AHİR ZAMAN BELGESELLERİ


KOYAANİSQATSİ / Hayatın Özü (1982)

Yönetmen: Godfrey Reggio

Ülke:  ABD

Tür: Belgesel |Müzik

Vizyon Tarihi: 27 Nisan 1982 (ABD)

Süre: 86 dakika

Dil: Hiçbiri

Senaryo: Ron Fricke, Michael Hoenig, Godfrey Reggio

Müzik: Philip Glass

Görüntü Yönetmeni: Ron Fricke

Özet

Phillip Glass’ın unutulmaz müzikleriyle belleklere çakılan Koyaanisqatsi, görüntülere dair bir festivali çağrıştırıyor. 1983 yılı itibariyle devrim niteliğinde olan film hayatın imgesel dengesine(ve dengesizliğine) yakılan bir ağıt niteliğinde. Görüntüden görüntüye geçerek, sonunda tüm görüntülerin tek bir görüntünün yansımasından ibaret olduğunu ispatlamaya çalışan film, tabiat bilimleriyle ve sosyal-antropolojiyle bağlarını sıkılaştırıyor.

Otuz yıldır hayatın anlamını görüntülerin toplamından çıkarsamaya çalışan yönetmen Godfrey Reggio’nun en iyi belgeseli olan Koyaanisqatsi; doğa ve medeniyet arasındaki çelişkiyi ortaya koyan, Powaqqatsi ve Naqoyqatsi ile beraber oluşan bir üçlemenin ilk ayağını teşkil ediyor. 6 yılda toplanan görüntüleri ve 3 yılda hazırlanan müzikleriyle, hiçbir diyalog içermemesine rağmen gelmiş geçmiş en etkileyici belgesellerden biri olduğuna şüphe yok.

ko-yaa-nis-qatsi (Hopi dilinden)

1. çılgın yaşam.

2. fırtınalı yaşam.

3. dengesini yitirmiş yaşam.

4. bütünlüksüz yaşam.

5. değiştirilmesi gereken yaşam biçimi.

Dinlediğiniz Hopi Kehanetlerinin çevirisi

“Topraktan değerli şeyleri kazırsak, felaketi çağırmış oluruz.” “Arınma Günü yaklaştığında, gökte ileri geri örümcek ağları örülecek.” “Bir gün gökten yağabilecek bir tas dolusu kül, toprağı yakacak, okyanusları kaynatacak.”

POWAQQATSİ (1988) (Hopi lisânından, powaq büyücü + qatsi yaşam)

Yönetmen: Godfrey Reggio

Ülke: ABD

Tür:Belgesel |Müzik

Vizyon Tarihi: 29 Nisan 1988 (ABD)

Süre: 99 dakika

Dil: Hopi, İngilizce, İspanyolca

Senaryo: Godfrey Reggio, Ken Richards

Müzik: Philip Glass

Görüntü Yönetmeni: Graham Berry, Leonidas Zourdoumis

Yapımcı: Shyam Benegal, Francis Ford Coppola, Tom Garrett

Nam-ı Diğer: Northsouth: Life on the Edge | Powwaqatsi: Life in Transformation

Oyuncular:    Christie Brinkley ,   David Brinkley ,   Pope John Paul II,    Dan Rather,    Cheryl Tiegs

Özet

po-waq-qa-tsi (Hopi lisânından, powaq büyücü + qatsi yaşam)

Bir varlık, kendi yaşamı doğrultusunda, diğer varlıkların yaşam güçlerini daha fazla tüketen bir yaşama şekli.

————-

Gözlerinizi alamayacağınız ve aynı zamanda tüm hislerinize hitap eden görsel ve işitsel bir şölen!

Dünyanın dört bir yanındaki eleştirmenler ve izleyiciler tarafından büyüleyeci kabul edildi. Senarist/Yönetmen Godfrey Reggio’nun mahşeri “qatsi” üçlemesinin bu ikinci bölümü şu ana kadar yapılmış belgeseller arasındaki en mükümmel görsel ve işitsel öğelere sahip. Sarsıcı görüntülerle birlikte, ödüllü besteci Philip Glass’ın zarif müziği ile Powaqqatsi duygusal, ruhsal, zihinsel ve estetik açıdan nefes kesici bir tecrübe. Cesur ve aklınızdan çıkmayacak görüntülerle bu sıradışı film günümüz toplumuna ait bildiğimizi sandığımız herşeyi sorgulamamızı sağlayacak.

Eski kültürlerin resimlerini modern yaşamla yan yana gösteren Powaqqatsi, ilerlemenin bedelini gösteriyor.

*******************

NOQAYQATSİ (2002) Hopi Dilinden [birbirini-birçoğunu öldürmek-yaşam].

Yönetmen: Godfrey Reggio

Ülke: ABD

Tür: Belgesel |Müzik

Vizyon Tarihi: 02 Eylül 2002 (ABD)

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Godfrey Reggio

Müzik: Philip Glass

Görüntü Yönetmeni: Russell Lee Fine

Yapımcı: Joe Beirne, Lauren Feeney, Steve Goldin

Nam-ı Diğer: Naqoyqatsi: Life as War

Çekim Yeri:

Michigan Central Depot – W. Vernor and W. Michigan Avenues, Detroit, Michigan, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Bella Donna, Elton John,    Julia Louis-Dreyfus,    Madonna

Özet

Küreselleşmenin yarattığı vahşiliğin altını çiziyor. Modern dünya ve doğa arasındaki çelişkinin zaman içinde nasıl bir değişim ve dönüşüm sürecine uğradığını gösteriyor.

NAQOYQATSI na . qöy . qatsi (na köy kahtsi)  Hopi Dilinden [birbirini-birçoğunu öldürmek-yaşam].

1. birbirini öldürerek yaşanan bir yaşam.

2. bir yaşam tarzı olarak savaş.

3. (yorum) uygarlaştırılmış şiddet.

KUR’ÂN-I KERİM’İN KUVVİRAT SÛRESİNDE AYNI KONU İŞLENMİŞTİR.

1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar bulandığında,

3- Dağlar yürütüldüğünde,

4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler ateşlendiğinde,

7- Nefisler eşleştirildiğinde,

8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

10- Amel defterleri açıldığında,

11- Gök sıyrılıp açıldığında,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15- Şimdi yemin ederim o sinenlere,

16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17- Yöneldiği an geceye,

18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19- Kuşkusuz o Kur’an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail’i açık ufukta gördü.

24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

O güneş dürüldüğü vakit. Burada zaman edatı olan ile oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

Bu oniki olay şunlardır:

1. Güneşin dürülmesi,

2. Yıldızların bulanması,

3. Dağların yürütülmesi,

4. Kıyılmaz malların bırakılması,

5. Vahşi hayvanların toplanması,

6. Denizlerin ateşlenmesi,

7. Nefislerin eşleştirilmesi,

8. Diri diri gömülen kıza sorulması,

9. Amel defterlerinin açılması,

10. Göğün sıyrılıp açılması,

11. Cehennemin kızıştırılması,

12. Cennetin yaklaştırılması.

Kaynak:

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,

Kuran’ı Kerim Tefsiri

HOPİ KIZILDERİLİLERİ VE ESRARENGİZ KEHANETLERİ

Hopi adı hopitu kelimesinden gelen “barışcıl” anlamı taşımaktadır. Hopi kızılderilileri de Arizona bölgesinde yaşamış uysal bir kızılderili kabilesidir. M.Ö 700 yıllarında dahi yapmış oldukları çok katlı evler ve gelişmiş tarım faaliyetleri hopilerinde özel bir uygarlık olduğunu düşündüren nedenlerdendir. Mayalara komşu topraklarda yaşamış olan Hopi kızılderilileri Maya takvimi kadar detaylı ve derin bilgiler bırakmasalar da günümüz yaşamı için esrarengiz kehanetlerde bulunmuşlardır.

Metafizik bir kültüre sahip olan, zaman ve mekan kavramları bizden farklı olan hopiler, bundan önce dünyanın 3 kez yıkım geçirdiğine inanırlar. 3.yıkımda ise başrolu su oynamaktadır. Yine hopilerin inanışına göre ataları ve yol göstericileri Dünya dışı bir gezegenden gelen varlıklardı. Hopilerin 3.bin yıl, yani şuan içinde bulunduğumuz zaman dilimi için kehanetleri ise bize bazı şeyleri çağrıştırıyor. İşte hopi kızılderililerinin 3.bin yıl için kehanetleri;

Hopiler 3.bin yılın başlarında Güneş sistemimize mavi renkte bir yıldız gireceğinden söz ediyorlar. Onara göre bu mavi yıldız dünya yaşamında büyük değişikliklere sebep olacak. Yıldızın oluşturacağı manyetik titreşimler tüm insanlığı ve dünyayı korkunç bir şekilde etkileyecek fakat bunun sonunda insan zihni açılacak ve insanlık yükselmeye başlayacak. Hopi kızılderililerinin bu kehaneti elbette ki aklımıza marduk söylentilerini getiriyor. Ancak hopilere göre Mavi yıldız gök yüzünde bir güneş gibi görünmeden önce aşağıdaki 9 kehanet gerçekleşmiş olacak. Bu 9 kehanet ise şöyle;

Beyaz tenli adamlar gelecek ve gök gürültüsü gibi sesler çıkaran silahlar kullanarak kendilerine ait olmayan toprakları zorla alacaklar.  Garip sesler çıkartarak dönen yuvarlak cisimler topraklarımız üzerinde hareket edecek.  Bufaloyu andıran uzun boynuzlu hayvanlar bir ülkeyi işgal edecek.  4- Topraklarımız uçsuz bucaksız yılan telleri ile kesilecek, bölünecek.  Taştan nehirler topraklarımız bölecekToprağımızın üstü ve altı dev örümcek ağları ile sarılmış gibi olacak.  7- Kap kara olan denizler birçok canlının ölümüne sebebiyet verecek.  8Dünyanın üzerinde göklere yerleştiği duyulan birşey büyük bir gürültüyle dünyaya düşecek.  Dünya ileri geri sallanmaya başlayacak ve tüm bunlar büyük bir yıkımın, Mavi yıldızın habercisi olacak.

Bu dokuz hopi kehanetini yorumlamak gerekirse birçoğunun gerçekleştiğini görüyoruz aslında. İlk kehanet Hitler Almanyası ve nazileri, ikinci kehanet her türlü tekerlekli taşıtı ifade ediyor olabilir. Yılan tellerden kasıt demiryolları ve raylar düşünülürse, taştan nehirler de karayolları ve otoyollar diyebiliriz. Toprağımızn altının ve üstünün dev örümcek ağları ile sarılmış gibi olacak kehaneti ise, telefon, telgraf,özellikle yaygınlaşan ve gün geçtikçe hızla artan fiberoptik intenet kablolarına ve elektrik kablolarının her yeri kaplamış olmasına yorumlayabiliriz. Bu sonuça göre hopilerin beklediği mavi yıldızın gelmesi çok ta uzak değil gibi görünüyor.

Hopilerin bir başka korkunç kehaneti ise daha önce 2010 yılı için 3.Dünya savaşı öngören Kahin Vanga ile eşleşiyor. Hopi kızılderilileri net bir tarih belirtmeselerde yine 3. bin yılın ilk çeyreğini vurguluyorlar. Daha önce birinci ve ikinci dünya savaşını doğru tahmin etmiş olan hopi kızılderilileri 3. dünya savaşı içinde insanlığı uyarıyor. Bu sefer kimsenin korunamayacağını belirten hopi kızıl derilileri, Toz, duman ve külden bahsediyor. Gökten ateş yağacağını ve bu savaşta insanların kuru otlar gibi yanacağını söylüyorlar. Kullanılan silahların yıllar boyu toprakta tek bir fidan bile yetişmeyeceğine sebebiyet vereceğini belirtiyorlar.

Hopi kızılderililerinin kehanetleriyle birlikte tanıdığımız duyduğumuz ve merak ettiğimiz bazı söylentilerin bir kez daha karşımıza çıktığını görüyoruz ve bu şekilde yorumlayabiliyoruz. Birşeylerin değişeceğine verdiğimiz ihtimal gün geçtikçe daha da artıyor. Çünkü yaşadığımız hergün yeni bir felaket haberi duyduğumuzda pek de şaşırmıyoruz artık. Belki de ufak ufak alışıyoruz bir şeylere.[ Yazar: Seda Kübra Küçükaslan]

Kaynak

http://www.fotonkusagi.net/efsanevi-uygarliklar/hopi-kizilderilileri-ve-esrarengiz-kehanetleri.html

http://www.paranormaltr.com/2013/01/hopi-kizilderilileri-ve-kehanetleri.html

http://www.kosulsuz-sevgi.com/galaksiden-haberler/17pholmes-kuyruklu-yildizi-hopi-kehanetinin-mavi-kachinasi-olabilir-mi/

http://www.turkcealtyazi.org/mov/0085809/koyaanisqatsi.html

http://www.turkcealtyazi.org/mov/0095895/powaqqatsi.html

http://www.turkcealtyazi.org/sub/467833/naqoyqatsi.html

TANRI İLE BERABERLİĞİMİZ


Merhum Yazar Aytunç Altındal, Tanrı Neden Fikir Değiştirdi? İsimli eserinde birçok konuya değindikten sonra ulaştığı sonuç bölümünü  İslâm Dininin akâid mezheblerinden olanEhl-i Sünnet‘in en çok kullandığı “aynı mıdır- gayrı mıdır?” çözümlemesi ile bitirmiştir. İnsanın yüce yaratıcı karşısında ulaşabileceği yegane sonuç bu olsa gerekir, diye düşünüyoruz.

Kitabın sonuç bölümünü okuyalım

  Bu kitaptaki Mevcûdiyet (Presence) terimi, in toto’ya mecazi bir referans olarak Quadditative kavramda TÜMTEK, TÜMÜ-KAPSAYAN, ÖZNEL TEKİL ÇOĞULLUK şeklinde kullanılmıştır. Faaliyet’in Mevcûdiyeti olarak an­laşılmalıdır.

Çıplak Tekillik (ben buna Mevcûdiyet (Presence) diyo­rum; Gen.1.1’de Tanrı (God)/Elohim denmektedir) esasen her yer ve her şey İLE (içinde değil) birliktedir ve hiçbir şekilde içsel ve/veya dışsal değildir.Mutlak Başlangıcı yoktur, dolayısıyla Mutlak Sonu da yoktur. Şu anki düze­nin Mutlak bir Başlangıcı olduğunu tahayyül etmek aykırı bir durumdur, tıpkı Arthur Stanley Eddington’ın 1931’de zaten belirttiği gibi.

[The Book of Cosmos/Imagining the Universe from Heraclitus to Hawking/ Ed. Dennis Richard Danielson, Perseus Pub., 2000. Bknz. Eddington'ın ma¬kalesi, Driven to Admit Anti-Chance, s. 401-406. G. K. Chesterton'ın makalesi için aynca bknz. s. 347-349 ve Richard Feynman'ın makalesi It is not True That "Ali is Relative" makalesi için bknz. s. 366-370.]

Madde, Hareket Edebilirlik, Mekân ve Zaman yazara göre TÜM-TEKİL MEVCÛDİYET (ALL-SINGLE PRESEN­CE) ve TÜM-TEK HAREKET’tir (ALL-ONE ACTIVITY).Mevcûdiyet (Presence), Mekân’da veya Zaman’da değildir ama ONLAR İLE beraberdir. Tıpkı Elohim’in BİZİM İLE beraber olduğu gibi. Ve -vaad edilen Peygamber’in ismi­nin Immanuel (Bizimle-Olan-Tanrı [God-With-Us]) olması gibi.

İnsanoğulları ve diğer her şey (güneşler, kara de­likler, takımyıldızlar, Kuantum parçacıkları, vs gibi) Mevcûdiyet (Presence) İLE beraberdir. Hiç kimse ve Hiç­bir Şey Mevcûdiyet’in (Presence) DIŞINDA ya da İÇİNDE değildir.

Her şey, gözle görülen ya da görülmeyen epistemolojik veya ontolojik, felsefî veya teolojik, teknik veya bilimsel her şey Mevcûdiyet (Presence) İLE beraberdir ve TÜMÜ öyle veya böyle HAREKETİN BİR BİÇİMİ’dir; on­ları İlahî, Kötü, İyi, Aşk, Kader, Erdem, Şeytan… vs olarak isimlendirebiliriz.

Fakat yine de onlar oldukları şeydirler: TÜM-TEK-MEVCÛDİYET (ALL-ONE-PRESENCE). Bu tür sıfatlar hayatlarımıza çeşitli anlamlar katar veya atfe­der. Ve biz de bunlara göre yanıt verir ve hareket ederiz, çünkü onların hepsi bizim gerçekliklerimizdir, şu veya bu isimle onlarla beraber yaşarız.

Ne biz ne de bizim en­dişelerimiz veya mutluluklarımız, kalbimiz ve aklımız Mevcûdiyet (Presence) /Elohim’in dışında değildir.

Biz as­lında bu BÜTÜN’ÜN bir PARÇASI DEĞİLİZ, aslında TÜM MEVCÛDİYET (PRESENCE) İLE BERABERİZ.

Mecazi anlamda, Yahudi bir mistik olan Bahya İbn Paquda (11. yüzyıl) “Hidaya” (Hidayet) adlı kitabında şöyle yazmıştır:

“Bedenlerimiz yeryüzünde, kalplerimiz ise semâdadır…”

[Georges Vajda, La Théologie Ascétique de Bahya ibn Paquada, Paris, 1947, s. 128.]

Kaynak:

Tanrı Neden Fikir Değiştirdi? Yazar: Aytunç Altındal, Kitabın Orijinal Adı: Why Did God Change His Mind? İngilizce Aslından Çeviren: Güldehan Aysan POSTİGA YAYINLARI: 91 Din Felsefesi, Dördüncü Baskı Mart 2013, İstanbul, sh: 145-146

 

Bknz:

1-islamisorular

2-islamisorular

*************

NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI
GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLARIN İSÂ’SI, TYANA’LI APOLLONİUS
“SYNEDRİA” (TARSUS GİZLİ KONSEYİ)
KIYAMETİN MANZARASI GERÇEKTE BİLİNEN GİBİ Mİ OLACAKTIR?
ÜÇ İSA

 

KIYAMETİN MANZARASI GERÇEKTE BİLİNEN GİBİ Mİ OLACAKTIR?


Kıyamet manzaraları Kur’ân-ı Kerim’de en bariz şekilde Kuvvirat Sûresinde anlatılır.  Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kuran’ı Kerim Tefsirinde İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in İbnü Ömer (radiyallâhü anh)’den rivayet ettiklerine göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her kim Kıyamet gününe gözüyle görüyormuş gibi bakmayı arzu ederse ve sûrelerini okusun.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet için bildirdiği haberlerin gerçek manasını anlayabilmek için peygamberler dilinibilmek gerekir. Mesela Kuvvirat Sûresinde bahsedilen olayların siyak ve sebak ilişkisine baktığımızda olayların birbiriyle tam bir örtüşme sağlayamadığını görürüz. Zahiren olaylar anlatılan şekilde olabilir. Fakat bilim ve teknoloji geliştikçe bu bilgilerin muhteviyatına yeni yorumlar getirmek gerekir, diye düşünüyoruz. “Güneşin Dürülmesi İle Yıldızların Bulanması (dökülmesi) ayetleri ile mallar ve Vahşi Hayvanların Toplanması arasındaki bağıntıda alakasız bir durum görünebiliyor.  Kur’ân-ı Kerim’de boş ve manasız sözler bulunmadığına göre, bu ayetleri okuyunca ve tevil manaları artırınca bir çok farklı durum akla gelebilir. Kıyamet olarak hayal ettiğimiz şey, bir felaket zincirinden çok, olası bir değişimin temelini ortaya koymak olacağıdır. Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâmı 7000 yıl önce yarattığı rivayetini, 5 milyarlık dünya yaşı ile birleştirmek istediğimizde, birçok zorlamalı manalar vermek zorunda kalıyoruz. Bu meyanda aşağıda sizlere aktaracağım metinler, bu konuda düşüncenizde çığır açacağını gösteriyor, diyebiliriz.

