THE PAGAN CHRİST/Pagan İsa (2007)


Yönetmen: Cynthia Banks         

Senaryo: Michael Allcock          

Ülke: Kanada

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 06 Aralık 2007 (Kanada)

Dil: İngilizce

Müzik: Varouje               

Oyuncular:  Ann-Marie MacDonald

Çeviri: Emre Mutlu

Özet

”Hıristiyanlığın, Eski Mısır inançlarından evrimleşmiş olması mümkün mü?
Hatta Hazreti İsa’nın aslında tarihte hiç bir zaman var olmamış olması mümkün mü?
Anglikan bir rahibin kitabında yer alan tartışmalı bir teorinin öyküsü ve antik çağlara sürükleyici bir yolculuk. ”

Belgesel Metni

Da Vinci’nin Şifre’sine layık dini bir gizem. Hıristiyanlığın, eski Mısır inançlarından evrimleşmiş olması mümkün mü?
 Hatta İsa’nın tarihte var olmamış olması bile mümkün mü?
 Anglikan bir rahibin en çok satan kitabından tartışmalı bir teorinin öyküsü, ve antik döneme sürükleyici bir yolculuk: Pagan İsa Ben Ann-Marie MacDonald. Doc Zone’dasınız.

Dünyanın kabaca üçte biri aynı inancı paylaşmakta: Tanrı’nın oğlu İsa Noel Günü (25 Aralık) doğmuş, çarmıhta ölmüş ve Tanrı’nın gücüyle tekrar dirilmiştir. “…Ancak melek onlara dedi ki, ‘Korkmayın. Size bütün halkı sevindirecek müjdeyi getiriyorum…’” İsa’nın hikayesi Hıristiyanların çoğu için büyük anlam taşır. Bu hikaye onların inançlarını sabitleyen ve eylemlerine rehberlik eden adeta bir tutkaldır. “…size doğdu; O, Rab’bimiz olan Mesih’dir. İşte size bir işaret: Kundağa sarılmış, yemlikte yatan bir bebek bulacaksınız.” Ancak, tüm hayatını Hıristiyanlığa adamış bir kişi tarihte İsa’nın yaşamış olduğuna dair kesinlikle hiç bir kanıtın olmadığı sonucuna vardı. Hıristiyanlık, ortaya çıktığı ilk yüzyıllarda oldukça büyük bir hata yaptı. içerdiği mesaj kelime kelime kağıda aktarılmıştı. Hristiyanlık diye bildiğimiz şeyin aslında nerede ve nasıl şekillendiği hala bir sis perdesinin ardındadır. Binlerce yıl uzaktaki karanlık bir sır, antik bir taş üzerindeki garip bir şifrede kilitlenmiş durumda. İsa’nın doğumundan 3000 yıl önce yazılmış olan şifrelerdeki sır, İsa’yla ilgili yeni bir hikayenin keşfini içeriyor.Sıradan insanlar, kendilerine söylenmemiş olan fakat söylenmesi gereken birçok şey olduğundan ve, gerçeklerin örtbas edildiğinden şüpheleniyorlar. Tom Harpur, kiliseyi korumak ve İsa’nın gerçek kimliğini gizlemek için bir örtbasın tasarlanmış olduğuna inanıyor.

Pagan İsa

Beytüllahim

Kutsal Doğum Kilisesi Beytüllahim’de, taştan bir duvarın içinde dar bir geçit bulunmakta. Bu geçit dünyadaki en kutsal yerlerden birine açılıyor. Hıristiyanlar, İsa’nın doğumunu kutlamak için yüzyıllardır buraya geliyor. Hikaye, İsa bu evde doğduğunda başladı. Sağlam bir oda. İlk Hıristiyanlar buraya dua etmek için bir alan inşa ettiler. Şimdi, İsa’nın doğduğu Kutsal Doğum Odası’nı ziyaret edeceğiz. Bugün itibariyle bu 2000 yıllık geçmişi olan bir hikaye. 25 Aralık’ta bu mağarada “bakirenin doğurmasıyla” başlayan bir hikaye. Gökyüzündeki bir yıldızın müjdecisi olduğu ilahi bir doğum. Hristiyan inanışına göre Tanrı’nın Oğlu’nun doğduğu yer tam olarak burası. Ve tüm dünyadaki Hristiyanlar için, bu yer aynı zamanda inançlarının başladığı yerdir. Ancak, burası aynı zamanda devam etmekte olan bir tartışmanın da merkezidir. İsa’nın dünyevi varlığını sorgulayanlar için bir başlangıç noktasıdır. Bunun bir geçmişi olabilir, ama peki bu “tarihi” midir?

 Bu soruyu daha önce hiç sormamıştım. Tom Harpur40 yılı aşkın zamandır yüksek rütbeli bir Anglikan papazı olarak görev yapmakta. Ayrıca kendisi, Oxford Üniversitesi’nden Rodos Bursu almış ve en çok satan yazar sıfatına sahip olan bir İncil ve Yunan Kültürü profesörüdür. Tom Harpur tüm hayatı boyunca İncil’deki İsa’ya açık bir şekilde inandı. “Evet, mucizeleri pek sorgulamazdım. Yani, tarihte İsa’nın hiçbir zaman varolmadığı düşüncesi asla aklımın ucundan bile geçmemişti. Her zaman olduğu gibi basit bir şekilde gökten indi der geçersiniz. Ama şimdi Tom Harpur, inanç konusundaki yaklaşımlarında, kendisini diğer Hristiyanlar ile anlaşmazlık içerisinde buluyor.Bu şaşırtıcı fakat her dinin kalbindeki aynı gerçek şunu yüzüme vuruyor: Tanrı’dan bir parça hepimizin içinde var. İsa’dan, Buda’dan veya herhangi birinden önce de vardı. Bu, insan bilincinde yerleşiktir, bu demektir ki bizler Tanrı değiliz ama Tanrı’nın benzeriyiz. Ama Hıristiyanların birçoğuna göre Tanrı’yla iletişim, doğrudan İsa kanalıyla yapılır.

Burada, Kudüs’te, yalnızca bir kere gerçekleşen ve dünya üzerinde başka hiçbir yerde gerçekleşmemiş olan şey neydi?

 “Evet, İsa kesinlikle burada çarmıha gerildi, gömüldü ve dirildi. bu nedenle çok önemlidir. Ancak…

” Hristiyanlık temalı bir park olan “Kutsal Topraklar Deneyimi”nde vaizler, İsa’nın hayatına daha çok vakıf olmak isteyenlere bilgi vermek için tiyatroları kullanıyor. “Sadece sen ve ben..” İsa’nın hikayesini canlandıranlardan biri Hıristiyan aktör Les Cheveldayoff. “Oh, Tanrım… Kalk!” İnsanlar acıyor ve sanırım diyorlar ki: “Belki, Tanrı’nın beni sevdiğine dair bir işaret yakalayabilirim.” Çünkü insanlar bunları daha önce dinlemişlerdi, hepimiz dinlemiştik, fakat izlemiş miydik?

 İşte biz bu deneyimi buraya getiriyoruz, Tanrı kelimesini özgürce telaffuz edebileceğimiz ortamı sağlıyoruz.

“Kalk, ayağa kalk! Neyin var senin?”

“Kutsal Topraklar Deneyimi”nde canlandırılan her hikaye, kelimesi kelimesine İncil’i oluşturan dört kutsal kitaptan alınıyor. Merkezdeki karakter, dünyadaki hayatına vahşi bir çarmıha germe infazıyla son verilen İsa. İsa; çarmıha gerilerek ölmek, dirilmek ve cennete giden yolu göstermek için gelen Mesih’in bir parçasıdır. ve kabul etmek dışında yapabileceğiniz başka bir şey yok. ve insanlar bunu anlamıyor.

“Tanrım, tanrım, neden beni terkettin?”

İsa, Hıristiyanlık dininin idolü haline gelmiştir. O, herşeyin odak noktasıdır. Genellikle Tanrı hakkında değil, yalnızca İsa hakkında konuşuruz. Ancak, şaşırtıcı bir biçimde İncil’de İsa kendisinden pek bahsetmez. İsa insanlara Tanrı’yı işaret eder.

Kendi inancının ve İsa’nın hayatının daha iyi anlaşılması için yaptığı çalışmalarda Tom Harpur, İncil’deki dört hikayeyi de derinlemesine inceledi. Fakat 2000 yıl önce dünyada böyle bir insanın var olduğunu destekleyen çok az sayıda kanıt buldu. İsa’nın sözde biyografilerinde hayatına dair bilgi o kadar az sayıda ki hiç yok diyebilirim,Birbirleriyle çelişiyorlar, Matta’da anlatılan doğum hikayesi Luka’da anlatılan doğum hikayesi ile çelişiyor. Bu çelişkiler her yerde var.

Tom Harpur yalnız değil. Hristiyanlık üzerine altı kitabı bulunan Timothy Freke ve Peter Gandy de tarihte İsa’nın varolduğu fikrine karşı çıkıyorlar. İnciller inançla ilgili belgelerdir. Tarihle ilgili belgeler değillerdir. Bildiğim kadarıyla, akademik çevrelerde de uzun zamandır bu şekilde kabul ediliyor. Bunlar inançla ilgili belgelerdir. Dolayısıyla, onları bir kenara koyalım, Bu belgeleri İsa’nın hayatını temellendirmek için kullanamazsınız. Tarihte ilahi müdahaleler olmaz. Olaylara karşı sağduyulu bir yaklaşım vardır dolayısıyla geleneksel tarih bu nedenle korkarım ki yetersiz kalıyor.

Celile Denizi İsrail

Celile denizinin kıyılarında Hristiyan turistler, İsa’nın ilk dört havarisine vaaz verdiği ev olarak bilinen yerde toplanıyor. Tur rehberi olan David Redron, İsa’nın hikayesini anlatarak geçimini sağlıyor. Bundan 2000 yıl önce Nasıra’dan gelen Celile’li Hoca Joshuabu gölün kıyıları boyunca burada vekilliğini başlattı, ve dünyayı değiştirdi. Ne Nasıralı İsa veya Joshua’nın varolduğunu destekleyen herhangi bir fiziki kanıt, ne de İsa’nın varlığını teyit eden yazılı bir kanıt henüz bulunamamıştır. Malesef elimizde İsa’nın herhangi bir hikayesi yok, çünkü İsa hayattayken, Joshua diye biri hakkında yazılmış bir şeyler veya bir tasvir yok. Tarihi bilgileri, İncil’deki ayetleri okuyarak veriyoruz. M.S. 150′den öncesine dayanan eski metinde bir şekilde İsa’ya değinen yalnızca 24 ayet bulunuyor. Çoğu da belli belirsiz. Dünyayı saran büyük bir dinin üzerine inşa olduğu temel bu mu?

 Tarihi metinlerdeki birkaç satırda yer alan bu denli yetersiz kanıt Tom Harpur’un, İsa’nın gerçekten yaşamış olup olmadığını sorgulamaya başlamasına neden oldu. Daha sonra, İsa’nın Beytüllahim’deki bir ahırda değil Eski Mısır’ın çöllerinde dünyaya geldiğini ifade eden 19. ve 20. yüzyılda yaşamış üç din bilgininin makalelerine rastladı.

Bu gizemli ve karmaşık kültür, sırlarını ancak yakın çağda ifşa etmeye başlamıştır. 200 yıl önce Napolyon’un ordusundaki bir asker, Nil Nehri yakınındaki bir kazı bölgesinde Rosetta taşını bularak endişe verici bir keşifte bulunur.

Bu keşif, Hristiyanlığı temelinden sarsacaktır. Taşı bulduklarında, bu taşın büyük bir önem kazanacağını çabucak farkettiler. Çünkü taşta 3 tane şerit vardı: Üstte Mısır hiyeroglifleri, ortada ne olduğundan pek de emin olamadıkları diğer bir şerit ve altta da Yunan yazıları olan şerit. Taşta, Eski Mısır’ın heykelleri, eserleri ve papirüslerindeki gizem perdesini aralayan, Yunanca, Eski Mısır dilinde ve hiyerogliflerle üç defa yazılmış bir kararname bulunuyordu. Ve bu ülkenin 3000 yıllık tarihine ve kültürüne ışık tutuyordu. Taş, Britanya Müzesinde bulunan kapsamlı Mısır arşivi ilgili çalışmalarda kullanılmıştır. Taş, bilindik ve etkileyici bir hikâyeyi de ortaya çıkarmıştır: İsa’nın hikayesi.Fırtınayı dindirmesi, suyun üzerinde yürümesi, topalın yürümesini sağırın duymasını, ölünün dirilmesini sağlaması, ölülerle iletişim kurması, cehenneme inmesi… bu böyle gider. Cebrail’in getirdiği Doğum hikayelerinde İsa’nın doğumunun duyurulması örneğinde şöyle bir önemli ayet vardır: “Doğru yol, hakikat ve yaşam benim…”Bu sözleri görür görmez bunların Eski Mısır’ın hiyerogliflerinden geldiğini farkettim… Büyük bir şok! Evet!

Harpur’un aklına şu soru geldi: İsa’nın hikayesi, aslında bir pagan tanrısının hikayesini mi temel alıyordu?

 Dünyanın en eski dinlerinden birine ev sahipliği yapan Eski Mısır, Hristiyanların paganizm dedikleri şeyle Hıristiyanlık arasındaki benzerlikleri gösteriyor. Bu, tabiatın döngüsüyle ve sıklıkla güneş ile temsil edilen hayatın özüyle yani, doğum, ölüm ve diriliş ile ilgili bir inançtı. Doğanın en kudretli gücü olan güneşe tapmak Tanrı’ya tapmak anlamına geliyordu. Eski çağlar ki paganlar kara cahil, vahşi, ilkel değillerdi. Bizlere; felsefe, mimari, demokrasi, matematik ve bilimi getiren oldukça gelişmiş bir kültürleri vardı. Ayrıca çok gelişmiş bir maneviyata sahiplerdi. ve maneviyatlarının merkezinde de mistik inançlar vardı.

