‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI


440px-Franz_von_Stuck_003
Ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein ve eseri olan ‘Stranger İn Strangerland’ [Yaban Diyarlardaki Yabancı], Türkiye okur kitlesi arasında için çok bilindik bir isim değildir.

Ülkemizde epey geç yayınlanan ‘Stranger in Strangerland’ (Yaban Diyarlardaki Yabancı/Garib) ile gündeme düşen olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907’de Butler, Missouri’de dünyaya geldi. Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

İlk bilimkurgu öyküsü ‘Lifelin’ 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayımlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrılan yazar yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi. Savaş sonrası 1947’de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eserler verdi. Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan ‘Puppet Masters’ soğuk savaşın ayak seslerinin hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı.

Heinlein’in eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle ‘Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan delil olabilir. 

Eserlerin militarizme rastlanır olması, orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüş olmasındandır. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilir. Unutmayalım ki, Almanya yükselirken A.B.D. 1929’daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur. Üzeri örtülmüş ve ilgisizliğe terk edilmiştir.

Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda 7 milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmış olması önemlidir.

Heinlein Karısı Virginia, diyor ki, Robert 1948 yılında, Marslılar tarafından yükseltilmiş bir insan kavramı ilginç bir hikâye olacağını düşündük. Heinlein bazı notlar aldı ve onları saklayabildi. 1961 yılında nihayet yayınlandığı zaman, yeni bir Hugo Ödülü kazandıysa da sansürlenen kısımları oldu. (1988 yılında Heinlein ölümünden sonra, Virginia 1991 yılında yayınlanan orijinal kısaltılmamış versiyonunu çıkardı.) Heinlein ölümünden Karısı Virginia’nın kitap için yazdığı önsözde şu hususları dile getiriyor.

Bu kitabın Yaban Diyarlardaki Yabancı’nm ilk baskısından daha kaim olduğunu ve daha fazla sayfa içerdiğini düşünüyorsanız, haklısınız. Bu baskı, orijinal olandır: Robert Heinlein’in kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü hali.

Önceki baskı 160.000’den biraz fazla sözcük içeriyordu, bu baskıdaysa 220.000 civarı sözcük var. Robert’ın el yazı kopyası diyalogların miktarına göre genelde sayfa başı 250 300 kelime içeriyordu. Yani, ortalama 275 kelime olduğunu kabul edersek, el yazması da 800 sayfa olduğuna göre elimizde toplam 220.000, belki de biraz daha fazla kelime olur.

Bu kitap, basıldığı 1961 yılında bilim kurgu okuyucularına sunulandan son derece farklıdır. Editörler ilk baskıda, halkın rahatsız olabileceği bazı sahneleri kitaptan çıkarmışlardır.

Astounding Science Fiction dergisinin Kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü başlıkları öneriliyordu. Bu başlıklar arasında Robert A. Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: “Körfez.”

O editör, John W. Campbell Jr. ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949’da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya söz verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. Bu konu, ‘Zamanda Yolculuk’ adıyla anılmaya başlandı.

Robert’in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı.

Böylece birlikte bir ‘beyin fırtınası’ yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin arasında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bu fikrin bir kısa öykü için fazla kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti, birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

‘Körfez’ başlığı için başka bir öykü yazdı.

Aldığı notlar bir dosyada birkaç yıl bekledi ve sonra Robert, sonunda Yaban Diyarlardaki Yabancı olacak kitabı yazmaya başladı. Nedense, hikâye yerli yerine oturmadı ve Robert kitabı bir kenara kaldırdı. Birkaç kez elyazmasına döndü ama kitap 1960’a kadar tamamlanmadı: şu anda elinizde tuttuğunuz o versiyondur.

1960’ın koşullarında Yaban Diyarlardaki Yabancı, yayıncılarını korkutan bir kitaptı: fazlaca sıra dışıydı. Bu yüzden, olası kayıpları en aza indirmek amacıyla Robert’ten el yazmasını 150.000 kelimeye indirmesi istendi; yaklaşık 70.000 kelime kaybolacaktı. Editör, yayınlama riskini göze almadan önce başka değişiklikler de istedi.

Uzun, karmaşık bir kitabın neredeyse dörtte birini çıkarıp atmak neredeyse imkânsız bir işti. Ama birkaç ay sonunda Robert bunu başardı. Son sözcük sayısı 160.087 idi. Robert daha fazlasını çıkarmanın mümkün olmadığına inanıyordu ve kitabın bu uzunluğu kabul edildi.

Kitap, 28 yıl boyunca o şekilde basıldı.

1976’da Kongre yeni Telif Yasasını kabul etti. Buna göre, yazarın ölümü ve dul eşinin telif hakkını yenilemesi halinde tüm eski kontratlar iptal oluyordu. Robert 1988’de öldü ve ertesi yıl Yaban Diyarlardaki Yabancı’nın telif hakkının yenilenmesi zamanı geldi.

Diğer pek çok yazarın aksine Robert, orijinal daktilo kopyasını yayınlanmak üzere sunduğu haliyle arşivciliğini yapan Santa Cruz’daki Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesinde bir  dosyada saklamıştı. O kopyadan bir tane istedim ve yayınlanan versiyonla ikisini karşılaştırarak okudum. Ve kitabı kesmenin bir hata olduğu sonucuna vardım.

Böylece bu daktilo kopyasını Robert’in menajeri Eleanor Wood’a yolladım. Eleanor da iki kopyayı birlikte okuduktan sonra kararımı onayladı. Ve yayınevine haber verdikten sonra onlara yeni/eski versiyonu sundu.

Kimse kitabın bu kadar ciddi bir şekilde kesilmiş olduğunu hatırlamıyordu; yıllar içinde yayınevinin editörleri ve yetkili müdürleri değişmişti. Dolayısıyla bu versiyon, onlar için tam bir sürpriz oldu.

Orijinal versiyonun kesilmiş olandan daha iyi olduğunu onayladılar ve bu versiyonu yayınlamaya karar verdiler.

Şu anda elinizde, Robert Anson Heinlein tarafından yazıldığı haliyle orijinal Yaban Diyarlardaki Yabancı ‘yı tutmaktasınız.

Baş karakterlerin adları olay örgüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Hepsi dikkatle seçilmiştir: Jubal, Eski Ahid’de Kabirin torunu Yubal, Michael Başmelek Mikhail’dir. Diğer isimlerin anlamını bulmayı okuyucuya bırakıyorum.  -Virginia Heinlein/Carmel, Kaliforniya

‘Stranger in Strangerland’ hem okurların hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmış olması,  içerisinde daha sonraki yıllar da dinler arası diyalog ile dinlerin eleştirel konuma geleceğinin Bilim Kurgu romanında işlenmiş olmasıdır. Eleştiriler yapılırken bir kurtarıcı ve Mesihin beklentisi hissini de insana duyuruyordu. Kitabın tercümesi dahi 750 sayfayı geçince okuyana zorluk vermesi de okuyucuyu uzak tutmasına sebep oluşturmuştur.

 Kısaca bir Özet

 ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’, Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith‘in hikâyesidir.

Kahraman Valentine Michael Smith Mars’a giden ilk seferindeki astronotun oğludur. Ancak bu seferdeki mürettebat öldükten sonra yetim kalan Smith, akıl, beceri ve organları  üzerinde tam kontrole sahip Marslıların kültürüyle büyütüldü. Yaklaşık yirmi yıl sonra düzenlenen ikinci seferde ise mürettebat Smith’i bulur ve Dünya’ya getirilir.

Smith gezegenler arası seyahat yapan ve  değerli buluşların sahibi annesinin Lyle Drive’nde bulunduğu  bir partinin kaderi varisi olduğu için, varlığı siyasi piyon haline gelir.

Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetiştiğinden arz insanı kültürüne olabildiğince yabancıdır.  Dünya’nın atmosferine ve yerçekimine alışık değildir. O bir kadın görmemiştir. Bu nedenle Bethesda Hastanesi’nde sadece erkek personel tarafından tedaviye alınma zorunluluğunu doğurdu. Ancak bu hususu bir  meydan okuma ve kısıtlama olarak gören , Hemşire Gillian Boardman Smith’i görmek için korumaları geçerek Simth ile bir bardak su paylaşarak onun arzda gördüğü ilk kadın ” su kardeşi “ olur. (Havva Misali) Bu ilişki  “su kardeşliği” Mars ilkelerine göre kutsal bir ilişki olarak kabul edilmiştir.

Gillian, Smith’ le olan hadiseyi muhabiri Ben Caxton söyler, onlar Smith hakkında hükümetin yalanlarını karşı hareket etme düşüncesini doğurur. Ben, daha sonra, Gillian ile  Smith’i ikna ederek hastaneden ayrılmayı başarırlar. Ancak Dünya Hükümeti’nin emriyle hükümet ajanları tarafından saldırıya uğrarlar. Takibe alınırlar.  Gillian, aynı zamanda bir doktor ve bir avukat olan ünlü bir yazar olan Jubal Harshaw’ın  evine Smith’i taşırlar .

Smith psişik yetenekleri ve çocuksu bir saflık ile birleştiğinde insanüstü arz bilgilerini groklamaya ve anlayış göstermeye çalışır. Harshaw, Smith’e dinini anlatmaya çalıştığında, Smith sadece her şeyde  kaybolmamış organizma içeren ” groks biri ” olarak “Tanrı” kavramını anlar . O bu kötü bir çeviri olduğunu bildiği halde bu ifade ” Sen Tanrı’sın “ (Sen Tanrının Sanatısın) dır.  Bu ifade Mars kavramını ifade etmek için en uygun olandır.  Mars’ta hükümet “eskilere” ait bir gerçektir. Marslıların ruhları ölmüş, savaş, giyim ve kıskançlık gibi diğer birçok insanî kavramlar, ona yabancıdır . Bu aynı zamanda komünyon bir ruhla, sevdiklerini ve ölü bedenlerini yemek için arkadaşlar için gelenektir. Sonunda Harshaw, Smith için özgürlük ve Mars sahipliğini verilmesini hukukunu düzenler.

Smith ünlü olur ve Dünya’nın elit tarafından ağırlanır. O New Vahiy Fosterite Kilisesi, popülist dâhil olmak üzere birçok dinleri araştırır.  Onu etkileyen Fosterite Kilisesisi Kurucusu Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi.

Smith zamanla bir büyücü gibi kısa bir kariyere sahip oldu. Sonunda Smith ile Fosterite kültünün (özellikle cinsel açıdan) öğelerini Mars-kültü ile birleştirerek  “Bütün âlemlerin Kilisesi” kurar.  Batı ezoterizmin üyeleri Mars dil öğrenmek ve psikokinetik yetenekleri kazanmak için kiliseye dâhil olurlar.Ancak bu kilise sonunda Fosterites tarafından kuşatılır “küfür” binası olur. Kilise birçok siyasetçiye ve karşı çıkanlara karşı şiddet eylemi gerçekleştirmektedir. Smith ve onun takipçileri güvenliği tehlikeye girer. Smith polis tarafından tutuklanır ama,  kaçar ve onun takipçileri döner. Daha sonra Jubal devasa servet ve kilisenin mirasçısı olduğunu açıklar. O ve yeni yetenekleri ile Kilise üyeleri yeniden organize insan toplumları ve kültürleri mümkün olacaktır. Smith, Fosterites tarafından hazırlanmış bir çete tarafından vurulur. Smith,  ölüm korkusu ve sonra intihar girişiminde kurtardığı Juballe, konuşur ve ölür. Jubal Smith’in hatıraları kaybolmadan ve istekleri doğrultusunda eski koşulları yeniden yaratmak için Jubal evine döner. Bu arada Smith enkarne olarak  Fosterites kurucusu Baş Melek olarak  belirir .

ROBERT A. HEİNLEİN VE ETKİLERİ

Kitapta başlıca aşağıdaki konulara el atar.

•             50’li yılların muhafazakâr doğasını sorgular

•             evlenmeden birlikte yaşamaya

•             bireysel özgürlükler

•             barış

•             hükümetin eylemleri sorgulamak

 

Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı  olaylara sebep olur. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekân olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle -Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile bunlara hâlâ karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

Valentine Michael Smith, romanda, bazen Adem aleyhisselâm, İsa aleyhisselâm, Mesih, görünümlerine  girerken, bazen de bütün dünya dinlerini birleştirmek için geri dönmüş bir peygamber ve mesih olduğu  görülmesi; kitaptaki dine karşı eleştiriler dinsizliğin propagandası haline döndüğünden Hıristiyan dünyada yasaklanmaya ve sansürlenmesine neden olmuştur. İslam dünyası Dr Mahmud ile eleştirilmiştir. (Bizim dünyada zaten kimseler pek bilmiyor) Daha sonraki bölümlerde Hz İsa yı çağrıştıracak ögeler taşıyınca kutsal kitap özelliğine bürünmesini sağlar. Bu şekilde Marstan Gelen Adam, tanrılaşmış kişiliğe bürünmüş vasfıyla dünyaya yeni düzen getirmek isteyenlere ilham kaynağı olmuştur. Yine  Hz. İsâ aleyhisselâm gibi Smith öldürülür. Enkarne olur.

Oberon Zell-Ravenheart tarafından oluşturulan “Dünyalar Kilisesi” ve inanışın temelleri Robert A. Heinlein’in yazdığı “Stranger in a Strange Land” adlı romandan ve Yunan Mitolojisi, paganizm ve şamanizmden  esinlenerek oluştu. Oberon Zell-Ravenheart sadece kilise kurmakla kalmadı, ayrıca insanların birbirlerini iyileştirmeleri için “Grey School of Wizardry” adında bir büyücülük okulu da açtı. Oberon ve karısı Morning Glory Zell-Ravenheart tarafından yönetilen kilisenin amaçları arasında, Yunan tanrıçası Gaia’yı uyandırmak da vardır.

Yine Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyarlardaki Yabancıromanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Kaynak:

Robert A. Heinlein, ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’ Orijinal Adı : Stranger in a Strange Land İngilizce Aslından çeviren : Kağan Çam,  Yayına Hazırlayan : Ferhan Ertürk, Artemis Yayınları, 1. Basım : Aralık 2003, İstanbul

Heinlein, Robert A. Stranger in a Strange Land. 1961. NY: Ace Books, 1987.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaban_Diyarlardaki_Yabanc%C4%B1

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land_%28disambiguation%29

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2493

http://en.wikiquote.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.shmoop.com/stranger-strange-land/

http://www.sparknotes.com/lit/strangeland/

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/01/10/charles-manson-bir-seri-katilin-hikayesi/

KİTAPTAN ALINTILAR “Türkçe Çeviri”

Smith bir insan değil. Bir insanın genlerine ve soyuna sahip ama insan değil. İnsandan daha çok bir Marslı o. Biz gidene kadar asla bir insan görmemişti. Bir Marslı gibi düşünüyor, bir Marslı gibi hissediyor. Bizimle hiçbir ortak noktası olmayan bir ırk tarafından yetiştirildi. Yahu, cinsellik bile yok onlarda. Smith daha önce hiç kadın görmedi ve emirlerime uyulduysa hâlâ da görmemiştir. İnsan soyundan gelme ama çevresi ve yetiştirilişiyle bir Marslı.

Şimdi, eğer onu çıldırtmak ve meşhur ‘bilimsel hâzinenizi’ ziyan etmek istiyorsanız, kaim kafalı profesörlerinizi çağırın da onu didik didik etsinler. Ona iyileşip güçlenmesi ve bu dünya denen tımarhaneye alışması için hiçbir şans vermeyin. Devam edin, limon gibi sıkın onu. Benden günah gitti; işimi yaptım!”

Sessizlik Genel Sekreter Douglas’ın bizzat kendisi tarafından sakince bozuldu. “İşinizi çok da iyi yaptınız, Kaptan. Önerileriniz dikkate alınacaktır ve alelacele bir şeyler yapmayacağımıza emin olun. Eğer bu Smith denen adamın ya da Mars’tan Gelen Adam’ın uyum sağlamak için birkaç güne ihtiyacı varsa, eminim ki bilim biraz bekleyebilir, bu yüzden, sakin ol, Pete. Tartışmanın bu kısmını kapatalım beyler ve diğer konulara geçelim. Kaptan Van Tromp yorgun.” Sh: 16

“‘Kesinlikle Kadın Yok’ emri de ne demek oluyor? Bu adam bir çeşit seks manyağı mı?”

“Bildiğim kadarıyla değil. Tek bildiğim onu buraya Champion’dan (Uzay Gemisi) getirdikleri ve kesin bir sessizlik içinde olması gerektiği.

“‘Champion mu?’” dedi ilk piyade. “Tabii! Şimdi anlaşılıyor.

“Ne anlaşılıyor?”

“Sebebi var. Aylardır hiç kadınla beraber olmadı, hiç kadın görmedi, hiçbir kadına dokunmadı. Ve hasta. Anlıyor musunuz? Eğer bir kadınla olursa kendisini öldürür diye korkuyorlar.” Göz kırptı ve dumanı üfledi. “Benzer durumda olsaydım ben kesin kendimi öldürürdüm. Etrafında hiç piliç istememelerine şaşmıyorum.” Sh: 21

Hemşire Jill sütunun Ben’in kendi sendikaya bağlı makalesi olduğunu gördü.

KARGA YUVASI-Ben Caxton
Herkes, hastanelerin ve hapishanelerin ortak bir yönü olduğunu bilir: İkisinden de kurtulmak çok zor olabilir. Bazı yönlerden bir mahkûm bir hastadan daha az tecrit edilmiştir; avukatını çağırtabilir, Adil Tanık talebinde bulunabilir, Kamuya açık bir mahkemede kendisini hapseden makamdan sebep göstermesini isteyip Habeas Corpus’tan yararlanabilir.

Habeas Corpus: Kişinin keyfi olarak gözaltına alınamayacağını ve bir mahkeme emri gerektiğini belirten hukuki terim. 16.yüzyılda İngiltere’de Habeas Corpus Act adı altında kanunlaşmış ve Dünya çapında bir hukuk kavramı olmuştur.

