Kategori arşivi: İslam

“ALLAH” LAFZINDA GİZLENEN “HAÇ”


Rituel Sembolleri bir şeyin içine gizlemek/saklamak insanoğlunun zevkleri arasındadır. Bunu başaranlar kendilerince orgazm hissine kapılmışlardandır demekte yerinde olur. Bu “Aklın düzülmesi”ni  sağlamış bir cinsel dürtü gibidir. Zamanımızda cinselliğin binlerce türü düşünülünce, bu söz doğrudur. Yine bu tür davranışlar psikolojik hastalıklardan sayılabilir. Yani kendi ritüel sembolünü sevmediğin/sevdiğin birinin değerinde gizlemek başarılı bir sunumdur da diyebiliriz.

Kitap hazırlayan biri olduğumdan ilk dönelerde bir okuyucumun biri beni “duâ” duraklarına yerleştirdiğim

  { } şekilleri bir papazın icad ettiğini ve haç işaretini temsil ediyor şeklinde uyarması ile terk etmiştim. O zaman bu tür aldanmaların/aldatmaların farkına varabilmiştim. Mesela Bir zamanlar Selçuklular zamanında yapılan binaların süslemelerinde “ALİ” yazısını yerleştiren İranlı-Şii ustaların durumu gibi.  (Tabi ki bu tür yazıların konulması hakkında olumlu veya olumsuz fikirler ileri sürülebilir. Buradan yazının pdf sine bakabilirsiniz.)  Fakat bu istifler konulmuştur. Buradaki söz birileri şöyle – böyle birilerini aldatıyor mu, aldanıyor muyuz, gerçek nedir, yalnızca varılacak netice yazıyı oraya koyanın kalbinde gizli olmasıdır. Sözü buradan son dönemlerde hat sanatını icra edenler arasında istiflemede yapılan bize göre yanlışlardan biride “Allah” الله     Lafzında bilerek/bilmeyerek elifin yerini tahrif ederek ikinci “lam” harfinden sonraya nakşetmesi ile haç’ı imâ eden tavrı yerleştirmek moda olmuştur.

haç gizlenmiş allah lafzı2

Günümüz itibarıyla Mekke-Hârem’de  inşa edilen kaşanelerin tepesinde de hükmeden bir edâ ile haç işareti sehven (!) yerleştirilmiş bu form vardır. Umumiyetin bu konuda çok bir görüşü/farkındalığı olmayacağından Lafza-i Celâlin acilen değiştirilmesini düşünüyoruz. Ayrıca binaların durumu da ayrı bir haç komposizyonu oluşturmaktadır.

Kabe

Unutmayalım ki, hiçbir zaman ecdâdımız, hürmeti nedeniyle Harem civârında Kâbe-i Muâzzama’dan yüksek bina yapmamış/izinde vermemişlerdir. Bugün dahi izdiham konusu olmasa müminlerin ekserisi metaf alanında (tavaf yerinde)  bulunan üst katlarda tavaf yapmaktan hazer ederler. Müslümanların bu konuda uyanık olmaları dileği ile.

İhramcızâde İsmail Hakkı

“NAPOLYON” Olanın Sonu “LÜTFÜ” Olmaktır


Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova hezimetine üç pencereden bakalım. (Not: Belki, pencerelerin hepsini okuyamazsanız da 3.pencereden bakmayı es geçmeyin)

1. PENCERE (Tarihçi Bakışı)

Fransızların ünlü komutan ve devlet adamı Napolyon Rusya’yı işgal etmek istemişti. Napolyon Moskova’ya ulaşınca Rusların pes edeceğini ve hemen kendisine boyun eğeceklerini düşünüyordu. Hesap etmediği şey anavatanından çok uzaklaşacağı ve Rusya’nın meşhur kışı idi. Ruslar ise zaten Moskova’yı gözden çıkarmışlardı. 14 Eylül 1812’de Moskova’ya giren Napolyon dörtte üçü yanmış harabe bir şehre girmişti.

Napolyon Rusları Friedland savaşında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın arkasından Napolyon ile Çar Aleksander arasında Tilsit görüşmesi gerçekleşti.(1807) iki düşman görüşme bittiğinde dost olmuşlardı hatta aralarında bir ittifak antlaşması bile imzalamışlardı. Amaç İngiltere’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaktı.

Fakat ilerleyen zaman içerisinde Ruslar antlaşma şartlarından taviz vermeye başladılar hatta antlaşmanın en önemli kısmını oluşturan İngiltere’nin siyasi ve ekonomik tecritti ilkesine aykırı olarak İngiltere ile ilişkileri geliştirmeye başladılar. Bu durum Napolyon’u fazlasıyla kızdırdı. Napolyon 1812 Haziranında büyük bir ordu ile Rusya seferi için yola çıktı.

Rus savunma hatları arka arkaya kırıldı ve Ruslar geri çekilmeye başladılar. Son olarak Borodino’da şiddetli bir meydan savaşı oldu. Her iki tarafta ağır kayıplar verdiler ama üstünlük Napolyon’daydı. Ancak Napolyon için durum giderek zorlaşmakta idi. Çünkü Fransa topraklarından çok uzaklaşılmış bu nedenle kayıpların yeri doldurulamıyor asker lojistik destek alamıyordu. Üstelik kış yaklaşmaktaydı. Napolyon’un amacı Ruslara ağır bir darbe indirmek bu nedenle de Moskova’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Napolyon kışı Moskova’da geçirmeyi planlıyordu.

Fakat Rusların da bir planı vardı. Soğuğu kullanarak topraklarından çok uzaklaşmış olan Napolyon’u çaresiz bırakmak. Rusların geri çekilişi devam etti hatta Moskova’yı da boşalttılar. Napolyon nihai hedefine ulaşmıştı.

14 Eylül 1812’de Napolyon Moskova’ya girdi. Ancak o gece Moskova’nın her tarafında yangınlar başladı. Moskova askeri valisi General Rastopçin Moskova’nın yakılmasını önceden planlamıştı. Yaklaşık üç gün süren yangında Moskova’nın dörtte üçü yanmış koskoca şehir harabeye dönmüştü. Napolyon’un askerleri için kalabilecekleri barınaklar yol olmuştu. Ayrıca yiyecek sıkıntısı da ortaya çıkmıştı. Etraftaki Rus köyleri de Rus ordusu tarafından kontrol altına alınmıştı. Almanya ve Lehistan bölgesinden yardım alması imkânsızdı. Napolyon tam bir şaşkınlık içerisine düşmüştü. Napolyon bu durumda Ruslarla barış görüşmesi yapmak istediyse de sonuçsuz kaldı. Neticesi olan bir antlaşma ile Ruslarla masaya oturamadı.

Geri çekilmekten başka çaresi kalmayan Napolyon bütün askeri yeteneğini kullandı ve Rusların ağır bir darbe indirmesine fırsat vermedi. Ancak Rusya’nın soğuğu Rus saldırılarında çok daha etkili oldu Napolyon 420 bin kişilik büyük orduyla girdiği Rusya’dan sadece 30 bin kişilik bir askerle çıkabildi.

2. PENCERE (Felsefi/Edebiyatçı Bakış)

Napolyon ‘un Moskova seferi  Napolyon’un sonunu hazırlarken Ruslarda ki vatanseverlik duygularını harekete geçirmiş ve Rus milliyetçiliğini geliştirmiştir. Tolstoy’un Harp ve Sulh/Savaş ve Barış isimli eserinde bu savaş konu edilmiştir.

Bu eserde hem savaş felsefesi hem de tarih felsefesi hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Savaşların nedenleri, savaşların yapısı, savaşların sonucu gibi konularda tartışmaları bu eserde görmek mümkündür.  Romanda halkı idare eden kişilerin eylemlerini ele alarak bütün ulusun eylemlerini değerlendirir. Ulusu idare eden insan gücünü Allah Teâlâ’dan almaktadır. Sorunlar Tanrı’nın insanların işlerine direk/dolaylı müdahale ettiği meselesidir. Tarihî olaylar ilâhî bir iradenin etkisi altında olarak kolayca yorumlanıyordu. Fakat, yeni tarih anlayışı içinde Tolstoy bunu reddetmiştir. Savaşların nedenleri nedir, neden milyonlarca insan birbirini öldürüyor, neden topraklar çorak kalıyor, ticaret yön değiştiriyor, milyonlarca insan yoksullaşıyor, zenginleşiyor, göç ediyor, aynı Tanrı’ya inanan milyonlarca Hıristiyan birbirini öldürüyor, bütün bunların neden ne olmaktadır, insanları birbirine öldüren bu kuvvet nedir? Rus yazar Tolstoy bu meselelerin anlaşılabilmesinin tek yolunun ise insanlığın aynası olan tarihte saklı olduğunu savunmaktadır. Tolstoy eserinde 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferini anlatmaktadır. Tolstoy, savaşın nedenleri, savaşın yapısını, savaşta lider konumundaki insanların etkisini tartışmaktadır. Tolstoy’a a göre savaş gibi büyük olaylar bir insanın iradesinden ziyade birçok faktörün yığılmasından oluşmaktadır. Yani büyük insanları tarihteki rolü bir etiket niyetindedir Oysa belli zamanın şartları içinde gelişen savaş oyunu pek çok şeyin birleşmesinden meydana gelir, burada cansız makineleri idare eden, ek bir irade değildir, savaş pek çok hareketin sayısız çarpışmasından doğmaktadır. Tolstoy’a göre yarım milyon insanın öldüğü bu savaşın tek nedeni Napolyon olamaz. Tolstoy’un deyimiyle bir insan nasıl tek başına bir dağı deviremezse bir insanda beş yüz bin kişinin ölümüne neden olamaz. Tolstoy’a göre bu olay insanlığın kaçınamayacağı bir kaderin sonucudur.

Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü? Tolstoy bu sorusuna yine kendisi cevap vermiştir.

“Demek ki bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği erkek hayvanların yok olmasına yol açan doğaya ait zoolojik yasayı uygulanmış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez”

Bu romanda savaşa gitmeden önceki duygularla savaş sonrasında yaşanan duygular ve hayal kırıklığı dile getirilmiştir. Tolstoy’un eserlerinde ise en acımasız savaş aracı olarak top göze çarpmaktadır. Tolstoy eserlerinde cephe gerisinde şan, şeref ve kahramanlık gibi duygulardan söz ederken, savaş sırasında ise hastalık, açlık, sakatlık ve ölüm kavramlarıyla zıt duygulara dikkat çekmektedir. Tolstoy aynı zamanda savaş ve barış felsefesi ile ilgili tartışmalara girmektedir. Tolstoy; savaşları anlatırken analojilerden de yararlanmaktadır. Sık sık kullandığı analojiler ise şunlardır:

Saat, karınca yuvası, sönmüş kovan, gemi, satranç ve eskrimdir

Tolstoy; Rus askerlerinin iklimler yaşadığı gibi Napolyon’un da ikilimler yaşadığını belirtmiştir. Bir taraftan şan, şeref, madalya ve zafer duyguları diğer taraftan da yalnız kaldığı zamanlardaki ruhunu dinlediği düşünceleri farklıdır

Kişisel insanca duygular, hayatın onca kulluk ettiği yalancı, yapay yönüne bir an için üstün çıkmıştı. Savaş meydanlarında seyrettiği ölümü, acıları, kendi içinde de hissediyordu. Başının, göğsünün ağrısı, kendisinin de ölebileceğini, acı çekebileceğini acı çekebileceğini, hatırlatıyordu ona. Şimdi artık ne Moskova’yı zapt etmek ne zafer kazanmak ne de şan alaka istiyordu. Şan ona lazım değildi artık. Tek istediği dinlenmek, sessizlik ve özgürlüktü.” 

Komutanlar gibi askerlerin duyguları da değişiklik göstermektedir. Özellikle askerler savaş meydanında son anlarında hayalleri savaşlardan çok uzaklara gitmektedir. Romanın kahramanlarından Prens Andrey de yaralıyken babasının ölümünü, ilk aşkını düşünmektedir. Çektiği acılar yavaş yavaş kaybolarak geçmişe dadısının başında ninniler söyleyip, masallar anlattığı zamanı yaşamaktadır artık.

Tolstoy, tarihçilerin fetihlerin olduğu yerde fatihler de vardır sözlerine katılmakla beraber savaşlara tek adamın neden olduğu fikrine katılmamaktadır.  Bununla beraber savaşlar milletlerin de kaderini belirlemektedir.

“Bir milletin ordusunun, başka bir milletin ordusuna karşı elde ettiği büyük ya da küçük başarılar milletlerin güçlenmesine ya da zayıflamasının nedenleri ya da hiç değilse önemli belirtileridir. Ordu zafer kazanır yenen milletin hakları yenilen milletin zararına olarak çoğalır hemen. Ordu hezimete uğrar hezimetin derecesine göre millet haklarından mahrum edilir, ordusunun uğradığı hezimet tam bir hezimet ise, bütünüyle boyun eğer.”

Eserde ayrıca savaş zamanındaki değişimlere de dikkat çekilmiştir. Savaş zamanında at, altın yük arabası fiyatları sürekli artarken kağıt para, lüks eşya, mobilya ayna fiyatları ise sürekli ucuzlamaktadır  Bunun yanında savaşlar değerlendirildiğinde savaş şartlarının önemli olduğu bir gerçektir. Savaşı sonradan değerlendiren tarihçiler sık sık komutanın taktik yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Tolstoy burada soğukkanlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü komutan değişen bir süreç içerisindedir. İstihbarat raporları farklı olabilmektedir. Subaylar birbirinden farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapabilirler. Bunun yanında ordunun ve erzakın sevk ve idaresi gibi konularda da son söz komutanındır. Yani komutan süregelen olaylar içerisinden en doğru kararı vermek zorundadır. Tolstoy komutan Kutuzov’u merkeze alarak değerlendirmelerini yapmıştır. Türklerle yapılan savaşta da yararlılık gösteren bu komutana bazı çevreler savaş sırasında alayla bakmışlardır. Bir gözü görmediği için “bu komutanla ancak kör ebe oynanabilir”denilerek dalga geçen insanlar bile vardır. Savaşın kazanılmasında büyük rolü olan bu komutana ne Rus devlet erkânı ne de tarihçiler yeterli vefayı göstermiştir. Tolstoy ise büyük insanların bu tür övgüler eksik kalsa bile kendilerinden bir şey kaybetmeyeceğini belirtmiştir. Tolstoy’a göre bir uşağın büyük insana saygı göstermemesi önemli değildir. Çünkü uşağın büyüklük anlayışı kendine göre değişmektedir. Tarihçiler benzer iddiaları Napolyon içinde ileri sürmüştür.

“Bazı tarihçiler savaşın kazanılması için Napolyon’un hassa kuvvetlerini ileri sürmesi yeterliydi diyorlar. Napolyon hassa kuvvetlerini ileri sürseydi şöyle olurdu, böyle olurdu demek, tıpkı sonbahar ilkbahar olsaydı şöyle olurdu böyle olurdu demeye benzer.”

Tolstoy savaş ve barışın aslında her zamvan iç içe de olduğunu belirtmiştir.

“Önceleri askeri kıtaların başında kitlelerin hareketini, savaş, sefere ve çarpışana emirleriyle yöneten tarihî kişilikler şimdi kaynayan hareketi siyasi, diplomatik görüşmelerle, kanunlarla, antlaşmalarla idare ediyorlar.”

Tolstoy, Savaş ve Barış kavramını ele alırken insanlığın felsefesi, hayata bakışı değişmedikçe yeryüzünde barışın olamayacağını savunmuştur. 1812 savaşını insanlığın gördüğü en büyük felaket olarak nitelendiren yazar daha büyük felaket olan I. Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiştir. İnsanlığın mevcut felsefesiyle barışı elde edemeyeceği iddası Rus yazarı haklı çıkarmıştır. Tüm anlatılanlar, savaşları anlamakta tarihi kaynaklar gibi romanların da önemli ürünler olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.

3 PENCERE (Halkın/Gerçeğin Bakışı)

Fransızların haşarı çocuğu Napolyon öteden beri var olan İngiltere husumetini kıta ablukası diye bir şey icat ederek pekiştirir. Kıta ablukası’na göre; Avrupa kıtasındaki Fransa ve yandaş devletler, Napolyon’un diktasıyla İngiltere ile ticaret yapmayacaklar ve limanlarını İngiliz mallarına kapatacaklardı. Bu yandaş devletlerden bazıları da; Rusya, İspanya, İtalya, Hollanda, Avusturya idi.

Bu gelişme sonucunda İngiltere; “ulan bana pazar mı yok” diyerek farklı pazar arayışlarına girişmiş, Avrupa dışındaki memleketlere yayılmak suretiyle devasa sömürge imparatorluğunun temellerini hazırlamıştır. Ayrıca deniz ablukası karşılığını vererek Avrupa’nın ticaretine darbe vurmaya başlamıştır. Midyat’a pirince giden Napolyon ve ablukaya zorladığı devletler evdeki bulgurdan olunca, Rusya; “yerim ulan ablukasını” diyerek limanlarını İngiliz gemilerine açmıştır.

İşte Napolyon’u sefere götürecek fitilin ateşi bu gelişme sonrası ateşlenmiştir. Sadece bu da değil elbette. Napolyon, 1797’de evlendiği ve çocuğu olmadığı için boşanma kararı alıp boşadığı Josephine’den sonra kendisine uygun bir eş aramaya başlar. Gözüne de Rus Çarı Aleksandır’ın kızını kestirir. Ancak kızın ailesi bu evliliğe karşı çıkar. hahah türk filmi gibi. Her neyse, bunun üzerine Napolyon; “bana kız mı yok” mottosuyla hareket edip Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise ile ikinci kez dünya evine girer. Girer girmesine ama Napolyon Çar’ın bu yamuğunu asla yediremez kendisine. Çikolatasıyla çiçeğiyle kös kös evinin yolunu tutan Napolyon’un adeta; “şimdi gidiyorum ama dönüşüm muhteşem olacak” arabeskliğiyle gözünü karartmış bir şekilde Moskova’ya dayanacağını kimse bilemezdi sanırım.

Tüm bu gelişmelere ek olarak Rusya’nın Fransa’dan alınan mallara gümrük koyması Napolyon’u çılgına çevirmişti. Tanrım bu bardağı taşıran son damlaydı! Dünyanın en ihtiraslı kumandanı ve imparatoru listesinin demirbaşı Napolyon artık kararını vermişti; Rusya dize getirilecekti!

Çoğunluğu yabancı milletlerin askerlerinden oluşan 600 bin kişilik bir ordu kuran Napolyon, Niemen Nehri’ni geçtiğinde takvimler 24 Haziran 1812’yi gösteriyordu. Artık büyük derbiye sayılı dakikalar kalmıştı. O zamana dek önüne geleni deviren Napolyon, yine öyle olacağını düşünüp Rusya’ya dişini göstereceğini sanıyordu. Fakat böyle olmadı. Evet, Napolyon’un büyük ordusu hızla ilerliyordu ancak Ruslar dağılmak yerine akıllıca bir taktikle bütün olarak geri çekiliyordu. Bunun yanında çekilirken etrafı aleve verip gerilla faaliyetleriyle Napolyon’un ikmal güçlerine darbe üstüne darbe indirerek Fransızların hastalık, yorgunluk ve açlık gibi sebeplerden büyük kayıplar vermesine neden oluyordu. Napolyon başına gelecekleri bildiğinden kış bastırmadan önce Moskova’ya girmeyi planlıyordu. Ruslar ise geniş Rus düzlüklerinden ve kış mevsiminden yararlanmak için savaşmayıp geri çekilme taktiğine devam ediyordu.

Napolyon ise Rusları kovalamaktan sıkılmış, ilerlemesini durdurarak Vilnius’ta beklemeye koyulmuştu. Rus Çarı Aleksandır da ne anlaşmaya ne de savaşmaya yanaşmıyordu. Oyuncak sanki bu! Çeşitli muharebelerde Fransızlar üstün gelse de Ruslar geri çekilmeye, Fransızlar ise uçsuz bucaksız Rus düzlüklerinde ilerlemeye devam ediyordu. Vilnius’ta oyalanarak vakit kaybeden Napolyon bunu pahalıya ödeyecekti. Zira Rusların amacı General Kış‘tan yararlanmaktı. Ruslar zamana oynuyor, topu sürekli taca atıp duruyorlardı.

7 eylül 1812’de Ruslar Moskova’ya yaklaşık 100 km kala Fransızları karşılamış ve “Borodino Muharebesi” olarak bilinen savaş başlamıştı. Fransızlar Napolyon yönetiminde 130 bine yakın asker ve 500 kusur topla hücuma girişirken Ruslar 120 bin asker ve 600 kusur topla General Kutuzov önderliğinde sahaya yayılıyordu. Güçler hemen hemen eşitti ancak Fransızlar savaş sırasında daha etkili olmuş ve Ruslara daha fazla kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine General Kutuzov mevzileri boşaltıp geri çekilmiştir. Borodino muharebesi o gün için Fransızların ilerleyişini durdurarak bir günlüğüne de olsa Rusların arkasını kurtarmıştır diyebiliriz.

Savaşın kazanılmasıyla birlikte Napolyon ve ordusu Moskova’ya girdiğinde alev alev bir şehirle karşılaşır. Çekilen Ruslar ortalığı talan etmekten geri durmamıştır çünkü. Fransızlar Moskova’da halkın gerilla saldırılarıyla da boğuşur.

35 gün Moskova’da bekleyen Napolyon ve ordusu şartların kötü oluşu, ikmal yetersizliği, general kış’ın soğuğu ve henüz yok edilememiş Rus güçlerinin etkisiyle kaderin cilvesine bakın ki işgal ettiği düşmanının şehrinde düşmanı Çar’a tam üç kez barış teklif etmek zorunda kalır fakat Çar’dan her defasında red cevabı alır. Bunun üzerine Napolyon, Tosun Paşa’daki Lütfü karakteri gibi “e biz gidelim o zaman”diyerek 19 Ekim 1812’de itin kıçına girmiş bir halde Moskova’dan tarihin gördüğü en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çekilir. Bu çekilmeyi fırsat bilen Ruslar kontra atağa çıkarak Kazaklar yardımıyla Fransızlara büyük kayıplar verdirmeyi başarır.

600/500 kusur bin askerle yola çıkan Napolyon, 50/30 bin kişiyle geri dönebilmiştir. Tarihin gördüğü en büyük kara harekâtlarından biri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Napolyon’un karizması derinden çizilmiş, sonunu hazırlayan bir sürecin başlangıcı olmuştur. bir benzerini 129 yıl sonra hitler denemiştir;Onun sonucuda malum.

 [24.01.2010 -sosyal munzevi- https://eksisozluk.com/1812-seferi--1085555]

“SAVAŞ VE BARIŞ” ROMANINDAN SEÇMELER

“Günahkârım Tanrım, ama geçerli sebeplerim var.”

**

“Her sabah uyandığımda, kendimden iğreniyorum, bir önceki gece yaptıklarımdan. Kendime, ”Bugün farklı ol,” diyorum

**

Başımın ağrısı çok kötüyse, ”Pierre…” ”bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın.” diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve ”Tek bir votka, Pierre,” diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş.

**

Keşfetmek istiyorum! Herşeyi… Neyin doğru olduğunu bildiğim halde neden hala yanlış yaptığımı. Mutluluğun ne olduğunu ve acı çekmenin değerini. Erkeklerin neden savaşa gittiklerini ve dua ederken gerçekten ne dediklerini. Seviyorum dediklerinde kadınların ve erkeklerin ne hissettiklerini.

**

- Sen âşık olmayı düşünmüyor musun?

 – Çok, ama eğlencesine. Dans eder gibi erkek arkadaş değiştiriyorum. Ben birine, ”Seni seviyorum” der ve ciddiysem, yenilmiş bir general gibi, düşmanına kılıcını teslim etmek gibi olurdu. Değişeceksin. Genç olunca herkes değişeceğini söylüyor.

**

Planlar! Çatışma sonrası planların işe yaramamasına çok nedenleri olacak. Kendileri hariç herkesi suçlayacaklar.

 Sizce yarın nasıl olacak?

 Çatışmayı kaybedeceğimizi düşünüyorum. Savaşı bir çatışma yüzünden kaybetmeyeceğiz Andrey. Sonra barış olacak… ve sonra yeni bir savaş. Napolyon gibi insanlar asla durmaz, kendi ihtirasları onları yıkana kadar. Önemli olan tek çatışma son olandır.

**

Yenildiler. Neden alkışlıyorlar?

 Savaştıkları için, hayatta oldukları ve eve döndükleri için

**

İyi adamları öldürmek kolaydır. Dolokov gibi adamlar sadece savaşmak için iyidir. Savaş aralarında kafeslerde tutulmalı. Al. Moskova’dan ayrılmak isterim. Öldürmenin doğal olduğunu düşünen bu insanlardan kaçmak istiyorum.

**

Andrey senin burada kalmanın kötü, yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllarca, düşünceli, keşiş hayatı sürmen yanlış. Kötü mü?  Yanlış mı?

 Hayatta yanlış olan iki şey var Pierre. Vicdan azabı ve hastalık. İkisinden de iyileşince dünyaya geri döneceğim.

- Neden vicdan azabı duyuyorsun?

 Çok geç kalmıştım. Liza’nın sevgisiz ölmesine izin verdim. Şöhretimle o kadar meşguldüm ki, karımı rahatlatamadım. Şöhreti buldum. 100 askerin çekilmesini durdurdum. Kaybedilmiş bir savaşın, kaybedilmiş bir cephesinde ölü bırakıldım. Bana bütün bunları bir şey unutturursa bu hayatı bırakırım.

**

Pierre!

Andrey!

- Sonunda.

- Burada ne arıyorsun?

 Söylemek hala çok zor. Çatışmayı görmeye geldim.

Neden?

 Açıklamak zor, Andrey.

Çok büyük bir olay. Yarın burada olacakların sonucunda hayatlarımız değişecek.

- Babanın ölümüne üzüldüm.

- Yaşlı bir adamdı. Toprağından koparılma fikrine daha fazla dayanamadı. Moskova’da nasıl karşılıyorlar?

 Mary, halanlara gitti. Onları zamanında dışarı çıkaran Nikolai Rostov’du. Demek Anatol Kuragin, Kontes Rostova’yla evlenme şerefini göstermedi. Yapamazdı. Evliydi zaten. Çok uzun zaman önceydi. Hayal kırıklığını unutacak zamanı oldu.

- Eski konuşmamızı hatırlıyorum?

 – Evet. Düşen bir kadın affedilmeli demiştim. Ama onu affedemiyorum.

Ama Nataşa’yı düşen bir kadına benzetemezsin.

Romantik hayallerim vardı. Ona yeniden evlenme teklifinde mi bulunayım?

 Evet, çok asil olur. Ama… Özür dilerim. Sen nasılsın?

 Çok garip, rahatsız görünüyorsun.

Erkekler savaştan önceki gece rahatsız görünür. Bundan daha fazla. Belki de öyle. Birçok savaş alanında bulundum ama ilk defa öleceğimi hissediyorum.

- Saçma. Neden?

 – Sadece hissediyorum. Gerçekten neden buradasın Pierre, savaş ve şiddetten nefret eden sen?

 Bilmiyorum. Çünkü hiç tanımadığın ve anlamadığın bir şeyden nefret edemezsin. Çatışma nasıl olacak?

 Pozisyonumuz iyi. Başarı hiçbir zaman pozisyon, emir, plan hatta sayılara bağlı değildir. Savaş kazanmaya kararlı askerlerle kazanılır. Savaşı oyun sanan adamların dışında, savaş hayattaki en korkunç şeydir ve ben asla tutsak almazdım. Fransızlar benim düşmanım, evimi yıktılar, kız kardeşim ve oğlumu evlerinden sürdüler. Moskova’yı yok etmek istiyorlar. Tutsak almak savaşta oyun oynamaktır. Tutsak alma! Öldür ve öl! Savaşta oyun olmasaydı, şimdiki gibi sadece öldürmek için savaşırdık. Özür dilerim. Seni bunlarla neden sıkayım?

 Yarın ikimiz de hayattaysak bir şişe içkiyle bunlara güleriz. İzninle, uykun var. Benim de uyumam gerekiyor. Burada kalmak isterim. Git. Git! Senin için zamanım yok. Tek arkadaşım yarın benimle savaşacak olan askerler.

**

Öldürülüp öldürülmeyeceğimize karar verenler bizler değiliz. Bir sonraki dünyada Tanrı bize bir açıklama yapacaktır.

**

. Kanun olduğu yerde adaletsizlik vardır. Hadi oğlum kalk. Sinek kurdu lahanayı yese de, ilk o ölür.

Ne?

 Olaylar, planladığımız gibi değil Tanrı’nın istediği gibi olur.

**

Güzel bir evimiz ve iyi bir parça toprağımızla Tanrıya şükredeceğimiz bir evimiz vardı. Tarlaya yedi kişi çıkardık. Gerçek köylüler. Bir gün başka birinin ormanına odun kesmeye girdim. Bekçi beni yakaladı ve ceza olarak orduya gönderildim. Bunun kötü şans olduğunu düşündük ama sonuçta Tanrı’nın lütfuymuş. Benim günahım olmasaydı ağabeyim gönderilecekti ve onun beş çocuğu var. Benim arkada bıraktığım sadece bir karım var. Küçük bir kızımız vardı ama Tanrı ben gitmeden aldı onu bizden.

Kötü şansın varmış. Bunu ya bedbahtlık ya da neşe haline getirmek elimizde.

Kötü şans dip ağındaki suya benzer, çekersin ve şişer. Ama dışarı çıkarınca içinde bir şey yoktur.