Luxor Tapınağı

http://www.tarihpedia.com/misir_tapinak_luxor.html

Mısır Bu inançların temelinde gizemli güneş tanrıları, yarı tanrı-yarı insan karakterler vardı. Bunlarla ilgili hikayeler, Firavunların tapınaklarının duvarlarındaki hiyerogliflerde yazılıdır. Ayrıca mistik inançların merkezinde ölen ve sonra dirilen bir Tanrı-insan veya Tanrı’nın oğluna ilişkin efsaneler bulunur. Hikayeyi inceleyecek olursanız bu tanrı-insanın, bir bakireden ve Tanrı’dan olduğunu ve 25 Aralık civarında doğduğunu görürsünüz. Bir düğünde suyu şaraba dönüştürür. Başka mucizeleri de vardır. 12 havarisi vardır. Sevgi öğretisini aşılar. Statükoyu ve dini otoriteleri kızdırır. Paskalya’da, genellikle çarmıha gerilmek suretiyle idam edilir.

Kitabımızın kapağına dikkat edecek olursanız İsa’ya benzeyen birinin resmi vardır. Ama o İsa değil. Bu paganların, ölen ve sonrasında dirilen tanrı-insanı. ve tabi ki, öldükten sonra geri gelir. bir tanrı-insanla iletişim kurmak istiyorsanız, onun bedenini ve kanını simgeleyen ekmek ve şarabı kullanırsınız. Ancak bu Hristiyanlık değil, Hristiyanlık öncesindeki paganizmdir. Şu an tapınağın içindeyiz. Buraya doğum evi veya doğum odası diyoruz. Burada ve önümüzdeki bazı şekillerde… Luxor tapınağındaki antik hiyeroglifler ilahi konularla ilgili gizemli bir mit hikayesini veya Tom Harpur’un iddia ettiği gibi bakirenin doğurmasını, annenin çocuğunu doğurduğu mağarayı ve bu çocuk tanrıyı ziyarete gelen üç bilge kişiyi tasvir ediyor. Bu, Hristiyanlığın doğum konusuyla ilgili anlattığı hikayeye, yaklaşık 2000 yıl önce gerçekleştiğini söyleyerek tarih veriyor olması haricinde bariz şekilde benzerdir. Bölümlerin birinde, Horus’u, yani güneş tanrısını görebilirsiniz. Bu çok önemli bir tanrıdır çünkü bu tanrı da aynı şekilde doğmuştur.

http://en.wikipedia.org/wiki/Horus

Horus’un görünüşüyle ilgili metinlerde, Harpur; “iyi çoban”, “tanrının kuzusu” ve “oğul” gibi Hazreti İsa’ya yönelik imalar buldu. Hepsi de, İncil’de bulunan ve herkes tarafından bilinen, Hazreti İsa’ya yapılan atıflardır.

Harpur, Horus ve İsa arasında 180 adet benzerlik olduğunu söylüyor.

Horus, Christus ve Iosa olarak da anılıyor. Bakire annesi de tanrıça İsis. İsis, Horus’u doğurduğunda, tıpkı bakire Meryem’in İsa’yı kucağında tuttuğu pozdaki gibi Horus’u kucağında tutuyordu. Meryem ile, Horus’u kucağında tutan İsis’in dizleri üzerinde durduğu görüntüler birbirine çok benzerdir, Günümüzde Avrupa’daki bazı kiliselerde, kilisenin bodrum katında, içinde siyah bir Meryem heykelinin olduğu süslü bir yer altı odası bulunur.

Siyah Meryem heykelindekiler, İsis ve Horus’tur. Horus bunun gibi birçok tanrıdan yalnızca biri. Harpur, diğerlerinden de düzinelerce kanıt buldu. Bunlardan bazıları Kahire’deki Coptic Müzesi‘ndeki Hristiyan tapınağında bulunabilir. Hepsinin benzer geçmişleri vardır, hepsi doğaüstü şekilde dünyaya gelmişlerdir, ve hepsine zulmedilmiştir. Bu, her birimizin doğduğumuzda Tanrı’nın bir parçası olduğumuzu, bir müjde olduğumuzu, ve bunun; materyalizm, hayvani tutkular veya herhangi başka bir şey tarafından yok edilmekle tehdit edildiği gerçeğinin bir iması veya simgesidir.

Coptic Müzesi’nin hemen yanında, Mısır’ın en eski kiliselerinden biri olan Saint Mark kilisesi bulunuyor.

Bu kilisede, İsa, Meryem ve Yusuf’tan oluşan Kutsal Aile’nin, İsrail’deki zulümden kaçtıklarındaki yolculuklarının hatırası anılır. Bu özel şahsiyet kanalıyla ilişki kurduğunuz şey Tanrı’dır, veya kainattır, veya hayatın gizemidir. Bu, hikayede vücut bulan, ölüm ve ruhani dirilişteki hikmeti anlamak ve bunları kendi içinizde de yaşamakla ilgilidir. böylece kendi içinizdeki İsa’yı keşfedersiniz. Saint Mark Kilisesi, Hristiyanlığın ilk zamanlarında inşa edildi. Bu dönem, Hristiyanların inançlarının ciddi olarak ayrıştığı bir dönemdi. Hiziplerden biri, Gnostikler olarak bilinen mistik bir tarikattı. Etten ve kandan oluşan bir İsa’ya inanan diğer Hristiyanlardan farklı olarak Gnostikler, İsa’nın veya kendi deyişleriyle Joshua’nın, mistik bir pagan tanrısı gibi olduğuna inanıyorlardı.

Bildiğiniz gibi, bu dönemde Hristiyanlığın ruhu adına büyük bir savaş verildi. ve Gnostikler kaybetti, Literalistler kazandı. Tüm tarih boyunca, bir savaşta veya mücadelede hikayeleri, neyin nasıl olduğunu yazanlar, kazananlar olmuştur. Joshua, İsa da denebilir, yalnızca bir Yunan ismi. Joshua inancı muhtemelen, İsa’nın doğduğunu düşündüğümüz tarihten en az 200 yıl geriye gider. Dolayısıyla, Gnostik mitolojisinin doğasını gerçekten anlayabilmek için Yeni Ahit’te anlatılan hikayeden tamamen sıyrılmanız gerek. Sayıları oldukça fazla olan Gnostik inciller, kendi incilinizi yazmanızı söyler, böylece bu topluluğa kabul edilmiş olursunuz. buradan hareketle, ne kadar çok incil olduğunu tahmin edebilirsiniz.Mitlerin tüm döngüsü böyledir. Bu Pagan tanrısına ait tüm bu hikayeleri anlatan Hristiyan yorumcular var ve hepsi, eşeğe binen tanrı-insanın hikayelerini de, ölen ve tekrar dirilen tanrı-insanın hikayelerini de kabul ediyorlar. Ama sanki gerçekten yaşanmışlar gibi bunlar kullanılıyor. Hristiyanlık diye bildiğimiz şeyin aslında nerede ve nasıl ortaya çıktığı ve şekil aldığı hala sis perdesinin ardındadır. Bu durum giderek açığa çıkıyor. Ve sanırım sıradan insanlar, kendilerine anlatılandan daha fazlasının anlatılmadığından şüpheleniyor. Ve gerçek şu ki; evet ortada bir örtbas ve aynı fikirde olmayanlara karşı bir zulüm vardı. Tom Harpur’a göre, Hristiyan alemi tarihteki en büyük ve en kanlı örtbasa öncülük etmiştir.

Via Sacra, kutsal yol, antik Roma’nın ana caddesidir, ve Roma’daki en önemli kutsal pagan bölgelerine gider. 4. yüzyılın başlarında tahta yeni geçmiş olan İmparator Konstantin’in yönetiminde olan ve büyük bir kaosun yaşandığı bir yerdi. Tüm Batı Roma İmparatorluğu çökmüş bir haldeydi. Konstantin,tahta geçmeye çalışan, imparatorluğun çeşitli bölgelerindeki diğer beş imparatorla savaşmak zorundaydı. Yani.. bilirsiniz.. aynı ulusal marşı hep bir ağızdan söylemek insanlar için oldukça önemli ve acil bir mesele haline gelmişti. Roma imparatorluğu bölünüyordu. Barbarlar sınırlara kadar gelmişti. İmparatorluğunu bir arada tutmaya çalışan Konstantin, ortada seçilebilecek neredeyse onlarca dini inanç olmasından dolayı rahatsızdı. Hıristiyanlık kanunlara aykırıydı ve Hıristiyanlığı seçenler zulüm görüp öldürülüyordu. Bu zulmü hatırlatan en ünlü şey Roma Kolezyumu’dur.

 Ancak Tom Harpur bu zulümün farklı bir yönünü görmeye başlamıştı. Hristiyanlara başta eziyet edildi, ama iddia ettikleri kadar da değil, her neyse, ama bu zulüm bittikten sonra bu defa kendileri zulmeden taraf oldular. Oldukça merhametsiz bir hale geldiler ve Hıristiyan olmayan her ne varsa yakıp yıktılar. Hristiyanlığa karşı tutumdaki değişim, Konstantin’in imparatorluktaki düzeni koruma gereksinimine yönelik doğrudan bir tepkiydi. Milvian Köprüsü’ndeki zaferinden sonra, Hıristiyanlığı benimsedi ve ilk Hristiyan imparator ve Papa olmak için paganizmden Hristiyanlığa geçti, İstediği şey, tek tanrının ve tek impratorun olmasıydı.

Şuna tek İsa diyelim ve hikayeye sadık kalalım. M.Ö. 325′de Konstantin, İznik Konseyi’ni oluşturmak üzere Roma İmparatorluğu’nun başpiskoposlarını bir araya topladı. Amaçları, bir fikir birliğine varmaktı. Sonuçta, İsa’nın Tanrı’ya eşit olduğuna, ve günümüzde “İznik İman Açıklaması” olarak bilinen görüş üzerinde oybirliğine varıldı. “Tek bir Tanrı’ya, her şeye kadir olan babamıza, cennetin ve dünyanın, görünen ve görünmeyen her şeyin yaratıcısına,” ve tek bir Rab İsa Mesih’e iman ediyoruz.”Onun istediği şey birlikti, ve çoğunluk, Baba ile Oğulun eşit olduğu konusunda hemfikir olunca birlik sağlandı. Bundan sonra bunun dışındaki her şeyin sapkınlık olacağını söylediler. “…kurtuluşumuz için göklerden geldi. Kutsal Ruh ve Bakire Meryem’den vücut buldu ve insan oldu..”

Bununla aynı fikirde değilseniz, Romalıların zamanında sürgün edilirdiniz, ki bu ölüm anlamına gelirdi. Sürgününüz imparatorluk sınırları dışına olur, cezanız budur. Yani, yalan, hile, delilleri yok etme gibi yapmaya çalıştıkları şeyler aslında kesinlikle tek taraflıdır. Her şeyi tek bir hikaye etrafında bir arada tutmaya çalışıyorlardı. “Tek kutsal evrensel ve elçisel kiliseye inanıyoruz.” “Günahlarımızın affı için tek bir vaftiz tanıyoruz.” “Ölülerin dirilişini,” “ve sonsuz yaşamı bekliyoruz. Amin.”

Mutlak iktidarı sağlamak için Hristiyanlığın, mistik pagan bağlarıyla olan izleri yok edildi. İskenderiye Mısır Pagan dünyası bir tehdit olarak algılandı çünkü herkes bunların aynı şeyler olduğunu bliyordu.

Satın alınmış yorumcular diyor ki: “Durun bir dakika, Tanrı’nın oğlu İsa’yla ilgili üzerinde durduğunuz bu hikayeler,” “Dionysos efsaneleridir.” Tüm bu insanlar idam edildi, sürüldü, kitaplar yakıldı, tapınaklar yıkıldı, her şey yok edildi. Antik dünyayı söküp attılar. Mısır’ın İskenderiye şehrinde bulunan Serapeum adlı bu antik pagan tapınağında, Sarapis mezhebine mensup olanlar Tanrılarının ve Tanrıçalarının heykellerine yer altındaki karanlık tünellerde gizlice ibadet etmek zorunda bırakıldılar.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Serapis

Bu mağaralardaki raflarda güvenli bir şekilde gizlice saklanmaları için kendi inançlarına ait dini metinler, parşömenler ve papirüsler duruyordu. İddiaya göre Hristiyanlar, Serapeum tapınağındaki kütüphaneden kaldırılan kitapları yaktılar. Buradaki tüm kitapları yaktılar. O zamanlarda bu kitaplar, insanoğlunun bilgeliğinin yeryüzündeki en büyük derlemesiydi. Ve her şey ateşe verildi, çünkü bunlar sapkınlık olarak değerlendiriliyordu. Roma’dan gönderilmiş bir “encyclio” tüm bu metinlerin yok edilmesi gerektiğini söylüyordu. Gnostik inciller yalnızca şunlar olacaktı: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna. Bunlar dışındakiler sapkınlıktı.

Kutsal Doğum Kilisesi Beytüllahim

 M.Ö. 476′de Roma İmparatorluğu yıkıldı. Ama ortodoksluk güçlendi. Konstantin’in ısrarı sonucunda  İsa’nın kitabı kanun olmuştu. Kimileri bunun bir entrika olarak kasıtlı yapıldığından şüpheleniyor. Diğerleri ise, yalnızca daha kolay bir yol olduğu için böyle yapıldığını düşünüyor. Sıradan insanlar aşina oldukları hikayelerin yazılı halini kabul edebilirdi. St.Peter Meydanı Vatikan 5. yüzyılın sonlarında Papa, Hristiyanlara, Roma’daki St.Peter Kilisesinin önünde güneşe tapınmaya yönelik faaliyetleri durdurmalarını söyledi. Hıristiyanlığın önderleri, hemen M.S. 1 senesinde bir anda ortaya çıkmadı pek tabi. Hristiyanlığın merkez üssü olan Vatikan’da, St.Peter Bazilikası’nın altındaki mozaik tavanın tarihi 3. veya 4. yüzyıla kadar uzanmaktadır. kimileri bunun, pagan ve Hristiyan inançlarının kaynaştığının açık bir kanıtı olduğuna inanıyor. St. Peter Bazilikası‘nda, bir at arabasında oturan İsa resmi bulunmaktadır. Güneş-Tanrı, kanatlarıyla ve herşeyiyle orada. Hatta bence, Roma’daki yeraltı mezarlıklarında, onların açıklayamayacakları, bebek İsa veya bebek Horus’u simgeleyen birçok sarılı mumya figürü bulunuyor.Ve birçoğunun tepesinde bir güneş diski bulunuyor. Ancak Hristiyanlığın hikâyelerini Mısır mitolojisinden aldığı fikri muhafazakar Hristiyan din bilginlerinin çoğu için oldukça zorlayıcıdır. İsa’nın yaşamış olduğu, antik tarihteki olaylar içinde, gerçekleştiğinden en emin olunanlardan biridir. İsa’nın paganizmden ortaya çıktığı görüşü önde gelen Hristiyan din bilginlerine göre saçmadır. Bu din bilginleri, Harpur’un Mısır mitolojisini yanlış yorumladığını ve kanıtları dikkate almadığını iddia ediyor. Tom Harpur ise, Mısır tanrısı Horus ve İsa arasında bir bağlantı olduğuna inanıyor.Onunki, kelimesi kelimesine somut bir yaklaşımdan ziyade metaforlara dayanan bir yaklaşım. Bence o, tarihçilerin gerçekten güvenilir olarak kabul etmedikleri görüşleri benimsemek gibi bir hata yapıyor.