Fakat kafadan kontak kabilemizin büyücü doktorlarından birisinin emriyle konulan basit bir ZİYARET YASAK levhası, bir hastayı Demir Maskeli Adam’ın karşılaştığı unutulmuşluktan çok daha derinine atabiliyor.
Tabii ki hastanın en yakın akrabası bu yöntemle uzak tutulamaz ama Mars’tan Gelen Adam’ın en yakın akrabası yokmuş gibi görünüyor. Talihsiz Envoy’un mürettebatının Arz’da kalan bağları çok azdı; eğer ki Demir Maskeli Adam’ın, pardon “Mars’tan Gelen Adam” demek istemiştim, çıkarlarını koruyan herhangi bir akrabası varsa, (bu satırların yazarı da dahil olmak üzere) birkaç bin araştırmacı gazeteci hâlâ bunu doğrulayamadı.
Öyleyse Mars’tan Gelen Adam adına kim konuşuyor? Kim çevresine silahlı nöbetçiler yerleştirilmesini emretti? Ondaki dehşetengiz hastalık ne ki bırakın ona bir soru sormayı, adamı göz ucuyla bile gören yok. Size sesleniyorum Sayın Genel Sekreter; “fiziksel zafiyet” ve “G-Yorgunluğu” açıklamalarını yutmuyoruz; eğer cevap bu olsaydı, silahlı muhafızların işini kırk beş kiloluk bir hemşire de yapardı. Bu hastalık, doğası gereği mali olmasın sakın?
Ya da (kibarlığı elden bırakmayalım) siyasi? Sh:56-57

“Ben, neden biri böyle bir gücü istesin ki?”

“Neden güveler ışığa doğru uçarlar? İktidar hırsı cinsellik güdüsünden bile daha mantıksız ve daha güçlüdür.. Ama  bunun iki yönlü bir soru olduğunu söylemiştim. Smith’in mal varlığı neredeyse Mars’ın sözde Kralı-İmparatoru olmasının yarattığı özel durumu kadar önemli. Hatta, bir Yüksek Mahkeme kararı onu Mars üzerindeki fiili işgal hakkından edebilir ama Lyle İtkisi ve Lunar Girişimcilik’teki yüklü hissesi üzerindeki mülkiyetini sarsacak bir şeyin varlığından şüphe ederim. Her şeyden önce sekiz vasiyet kamuya açık kayıtlar ve en önemli üç durumda vasiyetli ya da vasiyetsiz mirasa konuyor. Ölürse ne olur? Bilemiyorum. Tabii ki ortaya binlerce kuzen adayı fırlar ama Bilim Vakfı böyle açgözlü pislikleri yirmi yıldır savuşturmayı becerdi. Öyle gözüküyor ki eğer Smith vasiyet bırakmadan ölürse muazzam serveti devlete kalacak.” Sh:66

“Sefahat dolu bir hafta sonu için Atlantic City’ye gidelim hemen, sadece ikimiz.”

“Ama Jubal!”

“Faydalanmaya kalktığımda minnetin ne kadar derine kadar gidebildiğini gördün mü?”

“Ah! Hazırım. Ne zaman gidiyoruz?”

“Haydi oradan! Kırk yıl önce gitmiş olmalıydık. Kapa çeneni. Söylemek istediğim ikinci şey; haklısın; çocuk gerçekten de insan âdetlerini öğrenmek zorunda. Camiye girerken ayakkabısını, sinagoga girerken şapkasını çıkarmak ve tabu bunu gerektirdikçe çıplaklığını örtmek zorunda, yoksa kabilemizin şamanları onu sapkınlıkla suçlayıp yakarlar. Ama çocuğum, Şeytan’ın beş farklı yüzü adına, ne yaparsan yap, bu süreçte onun beynini yıkama. Her zaman alaycı kalmasını sağla.”           

“Ih, bunu nasıl başarabileceğimi bilmiyorum, Jubal. Yani, Mike’ta alaycılığın zerresi yok gibi.” Sh:183

“Şimdi bana o stereovizyonda ne gördüğünü ve ondan ne grokladığını anlat.”

Ardından yaptıkları konuşma Mike ile yapılan her zamanki sohbetlerden bile daha uzun, karmaşık ve yorucuydu. Mike aptal kutusunda gördüğü her bir ayrıntıyı, hareketi, sesi ve mimiği -reklamları da dahil ederek anlattı. Ansiklopediyi okumayı neredeyse bitirmişti. “Din”, “Hıristiyanlık”, “İslam”, “Musevilik”, “Konfüçyüsçülük”, “Budizm” ve din ile ilgili başka birçok maddeyi de okumuştu. Ama bunların hiçbirini groklamamıştı.

En azından Jubal kafasındaki bazı fikirlerden emindi, (a) Mike Fostercı töreninin dini bir şey olduğunu bilmiyordu; (b) Mike dinler hakkında okuduklarını hatırlıyor ama bunları anlamadığının farkında olduğundan gelecekte üzerine düşünmek için saklıyordu; (c) aslında Mike’ın asıl anlamadığı sözlükte yazan dokuz karşılığını da tekrarlayabilecek durumda olmasına rağmen “din” kelimesinin kendisiydi; (d) Mars dilinde buna karşılık gelen ve Mike’ın karşılaştırabileceği bir kelime (ya da kavram) yoktu; (e) Jubal’in Duke’e anlatmış olduğu Marslı “dinsel törenler”in Mike’a göre bunlarla ilgisi yoktu; Mike için bu gibi şeyler Jubal için markete gitmek zorunluluğu kadar sıradandı; (f) Mars dilinde “din”, “bilim”, “felsefe” gibi insana özgü kavramları ayrı ayrı ifade etmeye imkân bulunmuyordu. Mike da artık akıcı bir İngilizce konuşuyor olsa da hâlâ Marsça düşündüğünden bu kavramlardan herhangi birini diğer ikisinden ayırabilmesi mümkün değildi. Tüm bu meseleler kısaca “Eskiler”den gelen öğretilerdi. Hiç şüphe duymamıştı ve araştırması gerekmemişti (Marsça’da her iki kavramın da karşılığı yoktu); her sorunun cevabı Eskiler’den alınmalıydı. Onlar, ister kozmik teoloji isterse sh:239

“Sonuç?”

“Sen bana ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dedin.”

“Hayır! Hayır!” dedi Harshaw, aceleyle. “Ben sana tüm bu dinlerin açıklamaları farklı olsa da çoğunun ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dediğini söyledim. Bunu tam olarak groklamasam da kullanılan terimin ‘Tanrı’ olduğunu söyledim.”

“Evet, Jubal,” diye onayladı Mike. “Kelime ‘Tanrı’,” diye ekledi. “Grokluyorsun.”

“Hayır! İtiraf edeyim ki groklamıyorum.” “Grokluyorsun,” diye ekledi Mike, kararlı bir şekilde. “Ben açıklayacak kelimeyi bulamamıştım. Sen grokluyorsun. Anne grokluyor. Ben de grokluyorum. Ayaklarımın altındaki çimen de mutlu ve güzelce grokluyor. Ama kelimeye ihtiyacım vardı. Bu kelime ‘Tanrı’.”

Jubal kafasını temizlemek istercesine iki yana salladı. “Devam et.”

Mike zafer kazanmış edasıyla parmağını Jubal’e doğrulttu. “Sen Tanrı”sın!”

Jubal eliyle alnına vurdu. “Ah, İsa aşkına: Ben ne yaptım? Bak, Mike, sakin ol! Acele etme! Beni anlayamadm. Üzgünüm. Çok üzgünüm! Söylediklerimi unut ve başka bir gün en baştan başlayalım. Ama…”

“Sen Tanrı’sm,” diye tekrarladı Mike, sakince. “Groklayabilen kişi. Anne, Tanrı. Ben Tanrı’yım.sh:249

Smith hâlâ “Tanrı” denilen insan sözcüğünü doğru grokladığını düşünüyordu; karışıklık, onun diğer insan sözcüklerini seçmekteki başarısızlığından kaynaklanmıştı. Kavram aslında o kadar basit, o kadar temel ve o kadar gerekliydi ki herhangi bir yuvalı bunu rahatlıkla açıklayabilirdi tabii ki Marsça’da. O zaman sorun, doğru şekilde konuşmasını sağlayacak insan sözcüklerini bulmakta ve kendi insanlarının dilindeki benzerlerin uyacak şekilde sıraya koymaktaydı.

Bunu, İngilizce’de bile olsa söylemenin neden zor olduğu üzerine kısa bir an için şaşkınlıkla düşündü, sonuçta bu, herkesin bildiği bir şeydi… öyle olmasa canlıyken groklamak mümkün olmazdı. Belki de kelimelerin durmadan değişen anlamlarıyla uğraşıp durmak yerine insanların Eskilerine bunu nasıl tarif edeceğini sormalıydı. Eğer öyleyse, Jubal bunu ayarlayıncaya kadar beklemeliydi çünkü burada kendisi sadece bir yumurta sayılırdı ve böyle bir şeyi ayarlaması mümkün değildi.sh:256

“Her zaman bir seçenek vardır! Bu seferki ‘kötü’ ve ‘daha kötü’ arasında bir seçim… bu da ‘iyi’ ve ‘daha iyi’ arasındakinden çok daha üzücü.”

“Şey, Jubal? Ne yapmamı bekliyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Harshaw. “Çünkü bu gösteriyi tümüyle kendim yürüteceğim. Ya da neredeyse hiçbir şey diyelim. Şu yazdığın günlük pislikte Joe Douglas’ı bu görüşmeyle ilgili olarak yerden yere vurmaktan kaçınmanı istiyorum hatta onu ‘bir devlet adamı gibi kendini kontrol edebildiği’ için biraz övebilirsin de.”

“Şimdi kusacağım!”

“Çimenlere kusma lütfen. Şapkanı kullan. Çünkü, neler yapacağımı, neden yapacağımı ve Joe Douglas’ın bunları neden kabul edeceğini sana önceden söyleyeceğim. Bir kaplanın sırtında yolculuk etmenin en önemli kuralı, kulaklarını asla bırakmamaktır.”

“Ukalalığı bırak. Durum ne?”

“Kaim kafalılığı bırak da dinle. Bu çocuk meteliksiz bir ‘hiç kimse’ olsaydı, sorun olmazdı. Ama o, Karun’un hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir servetin tartışmasız tek varisi… artı Sekreter Fall’ın Doherty’nin vermediğini kanıtladığı rüşveti almakla suçlanması örneğinden bu yana görülen en aptalca politik-adli iddia ile bu servetten de büyük bir politik güce sahip olduğu düşünülüyor.”

“Evet ama…”

“Kontrol bende. Jill’e de söylediğim gibi, şu ‘Gerçek Prens’ saçmalığıyla işim yok. Ayrıca tüm o serveti ‘onun’ olarak da görmüyorum; bir kuruşunu bile kendisi kazanmış değil. Kendisi kazanmış olsaydı bile -onun yaşında bu imkânsız ‘mülk’, çoğu insanın düşündüğü doğal ve açıkça ortada olan kavramdan biraz farklıdır.”

“Anlayamadım?”

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

“Bir dakika, Jubal. Hayvanların bile mülkü vardır. Marslılar hayvan değiller; büyük şehirleri ve tüm o başka şeylerle çok gelişmiş bir uygarlıkları var.”

“Evet. ‘Tilkilerin delikleri ve havadaki kuşların yuvaları vardır.’ Ye kimse bir mülkün sınırlarını ve onunla ilgili hakları bir bekçi köpeğinden daha iyi bilemez. Ama Marslılar öyle değil. Tabii ki her şeyin birkaç milyon ya da milyar yaşlı vatandaş -sana göre ‘hayalet’ tarafından ortak olarak sahiplenilmesine ‘mülkiyet’ diyorsan başka.”

“Söylesene, Jubal, şu Mike’m bahsettiği ‘Eskiler’ de ne?” “Resmi versiyonu mu istersin? Yoksa benim kişisel fikrimi mi?”

“Ha? Kişisel fikrini. Ne düşünüyorsun?”

“O zaman bunu kendine sakla. Bence tümüyle dinsel bir saçmalık, gübre olarak kullanılacak nitelikte. Bence, bir çocuğun kafasına daha sonra kurtulmasını imkânsız kılacak kadar erken yaşlarda sokulmuş bir batıl inanç bu.”

“Jill, sanki inanıyormuş gibi konuşuyor.” Sh:320-321

Marslıların bireyler arası ilişkilere verdikleri yüksek değeri doğru şekilde grokluyordu.

Ortada yapacak bir şey yoktu; Valentine Michael ile suyu paylaşmıştı ve şimdi dostunun güvenini boşa çıkarmaması gerekiyordu... elinden sadece bu Yankeelerin tümüyle onursuz insanlar olmadıklarını ümit etmek geliyordu.

Böylece yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Jubal’in elini sıktı. “Evet. Valentine Michael bana –gururla hepinizin onunla…” (Dr. Mahmud Marsça bir kelime söyledi) “… olduğunuzu söyledi.”

“Hı?”

“Su kardeşliği. Anlıyor musunuz?”

“Grokladım.”

Mahmud’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı ama belli etmeden devam etti: “Zaten onunla böyle bir ilişkim olduğundan ailenin bir parçası olarak kabul edilmeyi diliyorum. Sizin adınızı biliyorum ve sanırım bu da Bay Caxton; aslında resminizi köşenizin üzerinde görmüştüm, Bay Caxton; fırsat buldukça okuyorum. Bakalım genç bayanları tanıyabilecek miyim. Şu, Anne olmalı.”

“Evet. Ama şu anda cüppesi üzerinde.”

“Evet, tabii ki. Mesleğiyle meşgul olmadığı bir zamanda ona saygılarımı sunarım.”

Harshaw onu diğer üçüyle tanıştırdı… ve Jill onu, bir su kardeşine söylenen hitap şeklini doğru kullanarak şaşırttı. Sesi yetişkin bir Marslıya göre üç oktav daha tizdi ama gırtlaktan gelen aksansız telaffuzu doğruydu. Bu, Jill’in güçlükle anladığı yaklaşık yüz kelime içinde telaffuz edebildiği birkaç kelimeden biriydi; bu kelimeyi çok iyi öğrenmişti çünkü her gün defalarca duyuyor ve kullanıyordu.

Dr. Mahmud’un gözleri şaşkınlıktan hafifçe büyüdü; belki de bu insanlar basit, sünnetsiz barbarlar olmayabilirlerdi… ayrıca genç dostunun sezgileri güçlüydü. Hemen Jill’e doğru hitapla karşılık verdi ve başını eğerek onu selamladı.

Jill, Mike’ın durumdan çok memnun olduğunu açıkça görebiliyordu; biraz beceriksizce ama anlaşılır şekilde bir su kardeşinin karşılık vermekte kullanabileceği dokuz sözcükten en kısa olanını söyledi; oysa bunun anlamını tam olarak groklayamıyordu ve insan biyolojisindeki karşılığını (İngilizce olarak) yeni tanıştığı bir adama karşı kesinlikle kullanmazdı!·

Oysa Mahmud, söyleneni anladı ve (insanlar için imkânsız olan) direkt tercümesini değil, sembolik anlamını aldı ve uygun karşılığı verdi. Ama Jill’in linguistik yeteneğinin sınırı bu kadardı; adamın söylediğini anlamamıştı ve gündelik İngilizce’yle bile kişilik veremezdi.

Ama bir anda ilham geldi. Masaya belirli aralıklarla insanların yüzyıllardır konuşma sırasında kullandıkları birer eşya konmuştu; su dolu sürahiler ve yanlarında da bardaklar. Uzandı, sürahilerden biriyle bir bardak aldı ve su doldurdu.

Mahmud’un gözünün içine baktı. “Su. Yuvamız senindir,” dedi içtenlikle. Bardağı dudaklarına değdirdi ve Mahmud’a uzattı.

Mahmud ona Marsça bir karşılık verdi, sonra anlamadığını görünce tercüme etti. “Suyu paylaşan her şeyi paylaşır.”

Bir yudum aldı ve tam bardağı Jill’e geri veriyordu ki yanlışını düzeltti, Harshaw’a baktı ve bardağı ona sundu.

“Ben Marsça konuşamıyorum, evlat; ama su için sağ ol.

Asla susuz kalmayasın,” dedi Jubal. Bir yudum aldı, sonra bardağın üçte birini bitirdi. “Ah!”sh:334

“Dilin kendisi bir insanın en temel düşüncelerini belirler.”

“Evet ama… Doktor Mahmud, Arapça biliyorsun, değil mi?”

“Eh? Uzun yıllar önce, pek de iyi olmasa da biliyordum,” diye kabullendi Jubal. “Bir süre AFS aracılığıyla Filistin’de bulunmuştum. Ama artık pek hatırlamıyorum. Hâlâ biraz okuyabiliyorum… çünkü peygamberin sözlerini orijinal haliyle okumayı tercih ediyorum.”

“Gayet uygun. Kuran tercüme edilemeyeceğinden dolayı… ne kadar dikkatli olunursa olunsun tercüme sırasında ‘harita’ değişir. Öyleyse İngilizce’nin bana ne kadar zor geldiğini anlayabilirsin. Sadece benim dilimin kelimelerinin anlamlarının daha sınırlı olması ya da zamanların daha az olması değil; tüm ‘harita’ değişiyor. İngilizce, insan dilleri içinde en genişi  en yakın rakibinden birkaç kat fazla kelime içeriyor; sadece bu bile İngilizce’nin dünyanın lingua francası ’ [Lingua franca: İtalyanca, eri yaygın şekilde kullanılan dil.] olmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor çünkü -barbarların etkisine rağmen en zengin ve en esnek dil bu… ya da belki de barbarların etkisi yüzünden demeliyiz. İngilizce, karşısına çıkan her şeyi yutuyor ve buradan yeni bir İngilizce türetiyor. Kimse, korunan ve sınırları olan bazı dillerde olduğu gibi bu süreci durdurmaya çalışmadı… muhtemelen bunun sebebi de bir ‘Kraliyet İngilizcesi’nin olmayışı; çünkü ‘Kraliyet İngilizcesi’ Fransızca’dır. İngilizce, kimsenin nasıl büyüdüğünü umursamadığı karışık bir dildi… ve o da büyüdü! Devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki bu canavarı kucaklamayı göze almayan kimse eğitimli sayılmıyor artık.

“Bu çeşitlilik, incelik ve mantıksız, yerel ağızlara bağlı bu karmaşıklık, başka dillerde söylenmesi mümkün olmayan şeyleri İngilizce söylememizi sağlıyor. Bu, neredeyse beni çıldırtıyordu… ta ki bu dilde düşünmeyi -ve bu sayede doğup büyüdüğüm ‘haritanın’ üzerine bir başkasını koymayı öğrenene kadar. Birçok açıdan daha iyi bir harita bu; en azından daha ayrıntılı olduğu kesin.”

“Ama yine de basit bir dil olan Arapça’da söylenip de İngilizce’de karşılığı olmayan şeyler var.”

