hitlerin yanısıra Napolyon ve Stalin’in rakamsal karşılığı da 666’dır. Daha da şaşırtıcı olan ise Microsoft İmparatorluğunun sahibi olan William Henry Gates’in rakamsal karşılığının da 666 olmasıdır.”Bilindiği gibi İslam’dan çok önceki devirlerde harflere rakam değeri verilmiş. Bu yöntem kullanılarak Arap, Fars ve Türk Edebiyatında hâdiselerin tarihlerinin yazıldığı, olayların kaydedildiği de bilinmektedir. Ebced veya cifir diye isimlendirdiğimiz bu yönteme benzer şekilde bilgisayarda da her bir karakterin bir ASCII değeri vardır. 1998 yılı sonu itibariyle 80 milyar doları aşan kişisel serveti ile dünyanın en zengin adamı olarak bilinen Microsoft’un patronu Bill Gates, hakkında gazeteci-yazar ‘Murat Birsel’in İzlenimleri’ köşesinde; “Bili Gates’in Şeytani İşleri”başlıklı yazısında: Bilgisayar dünyasının en güçlü isimlerinden Bili Gates’te şeytan tüyü var mı? Var galiba, ama bulmak için de bilgisayarcı gibi bakmak lazım. Bili Gates’in gerçek ismi, ‘William Henry Gates III’. Şu anda Bili Gates III diye biliniyor (Yani ismin üçüncü kuşağı). Bu ismi oluşturan karakterleri ASCII değerlerine dönüştürüp ekliyorsunuz… B (66) + I (73) + L (76) + L (76) + G (71) + A (65) + T (84) + E (69) + S (83) + 3= 666. Yani Hıristiyanlar için şeytanın rakamı. Yok artık daha neler, dediniz… Ben size daha neler var göstereyim. Bili Gates’in eserlerine bakın… Meselâ; MSDOS 6.21 ASCII olarak açalım: 77 + 83 + 45 + 68 + 79 + 83 + 32 + 54 + 46 + 50 + 49 = 666. Hadi gelin bir de şuna bakın WINDOWS 95: 87 + 73 + 78 + 68 + 79 + 87 + 83 + 57 + 53 + 1=666! Tesadüfüm mü, diye soruyor.] sh: 100-101

Kaynak: Mustafa YAKUTCAN, Tanrı Zar Atmaz ,Karakutu Yayınları, 1 .Baskı 2002 Kasım İstanbul

YOKLUĞUN NİHAYETİNDE GAYET VAR OLUNUR


Var olmak, ahlaklı olmak, mistik olmak, yaşarken hayatın arka planındaki geçirebileceğimiz evrelerdir. Yokluk, ahlak ve mistisizm birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu bağlılık yoluyla birey bir bütünlüğe kavuşur ve büyük bir dinginlikle ölümle varlık yolculuğuna çıkar. Yokluğun hayata yansıdığı evrede birey ahlak yoluyla mistisizme ve mistisizm yoluyla hakiki ölümüne ulaşır ve böylece ebedi dönüş gerçekleşir.

Mistisizm ahlakın aksine bir içe dalış eylemidir. Yokluğumuzun en yoğun gerçekleşme biçimide içe dalıştır. Uçsuz bucaksız yolculuklarımızda üzüntülerimizin, umutsuzluklarımızın uçup gittiğini fark ederiz. İçimizde geniş alanların açıldığını, gözlerimizin yaşlandığını, bedenimizin kasıldığını duyumsarız. Bütün her şeyin bulanıklaştığı, derin tünellerin açıldığı, sevdiğimiz ölülerin bizimle kucaklaştığı bu esrik/sarhoş ruh halimiz bizi belki de bu sıradan hayatta ulaşabileceğimiz en yüksek tepelere çıkarır.

Yokluk hareketimiz ahlakla, mistik deneyimle, binlerce yıllık serüvenin boşluğundan duyulan hoşnutsuzlukla şiddete, paraya teslim olan insan türünün karşısına çıkar. Mistik yolculuk, hiçliğin içinde hiçliğe doğru giden bir yolculuktur. Mistik deneyim hiçlik deneyimidir. Yokluk işte bu hiçliğin içinden fışkırır.

Herkes bilinçli veya bilinçsiz olarak bu hayatın kendine yitmediğinin farkındadır. Hırçınlığının nedeni budur. Gelip geçici heyecanlar, zevkler huzursuzluk yaratır ve bu da hayat da şiddetin birikmesine yol açar. Bunun ilacı mistik yolculuktur

Ölüme doğru giderken hiçliğe karşı çıkamazsınız. Hiçliğin ne olduğunu araştırmak belki de en önemli çalışmadır. Bu çalışına bir inanç çalışmasıdır. Hiçliğe inanmak yoğun bir mistik yolculuğugerektirir. Derin karanlıkların, içinde aydınlığa kavuşmak olarak özetlenebilecek bu olağanüstü, hayat-ötesi yolculuk esrimeye yol açarak hiçliğin içindeki yokluğu açığa çıkarır.

Bu mistik, yolculuğun ön koşulu yokluğun hayattaki yansıması olan bireysel ahlaktır. Bu ahlak hiçliğin içindeki yokluğa inancın doğrudan ifadesidir.

Bu meyanda temelde varlık vardır ve yokluklar onun üzerinde hareket eder. Yokluk bir eylem olduğu içinde dengesizlik barındırır. İnsan zanneder ki varlık her şeyi kaplıyor. Varlık, yokluk hareketinin üzerinde kaydığı zemindir.

Yokluklar varlığın içinde otururlar. Varlık yokluğun dışına çıkamaz.

Ölüm varlığı değil hayatı sona erdirir. Hayattaki varlıkölümden sonraki yokluğu hiçlik olarak algılar.

Yokluk bir patlamadır. Bu patlamanın dış görünüşü cinselliktir. Şehvet tıpkı elektrik gibi kaçıcı, uçucudur. Yoklukla varlık arasındaki boşlukta nefs ortaya çıkar.

İnsan adındaki yokluk sadece bir varsayımdır. Sırf fiziksel benzerlikten yola çıkılarak yapılmış bir sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma hareketini durdurmakta ve sanki bir amaç varmış yanılgısına neden olmaktadır.

İnsan adı ve kavramı tüm araştırmaların yanlış bir yöne sapmasına neden olmuştur. İnsan böyledir, şöyledir, tepkileri şudur şeklindeki genellemeler tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. İnsan yoktur, yokluk vardır. İnsan belirli bir sınıflandırmanın içindeki bir addır, gerçekliği yoktur

Yokluk serüveni içinde şu an bulunduğumuz aşamayı evren ve bulunduğumuz arzıda dünya olarak adlandırmışız. Yokluğun kendini birdenbire içinde bulduğu ve hiçbir zaman benimseyemediği ve çoğu zaman garipsediği dünya, sadece bir yüzeydir. Dil, duygular, hayaller, düşler bu yüzeyi delmektedir. Dünya genellikle yokluğumuz için kaçmak, kurtulmak istediğimiz bir engel olarak kalmaktadır. Hep ötesinde başka yerde olmak. Yokluğun dünyayla hiç bilmeyen bir uyumsuzluğu vardır. Burası değil, şurası da değil Böylece serüven başlar.

Hiçbir yerde olmamak diye özetlenebilecek yokluk serüveni dünyayla kaçıcı bir ilişki kurar. Ben yokum, başka yerdeyim. Bu başka yer her zaman bir olabilirliliktir. Gerçekleşemeyecek hayalle yokluk arasındaki bağlantı kaçışa zemin hazırlar. Kaçış dünyanın maddeselliğini yok eder. Dünya kaçıp giden, kaybolan görüntülerden ibarettir. Kusura bakma hemen gitmeliyim. Çabuk, daha çabuk. Düşler, hayaller kaçışla eşzamanda oluşur. Hep bulunabilecek bir şey vardır. O şey ortaya çıktığında öldürücü can sıkıntısı yokluğu dünyaya çiviler. Bu çivilemeyi her zaman bir patlama izler.

Yokluk hareketini bu dünyada kendini hayatla ortaya koymakladır ama bazı uç durumlarda yokluk hareketi hayatın sınırlarını aşar. Hayatın sınırlarını belirleyen biyolojik varlığımızın bu uç durumlarda bizi kapalı bir yere hapsettiği duygusuna kapılırız. Bu kapalı yerden birden esrimeyle/cezbeyle/vecdle çıkarız. Biyolojik varlığımızın dışında uçmaya başlarız. Bütün bedenimiz kasılır, gözlerimiz kapanır ve böylece bütün sonsuz evrenleri bir çırpıda dolaşırız.

Yokluk hayata nasıl dönüşmüştür?

Hayat kendi içindeki güçlerle hayatı yaratabilir miydi?

Hayatı aşan bir gücün varlığını gösteren en önemli belirti, zahirî hayatın sonluluğudur. Sonlu bir oluşumun mümkün olması, sonsuz bir hareketin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yoksa her şey yokluğa mahkum olurdu.

Sonsuzluk ölümsüzlük demek değildir.

Ölümün bir son değil bir yenilenme olması, sonsuz yokluk hareketinin doğrudan bir sonucudur. Ölüm hayatın bitmesi anlamına geldiğine göre ölümsüzlük hayatın bitmemesi demektir. Hayatın bir başlangıcı ve bir de sonu vardır, o halde ölümsüzlük yoktur.

Hayatın öncesini ve sonrasını içine alan yokluk hareketi midir? Yokluk başlangıçsız ve sonsuz mudur? Ölüm yokluğun geçiş noktalarından biri midir? Hayattan yokluğa geçiş esrimeye, yokluğun hayata geçişi dehşet duygusuna neden olur. Burada dikkati çeken yokluk ile hayat arasındaki uyumsuzluktur. Hayat yokluğu içine alamamakta, bu da hayat içindeki en değişmez, belirgin duygu olan korkuya neden olmaktadır. Korku her zaman hayata neden olan temel yokluk hareketmizin hayatın biyolojik yapısının çerçevesini kırmasının sonucudur. Korkudan sonra yokluk hareketi yavaşlar ve geri çekilir, böylece biyolojik varlığımız kendini onarır.

Hayat neden fiyaskodur?

Hayatı gülünç hale getiren, güçsüz insanların oynadığı güç oyunudur. Biyolojik varlığımız yokluk hareketini içine alamadığı zaman, esrimenin içine girerek sonsuz bir hızla hayatın dışına çıkarız. Esrime, hayatın dışına çıktığımızı gösteren bir yokluk durumu olarak, hayat öncesi başlangıçsızlığınızı ve hayat sonrası sonsuzluğumuzu hissetme biçimimizdir.

Hayatımızı küçük görmemize yol açan olgu, hayatın kendi yokluk gücümüzü yansıtacak donanıma sahip olmamasıdır.

Hayat yokluk hareketini içine alamadığı zaman olumsuz tepkisini depresyonla verir. Zannedilenin aksine depresyonda hızlanmış ve biyolojik yapımızı tehdit eder hale gelmişin biyolojik yapımız ancak düşük düzeydeki yokluk hareketine dayanıklıdır.  Sınır durumlarda, hayat kendini ya esrime, ya da nefsin zevklerini öldürmenin yoluna düşer. Aşk ve nefsde, biyolojik varlığımız yokluk hareketinin hızı karşısında alt-üst olur.

Esrime/cezbe/vecd, yokluk hareketini hayatın çerçevesineyamamasının belirtisidir. Esrimede biyolojik varlığın ötesindeki hareketimizi duyumsarız. Hiçliğin bir yokluk hareketi olduğunu farkederiz. Hiçlik yokluğun değil, hayatın yokluğudur. Hiçlik, yokluğumuzun hayatın ötekisindeki hareket imidir. Hiçlik, hayat-dışı yokluktur.

Dehşet duygusu, yüksek yokluk hareketinin biyolojik varlığımızın tepe noktasını aşarak, hiçliğe dalmasının hayatsal algılamayı alt-üst etmesinden kaynaklanan bütün sıkıntı ve kaygımız, yokluğumuzun biyolojik varlığımızın dar kalıplarına sığamamasından doğmaktadır. Nefsin yüksek hareketine dayanamayan bedenin çaresiz, umutsuz çırpınışlarını, kasılmalarını göz önüne getirin.

Kadın ile erkek arasında bitmek tükenmek bilmeyen tatminsizliğin kaynağı, erkek ile kadının kurdukları ortak hayatın ikisi arasındaki yüksek hareketin için yetersiz olmasıdır. Hiç tatmin olmayan temel bir arzu vardır. İnsan neslindeki ortak hayat, arzunun neden olduğu hayalleri tatmin etmekten o kadar uzaktır ki, erkek ile kadın arasındaki arzular biyolojik varlığımızın, daha doğrusu bedenlerimizin tatmin edeceği küçük istekler karşısında her zaman hayat dışına çıkarlar. Bu çıkış iki yolla olur: esrime veya nefsi öldürmek. Nefsi öldürmek hayatı yadsıyan bir yokluk çığlığıyken, esrime arzuyu hiçliğin derinliklerinde gezdirirken hayatı erteleyerek onu korur.

Hayal veya-düş, yokluk hareketi hayat tarafından emilemeyen bölümüdür. Biyolojik varlığımızdan taşan bitmek tükenmez arzuları hayatı ve anlamım küçümsememize neden olur, evet, evet hayat fiyaskodur. Bizi avutan her zaman sevgilimizle yarattığımız hayal ülkeleridir. İşte bu hayal ülkeleri yokluğun hareket kazandığı yerlerdir.

Ebedi dönüş, sonsuzluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Ya ebedi dönüş vardır ya da hiçbir şey yoktur. Ebedi dönüş olmasaydı, bugün var olamazdık. Yokluk ancak ebedi dönüşle anlamını buluyor. Yoksa hayatımızdaki rastlantılar bizim için gereklilik haline gelemezlerdi.

Ebedi dönüşün bu hayattaki itici gücü kadınla erkek arasındaki farklılaşmadan doğan gerilimdir. Bu gerilimin neden olduğu çekim hepimizi döndürmektedir.

Hayatın ayrıcalıklı anlar mı diğer anlardan ayıran nedir.?

Günler günlerin üzerine amaçsızca yığılırken bir an içimizi dolduran coşkunun kaymağı nedir?

Gösterilen bütün yabalar sonuçsuz kalmasına rağmen nasıl oluyor da bu çabalar bazı özel anlarda anlam kazanabiliyor?

Bu anlar ebedi dönüşün yeniden ivme kazandığı anlardır. İşte bu anlarda yenilenil ve ebedi dönüşe büyük bir güç katarız.