Tom’un kitabı, Hıristiyanlığın nasıl ortaya çıktığının topyekün yeniden incelenmesi üzerine yazılmış. Dolayısıyla acaba iyi bir şeyler yakalamış olabilir mi diye kitabı okudum, ve öyle olmadığı kanaatine vardım. Tom Harpur, inançları konusunda yalnız değil. Dünyanın en saygın din bilginlerinden bazıları Harpur’un Hıristiyanlığın kökeni ile ilgili teorisinin oldukça sakat olduğunu düşünüyor. Antik Mısır inançları ile Hıristiyanlık arasında mantıklı bir bağlantı kurulamayacağına inanıyorlar. Antik dinlerde, ölüp sonra tekrar hayata dönen az sayıda Tanrı vardır, fakat Mısırlıların dininde kesinlikle böyle bir şey yoktur. Bununla ilgili bir çok şey uydurmadır veya tarihi tasvirler arasında hiç bir bağlantı yoktur. Genel benzerliklerin açıklaması… Bunlar kendine özgü şeyler çünkü bir ölçüde benzerlik var gibi görünüyor, olmalı da, dolayısıyla Hristiyanlık buradan ortaya çıkmış deniyor. Böyle bir argüman olmaz. Bu, Mısırlıların dini ile uyumlu bir yaklaşım değil. Bu, oldukça karmaşık ve binlerce yıla kadar uzanıyor, ve tam bir açıklamasını bulmanın herhangi bir yolu yok.

Eski Kudüs’ün duvarları arasında bulunan Kutsal Mezar Kilisesi, bir pagan tapınağının bulunduğu yerin üzerine imparator Konstantin tarafından inşa ettirilmiştir. Konstantin, M.Ö. 326′da tam olarak buranın İsa’nın ölüp sonra dirildiği yer olduğuna hükmetti. Milyonlarca Hristiyan hacı, onun bu hükmünü mutlak bir gerçekmiş gibi kabul ediyor. Hristiyanlık, ölüp tekrar dirilen gerçek bir İsa üzerine kurulmuştur. Bence kanıtlar oldukça net. Tam olarak gerçek bu. Hıristiyanlar için dünyadaki en kutsal yer olarak bilinen ve ziyaretçilerin İsa’nın bedeninin havarileri tarafından yıkandığına inandıkları tam olarak bu noktada İsa’nın ölümünün yasını tutarlar. Her yıl ziyarette bulunan milyonlarca insan için Kutsal Mezar Kilisesi, İsa’nın varlığının mutlak bir kanıtıdır. İsa’nın tarihte gerçekten varolduğunun kanıtları su götürmezdir. Nasıralı İsa, Filistin’de yaşamış ve tozlu yollarında yürümüş ve Pontius Pilate tarafından çarmıha gerilmiş biriydi. Kilisenin altında bulunan kayalık oluşum İncil’de bahsedilen dirilişin yaşandığı yerle uyum gösteriyor. Bu tip kanıtlar, kimileri için İsa’nın varlığını teyit ediyor. Ortada, bağımsız olarak tanıklık eden 4 adet İncil var. Hepsi de 1. yüzyılın sonundan önce yazılmış. Bu, bilim insanları için tartışmasızdır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’ya atfedilmelerine rağmen kimse İncilleri aslında kimin yazdığını bilmiyor. Ancak bunlar Hıristiyan ilahiyatının temelini oluşturuyor. Farklı İncil kayıtlarımız da var, ama onlar da İsa’nın insani varlığı ile hemfikirler. Ayrıca bazı dış kaynaklı kanıtar var, mesela Roma tarihçileri ve bu şahsın varolduğunu kabul eden alıntıların olduğu diğer yerler. Dış kaynaklarda, İsa benzeri bir şahısdan bahseden antik tarihi metinlerde çok sayıda ibare var, ama kimileri bundan pek emin değiller ve bu metinlerin çoğunun muğlak veya sahte olduğuna inanıyor. En büyük şüphe, 1. yüzyılda yaşamış saygın bir tarihçi olan Flavius Josephus’un, İsa’ya atıflar içeren çalışması üzerine örülmüştür.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Josephus

Josephus’un bir metninde bu adamın varlığına ilişkin çok sayıda güçlü kanıttan bahsediyor. Ortada, İsa ile ilgili ilginç bilgileri bize aktaran Yahudi bir tarihçi var. ama ta ki, bunları eleştirel bir gözle inceleyip, basit bir sahtecilikten ibaret olduğunu çabucak fark edene kadar. Birçok din bilgini, 4. yüzyılda Konstantin’in emri üzerine, İsa’ya ilişkin bu atıfların ilave edilmesi için Josephus’un çalışmasının yeniden yorumlandığını düşünüyor. Metinleri değiştiren kişinin ise, Konstantin’in sarayında oldukça etkili biri olan Rahip Eusebius olduğu düşünülüyor. Bu, çok büyük bir sahtekarlığın yapıldığı bir dönemdi. Bütün tarih içerisinde Hristiyanlığın ortaya çıkışını Konstantin’in gözde ilahiyatçısı Eusebius şekillendirmiştir. Ve Eusebius, yaptığı herşeyi Hristiyanlık adına yaptığı gerçeğine inanmaktadır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Arius

Sanırım bunlar konuşuldukça işler çok büyüyor, kaldı ki, bunlar tamamen uydurma çünkü böyle bir şeye ihtiyaç yok. Din bilginleri, İsa ile ilgili ifadelerinde bile, düşündüklerini yazmaktan sakınmışlardır, daha sonra bu ifadelere Hıristiyanların katkısı olmuş olabilir, ileri sürdükleri fikirler yine de, İsa’nın varlığına dair yapılan atıfın oldukça önemli bir kısmını oluşturuyor. Konstantin’in din değiştirmesi ve Hıristiyanlık için yaptığı şey Hıristiyanlığın tarihi ve gelişimi için oldukça büyük bir öneme sahip olmuştur. Fakat Konstantin kesinlikle, bazı insanların zannettiği gibi bir şeyleri “uydurmak” gibi aslı olmayan şeyler yapmadı. Uzunca bir zamandır Hıristiyanlık, batının birçok yerinde “kurumsal bir din” olarak, iyiye veya kötüye bir şekilde hizmet ediyor, hakkında iyi şeyler de bulunmaktadır, kötü şeyler de. Hıristiyanlık bir komplo teorisinin bir aktörü olacak şekilde kendisini kurgulamış, öyle mi?

 Onlar herşeyi kontrol eden, herşeyi baskı altında tutan insanlar. Eğer bilseydik, bir şekilde özgür kalırdık. Şeytanca bir şekilde dolaplar çevirdiklerini söylemiyorum, fakat insanlar bir arada yaşamaya başlayıp, kurtuluşları için dine bağlandıklarında kaçınılmaz bir şekilde yoldan çıktılar. “Ben doğru yolum, hakikatim, ve yaşamım..”Dünyadaki 2 milyar Hıristiyan yanılıyor olabilir mi?

 Elbette bunun hakkında düşündüm ve bu soruyu kendime sormam gerekiyor. Hristiyanlık sizi herşeye inanan bir saf olmaya değil, size öğretilen şeye inanmaya teşvik eder. İnsanlar iman hakkında eleştirel düşünmelidir. “Bana her kim inanır ve benimle yaşarsa asla ölmeyecektir..” Buna inanıyor musunuz?

 İşte parka gelenleri görürüyorsunuz, gün boyunca görüyoruz, İki farklı gösteri izliyorlar. Kutsal Topraklar Deneyimi’nde günün en göze çarpan şeyi, İsa’nın dirilişinin sahnelenmesi. Birçok Hıristiyan için bu mucize, sonsuz yaşama olan inancın temelini oluşturuyor. İnsanlar bu sahneyi izlerken gözlerinden “işte budur!” dediklerini görebilirsiniz, bu çok hoşuma gidiyor. Ve bana göre de bu açıklayamayacağınız bir mucize ama bunun algılanması ve buna inanmak ancak imanla olur. Fakat Tom Harpur’a göre bu iman tartışmalıdır. Peki hala Hristiyan olarak kalmak mümkün mü?

 Ürdün Nehri İsrail

Ürdün Nehri’nin kıyılarına Rumen bir tur grubu vaftiz olmak için gelmiş. Fakat onları ayinde yönlendirecek olan papaz, bu kutsal sularda yalnızca imanı tesis etmekle kalmıyor. Öncelikle kalbinizde İsa’yı bulmamışsanız bu kutsal yerde de onu bulamazsınız. Bunu açıklama çok zor. .hissetmeniz lazım. Nitekim imanın özü budur.

Tom Harpur’a göre İsa’nın içimizde olduğu doğru. Hrıstiyanlığın ilmi ile yüzyıllar öncesindeki pagan ilminin hiçbir farkı yoktu. Eskilerin deyimiyle: “Gökte neyse, yerde de öyledir.”Cennette her ne varsa o bizim içimizdedir. Tom Harpur’un vardığı sonuç, inancının en temel taşlarını yerinden oynattı. Tom Harpur’un pagan İsa kabulü, Hristiyanlığın kaideleri ile ilgili inancını değiştirdi. İncil, tüm ruhların mücadelesinin bir yansımasıdır.

İsa karakteri ise daha yüksek bir şahsiyeti temsil eder. “..ve Efendimizin zaferi onların üzerinde parladı, ve onları korku içinde bıraktı.” Aslında, yeni bir ışık olarak görülen İncil, Harpur’u kendi inancına daha çok yakınlaştırdı ve anlamları hakkında yeni bir yaklaşım biçimi kazandırdı. Hıristiyanlığın kalbinde bir sır var ve bu sır mistik dinlerde yankılanıyor ve bu durum Hıristiyanlık ile bu dinler arasında bir akrabalık olduğunu gösteriyor.

Bu sır neydi?

Bu sır; İncil’deki metne dayalı olan yaklaşımdaki gibi dizlerinizin üzerine çöküp, göğsünüze vura vura ne kadar azılı bir günahkar olduğunuzu söyleyip, rahmet kapısında merhamet için yalvarmak zorunda olduğunuz değildir.

Her birimizin içinde ilahi gücün bir zerresi bulunmakta.

Her birimizin içinde kendi kurtuluşumuzun tohumları var.

Bu hediyeyi hepimiz paylaşıyoruz.

Bunu farketmeniz lazım.

Kendi bakire doğumunuzu gerçekleştirmeniz lazım.

Bakire doğum içinizde gerçekleşen bir şey ve bunları anladığınızda gerçekten kim olduğunuzu fark edeceksiniz.

******************************

GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLARIN İSÂ’SI,
TYANA’LI APOLLONİUS

 

KUZUM DEDE kaddesellâhü sırrahu’l azîz


Aişe Sayı Sezen
27 Ağustos 2011

07 Temmuz 1991 ile 07 Temmuz 2002 günlerinde Tokatlı Es-Seyyid Hacı Hafız Mehmet Nuri Efendi Hazretleri kendi  ifadeleriyle kaleme aldırmıştır.

Yüce rabbimin ismi şerifiyle sözlerime başlıyorum

Doğumum 1919 Mart 27 Perşembe sabahı güneş doğmazdan yarım saat evvel dünyaya gelmişim. Annem Tokat’ın Boyalı Köyünden Abid Saf Hasan’ın Kızı Sündüz, babam Muhammed Said El-Haşim Torunlarından Muhammed Ali Rüştü.

Çocukluğumda Anne isminde bir hanıma ablamla beraber Kuran-ı Kerim dersine gitmekteydim. Merhume hocamız Anne’nin vefatı neticesi Gaybi Mahallesinde ikamet eden Çorak Hafız Halil Efendi’ye derse devam ettim. Daha sonra Gaybi Mahallesinde komşumuz olan yemenici Hafız Ali Gülü isminde usta babama ben Muhammed Nuri’yi çok sevdim, hem okutacağım hem de yemeniciliği öğreteceğim dedi. Hafızlık eğitimime de Aksu Camii hocası Hafız Salih Efendiye gitmeye başlamıştım. O tarihlerde Seyitnecmettin mahallesinde oturuyorduk. O muhterem hocamın vefatıyla Ali Paşa camisinin Hocası Talip Efendiye ders almak üzere hafızlığa  devam ettim (1932-1933).

İlk hocam(ustam) Ali Gülü efendinin emriyle Zahba Mescidinde namaz kıldırdım. İlk defa namaz kıldırmıştım.

1934-1935 seneleri arasında hem namaz kıldırdım hem de ayakkabıcılık yaptım. Ali Paşa Camimin Hocası Talip  efendinin emriyle 1935’de Güğünlü Köyünde Ramazan Hocalığı yapmak üzere köye gittim. Ramazan Karakışa rastlamıştı.

Güğünlü  köyüne gitmeden evvel birkaç ay evvel evlenmiştim.

1935-1936 senelerinde her gece 1’er saat olmak üzere 20 gün kursa giderek Yeni Türkçeyi öğrenmiştim. Aynı senelerde Binecek köyüne talebe okutmak üzere 3-4 ay gittim. Binecek köyünde Kuran-ı Kerim dersleri verdim.  O yıllarda yağmur çok az yağardı ve talebelerimle beraber yağmur duası okuyarak  dua ederdik. Cenâb-ı Hakk masumların ricasını kabul eder yağmur yağdırırdı.

8 ile 10 defa tarihi bir rüya gördüm. Ay gövdeme indi göğsümün üzerinde doğdu. Daha sonra muhabbetim aşkım ve sevgim arttı. Yaşlılar arasına gidip onların sohbetini dinlemeye devam ettim. Emsalim çocuklardan pek fazla arkadaşım yoktu. Sadece bütün arkadaşlarımın bana karşı sevgileri vardı. Ben onların hakemi olurdum. Kavga anında onları sulh yapardım.

