SEÇKİ-2


GEN-X -KAYIP İNSANLARIN İNANÇLARI

Cinsellik, toplumu öncelikle ilgilendiren olgulardan biridir. İçtimai durumda kimliğimizle ilgili sorunun cevabı genellikle cinsel kimlik ekseninde karşılığını bulmaktayız. Öyle ki cinsiyet sınıflandırmasına henüz sokulamayacak konumda yer alan bir bebeğin bile (erkek olsun gibi) toplumda bir huzursuzluğa neden oluşu çok güzel örnektir.

Cinsellik hormonların etkisi altındadır. “Androjen” de belirli bir hormon grubuna verilen isimdir. Ancak günümüzde, içtimai cinsiyet rollerini ve göstergelerini taşımayan ve hatta karşı cinsin özelliklerini de barındıran kişiler için kullanılmaktadır.

Türkçede “erkeksi kadın” ya da “kadınsı erkek” için kullanılan yunanca kökenli “Androgynous” ise ‘Aner’ (erkek) ve ‘Gyne’ (kadın) kelimelerinden türemiştir ve “hem eril hem dişil özellikler gösteren” anlamına gelmektedir.

Günümüzde medya, sinema gibi, içtimai norm ve değerleri yeniden üreten kurumlar, androjen karakterlerle giderek daha fazla ilgilenir görünmektedir. 1980 öncesinde, Batı toplumlarında dahi “öteki” olarak değerlendirilen “androjen erkekler” in dahi yurdumuzda dahi sayıları artmıştır.

Teoride, aile yapısı ve cinsiyet gelişimi psikanaliz kuramları çerçevesinde ele alındığında cinsiyetin oluşmasında en önemli aracın önce aile sonra çevre olduğu söylemektedir. Konu hakkında Rene Girard; “Öznenin Öteki’nde suçlu bulduğu her zaman kendi arzusudur, ama bunun farkında değildir” düşüncesi de cinsiyet gelişiminde etki ettiğini varsayabiliriz. Kişinin gördüğü eksiklik, bir yerde kendi noksanlığıdır. Bu sebeplerle Androjen tipleri “öteki” olarak kabul edip, ilgili teoriler eşliğinde söz konusu toplumun arzuları belirlerken, daha çok erkekliğin andorojenleşmesi ile kadınında ister istemez değişime uğraması toplumun  “Görsel Haz ve Anlatı anlayışında” bilinçdışını karşı cins olarak yalnızca kadınlığı öne alarak eril vasıfları yok etme yoluna yönelmesinde, “Erkekleşme bir doğrultuda değişen kadın temsilinin nedeni, erkeğin androjenleşmesi olabilir mi?” sorusu akıllara getirmektedir.

C.G. Jung:

“Her erkek, içinde, o ya da bu kadına ait olmayan sonsuz bir kadın imajı taşır. Bu imaj özünde bilinçdışıdır ve erkeğin organik sistemindeki asıl kadın biçiminin, yani bir arketipin, ırsî bir unsurudur. Aslında bu imaj, kadınlığın tüm geçmiş deneyimlerinin ve o güne dek kadınlığın bıraktığı izlerin bir birikiminden oluşur. İmaj bilinçdışı olduğu için sevilene bilinçsizce yansıtılır.

Bu varsayım Havva Validemizin yaratılışında Adem aleyhisselâmın bir sebep yerinde olmasından dolayı mı, kadın erkekleşmek istemektedir, diye düşünebiliriz.

Bahsedilen sebeplerle androjen özelliği gelişmiş nesil, hayatın belirsizlikleri ve çelişkilerine karşı kendilerini serbest bırakmaları, aidiyetin başka bir yerde olduğu inancıyla bedeviliğe yönelmeleri ve içsel sorgulamalarını içeren karakterlerle toplum düzeninde erkek erkekliğinden kadın kadın kadınlığından  kaçmaya başlayınca Gen-X: Kayıp Nesil (kimliksiz) diyeceğimiz kişileri oluşturmuştur. Bu nesiller şartlar gereği daha sonra bir üst kategori olan sorumluluk düzeyine geçince de, bir alt nesil karşısında da kendileri rahatsızlık duyup şikâyetçi olmaktadırlar. Düzenli hayat insanın fıtrat gereği olan bir isteğidir. Gen-x neslinin, yerleşke bir hayat sürememesi, bir eve ve düzenli bir işe sahip olamaması ve bir sorumluluktan kaçar hale gelmesi de ayrı bir sorundur.

Toplumda hayatın yerleşik düzeni bulması karakter sahibi olmakla eşdeğerdedir. Bunun için yerleşme karakterini kaybeden nesil göçebe bir hayat düşüncesine dalıp bedevileşme ve yanında cehalet etkisinde kalışı sıkıntıya düşüşün habercisi olmuştur.

Bedevilik cahilliğin artışı ile doğru orantılıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hicret ettiği Yesrib’ e Medine (şehir) demesi şehirleşme ve medeniyet çığırını açmak içindir.  Gen-x neslinde ise bir yerlere ait olmadan yaşamını sürdürme isteği bedeviliğin (cahilliğin) bir göstergesidir. Gen-x neslinin göçebeliği tercih etmesi, herhangi bir yere ait olmadığından emin olsada, nereye ait olduğunu da bilmemektedir.

Zamanımızda Gen-x neslinin medya, televizyon gibi iletişim araçlarının yönlendirmesine maruz kalarak büyümesi, hayali kurgulara, reklâmlara ve gereksiz bilgi bombardımanına, dolayısıyla da ben merkezli hayat tarzını kutsayan temsillere hedef olmasına yol açıp toplum düzeni içinde yer almaktan kaçması yıkımın başlangıcını oluşturmaktadır.

Yine bahsettiğimiz durumla ilgili olarak düşünce dünyasında yeni nesil bir fikir adamı çıkaramayışı altında belki en önemli sebep kimliklerin androjenleşmesi ve dolayısıyla düşüncede oluşmuş Gen-X neslinin üretici olmaktan çok tüketici konuma gelmesidir. Bu o kadar ileriye gitmiştir ki, geleneğin geleceğe hükmetmek arzusu ile yeni hayat şekillerine uyumlu ve doğru kararlar üretilemeyip tabular içerisinde boğulup kalınmaktadır. Örnek verecek olursak dinimiz açısından düşündüğümüzde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bulunduğu asırda bırakıp günümüze getirmemekte de andorjenleşme ile oluşan kayıp nesil Müslümanları oluşturmaktadır. Hayatî yerleşimde merkeziyet ve lider kaçınılmazlardandır. Günümüzde ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem lider konumunda olmayıp, hocalar, mezhepler, şeyhler, vb. lider konumunda olunca her şey bir çıkmazın içerisinde yığılıp kalmıştır. Çünkü zihinlerde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yıllar önce görevini yapıp gitmiştir, etkeni gizlice faaliyettedir. Bu şekilde insanlar dar kalıplar içerisinde kalması ile çemberini kıramayan Müslümanlar kayıp nesil kategorisini oluşturduklarından ezilen, sömürülen, mazlum milletler derecesine düşmüştür. Çözüm üretemeyen veya üretmek için gerekli olan düşünce kimliği (erkeklik-kadınlık) kaybolmuştur. Bir konu üzerinde yeterli olabilmenin en önemli şartı sebep-sonuç, ilk-son, geçmiş-gelecek, iyi-kötü…. gibi zıt karakter ve unsurları bağdaştırıp harmanlamayı başarabilmektir. Eğer bugün Müslümanlar dünyada mazlum ve yetersiz durumda oluyorsa bu ayrışmayı başaramayıp andorojenleşmesinden başka bir şey değildir. Her kimlik yerinde ve sebebinde olmalıdır. Eğer bir konu hakkında bir çözüm üretilmek istendiğinde tumturaklı ifade ve görüşlerle oyalanıp duruyorsak, bu bizim diğerleri tarafından değil kendimizle aldatıldığımızdır. Esaslı görüşlerden olan “her şeyi kendisiyle yıkabilirsin” den maksat nesillerin köleleşmesi ve dumura uğratmak için dış etkiye müracaat etmeye gerek yoktur, demektir. Eğer bir düşünce şahsi kimliğini kaybedip andorojenleşmişse tahkikten çok, taklid konumunda kalmıştır. Bu ise kaosun başlıca sebeplerinden biridir. Hz. Ali kerreme’llâhü veche buyurdu ki;

“Sakın Hakk´ı  bazı kişilerle bilip tanımaya çalışma;

Önce Hakkı´ı bil, sonra Hakk ehlini tanımaya çalış.”

Bu söz, insanların bağıntısına ancak birileri ile bakmaktan vazgeçemediğinin delilidir. Allah Teâlâ’nın “düşünün, akledin” demesi “şüphe edin, bu gerçekten doğru mudur?” deyin demektir. Herkesin düşüncesini “mal bulmuş mağribi” gibi kabul etmenin neticesinde hadımlaşmak zaruridir. Bu zarurette köleleşmektir. Köle olmak ayağa zincir vurmak değil, düşünmeye ihtiyaç duymayacak hale gelmektir. Düşünme ihtiyacını yitirmenin hayvanlaşma olduğunu hatırlatmak isteriz. Benim hocam söylediyse doğru söyler gibi düşünceler yanlıştır. Bugün herkesin bir üstadı hocası olduğunu düşünürsek, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem etrafındakilere sahabe (arkadaş) olarak muamele etmesi ne güzel bir durumdur. Uhud Harbinde arkadaşlarına danışarak onlar için vahim olacak bir durum olacak olsa da tabi olmuştur. Çünkü O, onları düşünen kişiler olmasını istiyordu. Ancak her geçen gün Müslümanlar için bu usul devam edememiştir.

Düşünenler (Ebu Hanife rahmetüllah aleyh hakkında) “İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu” olarak nitelendirilmiştir. Buna benzer durumlarla Müslümanlar kimliklerini kaybetmiştir. Çünkü düşüncelerini ya üstadlarının yazdığı kitap, ya arkasına tabi olduğu hocası, ya peşinden gittiği şeyhi olunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi unutulup gitmiştir. Çünkü müslümanın androjenleşmiş iç dünyasında hiçbir şekilde İslam’ın emrettiği özgürlük kalmamıştır. İslam’ın özgürlüğü Kur’ân-ı Kerim’de de açıklandığı üzere “onlar Allah Teâlâ ve rasülüne tabi” olanlardır. Allah Teâlâ ya tabi olmak fıtrata ulaşmak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme tabi olmakta fıtratın hikmetine sahip olmaktır.

“Kurtuluşa erenlerdir” diye bahsedilenden kimliğini bulan Müslümanlar olduğunu belirtmek isteriz. Öyle liderler vardır ki, bir zaman sonra cemaat ona tabi olacağına o cemaatine tabi olmuştur. Çünkü menfaatler ilişkisi onları düşünmeden ilkelerden alıkoyup, donuklaştırmıştır.

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dışında bütün insanlar, düşünceler eleştiriye açıktır. Eleştirmek için düşünmek, düşünmek içinde bilmek gerekir. Cahil kalanlar için sömürülmenin huzur verdiğini unutmayınız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

**********

HAYALLERİMİZE NE OLDU?

İnsan, bazen hızla akıp geçen dünyada, içe kapanmayı, hayal kurmayı kendine tutunmayı seçer. Bazen de şahsî eleştirisini kendi gerçekliğini ortaya koyarak var kılmaya çalışır. Benliğini, kendisinden geri kalan her şeyden, dünyadan ayıran ve bir parçası olan hayalleri, yaşadığı dünyası karşısında elbette cılız, sakat ve yetersiz olduğunu görür.

Hakikatte insanın hayatı, dünyanın ve onun içindekilerin bizzat kendisiydi.

Gerçeği ise, dünyaya ait olmak, yenilmek ve sonunda ölmekti.

İnsanın hayali bir manada dünyaya muhalif olan isyanı mıydı? Çünkü dünyanın bir parçası olmak kaderi, benliğin değil bedenin ölümüdür. Bu nedenle insan muhalefet etmek iştiyakından bir türlü hayal kurmaktan vazgeçemeyecekti.

Hayal kurmak dünyanın bir parçası olmaktan kaçınmaktır. Kurulu düzene bir şekilde aykırı olmaktır. Bu fark edenin varlığını bütünleyecek, tamamlayacak düşlerine dalma zamanı demektir. Bu bağlamda insan, aşkı, başta olmak üzere varlığı tamamladığına inanılan her türlü ilişkisinde hayallerin kapsama alanına girmekten kendini nasıl kurtarabilir. Bazen de bunu paylaşmaya çalışır. Eğer hayalini paylaşabilirse çeşitli duygularla ruhî olarak yeni biçimlemelere doğru yol açılır. Fakat yaşanılmayan ve sözlerle ifade edilemeyen kimi hayaller ise, çok zaman ortaya çıkamadan bastırılır, düzeninde ezilir, gider.

Zamanımızda bazı hayallerini  ‘şey’ leşerek çıkaran, insanın anlayış kaymalarına düştüğünde Allah Teâlâ’ya ve dolayısıyla ilk’e olan özlemi dünyasını sarınca, umutsuzluğun, çaresizliğin içinde açılan bir penceresi kırılır gider. Belki hayalimiz ilk’e karşı olan özlem değil, belki ayrılıktan kalan izlerin gölgesinde, bastırılmış duygulardan, zaaflardan, bir arayışın işareti miydi? diye düşünülebilir.