Jubal başıyla onayladı. “Çok doğru. İşte bu yüzden, az da olsa Arapça okumayı bırakmadım.”

“Evet. Ama Mars dili İngilizce’den öyle karmaşık -ve evrenin algılanmasını soyutlayışı bakımından çok farklıki kıyaslarsak İngilizce ve Arapça aynı dil sayılabilir. Bir İngiliz ve bir Arap birbirlerinin düşüncelerini diğerinin dilinde anlamayı öğrenebilirler. Ama herhangi birimizin (kendine özgü bir şekilde öğrenen Mike dışında) Marsça düşünebileceğinden emin değilim -evet, ikinci bir dil olarak Marsçayı öğrenebiliriz zaten benim konuştuğum da bu.

“Şimdi bu kelimeyi ele alalım: ‘grok’. Anlamı sanırım Marslıların bir ırk olarak düşünmeye ve konuşmaya başladıkları zamana kadar uzanıyor -bu da onların tüm ‘haritasını gözler önüne seriyor ve aslında oldukça basit. ‘Grok’, ‘içmek’ demek.”

“Ha?” dedi Jubal. “Ama Mike sadece içmekten bahsederken asla ‘grok’ demiyor. O…”

“Bir dakika.” Mahmud, Mike’la Marsça konuştu.

Mike biraz şaşırmış görünüyordu. “Grok içmek demek,” dedi ve konuyu kapattı.

“Ama Mike aynı zamanda,” diye devam etti Mahmud, “söyleyeceğim yüzlerce başka kelimeyi de kabul ederdi, bizim farklı kavramlar, hatta zıt kavramlar olarak adlandıracağımız sözcükleri bile. Ve ‘grok’, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu anlamların hepsini kapsıyor. ‘Korku’ demek, ‘sevgi’ demek, ‘nefret’ demek Marslıların ‘haritasına’ göre bir şeyi tümüyle groklamadan, onunla kendinizi bütünleşmiş sayacak kadar iyi anlamadan ondan nefret edemezsiniz. Kendinizden de nefret etmeniz gerekir. Ama bu, aynı zamanda o şeyi sevmenizi ve bağrına basmayı gerektirir. İşte o zaman nefret edebilirsiniz ve (bence) Marslıların nefreti öyle yoğun bir duygu ki bizim buna en yakın duygumuz onun yanında ancak hafif bir hoşnutsuzluk gibi kalır.”sh:355

“Kaptan, Jubal’in çıkarımını destekleyecek sağlam kanıtlar var,” diye aniden araya girdi Mahmud. “Bir kültürü diline bakarak analiz edebilirsin ve Marsça’da ‘savaş’ anlamına gelen bir sözcük yok.” Durdu, kafası karışmış gibiydi. “En azından ben olmadığını sanıyorum. Ayrıca ‘silah’ ya da ‘kavga’ anlamına gelen sözcükler de yok. Bir dilde bir kavramla ilgili sözcük yoksa, o sözcüğün sembolize ettiği şey de yok demektir.”

“Ah, saçmalama, Kokarca! Hayvanlar dövüşür… hatta karıncalar organize savaşlar yapar. Bana onların savaşmadan önce bunun için bir kelime icat etmek zorunda olduklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”sh:385

Örneğin, “Zuruf suresi’ yetmişinci ayet, değil mi, Kokulu?”

“‘Cennet’e girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız.’ İngilizce’ye aşağı yukarı bu şekilde tercüme edilebilir,” diye onayladı Mahmud.

“Şey,” dedi Miriam, “Muhammedi erkeklerin cennete gittiklerinde oynamaları için onlara sunulan güzel hurilerden bahsedildiğini duydum, bu da karılarına pek ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor.”

“Huriler kadın değildir,” dedi Jubal. “Onlar, tıpkı cinler ve melekler gibi farklı yaratıklardır. İnsan ruhlarına ihtiyaçları yoktur, onlar zaten ruhturlar, yaşlanmazlar, değişmezler ve güzeldirler. Erkek huriler de vardır ya da en azından erkeğe eşdeğer olanlar. Hurilerin Cennet’e girmek için uğraşmaları gerekmez, onlar zaten çalışanlar listesindedirler. Sınırsız lezzetli yiyecekleri, asla baş ağrısı yapmayan içkileri taşırlar ve istenildiğinde başka eğlenceler de sunarlar. Ama insan kadınlarının ruhları da tıpkı erkekler gibi Cennet’te ev işi yapmak zorunda değildir, değil mi, Kokulu?”

“Gerçeğe oldukça yakın, kullandığın saygısızca sözcükleri saymazsak tabii. Huriler…” Bir anda durdu ve öyle hızla doğruldu ki Miriam sırtından düştü. “Hey! Siz kızların ruhu olmayabilir! ”

Miriam doğruldu. “Seni nankör kâfir! Sözünü geri al!” dedi kızgın bir sesle.

“Sakin ol, Meryem. Ruhun yoksa zaten bir ölümsüzsün demektir, ruha ihtiyacın olmaz. Jubal… bir insanın ölmesi ve bunu fark etmemesi mümkün mü sence?”

“Bir şey diyemeyeceğim. Hiç denemedim.”

“Mars’ta ölmüş ve eve döndüğümü sadece hayal etmiş olmam mümkün mü? Etrafına bak! Peygamberin kendisinin bile memnun kalacağı bir bahçe. Her an leziz yiyecekler ve içecekler taşıyan dört huri. Hatta, huysuzluk edip fazlasını istersen erkekler de var. Burası Cennet mi?”

“Öyle olmadığını garanti ederim,” dedi ona Jubal. “Bu hafta vergilerimi ödemem gerekiyor.”

“Bu beni etkileyen bir şey değil.”

“Ve şu hurileri ele alalım -tartışma adına onların tanıma uygun olarak kabul edilebileceklerini varsaysak bilesonuçta güzellik gözlerdedir, bakılanlarda değil…”

“Kesinlikle geçer not alırlar.”

“Ve bunu ödeyeceksin, Patron,” diye ekledi Miriam.

“… hâlâ hurilere ait bir özellik eksik kalıyor,” dedi Jubal. “Hımm…” dedi Mahmud, “bu konuya girmesek iyi olur. Cennet’te bu geçici bir fiziksel durum değil, kalıcı bir ruhsal durum olurdu; düşünüş şekli gibi. Değil mi?”

“Bu durumda,” dedi Jubal, “bunların huri olmadıklarına eminim.”

Mahmud iç çekti. “Bu durumda birini kendi dinime çekmem gerekecek.”

“Neden sadece birini? Dünya üzerinde hâlâ kotanın tamamını doldurabileceğin ülkeler var.”

“Hayır, dostum. Yasalar dördüne izin verse de Peygamber’in hadislerinde bir erkeğin birden fazla kadınla hakkını vererek ilgilenmesinin imkânsız olduğu yazar.” Sh:454

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?” sh:476

Peder Foster, mesele dini özgürlükleri savunmak olunca bronz muştalar, sopalar ve polislerle kavga etme hevesinin pasif direnişten çok daha etkili olduğunu daha en başta fark etmişti. Onun kilisesi kuruluşundan itibaren militandı. Ama kendisi aynı zamanda bir taktisyendi; büyük savaşlar ancak topçu desteği Tanrı’nın yanındaysa yapılıyordu. “… ve onu kurtarıyorlar, onu oraya atan putperest yargıcı da katran ve tüye buluyorlar. Ön tarafa dönüyoruz. Ih, pek iyi göremiyorsunuz; sutyenim çoğunu örtüyor. Ne kötü.” Sh:491

“Patty Teyze dedi ki  “Inancın bana neler yaptığını görmenizi istedim. Ama bu sadece dışarıdan görünen; esas değişiklik içeride. Mutluluk. Bunu size anlatmayı denemeliyim. Yüce Tanrı biliyor ya, benim hitabet yeteneğim hiç yoktur… ama denemek zorundayım. Sonra da becerebilirsem sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle diğer sözde kiliselerin Şeytan’nın tuzakları olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Sevgili İsa Gerçek İnancı duyurdu, Foster böyle söylüyor ve ben de ona inanıyorum. Ama Karanlık Çağlarda onun sözleri bilerek çarpıtıldı ve eklemelerle İsa’nın kendisinin tanıyamayacağı hale getirildi. İşte Foster bu yüzden dünyaya gönderildi, Yeni Vahiy’i duyurmak ve her şeyi düzeltip açıklığa kavuşturmak için.”

Kilise mensubu Patricia Paiwonski bir parmağını uzattı ve bir anda çok etkileyici göründü, kutsal bir ahlak ve mistik sembollerle donanmış bir rahibe gibiydi. “Tanrı Mutlu olmamızı istiyor. Tüm dünyayı, eğer ışığı görürsek bizleri mutlu edecek şeylerle doldurdu. İçip neşelenmemizi istemeseydi üzüm suyunun şaraba dönüşmesine izin verir miydi? Üzüm suyu olarak kalmasını sağlayabilirdi… ya da kimseye azıcık keyif bile vermeyerek doğrudan sirkeye dönüşmesini. Bu doğru, değil mi? Tabii ki körkütük sarhoş olup karınızı ihmal etmenizi ve çocuklarınızı dövmenizi kastetmedi… ama bize kullanabileceğimiz güzel şeyler verdi, tabii ki kötüye kullanmamız… ya da umursamamamız için değil. Ama ışığı görmüş arkadaşlarının arasında birkaç kadeh içmek istiyorsan ve bu da sende zıplayıp dans ederek Tanrı’ya şükranlarını sunma isteği uyandırıyorsa… neden yapmayasın? Tanrı alkolü de yarattı, ayakları da… ve onları ikisini bir araya getirip mutlu olalım diye yarattı.”

Durakladı. “Kadehi doldur, şekerim; vaaz vermek insanı susatıyor; bu sefer o kadar fazla gazoz koyma; viski gayet güzel. Ve hepsi bu da değil. Tanrı kadınlara bakılmasını istemeseydi, onları çirkin yaratırdı… bu mantıklı, değil mi? Tanrıhile yapmaz. Bu oyunu kendisi yarattı; onu kurbanların asla kazanamayacağı şekilde ayarlamamıştır. Hileli bir oyunda kaybettikleri için kimseyi Cehennem’e yollamaz.

“Pekâlâ! Tanrı Mutlu olmamızı istiyor ve nasıl olacağını da söylemiş: ‘Birbirinizi sevin!’ Zavallının ihtiyacı varsa bir yılanı sevin. Işığı görmüşse ve kalbinde sevgi varsa komşunuzu sevin… ve sizi belirlenmiş yoldan saptırıp Cehennem çukuruna götürmeye çalışan günahkârlar ve Şeytan’ın yoz uşaklarına da elinizin tersiyle çakıverin. Ve ‘sevgi’ derken sadece tenin baştan çıkarıcılığına kapılmamak için kafasını ilahi kitaplarından kaldırmayan şu duygusal yaşlı teyze sevgisini de kastetmedi. Tanrı tenden nefret ediyorsa, Niçin o kadar ten yarattı? Tanrı ödlek değildir. Grand Canyon’u ve gökyüzünde gezen kuyruklu yıldızları, kasırgaları ve depremleri yarattı… tüm bunları yapan bir Tanrı’nın, genç kızın biri bir şey almak için eğildi ve adamın biri de onun göğüslerini gördü diye altına kaçırıyor olması mümkün mü? Öyle olmadığını iyi biliyorsun, şekerim; ben de biliyorum! Tanrı bize sevmemizi söylediğinde bize bir kart uzatmıyordu; gerçekten onu kastediyordu. Sürekli altlarının değişmesine ve sevgiye ihtiyacı olan küçük bebekleri sevelim ve güçlü, kokulu erkekleri de sevelim ki sevecek başka bebekler de olsun… ve ikisinin arasında sevişmeye devam edelim çünkü sevişmek çok güzel!

“Tabii ki bunda da bir viski şişesine fazlaca dalarak sarhoş olup sonra da gidip bir polis dövmek gibi aşırılığa kaçmayacağım. Aşkı satamazsın, mutluluğu satın alamazsın, ikisinin de fiyat etiketi yoktur… öyle olduğunu düşünüyorsan, Cehennem’e giden yollar sana açık demektir. Ama açık yüreklilikle verir ve Tann’nın sonsuz kaynağından alırsan, Şeytan sana dokunamaz. Para mı?” Jill’e baktı. “Şekerim, şu su paylaşma işini birisiyle, diyelim bir milyon dolar karşılığı yapar mıydm? On milyon yapalım, vergisiz.”

“Tabii ki hayır.” (“Michael, bunu grokluyor musun?”)

(“Neredeyse tümüyle, Jill. Beklemek var.”)

“Görüyor musun, tatlım? Ne anlama geldiğini biliyordum, o suda sevgi olduğunu biliyordum. Sizler arayıcısınız, ışığa çok yakınsınız. Ama sizi ikiniz, içinizde sevgiyle Michael’ın dediği gibi ‘suyu paylaşıp daha da yakınlaştığınıza’ göre, size normalde bir arayıcıya anlatmayacağım şeyleri de anlatabilirim…”

Kendi kendini öyle ilan etmiş ya da doğrudan doğruya Tanrı tarafından ilan edilmiş, otoriteden otoriteye değişir. Rahip Foster, yaşadığı kültür ve zamanın nabzını tutmak konusunda en az, becerikli bir panayır çalışanının bir kurbanı tanıması kadar yetenekliydi. “Amerika” adıyla bilinen ülke ve kültür tüm tarihi boyunca bölünmüş bir kişiliğe sahip olmuştu. Kanunları, Rabelaisçi [Rabelais, François: Ortaçağ skolastizmini ve batıl inançlarını eleştiren Fransız yazar ve hümanist] olmaya eğilimli bir halk için fazlasıyla püritendi; büyük dinlerinin hepsi çeşitli derecelerde Apolloncuydu; dinlerin yeniden uyanışlarıysa Dioniysosçu denecek kadar isterik olabiliyordu. Yirminci yüzyılda (Arz’ın Hıristiyan Dönemi), seks Dünya’nın hiçbir yerinde, Amerika’daki kadar baskı görmemişti ve başka hiçbir yerde de sekse bu kadar büyük bir ilgi yoktu.

Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi. Sh:504-507

Jill, Mike’ın yumuşak ama kesin bir sesle konuştuğunu duydu.

“Sen Tanrı’sın.”

“‘Sen Tanrı’sın…’” diye uyuşmuş gibi bir sesle fısıldadı Patricia.

“Evet. Jill Tanrı’dır.”

“Jill… Tanrı’dır. Evet, Michael.”

“Ve sen de Tanrı’sın.”

“Sen Tanrı’sın. Şimdi, Michael, şimdi!”

Jill sessizce yatak odasına döndü ve dişlerini fırçaladı. Bu sırada zihninden sessizce Mike’a uyanık olduğunu haber verdi ve Mike’ın bunu zaten bildiğini öğrenince hiç şaşırmadı.

Oturma odasına tekrar geldiğinde perdeler açılmış, sabah güneşi içeriyi dolduruyordu. “Günaydın, sevgililerim!” İkisini de öptü.

“Sen Tanrı’sın,” dedi Patty, basitçe.

“Evet, Patty. Ve sen de Tanrı’sın. Tanrı hepimizin içinde.” Patty’ye sabahın çiğ, parlak ışığında baktı ve yeni kardeşinin hiç de yorgun görünmediğini fark etti. Patty sanki bir gecelik uykusunu, hatta biraz da fazlasını almış gibiydi… üstelik her zamankinden daha genç ve tatlı görünüyordu. Bu etkiyi biliyordu… Mike, okumak ya da düşünmek yerine bütün gece ayakta kalmaya karar verirse Jill, ona eşlik etmekte hiç zorluk çekmiyordu… ayrıca önceki gece aniden uykusunun bastırmasının da Mike’ın fikri olduğundan şüpheleniyordu… ve zihninde Mike’m bunu onaylayan düşüncesini duydu.

“Şimdi, siz iki sevgilime birer kahve… ve bana da tabii. Ayrıca, bir kutu portakal suyu da almıştım.”

Mutluluk içinde, hafif bir kahvaltı ettiler. Jill, Patty’nin düşünceli olduğunu gördü. “Sorun nedir, tatlım?”

“Ih, bunu söylemekten nefret ediyorum… ama siz çocuklar neyle geçineceksiniz? Patty Teyze’nin oldukça dolu bir cüzdanı var ve düşündüm de…”

Jill bir kahkaha attı. “Ah, sevgilim, üzgünüm; gülmek istememiştim. Ama Mars’tan Gelen Adam zengin! Bunu biliyorsun herhalde? Yoksa haberleri okumuyor musun?”sh:514

Benmerkezcilik Turnuvası’ndan adının silindiğini hatırlıyorum, bu onun serbest görevde olduğuna işaret çünkü Mike bu bölgedeki en hevesli benmerkezcilik oyuncularından biridir.”

“Ama bu düşünce müstehcen!”

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

Ama… sh:519

“Teşhircilik”, onun için sadece anormal psikolojide kullanılan bir sözcük olmuştu; hep aşağılayarak baktığı nevrotik bir zayıflıktı. Oysa şimdi, kendi hislerini incelediğinde ya böyle bir kendini beğenmişliğin normal olduğuna ya da başından beri kendisinin anormal olduğu ama bunun farkına varmadığına karar verdi. Ama kendini anormal hissetmiyordu; sağlıklı ve mutluydu… hatta her zamankinden daha da sağlıklıydı. Sağlığı hep yerinde olmuştu -hemşirelerin böyle olmaları gerekirdi ama en son ne zaman burnunu çektiğini ya da midesinin kötü olduğunu hatırlamıyordu bile… hey, diye düşündü şaşkınlıkla, âdet dönemi sancıları bile yoktu.

Pekâlâ, gayet sağlıklıydı -ve sağlıklı bir kadın kendisine bakılmasından hoşlanıyorsa, tabii ki bir biftek gibi değil! sağlıklı bir erkeğin bir kadına bakmaktan hoşlanması da gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar normaldi, yoksa işin bir mantığı olmazdı! O anda nihayet Duke ve resimlerini entelektüel bir düzeyde anladı… ve zihninde Duke’ten özür diledi.