Felaket senaryoları ile süslediğimiz kıyamet olgusu, İnsan hırsının ulaşabileceği en son noktaya bir örnektir. Bu yazı, ateistlerin hoşunda gitmese de zalim ve kötü olanın  insanoğlu olduğunu bir kez daha gösterecektir. 

İnsanoğlu Allah Teâlâ’yı gazaplandırıp günahına bedel ve ortak olsun diye, neden bütün kainatın kendisiyle beraber yok olması, fikri ile beslenir ki?

İnsanoğlu kötü oynadığı filmin finalini  muhteşem mi istiyor?

Allah Teâlâ aldanmayacağına göre, insanoğlu bir yerde hata yapıyor.

Onu bulmamız gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kuvvirat Sûresinin Meâl-i Şerifi Şu Şekildedir.

1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar bulandığında,

3- Dağlar yürütüldüğünde,

4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

7- Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

10- Amel defterleri açıldığında,

11- Gök sıyrılıp açıldığında,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15- Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17- Yöneldiği an geceye,

18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19- Kuşkusuz o Kur’an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail’i açık ufukta gördü.

24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

O güneş dürüldüğü vakit. Burada zaman edatı olan ile oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

Bu oniki olay şunlardır:

1. Güneşin dürülmesi,

2. Yıldızların bulanması,

3. Dağların yürütülmesi,

4. Kıyılmaz malların bırakılması,

5. Vahşi hayvanların toplanması,

6. Denizlerin ateşlenmesi,

7. Nefislerin eşleştirilmesi,

8. Diri diri gömülen kıza sorulması,

9. Amel defterlerinin açılması,

10. Göğün sıyrılıp açılması,

11. Cehennemin kızıştırılması,

2. Cennetin yaklaştırılması.

Kaynak:
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,
Kuran’ı Kerim Tefsiri

IŞIK TUTACAK METİNLER

Konuyla ilgili olarak  Sir Isaac NEWTON’un Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler isimli eserinden bahsettiğimiz konuya bakınca bu ayetlerin gerçekte bir felaketler zincirinin anlatılmadığını daha değişik manalar ifade içerdiğini görmek mümkündür.

DANİEL ALEYHİSSELÂMIN KEHANETLERİ

Yuhanna’nın Vahyi, Yeni Ahit’in (İncil) son bölümünde yer almaktadır. Bu bölümün yazarının kimliği çok net değildir. Ancak Katolik Kilisesi bu bölümün, aynı zamanda dört İncil yazarından birisi olan Yuhanna tarafından, bazı yazarlar ise Yuhanna adını taşıyan bir başkası tarafından kaleme alınmış olduğunu belirtirler. Öte yandan Doğu Kiliseleri bu bölümü Kutsal kitabın ana metninden saymazlar.

Anlatılanlara göre Yuhanna, bu eseri Efes yakınlarındaki Patmos Adası’nda kaleme almıştır. Yazılış tarihi olarak da M.S. 65 ile 96 tarihleri arasındaki zaman dilimi gösterilir.

Mezarı İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan Yuhanna, Roma zulmü altında inleyen Hıristiyanlara bir ümit ışığı vermek üzere geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmuştu. Çekilen acıların sonunda ebedi kurtuluşun geleceğini, dolayısıyla sabır ve tahammül göstererek Hz. İsa’nın izini takip etmeleri gerektiğini sembolik bir dille anlatmıştı. Yuhanna bu eserini Eski Ahit’te yer alan Daniel kitabından ilham alarak yazmıştı.

Bilindiği gibi, Eski Ahit’teki (Tevrat) Daniel kitabı da, Babil kralı Nabukutnetsar’ın Kudüs’ü işgali ile başlayan Babil esareti döneminde, Danyal peygamberin gördüğü bazı rüyaları anlatmaktadır. Buna göre Kral Nabukutnetsar bir rüya görür, ancak gördüğü rüyayı unutur; kahinlerden, hem gördüğü rüyanın ne olduğunu bildirmelerini hem de onu doğru şekilde yorumlamalarını ister.

Onlar ise kralın ne rüya gördüğünü bilmedikleri için yorumlayamayacaklarını söylerler.O zaman Babil’de sürgünde olan Yahudilerin önderi Daniel, bir mucize gösterir; hem kralın gördüğü rüyanın ne olduğunu anlatır hem de onu memnun edecek biçimde yorumlar. Bunun üzerine kralın nezdinde büyük bir itibar kazanarak ülkenin en saygın bilge kişisi haline gelir.

Eserde daha sonra Daniel’in gördüğü bir dizi rüya anlatılır ve burada değinilen kehanetlere yer verilir: Daniel ilk rüyasında, göklerin dört yelinin büyük denize saldırdığını, denizden birbirinden farklı dört büyük canavarın çıktığını, bu canavarlardan birinin aslana, birinin ayıya, birinin kaplana benzediğini görür. Canavarların dördüncüsü, en korkunç ve ürkütücü olanı ise büyük demir dişleriyle her şeyi parçalayan bir canavardır. Bu canavarın adı belirtilmez. Sadece on adet boynuzunun bulunduğu bildirilir. Bu canavarın yok edilişinden sonra göklerin saltanatına sahip birisi gelir ve bütün dünyanın egemenliği ona verilir.

Daniel, bu zata yaklaşır ve gördüklerini yorumlayıp anlatmasını ister. O da dört canavarın dört büyük krallığa, son canavarın on boynuzunun da o krallıktan doğacak on krallığa işaret olduğunu belirtir.

Daniel, daha sonra başka rüyalar da görür. Bunlardan birisi, boynuzlarıyla her şeye toslayan bir koçtur. Hiçbir canlı onun önünde duramaz. Ancak iki gözü arasında tek boynuzu bulunan bir canavar çıkar ve koçu öldürür. Bu esnada onun boynuzu kırılır ve yerinden göklerin dört yeline doğru uzanan dört boynuz çıkar.

Bir diğer rüyada ise Daniel, Dicle kenarında kendine görünen ihtişamlı ve büyüleyici kıyafetlerle donanmış insan şeklindeki bir varlığı görür; ona bu harikaların sonunun ne kadar olduğunu sorar. O da ellerini göklere doğru kaldırıp: “Bir vakitler ve vakitler ve yarım vakit olacak.”der.

Daniel işittiği, ancak tam olarak anlayamadığı sözler üzerine:

“Efendim, bunun en sonu ne olacak?” diye sorar. O ses de:

“Git Daniel, çünkü sonun vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür. Daimi yakılan takdimenin kaldırıldığı ve harap edici iğrenç şeyin dikildiği vakitten başlayarak 1290 gün olacak. Dayanıp 1335 güne yetişene ne mutlu.”diye cevap verir. (Eski Ahit, 840-855).

Babil esaretindeki umutsuz Yahudilere ümit vermek üzere kaleme alındığı sanılan Daniel’in rüyaları ve buna bağlı olarak gelecekten haber veren kehanetleri, asırlar boyunca Yahudiler arasında sayı mistisizmine dayalı (hurufilik) batini, mistik ve sembolik anlayışın yayılmasına vesile olduğu gibi; aynı kutsal metne sahip olan Hıristiyanlar arasında da benzer yorumların yaygınlaşmasına neden olur.

Aynı şekilde Hıristiyan kutsal metni olan Yeni Ahit’teki (İncil) Yuhanna’nın Vahyi bölümünde de metaforlarla bezeli ezoterik ve Apokaliptik yaklaşımlar sergilenir. Buradaki kanlı tablolar, Eski Ahit’tekine göre daha şiddet içerici niteliktedir.

İki ana bölümden oluşan Yuhanna’nın Vahyi kitabının ilk bölümünde, Anadolu’daki yedi Kilise’ye (Efes, İzmir, Bergama, Tiyatiraya, Sard, Fikedelfiya ve Laodikya) gönderilen mektuplar yer almaktadır.

İkinci bölümde ise Hz. İsa’ya benzeyen bir hayaletin kendisine göründüğünü ve kurtarıcının sağ elinde yedi yıldız olduğunu ve ağzından iki ağızlı keskin bir kılıcın çıktığını görünce irkildiğini, ancak onun kendisinin İsa Mesih olduğunu ve geleceğe dair kendisine bilgi aktaracağını, kendisinin bu bilgileri yedi kiliseye anlatmasını istediğini bildirir. Burada İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne ineceğine yakın ortaya çıkacak bazı olayların aktarılmakta olduğu görülür.

İlkin İsa Mesih’in gelişinden önce dünyanın uğrayacağı ilahi öfkeden bahsedilir. Yedi mührün açılması, yedi borazanın çalınması ve Tanrı’nın gazabıyla dolu yedi tasın yeryüzüne boşaltılması ile felaketler zincirinin başlayacağı dile getirilir.

Yedinci borazanın çalınmasıyla şeytanın hakimiyeti son bulur ve şeytan, içinde bin yıl kalacağı kuyuya atılarak hapsedilir. Böylece insanlık bin yıl şeytandan kurtularak rahat nefes alacaktır. Ancak bu bin yılın sonunda şeytan serbest kalacaktır.

Daha sonra Hıristiyanlar arasında pek yaygın ve günümüzde bile etkin olan bin yıl beklentisi ya da korkusu (Bin yılcılık-Millenarizm), anlayışı, Yuhanna’nın Vahyi kitabındaki bu kehanetlerle bağlantılıdır.

Yuhanna’nın Vahyi’ne göre, dünyanın sonuna doğru İsa Mesih yeryüzüne inecek, insanları “ demir çomakla güdecek ve çömlek kaplar gibi kırıp parçalayacaktır.”

Yedi meleğin, insanlar ve yeryüzü için felaketler getirecek olan borazanları birer birer üflemelerinden sonra, gökten insanların üzerine kanla karışık dolu ve ateş yağacak, karada ve denizde yaşayanların üçte biri helak olacaktır. Yıldızlar ve ateş topları yeryüzüne dökülecek, güneş ve ay kararacak, felaketler birbirini izleyecektir.

Bu felaketlerin ardından yeryüzüne inecek olan İsa Mesih, Siyon tepesi üzerinde duracak ve seçilmiş 144.000 kişi, onun yanında yer alacaktır. Sonra inanmayanlara yönelik ilahi cezalandırma başlayacak ve yeryüzünde oluk oluk kan akacaktır.

Yuhanna olacakları şöyle anlatıyor:

“Tapınaktan çıkan başka bir melek, bulutun üzerinde oturana yüksek sesle bağırarak şöyle dedi: ‘Orağını uzat ve biç! Biçme saati geldi. Çünkü yerin ekini olgunlaşmış bulunuyor.Bulut üzerinde oturan, orağını yerin üzerine salladı ve yerin ekini biçildi.

Gökteki tapınaktan başka bir melek çıktı. Onun da keskin bir orağı vardı. Ateşin üzerinde yetkili olan başka bir melek ise sunaktan çıkıp geldi. Keskin orağı olana yüksek sesle ‘Keskin orağını uzat!’ dedi. ‘Yerin asmasının salkımlarını topla. Çünkü üzümleri olgunlaştı.’ Bunun üzerine melek orağını yerin üzerine salladı. Yerin asmasının ürününü toplayıp Tanrı öfkesinin büyük cenderesine attı. Kentin dışında sıkılan cendereden kan aktı. Kan, bin altı yüz ok atımı çapındaki bir alanda atların gemlerine dek yükseldi.”

Bu olaylardan sonra yedi melek tarafından tanrısal öfke yeryüzüne boşalır. Bu esnada kötü ruhlar, yeryüzünün bütün yöneticilerini Armegedon’da toplarlar. Daha sonra evrende tam bir kaos ve düzensizliğe neden olacak büyük yıkım ve felaketler dizisi ortaya çıkar:

“Şimşekler çaktı, uğultular ve gök gürlemeleri işitildi. Öylesine büyük bir deprem oldu ki insan yeryüzünde oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Uluslara ait kentler yerle bir oldu. Büyük Babil, Tanrı’nın önünde anıldı ve Tanrı’nın ateşli gazabının şarabını içeren kâse kendisine verildi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar da yok oldu. Gökten insanların üzerine, taneleri yaklaşık kırk kilo ağırlığında şiddetli bir dolu yağdı.”

Böylece Armagedon’da toplanmış dünyadaki bütün Mesih karşıtları, yöneticileriyle birlikte yok olurlar. Mesih’e karşı gelen bütün inanç mensupları “kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atılırlar.”

Ayrıca bu felaketler başlamadan önce Isa Mesih yeryüzüne inecek, kendisine inananları alıp semaya çıkaracaktır. İsa Mesih’e tabi olarak ölümsüzlük elbisesini giyip semaya yükselen Hıristiyanlar, mutluluk içinde yeryüzünde olup bitenleri seyredeceklerdir.

Bundan sonra yeryüzünde bin yıl sürecek olan altın devir başlayacaktır. (Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit, Yuhanna’nın Vahyi, 258-274).

Son zamanlarda özellikle fanatik Yahudi ve Hıristiyan gruplar tarafından sıklıkla bu kehanetlere atıflarda bulunulduğunu görüyoruz.

Ortaçağ’da bazı Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Peygamber’in doğum tarihini, Deccalin temsilcilerini sembolize ettiği 666 rakamıyla özdeşleştirerek, kehanetlerde sözü edilen Deccal’in işaretlerinin Hz. Peygamber’i gösterdiğini iddia ediyorlardı. Nitekim ilk yapılan Kur’an tercümelerinden birisinin kenarında, Müslümanların boynuzlu canavarlar şeklinde tasvir edildiğini görüyoruz. Haçlı Savaşları esnasında papazların halkı savaşa teşvik etmek için bu kehanetlere ve onların fanatik yorumlarına sıkça başvurdukları görülmektedir.

1530’da Martin Luther, Papa’yı Deccal diye tanıtıyordu. John Calvin de böyle bir bağlantı kurmuştu. 1940’Iarda, Deccal olarak Hitler’in sık sık adı geçiyordu; Stalin ve Mussolini’yi de bu role uygun görenlerin sayısı çoktu.

Bilhassa bazı Mesihçi, Millenarist ve Evanjelikler, bu kehanetleri yorumlayarak “Tanrı’yı kıyamete zorlama” diye bir anlayış geliştirmiş bulunuyorlar. Onlar, Mesih’in gelişine zemin hazırlayacağı kabul edilen bu şiddet olaylarının bir an evvel meydana gelmesini ve Yeni Kudüs’ün kurularak Kurtarıcı’nın mutlak hakimiyetinin gerçekleşmesini istemekte ve bunun için özel çaba harcamaktadırlar.

Söz gelimi Dispansasyonalistler, Yahudilerin artık Filistin’e döndüklerini ve İsrail devletinin kurulduğunu, böylece ilahi takdirin gerçekleştiğini, kutsal tapınağın (Süleyman Mabedi) üçüncü kez inşasının an meselesi olduğunu dile getirmektedirler.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Evanjelikler, hava alanları ve tren istasyonları başta olmak üzere halka açık mekanlarda şov programlarını hatırlatan geniş katılımlı vaazlarında, ayrıca hazırladıkları radyo ve televizyon programlarında, beklenen kehanetlerin gerçekleşmesi için, halkı tahrik ve teşvik etmektedirler. İsrail Devleti’nin kurulmasının ilahi buyruğun tecellisi olduğunu bildirmekte, bu nedenle de İsrail’in yaptığı insanlık dışı zulümlere ve katliamlara sempatiyle bakmaktadırlar.

  Sunuş: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA, Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 sh:9-14)

 

Bu girişten sonra Sir Isaac NEWTON  Peygamber Diline Dair bölümünde bu konu üzerinde ilâhi vahyin anlaşılmasındaki metodunu okuyunca bahsedilen rumuz veya simgelerin nasıl anlaşılması gerektiğini öğreneceğiz.

PEYGAMBER DİLİNE DAİR

Kehanetleri anlayabilmek için, ilkin kendimizi Peygamberler’in [kullandıkları] mecazi dile alıştırmalıyız. Bu dil, siyasi bir dünya olarak kabul edilen bir İmparatorluk veya Krallık ile doğal dünya arasındaki andırmadan [analoji] alınmıştır.

Buna uygun şekilde, gökyüzünden ve yeryüzünden oluşan tüm doğal dünya, tahtları ve halkları veya Kehanet’te yer aldığı kadarından oluşan tüm siyasi dünyayı simgeler:Böylelikle o dünyanın içindekiler, andırma yoluyla bu dünyanın içindeki şeyleri simgelemiş olurlar. Çünkü gökyüzü ve onun içindekiler, tahtları ve soylulukları ve bunların saltanatını sürenleri; yeryüzü ve onun üstündekiler de, aşağılanan halkı ve Hades veya Cehennem denilen yeryüzünün en alt kısmı da, insanların en zavallı ve düşkün olanlarını simgeler.

