KIRIM TÜRKLERİNE KURULAN TUZAK


Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir. Bir zamanlar Kırım’da oynanan oyun şimdi de Türkiye’de sahneye konulmak istenmektedir.  (Tarih Tekerrür Eder mi?)

Bana sorarsanız, size derim ki, bu kitapta şimdiye kadar yazılanlar bir tarafa, şimdi söylenecek olanlar bir tarafa. Ah keşke okullarımız ve üniversitelerimiz, çocuklarımızı ve gençlerimizi kuvvetli bir târih şuuru ve zengin bir Türkçe ile yetiştirmekte dâima başarılı olabilselerdi. Çünkü milletimizin ve vatanımızın dirliği, birliği hep bu başarıya bağlı.

Size şu birkaç sayfa içinde Kırım Hanlığı’ndan ve Kırım Türklüğü’nden bahsetmek istiyorum.

Kırım Hanlığı, Altın Orda veya Altın Ordu Devleti’nin yıkılmasından sonra 1441 yılında kuruldu. Tatar diye de adlandırılan Kırım Türkleri, Kıpçak Türkçesi’nin bir koluyla konuşmaktadırlar. Yâni Tatarlar hem soy bakımından, hem de dil bakımından Türk’türler. Kırım Hânı Mengli Giray Han, Fatih Sultan Mehmed’e yazdığı mektuplarda, ona hep “karındaşım” yani “kardeşim” diye hitab ediyordu. Mengli Giray Han 1475 yılında, Kırım’ın Osmanlı Devletiyle birlikte yaşamasına, kendi gönlüyle karar verdi.

Mengli Giray Han aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in de Kayın atası idi. Kırım Hanlığı 356 yıl yaşadı. Bu sürenin 296 yılını Osmanlı Devletiyle birlikte geçirdi.

Biz, 1683 yılında Viyana’da bozguna uğrayınca, Ruslar da 1684 yılında Kırım’a ve Azak Kalesi’ne saldırdılar. 1756 yılında Kırım yarımadasını işgal ettiler. Güzelim Bahçesaray şehrini iki bin evle birlikte yakıp yıktılar. Han Saraylarını ve ülke kütüphanelerini yok ettiler.

Rus İmparatoriçesi 2. Katerina Kırım Türkleri’ne seslendi

Gelin Osmanlı Devletinden ayrılın, hür ve bağımsız bir devlet kurun. Biz de size bu konuda yardımcı olalım!”

dedi.

İkinci Katerina’nın bu teklifi üzerine Kırım halkı ikiye bölündü. Bu teklife şiddetle karşı koyanlar yanında, inanmak gafletinde bulunanlar da oldu. Kırım Hânı, Şahin Giray, Rusya taraftarıydı. Osmanlı’dan, yâni kendi kardeşlerinden ayrılmak istiyordu.

1774 yılında yapılan Kaynarca antlaşması gereğince, Kırım tamamen müstakil bir devlet haline getirildi. Ruslar tek başına kalan Kırım Hanlığı’na 1783’te saldırdılar. General Potemkin 30.000 Kırım Türkü’nü katletti. Kırım’a 75.000 Rus yerleştirildi ve Kırım, Rus çarlığının bir vilâyeti hâline getirildi.

Ruslar, 80.000 kişilik bir kuvvetle, Kırım’a ikinci bir defa daha saldırdılar. Bu defa 25.000 Kırım Türkü’nü toprağa gömdüler.

Böylece Kırım, öz kardeşlerinden, Osmanlı Türkleri’nden ayrılmanın, tek başına kalmanın büyük felâketini âdeta kana boğularak yaşadı. Yüzbinlerce Kırım Türkü, yerinden, yurdundan kaçarak Türkiye’ye sığındı.

Ruslar, Kırım Türkleri’ne son darbeyi 1944 yılında vurdular. Stalin’in emriyle, en az 500.000 Kırım Türkü bir gece içinde, Kırım’dan, öz vatanlarından, uzak diyarlara sürüldü. 20. Yüzyılın başına kadar sürgüne gönderilen Kırım Türkü’nün sayısı 1 milyon 200 bin civarındadır.

Şimdi Kırım topraklarında 200 bin karındaşımız yaşıyor.

Ruslar, Kırımdan sürüp çıkardıkları soydaşlarımıza kuvvetli bir aşı da yaptılar. Rusça’yı birinci dil hâline getirdiler. Kırım Türkçesi’ni unutturmaya çalıştılar. Böylece Kırım Türkleri bağımsızlık diye diye, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da oldular. Yüzbinlerce insanın öldürülmesine, yerinden yurdundan olmasına yol açan Kırım Faciasını en iyi bir şekilde Cengiz Dağcı anlattı.

Cengiz Dağcı Kırım Türklerinden! Onun, o birbirinden sürükleyici, birbirinden ibret verici, “Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi”isimli romanlarını okumadınızsa ziyanda sayılırsınız.

“Bir milletin târih şuurundan kopması ne demektir? Dilinden, dininden, vatanından uzaklaşması nasıl felâketler doğurur?” sorularının cevabını bir de Cengiz Dağcı’nın eserlerinden almalısınız.

Cengiz Dağcı’yı mutlaka okumak lâzım. Çünkü görülecektir ki; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir.Bir zamanlar Kırım’da oynanan oyun şimdi de Türkiye’de sahneye konulmak istenmektedir.

Dehşet verici bir köksüzlükten bahsetmeden bu Kırım faciasını kapamak istemiyorum. Bir süre önce Eskişehir’e gittim. Orada bir devlet kuruluşunun üst yöneticileriyle tanıştım. Kırım Tatarlarından idiler. Türkiye’de doğup büyümüş yüksek tahsilden geçmişlerdi. Hepsine teker teker sordum; Cengiz Dağcı ismini duymamış, Onun Kırım faciasıyla ilgili kitaplarını okumamışlardı. (sh:151-153)

 

**

Yol arkadaşım büyük bir dikkatle ve hayretle beni dinledi ve:

-”Çok utandım efendim!” dedi. Çok utandım! Târihimiz, milletimiz ve Türkçe’miz üzerine bize doğru dürüst bir şey öğretmemişler ve biz de okumamışız. Ben ki yüksek tahsil yapmış biriyim. Çok utandım!

Kırım’a gittim. Bahçesaray’da Türk Ocakları bir gençlik şöleni düzenlemişti. O şölende beni bir İngiliz gazeteciyle tanıştırdılar. İsmi Lora idi. Lora güzel bir Türkçe ile konuşuyordu. Tokalaşırken ona çok açık bir şekilde sordum.

İngiltere devleti sizi buraya casus olarak mı gönderdi Lora?” dedim. Aramızda şiddetli münâkaşa oldu. Ve inanır mısınız üç gün sonra Lora’nın mükemmel bir İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı. Ah ne olurdu, Kırım’da düzenlediğimiz bir gençlik şölenine koskoca İngiltere’nin gösterdiği büyük ilginin onda birini olsun biz de kendi milletimize, kendi târihimize, kendi meselelerimize gösterebilseydik; böyle utanmazdık herhalde. (sh:243)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

HÜMORSUZ SİYASETÇİLER


ALINTI

Hümor: Memnun etmek, hoşuna gitmek, suyuna gitmek, ayak uydurmak, alttan almak

Türkçede karşılığı olmayan bu kelime ile kendimizdeki, etrafımızdaki ve cemiyetteki tuhaf ve eğlendirici şeyleri görebilme yeteneği anlatılır. Hümor hissine sahip bir insan, hayatın karanlık ve ümitsiz görü­nen anlarında dahi, onun komik ve ümitli taraflarına ba­kabilecek cesarete sahip biridir. Hümor hissine sahip bir kimse, diğerlerinin, kendisinin acayip hallerini ve aptal­lıklarını nükte konusu yapmalarına alınıp kızmadığı gi­bi, aleyhinde söylenen nükte ve anekdotları, yine kendisi —hem de zevkle—anlatmasını bilir.

Bununla beraber, hümor hissine sahip bir insan sade­ce, hayatın ve kendisinin trajik ve komik taraflarını se­zinleyen biri değildir.

Hümor hissine sahip insanlar bil­diklerini zarafetle taşımasını da bilirler. Gerçekte, hümor hissinden mahrum kültürlü bir insan tasavvur edilemez. Bildiklerini önemsememek, bildikleri arasındakilerin ap­talca ve eğlendirici olanlarıyla ciddî ve öğretici olanların­dan da aynı hislerle bahsedebilmek, hümor hissine sahip bir insanın başlıca vasıflarından biridir.

Hümor hissine sahip olmak, eşyanın tuhaf ve eğlendirici taraflarını göre­bilmekten, yani mizah hissine sahip olmaktan çok daha fazla bir vasıf. Bir filozof hümor hissini şöyle tarif eder:

“Hümor hissi, insandaki bütün melekelerin tam bir dengesidir; beşerî varlığın iniş ve çıkışlarını akıllı bir sabırlılıkla karşılamamıza yarıyan bir vasıta, bilgili olmaktan mütevellit gurura karşı en iyi bir emniyet süpobu.”

Hümor’a giden yolun ilk adımı gülebilme ile başlar. Biz ise, gelgelelim, gülmesini pek bilemeyen insanlarız. Bura­da benden ayrılıyorsanız, geçen akşam ailenizle birlikte sofrada yemek yerken—şayet yemek sırasında ailenin fertleri biribirleriyle konuştuysa—neler konuştuklarınızı, yemekten sonra ziyaretinize gelen dostunuzla sohbet mevzularını veya bugün öğle yemeğini birlikte yediğiniz iş ve mesai arkadaşlarınızla konuştuklarınızı hatırlayınız. Güle konuşa yemek yediniz, biribirlerinize neşeli fıkralar anlattınız mı?

Çevrenizdekilere bir göz atınız: dolmuşta, otobüste, trende, vapurda sabah akşam beraber yolculuk yaptığınız vatandaşlarınıza bakınız, muhaverelerine ku­lak kabartınız; şen şakrak kaç kişi görüyorsunuz?

Seçim sıralarında işittiğiniz nutukları hatırlayınız!

Nükteli ko­nuşan, hitabelerini anekdotlarla süsleyen, tuzlayan kaç po­litikacı vardı?

Zaman zaman konferanslara gidiyor, “isim” yapmış hatipleri dinliyorsunuz. Şu kimse “nüktedan” diye birini gösterebilir misiniz?

Bir Amerikalı arkadaşım vardı. Yedi sekiz yıl önce Tür­kiye’yi görmeğe gelmiş; İstanbul, Bursa, Konya, İzmir, ve Antalya’yı görmüştü. Türkiye izlenimlerini sorduğum va­kit, bir an düşündükten sonra, “Gücenme, ama senin va­tandaşların oldukça garip insanlar,” dedi. “Altı hafta kal­dım, inanır mısın, güleç bir tek Türke rastlamadım.” Ar­kadaşım, bu sözlerinden sonra biraz duraklamış ve şunla­rı ilâve etmişti: “Bazılarının gülümsemelerinde bile usta bir pokercinin düşünüşünü hatırlatan esrarlı bir hava var.”

Küfretmekle, lanet okumakla, işin işinden çıkamayız. Ger­çek bu: bizler—pek çok yerleri görmüş, dolaşmış biri ola söylüyorum—yeryüzünün en az gülen insanları ara­sında her halde pekiyi derece alırız. Bir müddet önce tele­vizyonda Tayland’la ilgili filmi zannederim seyrettiniz. Film, şu sözlerle takdim edilmişti: “Güler yüzlü insanların ülke­si.” Türkiye’yi böyle tanıtmak mümkün mü? Gerçekten, yedisinden yetmişine kadar milyonlarca insanın, “öldüm,” “verem oldum,” “sarhoş olamıyorum,” “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin,” nevinden şarkılarla mest olup kendilerinden geçtikleri bir ülkede güleç ve nüktedan in­sanlar bulmak Veliefendi’de altılı ganyanı tutturmak ka­dar güç.

Aramızda gülmeyi, neşelenmeyi hafiflik, ayıp ve hattâ soytarılık sayanlar hiç de küçümsenecek sayıda değil. Bay­ram sofrasında bile—gülmek, neşelenmek bir yana—sessiz sedasız, zaman zaman bir tek kelime dahi lâf etmeksizin yemek yiyen insanlarız. Bir Çin atasözü, “Gülmesini bil­meyen dükkân açmamalı,” der. Türkiye’de ise… Evet, Tür­kiye’de ise, satın aldığınız herhangi bir eşyayı tebessümle teşekkür ederek uzatan kaç satıcı, tezgâhtar biliyorsunuz? Amerika’da herhangi bir yere girdiğiniz zaman karşınıza çıkan genç kız, gönülleri okşayan sesiyle, “Size yardım ede­bilir miyim?” diye sorar. Bizde ise—bu tür bir hitaptan vazgeçtim—iş yerlerinde, resmi dairelerde, bankalarda veya lokantalarda gülümseyerek hizmet edenleri hiç gördünüz mü? Hattâ ve hattâ, zaman zaman, Ticaret Müsteşarı Dr. Agâh Oktay Güner’in dediği gibi, “Mağazalarda tezgâhtar­dan dayak yemediğin için şükrediyorsunuz.” (Orta Doğu, 13 Temmuz, 1975).

Dış ülkelerde televizyon spikerleri en sempatik, gülümse­mesini bilen insanlar arasından seçilir. Bizimkiler ise, ilâ­maşallah, tıpkı bizler gibi. Tevekkeli, biz bize benzeriz de­memişler! Haberlerini okurken veya bir şarkıcıyı tanıtır­ken, suratından düşen bin parça olacak dedirtmeyen birini tanıyor musunuz? Mübareklerin çoğu soğukluk müsabaka­sına hazırlanan cansız ve ruhsuz şeyler sanki. Mağazaların vitrinlerindeki mankenler—vallahi—onlardan çok daha cana yakın.

Niye gülmüyoruz?

Gülmesini bilmesek bile, her şeye kulp takmakta elimize su dökecek bulunmadığı için, cevap ha­zır:

Geçim sıkıntısından gülmeye vakit mi kalır? (Aynı in­sanlara, bizler niçin dünyanın en az okuyan insanlarıyız, diye sorduğum vakit, körün değneğini bellemesi gibi, aynı  basma, kalıp cevap: geçim sıkıntısından kimin okumaya vakti var ki.) Ama onların yaşayışlarına bakıyorum: hiç de ipin iki ucunu bir araya getirmekte sıkıntı çeken in­sanlar değiller. Çoğunun altlarında birer otomobil. Senelik izinlerini başka başka yerlerde, hattâ Avrupa’da geçiriyor, rahat ve konforlu apartman dairelerinde yaşıyorlar.

Geçim sıkıntısı!

Türkiye, kafalarındaki ürkütücü boşluk­ları da, yüzlerinde okunan haşinlik ve sertliği de, “geçim sıkıntısı”na yükleyen milyonların ülkesi.

Geçim sıkıntısıymış!

Ankara’daki temsilcileriniz de mi akşam yemeğinin nereden geleceğini düşünen insanlar?

Seçim sırasında—ve seçimi kazandıktan sonra.—elinizdeki gazetede karşınıza çıkan yüzlerce politikacının fotoğraflarına bakarak kaç ta­nesi için “ne sempatik insan” diyebiliyordunuz? Gazeteler, bilmem hangi meyhanede söylediği beş altı popüler şarkı­larla milyonlar kazanan “sanatçı”ların, bir çoklarımızın ha­yatımız boyunca göremeyeceğimiz parayı bir transferde ceplerine indiren “yıldız” futbolculara kadar hepinizin ta­nıdığı, pek çocuğumuzun hayranlık beslediği insanların resimleriyle dolu. Allah aşkına söyleyin: kaç tanesi gülüyor? Yoksa onlar da mı yarınlarına endişe içinde bakan talih­siz insanlar?

Hayır, bizler, gülmesini bilmiyoruz. Bakınız, yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, “hümor” kelimesinin dilimiz­de karşılığı bile yok. Kim bilir, belki de, hümor hissinden mahrum insanlar olduğumuz için, kimse bu iyi kelimeye Türkçe bir karşılık bulmak lüzumunu hissetmemiş.

Millî Kütüphane Genel Müdürlüğünün hazırladığı Türk Atasözleri ve Deyimleri kitabında 10,730; Feridun Fazıl Tülbentçi’nin Türk Atasözleri kitabında da 15,080 atasözü ve deyim var. Bu binlerce atasözümüz arasında “gülme” ile başlayanlar sadece şunlar:

Güldükçe güller açılır;
Güle güle de gerçek söylenebilir;
Gülenler gülsün, dost bizim olsun;
Gülme eşine, gelir başına;
Gülme ile ağlama bir çı­kın içinde.

Hepsi bu kadar! Hümor sahasının geniş kap­samı içinde, “şaka” konusunda, “şakanın sonuna kaka” dan başka bir tek atasözümüz yok.

….

Mebusan Meclisindeki bu “nükteli” konuşmalar üzerin­de duran Cem haftalık dergisinde (2 Aralık, 1910), biribirine tamamen zıd iki kişi, “Ak” ve “Kara,” devrin mebus­larının ağzı ile biribirine sövüyor, sayıyor.

Dergideki karikatürlerden biri de şöyle: Sedirin köşesin­de oturan kadın çorap yamıyor. Semt politikacısı olan ko­cası da ayakta, jestlerle mimiklerle, bağıra çağıra küfre­diyor, Kocasının, isim zikretmeden bazılarına küfrettiğini duyan hanımı sorar:

“Ayol, efendi, kime kızdın da böyle fena sözler söylüyorsun?”

Adam söylenmeye devam eder:

“Ah, alçaklar, mürteci­ler, namussuzlar, hamiyetsizler!”

Kadın şaşırmış, tekrar sorar:

“Elâleme neden hakaret ediyorsun? Kim bunlar?”

Politikacı karısına cevap verir:

“Senin aklın ermez… Baş­kalarına böyle demezsem, kendimin hamiyetli olduğunu herkes nereden bilecek?

HÜMORUN, BİLHASSA SİYASÎ HÜMORUN EN FAZLA GELİŞTİĞİ YER­LER, ELBETTE DEMOKRATİK REJİMLERİN YERLEŞİP KÖKLEŞTİĞİ ÜLKE­LER.
DİKTATORYALARDA HÜMOR HİSSİ OLAMAZ.
BİR DESPOT, ALT KADEMELERDE YER ALANLAR HAKKINDA ŞU VEYA BU ŞEKİLDE NÜK­TELİ SÖZLER SÖYLEYEBİLİR, FIKRALAR ANLATABİLİR. FAKAT, BU NÜK­TE VE FIKRALARA KONU OLANLAR, LİDERLERİNE, AYNI ŞEKİLDE CEVAP VEREBİLMEYİ ANCAK RÜYALARINDA DÜŞÜNEBİLİRLER.

Cumhurbaşkanı Kennedy anlatırdı:

Khruschev’in bir zamanlar, Kremlin koridorlarında,

“Khruschev aptalın biridir!” diye bağırarak koşuşan bir Sovyet vatandaşından bahsettiği söylenir.

Rus lideri, o vatandaşının yirmi üç yıl hapse mahkûm edildiğini söyledi:

“Üç sene, Komünist Partisi Genel Sekreterine hakaret ettiğinden ve yirmi yıl da, devlet sırrını açığa vurduğu için!”

Hümorun Garp kültüründe hakikaten büyük bir yeri var. Gerçekte, kadîm Yunan ve Roma dünyalarında da hümo­run rol oynadığını görüyoruz. O çağların büyük hatibi Demostes, General Phocia’ya dedi ki: “Atinalılar bir gün ga­zaba gelecek ve seni öldürecek.”

Tarih generalin şu cevabı verdiğini kaydediyor:

“Ve akılları başlarına geldiği zaman da seni.”

Hümor hissinin, insanlarımız arasında yerleşmemesinin sebebini yine kendimizde aramak gerek. Ezkaza, birisi bi­ze kendisinin aptalca bir hareketinden bahsedecek olsa, hemen “estağfurullah” ı yapıştırıveriyoruz.  Bu yazar, aptalca pek çok hareketler yaptı, ve Allah bilir, hâlâ da ya­pıyor. Her hangi bir sohbet sırasında bu aptallıklarımdan bahsedecek olsam derhal karşıma aynı kelime ile çıkılı­yor: estağfurullah.

Anlamıyorum: niye?

Şayet ben kendi yaptıklarımı “aptalca,” buluyorsam, niçin, adeta,

“hayır, efendim, ne münasebet, bilâkis çok iyi etmişsiniz,” derce sine, aptalca hareketlerimin, belirtilmesine müsaade edil­miyor?

Sebebini, biraz da, benim aptalca hareketler yapa­cağıma inanmayanların, kendilerinin de aptalca hareket yapamayacaklarına inanmalarında aramak doğru olmaz mı?

Ve, şahsından hiç bir aptalca hareket sâdır olamaya­cağına inanan biri için de, “hümor sahibi” insan nasıl di­yebiliriz?

Çeşitli insan topluluklarının dillerindeki atasöleri ve deyimler onların hayat anlayışları ve yaşayış tarzları, hak­kında çok şeyler söyleyebilir. İki sene önce Japonya’nın İs­tanbul konsolosluğunda görevli olan ve Türkçe de bilen Hirânao Matsunati adlı genç bir Japon diplomatı Türk Japon Dilleri Arasında Bir Karşılaştırma adlı küçük kita­bında Türkçedeki “kız almak,” “kız vermek” gibi sözlerin “pederşahi” cemiyet tipinin belirtileri olduğunu söyler.

Dili­mizde diğer dillerde olmayan “emredersiniz,” “bir emriniz mi var?” gibi sözlerin, bence, Batı anlayışında hümor hissinin yerleşmemesinde rolü oluyor.

“Bir isteğiniz mi var?” veya “Bir arzunuz mu var?” yerine “Bir emriniz mi var?” diyen insanların, ben, hümor hissine sahip olabileceklerine pek inanamıyorum.

Tekrar hümor ve politika konusuna dönelim.

BİZİM PO­LİTİKACILAR KENDİLERİNİ VAZGEÇİLMEZ, “GAYRİ KABİLİ ELZEM” GÖ­RÜR, KENDİLERİ MEYDANI TERK ETTİKLERİ TAKDİRDE TÜRKİYE’NİN BATACAĞINI SANIRLAR.
İSİM YAPMIŞ BAZI POLİTİKACILARIMIZIN BİLHASSA MUHALEFETTE İKEN, ZAMAN ZAMAN “ÂDİ” HATTA “PES­PAYE” DENECEK HIRÇINLIKLAR GÖSTERMELERİNİN SEBEBİ BU: YA BEN YA HİÇ.

Akla, bir Amerikan mezarlığının girişinde ya­zılı olduğu söylenen kelimeler geliyor:

“Bu mezarlık, ha­yatta iken, dünyanın, ancak dümende kendileri bulunduğu müddetçe yürüyeceğine inanan insanlarla dolu. Onlar bu dünyayı çoktan terk ettiler, fakat dünya hâlâ yürümekte devam ediyor.”

Batılı, bilhassa bir Anglo-Amerikan politikacısı kendini hiç de vazgeçilmez bir insan olarak görmez. (Gerçekte, politikacıdaki bu his, politika merdiveninde tırmandıkça artar.) Bir insanın kendini vazgeçilmez görmesinin ilk işa­reti kibirdir ki, Batılının tahammül edemeyeceği insanla­rın başında da kibirli politikacılar gelir.

Cumhurbaşkanı Kennedy, hayatı ve mevkiini gayet cid­diye almasına rağmen, kendisini, hiç de vazgeçilmez bir insan olarak görmedi. Onu yakından tanıyanlar, Cumhur­başkanının, banyosundaki küvetin köpüklü suyu içine gö­mülü iken dahi zaman zaman resmî yazıları okuduğunu ve müşavirleri ile muhavere ettiğini de yazdılar. Bir gün bir arkadaşı Cumhurbaşkanını görmeğe geldiği vakit, yi­ne küvette idi, sıcak köpüklü suda da oğlu John-John’ın plastik ördekleri… Kennedy, başını kaldırarak arkadaşına -baktıktan sonra yanındaki oyuncak Ördeklere bir göz attı ve gülümseyerek dedi ki:

“Halk, Amerika Cumhurbaşka­nını, banyosunda, bu ördeklerle beraber görse acaba ne düşünürdü?”

Evet, nükte ve mizah bizim cemiyetimizde daha dün di­yebileceğimiz kısa bir zaman öncesine kadar “hafiflik” ad­dedildi. Yukarıda belirttiğimiz gibi, mizah, medresenin sert ve kuru hükmü ile şathiyyat yani “manasız, âfâki sözler” sayılıyordu. Bu düşünce, zamanla, devleti idare edenlere de hâkim olmuş, ve hükümet bir ara Osmanlı İmparatorluğu sınırlan dâhilinde mizanı ortadan kaldır­mak için kanun dahi getirmek istemişti.

Kaynak:

Necat MUALLİMOĞLU,
Politikada NÜKTE [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1976.,s.10-20

CODE OF SİLENCE (1985) Suskunluk Yasası/ Sessizlik Yemini


Yönetmen : Andrew Davis

Yazar/Senaryo : Michael Butler, Dennis Shryack

Oyuncular : Chuck Norris, Henry Silva, Bert Remsen, Mike Genovese, Nathan Davis, Ralph Foody, Allen Hamilton, Ron Henriquez, Joe Guzaldo,Molly Hagan, Ron Dean, Wilbert Bradley, Dennis Farina, Gene Barge, Mario Nieves

Diğer Adı : Sale temps pour un flic

Süre : 101 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

 

Özet:

Mafya hesaplaşmaları, kanlı pazarlıklar ve bir polis. Birtakım yanlışlara göz açtırmayan müthiş bir dövüşçü.. Ancak bu sefer doğru bildiği yolda çok büyük engeller vardır.

Belanın geldiğini görseler de Polisler ve Comacho Mafyasından kimse konuşmuyor.

Dedektif Cragie ve Nick baskın olayında ortak polislerdir. Fakat Cragie baskında suçsuz bir çocuğu öldürür. Fakat merkeze yanlış aksettirilsede mahkeme açılır. Nick, Cragie’nin yalan ifadesinden rahatsızdır. Herkes “Sessizlik yemini” etmiştir.Bu durum Eddie (Chuck Norris) e açar.

Nick:

- Eddie Bazen çok korkuyorum, anlarsın yani.

Eddie:

- Sadece aptallar korkmaz.

- Sana göre söylemesi kolay. Tüm cevapları biliyormuşsun gibidir. Ama benim açımdan, bilemiyor. Bilemiyorum. Cragie silahı çocuğa doğrulttu. Boşa harcadı. Pisi pisine öldürdü. Ben de buna razı oldum. Ortak. Yani yarınki duruşmada ne yapacağımı bilmiyorum.

-Doğruyu anlat.

-Gördün mü?  Kolayca basite indirebiliyorsun. Bir karım, bir çocuğum var  ve bana intihar etmemi tembihliyorsun. Kendi ortağımı satarsam böyle adamlarla nasıl yaşayabilirim?

- Ya satmazsan?

 -Cragie paçasını kurtarır. Ve yaptığı şeyi tekrarlayabilir.

-Bir hataydı. Kazara oldu. Tamam mı?

- Ama bir çocuk öldürüldü.

- Biliyorum. Farkında olmadığımı mı?  Ne zaman gözlerimi kapasam çocuğun yüzünü görüyorum.

-Nick, Olduğu gibi anlat,

-Seni kollarım.

Diye konuşsalar da Nick sonradan pişman olsa da yalan ifadesini mahkemede sürdürür.

Eddie Cusack’da operasyonlarda bütün polislerce yalnız bırakılan dedektif olmuştur. Müdahalelerinde yardım çağrısına diğer polisler, sudan bahaneler ile karşılık vererek yardım etmeme kararı almışlardır. Ancak Eddie Cusack olayların üstesinden gelir.

 

İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ


Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

 

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor


Yönetmen: Alex Gibney

Oyuncular: Ethan Hawke, Larry Hunt , Matthew Ryan Hughes

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2012 (106 dk)

Senaryo: Alex Gibney

Yapımcı Firma: Jigsaw Productions

Yapım Ülkesi: ABD

Dil: İngilizce

Orijinal Adı: Mea Maxima Culpa: Silence in the House of God

 

Özet

Oscarlı yönetmen Alex Gibney’den, kilise çatısı altında yaşanan sarsıcı bir trajediyi gözler önüne seren, cesur bir belgeseldir.

Belgesel Peder Lawrence Murphy Milwaukee ile başlıyor.  Peder Murphy, 1943 yılında St Francis Ruhban okuluna girmiş ve 1950 yılında bir rahip olmuştur. Daha sonra Sağırlara eğitim veren St John Okula müdür olmuştur. Saygın bir rahip görüntüsü veren Peder Lawrance Murphy, kendi koruması altındaki 200’den fazla sağır çocuğa eziyet dolu cinsel tacizlerde bulunmuştur. Bu acımasız işkenceye bizzat maruz kalan dört kahraman daha sonraki dönemlerde yapılan tacizleri belgesel filmde anlatmaktadır.

Film Hakkında

 İrlanda ve İtalya’da da benzeri vakaları araştıran belgesel, Vatikan’ın gizli arşivlerine kadar uzanmaya çalışıyor.

Ayrıca konulara değinmektedir.

Vatikan’da 1995 yılında, çocukluk çağı cinsel istismar çeşitli sorunların örtbas edilmesi ve engellenmesi için 7 milyon $ bir bütçe ayrıldığını;

 Bu şekilde kilisenin itibarını korumak için dünya çapında taciz politikası skandalı gizlediğini; fakat başarılı olmayacağı daha sonraki yıllarda açığa çıktığını;

Vatikan Peder Murphy hakkındaki bilgiyi yaklaşık 20 yıldır bildiği halde saklamayı başardığını;

Tacize uğrayan çocuklar savcılığa dahi başvursalar da Peder Murphy sorumlu bulunduğu kilisenin  bütçe ve para ve her şeyi yönetiyor olması nedeniyle, okuldan alınması konusunda başarılı olamadıklarını;

Bu olay üzerine Kilise pedofili rahibleri için İtalya, Fransa, İngiltere, Afrika, Güney Amerika ve Filipinler özel merkezlerinde 2.000 ‘den fazla rahip tedavisi için 80.000.000 $ harcandığını dile getirmektedir.

Pedofili, çocuklara karşı cinsel duygular beslenmesine neden olan zihinsel bir hastalıktır. Aktif ve pasif olmak üzere iki çeşidi vardır. Pasif pedofili kişinin kendi içinde yaşanan, psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilmektedir. Aktif pedofiliyse çocuklara karşı cinsel istismar ve hatta çocuk tecavüzü gibi olaylara bile varabilecek ağır bir hastalıktır.

Belgesel devamında bazı gerçekleri göz önüne seriyor.

Sorunlar bir türlü çözüm aşamasına ulaşamıyordu. Çünkü Vatikan’ın suçlara karşı olan tutumu, yani “rahiplerin sorunları sivil yetkililerle ilgili değildir” diye tavır koyması sorunları sürekli artırıyordu. Bu politikası yanında Vatikan tarafından 1866 yılında konulmuş olan “kesinlikle gizli tutmak, ilke” side her şeyi biraz daha gizliliğe sevk ediyordu. Ancak cinsel taciz skandalları Kanada, Amerika Birleşik Devletleri sadece olur intibası Peder Murphy davaları ile birden yıkıldı. Ve, aniden, 2010 yılında Avrupa’da büyük skandallar patladı. Belçika’da, Fransa’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Almanya’da, İrlanda’da ile devam etti.. Herkes bunun Vatikan en yüksek koridorlarında götüreceğini düşünmeye başladı. Aslında Kilise 1700 yıl cinsel taciz ile uğraşıyordu. 2001 yılında, Kardinal Ratzinger, II. John Paul tarafından onaylanan bir yetki ile bütün cinsel istismar davalarını topladı. Kardinal Ratzinger, XVI Papa Benedict, cinsel istismar ile ilgili dünyanın en bilgili kişileri oldular.

Olaylar ardından “neden rahipler bu duruma düşüyor” diye sorulmaya başlandı.

Bir adam bir rahip rütbesi aldığı zaman, ontolojik (varlık) olarak değişiyordu. Rahipler kendilerini farklı bir insan, melek gibi veya daha fazla olarak İsa Mesih gibi hissediyorlardı. Çünkü onlar Tanrı tarafından seçilen doğaüstü kişiler oluyorlardı. Bu nedenle yaptıklarından dolayı vicdanen rahatsızlık hissetmedikleri gibi kilisenin kendilerini korumalarını istiyorlardı. Bu nedenle kilisede, neticesiyle dikkatli davranması gerektiğini düşünüyordu.

Yüzyıllar boyunca Vatikan mükemmel olduğunu her zaman dünyaya göstermek zorunluluğunu bünyesinde hissetmiştir. Buna ilaveten Vatikan, ruh, zihniyet ve hiyerarşinin ahlakı bir parçası olan “Omerta=suskunluk yasası” ile sırlarını da koruyunca her geçen gün gizliliği daha da artırmıştır. Bu yasanı birçok faydası da vardı. Bu yasa ile Vatikan kilise düşmanlarını yok etmek dışında, diğer  karşıt faaliyetleri kendinden uzak tutmayı da başarmıştır.

Vatikan Katolik Kilisesi 1929 yılında, Mussolini Papa ile bir anlaşma yaptılar. Kilise Mussolini’ye vereceği destek karşılığında devlet niteliğini kazanmıştır. Faşistler tarafından Katolik Kilisesi için bir devlet oluşturulmuştur. Günümüzde 178 ülke Vatikan’ı bir devlet olarak kabul eder.  Hakikatte Vatikan gerçekten bir devlet olmadığı gibi Roma’da, minik bir dini yerleşimi vardır. Aslında bir halkı olmayan bekâr din adamlarından oluşan bir grubdur. Görünen bir ordusu, futbol takımı, devlet niteliklerini taşıyan hiç bir özelliği de yoktur. Yine de, dünya siyasetine yön verecek kuvvette tarihi bir anomali gücü vardır.

Sonuç olarak belgesel film, itiraf olarak, Vatikan’da cinsel taciz sorunları bitmediğini, sorunun üzerine giden veya uğraşamaya Papa XVI. Benedict’in “bu sorunu çözmek mümkün olduğunu sanmıyorum” diyerek  15 Şubat 2013 de altıyüzyıl sonra bir ilk olarak istifa ettiğini söyleyerek sonlanıyor.

EK BİLGİ:

Cinsel istismarın tarih boyunca ve kuvvet ve iktidar/muktedir olmuş kurumlarca sürdürülmesinin bir gerçeğinin var olmasını düşünüyoruz. Mesela, Roma ve devamında Osmanlı İmparatorluğunda erkekler arası olan Lûtîliğin göz yumulması arkasında sosyolojik bir gerçeğin var olması iktidarların ve kuvvetli olmanın gerekçesi gibi görmüşlerdir, denilebilir. Ahmed  Cevdet Paşa’nın ünlü eseri ‘‘Máruzát’’tında 19. yüzyılın sonlarında yazdıkları  bilgiler ile yapılan tahliller devlet ve millet  yapısındaki sosyolojik ve piskolojik  gerçekleri dile getiriyor.

“Zen-dostlar çoğalup mahbûblar azaldı. Kavm-i Lut sanki yere batdi. İstanbul’da öteden berü delikanlılar içün ma’rûf u mu‘tâd olan aşk u alâka, hâl-i tabî’îsi üzre kızlara müntakil oldu. Sultan Ahmed-i Sâlis zamânından berü mu‘tâd olan Kâğıdhâne seyri ziyâde rağbet buîdu. Gerek orada, gerek Bâyezid meydânında arabalara işaretlerle mü’âşaka usûlü hayli meydân aldı. Küberâ içinde gulâmpârelikle meşhur Kâmil ve Âlî Paşalar ile anlara mensûb olanlar kalmadı. Halbuki Âlî Paşa da ecânibin ilirâzâtından ihtiraz ile gulâmpâreliğini ihfâya çalışurdu.”

Günümüz Türkçesiyle

‘‘…(Tanzimat’tan ve 1854′teki Kırım Savaşı’ndan sonra) Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Káğıdhane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü gelişti. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kámil ve Álî Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbuki Álî Paşa yabancıların eleştirisinden çekinerek kulamparalığını gizlemeye çalışırdı’’

(Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, trc: Yusuf Halaçoğlu, Çağrı yay. 1980, İstanbul, sh: 9)

Bu konuya ilaveten J. Edgar Hoover’den bahsetmek gerekir.

Amerika bugün FBI ile gurur duyuyorsa bunda hiç şüphesiz ki J. Edgar Hoover’ın on yıllarca kendisini mesleğine ve büroya adamış olmasının etkisi vardır. 20.yy.’ın en tartışmalı, en esrarengiz ve en güçlü portrelerinden biri olan J. Edgar’ın Amerikan Adalet Bakanlığı’ndaki yükselişi ve neredeyse 50 yıl boyunca Federal Büro üzerindeki etkisi, FBI´ın tarihsel gelişimi sürecinde Kennedy suikastı‚ Sovyet komünizmi‚ Martin Luther King‚ Nixon hatta Rockefeller gibi zenginlere karşı güçlü oluşu yanında korkuları, zaafları, kapalı kapılar ardında sakladığı büyük sırlarını birçoğumuz duymuşuzdur. (J. EDGAR (2011) –Film)

Bu iki örnekten çıkarak şu sonuca ulaşılabilir.

Yasak ilişkiler ve dolayısıyla toplumun ve kültürün kabul etmediği olaylar çıkar ilişkilerini kuvvetlendirdiği gibi zaman içerisinde yıkılması güç olan yapıların oluşmasına ve sömürmeye sebebiyet verir. Her geçen gün olaylar ve ilişkiler neticesinde kararan yapısı ile oluşan bu tür kurum ve komiteler, toplumu istismar etmek şöyle dursun daha otoriter bir oluşuma dönerler.