Umutsuzduk ve umutsuzluğumuz bizi hareketlendiriyordu. Bu berbat dünyadan hiçbir şey beklememize rağmen kendimiz ve sevdiklerimiz için çaba gösteriyoruz. Çalışmak ve her şeye rağmen Çalışmak işte yokluğumuza anlam kazandıran şey. Hiçbir şeyi olduğu yerde bırakamayız. İçimizdeki gücü her şeye yansıtmalıyız. Umutsuzluğu bir yokluk ilkesi haline getirmeliyiz. Çünkü sonsuzluğu ancak umutsuzluğumuz aracılığıyla kavrayabiliriz. En tehlikeli ve kaçınılması gereken şey umutlu olmak ve bu nedenle beklemektir. Umutlu olmak, edilgen olarak bu dünyadan size iyi bir şeyler sunmasını beklemek demektir. Böyle bir davranış kendimizi alçaltmak demektir. Bu dünyada beklemek yerine eyleme geçmeliyiz. Ebedi dönüşü hızlandırarak ve farklılaştırarak yokluk hareketinin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Hayat sürerken yokluğumuzun temel referanslarına kavuşuruz. Bazı yokluklar bizi sonsuz döngünün içine sokar. Dönüp dururken aynı yokluklarla temas ederiz Aynı yokluklarla olan temaslar sonsuzca yinelenirken hayatın sınırlılığından, sonluluğundan, yokluğun sınırsızlığına, sonsuzluğuna geçeriz. Bu yokluklar bizi ebedi donüşe hazırlarlar. Tek bir yokluk bu referanslar olmadan geri dönemez. Bu referanslar her zaman geri gelen tarih teki adlardır. Bu adlar herbirimizin ebedi dönüşteki geçiş noktalarıdır.

Olup biteni daha iyi görmek ve kavramak için zevk ve acının nasıl oluştuğuna bakmalıyız. Organlarımızın aldıkları darbeleri veya maruz kaldıkları mikrobik saldırıları bildirme biçimi acıdır. Zevk ise organların önceden programlanmış bir amacı gerçekleştirmesinden doğar. Zevk her zaman aynı yollardan geçer. Zevk sonsuzca yinelenen aynı hareketlerden doğar. Acı her zaman beklenmeyendir. Zevk programlıyken, acı programsızdır. Bir yokluğun ebedi dönüşünün referans noktalarındaki yokluklar onun ebedi dönüşünü sağladıklarından sürekli yinelenen zevki üretirler.

Hepimizin kendi olduğunu farkettiği sonsuz yokluklar vardır. Hepimiz bu referans noktalarını izleyerek gelecekteki sonsuz dönüşlere hazırlanırız.

Hepimizin kadınları ve erkekleri vardır. Bu kadınlardan veya erkeklerden geçerek yokluğun ebedi dönüşünü gerçekleştiririz. Nefsânî hallerin sonsuzluğa açılmasının anlamı, ebedi dönüşün erkek kadın arasındaki hareketine dönüşmesi aşamasında ortaya çıkar. Erkek kadınını, kadın erkeğini bulurken o kadını veya erkeği sonsuz dönüşün değişmez bir referansı haline getirir Ve yaşanan aşk, ebedi yokluğa, ebedi dönüş olarak yansır.

Bütün yanlışlık, hayat ile yokluğu aynı görmekten kaynaklanmaktadır. Hayat ile yokluk arasında farklılık ve gerilim vardır. Bu olguyu ebedi dönüşle aşmaya çalışırız.

Yokluk sonsuz sayıda gerçekleşen hayattan geçmektedir. Hayatlar aynı referans noktalarından geçerek yokluğu görünür hale getirirler.

**

 Not: Bir varoluşcu yazının “yokluk hareketi” üzerinden okumasıdır”.

Derleme Kaynak:
Mehmet Mukadder YAKUPOĞLU, Varoluş, Ahlak Ve Ölüm, Birinci Basım,  2001 Ankara sh:9-17



 

TÜRK-ARAP MÜNASEBETLERİNİN BOZULMASI


Bildiğimiz gibi I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Almanya-Avusturya ve Bulgaristan ile müttefikti.

Mehmet Akif, Arap şeyhlerini İngilizlere dönmekten vazgeçirip Osmanlı’ya kazandırmak için Arabistan’a yollanmış. Dönüşünden sonra, bir ara Almanya’ya giderken yolda Viyana’ya uğramış. Şehre varmış ki ne görsün; olanca kilise çanları veryansın çalıyor; şehir velvele içinde. Akif içinden, “E, hadi bakalım, her halde ya biz ya da müttefiklerimiz bir zafer kazandı da onu kutluyorlar.” demiş. Ama soracağı da tutmuş. Aldığı cevap şu: İngiliz General Allenby Kudüs’e girdi. Onu kutluyoruz [Berkes, Niyazi; İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm, 2.baskı, Ank. 1979, s. 18.].

Bu hâdise Osmanlı’nın Hristiyanlar tarafından aldatıldığının bir delilidir.

Bir tane daha:

Arap bağımsızlık hareketi yavaş gelişmekteydi. Doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hristiyandı[Mansfield, Peter; Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Çeviren: Nuran Ülken, İstanbul 1975. s: 30.].

Buyrun bir tane daha:

Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Arap milliyetçiliğinin ilk ocaklarından biri oldu. Bu misyonerlerin bugün en son temsilcileri bile, Arapları Türk boyunduruğundan kurtarmada kendilerinin ne kadar büyük rolü olduğunu kıvançla hatırlarlar [Berkes, a.g.e., s. 22] .

Kitapta geniş olarak okuyacağınız bizim ve Arapların cehaletine bir kaç misâl vermek’ istiyoruz. Böylece siz muhterem okuyucular, henüz kitabın başında Türk-Arap ilişkilerinde Hristiyanlık kadar cehaletin de önemli yer tuttuğunu göreceksiniz:

Şevket Süreyya Aydemir, İngilizlerin şöyle bir düzmece oyun ile Arapları kandırdığını anlatır. Bu uydurma propagandanın az da olsa etkisinin görülmesi, o günkü cehaleti ortaya koyması bakımından çok ilginçtir.

İngilizler, “Araplara yalnız silâh, para ve diğer yardımlarda bulunmazlar. Aynı zamanda propaganda malzemesi de kullanılır. Ve isyancılar bu propaganda malzemesini, omuzlarında bayrak gibi çöllere taşırlar. Meselâ şunları verelim:

Muhyiddin-i Arabî, bir Arap bilgini ve mutasavvıfıdır. 1165te doğmuş 1240′ta vefat etmiştir. Kabri Şam’dadır. Yani altı yüzyıl evvel yaşamıştır. Ama tam Arap isyanı sırasında ortaya onun bir kehâneti yayılır. Buna göre; “birgün bir “Ennebi”gelecektir.”

“Ennebi-El Nebi” Peygamber demektir. Demek ki bir Peygamber beklenmektedir. Bu müjde şöyle tamamlanır: Bu peygamber Mısır’dan çıkacaktır. Nil suyunu Sînâ çölüne akıtacaktır. Ve Araplık, o zaman kurtulacaktır. Hem de Ennebî, artık zuhur etmiştir. Yani çıkmış, görünmüştür. Bu “Ennebî”, Mısır’daki İngiliz kuvvetleri Başkumandanı ve İngiliz Mareşali Allenby’dir.

Bu isim, Arapça alfabe ile ve eski Osmanlıca’da da olduğu gibi “Alnebi” olarak yazılır. Arapça’da “Ennebî” “El-Nebî” olarak yazılır. Nil suyu da Sînâ çölüne ulaşmıştır. O halde Arapların kurtuluş saati de çalmıştır. [Aydemir, Ş. Süreyya; Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, istanbul 1978, c. III, s. 290-21.]

-Elbetteki Muhyiddin-i Arabî bu şekilde birşey yazmamıştır. Ancak o günün (1915) şartlarında buna inananların varolabileceği İngilizleri bu oyuna sevketmiştir.

Cemal Paşanın yaveri, sonraları Atatürkçü Falih Rıfkı Atay 1916  da Enver ve Cemal Paşa’larla Peygamber Efendimiz’in ravzasını ziyaret ederler. Namaza dururlar. Bazı fakir Araplar namaz esnasında su satarlar, almaları için zorlarlar. Namaz esnasında suyu içip para verirler[Atay, Falih Rıfkı; Zeytindağı, İstanbul 1981, s. 55-56.]. Hem bizden hem Araplar’dan cehalet. Bu insanlar elbette aldatılabilir.

İttihad ve Terakki Partisi’nin 1909′dan sonra Araplara yönelik politikaları hatalıdır. Meselâ Arapların din eğitimi dışındaki eğitiminde, Türkçe mecburiyeti getirilmiştir [Mansfield, a.g.e., s. 46.]. Anlamsız ve de kritik günlerde Arapların tepkisine yol açmıştır. Bu da İngilizlerin maksadına yönelik sonuç veriyor.

Herşeye rağmen birçok Arap, I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer alıyor. Meselâ Mart 1917 Gazze savunmalarında Türk ve Arap askerleri beraberce kahramanca savaşıyor. [Cemal Paşa; Hatıralar. 4. Baskı, İstanbul 1977, s. 230.]. Böyle olsa da oyun tutmuştur. Osmanlı yıkılmış Araplar İngilizlerin yanında yer almıştır.

İNGİLİZ’İN TÜRK DÜŞMANLIĞI

İngiltere Başbakanı Lloyd George, Türkler hakkında şunları söyler: “Bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlenmiş bir yara…” [Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni., 1.Kitap, s. 35.]. Başbakanları böyle konuşunca İngiliz askerlerine gayr-i insanî davranmak gayet normal geliyordu, İngilizler Sina-Tilistin Cephesi’nde esir aldıkları Türk askerlerini Kahire sokaklarında çıplak dolaştırdılar, Halife ve İmparatorluğu tezyif için[Atay, a.g.e.. S: 105..] Lloyd George, Kudüs’ü bizden alan Allenby için; “General Allenby’in adı, Haçlı seferlerinin sonuncusu ve en şereflisinin faili olarak her zaman hatırlanacaktır”[Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni., 1.Kitap, s. 35.]. Sh:38

1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında bir İngiliz diplomatları söylüyor:

“Batı’daki milliyetçilik akımını ezemediğimiz gibi, Pan-İslamizmi de ezemeyiz. Amacımız, parçalamak, uzlaştırmak ve yönetmek olmalıdır. Parçalamak ve uzlaştırmak gereklidir; çünkü müslümanların, bir temel ilke olan ama şimdilik hemen hemen unutulmuş bulunan, “müslümanlar müslüman olmayanlar-yönetilmez” ilkesi etrafında toplanmalarını istemiyoruz” Sonyel, Salahi,Türk Kurtuluş Savaşı ve DışPolitika, Ankara1973,c.I,s.187

Meşhur casus Lawrence ise şunları söylüyor:

“Araplar hiçbir zaman bir bayrak altında toplanamayaklar ve tek bir devlet olamayacaklardır. Onlar için en mükemmel idare, Türk idaresidir. Biz kendi menfaatlerimizin icabı ola ihtiyarlamış ve değişen şartlara göre yaşama gücünü tazelememiş bu idareyi yıkacağız ve istediklerimizi elde edeceğiz, kat hiç bir zaman Türkler’in yerini alamayacağız. Bu yer, ebediyyen boş kalacaktır” [Kutay, Cemal, Tarihte Türkler-Araplar, İstanbul 1970, s. 247.]

Bu alıntımız tamamen doğrudur. İngiltere’nin maksadını ortaya koymakla beraber İslâm’ın güzel bir prensibinide belirtmektedir. Sh:74

YAHUDİLERİN TUTUMU

Ayrı bir konu olduğu için burada arz edemeyeceğiz, ancak biliyoruz ki II. Abdülhamid döneminde Yahudilerin arzularına gem vurulmuş, kendilerine itibar edilmemişti. Yahudiler II. Abdulhamid’i tahtan uzaklaştırmakla Filistin topraklarında yerleşme, sonrasında da devlet olma merhalelerine ereceklerini biliyorlardı. Bu sebeple de Jön Türk denilen grubun içerisine sızmışlar, İttihat ve Terakki ile bu maksatlarına ulaşmışlardır. Nitekim; “Arapların Jön Türklere gösterdikleri tepki, başlangıçta olumlu oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde önemli bir yerleri yoktur, “çoğu subay” birkaç Arap cemiyete girmiş ve liderli ile yanyana çalışmışlarsa da bunu Arap milliyetçileri olarak değil,Osmanlı vatandaşı olarak yapmışlardı. Aslında bu hareket içinde Osmanlı Yahudileri, Araplardan çok daha önemli rol oynamışlardı” [Mansfield;a.g.e,s.92.]

I.Dünya savaşında Nablus ve Gazze savaşlarını Yahudilerin ihanetleriyle kaybettik.[Ünal,Tahsin,TürkSiyasiTarihi1700-1958,5.Baskı,Ankara1978,s.447].

Genelkurmay Başkanlığı bir yayınında Filistin’deki Yahudi ihanetleri hakkında şunları söylemektedir:

“Filistin’de Siyonizm cereyanına taraftar bazı Musevilerin Osmanlı egemenliğini bozacak gizli örgütleri olduğu biliniyordu. Yapılan araştırma sonunda, birçok belgeler hükümetin Bu kuşkusunu doğrulamıştır. Bu gizli örgütün özel postası, mahkemesi, bayrağı ve doğrudan doğruya devletin egemenliğiyle ilgili diğer faaliyetlere rastlanmıştır. Bunun üzerine kesin tedbirler alınmış ve belirli bir süre içinde Osmanlı uyruğuna geçmek isteyen Fransız, İngiliz ve Rus musevileri yurt dışına çıkarılmıştır”[ GenelkurmayBaşkanlığı, ...Filistin-SinaCephesi, c.IV,Kısım,s.6-7].

HATALAR

Araplar’ın Hataları

Araplar İslâmiyet’le birlikte devamlı yükselmişler, inanılma sı zor bir zamanda büyük medeniyet sahibi olmuşlardır. Sebep İslâmiyet’e uymalarıdır. Yani Allah’ın dediklerini yapmalarıdır.

Araplar 1916′da Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Osmanlı kadar hatalı politika izlerse izlesin Hristiyan dünyasıyla birli halifenin ülkesine karşı gelinmemeliydi. İsyanın sonunda Araplar Batı’nın, özellikle İngiltere’nin kontrolüne girmişler 1945′e kadar durum bu şekilde kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet Rusya’nın etkisi görülmeye başlamış birçok Arap ülkesinde başta Irak, Suriye ve Mısır’da komünizm hızla yayılmıştır. 1970′lerden itibaren çeşitli sebeplerle bu sefer de yine Batı taraftarlığı başlamış ve günümüze gelindiğinde koca Ortadoğu Amerika’nın kontrolüne girmiştir.