**

Bu dünyada sevdiğim her şeyden çok seviyorum seni. Belki de manastırın bir etkisi vardır. Belki de rahipler aşkı gerçekten biliyor. Şimdi ben de anlamaya başladım. Belki de ölüm benim kendi manastırımdır.

**

Çok güzel bir rüya gördüm. Bir kapı vardı. Arkasını göremedim. Rüyamda öldüğümü gördüm. Öldükçe de uyanıyordum. Evet ölüm uyanıştır aslında. Bu kadar basit.

Bitti mi?

 Şimdi nerede?

**

Napolyon: Avrupa’nın en iyi ordusunu getirdim bu şehre. Karşımda ne var?

 Yağmacı ve sarhoş yığınları. Artık asker değiller! Beş para etmezler. Çöplük adamları! Kutuzov teslim olma koşulları için elçi göndermiş olmalı.

Ne oldu?

 Göz altına mı alındılar?

 Vuruldular mı?

 Ben kendim kumandanlara açık talimatlar verdim. Rus karargâhından bir elçi gelmedi. Şehir burnumuzun altında yanıyor. Yavaş yavaş! Kundakçıları vurma emri verdim ama dumanın iğrenç kokusunu üzerinizden atamıyorsunuz! Beyler, kendinize gelin yoksa hepinizi değiştireceğim. Bütün unvanlarınızı, madalyalarınızı ve rütbelerinizle birlikte! Önüme çıkan ve sarhoş olmayan ilk askerleri alıp yerlerinize koyacağım! Sizi uyarıyorum beyler burada daha fazla oturup ordumun çöküşünü izleyemem. Biriniz pencereyi kapatsın! Yaban kazları güneye uçamaya başladı bile.

Kışın burada kalırsak ne olur?

**

 Zaman ve sabır, sabır ve zaman. Büyük ordu yaralı, ama ölümcül bir yara ile mi?

 Bir elma yeşilken dalından koparılmamalı. Sabır ve zaman.

**

Yaradan, Tanrım. Dualarımızı duydun. Rusya kurtuldu! Sana şükürler olsun, Tanrım. Rus kadınları. Fethedenlerle yaşayan pireler. Ya onlarla gidecekler ya da ölecekler. Saldır. ”Saldır” kelimesi sürekli ağzınızda. Beyler, ülkemize çekirge gibi geldiler, arkalarında bir şey bırakmadan, yiyecek veya sığınak. Şimdi de geldikleri gibi gidiyorlar, yıkıntıların arasından. Üşümüş, aç bir ordu, evinden 3.000 km uzakta, her Rus’un istediğini yaparak. Ülkemizden mümkün olduğu kadar çabuk kaçıyor. Ülke onları yok ediyor. Rus ordusu?

 Borodino’dan beri, geri çekildik.

- Şimdi saldırmalıyız!

 – Ne için?

 On Fransız’a karşı bir Rus bile vermem! Geri çekilmeler Fransız ordusunun yok oluşuna sebep oldu. Ülkemizin kurtuluşunu da onlar getirecek. Hayvan kaçıyor. Onu takip edeceğiz sağrısını kamçılayarak hareket etmesini sağlayacağız. Ülkemizin sınırlarına kadar onu takip edeceğiz. Fransızlar’a batıya giden altın bir köprü sunacağız.

Pierre! Tutsak alındığını duyduğumuzda çok endişelendik. Geri geldin. Bu ev gibisin. Acı çeker, yaralarını gösterir, ama ayakta kalırsın.

**

EN ZOR AMA TEMEL OLAN ŞEY HAYATI SEVMEKTİR, ACI ÇEKERKEN BİLE SEVMEK. ÇÜNKÜ HAYAT HERŞEYDİR. HAYAT TANRIDIR VE HAYATI SEVMEK ONU SEVMEKTİR.

 

Kaynak:
Özgür AKTAŞ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi-Journal of the Institute of Social Sciences 11 – 2013, 45-62,

http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/2012/10/lev-tolstoy-savas-ve-bars.html
https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555
http://www.dunyabulteni.net/haber/174652/Napolyonun-rusya-seferi-neden-hezimete-donustu
http://www.tarih.gen.tr/Napolyonun-rusya-seferi.html
Rusya Tarihi (Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, TTK 1987)
Siyasi Tarih (Dr. Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)
Siyasi Tarih (Oral Sander, İmge Kitabevi 2006)

SİR ISAAC NEWTON’UN KUTSAL KİTABIN YORUMU DANİEL’İN KEHANETLERİ VE AZİZ JOHN’UN MAHŞERİ ÜZERİNE GÖZLEMLER


Kıyamet manzaraları Kur’ân-ı Kerim’de en bariz şekilde Kuvvirat Sûresinde anlatılır.  Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kuran’ı Kerim Tefsirinde İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in İbnü Ömer (radiyallâhü anh)’den rivayet ettiklerine göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her kim Kıyamet gününe gözüyle görüyormuş gibi bakmayı arzu ederse ve sûrelerini okusun.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet için bildirdiği haberlerin gerçek manasını anlayabilmek için peygamberler dilinibilmek gerekir. Mesela Kuvvirat Sûresinde bahsedilen olayların siyak ve sebak ilişkisine baktığımızda olayların birbiriyle tam bir örtüşme sağlayamadığını görürüz. Zahiren olaylar anlatılan şekilde olabilir. Fakat bilim ve teknoloji geliştikçe bu bilgilerin muhteviyatına yeni yorumlar getirmek gerekir, diye düşünüyoruz. “Güneşin Dürülmesi İle Yıldızların Bulanması (dökülmesi) ayetleri ile mallar ve Vahşi Hayvanların Toplanması arasındaki bağıntıda alakasız bir durum görünebiliyor.  Kur’ân-ı Kerim’de boş ve manasız sözler bulunmadığına göre, bu ayetleri okuyunca ve tevil manaları artırınca bir çok farklı durum akla gelebilir. Kıyamet olarak hayal ettiğimiz şey, bir felaket zincirinden çok, olası bir değişimin temelini ortaya koymak olacağıdır. Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâmı 7000 yıl önce yarattığı rivayetini, 5 milyarlık dünya yaşı ile birleştirmek istediğimizde, birçok zorlamalı manalar vermek zorunda kalıyoruz. Bu meyanda aşağıda sizlere aktaracağım metinler, bu konuda düşüncenizde çığır açacağını gösteriyor, diyebiliriz.

Felaket senaryoları ile süslediğimiz kıyamet olgusu, İnsan hırsının ulaşabileceği en son noktaya bir örnektir. Bu yazı, ateistlerin hoşunda gitmese de zalim ve kötü olanın  insanoğlu olduğunu bir kez daha gösterecektir. 

İnsanoğlu Allah Teâlâ’yı gazaplandırıp günahına bedel ve ortak olsun diye, neden bütün kainatın kendisiyle beraber yok olması, fikri ile beslenir ki?

İnsanoğlu kötü oynadığı filmin finalini  muhteşem mi istiyor?

Allah Teâlâ aldanmayacağına göre, insanoğlu bir yerde hata yapıyor.

Onu bulmamız gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kuvvirat Sûresinin Meâl-i Şerifi Şu Şekildedir.

1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar bulandığında,

3- Dağlar yürütüldüğünde,

4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

7- Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

10- Amel defterleri açıldığında,

11- Gök sıyrılıp açıldığında,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15- Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17- Yöneldiği an geceye,

18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19- Kuşkusuz o Kur’an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail’i açık ufukta gördü.

24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

O güneş dürüldüğü vakit. Burada zaman edatı olan ile oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

Bu oniki olay şunlardır:

1. Güneşin dürülmesi,

2. Yıldızların bulanması,

3. Dağların yürütülmesi,

4. Kıyılmaz malların bırakılması,

5. Vahşi hayvanların toplanması,

6. Denizlerin ateşlenmesi,

7. Nefislerin eşleştirilmesi,

8. Diri diri gömülen kıza sorulması,

9. Amel defterlerinin açılması,

10. Göğün sıyrılıp açılması,

11. Cehennemin kızıştırılması,

2. Cennetin yaklaştırılması.

Kaynak:
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,
Kuran’ı Kerim Tefsiri

IŞIK TUTACAK METİNLER

Konuyla ilgili olarak  Sir Isaac NEWTON’un Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler isimli eserinden bahsettiğimiz konuya bakınca bu ayetlerin gerçekte bir felaketler zincirinin anlatılmadığını daha değişik manalar ifade içerdiğini görmek mümkündür.

DANİEL ALEYHİSSELÂMIN KEHANETLERİ

Yuhanna’nın Vahyi, Yeni Ahit’in (İncil) son bölümünde yer almaktadır. Bu bölümün yazarının kimliği çok net değildir. Ancak Katolik Kilisesi bu bölümün, aynı zamanda dört İncil yazarından birisi olan Yuhanna tarafından, bazı yazarlar ise Yuhanna adını taşıyan bir başkası tarafından kaleme alınmış olduğunu belirtirler. Öte yandan Doğu Kiliseleri bu bölümü Kutsal kitabın ana metninden saymazlar.

Anlatılanlara göre Yuhanna, bu eseri Efes yakınlarındaki Patmos Adası’nda kaleme almıştır. Yazılış tarihi olarak da M.S. 65 ile 96 tarihleri arasındaki zaman dilimi gösterilir.

Mezarı İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan Yuhanna, Roma zulmü altında inleyen Hıristiyanlara bir ümit ışığı vermek üzere geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmuştu. Çekilen acıların sonunda ebedi kurtuluşun geleceğini, dolayısıyla sabır ve tahammül göstererek Hz. İsa’nın izini takip etmeleri gerektiğini sembolik bir dille anlatmıştı. Yuhanna bu eserini Eski Ahit’te yer alan Daniel kitabından ilham alarak yazmıştı.

Bilindiği gibi, Eski Ahit’teki (Tevrat) Daniel kitabı da, Babil kralı Nabukutnetsar’ın Kudüs’ü işgali ile başlayan Babil esareti döneminde, Danyal peygamberin gördüğü bazı rüyaları anlatmaktadır. Buna göre Kral Nabukutnetsar bir rüya görür, ancak gördüğü rüyayı unutur; kahinlerden, hem gördüğü rüyanın ne olduğunu bildirmelerini hem de onu doğru şekilde yorumlamalarını ister.

Onlar ise kralın ne rüya gördüğünü bilmedikleri için yorumlayamayacaklarını söylerler.O zaman Babil’de sürgünde olan Yahudilerin önderi Daniel, bir mucize gösterir; hem kralın gördüğü rüyanın ne olduğunu anlatır hem de onu memnun edecek biçimde yorumlar. Bunun üzerine kralın nezdinde büyük bir itibar kazanarak ülkenin en saygın bilge kişisi haline gelir.

Eserde daha sonra Daniel’in gördüğü bir dizi rüya anlatılır ve burada değinilen kehanetlere yer verilir: Daniel ilk rüyasında, göklerin dört yelinin büyük denize saldırdığını, denizden birbirinden farklı dört büyük canavarın çıktığını, bu canavarlardan birinin aslana, birinin ayıya, birinin kaplana benzediğini görür. Canavarların dördüncüsü, en korkunç ve ürkütücü olanı ise büyük demir dişleriyle her şeyi parçalayan bir canavardır. Bu canavarın adı belirtilmez. Sadece on adet boynuzunun bulunduğu bildirilir. Bu canavarın yok edilişinden sonra göklerin saltanatına sahip birisi gelir ve bütün dünyanın egemenliği ona verilir.

Daniel, bu zata yaklaşır ve gördüklerini yorumlayıp anlatmasını ister. O da dört canavarın dört büyük krallığa, son canavarın on boynuzunun da o krallıktan doğacak on krallığa işaret olduğunu belirtir.

Daniel, daha sonra başka rüyalar da görür. Bunlardan birisi, boynuzlarıyla her şeye toslayan bir koçtur. Hiçbir canlı onun önünde duramaz. Ancak iki gözü arasında tek boynuzu bulunan bir canavar çıkar ve koçu öldürür. Bu esnada onun boynuzu kırılır ve yerinden göklerin dört yeline doğru uzanan dört boynuz çıkar.

Bir diğer rüyada ise Daniel, Dicle kenarında kendine görünen ihtişamlı ve büyüleyici kıyafetlerle donanmış insan şeklindeki bir varlığı görür; ona bu harikaların sonunun ne kadar olduğunu sorar. O da ellerini göklere doğru kaldırıp: “Bir vakitler ve vakitler ve yarım vakit olacak.”der.

Daniel işittiği, ancak tam olarak anlayamadığı sözler üzerine:

“Efendim, bunun en sonu ne olacak?” diye sorar. O ses de:

“Git Daniel, çünkü sonun vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür. Daimi yakılan takdimenin kaldırıldığı ve harap edici iğrenç şeyin dikildiği vakitten başlayarak 1290 gün olacak. Dayanıp 1335 güne yetişene ne mutlu.”diye cevap verir. (Eski Ahit, 840-855).

Babil esaretindeki umutsuz Yahudilere ümit vermek üzere kaleme alındığı sanılan Daniel’in rüyaları ve buna bağlı olarak gelecekten haber veren kehanetleri, asırlar boyunca Yahudiler arasında sayı mistisizmine dayalı (hurufilik) batini, mistik ve sembolik anlayışın yayılmasına vesile olduğu gibi; aynı kutsal metne sahip olan Hıristiyanlar arasında da benzer yorumların yaygınlaşmasına neden olur.

Aynı şekilde Hıristiyan kutsal metni olan Yeni Ahit’teki (İncil) Yuhanna’nın Vahyi bölümünde de metaforlarla bezeli ezoterik ve Apokaliptik yaklaşımlar sergilenir. Buradaki kanlı tablolar, Eski Ahit’tekine göre daha şiddet içerici niteliktedir.

İki ana bölümden oluşan Yuhanna’nın Vahyi kitabının ilk bölümünde, Anadolu’daki yedi Kilise’ye (Efes, İzmir, Bergama, Tiyatiraya, Sard, Fikedelfiya ve Laodikya) gönderilen mektuplar yer almaktadır.

İkinci bölümde ise Hz. İsa’ya benzeyen bir hayaletin kendisine göründüğünü ve kurtarıcının sağ elinde yedi yıldız olduğunu ve ağzından iki ağızlı keskin bir kılıcın çıktığını görünce irkildiğini, ancak onun kendisinin İsa Mesih olduğunu ve geleceğe dair kendisine bilgi aktaracağını, kendisinin bu bilgileri yedi kiliseye anlatmasını istediğini bildirir. Burada İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne ineceğine yakın ortaya çıkacak bazı olayların aktarılmakta olduğu görülür.

İlkin İsa Mesih’in gelişinden önce dünyanın uğrayacağı ilahi öfkeden bahsedilir. Yedi mührün açılması, yedi borazanın çalınması ve Tanrı’nın gazabıyla dolu yedi tasın yeryüzüne boşaltılması ile felaketler zincirinin başlayacağı dile getirilir.

Yedinci borazanın çalınmasıyla şeytanın hakimiyeti son bulur ve şeytan, içinde bin yıl kalacağı kuyuya atılarak hapsedilir. Böylece insanlık bin yıl şeytandan kurtularak rahat nefes alacaktır. Ancak bu bin yılın sonunda şeytan serbest kalacaktır.

Daha sonra Hıristiyanlar arasında pek yaygın ve günümüzde bile etkin olan bin yıl beklentisi ya da korkusu (Bin yılcılık-Millenarizm), anlayışı, Yuhanna’nın Vahyi kitabındaki bu kehanetlerle bağlantılıdır.

Yuhanna’nın Vahyi’ne göre, dünyanın sonuna doğru İsa Mesih yeryüzüne inecek, insanları “ demir çomakla güdecek ve çömlek kaplar gibi kırıp parçalayacaktır.”

Yedi meleğin, insanlar ve yeryüzü için felaketler getirecek olan borazanları birer birer üflemelerinden sonra, gökten insanların üzerine kanla karışık dolu ve ateş yağacak, karada ve denizde yaşayanların üçte biri helak olacaktır. Yıldızlar ve ateş topları yeryüzüne dökülecek, güneş ve ay kararacak, felaketler birbirini izleyecektir.

Bu felaketlerin ardından yeryüzüne inecek olan İsa Mesih, Siyon tepesi üzerinde duracak ve seçilmiş 144.000 kişi, onun yanında yer alacaktır. Sonra inanmayanlara yönelik ilahi cezalandırma başlayacak ve yeryüzünde oluk oluk kan akacaktır.

Yuhanna olacakları şöyle anlatıyor:

“Tapınaktan çıkan başka bir melek, bulutun üzerinde oturana yüksek sesle bağırarak şöyle dedi: ‘Orağını uzat ve biç! Biçme saati geldi. Çünkü yerin ekini olgunlaşmış bulunuyor.Bulut üzerinde oturan, orağını yerin üzerine salladı ve yerin ekini biçildi.

Gökteki tapınaktan başka bir melek çıktı. Onun da keskin bir orağı vardı. Ateşin üzerinde yetkili olan başka bir melek ise sunaktan çıkıp geldi. Keskin orağı olana yüksek sesle ‘Keskin orağını uzat!’ dedi. ‘Yerin asmasının salkımlarını topla. Çünkü üzümleri olgunlaştı.’ Bunun üzerine melek orağını yerin üzerine salladı. Yerin asmasının ürününü toplayıp Tanrı öfkesinin büyük cenderesine attı. Kentin dışında sıkılan cendereden kan aktı. Kan, bin altı yüz ok atımı çapındaki bir alanda atların gemlerine dek yükseldi.”

Bu olaylardan sonra yedi melek tarafından tanrısal öfke yeryüzüne boşalır. Bu esnada kötü ruhlar, yeryüzünün bütün yöneticilerini Armegedon’da toplarlar. Daha sonra evrende tam bir kaos ve düzensizliğe neden olacak büyük yıkım ve felaketler dizisi ortaya çıkar:

“Şimşekler çaktı, uğultular ve gök gürlemeleri işitildi. Öylesine büyük bir deprem oldu ki insan yeryüzünde oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Uluslara ait kentler yerle bir oldu. Büyük Babil, Tanrı’nın önünde anıldı ve Tanrı’nın ateşli gazabının şarabını içeren kâse kendisine verildi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar da yok oldu. Gökten insanların üzerine, taneleri yaklaşık kırk kilo ağırlığında şiddetli bir dolu yağdı.”

Böylece Armagedon’da toplanmış dünyadaki bütün Mesih karşıtları, yöneticileriyle birlikte yok olurlar. Mesih’e karşı gelen bütün inanç mensupları “kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atılırlar.”

Ayrıca bu felaketler başlamadan önce Isa Mesih yeryüzüne inecek, kendisine inananları alıp semaya çıkaracaktır. İsa Mesih’e tabi olarak ölümsüzlük elbisesini giyip semaya yükselen Hıristiyanlar, mutluluk içinde yeryüzünde olup bitenleri seyredeceklerdir.

Bundan sonra yeryüzünde bin yıl sürecek olan altın devir başlayacaktır. (Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit, Yuhanna’nın Vahyi, 258-274).

Son zamanlarda özellikle fanatik Yahudi ve Hıristiyan gruplar tarafından sıklıkla bu kehanetlere atıflarda bulunulduğunu görüyoruz.

Ortaçağ’da bazı Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Peygamber’in doğum tarihini, Deccalin temsilcilerini sembolize ettiği 666 rakamıyla özdeşleştirerek, kehanetlerde sözü edilen Deccal’in işaretlerinin Hz. Peygamber’i gösterdiğini iddia ediyorlardı. Nitekim ilk yapılan Kur’an tercümelerinden birisinin kenarında, Müslümanların boynuzlu canavarlar şeklinde tasvir edildiğini görüyoruz. Haçlı Savaşları esnasında papazların halkı savaşa teşvik etmek için bu kehanetlere ve onların fanatik yorumlarına sıkça başvurdukları görülmektedir.

1530’da Martin Luther, Papa’yı Deccal diye tanıtıyordu. John Calvin de böyle bir bağlantı kurmuştu. 1940’Iarda, Deccal olarak Hitler’in sık sık adı geçiyordu; Stalin ve Mussolini’yi de bu role uygun görenlerin sayısı çoktu.

Bilhassa bazı Mesihçi, Millenarist ve Evanjelikler, bu kehanetleri yorumlayarak “Tanrı’yı kıyamete zorlama” diye bir anlayış geliştirmiş bulunuyorlar. Onlar, Mesih’in gelişine zemin hazırlayacağı kabul edilen bu şiddet olaylarının bir an evvel meydana gelmesini ve Yeni Kudüs’ün kurularak Kurtarıcı’nın mutlak hakimiyetinin gerçekleşmesini istemekte ve bunun için özel çaba harcamaktadırlar.

Söz gelimi Dispansasyonalistler, Yahudilerin artık Filistin’e döndüklerini ve İsrail devletinin kurulduğunu, böylece ilahi takdirin gerçekleştiğini, kutsal tapınağın (Süleyman Mabedi) üçüncü kez inşasının an meselesi olduğunu dile getirmektedirler.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Evanjelikler, hava alanları ve tren istasyonları başta olmak üzere halka açık mekanlarda şov programlarını hatırlatan geniş katılımlı vaazlarında, ayrıca hazırladıkları radyo ve televizyon programlarında, beklenen kehanetlerin gerçekleşmesi için, halkı tahrik ve teşvik etmektedirler. İsrail Devleti’nin kurulmasının ilahi buyruğun tecellisi olduğunu bildirmekte, bu nedenle de İsrail’in yaptığı insanlık dışı zulümlere ve katliamlara sempatiyle bakmaktadırlar.

  Sunuş: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA, Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 sh:9-14)

 

Bu girişten sonra Sir Isaac NEWTON  Peygamber Diline Dair bölümünde bu konu üzerinde ilâhi vahyin anlaşılmasındaki metodunu okuyunca bahsedilen rumuz veya simgelerin nasıl anlaşılması gerektiğini öğreneceğiz.

PEYGAMBER DİLİNE DAİR

Kehanetleri anlayabilmek için, ilkin kendimizi Peygamberler’in [kullandıkları] mecazi dile alıştırmalıyız. Bu dil, siyasi bir dünya olarak kabul edilen bir İmparatorluk veya Krallık ile doğal dünya arasındaki andırmadan [analoji] alınmıştır.

Buna uygun şekilde, gökyüzünden ve yeryüzünden oluşan tüm doğal dünya, tahtları ve halkları veya Kehanet’te yer aldığı kadarından oluşan tüm siyasi dünyayı simgeler:Böylelikle o dünyanın içindekiler, andırma yoluyla bu dünyanın içindeki şeyleri simgelemiş olurlar. Çünkü gökyüzü ve onun içindekiler, tahtları ve soylulukları ve bunların saltanatını sürenleri; yeryüzü ve onun üstündekiler de, aşağılanan halkı ve Hades veya Cehennem denilen yeryüzünün en alt kısmı da, insanların en zavallı ve düşkün olanlarını simgeler.

O vakit de, arşa doğru yükselmek ve yeryüzüne doğru inmek, onura ve iktidara yükselmek veya onlardan aşağıya doğru inmek demektir: Dünyadan veya sulardan çıkarak yükselmek veya onlara doğru düşmek, aşağıdaki halkın durumundan herhangi bir soyluluğa veya egemenliğe yükselmek veya bu yerlerden yine o aşağıdaki halkın içine düşmektir; yeryüzünün alt kısımlarına inmek çok alçak ve mutsuz bir [yere] inmektir; tozun toprağın içinden zavallı bir sesle konuşmak, zayıf ve düşkün koşullarda olmaktır; bir yerden başka bir yere hareket etmek, bir makamdan, soyluluktan veya egemenlikten bir başkasına geçmektir; büyük depremler ve gökyüzünün ve yeryüzünün sallanması, Krallıkların sarsılması, onların karışıklıklarla çöküşüdür; yeni bir gökyüzü ve yeryüzü yaratmak ve yaşlanmış olan birinin göçüp gitmesi veya dünyanın başlangıcı ve sonu, onlarla simgelenmiş olan bütünsel-siyasetin yükselişi veya çöküşüdür.
Düş yorumcuları tarafından gökyüzündeki Güneş ve Ay, Krallar’ın ve Kraliçeler’in kendileri olarak tanımlanırlar; fakat fertleri dikkate almayan kutsal Kehanet’te Güneş, zaferleri ve haşmetiyle parıldayan bir Krallığın veya Krallıklar’ın gelmiş geçmiş tüm Kralları’nın dünya siyasetinde yer almış tüm hanedanı olarak konulmuştur.
Ay, sıradan halkın tamamıdır ve Kraliçe olarak düşünülmüştür. Güneş, Mesih olduğu takdirde, Yıldızlar, Kral’a bağlı olan Prensler, yüce kişiler veya Tanrı’nın kullarının yöneticileri ve Piskoposlardır.
 Işık, haşmet, hakikat ve bilgidir ki, yüce ve iyi kişiler onlarla diğerlerini aydınlatırlar.
Karanlık, gaflet, körlük ve cehalet ile koşulların belirsizliği içindir.
Güneş, Ay ve Yıldızların kararması, ışığının solması veya batması, krallığın kargaşaya sürüklenmesi, sonlanması veya kararmanın orantısına göre, yıkılışıdır.
Güneş’in karanlığa bürünmesi, Ay’ın kana boyanması ile yıldızların batması, yine aynı anlamdadır. Yeni Aylar ise, dağılmış bir halkın yeniden bir siyasal bütünlüğe kavuşması veya dinsel öğretilere geri dönüşüdür.
Ateş ve meteorlar beraberce yeryüzüne ve gökyüzüne delalet ederler ve şunları simgelerler: Herhangi bir şeyi ateşe vermek, onu savaş aracılığıyla tüketmek anlamı taşır; dünyayı tutuşturmak veya bir ülkeyi ateşgölü haline getirmek, bir krallığı savaşla yok etmektir; bir ateş fırınında olmak, başka bir ulusun esareti altında olmaktır; yanmakta olan herhangi bir şeyin dumanının sürekli olarak tütmesi, zapt edilmiş olan bir halkın kölelik boyunduruğu altında çektiği ızdıraplara işaret eder; güneşin yakıcı sıcaklığı, Kral tarafından konulmuş cezalandırıcı savaşlar ve onların yüklediği acılar ve dertlerdir; bulutlara binerek dolaşmak, birçok halkın üstünde egemenlik kurmaktır; güneşi bir bulutla veya dumanla örtmek, Kral’ın bir düşman ordusu tarafından baskı altına alınmış olmasıdır; sert rüzgârlar veya bulutların hareketi savaşın habercisidir; fırtına veya gökgürültüsü, bir topluluğun sesidir; fırtına, yıldırım, şimşek ve sağanak yağmur, göklerden ve bulutlardan onların düşmanlarının başlarına inen en şiddetli savaşın siyasetini [gidişatını] gösterirler; şiddetli olmayan yağmur veya çiğ veya içme suyu, Ruhül-Kudüs’ün yüceliğinin ve öğretisinin göstergesidir ve yağmurun yokluğu da Manevi kuraklık ve kısırlık demektir.
Yeryüzünde kuru toprak ve bir deniz, bir nehir, bir sel gibi birikmiş sular, birçok bölgenin, ulusun, sömürgenin halklarını; suların bozulması, insanların savaşlar ve zulümler nedeniyle büyük acılar çekmelerini; nesneleri kan bürümesi, devletlerin manevi ölümünü, yani, bölünüp siyasi bütünlüğünü yitirmesini; bir denizin veya bir nehrin taşması, karadaki siyasi yapının sulardan gelen halklar tarafından işgalini; suların çekilmesi, onların devletlerinin karada yaşayanlar tarafından ele geçirilmesini; şehirler için olan pınar/kaynak suları daima nehirler siyasetine yön vermiş olan kentleri; dağlar ve adalar, kara ve deniz kentleri ile buralara ait bölgelerin ve alanların siyasal yapısını; mağaralar ve dağlar kayalıkları, kentlerin tapınaklarını; insanların bu mağaralarda veya kayalıklarda saklanmaları, tapmaklarda İlahlarını sakladıklarını; evler ve gemiler, kara ve denizler siyasetinin içindeki aileleri, meclisleri ve kasabaları ve savaş gemileri, denizle simgelenmiş bir krallığın ordusu içindir.
Hayvanlar ve sebzeler de çeşitli bölgenin insanları ve koşulları olarak konumlandırılmışlardır ve özellikle de ağaçlar, şifalı otlar ve kara hayvanları, toprakta tarımla uğraşan halkları; bayraklar,kamışlar ve balıklar, deniz siyasetine bağlı olanları; kuşlar ve böcekler, gökyüzü ve yeryüzü siyasetine bağlı olanları; bir orman bir krallığı; ıssız bir yaban da, zayıf ve düşkün bir halkı simgeler.

