ŞEYTANDAN NEDEN SIĞINIRIZ?


SUÂL: Şeytandan sığınmakta, Allah isminin kullanılıp, diğer isimlerin kullanılmamasının hikmeti nedir? Ya’nî bunda bir hikmet var mıdır?

CEVÂB: Bunun hikmeti, Allah isminin, Allah Teâlâ’nın bütün isimlerinin hakîkatlerini cami’, toplayıcı olmasıdır. İblis, hazreti isimleri bilir. Eğer Allah Teâlâ kuluna, Rahîm, yahud Müntekîm ismi ile istiâze emretse, İblis, o kula gelip, Vâsi’, yahud Mecîd isimleri olduğunu vesvese eder. Bunun için Allah Teâlâ, iblise, kulun kalbine daha cami’ bir isimle girmemek için, bütün esmâi ilâhiyye yollarını kapattı.

SUÂL: Bu huzurda İblisin adını anmak pislik bulaştırmak olmaz mı?. Allah Teâlâ’nın huzurunu ondan tenzîh lâyık olmaz mı?

CEVÂB: Bu huzurda, ya’nî namazda, Allah Teâlâ’nın bize, Şeytanın ismini söylememizi emretmesi, bizi Hak Teâlâ’nın müşahedesinden çıkaran şeytanın vesvesinden korunmamız için, bize olan şefkatinin çokluğundandır. Bu şefkat olmasaydı, temiz huzurunda, bu la’înin ismini söylememizi emr etmezdi. O halde bu, hafîf, kolay ile zoru gidermek kısmındandır.

SUÂL: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ma’sûm olduğu halde, o’na şeytanından sığınması için emr etmesinin hikmeti nedir?

CEVÂB: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, onun vesvesesi ile amelden ma’sumdur, şeytanın hâzır olmasından değil. Nitekim Allah Teâlâ’nın, Hac sûresi elli ikinci: «Ey Resulüm, biz senden evvel hiç bir Resul ve hiçbir Nebî göndermedik ki, o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şübheler karıştırmasın. Ancak Allah, peygamberleri vahy sureti ile korur. Böylece Allah, şeytanın bıraktığı şübhe ve fitneyi giderir…» âyeti buna işarettir. Demek ki, peygamberlerin hepsi, şeytanın vesvesi ile amel etmekten ma’sûmlardır, vesvesesinden değil. Bunun ümmetine teşrî için olması da mümkündür. Çünkü ümmetin büyüğü de, avamı da ma’sûm değillerdir. Bunun için imamlar, bir veya çok olmasında değil, şeytandan Allah Teâlâ’ya sığınmanın müstehab olduğunda ittifak etmişlerdir. Birden fazla olması, insanların ihtiyatı içindir. Allah Teâlâ, bu ümmete, kendi dîninde çok şefkatli olan imamlardan razı olsun. Âmin, âmin, âmin!

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İmamlardan, yalnız birinci rek’atta bir defa e’ûzü okunur diyenin vechi, namaz kılana hüsn-ü zandır. Zira onun azminin çokluğundan, şeytan ilk okuyuşta ondan kaçar ve bir daha gelmez. Eğer bu namaz kılan kimse, bu imama, şeytan bana tekrar tekrar geliyor dese, elbette, her defasında, ya’nî her rek’atta, e’ûzü okumasını emr ederdi. Çünkü bunda ihtiyat daha çoktur. Her rek’atta e’ûzü okunur diyen imamların vechi budur. Bu da, o namaz kılan hakkında bir sü-i zan değildir. Burayı iyi anla ve burada iyi düşün! Çünkü bunu kitaplarda bulamazsın. Bununla, İmamların sözlerinin arasını bulmak ele geçer ve tâlib bunu bilmekle imamından başkasının sözüne zaif demekten kurtulur. Herşeyin en doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

Sh:242

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı  Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

NAMAZDA NİYE DÜNYEVİ DUYGULAR KALBE GELİR?


Bunu şöyle açıklarız: Kıyam, rükû’a göre, rükû’ da secdelere göre uzaklık yeridir. O halde kul, kıyamda, Rabbine münâcâtı, Onun kelâmı ile uzun ederse, huzûri ilâhîden ona, ta’zîm ve heybet şimşeği zahir olur ve bunun için eğilir. Allah Teâlâ ona rükû’u ihsan eder. Rükû’a varınca, ona Allah Teâlâ’nın azametinden, kıyamdaki münâcâtı esnasında vâki’ olandan daha kuvvetli bir şey tecellî eder. Allah Teâlâ, oha, secdelerde tecelli edecek azametinin tecellisine katlanmağa hazırlanması için, başını rükû’dan kaldırması ile rahmet eder. Rükû’dan bu baş kaldırma olmasaydı, cismi eriyebilir ve secdelere dayanamazdı. Sonra secde edip, bu halde iken kendisine, rükû’dakinden daha kuvvetli ve büyük bir tecellî olunca, Allah Teâlâ, ona, rahmet olarak, başını secdeden kaldırıp, iki secde arasında rahatlaması ve ikinci secdedeki tecellînin azametine katlanmağa katlanabilmesi için oturmasını emreder. Bu, Allah Teâlâ’nın husûsî tecellîlerindendir. Zira ikinci secdedeki tecelli, birincisinden büyüktür. Üçüncüsündeki de böyle büyüktür… ilâ nihâye. Bunun için, Şerîatin sahibi, hakikî namaz kılana, rahmet olarak, secdeden başını kaldırdıktan sonra dinlenme oturmasını sünnet eyledi. Eğer ikinci secdeden başını kaldırır kaldırmaz, istirahat için oturmağı değil, hemen kalkmağı emretseydi, dayanamazdı. Bu hüküm, hakîkî namaz kılan içindir. Ama şekil olarak, âdet olarak namaz kılan, bildirdiğimiz şeylerden birini tatmaz. Onun için, Şerîatin sahibinin yaptığına katlanarak, Onun yaptığı gibi yapmak yetişir.

Üstadım Abdülkâdiri Deştûtî’den (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Allah Teâlâ’nın rahmetindendir ki, kulunu, kendi huzurunda, namazda, uzun kıraat ile çok kıyamda durmak ve rükû’ ve secdeleri uzun yapmak ve kıyamı kısa yapmak arasında serbest bıraktı. O halde, Allah Teâlâ’nın huzurunda, rükû” ve secdeleri uzun yapamayan, kıyamı uzun, rükû’ ve secdeleri kısa yapmakla memurdur. Yakınlık makamı olan rükû ve secdelerde uzun süre kalabilen ise, rükû’ ve secdeleri uzun yapmakla memurdur. Bu da, Rabbine uzun zaman münâcâtla ni’metlenmesi, şereflenmesi içindir. Ve bunu büyük bir ni’met bilerek, o zaman, onun için, kendine ve din kardeşlerine dua etme vakti olur. Ayrıca, hayâtından da, kalbini Rabbine karşı toplamağa sebeb olur. Bir defasında, kalbimde, Allah Teâlâ’nın heybeti öyle yerleşti ki, Allah Teâlâ’dan, bunun örtülmesini istedim. Öyle oldum ki, ne zaman Onu, huzurunda dururken, yahud rükû’ ve secdede iken ansam, kalayın ateşte erimesi gibi, kemiklerimin eridiğini hisseder ve Allah Teâlâ’dan, dayanamadığını için, rahmet olarak, bunu benden kaldırması için, bir perde ile bu hâlin örtünmesini isterdim.

Kardeşim Efdalüddinden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Kula, Allah Teâlâ’yı müşahededen örtü, perde gelmesi, dayanamayanlara rahmet, ariflere ise azâbdır. Çünkü dayanamayanlar perdelenme zamanında rahatlarlar, arifler ise azâb çekerler.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Kalbine rükû’ ve secdelerde dünyâ düşüncesi gelmek, Allah Teâlâ’nın mü’min kuluna rahmetidir. Çünkü bu huzur, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem vârislerine, Kabe kavseyn huzuruna yaklaşmadır. O halde herkes orada çok duramaz, yahud bu huzurda kulun rükünlerine verilen tecelliye herkes dayanamaz. Allah Teâlâ, bir kuluna bu huzurda rahmet etmek murâd edince, dünyadan, mahlûkattan kalbine birşey getirir. Çünkü mahlûkatta, bu azameti müşahededen perdelenmek kokusu vardır. Bu düşünce, kalbe getirme olmasaydı, kemik ve eti erir, mafsalları [eklem yerleri] kopar, yahud tamamen helak olurdu.

Nitekim Seyyid Abdülkadiri Geylânînin (radıyallahü anh) talebesinde olmuştur. Şöyle ki, secde etmiş ve helak olmuştur. Hattâ eriyip, toprak üzerinde bir damla su olmuştur. Abdülkâdiri Geylânî onu bir pamukla almış ve toprağa gömmüş ve: «Sübhânallah, kendisine olan tecellî ile, aslına rücû’ etti» buyurmuştur.

Bu anlattığımızı kuvvetlendirenlerden birisi de, bazı yollarla bildirilen Mi’rac hadîsleridir. Şöyle ki, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’nın husûsî huzuruna dâhil olunca, Allah Teâlâ’nın heybetinden titrer ve hafîf bir rüzgârın kandili, mumu, söndürmeyip, sağa sola yalpalattığı gibi, bir hâlde duramazdı. O anda, Ebûbekrin (radıyallahü anh) sesine benzer bir ses işitti: «Ey Muhammed dur, Rabbin salât ediyor.» diyordu. Halbuki, Allah Teâlâ’yı, bir şânı diğer şânından meşgul etmez. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, bu ses ile rahatladı ve kendinde bulduğu korku, ondan gitti ve bundan sonra: «Allah Teâlâ ve melekleri sana salât eder» kelâmının ma’nâsını anladı ve bunu hatırlar oldu. Bu sesi duyması, insanların, Allah Teâlâ’nın tecellilerine dayanmada en kuvvetlisi olduğu halde, ona takviyye ve kuvvet oldu. Çünkü o, huzurun çocuğudur, huzurun imamıdır, huzurun kardeşidir ve Allah Teâlâ’nın azametini bilenlerin en büyüğüdür.

Sh. 250

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı   Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

NAMAZDA NİYE SESLİ VE GİZLİ OKURUZ?


SUÂL: Yağmur yağmaması gibi şeyler Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu şeyler olduğu halde, yağmur duası namazında imamın sesli okumasının hikmeti nedir?

CEVÂB: Bunda sesli okumak, Allah Teâlâ’ya karşı tezellül ve alçalmanın izhâr edilmesidir. Aynı zamanda, insanlar suya muhtaçdırlar, su olmayınca muztar durumdadırlar. Muztar durumda olanın, hacetini istemek için, sesini yükseltmesinde ve bundaki ma’zeretinden dolayı, hacetini elde etmek sebeblerine yapışmasında bir zorluk yoktur. O, hâkim döğdüğü zaman, bağırıp imdâd istiyen kimse gibidir.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İnsanların çoğunun kalbleri, geçim derdi ile meşgul olmasaydı, gündüz namazlarında kalblerine tecellî eden Allah Teâlâ’nın haşyetinin azametinden düşüp ölürlerdi.

SUÂL: Gece ve gündüz cenaze namazlarında, gece de cehrî okumaz diyene göre, sesli okunmak istenmeyişinin hikmeti nedir?