İnsan ilişkilerinde bir kavramı, şahsî olarak veya kendiliğinden maddî imgelere dönüştürürken, duyguların suretinde etkisinde kalması, dışarıdan bakılınca ifade edilebilir, yorumlanabilir. Ancak zamanımızda hayal kurabilme yeteneği zayıflamış veya zayıflatılmış olunca bu durum çok zor olmaktadır. Dışlanan, bugünün dünyasında adı kötüye çıkan birçok kişi yalnızlığa düşürülmüştür. Maddiyatın zafer kazandığı bir dönemde hayal kurmak artık gereksizlik, geleceğe yönelik bir engel, yoldan sapmış olarak görülmektedir. İçine düştüğümüz tüketim toplumunda yabancılaşmış insan, ilişkilerini tüketilebilen bir eşya olarak görmektedir.

Günümüzde insanların, fazla bilginin, fazla görüntünün, kucağında ilişkilerini taklitle ve özentiyle yaşaması tüketimi tetiklemiştir. Televizyon yayınlarında, reklamlarda yaratılan ilişki tiplemelerinin yozlaşması, hayalsiz hayata dönüşümün sebeplerindendir. Bu şekilde hayal kapıları ya kırılıyor, ya da kapatılıp mühürlenip. Sadece gerçeklerin dünyasında bunalmış insanlar toplumu oluşmaya başlamış ve dinsizliğin içine doğru çekilmektedir.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de buyurdu ki;

“Andolsun ki biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.

Onların kalpleri vardır, bunlarla idrâk etmezler;

Gözleri vardır, bunlarla görmezler;

Kulakları vardır, bunlarla işitmezler.

Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir.

Hatta daha sapıktırlar.

Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir. (A’raf, 179)

Bu ayet hayal kurmayan insanlar içinde gelmiştir. Hayatı maddiyat içinde boğulup hayal bile kurmayan insan nasıl inançlı olabilir. Allah Teâlâ’yı nasıl idrak edebilir. Zamanımızda hayallerini teknolojik kurguya bağlayan filmlere dikkatli baktığımızda görüyoruz ki, genel temelinde duygusuzluk ve inançsızlık bulunmaktadır. Bunlar hayal değil, safsatadır. Hayal, insana zevk verirken ruhunu okşayan unsurlar ile doludur ve sonu da gelmemektedir. Bir hayvanın hayal kurduğunu düşündüğümüzde sadece yemek olmasını hayal ederdi. Bu hayvanî durumdur. Buna göre bizim bahsettiğimiz hayal ilk’e olan yani Allah Teâlâ’ya olandır. Diğerleri ise şehvet ve hırs yalaklarında sulanan hayvanlara aittir. Bu hayali insanlardan tenzih ederiz.

Son söz için

“Ah, hayallerimiz mi öldü, inancımız mı kalmadı?”

İhramcızâde İsmail Hakkı

************

DÜŞÜNCE BİR BEDDUADIR! 7 Aralık 1967

CEMİL MERİÇ’İN SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR’I KİTABINDAN

Batı’da peşin hükümleri yıkan, yeni bir değerler levhasını yaratan intelijansiyanın doğuşu 18. yüzyıldadır: Ansiklopedistler.

Ansiklopedi bütün büyük eserler gibi bir aksiyon ki­tabı. Diderot önce herhangi bir tâbinin talebi üzerine İngi­lizce iki ciltlik bir lügati çevirme teklifi alır. Ansiklopedi bir nevî koç başıdır (Şatoları yıkmak için kullanılan âlet).

Ha­yatından memnun olan insan veya sınıf, düşünmez.

Her dü­şünce bir kopuştur.

Düşünce bir bedduadır, rahatsız eder, yaralar.

Düşünce fert plânında bir felâkettir.

Eski Yunan mi­tolojisinde Tanrılar kendilerine benzeyenleri kıskanırlar.

Ansiklopedi Diderot’ya zilletten başka hiçbir şey getirmedi. Fransız burjuvazisi 18. yüzyılda bütün insanlık namına ha­rekete geçiyordu. Onun için Çariçe Katerina ve Rus pren­si Stanislavski, Diderot’u, Voltaire’i ülkelerine davet etmek­ten çekinmezler.

Berdiaeff, Rus rejimi aleyhindedir. Hâtıralarında ihtilâlin zaferinden hemen sonra edebiyat doktoru olan polis müdü­rüyle on iki saat tartışırlar. Berdiaeff e, polis müdürü

“Senin her yazın milyonlarca insanın boşuna kanını döktüğünü is­patlar” diyor.

Tolstoy gayet rahat dolaşırken, Tolstoy’un eserini okuyan­lar tevkif edilir.

Voltaire Avrupa’nın zekâ imparatorudur.

Proletarya eski Roma’dan gelen bir terim. Proleter=çocuk yapan. İstihsal vasıtalarından mahrum olan ve yaşamak için emeğini satan sınıftır proletarya, yeni tarifine göre.

19. yüzyılda düşünce Sorbonne’un dışında gelişir. Resmî felsefesi Spiritüalizm’dir Sorbonne’un.Burjuvazi Paris Komünası’ndan sonra, aristokrasinin put­larına sarılır, Spiritualist olur.

Kaynakça

Cemil MERİÇ hzl: Ümit MERİÇ  Sosyoloji Notları ve Konferanslar [Kitap]. – İstanbul: İletişim, 2010.

*************

TEKÂMÜL, COĞRAFYANIN İNSANLAŞMASIDIR 30 Kasım 1967

CEMİL MERİÇ’İN SOSYOLOJİ NOTLARI VE KONFERANSLAR’I KİTABINDAN

İnsan toplumlarının kaderini coğrafya ile açıklamak arzu­su Hipokrat’dan Huntington’a kadar uzanır.

İnsan emeğiyle dış dünyayı ve kendini yaratır, tabiatı değiştirirken kendini de değiştirir.

Coğrafya bir hammadde deposudur.

Tekâmül coğrafyanın insanlaşmasıdır. Coğrafya tarihin çerçevesidir.

Dış dünya tarih olaylarını çok etkiler, ancak bu bizi kader­ciliğe sürüklemesin. Dış dünya âletidir insanın, kabuğudur.

Tarihî maddecilik de bir nevî coğrafyacılıktır, istihsal kuv­vetleri coğrafya.. Tarihte coğrafyanın rolüne ısrarla parmak basan Buckle’dir. O da Ibn Haldun gibi tarih felsefesiyle baş­lar medeniyet tarihine. Wittfogel’e göre de Asya’da sadece istibdad vardır (Amerika’da Çin tarihi profesörü, Doğu tari­hini çok iyi bilir. 2. Enternasyonal’in Çin kompetanı). İnsanoğlunun kaderi kucağında doğduğu coğrafyayla mı sınırlı­dır? Asya’nın kaderini sularla, toprakla izah etmek kabil mi­dir? Asya’da ne Batı’daki gibi bir feodalite kurulmuştur, ne sınıflar teşekkül etmiştir. Büyük imparatorluklar kurulmuş­tur, hattâ büyük demokrasiler kurulmuştur.

19. ve 20. yüzyıl Avrupa’da burjuvazinin asrıdır. Gü­nümüzde Lukacs ve Fransız temsilcisi Goldmann’a göre Fransa’da burjuvazi sert bir ihtilâlle iktidara geçmiştir, bu itibarla rasyonalizm gelişmiştir, İngiltere’de emperyalizm gelişir.

Almanya’da rasyonel felsefe doğmaz. Çünkü Almanya si­yasî ve iktisadî gelişmesini tamamlamamıştır, burjuvazi yok­tur. Fikir adamları ya delirirler, ya intihar ederler, ya kaçar­lar (Heine, Marx). Düşünür bir sınıfın düşünürüdür, sınıf olmadan düşünce olmaz diyenler de var. Bu düşünce nere­ye kadar doğru?

Düşünce derken kasdedilen, tarihe damga­sını vuran düşüncedir.

İbn Haldun Müslüman Doğu’nun ye­tiştirdiği tek büyük düşünürdür, ama ne babası, ne oğlu var­dır tarihte.

Mütercimi Cevdet Paşa İbn Haldun’dan tarih an­layışında geridir.

Doğu’da kapitalizmin doğmayışında müslümanlığın rolü nedir?

Müslümanlık bir sebep olmadan, bir neticedir. Müslümanlık belli bir tarihin, ekonomiko-sosyal gelişmenin mahsûlüdür.

Neden Osmanoğulları bir tek fikir adamı yetiştirmemişlerdir?

Neden büyük düşünür yoktur? Bu şartlar içinde düşünür doğabilir mi?

Tek amaç insanı ho­mo sapiens haline, bir düşünür haline getirmektir. Oysa tam tersi varit. Her kelimeyi parçalamak, nelerle yüklü olduğunu anlamak, tarihten neler aldığını görmek gerek önce. Çünkü düşüncenin başlıca taşıyıcısı kelimelerdir. Çeşitli maskeler­le yüklü olan kelimelerden biri de intelligentzia. Başlangıçta Latince’den doğan, Rusya’ya giden, sonra tekrar Avrupa’ya dönen bu kelimeye, 1933 Oxford lügati:

“Hür düşünmeye çalışan, yalanlardan, putlardan kopabi­len zümre” diyor. 1936’da aynı lügat “Cemiyete kendi kafa­sıyla düzen verebilen insanlar” diyor.

Düşüncenin doğabilmesi için evvelâ bir dile ihtiyaç var.

Osmanoğulları’nın karşısında iki yol vardı:

Cennet ve ce­hennem.

Cehennem geçiciydi, Tanrı rahimdi ve affederdi. Osmanlılar’da yokluk, adem korkusu yok.

“Dünya ahiretin tarlası.” Düşüncenin olması için endişe, yokluk korkusu olması gerekti. Anadolu insan deposu ve vergi kaynağı idi, bunun dışında yaşamıyordu.

Düşünce bir sınıf işidir.

Aç in­san düşünemez.

Bir kültür mirasına konmadı Osmanoğulla­rı. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim her meseleyi cevaplandırıyordu. Orijinal bir düşünüre hiç ihtiyaç yoktu. Sınıflar kurulma­mıştı. Önce Avrupa bizden kaçıyordu, sonra biz Avrupa’dan kaçmaya başladık ve sonra o kaçışın korkunç yıkıntısı için­de Avrupa’ya döndük.

Bu bir dönüş değil, bir teslim oluştur.

Tanzimat’la Avrupa girer bize, Mason localarıyla, özel mek­teplerle, mürebbilerle.

Çin’de Batı’nın müttefiki afyondur, bizde ilim olur. Ken­di vatanından kovduğu materyalizmi bizde yeşertir Avrupa. 18. yüzyıl Avrupası’nda ilericilik olan materyalizm, 19. yüz­yıl Osmanlı ülkesinde bir gericilik olur. Avrupa bu suret­le koparır Osmanlı aydınını. Namık Kemal ve Ziyâ Paşa iç­timaî şartların çok değiştiği bir devirde ancak Rousseau’yu, ancak Montesquieu’ü okurlar. Buzlu bir cam arkasından gö­rülen bir mabed kadar anlarlar onları da.

Bir Osmanlı şiiri vardır, ama bir Osmanlı nesri yoktur. Oysa nesirsiz düşünce olmaz (Osmanlıca Türkçe’nin bir de­virdeki ismidir).

Şiir bir avuç insana hitap ediyordu, çün­kü bu bir avuç insanın dışında düşünen kimse yoktu. Na­mık Kemal’le şüphe başlar. Şinasi daha çok Fransız’dır. Ziyâ Paşa tam bir kozmopolit. Bu üç kafa elbetteki Batı’daki gi­bi bir inteligentzia’yı kuramamıştır. Elbette kuramamışlar­dır, çünkü dayandıkları bir sınıf yoktur. Fikir adamı mut­laka memur olmak mecburiyetindedir. Nasıl bir fikir hür­riyetinden sözedilebilir. Bu şartlar altında tek başına bütün bir devir olan Ahmet Mithat gelir. Ahmet Mithat’ın endüstri, 1. Enternasyonal karşısındaki davranışı tam bir ilerici dav­ranışıdır. Ahmet Mithat bir Rönesans adamıdır. Doğulu ol­duğu için utanmayan tek fikir adamı. Max Müller’le lengü­istik üzerine tartışacak kadar geniş bir tecessüsü vardır. İttihat-Terâkki devri karanlık bir devir. Bütün düşünceler in­tihar eder. Yabancı dil öğrenilmeden Batı’yı Batı yapan Greko-Latin kültürünü bilemezsiniz. Yabancı dil bilmek için ya­bancı mektebe gitmek mecburiyetindesiniz. Yabancı mekte­bin hikmet-i vücudu bizi Türklüğümüz’den utandırmaktır.

Saint-Simon’un, Feuerbach’ın, Hegel’in olmadığı yerde Marx’in tek bahsi anlaşılmaz. Düşünce bir bütündür. Dü­şünce yalnız Marksizm değildir. Marksizm bir metoddur, birçok karanlıkları aydınlatmıştır. Tam bir Marksist olmak anti-Marksist olmak demektir.