Eğer Kehanet’te belirtilen dünya haritası birçok Krallıktan oluşuyorsa, bunlar doğal dünyanın birçok kısmı ile temsil edilmişlerdir; en soylular, göksel çerçevede ve sonra da ay ve bulutlar sıradan insanların yerine konulmuşlardır; daha az soylu olanlar dünya, deniz, nehirler ve içlerinde yaşayan canlılar olarak ve sonra da çok büyük ve güçlü hayvanlar ve yüksek ağaçlar Krallar, Prensler ve Soyluları ifade etmek için anılmıştır; çünkü tüm Krallık, Kral’ın kendi kişiliğinde vücut bulduğu için, Kral’ı temsil eden Güneş, ya da bir ağaç, ya da güçlü bir hayvan veya kuş veya bir Adam tüm krallığın simgesi olarak gösterilmiştir ve Aslan, Ayı, Leopar, Teke, gibi hayvanlar özelliklerine göre birçok Krallıklar ve devlet siyasetleri için konulmuşlardır: hayvanları kurban etmek, kılıç zoru ile Krallıkları zaptetmek için; güçlü yırtıcıların aralarındaki dostluklar da, Kralların aralarındaki barış olarak konulmuştur. Yine de bazen, Ağaç’ın Yaşam Ağacı veya Bilgelik Ağacı’nı, Hayvan’ın da Kadim Serpent olarak alınmasında olduğu gibi, sebzeler ve hayvanlar bazı belirli koşullar ve yazıtlar aracılığıyla başka simgeleştirmelere eriştirilmişler veya tapınılmışlardır.

Bir Mahluk veya bir İnsan bir Krallık olarak gösterilmişse, onun uzuvları ve yetenekleri [benzetme] yoluyla Krallığın uzuvları olarak gösterilmiştir; örneğin Mahluk’un Başı, ülkeyi yönetmiş olan önceki yüce kişi yerine konulmuştur; kuyruğu, yönetilen ve yöneticileri izleyen sıradan halk içindir; eğer başlar birden fazlaysa Krallık’daki sivil iktidara orantılı olarak peşpeşe veya topluca sıralanan belli başlı merkezleri veya hanedanları veya sömürge alanlarını gösterirler; [eğer] herhangi bir başta boynuzlar varsa, bu o baştaki Krallıklar’ın askeri güçlerine oranla konuşlanışını gösterir; bakışlar, bakmak, öğrenmek için ve gözler anlayış ve siyasa sahibi adamlar için ve episkopoi de dinsel konularda Piskoposlar içindir; konuşmak, yasama için; ağız, sivil veya kutsal bir yasa-koyucu için; yüksek ses, güç ve iktidar için; alçak ses, zayıflık için; yeme-içme, yenilmiş ve içilmiş şeylerle simgelenenleri elde etmek için; bir mahlukun veya insanın saçları ve kuşların tüyleri, halk için; kanatlar, o mahluk tarafından temsil edilen Krallıklar’ın sayısı için; bir adamın kolu, onun gücünün veya gücü altındaki herhangi bir halk için; ayakları, halkın alt kesimi veya Krallığın en ücra bölgesi için; yırtıcı hayvanların ayakları, pençeleri ve dişleri, orduları ve ordu bölükleri için; kemikler, sağlam ve güçlendirilmiş yerler için; et, zenginlik ve malvarlığı için ve onların [uzuvların] hareketli günleri, yıllar için; [eğer] bir ağaç bir Krallık için konulmuşsa, onun dalları, yaprakları ve meyveleri tıpkı kuşların ve mahlukların kanatları, tüyleri veya yiyecekleri gibidir.

Eğer bir kişi mistik anlamda ele alınmışsa, onun yetenekleri çoğunlukla onun davranışlarıyla ve çevresindeki nesnelerle simgelenirdi. Şöyle ki, Yönetici kişi, üzerine bindiği güçlü bir hayvanla; bir Savaşçı veya Fatih, kılıcıyla ve okuyla; güçlü bir adam, dev bir heykelle; bir Yargıç, tartı ve ölçülerle; özgürlük veya mahkumiyet anlamındaki  sözler, beyaz veya siyah bir taşla; yeni bir soyluluk, yeni bir adla; moral veya sivil yeterlilikler, kostümlerle; şan ve şeref, çok güzel bir harmaniyle; Krallık asaleti, eflatun veya al renkleriyle yahut bir taçla; hakkaniyet, beyaz ve temiz giysilerle; içten Pazarlıklılık, kirli ve süfli bir kostümle; salgın, matem ve aşağılanma, adi kumaşlarla; utanç, onursuzluk ve iyi iş arayışı, çıplaklıkla; yanılgı ve sefalet, buna sebep olan adamın veya kadının şarap kâsesinden içmekle; herhangi bir dini çıkar amacıyla kullanmak, o dine bağlı kişilere mal satmak [bezirganlık] ve alışverişte bulunmakla; herhangi bir ulusun sahte Tanrılarına tapınmak veya hizmet etmek, onların prensleriyle zina yapmakla veya onlara tapınmakla; bir Krallık Meclisi, kendi imajıyla; dinsel sapkınlık, şirk ile; savaşta yenilgi, bir insanın veya mahlukun yarasıyla; geçmek bilmeyen bir savaş belası, acı ve sancı ile; yeni bir Krallık kurabilmek için bir halkın gösterdiği çaba, doğum yapmaya çalışan hamile bir kadın ile; bir Devlet siyasasının [yapısının] veya dinin dağılması, bir insanın veya Mahluk’un ölüsüyle ve dağılıp gitmiş bir egemenliğin yeniden kurulması, bir ölünün yeniden canlanmasıyla simgelenmiştir.

Kaynak:
Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 (İkinci Bölüm sh:31-35)

Yine konuya destek olması için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde kıyamet manzaralarının bahsedilen mana içeriğinde yani felaketler zinciri şeklinde olmadığına telmihen işaret etmiştir. Okuyalım

Bir rüyaya benzer şekilde, Allah Teâlâ bana Kâbe’yi tavaf ederken bir hadise göstermiştir. Kâbe’yi yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte tavaf ediyordum. Bize iki mısra okudular, biri aklımda diğerini unuttum. Aklımdaki mısra şöyleydi:

Biz de sizin gibi senelerce tavaf ettik

Kâbe’yi hep birlikte tavaf ediyoruz

Diğer mısraı unuttum. Bu hale şaşırdım. İçlerinden birisi bana bilmediğim bir isim söyledi ve şöyle dedi: ‘Ben senin atalarındanım.’

Ben de ona ‘Ne zaman öldün’ diye sordum. Şöyle cevap verdi:

‘Kırk bin küsur sene oldu.’ Ben de:

 ‘Âdem’in bile bu kadar ömrü yoktur’ deyince, şöyle dedi:

‘Hangi Âdem’den söz ediyorsun: sana en yakın Âdem’den mi, başka bir Âdem’den mi?’

Bu söz üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ‘Allah yüz bin Âdem yaratmıştır’ hadisini hatırladım ve şöyle dedim:

‘Beni kendisine nispet eden bu atam o Âdemlerden olmalıdır.’

Bu konuda da tarih bilinmese bile, hiç kuşkusuz âlem hâdistir. Âdem hadistir, çünkü onun Âdem mertebesine sahip olması mümkün değildir; kadimlik, başlangıcının olmaması demektir. Âlem ise Allah Teâlâ katından meydana getirilmiştir. Allah Teâlâ onu yokluktan var etmiş ve varlığını tercih etmiştir, çünkü ‘imkân’ hali âlem için zati niteliktir ve bu nedenle sürekli ‘tercih’ gerekir. Hükümlerin ortaya çılana mahalli olan hakikatlere ilave olan her şeyin sureti nispet ve izafetlerdir. Onların renk, sıfat, özellik gibi dışta varlıkları yoktur. Her nispetin izafenin, olgunun, rengin, niteliğin kendine özgü bir ismi ve isimleri vardır.

Kaynak:
Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye 28. Sifir, Üç Yüz Doksanıncı Bölüm. [hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul , c: 14, sh.285]

 

**************************

18/11/2013  
Gazeteci yazar ve araştırmacı
AYTUNÇ ALTINDAL Hakk’a Yürüdü.

1945 yılında İstanbul’da doğdu.

 Bugüne kadar 16’i telif 11’içeviri 27 kitabı, 400’den fazla da makalesi yurtiçi ve yurtdışında yayınlandı.

1969-71 seneleri arası Gurnsey Writer’s School’da, 1977 senesinden itibaren ise Fransa Sorbon Üniversitesi Fransızca Eğitim bölümünde tahsil gördü.

1977’de Havass Yayınlarını, 1980 yılında ise Süreç Yayınlarını kurdu ve Süreç dergisini çıkardı.

1983’de İsviçre’de MODUS VİVENDİ Kültür Merkezi’ni kurarak 10 yıl yönetti.

1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı.

1992’de İngiltere Edinburg’taki INTERNATIONAL ACADEMY FOR EUROPEAN AND CHRISTIAN STUDIES akademisinde PROJECT ACADEMIC BOARD (Akademik Proje İdari Heyeti) üyeliğine seçildi.

 Aynı yıl İngitere’de yayınlanan THREE FACES OF JESUS (Üç İsa) adlı kitabı dünyada yankılar uyandırdı.

 Daha sonra (1993) Rusça’ya çevrildi.

1993’te INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE STUDY OF EUROPEAN IDEAS (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) Bilimsel Kuruluna üye oldu.

 Aynı yıl Avusturya’nın GRAZ şehrindeki KARL – FRANZ Üniversitesi tarafından düzenlenen EUROPEAN SECULAR LEGACY (Avrupa’nın Laik Vasiyeti)adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığına seçildi.

1995’te merkezi New York’ta bulunan CARNAGIE COUNCIL ON ETHICS AND INTERNATIONAL AFFAIRS örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk Konuşmacı oldu.

Aynı sene, New York’ta Birleşmiş Milletler bağlantılı GLOBAL FORUM OF SPIRITUAL AND PARLIAMENTARY LEADERS ON HUMAN SURVIAL (İnsan Yaşamından Sorumlu Ruhani ve Siyasi Liderler Global Forumu’nda) INTERNATIONAL ADVISOR COMMITTEE yani Uluslararası Danışman üyesi oldu.

Ünlü Fizikçi Isaac NEWTON’un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını da yayınlayan Altındal, Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı eserinin de yapımcılığını üstlendi.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

***********************

KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN
KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI 
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ:
TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI 

 

TRİPLE AGENT (2004) Üçlü Ajan


Yönetmen: Eric Rohmer             

Senaryo:  Eric Rohmer 

Ülke: Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan, Rusya

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 13 Şubat 2004 (Almanya)

Süre: 115 dakika

Dil: Fransızca, Rusça, Almanca, Yunanca

Nam-ı Diğer: Triple Agent | Triple Agent

Oyuncular: Katerina Didaskalou, Serge Renko,    Cyrielle Clair ,   Grigori Manoukov,    Dimitri Rafalsky

Özet

82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız Auteur Eric Rohmer, son el attığı konulardan biri olan casusluk filmidir. Daha sonra 2007 de Les Amours D’astree- (Romance of Astree et de Celadon) filmini çekmiş, 11 Ocak 2010 yılında Paris’te vefat etmiştir.

4 milyon Euro bütçeye sahip Triple Agent (Üçlü Ajan) isimli filmin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde bir skandala konu olan gerçek bir Rus casus ile karısının hikâyesi üzerinden, [Beyaz Rus general ( ve gizli Sovyet ajanı ) Nikolai Skoblin ve kaybolması ve diğer Beyaz Rus generalin Evgenii Miller cinayetinde yer alması gerçek bir hikayesine dayanılarak] çözülmemiş bir gizemi konu alan hayali bir kurgu olarak çekilmiştir.  Filmdeki isimler, karakterler ve hikayedeki bazı döngüler hayal ürünüdür.

    Arsinoe: Katerina Didaskalou

    Fiodor Voronin: Serge Renko’nun

    Maguy: Cyrielle Clair

    Boris: Grigori Manukov

    General Dobrinsky: Dimitri Rafalsky

Özet

(Mayıs/ 1936)  Halk Cephesi Fransada genel seçimleri kazanmış, İspanyada iç savaş başlamıştır. Paris’te bir apartman dairesinde , Fiodor Voronin[Serge Renko],Çarlık ordusunun emekli bir generalin Yunan karısı Arsinoe [Katerina Didaskalou]ile görünüşte sakin bir hayat yaşıyorlar. Voronin Beyaz Rus Askeri Birliği bir milletvekili olduğundan ve yakında yaşlanan General Dobrinsky [Dimitri Rafalsky] yerine aday olmak istemektedir. Ancak sahte Alman görüntüsü veren Ruslar tarafından Dobrinsky bir iz bırakmadan ortadan kaçırılır. Bu olayda Voronin yakın planda ve generalin yardımcısı olduğu için bir şüpheli kabul edilir. Voronin’in sorgulamaya giderken kaçar ve Dobrinsky gibi izi bulunamaz. Eşi Arsinoé nerede olduğunu kanıtlayamaz.  Evde, çiftin adına düzenlenmiş bir Çek pasaportu bulunduğundan o da casuslukla suçlanır. Kanıtlara rağmen General Dobrinsky’nin kaçırılmasının suç ortaklığı suçlamasıyla suçlu bulunur.  Arsinoé ağır hapis cezası alır.  Hapiste, daha önce başlamış olan kemik veremi daha da kötüleşir.  9 Eylül 1940 tarihinde, sol ayağı kesilir ve bir ay sonra ölür.

Bu kaçırılma olayından sonra Nazi Almanya’sının ve Sovyet Rusya’nın imzaladığı anlaşmanın şaşırtıcı haberi, demokratik toplumları şaşırttır ve bu ikiyüzlülük, herkesi dehşete düşürür.

Voronin, General Dobrinsky’yi kaçıran casus olarak kabul edilsede, Almanlar, Ruslar ve Fransızlara çalışan birimi olduğu kesinleşmez.. Akibeti  hakkında birçok varsayımlar ileri sürülür. NKVD tarafından öldürüldüğü ihtimali üzerinde durulur.

NKVD (Narodnıy komissariyat vnutrennnih del) veya İçişleri Halk Komiserliği, Sovyetler Birliği’nin çeşitli meselelerini[kaynak belirtilmeli] idare eden devlet birimidir. Sovyetler Birliği’nin gizli polis teşkilatları OGPU ve Çeka’nın yerini alan Devlet Güvenlik Baş Müdürlüğü (GUGB), NKVD’nin en çok bilinen bölümüdür. Katyn Katliamı ve Holodomor’dan sorumlu oldukları iddia edilir. Stalin zamanında günde 600-700 kişi tutukladıkları da söylenir.

Aslında bu tür ajanlar öldürülmez dördüncü bir ülkeye kaçar/sırlanır. Yakın zamanda Ajanslara düşen Hitler haberi bu tür varsayımların gerçek olabileceğinin işaretidir diyebiliriz. Filmin “üçlü Ajan” olarak adlandırılması Voronin’in kabiliyetini göstermesi açısından önemlidir. Ajan Voronin, eşini, çevresini ve devletleri idare etmesi, kullanması ve ikinci dünya savaşı başlayışında çıkan olaylar içinde aktif olarak bulunması ve 82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız auteur Eric Rohmer, ihtiyarlığında casusluk filmi çekmesi birçok soru işaretini akla getiriyor. Kısacası Ajan Voronin her tarafı idare etmiş, izini kaybettirmiştir. Unutulmaması içinde kurgu film fantezisiyle sunulmuş tarihte yerini almıştır.

****

Nazi lideri Adolf Hitler’in ölümüyle ilgili olarak ortaya şok bir iddia daha atıldı

27-01-2014  06:47:24

Hitler’in aslında 1945’te Berlin’deki sığınağında intihar etmediğine kanıt olarak bir fotoğraf dahi yayınlandı.

Bir kitapta yayınlanan fotoğrafta Hitler’in aslında 1945 yılında Berlin’den kaçmayı başararak önce Arjantin’e sonra Paraguay’a gittiği belirtilirken Hitler’in burada 95 yaşına kadar yaşadığı ileri sürüldü.

Hitler’in Adolf Leipzig ismi kullandığı ve 12 bin kişilik Nossa Senhora do Livramento kasabasında “yaşlı Alman” olarak anıldığı ölümüne dek siyahi kız arkadaşı Cutinga ile birlikte oldukça mutlu bir şekilde yaşadığı iddia edildi.

http://www.muhalifgazete.com/haber/90218/hitlerin-olumuyle-ilgili-sok-iddia.html

 **

 Hitler’in ölümüyle ilgili şok iddia! Kafatası başkasının çıktı!

28-09-2009 08:44

ABD’li bilim adamları, Hitler’in intihar olarak bilinen ölümünü incelemeye alarak şok bir iddia ortaya attı. İşte ayrıntılar.

ABD’li bilim adamları, yıllarca Rus arşivlerinde saklanan Hitler’in kafatası kalıntılarının bir kadına ait olduğunu ortaya çıkardı.

Hitler’in 30 Nisan 1945’te kendisini kafasından vurarak intihar ettiği iddia ediliyordu. Connecticut Üniversitesi’nin Hitler’in kafatası üzerinde yaptığı DNA testleri bu iddiayı çürüttü.

History Channel için hazırlanan “Hitler’in Kaçışı” isimli belgeselde açıklanacak araştırmaya göre kafatası 40 yaşında bir kadına aitti, Hitler ise 1945’te 56 yaşındaydı.

http://www.medyafaresi.com/haber/29934/yasam-hitler-in-olumuyle-ilgili-sok-iddia-kafatasi-baskasinin-cikti.html

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2009/09/28/hitlerle_ilgili_sok_iddia

Filmden

“Kapitalist bir toplumda yaşayan herhangi bir sanatçı veya aydın için akademik sanatın susturulması demek hâlihazırda sosyalist bir ülke sınırları içinde ‘değiştirilebilir’ bir eylem demektir.”

**

“Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz.”

**

Yoldaş Thorez: “Gücü ele almanın zamanı değil. Tüm grevler sonlanmalı. “

Fiodor Voronin: Aferin, Yoldaş Thorez! Joe amca seni iyi eğitmiş.

Bunu nereden biliyorsun?

 Güven bana. Oldukça çok şey biliyorum. Sovyet politikası değişiyor. Bu durum biz Beyaz’lar için sorun teşkil etmiyor; fakat yeni komşularımızın bu U-dönüşünü nasıl açıklayacağını merak ediyorum.

Peki ya grevler?

 Ne düşündüğümü mü soruyorsun?

 Partimin bu işte bir parmağı yok. Grevler, işçilerin verdiği içgüdüsel tepkilerden ibaret.

Peki bunu onaylıyor musun?

 Bu farklı bir konu. Grevler gerçek. Parti bunu dikkate almalı. Fakat utanç verici bir gerçek?

 Öngörülemeyen her olay gibi, politikacılar buna da adapte olmalı. Kesinlikle katılıyorum. Fakat bir vatandaş olarak, senin de içgüdüsel bir tepkin yok mu?

 Tabii ki var. Bu olaylar beni şaşırtıyor ve beklentiye sokuyor.

Düşmanlık yok mu?

 Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz. Yine de, Trotsky’cilerin ve Pivert’cilerin Fransız Devrimi’ni ilan etmesi konusunda endişeliydim. Neden siz Komünistler devrime karşısınız?

 Popüler Cephe tarafından ateşlenen umut ateşini söndürecek olan ve başarısızlık ile sonuçlanacağı kesin olan bir devrime karşıyız. Trotsky’nin Faşizm’e karşı Radikal’lerle birlik olmanın  “suç teşkil eden” ve “aptalca” bir davranış olduğunu söylediğini gördüğüm zaman akli becerilerinin söndüğünü farkettim. O, Faşizm ve Nazizm’in getirdiği değişiklikleri göremeyen, kör bir aptal. Biz Komünistler sadece Radikallerle ve Sosyalistlerle değil tüm demokratlarla birlik olacağız. Burjuvalarla, Katolik’lerle  Ortodokslar?

 Ve Protestan’larla, tabii kolonilerdeki Müslüman’larla, hatta Beyaz Ruslarla bile. Generallerle bile mi?

Evet, onlar artık zararsız. Kusura bakma, sen General olarak hizmet vermiş miydin?

 İç Savaş’ta. 22 yaşındaydım. 20 yaşında bir general ha?

 Bu Napolyon’dan bile iyi. Kariyerim onunkinden kısa oldu. Eğer Kızıl olsaydım tıpkı sınıf arkadaşım Mikhail Nicolayevitch Tukhachevsky gibi ana karargahta Komutan olmuştum. Fakat sürgünde, dikkat çekici rütbeme rağmen, masa başında çalışıyorum. Geçmişte olduğu gibi, şimdi de Kızıl’larla savaş halindeyim. Fikirlerimiz uyuşmuyor; fakat hayat bizi yan yana getiriyor. Ana karargah komutanı Tukhachevsky benim eski bir arkadaşım. Kardeşim onun emrinde hizmet verdi.

Ve kader seni Fransa’da, Kızıl bir komşuyla karşılaştırdı.

İşimin bir kısmının Sovyet ajanlarının aramıza sızmasını engellemek olduğunu inkar edecek değilim. Bunu herkes biliyor, özellikle de Parti’dekiler. Ne var ki, bir şey olmayacak. Artık Sovyetlerle ilgilenmiyoruz.

Dimitrov geçen sene ne demişti, biliyor musun?

 “Bizim için Beyaz Ordu, bir filin 1000 mil uzağında sıçrayan bir pire gibi.” Asıl amacımız 6 sene önce Sovyetlerin General Kutyepov’u kaçırdığı zaman olanların tekrar yaşanmamasını önlemek. Fakat Sovyetlerin bu işte parmağı

Bu konuya girmeyelim.

Olan oldu, Kutyepov ortadan kayboldu. O popüler ve kararlıydı; bu yüzden tehlikeliydi, ki bunu şu anda görevde olan zararsız General Dobrinsky için söylemek mümkün değil.

**

Fiodor Voronin: Alexei!

- Seni görmek ne güzel!

- Paris’te misin?

 Evet, taksi şoförlüğü yapıyorum.

Arsinoé, kuzenim Prebs Alexei Trofimovitch Cherepnin ile tanış.

Memnun oldum.

Yemek yemeden hiçbir yere gitmiyorsun.

İşte, mütevazı bir hayat sürüyorum fakat bundan daha farklı bir şeyler yapmayı tercih ederdim; daha değerli şeyler.

Beni Beyaz Ordu kadrosuna alamaz mısın?

 Korkarım bunu yapamam. Birliğimiz çok fakir. Rusya’dan getirdiğimiz kaynaklarla yaşıyoruz; fakat zavallı Dobrinsky bazı yersiz yatırımlar yaptı ve neredeyse sıfırı tükettik.

Neşelen! Taksi şoförlüğü, masa başında çalışmaktan daha onurlu ve daha eğlenceli bir iştir.

Belki de bazı dostlarımın izinden gidip Franco’nun ordusuna katılmalıyım.

Bunu yapmanı tavsiye etmem. Franco için savaşmak istiyormuş.

Neden olmasın?

 Komünist mi oldun?

 Neredeyse tamamı Komünist olan bir toplumda yaşıyorum. Birliğimizden ben sorumluyum. Şu andaki hükümet, İspanyol milliyetçilerine, Kızıl’lara el altından destek vererek karşı çıkıyor. Birliğimizden bazılarının benimle aynı fikirde olmadığını biliyorum. Dobrinsky, Salamanca’da Franco’nun sağ kolu olmamı istedi. Ben reddettim. O da pes etti. Yavaş yavaş ondan daha güçlü bir konuma geliyorum. Dobrinsky’nin yakında emekli olacağını ve senin onun yerini alacağını söylüyorlar. Eğer bu gerçekleşirse, Birliğimizi tepeden tırnağa değiştireceğim.

Ne anlamda?

 Geleneksel ve intikam odaklı duyguları temizleyerek.

Vatanımızı kendi kaderine mi terk edelim yani?

 Ne yapabiliriz ki?

 Kaygılanma. Hâlâ Komünizm’in kendi kendini yoketmeye yönelik bir ütopya olduğunu düşünüyorum.

Bu gerçekleşmediği sürece, Bolşevikler ortadan kalkmaz. Görünüşe ya eski atılganlıklarını kaybediyorlar, ya da akılları başlarına geliyor. Artık global devrimle ilgilenmiyorlar.

Söylediklerine inanıyor musun?

 Sorun şu ki, aslında bunları söylemiyorlar. L’Echo de Paris*’nin geçen haftaki sayısını okudun mu?

 Parti’nin tüm yetkililerini büyük bir planla öldürmeyi düşündüğü o saçmalığı mı?

 “Büyük plan!” Tanrı aşkına! Buna inandın mı?

 Bu ultra-militaristler ve Corvignolles ajanları tarafından uydurulmuş bir haber. Kesin konuşmak gerekirse, La Cagoule*’un askeri kanadı tarafından.

Oldukça iyi bilgilendirilmişsin.

Bunları sana kim söyledi?

 Asla kaynaklarımın adını vermem. Benim bir Cagoule üyesi olmadığımı nerden biliyorsun?

 Eğer olsaydın, söylemezdin.

Buna güvenme. Sana inanılmasını istemiyorsan, bazen doğruyu söylemek yalan söylemekten daha akıllıcadır.

Bana inanmıyor musun?

 Hayır.

Tam üstüne bastın!

Gitmem gerek. İşe dönmeliyim.

Taksi işine. Yemek için çok teşekkürler.

Yakında görüşürüz. Çok yakında.

**

Arsinoe:     Kuzenin oldukça meraklı görünüyor.

Fiodor Voronin: Bu normal. Kendi hakkında bilgi veriyor. Her şeyi bilme konusunda abartılmış bir üne sahibim. Böyle durumlarda konuyu değiştirmek hoşuma gider. Fakat bunu ona yapmam. O iyi biri. Ona acıyorum.

- Yeterince mutlu gözüküyor.

- O asil biri. Sürgün edilmedi. Araba kullanabilecek kadar şanslı. Bu bir prens için aşağılayıcı bir iş fakat Ruslar aşağılanmaya yatkındır. Fakat ben öyle biri değilim. Tanrı’ya şükür, kendimi aşağılamıyorum. Kimseye emir de vermiyorum, en azından açık açık. İpleri çekiştiriyorum. Ne ipi?

 Ne demek istediğini anlıyorum, fakat nasıl oluyor?

 Bu bir meslek sırrı. Hatta bir devlet sırrı.

Karar veremedin mi?

 Ne oldu?

 Bir şey yok. Yemekte söylediklerimi düşünüyordum. Meraklı olan kuzenin değildi. Konuşkan olan kişi sendin. Onunla daha kısa konuşabilirdim. Esprili biri sayılmaz, fakat iyi biri. Sorun onunla alakalı değil. Birileri yanımızdayken, bana hiç söylemediğin şeyleri öğreniyorum.

Ne gibi şeyleri?

 Mesela, İspanya’daki şu konferansa katılmayacağını.

Sana söylemedim mi?

Belki de söylememişimdir. İlgileneceğini düşünmedim. Sana her şeyi anlatmıyorum. Başkalarına daha fazlasını anlatıyorsun. Hatta Komünist komşularımıza bile. Bu doğal. Beyazlar ve Kızıllar politika için yaşar. Senin elinde sanatın var. Ben de politikayla ilgileniyorum, bunu biliyorsun! Bu yüzden Rusça konuştuğumuzda sana tercümanlık yapıyorum.

Sağol yahu.  Benimle politika konuşuyorsun; fakat kendi politikanı değil.

Politika meraklısı değilim.

Devlet sırların yok, öyle mi?

 Birkaç tane var. Fakat sır

Olmayanlar da mı var?

 Bunları da söylemiyorsun! Bunları ikinci ağızdan öğrenmek zorunda kalıyorum. Mesela?

 İspanya’ya gitmeyi reddetmen gibi. Buna özel bir ilgi göstereceğini düşünmemiştim. Bunu daha önce söyledim, yine söylüyorum. Kusura bakma ama, neyin beni ilgilendirdiğine sen karar veremezsin. Yabancılara kendi karından daha çok güveniyorsun!

Tabii ya

Sana her şeyi anlatmamı ister miydin?

 Anlatabileceğim her şeyi?

 Hayır Fedya.

Biraz abarttım. Fakat sana daha önce söylemediğim bir şey söyleyeceğim. Bu seni üzebilir. Daha önce birbirimize hiç kötü şeyler söylememiştik. Seni olduğun gibi, yeteneklerinle ve zayıflıklarınla sevdiğimi biliyorsun. Beni rahatsız eden ve senden soğutabilecek tek şey, bu tavrını haklı çıkarmaya çalışman

Suskunluğumu mu?

 Sanırım doğru kelime bu. Yalan söylemiyorsun, bir şey de saklamıyorsun fakat benimleyken, devlet sırlarını normal bilgilerle aynı kefeye koyuyorsun. Belki de bunun sebebi, başkalarına yalan söylemeyi umursamıyor olmamdır. Konu sen olunca, bunu umursuyorum.

Hiç yalan söylemediğini söylemiştin. Şaka yapıyordum.

Benim işimde, üzeri örtülmüş  

- Bu ifadeyi biliyor musun?

 – Tabii ki. Aslı Yunanca. “Süsleyerek üzerini örtmek”.

Benim işimde, üstü örtülmüş bir ifadeyle söylemek gerekirse, “istihbarat” veya “casusluk” konusunda, neyin sır olup neyin olmadığını söylemek çok zordur. Bu yüzden bugün Alexei’ye karşı dürüst olmuş olmama rağmen zararsız şeyler konusunda dürüst olamam. Dolaylı yoldan anlattığımı söyleyeceksin.

Dinliyorum.

Bunu nasıl daha açık anlatabilirim?

 Gizlilik yemini ettim. Bazı konularda, yalan söylememek adına hiç konuşmuyorum. Fakat yakın olmadığım bazı kişilere küçük yalanlar söylüyorum. Diğer insanlar umrumda değil. Fakat sana karşı her zaman tamamen dürüst olmayı deniyorum ve bunu isteyerek yapıyorum.

**

Arsinoé, çantamı gördün mü?

 Buradaymış. Birkaç günlüğüne Belçika’ya gidiyorum.