O vakit de, arşa doğru yükselmek ve yeryüzüne doğru inmek, onura ve iktidara yükselmek veya onlardan aşağıya doğru inmek demektir: Dünyadan veya sulardan çıkarak yükselmek veya onlara doğru düşmek, aşağıdaki halkın durumundan herhangi bir soyluluğa veya egemenliğe yükselmek veya bu yerlerden yine o aşağıdaki halkın içine düşmektir; yeryüzünün alt kısımlarına inmek çok alçak ve mutsuz bir [yere] inmektir; tozun toprağın içinden zavallı bir sesle konuşmak, zayıf ve düşkün koşullarda olmaktır; bir yerden başka bir yere hareket etmek, bir makamdan, soyluluktan veya egemenlikten bir başkasına geçmektir; büyük depremler ve gökyüzünün ve yeryüzünün sallanması, Krallıkların sarsılması, onların karışıklıklarla çöküşüdür; yeni bir gökyüzü ve yeryüzü yaratmak ve yaşlanmış olan birinin göçüp gitmesi veya dünyanın başlangıcı ve sonu, onlarla simgelenmiş olan bütünsel-siyasetin yükselişi veya çöküşüdür.
Düş yorumcuları tarafından gökyüzündeki Güneş ve Ay, Krallar’ın ve Kraliçeler’in kendileri olarak tanımlanırlar; fakat fertleri dikkate almayan kutsal Kehanet’te Güneş, zaferleri ve haşmetiyle parıldayan bir Krallığın veya Krallıklar’ın gelmiş geçmiş tüm Kralları’nın dünya siyasetinde yer almış tüm hanedanı olarak konulmuştur.
Ay, sıradan halkın tamamıdır ve Kraliçe olarak düşünülmüştür. Güneş, Mesih olduğu takdirde, Yıldızlar, Kral’a bağlı olan Prensler, yüce kişiler veya Tanrı’nın kullarının yöneticileri ve Piskoposlardır.
 Işık, haşmet, hakikat ve bilgidir ki, yüce ve iyi kişiler onlarla diğerlerini aydınlatırlar.
Karanlık, gaflet, körlük ve cehalet ile koşulların belirsizliği içindir.
Güneş, Ay ve Yıldızların kararması, ışığının solması veya batması, krallığın kargaşaya sürüklenmesi, sonlanması veya kararmanın orantısına göre, yıkılışıdır.
Güneş’in karanlığa bürünmesi, Ay’ın kana boyanması ile yıldızların batması, yine aynı anlamdadır. Yeni Aylar ise, dağılmış bir halkın yeniden bir siyasal bütünlüğe kavuşması veya dinsel öğretilere geri dönüşüdür.
Ateş ve meteorlar beraberce yeryüzüne ve gökyüzüne delalet ederler ve şunları simgelerler: Herhangi bir şeyi ateşe vermek, onu savaş aracılığıyla tüketmek anlamı taşır; dünyayı tutuşturmak veya bir ülkeyi ateşgölü haline getirmek, bir krallığı savaşla yok etmektir; bir ateş fırınında olmak, başka bir ulusun esareti altında olmaktır; yanmakta olan herhangi bir şeyin dumanının sürekli olarak tütmesi, zapt edilmiş olan bir halkın kölelik boyunduruğu altında çektiği ızdıraplara işaret eder; güneşin yakıcı sıcaklığı, Kral tarafından konulmuş cezalandırıcı savaşlar ve onların yüklediği acılar ve dertlerdir; bulutlara binerek dolaşmak, birçok halkın üstünde egemenlik kurmaktır; güneşi bir bulutla veya dumanla örtmek, Kral’ın bir düşman ordusu tarafından baskı altına alınmış olmasıdır; sert rüzgârlar veya bulutların hareketi savaşın habercisidir; fırtına veya gökgürültüsü, bir topluluğun sesidir; fırtına, yıldırım, şimşek ve sağanak yağmur, göklerden ve bulutlardan onların düşmanlarının başlarına inen en şiddetli savaşın siyasetini [gidişatını] gösterirler; şiddetli olmayan yağmur veya çiğ veya içme suyu, Ruhül-Kudüs’ün yüceliğinin ve öğretisinin göstergesidir ve yağmurun yokluğu da Manevi kuraklık ve kısırlık demektir.
Yeryüzünde kuru toprak ve bir deniz, bir nehir, bir sel gibi birikmiş sular, birçok bölgenin, ulusun, sömürgenin halklarını; suların bozulması, insanların savaşlar ve zulümler nedeniyle büyük acılar çekmelerini; nesneleri kan bürümesi, devletlerin manevi ölümünü, yani, bölünüp siyasi bütünlüğünü yitirmesini; bir denizin veya bir nehrin taşması, karadaki siyasi yapının sulardan gelen halklar tarafından işgalini; suların çekilmesi, onların devletlerinin karada yaşayanlar tarafından ele geçirilmesini; şehirler için olan pınar/kaynak suları daima nehirler siyasetine yön vermiş olan kentleri; dağlar ve adalar, kara ve deniz kentleri ile buralara ait bölgelerin ve alanların siyasal yapısını; mağaralar ve dağlar kayalıkları, kentlerin tapınaklarını; insanların bu mağaralarda veya kayalıklarda saklanmaları, tapmaklarda İlahlarını sakladıklarını; evler ve gemiler, kara ve denizler siyasetinin içindeki aileleri, meclisleri ve kasabaları ve savaş gemileri, denizle simgelenmiş bir krallığın ordusu içindir.
Hayvanlar ve sebzeler de çeşitli bölgenin insanları ve koşulları olarak konumlandırılmışlardır ve özellikle de ağaçlar, şifalı otlar ve kara hayvanları, toprakta tarımla uğraşan halkları; bayraklar,kamışlar ve balıklar, deniz siyasetine bağlı olanları; kuşlar ve böcekler, gökyüzü ve yeryüzü siyasetine bağlı olanları; bir orman bir krallığı; ıssız bir yaban da, zayıf ve düşkün bir halkı simgeler.

Eğer Kehanet’te belirtilen dünya haritası birçok Krallıktan oluşuyorsa, bunlar doğal dünyanın birçok kısmı ile temsil edilmişlerdir; en soylular, göksel çerçevede ve sonra da ay ve bulutlar sıradan insanların yerine konulmuşlardır; daha az soylu olanlar dünya, deniz, nehirler ve içlerinde yaşayan canlılar olarak ve sonra da çok büyük ve güçlü hayvanlar ve yüksek ağaçlar Krallar, Prensler ve Soyluları ifade etmek için anılmıştır; çünkü tüm Krallık, Kral’ın kendi kişiliğinde vücut bulduğu için, Kral’ı temsil eden Güneş, ya da bir ağaç, ya da güçlü bir hayvan veya kuş veya bir Adam tüm krallığın simgesi olarak gösterilmiştir ve Aslan, Ayı, Leopar, Teke, gibi hayvanlar özelliklerine göre birçok Krallıklar ve devlet siyasetleri için konulmuşlardır: hayvanları kurban etmek, kılıç zoru ile Krallıkları zaptetmek için; güçlü yırtıcıların aralarındaki dostluklar da, Kralların aralarındaki barış olarak konulmuştur. Yine de bazen, Ağaç’ın Yaşam Ağacı veya Bilgelik Ağacı’nı, Hayvan’ın da Kadim Serpent olarak alınmasında olduğu gibi, sebzeler ve hayvanlar bazı belirli koşullar ve yazıtlar aracılığıyla başka simgeleştirmelere eriştirilmişler veya tapınılmışlardır.

Bir Mahluk veya bir İnsan bir Krallık olarak gösterilmişse, onun uzuvları ve yetenekleri [benzetme] yoluyla Krallığın uzuvları olarak gösterilmiştir; örneğin Mahluk’un Başı, ülkeyi yönetmiş olan önceki yüce kişi yerine konulmuştur; kuyruğu, yönetilen ve yöneticileri izleyen sıradan halk içindir; eğer başlar birden fazlaysa Krallık’daki sivil iktidara orantılı olarak peşpeşe veya topluca sıralanan belli başlı merkezleri veya hanedanları veya sömürge alanlarını gösterirler; [eğer] herhangi bir başta boynuzlar varsa, bu o baştaki Krallıklar’ın askeri güçlerine oranla konuşlanışını gösterir; bakışlar, bakmak, öğrenmek için ve gözler anlayış ve siyasa sahibi adamlar için ve episkopoi de dinsel konularda Piskoposlar içindir; konuşmak, yasama için; ağız, sivil veya kutsal bir yasa-koyucu için; yüksek ses, güç ve iktidar için; alçak ses, zayıflık için; yeme-içme, yenilmiş ve içilmiş şeylerle simgelenenleri elde etmek için; bir mahlukun veya insanın saçları ve kuşların tüyleri, halk için; kanatlar, o mahluk tarafından temsil edilen Krallıklar’ın sayısı için; bir adamın kolu, onun gücünün veya gücü altındaki herhangi bir halk için; ayakları, halkın alt kesimi veya Krallığın en ücra bölgesi için; yırtıcı hayvanların ayakları, pençeleri ve dişleri, orduları ve ordu bölükleri için; kemikler, sağlam ve güçlendirilmiş yerler için; et, zenginlik ve malvarlığı için ve onların [uzuvların] hareketli günleri, yıllar için; [eğer] bir ağaç bir Krallık için konulmuşsa, onun dalları, yaprakları ve meyveleri tıpkı kuşların ve mahlukların kanatları, tüyleri veya yiyecekleri gibidir.

Eğer bir kişi mistik anlamda ele alınmışsa, onun yetenekleri çoğunlukla onun davranışlarıyla ve çevresindeki nesnelerle simgelenirdi. Şöyle ki, Yönetici kişi, üzerine bindiği güçlü bir hayvanla; bir Savaşçı veya Fatih, kılıcıyla ve okuyla; güçlü bir adam, dev bir heykelle; bir Yargıç, tartı ve ölçülerle; özgürlük veya mahkumiyet anlamındaki  sözler, beyaz veya siyah bir taşla; yeni bir soyluluk, yeni bir adla; moral veya sivil yeterlilikler, kostümlerle; şan ve şeref, çok güzel bir harmaniyle; Krallık asaleti, eflatun veya al renkleriyle yahut bir taçla; hakkaniyet, beyaz ve temiz giysilerle; içten Pazarlıklılık, kirli ve süfli bir kostümle; salgın, matem ve aşağılanma, adi kumaşlarla; utanç, onursuzluk ve iyi iş arayışı, çıplaklıkla; yanılgı ve sefalet, buna sebep olan adamın veya kadının şarap kâsesinden içmekle; herhangi bir dini çıkar amacıyla kullanmak, o dine bağlı kişilere mal satmak [bezirganlık] ve alışverişte bulunmakla; herhangi bir ulusun sahte Tanrılarına tapınmak veya hizmet etmek, onların prensleriyle zina yapmakla veya onlara tapınmakla; bir Krallık Meclisi, kendi imajıyla; dinsel sapkınlık, şirk ile; savaşta yenilgi, bir insanın veya mahlukun yarasıyla; geçmek bilmeyen bir savaş belası, acı ve sancı ile; yeni bir Krallık kurabilmek için bir halkın gösterdiği çaba, doğum yapmaya çalışan hamile bir kadın ile; bir Devlet siyasasının [yapısının] veya dinin dağılması, bir insanın veya Mahluk’un ölüsüyle ve dağılıp gitmiş bir egemenliğin yeniden kurulması, bir ölünün yeniden canlanmasıyla simgelenmiştir.

Kaynak:
Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 (İkinci Bölüm sh:31-35)

Yine konuya destek olması için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde kıyamet manzaralarının bahsedilen mana içeriğinde yani felaketler zinciri şeklinde olmadığına telmihen işaret etmiştir. Okuyalım

Bir rüyaya benzer şekilde, Allah Teâlâ bana Kâbe’yi tavaf ederken bir hadise göstermiştir. Kâbe’yi yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte tavaf ediyordum. Bize iki mısra okudular, biri aklımda diğerini unuttum. Aklımdaki mısra şöyleydi:

Biz de sizin gibi senelerce tavaf ettik

Kâbe’yi hep birlikte tavaf ediyoruz

Diğer mısraı unuttum. Bu hale şaşırdım. İçlerinden birisi bana bilmediğim bir isim söyledi ve şöyle dedi: ‘Ben senin atalarındanım.’

Ben de ona ‘Ne zaman öldün’ diye sordum. Şöyle cevap verdi:

‘Kırk bin küsur sene oldu.’ Ben de:

 ‘Âdem’in bile bu kadar ömrü yoktur’ deyince, şöyle dedi:

‘Hangi Âdem’den söz ediyorsun: sana en yakın Âdem’den mi, başka bir Âdem’den mi?’

Bu söz üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ‘Allah yüz bin Âdem yaratmıştır’ hadisini hatırladım ve şöyle dedim:

‘Beni kendisine nispet eden bu atam o Âdemlerden olmalıdır.’

Bu konuda da tarih bilinmese bile, hiç kuşkusuz âlem hâdistir. Âdem hadistir, çünkü onun Âdem mertebesine sahip olması mümkün değildir; kadimlik, başlangıcının olmaması demektir. Âlem ise Allah Teâlâ katından meydana getirilmiştir. Allah Teâlâ onu yokluktan var etmiş ve varlığını tercih etmiştir, çünkü ‘imkân’ hali âlem için zati niteliktir ve bu nedenle sürekli ‘tercih’ gerekir. Hükümlerin ortaya çılana mahalli olan hakikatlere ilave olan her şeyin sureti nispet ve izafetlerdir. Onların renk, sıfat, özellik gibi dışta varlıkları yoktur. Her nispetin izafenin, olgunun, rengin, niteliğin kendine özgü bir ismi ve isimleri vardır.

Kaynak:
Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye 28. Sifir, Üç Yüz Doksanıncı Bölüm. [hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul , c: 14, sh.285]

 

**************************

18/11/2013  
Gazeteci yazar ve araştırmacı
AYTUNÇ ALTINDAL Hakk’a Yürüdü.

1945 yılında İstanbul’da doğdu.

 Bugüne kadar 16’i telif 11’içeviri 27 kitabı, 400’den fazla da makalesi yurtiçi ve yurtdışında yayınlandı.

1969-71 seneleri arası Gurnsey Writer’s School’da, 1977 senesinden itibaren ise Fransa Sorbon Üniversitesi Fransızca Eğitim bölümünde tahsil gördü.

1977’de Havass Yayınlarını, 1980 yılında ise Süreç Yayınlarını kurdu ve Süreç dergisini çıkardı.

1983’de İsviçre’de MODUS VİVENDİ Kültür Merkezi’ni kurarak 10 yıl yönetti.

1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı.

1992’de İngiltere Edinburg’taki INTERNATIONAL ACADEMY FOR EUROPEAN AND CHRISTIAN STUDIES akademisinde PROJECT ACADEMIC BOARD (Akademik Proje İdari Heyeti) üyeliğine seçildi.

 Aynı yıl İngitere’de yayınlanan THREE FACES OF JESUS (Üç İsa) adlı kitabı dünyada yankılar uyandırdı.

 Daha sonra (1993) Rusça’ya çevrildi.

1993’te INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE STUDY OF EUROPEAN IDEAS (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) Bilimsel Kuruluna üye oldu.

 Aynı yıl Avusturya’nın GRAZ şehrindeki KARL – FRANZ Üniversitesi tarafından düzenlenen EUROPEAN SECULAR LEGACY (Avrupa’nın Laik Vasiyeti)adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığına seçildi.

1995’te merkezi New York’ta bulunan CARNAGIE COUNCIL ON ETHICS AND INTERNATIONAL AFFAIRS örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk Konuşmacı oldu.

Aynı sene, New York’ta Birleşmiş Milletler bağlantılı GLOBAL FORUM OF SPIRITUAL AND PARLIAMENTARY LEADERS ON HUMAN SURVIAL (İnsan Yaşamından Sorumlu Ruhani ve Siyasi Liderler Global Forumu’nda) INTERNATIONAL ADVISOR COMMITTEE yani Uluslararası Danışman üyesi oldu.

Ünlü Fizikçi Isaac NEWTON’un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını da yayınlayan Altındal, Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı eserinin de yapımcılığını üstlendi.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

***********************

KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN
KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI 
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ:
TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI 

 

CONVERSATİONS WİTH GOD / Tanrı ile Sohbet (2006)


Yönetmen: Stephen Deutsch

Ülke:  ABD

Tür: Macera | Dram

Vizyon Tarihi: 18 Mayıs 2006 (Fransa)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Eric DelaBarre, Neale Donald Walsch

Müzik: Emilio Kauderer

Görüntü Yönetmeni: João Fernandes

Oyuncular:Henry Czerny, Vilma Silva, T. Bruce Page, Ingrid Boulting, Zillah Glory

Özet

Araba kazasında yaralanıp işini ve evini kaybeden Neale, hayatta kalmak için mücadele eder. Kafasındaki soruları Tanrı’ya soran Neale, aldığı cevaplarla kendine yepyeni bir hayat kuracaktır.

 

Film, bir dindar kişinin de sorunlar yaşayacağını,  başına gelebilecek olayların karşısında nasıl davranabileceğini irdeliyor.

İnsan hayatı boyunca ne yapmak istediğini, yaratıcısı ile olan ilişkisindeki dengeyi bulmaya çok çalışır ve hayatı konusunda ne yapması gerektiğini bilmesi, tanımasını görmek ister. Bazen bu durum çok güvendiğimiz Allah Teâlâ tarafından terk edildiğimizi hissetmeye ve acılar çekmeye karamsar olmamıza neden olur. Bazen “iyi bir kul olmuştum, fakat neden bunlar oldu?”  soruları beklentilerimiz kırıp geçirir. İnancımız sarsılır. Sonuç ne olmalının cevabı bu filmde bulunmaktadır.

Sevgi

 

Filimden

 

“Yaptığımız her özgür seçim sevgi ya da nefretin neden olduğu düşüncelerden doğar. Başka bir seçenek yoktur.”

“İnsanların sizinle ilgili ne düşündükleri yerine siz ne düşündüğünüze yoğunlaşın. Önemli olan budur.”

“Bugün bulunduğum yere keşke kimseyi incitmeden Bugün bulunduğum yere birçok insanı incitmeden gelmiş olmayı dilerdim. Özellikle de sevdiklerimi. Ama onlar olmasaydı bugün geldiğim bu noktada olmayabilirdim. Bu nedenle bir şeyi anlamak hepimiz için çok önemli. Evren, daima iyiliğimiz için çalışır. Her zaman ve anlamda. Şartlara rağmen, görünümlere rağmen ve en önemlisi, bizim bakışımıza rağmen.”

**

Tanrı ve sevgiden söz ediyorsun. Sen defalarca evlenmiş ve ayrılmış birisin. Tanrı’yla konuşuyorsan bir kadına verdiğin sözü nasıl tutamıyorsun?”

“ Bu soruyu kendime kaç defa sorduğumu anlatamam. Hayatımdaki kadınlar hepsi mükemmeldi. Bana karşı, benim onlara olduğumdan çok daha iyiydiler. Onlara ihanet ettim. Hayal kırıklığı yaşattım. Çocuklarına da hayal kırıklığı yaşattım. Bunu itiraf ediyorum. Bundan fazlasını söylemem, mahremiyetlerimin ihlali olur. Ve ben bunu yapmayacağım. Ama onları bulunduğum yerden elimden geldiğince sevebilirim. Sevginin desteklediği her jesti, her davranışı sergileyebilirim.”

**

“Bana bir yalan kitabı yazmışsın gibi geliyor.”

“Demek istediğin şey hepsini uydurduğumsa, cevabım hayır. Senin merak ettiğini ben de merak ettim. İnsanlar bana inanacak mı?

 Söylediklerime inanacak mı?

 İşaret ettiğim yere inanacak mı?

 Sanırım bunun cevabı size kalmış. Her birinize. Tek dileğim bu mesajı göz ardı etmemeniz ve birçok hata yapmış bir ulaktan geldiği için marjinal bir gözle bakmamanızdır.”

**

“Tanrı’nın bize bir mesajı olsa hepimiz için çok önemli tek bir mesaj gönderse ve bu, tek bir satır olsa sizce bu ne olurdu?”

 “Bunu dört kelimeye sığdırabilirim. “HEPİNİZ BENİ YANLIŞ ANLADINIZ.”

**

“Tanrı gözünde maddi ve manevi zenginlik diye bir ayrım yoktur. O kadar ki, bu iki kavram birdir. En önemli işlere burun kıvıran bir toplumda yaşıyor olmak size de tuhaf gelmiyor mu?”

“Bununla ne demek istediniz?”

“Bir antrenöre, sezon başı 5 milyon ya da bir aktöre bir film için 10 milyon vermekte bir sakınca görmüyoruz. Ama ruhani konularla ilgilenen insanların, beş parasız fakir ve yokluk içinde olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Tercihen, üçünü birden.

- Evet, doğru.

- Sizi bilmiyorum ama ben, buna onay verdiğimi hatırlamıyorum. Paranın bize en güzel hediyeleri verenlere verildiği bir dünya hayal edin. Evet, bu doğru.

- Sanatçılar.

- Evet.

- Hemşireler.

- Evet. İtfaiyeciler, polisler. Yazarlar. Ve anneler. Evet, doğru. Anneler. Evet. Bizi birleştiren insanlar bizi bizden ayıran ya da uzaklaştıranlar değil. Böyle bir dünya hayal edin. Bunu yapabiliriz. Çünkü insanlar  Onlar, biziz. Çünkü biz hep bekleyenler olduk. Her zaman bekledik. Bekledik. Bekledik.

**

“Kitabı nasıl buldun?”

“ Kitap, kitap çok güzel.”

“Kitabın nesini beğendin?”

