İslam

MISIR KÜLTÜRÜ-HERMETİZM – 1-2


Ali Kemal ÖZTOKSOY

Yunanlılar, Antik Kem Ülkesi’ne (Mısır) gizemli, esrarengiz, anlaşılmaz şey anlamına gelen Egypt adını vermişlerdir. Bunun en büyük nedeni, ezoterik yapılanma ve kültürün bu Antik Kem Ülkesi’nin her yerinde görülmesidir. Bu yapılanma ise Hermetizm’dir.

Bilim, dinsel denen düşüncelerde sadece insanların birtakım ortak tasarılarını görür; bunların özünü, kaynağını ve gelişimini inceler. Bu düşünceleri birtakım alay ve şakalara konu yapacak yerde, onlarda insanların düşünce tarihini ilgilendiren çok değerli bilgiler bulur. Toplumbilim, dinsel olayların üzerine iyi niyet ve anlayışla eğilmekte, onlara birer “insan olayı” gözüyle bakmaktadır. Aydınlarımızın çoğunda, bilimin bu bakış açısını anlayamayan güçsüz, zavallı ve çekingen bir bilim anlayışı hakimdir.

Bilimselliği benimseyen özgür tavrımız ile yine bilimin bulgu ve bilgilerine dayanarak bu kültürü anlamaya çalışmak gerekli olmaktadır.

İslamiyet’in ilk yıllarındaki toplumsal ve bilimsel alanlardaki gelişme ve ilerlemeler daha sonraki yıllarda nasıl ki tam tersi bir yapıya büründüyse, 3500-4000 yıllık çok uzun denebilecek bir zaman periyodunda Antik Mısır Hermetik öğretisinde de (Mitos, Ritüelller, Kavramlar…vs.) amaca ve geleneğe uygun olmayan değişimlerin kaçınılmaz olması mümkündür. Bu nedenle bu Kadim Uygarlığı ve Ezoterizm’ini değerlendirirken çok dikkatli olunmalı, özellikle temel kavramlarının daha sonraki ezoterik yapılanmalardaki yansımalarını da göz önüne alarak gerçek doğruları tespit etme yoluna gidilmelidir. Yalnızca bilinen Antik Mısır Hermetik bilgileri ile yola çıkıp değerlendirme yapmaya çalışmak bizi içinden çıkılmaz bir bataklığa sürükler.

Antik Mısır Uygarlığının ihtişamı, daimi bir cazibe merkezi olduğundan, “İlk Ara Devre” olarak adlandırılan M.Ö 2181-2133’lerde büyük karışıklıklar ve denizci kavimlerin istilaları ile çalkalanmıştır. Bilhassa daha sonraları Hiksos istilası ile gündeme gelen; Hiksos Krallarının, Firavunun tanrısal gücüne (gizlerine, sırlarına) sahip olma istekleri ile Hermetik yapı daha da içine kapanmış, öncelikle halk tarafından uygulanan cenaze ritüelleri ve ezoterik bilgiler, sırrın saklanabilmesi uğruna aslından uzaklaştırılmış değiştirilmiş olabilir. Bu nedenle daha çok “Yeni İmparatorluk” M.Ö 1650- 1085 devirlerine ait olduğu bilinen ve “Ölüler Kitabı”nda da konusu edilen “Ağızın açılması kitabı”..vs. gibi ritüellerin irdelenmesiyle değerlendirme yaparak kesin yargılara varmak akılcı olmamaktadır. Bu nedenledir ki; değerlendirmelerde Ezoterizm’in tarihsel süreçteki izini sürmek. Antik Yunan, İbrani, İslami.. vs. Hermetik anlayışları ile çakışan noktalarını buluşturmak, bu öğretinin hem doğrulanmasına hem de daha iyi anlaşılmasına olanak tanıyacaktır.

Mistik okullar da;

• Mensuplarına bilim öğrenmeyi öğütler, ancak bunun çağdaş ve pozitif bilim olması yönünde hiçbir dileği ve koşulu yoktur.

• Mensuplarına dogmatik yoldan edilgin (pasif) bir sevgi ve aşk vermeye uğraşır. Bu, bilim ve akla dayalı aktif ve dinamik bir sevgi değildir.

• Mensuplarına bilge olmayı tavsiye eder ve bunu, yine gizli anlamlar bilimi ile tümel varlığa duyulan “aşk”ın birleşmesi şeklinde algılar. Gizli Anlamlar Bilimi ise dogmatiktir.

Bilim ve bilimselliğin kavramlarını onun dışında kalan simgelerle uzlaştırma ya da birlikte kullanma hakkını hiç kimse kendinde bulamaz. Aydınlanma yolunda olan bir bilinç; her türlü simge ve kavramları bilimsel yöntemlerle kendi konuları içinde inceleyerek değerlendirmeli ve tarihsel insanlık kültürünü anlamaya çalışmalıdır. Dinsel ve geleneksel dogmalarla, boş inançlarla mücadele etmenin bir yolu da budur.

Eski Mısır Uygarlığı ile ilgili elimizdeki mevcut veriler şunlardır:

• Her çeşit hiyeroglif metinler. (Resimle, sembolik ve fonetik olarak 3 şekilde anlamlandırılır). Mabet ve mezar duvarlarındaki, tasvirler, yazıtlar, boyanmış resimler, simgeler, heykeller.

• Arkeolojik ve antropolojik bulgular.

• Mevcut mimari yapılar ve yapım teknikleri.

• Eğitim ve öğretim tarzı, edebiyat, ahlak, bilim ve sanatı ilgilendiren metinlerdir.

Konunun çok geniş ve kapsamlı olması nedeniyle önemli gördüğümüz konuları mümkün olduğunca kısa ve öz olarak sunmaya gayret ederek Mısır ile ilgili şu genel bilgiler söylenebilir:

Kuzeyi Delta “Aşağı Mısır” “Akdeniz Mısır’ı”, güneyi ise Vadi “Yukarı Mısır” “Afrika Mısır’ı” olarak adlandırılan Antik Mısır’ın en eski ismi Kem Ülkesi’dir.

(Kem; 1- karanlık, yanarak kararmış, 2- Asya’da Yenisey (kutsal nehir- Nil nehri gibi) ırmağına verilen isim; Kam’lığın (Shaman)’lığın en katı uygulandığı yer. [Kam’lık da Kara Kam ve Beyaz Kam diye iki ayrı kişilikte uygulanır.])

Anlamlarına geldiği gibi; Grekçe’ye; khemeia-kemia (öz-su, öz) anlamında, Arapça’ya da el-kimiya, el-simiya olarak geçmiştir. Antik Mısır ve Grekçe anlamlarındaki iki ayrı tanımlama ile karanlık=öz eşitliği ile aslında Mısır Tradisyonu’nun temel “ilke”si olan “kara”nın nasıl bir “öz” olduğunu KA-RA bahsinde göreceğiz.

Delta ve Vadi (Aşağı ve Yukarı Mısır)nin simgesel birleşmesi

Kem Ülkesi’nde beylik diyebileceğimiz “Sepatlar”a rastlarız. Vadi Mısır’ında 22, Delta Mısır’ında ise 20 Sepat vardır. Sepatlar; Saru denilen ihtiyarlar meclisi tarafından idare edilirdi. Bu Sepatlar’ın her biri Ejderha, Köpek, Şahin, Akrep, Yılan, Çakal, Boğa, Koç, Kartal, Aslan gibi simgeleri olup bunlarla tanınırlardı. (Asya’daki şaman kabile ve boylarının da birer simgesel hayvanı vardı.)

Mısırda M.Ö 4000’lerde birbirlerinden ayn ayrı gelişmiş iki medeniyet göze çarpmaktadır. Daha sonra bu medeniyetler tek bir krallık altında birleşmişlerdir. En eskisi olan (1. Medeniyet) Vadi (Yukarı Mısır) Medeniyeti. 2. Medeniyet ise Delta (Aşağı Mısır) Medeniyetidir.

Yapılan arkeolojik ve antropometrik bulgulara göre; Vadi Mısır’ında bu devreye ait mezarlardaki kemik ve kafatası yapıları, uzun boylu ve uzun kafalı Afrikalı insan tipi ile geniş ve orta kafalı Asiyanik karakterdeki insan kalıntılarına ait olduğunu göstermiştir. Asya kökenli insanların tam olarak bilinmeyen bir tarihte deniz yolu ile geldikleri sanılmaktadır. İkinci Medeniyet olan Delta Mısır’ının halkı ise doğrudan doğruya Asya’dan gelmiş geniş kafalı, güneydekilere nazaran daha kısa boyludur.

Vadi ve Delta Krallıklarının birleşmesi

Aşağı Mısır Kraliyet tacı Aşağı ve Yukarı Mısır’ınbirleştirilmiş tacı

Eski İmparatorluk dönemi firavunlarına ait kafatası ve kemik yapıları ise şöyledir: Uzun boylu ve uzun kafalı Afrikalı tip ve geniş kafalı Asianik tip, özellikle Yeni İmparatorluk devri ve sonrasında Asianik tip firavunların egemenliği göze çarpar (M.Ö 1580).

Delta ve Vadi’deki iki krallığın birleşmesini sağlayan, Şahin Horus’un sayesinde başarılı olduğu belirtilen Kral Narmer’dir.

Eski Mısır dilinde;

N’r; Nar; balık

Mr; Mer; Yontma kalemi; Piramit; Su Kanalı anlamlarına gelmektedir.

KRAL “NAR-MER”İN MISIR HİYEGROLİFİNDEKİ İFADESİ

N’r = Nar = Balık = Nar (tümel, ile tikellerin birliği) – Balık yumurtaları ve Nar taneleri

M’r = Ustaların kullandığı yontma kalemi (ustalık, emek harcama)

Nar seslendirmesiyle ifade edilen N’r Arapça’da; 1- Nur; Işık 2- Nar; ateş, tanrısal aşk ateşi olarak kavramlaşmıştır.

Balık;

Mısır Tanrıçası İsis, “uçurumun büyük balığı” olarak betimlenir.

Kur’an-ı Kerim’de “ebedi yaşamın simgesi”, Hıristiyanlıkta “İsa’ya ve ona inananların simgesidir.” (Son akşam yemeğinde havarilerle beraber balık yenmiştir). (Tümele erişilmiştir).

Yunanca İchthys Balık demektir. (İ) esus, (CH) ristos, (TH) eu, (S) oter’in parantez içindeki ilk harflerinin kısaltılmışı olarak; Tanrı-Oğul-Kutsal Ruh anlamlarında İsa’yı tanımlar.

Hint Tanrıçası Kali, “balık gözlüdür”.

Çin tanrıçası Kwan-Yin, “balık tanrıçası” idi.

Yunanca Rahim anlamına gelen Delphos sözcüğü aynı zamanda balık anlamına da gelir. Tevrat’ta Yunus peygamberin öyküsü anlatılır. (Peygamberin balık tarafından yutulması simgesi)

Balığın çok yumurta yapması onu Bereket, sürekli sürü halinde dolaşması da Birlik sembolleri yapmıştır.”

Mısırda halkın bol bol yediği taze ya da kurutulmuş balık, kral veya rahip gibi “her türlü kutsallaşmış” şahıslara yasaklanmıştı. Anadolumuzda bazı Bektaşi ve Mevlevilerin de balık yemekten imtina ettikleri bilinmektedir.”

Anadolu Kibele’si ve Nar Nar’lı Para

Antik Mısır’daki N’R=Nar; balığın yumurtalarındaki doğurganlığın ve bolluğun simgesi olarak aynı seslendirme ile Anadolu’da Kibele kültünde Hayat ağacının meyvesi ve dişilik simgesi olarak görülür. Kırmızı çatlağı, kanlı usaresi ve sayısız taneleriyle kadın rahminin yumurtalarıyla özdeşleştirilmiştir. Anadolu Kibele kültünün Avrupa kıtasına götürülmesiyle Roma Yunan ve uygarlıklarında kabul görmüştür. Avrupa kıtasında narın meyve olarak bu simgeselliği Anadolu menşelidir.

Anadolu’nun bazı yörelerinde düğünlerde, gerdeğe girerken gelinin eline nar verilir, gelin de narı yere vurup parçalayarak “bu nar taneleri kadar çocuğum olsun” dileğinde bulunur.

Helenistan’da Hera ve Afrodite’in alametiydi ve meyvesinin Dionysos’un kanından oluştuğuna inanılırdı.

Roma’da gelinlerin başı nar dallarıyla süslenirdi.

Kilise de bunu tanrısal mükemmelliğin ve hatta Kilise’nin bizatihi kendisinin sembolü haline getirmiştir.

Antik Mısır dilindeki;

KEM                         Yanarak kararmış

AMON                      AM; sevgi – ON; varlık

                                 AMON: Sevgi Varlığı

HORUS (Horos)      Horoz

ATON                       AT; ad, Nam – ON; varlık

                                 ATON: Varlığın Kendisi

APİS                         AP; götüren, götürme – İS; his

                                 APİS: Hisleri alıp götüren

İSİS                           His Tanrısı

KA                            Kap

THEBES                   TE; TH; THE; TEO. Tanrı

                                 BETH; BEYT; Ev, Çadır

                                 Thebeth; Tebet; Tibet; Thebes; Teb; Tanrı Evi (Tibet aslında bir tapınak adı olup daha sonra yöreye adını vermiştir)

TENGRİ                   Orta Asya’da Tanrı

TEN                          Eski Mısır dilinde ölmüş kişinin adı, ünvanı

RA                            Güneş – Nur

AMONRA                 Kozmik Sevgi Güneşi

İSRAİL                      İS; his, algı, duygulanım, zeka, akıl gibi insann tüm değerleri RA; Nur- İL(EL); Ruh, Tanrı İSRAEL Tanrısal Nurun zekası, hisleri

(Demek ki İsrael bir kavim adından ziyade Tanrısal Nur’un zekası olabilen ya da olabilenlerdir. Dünya hakimiyeti ise böyle olabilen kişiler için geçerlidir)

gibi etimolojik kökenleri Asya (Ural-Altay, Hint-Avrupa, Kafkas) dil ailesine ait sözcüklerin bulunması. Ayrıca, Orfeus’tan bize nakil olan şu bilgiye göre, Apollon mabetlerinde ilkbaharda gece ile gündüzün eşit olduğu günlerde kutlanan bayramda Tanrının (Avrupa ve Asya’nın kuzeyinde bulunan çok büyük bir kıta olarak adlandırılan) Hiperboreo ülkesinden kuğuların çektiği arabasıyla yola çıktığını müjdelemesi sonucunda Eski Mısır halklarının kökeninin çoğunluğunun Asyalı olduğunu ve zaman içerisinde yerlisi olan Afrikalılarla karışarak Mısır Medeniyetinin temellerini attıklarını söyleyebiliriz. (Orfeus’un Doğu değil de Kuzey Asya’yı işaret etmesi de ilginçtir.)

Bu büyük Medeniyetin doğuşu ve gelişmesini bulgular ışığında incelediğimizde, bilimde, sanatta, eğitim ve öğretimde tüm yetkelerin bir sınıf (kast) üzerinde toplandığı görülmektedir. Bu sınıf “Rahipler”dir. Eski Mısır’da Rahipler sınıfı, halkın dinsel gereksinmesini güçlendirmekle görevli değillerdir. Rahipler, yalnızca tanrının hizmetkârlarıdır. Hiçbir zaman Tanrı inancı ile ilgili aydınlatmada ya da halka moral verme çalışmaları olmamıştır. Rahipler, yalnızca tanrının hizmetkârları olup kendi inançlarını tanrıya bildirmişlerdir. Rahip “hemneter” (Tanrının hizmetkârı), tapınak “hetneter” (Tanrının evi) olarak geçmektedir. Rahipler, tapınağın temiz tutulması, korunması, kült eşyalarının bakımı ile görevliydiler.

Eski İmparatorluk döneminde, rahiplik yılın belirli günlerinde, yapılan ayinlerle gelen süre içinde görülüyordu. Rahiplik, Eski İmparatorluk devrinde ek iş olarak kabul ediliyordu. Örnek verirsek, bir sanatçı aynı zamanda Tanrı Ptah’ın bir yargıcı, aynı zamanda Maat’ın rahibi olarak görülüyordu. Kadın rahibeler de Tanrıçaların hizmetkârları sayılıyordu. Bu dönemde rahibin esas işi, kendi mesleği oluyordu.

Orta İmparatorluk döneminde rahiplik bir meslek, bir devlet memuriyeti olmuştu. Orta İmparatorluk döneminde rahiplik çok önemli bir meslek olarak Eski Mısır toplum yaşamında kendini göstermiştir. Rahiplik, en üst kademelerinde, halk tarafından da önemsenmiş ve kentin bağlı olduğu nom’daki başrahip nomark olarak devlet yönetiminde yer almıştır. Bu rahip Firavun’un temsilcisi olarak siyasi konularda söz almakta ve Baş rahip olarak yüksek rütbeli memur olarak yer almaktadır. Hükümdar yerine hükümet işlerine hasretmiştir. Başrahiplik babadan oğula geçmezdi. Eski Mısır uygarlığında, rahipler meclisini teşkil eden rahiplerin değişik görevler vardı. Görevleri ve işlerini ayin dışında da yaparlardı. Rahipler meclisinin onayı ile de dinsel görevlerde de değişik gruplara ayrılmışlardı: cenaze rahipleri; cenazeyi kaldıran rahipler; mumyalama işlerini denetleyen rahipler; tören rahipleri; tapınak işleri ile meşgul olan rahipler; tanrı heykelinin yıkanması, temizlenmesi, onanması ile meşgul olan rahipler; Ruhban sınıfının üst düzey rahipleri Başrahiplik işleriyle meşgul olurlardı. Alt düzey rahipleri ise Tapınak ve cenaze işleri ile ilgilenirlerdi. Ayrıca, ruhban sınıfından olmayan erkek ve kadın görevliler de vardı. Ruhban sınıfın üst düzey rahiplerine “hemou neter” (Tanrının hizmetkârları, Başrahibe de “İtou neter” (Tanrısal baba) denilirdi. Bir tapınağın ruhban ve hizmetkâr kadrosu bulunmaktaydı. Heliopolis’teki Tanrı Re tapınağının ruhban kadrosunun başkanına verilen ünvan “Our Mau” (Büyük Gören) idi. Tanrı Re’nin büyük rahibi hem Heliopolis kentinin sahibi, hem de Tanrı Aton’un kahiniydi. Memphis’teki Ptah tapınağının Başrahibi “Our Kherp nemat” (sanatın büyük üstadı) ünvanını almıştı. Aşağı ruhban sınıfındaki görevliler arasında da fark vardı. En alt kademede olan “Oueb” tekil “Ouebou” çoğul, (saf olanlar) kült eşyalarının bakımı ile görevliydiler. Tapınağın temizliği ile ilgilenenler, kült eşyalarının bakımı, heykellerin temizliği ve onarılması gibi görevleri vardı. Törenler “Oueb”ler Tanrı heykelini taşırlardı. Başlarında Ouebou’nun başı, Tanrı Amon’un Baş rahibi nezaretinde günlük ibadete katılırlardı. Bazı rahipler, Abydos’daki Osiris ayininde Başrahip bulunmaz, ayini yöneten, Oueb’lerin başkanını görevlendirerek tapınak dışında da görevlileri yönetmesini isterdi. Tapınak dışındaki görev yapacak olan Oueb’lere “Kheriou-hebet” denilen rahip, ritüele uygun şekilde geçmesi ile görevliydi ayrıca Kherou-hebetlerden oluşan bir grup rahip tören esnasında ilâhiler söyleyerek katılırlardı. İçlerinden bir Kheriou-hebet, yüksek sesle ritüel okurdu. Yalnız, bu Kheriou-hebet’in deneyimli olması, sesini ritüelin gidişine göre ayarlaması gerekirdi. İlâhiler söyleyerek katılan rahiplerin koro şefine “heri-tep” denilirdi. Törenin zamanını bildiren saatçi’ler güneşin ve yıldızların seyrine göre vaktini ayarlayarak tören zamanını belirtirdi. Oruç tutularak günleri tayin eden takvimciler vardı. “İmiouset-a” denilen rahipler en aşağı işlerde görevliydiler. Tapınağın içinde el ile yapılan bütün işleri görürlerdi. Aşağı ruhban sınıfı dört gruba ayrılmıştı, her grup bir ay süre ile Tapınaktaki görevini yapardı. Bu gruplara, Ptolemaios çağı yazılarında “phyle” denirdi. Bunlar çalışmadıkları zaman dinsel görevini uygulamadıkları gibi, sivil yaşam sürdürürlerdi. Eski İmparatorluk döneminde ruhban sınıfının halk arasında üstün niteliği vardı. Orta İmparatorluk döneminde ise ruhban sınıfının üstün niteliği kaybolarak, az bahsedilerek ancak görevini yerine getirenler “mükemmel hizmetkarlar” olarak görülmüştür. Aşağı ruhban sınıfında, ilâhiler söyleyen sedacılara (şarkıcılar) onlara refakat eden müzisyenlere rastlamak mümkündür. Şarkıcıların ve müzisyenlerin, genel olarak “Ama”ları (görmeyenleri) seçilirdi. Tapınaktaki görevli kadınları Hükümdarın eşi yönetirdi. Bilindiği gibi, hükümdarın eşi, aynı zamanda Tanrı Amon’un eşi olarak bilinirdi. Özellikle Thebes hanedanları zamanında ve Gerileme devrinde Tanrı Amon’un Başrahibesi hükümdarın eşinin yerine geçer, rahibeleri ve kadın hizmetkârları yönetirdi. Tapınağın kadın rahibesi “Ouebouit” aşağı ruhban sınıfı gibi gruplara ayrılırdı; her grup onlar gibi bir ay çalışır, diğer zamanını sivil olarak geçirirdi. Rahibelerin yanlarında, eski Yunanlıların “pallaeid” dedikleri müzisyen, şarkıcı, dansçı olarak dinsel törenlerde görev alanlar, rahibe sınıfına ait olmayıp sivil yaşamlarını sürdürmekteydiler. Mısırda kehanet inancının da çok eski zamanlardan beri var olduğu görülmektedir. I. Ammenemmes’in (M.Ö 2000-1900) zamanında yaşamış kahin-rahip Neferrekou, bir kehanetinde “Bir kurtarıcının dünyaya geleceğini” bildirmektedir.

Son zamanlarda Amon Başrahipliği babadan oğula intikal eden irsi bir mahiyet almıştır, XI. Ramses’ten sonra (M.Ö 1085) bizzat krallık sülalesini kurmayı başarmışlardır. Dini işlerin siyasi işlerle başbaşa yürümesi, Mısır devletini başka sebep ve amillerin de etkisiyle zaafa uğratmış ve krallığın zayıflamasına neden olmuştur. Rahiplerin sosyal yapı içerisindeki etkinliği nasıldı? Onlar din-devlet birlikteliğiyle halkı sömüren imtiyazlı bir grup muydular? Yoksa, uyuşuk, mistik, dogmatik birer din görevlileri miydiler? Hem Eğitim, Öğretim, Sanat, Sağlık (Tıp) alanlarında öğretmen, hem de Mabetlerde (Ezoterik iç bünyede) öğrenen (öğrenci-görevli rahip) olarak, 4000 yıl süren bu uygarlığın gelişmesinde nasıl böylesine etkili olabildiklerini daha iyi anlayabilmemiz için çözümlenmiş metinlerden birkaç örnekleme yapmakta büyük yarar vardır.

Eğitim – Öğretim

Eski Mısır Uygarlığından kalan harabelerde, okul olarak kullanılan yerler tespit edilebilmiştir. Bu okullar mabetlerin yanında olup, rahipler tarafından idare edilir ve öğretim yapılırdı. Hatta büyük-rahip Krallığın öğretim ve eğitim şefi ünvanını taşımakta ve günümüzdeki Milli Eğitim Bakanlığı statüsünde idi. Ramseum mabedinin bir kısmında bu okullardan birinin harabeleri içinde, rahipler tarafından çocuklara egzersiz olarak yazdırılan müsveddeler bulunmuştur. Bu okullardaki rahip öğretmenler öğrencilere hem yazıyı hem de hayatta gerekli olan çeşitli bilgileri öğretiyorlar, bir taraftan da eğitimin faydalarını telkin ediyorlardı. Örneğin, öğrencilere telkin olarak yazdırılan şu cümleler, bu konu için birer örnek oluşturmaktadır: “Cahil bir adam yüklü bir hayvana benzer, okumuş ise bu hayvanı (kendini) sevk ve idare edendir.”

Orta İmparatorluk devrinin bir filozofu, oğlunu okula götürüp bıraktıktan sonra, onu teşvik amacıyla nasihatlerini yazı ile bildiriyor ve diğer meslekleri birer birer sıralayarak, onların mahzurlarını belirtiyor ve yazıp okuma öğrenmenin her tür meslekten üstün olduğunu söylüyor. Bu nasihatler bin yıl sonra bile Mısır’da revaçta olmuş ve Yeni İmparatorluk zamanında okuyup yazma öğrenenler daha da çoğalmıştır.

“Kalbini ilme ver ve onu öz annen gibi sev.”

“Hiçbir şey, bilmek kadar kıymetli olamaz.”

“Her meslek bir şefe tâbi olmayı amirdir; sadece bilgili bir insan kendi kendini idare edebilir.”

“Bu dünyada hakiki tek bir saadet vardır, o da gündüz kitapları şevkle toplamak ve bunları gece okumaktır.”

Bu cümleler üzerinde dikkatle durmaya değer. Çünkü eski Mısırlılar bilgiye değer vererek onun önemini belirtmişler ve kitapların bir araya toplanabileceğini, hatta bunları gece okuma imkanına sahip olabildiklerini kaydetmişlerdir. Bir öğretmen talebesine şöyle hitap ediyor: “Vaktini istemekle kaybetme! Elindeki kitabı oku ve senden iyi bilenlerin nasihatlerini dinle.”