- Kasım’da olduğu gibi mi?

 – Evet, Brüksel’e.

Ya sonra?

 Sonra eve geleceğim.

Berlin üzerinden mi?

 Bunu kim söyledi?

 Geçen gün Maguy söyledi.

Ne dedikodu ama!

Ona kim söylemiş?

 Sadece Dobrinsky ve ben biliyorduk. Kayınbiraderi seni görmüş.

Doğru, o Berlin’de yaşıyor. Gelip bir selam verebilirdi. Biriyle birlikteymişsin. Ardından bir bakanlığa girmişsin.

- Hangisine?

 – Bilmiyor. Hepsi bu mu?

 – Sinirli görünüyorsun.

- Bu çok gizli bir işti!

- Karına söyleyemeyecek kadar mı?

 – Başkalarını boşver!

- Onlar zaten biliyor.

- Umarım yanlış kişiler bilmiyordur. Boris’e karısının çenesini kapatmasını söyleyeceğim! Tabii çok geç olmamışsa. Bu sefer, sana güvenmediğimi söyleme. Açıklayacağım.

Hayır, eğer bu bir sırsa, yapma.

Her şeyi söylemeyeceğim. Birliğin paraya ihtiyacı var. Kaynaklarımızın yarısı tükendi. Bazı Alman firmaları bize yardım etti ama artık tüm para hareketleri Nazi’lerin onayından geçiyor. Farkedildiğimde bunun peşinde koşturuyordum. Nazi’lere yakın oluyormuş gibi gözükmemeliyiz. Bu çok komik!

Komik mi?

 Sanmıyorum. Burada güç solun elinde. Maguy bana farklı bir şey söyledi. Komünist ajanı olmandan şüpheleniliyor. Buna gülerim işte. İstersen bana ikili ajan de, istersen üçlü! Her şeyi Beyaz Ordu’nun veteranlarını desteklemek için yapıyorum! Bu kolay bir iş değil. İki tarafla da dostça ilişkiler yürütmek kurnazlık ister. Ben bir askerim. Kurnazlığı savaş alanında öğrendim. Bu durumu satranç oynar gibi idare ediyorum; hamlelerimi saklıyorum. Bu askerlikten daha az onur verici; fakat kimseye boyun eğmiyorum. Bir taksi şoförü, memur veya satış danışmanı gibi dalkavuk değilim. Dünyanın gözü önünde değilim; fakat perdenin arkasında iyi bir yerim var. Devletlerin derinliklerine inmeyi, asıl işleri bu olan gazetecilerden daha iyi başarıyorum. Onlar gibi, sadece gözlem yapmakla yetinmiyorum. Olaylarda bir rolüm var. Bunu dolaylı yoldan yapıyorum; fakat olayları etkileyen insanlarla yaptığım bilgi alışverişi belirleyici olabiliyor. Çılgın olduğumu mu düşünüyorsun?

**

Arsinoé:

Voronin: Peki ya sahte Alman?

 O nereden geldi?

 Doğruyu söylemek gerekirse sahte değildi. O kişi, eskiden elçilikte askeri bir ateşe olarak görev yapan ve politik sebeplerden dolayı gözden düşen Albay Werner von Nussdorf’du. Naziler için çalışıyor olması imkansız.

Ayrıca bu işten ne gibi bir kazançları olabilir ki?

 Rusların ne kazancı olabilirdi ki?

 Bunu da anlayamıyorum. Bu yüzden şüpheye düşmedim. Bir Kutyepov vakası daha ha?

 Çok aptalca. Tıpkı satranç gibi. Yenilmesi en zor hamleler, en aptalca olanlardır. Herkes bir çömeze yenilebilir. Benim gibi yani?

 Fakat onlar çömez değil. Zavallı Dobrinsky nasıl bir tehdit oluşturabilirdi ki?

 Belki de basit bir kaçırma olayı değildi. Belki de Dobrinsky yolundan çekilmeni isteyip sana bir zarf attı. Bu onun tarzı değil. Bu işi Sovyetler yaptı. Fakat Tanrı aşkına, neden?

 Bu çok mantıksız. Rusya’da onun için bir geçiş töreni yapıp, Sovyet cennetinde emekliye ayrıldığını söylemek ha?

 Bunu işkence altındayken bile söylemez. Peki ya onu benzer biriyle değiştirirlerse?

 Sahte bir general yaratıp, fotoğrafını çekip, filme alırlarsa?

**

 

EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI


M. KEMAL CABIOĞLU
Türkiye’de Birlik Hareketi
http://www.pamer.org

M. KEMAL CABIOĞLU :

1925 yılında Isparta ilinin Senirkent ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1937’de Senirkent İlkokulu’ndan mezun olmuş, ailesinin izin vermemesi üzerine tahsihayatına üç yıl ara verdikten sonra Yalvaç Ortaokulu’na kaydolmuş ve 1943’de mezun olmuştur. 1946’da Afyon Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydolmuştur. Orada Prof. Dr. Gerhard Kessler, Prof. Neumark, Prof. Aleksandr Rostov gibi o dönemin ünlü hocalarından dersler almıştır. 1951 yılında fakülteden mezun olduktan sonra Senirkent’e dönmüştür. Kendini genç yaşta Anadolu’nun kalkınması davasına adamış olan yazarımız, daha sonra uzun süre başbakanlık danışmanlığı yapmış, Türk sanayisinin ve ekonomisinin önemli destekçilerinden ve savunucularından biri olarak hayat sürmüştür. Elinizdeki kitap, yazarımızın bu amaçla sürdürdüğü çalışmalarını, görüş ve değerlendirmelerini içermektedir.

Duyulmayan çığlık ve Türkiye’de Birlik Hareketi

Sayın Kemal Cabıoğlu ömrünü ülkemiz ve Türk milletine adamış, kamuoyu nezdinde fazlaca bilinmeyen sessiz kahramanlardandır. Onun övünmeğe ve övülmeğe ihtiyacı yoktur. Ülkenin her geçen gün karanlıklaşan gidişatını konuşmak, çareler aramak üzere davet ettiği bir dostu “ Pazar günleri torunlarımı seviyorum, gelemem” dediği için çok üzülmüştü. Telefonda konuştuğu ve ne yapıyorsun diye sorduğu dostundan “Yazlıkta çimleri suluyorum” cevabı aldığında: “Vah! Vah! Vah! Memleket bu haldeyken” deyip hayıflanıyordu.

“Geri kalmış toplumlar meselelerine doğru teşhis koyamazlarmış. Doğru teşhis koysalar bile öncelik sırasına koyamazlarmış” sözünü sık sık tekrarlar ve 300 yıldır aklımızı başımıza alamayışımıza yanar.

Batılıların “Üretmekten vazgeçin. Siz yatın biz satalım. Ucuza veririz”anlayışını kavrayamayanlara, yine Batılı’nın uzmanlık alanı olan “Akı kara, karayı ak gösterme, kendi çıkarına olan değişiklikleri karşısındakinin çıkarlarına uygunmuş gibi gösterme” çabalarını bir türlü doğru okuyamayan yönetimlere Kemal Cabıoğlu sürekli isyan halindedir.

Elinizdeki kitap ekonomi alanındaki sancılarımıza Kemal Cabıoğlu’nun attığı bir çığlıktır. The Economist dergisi 1927 yılında şu tavsiyelerde bulunuyor. “KİT’ler sosyal amaçlı gereksiz kuruluşlardır. Türkiye’nin millî kalkınma hamlesi gereksiz ve yersizdir. Türkiye inatçı gururunu bir kenara bırakıp Buğday, arpa ve sebze yetiştirmelidir.”

SAYIN CABIOĞLU’YLA SOHBET

İbrahim OKUR: Sayın Cabıoğlu, yıllardan beri “Ekonomide Kurtuluş Savaşı” deyimini sizden işitiyoruz. Son olarak bu deyim, kitabınızın adı oldu. Sizce bütün bunların özel bir anlamı  var mı?

M.Kemal CABIOĞLU: Her şeyi en baştan anlatayım da özel bir anlamı var mı yok mu, okuyucular karar versin. 1925 yılında Senirkent’te dünyaya geldim. İlkokulu Senirkent İlkokulu’nda okudum. Yalvaç’ta Ortaokulu, Afyon’da Liseyi okudum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydoldum.  Duvarları nemli olan Fatih Medresesinin Haliç’e bakan cephesindeki Medrese Yurdunda kalıyorduk. Kızılay’ın verdiği yemekle idare ediyorduk. Bazı arkadaşlar taslarını yemek dağıtanlara uzatırken “Suyundan biraz fazla olsun ki, ekmek katığı yapalım” diyordu. O şartlar altında okurken millete hizmet aşkından başka düşüncemiz yoktu.

1946-1950 döneminde, Türkiye değişik fikir akımlarına sahne oldu. Kendilerini sol hareketin öncüleri olarak gören gençlerin önem verdikleri nokta halklara siyasi özgürlük hareketiydi. Bu kişilere göre 1946’da uygulanan demokrasi gerçek demokrasi değildi. Şekilden ibaretti. Eksiksiz ve tam demokrasi ancak halklara özgürlük verilmesiyle olurdu. “Halklara özgürlük verildiği taktirde, Türkiye gelişmiş ülkeler arasına katılır” deniliyordu.  O dönem ülke kalkınmasında Yugoslavya, Rusya ve Çin’de Mao hareketini örnek gösteren bir zihniyet vardı.  Yugoslavya örneği ısrarla tekrarlanırdı.

Özgürlük hareketi veya Yugoslavya Modeli Türk milletini bölmeye ve parçalamaya yönelik bir hareket idi. Esefle ifade ediyorum ki günümüzde bölücülük hareketi devam ediyor. Çünkü bölücüler ve bir kısım siyasîler, halklara özgürlük verilirse  ekonomide kalkınma olur fikrini savunmaktadırlar.

O günlerde Bekir Berk’in çıkardığı Türk Yolu dergisinde “Köy Yolu” başlıklı yazım çıktı. Bu yazıda köylümüzün fakirliğinden ve köy kalkınmasından söz ediyordum. Bunu “Vatan İçin Partisi” Başkanı Hikmet Kıvılcımlı okumuş. Kemal Cabioğlu’nun halklara özgürlükçülerle beraber çalışacağını düşünmüş.

Metin Ören isimli arkadaş bizi, iş bulmak vaadiyle Hikmet Kıvılcımlı’ya götürdü. Kıvılcımlı yazımı beğendiğini ifade ederek bize çıkaracakları mecmuada çalışmamızı teklif etti. Mecmuada çalışacağız ve hayal ettiğimizin üstünde para verecekler. Rahat tahsil yapma imkânı bulacağız.

Hikmet Kıvılcımlı çıkaracakları dergide savunacakları fikirleri anlatmaya başladı. Halklara özgürlüklerden söz etti. Bu söze itiraz ettim. “Türkiye’de tek Türk halkı var, nereden çıktı halklar, Çerkez, Arnavut, Boşnak ve kendini Kürt sayan Kürtler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşladırlar” dedim. Beraber gittiğimiz Cahit Çakmak da beni destekledi:

-Bizim aile Arnavutluktan geldi. Arnavutlukta bizim aileye Türk derlerdi. İstanbul’a geldik Arnavut olduk”.

Devletin ismi Türk Devletidir diyerek görüşmeyi terk ettik. Bölücülerin hedefinin Türkleri tarih sahnesinden silmek olduğu anlaşıldı. Bu olaydan sonra mücadele için birçok toplantı yaptık. Türk Gençlik Teşkilatı’nın kurulması kararını aldık.

Kalkınma bahanesiyle böyle bölücü hareketlere seyirci kalındığında, bölücüler tarafından ekilen tohumlar, on-on beş yıl sonra acı meyveler verecektir. Halklara özgürlük hareketi Türkiye’nin başına bela açacaktır.

Bölücü harekete bir kuruluş tarafından “Dur!” ihtarı çekilmeliydi.

Bu akıma karşı bizim de ülke kalkınması konusunda idealimizin olması gerekiyordu. Bu idealimizi gerçekleştirmek için çareler aradık.

OKUR: Bazıları  gibi, ülke meselelerine ilgisiz kalmadınız ve toplumu kalkındırma  çabası gösterdiniz öyle mi?

CABIOĞLU: Evet. Bizim toplum kalkınması konusundaki çalışmalarımız Cumhuriyet dönemi iktisat tarihçilerini ilgilendirir. Benim Senirkent’e dönüşüm, Anadolu köylerinin kalkındırılması ideolojisine olan bağlılığım ve ettiğim yemin çerçevesinde oldu. 1947 yılında, Afyon’da, Senirkentli öğrencilerin ağırlıkta olduğu KÖY YOLU DERNEĞİ’ni kurduk. Kuruluştan bir hafta sonra alınan ikinci bir kararla beni derneğin Başkanlığına seçtiler. Kurucuları: Metin Ören, Osman Tortoğlu, Necati Ergindoğan, Yahya Oğuz, Süleyman Oğuz, Kemal Özdemir, Nuri Tortop, Faruk Akkülah, İsmet Örmeci, Yusuf Uysal ve ben, Kemal Uysal (Cabıoğlu).  Bu teşkilat, o dönemin ses getiren bir kuruluşu oldu. Beni toplum hayatına hazırlayan, bu cemiyette kazandığım tecrübeler oldu.

İktisat Fakültesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken sınıfta hocamız Prof. Gerhard Kessler’e, Hocam, 30 milyon nüfusun yüzde 70’i köylü, köylü de yılın 4 ayı çalışıyor 8 ay yatıyor; bu 8 ay içinde yaşanan hayatı kalkınma enerjisine nasıl dönüştüreceğiz?” diye sormuştum. Bu sorum üzerine hocam, “Bana bu soruyu bakanlar bile sormadı.” diye cevap vermişti. Sorumdan o kadar memnun oldu ki, beni asistanı ilan etti ve her gün yanıma gelerek sırtımı sıvazlardı. İnsanın bir davası olunca kime ne soracağını da kararlaştırabiliyor.

Bize göre, Türkiye’nin kalkınması demek Anadolu’nun kalkınması demekti ve bunun için de köyün kalkınması gerekiyordu. Buna “aşağıdan yukarıya kalkınma” diyorduk.

Tarım Kentleri Projesini ortaya atmıştık. O yıllarda 40 bin olan köy sayısını 10 bine indirecek şekilde, merkezi köyler tasarlıyorduk. Kendimizi köye o kadar adamıştık ki, yatıp kalkıp Türk köylüsünü düşünüyorduk.

 OKUR-Kalkınma konusunda ilham kaynağınız ne oldu?

CABIOĞLU-Dr. Tahsin Tola’nın gayret ve çalışmaları oldu. Kendisi hepimize örnek olmuş, çok gayretli bir şahsiyetti. Senirkentliydi. Yaşı bizden epey büyüktü. Tıp fakültesinden mezun olmuş mecburi hizmetini takiben, savaş şartlarında uzun yıllar askerlik yapmıştı.

Terhis olunca Senirkent’e dönmüş ve mesleğinin yanında kasabada dokumacılık ve halıcılık sektörüne önderlik etmeye başlamıştı.

OKUR-Peki az önce sözünü ettiğiniz Prof. Kessler kimdir?

CABIOĞLU- Prof .Kesler Hitler döneminde Türkiye’ye gelmiş ekonomi bilginidir. İstanbul İktisat Fakültesinde öğretim üyesidir. 1951 yılında Almanya’ya dönerken Hürriyet Gazetesi muhabiri soruyor;

-Türkiye’de 10 yıldan fazla kaldınız, bu süre içinde sizde iz bırakan bir olay var mı?

Kessler’in cevabı:-Senirkent olayı.

-Nedir Senirkent olayı?

-Eekonomide aşağıdan yukarıya kalkınma hareketidir. Toplumun devletin desteğini beklemeden kalkınma hareketine katılmasıdır. Dr. Tahsin Tola Senirkentlileri ülke kalkınmasında örgütlüyor. Devletin yardımı olmadan ekonomide kalkınma hareketi yaparak fertlere iş buluyor. Yine devletin katkısı olmadan okul, talebe yurtları yaptırıyor.

OKUR: Açar mısınız bu Senirkent olayını?

CABIOĞLU: Isparta’nın Senirkent ilçesi Tarım geliriyle geçiniyordu. 3-4 ay çalışıyor, 8-9 ay işsizdi. Dr.Tahsin Tola önderlik ettiği Dokumacılar Kooperatifine neredeyse bütün Senirkentlileri üye yaptı. Ailelere çekme tezgah temin edildi. Artık Senirkentliler tarımla 3-4 ay uğraşırken 8-9 ay da dokuma tezgâhlarında çalışıyorlardı.

OKUR: Peki sonra?

CABIOĞLU: Kooperatif iplik fabrikası kurmuştu. Bina var, makine var işletme sermayesi yoktu. Bütün gücümle çalıştım, her kapıyı çaldım, işletme sermayesi sağladım ve fabrikayı üç vardiya çalıştırmaya başladık. Tam gaz çalışıyoruz ve kazanıyoruz.

Senirkent’te işsiz  kalmadı. Herkesin gözü üzerimizde. Tam bu ortamda, iktidardaki Demokrat Parti harekete geçti, kooperatifin yönetimini de, iplik fabrikasının yönetimini kendi adamlarına vermek istedi. Karşı çıktım. Sonunda olağanüstü kongreye gittik. Anadolu Kalkınma Hareketi adlı bir oluşum bütün gücünü ortaya koydu. Gazetelerde beni destekleyen yazılar çıktı. Prof. Ali Fuat Başgil, Prof. Fahrettin Fındıkoğlu, Prof. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl, Nurettin Topçu Sait Bilgiç, Emin Bilgiç ve daha birçokları beni destekleyen yazılar yazdılar.

Kongrede hükümet güçleri kongre salonuna giren çıkanları denetlemeye kalkıştı. Kadın üyeler salona alınmak istenmedi.

OKUR: Kadın üyeler mi vardı?

CABIOĞLU: Evet kadın üyeler vardı. Bunlardan Feden Ana hayatım boyunca zihnimdeki yerini korumuştur. Deli Feden diye kasabada nam salmıştı. Yanına 20-30 kadar kadın almış salona geldi. Fakat kapıyı tutanlar içeri almak istemiyordu. Kavga dövüş salona girdi. Feden Ana ne işin var burada  dedim.

“-Rüyamda gördüm oğlum. Köpekler sene saldırıyodu. Hoşt deyip hepsini govaladım.

Köpeklere hoşt demeğe geldim.” Feden ana bir punduna getirip kürsüye çıktı. “Bizler çalı çırpı toplayıp satarak 30 kuruş para kazanır onunla geçinmeye çalışırdık; Kara Melek Tahsin Tola geldi, ipek evlâdımız Kemal geldi, onların sayesinde şu nasırlı ellerimiz mor binlikler gördü”, diye bağırdı. Omuzuna astığı iki kozalağı gösterip “Sizin erkekliğiniz karga yumurtasıysa benim erkekliğim kaz yumurtası. Kemal’i size harcatmayız. Siz kim oluyorsunuz?” diye bağırdı. Feden Ana milleti hem ağlattı hem güldürdü.

Sonunda anladılar ki, çoğunluk benden yana. Menfaatçiler sus pus olup çekildiler. Bu olaydan sonra hocam Gerhard Kessler, bana destek olmak üzere Senirkent’e gelip konferans verdi. Benim ona yıllar önce sorduğum soruyu tekrarlayarak söze başladı ve ardından konuşması boyunca sorunun cevabını açıkladı. Senirkentlilere “sekiz ayı kalkınma enerjisine çevirmeyi siz gerçekleştirdiniz”, dedi.

OKUR: Buna kalkınma yolunda halkın zaferi diyebilir miyiz?

CABIOĞLU: Elbette. Halk hareketi baskıları kırabiliyor. Ben bu halk hareketinin Feden Ana’ sı, Dr. Tahsin Tola’sı olabilir miyim, diye düşünüyorum. Yani Feden Ana’nın, Dr. Tahsin Tola’nın bana verdiği desteği sonraki kuşaklara vererek Feden Ana’ya, bu vatan uğruna şehit olanlara olan borcumu ödeyebilir miyim, diye çalışıyorum.

OKUR: Tarım Kentleri’nin akıbetini merak ediyorum.

CABIOĞLU: Tarım Kentlerini mükemmel bir proje haline getirdik. MHP sahip çıktı. Daha sonra Merhum Ecevit’ Köy Kent şeklinde benzer düşünceleri ifade etti.

OKUR- Milliyetçi görüşte olan aydın kesim Tarım Kentleri fikrini ve Ekonomide Kurtuluş Savaşı düşüncesini nasıl benimsedi?

CABIOĞLU- Kessler benim savunduğum ülke kalkınmasıyla ilgili fikirlerimi Prof. Dr. Orhan Tuna ve  Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu’na anlatmış. Kesler’le beraber Fındıkoğlu beni odasına çağırdı. Ülke kalkınmasıyla ilgili fikrimin kaynağını sordular. Hocalarıma Dr.Tahsin Tola’yı anlattım. Köye Doğru Derneğini ve Türk Gençlik Teşkilatını arz ettim. Sonra Kessler’le beraber Senirkent’e gittik. Dr.Tahsin Tola’yı tanıdı. Yaptığı işleri gördü. Fındıkoğlu Senirkent’e geldi. “Anadolu İstanbul’u Çağırıyor” başlıklı risaleyi kaleme aldı.

Ayrıca Abdülaziz Efendi,  Zeyrek’teki  vaazında “Halka hizmet hakka hizmettir” hadisi şerifinden söz ederek Cuma hutbesinde Dr. Tahsin Tola hareketini övdü. Dr. Tahsin Tola’nın rehber olduğu Ekonomide Kalkınma Programında Senirkent olayı devlet ve millet konularında duyarlı ilim ve dava adamları için örnek oldu.

OKUR-Sonra neler oldu?

CABIOĞLU - Milletvekili seçilen Dr. Tahsin Tola. Dr. İrfan Aksu, Sait Bilgiç, Remzi Oğuz Arık Ekonomide Kurtuluş Savaşı hareketini Milliyetçiler Derneği’nin görüşü olarak TBMM’de savunacaklardı.O günlerde ülkemizde Barış İçinde Bölme Politikalarının uygulanması için dış güçler tarafından örtülü savaşın bütün türleri sergilendi. Milliyetçiler derneği bölücü iç ve dış merkezler tarafından yalan yanlış propagandalarla suçlandı. Ne mutlu Türk’üm diyene ilkesini savunan Milliyetçiler Derneği’nin ırkçı olduğu, dine dayalı devlet kuracağı yalanları yayıldı. Demokrat Parti Milliyetçiler derneğini ırkçılık ve dine dayalı devlet kurma suçları ile kapattı.Ayrıca derneğin önderlerinden Isparta milletvekili olan Dr. Tahsin Tola, Dr. İrfan Aksu ve Sait Bilgiç’i partiden ihraç etti.

OKUR:- Demokrat Parti Milliyetçiler derneğini kapatmakla ve Isparta milletvekillerini ihraç etmekle Tarım Kentleri Projesi gündemden kalktı mı?

CABIOĞLU- 2.Dünya Savaşı sonraları 1945’lerde Amerika Brethon Wodys anlaşmaları ile dünya ekonomik yapılanmasında öncü oldu. Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Anlaşmaları, dünya gümrük anlaşmaları ile küresel ekonomi yapısı oluştu. Yarım asır boyunca iktidarda olanlar Küresel sistem içinde millî çıkarlara dayalı bir ekonomi politikası izleyemediler. Mazeretleri de şu oldu: “Küresel sistem içinde bağımsız bir politika izlenemez, Küresel isteme uyma zorunluluğu var”.  O zorunluluğun Türkiye’yi getirdiği durumu bugün görüyoruz. Tabii buna razı olacak değiliz. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getireceğiz. Elinizdeki kitap bunun için hazırlanmıştır.

OKUR- Teşekkür ederim.

**

M. KEMAL CABIOĞLU-
EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI İSİMLİ ESERDEN ALINTILAR

BÖLÜCÜ HAREKET VE EKONOMİ

1. Bölücüler Ekonomiyi zehirliyor

Bölücü dış ve iç merkezlerin umutları kırılmalı ve yok edilmelidir. Yerel yönetim tasarısını hazırlayan kadrolar gafleten bölücülerin umutlarını artırmıştır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanmayan Yerel Yönetim Yasa Tasarıları, IMF’nin Yugoslavya’nın parçalanmasında kullandığı tasarıların bir benzeridir.

2.  Küresel Ekonomi sisteminin, IMF ve Dünya Bankası’nın hayal ettiği dünya, ulus devletlerin tahribatına ve şehir devletlerin oluşturulmasına yöneliktir.

Hikmet Bayur, Sait Halim Paşa hükümeti tarafından alınan, yerel yönetim ile ilgili kararların, Osmanlı devletinin bölünmesini ifade eden Sevr’in temellerini 1913’lerde attığına işaret ediyor[i].  Sadrazam Sait Halim Paşa’nın kararnamesi ile günümüzdeki iktidarın yerel yönetim tasarısında tam benzerlik var.

1800–1919 Dönemi’ndeki Osmanlı devletini yıkılışa sürükleyen Tanzimatçılarla, 1990–2005 döneminde Sevr’i ve Lozan’ı gündeme taşıyan demokrat ve özgürlükçülerin benzerliklerinden biri de yerel yönetim tasarılarıdır. Bu tasarıyı Cumhurbaşkanı veto etmiştir. Ülke kalkınması bahane edilerek bölücülere kapı açılması kabul edilemez. Kamu kuruluşlarına siyasi düşüncelerle ehliyetsiz ve şahsi çıkar hesabı güdenlere görev verildiğinde o kamu kuruluşları zarar eder. Ayrıca bazı kamu kuruluşlarında kâr hesabı yapılmaz.

Cumhuriyet’in, hasta adam görüntüsünden kurtulması ve ülke kalkınmasına kapı açılması için, bölücü dış ve iç merkezlerin umutlarının, kesin olarak kırılması gerekir.

20.06.1913’de, Osmanlı hükümeti tarafından çıkarılan yerel yönetim ile ilgili kararnamelerle,  AKP tarafından çıkarılan, Yerel Yönetim ve Özel İdare taslaklarında benzerlik görülüyor. Bu benzerlik, hayra alâmet değildir. Benzerlik, bölücüleri umutlandırıyor.

Bölücü dış merkezlerin, Türkler hakkında plânları, asırlar geçse de değişmiyor. Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yerel yönetimle ilgili kararnamesi dış güçlerin etkisiyle olmuştur. Günümüzde, devletin elini kolunu bağlayan uyum kanunları, Avrupa Birliği’nin dayatması ile çıkarıldı.

Sadrazam Sait Halim Paşa’nın, 20.06.1913’te Avrupa devletlerinin büyükelçilerine yollamış olduğu kararnamenin bazı maddeler şöyledir[ii]:

Madde 1- Geçici vilayet kanunlarına göre vilayet meclislerine, mahallî işler için karar alma, yetkisi verilmiştir. Vilayetlerin, ayrıca bütçeleri olacaktır. Memurların görev ve yetkileri genişletilmiştir.

Madde 9- Bu kararname ve vilayet merkezlerine, ziraat için de geniş ölçüde borçlanmak imkânı, sağlamıştır.

Madde 10- Fransız Bompart Paşa’nın başkanlığı altında, her vilayete oraya ne kadar jandarma gerektiğini tespit etmek üzere, müfettişler yollanmıştır.

Madde 11- Yukarıda sözü geçen kanun ve nizamların tam yürürlükte olması için,  imparatorluk altı genel müfettişliğe ayrılmıştır. Anadolu Doğu Vilayetleri gibi önemli vilayetlerin başına, yabancı müfettişler geçirilecektir. Bunların buyruğu altında, jandarma, adliye ve ziraat işleri için, yabancı ve Osmanlı uzmanlar bulunacaktır.

Madde 12- Her nazırlık için (bakanlık) yabancı bir müsteşar ve bir müfettiş görevlendirilecektir ve bazı daireler için de, yabancı memurlar alınacaktır.

Madde 15- Genel müfettişlerin ve yabancı memurların getirilmesi için, gereken girişimlerde bulunulmuştur.

Diğer maddelerin yazılmasına lüzum görmüyorum.

1913’lerdeki, Sadrazam Sait Halim Paşa hükümeti tarafından alınan Yerel Yönetim kararları ile AKP iktidarının,  Şubat 2004’te TBMM’ne sunduğu, Yerel Yönetim taslakları arasında tam benzerlik var.

AKP döneminde de Sevr’e kapı aralayan yerel yönetim taslağını, kendi devlet adamlarımız hazırlıyor. Devletin ve milletin çıkarının burada olduğunu iddia ediyorlar. Millî mücadelede mandacılar kurtuluşu, İngiltere’ye, Fransa’ya veya Amerika Birleşik Devletleri’ne teslimiyette görüyorlardı. Benzerlik burada yatıyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından Yerel Yönetim Raporu 1996’da hazırlanmıştır. Bu raporda TOBB’nin yerel yönetim ile ilgili görüşü şöyledir:

“Tarihi olaylar ve bazı gelişmeler incelendiğinde görülmelidir ki, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında ve hatta Cumhuriyet döneminde, merkezi otoritenin iç ve dış sebeplerle zayıflatıldığı anlarda, mahallî özerklikler bağımsızlığa yönelmiştir. Bu yöneliş, dış güçler tarafından desteklenmiştir.”