Bunu Mike’la tartıştı, değişen bakış açısını ona anlatmaya çalıştı… kolay değildi çünkü Mike, Jill’in herhangi bir zamanda, herhangi biri tarafından kendisine bakılmasını neden umursadığını anlayamıyordu. Dokunulmak istememesini anlıyordu; Mike da kabalık etmeden bunu yapabiliyorsa el sıkışmaktan kaçmıyordu, sadece su kardeşlerine dokunmayı ve onların kendisine dokunmasını istiyordu. (Jill, bunun Mike’ın kafasında erkek kardeşlerini ne kadar kapsadığından tam olarak emin değildi; Mike, hakkında bir şeyler okuyup groklamayı başaramadığında ona homoseksüelliği açıklamıştı… hatta ona bir homoseksüel gibi görünmemesi ve birilerinin ona asılmasını önlemesi konusunda öğütler de vermişti. Çünkü Mike, tatlı biriydi ve Jill onun böyle şeylere maruz kalacağını -doğru şekilde tahmin etmişti. Mike onun tavsiyelerine uyup yüz hatlarını başlangıçta sahip olduğu androjen güzellikten kurtarıp daha erkeksi bir hale getirmişti. Yine de Jill, Mike’ın, diyelim Duke’ten gelecek böyle bir daveti reddedeceğinden emin değildi… neyse ki Mike’ın erkek su kardeşlerinin hepsi oldukça erkeksi adamlardı, tıpkı diğer kardeşlerinin oldukça dişi kadınlar olduğu gibi. Jill, her şeyin böyle kalmasını umuyordu; zaten Mike’ın zavallı arada kalmışlarda bir “yanlışlık” groklayacağım düşünüyordu… öylelerine asla su sunulmazdı.)

Mike onun artık kendisine bakılmasından neden hoşlandığını da anlamıyordu. İkisinin bakış açılarının neredeyse aynı olduğu tek zaman, panayırdan ayrıldıkları dönemdi. Jill, bakışları umursamamayı öğrenmişti… Patty’ye söylediği gibi, bir işe yarayacak olsa gösterilerine “anadan doğma” da çıkabilirdi.

Jill, şu andaki kendini tanımasının o noktada gelişmeye başladığını fark etti; gerçekte hiçbir zaman için erkeklerin bakışlarına karşı kayıtsız kalmamıştı. Mars’tan Gelen Adam’la birlikte yaşamanın tamamen kendine has gerekliliklerine uyum sağlayabilmek için o yapay, eğitimle geliştirilmiş kişiliğinin, hiçbir şekilde saçmalığa yer olmayan bir mesleğin tüm zorluklarına rağmen, bir hemşirenin koruyabildiği o hanımefendilere özgü titiz kaygıların bir kısmını fırlatıp atmak zorunda kalmıştı. Ama Jill, bundan kurtuluncaya kadar böyle titiz kaygıları olduğunun farkında bile değildi.

Tabii ki Jill her zamankinden bile daha fazla “Hanımefendi”ydi ama kendini bir “centilmen” olarak düşünmeyi tercih ediyordu. Ama artık içinde bir yerlerde çevredeki erkek kedileri azdırmak için göbek atan kızışmış bir dişi kedi kadar utanmaz bir şeyler olduğunu kendinden gizleyemiyordu (gizlemek gibi bir isteği de yoktu). Sh:528

Bir gün Jill eve geldi ve Mike’ı transta olmadığı halde hiçbir şey yapmadan kitapların ortasında otururken buldu. Bunların aralarında Tevrat, Kama-Sutra, çeşitli İncil versiyonları, Ölüler Kitabı, Mormonlar Kitabı, Patty’nin değerli Yeni Vahiy kopyası, çeşitli Apocryphalar, [Apocryphalar: İbranice orijinal metinde yer almadığı için Protestanlar tarafından kabul görmeyen 14 kitaplık İncil metinleri grubu.] Kurân, Altın Dal’ın orijinal kopyası, Yol, Kutsal Metinler Anahtarıyla Birlikte Bilim ve Sağlık, küçüklü büyüklü bir düzine başka dinin kutsal metinleri hatta Crovvley’in Kanun Kitabı gibi sıra dışı eserler bile vardı.

“Sorun nedir, tatlım?”

“Jill, groklamıyorum.” Eliyle kitapları işaret etti. (“Beklemek, Michael. Tamamlanana kadar beklemek var.”)

“Beklemenin bunu tamamlayabileceğini sanmıyorum. Ah, sorunun ne olduğunu biliyorum; ben gerçek bir insan değilim, bir Marslıyım; yanlış bir vücuda hapsolmuş bir Marslıyım.”

“Bana göre yeterince insansın, tatlım… ayrıca vücudunun şekline de bayılıyorum.”

“Ah, neden bahsettiğimi grokluyorsun. İnsanları groklamıyorum. Dinlerin bu çeşitliliğini anlamıyorum. Benim insanlarım arasında…”

538 “Senin insanların mı, Mike?”

“Üzgünüm. Marslılar arasında demeliydim, sadece bir din vardır… üstelik o da bir inanç değildir, kesin bir gerçektir. Sen grokluyorsun. ‘Sen Tanrı’sın!’”

“Evet,” diye onayladı Jill. “Grokluyorum… Marsça’da tabii. Ama biliyorsun, tatlım, İngilizce’de ya da bir başka insan dilinde aynı şeyi ifade etmiyor bu. Nedenini bilmiyorum.” “Hımm… Mars’ta, bilmemiz gereken bir şey olduğunda herhangi bir şey Eskilere danışırız ve aldığımız cevap da asla yanlış olmaz. Jill, insanların ‘Eskiler’inin olmaması mümkün mü? Bunun anlamı ruhların olmaması demek. Biz çözüldüğümüzde –öldüğümüzde tümüyle ölüyor muyuz… geriye hiçbir şey kalmıyor mu? Bir önemi olmadığı için mi cehalet içinde yaşıyoruz? Yaşamımız bir Marslının bir konuyu düşünmek için harcayacağı kadar kısa bir zamanda, hızla geçip gittiği için mi? Söyle bana, Jill. Sen insansın.”

Jill sakin ve ciddi bir şekilde gülümsedi. “Bunu bana sen kendin söyledin. Sonsuzluğu bana sen öğrettin ve bunu geri alman da mümkün değil. Ölemezsin, Mike; ancak çözülebilirsin.” Elleriyle kendi vücudunu gösterdi. “Senin gözlerinle görebilmeyi bana öğrettiğin ve o kadar güzel şekilde sevdiğin bu vücut… bir gün yok olacak. Ama ben bir yok olmayacağım… ben neysem oyum! Sen Tanrı’sın, ben Tanrı’yım ve hepimiz Tanrı’yız, sonsuza dek. Nerede olacağımı ya da bir zamanlar hastaların altlarını temizlerken ve sahne ışıkları altında vücudunu sergilerken mutlu olan Jill Boardman olduğumu hatırlayıp hatırlamayacağımı bilmiyorum. Bu vücudu sevdim…”

Mike, alışılmadık derecede sabırsız bir hareketle Jill’in giysilerini yok ediverdi.

“Teşekkürler, tatlım,” dedi sessizce Jill, oturduğu yerde, ufak bir hareket bile yapmamıştı. “Bu benim için güzel bir bedendi -senin için de onun hakkında düşünen ikimiz için de. Ama işim bittiğinde onu özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Umarım ben çözüldüğümde bedenimi yersin.”

“Ah, seni yiyeceğim, tabii ki… tabii ki ben senden önce çözülmezsem.”

“Öyle olacağını sanmam. Güzel vücudun üzerindeki o sağlam kontrolün sayesinde en azından birkaç yüzyıl yaşayacağını sanıyorum. Tabii ki bunu istersen. Daha önce çözülmeyi seçmezsen.”

“Bunu yapabilirim. Ama şu an değil. Jill, denedim, denedim. Kaç kiliseye gittik?”

“San Francisco’daki tüm kiliselere sanırım… tabii ki adreslerini rehberlere koymayan küçük, gizli kiliseler hariç. Kaç kez arayıcı ayinlerine katıldığımızı hatırlamıyorum bile.” Sh:538

“Jubal, sen korkağın tekisin.”

“Aynen öyle, bayım! Beni endişelendiren, bu masumların kendi düzenlerini çirkin bir dünyaya uydurup uydurmayacakları. Ah, bunu daha önce de deneyenler oldu ve her seferinde dünya onları asit gibi yıpratıp yok etti. İlk Hıristiyanlardan bazıları -anarşi, komünizm, grup evliliği hatta şu kardeşlik öpücüğünde bile ilkel, Hıristiyanca bir hava var. Belki de Mike bunu oradan öğrenmiştir, sonuçta yaptığı her şey, özellikle de şu Toprak Ana töreni, diğer inanışlardan hazırlanmış bir karma.” Jubal kaşlarını çattı. “Bunu ilkel Hıristiyanlardan aldıysa -yani sadece kızları öpmekten hoşlandığı için yapmıyorsa bu durumda erkeklerin erkekleri öpmesini de beklerim.”

Ben homurdandı. “Söylemeyi unuttum, onu da yapıyorlar. Ama bu homoca bir şey değil. Bir kez yakalandım; sonrakilerden kurtulmayı başardım.”

“Yani? Her şey yerli yerine oturuyor. Oneida Kolonisi [Oneida Kolonisi: 1848’de Oneida, New York’ta kurulan ve 1880’de dağılan, komünist ilkelere dayanan bir dinsel ve sosyal deney sayılabilecek ütopik topluluk.] Mike’ın ‘Yuva’sına oldukça benziyordu; uzunca bir süre ayakta kalmayı başardılar ama nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bir yerdeydiler; kalabalık bir şehrin ortasında değil. Pek çok başka örnek de var, hepsinin de hikâyesi aynı: kusursuz bir paylaşım ve kusursuz bir sevgiyi düşünerek hazırlanmış, büyük umutlar ve idealler içeren bir plan… hemen arkasından gelen suçlamalar ve kaçınılmaz başarısızlık.” Jubal

 “Daha önce Mike için endişeleniyordum; şimdi hepsi için endişeliyim.”

“Sen mi endişelisin? Sence ben ne haldeyim?
Jubal, senin şu tatlı mutluluk teorini kabul edemem. Yaptıkları yanlış!”

“Ne olmuş? Ben, senin boğazında kalan şey sadece şu son olay.”

“Şey… belki de. Ama hepsi o değil.”

“Hemen hemen hepsi o. Ben, seksin etiği can sıkıcı bir problemdir… çünkü hepimiz ‘ahlaki değerler’ denilen aptalca, işe yaramaz ve kötü bir toplum kuralları sistemiyle uyum sağlayabilmek için pragmatik çözümler bulmak zorundayız. Çoğumuz bu sistemin yanlış olduğunu biliyor ya da en azından öyle olduğundan şüpheleniyor ve bu kuralları çiğniyoruz. Hepimiz toplum içinde bunları onayladığımızı söyleyip gizli gizli çiğnemenin suçluluğunu duyarak bedelini ödüyoruz. İster istemez, bu kural bizi yönetiyor, ölü ve pis kokuyor. Biliyorum, kendini özgür birisi olarak görüyorsun ve bu şeytani kuralı kendin yıkmış durumdasın ama cinsel ahlak açısından daha önce rastlamadığın bir sorunla karşılaştın, bilinç düzeyinde uymayı reddettiğin bu Yahudi-Hıristiyan kuralını bilinçaltında geçerli kıstas olarak aldın. Dolayısıyla, otomatik olarak miden bulandı… ve senin refleksinin seni ‘haklı’, onları da ‘haksız’ gösterdiğine inandın hâlâ da inanıyorsun. Öğğğ! Senin mideni suçu tespit eden bir araç olarak kullanmaktansa eziyet çekmeyi tercih ederim. Midenin yansıtabildiği tek şey, daha mantığın oluşmadan önce sana öğretilmiş olan önyargılar.”

“Senin midenden ne haber?”

“Benimki de en az seninki kadar aptal ama ben onun aklımı yönetmesine izin vermiyorum. Ben en azından Mike’ın ideal bir insan ahlakı yaratma çabasındaki güzelliği görebiliyorum. Ve bu -sen dahil pek çok insanı ürkütecek kadar radikal değişiklikler içerse de böyle ideal bir ahlakın ancak ideal cinsel davranışlarla kurulabileceğini gördüğü için de onu alkışlıyorum. Bu yüzden ona hayranlık duyuyorum… onu Filozoflar Birliği’ne aday göstermeliyim. Çoğu ahlak filozofu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kültürümüzün cinsel kurallarının doğruluğunu kabul eder; aile, tekeşlilik, kendini kontrol, şu senin canını çok sıkan gizlilik kanunu, cinsel ilişkiyi gerdek gecesine bağlama ve benzeri şeyleri. Kültürel kurallarımızın tamamının üzerinde uzlaştıktan sonra ayrıntılarla uğraşırlar… kadın göğsünün görünmesinin ahlaksızlık olup olmadığı gibi saçmalıklarla! Ama çoğunlukla insan denen hayvanın bu kanunlara uymaya nasıl ikna edileceğini ya da zorlanacağını tartışırlar, oysa çevrelerinde gördükleri acılar ve trajedilerin bu kurallara uymamaktan değil, tam tersine bu kuralları birebir uygulamaktan kaynaklandığını görmezden gelirler.

“Şimdi, Mars’tan Gelen Adam dünyaya iniyor, bu kutsal kuralları görüyor ve hepsini birden reddediyor. Mike’ın cinsellik anlayışını tam olarak anlamıyorum ama bana anlattığın azıcık şeyden bile onun görüşlerinin tüm Dünya’daki tüm büyük devletlerin kanunlarına karşı olduğunu ve herhangi bir dine bağlı ‘aklı başında’ birini -hatta agnostiklerin ve ateistlerin çoğunu da öfkelendireceğini anlayabiliyorum. Ama yine de bu zavallı çocuk…”

“Jubal, tekrar söylüyorum, o bir çocuk değil, yetişkin bir insan.”

“O bir ‘insan’ mı? Acaba? Anlattığına göre bu zavallı yapay Marslı, seksin birlikte mutlu olmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Buraya kadar Mike’a katılıyorum: Seks mutluluk getirmeli. Oysa biz en kötüsünü yapıp seksi birbirimizin canını yakmak için kullanıyoruz. Asla acı vermemeli; mutluluk getirmeli ya da en azından keyif vermeli. Bundan başka bir şey olması için anlamlı bir sebep yok.

“Kurallar diyor ki: ‘Komşunun karısına göz dikmeyeceksin’; peki sonuç ne? Gönülsüz bekâret, zina, kıskançlık, trajik aile kavgaları, yumruklar ve bazen cinayetler, dağılan yuvalar ve mahvolan çocuklar… ve şehir kulüplerindeki dansçı kızlara yapılan ufak, gizli ziyaretler, cinsel birleşme olsun olmasın hem erkeği hem de kadını alçaltacak türden. Bu emre uyan oldu mu? ‘Göz dikmemeyi’ öngören Emirden bahsediyorum; fiziksel bir şeyden değil. Sanmam. Bir erkek bana gelip sadece öyle emredildiği için bir başkasının karısına yan gözle bakmadığına dair İncil üzerine yemin etse ya adamın kendini kandırdığını ya da cinsel bir eksikliği olduğunu düşünürüm. Bir çocuk sahibi olabilecek kadar erkek olan herkes pek çok kadına yan gözle bakmıştır; bir girişimde bulunup bulunmamasının önemi yoktur.

“Şimdi, Mike gelip diyor ki: ‘Benim karıma yan gözle bakmana gerek yok… onu sev! Onun sevgisinin sınırı yok, böylece hepimiz kazanırız… korku, suçluluk, nefret ve kıskançlık dışında kaybedeceğimiz bir şey yok.’ Bu teklif o kadar safça ki muhteşem. Hatırladığım kadarıyla sadece uygarlık öncesi Eskimolar bu kadar saftılar ve bizden o kadar uzaktaydılar ki onlara da ‘Mars’tan Gelen Adamlar’ diyebilirsin. Ancak, kısa sürede onlara kendi erdemlerimizi aşıladık ve onlar da artık bizim gibi mutlu bir paylaşım yerine bekâret ve zinaya sahipler; tabii ki bu sadece dönüşüm sırasında hayatta kalmayı başaranlar için geçerli. Acaba onlara ne yararı oldu? Ne dersin, Ben?”

“Eskimo olmayı istemem, teşekkür ederim.” Sh:638-640

Kadınlarla ilgili bir şey.”

“Şu anda duymak istemiyorum. Sabaha söylersin.”

“Şimdi, Jubal.”

İç çekti. “Konuş. Olduğun yerde kal.”

“Jubal… sevgili kardeşim. Erkekler, biz kadınların nasıl göründüğüne çok önem verir. Biz de güzel olmaya çalışırız ve bu da bir iyiliktir. Bir zamanlar bir striptizciydim, bildiğini biliyorum. Bu da bir iyilikti, erkeklere onlar için ne kadar güzel olduğumu göstermek. Benim verebileceklerime ihtiyaçları olduğunu bilmek de benim için bir iyilikti.

“Ama Jubal, kadınlar erkekler gibi değildir. Biz bir erkeğin ne olduğuna önem veririz. ‘Varlıklı mı?’ gibi aptalca bir şey de olabilir, ‘Çocuklarıma bakıp onlara iyi davranacak mı?’ gibi bir şey de. Ya da bazen bu ‘İyi biri mi?’ olur senin iyi olduğun gibi, Jubal. Bizim sizde gördüğümüz güzellik, sizin bizde gördüğünüzden farklıdır. Sen güzelsin, Jubal.”

“Tanrı aşkına!”

“Doğru konuştuğunu düşünüyorum. Sen Tanrı’sın ve ben de Tanrı’yım; ve sana ihtiyacım var. Sana su sunuyorum. Paylaşıp yakınlaşmama izin verecek misin?”