Marx’i bir peygamber ola­rak telâkki ettiğimiz andan itibaren, Marx bir ilim adamı ol­maktan çıkar. Hiçbir ülkenin tarihi başka bir ülkenin tari­hine benzemez. Diyalektik insan düşüncesinin vardığı son merhaledir, çünkü herhangi bir hadiseyi kökleri ve uzantı­larıyla, bütün tezadlarının içinde incelemektir. Kendi kafa­sıyla düşünmek, hiçbir mektebe bağlanmamak demektir. Bu ne bir liberalizm, ne bir eklektizmdir. Fikir adamı çağı­nın bütün fikirlerini kendi potasında halleder. 3. Enternas­yonal Koestler’in tâbiri ile çok kuvvetli iradesi olan, ama odun kafalı insanları yetiştirmiştir. -Stalin’in ölümüne ka­dar- Çünkü 3. Enternasyonal bir kiliseydi. Düşünce mumyalaştığı gün cesetleşir. Marksist düşünce bu kilisenin dı­şında gelişir.

Kaynakça

Cemil MERİÇ hzl: Ümit MERİÇ  Sosyoloji Notları ve Konferanslar [Kitap]. – İstanbul: İletişim, 2010.

**************************

“DEĞİŞİM SÜRECİNDE İSLAM” İSİMLİ KİTAPTAN

DİYALEKTİK DAVRANIŞ TERAPİSİNDE YOL GÖSTERİCİ FELSEFİ PRENSİPLER

Necip Fazıl KISAKÜREK “SOSYALİZM, KOMÜNİZM VE İNSANLIK” İSİMLİ ESERİNDEN

BAĞIMSIZ MARKSİST

SAĞCILAR-SOLCULAR 13 Ocak 1966

BİZ YOBAZ BİLE DEĞİLİZ! 9 Nisan 1969

RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN KABRİ ÜZERİNDEN HAZIRLANAN İTTİHÂD-I İSLÂM KOMPLOSU


يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Ey şanlı Peygamber, sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol, Allah, kafirleri muratlarına erdirmeyecektir.

Kur’ân-ı Kerim 5/MÂİDE-67

 Yeni Bir İngiliz Oyunu Perdelerini aralarken, ajansalara düşen aşağıdaki haberleri ve yazıları önce okuyalım. Ne demek istediğimizi anlayacaksınız.

KOMPLONUN HAZIRLIK ÇALIŞMASI

PEYGAMBERİMİZ’İN MEZARINI YIKMA PROJESİ

Suudi Arabistan’ın Hz. Muhammed’in (S.A.V) kabrinin de içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’yi yıkma projesi, İslam dünyasını ayağa kaldırdı. ‘Genişletme’ adı altındaki projeye milyonlar tepki gösteriyor.

Medine’de Peygamber Efendimiz’in kabrinin de içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin yıkım projesi Müslüman aleminin büyük tepkisine yol açtı. Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz el-suud’un emri ile hazırlanan ‘Mescid-i Nebevi’yi genişletme planı’ hayata geçirilmeye başlandı. Mescid-i Nebevi’nin çevresinde yıkım startı verilirken; İngiliz İndependent gazetesi konuyu manşetine taşıdı. Gazeteye konuşan İslami Mirası Araştırma Vakfı’ndan Dr. Alawi, Hz. Muhammed’in mezarının da yıkılıp başka yere taşınacağını açıkladı.

YERİ GİZLİ KALACAK

Dr. Alawi, bu iddiasını ise Suudi bir akademisyenin 61 sayfalık belgesine dayandırdı. Dr. Alawi, Müslümanlar için, Mescid-i Haram’dan sonra en kutsal mekan olarak kabul edilen Mescid-i Nebevi’de bulunan Hz Muhammed’in kemiklerinin, Bâki Mezarlığı’na taşınacağını iddia etti. Mezarın yerinin ise gizli kalacağını vurguladı.

KUTSAL MEKÂN

Mescid-i Nebevi’nin önemi ise İslam alimleri tarafından şöyle anlatılıyor: Hz. Muhammed (s.a.v) 622 yılında Medine’ye hicret ettikten sonra sahabelerle birlikte Müslümanlar’ın ilk mescidi olan Mescid-i Nebevi’yi inşaa etti. Peygamber efendimiz “Her kim benim mescidimi ve kabrimi ziyaret ederse şefaatim onu hak olur” hadisi ile mescidinin ve kabrinin önemini aktardı. Ancak Vahabiler kabir ziyareti yapanları ‘Sapıklık’ ile suçladı. Her yıl Hac ve Umre dönemlerinde milyonlarca Müslüman’ın ziyaret ettiği içinde Peygamber efendimiz ile birlikte Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer’in (r.a) mezarlarını yıkma projesi başlattı.

MÜSLÜMANLARI ÖFKE SARDI

Peygamber Efendimiz’in mezarının da içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin yıkım kararı Müslümanlar’ı öfkelendirdi. Yıkımı belgeleyen Dr. Alawi, şöyle konuştu: “İnsanlar, Hz. Muhammed’in ailesinin yaşadığı odaları ziyaret ediyorlar ve mezar odasına girip dua ediyorlar. Şimdi, Suudi Arabistan Kralı, hacıların mezara gitmesini engellemek istiyor. Çünkü bunun şirk koşmak ya da putperestlik olduğuna inanıyorlar. Bu yüzden de mezarı yıkıyorlar.”

Kaynak: Takvim

HABERİN ORİJİNAL KAYNAĞI

Will Saudi Arabia MOVE the remains of Prophet Muhammad? Controversial plan for ‘anonymous’ burial to prevent the site itself being worshipped

  • Plans have reportedly been put forward to move the prophet’s remains
  • They are currently housed in tomb in mosque in Medina, Saudi Arabia
  • But some Muslims fear that the site is leading to idolatry, or object worship
  • No plans have been agreed but it is reported the idea has been circulated

By Richard Spillett for MailOnline

Published: 02:30 GMT, 2 September 2014 | Updated: 12:40 GMT, 2 September 2014

 

Controversial plans have emerged to move the tomb of the Prophet Muhammad, Islam’s second-holiest site.

The Prophet Muhammad, born in 570 AD, is believed by Muslims to be the last of God’s prophets to mankind who delivered the religion’s final revelation.

His resting place in Medina, Saudi Arabia is visited by millions of Muslims every year and is seen as the second holiest site after the Kaaba, the famous black cubed building in Mecca.

But it emerged last night that a Saudi academic has put forward contentious plans to have the Prophet’s remains moved from the tomb over fears by some scholars that the site is leading to idolatry.

Scroll down for video

The tomb of Prophet Mohammad at Al-Masjid al-Nabawi in the holy city of Medina. Proposals to move the Prophet’s remains threaten to spark discord across the Muslim world

The tomb of the Prophet Muhammad could be moved from the al-Masjid al-Nabawi mosque in Medina, Saudi Arabia, where it is currently housed, under plans reported today

According to the Independent, a 61-page document has been circulated among the supervisors of the holy site proposing that the Prophet’s body be moved to the nearby al-Baqi cemetery, where it would be interred anonymously.

Dr Irfan al-Alawi, director of the Islamic Heritage Research Foundation, told the newspaper: ‘They want to prevent pilgrims from attending and venerating the tomb because they believe this is “shirq”, or idolatry.

‘But the only way they can stop people visiting the Prophet is to get him out and into the cemetery.’

Idolatry, known as ‘shirq’ in the Islamic faith, is the worship of objects or saints and is forbidden in the faith.

There is no suggestion that Saudi Arabia’s King Abdullah, who is the site’s formal custodian, nor the supervisors of the al-Masjid al-Nabawi mosque which contains the tomb have agreed to the idea.

The Saudi government has previously insisted it treats the development of holy sites with ‘the utmost seriousness’.

Prophet

It is feared any plans to move the prophet’s remains could cause anger among some Muslims in the region

But it is feared the emergence of plans, which spring from a reform movement known as Wahhabism, could divide Muslims, with both Sunnis and Shias thought to be opposed.

Dr Alawi told the Independent: ‘The Prophet Muhammad’s grave is venerated by the mainstream Sunni, who would never do it. It is just as important for the Shia too, who venerate the Prophet’s daughter, Fatima.

‘I’m sure there will be shock across the Muslim world at these revelations. It will cause outrage.’

Violence in Iraq and the rise of the radical Isis, or Islamic State, organisation has already strained tensions between Sunnis and Shias in the region.

‘THE TWO SANCTUARIES': ISLAM’S TWO MOST IMPORTANT SITES

The tomb of the Prophet Muhammad is seen as the second most important site for Muslims after the Kaaba in Mecca, Saudi Arabia.

The Kaaba – which is said to have been built by Abraham – is at the centre of the Grand al-Masjid al-Haram Mosque, which Muslims always face to pray.

It is religious duty for those who follow the faith to visit the Kaaba at least once during their lifetime.

Millions of pilgrims gather to circle the building during the hajj, a huge five-day pilgrimage to the site each year.

The tomb of the Prophet Muhammad is second only to the Kaaba in its importance for the world’s Muslims

Many of those visiting the site also take the opportunity to visit Muhammad’s tomb, which about 200miles to the north in Medina.

The tomb dates back to the seventh century, when Muhammad was buried, and also includes the resting places of early Muslim leaders Abu Bakr and Umar.

It is covered by a famous Green Dome and includes a community centre, court and religious school. It can hold hundreds of thousands of visitors during the busy hajj.

 

KOMPLONUN İLLÜZYONLARI

KUTSAL MEZARI ATATÜRK KURTARDI

Suudiler 1926 yılında kendi sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkma kararı alır. İşin en ilginç yanı Hz. Muhammed’in mezarının da Suudi sınırları içerisinde olmasıdır. Ancak Atatürk öyle bir telgraf çeker ki, Suudiler mezarın tek bir taşına bile dokunamazlar.

Nevzat Yalçıntaş’ın anekdotunu Can Ataklı köşesinden şöyle aktarmış:

TEK TAŞINA DOKUNURSANIZ ORDUMU GÖNDERİRİM

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

O BELGE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Yalçıntaş anlatıyor:  “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

ZAMANINDA FAHRETTİN PAŞA MEZARI TERK ETMEMİŞ

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

BELGEYİ AÇIKLAMAMIŞLAR

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

HZ. MUHAMMED sallallâhü aleyhi ve sellem MESCİDİ NEBEVİ’DE YATIYOR

Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.

Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

ERİŞİMLER

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2740307/Controversial-plan-calls-Saudis-tomb-Prophet-Muhammad-Fears-idea-stoke-religious-divisions.html

 

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2014/09/03/peygamberimizin-mezarini-yikma-projesi

http://www.internethaber.com/kutsal-mezari-ataturk-kurtarmis-152048h.htm

http://www.on4haber.com/haber/-arabistan-islam-peygamberinin-mezarini-yikmayi-planliyor-/44017/

KOMPLONUN AÇILIMI-ARKAPLANI

YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”

Eski Yazımız
22 Kasım 2012

Ülkemizin garip insanları fikir adamı mukallitlerinin kucağında ve çok yoruldular. Hangi dala konacağını bırakın ağacını kaybetmiş çöl akbabasına döndüler. Semaya çıktılar, fakat inecek bir ağaç veya su birikintisi bulmakta çok zorlanıyorlar. Bir zamanlar Avrupa Birliği dalgasını göğüsleyip hazmetmeye çalışırken şimdilerde günün modası “İttihâd-ı İslâm Davası” çıktı. Alnı secde görmemiş, ömründe camiden çok kiliseye gitmiş, Kur’ân-ı Kerim’den çok Tevrat ve İncil okumuşların ağzında bu dava pelesenk durumunda.

“İttihâd-ı İslâm Davası” nedir diye sormaya gerek yok. Kimine göre mezhepler birliği, kimine göre Müslüman devletler birliği, Müslüman finans birliği, daha da ileri gidersek mevcut dinlerin mosonik düzlemde diyaloğu….Ancak genel görüş teatisi bir hilafet sistemi içerisinde kontrol altına alınmış İslam devletler birliği düşünülmektedir.

Niçin?

Emperyalist güçler bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan İslam Dünyası’nı parçalamanın ve bu şekilde yok edilme görüşüne bağlı olarak işgal ve yok etme planları parçalandılar. Ancak ihtiyarlar meclisi ve üst komitenin düşündükleri plan yeterli ve olumlu sonuç vermediği için yakın zamanlarda ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı plan uygulamaya sokuldu. Bunun yanısıra İslâm Dünyasında mehdiliğe soyunan onlarca liderlerde çıkınca kontrol altına alınamayan kaos içindeki İslâm Dünyası için yeniden yapılanma gerekli olduğu anlaşıldı.

İşte Osmanlının yıkılışında baş gösteren “İttahad-ı İslâmî” hareketler, tekraren Müslümanlar üzerinde uygulamaya sokuldu. Güçlü bir “İslâmî Devletler Birliği” bütün Müslümanların ideâl hedefidir. Ancak bu İttihâd sevdasının organizatörleri “ötekiler” olunca bir hinliğin olduğunu düşünmemek elden gelmiyor. Komünizm sözde öldürüldükten sonra dünya dengesini yitirdiğinden yeni bir karşıt kutbun sistematik olarak etken bir güç haline getirilmesi gerekmekte olunca Müslümanları zıt kutba hapsetmek gerekli oldu. Yüzyıllar önce parçalanma ve asimilasyon gibi hain planların tutmadığı görülünce Müslümanlar üzerinde ne yapmak gerekiyor, düşüncesi hasıl oldu. O da “Dünya Müslümanlarını seküler çizgide tekrar birleştirmek, tekleştirmek” olduğunu anladıklarında emperyalist güçler finans kaynaklarıyla, dönmeyen dönmeleriyle, yardım etme sevdasına düştüler. Peyderpey gizlice yapılan eylemler açıktan yapılmaya dönüştü. “Arap Baharı” dalgasıyla son viraja girildi. İlk başta diktatörlerini deviren Müslüman devletler hepimizin hoşuna gideceği bir birlik rüzgarı estirdi. Ancak görünen tablonun o kadar şahane olmadığı kısa zamanda açığa çıktı.