Bu gibi yapıları yıkmak çok zordur. Bu türlü oluşumların yıkılışında kurum veya cemaatlerden çok belgeselde bahsedildiği gibi zayıf karakter özelliği taşıyan ferd bazlı unsurlar ve kişiler ile yıkılırlar. Onların zayıflıkları en büyük güçleridir. İlk başta basit gibi görünseler de zamanla illegalleşmiş örgütü ve kurumu  paramparça ederler.

Belgeselde dört tane sağır insanın yıkılmaz Vatikan’a başkaldırışı örnek bir davranış olarak görmemiz gerekir. Ancak Vatikan’ın kısa bir zaman içerisinde içinde barındırdığı tutarsızlığı çabukça yok edebileceğini düşünmek biraz zor görünüyor. Yalnızca Allah Teâlâ’nın onlara bahşedeceği İslâm hakikatini kabullendikten yani Hristiyanların Müslüman olduktan (Nüzülü İsâ  zuhur ettikten) sonra sorunların çözüleceği bir gerçektir. Çünkü evlenme engeli olan bu insanların fuhşiyatı aşmaları insan tabiatına aykırıdır. Bu sorun yani evlenme durumları çözülmeden Vatikan’ın sorunları da çözmeyeceği gibi gizli, örgüt olma özelliğini de mecburen devam ettirecektir.

[Bk: http://samil.ihya.org/ansiklopedi/ruhban.html%5D

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur.

“Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden koruyucular, otoriteler edinenlerin durumu, dişi örümceğe sığınanların durumuna benzer. Dişi örümcek bir yuva yapar, bir aile kurar. Evlerin en çürüğü, tehlikeye en açık olanı, ailelerin en çok sıkıntı çekeni, dişi örümceğin evi ve ailesidir. Keşke, anlayabilselerdi.” [Kur'ân-ı Kerim, 29 / Ankebût – 41]

JEANNE D’ARC’IN TUTKUSU (FİLM, 1928)


–>

Azize Jeanne D’arc’ın haksız yere dökülmüş kanının bedeli ve gölgesi, İngilizler ve siyasetinin üzerinden hiçbir zaman kalkmayacaktır.

Yönetmen

Carl Theodor Dreyer

Senarist

Joseph Delteil

Carl Theodor Dreyer

Oyuncular

Maria Falconetti

Antonin Artaud

Müzik

Ole Schmidt (1982)

Richard Einhorn(1994)

Jesper Kyd (2007)

Görüntü yönetmeni

Rudolph Maté

Kurgu

Marguerite Beaugé

Carl Theodor Dreyer

Stüdyo

Société générale des films

Dağıtıcı

Janus Films

The Criterion Collection (DVD)

Cinsi

Sinema filmi

Türü

Dram, tarihi

Renk

Siyah-beyaz

Yapım yılı

1928

Çıkış tarih(ler)i

21 Nisan 1928, Danimarka

Nisan 2000 ve 2009, 19. ve 28. İstanbul Film Festivali

Süre

110 dakika

82 dakika (DVD)

Ülke

Fransa

Dil

Sessiz, ara yazıları Fransızca

Devam filmi

Procès de Jeanne d’Arc (1962) y. Robert Bresson

Diğer adları

Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (Türkiye)

The Passion of Joan of Arc (ABD) La Passione di Giovanna d’Arco (İtalya) La Pasión de Juana de Arco (İspanya) Die Passion der Jeanne d’Arc (Almanya) Die Passion der Jungfrau von Orléans (Almanya) Johanna von Orléans (Avusturya)

Jeanne d’Arc’ın Tutkusu 1928 Fransa yapımı sessiz filmdir. Özgün adı La Passion de Jeanne d’Arc tır. İngilizce konuşulan ülkelerde The Passion of Joan of Arc adı ile gösterime sunulmuştur. Film Nisan 2000‘de düzenlenen 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nde gösterilmiştir.

Carl Theodor Dreyer‘in yönettiği son sessiz film olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ Danimarkalı yönetmenin dünya çapında tanınmasını sağlamıştı. İngiliz Film Enstitüsü‘nün yayın organı Sight and Sound dergisinin 1952 yılından bu yana 10 yılda bir yaptığı “Tüm zamanların en iyi 10 filmi” derecelendirmesinde 1952, 1972 ve 1992 yıllarında olmak üzere üç kez listeye girmişti.[3][4][5] Dreyer filmin senaryosunu Joseph Delteil‘le birlikte yazdığı gibi filmin kurgusuna da katkıda bulunmuştur. Filmin başlıca rollerinde Maria Falconetti ve Antonin Artaud oynamışlardır. Sinema tarihinin en olağanüstü oyunculuklarından birini sergileyen Maria Falconetti üçüncü filmi olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ndan sonra bir daha film çevirmedi.

Filmin konusu ve biçimi

Filmde İngiltere ve Fransa arasında 14. yüzyıl‘da başlayan Yüzyıl Savaşları sırasında ülkesi Fransa’ya manevi destek veren hatta orduya katılarak İngilizlere karşı çarpışan Fransız Katolik azizesi Jeanne d’Arc‘ın (Türkçede bazen Jan Dark olarak da yazılır) 1431 tarihinde henüz 19 yaşındayken İngilizlere esir düştükten sonra Tanrı ile konuştuğunu ileri sürdüğü için kafirlik suçuyla yargılanması, zindanlarda işkence görmesi ve yakılarak ölüme mahkûm edilmesi anlatılmaktadır. Filmde Jeanne d’Arc’ın bütün hayatı anlatılmaz, sadece yargılanması ve ölüme mahkûm edilmesi gözler önüne serilir. Dreyer olayları neredeyse belgesele yakın bir gerçeklilikle aktarır, zaten film Fransız Milli Müzesi‘nde korunan mahkeme kayıtlarına ve tutulan günlüklere dayandırılarak yapılmıştır.

Dreyer yine sinema tarihinde çığır açan bir uygulama ile yakın plan baş çekimlerine ağırlık vermişti. Neredeyse filmin tamamında oyuncuların bütün perdeyi dolduran yüzlerinde görülen gözyaşı, tükürük, cilt lekeleri, göz bebeğinden yansıyan pencere ışığı gibi o yıllar için hiç alışık olunmayan şok edici çok ince ayrıntılar çok çarpıcıdır. Duyguları derinlemesine yansıtan olağanüstü mimikler bu sessiz filmde adeta insan yüzünün insan ruhunun bir aynası olabileceği deyişini doğrular gibidir. İnsan yüzündeki bu ince detayların maskelenebileceğinden korkan Dreyer oyuncuların makyaj yapmalarını yasaklamıştı (Oysa makyaj sessiz sinemanın vazgeçilmez bir ögesiydi).

Bu ayrıntılı yakın planların başarısı bir ölçüde de kısa zaman önce geliştirilmiş olan pankromatik filmlerin çekimlerde kullanılmış olmasına bağlanabilir. Daha önce sinemada kullanılan ortokromatik filmler ışığın bütün dalga boylarını algılayamazken pankromatik filmler görünen ışığın tüm dalga boylarına karşı hassastı. Bu da daha gerçeğe yakın görüntülerin filme aktarılması demekti.

Filmin yapım öyküsü

Filmin de tıpkı konusu gibi çileli bir öyküsü vardır. Çekimleri 1927‘de tamamlanan film 1928‘de tam gösterime girecekken sansürlendi. Hem İngiltere hem de Fransa’da film bir süre yasaklandı. Sessiz sinema çağında üretilmiş filmlerin çoğu yanıcı ve dayanıksız nitrat bazlı film‘lere çekiliyordu. Haliyle aynı tür negatiflere çekilmiş olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ nun orijinal negatifleri de gösterime çıkacağı yıl bir yangın sonucunda yok oldu. Yönetmen Dreyer hemen kurguda atılmış fazla negatifleri bir araya getirerek yeni bir film hazırladı ama bu da yine başka bir yangında yok oldu. Yarım yüzyıl boyunca bu sessiz sinemanın bu büyük klasiği bölük pörçük kopyalarından veya seslendirilmek suretiyle özgün halinden çok uzaklaşmış kopyalarından sinemaseverlerce izlenebildi. Filmin orijinal versiyonu uzun zamandır kayıpken 1981 yılında mucizevi bir şekilde filmin çok iyi durumda ve eksiksiz bir kopyası Oslo, Norveç‘te bir akıl hastanesinin dolaplarından birinde bulundu. Danimarka Film Müzesi ve Fransız Sinematek‘inin ortak gayretleri ile 1985 yılında yapılan kapsamlı bir restorasyonla orijinaline çok yakın bir film elde edildi. Danimarka dilinde olan ara yazıları da tekrar Fransızca’ya çevrilerek yerlerine montajlandı.

1999‘da The Criterion Collection 62 sırt etiket No’su ile bu restore edilmiş filmi DVD’ye aktardı, bu aktarım sırasında da film tekrar bir dijital restorasyon işlemine tabi tutulmuştur. Filmin bu DVD versiyonu 82 dakikadır (24 fps).

Filmin müziği

Sessiz sinema çağında sessiz çekilen filmlere, gösterinin yapıldığı salonun büyüklüğü ve o şehrin gelişmişliği ile orantılı olarak genelde sinema salonu işletmecisinin tercihi doğrultusunda bazen bir piyano bazen de bir orkestra eşlik ediyordu. Bunlar da filmin konusuna ve ruh haline uygun olarak çoğunlukla doğaçlama canlı müzik yapıyorlardı. Bazen de gösteride hiç müzik kullanılmıyordu.

Dreyer filminin hiçbir şekilde bir müzik eşliğinde gösterilmesini istememişti. Ona göre tamamen sessiz bir ortamda seyredildiğinde seyircilerin ayrıntılara daha fazla konsantre olacağını düşünmüştü. Ancak buna rağmen filmin birçok salonda çok çeşitli müzikler eşliğinde gösterimlerinin yapıldığı biliniyor. 1994 yılında Richard Einhorn film için “Voices of Light” (Tr: Işığın sesleri) adında bir oratoryo besteledi. Ortaçağ müziğine yakın olduğu ve filmden esinlenilerek bestelendiği için filmin ruhuna en uygun müziğin bu olduğu düşünülmüş ve The Criterion Collection‘ın 1999 yılında çıkardığı DVD’ye ses seçeneği olarak bu müzik eklenmişti.

Filmin Türkçe adlandırılması

“The Passion” kelimesi İngilizce ve Fransızca’da ‘tutku’, ‘aşk’, ‘ihtiras’, ‘arzu’, ‘tutkunluk’, ‘hırs’, ‘öfke’ gibi anlamlara gelse de Hıristiyan‘lar bu terimi İsa‘nın çileli geçen son günlerini ve ölümünü tarif etmek için kullanırlar.[8]. 2004 tarihli Mel Gibson filmi The Passion of the Christ filmi, Türkçeye doğru olarak çevrilerek Tutku – Hz. İsa’nin Çilesi adıyla gösterime verilmişti. Bu nedenle “La Passion de Jeanne d’Arc” (veya “The Passion of Joan of Arc”) filminin adı Türkçeye çevrilirken aslında “Jeanne d’Arc’ın Çilesi” şeklinde çevrilmeliydi (Gerçi Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi adlı kitapta filmin Türkçe isminin “Jan Dark’ın Çilesi” olduğu belirtilmiş (s. 154) ama özgün isimden sonra parantez içinde verildiği için bundan Türkiye’de sinemalarda bu isimle gösterilmediği, özgün isminin parantez içinde tercüme edildiği anlamı çıkmaktadır. Diğer bütün kaynaklar “Jeanne d’Arc’ın Tutkusu” şeklinde kayıt düşmüşlerdir. Bu nedenle bu maddede de bu isim kullanılmıştır)

Oyuncu kadrosu

  • Maria Falconetti … Jeanne d’Arc (Melle Falconetti olarak yazılmıştır)
  • Eugene Silvain … Évêque Pierre Cauchon (Piskopos Pierre Cauchon)
  • André Berley … Jean d’Estivet
  • Maurice Schutz … Nicolas Loyseleur
  • Antonin Artaud … Jean Massieu
  • Michel Simon … Jean Lemaître
  • Jean d’Yd … Guillaume Evrard
  • Louis Ravet … Jean Beaupère
  • Armand Lurville … Yargıç
  • Jacques Arnna … Yargıç
  • Alexandre Mihalesco … Yargıç
  • Léon Larive … Yargıç

Film hakkında notlar

  • Ünlü Türk grafik sanatçısı Mengü Ertel 1976 yılında Paris‘teki sinema festivalinde “Jan Dark’ın Çilesi” afişiyle “büyük ödül”ü almıştı.
  • Bu gibi filmlerin dahil edilebileceği bir film türüne de gayriresmi olarak “hagiografik filmler” denmiştir. “Hagiography” azizlerin, keşişlerin, piskopos ve bakirelerin hayat öykülerini, şehadetleri ve mucizelerini anlatan orta çağ’a ait Hristiyan eserlerine verilen addır.
  • Filmin çekimleri yine o devir için alışılmadık bir süre olan 1,5 yıl sürmüştü.

 Jeanne D’arc’ın Tutkusu Filminin Türkçe Alt Yazısı

Bir Carl Th. Dreyer Filmi Paris’de, Fransa Ulusal Kütüphanesi depolarında, dünya tarihinin en olağandışı belgelerinden biri bulunmaktadır: Jeanne d’Arc’ın, ölümüyle sonuçlanan davasının tutanakları. Yargıçların soruları ve Jeanne’ın cevaplarından oluşan tüm metinler. Bu tutanaklar sayesinde, gerçek Jeanne’ı keşfedebiliyoruz; zırhlı ve silahlı haliyle değil, en sade haliyle. Ülkesi uğruna ölen bir kadın olarak. Ve onun şaşırtıcı dramına tanıklık edebiliyoruz. Ortodoks teologlar ve güçlü yargıçlar karşısında, kendisini savunan, genç ve dindar bir kadının dramına  Gerçekleri anlatacağıma yemin ederim, tüm açıklığıyla, sadece gerçekleri. Fransa’da Jeanne olarak bilinirim,

Köyümde ise Jeannette. Kaç yaşındasın?

 Ondokuz  Sanırım. Tanrı’nın kitabını bilir misin?

    Onu sana kim öğretti?

 Annem. Ezbere okuyabilir misin?

 Tanrı tarafından gönderildiğini mi iddia ediyorsun?

 Fransa’yı kurtarmak  Dünyaya geliş sebebim budur. Yani Tanrı’nın İngilizlerden nefret ettiğini mi düşünüyorsun?

 Tanrı’nın, İngilizlerden nefret edip etmediğini bilmiyorum. Tek bildiğim, İngilizlerin Fransa’dan kovulacak olmalarıdır; burada ölmeleri dışında! Aziz Michael’in sana göründüğünü söylemişsin. Ne şekilde göründü?

 Kanatları var mıydı?

 Tacı var mıydı?

 Kıyafeti nasıldı?

 Erkek mi kadın mı olduğunu nasıl anladın?

 Çıplak mıydı?

 Tanrı’nın onu giydiremeyeceğini mi düşünüyorsun?

 Saçları uzun muydu?

 Neden onları kesmemiş?

 Sen neden erkek kıyafetleri giyiyorsun?

 Sana kadın kıyafetleri verirsek, onları giyer misin?

 Tanrı’nın bana verdiği görev sona erdiğinde, yeniden kadın gibi giyineceğim. Yani sana, bir erkek gibi giyinmeni emreden, Tanrı mı?

 Peki Tanrı’dan nasıl bir ödül bekliyorsun?

 Ruhumun kurtuluşu. Tanrı’ya resmen küfrediyorsun. Bu ne rezalet! Benim için, o bir azize. Tanrı, sana vaatlerde bulundu mu?

 Bunun, bu dava ile hiçbir ilgisi yok. Bırakalım da, buna yargıçlar karar versin, öyle değil mi?

 Bu soruyu oylamaya sunalım mı?

 Pekâlâ! Tanrı sana ne vaatlerde bulundu?

 Belki, hapisten kurtulmanı vaat etmiştir, doğru mu?

 Ne zaman?

 Ne gününü  ne de saatini bilmiyorum. Kolayca itiraf etmeyecekse, daha zeki davranmalıyız. Gidip, üzerinde Kral Charles’ın imzası olan bir mektup bulun. Bir mektup yazdırdım. Seni çok iyi anlıyorum! Kralının imzasını tanıyor musun?

 Sana, ondan bir mektup getirdim. Ben okuyamam. Sevgili Jeanne’a  Güçlü bir orduyla, Rouen’e yürümek için hazırlanmaktayım. Sana bu sadık rahibi gönderiyorum. Ona güven. İsa’nın, Tanrı’nın oğlu olduğu gibi, sen de Tanrı’nın kızı olduğunu mu iddia ediyorsun?

 Kutsal kitabı ezbere okuyabilir misin?

 Tanrı sana, hapisten kurtulabileceğini söyledi mi?

 Büyük bir zafer ile! Tanrı, sana cennete gideceğini vaat etti mi?

 Yani kurtuluşundan emin misin?

 Dikkatli ol, tehlikeli bir cevap. Eğer kurtuluşundan eminsen, kiliseye hiç ihtiyacın yok demektir, öyle değil mi?

 Fazilet içinde misin?

 Cevapla! Fazilet içinde misin?

 Eğer öyleysem, Tanrı öyle kalmamı sağlasın. Eğer değilsem, Tanrı bana da bahşetsin. Tanrım  Ayine katılmama izin ver! Jeanne, ayine katılmana izin verirsek, erkek gibi giyinmeyi bırakır mısın?

 Yani erkek gibi giyinmeyi, ayine katılmaya tercih ediyorsun, öyle mi?

 Bu utanmaz kıyafetler, Tanrı’ya hakarettir! Sen Tanrı’nın kızı değilsin. Sen şeytanın bir yaratığısın. İşkence odasını hazırlayın. Gerçekten de, Tanrı’nın kızı gibi görünüyor, ha?

 İşkence Odası. Yargıçlara saygı göster. Bu bilge doktorların, senden daha üstün olduklarını anlamıyor musun?

 Ancak, Tanrı da onlardan üstündür. Dinle Jeanne, tasavvurlarının Tanrı’dan gelmediğini biliyoruz. Hepsi şeytan saçması. Sen melekle şeytanı birbirinden nasıl ayırt edebilirsin?

 Sen şeytanın önünde diz çökmüşsün; Aziz Michael’ın değil. Hâlâ göremiyor musun; senin aklını çelenin, seni kandıranın, ve sana ihanet edenin, şeytan olduğunu?

 Bence tövbe etmek için hazır! Kilise sana kollarını açtı; ama onu reddedersen, artık seni terk edecek. Ve sen de yalnız kalacaksın. Yalnız! Evet, yalnız yalnız Tanrı ile! Ruhumu bedenimden ayırsanız bile, istediğiniz gibi bir itirafta bulunmayacağım. Ve eğer itiraf etsem bile, daha sonra bunun zorla yaptırıldığını söyleceğim. Onun, doğal bir yoldan ölmesi kadar, istediğim başka bir şey olamaz. Çok zayıf. Ateşi var Kanını akıtmalıyız. Dikkatli ol, kendi hayatına son verebilir. Çok kurnaz. Ayin kitaplarını getirin. Bize söylemek istediğin bir şey var mı?

 Ölmek üzere olduğum için korkuyorum. Öldükten sonra, sizden beni kutsal bir yere gömmenizi istiyorum. Kilise bağışlayıcıdır. Her zaman yanlış yola sapmış kuzuyu hoş karşılar. Jeanne, hepimiz senin için en iyi olanı istiyoruz. Bak, ayin kitaplarını getirttim. Ben iyi bir Hristiyanım. Onun, inkar ettiğin İsa’nın bedeni olduğunu bilmiyor musun?

 İnatçılığınla, Tanrı’ya küfrettiğini görmüyor musun?

 Tüm kalbimle Tanrı’yı seviyor ve ona hürmet ediyorum. Siz benim, şeytan tarafından gönderildiğimi iddia ediyorsunuz. Bu doğru değil. Bana ıstırap çektirmek için asıl siz, şeytan tarafından gönderilmişsiniz. Ve siz Ve siz  Ve siz  Yapılacak bir şey kalmadı. Celladı hazırlayın! İzin verin, son bir kez daha bu kayıp ruhu kurtarmayı deneyelim. Sana söylüyorum, Jeanne. Senin Kralın bir kafirdir. Benim Kralım tüm Hristiyanların en asilidir. Bu kadının küstahlığı, akıl dışı. Fransa asla bir canavar gibi görülmemiştir. Ben kimseyi yanlış yola saptırmadım. Eğer imzalamazsan, canlı canlı yakılacaksın. Kazık seni bekliyor. Ölmek zorunda değilsin. Kralının hâlâ sana ihtiyacı var. Jeanne, imzala  ve hayatını kurtar! Jeanne, sana karşı çok hoşgörülü davranıyoruz. İmzala Jeanne! Yüce Tanrı’nın adıyla. Amin. Hatalarını kabul edersen, afaroz edilmekten kurtulabilirsin. Ama bu güne kadar işlediğin günahlardan ötürü, seni, pişmanlık ve keder duygularıyla geçireceğin ömür boyu sürecek bir hapis cezasına mahkûm ederiz. İyi bir günün sonunda: Hayatını ve ruhunu kurtarmış olacaksın. Sadece sizi kandırmak için yaptı! Çok yaşa Jeanne! Yargıçları bulun! Geri alıyorum. Yalan söyledim. Çabuk! Büyük bir günah işledim. Tanrı’yı inkar ettim; kendi hayatımı kurtarmak için. Ama Jeanne, herkesin önünde itiraf ettin; şeytanın seni aldattığını. Hâlâ Tanrı tarafından gönderilmiş olduğuna mı inanıyorsun?

 Cevabı, ölümünü getirecek. Söylediklerimin hepsi, kazık korkusu yüzündendi. Bize söyleyeceğin başka bir şey var mı?

 Seni idama hazırlamak için buradayız. Bu kadar çabuk mu?

 Nasıl bir ölüm?

 Kazıkta! Son bir ayin yapacağım. Hâlâ Tanrı tarafından gönderildiğine nasıl inanabiliyorsun?

 Tanrı bizi nereye yönlendireceğini bilir ve biz de onun gösterdiği yolda ilerleriz. Evet, ben O’nun çocuğuyum. Peki ya büyük zafer?

 Benim şehitliğim olacak! Peki ya kurtuluş?

 Ölüm! Günah çıkaracak mısın?

 Yüce İsa’nın bedeni, sonsuza dek ruhumu korusun. Amin. Cesur ol Jeanne, son anların yaklaşıyor. Yüce Tanrım, ölümümü memnuniyetle kabul ediyorum; ama uzun süre acı çekmeme izin verme. Bu gece cennette seninle olabilecek miyim?

 Tanrım! Bir Azizeyi yakıyorsunuz. Alevler Jeanne’ın ruhunu korudu; cennete yükselene dek. Jeanne’ın kalbi Fransa’nın kalbi oldu. Jeanne’ın anısı, daima sevgiyle anıldı. Cennete yükselene dek. Jeanne’ın kalbi Fransa’nın kalbi oldu. Jeanne’ın anısı, daima sevgiyle anıldı. Çeviri: Bob le Flambeur||

**************************

THE TRİAL OF JOAN OF ARC,
Jeanne D’arc’ın Davası,
Proces De Jeanne D’arc

Yönetmen: Robert Bresson

Türü: Dram, Tarihi, Biografi

Yapım Yılı: 1962

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 13 Şubat 1963

Senaryo yazarı: Robert Bresson, Pierre Champion

Oyuncular: Florence Delay, Jean-Claude Fourneau, Roger Honorat, Marc Jacquier, Jean Gillibert, Michel Herubel, André Régnier, Arthur Le Bau, Marcel Darbaud, Philippe Dreux, Paul-Robert Mimet, Gérard Zingg, Yves Le Prince, André Maurice, Donald O’Brien, E.R. Pratt, Harry Sommers, Michael Williams

Özet:

14. yüzyılın sonu. Fransız köylü kızı Jeanne d’Arc, veliaht Dauphin’i tahta çıkarmak amacıyla Fransa’yı işgal etmiş İngilizlere karşı başarısız bir isyana elebaşılık ettikten sonra yakalanır. Hapiste geçen günleri ve yargılanması sırasında, mahkeme tarafından amansızca sorgulanır, zindancılar ona gaddarca davranır. Sonuçta pes eden kız, kısa süreyle de olsa, inancından caydığını bildirir ve cadı diye kazığa bağlanıp yakılmaya mahkûm edilir…

Yönetmen Robert Bresson kendine özgü bir tavırla geleneklerden ayrılarak, Jeanne d’Arc’ın yaşamı ve ölümüne gerçekçi, alışılmamış bir bakış sunuyor. Bresson’un filmi duruşma sırasında alınmış notlar üzerine kurulu ve Jeanne’ın uzayıp giden sorgusunu, boyun eğmeyi reddedişini ve alevler içinde kaçınılmaz ölümünü kusursuz bir tarihsel doğrulukla izliyor…

Filminin Türkçe Alt Yazısı

“Kızım kanuni bir evlilik neticesinde doğdu. “Onu vaftiz ettirip kiliseye kabul ettirdim. “Yaşının ve sıradan koşulların sınırları içerisinde  ” tanrıdan korkar ve kiliseye saygı duyar bir şekilde büyüttüm. “İnançları aleyhine hiç bir şey düşünmedi ve dolaplar çevirmedi.” “Ama ona beddua eden o kıskanç insanlar” ailesi, en güvendiği prensler ve insanlar ona çamur atmaya kalktılar. Ona yalan suçlamalarda bulundular haksız bir şekilde mahkum edip onu yaktılar.”

 JEANNE D’ARC’IN DAVASI

Jeanne D’arc, 30 Mayıs 1431′de öldü. Toprağa verilmedi ve kendisine ait hiçbir portre de bırakılmadı. Ama ona dair çok daha iyi bir portreye sahibiz: Rouen yargıçları karşısında sarf ettiği kelimeler. Davanın en can alıcı ve gerçek dakikalarını kullandım. Son anları için de, 25 sene sonra yapılmış temyiz mahkemesindeki şahitlerin ifadelerini kullandım. Film başladığında Jeanne zaten aylardır Rouen’de hapsedilmiş durumda. Hasımlarına sadık Fransız askerleri tarafından Compiégne’de yakalanmış ve İngilizlere satılmıştır. (Menfaatlerin tehlikede olduğunu biliyoruz.) Özellikle, Paris’teki İngiliz Hayranları Üniversite’sinin üyelerinden oluşan bir mahkeme heyetinin karşısına çıkartılmıştır ve başkanlığını da Piskopos Cauchon yapmıştır.

-Adın Jeanne. 19 yaşındayım.

Doğruyu söyleyeceğine yemin et.

Yemin ederim.

- Nerede vaftiz edildin?

 - Domrémy’de.

- İman etmeyi kim öğretti sana?

 - Duaları annem öğretti.

- Göklerdeki Babamız duasını oku.

- Günah çıkartırken söyleyeceğim. Evde ne yapardın?

 Ev işleri yapardım. Tarlalarda çalışmadım.

- Başka meziyetler de öğrendin mi?

 - Evet, örme dikme işleri. Biz piskoposlar, Jeanne’nin Rouen şatosundan çıkmasını yasaklamıştık. Bunu kabul etmiyorum. Birçok kaçma denemesinde bulundun. Tüm tutuklular gibi bu da benim hakkım. Cadıya ölüm. Cadıya ölüm. Götürün şunu. Söylememek için yemin ettiğim şeyi söylemek yalan yere yemin etmek olur.

- Yargıçlara doğruyu söyle.

- Kendinize yargıç diyorsunuz.

- Bu ciddi bir sorumluluk.

- Yemin et. İki kere mi yapmak zorundayım?

 Yemin edecek misin?

 Buna ihtiyacınız yok. Doğruyu söyleyeceğine yemin et. Doğruyu söyleyeceğim, ama tamamını değil. Bu seni şüpheli durumuna sokar. Farkındayım. Yemin etmeni istiyoruz. Tüm gerçeği anlatamam. Tanrıdan geliyorum ve buraya ait değilim. Beni ona geri gönderin. Dizlerinin üstüne çök! Kilisenin sağ tarafından geldi. Her zaman parlak bir ışık tarafından eşlik ediliyor. Bir meleğin sesinin farkına vardım. Orleans kuşatmasını bertaraf etmemi ve Vaucouleurs’a gidip orada olacaklara engel olmamı istedi. Oradan ayrılırken ne giyiyordun?

 Erkek kıyafetleri. Kimin tavsiyesiyle?

 Sonraki soru.

- Bu sesi çok sık duyuyor musun?

 - Her gün. Ona ihtiyaç duyduğum için geldim.

- Bu sesi dün duydun mu?

- Evet.

- Saat kaçta?

 - Sabah saatlerinde. Kaç olduğunu bilmiyorum.

- Ne yapıyordun peki?

 - Uyuyordum. Sese uyandım.

- Ses odandan mı geliyordu?

- Hayır, şatodaydı. O sese teşekkür edip önünde diz çöktün mü?

 Yatağımda doğruldum ve ellerimi kavuşturdum. Bu ses sana ne söyledi?

 Size cesurca cevaplar vermemi. Tetikte olmamı. Beni tanrı gönderdi ve sizler büyük tehlikedesiniz. Bu ses her şeyi anlatmamanı mı söylüyor?

 - Kralı ilgilendiren şeyleri.

- Ses bunu yasaklıyor mu?

 Kimsiniz de bunu inkar ediyorsunuz?

 Tanrıdan mı geliyor?

 Tanrıdan geldiğine inanıyorum. Onu kızdıracağıma cevap vermemeyi yeğliyorum. Doğruyu söylemen tanrının hoşuna gitmiyor mu?

 Ses, kralla konuşmamı söyledi. Kendi iyiliği için ona anlatmam gereken şeyler var. Sesin bunu yapmasını sağlayamıyor musun?

 Tanrıyı memnun etse yapardım. Buradayken seninle konuştuğu gibi kralla da konuşamaz mı?

 Belki de tanrı bu şekilde istiyordur. Tanrının lütfu olmadan hiçbir şey yapamam. Tanrı’nın bir lütfu musun?

 Öyle değilsem, tanrı onu bana getirsin. Öyleysem beni onun içinde tutsun! Evinde yaşarken diğer kızlarla oyunlar oynar mıydın?

 Evet. Köyündeki ağaçları hatırlıyor musun?

 Bayanların, “Ağaç ya da Peri” dedikleri bir ağaç vardı. Yakınlarında da, hastaların suyunu içtikleri bir çeşme. Bu ağacın altında çiçekten çelenkler yapar, şarkı söyleyip dans ederdik. Ama hiç peri falan görmedim. Ya başka bir şey?

 Bildiğim kadarıyla hayır. Götürün onu. Nöbetçilerini değiştireceğim ve yetkili bir subay yerleştireceğim. Ama yakılması gerektiğini unutma. Söylediklerini yargılayabilirsiniz ama onu yakmak olmaz.

- Neden?

- Çünkü uygun bir mahkeme değil. Kadın yakılacak. Son görüşmemizden bu yana daha iyi misin?

 Olabileceğim kadar iyiydim. Bu zaman zarfında o sesi duydun mu?

 Evet. Bu odada duydun mu?

- Bu yargılama ile bir alakası var mı?

 - Yargılamaya faydası olacak.

- Duydum.

- Ne söyledi peki?

 Odama dönene kadar bir şey anlamadım. Peki orada ne söyledi?

 Sorularınız için tavsiye istedim. O tavsiyeleri verdi mi peki?

 Belirli noktalarda. Diğerleri için, izni olmadan cevap veremem. Eğer tanrı bunu bana verirse cevap vermekten korkmayacağım. Seninle konuşan bir melek miydi yoksa tanrının kendisi mi?

 St Catherine ve St Margaret’in sesleriydi. Onların sesleri olduğunu nereden biliyorsun?

 Yedi yıl boyunca bana rehberlik ettiler. Aynı şekilde mi giyiniyorlardı?

 Bunu sadece Fransa kralına söylerim, sorgulayıcılarıma değil. Aynı yaştalar mıydı?

 Bilmiyorum. Beraber mi konuştular yoksa ayrı ayrı mı?

 Ayrıca St. Michael’in de yardımları oldu. Ne zamandır bu sesi duyuyorsun?

 Sadece yardım aldığımı söyledim. Bu azizlerden hangisi önce gözüktü?

 Kutsal melekler tarafından eşlik edilen St. Michael. St. Michael ve melekler etten kemikten miydi?

 Onları kendi gözlerimle gördüm. O görüntülerin tanrıdan olduğuna dair elinde ne tür bir kanıt var?

 İstiyorsanız bana inanabilirsiniz. Onu ilk gördüğünde kralının tepesinde bir melek var mıydı?

 Bilmiyorum. Görmedim. Parlaklık, ışık falan?

 Fazla ışık, 50 meşaleden fazla. Tüm ışıklar sizin için değildir. Kralın, sana olan inancını nasıl gösteriyordu?

 - Bir işareti vardı.

- Ne işareti?

 Bu soruya cevap vermeyeceğim. Kılıcını nereden aldın?

- Vaucouleurs’da aldım.

- Başka bir kılıcın var mıydı?

 St Catherine de Fierbois kilisesinde bir tane bulmuştum. Orada olduğunu nereden biliyordun?

 Yerde duruyordu, üzerinde 5 tane haç vardı. Sesler bana söyledi.

- Onu kutsadın mı?

 - Kutsanmamıştı. Kılıcı sunaktaki yerine şans eseri mi yerleştirdin?

 Sancağı kılıcına tercih mi ettin?

 Her şekilde sancağı tercih ederdim.

- Onu kim taşıdı peki?

 - Ben taşıdım, birilerini öldürmesini engellemek için. Daha önce kimseyi öldürmedim. Kralın sana kaç tane adam verdi?

 10 ya da 12,000 kişi. Orleans’da, taşların ve okların seni vurabileceğini adamlarına söyledin mi?

 Onlara kuşatmayı bertaraf etmelerini söyledim. Merdiveni yerleştirdiğimde, bir ok boynumu parçaladı. Yaralandığını biliyor muydun?

 St. Catherine ve St. Margaret söylemişlerdi. Seninle, daha önce bahsettiğin “Ağaç ya da Periler” ağacı altında konuştular mı?

 Hatırlamıyorum. Peki ya yakınlarındaki o çeşmede?

 Onları orada duymuştum. Şefkatli tanrım, eğer beni seviyorsan bu kilise insanlarına ne söylemem gerektiğini anlat. Burada ne yapıyorsunuz?

 Gayet iyi biliyorsun. Hadi, çıkın dışarı. Ona yaklaşan ve tavsiye veren herkes onunla birlikte yakılacak. “Orleans şehrinin dışında bekleyenler, hemen ülkelerinize dönün. “İngiltere kralı, ordunun başında ben varım. “Adamlarını Fransa dışına kadar kovalarım. “Eğer emirlerime itaat etmezlerse, hepsini öldürtürüm. “Tanrı beni, sizinle göğüs göğüse savaşayım diye gönderdi. “Hiç şüpheniz olmasın, tanrı size Fransa Krallığını vermeyecek.” Bu mektubu anımsıyor musun?

 Hatırlıyorum, “komutan” ve “göğüs göğüse” kısımları hariç. Senin tarafına ne olacağını düşünüyorsun?

 Yedi yıl içinde tanrı Fransızları İngilizler karşısında galip kılacak. İnsanların bunu söylediğimi bilmelerini istiyorum. Tarih?

 Bunu benden bilmeyeceksiniz. O gördüklerinin erkek ya da kadın olduklarını nereden biliyorsun?

 Onlar söylüyorlar. Yüzlerini görüyorum.

- Saçları var mı?

- Muhtemelen. Saçlarını salıyorlar mı?

 Vücutları olup olmadığını bilmiyorum. Vücutları olmadan nasıl konuşuyorlar?

 Tanrıya güveniyorum. Ses çok yumuşak ve Fransızca konuşuyor. Hiç yüzüğün var mı?

 Bir tanesi sizde. Geri verin onu! Diğeri İngilizlerde. Sizdeyse gösterin onu bana. Diğer yüzüğü sana kim verdi?

 Ailem. İçinde “Jesus Maria” yazar. Bu yüzüklerle insanları iyileştirdin mi?

 Yüzükler sayesinde değil. Azizler hiç söz verdiler mi?

 Davanızla bir ilgisi yok. Seni hapisten kurtarma sözü verdiler mi?

 Evet. Şu an bulunduğun hapisten mi?

 Her şeyi öğrenmeyeceksiniz. Buradan kurtarılacağım. Ölmemi arzulayanlar benden çok daha önce ölecekler. Beni avutan vahiyler olmadan öleceğim. Adamotun nerede?

 Öyle bir şeyim yok. Hiç olmadı da. Köyünün yakınlarında yok muydu?

 Vardı. Ne için kullanılıyordu?

 Para getirmesi için. Öyle söylerlerdi, ama inanmazdım. Yakın gitsin!

- Ne istiyorlar?

- Ölmesini. Burada ölmesini isteyen 3 bin tane adam var Lordum. Eğer acele etmezseniz sizin hayatınızı isteyecekler. Vicdanıma göre hareket ederim. Mektuplarında neden “Jesus Maria” ve haç işareti kullanıyorsun?

 Haç, yandaşlarıma yazdıklarımı yapmamalarını söylemek için. St. Denis kilisesine hangi silahları koydun?

 Yaralılar için bir kılıç ve zırh. Bu yüzden mi büyük saygı duyuldular?