“Ah, bak, küçük kız, ne sunduğunu yanlış anlamadıysam…”

“Grokladın, Jubal. Sahip olduğumuz her şeyi birlikte paylaşmak. Kendimizi. Benliğimizi.”sh:707

Not: Roman aşırı uç  fikirleri ile cennetvârî bir hayatı, savaşın, acının olmadığı her şeyin yekdiğeriyle uyumlu olabilirliğini savunsa da, sonuçta insan fıtratından getirdiği vahşilik, cahillik, bencillik vb sıfatlarla bunu başaramadığından, kanun ve din penceresinin hakimiyeti altında tutulması toplum düzeni için gerekli oluşunu hatırlatır. Fikirler içerisindeki hususların kabul edilip edilmeme konusunda içtimâi sansürün etkili olması ve  bünyesinde sakladığı vasıfların sikleti ile bağlantılı da olunca, aynı siyasette en yüksek mertebede bulunan Niccolò Machiavelli’nin başına gelenler olması, süpürülmesi işin kolay tarafı olmuştur. Her düşünce sahibi itiraz edenin hücumuna uğrasada, bir yandan bu hususlarına itirazcı göz kırpar. Bazı fikirler, şarabın kadehte durduğu gibi sakin değildir. Bunları bilmemizde fayda olabilir. Yeri gelmişken Mevlana Celaleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimizden bir hususu nakledilim:
Bir gün Sultan  Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek:  “Bu zaman ne de güzel bir zamandır; bütün insanlar mutekit  ve samimîdirler. Münkirler varsa da kuvvetleri yoktur,” diyordu. Mevlânâ hazretleri:
“Bahâeddin, bunu nasıl söylüyorsun?” dedi. Sultan Veled:
“Şundan dolayı ki, bundan önceki  zamanlarda:
‘Ben Tanrı’yım,’ dediği için Mansur’u idam ve  kaç defa Bayezid’in katline kastettiler, ne kadar ulu şeyhi öldürdüler ve belki ‘haksız yere peygamberleri öldürdüler’ (Kur’ân-ı Kerim, Âli İmran, 181)  âyeti geçmiş asırlar hakkında vâki olmuştur. Tanrı’ya  hamdolsun zamanımızda Hudâvendigâr’ın her beytinde bir  ‘Ben Tanrı’yım, ve ben tesbih edilmeğe lâyıkım’ sözü vardır.  Kimse de ağzım açıp itiraz edemiyor,” dedi. Mevlânâ hazretleri gülerek:
“Onların makamı âşıklık makamı idi. Âşıklar belâlara müptelâ olurlar,’ buyurdu. Şiir:
“Dostun belâda ve öd ağacının da ateşte bulunması iyidir.”
Bizim makamımız ise mâşukluk makamıdır. Mâşuk daima hükmünü yürütür ve mâşuka itaat olunur. O ruhların sultanı ve nefislerin emîri, akılların hâkimi olur,” buyurdu. Nitekim demiştir. Şiir:
“Şems-i Tebrizî’nin ayağı ruhların başlan üzerinde mi? Onun ayağının bastığı yere ayağını basma, başını koy.” Ve başka bir yerde de: Şiir:
“Aşk delidir, biz delinin delisiyiz. Nefis emmaredir, biz emmarenin emmaresiyiz,” buyurdu (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 439. Menkabe) 

HZ. MEVLÂNÂ Kaddesellâhü Sırrahu’l Azîze YANLIŞ YAPMANIN BEDELİ


Daha önce yazılmış bir yazıya ektir.

Bir gün arkadaşlardan bazıları Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzin yanında Muineddin Pervane’nin adaletinden, hayrat ve hasenatından bahsederek:

‘‘Bu zâtın cömertlik timsali olan vücudu ile dünya rahata erişmiştir.  Büyük bir emniyet, sonsuz bir feyiz ve berekete kavuşmuştur.  Onun zamanında bilginler, şeyhler ve fâzıllar medrese ve hânekâhlarda refah ve huzur içinde yaşıyorlar,” diyor ve çok takdirlerde bulunuyorlardı. Mevlânâ:

‘‘Evet, dostlarımız doğru söylüyorlar. Onun hayrat ve hasenatı bu dediklerinden yüz misli daha fazladır. Yalnız (burada dikkat edilecek) bir şey vardır. Bu sizin dediğiniz Kâbe’yi ziyarete giden hacıların hikâyesine benziyor,”

dedi ve şu hikâyeyi anlattı:

Fakir bir adamın, bir çöl yolunda devesi hastalandı. Ne kadar uğraştılarsa yerinden kalkmadı. Nihayet onun yükünü başka bir deveye yükledi, onu da orada bırakıp geçip gittiler.  Bunlar, devenin yanından ayrılır ayrılmaz birçok vahşi ve yırtıcı hayvan onun etrafım çevirdi; fakat hiç biri deveye yaklaşmadı. Bunu uzaktan gören hacılar kafilesi:

“Acaba bu vahşi hayvanlar niçin bu deveyi parçalamıyor da ondan çekiniyor?”  deyip şaşakaldılar. Bunun sırrını anlamak için birisi kafileden arta kaldı. Devenin boynunda bir hamayilin bağlı olduğunu gördü. Hamayili devenin boynundan çıkarıp gidince yırtıcı hayvanlar hemen hücum edip deveyi parça parça ettiler.

Şimdi biliniz ve haberdar olunuz ki bu dünya, işte o deve gibidir ve bu dünyada bulunan bilginler, emirler, fakirler v.s. de bu hac kafilesi gibidir. Bizim vücudumuz, bu âlem devesinin boynuna asılmış hamayile benzer. Bu hamayil onun boynunda oldukça işler yolundadır. Dünya kafilesi de selâmetle yoluna devam eder. Bu heykeli, ‘Ey tatmin edilmiş olan nefis,  Rabb’ine sen ondan, o da senden razı olduğu halde dön’(Fecr, 27-28) mucibince dünya devesinin boynundan çıkardıkları vakit dünyanın ne olacağını ve insanların nereye  gideceklerini, sultanların, bilgi ve kalem ve alem sahiplerinin  nasıl yok olacaklarım görürsünüz.”

Dostlar, feryad edip çığlıklar kopardılar. Derler ki, Mevlânâ hazretlerinin sırlandığı zamandan daha bir yıl geçmemişti ki dünyanın bütün sultanları,  dinin ileri gelenleri, büyükler ve tacirler biribiri ardı sıra öteki  dünyaya göç ettiler. Rum ülkesi yetim vs devletsiz kaldı ve buyurdukları gibi dünya altüst oldu: Dirlik, düzenlik ve huzur izleri bütün dünyadan silindi. (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 28. Menkabe)

**

Yine rivayet ettiler ki: Selçukoğulları devletinin yıkılmasının ve yok  olmasının sebebi şu idi:

Sultan Rükneddin Mevlânâ Hazretlerine mürit olup onu kendine baba yaptıktan bir zaman sonra eşi benzeri olmayan büyük bir toplantı (iclâs) yaptırdı. Derler ki o zamanda Şeyh Baba-yı Merendî denilen ihtiyar bir  adam vardı. Riyazet sahibi, zâhit ve bilgin (müteressim) bir  adamdı, insan yüzlü bir takım şeytanlar bu şeyhle arkadaş olmuşlardı. Bunlar, sultanın yanında bu şeyhi o kadar övdüler ki sultan onun sohbetini büyük bir arzu ile istedi. Nihayet emretti, sarayın holünde (Taşthane) bir semâ tertib edip tam bir ikramla Şeyh Baba-yı Merendî’yi getirdiler. Bütün büyükler onu karşılayarak çok izaz ve ikramla başköşeye oturttular. Sultan da bir kürsü koyarak kendi tahtının yanında oturdu. O sırada Mevlânâ içeri girdi, selâm verip bir köşeye çekildi. Kur’an-ı Mecid’in okunmasından sonra muarrifler, fasıllar okudular. İslâm sultanı, Mevlânâ hazretlerine bakarak:  “Hüdâvendigâr’ın, ulu şeyh ve bilginlerin malûmu olsun! Bu hâlis kul, şeyh Baba hazretlerini baba edindi, o da beni oğulluğa kabul etti,” dedi. Orada bulunanların hepsi:

“Âferin, mübarek olsun,” dediler. Hüdâvendigâr hazretlerinin, gayyur (çok kıskanç) sıfatını zuhur ettirince;   “Gerçekten Sa’d çok kıskançtır, ben Sa’d’dan daha kıskancım,  Tanrı da benden daha kıskançtır. Eğer sultan onu baba edindi ise, biz de kendimize, başka birini oğul ediniriz,”dedi ve nara atarak yalınayak çıkıp gitti. (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 59. Menkabe)

[Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhİd, B.20, Hds.44. Sahih-i Müslim, Kitabu'1-Lian, B.l, Hds.16-17. Sünen-i Dârimî, Kitabu'n-Nikâh, B.37, Hds.2233.]

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/14976/allahin-kiskanc-oldugunu-haber-veren-rivayetleri-nasil-anlamak-gerekir.html

**

Yine nakleder ki: Beylerbeyi (melikül ümara) Eşref oğlu Mubarizeddin Çelebi Mehmet bey, Çelebi hazretlerini Beyşehir’de misafirliğe davet etmişti. Çelebiye karşı, hadden aşırı niyaz ve itikat göstererek türlü hizmetlerde bulundu ve oğlu Süleyman Şahı saraydan çağırıp tam bir itikadla Çelebinin hizmetine verdi, ona mürit yaptı. Süleyman Şah’ın beline bulunnaz bir kemer bağlayıp bırakıverdiler. Çelebi Mehmet Bey baş koyup; «Bu çocuğun sonu ne olacak» diye sordu. Çelebi:

“Sizden sonra bu vilâyet, bu çocuğun elinde harap olacak ve bu topluluk onun ayakları altında dağılıp gidecek ve sonunda onu bu göle atıp yok edecekler”buyurdu. Zavallı baba ağlamağa bağladı ve etrafında bulunanlar da ağladılar. Çelebi:

“Yazık! Bu budala çocuğun başında hiç talihi yok ve başkanlığa ve bagbuğluğa da hiç lâyık değildir”dedi, Şiir

Nekadar büyük adamlarınoğluvar ki kötülüklerinden ve kendilerinin çirkin işlerinden babalarının bir yüz karası olmuşlardır”.

Ve hakikat o gocuk Çelebinin buyurduğu gibi oldu. Timurtaş Devleti zamanında Beyşeshir’i fethetti. Memleketi yağma ettiler ve birkaç gün sonra Süleyman Şahı oradaki göle attılar. Memleket tamimiyle harap oldu.

Konya, Karamanlıların elinde bulunduğu devirde Çelebi hazretleri, Moğol askerisi istediği için Karamanlıların canları sıkılıyor ve daima: “Biz sizinle komşu ve sizi sevenlerden olduğumuz halde siz bizi istemiyor sunuzda yabancı Moğol’ları istiyorsunuz”diyorlardı. Bunun üzerine Çelebi de;

“Biz dervişleriz. Bizim nazarımız, Tanrı’nın iradesine bağlıdır. O kimi ister ve memleketi kime verirse, biz de onun tarafındayız ve onu isteriz.”

Şiir

“Hakk’ın kazasına kul razı olunca, onun hükmünün istekli kulu olur”.

Şimdi Tanrı, sizi değil, Moğol askerlerini istiyor. Memleketi Selçukluların elinden alıp hâin Çengizhanlara verdi “Tanrı, mülkünü dilediğine verir”( Bakara, 248). Biz de Tanrı’nın istediğini istiyoruz” dedi. Karamanoğulları “İhlas sahibi mürid ve muhib olduk” ları halde incindiler ve Çelebihazretlerinden çekinmeğe bağladılar. Bu müddet zarfında Konya kalesinin muhafazasını Tekgozlü Kılıcı Bahadır adında birineverdiler ve o ev hırsızını (duzd i dar) kale muhafisi (dizdar) yaptırıp yüz kadar utanmaz, insaniyetini kaybetmiş Türk askeriyle kaleyi muhafaza etmeye kalktılar. Tesadüfen bir gün Çelebi hazretleri, arkadaşlarıyla birlikte Dervaze-i Sultan  denilen kale kapısından geçiyordu. Köpek yaratılışlı olan Bahadır korkarak emretti, dostları, incittiler. Çelebinin bindiği atın sağrısını kamçılatır. Çelebi hazretleri, mübarek medreseye döndü, fakat o kadar kızıp sıkıldı ki anlatılmaz. Bir an sonra Bahaaeddin’in göbek kuluncu tuttu, toprak üzerinde yuvarlanıp feryatlar etti. Ne kadar macun ve tiryak verdilerse de sana kesilmedi. Üç gün sonra o yanıp yakılma içerisinde  kâfirlikle dolu olan karnında bir şiş  peyda oldu. Pis ve Tanrı korkusundan boş olan vücudu şişmeğe bağladı. Hayli feryat ve figanlar edip Çelebi hazretlerinden medet ve aman diledi; fakat mümkün olmadı. Sonra kuyruksuz alçak eşeği bir arabaya bindirip Larende şehrine götürdüler;

fakat yarı yolda bir ah çekip patladı ve imansız olan canını Cehenneme gönderdi. Bu tayfadan da hiç kimse kalmadı.  (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh: 389)

 **

Başlangıçta Moğolların zuhuru Baha Veled hazretlerinin duası ile olmuştu. Çünkü onun mübarek kalbi Hârizmşah tan ve onun tâbilerinden incinmişti, zira bunlar akılla hareket edenlere uymuş ve akıl bağlarıyla bağlanmışlar. Bunlar, velilerin mükâşefe âleminden mahrum kaldıkları için kibirlendiler ve inat gösterdiler. Çengiz devletinin inkılâbı ve saltanatlarının zevali yine onların mübarek hatırlarının incinmesinden olmuş ve Mevlânâ’nın Pervane’ye verdiği cevap tahakkuk etmiştir. Bu dünyada vaki olmuş çok acayip bir keramettir. Bunu anla ve Tanrı’dan yardım dile. Bununla bütün âlem Sıddık Ailesinin Tanrı’ya ne kadar yakın olduğunu bilsin ve dualardın nasıl mutlaka kabul edildiğini görsün. Onların bu özel yakınlıklarım ve sonsuz özelliklerini gösteren âyetler ve alâmetler çok açıktır. Bu haberlerin hüccetleri Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden naklolunmuş ve güvenilen râvilerin adlan bütün kitaplarda yazılmıştır. Geçmiş velilerin keşif ve kerametleri herkesçe meşhurdur. Bununla beraber böyle bir bilgelik, kuvvet, kudret, yakınlık, kadem, nefes, hîlm ve ilm gelmemiş ve zuhur etmemiştir. Nitekim buyurmuşlardır: Şiir:

“Felekler, Adem devrinden şimdiye kadar çok dolaşmış, fakat bu devirlerin hepsi bizim devirlerimize hayran kalmıştır.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden sonra aşkın en temiz mazharı, onun mübarek zâtı idi. Peygambere uymanın hakikati zahirde ve bâtında ona mahsus olmuştur. Şiir:

“Başka bir sır vardır, fakat bunu anlayıp dinleyecek başka bir kulak nerede ? Bu şekeri yemek istidadına hâiz papağan nerede? Has papağanlar için hususî surette hazırlanmış kocaman bir şeker vardır. Alelade papağanların ondan nasibi azdır. Yani “Biz onların ağzını mühürledik”(Yâ-Sîn, 65) âyetinin ne demek olduğunu anla. Tarikat yolcusu için önemli olan budur.”  (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh: 455)

Kaynak:

Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, trc: Tahsin Yazıcı,1954, Ankara

BEDDUÂ, KÖTÜYE YARDIM ETMEK MİDİR?


İlm-i Ledün sahipleri bir kötüye yardım etmek istedikleri zaman o kişiye beddua ederler. Avam-ı nas ise muhayyilesinde bunu düz manada yorumlar. Aslında bu beddua kötünün necatı olmuştur.

Bir kadının bir tavuğu vardı, ondan başka hiçbir varlığı da yoktu. Bu tavuk, kadın için yumurtluyordu. Derken bir gün bir hırsız gelip tavuğu çaldı. Kadın ta­vuğun çalındığını öğrenince hırsıza bedduâ etmedi, bilakis bu işi Allah Teâlâ’ya havale etti. Hırsız tavuğu aldı, boğazladı ve tüylerini yoldu. Birden bire hırsızın yüzü tavuğun tüyleriyle kaplanı­verdi. Ne yaptıysa bu tüylerden kurtulamadı. Kime sorduysa hiç kimse onun tüylerden nasıl kurtulacağına dâir bir çözüm sunamadı. Derken İsrailoğullarından bir bilgine rastladı. Du­rumu ona da anlattı. Bilgin şöyle dedi:

“Bunun ancak bir şifâsı vardır. Tavuğunu çaldığın kadının sana bedduâ etmesidir. Şâyet bedduâ edecek olursa, bu has­talığından da kurtulursun.” Bunun üzerine adam kadına bazı kimseleri gönderdi. Bu kimseler:

O senin tavuğun nerede?” diye sordular. Kadın:

“Çalındı.” dedi. Onlar:

“Desene çalanlar sana çok eziyet etmişler.” dediler. Kadın:

“Evet öyle oldu.” dedi. Onlar:

“Canını çok yakmış olmalılar, baksana yumurtasından da mahrum kaldın.” dediler. Kadın:

“Evet öyle oldu.” dedi. Onlar bu şekilde sorularla kadının öfkesini iyice kabarttılar. Derken kadın, hırsıza bedduâ edi­verdi. Bunun üzerine hırsızın yüzünden tüyler dökülüp kayboldu. Bu durum İsrailoğullarından olan bilgine haber verildi. Bilgine:

“Bunun bu şekilde iyileşeceğini nereden bildin?” diye sor­dular. O:

“O kimse, kadının tavuğunu çaldığı zaman kadın ona bedduâ etmedi ve işini Allah Teâlâ’ya havale etmişti. Allah Teâlâ da kadı­nın yerine ondan intikam almıştı. Fakat kadın bedduâ edince, kendi nefsi için intikam almış oldu. Bunun üzerine de hırsızın yüzünden tavuğun tüyleri düşüp yok oldu.” buyurdu.[İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur,  Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah'ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 202]

 İyi olarak bildiklerimizin bedduasını şer olarak anlamak yerine yardım olarak kabul etmek gerekir. Onların yaptıkları bu zahiri hareket aciliyet kesbetmiş cezanın tehirine sebep olmuştur. Büyükler eğer kızmışlar ve kaderi cephede bir rahmet zuhur etmemişte, gazabı ilâhiye tecelli edecekse sukût ederler. Bu felaketin ta kendisidir. Bu ahvalden Allah Teâlâ’ya sığınmak gerekir. Bu minvalde rahmet mefhumu içeren bir beddua muhteviyatı vardır ki, onu da ancak ehli anlar.  Hz. Mevlâna Celâleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendimizden bir örnek verelim.