3.  Türkiye’yi 81 eyalete bölmek

Bölücülere umut veren her hareket, ülke kalkınmasına engel olur. Sayın Yıldırım Koç, yerel yönetim ile ilgili çok güzel bir araştırmada bulunmuştur. Araştırmanın başlığı şöyledir:

“Devleti yeniden yapılandırmak mı yoksa 81 eyalete bölmek mi?”

Bu araştırmada siyasilere ders verici, bir uyarı var:

“Merkezi idarenin görev ve yetkilerinin, yerel yönetimlere devredilmesi, mutlaka demokratikleşme, kaynakların daha verimli kullanımı, daha başarılı bir hizmet, israfın ve yolsuzluğun önlenmesi anlamına gelmiyor. Yerel yönetimlere fazla yetki ve güç devri ilk aşamada, üniter devlet yapısının zayıflatılmasına ve parçalanmasına, eyalet sistemine ve federal devletlere yol açıyor. İkinci aşamada ise küçük, zayıf ve bağımlı devletler ortaya çıkıyor.”

Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. B. A. Güler’in yerel yönetim taslakları üzerindeki çalışması, bir kısım siyasileri ve aydınları, gaflet ve dalalet uykusundan uyandıracak özelliktedir.

Özel idare ve belediyelerin mal ve gelirleri, devlet malı ve devlet alacağı hükmünde değildir. Belediye ve özel idare, bir çeşit şirket oluyor.

Belediye ve özel idareler, merkezi hükümetlerin hiçbir onayına ve iznine tabii olmadan eğitim, sağlık vs. gibi hizmetleri kendisi ihale ve imtiyaz yolları ile ya yapar, ya yaptırır.

Belediye ve özel idare meclislerine, merkezî hükümetin izni ve Danıştay’ın denetimi olmadan şirket kurmak, iştiraklerini özelleştirmek yetkisi verilmiştir.

Belediye ve özel idarelere bağlı İSKİ ve İETT gibi kuruluşlar, yetkili organların kararı ile borçlanabilir. Bu, iç ve dış borçlanma için geçerlidir.

Belediye ve özel idarelerin, merkezî idarenin izni olmadan içeriden ve dışarıdan borçlanması, göz ardı edilecek bir olay değildir. Gelecekte İstanbul’da, Diyarbakır’da, Batman’da, Mardin’de, belediye ve özel idareler İSKİ, İETT gibi kuruluşlar, dış finansman kuruluşlarına borçlanabilir. Kendi kendine bağımsız kararlar alabilirler. Aldıkları borçları, zamanla ödeyemez duruma düşebilirler. Böyle bir durumda, Düyunu Umumiye yeniden hortlatılmış olur. Alacaklı dış güçler alacaklarını kendisi almaya kalkışır. İllerimiz, kamu kuruluşlarımız, yabancı finans kurumlarına bağlanmış olur.

Bu konuyu özetliyorum:

Şirket kurmak, özelleştirmek, ihalecilik, imtiyazcılık, kamu topraklarının özel mülkiyete devri, kurulacak olan yerel yönetim modelinin esasını teşkil etmektedir.

Ülke gündemini, küreselleşme propagandası işgal ediyor. Küreselleşme, şehir devletleri dönemi demektir. Çok hukuklu bir sisteme, kapı aralamaktır. AKP’nin yerel yönetim taslakları, şehir devletlerine davetiye çıkarmaktır. Türkiye için küreselleşme Sevr’in başka adıdır.  İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin gündemlerinde, küreselleşme gibi bir konu yoktur.

Kamu yönetimi temel yasası bakanlıkların taşra teşkilatlarını ve teftiş kurullarını, ortadan kaldırıyor. Yetkileri özel idare ve belediyelere bırakıyor. Cumhurbaşkanı Sezer, bu taslakların, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tekil yapısını değiştireceği için,  veto etti. Tasarı halen TBMM’nde bulunuyor.

Özel idare ve belediyeler ile ilgili taslakları hazırlayan ekipler, ya Türkiye’de yaşamadı veya bölücü iç ve dış merkezlerin yerli işbirlikçileridirler veya henüz söylemedikleri bir şeyler var. Başkaca yorum yapamıyorum.

4. Bölücülere umut verildiğinde ekonomide gelişme olmaz.

Ailede nikah nasıl kutsalsa devletin kuruluşu ile ilgili ilkeler de kutsaldır. Her gün değiştirilmesi konuşulmaz. Değiştirilmeye kalkışıldığında o devletin kuruluşu tam olmuş değildir. Kuruluşu tamamlanmamış bir ülkenin ekonomisinde kalkınma olmaz. Kalkınma gemisi iskeleye bağlı kalır.

İdarî ve adlî cihazda tutukluk, bölücü iç ve dış merkezlerin iştahlarını kabartıyor. Kötü idare, vatandaşlarımızdaki yatırım aşkını söndürüyor. Devlet böyle idare edilirse, ekonomide beklenen gelişme olmaz.

12 Eylül 1980’den evvel kurtarılmış bölgeler vardı. Günümüzde kurtarılmış belediyeler ortaya çıktı. Diyarbakır Belediye Başkanı ve ilçe belediye başkanları hep birlikte, güvenlik güçleri ile çatışarak ölen teröristin ailesine, başsağlığına gidiyorlar. Bu olay, milletin gözü önünde oluyor. Bu alenen ve resmen, teröristleri desteklemek anlamındadır. Belediye Başkanı Osman Baydemir’in bu konu ile ilgili beyanı şöyle:

“Biz iki taraf arasında eşit mesafedeyiz. ”

Bir vatandaş dahi terörist ile devlet arasında eşit mesafe olamaz. Bu olayda belediye başkanları, devlete karşı isyan etmişlerdir. Bu olaya seyircilik devam ediyor.

Türk milleti bu olay karşısında Başbakan, İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanından şöyle yiğitçe bir ses ve hareket bekliyordu.

“Sen kim oluyorsun ki, iki tarafa da eşit mesafede olduğunu söyleyebiliyorsun? Sen kim oluyorsun da Avrupa Parlamentosu’na bölücü rapor verebiliyorsun?”

İçişleri Bakanı, yetkisine dayanarak, teröristlere destek olan belediye başkanlarını görevden almalıydı. Adliye cihazı da acilen devlete isyan eden bu adamları cezalandırmalıydı. Yetkili makamlar, bu olaya karşı halâ seyirci. Bu seyredilecek türden sıradan bir olay değildir. İdare ve adli cihaz seyirci, yetkili makamlar seyirci, seyircilik bölücüleri iyice umutlandırdı. Böyle bir ülkede, ekonomi canlanamaz…

12 Eylül’den evvelki kurtarılmış bölgelere, adalet ve idari cihazlar seyirci oldu. Böylece yetkili olup da seyirci olan kuruluşlar, 12 Eylül hareketini davet ettiler.

Güneydoğu’daki bazı belediye başkanları teröristlere sahip çıkıyor. Yetkili makamlarda bu olayları seyrediyor. Bölücüleri umutlandıracak hiçbir harekete izin verilmemelidir.

5.  Yerel Yönetim Tasarısını Hazırlayanlar,

Bölücülerin Umutlarını Artırmıştır.

Bölücü iç ve dış merkezlerin umutları kırılmalı ve yok edilmelidir. Yerel yönetim tasarısını hazırlayan kadrolar gafleten, bölücülerin umutlarını artırmıştır.

1913’lerde Sadrazam Sait Halim Paşa’nın kararnamesi ile günümüz iktidarın yerel yönetim tasarısında tam benzerlik var.

1800-1919 Dönemi’ndeki Osmanlı devletini yıkılışa sürükleyen Tanzimatçılarla, 1990-2005 Sevr’i ve Lozan’ı gündeme taşıyan demokrat ve özgürlükçülerin benzerliklerinden biri de yerel yönetim tasarılarıdır. Bu tasarıyı Cumhurbaşkanı veto etmiştir. Ülke kalkınması bahane edilerek bölücülere kapı açılması kabul edilemez. Kamu kuruluşlarına siyasî düşüncelerle ehliyetsiz ve şahsî çıkar hesabı güdenlere görev verildiğinde o kamu kuruluşları zarar eder. Ayrıca bazı kamu kuruluşlarında kar hesabı yapılmaz.

Cumhuriyetin, hasta adam görüntüsünden kurtulması ve ülke kalkınmasına kapı açılması için, bölücü iç ve dış merkezlerin umutlarının, kesin olarak kırılması gerekir.

20. 06. 1913de, Osmanlı hükümeti tarafından çıkarılan yerel yönetim ile ilgili kararnameler, günümüzde, AKP tarafından çıkarılan, Yerel Yönetim ve Özel İdare taslaklarında benzerlik görülüyor. Bu benzerlik, hayra alamet değildir. Benzerlik bölücüleri umutlandırıyor.

Bölücü dış merkezlerin, Türkler hakkında plânları, asırlar geçse de değişmiyor. Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yerel yönetim ile ilgili kararnamesi dış güçlerin etkisi ile olmuştur. Günümüzde, devletin elini kolunu bağlayan uyum kuralları, Avrupa Birliği’nin dayatması ile çıkarıldı.

6. ABD Eski Büyükelçisi Abramovich’in Türkiye ile ilgili görüşü şöyledir[iii]:

“Türkiye’nin değişeceği (bölüneceği) kesin. Ama ne zaman veya nasıl değişeceği (bölüneceği), belli değil. Türkiye ya değişecektir veya değiştirilecektir.”

2- Genel olarak, gelişmekte olan ülkelerde ekonomiden sorumlu kişiler, küresel ekonomide söz sahibi olan devletlerde yetişiyor ve yetiştiriliyor. Turgut Özal, Kemal Derviş ve Mehmet Şimşek, küresel ekonomide söz sahibi ülkelerde eğitim almışlardır. Bu kadrolar, küresel ekonomi dışında bir yol izlendiği takdirde bunun ülke ekonomisi için felaket olacağı düşüncesindedirler. Bu görüşü aşmak kolay değil. Fakat kararlı siyasi iktidarlar bu görüşün üstesinden geldiler. Örnek olarak Finlandiya, Güney Kore ve hatta Çin’i gösterebiliriz.


[i] Bayur’un Cumhuriyet yayınlarından çıkan, 2. Balkan Savaşı adlı kitabından

[ii] Ord. Prof. Hikmet Bayur, İkinci Balkan Savaşı, Cumhuriyet Yayınları sayfa 70

[iii] Prof. Dr. Ömer Aksu, Ayyıldız Gazetesi

TÜRKİYE’DE BİRLİK HAREKETİ

EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI NASIL KAZANILIR?

MERKEZ BANKASI VE MİLLİ ÇIKARLARIMIZ

KÜRESEL EKONOMİK SİSTEM İÇERİSİNDE BAĞIMSIZ EKONOMİ UYGULANABİLİR Mİ?

ATATÜRK VE EKONOMİDE MİLLİ MÜCADELE

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE IMF’NİN TAHRİBATLARI

TÜRKİYE KUZEY IRAK’TAKİ OLAYLARA SEYİRCİ KALAMAZ

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

ÖZEL SEKTÖR VE NURİ DEMİRAĞ OLAYI-ŞAKİR ZÜMRE

TANITAMADIĞIMIZ YAHYA KEMAL VE MÜKEMMELİYETÇİLİK

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE MİSYONER FAALİYETLERİ

MEHMET AKİF ERSOY

FİNLANDİYA

Lozan Antlaşması’nın yapılmasından 4 ay önce İzmir İktisat Kongresi’nde ekonomi konusunda alınan kararlar, ekonomide bağımsız politikalar takip edebilen örnek devletlerin kararlarıyla bire bir uyuşuyor.

Türkiye’nin ekonomide bağımsız olabilmesi için küresel ekonomi içinde bağımsız bir politika izlemekten başka bir yol göremiyorum. Bu fikrim yanlış anlaşılmasın. Küresel ekonomi sistemi içinde ekonomide bağımsız bir politika izlemek mümkündür. Örnek olarak Finlandiya ve Güney Kore’yi ve hatta Çin’i gösterebiliriz. Bu devletler küresel sistem içinde bağımsız bir ekonomi politika uygulamışlar ve ekonomilerini kendileri yönetir hale gelmişlerdir.

Bu devletler bir tarihlerde gelişmekte olan ülkeler sınıfında idiler. Küresel ekonomi sistemi içinde bağımsız bir politikası izlediler ve gelişmiş ülkeler safında yer aldılar. Evvela şu hususu belirtelim: Türkiye, varlığını korumak için ekonomide bağımsız olmaya ve bağımsız davranmaya mahkûmdur.

18.1. Kuzeyde bir refah ülkesi: Finlandiya

Burada yukarıda belirttiğim ülkelerin müşterek olarak uyguladıkları iki yoldan bahsedeceğim. Örnek olarak önce Finlandiya’yı ele alalım. Finlandiya modelinin ana hatları şöyle ifade edilebilir:

1-Doğru hedefin tespiti için bilim ve teknolojiyi rehber edindi.

2- Araştırma ve geliştirmeye büyük pay ayırdı.

3- Kendi gücüne güvendi.

4- Yabancıların desteğine ve önerilerine bel

bağlamadı.

5- Metal ve elektronik sanayilerine ağırlık verdi.

6- Karma ekonomi sistemi uyguladı. Ülkemizde olduğunun aksine, devlet işletmeleri uluslararası kuruluşlara satılmıyor.

7- Kendi coğrafi gerçeklerinden hareket etti.

8- Lüks tüketim mallarına çok yüksek vergi koydu.

9- Ekonomiden başka bir konu devletin birinci gündem maddesi olmadı; kısır siyasî tartışmalardan uzak kalınarak, refah toplumu nasıl olunabileceğine bakıldı. 1919’da kabul edilen anayasa günümüze kadar hiç değişikliğe uğramadı.

5,2 milyon nüfuslu Finlandiya’da 1 milyon kişi başına 1580 bilimsel yayın düşmektedir. Araştırma-Geliştirme personeli olarak 79 bin kişi çalışmaktadır. Finlandiya, AR-GE’ye dünyada en fazla pay ayıran ilk üç ülkenin arasında yer alıyor. Yani milli gelirinin yüzde 3,5′i. 2005 ihracatının yüzde 21,5′i yüksek teknoloji ürünleri oluşturmaktadır. İthalâtının ize yüzde 15′i. AB’nin Çevre Programı’ndan aldığı proje payı 298 milyon Avro’dur. Katıldığı proje sayısı 862′dir. Dünyanın en büyük teknoloji ödülü Finlandiya’ya verildi. Finlandiya müthiş bir siyasî iradeye, müthiş bir yönetim kadrosuna, iyi işleyen bir sisteme sahip. Finlandiya ne Marshall Yardımı aldı ne de ülke ekonomisini dünyadan akacak dış sermayeye bağladı. Günümüzde kalkınma tamamen akıl ve bilim işi[i].

Finlandiya’nın güçlü bir ekonomik yönetime sahip olmasından gelen ünü, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde yabancı borçlarını ödemesine ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Marshall yardımı almadan yeniden yapılanmasına dayanmaktadır.

Çok fazla bir doğal kaynağı bulunmayan, yılın büyük bölümünü karlar ve buzlar altında geçiren Finlandiya, makûs talihini bilgi ve teknolojiye yatırım yaparak, insanlarının eğitim düzeyini mükemmel seviyeye yükselterek yenmiştir.

Eskiden büyük çapta tarım ve ormancılığa dayalı Fin ekonomisi, son on yılda radikal bir yapısal değişikliğe uğramış ve yerini değişken ve modern bir sanayi sektörüne bırakmıştır. Ülke ihracatının yüzde 85′ini sanayi ürünleri oluşturmaktadır. En önemli sanayi dalı, ülke üretiminin ve ihracatının yarısına tekabül eden metal ve elektronik sanayidir.

Nüfusu 5 milyon 211 bin, yani İstanbul’un nüfusunun yarısından bile azdır. Buna karşılık işgücü  2,6 milyondur. Yani yaşayanların yarısı üretiyor. Türkiye nüfusu ise yaklaşık 75 milyon, işgücü sayısı ise 25 milyon. Yani Türkiye’de yaşayanların 3′te biri üretiyor, 3′te ikisi üretmeden tüketiyor.

Finlandiya, bugün devlet iştirakinin yüzde 25 oranında olduğu bir karma ekonomi sistemini benimsemiştir.

Tarıma uygun toprakları genel arazi içinde sadece yüzde 8 olmasına rağmen Finlandiya,  ziraî bakımdan kendisini besleyen bir devlettir. Küçük aile çiftlikleri, tarımın temelini teşkil eder.

Finlandiya endüstrisi, ülke ihtiyacını karşılayacak şekilde çalışmaktadır.

“Göller ülkesi” olarak da anılan Finlandiya’da hidroelektrik enerjisi ülkenin ana enerji kaynağıdır.

Finlandiya dünya siyaseti açısından herhangi bir stratejik değeri bulunmayan, arazisinin yüzde 76′sı ormanlarla kaplı, yeraltı kaynakları bakımından fakir bir devlettir. Ancak 337 bin km2‘lik yüzölçümüyle Finlandiya, Türkiye’nin yarısından daha küçüktür ama Finlandiya’da kişi başına düşen yıllık gelir 2006 itibariyle 40 bin 500 dolar, Türkiye’de ise 5 bin 200 dolardır. Türkiye dünya genelinde refah seviyesinde 69. sırada yer almakta, Finlandiya ise dünya sıralamasında 10. sıradadır.

Yüksek refah seviyesine rağmen Finlandiya’da, gıda ve buna benzer tüketim malları satışında yüzde 17 Katma Değer Vergisi tahsil edilirken lüks tüketim mallarının satışında yüzde 22 Katma Değer Vergisi tahsil edilmektedir.

1919 yılında kabul edilen Fin Anayasası bugüne kadar önemli bir değişiklik yapılmadan uygulanmaya devam etmiştir. Yani kısır siyasi tartışmalardan uzak kalınıp, refah toplumu olunmaya bakılmıştır.

18.2. Güney Kore gelişmiş ülkelerin arasında nasıl yer aldı?

1- 1965 yılında iktidara gelen Park Chung Hee, Güney Kore’nin kalkınması için bir yol aradı. G. Kore’nin bir tarafında Çin, diğer tarafında Japonya var. Eğer günü kurtarma politikaları izlerse bir gün Japonya’nın ya da Çin’in sömürgesi olacaktır. Güney Kore yetkilileri “Ne yapacaksak yapalım ve iki dev tarafından yutulmaktan kurtulalım” dediler.

Türkiye ise yarım asır boyu SSCB ile ABD arasında kaldı. Güney Kore gibi kendi ayakları üzerinde durmak yerine, ABD’ye yaslanmayı tercih etti. Sonuç ortada. Hem ekonomik açıdan hem de siyasi açıdan dışarıya bağımlı bir Türkiye ortaya çıktı.

Ekonomide ve teknikte kazanılan başarıyı hiç bir güç yıkamaz. Eğer ABD gereken teknolojiye sahip olarak Japonya’ya atom bombasını atamasaydı, bugün dünyada söz sahibi olamazdı.

1964 sonrası yapılan seçimlerde iktidara gelen Park Chung Hee hükümeti, ihracata dayalı sanayileşmeyi gerçekleştirmek için reform hareketi başlattı.

1-Teşvik verilecek sektörler belirlendi. Bu sektörlere düşük faiz uygulandı.

2-Mevduat faiz oranlarının tavanları tespit edildi.

3-Devlet sanayiyi teşvik için özel olarak banka kurdu.

4-Devlet pazarlama şirketleri kurdu.

5-Kamu ve özel kesim arasında bilgi alışverişi yapıldı ve köprü kuruldu.

6-İhracatçılara hammadde ithalatında kolaylıklar sağlandı, kısıtlamalar kaldırıldı. Ek teşvikler yapıldı.

7-Ara malı ve makina üreten sanayi kollarına yoğun teşvikler yapıldı.

8-Tarım, liberal politikanın dışında tutuldu.

Güney Kore, tarımın liberal politikanın dışında tutulması gerektiğini daha 1964’lerde uygularken Türkiye ise halen AB’nin bu konudaki dayatmalarını uygulamaya koymakla meşgul.

18.3. Kore Toplumu Kalkınmayı Hedef Kabul Etti.

1966 yılında Kore Bilim ve Teknoloji Enstitüsü kuruldu. 1967′de Teknoloji Bakanlığı kuruldu. AR-GE’ye 1980 yılında ayrılan para, milli gelirin yüzde 0,9’u iken, 1999′da yüzde 2,5′e çıkardılar. Ekonomide kalkınma, Kore toplumu için bir odak noktası oldu. Güney Kore dünyamızda gemi yapımında birinci, yarı iletkenlerde üçüncü, petrokimya alanında beşinci, demir çelik üretiminde altıncı sırayı aldı. Bilimsel araştırmalarla ilgili harcamaların yüzde 75′ini özel sektör yapmaktadır.

Millî şuurda olan aileler, büyük şirket kurdular ve Kore ekonomisinin gelişmesinde lokomotif görev üstlendiler, Kore devleti de millî şuurda olan şirketlere destek oldu

Güney Kore ekonomisi için ayırt edici bir özellik de chaebol denilen dev şirketlerin ekonomideki büyük yeridir. 1995′te (mevcut son veriler) en büyük 30 chaebol, Güney Kore GSYİH’nın yüzde16′sını üretiyordu. İmalât, katma değerin içinde yüzde 41 ve ihracat içinde yüzde 50 paya sahipti. 30 büyük chaebol içinde 4 büyük gurup Hyundai, Samsung, Daewoo ve LG açıkça öne çıkmaktadırlar ve GSYİH’nın yüzde 9′unu üretmektedirler.

Türkiye’de büyük şirketler küresel sermayenin taşeronu olmaktan kurtarılmalıdır.

İstanbul’da çalışan finansal danışman David L. Edgerly’ye göre, “Türkiye büyük çokuluslu şirketlerin ve yabancı ülkelerin yan şirketi haline dönüştü” [ii].

18.4. Teknoloji

Ülkede çok eskiden beri süregelen bir teknoloji politikası vardır. 1960′lı yıllarda başlayan teknolojiyi geliştirme çalışmaları, günümüzde oldukça ilerlemiş bir teknoloji oluşumunu meydana getirmiştir. Kore Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (KBTE) ve Bilim ve Teknoloji Bakanlığı (BTB) teknoloji ilerlemeleri konusunda önemli adımlar olmuştur.

1999 Nisanında Ulusal Bilim ve Teknoloji Konseyi kuruldu. Bu konsey ulusal teknoloji politikalarını belirlemek, genişletmek ve düzenlemekle görevlendirildi. Konseyin 19 kişiden oluşan üyelerinin başkanı Kore Başkanı, diğerleri ise bilim ve teknolojiyle ilişkili hükümet üyeleri arasından belirlendi. Bu konseyin belirlediği en önemli hedef, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın teknolojik olarak en gelişmiş 7 ülkesinden biri olmak için çalışmaktadır.

1999 yılı esas alındığında Kore’de yapılan AR-GE yatırımı 10 milyar dolardır ve bu ülkenin GDP’sinin yüzde 2,46′sını oluşturmaktadır. Bu da Kore’nin teknoloji gelişimine ne kadar önem verdiğinin bir göstergesidir.

18.5. Dış Ticaret

Kore ihracata dayalı bir dış ticaret politikası izledi.

Güney Kore, ekonomisini 1950′lerde kısıtlı bir alanda sürdürülebilen tarıma ve balıkçılığa dayalı geleneksel bir yapıdan, sanayi ve hizmetler sektörünün egemen olduğu bir yapıya kavuşturmayı başarmış bölgenin en önemli ekonomik aktörlerinden biridir. Son 30 yılda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olmuştur. 1962 yılında endüstrileşmede başlatılan ilerleme ile ihracata dayalı büyüme politikası izlemiştir.

Kore, 1950′li yılların başlangıcında uzun süren yıkıcı bir savaştan geçti. Zaten fakir olan ülke bu savaş ile büsbütün fakirleşti. 1960′lı yılların başında kendine özgü bir kalkınma modeli yarattı. Modelin özünde devlet güdümünde gelişen bir özel sektör ve devletin ekonomik yaşamı yönlendirmesi yatıyordu. Devlet, ülkenin ekonomik kalkınmasını endüstri, işçi ve kredi piyasalarına müdahale yolu ile sağlıyordu. ‘Otoriter kapitalizm’ olarak adlandırılan bu model 30 sene gibi bir süre içinde Kore’yi fakir bir ülke olmaktan çıkarıp dünyanın 11′inci büyük ekonomisi yaptı[iii].

18.6. Ekonomide Çin’in Başarısı

Küresel ekonomi sistemi, devletlerin parasını emrine almak ister. Çin ise parasını, küresel ekonominin oyuncağı olmaktan kurtardı.

Çin’in döviz rezervleri 1 trilyon 430 milyar dolar olmasına rağmen, parasını konvertibl yapmıyor, sıcak paranın saldırısından koruyor.

Çin Merkez Bankası Para Komitesi Üyesi Li Deshui, “yuan en az 5 yıl daha konvertible para yapılmayacak, çünkü 1997 Asya finansal krizinde Kore parası won’da ve Tayland parası baht’ta yaptıkları gibi sıcak para fonları yuan da spekülasyon yapabilir”, şeklinde konuştu. Dünya genelinde hedge fonlarca (spekülatif fonlar) yönetilen 800 milyar dolar ile 1 trilyon dolar arasında sıcak para olduğunu anlatan Li, “Eğer paramızı konvertible hale getirerek korumasız bırakırsak bu fonların saldırısına uğrar”, dedi [iv].

Türkiye “spekülâtif sıcak para”nın saldırılarına defalarca uğramasına rağmen halâ konvertible peşinde ve hatta bununla da övünüyor.

Çin’in yıllık ihracatı 1 trilyon dolara yaklaştı. İthalatı ise 810 milyar dolar oldu. Çin’in biriktirdiği para rezervlerinin iki kaynağı var: Cari işlemler fazlası ve yabancı sermaye. Çin ihracatını artırmak için para değerini düşük tutuyor. ABD ve dünya, Çin’e para değerini düşük tutmaması için baskı yapıyor. Çin, döviz rezervlerini çeşitlendiriyor, doları azaltıyor. ABD 2004 yılında 819 milyar dolar ihracata karşılık 1.471 milyar dolar ithalat yapmış ve dolayısıyla 652 milyar dolar dış ticaret açığı verdi[v]

Çin’i Ayağa Kaldıran Sistem: Komuta Ekonomisi

Çin bir süredir dünya ekonomisinin dengelerini tehdit ediyor. Yıllardır ihracata bağlı olarak yılda yüzde 9–10 gibi çok büyük bir hızla büyüyor. Bizim ithalâtımız kadar dış ticaret fazlası var. Üstelik net sermaye girişi de on milyarlarca dolar. Normalde böyle bir ekonomide yerli paranın değerlenmesi gerekir. Eğer dalgalı kur benimsenmişse zaten böyle olur. Yok eğer sabit kur benimsenmişse, Merkez Bankası, kuru sabitleyebilmek için durmadan döviz alır. Para arzı artar, enflasyon başlar. Ekonomi rekabet gücünü yitirmeye başlar. Ya da daha fazla dayanamaz revalüasyon yapmak zorunda kalır. Ama Çin’de bunların hiç biri olmuyor. Merkez Bankası her gün milyar dolara yakın döviz alıyor. Sonra bunlarla gidip Amerikan bonosu alıyor. Merkez Bankası’nın döviz karşılığında bastığı para, batık kamu bankalarının kara deliklerine yama oluyor. Fiyat baskısı ise idari fiyatlarla idare ediliyor. Diyeceksiniz ki, bütün bunlar nasıl olabiliyor. Olabiliyor; çünkü Çin’de tek partinin yönettiği komuta ekonomisi uygulanıyor.

Neredeyse, çeyrek yüzyılı aşan bir süredir “açık kapı” ve “sürekli reform” ilkesiyle sürdürülen politikalar nedeniyle olsa gerek, 1980’li yılların sonunda Avrupa’da tüm sosyalist ülkelerde yaşanan çözülme burada yaşanmadı.

1- 1978’ten itibaren Çin yeni bir düzen oluşturdu. Bazı kesimlerde sosyalist piyasa ekonomisi kurallarını, bazı kesimlerde kapitalizmin işleyiş kurallarını egemen kıldı. Rekabeti esas alan kamu mülkiyetine dayalı birçok mülkiyet sistemi oluşturdu.

2- Çin üretimde girdilere egemen oldu. Enerji ve hammadde fiyatlarını piyasaya egemen olan spekülatörlere teslim etmedi. Çin ucuz emek fiyatıyla birçok yabancı yatırımcılar için cazibe merkezi haline geldi. Çin 1978–1992 döneminde kamu işletmelerini bir düzene soktu ve verimli hale getirdi.

Çin bugün tek başına küresel ekonomi sistemiyle savaş veriyor ve dünya ekonomisine egemen olma peşinde.

Çin Hükümeti 200 milyar dolarlık bir yatırım fonu şirketi kurdu. Bu şirketin gizli amacı, Avrupa’da büyük yatırımlara ortak olmak ya da tamamen satın almak. Aynı amaçlarla Rusya da bir yatırım fonu şirketi kurmuştu. Çin ve Rusya’ya ait bu şirketlerin siyasi amaçla Avrupa’da enerji ve telekomünikasyon şirketleri alımı yaparak, AB üzerinde baskı kurmasından paniğe kapılan AB ülkeleri, elektrik, doğalgaz, nükleer enerji ve telekomünikasyon olmak üzere birçok sektöre, AB haricinden alıcıların girmesini engellemek için özel yasalar hazırladı.