 Hayır. Sancağın yapıldığında, onun da seninkine benzer kalkanları var mıydı?

 Bazıları öyleydi. Bunun askerlere şans getireceğini söyledin mi?

 Hayır, onlara cesaretle saldırmalarını söyledim. Kalkanlar kutsal suya bulanmışlar mıydı?

 Benim emrimle değil. Bu kalkanlar bir sunak ya da kilise yakınlarına taşındı mı?

 Öyle bir şey yapıldığını görmedim. Sana benzeyen simgeler yapıldı mı?

 Bir tanesi kralıma mektup sunuyordu. Bir saldırıdan önce neden yüzüğüne bakıyordun?

 Onu bana veren ailemi onurlandırmak için. Şaşaalı kıyafetler giyip bunu tanrının buyruğuna dayandırmak kafirce değil mi?

 Kutsal şeylere asla dil uzatmadım. Yandaşların senin için dua edip ayin yaptılar mı?

 Yapmış olsalardı bu yanlış bir şey olmazdı. Seni tanrının gönderdiğine inanıyorlar mıydı?

 İnanıp inanmadıklarını bilmiyorum, ama ben tanrı tarafından gönderildim. Ayaklarını, ellerini ve elbiselerini öpenlerin akıllarını okuyamıyor musun?

 Bir çok insan geldi ve elbiselerimi öptü. Fakirler gelirdi çünkü beni severlerdi. Kadınlar yüzüklerini seninkine sürterler miydi?

 Bir çok kadın ellerime ve yüzüklerime dokundu ama onların akıllarını okuyamam. Kasabalarda dolaşırken buralarda senin için dini törenler yapıldı mı?

 Evet. Erkek kıyafetleri içinde miydin?

 Evet, ve silahsızdım. Sensil’de piskoposun atını aldın mı?

 Bedelini ödedim. Ama geri gönderdim, çünkü bir kıymeti yoktu. Lagny’de ziyaret ettiğin çocuk kaç yaşındaydı?

 Üç günlüktü. Bana getirdiklerinde çoktan ölmüştü.

- Onu canlandırdığını söylüyorlar.

- Öyle bir şey duymadım. La Charité sur Loire ‘de ne yaptın?

 Bir saldırı başlattım. Tanrı sana içeriye girmeni buyurmuştu. Bunu neden yapmadın?

 Tanrının öyle bir şey buyurduğunu kim söylüyor?

 Cadıya ölüm! Reims’deki taç giyme töreninde neden sancağın taşındı?

 Çok acı çekmişti. Onu onurlandırmak istedik. Götürün onu! Ne patırtı ama! İki tane tetkikçi, bir vekil, katip ve araştırmacı. Peki ya diğerleri?

 Onlara ihtiyacım yok. Ama şehri terk etmemeleri gerekiyor. Bu yetki alanının dışında. Yakalanacağını biliyor muydun?

 Sesler bunun gerekli olduğunu söylediler, ama ne zaman olacağını belirtmediler. Bilseydim oraya gitmezdim. Eğer o sesler, yakalandığın yere gitmeni buyursalardı gene de gider miydin?

 İsteyerek değil, ama emre karşı gelmezdim. At sırtında mıydın?

 Evet. Atı kim verdi peki?

 Kralım. Beş tane binek atım, yedi tane de koşu atım vardı. Kralından başka hediyeler de aldın mı?

 Savaşa gitmek için biraz para.

- Sence onun bu direnişini kırabilir mi?

- Evet. Ona itiraf ettirebilir mi?

 Evet. O zaman acele etmesini söyle. Kralına ne tür bir işaret verdin?

 Size söylemeyeceğim. Kendisine sorun. O işaret tanrıdan mı geldi?

 Bir melek işareti kralıma verdi. Daha önce görünen melek mi?

 Aynısı. Beni asla kandırmadı. Yakalandığında zaten kandırılmamış mıydın?

 Yakalanmam tamamen tanrının arzusuydu. Beni her gün rahatlatırken nasıl kandırabilir ki?

 Demek istediğim, azizler yapıyordu. Onlara bekaretini koruyacağına söz verdin mi?

 Evet. Bekareti! Eğer bekaretini kaybedersen o seslerin kesileceğini söylediler mi?

 Asla öyle bir şey ortaya dökülmedi. Eğer evli olsaydın, o sesler gelir miydi?

 Bilmiyorum, tanrıya güveniyorum. Bu saçmalık. Askerlerle samanların üzerinde uyuyor ve hala bakire mi yani?

 Evet. Ailenin rızası olmadan evini terk ettin. Eğer yüz tane de ailem olsaydı, gene de tanrıya itaat ederdim. O sesler, evden ayrıldığını söylemeni istediler mi?

 Kararı bana bıraktılar. O sesler sana “tanrının kızı” mı diyorlardı yoksa “Kilisenin kızı” mı?

 Bana, “Bakire Jeanne, tanrının kızı” diyorlardı. Bu kadar yalan yeter! Bakire değilsin. Öyle olduğumu söyledim. Bana inanmamanız çok kötü. Tanrıya ait değilsin şeytana aitsin! Efendimiz Mesih İsa’ya aidim. Şu kadınlar bakire olduğunu onayladı. Evet, gücünün kaynağı da bu. Tanrıdan geldiğine dair kralının ne tür bir nişanı vardı?

 Söylememeye söz verdim. Bunu söylemeni istiyoruz. Yalancı şahitlik yapmamı mı istiyorsunuz?

 St. Catherine’ye, söylemeyeceğine dair yemin mi ettin?

 Kendime yemin ettim. O nişan, kralıma melekler tarafından verilen taçtı. O taç, tüm Fransa Krallığı’nın onun egemenliğinde olduğunu gösteriyordu. Küstahlık! Taç nasıl bir şeydi?

 Değerli taşlarla süslü altındandı. Melek tacı nereye götürdü?

 Chinon’a. Melek önce geldi. Ben de kralıma: “Majesteleri, işte nişanınız” dedim. O tacı ellerinde tuttun mu?

 Hayır. Melek gökyüzünden mi geldi?

 Evet, tanrının buyruğuyla geldi.

- Kapıdan mı geçti?

- Evet, öyle yaptı. Kralın yanındakiler de meleği gördü mü?

 Baş piskopos ve diğerleri gördü. Bazıları tacı gördü ama meleği görmedi. Melek gittiğinde korktun mu?

 Korkmadım. Onu takip ederdim. Yani ruhen. Melek gönderilmeyi hak ettin mi?

 Neden sen?

 Tanrı, aracı olarak basit bir kızı seçti. Melek o tacı nereden buldu?

 Tanrıya güveniyorum. Nereden geldiğini bilmiyorum. Taç güzel kokuyor muydu?

 Çekiciliği var mıydı?

 Daha sonra bulunan kayıp eldiven ve kadeh hakkında ne biliyorsun?

 Hiçbir şey. Kuleden atladığında kendini öldürmeye mi niyetlenmiştin?

 İngilizlerden kaçmak istiyordum. İngilizlere yakalanmaktansa ölmeyi yeğleyeceğini söylemiş miydin?

 İngilizlerin ellerine düşmektense ruhumu tanrıya veririm. Kendine geldiğinde dine küfredip durmadın mı?

 Beni duyanlar yanlış anladı. St Catherine ve St Margaret parlak bir ışıkla mı ortaya çıkıyorlar?

 Konuştuklarında etraf ışıldıyor. Şatoda sesi duyduğunda etraf parlak mıydı?

 O sesi duydum, ama St Catherine ya da St Margaret’i görmedim. Seni yargılamamın tehlikeli olduğunu söylememiş miydin?

 Beni yanlış bir şekilde yargılamıyorsunuz. Bunları anlatmak benim görevim. Biz piskoposlar nasıl bir tehlikenin içindeyiz?

 Sesler, davanın kazananı olacağımı söylüyorlar. Şehit olmaktan korkmamamı söylüyorlar. Cennet Krallığı’nda olacağımı söylüyorlar. Şehitliğe, hapiste çektiğim büyük acı gözüyle bakıyorum. Ama tanrının arzusunu da kabul ediyorum. Şimdi kaçar mıydın?

 Eğer kapı açık olsa ve nöbetçiler de beni durdurmasa tanrının beni kurtardığını bilirdim. Cadı zincirlerini iki katına çıkartıyorum. Uçup gitmeyecek ya. St Catherine ve St Margaret İngilizlerden nefret ediyor mu?

 Tanrının sevdiklerini seviyor, nefret ettiklerinden de nefret ediyor. Tanrı İngilizlerden nefret ediyor mu?

 Edip etmediğini bilmiyorum ama Fransa’yı rahat bırakmalılar yoksa ölecekler. O seslere her zaman itaat ettin mi?

 Onlar aracılığıyla her zaman elimden geldiğince tanrıya itaat ettim. Tanrının isteklerine hiç karşı geldin mi?

 Evet, Beaurevoir’de. Ama o sesler beni kurtardı. Her zamanki gibi tam ihtiyaç duyduğumda. Bu da iyi ruhlar olduklarını gösteriyor. İyi ruhlar olduklarına dair başka emareler var mı?

 St Michael da öyle olduklarını söylemişti. St Michael ne giyiyordu?

 Kıyafetleri hakkında bir şey bilmiyorum. Çıplak mıydı?

 Tanrının onun için kıyafet ayarlayamayacağını mı sanıyorsunuz?

 - Saçları uzun muydu?

 - Neden kestirsin ki?

 Onun St. Michael olduğunu nereden biliyorsun?

 Bir melek gibi konuşuyordu. Bir melek gibi konuştuğunu nereden biliyorsun?

 Öyle olmasına inanmak istedim. O meleğin şeytani bir ruh olmadığını nereden biliyorsun?

 İlk gördüğümde, onun St Michael olduğundan şüphe duymuştum. Diğer seferlerinde gerçekten onun olduğuna inanmanı sağlayan şey neydi?

 İlk gördüğümde daha çocuktum. O zamandan beri bana epey şey öğretti. Neler öğretti peki?

 Bir çoğu o kitabın içinde. Kadın kıyafetleri mi giyeceksin?

 Gittiğimde o şekilde giyineceğim. Bu şekilde giyinmem tanrıyı memnun ediyor. Kutsal kitap, kadınların erkek erkeklerin de kadın gibi giyinmemesini buyurur. Böyle bir şey yapmak büyük iğrençliktir. İkisi arasında bir fark görmüyorum. Seni suçlu çıkartabilecek herhangi bir günah işledin mi?

 Hayır. Kısa kes! Kısa kes! Eğer bekareti ona güç sağlıyorsa, biz de onu kaybetmesini sağlayacağız. Bekaretini memnuniyetle alırım ama onu koruyan o kıyafetleri asla çıkartamam. Dünya üzerindeki kimse de yapamaz. Piskopos ve papazları yapabilir. Bu elbise hakkında ne düşünüyorsun?

 Sadece tanrıyı memnun edecekse giyerim. Ama hüküm giyersem ve soyunmam gerekirse bayan gömleği ve başlık isterim. Tanrının buyruklarına karşı gelmektense ölmeyi yeğlerim. Beni kurtarmaya gelmeden, o kadar alçalmama müsaade etmeyecektir. Öleceksen neden bayan gömleği giyesin ki?

 Sadece bunu özlediğim için. Kutlu doğum haftasının önemine istinaden bir ayin düzenlenmesini istemişsin. Ayin düzenlenmesini ve komünyonu Paskalya gününde istedim. Bu erkek kıyafetlerini çıkart, biz de sana merhamet gösterelim. Bana ayin düzenlenmeyecek komünyon da almayacağım. İnsanlarım neler yapıyor?

 Beni unuttular mı?

 Cevaplarımı irdeleyin. Yanlışlarsa kabul edeceğim. Eğer kilise, gördüklerinin şeytan işi şeyler olduğunu söylerse bunu kabul edecek misin?

 Fransa Kralı’na, tanrının cennetteki kilisesinden gönderildim. Yaptığım her işte onun rızasını alıyorum. Tanrının dünya üzerindeki kilisesi ve onun papazlarına bağlı değil misin?

 Öyle, ama önce tanrıya hizmet edilmeli. Bu sesler sana muharip kiliseye itaat etmemeni mi buyuruyorlar?

 Kiliseye karşı gelmemi söylemiyorlar ama önce tanrıya hizmet edilmelidir. Sadece tanrıya itaat edilmesini ve kilisenin hükmü yerine onla azizlerini kabul ettiğini ve etrafa yalan ve günahlar saçtığını söyledi. Ahlaksızlık, fesatlık, putperestlik ve günahkarlık gibi suçlar işledi. Kendisine, bir azizeymiş gibi saygı gösterilmesine müsaade etti. Savaştayken insan kanı dökmesine rağmen tanrıdan geldiğini iddia etti. Büyük bir gururla erkeklerin lideri ve ordu baş komutanı olduğunu addetti. Yaralanmasına rağmen, zırhını kutsal bir emanet olarak gösterdi. St Catherine de Fierbois kilisesine bir kılıç sakladı ve yerini vahiyle öğrendiğini iddia etti. Düşmanlarını yenilgiye uğratabilmek için yüzüğüne, nişanına ve kılıcına büyü yaptı. Zenginlikler ve servetler edinebilmek için yanında adamotu taşıdı. Sorgulanmam neticesinde vermiş olduğum cevapların bu yalan suçlamalarla örtüştürülmelerini protesto ediyorum. Geleceği ve geçmişi bildiğini ve tanrıya has nitelikleri olduğunu iddia etti. Bırakalım da Paris ve üniversite duyuruyu yapsın. Bunu ben yapmayacağım. Neden peki?

 Hiçbirimiz konuşmakta özgür değiliz. Senin kısıtlamaların altında herhangi bir yargıda bulunamayız. Sessiz ol! Senin piskoposluk bölgenden değilim, monsenyör. Ona açıklama yapmalıydık. Sana kalmanı emrediyorum. Kalmayacağım. Burada olmak istemiyorum. Neyin var?

 Hasta mısın?

 Piskopos bana yemek göndermişti. Onu yedim ve beni hasta etti. Bilerek yanlış şeyleri yedin. Öyle bir şey yapmadım. Bu zincirler artık çıkartılmalı. Ona çok dikkat et, onun için büyük bir bedel ödedik. Eğer kanaması falan olursa dikkat et kurnazlık yapabilir ve kendini öldürebilir. Kurtulmama yardımcı olduğun için sana teşekkür ediyorum. Çok hastayım, ölüyor olmalıyım. Eğer kendini kiliseye adamazsan herhangi bir dini tören alamayacaksın. Eğer bundan korkuyorsan hayatını ıslah et. Eğer hapiste ölürsem, kutsanmış toprağa gömülmeyi talep ediyorum. Matthew der ki  “Eğer dinlemeyi reddediyorsa, kiliseye söyleyin. “Eğer kiliseyi dinlemeyi reddediyorsa o bir pagandır.” Sağlığına dua etmek için bir grup oluşturalım mı?

 Benim için Katoliklerin dua etmesini istiyorum. Papaya müracaat edebilirsin Jeanne. Kutsal konseye de. Buraya başvur. Bu senin hakkın. Hangi kutsal konsey?

 Basel Kutsal Konseyi. Ama seni uyarayım sana yandaş olacak kadar karşıt olacak doktor da olacak. Boyun eğ ve kendini kurtar Jeanne. Halen zaman var. Ruhu çok çetin ceviz ve kolaycana yola gelmeyecek. Bu mahkemede resmi bir şekilde uyarılacak. Önce okuyun, sonra cevaplayacağım. Yaratıcım olan tanrıya güveniyorum. Onu tüm kalbimle seviyorum. O benim hakimim, cennet ve dünyanın kralı. Muharip Kiliseye boyun eğiyor musun?

 Muharip kiliseye inanıyorum ama sadece yaratıcım olan tanrıya boyun eğerim. Papanın, dünyadaki hakimi olmadığını mı söylüyorsun yani?

 Sadece tek bir efendim var, o da tanrım. Kutsal katolik kilisesine boyun eğmezsen kafir olarak itham edilecek ve yakılacaksın. Bana ateşi gösterseniz bile fikrimden caymayacağım. Kutsal konseye, Papaya ve kardinallere boyun eğecek misin?

 Papaya boyun eğecek misin?

 Beni onun karşısına çıkartın ben de cevap vereyim. Ona, bir yargıya varabilmesi için dava tutanaklarını göndereceğiz. Beni Papanın sorguya çekmesini istiyorum. Kiliseye boyun eğecek misin?

 Size, yani en kilit düşmanıma boyun eğmeyeceğim. Eğer konseyde bana karşı olacak kadar yardım edecek de doktor varsa o zaman Basel Kutsal konseyine boyun eğeceğim. Bu kadınla kim konuşuyordu?

 Sadece aleyhime olan şeyleri yazıyorsunuz! Her hususa doğru bir şekilde cevap ver. Doğruyu söyle. Beni paramparça etseniz bile, bundan çok farklı şeyler söylemeyeceğim. Eğer yaparsam da, güç kullandığınızı söyleyeceğim. Götürün onu. O görüntülere inanmış durumdasın. Doğruluk yoluna dön. Yaratıcına duyduğun sevgi baabında sana dua edeceğim Jeanne. Yaptığın yanlışlar için tövbe et ve ruhunla bedenin, tanrının isteğiymişçesine harap olmaktan kurtulsun. Yoksa ruhun lanetlenecek. Yaptığım ve söylediğim her şeyin arkasındayım. Beni ateşin içine atsanız da, bundan farklı şeyler söylemeyeceğim. Söylediklerimin arkasındayım. Fransa, suistimal edildin. Kendine kral diyen kişi lekelendi. Sadece o da değil, ona itaat eden herkes. Jeanne, kralın da seni dinleyerek bir kafir oldu. O iyi bir Hristiyan ve kiliseyi seviyor. Tanrıya ve inançlara karşı hareket ettin. Erkek kıyafetleri giydin. Tövbe et, yoksa yakılacaksın. Jeanne, yaptıklarından ve söylediklerinden cayacak mısın?

 Tanrıya ve Papaya itaat edeceğim. Böyle bir şey olmayacak. Papayı buraya getiremeyiz. Seni bir kez daha uyarıyoruz. Yaptıklarından ve söylediklerinden cayacak mısın?

 Konuşmayacak. Cezasını okuyalım. Bizler, inancımızı onurlandırarak hükmümüzü tanrının ellerine sunuyoruz. Tanrıya karşı ağır günahlar işlediğin hükmüne vardık. Sana acıyoruz Jeanne. Fikrini değiştir, yoksa seni dünyevi bir güce teslim edeceğiz. Yanlış bir şey yapmadım. On Emir’e inanıyorum. Konseye ve Papaya güveniyorum, ayrıca kutsal kiliseye de inanıyorum. Söylediklerini geri al! Katılaşmış bir kalple, kutsal kiliseye boyun eğmeyi reddediyorsun. Vazgeç, vazgeç! “Seni, işlediğin suçlar, taşkınlıklar ve hatalarında dik kafalı ve ön yargılı davrandığını bildiririz. İstediğiniz her şeyi yapacağım. Tövbe et ve bu kağıdı imzala. Sonra serbest bırakılacaksın. Acele edin. Ona bu şekilde itiraf etme izni vermekle yanlış yapıyorsunuz. Çok gülünç bir duruma düşüyoruz. Yalan söylüyorsun! İnançlara bağımlı bir hakimim. Onun kurtulmasını istiyorum, ölmesini değil. Bana hakaret ediyorsun. Sakin ol. Acınası bir günahkar olan ben Jeanne korkuyla değil, tamamen kendi irademle yüzümü kiliseye dönüyorum. Günah işlediğimi itiraf ediyorum. Tanrıdan, meleklerden ve azizlerden vahiy geliyormuş rolü yaptım. Kiliseye karşı olan bütün eylemlerimden vazgeçiyorum. İmzalamadan önce avukat talep ediyorum. Avukat talep ediyor. Onunla konuşmayın! Eğer kilise bunu yapmamı tavsiye ederse imzalayacağım. Beni kilisenin ellerine verin. Eğer imzalamazsan, hiç tereddütsüz yakılacaksın. Hakimlerimin vicdanına güveniyorum. Şimdi ne yapmalıyız?

 Tövbe etmesine izin ver. “Jeanne, kilise seni affediyor. Ama ona karşı işlediğin günahlardan ötürü günah da çıkarabileceğinden seni müebbet hapse mahkum ediyoruz böylece günahlarından arınır ve yeniden onlara dönmezsin. Beni İngilizlerin ellerine bırakmayın. Onu bulduğunuz yere götürün. Götürün ve kadın giysileri verin! Yine neden erkek kıyafetleri giyin?

 Onları giymeyeceğine yemin etmiştin. Asla yemin etmedim. Bana söz verilen şeyler yerine getirilmedi. Bu kıyafetleri giydiğimde hırpalanıp durdum. İngiliz bir lord sarkıntılık etmeye kalktı. Zincire vurulmaktansa ölmeyi yeğlerim. Ama eğer ki kilisenin ellerine bırakılırsam, buna tartışmasız itaat edeceğim. O sesleri mi duydun?

 Evet, duydum. Ne söylediler?

 Hayatımı kurtarmak için yeminimden vazgeçmemin yanlış olduğunu söylediler. Ayrıca hatibe cesaretle cevap vermemi de. O sahte bir hatip. Beni tanrının göndermediğini söyleseydim lanetlenirdim. Beni o gönderdi. Bunlar azizlerin sesi mi?

 Evet, ve tanrının da. Ya bahsettiğin şu taç?

 Sorgulama boyunca doğruları söyledim. Peki ya insanların önünde tövbe etmen?

 O görülerden feragat etmedim. Sadece ateş korkusuyla hareket ettim. Bu acıya katlanmaktansa ölmeyi yeğlerim. Kağıtta yazılanları anlamadım. Tanrıyı memnun etmedikçe sözümden dönmeyeceğimi söylemiştim. Gittikçe kötüye giden bir günahkarsın. Bu iş tamam, yakayı ele verdi! Seni ölüme hazırlamamız için bizi piskopos gönderdi. Ölmek istiyorum, ama yakılmak istemiyorum. Bedenim bozulmuş durumda değil. Küllere indirgenmemeli. Piskopos, beni ölüme gönderiyorsun. Büyük Hakime yalvarıyorum. Sesler kurtulacağını söylüyordu. Sesler seni kandırdı. Evet, beni kandırdılar. Eğer tanrıdan olsalardı, yalan söylemezlerdi. İnsanlara yalan söyledin, onlardan af dilemelisin. Pazar yerinde hatırlat. Unutabilirim.

- Komünyon istiyor.

- Her istediğini verin! Bu İsa’nın bedeni mi?

 Evet, yalnızca o beni özgür kılabilir.

- Bu gece nerede olacağım?

 - Tanrıdan umut etmiyor musun?

 Tanrının izniyle cennette olacağım. Saçının tek bir teli bile kalsın istemiyorum. Jeanne, güle güle! Kilise seni dünyevi kollara teslim ediyor. Ruhunu düşünmen ve gerçek bir pişmanlık duyman için sana öğütlerde bulunduk. Rouen, burada mı öleceğim?

 Kendi tarafımdan ve kendi hasımlarımdan merhamet dilemiştim. Benim için dua etsinler! Bana yaptıkları yanlışlara rağmen onları affediyorum. Beauvais piskoposu olan bizler çürük elmanın diğerlerini de bozması gibi kilise birliğinden kovulmana kendi bedeninden ayrılıp dünyevi bir güce teslim edilmene karar vermiş bulunmaktayız. Aynı dünyevi güce hükmünü hafifletmesini ve organlarını hemen bozup ölüm anını kısaltması için dua ediyoruz. Haç istiyorum. Ruhumu tanrıya, kutsal Meryem’e ve tüm azizlere emanet ediyorum. Yaptıklarımdan ne kralım ne de başka birisi sorumludur. Burada onlarla vedalaşıyorum. St. Michael, St. Catherine ve St. Margaret! O sesler tanrıdandı. Ne yaptıysam tanrı buyurduğu için yaptım. Hayır, sesler beni kandırmadı. Vahiylerim tanrıdandı. İsa!

******************

JOAN OF ARC, THE MESSENGER
THE STORY OF JOAN OF ARC, JEANNE D’ARC

Yönetmeni: Luc Besson

  Türü: Biyografi, Dram, Tarihi

  Yapım Yılı: 1999

  Ülke: Fransa

  Yayınlanan Tarih: 11 Eylül 2000

  Senaryo yazarı: Andrew Birkin, Luc Besson

 Oyuncular: Milla Jovovich, John Malkovich, Faye Dunaway, Dustin Hoffman, Rab Affleck, Stéphane Algoud, Edwin Apps, David Bailie, David Barber, Christian Barbier, Timothy Bateson, David Begg, Christian Bergner, Andrew Birkin, Dominic Borrelli, John Boswall, Matthew Bowyer, Paul Brooke, Bruce Byron, Vincent Cassel, Charles Cork, Patrice Cossoneau, Tony D’Amario, Daniel Daujon, Tonio Descanvelle, Philippe du Janerand, Sissi Duparc, Barbara Elbourn, Christian Erickson, Tara Flanagan, Bruno Flender, Serge Fournier, David Gant, Sid Golder, Jessica Goldman, Framboise Gommendy, Robert Goodman, Jean-Pierre Gos, Joanne Greenwood, Pascal Greggory, Bernard Grenet, Valerie Griffiths, Timothee Grimblat, Richard Guille, Thierry Guilmard, Jerome Hankins, Desmond Harrington, Jacques Herlin, Len Hibberd, Didier Hoarau, Vera Jakob, Michael Jenn, Toby Jones, Tchéky Karyo, Gérard Krawczyk, Richard Leaf, Franck Lebreton, Joseph Malerba, Dominique Marcas, Eric Mariotto, René Marquant, Carl McCrystal, Gina McKee, Phil McKee, Simon Meacock, John Merrick, Joseph O’Conor, Quentin Ogier, Kevin O’Neill, Mélanie Page, Brian Pettifer, Philip Philmar, Enee Piat, Irving Pompepui, Brian Poyser, Olivier Rabourdin, Vincent Regan, René Remblier, Joseph Rezwin, Ralph Riach, Mark Richards, Richard Ridings, Malcolm Rogers, Tara Römer, Julie-Anne Roth, Olga Sékulic, Joe Sheridan, Eric Tonetto, Vincent Tulli, Jane Valentine, Jemima West, Tat Whalley, Peter Whitfield, Timothy West, Frédéric Witta, Matthew Géczy, Romain Protat

Hakkında

1412 yılında ”Yüzyıl Savaşları” nın tüm hızıyla sürdüğü o yıllarda Fransa, İngilizler tarafından istila edilmektedir. Aynı zamanda ülke içten içe birbirini yemekte ve bir iç savaşa doğru sürüklenmekteydi. Fransa’yı bu kara günde bir tek şey kurtarabilirdi; bir mucize!

O sıralar 13 yaşındaki Jeanne ise günlerini dua etmekle geçirmektedir. Genç kız sık sık tanrısal ilhamlar aldığını iddia etmeye başlar. İddiaya göre o, Tanrı tarafından Fransa’yı kurtarmak ve Fransa Kralı olacak olan Prens Charles’a yardım etmek üzere seçilmiştir. Böylece tarihteki en ilginç olaylar silsilesi başlar…

KORKUNUN ÖĞRETTİKLERİ


Karen Thompson Walker

1819 yılında bir gün, Şili kıyısında 3.000 mil açıkta Pasifik Okyanusunun en ücra köşelerinden birinde, 20 Amerikan denizcisi gemilerinin sular altında kalışını seyretti. Gemilerinin gövdesinde felaket bir delik açan bir ispermeçet balinası tarafından darbe aldılar. Gemileri kabarcıklar çıkararak batarken adamlar 3 küçük kurtarma sandalına tıkıştılar. Bu adamlar evlerinden 10.000 mil ve en yakın kara parçasından 1.000 mil uzaktaydılar. Küçük sandallarında sadece en temel seyir donanımları ve sınırlı yiyecek ve su taşıyorlardı. Bunların hikâyeleri sonradan “Moby Dick” adlı hikâyeye ilham verecek olan Essex Gemisinin mürettabatıydı.

Bugünün dünyasında bile durumları gerçekten korkunçtu Fakat bir düşünün ne kadar daha kötü olabilirdi. Karadaki hiç kimsenin bir şeylerin kötü gittiği ile ilgili bir bilgisi yoktu. Hiçbir arama ekibi onları aramak için gelmedi. Yani çoğumuz hiçbir zaman kendimizi bu denizcilerin içinde buldukları kadar korkunç bir durum yaşamadık, fakat hepimiz korkunun nasıl birşey olduğunu biliriz. Korkunun nasıl hissedildiğini, fakat korkularımızın ne anlama geldiğini düşünmek için yeterli zaman harcadığımızdan emin değilim.

Büyürken, korkunun bir zayıflık olduğu, tıpkı bebek dişlerimiz veya patenimiz gibi bir köşeye atmamız gereken çocuksu bir şey olduğu şeklinde yönlendiriliriz. Ve ben bu şekilde düşünmemizin bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Nörologlar insanların iyimser olma yönünde eğilimli olduklarını gösterdiler. Belki de bu yüzden biz korkunun kendisinin tehlikeli olduğunu düşünürüz. “Endişelenme” “Panik Yapma” deriz başkalarına. İngilizcede korku yendiğimiz bir şeydir. Kavga ettiğimiz bir şeydir. Üstesinden geldiğimiz bir şeydir.

Fakat yeniden bakarsak korku nedir?

Hayal gücünün olağanüstü davranışı olan korkuyu hikâyelerinde anlatıldığı kadar içten ve anlayışlı olarak düşünebilir miyiz?

En kolayı, hayalgüçleri sıradışı bir şekilde inandırıcı olan çocuklarda korku ve hayalgücü arasındaki çizgiyi görmektir. Çocukken Kaliforniya’da yaşıyordum, yaşamak için genel olarak güzel bir yer olarak bilinir, fakat bir çocuk olarak benim için Kaliforniya birazda korkutucuydu. Her küçük depremde yemek masamızın üzerindeki avizenin ileri geri sallanmasının ne kadar korku verici olduğunu hatırlıyorum. ve bazı zamanlar “BİG ONE” isimli korkunç depremin biz uyurken vuracağı korkusuyla geceleri uyuyamazdım. Böyle korkuları olan çocukların güçlü hayal güçleri olduğunu söyleriz. Fakat kesin olan, birçoklarımızın bu tür görüntüleri arkamızda bırakıp büyüdüğümüzdür. Yatağın altında saklanan canavarlar olmadığını ve her depremin binaları yıkmadığını öğreniriz. Fakat bazı en yaratıcı olan beyinlerin bu tür korkuları terk etmeyi başaramaması tesadüf değildir. “Türlerin Kökeni”, “Jane Eyre” ve “Kayıp Zamanın Hikâyesi”ni üreten olağanüstü hayalgücü, aynı zamanda yoğun endişeler yaratarak Charles Darwin, Charlotte Bronte ve Marcel Proust’un yakalarını yetişkin yaşamlarında da bırakmadı. Asıl mesele şu: Bizler, hayalperestlerden ve çocuklardan ne öğrenebiliriz?

Bir anlığına 1819 yılına geri dönelim, Essex gemisinin mürettabatının karşılaştığı durumu düşünelim. Pasifik’e sürüklendikleri sırada hayalgüçlerinin yarattığı korkularına bir bakalım. Gemilerinin alabora olmasının üzerinden henüz 24 saat geçmişti. Adamlar için plan yapma zamanı gelmişti, ama çok az seçenekleri vardı. Felaketinin etkileyici hesabına göre Nathaniel Philbrick bu adamların dünya üzerindeki herhangi bir kara parçasından mümkün olan en uzak yerde olduğunu yazmıştı. Bu adamlar ulaşabilecekleri en yakın adaların 1.200 mil uzaktaki Markiz adaları olduğunu biliyorlardı. Fakat bazı korkutucu söylentiler duymuşlardı. Duyduklarına göre bu adalarda ve yakınındaki diğerlerinde yamyamlar yaşıyordu. Bu yüzden adamlar kıyıya ulaşmayı öldürülmek ve akşam yemeği olmak olarak kafalarında canlandırmışlardı. Olası diğer bir istikamet Havai idi. Fakat mevsim yüzünden, kaptan şiddetli fırtınalara yakalanacaklarından korkuyordu. Son seçenek, en uzun ve en zor olanıydı: Kendilerini sonunda Güney Afrika sahillerine itecek olan rüzgârlara ulaşma umuduyla güneye doğru 1.500 mil yolculuk yapmaktı. Fakat bu yolcuğunun uzunluğunun kendilerinin yiyecek ve su kaynaklarını zorlayacağını biliyorlardı. Yamyamlar tarafında yenmek, fırtınalar tarafından hırpalanmak, karaya ulaşamadan açlıktan ölmek. Bunlar bu zavallı adamların hayalgüçlerinin içinde dans eden korkulardı. Kendilerini yönlendirecek olan korku yaşamalarını veya ölmelerini belirleyecekti.

Şimdi, bu korkuları kolaylıkla farklı bir şekilde isimlendirebiliriz. Biz onlara korkular yerine hikâyeler diyelim. Çünkü eğer düşünürseniz, korku gerçekte budur. Hepimizin nasıl yapılacağını bilerek doğduğumuz kasıtsız hikâyelerdir. Korkuların ve hikâyelerin benzer bileşenleri vardır. Benzer yapıları vardır. Bütün hikâyeler gibi korkuların da kahramanları vardır. Korkularımızın kahramanları biziz.Korkuların olaylar dizisi de vardır. Giriş, gelişme ve sonuçları. Uçağa binersin. Uçak havalanır. Motor bozulur. Korkularımız aynı zamanda bir romanın sayfalarında bulabileceğiniz kadar gerçekçi tasvirler içerir. Bir yamyamı kafanızda canlandırın, insan derisine batan insan dişleri, ateşte kavrulan insan eti. Korkular merak da yaratırlar. Bugün bir hikâyeci olsaydım, siz Essex gemisindeki adamlara ne olduğunu merak ediyor olacaktınız. Korkularımız bizi meraklarımızla benzer şekilde kışkırtır. Bütün mükemmel hikâyeler gibi, korkularımız dikkatimizi yaşamda edebiyattaki kadar önemli olan bir soru üzerinde odaklar. Sonra ne olacak? Başka bir deyişle korkularımız bizi gelecek ile ilgili düşünmeye yönlendirir. İnsanlar, bu arada, gelecek ile ilgili düşünme yeteneği olan yegâne canlılardır; kendimiz ile ilgili ilerleyen zamanlara yönelik plan yaparız ve bu zihinsel zaman yolculuğu da korkular ile hikâyelerin bir diğer ortak özelliğidir.

Yazar olarak, bir kurgu yazmanın en önemli parçalarından birisinin hikâyedeki bir olayın diğer bütün olayları nasıl etkileyeceğini öğrenmektir. Korku da aynı şekilde işler. Korkuda tıpkı kurgudaki gibi, birşey diğerini yönlendirir. İlk romanım olan “Mucizelerin Tarihi”ni yazarken dünyanın dönüşünün birdenbire yavaşlaması durumunda ne olacağını aylarca hesapladım. Günlerimize ne olurdu? Ürünlerimize ne olurdu? Zihinlerimize ne olurdu? Hemen sonra, bu soruların küçük bir çocukken geceleri korktuğumda kendime sorduğum sorular ile ne kadar benzer olduklarını fark ettim. Bu gece bir deprem olacak olsa, evime ne olacak diye endişelenirdim. Aileme ne olacak? Bu soruların cevabı bir hikâye şeklini alır. Yani eğer korkularımızı, korkulardan ziyade hikâyeler olarak düşünürsek, kendimizi bu hikâyelerin yazarı sayabiliriz. Daha da önemlisi, kendimizi korkularımızın okuyucusu olarak düşünmemiz ve hayatımızda derin etkiler yaratabilecek olan korkularımızı nasıl okumayı seçtiğimizdir.

Bazılarımız korkularımızı diğerlerinden daha dikkatle okur. Son günlerde başarılı olan girişimcilerle ilgili bir çalışma okudum ve yazar, bu insanların, kendisinin “üretken paranoya” diye adlandırdığı, korkularını düşünmemek yerine onları dikkatle kavramak, üzerlerinde çalışmak ve bunları hazırlık ve eyleme dönüştürmek şeklinde bir alışkanlıkları olduğunu ortaya koyuyordu. Yani bu şekilde eğer en kötü korkuları gerçekleşirse işleri hazır olacaktı.

Bazı zamanlar, tabii ki, en kötü korkularımız gerçekleşir. Bu korku ile ilgili en sıradışı şeylerden birisidir. Arasıra korkularımız gelecek hakkında bilgi verir. Fakat hayalgücümüzün uydurduğu bütün korkular için hazırlık yapamayız. Öyleyse dikkate almaya değer korkularla diğerlerini nasıl ayırt edeceğiz? Essex gemisinin hikâyesinin sonunun üzüntü verici de olsa aydınlatıcı bir bilgi verdiğini düşünüyorum. Birçok tartışmadan sonra adamlar sonunda bir karar verdiler. Yamyamların korkusu yüzünden en yakın adalardan vazgeçmeye karar verdiler ve daha uzun ve çok daha zor bir rota olan Güney Amerika’ya doğru yola çıkmayı seçtiler. Denizde geçen 2 aydan uzun bir sürenin sonunda kendilerinin de tahmin ettikleri gibi yemekleri tükendi ve hala karadan çok uzaktalardı. Kazazedelerin en sonuncusu da geçen 2 gemi tarafından alındığında, yarısından daha azı sağ kalmıştı ve bazılar kendi yamyamlık biçimlerine başvurmuşlardı.

