VAHDETTİN HANGİ CAMİLERİ YIKTI HANGİ CAMİLERİ SATTI ?


Sinan MEYDAN

 “Başbakan Erdoğan’ın “Tarih Tezleri”ne EL-CEVAPadlı kitabımda Başbakan Erdoğan’ın Cumhuriyet Tarihiyle ilgili birçok iddiasının “tarihi belgelere” göre gerçek dışı olduğunu kanıtladım. Erdoğan’ın “kült” iddialarından “Tek Parti döneminde camiler ahır, tuvalet, depo yapıldı” şeklindeki iddiasına da cevap verdim. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgelere göre Tek Parti döneminde “tamir ettirilen” ve “onarılan” yüzlerce caminin tamir bedelleriyle birlikte listesini yayınladım. Ayrıca tarihimizde en büyük cami kıyımının Başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği Menderes döneminde gerçekleştiğini anlatarak yine belgelerle Menderes döneminde sadece İstanbul’da buldozerle yıktırılan 60’dan fazla caminin listesini yayınladım.Dahası Başbakan Erdoğan’ın AKP’si döneminde de çok sayıda caminin “satıldığını” belirterek bu camilerin de listesini yayınladım.(Bkz. EL-CEVAP)

EL-CEVAP adlı kitabım yayınladıktan sonra tarihimizdeki cami kıyımı konusunda başka bir gerçekle karşılaştım. Usta araştırmacı Atilla Oral’ın hazırladığı “İşgalden Kurtuluşa İstanbul adlı çalışmada Son Padişah “hain” Vahdettin’in işgal yıllarında İstanbul’da birçok tarihi eserle birlikte bazı tarihi “camilere de ihanet ettiğini” gördüm. Bu konuda araştırmalar yapınca bugüne kadar toplumdan gizlenmiş bir gerçekle karşılaştım. İşte bu yazıda EL-CEVAP adlı kitabımın 3. Baskısına eklediğim bu tarihi gerçeği, hem söz konusu kitabımın ilk iki baskısını alanlarla hem de kitabı okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum.

VAHDETTİN TAKSİM CAMİİ’Nİ FRANSIZLARA SATTI

Sağcı/İslamcı siyasetin en önemli seçim vaadlerinden biri Taksim’e cami yaptırmaktır. Başbakan Erdoğan da zaman zaman Taksim’e cami yaptırmaktan söz etmiştir. Ancak Taksim’e cami yaptırmaktan söz eden siyasilerimizin çoğu, bir zamanlar Taksim’de cami olduğundan ve Taksim’deki o camiyi işgal yıllarında Vahdettin’in Fransızlara sattığından habersizdir.

Tarihimizin en “acımasız” cami satışı son Osmanlı padişahı “hain” Vahdettin tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgal yıllarında saray ve hükümet, para ihtiyacı için İstanbul’daki ecdad mirasını; tarihi camileri, tarihi hamamları, medreseleri, hatta mezarlıkları bile işgalcilere satmıştır.

Bu konudaki belgeleri ortaya çıkaran Atilla Oral’ın ifadeleriyle; “Vahdettin, atalarının emanetine sahip çıkmak isteyen bir padişah değildi. Eğer böyle biri olsaydı ilk önce kültür miraslarına, ata yadigarlarına sahip çıkması gerekirdi. Oysa bunlara sahip çıkmak amacıyla hiçbir çaba göstermedi. Aksine hayırsız mirasyediler gibi ne var ne yoksa satıp savurdu. Camileri, türbeleri, mezarları dahi sattırdı. Mimar Sinan eserlerini yıktırdı. İşgal yıllarında Vahdettin’in hissizliği ve acımasızlığı sonucu kültür ve sanat varlıklarımız büyük zarar gördü.“[1]

En iyisi herşeyi en başından anlatayım:

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı yıllarında para bulabilmek için ülke içindeki kaynaklara yönelmiş, askeri doyurabilmek için İstanbul’daki bazı gayrimülkleri satışa çıkarmıştır. Taksim Kışlası ve Talimhane Meydan’ı da satışa çıkarılan gayrimülkler arasındadır. Talimhane ve Kışla, 500 bin liraya Faransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. (7/20 Şubat 1913).[2]

Ancak oTaksim Kışlası içinde Mehmetçiğin ibadeti için bir de camii şerif vardır. 1913 yılındaki satış sözleşmesine kışlanın içindeki “bu caminin korunması” hükmü koydurulmuştu. Sözleşmeye göre Taksim Camisi ibade açık olacaktı. [3]

Ancak çok geçmeden I. Dünya Savaşı çıkınca Takşim Kışlası’nı satınalan Fransız şirket İstanbul’u terk etmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan sonraki işgal sürecinde (Mütareke döneminde) Fransız şirket yuetkilileri İstanbul’a geri dönmüştür. Ancak Fransız şirket bu sefer kışla içindeki Taksim Camisi’ni de satın almak istemiştir. Daha önceki hükümetlerin ve Padişah Mehmet Reşat’ın özellikle satmadığı Taksim Camisi’ni Padişah Vahdettin, İstanbul Hükümeti’nin Maliye Nazareti Vekili Tevfik Bey imzasıyla Fransız şirkete satmıştır. (23 Ağustos 1922). Dönemin Maliye Nazırı Vekili Tevfik Bey anılarında Taksim Camisi satış sözleşmesine de yer vermiştir.[4]

Sonuçta Taksim Camisi, Padişah Vahdettin’in emriyle ve 7000 lira bedelle Fransız sermayeli “İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi”ne satılmıştır. Cami satışına halkın tepki duyacağı düşüncesiyle ahalisinin tamamı Müslüman olan Safra Köy’de bir cami inşasına karar verilmiştir. Ancak o dönemde böyle bir cami yapılmamıştır. Bakırköy’deki Safra Köy Camii bölge halkının topladığı paralarla ancak 1957 yılında yapılmıştır.[5]Ayrıca Vahdettin’in bu onur kırıcı satış sözleşmesi dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de de yayımlanmayarak adeta halktan gizlenmiştir. [6]

Bu apaçık gerçeğe rağmen saltanat sevicisi Cumhuriyet düşmanları “Taksim Camisi’ni İsmet İnönü yıktı!” yalanını söylemişlerdir. Örneğin, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Taksim Camisi’ni, 1940 yılında İsmet İnönü’nün yıktırdığını iddia etmiştir.[7] Tekrar hatırlatayım: Taksim Camisi, hain Vahdettin tarafından, üstelik Türk ordularının 30 Ağustos 1922 tarihli Büyük Zafer’inden (Büyük Tarruz)’dan tam yedi gün önce 23 Ağustos 1922’de Fransızlara satılmıştır. O tarihte İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Anadolu’da Haçlı emperyalizmine karşı savaşmaktadır. Fransızlar da camiyi cami olmaktan çıkarmıştır.

VAHDETTİN BEYOĞLU AĞA CAMİİ’Nİ DE SATMAK İSTEDİ

İşgal yıllarında İstanbul Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Beyoğlu’nun göbeğindeki tarihi Ağa Camii’ni de satmaya kalkmıştır. Taksim Camii’nin satışında olduğu gibi, “Camii şerifi başka bir yere nakledeceğiz!” taktiğiyle tarihi Ağa Camii de satılmak istenmiş, fakat cami mütevellisinin muhalefeti yüzünden satış gerçekleşmemiştir.[8] İleri gazetesi, Ağa Camii’nin satışı için yapılan girişimleri öğrenip “Cami Satılır mı? Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar” başlıklı bir haber yapmıştır.[9] Bunun üzerine hükümet, cami arsasının bazı bölümlerini gayrimüslim bir şirkete kiraya vermiştir. Dönemin gazetelerinden öğrendiğimize göre cami arsasına apartman inşa edilmesine çalışılmış, bu iş için yapılan ihaleyi Lefter adlı bir Rum almış.[10] Bu sırada Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı kazanması, İstanbul’un, işbirlikçi İstanbul Hükümeti’nden ve işgalcilerden temizlenmesi sayesinde Ağa Camisi de satılıp yok edilmekten kurtulmuştur. Ağa Camii, satılmaktan ve yıkılmaktan son anda kurtulmuştur ama işgal yıllarının ihanetlerini, kirini, pasını taşımaktadır. Bir hayli yıpranmış, kırık dökük haldedir.

 Şair Nazım Hikmet, Ağa Camisi’nin o mahzun halini “Ağa Camii” adlı şiirinde şöyle dile ifade etmiştir:

 “Hafsalam almıyordu bu hazin hali önce,
Ah ey zavallı cami, seni böyle görünce,
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım,
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var.
Böyle sokaklardaki çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini,
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor,
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu,
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen,
Bir arkadaş bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster,
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer,
Bir gün harap olmazsa Türk’ün kılıç kanıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!”

 Nazım Hikmet bu şiiri, işgalin en kötü günlerinde, 1921 yılında yazmış.[11] Ve şiirinde “Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster,” diye haykırmış… Çok değil bir yıl sonra o mucize gerçekleşmiş! Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve işgalciler geldikleri gibi çekilip gitmiştir.

VAHDETTİN’İN SATMAK İSTEDİĞİ AĞA CAMİİ’Nİ ATATÜRK KURTARDI

 İstiklal Caddesi üzerindeki tek cami olan Ağa Camisi’ni satılmaktan, yıkılmaktan kurtaran da Atatürk Cumhuriyeti’dir. Cami, 1937 yılında Vakıflar İdaresi tarafından restore edilmişir.[12] Üstelik Vakıflar İdaresi, bu restorasyon için tam 22.432.30 lira para harcamıştır.

Görüldüğü gibi Vahdettin, sadece işgalcilerle işbirliği yaparak vatanı satmamış, ayrıca tarihi camileri yabancılara satarak, satmak isteyerek veya satılmasını engellemeyerek de kendi tarihine, kültürüne ihanet etmiştir.

 VAHDETTİN’İN TARİHE, KÜLTÜRE, CAMİYE İHANETİNİN BİLANÇOSU

 Vahdettin’in “satış” girişimleri sadece İstanbul Taksim Camisi ve Beyoğlu Ağa Cami ile sınırlı değildir. Ağa Camisi Vakfı Mütevellisi Ahmet Kemalettin Bey’in 15 ve 17 Temmuz 1922’de İleri gazetesinde yayımlanan beyanlarına göre ve dönemin gazetelerindeki haberlere göre Vahdettin İstanbul’da ayrıca tarihi ve dini önemi olan çok sayıda yapının satılmasını da onaylamıştır. Satılan yapılar arasında birçok cami vardır. Satılanlar dışında yıkılan, yok edilen tarihi, kültürel, dini varlıkların sayısı da çok kabarıktır.

İşte Vahdettin’in tarihe, kültüre, dine ihanetinin kısa bir bilançosu:

 1. Taksim Müslüman Mezarlığı’nın 17.000 liraya gayrimüslim sermayeli bir elektirk şirketine satılması.
2. Ayasofya Camii Şerifi’ndeki mahsenin satılması,
3. Laleli’de Sultan Mustafa Han Medresesi’nin önce satılması, sonra yıkılması ve yerine Laleli apartmanlarının yapılması.[13]
4. Mustafa Ağa Camii Şerifi’nin 1300 liraya Harunaçi Efendi’ye satılması,[14]
5. Sultan Mahmut Türbesi karşısındaki 2 caminin satılması,
6. Üsküdar’da Acıbadem Dergahı’nın yıkılıp yerine Tramvay Fabrikası’nın yapılması,
7. Bahçekapı’da Hamidiye Medresesi ile Eyüpsultan’da Mihrişah İmareti’nin ardiye olmak üzere kiraya verilmesi,
8. Bereketzade Camii Şerifi’nin satılmasına çalışılması.(Cami son anda kurtuldu)[15]
9. Kasımpaşa-Beyoğlu Müslüman mezarlığının Vahdettin’in kararnamesiyle satılması.[16]
10. Mimar Sinan’ın Haseki Sultan Hamamı’nın yıkılması.[17]
11. Üsküdar Tahir Efendi Camisi’nin depo olarak kullanılmak üzere Amerikalılara kiraya verilmesi.[18]
12. Vakıf çeşmeleri, sebillerin parayı bastırana kiraya verilmesi.[19]
13. Yol yapıyoruz diyer tarihi Yediklule Surlarının yıkılmaya başlanması.[20]
14. Alemdağ ormanlarının satılığa çıkarılması.[21]
15. General Harrington’un Taksim Ermeni mezarlığını futbol sahasına çevirmesi.[22]
16. Bakımsız ve sahipsiz bırakılan camilerin soyulup soğana çevrilmesi.