1939 senesinde Avlunlar Kemkez köyüne babam Hoca olarak gönderdi. Okumayı ve okutmayı çok seviyordum. Maalesef halkın kötü alışkanlıkları (kumar, zina, hırsızlık, cehalet) vardı. Onların yola gelmesi için çırpınıyordum. Bazen de ağlıyordum. Camiye de devam etmiyorlardı. Kahvelerine giderek  onlarla konuşmaya çalıştım. Ama onlar beni dinlemedi. Çok üzüldüm ve kahveden çıktım ve Cuma namazına camiye gelmişlerdi.

Cami çok kalabalıktı. Camide bir hutbe okudum son sözüm şu idi “Halimiz böyle devam ederse sizde kurtulamayacaksınız bende” dedim ve böylece hutbeyi bitirdim. 1-2 gün sonra 1939’u 1940’a bağlayan gece de büyük bir zelzele oldu. Erzincan ve Tokat’ta birçok köyler binalar yıkıldı. Benim imamlık yaptığım köyün alt tarafı tamamen yıkıldı. Daha evvel inancı zayıf olan halk 2 gün evvel söylediğim söz akıllarına geldi ne yapalım hocam diyerek karşımda ağladılar. Bende onlara cevap olarak “Size söylemiştim” dedim. Ondan sonra İslam’a ve insanlığa döndüler. Tevbe ettiler.

1942-1943 Tokat’a geri geldim ve ayakkabıcı dükkanı açtım. Kuyumcular çarşısında idi dükkanım.

O tarihlerde Pek Muhterem Sultanımız Üstadımız İhramcızâde İsmail Hakkı ile tanıştım. Bizi evlatlığa kabul etti ve çok yakınlık gösterdi.

 Bu büyük muhterem zat ile yolculuk yaptım. Bu yolculuk çok tarihi ve feyizli bereketli günlerimdi. O mübarek zat Çaykürt köyünde köprü yaptırmak maksadıyla Tokat’a gelmiştiler. O tarihlerde yol ve araba yoktu. Bu büyük zata Tokat’taki ihvanlardan hiç biri yardımcı olamadı. Onların en küçüğü bendim.

Sözlerini dinlemiş ve üzülmüştüm durumumu edebim icabı söyleyemedim. Daha evvel sultanımızın mektep arkadaşı olan Sivaslı Mehmet Usta yanımda idi. İçimde yaşadığımı anlatmaya çalıştım. “Efendim beni kabul ederse ben atımla çilehaneye götüreyim dedim”, “efendi efendi Hafız Efendi ne diyor deyince” Merhum Mehmet Usta açık ifadeyle durumu İsmail Hakkı Efendiye anlattı.

Efendi Hazretleri bu sözü işitir işitmez çok sevindi. Büyüğümüz amcamız Mehmet Usta’dan izin isteyerek atı getirmek için gittim. Gece yola çıkmıştım.  Daylahacı’ya vardım atı babamdan istedim ve sabah namazına yetiştim.  Efendi hazretleri sabah namazında çıkmıştı. Atı görünce çok sevindi. Atın eğeri ve takımı yoktu fakat semeri vardı. Mehmet usta eğeri ve takımı verdi. Atı hazırladım Ramazan günüydü. Öğleden sonra Bizeri ye gittik. Bizeri’de bir iki saat kaldık. Efendi Hazretleri Bizeri’den pek memnun olmadı. Başka yere gitmek istedi. İkindi namazını binecekte kıldık. Kayınvalidem büyük kazanlarda yemek pişirdi. Bütün köylüyü davet etti. Fassalı Hacı Tarakçı Hamid Hoca Sivas’a gitmiş, Sivas’tan Tokat’a gelmiş, Tokat’tan Bizeri’ye oradan da Bineceğe geldi Efendi Hazretlerini orada buldu. Akşam namazını ve teravihi orda kıldık. Sahurdan sonra yola çıktılar.

Darakçı Hamid Hocamız Fatsa’ya gitmek üzere yola çıktılar ve Fatsa köprü mevzusunu anlatıyor. O günkü para ile 3 bin lira hazırlıyorlar. Bizde Binecekten sonra avlunlara geçtik merhum babam bize 200 lira para verdi. Kayınvalidem de yardım etti. O gece rüyamda Kayınbabamı gördüm, köprünün temeli o

atmıştı rüyamda. Binecek köyünden sonra daha evvel imamlık yaptığım Kemkez köyüne geldik. Kemkez Köyünde Ortaköy camide Hoca Osman Efendi vardı. Daha evvel Mustafa Haki hazretlerini tanıyormuş. Bu vesileyle Efendi Hzleri, Hacı Osman Efendinin dersini yeniledi. Bu üç köyden ihvanlarımız oldu. Daha sonra Niksar’a gittik ikindiye kadar orda kaldık. Fatlı köprüsü bekçiliğinde misafir  olduk. İftarı orda yapıp teravihi orda kıldık ve sahuru da orda yaptıktan sonra Reşadiye Çakmaklı köyüne kadar yürüdük.

Çok sıcaktı ve orda Taliba isminde bir zat bizi bırakmadı. İftar ve teravihden sonra çilehane gitmek üzere oradan ayrıldık. Yollar çok bozuktu.Öğlen namazına çilehane camisine vardık. Öğleyi orada eda ettikten sonra Hayırsever bir zata misafir olduk. İkindiyi de orada kıldık. İlk letâif dersini geçmiştim.

İkindiden akşam namazına kadar letâif derslerine ikbal ettik. Mülahazai Nakış dersine çıktık. Mülahaza-i Nakış dersini Nakışı göğüs üzerine yazılışını hayalleyecektim. Akşam namazından çıkınca Tüm Alem Tevhid oldu. Ayağımı basacak yer göremiyordum.

Zara ve Gebeli köyüne kadar gittik. Orman Memuru ile görüştük. Orman müdürlüğünden aldığı emri orman memuruna tebliğ ettikten sonra geri dönerek Çilehane’den Tokat’a gelmek üzere yola çıktık. Büyük Almus’a geldik. Mübarek Üstadımız burada kalmayı istemedi. Büyük Velilerin Feyzininden ve  buranın eksikliğinden bahsetti. Yolumuza devam ettik. Akşam namazına Tokat’ın Müftü camisine yetiştik. Atı geri Daylahacı’ya götürdüm. Teravih namazını kılmak için müftü caminde bulundum.

Sivaslı Marangoz Mehmet Usta evinde iftarı açmıştık. Ramazanın 1. Gününden 11. Gününe kadar dolaşmış olduk. ize bu vesile ile çok iltifat buyurdular. Muhterem üstadımız, sultanımızı 12. Günü Sivas’a yolcu ettik. O tarihlerde ben kuyumcular çarşısında ayakkabıcılık yapıyordum.

1944’ün 11. ayına kadar o dükkânda çalıştım. O zaman süresinde Ali Paşa Camine giderdim. Birgün ikindi namazını kılmak için Ali Paşaya gittim. Camiden çıktığımda çok muhterem bir zata rastladım. Bu zat Çorum’lu Şeyh Efendinin Mahdumu Şeyh Çorum’dan  gelmişti. Daha evvel bu Şeyh’in ismini işitmiştim. Mübarek sima kalbime girdi. Şeyh’in elini öptüm ve dükkana gelmesini istedim. Arkadaşları Gümüşhaneli İsmail Efendi ile Hasan Efendi idi. Onlar getirmek istemediler. Ben ısrar edince muhterem zat bu gencin kalbini kırmayalım bir bardak çay içelim dediler.

Dükkan da garip bir hal oldu. İki, üç tane dükkânda çalışan kalfam vardı. Kalfalara işi bırakın sohbeti dinleyin dedim. Mübarek zat bu evlatlar neden çalışmıyorlar diye sordu. Bende sizin sohbetiniz çalışmaktan daha önemlidir dedim. Yüce Velide onlar hem çalışsınlar hem de dinlesinler. “Elleri işte gönülleri eşte olsun” dedi. Yemekte teklif ettim kabul ettim etmediler. Baktım ki ayağındaki mesh çok eskimişti. O meshi çok güzel bir şekilde tamir ettim. O mübarek insan o kadar memnun oldu ki teşekkür etti ve meshi ayağına giyip buradan ayrıldı.

Tekrar ertesi günü bana bir çift daha mesh tamir etmek için getirdi. Kardeşim Hafız Efendi yaptığın mesh ten çok memnun oldum acaba şu ikinci meshi de tamir eder misin dedi.

Bize Yüce Veli pek çok kalbi zikir hakkında tavsiyelerde bulundu. Bize her geldiğinde sohbetler yaptı. O zatla dostluğumuz devam etti. Askerliğimin yaklaşması dolayısıyla efendi Hazretlerine Sivas’a gittim…

KUZUM DEDE’NİN EN BELİRGİN VASFI

Kuzumdede’nin en belirgin vasfı tatlı sözlülüğü ve tevazuu idi. Kendisi kimseye karşı kırıcı bir harekette bulunmamış kin duymamıştır. Bu vasıflarından ötürü

Tokat halkı da onu Kuzum Dede Huzur Dede olarak  nitelendirmiştir. “Allah bize toprak olmayı nasip etti. Tasavvufun özü toprak olmaktır” der, nasihatlarında sık sık bunu tekrarlardı.

Sık Kullandığı Sözleri Tokat Halkı Halâ anmaktadır

  • - Dünya tadı bal tadı, dünya bizi aldatı, Altına ağu  koymuşlar, üstü yine bal tadı
  • - İnsanlara hizmet etmeyi çok severiz, hizmet eden hizmet bulur.
  • - Sevenler kazanır, sevmeyenler kaybeder.
  • - Bilmek kadar güzel bir şey yok, bilmemek kadar da acı bir şey yok.
  • - Tokat bir dağ içinde, gülü çardağın içinde, Tokat’tan yar sevenin yüreği yağ içinde
  • - Cahil cesur gibi görünse de ahmaktır.
  • - Hizmeti çok sev sevdiğin kadar da kazancın olur.
  • - Dünya ekim yeri, ekmeye geldik. Ahirette de biçeceğiz.
  • - Yaptığın hizmetlerle menfaat değil sevinç duy.
  • - Hizmet edenlere hizmet olunur.

Erişim: http://www.kuzumdede.com/?ulke=&ulke=Fransa&ulke=ABD&ulke=Kanada&ulke=Danimarka

EMİR TİMÛR GÜRGÂN’IN, YILDIRIM BAYEZİD’İ NASIL YENDİĞİNİN SIRRI


   Hâce Ahmed Yesevî kaddesellâhü sırrahu’l azizin kerametlerinden

Altmış üç yaşına geldikte Yesi’de hânekahında üç ar­şın yer altında bir çillehâne yaptırarak, Cenâb’ı Risâletin (Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem) ömürleri mikdarına hürmeten, hayatının bakiyesini bu­rada irşâd ve ibâdetle geçirmiştir.

Dost ve muârızlarına gösterdiği kerametler menâkıbında mazbuttur.(kayıtlıdır) Emir Timûr Gürgân hazretleri kendile­rine mu’tekid [bağlısı] idi. Yesideki türbesini, Hâce’nin  rüyada Timura vâki işareti üzerine, kendisi yaptırmıştır. (Vâkıât’ı Timûr) tercümesine nazaran Emir Timûr Yıldırım Bâyezide karşı açtığı sefer için, Ankara muharebesinden evvel, Hâcenin Makamâtından tefe’ül [fal gibi açma] ettikte bu «beşâreti» (müjdeyi) bul­muş ki:

«Her ne zaman müşkülâta uğrarsanız bu rubâiyi okuyunuz:

« Yeldâ giceni şem’i şebistân itgân, »

« Bir lâhzada âlem ni gülistân itgân »

« Bes müşkül işim tüşüptür âsan itgil »

« Ey barçeni müşkülünü âsan itgân. »

Emir Timûr «Ben bu rubâiyi hıfz ettim. Kayser’i Rûm askeriyle karşı­laştığımda bunu yetmiş kere okudum, zafer hâsıl oldu,»diyor

Kaynak:
Hasan Lûtfi ŞUŞUD, İslâm Tasavvufunda Hâcegân Hânedanı, 1958, İstanbul, sh: 15; Reşahat;  İlk Mutasavvıflar, F. Köprülü

Not:  Allah Teâlâ dostları ile fazla uğraşmak ve alaya almak hayır getirmez. Bunun neticesi zuhur eden musibetin izâlesi ve bir panzehiride yoktur.

***************

MUAVİYE’NİN VE YEZİD’İN MEZARLARI

Yavuz Bülent Bakiler
- yb@bizimsivas.com
02 Mayıs 2013

AŞIKPAŞA Tarihinde okumuştum: Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

Tellallar Timur adına:

Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar. Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;

Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş

Açın demiş bu alçağın mezarını!

Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti.İslama çok büyük bir tefrika soktu. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına pisleyecektir”” diye emir vermiş.

Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. Yezidiler olaya çok büyük bir üzüntüyle bakakalmışlar. Askerler işlerini bitirdikten sonra Timur, Şam’daki bütün Yezidileri katlettirmiş. (1401)

2002 yılında TRT adına 15 gün kalmak üzere Şam’a gittim. Yedi bölümlük belgeli bir TV. Programı hazırlamakla görevliydim.

Şam’a araştırdım. Yezid’in mezarı yoktu. Kimsede onun nerede yattığını bilmiyordu.

Yalnız Yezid’in babası olan Muaviye’nin Şam mezarlığındaki kabrini bana gösterdiler.

Adeta viran haldeydi. Muaviye bizim kerpiçle örülmüş köy evlerimiz gibi dört duvar arasında yatıyormuş. Bu duvarlardan ikisi yıkılmıştı. Ben dik açı şeklindeki iki duvarlı halini gördüm. İran hacıları, Muaviye’nin mezarını taş yağmuruna tutmuşlar. Muaviye’nin üzerinde yumruk büyüklüğünde binlerce taş vardı. Kabir tam bir sefalet içindeydi. Şam mezarlığında Hz. Peygamber’in hanımlarıyla Bilal-ı Habeşi’nin de mezarlarını gördüm. Osmanlı devleti o mezarlara sahip çıkmış, üzerlerine birer türbe kondurmuş. Fakat Devlet-i Aliyye Suriye’de 400 yıl hüküm sürdüğü halde, Muaviye’nin mezarına katiyen ilgi göstermemiş.Bu tespiti şunun için yazıyorum: Timur, Yezidi’lerle olan hesabını gidip Şam’da bizzat Yezidle ve Yezidilerle görmüş.