 Mevlânâ sözleri arasında buyurdu ki: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hazretleri birinden incindiği vakit, Allah Teâlâ’ya:

“Ey Allah’ım, onun malını ve çocuklarını  artır,”diye bedduada bulunuyordu ki, adam onlarla meşgul  olup onun sohbetinden mahrum kalsın. Bundan Allah Teâlâ’ya sığınırız. Fakat birinden memnun olduğu vakit de kendi geniş inayetini o kimseye can yoldaşı yapar ve:

“Ey Allah’ım, onun  malını ve çocuklarını azalt,”diye buyururdu ki, o daha fazla  yalnız kalsın, hafiflesin ve o mânaya istidat kazansın.(Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 436. Menkabe)

İşte bu ilim bizim Ledünnî olan ilmimizdir, medrese ilmi değildir. Bunun üzerine hepsi başkoyup insafa, geldiler ve Şeyh Bahaüddin Allah Teâlâ’nın kazasına razı olarak tam bir doğrulukla mürid ve kul oldu ve:

“Mademki bu dünyadan gideceğim hiç olmazsa lanete mazhar olan bir kul gibi değil, inayete mazhar olan bir kul gibi gideyim”dedi. Bahaeddin bir kaç gün hasta oldu ve on üç günde Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştu.(Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh:420)

Konya beylerinden biri Sultan Veled’in gazabına uğradı ve on güniçinde o haneden ve soydan hiç bir kimsesi kalmadı. Erkek ve kadınlarının hepsi anîbir ölümle ölüp gittiler. O kadar ki evlerin­de bir kedi bile kalmadı. Nihayet onlarınbu hali insanlara ibret oldu. Onların helâkve felâketleri söylenip yazıldı. Onun edepsizliğinin uğursuzluğu onların hanümanını yok etti.(Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.2, sh:276)

Allah Teâlâ’m, Senden yine Sana sığınırım.

İhramcızâde İsmail Hakkı

DÜŞÜNCE BİR BEDDUADIR! 7 Aralık 1967

VAHDETTİN HANGİ CAMİLERİ YIKTI HANGİ CAMİLERİ SATTI ?


Sinan MEYDAN

 “Başbakan Erdoğan’ın “Tarih Tezleri”ne EL-CEVAPadlı kitabımda Başbakan Erdoğan’ın Cumhuriyet Tarihiyle ilgili birçok iddiasının “tarihi belgelere” göre gerçek dışı olduğunu kanıtladım. Erdoğan’ın “kült” iddialarından “Tek Parti döneminde camiler ahır, tuvalet, depo yapıldı” şeklindeki iddiasına da cevap verdim. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgelere göre Tek Parti döneminde “tamir ettirilen” ve “onarılan” yüzlerce caminin tamir bedelleriyle birlikte listesini yayınladım. Ayrıca tarihimizde en büyük cami kıyımının Başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği Menderes döneminde gerçekleştiğini anlatarak yine belgelerle Menderes döneminde sadece İstanbul’da buldozerle yıktırılan 60’dan fazla caminin listesini yayınladım.Dahası Başbakan Erdoğan’ın AKP’si döneminde de çok sayıda caminin “satıldığını” belirterek bu camilerin de listesini yayınladım.(Bkz. EL-CEVAP)

EL-CEVAP adlı kitabım yayınladıktan sonra tarihimizdeki cami kıyımı konusunda başka bir gerçekle karşılaştım. Usta araştırmacı Atilla Oral’ın hazırladığı “İşgalden Kurtuluşa İstanbul adlı çalışmada Son Padişah “hain” Vahdettin’in işgal yıllarında İstanbul’da birçok tarihi eserle birlikte bazı tarihi “camilere de ihanet ettiğini” gördüm. Bu konuda araştırmalar yapınca bugüne kadar toplumdan gizlenmiş bir gerçekle karşılaştım. İşte bu yazıda EL-CEVAP adlı kitabımın 3. Baskısına eklediğim bu tarihi gerçeği, hem söz konusu kitabımın ilk iki baskısını alanlarla hem de kitabı okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum.

VAHDETTİN TAKSİM CAMİİ’Nİ FRANSIZLARA SATTI

Sağcı/İslamcı siyasetin en önemli seçim vaadlerinden biri Taksim’e cami yaptırmaktır. Başbakan Erdoğan da zaman zaman Taksim’e cami yaptırmaktan söz etmiştir. Ancak Taksim’e cami yaptırmaktan söz eden siyasilerimizin çoğu, bir zamanlar Taksim’de cami olduğundan ve Taksim’deki o camiyi işgal yıllarında Vahdettin’in Fransızlara sattığından habersizdir.

Tarihimizin en “acımasız” cami satışı son Osmanlı padişahı “hain” Vahdettin tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgal yıllarında saray ve hükümet, para ihtiyacı için İstanbul’daki ecdad mirasını; tarihi camileri, tarihi hamamları, medreseleri, hatta mezarlıkları bile işgalcilere satmıştır.

Bu konudaki belgeleri ortaya çıkaran Atilla Oral’ın ifadeleriyle; “Vahdettin, atalarının emanetine sahip çıkmak isteyen bir padişah değildi. Eğer böyle biri olsaydı ilk önce kültür miraslarına, ata yadigarlarına sahip çıkması gerekirdi. Oysa bunlara sahip çıkmak amacıyla hiçbir çaba göstermedi. Aksine hayırsız mirasyediler gibi ne var ne yoksa satıp savurdu. Camileri, türbeleri, mezarları dahi sattırdı. Mimar Sinan eserlerini yıktırdı. İşgal yıllarında Vahdettin’in hissizliği ve acımasızlığı sonucu kültür ve sanat varlıklarımız büyük zarar gördü.“[1]

En iyisi herşeyi en başından anlatayım:

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelmiş, askeri doyurabilmek için İstanbul’daki bazı gayrimülkleri satışa çıkarmıştır. Taksim Kışlası ve Talimhane Meydan’ı da satışa çıkarılan gayrimülkler arasındadır. Talimhane ve Kışla, 500 bin liraya Faransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. (7/20 Şubat 1913).[2]

Ancak oTaksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de camii şerif vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulmuştu. Sözleşmeye göre Taksim Camisi ibade açık olacaktı. [3]

Ancak çok geçmeden I. Dünya Savaşı çıkınca Takşim Kışlası’nı satınalan Fransız şirket İstanbul’u terk etmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonraki işgal sürecinde (Mütareke döneminde) Fransız şirket yuetkilileri İstanbul’a geri dönmüştür. Ancak Fransız şirket bu sefer kışla içindeki Taksim Camisi’ni de satın almak istemiştir. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camisi’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nazareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete satmıştır. (23 Ağustos 1922). Dönemin Maliye Nazırı Vekili Tevfik Bey anılarında Taksim Camisi satış sözleşmesine de yer vermiştir.[4]

Sonuçta Taksim Camisi, Padişah Vahdettin’in emriyle ve 7000 lira bedelle Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. Cami satışına halkın tepki duyacağı düşüncesiyle ahalisinin tamamı Müslüman olan Safra Köy’de bir cami inşasına karar verilmiştir. Ancak o dönemde böyle bir cami yapılmamıştır. Bakırköy’deki Safra Köy Camii bölge halkının topladığı paralarla ancak 1957 yılında yapılmıştır.[5]Ayrıca Vahdettin’in bu onur kırıcı satış sözleşmesi dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de de yayımlanmayarak adeta halktan gizlenmiştir. [6]

Bu apaçık gerçeğe rağmen saltanat sevicisi Cumhuriyet düşmanları “Taksim Camisi’ni İsmet İnönü yıktı!” yalanını söylemişlerdir. Örneğin, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Taksim Camisi’ni, 1940 yılında İsmet İnönü’nün yıktırdığını iddia etmiştir.[7] Tekrar hatırlatayım: Taksim Camisi, hain Vahdettin tarafından, üstelik Türk ordularının 30 Ağustos 1922 tarihli Büyük Zafer’inden (Büyük Tarruz)’dan tam yedi gün önce 23 Ağustos 1922’de Fransızlara satılmıştır. O tarihte İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Anadolu’da Haçlı emperyalizmine karşı savaşmaktadır. Fransızlar da camiyi cami olmaktan çıkarmıştır.

VAHDETTİN BEYOĞLU AĞA CAMİİ’Nİ DE SATMAK İSTEDİ

İşgal yıllarında İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki tarihi Ağa Camii’ni de satmaya kalkmıştır. Taksim Camii’nin satışında olduğu gibi, “Camii şerifi başka bir yere nakledeceğiz!” taktiğiyle tarihi Ağa Camii de satılmak istenmiş, fakat cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden satış gerçekleşmemiştir.[8] İleri gazetesi, Ağa Camii’nin satışı için yapılan girişimleri öğrenip “Cami Satılır mı? Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar” başlıklı bir haber yapmıştır.[9] Bunun üzerine hükümet, cami arsasının bazı bölümlerini gayrimüslim bir şirkete kiraya vermiştir. Dönemin gazetelerinden öğrendiğimize göre cami arsasına apartman inşa edilmesine çalışılmış, bu iş için yapılan ihaleyi Lefter adlı bir Rum almış.[10] Bu sırada Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması, İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul Hükümeti’nden ve işgalcilerden temizlenmesi sayesinde Ağa Camisi de satılıp yok edilmekten kurtulmuştur. Ağa Camii, satılmaktan ve yıkılmaktan son anda kurtulmuştur ama işgal yıllarının ihanetlerini, kirini, pasını taşımaktadır. Bir hayli yıpranmış, kırık dökük haldedir.

 Şair Nazım Hikmet, Ağa Camisi’nin o mahzun halini “Ağa Camii” adlı şiirinde şöyle dile ifade etmiştir:

 “Hafsalam almıyordu bu hazin hali önce,
Ah ey zavallı cami, seni böyle görünce,
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım,
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var.
Böyle sokaklardaki çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini,
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor,
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu,
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen,
Bir arkadaş bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster,
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer,
Bir gün harap olmazsa Türk’ün kılıç kanıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!”

 Nazım Hikmet bu şiiri, işgalin en kötü günlerinde, 1921 yılında yazmış.[11] Ve şiirinde “Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster,” diye haykırmış… Çok değil bir yıl sonra o mucize gerçekleşmiş! Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve işgalciler geldikleri gibi çekilip gitmiştir.

VAHDETTİN’İN SATMAK İSTEDİĞİ AĞA CAMİİ’Nİ ATATÜRK KURTARDI

 İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan Ağa Camisi’ni satılmaktan, yıkılmaktan kurtaran da Atatürk Cumhuriyeti’dir. Cami, 1937 yılında Vakıflar İdaresi tarafından restore edilmişir.[12] Üstelik Vakıflar İdaresi, bu restorasyon için tam 22.432.30 lira para harcamıştır.

Görüldüğü gibi Vahdettin, sadece işgalcilerle işbirliği yaparak vatanı satmamış, ayrıca tarihi camileri yabancılara satarak, satmak isteyerek veya satılmasını engellemeyerek de kendi tarihine, kültürüne ihanet etmiştir.

 VAHDETTİN’İN TARİHE, KÜLTÜRE, CAMİYE İHANETİNİN BİLANÇOSU

 Vahdettin’in “satış” girişimleri sadece İstanbul Taksim Camisi ve Beyoğlu Ağa Cami ile sınırlı değildir. Ağa Camisi Vakfı Mütevellisi Ahmet Kemalettin Bey’in 15 ve 17 Temmuz 1922’de İleri gazetesinde yayımlanan beyanlarına göre ve dönemin gazetelerindeki haberlere göre Vahdettin İstanbul’da ayrıca tarihi ve dini önemi olan çok sayıda yapının satılmasını da onaylamıştır. Satılan yapılar arasında birçok cami vardır. Satılanlar dışında yıkılan, yok edilen tarihi, kültürel, dini varlıkların sayısı da çok kabarıktır.

İşte Vahdettin’in tarihe, kültüre, dine ihanetinin kısa bir bilançosu:

 1. Taksim Müslüman Mezarlığı’nın 17.000 liraya gayrimüslim sermayeli bir elektirk şirketine satılması.
2. Ayasofya Camii Şerifi’ndeki mahsenin satılması,
3. Laleli’de Sultan Mustafa Han Medresesi’nin önce satılması, sonra yıkılması ve yerine Laleli apartmanlarının yapılması.[13]
4. Mustafa Ağa Camii Şerifi’nin 1300 liraya Harunaçi Efendi’ye satılması,[14]
5. Sultan Mahmut Türbesi karşısındaki 2 caminin satılması,
6. Üsküdar’da Acıbadem Dergahı’nın yıkılıp yerine Tramvay Fabrikası’nın yapılması,
7. Bahçekapı’da Hamidiye Medresesi ile Eyüpsultan’da Mihrişah İmareti’nin ardiye olmak üzere kiraya verilmesi,
8. Bereketzade Camii Şerifi’nin satılmasına çalışılması.(Cami son anda kurtuldu)[15]
9. Kasımpaşa-Beyoğlu Müslüman mezarlığının Vahdettin’in kararnamesiyle satılması.[16]
10. Mimar Sinan’ın Haseki Sultan Hamamı’nın yıkılması.[17]
11. Üsküdar Tahir Efendi Camisi’nin depo olarak kullanılmak üzere Amerikalılara kiraya verilmesi.[18]
12. Vakıf çeşmeleri, sebillerin parayı bastırana kiraya verilmesi.[19]
13. Yol yapıyoruz diyer tarihi Yediklule Surlarının yıkılmaya başlanması.[20]
14. Alemdağ ormanlarının satılığa çıkarılması.[21]
15. General Harrington’un Taksim Ermeni mezarlığını futbol sahasına çevirmesi.[22]
16. Bakımsız ve sahipsiz bırakılan camilerin soyulup soğana çevrilmesi.

 (Konunun ayrıntılarına Haluk Oral’ın “İşgalden Kurtuluşa İstanbul”adlı kitabından ulaşabilirsiniz.)

 Demek ki neymiş? Tarihimizde camilerin satılmasından, yıkılmasından, depo yapılmasından söz edeceksek, Atatürk’ten, İnönü’den önce hain Vahdettin’den başlamak gerekiyormuş. Vahdettin’in sadece ülkesini değil, ülkesinin en nadide camilerini, medreselerini, hamamlarını, hatta mezarlıklarını bile satıp savdığını bilmek gerekiyormuş!

 1923 yılında Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camisi Şam yönetimince ahıra çevrilmiştir.[23] Vahdettin, o sırada Sanremo’da “konyak” içip, kendisinden 40 yaş küçük saray bahçıvanının küçük kızıyla oynaşırken Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camisi’nin ahıra çevrildiği haberleri gazetelerde yer almıştır. Ancak sorsanız “halifeliği” kimselere bırakmayan Vahdettin Şam’daki caminin ahır yapılmasına karşı kılını bile kıpırdatmamıştır. Ancak ilahi adelete bakın ki, Vahdettin öldüğünde Şam’daki o Yavuz Sultan Selim Camisi’nin avlusuna gömülmüştür.[24]

 Taksim Gezi Olayları sırasında “Camide içki içtiler” iddianız değil ama işgal yıllarında Padişah vahdettin’in Taksim Camii’ni Fransızlara sattığı iddiamız doğru Sayın Başbakan!

 Eğer bundan sonra birileri tarihimizdeki cami kıyımından söz edececekse artık Vahdettin’in işgalcilere sattığı camilerden başlaması gerekecek!

Sinan Meydan/03.02.2014/Odatv.com

 [1] Atilla Oral, Charles Harington, “Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u”, İstanbul, 2013, s. 352

[2] İleri, 7 Aralık 1921, s.3

[3] Oral, age, s. 354

[4]Tevfik Biren, Bürokrat Tevfik Biren’in II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke Hatıraları, Haz. Fatma Rezzan, C.2, İstanbul, 2006, s. 499,500, Oral, age, s. 358-359.

[5] Oral, age, s. 358,359

[6] age, s. 359-362

[7] “Taksim’deki Camiyi İsmet İnönü Yıktırdı”, http://www.haber5.com, 19 Eylül 2012.

[8] Oral, age, s. 364

[9] “Cami Satılır mı?Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar”, İleri,11 Temmuz 1922

[10] İleri, 15 Temmuz, 1922, Oral, age, s. 365

[11] Anadolu’da Yeni Gün, 21 Mart, 1921, Nazım Hikmet, İlk Şiirler, 1998.

[12] “Ağa Camisi Zarif Bir Şekil Aldı”, Cumhuriyet, 8 Ocak, 1937, s.2.

[13] Oral, age, s. 406-408

[14] age, s.424-425

[15] “Ağa Camii Vakfı Mütevellisi Ahmet Kemalettin Bey’in Açıklaması”, İleri, 15 Temmuz 1922.Oral, age, s. 368-369. Hain Vahdettin’e toz konduramayan saltanatçılar, Mimar Sinan’ın Sultan Hamamı’nın Tek Parti döneminde yıktırıldığı “yanını” söylemişlerdir. Örneğin Diyanet’in İslam Ansikolopedisi’ne göre hamamın yıkım tarihi 1930 yılı olarak gösterilmiştir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.16, İstanbul 1997, s. 369-370.) Ancak Atilla Oral’ın da belgelere dayalı olarak ifade ettiği gibi, “Oysa Sinan’ın eseri bu tarihten tam on yıl önce, 10 Ocak 1920’de yıktırıldı” (İleri, 11 Ocak 1920, s.6, Oral, age, s. 399).

[16] “Metruk Mezarda İnşaat”, İleri, 14 Ekim 1921, Oral, age, s. 386-390.

[17] Oral, age, s. 390-401

[18] Camiyi kiralayan Amerikalı şirket caminin içini çeşitli eşyalarla doldurunca camii çökmüştür. Caminin çinileri sökülüp harap bir halde bırakılmıştır. (Oral, age, s.404-405.) İleri gazetesi bu olayı, “Bir Camii Şerifte Gaz Deposu” başlığıyla okurlarına duyurmuştur. (İleri, 2 Nisan 1921, s. 3)

[19] Oral, age, s. 408-410

[20] age, s. 410.

[21] “Alemdağ Ormanlarıyla Stılığa Çıkıyor. Büuyük Bir Zarar Büyük Bir Günah”, İleri, 10 Ocak 1921, s. 2, Oral, age, s. 411.

[22] Oral, age, s. 440-444. İngiliz işbirlikçisi Vahdettin, İşgal Kuvvetleri Komutanı Harington’un bu saygısız davranışı karşısında “sessiz “ kalmak dışında hiçbir şey yapmamıştır. Ayrıca şunu da belirtmek lazım! İşgalci Harington, Vahdettin gibi mezarlıkları parselleyip satmamış, mezarlıkları bozup, mezarlık alanını top sahası yapmıştır. Üstelik bu işi bir menfaat uğruna değil, hastalık derecesindeki futbol sevgisi yüzünden yapmıştır.