Rahip öğretmen, sadece okutmakla değil, aynı zamanda çocukların ahlâki durumlarıyla da ilgilidir, onlardan birine yazılı olarak nasihatte bulunurken şöyle diyor:

“Bana haber verdiler ki sen okuyup yazmayı bırakmış, kendini zevke vermişsin, içki kokan yerlerde sokak sokak dolaşıyormuşsun. Bu içki yüzünden insanlar senden kaçıyorlar. Sen, dümeni doğru yola gitmeyen bir gemiye benziyorsun, sen ilahsız bir mabet, ekmeksiz bir ev gibisin. Seni düz duvara tırmanırken görenler, senden koşarak kaçıyorlar. Çünkü sen onları kırıyorsun. Ah! sen bilmiyor musun ki kuvvetli içkiler insanları harap eder. Sen bunlardan vazgeç.”

Bütün bu nasihatlerden sonra, öğretmen kendi hayatından da örnekler vererek, onu doğru yola sevk etmek için ümidini kesmediğini ifade ediyor. İşte bütün bu sözlerden anlaşılıyor ki, okuma ve yazı öğretmeyi üzerine alan insanlar, çocukların her türlü durumu ile ilgilidir ve onları doğru yola sevk etmek için uğraşırlar. Eski İmparatorluk devirlerinden birtakım atasözü mahiyetinde olan cümleler de öğretim sırasında yazdırılmaya başlanmıştır. Örneğin, Vezir Ptah-Hotep’e izafe olunan bir “Yaşama Hüneri ve Görgü” kitabında kaydedilmiş cümleler dikkate değer:

“Herkesten bir şeyler öğrenebilirsin. Hak ve doğrulukla hayatta en ileri gidebilirsin. Sözlerinde daima temkinli ol. Yükselmiş olanları küçümseme. Haberleri ulaştırma hususunda sadık ol. Kendine dinlenmek için muayyen bir vakit ayır”.

“İlminden dolayı kibirli olma, kendi gururunu bilgilerinin içine koyma. Alimlerden olduğu gibi, cahillerden de nasihat dinle. Eğer sen yüksek bir mevki işgal edersen, hep iyi olan şeyleri iste, öyle ki senin tabiatında hiçbir hata olmasın. Doğruluk çok fevkalâdedir ve devam eder. Babam beni doğruluk içinde büyüttü, işte bana bıraktığı en iyi şey bu olmuştur.”

Bunlar, hem ilke olarak ezberlenecek ve kopya cümlelerdir, hem de söylem bakımından işlenmiş veciz ifadelerdir. Bu filozof aynı zamanda amirine karşı takınacağı tavırlar hakkında da oğluna şöyle diyor:

“Seni selamladığı vakit yüzünü yere eğ ve seni selamlamadan sakın konuşma; o güldüğü zaman gül, bu onun kalbi için hoş olacaktır. Ne vakit senden yüksek birisi ile beraber yemek yersen, onun önündeki tabağa değil, ancak kendi önüne konulan yemeklere bak.”

“Eğer sana, büyük bir kimse tarafından sır olan bir vazife verilirse, onu hiçbir şey saklamadan olduğu gibi naklet, hatta sana bundan dolayı üzüntü verecek şeyler olsa dahi. Kendini kötü laflardan koru ve kaba konuşma.”

“Kendi yakınlarına cömert davran, zira bir gün sana bir felâket gelirse, seni sadece onlar selamlayacaklardır ve bundan dolayı sen memnun olacaksın.”

“Mala karşı haris olma. Bu tedavisi mümkün olmayan bir fenalıktır ki, dostları ve akrabaları birbirinden ayırır. Bu, bütün fenalıkların bir kaynağıdır.”

“İmkan bulduğun zaman bir yuva kur ve karını sev.”

Yeni İmparatorluk devrine ait diğer edebi yazılar arasında atasözleri ve nasihatler de vardır:

“Eğer başkasının evine girersen, orada hatalı olan şeylere gözlerini dikme. Eğer gözlerin onları görürse, susmasını bil. Dışarıda kimseye bahsetme, seni işitenler bir hata, bir cinayet işleyebilirler.”

“Sırları açığa vurmaktan çekin. Üst derecedeki amirlerine öfke ile cevap verme. O sana acı söylediği zaman, sen ona sakince cevap ver ve onu teskin et. Onun öfkesi geçince, sana yeniden dönecektir.”

“Kalbini herhangi bir kimseye doğru yöneltme. Yanlış bir laf dudaklarından çıkınca başkası bunu tekrarladığı vakit sen düşman kazanırsın. Bir insan dili ile mahvolur. İnsan vücudu her türlü cevapların bir deposudur; bunların içinden iyisini seç ve söyle, fenasını ise kendi vücudunda sakla.”

“Fazla içme, çünkü eğer düşer ve uzuvlarından biri kırılırsa, sana hiç kimse elini uzatmaz. Arkadaşların ‘Bu sarhoşu dışarı atın’ derler.”

“Saygılı ol. Senden yaşlı veya üst derecede birisi içeri girdiği vakit ayağa kalk, fakat her şeyden evvel ailene saygı göster. Anne ve babanın eline su dök. Annene bol ekmek ver ve onu seni taşıdığı gibi taşı. O senin büyük yükünü kaldırmıştır ve seni üç sene müddetle emzirmiştir. O, seni okuyup yazman için okula koymuş ve sana evden ekmek ve bira getirmiştir.”

“Kalemini başkalarına fenalık yapmak için sakın kullanma. Ne ölçülerde ne de tartmada hile yapma.”

“Adil ol, zenginlerin çıkarı için fakirlerin hakkını yeme ve onları iyi giyinmiş olmadıklarından dolayı geri gönderme.”

Rahip Öğretmenlerin görevleri oldukça önemli ve zordur. Çünkü ilk olarak beş yüze yakın hiyeroglif işaretinin ve onların anlamının öğretilmesi gerekmektedir. Ondan sonra, öğrenciler bunların kelime ve fonetik işaretlerini ve eklerin nasıl yazılacağını öğrenirler ve böylece abideler üzerindeki yazıları okumaya başlarlar, bundan sonra da kitapları okuyabilmek için hiyeratik işaretleri de bilmek zorundadırlar. Bu nedenle gençlerin hiyerogliften ayrı yazı şeklini de öğrenmeleri ve bunları bir araya getirerek yazmaları gerekir. Bu şekilde yetişenler, iyi yazı yazmasını öğrenebilirler, yerli ve yabancı kelimelerin yazılışını ezberlemiş olurlardı. Bu yazı öğrenme sırasında çocuk kopya ederken eski edebiyatı ve klasik metinleri de okumuş ve bellemiş oluyordu. Yeni İmparatorluk zamanındaki okullarda, küçük Mısırlıların kopya ettikleri yazılar, yukarıda örneklemeye çalıştığımız, Orta İmparatorluk devrinin edebi ve ahlaki metinleridir.

Tapınaklar, zamanımızdaki üniversiteler görünümündeydi ve burada çağın konuları olan matematik, geometri, gökbilim, mantık, doğa bilimleri, sanat, müzik, felsefe gibi konularda eğitim görülürdü. Eğitim sistemi ezoterik olup özellikle Hiksos istilasından sonra son derece katı bir şekilde uygulanmıştır.

Bilim

Matematik ve Geometrinin Mısır’ın ilk tarihi devirlerinden itibaren ilerlemiş olduğu görülmektedir. Rhind papirüslerinde matematik ve geometri ile ilgili birçok temel esas, ilmi bir şekilde belirtilmiştir.

Astronomi biliminde çağdaşları olan Kaide kavimlerinin bilgileriyle paralellik vardır. Yıldız Kataloglarında 5. derecede küçük olup gözle görülmesi imkansız olan yıldızları bile net bir şekilde not etmişlerdir. Gökbilime dayanarak gerçeğe çok yakın olarak 360 günlük takvimi hesaplamışlardır. Günlük zamanı (24 saati) tam kesinlikle tespit etmişler, tarihi olayların saatini bile kaydetmişlerdir. Gece ve gündüz ayrımı yapabilen 24 saat taksimatlı su saatini icat etmişlerdir. Nil nehrindeki taşmalar büyük bir hassasiyetle gözlemlenmiş ve hesaplanarak kayıtlara geçirilmiştir. Taşmalar için taşıntı havuzları yapılmıştır.

Tıp-Sağlık

Eski Mısırlıların Tıp üzerindeki bilgileri ise çağına göre bilimsel bir zaferdir. Tıbbı geliştiren ise yine Rahipler olmuştur. Tıp ilminin temeli olan üç esası metodik olarak ilk defa uygulayanlardır. Bunlar: 1- İnsan vücudu ve fonksiyonları üzerine bilinenler. 2- Hastalık çeşitleri ve tedaviler. 3- Hastalıktan korunma çareleri. Eski Mısır’da hekimlerin yetiştirildiği Mabetlere bağlı okullar vardı. Hekimler devlet memuruydu. Tüm sağlık ve tedavi hizmetleri ücretsiz yapılmaktaydı. Ebers papirüsünde kaydedildiği üzere yedi yüz çeşit ilaç ismi tavsiye edilmiştir. Bu ilaçlardan bazılarının reçeteleri Grekler aracılığıyla Romalılara, oradan da Avrupa’ya geçerek uzun yıllar uygulama alanı bulmuştur. Mısır Tıbbında bir de Baş Hekimlik müessesesi vardır ki, Osiris okuluna bağlı bir Senatoryum’un Direktörüne “Büyük Peygamber” denilmektedir. Ebers Papirüsünde bu hekimin göz hastalıkları için bulunan bir ilacın mucidi olduğu yazılıdır.

Papirüslerdeki kayıtlara göre en çok teşhis edilmiş hastalıklar şunlardır: Göz hastalıkları, kemik veremi, çocuk felci, anemi, romatizma, apandisit, mide karın ve mesane hastalıkları, varis, ülser, çıbanlar, sara, ve diş çürümeleri. Frengi ve kanser tanısına rastlanmamıştır. Sık sık banyo yapılması, oturulan yerlerin ve civarların temiz tutulması, yiyeceklerin yıkanarak yenmesi gibi özelliklerin Mısır halkında geleneksel bir anlayış olduğunu da görmekteyiz.

Rahipler için de uyulması gereken kurallar vardır. Bunlar, sünnet olunması, saçların üç günde bir kesilmesi, iki kez gündüz iki kez gece yıkanılması, beyaz elbise giyilmesi, domuz eti ve fasulye yenilmemesi, suyun kaynatılarak içilmesi, haftada 3 ya da 4 günde bir oruç tutularak mide ve bağırsakların temizlenmesidir. Mumyalama işi apayrı bir meslektir ve hekimlikle bir ilgisi yoktur.

Mimari ve Sanat

Mimari ve mühendislik tekniği üzerinde ne yazık ki teorik bilgi olarak doküman bulunamamıştır (Mimarlar ve yapıcılar bilgilerini sır olarak saklarlardı). Ancak mevcut yapılar, özellikle mabetler ve piramitler, mükemmel birer teknik ve üstün bir taş işçiliği sergilemektedir. Günümüzde piramitlerin (ehramların) yapılış tekniği ile ilgili 7-8 teori varsa da, öne sürülen bu teorilerin teknik olarak mümkün olmadığı kabul edilmiştir. Yani 20. yy’ın akıl ve bilimi bu işi henüz çözememiştir. Mabetlerdeki hacimsel büyüklükler, yontma taş işçiliğinin zorluğu ve kalitesi, mabet içi süslemeler ve dev heykelleriyle ortaya çıkan yapıtlara ise Avrupa Uygarlığı ancak 3000 sene sonra erişebilmiştir. Mısır sanatı duvar kaplamaları, kilimler, işlemeler, mükemmel oymalı mobilyalar, tüller, porselenler, mineli sırlı işler, fligranlı camlar, parlak madenden aynalar ve göz kamaştırıcı ziynet eşyaları arasında, çok yanlı hayatın bütün yanlarına karşı karikatüre varıncaya kadar duyarlı, renk tutkusuna sahip, yeni biçimler yaratan olağanüstü bir üslupta açığa çıkar.

Uadjit: İlahi tanrısal göz, insanın tanrıyı tanrının da insanı görebildiği akıl ve idrakin gözüdür. Mısır’ın gerek edebiyatında gerekse plastik sanatında, ‘şahin’e büyük yer verildiği görülür, bu kuşun en güçlü organları gözleri olup çok keskin görme yeteneğine sahiptir. Horus’un bir gözünün Ay, diğerinin Güneş olduğuna inanılırdı. Gözler dünyaya geliş ve gidişte de ışığa açılan ve kapanan pencerelerdir. Mumyaların konulduğu lahitlerin üzerinde de göz resimlerine rastlanır.

İki sütun arasında Aşağı Mısır’ın koruyucusu “Uadjit” ilahi tanrısal göz ile kutsal böcek “Scarab”ın Tanrı Kherpi’nin kanatlı başı içindeki şekliyle, iki yanda Aşağı Mısır’ın simgesi Kobra yılanları ve lotus çiçekleri.

Bu, hiyeroglif aracılığıyla sesçil olarak dile getirilen vucat adıyla bilinir. Hiyeroglif gösterimi arka sayfadaki gibidir. Vucat hem bir insanın hem de bir şahinin gözüydü; saydam tabakanın iki parçasını, gözbebeğini ve insan gözünün kaşını içeriyordu, bunlara alt kısımda şahinin ıralayıcı özelliği olan renkli iki işaret ekleniyordu.

Mısırlılar, sığa ölçüleri (gerek tahıllar gerek sıvılar) için üleşkeleri (kesirli sayıları) olanaklı kılan hesaplamalarda, şahin-tanrı Horus’un gözünün (vucat) farklı parçalarını kullanıyorlardı. Bunlar yarım, çeyrek, sekizde bir, on altıda bir, otuz ikide bir, altmış dörtte bir olup, bu gösterim vucat’ı altı parçaya ayırmaktan ibarettir: 1/2, 1/4, 1/8, 1/16, 1/32, 1/64.

Matematiksel olarak bu serinin toplamı (kesirleri sonsuza kadar devam ettirirsek) hiçbir zaman l’i aşamaz.

“Günün birinde bir yazman çırağı ustasına vucat’tan yola çıkarak elde edilen üleşkeler toplamının ancak 63/64 değerini verdiğini söylediğinde, birimi tamamlamak için gerekli olan 1/64’ü, koruması altında bulunan hesaplayıcıya her zaman Tot verir yanıtını almış.”

Scarab: Kınkanatlı böcekler sınıfından olup adı bok böceğidir. Karnını kocabaş hayvanların dışkılarıyla doyurur. Boyu iki santimetreden fazladır, rengi karadır. Bok böcekleri hayvan dışkılarının üstüne üşüşerek yaklaşık iki santimetre çapında yuvarlaklar meydana getirirler.

Scarab

Khepri (Güneşin Doğuşu)

Başlarının arka bölümünü mala gibi kullanarak dışkıları yoğururlar. Dışkı yuvarlarının içine dişi böcekler hemen yumurta bırakırlar, erkeği ile dişisi işbirliği yaparak yuvarı bu iş için hazırlanmış çukura yuvarlayıp taşıyarak gömerler. Böylece dünyaya gelecek kurtçuklar yine karın doyurmaya elverişli bir ortam bulduğu gibi, dışkının gömüldüğü topraklar da gübre bakımından zenginleştirilmiş olur. Devamlı pisliğin içinde yaşamasına rağmen art ayaklarıyla pislenmiş yerlerini kısa zamanda ve sürekli temizlemesinden ötürü arınmanın simgesi olarak kabul edilmiştir. Sabah güneşi tanrısının adıdır. Böceğin yumurtasını top şeklinde yuvarlaması “var oldu”, “doğdu” anlamına gelir. Mumyalama işlemi sırasında ölünün kalbi çıkarılır, yerine seramikten yapılmış bir scarab yerleştirilirdi.

Kherpi: Mısır güneş tanrısının, özellikle sabah güneşi tanrısının adıdır. Ra sembolü ile belirtilen abidelerdeki kabartma şekillerde scarab böceği ile simgelenirdi. Burada Ra, “var olacak” veya “doğacak” anlamına gelir ve böceğin yumurtasını bir top şeklinde yuvarlaması ile anlamlandırılır.

Lotus Çiçeği: Suyun altında yetişen çok nadide bir çiçektir. Her türlü simgenin dışında, bütün niteliklerin üzerindedir ve tinsel yükselmeyi “gerçekleştirmiş” bireyde, evrensel bilincin değişmez biçimde var olduğunu gösterebilen insandır. O gerçek Mürşittir, öğrencilerini de kendisi gibi yapabilendir.

Kobra Yılanı: Yılan, genetik gelişimden payını almamıştır, ne tüyleri ne de ayakları gelişmiştir, duyma organından da yoksundur. Diğer canlı yaratıklardan farklı olarak, hem dişil hem de eril karakterin imajını yansıtır ve gereğinde her iki cinsin de rolünü üstlenir. Hermes (Mercury) ve Asklepios’un asalarında birer yılan sarılıdır. Uzunlamasına görünümüyle fallik, kıvrılıp dairesel bir duruma girince de dişiliğin yapısı ve sembolizmine uğrar. Genel anlamda fallüsü andırdığından eril bir simgedir. Dairenin (çemberin) dinamiğidir, süreklilik gösteren hareketlerin de sembolüdür. Yılda birkaç kez deri değiştirmesi ve sürekli kendini yenilemesiyle değişimin simgesidir. Bölünen bir parçasının canlılığını koruması ve gövdesini yeniden yenilemesiyle yaşam gücünün simgesidir. Tüm yaşamını Toprak Ana’nın bağrında sürdürdüğünden, tam anlamıyla toprağın hayat vericiliği ve doğuruculuğu ile özdeşleştirilmiştir. Kobra yılanının eril simge olarak fallüsten ziyade sperm’e çok benzemesi onu daha anlamlı kılmaktadır.

Ezoterizm (Tr. İçrek, İçrekçilik – Ar. Batınilik): Konusu doğa olan, özellikle de insan ve insanın iç dünyası ile ilgili olaylarla uğraşan (psikoloji, parapsikoloji), yöntem olarak bildirmeye değil buldurmaya yönelik olan, bunu simgesel ve alegorik bir anlatım diliyle ve dereceli bir sistemle yalnızca inisiyelerine sunan öğretidir.

Simgeleri geometrik şekiller, nesneler, bitkiler, hayvanlar, harfler, sayılar ve bunların kombinezonları, gök cisimleri vb.’dir. Bu simgeler, bir ya da daha fazla anlam yüklendirilmiş kavramlar’dır. Birçok zorunlu sınavdan geçirilerek inisiye edilen adaylara bu simgeler açık olarak bildirilmez, adayın istek ve emeği karşılığında buldurulurdu. Değerli olan buldurmak idi.

Antik dönemde çeşitli yerlerde resmi dinlerin dışında oluşturulan ve ezoterik yapılanma içinde bulunan öğretiler yapılmaktaydı. Bu öğretilerden en ünlüleri şunlardır:

Mısır’da          : Memphis ve Teb

Yunan’da        : Orphik Mabetler, Pythagoras Okulu, Eleusis Okulu

İran’da            : Zerdüşt Tapınağı

Filistin’de        : Essenien Tapınağı (Daha sonra Lut Gölü ve Mısır’da da açılmıştır.)

Roma’da         : İsis Tapınakları (Mısır’da da aynı isimle vardır.)

Kudüs’te         : Süleyman Tapınağı

Doğuda           : Tibet Tapınakları

Hint’te            : Krişna, Brahma, Budha Tapınakları’dır.

Bütün bu tapınaklarda ortak simge “Üçgen” ya da “Triad”dır.

Antik Yunan Kültür ve Felsefesi toplayıcılık ve üreticilik açısından önemli bir merkezdir. Ancak Orpheus (M.Ö. 1000), Pythagoras (580-497), Tales (600), Solon (640-559) gibi Antik Yunan düşünürlerinin de Antik Mısır Öğretisi aldıkları bilinmektedir. Bu öğretiler daha sonra İslam düşünür ve alimlerince (İbn Rüşt, İbn Sina, İbn Haldun, Muhyiddin-i Arabi) benimsenip açıklanmış, İslam alimlerince Avrupa’ya tekrar tanıtıldıktan sonra Batıda aydınlanma hareketi başlamıştır. Uzak Doğu ve Hint Ezoterizmi’nin de Antik Mısır’da rafine hale geldiği göz önüne alınırsa, Mısır Ezoterizm’i (Hermetizm) öncelikle önem kazanmaktadır.

İlmin, Sanatın, Müziğin ilahı olarak adlandırılan Tanrıların Katibi “Tot”a Yunanlılar Hermes demişler ve Hiramus, Hermese, Hürmüz, Hermes-ül Hiramise, Hermis, İdris isimleriyle Ortadoğu ve Avrupa Kültürlerine geçerek Anadolumuzda da “Ermiş” olarak bilinen Hermes-Tot; tek bir kişinin adı değil, o konuma, o “hal”e gelmiş her kişinin ortak adı olmuştur. Karaleylek “İbis” olarak simgelenir. Hermes kendisinden sonra gelen dinleri, ezoterik ve mistik yapılanmaları derinden etkilemiştir.

Hermes Öğretisi (Hermetizm), Antik Mısır’da tapınaklarda (en büyükleri Thebes ve Memphis) halka kapalı, yalnızca kendi üyelerine dereceli bir sistemle sunulmaktaydı.

Leylek günümüzde de yeni doğanın müjdecisi olarak kabul edilir.

Uadjıt                                         İslam’da Göz

İskenderiyeli Clemens’in (150-217) Stromat’larda bize bildirdiğine göre, Hermes’e ait 42 kitap vardır. Bunlar astronomi, astroloji, cosmografia, geometri, matematik, coğrafya ve din ile dinsel törenlere vb. aittir.

Yunanlılarca Hermes olarak kodlandırılmış olan sözcük aslen “HRM”dir. Grek ve Latin dilleri yazıya aktarıldığında, ünlü ve ünsüz harfler kullanılarak ifade yazı kalıplarında dondurulmuş olur. Oysa Antik Mısır, Arami, Asuri, Keldani, Süryani, İbrani ve Arabi dillerin yazı yapısında ünlü harfler yoktur. Yazı dili ünsüzlerle kurulur ve okunurken ünlendirilir. Bu ise dile olağanüstü bir zenginlik katar. Dinler öncesi soyut (hermetik) kavramlar, Uzak Doğu, Orta Doğu, Mezopotamya ve Antik Mısır Uygarlıklarında gelişip kendisinden sonraki dinlerinde temel kavramları haline dönüşmüştür.

(Antik Mısır Hermetizm’i sahip olduğu bilgileri topluma aktarmanın bir yolu olarak, inisiyasyon içerisindeki öğretiyi cenaze ritüellerine taşımasıdır ki günümüzde de dinlerde bu devam etmektedir.

İlahların çeşitli hayvanlar ile simgelenmesi hem evrimi hem de bütün bu (hayvansal) huyların insanda da oluşu ile ilgilidir. Mevlana Celalettin Rumi, Mesnevisi’nde de bu anlamda yüzlerce hayvan hikayesiyle, insandaki hayvani huyları mükemmel bir şekilde vurgular. Bu ve benzeri anlatımları yine çocuk hikayelerinde ve masallarda da görürüz.)

Nuh Peygamberde bu hayvanları ile birlikte Ararat (Akadca; Uruatri, Qumran metinlerinde; Urarat, Kur’anda; Cudi) dağına çıkar. Uruatri; dağlık bölge, yüksek memleket, herhangi bir şeyin en uç zirvesi. Çoğu peygamber ve ulu kişi de çobanlık yaparak bu hayvanlarını güdmüştür.

Nuh Tufanı öncesi bu hayvanların bir gemide toplanması

Bu Uygarlıkların (ve de dinlerin) kavşak noktasında bulunan Anadolu’muzda da bu kavramlar gerek sözel, gerek simgesel, gerekse de ritüelik ve alegorik olarak “Anadolu Kültürünün” temel yapıtaşlarını oluştururlar. (Türkiye Karayollarındaki bütün kamyonların..vs. taşıtın arkasında görülen Göz simgesini dünyanın hiçbir ülkesinde göremezsiniz, keza Denizli şehrinin giriş kavşağındaki Horoz (Horus) heykelini de. Birçok şehirde bulunan kutsal balıklı göllerle, yedi uyurlar mağaralarını da….). Bilinen insanlık tarihinin hemen hemen tamamına yakınına ev sahipliği yapmış, ve bütün bu kültürleri kendi kültürüne yansıtmış Anadolu insanının ve aydınının bundan habersiz oluşu ise trajikomiktir. Bu nedenledir ki bu kültür yarı dogmatik bir yapıya dönüşmüştür. Türk Aydını Çağdaşlaşma uğruna bu kültürü görmezlikten gelmiş, halkının dogmalar batağında boğulmasına seyirci kalmıştır.

Hermetik Öğretinin etkisi altında gelişmiş İbrani ve Arabi kültürlerinde harflerin sayılarla eşleştirilmesi ve yerlerinin değiştirilerek anlam kombinasyonları oluşturulması geleneği hermetiktir. Buna birkaç örnek verirsek:

HRM: Hiram – RHM: Rahim – HMR: Hamur, Hamr, Hamurabi – RHMN: Rahman – IHRM: İhram – EHRM: Ehram – MHRM: Mahrem gibi.

Sayı kombinasyonlarıyla yapılan anlamlandırmalara örnekleme yapacak olursak (harflerin sayı değerleri toplamlarına göre):

Ehad (Bir) 13 + Ahavah (Sevgi) 13 = YHVH (Yehova: 26)

Adem (45) – Havva (19) = YHVH (26)

Nahash (Yılan) 358 = Mashıyah (Mesih) 358

Şemah (Tohum) 138 = Menahem (Kutsal Ruh) 138

Bütün bu özellikler Antik Yunan’da ve İslam Tasavvufunda da vardır. İbrani Mistisizmi ve İslam Tasavvufunda kullanılan bu yöntemin kökeni olduğu belirtilen Hermetik öğretide de, 22 harften oluşan Mısır Hiyeratik Alfabesinde her harf bir sayıya karşılık geliyor, her harf ve sayıda üçgenlerle gösterilen üçlü bir yasaya bağlı olarak her birinin madde, akıl ve mana aleminde bir yansıması bulunduğu gösterilmiş oluyordu.

Yunanlıların Tot’a vermiş oldukları bir isim diğer isim de Mercury (Civa)’dir. Güneş ışınlarına en fazla maruz kalan, güneşe en yakın gezegendir.