Bizim millet olarak, ne Hz. Ali’nin nede Hz. Hüseyin’in şehit edilmelerine milyarda bir bile mesuliyetimiz yok. Biz o acı hadiseler cereyan ederken, millet olarak daha Müslüman bile değildik. Müslüman olduktan sonra da, Eyhibeyt’e yapılan zulmü, haksızlığı kat’iyen kabul etmedik, benimsemedik.

Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bir takım gerçekleri, Alevi ve Sünni camiaya bir türlü anlatamadık. Çok yanlış suçlamaları ortadan kaldıramadık. Vebal, önce idarecilerimizin sonra her aklı başında olan Sünni ve Alevilerin omuzlarındadır.

En büyük düşmanımız cehalettir.

PKK silah bırakıyor diye sevinenler var.

Doğrusu olayları ben büyük bir endişe ile takip ediyorum. Çünki Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu bir resmi rapora göre, son yirmi yıl içerisinde, İslam ülkelerinde, mezhep kavgaları yüzünden on milyon insan öldürülmüştür. Iraktaki ve Suriye’deki deşhet verici katliamları görmüyor musunuz?

Sünniler Şiilerin camilerin bombalıyorlar, Şiilerde Sünnilerin camilerine bomba atıyorlar. O camilerde namaz kılan Sünniler ve Şiiler büyük bir cehalet yüzünden öldürülüyorlar. Benim büyük endişem buradan kaynaklanıyor: PKK silah bıraktıktan sonra, büyük devletler tarafından görevlendirilen militanlar Türkiye’de aynı günde 5-10 Alevi ve Sünnileri öldürüp kenara çekilecekler.

Sonra iki taraf arasında kanlı bir boğuşma başlayacak. Ben böyle bir çarpışmanın PKK felaketinden daha büyük, daha kanlı olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan hem alevilerimize hemde Sünnilerimize çok büyük bir vazife düşüyor: Aman herkes çok dikkatli olsun milletimiz aman bir oyuna gelmesin. Aleviler Sünniler’in Sünnilerde Alevilerin, hem soy bakımından hem de din bakımından kardeşleridirler.

Herkes düşman oyunları karşısında çok dikkatli olmak mecburiyetindedir.

***********

AVUSTURYALILAR’IN MEZAR DEŞME İŞİNDE TİMURDAN ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR

Murat Bardakçı

Dün, gazetelerde ufak bir haber vardı: Neo-Naziler’in âyini andıran ziyaretlerinden bıkan Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, Adolf Hitler’in babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarındaki taşın kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Taş kaldırmanın bir mezarı unutturmaya yaramayacağını gayet iyi bildiğim için, mezar yok etmek isteyenlere ders alabilecekleri “Timur örneğini” hatırlatıyorum…

Yukarı Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, hafta içerisinde Adolf Hitler’in 1903’te ölmüş olan babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarında dikili olan taşı ve isim tabelâsını kaldırmaya karar verdi. Belediye, karara gerekçe olarak Neo-Naziler’inmezarı kutsal bir mekân gibi ziyaret edip başında gösteri yapmalarını ve bu durumun kasabanın imajını kötü etkilemesini gösterdi.

TOPRAK YIĞINI OLACAK

Adolf Hitler’in babası Alois Hitler, üstelik mezarında yalnız da değildi. Son uykusunu üçüncü karısı, yani oğlu Adolf’un son üvey annesi Klara Hitler ile beraber uyuyordu. Alois’in mezarı, bundan sonra üzerinde taş olmayan bir toprak yığını hâlinde kalacak… Avusturya’daki küçük bir kasaba belediyesinin aldığı bu kararı okuyunca “Bu adamlar bir mezarın ortadan nasıl kaldırılması gerektiğini hiç bilmiyorlarmış” diye düşündüm. Sonra, Timur’un 1400 senesi Ekim’inde Şam’daki birmezara yaptıklarını hatırladım ve kendi kendime “Leondinger belediyesinin bir mezarın ne şekilde yok edileceği konusunda Timur’dan öğrenmesi gereken çok şey var” dedim.

SAHABE MEZARLARI

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevî halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin ile yakınlarının Kerbelâ’da şehid edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbü’s-sagîr Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada bu yıkım ve yoketme işinden Muaviye’ninmezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a, ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da üzerlerine dermeçatma kulübelerin yapılmış olduğu bazımezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca “Sahabe”nin yani Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında bulunmuş bazı kişilerin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazi mezarların hemen ilerisinde, Emevî Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve “Sahabemezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız” diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti!

Timur’un bu hareketi, sonraki asırlarda başka mezarların ortadan kaldırılmaları konusunda tam bir örnek teşkil edecek ve bu arada Muaviye ile Yezid’in kaybolan mezarlarının yerlerinin bulunduğu yolunda ortaya yeni iddialar atılacaktı. Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslâm’ın ilk senelerine kadar uzanan Bâbü’s-sagîr’de şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafında tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Bâbü’s-sagîr’de 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise, tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyorlar… Velhasıl, Adolf Hitler’in babasınınmezarını unutturmak isteyen Leondinger belediyesinin, Timur’un bu “mezar operasyonu”ndan öğreneceği çok şeyler var!

TİMUR’UN MEZARINI AÇIP KAFATASINI ETİKETLENDİRDİLER

Muaviye’nin oğlu Yezid’in Şam’daki mezarını ortadan kaldıran Timur’un kabri de beş asır sonra açılmış, kemikleri çıkartılıp Moskova’ya götürülmüş ve geriye seneler sonra dönebilmişlerdi… Başşehri Semerkand’da 1405’te ölen Timur, orada “Gûr-ı Emîr”ismi verilen muhteşemtürbeye defnedildi. Mezarı eski Türk geleneklerine uyularak “zîr-i zemîn”denen şekilde yapıldı, yani cenaze zemin seviyesinin altına gömüldü ve türbede mezarın tam üzerine gelen yere de yeşimden somaki mermer bir taş kondu. Mezarın başına, iki defa bazı işler geldi. Timur’a hayran olan İran hükümdarı Nadir Şah, 1740’tamezartaşını çaldırdı ama taş İran’a götürülürken kırılıp iki parçaya ayrıldı ve kendi başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı geri gönderip yerine koydurdu. Aradan asırlar geçti ve bu defa 1941’de bir başkası Timur’un mezarını açmaya heveslendi: Sovyet diktatörü Josef Stalin… Stalin, Semerkand’a Mihail Gerasimov adındaki arkeoloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak hükümdarın fiziksel özelliklerini ortaya çıkartmalarını emretti. Gerasimov ve yanındaki uzmanlar, Semerkand’da Özbekler’in protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları asırlardır söylenen bir efsaneyi tekrar ediyor ve Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felâket geleceğini söylüyorlardı.

MEZAR KİTABESİNDEKİ LÂNET

Hükümdarın mezar taşındaki kitabede de zaten “Kimki mezarına saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” deniyordu. Askerler göstericileri türbeden uzaklaştırdılar ve Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’unmezarını açarak kemiklerini çıkardı ama tamüç gün sonra, 22 Haziran’da Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edip işgale başladı.

Semerkand’dan çıkarttığı kemikleri Moskova’ya götüren Gerasimov bunların üzerinde uzun zaman çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan “aksak” lâkabının doğru olduğunu, zira hükümdarın kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemikler üzerinde yapılan “etlendirme” tekniğini ilk uygulayanlardan olan Gerasimov, Timur’un kafatasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir de kalıbını çıkardı ve bunu büst haline getirdi. Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkand’a geri götürülüp çıkartıldığı mezara tekrar defnedildi. Ama, Timur’un söylenen lâneti yerine gelecek ve Sovyetler Birliği savaş sırasında 20milyon insanını kaybedecekti…

YEZİD’İN MEZARINI AÇTIRAN TİMUR CESEDİ YAKTIRMIŞ VE ORDUSUNU ÜSTÜNE İŞETMİŞTİ

En başta Edirneli Oruç Bey olmak üzere, eski devir tarihçileri, Timur’un 1400 yılı Ekim’inde Şam’ı almasından hemen sonra Yezid’in mezarına yaptıklarını uzun uzun anlatırlar… Evliya Çelebi ise, meşhur “Seyahatnâme”sinin dokuzuncu cildinde korku filmini andıran ama rengârenk sahneler nakleder ve Timur’un sadece mezarı tahrip etmekle kalmadığını, Yezid’e saygı gösteren binlerce kişiyi de yaktırdığını anlatır. Aşağıda, Evliya Çelebi’nin bu konuda yazdıklarının bir bölümünü günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum: “…Timur, Şam’ı aldıktan sonra Emevî Camii’ne gelip Yezid’in yolundan gidenlere ‘Burayı taht merkezi yapmaya karar verdim ama yapayalnızım. Beni evlendirin. El sürülmemiş öyle güzel bir kız bulun ki, cihanda bir benzeri olmasın’ dedi.

40 GÜN 40 GECE

Yezid’in yolundan gidenlerin şeyhi ‘Padişahım, şayet cariyen olmasına tenezzül buyurursan benim kızımı al!’ diye öne çıktı, Timur kabul edip kırk gün kırk gece düğün yaptı. Öyle bir şenlik oldu ki, koskoca Şam’da tek bir çadır daha kuracak yer kalmadı. Timur, kırk birinci gün, Yezid’in yolundan gidenlerin bütün şeyhlerini huzuruna davet edip genç karısı ile Emevî Camii’nin yakınında gerdeğe girmek istediğini söyledi. Yezid’in şeyhleri hemen ‘Olmaaaz! Bu kadar kalabalık içerisinde Züleyhâ gibi güzel olan o kızın avret yerini keşfetmeye kalkarsanız şeyhimizin namusu incinir’ dediler. Bu sözü işiten Timur ‘Bre mel’unlar’diye haykırdı. ‘Hazret-i Peygamber’in mübarek soyundan gelen İmam Hüseyin’i Kerbelâ’da şehid edip mübarek başını şehir şehir dolaştıran, evlâdını susuzluktan helâk eden, soyundan gelenleri orda burda teşhir eden siz değil misiniz? Bunları yapmaya utanmadınız da şimdi şu mel’un herifin nikâhlayıp aldığım kızı ile kapalı bir yerde gerdeğe girmemden mi utanıyorsunuz? Bre sizin ırzınız nedir? Söyleyin bana, sizi ne şekilde katledeyim?’

HAYDİ KÜLLER HAVAYA

Askerine emretti, her taraftan odun getirtip Yezid’in yolundan gidenleri Nemrud ateşi içerisinde bıraktı. Sonra gidip Yezid’in kabrini açtırdı. Cesedin hâlâ bozulmadığını gören bazı askerlerinin ‘Sultanım, bu Yezid ne de olsa sahabedendir; affeyle!’demelerine daha da hiddetlendi, bir ateş daha yaktırdı, Yezid’in cesediyle beraber 13 kişiyi orada ateşe attı ve Yezid’in küllerini havaya savurttu. Bu iş de bitince bütün askerini çağırıp mezarın üzerine işetti.”

****

Fâilâtün,  fâilâtün,  fâilâtün,
Yüzün suyu değer cihanı bütün
Verirlerse dünyayı sen alma satın
Yüz aklığı iki cihana değer
**
Hak kul elinden intikamını kul eli ile alır

İlm-i Hakk-ı bilmeyenler anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya haktandır kul eli ile işlenir
Emr-i Bâri olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taş kıymet kazanır, nede kâse kıymetten düşer.

 

 

MUAVİYE’NİN VE YEZİD’İN MEZARLARI


Yavuz Bülent Bakiler
- yb@bizimsivas.com
02 Mayıs 2013

AŞIKPAŞA Tarihinde okumuştum: Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

Tellallar Timur adına:

Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar. Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;

Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş

Açın demiş bu alçağın mezarını!

Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti.İslama çok büyük bir tefrika soktu. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına pisleyecektir”” diye emir vermiş.

Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. Yezidiler olaya çok büyük bir üzüntüyle bakakalmışlar. Askerler işlerini bitirdikten sonra Timur, Şam’daki bütün Yezidileri katlettirmiş. (1401)

2002 yılında TRT adına 15 gün kalmak üzere Şam’a gittim. Yedi bölümlük belgeli bir TV. Programı hazırlamakla görevliydim.

Şam’a araştırdım. Yezid’in mezarı yoktu. Kimsede onun nerede yattığını bilmiyordu.

Yalnız Yezid’in babası olan Muaviye’nin Şam mezarlığındaki kabrini bana gösterdiler.

Adeta viran haldeydi. Muaviye bizim kerpiçle örülmüş köy evlerimiz gibi dört duvar arasında yatıyormuş. Bu duvarlardan ikisi yıkılmıştı. Ben dik açı şeklindeki iki duvarlı halini gördüm. İran hacıları, Muaviye’nin mezarını taş yağmuruna tutmuşlar. Muaviye’nin üzerinde yumruk büyüklüğünde binlerce taş vardı. Kabir tam bir sefalet içindeydi. Şam mezarlığında Hz. Peygamber’in hanımlarıyla Bilal-ı Habeşi’nin de mezarlarını gördüm. Osmanlı devleti o mezarlara sahip çıkmış, üzerlerine birer türbe kondurmuş. Fakat Devlet-i Aliyye Suriye’de 400 yıl hüküm sürdüğü halde, Muaviye’nin mezarına katiyen ilgi göstermemiş.Bu tespiti şunun için yazıyorum: Timur, Yezidi’lerle olan hesabını gidip Şam’da bizzat Yezidle ve Yezidilerle görmüş.

Bizim millet olarak, ne Hz. Ali’nin nede Hz. Hüseyin’in şehit edilmelerine milyarda bir bile mesuliyetimiz yok. Biz o acı hadiseler cereyan ederken, millet olarak daha Müslüman bile değildik. Müslüman olduktan sonra da, Eyhibeyt’e yapılan zulmü, haksızlığı kat’iyen kabul etmedik, benimsemedik.

Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bir takım gerçekleri, Alevi ve Sünni camiaya bir türlü anlatamadık. Çok yanlış suçlamaları ortadan kaldıramadık. Vebal, önce idarecilerimizin sonra her aklı başında olan Sünni ve Alevilerin omuzlarındadır.