Neden Müslümanlar kendi içlerinde bir kaynama noktasında ve değişime uğramak istiyorlar. Neden mi derseniz bunun cevabını Ünlü ateist Richard Dawkins söylüyor.

“Elbette, 1930’larda, Katolik Kilisesinin en ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle en tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu söyleyemem.
ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR. ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. [1]

Bu sözler iki taşın arasında kalmış buğdayın unlaşıp nasıl fırınlamaya doğru gittiği anlatıyor. Televizyonda bir söyleşi programında birçok zevat-ı kiram hatırlayabildiğim kadar şunları aktarıyorlar,

“2006 yılında İngilizlerle yapılan gizli görüşmemelerde, Türkiye’nin bir halife arkasında toplanma zamanının geldiği, İslam Dünyasının kurtuluşa bu şekilde kavuşacağı için hilafetin tekrar gündeme getirilmesi.”

Bu meyanda bir bilgi insanların tüylerini ürpertecek cinsten bir şey. Sömürü uzmanı İngiltere bu dileği niçin talep etme ihtiyacı duyuyor, diye sormak gerekiyor. Yüzyıl önceki İngilizlerin ajanı olan Derviş Vahdetî’nin temiz Müslümanları kandırarak kurdurduğu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti [2] ni hatırlamak yerinde olur.

İttihat, cemaatleşmek İslâm’ın emridir. Fakat İslâm dünyası ihtilaflar içindedir. Bu kötümü yoksa iyi midir noktasında düşününce bize göre İslâm Dünyası içlerindeki ihtilafla bir koruma kalkanının himayesine girmiştir demek gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır” [3] hadis-i şerifin hikmetlerinin bir cepheside bu olaylar ile daha bariz olmuştur. Bu nasıl diye sorusuna şu cevab verilebilir. Bu hadise bazıları zayıftır, der kabul etmezler. Bazıları tarafından da kabul edilir. Onlarda buradaki “ihtilaf”ı tarafgirlik anlamında değil de, müspet ihtilaf olarak görmüşlerdir. Yani, İslamî hakikatleri insanlığa bildirmede, tebliğ vazifesinde farklı yollar izlenilmesi, mezhebi farklılıklar olarak görmüşlerdir. Aslında bu hadisi şerif günümüze şu şekilde bakıyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetimin bir zamanı gelecek ki onların ihtilafta olmaları onları muhafaza edecek, koruyacaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 203) ayetine ters gibi gelen bir düşünce tarzı olarak görünse de bu ümmetin parçalanması kendi elleri ile olmadığından ve “ötekiler”in hain emelleri ile tekrar bağlanmanın ve birleşmenin, ümmeti hain çukura düşmelerine engel olacak bir hareket olacak demektir.

Her zaman unuttuğumuz bir konu olan “İslâm’ın kula ihtiyacının olmadığı, kulun İslâm’a muhtaçlığıdır.” Bu nedenle dünyevi menfaatler üzerine kurulacak birlikteliklerin İslâm’a bir getirisi olmayacağından bu ince çizgide yürürken, ayağı kayanların nihai hedeflerini çok iyi görmek gerekir. Dost ve düşmanın renginin bulanık olduğu çağlarda meseleleri irdelerken şüpheciliği kapasitesi yüksek olanların zaviyesinde hep açık tutmak gerekir. İslâm hakkında hain bir akım kuvvetli olarak kalamamıştır. Dininin kavi olduğunu bilen Müslümana düşen arkasına düştüğü ekolün, liderin arkaplanını görmekte mahir olmaya çalışmasıdır.

Dünya son yüzyılda insan haklarında belirli bir mesafe kat etti denilebilir. Fakat hükümran olmak ve ideolojik vasıflı emellerininin sevdaları içinde boğulmaları olmasa belki dünya daha güzel olacaktı. Ancak “Tek dünya devleti” projesini hedef alanlar için en büyük engel önceden paramparça ettikleri İslâm dünyasını birleştirmekten başka çarelerinin kalmadığıdır. Bu nedenle günümüzde parlayan Müslümanlar birleşelim, dağınıklıktan kurtulalım, çaremiz yok, türünden haince bir tezgah ürünü piyasaya sürüldüğünü anlamakta zorlanmayacağınızı umarım. Mesela yakın zamanda kaç tane temiz, bulaşık olmayan kişi, bir şekilde kazaya kurban gitmiş. İşine, fikrine pranga vurulmuş binlerce temiz adam kaybolmuş aç kalmış, unutulmuş, düşünebiliyor musunuz? O kadar çok ki, temizsin ya emekli olacaksın, ya da …bilmem ne tehditleri ile kaliteli keyfiyet, kemiyet sahibi insanlar S. Freud tezli sömürü tezgahında elimine olmuşlar.

Müslüman kendi dünyasında dini yaşamayı başardığı zaman, fıtratı gereği diğer insanlar ve mahlûkatta dine otomatikman ona ve dine iltica eder. Bu silsile kelebek çırpınışı gibi büyür gider. Unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın bu dini koruyacağı taahhüdü vardır. Birçok kişinin soyunduğu din havariliği karşısında çok ta etkilenmeye gerek olmadığını bilerek, alt kademedeki insanın diğer üst kademedeki insana minnet duymayacağını bilmek gerekir. İnsan bu dünyaya geldi mi sorumluluk almıştır. Kimse yüklenmediği şeyden sorumlu değildir. Herkes kendi sorumluluk çevresi kadar etkin ve sorumludur. Yoksa bulanık denizlerde fitne rüzgârları karşısında çok dayanaklı kalınmayacağı gibi insanın siyaset gereği hayatını ikame ederken aptalları oynaması da çok gerekli değildir. “Bireysel bütünlüğü” sağlamadan “çevresel bütünlük” hayallerine dalmak ancak İngilizlerle içilen beş çayındaki sonu gülüşmelerle biten fıkra konusu olmaktan başka durum meydana getirmez.

Sonuçta hiç kimse kendisini bir kurtarıcı rolünde görmemeli sadece üstüne düşen maddî ve manevî görevini vicdanın muhasebesi altında Allah Teâlâ’dan korkarak yapmalıdır.

***

Sizler için Rahmetli Nezih Uzel Beyin “Kanatsız uçan hukukçular” makalesini buraya ekleyeceğim. Okuduğunuzda garip bir hisse kapılacağınızı şimdiden söyleyebilirim.

Bir zamanlar Üsküdar’da sulh ceza hâkimi olan Eleşkirtli Cevdet Akpınar’ın oğlu Duray asker arkadaşımdır. 1967 yazında Edremit’te Yedek Subay eğitim tugayında beraberdik. Aradan pek çok yıllar geçtiği halde arkadaşlığımız sürdü gitti, ara sıra buluşur yarenlik ederiz. Duray bir gün şunları anlattı:

“1961 yılında bir akşam babam eve geldi. Sert mizaçlı adamdı, az gülerdi, yine yüzü asıktı. Alışkın olduğumuza pek üstelemedik. Babam bir süre sonra önemli bir haber verdi: Yassıada Mahkemelerine üye seçilmişti. O sırada ülkede gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesinden sonra başta devrin ünlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes olmak üzeri ülkeyi on yıl süre ile yönetmiş olan siyasi kadro yerinden sökülmüş ve Marmara Denizindeki Yassıada askeri üssünde hapse kapatılmıştı.

Bu kadro mahkeme edilecek, cezası kesilecek mahkûm olanlar layık oldukları cezalara uğrayacaklardı. Ülkede büyük bir değişme olmuş, o günlerin anlayışı ile zalim bir iktidar alaşağı edilmiş, halk kendi askeri aracılığıyla yönetime el koymuş, her şey yeni baştan ele alınmıştı. Bozulan ekonomi düzelecek, tıkanan adliye açılacak, insanlar mutlu bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyeceklerdi. Gelecek ümitliydi. Herkes neş’eli, herkes şen ve şakraktı. Acaba babamın yüzü, alışılmıştan öteye neden asıktı? Hain iktidarı mahkeme edecek hey’ette bulunmak o günlerde ömrünü devlet ve adalet hizmetine adamış bir yargıç için şereflerin en büyüğüydü.

Ailece sevinç içindeydik. Gururlu ve azametliydik. Ancak babamda hiç hareket yoktu. Ne bir sevinç işareti, ne bir onur göstergesi ne de bir kararlılık alâmeti Hiçbir şey… Ortalık yatıştıktan sonra rahmetli peder ağır ağır söze başladı, dedi ki :

“Bakınız evlatlarım, hanım sen de dinle… ben şimdi bu mahkemeye seçilirim, kalkıp görevime giderim, bu adamları topluca mahkeme eden hâkimler hey’etinde yerimi alırım. Bunları aylarca yargılarız, suç derecelerine göre ayırırız, kimi beraat eder, kimini hapse, kimini idama mahkum ederiz. Sonra verdiğimiz idam kararları infaz edilir. Aradan otuz yıl geçer, arkadan başta Adnan Menderes olmak üzere asılanları mezarlarından çıkarırlar, geriye kalan kemiklerini tabutlara koyarlar, üzerlerine Türk bayrağı sarar ve top arabalarına yerleştirirler. Devlet töreni ile getirir İstanbul’da Vatan Caddesine yeniden gömerler, üzerlerine de anıt mezarlar yaparlar. İşte o gün bizim adımız kötüye çıkar… Ben evlatlarıma böyle bir isim bırakmak istemem, bu vazifeyi kabul etmiyorum… Benden başka kimi isterlerse onu yargıçlar hey’etine seçsinler, kararımı verdim, ben bu göreve gitmiyorum…?

Hepimiz donup kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra rahmeti anam konuştu? Haklısın bey… biz de seninle beraberiz. Nasıl istersen öyle olsun….?

Yassıada mahkemeleri yargıçlar hey’etine dahil olma şerefini reddeden ve olacakları bir kâhin edası ile bir bir sayıp döken Yargıc’ın oğlu Duray, bunları anlattıktan sonra gözleri dolu dolu “Babam Vatan caddesindeki devlet törenini göremedi, Hayatta olsaydı görmesini çok isterdim? demişti. Mahkemelerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra…

Bir ömür boyu şerefli insanlar adına “suçluları cezalandırma? görevi yürüten Üsküdar Sulh Ceza yargıcı Cevdet Akpınar’ın anısı önünde hörmetle eğilirim. Kendisine cenabı Hakk’tan rahmetler dilerim. Bir “Hukuk evliyası? karakteri taşıyan bu insanın pek çok hukukçuya örnek olmasını dilerim. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun haksız rejim ve dibi boşalmış siyasi sistemleri ayakta tutmaya yarayacak ölü kanunlar için imza atmaması yegane dileğimdir. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun yasa dışı siyasi kanunların girdabına kapılmamasını temenni ederim.

Kanun, yasa ve yönetmelik toplum vicdanından çıkmadıkça kanatsız uçmaya çalışan sürüngenlere benzer. [4]

Bu yazıya ilaveten başka bir yazısında şu eklemeler bulunmaktadır.

TAHA YASİN

Bağdat‘ta iki senede 300 bin kişiyi öldürenler 148 kişinin ölümüne neden olan Taha Yasin Ramazan‘ı ölüme mahkûm ettiler. Bir idam mahkûmunun ruh halini merak edenlerin, Taha Yasin‘in mahkemede “Allah biliyor… hiçbir kötü iş yapmadım…” dediği an, saptanan görüntüde, gözlerinin içine bakmalarını tavsiye ederim. Yeryüzünde hiçbir yaşayan canlının, diğer bir canlıya böyle bir zulüm yapmaya hakkı yoktur. Hayvanat bile bu derecede gaddar olamaz. Şu hayal âleminde kim kimin hayatını söndürmeye yetkilidir ki…

Siz kamu görevi yapan, suçlu veya suçsuz bir insana, bu gün ceza verebilirsiniz ama o ceza bu gün için olur. bunun bir de “yarını” var. Suç görecelidir. Siyasette bir devrin suçlusu, bir başka devrin suçsuzu, bir devrin suçsuzu, bir başka devrin suçlusu’dur SUÇLU “İNSAN” YOK, SUÇLU “DEVİR” VARDIR. Neye yarar ki devirleri insanlar çekip çevirdiği için, suçlar yeryüzünde salınan insan bedenlerinde odaklaşıyor. Devirlerin suçu insanlara yükleniyor. Devrin suçu insan aynasında yansıyor. Devri yakalayıp suçlayamadığınıza göre, birini yakalayıp toplumun suçunu onun boynuna asıyorsunuz. Bu siyasettir.

SİYASET KENDİ SUÇUNU BAŞKASINA YÜKLEME SAN’ATIDIR.