Mer, Eski Mısır dilinde Piramit demektir. Diğer ismi olan Hermes (Hrm) = Ehram da aynı anlamdadır.

Eski Yunanca’da ise Mer, Kara, Karanlık demektir.

Mercury Kimyada civanın simgesidir, sıvı olan tek elementtir, siyah ve beyazı içinde barındıran gümüşi gri bir rengi vardır. En büyük özelliği ise diğer elementlerin arındırılmasında kullanılmasıdır. Yani arıtıcıdır.

Hermes’in söylemlerine bakalım:

“Ruh perdelenmiş bir ışıktır. Onu ihmal edersen kararır ve söner, ama onun kandiline kutsal aşk yağı koyarsan, ölümsüz bir ışık halinde yanar durur.”

“Toprağın çocuğu; Kelam sendedir de ondan. Sende bulunup da işiten, gören ve hareket eden şey Kelamın ta kendisidir, Kutsal Ateştir, Yaratıcı Kelamdır.”

“Osiris semadadır, fakat Osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir. Kalpteki Osiris, semadaki Osiris’i tanırsa, o zaman insan tanrısal bir ermiş olur ve parçalanan Osiris tekrar toparlanır.”

“Tanrı Baha’dır; Kelam da Oğul, her ikisinin oluşturduğu bütünlük ise Hayat’tır.”

“Hakikati herkesin anlayış derecesine göre açıkla. Ruh üstü örtülü bir nurdur ki ancak Aşk ile ebedi olarak parlar; aşksız ise sönüp gider.”

“Asıl insan Nur’dur. İnsanlar bu nuru tanımazlar ve onu fark edemezler; ancak hakikat budur. Nur her yerde, her kayada ve her taşta vardır. Bir insan nur olan Osiris ile birleştiğinde, tikel tümelle birleşmiş olur ve o zaman nuru, o perdeler arkasında gizlense de yine her şeyi görür.”

“Bir insan bilgi ile törenlerin ve ayinlerin (ritüel) üstüne yükselir ve Osiris’e ererse, Nur’a, o her şeyin başlangıcı ve sonu olan ve baştan başa nur ile çağlayan Amon-Ra’ya varır.”

Antik Mısır’da, Kentlere göre Rahiplerin değişik şekilde yorumladıkları Kozmogoniler (Evren Doğum) vardı. Bunlardan üç tanesi önemlidir. Her bir kozmogonide Tanrı “Tot” vardır.

1- Heliopolis Kozmogonisinde, Osiris-İsis-Horus üçlemesinden sonra “Tot” diğer tanrılar grubundandır.

2- Hermopolis Kozmogonisinde, Yaratıcı Tanrı “Tot” bir söz (kelam) ile sekizli tanrı grubunu kurmuştur. Noun’un (İlk Okyanus) ortasında bir yumurtadan (soyut anlamda yeniden doğuşu simgeler) Güneş çıkmış, gökyüzünde yükselmiştir.

Daha eski bir anlayışta ise; Güneş, okyanusta yüzen Lotus çiçeğinden fışkırmıştır.

3- Memphis Kozmogonisinde, en eski tanrı Ptah aklı ile dünyayı düşünmüş, söz (kelam) ile dünyayı yaratmıştır. İlk ve düzenleyen ilkedir. Ptah dünya üzerinde yaşamaları için Ka ve Kaou’yu yaratmıştır. Ptah sekizli tanrı grubuyla bir bütün teşkil eder. Ptah’ın kalbinde Horus vardır. Ptah’ın isteği ise Tanrı “Tot” tur. “Tot” ise tanrılarla insanlar arasında katiplik yapan, “bağ” kurabilen tek tanrıdır.

Tanrı “Ptah” isim benzerliği olarak Antik Mısır’da eğitim gördüğünü bildiğimiz büyük sayı mistiği “Pytha-Goras”ı hatırlatmaktadır. Mısırlılar çok eskiden beri “Pi” sayısını biliyorlardı. Daha önce belirttiğimiz gibi, Th = Tah = Tha kelime kökü olarak Tanrı anlamındadır. Goras Aydınlatan anlamına gelir. (P) = Pi (3,1416…) gerçekte sonsuza gitmektedir. 3 sayısı 4 ile sınırlıdır. Ancak Pi sayısında ise sınırlı olduğu halde sonsuza gitmektedir. Bu bağlamda;

PTAH; sınırlı sonludan sınırsız sonsuza ile bağ kurulabilen tanrının ifadesidir.

Bu bağı kurabilen ise sadece Hermes “Tot”tur. Bu sınırlı sonsuzluk aynı zamanda bilginin kesin değil ama yaklaşık olduğunun ifadesidir.

Osiris-İsis-Horus üçlemesi ile ilgili, 4000 yıl boyunca çok çeşitli ve az çok farklı anlatımlar yapılmıştır. Bu anlatımlar içerisinde en eski olanları şöyledir:

“Seth karanlıkların, kötülüklerin Tanrısıdır. Osiris’in ışığını yutarak onu yok eder. Osiris’in eşi İsis onu her yerde arar, ama bulamaz. Osiris’i bulmak için Horus’u (Mısır dilinde Haraou) doğurur (Dul Kadının Çocuğu). Horus, Seth ile amansız bir mücadeleye girişir, Seth Horus’un gözünü çıkartır, Horus çıkan gözüne rağmen Seth’e saldırır, onun erkeklik organını koparır. Sonunda bütün Tanrılar, Horus’u galip ilan ederek Osiris’in tahtına oturturlar. Seth de sonsuza kadar Osiris’i tanımaya mecbur olur.”

Piramit kitabelerinde en eski bir diğer anlatımda şöyle denir:

“İsis şahin olarak Osiris’in ölmüş vücuduna girerek Horus’a gebe kalır, Horus doğduktan sonra babasının öcünü almak için tanrı Seth ile karşılaşır. Seth önce Horus’u yener, onun gözünü (Oudjat: sürmeli göz) çıkarıp saklar. Horus yılmaz, Seth ile mücadeleye devam eder ve Seth’ten gözünü geri alır, yerine takar, mücadeleye devam ederek Seth’i yener, babası Osiris’in tahtına oturur, Seth de tanrısal cezaya çarptırılarak ömür boyunca Osiris’in cesedini sırtında taşır.”

Osiris: Tümel Zeka – İsis: Tinsel niteliklerin tümü – Horus: Nesnel niteliklerin tümü.

Eski Mısır inançlarında Tanrı Osiris’in zengin bir anlatımı vardır. Mısır Tanrılar Dünyasında önemli bir yeri olan, öbür dünyanın sahibi, yargılama kurulu başkanı, yeryüzünde de Mısır Hükümdar sülalesinin kurucusu sayılan, tanrısal bir doğumla yaratılmış tanrısal bir insan olan Osiris, aynı zamanda insanlar arasında yaşamış olduğuna inanılması, insanlara çok şey öğretmiş olması ve insanlar ile Tanrılar arasında köprü olmasıyla mitolojik zenginliğe neden olmuştur. Yüzyıllar boyunca Tanrı Osiris hakkında yapılmış dinsel spekülasyon, Tanrı Osiris’in kimliğini, özelliklerini oldukça karışık bir bilgi haline getirmiştir. Ancak, Mısır panteonundaki diğer Tanrılardan farklı olarak, Osiris hakkındaki düşünceler ve yakıştırmalar, onun insan yaşamına benzer bir özelliği olduğunu göstermektedir. Diğer tanrıların hiçbirinin insanlara yaklaşmadığı göz önüne alınacak olursa, Osiris halka çok yakın olduğu için hakkında bu kadar çok spekülasyon olmuştur. Osiris’e, eski Mısır dilinde Usire de denir. Kozmik Tanrı Shou (hava tanrıçası) ile Tanrıça Nout’un (gökyüzü tanrıçası) oğullarından olduğu söylendiği gibi, Tanrıça Nout’un Tanrı Shou’dan ayrıldıktan sonra Thot’un yardımıyla Osiris’i ikinci günü yarattığı da söylenmektedir. Osiris inancının çıktığı kent olarak da Busiris gösterilmektedir. Ancak tarih öncesi çağlarda da Osiris’in var olduğu sanılmaktadır. Tanrı-insan kişiliği vardır. Kozmik olarak dünyaya geldiği için Evren’e ait olduğu da bilinmektedir. Tanrı çoban Andjty’nin halefi olmuştur. Doğanın her yıl sonbaharda ölümünü ve ilkbaharda canlanışını simgeleyen Osiris’in öyküsü, Teogonia’nın en ayrıntılı öyküsüdür. Bu öykü, Sümer, Hitit, Babil, Fenike’nin Adonis öyküleriyle ve Anadolu’nun Frig Attis öyküsüyle benzerlik gösterir. Tanrısal bir olayı anlattığı gibi, siyasal bir olayın da simgesidir.

Ayrıca Tanrı Osiris, toprak altına girip ekilen tohumlara yaşam verdiği için “Ekim Tanrısı” olarak da düşünülmüştür. Geç devirlerde Osiris kültü, Eski Yunan dünyasına ve Yakın Doğu inançlarına girmiştir. Mezopotamya’nın “Tammuz Öyküsü” Osiris öyküsüdür.

Osiris’in kendisi, inananları için gök’ün merdiveninin sembolü olmuştur. Gerçekten piramit metinlerinde gök kavramı mutat bir kavramdır, bir halat veya katı malzemeden merdiven olarak görülür ve dikey ucu “djed-sütun” (Buğday başaklarının üzerlerinde sıra sıra dizildiği sırıktır, kırsal mümbitlik rituslarında rol oynar, içinde tanenin enerjisinin korunduğu gücün bir sembolüdür) olarak temsil edilirdi ki bu Osiris sembolizmine özgüdür. Merdiven, dirilme ve yukarı çıkma tanrısı Osiris için tasarlanmıştır. Piramit metinleri, basamakları tanrıların kollarından teşekkül etmiş bir merdivenden söz eder ki ölüler bununla gök’e tırmanırlar. Ölüler kitabına göre, “ışıkların melekleri” “gök merdiveninin” her iki yanında dururlar.

Kabbala (İbrani) Merdiveni

Eski Mısır inançlarında, tanrıya ya da tanrılara sezgi yolu ile kavranacak, içe dönük tapınma şekli olan Eski Mısır gizemciliğinde kutlanan birtakım şölenler vardır ki, bunların en önemlisi Tanrı Osiris’in Mısır ulusuna gösterdiği lütuflarına teşekkür niteliğindedir. Bu şükrediş ritüelik bir harekettir. Bu bayramlarda Tanrı Osiris’in ızdırabı, Tanrıça İsis’in arayışı ve Tanrı Seth’in mücadelesiyle ilgili üç bölümlük ritüel uygulanırdı. Şölenlerde ibadet yapıldıktan sonra, ilahiler, kasideler okunur; bu, halka ritüeli daha iyi anlatabilmek için seyirlik oyun şeklinde sergilenen en eski Mısır tiyatro örneğidir. Bu kutlamalar hakkında tarihçi Herodotos en çok bilgi verendir. Herodotos’un verdiği bilgilere göre, dinsever Mısırlıların ritüel dinlerken gösterdikleri özen, duygu ve bağlılıklarını ölçebilmek için dinle ilgili yapımlarını görmek gereklidir. Herodotos’un açıklamalarına göre, Sais’teki Neith tapınağının yanındaki gölde yapılan gösterilerde sözsüz oyunlar oynanırdı.

Busiris’teki Djed (eski Mısır inançlarında tılsım anlamındadır, göğü taşıyan 4 sütundur) bayramlarında, Osiris’in vücudunun saklandığı ağacı simgeleyen bu sütun için kutlanan şölen, tarih öncesi çağlardan gelme bir külte dayanmaktadır. Osiris öyküsünde yer alan Byblos’daki dalları kesik ağacı simgeleyen sütun şerefine yapılan Sokaris (Sokar) kültüne bağlanmaktadır. Sokaris Thebes nekropolünün ilk tanrısıdır. Tanrı Osiris Sokaris’i yutmuş olduğundan, Osiris ve Sokaris aynı kişiliğe sahiptirler. Djed ile ilgili en eski resim, Thinit çağında, II. Sülâlenin son hükümdarı Khasekhemoui (M. Ö. 2800 ilk yarısı) zamanına ait Hierakampolis’te granit taştan yapılmış bir tapınağın payesinde “İsis düğümü” şeklinde gösterilmiştir. Bir muska özelliği taşıyan bu resimde bir simge olarak uygulanmıştır. Bu tür simgeler Djedet (Mendes) ve Djedou (Busiris) isimlerinde de en eski olarak görülmektedir. Mendes ve Busiris kentleri Djed kültünün merkezi olmuş ve Sülâleler Öncesi devrinde Osiris yandaşlarının bayraktarlığını yapmıştır. Yine Sülâleler öncesinde Djed, Ptah ile birlikte Güneş kültünün simgesiydi. Djed’in Tanrı Ptah ile birlikte olmasına sebep olan Sokaris ve Osiris’te “Djed’in yükselişi” isimli rit de önemli görülmektedir. Bu yükseliş töreni, Ptah’ın onuruna, saray erkanının ve kalabalığın önünde hükümdar başkanlığında yapılırdı. “Djed’in kaldırılışı” (Sehâdjed) denilen kutlama da Firavun Amenophis III zamanında yapılmaya başlanmıştır. Firavun sülalesi ile bir Djed (tılsım) resmi olan bir payeyi kaldırma töreninde kalabalık arasında yardım edenler vardır. Bu tören sırasında rahipler kollarını açarak tapınırlar ve Bouta halkı (Pe ve Dep) önce dans ederler, sonra birbirlerine girerek dövüşürler. Bu dövüş güneyden gelen Horus’un hizmetkarlarının Seth taraftarlarıyla mücadelesini görüntülemektedir. Herodotos’un verdiği bilgilere göre, Busiris’de Djed payesinin bulunduğu yerde armağan dolu bir öküz getirilip kurban edilmekte ve etleri Mısırlılara dağıtılmaktadır. Djed bayramlarını gösteren tasvirlerde halk bayramı dans ederek kutlamaktadır. Yazılı kaynaklardan, Bubastis’te Djed bayramlarına halkın Nil ırmağından kayıklarla gelip katıldıklarını, şölende erkeklerin flüt, kadınların kastanyet çaldıklarını, kayıkla gelen Bubastis’li kadınların temsili olarak dövüştüklerini, sonradan ziyafete oturup hep birlikte şarap içtiklerini öğreniyoruz.

Yazılı kaynaklarda Djed’in (tılsım) ölüler tanrısı Osiris-Sokaris olduğundan söz edilmektedir. Dinsel özelliklerinin yanısıra, Vadi ve Delta ülkelerinin birleşmelerini anlatan politik özelliği de vardır.

Osiris mabedi kapısındaki Tanrıça İsis heykeli, kucağında kapalı bir kitap olduğu halde yere oturmuş, murakabe yapar durumdadır, yüzünde peçe vardır ve heykelin alt kaidesinde şu satırlar dikkati çeker: “Benim peçemi hiçbir ölümlü kaldıramamıştır.” Duvar resimlerinde ise başının üzerinde gönyeye benzer bir simge taşımaktadır (Gönye; tinsellikte ölçü, düzen ve uyum, teknikte ise bilimi simgeler). Tanrıça İsis, analığın, ailenin koruyucusu, ebedi güzelliğin sırrına sebep Osiris’in hem kız kardeşi, hem de eşidir. Horus’un annesidir. Eski Mısır Tanrıçası Hathor’un, eski Yunan Tanrıçaları Hera, Hebe, Demeter’in özelliklerine sahiptir. Eski Yunan ve Roma çok saygı görmüş, Hıristiyanlık zamanında İsis-Horus kompozisyonu, Meryem-İsa şeklinde görülmüştür. Bir eski öyküye göre; Tanrıça İsis, Osiris’i aramak için Horus’u Chemnis bataklığına bırakmış, Horus Chemnis bataklığında anasız büyümüş bir bebek olarak dinsel kayıtlara geçmiştir. İsis babasız çocuk büyüten dul kadınlara güzel örnek olmuştur. İsis kucağında oğlu bebek Horus’u emzirirken tasvir edilir. Horus, annesinden doğduğu haliyle saf ve temizdir, sadece annesinin doğal olan saf sütüyle beslenir. Zihni daima ilk doğduğu andaki gibi saf ve berraktır. Yani Horus, Hz. Muhammed gibi ümmidir. (Ümmi: Kelime kökü Ümm yani anne, burada temel olandır. Ümmi, annesinden doğduğu andaki hali yansıtan yaradılışla kalmış, dış dünyayla en ufak bir bilgi alışverişinde bulunmamış, aklında hiçbir imgenin bulunmadığı saf akıl ve zekanın kendisidir, ya da bu hali yansıtan insandır ki en güzel anlatımı ve simgelenmesi de bebeklik halidir.)

Horus şahin başlı, insan vücutlu olarak tasvir edilir. Doğada ancak özgür bir ortamda doğum yapabilen bir kuştur. Son derece keskin gözleri olan şahinin görüş gücü çok yüksektir. Horus, İbrani ve İslam kültürüne Horoz olarak girmiştir. Anadolu’da Kibele ana tanrıça kültünde, rahiplerin giydikleri elbiselerin ön yüzlerinde horoz motifi vardır ve bu simge Kibele tapımının Roma’ya taşınması ile Avrupa’da da tanınmıştır. Günümüzde halen Fransa’nın da sembolüdür.

M.Ö. 9-8. yy’a ait horozlu bir İbrani mühürü

İslam ‘da Bektaşi Nisan tası

Osiris-İsis-Horus, tek bir öz den türemiş üç farklı niteliği anlatmak istemektedir.

Osiris

İsis

Horus

Osiris Tümel Zeka’dır. Açılım yaparak tüm maddi alemde kendisini tezahür ettirmiştir. Bu açılım tüm evrendir, doğadır, İsis’tir, dişidir, doğurgandır, doğumun ve ölümün, yaşam zincirinin sürekliliğini sağlayan gerekli bilimin sahibidir. Yaratıcıdır, Tümel Zeka da onun içinde gizlidir, örtülüdür. Nesnel niteliklerin de tümünün sahibidir. Maddenin önce kendini, sonra da kaynağı olan özünü idrak edebileceği Horus’un da yaratıcısıdır. Osiris-İsis-Horus her üçü de birbirini içkindir.

Birçok zorunlu sınavdan geçirilerek inisiye olan adaylar, bu tapınaklarda uzun yıllar kalarak kavramsal, simgesel ve mistik içgörüye dayalı (sezgisel) bir öğreti yoluyla dönüştürülüp yeniden doğuma ve yeniden yapılanmaya kavuşturuluyordu. Yunanlılarca “Hermes Trismejists”, “Üç kez güçlü (büyük, bilge) Hermes olarak adlandırılan Hermes’in bu üçlü ünvanı, onun öğretisindeki üçlü dizgeselliğinden gelmektedir. Hermes’in bu ünlü Triadlar’ından bazıları şunlardır: Osiris-İsis-Horus, Beden-Zihin-Ruh, Bilgelik-Aşk-Adalet, Bilim-Görkem-Güzellik, Matematik-Müzik-Astronomi, Hayat-Kelam-Işık. Bütün bu ve buna benzer üçlü kavramlar birbirleriyle ilişkilendirilerek yedi dereceli bir dizge elde edilirdi. Bu Hermetik Triadlar daha sonra Philon tarafından da kullanıldı ve Hıristiyan Teslisinin kaynağını oluşturdu.

Bu üçlü dizgedeki kavramlar birbirini bütünleyerek anlayış kazandırıldığında, üçgenimizi oluşturan doğrular ortadan kalkar, Horus’un ya da Ra’nın gözü açığa çıkardı.

Mısır Hermetizm’inin Yedi Temel tikesi;

1- Chat (Khat): Terazinin yatay kolunun hemen altında bulunan dikdörtgen biçimli bir taşın üzerinde, sadece insan başı belirli olarak gösterilmiş fiziksel bedenin maddesi Chat ya da Khat’dır. Madde parçası olarak hareketsiz, donuk bir insan görünümündedir. Basit bir hammadde olarak evrende bir tuğladır (toplanan paranın tuğla olarak isimlendirilmesi). Rönesans simyagerlerine kadar gelen hammadde halindeki taştır. İşlenerek mükemmel hale ulaştırılması gerekendir.

Arapça’da da kelime kökü Cehd: Kararlı ve şuurlu gayret. Cihad: (Tasavvufta) Nefs’e karşı verilen mücadele.

Tevbe 9/73: “Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla cihad et.”

Furkan 25/52: “…onlara karşı Kur’an ile olanca kuvvetinle bir cihad aç.”

2- Ankh: Terazinin sol kefesinde kırmızı Kalb’dir. (Duygusal olarak dişilik sembolüdür, Ka kelime kökünden türemiştir.) Fiziksel bedene hareket veren yaşam enerjisinin simgesidir. Yaşamın anahtarıdır, görünen ile görünmeyen arasında iletişim kapısı olma özelliğini de taşır. Simgesi bütün resim ve yontularda tanrıların elinde tuttuğu, üstü yuvarlak biçimli “haç”tır. Bazen resimlerde, kafası ters üçgen olarak gösterilen stilize bir insan şeklindedir, hiyeroglif yazıda “vermek” fiili için kullanılmıştır.

Philae Tapınağı avlu girişinde Şahin “Horus” ile birlikte yaşam’ın simgesi “ankh”

3- Ka-(Kaou; çoğul): Terazinin orta dikmesinin solunda, adım atma pozisyonunda olan Ka, duyguların yer aldığı ruhsal güçtür. Adım atma pozisyonundadır ve her an yürüyüp gidebilir. Öldükten sonra yeniden doğan dehadır. “Ka”nın hiyeroglif işareti “sarılmak, kucaklamak” olarak veya yukarıya kalkmış şekilde iki kol olarak gösterilir. Çoğulu olan Kaou, insanın bütün özelliklerini, yetkinliklerini, kalitelerini içeriğinde bulundurur. Bu özelliklerinden ve yetkinliklerinden 14 istek ve duygu oluşmaktadır. Bunlar güç, istek, yaratıcılık yeteneği, dirayet, soyluluk, akıl, gizemcilik, yayılmacılık, tanıklık, tat, görme, duygu, terk etme, gıda alma ve yaşamını sürdürme olarak görülmektedir. Ra ise bütün bu Kaou’ya sahiptir. Tanrılarda “Ka”nın varlığının çok sayıda olduğu bildirilmiştir. Samimiyet ve istekle öne doğru adım atılması (sisteme yaklaşımı), öncelikle inisiye adayının bu doğrultudaki isteği olarak yorumlanabilir. Bu sahnede ölü, Tot’un önünde olumsuz itiraf denilen şeyleri de söylemek zorundaydı.

KA

KRAL HOR’un KA’sı

Ka-Ra; Tümel zekanın insandaki tezahürüdür (Ka’nın içinde gizlenmiş olan Nur’dur) (Nur, Ka tarafından yutulmuştur). Kara, bütün renklerin başlangıcı ve tohumudur. Tüm ışığı absorbe eder. Renk gamının bir ucunda beyaz diğer ucunda kara bulunur. Kara olmak, kararmak bir kere daha önümüze çıktı ve daha da çıkacak, sanki Mısır Ezoterizminin temel yapı taşı “Kara” ile ilgili. Daha önce gördüğümüz karaları anımsayalım: Kem ülkesi, Narmer’in ve Mercury’nin Mer’i, Karanlıklar Tanrısı Seth.

Bu kara’nın tarihsel süreçte (bulgulara göre) ne kadar geriye gittiğine bakalım. Mısır kültürü bağlamında şu bilgilerin ek olarak sunulmasında fayda vardır:

Prof. Mellaart’ın, C-14 metoduna göre M.Ö. 8000 olarak tarihlediği dünyada bulunan en eski kentsel-site ünvanına değer gördüğü, Ana Tanrıça heykellerinin, resimlerinin, kabartmalarının bulunduğu yer Anadolumuzda Çatalhöyük’tür. Sümer’den de çok öncesini yansıtan bu tarihleme Ana Tanrıçanın Anadolu’nun yerlisi olduğunu açığa vurmaktadır. Ana Tanrıça mabetlerinde (Mısır’daki gibi) öküz başı, boynuz, boğa, akbaba, koç, balta, geyik başları, Malta Haçı, üçgen süslemeler kullanılmıştır. Bir resimde Ana Tanrıça sadece başıyla temsil edilen bir koç doğurmaktadır. Bunlarda dikkat çeken unsur, bu başlardaki boynuzların ve gözlerin özellikle boyanmış olmasıdır. Bu tapımın Anadolu’da yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Eskişehir’le Afyon arasında Yazılıkaya’da; orman içinde, yeşillikler arasında bir kayaya yaslanmış üçgen çatılı, içerisinde duvara kazılı Ana Tanrıça olan bir mabet vardır. Mersin Yümüktepe, Hacılar, Can Hasan bölgeleri de bize ilginç bilgiler aktarmaktadır. Özellikle Yümüktepe’de, emsallerine göre bu en eski devirde bile şehrin taş surla çevrili olması, surun hiç harç kullanılmaksızın suların düzleştirdiği taşlarla inşa edilmiş olması, müşterek emekle yapılan amme hizmetlerinin dahi bu devirde başladığını, söylendiği gibi taş işçiliğinin ve ustalığının Babil sürgününden sonra değil, çok daha önce Anadolu’da, sonra da Mısır’da başladığını gösterir. Evlerde taş temellerin varlığına da ilk defa burada rastlanır. Kubaba, Kybebe, Kybele, Hepat, Marienen, Arinna ve Anadolu’da en eski isimlerinden biri “Ma” olan Ana Tanrıçanın en büyük simgesi kara taştır. Anadolu’nun Kuzeyinde yerleşmiş ve bir anaerkil toplum olan Amazonlar bu tapımın başlatıcıları olabilirler. Karadeniz Bölgesinde varlığını bugün de sürdüren ve Kafkas kökenli (Abhaz) Lazca olduğu söylenen dilde Toli sözcüğü Göz anlamına gelir. (Abhazca’da Laz mavi gözlü, sınır koruyucu anlamlarına gelmektedir.) Anatolia adının buradan gelmiş olacağını kuvvetle göstermektedir. Mısır’a adını veren yanarak kararmış olan bu simgenin (Kara Taş) kaynağının da Anadolu olduğu söylenebilir.