CEVÂB: Cenaze namazında, imamın ve yalnız kılanın, cema’at gibi sessiz okuması, ölüye karşı olan şiddetli üzüntüleri, ölü sahibinin büyük acılarına katıldıkları, ölümü hatırlamaları, kabir ve sonraki korkuları düşündükleri içindir. Bunun için, cenaze ile giderken, yürüyenlere rahmet olarak, susmak sünnet oldu. Eğer şerîatin sahibi, sesli okumağı veya zikri, onlara yükleseydi, bu onlara meşakkatli, zor gelirdi. O ise, ümmetine zorluk buyurmaktan beridir. Alimlerimiz, insanların kalblerinin ölüyü, ölü sahibini düşünmeyip, dünya ehlinin hikâyelerini anlattıkları, hattâ cenaze ile oldukları halde birinin güldüğünü görünce, cenazenin önünde, yüksek sesle zikredenlere ma’nî olmada kolaylık göstermişlerdir. İnsanların bu hâle düştüklerini görünce, insanlara zikr etmelerini takrir ettiler. Bunun, böyle bir yerde, boş konuşmaktan iyi olduğunu gördüler.

Kardeşim Efdalüddînden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Cenaze ile yürümede sükût sünnettir. Çünkü Allah Teâlâ, oradakilere kahr ile tecellî etmektedir. Öyle ki, kâmil bir mü’min konuşamaz. Bunun için, onlara sükûtla emrolunmak, Allah Teâlâ’dan onlara bir rahmettir. Muhakkak ki, Allah Teâlâ insanlara raûf ve rahîmdir, ya’nî çok şefkatli, çok merhametlidir. Bunu bil ve sana söylediklerimin hepsini iyi düşün. Çünkü çok güzel bilgidir, kitablarda bulunmaz.

Biri de, İmamların, rükû’ tekbîri meşrû’dur ittifakı ile, Sa’îd bin Cübeyr ve Ömer bin Abdülazîz’in: «İftitah tekbîrinden başka tekbîr yoktur» sözleridir. Birincisi teşdîd, ikincisi tahfîfdir. Böylece iş, ya’nî mes’ele, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, tekbîr, Allah Teâlâ’nın huzuruna her çıkışta matlubdur, iyidir. Şübhe yoktur ki, rükû’daki huzur, kıyamdaki huzurdan, Allah Teâlâ’ya yakınlık huzuruna daha yakındır. Sanki namaz kılan, namazdaki ilk hâli gibi, yeni bir adım daha ileri atıyor. Bu avama yahud her an yeni makamlara yükselen büyüklere mahsûstur. Nitekim hazreti Saîd ve Ömerin (radıyallahü anhümâ) yakınlık mertebelerinde ilerlemiyen büyükler hakkındadır. Yahud bir hadde kadar varmış ve Allah Teâlâ, zâtında ziyâdelik kabul etmez bilenler içindir. O halde, daha namazın başında, kendilerine Allah Teâlâ’nın kibriyâsı zahir olanlar; huzurları, namazın sonuna kadar devam edenlerdir. Herkesin bir görüşü, vechi vardır.

Biri de, İmam Ebû Hanîfenin, rükû’ ve secdelerde tumâninet [uzuvların hareketsiz olması] vâcib değil, sünnettir kavli ile, üç imamın, bu iki yerde tumâninet vâcibdir kavilleridir. Birincisi tahfîf, ikincisi teşdîddir. Böylece mes’ele, Mizanın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, insanların çoğunun, rükû’ ve secdelerde kalblerine vâki’ olan tecellîye dayanamamasıdır. Onlardan biri, orada itmi’nan bulursa, yanar. İkinci kavlin vechi, büyükler, Allah Teâlâ’nın azametinden devamlı gelen tecellîlere dayanabilirler. O halde birincisi, zaif olanları, ikincisi kuvvetli olanları öngörmektedir. Herbirinin ehli vardır.

Biri de, üç imamın, rükû’ ve secdelerde tesbîh sünnettir kavli ile, İmam Ahmedin, birer defa tesbîh vâcibdir kavlidir. Tesmî’de ve iki secde arasında duada da söz böyledir. Ancak, ona göre, bunu unutarak terk ederse, namazı bozulmaz. Birincisi tahfîf, ikincisi teşdîddir. Böylece mes’ele, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, namaz kılana, ıükû’ ve secde hallerinde, tecellî eden Allah Teâlâ’nın azameti ve bunun karşısında tam bir alçalmanın, ya’nî Allah Teâlâ’nın karşısında küçülmenin hâsıl olması ve bunun için, namaz kılanın bedeni ve kalbi ile, tesbîhe ihtiyâcı kalmamasıdır. Ayrıca demişlerdir ki, ma’sûm olmıyan kimsenin tesbihi, yaralamadır, ayıblamadır. Ya’nî bu, Cenâbı Hakka bir noksanlık getirme düşüncesini gerektirebilir. Böyle bir noksanlık Var veya muhtemeldir ki, hak Teâlâ’yı ondan tenzîhe çalışıyor düşüncesine yol açabilir. Bu büyüklere mahsustur. İkincisi ise, noksanlık lahık olma düşüncesi olabilen ve Allah Teâlâ’yı bundan tenzîhe ve berî kılmağa muhtâc olan avama mahsûstur, bu onlarca karar kılınmış olmasa da böyledir. Böyle olanlara düşünce ve vehimlerini bu tesbîh ile koğmaları için vâcib olur. Büyükler böyle değildir. Onlardan biri, Sübhânallah dediği zaman, Allah Teâlâ’nın isimlerini okur gibi söyler, avamda hâsıl olan vehmi gidermek şeklinde değil. Bazan büyüklerde de, avam gibi, çok zayıf bir vehim bulunabilir. Bunun için onun hakkında tesbîh, vâcib değil müstehab olur. Bununla çok zaif olan o vehmi de, Allah Teâlâ’nın tenzihinde yok eder. Bu çok azın dışında, ancak peygamberler (aleyhimüsselâm) kalırlar.

Sh:253

**

SUÂL: Gündüz tecellilerine dayanabildikleri halde, güneş tutulması namazında büyüklerin sessiz okumasını niçin söylediniz?

CEVÂB: Onda korkutma olduğu için, büyüklerde, avam gibi, gizli okumakla emr olundular. Çünkü güneş tutulması, Allah Teâlâ’nın, kullarını korkuttuğu âyetlerinden, alâmetlerinden biridir. O halde, onda, gündüz tecellîsinden artık birşeye daha ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, büyükler, ümmetlerine, ağlama, korku ve Allah Teâlâ’dan haşyette teşrî’ ile memurdurlar. Kalblerinde, bu, vâki’ olmasa da, onların eshabını bunun üzerine onlara tâbi’ kılmak için bu halde olunuz demektir. Abdullah bin Ömerin (radıyallahü anhümâ): «Ağlayamazsanız, zorla ağlayınız» sözü buna yorumlanır. Ya’nî etba’ı olan arifler içindir. Mutlak değildir. Anlamış oldun ki, güneş tutulması namazında, büyüklere sesli okumanın tekiîf edilmemesi, gündüzün kalblerine tecellî edene ilâve olanın büyüklüğü içindir. Buradan ay tutulması namazında cehri okumanın hikmeti bilinmiş olur, her ne kadar o da, Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu âyetlerinden, işaretlerinden ise de. Ama bu gece olmaktadır. Gecenin tecellîsi ise, gündüz tecellîsine göre hafîftir, yahud ay tutulmasındaki âyetin, alâmetin, güneş tutulmasındakinden zaif olmasıdır. Çünkü ay, keşif sâhiblerine göre, ışığını güneşten almaktadır, güneş aydan değil. Aynı şekilde, Allah Teâlâ’nın tecellîsi geceleyin lütf iledir. Bunun delîli, gecenin ikinci yarısı için Allah Teâlâ’nın buyurduğu: «İstiyen yok mu, istediğini vereyim; tevbe eden yok mu, tevbesini kabul edeyim; istiğfar eden yok mu, mağfiret edeyim; derdi olan yok mu, derman vereyim!» hadîsi kudsîdir. Kullarına böyle buyurması, ancak onları kendi hitabına hazırladıktan, gizli  açık ona yalvarmalarından sonradır.

Üstadım Abdülkâdiri Deştûtîden (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Hak Teâlâ’nın bu dünyadaki azametle tecellisi, lutf ve rahmetle karışıktır. Eğer Allah Teâlâ, sırf celâli ile tecellî etseydi, kimse tahammül edemezdi.

Sh:255

 

SUÂL: Yağmur yağmaması gibi şeyler Allah Teâlâ’nın kullarını korkuttuğu şeyler olduğu halde, yağmur duası namazında imamın sesli okumasının hikmeti nedir?

CEVÂB: Bunda sesli okumak, Allah Teâlâ’ya karşı tezellül ve alçalmanın izhâr edilmesidir. Aynı zamanda, insanlar suya muhtaçdırlar, su olmayınca muztar durumdadırlar. Muztar durumda olanın, hacetini istemek için, sesini yükseltmesinde ve bundaki ma’zeretinden dolayı, hacetini elde etmek sebeblerine yapışmasında bir zorluk yoktur. O, hâkim döğdüğü zaman, bağırıp imdâd istiyen kimse gibidir.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: İnsanların çoğunun kalbleri, geçim derdi ile meşgul olmasaydı, gündüz namazlarında kalblerine tecellî eden Allah Teâlâ’nın haşyetinin azametinden düşüp ölürlerdi.

Sh: 256

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

 

KADIN YÜZÜNÜN GİZLİ SIRRI


İmam Mâlik, Şafiî ve iki rivayetinin birinde, Ahmed’in hür kadının yüzünden ve elinin içinden başka bütün vücûdu avrettir kavli ile, Ebû Hanîfe’nin, yüzü, eli ve ayağının içi hariç, her yeri avrettir kavli, ve İmam Ahmed’in diğer rivayetinde, bilhassa yüzü avrettir kavlidir. Birincisinde setr, örtü konusunda teşdîd vardır. İkincisi tahfiftir. Üçüncüsü teşdîddir. Böylece iş, Mîzânın iki mertebesine râci’ oldu. Birinci kavlin vechi, ittiba’dır. İkinci kavlin vechi, ayakları örtmenin vâcibliğinin çıkarılması ile genişliktir. Üçüncü kavlin vechi, kadınların yüzlerinin fitne ve kötülük için, en göze batan yeri olmasıdır. Yüzün ve namazda açılabilmesi caiz olan diğer yerlerin açılmasının vâcib olması ve şerîatin sahibinin bunları öngörmemesindeki sır, kadınların bu güzel örtü içinde, yüzlerinin açık olmasının, ariflere Allah Teâlâ’yı hatırlatmasıdır. Onun, bunu kadınlara emretmesi, kendisinden haya ettiğini ve Ona karşı edebli olduğunu iddia edenlere, hüccetin ikamesi, iddialarının doğruluğunu isbatlamak ve huzurundaki haremine bakana kızmak içindir. O halde kimi ona bakarken, kalbi ile Allah Teâlâ’nın celâl ve cemâlini müşahede eder, kimi de fâsık gibi, namazda huzûri ilâhide durmuş o temiz kadının yüzünden nefsine hırsızlıkla meşgul olur ve Allah Teâlâ’nın, kendisini gördüğüne aldırmaz. Çünkü edeb sahibi, kadına bakandan önce gelir. Bu da, âdetinin hilâfına yüzü açık olup böylece yanında olanın murakabesi ile kendine gelir. Çünkü Allah Teâlâ’nın huzûrundaki hür kadın, aslan yuvasındaki, dişi aslanın yavrusu gibidir. Ve elbette Allah, her misâlden yüksektir. İşte, daha önceki bâbda da işaret edildiği gibi, kadının namazda, hacda ihram giyince ve umrede yüzünü açmasının sırrı budur.