Araplar bir Batı bir Sovyet taraftan olup, bunların kültürlerini yaşamaya çalışmıştır. Ancak ne kadar yazıktır ki ARAP ÂLEMİ 1916′DAN BERİ BİR KERE DAHİ OLSUN, NE İSTTİKLÂL MÜCADELELERİNDE, NE DE SONRASINDA İSLAMİYET’İ AKILLARINA GETİRMEMİŞLERDİR. İslâmiyet onlar için sadece salavât getirmek düzeyinde kalmıştır. 1988 yılın ilân edilen Filistin Devleti’nin anayasasına baktığımızda İslâmiyet’ten söz edilmiyor. İslâmiyet’i camilere gömmüşler [Halloum,a.g.e,s.259...vd.]

Araplar birleşmiyor. Başlarındaki diktatörler sırtlarını Batı ya da Sovyet’e dayamışlar, Batı’nın ahlâksızlıklarını yaşıyorlar. Araplar bunlardan kurtulduğu zaman birleşebilecektir.

Araplar kendi tarihlerini, Osmanlı ile olan münasebetlerini Batı tarihi ile okumaya son vermelidirler.

Türkler’in Hataları

Türkler’in yani en büyük hatamız; Batı’ya, Batı kültürüne yönelik, Batı’nın öğrettiği haliyle 1916 için Araplar’a kırılmak, onları ağır biçimde suçlamak ve yöneticilerimizin çoğunun İslâmlamiyein dostluk ve kardeşliğinden uzak olmalarıdır. Dış politikamızda izzet-i nefsimizi bir kenara bırakarak, Amerika’nın yörüngesine girmek ayrı bir hatadır. Aslında bütün mesele; hem Türkler’in hem de Araplar’ın İslâm olmayışıdır. Ne kadar yazılırsa yazılsın, meselenin bilinen bütün boyutları ne olursa olsun İslâmiyetbu hususda mihenk taşıdır. Türkiye 1949′da olduğu gibi birçok kereler Amerikan doları için Arapları yalnız bırakmıştır.

ORTADOĞU’NUN HUZURSUZLUĞU

Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da büyük bir huzursuzluğun Vıişandığı açıktır. Önce İngiliz ajanı Ağa Han’ın sözlerini aktaralım:

“Türkiye, zamanında tek bağımsız Müslüman ülke olarak dünyada yalnız başına ayakta durabilmiştir. Bütün eksiklerine rağmen İstanbul’daki rejim, İslâmlığın dünyevî yüceliğinin gözle görülür kalıntısını temsil etmekteydi. Halifelik de bütün Sünnîleriçin büyük önem taşıyan bir bağ niteliğindeydi.

İslâm topluluğunun Türk İmparatorluğunun parçalanmasına karşı oluşu bir temele dayanıyordu. Bu temel, Osmanlı’ların Ortadoğu’nun çetrefilli siyasal gerçeklerini anlamış ve kavramış gerçek devlet adamları oluşuydu” .[ Mansfield;a.g.e,s.92.]

Osmanlı’nın lslâmî politikası vücudu saran bir ruh gibi Ortadoğu’yu içine almıştı. Ortadoğu’da Osmanlı yani lslâmî politika çekilince, milliyetçilik, sosyalizm gibi kavramlar ortaya çıkmaya başladı. Kargaşa doğdu. Batı sömürü yansına ve kavgasına girişti. Osmanlı bu bölgeye herhangi bir karşılık beklemeden herşeyini verdi. Onun yerini arz ettiğimiz gibi hayasızca yapılan sömürü kavgası aldı. Sh: 138

 

Kaynak: Mehmet KAFKAS, Geçmişi Bilmek 1,İzmir-1994

 

KUANTUM FİZİKÇİSİNİN ESATİRİ [MİTOLOJİK, EFSANESİ]


Kuantum Fizikçisi «balta burunlu bilim adamı»yla tama­men aynı fikirde değildir. Çünkü kendi araştırmaları, kendisi­ni yeni ufuklara götürmüştür. Fizikçi Einstein’ın E = m . c2 formülünü anlar ve bilir, enerji bizim algılayabileceğimiz bir hızın altında bulunmadıkça (ki o da ışık hızıdır) maddesel dünya diye bir şey yoktur. Onun yeni aletleri kendisine, mad­denin yapı bloklarının tabiatını göstermiştir. Ve son zaman­larda anlaşıldığına göre artık bunların da yapı blokları olma­dığı anlaşılmıştır. Bunun yerini, dalgalar halinde yayılan ener­jinin kuantum akımı görünüşü almıştır. Bu küçük enerji par­çacıkları kendi bildiklerine hareket ediyor gibi görünüyor ve hız ve öteki faktörlere bağlı olarak kâh görünüyorlar, kâh göz­den kayboluyorlar. Bu nedenle, bir fizikçi anlamıştır ki görü­nen dünya, göründüğü kadar reel değildir. Bu anlamda o Hint mistikleriyle aynı fikirdedir. Zira Hintli mistik de «illizyon» ya da «mayanın peçesi» deyimlerini kullanır.

Dünya için. Kuan­tum fizikçisi, evrenin en dış saçaklarıyla meşgul olmayı, yara­dılışın başlangıç günleriyle ilgilenmeyi sever. Karadelikleri, anti maddeyi tanımaya bayılır ve bildiğimiz fizik dünyanın öte­sindeki enerjileri keşfedecek yeni makineler yapmanın yolla­rını arar. Bir Kuantum fizikçisi, zihin-beyin etüdleriyle bir bi­yologdan daha çok ilgilenir. Biyolog, evolüsyonu kontrol altına alabilmek için gözlerini fizik bedenin üzerinden bir türlü ayı­ramıyor. O, uzay-zaman nosyonu (bilgi-kavram)ıyla âdeta ni­kâhlıdır ve ne yaparsa bu çerçeve içinde yapar. Artık Kuantum fizikçisi anlamış bulunmaktadır ki, uzay-zaman çerçevesi baş­ka evrenlerin sınırlarına yaklaşıldıkça erimeye başlar.

“Sayıların sizin şimdiki anlayışınızın ötesinde bir önemi vardır.
Matematik müziğin bir formudur öte âlemde bu, harmoniler olarak işitilir.
Belirli bir müzikten evren ahenginin lezzetini alabilirsiniz.”
“Siz orada sizinle âhenktar olan zihinlerle bir arada olacaksınız. Benzer zihinlerle ilişkiniz olacak. Dolayısıyla “dördüncü boyut”da kendinizi daha ahenkli bir durumda olacaksınız.”

Kaynak: Dr. Helen Wambach, Geçmişi Yeniden Yaşadılar (Reenkarnasyon)  trc: Serhat KURAL-Selman GERÇEKSEVER, Ruh-Madde Yayınları, 1985, İstanbul

 

İNSANLARI ALDATMANIN TEMEL İLKELERİNDEN


 İnsanları aldatmaktan Allah Teâla’ya sığınırız. Bu yazı
Site prensip kararı yorumlar yayınlanmadığı halde
sahte mailler ile görüşlerini bildirenlere ithaf edilmiştir.

İnsan diliyle çok kolay yalan söyleyebilir. Bir aldatıcının en büyük sermayesi yalandır. Ancak bir insanın bedeniyle yalan söylemesi herkesin rahatlıkla yapabileceği bir şey değildir. Yalan söyleyen çoğu insan bir süre sonra göz teması kurmaktan kaçınmaya başlar. Ses tonu, kullandığı mimikler ve her zamanki doğal tutumu neredeyse tamamen değiştiği görülebilir.

Ne var ki mesleğinden ya da düşük ahlak anlayışından dolayı yalanı bir gerçek hayat tarzına dönüştüren kişiler, yalanın neredeyse hiçbir belirtisini göstermeyebilirler/veya göremezsiniz. Onlar gerçek sahtekârlardır.

Bir insanın hem yalan söyleme yetisine sahip hem de bunu hiçbir sınır gözetmeksizin kullanabilecek kadar ahlaktan yoksun ise, onun gerçek bir sahtekâr ve potansiyel bir suçlu/günahkâr olduğu söyleyebilirsiniz.

Unutmayalım ki hayatında bir dolandırıcılık hikâyesi duymayan veya tezgâhından geçmeyen çok az insan vardır.  Aldatılmanın tümdetaylarını tek bir karede görme fırsatıherkes için yok gibidir.  Her aldatma metodu bilinmeden sonra bir evrimleşme geçirerek daha karışık biçimlere tahavvül eder. Bu şu demek oluyor. Tabii ki aldatıcının oyununun çözülmesi demek, bir sonra ki oyunun daha grift ve mükemmel icadına vesile olmak demektir.

Allah Teâlâ’nın şeytana kıyamete kadar mühlet vermesi bu hikmetin gerçeğinden başka bir şey değildir.

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir..”

ALDATANLARIN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Kendine inançları kuvvetlidir.

“Bütün ünlü sahtekârlarda güçlerini borçlu oldukları dikkate değer bir özellik vardır. Gerçek aldatma olayında onlara egemen olan duygu kendilerine inançlarıdır; bu kadar mucizevi bir şekilde konuşan ve etrafındakilerin ilgisini çeken şey budur. ”

Friedrich NIETZSCHE

İyi tarafları vardır

“Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı. ”

L. ROCHEFOUCAULD

Çift kişiliklidirler

“Bir insanın ikinci benliği kendi kendisinin en sevdiği görüntüsünden başka bir şey değildir. ”

Frank William ABAGNALE

Konuşmaları baldan tatlıdır.

“Ağzında bal olan arının, kuyruğunda iğnesi vardır. ”

John LYLY

İnsanların aldatılmaya meyilli olduğunu bilirler

“İnsanlar o kadar basit kafalı ve acil ihtiyaçlarının baskısı altındadırlar ki, bir hilekâr aldatılmaya hazır bir sürü insan bulabilir. ”

Niccolo MACHIAVELLI

 

Yalanı doğrunun içine saklamakta mahirdirler

“Uzun süre boyunca inandıklarımı söylemedim, söylediğim şeylere de inanmam ve eğer gerçeği söylesem bile o kadar çok yalanın arasına gizlerim ki bulmak çok zordur. ”

Niccolo MACHIAVELLI

Övülüyorsanız aldatılmaya hazırsınız demektir.

“Üzerine yeterince övgü serpildiği sürece, insanlara her şey yutturulabilir. ”

Cimri, MOLIERE

Adı çıkmış sahtekârla beraberseniz muhakkak sizi aldatacaktır

“Bir sahtekâr sizi öptüğü zaman dişlerinizi sayın. ”

İbrani atasözü

Onlar bazen Tanrı, bazen de şeytan gibidirler

“Çölde yaşlı bir keşiş bir gezgine bir zamanlar tembih etmiş: Tanrının ve Şeytanın sesleri nadiren ayırt edilebilir. ”

Loren Eiseley

Vasıfları kullanmada mahirdirler ve yumuşak ikna sanatını bilirler

Rüzgâr ve güneş hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışıyorlardı. Yoldan geçen birinin elbiselerini çıkarmasını hangisi sağlarsa onu galip ilan etmeye karar verdiler. İlk önce rüzgâr denedi. Fakat onun şiddetli esişleri adamın elbiselerine biraz daha sıkı sarınmasına neden oldu ancak ve biraz daha sert esince adam soğuktan rahatsız olarak fazladan bir atkı sardı boynuna. Sonunda rüzgâr denemekten yoruldu ve adamı güneşe teslim etti. Güneş önce yumuşak bir sıcaklıkla parladı, bu adamın paltosunu çıkarmasını sağladı. Sonra öylesine hararetle parladı ki, adam dayanamayıp soyundu. Ve en yakındaki nehre yıkanmaya gitti. İkna güçten daha etkilidir.

Ezop Masalları

Kaybolmayı iyi bilirler

“Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış ve sonra… birden kaybolmuş. ”

The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

Aldatanların özel yetiştirilmiştir.

“Aldatma karakteri, insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse o insanın kişiliğine yerleşir kalır. ”

Anonim

Aldatan karanlıktakiler gibidir.

“Birileri karanlıkta… Diğerleriyse aydınlıkta… Aydınlıkta olanları görüyoruz da… Karanlıktakiler görünmüyor!”

Bertolt BRECHT

ALDATILMAYA MÜSAİT İNSANLAR

Aldatmak için acı çekmiş insanlar tercih edilir.

“Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarına bile getirmezler. ”

Samuel JHONSON

Aptal veya zeki olmak aldatılma sebeplerinden değildir.

“Dolandırılabilmesi bir insanın aptal olduğu anlamına gelmemelidir. ”

Büyük Oyun, David W. MAURER

Temiz insanları aldatmak kolaydır.

“Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur ”

LA FONTAINE

Derleme Kaynağı:
Merve SAYGIN, Suçlu Kim?, Yakamoz Yay. Ekim- 2010, İstanbul

**************
TEKRARLANAN ALDATMA HİKÂYESİ
“İSMİNİ SAKLAYAN …….!” HAKKINDA

اَلْقَصِيدَةُ الْجَلْجَلُوتِيَّةُ HAZRET-İ ALİ kerremallâhü vechenin KASİDE-İ CELCELUTİYE DUASI


PDF İNDİR

اَلْقَصِيدَةُ الْجَلْجَلُوتِيَّةُ

بِسْـــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيـمِ
بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ
اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ
وَ صَلَّيْتُ بِالثَّانِى عَلَى خَيْرِ خَلْقِهِ
مُحَمَّدٍ مَنْ زَاحَ الضَّلاَلَةَ وَالْغَلَتْ
اِلٰهِى لَقَدْ اَقْسَمْتُ بِاسْمِكَ دَاعِيًا
بِاجٍ وَمَا هُوجٍ جَلَتْ فَتَجَلْجَلَتْ
سَئَلْتُكَ بِالْاِسْمِ الْمُعَظَّمِ قَدْرُهُ
وَ يَسِّرْ اُمُورِى يَااِلٰهِى بِصَلْمَهَتْ
وَ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ اَدْعُوكَ رَاجِيًا
بِاجٍ اَيُوجٍ جَلْجَلِيُّوتٍ هَلْهَلَتْ
بِصَمْصَامٍ طَمْطَامٍ وَيَا خَيْرَ بَازِخٍ
بِمِحْرَاشٍ مِهْرَاشٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِاجٍ اَهُوجٍ يَا اِلٰهِى مُهَوِّجٍ
وَ يَا جَلْجَلُوتٍ بِالْاِجَابَةِ هَلْهَلَتْ
لِتُحْيِى حَيٰوةَ الْقَلْبِ مِنْ دَنَسٍ بِهِ
بِقَيُّومٍ قَامَ السِّرُّ فِيهِ وَ اَشْرَقَتْ
عَلَىَّ ضِيَاءٌ مِنْ بَوَارِقِ نُورِهِ
فَلاَحَ عَلَى وَجْهِى سَنَاءٌ وَ اَبْرَقَتْ
وَ صُبَّ عَلَى قَلْبِى شَأبِيبُ رَحْمَةٍ
بِحِكْمَةِ مَوْلٰينَا الْكَرِيمِ فَاَنْطَقَتْ
اَحَاطَتْ بِىَ الْاَنْوَارُ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ
وَ هَيْبَةُ مَوْلٰينَا الْعَظِيمِ بِنَا عَلَتْ
فَسُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ يَا خَيْرَ خَالِقٍ
وَ يَا خَيْرَ خَلَّاقٍ وَ اَكْرَمَ مَنْ بَغَتْ
فَبَلِّغْنِى قَصْدِى وَ كُلَّ مَأٰرِبِى
بِحَقِّ حُرُوفٍ بِالْهِجَاءِ تَجَمَّعَتْ
بِسِرِّ حُرُوفٍ اُودِعَتْ فِي عَزِيمَتِى
بِنُورِ سَنَاءِ الْاِسْمِ وَ الرُّوحِ قَدْ عَلَتْ
اَفِضْ لِى مِنَ الْاَنْوَارِ فَيْضَةَ مُشْرِقٍ
عَلَىَّ وَ اَحْيِى مَيْتَ قَلْبِى بِطَيْطَغَتْ
اَلَا وَ اَلْبِسَنِّى هَيْبَةً وَ جَلَالَةً
وَ كُفَّ يَدَا الْاَعْدَاءِ عَنِّى بِعَلْمَهَتْ
اَلَا وَ احْجُبَنِّى مِنْ عَدُوٍّ وَ حَاسِدٍ
بِحَقِّ شَمَاخٍ اَشْمَخٍ سَلَّمَتْ سَمَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ
بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ الظُّلْمَةُ اَنْجَلَتْ
اَلَا وَ اقْضِ يَا رَبَّاهُ بِالنُّورِ حَاجَتِى
بِنُورِ اَشْمَخٍ جَلْيًا سَرِيعًا قَدِ انْقَضَتْ
بِيَاهٍ وَ يَايُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا
وَ يَا عَالِيًا يَسِّرْ اُمُورِى بِصَيْصَلَتْ
وَ اَمْنَحْنِى يَا ذَاالْجَلَالِ كَرَامَةً
بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَلِيمُ بِكَ انْجَلَتْ
وَ خَلِّصْنِى مِنْ كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ
بِنَصِّ حَكِيمٍ قَاطِعِ السِّرِّ اَسْبَلَتْ
وَ اَحْرِسْنِى يَا ذَا الْجَلَالِ بِكَافِ كُنْ
اَيَا جَابِرَ الْقَلْبِ الْكَسِيرِ مِنَ الْخَبَتْ
وَ سَلِّمْ بِبَحْرٍ وَ اَعْطِنِى خَيْرَ بَرِّهَا
فَاَنْتَ مَلَاذِى وَالْكُرُوبُ بِكَ اَنْجَلَتْ
وَصُبَّ عَلَىَّ الرِّزْقَ صَبَّةَ رَحْمَةٍ
فَاَنْتَ رَجَاءُ الْعَالَمِينَ وَلَوْ طَغَتْ
وَ اَصْمِمْ وَ اَبْكِمْ ثُمَّ اَعْمِ عَدُوَّنَا
وَ اَخْرِسْهُمْ يَا ذَا الْجَلَالِ بِحجَوْسَمَتْ
وَ فِي حَوْسَمٍ مَعَ دَوْسَمٍ وَ بَرَاسَمٍ
تَحَصَّنْتُ بِالْاِسْمِ الْعَظِيمِ مِنَ الْغَلَتْ
وَ اَلِّفْ قُلُوبَ الْعَالَمِينَ جَمِيعَهَا
عَلَىَّ وَ اَعْطِنِى الْقَبُولَ بِشَلْمَهَتْ
وَ يَسِّرْ اُمُورِى يَا اِلٰهِى وَ اَعْطِنِى
مِنَ الْعِزِّ وَ الْعُلْيَا بِشَمْخٍ وَ اَشْمَخَتْ
وَ اَسْبِلْ عَلَيْنَا السَّتْرَ وَاشْفِ قُلُوبَنَا
فَاَنْتَ شِفَاءٌ لِلْقُلُوبِ مِنَ الْغَثَتْ
وَ بَارِكْ لَنَا اللّٰهُمَّ فِي جَمْعِ كَسْبِنَا
وَ حُلَّ عُقُودَ الْعُسْرِ بِيَايُوهٍ اِرْتَحَتْ
بِيَاهٍ وَ يَا يُوهٍ و يَا خَيْرَ بَازِخٍ
وَ يَا مَنْ لَنَا الْاَرْزَاقُ مِنْ جُودِهِ نَمَتْ
نَرُدُّ بِكَ الْاَعْدَاءَ مِنْ كُلِّ وِجْهَةٍ
وَ بِالْاِسْمِ تَرْمِيهِمْ مِنَ الْبُعْدِ بِالشَّتَتْ
وَ اَخْذِلْهُمْ يَا ذَا الْجَلَالِ بِفَضْلِ مَنْ
اِلَيْهِ سَعَتْ ضَبُّ الْفَلَاةِ وَ قَدْ شَكَتْ
فَاَنْتَ رَجَائِى يَا اِلٰهِى وَ سَيِّدِى
فَفُلَّ لَمِيمَ الْجَيْشِ اِنْ رَامَ بِى عَبَتْ
وَ كُفَّ جَمِيعَ الْمُضِرِّينَ كَيْدَهُمْ
وَ عَنِّى بِاَقْسَامِكَ حَتْمًا وَ مَا حَوَتْ
فَيَا خَيْرَ مَسْؤُولٍ وَ اَكْرَمَ مَنْ اَعْطَى
وَ يَا خَيْرَ مَأْمُولٍ اِلَى اُمَّةٍ خَلَتْ
اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً
مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ
بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ
جَلِيلٍ جَلْجَلِيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ
بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَ سِمْرَازِ اَبْرَمٍ
وَ بَهْرَتِ تِبْرِيزٍ وَ اُمٍّ تَبَرَّكَتْ
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً
تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ
بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِيَاهٍ وَ يَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا
بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَا سَمَتْ
بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ
طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَ اَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ
بِتَمْلِيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ
اَبَازِيخَ بَيْذُوخٍ وَ زَيْمُوخٍ بَعْدَهَا
خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ
بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا
بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائِى وَ كُنْ مَعِى
وَ كُنْ لِى مِنَ الْاَعْدَاءِ حَسْبِى فَقَدْ بَغَتْ
فَيَا شَمْخَثَا يَا شَمْخَثَا اَنْتَ شَمْلَخَا
وَ يَا عَيْطَلَا هَطْلُ الرِّيَاحِ تَخَلْخَلَتْ
بِكَ الْحَوْلُ وَ الصَّوْلُ الشَّدِيدُ لِمَنْ اَتَى
لِبَابِ جَنَابِكَ وَ الْتَجَى ظُلْمَةُ انْجَلَتْ
بِطٰهٰ وَ يٰسۤ وَ طٰسۤ كُنْ لَنَا
بِطٰسۤمۤ لِلسَّعَادَةِ اَقْبَلَتْ
وَ كَافٍ وَ هَايَاءٍ وَ عَيْنٍ وَ صَادِهَا
كِفَايَتُنَا مِنْ كُلِّ عَيْنٍ بِنَا حَوَتْ
بِحَامِيمَ عَيْنٍ ثُمَّ سِينٍ وَ قَافِهَا
حِمَايَتُنَا مِنْ كُلِّ سُوءٍ بِشَلْمَهَتْ
بِقَافٍ وَ نُونٍ ثُمَّ حَامِيمٍ بَعْدَهَا
وَ فِي سُورَةِ الدُّخَانِ سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ
بِاَلِفٍ وَ لَامٍ وَ النِّسَاءِ وَ عُقُودِهَا
وَ فِي سُورَةِ الْاَنْعَامِ وَ النُّورِ نُوِّرَتْ
وَ اَلِفٍ وَ لَامٍ ثُمَّ رَاءٍ بِسِرِّهَا
عَلَوْتُ بِنُورِ الْاِسْمِ مِنْ كُلِّ مَا جَنَتْ
وَ اَلِفٍ وَ لَامٍ ثُمَّ مِيمٍ وَ رَائِهَا
اِلٰى مَجْمَعِ الْاَرْوَاحِ وَ الرُّوحِ قَدْ عَلَتْ
بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا
عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ
بِعَمَّ عَبَسَ وَ النَّازِعَاتِ وَ طَارِقٍ
وَ فِي وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ وَ زُلْزِلَتْ
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ
وَ فِي سُورَةِ التَّهْمِيزِ وَ الشَّمْسِ كُوِّرَتْ
وَ بِالذَّارِيَاتِ الذَّرِّ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى
وَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ
وَ فِي سُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً
عَدَدَ مَا قَرَأَ الْقَارِى وَ مَا قَدْ تَنَزَّلَتْ
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى
عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتُبًا تَفَضَّلَتْ
بِاٰهِيًّا شَرَاهِيًّا اَذُونَاىِ صَبْوَةٍ
اَصْبَاوُثٍ اٰلِ شَدَّاىَ اَقْسَمْتُ بِطَيْطَغَتْ
بِسِرِّ بُدُوحٍ اَجْهَزَطٍ بَطَدٍ زَهَجٍ
بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَ النَّصْرِ اَسْرَعَتْ
بِنُورِ فَجَشٍ مَعَ ثَظْخَزٍ يَا سَيِّدِى
وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
تَوَسَّلْتُ يَا رَبِّ اِلَيْكَ بِسِرِّهَا
تَوَسُّلَ ذِى ذُلٍّ بِهِ النَّاسُ اهْتَدَتْ
حُرُوفٌ بِمَعْنَاهَا لَهَا الْفَضْلُ شُرِّفَتْ
مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا رَبِّ انْحَنَتْ
دَعَوْتُكَ يَا اَللهُ حَقًّا وَ اِنَّنِى
تَوَسَّلْتُ بِالْاٰيَاتِ جَمْعًا بِمَا حَوَتْ
فَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاَجْمَعْ خَوَاصَّهَا
وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
وَ اَحْضِرْنِى عَوْنًا خَدِيمًا مُسَخَّرًا
طُهَيْمَفَيَائِيلُ بِهِ الْكُرْبَةُ انْجَلَتْ
فَسَخِّرْ لِى فِيهَا خَدِيمًا يُطِيعُنِى
بِفَضْلِ حُرُوفِ اُمِّ الْكِتَابِ وَ مَا تَلَتْ
وَ اَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ فِي اسْمِكَ الَّذِى
بِهِ اِذَا دُعِىَ جَمْعُ الْاُمُورِ تَيَسَّرَتْ
اِلٰهِى فَارْحَمْ ضَعْفِى وَ اغْفِرْ لِى زَلَّتِى
بِمَا قَدْ دَعَتْكَ الْاَنْبِيَاءُ وَ تَوَسَّلَتْ
اَ يَا خَالِقِى يَا سَيِّدِى اِقْضِ حَاجَتِى
اِلَيْكَ اُمُورِى يَا اِلٰهِى تَسَلَّمَتْ
تَوَسَّلْتُ يَا رَبِّ اِلَيْكَ بِاَحْمَدَا ص
وَ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى الَّتِى هِىَ جُمِّعَتْ
فَجُدْ وَ اعْفُ وَ اَصْفَحْ يَا اِلٰهِى بِتَوْبَةٍ
عَلٰى عَبْدِكَ الْمِسْكِينِ مِنْ نَظْرَةٍ عَبَتْ
وَ وَفِّقْنِى لِلْخَيْرِ وَ الصِّدْقِ وَ التُّقَى
وَ اَسْكِنَّنِى الْفِرْدَوْسَ مَعَ فِرْقَةٍ عَلَتْ
وَ كُنْ بِى رَؤُوفًا فِي حَيَاتِى وَ بَعْدَمَا
اَمُوتُ وَ اَلْقٰى ظُلْمَةَ الْقَبْرِ انْجَلَتْ
وَ فِي الْحَشْرِ بَيِّضْ يَا اِلٰهِى صَحِيفَتِى
وَ ثَقِّلْ مَوَازِينِى بِلُطْفِكَ اِنْ خَفَّتْ
وَ جَوِّزْنِى حَدَّ الصِّرَاطِ مُهَرْوِلاً
وَ احْمِنِى مِنْ حَرِّ نَارٍ وَ مَا حَوَتْ
فهٰذاَ خَواتِمُهُنَّ مَنْ قَدْ خَصَّصْتُها
بِسِرٍّ مِنَ الْأَسْرارِ فى اللَوْحِ أُنْزِلَتْ
ثَلاثُ عِصِىِّ بَعْدخاَتَمٍ صُفِّقَتْ
على رَأْسِها مِثْلُ السِّهامِ تَقَوَّمَتْ
وَميمٌ طَمِيسٌ أبْتَرُ ثمّ سُلَّمُ
وفى وَسَطِها بِاالْجَرَّتَيْنِ تَشَرْبَكَتْ
وأرْبَعَةٌ تُحْكىٖ الأَنامِلَ بعْدها
تُشيرُ إلى الْخَيْراتِ والرِّزْقِ جُمِّعًتْ
وَهاءٌ شَقٖيقٌ ثُمّ واوٌ مُقَوًسٌ
كَأَنْبوبِ حَجّامٍ مِنَ السِّرِّ قَدْحَوَتْ
وأواخِرُها مِثْلُ الأَوائلِ خاتَمٌ
خُماسِيٌّ أرْكانٍ بِهِ السِّرُّ قَدْحَوَتْ
فَعَدِّلْهُ مِنْ بعْدِ عَشْرٍ ثَلاثةً
ولاتَكُ فى إحْصائها مُتَوَهِّمتْ
ثلاثٌ مِن التّوْراتِ لاشَكَّ أرْبَعُ
وأرْبَعٌ مِنْ إنْجيلِ عيسىٰ بْنَ مَرْيَمَتْ
وخمْسٌ مِنَ الْقُرْاٰنِ هُنَّ تَمامُها
إلى كُلّ مَخْلوقٍ فَصٖيحٍ وأبْكَمَتْ
فهٰذا إسْمُ اللهِ جَلّ جلاله
وأسْمائُهُ عِنْدَ البَرِيَّةِ قَدْ سَمَتْ
فهٰذا إسْمُ اللهِ يا قارئُ إنْتَبِه
ولاترْتَدِدْ تَبْلى لِروحِكَ بالْخَبَتْ
فهٰذا إسْمُ اللهِ يا جاهِلُ إعْتَقِدْ
وإيّاكَ تَشْكُكْ تَتْلُفُ الرّوحَ والجَنَتْ
فَخُذْ هٰذِه الْأسْماءَ وَاخْفِها
فَفيها مِنَ الْأسْرارِ مالا بِهٖ لَوَتْ
بها العهد والميثاق والوعد والقيا
وبالمسك والكافور حقا قد اخدمت
……
وَ سَامِحْنِى مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ جَنَيْتُهُ
وَ اغْفِرْ خَطِيئَاتِى الْعِظَامَ وَ اِنْ عَلَتْ
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ
تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ
فَقَاتِلْ وَ لَا تَخْشَ وَ حَارِبْ وَ لَا تَخَفْ
وَ دُسْ كُلَّ اَرْضٍ بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ
وَ اقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ وَ خَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ
وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ
فَلَا حَيَّةٌ تَخْشَى وَلَا عَقْرَبٌ تَرَى
وَلَا اَسَدٌ يَأْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْ
وَلَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنَ خَنْجَرٍ
وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٍّ اَسْهَمَتْ
جَزَا مَنْ قَرَأَ هذَا شَفَاعَةُ اَحْمَدٍ ص
وَ يُحْشَرُ فِي الْجَنَّاتِ مَعَ حُورٍ صُفِّفَتْ
وَ اعْلَمْ بِاَنَّ الْمُصْطَفٰى ص خَيْرُ مُرْسَلٍ
وَ اَفْضَلُ خَلْقِ اللهِ مَنْ قَدْ تَفَرَّقَتْ
وَ صَدِّرْ بِهِ مِنْ جَاهِهِ كُلَّ حَاجَةٍ
وَ سَلْهُ لِكَىْ تَنْجُو مِنَ الْجَوْرِ وَ الطَّغَتْ
وَ صَلِّ اِلٰهِى كُلَّ يَوْمٍ وَ سَاعَةٍ
عَلَى الْمُصْطَفٰى الْمُخْتَارِ مَا نَسْمَةٌ سَمَتْ
وَ صَلِّ عَلَى الْمُخْتَارِ وَ الْاٰلِ كُلِّهِمْ
كَعَدِّ نَبَاتِ الْاَرْضِ وَ الرِّيحِ مَا سَرَتْ
وَ صَلِّ صَلَاةً تَمْلَأُ الْاَرْضَ وَ السَّمَاءَ
كَوَبْلِ غَمَامٍ مَعَ رُعُودٍ تَجَلْجَلَتْ
فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ
وَاَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَتْ
وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ دَائِمًا مُتَوَسِّلاً
مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ مَا شَمْسٌ اَشْرَقَتْ
وَ سَلِّمْ عَلَى الْاَطْهَارِ مِنْ اٰلِ هَاشِمٍ
عَدَدَ مَا حَجَّ الْحَجِيجُ وَ سَلَّمَتْ
وَارْضَ يَا اِلٰهِى عَنْ اَبِى بَكْرٍ مَعَ عُمَرَ
وَارْضَ عَلٰى عُثْمَانَ مَعَ حَيْدَرِ الثَّبَتْ
كَذَا الْاٰلُ وَالْاَصْحَابُ جَمْعًا جَمِيعُهُمْ
مَعَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَمَا حَوَتْ
مَقَالُ عَلِىٍّ وَ ابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ
وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ

CELCELUTİYE DUASI

بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللهِ رُحِى بِهِ اهْتَدَتْ
إِلَى كَشْفِ أَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

Bede’tü bibismillêhi rûhi bihî nehtedet
İlê keşfî esrarin bibatinihi intavet
1. Bismillah ile başladım; ruhum, O’nun sayesinde o besmele içinde saklı olan çok sırları keşfetti.
Ve salleytü fişşani ala hayrü halkihi
Muhammedin men zahaddalalete velğalet
2. İkincisinde O’nun yarattıklarının en hayırlısı olan Hz. Muhammed’e salavat getirdim. O Muhammed ki (dünyadan) bütün dalalet ve yanlışlıkları gidermiştir.
İlahi lekad aksemtü biismike daiyen
Biacin ehvecin celcelutin helhelet
3. Ey İlâhım, Senin ismine dayanarak dua ettim. Hep açık olan ve gittikçe parlayan Ehad ve Bedi’ isimlerinle Sana yalvarıyorum.
Seeltüke bil ismil âzâmi gadruhû
Ve yessir umrî yê elihî bisalmehet.
4. Kadîr ve şanı yüce olan isminle Senden istedim. Ey güçlü (kadîr) Allah’ım, Sen islerimi kolaylaştır.
Ve yê hayyü yê gayyûmu ed’ûke râcian
Biêvin eyûcin celceliyyûtin helhelet
5. Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah’ım, daima, umut ederek Sana yalvarıyorum. Ehad ve Bedi’ isimlerini şefaatçi yaparak yüksek sesle bağırıp Sana yalvarıyorum.
Bisamsâmin tamtâmin ve yê [k]hayra bêzi[k]hin
Bimihrâsi mihrâsin bihin-nêru u[k]hdimet
6. Denizin ortasına vurulan kılıç gibi olan isimlerinle ey yaratanların en hayırlısı olan Allah’ım; hadiseleri yönlendiren, savaş ve barışı sağlayan isimlerinle Sana yalvarıyorum ki, bu fitne ateşi söndürülsün!
Biâcin ehûcin yâ ilâhî muhevvicin
Ve yâ celcelûtin bil icâbeti helhelet.
7. Ey İlâhim, her derde, her ise ânında müdahale eden ve süratli bir şekilde icabet eden Allah, Ehad ve Bedi’ isimlerinle sana yalvarıyorum.
Lituhyî hayâtel kalbi min denesin bihî
Bigayyûmin gâmessirru fîhî ve eşragat
8. Ki kalbin hayatını canlandırasın, yani ondaki kirleri gideresin. Kayyûmiyetinle onu ayakta tutasın, o kayyûmiyet sırrı onda hep var kalsın, ve daima parlasın.
Aleyye ziyâun min bevêrigi nûrihî
Feleha alê vechî senâün ve ebragat
9. Bu Hayy ve Kayyûm nûrunun çok şimşeklerinden bir ziya üzerime parladı, yüzüme (kalbime) bir parıltı geldi ve şimşek çaktı.
Ve subbe alê kalbî şeâbîbu rahmetin
Bihikmeti mevlânel kerîmi feentagat
10. Ve kalbimin üzerine rahmet sağanakları döküldü. Kerîm olan, Mevlâ’mız Allah’ın hikmetiyle… Ve bu şekilde, bu rahmet, hikmet, kerem hakikatleri konuştular.
Ehâtat bihil envêru min külli cânibin
Ve heybetü mevlênêl azîmi binâ alet.
11. Bundan sonra her yönden Nurlar beni kuşattı. Ve büyük olan sahibimiz Allah’ın haşmeti, bizi yüceltti.
Fesübhânekellâhümme yê [k]hayra [k]hâligin
Ve yê [k]hayra [k]hallâgin ve ekrame men beat.
12. Allah’ım Seni tenzih ederim, Sen yaratanların en hayırlısısın. Ve çok mükemmel bir şekilde çok çok yaratansın ve biat (antlaşma) yapanların en iyisisin!
Febelliğinî gasdî ve külle merâribî
Bihaggi hurûfin bilhîcâi tecemmeat.
13. Allah’ım, beni maksadıma ulaştır, bütün ihtiyaçlarımı gider. Hece harfleri seklinde toplanan Hurûf-u Mukattaa hakki için…
Bisırri hurûfin ûdiat fî azîmetî
Binûri nûri senâil ismi verrûhi gad alet
14. Muskama emanet olarak bırakılan harflerin sırrı hürmetine; İsimlerinin nûrunun parlaklığı hürmetine; yüce olan Ruhların hürmetine;
Efizli min’el envari ya rabbi feyzuhü
Bissirri ve ahya meyyiti kalbi bisalsalat
15. Bana nurlardan parlak bir feyiz akıt; üzerime gelsin, Nûr isminle kalbimin ölülüğünü dirilt!
Elê ve elbisennî heybeten celâleten
Ve küffe yedel eğdâi annî bialmehet
16. Ey Allah’ım, bana bir heybet ve celâl giydir. Düşmanların ellerini ilim sayesinde benden uzaklaştır.
Elê vehcubennî min aduvvin ve hâsedin
Bihaggi şemâ[k]hin eşme[k]hin sellemet semet.
17. Allah’ım, benimle her nevi düşman ve kıskançlık arasına perde koy, yüce olan ve barışı sağlayan Kadîr ve Azîz isimlerinin hürmetine!
Binûri celâlin bêzi[k]hin ve şeranta[k]hin
Biguddûsi berkûtin bihiz-zulmetuncelet.
18. Tecelli etmekte olan Celâl ve büyüklüğünün nûruyla; Merhamet ve Şefkatinle; çok çok bereketli olan Kuddüs isminle, Sen bu karanlıkları aydınlığa çevir.
Elê vagdi yâ rabbehû binnûri hâcetî
Binûri eşme{k]hin celyen serîan gadingadat.
19. Ey bu milletin Rabbi olan Allah’ım, Sen Nûr ile ihtiyacımı yerine getir. Öyle bir Nûr ki, tecellisi seri olur. Ve hemen is biter.
Biyêhin ve yêyûhin nemûhin esâliyen
ve yê âliyen yessie umûrî bisaysalet
20. Her bir peygamberini bir İsm-i A’zâm’a mazhar edip onları mucizelerle muvaffak ettiğin gibi, Sen Kâfi isminle islerimi kolaylaştır.
(Mucize değil de Sen bana yetersin!)
Ve emnihnî yêzel celâli kerâmeten
Biesrâri ilmin yê hâlimu bikencelet
21. Ey yüce büyüklük Sahibi, Sen sadece bana (ilmî) bir keramet ver; ilim esrarı bana açılsın çünkü Sen bütün akılların ve zekâların sahibisin. Onlar ancak Seninle açılıyorlar.
Ve {k]hallisnî min külli hevlin ve şiddetin
Binassi hakîmin gâtiisırri esbelet
22. Beni her türlü korku ve şiddetten kurtar; esprisi, kesin olan, hikmetli bilimsel ve kuşatıcı bir söz ile…
Ve ehrisni yêzel celâli bikêfi kun
E yâ cêbiral galbil kesîri minel [k]habet
23. Ey Celâl Sahibi Allah’ım, beni kün kef’ i ile koru, ey heybetten ve başarısızlıktan dolayı kırılan kirik kalpleri tamir eden ve onları canlandıran Allah’ım!
Ve sellim bibahrin ve ağtînî [k]hayra berrihê
Feente melâzî velkurûbi bikencelet
24. Bana (ilimden) bir deniz ver, ve o denizin karasının en hayırlı kısmını bana nasip et; çünkü Sen benim sığınağımsın, ve bütün sıkıntılar, ancak Seninle gider…
Ve subbe aleyyer-rizga sabbete rametin
Feente racêul âlimîne velev tağat
25. Ve üzerime rızkı rahmet seli gibi yağdır. Çünkü insanlar azsa da Sen onların umudusun.
Ve esmim ve ebkim sümme ağmi aduvvenê
Vee[k]hrishum yêzel celâli bihavsemet
26. Sen düşmanlarımızı sağır, dilsiz ve kör et; (bizim ne yaptığımızı bilmesinler…) Ey güçlü Allah’ım, Sen Celâl ve büyüklüğünle onları kekeme eyle! (Millete yanlışı anlatmasınlar!)
Ve fî havsemin mea devsemin veberâsemin
Tehassentu bil ismil azîmi minel ğalat
27. Alîm ve Ganî isimlerinle beraber Kudretinin dairesinde, İsm-i Azâm’ınla yanlış yapmaktan korundum.
Veeğtif gulûbel âlimîne biesrihê
Aleyye ve elbisennî gabûlen bişelmehet
28. Bütün insanların kalplerini üzerime cevir. Ve Selâm isminin hürmetine bana onlardan bir kabul duygusu nasip et!
Ve yessir umûranê yê ilêhî ve ağtinê Minel izzi vel ulyê bişem[k]hin veeşme[k]hat
29. Ya İlâhî islerimi kolaylaştır, ve bize izzet ve yücelik ver. Alî ve A’lâ isimlerinin hürmetine!…
Ve esbil aleynês-setra veşfi gulûbenê
Feente şifâün lilgulûbi minel ğaset.
30. Ve üstümüze örtünü sarkıtıver; kalplerimize şifa ver; Sen, korkulardan dolayı hastalanan kalplere şifanın ta kendisisin!
Ve bâriklenallâhümme fî cem’i kesbinê
Ve hulle ugûdel usri biyêyûhi irtehat
31. Ey Allah’ım, bütün çalışmalarımızı bize bereketli kil, ve her şeyi kolaylaştıran Hû isminle bütün zorluk düğümlerini çöz!
Biyêhin ve yê yûhin ve yê [k]hayra bêzi[k]hin
Ve bê men lenel erzâgu min cûdihî nemet
32. Ey İlâhî, Allah, Hû, Hêyra’l-Hâlikîn isimlerinle; ve bütün rızıkların, güzelliklerin onun cömertlik hazinesinden gelişip gelen Cevad isminle Sana yalvarıyorum.
Neruddu bikel eğdâe min külli vichetin
Vebil ismi termîhim minel buğdi bişşatet
33. Senin gücünle, her yönden gelen bütün düşmanları reddediyoruz, geri gönderiyoruz! Ve Sen İsm-i Azâm’ınla, uzaktan onlara vurup, onları dağıtıyorsun!
Ve e[k]hazilhüm yêzel celêli bi fadli men
İleyhi seat dab’ül felâti vegad şeket
34. Ya Rabbi, ya Ze’l-Celâl Allah’ım, çöl kelerinin gelip kendisine şikayette bulunduğu, Hz. Muhammed hürmetine Sen o düşmanlarımızı rahmetinden mahrum et! (onları başarısız kıl!)
Feente recâî yê ilêhî ve seyyidî
Fefulle lemîmel ceyşi in râme bî abet
35. Ya İlâhî, umudum Sensin, efendim Sensin; eğer bana tam isabet edecek bir ok atmak istemişlerse, Sen onların okunu yamult! (Onlara dönsün!)
Ve küffe cemîal mudirrîne keydehum
Veinnî biigsêmike hatmen vemê havet
36. Ya Rabbi, kesin olan iraden ile bütün zarar verenlerin tuzaklarını ve içlerinde sakladıkları kinlerini benden çevir.
Feyê [k]hayra mes’ûlin ve ekrame men eğtâ
Ve yê [k]hayra me’mûlin ilê ümmetin [k]halet
37. Ey kendilerinden dilekte bulunulanların en hayırlısı, ve ihsan edenlerin en hayırlısı; ey umut edilenlerin en hayırlısı, Sen gelmiş geçmiş bu ümmete rahmet eyle! (onları basarili kil!)
Egit kevkebî bil ismi nûran ve behceten
Mededdehri vel eyyâmi yê nûru celcelet
38. İsmi Nûr ve güzellik olan yıldızımı parlat; günler ve çağlar boyunca, ey sürekli parlayan Nûr olan Allah’ım!
Biêcin ehûcin celmehûcin celêleten
Celîlin celceliyyûtin cemêhin temehracet
39. Senin Allah, Ehad, ……, Celâl, Celîl, Bedi’, ………, isimlerin hep parlamaktadırlar.
Bitağdêdi ebrûmin ve simrâzi ebramin
Ve behratin tibrîzin ve ümmin teberraket
40. Bütün dualara kesin cevap veren isimlerini sayarak………. O isimlerinin ortaya çıkıp parlamasıyla çevrenin bereketiyle…..
Tugâdu sirâcunnûri sırran beyâneten