Mısırlıların İsis’i, Efes’in Artemis’i, Yunan ve Roma’nın Demeter ve Afrodit’i simgesel olarak Kara (siyah) renk ile gösterilmişlerdir. Roma’nın yedi tepesinden biri olan Platin dağının üzerinde siyah küp şeklinde kara bir taş bulunur. Magna Mater’i (Büyük Anayı) sembolize eder. Kara taşımızı daha sonra “Hacer’ül Esved” ismi ile Kabe’de görürüz. Değişik isimler altında etkisini sürdüren ve Dul olan, Anadolu’daki en eski isimlerinden biri Ma’dır, Tevrat’ta da Dul Kadın olarak adı geçen bu anamız doğurganlıkla ilgilidir. Mısır hiyeroglifinde kara renkli güvercin ölümüne kadar dul, yani yalnız bir yaşam sürdürmüş olan kadını simgeler, Anadolumuzdan yola çıkan Dul Ana Tanrıçamızın oldukça çok gezindiği görülmektedir.

KA; Yetkinleşebilme kabiliyeti olan insan, RA; Güneş, Nur tanrı

Ka ve Ra birlikteliği;

Kara, her ne kadar renk simgeselliğinde siyah olarak isimlendirilse de siyah değildir. Kara, kara olmak Mısır tradisyon’unda en temel ilkedir. En dolaysız anlamında ele alındığında karanlığı ya da “kopkoyu aşağı karanlıklar”ı ifade eder. Varoluşun ilkesi, Nur (Ra)’dır. Ra’nın ilkesi ise; Mısır devlet armasında yılan ile simgelenen Rerek ( Apep, Apepi, Apofis)’tir. Yılan biçimindedir ve Güneş tanrısı Ra’nın düşmanı, bütün kötülüklerin sebebidir. Tanrısal gücü ve saltanatı simgeler. Rerek, yeraltında oturur, ölümü ve karmaşayı simgeler. (Aslında aşağısı yukarısı, karanlık aydınlık yoktur. Bütün bunlar insan aklının ikilikte olmasındandır.)

               Antik Mısır Kraliyet Arması

Güneş tanrısı Ra’nın gündüzleri görkemli kayığı ile gökyüzünü bir ucundan bir ucuna geçtiğine inanılır, gece bastırınca da Ra yolculuğunu yeraltından sürdürür. İşte o zaman Rerek, durdurmak için Ra’nın karşısına dikilir, ama kayığın önünde koruyucu olarak giden Set, elindeki hançerle saldırarak Rerek’i öldürür. Böylelikle Ra yeni bir gün için bir daha doğar. Kadim Mısır halkı Rerek’i engellemek için dualar okuyarak Ra’ya yardımcı olabileceklerine inanırlardı. [Aydınlığın ya da ışığın (Ra), karanlıkla savaşması (Rerek-Set), O’nu yenmek için değil tam tersine O’na ulaşmak içindir, aslında savaşılan karanlığın bizatihi kendisi değil, O’nu gizleyen, perdeleyen her şeydir. Hemen hemen tüm Kadim Tradisyonel öğretilerde amaç, inisiyenin bu ilke’ye (Mısırda; önce Ra, daha sonra Rerek) ulaşmasıdır. Karanlıkların daima simgesel anlamda yer altında olması, O’nun örtülü, gizli olmasındandır, yeraltını; seviyesi düşük, değersiz olarak anlaşılmaması lazımdır.]

Mısır kozmogonisinde varoluş sırasıyla şöyledir.

MISIR PANTEONU

Büyük Ennead

Rerek

Ra’nın ilke’si, kopkoyu karanlık

Ra

Güneş tanrı,

Varlığın ilkesi

Şu

Hava Tanrısı

Defnut

Yağmur Tanrısı

Geb

Yeryüzü Tanrısı

Nut

Gök Tanrıçası

Osiris

Ölülerin Tanrısı

İsis

Osiris’in eşi

Set

Karanlıklar Tanrısı

Nefitis

Set’in karısı

Horus

Şahin başlı tanrı

Antik Mısır’ın oluş hikayesi kısaca şöyledir:

“Ra” önce “Şu” ve “Tefnut”u yaratır. Shu (şu), hava tanrısı olduğu ve bundan böyle, gökyüzünün ağırlığına destek olmanın görevini üstlenmiştir. Tefnut, Şu’nun karısı ve nem tanrıçasıdır. Şu ve Tefnut’tan yeryüzü tanrısı “Geb” ve nem tanrıçası gökyüzü tanrıçası Nut yaratıldı. Gökyüzü tanrıçası olarak Nut, her sabah güneşi ve yıldızları doğururdu. Nut, tasvirlerinde, elleriyle bütün dünyayı kaplar bir tarzda gösterilir ve vücudunda da güneş, ay ve yıldız resimleri vardır. Nut’a “Tanrıları doğuran Büyük Hanım, İki Ülkenin Kraliçesi” deniliyordu.

Geb ve Nut’tan Osiris, İsis, Set ve Nefitis geldi. İsis’in kız kardeşi olan Nefitis, kadınlık tanrıçası idi ve Osiris’in hüküm salonunda İsis’le birlikte tasvir edilir.

Osiris ve İsis’ten de Şahin başlı tanrı Horus gelir.

Osiris ile İsis hem eş hem de kardeştir. Osiris ile Set kardeştir, Set ile Nefitis hem eş hem kardeştir. İsis ile Nefitis kız kardeştir. Bu bilmeceyi çözer isek şöyle bir sonuca gideriz:

Osiris, İsis, Set, Nefitis aslında tek bir bütün olup doğadaki canlılığı ve bilinç sahibi İnsan’ı işaret eder.

Osiris ve Set; Mısır Tradisyon’undaki oluş ilkeleri (Nur-Kara) olan “öz”ü. İsis, Bu ana ilkeyi (insanda- Horus’ta) açığa çıkartan dişil ilkeyi. Nefıtis’te “Can-Yaşam-Nefes” olarak doğum yapabilen, doğurabilen dişil ilkeyi belirtirler.

Panteon şemasına bakarsak: 1- Varoluş’un ilkesi Nur’dan; Şu ve Tefnut. 2- Şu ve Tefnut’tan; Geb ve Nut. 3- Geb ve Nut’tan Osiris, İsis, Set, Nefitis 4- Osiris ve İsis’ten (Set ve Nefitis’in katılımı ile) Horus olmuştur.

Bu mantık dizgesinde bir yaradılış değil, evrimsel süreci gösteren bir oluş söz konusudur.

Kara (Rerek), “Eylemsizlik halinde görülen tam bir etkinliktir”, çünkü tüm nurun fışkırarak içerisinden çıkacağı, tüm varlık aleminin doğacağı ilksel olandır. Tüm tezahürün ve tüm olağanlıkların ötesinde olarak Nur’un ilkesel yönüdür. Aşırı uçların birleşmesi (aydınlık-karanlık), kavuşması işlemi yalnızca burada (kara) gerçekleşir. Tüm varlık alemi, ilksel olandan uzaklaştıkları için, Kara (örtülü, kayıtlanmış) dırlar. Mısır hermetizm’inin (ve başka tradisyonların) inisiyede nihai olarak amaçladığı son nokta, varlığın en gelişmiş kademesi olarak gösterilen bilinç sahibi insan’ın öncelikle bu Kara’nın içerdiği Nur ile tanışması, O’nu bir ayna gibi bilincinde şuurlu olarak yansıtabilmesidir. Ancak burada ulaşılması istenen sadece Nur’a ulaşmak (nur’a ulaşıp orada kalmak anlamında) değil, bu iki aşırı zıt ucun (Aslında tezat iki uç gibi görünen bizim algılayış tarzımızdır. Bu ikiliğin sınır çizgisi; İslam’da Berzah olarak tanımlanmıştır.) kavuşturulması (zıtların birliği) birleştirilebilmesidir ki, bu ayrımı mükemmel bir simgesellik ile belirtimi, (Horus-Tot özdeşleştirilmiştir) Hermes-Thot’un Mercury yani Civa ile özdeşleştirilmesidir. Civa’nın renkleri daimi olarak siyah-beyaz-siyah…..    olarak değişime uğramakta, gözlemle net bir tesbit yapılamamaktadır. Her iki renk daimi olarak biri birlerine dönüşüm içerisindedirler. Mısır Ezoterizm’i kaos ile düzeni iç içe, biri birlerinden ayrımlanamaz bir bütün olarak görür ve tüm varoluş bu bağlamda; Var oluş’un ilkesi (Ra) Nur, Nur’un ilkesi de kara (Rerek)dır, Varlık; en tekamül etmiş haliyle (Horus ya da Tot ile simgelenen) insan gizil olarak kendi ilkeleri olarak Ra’yı ve Rerek’i içerir. Varlığın gizil olarak içerdiği Rerek ise Set olarak simgelenmiştir. Set ile Rerek özdeştir. Ancak ilke olarak Rerek hiçbir varlık tarafından içerilmediği için ayrıca simgelenmiştir.

İnisiyasyon sözcüğü “giriş ve başlangıç” anlamlarına gelen “initium” sözcüğünden türetilmiştir, bu, kat edilecek olan bir yola giriştir, ya da olağan insanın dar, sınırlı yaşamındakinden farklı olan bir düzeydeki imkanların geliştirileceği yeni bir varoluşun başlangıcıdır ve inisiyasyon, en dar ve en kesin anlamında, gerçekte tohum halindeki (Osiris) potansiyel gücün, etkinin iletilmesinden yani inisiyatik bağlanmanın oluşturulmasından başka bir şey değildir. İnisiyedeki tüm hal değişimlerinin gerçekleşmesi bir yol olan bu yürüyüş ancak bu; “Karanlıkta” yapılabilir ve her ileri hal değişimi “aydınlanma” olarak betimlenir (Kur’anda; İSRA- Gece yürüyüşü Suresi).

İslam’da ise bir anlamda bu ilke Şeytan (Set-ilksel kara’nın varlıktaki tezahür) olarak adlandırılmış olup, tarihi süreçte, (yukarıda açıklanan bağlamda) bazı ezoterik yapılanmalarca “şeytanın yeryüzünün (varlık aleminin) ilahı olduğu” söylemiyle O’nu sahiplenmeleri, bu ezoterik yapılanmaların (örneğin YEZİDİLER’in) şeytana taparlar olarak dışlanmalarına ve eziyete uğramalarına sebep olmuştur. Oysaki Kur’an da, bu anlamda Şeytanı kötüleyen, lanetleyen, dışlayan ifadeler yoktur. Bilakis Allah, O’nun ilelebet insanların başına bela olmasına ses çıkarmamış, müsaade etmiştir.

ŞEY; açıkça tanımlanamaz olanı işaret eder.

TAN; Alacakaranlık

ŞEYTAN; Alacakaranlıkta olan “O” Şeydir ya da Şey’i Tan olandır.

Yahudi Kabalistlerince rakamsal sayı değeri 666 olan şeytanın, bu kod’lamanın açınımı ve sayılara karşılık gelen kavramsal anlamları ile Kabalistlerce nasıl kabul edildiğine bakalım.

Şeytan; 666 rakamına 6+60+600 olarak ulaşılır.

Rakam        Karşılık gelen Harf Değeri          Karşılık gelen anlamı

6                 V,u – Vau                                    Üreme gücünün erkek ajanı,spermler

60               S-Sammek                                   Üreme gücünün dişil ajanı,dişilik yumurtası

600             Mem                                            Üremenin kozmik durumu

Bu kotlama ve karşılık gelen anlamlarından da anlaşılacağı üzere, kabalistlerce de Şeytan; eril ve dişil özellikleri içerisinde taşıyan, üreme özelliğine sahip olan ve varoluş dünyasında açığa çıkmış olan her şeydir. Yani uçan, kaçan, kanatlı, kuyruklu başka bir alemin yaratığı değildir. 666’nın hem hayr’ı hem de şerr’i içeren bir simgeselliği vardır. Aynı zamanda Pisagorcular’ın sayısı olarak ta bilinir.

4-5 —AB (Hati) ve BA (Be; Bai): Terazinin Kalbi taşıyan kefesinin solunda yer alan bir çift kadın figürüdür. Genellikle biri çıplak diğeri giyiniktir ya da biri çok sade giysili diğeri ise çok süslü giysilerle resmedilir.

Ab, fikir ve arzuların çıktığı, kurnazlık ve bencilliğin yer aldığı karmaşık yapıların bulunduğu kısımdır. Temizlenmesi gereken yerdir. (Ab, Farsça’da “su” anlamına gelir, su ile yapılan ritüelik arınmaya da Abdest denmiştir. Su ile arınma Ritus’u ezoterik bütün yapılanmalarda görülmektedir.)

Ba ise aksine dünya ötesine de geçebilen saf fikirlerin çıktığı yerdir. Bunlar insan zihninin iki yönüdür, ama mükemmelliğe erişmemiş olan insanda sanki ikiz kardeşlermiş gibi her ikisi de beraber ve yanyanadır. Ba, Manevi dirilmenin beklendiği gizli oda’dır. İslam Tradisyon’unda “Ba” harfinin karşılığı “Adem”dir ki, buradan da “Ba=Adem”in bilinçli insan varlığının ilkesi olduğu görülür.

Nitekim İslam’da önce Nur olan Muhammed ve daha sonra O’nun Nur’un- dan da Adem yaratılmıştır. Tasavvuf Allah’ın insanı kendi suretinde yaratmasını bu manada anlar.

Ab ve Ba’nın birlikteliği bize Abba sözcüğünü vermektedir ki bu da Sami dillerde Baba anlamına gelmektedir. Ab ve Ba özellikleri ile insana giydirilmiş bu elbise kısaca Aba olmuştur. Bu Aba’nın Ra’dan oluşması, dönüşmesiyle Abara olmuştur. Yani Ra’dan tezahürü olan, Ra’yı da içeren Aba=Baba’dır. Bu Baba Abaram-Abram’mıdır acaba?

Ab; Etkindir, erkektir, başlangıç ve ilk ilkedir. Yahudi’de karşılığı Yod (Jod) dur. Ba; Edilgendir,dişidir. Yahudi’de karşılığı Boaz’dır.

Bu karşıtlar arasındaki çelişki ve çatışmadan bir sentez oluşturulur, bu devinim evrimsel doğrultuda yinelenme sürecidir. Yani Abba; kendini devamlı yenileyen, dönüşen bir evrimsel süreçtir.

Tüm Milletlerin Atası (Muhammet’in de) babası olarak daha sonra adı (Tekvin 17/5) İbrahim olacaktır. Ancak İslam’ca da lanetlenen Firavun İbrahim Peygambere ahlak dersi verir:

“Ve Firavun Abram’ı çağırıp dedi? bu senin karın olduğunu niçin bildirmedin? Niçin; Bu benim kız kardeşimdir, dedin, ben de onu karı olarak aldım? Ve şimdi, işte karın, al ve git. Ve onların hakkında Firavun adamlarına emretti; ve onu, ve karısını ve kendisine ait olan her şeyi gönderdiler.” Tekvin, Bap 12/18-20:

KA ve BE (BA) den Triad Üçlemesi – Şenlik Çadırından Karataş’a:

Mısır hiyeroglif simgelemesinde “Şenlik Çadırı” olarak tercüme edilen, sayısal değeri “4” olan bir şekil vardır. Bu Şenlik Çadırını Asya üzerinden en ilkel kült sayılan Şamanizm’den yola çıkarak izleyelim.

Kam Evi; Şaman Çadırı: Şaman’ın çadırı onun mabedidir. Bir şaman çadırında görülen simgeler şunlardır: Davul, Kuş heykelcikleri (Horus), Yılan resimleri (İsis), Güneş ve Hilal resimleri (Osiris ve Hermes). Çadırın orta dikmesi (direği) yerden göğe, çadırın dışına uzanır ve en ucunda kuş asılıdır. Genellikle de merdiven görünümündedir. Şaman bu Mabette kendinden geçerek (transandantal), davulunu çalıp dans ederek büyük bir şenlik ve neşe yaşar. Mabet, çadır bu şenliğin yaşandığı yerdir, yaşayan ise insandır (şaman), gerçek mabet odur.

Eski Mısır’daki Şenlik Çadırı, İbrani Kültüründe Toplanma Çadırı şekline dönmüştür. Çıkış, 37/Bap 37, 38, 39, 40’da uzunca anlatılır. Önce çadırın içine konacak Musa’nın Kutsal Sandığı (Ka), sonra Yedi Kollu Şamdan (7 ilke), son olarak da kutsal toplanma çadırı (Ba) yapılır ve Musa Yedi Kollu Şamdanın ışığı ile çadıra girer, yani sandık çadıra konur (Kabe).

Çıkış, Bap 40/33-34: “Böylece Musa işi bitirdi. O zaman bulut toplanma çadırını örttü ve Rabb’in izzeti (Ra) meskeni doldurdu.”

İbrani Ezoterizmi de Ka-ba-la adı altında incelenir.

Şimdi gelelim Mısır’a. Anlaşılan Mısırlılar bir evrim geçirmişler ki çadırdan Piramit’e geçmişler. Mısır Ezoterizminde, topluma değil sadece inisiyelere bu öğreti verildiğinden, dereceli bir hiyerarşi vardır ve Yerden Göğe yükseliş Piramit şeklinde olup zirvede sıfırlanır. Bu nokta Başrahibin olduğu zirvedir. Sırlar herkese açık değildir.

Ka aynı zamanda eski Mısır dilinde bir küpün hacmine eşit hacim ölçüsüdür. İnsanın bütün özelliklerini, yetkinliklerini, kalitesini içinde bulunduran ve yukarıda belirttiğimiz gibi 14 istek ve duygusu olan (Ka) insan, Ba’daki gizli odasının anahtarını bulup içeri girdiğinde Ruh’lanır. Anlam kazanır. Kabe olur.

Şimdi de geldik Beytullah’a. Burası Allah’ın evidir. Küp biçimindedir. Basiretin, eşitliğin, manevi gelişmenin de sembolüdür. Kare tabanı, Dört Temel Kuvvet olan Toprak, Hava, Su ve Ateş’tir. Görünümü itibariyle dengenin de simgesidir. Kabe’nin örtüsü de Kara’dır. Topluma hitap ettiğinden yeryüzünden gökyüzüne yükselirken köşe kenarlar dik olarak çıkar, Yer ile Göğün birlikteliğini (madde ve manayı) tüm dünyaya toplumsal temelde ilan eder. Madde ile mananın birlikteliğinin sırrı herkese açıktır.

Tasavvufta birinci Kabe budur. Ancak ikinci bir Kabe daha vardır ki o da Gönül’dür (Kalb, Söz, Kelam). Kabe’nin (Küp’ün) üzerine çıkıp gönül kuşunu (Anka Kuşu) uçurmak için Kalbin dönüştürülmesi gerekmektedir. Hz. Süleyman da bu kuşların dilinden iyi anlardı.

Anlaşıldığı gibi Piramit de, Toplanma Çadırı da, Kabe de hep “insan”dadır. Ancak bunun hitabının, anlatımının sırasıyla Mısır’da inisiyeye, İbrani’de kavme, İslam’da ise tüm topluma yapıldığı görülmektedir.

6-Akhu (Cheybi): Terazinin sol kefesinin üst solunda, küp şeklindeki taşın üzerinde, insan başlı kuştur. Memphis’te Yeniden Doğuş Kuşu, Feniks ya da Anka olarak adlandırılır. Amon’un ya da manevi ışığın aydınlattığı sihirli küp taşın üzerinden yükseklere doğru her an uçabilir. Hiyeroglif yazıda sorguçlu kara leylek olarak gösterilir. “Yararlı olmak, etkili olmak, muzaffer olmak” fiillerinde de kullanılmıştır. Tasavvufta, “Anka-i la mekan” yani “Mekansız Anka”, yeri belli olmayan, belirlenemeyen Anka’dır. Gözle görülmemesi nedeniyle vücut ve dünyanın maddi ağırlığından kurtulmuş “Kutsal Ruh”u ifade eder.

7- Ku; Atmu (Sahu); (İlahi Ruh): Resmin sol tarafındaki İsis’in simgesi Büyük Ana’nın önündeki figürü görüyoruz. Bu Osirisleştirilmiş İlahi Ruh Ku’dur.

Osiris-Ani yani Tanrı-İnsan olarak kaybetmiş olduğu boyutlarını yeniden kazanma olasılığına sahip olan insandır. Değişik biçimler içerisinde dahi değişmezliğini koruyan parçasıdır insanoğlunun. O, Ra’nın (R) harekete geçmemiş halidir.

İnsanda da uyur halde (harekete geçmemiş) bulunan “Ku”nun canlandırılarak harekete geçirilmesi gerekmektedir. Dilbilimcilere göre “R” simgesi ile gösterilen ses, doğada, tümel olanın, kalabalık grupların çıkarttığı hareketi, hareketlilik halini tanımlayan, belirleyen sestir. Toplu yürüyüşlerde (insanların veya hayvanların), büyük orman yangınlarında, büyük su kütlelerinin ataletleriyle çok yükseklerden aşağıya düşüşlerinde duyulan doğasal olan sestir. Sözel ifade kalıplarında o ifadeyi de hareketli kılar.

Akar, düşer, çağlar, yürür gibi, sözcüğe hareket getirir, onun hareketli olduğunu vurgular. Bu bağlamda; uyur haldeki ilahi varlığımız olan “Ku”muzu, hareketli hale geçirdiğimizde “Kur” ile simgeleyerek aynı zamanda da yazı dili olarak ifade etmiş oluruz.

Hareketli hale getirerek, işlerlik kazandırdığımız, İlahi Varlığımız olan “Kur”un, o An (zaman dilimi) daki haliyse “Kur’an” olacaktır. (Ku’nun uzamdaki açılımı olarak). Tümel Zeka, Nur olarak adlandırılan, ifade edilen ve bütün ezoterik yapılanmaların, insanın ulaşması gereken tek hedef olarak ortaya koymaya çalıştıkları ve bu erişimin sadece ve sadece burada (dünyada, zaman ve mekan içerisinde) olabileceğini belirttikleri ilişki halidir “Kur’an”.

Bunu “Ba” (İnsanda manevi dirilmenin beklendiği gizli oda, 5.ilke) sı ile başaran kişi ise; “Kurban” olmaktadır. Bu kendisini okuyan insandır.

Hac Suresi 22/37: “Onların (hayvan kurbanlarının) ne etleri ne de kanları Allah’a asla ulaşmaz, fakat sizin takvanız ona ulaşır.” (Takva: İnsanın Allah’tan uzaklaştıran şeylerden kaçınması)

Antik Mısır Hermetik öğretisinde bu ilişki ve metodu, Mısır’ın Ölüler Kitabında “DOUAT” kavramı ile adlandırılır. Ölüler kitabına, “Kapılar Kitabı” da denir.

DOUAT; Arkasında derin sırların bulunduğu, açılması gereken 12 kapı, gecenin 12 saati, 12 bölge olarak bildirilir. Bu kavram Yahudi’de DAAT, İslam’da DAVAAT-DAVET (çağrı-birşeyin ortaya çıkmasına sebep olma) olarak karşımıza çıkar.

DAAT; Yahudi Kabbalistler DAAT’ı şöyle tanımlar; Mutlak olanın, varoluşun içine girmesidir. Daat görünmekle kalmaz, aynı zamanda bilinirde ancak bu biliş derin düşünme ile elde edilen bir biliş değildir. DAAT, OLMAKTIR. (Kayıp 12 Sıpt’ı hatırlayalım)

DAVET, DUA (Çağrı): Kur’anda iki yüze yakın yerde geçmekte olan DUA ve DAVET kökünden kelimeler, Kur’anın en önemli temel kavramlarından birini oluşturur ve kavramı bize daha anlaşılır kılar. Davet ve Dua; Çağrı, yakarış anlamındadır. Bu köklerden türeyen kelimelerin tümünde bu anlamlar vardır. İnsanın Allah’ı çağrısı DUA, Allah’ın insanı çağrısı ise DAVET olarak adlandırılır. (Bunu karşılıklı bir manyetik çekim, cazibe gibi düşünebiliriz)

İslam KUR’ANI şöyle tanımlıyor:

Kur’an, Tebliğ yönünden nüzûl (iniş), amel ve itikat yönünden urûcdür (yükselme). Bu, kalpten Allaha yükselen dua, samimiyet, iyi niyet ve salih amel; Allah’tan kalbe doğru da feyzdir (ilhamın akışı). Burada taraflardan biri zat-ı mutlak, biri müminin kalbidir…”

Allah ile kul arasında olan manayı kula inzal (indirme) suretiyle gönderir ve kuldan Allah’a amel şeklinde urüç (yansıtarak yükseltme) ettirir.

Uruç: Kalb’ten Allah’a DUA (Samimiyet, iyi niyet, salih amel).

İnzal: Allah’tan Kalb’e doğan DAVET, feyzdir (İlham).

İslam alimlerince KUR’AN olarak nitelenen bu ilişki bir anlamda karşılıklı biri birini besleyen, geliştiren (aynı zamanda yakınlaştıran ve uzaklaştıran) bir FEED-BACK mekanizması gibi düşünülebilir. İslamda; Tüm varlık ve oluş, ilahi vahiy bir “BASİRET” konusudur.

Yani (5. ilke) BA’nın SİRET’i (Ahlakı, karakteri, tabiatı, tavır ve hareketi) tüm varlık ve oluş ile ilahi ilişkinin sırrı, konusu imiş.

Kur’anın, duyular üstü bakış, seziş ve görüş kudreti olarak tanıttığı BASİRET, görmek, görmeyi kolaylaştıran ışık, görme aracı anlamındaki “BASAR” kökünden türemiştir. Basar “Kafa Gözü” anlamına gelmektedir. Dönüp dolaşıp Hermetik Mısır kavramlarına gelmekteyiz.