Sh: 271

Hür kadının namazda yüzünün ve elinin içinin açık olmasında, ariflere göre, Allah Teâlâ için büyük bir ta’zîm vardır. Ariflerden biri buyurur ki, o Allah Teâlâ’nın huzurunda ve korumasındadır. Hiç bir kimsenin, hiç bir şekilde başını kaldırıp, ona bakması caiz değildir. Aslan yuvasındaki aslan yavrusu gibidir. İhramda yüzünü açmasındaki sır da aynıdır. Çünkü o anda kadın, Allah Teâlâ’nın husûsi huzûrundadır. Kadın namazda ve hacda yüzünün açık olması, kuş avladıkları tuzaktaki yem gibidir. O halde, Allah Teâlâ’nın muhafaza ettiği, koruduğu kimse, o huzuru yüce tutar ve namahrem [yabancı] kadının ve namaz kılan kadının yüzüne, huzurunda bulunduğu Rabbine karşı edebi gözeterek, hiç bir zaman bakmaz. Allah Teâlâ’nın şakî kıldıkları, bundan gafil olurlar. Bakarlar ve Allah Teâlâ’nın cezasına müstehak olurlar. Buradan giderek, âlimler, kadınlar ihram giyince, avam o, Alllah Teâlâ’nın huzurunda iken, Ondan izinsiz, ona bakıp cezaya çarpmasın diye, menâsiki hac esnasında yüzlerine örtü koymalarını emretmişlerdir.

Yine ondan duydum. Buyurdu: «Arif, âdetin hilâfına, şerîatin emrettiği, bir şeye bakınca, en önce hikmetine bakar ve Allah Teâlâ’dan hikmetini bilmeyi ister. Bizim bu bildirdiklerimiz, bu hususta, hikmetler cümlesindendir. Bunu iyi düşün, çünkü çok güzeldir.

Sh:237

Not: Bu sırrı hacıların çoğu bilmediğinden hac yolunda kadınların yüzlerine baktıklarından birçoğu cezaya çarpılmıştır. Namaz kılan ve ihramlı olan kadının yüzüne bakmaktan sakınmak gerekir.

**

Din büyükleri, kadında, Allah Teâlâ’nın, hazreti Âişe ve Hafsaya karşı, Resulü Muhammed aleyhisselâma yardımcı olarak, kendini, Cebrâili, sâlih mü’minleri ve melekleri tutan bir bâtın, ya’nî öze âid kemâl yüzü, hâli görmüşlerdir. Kadının o kemâlinden biri de, dünyânın en büyük hükümdarının, vika zamanında, ona secde hâline gelmesidir. Biri de Meleklerin haya yönünden en güçlüsü, kadınların nefeslerinden yaratılmış olanlardır. Yine kadının kudretindendir ki, şehveti erkeklerin şehvetinden yetmiş kat daha fazla olduğu halde, içinde bulunan vika, cima’ arzusunu erkekten daha çok gizler. Kadında bunun gibi, daha nice sırlar vardır.

Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Allah Teâlâ’nın, Tahrîm sûresi dördüncü: «Eğer, kıskançlık ederek, Peygamberin aleyhinde birbirinizle yardımlaşırsanız, bilmiş olunuz ki, Allah Onun yardımcısıdır, Cebrail de, Mü’minlerin sâlih olanı da… Bunların ardından tün melekler de ona yardımcıdır» âyetinde düşünen, bilir ki, Muhammed aleyhisselâm, ubûdiyyet, kulluk makamında, mutlak olarak, en yüksek, en kâmil ahlâkta idi. Bunun için, Allah Teâlâ, ona bu büyük yardımı yapmak istedi. Bundan daha fazlası anlatılamaz. Ebû Hanîfenin kavlinin vechi, kadının nakıs oluşu ve tabi’î olarak ona meylin bulunmasındandır. Bu da, küçüklere mahsûstur. Büyükler de, kadınlardaki noksanlığı görmek ve şehvetle onlara meyl etmekten bir cüz bulunması sebebi ile, bununla amel etmelidirler. Allah Teâlâ, bazı mukallidlerce bilinmiyen, inceliklere el atan, sırlan ortaya çıkaran, imamlara rahmet eylesin.

Sh: 276

Kaynak: Müellifi: Ârifi Samedânî ve Kutb-i Rabbani, Abdülvehhâbı Şa’rânî, Mîzânül Kübra Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı, Terceme: A.  Farûk Meyan, Berekât Yayınevi, — 1980, İstanbul

 

THE GİVER/ Seçilmiş Kişi (2014)


Yönetmen: Phillip Noyce        

Senaryo:Michael Mitnick, Robert B. Weide, Lois Lowry          

Ülke: ABD

Tür:Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:15 Ağustos 2014

Dil:İngilizce

Müzik:Marco Beltrami

Çekim Yeri:Cape Town, South Africa

Oyuncular:  Jeff Bridges, Meryl Streep, Brenton Thwaites, Alexander Skarsgård, Katie Holmes

Özet

Amerikalı yazar Lois Lowry’nin romanından beyazperdeye uyarlanan film, ütopik bir dünya düzeninde geçiyor ve bu dünyada insanların zihinlerinde bulunan geçmişe dair anılar ve bilgiler tamamen siliniyor. Dolayısıyla artık insanların hafızalarında ne suç, ne yoksulluk ne de hastalıklar kalır. Bu geçmişi ayrıntılarıyla bilen tek kişi ise ‘The Giver’ isimli yaşlı bir adamdır. 18 yaşındaki Jonas, yaşlı adamın yanında çalışmaya başlayınca insanlığın hafızalarından silinen geçmişini öğrenmeye başlar. Zamanla bu sırların acımasızlığıyla yüzleşen Jonas’ın hayatı tam bir kaosa dönüşecektir…

Yorum:

Masonik Yeni Dünya düzeninde olabilecek ihtimallerin yorumlanması üzerine çekilmiş film. Herşeyin tek düzey olduğu renklerin kaldırıldığı yeni dünya düzeni.

Yaşlılar tarafından kurulan/korunan, dinsiz ve duygusuz bir hayat özleminin tenkidi veya olabilme aşamasının tepkiselliği ölçme için hazırlanmış bir hayat tarzının servis edilişi .

“Topluluklar Yıkımın Küllerinden İnşa Edildi.  Sınırlarımız Tarafından Korundu.  Geçmişe Ait Bütün Anılar Silindi.  Yıkımdan sonra yeni bir başlangıç yapmıştık.  Yeni bir toplum oluşturmuştuk. Gerçek bir eşitliğin olduğu bir toplum.  Kurallar ise bu eşitliğin temel taşlarını oluşturuyor.”

Filmde yani bu düzende“Ölüm”ün adı  “Salıverme- sınır dışı edilme”

 Rosemary ve bebek ilişkili konu ise ilk satanizm üzerine yapılmış “Rosemary’nin Bebeği” olan ilk  filmi hatırlatıyor. [1968 yapımı olması izlenmesini biraz zor kılsa da o yıllara göre başarılı denilebilecek kült bir film.]

Filmdeki terfi törenindeki baş yaşlının da Kadın olması “Dul Kadının Çocukları” imajını aksettirmesi yönünden gelecekteki olması istenen sistemin açıklarını/temellerini  gösteriyor.

 

 

SORMASI ZOR SORUNLARI ÇÖZMENİN FELSEFESİ


İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

(İlâhî Takdir Üzerine)

1

Bana soruyorsun Lucilius; madem dünyaya hâkim olan güç İlâhî Takdir’dir, iyi insanlar buna karşın nasıl olur da birtakım kötülüklerle karşılaşırlar, diye.

Bu sorunu bana yazımın daha ileriki kısımlarında İlâhî Takdir’in hükmü­nü ve Allah Teâlâ’nın her yerdeki varlığını gösterdikten sonra soracak olmanı yeğ tutardım; ama bu geniş konunun özellikli bir kısmını ele almamı ve açık­lamamı; bunu sana esas konuya hiç ilişmemişken anlatmamı istediğin için ben de isteğin doğrultu­sunda davranıyor, Allah Teâlâ’dan gelen bu kutsal yü­kümlülüğü seve seve sırtlanıyorum.

Daha başındayken söylemem gerekir, böylesi mükemmel bir yapının bir sahibi bulunmaksızın ayakta kalmasının, varlığını sürdürmesinin; yıldızların bir yönlendirici olmadan, bilinçsizce fa­kat böyle düzenli bir şekilde bir araya gelip hare­ket etmelerinin imkânsızlığını kanıtlamaya şim­dilik girişmeyeceğim, bunun bir anlamı yok. Yer­yüzü nesnelerinin böyle bir düzenleyici olmaksı­zın hareket etmeleri durumunda birbirlerine çar­parak yok olacaklarını; sularda ve karalarda do­ğayı devindiren ve bunca ışıkları kesintisiz, sekmesiz parlatan gücün ancak sonsuz bir kural doğ­rultusunda mümkün olabileceğini; bu işleyişin maddenin rastlantısal, serseri biçimde dolaşıp bir araya gelmesiyle meydana gelmesinin imkânsız­lığını şimdilik göstermeyeceğim. Bu büyüklüğü akıl almaz yeryüzünü düzenli bir hareket üzerin­de kararlı kılan, suların vadiler içre dolanıp dü­zensizliğe düşmeden iş görmesini sağlayan ve en küçük bir çekirdekten dev gibi canlılar doğurtan gücün maddenin bilinçsizliğiyle mümkün olma­yacağını şimdilik kanıtlamayacağım. Doğrusu böyledir; aklımızın almadığı karmakarışık hadi­seler, sözgelimi yağmurun yağması, göğün ve bulutların hep bir ağızdan gürlemesi, alevlerin dağ doruklarından fışkırması, toprağın ayakları­mızın altından kayıp yer değiştirmesi gibi şiddet­li doğa olaylarının kendi başlarına ve hep birden meydana gelmesi bütüncül bir iradeden bağımsız olabilir mi? Öte yandan bütün bu olayların ve bi­zi şaşırtan öteki doğal gelişmelerin, diyelim dal­gaların arasından yeryüzüne fışkıran kaynakla­rın; engin denizler ortasında aniden ortaya çıkan adaların da kendi artlarında birtakım özgün se­bepleri bulunuyor. Denizin önce sularını bir mik­tar çekerek kıyı topraklarını açıkta bıraktığını ve hemen sonra yeniden sularını ortaya çıkararak eski hâline döndüğünü gören bir kişi, dalgaların tesadüfi kabarmalar nedeniyle bazı zamanlar azalıp çekilerek kıyıları kuruttuğu ve bazı zaman da kabarıp gürleşerek yıkımlara neden olduğu düşüncesine kapılır. Hâlbuki o denizlerin çoğalıp azalması belli bir düzen çerçevesinde; kararlarıy­la okyanusları kabartıp taşıran ay adlı yıldıza gö­re ve düzenli zamanlarda gerçekleşir. Ne ki bü­tün bu olaylar daha uygun bir zamanda düşünül­meli; çünkü senin durumun İlâhî Takdir’in egemenliğinden şüphe duymakla ilgili değil; on­dan duyduğun bir hoşnutsuzlukla ilgili bir du­rumdur. Böyle bir durumda benim yapmam gere­ken; iyi kimselere iyi davranan Allah Teâlâ ile senin aranda bir hoşnutluk oluşturmaktır. Çünkü şeyle­rin doğası, iyi olanın iyi olana zarar vermesine olanaklı değildir. Böylelikle de, iyi insanlarla iyi Allah Teâlâ erdemler yoluyla bir dostluk ilişkisi için­dedirler.