 (Konunun ayrıntılarına Haluk Oral’ın “İşgalden Kurtuluşa İstanbul”adlı kitabından ulaşabilirsiniz.)

 Demek ki neymiş? Tarihimizde camilerin satılmasından, yıkılmasından, depo yapılmasından söz edeceksek, Atatürk’ten, İnönü’den önce hain Vahdettin’den başlamak gerekiyormuş. Vahdettin’in sadece ülkesini değil, ülkesinin en nadide camilerini, medreselerini, hamamlarını, hatta mezarlıklarını bile satıp savdığını bilmek gerekiyormuş!

 1923 yılında Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camisi Şam yönetimince ahıra çevrilmiştir.[23] Vahdettin, o sırada Sanremo’da “konyak” içip, kendisinden 40 yaş küçük saray bahçıvanının küçük kızıyla oynaşırken Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camisi’nin ahıra çevrildiği haberleri gazetelerde yer almıştır. Ancak sorsanız “halifeliği” kimselere bırakmayan Vahdettin Şam’daki caminin ahır yapılmasına karşı kılını bile kıpırdatmamıştır. Ancak ilahi adelete bakın ki, Vahdettin öldüğünde Şam’daki o Yavuz Sultan Selim Camisi’nin avlusuna gömülmüştür.[24]

 Taksim Gezi Olayları sırasında “Camide içki içtiler” iddianız değil ama işgal yıllarında Padişah vahdettin’in Taksim Camii’ni Fransızlara sattığı iddiamız doğru Sayın Başbakan!

 Eğer bundan sonra birileri tarihimizdeki cami kıyımından söz edececekse artık Vahdettin’in işgalcilere sattığı camilerden başlaması gerekecek!

Sinan Meydan/03.02.2014/Odatv.com

 [1] Atilla Oral, Charles Harington, “Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u”, İstanbul, 2013, s. 352

[2] İleri, 7 Aralık 1921, s.3

[3] Oral, age, s. 354

[4]Tevfik Biren, Bürokrat Tevfik Biren’in II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke Hatıraları, Haz. Fatma Rezzan, C.2, İstanbul, 2006, s. 499,500, Oral, age, s. 358-359.

[5] Oral, age, s. 358,359

[6] age, s. 359-362

[7] “Taksim’deki Camiyi İsmet İnönü Yıktırdı”, http://www.haber5.com, 19 Eylül 2012.

[8] Oral, age, s. 364

[9] “Cami Satılır mı?Ağa Camii Etrafında Dönen Dolaplar”, İleri,11 Temmuz 1922

[10] İleri, 15 Temmuz, 1922, Oral, age, s. 365

[11] Anadolu’da Yeni Gün, 21 Mart, 1921, Nazım Hikmet, İlk Şiirler, 1998.

[12] “Ağa Camisi Zarif Bir Şekil Aldı”, Cumhuriyet, 8 Ocak, 1937, s.2.

[13] Oral, age, s. 406-408

[14] age, s.424-425

[15] “Ağa Camii Vakfı Mütevellisi Ahmet Kemalettin Bey’in Açıklaması”, İleri, 15 Temmuz 1922.Oral, age, s. 368-369. Hain Vahdettin’e toz konduramayan saltanatçılar, Mimar Sinan’ın Sultan Hamamı’nın Tek Parti döneminde yıktırıldığı “yanını” söylemişlerdir. Örneğin Diyanet’in İslam Ansikolopedisi’ne göre hamamın yıkım tarihi 1930 yılı olarak gösterilmiştir. (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.16, İstanbul 1997, s. 369-370.) Ancak Atilla Oral’ın da belgelere dayalı olarak ifade ettiği gibi, “Oysa Sinan’ın eseri bu tarihten tam on yıl önce, 10 Ocak 1920’de yıktırıldı” (İleri, 11 Ocak 1920, s.6, Oral, age, s. 399).

[16] “Metruk Mezarda İnşaat”, İleri, 14 Ekim 1921, Oral, age, s. 386-390.

[17] Oral, age, s. 390-401

[18] Camiyi kiralayan Amerikalı şirket caminin içini çeşitli eşyalarla doldurunca camii çökmüştür. Caminin çinileri sökülüp harap bir halde bırakılmıştır. (Oral, age, s.404-405.) İleri gazetesi bu olayı, “Bir Camii Şerifte Gaz Deposu” başlığıyla okurlarına duyurmuştur. (İleri, 2 Nisan 1921, s. 3)

[19] Oral, age, s. 408-410

[20] age, s. 410.

[21] “Alemdağ Ormanlarıyla Stılığa Çıkıyor. Büuyük Bir Zarar Büyük Bir Günah”, İleri, 10 Ocak 1921, s. 2, Oral, age, s. 411.

[22] Oral, age, s. 440-444. İngiliz işbirlikçisi Vahdettin, İşgal Kuvvetleri Komutanı Harington’un bu saygısız davranışı karşısında “sessiz “ kalmak dışında hiçbir şey yapmamıştır. Ayrıca şunu da belirtmek lazım! İşgalci Harington, Vahdettin gibi mezarlıkları parselleyip satmamış, mezarlıkları bozup, mezarlık alanını top sahası yapmıştır. Üstelik bu işi bir menfaat uğruna değil, hastalık derecesindeki futbol sevgisi yüzünden yapmıştır.

[23] “Şam’da Ahır Yapılan Camii Şerif”, İleri, 6 Eylül 1923, s.2, Oral, age, s. 438

[24] Oral, age, s.440.

*******************

“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, âhiret gününe iman edenler, namazı âdâbına riâyet ederek, aksatmadan kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, yalınızca Allah’tan içleri titreyerek korkanlar imar ederler, canlandırırlar, şenlendirirler. Bunların, hidayete ermiş olanlardan, hak yolda, İslâm’da sebat edenlerden olmaları umulur.”

[Kur’ân-ı Kerim, Tevbe, 18 (Ahmet Tekin Meali)]

Konuya Uygun Haberler

DEVLET YIKIMA SESSİZ

FATİH’TE TARİH YOK EDİLİYOR!

FATİH BELEDİYESİ 99 CAMİ VE TEKKEYİ İMARA AÇIYOR

SKANDALA İNCELEME

(Not: Ne olduğunu anlamıyorum, bu haberlerin linkleri giriş yapılınca biraz geç açılıyor, onun için beklemelisiniz.)

*******************

İSTANBUL 2012 KAYIP CAMİLER

ADI 2012 PLANI 2005 PLANI KAYIP ESER PLANI ADA/PARSEL

Eser adı:                      Parsel no:

Acı Çeşme Camii – + + 2499/20
Acı Musluk Mescidi – – + 304/26
Acemoğlanlar Mescidi – + + 918/46
Ahır Kapı Camii – + 160/11
Ahizade Mescidi – + + 1454/2
Ahmet Paşa Camii – + + 14/1
Alaca Mescidi – + 762/5-6
Ali Paşa Mescidi – + 1351/3
Ayazmakapısı Mescidi – + 371/9
Balabanağa Mescidi – + + 917/68
Bayram Çelebi Mescidi – + + 789/17
Bostancı Başı Camii – + 859/39
Cankurtaran Mescidi (ALANI KÜÇÜLTÜLMÜŞ) + + + 70/59
Cezaevi Cami – – + 58/4
Cezayirli Ahmet Paşa Camii – + 15/5
Çakırağa Camii – + + 865/20
Çatladı Kapı Camii – + 166/1
Çınar Mescidi – – + 481/79
Çıplak Mescidi – + 371/9
Çırçır Mescidi – – + 2418/26
Dalsayanlılar Mescidi – – + 2129/63
Daye Hatun Mescidi – – + 1/13
Defterdar İbrahim Efendi Mescidi – + + 2546/15
Değirmenkapı Camii – + 2192
Demirci Mescidi – – + 2128/1
Denizabdal Mescidi – + + 1848/22
Ebe Kadın Mescidi (ALANI KÜÇÜLTÜLMÜŞ) + + + 1095/14-15-16-23
Elvan Mescidi – – + 1/13
Emir Mescidi – + + 1/13
Esekapı Mescidi – + 1158/20
Etmeydanı Mescidi – – – Ahmediye Caddesi
Güngörmez Mescidi – + + 99/4-5-6
Hacı Ferhat Camii – + 236/10
Haki çelebi Camii – – + 2707/112
Hamza Paşa Camii – + 231/19
Hasan Halife Camii – + 2038/49-76
Hatice Sultan Camii – + 2067/61
Himmetzade Tekkesi ve Mescidi – + + 1848/55
Hobyar Camii – + + 1138/13
Hoca Hayruddin Mescidi – + koyunbaba parkı (kadastral boşluk)
Hoca Rüstem Camii – + 47/19
İğciler Mescidi – – + 909/44
Kabasakal Mesddi – + + 65/2-3
Kadı Hanı Camii – + 42/32
Camcı Ali Mescidi – – + 667/16
Karagöz Mescidi – + + 941 kadastral boşluk
Kara Hasan Ağa Mescidi – + 1275/25
Kara Mehmet Paşa Cami – + 853/41
Kemha Mescidi – – + 1892/3
Kenekçi Ali Mescidi – + + 2428/67
Kepekçiler Mescidi ve Çeşmesi – + 2439/55
Keskin Dede Camii – + (kadastral boşluk)
Kırmasti Mescidi Kermasi Camisi – + 1918/19
Kızıltaş Camii – + + 762/25
Kovacılar Camii – + + 850/61-64
Malkoç Süleyman Ağa Mescidi – + + 821/7
Manastır Mescidi Tülbentçi Hüsamettin Camii – + 1313/10Merdivenli Mescid – + + Yolda
Meydancık Camii – + 417/25
Mimar Ayaz Camii – + + 1061/81Molla Fenari Camii – + 296/183Molla Gürani Camii – – + 1786/1
Molla Kestel Camii – + 915/65
Musalla Cami – + 782/25
Mustafa Bey Mescidi – – + 1058/3-34-35
Münadi Mescidi – – + Yolda
Namazgah – + kenedy cad
Ördek Kasap Mescidi – + + 1847/33
Papazoğlu Mescidi – – + 624/31
Revani Çelebi Mescidi – + 967/27
Saraçhane Mescidi – + + 2172/1
Sarı Nasuh Mescidi – + + 2057/22-23-32-57-60
Sarı Nasuh Mescidi – – + 1702/49
Sarı Musa Camii – + + 1787/53
Sekbanbaşı Hüsrevağa Camii – + + 2406/10
Sekbanbaşı İbrahimpaşa Mescidi – + + 2961/38
Servili Mescidi – + 327/3
Simkeş Mescidi – + + 1844/7
Sinan Ağa Mescidi – + 236/50
Soğanağa Mescidi – – + 371/10
Solak Başı Mescidi – + 204/2-23
Sultan Camii – – + 852/9
Sünni Ali Eşir Tekkesi – – + 1492/1
Şehremini Mescidi – + + 3003/68
Şeyhül Harem Camii – + + 1138/1
Tausan Taş Mescidi – + 688/2-3
Terlikçiler Camii – – + 632/83
Toklu Dede Mescidi – – + 2867/70
Tülbentci Hüsamettin Camii – + + 1313/10
Uzun Şucaa Camii – + 129 ada
Üçler Mescidi – + 124/10-11Voynak Suca Mescidi – + 2899/6
Yakup Ağa Camii – + 997/31
Yanmış Camii Harabesi – – + 54/2
Yahya Kemal Mescidi – – + 2899/5
Yavaşça Mehmet Ağa Camii – + + 1851/5
Yedekçiler Camii Şerifi – – + 2367/86
Yeni Bahçe Mescidi Halil Attar Namazgahı – + + 1827/52
Yolgeçen Camii Karamani Ahmed Ağa Mescidi – + + Yolda

 ************************

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm 
“Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah’ın yardımıyla elde edilir.”
 “Allah’ım! Senin yardımın olmadan ben hiçbir şey başaramam. Ve senden başka dayanacak hiçbir şeyim yok” itirafında bulunuyorum

YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter


Çocuklarımızın 2001 yılında tanıştıkları/tanıştırıldıkları Wicca Dini ve peygamberi Harry Potter, nasıl bir “üst çalışma”nın ürünü olduğunu anlamakta çok geç kalmış olabiliriz. Konunun maddi getirisi yanında, çocuklarımız, peygamberimizin hayatından çok Wicca dinini ve gizlice servis edilmiş sahte  peygamber Harry Potter’u çok iyi tanımaktadırlar.