İslam Alimleri; Kur’an da Basar (çoğulu; Ebsar) kelimesi ile beraberde kullanıldığından, bu kullanımda kafa gözünün insana, basiretin Allah’a izafe edildiğine dikkat çekerler ve buna dayanarak basireti, Kalb gözü olarak tanımlarlar. Basiret kalbin bakış ve görüş gücü olup varlığın iç sırları onunla yakalanır.

Mevlana Celalettin şöyle diyor:

“İnsanoğlu gözdür, gerisi deriden ibarettir. Göz ise, Dost’u yani Allah’ı gören göze denir.”

Kıyamet Suresi 14: “Gerçek şu ki insan, öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır.”

En’am Suresi 104: “Gerçek şu ki size Rabb’inizden gönül gözleri gelmiştir…”

Kaf Suresi 22: “Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin. Ama perdeni kaldırıverdik. Bugün gözün keskin mi keskin.”

İsra Suresi 14: “Oku, kendi özel kitabını, bugün sana tanık olarak öz nefsin yeter”

Zariyat Suresi 20-21: Yeryüzünde ayetler vardır görürcesine bilenler için. Benliklerinizin içinde de. Hala bakıp görmeyecek misiniz?

Fussılet Suresi 53: “Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve öz benliklerinin içinde göstereceğiz….”

Hac Suresi 22/3 7: “Onların (hayvan kurbanlarının) ne etleri ne de kanları Allah’a asla ulaşmaz; fakat sizin takvanız ona ulaşır”. (Takva; İnsanın, Allah’tan uzaklaştıran şeylerden kaçınması)

Fussılet Suresi 12: “Böylece gökleri ve yeri, yedi planlı gök olarak kendi zaman ölçüleriyle iki günde düzenledi ve her gök planına, kendisiyle ilgili görevler vahyetti”.

Hz. Muhammed şöyle diyor.

“Bu Kur’an, 7 harf (lehçe, beyan tavrı) üzre indirilmiştir. Her harfin bir zahrı (dışı), bir batını (içi), bir haddi (varış yeri), bir matlaı (doğuş yeri)vardır.”

Bu hadisi açıklarken Seyyid Ahmed Hüsameddin şöyle yazıyor:

“Bu 7 harfe mevakı’un nücûm (yıldızların doğuşbatış noktaları, burçları, seyir yolları) denir. Bunların her biri, Kur’an’ın mânasını ortaya çıkaran, bir ışıklı aynadır.”

Kur’an’ın mânasının bu vasıta ve usulle ortaya çıkmasına telâubu hurûf (harflerin güzellik sergileme yarışı) usulü denir.

Harflerin her birinin zâhir, bâtın, had, matla gibi dörder yüzü olduğundan 7 harf 28’e ulaşmış olur. Kur’an dilinde bu 28 harf, 28 müteşâbih (birbirine benzer) kelimeye denk düşmektedir. Bu müteşâbih kelimeler Kur’an’da nebi veya resul adıyla 28 peygamber olarak yer almıştır. Ayrıca, aşağı ve yukarı burçlardaki harfler ile bunların içerdikleri mâna inceliklerini de yine kemal ehlinden öğrenebiliriz. Mâna budur. Mâna, lafız ve tercüme değildir.

Harfler lafızların delalet ettiklerini bildirmeye nasıl bir araçsa, müteşâbih kelimeler de mânanın ortaya çıkarılmasında birer araçtır. Mânanın harfleri, müteşâbih kelimelerdir. Mâna geniş olduğundan 28 müteşâbih kelime onun harfleri haline getirilmiştir. İbrahim, Musa, İsa vs. birer mâna harfi, yani müteşâbih kelimedir.

Bu kelimelerin (yani peygamberlerin) her biıi Allah ile kul arasında olan mânayı kula inzal (indirme) suretiyle yansıtır ve kuldan Allah’a salih amel şeklinde uruc ettirir (yükseltir).

Antik Mısır’da 12 kapı, Yahudi’de 12 sıpt’a, İslam’da 12 müteşâbih (huruf-u mukatta) kelimeye denk düştüğü görülüyor.

Dünya’nın üç kat’ı; gökyüzü, yeryüzü, yer altı ile doğu, batı, kuzey, güney yönleri, dünyayı yaratan dört eleman; hava, ateş, su, toprak ile teslis (üçleme)’nin birlikteliği bize 12 sayısını verir.

Kudüs’ün, her biri İsrail aşiretinin adını taşıyan 12 kapısı bulunmaktadır. Hititler’de yer altı tanrıları 12 dir. İsa’nın 12 havarisi, Jakob’un 12 oğlu, İbrani halkının 12 aşireti, İsa’nın ekmeğin çoğaltılması mucizesinde 12 sepet vardır.

Douat, Daat, Davet ve Dua Kavramlarında;

Nur ile insan arasındaki ilişki GÜNEŞ ve AY simgeselliği ile de anlatılmaya çalışılmıştır.

Nur Suresi 35: “Allah göklerin ve yerin Nur’udur.”

Ancak Varoluşta Güneş (ziya), Ay’dan (Nur) farklı olarak tahayyül edilir.

Yunus Suresi 5: “Güneş ısı ve ışık kaynağı (ZİYA); Ay’ı hesabı ve yılların sayısını bilesiniz diye bir NUR yapıp ona evreler takdir eden O’dur” denerek Ay’ın zaman’a tabi olduğu, yani uzay-zaman-mekan’a ait olduğu vurgulanmak istenmiştir.

Antik Mısır Hermetik öğretisinde de Güneş, Ay ve Parlayan Yıldız simgeselliği sistemin en temel anahtar kavramlarıdır. Güneş ışınları; Kaynağında, uzayda yayılırken ve yansımasında özde aynıdır, değişmez. Güneş burada Allah’ı, Ra’yı. Ay ise (onun nurunu yansıtan olarak, pasif) doğayı, Parlayan yıldız (Aktif) ise Thot (Hermes’i) simgelemektedir.

4 Unsur; Toprak, Su, Hava, Ateş 12 ZODİAK’ın İnsana İndirgenişi

Douat’ın yer altındaki karanlıklar dünyasının 12 bölgesi sayısız tanrı, ruh, ve sıradan ölülerden oluşan bir halkı barındırıyordu.

“Edebi hayatlarını Osiris ve Ptah nezdinde geçirenler hiç bir işkenceye uğramıyorlardı; Ancak karanlıklarda bir çeşit uyuşukluk içinde sararıp soluyorlardı. O halde onları kurtaracak, kayığın yaklaşması idi. (Antik Mısırın çağdaşı Sümer Uygarlığında kayık, Ay ile aynı anlama geliyordu. O (kayık), gökyüzünde bir baştan bir başa sefer eden hilal idi. Ay; (Karanlığın içinden parlayan yıldız olarak) Mısır’da üç kez güçlü bilge, tanrılarla insanlar arasındaki iletişimi sağlayan, tüm bilimlerin sahibi “Thot”un kendisidir. Mısır’daki tüm mabetlerde bu kayık vardır. Anadolu’nun bazı yörelerinde her sene festival niteliğinde sokaklarda hilal görünümlü bir kayık dolaştırılarak fakirlere yardım toplanır.)

Daha önce belirttiğimiz gibi kutsal tezahürün belirmesini bir “iniş” (inzal), Tezahür etmiş olanının da (insan) kutsal’a yönelişini “çıkış” (uruç) olarak tanımlayabiliriz. Bu iniş ve çıkış aynı zamanda bilinçte olan bir seyahattır ki, bu seyahatte kullanılan araç simgesel olarak mabed’lerde ve anıt mezarlarda sıkça rastlanılan teknedir (kayık). Bu teknelerin biri yelkenli olup akıntıya karşı gitmek için (çıkışı), diğeri ise yelkensiz düz tekne olup “iniş”‘i sembolize eder. Aynı zamanda bu yolculuk Nil nehrinde de yapıldığından (ritüel olarak) bu nedenle “Kutsal”dır.

Cenaze Ritüel’inde Güneş Kayığı

Güneş kayığı Douat’ın 12 bölgesinde gece yolculuğu yapıyordu. Bu yolculuk sırasında; onlardaki saflığın parıltısı artacağı, ölülerin Osiris’te kişiliklerini bulacakları ve Osiris gibi azaları (Osiris, Karanlıklar tanrısı Set tarafından parçalanmış idi.) birbirine ekleneceği yazılıdır. (Ölü tanımlaması, yaşarken Osiris’in, Nur’un farkında olmayan insanlar için yapılmaktadır.)

(Parçalanmış olan Osiris’in ve diğer tüm ölülerin bütün parçalarının tekrar toplanarak dirilmesi bize İslam’daki Kıyamet olayını da tanımlamaktadır.) Yine, bu yolculuk sırasında “….korkmamaları, çünkü aralarına karıştıkları tanrılar arasında yiyeceğin, ekmek, et ve biranın bol olduğu” belirtilir. (İslam’da cennet, ancak huriler ve gılmanlar eksik)

Bu konuda ölüler kitabı kesindir:

“Herkes o zaman (Bu yolculuğu yapıp ta Osiris’e ulaşanlar) kalbine, aklına, ağzına, ayaklarına, kollarına ve erkeklik uzvuna sahip olacaktır.”

Yani Osiris’in parçalanmasını, O’nun kişiliğini kaybetmesi olarak anlıyoruz ki. Osiris olmak bu kişiliğin (dengede olan, bilge) yeniden kazanılmasıdır.

Osiris olunduğundaki Hermetik tanımlama bize Anadolu Tasavvufundaki EDEP kavramını hatırlatıyor. E-DE-BE ‘den türetilmiş olan EDEP sözcüğü tasavvufta (E; Eline, DE; Diline, BE; Beline) Eline, Diline;Beline hakim olabilmektir (Mısır’da bu hakimiyet kaybedilen uzuvların geri kazanılması olarak simgelenmiş). Böyle olana da EDEBLİ denir. (Tasavvuf ehli olmayanlar, bu öğretiyi almayanlar ise tasavvuf ehlince edebsiz olarak isimlendirilirler. Edip, Edebiyat sözcükleri de buradan türemiştir)

Ba’nın macerasına devam edelim.

Her ne kadar Kur’anın ilk ayeti olmasa da Ayet başına geldiği için Kur’anın ilk ayeti, başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz Besmele, yani B-ismillahi’Rahmani’r-Rahim her surenin başında (9. Sure hariç) bulunur ve birçok din bilginine göre de geçtiği her yerde ayrı bir ayet gibi kabul edilir.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Besmele ile ilgili bize aynen şu bilgileri vermektedir.

“Besmelenin başındaki “Ba” edatı (Arap dilinde harf sayılır) son derece çekicidir. Arap dilinde bu edat yapışma, sığınma, yardım isteme; bir şeyi sebep ve araç edinme anlamlarını vermektedir. Bu incelikleri dikkate alarak Besmelenin ifade edebileceği anlamları vermeye çalışırsak, şunları söyleyebiliriz; Allah’ın adına yapışarak, O’ndan yardım dileyerek, O’na sığınarak, O’nu aracı yaparak işe başlıyorum…”

Tasavvuf ise “Ba”yı şöyle tariflemektedir: Varlığın ikinci mertebesi olan mümkün mevcutların ilkine işaret eder.

“Allah ilk önce benim nurumu yarattı. Sonra her şeyi nurumdan yarattı” hadisinde bahis konusu edilen nurdan maksat Ba’dır. Bir ile çok’un ortasında yer alan Ba’nın noktası da varlık alemine ve mevcudata (eşyaya) işaret eder.

“Besmeledeki Ba’nın altında bulunan nokta benim” diyen Hz. Ali bu sözüyle ilk taayyun’a yani ilk akl’a işaret etmiştir. Bu demektir ki; ilk taayyun’a göre alemin varlığı Ba’ya göre nokta gibidir. Tasavvufta Elif ile Allah’a, Ba ile Hz. Muhammed’e ve onun manevi hüviyetine işaret edilir. Hakikatu’l hakaik, akl-i evvel, taayyun-i evvel, akl-ı külli, ruh-i a’zam ve nur-i Muhammedi hep aynı anlama gelir.

B-ismillahi’Rahmani’r-Rahim; Meallerde şöyle tefsir edilir.

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla. (Yaşar Nuri Öztürk)

Bağışlayan, Yargılayan Allah’ın adıyla başlarım. (Ömer Rıza Doğrul)

Bu tefsirlerde Besmelenin başındaki “B” açık olarak vurgulanmamaktadır. Meal’i yapılan, besmelenin “B”siz halidir.

B              ismillahi’                         Rahmani’r               Rahim

                 Allah’ın ismidir                Rahman ve               Rahim

Besmele

İslam’da Leylek

Leylek başlı, Ay ve ilim tanrısı

“TOT”

“B-ismillahi”: Allahın ismi Ba’dır diye okunur.

“B”yı da işin içine sokar isek ayet (remiz, işaret, simge) için şöyle diyebilir miyiz?

“Bağışlayan, Yargılayan Allah’ın ismi Ba’dır (dandır)”

Tevrat’ın da başlangıcındaki ilk ayet şöyle başlar:

Baraşit bara Elohim at erets at şemaim. (Başlangıçta Elohim gökleri ve yeri yarattı.)

Baraşit bara Elohim…. Başlangıçta Elohim yarattı….olarak tercüme edilmiştir.

Hermetik Mısır dilindeki kavramlara göre anlamlandırır isek:

1- Ba (İnsandaki cevher) – Ra (Nur, varlığın ilkesi) – Şit (Set; karanlıklar tanrısı, Ra’nın ilkesi, varlığın ilkesinin de ilkesi):

“Varlığın ilkesinin de ilkesi, varlığın da ilkesi Ba’dır, İnsandaki gizli olan Cevher’dir.”

“İnsanda bulunan Ba, hem varlığın ilkesini hem de varlığın ilkesinin de ilkesini içerir.”

2- Ba-Ra Elohim: Varlığın ilkesi olan bu Nur olan Ba (cevher) Elohim’dir.

3- at erest at şemaim: ki O göklerde ve yerdedir, (manada ve maddede)

Başlangıç anlamına gelen Raşit=Reşit gerçek anlamında iki ilkeyi’de içeriyor, ve bir anlamda bize tanımlamaların, kavramların nasıl şifrelendiği yönünde güzel bir örnek oluşturuyor.

Yani varoluşun cevheri, ilksel’i kosmos’da yani varlık aleminde imiş. Daha önceki Ka-ra kavramının incelenmesindeki vardığımız sonuçla aynı noktaya geldik.

Elohim nur olan cevherdir (Ba’dır), Bu nur ise karanlıktadır (gizlidir, açığa çıkmamıştır) gibi bir anlam çıkar. Bu bağlamda hem Tevrat hem de Kur’an vurgulamalarının Mısır Ezoterik yapılanmasındaki temel kavramlarla böylesine çakışır gibi görünmesi sadece tesadüf müdür? Konu özel olarak incelendiğinde çok fazla benzeşimlerin ortaya çıkacağı söylenebilir.

Mısır Ezoterizminde Ba, dünya ötesine geçebilen saf fikirlerin çıktığı yer olan “İnsan’’ı tanımlanmaktadır.

Bu Yedi İlke Tevrat anlatımı ile Yeşu; Bap 6 – Yedi kahinin, yedi adet koç boynuzundan yapılmış borularını çalarak (7 İlkenin armoni birliğini oluşturarak), surlara üfürmeleri ve surları yıkmaları (dejenere olan kavmi doğru yola getirmeleri) midir acaba?

Aynı şekilde Sur’a üfürme hadisesi Kur’anda da vardır. Ka’f Suresi 50/20 de; Sura üfürülünce (7 ilke harmoniye girince) inançsızlar (ölüler), Kıyam ederler (dirilirler).

Yine Kur an’-ı Kerim ‘deki “Yedi Uyurları”da unutmamak gerekir. Mısır, İspanya, Cezayir, Ürdün, Suriye, Afganistan, Doğu Türkistan ve Anadolu’muzda Efes, Tarsus ve Afşin’de yedi uyurlar (7 ilke) mağarası (insan bedeni) bulunmaktadır.

Ashab-ı kehf kıssasının özünü teşkil eden ve ölümden sonra dirilişin bir misali olan, uzun süre mağarada uyuyup yeniden uyanma hadisesi, İslam’ın dışında bazı dinlerde ve efsanelerde de yer almaktadır. Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişinin, peşlerinde bir köpek olduğu halde riyazat için krallığa ve dünyaya yüz çevirdikleri nakledilmektedir. Yahudilikte ise Talmud’da Honi ha-Me’aggel adlı şahsın yetmiş yıl, Abimelek’in de altmış yıl uyuduktan sonra uyandıkları hikaye edilir. Yedi uyurların sayısı Hint-Grek- Batı geleneklerinde yedi olarak kabul edilir.

Medine Yahudileri’nin, Muhammed’in gerçek Peygamber olup olmadığını anlamak için Muhammed’e sordukları ilk soru Ashab-ı Kehf ile ilgilidir. Bu nedenle bu kıssanın önemi dolayısıyla “Kehf” (mağara) suresi adı verilmiştir. Yahudilerin böyle bir soru sormalarından dolayıdır ki bu olay İsa’dan da öncedir.Yedi uyurların Esseniler veya onların öncüleri olduğu da söylenir.

Ashab-ı kehf normalde mağara ashabı, arkadaşları olarak tercüme edilir.

Ashab (sahib’in çoğulu) sahibler ve daha çok peygamberi görmüş olup O’nunla konuşmuş olanlardır.

Kehf 1- İn, mağara 2- Sığınılacak yer, himayesine başvurulacak yerdir.

KEHF: KHF kökünden gelip aynı zamanda KIHF olarak ta okunabilir ki bunun karşılığı;

KIHF: Beyinin içerisinde bulunduğu kafa kemiğidir. Yani Akıl ve bilinç’in mağarasıdır.

Demek ki bu uyuyan 7 bilinç’in sahibinin mağarası insan kafası imiş.

Yedi uyurların ismi Kıtmir olan bir de köpeği vardır, Onların koruyucusu ve dostudur. Köpek sembolizmi, Antik Mısırda tüm kutsal yerlerin koruyucusu kara renkli ANUBİS’tir. (Delta’da Busiris eyaletinde bir ağaçla temsil edilen OSİRİS, Güney Mısır’da Memphis’te ANUBİS olarak kabul görmüş, daha sonra Abydos’ta köpek sembolü ile benimsenmiştir. Yani Anubis ile Osiris aynı kavramlardır.)

Antik Yunan Mitolojisinde de Yer altı tanrısı Hades’in Kerberos isimli köpeği, Dirilerin içeri girmesini ve girenin bir daha çıkmamasını sağlardı. Dionysos’un en sadık arkadaşı olan köpeği, kendisi çok sarhoş olduğunda O’na yol gösterir rehberlik ederdi. İslam geleneğinde bir köpek öldürmek yedi insanı öldürmek kadar günah sayılırdı. Roma’da Romus ve Romulus kardeşler bir Kurt köpeği tarafından beslenip büyütülmüştür. Orta Asya’daki Kavimler göçünde Türk kavmine yine bir Boz Kurt yol göstermiş, önderlik etmiştir.

Her ne kadar temel kavramlarda öncelikle Mısır öğelerinin ağır bastığı varsayımı güçlü olsa da, bütün gerçek Tradisyonel, Hermetik öğretilerin biri birlerinden etkilendikleri neredeyse ortak bir görüş ve temele sahip olduğu varsayımını da göz ardı etmemek gerekmektedir. Amaç ve gayemiz belli bir kültürün diğerlerine üstün ya da vasat olup olmadığını araştırmak değil, tüm insanlık kültürünün ortak değerlerini belirlemeye çalışarak, daha mükemmel bir anlayış sahibi olmak, dolayısıyla hayatı ve yaşamı anlayarak, anlamlı kılarak sürdürmektir.

Mısır Ezoterizmi; İnsanı; Ab ve Ba (Hati-Be-Bai) diye anılan canlandırıcı ve akli ruhunun şuurunda olan bir varlık olarak görüyordu. Varlığın üstün kademesi Ku (Akhu, Atmu) diye anılan kutsal ruhu ile ilahi varlığı, onda şuurdan yoksun tohum halinde mevcuttu ve de bu hayattan sonra bizzat kendisi de Osiris haline gelince gelişim göstermekteydi. Mısır Ezoterik aydınlanması bize insan aydınlanmasının son noktasının Osiris ile adlandırılan Tümele varmak değil, asıl gelişmenin yani aydınlanmanın tümele vardıktan sonra daha yeni başlayacağını bildiriyor.

Bu çalışmanın girişinde de belirtildiği gibi Aydınlanma yolunda olan bir bilinç; Her türlü simge ve kavramları bilimsel yöntemler ile kendi konuları içinde inceleyerek değerlendirmeli ve tarihsel insanlık kültürünü anlamaya çalışmalıdır.

KAYNAKÇA

1- Tarih Öncesi Çağlardan Günümüze Mısır, Ersal Yavi/Nejla Yazıcıoğlu, Yavi Yazıcı Yay.

2- Teb, Jorge Angel Livraga, Yeni Y.Kültür Derneği

3- Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti, Prof. Afet İnan, TTK

4- Yakın Doğu Mitolojisi, Prof. Dr. Fred Gladstone, M.Ü. İlahiyat Fak.

5- Mısır’ın Ölüler Kitabı, Albert Ccrampder, Ruh ve Madde Yay.

6- Mısır Uygarlığı, Ali Cengiz Üstüner, Dragon Yayınları.

9- Eski Anadolu Tarihi, Pof. Dr. Füruzan Kınal, T.T.K

10- Kralın Yeni Usu, Roger Penrose, TÜBİTAK.

11- Rakamların Evrensel Tarihi, Georges Ifrah, TÜBİTAK.

12- Şamanizm, Abdülkadir İnan, T.T.K.

13- Büyük İnisiyeler, Edouard Schure, Ruh ve Madde Yay.

14- Filozoflar Ansiklopedisi, Cemil Sena cilt:9, Remzi Kitapevi.

15- Temel Britanica, Hürriyet Yayınları

16- Kitabı Mukaddes, Birleşmiş K.M.Cemiyetleri

17- Ogni Dergisi, Sifteri Yayıncılık.

18- Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat, Remzi Kitabevi

19- Tanrı Buyruğu Kur’anı Kerim, Ömer Rıza Doğrul

20- Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Süleyman Uludağ

21- Okyanus, Ansiklopedik Sözlük, Cem Yayınevi

22- Fatiha Suresi Tefsiri, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Yay.

23- Kur’anın Temel Kavramlan, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Yay.

24- Gökkuşağı Ansiklopedisi, Arkın Ofset Basımevi

25- Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İsmet Zeki Eyüboğlu

26- Bilim Ahlakı, Albert Bayet, İş Bankası Yay.

27- Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, Burhan Oğuz, İstanbul Matbaası.

28- Bektaşilik ve Alevilik, Doç.Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Ardıç Yayınları

29- İslam Ansiklopedisi, Diyanet İşleri Başkanlığı

30- Ana Britannica, Ana Yayıncılık A.Ş

Erişim:http://www.usdusunveotesi.net

 

ŞEYTAN’DAN DERSLER: SAPIKLIĞIN ve ŞÜPHENİN TEMEL İLKELERİ


Bil ki mahlûkat içinde görülen ilk şüphe, İblis’in (Allah lanet etsin) ortaya koyduğu şüphedir. Bu şüphenin kaynağı, nassa karşı kendi görüşünü ısrarla savunması, ilâhı emre karşı çıkmak için kendi arzusunun gereğini seçmesi, Âdem’in yaratıldığı madde olan çamur karşısında, kendi yaratıldığı madde olan ateşten dolayı kibir ve gurura düşmesidir.

Bu şüpheden, yaratılanlara yayılan, insanların zihinlerine bulaşan, bid’at ve dalâlet mezheplerinin oluşmasına sebep olan yedi kuşku ortaya çıkmıştır. Bu şüpheler Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncil’lerinin şerhlerinde yazılıdır.Tevrat’ta Âdem’e secde etmesi emredilip, bundan kaçınması sonrasında, meleklerle arasında geçen münazaralar şeklinde dağınık olarak zikredilmiştir.

Nakledildiğine göre İblis:

“Allah Teâlâ’nın benim ve bütün varlıkların yaratıcısı, âlim, kâdir olduğunu, kudret ve dilemesinden sual edilmeyeceğini, ne zaman bir şeyin olmasını isterse ona “ol” dediğinde o şeyin hemen ortaya çıktığını ve hikmet sahibi olduğunu kabul ettim. Fakat hikmetinin yönlendirilmesinde bazı sorular ortaya çıkmaktadır”deyince, melekler: Bu soruların neler ve kaç tane olduğunu sormuşlar. İblis de (Allah lanet etsin) bunların yedi tane olduğunu söylemiştir.

Bunların birincisi:

“Allah beni yaratmadan önce, benim neleri yapıp neleri yapacağımı biliyordu. O halde öncelikle beni niçin yarattı? Benim yaratılmamdaki hikmet nedir?”

İkincisi: “Hadi beni irâdesi ve dilemesi sonucu yarattı, beni niçin kendisini bilmek ve ibâdet etmekle sorumlu tuttu? Emirlerini yerine getirmekten faydalanmayıp, kendisine karşı isyan etmekten zarar görmeyince, bu tür teklifin hikmeti nedir? “

Üçüncüsü: “Hadi beni yarattı, mükellef kıldı. Ben de onun gerekli kıldığı ‘kendisini bilmek ve itaat etmek’ görevlerini yerine getirdim; bu durumda niçin benim Adem’e itaat ve secde etmemi emretti?(En’âm, 11-12) Özellikle kendisini bilip ibadet etmem konusunda bir fayda temin etmeyecek olan bu teklifin hikmeti nedir?”