Dostluk mu dedik?

Aksine, bir hısımlık, bir ya­kınlıktan söz etmem gerekirdi. İyi kimseler Allah Teâlâ’­dan zamanca farklı olmalarına karşın onun birer takipçisi, öyküneni, ona mümkün olduğunca ita­at eden gerçek birer dölü oldukları için; erdemler konusunda asla müsamaha göstermeyen büyük hükümdar, tıpkı katı davranışlı babaların kendi çocuklarına yaptığı gibi, iyi evlatlarını diğerleri­ne nazaran katı bir terbiyeden geçirir. Böylece, davranışları Allah Teâlâ katında sevimli görünen iyi kim­selerin yine de felaketler yaşadığını, büyük çaba­lar göstererek uçurumlarda yorulduğunu, bunu gören kötü kimselerin ise eğlenerek, gülerek, ömürlerini hazların peşinde geçirdiklerini gördü­ğün zaman; kendi oğullarımızın ahlaklı yetişme­lerini istememize karşın kölelerin çocuklarının ahlaksız olmalarından rahatsız olmadığımızı; kendi oğullarımızı hoşgörüden uzak bir terbiyey­le büyütürken köle çocuklarının ise arsız olmala­rını istediğimizi aklına getir. İşte bu aynı zaman­da Allah Teâlâ’nın da davranışıdır. İyi insan hazlar içre yaşayamaz, sürekli sınanır, güçlenir ve böylece donanmış olur.

2

“Neden birçok iyi kimse kötülüklerle karşı kar­şıya kalıyor?”

Oysa iyi kimseler hiçbir kötülükle karşı karşıya kalmaz; çünkü zıtlıklar aynı yerler­de bulunamaz. Bu kadar ırmağın, yağan yağmur­ların ve faydalı kaynakların karışmasıyla denizin tadında en küçük bir değişiklik bile olmadığı gi­bi; kötü olayların hep birden gerçekleşmesi de dayanıklı insanları yollarından döndüremez. Ruh, dışında bulunan her şeyden daha metanetli olduğu için kendi sağlamlığını daima korur ve karşılaştığı olaylara kendi inançlarına göre yön verir. Hiçbir şeyden haberdar olmayacağını söy­lemiyorum; tersine, bütün zorlukları aşabileceği­ni ve kötülükler ne çoklukta gelirse gelsin meta­netini her zaman koruyabileceğini söylüyorum.

Onun gözünde her felaket ayrı bir sınamadır. Hem öte yandan, doğrulukta karar kılmış gerçek bir insan, zorlukla da olsa tehlikeli de olsa ken­dine verilecek bir görev için her an hazır değil midir?

Hangi tembel kişi için boş oturmak bir ce­za olabilir?

Hep en güçlü olmak isteyen güreşçi­ler en zorlayıcı rakiplerle karşılaşmayı ve eğit­menlerinden kendilerine karşı bütün güçleriyle mücadele etmelerini isterler. Yenilmeleri yahut çok yıpranmaları şikâyet etmelerine asla sebep olmaz; bire bir sınamalarda herkesi yendikten sonra birden fazla rakiple aynı anda karşılaşmayı arzularlar. Yiğitlik bir rakiple karşı karşıya kal­madıkça azalır. Onun büyüklüğü ancak gösteril­diği zaman bilinebilir. İşte iyi kimseler de buna göre hareket etmelidirler; sıkıntı ve zorluklar karşısında korkuya kapılmamalı ve geri dönmemeli; kaderlerine razı olmalı ve yaşadıkları her olayı iyi tarafıyla görmeli, o olaylarda bulunan iyiliği kendi kendilerine ortaya çıkarmalıdırlar. Çünkü önemli olan, ortaya koyduğumuz şeyin ne olduğu değil, onu nasıl ortaya koyduğumuzdur.

Babalar ve annelerin evlatlarına olan sevgileri­ni başka biçimlerde gösterdiğine bakmıyor mu­sun? Evlatlarının sürekli çalışmasını isteyen ba­balar onları her sabah erkenden uyandırır, tatil­lerde bile boş gezmelerine razı olmaz ve kimi za­man terletip kimi zaman da ağlatırlar. Annelere gelince, onlar yavrularının hep yanı başlarında ol­masını dilerler, üzülüp ağlamalarına ve sıkıntı yaşamalarına asla razı olmazlar. İşte Allah Teâlâ da iyi insanlara babaların gösterdiği gibi yiğitçe bir sevgi gösterir ve şöyle der: “Zorluklarla, acı ve şiddetle yüzleşip sahip oldukları gücü iyi bilsin­ler.” Çünkü tembel bedenler iş yapamaz olur; yalnızca zor işleri becermekten değil kendi ken­dilerini taşımaktan bile aciz kalırlar. Önceden in­cinmemiş bir huzur, hiçbir zorluğa dayanamaz. Buna karşılık, zorluklara karşı mücadele etmeye alışmış bir beden, her yarayla birlikte daha fazla sertleşir ve felaketler karşısında yenilmez bir hâ­le gelir. Tökezlediği zaman bile, savaşını dizleri üzerinde doğrularak sürdürür. Allah Teâlâ iyi kimselere karşı bunca şefkatli ve sevgi doluyken, o kimse­lerin kusursuz olmalarını arzuluyorken onlara sa­vaşlarla dolu bir kader vermesi sana tuhaf mı ge­liyor?

Bense hiç şaşırmıyorum; çünkü Allah Teâlâ yi­ğit kimselerin zorluklara karşı savaş verdiğini el­bette görmek isteyecektir. Kendisine saldıran yır­tıcı bir hayvana karşı mızrağını doğrultan; bir as­lanın karşısında hiç korkmadan savaşan yiğit bir delikanlı görmek hoşumuza gitmez mi? O, sava­şını aynı yiğitlikle sürdürdükçe bizim hoşnutlu­ğumuz daha da artmaz mı? Ne ki bu çocuksu ve tecrübesiz hareketler, geçici eğlenceler Allah Teâlâ’yı hoşnut etmemiz için yeterli olmaz. İşte yarattığı eserleri koruyan ve onlara özenen Allah Teâlâ’nın gör­mek istediği soylu bir davranış, onu hoşnut edecek olan görüntü: Felaketlerle dolu kaderine karşı direnen ve mücadele eden, ona karşı yiğit­çe meydan okuyabilen bir kişi. Acaba bizim dün­yamızı gözleyen Iuppiter, Cato’nun davranışın­dan daha hoşnut edici bir manzara görmüş mü­dür? O Cato, hedefleri her defasında yerle bir ol­masına rağmen, bir yıkıntıya dönmüş ülkesinde ayakta kalmayı başarıyordu ve “Cato bir yolunu bulup özgürlüğün kapısını nerede olursa olsun tek eliyle açacaktır; dünyanın her yerini tek bir adam ele geçirmiş olsa da, kara parçaları asker­lerle, denizler donanma gemileriyle kaplanmış ve kent kapıları Caesar’ın askerlerince tutulmuş olsa da. Kendi ülkemdeki savaşta bile bir günah yüklenmeyen kılıcım en yüce ve iyi görevini er ya da geç yerine getirecek, kendi topraklarında bulunmayan hürriyeti Cato’nun ellerine teslim edecektir. Yüklen ey asil ruh, bunca zamandır kafanda kurmuş olduğun o yüce görevi. Dünya­dan yüz çevir ve henüz birbirlerinin kılıcıyla öl­müş, yerde yatmakta olan Petreius ve Iuba’yıgör. Onların kaderiyle giriştikleri bu iş çok yüce ve yiğitçeydi ancak sana yakışmaz; çünkü senin için bir kimsenin elinden ölüm istemek en az ha­yat istemek kadar alçakçadır!”

Hiç şüphem yok ki Allah Teâlâ, hıncını kendisin­den acımasızca çıkaran bu adamı başka kimsele­rin kurtulması için çırpınırken, kendine sırtını dönenlerin firar etmelerine yardımcı olurken, çabalarını öldüğü gece bile durmaksızın sürdürür­ken, asil göğsüne kılıcını saplarken, iç organları­nı parçalayıp bir kılıca hiçbir şekilde layık olma­yan yüreğini kendi eliyle sökerek çıkarırken izlemiştir. Bana göre yarası bu nedenle anlaşılmaz ve silik kaldı. Ölümsüz Allah Teâlâ onu bir defa izlemekle yetinme­mişti ve daha ağır bir görevi yerine getirmesi, kendini yeniden göstermesi için cesareti elinden alınarak yeniden çağrılmıştı. Çünkü ikinci bir ölüme ancak asil ruhlar talip olabilirler. Allah Teâlâ bu kadar asil ve görkemli bir ölümle yaşam­dan ayrılan bir talibini izlemekten bıkar mı? Ölüm­den korkanların bile hayran olacakları biçimde ölen kimseler ölüm tarafından kutsanırlar.

3

Bize kötü gibi görünen olayların gerçekte kötü olmadıklarını, sözlerimin devamında gösterece­ğim.

Öncelikle, senin adına sıkıntı dediğin olay­ların ve talihsizlik, lanet olarak nitelendirdiğin durumların, başta bunları yaşayan kimseler için ve ardından bütün insanlık için faydalı olduğunu anlatacağım. Hem Allah Teâlâ için önemli olan tek tek insanlar değil, bütün bir insanlıktır. Ayrıca, bu olayları yalnızca gönüllü kimselerin başına geleceğinden ve zorluklarla karşılaşmak istemeyenlerin ise ancak felaketlere layık olabileceğin­den bahsedeceğim. Ardından sununla devam edecek sözlerim: Yaşanan bu durumlar iyi kaderin birer belirtisidir ve insanların iyi olmasını sağlayan yasa uyarınca iyi kimselerin başına gelirler. Sözlerimin sonunda, iyi kimselerin hâline üzülmemen gerektiğine inanacak ve ikna olacak­sın. Çünkü iyi olan hiç kimse için, bizim gözü­müzde acınası olmak gerçekten acınası olmak anlamına gelmez.

İddialarımdan en çetin olanı, herhalde ilk söylediğimdir; hepimizi korkutan felaketlerin iyi in­sanlar için faydalı olması.