Bu meyanda Allah Teâlâ, her zaman olduğu gibi, Harry Potter, karakterini canlandıran Daniel Radcliffe’nin,“Uyuşturucu Batağında”ki haberleriyle, uydurma dinin baş aktörünü ve yan getirilerinin perişan hallerini tezahür ettirmiştir. Yaşı geçkin olanlar bilir, ‘Superman’filmlerinin unutulmaz yıldızı Christopher Reeve, Reeve, attan düşerek felç olmuştu. 9 yıl felçli olarak yaşam mücadelesi vermiş ve kalp kriziyle vefat etmişti.  

Burada anlatmak istediğimiz hikmet, Allah Teâlâ’nın kullarını ve İslâm Dinini muhafaza ettiğini göstermektedir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”

[Kur’ân-ı Kerim,Kıyamet,36]

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katliisimli eserinden sizlerle bir kısmı paylaşacağım.

Wicca dini: [Hristiyanlık öncesi geleneklere dayandırılan çok tanrılı neo-pagan din (doğa üzerine odaklanmış, genellikle inançsızlarca bir çeşit büyücülük olarak görülen)]

Harry Potter, 2001 yılından bu yana etkinliğini sürdürüyor ve Wicca dini bugünün dünyasında en hızlı yayılan dinlerden biri olma niteliğini ko­ruyor.Yirmi birinci yüzyılda cadılar ve cadılık bizi hâlâ ebedi bir büyünün etkisi altında tutmaya devam ediyor. Harry Potter’ın görülmemiş başarısı daha çok JK Rowling’in bazı orijinal figürleri canlandırmaktaki dahiyane yeteneğinden kaynaklan­maktadır.

Cadı, büyücü ve sihirbaz: hepimiz içgüdüsel olarak bunların kim olduğunu ve neler yapabildiklerini biliriz. Dö­nüştürücüler, şekil değiştiriciler, iyileştiriciler, falcılar, meydan okuyucular ve yıkıcılar: her kültür kendi cadısına ve büyücü­süne sahiptir ve her kültürde bunlara imrenilir ve bunlardan korkulur. Genç Harry Potter ve okul arkadaşları zarif bir şekil­de Batı’nın cadı ve büyücü masallarının bakış açısını yansıtır­lar. Süpürgelerle uçar, sivri şapkalar giyer, büyücü asalarıyla büyülü kelimeler söyler, kazanlarda iksirler kaynatır, tozlu bü­yü kitaplarına başvurur ve kurbağalar ile baykuşlara yakınlık duyarlar. Hogvvarts Ekspresi’ne binmek; gerçekliği ardında bırakmak ve iyinin ve kötünün siyaha ve beyaza dönüştüğü, kimsenin cadıların ve büyücülerin sahip oldukları yeteneklere nasıl ulaştıklarını sorgulamaktan vazgeçmediği masalsı diyar­lar ve kolektif hayaller dünyasına girmek demektir.

Gerçek dünyada ise, eski zamanlardan beri beynimizdeki cadı algısının merkezinde duran ve toplumlunuzdaki cadıla­rın ve cadılığın rolünü genellikle ölümcül sonuçlara yol aça­cak şekilde belirleyen sorular işte bu tür iyi ve kötü, doğal ve doğaüstü sorularıdır.

Zaman­la cadılık, coğrafyayla ve hepsinden önemlisi gerçeklikle sınırlamıştır. Masallardaki cadılıkla değil, modern pagan cadılıkla ya da Av­rupa dışı kültürlerdeki cadılıkla ilgilenmektedir. Bunu söyler­ken, yanlış anlaşılmayı ve karışıklığı önlemek adına, bir ara verip tarihsel cadılıkla neyi kastettiğimizi ve özellikle onun Modern Pagan WiccaDini’nden hangi noktada ayrıldığını tam olarak açıklamalıyız. Modern pagan cadılar arasında, inançla­rının kökenlerine ve tarihteki cadılarla ilişkilerine dair çok sa­yıda kavram kargaşası vardır.

Yakın zamanda, akademisyen Ronald Hutton Ayın Zaferi adlı kitabında kendi deyimiyle
“İn­giltere’nin dünyaya armağan ettiği tek din” in doğuşunun ilk tarihsel analizini yapmıştır ve böylece Wicca sonunda yarı gerçeklere ve romantik söylencelere değil de somut akademik verilere dayalı bir tarihsel temele sahip olmuştur.

Modern pagan cadılıkla tarihsel cadılık arasındaki karmaşa ve tutarsızlıkları ele almanın belki de en kolay yolu, konuya her bir cadılık türünün temelini oluşturan iki klasik düşünce sistemini ele alarak yaklaşmaktır. Wicca’nın büyücülük öğesi nihayetinde Neo-Platoncu Rönesans’ın bir çocuğu (ya da en azından torununun torununun torununun torunu) iken, ta­rihsel cadılık inançları köklerini ortaçağın Aristotelesçi dü­şüncesinden almaktadır. Orta Çağların Aristotelesçi araştır­macıları büyünün yalnızca iblislerin yardımıyla yapılabilece­ğine inanıyorlardı, bu nedenle cadılığı Şeytan işi olmakla suçluyorlardı. Rönesans düşünürleri ise büyünün bir doğa bilimi olduğunu ve insanların çevrelerine büyüyle yaklaşmaları için hiçbir iblise ihtiyaç duymadıklarını öne sürüyorlardı. NeoPlatonculuk büyü için doğaya dönük bir açıklama yaparken, Arisiotelesçilik ona doğa üstü bir açıklama getirmektedir.

Nco-Plaloncu düşünce sistemi, Rönesans’tan beri, büyü pra­tiğini tam bir doğal fenomen olarak gören gizemciler arasında oldukça yaygınlaşmıştı. Modern YVicca’da, bu Neo-Platoncu Doğal Büyü gizem felsefesi, kendine on sekizinci yüzyıl Ro­mantik hareketinden türemiş çok tanrıcı pagan inancından bir yol arkadaşı bulmuştur.

Wicca, doğal dünyanın bütününü, doğum ve ölüm döngülerinde dolaşan ve her bir canlıya nüfuz edip onları birbirine bağlayan yaşamsal bir gücü canlandıran ve renklendiren dini bir hareketi yapılandırmıştır. Tanrılar, tanrıçalar, periler ve ruhlar bu kutsal yaşam gücünün kişileş­tirmeleri ya da doğadan fışkıran madde dışı varlıklar olarak görülür. Belirgin bir iyi-kötü kavramı yoktur ve insan işi kö­tülükler genellikle doğadan ve onu canlı kılan yaşam gücün­de yabancılaşmayla ilişkilendirilir.

Bu cadılık; Hıristiyan Orta Çağların Aristotelesçi baskın dünya görüşüyle şekillenmeye başlayıp on beşinci yüzyılın so­nuna doğru klasik basmakalıp biçimine evrilen cadılıktan tam bir dünya (ve düşünce sistemi) kadar uzaktır. Bu kitabın bun­dan sonraki aşamalarında peşine düşeceğimiz de, işte bu cadı­lık algısıdır. Bu fikre göre, cadının Şeytanla bir sözleşme im­zaladığına ve genellikle kimi yabanıl ve kuytu yerlerde ya da mağaralarda gerçekleşen Sabbat (ya da Sabbath) adıyla bilinen gece ayinlerinde ona ibadet ettiğine inanılır. Kendisine yakın cadılarla birlikte genellikle bir süpürgeyle Sabbat’a uçar ve orada ibadet tapındıkları Şeytan’a sadakat yemini eder. İblisle­re dua eder, vaftiz edilmemiş çocukların etinden yapılmış deh­şet verici yemekler hazırlar, ardından ışıkları söndürür ve en yakınında kim varsa utanmazca onunla ilişkiye girer. Bizzat Şeytan ya da onun hizmetindeki iblislerden biri bu Sabbat’ları yönetir. Bunlar genellikle siyah ya da siyahlar giymiş bir adam olarak tasvir edilir. Başka zamanlarda keçi, köpek, kurbağa ya da başka bir hayvan olarak görünebilir. Şeytan, cadılarını Şey­tan işareti olarak bilinen tanımlayıcı bir işaretle vaftiz eder ve onlar da genellikle komşuların çocuklarını ya da davarlarını büyülemek, ürünlerine zarar vermek ve toplumlarında hastalıklara ve ölümlere sebep olmak gibi kötücül ve zararlı büyü­cülük işlerine girişerek efendilerine hizmet ederler. Cadılara büyücülük yetenekleri Şeytan tarafından bahşedilmiştir ve yaptıkları kötülüklerde genellikle akrabalar ya da ev hayvan­ları kılığına giren iblislerden yardım alırlar.

Bu cadılığın ideolojik temelleri Orta Çağlarda olsa da, onun bir ortaçağ keşfi olduğu söylenemez. O; ortaçağdan önce de sonra da görülmüştür. Cadılık inancı antik dönemlere kadar dayandırılabilir ve Cadı Avı olarak bilinen yaygın cadı idam­ları ciddi biçimde on altı ve on yedinci yüzyıllara dek görül­memiştir. Bir çoğumuz cadılıkla suçlananların işkenceden ge­çirilip kazığa bağlanarak yakıldığı meşhur “Yakma Dönemleri”ni duymuşuzdur. Görünürde bu idamların salgın boyutları­na ulaşması bu cadı avı feveranlarına “çılgınlık” kavramının yakıştırılmasına neden olmuştur. Modern araştırmacılara göre bu durum bir çeşit kitlesel histerinin sonucudur. Büyük ölçü­de, Cadı Avı bir Batı Avrupa fenomenidir ve cadılık Batı Avru­pa’da, Britanya ya da Avrupa’nın çevre bölgelerinde olduğun­dan daha farklı bir gelişme göstermiştir.

Aslında, Cadı Avı’nın temel gücü Batı Avrupa’nın Fransa ve Almanya ile sınırlı kü­çük bir bölgesinde yoğunlaşmıştır.
Tarihçi Robert Thurston’a göre, “tüm cadı avlarının yüzde ellisinden fazlası Strasbourg çevresindeki 300 mil yarı çaplı bir dairede gerçekleşmiştir.”

Tarihçiler, uzun süre Cadı Avı’nın neden, ne zaman ve ne­rede gerçekleştiği üzerine kafa yormuşlardır. Bu, Avrupa tari­hindeki belli bir döneme has bir olgudur, ancak cadılık inan­cı yeni bir şey değildi ve Avrupa’yla sınırlı da değildi. Cadılık üzerine tarihsel araştırmalar özellikle Cadı Avı sürecinde söz­de “cadılık” suçunu işledikleri savıyla tahminen 40.000 insa­nın öldürülmesi sonucunu doğuran Avrupalı cadı inançları­nın çok sayıda öğesini bir araya getirmeye odaklanmıştır. Ca­dı Avı’nı açıklamak için toplumsal, ekonomik ve dinsel çekiş­melerden kadınların ezilmesine ve felaketler ile doğal afetlere günah keçileri bulma uğraşma dek pek çok işlevsel teori üre­tilmiştir. Her ne kadar tüm bu teoriler genelde cadı avının özelde de bireysel cadı avlarının yükselişine katkıda bulunan birçok etmenin anlaşılmasında önemli rol üstlenseler de, bunların hiçbiri olguyu tamamıyla açıklamamaktadır. Avrupa cadılık tarihini yeterli oranda kapsayan bir “numunelik” teori yoktur. Modern tarihçiler, Orta Çağlar boyunca aşamalı olarak biriken ve evrilen, aynı zamanda Cadı Avı’nın şekillenmesi için gerekli koşulları hazırlayan çok sayıda kültürel, dinsel ve yasal dizge arasındaki ilişkileri çözmeye odaklanmışlardır. Hem Kıta’da gelişmiş cadı prototipi hem de onun hizmet etti­ği iddia edilen Şeytan, bir dizi farklı ideolojik ve kültürel kay­naklardan devşirilmiş ve birkaç yüzyıl boyunca Avrupa toplumunun yasal ve toplumsal örgüsündeki değişimlerle beslen­miş karma figürlerdir. Cadılık inancı, on beşinci yüzyılın so­nuna dek klasik, prototip formuna ulaşmamıştır ve tarihçilerin Cadı Avı’nın altında yatan cadılık inançlarının kökenlerini or­taya çıkarmaları için daha önceki yüzyıllara bakmaları gerekir.