Bu hikâyeyi “Moby Dick” için bir araştırma olarak kullanan Herman Merville yıllar sonra söyle yazdı: “Essex’teki zavallı adamların insani seçimlerinde dolayı çektiği bütün acı güverteyi terk ettikleri anda Tahiti’ye doğru yola çıksalardı önlenebilirdi. Fakat Melville’in dediği gibi “yamyamlardan korkuyorlardı”.

Soru şu: Adamlar açlıktan ölme ihtimalleri daha yüksek olmasına rağmen, neden yamyamlardan korkuyorlardı?

Neden bir hikâye diğerlerinden daha çok dikkatlerini çekti. Bu açıdan bakıldığında, onlarınki kavramak ile ilgili bir hikâye haline geliyor. Roman yazarı Vladimir Nabakov’a göre en iyi okuyucu iki farklı mizacın birleşiminden oluşur: sanatsal ve bilimsel. İyi okuyucu bir sanatçının tutkusuna sahiptir, hikâye tarafından yakalanmayı ister, aynı miktarda önemli olarak, okuyucu bir bilimadamının, okuyucuların sezgisel tepkilerini kıvama getirip karmaşıklaştırarak eyleme geçiren hükümlerinin soğukkanlılığına da sahip olmalıdır. Gördüğümüz gibi Essex’teki adamların sanatsal kısımla ilgili hiç sıkıntıları yok. Çeşitli korkunç senaryolar uyduruyorlar. Sorun yanlış hikâyeyi seçmiş olmaları. Korkularınızın yazdığı hikâyelerin arasından sadece en uçuk, en canlı ve hayalgüçleri için canlandırması en kolay olanını seçtiler: yamyamları. Fakat eğer korkularını bir bilim adamı gibi kavrayabilselerdi, daha soğukkanlı bir hükümle, daha az tehlikeli fakat daha olası hikâyeyi, açlığın hikâyesini seçerler ve tıpkı Melville’in eleştirisinde tavsiye ettiği gibi Tahiti’ye yönlenirlerdi.

Ve belki biz korkularımızı yorumlayabilseydik, aralarından en şehvetli olanlarından daha az etkilenirdik.

Belki o zaman seri katiller ve uçak kazaları ile ilgili endişelenmekle daha az zaman geçirir ve karşı karşıya geldiğimiz fazla göze çarpmayan ve yavaş ilerleyen felaketlerle daha fazla ilgilenebilirdik: atardamarlarımızda yığılan partiküller ve iklimimizdeki aşamalı değişim gibi. En ince ayrıntılı hikâyelerin edebiyattaki en zenginleri olduğu gibi en incelikli korkularımız da en gerçekçi olanlardır. Doğru şekilde okunduğunda, korkularınız hayalgücünüzün muhteşem bir hediyesidir, bir çeşit günlük kehanettir, geleceğin nasıl gerçekleşeceğini değiştirme zamanımız varken geleceğe bir göz atabilme yoludur. Gerektiği gibi okunduğunda, korkularımız bize edebiyattaki en favori çalışmalarımız kadar değerli şeyler sunabilir: biraz bilgelik, bir parça derinlemesine bakış ve en akla gelmeyen şeyin gerçeğin bir versiyonu.

Kaynak:

http://www.ted.com/talks/karen_thompson_walker_what_fear_can_teach_us.html

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film

ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

*****************

İyi kullardan biri, rüyasında sultanı cennette, zâhidi cehennemde gördü. Bilge kişiye gidip sordu; “Sultanı yüksek derecelerde, zâhidi ise çukurların içinde görmemin sebebi acaba nedir, biz tersini bilirdik?”

Bilge; “Sultan zahitlere muhabbeti nedeniyle cennetlik, zahitse sultana yardaklığı sebebi ile cehennemlik olmuştur” diye cevap verdi.

Yoksulun kapısını çalıp hatırını soran sultan ne güzel sultandır.

Sultanın kapısında bulunup Dilenen yoksul ne kötü yoksuldur.

Hırka, çul, yamalı elbise Ne işine yarar senin?

Kendini kötü işlerden uzak tut.

Dervişlik için kuzu derisinden Külaha ne hacet!

Sen derviş sıfatlı ol da istersen Tatar başlığı kullan.

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

ANLAYANLAR İÇİN


Sohbet Âdabından
  • Mal, ömrün huzuru içindir yoksa ömür mal biriktirmek için değil.

Bir akıllıya sordular: “Mutlu ve mutsuz kimdir?”

Cevap verdi: “Mutlu yiyen ve eken, mutsuzsa ölüp ardında bırakan kişidir.”

  • Musa aleyhisselâm, Karun’a öğüt verdi: “Rabb’imin sana bağışladığı iyiliği sen de insanlara dağıt!” Ama Karun onu dinlemedi ve sen de başına gelenleri duymuşsundur.
  • Arap şöyle der: “Cömertlik et ama verdiğini başa kakma. Yararı sonra sana gelir.”
  • Şu iki insan yok yere sıkıntı çekip, boşuna çalıştılar: Biri kazanıp yiyemeyen, diğeri ilmiyle amel etmeyen.
  • İlim, dini beslemek içindir yoksa dünyayı kazanmak için değil.
  • Günahtan kaçınmayan âlim, elinde meşale, halka yol gösterse de kendi önünü göremeyen köre benzer.
  • Memleket akıllı insanlarla süslenir, dinse âlimlerin elinde olgunlaşır. Sultanlar, akıllıların öğütlerine, onların yanında bulunmasından daha çok muhtaçtır.
  • Üç şey, üç şeysiz olmaz: Ticaretiz mal, araştırılmayan bilgi, siyasetsiz saltanat.
  • Kötülere acımak iyilere, zalimleri bağışlamak mazlumlara zulümdür.
  • Sultanların dostluğuna ve çocukların güzel sesine aldanma. Çünkü ilki vehimle, diğeri bir rüyayla biter.
  • Dostlar arasında sırrını açma. Belki biri düşmandır. Düşmanına da elinden gelen her zararı verme. Bir gün dostun olabilir. Sırrını çok güvendiğin dostuna bile söyleme. Dostun da dostu olabilir. Böylece sırrın dosttan dosta açılabilir.
  • Zayıf düşman sana itaat edip dostluk gösterirse kanma! Amacı vakit kazanıp güçlenmektir. Bilgeler, ‘Düşmanın dostluğuna güven olmazken düşmanlığına insan nasıl aldanır!’ der.
  • Zayıf düşmanı küçümsemek, az ateşi ihmal etmektir.
  • İki düşman arasında, dost olduklarında, utanmayacağın sözleri söyle.
  • Dostlarının düşmanlarıyla uzlaşan, onları incitmiştir.
  • Endişeli bir işe kalkıştıysan, zararı az olan tarafı kabul et.
  • Parayla çözülecek mesele için, kendini tehlikeye atmak doğru değil
  • Düşmanın zayıflığına acıma! Gün gelir, kuvvet bulunca sana acımaz
  • Kötüyü öldüren kimse, halkı onun belasından, onu da Yüce Allah’ın azabından kurtarmıştır.
  • Düşmanın öğüdünü kabullenmek hatadır. Onu dinle fakat dediğinin zıddını yap.
  • Aşırı öfke nefret uyandırır. Yersiz yumuşaklık heybeti giderir. Ne etrafındakileri bıktıracak kadar sert ol, ne karşındakine cesaret verecek derecede uysal!
  • Mülk ve din düşmanı iki insan vardır: biri bilgisiz öfkeli sultan, diğeri bilgisiz katı sofu.
  • Sultan, dostlarının güvenini sarsacak kadar öfkeli olmamalıdır. Çünkü hiddet ateşi önce sahibini yakar. Ardından düşmana ya erişir, ya erişmez!
  • Kötü huylu kişi, kendi huyunun tutsağıdır. Nereye gitse, ne yapsa ondan kurtulamaz.
  • Düşman askerini ayrılık içinde görürsen rahat ol. Birleşirlerse perişan olmaktan kork.
  • Düşman hilesiz kaldığında dostluk zincirini sallar. İşte o vakit, dost görünüp düşmanın yapamayacağı işler becerir.
  • Yılanın başını düşman eliyle ezersen iki güzel şeyden biri olur: Düşman galip gelirse yılan ölür yahut yılan yenerse düşmanından kurtulursun.
  • Kalp kıracağını düşündüğün haberi, sus, başkası söylesin.
  • Sözünü tamamen ispatlayabiliyorsan sultanı, o kişinin hainliğine karşı uyar. Aksi takdirde kendi canınla oynamış olursun.
  • Kendi fikrini dayatmak için konuşan kimse, öğüt almaya daha layık
  • Düşmanın hilesine aldanma. Yüzüne doğru seni övenlere karşı gururlanma. Çünkü biri seni aldatmanın, diğeri senden bir şeyler koparmanın telaşındadır. Ahmak olanın nefsine övgü hoş gelir. Çünkü o, bacağından üfürül düğünde şişen, ayağı kesik koyun gibidir.
  • Konuşan uyarılmadıkça, sözü hiçbir kıymet taşımaz.
  • Herkese kendi aklı mükemmel, çocuğu güzel görünür.
  • On adam bir sofradan yer, iki köpek bir leş yüzünden kavga eder.
  • Cimri dünyayı kazanır, yine açtır. Kanaatkâr insan ise bir ekmekle toktur.
  • İktidarında iyilik eden, güçsüz kaldığında sıkıntı çekmez.
  • Çabucak ele geçen şey, çok sürmez.
  • İşler sabırla yürür. Acele eden tepetaklak yıkılır.
  • Cahil için en iyisi susmasıdır. Zaten bunu bilseydi cahil olmazdı.
  • Kendini bilgili göstermek için, bir bilginle tartışmaya girenin cehaleti hemen açığa çıkar.
  • Kötülerle düşüp kalkan iyilik göremez.
  • İnsanların gizli ayıbını açığa çıkarma. Çünkü hem onları rezil edersin, hem de insanların sana duyduğu güveni bitirirsin.
  • Gönülsüz ibadet olmaz. İçsiz kabuk bir işe yaramaz.
  • Çenesi güçlü olanın, işi sağlam olmayabilir.
  • Bütün geceler Kadir Gecesi olsaydı, bu gecenin özel bir anlamı kalmazdı.
  • Görünüşü güzel olanın huyu güzel olmayabilir. En iyisi ahlakça güzelliktir.
  • Büyüklerle uğraşan, kendine yazık eder.
  • Aslana pençe, kılıca yumruk sallamak akıllı işi değildir.
  • Güçlüye karşı mertlik taslayan zayıf kişi, kendini yok etmede düşmanına yardım eder.
  • Çarşı köpeklerinin av köpeğini görüp yanına yaklaşamadıkları gibi, hünersiz insanlar da hünerlileri görmek istemez. Bu nedenle alçak karakterli kişiler başa çıkamadıklarından hünerli insanları arkalarından çekiştirirler.
  • Açlık derdi olmasaydı kuşlar tuzağa düşmez ve avcı tuzak kurmazdı.
  • Bilgeler ağır ağır, zahitler yarı doymuş, sofular ölmeyecek kadar, gençler tabağı silip süpürünceye dek, yaşlılar terleyinceye kadar yerler. Kalenderlere gelince, midelerinde nefes alacak yer kalmayacak, sofralarında kimseye bir şey bırakmayacak şekilde yerler.
  • İflas edenlere cömertlik günahtır.
  • Önündeki düşmanı öldürmeyen, kendine düşman olur.
  • Bilgelerin bir kısmı; “Mahpusları öldürmek isterken düşünmek daha doğrudur. Çünkü seçim sendeyken hakkın devam etmektedir. İster öldür, ister bırak. Ancak düşünmeden öldürürsen telafisi olmayan bir yararı yok etmiş olabilirsin.”demişlerdir.
  • Cahillerle düşüp kalkan bir bilgin, onlardan saygı görmeyi umuyor demektir. Bu durumda, bir cahil çene gücüyle onu yenerse şaşılmamalı. Çünkü mücevheri kıran da bir taştır.
  • Terbiyesizler içinde akıllı kişinin sözlerine önem verilmezse, şaşma. Çünkü davulun güçlü sesi kopuzu bastırır. Sarımsağın ağır kokusunun amber kokusunu bastırdığı gibi.
  • Mücevher pis suya düşse de değerli, toz göğe erişse de değersizdir. Geliştirilmeyen yeteneğe yazıklar olsun! Oysa çok insan, yeteneği olmayanları eğitmekle boşa vakit geçirir. Şekerin kıymeti kamıştan değil, bizzat kendi özelliğidir.
  • Mis kendiliğinden kokar, attar istediği için değil. Âlim, attarın tezgâhına benzer; ne sesi çıkar, ne de hünerini gösterir. Oysa cahil, davul gibidir. İçi boştur ama sürekli gümbürder.
  • Ömür boyunca elde edilen bir dostu, tek nefeste incitmek yaraşmaz.
  • Âciz erkeğin güçsüz kadının elinde tutsak olması gibi akıl da nefise esirdir.
  • Dayanaksız düşünce hile ve yalandır. Akılsız ve fikirsiz güçse delilik ve cahilliktir.
  • Yiyip dağıtan eli açık kişi, oruç tutup cimrilik eden dindardan iyidir.
  • Sırf gösteriş olsun diye şehveti bırakan, helal şehvetten haramına düşmüş demektir.
  • Az az, çok olur. Damla damla sel olur. Güçsüz insanlar ilk fırsatta zalimden intikam almak için ellerindeki ufak taşlan saklasınlar.
  • Cahil insanların anlayışsızlığını affetmek bilgine yakışmaz. Çünkü bu afla bilgin saygınlığını yitirir, cahil de terbiyesizliğine daha çok imkân bulur.
  • Kimden çıkarsa çıksın günah, çirkindir. Bilginlerden çıkmasıysa tam bir felaket. Çünkü ilim, şeytanla mücadelede en büyük silahtır. Silahlı insan tutsak edilirse, utancı fena olur.
  • Yusuf aleyhisselâm, kıtlık zamanı Mısır’da açları unutmamak için pek az yerdi.
  • Üzümün tadını dul kadın bilir, sahibi olan bağcı değil.
  • Hali perişan yoksula kıtlık yılının darlığında ‘nasılsın’ diye sorma. Yarasına merhem olacak yardımı yapacaksan sor.
  • İki şey akıl bakımından imkânsızdır: Biri ezelden takdir edilen rızkından daha fazlasını yemek, diğeri ecelin gelmeden ölmek.
  • Ey rızkı peşinde koşan! Yorulma, rızkın seni bulur. Ey eceli gelmiş insan! Kaçma, ecelin seni bulur.
  • Ezelden takdir edilmeyene hiçbir el ulaşamaz. Takdir edilense sahibini er geç bulur.
  • Kısmetsiz balıkçı Dicle’de balık tutamaz. Eceli gelmeyen balık da karada ölmez.
  • Günahkâr zengin, altın yaldızlı çamura yahut Firavun’un sıvazlanmış sakalına benzer. İyi yoksulsa yüzüne, gözüne toz toprak bulaşmış bir güzel yahut Musa aleyhisselâmın yamalı hırkası gibidir.
  • Kıskanç insan, Allah’ın sayısız ve hesapsız nimetlerine karşın cimrilik edendir. Bu yüzden günahsız insana karşı yok yere düşmanlık etmektedir.
  • İsteksiz öğrenci parasız âşığa, hünersiz gezgin kanatsız kuşa, amelsiz bilgin meyvesiz ağaca, ilimsiz derviş kapısız eve benzer.
  • Kur’ân-ı Kerim’in indirilmesindeki amaç, kuru bir dille ayet ve surelerini okumak değildir. Okumakla beraber güzel davranışlar edinmektir. Kendini ibadete adamış bir cahil yürüyen adama, ibadette kusur eden âlim ise uyuklayan süvariye benzer.
  • Bir zata sordular: “Amelsiz âlim neye benzer?” Cevap verdi: “Balsız arıya”
  • Anlayışsız erkek, kadın gibidir. Açgözlü dindar da yol kesici sayılır.
  • İki kimsenin gönlünden hasret gitmez ve batık ayağı çamurdan çıkmaz. Biri gemisi parçalanmış tâcir, öteki hazır yiyicilerle düşüp kalkan mirasyedi.
  • Sultan kaftanı değerlidir. Fakat kişinin kendi eski giysileri ondan daha kıymetlidir. Büyüklerin sofrası lezzetlidir. Ancak kendi azığındaki kırıntılar ondan daha lezizdir.
  • Şüpheyle ilaç içmek, bilinmeyen yola kervansız gitmek akıllı işi değildir.
  • Muhammed Gazâlî’ye sordular: “İlimde bu dereceye nasıl ulaştın?” Cevap verdi: “Bilmediğim bir şeyi sormaya utanmadığım için.”
  • Kesinkes öğreneceğin bir şeyi sormakta acele etme. Çünkü bilinecek şeyi sormak hikmetine zarar verir.
  • Sohbetin gereklerinden biri de ya evi boşaltman ya da ev sahibiyle iyi geçinmendir.
  • Kötülerle düşüp kalkan onlar gibi olmasa da o yolda olmakla suçlanır. Örneğin; namaz kılmak için meyhaneye gitse şarap içmeye gitti derler.
  • Devenin uysallığı herkesçe bilinir. Bir çocuk yularından çekip epey yol götürse ona boyun eğer. Fakat önüne tehlikeli bir dere çıksa ve çocuk ille de götüreceğim diye tuttursa yuları koparıp ona bir daha boyun eğmez. İşte bu nedenle sertlik zamanı yumuşak olmamak gerekir. Bilge kişiler ‘Düşman yumuşaklıkla dost olmaz. Hatta küstahlığı dize gelir’ derler.
  • Üstünlüğünü kabul ettirmek için başkasının sözünü kesen, ancak bilgisizliğinin ne denli vahim olduğunu göstermiş olur.
  • Vücudumun gizli bir yerinde yara vardı. Şeyhim, bana her gün yaramın nasıl olduğunu sorduğu halde, bir gün olsun yararı nerede diye sormadı. Her uzvun anılmasını uygun görmediğini anladım. Bilgelerin dediği gibi: ‘Sözünü tartmadan söyleyen, alacağı cevaptan incinir.’
  • Yalan, kılıç yarası gibidir. İyileşse bile izi kalır. Yusuf Peygamberin adı yalancıya çıkaran kardeşleri gibi. İkinci sözüne doğru da olsa inanmayıp ‘Hayır, nefisleriniz size bir başka tuzak hazırlamış’ derler.
  • Yaradılışça en mükemmel canlı, insan; en aşağılık olanıysa, köpektir. Fakat bilgili insanlar; ‘Nimetin hakkını bilen köpek, nimeti inkâr eden insandan daha iyidir’ derler.
  • Kendini düşünenin hüneri olmaz. Hünersize başkanlık yaraşmaz.
  • İncil’de “Ey insanoğlu! Sana zenginlik bahşetsem, malını saymaktan beni unutursun. Seni yoksul düşürsem bu kez perişan olursun. O halde beni nerede hatırlayacak ve kulluğuma ne zaman koşacaksın!” yazılıdır.
  • Sıfatları her tariften üstün olan Yüce Allah’ın iradesi, birini tahtından indirir, diğerini balık karnında korur.
  • Yüce Allah kahır kılıcını çektiği takdirde nebiler ve veliler başlarını içeri çekerler. İhsan gamzesini oynattığında ise kötüleri, iyiler katına yükseltir.
  • Dünya terbiyesiyle yola gelmeyen ahiret azabına tutulur. Zira Allah “Biz onlara büyük azaptan önce elbet dünya azabını tattıracağız.” diye buyurmuştur.
  • Talihli insanlar geçmişlerinden ibre alır ve böylece kendilerinden sonra geleceklere ibret olmazlar.
  • Tuzağa düşen kuşu gören bir başka kuş Artık yemlere yanaşmaz bir daha.
  • İstek kulağı sağır yaratılan duyamaz. Mutluluk kemendiyle çekilen gitmez de ne yapar!
  • Sonu iyi dilenci, talihi kötü sultandan iyidir.
  • Gökten yere rahmet iner. Yerden göğe toz kalkar.
  • Kap, içinde olanı sızdırır.
  • Yüce Allah görür ve örter. Komşuysa görmez, haykırır.
  • Altın madenden kazınarak, cimrinin canı ise malı elinden alınarak çıkar.
  • Elinin altındakilere acımayan, kendinden büyüklerin zulmüne uğrar.
  • Akıllı insan gereksiz tartışmalara yanaşmaz. Uzlaştıklarını görünce demir atar. Çünkü orada kurtuluş kenarda, buradaysa tatlılık ortadadır.
  • Kumarbaza üç- altılı gerekirken üç- bir gelir.
  • Bir derviş Allah’a yakarıp şöyle diyordu: “Ey Allah’ım! Kötüleri bağışla. Çünkü iyilere, zaten onları yarattığın için iyilik ettin.”
  • Elbiseye nişan diktiren ve sol elin parmağına yüzük takan ilk insan Cemşîd’di. Ona sordular: “Üstünlük sağda olduğu halde niçin yüzüğünü sola taktın?” Cevap verdi: “Sağ tarafa sağlık süsü yeterli olduğu için.”
  • Bir büyüğe sordular: “Sağ elin bunca üstünlüğü varken yüzüğü neden sola takarlar?” Cevap verdi: “Fazilet sahiplerinin daima mahrum kaldıklarını hiç duymadın mı!”
  • Ancak başından korkmayan ve bir menfaat beklemeyen, sultana öğüt verebilir.
  • Sultan zalimleri kovmak, subay kan döken canileri yakalamak, hâkimse yankesicileri, hırsızları ve haksızlık yapanları tutuklamak için vardır. Hakkına razı olan iki davalı, hâkim huzuruna asla çıkmaz.
  • Herkesin dili ekşiyle, bir tek hâkimin dili tatlıyla kamaşır.
  • Yaşlı kahpe fuhuştan, azledilen subay da halkı incitmekten tövbe etmeyip de ne yapacak!
  • Bir bilgeye sordular: “Yüce Allah’ın yarattığı yemiş veren onca ağaç dururken, sadece o da yemiş vermeyen servi ağacına ‘âzâd/hür’ denilmesindeki hikmet nedir?”

Cevap verdi: “Her ağacın belirli bir çağı var. Açılır ve solar. Oysa servi yemiş vermediği için böyle değildir. Her zaman taze ve diridir.”

  • İki kişi ah vah edip inleyerek öldü: Biri kazandığını yemeyen, öteki bildiğiyle hareket etmeyen.
Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-

SERPİCO


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********


Yönetmeni: Sidney Lumet

Türü: Biyografi, Dram, Macera

Yapım Yılı: 1973

Ülke: ABD, İtalya

Yayınlanan Tarih: 5 Aralık 1973

Senaryo: Peter Maas, Waldo Salt, Norman Wexler

Oyuncular: Al Pacino, John Randolph, Jack Kehoe, Biff McGuire , bara Eda-Young, Cornelia Sharpe, Tony Roberts, John Medici, Allan Rich, Norman Ornellas, Edward Grover, Albert Henderson, Hank Garrett, Damien Leake, Joseph Bova, Gene Gross, John Stewart, Woodie King Jr, James Tolkan, Ed Crowley, Bernard Barrow, Sal Carollo, Mildred Clinton, Nathan George, Gus Fleming, Richard Foronjy, Alan North, Lewis J. Stadlen, John McQuade, Ted Beniades, John Lehne, M. Emmet Walsh, George Ede, Charles White, F. Murray Abraham, Don Billett, Raleigh Bond, John Brandon, James Bulleit, Roy Cheverie, Sam Coppola, Marjorie Eliot, René Enríquez, Conard Fowkes, Frank Gio, Trent Gough, Paul E. Guskin, Judd Hirsch, Bianca Hunter, Richard Kuss, Tony Lo Bianco, George Loros, Kenneth McMillan, Stephen Pearlman, Tim Pelt, William Pelt, Jay Rasumny, Franklin Scott, Tom Signorelli, Ben Slack, Jaime Sánchez, Tracey Walter, Mary Louise Weller

Özet

1970′ler. New York’un bir suç şehri olmaktan çıkmasına henüz on yıllar var. Polis gücüne yeni katılan hipi görünüşlü genç Frankie Serpico’nun, birlikte devriyeye çıktığı arkadaşlarından tek farkı şehrin entel kesiminde yaşaması ve sakal uzatması değil, kesinlikle rüşvet almaması ve dünyayı daha iyi bir yer yapacağını sanmasıdır…

Frank’ın tutumu bir süre sonra hem sokaktaki azılı suçluları hem de onlarla işbirliği yapan çalışma arkadaşlarını rahatsız edecektir. Kirliliğin etrafını sardığını farkettiğinde, kokuşmuşluğun uzandığı yerleri görüp dehşete kapılacak ve kendi hayatının da tehlikede olduğunu anlayacaktır…

Eleştiri

http://johncazale.blogspot.com/2012/07/serpico.html

http://cultcritics.blogspot.com/2011/11/serpico.html

Filmden

Serpico:

-Bunun hepsi yağ.  -Yağsız et de vardı.

- Sakin ol. Otur.

- Ne oldu?

- Bu kadar mızmız olma. Bunlar bedava. Mızmız değilim. Ama bunu yiyemem. Charlie iyi adamdır. Sipariş teslim ederken istediği yere park etmesine izin veririz. Parasını ödeyip istediğim şeyi alsam, olmaz mı?

 Frank, genelde Charlie sana ne verirse onu alırsın. ‘

**

Dedektif rozetin geldi. Bu ne için?

 Dürüst bir polis olduğum için mi?

 Yoksa suratımın ortasından vurulacak kadar aptal olduğum için mi?

 Bir yerlerine tıkmalarını söyleyebilirsin. Bu rozeti istemiyorum

Bugün buraya gelmem sayesinde umarım gelecekte polis memurları rüşvet alındığını rapor etmeye çalıştığım için geçen beş yıl boyunca üstlerim yüzünden yaşadığım gerilim ve endişeyi yaşamazlar. Bana onları istenmeyen bir göreve zorladığım hissettirildi. Sorun şu ki, namuslu bir polis memurunun meslektaşları tarafından dalga geçilmesi ya da baskı yapılması korkusu olmadan davranabileceği bir atmosfer henüz yok. Bu kurumda yozlaşma, yüksek yerlerden göz yumulmadan varolamaz. Bu yüzden bu oturumlardan çıkabilecek en önemli sonuç polis memurlarının bu kurumun değişeceğine inanmalarıdır. Bunu sağlamak için, bu komisyon gibi, polisteki yozlaşmayla ilgilenen sürekli bir kurumun varlığı temel gerekliliktir.

SADÎ ŞİRÂZÎ -BOSTAN VE GÜLİSTAN’DAN HİKÂYELER


ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA

ANLAYANLAR İÇİN

İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

İKİ YÜZLÜ ZÂHİD’İN HİKÂYESİ

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

Horlanan, kaybedecekleri kalmamış veya bir şeyler kazanamamış insanların kahraman oluşlarını ve geçirdikleri evrimi; gerçek ve gerçekliğin ayrışmasını; medyanın sömürücülüğünü; halkın olaylar karşısında her zaman beklenilen tepkiyi vermediklerini; görmek istiyorsanız; tekrarı olsa da, izlenilmesi gereken bir film.

Yönetmen: Sidney Lumet

Türü: Dram, Suç

Yılı: 1975

Ülke: ABD

Tarih: 21 Eylül 1975

Senaryo: Leslie Waller, Frank Pierson, P.F. Kluge

Oyuncular: Al Pacino, Penelope Allen, Sully Boyar, John Cazale , Beulah Garrick, Carol Kane, Sandra Kazan, Marcia Jean Kurtz, Amy Levitt, John Marriott, Estelle Omens, Gary Springer, James Broderick, Charles Durning, Carmine Foresta, Lance Henriksen, Floyd Levine, Dick Anthony Williams, Dominic Chianese, Marcia Haufrecht, Judith Malina, Susan Peretz, Chris Sarandon, William Bogert, Ron Cummins, Jay Gerber, Philip Charles MacKenzie, Chu Chu Malave, Lionel Pina, Alan Berger, James Bulleit, Robert Costanzo, Michael DeBiase, Fabrizio DiGiacomo, Todd Everett, Richard Garrick, Ron Gilbert, Paul E. Guskin, Jennifer Lanzisero, Kenneth McMillan, John Meeks, Ed Metzger, Thomas Murphy, Samantha Rodewald, Raymond Serra, Lynette Sheldon, Tom Towles

Hakkında

Dog Day Afternoon Martin Bregman ile Frank Pierson tarafından yazılmış ve üretilen, Sidney Lumet’ında yönettiği 1975 tarihli bir suç dram filmi. filmin yıldızları Al Pacino, John Cazale, Charles Durning, Chris Sarandon, Penny Allen, James Broderick, Lance Henriksen, ve Carol Kane’dir.

Film gerçekteki “Banka’daki Adamlar” makalesine göre, John Wojtowicz temel gerçeklerine dayanıyordu. Makaleye göre, Wojtowicz, Sal Natur ile ile birlikte 22 Ağustos 1972 tarihinde Brooklyn, New York’ta bir Chase Manhattan Bank şubesine girdiler.

Wojtowicz yakalandıktan sonra, mahkemede suçlu bulundu ve  yirmi yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Wojtowicz insanların “sadece %30 gerçek” olduğunu söyledi Filmde olayların sürümüne, inanmadı ve endişe içinde 1975 yılında New York Times’a bir mektup yazdı. Wojtowicz’in itirazlarından bazıları eşi Carmen Bifulco’nun ve annesi konuşmadığını söyledi ve (filmde ise aksine) o eşi Carmen ile konuşmak için izin alıyor ve polis reddetmiyor. Asıl övgü Al Pacino ve onu doğru olarak canlandırırken. Sal ise gerçekte 18 yaşındayken, filmde henüz 39 yaşındaki birisi tarafından canlandırılır.

Olayın yaşandığı bina ise 1972 yılından bu yana çeşitli perakende kullanım yoluyla durmasına rağmen, 2012 tarihi itibariyle bina yıkılmamıştır, duruyor

Özet

İki Arkadaş John Wortzik (Al Pacino), ve Salvatore Naturile (John Cazale), Brooklyn’deki bir Tasarruf Bankası’nı soymaya kalkışırlar. Stevie Sal silahını çeker kısa süreli bir sinir bozukluğu yaşar ve John onu olay yerinden çıkarmak ister ve zaman ile planı yanlış olduğu için plan hemen tersine gider. Ve bankanın etrafı polisler’le sarılmıştır. Polisler iki arkadaşı içeri girip tutuklamak ister ama John içerde banka çalışanlarının olduğunu söyler ve eğer polis’ler içeriye girerse rehineleri tek tek öldürmekle tehdit eder. John polisler’den telefon ile isteklerde bulunur. Daha sonra dışarı çıkarak isteklerde bulunur. Ve John bir eşcinseldir. dışarda eşcinseller toplanmıştır ve John’u desteklerler. Daha sonra John bir araba ister, sal ve rehinelerle birlikte havaalanında onları bekleyen uçak’a kaçmak için polis’ler ise onaylar ve John ile Sal rehinelerle birlikte arabaya biner ama arabayı süren bir polis’tir. Havaalanına gelindiğinde ise Sal polisin kafasına silah dayamıştır. polis o silahı çekmesini ister, kendisinde de silah olmadığını söyler, Sal silahı çeker ve aracın kapısı açıldığında polis aracın torpidosunda sakladığı silahı çıkarır ve Sal’i kafasından vurur. John’u ise polisler dışarda kıskıvrak yakalamıştır. John yakalandıktan sonra 20 yıl hapiste yatmıştır. Eşcinsel eşi ise ilerde ameliyat ile kadın olmuştur.

Eleştiri

http://www.ffsozluk.com/nedir.php?q=dog+day+afternoon

https://eksisozluk.com/dog-day-afternoon–174923?focusto=7638527

Filmden

Tüm medya dışarıda. Televizyondakiler. Televizyondakiler. Seninle konuşmak istiyorlar. Merhaba Sonny. Canlı yayındasın. Bir kaç soru cevaplayabilir misin?

 Bunu neden yapıyorsun?

 Alo?

 Az önce orada kendimi gördüm. Neden mi yapıyorum?

- Neyi yapıyorum?

 - Banka soygununu. Ne demek istediğinizi anlamadım. Bankayı soyuyorum, çünkü burada para var. Yani, parayı çalmak istemenin nedeni ne?

 İş bulamıyor musun?

 Hayır. Nasıl bulacağım?

 İşe arıyorsan, sendikaya partiye üye olman lazım. Üye değilsen, iş bulamazsın. Ya sendika-dışı işler?

 Onun neyi var?  “Sendika-dışı”yla neyi kast ediyorsun?

 Ne mesela, banka şefliği mi?

 Banka şefleri ne kadar para kazanıyor biliyor musun?

 Çok az. Başlangıçta 115 dolar, değil mi?

 Bu kadar parayla geçinebilir misin?

 Karım ve iki çocuğum var. Bu parayla nasıl geçinebilirim?

 Haftada ne kadar kazanıyorsun?

 - Seninle konuşmak için buradayım, Sonny.

- Evet, ben de seninle konuşuyorum zaten. Biz eğlenceyiz, değil mi?

 Bizim için ne getirdiniz?

 Ne getirmemizi istiyorsun?

- Para ödememizi mi bekliyorsun?

 - Para ödenmesine ihtiyacım yok. Burada ortağım ve 9 insan var. Anladın mı, ölüyoruz! Beyinlerimizi kaldırımda göreceksiniz. Bunu televizyonda gösterecek misiniz? Ev kadınları bunu izleyecek mi? “Dünya Dünüyor” yerine ha? Benim için ne getirdiniz? Bunun karşılığında bir şeyler istiyorum.

- Vazgeçebilirsin.

- Vazgeçmek mi? – Hiç hapse girdin mi?

- Hayır.

Hayır tabii! Hadi bildiğin şeylerle ilgili konuşalım. – Haftada ne kadar kazanıyorsun?

 - Bağlantı kesildi.

Ne oldu be?

 Sanırım konuşmanı beğenmedi. Canı cehenneme!

**

2 homeseksüelin banka soygunu bir helikopter ve bir jet uçağı talep etmeleriyle devam ediyor…

Sal:

“Bankada iki homoseksüel var” dediler. Televizyonda! Duydun mu?

 Sonny:

Ne farkeder ki?

 Ne isterlerse söyleyebilirler. Bırak öyle desinler. Ben homoseksüel değilim. Bunu düzeltmelerini söyle. Televizyonda söylüyorlar. Ne yapmamı bekliyorsun?

 Televizyonda söyledikleri şeyleri kontrol altına alamam. Ne yapmam lazım?

 Elimden geleni yapıyorum ama bunu yapamam. Unut gitsin. Bu onlar için sadece çılgın bir gösteri. Önemi yok. Ne derlerse desinler önemli değil. Her şey yoluna girecek.

**

Doktor:

Sanırım Banka Müdürün kalbini kontrol etmek için götürsem iyi olacak.

Sonny:

Sorun ne? Ölecek mi?

 Sadece önlem alıyorum. Burası korkunç derecede sıcak.

Pekâla. Gidelim, onu dışarı çıkar.

Banka Müdürü:

Hiçbir yere gitmiyorum. Ben iyiyim. Sadece iğneye ihtiyacım vardı.

Sonny:

Kahraman olmaya mı çalışıyorsun? Pek iyi gözükmüyorsun. Çıkmana izin veriyoruz.

Banka Müdür:

Hiçbir şey olmaya çalışmıyorum. Sadece yalnız kalmak istiyorum, tamam mı?

- Kimse canını sıkmıyor. – Asla gelmemenizi isterdim! Bu kadar. Sakın melek rolü oynama.

**

ATTİCA

Filmde bahsedilen Attica konusu ise: 13 eylül 1971 tarihinde 29 mahkum ve 10 rehinenin ölmesi ve 89 kişinin de yaralanması ile sonuçlanan, hapishane isyanının gerçekleştiği yerdir.

attica da kalan mahkûmlara her ay sadece bir tuvalet rulosu veriliyor. Haftada sadece 1 kez duş almaya izin var. Siyah musluman mahkumların dinsel vecibelerini yerine getirmeleri yasak. Ana öğünlerin çoğunda domuz var. Hapishane kütüphanesine gazete girişi yasak, mahkûmlar kendi paraları ile alıyorlar lakin bunlar da yoğun bir sansürlenmeden geçirilip mahkûmlara veriliyor. Bu ve benzeri nedenlerden öncelerinde sessiz oruç eylemi ile başlayan tepkiler 8 eylül günü sabah saat 8.50 de patlıyor, rehineler alınıyor, gardiyanlar dövülüyor. Olayın başlayışının plansız olduğunu söyleniyor. (olaylar gelişir)

13 eylül günü sabah 9.46 da binbaşı john monahan tarafından alınan kararla hapishane geri alma operasyonu başlıyor ve yukarda verilen sonuçlar dahilinde ayaklanma sonlanıyor..

http://www.acsu.buffalo.edu/~bjackson/attica.htm

Hapishanede yaşanan olaylardan 27 yıl sonra new york eyaleti mahkumlara-yakınlarına 8 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etmiştir. “yetkililer”, olayların hemen sonrasında mahkumların rehineleri boğazlarını keserek öldürdükleri ve cesetlerin cinsel organlarını kestiklerini halka medya yoluyla açıklamış ancak daha sonra yapılan soruşturmada rehinelerin de güvenlik güçlerinin kurşunlarıyla öldürüldüğü (sessiz bir şekilde) anlaşılmıştır.