Yüz binlerle ölüyü ve insan kanını Irak topraklarına saçtıktan sonra şaibeli bir mahkeme kurup işgalci güçlerin zorladığı uydurma yasalarla insan asmanın da bir cezası olmalıdır. Bu gün veya yarın o ceza haksız olanların boynuna mutlaka dolanır. Akıllı insanlar olacakları herkesten önce bilirler. Saddam’ın, Taha Yasin’in bir gün mezarından çıkarılıp Bağdad‘ın orta yerinde anıt mezarlara gömülmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu ülkede siyaset ölü eliyle mezarlarda oluşuyor. Bunun için hâkim Cevdet olmak da gerekmez… Artık bu işler öylesine ayan beyan ki… Geleceği bu günden gazete havadisi gibi yazabilirsiniz.

İnsanları değil, devirleri suçlayıp asmanın bir yolunu bulmalı… Irak‘ı yeryüzünün kan çanağına çeviren ABD yönetimi ve ona belâdan uzak durmak için “vizyonumuz aynı” diyerek iştirak eden Türk yönetimini Tarih, yedi asır önce aynı ülkede altı milyon insanı telef eden Moğol kumandanı Hülagû gibi mahkûm edecektir. Kuşkusuz… Arada hiçbir fark yok… Buradayız. Bekleriz. [5]

Yapanlar ve yapılanlar her zaman bir süzgeçten ve hesaptan geçer. “Dün dündür, bugün bugündür ” diye bir düşünce Müslüman kişi için geçerli değildir. İnsan yaptığının vebalini bir gün ödeyeceğini bilmelidir.

EĞER İNSANIN BÖYLE BİR KORKUSU YOKSA HANGİ TAPINAKTA KULLUK EDERSE ETSİN, ALLAH TEÂLÂ ONU AFFETMEYECEKTİR.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Discussions With Richard Dawkins, Episode 1: The Four Horsemen (Video 2008)

[2] İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin resmi kuruluşu 16 Mart 1909 olarak alınmıştır. Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’nin 16 Mart tarihli nüshasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin nizamnamesi yayımlanmıştır. Nizamnamede Cemiyet’in başkanı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olarak gösterilmiştir. Cemiyet, 26 kisilik bir kurucu heyet tarafından kurulmuştur. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde Cemiyetin amacı açıklanmıştır.

3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13Nisan 1909) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle okunan mevlidden sonra İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti resmen halka açıldı. Derviş Vahdeti “İttihad-ı Muhammedi” adı altında kurduğu derneğe, birçok softaları ve mutaassıp dindarları üye yazdırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı kimseleri dinsizlikle suçlamış, ağır saldırılarda bulunmuştur. Dernek askerin içine soktuğu bazı kişiler aracılığıyla kışkırtmalara girişti. Sonuçta, 31 Mart 1909 günü askerler “şeriat isteriz” bağrışmalarıyla ayaklandılar. Olayları başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdetî’nin üzerine çekti. Volkan’da yayımlanan yazılar ve özellikle Vahdeti’nin 14 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’e yazdığı açık mektup, halkı ve askerleri tahrik edici nitelikte bulundu.

Ayrıca meşrutiyet anlayışıve adem-i merkeziyetçi fikirleriyle İngilizlere ve Prens Sabahaddin’in başında bulunduğu Ahrar Fırkası’na yakın olan Kamil Paşa ile oğlu Said Paşa’ya yakınlığı ile tanınan, hatta bu yüzden 31 Mart vakası ile ilgili olarak yeni yayımlanan belgelere dayanan bazı araştırıcılar tarafından Derviş Vahdeti’nin İngilizlerin emrinde çalışan bir ajan olduğu ileri sürülmektedir.

Derviş Vahdeti 17 Nisan’da sorgulanmak üzere mahkemeye çağrıldı. Derviş Vahdeti ittihatçıların adaletine güvenmediği için 18 Nisan’da İstanbul’dan kaçtı. Beykoz, Gebze, Hereke ve Sapanca’da gizlendi. Son olarak gittiği İzmir’de Abdullah Nadiri tarafından ihbar edilince 25 Mayıs’ta tutuklandı. İstanbul’a getirilip, Divan-ı Harp’te yargılandı. Görünüşte “Abdülhamit’e Açık Mektup” adlı makalesinden dolayı hakkında dava açılan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkûm edildi ve karar 19 Temmuz 1909 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda infaz edildi.

[3] Sehavi, el-Makasıdü’l-Hasene adli eserinde, Beyhaki’nin bu hadisi munkati bir senetle naklettiğini söyler. Yine Beyhaki, ayni rivayeti Risaletul Esariye adli kitabında senetsiz olarak da nakletmiştir.

İmam Suyuti, Camius Sagyir’de bunu senetsiz olarak nakletmiştir. Hadisin yaygın olması hasebi ile İmam Suyuti, önceki hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak yazılmış olabileceğini, ancak -sahih ya da uydurma olarak- senedinin kendisine ulaşmadığını söyler. Ayrıca hadisi Deylemi, Es Sahavi, El Acluni, Makdisi ve Taberani’nin de senetsiz olarak eserlerine aldıkları söylenmiştir. Es Subki ise, “Muhaddislere göre bu, bilinen bir hadis değildir; ne zayıf, ne de uydurma bir senetle onu bulamadım, aslının olduğunu zannetmiyorum. Ancak bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi ümmetimin ihtilafı rahmettir deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmişŸ ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur.” demiştir. Hafiz el Iraki de hadisin senedinin zayıf olduğunu söyler… Sonuc olarak “Ãmmetimin ihtilafı rahmettir” sözü; Hadiste birinci derece kaynak olarak kabul ettigimiz Kutub-u Sitte kitapları içinde bulunmamaktadır. İkincil derecedeki hadis kitaplarında sahih bir senedi yoktur. Hatta birçok muhaddise göre zayıf bir senedi de bulunmamaktadır. Hadisin en meşhur rivayeti dahi munkati bir senetle gelmiştir. Munkati hadis ise, doğrudan referans olarak alınmaz.

[4]http://nezihuzel.com/index.php/2008/03/17/kanatsiz-ucan-hukukcular/

[5] http://nezihuzel.com/index.php/2007/02/13/zamanin-yarini-var/

************************

AYTUNÇ ALTINDAL: “ATATÜRK’ÜN VASİYETİ KASIM AYINDA AÇIKLANACAK”

75 YILLIK YASAK BİTİYOR! KASIM AYINDA AÇIKLANACAK/29-08-2013

Hapishanelerde işkence görüp bir böbreğini kaybetmesine neden olan solcu geçmişi, yıllarca yurtdışında kaçak olarak yaşaması, İsviçre’de ve Moskova’da kurduğu Modüs Vivendi adlı devasa yayınevleri ve sanat galerisiyle, yazdığı birbirinden çarpıcı kitapları kadar, hakkında yapılan çeşitli spekülasyonlarla da anıldı adı. Kimi onun için komplo teorileri uzmanı dedi, kimi KGB ve CIA ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Ama gerçek olan bir şey var ki bugün uluslararası alanda kabul görmüş bir yazar ve araştırmacı Aytunç Altındal.Altındal, Atatürk’ün vasiyeti konusundaki son açıklamasıyla yine tartışmalara neden oldu… Aşağıda okuyacaklarınız onun iddiaları, bendeniz sadece bir ‘aktarmacıyım’… Tam 75 yıldır saklanan ve Kasım ayında kamuoyuna açıklanacak olan Atatürk’ün vasiyetinde neler var? Halifelik ve Hilafet müessesesi yeniden yapılanabilir mi? Bu muhabbetimizde Altındal’ın anıları eşliğinde ben sadece bunları size aktaran bir aracı rolü üstlendim.

Uzun yıllar yurt dışında kaçak olarak yaşadınız… Neydi sizi gurbet ellere firar etmeye iten sebep?

12 Eylül döneminde Partizan adlı şiir kitabım nedeniyle Orduya hakaretten 7,5 yıl hapse mahkum olmuştum…

Şiirsel küfürler mi etmiştiniz?

‘Apolet yerine omuzlarına dolar takan Türk paşaları’ demiştim. Son duruşmaya gitmeden bir gün o¨nce Serhat Bucak telefon etti ve “Sakın mahkemeye gitme, mahkum olacaksın” dedi… Hemen o gece Bulgaristan’a kaçtım.

Anlamadım.

Serhat eski milletvekili Sedat Bucak’ın ağabeyi, davayla bir ilgisi yoktu… O olmasaydı tıpış tıpış gidecektim mahkemeye… Ama tabii ben de zamanında onun hayatını kurtarmıştım.

O nasıl olmuştu?

Serhat’ın babası Faik Bucak 55 ağanın başıydı ve Türkiye’nin en önemli Kürt liderlerinden biriydi. Bir gün bunlara pusu kuruyorlar, babası ölüyor, Serhat 6 kurşun yiyor ama kurtuluyor. Aşiretin diğer kanadı peşindeydi, o da İstanbul’a geldi. Serhat’ı günlerce evimde sakladım…

“KAÇACAĞIM GECE BABA OLACAĞIMI ÖĞRENDİM”

Bulgaristan’a kaçmanızda kalmıştık…

Aynı gece evleneceğim kızla buluştuk. Ona o gece kaçacağımı söyleyecektim. Baktım gözlerinin içi parlıyor… Benden önce davranıp hamile olduğunu söyledi bana.

Şok şok şok…

Hem de nasıl… “Ben bu gece gidiyorum, bir kızımız olacak, adını Emine koy” dedim. Gerçekten de kız oldu. Emine’yi ancak bir sene sonra Paris’te görebildim. O doğduktan dokuz yıl sonra da evlendik…

Bir solcu olarak yurt dışına kaçmışsınız ama sonra hakkınızda çeşitli iddialar ortaya atılmış…

Neler neler… Doğu Perincek beni KGB ajanı ilan etti. Sonra Sovyetler çöktü, bu sefer CIA ajanı olduk. Bir ara da Mossad ajanlığına terfi ettim… Sonra MİT’çi dediler… İyi ki gülüp geçmeyi erken öğrenmişim…

Klasik deyimle hayatınız bir roman gibi, biraz daha devam edersek asıl konuya gelemeyeceğiz… “Eğer Atatürk’ün siyasi vasiyeti açıklanırsa yer yerinden oynar” diyorsunuz. İslam ülkelerinin birbirinin gözünü oyduğu bu dönemde ‘yeri yerinden oynatacak kadar önemli olan nedir? 

Öncelikle son 33 yıldır neyi iddia ettiğimi bir kez daha anlatmam gerekiyor. Ben diyorum ki; Atatürk’ün Hilafet ve Saltanat konusunda bazı fikirlerini, düşüncelerini, görüşlerini içeren notlar var. Zaten bunları Nutuk’ta da dile getiriyor.

Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirip bizim anlayamadığımız bir bölüm mü var?

“Bugün (1922) dünyada sadece 3 Müslüman ülke var. Bu sayı ileride 40-50′ ye yükselirse, Hilafet işte o zaman yeniden gündeme gelir” diyor. Bakın bunları ben demiyorum Mustafa Kemal diyor ve Nutuk’ta söylüyor. Yani ortada bir yalancılık durumu varsa, Nutuk’un yalancısıyım. Dolayısıyla ben Mustafa Kemal’in ‘siyasi vasiyeti’ ile ilgiliyim; yoksa ‘Makbule’ye 50 Lira, Erdal’a bilmem kaç lira verin’ şeklindeki bir vasiyet ne beni, ne de başkasını ilgilendirir.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİNDE NE VAR?

Peki bu vasiyette çağdaş dünyayı değiştirecek neler gizli?

Hilafet işte tam bu dönemde yani Müslümanların atıştıkları günlerde etkili olur. Ben de zaten bu konuda uluslararası bir çağrı yapıp konferans düzenliyorum.

Nerede gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz bu konferası?

Bu soruna yanıt vermeden önce tarihten bir sayfa açayım istersen. Halife Abdülmecid Efendi 3 Mart 1924 tarihinde hal edilince ailesiyle birlikte İsviçre’de Territet diye bilinen bir kasabaya yerleşti. Territet de hani şu 1910‘lu yıllarda Cenevre’de bir suikast sonu öldürülen Habsburg Hanedanı İmparatoriçesi Sissi’nin (Elizabeth) de yaşadığı yer. Neyse efendim, Mecid Efendi Territet’ye geldikten bir hafta sonra, Halife unvanının Ankara Hükümeti tarafından geri alınışını protesto etmek için ilk kez siyasi bir bildiri yayınladı ve İslam alemini Hilafet konusunda bir konferans düzenlemeye çağırdı.

Bu tarih dersi nasıl sonuçlanacak merak ediyorum… 

Ben de tam 8 yıldır Territet’de yaşıyorum. Burası Çaykovski, Marx, hatta Scott Fitzgerald’ın da zamanında ikamet ettiği bir ‘bahtı karalar’ diyarı. Şimdi gelelim sorunun cevabına. Mecid Efendinin karşılıksız bırakılan konferans çağrısının tam 90. yılında onun gibi ben de Territet’den aynı çağrıyı yapıyorum.

Ne zaman gerçekleşecek bu konferans ?