Cadılar ve cadılık toplumda şu ya da bu biçimde her zaman varolmuşlardır. Erken Ortaçağ Avrupası’nda büyücülere ve si­hir işlerine gündelik hayatın toplumsal yapısının bir parçası olarak genellikle hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Büyü yoluyla yara­lamaya ya da ölüme sebep vermeye dair yasalar vardır ancak soruşturmalar çok yaygın değildir. Geç ortaçağ ve erken mo­dern dönemle birlikte cadılık, bir şekilde, çok yeni ve ayırt edi­ci bir anlam kazanmıştır. Algıda yaşanan bu değişimin sebep­leri Avrupa toplumunun temellerini sarsan yeni bir paranoya­da gizlidir. 1000-1400 yılları arasında Avrupa’nın toplumsal ve politik çizgisinde büyük bir değişim yaşandı. İşgalci Müslü­man orduların tehdidi, doğu Ortodoks Kilisesi ile yaşanan ay­rım, heretikliğin yükselişi ve Kara Ölüm’ün yıkıcı etkileri bir araya gelerek Avrupalı zihninde toplumsal, ruhsal ve politik hayatın pek çok yanında radikal değişikliklere neden olacak yeni bir kuşatılmışlık hissi yarattı.

Ortaçağ Avrupası kendini saldırı altında hissetti ve sonraki dönemler komplo teorileriy­le dolup taştı. Yahudiler, cüzamlılar, heretikler ve kafirler Av­rupa Hıristiyanlığını bizzat Şeytan tarafından kurgulanan acı­masız bir komployla yıkmaya çalışan yeni “iç düşmanlar” ola­rak görüldü.Zamanla, cadı figürü topluma karşı çalışan bu gizli şeytanın nihai sembolü olarak yeşermeye başladı ve Orta Çağların paranoyası derinlere yerleşmiş bir Şeytan korkusuyla erken modern döneme taşındı, korundu ve büyütüldü.

Kaynak:

Lois MARTİN, Cadılığın Tarihi Ortaçağ’da Bilge Kadının Katli, Orijinal Adı: The History of Witchcraft Türkçesi Barış Baysal , Kalkedon Yayıncılık, 2009, İstanbul, sh:11-16

 http://www.turktime.com/haber/Harry-Potter-Daniel-Radcliffe-Uyusturucu-Bataginda-FOTO-HABER/241058/

http://www.sondakika.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/

http://taraf.com.tr/haber/uyusturucu-bataginda-mi.htm

http://www.acunn.com/galeri/harry-potter-uyusturucu-bataginda/7820

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/290751.asp

 

HAYATIN GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ TARAFLARINDAN


KAMPLAR (ZAYIFLAMA-STRES ATMA) VE BİREYSEL TATİL YAPMANIN GÖSTERİLMEYEN YÜZÜ

Yazları tatil yapma veya kampa gitme düşük gelirli insanlar için geçerlidir. Zenginler için tatil yapma mefhumu yoktur. Onlar, her zaman tatil yaparlar. Zenginlerin kendi aralarında aradıkları farklılık ise Extreme (uç değerler) /normüstü veya sapıklıkta nerede olduklarını araştırmaktır. Zenginler için sözü uzatmadan kriterleri aynı seviyede olan insanların tatmin oldukları dünyasına örnek verelim.

Plajlar-Kamplar.

İnsanlar, bireysel neden tatil yapar ve altındaki sorun nedir? (Ailelerini beraberinde alıp götürenler konu kapsamı dışındadır.)

Bu gibi yerlerdeki tatil sağlık için mi yoksa “kişiliğini bulma/bütünlüğü bozulmuş olmanın çıkar yollarıdır?

Bahsedilen yerler hakkında “sosyal bir ihtiyaç olduğu”umumî intibası vardır. Fakat günümüzde bu yerlerin bu şekilde olmayıp, yalnızlık / narsist duygular içinde palazlanmış insanların çıkmazlarına çare gibi görünmektedir.

Neden mi?

Tabii ki günümüzde akrabalık ilişkileri ve aile bağları kopmuş toplum olma yolunda ilerleyen ülkemiz (yabancılar için bu zaten yoktur) de bile bayramlarını kaçamak/tatile çeviren insanlarımızın içler acısı durumunu/ bakışımızı irdelemenin gerekeli olduğunu düşünüyoruz. Haber programları dahi magazin haberleri ve gençleşme hülyaları ile paparazzi gibi olunca çok söze gerek kalmıyor.

Toplum ahlak ve düşüncede çeşitliliği barındırır. Eğer çoğunluk, aşağılanmış ve umut trendi yükseklerde olan insanlar tarafından oluşursa, bulunduğumuz yerler ve durumlar yetmez olmuştur, demektir. “Daha fazlası”, “her şey senin için”, varsa yoksa benlik/ narsizm.

İnsanın, bir “Dur” diyeni olmazsa, tatmin olmasını ötekilerin ifâ edemeyeceğini bilmekteyiz. Çare üreticisi zannedilen âkillerde gerçekleri korkmadan söylemeyedikleri zaman, birileri yanlış tedavilere yönlendirmedeki başarıları sayesinde; güncel doğrulara uymak mecburunda hissetmeyi artırmıştır. Evet, bazı istismarcılar (firmalar) düzeneklerini bir ahtapot gibi hazırlamış ve insanları sarmalamaktadır.

Korkunç bir durum.

Mesela; son dönemlerde erkeklerde pek aşağıda kalmasa da en çok mağdur olan insanlar “kadın ve çocuklardır”. Kendini çirkin gören veya kilolu hisseden kadınlar, beğenilmek arzularını nasıl tatmin edecekler. Bu bir sorundur. Onlarında arzularına kavuşmaları gerekir kabilinden “normal hayat yaşamadığını hissettirmek” için propogandatif iletişimin paranoyası ile çöküşe uğratılmaktadır. Bu mazlum kişiler normal hayatını sürdürmediği hissinden kaçış/arayış içine düşmüşlerdir.

Çare “kabuğu kırmak”tır. Fırsat yaratılmalıdır. tatiller ve Afrika gibi uzak diyarlar tercih sözkonusudur. “Uzaklık emniyeti”

İşte kısa bir dönemde az bir kazancını harcayarak eziklik duygusundan kurtulmaya çalışmak bir umuttur.

Yanlış mıdır?

Bunun cevabı çok zordur. Her insan çıkmaz yolda kalmak istemez, bir şekilde çıkmak ister.

Buradaki sorun tercih edilen çıkışın doğrusunun yapılıp/ yapılmadığını, anlamak / anlatmaktır.

Ruhsal psikozun ve aşağılanmışlığın tedavi edilmesinde, meşruiyetin içinde gizlenmiş gayri meşru ilişkiler, ne kadar doğrudur. Bu hususa doğru taraftan bakmak gerekir. Normal hayatta herkesin dışarı çıkaramadığı arzu ve duyguları vardır. Bunu kısa dönemli ilişkilerle dışa vurmak/tatminini sağlamak ise tehlikeler barındırdığı gibi geleceği de ipotek altına alabileceği gibi, gerçek ruhsal tedavisi de olmayan yöntemlerdir.

Tatil yerlerinin “Aşk Yazı” ritüellerini barındırması, insanın yozlaşmış ve vahşi tarafını tatmin ederken kendi cehennemini yaratışının mekânları olduğunu hatırlayalım. Bu durumun istatiksel verileri vardır. Bilinir, ama kimse söylemeye yanaşmıyor. Sonuçta, kampların, gerçeğinde ayak kaydırıcı yerler olduğu biraz anlayabildik.

İnsan geçmişine bakarsa, üzüleceği çok yanlışlarını olduğunu görebilir. Ancak son kararında geçen geçmiştir dese de, geleceği bu geçmişin üzerine çoktan kurulmuştur. Bu nedenle aile yapısın kuvvetlendirilmesinde, devletin ve milletin hassas olması gerekir. Bunu söylemek çok zor.

İnsanlık şirketlerin kapitalist rüzgarında köleler gibi olma yolunda ilerliyor.

Bu oyun bozulmalı, hepinizle.

********************************

YİYECEK SATAN FİRMALARININ PAZARLAMA HİLELERİ

Unutmayalım ki, yiyecek rengi bize tat kategorisi hakkında bilgi verir.

Kırmızı tatlıdır, siyah ise acıdır.

Kırmızı yiyecekler genelde kabul görür ve çok tutulur. Kiraz, çilek veya kırmızı et gibi.

Siyah yiyecekler çürüme ve ölüm anlamını taşır ve menfi şeyleri akla getirir.

Böylece renk psikolojisi yiyeceğimizi değerlendirir ve satın alırken önemli bir rol oynar. Üniversitelerde yapılan denemelerde, Patatesleri siyaha, karnabaharı yeşile ve kuşkonmazı kırmızıya boyadılar. Tatları ayni olmasına rağmen kimse yemek istemedi. Tatlarını çağrıştırarak yemek istemediler. Tamamıyla değişik tatlarla eşleştirme yaptılar.

Yiyecek endüstrisinin yeme psikolojisini uygulayarak ürünlerinin en iyi tarafını göstermektedirler.

İyi takdim edilen ve ambalajları uygun olan ürünler daha çok satar.

Unutmayın ki; şirketler en iyi neticeyi yani paramızı çalmak istediklerinden karşılığında her hileyi sunmaktan korkmazlar. Bu yapılanların yasal olarak bir cezâi yaptırımı şu an için mümkün görünmüyor.

Allah Teâlâ’ya sığındık. Kulları aciz kalınca, yardımını muhakkak gönderir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

PARANOİA / Paranoya (2013)


İnsanlığın Başbelası Olan İletişim ve Teknolojisi

Bahaneler üretmeyeceğim.  Bunların olmasını ben istedim.  Hepsini hem de.  Ve bunları yapabilmek için başka birine dönüşmem gerekti.  Daha fazlasını istedim.. 

Bizler geleceği bizden çalınan nesle aitiz.

Ailelerimizin inandıkları Refah Gelecek Rüyası, kendi zenginlikleri için,  yalan söyleyen, düzenbazlık yapan ve dolandıran kişiler tarafından yok edildi. 

Eskiden iyi notlar aldığınızda, doğru okula girebilir ve doğru işe sahip olabilirdiniz. 

15 yıllık zorlu bir çalışma hayatından sonra,  kendinize ait bir odanız olabilir.  Ama o dünya geride kaldı. 

İnsanlar istedikleriniz konusunda her zaman dikkatli olmanız gerektiğini söyler.  Onlara hiçbir zaman inanmadım. 

Bana nehrin karşısındaki ışıklar her zaman daha parlak geldi.

Yönetmen: Robert Luketic
Ülke: ABD, Fransa
Tür: Dram | Gerilim
Vizyon Tarihi: 18 Ekim 2013 (Türkiye)
Süre: 106 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Jason Dean Hall, Barry L. Levy, Joseph Finder
Müzik: Junkie XL
Görüntü Yönetmeni: David Tattersall
Yapımcı: William S. Beasley, Jason Beckman, Jason Colodne
Oyuncular:    Liam Hemsworth ,Gary Oldman, Amber Heard,    Harrison Ford ,   Lucas Till

Özet

Adam Cassidy uzun zamandır bir parçası olduğu Wyatt isimli önemli bir telekomünikasyon şirketinde iyi bir kariyere sahip olmak için var gücüyle ve büyük bir hırsla çalışmaktadır. Ancak anlık bir dikkatsizliğinden kaynaklanan ufacık bir hataya sebep olması şirketin önemli miktarda para kaybetmesine neden olur. Bu nedenle de patronu Nicholas Wyatt’ı bir hayli zor bir durumda bırakır. Bu hatayı telafi etmesi ise ilginç bir görevle mümkün olacaktır. Jack Goddard’ın yönettiği rakip firmaya transfer olup, Wyatt için muhbirlik yapması gerekecektir. Varlıklı bir adam olmanın ve lüks arabalara sahip olmanın hayallerini kuran Adam, acımasız ve iki yüzlü piyasanın maşalarından biridir.