Dördüncüsü: “Diyelim ki beni yarattı ve mutlak olarak mükellef kıldı, özellikle de Âdem’e secde etmemden sorumlu tuttu. Ancak ben Âdem’e secde etmediğimde, niçin beni lanetledi ve cennetten çıkardı?(En’âm, 11-13) Kötü bir şey işlemeyip, ‘sadece ben ancak sana secde ederim’,(Bakara, 34) dememden dolayı uğradığım bu durumun hikmeti nedir?”(Hicr, 28-29; İsrâ,61; Kehf, 50…)

Beşincisi: “Beni yarattı, mutlak ve özel olarak mükellef kıldı, kendisine itaat etmediğimde ise beni lanetleyip kovdu. Bu durumda niçin benim ikinci defa cennete girerek Adem’e ulaşıp onu vesveselerimle aldatmama ve dolayısıyla yasak ağacın meyvelerini yemesine vesile olmama müsaade edip, benimle birlikte onu da cennetten çıkardı? Bunun hikmeti nedir? Eğer beni cennete girmekten menetseydi, Adem benden kurtulacak ve cennette ebedî olarak kalacaktı.” (Taha, 116-117)

Altıncısı: “Beni yarattı, yapmam gereken umumî ve özel görevlerle mükellef kıldı, sonra beni lanetledi ve cennete girme fırsatı verdi, benimle Adem arasında düşmanlık vardı, fakat beni niçin, Adem oğulları üzerine musallat etti? (Sâd, 73-83) Oysaki ben onları gördüğüm halde onlar beni göremiyorlar, benim verdiğim vesvese onlar üzerinde tesirli olduğu halde, onların gücü ve kudreti bana tesir etmiyor. Bunun hikmeti nedir? Onları fıtrat üzerine yarattıktan sonra bundan saptıracak olanı ortadan kaldırıp, insanların temiz, emirleri dinler ve itaat eder olmaları onlar için daha uygun ve hikmete daha layık değil midir?”

Yedincisi: “Bütün hepsini kabul ediyorum: Beni yarattı, mutlak ve sınırlı olarak mükellef kıldı, ben itaat etmeyince beni lanetledi ve kovdu, cennete girmek istediğimde bana fırsat verdi, orada yaptıklarımdan sonra beni Âdemoğullarına musallat etti. Niçin ben mühlet istediğimde bana mühlet verdi? “Bana tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver”(En’âm, 14) deyince “sen bilinen bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin.” (Hıcr, 36-38) dedi. Bundaki hikmet nedir? O durumda beni derhal helak etseydi Adem ve diğer yaratılanlar benden kurtulur, âlemde şer denilen bir şey kalmazdı. Alemdeki düzenin hayır üzere devam etmesi şerle karışmasından daha iyi değil midir? İşte bu benim ileri sürdüğüm iddialarımın delil ve mesnedidir.

İncil’in açıklayıcısı şöyle der:Allah Teâlâ meleklere vahyederek ona, “Sen, benim senin ilâhın ve bütün mahlûkatın ilâhı olduğum şeklindeki ilk kabulünde sadık ve doğru sözlü değilsin, eğer benim bütün âlemlerin ilâhı olduğumu tasdik etseydin, bana karşı “niçin” diye itiraz etmezdin. Ben kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım, yaptığımdan dolayı hesap verecek değilim, sorumlu olan yaratılanlardır” demelerini istedi. Bu belirttiğim ifadeler Tevrat’ta zikredilmekte, belirttiğim şekilde İncil’de (şerhlerinde) yazılmış bulunmaktadır.

Ben (Şehristânî) bir süredir, tartışılmaz şekilde Âdemoğluna arız olan her şüphenin kovulmuş olan şeytanın saptırması, vesveseleri ve zikredilen kuşkulandırmalardan kaynaklandığını düşünüyordum. Bu şüphelerin sayısının yediye ulaşması ve büyük bid’at ve dalâlederin sayısının da yedi tane olması oldukça ilginçtir.Her ne kadar metot ve ifadeler farklı olsa da, sapkınlık, küfür ve dalâlet fırkalarının ortaya koydukları şüpheler, belirtilen şüphelerin çerçevesini aşmamaktadır. Bu şüpheler pek çok dalâlet türleri için bir tohum mesabesindedir; hepsi de hakkı itiraftan sonra ilâhı emri inkâr, nas karşısında arzulara yönelme ile ilgilidir.

İşte Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa, İsa ve Son peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme karşı çıkıp mücadele edenlerin hepsi, şüpheler ortaya atmak hususunda ilk lanetlenenin yolunu takip ettiler. Bunun gayesi kendilerine yapılan teklifi ortadan kaldırmak, din mensuplarını ve İlâhî teklifleri kabul edenleri tamamen yalanlamaktır. Onların “Bir beşer mi, bizi doğru yola ulaştıracak?”(Tegabün, 6) sözleriyle, İblis’in “Çamurdan yarattığın bir kişiye mi secde edeceğim” (En’âm, 12) sözü arasında bir fark yoktur.

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların buna inanmalarını sadece, Allah bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi, demeleri engellemiştir” (İsrâ, 94) ayetindeki muhalefet ve ayrılık bu düşünceden kaynaklanmış, inanca mani olan şeyin öncekinin dediği, “Allah buyurdu: Ben sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?İblis: ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın onu da çamurdan yarattın” ( Â’raf, 12) gibi, bu anlayış olduğu belirtilmiştir. Daha sonra onun zürriyetinden gelen Firavun da “Yoksa ben zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak şu adamdan (Musa’dan) hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) şeklinde aynı anlamda söz söylemiştir. Bunun gibi önce geçenlerin söyledikleriyle, sonrakilerin sözlerini dikkatlice izlediğimizde, her iki grubun sözlerinin birbirine mutabık olduğunu görürüz. “Bunun gibi onlardan öncekiler de, tıpkı onların dediklerini demişlerdi, kalpleri nasıl da birbirine benzedi” (Bakara, 118) “Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeylere inanacak değillerdi.” (Yunus, 74)

Böylece ilk mel’un aklın hükmetmemesi gereken varlık hususunda aklı hâkim kıldığı için ya yaratanın hususîyetlerini mahluklara yahut da mahlukların özelliklerini yaratıcıya isnat etmiştir ki bunlardan ilki gulüv; aşırılık, İkincisi ise taksir yani eksikliktir.

İlk şüpheden hulûliyye, tenâsühiyye, müşebbihe, Şia’nın gulatı, yani aşırı grupları gibi bir kısım mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunlar bazı şahıslar hakkında aşırılık göstererek onu İlâhî vasıflarla nitelendirmişlerdir. ikinci şüpheden ise Kaderiyye, Cebriyye, Mücessime gibi bir takım mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bu gruplar Allah’ın özelliklerini eksiltme yoluna giderek onu sonradan yaratılanların sıfatlarıyla nitelendirmişlerdir. Buna göre Mutezile ilâhı fiiller konusunda Müşebbihe gibi hareket ederken, Müşebbihe de İlâhî sıfatlar konusunda Hulûliyye gibi düşünmektedir. Bu sebeple bunların hepsi şaşı olarak görmektedirler. Bize göre “iyi ve hasen (güzel) olan şey, Allah Teâlâ katında da iyi ve hasen, çirkin ve kabili olan nesne, Allah katında da çirkin ve kabihtir”diyen kimse yaratanı yaratılana benzetmiş olmaktadır.

“Allah Teâlâ, mahlukatın sıfatları ile nitelendirilmiş ya da mahlukat Allah’ın sıfatlarıyla nitelendirilmiştir”diyen kimse haktan ayrılmıştır, Kaderiyyenin asıl prensibi de her şeyin sebebini aramaktır. İşte ilk mel’unun istediği de bu idi. Zira önce niçin yaratıldığı konusunda sebep aradı, ikinci olarak niçin mükellef tutulduğunun hikmetini sordu, üçüncüsünde ise Adem’e secde etmesi teklifinin dayandığı maksadı öğrenmeye çalıştı. Bundan Havâric ortaya çıktı. Çünkü onların “Hüküm ancak Allah’a aittir, kişileri hakem kabul etmeyiz”sözleri ile İblis’in ancak Allah’a secde edeceğini belirttiği “ben kuru bir çamurdan şekillenmiş, kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim” (Hicr, 33) sözleri arasında fark yoktur. Kısaca her iki tarafın maksatları da çirkin sayılmıştır. Bu duruma göre Mutezile tevhîd konusunda öylesine aşırıya yönelmiştir ki, sonunda ilâhı sıfatları olumsuzlayarak ta’tile (sıfatları yok saymak) ulaşmıştır. Müşebbihe yaratıcıyı, cisimlerin sıfadarı ile niteleyerek onun vasıflarını çoğaltmaya yani ‘taksire” yönelmiş, Râfızîler peygamberlik ve imâmet konularında gulüvve gidip aşırılık göstererek hulûlü benimsemişler, Havâric ise taksire (yetki alanını kısıtlamak) yönelerek insanların hüküm verme özelliğine karşı çıkmışlardır.

Gördüğünüz gibi bu şüpheler dikkatlice incelendiği zaman ilk mel’un yani yerilmiş olan İblis’in şüphesinden kaynaklandığı anlaşılır.Dikkatlice incelediğin zaman görürsün ki bu şüphelerin hepsi ilk mel’unun (İblis) şüphelerinden kaynaklanmıştır. Başlangıçta o şüpheler bu fırkaların kaynağı iken, sonraları bu fırkalar o şüpheleri ortaya çıkaranlar olmuşlardır. Nitekim Kur’anı Kerim’deki “Şeytanın adımlarına uymayın, o sizin için apaçık bir düşmandır”(Bakara, 168) anlamındaki ayet bunu göstermektedir.

Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de, bu ümmetin her sapkın fırkasını, geçmiş ümmetlerin sapkın fırkalarından birine benzetmiş: “Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir”, “Müşebbihe bu ümmetin Yahudileridir, Râfıziler ise Nasrânîlerileridir” buyurmuştur. Keza Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Sizden önceki ümmederi inceden inceye, adım adım takip edeceksiniz, hatta onlar bir keler deliğine girse, siz de mutlaka oraya gireceksiniz”(İbn-i Hanbel, IV,125) demiştir.

Kaynak:

Muhammed eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Özgün Adı: el-Milel ve’n-Nihal Çeviri: Mustafa ÖZ, Litera, 2. Basım. 2011 İstanbul, sh:29-32 ÜÇÜNCÜ MUKADDİME Yaratılanlar Arasında Ortaya Çıkan İlk Fitne, Kaynağı ve Ortaya Çıkaran

 **********************

ŞEYTANIN ÇİLESİ

 

THE PAGAN CHRİST/Pagan İsa (2007)


Yönetmen: Cynthia Banks         

Senaryo: Michael Allcock          

Ülke: Kanada

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 06 Aralık 2007 (Kanada)

Dil: İngilizce

Müzik: Varouje               

Oyuncular:  Ann-Marie MacDonald

Çeviri: Emre Mutlu

Özet

”Hıristiyanlığın, Eski Mısır inançlarından evrimleşmiş olması mümkün mü?
Hatta Hazreti İsa’nın aslında tarihte hiç bir zaman var olmamış olması mümkün mü?
Anglikan bir rahibin kitabında yer alan tartışmalı bir teorinin öyküsü ve antik çağlara sürükleyici bir yolculuk. ”

Belgesel Metni

Da Vinci’nin Şifre’sine layık dini bir gizem. Hıristiyanlığın, eski Mısır inançlarından evrimleşmiş olması mümkün mü?
 Hatta İsa’nın tarihte var olmamış olması bile mümkün mü?
 Anglikan bir rahibin en çok satan kitabından tartışmalı bir teorinin öyküsü, ve antik döneme sürükleyici bir yolculuk: Pagan İsa Ben Ann-Marie MacDonald. Doc Zone’dasınız.

Dünyanın kabaca üçte biri aynı inancı paylaşmakta: Tanrı’nın oğlu İsa Noel Günü (25 Aralık) doğmuş, çarmıhta ölmüş ve Tanrı’nın gücüyle tekrar dirilmiştir. “…Ancak melek onlara dedi ki, ‘Korkmayın. Size bütün halkı sevindirecek müjdeyi getiriyorum…’” İsa’nın hikayesi Hıristiyanların çoğu için büyük anlam taşır. Bu hikaye onların inançlarını sabitleyen ve eylemlerine rehberlik eden adeta bir tutkaldır. “…size doğdu; O, Rab’bimiz olan Mesih’dir. İşte size bir işaret: Kundağa sarılmış, yemlikte yatan bir bebek bulacaksınız.” Ancak, tüm hayatını Hıristiyanlığa adamış bir kişi tarihte İsa’nın yaşamış olduğuna dair kesinlikle hiç bir kanıtın olmadığı sonucuna vardı. Hıristiyanlık, ortaya çıktığı ilk yüzyıllarda oldukça büyük bir hata yaptı. içerdiği mesaj kelime kelime kağıda aktarılmıştı. Hristiyanlık diye bildiğimiz şeyin aslında nerede ve nasıl şekillendiği hala bir sis perdesinin ardındadır. Binlerce yıl uzaktaki karanlık bir sır, antik bir taş üzerindeki garip bir şifrede kilitlenmiş durumda. İsa’nın doğumundan 3000 yıl önce yazılmış olan şifrelerdeki sır, İsa’yla ilgili yeni bir hikayenin keşfini içeriyor.Sıradan insanlar, kendilerine söylenmemiş olan fakat söylenmesi gereken birçok şey olduğundan ve, gerçeklerin örtbas edildiğinden şüpheleniyorlar. Tom Harpur, kiliseyi korumak ve İsa’nın gerçek kimliğini gizlemek için bir örtbasın tasarlanmış olduğuna inanıyor.

Pagan İsa

Beytüllahim

Kutsal Doğum Kilisesi Beytüllahim’de, taştan bir duvarın içinde dar bir geçit bulunmakta. Bu geçit dünyadaki en kutsal yerlerden birine açılıyor. Hıristiyanlar, İsa’nın doğumunu kutlamak için yüzyıllardır buraya geliyor. Hikaye, İsa bu evde doğduğunda başladı. Sağlam bir oda. İlk Hıristiyanlar buraya dua etmek için bir alan inşa ettiler. Şimdi, İsa’nın doğduğu Kutsal Doğum Odası’nı ziyaret edeceğiz. Bugün itibariyle bu 2000 yıllık geçmişi olan bir hikaye. 25 Aralık’ta bu mağarada “bakirenin doğurmasıyla” başlayan bir hikaye. Gökyüzündeki bir yıldızın müjdecisi olduğu ilahi bir doğum. Hristiyan inanışına göre Tanrı’nın Oğlu’nun doğduğu yer tam olarak burası. Ve tüm dünyadaki Hristiyanlar için, bu yer aynı zamanda inançlarının başladığı yerdir. Ancak, burası aynı zamanda devam etmekte olan bir tartışmanın da merkezidir. İsa’nın dünyevi varlığını sorgulayanlar için bir başlangıç noktasıdır. Bunun bir geçmişi olabilir, ama peki bu “tarihi” midir?

 Bu soruyu daha önce hiç sormamıştım. Tom Harpur40 yılı aşkın zamandır yüksek rütbeli bir Anglikan papazı olarak görev yapmakta. Ayrıca kendisi, Oxford Üniversitesi’nden Rodos Bursu almış ve en çok satan yazar sıfatına sahip olan bir İncil ve Yunan Kültürü profesörüdür. Tom Harpur tüm hayatı boyunca İncil’deki İsa’ya açık bir şekilde inandı. “Evet, mucizeleri pek sorgulamazdım. Yani, tarihte İsa’nın hiçbir zaman varolmadığı düşüncesi asla aklımın ucundan bile geçmemişti. Her zaman olduğu gibi basit bir şekilde gökten indi der geçersiniz. Ama şimdi Tom Harpur, inanç konusundaki yaklaşımlarında, kendisini diğer Hristiyanlar ile anlaşmazlık içerisinde buluyor.Bu şaşırtıcı fakat her dinin kalbindeki aynı gerçek şunu yüzüme vuruyor: Tanrı’dan bir parça hepimizin içinde var. İsa’dan, Buda’dan veya herhangi birinden önce de vardı. Bu, insan bilincinde yerleşiktir, bu demektir ki bizler Tanrı değiliz ama Tanrı’nın benzeriyiz. Ama Hıristiyanların birçoğuna göre Tanrı’yla iletişim, doğrudan İsa kanalıyla yapılır.

Burada, Kudüs’te, yalnızca bir kere gerçekleşen ve dünya üzerinde başka hiçbir yerde gerçekleşmemiş olan şey neydi?

 “Evet, İsa kesinlikle burada çarmıha gerildi, gömüldü ve dirildi. bu nedenle çok önemlidir. Ancak…

” Hristiyanlık temalı bir park olan “Kutsal Topraklar Deneyimi”nde vaizler, İsa’nın hayatına daha çok vakıf olmak isteyenlere bilgi vermek için tiyatroları kullanıyor. “Sadece sen ve ben..” İsa’nın hikayesini canlandıranlardan biri Hıristiyan aktör Les Cheveldayoff. “Oh, Tanrım… Kalk!” İnsanlar acıyor ve sanırım diyorlar ki: “Belki, Tanrı’nın beni sevdiğine dair bir işaret yakalayabilirim.” Çünkü insanlar bunları daha önce dinlemişlerdi, hepimiz dinlemiştik, fakat izlemiş miydik?

 İşte biz bu deneyimi buraya getiriyoruz, Tanrı kelimesini özgürce telaffuz edebileceğimiz ortamı sağlıyoruz.

“Kalk, ayağa kalk! Neyin var senin?”

“Kutsal Topraklar Deneyimi”nde canlandırılan her hikaye, kelimesi kelimesine İncil’i oluşturan dört kutsal kitaptan alınıyor. Merkezdeki karakter, dünyadaki hayatına vahşi bir çarmıha germe infazıyla son verilen İsa. İsa; çarmıha gerilerek ölmek, dirilmek ve cennete giden yolu göstermek için gelen Mesih’in bir parçasıdır. ve kabul etmek dışında yapabileceğiniz başka bir şey yok. ve insanlar bunu anlamıyor.

“Tanrım, tanrım, neden beni terkettin?”

İsa, Hıristiyanlık dininin idolü haline gelmiştir. O, herşeyin odak noktasıdır. Genellikle Tanrı hakkında değil, yalnızca İsa hakkında konuşuruz. Ancak, şaşırtıcı bir biçimde İncil’de İsa kendisinden pek bahsetmez. İsa insanlara Tanrı’yı işaret eder.

Kendi inancının ve İsa’nın hayatının daha iyi anlaşılması için yaptığı çalışmalarda Tom Harpur, İncil’deki dört hikayeyi de derinlemesine inceledi. Fakat 2000 yıl önce dünyada böyle bir insanın var olduğunu destekleyen çok az sayıda kanıt buldu. İsa’nın sözde biyografilerinde hayatına dair bilgi o kadar az sayıda ki hiç yok diyebilirim,Birbirleriyle çelişiyorlar, Matta’da anlatılan doğum hikayesi Luka’da anlatılan doğum hikayesi ile çelişiyor. Bu çelişkiler her yerde var.

Tom Harpur yalnız değil. Hristiyanlık üzerine altı kitabı bulunan Timothy Freke ve Peter Gandy de tarihte İsa’nın varolduğu fikrine karşı çıkıyorlar. İnciller inançla ilgili belgelerdir. Tarihle ilgili belgeler değillerdir. Bildiğim kadarıyla, akademik çevrelerde de uzun zamandır bu şekilde kabul ediliyor. Bunlar inançla ilgili belgelerdir. Dolayısıyla, onları bir kenara koyalım, Bu belgeleri İsa’nın hayatını temellendirmek için kullanamazsınız. Tarihte ilahi müdahaleler olmaz. Olaylara karşı sağduyulu bir yaklaşım vardır dolayısıyla geleneksel tarih bu nedenle korkarım ki yetersiz kalıyor.

Celile Denizi İsrail

Celile denizinin kıyılarında Hristiyan turistler, İsa’nın ilk dört havarisine vaaz verdiği ev olarak bilinen yerde toplanıyor. Tur rehberi olan David Redron, İsa’nın hikayesini anlatarak geçimini sağlıyor. Bundan 2000 yıl önce Nasıra’dan gelen Celile’li Hoca Joshuabu gölün kıyıları boyunca burada vekilliğini başlattı, ve dünyayı değiştirdi. Ne Nasıralı İsa veya Joshua’nın varolduğunu destekleyen herhangi bir fiziki kanıt, ne de İsa’nın varlığını teyit eden yazılı bir kanıt henüz bulunamamıştır. Malesef elimizde İsa’nın herhangi bir hikayesi yok, çünkü İsa hayattayken, Joshua diye biri hakkında yazılmış bir şeyler veya bir tasvir yok. Tarihi bilgileri, İncil’deki ayetleri okuyarak veriyoruz. M.S. 150′den öncesine dayanan eski metinde bir şekilde İsa’ya değinen yalnızca 24 ayet bulunuyor. Çoğu da belli belirsiz. Dünyayı saran büyük bir dinin üzerine inşa olduğu temel bu mu?

 Tarihi metinlerdeki birkaç satırda yer alan bu denli yetersiz kanıt Tom Harpur’un, İsa’nın gerçekten yaşamış olup olmadığını sorgulamaya başlamasına neden oldu. Daha sonra, İsa’nın Beytüllahim’deki bir ahırda değil Eski Mısır’ın çöllerinde dünyaya geldiğini ifade eden 19. ve 20. yüzyılda yaşamış üç din bilgininin makalelerine rastladı.

Bu gizemli ve karmaşık kültür, sırlarını ancak yakın çağda ifşa etmeye başlamıştır. 200 yıl önce Napolyon’un ordusundaki bir asker, Nil Nehri yakınındaki bir kazı bölgesinde Rosetta taşını bularak endişe verici bir keşifte bulunur.

Bu keşif, Hristiyanlığı temelinden sarsacaktır. Taşı bulduklarında, bu taşın büyük bir önem kazanacağını çabucak farkettiler. Çünkü taşta 3 tane şerit vardı: Üstte Mısır hiyeroglifleri, ortada ne olduğundan pek de emin olamadıkları diğer bir şerit ve altta da Yunan yazıları olan şerit. Taşta, Eski Mısır’ın heykelleri, eserleri ve papirüslerindeki gizem perdesini aralayan, Yunanca, Eski Mısır dilinde ve hiyerogliflerle üç defa yazılmış bir kararname bulunuyordu. Ve bu ülkenin 3000 yıllık tarihine ve kültürüne ışık tutuyordu. Taş, Britanya Müzesinde bulunan kapsamlı Mısır arşivi ilgili çalışmalarda kullanılmıştır. Taş, bilindik ve etkileyici bir hikâyeyi de ortaya çıkarmıştır: İsa’nın hikayesi.Fırtınayı dindirmesi, suyun üzerinde yürümesi, topalın yürümesini sağırın duymasını, ölünün dirilmesini sağlaması, ölülerle iletişim kurması, cehenneme inmesi… bu böyle gider. Cebrail’in getirdiği Doğum hikayelerinde İsa’nın doğumunun duyurulması örneğinde şöyle bir önemli ayet vardır: “Doğru yol, hakikat ve yaşam benim…”Bu sözleri görür görmez bunların Eski Mısır’ın hiyerogliflerinden geldiğini farkettim… Büyük bir şok! Evet!

Harpur’un aklına şu soru geldi: İsa’nın hikayesi, aslında bir pagan tanrısının hikayesini mi temel alıyordu?

 Dünyanın en eski dinlerinden birine ev sahipliği yapan Eski Mısır, Hristiyanların paganizm dedikleri şeyle Hıristiyanlık arasındaki benzerlikleri gösteriyor. Bu, tabiatın döngüsüyle ve sıklıkla güneş ile temsil edilen hayatın özüyle yani, doğum, ölüm ve diriliş ile ilgili bir inançtı. Doğanın en kudretli gücü olan güneşe tapmak Tanrı’ya tapmak anlamına geliyordu. Eski çağlar ki paganlar kara cahil, vahşi, ilkel değillerdi. Bizlere; felsefe, mimari, demokrasi, matematik ve bilimi getiren oldukça gelişmiş bir kültürleri vardı. Ayrıca çok gelişmiş bir maneviyata sahiplerdi. ve maneviyatlarının merkezinde de mistik inançlar vardı.

Luxor Tapınağı

http://www.tarihpedia.com/misir_tapinak_luxor.html

Mısır Bu inançların temelinde gizemli güneş tanrıları, yarı tanrı-yarı insan karakterler vardı. Bunlarla ilgili hikayeler, Firavunların tapınaklarının duvarlarındaki hiyerogliflerde yazılıdır. Ayrıca mistik inançların merkezinde ölen ve sonra dirilen bir Tanrı-insan veya Tanrı’nın oğluna ilişkin efsaneler bulunur. Hikayeyi inceleyecek olursanız bu tanrı-insanın, bir bakireden ve Tanrı’dan olduğunu ve 25 Aralık civarında doğduğunu görürsünüz. Bir düğünde suyu şaraba dönüştürür. Başka mucizeleri de vardır. 12 havarisi vardır. Sevgi öğretisini aşılar. Statükoyu ve dini otoriteleri kızdırır. Paskalya’da, genellikle çarmıha gerilmek suretiyle idam edilir.

Kitabımızın kapağına dikkat edecek olursanız İsa’ya benzeyen birinin resmi vardır. Ama o İsa değil. Bu paganların, ölen ve sonrasında dirilen tanrı-insanı. ve tabi ki, öldükten sonra geri gelir. bir tanrı-insanla iletişim kurmak istiyorsanız, onun bedenini ve kanını simgeleyen ekmek ve şarabı kullanırsınız. Ancak bu Hristiyanlık değil, Hristiyanlık öncesindeki paganizmdir. Şu an tapınağın içindeyiz. Buraya doğum evi veya doğum odası diyoruz. Burada ve önümüzdeki bazı şekillerde… Luxor tapınağındaki antik hiyeroglifler ilahi konularla ilgili gizemli bir mit hikayesini veya Tom Harpur’un iddia ettiği gibi bakirenin doğurmasını, annenin çocuğunu doğurduğu mağarayı ve bu çocuk tanrıyı ziyarete gelen üç bilge kişiyi tasvir ediyor. Bu, Hristiyanlığın doğum konusuyla ilgili anlattığı hikayeye, yaklaşık 2000 yıl önce gerçekleştiğini söyleyerek tarih veriyor olması haricinde bariz şekilde benzerdir. Bölümlerin birinde, Horus’u, yani güneş tanrısını görebilirsiniz. Bu çok önemli bir tanrıdır çünkü bu tanrı da aynı şekilde doğmuştur.

http://en.wikipedia.org/wiki/Horus

Horus’un görünüşüyle ilgili metinlerde, Harpur; “iyi çoban”, “tanrının kuzusu” ve “oğul” gibi Hazreti İsa’ya yönelik imalar buldu. Hepsi de, İncil’de bulunan ve herkes tarafından bilinen, Hazreti İsa’ya yapılan atıflardır.