11 Mart 2014’de konferans düzenlenecek, 22 Ekim’de ise Konferansın toplanacağı açıklanacak. Hıristiyan birçok din adamı konferansa katılıp tebliğ sunacaklar. Uluslararası medya da orada olacak. Bu¨tün temaslar yapıldı ve hazırlıklar tamamlanıyor.

Bu kadar sözünü ediyoruz ama nasıl bir hilafetten bahsediyorsunuz?

Bu ayrı bir tartışma konusu. Benim için Hilafet seküler bir birliktir. Yıllarca bunu yazdım ve anlattım. Hilafet ne Kuran’da, ne de hadislerde vardır, sonradan, tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş dini bir kurumdur.

Yazıldığından 50 yıl sonra açıklanması öngörülen bu vasiyetin içeriğinden neden hala hiçbirimizin haberi yok peki?

Bu 50 yıllık yasağın üstüne Kenan Evren, “Halk bunu zor hazmeder” diyerek bir 25 yıl daha yasak koydu da onun için.

Gerek darbecilerin, gerekse siyasilerin vasiyetin açılmasını geciktirme hakları var mı?

Hakları yok ama yasak koydurabiliyorlar. Bütün dünyada böyledir bu. CIA’nin İran’da darbe yaptığı bile resmi olarak 60 yıl sonra açıklandı. Ama ben bu darbe hakkında 1980’den beri yazıp konuşuyordum. Türkiye kamuoyunu bu konuda da tam 30 yıl önce Süreç dergisindeki yazılarımla uyarmıştım.

Hilafet ile birlikte şeriatın geri gelebilir korkusu muydu acaba onları bu yasaklamaya iten?

Bu ülkede ‘Şeriat geliyor ‘ korkusu hep diri tutulmuştur. Ayrıca gariban Türk milletini korkutmak için ‘Komünizm bu sene Mart’ta gelecek’, ‘ Laiklik elden gitti ‘ diyen umacılar yaratırlar. Bunlar klasik ‘ Yan gel yat’çı CHP’nin palavralarıdır.

Peki ya şeriat gerçekten gelirse ? 

Bu halka, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriatı yaşatmaya kalkanlara AB, ABD ve İsrail anında ayvayı yedirtir. Faiz sorununu şeriata göre çözmeye kalkarsanız, bugünkü uluslararası faiz bankacılığı kurallarına göre hemen iflas edersiniz.

Siyasal ve ekonomik durumu anladık da, peki ya toplumsal etkiler ?

Şeriat sadece kadınları ve kafayı çeken akşamcıları etkiler. Şeriata göre nükleer silahları nasıl üretir ve kullanabilirsiniz? Uluslararası futbol maçlarına bile katılmazsınız… İran’daki şaklabanlıkları eğer Şeriat zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela İsrail’e bakın… Yahudi şeriatı resmen uygulanıyor ama İsrail kendi şeriatına karşı ne varsa hepsini yapıyor. Tıpkı İran gibi.

“VASİYETİN AÇIKLANMASI BU KEZ ERTELENMEZ”

Kasım ayında Ata’nın vasiyetinin 25 yıllık erteleme süresinin bittiğini söylüyorsunuz. Sizce yine ertelenir mi yoksa toplum olarak hazır mıyız okunmasına…

Bu kez erteleneceğini sanmıyorum…

Şunu bir kez daha açığa kavuşturalım. Nutuk’ta Atatürk’ün üstü kapalı olarak beyan ettiği bir vasiyeti var mı, yok mu?

Vasiyet değil, siyasi öngörüleri var. Adam yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyeti getirmiş, bunun ilerisini düşünmemiş olabilir mi? Ayrıca Nutuk’ta üstü örtülü başka anlatımları da var Mustafa Kemal’in. Mesela ‘ Fellah-ı- Vatan’ adlı gizli örgütten bahsediyor. Ama ben ve birkaç yazarın dışında hiç kimse cesaret edip de bu konuda bir yazı yazamamıştır.

Fellah-ı Vatan’ı ilk defa duyuyorum… 

Yeni Türkiye’nin asıl kurucularından biri de bu örgüttür. Atatürk “Fellah-ı-Vatan” diyerek Nutuk’ta örgütü aşağılar ama bu gizli örgüt olmasaydı, ne 23 Nisan, ne de bugünkü Türkiye olabilirdi.

Şu işi biraz daha açsanıza… 

Mustafa Kemal bu örgütün İslamcı (İttihad-ı İslam) bir teşkilat olduğunu vurgulamak için Nutuk’ta ‘Fellah’ı Vatan’ diyor. Oysa örgütün gerçek adı ‘Felah-ı Vatan’dır, tek ‘l’ ile ve Felah sözcüğü ezandan alınmıştır. 23 Nisan’da Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Ankara da toplanmasını bu örgüte bağlı olan seçilmiş milletvekilleri sağlamıştır. Onlar Ankara’ya gelmeseler Meclis toplanamazdı.

Evren’in vasiyetnameyi yasakladığı zaman devrin Başbakan’ı Özal’ın tavrı neydi? 

Özal da bunu Menderes’ten ve “Fellah-ı Vatan” ın gizli arşivinden öğrenmiş diye biliyorum ama yanlış olabilir. Aslolan Mustafa Kemal’in çalışma notlarıdır. Hilafet eğer gerekiyorsa, sırf bu sebepten çağdaş şekliyle kurulur, Nutuk’ta olmuş olmamış hiç önemli değildir; buna Müslümanlar karar verirler.

Halifelik unvanı kaldırıldığında makam da kendiliğinden ortadan kalkmış olmuyor mu?

Başbakan da seçimle geliyor ama onu Başbakan yapan TBMM’nin kararıdır. Başbakan düşürülse bile Başbakanlık makamı aynen kalıyor. Bunlar TBMM ve Cumhuriyet’in kararıdır.

“TBMM HİLAFETİ GERİ GETİREBİLİR”

Yani TBMM isterse hilafeti yeniden getirebilir diyorsunuz…

Halife’yi halife yapan da, ondan bu görevi alan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Sonuçta Halife gitmiş, hilafet kalmıştır. Bununla ilgili çıkarılan kanunda; ‘Halife hal edilmiştir’ diyor. ‘Hilafet kaldırılmıştır’ demiyor.

Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?

Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız-Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo-Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.

Hilafetin tekrar gelmesi için bir referandum gerekli mi?

Referanduma falan gerek yok, partilerin anlaşması yeterlidir. Bu esasta tüm İslam aleminin konusudur. Onların alacakları kararlara bakılarak başka yollar da bulunur.

“ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ KİMLER GÖRDÜ?”

Atatürk’ün vasiyetini kimler gördü bugüne kadar?

Evren, Özal, Menderes, Bayar gibi üst düzey politikacılar ya okumuş ya da görmüşlerdir. Ancak Ecevit’in 2005’den sonra haberi oldu sanıyorum. Ben bir dönem Sayın Ecevitler’in danışmanlarından biriydim. Aramızda bazı ilginç konuşmalar geçmişti. Onlara özellikle ekümenizm ve devlet laisizmi konularındaki görüşlerimi iletmiştim.

Atatürk, bugün İslam devletlerinin böylesine sayısının artacağını o zamandan öngörmüştü değil mi?

Aynen öngörmüştü. Bu da onun ne denli bilgili bir stratejist olduğunun kanıtıdır. İslam alemi yeniden kendine bir çeki düzen vermeli. Bakın bugün BM’de Müslüman ülkelerin esamesi bile okunmuyor.

Birleşmiş milletlerde çok sayıda Müslüman ülke yok mu ki?

Tam 71 ülke var ama bunların tamamı havagazı. Tek bir karar bile çıkartamıyorlar. Düşünsene, tüm Arap alemi, onca parasına rağmen minicik bir bağımsız Filistin Devleti’ni bile kurduramadı. İşte bu yüzden sadece son 3 ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde en az 400.000 Müslüman Hilafet çağrısı yaptı. Bu sayı birkaç ay sonra milyonlara ulaşacak.

“MECLİS KATİPLERİNDEN BİRİ VEHBİ KOÇ’TU”

Hilafetin kaldırılması için 1924 yılının 3 Mart günü Ankara’da mecliste yapılan yedi saatlik gizli celsenin zabıt katibi 23 yaşındaki gencin adı Ahmet Vehbi Efendiymiş… Yani Vehbi Koç…

Vehbi Bey ile tanışmıştım ama bu konular hiç açılmadı. Zaten Vehbi Bey bunları konuşmazdı. Ama kod adı Anjelik olan bir TBMM katibesi de gizli oturumlarda bu konuların içinde bulunmuştu.

Madem adını söylemiyorsunuz biraz ipucu verseniz…

Sonradan bir Başbakanın metresi demeyeyim ama ‘Harem-i İsmet’i olmuştu. Ben bu Hilafet meselesini hem ondan, hem de Celal Bayar’dan dinlemiştim.

İslam ülkelerinin kuracağı bir hilafet sistemi, dünyadaki terörizmi önleyebilir mi? 

Terörizmi değil ama sapık akımların eylemlerini yavaşlatabilir. Çünkü terörizm dini değil, ideolojik bir akımdır. Al Kaide, Taliban veya Hizbullah İslami değil ideolojik örgütlerdir.

Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilecegˆini söylüyorsunuz. İslam ülkeleri acaba bu ‘olgunluğu’ kaldırabilecek güçte mi? Yoksa bu makamı ele geçirmek için başımıza yeni belalar açılabilir mi?

Güzel ve cevabı güç bir soru… Konumuz ve tartışmamız da zaten ‘Nasıl bir hilafet olmalı’ üzerindedir. Yoksa Hilafet gelir mi gelmez mi martavalı bu çağda çoktan bitmiştir.

Menderes’in “Eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz” sözünün 27 Mayıs darbesinin en büyük etkeni olduğunu söylüyorsunuz. Madem Mustafa Kemal’in böyle bir düşüncesi vardı, Atatürkçü olduğunu düşündüğümüz askerler neden darbe yaptı? 

Ben başta Numan Esin olmak üzere pek çok Milli Birlik Komitesi üyesiyle bu konuyu konuştum. TSK’nın, CIA’nın ve MI6’in, Menderes’in mevcut ‘Laiklik’ yasalarını değiştireceği yönünde endişeleri vardı. Hatta Menderes’in uçak kazasını bile buna bağlayanlar oldu.

MENDERES VASİYETİ NERDEN BİLİYORDU?

Atatürk, ölümünden iki ay önce bu vasiyeti yazmış, elli yıl sonra açılmasını istemiş. 1988 yılında açılacak olan vasiyetnameyi 1958’de Adnan Menderes nereden biliyordu?

Menderes güçlü bir liderdi. Ve CHP’nin içinden geliyordu. Celal Bayar’dan veya eski istihbaratçı olan Refik Koraltan’dan dinlemiş olabilir.

Türk halkı olarak bizim haberimiz yok ama İngiliz istihbaratçılar Atatürk’ün vasiyetini biliyor. Sizce kim sızdırmış olabilir bu bilgileri? 

Türk halkı denen amorf yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez. Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak’daki darbeleri düzenledi ve Başkan Roosevelt’in oğlu Kermit Roosevelt Türkiye’den bu gizli işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı ‘Olmaz öyle şey’ dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı.

Gerçekten CIA tarafından mı ödeniyordu?

Tabii ama boşverin bunları… Dünyada hiç bir halk olayların içyüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur ya da sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir.

İki önemli bilim adamı Dr. Mehmet Saray ve Prof. Dr. Salahi Sonyel, bütün araştırmalarına rağmen, arşivlerde Atatürk’e ait gizli bir belge ya da vasiyet bulamadıklarını iddia ediyorlar. Hatta Sonyel, “Atatürk’ün siyasi gizli vasiyeti olsa İngilizler bunu mutlaka bir şekilde kullanırdı” demiş….

Saray da, Sonyel de değerli araştırmacılardır. Ama onlar belge arıyorlar. Ben belgelerden değil notlardan bahsediyorum. İngilizlere gelince Mustafa Kemal’in sözde ‘vasiyetini’ zaten kullanıyorlar. Ben bunları tarihleriyle açıkladım.

“HALİDE EDİP’İN AĞZI ÇOK BOZUKTU”

Bu konuda ‘Atatürk’e çok yakın olan Halide Edip Adıvar ile Latife Hanım’dan öğrendiğim şeyler var’ diyorsunuz.

Laika Manyas hanımefendi aracılığıyla Latife Hanımı da, Halide Edip’i de tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim ama bunları henüz yazmadım, yazacağım. Yalnız şu kadarını şimdiden söyleyebilirim. Halide Edip tanıdığım en ağzı bozuk kadındı. Elia Kazan’ın karısı Frances Kazan, Halide Edip’in hayatıyla ilgili kitabını yazarken New York’ta benimle uzun uzun konuşmuştu.

Yine vasiyete dönersek…. Bu vasiyette, önceleri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul ve Kerkük’le ilgili bir bölüm de olabilir mi? 

Elbette vardır. Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde olduğunu tüm tarihçiler kabul ediyor. Bu hilafet meselesi özellikle İsrail’in işine gelmiyor. Daha geçen hafta İsrailli bir Askeri Yetkili, “Mısır’da Mursi’nin devrilmesinin nedeni Hilafet meselesini geri getirmektir” dedi.

HALİFE BAŞBAKAN MI OLUR?