Legally Blonde ve 21 filmlerinin yönetmenliğini yapan Robert Luketic’in imzasını taşıyan filmin başrollerinde usta oyuncular Harrison Ford, Gary Oldman ve genç yıldız Liam Hemsworth bulunuyor.

Filmden

Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Gezegendeki en iyi teknoloji şirketlerinden biri olan, Wyatt Şirketi için çalışıyoruz. Bizi işe aldıklarında, dünyayı ele geçireceğiz sanmıştık.Altı yıl içinde, hala küçücük odalarda, girdiğimiz zamanki maaşlara sıkışıp kalmış olarak  patronlarımızın bize prim vermelerini bekliyorduk. Yeterince bekledik. Artık bizim sıramız. Kendimizi gösterme zamanımız geldi.

Şimdi, bu oyunu oynamanın iki yolu var.

Sen köpek misin yoksa at mı?

 At, korkuyla hareket eder. Kamçıdan kaçmaya çalışır. Buradaki kamçı, dolandırıcılık suçu.

- O bir köpek.

- Köpek ise açlıkla hareket eder. O sıradaki yemeğini, tavşanını kovalıyor.

Eğer onu ikna edebilirsen, onun gibisindir, onunla aynı inançları paylaşırsan, sana güvenmesini sağlar.

Küçücük bir adam sadece bir iğneyle tüm imparatorluğu ipe diziyor.

Picasso ne demiş biliyor musun?

 “İyi sanatçılar kopya çeker. Mükemmel sanatçılar ise çalarlar.”Dünyada artık orjinal bir şey kalmadı, Adam. Hepimiz birinden bir şeyler çalıyoruz.

Korkarım ki sosyal ağ olarak X Modeli için çok para kaybettiniz. Fakat askeri uygulamalar için bu cihaz biçilmiş kaftan. Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim. Bir kişi dışında, bu odadaki herkese e-mail gönderdim. Dost ateşi ile ölmek, savaşların acımasız gerçeklerinden biri. 3DPS, GPS’ten daha etkili ve kendi ekseninde çalışabiliyor. Bu ürün sivillere çok ağır gelirken, 12 parça eklemek, askerler için hiçbir şey demek. Böylelikle hangimizin telefonunun hangi katta olduğunu görebilirsiniz?

 Evet. Çünkü savaşın ortasındayken, düşmanı öldürmenizde fark yaratabilir. Veya kendi ölümünüze neden olabilir. X Modeli az önce onun hayatını kurtardı.

Facebook gibi bir yerden buldum. Özel hayat için çok fazla. Özel hayat. Tamamen efsane, öyle bir şey yok.

Bazı şeylerde başarılı olduğunda bazı şeyler üzerinde biraz kontrolün olduğunu sanırsın, fakat aksilikler herkesi bulur.

Hücresel cihazının pilini çıkarmak isteyebilirsin. Ne?

 Onların sen telefon görüşmesi yaptığında seni dinleyemeyeceklerini mi sandın?

Ben yokum. Yoksun ha?

 Sadece ben sana yoksun dediğimde yoksun, evlat. Şu anda bana aitsin. Görüyor musun?

 Herkese sahip olabilirim.

Hiçbir şeyin olmadığını düşün, sadece cep telefonun yanında. Cüzdan yok, anahtar yok. Dijital cüzdan gibi. Ehliyetin o olacak, kredi kartın o olacak, ve daha birçok şey o olacak. Çok ince. Katlanabilir, ortamdaki herhangi bir enerji kaynağından şarj olabilen bataryaya sahip olacak. Nerede olduğunu, kimlerle olduğunu bilecek. Önceliklerini belirleyecek, harcamalarını, sağlık durumunu ve günlük listeni belirleyebilecek. Kim olduğunu bilecek. Ve bunların hepsi bizim. Sizce insanlar kişisel bilgilerinin tek bir çatı altında toplanmasını isteyecekler mi?

 Önemli olan tek bir çatı altında değil, Adam. Evinin sıcaklığı hissinin altında toplamak. Bugünlerde insanlar kendinden geçmişler, kim olduklarından bihaberler. Ama biz kim olduğumuzu bileceğiz. Biz onları, kendilerinden daha iyi tanıyacağız.

Bu insanlar heryerdeler. Evinizin heryerine kamera koyuyorlar.

BİR ZAMANLAR HIRSIZ OLAN, HER ZAMAN HIRSIZDIR.

Nereden başlayacaksın?

 Başlarda bunun olmayacağını sanmıştım. Wyatt elemanlarını bana satmak yerine, öldürmeyi tercih eder. Sen de doymak bilmeyen hırsın yüzünden buraya geldin. Her şeyi kaydettik. Her konuşmayı, sen ve Wyatt arasında her cümleyi kaydettik. Nick’e şirketindeki çoğunluk hisselerini bana satmasını söyleyeceksin ya da çevirdiğiniz dolapların hepsi FBI’a gidecek. Beni kullandın. Evet. Yarın bu saatlerde Sutton Kulübü’nde olacaksınız. Sen, Nick ve ben. Başka kimse olmayacak. Ne avukat, ne yardımcı. Hiç kimse. Bırakın çıksın! Çok büyük hata yaptın.

Asıl soru şu ki biz bu konuda ne yapacağız?

 Onların bana öğrettiklerini yapacağım inşa ettiklerini ben yıkacağım.

Olabilenin en iyisini yapacağım. Sadece onun işlemcisinin çalışması gerek.

- Kimsiniz?

 – Bay Goddard?

 Kimsiniz?

 E-maillerinizi okuduktan sonra silmelisiniz.Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim.

Birileri her zaman dinliyor (Arada bir gelen mesajlar dinlemenin habercisi olduğunu anlamadın mı?)

THE COMPANY YOU KEEP / Geçmişin Sırları (2012)


Yıllar gerçekleri saklayamaz.
İdealler zamanla yorulur.

Yönetmen: Robert Redford

Ülke: Kanada

Tür: Dram | Gerilim

Vizyon Tarihi: 23 Ağustos 2013 (Türkiye)

Süre: 125 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lem Dobbs, Neil Gordon

Müzik: Cliff Martinez

Görüntü Yönetmeni: Adriano Goldman

Yapımcı: Nicolas Chartier, Craig J. Flores, Bill Holderman

Oyuncular    Robert Redford,    Shia LaBeouf ,Julie Christie, Susan Sarandon ,   Nick Nolte

Özet

Jim Grant, vakti zamanında Weather Undeground isimli, Vietnam Savaşı karşıtı bir militan grubunda aktif olarak görev almıştır. Cinayet ve soygun suçlamasıyla FBI tarafından 30 yılı aşkın süredir aranmakta olan Grant, bu süre boyunca bir şekilde onlardan saklanmayı başarmıştır. Bir kaçak olarak yaşamakta olan adamın kimliği Ben Shepard isimli bir gazeteci tarafından ifşa edilir. Öte yandan Sharon da yıllar önce bu grupta görev alan ve şimdilerde Weather Underground üyelerine karşı yürütülen bu davayla geçmişini sorgulamaya başlayan aktivistlerden biridir. Kimliği ifşa olan Jim Grant, 30 yıldır başarıyla gizlenebildiği sırrı ifşa edilmesini riske atarak kendini kurtarır.

Bu film, medya kuvvetinin gerçeğini dile getirirken, adı sanı anılmayan yerel  bir gazete muhabirinin bir konuya el atmasıyla, sonuçların nereye varacağını gösteriyor.

Filmden

“Hak etmek”. İlginç bir kelime seçimi.

Size gerçek gelmeyebilir ama özgür bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlar doğru dürüst savunulmayı hak ediyor.

Neden 30 yıl beklediniz?

 – Çocukların yok değil mi?

 – Hayır. Mobilyam bile yok sayılır. Olsaydı onların seni değiştireceğini bilirdin. Bir kızım, bir oğlum var. Anlayabilecekleri yaşa gelmelerini bekledim. Ama onları tekrar görebilmek için  Vicdan azabından mı yaptınız?

 Dayanılmaz hale gelen şey eski günahların pişmanlığı mıydı?

 30 yılı tek cümleyle özetledin. Dünyayı bu kadar net görmek güzel olmalı. Bir zamanlar siz de öyle değil miydiniz?

 Çoğumuz kötülükten uzak yaşamıştık, şiddetle hiç işimiz olmadı. O zamanlar gençler her şeyi sokağa taşıyorlardı. Japonya’da, Fransa’da, Çin’de ve Angola’da. Parçası olmak istediğim bir devrim yaşanıyordu. Elbette. Kulağa kıyak geliyor. Bizi orada burada gezen, kafası kıyak hippiler sandın değil mi?

 Hiç de kıyak değildi. Hükümetimiz milyonlarca insan öldürüyor biz ise haberlerde ve dergilerde korkunç fotoğraflara tanık oluyorduk. My Lai Katliamı. Delirmiştik, ne yapacağımız bilemiyorduk. Protesto ettik, oturma eylemi yaptık. Kafalarımız kırıldı. Olaylar gittikçe şiddetlendi. Kent ve Jackson Üniversitesi’nde olaylar yaşandı. Yaşıtımız gençler hükümetimiz tarafından kampüslerde öldürüldü. – Direniş olmuştu. – Direniş değildi, celp emriydi. Sıra almalıydık. Sonra tek yapmamız gereken beklemekti. Herkes birilerinin taraf değiştireceğini veya dönmeyeceğini biliyordu.

- Bunu unutmak imkânsızdır.

- Unutamamışsınız gibi. Kendinizi haklı çıkarmaya çalışıyorsunuz gibi geliyor. Tek çarenizin şiddete başvurmak olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Hükümetimiz soykırım yaparken evde otursaydık asıl şiddet bu olurdu.

Peki ya sen?

 Sen ne için her şeyi göze alırsın?

 Bilmem ama herhâlde bina bombalayıp, insan öldürmezdim. Doğru. Muhalif olmak tehlikelidir. Pişmanlık duymadan benim yaşıma gelemezsin.

Yine yapar mıydınız?

 Çocuklarım veya sevdiğim anne-babam olmasaydı evet, yine yapardım. Daha zeki, iyi ve farklı bir şekilde. Yine yapardım, evet. Hatalarımız oldu ama haklıydık.

Nick Sloan da haklı mıydı?

 Otel odasında terk ettiği sizinkilerden daha küçük bir kızı var.

- İnsanlar mecbur oldukları şeyi yaparlar.

- O zaman benimle ne işiniz var?

 Benimle. Sonuçta başka seçeneğiniz vardı. Ne söylediğimin ne önemi var gerçeklerle ilgilenen birileri yoksa tabii. Sen gerçeklerle ilgileniyor gibi görünüyorsun. Pek çok insan öyle değil. – Ne yapacaksın?

 – İşimi. Güzel. Jim veya Nick sizce şu an ne yapıyor?

 Belki de onu sen bulmalısın. Buraya gelmem onun ifşa olmasına bir şekilde neden olduysa eğer, niyetim bu değildi. O bunu biliyor. Birbirimize asla ihanet etmedik. Hiç birimiz, o kadar sene boyunca. Şimdi yapmaya hiç niyetim yok.

Peki ya Mimi Lurie?

 – O da iyi, üretken bir hayat yaşıyor mudur?

 – Her şey mümkün. Mimi ve Nick farklıydı. Radikal ama aynı zamanda âşıktılar.

Teröristler terörü meşrulaştırır. Sakın kafan karışmasın.

İyi ki hazine bonosu diye bir şey var. Riske girdiğim için muhasebecim bana gülmüştü. Bana kapitalist köpek bakışı atmayı kes. Yasal olmak faydalıdır.