STOCKHOLM SENDROMU

Krizi yönetemeyenlerin oluşturduğu sonuçla oluşmuştur. bu sendroma adını veren olay 1973 yılında Stockholm’deki başarısız bir soygun girişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Kreditbanken isimli bir bankayı soymaya kalkan soyguncular kuşatılınca bankada bulunan 4 kişiyi rehin almışlar ve altı gün boyunca direnmişlerdir. Altı günü sonunda polis operasyonu sırasında rehineler kurtarılmaya aktif olarak direnmişlerdir. Daha sonra ise soyguncular aleyhine tanıklık etmeye de yanaşmamışlardır hatta para toplayıp savunmalarına yardımcı olmuşlardır. Bu olaydan sonra psikolojide benzer rehine-rehinci olaylarındaki yakınlaşmaları tanımlamak için kullanılan bir deyim haline gelmiştir.

 

*******************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

GİZEMLİ BİLGİLERİN KAYNAKLARINDA ASTRAL ÂLEMİN YEDİ KATMANI


Yeterli bir açıklaması konulmayan bu resim için neden konuldu diye düşünenler olabilir. Kısaca söylenecek söz şudur. Çıkışlar ve inişlerin olduğu bir âlemde yaşıyoruz.

astral alem

**************

Sırlar Taşıyan Bir Kitap: “GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”

SIRR-I MEKTÛM-U MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)

ALLAH TEÂLÂ’NIN İLK EMRİ OKU-AKIL ve BEYİN-BİLGİ İLİŞKİSİ

BİLMEK VEYA BİLMEMEKTE PAYLAŞIMIN SINIRI

BİLGİ KURAMININ TEMEL KAVRAMLARI

CEMİL MERİÇ’İN “MAĞARADAKİLER” KİTABINDAN

Kaynak:

Hint, Yunan Ve Mısır Mitolojilerinde Gizemli Bilgilerin Kaynakları, Kitabın Orijinal adı: Les Floralıes De L’esprıt (1974), trc: Halûk ÖZDEN, Ruh ve Madde Yayıncılık, 1995, İstanbul, sh:70

KASIM, NOVİEMBRE, NOVEMBER (2003) Film


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

*********

Yönetmeni: Achero Mañas

Türü: Dram, Komedi

Yapım Yılı: 2003

Ülke: İspanya

Yayınlanan Tarih: 26 Eylül 2003

Senaryo: Achero Mañas, Federico Mañas

Oyuncuları: Óscar Jaenada, Ingrid Rubio, Javier Ríos, Juan Díaz, Adriana Domínguez, Jordi Padrosa, Núria Gago, Juanma Rodríguez, Héctor Alterio, Paloma Lorena, Angel Facio, Juan Margallo, Amparo Valle, Fernando Conde, Amparo Baró, Juan Diego, José Luis Torrijo, Alberto Jiménez, Helio Pedregal, Carlos Kaniowsky, Petra Martínez, Alberto Ferreiro, Alex O’Dogherty, Pablo Vega, Raúl Jiménez, Berta Gómez, Jesús Olmedo, Pedro Alonso, Vicent Gavara, Luis Felpeto, Sole Palmero, Belén Verdugo, Miguel Oyarzun, Julián Villagrán, Teresa del Olmo, Marga Escudero, Chiqui Álvarez, José Antonio Félez, Alfonso Torregrosa, Javier Tolosa

Hakkında:

“Dünyayı değiştirmek istemiştik ama perişanca yenildik. Şimdiyse değişmemek için ben dünyaya direniyorum.”

Yakın gelecekte, bir grup aktör, insanların birbirleri için karşılıksız hiçbir şey yapmadıkları, aşırı bireyci doksanların son dönemini hatırlar. Oyunculuk okulunda hayal kırıklığına uğrayan ve hocasının basmakalıp deslerinden bıkıp sokaklara yönelen Alfredo Baeza nın öyküsü anlatılmaya başlanır. Alfredo, sanatın dünyayı değiştirebileceğine ya da, belki daha doğrusu, dünyanın vaziyetini değiştirilebileceğine hâlâ inanmaktadır. Özgür düşünceli arkadaşlarıyla biraraya gelip Kasım adını verdikleri tiyatro grubunu oluşturur; para kabul etmeyeceklerine dair temel bir prensibe dayanan kendi manifestolarını yaratırlar…

Metro, caddeler ve herhangi bir kamu alanı sanatsal yaratıcılık mekânına dönüştükçe eğlence başlar. Oyuncular yoldan geçenlerle karşılıklı iletişim kurarlar: oyun oynar, şarkı söyler, çılgın kostümler giyip danseder, kendilerini ifade etmek için pek çok farklı yöntem denerler. Polis malzemelerine el koyduğunda, bu grubu sadece daha fazla ateşler ve performansları gittikçe daha yüklü bir sosyal bilinç kazanır. Ancak günün birinde, grup para karşılığı bir iş teklifi aldığında hangi yoldan gitmeleri gerektiği konusunda oyuncuların fikirleri birbirlerinden çok farklı olacaktır…

Eleştiriler için bkz:

http://www.itusozluk.com/goster.php/noviembre

http://filmharitasi.blogspot.com/2009/10/noviembre-kasim.html

FİLMDEN KESİTLER

Niçin tiyatro, biliyor musun? Aslına bakarsan bunu öğrenmeyi müthiş derecede istiyorum. Dinle o zaman. Amacım kendim ve başkaları için bir şey yapmak. Tiyatro diyorum. Çünkü insancıl bir iletişim ve birbirimizi anlamamızı sağlayacak eşsiz bir yol. İşte bunun için tiyatro. Bu boktan dünyayı değiştirmeyi nasıl istiyorum bilemezsin.

**

“Bu boktan dünyayı değiştirmeyi nasıl istiyorum bilemezsin

” Seyircinin hiçbir şekilde katılmadan, etkisiz bir şekilde öylece oturmasından hiç hoşlanmıyorum. Bana onu hatırlatıyor. Bir şey yapmalılar, ne olursa. Tek yaptıkları, heykel gibi oturmak. İnsanlar tepkilerini ortaya koymalılar.

**

“NEŞELİ PANKÇILAR” HAZİRAN 1998

Günaydınlar. Sakın korkmayın. Hey, hepiniz korkmuşsunuz. Para mı isteyeceğiz sanıyorsunuz?

Hırsız mıyız?

Dilenci miyiz yoksa?

Bizi çete sandınız, değil mi?

Yanlış

Fena yanıldınız. Para falan istemiyoruz

Paradan tiksiniriz. Öyle değil mi çocuklar?

Bugün daha insanî bir amaç için buradayız. Paradan çok daha asil, çok daha anlamlı, ve çok daha bilge bir amaç için

Evet doğru

Hepinize bir hediye getirdik

Hepinizin sefaletine nokta koyacağız

Istırabınız son bulacak

Artık acı çekmeyeceksin bebek

Canlan

Her sabah zombiler gibi kalkamazsınız ya

Şu halinize bakın

Hep aynı sabah, hep aynı ofis

Bir hediyeye ihtiyacınız var sizin

Her şeyden farklı, içinizi neşeyle dolduracak bir şeye

Yaşamı

Gençliği

Mutluluğu

Şansınızın döneceğini

Ve özgürlüğü hissettiren bir şeye

İşte bu yüzden geldik

Her sabah sizlere lekesiz, birbirine hiç benzemeyen hediyeler vermek için geldik

Yürüyün pankçılar

Kıyak

Biz bir numarayız

Kahretsin, yine batırdım

Bir boku beceremedin

**

KASIM MANİFESTOSU

İsmi ne olacak?

Kasım.

Birkaç prensibimiz vardı.

İlki, ücretsiz, bağımsız bir tiyatro açacaktık.

İkincisi, kamusal ve özel tüm yardımlardan kaçınacaktık. Seyirci sayısının sınırlı olabileceği kapalı bir alanda çalışmayacaktık.

Bütün yerleşik temsil usulleri yasaktı.

Beşinci emir, yani Alfredo’nun deyişiyle; “Muhammed’in kanunu” gereği seyirci neredeyse oraya gitmek zorundaydık.

Hele o yedinci emir Geçmişte herhangi bir şekilde televizyon ya da film işine bulaşmış kimselerin girişini yasaklıyordu.

Havayla doyulmasa da

Diyetim pek kuru da olsa

Söylerim şarkımı

Para gerekmez buna

**

Hiç hatırlamıyorum. Gerçekten bilmiyorum. Tanrı şahidim olsun ki, manifesto nedir bilmezdim. Adamın ağzından çıkan ilk söz manifesto olmuştu.

“Nedir bu?” demiştim. “Beni mi işletiyorsunuz?

” Orijinal materyalin yaratılması esnasında, herhangi bir yazılı kaynaktan yararlanmak kesinlikle yasaktı. Ve onuncu ve son emir: Ne olursa olsun, hiç kimse, hiçbir zaman manifestoya ihanet etmeyecekti. Tanrı şahidim olsun ki, gruba katılırken hiçbir şey imzalatmadılar bana. Oyuncu olmak bile yoktu ki kafamda

Onlarla gitmiştim çünkü benim pederin kamyoneti lazımmış. Onu da yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardı zaten. Juan, gidelim

Devrimler gerçekleşmeyi bekliyor

Hayal ediyorum

Dünyayı değiştirmeyi

Haydi, haydi gidiyoruz

**

RESMİ İZİN MESELESİ

Kimliklerinizi gösterin. Arkadaşlarınıza da söyleyin. İzniniz yok arkadaşlar

- Sakin ol. Hiçbir şey yapmıyordu. Bırak gitsin işte

Herkes sakin olsun

Yazılı izin almanız gerek o kadar.

- Ne yazılı izni?

- Basit bir şey. İzniniz yok. Sakinleşin. Bununla sen ilgilen. Arkadaşların caddeyi boşaltsın. Yolu açın

Bir dahaki sefere adam gibi izin alın

Ayrıca arkadaşın bir daha polislerin şapkasını kapıp kaçmasın

Başını belaya sokacak

Başımın belaları

Malzemelerimizi ne zaman alacağız?

Bir ay sonra falan.

kanun kanundur. İzinsiz gösteri yapılmaz. Nerede olursanız olun. Ayrıca her zaman kimlik taşımalısınız. Adını söyle.

. Daha ilk gösterimizde tutuklanmıştık. Ve bütün malzemelerimize el koymuşlardı. Yani durumumuz pek parlak görünmüyordu. Hesaba katmadığımız tek şey resmi izin olmuştu. Önemli olan oraya çıkmak ve bir şey yapmaktı. Bize karşı sert oynarlar, ha?

**

“UNUTULMUŞLAR” KASIM 1998

“Kasım”, sağlam bir umutsuz aktörler grubudur. Beş paraları olmayabilir, ama onlar öylesine öylesine zengindir ki gönüllerinde.

**

İLK FİRE

Malzememizi polislerden çalmalıyız.

Marble, Kraliyet Tiyatrosunda sahne yönetmeniydi ve aynı zamanda bir bağımsız tiyatro hayranı. Doksanlı yılların Madrid’inde, küçük tiyatrolarda çalışan sanatçıları anlatan “Pireler”i yönetmişti. Ekibe zaman ayırmasına uygun bir işi vardı. Zaten her şeyi de yapmaya hazırdı. Bize Kraliyet Tiyatrosu hakkında ne varsa anlatırdı. Mesela bir keresinde, restorasyon için bütçe belirlenmiş, fakat yedi katına mal olmuş. Yönetim anlayışlarından nefret ediyordu. Çok büyük paraların, bir avuç kendini bilmeze gittiğini söylemiş, dilediğiniz her şeyi alabilirsiniz demişti. Ona göre malzemeler bizim hakkımızdı ve bizim olan şeyi çalamazdık. Bunlar emrinize amade. Almazsanız çürüyecekler burada.

**

“CİNAYET” KASIM 1999

Yardım edin

Birisi bana yardım etsin

“Cinayet”, güncel olaylar dikkate alınarak hazırlanan serinin başlangıcıydı. Amaç, kurguyu gerçekle birleştirmek ve seyirciyi habersiz biçimde gösteriye dahil etmekti. Bu yolla, çağımızın terörizm gibi büyük sorunlarını insanlara etkin olarak anlatacaktık. – Neler oluyor burada?

Aktörüz biz. Anlamadım?

Tiyatro grubuyuz. Gösterideyiz. Evet?

Maalesef suçlamaları işleme sokmaktan başka çaremiz yok. Tepemize çekiç gibi inen; hakkımızda verilen karar değil, savcının okuduğu suçlamalardı. Duruşmanın düşündüğümüzden çok daha zor geçeceğini işte o zaman anlamıştık. Suç taklidi yapmak ve terörizmi tasvip etmekle suçlanıyorduk. Sonradan öğrendiğimize göre bütün dosyaların gizlenip, cezalarımızın askıya alınışının arkasındaki neden, aynı yıl ETA ile yapılan ateşkesmiş. Terörizmle ilgisi olan her şey gizli tutulmaya başlanmıştı. ETA ateşkesi sonrasında halk, barışı ve huzuru hissetmeliydi. Hayır, “CİNAYET”i asla onaylamadım. Sonuçlar, araçları asla haklı çıkarmaz. Bence bir hataydı. Çok ileri gittik.

**

MANİFESTO İPTAL- PARA VE GÜÇ DENGESİ

Kontrat imzalamak ölüm fermanımızı imzalamak gibiydi. Bizi bir arada tutanı kaybetmiş olduk: Herkesten farklı olma özgürlüğümüzü ve arzumuzu Bizi farklı kılan o yegâne şeyle birlikte, gâyemizi de yitirmiştik. Daniel doğru söylüyormuş. Kendimizi satmıştık. Eduardo’nun tek amacı “Cinayet” skandalını kendi çıkarları için kullanmaktı. Kötü zamanlama, yorgunluk ya da başka bir şey yüzünden değildi. Sadece ve sadece aşırı ve radikal oluşu yüzündendi. Uğrunda çabaladığı şey bize göre artık yitirilmişti. Hem uygulanabilirliği de yoktu. Kendimizi satmıştık. Yalnızca ekip olarak ilk kez parayı kabul ettiğimiz için değildi. Aynı zamanda Son derece acıydı. Çok ödün verdik, çok.

**

Merhaba

Çok şerefli Kültür Bakanlığı’nca karşılanan konserimizdeki ufak kesinti için herkesten özür dileriz. İzin verirseniz, sizlere küçük bir hikâyem var. Geçen gün bu sahneyi ele geçirip, sesimizi duyurmaya karar verdik O yüzden Bir, İki, Üç, Dört,

Bunu yaptık, çünkü bıktırdılar bizi.

Evet

Yorulduk

Tükendik

Ümidimizi yitirdik

Oyunculara bakacağım. Çünkü, günümüzde tiyatro ve sanat gerçekten kokuşmuş bir halde

Perdeyi indirin

Doğru

Leş kokan genel kurul odaları, devlet memurları, ticaret, reklamcılık, tekdüzelik, rahatına düşkünlük, boş zaman, can sıkıntısı, bürokrasi ve yalan-dolan

Bir tek sanat yok

Zavallı sanatım

Sanat artık yok

Artık sadece, sanat ticareti, sanat borsası ya da sanatı teşvik ticareti olacak

Bir başka banka hesabı daha, sayıları toplama sanatı. Ama biz buna alet olmayacağız

Ne yapıyor?

Hâlâ orda. İnanılmaz

Çünkü bizler Özgürüz

Diğer geçişi deneyebiliriz, ama çok uzak. Başka yol yok mu?

Pardon, içeri girmek yasak

Bizler, sanatın kalpleri değiştirebileceğine inanıyoruz. Ve onlara güç verebileceğine Dokunma bana. Kendim çıkarım

Sanat, insanlara yaşadıklarını hissettirebilir. Sanat, erkek ve kadının ruhuna erişebilir. Sanat, topluma şuur getirir. Bizleri daha iyi birer birey yapar. Sanat, evrensel olabilir. Sınırsız, her türlü dinden ve ırktan bağımsız. Sanat, bir silah olabilir. Ama bir dekor asla

Gerçek bir silah.

- Silah sesi duyulmalı

Hedef vurulmalı

**

Alfredo vuruldu. Alfredo’nun trapezden sarkışını asla unutmayacağım. Asla. Kimse inanamadı. Alfredo’nun öldüğüne şimdi bile zar zor inanıyorum. Adeta kötü bir rüya. Bir kâbus. Bu tür bir olayın, insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini hayal bile edemezsiniz. Yaşadığım beni ölesiye değiştirdi. İnanın bana, onu düşünmeden tek günüm geçmiyor.

Dünyayı değiştirmek istemiştik. Ama perişanca yenildik.

Şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum.

SANAT, İÇİNDE GELECEĞİ BARINDIRAN BİR SİLAHTIR

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI


Paranoya: Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.

*******************

Resim_1371620216

“YOK OL İSRAİL!” HABERİ

Güncelleme 19 Haziran 2013 Çarşamba

Türkiye’nin meydanları çapulcu eylemleriyle sarsılırken, dünya ‘gözlerden kaçırılan’, ‘perdelenen’ şok bir gelişme daha yaşadı; 100 bin Yahudi’nin İsrail karşıtı eylemi..

İSRAİL, NEW YORK’UN GÖBEĞİNDE LÂNETLENDİ

Siyonizmin güdümündeki CNN ve BBC dahil uluslararası medyanın Taksim’deki üç beş ‘çapulcu’nun bir arada bulunmasını saatlerce canlı yayınla vermesinin arkasında, New York’taki 100 bin Yahudi’nin İsrail karşıtı gösterisinin olduğu sanılıyor.

YÜZLERCE HAHAM ORGANİZE ETTİ

9 Haziran 2013 tarihinde New York sokaklarında yüzlerce hahamın önderliğinde toplanan yüz bin Yahudi, ‘İsrail yok olsun’ sloganları attı. Aşağı Manhattan’ın Federal Plaza Meydanı’nda gerçekleşen eyleme Musevi kökenli çok sayıda eğitimci ve işadamının katılımı dikkat çekti. Göstericiler, İsrail’in ordu hizmetlerindeki kokuşmuşluk ve terör devletinin dünyevileşme noktasındaki zulümlerine de vurgu yaptılar.

http://www.dogruhaber.com.tr/Haber/Yok-Ol-israil-86576.html

***********************

ABD İSTİHBARATININ 2022 HARİTASINDA İSRAİL YOK!

16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından bu yılın başında “İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık” başlıklı bir rapor hazırlandığı ortaya çıktı. Rapora yansıyan 2022 planında Ortadoğu’da İsrail’e yer yok. [08 Ekim 2012]

ABD’de 16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından hazırlanan İsrail konulu rapor basına sızdı. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı.

Yazar Kevin Barrett tarafından yayınlanan ABD istihbarat raporu, 1967′de çalınan topraklara yerleşen 700 bin kanun dışı İsrailli yerleşimcinin topraklardaki süregelen varlıklarını dünyaya asla kabul ettiremeyeceklerini vurguluyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu destekliyor ve buna göz yumuyor.

Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve ırkçı tavırları ile bu yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor.

Raporun yazarlarından ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” ifadesini kullanıyor.

On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Raporda, 57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmesi için ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor.

 Baret ‘in raporundan öne çıkan başlıklar:

The New York Post tarafından “harfi harfine” alıntılanan Kissinger’in “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” (Bkz.) sözü kati ve şartsız. Kissinger, İsrail’in tehlikede olduğunu, fazladan trilyonlarca dolar verip düşmanlarını ordumuzla ezersek kurtulabileceğini söylemiyor. Netenyahu’nun eski dostu Mitt Romney’i seçersek, İsrail’in bir şekilde kurtulabileceğini de anlatmıyor. İran’ı bombalarsak, İsrail var olmaya devam edebilir de demiyor. Bir çıkış yolu önermiyor. Basitçe bir gerçeği belirtiyor: 2022′de, İsrail artık olmayacak.

ABD İstihbarat Çevresi de, kesin olarak 2022 tarihinde olmasa da onunla aynı fikirde. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı. ABD istihbarat raporu, 1967′de çalınan topraklara (tüm dünya bu toprakların İsrail’e değil Filistin’e ait olduğunda hemfikir) çöken 700 bin kanun dışı İsrail yerleşimcinin toplanıp güzel güzel ayrılacağını belirtiyor. Çalıntı topraklardaki süregelen varlıklarını dünya asla kabul etmeyeceği için İsrail, 1980 sonlarındaki Güney Afrika’ya benziyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu artan şekilde destekliyor ve buna göz yumuyor. Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve suçluluğu ile ırkçı duvar ve daha-da-zalim kontrol noktaları gibi büyüyen ırkçı-tarz alt yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor. On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı devasa-güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Geçmişte bölgedeki diktatörlükler, halklarının Filistin yanlısı isteklerini denetim altında tutular. Cumhuriyetler, halkının İsrail’e karşılığını yansıtmak dışında fazla bir seçeneğe sahip değil.

Aynı şekilde yani İsrail’le çalışan ya da en azından İsrail’e müsamaha gösteren diktatörlerin devrilmesi şimdilerde tüm bölge boyunca hız kazanıyor. Sonuç daha demokratik, daha İslami ve İsrail’e çok daha az dost hükümetler olacak. ABD istihbarat kurumları raporu, bu gerçekler ışığında ABD hükümetinin basitçe bir milyardan fazla komşusunun isteklerine karşı İsrail’i desteklemeye devam etmek için askeri ve mali kaynaklarının olmadığını söylüyor.

57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmek için rapor, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor. İlginç şekilde ne Henry Kissinger ne de ABD İstihbarat Raporu’nun yazarları İsrail’in yıkımına yas tutacaklarına dair bir işaret vermiyor. Bu kayda değer zira Kissinger bir Yahudi ve her zaman İsrail’in dostu olarak kabul edilir. Ayrıca istihbarat ajansları dahil tüm Amerikalılar İsrail-yanlısı medyanın güçlü etkisi altında bulunur.

http://www.haber7.com/ortadogu/haber/937295-abd-istihbaratinin-2022-haritasinda-israil-yok

***************************

YAHUDİ HAHAMLAR: “İSRAİL SONUNDA YOK OLACAKTIR”

“İsrail, dünyanın başına bela, yıkılmaya mahkûmdur” diyen Yahudi Hahamlar, İsrail’in, Filistin’deki katliamlarını sert bir dille kınadı. Hahamlar, “Biz Siyonist değiliz” dedi.

Siyonizm Karşıtı Yahudi hahamlar” , Katar’ın başkenti Doha’da, İslam düşünürlerinden; Yusuf el-Karadavi ile biraraya geldi. İsrail’in yok olması gerektiğini söyleyen Yahudi hahamlar, İsrail’in Filistin’de işlediği katliamları sert bir dille kınadı.

“BEN YAHUDİYİM, SİYONİST DEĞİL”

Doha’daki evinde, Siyonizm karşıtı İngiliz hahamları kabul eden el-Karadavi, Siyonizm ve İsrail Devleti‘nin kurulmasına muhalif olan Yahudi hahamların, iştirak ettiği tüm görüşme, panel ve konferanslara katılmaya hazır olduğunu ifade etti.

El Karadavi’yi ziyaret eden haham heyetinde yer alan Aharon Kohen, İsrael Dovid Weis ve Dovid Sholomo Fidelman, Tevrat bilginleri olup; “Notura Carty” yani “siyonizm karşıtı yahudiler” cemaatini temsil ediyor. “Rabbani Yahudiler” olarak bilinen bu grup, kendilerini siyonist yayılmacılığına karşı, Eski Kudüs kentinin koruyucuları olarak kabul ediyor. Ünlü Arap televizyonu el-Cezire’nin davetlisi olarak Katar’a gelen Yahudi hahamların ceketlerindeki rozetlerde, “Ben Yahudiyim, Siyonist Değil” yazılı.

ORTAK PAYDALAR

Hahamlarla buluşması sırasında Şeyh el-Karadavi, İslam ve Yahudilik dini taraftarları aralarındaki ortak paydalarda işbirliği yapmanın önemine vurgu yaparak; bu işbirliğinin dört temel esas üzerinde gerçekleşebileceğini söyledi:

“Tek Allah’a iman, ateizme karşı durmak, pornografi, modern sapıklıklar ve homoseksüelliğe karşı durmak ile insanlar arasında adaleti sağlamak ve zülumle mücadele etmek.”

El Karadavi, “Dinlerine ve tahrif edilmemiş Tevrat‘a bağlı olan Yahudilerin, Müslümanlara çok yakın olduklarını” belirterek:

İki dinin de mensupları; sünnet olma, helal kesim, domuz etinin haram kılınması, cami ve mabetlere heykellerin konulmaması gibi Hz. İbrahim dininden kalan birçok şiar ve hükümde müttefik olduklarına” işaret etti.

“İSRAİL, DÜNYA’NIN BAŞINA BELA”

Haham Aharon Kohen, Şeyh el-Karadavi’nin, Yahudilerin tarih boyunca, İslam devletlerinde hiçbir problemle karşılaşmadığı düşüncesine katıldığını söyledi. Siyonizme ateş püsküren Kohen, bu hareketi “Yaşı yüz yılı geçmeyen zalim ve mütecaviz siyasi bir hareket” olarak değerlendirerek; “Tevrat öğretilerine dayanan gerçek Yahudilik, Siyonizmin karşısındadır ve onu tanımamaktadır” dedi.

Kohen diğer iki arkadaşıyla birlikte İsrail Devleti’nin varlığına karşı çıkarak; bu devleti dünya için bir baş belası olarak nitelendirdi. Yahudi heyeti, ayrıca Filistin toprakları üzerinde, İsrail’in yürüttüğü yerleşimci ve yayılmacı politikalara karşı olduklarını söyledi. Siyonistlerin, Filistin halkına karşı zalimane uygulamalarına karşı olduklarını dile getirerek; “Tevrat ve Yahudi Öğretileri; işgali, halkların evlerinden sürülmesi ve günahsız insanların öldürülmesine cevaz vermez” dedi.

HAHAM WEİS: “İSRAİL SONUNDA YOK OLACAK”

Öte yandan Haham Dovid Weis:

Tevrat gerçekleri ve ikibin yıllık Yahudi tarihi ömrü ne kadar uzarsa uzasın, İsrail Devleti’nin sonunda yokolacağına işaret ediyor” dedi ve İsrail’den çok daha güçlü olan Sovyetler Birliği’nin nasıl parçalandığını anımsattı.

timeturk, 01/04/2008

http://www.yaklasansaat.com/haberdosya/2008_haberleri/mayis/mayis3.asp

**********

Not:   Aşağıdaki yazıyı 12.06.2013 de öylesine yazmıştım. “Yok Ol İsrail”; Haberini   görünce insanlığın ve dünyanın nerelere çekildiğini bir daha farkettim.   (Yazan)

 

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR

“Duvar yıkılınca Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâm’a girecekler.”

İbrahim aleyhisselâmın iki çocuğundan türeyen iki kavim.  Araplar ve Yahudiler.

Onlar, Habil ve Kabil gibi senelerdir birbirlerine olan karşı durumları ile mutlu olmadıkları gibi, yaşadıkları üzüntü ve sıkıntıları hiç bitmeyecekmiş  gibi birlikte hayat sürüyorlar. Müslümanlar kurban olan oğul için İsmail aleyhisselâmI derlerken, Yahudiler İshâk aleyhisselâmı söylüyorlar. (Bu konuda Arap Milliyetçiliği yüzünden İslam âlimleri arasındaki ihtilaf sürekli devam ede gelmiştir.)

Mana âleminden Hz. Musa aleyhisselâmın bizlere doğru yönelen bakışlarında, hep müteessir olduğunu görmekteyiz. Bunu bizim gibi başka görenlerde vardır. Eskiden ezilen taraf Yahudilerdi, şimdi devrân döndü Filistinliler oldu.  Allah Teâlâ, kaderi veçhedeki adalet sıfatının üzerini “Sabır” ismi öyle örtmüş ki,  zalim ve mazlum birbirinden bir türlü ayrılamıyor.

“Bu bekleyişin sebeb-i hikmeti nedir?” diye düşünen bizler için cevabın Kur’ân-ı Kerim’de bulunduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerim tarihsel bir kitap değildir. Onun her ayeti günlere, çağlara hitap eder. Tevilâtını yüz defa yapsanız yine yeni bir tevili bulunur. Sure-i Kehf’in sırlı karanlığından sızan nurlu ışıklarda, Allah Teâlâ bu durumun kaderi veçhesini açığa vurmuş olsa da, bizler görmemek için elimizden geleni yapmaktayız. Bir çoğumuzun bildiği meşhur Hızır ve Musa aleyhisselâm kıssası, kaderi plandaki sabır isminin tecelliyatını aslında ibraz etmektedir. Kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf Sûresindeki (18) âyetlerde geçmektedir. Bu kıssa hakkındaki malumat, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden tüm ayrıntıları ile birlikte rivayet edilmiştir. [1] Önce Kıssayı hatırlayalım:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu kıssayı şöyle anlattılar.

“Musa aleyhisselâm bir vakit Benî İsraîl içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

“En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu.

“En âlim benim.” diye cevap verdi.

Bu husustaki ilmi Allah Teâlâ bilir diyerek Allah Teâlâ´ya havale etmediğinden dolayı Allah Teâlâ ona ıtab etti. Allah Teâlâ,

“İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahiy etti.

“Ya Rabb´i, ona nasıl yol bulayım?” dedi.

Ona giderken “Bir zembil içinde bir balık taşı. Onu nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denildi.

Hz. Musa aleyhisselâm gitti. Arkadaşı Yuşa b. Nun aleyhisselâm´ı [İstanbul´da kabri bulunmaktadır!!!]da birlikte götürdü. Bir zembil içine de bir balık koyup yüklendiler. İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken tuzlanmış ölü balık zembilden sıyrılıp kurtuldu. Deniz içinde kendine su küngü gibi bir boşluk bırakarak yol açtı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Hz. Musa aleyhisselâm ile arkadaşı şaşırtan bir şey olmuştu. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Hz. Musa aleyhisselâm arkadaşına

“Kuşluk yemeğimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duymağa başladık.” dedi. Hâlbuki Hz. Musa aleyhisselâm emr olunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Arkadaşı,

“Bak hele, taşın dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeği unutmuşum.” dedi Hz. Musa aleyhisselâm,

“Zaten istediğimiz de bu idi” dedi.

Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş bir zat duruyor Hz. Musa aleyhisselâm selam verdi. Hızır aleyhisselâm,

“Acayip, bu senin bulunduğun yerde selam ne gezer?” dedi.

“Ben Hz. Musa ´yım” dedi. O:

“Benî İsraîl Hz. Musa´sı mı?” diye sordu.

“Evet.” dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm sonra yine söze başlayıp:

“Sana talim olunan rüşt ve hidayetten bana bir şey talim etmek üzere sana uyayım mı?” dedi.

Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Hz. Musa aleyhisselâm Bende Allah Teâlâ´nın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah Teâlâ´nın verdiği öyle bir ilim vardır ki onu da ben bilemem.” cevabını verdi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim.” dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsınlar diye gemicilerle söyleştiler. Hızır aleyhisselâm gemiciler tanıdılar. Onları parasız gemiye aldılar. O sırada bir serçe, geminin kenarına konup denizden bir iki yudum su aldı. Hızır aleyhisselâm,

Ya Hz. Musa aleyhisselâm, benim ilmimle senin ilmin, Allah Teâlâ´nın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez.” dedi. Ondan sonra gemi tahtalarından birine el atıp söktü. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Adamcağızlar bizi gemilerine parasız almışlarken sen, gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun.” dedi Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç sabır edemezsin demedim mi?” dedi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Şu dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” cevabını verdi. Olayda da Hz. Musa aleyhisselâm bu ilk muhalefeti dalgınlık eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır aleyhisselâm çocuğun başını eliyle kopardı. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Aman, hiç bir nefse bedel olmaksızın günahsız pak bir canı telef mi ediyorsun?” dedi. Hızır aleyhisselâm yine:

“Ben, sana benimle sabır edemezsin demedim mi?” cevabını verdi. Yine gittiler. Nihayet bir köye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onları misafir etmekten imtina ettiler. Orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır aleyhisselâm eliyle işaret ederek doğrulttu. Hz. Musa aleyhisselâm,

“İsteseydin hiç olmazsa bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hızır aleyhisselâm,

“Bu andan itibaren artık ayrılalım.” dedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kıssayı buraya kadar hikâye buyurduktan sonra:

“Allah Teâlâ Hz. Musa aleyhisselâma rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarında geçecek maceralar Allah Teâlâ tarafından bize hikâye olunaydı.” Buyurdu.

Kıssanın devamı Kur´an-ı Kerim´de şöyle geçer.

“Hızır aleyhisselâm dedi ki:

İşte bu, benim seninle aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdâr vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. Onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk. Artık biz istedik ki, Rabb´leri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını bedel olarak versin.

Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi.

Rabb diledi ki, Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler. Bu Rabb´inden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır. Bunları kendi görüşümle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf 78–82)

Muhyiddin Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hızır aleyhisselâm ile görüştüğünde şöyle demiştir.

“Hz. Musa aleyhisselâm doğumundan görüşme zamanına kadar olan hayatı ile ilgili bin mesele hazırlamıştım. Bunları kendisine soracaktım. Fakat o bunlardan üç meseleye sabredemedi.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kardeşim Musa aleyhisselâm sussaydı ve Allah Teâlâ bize onların kıssalarını hikâye etse idi.”

Allah Teâlâ bu kıssada siyasetin ledünnî boyutunu haber vererek, “Hızır ile Hz. Mûsa aleyhisselâma bu üç olayla âdâb-ı ilâhiyeyi öğrettiler. Fakat bunu ancak ehil olan anlayabildi.

Birinci kıssada, Hızır İSTEDİM dedi. Geminin delinmesinde bir ayb vardı ve bunu kendine nisbet ederek istedimdedi.

İkinci kıssada oğlanın ana-babası mü’minlerdi. Onların tarafında hayr, oğlan tuğyan sahibiydi bu sebeple İSTEDİKdedi. Kemâl olan tarafı Hakk’a eksik olan tarafı kendine nisbet etti.

Üçüncü kıssada katıksız hayr vardı bu sebeple onu Hakk’a nisbet ederek RABBİN İSTEDİdedi.

Bu ilm-i ilâhidir ve bütün kemâl ehline gerekir. Hızır önce mahzûrâtı gösterip daha sonra olayların te’vilini haber vermiştir. Bunda amaç, Hz, Mûsa aleyhisselâmın istidadını denemektir.

İşte ilm-i ledün, ilm-i ilâhi, ilm-i vera’, ilmi vehbîdir.[2]

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’a yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarım.” [3]

 

Bu meyanda söylemek istediğimiz konu esasen şudur. Bilindiği üzere Yahudilerin tarihi “bir duvar ve tabut” meselesi vardır. Ne zaman ki Yahudiler “ağlama duvarı”nın altındaki varsayılan bu hazineyi çıkarırlar, oradaki gerçekleri görürler, ancak bu şekilde doğru olanı elleriyle bulurlar ve çözülmez denilen sorun çözülür.

Sekine (Tabut/sandık) sırlarını dışarı verir.

Yahudiler ayık olurlar.

O zaman Yahudiler Filistinlilere karşı tutumlarının yanlışlığını anlayıp, kendi öz kardeşlerine karşı yaptıkları haksızlığın farkına varırlar.

Bu ahvalin neticesinde, Yahudiler birer birer Müslüman olup İslâm dinine geçerler. Bu geçme radikal ve dinci Yahudi milletin ölmesi demektir. Hadis yorumcuları Yahudilerin ölmesi olarak bahsettikleri şeyde hep “kan” tarafını tuttular. Asıl ölüm  “düşünce bazındadır.” Cesedin ölmesine ölüm diyenler ölüm hakikatinden haberi olmayanların uydurduğu bir masaldır. Hz. İsâ aleyhisselâmın dirilttiği Lazar’a “Ölüm Nasıl bir şeydi?” Diye sorulunca;

“Hangisi daha iyi, hayat mı, ölüm mü? Ben de şaşırdım. O kadar da farklı değildi.” Demiştir.

Hz. Musâ aleyhisselâmın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç hadisesinde namaz hakkında tekrar tekrar azaltılması konusunda istekte ve tavsiyede bulunmasının altındaki gerçek, Yahudilerin sabırsızlığıdır. Çünkü O, Yahudilerin gelecek de İslâma girecek olduğunu bildiğinden ısrarını bir türlü bırakamamıştır.

Yıllardır deccal ve onunla eşleştirilen Yahudilerin öldürülmesi diyerek beklediğimiz husus, aslında içlerindeki “kinin ölmesi”dir. Neticede Yahudiler İslâm’a girdikten sonra, Hıristiyanlardaki bağnazlık yok olup, onlarda İslâm’la şereflendiklerinde, insanlığın beklediği Hz. İsâ aleyhisselâmın gökten inişi gerçekleşmiş olacaktır. Yani Hıristiyanlar da millet olarak İslâm’a gireceklerdir.

Yüzyıllardır umutlarını yitirmeyen şeytan ve ona hizmet eden komitesinin hayalleri de sukuta erecektir.

Sonuç olarak, Hızır aleyhisselâmın düzelttiği duvarın altındaki hazinenin iki kardeşe ait olması ve  çıkartılması Yahudi ve Hıristiyanların Müslüman olması demektir.

Bu söylenenler için tevilât,  fantastik veya kurgu diyebilirsiniz. Bunlar, geleceğin getireceği hakikattendir.

Gelecek için “kaos”, “Armegedon” “kıyamet” beklentisinde olanların bu söylenenler hoşuna gitmez.  Onlar huzur ve refahı sevmezler. Mazoşist bünyeleri ile vampirleşmek, zombileşmek isteklerinden başka bir  hayalleri yoktur.  Onlar istemeselerde Allah Teâlâ dini tamamlayacak Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslüman olacaktır. Bu oluşum kan ve revan içinde değil , bilim ve gerçeğin ışığında gerçekleşecektir.  Her zamanki insanlık adına istediğimiz bu zamanın kısa ve huzurla ikmal edilmesidir.