“Sürgün edilmek, yok­sul bırakılmak, eşinin ve evlatlarının ölümünü görmek, onurunu yitirip ayıplanmak ve bedenin zarar görmesi nasıl olur da iyi kimseler için fay­dalı olabilir?” diye soruyorsun. Eğer bu olayların iyi kimseler için faydalı olması seni şaşırtıyorsa, hastaların neşterle kesilerek, yaraları dağlanarak, aç ve susuz bırakılarak iyileştirilmeleri de şaşırtmalı. Hastaları iyileştirmek için kemiklerinin oyulduğunu, kimi zaman sökülüp atıldığını, da­marlarının koparıldığını, kesilmemesi durumunda bedeni zehirleyecek kimi organlarının kesilip ko­parıldığını bir düşün; böylelikle kimi kötü durum­ların, onları yaşayan kimseler için faydalı olduğu­nu anlayabilirsin. Bir de Herkül adına şunu dü­şün: insanların hep iyi gözle baktığı ya da arzula­dığı çok yemek, sarhoş olmak ya da öldürücü öte­ki zevklerin ve tutkuların, verdikleri bu haz karşı­lığında birçok zararları bulunduğunu da sana pe­kâlâ ispatlayabilirim. Ulu Demeter’in çok güzel sözlerinden birini daha öğrendim geçenlerde; hep kulağımda çınlıyor ve aklımdan bir türlü gitmi­yor:

“BANA GÖRE KADERİ EN KÖTÜ KİMSELER HİÇBİR FELAKET YAŞAMAMIŞ OLANLARDIR.” Çünkü, hiçbir fela­ketle karşılaşmamış bir kimse, kendini sınama olanağını hiçbir zaman bulamamış bir kimsedir. İsterse Allah Teâlâ’dan dilediği her şeyi henüz dilememişken elde etmiş olsun; ona bağışlanmış olan kader yine de kötü bir kaderdir. Allah Teâlâ, onu kaderi karşısında bir yengi (kabiliyet) hak edecek kadar kıy­metli görmemiştir. Çünkü kader, korkak kimseler­le hiçbir şekilde karşılaşmaya tenezzül etmez ve şunu söyler:

“O kimseyi karşıma almak için bir sebep göremiyorum. Çünkü karşıma çıktığı anda bütün silahlarını bırakacak ve gücümü ona karşı hiçbir şekilde kullanamayacağım; sert bir bakı­şımla bile dayanamayıp korkuya kapılacak, kaça­cak. Savaşa tutuşmaya değer kimseleri çıkarın karşıma, pes etmeye dünden razı bir kimseyle sa­vaşa girişmek bana alçakça geliyor.” Gladyatör­ler, kendilerinden daha zayıf kimselerle savaşa tu­tuşmayı utanç verici bulurlar. Çünkü onlara göre tehlikeye atılmadan elde edilen yengiler onursuz yengilerdir. Kader da tıpkı gladyatörler gibidir; ne yapar eder ve en yiğit kimselerin karşısına çıkar, ötekileri görmezden gelir, uğraşmaya değer bul­maz. Onun savaşacağı kimseler en kararlı ve en adaletli olanlardır; böylelerini karşısında görünce bütün gücüyle savaşa girişir. Mucius’u ateşle sı­nar, Fabricius’u açlıkla, Rutilius’u sürgüne gön­derir, Regilius’a işkence yaptırır, Sokrates’e baldıran içirir ve Cato’yu ise ölümle yüzleştirir. İn­sanlara önder olabilecek yüce kimseler ancak fe­laketlerle dolu bir kaderiyle belli olurlar. Mucius’unsağ elini düşmanların ateşine soka­rak kendi hatasını kendisine bizzat ödettiği için talihsiz olduğunu mu düşünüyorsun? Silahıyla alt edemediği ve elini yakarak kaçmasına neden olduğu kraldan ötürü talihsiz olabilir mi? Öyley­se talihli olmak adına ne yapabilirdi? Elini sevgi­lisinin koynuna sokup orada mı ısıtsaydı?

Devlet hizmetinden artan zamanlarda kendi bahçesini işleyen Fabricius mu talihsiz bir adam­dır? Neden; zenginlik karşısında da Pyrrhus karşı­sında gösterdiği savaş yüzünden mi yoksa? İlerle­miş yaşına rağmen zafer kazanmışken, bahçesin­den kazıp çıkardığı yaban otlarını, kendi ocağında pişirip yiyen Fabricius’un kaderi midir kötü olan? Talihli olmak için ne yapsaydı? En değerli denizlerden gelmiş balıklarla ya da en uzak diyar­lardan gelmiş kuşlarla mı beslenseydi? Midesindeki sancı artınca, doğudan ve batıdan getirilen en değerli istiridyeleri yiyip iyileşerek daha talihli mi olurdu? Avlanırken birçok insanın ölmesine sebep olan türlü hayvanlardan pişirip her birini dolu do­lu meyvelerle süsleyerek daha talihli mi olurdu?

Kendisini mahkûm eden kişilerin asırlar bo­yunca davalarında ısrarlı olacakları Rutilius mu talihsiz bir adamdır? Ne için? Kendi yurdundan sürüldüğünde de sürgün kararı kaldırıldığında da hiç istifini bozmadığı için mi? Diktatör Sulla’nın emirlerine tek başına karşı koyarak sür­günden geri dönmeyi reddettiği ve hatta daha uzak ülkelere gittiği için mi? Şöyle diyordu: “Roma’nın o altın çağını elinde tutanlar iyi bak­sın bu olanlara. Forumda akan kanı, Servillus gö­lündeki kesik senatör başlarını iyice seyretsin­ler (Bu göl Süha’nın ceza salhanesidir), kentte kol gezen canileri ve korunmaları üzerine söz ve­rilmiş olmasına karşın öldürülen binlerce Roma­lı masumu iyice seyretsinler sürgüne gidemeyen­ler.” Ne yapmalıydı? Yoksa, foruma geldiği sıra­da yolunu kılıçlarla açan Sulla, Rutilius’tan daha mı talihlidir? Konsüllerin kesilmiş başlarını hiç­bir rahatsızlık duymadan izleyen, dökülen onca kanın masrafını da hazine dairesindeki türlü oyunlarla yine devlete ödetmiş olan Sulla, daha mı talihlidir? Cornelia Yasasınıbizzat hazırla­masına karşın dökülen bunca kanın sorumlusu olan bu adam mı daha talihlidir?

Regilius’a gelince; onu bir metanet ve doğru­luk örneği yapan kader böylelikle ona ne gibi bir zarar vermiş olabilir? Bedeni çivilere geçirilmiş; yaslanayım diye döndüğü her yanında yaralar açılmış ve gözleri uykudan sonsuza kadar mah­rum bırakılmıştı. Fakat onun sahip olduğu onur, çektiği bu çile kadar artmıştı. Erdemler karşılı­ğında böylesine büyük bir bedel ödemiş olmaktan bir an bile pişmanlık duymadığını bilmiyor musun? Eğer öğrenmek istiyorsan onu iyileştir ve yeniden senatoya gönder; aynı sözleri yeniden söyleyeceğine şahit ol. Böyleyken, kadınlarını kıskanan, her gün karısından kötü sözler duyan ve bundan ötürü üzülen, uzaklardan gelen bir müziğin sesiyle uyumaya çalışan Maecenas da­ha mı talihli bir adamdır? İster şarap fıçısına dal­sın, ister teselli olmak için dalgaların sesine ku­lak kesilsin, ister kaygılarını unutmak için kendi­ni zevklerin kucağına bıraksın, rahat döşeğinde uyurken bile, çarmıhtaki Regilius kadar huzurlu uyuyamayacaktı. Çünkü erdemler uğruna sıkıntı­ları göğüslemek Regilius’un çilesini hafifletir; onu düşündüren çilesi değil çile çekmesine ne­den olan şeydir. Çektiği sıkıntılar, kendisini zevk ve mutlulukların peşinde harcamaya girişmiş Maecenas’ı Regilius’tan daha fazla etkilemişti. En azından, insanlar dünyaya Regilius olarak gelmektense Maecenas olarak gelmeyi tercih edecek kadar kötü bir hâlde değil. Yine de Ma­ecenas olarak doğmayı Regilius olarak doğmaya tercih edebilecek biri varsa, aslında söylemiyor­dur ama dünyaya Terentia olarak gelmeyi bile Maecenas olarak gelmeye tercih etmektedir.

Devletin kendi eliyle hazırladığı baldıranı bir bengisu gibi içiveren ve dünyadan büsbütün çe­kildiği ana kadar sakince ölüm hakkında konuşan Sokrates sence kötü muamele mi görmüş oldu?

Neden kötü muamele gördü?

Kanı bedeninden çekilerek soğuduğu ve damarları ağır ağır küçül­düğü için mi? Halbuki, içkileri bütün hizmetlere dünden hazır, hadım edilmiş ya da kız mı oğlan mı olduğu anlaşılmayan odalıklar tarafından, de­ğerli taşlarla süslenmiş kadehlerde yahut altın ça­naklarda, karla karıştırılarak getirilip önlerine su­nulan o adamlara baktığımızda Sokrates’i ne ka­dar da kıskanmamız gerekir! Bu adamlar ne içer­se içsin yüzlerini ekşitip kusarlar, ağızlarında acı bir safra tadı kalır. Oysa Sokrates, kendisine uza­tılan baldıranı huzurla, bile isteye içmişti. Daha önce kendisinden yeteri kadar bahsetti­ğim Cato’ya ne demeli? Bütün bir insan soyu, onun en yüksek huzura kavuştuğunu bilmelidir. Doğa, bu yiğidi karşısında öldürücü gücünü gös­terip kendini alt etsin diye seçti ve onunla savaş­mak istedi ve şunları söyledi:

“Güçlü kimselerin düşmanlığına dayanmak zordur. O hem Pompeius’la hem Caesar’la ve hem de Crassus’laaynı anda kavga etmeli. Kendinden daha aşağıda olan bir kişiye yenilmek güç bir durumdur. Onu da Vatinius alt etsin. İç savaşla baş etmek güç bir iştir. O da haklı olduğu bu mücadelesini dün­yaya karşı kötü talihine yenilmeden, kararlılıkla sürdürsün. Kendi kendini öldürmek güç bir iştir. O da kendini öldürsün. Bundan ne kazanırım? Şunu: Herkes, Cato’nun başına getirdiğim olay­ların hiçbirinin aslında felaket olmadığını anlar.

4

Zenginlik içinde yaşama hakkı bayağı kimsele­re ve yeteneksizlere de düşebilir. Ancak ölümlü kimseleri tehdit eden felaketleri ve onlardan du­yulan kaygıları yenmek yalnız yüce kimselerin yapabileceği bir iştir.

Sürekli mutluluk, fikir san­cısı olmadan geçen bir ömür, doğamızın bir tara­fından habersiz yaşamak anlamına gelir. Yüce bir kimse olsan da kaderin sana erdemlerini ortaya koyman için gerekli şartları sunup sunmadığını bilemem. Olimpiyatlara yalnız başına katılırsan ve senden başka hiçbir müsabakacı yoksa ancak tacı giyebilirsin başına; ama bu asla kabiliyet sahibi olduğun anlamına gelmez. Ben kendi adıma sa­na, yiğit bir kimseye sunduğum tebrikleri sun­mam; ancak konsül yahut preator (muhafız) olmuş adamları tebrik ettiğim gibi tebrik edebilirim seni. Çünkü büyük bir iş yapmış, rütbeni yükseltmiş­sin. Ruhunun yüceliğini ortaya koyabileceği hiç­bir sıkıntıyla henüz karşılaşmamış iyi bir kimse için de böyle düşünür ve şöyle derim ona:

“SANA ACIYORUM; ÇÜNKÜ BİR KERE BİLE ACINACAK DURUMA DÜŞMEDİN. BÜTÜN ÖMRÜN HİÇBİR RAKİPLE KARŞILAŞ­MADAN GEÇTİ VE GÜCÜNÜN BÜYÜKLÜĞÜNÜ KENDİN DÂHİL HİÇ KİMSE BİLMEYECEK.” Çünkü kendini ta­nımak isteyen kimse bunu ancak sınanarak ger­çekleştirebilir; çünkü harekete geçmeden gücü­nün nelere yeteceğini bilemezsin. Bu nedenle, bazı kimseler, bekledikleri sıkıntılara gönüllü bir şekilde atılarak, karanlıkta kaybolmak üzere olan erdemlerini ısıtacak şartları kendi kendilerine ya­ratmaya çalışmışlardır. Bana soracak olursan, na­sıl yiğit askerler savaşlardan hoşlanıyorsa, yüce adamlar da kaderlerinin kötü olaylar getirmesin­den hoşlanır. Tiberius Caesar zamanında yaşamış Triumphus adında bir gladyatör duymuştum. Dövüş şölenlerinin artık çok seyrek yapılıyor oluşundan şikayetçiymiş. “Ah, ne güzel bir çağ­dı geçip giden!” diye hayıflanıp dururmuş.