Tabii canım. İnsanların emeklilik parasını çalmak yasal iyi ve dürüst bir şekilde ot satmak suç sayıldığı sürece.

İşimizi böyle yapmayız ve bu ilk de değil.

Olayları aydınlatacak adamları harcayamazsın.

Berbat bir yöntemdir bu. Aslında bunu konuşuyor olmamız bile saçma.

Bu büyük bir olay. Desteğin gerekiyor. Desteğine ihtiyacım var.

 Senin de insanları kışkırtmayı bırakman gerek, özellikle FBI’ı.

- Tamam mı?

 – Tamam. Benim de patronlarım var.

“Eylem ve tutku”

Şans, birinin dediği gibi ama kim hatırlamıyorum şans, takdir-i ilahinin bir diğer adıdır. Başka bir deyişle, tarihin kaçınılmaz olmasıdır. Çünkü işin kökeninde vuku bulma sorunu yatar.

Bir başka görüş ise, tarihin bireysel iradeden bağımsız olduğudur. Sosyal koşullar ve üretim ilişkileri tarafından belirlenir.

Üretim ilişkileri, hatırladınız mı?

 İşte orada, Karl Marx. Bu teorilere göre tarihin çabalara karşı bağışıklığı var. Günlük seçimleri kaldırın. Ama tarihi insanoğlu yazar. Eylem ve tutku ekonominin kaderinden daha önemsiz olamaz. Bunlar temel malzemelerdir.

Bir süre Barış Gücü’nde çalıştım. Dünyayı değiştirebilirim sandım. Aslında değişmesi gerekenin insanlar olduğuna karar verdim. Okula döndüm ve psikoloji okudum. Psikolojinin bununla hiç bir ilgisi olmadığını anladım. Bir süre New York’ta kaldım. Kendimi değiştirebilirim sandım.

- Çok inatçı çıktım.

İnsanlar iki nedenle yalan söyler. Farkına varmadan, yanlışlıkla ya da bilerek. Azılı bir kaçağın aile dostun olması unutulabilecek bir şey değildir.

Prensipleri bırak. Eskiden savunduğun her şeyi de. Mücadele sırf sen yoruldun diye bitmez.

Yorulmadım. Büyüdüm.

- Büyümeyeceğiz diye birbirimize söz vermiştik.

- Evet ama oldu işte.

Harekete katılma sebebimle ayrılmam sebebim aynıydı. İyi insanların hayatlarının boş yere mahvolmasını istemiyordum.

Ben Shepard:

 Bay Osbborne?

 Pek çok şeyle sanırım. Bir şeyler biliyorsunuz. Neden söylemediniz?

 Sen de biliyorsun. Sen ne yapacaksın?

 Ben bir gazeteciyim. Hep yaptığım şeyi yapacağım. Bu bilgi 24 dakika sonra bütün bilgisayarların ekranında olacak. Benden sakladığınız her şeyi öğreneceğim. Her şeyi tüm gerçekliği ve azametiyle ifşa edeceğim.

Bir sürü insana çok fazla zarar vereceksin. Ne kadar olduğunu bilemezsin.

- Bence hepsi hak etti.

- Bu konuda çok yanılıyorsun. Çıkardığın fırtınada masum insanlar da savrulacak.

 – Güven bana.

 – Size güvenmek mi?

 – Söyleyin Bay Osborne, o masumlardan biri misiniz?

 – Hayır, ben değil. Ama kızım öyle. Nasıl yani?

 Yapmam gereken bir şey var ama kendi şartlarım dahilinde.

Nicky:

- Anlamak bu kadar zor mu?

Mimi Lurie:

 – Neden

Ben yapmadım. Orada değildim.

Olmalıydın, her şey çok farklı olurdu. Vince kendini tamamen kaybetti. Bankada olsaydın kimsenin canı yanmazdı.

Canının yanmasını bırak, biri öldü. Bir baba, ailesi olan bir koca. Bunu, ailesi olan bir sürü koca öldürüldüğünde düşünselerdi.

 Hâlâ öldürülüyor.

Gitmemeliydin Mimi. Hayır demeliydin.

- İşin bitti.

- Hayır, senin işin bitti.

Ben işim hiç bitmedi ama sen kabul edemedin. Benim başka biri olduğumu düşünerek kendini kandırdın. Hâlâ öyle sanıyorsun.

- Kendimi kandırmıyordum. Her şey bitmişti.

 – Hiç bir şey bitmedi. Daha değil. Söylediklerimin hepsi bugün de geçerli ve her geçen gün kötüleşiyor.

- Mesele bu değil.

- Mesele tam olarak bu Nick. Hor gördüğüm bir sisteme teslim olamam. Özgürlüğümden vazgeçip onların yaşam anlayışını benimseyemem.

- Mimi, ne kadar özgürsün?

 – En azından hapiste değilim. Anlamanı beklemiyorum. Seni ele geçirmişler. Süper ve süper süper zenginleri koruyan, geri kalanları ve gezegeni siktireden bir sistem.

 – Mimi, durur musun lütfen?

 Herkes pes eder ve teslim olur. İnandığı şeyler için yaşamayı bırakırlar. Çok üzücü. Sen bilirsin bunları.

- Unuttuğun için üzgünüm.

- Keşke unutabilseydim. Derdin hatırlamamayı becerememek. Duvarların daha yüksek ve sağlamsa benden daha güçlüsün demektir. Politikacılar ve şirketler yaptıkları şeyler için teslim oldukları gün teslim olurum. O gün teslim olurum. İzci sözü.

Devrim zırvalarının arkasına saklanmayı bırak.

 – Konuyu bana getirme.

- Ne görüyorum biliyor musun?

 Aynı insanı görüyorum. Aynı şeyi yavrucuğum. Gözlerinde görüyorum. Saklayıp başkalarının gözünde başka biri olabilirsin ama ben yutmam. Düşünmekten kendini alamadığın ne anılarımız vardı hatırlıyor musun?

 Davanın ötesinde bir sorumluluğumuz var. Bir bebeğimiz var. Prensiplerimiz bizi öylesine tüketmişti ki en temel görevimizi terk etmişiz.

Üzerimize düşeni yaptık Nicky.

- Plan yapmıştık, bir sorun çıkarsa  – O planı hiç uygulamamalıydık.  yapmamız gerekeni yapmalıydık. – Beraber karar vermiştik.

- Yanlış yaptık.

-Başka seçeneğimiz yoktu.

- Yanıldığımızı anlamalıydık.

Beraber karar verdik ve ikimiz de buna katlanmak zorunda kaldık. Hayal değildi. Gerçeğe dönüştürebileceğimiz bir olasılıktı. Onları durdurabilirdik.

Bir şeyleri değiştirebilirdik. Fark yaratabilseydik eğer.

O olasılığa hâlâ inanıyorum.

 Tek inandığın şey bu mu?

O burada mı Nicky?

 Hiç gelmedi.

- Sen mi aradın?

 – Hayır. Hikâyeni buldun evlat, tebrikler. Tatmin olmuşsundur umarım. Yapmadığı bir şey için birinin ömür boyu hapse girmesine izin veremem.

- Bugünlerde idealistler böyle midir?

 – Mimi teslim olacak mı?

 – Hayır. – Demek hayır. Nereye gidiyorsun peki?

 Teslim olmadan önce yakalanmaması lâzım. Anlamıyorum, daha kolay bir yol var. Genelde vardır. Dersini almışsın.

 Kızınla tanıştım. Büyük kızınla. Gerçekten hikâyeni buldun, değil mi?

 Bu bilgiyi rastgele bulmadığını tahmin ediyorum. Çünkü dünyada bunu bilen dört kişi var. Böyle işlere bulaşırsan cevaplar bulursun. Ama istediğin cevapları değil. Sırlar tehlikelidir Ben. Bilmen gerektiğini düşünüsün ama sırrı kendine saklarsan başkaları hakkında bir şey öğrendim derken kendine dair bir şey fark edersin. Umarım buna hazırsındır.Bu aşamada hiç sırrım kalmadı. Zeki bir adamsın. Korkma, sana zarar vermeyeceğim. 30 yıldır beni harekete geçiren şeyin tam olarak ne olduğunu öğrendin. Seni hareket geçiren şeyi öğrenme zamanın geldi.

1980’de gerçekleşen banka soygununun son kaçağı Mimi Lurie    Michigan-Kanada sınırındaki Drammond Adası’nda polise teslim oldu.  Güvenlik görevlisinin ölümüyle sonuçlanan soygunu üstlenmesi sonucu    uzun süredir soygunu gerçekleştirenlerden biri olduğu düşünülen Nicholas Sloan hakkındaki tüm suçlamalar düştü.  Bugün salıverilmesi beklenen Sloan’dan henüz bir açıklama gelmedi.

VESVESE’NİN SIRLARINDAN


İlhamdan onun suretini talep etmeyesin.
Çünkü İblis’in vesveseleri sana eşlik eder
[57.Bölüm]

Vesvesenin Kaynaklarından

Yeryüzüne “Havva” çoğalmak, “İblis” ise saptırmak için indirilmiştir. Âdem’in ve Havva’nın inişi keramet, İblis’in inişi ise başarısızlık, cezalandırma ve günahları kazanma inişiydi. Çünkü onun günahı, bedbahtlığın sonsuz olmasını gerektirmez. Çünkü o, Allah’a ortak koşmamış, Allah’ın kendisini yarattığı özellikle gururlanmış, Allah Teâlâ da onun yazgısını bedbaht (şakî) yapmıştır. Bedbahtlık diyarı ise, şirk koşanlara mahsustur. Böylece Allah Teâlâ, İblis’i kulların kalplerine vesvese vererek şirk günahını işlesin diye yeryüzüne indirmiştir.Onlar, şirk koştuklarında ve İblis de şirkten ve failinden yüz çevirdiğinde, bu yüz çevirme, ona fayda vermez. Çünkü Allah Teâlâ’nın bildirdiği gibi ona (müşrike) “inkâr et” diyen, İblis’in ta kendisidir. Böylece kendisi birleyen olsa bile, âlemdeki bütün müşriklerin günahını yüklenmiştir. Çünkü ‘kötü bir âdet çıkaran kimse, o âdetin günahı ve onu yapanların günahını yüklenir.’ [39.Bölüm]

Vesveseye Sebeb Olan  Organlar

Sünnette ve Kur’ân-ı Kerim’de bu temizlikler teşvik edilmiştir. İstinca, kendilerinde bulunan dışkı (eza, acı) nedeniyle suyla cinsel organları temizlemektir. Dolayısıyla iki cinsel organ dışkının çıktığı yer olduğu gibi aynı zamanda örtülecek ve gizlenecek iki yerdir. İnsanın içindeki acı (dışkıya benzetilerek eza) ise, gönle ilişmiş çirkin düşünceler, saptırıcı kuşkulardır. Sahih bir hadiste şöyle bildirilir: ‘Şeytan insanın kalbine gelir ve ona der ki: Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı? En sonunda sorar: Peki Allah’ı kim yarattı?’ Kalbin böyle bir acıdan temizlenmesi, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin söylediği gibi, Allah’a sığınma ve soruya son vermekten ibarettir.

Bu ikisi, [ön-arka cinsel uzuvlar], avrettir. Başka bir ifadeyle bunlar, insanın kendisine vesvese vermesine yol açan şeylere meyillidir. İnsan asıl ve ayrıntı konularında dindarlığına zarar veren şeylerle kendisine vesvese verir. Arka, asıl dışkı (eza) yeridir. Zaten bunun için var oldu. Kadın ve erkekteki diğer iki cinsel uzuv ise (kadın ve erkeğin ön uzuvları) ise bu aslın feridir. Onların iyiliğe dönük bir yönü olduğu gibi kötülüğe dönük bir yönü de vardır. İyilik ve kötülük, evlilik ilişkisi ve zinadır.