Eğer Yahudiler üzerinde “Ultra-ortodoks Yahudiler” tam etkinliklerini kurabilmiş olsalardı,  duvarın altındaki hazine ortaya çıkar,  tereddütler izale olup “ütopik” masalların etkisinden kurtulurlardı.  Yahudiler “Ultra-ortodoks” yolu benimseye başladıklarında, dünya ve kendileri için en güzel etkinliğe ulaşmaları,  dolayısıyla dünya insanlarına yardımcı oldukları gibi, kendileri de refah hayat seviyesine kavuşabilecekleri düşünülmektedir.

Theodor HERZL‘in 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Sultan II. Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamayıp başlarına sardığı “va’dedilen topraklar” meselesi Yahudi milletinin başını yakmıştır.  

Yahudiler, yollarını çelen ve ısrarcı tutumları ile  Britanya’nın yarı sömürgesi olan Mısır’a bağlı Sina Yarımadası (El Ariş) için İngilizlerle görüşmeler yaptılar. Fransa’nın karşı çıkması üzerine Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önermek zorunda kaldı. Uganda’ya gönderilen heyet bölgenin vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûn olduğunu rapor edince bu seçenek de elendi. Vazgeçtiler .

Yahudilerin  bu aldatılmışlık içerisinde ezilmeleri ve gelecek nesillerine hiçbir zaman mutluluğu tarif edememelerine sebep oldu. Yahudilerin en yakın zamanda İslâm’a girdikleri günü biz göremezsek de bile çocuklarımız inşaallah görür.

KİM YAPTIĞI VEYA OTURDUĞU EVİN YIKILMASINI İSTER.
ÖYLEYSE İNSANIN, ALLAH TEÂLÂ’DAN YARATTIĞI DÜNYANIN
YIKILMASINI İSTEMESİ NE ACAİP BİR ŞEYDİR.

**********

ORTA DOĞU KRİZİNİN MİMARI: LONDRA

İngiltere kendisinin yarattığı İsrail’in sömürgesi haline geldiğini hissedince İsrail’in sahneyi terk etmesini sağlamak amacıyla, işgal ettiği toprakları boşaltmasını istedi. Bu tarihten itibaren diplomasi tarihi, Tel Aviv ile Kahire arasında gidip geldi. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a bir prestij kazandırmak için Iran ve Suudi Arabistan, Mısır’a mali yardımlarda bulundu. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı.

DR. ABDÜLSAHİP YADGARİ DİPLOMASİ TARİHÇİSİ

 

İngiltere 1763 yılından beri, Fransa’yla sürdürdüğü çekişmelerin ardından, nihayet Paris Anlaşması’yla bu ülkeyi geri plana atmayı başardı. Bu anlaşmaya göre, Hint Yarımadası, Kanada ve iki stratejik ada olan Kıbrıs ve Malta, İngiltere’ye bırakıldı. Orta Doğu, Avrupa ile Asya arasında bir köprü olarak, Büyük Britanya stratejisinde önemli bir konuma kavuştu. Orta Doğu’nun bu stratejik konuma kavuşmasından sonra İngiltere, bölgede 2500 yıldır önemli rol oynayan İran’ı, Hint Yarımadası’na ilişkin Asyalı rakibi olarak görerek, zayıflatma planlan hazırladı ve 19. yüzyıldan bu yana Rusya’yla birlikte bu amacını gerçekleştirmeye başladı.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TARİHİ, İNGİLTERE’NİN SÜREKLİ İKİ ÖNEMLİ KONUYLA İLGİLENDİĞİNİ BİZE GÖSTERİYOR:

BİRİNCİSİ DENİZ ULAŞIMINI SAĞLAMAK,

İKİNCİSİ BAŞKA BİR AVRUPA ÜLKESİNİN HİNT YARIMADASI’NA HÜKMETMESİNİ ÖNLEMEK.

Her iki konu da İngiltere için hayati önem taşımaktaydı. Bu iki strateji ile ilgili olarak İngiltere’nin dış politikasına dikkat edilecek olursa, Avrupa’yı Doğu ve özellikle de Britanya’nın ekonomik güvencesi olan Hint Yarımadasına bağlayan Orta Doğu ve Körfez havzasının önemi ortaya çıkar, İngiltere, bu iki temel stratejisiyle şimdiye kadar uluslararası ilişkilerdeki dengeyi kuran, yönlendiren ve uluslararası gelişmeler sürecini kontrol altında tutabilen tek ülke olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde iki süper güç, ABD ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya kalması da İngiliz zihniyetinden doğmuştur, İngiltere, ABD’deki son seçimlerde Demokrat Parti’nin yeniden kazanmasını önlemek için, Amerikan petrol kartelleri, bankalar, Pentagon ve genel olarak Amerikan milliyetçilerinin desteğiyle George Bush’un seçilmesini sağladı. Bu giriş, Orta Doğu’nun İngiltere’nin dış politikasındaki stratejik öneminin anlaşılmasına yeterlidir. 1967 yılında Mısır’ın İsrail ile yapılan savaşta yenilgiye uğraması ve 1970 yılında Cemal Abdülnasır’ın ölmesiyle iktidarın Enver Sedat’a geçmesinden sonra, İsrail tarafından petrol ve ticaretle ilgili iki strateji ortaya atıldı:

1. İsrail’in Arap ülkelerindeki petrolün sömürülmesine ortak olmasının gerekliliği,

2. Arap-İsrail ortaklığı; Batı Avrupa pazarına benzer ortak bir pazarın kurulması.

İsrail’in bu stratejileri, İngiltere’nin, Orta Doğu’da İsrail ile iç içe geçmiş işbirliği temeli üzerine kurulu diplomasisini değiştirmesine neden oldu. Pan Arabizm sloganı, bu kez İngiltere’nin teşvik ve tahriki ile, Kahire’nin değil, Bağdat merkezci bir şekilde Arap milliyetçilerin kafalarını meşgul etmeyi sürdürdü. Camp David Anlaşmasıyla Mısır artık Arap dünyasındaki eski çekiciliğini kaybetti, İngiltere, Irak’ta iktidarın yeniden Baas Partisine geçtiği ve Abdurrahman Arifin siyaset sahnesinden uzaklaştırıldığı 1968 yılından günümüze kadar İsrail’e, 1967 yılında işgal ettiği topraklardan çıkması için baskı aracı olarak Irak’ı kullanmıştır.

İngiltere, Irak’a, bu amaca ulaşmak için Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri yardımıyla geniş ölçüde destek verdi, İngiltere’nin Irak’a kitle imha silahlarının üretimi teknolojisi konusundaki desteğinin amacı, İsrail ve İran’ı tehdit etmenin yanı sıra, Saddam’ ı Arap dünyasının sözde kurtarıcı lideri olarak lanse etmekti. Irak’ın genişlemesi için General Abdülkerim Kasım’ın yönetimi döneminde Kuveyt’in işgal edilmesi planı başarısız kalmıştı.

Bu kez İngiltere, 1956 yılında Fransa ile birlikte Mısır’a karşı yaptığı ortak savaşta (Süveyş Kanalı Savaşı) ABD karşısında diplomatik yenilgiye uğradı. Bunun anlamı şu: ABD’nin Bağdat Maslahatgüzarı Saddam’ı Kuveyt’i işgal etmeye ve İsrail tarafından işgal edilen topraklan geri almaya teşvik etti. Böylece Saddam Kuveyt bataklığında tuzağa düşürüldü. ABD, Saddam’ı atom bombası yapmaya kararlı gördüğünden bir siyasi blöfle tuzağa düşürdü. Öyle ki Saddam ABD’nin tahriki ile Kuveyt’e girerek hem kendi sonunu hazırladı, hem de Bush’un Irak’a girmesine bahane oluşturdu. Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Filistinliler Saddam’ı destekledi. ABD’nin, Kuveyt’in boşaltılması yönünde Saddam’a yönelttiği baskılar, Irak’ın İran ile gerçekleştirdiği savaşta başarıya ulaşamaması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Pan Arabizm ve Filistin Kurtuluş Hareketi’ne ağır darbe indirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin savaşa dahil olmasıyla birlikte, Amerikan bankacılar ve Siyonistlerin nüfuzu söz konusu olmaya başladı. Bu sermaye sahipleri, petrol kaynaklarına ve “Kenan” ülkesinin topraklarına gözlerini dikmişlerdi. “Kredi ve Kiralama” olarak bilinen (petrol ve Yahudiler için devlet kurma) bir yasa, ABD ile İngiltere arasında imzalandı.

Bu yasanın birinci bölümü açık, ikinci bölümü gizli kaldı. Söz konusu yasanın gizli bölümünde şunlar yer alıyordu:

“İNGİLTERE TARAFINDAN KREDİ ALAN ÜLKE OSMANLI’DAN BAĞIMSIZLAŞARAK İNGİLTERE’NİN BOYUNDURUĞUNA GİREN TOPRAKLARDA PETROL ÇIKARILMASI KONUSUNDA ABD’LİLERE AYRICALIK SAĞLANACAK VE FİLİSTİN, YAHUDİLERİN ANAVATANI OLARAK TANINACAK.”

Bu yasa gereği, Arap Yarımadası’nın petrol kaynaklarına sahip toprakları ABD’lilere verildi.

1944 YILINDAN BERİ SUUDİ ARABİSTAN PETROLÜNÜN SÖMÜRÜCÜSÜ ABD OLARAK GÖRÜLSE DE, BU İNGİLTERE’YLE ANLAŞMASI ŞARTINA BAĞLIDIR, İNGİLTERE’NİN 16. YÜZYILDA KURDUĞU SÖMÜRGE STRATEJİSİ, SÜVEYŞ KANALI’NİN DOĞUSUNDA TARİHİ GEÇMİŞTEN, DOĞAL COĞRAFYA VE KÜLTÜREL BİRLİKTEN YOKSUN VE MİLLİ KİMLİĞE SAHİP OLMAYAN YENİ ÜLKELER YARATTI. BU ÜLKELERİN VARLIĞI, SÖMÜRGE NADESİNDEN BAŞKA HERHANGİ BİR TEMELE DAYANMIYOR.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış politika ve uluslararası ilişkilerde önemli rol ve konum elde etmek isteyen ABD’nin Demokrat Partisi siyasi açıdan; rakibi Cumhuriyetçi Parti ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki cenazesini parçalayarak, dünyanın diğer bölgelerinde ayrıcalıklar elde etmek isteyen İngiltere başta olmak üzere, Batı Avrupa ülkelerinin desteğiyle, dış politikasın yeniden yalnızlık politikası stratejisi benimsedi.

Ancak ekonomik açıdan, ABD-İngiltere arasındaki karşılıklı anlaşmalara dayanan projelerle, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi dünyanın çeşitli noktalarında, Amerikan şirketlerine büyük ayrıcalıklar kazandırdı. ABD tarafından elde edilen petrol ayrıcalıkları, yeni emperyalizmin dikkatini diğer ülkelerdeki servetlere çekti. ABD’nin Orta Doğu diplomasisi, bir süper güç olarak ikinci Dünya Savaşı sonuna kadar pasif bir şekilde sürdü. Aynı dönemdeki İNGİLTERE DİPLOMASİSİ İSE, KENDİ SÖMÜRGELERİNİ İKİ BÜYÜK RAKİBİ, ABD VE SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN KORUMAK AMACIYLA DEĞİŞİME UĞRADI, İNGİLTERE, MOSKOVA KOMÜNİZMİNİN SALDIRI OLASILIĞI YÜKSEK OLAN BATI AVRUPA’YA, ABD’ NİN ASKERİ GÜCÜNÜ CEZBEDEREK VE NATO GİBİ ASKERİ VE DİĞER BİRLİKLERLE ANLAŞMALAR İMZALAYARAK, İKİ SÜPER GÜÇ ARASINDA KİTLE İMHA SİLAHLARI ÜRETİMİ KONUSUNDA REKABET OLUŞTURMAK SURETİYLE BİR DEHŞET DENGESİ OLUŞTURDU.

Soğuk savaş döneminde İngiltere yarattığı kaoslar ve bölgesel savaşlarla (iki Kore arasındaki savaş gibi) dünyada barışın sağlanmasını engelledi. Ta ki, ABD’nin askeri teknolojisi karşısında SSCB’nin çökmesi ve ABD’nin, dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmasına dek. Ancak İngiltere’nin Orta Doğu politikası aynen geleneksel sömürgeci temele dayalı olarak kaldı. Yani çarlık döneminde olduğu gibi Sovyetler Birliği ile geleneksel işbirliğini sürdürdü. ABD emperyalizmi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’daki nüfuzu karşısında etkisiz kalınca, bölgedeki milliyetçi akımları ve bağımsızlık isteyen liderleri güçlendirerek, Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye karşı tavır aldı.

ABD, ekonomik durgunluğa düşme korkusuyla dış ticarette açık kapı tezini savundu, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası koşullar ve Sovyetlerin Batı Avrupa’ya nüfuzu ve Moskova’nın İran ile Türkiye’deki bozguncu faaliyetleri, İngiltere’nin ABD’den yardım talebinde bulunmasına neden oldu. 1947 yılında İngiltere ABD’ye bir mektup göndererek, yarım asırdan beri Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeleri kendi yönetimi doğrultusunda kontrol ettikten sonra, şimdi mali sıkıntı yaşadığını, artık Moskova’den gelen Komünist baskılara daha fazla karşı gelemeyeceğini ve bu ülkeleri koruma görevini sürdüremeyeceğini belirtti.

Bu girişim, ABD emperyalizminin, İngiltere ve Fransa’dan boşalan bölgelere nüfuz etmesi için iyi fırsattı. ABD’nin Orta Doğu’daki ilk girişimi, Hint Yarımadası’na kadar uzanan bir bölgede, Doğu Akdeniz’de sahili bulunan, stratejik bir konumda olan Suriye oldu. ABD’nin Suriye ve Mısır diplomasisi, Orta Doğu’ya yönelik “Kapsayıcı Politika”nın başlangıcını oluşturdu, ancak kültürel ve tarihi farklılıklar ve İngiltere’nin bu bölgeye nüfuzu nedeniyle başarılı olamadı, İsrail ile İngiltere arasındaki stratejik işbirliği, Arapların İsrail’e üçüncü kez yenildiği, 1967 yılına kadar sürdü, İsrail bundan sonra İngiltere’yle, sömürülen Arap ülkelerinin petrol kaynaklarını paylaşmak ve Araplarla birlikte ortak pazar kurmak istedi.

İNGİLTERE KENDİSİNİN YARATTIĞI İSRAİL’İN SÖMÜRGESİ HALİNE GELDİĞİNİ HİSSEDİNCE İSRAİL’İN SAHNEYİ TERK ETMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA, İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARI BOŞALTMASINI İSTEDİ. BU TARİHTEN İTİBAREN DİPLOMASİ TARİHİ, TEL AVİV İLE KAHİRE ARASINDA GİDİP GELDİ. MISIR DEVLET BAŞKANI ENVER SEDAT İÇİN BİR PRESTİJ KAZANDIRMAK İÇİN IRAN VE SUUDİ ARABİSTAN, MISIR’A MALİ YARDIMLARDA BULUNDU. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı. Bu diplomasinin sonu “CAMP DAVİD” anlaşmasıyla bağlandı. ANLAŞMANIN EN ÖNEMLİ MADDESİ, Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulması idi.

SONUÇ OLARAK, BÖLGEDEKİ ANLAŞMAZLIKLAR, SAVAŞLAR, İSTİKRARSIZLIK VE KRİZLERİN TEMEL TAŞINI İNGİLTERE’NİN KAPKARA, SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI OLUŞTURDU, İNGİLTERE’NİN AMACI, ORTA DOĞU VE BASRA KÖRFEZİ BÖLGESİNDE KOMPLO VE BUNALIMLAR YARATARAK, BÖLGE İNSANINI, TÜM BU SORUNLARI YARATAN ETKENİ BELİRLEYİP SORGULAMAKTAN ALIKOYMAK VE BÖLGENİN DOĞAL JEOPOLİTİK YAPISINI DEĞİŞTİRİP DİĞER AKTÖRLERİN ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİRMEKTİ.

 

KAYNAK:

TURQUIE DIPLOMATIQUE,MART 2011, SAYI: 25


[1] Hadis için bak: Buhârî, İlim (3), 44, Enbiyâ (60) 29, Tefsîr (65), 18, 196-198. Müslim, Fedâil (43), 46, 170-184, hd. No: 2380. Tirmizî, Tefsîr (48), 19, hd. no: 3149. Musned, 5, 116-122. Ayrıca bak: İbn Kesîr, 5, 170-185. Bidâye, 1, 295-299. Fethu’l-Bârî, I, 176-179, VI, 334-338, VIII, 329-343.

[2] ÖZLER Nurten Tasavvufta Hızır Telakkisi ve Niyazîi Mısrî’nin Hızır Risalesi [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lisans Tezi-149218, 2004.s.109-111

[3]Müslim

AN INCONVENİENT TRUTH/ Uygunsuz Gerçek (2006) Belgesel


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

TASFİYE DEPOSU

Yönetmen: Davis Guggenheim

Ülke: ABD

Tür:Belgesel

Vizyon Tarihi: 02 Şubat 2007 (Türkiye)

Süre: 100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Michael Brook

Görüntü Yönetmeni: Davis Guggenheim | Bob Richman

Yapımcılar: Lawrence Bender | Scott Z. Burns | Lesley Chilcott |

 

Hakkında

“Başımızı derde sokan kötü gelişmelerin kaynağında bilmediğimiz şeyler değil, başımıza asla gelmeyeceğinden emin olduklarımız vardır.”

— Mark Twain

İnsanoğlu adeta bir zaman bombasının üzerinde oturuyor. Eğer bilim adamlarının büyük çoğunluğu haklıysa, dünyamızın iklim sistemini zincirleme şekilde yol olmaya götürecek çok büyük felaket için önümüzde sadece 10 yılımız var. Üstelik, ekstrem hava koşulları, seller, kuraklıklar, salgın hastalıklar ve öldürücü hava dalgalarıyla beraber gelecek olan bu felaketi kendi ellerimizle yarattık.

Kıyamet senaryolarını çağrıştıran böylesine ciddi bir felaketler dizisini önlemek için bir kez daha durup düşünmeye ihtiyacımız var. Yönetmen Davis Guggenheim, Sundance Film Festivali’nin hit filmi “An Inconvenient Truth”da, tüm yaşamını küresel ısınma problemini çevreleyen yanlış anlama ve söylenceleri gözler önüne sermeye adamış bir adamın girişimlerine tutkulu ve esinlendirici bir bakış atıyor.

Küresel ısınma problemini tüm yönleriyle ele alan “An Inconvenient Truth”ta hayatı anlatılan adam, ABD’nin eski Başkan Yardımcısı Al Gore’dur. 2000 seçimlerinde aldığı tarihi yenilgiden sonra hayatanın akışını yeniden biçimlendiren Al Gore’un, politika dünyasından elini eteğini çekerek tüm hayatını dünyamızı kaçınılmaz felaketten kurtarmak için yaptığı girişimler anlatılır. Al Gore’un etkileyici olduğu kadar üzücü portresinin çizildiği filmde, “gezginci küresel uyarı show”u adını verdiği multimedya gösterisi aracılığıyla küresel ısınma problemini gündemde tutma çabası görüntülenir.

Al Gore, “dünya çapında acil durum” adını verdiği çarpıcı gerçekleri dile getirirken, ateşi bir an önce söndürmeyi amaçlayan oldukça esprili, ilgi çekici ve açık bir üslup kullanır. Amacı çarpıcı gerçekleri sıradan insanların önüne çok geç olmadan acilen koymaktır. Amerikalılar 2005 yılında bugüne kadar gelmiş geçmiş en kötü kasırgalar sezonunu deneyimledi. Sadece bu bile artık çevre felaketleri konusunda doyum noktasına ulaşmış olabileceğimizi gösterdi. 2005 yılında yaşanan Katrina kasırgası örneğinden yola çıkan Al Gore, içine sürüklendiğimiz berbat durumu açıklarken sözünü bir an bile sakınmadı. Gerçek veriler ve geleceğe yönelik öngörülerle desteklenen “An Inconvenient Truth”ta ayrıca Al Gore’un kişisel hayat yolculuğunun da öyküsü anlatılır. Henüz idealist bir üniversite öğrencisiyken gelecekteki büyük çevresel krizi ilk gören insan oluşundan başlayarak, yaşadığı aile trajedisi sonucu hayata bakış açısı tamamen değişen genç senatöre; neredeyse ABD başkanı olacakken herşeyi bir yana bırakarak kendisini hayatının en büyük davasına adayarak fark yaratmak için hala zaman olduğuna insanları ikna etmeye çalışan Al Gore’un öyküsü tüm detaylarıyla ekrana yansır.

Bir akıl, zeka ve umut gösterisi olan “An Inconvenient Truth”ta, Al Gore’un ısrarla savunduğu argümanı çevre sorununa duyarlı izleyiciye sunulur: Küresel ısınma problemini artık politik bir sorun gibi daha fazla göremeyiz. Bu problem dünya uygarlığının yüzyüze kaldığı ve bugüne kadarki tüm yanlış yaklaşımlara meydan okumayı gerektiren en büyük ahlaksal problemdir.

BELGESELİN METNİ

Süzüle süzüle akan şu nehiri seyredersiniz. Rüzgârda hışırdayan yapraklara kulak verirsiniz. Kuşları dinler ağaç kurbağalarını duyarsınız. Biraz uzaktan, bir ineğin sesi gelir. Çimenleri hissedersiniz. Nehirin kıyısında, çamur suya rengini verir. Sessizdir. Huzurludur. Ve aniden bütün bunlar içinizde bir coşku yaratır ve derin bir nefes alıp, dersiniz ki “hakikaten, ben bütün bunları unutmuşum.” Bu dünyanın, şimdiye kadar görülmüş olan uzaydan çekilmiş ilk fotoğrafıdır. Apollo 8 görevi sırasında 1968 Noel arifesinde çekilmiştir rahat sayılabilecek sınırların içindedir. Fakat biz atmosferin, bu ince kabuğunu pislikle dolduruyoruz.

Ben Al Gore!

Bir zamanlar, ABD’nin “bir sonraki” Başkanı idim!

 Benim açımdan, pek de komik değil!

 Uzun zamandır bu hikâyeyi anlatmaya çalışıyorum ama Dünya’nın dikkatini çekmekte çok başarılı olduğumu söyleyemem. Uzun zamandır politikanın içindeyim ve hizmetlerimden gurur duyuyorum. Benimle dalga geçiyor olmalısınız, bu bir milli felaket!

 Ülkedeki tüm güzergâhlardaki kahrolası Greyhound otobüslerinin kıçlarını kaldırıp New Orleans’a gitmelerini sağlayın!

 O kadar küçük düşünüyorlar ki ama bu, birinci derecede önemli bir durum. Şu anda tam olarak neye ihtiyacınız var?

 Her iki partide de burunlarının dibindeki bu duruma uzak durmaya çalışan değerli politikacılar var. Çünkü doğruluğunu kabul edip, onayladıklarında büyük değişiklikleri zorunlu kılacak olan manevi ve ahlâki tedbirlerin kaçınılmaz olacağını biliyorlar tabii ki bu ülkenin tarihindeki en büyük lanet krize bir çözüm bulmazsanız!

 UYGUNSUZ GERÇEK ayın karanlık yüzünün üzerindeyken iniş noktaları takip edilemez oldu ve radyo bağlantısını kaybettiler. Kaçınılmaz bir endişe vardı. Radyo bağlantısı tekrar kurulduğunda dışarı baktılar ve Ay’dan, Dünya’ nın doğuşu olarak bilinen, bu fotoğrafı çektiler. Ve bu fotoğraf insanoğlunun bilincinde adeta infilak etti!

 Etkileyici değişimlere yol açtı. Bu fotoğrafın ardından 18 ay içinde çevresel hareket başlamıştı bile!

 Bir sonraki resim, Apollo görevlerinin sonuncusu olan Apollo 17 seferi sırasında çekilmiştir. Bu, 11 Aralık 1972′de çekilen ve tarih boyunca en yaygın olarak yayınlanan fotoğraftır. Ve bu, Güneş uzay aracının tam arkasındayken çekilmiş olan elimizdeki tek fotoğraftır. Böylece Dünya, tamamen aydınlık olarak görülmektedir. Size şimdi göstereceğim resim, neredeyse hiç görülmemiştir. Bu resim, Güneş sistemini incelemek için gönderilmiş olan Galileo adlı uzay aracından çekilmiştir. Bu araç, Dünya’nın yerçekimininden çıkarken, kameralarını etrafında döndürerek Dünya’nın kendi etrafındaki bir günlük dönüşünü, ağır çekim filme almıştır. Sizler, burada 24 saniyeye sıkıştırılmış hâlini görüyorsunuz. Güzel değil mi?

 Bu da, bir dostum olan Tom Van Sant’ın hazırlamış olduğu fevkalâde bir görüntüdür. Üç senelik bir zaman dilimi içinde üç bin ayrı uydu resmi çekmiş ve bunları dijital olarak birleştirmiştir. Dünya yüzeyinin her santimetre karesinden bulutsuz görüntüler verecek olan resimleri seçmiştir. Kara kütlelerinin tamamı kusursuzca resmedilmiştir. Bunların tümü yayıldığında simgesel bir resim oluşuyor. Bunları size gösteriyorum çünkü size bahsetmek istediğim iki öğretmenim var. Birini pek sevmezdim, diğeri ise benim için gerçek bir kahramandı. Tahtanın önünde Dünya haritasını açarak coğrafya öğreten bir öğretmenim vardı. Bir keresinde, altıncı sınıfta bir arkadaşım elini kaldırmış ve Güney Amerika’nın doğu kıyı çizgisi ile Afrika’nın batı kıyısını göstermiş ve sormuştu “Bunlar bir zamanlar birbirine ait olmuş tek bir parça olabilir mi?

” Ve öğretmen de “Tabii ki hayır!

 Bu, şu ana kadar duyduğum en saçma şey!

” diye cevap vermişti. Bu öğrenci, sonraları madde bağımlısı oldu ve bir daha belini doğrultamadı. Öğretmen ise, şu anki yönetimde bilim danışmanı olmuştur!

 Ancak aslında öğretmen, o dönemdeki bilimsel kurumların varmış olduğu sonuçları yansıtıyordu. “Kıtalar o kadar büyük ki hareket edemeyecekleri aşikâr!

” Fakat şu anda bizim de bildiğimiz gibi aslında hareket ettiler. Birbirlerinden ayrıldılar. Yani, aslında bir zamanlar tek parçaydılar. Ama bu varsayım beraberinde bir sorun getirdi. Bizi sıkıntıya sokanın, bilmediğimiz şeylerin değil de, öyle olmaması gerektiğine emin olduğumuzu bildiğimiz şeylerin olduğunu öğrendik. İnansanız da, inanmasanız da, bu gerçekten önemli bir nokta çünkü şu anda insanların aklında da küresel ısınma hakkında aynı bunun gibi doğru olmayan bir varsayım var. Varsayım yaklaşık olarak şöyle birşey: Dünya o kadar büyük ki onun çevresine zarar verecek kadar kalıcı bir etkide bulunamayız. Bu, belki bir zamanlar doğruydu ama artık değil!

 Artık doğru olmamasının sebeplerinden biri de dünyanın ekolojik sisteminin en savunmasız bölümünün atmosfer olmasıdır. Savunmasız, çünkü öyle ince ki!

 Rahmetli arkadaşım Carl Sagan derdi ki;

“Üzeri cilalanmış büyük bir küreyi ele alırsak cilanın kalınlığının, o kürenin büyüklüğüne olan oranı ile atmosferin kalınlığının, Dünya ile olan orantısının neredeyse aynı olduğunu görürüz.”

Ve bu tabakanın inceliği bize, onun niteliğini değiştirme imkânı verir. Bu, küresel ısınmanın en temel bilimsel açıklamasıdır ve bunu gayet iyi bildiğiniz için, bu konuda çok zaman harcamayacağım. Güneşin radyoaktif ışınları, ışık dalgaları halinde gelir ve bu ışınlar dünyayı ısıtır. Sonra emilerek dünyayı ısıtan bir kısım ışınlar kızılötesi ışınlar hâlinde uzaya geri gönderilir. Gönderilmekte olan kızılötesi ışınların bir kısmı ise, atmosferin bu katmanı tarafından engellenir ve atmosferin içinde tutulur. Bu iyidir çünkü bu durum, dünyanın ısısının nispeten sabit ve içinde yaşanabilir sınırlar içerisinde kalmasını sağlar. Ama sorun şu ki, atmosferin bu ince tabakası içerideki küresel ısınma kirliliği nedeniyle gitgide kalınlaşmaktadır. Bu kirlilik, atmosferin bu tabakasını kalınlaştırarak daha fazla kızılötesi ışının dışarı çıkmasını engellemektedir. Ve bu yüzden atmosfer ısınıyor. Küresel ısınma budur. Bu çok geleneksel bir açıklama oldu!

 Şimdi size, daha iyi olduğunu düşündüğüm bir açıklama getireceğim. “Küresel ısınma” ya da “Bu kadar sıcağı kimse sevmez!

” Muhtemelen dondurmanın neden eridiğini merak ediyorsundur. Eh Susie, suçlu pek yabancı sayılmaz!

 Bu küresel ısınma!

 - Küresel ısınma mı?

- Evet!

 Bay Güneş Işını ile tanış!

 Dünyayı ziyaret etmek için bütün o yolu katedip güneşten geliyor. Merhaba dünya!

 Gününü aydınlatmak için uğradım. Ve şimdi tekrar geri dönüyorum. O kadar çabuk değil, Bay Güneş Işını!

 Biz sera gazlarıyız. Hiçbir yere gitmiyorsun!

 Tanrım, canım yanıyor!

 Kısa bir süre sonra, dünya hıncahınç “Güneş Işınları” ile doldu. Çürüyen cesetleri, atmosferimizi ısıtıyor.

Peki, bu sera gazlarından nasıl kurtulacağız?

 Çok şükür ki akıllı ve cömert politikacılarımız küresel ısınmayla savaşmanın ucuz ve bir son dakika yöntemini buldu!

 2063′ten beri her sene kocaman bir buz küpünü okyanusa atıyoruz. Aynen babamın sabahları içkisine koyduğu gibi!

 Ama sonra çok öfkeleniyor!

 Tabii ki, sera gazları hâlâ çoğalmaya devam ettiği için her seferinde daha çok buz gerekiyor. Ama sorunu da kökünden çözüyor!

- Ama

- Kökünden!

 Benim konuya olan ilgimi başlatan, işte bu şekildir. Bunu ilk kez üniversite öğrencisiyken gördüm çünkü dünya atmosferindeki karbondioksit oranını ölçme fikrini ortaya ilk atmış olan Roger Revelle benim profesörümdü. Olayın nerelere tırmanacağını o, daha işin başında görmüştü. İlk birkaç yıllık veriden sonra bunun ne demek olduğunu ve karşımıza çıkacak olanın ne olduğunu sezmişti. 1957′de bir deney tasarladılar. Onlarca yıldır bu ölçümleri, çok güvenilir ve titiz bir şekilde yapıyor olan Charles David Keeling’i işe aldı. Gökyüzüne her gün hava balonları göndermeye başladılar. En uzakta kalan bölge olduğu için Pasifik Okyanusu’nun ortasını seçtiler. O, katı ve inatçı bir bilim adamıydı. Zor verilerin üzerinde gerçekten dikkatle durdu. Benim için çok harika zamanlardı çünkü pek çok genç insan gibi ben de, en uçuk rüyalarımda bile aklıma gelmeyecek düşünsel mayalar fikirlerle kaynaşmaya gelmiştim. Sınıfta, daha henüz birkaç yılda elde etmiş olduğu ölçümlerin sonuçlarını gösterdi. Bana çok ürkütücü gelmişti. O da ürkmüş olmalıydı ki bu durumun ehemmiyetinin ne ifade ettiğini sınıfta açık seçik anlattı. Ben de onun söylediklerini sünger misali emdim. Uygarlığımızdaki büyük değişimler ile gezegenin etrafındaki atmosferde, artık gözle görülünebilir bir hâl almış bu izlerin arasındaki bağlantıya dikkat çekti. Ve bu konuda bazı düzenlemeler yapılmazsa olayın gelecekte nerelere tırmanacağına ışık tuttu ve bu, gün gibi aşikârdı. İlk yedi, sekiz, dokuz yıl sonra örneğin gelişmekte olduğunu görmek mümkündü. Ama kafamı kurcalayan bir soru vardı. Neden sadece senede bir kez artıyor ve azalıyordu?

 Profesörün açıklamasına göre, dünyanın kara kütlesine bakıldığında ekvatorun güneyindeki bölümün daha küçük olduğu görüleceğiydi. Kara kütlesinin büyük bir kısmı ekvatorun kuzeyinde yer alır ve bitki örtüsünün de çoğu ekvatorun kuzeyindedir. Baharda ve yazda olduğu gibi kuzey yarımküre, güneşe yakınlaştığı zaman yapraklar yeşerir ve karbondioksit soluyarak atmosferdeki miktarının azalmasını sağlarlar. Fakat sonbahar ve kışta olduğu gibi kuzey yarımküre, güneşten uzaklaştığında yapraklar dökülür ve dışarıya karbondioksit vererek atmosferdeki miktarının tekrar artmasına neden olurlar. Ve böylece, dünyanın tamamı sanki senede bir kere nefes alıp veriyormuş gibi bir durum ortaya çıkar. Ve böylece 1958′de karbondioksit miktarını ölçmeye başladık. Sizin de görebileceğiniz gibi Profesör,1960′ların ortasında, bize bu çizimi gösterdiğinde artmakta olduğu zaten belliydi. Ona saygı duydum, ondan çok şey öğrendim ve bu işin peşini bırakmadım. Ve 1970′lerin ortasında Kongre’ye gittiğimde Küresel ısınma ile ilgili ilk oturumun düzenlenmesinde önayak oldum ve profesörümü önemli tanıklardan biri olması için davet ettim. Bu konunun inanılmaz bir etki yaratacağını ve sorunun çözümü için doğru yolda olduğumuzu düşünmüştüm ama işler öyle gitmedi. Ancak oturumlar düzenlemeye devam ettim. Ve 1984′de Senato’ya gittiğimde çeşitli bilimsel toplantılar ve görüşmelerle bu konunun üzerine ciddi şekilde eğildim. Konu hakkında bir kitap yazdım.

1988 Başkanlık seçimlerine katıldığımda amaçlarımdan biri de bu konunun dünya gündemine girmesiydi. 1992′de Beyaz Saray’a gittim. Senato’dan “Karbon Vergisi” adlı yasayı geçirdik ve dikkatin sağlanması için çeşitli işler yaptık. 1997′de Kyoto’ya giderek en azından Birleşik Devletler‘de tartışmalara neden olan bu konuda anlaşmalar sağlamaya çalıştım. 2000 yılında rakibim karbondioksit miktarını dengelemeyi vaat etti ama sonrasında bu yerine getirilmemiş bir taahhüt olarak kaldı. Ancak bu çizimin anlamı bu süreç boyunca görebilecekleriniz benim bütün bu yıllar boyunca gördüklerimle aynıdır. Karbondioksit miktarı devamlı artıyor ve acıması yok!

 Şimdi de gerçek hayattaki etkilerine bir bakalım. Bu, Kilimanjaro Dağı’nın 30 yıldan daha uzun bir süre önceki hâli ve bu da çekileli çok olmamış bir fotoğrafı. Bir arkadaşım bir kaç ay önce çektiği fotoğraflar ile birlikte Kilimanjaro’dan yeni geldi. Bir başka dostum, Lonnie Thompson, buzulları inceler. Lonnie’yi, bir zamanların en büyük buzullarından birinin son parçası ile görüyorsunuz. 10 yıl sonra, Kilimanjaro’da hiç kar kalmaması mümkün. Burada gördüğünüz de, Buzul Ulusal Park’ında gerçekleşenler. 1998′de, kızlarımdan biri ile bunun tepesine tırmanmıştık. Eskiden buzul olan bu bölge 15 yıl içinde bu hâle dönüşecek. Burada da, yıl yıl Columbia Buzullar’ına ne olduğunu görüyorsunuz. Buzul, her geçen senenin ardından daha da erimiş oluyor. Çok yazık, çünkü bu buzullar öyle güzel ki!

 Fakat şimdi onları görmeye gidenler her gün bunları görüyor.

Himalayalar’da ise dikkate değer bir problem var çünkü dünya üzerindeki insanların yüzde 40′ı içme sularını, kapasitelerinin yarısından çoğu buzullardan gelen erimiş su olan nehirler ve kaynak sularından sağlıyor. Ve önümüzdeki 50 yılda, bu yüzde 40′lık kesim erime yüzünden, ciddi bir su kıtlığı ile karşı karşıya kalacaklar. İtalya!

 İtalyan Alpler’i!

 Aynı açı, bugün. İsviçre’den eski bir kartpostal!

 Alpler’in her yerinde aynı şeyi görüyoruz. Aynı durum, Güney Amerika için de geçerli. Burası, 15 yıl öncesinin Peru’su ve aynı buzulun, bugünkü hâli. Burası ise, 20 yıl öncesinin Arjantin’i. Aynı buzul, bugün!

 Güney Amerika’nın en uç bölgesi olan Patagonya’da 75 yıl önce var olan uçsuz bucaksız buz deryası, artık yok!