Harpur, Horus ve İsa arasında 180 adet benzerlik olduğunu söylüyor.

Horus, Christus ve Iosa olarak da anılıyor. Bakire annesi de tanrıça İsis. İsis, Horus’u doğurduğunda, tıpkı bakire Meryem’in İsa’yı kucağında tuttuğu pozdaki gibi Horus’u kucağında tutuyordu. Meryem ile, Horus’u kucağında tutan İsis’in dizleri üzerinde durduğu görüntüler birbirine çok benzerdir, Günümüzde Avrupa’daki bazı kiliselerde, kilisenin bodrum katında, içinde siyah bir Meryem heykelinin olduğu süslü bir yer altı odası bulunur.

Siyah Meryem heykelindekiler, İsis ve Horus’tur. Horus bunun gibi birçok tanrıdan yalnızca biri. Harpur, diğerlerinden de düzinelerce kanıt buldu. Bunlardan bazıları Kahire’deki Coptic Müzesi‘ndeki Hristiyan tapınağında bulunabilir. Hepsinin benzer geçmişleri vardır, hepsi doğaüstü şekilde dünyaya gelmişlerdir, ve hepsine zulmedilmiştir. Bu, her birimizin doğduğumuzda Tanrı’nın bir parçası olduğumuzu, bir müjde olduğumuzu, ve bunun; materyalizm, hayvani tutkular veya herhangi başka bir şey tarafından yok edilmekle tehdit edildiği gerçeğinin bir iması veya simgesidir.

Coptic Müzesi’nin hemen yanında, Mısır’ın en eski kiliselerinden biri olan Saint Mark kilisesi bulunuyor.

Bu kilisede, İsa, Meryem ve Yusuf’tan oluşan Kutsal Aile’nin, İsrail’deki zulümden kaçtıklarındaki yolculuklarının hatırası anılır. Bu özel şahsiyet kanalıyla ilişki kurduğunuz şey Tanrı’dır, veya kainattır, veya hayatın gizemidir. Bu, hikayede vücut bulan, ölüm ve ruhani dirilişteki hikmeti anlamak ve bunları kendi içinizde de yaşamakla ilgilidir. böylece kendi içinizdeki İsa’yı keşfedersiniz. Saint Mark Kilisesi, Hristiyanlığın ilk zamanlarında inşa edildi. Bu dönem, Hristiyanların inançlarının ciddi olarak ayrıştığı bir dönemdi. Hiziplerden biri, Gnostikler olarak bilinen mistik bir tarikattı. Etten ve kandan oluşan bir İsa’ya inanan diğer Hristiyanlardan farklı olarak Gnostikler, İsa’nın veya kendi deyişleriyle Joshua’nın, mistik bir pagan tanrısı gibi olduğuna inanıyorlardı.

Bildiğiniz gibi, bu dönemde Hristiyanlığın ruhu adına büyük bir savaş verildi. ve Gnostikler kaybetti, Literalistler kazandı. Tüm tarih boyunca, bir savaşta veya mücadelede hikayeleri, neyin nasıl olduğunu yazanlar, kazananlar olmuştur. Joshua, İsa da denebilir, yalnızca bir Yunan ismi. Joshua inancı muhtemelen, İsa’nın doğduğunu düşündüğümüz tarihten en az 200 yıl geriye gider. Dolayısıyla, Gnostik mitolojisinin doğasını gerçekten anlayabilmek için Yeni Ahit’te anlatılan hikayeden tamamen sıyrılmanız gerek. Sayıları oldukça fazla olan Gnostik inciller, kendi incilinizi yazmanızı söyler, böylece bu topluluğa kabul edilmiş olursunuz. buradan hareketle, ne kadar çok incil olduğunu tahmin edebilirsiniz.Mitlerin tüm döngüsü böyledir. Bu Pagan tanrısına ait tüm bu hikayeleri anlatan Hristiyan yorumcular var ve hepsi, eşeğe binen tanrı-insanın hikayelerini de, ölen ve tekrar dirilen tanrı-insanın hikayelerini de kabul ediyorlar. Ama sanki gerçekten yaşanmışlar gibi bunlar kullanılıyor. Hristiyanlık diye bildiğimiz şeyin aslında nerede ve nasıl ortaya çıktığı ve şekil aldığı hala sis perdesinin ardındadır. Bu durum giderek açığa çıkıyor. Ve sanırım sıradan insanlar, kendilerine anlatılandan daha fazlasının anlatılmadığından şüpheleniyor. Ve gerçek şu ki; evet ortada bir örtbas ve aynı fikirde olmayanlara karşı bir zulüm vardı. Tom Harpur’a göre, Hristiyan alemi tarihteki en büyük ve en kanlı örtbasa öncülük etmiştir.

Via Sacra, kutsal yol, antik Roma’nın ana caddesidir, ve Roma’daki en önemli kutsal pagan bölgelerine gider. 4. yüzyılın başlarında tahta yeni geçmiş olan İmparator Konstantin’in yönetiminde olan ve büyük bir kaosun yaşandığı bir yerdi. Tüm Batı Roma İmparatorluğu çökmüş bir haldeydi. Konstantin,tahta geçmeye çalışan, imparatorluğun çeşitli bölgelerindeki diğer beş imparatorla savaşmak zorundaydı. Yani.. bilirsiniz.. aynı ulusal marşı hep bir ağızdan söylemek insanlar için oldukça önemli ve acil bir mesele haline gelmişti. Roma imparatorluğu bölünüyordu. Barbarlar sınırlara kadar gelmişti. İmparatorluğunu bir arada tutmaya çalışan Konstantin, ortada seçilebilecek neredeyse onlarca dini inanç olmasından dolayı rahatsızdı. Hıristiyanlık kanunlara aykırıydı ve Hıristiyanlığı seçenler zulüm görüp öldürülüyordu. Bu zulmü hatırlatan en ünlü şey Roma Kolezyumu’dur.

 Ancak Tom Harpur bu zulümün farklı bir yönünü görmeye başlamıştı. Hristiyanlara başta eziyet edildi, ama iddia ettikleri kadar da değil, her neyse, ama bu zulüm bittikten sonra bu defa kendileri zulmeden taraf oldular. Oldukça merhametsiz bir hale geldiler ve Hıristiyan olmayan her ne varsa yakıp yıktılar. Hristiyanlığa karşı tutumdaki değişim, Konstantin’in imparatorluktaki düzeni koruma gereksinimine yönelik doğrudan bir tepkiydi. Milvian Köprüsü’ndeki zaferinden sonra, Hıristiyanlığı benimsedi ve ilk Hristiyan imparator ve Papa olmak için paganizmden Hristiyanlığa geçti, İstediği şey, tek tanrının ve tek impratorun olmasıydı.

Şuna tek İsa diyelim ve hikayeye sadık kalalım. M.Ö. 325′de Konstantin, İznik Konseyi’ni oluşturmak üzere Roma İmparatorluğu’nun başpiskoposlarını bir araya topladı. Amaçları, bir fikir birliğine varmaktı. Sonuçta, İsa’nın Tanrı’ya eşit olduğuna, ve günümüzde “İznik İman Açıklaması” olarak bilinen görüş üzerinde oybirliğine varıldı. “Tek bir Tanrı’ya, her şeye kadir olan babamıza, cennetin ve dünyanın, görünen ve görünmeyen her şeyin yaratıcısına,” ve tek bir Rab İsa Mesih’e iman ediyoruz.”Onun istediği şey birlikti, ve çoğunluk, Baba ile Oğulun eşit olduğu konusunda hemfikir olunca birlik sağlandı. Bundan sonra bunun dışındaki her şeyin sapkınlık olacağını söylediler. “…kurtuluşumuz için göklerden geldi. Kutsal Ruh ve Bakire Meryem’den vücut buldu ve insan oldu..”

Bununla aynı fikirde değilseniz, Romalıların zamanında sürgün edilirdiniz, ki bu ölüm anlamına gelirdi. Sürgününüz imparatorluk sınırları dışına olur, cezanız budur. Yani, yalan, hile, delilleri yok etme gibi yapmaya çalıştıkları şeyler aslında kesinlikle tek taraflıdır. Her şeyi tek bir hikaye etrafında bir arada tutmaya çalışıyorlardı. “Tek kutsal evrensel ve elçisel kiliseye inanıyoruz.” “Günahlarımızın affı için tek bir vaftiz tanıyoruz.” “Ölülerin dirilişini,” “ve sonsuz yaşamı bekliyoruz. Amin.”

Mutlak iktidarı sağlamak için Hristiyanlığın, mistik pagan bağlarıyla olan izleri yok edildi. İskenderiye Mısır Pagan dünyası bir tehdit olarak algılandı çünkü herkes bunların aynı şeyler olduğunu bliyordu.

Satın alınmış yorumcular diyor ki: “Durun bir dakika, Tanrı’nın oğlu İsa’yla ilgili üzerinde durduğunuz bu hikayeler,” “Dionysos efsaneleridir.” Tüm bu insanlar idam edildi, sürüldü, kitaplar yakıldı, tapınaklar yıkıldı, her şey yok edildi. Antik dünyayı söküp attılar. Mısır’ın İskenderiye şehrinde bulunan Serapeum adlı bu antik pagan tapınağında, Sarapis mezhebine mensup olanlar Tanrılarının ve Tanrıçalarının heykellerine yer altındaki karanlık tünellerde gizlice ibadet etmek zorunda bırakıldılar.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Serapis

Bu mağaralardaki raflarda güvenli bir şekilde gizlice saklanmaları için kendi inançlarına ait dini metinler, parşömenler ve papirüsler duruyordu. İddiaya göre Hristiyanlar, Serapeum tapınağındaki kütüphaneden kaldırılan kitapları yaktılar. Buradaki tüm kitapları yaktılar. O zamanlarda bu kitaplar, insanoğlunun bilgeliğinin yeryüzündeki en büyük derlemesiydi. Ve her şey ateşe verildi, çünkü bunlar sapkınlık olarak değerlendiriliyordu. Roma’dan gönderilmiş bir “encyclio” tüm bu metinlerin yok edilmesi gerektiğini söylüyordu. Gnostik inciller yalnızca şunlar olacaktı: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bunlar dışındakiler sapkınlıktı.

Kutsal Doğum Kilisesi Beytüllahim

 M.Ö. 476′de Roma İmparatorluğu yıkıldı. Ama ortodoksluk güçlendi. Konstantin’in ısrarı sonucunda  İsa’nın kitabı kanun olmuştu. Kimileri bunun bir entrika olarak kasıtlı yapıldığından şüpheleniyor. Diğerleri ise, yalnızca daha kolay bir yol olduğu için böyle yapıldığını düşünüyor. Sıradan insanlar aşina oldukları hikayelerin yazılı halini kabul edebilirdi. St.Peter Meydanı Vatikan 5. yüzyılın sonlarında Papa, Hristiyanlara, Roma’daki St.Peter Kilisesinin önünde güneşe tapınmaya yönelik faaliyetleri durdurmalarını söyledi. Hıristiyanlığın önderleri, hemen M.S. 1 senesinde bir anda ortaya çıkmadı pek tabi. Hristiyanlığın merkez üssü olan Vatikan’da, St.Peter Bazilikası’nın altındaki mozaik tavanın tarihi 3. veya 4. yüzyıla kadar uzanmaktadır. kimileri bunun, pagan ve Hristiyan inançlarının kaynaştığının açık bir kanıtı olduğuna inanıyor. St. Peter Bazilikası‘nda, bir at arabasında oturan İsa resmi bulunmaktadır. Güneş-Tanrı, kanatlarıyla ve herşeyiyle orada. Hatta bence, Roma’daki yeraltı mezarlıklarında, onların açıklayamayacakları, bebek İsa veya bebek Horus’u simgeleyen birçok sarılı mumya figürü bulunuyor.Ve birçoğunun tepesinde bir güneş diski bulunuyor. Ancak Hristiyanlığın hikâyelerini Mısır mitolojisinden aldığı fikri muhafazakar Hristiyan din bilginlerinin çoğu için oldukça zorlayıcıdır. İsa’nın yaşamış olduğu, antik tarihteki olaylar içinde, gerçekleştiğinden en emin olunanlardan biridir. İsa’nın paganizmden ortaya çıktığı görüşü önde gelen Hristiyan din bilginlerine göre saçmadır. Bu din bilginleri, Harpur’un Mısır mitolojisini yanlış yorumladığını ve kanıtları dikkate almadığını iddia ediyor. Tom Harpur ise, Mısır tanrısı Horus ve İsa arasında bir bağlantı olduğuna inanıyor.Onunki, kelimesi kelimesine somut bir yaklaşımdan ziyade metaforlara dayanan bir yaklaşım. Bence o, tarihçilerin gerçekten güvenilir olarak kabul etmedikleri görüşleri benimsemek gibi bir hata yapıyor.

Tom’un kitabı, Hıristiyanlığın nasıl ortaya çıktığının topyekün yeniden incelenmesi üzerine yazılmış. Dolayısıyla acaba iyi bir şeyler yakalamış olabilir mi diye kitabı okudum, ve öyle olmadığı kanaatine vardım. Tom Harpur, inançları konusunda yalnız değil. Dünyanın en saygın din bilginlerinden bazıları Harpur’un Hıristiyanlığın kökeni ile ilgili teorisinin oldukça sakat olduğunu düşünüyor. Antik Mısır inançları ile Hıristiyanlık arasında mantıklı bir bağlantı kurulamayacağına inanıyorlar. Antik dinlerde, ölüp sonra tekrar hayata dönen az sayıda Tanrı vardır, fakat Mısırlıların dininde kesinlikle böyle bir şey yoktur. Bununla ilgili bir çok şey uydurmadır veya tarihi tasvirler arasında hiç bir bağlantı yoktur. Genel benzerliklerin açıklaması… Bunlar kendine özgü şeyler çünkü bir ölçüde benzerlik var gibi görünüyor, olmalı da, dolayısıyla Hristiyanlık buradan ortaya çıkmış deniyor. Böyle bir argüman olmaz. Bu, Mısırlıların dini ile uyumlu bir yaklaşım değil. Bu, oldukça karmaşık ve binlerce yıla kadar uzanıyor, ve tam bir açıklamasını bulmanın herhangi bir yolu yok.

Eski Kudüs’ün duvarları arasında bulunan Kutsal Mezar Kilisesi, bir pagan tapınağının bulunduğu yerin üzerine imparator Konstantin tarafından inşa ettirilmiştir. Konstantin, M.Ö. 326′da tam olarak buranın İsa’nın ölüp sonra dirildiği yer olduğuna hükmetti. Milyonlarca Hristiyan hacı, onun bu hükmünü mutlak bir gerçekmiş gibi kabul ediyor. Hristiyanlık, ölüp tekrar dirilen gerçek bir İsa üzerine kurulmuştur. Bence kanıtlar oldukça net. Tam olarak gerçek bu. Hıristiyanlar için dünyadaki en kutsal yer olarak bilinen ve ziyaretçilerin İsa’nın bedeninin havarileri tarafından yıkandığına inandıkları tam olarak bu noktada İsa’nın ölümünün yasını tutarlar. Her yıl ziyarette bulunan milyonlarca insan için Kutsal Mezar Kilisesi, İsa’nın varlığının mutlak bir kanıtıdır. İsa’nın tarihte gerçekten varolduğunun kanıtları su götürmezdir. Nasıralı İsa, Filistin’de yaşamış ve tozlu yollarında yürümüş ve Pontius Pilate tarafından çarmıha gerilmiş biriydi. Kilisenin altında bulunan kayalık oluşum İncil’de bahsedilen dirilişin yaşandığı yerle uyum gösteriyor. Bu tip kanıtlar, kimileri için İsa’nın varlığını teyit ediyor. Ortada, bağımsız olarak tanıklık eden 4 adet İncil var. Hepsi de 1. yüzyılın sonundan önce yazılmış. Bu, bilim insanları için tartışmasızdır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’ya atfedilmelerine rağmen kimse İncilleri aslında kimin yazdığını bilmiyor. Ancak bunlar Hıristiyan ilahiyatının temelini oluşturuyor. Farklı İncil kayıtlarımız da var, ama onlar da İsa’nın insani varlığı ile hemfikirler. Ayrıca bazı dış kaynaklı kanıtar var, mesela Roma tarihçileri ve bu şahsın varolduğunu kabul eden alıntıların olduğu diğer yerler. Dış kaynaklarda, İsa benzeri bir şahısdan bahseden antik tarihi metinlerde çok sayıda ibare var, ama kimileri bundan pek emin değiller ve bu metinlerin çoğunun muğlak veya sahte olduğuna inanıyor. En büyük şüphe, 1. yüzyılda yaşamış saygın bir tarihçi olan Flavius Josephus’un, İsa’ya atıflar içeren çalışması üzerine örülmüştür.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Josephus

Josephus’un bir metninde bu adamın varlığına ilişkin çok sayıda güçlü kanıttan bahsediyor. Ortada, İsa ile ilgili ilginç bilgileri bize aktaran Yahudi bir tarihçi var. ama ta ki, bunları eleştirel bir gözle inceleyip, basit bir sahtecilikten ibaret olduğunu çabucak fark edene kadar. Birçok din bilgini, 4. yüzyılda Konstantin’in emri üzerine, İsa’ya ilişkin bu atıfların ilave edilmesi için Josephus’un çalışmasının yeniden yorumlandığını düşünüyor. Metinleri değiştiren kişinin ise, Konstantin’in sarayında oldukça etkili biri olan Rahip Eusebius olduğu düşünülüyor. Bu, çok büyük bir sahtekarlığın yapıldığı bir dönemdi. Bütün tarih içerisinde Hristiyanlığın ortaya çıkışını Konstantin’in gözde ilahiyatçısı Eusebius şekillendirmiştir. Ve Eusebius, yaptığı herşeyi Hristiyanlık adına yaptığı gerçeğine inanmaktadır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Arius

Sanırım bunlar konuşuldukça işler çok büyüyor, kaldı ki, bunlar tamamen uydurma çünkü böyle bir şeye ihtiyaç yok. Din bilginleri, İsa ile ilgili ifadelerinde bile, düşündüklerini yazmaktan sakınmışlardır, daha sonra bu ifadelere Hıristiyanların katkısı olmuş olabilir, ileri sürdükleri fikirler yine de, İsa’nın varlığına dair yapılan atıfın oldukça önemli bir kısmını oluşturuyor. Konstantin’in din değiştirmesi ve Hıristiyanlık için yaptığı şey Hıristiyanlığın tarihi ve gelişimi için oldukça büyük bir öneme sahip olmuştur. Fakat Konstantin kesinlikle, bazı insanların zannettiği gibi bir şeyleri “uydurmak” gibi aslı olmayan şeyler yapmadı. Uzunca bir zamandır Hıristiyanlık, batının birçok yerinde “kurumsal bir din” olarak, iyiye veya kötüye bir şekilde hizmet ediyor, hakkında iyi şeyler de bulunmaktadır, kötü şeyler de. Hıristiyanlık bir komplo teorisinin bir aktörü olacak şekilde kendisini kurgulamış, öyle mi?

 Onlar herşeyi kontrol eden, herşeyi baskı altında tutan insanlar. Eğer bilseydik, bir şekilde özgür kalırdık. Şeytanca bir şekilde dolaplar çevirdiklerini söylemiyorum, fakat insanlar bir arada yaşamaya başlayıp, kurtuluşları için dine bağlandıklarında kaçınılmaz bir şekilde yoldan çıktılar. “Ben doğru yolum, hakikatim, ve yaşamım..”Dünyadaki 2 milyar Hıristiyan yanılıyor olabilir mi?

 Elbette bunun hakkında düşündüm ve bu soruyu kendime sormam gerekiyor. Hristiyanlık sizi herşeye inanan bir saf olmaya değil, size öğretilen şeye inanmaya teşvik eder. İnsanlar iman hakkında eleştirel düşünmelidir. “Bana her kim inanır ve benimle yaşarsa asla ölmeyecektir..” Buna inanıyor musunuz?

 İşte parka gelenleri görürüyorsunuz, gün boyunca görüyoruz, İki farklı gösteri izliyorlar. Kutsal Topraklar Deneyimi’nde günün en göze çarpan şeyi, İsa’nın dirilişinin sahnelenmesi. Birçok Hıristiyan için bu mucize, sonsuz yaşama olan inancın temelini oluşturuyor. İnsanlar bu sahneyi izlerken gözlerinden “işte budur!” dediklerini görebilirsiniz, bu çok hoşuma gidiyor. Ve bana göre de bu açıklayamayacağınız bir mucize ama bunun algılanması ve buna inanmak ancak imanla olur. Fakat Tom Harpur’a göre bu iman tartışmalıdır. Peki hala Hristiyan olarak kalmak mümkün mü?

 Ürdün Nehri İsrail

Ürdün Nehri’nin kıyılarına Rumen bir tur grubu vaftiz olmak için gelmiş. Fakat onları ayinde yönlendirecek olan papaz, bu kutsal sularda yalnızca imanı tesis etmekle kalmıyor. Öncelikle kalbinizde İsa’yı bulmamışsanız bu kutsal yerde de onu bulamazsınız. Bunu açıklama çok zor. .hissetmeniz lazım. Nitekim imanın özü budur.

Tom Harpur’a göre İsa’nın içimizde olduğu doğru. Hrıstiyanlığın ilmi ile yüzyıllar öncesindeki pagan ilminin hiçbir farkı yoktu. Eskilerin deyimiyle: “Gökte neyse, yerde de öyledir.”Cennette her ne varsa o bizim içimizdedir. Tom Harpur’un vardığı sonuç, inancının en temel taşlarını yerinden oynattı. Tom Harpur’un pagan İsa kabulü, Hristiyanlığın kaideleri ile ilgili inancını değiştirdi. İncil, tüm ruhların mücadelesinin bir yansımasıdır.

İsa karakteri ise daha yüksek bir şahsiyeti temsil eder. “..ve Efendimizin zaferi onların üzerinde parladı, ve onları korku içinde bıraktı.” Aslında, yeni bir ışık olarak görülen İncil, Harpur’u kendi inancına daha çok yakınlaştırdı ve anlamları hakkında yeni bir yaklaşım biçimi kazandırdı. Hıristiyanlığın kalbinde bir sır var ve bu sır mistik dinlerde yankılanıyor ve bu durum Hıristiyanlık ile bu dinler arasında bir akrabalık olduğunu gösteriyor.

Bu sır neydi?

Bu sır; İncil’deki metne dayalı olan yaklaşımdaki gibi dizlerinizin üzerine çöküp, göğsünüze vura vura ne kadar azılı bir günahkar olduğunuzu söyleyip, rahmet kapısında merhamet için yalvarmak zorunda olduğunuz değildir.

Her birimizin içinde ilahi gücün bir zerresi bulunmakta.

Her birimizin içinde kendi kurtuluşumuzun tohumları var.

Bu hediyeyi hepimiz paylaşıyoruz.

Bunu farketmeniz lazım.

Kendi bakire doğumunuzu gerçekleştirmeniz lazım.

Bakire doğum içinizde gerçekleşen bir şey ve bunları anladığınızda gerçekten kim olduğunuzu fark edeceksiniz.

******************************

GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLARIN İSÂ’SI,
TYANA’LI APOLLONİUS

 

KUZUM DEDE kaddesellâhü sırrahu’l azîz


Aişe Sayı Sezen
27 Ağustos 2011

07 Temmuz 1991 ile 07 Temmuz 2002 günlerinde Tokatlı Es-Seyyid Hacı Hafız Mehmet Nuri Efendi Hazretleri kendi  ifadeleriyle kaleme aldırmıştır.

Yüce rabbimin ismi şerifiyle sözlerime başlıyorum

Doğumum 1919 Mart 27 Perşembe sabahı güneş doğmazdan yarım saat evvel dünyaya gelmişim. Annem Tokat’ın Boyalı Köyünden Abid Saf Hasan’ın Kızı Sündüz, babam Muhammed Said El-Haşim Torunlarından Muhammed Ali Rüştü.

Çocukluğumda Anne isminde bir hanıma ablamla beraber Kuran-ı Kerim dersine gitmekteydim. Merhume hocamız Anne’nin vefatı neticesi Gaybi Mahallesinde ikamet eden Çorak Hafız Halil Efendi’ye derse devam ettim. Daha sonra Gaybi Mahallesinde komşumuz olan yemenici Hafız Ali Gülü isminde usta babama ben Muhammed Nuri’yi çok sevdim, hem okutacağım hem de yemeniciliği öğreteceğim dedi. Hafızlık eğitimime de Aksu Camii hocası Hafız Salih Efendiye gitmeye başlamıştım. O tarihlerde Seyitnecmettin mahallesinde oturuyorduk. O muhterem hocamın vefatıyla Ali Paşa camisinin Hocası Talip Efendiye ders almak üzere hafızlığa  devam ettim (1932-1933).

İlk hocam(ustam) Ali Gülü efendinin emriyle Zahba Mescidinde namaz kıldırdım. İlk defa namaz kıldırmıştım.

1934-1935 seneleri arasında hem namaz kıldırdım hem de ayakkabıcılık yaptım. Ali Paşa Camimin Hocası Talip  efendinin emriyle 1935’de Güğünlü Köyünde Ramazan Hocalığı yapmak üzere köye gittim. Ramazan Karakışa rastlamıştı.

Güğünlü  köyüne gitmeden evvel birkaç ay evvel evlenmiştim.

1935-1936 senelerinde her gece 1’er saat olmak üzere 20 gün kursa giderek Yeni Türkçeyi öğrenmiştim. Aynı senelerde Binecek köyüne talebe okutmak üzere 3-4 ay gittim. Binecek köyünde Kuran-ı Kerim dersleri verdim.  O yıllarda yağmur çok az yağardı ve talebelerimle beraber yağmur duası okuyarak  dua ederdik. Cenâb-ı Hakk masumların ricasını kabul eder yağmur yağdırırdı.