[23] “Şam’da Ahır Yapılan Camii Şerif”, İleri, 6 Eylül 1923, s.2, Oral, age, s. 438

[24] Oral, age, s.440.

*******************

“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, âhiret gününe iman edenler, namazı âdâbına riâyet ederek, aksatmadan kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, yalınızca Allah’tan içleri titreyerek korkanlar imar ederler, canlandırırlar, şenlendirirler. Bunların, hidayete ermiş olanlardan, hak yolda, İslâm’da sebat edenlerden olmaları umulur.”

[Kur’ân-ı Kerim, Tevbe, 18 (Ahmet Tekin Meali)]

Konuya Uygun Haberler

DEVLET YIKIMA SESSİZ

FATİH’TE TARİH YOK EDİLİYOR!

FATİH BELEDİYESİ 99 CAMİ VE TEKKEYİ İMARA AÇIYOR

SKANDALA İNCELEME

(Not: Ne olduğunu anlamıyorum, bu haberlerin linkleri giriş yapılınca biraz geç açılıyor, onun için beklemelisiniz.)

*******************

İSTANBUL 2012 KAYIP CAMİLER

ADI 2012 PLANI 2005 PLANI KAYIP ESER PLANI ADA/PARSEL

Eser adı:                      Parsel no:

Acı Çeşme Camii – + + 2499/20
Acı Musluk Mescidi – – + 304/26
Acemoğlanlar Mescidi – + + 918/46
Ahır Kapı Camii – + 160/11
Ahizade Mescidi – + + 1454/2
Ahmet Paşa Camii – + + 14/1
Alaca Mescidi – + 762/5-6
Ali Paşa Mescidi – + 1351/3
Ayazmakapısı Mescidi – + 371/9
Balabanağa Mescidi – + + 917/68
Bayram Çelebi Mescidi – + + 789/17
Bostancı Başı Camii – + 859/39
Cankurtaran Mescidi (ALANI KÜÇÜLTÜLMÜŞ) + + + 70/59
Cezaevi Cami – – + 58/4
Cezayirli Ahmet Paşa Camii – + 15/5
Çakırağa Camii – + + 865/20
Çatladı Kapı Camii – + 166/1
Çınar Mescidi – – + 481/79
Çıplak Mescidi – + 371/9
Çırçır Mescidi – – + 2418/26
Dalsayanlılar Mescidi – – + 2129/63
Daye Hatun Mescidi – – + 1/13
Defterdar İbrahim Efendi Mescidi – + + 2546/15
Değirmenkapı Camii – + 2192
Demirci Mescidi – – + 2128/1
Denizabdal Mescidi – + + 1848/22
Ebe Kadın Mescidi (ALANI KÜÇÜLTÜLMÜŞ) + + + 1095/14-15-16-23
Elvan Mescidi – – + 1/13
Emir Mescidi – + + 1/13
Esekapı Mescidi – + 1158/20
Etmeydanı Mescidi – – – Ahmediye Caddesi
Güngörmez Mescidi – + + 99/4-5-6
Hacı Ferhat Camii – + 236/10
Haki çelebi Camii – – + 2707/112
Hamza Paşa Camii – + 231/19
Hasan Halife Camii – + 2038/49-76
Hatice Sultan Camii – + 2067/61
Himmetzade Tekkesi ve Mescidi – + + 1848/55
Hobyar Camii – + + 1138/13
Hoca Hayruddin Mescidi – + koyunbaba parkı (kadastral boşluk)
Hoca Rüstem Camii – + 47/19
İğciler Mescidi – – + 909/44
Kabasakal Mesddi – + + 65/2-3
Kadı Hanı Camii – + 42/32
Camcı Ali Mescidi – – + 667/16
Karagöz Mescidi – + + 941 kadastral boşluk
Kara Hasan Ağa Mescidi – + 1275/25
Kara Mehmet Paşa Cami – + 853/41
Kemha Mescidi – – + 1892/3
Kenekçi Ali Mescidi – + + 2428/67
Kepekçiler Mescidi ve Çeşmesi – + 2439/55
Keskin Dede Camii – + (kadastral boşluk)
Kırmasti Mescidi Kermasi Camisi – + 1918/19
Kızıltaş Camii – + + 762/25
Kovacılar Camii – + + 850/61-64
Malkoç Süleyman Ağa Mescidi – + + 821/7
Manastır Mescidi Tülbentçi Hüsamettin Camii – + 1313/10Merdivenli Mescid – + + Yolda
Meydancık Camii – + 417/25
Mimar Ayaz Camii – + + 1061/81Molla Fenari Camii – + 296/183Molla Gürani Camii – – + 1786/1
Molla Kestel Camii – + 915/65
Musalla Cami – + 782/25
Mustafa Bey Mescidi – – + 1058/3-34-35
Münadi Mescidi – – + Yolda
Namazgah – + kenedy cad
Ördek Kasap Mescidi – + + 1847/33
Papazoğlu Mescidi – – + 624/31
Revani Çelebi Mescidi – + 967/27
Saraçhane Mescidi – + + 2172/1
Sarı Nasuh Mescidi – + + 2057/22-23-32-57-60
Sarı Nasuh Mescidi – – + 1702/49
Sarı Musa Camii – + + 1787/53
Sekbanbaşı Hüsrevağa Camii – + + 2406/10
Sekbanbaşı İbrahimpaşa Mescidi – + + 2961/38
Servili Mescidi – + 327/3
Simkeş Mescidi – + + 1844/7
Sinan Ağa Mescidi – + 236/50
Soğanağa Mescidi – – + 371/10
Solak Başı Mescidi – + 204/2-23
Sultan Camii – – + 852/9
Sünni Ali Eşir Tekkesi – – + 1492/1
Şehremini Mescidi – + + 3003/68
Şeyhül Harem Camii – + + 1138/1
Tausan Taş Mescidi – + 688/2-3
Terlikçiler Camii – – + 632/83
Toklu Dede Mescidi – – + 2867/70
Tülbentci Hüsamettin Camii – + + 1313/10
Uzun Şucaa Camii – + 129 ada
Üçler Mescidi – + 124/10-11Voynak Suca Mescidi – + 2899/6
Yakup Ağa Camii – + 997/31
Yanmış Camii Harabesi – – + 54/2
Yahya Kemal Mescidi – – + 2899/5
Yavaşça Mehmet Ağa Camii – + + 1851/5
Yedekçiler Camii Şerifi – – + 2367/86
Yeni Bahçe Mescidi Halil Attar Namazgahı – + + 1827/52
Yolgeçen Camii Karamani Ahmed Ağa Mescidi – + + Yolda

 ************************

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm 
“Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah’ın yardımıyla elde edilir.”
 “Allah’ım! Senin yardımın olmadan ben hiçbir şey başaramam. Ve senden başka dayanacak hiçbir şeyim yok” itirafında bulunuyorum

YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter


Çocuklarımızın 2001 yılında tanıştıkları/tanıştırıldıkları Wicca Dini ve peygamberi Harry Potter, nasıl bir “üst çalışma”nın ürünü olduğunu anlamakta çok geç kalmış olabiliriz. Konunun maddi getirisi yanında, çocuklarımız, peygamberimizin hayatından çok Wicca dinini ve gizlice servis edilmiş sahte  peygamber Harry Potter’u çok iyi tanımaktadırlar.

Bu meyanda Allah Teâlâ, her zaman olduğu gibi, Harry Potter, karakterini canlandıran Daniel Radcliffe’nin,“Uyuşturucu Batağında”ki haberleriyle, uydurma dinin baş aktörünü ve yan getirilerinin perişan hallerini tezahür ettirmiştir. Yaşı geçkin olanlar bilir, ‘Superman’filmlerinin unutulmaz yıldızı Christopher Reeve, Reeve, attan düşerek felç olmuştu. 9 yıl felçli olarak yaşam mücadelesi vermiş ve kalp kriziyle vefat etmişti.  

Burada anlatmak istediğimiz hikmet, Allah Teâlâ’nın kullarını ve İslâm Dinini muhafaza ettiğini göstermektedir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”

[Kur’ân-ı Kerim,Kıyamet,36]

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katliisimli eserinden sizlerle bir kısmı paylaşacağım.

Wicca dini: [Hristiyanlık öncesi geleneklere dayandırılan çok tanrılı neo-pagan din (doğa üzerine odaklanmış, genellikle inançsızlarca bir çeşit büyücülük olarak görülen)]

Harry Potter, 2001 yılından bu yana etkinliğini sürdürüyor ve Wicca dini bugünün dünyasında en hızlı yayılan dinlerden biri olma niteliğini ko­ruyor.Yirmi birinci yüzyılda cadılar ve cadılık bizi hâlâ ebedi bir büyünün etkisi altında tutmaya devam ediyor. Harry Potter’ın görülmemiş başarısı daha çok JK Rowling’in bazı orijinal figürleri canlandırmaktaki dahiyane yeteneğinden kaynaklan­maktadır.

Cadı, büyücü ve sihirbaz: hepimiz içgüdüsel olarak bunların kim olduğunu ve neler yapabildiklerini biliriz. Dö­nüştürücüler, şekil değiştiriciler, iyileştiriciler, falcılar, meydan okuyucular ve yıkıcılar: her kültür kendi cadısına ve büyücü­süne sahiptir ve her kültürde bunlara imrenilir ve bunlardan korkulur. Genç Harry Potter ve okul arkadaşları zarif bir şekil­de Batı’nın cadı ve büyücü masallarının bakış açısını yansıtır­lar. Süpürgelerle uçar, sivri şapkalar giyer, büyücü asalarıyla büyülü kelimeler söyler, kazanlarda iksirler kaynatır, tozlu bü­yü kitaplarına başvurur ve kurbağalar ile baykuşlara yakınlık duyarlar. Hogvvarts Ekspresi’ne binmek; gerçekliği ardında bırakmak ve iyinin ve kötünün siyaha ve beyaza dönüştüğü, kimsenin cadıların ve büyücülerin sahip oldukları yeteneklere nasıl ulaştıklarını sorgulamaktan vazgeçmediği masalsı diyar­lar ve kolektif hayaller dünyasına girmek demektir.

Gerçek dünyada ise, eski zamanlardan beri beynimizdeki cadı algısının merkezinde duran ve toplumlunuzdaki cadıla­rın ve cadılığın rolünü genellikle ölümcül sonuçlara yol aça­cak şekilde belirleyen sorular işte bu tür iyi ve kötü, doğal ve doğaüstü sorularıdır.

Zaman­la cadılık, coğrafyayla ve hepsinden önemlisi gerçeklikle sınırlamıştır. Masallardaki cadılıkla değil, modern pagan cadılıkla ya da Av­rupa dışı kültürlerdeki cadılıkla ilgilenmektedir. Bunu söyler­ken, yanlış anlaşılmayı ve karışıklığı önlemek adına, bir ara verip tarihsel cadılıkla neyi kastettiğimizi ve özellikle onun Modern Pagan WiccaDini’nden hangi noktada ayrıldığını tam olarak açıklamalıyız. Modern pagan cadılar arasında, inançla­rının kökenlerine ve tarihteki cadılarla ilişkilerine dair çok sa­yıda kavram kargaşası vardır.

Yakın zamanda, akademisyen Ronald Hutton Ayın Zaferi adlı kitabında kendi deyimiyle
“İn­giltere’nin dünyaya armağan ettiği tek din” in doğuşunun ilk tarihsel analizini yapmıştır ve böylece Wicca sonunda yarı gerçeklere ve romantik söylencelere değil de somut akademik verilere dayalı bir tarihsel temele sahip olmuştur.

Modern pagan cadılıkla tarihsel cadılık arasındaki karmaşa ve tutarsızlıkları ele almanın belki de en kolay yolu, konuya her bir cadılık türünün temelini oluşturan iki klasik düşünce sistemini ele alarak yaklaşmaktır. Wicca’nın büyücülük öğesi nihayetinde Neo-Platoncu Rönesans’ın bir çocuğu (ya da en azından torununun torununun torununun torunu) iken, ta­rihsel cadılık inançları köklerini ortaçağın Aristotelesçi dü­şüncesinden almaktadır. Orta Çağların Aristotelesçi araştır­macıları büyünün yalnızca iblislerin yardımıyla yapılabilece­ğine inanıyorlardı, bu nedenle cadılığı Şeytan işi olmakla suçluyorlardı. Rönesans düşünürleri ise büyünün bir doğa bilimi olduğunu ve insanların çevrelerine büyüyle yaklaşmaları için hiçbir iblise ihtiyaç duymadıklarını öne sürüyorlardı. NeoPlatonculuk büyü için doğaya dönük bir açıklama yaparken, Arisiotelesçilik ona doğa üstü bir açıklama getirmektedir.

Nco-Plaloncu düşünce sistemi, Rönesans’tan beri, büyü pra­tiğini tam bir doğal fenomen olarak gören gizemciler arasında oldukça yaygınlaşmıştı. Modern YVicca’da, bu Neo-Platoncu Doğal Büyü gizem felsefesi, kendine on sekizinci yüzyıl Ro­mantik hareketinden türemiş çok tanrıcı pagan inancından bir yol arkadaşı bulmuştur.

Wicca, doğal dünyanın bütününü, doğum ve ölüm döngülerinde dolaşan ve her bir canlıya nüfuz edip onları birbirine bağlayan yaşamsal bir gücü canlandıran ve renklendiren dini bir hareketi yapılandırmıştır. Tanrılar, tanrıçalar, periler ve ruhlar bu kutsal yaşam gücünün kişileş­tirmeleri ya da doğadan fışkıran madde dışı varlıklar olarak görülür. Belirgin bir iyi-kötü kavramı yoktur ve insan işi kö­tülükler genellikle doğadan ve onu canlı kılan yaşam gücün­de yabancılaşmayla ilişkilendirilir.

Bu cadılık; Hıristiyan Orta Çağların Aristotelesçi baskın dünya görüşüyle şekillenmeye başlayıp on beşinci yüzyılın so­nuna doğru klasik basmakalıp biçimine evrilen cadılıktan tam bir dünya (ve düşünce sistemi) kadar uzaktır. Bu kitabın bun­dan sonraki aşamalarında peşine düşeceğimiz de, işte bu cadı­lık algısıdır. Bu fikre göre, cadının Şeytanla bir sözleşme im­zaladığına ve genellikle kimi yabanıl ve kuytu yerlerde ya da mağaralarda gerçekleşen Sabbat (ya da Sabbath) adıyla bilinen gece ayinlerinde ona ibadet ettiğine inanılır. Kendisine yakın cadılarla birlikte genellikle bir süpürgeyle Sabbat’a uçar ve orada ibadet tapındıkları Şeytan’a sadakat yemini eder. İblisle­re dua eder, vaftiz edilmemiş çocukların etinden yapılmış deh­şet verici yemekler hazırlar, ardından ışıkları söndürür ve en yakınında kim varsa utanmazca onunla ilişkiye girer. Bizzat Şeytan ya da onun hizmetindeki iblislerden biri bu Sabbat’ları yönetir. Bunlar genellikle siyah ya da siyahlar giymiş bir adam olarak tasvir edilir. Başka zamanlarda keçi, köpek, kurbağa ya da başka bir hayvan olarak görünebilir. Şeytan, cadılarını Şey­tan işareti olarak bilinen tanımlayıcı bir işaretle vaftiz eder ve onlar da genellikle komşuların çocuklarını ya da davarlarını büyülemek, ürünlerine zarar vermek ve toplumlarında hastalıklara ve ölümlere sebep olmak gibi kötücül ve zararlı büyü­cülük işlerine girişerek efendilerine hizmet ederler. Cadılara büyücülük yetenekleri Şeytan tarafından bahşedilmiştir ve yaptıkları kötülüklerde genellikle akrabalar ya da ev hayvan­ları kılığına giren iblislerden yardım alırlar.

Bu cadılığın ideolojik temelleri Orta Çağlarda olsa da, onun bir ortaçağ keşfi olduğu söylenemez. O; ortaçağdan önce de sonra da görülmüştür. Cadılık inancı antik dönemlere kadar dayandırılabilir ve Cadı Avı olarak bilinen yaygın cadı idam­ları ciddi biçimde on altı ve on yedinci yüzyıllara dek görül­memiştir. Bir çoğumuz cadılıkla suçlananların işkenceden ge­çirilip kazığa bağlanarak yakıldığı meşhur “Yakma Dönemleri”ni duymuşuzdur. Görünürde bu idamların salgın boyutları­na ulaşması bu cadı avı feveranlarına “çılgınlık” kavramının yakıştırılmasına neden olmuştur. Modern araştırmacılara göre bu durum bir çeşit kitlesel histerinin sonucudur. Büyük ölçü­de, Cadı Avı bir Batı Avrupa fenomenidir ve cadılık Batı Avru­pa’da, Britanya ya da Avrupa’nın çevre bölgelerinde olduğun­dan daha farklı bir gelişme göstermiştir.

Aslında, Cadı Avı’nın temel gücü Batı Avrupa’nın Fransa ve Almanya ile sınırlı kü­çük bir bölgesinde yoğunlaşmıştır.
Tarihçi Robert Thurston’a göre, “tüm cadı avlarının yüzde ellisinden fazlası Strasbourg çevresindeki 300 mil yarı çaplı bir dairede gerçekleşmiştir.”

Tarihçiler, uzun süre Cadı Avı’nın neden, ne zaman ve ne­rede gerçekleştiği üzerine kafa yormuşlardır. Bu, Avrupa tari­hindeki belli bir döneme has bir olgudur, ancak cadılık inan­cı yeni bir şey değildi ve Avrupa’yla sınırlı da değildi. Cadılık üzerine tarihsel araştırmalar özellikle Cadı Avı sürecinde söz­de “cadılık” suçunu işledikleri savıyla tahminen 40.000 insa­nın öldürülmesi sonucunu doğuran Avrupalı cadı inançları­nın çok sayıda öğesini bir araya getirmeye odaklanmıştır. Ca­dı Avı’nı açıklamak için toplumsal, ekonomik ve dinsel çekiş­melerden kadınların ezilmesine ve felaketler ile doğal afetlere günah keçileri bulma uğraşma dek pek çok işlevsel teori üre­tilmiştir. Her ne kadar tüm bu teoriler genelde cadı avının özelde de bireysel cadı avlarının yükselişine katkıda bulunan birçok etmenin anlaşılmasında önemli rol üstlenseler de, bunların hiçbiri olguyu tamamıyla açıklamamaktadır. Avrupa cadılık tarihini yeterli oranda kapsayan bir “numunelik” teori yoktur. Modern tarihçiler, Orta Çağlar boyunca aşamalı olarak biriken ve evrilen, aynı zamanda Cadı Avı’nın şekillenmesi için gerekli koşulları hazırlayan çok sayıda kültürel, dinsel ve yasal dizge arasındaki ilişkileri çözmeye odaklanmışlardır. Hem Kıta’da gelişmiş cadı prototipi hem de onun hizmet etti­ği iddia edilen Şeytan, bir dizi farklı ideolojik ve kültürel kay­naklardan devşirilmiş ve birkaç yüzyıl boyunca Avrupa toplumunun yasal ve toplumsal örgüsündeki değişimlerle beslen­miş karma figürlerdir. Cadılık inancı, on beşinci yüzyılın so­nuna dek klasik, prototip formuna ulaşmamıştır ve tarihçilerin Cadı Avı’nın altında yatan cadılık inançlarının kökenlerini or­taya çıkarmaları için daha önceki yüzyıllara bakmaları gerekir.