 Bütün bunların verdiği bir mesaj var ve bu dünya çapında. Ve buzun bize anlatacağı hikâyeler var. Arkadaşım, Lonnie Thompson, buzu delerek dolgu parçaları çıkartıyor. Deliyorlar dolgu parçalarını alıp, buzu inceliyorlar ve onun üzerinde çalışıyorlar. Kar yağdığında, atmosfere ait gaz kabarcıklarını hapsediyor. Ve onlar bu kabarcıklar ile ilgili hesaplamalar yapınca karın yağdığı yılda, atmosferde ne kadar karbondioksit olduğunu ölçebiliyorlar.Bence daha da ilginç olan sonuçları kesin, gelişmiş termometreler kullanarak oksijenin farklı izotoplarını ölçüyor ve kabarcığı hapseden karın yağdığı yıldaki hava sıcaklığını söyleyebiliyorlar. Antartika’da iken, buna benzer delme işlemleri görmüştüm. Ve adam deliğe bakıp, şöyle demişti; “Amerikan Kongre’sinin, Temiz Hava Kanunu’nu kabul ettiği yer, işte burası!

” Ve ben inanamadım!

 Fakat farkı çıplak gözle görebilmek mümkün!

 Kanun yasalaştıktan sadece 1

-2 yıl sonra fark açıkça görülebiliyordu. Tıpkı bir ormancının ağaç halkalarını okuduğu gibi geriye doğru yılları sayabiliyorlar. Ve sizler erime ve tekrar donmadan dolayı oluşan yıllık tabakaları görebilirsiniz. Böylece bu buzul dağlarının binlerce yıl öncesine dönebiliyorlar. Bu tür ısılar için bir termometre tesis ettiler. Mavi soğuğu, kırmızı ise sıcağı gösteriyor. Şimdi, bunu birkaç nedenden dolayı gösteriyorum. Birincisi, konuya kuşkuyla bakan insanlar diyeceklerdir ki: “Tüm bu doğal olaylar periyodik hadiselerdir ” “aslına bakılırsa, ortaçağda da bu tür şeyler vuku bulmuştur.” Eh, evet doğrudur!

 İşte, tam şurada görülüyor. İki tane daha var. Fakat şimdi olanlarla kıyaslarsak ama bir kıyas yok ki!

 Eğer bin yıllık sıcaklık değerine göz atarsak ve bunu bin yıllık karbondioksit değeri ile karşılaştırırsak ne kadar yakın ilişkili olduklarını görebilirsiniz. Şimdi, dağ buzullarındaki bin yıllık karbondioksit değeri ayrı bir konu fakat Antarktika’da 650.000 yıl geriye gidilebiliniyor. Sırası gelmişken söylemek isterim bu çizimi, küçük bir grup bilimci dışında şimdiye kadar kimse görmemiştir. Bu, günümüz devri ve bu da son buz devri. Daha sonra yukarıya doğru çıkıyor. Şimdi günümüzden 650.000 yıl geriye gidiyoruz. Bu, son iki buz devri arasındaki ısınma dönemi. Bu da, ikinci ve üçüncü buz devri dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci buz devri. Şimdi, önemli bir nokta var. Tüm bu 650.000 yıllık süre zarfında karbondioksit oranı asla milyonda üçyüz seviyesini aşmamıştı. Dediğim gibi, ısıyı da ölçebiliyorlar. Bu şemada, ısının, dünyamız üzerindeki değerleri gösteriliyor. Şimdi, kafalarınızı karıştıran şey şu ki izninizle şöyle açıklayayım. Batı Afrika ve Güney Amerika hakkında konuşan 6. sınıftaki o arkadaşım, şu an burada olsa derdi ki: “Bunlar hiç birbirine uymuş muydu?

” “Hayatımda duyduğum en saçma şey!

” Ama tabii ki birbirlerine uyum sağladıkları zamanlar oldu. Aralarındaki bağ, aslında çok karmaşık. Fakat bütün ilişkilerin içinde, hepsinden daha güçlü olan bir ilişki vardır ki, o da şudur: Karbondioksit değerleri ne kadar çok olursa sıcaklık da o derece artar çünkü karbondioksit, Güneş ısısının atmosfer içinde kalmasına neden olur. Birleşik Devletler’in, Cleveland, Detroit, New York ve kuzey hattı gibi modern şehirlerin bulunduğu bölgelerinde bu, güzel bir gün ile kafanızın üzerinde, bir millik buz olması arasındaki farktır. Bu gerçeğe bakarken, aklınızdan bunu çıkarmayın. Şimdiye kadar milyonda üç yüz değerinin hiç üstüne çıkmamış olan karbondioksit, şimdi bu seviyelere ulaşmış durumda. Şimdiye kadarki kayıtların çok üstünde olduğu kadar bundan sonra ölçüleceklerin de çok altında. Şimdi, sabrınıza güvenerek, bu noktanın üzerinde durmak istiyorum. Buradaki ekip bana bu aletin nasıl kullanıldığını öğretmeye çalıştı ve eğer kendimi öldürmezsem Şimdiden buraya ulaşmış durumda. Doğal döngünün ne kadar üzerinde olduğuna bir bakın!

 Bunun da nedeni bizleriz!

 Bayanlar baylar, önümüzdeki 50 yıl belki de aslında 50 yıldan da az bir süre içinde bu değerler tırmanmaya devam edecek. Buradaki çocuklardan bazıları benim yaşıma geldiklerinde yani 50 yıldan daha kısa bir sürede, gerçekleşecek olan durum budur. Liste dışı nedir bilirsiniz!

 50 yıldan daha kısa bir süre içinde burada olacak. Tartışmaya açıktır tabii ama biliniz ki burada üzerinde oynanmış bir gerçek, sayı ya da tarih yoktur. Şüpheci diye adlandırılan kesim buna bakar ve şöyle der “Nesi var?

 Gayet iyi görünüyor.” Buyrun bakalım!

 Tekrarlıyorum, eğer olaya ısı açısından bakacak olursak soğuk tarafta bu kadarı, kafamızın üstünde bir millik buz demekse aynı orantı, sıcak tarafta ne olurdu?

 Sonuçta, bu politik bir mesele değil daha çok ahlâki bir mesele. Eğer bunun olmasına izin verirsek etiğe karşı davranmış oluruz. Demokratik sistemimize özerkliğimize öylesine güveniyordum ki!

 Aslında, bu hikayenin, Kongre’nin konuya bakış açısı üzerinde yeterince zorlayıcı bir etki yapıp, köklü değişikliklere neden olacağını düşünmüş ve buna inanmıştım. Hatta korkudan şaşkına döneceklerini sanmıştım. Ama öyle olmadı. Mücadeleler gerçekte zafer olmayan zaferler, gerçekte yenilgi olmayan yenilgiler bunlar bazı önemsiz adımları, çok önemliymiş gibi göstermeye hizmet edebilir bazı büyük başarısızlıkların ardındaki nedenleri abartabilirler.

3 Nisan 1989. Oğlum elimi bırakıp yolun karşı tarafındaki arkadaşına yetişmek için caddeye fırladı. Altı yaşındaydı. Makine, onun için nefes alıyordu. Muhtemelen onu kaybedecektik. Sonunda hayata döndü. Bir ay hastanede kaldık. Sanki zaman önemini kaybetmiş gibiydi sanki her şey elimizden kayıp gidiyor sıradan, önemsiz gözüküyordu. Öyle cesur, öylesine öylesine yürekli bir adamdı ki!

 Bu olay, önce dünyamı alt üst etmiş sonra da içi boşalana kadar silkelemişti. Dünyadaki var oluş nedenim dâhil, her şeyi değiştirmişti. Bu dünyadaki zamanımı nasıl geçirmeliydim?

 Daha fazla öğrenmek adına meselenin derinlerine indim. Antartika’ya gittim. Güney Kutbu’na, Kuzey Kutbu’na, Amazonlar’a gittim. Derinden anlayamadığım şeyleri anlamama yardım edebilecek bilim adamlarının olduğu yerlere gittim. Benim için en kıymetli olan şeyi kaybetme olasılığı bana belki de daha önce sahip olmadığım bir yetenek kazandırmıştı. Ama bunu sezdiğimde dünyayı gerçekten kaybedebileceğimizi hissetmiştim. Bize ihsan edileni, çocuklarımıza miras olarak bırakamayabilirdik. Bunlar, iç savaşımızdan bu yana alınmış atmosferin gerçek sıcaklık ölçümleri. Bazı yıllarda, düşüyormuş gibi gözükebilir ama geneldeki eğilimi son derece açık. Ve son yıllarda düzenini bozmadan artmaya devam ediyor. Aslında atmosfer kayıtlarından en sıcak geçen on yıla bakarsanız hepsinin son 14 senede meydana geldiğini görürsünüz. Ve hepsinden sıcak geçen senenin 2005 olduğunu!

 Bazı sıcak hava dalgalarının birbirine benzer olduğunu daha önce de görmüştük ve bilim adamlarına göre bunlar, daha da yaygınlaşacak. Birkaç sene önce, aşırı sıcaklar Avrupa’da 35 bin kişiyi öldürdü. Her ne kadar üzerinde durulmamış olsa da, aynı yıl Hindistanda’ki hava sıcaklığı da 50 dereceye yükseldi. Geçtiğimiz yaz, Batı Amerika’daki bazı şehirlerde tüm zamanların sıcaklık rekoru kırıldı ve belirli şehirlerde sıcaklığın 37 dereceyi geçtiği oldu. Batıda, 200 şehir ve kasaba tüm zamanların rekorunu egale ettiler. Doğuda da, aynı şeyi yaşayan pek çok şehir oldu. Bunlara New Orleans da dahildi. Yani, sıcaklık artışı, okyanuslar da dâhil olmak üzere tüm dünyayı sarıyor. Bu gördüğünüz, okyanuslardaki doğal sıcaklık değişkenliği değerleri. Bilirsiniz, insanlar “Bu çok doğal artar ve sonra iner, kaygılanmayın.” der. Bu, son 60 sene içerisindeki umulmuş olan sıcaklık değerleri. Fakat küresel ısınma konusunda uzmanlaşmış bilim adamları, bu bilgisayar örneklerinden yola çıkarak, uzun zaman önce bu değerlerin arttığını bildirdiler.Şimdi size, daha yeni yayınlanmış olan gerçek okyanus sıcaklık değerlerini göstereceğim. Ve tabii ki okyanuslar ısındğında, güçlü fırtınalara neden olurlar. Son birkaç sene içinde pek çok büyük kasırga gördük. Jeanne, Frances ve Ivan kasırgaları, bunların arasındaydı. Aynı sene içinde, Birleşik Devletler de bir dizi kasırgaya sahne oldu ve tüm zamanların hortum rekoru kırıldı. Japonya, yine medyada fazla yer bulamadı ama tayfunlarla, tüm zamanların rekorunu kırdılar. Önceki rekor yediydi. Burada ise, 2004′de yaşadıkları 10 tayfunu görebiliriz. Fen bilgisi kitapları yeniden yazılmak zorunda çünkü Güney Atlantik’te kasırga olmasının mümkün olmadığını yazıyorlar. Fakat aynı yıl, ilk hortum Brezilya’yı vurdu. 2005 yılının yazı, kitaplara geçecek gibiydi. İlki, Yukatan Körfezi’ni vuran Emily Kasırgası’ydı. Sonra arkasından Dennis Kasırgası geldi ve petrol endüstrisi dahil olmak üzere çok fazla zarar verdi. Bu, dünyadaki en büyük petrol çıkarma platformunun Dennis Kasırgası’ndan sonraki hali. Bu da rüzgarın etkisiyle köprüye sürüklenmiş. Ve sonra,tabii ki Katrina Kasırgası geldi. Hatırlamaya değer yanı, Florida’yı vurduğunda birinci kategoride yer alıyordu. Fakat pek çok insanı öldürdü ve milyonlarca dolarlık zarara yol açtı. Peki sonra ne oldu?

 New Orleans’ı vurmadan önce daha sıcak sulara doğru yol aldı. Su sıcaklığı arttıkça rüzgârın hızı da artar nem oranı da!

 Katrina Kasıgası’nın Florida üzerinde şekillenmesini görüyorsunuz. Sıcak suların üzerinden körfeze doğru geldiğinde bütün enerjiyi topluyor ve güçlendikçe güçleniyor. Şu kasırganın gözüne bakın!

 Ve tabii ki anlatmaya kelimelerin yetmediği şu korkunç sonucuna bakın!

 Evet, yüreğimi parçalayan çağrılar ve raporlar alıyoruz. Diyorlar ki: ”Tavanarasındayım. Buna daha fazla dayanamayacağım.” “Su enseme kadar çıktı. Dayanabileceğimi zannetmiyorum.” Ve bunların tümü biz konuşurken oluyor. 17. Caddedeki kanal çıkışının önemini herkese anlattık. Dedik ki, “Lütfen, Lütfen, bu su yolunun çaresine bakın. “Ne yaptığınız umurumuzda değil. Sadece orayı dikkate alın!

” Amerika için yeni bir durum!

 Tanrı adına!

 Bunlar, burada nasıl olabildi?

 Kasırgaların daha da şiddetlenebileceğine dair uyarılar yapılmıştı. Bu kasırga vurmadan günler önce setleri yıkıp geçeceğine ve bu türden son derece etkili zararlar vereceğine dair uyarılar vardı. Karar verebilme duygusuna sahip birer birey olarak dünyanın önde gelen bilim adamlarından gelen uyarılara ne kadar kulak astığımız da ayrı bir soru!

 Bir diğer fırtına ki, farklı bir türdü. 1930′larda oldu. Korkunçtu, Avrupa’da daha önce benzeri görülmemişti ve Winston Churchill, İngiliz halkını bu konuda uyararak bunun daha önce başlarına gelen herhangi bir şeyden tamamen farklı olduğunu ve hazırlıklı olmak zorunda olduklarını söylemişti. Ve birçok insan buna inanmak istememişti.

Churchill, tüm endişesiyle sabrı taşarak şunları söyledi:

“Vizyonsuzluğun, teskin etmenin ve kafa karıştırıcı gecikmiş çarelerin ” ” oyalayıcı dönemi, kapanmak üzeredir.” “Dönem, artık sonuç dönemidir!

” Nesillerdir ve yüzyıllardır yapılan hataların üstesinden gelebildiğimiz sonuçları olmuştur. Artık bu lükse sahip değiliz!

 Bu sonucu istemedik ama işte karşımızda!

 Al Gore, seçimde ulusal bazda önde gidiyor. Ancak, Florida’yı her kim kazanırsa, Beyaz Saray’a da o çıkacak!

 Floridayı da Al Gore’un hanesine koyuyoruz. Son dakika: Florida şu anda kararsızlar diliminde. George Bush, Birleşik Devletler’in Başkanı olarak seçil Florida Bush’un oldu. Başkanlık Bush’un. Hepsi bu!

 Bu sabah 02:18′de, itirazımızı Pekâlâ, Florida sonuçlarının açıklanmasına az kaldığını resmen bildiriyoruz. FLORIDA OYLARININ TEKRAR SAYIMI BUSH KAMPANYASI GÖZLEMCİSİ Mahkeme kararına kesinlikle katılmamakla beraber kabul ediyorum!

 Varılan kararın nihai olduğunu kabul ediyorum şerefim üzerine ant içerim ki Ben, George Walker Bush şerefim üzerine ant içerim ki Başkanlık Makamını bütün sadakatimle yürüteceğime Evet, bu sert bir rüzgârdı ama iyi taraflarını arayıp bulmaktan başka elden ne gelirdi ki!

 Bu durum, yıllarca peşinden koşmuş olduğum misyonu, yeniden ilgi odağım haline getirdi ve slayt gösterilerine tekrar başladım. Global ısınmanın genellikle fark edilemez bir etkisi de daha çok yağışa neden olması ancak bu yağışların çoğunun bir kerede ve büyük fırtınalarla birlikte oluşmasıdır. Çünkü okyanusların buharlaşması sonucunda, tüm nem havaya karışır ve fırtınaya uygun şartlar, olayı tetiklediğinde, sağanak olarak yere düşer. Bu durum, sonunda sigorta endüstrisinin de dikkatini çekti. Telafi etmek zorunda oldukları zararın miktarı gitgide artıyordu. Sert hava şartlarının neden olduğu zararı görüyor musunuz?

 Ve 2005, henüz bu grafikte yok bile!

 Olduğunda, bu grafiğe sığmayacak!

 Avrupa da bizim yaşamış olduğumuz yıla benzer bir yıl geçirdi ve tabiatın çıldırdığını söylüyorlar. İlham kitaplarında bir tabiat gezintisi yapıyor gibi yaşanmamış afetlerin hepsini yaşadılar. Asya’daki seller!

 2005 Temmuz’u, Mumbai, India!

 24 saatte 94 cm yağmur yağdı. Hindistan’daki herhangi bir şehrin şimdiye kadar almış olduğu en büyük yağış!

 Çin’de de bir çok sel olayı oldu. Küresel ısınma, sadece daha fazla sele neden olmakla kalmıyor ayrıca, mantığa aykırı bir şekilde, daha çok kuraklığa da sebebiyet veriyor. Birbirine komşu olan bu yerleşim bölgelerinde olduğu gibi en sağdakinde ciddi bir kuraklık yaşanırken, diğerlerinde sel var. Bu durumun nedenlerinden biri de küresel ısınmanın, dünya çapında yağışı arttırmasının yanında yağışlara yer değiştirmesi, gerçeği ile ilgili. Ve dikkatinizi en çok Afrika’daki Büyük Sahra Çölü’nün kenarına kadar uzanan bu bölgelere çekmek isterim. Orada, akıl almaz felâketler yaşanıyor ve bunun bir çok sebebi var. Sudan’daki Darfur ve Nijer de bu felâket bölgesinin içinde. Paylaştıkları bu felâketin önemli bir faktörü yağmur yağmaması ve kuraklığın artmasıdır. Bu gördüğünüz, bir zamanlar dünyanın en büyük göllerinden biri olan Çad Gölü. Son 40

-50 yıl içinde kurumuş durumda ve neredeyse göl özelliğini bile yitirip bölge insanının başındaki sorunları büyük ölçüde ciddileştirmektedir. Mantıkla çelişiyor olmasının ikinci nedeni ise küresel ısınmanın, okyanuslardan daha fazla suyu buharlaştırıp bulutlara kaynak yapmasının yanında toprağın nemini de emmesidir. Yüksek sıcaklıklar sonucunda, toprağın buharlaşması etkileyici bir şekilde artar. Bu durumun, Birleşik Devletler’de bizim için de önemli sonuçları vardır. Burası Carthage çıkışı. 14 yaşımdayken, babamın arabasını tam burada kullanılmaz hale getirmiştim. Şu bankette yoldan çıkmış, ve arabayı devirmiştim. Şu Kara Angus Boğası’nı görüyor musunuz?

 Biz Kara Angus yetiştirirdik. Babam bir keresinde ayın yetiştiricisi seçilmişti. Bir çiftlikte büyümüş. Senatodaki bütün kariyerine rağmen buraya gelip, sığır yetiştirmeye devam etmişti. İnsanın bu işi arazide, bizzat babasından öğrenmesi bu gerçekten özel bir şey!

 Çocukluk dönemlerim biraz sıradışıydı. Her yılın 8 ayını Washington’da küçük bir otel dairesinde geçirirdim. Ve sonra kalan dört ay, burada, bu büyük ve güzel çiftlikte geçerdi. Burada bir köpeğim vardı bir midillim vardı. Burada, tüfeğimle ateş edebilirdim. Burada, ırmakta yüzmeye gidebilirdim. Kırlara çıkıp, çimenlerde uzanabilirdim. Bir çocuk olarak eğlence ile iş arasındaki farkı anlamam biraz zaman aldı. İnsanların yaşadıkları yerler iklim şartları dikkate alınarak seçilirdi tıpkı dünyanın geri kalanının 11,000 yıl önceki buzul çağının bitmesiyle yaptığı gibi. Burada, bu çiftlikte standartlar değişiyor. Ve insan ömrüne göre, bu yavaş yavaş oluyormuş gibi gözüküyor ama zaman, bu nehre göre tanımlanırsa çok, çok hızlı gerçekleşiyor. Bu koca kürede, iki dedektör!

 İlki Kuzey Kutbu’nda. Burası, tabii ki Kuzey Buz Denizi, yani yüzen buz örtüsü!

 Grönland, hemen yanında. “Koca küredeki dedektör” diyorum çünkü kuzey kutbu küresel ısınmadan en hızlı etkilenen iki bölgeden biri. Bu, kuzey kutbundaki en büyük buz tabakası. ‘Ward Hunt’ buz tabakası. Üç yıl önce ikiye ayrıldı. Bilimadamları şaşırmışlardı. Bunlara rastgele eğildikleri için ‘sarhoş ağaçlar’ denir. Bunun sebebi rüzgar etkisi ya da alkol almaları değil!

 Bu ağaçların kökleri, donmuş alt tabakaya tutunur ve donmuş alt tabaka eriyor!

 Bu yüzden rastgele eğiliyorlar. Bu bina donmuş alt tabakanın üzerine inşa edilmişti ve donmuş alt tabakanın erimesiyle çöktü. Bu kadının evi terkedilmek zorunda kaldı. Bu boru hattı, çok ciddi yapısal zarar görmüş durumda. Bu arada, Kuzey Alaska’da, koruma altındaki o bölgede petrol çıkarmak isteyenler, ki, umarım vazgeçerler oraya girip çıkabilmek için kamyonlara bel bağlamak zorundalar ve kamyonlar, donmuş zeminde gidip gelecek. Bu, Alaska’da donmuş bozkırın üzerinde, araç kullanmaya müsait donmuş gün sayısını gösteriyor. Otuzbeş yıl önce, yılda 225 gün imiş. Şimdi ise, yılda 75 günün altında. Çünkü bahar daha erken, güz daha geç geliyor ve sıcaklık, yükselmeye devam ediyor. Kuzey Kutbuna kadar gittim. Yüzeyi bu şekilde kaplamış, o buz tabakasının altında nükleer bir denizaltının içinde idim. 1957′de devriyeye başladıklarından beri buzun altında seyrediyorlar ve yukarı bakan radarlarıyla kalınlığını ölçüyorlardı çünkü sadece 105 cm, ya da daha az kalınlıktaki yerlerde yüzeye çıkabiliyorlardı. Böylece titiz bir kayıt tuttular ve bunu hiç açıklamayacaklardı, çünkü ulusal güvenlik sözkonusuydu. Açıklamaları için oraya, onları ikna etmeye gittim, ve açıkladılar. Ve işte karşınızda o kayıtlar!

 1970′den itibaren, buz örtüsünün miktar, alan ve kalınlığında ani bir düşüş olmuş. 40 yıl içinde yüzde 40 küçülmüş. Ve şimdi iki önemli araştırma gösteriyor ki önümüzdeki 50 ila 70 yıl içerisinde yaz mevsimi geldiğinde tamamen tükenmiş olacak. Şimdi şöyle diyebilirsiniz, “Bu neden bir sorun olsun?

” Ve “Nasıl olur da kutup buz örtüsü bu kadar hızlı eriyebilir?

” Güneş ışınları buza temas ettiğinde yüzde 90 dan fazlası bir ayna etkisiyle uzaya geri yansır. Ama okyanusa temas ettiğinde, yüzde 90 dan fazlası emilir. Böylece etrafındaki su ısındıkça buzun erimesi de hızlanır. Şu anda kutup buz örtüsü dev bir ayna görevi görüyor. Tüm güneş ışınlarının yüzde 90′dan fazlası geri yansıyor. Bu, Dünya’yı daha serin tutuyor. Ama eridikçe ve güneşin enerjisini, buzul yerine açık deniz aldıkça yüzde 90 dan fazlası emiliyor. Böylece burada Kuzey Kutbunda, Kuzey Buz Denizinde gezegenin herhangi bir yerinden daha fazla ısı artışı oluyor.

Bu durum, kutup ayıları gibi buza bağımlı yaratıklar için iyi değil. Yeni bir bilimsel araştırma buza ulaşmak için 95 km’ye varan uzun mesafeler yüzerken boğulmuş halde bulunan kutup ayılarına ilk kez rastlandığını, gösteriyor. Böyle bir duruma daha önce rastlanmamıştı. Peki,bir zamanlar buzla kaplı olan dünyamızın tepesindeki buzun yerini almış uzayıp giden açık denizlere bakmak, bizim için ne ifade ediyor?

 Çok şey ifade etmesi gerek çünkü bu durumun, gezegensel etkileri var!

 Dünya’nın iklimsel sistemi, ısıyı, ekvatordan kutuplara doğru aralıksız dağıtan büyük bir bir makine gibidir. Ve bunu, okyanus akıntıları ve rüzgâr akımları ile yapmaktadır. Bilim adamlarına göre, Dünya’nın iklimleri, doğrusal olmayan bir düzendedir. Başka bir deyişle bu değişimlerin hepsi, aşama aşama olmamaktadır. Bazıları, ani ve büyük sıçramalarla gelir.

Dünya genelinde yıllık ısı ortalaması yaklaşık olarak 14,4 derecedir. 0.15 derecelik bir yükselme olduğunda ki, bu beklenenin en alt seviyesidir bunun, Dünya’yı nasıl etkilediğine bir bakın!

 Bunun anlamı, ekvatorda sadece 0.17 derecelik artış olurken kutuplarda, 0.11 dereceden fazla artış olması demektir. Böylece son buzul çağından bu yana şekillenmiş ve sabit kalmış bütün rüzgâr ve okyanus hareketliliği aktivite gösterecek ve değişecektir. Bilim adamlarının üstünde en çok çalıştığı ve endişe duyduğu bir sorun da Kuzey Kutbu’ndan, Grönland’ı geçerek gelen soğuk rüzgarların, Kuzey Atlantik’te, yukarı tırmanmakta olan sıcak su akıntısı ile karşılaşması bu sıcak sulardaki ısıyı buharlaştırması ve bu buharın, rüzgârlar ve Dünya’nın ekseni etrafında dönüşü aracılığı ile Batı Avrupa’ya taşınmasıdır. Bütün okyanusların mevcut sistemlerinin, bu döngü içerisinde bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olması sizce de çok ilginç değil midir?

 Bu döngüye Okyanus Taşıma Düzeni deniyor. Kırmızı olanlar, sıcak yüzey akıntılarıdır. Onların en bilineni “Gulf Stream” dir. Mavi olanlar, soğuk su akıntılarını temsil eder ve bunlar, kırmızının tersi yönünde hareket eder. Biz mavileri göremeyiz, çünkü onlar okyanusun dibinden akarlar. Yukarıda, Kuzey Atlantik’te, o sıcaklığın rüzgârlarca emilmesinden sonra geriye kalan, soğuk ve tuzlu sudur. Çünkü tuz, hiç bir yere gitmez!

 Ve bu da suyu, daha yoğun ve daha ağır yapar. Bu nedenle soğuk, yoğun ve ağır su saniyede 19 milyar litrelik bir kapasiteyle dibe doğru batar. Ve bu durum, akıntıyı geriye, güneye doğru çeker. Son buzul çağının sonunda son buzul, Kuzey Amerika’dan uzaklaşırken buzlar eriyerek, Kuzey Amerika’da dev bir tatlı su havuzunu oluşturdu. Ve Büyük Göller, bu dev tatlı su havuzundan geriye kalan kalıntılardır. Doğu sınırında bir buz seti biçimlendi ve bir gün, bu set kırıldı. Ve bütün bu tatlı su, hışımla dışarıya hücum edip St. Lawrance’ı boydan boya yararak karıştığı tuzlu, yoğun, soğuk suyu sulandırdı. Suyu tatlandırarak hafifletti, böylece batışını durdurdu. Ve sonuçta o pompa kapandı!  Ve ısı transferi durdu. Böylece Avrupa, 900-1000 yıl kadar sürecek bir buzul çağına daha geri döndü.

Bugün, bizim de yaşamakta olduğumuz koşullardaki değişiklik gibi Avrupa’nın buzul çağına geçiş süreci belki de 10 yıl gibi kısa bir zaman içinde olmuştur. Yani, bu çok ani bir geçiştir. Tabii ki şimdi bu tekrarlanmayacaktır çünkü Kuzey Amerika’daki buzullar artık orada değiller. Orada, yakınlarında hiç başka büyük buz kütleleri görüyor musunuz?

 Evet!

 Buna daha sonra tekrar döneriz!

 Mevcut problemi devamlı, olabildiğince açık bir şekilde anlattığım halde hâlâ problemin çözümüne çok az katkıda bulunduğumdan dolayı çok üzülmekteyim. Gerçekten değişmek üzere olduğumuzu gösteren anlamlı işaretler görmek için etrafıma bakınıyorum. Ama ne yazık ki şu anda göremiyorum. Önde gelen bilim adamları, hava kirliliğinin nedenlerinden biri olarak çürümekte olan bitkilerin yaydığı, nitrojenin oksitlerini gösterdiler. Büyük dumanlı dağlara adını veren sisin nedeni, işte bu ince dumandır.. Çok teşekkürler, her şey yolunda!

 Bu adam, çevresel bilincin o kadar uç noktalarındadır ki boğazımıza kadar çamura batmış ve hepimiz işsiz kalmış olacağız!

 Bu adam çılgın!

 Küresel ısınmaya biz insanlar neden oluyorsak bile ki olmuyoruz bu Amerikalılar üzerinde ortaya konmuş en büyük aldatmacalardan biri olabilir. Biz oldukça hassas bir konu ile uğraşıyoruz. Eğer ki bir mesele Anayasa’yı değiştirme yetkisi olanların umurunda değilse onlar için görmezden gelmek “İyi, biz yarın bu konuyla ilgileniriz” demek, çok kolaydır. Bütün bu düzenleri değiştiren bu aynı olağandışı durum aynı zamanda mevsimleri de etkilemektedir. İşte, Hollanda’dan gelen bir çalışma!

 25 yıl önce göçmen kuşların son geliş tarihi 25 Nisan idi. Ve yavrular da 3 Haziran’da yumurtadan çıkıyordu. Bu tam da tırtılların yumurtadan çıkış tarihi ile aynı zamana denk geliyor. Doğanın dengesi!

 Ancak 20 yıllık ısınmanın ardından tırtıllar iki hafta öncesinden zirvedeydiler ve yavru kuşlar yetişmeye çalıştı ama başaramadılar. Böylece zor durumdalar. Ve küresel ısınmadan sadece bu şekilde etkilenen milyonlarca ekolojik hücre var. Bu, son yüz yılda Güney İsviçre’deki don yapmış gün sayısı. Hızla azalmış. Ama şimdi bunu izleyin. Bu, açılmakta olan yeni ekolojik ortamları doldurmak için akın eden yabancıl türlerin sayısı. Bu, Birleşik Devletler’de de gerçekleşiyor. Çam böceği sorununu duymuş muydunuz?

 Bu kanatlılar kışın soğuğunda ölürdü ancak artık donmuş günlerin sayısı daha az olduğundan, çam ağaçları mahvoluyor. Burası, kabuk böcekleri tarafından öldürülmüş, Alaska’daki 14 milyon dönümlük alaçam ormanının bir bölümü. Tamamen aynı hadise. Sivrisinek hattının üzerinde olsun diye yukarılara kurulmuş şehirler var. Biri Nairobi, Harare bir diğeri. Daha pek çok var. Artık sivrisinekler ısınmayla birlikte daha yükseklere çıkıyor. Menzilini arttırmakta olan kaygı verici pek çok bulaşıcı hastalık taşıyıcısı var. Sadece sivrisinekler değil, bu türlerin hepsi. Son çeyrek yüz yılda ortaya çıkan ve “yeni hastalıklar” diye adlandırdığımız yeni marazlar peydah oldu. Birçoğu, SARS gibi, korkunç sorunlara neden oldu. Veremin dirençli biçimleri ve diğer hastalıklar ortaya çıktı. Ve bir zamanlar kontrol altına alınmış olan bazı hastalıklar yeniden hortladı. Kuş gribi, bildiğiniz gibi, tabii ki oldukça ciddi bir mesele.

Batı Nil Virüsü! 1999′da Maryland’ın doğu kıyısına ulaştı. İki yıl sonra, baştan sona Mississippi’yi sardı  ve akabinde de iki yıl içinde bütün kıtaya yayıldı. Bunlar, gerçekten çok sıkıntı verici işaretler. Dünyanın her yerindeki mercan kayalıkları küresel ısınma ve diğer faktörler yüzünden ağarmakta olup, sonuçta bu hâle geliyorlar. Ve mercan kayalıklarına muhtaç olan bütün balık türleri de sonuç olarak risk altında. Neticede, şu anda yaşanmakta olan nesil tükenmesi geçmişteki doğal orandan 1000 kat fazla gerçekleşiyor. Şimdi ikinci dedektöre dönelim Antarktika’ya!

 Gezegen üzerindeki açık ara en büyük buz kütlesi!

 1978′de bir arkadaşım demişti ki: “Antarktika’ya bağlı yarımadalarda buz tabakalarının kırıldığını görürsen “alarma geç, çünkü ” ” bu, küresel ısınmaya işaret eden bir tehlike çanı olarak görülmelidir.” Ve aslında yarımadaya daha yakından bakarsanız buradaki yeşil bölümlerden her birinin son 15-20 yılda kırılmış ve Rhode Island eyaletinden daha büyük birer buz tabakası olduğunu görürsünüz. Bir tanesine dikkat çekmek istiyorum. Adı Larsen B. Buradaki siyah havuzlara bakın!

 Buzun içinden alttaki okyanusa bakıyormuşuz gibi görünmesini sağlıyor ama bu bir göz yanılması. Bu, havuz halinde şekillenen eriyen su ve bir helikopterle üzerinden uçsaydınız 213 metre uzunluğunda olduğunu görürdünüz. Çok görkemli ve çok büyükler. Belli bir mesafede, dağlar ve dağlardan hemen önce kıtanın kabuğu görülüyor. Bu, yüzmekte olan buz ve ayrıca dağların yamaçlarında karaya bağlı olan buz da var. Buradan dağlara olan uzaklık 30 -40 kilometredir. Bu durumun küresel ısınmayla bile en az 100 yıl değişmeyeceğini düşündüler. Bu buz tabakaları üzerinde çalışan bilim adamları bu görüntülere bakarken çok büyük şaşkınlığa uğradı.

31 Ocak 2002′de başlayan 35 günlük bir müddette bu buz tabakası tamamen yok oldu. Bunun nasıl bu kadar çabuk olduğunu bir türlü çözemediler. Ve nerede hata yaptıklarını görmek için geri döndüler. Ve işte bu sırada bu erime suyu havuzlarına odaklandılar. Ama onlar orada ne olduğunu bile anlayamadan başka bir şey ters gitmeye başladı. Deniz tabanlı yüzen buzda çatlama olunca karaya bağlı buzun desteği kalmadı ve karaya bağlı buz okyanusa düşmeye başladı. Bu, yatık bir şişenin mantarını çıkarmak gibiydi. Yüzen buz ile karaya bağlı buz arasında bir fark vardır.

Şöyle ki; Bir bardak suyun içindeki buzu ele alalım. Eridiğinde, bardağın içindeki su seviyesini yükseltmez ancak tepeleme buz dolu bardakta su seviyesinin üzerinde kalan buz eriyince bardağı taşırır.

Pasifik Ulusları vatandaşlarının tamamının Yeni Zelanda’ya tahliye olmak zorunda kalmasının nedeni budur. Ben, Batı Antarktika üzerinde yoğunlaşmak istiyorum çünkü karaya bağlı buz ve deniz tabanlı buz hakkında iki etmeni tanımlıyor. İkisinden de biraz var. Adaların üzerinde askıda duruyorlar ama alttaki okyanus yukarı çıkıyor. Yani okyanusun ısınması buna etki ediyor. Eğer burası yok olacak olsaydı su seviyesi, dünya çapında 6 metre yükselirdi. Bu buz tabakasının altında, saptanan kaygı verici değişiklikler var. Ne var ki kabaca aynı boyutta olan diğer bir buz kütlesinden göreceli olarak daha kalıcı olduğu düşünülebilir. Grönland da yok olsaydı deniz seviyesi aynı şekilde 6 metre yükseltirdi. Bir arkadaşım şu anda Grönland’da neler olup bittiğiyle ..ilgili bazı resimleri henüz getirdi. Etkileyici değişiklikler!

 Bunlar, Antartika’daki buz tabakalarında oluşan havuzlarla aynı özellikleri taşıyorlar. Bilim adamları, suyun buza sızdığı zaman tekrar donacağını düşünüyorlardı. Fakat gerçekte ne olduğunu ortaya çıkardılar. Su sızmaya devam ediyor. Dibe kadar tüneller açıyor ve buzu, beyaz karıncaların yaptığı gibi İsviçre peynirine çeviriyor. Bu, buzdaki derin yarıklara ne olduğunu gösteriyor. Göl şeklini aldıklarında, bir çeşit değirmene dönüşüyorlar. Su dibe doğru akıyor ve buz kütlesi kaya yatağı ile buluştuğu yerde, kaymaya başlıyor. Ölçüm için burada olan bu insanları görüyor musunuz?

 Burası, Grönland’ın kıyı kesimleri değil, burası buz kütlesinin ortası!

 Bu, Grönland buzulunun her yanından buzda tüneller açarak ilerleyip alttaki kaya yatağına doğru hızla giden erimiş, tatlı suların oluşturduğu muazzam bir akıntı!

 Şimdi, belli bir dereceye kadar, burada her zaman mevsimlik erimeler olmuş ve geçmişte de değirmenler oluşmuştur ama bu şimdiki gibi hiç olmamıştır. Bu, 1992′de, Grönland’da ölçülen erime miktarı. 10 yıl sonra ise durum bu aşamada. Ve işte burada da 2005′deki erime kayıtları. Toni Blair’in bilimsel danışmanı Grönland’da şu anda olanlardan dolayı dünya haritasının, tekrar çizilmesinin gerekebileceğini söyledi. Eğer Grönland’da buzlar çözülmüş ve erimiş olsaydı ya da Grönland’ın ve Batı Antartika’nın yarısında buzlar çözülmüş ve erimiş olsaydı Florida’daki deniz seviyesi şu hâle gelirdi. San Francisco Körfezi de böyle olurdu. Bu bölgelerde pek çok insan yaşıyor. Hollanda!