Varsayalım Hilafet müessesesi geri geldi. Bu durumda TC Başbakanı mı halife olacak?

Başbakan Halife falan olmayacak, kimse heveslenmesin. Çünkü Hilafet kurumu TBMM’nin manevi şahsiyetindedir. Hilafeti meclis temsil eder, şahıs değil. Başbakan’a gelince, zaten benim açıklamalarımdan önce bu işlerin içindeydi.

“Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur” diyorsunuz. Sizce bu vasiyetnamenin açıklanmamasında masonların parmağı var mıdır? Hatta Atatürk’ün ‘zehirlenerek öldürüldüğü‘, doktorun da mason olduğu söyleniyor. 

Ben Türkiye’yi yönetmiş olan tüm Masonlar’ın listesini ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ kitabında verdim… Bu olayda onların parmağı olup olmadığını bilemem. Ama Atatürk’ün doktoru benim çok iyi tanıdığım bir ailenin mensubuydu. O sadece raporu imzalamıştı, o kadar.

Kenan Evren’in bu yasağına karşı, bunca yıldır bir oyunbozanın çıkmaması enteresan değil mi?

İşte 1980’den beri ben karşı çıkıyorum. Daha ne istiyorsunuz? Başkası atmıyor, bari ben kendime çiçek atayım, İzzet Paşa. Bu konuda hiç bu kadar derinlemesine sorguya çekilmemiştim, iyi oldu.. Hiç değilse birazcık ayrıntıya girebildim.

İzzet Çapa-Hürriyet

SONUÇ

Bu haberleri ve yazıları okuyunca İslam dünyasında bir halife çıkarmanın yeni, kapsamlı ve tehlikeli projesinin uygulamaya alındığını farkedebilirsiniz.

Uyanık olup, oyuna gelmemek gerekir. Çünkü İşin içinde İngiliz oyunu var.

İhramcızâde İsmail Hakkı

SEÇKİ 1


GÜNAH VE TÖVBE İLİŞKİSİ

Üzüntü duyma ile ceza verme kavramlarının aynı şeyler olmadığı bilinmelidir. Bu nedenle, doğruluk adına yapılan hareketlerde dahi, bu ayrıma dikkat etmek gerekir. Tekrarlanması istenmeyen bir davranışın engellenmesi amacıyla, bilinen tepki ile karşılık verilmesi cezayı, bilinmeyen sonuçlar ise üzüntüyü meydana getirir.

Ceza ve mükâfat kelimelerinin eşdeğer kullanıldığı yerler vardır. Üzüntüde bulanıklık hali mevcutken, cezada açıklık hali daha belirgindir. Cezanın karşılığında karamsarlık hali bulunmazken üzüntü de karamsarlık durumu vardır. Bu nedenle her cezalı duruma düşen üzülmez. Üzülen kişi ise, hem cezasının karşılığını, hem de eziyetini beraberinde çeker.

Terbiye metodunda, cezanın üzüntüye sebep ve ikilem oluşturduğundan insan hata ve günaha bakarken olumsuz yönden değil, olumlu yani yapılabilir açısından göz atmalıdır. Bu güne kadar insanlara tövbeyi anlatanlar, kurtuluş yerine kaosu ve ağır teklifleri beraberinde yükleyerek, insanları çıkmaza götürmüşlerdir. Çoğu zamanda biçare durumuna düşmüş insanı, daha çok biçare durumuna getirerek, onu acımasız bir ilah ile baş başa bırakmışlardır. İlâhî dinlerde tövbe anlayışına bakarsak;

İslâmiyet’te kişinin işlediği günahtan dolayı pişmanlık duyması, tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmesi ve günaha kesinlikle geri dönmeme hali,

Yahudilik’te kişinin tövbesi yeterli olmayıp Allah Teâlâ’nın veya mağdurun affetmesi,

Hıristiyanlık’ta suçtan dolayı pişmanlık duyulması, günah çıkarılması vardır.

Yahudilikteki tövbe inancı, İslâmiyet’teki kul hakkı ile örtüşmektedir. Yahudilik ve İslâmiyet’te pişmanlık, bağışlanma çok önemli yer tutarken, Hıristiyanlıkta ise merhamet ve sevgi ön planda olduğu görülmektedir.

Üç dindeki anlayış farklılıklarıyla, toplumlarda sürekli uyuşamazlık baş göstermesine sebep olmakta, tövbe fonksiyonu da yeterince etkisiz hale getirilerek, hükmetmek isteyenlerin etkileme aracı haline dönüştürülmektedir. Yahudilerin, genellikle mağdur olduklarını ileri sürerek insanlığı suçlamaları, haksızlıklarını sürekli haklılığa çıkarma gayretleri altında yatan gerçek neden tövbe inançlarındaki saplantılarıdır. Yahudilikteki ırkçı anlayışın şekillendirdiği tövbe inancı ile hiçbir zaman sürgünlerin ve katliamların mağdurları tarafından affedilmeyeceğinden, Yahudilerden kin ve nefret duygularını silmelerini beklemek mümkün değildir. Onların nefreti de bu durumda sürer gider.

En mantıklı olan, Tövbe etmenin Allah Teâlâ’nın bir emri olduğunu bilmemiz sebebiyle, insanın bunu hem geçmişi hem de geleceği ile yorumlaması ve doğru görülene dönüş sağlaması gerekir. Çünkü yapılan ve gerçekleşen şeylerin geriye dönük telafisi mümkün olamadığı hallerde, akıl ve mantık çerçevesinden hareketle, müspet ve insanlık için gerekli doğruyu en nihayetinde bulmak zorundayız. Bu da dinimiz İslâm’ın gereğidir. İnsanlığın hata ve doğruluk çizgisinde tövbe denge unsuru olunca, tahterevallinin hangi tarafında olduğumuz o kadar önemli olmasa gerek. İnişli çıkışlı bir hayatı olan insanın, sürekli emir babında olan tövbeyi kullanarak, kendini emniyete alması daha münasip olacaktır.

Çünkü [“Tûbû ilâllah”[1] âyet-i kerîmesinde hem işaret vardır, hem müjde vardır. Eğer kabul etmeyeler idi. Emretmezler idi. Emir kabule delildir. Hatayı görmekle bile.][2]

Ey günahkâr kişi geçmişine bakıp üzülerek kendine ceza vermek yerine, Rahman olan Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat edip, salih kullar ile hemhal olup geleceğini düzenlemeye ve doğrultmaya çalış. Umulur ki tövbe edenlere karşı Rabbimiz mağfiret sahibidir.

“Kim haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah Teâlâ çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[3]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] “Rabbinizden mağfiret dileyin; O’na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever.” (Hud, 90)
[2] Hacı Hasan Akyol Efendi, Tasavvuratı Hayriyyem
[3] Maide, 34

******

SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ?

İnsanların içtimai yaşamlarını belirleyen temel unsurlar arasında, içinde yaşadıkları toplumun hayatını algılama ve yaşama şekilleri bulunmaktadır. Her insanın kendi çevresi içindeki diğer kişilerle ve özellikle yakın olduğu gruplarla paylaştığı bir nizamı muhakkak vardır. Bu şekilde de temel kabul ettikleri nizama göre şekillenir ve toplum içinde kabul edilirler. Ne yazık ki, uyulan nizamlar kimi için modern sayılırken, kimi için de gerici olarak görülüp, çeşitli şekillerde algılanıp adlandırılmaktan da kendilerini kurtaramazlar.

Şerif Mardin bu konuda şu soruyu soruyor: “Nasıl oluyor da bazı düşünceler “ilmi” olarak tanımlanırken, bazı düşünceler “ideolojik” olarak tanımlanıyor? Niçin bu iki anlam birbirinin zıddı olarak kullanılıyor? Bir antropologun (insan bilim uzamanı) deyimiyle:

“neden benim ileri sürdüğüm zaman sosyal felsefe adını verdiğim düşünceyi başkalarında gördüğüm zaman bunları “düşünce” olarak nitelendiriyor, benim düşüncelerime katılmayan birinde bu çeşit düşünceleri bulduğum zaman bunlara “ideoloji” damgasını basıyorum”.[1]

Günümüzde ilerici, gerici, modern gibi kavramların çıkması ve üretilme sebebi olarak bu durumu gösterebiliriz. Çünkü hayatımızdaki maddî ve manevî güç dengelerinin değişmesi sonucu başlayan yeni durumlara insanların adapte olabilmeleri, yeni duruma karşı kendini korumak için ister istemez simetrik ve asimetrik[2] durumlarla karşılaşmaktadırlar. Değişen hayat düzeni ile birlikte, yaşamımızda yeni şekiller yeni boyutlar kazanıldığı görülünce, tedbirleri, düşünceleri, nizamları ve stratejileri açısından da farklılaşma mecbur olmuştur. Her yerde, yenilikçi hayatın etkilerini belki binlerce insanın tepkilerini ve etkilenmelerini görmemezlikten gelemeyiz. Öyle ki insan, karşısına gelen bu gibi yeni durumlarda ne yapıp ne yapamayacağını bilmekte zorlanacaktır. Bazen hiç beklenmedik bir anda, en can alıcı merkezlerini yani iş ve aile hayatına vuran bu yeni hayat düzenleri, adeta insan hayatını felç eder. Ancak biliyoruz ki, gelişen ve kabul gören evrensel insan hakları anlayışı, hiçbir insana diğer insanlara karşı zorla yaptırım gücü vermemektedir. Fakat hayatımızın düzensiz ya da huzursuz olmasındaki asıl etken düşüncenin, ideolojinin kimliksiz ve gizli düşman şekline girişine ne sebep olmuştur? Bunu düşünmemiz gerektiği inancındayız.

Bu soruya cevap olarak bizi bizden alan, üstüne gidince korkulan, çekilince ezildiğimiz günümüzde yaşadığımız modern hayatımız diye biliriz. Geleceğimiz için yaşadığımız modernlik diye adlandırdığımız hayatımıza dikkatli bakarsak birçok sebepleri de beraberinde görebiliriz;

“Fiziksel bilimlerde gerçekleşen, kâinata ve onun içindeki yerimize dair düşüncelerimizi değiştiren büyük keşifler;
İlmî bilgiyi, teknolojiye dönüştüren, yeni insan ortamları tasarlayıp eskilerini yok eden, hayatın tüm temposunu hızlandıran, yeni tekelci iktidar ve sınıf mücadelesi biçimleri meydana getiren sanayileşme;
Milyonlarca insanı, atalarından kalma tabii çevrelerinden koparıp, dünyanın bir başka ucunda yeni hayatlara sürükleyen, muazzam demografik altüst oluşumlar;
Hızlı ve çoğu kez sarsıntılı şehirleşme;
Dinamik bir gelişme içinde birbirinden çok farklı insanları ve toplumları birbirine bağlayan, kapsayan kitle iletişim sistemleri;
Yapı ve işleyiş açısından bürokratik diye tanımlanan, her an güçlerini daha da arttırmak için çabalayan ve gitgide güçlenen ulus-devletler;
Siyasî ve ekonomik egemenlere karşı direnen, kendi hayatları üzerinde biraz olsun denetim sağlayabilmek için çaba sarf eden, insanların kitlesel toplumsal hareketleri;
Son olarak, tüm bu insanları ve kurumları bir araya getiren ve yönlendiren, keskin dalgalanmalar içindeki kapitalist dünya pazarı.”.[3]

Bu nedenlerini sayarken yaşadığımız modern hayatın hızlı gelişimine rağmen kendimizi kontrol edebilmemizde güçlü olmayışımız “bir zamanlar savaşı kaybetmekten korkan insanların, şimdi büyük bir üstünlükle kazanacak olacağı korkularımı vardır? ”

Sonuç olarak; İnsanın tek kurtuluş çaresi, Allah Teâlâ gönderdiği İslam dinini güzel anlamalı, günümüz ihtiyaçlarını karşılayacağına samimi bir şekilde inanarak modern hayat korkularımızı yenmek için gerekli kazanımları sağlamalıdır..

“Her kim de Allah Teâlâ’dan korkarsa, Allah Teâlâ ona bir çıkış yolu gösterir.” (Talak,2)

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Şerif MARDİN: İdeoloji, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000.s.15
[2] Asimetrik: Aralarında (simetri) bakışım bulunmayan (iki şey) veya iki yanı arasında bakışım olmayan (bir şey),
[3] Berman, M.. Katı Olan Her şey Buharlasıyor, (trc.: Ü. Altuğ ve B. Peker),İstanbul: İletisim Yay., 2006.s.28-29

********

MİHLÂT KİTABINDAN GÜNÜMÜZÜN HİKÂYELERİ

El-Mihlat Kitabında Bahauddin el-Âmilî (1546-1620) bazen üzerinde düşünülüp ders alınması için bazende eğlendirmek için fıkralar nakletmektedir. Bu hikayelerin de günümüzde sanki tekrar tekrar yaşanıldığını görmekteyiz.

1) Tilki, tavşanın üzerine bir zıplamada yakaladı.

Tavşan :

− Sen bunu kudretinden dolayı yapmadın, bilakis benim zayıflığımdan dolayı yakaladın.

2) Köpek, kasap dükkânın önünde durdu ve ısrarla havlamaya başladı.

Kasap:

− Eğer gitmezsen başına şu işkembeyi geçiririm.” dedi.