En büyük düşmanımız cehalettir.

PKK silah bırakıyor diye sevinenler var.

Doğrusu olayları ben büyük bir endişe ile takip ediyorum. Çünki Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu bir resmi rapora göre, son yirmi yıl içerisinde, İslam ülkelerinde, mezhep kavgaları yüzünden on milyon insan öldürülmüştür. Iraktaki ve Suriye’deki deşhet verici katliamları görmüyor musunuz?

Sünniler Şiilerin camilerin bombalıyorlar, Şiilerde Sünnilerin camilerine bomba atıyorlar. O camilerde namaz kılan Sünniler ve Şiiler büyük bir cehalet yüzünden öldürülüyorlar. Benim büyük endişem buradan kaynaklanıyor: PKK silah bıraktıktan sonra, büyük devletler tarafından görevlendirilen militanlar Türkiye’de aynı günde 5-10 Alevi ve Sünnileri öldürüp kenara çekilecekler.

Sonra iki taraf arasında kanlı bir boğuşma başlayacak. Ben böyle bir çarpışmanın PKK felaketinden daha büyük, daha kanlı olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan hem alevilerimize hemde Sünnilerimize çok büyük bir vazife düşüyor: Aman herkes çok dikkatli olsun milletimiz aman bir oyuna gelmesin. Aleviler Sünniler’in Sünnilerde Alevilerin, hem soy bakımından hem de din bakımından kardeşleridirler.

Herkes düşman oyunları karşısında çok dikkatli olmak mecburiyetindedir.

***********

AVUSTURYALILAR’IN MEZAR DEŞME İŞİNDE TİMURDAN ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR

Murat Bardakçı

Dün, gazetelerde ufak bir haber vardı: Neo-Naziler’in âyini andıran ziyaretlerinden bıkan Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, Adolf Hitler’in babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarındaki taşın kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Taş kaldırmanın bir mezarı unutturmaya yaramayacağını gayet iyi bildiğim için, mezar yok etmek isteyenlere ders alabilecekleri “Timur örneğini” hatırlatıyorum…

Yukarı Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, hafta içerisinde Adolf Hitler’in 1903’te ölmüş olan babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarında dikili olan taşı ve isim tabelâsını kaldırmaya karar verdi. Belediye, karara gerekçe olarak Neo-Naziler’inmezarı kutsal bir mekân gibi ziyaret edip başında gösteri yapmalarını ve bu durumun kasabanın imajını kötü etkilemesini gösterdi.

TOPRAK YIĞINI OLACAK

Adolf Hitler’in babası Alois Hitler, üstelik mezarında yalnız da değildi. Son uykusunu üçüncü karısı, yani oğlu Adolf’un son üvey annesi Klara Hitler ile beraber uyuyordu. Alois’in mezarı, bundan sonra üzerinde taş olmayan bir toprak yığını hâlinde kalacak… Avusturya’daki küçük bir kasaba belediyesinin aldığı bu kararı okuyunca “Bu adamlar bir mezarın ortadan nasıl kaldırılması gerektiğini hiç bilmiyorlarmış” diye düşündüm. Sonra, Timur’un 1400 senesi Ekim’inde Şam’daki birmezara yaptıklarını hatırladım ve kendi kendime “Leondinger belediyesinin bir mezarın ne şekilde yok edileceği konusunda Timur’dan öğrenmesi gereken çok şey var” dedim.

SAHABE MEZARLARI

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevî halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin ile yakınlarının Kerbelâ’da şehid edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbü’s-sagîr Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada bu yıkım ve yoketme işinden Muaviye’ninmezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a, ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da üzerlerine dermeçatma kulübelerin yapılmış olduğu bazımezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca “Sahabe”nin yani Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında bulunmuş bazı kişilerin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazi mezarların hemen ilerisinde, Emevî Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve “Sahabemezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız” diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti!

Timur’un bu hareketi, sonraki asırlarda başka mezarların ortadan kaldırılmaları konusunda tam bir örnek teşkil edecek ve bu arada Muaviye ile Yezid’in kaybolan mezarlarının yerlerinin bulunduğu yolunda ortaya yeni iddialar atılacaktı. Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslâm’ın ilk senelerine kadar uzanan Bâbü’s-sagîr’de şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafında tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Bâbü’s-sagîr’de 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise, tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyorlar… Velhasıl, Adolf Hitler’in babasınınmezarını unutturmak isteyen Leondinger belediyesinin, Timur’un bu “mezar operasyonu”ndan öğreneceği çok şeyler var!

TİMUR’UN MEZARINI AÇIP KAFATASINI ETİKETLENDİRDİLER

Muaviye’nin oğlu Yezid’in Şam’daki mezarını ortadan kaldıran Timur’un kabri de beş asır sonra açılmış, kemikleri çıkartılıp Moskova’ya götürülmüş ve geriye seneler sonra dönebilmişlerdi… Başşehri Semerkand’da 1405’te ölen Timur, orada “Gûr-ı Emîr”ismi verilen muhteşemtürbeye defnedildi. Mezarı eski Türk geleneklerine uyularak “zîr-i zemîn”denen şekilde yapıldı, yani cenaze zemin seviyesinin altına gömüldü ve türbede mezarın tam üzerine gelen yere de yeşimden somaki mermer bir taş kondu. Mezarın başına, iki defa bazı işler geldi. Timur’a hayran olan İran hükümdarı Nadir Şah, 1740’tamezartaşını çaldırdı ama taş İran’a götürülürken kırılıp iki parçaya ayrıldı ve kendi başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı geri gönderip yerine koydurdu. Aradan asırlar geçti ve bu defa 1941’de bir başkası Timur’un mezarını açmaya heveslendi: Sovyet diktatörü Josef Stalin… Stalin, Semerkand’a Mihail Gerasimov adındaki arkeoloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak hükümdarın fiziksel özelliklerini ortaya çıkartmalarını emretti. Gerasimov ve yanındaki uzmanlar, Semerkand’da Özbekler’in protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları asırlardır söylenen bir efsaneyi tekrar ediyor ve Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felâket geleceğini söylüyorlardı.

MEZAR KİTABESİNDEKİ LÂNET

Hükümdarın mezar taşındaki kitabede de zaten “Kimki mezarına saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” deniyordu. Askerler göstericileri türbeden uzaklaştırdılar ve Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’unmezarını açarak kemiklerini çıkardı ama tamüç gün sonra, 22 Haziran’da Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edip işgale başladı.

Semerkand’dan çıkarttığı kemikleri Moskova’ya götüren Gerasimov bunların üzerinde uzun zaman çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan “aksak” lâkabının doğru olduğunu, zira hükümdarın kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemikler üzerinde yapılan “etlendirme” tekniğini ilk uygulayanlardan olan Gerasimov, Timur’un kafatasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir de kalıbını çıkardı ve bunu büst haline getirdi. Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkand’a geri götürülüp çıkartıldığı mezara tekrar defnedildi. Ama, Timur’un söylenen lâneti yerine gelecek ve Sovyetler Birliği savaş sırasında 20milyon insanını kaybedecekti…

YEZİD’İN MEZARINI AÇTIRAN TİMUR CESEDİ YAKTIRMIŞ VE ORDUSUNU ÜSTÜNE İŞETMİŞTİ

En başta Edirneli Oruç Bey olmak üzere, eski devir tarihçileri, Timur’un 1400 yılı Ekim’inde Şam’ı almasından hemen sonra Yezid’in mezarına yaptıklarını uzun uzun anlatırlar… Evliya Çelebi ise, meşhur “Seyahatnâme”sinin dokuzuncu cildinde korku filmini andıran ama rengârenk sahneler nakleder ve Timur’un sadece mezarı tahrip etmekle kalmadığını, Yezid’e saygı gösteren binlerce kişiyi de yaktırdığını anlatır. Aşağıda, Evliya Çelebi’nin bu konuda yazdıklarının bir bölümünü günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum: “…Timur, Şam’ı aldıktan sonra Emevî Camii’ne gelip Yezid’in yolundan gidenlere ‘Burayı taht merkezi yapmaya karar verdim ama yapayalnızım. Beni evlendirin. El sürülmemiş öyle güzel bir kız bulun ki, cihanda bir benzeri olmasın’ dedi.

40 GÜN 40 GECE

Yezid’in yolundan gidenlerin şeyhi ‘Padişahım, şayet cariyen olmasına tenezzül buyurursan benim kızımı al!’ diye öne çıktı, Timur kabul edip kırk gün kırk gece düğün yaptı. Öyle bir şenlik oldu ki, koskoca Şam’da tek bir çadır daha kuracak yer kalmadı. Timur, kırk birinci gün, Yezid’in yolundan gidenlerin bütün şeyhlerini huzuruna davet edip genç karısı ile Emevî Camii’nin yakınında gerdeğe girmek istediğini söyledi. Yezid’in şeyhleri hemen ‘Olmaaaz! Bu kadar kalabalık içerisinde Züleyhâ gibi güzel olan o kızın avret yerini keşfetmeye kalkarsanız şeyhimizin namusu incinir’ dediler. Bu sözü işiten Timur ‘Bre mel’unlar’diye haykırdı. ‘Hazret-i Peygamber’in mübarek soyundan gelen İmam Hüseyin’i Kerbelâ’da şehid edip mübarek başını şehir şehir dolaştıran, evlâdını susuzluktan helâk eden, soyundan gelenleri orda burda teşhir eden siz değil misiniz? Bunları yapmaya utanmadınız da şimdi şu mel’un herifin nikâhlayıp aldığım kızı ile kapalı bir yerde gerdeğe girmemden mi utanıyorsunuz? Bre sizin ırzınız nedir? Söyleyin bana, sizi ne şekilde katledeyim?’

HAYDİ KÜLLER HAVAYA

Askerine emretti, her taraftan odun getirtip Yezid’in yolundan gidenleri Nemrud ateşi içerisinde bıraktı. Sonra gidip Yezid’in kabrini açtırdı. Cesedin hâlâ bozulmadığını gören bazı askerlerinin ‘Sultanım, bu Yezid ne de olsa sahabedendir; affeyle!’demelerine daha da hiddetlendi, bir ateş daha yaktırdı, Yezid’in cesediyle beraber 13 kişiyi orada ateşe attı ve Yezid’in küllerini havaya savurttu. Bu iş de bitince bütün askerini çağırıp mezarın üzerine işetti.”

****

Fâilâtün,  fâilâtün,  fâilâtün,
Yüzün suyu değer cihanı bütün
Verirlerse dünyayı sen alma satın
Yüz aklığı iki cihana değer
**
Hak kul elinden intikamını kul eli ile alır

İlm-i Hakk-ı bilmeyenler anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya haktandır kul eli ile işlenir
Emr-i Bâri olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taş kıymet kazanır, nede kâse kıymetten düşer.

 

 

FLAVİA, LA MONACA MUSULMANA (1974)


Ortaçağda  yaşadığı baskıcı toplumun, dini, siyasi ve aile yapılarına karşı bir kadının isyanı.

Ölmeden önce seyretmeniz gereken filmlerden.

 

Yönetmen: Gianfranco Mingozzi           

Senaryo: Bruno Di Geronimo, Raniero di Giovanbattista, Gianfranco Mingozzi             

Ülke: İtalya, Fransa

Tür:Dram, Korku

Vizyon Tarihi: 13 Nisan 1974

Süre: 96 dakika

Dil: İtalyanca

Müzik: Nicola Piovani  

Oyuncular: Florinda Bolkan, María Casares,    Claudio Cassinelli, Anthony Higgins ,   Spiros Focás

Özet

Gianfranco Mingozzi’nin yönetmenliğini yaptığı film Flavia ( Florinda Bolkan ) isimli bir genç kızın, ailesi tarafından ruhunun temizlenmesi için manastıra gönderilmesiyle başlar. Flavia burada bazı şeyleri sorgular. Dinsel baskıları, rahibelerin çektiği eziyeti, erkeklerin her alanda egemen olması gibi. Film 1600’lü yıllarda geçmekte. Manastıra Müslümanlar tarafından bir saldırı olur. Müslüman kumandan ile Flavia arasında bir aşk başlar. Akıncılar Flavia dışındaki bütün rahibelere tecavüz eder ve onları öldürür. Flavia ise bu sayede bir tür intikam alacaktır. Fakat bu hali onu sakinleştirmediği gibi kötü bir sonuca, papalık tarafından derisi yüzülmeye varacak ölümle ceza almasına sebep olacaktır.

Konusu

14. yüzyılda Puglia kıyıları sık sık Müslüman akınlarına uğramaktadır.  Bu istilalar sırasında, küçük Flavia’nın babası , önceden yaralanmış olan bir Türk’ü gözü önünde başını keserek şehit eder. Daha sonra Flavia babası tarafından bir manastıra verilir. Ancak o Türk’ü sürekli hayalinde görmektedir. Bulundukları Manastıra  Tarantula Tarikatı üyeleri gelmektedir.

Bu tarikat  adını  İtalya’nın Taranto kentinden bulunan Lycosa tarantula isimli bir örümcekten almıştır. Aslında bir kurt örümceğidir. İsmi Roma döneminde Taranto kentinde tarihi ve kültürel nedenlerden dolayı yapılan ve bu örümceğe adanan tarantism adı verilen bir tarikat inanışı içerisinde yer alan tarantella isimli danstan gelmektedir. İnanışa göre bu dans Lycosa tarantula (kurt örümceği)’nin ölümcül etkilerini azaltacak ve bir çeşit tedavi görevi de yapmış olacaktı. Tarantella olarak bilinen bu dans sembolik olarak halen İtalya’da oynanmaktadır.

Rahibe Livia Tarantula Tarikatı üyelerinin hareketlerinden etkilenmiş cinsel dürtüleri galeyana gelmiş ve transa girip Aziz  George’un resmi önünde ellerini vücudunda gezdirerek göğüslerini açarak, “Beni de, Beni de, Ben de kıyılmış olmak istiyorum” halisulasyonlarının hissi ilede kendini yerde yatan başka bir kadının üzerine atar. Cinsel birleşme pozisyonu halini alır. Flavia onu uzaktan seyretmektedir. Baş Rahibe Agatha ( Maria Casares )  onun tarantism üyesi kadınla olan etkileşimini  görür. Tarantism üyesi olan kadınları müzikle sakinleştirmek isterler. Çünkü onun da gzili dürtüleri vardır. Orgazm olur, kendinden geçer. Diğer rahibeler onları manastırdan kovarlar.  Ancak durum Rahibe Flavia da bir uyanışa sebep olmuştur. Bu etki ile manastırı terk eder. Genç bir köle Yahudi olan İbrahim ile karşılaşır. Onun yanında iken yazılı kitaplarda Tanrının ilk yarattığı  kadını Lilith’i  tanır. Onun hikâyesini dinler.  Flavia, kadının tanrıya olan ilk isyanına şahit olmuştur. Erkek egemenliğini babasının onu neden manastıra kapattığını, erkeklerden niçin evlenme konusunda izin alındığını sorgulamaya başlar.