“Hayatım hep öfkeyle geçti. Babamdan nefret ettim. Ama buna bir mazeret uydurmayı düşünmüyorum. Çünkü babam, dik başlı bir cahildi. Ondan nefret ettim. Bunlar sert sözler, biliyorum. Ama gerçek bu. Ama bu kitap kesintisiz nefretle, öfkeyle geçen 20 yıldan sonra babamı affetmeme yardım etti. Babama karşı hissettiklerim aslında kendimle ilgili hissettiklerimmiş. Babamı affetmekle aslında kendimi affettiğimi biliyorum. Bunu aslında ilk defa yüksek sesle dile getiriyorum. Bakın, bakın. Üçüncü sayfa. Kitabınızı biliyorum. Eminim öyledir. En genel iletişim biçimim duygular üzerindedir. Duygular, ruhun dilidir. Bununla ilgili bir şey öğrenmek istiyorsanız nasıl hissettiğinizi anlamaya çalışın.”

**

Size göre hepimiz sürekli Tanrı ile diyalog içindeyiz. Elbette. Bununla demek istediğinize bir örnek verir misiniz?

 Tabi. Birini aramak için ahizeyi kaldırdığınızda onu hatta bulduğunuz oldu mu hiç?

 Ya da direksiyon başındasınız ve hayatınızın anlamsız bir hal aldığını hissediyorsunuz. Ama o anda radyoda çalan bir parça doğrudan size hitap ediyor. Sözler sanki sizin için yazılmış gibi. Her şey bir anda anlam kazanmaya başlıyor. Ya da hayatınıza bir anda birileri giriyor. Ve siz buna bir anlam vermekte zorlanıyorsunuz. Ama bir gün, birden mantıklı olduğunu görüyor ve bugüne dek onlarsız nasıl yaptığınızı düşünüyorsunuz. Elbette. Hepimiz böyle şeyler yaşamışızdır. Tanrı bu işte. Birine olan şey, diğerine de olabilir.

- Bu herkese olabilir. Size de tabi.

**

Neale, buraya gelmene neden olan o duygudan vazgeçmekten korkar gibi bir halin var. Vazgeçmek mi?

 İçim bomboş benim. Sen de bu yüzden buradasın.

Hayır. Buradayım çünkü işimi kaybettim.

Sen, kendini kaybettiğin için buradasın.

Şu an sadece o işi almak istiyorum.

**

İnsanlar da böyle gelip geçici değil mi?

 Nedenini hiç bilmiyoruz. Onları bir daha göreceğimizi bile bilmiyoruz.

- Buna hiç böyle bakmamıştım.

- İnsanı düşündürüyor, değil mi?

 – Neyse, hoşça kal.

- Hayır, hayır, hayır. Hoşça kal demeyin. Sonra görüşürüz, tekrar görüşürüz. Hoşça kal hariç her şey olabilir. Hoşça kal daha çok kötü bir sevgiliden ayrılırken söylenen bir şeye benziyor.

- Evet, evet.

- Evet. Sonra görüşürüz. Görüşürüz.

**

Tanrı Konuşursa:

“Bu kadarı yetmedi mi?”

“ Şimdi hazır mısın?”

 “Sorduğun soruların cevaplarını almayı gerçekten istiyor musun?”

 “Bana cevap verecek misin?

 Birçok soru sordun. Öfkelisin. Şimdi ben sana soruyorum. Sorduğun soruların cevaplarını almayı gerçekten istiyor musun?

 – Yoksa sadece rüzgâr mı yapıyorsun?

- Bu delilik. Ne düşündüğünü biliyorum. Ben herkesle konuşurum. Her zaman ve kendi sesleriyle. Önemli olan, kimin dinlediğidir. En yüksek zirvelerdeki haykırışlardan en dipteki fısıltılara kadar. Bu gerçek, insanların yaşadığı tecrübe koridorlarında ezelden beri yankılanır. Cevap, sevgidedir. Sizler, Tanrı’ya bir ebeveyn rolü biçtiniz. Ve Tanrı’dan ödüllendiren ya da cezalandıran bir yargıç yarattınız. Sevginin etrafını, korku tabanlı bir gerçekle çevrelediniz. Bu korku tabanlı sevgi gerçeği sevmekle ilgili tecrübelerinize hükmetmeye başladı. O kadar ki, bunu artık kendi yaratıyor. Doğru olanı yapmak için ihtiyaç duyduğun şey, bu mu?

 Korku mu?

 İyi olmak için tehdit edilmen mi gerekiyor?

 Hem iyi olmak dediğin nedir ki?

 Bu konuda son sözü kim söylüyor?

 Sana şunu söyleyebilirim. Kendi kurallarını sen belirlersin. Doğruları sen koyarsın. Sevgi her zaman var. Evet, bunu daha önce de duydun. Bunun, hayatında bir tampon olmasını bile söyledin. Ama sorunlu zamanlarda, dertli günlerde korku ve endişeye kapılıp unutmayı seçtin. Yapman gereken, basit bir soruyu cevaplamaktı. Sevgi şimdi neyi değiştirir?

 Hayatı, beklentilere boğulmadan yaşamak  Belli sonuçları almaya ihtiyaç duymamak  Özgürlük, budur. Unutma. Sen sürekli olarak kendini baştan yaratıyorsun. Her anında kim ve ne olduğuna karar veriyorsun. Buna, kim ve ne olmak istediğinle ilgili belirlediğin geniş bir seçenek demetinden karar veriyorsun. Bunu söylemek zorundayım. İnsanlara seninle konuştuğumu söylediğimde ne düşüneceklerini merak ediyorum. Merak etme. İlintili olduğunun farkında olmayan zihinsel bir faaliyettir. Sana sevgiyle ilgili sorduğum soruyu hatırlıyor musun?

 – Elbette.

- Bu soruyu cevapla, Neale. Ben orada olacağım. Daima ve her anlamda. Acılar, yaşanan olaylarla değil kişinin verdiği tepkilerle ilgilidir. Yaşanan her neyse sadece yaşanıyordur.

- Bizim ne hissettiğimizse başka bir konu.

- Ben sadece hayatımı geri istiyorum.

- İstediğin her şeye sahip olamazsın.

- Anlamadım?

 Neyi anlamadın?

 İstediğim her şeyin olamayacağını söyledin.

- Bu doğru.

- Ne?

 İstediğin her şeye sahip olamazsın.

- İstediğim her şeye sahip olamam ne demek?

 – Bu doğru.

- Ama bu çok anlamsız.

- Hayır, aksine. Çünkü bu, sende olmayan bir şey. Ve sen bunu sadece istediğin şeyi gerçeğe dönüştürmede kullanacağın için bir tecrübe olarak istiyorsun.

- Evet. Sunduğum fırsatlarda yararlanamadığın için seni cezalandırmam gerekir mi?

 Bu beni, Tanrı’yı yargılamayı görev edinmeden önce kendine sorman gereken bir soru. Kendimi göstermem için bana sayısız kereler yalvardın. Kendimi açıklamamı. Göstermemi istedin. Bu istediğini, şimdi asla yanlış anlamayacağın bir yalınlıkla yapıyorum. Ben buradayım. Bu evde. Bu an. Şimdi içindeki Tanrı’ya her zamankinden fazla uzanma zamanı. Bu, senin aklını huzura kavuşturacak. Ve o huzurlu akıldan büyük fikirler türeyecek. Kendinde olduğunu hayal edebileceğin en büyük sorunlara çözüm olacak fikirler. Benim çözemeyeceğim kadar büyük bir sorun olduğunu anlamıyor musun?

 Bu sorundan çıkmak, benim yapamayacağım kadar büyük bir mucize olur. Sana verdiğim tüm gereçlere rağmen, içinden çıkamayacağın bir sorun olduğunu düşündüğünü biliyorum. Ama sence benim için bile gerçekten çok mu büyük?

 Bazen beni kızdırıyorsun. Ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu komik mi bulmam gerekiyor?

 Espriyi kim icat etti sanıyorsun?

 Çok yaşa.

- Benden ne istediğini bilmiyorum.

- Neale. Sen beni yanlış anladın. Ama kendini de yanlış anladın. Ben senin mutlu olmandan başka bir şey istemiyorum. Ama sen, kendini benden aşağıda görüyorsun. Oysa gerçekte hepimiz biriz. Hiç birimiz farklı değiliz. Ben sadece, kendim için istediklerimi istiyorum. Ne az, ne çok. Dünyevi başarılarınla da hiç ilgilenmiyorum. Sadece seni düşünüyorum. Hayatını kazanmak, senin için bir endişe olmamalı. Gerçek efendiler, hayatı kazanmak yerine onu yaşamayı seçmişlerdir. Durma. Gerçekten ne istiyorsan onu yap. Başka bir şey yapma. Zamanın çok sınırlı. Yapmak istemediğin şeyler yaparak zaman kaybetmeyi nasıl düşünebilirsin?

 Bu, yaşamak değildir. Bu, ölümdür.

**

Neale.

- Bunlar olağanüstü.

- Ne?

 Nedir o?

 Bu şeyler işte bütün vaktimi alıyor. Ve bunu seviyorum. İlk bakışta kulağa tuhaf gelmesi umurumda değil ne de böyle şeyler söylediğim için insanların ne düşüneceği. Ama bugüne dek uyumuşum. Korku ve şüphe üzerine kurulu ve adına yaşam denen bir kâbusta sıkışmışım. Hayatımı nasıl kazanacağımı düşünerek ne kadar zaman harcadığımı bilmek ister miydin?

 Masraflarımı, nasıl karşılayacağımı?

 Hayatımı geçim derdiyle tüketmek istemiyorum, Neale. Ben hayatımı yaşayarak tüketmek istiyorum. Fark yaratacak bir yaşam. Sevgi ve şefkat üzerine kurulu bir yaşam. Ve bu şeyler  Neale, hepsini yeni bitirdiğim halde yeniden okumaya başladım. Sana söylediklerimi duyuyor musun?

**

Konuşmalarınızı dinledim Bay Walsch. Kitabınızı okudum. Tanrı’nın dost bir ilah olduğunu, bu evrenin dost bir yer olduğunu biliyorum. Ama buna inanmıyorsun. Ben Tanrı’nın, intikam dolu bir Tanrı olduğuna inanıyorum. Oğlumu altı aylıkken evlat edinmiştim. Çünkü bana, çocuğum olmayacağı söylenmişti. Jimmy’ye, evlatlık olduğunu hiç söylemedik. Ta ki o büyüyünceye kadar. 14’üne geldiğinde, zamanının geldiğini düşündük. Ama notları düştü. Tüm davranışları değişti. Okulda birçok sorun yaşadı. Her şey mahvoldu. Annesine, onu terk ettiği için kızgındı. Bize, ona söylediğimiz için kızgındı. Hayattaki her şeye öfkeyle bakmaya başladı. Ona iyi hissettiren tek şey 18 yaşına girdiğinde annesini bulmak için verdiğimiz sözdü. Neye mal olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün ona, annesini tanıyacağı sözünü vermiştik. Peki bu arada davranışları değişti mi?

 Kısmen evet ama o bir zamanlar tanıdığımız, çok sevdiğimiz çocuk artık yoktu. Bana bir daha hiç anne demedi. Ve Jimmy, 18. yaş gününde bir motosiklet kazasında öldü. Sarhoş bir sürücü, Jimmy’mi öldürdü. Şimdi beni siz aydınlatın Bay Walsch. Çünkü ben, çocuklarını koşulsuz seven iki ebeveyne böyle bir şey yaşatan Tanrı’yı dost göremiyorum. Tanrı şimdi size ne söylüyor, Bay Walsch?

Çok üzgünüm bebeğim. Sen kimseyi sevmeyeceksin. Adınız nedir?

 Georgia.

Georgia. Oğlun ona verdiğin sözü tutabilmen için öldü. Annesi bir kaç yıl önce ölmüştü. Kendi ölümü, onunla olabilmesi için tek yoldu. Anlıyor musun?

 Söyler misin, bu nereden çıkmış olabilir?

 Neale  İnan bana, Leora. Orada ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ya hepsini ben uydurduysam?

 Uydurdun mu?

 Bilmiyorum. Nereden geldiğini hiç bilmiyorum. Evet, biliyorsun.

**

Tanrı:

Kendini asla terkedilmiş hissetme. Ben hep seninle olacağım. Senden vazgeçmem. Senden vazgeçemem. Seni ben yarattım. Sen benim ürünümsün. Bu yüzden, hep bana sığın. Benim sana verdiğim huzurdan hissettiğin her yerde ve her zaman. Hep orada olacağım.

 

SON SAVAŞA DOĞRU


Devletlerin dış politika aracı olarak tercih ettikleri savaş, genel anlamda, bir devletin diğerine iradesini kabule zorlamak maksadıyla kuvvet uygulamasıdır. İnsanlık tarihi kadar eski olan savaş ya da silahlı çatışma kavramı, tarihsel süreçte dönüşerek günümüzde önceki yüzyıllara göre farklı bir şekil almıştır. Savaşı dönüştüren en önemli faktör teknolojik gelişmelerdir.

Politikanın başka araçlarla devamı ve büyük bir düello olarak nitelendirilen savaş; nedenleri, aktörleri, hukuku ve kapsamı bakımından değişmiştir.

Genellikle piyade ağırlıklı olarak yürütülen Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem;

“birinci nesil”, ateşin ve ateş destek araçlarının yoğun olarak kullanıldığı Birinci Dünya Savaşı;

 “ikinci nesil”, hızın ateş gücüne göre öne çıktığı İkinci Dünya Savaşı;

“üçüncü nesil” ve gerilla harekâtı ya da ayaklanmaya karşı gelişmiş, düşmanı askerî değil siyasi olarak ve yalnızca savaş alanında değil yıllarca süren düşük yoğunluklu bir çatışmayla yenmeyi hedefleyen ve günümüzde de yaşanan dönem ise “dördüncü nesil” savaş olarak isimlendirilmektedir.

Bu nesillerin niteliklerini belirleyen en önemli etken olan silah teknolojilerindeki gelişmeler, savaşların taktik ve stratejik olarak planlarını, icrasını ve sonuçlarını etkilemiştir. Barutun, tüfeğin, tankın, hava gücünün, kitle imha silahlarının ve uzayın kullanılması; savaşlarda dönüşüme ve paradigma kaymasına neden olmuştur.

Günümüzde savaşlar cephe savaşı değildir. Gelecekte de sayıca fazla olmayan birliklerce düşmanın silahlı kuvvetlerini tamamen yok etme amacı gütmeyen asimetrik savaşlar söz konusudur. Yüksek teknoloji sayesinde haber alma, ateş ve yüksek isabet oranı imkânlarına rağmen, savaşların süresi kısalmamıştır. Gelecekte ülkelerin karşılıklı bütün kaynaklarını seferber ettiği savaşlar yerine; yüksek teknoloji ürünü silah sistemleriyle donanmış küçük grupların silahlı mücadelesi şeklinde, kısa süreli taktik başarılara dayalı ve daha çok silahlı örgütlerin taraf haline geldiği, uzun süreli silahlı mücadelelerin yaşanacağı değerlendirilmektedir.

[Ergüder Toptaş, “Dördüncü Nesil Savaş ve Etki Odaklı Harekat”, Ankara, Silahlı Kuvvetler Dergisi, GenelkurmayAskerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, 392, ss. 58-77.]

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin savaşta disiplinli, azimli ve eğitimli insan kaynağına olan ihtiyacın daima hissedileceği açıktır. Muharip kabiliyetlerin artırılması açısından profesyonel askerî personelde yeterli birikim ve uzmanlığın sağlanması oldukça önemlidir.

KİS binlerce canlının bir anda ölümüne sebep olabilen silahlardır. Nükleer, biyolojik veya kimyasal esaslı olarak üretilebilmektedirler. Savaşın dönüşümünde önemli etkisi olan KİS’nın kullanılması konusunda Einstein; “ 3. Dünya Savaşı’nda hangi silahlarını bilmem ama 4. Dünya Savaşı’nda savaşmak için sadece taşlar ve sopalar kullanılacaktır” der.

[The Quotation Page, “Albert Einstein” 4 Temmuz 2007 < http://www.quotationspage.com/search.php3?homesearch=war+ >.]

Özellikle biyolojik ve kimyasal silahların üretilmesi çok ta zor görülmemektedir. KİS (Kitle İmha Silahları) çeşitli etkilerle hem insanlara hem diğer canlılara zarar vermekte ve doğadaki etkileri yıllarca sürebilmektedir.

İçerisinde bulunduğumuz Dördüncü Nesil Savaşlar (4NS)’ı, Clausewitz’in Halk- Ordu-Hükümet üçlemesinin karşıtı düşünmek doğru bir değerlendirme olmayacaktır. Echevarria’nın “Bu eğilimler (Halk-Ordu-Hükümet bağlantısı) terörle olan savaşta geçerliliğini korurlar. Creveld gibi düşünenlerin teröre karşı yapılan savaşın “üçleme karşıtı” şeklinde ayırmasının yanlış olduğu değerlendirilmektedir. Tarih incelendiğinde Clausewitz’in tanımladığı bu güçler her savaşta bulunmaktadır”. Günümüz savaşlarında da galibiyet için bu üçlemenin mutlak işbirliği içerisinde olması gerekmektedir.

Hammes, Sapan ve Taş isimli kitabında teknolojinin her şey demek olmadığını ifade eder. O’na göre Bilgi Çağı teknolojileri son yıllarda güçlü devletleri bile asimetrik olarak zayıf düşmanları karşısında daha zayıf hâle getirmiştir. Hammes:

“Pek çok potansiyel düşmanımıza karşı teknolojik üstünlüğe sahip olsak da bu teknolojiyi Üçüncü Nesil Savaşlar (3NS)’ın taktiklerini desteklemek üzere kullanıyoruz. Oysa ileri görüşlü düşmanlarımız 4NS’i çoktan uygulamaya başladılar bile. Yeni teknolojilerin ortaya çıktığını ve bu teknolojilerin 4NS için mükemmel biçimde kullanılabileceğini biliyorlar. Yeni teknolojiyi eski yöntem savaş taktiklerine uygulamak yerine, yeni savaş yöntemini daha da ileriye götürmek için kullanıyorlar.” şeklinde belirterek savaşların dönüşümünde hızlı adaptasyon sürecinin önemini belirtmektedir.]

[Kaynak: Ali Bülent UŞAKLI, Savaşın Dönüşümünde Teknolojik Gelişmelerin Etkisi T.C. Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2007]

Bizim bu başlangıçtan sonra mevzu etmek istediğimiz husus, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ahirzaman için buyurduğu hadislerin   “nesil savaşlarının” karşılığı olabilirliği üzerinde biraz kafa yormaktır..

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet alametlerini konu alan rivayetlerin geneli savaşma tipi ile yani insanların birbirleri ile mücadele etmesi şeklinde görülmektedir. Bu şu demek olabilir ki, bahsedilenler nesil savaşları ve bağlamında her bir sonraki dönemin daha çetin ve karmaşık olmasıdır.

Mesela Mehdi aleyhisselâm gelmesi ile bahsedilen mutluluk ve refah dönemi olabilir. Ve daha sonra gelmesi bildirilen ve günümüzde başlayan teknolojinin çok ileri seviye varması ile artan “şaşkınlık ve mutluluk dönemi”nin Deccalin karşılığı olabilirliği.  Yine teknolojik çılgınlığın  arkasından gelecek dönemde de boyutlar arası atlamalar nedeniyle; tarihte varolduğu bahsedilen meleklerin cinlerle savaşması gibi durumların tecelli etmesi. (Ye’cüc ve Me’cüc’u de düşünebiliriz.)

 Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gelmesini varsaydığı İsâ aleyhisselâm gelmesi bizâtîhi  Allah Teâlâ’nın “kudret tecellisinin” dünya alemindeki nizâma karşı bir gazaba gelişi ve dünyayı “Kahhar” sıfatının gereği tebdil veya yok edeceği kıyametin “önhabercisi ve uyguladığı” eylemler zinciridir.

Bir başka şekilde düşünecek olursak;  İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne inmesi olarak bahsettiği ilâhi kudretin (meleklerin) hiçbir dönemde tecelli etmediği gibi zuhura gelmesidir. Zahiri anlamda anladığımız cesed-i İsâ nuzülü veya Hristiyanlığın Müslüman olması gibi yorumlar biraz zayıf ve mesnetsiz kalmaktadır.

Netice olarak şunu diyebiliriz Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi zamanında içeriğini tam olarak izah edemediği kıyamet alâmetlerine birde bu yönden bakmanızı tavsiye ederim.

“Son Nesil Savaş” Allah Teâlâ’nın kıyamet tecellisini ettirdiği meleklerinde içinde bulunduğu son olarak yaratılmış mahlûkatın ifnasıdır.

Kıyametin Büyük Alametleri         

1. Mehdi aleyhisselâmın Gelmesi

2. Mesih Deccal’in Gelmesi

3. İsa Mesih aleyhisselâmın Yeryüzüne İnmesi,

4. Ye’cüc ve Me’cüc’ün Ortaya Çıkışı

5. Üç Büyük Çöküntü (Hasıf)

6. Duhân (Duman)

7. Güneşin Batıdan Doğması

8. Dabbetü’l-Arz’ın Ortaya Çıkması

9. İnsanları Önüne Katıp Sevk Eden Ateş

 

[http://www.ikder.net/index.php?option=com_content&view=article&id=63:kyametin-bueyuek-alametleri&catid=21:makaleler&Itemid=10]

 

 

Kısaltmalar

1NS                                 Birinci Nesil Savaşlar

2NS                                 İkinci Nesil Savaşlar

3NS                                 Üçüncü Nesil Savaşlar

4NS                                 Dördüncü Nesil Savaşlar

KİS                                  Kitle İmha Silahları

 

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ


’Hansoyu Kitabı’nda   “İstekli bir zihin için hiç bir şey imkânsız değildir.” denilir. Bu nedenle “savunma sanatı”nın nefis mücadelesinde uygulanabileceğini düşündüğümüzden sizin için tadımlık bir bilgiyi aktarıyorum.

ZİHNİN HAZIRLANMA AŞAMASI

Zihnin Boşaltılması

Bu konuda bir Çin savunma sanatlarından, zayıfın kuvvetliye karşı şansı olarak tanımlanabilen, his ve reflekslere dayalı özel öğretileri olan bir sistem olan Wing Tsun Sisteminin en büyük ustası ve Bruce Lee’ nin de hocalığını yapmış büyük usta Yip Man’ dan bir hikayeyi Bruce Lee’ nin ağzından dinleyelim.

“Hikaye, zen konusunda bilgi edinmek isteyen bir üniversite profesörünü konuk olarak kabul eden bir zen ustasını anlatıyor.

Usta daha konuşmasının başında profesörün zen hakkında bir şey öğrenmekle ilgilenmediğini, yalnızca bu konudaki bilgisi ve düşünceleriyle kendisini etkilemeye çalıştığını anlamış. Ancak, buna karşın konuğunu sabırla dinleyip, ardından onu çay içmeye davet etmiş. Önce konuğunun fincanına çay doldurmaya başlamış. Konuğunun fincanı dolmasına karşın, usta halen çay dökmeye devam ediyormuş.

Çayın fincandan taşacağını gören profesör dayanamayıp “fincan dolu, daha fazla almayacak.” demiş.

“Bu fincan gibi senin zihnin de yılların yargıları ve bilgileriyle dolu” demiş usta. “Zihnini boşaltmadıkça sana zen’in ne olduğunu nasıl gösterebilirim?”

(Hyams, Joe. (çeviri)., Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s: 17)

Asya insanının gizemli kültüründe ‘gel ve kendin için kendin öğren’ anlayışı vardır. Alan Watts’ a göre, batılıların bilimsel eğitim tarzı ile hareket etme anlayışları oldukça gelişmiş olduğundan, eleştirel bakış açısı ile olayları değerlendirmektedirler. Bununla birlikte, eleştirel bakışını kapının önüne koyup öylece içeri girilmesi gerektiği durumlarda, zihnin insanı nasıl aldatabileceğinin farkındadırlar. Watts bu tarz insanları ‘objektif gözlemciler’ olarak tanımlıyor. Watts’ın gözlemlerine göre, Objektif gözlemciler istisnasız hedefi ıskalamakta ve akşam yemeği yerine önlerine menüyü koymakta, öte yandan geleneksel hiyerarşi ile yetişenler ise akşam yemeği olarak yedikleri şeyin ne olduğunu bilmemekteler. (Watts, Alan, (çeviri)., Uğur, Sena. Zen Yolu, s:14)  Öyleyse bu iki fikir arasındaki ideal çizgiyi yakalamak en doğrusu olsa gerektir.

Yeni bilgiler için zihnimizi boşaltıp, hazır hale getirmeliyiz ki yeni şeyler öğrenebilelim ve yeni ufuklara açılabilelim. Zihnimizde yeni bilgiler için yer açılmalı ki yeni şeyleri algılayabilelim. İşte öğrenmenin ilk şartı budur. “Öğrenme ev değil, kapıdır. Kapıyı gördüğünüz zaman, onun bir ev olduğunu düşünmeyin, eve ulaşmak için -ki kapının arkasındadır- kapıdan geçmek zorundasınız.”( Cleary, Thomas. (çeviri)., Kaya, Şen Süer. Japon Savaş Sanatı, s:60)

Yeni bilgiler öğrenebilmek için zihnimizi boşaltmamız, yalnızca bilgi için yer sağlamamız demek değildir. Aslında insan hafızası öyle hemen dolacak ve artık başka bilgilere yer kalmayacak bir kutu da değildir. Tam tersine insan hafızası, bilgiler çoğaltıldıkça kapasitesi artan esnek bir yapıya sahiptir. Ancak, zihnimizin boşaltılması beynimizin veya hafızamızın boşaltılması anlamına gelmez. Zihnin boşaltılması, yeni bir konuyu öğrenebilmek için zihinde yeni bir sayfa açılması ve öğrenme için hazır hale getirilmesi demektir. Zihnimizin hazır olması bir konu hakkında daha önceki bilgilerimiz dâhil hiç bir şeyle ilgilenmeden yalnızca o anki kaynakla kontak kurması ve açık olması demektir. Böylece yeni öğrenilecek bilgilerin, hafızamızdaki ön yargılardan veya bilginin başka versiyonlarından ve başka yorumlarından olumsuz yönde etkilenmeyeceği bir ortamın yaratılması sağlanmış olacaktır.

Uzakdoğu kültüründe, öğrenmede zihnin boşaltılmasına çok önem verilmektedir. Taoistik düşüncede hakikatin ancak boşaltılmış bir zihne ulaşabileceğine inanılır. (Özbudun, Sibel. (Çeviri)., Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:33)

Öğrenmede zihnin boşaltılması, tıpkı çocuklarda olduğu gibi, zihnin ön yargısız, meraklı ve boş bir teyp kaseti gibi her şeyi kaydetmeye hazır, bilgiye ve öğrenmeye susamış bir kıvama getirilmiş olması demektir. Ancak, bu durumu ‘şartsız ve kritik yapmadan kabullenme’ ile karıştırmamak gerekir. Zihnin boşaltılması, öğrenmede, öğreten kişiyi anlayabilmek için ‘önyargılardan arınma’anlamında kullanılmaktadır. Öğrenme talebinde bulunan bireyin, öğretici durumundaki eğitmeninin vereceği bilgileri kavrayabilmesi, duyumsayabilmesi ve bilginin özünü anlayabilmesi için eğitmen ile aynı frekansı paylaşmaları gerekmektedir. Zihnin boşaltılması, eğiticinin frekansının yakalanması için elzem olan bir haldir. Aynı frekansı paylaşmayan kişilerin birbirleri ile iletişim kurmaları olası değildir. İletişim kuramayan bireylerin anlaşması mümkün olamayacağı gibi, karşılıklı bilgi alış verişi ve eğitim sürecinin başlatılması da mümkün olmayacaktır.

Açı Sadakatini Yok Etme

İnsanlar arasındaki iletişim bozukluğu karşılıklı ilişkileri olumsuz yönde etkilemekte, dargınlıklara ve ilişkilerde soğukluklara sebep olmaktadır. Dolayısıyla iletişim bozukluğu, insanlar arasındaki soğukluk, dargınlık ve fikir ayrılığı gibi kanaatlerin en önemli sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Belki de çoğu zaman tartışan insanlar arasında belirgin bir fikir ayrılığı da yoktur. Genellikle iletişim eksikliği sebebiyle birçok insan aynı şeyi iddia ettikleri halde saatlerce tartışırlar. İnsanlar günlük yaşantılarında genelde etrafındaki olup bitenleri ve sorunları kendi açısından değerlendirmekte ve bunun neticesinde insan hafızasında zaman içerisinde oluşmuş olan fikirlerin kriteri ile olaylar hakkında doğru veya yanlış kanaati oluşmaktadır. İnsanların doğru veya yanlış kanaatleri kendi bakış açılarına göredir. Bundan dolayıdır ki insanlar arasında fikir ayrılıkları oluşmakta ve birçok konularda doğrular sürekli tartışılmaktadır.

Karşımızdaki kişinin fikirlerini anlayabilmemiz için dış dünyayı onun penceresinden görmemiz gerekmektedir. Aksi taktirde karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine, bizim gibi fikirleri olan birisini bulmaya çalışmış veya insanları bizim gibi düşünmeye zorlamış oluruz. Neticede, yaptığımız şey ile, dinlediğimiz kişinin bizim fikirlerimize ne kadar uyup uymadığını test etme işleminden öteye gidememiş oluruz. Bu açıdan iletişimde Empati çok önem kazanmaktadır. Bireyin sabit fikirli olması, olaylara adeta at gözlüğü ile bakması ve yalnızca kendi penceresinden olayları gözlemleyebilmesi veya diğer bir ifadeyle, ısrarla kendi frekansını muhafaza etmesi ve karşısındaki şahsın frekansına girmeyi denememesi ‘açı sadakati’ olarak adlandırılmaktadır. “Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir.”

‘Açı sadakati’ ve ‘ben bilirimcilik’ alışkanlıklarının en belirgin özellikleri, anlamaktan çok görüşlerinin anlaşılması ve kabul edilmesi için mücadele vermeleridir. İnsanlar ‘ben bilirimcilik’ yarışına tutuşunca körü körüne savunuculuk başlar ve devamında ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu önem kazanır. Bir an önce karşımdaki nefes alsın da sözü ben alayım düşüncesi ağır basınca, dinleme ve anlama işlevinin yerini tahammül etme gayreti alır. Bu durum ise alevli kısırdöngü tartışmaların kaynağını oluşturmaktadır.

Önyargının kaynağını oluşturan nedenlerin, kişinin kendi zihninde var ettiği ya da ulaştığı yargı değil, nedenlerin daha çok bireyin zihninin dışında oluştuğu kabul edilmektedir. Zaman zaman kişi başkalarına ait yargıların sahibi olabilir. İletişim ve etkileşimin kaçınılmaz sonucu olarak düşünceler zihinden zihine geçer, benimsenir ve özümsenir. Ancak, bununla birlikte kendine ait olmayan bazı düşünceler bireyin zihnine sahip olup, zihne yerleşip, onu esareti altına alarak kanı, yargı, tutku ve inanç durumuna dönüşebilmektedir. Zihnin verimli kullanılabilmesi ve gerçeklere ulaşılabilmesi için ön yargıların tutsaklığından arınarak yaşamayı keşfetmemiz gerekmektedir.

George Hebert Mead’a göre, iletişimde insan kendi içinden çıkıp, sanki başkalarının gözüyle kendine bakabilmektedir. Bu sayede sadece kendine değil, başkalarına da başkalarının gözüyle bakabilmeyi öğrenir.

Yeni konular veya yeni anlayışlar öğrenildikten sonra, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı bilginin başka yorum ve versiyonlarının yargılamasından geçirilerek sentez çıkarılır.

Etkilenme devam ederse araştırma ve öğrenme de devam eder ve hafızamızdaki yeni bilginin veya kanaatin yoğunluğu giderek artarak, zamanla o konuda hakimiyet sağlar ve fikirlerimizde değişikliğe sebep olur. Böylece zaman içerisinde fikir ve kanaatlerimizde gelişme ve değişmeler yaşanır.

Zihnin boşaltılması, şartsız ve önyargısız bir zihinle yeni bilgilere açılmak suretiyle gerçekleri olduğu gibi kabullenmenin yoludur. Diğer insanları anlama, olaylara onların gözüyle bakmakla mümkün olur. Bu sayede, yalnızca doğru olanı kavramaya çalışarak doğruya ulaşabilmenin yolunda mesafe kat etmiş ve daha önceden doğru olduğunu zannettiğimiz bir çok yanlış, önyargı ve kanaatlerden de zamanla arınma imkânına kavuşmuş oluruz. Bilge kişi her şeyden önce insanı kurumlaşmış yargı ve düşüncelerin tutsaklığından kurtarmayı ve içsel bir özgürlük kazandırmayı amaçlar. Bu özgürlük sadece toplumsal önyargı ve kalıplara karşı kazanılan bağımsızlık değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, kişinin kendi ön yargılarının, kendi şartlanmışlıklarının ve saplantılarının tutsaklığından arınarak içsel ve dışsal tabulara karşı özgürleşmesidir. Aslında kişinin tam olarak objektif olmasının imkansızlığının yanında ön yargılardan arınması bu hususta alınabilecek en büyük mesafe olsa gerektir.

Bu prensip normal yaşantıda da uygulanabilir. Fikirlerinden istifade etmek istediğiniz bir bilim adamını, bir üstadı veya bir arkadaşınızı dinlerken zihninizi boşaltmayı deneyin. Zihninizi o konu hakkında bilgiye susamış bir kıvama getirin. Böylece onun fikirlerini kavramaya çalışın. Bu konuda hiç bilginiz yokmuş gibi pür dikkat onu dinleyin. Göreceksiniz ki çok daha fazla bilgi sahibi olacaksınız, aynı konuda daha önce fark etmediğiniz bir çok nüansları keşfedecek ve sohbetinizden her ikiniz de memnun kalacaksınız. Bırakın sizin de o konuda çok bilginiz olduğunu anlatmaya çalışmayın. Yalnızca dinleyin ve kafanıza takılanları sorun. Sonunda yeri ve zamanı gelirse kendi fikirlerinizi söylersiniz. Ama önce bilgisinden istifade etmek istediğiniz arkadaşınızın fikirlerini öğrenin. İşte bu metoda Savunma Sanatında sanatında yeni bir bilgi öğrenmek için “Zihnin boşaltması” denir.

Savunma sanatları alanında çok kıymeti ve önemi bulunan ‘Aile gelenekleri kitabı’nda Yanyu, Zen ustası Takuan’ın öğretisi üzerinde yoğunlaşırken, öğretiyi genişleterek, sanatçının zihninin duruluğu ile olması gereken kıvamını şöyle izah etmektedir.

“Kafanızda hiç bir şey olmadığı zaman her şeyi yapmak daha kolay bir hale gelir. Bu nedenle bütün zen ustalarının incelemesi, kafanızda olanları temizleme amacıyla yapılır. Başlangıçta hiçbir şey bilmezseniz, kafanızda soru bile oluşmaz. Sonra incelemenin içine girdiğiniz zaman kafanızda bir şeyler oluşur ve bunlarla engellenirsiniz. Bu her şeyi zorlaştırır. İnceledikleriniz kafanızdan tamamen çıktığı ve pratikte yok olduğu zaman, ilgilendiğiniz sanat hangisi olursa olsun, teknikleri kolayca, yaptıklarınız hakkında kaygı duymaksızın ve yaptıklarınızdan sapmaksızın başarırsınız. Bu, böyle yaptığınızın farkında olmaksızın kendiliğinden olur.”

“Merak, heves, ilgi, konsantrasyon, problem çözmek, bellek ve hayal gücü öğrenmenin gerekli unsurlarıdır. Marş motoru meraklı olmaktır. İlgi ve heves alçak vitestir; konsantrasyon ve bellek ise yüksek vitesler olup, başarı, sabit hızda rahat bir sürüş için gerekli olan orta vitestir.” Merak, heves, ilgi, konsantrasyon olmadan öğrenmenin gerçekleşmesi mümkün olamayacağı veya zoraki yapılan öğrenme faaliyeti neticesinde başarının imkansız olacağı aşikardır. Bu unsurların otomatik olarak sağlanması da ancak zihnimizde yeni bir sayfa açarak, öğrenmeye hazır ve bilgiye susamış hale getirilmesi ile mümkün olacaktır. Aslında gerçeklere ulaşabilmenin yolunda şartlanmalardan ve ön yargılardan arınarak özgür bir zihin ile bilgilere ulaşmak öğrenmenin en etkin metodudur.

Wu-Hsin (Zihnin Yokluğu)

İnsanlar karşılaştıkları karmaşık sorunlarını çözümlerken tıpkı bedensel hareketlerde olduğu gibi zihinsel hareketlerde de refleks tepkiler verebildiğinde ve böylece içinden geldiğince, riyasız eylemlerde bulunulduğunda daha başarılı ve mutlu olduğu ve böylece sezgi yeteneği (prajna) ön plana çıktığı kabul edilmektedir. Zihinsel işlerlikte, zihnin yalnız bırakılarak, kendi kendine, duru bir şekilde çalışması sağlandığında önsezinin ortaya çıktığı, daha isabetli ve hızlı hareket edildiği, ona güvenildiğinde sezgi yeteneğinin keşfedildiğine inanılmaktadır. Bu sayede zihin doğal olarak hareket etmekte ve daha iyi çalışarak karmaşık sorunlar karşısında bile doğru hareket edebilmektedir.

Zihnin boşaltılması veya diğer bir ifadeyle bilinçli zihnin yok edilmesi kavramlarından kasıt zihnin tamamının alıcı durumuna getirilerek, yine tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Yoksa anlatılmak istenen şey hafıza kaybına uğramak değil, zihnin akıcılığını sürekli kılmak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir. “Wu-hsin sözleriyle anlatılmaya çalışılan kuşkusuz bir koma durumu değildir. Amaç zihni daha alıcı duruma getirmek, zihnin tümünün birden daha doğal, daha uyumlu biçimde çalışmasını sağlamak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir.”

Zihnin yokluğu deyimiyle aslında anlatılmak istenen şey, refleks zihin durumu, yani zihnin yalnızca bir kısmının değil, tamamının devreye sokulması ve maksimum işlerlik kazandırılmasıdır. Bu sayede zihin daha üstün bir işlerlik kazanıp, dar kalıplardan kurtularak, daha geniş alanlarda, daha verimli faaliyet gösterebilmektedir. Bununla anlatılmak istenen şey, zihinsel devinimin arttırılması ile maksimum kabiliyetin kazanılmasıdır. Böylece tüm olaylara’ hakim olan ve bütünlük içerisinde işleyen bir zihinsel yetenek kazanılmış olunur.