Tugâdû sirâcussurci sırran tenevverat
41. Nûr lambası, tutuşturuluyor, gizlice açıklanıyor. Lambaların lambası tutuşturuluyor, gizlice aydınlanıyor.
Binûri celêlin bêzi[k]hin ve şeranta[k]hin
Biguddûsi berkûrin bihinnêru u[k]hmidet
42. Celâl ve Hêlik isimlerinin nûruyla; ve kibriyânla; çok bereketli olan Kuddüs ismiyle; bu fitne ateşi söndürüldü.
Biyêhin ve yê yûhin nemûhin esâliyen
Bitamtâmi mihrâşin linêril idâsemet
43. Allah, Hû, Samed, Cebbar, Kahhar isimleriyle ve savaş deniziyle yükselen düşmanlık ateşi söndürülecektir.
Bihêlin ehillî şel’in şel’ûbin şêliin
Tahiyyin Tahûbin taytahûbin tayettahet
44. Allah, Hak, ……, Cemîl, Vedûd ve Mucîb, ………. isimlerinin hürmetine…….
?
45. Mürîd, Cemîl, Zâhir isminle taksim edilen; yüce ve yüceltilen ayetlerin (ve tefsirlerinin) şanı hürmetine…….
Enû[k]hin biyemlû[k]hin ve ebrû[k]hin ugsimet
bitemlî[k]hi êyêtin şemû[k]hin teşemme[k]hat
46. ……….?
Ebêzî[k]ha beyzû[k]hin ve zeymû[k]hin bağdehê
[k]hamêrû[k]ha yeşrû[k]hin bişer[k[hin teşemme[k]hat
47. ……….?
Bibel[k]hin ve simyênin zebêzu[k]hin bağdehê
Bizeymû[k]hin eşmû[k]hin bihîl kevnü ummirat
48. ………..
Bişelme[k]hatin(ni)gbel duâî ve kün meî
Ve kün lî minel ağdêi hasbî fegad beğat
49. Selâm isminle duamı kabul et, ve benimle beraber ol; düşmanlara karşı bana Sen kâfi gel; çünkü onlar çok azdılar.
Feyê şem[k]hasê yê şem[k]hasê ente şemle[k]hâ
Ve yê aytalê hetlur-riyâhi te[k]hal[k]halet
50. Ey yüceler yücesi, Sen gerçekten yücesin; Sen gerçek Haksin, diğer işler sadece araya giren bir rüzgar esintisi gibidir.
Bikel havlu vessavluş-şedîdu limen etê
Liebi cenâbike veltecê zulmetüncelet
51. Senin dergahına gelen ve iltica eden bütün havl (kasdî güç) ve şiddetli saldırı, ancak Seninledir ve Senin bu kuvvetinle ancak zulmet dağılır.
Bi tâ-hâ ve yâ-sîn ve tâ-sîn kün lenê
ve tâ-sîn-mîm lisseâdeti egbelet
52. Tâhâ, Yâsîn ve Tâsîn ile bizim için ol, mutluluğumuz için Tâ Sîn Mîm ile bize dön!
Ve kêfin ve hê yêin ve aynin ve sâdihâ
Kifâyetünê min külli aynin binê havet
53. Kâf Hâ Yâ Ayn ve Sadlarıyla; bizi kuşatan her kötü gözden korunuruz!
Bi hâ mîmin aynin sümme sînin ve gâfihê
Himâyetünê min külli sûin bişelmehet
54. Hâ Mîm, Ayn sonra Sîn ve Kaflarıyla; Selâm isminle her nevi kötülükten korunuruz!
Bi gâfin ve nûnin sümme hâ mîmin bağdehê
Ve fî surâtid-du[k]hâni sirran gad uhkimnet
55. Kaf ve Nûn ve onlardan sonraki Hâ Mîm ile yine korunuruz, Ve Duhan suresinde sağlam bir sır vardır.
Bi êlifin ve lâmin vennisêi veugûdihê
Ve fî sûretil en’âmi vennûri nuvvirat
56. Elif Lam ile ve Nîsâ sûresiyle, ve Mâide ukûduyla; En’âm ve Nûr surelerinde bir nur parlamıştır.
Ve êlifin ve lâmin sümme râin bisirrihê
Alevtü binûril ismi min külli mê cenet
57. Elif Lâm sonra peşlerindeki Ra sırrıyla; Nûr isminle bütün (süflî) ruhanilerin üstüne çıktım.
Ve êlifin ve lâmin sümme mîmin ve râihê
İlê mecmail ervâhi verrûhu gad alet
58. Elif Lam sonra Mîm ve Ra’sı ile Ruhların mecmaina yükseldim. Fakat gerçek Ruh çok yücedir.
Bisırrin havêmîmil kitêbi cemîihê
Aleyke bifadlinnûri yê nûru ugsimet
59. Kitabin (Kurân’ın) bütün Hâ Mîm’lerinin sırrıyla üzerime Nûr isminin fazlı aksin, ey bölümlere ayrılmış Nûr!
Biamme abese vennêziâti ve târigin
Ve fî vessemêi zâtil burûci ve zulzilet
60. Amme, Abese, Nâziat ve Târik sûrelerinle Ve’s-semâ-i Zâti’l-Burûc ve Zilzal sûrelerinde…..
Bihaggi tebêrake sümme nûnin ve sêilin
Ve fî sûretitt-tehmîzi veşşemsi kuvvirat
61. Tebâreke, sonra Nûn sonra Seele Sâil sûreleri hürmetine. Hümeze, Ve’s-semsi Küvvirat surelerinde………
Ve bizzâriyâtiz-zerri vennecmi iz hevê
Ve bigterabet liyel umûru tegarrabet
62. Ve’z-zâriyât-i zerven, Ve’n-necmi izâ hevâ, Veikterabet sûreleriyle bana isler yakınlaştırıldı.
Ve fî suveril gur’êni hizben ve êyeten Adede nê garael gâriu vemê gad tenezzelet
63. Bütün Kurân sûrelerinin içinde hizip ve ayet olarak, okuyanın okuduğu ve manen nâzil olduğu kadar sırlar vardır.
Fees elüke yê mevlâye fî fadlikellezî
Alê külli mê enzelte kutben tefeddalet
64. İşte ey Allah’ım, Senin fazlınla bu şekilde yazdırdığın üstün kitaplar hürmetine Sana yalvarıyorum.
Biêhiyyen şerâhiyyen ezûnêyi sabvetin
Esbâvusin êli şeddeye egsemtü bitaytağat
65- (Mealen) Rahman ve Rahim isminin tecellisiyle yeni ve harika olarak Esmâ-i Hüsnâ’na dayanılarak yazılmışlar, ve Hakîm ismiyle taksim edilmişler.
Bisirrin budûhin echezetin betadin zehecin
Bivêhil vâhâ bil fethi vennasri esraat
66. ……….. Senin Esmâ-i Hüsnâ’n sırrıyla fetih ve nasrı (ilâhî yardımı) süratli netice verirler.
Binûri feceşin mea set[k]hatin yê seyyidî
Vebil âyetil kübrâ eminnî minel fecet
67. Kibriya ve Hâkimiyetinin nuruyla ey efendim; ve Âyetü’l-Kübra ile beni ani felaketlerden emin kil!
Bihaggi fegacin mea me[k]hmetin yê ilêhê
Biesmâikel husnê ecirnî mineş-şetet
68. Ey İlâhım, zuhûr ve kemalâtının hakki için ve bu şekilde odaklanan Esmâ-i Hüsnâ’n ile beni dağınıklıktan kurtar…
?
69. ?
Hurûfun libehrâmin alet veteşê me[k]hat
Vesmu asâ Mûsâ bihiz-zulmetuncelet
70. Bunlar Nûr harfleridir. Yüce ve yüksektirler. Asâ-yi Mûsa ismiyle de karanlık dağıldı.
Tevesseltü yâ rabbi ileyke bisirrihê
Tevessüle zî züllin bihinnêsüytedet
71. Ya Rabbi onun sırrıyla Sana yalvarıyorum. Gayet zillet içindeki birinin yalvarışıyla… Ki; onunla insanlar hidayet buluyor…
Hurûfun bimağnâhê lehel fadlü şurrifet
Mededdehri vel eyyâmi yâ rabbinhanet
72. Bu manadaki bütün kelimelerin san ve şerefi, üstünlüğü vardır. Günler ve çağlar devam ettikçe; ya Rabbi Sen şefkat et!
Deavtüke yâ Allâhu haggan ve innenî
Tevesseltü bil êyêti cem’an bimê havet
73. Ya Rabbi, gerçekten ben Seni çağırdım; bütün ayetlerle ve ayetlerin içindekileriyle Sana yalvardım!
Fetilke hurûfun-nûri fecmağ [k]havâssahê
Ve haggig meânihê bihel [k]hayru tummimet
74. İşte bütün bunlar nur kelimeleridir, onların özelliklerini topla. Ve manalarını tahkik et; bütün hayır onlarla tamamlanır…
Feehdirnî avnen [k[hâdimen musa[k]h[k]haran
Tuheymefeyâile bihil kurbetüncelet
75. İşte ya Rabbi, bana musahhar bir yardımcıyı daima hazır et: Allah’ın hadimi; onunla bütün sıkıntılarım gider…
fese[k]h[k]hirlî fîhê [k]hadîmen yutîunî
Bifadli hurûfi ümmil kitêbi vemê telet
76. O hadimler içinde bana itaat eden bir hizmetkarı musahhar kil; Fatiha ve peşinde gelen Kurân hurufâtı hürmetine…
Ve es’elüke yê mevlêye fismikellezî
Bihî izê duiye cem’ul umûri tevesserat
77. İşte ya Rabbi, Senin o İsm-i Azâm’ınla Sana yalvarıyorum ki; onunla dua edildiği zaman bütün isler kolaylaşır.
İlêhî ferham dağfî veğfirlî zelletî
Bimê gad deatkel enbiyâu ve tevesselet
78. Ya İlâhî, Sen zayıflığıma acı, zellelerimi bağışla; o dua sayesinde ki, bütün peygamberler onlarla dua etmiş ve yalvarmıştır…
Eyê [k]hâligî yê seyyidî igdi hâcetî
İleyke umurî yê ilêhî tesellemet
79. Ey Hâlikim, ey Efendim, ihtiyacımı kaza et. Ya Rabbi bütün islerim Sana teslimdir…
Tevesseltü yâ rabbi ileyke biehmedê
Ve esmâikel husnelletî hiye cummiat
80. Ya Rabbi, Hz. Muhammed’in sana olan yakınlığıyla (velayetiyle) sana yalvarıyorum; ve Onda birlesen Esmâ-i Hüsnâ’n ile Sana yalvarıyorum.
Fecud vağfu vesfah yê ilêhî bitevbetin
Alê abdikel miskîni min nezratin abet
81. Sen cömertliğinle, af ve safhınla tövbelerimizi kabul etmekle miskin olan kuluna muamele et; beni kötü bakışlardan koru!
Veveffignî lil[k]hayri vessıdgi vettugâ
Veeskinniyel firdevse mea firgatin alet
82. Beni hayra, doğruluğa ve takvaya muvaffak eyle; ve yüksek cemaat ile Firdevs Cennetine yerleştir.
Vekün bî raûfen fî hayêtî ve bağde mê
Emûtu veelgâ zulmetel gabrincelet
83. Hayatımda ve öldükten sonra, ve kabrin karanlıklarını üstümden atıp, nuru görünce bana şefkatle muamele et.
Ve filhaşri beyyid yê ilêhî sahîfetî
veseggil mevêzînî bilutfike in [k]haffet
84. Ve haşirde ya İlâhî amel defterimi beyaz kil; eğer tartılarım hafif gelirse Sen onları ağırlaştır.
Vecevviznî haddes-sırâtimuhervilen
Vehminî min harri nârin vemê havet
85. Beni hızla Sırat sınırından geçir. Beni ateşin (Cehennemin) ve içindekilerin sıcaklığından koru!
Vesâmihnî min külli zenbin ceneytuhû
Vağfir [k]hatîyetiyel izâme ve in alet
86. Ve islediğim bütün günahlarda bana müsamaha göster. Çok çok kabarık olsa da benim bütün günahlarımı affet…
Bazı nüshalarda bu kısım terk ediliyor.

Bu; indirilen levhadaki sırlardan bir sır ile, özel olarak seçtiğim kimseye onların mühürleridir!

Mühürden sonra onların başında ok gibi hizaya sokan sıralanmış üç sopa!

Ve sönük (tek gözlü) mim ebterdir, sonra merdiven! Ortasında iki esre ile…???

Ve ondan sonra Hayırlara ve yığılmış rızka işaret eden, hikaye (tarif) edilen dört parmak ucu?!

İki gözlü “He”, sonra kıvrık “vav”, hacamat yapanın tüpü gibi barındırdığı sırdan (alan)!

Ve onların sonunda başındaki gibi mühür var! Taşıdığı sır o beş esasta!

On üç’ten sonra onu değiştir! Onu saymada sakın vehme kapılma! (şüpheye düşüp vazgeçme!)

Üç Tevrat’tan, hiçbir şüphe yok dört! Ve dört Meryem oğlu İsa’nın İncil’inden!

Beş de Kuran’dan. Onlar onun tamamıdır! Her bir mahluka apaçık, dilsiz değil!