8 ile 10 defa tarihi bir rüya gördüm. Ay gövdeme indi göğsümün üzerinde doğdu. Daha sonra muhabbetim aşkım ve sevgim arttı. Yaşlılar arasına gidip onların sohbetini dinlemeye devam ettim. Emsalim çocuklardan pek fazla arkadaşım yoktu. Sadece bütün arkadaşlarımın bana karşı sevgileri vardı. Ben onların hakemi olurdum. Kavga anında onları sulh yapardım.

1939 senesinde Avlunlar Kemkez köyüne babam Hoca olarak gönderdi. Okumayı ve okutmayı çok seviyordum. Maalesef halkın kötü alışkanlıkları (kumar, zina, hırsızlık, cehalet) vardı. Onların yola gelmesi için çırpınıyordum. Bazen de ağlıyordum. Camiye de devam etmiyorlardı. Kahvelerine giderek  onlarla konuşmaya çalıştım. Ama onlar beni dinlemedi. Çok üzüldüm ve kahveden çıktım ve Cuma namazına camiye gelmişlerdi.

Cami çok kalabalıktı. Camide bir hutbe okudum son sözüm şu idi “Halimiz böyle devam ederse sizde kurtulamayacaksınız bende” dedim ve böylece hutbeyi bitirdim. 1-2 gün sonra 1939’u 1940’a bağlayan gece de büyük bir zelzele oldu. Erzincan ve Tokat’ta birçok köyler binalar yıkıldı. Benim imamlık yaptığım köyün alt tarafı tamamen yıkıldı. Daha evvel inancı zayıf olan halk 2 gün evvel söylediğim söz akıllarına geldi ne yapalım hocam diyerek karşımda ağladılar. Bende onlara cevap olarak “Size söylemiştim” dedim. Ondan sonra İslam’a ve insanlığa döndüler. Tevbe ettiler.

1942-1943 Tokat’a geri geldim ve ayakkabıcı dükkanı açtım. Kuyumcular çarşısında idi dükkanım.

O tarihlerde Pek Muhterem Sultanımız Üstadımız İhramcızâde İsmail Hakkı ile tanıştım. Bizi evlatlığa kabul etti ve çok yakınlık gösterdi.

 Bu büyük muhterem zat ile yolculuk yaptım. Bu yolculuk çok tarihi ve feyizli bereketli günlerimdi. O mübarek zat Çaykürt köyünde köprü yaptırmak maksadıyla Tokat’a gelmiştiler. O tarihlerde yol ve araba yoktu. Bu büyük zata Tokat’taki ihvanlardan hiç biri yardımcı olamadı. Onların en küçüğü bendim.

Sözlerini dinlemiş ve üzülmüştüm durumumu edebim icabı söyleyemedim. Daha evvel sultanımızın mektep arkadaşı olan Sivaslı Mehmet Usta yanımda idi. İçimde yaşadığımı anlatmaya çalıştım. “Efendim beni kabul ederse ben atımla çilehaneye götüreyim dedim”, “efendi efendi Hafız Efendi ne diyor deyince” Merhum Mehmet Usta açık ifadeyle durumu İsmail Hakkı Efendiye anlattı.

Efendi Hazretleri bu sözü işitir işitmez çok sevindi. Büyüğümüz amcamız Mehmet Usta’dan izin isteyerek atı getirmek için gittim. Gece yola çıkmıştım.  Daylahacı’ya vardım atı babamdan istedim ve sabah namazına yetiştim.  Efendi hazretleri sabah namazında çıkmıştı. Atı görünce çok sevindi. Atın eğeri ve takımı yoktu fakat semeri vardı. Mehmet usta eğeri ve takımı verdi. Atı hazırladım Ramazan günüydü. Öğleden sonra Bizeri ye gittik. Bizeri’de bir iki saat kaldık. Efendi Hazretleri Bizeri’den pek memnun olmadı. Başka yere gitmek istedi. İkindi namazını binecekte kıldık. Kayınvalidem büyük kazanlarda yemek pişirdi. Bütün köylüyü davet etti. Fassalı Hacı Tarakçı Hamid Hoca Sivas’a gitmiş, Sivas’tan Tokat’a gelmiş, Tokat’tan Bizeri’ye oradan da Bineceğe geldi Efendi Hazretlerini orada buldu. Akşam namazını ve teravihi orda kıldık. Sahurdan sonra yola çıktılar.

Darakçı Hamid Hocamız Fatsa’ya gitmek üzere yola çıktılar ve Fatsa köprü mevzusunu anlatıyor. O günkü para ile 3 bin lira hazırlıyorlar. Bizde Binecekten sonra avlunlara geçtik merhum babam bize 200 lira para verdi. Kayınvalidem de yardım etti. O gece rüyamda Kayınbabamı gördüm, köprünün temeli o

atmıştı rüyamda. Binecek köyünden sonra daha evvel imamlık yaptığım Kemkez köyüne geldik. Kemkez Köyünde Ortaköy camide Hoca Osman Efendi vardı. Daha evvel Mustafa Haki hazretlerini tanıyormuş. Bu vesileyle Efendi Hzleri, Hacı Osman Efendinin dersini yeniledi. Bu üç köyden ihvanlarımız oldu. Daha sonra Niksar’a gittik ikindiye kadar orda kaldık. Fatlı köprüsü bekçiliğinde misafir  olduk. İftarı orda yapıp teravihi orda kıldık ve sahuru da orda yaptıktan sonra Reşadiye Çakmaklı köyüne kadar yürüdük.

Çok sıcaktı ve orda Taliba isminde bir zat bizi bırakmadı. İftar ve teravihden sonra çilehane gitmek üzere oradan ayrıldık. Yollar çok bozuktu.Öğlen namazına çilehane camisine vardık. Öğleyi orada eda ettikten sonra Hayırsever bir zata misafir olduk. İkindiyi de orada kıldık. İlk letâif dersini geçmiştim.

İkindiden akşam namazına kadar letâif derslerine ikbal ettik. Mülahazai Nakış dersine çıktık. Mülahaza-i Nakış dersini Nakışı göğüs üzerine yazılışını hayalleyecektim. Akşam namazından çıkınca Tüm Alem Tevhid oldu. Ayağımı basacak yer göremiyordum.

Zara ve Gebeli köyüne kadar gittik. Orman Memuru ile görüştük. Orman müdürlüğünden aldığı emri orman memuruna tebliğ ettikten sonra geri dönerek Çilehane’den Tokat’a gelmek üzere yola çıktık. Büyük Almus’a geldik. Mübarek Üstadımız burada kalmayı istemedi. Büyük Velilerin Feyzininden ve  buranın eksikliğinden bahsetti. Yolumuza devam ettik. Akşam namazına Tokat’ın Müftü camisine yetiştik. Atı geri Daylahacı’ya götürdüm. Teravih namazını kılmak için müftü caminde bulundum.

Sivaslı Marangoz Mehmet Usta evinde iftarı açmıştık. Ramazanın 1. Gününden 11. Gününe kadar dolaşmış olduk. ize bu vesile ile çok iltifat buyurdular. Muhterem üstadımız, sultanımızı 12. Günü Sivas’a yolcu ettik. O tarihlerde ben kuyumcular çarşısında ayakkabıcılık yapıyordum.

1944’ün 11. ayına kadar o dükkânda çalıştım. O zaman süresinde Ali Paşa Camine giderdim. Birgün ikindi namazını kılmak için Ali Paşaya gittim. Camiden çıktığımda çok muhterem bir zata rastladım. Bu zat Çorum’lu Şeyh Efendinin Mahdumu Şeyh Çorum’dan  gelmişti. Daha evvel bu Şeyh’in ismini işitmiştim. Mübarek sima kalbime girdi. Şeyh’in elini öptüm ve dükkana gelmesini istedim. Arkadaşları Gümüşhaneli İsmail Efendi ile Hasan Efendi idi. Onlar getirmek istemediler. Ben ısrar edince muhterem zat bu gencin kalbini kırmayalım bir bardak çay içelim dediler.

Dükkan da garip bir hal oldu. İki, üç tane dükkânda çalışan kalfam vardı. Kalfalara işi bırakın sohbeti dinleyin dedim. Mübarek zat bu evlatlar neden çalışmıyorlar diye sordu. Bende sizin sohbetiniz çalışmaktan daha önemlidir dedim. Yüce Velide onlar hem çalışsınlar hem de dinlesinler. “Elleri işte gönülleri eşte olsun” dedi. Yemekte teklif ettim kabul ettim etmediler. Baktım ki ayağındaki mesh çok eskimişti. O meshi çok güzel bir şekilde tamir ettim. O mübarek insan o kadar memnun oldu ki teşekkür etti ve meshi ayağına giyip buradan ayrıldı.

Tekrar ertesi günü bana bir çift daha mesh tamir etmek için getirdi. Kardeşim Hafız Efendi yaptığın mesh ten çok memnun oldum acaba şu ikinci meshi de tamir eder misin dedi.

Bize Yüce Veli pek çok kalbi zikir hakkında tavsiyelerde bulundu. Bize her geldiğinde sohbetler yaptı. O zatla dostluğumuz devam etti. Askerliğimin yaklaşması dolayısıyla efendi Hazretlerine Sivas’a gittim…

KUZUM DEDE’NİN EN BELİRGİN VASFI

Kuzumdede’nin en belirgin vasfı tatlı sözlülüğü ve tevazuu idi. Kendisi kimseye karşı kırıcı bir harekette bulunmamış kin duymamıştır. Bu vasıflarından ötürü

Tokat halkı da onu Kuzum Dede Huzur Dede olarak  nitelendirmiştir. “Allah bize toprak olmayı nasip etti. Tasavvufun özü toprak olmaktır” der, nasihatlarında sık sık bunu tekrarlardı.

Sık Kullandığı Sözleri Tokat Halkı Halâ anmaktadır

  • - Dünya tadı bal tadı, dünya bizi aldatı, Altına ağu  koymuşlar, üstü yine bal tadı
  • - İnsanlara hizmet etmeyi çok severiz, hizmet eden hizmet bulur.
  • - Sevenler kazanır, sevmeyenler kaybeder.
  • - Bilmek kadar güzel bir şey yok, bilmemek kadar da acı bir şey yok.
  • - Tokat bir dağ içinde, gülü çardağın içinde, Tokat’tan yar sevenin yüreği yağ içinde
  • - Cahil cesur gibi görünse de ahmaktır.
  • - Hizmeti çok sev sevdiğin kadar da kazancın olur.
  • - Dünya ekim yeri, ekmeye geldik. Ahirette de biçeceğiz.
  • - Yaptığın hizmetlerle menfaat değil sevinç duy.
  • - Hizmet edenlere hizmet olunur.

Erişim: http://www.kuzumdede.com/?ulke=&ulke=Fransa&ulke=ABD&ulke=Kanada&ulke=Danimarka

EMİR TİMÛR GÜRGÂN’IN, YILDIRIM BAYEZİD’İ NASIL YENDİĞİNİN SIRRI


   Hâce Ahmed Yesevî kaddesellâhü sırrahu’l azizin kerametlerinden

Altmış üç yaşına geldikte Yesi’de hânekahında üç ar­şın yer altında bir çillehâne yaptırarak, Cenâb’ı Risâletin (Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem) ömürleri mikdarına hürmeten, hayatının bakiyesini bu­rada irşâd ve ibâdetle geçirmiştir.

Dost ve muârızlarına gösterdiği kerametler menâkıbında mazbuttur.(kayıtlıdır) Emir Timûr Gürgân hazretleri kendile­rine mu’tekid [bağlısı] idi. Yesideki türbesini, Hâce’nin  rüyada Timura vâki işareti üzerine, kendisi yaptırmıştır. (Vâkıât’ı Timûr) tercümesine nazaran Emir Timûr Yıldırım Bâyezide karşı açtığı sefer için, Ankara muharebesinden evvel, Hâcenin Makamâtından tefe’ül [fal gibi açma] ettikte bu «beşâreti» (müjdeyi) bul­muş ki:

«Her ne zaman müşkülâta uğrarsanız bu rubâiyi okuyunuz:

« Yeldâ giceni şem’i şebistân itgân, »

« Bir lâhzada âlem ni gülistân itgân »

« Bes müşkül işim tüşüptür âsan itgil »

« Ey barçeni müşkülünü âsan itgân. »

Emir Timûr «Ben bu rubâiyi hıfz ettim. Kayser’i Rûm askeriyle karşı­laştığımda bunu yetmiş kere okudum, zafer hâsıl oldu,»diyor

Kaynak:
Hasan Lûtfi ŞUŞUD, İslâm Tasavvufunda Hâcegân Hânedanı, 1958, İstanbul, sh: 15; Reşahat;  İlk Mutasavvıflar, F. Köprülü

Not:  Allah Teâlâ dostları ile fazla uğraşmak ve alaya almak hayır getirmez. Bunun neticesi zuhur eden musibetin izâlesi ve bir panzehiride yoktur.

***************

MUAVİYE’NİN VE YEZİD’İN MEZARLARI

Yavuz Bülent Bakiler
- yb@bizimsivas.com
02 Mayıs 2013

AŞIKPAŞA Tarihinde okumuştum: Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

Tellallar Timur adına:

Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar. Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;

Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş

Açın demiş bu alçağın mezarını!

Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti.İslama çok büyük bir tefrika soktu. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına pisleyecektir”” diye emir vermiş.

Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. Yezidiler olaya çok büyük bir üzüntüyle bakakalmışlar. Askerler işlerini bitirdikten sonra Timur, Şam’daki bütün Yezidileri katlettirmiş. (1401)

2002 yılında TRT adına 15 gün kalmak üzere Şam’a gittim. Yedi bölümlük belgeli bir TV. Programı hazırlamakla görevliydim.

Şam’a araştırdım. Yezid’in mezarı yoktu. Kimsede onun nerede yattığını bilmiyordu.

Yalnız Yezid’in babası olan Muaviye’nin Şam mezarlığındaki kabrini bana gösterdiler.

Adeta viran haldeydi. Muaviye bizim kerpiçle örülmüş köy evlerimiz gibi dört duvar arasında yatıyormuş. Bu duvarlardan ikisi yıkılmıştı. Ben dik açı şeklindeki iki duvarlı halini gördüm. İran hacıları, Muaviye’nin mezarını taş yağmuruna tutmuşlar. Muaviye’nin üzerinde yumruk büyüklüğünde binlerce taş vardı. Kabir tam bir sefalet içindeydi. Şam mezarlığında Hz. Peygamber’in hanımlarıyla Bilal-ı Habeşi’nin de mezarlarını gördüm. Osmanlı devleti o mezarlara sahip çıkmış, üzerlerine birer türbe kondurmuş. Fakat Devlet-i Aliyye Suriye’de 400 yıl hüküm sürdüğü halde, Muaviye’nin mezarına katiyen ilgi göstermemiş.Bu tespiti şunun için yazıyorum: Timur, Yezidi’lerle olan hesabını gidip Şam’da bizzat Yezidle ve Yezidilerle görmüş.

Bizim millet olarak, ne Hz. Ali’nin nede Hz. Hüseyin’in şehit edilmelerine milyarda bir bile mesuliyetimiz yok. Biz o acı hadiseler cereyan ederken, millet olarak daha Müslüman bile değildik. Müslüman olduktan sonra da, Eyhibeyt’e yapılan zulmü, haksızlığı kat’iyen kabul etmedik, benimsemedik.

Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bir takım gerçekleri, Alevi ve Sünni camiaya bir türlü anlatamadık. Çok yanlış suçlamaları ortadan kaldıramadık. Vebal, önce idarecilerimizin sonra her aklı başında olan Sünni ve Alevilerin omuzlarındadır.

En büyük düşmanımız cehalettir.

PKK silah bırakıyor diye sevinenler var.

Doğrusu olayları ben büyük bir endişe ile takip ediyorum. Çünki Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu bir resmi rapora göre, son yirmi yıl içerisinde, İslam ülkelerinde, mezhep kavgaları yüzünden on milyon insan öldürülmüştür. Iraktaki ve Suriye’deki deşhet verici katliamları görmüyor musunuz?

Sünniler Şiilerin camilerin bombalıyorlar, Şiilerde Sünnilerin camilerine bomba atıyorlar. O camilerde namaz kılan Sünniler ve Şiiler büyük bir cehalet yüzünden öldürülüyorlar. Benim büyük endişem buradan kaynaklanıyor: PKK silah bıraktıktan sonra, büyük devletler tarafından görevlendirilen militanlar Türkiye’de aynı günde 5-10 Alevi ve Sünnileri öldürüp kenara çekilecekler.

Sonra iki taraf arasında kanlı bir boğuşma başlayacak. Ben böyle bir çarpışmanın PKK felaketinden daha büyük, daha kanlı olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan hem alevilerimize hemde Sünnilerimize çok büyük bir vazife düşüyor: Aman herkes çok dikkatli olsun milletimiz aman bir oyuna gelmesin. Aleviler Sünniler’in Sünnilerde Alevilerin, hem soy bakımından hem de din bakımından kardeşleridirler.

Herkes düşman oyunları karşısında çok dikkatli olmak mecburiyetindedir.

***********

AVUSTURYALILAR’IN MEZAR DEŞME İŞİNDE TİMURDAN ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR

Murat Bardakçı

Dün, gazetelerde ufak bir haber vardı: Neo-Naziler’in âyini andıran ziyaretlerinden bıkan Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, Adolf Hitler’in babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarındaki taşın kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Taş kaldırmanın bir mezarı unutturmaya yaramayacağını gayet iyi bildiğim için, mezar yok etmek isteyenlere ders alabilecekleri “Timur örneğini” hatırlatıyorum…

Yukarı Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, hafta içerisinde Adolf Hitler’in 1903’te ölmüş olan babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarında dikili olan taşı ve isim tabelâsını kaldırmaya karar verdi. Belediye, karara gerekçe olarak Neo-Naziler’inmezarı kutsal bir mekân gibi ziyaret edip başında gösteri yapmalarını ve bu durumun kasabanın imajını kötü etkilemesini gösterdi.

TOPRAK YIĞINI OLACAK

Adolf Hitler’in babası Alois Hitler, üstelik mezarında yalnız da değildi. Son uykusunu üçüncü karısı, yani oğlu Adolf’un son üvey annesi Klara Hitler ile beraber uyuyordu. Alois’in mezarı, bundan sonra üzerinde taş olmayan bir toprak yığını hâlinde kalacak… Avusturya’daki küçük bir kasaba belediyesinin aldığı bu kararı okuyunca “Bu adamlar bir mezarın ortadan nasıl kaldırılması gerektiğini hiç bilmiyorlarmış” diye düşündüm. Sonra, Timur’un 1400 senesi Ekim’inde Şam’daki birmezara yaptıklarını hatırladım ve kendi kendime “Leondinger belediyesinin bir mezarın ne şekilde yok edileceği konusunda Timur’dan öğrenmesi gereken çok şey var” dedim.

SAHABE MEZARLARI

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevî halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin ile yakınlarının Kerbelâ’da şehid edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbü’s-sagîr Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada bu yıkım ve yoketme işinden Muaviye’ninmezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a, ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da üzerlerine dermeçatma kulübelerin yapılmış olduğu bazımezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca “Sahabe”nin yani Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında bulunmuş bazı kişilerin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazi mezarların hemen ilerisinde, Emevî Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve “Sahabemezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız” diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti!

Timur’un bu hareketi, sonraki asırlarda başka mezarların ortadan kaldırılmaları konusunda tam bir örnek teşkil edecek ve bu arada Muaviye ile Yezid’in kaybolan mezarlarının yerlerinin bulunduğu yolunda ortaya yeni iddialar atılacaktı. Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslâm’ın ilk senelerine kadar uzanan Bâbü’s-sagîr’de şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafında tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Bâbü’s-sagîr’de 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise, tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyorlar… Velhasıl, Adolf Hitler’in babasınınmezarını unutturmak isteyen Leondinger belediyesinin, Timur’un bu “mezar operasyonu”ndan öğreneceği çok şeyler var!

TİMUR’UN MEZARINI AÇIP KAFATASINI ETİKETLENDİRDİLER

Muaviye’nin oğlu Yezid’in Şam’daki mezarını ortadan kaldıran Timur’un kabri de beş asır sonra açılmış, kemikleri çıkartılıp Moskova’ya götürülmüş ve geriye seneler sonra dönebilmişlerdi… Başşehri Semerkand’da 1405’te ölen Timur, orada “Gûr-ı Emîr”ismi verilen muhteşemtürbeye defnedildi. Mezarı eski Türk geleneklerine uyularak “zîr-i zemîn”denen şekilde yapıldı, yani cenaze zemin seviyesinin altına gömüldü ve türbede mezarın tam üzerine gelen yere de yeşimden somaki mermer bir taş kondu. Mezarın başına, iki defa bazı işler geldi. Timur’a hayran olan İran hükümdarı Nadir Şah, 1740’tamezartaşını çaldırdı ama taş İran’a götürülürken kırılıp iki parçaya ayrıldı ve kendi başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı geri gönderip yerine koydurdu. Aradan asırlar geçti ve bu defa 1941’de bir başkası Timur’un mezarını açmaya heveslendi: Sovyet diktatörü Josef Stalin… Stalin, Semerkand’a Mihail Gerasimov adındaki arkeoloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak hükümdarın fiziksel özelliklerini ortaya çıkartmalarını emretti. Gerasimov ve yanındaki uzmanlar, Semerkand’da Özbekler’in protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları asırlardır söylenen bir efsaneyi tekrar ediyor ve Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felâket geleceğini söylüyorlardı.

MEZAR KİTABESİNDEKİ LÂNET

Hükümdarın mezar taşındaki kitabede de zaten “Kimki mezarına saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” deniyordu. Askerler göstericileri türbeden uzaklaştırdılar ve Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’unmezarını açarak kemiklerini çıkardı ama tamüç gün sonra, 22 Haziran’da Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edip işgale başladı.

Semerkand’dan çıkarttığı kemikleri Moskova’ya götüren Gerasimov bunların üzerinde uzun zaman çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan “aksak” lâkabının doğru olduğunu, zira hükümdarın kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemikler üzerinde yapılan “etlendirme” tekniğini ilk uygulayanlardan olan Gerasimov, Timur’un kafatasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir de kalıbını çıkardı ve bunu büst haline getirdi. Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkand’a geri götürülüp çıkartıldığı mezara tekrar defnedildi. Ama, Timur’un söylenen lâneti yerine gelecek ve Sovyetler Birliği savaş sırasında 20milyon insanını kaybedecekti…

YEZİD’İN MEZARINI AÇTIRAN TİMUR CESEDİ YAKTIRMIŞ VE ORDUSUNU ÜSTÜNE İŞETMİŞTİ

En başta Edirneli Oruç Bey olmak üzere, eski devir tarihçileri, Timur’un 1400 yılı Ekim’inde Şam’ı almasından hemen sonra Yezid’in mezarına yaptıklarını uzun uzun anlatırlar… Evliya Çelebi ise, meşhur “Seyahatnâme”sinin dokuzuncu cildinde korku filmini andıran ama rengârenk sahneler nakleder ve Timur’un sadece mezarı tahrip etmekle kalmadığını, Yezid’e saygı gösteren binlerce kişiyi de yaktırdığını anlatır. Aşağıda, Evliya Çelebi’nin bu konuda yazdıklarının bir bölümünü günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum: “…Timur, Şam’ı aldıktan sonra Emevî Camii’ne gelip Yezid’in yolundan gidenlere ‘Burayı taht merkezi yapmaya karar verdim ama yapayalnızım. Beni evlendirin. El sürülmemiş öyle güzel bir kız bulun ki, cihanda bir benzeri olmasın’ dedi.

40 GÜN 40 GECE

Yezid’in yolundan gidenlerin şeyhi ‘Padişahım, şayet cariyen olmasına tenezzül buyurursan benim kızımı al!’ diye öne çıktı, Timur kabul edip kırk gün kırk gece düğün yaptı. Öyle bir şenlik oldu ki, koskoca Şam’da tek bir çadır daha kuracak yer kalmadı. Timur, kırk birinci gün, Yezid’in yolundan gidenlerin bütün şeyhlerini huzuruna davet edip genç karısı ile Emevî Camii’nin yakınında gerdeğe girmek istediğini söyledi. Yezid’in şeyhleri hemen ‘Olmaaaz! Bu kadar kalabalık içerisinde Züleyhâ gibi güzel olan o kızın avret yerini keşfetmeye kalkarsanız şeyhimizin namusu incinir’ dediler. Bu sözü işiten Timur ‘Bre mel’unlar’diye haykırdı. ‘Hazret-i Peygamber’in mübarek soyundan gelen İmam Hüseyin’i Kerbelâ’da şehid edip mübarek başını şehir şehir dolaştıran, evlâdını susuzluktan helâk eden, soyundan gelenleri orda burda teşhir eden siz değil misiniz? Bunları yapmaya utanmadınız da şimdi şu mel’un herifin nikâhlayıp aldığım kızı ile kapalı bir yerde gerdeğe girmemden mi utanıyorsunuz? Bre sizin ırzınız nedir? Söyleyin bana, sizi ne şekilde katledeyim?’

HAYDİ KÜLLER HAVAYA

Askerine emretti, her taraftan odun getirtip Yezid’in yolundan gidenleri Nemrud ateşi içerisinde bıraktı. Sonra gidip Yezid’in kabrini açtırdı. Cesedin hâlâ bozulmadığını gören bazı askerlerinin ‘Sultanım, bu Yezid ne de olsa sahabedendir; affeyle!’demelerine daha da hiddetlendi, bir ateş daha yaktırdı, Yezid’in cesediyle beraber 13 kişiyi orada ateşe attı ve Yezid’in küllerini havaya savurttu. Bu iş de bitince bütün askerini çağırıp mezarın üzerine işetti.”

****

Fâilâtün,  fâilâtün,  fâilâtün,
Yüzün suyu değer cihanı bütün
Verirlerse dünyayı sen alma satın
Yüz aklığı iki cihana değer
**
Hak kul elinden intikamını kul eli ile alır

İlm-i Hakk-ı bilmeyenler anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya haktandır kul eli ile işlenir
Emr-i Bâri olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taş kıymet kazanır, nede kâse kıymetten düşer.