Etrafımızdaki olayları eksiksiz ve fazlasız olarak olduğu gibi, ön yargısız bir şekilde algılama ve daha önce kazanılmış yetenekler sayesinde refleks tepkiler gösterme savunma sanatındaki en önemli esaslardan biridir. Muhtemel bir saldırı karşısında etkili bir savunma ve karşı hamle gerçekleştirebilmek için en etkili ve en doğru savunma tekniği binlerce kere tekrar edilmek suretiyle bilinçaltına yerleştirilerek etki karşısında iyi bir savunma refleksi kazanılması amaçlanır. Düşünerek karar vermeye zaman ve imkân olmayan durumlarda refleksler vücudun savunma mekanizmasını oluşturur. Saldırıya uğrayan birey daha önce çalışarak kazandığı savunma refleksleri sayesinde etkin savunmasını gerçekleştirme şansını yakalar.

Wu-hsin bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi anlamına gelmektedir ve amacı da bilinçli zihnin olumsuz etkisini ortadan kaldırarak önseziyi ön plana çıkarmaktır. Böylece kazanılmış reflekslerin daha verimli ve etkin kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu sağlandığında zihnin bütünleşmesi ve doğal çalışması başarılmış olur. Bu durum zihnin devreden çıkarılması anlamına gelmez, tam tersine asıl amaç zihnin bir kısmının değil de tamamının devreye sokulup, yine zihnin tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Buna zihnin duruluğu, daima akıcı hale getirilmesi veya zihnin boşaltılması da denilmektedir. Aslında bu durumda zihin tüm olayları ve şeyleri kapsamakta ve onlara hükmetmektedir. Bundan dolayı bomboş, istenmeyen gürültülü düşüncelerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arıtılmış, sürekli akıcı ve berrak bir zihin savunma sanatçısının başlıca hayalidir.

Wu-hsin ifadesiyle doğal ve yapmacıklıktan uzak, içten geldiği gibi olma ve böylece önsezi ile davranarak refleks tepkilerle hareketleri gerçekleştirme anlatılmaktadır.

İçsel Özgürlük Kazanma

Psikolog Virginia Satirinsanların doğuştan beş temel özgürlüğe sahip olduklarını iddia etmektedir. Satir, bu özgürlükleri kısaca şu şekilde sıralamaktadır:

1-           Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü,
2-           Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
3-           Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
4-           Bir şeyi kendi isteklerine göre isteme ya da reddetme özgürlüğü,
5-       Olmak  istediği yönde geliştirerek, kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü, şeklinde sıralandıktan sonra, sağlıksız aile, okul ve çevre vs. ortamları bu özgürlüklerin kaybedilmesine neden oldukları belirtilmektedir.

( Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Çocuk., s:63; Bilim ve teknik. Bilim Dergisi. Sayı:347., s:56)

Savunma sanatında, öğrenmede zihnin boşaltılması ve usta ile aynı frekansın paylaşılmasının yanında, insanların doğuştan var olduğu iddia edilen bu özgürlüklerinin keşfedilmesi veya muhafaza edilebilmesi ch’an sanatının en önemli amacını oluşturur. Bilgenin en büyük amacı insana içsel özgürlük kazandırmaktır.

Zihnimizin şartlanmalardan kurtulması ve devinimini arttırması ile maksimum işlerlik kazanması sayesinde zihnimiz tam tarafsız olarak bilgilere erişme yeteneğine ve imkanına sahip olmakta, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı konunun diğer yorumlarının olumsuz etkisinden kurtulmuş olmaktadır. Aslında bu durum bir nevi içsel özgürlük kazanmaktır. Başkalarının bizleri fikren veya bedenen tutsak edebilmesinin yanında, insan kendi önyargılarının da esiri olabilmekte ve olaylar karşısında önyargılarının tutsaklığı dolayısıyla objektif hareket edememektedir. Bu önyargıların tutsaklığından kurtulma faaliyetine “içsel özgürlük kazanma” denir. Yani, hafızamızdaki bilgilerin ve yılların birikiminin tutsaklığından kurtulup, kendi içimize karşı bile fikren hür hale gelmektir. Böylece yeni bir konu veya eski bir konunun yeni bir yorumu katıksız ve ön yargısız olarak kavrandıktan sonra hafızamız ve zihnimiz, aklımızın, mantığımızın süzgeci ile kazanılmış tüm bilgilerin sentezini yaparak kendi bağımsız, hür yargısını oluşturabilecektir.

“Zihnimizi bütün bağımlılıklardan kurtarmadıkça işin özünü, esasını kavramamız pek olası değildir. Bütün sorun zihnimizi bağımlılıkların da nedeni olan koşullanmalardan, alışkanlıklardan kurtarabilecek dönüşümü nasıl oluşturabileceğimiz, zihnimizin tümünü nasıl devreye sokabileceğimiz noktalarında düğümleniyor.”

 ‘Zihnini boşaltma’ hadisesi zen sanatında zihni devreden çıkarma, zihindeki bilgileri silme veya hafıza kaybına uğrama şeklinde algılanmamalıdır. Zihni boşaltma, zihnin bir kısmını kullanma yerine tamamını devreye sokma, daha önceki bilgi birikimimizin olumsuz etkilerinden ve ön yargılardan sıyrılarak, şartlanmışlıklardan arınarak yeniden doğmak gibi ön yargısız ve tarafsız bir zihinle hareket etmektir. Zihni belli bir noktada durdurmak yerine sürekli akan bir zihne sahip olmaktır. Birçok konu ve bilgi ile abur cubur ve gereksiz yoğrulmak ve kafamızdaki gizli düşüncelerin vızıltılarını dinlemek yerine duru bir zihne sahip olmak, çer çöpten arınarak duru olarak akmaktır. Olayları olduğu gibi, katıksız bir şekilde, dış etkilerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arınmış haliyle görebilmek ve olduğu gibi algılayabilmek için zihni olumsuzluklardan, şartlanmalardan ve takıntılardan arındırarak zihni otomatiğe takmak ve yeni bilgiler için hazırlamaktır.

Zihnini boşaltma hadisesi zihne yeni bilgiler için yeni bir sayfa açmak olduğunu belirtmiştik. Aksi taktirde dolu sayfa üzerine işlenen bilgiler önceki bilgilerle karışacak, sayfa karalanacak ve zihindeki önceki yargıların olumsuz etkileri yeni bilgilerin kavranmasını engelleyecektir. Böylece kafamız karışacak ve her yeni bilgi eski bilgilerin eleştiri yağmuruyla karşı karşıya kalacak, yeni bilgi daha palazlanmadan pasifize edilecek ve zihnimiz her defasında meşgul olacaktır. Bu durumda kalan yeni bilgi, toplumdaki ön yargılardan dolayı aralarına kabul edilmeyen yeni komşu gibi, kendini anlatma ve haklılığını dile getirme şansından mahrum bırakılmaktadır. Bu da zihnin duruluğunu bozar ve birey yeni bir bilgiden mahrum kalır. Oysa zihnin duruluğu Zen sanatında olduğu gibi savunma sanatlarında da çok önemlidir. Zira zihnin duruluğu hislerin ve reflekslerin çalışmasında ve refleksleri uyaran duyu organlarımızın duyarlılığına önemli derecede etki ettiği kabul edilmektedir. Çünkü, zihnin duru ve akıcılığı dikkatin yoğunlaştırılması ve her şeye hazır olma durumudur.

Savunma sanatlarında eğitim almak isteyen bir öğrenci ustasının yanına gittiğinde ustasından aldığı ilk ders ‘daha önceki bildiklerini unut ve zihnini boşalt’şeklindedir. Aslında usta öğrencisinden bunu isterken başka sanatları etkisiz ve saçma gördüğünden değil, öğrenme için zihnin boşaltılmasını öğütlemektedir. Önceki bildiklerini unut öğüdünün altında yatan gerçek işte budur. Zira dünyada sayısı bile kesin tespit edilememiş yüzlerce savunma sanatı ve bu savunma sanatlarının da ayrıca pek çok versiyonları veya sistemleri vardır. Bu sistemlerin hepsinin de birbirinden farklı duruş ve teknikleri mevcuttur. Rakipten gelecek sınırlamasız tüm ataklara karşı en etkili savunma ve karşı atak geliştirmeye yönelik her birisinin ayrı-ayrı anlayış ve dolayısıyla da teknikleri bulunmaktadır. Hal böyle iken savunma sanatı çalışmak isteyen kişi karmaşıklığa düşmemek ve ustasından tam istifade edebilmek için şartlanmalardan kurtulmalı ve dolayısıyla da zihnini boşaltmalıdır. Aksi taktirde verimsiz bir kısırdöngüye kapılınacaktır. Savunma sanatlarında sistemler arasında teknikler açısından büyük farklılıklar varken zihinsel öğretiler savunma sanatının değişmez ortak felsefesini oluşturur.

Zihnin ideal durumu, bir dere kenarında oturup dereye bakmak gibi bir şeydir. Derenin akışını ve gürültüsünü duyumsa, ama ona dalıp, takılıp kalma. Dalıp, takılıp kalmak demek zihnimizin akıcılığının durdurulması demektir. Bu da olanları etraflıca görmemizi engeller ve kendimizi savunabilmek için rakibimizin yapacağı hamleyi tahmin etmeye bizi zorlar. Tahmin, düşünerek hareket etme çabasıdır. Böylece, rakibin yapacağı hamle üzerine kumar oynanmış olunur. Eğer isabet ettirilirse tasarlanmış bir savunma hareketi gerçekleştirilebilir. Ancak, tahminimizin dışında bir atakla karşılaştığımızda ise, ki genellikle böyle olur, şaşalayarak savunmasız ve aldatılmış duruma düşeriz. Aldatıldığımız durumda ise savunma yapmamız adeta imkansızlaşır. Çünkü, iki pozisyonu yaşamamız gerekir. Bunlardan biri, yanlışımızı fark etmek, diğeri ise, zihnimizi toparlayıp yanlışımızı telafi ederek savunma yapmaktır. Böylece zaman kaybına uğrayacak ve savunmada oldukça gecikilmiş olunacaktır.

Dereyi seyrederken her şeyi olduğu gibi görmeye çalış, her şeyi hakkınca ve büyüklüğünce görmek için deredeki çöplere dikkatini verme, onlara dalıp, takılma.

Deredeki çer çöpün akıp gitmesine izin ver ve sen onları takip etme, zihnini işgal etmelerine izin verme. Çalılara, çöplere takılıp kalma durumu, zihnin işgal altında olması halidir. Zihnin işgal altında olması demek, zihnin yapa geldiğimiz işin haricinde bir düşünce veya işle ilgilenmesi demektir. İşgal altındaki bir zihnin akıcılık kazanması, dikkat göstermesi ve olaylar karşısında refleks tepkilerde bulunması mümkün değildir.

Zihnin akıcılık kazanması için, hep baktığın kesite konsantre ol ve o kesitteki her şeyi görüp fark etmenin yolunu keşfet. Bu yol, bir kitabı hızlı okumanın tekniği gibi, sayfayı ya da paragrafı olduğu gibi, tüm olarak görmeye benzer. Eğer harf harf, hece hece okumaya çalışırsanız hem yavaşlar ve hem de dikkatiniz dağılır. İşte zihnimiz de bir şey üzerine takılıp kalmamalı ve sürekli akıcılığını devam ettirmelidir. Zihin akıcılığını sürdürür ve devinimini hızlandırırsa dikkat tüm alternatifler üzerinde yoğunlaşır ve maksimum işlerlik kazanır. Zihnin akıcılığı zihinsel refleksleri daima diri tutar ve bu da savunma sanatı açısından tüm saldırılara konsantre olmanın ve refleksleri çalıştırmanın yöntemidir.

Anını Yaşa

Dünün bugünü fazlaca tüketmesine izin vermeyin

“Geçmişteki hatalar üzerinde çok fazla üzülüp tasalanarak zaman kaybetmeyin. Bir kez karar vermişseniz, unutun gitsin. Hep tap taze olarak başlayın.”

 Geçmişle ya da gelecekle değil yalnızca ve yalnızca anınla ilgilenmeli ve o anı en iyi değerlendirmelisin. Dövüşçü bulunduğu o an yaşadığı hamlesine konsantre olmalıdır. Günlük hayatındaki sorunlar ve planlar geçmişte kalmıştır. Antrenman halinde iken ve müsabaka anında sanatçı dış dünyanın sorunlarından sıyrılmalıdır.

Kendimi savunmak zorunda kaldığımda rakibin gücü ve tekniği beni ilgilendirmez. Rakibimin ünü ve ne kadar büyük bir dövüşçü olduğu benim için hiç önem taşımaz. Ben o anımı yaşarım O an karşımda rakibim vardır ve o bir insandır. Yalnızca bir insan. Ve o insanı asla küçümsemem, basite almam. Ve ondan asla korkmam. O an rakibim bana bir saldırı yapar. Benim ise reflekslerim uyarılınca saldırıyı savuştururum. Hamlenin kuvvetini ve etkisini o an kollarım algılar ve gereğini yapınca zihnim dupduru kesilir ve her şeyi düşünüp, tüm ataklara hazır olabilmek için hiç bir şey düşünmem. Az sonra rakibimden gelecek karşı konulamaz bir atak endişesi veya az önce yediğim bir darbe benim ilgi alanımın tamamen dışındadır. Geçmiş geçti ve gelecek de gelmedi. Geçenler için yapılacak hiç bir şey yok ve gelecek geldiğinde de gereğini yapacağım. Bütün dikkatimi, konsantremi o an için kullanırım. Geçmişe veya geleceğe harcanacak atıl kuvvetim yoktur. Savunma  sanatı bizlere, yaşamın sadece yaşadığımız bu anında yaşanması gerektiğini öğütler. Bu anda yaşayarak hem çevrenle, hem de kendinle tam olarak bağlantıya girersin, geçmişin yorumu veya diğer bizi meşgul eden olumsuz etkisi ile geleceğin endişesi dikkat ve enerjimizi bölmemelidir. Böylece gücünü boşa harcamamış olursun.

“Geçmişi ve geleceği düşünmek, şu an ile olan bağlantılarımızı bozmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Oysa zaman, sadece şu anda yaşanır. Sen ve yaptığın her şey bir bütünsünüz ve işte Zen de budur. Bir şeyi yaparken onu en iyi şekilde yapmalısın.”

Diğer bir ifadeyle: İyi bir savaşçı zihnini daima tek bir şey üzerine, tahmin içerisinde olmamak kaydıyla, rakibinin yapabileceği tüm saldırı ve hareketlere yöneltir. Ancak, bu bir düşünme ve rakibin yapacağı hamleyi tahmin etmeye çabalama değildir. Zihin dupduru, berrak ve oldukça akıcı bir hale gelmelidir Zihin her şeyi olduğu gibi alır, tıpkı eller ve kollar gibi adeta zihin de refleksleri ile hareket eder, onu bitirir ve diğerine geçer Savunma sanatçısı da bir Ch’an ustası gibi geçmiş veya gelecek ile değil, yalnızca şu an ile ve yaptığı şey ile ilgilenir. Çünkü, onun zihni güçlü ve dinamiktir, gücünü hep aynı seviyede ve maksimum işlerlikte tutabilir.37 Bu durumu sağlayabilmek için asla kendini sıkma, zihnini akıcı, diri ve duru tut ve yalnızca bulunduğun ana konsantre ol. Zihnine akıcılık kazandır ve bir noktaya takılıp durmasına asla müsaade etme. Çünkü bu zihnin işgali durumudur.

“Başkalarını anlamak bilgeliktir, kendini anlamaksa aydınlanmaktır.”
(Lao Tzu)

Aydınlanmak

Başkalarını anlamak bilgelik, insanın kendini anlayabilmesi ise aydınlanmaktır. Nedir bilgelik ve nedir aydınlanmak? Bunlardan hangisinde sırlı cevher saklıdır? Bilgelikle aydınlanma arasında nasıl bir ilişki ve nasıl bir fark vardır? İşte bu birbiri içerisine girmiş kavramlar Lao Tzu’ nun sözlerinde aydınlanıyor ve çizgileri netleşiyor.

Dünya bilimlerini anlama ve bilgilerle donanarak alanında hatırı sayılır olabilme ve bu sayede insanları anlayabilme başarısını göstermek işte bunda bilgelik vardır ve bu bilgeliktir. Bilgelik, sahip olduğu üstün bilgilerle gerçeği keşfedebilme yeteneğini sağlar. Yaptığı çalışmalar neticesinde bilgilerini zenginleştiren insanlar zaman içerisinde bilgeliğe ulaşabilseler de aydınlanmak daha farklı birşeydir. Aydınlanmak, daha çok bireyin kendisini tanıması, kendisini anlaması, dünyayı tahlil ederek kendisinin mutluluğuna malzeme haline getirmesi ve daha doğrusu dünyada insanlarla barışık olarak, mutluluğu elden bırakmadan yaşamanın yollarını keşfetme olayıdır. Kısacası aydınlanmak, bir yaşama sanatının keşfedilerek uygulanmasıdır. Dünyada karşısına gelen kişilerin dertlerini keşfeden ve sorunlarına çareler üreten sayısız bilgeler vardır. Ancak kendisini keşfedebilen, kendini bilen ve anlayabilen az sayıda insan yetişmiştir.

Aydınlanmanın Uzakdoğu kültüründe çok önemli bir yeri vardır. Eski Çin bilginleri ve Zen ustaları hayatlarını hep aydınlanma yolunda mesafe alabilmek için sarf etmişler. M. Ö. 6. yy. da yaşamış olan Çin’in ünlü filozofu Lao Tzu bu konuyu Tao Te Ching’ isimli eserinde izah etmektedir. Lao Tzu, aydınlanma yolunda giden bireyin hırslanmadan, sabırla eksikliklerini tamamlaması gerektiğini kabul etmektedir.

Eksik olan tümleşir
Eğri olan düzleşir
Boş olan doldurulur
Eski olan yenilenir
Az olana verilir
Çok olandan alınır
Kutlu kişi de öyle
Bir’i kucaklar, örnek olur dünyaya
Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır
Kendisine değer vermez ve yüceltilir
Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır
Çünkü, savaşmayanla
kim savaşabilir dünyada
eskilerin sözüdür- eksikliğini eksilt
boş laf değil, yetkinlik var bu sözde
İyi yönetmeyi bilen savaşkan olmaz
İyi savaşmayı bilen öfkeli olmaz.
(Lao Tzu)

( Tulgan, Ömer. Yol ve Erdem Kitabı, (çeviri)., s:41,78)

İnsan olarak hepimiz kendimizi ihmal ederek, başkalarına endeksli olarak yaşıyoruz. Hep başkalarının eksiklerini arar, hep başkalarının en uygun hareket tarzlarını araştırır ve herkese öğüt dağıtan, her derde deva gösteren bir tavır takınırız da kendimizi unuturuz. Herkesin elinde bir fener, bir projektör etrafındakileri aydınlatmaya çalışıyor da kendileri karanlıktalar ve kendi sorunlarına çare üretemiyorlar. Oysa, aydınlanmış olanlar kendilerini aydınlatır ve diğer insanlar da onları örnek alarak istifade ederler.

Bilge kişi başkalarını aydınlatan kişi iken, aydınlanmış kişi ise kendisini anlayan, kendini bilebilen, daha doğrusu kendisini aydınlatan kişidir. Aydınlatan kendisi aydınlanmaz, bunun içindir ki projektörlerin dibi karanlık olur, mum dibini aydınlatmaz. Aydınlanma yolunda mücadele veren Zen öğrencisi kendini aydınlatmaya çalışır. Onun için başkalarını aydınlatmak gibi bir amaç yoktur. Ancak, kendisini aydınlatan kişiye bakarak, onun yolundan giderek aydınlanan başkaları da vardır ve bu anlamda o bir rehberdir.