İşte bu Allah celle celalühü’nün ismidir! O’nun isimleri yeryüzünde yücedir!

Ey okuyan! Bu Allah’ın ismidir! Dikkat et! Ruhun sönüp, pörsüyüp solmasın (irtidat etmesin)!

Ey cahil! Bunlar Allah’ın isimleridir! İnan! Sakın şüphe etme! Ruhu telef edip, cinayet işlemeyesin!

Bu isimleri al ve gizle! İçlerinde saptırmayan sırlar vardır!
**********
Feyê hâmilel ismillezî celle gadruhû
Teveffê bihî küllel umûri tesellemet
87. İşte ey şanı yüce İsm-i Azâm’ı taşıyan! Sen tehlikeli bütün durumlardan kurtulacaksın, sonunda selamete ereceksin.
Fegâtil velê te[k]hşe vehârib ve lê te[k]haf
Vedus külle ardin bilvûhûşi teammerat
88. Dövüş, çekinme; savaş, korkma; vahşilerle mamur olmuş bütün her yere bas!
Veegbil velê tehrab ve [k]hâsim men teşêü
Ve lê te[k]hşe be’sen lil mulûki velev havet
89. Karşıla, kaçma; dilediğin her düşmanla mücadele et; her yeri kuşatmış olsalar da kralların şiddetinden korkma!
Felê hayyetün te[k]hşê velê agrabun terâ
Velê esedün ye’tî ileyke bihemhemet
90. Korkacağın bir yılan olmayacak; göreceğin bir akrep olmayacak; ve sallanarak sana gelen bir arslan olmayacak!
Velê te[k]hşe min seyfin velê tağni [k]hancerin
Velê te[k]hşe min rumhin velê şerrin eshemet
91. Kılıçtan korkma, hançerin darbesinden korkma, mızraklardan korkma, ve okların şerrinden de korkma!
Cezâ men garâ hêzê şefêatü Ahmedê
Veyuhşeru il cenneti mea hûrin suffifet
92. İşte bunu okuyanın mükâfâtı Zât-i Ahmediye’nin şefaatidir. Ve cennetlerde saf olmuş hûrilerle beraber haşrolacaktır.
Vağlem biennel Mustafâ [k]hayru mürselin
Veefdalü [k]halgillêhi men gad teferragat
93. Ve bil ki, Hz. Muhammed Mustafa peygamberlerin en hayırlısıdır. Ve Allah’ın dağınık (çeşit çeşit) yaratıklarının en üstünüdür.
Vesaddir bihî men câhihî külle hâcetin
Veselhu liken tencuve minel cevri vettağat
94. Her ihtiyacın anında O’nun (A.S.M) makamını kendine şefaatçi yap; Ondan iste ki zulümden ve azgınlardan kurtulasın…
Ve salli ilêhî külle yevmin vesêatin
Alel Mustafâl mu[k]khtâri mê nesmetün semet
95. Ya Rabbi, her gün ve her saat, her nesne hareket ettikçe, Sen, seçkin olan Hz. Muhammed Mustafa’ya salât ve rahmet indir.
Ve salli alel mu[k]htêri vel êli küllihim
Keaddi nebêtil ardi verrîhi mê seret
96. Sen o Seçkine ve bütün ailesine salât indir; yer bitkileri ve rüzgarın esintileri kadar.
Ve salli salêten temleul arda vessemêe
Kevebli ğamêmin mea ruûdin tecelcelet
97. Yeri ve göğü dolduran bir salât ile Ona salavât indir. Parlayan gök gürlemeleriyle beraber, yağan bulutların yağmuru kadar…
Feyekfîke ennallâhe sallê binefsihî
Veemlêkehû sallet aleyhi vesellemet
98. Ey Muhammed (A.S.M), bizzat Allah ve meleklerinin sana salât ve selam etmesi Sana yeter.
Vesellim aleyhi dâimen mutevessilen
Meded-dehri vel eyyâmi mê şemsün eşragat
99. Sen de daima, yalvararak O’na selam ve barış elini uzat. Güneş doğup günler ve çağlar geçtikçe…
Vesellim alel ethâri min âli Hâşimin
Adede mê haccel hacîcu vesellemet
100. Haşim ailesinden temiz olanlara da selam et. Hacıların hac edip verdikleri selam sayısınca…
Verda yê ilêhî an Ebî Bekrin mea Umera
Verda alê Usmâna mea Hayderiş-şebet
101. Ya İlâhî Ömer ile beraber Ebu Bekir’den razı ol; sâbit-kadem olan Haydar ile beraber Osman’dan da razı ol:
Kezel âlü vel ashâbu cem’an cemîuhum
Meal evliyêi vessâlihîne vemê havet
102. Ve böylece bütün Âl ve Ashaptan da razı ol, Evliya, Salihler ve içlerinde barınanlardan da razı ol…
Megâlü aliyyi vebni ammi Muhammedin
Vesirru ulûmin lil [k]halêigi cummiat
103. Bu Hz. Muhammed’in amcasının oğlu olan Ali’nin makalesidir. Yaratıklarla ilgili bütün bilgi sırları ve gizli bilgiler onda toplanmıştır.

DUÂDA GEÇEN ESKİ SÜRYÂNİCE KELİMELERİN TEFSİRİ

وهذا تفسير بعض الكلمات الغير مفهومة
(اج) الله (اهوج) الاحد (جل جليوت) البديع (جلجلت) القادر (بهي) الكافي (بهل) الودود (هلهلت) الباسط (طيطغت) الحي (غلمهت) القهار ذو البطش الشديد (شماخ) الحليم (اشمخ) الخالق (سلمة) سمت السلام (صمصام) الباريء (مهراش) الثابت (طمطام) القوي المتين (بازخ) الجليل (شرنطخ) الحي الباقي (برهوت) الرحيم (ياه) هو الله (يوه) الاول الاخر (نموه) الظاهر (اصاليا) الباطن (نجا عاليا) الوكيل (صلصلت) الكافي (حوسمت) القابض (حوسم) الرحمن (دوسم) الرحيم (براسم) الظهير (شلمهت) الفتاح (ارمخت) الغني المغني (تعداد) القوي (ايزام) المتين (سنداد كاهر) المجيب (بهراة تبريز) الاول الاخر (تاكر) النور (اباريخ) الحكيم (بيروخ) العدل (يبروخ) العزيز في جبروته (برخوا) المعز (شماريخ) المبدىء (شيراخ) المعيد (شروخ) القريب (تشمخت) عالم السر (يمليخ) القيوم (شمياثا) الحق (يانوخ) الوكيل (داميخ) الكريم (يشموخ) الحنان (على ما نرم حقا يرون بقنضب) الله الغالب على امره (تناو) الحسيب (ماه) ربي (اواه) المحيي (هشكاخ هشكاخ ) الوال المتعال (بهرام) العزيز (شمخثا) الرحمن (شلمخا) المغني (شلمخ) المعز (عيطلا) القوي القهار
ويجب ان يعلم الجميع ان التشكيل وضبط النطق مهم جدا فى السريانى
لانه مجرد التغيير فى التشكيل يغير المعنى للاسم
(( اللهم صل وسلم وبارك على رحمة العالمين رسولُ السلام صاحب الخلق الرفيع محمد النبي الصادق الأمين واجعلنا له ناصرين ومنصورين ومؤيدين ومتبعين حباً وإخلاصاً في طاعتك ورضاك وعلى آله وصحبه أجمعين ))
ذكر في كتاب كشف الأسرار المخفية أن
طريقة التثبت من أسماء الملوك بإسقاطها على الأسبوع
وكذا ذكر في كتاب سفر آدم وفي غيره من الكتب هذه
هي قاعدة القوم من قبلنا في معرفة صحة الأسماء..
وهذا ما أوردته في الغيلم لشرح الصفحة254من المنبع
وهناك 7 أسماء أخرى وهي روحانيات الملوك وجدتها بمخطوطة
وعند تقسيمها على الأسبوع خرجت صحيحة كلها وبلا تعديلات وهي كانت سبب ذهابي برأيي الذي هنا
ولم أتجرأ وضعها في الجدول وخاصة أني أشرح مافي المنبع ولا أتدخل وهو في المنبع لم يضعها.
فهل ممكن أن يكون بمسطرة الأعداد التوافق لهذه الدرجة؟؟!!:ـ
وقد يستغرب البعض ويُنكر هذا التقسيم المتقدم في الجدول بخصوص توزيع الطهاطيل والملوك السفلية والعلوية على الأيام، فنقول أنها ثلاثة:
الطهاطيل والملوك السفلية والملوك العلوية، وقد وزعناها بمقتضى ما قرروه الحكماء من قاعدة نسبة الأسماء إلى أيامها حسب ما سيرد في الشرح التفصيلي لاحقاً هنا، وهناك سبعة رابعة لهذه الثلاثة لم أذكرها لأنها خارجة عن الكتاب، وبها تتم أعمال الملوك السفلية حسب الترابط من علوي إلى سفلي، وهو الأسماء التي خُلقت منها أرواح الملوك السفلية وهو الجزأ الرابع المفقود هنا لتتم العناصر الكونية أربعة، وقد وجدتها في مخطوط قديم بأسماء أرواح الملوك السفلية، لكل ملك سفلي إسم خلقت منه روحه وهم بالطبع سبعة، وما يؤكد طرقة القوم في نسبة الإسم ليومه بإسقاطه على سبعة، أن تلك الأسماء التي وجدتها كل إسم أسقطته كما هو بلا تعديل فيخرج لي يوم من أيام الأسبوع مختلف عن يوم الذي يليه، فعرفت كل إسم ينتمى إلى من من الملوك السفيلية وإلى من من العلوية وما لكل واحد منها، وهذا بيان الإستخراجات للقناعة الذاتية:
$أولاً السواقط: ف ج ش ث ظ خ ز ، وهي بترتيب الآية 122 من الأنعام فبالتالي وزعناها على ترتيب الأيام من يوم ما خلقت الأرض في يوم الأحد ، ترتيبا طبيعياً لا إسقاطياً.
$ثانياً أسماءه تعالى: كل إسم يبدأ بحرف من السواقط وضعناه له ترتيباًتبعياً لا إسقاطياً.
$ثالثاً الأسماء السريانية:
جهلطيطيل = 106 ÷7 = 1 الأحد
نههطيطيل = 128 ÷ 7 = 2 الأثنين
مهطهطيل = 108 ÷ 7 = 3 الثلاثاء
للطهطيل = 123 ÷ 7 = 4 الأربعاء
قهطيطيل = 173 ÷ 7 = 5 الخميس
فهطيطيل = 153 ÷ 7 = 6 الجمعة
لخهططيل= 693 ÷ 7 = 7 السبت
$رابعاً الأيام: بالطبع أيام الأسبوع تبدأ بالأحد وعلى التوالي بلا خلاف.
$خامساً الدراري: من المعروف بتوزيع الساعات على الكواكب تخرج الشمس ليوم الأحد والقمر الأثنين وهكذا كما هو مُتعارف عليه ترتيباً تبعياً للأيام.
$سادساً الطلاسم: وهو ما تعارف عليه ترتيباً تبعياً للسواقط أو لأيام الأسبوع
بتسلسل ترتيب الطلاسم الوضعي.
سابعاً الأعوان الأرضية:
أبيض = 813 ÷ 7 = 1 الأحد
شمهورش بدون الإضافة السفلية(ورش) = 345 ÷ 7 = 2 الأثنين
برقان = 353 ÷ 7 = 3 الثلاثاء
أحمر = 249 ÷ 7 = 4 الأربعاء
مذهب = 747 ÷7 = 5 الخميس
ميمون = 146÷7 = 6 الجمعة
مرة = 245÷7 = 7 السبت
$ثامناً الملوك العلوية:
صرفاييل = 421 ÷ 7 = 1 الأحد
ميكاييل = 121 ÷ 7 = 2 الأثنين
كسقياييل = 241 ÷ 7 = 3 الثلاثاء
جبراييل = 256 ÷ 7 = 4 الأربعاء
غنياييل = 1111÷7 = 5 الخميس
سمسماييل=251 ÷7 = 6 الجمعة
روقاييل = 357 ÷7 = 7 السبت
$تاسعاً البخورات:
سندروس ، أوله سين = 120÷ 7 = 1 الأحد
قرنفل ، أوله ق = 100÷ 7 = 2 الأثنين
كبابة ، أوله كاف = 101÷7 = 3 الثلاثاء
جاوي ، أوله جيم = 53 ÷ 7 = 4 الأربعاء
مصطكي، أوله م = 40 ÷ 7 = 5 الخميس
صندل ، أوله ص = 90 ÷ 7 = 6 الجمعة
لاذن، أوله لام ألف = 182÷ 7 = 7 السبت
وهذه هي قاعدة معرفة الإسم لأي يوم وأي من الأعوان هم له، فالجميع على نسق واحد بلا إختلاف. والله يقول الحق وهو المستعان والحمد لله رب العالمين