18.7. Dünya para birimi yapısı değişiyor. Doların bir kaç yıldır değer kaybetmesi yatırımcıları düşündürüyor.

Örneğin Şubat 2008′de Çin Meclisi’nin Başkan Yardımcısı Cheng Siwei’nin bir konferansta Çin’in elindeki 1,43 trilyon dolarlık yabancı para rezervini ABD Doları yerine daha iyi performans gösteren para birimleri ile değiştireceği yönündeki açıklamasının ardından dolar, avro karşısında rekor bir düşüş yaşadı. Bu açıklamanın ardından dolar dünyanın en aktif 16 para birimi arasından 14’üne karşı değer kaybetti. ABD doları Kanada doları karşısında 1950’den beri en düşük seviyeye gerilerken, İngiliz sterlini karşısında da 26 yılın dibini gördü. Bu örneğin de gösterdiği gibi taşlar yerinden oynuyor.

18.8. Dünya para birimi yapısı değişiyor

Son 10 yılda enflasyon oranı yüzde 1-3 arasında seyreden Çin, 2007 yılında yüksek enflasyonla tanıştı. Özellikle gıda fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan enflasyon artışı, yıllık oranı yüzde 6,5’e çekti. Çin Merkez Bankası da, enflasyonu aşağı çekmek için faizleri yükseltti. Bu politikada da kararlı olduklarını her fırsatta dile getiriyorlar.

18.9. Çin’in dış ticaret hacmi 2,5 trilyon dolar

Çin’in ihracatı 2006 sonu itibariyle 975 milyar dolara, ithalatı da 777 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu hız devam ederse, 2008 yılında ihracatın 1,5 trilyon dolara, ithalatın 1 trilyon dolara, toplam dış ticaret hacminin de 2,5 trilyon dolar olması bekleniyor.

Çin’in ihracattaki en büyük partnerleri, yüzde 21 ile ABD, yüzde 18 ile AB, yüzde 17 ile Hong Kong, yüzde 7 ile ASEAN ülkeleri (Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya, Singapur), yüzde 4 ile de Güney Kore.

Çin’in ithalattaki en büyük partnerlerinin sıralaması ise şöyledir: Yüzde 17 Japonya, yüzde 12 AB, yüzde 11 ASEAN ülkeleri, yüzde 11 Güney Kore, yüzde 8 ABD, yüzde 2 Rusya.

Çin sağladığı dış ticaret fazlası ile ülke döviz rezervlerini de 1,3 trilyon dolar seviyesine çıkarmayı başardı.

Çin ekonomisinin sektörlere göre dağılımı ise şöyledir: Tarım yüzde 13, sanayi yüzde 47, hizmetler yüzde 40.

15 Ekim 2007 tarihinde 17. kongresi toplanan Çin Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı olan Hu Jintao yeni bir kavramdan bahsetti: “Çin’e özgü demokrasi”. Bu kavram konuşma metninde tam 60 kez yer aldı.

18.10. ABD dolarının dünya egemenliği hızla sarsılıyor

Güney Kore’nin ardından Japonya da döviz rezervlerini çeşitlendiriyor. Euro’ya ağırlık veriyorlar. Japonya’nın 840 milyar dolarlık rezervinin büyük kısmı dolardı ama şimdi, Tokyo da Euro’ya yöneliyor. Çin rezervlerinin yüzde 82′si dolardı, bu oran yüzde 76′ya geriledi.

Çin Halk Cumhuriyeti, 2007 Eylül ayı sonunda 1 trilyon 430 milyar dolarla dünyanın en zengin döviz rezervine sahip ülkesi oldu. Döviz rezervi son bir yılda yüzde 45 arttı. Batı Çin’in ihracatını artırmak için parasının değerini düşük tuttuğunu düşünüyor.

Çin’in ardından Malezya da para birimini döviz sepetine bağladı. Malezya, parasını dolara bağlamaktan vazgeçti, kontrollü dalgalı kuru kabul etti.


[i] Orhan Bursalı, 7 Aralık 2007, Cumhuriyet-Teknoloji ilavesi

[ii] Dimitris Thomas Yunan Sky Televizyonu, 18 Mart 2008

[iii]: Radikal, 2 Temmuz 2002

[iv] China Daily gazetesi, 26 Temmuz 2005

[v] Mahfi Eğilmez, Radikal,  2 Ağustos 2005

http://www.pamer.org/ketegori/ekonomi/

TÜRKİYE’DE BİRLİK HAREKETİ

EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI NASIL KAZANILIR?

MERKEZ BANKASI VE MİLLİ ÇIKARLARIMIZ

KÜRESEL EKONOMİK SİSTEM İÇERİSİNDE BAĞIMSIZ EKONOMİ UYGULANABİLİR Mİ?

ATATÜRK VE EKONOMİDE MİLLİ MÜCADELE

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

GÜMRÜK BİRLİĞİ VE IMF’NİN TAHRİBATLARI

TÜRKİYE KUZEY IRAK’TAKİ OLAYLARA SEYİRCİ KALAMAZ

FAİZE ÇALIŞAN TÜRKİYE NELER KAYBEDİYOR?

ÖZEL SEKTÖR VE NURİ DEMİRAĞ OLAYI-ŞAKİR ZÜMRE

TANITAMADIĞIMIZ YAHYA KEMAL VE MÜKEMMELİYETÇİLİK

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE MİSYONER FAALİYETLERİ

MEHMET AKİF ERSOY

SEKS DÜŞKÜNÜ BİR FİLİSTİNLİ


ALINTI
 Ertuğrul ÖZKÖK / 18 Şubat 2013

 YAZIMIN başlığının ne anlama geldiğini en sonda yazacağım.

Önce pazar akşamı yaşadıklarımdan başlayacağım.

Türkiye’de Yahudi olmak kolay bir hayat değil.Önceki akşam Ulus’taki Musevi okuluna girerken bunu bir kere daha hissediyorum.

“Hissetmek” diyorum, çünkü bilmek yetmiyor.

Hayatlarının en güzel günlerindeki çocukların, her santimetrekaresi güvenlik endişesi ile düzenlenmiş bir okulda yaşamasının ne olduğunu gerçekten hissetmek gerekir.

* * *

Oysa bu akşam oraya bambaşka bir şey için gidiyoruz.

Bir film seyredeceğiz. Filistinli bir genç adamın yazdığı ve oynadığı bir filmi…Önce bir itirafta bulunayım. Pazar günleri program yapmayı hiç sevmiyorum. Bu filme de sırf, yapımcısı  bir arkadaşımın eşi olduğu için gittim. Söylene söylene yani…

* * *

Salon tamamen dolu.

Küçük bir kısmı hariç, seyircilerin neredeyse hepsi, Türk-Yahudi cemaatinden insanlar. Pırıl pırıl, modern bir Türkiye profili…Yanımda Milliyet gazetesinin yazarı Sami Kohen ve eşi oturuyor.

Sol yanımda ise, beni Yahudi cemaati ile tanıştıran ve Türkiye’nin bütün önemli sorunlarında perde arkasından rol yüklenip ülkesine, yani Türkiye’ye hizmet eden aziz bir insan. Bensiyon Pinto…

* * *

Seyredeceğim filmin henüz Türkçe adı yok.

İngilizcesi “Peace After Marriage”Yani “Evlilikten Sonra Barış”…Sonra film başlıyor. Daha jenerikte “Bu ne ya” diyorum.

“İyi ki gelmişim…”

“Pembe Panter”den beri seyrettiğim güzel jeneriklerden biri. Büyük Hollywood geleneğinin artık unutulmuş bir  örneği..

Üstelik yapan da bir Türk…

Kız bulamayan bir Filistinli Yahudi kızla yatınca ne olur

FİLMİN kahramanı Arafat isimli Filistinli bir çocuk.

Seks düşkünü ama bir türlü kız bulamıyor. Annesi ve babası onu devamlı iyi bir Müslüman kızla evlendirmeye çalışıyor. Onun derdi ise sadece yatacak kız bulmak. Durmadan porno seyrediyor ve mastürbasyon yapıyor. Sonunda porno bağımlılığından kurtulmak için psikolojik yardım veren bir kuruluşa gidiyor ve hayatı değişiyor. Ona yardımcı olsun diye bu işleri iyi bilen bir arkadaşı sonunda onu öyle bir kızla tanıştırıyor ki, her şey altüst oluyor. Çünkü kız İsrailli.Olay bir anda bir İsrail/Filistin, Müslüman/Yahudi olayı haline geliyor. Ama dikkat, ortada siyasi falan bir şey yok. Her şey komik. Gerçekten kahkahalarla gülüyorsunuz.

Arafat, İsrailli kızla  yatmak nasıl bir şey

-Arkadaşı Arafat’a soruyor: “İsrailli bir kızla yatmak nasıl oluyor?”

Cevap: “Şöyle söyleyeyim. İnsanlık tarihinde ilk defa bir Filistinli bir İsraillinin bu kadar yakınında patlıyor ve can kaybı yok.”

* * *

-Arafat: “Ben evleniyorum.”

Anne: “Kız Filistin’den mi?”

Arafat: “Biz Filistin diyoruz ama onlar başka şey diyor.”

* * *

-Anne: “Hiç olmazsa oğlumuzun eşcinsel olmadığını öğrendik.”

Baba: “Bir İsrailli ile evlenmesi yerine eşcinsel olmasını tercih ederdim.”

* * *

-İsrailli kızın arkadaşı: “Düşünebiliyor musun, şu anda vajinan Ortadoğu barış sürecinin parçası haline geldi.”

* * *

Baba: “Oğlum ölmeden önce torunumu görmek istiyorum.”

Arafat: “Baba bu cümleyi seyrettiğin Türk dizilerinden öğrendin değil mi?”

* * *

-Anne: “Çocuğun yarı Filistinli yarı İsrailli olacak?”

Arap arkadaşı: “Fena mı işte, birbirlerini döverler.”

* * *

İsrailli kız: “Bu iş zor. Çocuğun dini ne olacak?”

Arafat: “Hiç mesele değil. Pazartesi, salı, çarşamba Müslüman; perşembe, cuma cumartesi Yahudi olur. Pazar günleri de Allah tatil yapar.”

FİLİSTİNLİLER, İSRAİLLİLER TÜRKLER VE HERKES ORADA

Filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu Ghazi Albuliwi Ürdün’de, Filistin mülteci kampında doğmuş. İki yaşındayken Amerika’ya göç etmişler.

Kardeşi Bandar Albuliwi, American Film Institute’de master yaparken aynı sınıftan Faruk Özerten’le tanışıyor.

O sırada Ghazi bu senaryoyu gönderince yapımcılığını üstlenmeye karar veriyorlar.

Anne rolünü oynamak üzere ünlü Filistinli aktris ve yönetmen Hiam Abbas’a teklif götürüyorlar. Kabul ediyor ve proje başlıyor.

İsrailli kız rolünü ise gerçek bir İsrailli Yahudi olan Einat Tubi oynuyor. Filmin finansman işlerini eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in oğlu Arın Çetin ve Özgür Uçkan üstlenmiş.

Biz de biraz dalga geçsek iyi olmaz mı

SALON Türk Yahudilerle dolu. Filistinli bir çocuk İsrail’le, Yahudilerle dalga geçiyor.

Ama aynı şekilde Filistinlilerle de…Aralarında bu kadar büyük tarihi sorun olan iki toplum böyle ti’ye alınır mı? Alınması doğru mu?Kimse kusura bakmasın. Bu tarihi sorunun sorumlusu bu nesiller değil. Ama acısını onlar da çekiyor.Ortadoğu’da bugüne kadar herkes her şeyi ciddiye aldı. Fanatikler, siyasetçiler, devlet terörleri, canlı bombalar, mücahitler, Mavi Marmara’lar, her şey, herkes devreye girdi. Sorunu sertleştirenler, fanatikleştirenler çözemedi. Şimdi biraz geri çekilsinler ve gençler ön saflara çıksın.Dalga geçerek, iki tarafı da yumuşatsınlar.Belki o zaman çözebiliriz.O nedenle bu filmi birilerinin Başbakan Erdoğan’a da seyrettirmesini çok isterdim.

Bu film Türkiye’de bir ‘Eyvah Eyvah’ etkisi yapabilir

FİLM mayıs ayında Brezilya’da gösterime giriyor. Türkiye için büyük yapımcılar henüz adım atmamış. Ama ben eminim bu film Türkiye’de de kendi çapında bir Filistin ‘Eyvah Eyvah’ı etkisi yapabilir.

Herkese tavsiye ediyorum. Özellikle de büyük dağıtıcılara…Bir seyredin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ghazi’nin dediği gibi, “Bu bir politik film değil, seks komedisi”. Harika bir komedi.

İyi pazarlanırsa “Yunan Düğünü” gibi bir etki yaratabilir.

Arafat’ın duvarında iki poster var.

Biri Woody Allen’ın bir filminin afişi.

Öteki ise benim de çok sevdiğim yeni Indie gruplardan “The Killers”ın konser afişi.

Yani Woody Allen kalitesinde ve tadında bir New York filmi…

Erişim:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25832016.asp

 

‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI


440px-Franz_von_Stuck_003
Ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein ve eseri olan ‘Stranger İn Strangerland’ [Yaban Diyarlardaki Yabancı], Türkiye okur kitlesi arasında için çok bilindik bir isim değildir.

Ülkemizde epey geç yayınlanan ‘Stranger in Strangerland’ (Yaban Diyarlardaki Yabancı/Garib) ile gündeme düşen olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907’de Butler, Missouri’de dünyaya geldi. Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

İlk bilimkurgu öyküsü ‘Lifelin’ 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayımlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrılan yazar yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi. Savaş sonrası 1947’de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eserler verdi. Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan ‘Puppet Masters’ soğuk savaşın ayak seslerinin hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı.

Heinlein’in eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle ‘Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan delil olabilir. 

Eserlerin militarizme rastlanır olması, orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüş olmasındandır. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilir. Unutmayalım ki, Almanya yükselirken A.B.D. 1929’daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur. Üzeri örtülmüş ve ilgisizliğe terk edilmiştir.

Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda 7 milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmış olması önemlidir.

Heinlein Karısı Virginia, diyor ki, Robert 1948 yılında, Marslılar tarafından yükseltilmiş bir insan kavramı ilginç bir hikâye olacağını düşündük. Heinlein bazı notlar aldı ve onları saklayabildi. 1961 yılında nihayet yayınlandığı zaman, yeni bir Hugo Ödülü kazandıysa da sansürlenen kısımları oldu. (1988 yılında Heinlein ölümünden sonra, Virginia 1991 yılında yayınlanan orijinal kısaltılmamış versiyonunu çıkardı.) Heinlein ölümünden Karısı Virginia’nın kitap için yazdığı önsözde şu hususları dile getiriyor.

Bu kitabın Yaban Diyarlardaki Yabancı’nm ilk baskısından daha kaim olduğunu ve daha fazla sayfa içerdiğini düşünüyorsanız, haklısınız. Bu baskı, orijinal olandır: Robert Heinlein’in kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü hali.

Önceki baskı 160.000’den biraz fazla sözcük içeriyordu, bu baskıdaysa 220.000 civarı sözcük var. Robert’ın el yazı kopyası diyalogların miktarına göre genelde sayfa başı 250 300 kelime içeriyordu. Yani, ortalama 275 kelime olduğunu kabul edersek, el yazması da 800 sayfa olduğuna göre elimizde toplam 220.000, belki de biraz daha fazla kelime olur.

Bu kitap, basıldığı 1961 yılında bilim kurgu okuyucularına sunulandan son derece farklıdır. Editörler ilk baskıda, halkın rahatsız olabileceği bazı sahneleri kitaptan çıkarmışlardır.

Astounding Science Fiction dergisinin Kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü başlıkları öneriliyordu. Bu başlıklar arasında Robert A. Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: “Körfez.”

O editör, John W. Campbell Jr. ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949’da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya söz verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. Bu konu, ‘Zamanda Yolculuk’ adıyla anılmaya başlandı.

Robert’in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı.

Böylece birlikte bir ‘beyin fırtınası’ yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin arasında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bu fikrin bir kısa öykü için fazla kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti, birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

‘Körfez’ başlığı için başka bir öykü yazdı.

Aldığı notlar bir dosyada birkaç yıl bekledi ve sonra Robert, sonunda Yaban Diyarlardaki Yabancı olacak kitabı yazmaya başladı. Nedense, hikâye yerli yerine oturmadı ve Robert kitabı bir kenara kaldırdı. Birkaç kez elyazmasına döndü ama kitap 1960’a kadar tamamlanmadı: şu anda elinizde tuttuğunuz o versiyondur.

1960’ın koşullarında Yaban Diyarlardaki Yabancı, yayıncılarını korkutan bir kitaptı: fazlaca sıra dışıydı. Bu yüzden, olası kayıpları en aza indirmek amacıyla Robert’ten el yazmasını 150.000 kelimeye indirmesi istendi; yaklaşık 70.000 kelime kaybolacaktı. Editör, yayınlama riskini göze almadan önce başka değişiklikler de istedi.

Uzun, karmaşık bir kitabın neredeyse dörtte birini çıkarıp atmak neredeyse imkânsız bir işti. Ama birkaç ay sonunda Robert bunu başardı. Son sözcük sayısı 160.087 idi. Robert daha fazlasını çıkarmanın mümkün olmadığına inanıyordu ve kitabın bu uzunluğu kabul edildi.

Kitap, 28 yıl boyunca o şekilde basıldı.

1976’da Kongre yeni Telif Yasasını kabul etti. Buna göre, yazarın ölümü ve dul eşinin telif hakkını yenilemesi halinde tüm eski kontratlar iptal oluyordu. Robert 1988’de öldü ve ertesi yıl Yaban Diyarlardaki Yabancı’nın telif hakkının yenilenmesi zamanı geldi.

Diğer pek çok yazarın aksine Robert, orijinal daktilo kopyasını yayınlanmak üzere sunduğu haliyle arşivciliğini yapan Santa Cruz’daki Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesinde bir  dosyada saklamıştı. O kopyadan bir tane istedim ve yayınlanan versiyonla ikisini karşılaştırarak okudum. Ve kitabı kesmenin bir hata olduğu sonucuna vardım.

Böylece bu daktilo kopyasını Robert’in menajeri Eleanor Wood’a yolladım. Eleanor da iki kopyayı birlikte okuduktan sonra kararımı onayladı. Ve yayınevine haber verdikten sonra onlara yeni/eski versiyonu sundu.

Kimse kitabın bu kadar ciddi bir şekilde kesilmiş olduğunu hatırlamıyordu; yıllar içinde yayınevinin editörleri ve yetkili müdürleri değişmişti. Dolayısıyla bu versiyon, onlar için tam bir sürpriz oldu.

Orijinal versiyonun kesilmiş olandan daha iyi olduğunu onayladılar ve bu versiyonu yayınlamaya karar verdiler.

Şu anda elinizde, Robert Anson Heinlein tarafından yazıldığı haliyle orijinal Yaban Diyarlardaki Yabancı ‘yı tutmaktasınız.

Baş karakterlerin adları olay örgüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Hepsi dikkatle seçilmiştir: Jubal, Eski Ahid’de Kabirin torunu Yubal, Michael Başmelek Mikhail’dir. Diğer isimlerin anlamını bulmayı okuyucuya bırakıyorum.  -Virginia Heinlein/Carmel, Kaliforniya

‘Stranger in Strangerland’ hem okurların hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmış olması,  içerisinde daha sonraki yıllar da dinler arası diyalog ile dinlerin eleştirel konuma geleceğinin Bilim Kurgu romanında işlenmiş olmasıdır. Eleştiriler yapılırken bir kurtarıcı ve Mesihin beklentisi hissini de insana duyuruyordu. Kitabın tercümesi dahi 750 sayfayı geçince okuyana zorluk vermesi de okuyucuyu uzak tutmasına sebep oluşturmuştur.

 Kısaca bir Özet

 ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’, Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith‘in hikâyesidir.

Kahraman Valentine Michael Smith Mars’a giden ilk seferindeki astronotun oğludur. Ancak bu seferdeki mürettebat öldükten sonra yetim kalan Smith, akıl, beceri ve organları  üzerinde tam kontrole sahip Marslıların kültürüyle büyütüldü. Yaklaşık yirmi yıl sonra düzenlenen ikinci seferde ise mürettebat Smith’i bulur ve Dünya’ya getirilir.

Smith gezegenler arası seyahat yapan ve  değerli buluşların sahibi annesinin Lyle Drive’nde bulunduğu  bir partinin kaderi varisi olduğu için, varlığı siyasi piyon haline gelir.

Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetiştiğinden arz insanı kültürüne olabildiğince yabancıdır.  Dünya’nın atmosferine ve yerçekimine alışık değildir. O bir kadın görmemiştir. Bu nedenle Bethesda Hastanesi’nde sadece erkek personel tarafından tedaviye alınma zorunluluğunu doğurdu. Ancak bu hususu bir  meydan okuma ve kısıtlama olarak gören , Hemşire Gillian Boardman Smith’i görmek için korumaları geçerek Simth ile bir bardak su paylaşarak onun arzda gördüğü ilk kadın ” su kardeşi “ olur. (Havva Misali) Bu ilişki  “su kardeşliği” Mars ilkelerine göre kutsal bir ilişki olarak kabul edilmiştir.

Gillian, Smith’ le olan hadiseyi muhabiri Ben Caxton söyler, onlar Smith hakkında hükümetin yalanlarını karşı hareket etme düşüncesini doğurur. Ben, daha sonra, Gillian ile  Smith’i ikna ederek hastaneden ayrılmayı başarırlar. Ancak Dünya Hükümeti’nin emriyle hükümet ajanları tarafından saldırıya uğrarlar. Takibe alınırlar.  Gillian, aynı zamanda bir doktor ve bir avukat olan ünlü bir yazar olan Jubal Harshaw’ın  evine Smith’i taşırlar .

Smith psişik yetenekleri ve çocuksu bir saflık ile birleştiğinde insanüstü arz bilgilerini groklamaya ve anlayış göstermeye çalışır. Harshaw, Smith’e dinini anlatmaya çalıştığında, Smith sadece her şeyde  kaybolmamış organizma içeren ” groks biri ” olarak “Tanrı” kavramını anlar . O bu kötü bir çeviri olduğunu bildiği halde bu ifade ” Sen Tanrı’sın “ (Sen Tanrının Sanatısın) dır.  Bu ifade Mars kavramını ifade etmek için en uygun olandır.  Mars’ta hükümet “eskilere” ait bir gerçektir. Marslıların ruhları ölmüş, savaş, giyim ve kıskançlık gibi diğer birçok insanî kavramlar, ona yabancıdır . Bu aynı zamanda komünyon bir ruhla, sevdiklerini ve ölü bedenlerini yemek için arkadaşlar için gelenektir. Sonunda Harshaw, Smith için özgürlük ve Mars sahipliğini verilmesini hukukunu düzenler.

Smith ünlü olur ve Dünya’nın elit tarafından ağırlanır. O New Vahiy Fosterite Kilisesi, popülist dâhil olmak üzere birçok dinleri araştırır.  Onu etkileyen Fosterite Kilisesisi Kurucusu Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi.

Smith zamanla bir büyücü gibi kısa bir kariyere sahip oldu. Sonunda Smith ile Fosterite kültünün (özellikle cinsel açıdan) öğelerini Mars-kültü ile birleştirerek  “Bütün âlemlerin Kilisesi” kurar.  Batı ezoterizmin üyeleri Mars dil öğrenmek ve psikokinetik yetenekleri kazanmak için kiliseye dâhil olurlar.Ancak bu kilise sonunda Fosterites tarafından kuşatılır “küfür” binası olur. Kilise birçok siyasetçiye ve karşı çıkanlara karşı şiddet eylemi gerçekleştirmektedir. Smith ve onun takipçileri güvenliği tehlikeye girer. Smith polis tarafından tutuklanır ama,  kaçar ve onun takipçileri döner. Daha sonra Jubal devasa servet ve kilisenin mirasçısı olduğunu açıklar. O ve yeni yetenekleri ile Kilise üyeleri yeniden organize insan toplumları ve kültürleri mümkün olacaktır. Smith, Fosterites tarafından hazırlanmış bir çete tarafından vurulur. Smith,  ölüm korkusu ve sonra intihar girişiminde kurtardığı Juballe, konuşur ve ölür. Jubal Smith’in hatıraları kaybolmadan ve istekleri doğrultusunda eski koşulları yeniden yaratmak için Jubal evine döner. Bu arada Smith enkarne olarak  Fosterites kurucusu Baş Melek olarak  belirir .

ROBERT A. HEİNLEİN VE ETKİLERİ

Kitapta başlıca aşağıdaki konulara el atar.

•             50’li yılların muhafazakâr doğasını sorgular

•             evlenmeden birlikte yaşamaya

•             bireysel özgürlükler

•             barış

•             hükümetin eylemleri sorgulamak

 

Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı  olaylara sebep olur. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekân olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle -Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile bunlara hâlâ karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

Valentine Michael Smith, romanda, bazen Adem aleyhisselâm, İsa aleyhisselâm, Mesih, görünümlerine  girerken, bazen de bütün dünya dinlerini birleştirmek için geri dönmüş bir peygamber ve mesih olduğu  görülmesi; kitaptaki dine karşı eleştiriler dinsizliğin propagandası haline döndüğünden Hıristiyan dünyada yasaklanmaya ve sansürlenmesine neden olmuştur. İslam dünyası Dr Mahmud ile eleştirilmiştir. (Bizim dünyada zaten kimseler pek bilmiyor) Daha sonraki bölümlerde Hz İsa yı çağrıştıracak ögeler taşıyınca kutsal kitap özelliğine bürünmesini sağlar. Bu şekilde Marstan Gelen Adam, tanrılaşmış kişiliğe bürünmüş vasfıyla dünyaya yeni düzen getirmek isteyenlere ilham kaynağı olmuştur. Yine  Hz. İsâ aleyhisselâm gibi Smith öldürülür. Enkarne olur.

Oberon Zell-Ravenheart tarafından oluşturulan “Dünyalar Kilisesi” ve inanışın temelleri Robert A. Heinlein’in yazdığı “Stranger in a Strange Land” adlı romandan ve Yunan Mitolojisi, paganizm ve şamanizmden  esinlenerek oluştu. Oberon Zell-Ravenheart sadece kilise kurmakla kalmadı, ayrıca insanların birbirlerini iyileştirmeleri için “Grey School of Wizardry” adında bir büyücülük okulu da açtı. Oberon ve karısı Morning Glory Zell-Ravenheart tarafından yönetilen kilisenin amaçları arasında, Yunan tanrıçası Gaia’yı uyandırmak da vardır.

Yine Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyarlardaki Yabancıromanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Kaynak:

Robert A. Heinlein, ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’ Orijinal Adı : Stranger in a Strange Land İngilizce Aslından çeviren : Kağan Çam,  Yayına Hazırlayan : Ferhan Ertürk, Artemis Yayınları, 1. Basım : Aralık 2003, İstanbul

Heinlein, Robert A. Stranger in a Strange Land. 1961. NY: Ace Books, 1987.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaban_Diyarlardaki_Yabanc%C4%B1

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land_%28disambiguation%29

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2493

http://en.wikiquote.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.shmoop.com/stranger-strange-land/

http://www.sparknotes.com/lit/strangeland/

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/01/10/charles-manson-bir-seri-katilin-hikayesi/

KİTAPTAN ALINTILAR “Türkçe Çeviri”

Smith bir insan değil. Bir insanın genlerine ve soyuna sahip ama insan değil. İnsandan daha çok bir Marslı o. Biz gidene kadar asla bir insan görmemişti. Bir Marslı gibi düşünüyor, bir Marslı gibi hissediyor. Bizimle hiçbir ortak noktası olmayan bir ırk tarafından yetiştirildi. Yahu, cinsellik bile yok onlarda. Smith daha önce hiç kadın görmedi ve emirlerime uyulduysa hâlâ da görmemiştir. İnsan soyundan gelme ama çevresi ve yetiştirilişiyle bir Marslı.

Şimdi, eğer onu çıldırtmak ve meşhur ‘bilimsel hâzinenizi’ ziyan etmek istiyorsanız, kaim kafalı profesörlerinizi çağırın da onu didik didik etsinler. Ona iyileşip güçlenmesi ve bu dünya denen tımarhaneye alışması için hiçbir şans vermeyin. Devam edin, limon gibi sıkın onu. Benden günah gitti; işimi yaptım!”

Sessizlik Genel Sekreter Douglas’ın bizzat kendisi tarafından sakince bozuldu. “İşinizi çok da iyi yaptınız, Kaptan. Önerileriniz dikkate alınacaktır ve alelacele bir şeyler yapmayacağımıza emin olun. Eğer bu Smith denen adamın ya da Mars’tan Gelen Adam’ın uyum sağlamak için birkaç güne ihtiyacı varsa, eminim ki bilim biraz bekleyebilir, bu yüzden, sakin ol, Pete. Tartışmanın bu kısmını kapatalım beyler ve diğer konulara geçelim. Kaptan Van Tromp yorgun.” Sh: 16

“‘Kesinlikle Kadın Yok’ emri de ne demek oluyor? Bu adam bir çeşit seks manyağı mı?”

“Bildiğim kadarıyla değil. Tek bildiğim onu buraya Champion’dan (Uzay Gemisi) getirdikleri ve kesin bir sessizlik içinde olması gerektiği.

“‘Champion mu?’” dedi ilk piyade. “Tabii! Şimdi anlaşılıyor.

“Ne anlaşılıyor?”