İbrahim’e, Rahibe Livia’nın tarantism üyelerinin etkisinde kalmasının nedenini sorar.

“Hıristiyan  erkekler tarafından kendilerine dayatılan şeyleri, kadınlar neden kabul etmek zorunda olular ki?”
“Yoksul insanlar eziyet yaratıklar mı olmalı?.  
“Hangi fikir tarantism üyelerini delilikle  aynı görebiliyor?.” 
“Biz  manastırda sıkışmış duruyoruz. .
“Bunun değişmesi gerekir.”
“Kim bizi kurtaracak?”
“Sadece bize zarar veriyorlar.”  
“Şimdi ben gerçek bir kadın olmayı istiyorum.”
“Bu sınırları aşmak gerekiyor.”

Köle İbrahim, “Lilith de bunu istemişti”dedi.

Rahibe Flavia İbrahim’in yanından ayrılır. Yolda manastıra dönerken köylülerin bir atı daha iyi çalıştırmak için kısırlaştırmalarına şahit olur. “Buna nasıl hakkınız olabilir?”diyerek yapılan vahşiliğe iğrençle bakarken rahibelerin durumlarını düşünür.

Manastıra döner. Ancak Rahibe Livia başrahibe Agatha ( Maria Casares )  tarafından günah çıkarma ayinine tabi tutulur ve çağırdığı askerlere teslim ederek, Piskopos’un yanına götürmeleri için  manastırdan çıkartır.

Rahibe Flavia, bu duruma üzülür peşinden o da koşarak gider. Yolda bir köye rast gelir. Köylü kadına, “Domuz ağılından neden çok ses geliyor”, diye sorunca “Şeytan kızım, şeytan Dük, Fransa”dan yeni geldi” cevabını alır. Kadının bu cevabı üzerine domuz ağılında dükün hizmetçi kıza acımasızca tecavüz edişini seyreder. Kafası karışır, kendi de sarsılır. Aklı başına gelince bir odun atarak dük’ü uyarır. Fakat cinselliğin sarsıntısını yaşamıştır. Oradan ayrılır. Fakat dük peşinden gelerek “heyecanlı mı idi” der. Rahibe Flavia itiraz eder. Dük, “hayatını ne kadar tecrit ve yalnızlık içesinde geçireceksin”diyerek ayrılır.

Rahibe Flavia bitmiş ve tükenmiş bir vaziyette,  Hz. İsa’ın çarmıha gerilmiş ikonu önüne gelir. Sorgular

Neden ?
Neden ?
Tanrı neden erkek ?
 Baba ,Oğul ve Kutsal Ruh .
Bütün bunlar erkekler için mi vardır ?
Hatta oniki havari için . Hepsi oniki erkek .
Neden bir kadın yok.”  

İkonun üzerindeki şalı çeker, İsa heykelini çıplaklaştırır. Aşağılayıcı gözlerle heykele bakarken Baş Rahibe onu süzmektedir.  Der ki;

Lütfen zamanını boşa harcama, heykelleri konuşturamazsın.
Onlar sana vermeyecektir.
Yanıt yok .
Bunu özel vaziyet mi sanıyorsun?  
O bir kutsal ?
“Sense hadım/tecrid edilmişsin ve bir hücrede kilitlisin !
Seks olmadan bir kadını aptalca hissediyorsu değil mi?
Onları hayatta tadılan basit zevkler diye yalanlattılar.
Tanrının karısı, eğer karısı olsaydı, O’nun evin bakmak zorunda kalacaktık.
Ya da sokakta yaşayan bir fahişeler gibi sefil olacaktık. Bizler manastırlarda yaşıyoruz .
Sen Bakire değil misin ?
Bakire olsaydın bedenin bu  zevki bilemezdi.  
Gerçek bir zevk  bir adamla olmak .
Bu kadar basit.
Bu vahşi duyguyu itiraf etmek istiyorum. Ancak ben ve diğer rahibelerden kim bunu işlemeye/anlamaya cesaret edebilir ki?.
Diz çök . Haydi. Diz çök .
Günah çıkarmak için dövmem gerekiyor.”

 

Rahibe Agatha tarafından bir kadın sentezlenmişti : ” . … ya biz kardeşiz ya da eşleri, ya da fahişe oluruz “

Bu arada manastırda Flavia’nın babası kontrolünde Rahibe Livia’nın cezalandırılma ayini düzenlenmektedir. Rahibe Livia işkence masasına yatırılmış elleri kolları bağlanmış erkekler tarafından memeleri üzerine  sıcak balmumu dökülerek işkence edilmektedir. Sahneler çok korkunçtur. İşkence yapanların  memelerini kesmeleri bayrağı taşıran son damla olmuştur.

Rahibe Flavia olanları seyrederken babasına bağırıyordu.

Baba sende hiç acıma yok mu ?
 Git buradan. Geri manastıra git .
- Senin yerin burada yok.
- Baba, ne olur onları durdursan.
- Sen kim için merhamet istemeye cesaret edebiliyorsun.  Bu aşağılık biryaratık ?
-Baba Ben yalvarıyorum . Durdurun .
Buradan git , melun kız !
Baba, kıyamet günü gelecek . Sen içinde lanet vardır. Siz erkekler hayvanlar ve kadınların sahipleri olduğunuzu mu düşünüyorsunuz.
Rahibe Livia bu duruma kendi düştü.
-Ya Baba, Sen !
- Ağıl içinde kıza tecavüz eden Fransız Dükü için konuşmaya  cesaretin yok, tabii.

Rahibe Flavia moralmen çökmüştür. Köy meydanına gider, fakir halk üzerindeki rahibelik giysilerin bir çoğunu alırlar. Rahibe kıyafetleri üzerinden soyutlanmış bir şekilde bir eve girer.   Daha önce tanıştığı köle Yahudi İbrahim’le karşılaşır. İbrahim kabul etmeye zorlansa da,  “Adem ve Lilith gibi kaçalım”diyerek köyü terk ederler.

 Rahibe Flavia, yeniden doğmuş gibidir. Ancak babasının askerleri onları yakalar. İbrahim’i esir edip manastırın zindanına hapsederler.  Flavia’ya ise babası işkence ettirir. Başrahibe Agatha onu affettirir. Flavia her zamanki gibi, St George’un resmi önünde otururken halisülasyonlar görür.

Başrahibe Agatha yanına gelir aralarında şu konuşma geçer.

Başrahibe Agatha:

Onu suçlamıyorum . Hatta St George’un resmine bakma !
 Adam . Hıristiyanlığın bir azizi!
 İsa ve Hıristiyanlık adına savaşan adam. O , seninle konuştu değil mi?
 Ne dedi ?
 Hep aynı şey.

Her kadın sessizce hizmet etmelidir ve konuşması için izin verilmez .

Kadın onların kuralına göre bir şeyler yapmalıdırlar .

Uysal ve itaatkar olmalıdırlar .

Bu asla değişmeyecek .

Rahibe Flavia konuşuyoruz erkekler hakkında her zaman aynı şeyi konuşuyoruz.
Gerçeği bilmek ister misin ?
 Korkuyorlar !
 Erkekler korkuyorlar !
 Kilise dışından ve  adamlar içinde olmaktan korkuyorlar .
Neden bu resim burada!
 Bu aziz, biz kadınlar karşı boyalı güçlerini korumak için burada elinde kılıcı ile duruyor.

Rahibe Agatha ile Flavia gezmeye çıkarlar. Rahibe Agatha’nın iç dünyası bir nevi erkekleşmiştir. İşerken dahi ayakta işemektedir. Flavia’ya kendi kendine nasıl tatmin olabileceğini anlatırken uzaktan Müslümanlar denizden çıkagelmişler ve bulundukları yere çıkarma yapıyorlardır.

Sarazenler, (Latince:Sarecenus) Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı savaşçılar kendilerini batı olarak lanse etmiş ve Müslümanlara bu adı takmıştır. Genel olarak Hıristiyan olmayan anlamına gelir. Kelimenin etimolojik kökeni Sina’da yaşayan bir Arap kabilesine dayanır. Başka bir görüşe göre ise, Yunanlılar, Arapça’daki şark (doğu) sözcüğünü dillerine “sarakenoi” olarak geçirmişlerdir. Bu sözcük önce Arapları sonra tüm Müslümanları betimleyen Sarecen’e dönmüştür.

Rahibe Agatha kaçan erkeleri aşağılayıcı sözleri ve sanki yıllarca Müslümanları bekliyormuş gibi konuşmaları çok manidardır.

-Rahibe Agatha bak!
- Yüce Madonna . Bu kadını sevmek . O intikam alacak!
- O denizden geliyor. Sevgili Madonna .
-Onlar bizi yenebilir .
-Bakın . Görmüyor musun ?
 Rahibe Agatha , görmüyor musun ?
 Tanrım !
 Tekneler Müslümanlar . Onlar saldıracak !
 Müslümanlar .
Bu ne güzel Madonna geliyor. Bize Diğer dünyayı, kardeşleri getiriyor.
Diğer dünya.
 Erkeklerimiz onlardan korkuyorlar.
Kardeşim bak. Onların gücünden Korkuyorlar.
Kaçıyorlar ?
 Ne oldu ?
 Nerede büyük kibirleri kaldı mı?
Şimdi bir erkek var mı ?
 Müslüman bir saldırı karşısında köpekler gibi kaçıyorlar?
 Müslümanların korkusu ile kaçın . Gidin !
Onları hissedin!
 Çiftçiler , rahipler , soylular , askerler ! Nasıl yumuşak ve önemsiz gururunuz.
Şimdi gücünüzü göstersenize .
Onların cesareti gitti.!
Bu yüzden hepsi uzağa gidecek !
Çünkü müslümanlar, mübarek ve azametli Hıristiyanları korkuttular.
- Neden kaçıyorsunuz ?
 - Kardeş , bize yardım et.
Erkekler kaçıyor
 - Ben Müslümanlardan korkuyorum.
 - Onlar hakkında ne biliyorsun ki?
 Onları gördün mü ?
-Hayır.
 Bir göz atalım .
Haydi !
Cesaretinize sahip olsanıza!
 Haydi !
 Dövüşün !

Rahibe Agatha bağırıyor yılların acısını içinden atıyordu. Müslüman askerleri lideri Ahmed Fransız Dükü ile çarpışırken yere düşer. Rahibe  Agatha  Ahmed’i kurtmak için dükün dikkatini dağıtır. Ancak dük sinirlenerek Rahibe  Agatha’yı mızrağıyla şehid eder.   Rahibe Flavia çarpışmayı hayranlıkla izlmektedir. Sonunda vahşi dük askerler tarafından ele geçirilir.

Flavia, yıllaca hayalinde canlandırdığı Türk Ahmed’e aşık olmuştur. Beraber onun atının terkisinde karargaha dönerler.

Flavia ilk defa kendisine hayran hayran bakan bir erkeği görmüştür. Sevişirler. Ancak içi buruktur.  Doğru mu yanlış mı yapıyorum düşüncesi içini kemirmektedir.

Bir zaman sonra Müslüman   birlikleri manastırı ele geçirirler. Ordunun içinde Flavia da vardır. Elindeki gürzü sürekli manevi baskısını gördüğü St George’un resmine fırlatır. İntikamını alıp özgür olmanın hazzını duyar.  Rahibeler, askerlerin kucaklarına esir düşünce ilk defa cinselliğin farkına varırlar. Bu arada Fransız dükünden Flavia intikamını alır. Tecavüz ettiği kızı getirip intikamını almasını ister. Kadıncağız bir şey yapamaz. Sonuçta erkekten intikamı yine erkekler alır. Dük ölür.

Rahibe Flavia, St George’un resmi önünde Ahmed ile sevişir. Uykusunda  korkunç bir kabus görür.  Özgürleşmek isteyen Flavia daha sonra Müslümanlarla beraber babasının kalesine gider. Onun ölüşünü seyreder. Ahmed’in arkadaşı “Bir kadın intikamı yüzünden aşırı gidiyorsun” diye uyarısıyla karşılaşır.  Fakat her yerde kargaşa ve ölüm hüküm sürmektedir. Bu arada Flavia Yahudi İbrahim’le karşılaşır.  Ona sarılırken Ahmed onları görür. Kıskançlıktan İbrahim’i öldürür. Flavia şoke olmuştur. Ahmed’inde diğer erkeklerden bir farkı olmadığı zannına düşer.

Flavia, Saracenlerin lideri Ahmed  evlenmeyi teklif eder, fakat o ret eder.  Bunu kulaklarında her zaman duyduğu Rahibe Agatha’nın “öncelikle, intikam,  sonra özgürlük”sözü ile hangi duyguyla yaptığını anlayabiliriz. Ahmed, onu  onu sefil bir şekilde yurdunda terk ederek bırakır, gider.

13 ay sonra  Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi,   Müslümanlar  tarafından tamamen terk edilince  Hristiyanların kontrolüne geçince dini mahkeme Rahibe Flavia hakkında ölüm kararı alır.  İnfaz, feci şekilde derileri  yüzülerek ve herkesin göreceği yerde uygulanır. Film biter.

Günümüzde bir kadınının gerçeği görmesine tahammül edemeyen papalık bu zulmünü örtbas etmek için 533 yıl sonra   “Otranto Azizleri” ünvanını o gün ölmüş 800 kişiye vermiştir.

Rahibe Flavia anılmaya değer bir kadın olması açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyor ve saygı duymamız gerektiğini belirtebiliyoruz.

http://altrarealta.blogspot.com.tr/2013/08/flavia-la-monaca-eretica.html

NOTLAR:

OTRANTO SEFERİ

13 AY OSMANLI HAKİMİYETİNDE KALAN İTALYAN ŞEHRİ: OTRANTO

Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

İtalya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi.