Cadılar ve cadılık toplumda şu ya da bu biçimde her zaman varolmuşlardır. Erken Ortaçağ Avrupası’nda büyücülere ve si­hir işlerine gündelik hayatın toplumsal yapısının bir parçası olarak genellikle hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Büyü yoluyla yara­lamaya ya da ölüme sebep vermeye dair yasalar vardır ancak soruşturmalar çok yaygın değildir. Geç ortaçağ ve erken mo­dern dönemle birlikte cadılık, bir şekilde, çok yeni ve ayırt edi­ci bir anlam kazanmıştır. Algıda yaşanan bu değişimin sebep­leri Avrupa toplumunun temellerini sarsan yeni bir paranoya­da gizlidir. 1000-1400 yılları arasında Avrupa’nın toplumsal ve politik çizgisinde büyük bir değişim yaşandı. İşgalci Müslü­man orduların tehdidi, doğu Ortodoks Kilisesi ile yaşanan ay­rım, heretikliğin yükselişi ve Kara Ölüm’ün yıkıcı etkileri bir araya gelerek Avrupalı zihninde toplumsal, ruhsal ve politik hayatın pek çok yanında radikal değişikliklere neden olacak yeni bir kuşatılmışlık hissi yarattı.

Ortaçağ Avrupası kendini saldırı altında hissetti ve sonraki dönemler komplo teorileriy­le dolup taştı. Yahudiler, cüzamlılar, heretikler ve kafirler Av­rupa Hıristiyanlığını bizzat Şeytan tarafından kurgulanan acı­masız bir komployla yıkmaya çalışan yeni “iç düşmanlar” ola­rak görüldü.Zamanla, cadı figürü topluma karşı çalışan bu gizli şeytanın nihai sembolü olarak yeşermeye başladı ve Orta Çağların paranoyası derinlere yerleşmiş bir Şeytan korkusuyla erken modern döneme taşındı, korundu ve büyütüldü.

Kaynak:

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Orijinal Adı: The History of Witchcraft Türkçesi Barış Baysal , Kalkedon Yayıncılık, 2009, İstanbul, sh:11-16

 http://www.turktime.com/haber/Harry-Potter-Daniel-Radcliffe-Uyusturucu-Bataginda-FOTO-HABER/241058/

http://www.sondakika.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/

http://taraf.com.tr/haber/uyusturucu-bataginda-mi.htm

http://www.acunn.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/7820

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/290751.asp

 

HAYATIN GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ TARAFLARINDAN


KAMPLAR (ZAYIFLAMA-STRES ATMA) VE BİREYSEL TATİL YAPMANIN GÖSTERİLMEYEN YÜZÜ

Yazları tatil yapma veya kampa gitme düşük gelirli insanlar için geçerlidir. Zenginler için tatil yapma mefhumu yoktur. Onlar, her zaman tatil yaparlar. Zenginlerin kendi aralarında aradıkları farklılık ise Extreme (uç değerler) /normüstü veya sapıklıkta nerede olduklarını araştırmaktır. Zenginler için sözü uzatmadan kriterleri aynı seviyede olan insanların tatmin oldukları dünyasına örnek verelim.

Plajlar-Kamplar.

İnsanlar, bireysel neden tatil yapar ve altındaki sorun nedir? (Ailelerini beraberinde alıp götürenler konu kapsamı dışındadır.)

Bu gibi yerlerdeki tatil sağlık için mi yoksa “kişiliğini bulma/bütünlüğü bozulmuş olmanın çıkar yollarıdır?

Bahsedilen yerler hakkında “sosyal bir ihtiyaç olduğu”umumî intibası vardır. Fakat günümüzde bu yerlerin bu şekilde olmayıp, yalnızlık / narsist duygular içinde palazlanmış insanların çıkmazlarına çare gibi görünmektedir.

Neden mi?

Tabii ki günümüzde akrabalık ilişkileri ve aile bağları kopmuş toplum olma yolunda ilerleyen ülkemiz (yabancılar için bu zaten yoktur) de bile bayramlarını kaçamak/tatile çeviren insanlarımızın içler acısı durumunu/ bakışımızı irdelemenin gerekeli olduğunu düşünüyoruz. Haber programları dahi magazin haberleri ve gençleşme hülyaları ile paparazzi gibi olunca çok söze gerek kalmıyor.

Toplum ahlak ve düşüncede çeşitliliği barındırır. Eğer çoğunluk, aşağılanmış ve umut trendi yükseklerde olan insanlar tarafından oluşursa, bulunduğumuz yerler ve durumlar yetmez olmuştur, demektir. “Daha fazlası”, “her şey senin için”, varsa yoksa benlik/ narsizm.

İnsanın, bir “Dur” diyeni olmazsa, tatmin olmasını ötekilerin ifâ edemeyeceğini bilmekteyiz. Çare üreticisi zannedilen âkillerde gerçekleri korkmadan söylemeyedikleri zaman, birileri yanlış tedavilere yönlendirmedeki başarıları sayesinde; güncel doğrulara uymak mecburunda hissetmeyi artırmıştır. Evet, bazı istismarcılar (firmalar) düzeneklerini bir ahtapot gibi hazırlamış ve insanları sarmalamaktadır.

Korkunç bir durum.

Mesela; son dönemlerde erkeklerde pek aşağıda kalmasa da en çok mağdur olan insanlar “kadın ve çocuklardır”. Kendini çirkin gören veya kilolu hisseden kadınlar, beğenilmek arzularını nasıl tatmin edecekler. Bu bir sorundur. Onlarında arzularına kavuşmaları gerekir kabilinden “normal hayat yaşamadığını hissettirmek” için propogandatif iletişimin paranoyası ile çöküşe uğratılmaktadır. Bu mazlum kişiler normal hayatını sürdürmediği hissinden kaçış/arayış içine düşmüşlerdir.

Çare “kabuğu kırmak”tır. Fırsat yaratılmalıdır. tatiller ve Afrika gibi uzak diyarlar tercih sözkonusudur. “Uzaklık emniyeti”

İşte kısa bir dönemde az bir kazancını harcayarak eziklik duygusundan kurtulmaya çalışmak bir umuttur.

Yanlış mıdır?

Bunun cevabı çok zordur. Her insan çıkmaz yolda kalmak istemez, bir şekilde çıkmak ister.

Buradaki sorun tercih edilen çıkışın doğrusunun yapılıp/ yapılmadığını, anlamak / anlatmaktır.

Ruhsal psikozun ve aşağılanmışlığın tedavi edilmesinde, meşruiyetin içinde gizlenmiş gayri meşru ilişkiler, ne kadar doğrudur. Bu hususa doğru taraftan bakmak gerekir. Normal hayatta herkesin dışarı çıkaramadığı arzu ve duyguları vardır. Bunu kısa dönemli ilişkilerle dışa vurmak/tatminini sağlamak ise tehlikeler barındırdığı gibi geleceği de ipotek altına alabileceği gibi, gerçek ruhsal tedavisi de olmayan yöntemlerdir.

Tatil yerlerinin “Aşk Yazı” ritüellerini barındırması, insanın yozlaşmış ve vahşi tarafını tatmin ederken kendi cehennemini yaratışının mekânları olduğunu hatırlayalım. Bu durumun istatiksel verileri vardır. Bilinir, ama kimse söylemeye yanaşmıyor. Sonuçta, kampların, gerçeğinde ayak kaydırıcı yerler olduğu biraz anlayabildik.

İnsan geçmişine bakarsa, üzüleceği çok yanlışlarını olduğunu görebilir. Ancak son kararında geçen geçmiştir dese de, geleceği bu geçmişin üzerine çoktan kurulmuştur. Bu nedenle aile yapısın kuvvetlendirilmesinde, devletin ve milletin hassas olması gerekir. Bunu söylemek çok zor.

İnsanlık şirketlerin kapitalist rüzgarında köleler gibi olma yolunda ilerliyor.

Bu oyun bozulmalı, hepinizle.

********************************

YİYECEK SATAN FİRMALARININ PAZARLAMA HİLELERİ

Unutmayalım ki, yiyecek rengi bize tat kategorisi hakkında bilgi verir.

Kırmızı tatlıdır, siyah ise acıdır.

Kırmızı yiyecekler genelde kabul görür ve çok tutulur. Kiraz, çilek veya kırmızı et gibi.

Siyah yiyecekler çürüme ve ölüm anlamını taşır ve menfi şeyleri akla getirir.

Böylece renk psikolojisi yiyeceğimizi değerlendirir ve satın alırken önemli bir rol oynar. Üniversitelerde yapılan denemelerde, Patatesleri siyaha, karnabaharı yeşile ve kuşkonmazı kırmızıya boyadılar. Tatları ayni olmasına rağmen kimse yemek istemedi. Tatlarını çağrıştırarak yemek istemediler. Tamamıyla değişik tatlarla eşleştirme yaptılar.

Yiyecek endüstrisinin yeme psikolojisini uygulayarak ürünlerinin en iyi tarafını göstermektedirler.

İyi takdim edilen ve ambalajları uygun olan ürünler daha çok satar.

Unutmayın ki; şirketler en iyi neticeyi yani paramızı çalmak istediklerinden karşılığında her hileyi sunmaktan korkmazlar. Bu yapılanların yasal olarak bir cezâi yaptırımı şu an için mümkün görünmüyor.

Allah Teâlâ’ya sığındık. Kulları aciz kalınca, yardımını muhakkak gönderir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

PARANOİA / Paranoya (2013)


İnsanlığın Başbelası Olan İletişim ve Teknolojisi

Bahaneler üretmeyeceğim.  Bunların olmasını ben istedim.  Hepsini hem de.  Ve bunları yapabilmek için başka birine dönüşmem gerekti.  Daha fazlasını istedim.. 

Bizler geleceği bizden çalınan nesle aitiz.

Ailelerimizin inandıkları Refah Gelecek Rüyası, kendi zenginlikleri için,  yalan söyleyen, düzenbazlık yapan ve dolandıran kişiler tarafından yok edildi. 

Eskiden iyi notlar aldığınızda, doğru okula girebilir ve doğru işe sahip olabilirdiniz. 

15 yıllık zorlu bir çalışma hayatından sonra,  kendinize ait bir odanız olabilir.  Ama o dünya geride kaldı. 

İnsanlar istedikleriniz konusunda her zaman dikkatli olmanız gerektiğini söyler.  Onlara hiçbir zaman inanmadım. 

Bana nehrin karşısındaki ışıklar her zaman daha parlak geldi.

Yönetmen: Robert Luketic
Ülke: ABD, Fransa
Tür: Dram | Gerilim
Vizyon Tarihi: 18 Ekim 2013 (Türkiye)
Süre: 106 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Jason Dean Hall, Barry L. Levy, Joseph Finder
Müzik: Junkie XL
Görüntü Yönetmeni: David Tattersall
Yapımcı: William S. Beasley, Jason Beckman, Jason Colodne
Oyuncular:    Liam Hemsworth ,Gary Oldman, Amber Heard,    Harrison Ford ,   Lucas Till

Özet

Adam Cassidy uzun zamandır bir parçası olduğu Wyatt isimli önemli bir telekomünikasyon şirketinde iyi bir kariyere sahip olmak için var gücüyle ve büyük bir hırsla çalışmaktadır. Ancak anlık bir dikkatsizliğinden kaynaklanan ufacık bir hataya sebep olması şirketin önemli miktarda para kaybetmesine neden olur. Bu nedenle de patronu Nicholas Wyatt’ı bir hayli zor bir durumda bırakır. Bu hatayı telafi etmesi ise ilginç bir görevle mümkün olacaktır. Jack Goddard’ın yönettiği rakip firmaya transfer olup, Wyatt için muhbirlik yapması gerekecektir. Varlıklı bir adam olmanın ve lüks arabalara sahip olmanın hayallerini kuran Adam, acımasız ve iki yüzlü piyasanın maşalarından biridir.

Legally Blonde ve 21 filmlerinin yönetmenliğini yapan Robert Luketic’in imzasını taşıyan filmin başrollerinde usta oyuncular Harrison Ford, Gary Oldman ve genç yıldız Liam Hemsworth bulunuyor.

Filmden

Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Gezegendeki en iyi teknoloji şirketlerinden biri olan, Wyatt Şirketi için çalışıyoruz. Bizi işe aldıklarında, dünyayı ele geçireceğiz sanmıştık.Altı yıl içinde, hala küçücük odalarda, girdiğimiz zamanki maaşlara sıkışıp kalmış olarak  patronlarımızın bize prim vermelerini bekliyorduk. Yeterince bekledik. Artık bizim sıramız. Kendimizi gösterme zamanımız geldi.

Şimdi, bu oyunu oynamanın iki yolu var.

Sen köpek misin yoksa at mı?

 At, korkuyla hareket eder. Kamçıdan kaçmaya çalışır. Buradaki kamçı, dolandırıcılık suçu.

- O bir köpek.

- Köpek ise açlıkla hareket eder. O sıradaki yemeğini, tavşanını kovalıyor.

Eğer onu ikna edebilirsen, onun gibisindir, onunla aynı inançları paylaşırsan, sana güvenmesini sağlar.

Küçücük bir adam sadece bir iğneyle tüm imparatorluğu ipe diziyor.

Picasso ne demiş biliyor musun?

 “İyi sanatçılar kopya çeker. Mükemmel sanatçılar ise çalarlar.”Dünyada artık orjinal bir şey kalmadı, Adam. Hepimiz birinden bir şeyler çalıyoruz.

Korkarım ki sosyal ağ olarak X Modeli için çok para kaybettiniz. Fakat askeri uygulamalar için bu cihaz biçilmiş kaftan. Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim. Bir kişi dışında, bu odadaki herkese e-mail gönderdim. Dost ateşi ile ölmek, savaşların acımasız gerçeklerinden biri. 3DPS, GPS’ten daha etkili ve kendi ekseninde çalışabiliyor. Bu ürün sivillere çok ağır gelirken, 12 parça eklemek, askerler için hiçbir şey demek. Böylelikle hangimizin telefonunun hangi katta olduğunu görebilirsiniz?

 Evet. Çünkü savaşın ortasındayken, düşmanı öldürmenizde fark yaratabilir. Veya kendi ölümünüze neden olabilir. X Modeli az önce onun hayatını kurtardı.

Facebook gibi bir yerden buldum. Özel hayat için çok fazla. Özel hayat. Tamamen efsane, öyle bir şey yok.

Bazı şeylerde başarılı olduğunda bazı şeyler üzerinde biraz kontrolün olduğunu sanırsın, fakat aksilikler herkesi bulur.

Hücresel cihazının pilini çıkarmak isteyebilirsin. Ne?

 Onların sen telefon görüşmesi yaptığında seni dinleyemeyeceklerini mi sandın?

Ben yokum. Yoksun ha?

 Sadece ben sana yoksun dediğimde yoksun, evlat. Şu anda bana aitsin. Görüyor musun?

 Herkese sahip olabilirim.

Hiçbir şeyin olmadığını düşün, sadece cep telefonun yanında. Cüzdan yok, anahtar yok. Dijital cüzdan gibi. Ehliyetin o olacak, kredi kartın o olacak, ve daha birçok şey o olacak. Çok ince. Katlanabilir, ortamdaki herhangi bir enerji kaynağından şarj olabilen bataryaya sahip olacak. Nerede olduğunu, kimlerle olduğunu bilecek. Önceliklerini belirleyecek, harcamalarını, sağlık durumunu ve günlük listeni belirleyebilecek. Kim olduğunu bilecek. Ve bunların hepsi bizim. Sizce insanlar kişisel bilgilerinin tek bir çatı altında toplanmasını isteyecekler mi?

 Önemli olan tek bir çatı altında değil, Adam. Evinin sıcaklığı hissinin altında toplamak. Bugünlerde insanlar kendinden geçmişler, kim olduklarından bihaberler. Ama biz kim olduğumuzu bileceğiz. Biz onları, kendilerinden daha iyi tanıyacağız.

Bu insanlar heryerdeler. Evinizin heryerine kamera koyuyorlar.

BİR ZAMANLAR HIRSIZ OLAN, HER ZAMAN HIRSIZDIR.

Nereden başlayacaksın?

 Başlarda bunun olmayacağını sanmıştım. Wyatt elemanlarını bana satmak yerine, öldürmeyi tercih eder. Sen de doymak bilmeyen hırsın yüzünden buraya geldin. Her şeyi kaydettik. Her konuşmayı, sen ve Wyatt arasında her cümleyi kaydettik. Nick’e şirketindeki çoğunluk hisselerini bana satmasını söyleyeceksin ya da çevirdiğiniz dolapların hepsi FBI’a gidecek. Beni kullandın. Evet. Yarın bu saatlerde Sutton Kulübü’nde olacaksınız. Sen, Nick ve ben. Başka kimse olmayacak. Ne avukat, ne yardımcı. Hiç kimse. Bırakın çıksın! Çok büyük hata yaptın.

Asıl soru şu ki biz bu konuda ne yapacağız?

 Onların bana öğrettiklerini yapacağım inşa ettiklerini ben yıkacağım.

Olabilenin en iyisini yapacağım. Sadece onun işlemcisinin çalışması gerek.

- Kimsiniz?

 – Bay Goddard?

 Kimsiniz?

 E-maillerinizi okuduktan sonra silmelisiniz.Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim.

Birileri her zaman dinliyor (Arada bir gelen mesajlar dinlemenin habercisi olduğunu anlamadın mı?)