Erdemlilik hep tehlikeleri arzular ve kişiye amacı için katlanacağı zorlukları değil, onu ne için amaçladığını düşündürür. Çünkü kişinin kat­lanacağı sıkıntılar da sonunda elde edeceği övün­cün bir parçasıdır. Savaşçılar bedenlerindeki ya­ralarla övünür ve insanlara, daha iyi bir kader uğ­runda döktükleri kanlarını gururla gösterirler. Sa­vaşlardan sağ salim dönen kimseler de kahra­manca savaşmış olabilirler ancak yara alarak dönmüş olanlar herkesin gözünde daha saygın­dır. Bana göre Allah Teâlâ en yüce onur mertebesine yükseltmek istediği kişilere cesurluğunu ve da­yanıklılığını göstermesi için fırsat verdiği ve bu iş uğruna onları zorluklarla karşı karşıya bıraktı­ğı zamanlarda yardımını da esirgemez. İyi kap­tan fırtınalı havada, iyi asker ise savaşta belli eder kendini. Eğer hâli vakti yerinde bir adamsan yoksulluğa karşı nasıl bir tavır edineceğini nasıl bilebilirim ki? Eğer bütün insanlar sana karşı bü­yük bir zaaf gösteriyor ve seni her yerde övüyor­sa, rezil olmaya, onurunun zedelenmesine ve in­sanların kötü sözlerine karşı nasıl davranacağını nasıl bilebilirim? Büyüttüğün çocukların her za­man gözünün önünde duruyorsa, onların yokluk­larına katlanıp katlanamayacağını nasıl bilebili­rim? Senin başka kimseleri avuttuğunu çok duy­dum; ama kendi kendini avutup üzüntüyü kendi­ne yasaklamadıkça, bu yaptığının benim için bir anlamı yoktur. Lütfen sonsuz yaşama sahip Allah Teâlâ’nın ruhumuza heyecan verip bizi dirileştirdiği bu felaketler seni korkutmasın. Çünkü erdemleri­mizin varlığını ancak felaketler karşısında kanıt­layabiliriz. Hislerini çilesizlikten ötürü kaybet­miş olan ve sütliman, fırtınasız denizlerin huzu­runa ve sakinliğine farkında olmaksızın tutulmuş kimselerin talihsiz olduğunu söylersen yanılmazsın. Çünkü onlar, yaşadıkları her olayı ilk defa yaşayacaklardır. KÖTÜ KADER, TECRÜBEDEN YOKSUN KİŞİLERE KARŞI DAHA ACIMASIZ DAVRANIR. Çünkü bo­yunduruk, cılız bir boyun için her zaman büyük bir ağırlıktır. Deneyimsiz bir asker yaralanma korkusu duyduğu zaman rengi solar ancak daha önce savaşta bulunmuş bir asker ise kendi kanın­dan bile korkuya kapılmaz, çünkü o kanın yengi­sinin bedeli olduğunun farkındadır. Allah Teâlâ işte bu nedenle sevdiği kullarını daha dayanıklı kılar, sü­rekli deneyimlerle eğitir. Buna karşılık, bol lütuflarda bulunduğunu düşündüğümüz kullarını tec­rübesiz bırakarak güçsüzleştirir ve felaketlere hazırlıksız yakalanmalarına sebep olur. KİM OLURSA OLSUN BİR KİŞİNİN ALLAH TEÂLÂ TARAFINDAN DAHA İYİ KORUNDUĞUNU DÜŞÜNÜRSEN YANILGIYA DÜŞERSİN; ÇÜNKÜ HUZUR İÇİNDEKİ KİMSELER DE ZAMANI GELDİ­ĞİNDE YAŞAMALARI GEREKENİ YAŞAYACAKTIR. Bize sı­kıntılardan büsbütün kurtulmuş gibi görünen kimseler aslında kurtulmuş değildir; sıkıntıları bir süre için ertelenmiştir.

 Allah Teâlâ, iyi kimselere ne diye hastalıklar, büyük üzüntü ve sıkıntılar gön­derir?

Çünkü savaşacak bir ordunun en tehlikeli görevleri en gözüpek askerlere düşer. Geceleri bir düşman birliğine pusu kurup onu bozguna uğ­ratmak ya da gidiş yollarını kontrol etmek gibi tehlikeli görevler için her kumandan en iyi asker­lerini seçer. Bu görevlerle yüklenilmiş tek bir as­ker bile “Kumandan beni kötü olana layık bul­du.” şeklinde şikâyetçi olmaz; aksine “Hakkımda iyi düşünüyor.” diye sevinir. Bunun gibi, yılgın ve güçsüz kişileri ağlatıp inleten felaketlere gö­ğüs germesi istenen her kişi, “Allah Teâlâ, insan doğa­sının sıkıntılar karşısındaki dayanma gücünü sı­namak için beni seçti.” diyerek övünmelidir.

İşte bu nedenle, hazlardan ve gücü azaltan mut­luluklardan kaçınmalısın. Çünkü ruh bunların et­kisinde duyarlığını yitirir ve eğer onu insanlık hakkında uyaran bir kimse de olmazsa, hiç uyanamaz ve bitimsiz bir uyuşukluk içinde kalır. Pencereleri soğuk rüzgârları geçirmeyen, ayakla­rına sıcak tutan giysiler sarılan ve yemek yediği odalar sürekli hem alttan hem de yanlardan ısıtı­lan bir kimse en hafif bir rüzgârın esmesiyle bile karşılaşsa hasta düşecektir. Ölçüsüz her şey zarar verir ama ölçüsü kaçınca en zarar verici olan şey mutluluktur. Beyni hareketlendirir ve onu fayda­sız düşlerle doldurur; doğruyla yanlışı ayırmayı zorlaştırır. Hiç bitmeyecek bir talihsizliğe erdem­lerin yardımıyla göğüs germek, ölçüsüz ve bitim­siz mutluluklar içinde ihlâlci yaşamaktan çok da­ha iyi değil midir? Açlıktan ölmek yumuşak ve acısızdır ancak çok yemekten hazımsızlaşarak ölmek bedeni iki parçaya ayırır.

İyi kimseler, Allah Teâlâ’dan iyi talebelerin öğret­menlerden gördüğü muameleyi görürler; öğret­menler iyi ve parlak talebelerinden daha fazla çaba beklerler. Sence çocuklarını herkesin gözü önünde kamçılayarak ruhlarının dayanıklılığını sınayan Lacedaemonialılar çocuklarına karşı nefret mi besliyor? Vurdukları kamçıyla çocukla­rını daha dayanıklı ve gözüpek olmaya çağıran o babalar, çocuklarının bedenleri düşmüşken, öl­mek üzereyken bile kamçılamaya devam ederler. Allah Teâlâ’nın da asil ruhları büyük felaketlerle sınadı­ğını bildikten sonra, o babaların yaptıklarına ne­den şaşıralım? Erdemli olduğunu kanıtlamak hiçbir zaman kolay bir iş değildir. KADER DE BİZİ KAMÇILIYOR VE FELAKETLERLE SINIYOR. BUNA DAYANA­CAĞIZ. Çünkü bu acımasızlık yerine geçmez, bir savaştır. Bu savaşla ne kadar fazla sınanırsak o kadar gözü pek oluruz. Bedenin en dayanıklı par­çaları da durmaksızın çalıştırılıp dirileştirilen parçalardır. Bize kendisine karşı dayanma gücü kazandırması için, kaderimize teslim olmamız ge­rekir. Kader, bizi her felaketle birlikte yücelterek kendisine karşı koyabilecek bir güce eriştirir ve sürekli tehlikelerle boy ölçüştükçe onlara alışır; hiçbir tehlikeyi büyük görmemeyi öğrenmiş olu­ruz. Denizcilerin bedenleri deniz şartlarına karşı koydukça sertleşir, çiftçilerin elleri çalışarak nasırlaşır, askerlerin kolları mızrak sallayarak güç­lenir, koşucuların bacakları da koştukça daha kıvrak bir hâle gelir. Bu kişilerden her birinin en dayanıklı ve güçlü parçası, sürekli çalıştırdıkları parçadır. Aynı biçimde, ruh da felaketlere karşı koyarak, en sonunda onlar karşısında verdiği sa­vaşı bile küçük görmeye başlar. Yoksulluk içinde yaşayan ama bu yoksulluktan dolayı sapasağlam ayakta durmayı başarabilmiş halkın başına gelen kötülükleri aklına getir; zorluk ve sıkıntıların na­sıl olup da gücümüze güç kattığını anlayabilirsin. Roma barışından nasiplenmemiş halkları aklına getir. Sözgelimi Germanialılar, Tuna kıyılarına yayılmış ve bütün işleri bize saldırmak olan gö­çebe halklar. Hiç bitmeyen bir kış ve korkutucu bir göğün altında sürekli ezilirler; toprak ekmek vermez; yağmura karşı sazlıklardan ve dallardan topladıklarıyla korunmaya çalışırlar; kaskatı buz göllerinde dolaşıp dururlar ve besinlerini, avla­dıkları yabani hayvanlardan çıkarmaya çalışırlar. Böyle olduklarına bakıp onların acınacak halklar olduğunu mu düşünüyorsun? Oysa doğayla uyumlu yaşamaya alışmış hiçbir canlı acınası de­ğildir. Çünkü zorlukla yapılan her iş, o zorluğa alışıldıktan sonra zevkli bir hâle gelir. Gözümü­ze acınası görünen o halkların yatacak yatakları, içine girecek barınakları yok. Beden güçleriyle elde ettikleri yiyecekler doyurucu değil, ülkele­rindeki hava şartları çok sert, giyecek hiçbir şeye sahip değiller. İşte onlar adına felaket olduğunu düşündüğün bütün bunlar, o halklar için bir yaşa­ma biçimi! NEDEN İYİ KİMSELERİN DAHA DAYANIKLI OLABİLMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMELERİ NEDEN SENİ ŞAŞIRTI­YOR? Sürekli esen bir rüzgâra direnmeyen ağaç kök salıp sağlamlaşamaz. Rüzgâr onu salladıkça yere daha sağlam tutunur, köklerini daha derinle­re ulaştırır. Oysa güneş alan vadilerde yetişen ağaçlar böyle uzun yaşamaz. Böylelikle anlaşılır ki, iyi insanlar için, sıkıntılarla sürekli mücadele etmek ve biz kötü olduklarını düşünmedikçe hiç­bir zaman kötü olmayan durumlar karşısında sa­bırlı olmak faydalıdır. Çünkü korkusuzca yaşa­maları ancak bu şekilde mümkündür. Şunu da unutmamalısın ki; askerleri, daha doğ­rusu halka hizmet edecek olan görevlileri en iyi kimseler arasından seçmek insanlık için en fayda­lı tutumdur. Hem Allah Teâlâ’nın hem de bilge bir kişinin asıl arzusu insanlara şunu öğretmektir: iyinin ve kötünün, bayağı kimselerin arzuladığı ya da geri durduğu davranışlarda bulunmadığı, iyinin yal­nızca iyi kimselere verildiğinde iyi ve kötünün de yalnızca kötü kimselere verilince kötü olabilece­ği. Eğer insanların arasında yalnızca gözlerinin oyulmasını hak eden kişinin gözleri oyuluyorsa, gözlerini kaybetmenin ilenecek bir yanı kalmaz. Şu durumda Appius ve Metellus’un gün ışığın­dan yoksun kalmaları neyi değiştirir? Madem zenginlik göründüğü gibi iyi değil; kadın satıcısı Elius zengin olsun ve insanların tapınaklarda say­gı gösterdikleri paralar genelevlerde de itibar ka­zansın, oralara da girebilsin. Allah Teâlâ, herkesin arzu­ladığı şeyleri aşağılık kimselere bağışlayıp iyi kimselerden bu şeyleri esirgeyerek ne de güzel gözden düşürüyor hepsini.