“Sebebi var. Aylardır hiç kadınla beraber olmadı, hiç kadın görmedi, hiçbir kadına dokunmadı. Ve hasta. Anlıyor musunuz? Eğer bir kadınla olursa kendisini öldürür diye korkuyorlar.” Göz kırptı ve dumanı üfledi. “Benzer durumda olsaydım ben kesin kendimi öldürürdüm. Etrafında hiç piliç istememelerine şaşmıyorum.” Sh: 21

Hemşire Jill sütunun Ben’in kendi sendikaya bağlı makalesi olduğunu gördü.

KARGA YUVASI-Ben Caxton
Herkes, hastanelerin ve hapishanelerin ortak bir yönü olduğunu bilir: İkisinden de kurtulmak çok zor olabilir. Bazı yönlerden bir mahkûm bir hastadan daha az tecrit edilmiştir; avukatını çağırtabilir, Adil Tanık talebinde bulunabilir, Kamuya açık bir mahkemede kendisini hapseden makamdan sebep göstermesini isteyip Habeas Corpus’tan yararlanabilir.

Habeas Corpus: Kişinin keyfi olarak gözaltına alınamayacağını ve bir mahkeme emri gerektiğini belirten hukuki terim. 16.yüzyılda İngiltere’de Habeas Corpus Act adı altında kanunlaşmış ve Dünya çapında bir hukuk kavramı olmuştur.

Fakat kafadan kontak kabilemizin büyücü doktorlarından birisinin emriyle konulan basit bir ZİYARET YASAK levhası, bir hastayı Demir Maskeli Adam’ın karşılaştığı unutulmuşluktan çok daha derinine atabiliyor.
Tabii ki hastanın en yakın akrabası bu yöntemle uzak tutulamaz ama Mars’tan Gelen Adam’ın en yakın akrabası yokmuş gibi görünüyor. Talihsiz Envoy’un mürettebatının Arz’da kalan bağları çok azdı; eğer ki Demir Maskeli Adam’ın, pardon “Mars’tan Gelen Adam” demek istemiştim, çıkarlarını koruyan herhangi bir akrabası varsa, (bu satırların yazarı da dahil olmak üzere) birkaç bin araştırmacı gazeteci hâlâ bunu doğrulayamadı.
Öyleyse Mars’tan Gelen Adam adına kim konuşuyor? Kim çevresine silahlı nöbetçiler yerleştirilmesini emretti? Ondaki dehşetengiz hastalık ne ki bırakın ona bir soru sormayı, adamı göz ucuyla bile gören yok. Size sesleniyorum Sayın Genel Sekreter; “fiziksel zafiyet” ve “G-Yorgunluğu” açıklamalarını yutmuyoruz; eğer cevap bu olsaydı, silahlı muhafızların işini kırk beş kiloluk bir hemşire de yapardı. Bu hastalık, doğası gereği mali olmasın sakın?
Ya da (kibarlığı elden bırakmayalım) siyasi? Sh:56-57

“Ben, neden biri böyle bir gücü istesin ki?”

“Neden güveler ışığa doğru uçarlar? İktidar hırsı cinsellik güdüsünden bile daha mantıksız ve daha güçlüdür.. Ama  bunun iki yönlü bir soru olduğunu söylemiştim. Smith’in mal varlığı neredeyse Mars’ın sözde Kralı-İmparatoru olmasının yarattığı özel durumu kadar önemli. Hatta, bir Yüksek Mahkeme kararı onu Mars üzerindeki fiili işgal hakkından edebilir ama Lyle İtkisi ve Lunar Girişimcilik’teki yüklü hissesi üzerindeki mülkiyetini sarsacak bir şeyin varlığından şüphe ederim. Her şeyden önce sekiz vasiyet kamuya açık kayıtlar ve en önemli üç durumda vasiyetli ya da vasiyetsiz mirasa konuyor. Ölürse ne olur? Bilemiyorum. Tabii ki ortaya binlerce kuzen adayı fırlar ama Bilim Vakfı böyle açgözlü pislikleri yirmi yıldır savuşturmayı becerdi. Öyle gözüküyor ki eğer Smith vasiyet bırakmadan ölürse muazzam serveti devlete kalacak.” Sh:66

“Sefahat dolu bir hafta sonu için Atlantic City’ye gidelim hemen, sadece ikimiz.”

“Ama Jubal!”

“Faydalanmaya kalktığımda minnetin ne kadar derine kadar gidebildiğini gördün mü?”

“Ah! Hazırım. Ne zaman gidiyoruz?”

“Haydi oradan! Kırk yıl önce gitmiş olmalıydık. Kapa çeneni. Söylemek istediğim ikinci şey; haklısın; çocuk gerçekten de insan âdetlerini öğrenmek zorunda. Camiye girerken ayakkabısını, sinagoga girerken şapkasını çıkarmak ve tabu bunu gerektirdikçe çıplaklığını örtmek zorunda, yoksa kabilemizin şamanları onu sapkınlıkla suçlayıp yakarlar. Ama çocuğum, Şeytan’ın beş farklı yüzü adına, ne yaparsan yap, bu süreçte onun beynini yıkama. Her zaman alaycı kalmasını sağla.”           

“Ih, bunu nasıl başarabileceğimi bilmiyorum, Jubal. Yani, Mike’ta alaycılığın zerresi yok gibi.” Sh:183

“Şimdi bana o stereovizyonda ne gördüğünü ve ondan ne grokladığını anlat.”

Ardından yaptıkları konuşma Mike ile yapılan her zamanki sohbetlerden bile daha uzun, karmaşık ve yorucuydu. Mike aptal kutusunda gördüğü her bir ayrıntıyı, hareketi, sesi ve mimiği -reklamları da dahil ederek anlattı. Ansiklopediyi okumayı neredeyse bitirmişti. “Din”, “Hıristiyanlık”, “İslam”, “Musevilik”, “Konfüçyüsçülük”, “Budizm” ve din ile ilgili başka birçok maddeyi de okumuştu. Ama bunların hiçbirini groklamamıştı.

En azından Jubal kafasındaki bazı fikirlerden emindi, (a) Mike Fostercı töreninin dini bir şey olduğunu bilmiyordu; (b) Mike dinler hakkında okuduklarını hatırlıyor ama bunları anlamadığının farkında olduğundan gelecekte üzerine düşünmek için saklıyordu; (c) aslında Mike’ın asıl anlamadığı sözlükte yazan dokuz karşılığını da tekrarlayabilecek durumda olmasına rağmen “din” kelimesinin kendisiydi; (d) Mars dilinde buna karşılık gelen ve Mike’ın karşılaştırabileceği bir kelime (ya da kavram) yoktu; (e) Jubal’in Duke’e anlatmış olduğu Marslı “dinsel törenler”in Mike’a göre bunlarla ilgisi yoktu; Mike için bu gibi şeyler Jubal için markete gitmek zorunluluğu kadar sıradandı; (f) Mars dilinde “din”, “bilim”, “felsefe” gibi insana özgü kavramları ayrı ayrı ifade etmeye imkân bulunmuyordu. Mike da artık akıcı bir İngilizce konuşuyor olsa da hâlâ Marsça düşündüğünden bu kavramlardan herhangi birini diğer ikisinden ayırabilmesi mümkün değildi. Tüm bu meseleler kısaca “Eskiler”den gelen öğretilerdi. Hiç şüphe duymamıştı ve araştırması gerekmemişti (Marsça’da her iki kavramın da karşılığı yoktu); her sorunun cevabı Eskiler’den alınmalıydı. Onlar, ister kozmik teoloji isterse sh:239

“Sonuç?”

“Sen bana ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dedin.”

“Hayır! Hayır!” dedi Harshaw, aceleyle. “Ben sana tüm bu dinlerin açıklamaları farklı olsa da çoğunun ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dediğini söyledim. Bunu tam olarak groklamasam da kullanılan terimin ‘Tanrı’ olduğunu söyledim.”

“Evet, Jubal,” diye onayladı Mike. “Kelime ‘Tanrı’,” diye ekledi. “Grokluyorsun.”

“Hayır! İtiraf edeyim ki groklamıyorum.” “Grokluyorsun,” diye ekledi Mike, kararlı bir şekilde. “Ben açıklayacak kelimeyi bulamamıştım. Sen grokluyorsun. Anne grokluyor. Ben de grokluyorum. Ayaklarımın altındaki çimen de mutlu ve güzelce grokluyor. Ama kelimeye ihtiyacım vardı. Bu kelime ‘Tanrı’.”

Jubal kafasını temizlemek istercesine iki yana salladı. “Devam et.”

Mike zafer kazanmış edasıyla parmağını Jubal’e doğrulttu. “Sen Tanrı”sın!”

Jubal eliyle alnına vurdu. “Ah, İsa aşkına: Ben ne yaptım? Bak, Mike, sakin ol! Acele etme! Beni anlayamadm. Üzgünüm. Çok üzgünüm! Söylediklerimi unut ve başka bir gün en baştan başlayalım. Ama…”

“Sen Tanrı’sm,” diye tekrarladı Mike, sakince. “Groklayabilen kişi. Anne, Tanrı. Ben Tanrı’yım.sh:249

Smith hâlâ “Tanrı” denilen insan sözcüğünü doğru grokladığını düşünüyordu; karışıklık, onun diğer insan sözcüklerini seçmekteki başarısızlığından kaynaklanmıştı. Kavram aslında o kadar basit, o kadar temel ve o kadar gerekliydi ki herhangi bir yuvalı bunu rahatlıkla açıklayabilirdi tabii ki Marsça’da. O zaman sorun, doğru şekilde konuşmasını sağlayacak insan sözcüklerini bulmakta ve kendi insanlarının dilindeki benzerlerin uyacak şekilde sıraya koymaktaydı.

Bunu, İngilizce’de bile olsa söylemenin neden zor olduğu üzerine kısa bir an için şaşkınlıkla düşündü, sonuçta bu, herkesin bildiği bir şeydi… öyle olmasa canlıyken groklamak mümkün olmazdı. Belki de kelimelerin durmadan değişen anlamlarıyla uğraşıp durmak yerine insanların Eskilerine bunu nasıl tarif edeceğini sormalıydı. Eğer öyleyse, Jubal bunu ayarlayıncaya kadar beklemeliydi çünkü burada kendisi sadece bir yumurta sayılırdı ve böyle bir şeyi ayarlaması mümkün değildi.sh:256

“Her zaman bir seçenek vardır! Bu seferki ‘kötü’ ve ‘daha kötü’ arasında bir seçim… bu da ‘iyi’ ve ‘daha iyi’ arasındakinden çok daha üzücü.”

“Şey, Jubal? Ne yapmamı bekliyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Harshaw. “Çünkü bu gösteriyi tümüyle kendim yürüteceğim. Ya da neredeyse hiçbir şey diyelim. Şu yazdığın günlük pislikte Joe Douglas’ı bu görüşmeyle ilgili olarak yerden yere vurmaktan kaçınmanı istiyorum hatta onu ‘bir devlet adamı gibi kendini kontrol edebildiği’ için biraz övebilirsin de.”

“Şimdi kusacağım!”

“Çimenlere kusma lütfen. Şapkanı kullan. Çünkü, neler yapacağımı, neden yapacağımı ve Joe Douglas’ın bunları neden kabul edeceğini sana önceden söyleyeceğim. Bir kaplanın sırtında yolculuk etmenin en önemli kuralı, kulaklarını asla bırakmamaktır.”

“Ukalalığı bırak. Durum ne?”

“Kaim kafalılığı bırak da dinle. Bu çocuk meteliksiz bir ‘hiç kimse’ olsaydı, sorun olmazdı. Ama o, Karun’un hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir servetin tartışmasız tek varisi… artı Sekreter Fall’ın Doherty’nin vermediğini kanıtladığı rüşveti almakla suçlanması örneğinden bu yana görülen en aptalca politik-adli iddia ile bu servetten de büyük bir politik güce sahip olduğu düşünülüyor.”

“Evet ama…”

“Kontrol bende. Jill’e de söylediğim gibi, şu ‘Gerçek Prens’ saçmalığıyla işim yok. Ayrıca tüm o serveti ‘onun’ olarak da görmüyorum; bir kuruşunu bile kendisi kazanmış değil. Kendisi kazanmış olsaydı bile -onun yaşında bu imkânsız ‘mülk’, çoğu insanın düşündüğü doğal ve açıkça ortada olan kavramdan biraz farklıdır.”

“Anlayamadım?”

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

“Bir dakika, Jubal. Hayvanların bile mülkü vardır. Marslılar hayvan değiller; büyük şehirleri ve tüm o başka şeylerle çok gelişmiş bir uygarlıkları var.”

“Evet. ‘Tilkilerin delikleri ve havadaki kuşların yuvaları vardır.’ Ye kimse bir mülkün sınırlarını ve onunla ilgili hakları bir bekçi köpeğinden daha iyi bilemez. Ama Marslılar öyle değil. Tabii ki her şeyin birkaç milyon ya da milyar yaşlı vatandaş -sana göre ‘hayalet’ tarafından ortak olarak sahiplenilmesine ‘mülkiyet’ diyorsan başka.”

“Söylesene, Jubal, şu Mike’m bahsettiği ‘Eskiler’ de ne?” “Resmi versiyonu mu istersin? Yoksa benim kişisel fikrimi mi?”

“Ha? Kişisel fikrini. Ne düşünüyorsun?”

“O zaman bunu kendine sakla. Bence tümüyle dinsel bir saçmalık, gübre olarak kullanılacak nitelikte. Bence, bir çocuğun kafasına daha sonra kurtulmasını imkânsız kılacak kadar erken yaşlarda sokulmuş bir batıl inanç bu.”

“Jill, sanki inanıyormuş gibi konuşuyor.” Sh:320-321

Marslıların bireyler arası ilişkilere verdikleri yüksek değeri doğru şekilde grokluyordu.

Ortada yapacak bir şey yoktu; Valentine Michael ile suyu paylaşmıştı ve şimdi dostunun güvenini boşa çıkarmaması gerekiyordu... elinden sadece bu Yankeelerin tümüyle onursuz insanlar olmadıklarını ümit etmek geliyordu.

Böylece yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Jubal’in elini sıktı. “Evet. Valentine Michael bana –gururla hepinizin onunla…” (Dr. Mahmud Marsça bir kelime söyledi) “… olduğunuzu söyledi.”

“Hı?”

“Su kardeşliği. Anlıyor musunuz?”

“Grokladım.”

Mahmud’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı ama belli etmeden devam etti: “Zaten onunla böyle bir ilişkim olduğundan ailenin bir parçası olarak kabul edilmeyi diliyorum. Sizin adınızı biliyorum ve sanırım bu da Bay Caxton; aslında resminizi köşenizin üzerinde görmüştüm, Bay Caxton; fırsat buldukça okuyorum. Bakalım genç bayanları tanıyabilecek miyim. Şu, Anne olmalı.”

“Evet. Ama şu anda cüppesi üzerinde.”

“Evet, tabii ki. Mesleğiyle meşgul olmadığı bir zamanda ona saygılarımı sunarım.”

Harshaw onu diğer üçüyle tanıştırdı… ve Jill onu, bir su kardeşine söylenen hitap şeklini doğru kullanarak şaşırttı. Sesi yetişkin bir Marslıya göre üç oktav daha tizdi ama gırtlaktan gelen aksansız telaffuzu doğruydu. Bu, Jill’in güçlükle anladığı yaklaşık yüz kelime içinde telaffuz edebildiği birkaç kelimeden biriydi; bu kelimeyi çok iyi öğrenmişti çünkü her gün defalarca duyuyor ve kullanıyordu.

Dr. Mahmud’un gözleri şaşkınlıktan hafifçe büyüdü; belki de bu insanlar basit, sünnetsiz barbarlar olmayabilirlerdi… ayrıca genç dostunun sezgileri güçlüydü. Hemen Jill’e doğru hitapla karşılık verdi ve başını eğerek onu selamladı.

Jill, Mike’ın durumdan çok memnun olduğunu açıkça görebiliyordu; biraz beceriksizce ama anlaşılır şekilde bir su kardeşinin karşılık vermekte kullanabileceği dokuz sözcükten en kısa olanını söyledi; oysa bunun anlamını tam olarak groklayamıyordu ve insan biyolojisindeki karşılığını (İngilizce olarak) yeni tanıştığı bir adama karşı kesinlikle kullanmazdı!·

Oysa Mahmud, söyleneni anladı ve (insanlar için imkânsız olan) direkt tercümesini değil, sembolik anlamını aldı ve uygun karşılığı verdi. Ama Jill’in linguistik yeteneğinin sınırı bu kadardı; adamın söylediğini anlamamıştı ve gündelik İngilizce’yle bile kişilik veremezdi.

Ama bir anda ilham geldi. Masaya belirli aralıklarla insanların yüzyıllardır konuşma sırasında kullandıkları birer eşya konmuştu; su dolu sürahiler ve yanlarında da bardaklar. Uzandı, sürahilerden biriyle bir bardak aldı ve su doldurdu.

Mahmud’un gözünün içine baktı. “Su. Yuvamız senindir,” dedi içtenlikle. Bardağı dudaklarına değdirdi ve Mahmud’a uzattı.

Mahmud ona Marsça bir karşılık verdi, sonra anlamadığını görünce tercüme etti. “Suyu paylaşan her şeyi paylaşır.”

Bir yudum aldı ve tam bardağı Jill’e geri veriyordu ki yanlışını düzeltti, Harshaw’a baktı ve bardağı ona sundu.

“Ben Marsça konuşamıyorum, evlat; ama su için sağ ol.

Asla susuz kalmayasın,” dedi Jubal. Bir yudum aldı, sonra bardağın üçte birini bitirdi. “Ah!”sh:334

“Dilin kendisi bir insanın en temel düşüncelerini belirler.”

“Evet ama… Doktor Mahmud, Arapça biliyorsun, değil mi?”

“Eh? Uzun yıllar önce, pek de iyi olmasa da biliyordum,” diye kabullendi Jubal. “Bir süre AFS aracılığıyla Filistin’de bulunmuştum. Ama artık pek hatırlamıyorum. Hâlâ biraz okuyabiliyorum… çünkü peygamberin sözlerini orijinal haliyle okumayı tercih ediyorum.”

“Gayet uygun. Kuran tercüme edilemeyeceğinden dolayı… ne kadar dikkatli olunursa olunsun tercüme sırasında ‘harita’ değişir. Öyleyse İngilizce’nin bana ne kadar zor geldiğini anlayabilirsin. Sadece benim dilimin kelimelerinin anlamlarının daha sınırlı olması ya da zamanların daha az olması değil; tüm ‘harita’ değişiyor. İngilizce, insan dilleri içinde en genişi  en yakın rakibinden birkaç kat fazla kelime içeriyor; sadece bu bile İngilizce’nin dünyanın lingua francası ’ [Lingua franca: İtalyanca, eri yaygın şekilde kullanılan dil.] olmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor çünkü -barbarların etkisine rağmen en zengin ve en esnek dil bu… ya da belki de barbarların etkisi yüzünden demeliyiz. İngilizce, karşısına çıkan her şeyi yutuyor ve buradan yeni bir İngilizce türetiyor. Kimse, korunan ve sınırları olan bazı dillerde olduğu gibi bu süreci durdurmaya çalışmadı… muhtemelen bunun sebebi de bir ‘Kraliyet İngilizcesi’nin olmayışı; çünkü ‘Kraliyet İngilizcesi’ Fransızca’dır. İngilizce, kimsenin nasıl büyüdüğünü umursamadığı karışık bir dildi… ve o da büyüdü! Devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki bu canavarı kucaklamayı göze almayan kimse eğitimli sayılmıyor artık.

“Bu çeşitlilik, incelik ve mantıksız, yerel ağızlara bağlı bu karmaşıklık, başka dillerde söylenmesi mümkün olmayan şeyleri İngilizce söylememizi sağlıyor. Bu, neredeyse beni çıldırtıyordu… ta ki bu dilde düşünmeyi -ve bu sayede doğup büyüdüğüm ‘haritanın’ üzerine bir başkasını koymayı öğrenene kadar. Birçok açıdan daha iyi bir harita bu; en azından daha ayrıntılı olduğu kesin.”

“Ama yine de basit bir dil olan Arapça’da söylenip de İngilizce’de karşılığı olmayan şeyler var.”

Jubal başıyla onayladı. “Çok doğru. İşte bu yüzden, az da olsa Arapça okumayı bırakmadım.”

“Evet. Ama Mars dili İngilizce’den öyle karmaşık -ve evrenin algılanmasını soyutlayışı bakımından çok farklıki kıyaslarsak İngilizce ve Arapça aynı dil sayılabilir. Bir İngiliz ve bir Arap birbirlerinin düşüncelerini diğerinin dilinde anlamayı öğrenebilirler. Ama herhangi birimizin (kendine özgü bir şekilde öğrenen Mike dışında) Marsça düşünebileceğinden emin değilim -evet, ikinci bir dil olarak Marsçayı öğrenebiliriz zaten benim konuştuğum da bu.

“Şimdi bu kelimeyi ele alalım: ‘grok’. Anlamı sanırım Marslıların bir ırk olarak düşünmeye ve konuşmaya başladıkları zamana kadar uzanıyor -bu da onların tüm ‘haritasını gözler önüne seriyor ve aslında oldukça basit. ‘Grok’, ‘içmek’ demek.”

“Ha?” dedi Jubal. “Ama Mike sadece içmekten bahsederken asla ‘grok’ demiyor. O…”

“Bir dakika.” Mahmud, Mike’la Marsça konuştu.

Mike biraz şaşırmış görünüyordu. “Grok içmek demek,” dedi ve konuyu kapattı.

“Ama Mike aynı zamanda,” diye devam etti Mahmud, “söyleyeceğim yüzlerce başka kelimeyi de kabul ederdi, bizim farklı kavramlar, hatta zıt kavramlar olarak adlandıracağımız sözcükleri bile. Ve ‘grok’, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu anlamların hepsini kapsıyor. ‘Korku’ demek, ‘sevgi’ demek, ‘nefret’ demek Marslıların ‘haritasına’ göre bir şeyi tümüyle groklamadan, onunla kendinizi bütünleşmiş sayacak kadar iyi anlamadan ondan nefret edemezsiniz. Kendinizden de nefret etmeniz gerekir. Ama bu, aynı zamanda o şeyi sevmenizi ve bağrına basmayı gerektirir. İşte o zaman nefret edebilirsiniz ve (bence) Marslıların nefreti öyle yoğun bir duygu ki bizim buna en yakın duygumuz onun yanında ancak hafif bir hoşnutsuzluk gibi kalır.”sh:355

“Kaptan, Jubal’in çıkarımını destekleyecek sağlam kanıtlar var,” diye aniden araya girdi Mahmud. “Bir kültürü diline bakarak analiz edebilirsin ve Marsça’da ‘savaş’ anlamına gelen bir sözcük yok.” Durdu, kafası karışmış gibiydi. “En azından ben olmadığını sanıyorum. Ayrıca ‘silah’ ya da ‘kavga’ anlamına gelen sözcükler de yok. Bir dilde bir kavramla ilgili sözcük yoksa, o sözcüğün sembolize ettiği şey de yok demektir.”

“Ah, saçmalama, Kokarca! Hayvanlar dövüşür… hatta karıncalar organize savaşlar yapar. Bana onların savaşmadan önce bunun için bir kelime icat etmek zorunda olduklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”sh:385

Örneğin, “Zuruf suresi’ yetmişinci ayet, değil mi, Kokulu?”

“‘Cennet’e girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız.’ İngilizce’ye aşağı yukarı bu şekilde tercüme edilebilir,” diye onayladı Mahmud.

“Şey,” dedi Miriam, “Muhammedi erkeklerin cennete gittiklerinde oynamaları için onlara sunulan güzel hurilerden bahsedildiğini duydum, bu da karılarına pek ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor.”

“Huriler kadın değildir,” dedi Jubal. “Onlar, tıpkı cinler ve melekler gibi farklı yaratıklardır. İnsan ruhlarına ihtiyaçları yoktur, onlar zaten ruhturlar, yaşlanmazlar, değişmezler ve güzeldirler. Erkek huriler de vardır ya da en azından erkeğe eşdeğer olanlar. Hurilerin Cennet’e girmek için uğraşmaları gerekmez, onlar zaten çalışanlar listesindedirler. Sınırsız lezzetli yiyecekleri, asla baş ağrısı yapmayan içkileri taşırlar ve istenildiğinde başka eğlenceler de sunarlar. Ama insan kadınlarının ruhları da tıpkı erkekler gibi Cennet’te ev işi yapmak zorunda değildir, değil mi, Kokulu?”

“Gerçeğe oldukça yakın, kullandığın saygısızca sözcükleri saymazsak tabii. Huriler…” Bir anda durdu ve öyle hızla doğruldu ki Miriam sırtından düştü. “Hey! Siz kızların ruhu olmayabilir! ”

Miriam doğruldu. “Seni nankör kâfir! Sözünü geri al!” dedi kızgın bir sesle.

“Sakin ol, Meryem. Ruhun yoksa zaten bir ölümsüzsün demektir, ruha ihtiyacın olmaz. Jubal… bir insanın ölmesi ve bunu fark etmemesi mümkün mü sence?”

“Bir şey diyemeyeceğim. Hiç denemedim.”

“Mars’ta ölmüş ve eve döndüğümü sadece hayal etmiş olmam mümkün mü? Etrafına bak! Peygamberin kendisinin bile memnun kalacağı bir bahçe. Her an leziz yiyecekler ve içecekler taşıyan dört huri. Hatta, huysuzluk edip fazlasını istersen erkekler de var. Burası Cennet mi?”

“Öyle olmadığını garanti ederim,” dedi ona Jubal. “Bu hafta vergilerimi ödemem gerekiyor.”

“Bu beni etkileyen bir şey değil.”

“Ve şu hurileri ele alalım -tartışma adına onların tanıma uygun olarak kabul edilebileceklerini varsaysak bilesonuçta güzellik gözlerdedir, bakılanlarda değil…”

“Kesinlikle geçer not alırlar.”

“Ve bunu ödeyeceksin, Patron,” diye ekledi Miriam.

“… hâlâ hurilere ait bir özellik eksik kalıyor,” dedi Jubal. “Hımm…” dedi Mahmud, “bu konuya girmesek iyi olur. Cennet’te bu geçici bir fiziksel durum değil, kalıcı bir ruhsal durum olurdu; düşünüş şekli gibi. Değil mi?”

“Bu durumda,” dedi Jubal, “bunların huri olmadıklarına eminim.”

Mahmud iç çekti. “Bu durumda birini kendi dinime çekmem gerekecek.”

“Neden sadece birini? Dünya üzerinde hâlâ kotanın tamamını doldurabileceğin ülkeler var.”

“Hayır, dostum. Yasalar dördüne izin verse de Peygamber’in hadislerinde bir erkeğin birden fazla kadınla hakkını vererek ilgilenmesinin imkânsız olduğu yazar.” Sh:454

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?” sh:476

Peder Foster, mesele dini özgürlükleri savunmak olunca bronz muştalar, sopalar ve polislerle kavga etme hevesinin pasif direnişten çok daha etkili olduğunu daha en başta fark etmişti. Onun kilisesi kuruluşundan itibaren militandı. Ama kendisi aynı zamanda bir taktisyendi; büyük savaşlar ancak topçu desteği Tanrı’nın yanındaysa yapılıyordu. “… ve onu kurtarıyorlar, onu oraya atan putperest yargıcı da katran ve tüye buluyorlar. Ön tarafa dönüyoruz. Ih, pek iyi göremiyorsunuz; sutyenim çoğunu örtüyor. Ne kötü.” Sh:491

“Patty Teyze dedi ki  “Inancın bana neler yaptığını görmenizi istedim. Ama bu sadece dışarıdan görünen; esas değişiklik içeride. Mutluluk. Bunu size anlatmayı denemeliyim. Yüce Tanrı biliyor ya, benim hitabet yeteneğim hiç yoktur… ama denemek zorundayım. Sonra da becerebilirsem sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle diğer sözde kiliselerin Şeytan’nın tuzakları olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Sevgili İsa Gerçek İnancı duyurdu, Foster böyle söylüyor ve ben de ona inanıyorum. Ama Karanlık Çağlarda onun sözleri bilerek çarpıtıldı ve eklemelerle İsa’nın kendisinin tanıyamayacağı hale getirildi. İşte Foster bu yüzden dünyaya gönderildi, Yeni Vahiy’i duyurmak ve her şeyi düzeltip açıklığa kavuşturmak için.”

Kilise mensubu Patricia Paiwonski bir parmağını uzattı ve bir anda çok etkileyici göründü, kutsal bir ahlak ve mistik sembollerle donanmış bir rahibe gibiydi. “Tanrı Mutlu olmamızı istiyor. Tüm dünyayı, eğer ışığı görürsek bizleri mutlu edecek şeylerle doldurdu. İçip neşelenmemizi istemeseydi üzüm suyunun şaraba dönüşmesine izin verir miydi? Üzüm suyu olarak kalmasını sağlayabilirdi… ya da kimseye azıcık keyif bile vermeyerek doğrudan sirkeye dönüşmesini. Bu doğru, değil mi? Tabii ki körkütük sarhoş olup karınızı ihmal etmenizi ve çocuklarınızı dövmenizi kastetmedi… ama bize kullanabileceğimiz güzel şeyler verdi, tabii ki kötüye kullanmamız… ya da umursamamamız için değil. Ama ışığı görmüş arkadaşlarının arasında birkaç kadeh içmek istiyorsan ve bu da sende zıplayıp dans ederek Tanrı’ya şükranlarını sunma isteği uyandırıyorsa… neden yapmayasın? Tanrı alkolü de yarattı, ayakları da… ve onları ikisini bir araya getirip mutlu olalım diye yarattı.”