 Alçakta kalan ülkelerden bir tanesi. Tek kelimeyle mahvedici!

 Pekin çevresindeki bölgede, onlarca milyon insan yaşıyor. Şangay çevresindeki bölgelerde ise, durum daha da vahim tam 40 milyon insan var!

 Bundan daha da kötüsü, Kalküta ve Bengaldeş’in doğusuna kadar olan bölge ise, 60 milyon insanı barındırıyor. Birkaç yüz bin mültecinin bir doğal afet yüzünden ülkelerinden tahliye edilmesinin etkilerini düşünün!

 Sonra da bu rakamın, yüz milyon ve üzeri olduğunu bir hayâl edin!

 İşte Manhattan!

 Burası, Dünya Ticaret Merkezi anıt alanı. Ve o korkunç 11 Eylül olayından sonra hepimiz, “Bir daha asla” dedik. Fakat burada, Manhattan’a olacakları görüyorsunuz. New Orleans’ta ne kadar suyun setleri yarıp geçeceğini bilimadamlarının bu konudaki kesin öngörüleri gibi yönetim de bunu kesinlikle ölçebilir. Dünya Ticaret Merkezi anıtının yapılacağı alan sular altında kalabilir. Teröristlerin yanında diğer tehditlere karşı da hazırlıklı olmamız mümkün mü?

 Belki de diğer tehditler için daha da çok endişelenmeliyiz. 1.3 milyar nüfus dalgalanan bir ekonomi gittikçe artan enerji gereksinimi muazzam kömür stokları!

 Kuzey Çin’deki kömür hattı!

 - Moğolistan’ın iç bölgeleri.

- Evet.

- Sonra Shaanxi yerleşim bölgesi!

 - Evet!

- Ayrıca en büyük kömür madeni de burada.

- Burada mı?

 - Evet!

- Şu anda burası faal bir yeraltı madeni mi?

- Evet!

 - Evet!

 Çin’i her ziyaretimde bilimadamlarından, tehlikenin eşiğinde olduklarını öğrendim. Bana yeni açılan kömür üretim işletmelerinin sayıları hakkında bir fikir verir misiniz?

 Şunu söylemeliyim ki rakam çok büyük. Çünkü iş, çok kazançlı!

 Bu mesele Amerika için nasılsa, gerçekten Çin için de aynı. Her iki ülke de, eski ve havayı kirleten teknolojileri kullanıyor daha çok su baskını ve kuraklık ve daha güçlü fırtınalar gitgide çoğalmakta ve küresel ısınma, bu şablonla ilişkili olduğunu göstermiştir.

Buradaki insanlara bu durum karşısında “ne yapabiliriz” gibisinden önerilerde bulunacak olsaydınız Gerçeği, kurgudan ve doğru iletişimleri, yanlış anlamalardan ayırmak burada öğrendiklerinizin bir parçasıdır. Ancak, uyarılar kesinlik kazandığında ve güvenilir bilime dayandığında insani bir varlık olarak, hangi ülkede yaşarsak yaşayalım bu uyarıları duyduğumuzu ve itibar ettiğimizi gerçekten göstermenin bir yolunu bulmalıyız!

 Her iki ülke de zor zamanlar geçiriyor, geçmişte dayanağımız olan başıboşluk, bildik seyrimizi sarsıyor. Her iki ülke de, kabul edilemez sonuçlarla karşı karşıya!

 Medeniyetimiz ve Dünya arasındaki çarpışmaya şahit olmaktayız. Ve bu çarpışmaya sebep olan üç faktör var. Birincisi nüfus!

 Bebek patlamasını yaşamış olan benim neslim, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyaya geldiğinde nüfus, iki milyar çizgisini henüz aşmıştı. Şu an 50′li yaşlarımdayım ve dünya nüfusu 6.5 milyara ulaşmış durumda. Demografik bebek spekülatörlerinin beklentilerine göre hesaplayacak olsam bu rakam, 9 milyarın üzerinde!

 Bu durumda, 2 milyarlık nüfusa ulaşmak, on bin nesil gerektirmişse ancak bu rakamın 2′den 9 milyara fırlaması bir insan yaşamına sığacak sürede olmuşsa ortada büyük anlamda bir gariplik var demektir. Dünya üzerindeki baskımızı arttırıyoruz. Bu, çoğunlukla Dünya’nın fakir uluslarında gerçekleşiyor. Yiyeceğe olan talep üzerinde bir baskı oluyor. Suya olan talep üzerinde baskı oluyor. Savunmasız doğal kaynaklarımız üzerinde bir baskı oluşuyor. Ve bu baskı sadece tropikal bölgelerde değil, başka yerlerde de ormanların tahrip olduğuna şahit olmuş olmamızın, nedenlerinden biridir. Bu, politik bir meseledir!

 Burası, Haiti ile Dominik Cumhuriyeti arasındaki sınır. Her iki tarafta da farklı politikalar uygulanıyor. Ormanlara verilen zarar sadece kesimle değil, büyük ölçüde yangınlarla oluyor. Her sene atmosfere karışan toplam karbondioksitin neredeyse yüzde otuzu orman yangınlarından kaynaklanıyor. Bu, Dünya gecelerinin, 6 aylık bir zaman diliminde alınmış ağır çekim görüntüsü. Beyaz alanlar, şehirlerin ışıklarını ve kırmızılar da yanan orman ve çalıları gösteriyor. Sarı alanlar ise burada, Sibirya’da olduğu gibi gaz parlamaları. Ve bu durum beni, dünyamızla olan ilişkimizi yeniden biçimlendiren ikinci faktöre götürüyor. Bilimsel ve teknolojik gelişme, büyük bir nimettir. Tıp ve iletişim gibi alanlarda bize muazzam faydalar sağlamaktadır. Fakat sahip olduğumuz bu yeni güç, aynı zamanda sonuçlarını düşünmemiz için bize sorumluluk yüklüyor. İşte, üzerinde düşünmemiz gereken bir formül: Eski alışkanlıklar artı eski teknolojinin, tahmin edilebilir sonuçları vardır. Değişmesi zor eski alışkanlıklar artı yeni teknolojinin etkileyici bir şekilde değiştirilmiş sonuçları olabilir. Mızrakla, yayla, okla tüfek ve makinalı tüfekle yapılan savaş. Bu, şekillerden biri. Fakat daha sonra yeni bir teknoloji geldi. Savaş hakkında daha farklı düşünmek zorundayız!

 Eski alışkanlıkların sonuçlarına bütünüyle biçimlendirilmiş yeni teknolojiler, bize gösteriyor ki geçmişin kalıplarını akılsızca devam ettiremeyiz. Aynı şekilde, beslenmek için de Dünya’yı hep kötüye kullandık. Varlığımızın devamı için göreceli olarak basit araçlar kullandık. İşte pulluk, işte traktör!

 Ama şimdilerde kürek gibi araçlar bile farklı!

 Kürek, eskiden böyleydi. Kürekler büyüdü!

 Ve her geçen yıl daha da güçleniyorlar!

 Bu örnekte olduğu gibi, dünya yüzeyini etkileme yeteneğimiz de tamamen biçim değiştirmiş durumda. Aynı şeyleri, harika bir iş olan sulama için de söyleyebilirsiniz. Fakat sonuçlarını düşünmeden nehirlerin yönünü değiştirirsek o zaman nehirler, bazen denizlere artık ulaşamaz olurlar. Orta Asya’da, eski Sovyetler Birliği tarafından, pamuk tarlalarını sulamak için düşüncesizce kullanılan iki nehir vardı. Aral Denizi’ni bunlar beslerdi. Dünyanın en büyük dördüncü iç denizi idi. Oraya gittiğimde, kuma oturmuş bu muazzam balıkçı filosunun bu garip manzarasıyla karşılaşmıştım. Burası, balıkçılık endüstrisinin geri çekilmekte olan sahil şeridine ulaşmak için çaresizce inşa etmeye çalıştığı kanal. Doğa ile olan ilişkilerimizde hatalar yapmak artık daha büyük sonuçlar doğurabilir. Çünkü teknolojilerimiz çoğunlukla, insanoğlunun hesaplarından daha büyüktür. Hepsini bir araya getirdiğimizde, bir çeşit tabiat gücü olup çıkıyoruz!

 Ve tabii, bu da politik bir meseledir. Bu, küresel ısınmayla ilgili katkıyı gösteren Dünya’nın, biçimi değiştirilmiş bir bilgisayar haritası. Ülke olarak, tüm Güney Amerika’dan tüm Afrika, tüm Orta Doğu ve tüm Asya’dan ve hepsinin toplamından daha fazla sorumluyuz. Bu, Afrika, Hindistan, Çin, Japonya, AB, Rusya’daki kişi başına karbondioksit yayımı. İşte biz de buradayız. Hepsinin çok çok üzerindeyiz. Nüfusu işe katarsak, durum biraz değişiyor. Çin daha büyük bir rol oynuyor. Avrupa da öyle!

 Fakat bütün oranlardaki yerimizle hâlâ en büyük katkıda bulunan biziz. Böylece, bu konuya olan bakış açımız bize kalmış çünkü Dünya ile olan ilişkilerimizi biçimlendiren üçüncü ve son faktör, bakış açımız!

 Bir kurbağa, kaynayan bir su kabına atlarsa hemen tekrar dışarı sıçrar çünkü tehlikeyi algılar. Fakat aynı kurbağa hafif hafif kaynamaya başlayan ..ılık bir su kabına atlarsa orada oturacak ve hareket etmeyecektir. Sıcaklık yükselmeye devam etse de, oturacaktır. Orada kalmaya devam edecektir. Ta ki kurtarılıncaya kadar!

 Kurbağayı kurtarmak önemlidir!

 Ama asıl konu şudur: Ortak sinir sistemimiz bu kurbağanın sinir sistemi gibidir. Tehlikeyi algılamadan önce bazen bir şok yaşarız. Tehlike, çabucak geliyor olsa da, eğer bize ağır ağır gözüküyorsa yerimizden kıpırdamama tepki vermeme ve harekete geçmeme ehliyetine sahibiz.

Ben çocukken, yaz aylarının tütünle uğraşmaktan başka bir anlama geldiğini hatırlamıyorum. Sadece, bunu seviyordum. O dönemlerde çiftlikteki adamlarla çalışmak bana eğlenceli geliyordu. Sağlık Bakanlığı’nın 1964 yılındaki raporuyla sigara içmeyle akciğer kanseri arasındaki bağlantı ortaya çıkarılmıştı. Tütün üretimine devam ettik. Nancy, benden neredeyse 10 yaş daha büyüktü ve sadece iki kardeştik. O benim koruyucumdu aynı zamanda da, arkadaşım!

 Sigara içmeye, daha henüz çok gençken başladı ve bir daha hiç bırakmadı. Akciğer kanseri yüzünden öldü. Bu, ölmeyi asla istemeyeceğiniz bir yol!

 Sigarayı üreten kanseri üreten bu ekonomik düzenin bir parçası olmuş olmanın düşüncesi bile birçok yönden o kadar acı vericiydi ki!

 Babam hayatı boyunca tütün yetiştirmişti, bıraktı!

 Geçmişte anlamlı gelen sebep her neyse artık anlamını yitirmişti. Tütün yetiştirmeyi bıraktı. Noktaları birleştirmek için oyalanmak, insanın doğasında vardır, biliyorum ama, insanın “Keşke daha çabuk birleştirseydim” diyebileceği, bir hesap gününün gelebileceğini de biliyorum. Kafamızı karıştıran, başlıca üç tane yanlış anlama vardır. Öncelikle, bilim adamları arasında küresel ısınma sorununun gerçek olup olmadığıyla ilgili bir anlaşmazlık var mıdır, yok mudur?

 Aslına bakarsanız, yoktur!

 Bir dergide, küresel ısınma ile ilgili son 10 yılda yazılmış her bilimsel makaleyi yeniden mercek altına alan muazzam bir çalışma yapıldı. Bu makalelerin yüzde onu olan 928 makaleyi örnek olarak ele aldılar. Küresel ısınmaya bizlerin sebep olduğunu ve bunun ciddi bir soruna dönüştüğünü yansıtan bilimsel görüş birliğine katılmayanların sayısı kaç biliyor musunuz?

 928 makalenin içinden hiçbiri!

 Bilimde anlaşmazlık olduğu yanılgısı oldukça küçük bir grup tarafından kasten ortaya atılmıştı. Kendi aralarındaki yazışmaların biri, dışarıya sızdı ve basına göre, işte yazılanlar: “Onların amaçları, küresel ısınmayı gerçekten çok ” teoriymiş gibi göstermektir.” Bu, daha önce de olmuştu!

 CAMEL İÇEN DOKTOR SAYISI ARTIYOR. Sağlık Bakanlığı’nın, sigara ile ilgili raporundan sonra!

 40 yıl önce bir başka yazışmaları daha sızmıştı. İşte söyledikleri:

“Ürünümüz, şüphedir!” “Çünkü halkın kafasında çelişki yaratmanın en iyi yolu budur.”

Peki, başarılı olabilmişler mi?

 Yeniden gözden geçirilen o 928 makaleyi hatırlayacaksınız yüzde sıfırı bilimsel görüşe karşıydı. Popüler basında ise, tüm makaleleri içeren başka bir çalışma daha vardı. Son 14 yılda, 636 makaleyi incelediler. Bunların yarısından fazlası “Bu, bir problem olabilir de, olmayabilir de, emin değiliz!” diyordu. Bu yüzden insanların kafalarının nasıl karıştığına şaşmamak gerek!

 BUSH’UN YARDIMCISI HAVA RAPORLARINDA DÜZELTME YAPTI.

Ne buldun?

 Kime çalışıyor?

 Başkan’ın yardımcılarından biri mi?

 Ben bir Bu, Beyaz Saray Çevre Ofisi. Amerikan Petrol Enstitüsü. Petrol ve gaz lobisi demek daha doğru!

 Dürüstçe olur mu?

 Yani her yönüyle dürüstçe mi?

 Biraz daha ilgilen ve müşterileri kimmiş, bir bak!

 Exxon Valdez olayını savunuyordu yani?

 BEYAZ SARAYDA BİR EDİTÖR.

Evet, hem de çok!

Bilim adamlarının, gerçekleri gördüklerinde bunlara saygı duymak ve umuma sunmak gibi bağımsız bir sorumluluğu vardır. Bu bilimsel soruyla ilgili verdiğiniz ifadede neden kendinizle çelişkiye düşüyorsunuz?

 O bölümdeki son paragraf, bana ait bir yazı değil ifademe sonradan eklenmiş!

 Eğer sizi, bilimsel bir sonucu değiştirmeniz için zorluyorlarsa bu, onlar tarafından yapılan bir bilim sahtekârlığıdır!

 Sovyetler Birliği’nde, ideolojiyle uyuşması için bilim adamlarının, çalışmalarını değiştirmeye zorlandığını bilirsiniz Keşfettikleri gerçekler

HAVA UZMANINI NASA SUSTURMAYA ÇALIŞMIŞ!

  Onları, açıklamakta ısrar ettikleri uygunsuz gerçeğe götürdüğü için eziyet edilen, alay konusu yapılan işlerinden ve gelirlerinden mahrum bırakılan bilim adamları gördüm. Amerikan Petrol Enstitüsü’nde çalışıyordu ve 2001 Haziranı’nda Başkan tarafından, çevre politikasının başına getirildi!

 Çevre Koruma Kurumu’ndan küresel ısınma hakkında uyarıda bulunan bir yazı aldı ve yazıda düzenleme yaptı. Halbuki, bilimsel bir eğitimi falan yoktu. Bilimadamlarının görüşünü geçersiz kılmayı üstüne vazife yaptı. “Bu adamın el yazısının neye benzediğini görmek istiyorum.” dedim. Bu, Çevre Koruma Kurumu’ndan gelen yazı. Çizgiler düzenleyene ait. Adam, “Hayır, bunu söyleyemezsiniz. Bu sadece spekülasyon!” diyor. Bu, Beyaz Saray için utanç vericiydi böylece bu adam, birkaç gün sonra istifa etti ve istifa ettiğinin ertesi günü, gidip Exxon Mobil için çalışmaya başladı.

100 sene önce, Upton Sinclair şunu yazmıştı: “Bir adam maaşını, “anlamamak” için alıyorsa ” o adama bir şeyleri anlatmaya çalışmak çok zordur!

” İkinci yanlış anlama da şu! Ekonomi ve çevre arasında seçim yapmak zorunda mıyız?

 İşte bu, önemli bir durum!

 Çoğu insan, seçim yapmak zorunda olduğumuzu söyler. Önceki yönetimi, yani Baba Bush yönetimini Dünya zirvesine katılması için ikna etmeye çalıştım. “Biz bu işin takipçisiyiz” demek için şaşaalı bir “Beyaz Saray Konferansı” düzenlediler Bu grafiklerden bir tanesi benim dikkatimi çekti ve bu konuda, bir iki şey söylemek istiyorum. Bu gruba göre, yapmak zorunda olduğumuz seçim, işte bu!

 Karşınızdaki, iki farklı şeyi dengeleyen bir terazi!

 Bir kefede, altın külçelerimiz var!

 Ne güzel görünüyorlar, değil mi?

 Ben, bu külçelerin bazılarına sahip olmak isterdim doğrusu!

 Diğer kefede ise, gezegenimiz!

 İki sebepten, böyle bir seçimin hatalı olduğunu düşünüyorum. Birincisi, gezegenimiz olmazsa..!

 Diğer sebebi ise, doğru olanı yaparsak refah getirebilip, birçok iş alanı yaratabileceğimiz!

 Çünkü doğruyu yapıyor olmak, bizi motive edecektir. Bu slayt gösterisini, muhtemelen bin kere yapmış olmalıyım!

 “En azından bin kere” demek, daha doğru olur!

 Nashville’den Knoxville’e, Aspen’den Sundance’e Los Angeles ve San Francisco. Portland, Minneapolis Boston, New Haven, Londra, Brüksel, Stokholm, Helsinki, Viyana, Münih, İtalya ve İspanya ve Çin, Güney Kore ve Japonya!

Bu slayt gösterisinin üzerinde her şeyden çok zaman harcamamın sebebi sanırım, insanların kafalarındaki bu ciddi konuyu anlamalarına engel olan her şeyi teşhis etmeye çalışmaktır. Ve bu engellerden birini teşhis eder gibi olduğumda onu beyinlerden çıkarıp almak, silindir gibi ezip geçmek isterim!

 Yok etmek, havaya uçurmak isterim!

 Bu konuyu, insanlara açıkça anlatmak gibi bir hedefe kilitlenmiş durumdayım. Bu hedefe ulaşmanın da şehir şehir dolaşıp insanlarla, ailelerle konuşmaktan başka yolu yok!

  Çok yakında, yeterince insanın fikrini değiştireceğine ve beraberce yeni bir sayfa açacağımıza inanıyorum. İzninizle, ekonomi ve çevreciliği yanlış dengeleme hakkında bir örnek vereyim. Bu meselenin bir bölümü, otomobilleri kapsamaktadır. Japonya’nın kullanım standartları bu seviyededir. Avrupa, Japonya’yı geçmek için planlar yapmaktadır. Müttefiklerimiz olan Avusturalya ve Kanada bizi geride bırakmak üzereler. Bizim olduğumuz yer ise, burasıdır!

 Tabii, bunun bir nedeni var. Ekonomiyi ve otomobil üreticilerini tehlikeye sokmadan çevreyi yeterince koruyamayacağımızı ileri sürüyorlar. Onlara göre, Çin’deki otomobil üreticileri gelip pazarımızı elimizden alabilirler. Öyle ama Çin’in kullanma standartlarının şu anda gelmiş olduğu nokta burası. Bizim çok üzerimizdeler. Bugün, Çin’de arabalarımızı satamayız çünkü Çin’in çevre standartlarına uymuyoruz!

 Kaliforniya, daha yüksek kullanım standartlarına sahip arabaların alım satımına izin verilmesi ile ilgili bir teşebbüste bulundu. Ancak otomobil şirketleri, bu kanunun yürürlüğe girmesini önlemek için Kaliforniya Eyaleti aleyhine dava açtı. Çünkü işaret ettikleri gibi şu andan sonraki 11 senenin anlamı Kaliforniya’nın, şu anda Çin’in sahip olduğu ve bizim için 11 sene sonrasının teknolojisi olan arabaları satmak durumunda kalması. Açıkçası, uymak için çok külfetli bir hüküm!

 Peki bu durum, şirketlerimizin başarılı olmasında yardımcı olur mu?

 Eh, aslında dünya genelindeki satışlara bakarsanız, göreceksiniz ki daha verimli araba üreten şirketler daha başarılı olmaktadır. Ve bizim şirketlerimizin başı, belâdadır!

 Son yanlış anlama!

 Eğer bu sorunun, var olduğunu kabul ediyorsak kim bilir, belki de üstesinden gelmek için fazla büyüktür!

 Ve birçok insan, bu sorun karşısında gerçekten hiçbir şey yapmadan en ufak bir adım bile atmadan inkârdan umutsuzluk moduna girmektedir. Kapanışı, zaten bildiğimiz gerçekler ve bu sorunla mücadele etmek için bilmemiz gereken her şeyi vurgulayarak yapmak istiyorum. Yapmamız gereken bir tek değil, çok şey var. Daha randımanlı elektrikli aletler kullanırsak atmosfere karışıp, küresel ısınmaya neden olacak şu orandaki hava kirliliğini önleyebiliriz. Eğer, diğer gereçlerdeki randımanı arttırırsak, bu kadar standartları yüksek arabalar kullanırsak, bu kadar yani kısaca şemamızda tasarruf artmakta. Nakliyede randıman yenilenebilir teknolojide randıman karbonun zaptedilmesi ve tecridi bütün bunlar, hakkında daha çok duyacağınız büyük bir çözüm silsilesi!

 Hepsi bir araya geldiğinde karbondioksit yayımında, kısa sürede 1970 oranının bile altında oluruz. Gereksinim duyduğumuz her şeye sahibiz tabii siyasi irade ne yapar bilinmez. Ancak biliniz ki, siyasi irade, Amerika’da değiştirilebilir bir çaredir!

 Bunu yapmaya ehliyetimiz var!

 Her birimiz küresel ısınmaya birer nedeniz ama her birimiz bu durumu değiştirmek için seçimini yapabilir. Satın aldığımız şeylerle, kullandığımız elektrikle, arabalarla bireysel karbondioksit yayımımızı sıfıra indirmek adına seçimimizi yapabiliriz!

 Çözüm elimizde!

 Bunu hayata geçirmek için sadece azimli olmalıyız!

 Dünyanın geri kalanı ileriye doğru giderken biz geride mi kalacağız?

 Bütün bu ülkeler Kyoto Protokolü’nü imzaladı. Kyoto’yu onaylamayan iki gelişmiş ülke var biri biz, diğeri de Avustralya!

 Ne şanslıyız ki, öncülük yapan birkaç eyalet var. Karbondioksit miktarını düşürmek için 9 Kuzeydoğu Eyaleti birlik oldu. Kaliforniya ve Oregon ilk teşebbüsü yaptılar. Pensilvanya, güneş ve rüzgâr enerjisi alanında liderliğe soyunuyor. Ve Amerikan Şehirleri bir biri ardına bu gruba katılıyor. Gördüğümüz bütün bu şehirler küresel ısınmaya çözüm bulmaya taahhütte bulunuyor. Peki, ya geri kalanımız?

 Eninde sonunda soru şuraya gelip dayanıyor. Amerikalı olarak, bizler çok zor olsalar da mükemmel işleri başaracak kabiliyette miyiz?

 Kendimizi ve tarihi aşacak kabiliyette miyiz?

 Eh, kayıtlar gösteriyor ki, o kapasitemiz var!

 Bir ülke yarattık, komünist devrimine karşı savaşıp bu Dünya’ya, bireysel özgürlüğü garanti eden hür bir ülke olarak, yeni bir şeyler sunduk. Amerika ahlâki bir karar verdi. Kölelik yanlıştı ve yarımız hür, diğer yarımız köle olarak kalamazdık. Amerikalı olarak bizler kadınlara tabii ki oy hakkı verdik. Totaliter düşünceyi mağlup edip, aynı anda hem Pasifik’te hem de Atlantik’te savaş kazandık. Okullarda ırk ayırımına son verdik. Çocuk felci gibi korkunç hastalıkları tedavi ettik. Biz Ay’a gittik!

 Formda olduğumuzda neler yapabileceğimizin en güzel örneği bu!

 Komünizm’i çökertmek için parti gözetmeden elele çalıştık. Küresel bir çevre krizi hâline dönüşen ozon tabakasındaki deliğe çözüm getiren bizler değil miyiz?

 Küresel bir çevre mücadelesi olduğundan Dünya’daki her ülkenin işbirliğini gerektiren ve çözülmesi mümkün olmayan bir problem olarak gösterilmemiş miydi?

 Ama biz el attık!

 Ve Amerika, bu soruna neden olan kimyasalların yavaş yavaş kullanım dışı kalmasına öncülük etti. Şimdi artık, demokrasimizdeki siyasal yöntemleri kullanarak toplu olarak hareket etmeye karar verip, bu sorunu çözmeliyiz!

 Ancak bu soruna değişik bir bakış açısıyla yaklaşmak zorundayız. Şimdiye kadar karşı karşıya kalmış olduğumuz her sorundan daha farklı!

 Dünya’nın boşluktaki dönüşünü gösteren o filmi hatırlıyor musunuz?

 Uzaydaki yolculuğuna devam eden o araçlardan biri 6,5 milyar km katettikten sonra Carl Sagan ne demişti?

 “Dünya’nın bir resmini daha çekelim!

” Şu soluk mavi noktayı görüyor musunuz?

 O biziz!

 İnsan tarihinde şimdiye dek ne olup bitmişse işte, görüntüdeki bu noktada olmuştur. Bütün zaferler ve bütün felâketler!

 Bütün savaşlar, bütün kıtlıklar!

 Önemli bütün gelişmeler!

 O bizim tek evimiz!

 Ve şu anda tehlikede olan Dünya Gezegeni’nde bir medeniyet olarak geleceğimiz olan, yaşam gücümüzdür!

 Ben bunun ahlâki bir mesele olduğuna inanıyorum. Bu meseleye el koyma sırası sizde!

 Tekrar yükselip, geleceğimizi emniyete alma sırası bizde!

 Bu konu ile ilgili yaptıklarım, olağandışı bir şey değil. Olağandışı olan, genç bir adam olarak bu konuya dikkat çekme ayrıcalığının bende olmuş olması. Bayanlar, baylar!

 Huzurunuzda, Bay Al Gore!

 Sanki bir pencere açılmış ve içinden bütün berraklığıyla gelecek görünüyordu!

 “Görüyor musun” dedi, “şunu görüyor musun?

“İşte içinde hayatını yaşayacak olduğun gelecek o!
” Gelecek nesiller bir vesileyle kendilerine şunu sorabilirler: “Atalarımız ne düşünüyordu?
” “Bir şansları varken neden harekete geçmediler?
” En iyisi, bu soruyu şimdi sorsunlar!
 Yaşam şeklinizi değiştirmeye hazır mısınız?
 Bu iklimsel kriz aşılabilir. İşe nereden başlayacağınızı görmek için http://www.climatocrisis.net adresine uğrayın!
 Çevreye yaydığınız karbondioksiti azaltabilirsiniz. Aslında sıfıra bile indirebilirsiniz!
 Enerji randımanı yüksek olan aletler/ampüller satın alın. Klimalarınızı değiştirin, ısınır ya da serinlerken zaman ayarlı klimalar kullanın. Evinizi soğuğa karşı izole edin, yalıtımı arttırın, enerji denetleyicisi edinin. İmkânınız varsa hibrid sistemli bir araba alın. Yapabildiğinizde yürüyün ya da bisiklet kullanın. Toplu taşıt araçlarını tercih edin. Anne babanıza, içinde yaşayacağınız dünyayı mahvetmemelerini söyleyin!
 Anne babaysanız, yaşayacakları dünyayı korumalarında çocuklarınıza katılın. Yenilenebilir enerji kaynaklarına geçin. Elektrik şirketinizi arayarak yeşil enerji sunup sunmadıklarını öğrenin. Eğer sunmuyorlarsa neden sunmadıklarını sorun!
 Bu krizi aşacağına söz veren liderlere oy verin. Meclis’e yazın eğer dinlemezlerse Meclis’e üye olmaya çalışın!
 Ağaç dikin!
 Hem de pek çok!
 Yaşadığınız yerde sesinizi yükseltin!
 Radyo programlarını arayın, gazetelere yazın!
 Amerika’nın karbondioksit yayımına son vermesinde ısrar edin ve küresel ısınmayı önlemek için uluslararası çalışmalara katılın. Yabancı petrole olan bağımlılığımızı azaltın!
 Çiftçilerin, alkoholik yakıt yetiştirmesine yardımcı olun!
 Yakıt ekonomisi standartlarını yükseltin!
 Düşük karbondioksit üreten arabaları tercih edin!
 İnancınız varsa dua edin edin ki, insanlar kendilerinde değişecek gücü bulsunlar. Eski bir Afrika atasözü der ki
“Dua ederken ayaklarınızı harekete geçirin!”
Herkesi bu filmi seyretmeye teşvik edin!
 Küresel ısınmayla ilgili öğrenilecek ne varsa öğrenin!
 Sonra bırakın, bildikleriniz harekete geçsin!

Bu, bir “DivxPlanet.bonus ortak çevirisidir. Çevirmenler: XenonXac, misirlikedi, mutlus, Epilepsy noi, GOLDMAN, planeutron, bocukus kkayacan, violain, Night_Assassin darqclown, eralkaya, oezel.

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film


Halkımızın Seyretmesi Gereken Bir Film

Yönetmeni: Gillo Pontecorvo

 Türü: Aksiyon, Dram, Tarihi

 Yapım Yılı: 1969

 Ülke: İtalyan, Portekiz

 Yayınlanan Tarih: 21 Aralık 1969

 Senaryo yazarı: Franco Solinas, Giorgio Arlorio, Gillo Pontecorvo

Oyuncuları: Marlon Brando, Evaristo Márquez, Norman Hill , Thomas Lyons, Renato Salvatori, Valeria Ferran Wanani, Giampiero Albertini, Carlo Palmucci, Dana Ghia, Joseph P. Persaud, Álvaro Medrano, Alejandro Obregón, Enrico Cesaretti, Cicely Browne, Maurice Rodriguez

Özet:

İsyan, 1969 İtalya – Fransa ortak yapımı politik dramatik filmdir. Özgün adı Queimada olan film ABD’de Burn! adıyla gösterime girmişti. Türkiye’de ise ilk kez Ekim 1971′de ve Ocak 1974′te sinemalarda gösterilen filmin bir diğer Türkçe adı da Kanlı Ada’ydı.

Gillo Pontecorvo’nun yönettiği filmin başrolünde Marlon Brando oynamıştır. Film Haiti tarihinden esinlenmiştir.Ana kahraman ünlü Amerikalı haydut William Walker’dır.

Filmin Konusu

Sir William Walker (Marlon Brando) adında bir İngiliz ajanı hayali bir Portekiz sömürgesi olan Queimada isimli adaya ajan provokatör olarak gönderilir. Amacı siyah köleleri örgütleyip Portekiz yönetimine karşı ayaklandırmaktır. Ada çok önemli bir şeker kamışı üreticisi olduğu için İngiltere adada ekonomik olarak hakim olmak istemektedir.

Plana göre Portekiz yönetimi devrilecek ve yerine İngiltere’ye bağlı ve sözde egemen bir melez çiftlik sahibi sınıf iktidara gelecektir. Bu planı uygulamak için William Walker siyah köleleri, köleliğe karşı ve özgürlük için savaşmaya ikna eder.İsyanın başı José Dolores (Evaristo Márquez) isimli bir köle olur.

Ayaklanma sırasında zengin sınıfa mensup olanlar Portekiz valisini öldürerek yönetime halk adına el koyarlar. Portekiz yönetiminin devrilmesinden sonra İngilizler kukla bir hükümet kurarlar, bu sırada Dolores ve ordusu gittikçe düzen dışına kayar.

Kölelik resmen kaldırılmıştır ancak yeni gelen mülkiyet sistemine göre artık teorik olarak özgür olan köleler çok daha kötü koşullarda şeker kamışı tarlalarında çalışmak zorunda bırakılır.

Devrimden sonra William Walker adayı terk eder. Adaya yıllar sonra tekrar geri döndüğünde görevi tekrar silaha sarılmış olan Jose Dolores ve ona bağlı siyahlardan oluşan ordusunu yok etmektir. Onun özgürlük fikirlerini takip eden Dolores ve isyancı ordusu adadaki İngiliz kukla yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatmıştır.

Walker artık İngiliz hükümeti için değil “İngiliz Kraliyet Şeker Şirketi” için çalışmaktadır. Şirketin silahlı ordusu vardır ve doğrudan ada siyasetine müdahale etmektedir, hatta eski kukla cumhurbaşkanının idamına karar verip uygulamıştır. İsyancılarla savaşmak için İngiltere Ordusu adaya asker çıkartır. Saldırı planları isyancıların saklandıkları yoğun ormanlık araziyi tamamen yakarak onları ortaya çıkartmaktır. Bu strateji işe yarar ama sonuçta İngiltere’nin başta bu adayla ilgilenme sebebi olan şekerkamışı tarımına büyük zarar verilmiş olur. Sonunda isyancı ordu yenilir ve Dolores yakalanarak idam edilir, ancak bu bile isyanı durdurmayacaktır. Filmin sonunda William bir isyancı tarafından öldürülecek ve Dolores’in intikamı alınmış olacaktır.

Filmin Analizi

Film aslında Haiti Devrimi ve bu devrimin lideri Toussaint L’Ouverture ile ilgilidir.Aynı zamanda filmin çekildiği yıllarda sürmekte olan Vietnam Savaşına da göndermeler yapılır. Günümüz siyaset arenasıyla bir önemli benzerlik ise devrimden sonra başa gelen zengin çiftlik sahiplerinin kukla cumhurbaşkanı Sanchez’dir. İktidarı aldıktan sonra İngilizlerin faaliyetlerini eleştiren ve isyancılarla yeterince sert mücadele etmediği için eleştirilen Sanchez, İngilizler ve ordu tarafından darbeyle koltuğundan indirilerek idam edilir. Sonu Güney Vietnam Devlet Başkanı Ngo Dinh Diem’inkine çok benzemektedir. Diem de benzer gerekçelerle CIA ve Güney Vietnam Ordusu tarafından 1963 yılında devrilmiştir. William Walker gerçekte yaşamış olan Amerikalı bir korsandır ve 1850’li yıllarda kendi ordusuyla Nikaragua’yı işgal etmiştir. Başa gelen Walker yönetimi demiryolu karteli Cornelius Vanderbilt’in işlerini tehdit edince devrilmiştir. Marlon Brando bu filmle ilgilendiği dönemde Butch Cassidy rolü için teklif almış ama teklifi geri çevirmiştir.

Eleştiriler

Esas esere göre ada İspanyol sömürgesidir ama Francisco Franco yönetimindeki İspanyol yönetimi filmin yapımcılarına baskı yaparak senaryoyu değiştirtmiş ve ada Portekiz sömürgesi olmuştur. Ancak filmdeki yer isimleri İspanyolcadır. Gerçekte Portekiz ve İngiltere hep müttefik olagelmiştir ve İngiltere’nin Portekiz denetimindeki bir adada hükümet darbesi yapmak istemesi alışıldık bir durum değildir.

Filmin Brando İçin Önemi

Brando ile birlikte başrolü paylaşan Evaristo Márquez, oyuncu değildir ve gerçek hayatta da bir şeker kamışı işçisidir. Rolü aslında Sidney Poitier’in oynaması planlanmış ama yönetmen Pontecorvo bu rolün oyuncu olmayan gerçek bir işçi tarafından oynanmasında ısrar etmiştir. Larry King ile yaptığı bir röportajda Brando çalıştığı filmler arasında en beğendiğinin Burn! olduğunu söylemiştir.

Filmden önemli diyaloglar:

José Dolores:

 Üzgünüm, arkadaşlar; ama Portekizliler geliyor. Burada olduğu için üzgünüm, ama askerlerin bizi yakalamalarına izin veremeyiz. Sizce de öyle değil mi? Belki çoğunuz gitse iyi olur. Dağlara. Yaşlıları saklasanız iyi olur kadınları ve bebekleri. Ama eğer içinizde yaşlı olmayan kadın olmayan varsa     ve gerçekten erkek iseler     hayatında en az bir kez     Portekizli efendisini öldürmeyi   düşünmüş olan     işte şimdi harekete geçme zamanıdır. Portekizliler öldürülebilir. Size kanıtlayacağım.

**

Katliam yaptık,

Altını neden çaldık? Söylediğin gibi, zengin ve özgür olmak için. şimdi? ya bundan sonra?

**

Walker:

Eğer sana söyleseydim José, bir ihtilal başlatmanı beni anlamazdın. Bir banka soymak? Evet, bu mümkündü. Önce, kendini korumak için öldürmeyi öğrendin. Ve sonra diğerlerini korumak için öldürmek zorunda kaldın.

- Ve arkası kendiliğinden geldi.

- Ya sen? Sen ne elde ettin?

Hiçbir şey. İngiliz Donanması’ndan maaş Oldukça mütevazı bir maaş.

- Ya sen? Sen ne elde ettin?

- Hiç birşey. Ben sadece mutlu bir adamım.

İyi  bende, senin kadar, ya da enazından.

- Ya İngiltere, onun payı ne bunda?