“İyi kimselerin sakat kalması, yaralanması, zincirlere vurulması ve fa­kat kötü kimselerin insanlar arasında sapasağlam, kibirle gezip dolaşması adaletsizliktir.” diyebilir­sin. Öyleyse yiğit kimseler silahaltına girip kış­lalarda konaklarken, yaralandıktan sonra iyileşir iyileşmez yeniden orduya dönüp savaşa hazırla­nırken; aşağılık ve soysuz kişilerin, kulağı kesik zamparaların şehirde ellerini kollarını sallaya sal­laya dolaşması adaletsizlik değil midir?

En temiz bakireler geceler boyunca uykusuz kalarak dinî törenlere koşturulurken en günahkâr kadınların uyku uyumaları adaletsizlik değil midir?

Zorlu iş­ler en nitelikli insanlar içindir. Senatodakiler gün boyu konuşup tartışarak kararlara vardığı sırada, bayağı ve kişiliksiz kimseler yarış meydanlarının keyfini çıkarırlar yahut bedava yemek dağıtılan yerlerin kapısını kollayarak aylak aylak vakit öl­dürürler. Bizim koca yurdumuzda da böyledir; yorulup tükenenler, fedakârlık eden ve canlarını yitirenler hep iyi kimselerdir. Bunu da gönülden, istekle yaparlar. Kader onları sürüklemez, onlar kaderi istekle kabullenir ve onunla uyumlu olma­yı öğrenirler. Eğer imkân bulsalar onun da önüne geçecekler. Hatırladığım kadarıyla, yiğitler yiğidi Demetrios’un şu yüce sözlerini sen de çok iyi biliyorsun:

“Ölümsüz Allah Teâlâ’dan  hoşnutsuz olduğum bir tek şey var; o da benden arzuladığı­ şeyleri bana önceden bildirmediğidir. Eğer öy­le yapsaydı, şu bulunduğum yere çok daha ön­ceden varmış olacaktım.

Çocuklarımı almayı mı istedi?

Ben, O istediği için onların babası oldum.

Bedenimin bir parçasını almayı mı istedi­?

Bu küçük parça O’nun olsun; hem kısa bir za­man içinde bütün bedenimi de O’na teslim edece­ğim.

Yoksa almak istediği şey canım mıdır?

Neden almasın?

Bana verdiği şeyi benden geri alırken neden O’na karşı çıkayım?

Almak is­tediği her şeyi O’na kendi hür irademle teslim edeceğim. Şikayetime gelince; bütün bunları O istediği zaman vermek yerine; önceden bilerek kendi ellerimle önüne koymak isterdim.

Neden bütün bu almak istediği şeyleri zorla almayı gerekli gördü?

ONLARI O’NA  BEN SUNABİLİRDİM. AMA ŞİMDİ DE ZORLA ALIYOR DEĞİL. ÇÜNKÜ, İS­TEDİKLERİNİ HİÇBİR ŞİKAYETTE BULUNMAKSIZIN SİZE SUNAN BİR ADAMDAN, ALDIĞINDA HİÇBİR ŞEYİ ZORLA AL­MIŞ OLMAZSINIZ.”

Üzerimde hiçbir baskı yok. Yaşadığım hiçbir şe­ye gönülsüz katlanmıyorum. Allah Teâlâ’nın kölesi de­ğil, gönüllü bir talebesiyim; üstelik şimdi her za­man olduğundan daha fazla. Çünkü biliyorum ki her şey, mutlak ve sonsuz bir yasayla yönetilmek­tedir. Kaderimiz bizim yaşamdaki yolumuzu çizer ve her birimizin ne zaman öleceği dünyaya geldi­ğimizde belirlidir. Her neden bir başka nedenle bağlantılıdır. İster kişisel olsun ister toplumsal; her olay uzun bir zincirin küçük bir halkasıdır. İş­te bu nedenle başımıza gelenler karşısında sabırlı olmalıyız; çünkü hiçbir olay bizim sandığımız gi­bi anlık bir şekilde gerçekleşmez, bir düzen için­de meydana gelir. Seni sevindirecek ve üzecek her şey zaten belirlenmiştir. İnsanların yaşamları bir­birinden farklı bile olsa sonunda aynı yere varır; sonlu varlıklar olarak yine kendimiz gibi sonlu birtakım şeylerin sahibi oluruz. Öyleyse öfke duy­mamızın, şikâyet etmemizin ne anlamı var?

Bu bizim yaradılış biçimimizdir. Doğanın, yarattığı bedenleri dilediği gibi kullanmasını kabullenme­miz gerekiyor. Biz yaşadığımız her durumda kor­kusuz ve güler yüzlü ve bizzat kendimize ait olan hiçbir şeyin bozulmayacağından emin olalım.

İyi insanın yapması gereken şey nedir?

Varlığını İlâhî Takdire gönüllü bir şekilde sunmak. Bütün içinde yok olmak katlanılabilir bir durumdur. Bizim bu şekilde yaşayarak bu şekilde ölmemizi gerektiren İlâhî Kanun, Allah Teâlâ’ya da hükmetmektedir. Bu sonsuz sü­reç, hem Allah Teâlâ’yı hem de insanları önüne katıyor. Bütün varlıkları yaratan ve idare eden kişi, kaderini de kendisi belirlemiş olmasına karşın bu kaderin kurallarına uyar; hep ilk buyurduğu emir karşısında boyun eğer. (bozmaz) “

Fakat iyi kimselere yok­sulluk, türlü sıkıntılar ve çileli bir son veren Allah Teâlâ, kaderlerini insanlara dağıtırken neden böyle hak­sızlık etti?”  diye sorabilirsin.

Bil ki sanatçı, uğraş­tığı malzemenin niteliğini değiştiremez; bu İlâhî Kanun’un buyruğudur. Bazı unsurlar birbirleriyle sıkı sıkıya bağlı olduklarından, onları koparıp ayırmak imkânsızdır. Halsiz, uykulu ya da uyanıkken bile uyur bir hâlde bulunan doğalar, ağırcanlı unsurlar­dan meydana gelir. Oysa büyük saygı görecek bir insan yaratmak için daha çetin doğaya sahip bir malzeme gereklidir. Çünkü böyle bir insanın yaşa­mı iniş çıkışlarla dolu olacak; fırtınalarla boğuşa­cak, türlü zorluklarla karşılaşacak ama yine de ge­misini kurtarmayı bilecektir. Böyle bir insan, kaderin kendisi için belirlediği yoldan asla şaşmama­lıdır. Önüne çıkan zorluklarla dolu, dikenli ve çu­kurlu yolları yumuşatıp kolaylaştırmak zorunda­dır. Altının değeri ateşte, yiğit insanın değeri ise kaderin zorlukları karşısında belli olur. Erdemin yükselmesi gereken mertebeyi şimdi gör; kat ede­ceği yolun ne denli tehlikeli olduğunu anla:

Yolun başı çetindir ve zorlukla tırmanır dinç atlarım bile

gökyüzünün ortası daha diktir

sabah, erken saatlerde hep korkarım

buradan denize ve karaya bakmaktan mütevazı ve titremektedir

yüreğim yolun sonu yokuş aşağıdır ve yetkin bir kılavuz ister

derin Tethys’in bile dalgalarını açıp bana sarılırken

korkar baş aşağı yuvarlanıp giderim diye.

O asil delikanlı bu sözlerin karşısında: “Bu yol beni çok mutlu etti.” der, “Buradan tırmanaca­ğım. Düşecek bile olsam, benim için bu yolu yü­rümektir önemli olan.” Fakat beriki, bu yiğit ada­mı yıldırmak için yine girişir:

arabanı bu yolda hiç şaşırmadan sürsen bile

yolun geçmek zorunda öfkeli boğanın boynuzlarından,

Haemoniahların yaylarından ve vahşi aslanın ağzından

Delikanlı bu sözleri şöyle yanıtlar: “Şu bana verdiğin atların koşumlarını tak! Sözlerin cesare­timi kıracağı yerde hevesimi arttırıyor. Güneşi bi­le korkutan o yere ulaşmak için can atıyorum.” Güvenli yolları tutmak korkak ve zayıf kimselerin işidir. ERDEMİN İZLEYECEĞİ YOL İSE DORUKLARDADIR.

5

“Fakat neden Allah Teâlâ iyi insanların başına fela­ketler gelmesine izin verir?”

Aslında buna izin vermez. O, iyi kimselerden bütün kötülükleri uzak tutar; günahları, rezaletleri, merhametsizli­ği, açgözlülüğü, amacını şaşmış şehveti ve baş­kasının sahip olduğu şeylere karşı duyulan arzu­yu. İyi kimseler onun koruyucu gücü altındadır, hepsini gözetir. Böyleyken biri çıkıp da iyi insan­ları koruduğu gibi onların servetlerini de koru­masını isteyecek mi?

HAYIR. İYİ KİMSELER ALLAH TEÂLÂ’YA BU TÜRDEN ZAHMETLER VERMEZ, ÇÜNKÜ DÜNYAYA AİT ŞEYLER İYİ KİMSELERİN GÖZÜNDE KIYMETLİ DEĞİLDİR. Democritos için zenginlik, erdem sahibi insan­ların en büyük yüküydü ve o bu nedenle bütün servetinden vazgeçmişti. Öyleyse, iyi kimselere kimi zaman arzuladıkları şeyi yaşatan Allah Teâlâ ne­den suçlu olsun?

İyi kimseler evlatlarını kaybedi­yorsa bu neden tuhaf olsun?

Kimi zaman kendi­leri öldürmüyor mu oğullarını?

İyi kimseler ne­den sürgüne gönderilmesinler?

Vatanlarını kimi zaman kendi arzularıyla sonsuza dek terketmediler mi?

İyi kimseler öldürülürse bunda şaşılacak ne var?

Kimi zaman intihar ettikleri olmuyor mu?

Neden bazı sıkıntılara göğüs germeleri gere­kiyor?

Zorluklar karşısında dayanıklı olmayı başka kimselere de öğretmek için; çünkü onlar öteki insanlara örnek olmak için doğmuş kimse­lerdir.

ALLAH TEÂLÂ’NIN ŞUNLARI SÖYLEDİĞİNİ DÜŞÜN:

“Siz, dürüst olmayı kendi arzularıyla seçmiş kimseler! Benden hoşnutsuzluk duymak için ye­terli sebepleriniz var mı?