Ruhsal İstincanın Sırrı

Bakınız! Az bir suya pislik bulaştığında onu etkiler ve artık o su kullanılmaz. Su da, pisliğin üzerine döküldüğünde onun hükmünü ortadan kaldırır. Tıpkı bunun gibi kuşkular, zayıf imanlı ve düşünceli kalplere geldiğinde, onlara etki eder. Pislik, bir deryaya düştüğünde onda silinip gittiği gibi bilgiyle ve Ruhu’l-kuds ile desteklenmiş güçlü kalplere kuşkular düştüğünde de böyledir. İnsan ve cin şeytanları, İlâhi ilimden nasiplenmiş birine bu kuşkuları getirdiklerinde söz konusu kişi, kuşkuların dış varlığını değiştirir. Bu insan, Allah’ın kendisine ihsan ettiği ilahi rahmetin inayetinden elde ettiği ledünni bilgi iksiriyle, kuşku kurşunlarını altına, değersiz şeyleri gümüşe nasıl çevirebileceğini bilir. Bunun yanı sıra, söz konusu şeylerin hangi yönden doğru olduğunu ve [onlardan etkilenmek bir yana] onlara tesir yapar. İşte, ruhsal istincanın sırrı budur. [68.Bölüm- VASIL [Suların Kısımları, Bilgilerin Kısımları]

Namaza başlarken neden şeytandan sığınırız?

Racîm özne anlamında [taşlayan] da olabilir. Bu isimlendirme, kulun kalbini taşlayan çirkin düşünceler, vesvese’ve kötü niyetlerle ilgilidir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem gece namazına kalkıp ‘ihram [yasaklama, başlama tekbiri]’ tekbirini getirdiğinde şöyle derdi:

‘Allahu ekber kebiran… Yani, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür, Allah en büyüktür. O’na sonsuz övgüler! O’na sonsuz övgüler, O’na sonsuz övgüler! Sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim, sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim, sabah-akşam Allah’ı tenzih ederim. Kovulmuş şeytanın üflemesinden ve vesvesesinden [hemze] Allah’a sığınırım.’

İbn-i Abbas şöyle der: ‘Şeytanın ‘hemzesi’ namazda insana verdiği vesvese, nefesi şiir, üflemesi namazda insana verdiği kuşkulardır. Unutma da buna dahildir’.

Bu nedenle Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ‘sehiv secdesi şeytanı öfkelendirir’der. Öyleyse namaz kılan insan, Rabbinin korumasını dileyerek, duru bir kalple taşlanmış şeytandan Allah’a sığınmalıdır.

Şeytanın namazda verdiği kötü düşünce ve vesveseler bilinmezse, bunları uzaklaştıracak ismi belirlemek de mümkün olmaz. Bu nedenle, [sığınma için] bütün isimlerin anlamını toplayan Allah ismi gelmiştir. Çünkü bu ismin gücünde, kovulması gereken her düşüncenin mukabilinde kovan her ismin hakikati bulunur. Allah kendisini muvaffak kılarsa, namaz kılanın sığınışında bu halde olması gerekir.

Sığındıktan sonra şöyle der: ‘Rahman ve rahim Allah’ın adıyla [besmele].Bunu söylediğinde, Allah Teâlâ “kulum beni zikrediyor der. Bu yorumla, besmeledeki âmilin [söz gelişi başlarım fiili değil], ezkuru, yani ‘zikrediyorum’ ifadesi olmalıdır. Be harfi [bi-ism] de, bu rivayet doğru ise, zikretmek fiiliyle ilgili olmalıdır. Rivayet doğru değilse fiil, ‘Allah’ın adıyla okurum’ olmalıdır. Bu durum, ‘Rabbinin adıyla oku’ ayetinde açıktır. [69.Bölüm 37.Kısım-VASIL- Namazda Fatiha Suresini Okumanın Yorumu]

Namazda safları sıkıştırmak ne demektir?

Safları sıkıştırmak, başından sonuna kadar saftaki insanlar arasında hiçbir boşluk kalmaması demektir. Safı sıkıştırmanın hedefi, şeytanların saftaki boşlukları dolduracak olmalarıdır. Namaz kılanlar, Allah Teâlâ’ya yakınlık yerindedir. Dolayısıyla birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olacak şekilde, namaz kılanların aralarında boşluk bulunmaması gerekir. Boşluk olursa, bu durum, aralarındaki ilişkinin davet edildikleri Hakka yaklaşmanın zıddı olmasına yol açar. Bu boşluk ve aralıklara ise, namaz safında iki adam arasındaki ‘uzaklık’ ile ilişkisi nedeniyle Allah Teâlâ’dan uzak olanlar [şeytan: Allah Teâlâ’dan uzak olan] sızar. Böylece saftaki bu boşluk ve gediği dolduran şeytanın Allah Teâlâ’dan uzaklığı ölçüsünde, namaz kılan Allah’a yaklaşmak rahmetinden eksik kalır. Omuzlar birbirine bitiştirilip boşluklar doldurulduğunda ise, Allah Teâlâ’dan uzaklık yerleşecek bir yer bulamaz. Çünkü artık şeytan -ki o, Allah Teâlâ’dan uzaklığın bulunduğu yerdir, burada değildir.

Şeytanlar, safın boşluklarıyla sevinir ve Allah’ın namaz kılanlara verdiği rahmetinin kapsamını görerek o boşluklara girer. Namaz kılanlara dönük ihsan rahmetinden bir miktar ‘komşuluk’ etkisiyle kendilerine de ulaşsın diye, o boşluklara sıkışırlar.Çünkü onlar, Allah katında uzak kimseler olduklarını bilirler.

Söz konusu şeytanlar, namazda vesvese veren şeytanlar değildir. Çünkü, vesvese verenlerin yeri [saflar değil] kalplerdir. Dolayısıyla onlar, meleklerle birlikte kalplerin kapılarında bulunur. Nefse [vesvese] aktarır, kalbi çağrıldığı işten alıkoyacak düşüncelerle oyalar. Şeytanın nefse aktardığı düşüncelerden biri de, saf arkadaşıyla arasındaki gediği gidermemektir.

Bunun iki yönü vardır. Birincisi, namaz kılanın emre itaatsizlik özelliği kazanmasını sağlamaktır. Bu özellik, onu Allah Teâlâ’dan uzaklaşmaya sevk eder. Çünkü şeytanın Allah Teâlâ’dan uzaklaşma nedeni, Allah Teâlâ’nın emrine itaatsizliğidir, ikinci yön ise, onların şeytan arkadaşlarıyla ilgilidir. Söz konusu şeytanlar bu gedikleri doldurup namaz kılanların rahmetine ulaşmak ister. Bu nedenle imam Rabbiyle konuştuğu gibi Rabbi de onunla konuşur. Bu nedenle, namazdaki konuşma çoğul ifadeyle ifade edilmiş ve duada imam kendisini cemaatten ayırmamıştır. Çünkü imam cemaatin dilidir. [40.Kısım- FASIL-VASIL ]Tek Başına Safın Arkasında Namaz Kılan Kişi]

Vesvese ile Savaşmak İlişkisi

Savaşta kılıçların çekilmesi, (batınî anlamında) kendisine vesvese veren şeytanın ve nefsinin karşısındaki durumudur. Allah Teâlâ bu haldeyken insana şah damarından daha yakındır. Bu yakınlığa rağmen insan büyük bir savaş içindedir. Kul bu haldeyken Allah Teâlâ’nın yakınlığına bakar. Bütün namazı (şeytan veya nefsiyle) savaş esnasında tamamlasa bile, hiç kuşkusuz böyle bir durumdaki insanın namaz kılması zorunludur, çünkü böyle yaparsa şeytanla Allah Teâlâ vasıtasıyla savaşmış demektir. Çünkü O, namazında Allah Teâlâ karşısında bulunduğunun bilinci ölçüsünde, kendisine emredildiği şekilde namazın görünür şartlarını yerine getirmiştir. Savaşçı da, kılıçların çekildiği esnada namazı kendisine emredildiği üzere batınıyla kılar. Emredilen şey, gücü ölçüsünde gözleriyle ima ederek namazı kılarken düşmanıyla savaşırken de diliyle tekbir getirmesidir. Bu esnada şeytanın vesvesesi, Allah Teâlâ’nın yükümlü tuttuğu farzları yerine getirmekten kulu uzaklaştırmaz.

Vesvese vaktinde temizlenmesi, tıpkı abdesti uzuvlarına ulaştırması gibi, savaşmasının ta kendisidir. Şeytan kulun Allah yolunda cihadındaki azmini gördüğünde, desinler diye savaşmayı aklına getirebilir. Bunun nedeni, şeytanın kişinin amelini geçersiz yapma ve boşa çıkarma hırsıdır. Hâlbuki kul, savaşmaya başladığında niyetini Allah Teâlâ’nın dinini korumak ve ‘Allah’ın kelimesinin yüksek, kafirlerin kelimesinin alçak olması’ için halis bir şekilde belirlemişti. Burada ‘kâfir’, özel bir yönden müşrik demektir. Böyle söylememizin sebebi, Allah ehlinin bu sözle işaret ettiğimiz şeyi anlamış olmalarıdır. Başa dönersek, şeytan kendisine bunu hatırlattığında, insan bu düşünceye kıymet vermez. Çünkü bu kulun dayandığı esas ve dayanak doğru ve güçlüdür ki bu da başlangıçtaki niyettir.

Şeytan doğru bir niyetle başladığı amelini artık bırakması, hususunda kula saldırıp niyetine katışan gösteriş duygusuyla amelinin bozulduğu vesvesesini verirse, kul şeytanın bu davranışını ‘amelleriniz batıl kılmayın’(47 / Muhammed, 33) diyerek reddeder. Böylece, (böyle bir niyet karışıklığı nedeniyle) şeytanın ameli terk etmeyle ilgili verdiği vesveseyi bu ayetle kendinden uzaklaştırırsın.  [42. Kısım-VASIL Savaş Halinde Namaz -Batınî Yorum]

Namazda Açıkta Okumanın Hikmeti

Namaz kılan kişi, ardındakilerin duymasını sağlayıp dinledikleri Kur’an-ı Kerîm vasıtasıyla vesveselere engel olmak için ayetleri açıktan okur. Çünkü onlar Kur’an-ı Kerîm’i dinlerken ayetlerini derinden düşünür, ayetlerin anlamlarını tefekkür ederek kendilerini vesveselerden alıkoyar, ayetleri dinledikleri için sevap kazanırlar. Onların imamın okuyuşunu güzelce dinlemeleri, yağmur yağmasını sağlayan sebeplerden birisi olabilir. Çünkü onlar, Kur’an-ı Kerîm okunduğunda onu dinleyin ve susun, umulur ki merhamet edilirsiniz’ (7 / A’râf – 204) ayetinde belirtilen Allah Teâlâ’nın emrine uyarak bir farzı yerine getirmişlerdir. Yağmur da, Allah Teâlâ’nın rahmetindendir. Onların bu duaya çıkmalarının yegâne nedeni, Allah Teâlâ’dan yağmur istemektir. Allah ise, Kur’an-ı Kerîm’i dinleyene onu taahhüt etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ’dan bir şey ummak için yapılan davranışların hükmü, farzın hükmü gibidir. İmam ise, bir topluluk içinde –cemaat namaz ve duasında açıktan Rabbini zikreder. Allah da imamı o cemaatten daha hayırlı bir topluluk içinde zikreder. O topluluk içinde imam ve cemaatin amaç edindikleri bir ihtiyacın karşılanması için Allah’a dua eden birisi bulunabilir. Böylece o meleğin duasıyla yağmur yağar. Çünkü melekler şöyle der: ‘Rabbimiz! Her şeyi bilgin ve rahmetinle kuşattın.” (40 / Mu’min – 7)  [45.Kısım VASIL Açıktan Okumanın Batınî Yorumu]

 Hacer’ül Esved’ in Sırrı

Tirmizî, Cabir’den şöyle bir hadis aktarır: Hz. Peygamber Mekke’ye geldiğinde, içeri girip Hacer-i esved’e eliyle dokunmuş, sonra sağından üç kez koşmuş, dört kez yürümüştür.’

Hacer’ül Esved , Allah Teâlâ’nın sağ elidir. Allah Teâlâ suretine göre yaratmış olduğu insan için de bir sağ el yarattı. Bu nedenle tavafın Allah Teâlâ’nın eliyle insanın sağ eli arasında olmasını emretmiştir. Böylece insan, iki güç ile desteklenir ve bu durumda şeytan insana gelebilecek bir yol bulamaz. Çünkü şeytanın sağa karşı yolu yoktur. O, kulun kalbine vesvese verir ve o sol tarafa meyillidir.Bu durumda tavafta Hakk’ın sağ eli tavaf edeni muhafaza eder. O kendi varlığında da bir sağ ele sahiptir. Öyleyse insan sürekli korunur. Bu dengeden ayrıldığında ise -ki o Irak tarafından Yemen tarafına dönmektir. Allah Teâlâ’ya ait olan evin inayeti insanı korur.  [ 73.Kısım-Yirmi Yedinci Hadis: Tavafta Kâbe'nin Neresinde Durulur?]