Durakladı. “Kadehi doldur, şekerim; vaaz vermek insanı susatıyor; bu sefer o kadar fazla gazoz koyma; viski gayet güzel. Ve hepsi bu da değil. Tanrı kadınlara bakılmasını istemeseydi, onları çirkin yaratırdı… bu mantıklı, değil mi? Tanrıhile yapmaz. Bu oyunu kendisi yarattı; onu kurbanların asla kazanamayacağı şekilde ayarlamamıştır. Hileli bir oyunda kaybettikleri için kimseyi Cehennem’e yollamaz.

“Pekâlâ! Tanrı Mutlu olmamızı istiyor ve nasıl olacağını da söylemiş: ‘Birbirinizi sevin!’ Zavallının ihtiyacı varsa bir yılanı sevin. Işığı görmüşse ve kalbinde sevgi varsa komşunuzu sevin… ve sizi belirlenmiş yoldan saptırıp Cehennem çukuruna götürmeye çalışan günahkârlar ve Şeytan’ın yoz uşaklarına da elinizin tersiyle çakıverin. Ve ‘sevgi’ derken sadece tenin baştan çıkarıcılığına kapılmamak için kafasını ilahi kitaplarından kaldırmayan şu duygusal yaşlı teyze sevgisini de kastetmedi. Tanrı tenden nefret ediyorsa, Niçin o kadar ten yarattı? Tanrı ödlek değildir. Grand Canyon’u ve gökyüzünde gezen kuyruklu yıldızları, kasırgaları ve depremleri yarattı… tüm bunları yapan bir Tanrı’nın, genç kızın biri bir şey almak için eğildi ve adamın biri de onun göğüslerini gördü diye altına kaçırıyor olması mümkün mü? Öyle olmadığını iyi biliyorsun, şekerim; ben de biliyorum! Tanrı bize sevmemizi söylediğinde bize bir kart uzatmıyordu; gerçekten onu kastediyordu. Sürekli altlarının değişmesine ve sevgiye ihtiyacı olan küçük bebekleri sevelim ve güçlü, kokulu erkekleri de sevelim ki sevecek başka bebekler de olsun… ve ikisinin arasında sevişmeye devam edelim çünkü sevişmek çok güzel!

“Tabii ki bunda da bir viski şişesine fazlaca dalarak sarhoş olup sonra da gidip bir polis dövmek gibi aşırılığa kaçmayacağım. Aşkı satamazsın, mutluluğu satın alamazsın, ikisinin de fiyat etiketi yoktur… öyle olduğunu düşünüyorsan, Cehennem’e giden yollar sana açık demektir. Ama açık yüreklilikle verir ve Tann’nın sonsuz kaynağından alırsan, Şeytan sana dokunamaz. Para mı?” Jill’e baktı. “Şekerim, şu su paylaşma işini birisiyle, diyelim bir milyon dolar karşılığı yapar mıydm? On milyon yapalım, vergisiz.”

“Tabii ki hayır.” (“Michael, bunu grokluyor musun?”)

(“Neredeyse tümüyle, Jill. Beklemek var.”)

“Görüyor musun, tatlım? Ne anlama geldiğini biliyordum, o suda sevgi olduğunu biliyordum. Sizler arayıcısınız, ışığa çok yakınsınız. Ama sizi ikiniz, içinizde sevgiyle Michael’ın dediği gibi ‘suyu paylaşıp daha da yakınlaştığınıza’ göre, size normalde bir arayıcıya anlatmayacağım şeyleri de anlatabilirim…”

Kendi kendini öyle ilan etmiş ya da doğrudan doğruya Tanrı tarafından ilan edilmiş, otoriteden otoriteye değişir. Rahip Foster, yaşadığı kültür ve zamanın nabzını tutmak konusunda en az, becerikli bir panayır çalışanının bir kurbanı tanıması kadar yetenekliydi. “Amerika” adıyla bilinen ülke ve kültür tüm tarihi boyunca bölünmüş bir kişiliğe sahip olmuştu. Kanunları, Rabelaisçi [Rabelais, François: Ortaçağ skolastizmini ve batıl inançlarını eleştiren Fransız yazar ve hümanist] olmaya eğilimli bir halk için fazlasıyla püritendi; büyük dinlerinin hepsi çeşitli derecelerde Apolloncuydu; dinlerin yeniden uyanışlarıysa Dioniysosçu denecek kadar isterik olabiliyordu. Yirminci yüzyılda (Arz’ın Hıristiyan Dönemi), seks Dünya’nın hiçbir yerinde, Amerika’daki kadar baskı görmemişti ve başka hiçbir yerde de sekse bu kadar büyük bir ilgi yoktu.

Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi. Sh:504-507

Jill, Mike’ın yumuşak ama kesin bir sesle konuştuğunu duydu.

“Sen Tanrı’sın.”

“‘Sen Tanrı’sın…’” diye uyuşmuş gibi bir sesle fısıldadı Patricia.

“Evet. Jill Tanrı’dır.”

“Jill… Tanrı’dır. Evet, Michael.”

“Ve sen de Tanrı’sın.”

“Sen Tanrı’sın. Şimdi, Michael, şimdi!”

Jill sessizce yatak odasına döndü ve dişlerini fırçaladı. Bu sırada zihninden sessizce Mike’a uyanık olduğunu haber verdi ve Mike’ın bunu zaten bildiğini öğrenince hiç şaşırmadı.

Oturma odasına tekrar geldiğinde perdeler açılmış, sabah güneşi içeriyi dolduruyordu. “Günaydın, sevgililerim!” İkisini de öptü.

“Sen Tanrı’sın,” dedi Patty, basitçe.

“Evet, Patty. Ve sen de Tanrı’sın. Tanrı hepimizin içinde.” Patty’ye sabahın çiğ, parlak ışığında baktı ve yeni kardeşinin hiç de yorgun görünmediğini fark etti. Patty sanki bir gecelik uykusunu, hatta biraz da fazlasını almış gibiydi… üstelik her zamankinden daha genç ve tatlı görünüyordu. Bu etkiyi biliyordu… Mike, okumak ya da düşünmek yerine bütün gece ayakta kalmaya karar verirse Jill, ona eşlik etmekte hiç zorluk çekmiyordu… ayrıca önceki gece aniden uykusunun bastırmasının da Mike’ın fikri olduğundan şüpheleniyordu… ve zihninde Mike’m bunu onaylayan düşüncesini duydu.

“Şimdi, siz iki sevgilime birer kahve… ve bana da tabii. Ayrıca, bir kutu portakal suyu da almıştım.”

Mutluluk içinde, hafif bir kahvaltı ettiler. Jill, Patty’nin düşünceli olduğunu gördü. “Sorun nedir, tatlım?”

“Ih, bunu söylemekten nefret ediyorum… ama siz çocuklar neyle geçineceksiniz? Patty Teyze’nin oldukça dolu bir cüzdanı var ve düşündüm de…”

Jill bir kahkaha attı. “Ah, sevgilim, üzgünüm; gülmek istememiştim. Ama Mars’tan Gelen Adam zengin! Bunu biliyorsun herhalde? Yoksa haberleri okumuyor musun?”sh:514

Benmerkezcilik Turnuvası’ndan adının silindiğini hatırlıyorum, bu onun serbest görevde olduğuna işaret çünkü Mike bu bölgedeki en hevesli benmerkezcilik oyuncularından biridir.”

“Ama bu düşünce müstehcen!”

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

Ama… sh:519

“Teşhircilik”, onun için sadece anormal psikolojide kullanılan bir sözcük olmuştu; hep aşağılayarak baktığı nevrotik bir zayıflıktı. Oysa şimdi, kendi hislerini incelediğinde ya böyle bir kendini beğenmişliğin normal olduğuna ya da başından beri kendisinin anormal olduğu ama bunun farkına varmadığına karar verdi. Ama kendini anormal hissetmiyordu; sağlıklı ve mutluydu… hatta her zamankinden daha da sağlıklıydı. Sağlığı hep yerinde olmuştu -hemşirelerin böyle olmaları gerekirdi ama en son ne zaman burnunu çektiğini ya da midesinin kötü olduğunu hatırlamıyordu bile… hey, diye düşündü şaşkınlıkla, âdet dönemi sancıları bile yoktu.

Pekâlâ, gayet sağlıklıydı -ve sağlıklı bir kadın kendisine bakılmasından hoşlanıyorsa, tabii ki bir biftek gibi değil! sağlıklı bir erkeğin bir kadına bakmaktan hoşlanması da gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar normaldi, yoksa işin bir mantığı olmazdı! O anda nihayet Duke ve resimlerini entelektüel bir düzeyde anladı… ve zihninde Duke’ten özür diledi.

Bunu Mike’la tartıştı, değişen bakış açısını ona anlatmaya çalıştı… kolay değildi çünkü Mike, Jill’in herhangi bir zamanda, herhangi biri tarafından kendisine bakılmasını neden umursadığını anlayamıyordu. Dokunulmak istememesini anlıyordu; Mike da kabalık etmeden bunu yapabiliyorsa el sıkışmaktan kaçmıyordu, sadece su kardeşlerine dokunmayı ve onların kendisine dokunmasını istiyordu. (Jill, bunun Mike’ın kafasında erkek kardeşlerini ne kadar kapsadığından tam olarak emin değildi; Mike, hakkında bir şeyler okuyup groklamayı başaramadığında ona homoseksüelliği açıklamıştı… hatta ona bir homoseksüel gibi görünmemesi ve birilerinin ona asılmasını önlemesi konusunda öğütler de vermişti. Çünkü Mike, tatlı biriydi ve Jill onun böyle şeylere maruz kalacağını -doğru şekilde tahmin etmişti. Mike onun tavsiyelerine uyup yüz hatlarını başlangıçta sahip olduğu androjen güzellikten kurtarıp daha erkeksi bir hale getirmişti. Yine de Jill, Mike’ın, diyelim Duke’ten gelecek böyle bir daveti reddedeceğinden emin değildi… neyse ki Mike’ın erkek su kardeşlerinin hepsi oldukça erkeksi adamlardı, tıpkı diğer kardeşlerinin oldukça dişi kadınlar olduğu gibi. Jill, her şeyin böyle kalmasını umuyordu; zaten Mike’ın zavallı arada kalmışlarda bir “yanlışlık” groklayacağım düşünüyordu… öylelerine asla su sunulmazdı.)

Mike onun artık kendisine bakılmasından neden hoşlandığını da anlamıyordu. İkisinin bakış açılarının neredeyse aynı olduğu tek zaman, panayırdan ayrıldıkları dönemdi. Jill, bakışları umursamamayı öğrenmişti… Patty’ye söylediği gibi, bir işe yarayacak olsa gösterilerine “anadan doğma” da çıkabilirdi.

Jill, şu andaki kendini tanımasının o noktada gelişmeye başladığını fark etti; gerçekte hiçbir zaman için erkeklerin bakışlarına karşı kayıtsız kalmamıştı. Mars’tan Gelen Adam’la birlikte yaşamanın tamamen kendine has gerekliliklerine uyum sağlayabilmek için o yapay, eğitimle geliştirilmiş kişiliğinin, hiçbir şekilde saçmalığa yer olmayan bir mesleğin tüm zorluklarına rağmen, bir hemşirenin koruyabildiği o hanımefendilere özgü titiz kaygıların bir kısmını fırlatıp atmak zorunda kalmıştı. Ama Jill, bundan kurtuluncaya kadar böyle titiz kaygıları olduğunun farkında bile değildi.

Tabii ki Jill her zamankinden bile daha fazla “Hanımefendi”ydi ama kendini bir “centilmen” olarak düşünmeyi tercih ediyordu. Ama artık içinde bir yerlerde çevredeki erkek kedileri azdırmak için göbek atan kızışmış bir dişi kedi kadar utanmaz bir şeyler olduğunu kendinden gizleyemiyordu (gizlemek gibi bir isteği de yoktu). Sh:528

Bir gün Jill eve geldi ve Mike’ı transta olmadığı halde hiçbir şey yapmadan kitapların ortasında otururken buldu. Bunların aralarında Tevrat, Kama-Sutra, çeşitli İncil versiyonları, Ölüler Kitabı, Mormonlar Kitabı, Patty’nin değerli Yeni Vahiy kopyası, çeşitli Apocryphalar, [Apocryphalar: İbranice orijinal metinde yer almadığı için Protestanlar tarafından kabul görmeyen 14 kitaplık İncil metinleri grubu.] Kurân, Altın Dal’ın orijinal kopyası, Yol, Kutsal Metinler Anahtarıyla Birlikte Bilim ve Sağlık, küçüklü büyüklü bir düzine başka dinin kutsal metinleri hatta Crovvley’in Kanun Kitabı gibi sıra dışı eserler bile vardı.

“Sorun nedir, tatlım?”

“Jill, groklamıyorum.” Eliyle kitapları işaret etti. (“Beklemek, Michael. Tamamlanana kadar beklemek var.”)

“Beklemenin bunu tamamlayabileceğini sanmıyorum. Ah, sorunun ne olduğunu biliyorum; ben gerçek bir insan değilim, bir Marslıyım; yanlış bir vücuda hapsolmuş bir Marslıyım.”

“Bana göre yeterince insansın, tatlım… ayrıca vücudunun şekline de bayılıyorum.”

“Ah, neden bahsettiğimi grokluyorsun. İnsanları groklamıyorum. Dinlerin bu çeşitliliğini anlamıyorum. Benim insanlarım arasında…”

538 “Senin insanların mı, Mike?”

“Üzgünüm. Marslılar arasında demeliydim, sadece bir din vardır… üstelik o da bir inanç değildir, kesin bir gerçektir. Sen grokluyorsun. ‘Sen Tanrı’sın!’”

“Evet,” diye onayladı Jill. “Grokluyorum… Marsça’da tabii. Ama biliyorsun, tatlım, İngilizce’de ya da bir başka insan dilinde aynı şeyi ifade etmiyor bu. Nedenini bilmiyorum.” “Hımm… Mars’ta, bilmemiz gereken bir şey olduğunda herhangi bir şey Eskilere danışırız ve aldığımız cevap da asla yanlış olmaz. Jill, insanların ‘Eskiler’inin olmaması mümkün mü? Bunun anlamı ruhların olmaması demek. Biz çözüldüğümüzde –öldüğümüzde tümüyle ölüyor muyuz… geriye hiçbir şey kalmıyor mu? Bir önemi olmadığı için mi cehalet içinde yaşıyoruz? Yaşamımız bir Marslının bir konuyu düşünmek için harcayacağı kadar kısa bir zamanda, hızla geçip gittiği için mi? Söyle bana, Jill. Sen insansın.”

Jill sakin ve ciddi bir şekilde gülümsedi. “Bunu bana sen kendin söyledin. Sonsuzluğu bana sen öğrettin ve bunu geri alman da mümkün değil. Ölemezsin, Mike; ancak çözülebilirsin.” Elleriyle kendi vücudunu gösterdi. “Senin gözlerinle görebilmeyi bana öğrettiğin ve o kadar güzel şekilde sevdiğin bu vücut… bir gün yok olacak. Ama ben bir yok olmayacağım… ben neysem oyum! Sen Tanrı’sın, ben Tanrı’yım ve hepimiz Tanrı’yız, sonsuza dek. Nerede olacağımı ya da bir zamanlar hastaların altlarını temizlerken ve sahne ışıkları altında vücudunu sergilerken mutlu olan Jill Boardman olduğumu hatırlayıp hatırlamayacağımı bilmiyorum. Bu vücudu sevdim…”

Mike, alışılmadık derecede sabırsız bir hareketle Jill’in giysilerini yok ediverdi.

“Teşekkürler, tatlım,” dedi sessizce Jill, oturduğu yerde, ufak bir hareket bile yapmamıştı. “Bu benim için güzel bir bedendi -senin için de onun hakkında düşünen ikimiz için de. Ama işim bittiğinde onu özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Umarım ben çözüldüğümde bedenimi yersin.”

“Ah, seni yiyeceğim, tabii ki… tabii ki ben senden önce çözülmezsem.”

“Öyle olacağını sanmam. Güzel vücudun üzerindeki o sağlam kontrolün sayesinde en azından birkaç yüzyıl yaşayacağını sanıyorum. Tabii ki bunu istersen. Daha önce çözülmeyi seçmezsen.”

“Bunu yapabilirim. Ama şu an değil. Jill, denedim, denedim. Kaç kiliseye gittik?”

“San Francisco’daki tüm kiliselere sanırım… tabii ki adreslerini rehberlere koymayan küçük, gizli kiliseler hariç. Kaç kez arayıcı ayinlerine katıldığımızı hatırlamıyorum bile.” Sh:538

“Jubal, sen korkağın tekisin.”

“Aynen öyle, bayım! Beni endişelendiren, bu masumların kendi düzenlerini çirkin bir dünyaya uydurup uydurmayacakları. Ah, bunu daha önce de deneyenler oldu ve her seferinde dünya onları asit gibi yıpratıp yok etti. İlk Hıristiyanlardan bazıları -anarşi, komünizm, grup evliliği hatta şu kardeşlik öpücüğünde bile ilkel, Hıristiyanca bir hava var. Belki de Mike bunu oradan öğrenmiştir, sonuçta yaptığı her şey, özellikle de şu Toprak Ana töreni, diğer inanışlardan hazırlanmış bir karma.” Jubal kaşlarını çattı. “Bunu ilkel Hıristiyanlardan aldıysa -yani sadece kızları öpmekten hoşlandığı için yapmıyorsa bu durumda erkeklerin erkekleri öpmesini de beklerim.”

Ben homurdandı. “Söylemeyi unuttum, onu da yapıyorlar. Ama bu homoca bir şey değil. Bir kez yakalandım; sonrakilerden kurtulmayı başardım.”

“Yani? Her şey yerli yerine oturuyor. Oneida Kolonisi [Oneida Kolonisi: 1848’de Oneida, New York’ta kurulan ve 1880’de dağılan, komünist ilkelere dayanan bir dinsel ve sosyal deney sayılabilecek ütopik topluluk.] Mike’ın ‘Yuva’sına oldukça benziyordu; uzunca bir süre ayakta kalmayı başardılar ama nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bir yerdeydiler; kalabalık bir şehrin ortasında değil. Pek çok başka örnek de var, hepsinin de hikâyesi aynı: kusursuz bir paylaşım ve kusursuz bir sevgiyi düşünerek hazırlanmış, büyük umutlar ve idealler içeren bir plan… hemen arkasından gelen suçlamalar ve kaçınılmaz başarısızlık.” Jubal

 “Daha önce Mike için endişeleniyordum; şimdi hepsi için endişeliyim.”

“Sen mi endişelisin? Sence ben ne haldeyim?
Jubal, senin şu tatlı mutluluk teorini kabul edemem. Yaptıkları yanlış!”

“Ne olmuş? Ben, senin boğazında kalan şey sadece şu son olay.”

“Şey… belki de. Ama hepsi o değil.”

“Hemen hemen hepsi o. Ben, seksin etiği can sıkıcı bir problemdir… çünkü hepimiz ‘ahlaki değerler’ denilen aptalca, işe yaramaz ve kötü bir toplum kuralları sistemiyle uyum sağlayabilmek için pragmatik çözümler bulmak zorundayız. Çoğumuz bu sistemin yanlış olduğunu biliyor ya da en azından öyle olduğundan şüpheleniyor ve bu kuralları çiğniyoruz. Hepimiz toplum içinde bunları onayladığımızı söyleyip gizli gizli çiğnemenin suçluluğunu duyarak bedelini ödüyoruz. İster istemez, bu kural bizi yönetiyor, ölü ve pis kokuyor. Biliyorum, kendini özgür birisi olarak görüyorsun ve bu şeytani kuralı kendin yıkmış durumdasın ama cinsel ahlak açısından daha önce rastlamadığın bir sorunla karşılaştın, bilinç düzeyinde uymayı reddettiğin bu Yahudi-Hıristiyan kuralını bilinçaltında geçerli kıstas olarak aldın. Dolayısıyla, otomatik olarak miden bulandı… ve senin refleksinin seni ‘haklı’, onları da ‘haksız’ gösterdiğine inandın hâlâ da inanıyorsun. Öğğğ! Senin mideni suçu tespit eden bir araç olarak kullanmaktansa eziyet çekmeyi tercih ederim. Midenin yansıtabildiği tek şey, daha mantığın oluşmadan önce sana öğretilmiş olan önyargılar.”

“Senin midenden ne haber?”

“Benimki de en az seninki kadar aptal ama ben onun aklımı yönetmesine izin vermiyorum. Ben en azından Mike’ın ideal bir insan ahlakı yaratma çabasındaki güzelliği görebiliyorum. Ve bu -sen dahil pek çok insanı ürkütecek kadar radikal değişiklikler içerse de böyle ideal bir ahlakın ancak ideal cinsel davranışlarla kurulabileceğini gördüğü için de onu alkışlıyorum. Bu yüzden ona hayranlık duyuyorum… onu Filozoflar Birliği’ne aday göstermeliyim. Çoğu ahlak filozofu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kültürümüzün cinsel kurallarının doğruluğunu kabul eder; aile, tekeşlilik, kendini kontrol, şu senin canını çok sıkan gizlilik kanunu, cinsel ilişkiyi gerdek gecesine bağlama ve benzeri şeyleri. Kültürel kurallarımızın tamamının üzerinde uzlaştıktan sonra ayrıntılarla uğraşırlar… kadın göğsünün görünmesinin ahlaksızlık olup olmadığı gibi saçmalıklarla! Ama çoğunlukla insan denen hayvanın bu kanunlara uymaya nasıl ikna edileceğini ya da zorlanacağını tartışırlar, oysa çevrelerinde gördükleri acılar ve trajedilerin bu kurallara uymamaktan değil, tam tersine bu kuralları birebir uygulamaktan kaynaklandığını görmezden gelirler.

“Şimdi, Mars’tan Gelen Adam dünyaya iniyor, bu kutsal kuralları görüyor ve hepsini birden reddediyor. Mike’ın cinsellik anlayışını tam olarak anlamıyorum ama bana anlattığın azıcık şeyden bile onun görüşlerinin tüm Dünya’daki tüm büyük devletlerin kanunlarına karşı olduğunu ve herhangi bir dine bağlı ‘aklı başında’ birini -hatta agnostiklerin ve ateistlerin çoğunu da öfkelendireceğini anlayabiliyorum. Ama yine de bu zavallı çocuk…”

“Jubal, tekrar söylüyorum, o bir çocuk değil, yetişkin bir insan.”

“O bir ‘insan’ mı? Acaba? Anlattığına göre bu zavallı yapay Marslı, seksin birlikte mutlu olmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Buraya kadar Mike’a katılıyorum: Seks mutluluk getirmeli. Oysa biz en kötüsünü yapıp seksi birbirimizin canını yakmak için kullanıyoruz. Asla acı vermemeli; mutluluk getirmeli ya da en azından keyif vermeli. Bundan başka bir şey olması için anlamlı bir sebep yok.

“Kurallar diyor ki: ‘Komşunun karısına göz dikmeyeceksin’; peki sonuç ne? Gönülsüz bekâret, zina, kıskançlık, trajik aile kavgaları, yumruklar ve bazen cinayetler, dağılan yuvalar ve mahvolan çocuklar… ve şehir kulüplerindeki dansçı kızlara yapılan ufak, gizli ziyaretler, cinsel birleşme olsun olmasın hem erkeği hem de kadını alçaltacak türden. Bu emre uyan oldu mu? ‘Göz dikmemeyi’ öngören Emirden bahsediyorum; fiziksel bir şeyden değil. Sanmam. Bir erkek bana gelip sadece öyle emredildiği için bir başkasının karısına yan gözle bakmadığına dair İncil üzerine yemin etse ya adamın kendini kandırdığını ya da cinsel bir eksikliği olduğunu düşünürüm. Bir çocuk sahibi olabilecek kadar erkek olan herkes pek çok kadına yan gözle bakmıştır; bir girişimde bulunup bulunmamasının önemi yoktur.

“Şimdi, Mike gelip diyor ki: ‘Benim karıma yan gözle bakmana gerek yok… onu sev! Onun sevgisinin sınırı yok, böylece hepimiz kazanırız… korku, suçluluk, nefret ve kıskançlık dışında kaybedeceğimiz bir şey yok.’ Bu teklif o kadar safça ki muhteşem. Hatırladığım kadarıyla sadece uygarlık öncesi Eskimolar bu kadar saftılar ve bizden o kadar uzaktaydılar ki onlara da ‘Mars’tan Gelen Adamlar’ diyebilirsin. Ancak, kısa sürede onlara kendi erdemlerimizi aşıladık ve onlar da artık bizim gibi mutlu bir paylaşım yerine bekâret ve zinaya sahipler; tabii ki bu sadece dönüşüm sırasında hayatta kalmayı başaranlar için geçerli. Acaba onlara ne yararı oldu? Ne dersin, Ben?”

“Eskimo olmayı istemem, teşekkür ederim.” Sh:638-640

Kadınlarla ilgili bir şey.”

“Şu anda duymak istemiyorum. Sabaha söylersin.”

“Şimdi, Jubal.”

İç çekti. “Konuş. Olduğun yerde kal.”

“Jubal… sevgili kardeşim. Erkekler, biz kadınların nasıl göründüğüne çok önem verir. Biz de güzel olmaya çalışırız ve bu da bir iyiliktir. Bir zamanlar bir striptizciydim, bildiğini biliyorum. Bu da bir iyilikti, erkeklere onlar için ne kadar güzel olduğumu göstermek. Benim verebileceklerime ihtiyaçları olduğunu bilmek de benim için bir iyilikti.

“Ama Jubal, kadınlar erkekler gibi değildir. Biz bir erkeğin ne olduğuna önem veririz. ‘Varlıklı mı?’ gibi aptalca bir şey de olabilir, ‘Çocuklarıma bakıp onlara iyi davranacak mı?’ gibi bir şey de. Ya da bazen bu ‘İyi biri mi?’ olur senin iyi olduğun gibi, Jubal. Bizim sizde gördüğümüz güzellik, sizin bizde gördüğünüzden farklıdır. Sen güzelsin, Jubal.”

“Tanrı aşkına!”

“Doğru konuştuğunu düşünüyorum. Sen Tanrı’sın ve ben de Tanrı’yım; ve sana ihtiyacım var. Sana su sunuyorum. Paylaşıp yakınlaşmama izin verecek misin?”

“Ah, bak, küçük kız, ne sunduğunu yanlış anlamadıysam…”

“Grokladın, Jubal. Sahip olduğumuz her şeyi birlikte paylaşmak. Kendimizi. Benliğimizi.”sh:707

Not: Roman aşırı uç  fikirleri ile cennetvârî bir hayatı, savaşın, acının olmadığı her şeyin yekdiğeriyle uyumlu olabilirliğini savunsa da, sonuçta insan fıtratından getirdiği vahşilik, cahillik, bencillik vb sıfatlarla bunu başaramadığından, kanun ve din penceresinin hakimiyeti altında tutulması toplum düzeni için gerekli oluşunu hatırlatır. Fikirler içerisindeki hususların kabul edilip edilmeme konusunda içtimâi sansürün etkili olması ve  bünyesinde sakladığı vasıfların sikleti ile bağlantılı da olunca, aynı siyasette en yüksek mertebede bulunan Niccolò Machiavelli’nin başına gelenler olması, süpürülmesi işin kolay tarafı olmuştur. Her düşünce sahibi itiraz edenin hücumuna uğrasada, bir yandan bu hususlarına itirazcı göz kırpar. Bazı fikirler, şarabın kadehte durduğu gibi sakin değildir. Bunları bilmemizde fayda olabilir. Yeri gelmişken Mevlana Celaleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimizden bir hususu nakledilim:
Bir gün Sultan  Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek:  “Bu zaman ne de güzel bir zamandır; bütün insanlar mutekit  ve samimîdirler. Münkirler varsa da kuvvetleri yoktur,” diyordu. Mevlânâ hazretleri:
“Bahâeddin, bunu nasıl söylüyorsun?” dedi. Sultan Veled:
“Şundan dolayı ki, bundan önceki  zamanlarda:
‘Ben Tanrı’yım,’ dediği için Mansur’u idam ve  kaç defa Bayezid’in katline kastettiler, ne kadar ulu şeyhi öldürdüler ve belki ‘haksız yere peygamberleri öldürdüler’ (Kur’ân-ı Kerim, Âli İmran, 181)  âyeti geçmiş asırlar hakkında vâki olmuştur. Tanrı’ya  hamdolsun zamanımızda Hudâvendigâr’ın her beytinde bir  ‘Ben Tanrı’yım, ve ben tesbih edilmeğe lâyıkım’ sözü vardır.  Kimse de ağzım açıp itiraz edemiyor,” dedi. Mevlânâ hazretleri gülerek:
“Onların makamı âşıklık makamı idi. Âşıklar belâlara müptelâ olurlar,’ buyurdu. Şiir:
“Dostun belâda ve öd ağacının da ateşte bulunması iyidir.”
Bizim makamımız ise mâşukluk makamıdır. Mâşuk daima hükmünü yürütür ve mâşuka itaat olunur. O ruhların sultanı ve nefislerin emîri, akılların hâkimi olur,” buyurdu. Nitekim demiştir. Şiir:
“Şems-i Tebrizî’nin ayağı ruhların başlan üzerinde mi? Onun ayağının bastığı yere ayağını basma, başını koy.” Ve başka bir yerde de: Şiir:
“Aşk delidir, biz delinin delisiyiz. Nefis emmaredir, biz emmarenin emmaresiyiz,” buyurdu (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 439. Menkabe)