http://sidihamza-ch.xooit.com/t1051.htm

İTİRAZLARA CEVAPLAR

Cevap 1:
Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e gelen vahiy, biri sarih/açık vahiy, diğeri zımnî/gizli vahiy olmak üzere iki çeşittir.
Sarih Vahiy: Bu çeşit vahiy, doğrudan doğruya Allah’tan geldiği için, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin onda hiç bir müdahalesi yoktur. O, bu hususta sadece bir tebliğci veya bir tercümandır. Bu sarîh vahiy iki şekilde ortaya çıkmıştır:
a. Kur’an-ı Kerim: Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in buradaki görevi, sırf tebliğden ibarettir.
b. Kudsî hadisler: Mânası Allah tarafından ilkâ edilen bu çeşit vahiyler konusunda da Hz. Peygamber (asm)’in görevi sadece tercümanlıktır.
Zımnî Vahiy: Zımnî vahiylerde söz konusu olan her hangi bir husus, özet halinde gelir ve genel hatlarıyla vahiy ve ilhama dayanır. Konunun tasviri, şekillendirilmesi, detaylarla ilgili açıklanması ise, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e bırakılır. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), vahy-i zımnî ile gelen hususları bazen ilhamla, bazen vahiyle, bazen de kendi feraset ve içtihadıyla açıklar. (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.86)
Celcelutiye kasidesinin kendisi değil, onun aslını teşkil eden muhtevası itibariyle bir kudsi hadis gibi veya zımnî bir vahiy olarak telakki edilebilir. Bu tür vahiylerin Kur’an’da yeri yoktur.
Cevap 2:
Aslî muhtevası itibariyle zımnî bir vahiy olarak telakki edilen Celceltuye’yi, Hz. Ali kerremallâhü veche şerh edip açıklayarak manzum bir kaside halinde düzenlemiştir. Kasidenin kendisi Arapça’dır ve Arapça kaside sitilinde tanzim edilmiş, ancak Allah’ın bazı isimleri ve diğer bir takım sözcükler Süryanîce’dir. Bunun bir çok hikmeti olabilir:
Evvela, âlimlerin bildirdiğine göre, Celcelutiye, engin bir kapsama sahip sırları ihtiva eden ve ism-i azam sırrını taşıyan bir kasidedir. Daha önce İbranîce ve Süryanîce konuşan bir çok peygamber bu kasidenin aslî muhtevasıyla münacatta bulunmuş ve o sayede değişik sıkıntılardan kurtulmuşlardır.(bk. Gümüşhanevî, Mecmuatu’l-Ahzab, Şazelî bölümü, s. 508-525). Hz. Ali kerremallâhü veche de bu muhtevayı tanzim ederken eski peygamberlerin hatırasını yad etmek maksadıyla Süryanîce sözcükler kullanmış olabilir.
İkincisi; Bu sırlı ve ism-i azam sırrını taşıyan bu kasideyle ehil olanların dikkatini çekmiş ve bazı sırları onlarla paylaşmış olabilir.
İmam Gazalî, hocası İmam Nureddin el-Isfahanî, İmam Ahmed el-Bunî ve Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’ye göre, Celcelutiye kasidesinin aslı vahiydir. Zahir ve batın ilimlerinin ünlü üstadları olan bu alimlerin kanaatlerine iştirak etmek ve onların bilgi ve beyanlarına itimat etmekte -ilmen ve dinen- bir sakınca görmemekteyiz. Ancak bu kasidenin aslının vahiy olduğuna inanmamak da, inanmak da, kişiyi dinen bir sorumluluk altına sokmaz.
Cevap 3:
Celcelûtiye, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin derslerine istinaden, Hazret-i Ali kerremallâhü veche tarafindan te’lif edilen Süryanice bir kasidedir. Esas manasi bedi’ demektir. Mecmuat-ül Ahzab’ın birinci cildinde yer almaktadır. Bediüzzaman, Gazali gibi çok imamların Celcelûtiye’yi şerh ettiklerini söylemiştir. Konu ile ilgili birçok kitap mevcuttur.
İmam Gazali’nin celecelutiye şerhi, Ziyaaddin Gümüşhanevî Hazretlerinin derlediği Mecmuatu’l-Ahzap adlı eserinin “Şazelî” adlı cildin 508. sayfasından itibaren başlar. Ancak bu şerhler, kelimelerin açıklamasından ziyade kasidede yer alan beyitlerin hassalarını açıklayan bir mahiyettedir. Süryani kelimelerden az bir kısmının anlamı verilmiştir.
Celcelutiye’nin kendisi ise, aynı cildin, 499-531 sayfaları arasında yer almaktadır. Kasidedeki bütün beyitlerin altında onların ebced değerleri de yazılmaktadır.
Hazret-i Ali kerremallâhü veche tarafından Celcelutiye adıyla ve cifir ilmine göre bir çok tarih de düşürülerek Süryani diliyle nazmedilmiş ve kaside haline getirilmiştir. Yüksek ve tesirli bir duadır. Bir isimler hazinesidir. Allah`ın rahmetini celb etmesi hasebiyle bir rahmet hazinesi veya bir cennet hazinesi demek de mümkündür. Allah`ın en büyük ismi olan ism-i a’zam bu duanın içerisinde gizlenmiş olduğundan, bu duayı okuyarak Allah`a sığınan kimsenin, dünya ve ahiret işlerinde çok kolaylıklar ve bereketler göreceği müjdelenmiştir.
İmam-ı Gazali Hazretleri nakleder ki:
Cebrail Aleyhisselâm Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme dedi ki:
“Ya Muhammed! Rabb`in sana selam ediyor ve selamın en mükerremini sana tahsis buyuruyor. Sana bu hediyeyi ihsan buyurdu.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Ey kardeşim Cebrail! Bu hediye nedir?” dedi.
Cebrail Aleyhisselâm: “Bu hediye, içinde İsm-i Azam ile en kapsamlı kasem bulunan büyük duadır.” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Ey kardeşim Cebrail! Bu duanın adı nedir? Keyfiyeti nasıldır?” diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm dedi ki: “Ya Muhammed! Bu duanın adı Bedi`dir (Celcelutiye). İçinde en yüksek kasem ve İsm-i Azam vardır. O İsm-i Azam ki:
1. Arş-ı Ala`nın kenarına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Allah`ın arşını taşıyan melekler bu arşı kaldıramazlardı!
2. Güneşin kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, güneşin ışığı ve nuru olmazdı!
3. Ay`ın kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, ay ışık veremezdi.
4. Cebrail Aleyhisselâm`ın kanadına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Hazret-i Cebrail yeryüzüne inemez, semaya çıkamazdı!
5. Mikail Aleyhisselâm`ın başına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı yağmurlar ve damlalar ona itaat etmezlerdi.
6. İsrafil Aleyhisselâm`ın alnına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı sur üfleyemezdi.
7. Azrail Aleyhisselâm`ın elinin üzerine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, mahlûkatın canlarını alamazdı.
8. Yedi kat göklere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı gökler yükselemezdi.
9. Yedi kat yerlere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, yedi kat yerler, şimdi olduğu gibi sabit olmazdı! Bu ismi Âdem Aleyhisselâm okumuştur! (İmam-ı Gazali, Celcelutiye, s.561)”

Tenkitler içinde bu adrese bakabilirsiniz.
http://www.saadettinmerdin.com/genel/121-hz-alinin-kucagina-cebrailin-dusurdugu-kaside-i-celcelutiye-ve-said-nursiye-yapilan-isaretler.html

 KASİDENİN ANA KAYNAĞI VE TÜMÜ

PDF İNDİR

YÖNETİMDE ERKEK VE KADIN NE DEMEKTİR?


Devlet ve millet menfaatlerinde erkeklerimiz duyarsız mı oldular?

Kadınlarla yönetilmemizin zamanı mı geldi?

Türk Milleti kendi içinde huzursuz olduğundan bir annenin şefkatine mi ihtiyaç duyuyor?.

Unutmayalım ki,  Türk milleti içinde bir erkekten daha erkek ve cesur kadınlarımız vardır.  Günümüzde nice insanımızın kimlik karmaşası içinde cinsiyet sorgulamasına düştüğünü görmekteyiz. Erkeklerimiz erkek gibi davranmıyor.  Bu nedenle sağlam karakter gösteremeyenleri tercih etmek yerine kadınlarımız üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Yani, seçimlerimizde kadınlarımızı öne çıkarma zamanının geldiğini söyleyebilirim.  Bir yöneticinin kadın veya erkek olması meselesinden duruma bakılırsa, meclisi olan ve kararlarına saygılı olan biri için cinsiyet sorun teşkil etmez.  Sonuçta Türk Milletinin şefkat edenleri beklemesi bir haktır, diyoruz.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki; “Merhamet edin ki, merhamet olunasınız.”

“Kırklar kaç erdir?Diye zâtın birine sormuşlar.

Kırk nüfustur,demiş.

Niçin er demediniz de nüfus dediniz?Diye tekrar sorunca:

“İçle­rinde kadın da vardır da onun için…Buyurmuş. (Ken’an Rifâî, Sohbetler . s. 340)

 

Tezkire-i Evliya adlı kitapta, Feridüddin Attar kuddise sırruhu’l aziz buyurur ki;

“Hususi bir mahremiyet perdesi altında saklı ve ihlâs örtüsü ile gizli olan, aşk ve iştiyakla tutuşan, yakîn ve yanık olmaya vurulan, Meryem-i Safiye aleyhisselâma nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha’dır.(h.y.t. 185)

Biri çıkıp onu; “Niçin erkekler safında zikr ettin,”diye sorarsa bana, derim ki; Hâce’-i Enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ sizin suretinize bakmaz…”buyurmuşlardır.

Şimdi amel, surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dinimi­zin üçte birini Aişe-i Sıddîka radiyallâhü anhadan almak caiz ise, aynı şekilde onun cariyelerinden, (yâni halefleri olan veliye hanımlardan) dini­mizi öğrenmek (ve feyz) almak da caizdir.

Bir kadın, Allah Tealâ’nın yolunda er olursa, artık ona kadın de­nilmez.
Nitekim Abbase-i Tusî:
“Yarın Arasat meydanında, “Ey erler!” diye nida edildiği vakit, rical (erkekler) safına ilk önce ayağını basacak olan Hz. Meryem’dir,”
demiştir.

Bir şahıs (Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha) ki, o mecliste ha­zır olmayınca Hasan Basri radiyallâhü anh konuşmazdı. Öyle bir şahsın mutlaka er­kekler safında yâd edilmesi lazım gelir. Belki hakikat açısından ba­kılınca, görülür ki, bu zümrenin bulunduğu makamda herkes tevhidde yok, (İlahî Vahdette fâni) olmuştur. Şu halde tevhidde: “Ben” ve “sen” namına bir şey kalmamış,  olduğundan :  “Erkek” ve “kadın” ayrımından söz edilemez.

Nitekim Ebu Ali Fârmedî  (h.y.t. 477) nübüvvet, izzet ve şerefin ta kendisidir, “orada büyüklükten-küçüklükten söz edilemez,” demiştir. İmdi velayet de aynen öyledir, bahis konusu olan Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha olursa. Zira muamele ve marifet itibarı ile çağında onun bir eşi daha yoktu. O zamandaki büyükler ne ise; muteber olup çağdaşlarına karşı sözü kat’î bir hüccet idi.” (Tezkiretü’l-Evliya, s. 111–112)

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Kadınlara dikkat ediyor musun?
Onların içinde erkekleri vardır.

Onlara iyi dikkat et.”

 Kaynak: ALTUNTAŞ, İ. H. (2007). Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları. İstanbul: Gözde Matbaa.

SOYLU TÜRK KADINLARI

BÜYÜKE HATUN

Tohtamış Han’ın torunudur. Yıllarca Ruslara kasrı savaştı, esir düştüğünde iffetini korumak için kendi hançeri ile canına kıydı…

KAHRAMAN TÜRK KADINI TOMRİS

Yüce hakan Tomris Hatun, yaklaşık 2500 yıl önce Türkistan’da devlet kurmuş olan Saka ve Peçenek Türklerinin hakanı idi aynı çağda İran’da da Ahamenid Sülalesi hakim bulunyordu. Bu sülale zamanında İran orduları bir kaç defa Doğu’ya saldırarak Türklerle savaşmışlardı. Tomris’in hakan oldoğu çağda, İran’lıların başında Kırus adında bir hakan bulunuyordu. Bu hakan önceleri Şaka Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı Türklerinin güney kısımlarını ele geçirmişti. Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kırus, Peçeneklere saldırdı. Savaşın sebebi, Kırus’un Tomris’le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi. Tabi bu sebep, o çağdaki usullere göre çok önemli idi. Çünkü, Tomris, İran hakanıyla evlendiği taktirde, hakan bulunduğu ülkelerde, Kırus’un eline ve dolaysıyla İranlılara geçmiş olacaktı. İşte teklifi, Türklerin kadın hakanı tarafından geri çevrilince, esasen kan dökücü bir insan olan Kırus, çılgına döndü ve kendisi ile evlenmeyi kabul etmeyen bu kadın Hakanına cezasını vermeye karar verdi. Kırus önce, Tomris’in oğlunun emri altındaki Türk öncü kuvvetleriyle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Tomris’in oğlu yagılara (düşmana) yenilmenin verdiği yaşla kendini öldürdü. Bu savaşı kazanan ve gözleri dönmüş olan Kırus, Türk Hakanı Tomris Hatunun da üzerine yürüdü. Türklerle, İranlılar bir kere daha karşı karşıya getiren bu savaş, pek kanlı oldu. Onca her iki taraf birbirlerine ok atmaya başladılar. Bu oklaşmalar öyle şiddetli oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hemen kimse kalmadı. Böylece gayet kanlı bir başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlar ile göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu ile İranlıların erkek Hakanının yönettiği bu savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık, askerlik kabiliyeti ve bilimde üstün olan Türklerin oldu. Bu savaşı yine Türkler kazanmıştı.

Yüce Türk Hakanı Tomris Hatun hem ulusunun ve ulu yurdunun sevgisiyle ve hem de savaşta yenildiği için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun, gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve başardığı bu kahramanca dövüşle, İran ordusunun büyük kısmını cansız olarak yere sermiş olmakla birlikte Ahamenid sülalesinin azgın Hakanı Kırus’uda kaiyp (telef) etmişti. Kırus hayatında çok kan akıtmış bir Hakandı. Bunun için, kahraman Türk kadını Tomris, bu kan akıtıcı adama, acuna (dünyaya) ibret teşkil edecek muamelede bulundu ve Kırus’un kafasını kan dolu bir fıçıya atarak, ”hayatında kan içmeye doyamamıştın, şimdi doya doya iç” dedi. Bu olay yüzyıllarca uluslar arası dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı. İşte Tomris hakkında tarihin (kaynak) bilgileri bundan ibarettir. Geri kalan birçok hususlar efsanelerle karışmaktadır.

Tomris Hatun, o sırada Türklerin bir bölümünün, yani Peçeneklerin Hakanı idi, karşısındaki Ahamenid ise bütün İran’ın Hakanı idi ve İranlıların ordusu çok büyüktü ve basında bir erkek vardı ama karşısındaki ise ulusu ve yurdunu sevgisi ile dolu bir Türk kadını idi

 KARA FATMA (FATMA SEHER)

“Kara Fatma” olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. İ. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider.

Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır.

Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir

Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı

 TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA

Asıl adı “Adile” olan, “Adile Hala” ve “Adile Onbaşı” diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anıldığı bilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir.

Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır.

Milis kuvvetlerine yardım eden “Nafize Kadın”, Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez.

GÖRDEŞLİ MAKBULE

Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördeşli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler

FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN

Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer.

BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI

Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır.

TAYYAR RAHMİYE

Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine “Tayyar Rahmiye” lakabı verilir.

Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır

BİNBAŞI AYŞE

İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:

“…Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım.

Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Kocarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.

İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahir Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”…

Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yâdiğâri olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir.

 SÜREYYA SÜLÜN HANIM

İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım…Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve tarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, biraraya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır.

 Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazid’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalımı yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı…

 Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan döğüştüler. Oluyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü.

NENE HATUN

(1857 – 1955) Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum’da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı.

Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü. Nene Hatun, Erzurum’da doğdu. 98 yıl Erzurum’da yaşadıktan sonra yine Erzurum’da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından ANNELER ANNESİ seçilmişti.