Yaradılışından insanlar bir kısım yetenek ve eğilimlerle hayata gözlerini açar ve yaşadıkça bu yeteneklerini geliştirirler. İnsanlar gözlerini dünyaya açtıkları ilk günden itibaren kendisini değil de başkalarını, kendisinden başka kişi ve nesneleri, daha doğrusu görülebilir her şeyi görme yeteneğine haiz gözlere sahip olurlar ve sürekli olarak başkalarını gözlemektedirler. İnsanların en az gözlemlediği ve en az araştırdığı şey ise kendisidir.

Başkalarını görebilmek için hiç bir işleme ihtiyacı olmamasına rağmen, insanın kendisini görebilmesi için aynaya bakması gerekmektedir. Tarihte insanoğlu, maddi olarak kendi simasını görebilmek için aynanın icat edilmesine kadar sabretmek ve su birikintileri ile idare etmek zorunda kalmıştır. Ayna icat edildiğinde ise insanoğlu sağını solda ve solunu da sağda görme imkanına kavuşmuştur. Yani, kişinin kendisini görebilmesi için ekstradan bir işlem yapılması gerekmektedir. Aslında insan aynaya baktığında bile kendisinin yansımasını görmekte ve sağını solda, solunu da sağda görmektedir. İşin gerçeği insanın kendisini aynıyla, canlı olarak görmesi fiziksel olarak adeta imkânsızdır. Kendisini video kameralardan seyrettiğinde, geçmişteki kendisini, naklen yayında ise yansımasını görmektedir. Bu durum sosyolojik ve psikolojik olarak ta aynıdır. İnsanlar hep karşısındaki kişilerin hatalarını görebilmekte ve hep onları kolayca keşfedebilmektedir.

Kişinin kendini anlayabilmesi, kendi eksikliğini fark edebilmesi, eksiklikleri ve sorunları karşısında en uygun ve en isabetli davranışı sergileyebilmesi oldukça zor olmaktadır. Oysa aynı şahıs, kendisiyle benzer bir sorunu yaşayan arkadaşına çok mantıklı ve makul önerilerde bulunabilmektedir. Başkalarının olaylar karşısındaki davranışlarını sağlıklı değerlendirebilen insanoğlu, kendi davranışlarını aynı kolaylıkla analiz edememektedir. İşte bu durum, kişinin kendisine ayırdığı zamanın azlığı ve kendisini bilme ve anlamasının, kendi hatalarını görebilmesinin zorluğundan kaynaklanmaktadır.

Tüm kurbanların en büyüğü zamanın kurban edilmesidir.
(Plutark)

Kendine Zaman Tanımak

Savunma sanatlarını öğrenirken, sanatında usta bir eğitmenin antrenörlüğünde çalışmak, doğru ve etkili tekniğin öğrenilmesinin en önemli şartıdır. Ancak, yalnızca iyi bir antrenör (si-fu, sensei vs.) eğitim için yeterli değildir. Bununla birlikte öğrencinin istekli ve yetenekli olması ve en az bunlar kadar önemli olan ise, öğrencinin sabırlı olması ve kendine zaman tanımasıdır. Sabırlı olmak ve kendisine zaman tanımak derken birbirinden farklı iki kavramdan bahsedilmektedir. Bu husus, Cem Şen’in Zen ve Savaş Sanatları isimli tercümesinde bir ustanın dilinden çok güzel bir örnekle izah edilmiştir.

“Bong Soo Han orta boylu, kır saçlı, Koreli bir ustadır. Söylediği her sözde ve yaptığı her şeyde büyük bir ciddiyet vardır Hiç bir sözü ya da hareketi gereksiz değildir.” Han usta kendine zaman tanımak hususunda görüşlerini şöyle anlatır.

“Kendine zaman tanımaya istekli olmadıkça nasıl başarılı olabileceğinizi asla öğrenemezsiniz. Sabırlı olmak dingin ve dayanım gücüne sahip olmak demektir. Kendine zaman tanıman ise, başarıya ulaşmak için herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, amacına giden yolda büyük bir hevesle ilerlemen demektir.”

Sabır ve kendine zaman tanıma kavramları birbirinden ayrı iki kavramlardır. Bu kavramlar her ne kadar zaman-zaman iç içe var olsa da savunma sanatında daha doğrusu zen sanatında farklı anlamlarda kullanılırlar. Bilgi örenme yolunda, hiçbir zaman sınırlaması yapmaksızın, o yolda çalışmayı kabullenme ‘kendine zaman tanıma’ iken, tekniklerin öğrenilmesi süresince tüm zorluklara katlanma ve göğüs germe ise sabırla alakalıdır. Kendine zaman tanıma kavramını, tekniklerin öğrenilmesi aşamasında tam olarak pozisyonların kavranabilmesi için öğrenmede sebat gösterme olarak tanımlayabiliriz.

Aslında Ch’an sanatında ileriye yönelik özellikle uzun vadeli planlamalara yer verilmez. Ch’an, ‘an’ ı yaşamayı ve o ‘an’ dan maksimum verim almayı ve hayatı geçmiş ve geleceğin endişesi olmaksızın doya daya yaşamayı, sorunlar karşısında refleks hareketlerle en doğru ve en etkili tepkiyi vermeyi amaçlar.40 Bundan dolayıdır ki Ch’an amaca giden yolda bir zaman sınırı koymayı asla kabul etmez. Ch’an ustası aynı zamanda bir yaşama sanatçısıdır ve yalnızca elinden geleni yapar. O becerememenin, hedefe ulaşamamanın veya gelecekteki engellerin endişesini asla yaşamaz, bulunduğu anda elinden gelen maksimum gayreti gösterir ve işi oluruna bırakır. Bu konuyu Yusuf Has Hacip ne güzel ifade etmiş ve ‘kendine zaman tanıma’ gerçeğini yüzyıllar önce aşağıdaki mısralarla dile getirmiştir;

Küçük çocuğa da akıl ulaşır,
Zaman gelmeyince kalem dolaşır.

“‘Silahdaroğlu, Fikri. Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması, s:35

Her konunun öğrenme süresi ve her kişinin öğrenme yeteneği farklı farklıdır.Hatta aynı şahıs bir kısım konuları çok erken öğrenirken, bir başka konuyu öğrenmede zorluk çekebilir. Savunma sanatında da her teknik aynı kolaylıkta kavranamaz. Bu kavrama hızı kişilere ve konulara göre değişkenlik arz eder. Hatta bazı insanlar tekniğin ilk aşamasını oldukça zor kavrarken, öğrenilen tekniğe değişik versiyonlar kazandırma ve geliştirmede üstün başarı gösterebilirler. Bunun için öğrenme yolunda kendimize herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, sürekli çalışarak amaca giden yolda ilerlememiz gerekmektedir. Aksi taktirde kısa bir çalışmadan sonra bıkkınlık ve yılgınlık baş gösterebilir.

Savunma sanatçısı hedefine giden yolda kendine zaman tanıyarak amaca ulaşmada zaman sınırlamasını ortadan kaldırmalı ve aynı zamanda da zamanını boşa harcamayarak, en etkili bir şekilde çalışmalarını sabırla devam ettirmelidir.

Mükemmele ulaşabilmenin yolu sürekli olarak başarıya giden yolun izlenmesidir. Başarı için hedeflerin tespit edilmesi, hedefe giden yolların ve araçların belirlenmesi, hiç zaman kaybetmeden aksiyona geçilerek mesafe alınması ve esas hedefe ulaşıncaya kadar çalışmaların devam ettirilmesi gerekmektedir. Başaracağına inanmış müteşebbisler için başarısızlık diye bir kavram yoktur. Birşeyleri başarabileceğine inandıkça başarıya da o kadar yatırım yapmış olunur. Başaramama korkusu aynı zamanda başarısızlığın alt yapısını ve nedenlerini üreten bir bataklık gibi aleyhte çalışır.

Ancak çok başarılı insanlar başarısız olduklarında öğretici bir deneyim kazandıklarını düşünen insanlardır.”

Bu anlamda başarısızlık zannedilen şey sadece bir geri besleme durumudur ve ihtimaller arasından doğru neticeyi veremeyen birinin daha keşfedilmiş olması durumudur. Bu da başarıya yalnızca bir adım daha yaklaşmak demektir.

Thomas Edison hakkında bir hikaye anlatılır.

“Edison 9999 kere denedikten sonra kusursuz ampulü keşfedemeyince biri sorar: ‘Onbininci başarısızlığı da göze alabilecek misiniz?’ O da cevap verir.

‘Başarısız olmadım, yalnızca ampulü keşfetmeyen bir yol daha buldum.’’

(Robbins, Anthony., (çeviri), Değirmenci, Mehmet., a.g.e., s.79.)

Abesle Uğraşma

Savunma sanatı çalışılırken, hatta herhangi bir iş yaparken yeteneklerimizi keşfetmemiz ve tanımamız gerekmektedir. Yapabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz hareketler olduğu gibi, asla başarmamız mümkün olmayacak hareketler de olabilir. Her dövüşçü aynı teknikleri kullanarak kendini savunmada mükemmellik kazanmaz. Kişiye göre, kişinin vücut yapısı ve yeteneklerine göre mükemmel teknik anlayışı değişir. Sizin için en iyi teknik bünyenize en uygun ve en kolay yapabildiğiniz etkili tekniktir.

Gerçek bir savunma ortamında, kendini savunmak durumunda kaldığında basit, kolay ve etkili teknikler tercih edilmelidir. Bunun için birçok gerekçeler mevcuttur.

Uygulanmadan önce iyi bir ısınmayı gerektiren tekniklerin ısınmadan yapılması sağlığımız açısından sakıncalıdır. Gerçek bir saldırı ortamında kendimizi savunabilmemiz için vücudumuzu ısındırma imkanına sahip olamayız. Bunun yanında, yeterince antrenman yapmış ve doğuştan esnek vücuda sahip bazı dövüşçüler hiç ısınma ihtiyacı hissetmeden bile üst seviye tekmeler atabilirler.

Ancak, tekmelerin üst seviyeye atılmasının bir diğer sakıncası da tekmelerin yükseldikçe izdüşümünün kısalması, yani daha yakına atılabilmeleri, rakibe ulaşabilmesi için ona yaklaşma ihtiyacının doğmasıdır. Bu durumda düz ve karın seviyesinde bir tekme atan rakip daha uzağa ulaşabileceğinden bize karşı rahatlıkla üstünlük sağlayabilir.

Üst seviye tekmelerin kullanılmasında, yere basan diğer ayak, diz, kasık ve karın bölgelerinde boşlukların oluşması diğer çok önemli bir dezavantajdır.

Akrobatik teknikler, hem gerçek bir savunma ortamında uygulanması zor, etkinliği az ve hem de, eğitim aşamasında daha zor öğrenilebilen hareketlerden oluşmaktadırlar. Bu gerekçelerden dolayı savunma sanatları savunma sporlarından ayrılırlar. Çünkü gerçek bir savunma durumu, sınırlaması olmayan, kuralsız ve yasaksız bir ortamı konu alır.

İlla da ayağınızı rakibinizin kafasına kadar kaldırmanız gerekmez. Yeteneklerinizi iyi keşfetmeniz ve neyi yapabilip, neyi yapamayacağınızı tespit ettikten sonra bu çerçevede çalışmalarınıza devam etmeniz gerekmektedir. Yeteneklerinizi etkileyen birçok faktörler vardır. Bunlar doğuştan gelen faktörler olabileceği gibi, sonradan kazanılmış bilgi birikiminiz (teknik), yaş, kilo vs. gibi daha birçok faktörler sayılabilir. Örneğin, kırkbeş yaşında, doksan kiloluk bir kişinin zor bir jimnastik hareketini yapmada ısrarlı olması veya illa da 180 derece bacaklarını açmaya uğraşması abestir. İmkansızı başarmak uğrunda harcanacak zamanı yeteneklerimizi geliştirme yolunda akıllıca ve verimli bir şekilde kullanarak imkansızmış zannettiğimiz başarılara imza atabiliriz.

Bazı insanlar doğuştan, genetik olarak daha şanslı ve daha yeteneklidir. Savunma sanatı insanda var olan ve geliştirilmeye elverişli bulunan yeteneklerin gelişmesini sağlar. Bunlar bedensel yetenekler olabileceği gibi, savunma sanatında kişinin, zihinsel yetenekler ve cesaret gibi psikolojik alanlarda da gelişim sağlaması mümkündür. Sonuç olarak, savunma sanatları yetenekleri geliştiren ve yeni konularda yetenek kazandıran bir etkiye sahiptir.

İmkansızla zaman kaybetmeyin, yeteneklerinizi keşfedip, onları benimseyin ve geliştirin. Yetenek sınırlarınızı bilin ve yeteneklerinizle barışık olun. Kendinize güvenin ve kendinize haksızlık etmeyin. Basit fakat etkili teknikler kullanaıak savunma sanatınızı mükemmelleştirebilirsiniz. Mükemmel bir savunma sanatı akrobatik ve zor hareketlerde değil, basit görünen temel tekniklerin kusursuz yapılmasında gizlidir. Ustaların acemilerden farkı, acemiler yeni öğrendikleri ve akrobatik teknikleri yapmayı tercih edip fazlaca kuvvet harcarken, ustaların ise basit fakat etkili olan temel teknikleri mükemmelce uygulamalarıdır.

Bruce Lee bu konuda özel öğrencisi Joe Hyams’a bakın nasıl ders veriyor:
“Kendini bütün sınırlarınla birlikte kabullenmeye hazır olmadıkça asla yeni bir şey öğrenemezsin. Yalnızca bazı şeyleri yapabilecek yeteneğinin olduğunu, diğerlerinin senin yetenek sınırlarını aştığı gerçeğini kabul etmeli ve yetenekli olduğun alanlarda kendini geliştirmelisin. Benim sağ bacağım sol bacağımdan üç santimetre kadar kısadır. Bunu ilk fark ettiğimde kabullenmek benim için oldukça zor oldu. Fakat sonuçta yapılabilecek bir şey yoktu. Bunun üzerine kısa olan bacağımdan yararlanmanın yollarını aradım. Sonunda bu durumun bazı tekmeleri atmamda bana avantaj sağladığını gördüm. Ayrıca, zorunlu olarak yaptığım düzensiz devinimler bana oldukça hız kazandırıyordu.”
ve Bruce devam ediyor:
“Bunun yanında kontak lens kullanıyordum. Çocukluğumdan beri yakını iyi göremiyorum. Gözlük takmadığım zamanlar hasmıma iyice yaklaşmadan onu görebilmem imkansızlaşıyor. Wing Chun’a başlamamın en büyük nedeni göğüs göğüse çarpışmalar için çok uygun bir yöntem olmasıydı. Her şeyi yapmaya çali|mak yerine, yetenekli olduğun alanlarda mükemmelleşmeye çalış.”

Önemli olan şey sizin kendi yeteneğinizdir, yetenekli olduğunuz alanlardır, yeteneksiz olduğunuz konular değil. Sizin zihinsel davranışlarınız ve yetenekleriniz fiziksel eksikliğinizden daha önemlidir. İkincisi için bir şey yapamayabilirsiniz ama birincisi için çok şey yapabilirsiniz ve de yapmalısınız. Tedavi edilemeyecek olan, tedavisi imkânsız olan şeye tahammül edilmelidir. Bu konuda bir hikâye anlatılır.

“Bahçıvanın biri tarım bakanlığına bir yazı yazmış, adam şöyle diyordu: ‘Ayrık otlarından kurtulmak için, kitapçıklarınızda ne varsa hepsini uyguladım, ama onlar hala duruyor’ Adam bir sonraki postadan şu akıllıca tavsiyeyi aldı: ‘Sayın Bay, size söylediğimiz her şeyi yapmışsanız ve zararlı otlar hala duruyorsa, o zaman yapılacak bir tek şey kaldı onları sevmeyi öğrenin!

Savunma sanatının eğitimi imkânsızı değil, geliştirilebilecek yetenekleri konu alır. Ayrıca, hiçbir gerçek ve etkili savunma tekniği gizemli ve olağan hareketlerin dışında bir kısım olağan üstü gösteri tekniklerinden oluşmaz. Dünyada hem Uzakdoğu’da hem de batıda birçok kimse gösteri amaçlı olağanüstü teknikler sergileyebilmektedirler. Ancak, bu türden olağanüstü tekniklerin hiç birisi gerçek bir savunma ortamında etkili ve faydalı olamamaktadır. Bunlar, yalnızca gösterilere has, belirli konsantrasyon ile, vücudun belirli yerlerine, yine belirli dozajda uygulanan bir baskı veya vuruş sayesinde elde edilebilen tekniklerden ibaret olmakta ve bu şartların gerçek bir saldırı ortamında uygulanabilirliğinin imkansızlığı kabul edilmektedir.

Yeteneklerinizi Arttırın

‘Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması’ isimli eserinde, ünlü eserin günümüz Türkçesine uyarlamasını yapan Fikri Silahdaroğlu, Yusuf Has Hacip’ in fikirlerini etkileyici üslubuyla Türk insanının bilgisine sunarken biz de 11. Yüzyılın büyük Türk bilgesi ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olma imkânına sahip olduk. Yusuf Has Hacip mütevazi üslubuyla bilgeliğini konuşturarak bilgiyi anlatırken şu mısraları kullanıyor:

Bütün iyilikler, bilgiden olur,
Bilgi ile insan, göğe yol bulur.
Bilgiyi vermezse, bilgin dilinden,
Işık yaratamaz, bu bildiğinden.

 üstün bir teknikle gereksiz kuvvet harcamadan onu etkisiz hale getirmeye çalışmalısın. Aksi takdirde yaptığın yalnızca yerinde acizce kısır bir çırpınış olacaktır.

Rakibinize karşı üstünlük sağlamanız için tercih edeceğiniz yol mevcut yeteneklerinizi geliştirmeniz ve onları en verimli bir şekilde kullanmanız olmalıdır. Bu en onurlu hareket yoludur. Hileye başvurmak rakibinizin üstünlüğünü ve ondan korktuğunuzu kabullenmenin belirtisidir. Bu da yenilginin başlangıcıdır. Kendisini yükseltebilmek için başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hisseden alçaktadır. Bu prensibi asla unutma ve mertlikten ayrılma. Ancak kazanmak için kaybedecek binlerine ihtiyacı olmayan ve kendi kendisine de kazanmayı bilen insanlar gerçek başarılı olan insanlardır. Kendilerine karşı zafer kazananların başkalarına karşı savaş açmaya ihtiyaçları yoktur.

Başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hissetmemek için yeteneklerini iyi tanı ve onları geliştirmenin yoluna bak ve unutma ki var olan yeteneklerinizi geliştirerek, eksikliklerinizi tamamlayarak ve bu yeteneklerinizi en verimli şekilde kullanmak suretiyle üstesinden kalkamayacağınız sorun yoktur. İşin püf noktası yeteneklerinizi bilmeniz ve kendinizle barışık olmanızdadır. Bunun için asla imkânsızla vakit harcamayın. Çünkü, imkansız için artık kabullenmekten ve barışık olmaktan başka yapacak hiç bir şey yoktur. Bundan öte her şey kendinize eziyet ve psikolojik yıkıntıdır.

Haklı ya da haksız olayım seni bedensel olarak yenebilirim, ancak, seni düşünsel olarak yenebilmem için haklı bir nedenim olmalıdır. (Jim Lau)

Hyams, Joe. (çeviri), Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s:67.