Öteki kimselere görü­nüşte iyilikler bağışladım ve işe yaramaz beyin­lerini uzun süren bir düşün içine koyup onu ger­çekmiş gibi görmelerini sağladım. Çevrelerini al­tın, gümüş ve fildişiyle süsledim; ama esasında hiçbiri iyilik taşımıyor. Gözünüze talihli gibi gö­rünen insanların göründükleri gibi olmadıklarını ve kalplerinde ne taşıdıklarını görebilseydiniz ne kadar sefil, aşağılık ve kıymetsiz olduklarını da anlayabilirdiniz. Tıpkı dışları boyalı evler gibi, onların da dışları güzel görünür ve bu güzellik hiçbir zaman sağlam ve kalıcı bir mutluluk ola­maz, ince ve dayanıksız bir zırhtan başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle, gözümüzün önünde on­ları görebildiğimiz sürece, ışıltılarıyla bizi aldatır ve güzel olduklarına inandırırlar; ama bu ince zırhlarını delen bir olay meydana gelip de bütün örtüleri kalktığı zaman, o sahte görkemin altında yatan çürüklüğün ne kadar kalıcı ve gerçek bir çürüklüğün bulunduğunu anlarsınız. Buna karşı­lık, iyi kimseler olan sizlere kalıcı ve güçlü iyi­likler bağışladım ve o iyilikler her ne durumda olursa olsun, her neresinden bakarsanız bakın en iyi ve en yüce olmaktan çıkmazlar. Sizleri korku­tan olayları, büyük arzuları gözünüzde küçülttüm ve onlardan uzak kalmanızı sağladım. Size ba­kanlar bir görkeme şahit olmaz ama bütün iyilik­leriniz iç dünyanızda gizlidir. Kendi görkemine hayranlık duyan evren bile böyledir; dış güzel­liklere kıymet vermez. Bütün iyilikleri sizin iç dünyanıza koydum; iyi talihe muhtaç olmamanız en iyi talihtir.

“Ama sürekli felaketler, üzüntüler ve dayanma­sı zor sıkıntılarla karşı karşıya kalıyoruz.”

Sizleri o olaylardan ayrı tutmadım ve daha yü­rekli olabilmeniz için de düşüncelerinizi hepsine karşı dayanıklı bir şekilde donattım. Bu donanı­mınız sizi meleklerden bile üstün kılar, çünkü Allah Teâlâ kötülüklerle karşılaşmaktan uzaktır ama siz onla­ra karşı mücadele etmek zorunda kalırsınız. Yok­sulluğa önem vermeyin, çünkü doğduğunuz an­daki kadar yoksul olabilmeniz mümkün değildir. Sıkıntıları önemsemeyin; böylelikle kolaylaşa­cak ya da sizleri rahat bırakacaklardır.

ÖLÜMÜ ÖNEMSEMEYİN, ÇÜNKÜ SİZİ NİHAYETE ERDİRMEKTEN YA DA BİR BAŞKA DÜNYAYA GÖTÜRMEKTEN ÖTE HİÇBİR ŞEY YAPAMAZ.

Kaderi önemsemeyin; çünkü ona ruhunuz karşısında kullanabileceği bir mızrak bağışlamadım. Hepsinden önemlisi; hiçbir şeyin, gönülsüz olduğunuz hâlde size hükmetmesine olanak vermedim; çıkışı görebiliyorsunuz. Eğer mücadele etmeye razı değilseniz, çıkıp gidebilir­siniz. Başınıza mutlaka gelecek olayların arasın­da yalnızca ölümü kolay kıldım. Ruhunuzu bir yokuşun tepesine koydum; o aşağıya doğru gi­derken size düşen yalnızca dikkatli olmaktır. Öz­gürlüğe götüren yolun ne kadar kısa ve zahmet­siz olduğunu böylelikle görebileceksiniz. Ömrü­nüzün sonuna, en başında bulunanlar türünden zorlayıcı dönemler sıralamadım. Eğer böyle yapmasaydım; eğer insan doğduğu zorlukta ölseydi, iyi kaderin sizin üzerinizdeki hükümranlığı çok sert ve çetin olurdu. Ömrünüzün her döneminin ve yeryüzünün her köşesinin, size doğayı bırakıp gitmenin ve sunduğu hediyeden vazgeçmenin ne kadar kolay olduğunu göstermesine izin verin. TAPINAKLARDA VE KURBANLARIN SUNULDUĞU KUTSAL TÖ­RENLERDE ÖMRÜNÜZÜN UZUN OLMASI İÇİN YAKARIRKEN ÖLÜMÜN NE OLDUĞUNU DA AKLINIZDAN ÇIKARMAYIN. Öküzler, o koskoca cüsseleri en küçük bir yara aldığında ölür gider. Bu koca cüsseli hayvanı in­sanoğlu eliyle bir darbede yere serer. Boyun ek­lemi küçük bir çakıyla ayrılır, başla boyun arası­nı bağlayan bu eklemin ayrılmasıyla o koskoca gövde yere uzanıverir. Yaşam gizli bir yerde de­ğildir; onu çıkarmak için bir bıçağa ihtiyaç duy­mazsınız. Hayatî organları bulmak derin yara­lar açmayı gerektirmez. Ölüm, istediğiniz anda elinizin altında bitiverir. Bedenlerinizde ölümcül darbe için özel bir yer göstermiyorum; her nere­ye isterseniz oraya vurabilirsiniz, seçim sizindir. Ölmek ruhun bedenden sıyrılmasıdır ve öyle kı­sa bir zaman alır ki hiç hissedilmez bile. Kiminin boğazını sıkan bir ilmek, kiminin nefesini kesen bir yudum su. Kimisi baş aşağı düşüp toprağa çarptığı anda bedeni paramparça olur; kimi za­man da soluğunuza bir duman karışır ve ruhunuz bedeninizden böyle ayrılır. Ölüm hangi yolla ge­lirse gelsin hızlı olur. Böylesine çarçabuk olup biten bir şeyden bunca zamandır korkup tir tir tit­rediğiniz için hiç utanmıyor musunuz?”

Kaynakça

Lucius Annaeus Seneca trc: Can ERSÖZ Tanrısal Öngörü [Kitap]. – Kasım 2009-Şule Yayınları-.

Not: İslâmî Literatüre uyumlu şekilde aktarıldı.

****************

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

ŞEYTANİ RESİMLER

MUHALİF HAYALLER

SEÇKİ -10


NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

*****
DEVECİ İLE KARAYILAN

Devecinin biri sahrada kızgın kumda güç bela yürü­yordu. Kum öyle ayaklarını yakıyordu ki, adam:

“Cehennem sıcağı böyle olmalı”, diye düşündü. Neden sonra, devesine bindi ve yolculuğunu öyle sürdürdü. O kadar saf, o kadar şefkatliydi ki, devesine dahi sürekli binmez, ona acırdı. Derken çöle vardı.

Çölde yürümekten saçları ağarmış, doğrusu benzi bile sararmıştı. Böyle durup dinlenmeden yürümek ne işe yarardı ki?

“Biraz nefesleneyim.” dedi, devesini durdurdu. Derken, henüz soluklanmıştı ki: Deveci, karşıda yalım yalım göğe yükselen bir ateş gördü. Gözlerini ovuşturdu, parmağını ısırdı;

“Serap mı görüyorum yoksa!” diye düşündü. Serap değil gerçekti. Çölde kızgın kumda çalılık kurumaz mıydı? Kuruyan çalılık ateş alıp yanmaz mıydı? Yanardı elbette.

Adamcağız, “Ya Allah! Bismillah!” diyerek kalktı. Yangın yerine doğ­ru gitti. O da ne! Bir karayılan ateş çemberi içinde kıvranıp du­ruyor. Devecinin kalbi buna dayanır mı? Hemen sopasının ucuna bir torba bağladı. Uzattı karayılana. Karayılan kıvrım kıvrım kıvrı­larak torbaya girdi. Deveci onu ateşin ortasından çekip aldı.

Yılan bu ya, güven olur mu? Zavallı deveciye;

“İlle de sokacağım seni, sokup öldüreceğim!” diye tut­turdu. Adam, yılanı kurtardığına mı sevin­sin, çöl ortasında yılan zehriyle öleceğine mi üzülsün?

“Olmaz arkadaş” dedi. Deveci,

“Ben senin canını kurtar­dım, bu ne hayvanlığa sığar ne insanlığa.” Karayılan;

“İnsanlığa sığar, istersen gidip danışalım” dedi.

Deveci kabul etti. Yola düştüler. O tepe senin bu tepe be­nim gittiler de gittiler. Vara vara bir çayıra vardılar, ineği ça­yıra salmışlardı; fakat gönlünü almışlardı.

“İnek kardeş inek kardeş durum böyle böyle”, diye anlattı karayılan.

İnek düşündü taşındı,

“Yılan haklı”, diyerek çıktı işin içinden.

Deveci neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yahu ben ölümden kurtardım, nasıl beni öldürmekte haklı olur”, diye çıkıştı Deveci ineğe,

“Senin suçun insan olmak”, dedi İnek.

“Anlamadım?”

“Ben yıllarca sahibime hizmet ettim. Süt verdim. Gübre verdim, yün verdim. Sonunda beni yaşlandığım için se­mireyim diye bu çayıra saldılar, dün de bir kasap getirip baktırdılar, yarın mezbahaya götürüleceğim.”

Karayılan:

“Görüyorsun ben haklıyım” dedi, deveciye.

Deveci itiraz etti:

“Tek şahit olmaz, birine daha danışmalıyız.”

Karayılan kabul eti.

Düştüler tekrar yola. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sanki dersin bir kış bir de yaz gittiler. Gide gide, yazının yabanın düzüne vardılar. Oracıkta, tepede bir ağaç vardı, yapayalnız. Durumu anlattılar.

Ağaç:

“Yılan öldürmekte seni haklı”, dedi.

Deveci şaşırdı.

Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet” dedi ağaç.

“Ben yıllardır buradayım. Kışın üstüme kar yağar, dolu düşer, yıldırım, şimşek iner. Dayanması güç fırtınalar hep benim üstüme eser, insanoğlu gelip halimi melalimi sor­maz. Yazınsa, gelip geçenlere gölgelik olurum, altımda ko­naklarlar, giderken de “Bundan iyi balta sapı olur, iyi kereste olur” diye bir parçamı koparıp götürürler, işte in­sanoğlu böylesine nankör bir yaratık. Ben yılana hak veri­yorum.

Deveci umutsuz umutsuz baş eğdi olanlara.

“Peki” dedi yılana, “beni sokabilirsin”.

Karayılan tam davranmıştı ki, bir tilki göründü. Geldi, ne olduğunu sordu. Deveci olup biteni anlattı.

Tilki:

“Yılanın bu torbaya girerek kurtulduğuna inanmam”, diye tutturdu. Karayılan.

“Deneyelim istersen”, dedi.

Ve deveciden torbayı açmasını istedi. Deveci açınca tor­banın içine kıvrılarak süzüldü. Tilki, alçak bir sesle, de­veciye:

“Tam sırası, öldür onu”, dedi

Ve deveci, hınçla yılanı taştan taşa çalarak paramparça etti.

Kaynak:

BEYDEBÂ, Kelile ve Dimne, Haz: Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yay, İst. 1998, 302s. (s. 139-149)

(Unutmayalım ki son söz ve oyun “Bay Tilki”ye aittir.)

**********
İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

*******
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