Fatih Sultan Mehmed’in amacı, İslam ve Hıristiyan dünyası üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaktı. Bunun için hem “gaza ve ila-yı kelimetullah” davasını üstleniyor hem de Bizans’ın fatihi sıfatıyla Doğu ve Batı Roma toprakları üzerinde tarihi hak iddia ediyordu. Çünkü Fatih, bir imparatorluk inşa etmekteydi ve kendi döneminde Eski Yunan ve Roma kültürünü onun kadar iyi bilen bir hükümdar yoktu. Nitekim döneminin yazarları, Kritovulos ve Kemalpaşazade onu: “Roma İmparatoru”, “Roma Kayzeri” olarak anmaktaydı. Tarih ve coğrafyaya olan merakıyla Helen kaynaklarını okuyup tetkik ediyor, başkentine eski Yunan heykellerini getirtiyor, Yunan-Roma Tarihi hakkında İtalyan ve Rum müşavirlerinden bilgi ediniyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Tarihi Roma İmparatorluğu toprakları üzerindeki hak iddiasını gerçekleştirebilmek için önce Bizans’ın (Doğu Roma’nın) bakiyelerini teker teker idaresi altına almaya başladı. Başarısız olan Belgrad Kuşatması hariç tutulursa, İstanbul, Akdeniz Adaları, Sırbistan, Kırım, Arnavutluk, Eflak-Boğdan, Bosna, Mora, Karadeniz, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Adriyatik’te Osmanlı hâkimiyetini tesis etti. Fakat “Konstantinopolis” yani İstanbul’dan sonra en büyük hedefi İtalya-Roma idi. Bu hedefe giden yolda önemli bir mevkii ancak ölümünden bir yıl önce ele geçirilebilecekti.

i

Piri Reis’in “Otranto Haritası”

italya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi ve 18-20 bin civarındaki Osmanlı kuvvetleri karaya çıkarak, on dört gün süren bir kuşatmanın ardından 11 Ağustos 1480 tarihinde şehri zapt etti. Otranto’yu bir üs haline getirmek isteyen Gedik Ahmed Paşa tahkimata başladı. Ancak, 1481’in Mayıs ayında Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine başlayan saltanat buhranı nedeniyle II. Bayezid tarafından İstanbul’a çağrıldı. O da bunun üzerine yerine Hayrettin Paşa’yı bir miktar muhafızla Otranto’da bırakarak geri döndü.

 

“Antonio Primaldo”nun başsız bedeniyle infaz sonuna kadar ayakta kalışını temsil eden bir tablo

Gedik Ahmed Paşa, Ortanto’dan ayrıldıktan sonra artık buraya yeni kuvvetler gönderilemeyeceğini anlayan Kalibria Dukası, şehri, Napoli ve İspanya donanmasıyla muhasaraya başladı. Osmanlı kuvvetleri takviye edilemeyince 10 Eylül 1481’de Otranto’yu teslim etmek zorunda kaldı. Böylece Fatih Sultan Mehmed’in İtalya seferi sonuçsuz kalmış olsa da o zaman Hıristiyan-Batı dünyasında uyandırmış olduğu korku ve heyecan günümüze kadar etkisini sürdürdü.otranto’nun Gedik Ahmed Paşa tarafından zapt edilişi ve Osmanlı ordularının 13 ay boyunca İtalya kıyılarında kalışı Avrupa’da yeni barbarlık efsanelerinin doğmasına sebep oldu. Farazi olarak ortaya atılan iddialar Hıristiyanları birleştirmek için yapılan bir propagandadan ibaretti. Bazı Batı tarihlerine göre Osmanlılar, daha önce fethettiği hiçbir yerde yapmadığı kadar sebepsiz şiddet uyguladı. Önce katedrale sığınan halk testerelerle ikiye bölünerek öldürüldü. Sonra da kalan 800 kişi Minerva Tepesi’ne ötürülerek din değiştirmezlerse öldürülmekle tehdit edildi. Rivayete göre aralarından “Antonio Primaldo” adlı bir terzi teklifi kesinlikle reddedince Türkler de o 800 masumu kılıçtan geçirdi. Hatta ilk öldürülen Antonio başsız bedeniyle infazın sonuna kadar ayakta kalmış, askerlerin tüm çabalarına rağmen yıkılmamıştı. Üstelik bu sahneye şahit olan Türk askerlerinden birinin dayanamayarak Hıristiyan olduğu anlatıla geldi. Otranto’nun o dönemde en fazla 8 bin olan nüfusundan 12 bin kişinin öldürüldüğü, 5 bin kişinin esir edildiği yazıldı.

Katedral’de sergilenen kafatasları ve kemikler

Bugün, kafatasları ve kemikleri, Otranto Katedrali’ndeki bir camekânda sergilenen bu efsanevi Hıristiyan şehitleri, 533 yıl sonra, 12 Mayıs 2013 tarihinde hatırlandı. Şubat ayında görevinden istifa eden 16. Benediktus’ un bu yöndeki kararnamesini imzalayan Arjantinli yeni Papa I.Francesco, Vatikan’ın ünlü Aziz Petrus meydanında düzenlenen ve on binlerce inananın katıldığı “azizlik” töreniyle, 1480 yılında İtalya’nın güneyinde Osmanlı’ya karşı savaşan 800 Hıristiyan’ı aziz ilan etti. Törende konuşan Papa, “Biz, bugün Otranto şehitlerine hürmet ederken, dünyanın pek çok yerinde bugünlerde halen şiddete maruz kalan pek çok Hıristiyan’a Tanrı’nın, cesaret, sadakat ve kötülüklere iyilikle cevap vermesini diliyoruz” dedi. Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi’nden olan Kardinal Angelo Amato’nun, 800 Otrantolu’nun, İtalya’yı, Katolik ve Hıristiyan kimliğini koruduğunu belirten ifadeleri de basına yansıdı.

Kaynaklar:

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c.II, Ankara

İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.I, İstanbul, 2011.

Feridun M. Emecan, Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, İstanbul, 2009.

İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İstanbul,  2007.

V.L., Mirmiroğlu, Fatih’in Donanması ve Deniz Savaşları, İstanbul, 1946.

 

OTRANTO ZAFERİNİN ARDINDAKİ GERÇEK!

Reha Bilge

1953’te Ankara’da doğan Reha Bilge, Galatasaray Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. “Sur ve Sultan”, “Dervişler ve Sultanlar” gibi romanların, “Siyah Beyaz Arasında Türkiye ve Avrupa” adlı kitabın yazarıdır. “1514 Yavuz Selim ve Şah İsmail” adlı eseri, Batı Asya coğrafyasında ortaya çıkan derin fay hatlarını ve günümüze uzanan sonuçlarını analiz etmektedir. Reha Bilge’nin 2012 yılında yayımlanan, “II. Bayezid, Deniz Savaşları ve Büyük Strateji” adlı kitabı, farklı bir 2. Bayezid portresi çizmektedir. Yine 2012’de yayımlanan, Matrakçı Nasuh’un “Tarih-i Sultan Bayezid” adlı eseri, bir Mertol Tulum ve Reha Bilge ortak çalışmasıdır.

Yeni Papa I. Franciscus, Otranto’da 15’inci yüzyılda Türklere karşı savaşmış 800’den fazla İtalyanı, ‘aziz’ ilan etti. Olayın gazetelere yansımasıyla Türk kamuoyu haberi, garip bir sessizlikle öğrendi. Aradan 533 yıl geçtikten sonra Otranto ve azizleri nereden çıkmıştı? Otranto neydi? Orada neler olmuştu? Yüzyıllar önce yaşamış insanlar, durup dururken neden aziz yapılmıştı? Yeni Papa’nın neden Otranto konusunu hatırlamış veya hatırlatmak istemişti? Otranto acaba neyin simgesidir ve ne ifade etmektedir?

Bir meydan okuma

Papa’nın bu kararının bir rastlantı olmayıp, bir amaç çerçevesinde alındığı, bir mesaj verilmek istendiği tahmin edilebilir. Olayın arka planında, büyük Fatih döneminde gerçekleştirilen bir deniz seferi yatmaktadır. Lâkin Otranto, bir askeri karşılaşmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor olmalıdır ki Papalık yüzyıllar sonra anımsamak gereğini duymuştur. Otranto seferi için Akdeniz’de, 15 ve 16’ncı yüzyılda, Türklerle Venedikliler arasında oynanan büyük stratejik oyunun ayrılmaz bir parçasıdır demek mümkündür. 1470 yılında, yani Fatih döneminde, Eğriboz alınmıştır. Burası önemli bir üstür ve Venedik’in Akdeniz’deki çıkarlarına karşı ciddi bir darbe olarak görülmektedir. Venediklilerin buna yanıtı, Kıbrıs üzerindeki egemenliklerini pekiştirmek ve tahkim etmek olmuştur. Otranto seferi de, stratejik bağlamda, Fatih’in riskli, lâkin cesur ve kapsamlı bir karşı hamlesidir.Otranto, İtalya çizmesinin altında, o zamanki Napoli Krallığına ait dilimizde Apolya veya Pulya’da denilen- Puglia bölgesinde yer almaktadır.

Yayılma stratejisi

Üstelik, Türklerin, Akdeniz’de, belki de bu çapta gerçekleştirdiği ilk çıkarma harekâtı denemesidir. Sefer, Akdeniz’deki deniz savaşları, deniz üstünlükleri ve yayılma stratejisi bakımından, tam anlamıyla bir stratejik meydan okumadır. Arkasında geniş bir hayal gücü, yüksek bir cesaret, üstün bir kurmay yeteneği gizlidir. 1480 yılında, Fatih’in emriyle başlayan sefer, ünlü Gedik Ahmet Paşa komutasında yürütülmüştür. Hem bir deniz, hem de bir kara üssü niteliğindeki Otranto’ya denizden ulaşmaya çalışmak, o dönemin Türk yayılma stratejisi açısından doğru karardır. Çünkü İtalya’nın kuzeyinden, kara yoluyla oraya ulaşmak, bol engelli, engebeli ve pahalı bir hedeftir. Yani, oraya bir çıkarma harekâtı yapılmasıdır. Fatih Sultan Mehmet ve yetenekli komutanı Gedik Ahmet Paşa’nın, başarıyla uyguladıkları plan tam da budur. Gedik Ahmet Paşa, 1480 Temmuzunda, 132 gemiye bindirilmiş, 18.000 kişi olduğu tahmin edilen bir kara kuvvetiyle harekete geçer. Çıkarma yapılır. Ardından, on beş gün içerisinde Otranto ele geçirilir.

Tarihsel boyutu

1481 yılında Fatih’in ölümüyle, Şehzade Cem, ağabeyi 2.Bayezid’e karşı ayaklanmış; o yüzden İstanbul’daki siyasal irade felç olmuştur. İktidar mücadelesi içerisindeki 2.Bayezid, Gedik Ahmet Paşa’yı yanına çağırmak zorunda kalmıştır. Komutansız kalan, denizden hiçbir destek alamayan Otranto’daki kuvvetler  yenilmiş ve dağılmıştır. Sonuçta Türkler Otranto’da ancak on beş ay kadar dayanabilmiştir. Bu kadar kısa süren ve Türkler açısından yenilgiyle sonuçlanan bir olay, Papalık tarafından, neden 533 yıl sonra gündeme alınmaktadır?

Otranto’lu azizlerin kilit sorusu işte budur. Otranto bir simgedir. Papalık açısından onu asıl unutulmaz kılan savaşın kendisi değil, oylumu ve tarihsel boyutudur. Daha doğrusu Papalık açısından temsil ettiği tehlikedir. Roma’nın, hiç beklenmedik bir noktadan tehdit altına girmesi; İtalya’nın ve Batı Akdeniz’in Türk egemenliği altına girmesi riski, Papalık bilinci açısından asla unutulmaması ve tekrarlanmaması gereken bir husus olarak, Otranto azizleri olayıyla gündeme getirilmektedir.

Ortak ticari alan

Otranto projesinin kalıcı olması halinde, Akdeniz’in ve Avrupa’nın bütün stratejik, demografik ve kültürel dengeleri değişecektir. Tıpkı İstanbul’un fethinde olduğu gibi, tarih başka bir derin mecrada akacaktır. Eğer Otranto üzerinden Roma, orta İtalya ve muhtemelen kuzey İtalya, Türkler tarafından ele geçirilmiş olsa idi, Akdeniz ve Avrupa tarihinde derin bir kırılma yaratacağını söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Başarılı olması halinde, Otranto projesi, “pax-romana” gibi, belki Akdeniz’in bütününü kapsayan bir çeşit “pax-turcica” yaratacaktır.Endülüs, Avrupa ve Türkiye’nin dinamikleri köklü değişikliklere uğrayacaktır. Endülüs uygarlığı büyük bir olasılıkla yok edilemeyecektir. Doğu ve Batı Roma herhalde aynı yönetim altında yeniden birleşecektir. Katolik ve Ortodoks Kiliseleri, doğu ve batı Hıristiyanlarıyla Müslümanlar aynı imparatorlukta birlikte yaşayacaktır. Bunu da ötesinde, zenginlik ve jeopolitik güçler dengesi, büyük bir olasılıkla Akdeniz’de kalacak, bu deniz Türkler, İtalyanlar, Araplar, Güney Slavlar, Yahudiler ve diğerlerinin ortak ticari alanı olmaya devam edecektir.

Senaryo

Bu şimdi tasavvur edilmesi mümkün olmayan, farklı bir Akdeniz imgesidir. Aynı senaryonun devamı da farklı bir Avrupa ve farklı bir “Avrupa Birliği” kompozisyonudur. İşte Otranto’yu Papalık için unutulmaz kılan, 533 yıl sonra bile ürküten, telaşa sürükleyen de budur. Farklı bir Akdeniz ve farklı bir Avrupa ihtimalinin düşleri işgal etmesi. Tabii ki gerçek başkadır. Ama, Otranto azizlerinin icat edilmesinin arkasında tam da bu senaryo yatmaktadır. I.Franciscus ile birlikte Papalık, bu senaryoyu kötümserlik ve endişeyle okumaktadır. Böyle bir okuyuşun şimdi gündeme gelmesi pek hayra alamet değildir. Umalım ki, krizlerle boğuşan Avrupa’da, “Otranto Azizleri” yeni bir “ortak düşman” simgesine yol açmasın. Çünkü Avrupa’da, “Türk karşıtı” yeni ırkçı bir söylemden çok, istikrar ve işbirliğine ihtiyaç vardır..