Su tepelerden derinlere akar ve derinlik yükseklikten daha büyük bir duygudur. (Lao Tzu)

Wu-Wei (düşüncenin yokluğu-eylemsiz etkinlik)

Wu wei, gizli seslerin abur cubur vızıltısı, fısıltısı ve gevezeliğinden zihnimizi kurtarıp duru olma yolunda sessizliğe düşmeyi anlatır. Wu wei Tao (Do) dan sonra en önemli prensip olarak kabul edilir. Kişinin zihnini yalnız başına bırakabildiği ve kendi başına iş görmesi hususunda ona güvenildiği taktirde çok daha etkili bir işleve sahip olacaktır. Wu-wei bir ‘eylemsizlik öğretisi’, bir nevi ‘oluruna bırakmak’ veya ‘eylemsiz etkinlik’ olarak tanımlanabilir. Ancak wu-wei aldırmazlığın sakıncasını da kabul eder.

Zihnimiz sürekli bizimle olan, olukça fazla konuşkan bir arkadaş gibidir. Uğraştığımız her işte bizi sürekli meşgul eder. Hatta zaman zaman kafamızda istenmeyen fikir ve konular adeta kümesteki tavuklar gibi gak-gaklayarak kavga ederler de biz onlara bir türlü engel olamayız. İşte bütün bunların hepsi wu weı nin konusuna giren gürültülü düşüncelerdir ve wu wei bunları yok ederek sessiz, duru, berrak ve akıcı bir zihnin kazanılmasını amaçlar. Neyi nasıl yaptım, başka ne yapabilirim, ne yapsaydım daha iyi olurdu, arkasından ne gelebilir? vs. gibi bir sürü gereksiz abur cubur düşünceler adeta zihnimizi işgal eder. Bir iş ile meşgul iken, irademiz dışında uğraştığımız o işten başka bir sürü konu hakkında abur cubur düşüncelere dalarız ve bu durum dünyada olup bitenleri doğal haliyle, katıksız olarak izleme ve keşfetmemizi imkânsızlaştırır.

Zihninizin abur cubur vızıltılarından kurtulabilmek için kafanıza takılanları önemsemeyin ve onların zihninizden akıp gitmesini sağlayın. Veya Alan Watts’ın dediği gibi, düşüncelerin zihindeki akışını sıkmak kullanışlı bir yöntem değildir. Yani, hemen hemen tüm yetişkin kimselerin kafasında bu her zaman vardır. İstemsiz düşünceler durmuyor ve zihninizi işgal ediyorsa, onların akıp gitmesine izin verin. Onları dinlemeyin. Onu bir trafik gürültüsü veya tavukların gak-gaklaması gibi farz edin. Böylece onlardan kurtulabilirsiniz.

Zihin su gibi olmalıdır. O okyanusa akan bir nehir gibi sürekli akmalıdır. Öyle ise zihnin duru ve dingin kalabilmesi için şu hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir:

İstenmeyen bir düşünce zihne takılınca kurtulmak için zihin asla onunla boğuşmamalıdır, yalnızca o akmaya devam etmelidir. Çünkü akan su pislik tutmaz. Dövüşçü dövüş anında su gibi olmalıdır. Su dövüşçü için en büyük öğretmendir. Bu öğreti aynı zamanda Taoizmin de temelidir.

Su yumuşaktır, dövüşçü yumuşaklığın gücünü kullanmalıdır.

Su hareket etmek için ihtiyaç duyduğu kuvveti rakibinden alır. Dövüşçü de öyledir ve savunma sanatı ‘Rakibinin kuvvetiyle hareket etme’ sanatıdır.

Eyim varsa su akar, boşluk oluşmuşsa su boşluğa dolar.

Su akmak ile akmamak arasında asla tereddüde düşmez, asla zaman kaybetmez.

Su tüm hareketlerini ansızın ve istemsiz olarak yapar. Savunma sanatçısı refleksleriyle hareket eder.

Su asla bayır yukarı akmaya çalışmaz, . imkansızı zorlamaz, abesle uğraşmaz.

Su akarken asla duralamaz ve sürekli akmayı devam ettirir.

Suyun önüne bir engel çıktığında onunla uğraşmaz, engeli devirebilirse tereddüt etmeden yıkar, eğer deviremeyecekse etrafından dolaşarak en kısa boşluktan akmaya devam eder.

Suyun önüne bir set kurulduğunda buna aldırmaz ve akmaya devam eder, su aktıkça set dolar, suyun potansiyeli artar. Set biriken suyun basıncına dayanamayarak yıkılır, aksi taktirde yıkılmazsa, su çağlayan olup üstünden akar.

Su bulunduğu kabın şeklini alır, en zayıf yerini zorlar, ilk boşluktan sızar ve kuvvetli ile çatışmaz

İçinizden geçenler sürekli zihninizi meşgul ediyor ve artık onlardan kurtulmak istiyorsanız onlara savaş açmayın ve bu olayı kafanıza takmayın. Çünkü zihnin gevezeliği beynimizin ilgisiyle beslenir. Dolayısıyla onlarla ilgilenmeyin. Böylece önemsemeyerek onlardan kurtulabilirsiniz. Unutmayın ki akan su pislik tutmaz ve çöp barındırmaz. Zihninizin sürekli akmasını sağlayın ve onu akışına bırakın. Gereksiz şeylerle meşguliyeti önlemek için size gerekli olan şeylerle meşgul olun.

Tao anlatılırken, daha doğrusu anlatılmaya çalışılırken, ‘Tao akıl aşılmadan anlaşılmaz’ denilmektedir. Sanatçının en büyük emeli bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi, zihnin yalnız başına olarak hadiseler karşısında riyasız, içinden geldiği gibi, özü ve sözü bir, refleks tepkiler gösterebilmesidir. Bunun başarılabilmesi için zihnimizde var olan abur cubur vızıltılardan, istenmeyen düşünce ve gürültülerden kurtulmamız gerekmektedir. Zira zihnimiz, sürekli bu istenmeyen düşünce ve vızıldayan gürültülerden rahatsız olmakta, bu durum dikkatimizi dağıtmakta ve adeta beynimizi işgal etmektedir. Zihnimizin istenmeyen abur cubur vızıltılardan kurtulması wu wei kavramıyla ifade edilmektedir. Zihni refleks tepkilerle, adeta ışık hızında hareket ettirerek etrafımızda olup bitenleri anında eksiksiz olarak algılama yeteneğinin kazandırılması olan Wu Wei öğrenilmedikçe Tao kavranamaz.

Wu- wei nin kelime anlamına gelince: (Wu) Yok yani olumsuzluk, Wei ise, işlem yapma, iş uğraş gibianlamlara gelir. Bu, ısrarla didinmenin yokluğunu, eylemin pasifliğini savunur. Kısacası Wu-Wei zihni otomatiğe takmak olarak izah edilmektedir. Tıpkı suyun akarken düşünmemesi gibi, boşluk oluşunca, eğim oluşunca suyun akması gibi bir şeydir. Tıpkı gözün görmek için istemle değil de var olan görülebilir nesneleri gözün görme alanına girmesi ile istemsiz olarak kendiliğinden görmesi, odak noktasına göre kendiliğinden, doğal olarak kendi kendini ayarlaması gibi, zihnimiz de otomatik olarak tüm olayları anında takip edebilmektedir.

Lao-Tzu’. (Lao Çe)nin ardılı Chuang Tzu’nin sözleriyle Tam adam zihnini bir ayna gibi kullanır, her şey ona yansır. O hiç bir şeyi kavramaz. Hiç bir şey de kalmaz orada.”  Bu da zihnin akıcılığıdır. Zihin su gibi sürekli akmalıdır. Su boşluğa doğru akar, akarken asla tereddüt etmez ve akan su pislik tutmaz, çer çöp barındırmaz. Zihin aktığı sürece otomatiği yakalamıştır

‘‘Hep sokaklarda çevresiyle ilgilenen, sağını solunu gören bir kimseye rastlayacak mıyım, diye bakınır dururum. Çocuklar dışında böyle bir kimseye rastlamadım. Uyurgezerler dolaşıyor sokaklarda Genellikle karşılarındakilere çarpmadan, otomobil altında kalmadan, ayakları kaldırıma takılmadan yürüyorlar ama gene de görmüyorlar.  Gözlerine, düşüncelerine bir perde indirmişler, ne göğün mavisinden, ne yaprağın yeşilinden, ne gelip geçen insanların yüzlerinden haberleri var. Çevremizi, tüm dikkatimizi üzerinde yoğunlaştıracak kadar önemli ve detaylı bulmuyoruz. Bunun için de değer ve önem sıralamalarımızla, önyargılarımızla, inançlarımızla çevremizden seçtiğimiz ayrıntılardan kendimize göre bir dünya yaratıyoruz. Gerçek dünyada değil de zihnimizin kurgusu düşsel bir dünyada yaşayıp gidiyoruz.”

Tzu-Jan (zorlamasızca yaklaşım yeteneği)

Zen konusunda ciddi çalışmaları olan İlhan Güngören’e göre, çocuklarda var olan içten geldiği gibi, doğal olarak hareket etme ve her şeye kendiliğinden, zorlamasızca yaklaşım yeteneği Konfiçyüsçuluğun gelenekleri ve katı kalıpları sayesinde yok edilmekte, ancak taoculuk ise tekrar bu doğallığı, içtenliği, içinden geldiği gibi, zihnin olumsuz engellenmeleri olmadan davranma gücünü yeniden kazandırmak, geliştirmek yollarını öğretmeye çalışmaktadır. Bu doğal, içten geldiği gibi olmak (spontaneity) Çin’ce (tzu-jan) Taoculukta en çok değer verilen bir yetenek olarak kabul edilmektedir.

Harry Lorayne ise çocukların büyüklere kıyasla çok daha kolay, çabuk ve iyi öğrendiklerine dikkat çekerek, bunun nedenini de çocukların kafalarında bilgiyi depolayacak boş alanların daha fazla olmasına bağlamaktadır. Bazı kimselerin çocukların hızlı öğrenmesini gerçek bir öğrenme değil de taklit etme olarak nitelendirdiğini belirten Lorayne, bazılarının ise bunu hem çocukların kafalarında bilgi depolayacak boş alanların çok olmasına ve hem de onların meraklı, dinç ve dingin bir yapıya sahip olmalarına bağladıklarını savunmaktadır.

ilhan Güngören ise, zihnin işine karışılmadığı, onun kendi başına bırakıldığı ve ona güvenildiği taktirde sezgi yeteneği (prajna) nın ortaya çıktığını savunmaktadır. Güngören, böylece zihin doğal olarak (Tzu-jan) daha iyi ve verimli çalışıp, karmaşık sorunları bile daha doğru olarak kavrayabildiğin’! savunmaktadır.

Boşluk ve Te

Uzakdoğu düşünce sisteminde yin ve yang’ın kaynağını ‘boşluk’ kavramının oluşturduğuna inanılır. Buna göre yin ve yang’ın kaynağı boşluk ve hiçliktir. Boşluk, her türlü olasılığı içeren ayırımsız birlik, kaos, wu ji- hiç kaynak olarak tanımlanmaktadır. Kaos-ayırımsız birlik-wu ji kavramlarının ise hiçlikten kaynaklandığına inanılmaktadır.

Taoculukta, boşluğa çok önem verilmektedir. Boşlukta, var olanda değil de, olmayanda büyük bir erdem Te’ olduğu düşünülmektedir. Tao düşüncesinin en tanınmış ve en büyük düşünürü Lao Tzu bu kavramı mısralarında dile getirmektedir. O olanı değil, olmayanı anlatmaya çalışmaktadır. Tao’da herşey boşlukta kıymet kazanır. “Lao-Tzu boşluğu, olmayanı ‘Tao-Te- Ching’ de şöylece övüyor.

Tekerleğin göbeğini
Otuz çubuk bölüşür.
Ortadaki boşluktur,
Onu yaralı kılan…
Bir testi yaparsın Çamurdan,
İçindeki boşluktur Onu yararlı kılan…
Pencereler, kapılar Oyarsın odaya,
Oyuklardır Onu yararlı kılan.

Kısacası Te’doğal olarak kendiliğinden, zorlamasız beceri, yaratıcılık yeteneğidir.” Te, kişinin doğal olarak davranması ve yaratıcı gücünü ortaya çıkarması becerisidir. Su boşluğa dolar ve suyu hedefine ulaştıran boşluktur. Nehirler okyanusa boşluklardan akarlar ve boşluklara dolarlar.

Savunma sanatında usta boşluklardan rakibine ulaşır. Rakibinde boşluk olmazsa veya sanatçı oluşan boşluğu dolduramazsa rakibini yenemez. Boşluğu olmayan yenilmezdir.

Savunma ortamında zihin duru ve boş iken kıymetlidir. Zihin boşaltılmaya çalışılır.

Nehir boşluğa akar, su boşluğa dolar. Teknikler rakipte oluşturduğu boşluklarla kıymetlidir, eller rakipteki boşluklara akabildikçe kıymetlenir. İşte bundan dolayı savunma sanatı eğitiminde müsabaka sırasında oluşması kaçınılmaz boşluklar kapatılmaya çalışılır.

Savunma sanatı boşluk oluşturmadan savunma ve atak yapma sanatıdır. Bununla birlikte, rakibimizde oluşacak tüm boşlukları ansızın ve istemsiz olarak bulma ve karşı atak geliştirerek rakibe aman vermeden saldırıda bulunma savunma sanatlarının diğer bir yönüdür.

Boşluk o kadar kıymetlidir ki aslında yaşamımız boyu önümüze çıkan boşlukları değerlendirerek başarıya ulaşırız. Boşluk aslında bir fırsattır. Fırsat zamanında değerlendirilmelidir. Zamanında değerlendirilmeyen fırsatlar elden kaçtığı gibi, zamanında doldurulmayan boşluklar da elden kaçmakta ve rakibimize peşkeş çekilmektedir.

“Sıradan insanlar, görünüşlere dikkatlerini yoğunlaştırma yoluyla önyargılı davranışlar yaratarak, böylece öfke, kızgınlık ve yanlış anlama düşünceleriyle yola çıkarak gerçekler konusunda aldatıcı düşüncelere kapılırlar. Her tür psikolojik üzüntüyü üreten ve özgün aklı yitiren bu insanlar, akıllarının şaşırdığını ve bir noktada odaklandığını, hangi düşünce ortaya çıkarsa çıksın ona yenildiklerini görürler.”

******************

“Yüz savaşın yüzünde de zaferler kazanmak öyle büyük bir başarı değildir. Gerçek başarı, düşmanını onunla savaşmadan yenebilmektir.” (Sun Tzu)

“Eğer kalıplardan özgürleşebilirsen, bu olağanüstü bir şeydir; ama eğer kasten alışılmadığa değer veriyorsan, bu olağanüstü değil, gariptir. Kirlenmişlere katılmıyorsan, o zaman arısın demektir; ama eğer arılığı ararken toplumu reddediyorsan, bu arılık değil, fanatikliktir.”

(Huanchu Daoren) (çeviri), Özbudun, Sibel. Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:67

Kaynak

Mustafa GEDİKLİ, (Hislerin Dansı) Savunma sanatı-Zihinsel öğretileri, Ankara 2000, sh:21-56

***********************

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERΠ  الحكم العطائية  ابن عطاء الله السكندري  
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI

HACI BAYRAM VELÎ KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZİZİN BİR BUÇUK MÜRİDİ


Abdulbâki GÖLPINARLI Melâmîlik Ve Melâmîler isimli eserinde bu konuda Semerâtül Fuâd isimli eserden kayda düştüğü not şudur ki;

Hacı Bayrâmı Velînin nüfuzu o kadar kuvvetlenmişti ki bunun üzere tarafı padişahîden müntesiplerinin hükümet tekliflerinden muaf addedilmesi emredilmişti. Fakat bu emir, birçok mukallitlerin de Bayramî tarikine duhul ettikleri nedeniyle şeyhten müritlerinin mikdarı sorulmuştur. Hacı Bayram Velî kaddesellâhü sırrahu’l aziz de “Bir mürtefi mahalde (Solfasol)  hayme (çadır) kurup dervişan gelip ol havali mâlâmâl (lebâleb, ağzına kadar dolu ) oldukta Hacı Bayram Velî Bir teşmiri sâideyn edip bir tığ-ı tiz alıp
“dervişler; bana iradet getürenleri bugün fîsebilillah kurban eylesem gerektir” deyu salâ ettikte herkes mütereddit olup bilahare ricalden (erkek)biri ve nisadan dahi birisi (جانومالوسرفدادرراحتو    ) deyu cur’et edüp teslim olduklarında ikisin dahi hayme içine getürüp mukaddema bir erkek koyun ihzar etmekle anı kurban ediip haymeden taşra hûni fırâvân revân oldukta azîze sevdâ salebe etmiştir deyu dervişan perakende ve perişan olmakla…(olay cereyan etmiştir.) sh:  540
Hacı Bayram Veli de garip bir imtihandan sonra «bir buçuk dervişim vardır» diye mektupla cevap vermiştir.

Günümüz Türkçesine uygun anlatım ile

Sultan 2. inci Murad, Hacı Bayram Veli’nin bunca kemalâtını görüp kalben ona bağlandı ve kendisine mektup yazarak şöyle dedi:

“Sizden tâc takan ve elbise giyen kimler varsa hepsi de işçilik, vergi, askerlik ve sair tekâliften muaftırlar.”

Bu fermanı duyanlar dervişlik tâc ve elbisesini giydiler. Hükümet me’murları onları böyle görerek kendilerini tekâliften muaf kıldılar. Keyfiyet Padişaha arz edildi. Hükümdar Hacı Bayram’a tekrar bir mektup yazarak onun dervişlerinin gerçek sayısını sordu. Hacı Bayram Veli, gerçek olan veya olmayan müritlerini imtihan için tellallar vasıtasıyla ziyafete çağırdı. Ziyafete gelenler muazzam bir kalabalık teşkil ediyorlardı. Hacı Bayram Veli, eli ne keskin bir kılıç alarak onlara şöyle hitap etti :

“Bana iradet getirenleri Allah’ın yolunda kurban edeceğim.”

Dervişler bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik diye söylenmeğe başladılar ve bizim aziz Şeyhimiz galiba aklını oynatmış dediler.

Neden böyle söylediler?

Çünkü Hacı Bayram Veli’nin hitabına ancak bir erkekle bir kadın: “Canımız, malımız ve başımız sana feda olsun” diye teslim oldular. Ötekiler ise evvelâ tereddüt gösterdiler. Hacı Bayram Veli, o ikisini yüksek yerde kurdurduğu çadırına aldı. Önceden hazırlattığı koyunu kesti. Kurban kanı dışarıya akınca öteki dervişler o iki kişi kesildi sanarak dağılmağa ve kaçışmağa başladılar Bunun üzerine Hacı Bayram Veli, Sultan 2. inci Murad’a şu cevabı verdi :

“Ey Gazi Hünkârım! şimdilik gerçek müridim 2 kişidir: Biri erkek, öbürü kadın.” 

 —-

Bu meyanda erkek Müridinin Ömer Sikkîni Hazretleri olduğunda birçok rivayet bulunurken kadın velinin kimliği hakkında bariz bir kelam işitilmemiştir.

Konu üzerine mütalaa eden bir kardeşimize mana âleminde Abdulbâki GÖLPINARLI bu müridin Sun’ullah Gaybî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin geldiği sülalenin selefinde bulunan bir hanımefendi olduğunu tebşir buyurmuştur.  

Allâhu a’lem.

 

Kaynak:

Abdulbâki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler,1931, İstanbul