Peygamberler Vesveseden Korunmuştur

Peygamberler gaybî bilgileri meleklerin gözetiminde öğrendikleri -ki bunun amacı şeytanların kovulmasıdır. Gayb, Allah Teâlâ’dan tebliğ edecekleri risaletle ilgilidir. Bu nedenle Allah Teâlâ, ‘Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerinde bilsinler’ (72 / Cin-27) demiştir. Allah Teâlâ risaleti rableri kelimesine izafe etmiştir. Çünkü onlar, şeytanların peygamberlere herhangi bir vesvese veremeyeceklerini öğrenmişlerdir. Böylelikle peygamberler, bu risaletin -başkasından değil, Allah Teâlâ’dan gelen bir risalet olduğundan emin olmuşladır. Bu ayette, yani ‘Razı olduğu peygamberler müstesna’ ifadesi, acaba peygambere meleğin vasıtasıyla gerçekleşen bir bildirim midir? Yoksa bu özel vahiyde melek yok mudur? İkincisi, daha açık ve daha uygun ve doğru olandır.

[321.Bölüm]

Cinlerin arasında şeytan olan ve olmayanlar vardır.Allah Teâlâ şeytanlarda saptırma özelliği yaratmış, uzaklık perdesinin vesvese vermek ardından mallara ve çocuklara ortak olmalarını emretmiştir. Bu, onlar için bir imtihan ve sınamadır. Bu bağlamda şeytan insana ‘kâfir ol’ der, kâfir olduğunda “Ben senden uzağım, ben âlemlerin rabbi Allah Teâlâ’dan korkarım” der. [334.Bölüm]

Vesvesenin Sırlarını Kimler Bilir?

Kâmil şeyhler (sahtekâr olanlar değil), hastalıkları ve ilaçlarını, zamanları, mekanları, mizacı, gıdaları, mizacı düzelten ve bozan şeyleri, hayali keşf ile gerçek keşf arasındaki farkı, tecelliyi, terbiyeyi, müridin çocukluktan gençliğe, oradan yaşlılığa intikalini bilirler.

Onlar, müridin doğasına hükmetmenin bırakılıp aklına hükmetme vaktinin ne zaman geldiğini bilirler. Onlar, müridin düşüncelerinin tasdik edileceği zamanı, nefse ve şeytana ait hükümleri, şeytanın kudreti altındaki hususları bilirler.
Kâmil şeyhler, insanın şeytanın kalbine verdiği vesveseden korunmasını sağlayan perdeleri de bilir.
Onlar, müridin nefsinin sakladığı ve onun bile farkında olmadığı şeyleri bilir.
Onlar, müridin bâtınında ortaya çıktığında ‘ruhanî fetih’ ile ‘İlahî fethi’ ayırt etmeyi bilir.
Onlar, ‘yola’ uygun olanlar ile olmayanları kokularından ayırt eder.
Onlar, ‘Hakkın gelinleri’ olan müritlerin nefslerini güzelleştiren süsleri bilirler. Hak karşısında onlar, gelini süsleyen bir hizmetçiye benzer. Onlar, Allah’ın edipleri, mertebenin edebini ve onun hak ettiği saygıyı bilenlerdir. [181.Bölüm Şeyhlere Hürmet Makamı]

Dostum! Aklına sana iyiliği tavsiye eden bir düşünce geldiğinde, onun meleğin ilhamı olduğunu bil!
Ardından iyiliği yapmaktan alıkoyan başka bir düşünce gelirse, o da şeytanın vesvesesidir. 
[560.Bölüm. Tavsiye]

Kaynaklar:
Muhyiddin İbnü’l Arabî, Futuhât-ı Mekkiyye
Futuhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

ÖNEMLİ BİR MEVZU VESVESE

PARADİES: GLAUBE/ Cennet: İnanç (2012)


Bu filmi muhakkak seyredin.

Yönetmen: Ulrich Seidl

Ülke: Avusturya, Almanya, Fransa

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 30 Ağustos 2012

Süre: 115 dakika

Dil: Almanca, Arapça

Senaryo: Ulrich Seidl, Veronika Franz

Görüntü Yönetmeni:Edward Lachman, Wolfgang Thaler

Yapımcı: Michael André, Philippe Bober, Christine Ruppert

Nam-ı Diğer: Paradise: Faith

Oyuncular. Maria Hofstätter,  Nabil Saleh, Natalya Baranova, Rene Rupnik,    Daniel Hoesl

Özet

Ulrich Seidl´ın “Cennet” üçlemesinin ikinci filmi, cennet yolunun İsa´dan geçtiğine inanan röntgen uzmanı Anna Maria´yı anlatıyor. Avusturya´yı imana getirebilmek uğruna tatilini misyoner gezisine çeviren Anna Maria, elinde Meryem Ana heykeliyle kapı kapı dolaşır. Yıllardır ortalarda görünmeyen, Mısırlı Müslüman kocası bir gün tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş halde çıkagelir. İlahi ve dualara artık evdeki kavgalar da eşlik etmektedir. İtalyan medyasının “kutsal değerlere küfür” suçlamasına maruz kalan film, evlilik boyunca uğranan “çile” duraklarını ve aşka özlemi ele alıyor. Ulrich Seidl, üçlemesini aynı ailedeki üç kadının çıktığı farklı tatiller üzerinden kurgulamış

Filimden

Kendimi tutamayarak işlediğim günah için yapacağım fedakârlığı lütfen kabul et. O kadar çok insan seks düşkünü ki   Onları düştükleri cehennemden kurtar ve şehvet dürtülerinden arındır.

Yahudinin Hırıstiyana [Anna Maria] Karşı savunması

 -Dinî tören (nikah) yapılmadan birlikte yaşıyorsunuz.

- Günaha kim karar veriyor?

   – Tanrı karar veriyor. Bu Tanrı çok meşgul olsa gerek.

- Evet, O öyledir. Aynen öyle.

- Tanrı bize hür irade vermiş. Tanrı neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar verelim diye hür irade vermiş. – Ve neyin doğru olduğuna.

- Kötüye Tanrı karar verir. Ama insan iyi veya kötüyü seçmeye karar verir! On Emir’e bağlı kaldığımız sürece

- On Emir   Doğru mu?

   – Evet. Diğer her şey serbesttir. Öldürmüyorum, çalmıyorum

- Veya kimseyi kandırmıyorum.

- Peki altıncı buyruk nedir? [“Adam öldürmeyeceksin.” Bu başka bir insanı kasıtlı olarak öldürmeye karşı bir buyruktur.]

  – Ama o farklı bir devirden kalma.

- O zamanlar iki milyon kişi

- O hâlde On Emir geçerli değil?

   O zamanlar dünyada iki milyon kişi vardı! Şimdi ise sekiz milyara yaklaştı! Birkaç yıl içinde sekiz milyar olacağız!

Peki o bize ne öğütlüyor?

   Bize doğum kontrolü lazım! İffetsiz davranıyorsunuz.

 – “Zina etmeyeceksin.”

- Cinsel ilişki. Ne zinası!

- Bu daimî zinadır.

- Hayır, bu zina değildir! Zina evlilikte olur.

- Karımı aldatırsam olur. Zina budur.

- Eğer sen eşini bırakır da     başka birisiyle yaşarsan bu daimî zina sayılır.

- Hayır, hiç de bile. Hiç de bile. – Bu senin görüşün, benim değil.

- Bu Tanrı’nın kuralı.

- Hayır, değil. “Komşunun karısına veya kocasına göz dikmeyeceksin.”

- Biz göz dikmiyoruz ki! – Ama ikiniz de boşanmışsınız. – Onun başka kadından çocukları var. – Ne olmuş yani?

   Benim karım öldü. Ne yapsaydım yani?

   – Sen de boşandın. – Olamaz mı?

   – Niye kocanın yanında değilsin?

   – Tanrı’ya şükür ki değilim!

- Kocası onu aldatmış.

- Tanrı tüm günahkârları bağışlar!

Ama yalnızca günahkâr tövbe ederse.

- Günah mı?

   Bu çok saçma! – Saçma mı?

   – Evet, çok saçma.

- Tanrı’ya hakaret ediyorsun.

- Amacım O’na hakaret etmek değil.

 – Evet, öyle. Günahların saçma olduğunu söylemek hakaret etmektir.

- Tanrı kimdir?

   Tanrı kimdir?

Mısırlı Müslüman kocası Nabil, eşi Anna Maria’ya herkese karşı şefkatli iken kendini yalnız ve ilgisiz olarak tutumuna karşı serzenişte bulunuyor:

 Anna Maria, buraya umutla gelmiştim. Burası daha iyidir diye. Ama karım bana şey gibi     göçebe gibi davranıyor. Nefret, yabancılara nefret. Evde de aynısı. Hiç hoş değil. Bu hiç hoş değil. Düşüncelerini okuyabiliyorum. Senin ideolojin yanlış bir ideoloji! Nefret, nefret doğurur! Buraya geldim, iyi davrandım ve sevgi gösterdim, yeni bir yaşam ümit ettim. Ama sen değişmek istemiyorsun.

Nabil:

Anna Maria, bana köpek gibi davranıyorsun. Neden benimle birlikte kahvaltı etmek istemiyorsun?

   Neden hiç tatmin olmuyorsun?

   – Senin için her şeyi yapıyorum.

- Her şeyi değil. Hasta olduğun için yapıyorum. Yaptığım için de mutluyum. Ama sen hiç tatmin olmuyorsun. Hayır, hep değil. Sendekiler başkasında olsa mutlu olurdu.

- Öyle mi?

   – Ve her işi de yapılmış olsaydı. – İhtiyacın olan her şeyi sana veriyorum.

- Çamaşırlarımı yıkamak gibi şeyler mi?

   – Ama sen hiç minnettar değilsin.

- Bu senin görevin! Sen benim karımsın! Bunu bilmelisin. Bütün dinlerde bunu yapmak zorundasın! – Bundan memnunum.

- Öyle mi?

   Yapman gereken başka şeyler de var. Onlar da senin görevin. Anlamamakta ısrar ediyorsun. Duygu denen bir şey var.

- Duygu! Sen benim karımsın.

- Artık bunu doğru yapamam. Hayır, doğru yapabilirsin, ama önce hissetmen gerek. Ama artık hissetmiyorsan, ben de bir şey yapamam. Bu da sende yok!

Buradaki herkes gibi sen de orospusun! Beni aldatıyorsun, öyle değil mi?

   Dur, ha?

   Dur, ha?

   Sen karım değil misin?

   Kes. Kes!

YORUM:

Bu filmde inanç merkezinde olmanın veya olmamanın insaniyet babında çok bir değer ifade etmediğini işlerken, sosyalitesi olan insanın ihtiyaçları ve tepkilerinde nasıl bir davranış içerisinde olduğunu irdeleyerek  birçok açmazlarına da değinmektedir.

İnançlı insanın, sorumlu olmadığı uzak bir kimliğe yakın ve şefkatli olma gayretinde iken, sorumluluğu olduğu yakınına karşı acımasız ve duygusuz oluşunu filmde ibretle görüyoruz.

Yine insanın, insan olarak takındığı tavırda fedakârlık yerine bencil oluşunu fark etmekten  yüreğiniz burkulacaktır. Ve bu durumun umûmiyet cephesinin geniş olması yanında, birçok ailenin de benzeri sıkıntılar içerisinde oluşu nedeniyle, insanlığın içinde bulunduğu bunalımda din, milliyet farkı olmadığını göreceksiniz.

İnançlı demekle, insan olmak eş değer değildir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Onlar ‘İnandık’ dediler, de ki: ‘İnanmadınız ama İslam olduk deyin; inanç henüz gönüllerinize yerleşmedi; eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez; doğrusu Allah, bağışlar, merhamet eder.’”(49 / Hucurât – 14]