Köpek gitmeyip beklemeye devam etti. Kasap bir şeylerle uğraşıyordu. Köpek aldırış

etmeyen kasaba:

−Başıma bir şey vurmayacak mısın? yoksa gideceğim.” dedi.

3) İki tilki beraberce avlanan iki avcı gördü. Gece yarısı olunca biri diğerine

− Bir daha ne zaman karşılaşırız.” dedi. Diğeri de:

− Üç gün sonra kürkçü dükkânında.” dedi.

4) Kurt bir kemik yuttu. Ancak kemik boğazına takıldı. Turna geldi. Kurt turnaya:

− Bu kemiği çıkarırsan sana ücretini veririm.” dedi. Turna başını kurdun ağzına

soktu. Kemiği çıkardı. Kemiği çıkardıktan sonra ücretini istedi. Kurt da ona:

− Sen başını ağzıma soktun ve sağ salim çıkardın bir de benden ücret istiyorsun

ha!” dedi.

5) Bir gün aslan, kurt ve tilki avlanmak için yola çıktılar. Bunlar bir eşek bir

ceylan bir de tavşan avladılar. Aslan kurda:

− Paylaştır bakalım dedi. Kurt:

− Eşek efendimizin, ceylan benim, tavşan da tilkinin olsun.” dedi. Aslan kurda

tokadı bir indirdi. Kurt yuvarlandı gitti. Aslan bu defa tilkiye:

− Paylaştır bakalım.” dedi. Tilki:

− Eşek efendimizin sabah yemeği, ceylan akşam yemeği, tavşan da kurtla benim

olsun.” dedi.

Aslan:

− Bu adaleti nerden öğrendin.” dedi. Tilki:

−Kurta uygulanan adaletten.” dedi.

6) Horozla köpek yolda arkadaş olurlar. Yollarına devam ederken akşam olur.

Bir ağaca yönelirler. Âdeti üzerine horoz ağaca çıkar, köpekte ağacın dibinde yatar.

Seher vakti gelince horoz, kanatlarını birkaç defa çırptıktan sonra ötmeye başlar. Bunu duyan tilki hızlıca oraya yaklaşır. Ağacın üzerinde horozu görünce kafasını kaldırıp ona:

İn aşağıya da cemaat olup namazımızı kılalım deyince

Horoz: Tamam ama ben imamı beklemek istiyorum, diye cevap verir.

Tilki, peki imam nerde?

Horoz: Ağacın arkasına bak, orada uyuyor.

Tilki bir göz gezdirdi ne görsün aslan gibi bir köpek!

Bunu gören tilki kaçmaya başladı.

Horoz ona hadi gelsene hani cemaat olacaktık deyince,

Tilki: Benim abdestim bozuldu. Abdestimizi yenileyelim sonra hazır oluruz

diyerek kaçmaya başladı.[1]


[1]ASLAN Abdullah Bahauddin El-Âmilî ve El-Mihlât Kitabı [Kitap]. – Konya : Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Arap Dili Ve Belağatı Bilim Dalı 211386- Yüksek Lisans Tezi , 2007, s.56-57

*****

“DİN” SİYASETİN ÇIKMAZ SOKAĞI OLUNCA

İnsanlık tarihi boyunca toplulukların idare edilmesinde yönetenler ve yönetilenler kavramı süregelmiştir. Yönetenler; “Hakimiyet” unsuru olarak her olguyu, amaçları uğruna kullanmışlardır. Asırlardır bu değerli ve kutsal olan olguların en başında da “din” gelmiştir. Din, kendi içinde cihet barındırmazken, insan faktörü karşısında, alt yapısıyla sağa ve sola göre şekillenmek zorunda kalmıştır. Sağ ve soldaki düşünce kavramı, varlık sebeplerini oluşturdukları tepkiye borç­ludur. Her iki düşüncenin iki ayrı gruba ayrılmış olmasının temeli, etki ve tepkiden kaynaklanırken, bu zaaflarını içindekilerin aksine dışarıdan bakınca görmek daha mümkündür. Bu guruplarda oluşturulan her düşünce ne olursa olsun bir siyaset haline getirilip “ötekiler” e karşı oluşumunu tamamlar ve tarzı siyasetin gidişatında etkili olur.

İnsanlar arasında yönetmeye kendilerini layık görenler, “yönetimi nasıl ele geçiririz?” isteği ile bazı değerleri neticede eritir veya dondururlar. Bu eriyiş veya dondurma arasındaki geçiş sürecinde fikirlerde siyaseti etkiler. Birde buna intikam, hırs ve art niyetli başka sebeplerde ilave olunca çatışmalar çıkar. İşte bu siyasetin devamlı kaynayan kazanı yönetim mekanizmasında olabilmenin alt yapısını teşkil eder. Fakat kaynayan kazan içindeki kepçe olan düşüncelerin ve ideallerin sahibinin kontrol edeni olmak, özellik ve marifet isteyen bir durumdur.

Siyaset sahnesinde hep zarar görenin “din” olması sebebiyle sözü buraya getirmek istiyorum. Siyasetteki hedef, halkın mutlu ve refah seviyesini artırmak ve dolayısıyla devleti kuvvetli kılmaktır. Fakat ne olur da ki, siyasetin fayda ve menfaat çizgisinde devlet ve millet hep sona kalan unsurlar olur? Tarih bu konuda yani sürekli devlet ve insan ilişkilerinde devlete ikincil olma statüsü vermiştir. Din ise bu meyanda, daha çok gerilerdedir. Çünkü dinin ilk hedefi insandır. Devlet ise, çeşitli ilişkiler yumağında olan, kendini oluşturan bireyleri birlikte dünya üzerinde diğer insan toplulukları ile ilişkileri bulunan bir yapılanmadır. Onun için devletin bir dini olurken, her dinin bir devleti yoktur. Din, hayat alanımızda nizamı düzenlerken, devlet içersinde başka dinlerinde olabileceği bir yapıda baskı uygulamaksızın bir kaç dinin çok rahat birlikte yaşadığını günümüzde de görmekteyiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hıristiyan ve Yahudilerle olan ilişkilerde, gerek kendi hayatında gerek sonraki dönemlerde olsun devlet, din devleti olsaydı Yahudi’ye ya da Hıristiyan’a verilecek cezalarda da İslâmî hükümlere göre vermesi gerekecekti, fakat vermedi. Mesela Yahudilerin devlet anlayışı, din devleti üzerine kurguludur. Bu nedenle hem kendileri, hem de diğer insanların başına bela olmaları bu anlayışları yüzündendir. Burada bizim anlatmak istediğimiz devletin sanal kişiliğini oluşturduğu bireylerin kimliği ile teşebbüs edecek olmasıdır. Dün başka bugün başka elbise giyebilir.

İslâm toplumları da zaman zaman medenî ol­muşlardır. Fakat ne devr-i saadet ne dört halife dev­ri ne de Osmanlı Devleti’nin ilk iki yüz yılı medenî zamanlar değildir. Osmanlı Medeniyeti milâdın 15. yüzyılında en parlak zamanlarını yaşamıştır ki bu dönem, Devlet’in İslâm umdelerinden uzaklaşmaya başladığı dönemdir. Yine Emevî ve Abbasî medenî devirleri, toplumda refahın getirdiği İslâm dışı eği­limlerin güçlendiği devirlerdir. Debdebeli saray inşa eden ve emrinde Hıristiyan asker kullanmakta bir beis görmeyen Selçuk saltanatı, hiç şüphesiz medenî diye vasıflandırılabilir. ( İsmet ÖZEL, Üç Mesele – İstanbul, Şule Yayıncılık, 2006, s.107)

Din ile siyasetin getirisi olan devlet anlayışı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem döneminde hiç karşı karşıya gelmemiş ve hep birbirini tamamlayıcı unsurlar olmuştur. Tabii olarak bunun başlıca sebebi; bu iki görevin de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şahsında toplanmış olmasıydı. Daha açık bir ifade ile O’nun birinci görevi; Allah Teâlâ’dan gelen ilahi emirleri insanlara tebliğ etmek, ikincisi ise, bu vahiy hükümlerine göre, başkanı bulunduğu toplumu (devleti) yönetmekti. O’nun Hakk’a yürümesiyle (M.632) birinci görevi sona erdi ise de, ikinci görevi Müslümanlar arasında devam etti. İşte bu ikinci görevin devamında zaman zaman ihtilaflar çıktı; kan döküldü ve Allah Teâlâ’nın kutsal kitabı, kısacası din politikaya alet edilerek, sonuçta din ve devlet kördüğüm şeklinde birbirine bağlanarak sorunlar yumağı oldu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden hemen sonra, Müslümanlar arasında ortaya çıkan “yönetme” sorunu, dinî öğeleri toplumsal ve siyasal hayata taşımıştır. Bu taşımanın bedelini de Müslümanlar bir zaman sonra (Hz. Osman radiyallâhü anh Hilafeti ve sonrası) ağır ödemeye başlamıştır. Ancak ilk Müslümanlarla başlayan bu anlayış, 1400 yıllık İslam tarihinde, İslam bilginleri tarafından hep “üstü örtülerek” ele alınmıştır. Bunun da ilk nedeni, sahabe de olsa ilk Müslümanlara bir “kutsiyet” atfetme anlayışıdır. Müslüman âlimlerin, en büyük çıkmazı, dini karizmaları sebebiyle, ilk müslüman siyasilerin (özellikle bunlar sahabeden ise) bulaştıkları hadiseleri, siyasi hırslarının sebep olduğu neticeleri, gerektiği biçimde değerlendirmekten kaçınmaları olmuştur. Özellikle “Ashabım, gökteki yıldızlar gibidir; hangisinin peşinden giderseniz, gidiniz. Dalalete düşmezsiniz” veya “Ashabım hakkında kötü söz söylemeyin!” gibi, sahabeyi yücelten ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen sözler, İslam âlimlerini tarihi ve siyasi hadiseleri değerlendirmede çekingen bırakmıştır. Her şeyden önce, din adına birilerinin hakkı korunurken, birilerinin hakkına da tecavüz edilmiştir. “Haklı haksızı Allah bilir; biz karışmayalım” mantığının bilimsel açıdan hiç bir geçerliliği yoktur. Günümüz açısından bu karizmatik düşününce “hata yapmaz” anlayışıyla yaramız kabuk bağlayacağına sürekli kanayıp durmaktadır.

Örnek verecek olursak;

Hz. Osman radiyallâhü anhın evinin yaklaşık 40 küsur gün süren muhasarası esnasında, Ümeyyeoğulları halifeyi adeta isyancılarla karşı karşıya bırakmışlardı. Medine yakınında mevzilendirilen Hz. Muaviye kuvvetleri isteselerdi kuru kalabalık olan bu asiler güruhunu dağıtabilirdi. Ancak, görünen o ki, zaten yaşlı olan halifenin şunun şurasında ne kadar ömrü kalmıştı? Bir iki yıl daha yaşarsa ne olacaktı ki?.. Hz. Osman’dan sonra hilafet Ümeyyeoğullarının elinden ebediyen gidecekti. Çünkü bu ailede “dini karizması’ olan ikinci bir şahıs yoktu. Bu ailenin tümü Mekke’nin fethine kadar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en büyük düşmanlarıydılar. Mekke’nin fethinden sonra adeta (mecburen) alternatifsizlik sonucu Müslüman olmuşlardı
Ancak, katledilen bir halifenin kanını dava etmek; bu yolla asabiyeti körükleyerek iktidar mücadelesi yapmak, tek akılcı ve çıkar yoldu. Hz. Muaviye de bu düşüncedeydi ve Hz.Osman radiyallâhü anhın kanının dökülmesini herkesten çok o istiyordu veya en iyimser ve yumuşak ifadeyle, bu iş en çok Ona yarayacaktı. Hz. Osman radiyallâhü anhın katlinden sonra, Medine adeta bir ölüm sessizliğine gömülmüştü. Halifenin cenazesi üç gün yerde kaldı. Rivayetlere göre koca halifenin cenaze namazını dört veya yedi kişi kıldı ve cenaze korkudan kabristanın dışına (bir rivayette Yahudilerin defnedildiği yere) gömülebildi. Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin halife seçilmesi, Ümeyyeoğulları arasında telaşa ve gelecek endişesine neden oldu. Bu Ümeyyeoğullarının tüm devlet kademelerinden temizlenmeleri ve edindikleri gayr-ı meşru mülklerin ellerinden alınmaları anlamına geliyordu. Öyle ki, Hz. Osman’ın katlinde tüm Medine halkı seyirci kalmışken, Ümeyyeoğulları bilerek hedefi küçültmüş ve tek suçlu adeta Hz. Ali kerreme’llâhü veche olmuştu
Yine Cemel’de 10.000, Sıffın’de 70.000 müslümanın kanının müsebbibleri İslâm kaynaklarında ortaya konamamıştır. Birçok İslâm aliminin “hüsn-ü niyet ve ictihad farklılığı” tezleri havada kalmaktadır. Hele hele Hz.Muaviye ve Amr b. As’ın sahabe oluşları noktai nazarından hareket edilerek, bu ictihad farklılığı kriteriyle değerlendirilmeleri, ciddiye dahi alınamaz. İsyankâr bir valinin saltanatı ele geçirmek için, bir halifenin kanını ve Allah Teâlâ’nın kitabını siyasi emellerine alet etmekten başka şekilde değerlendirilemez. [1]

Sonuç olarak devlet, yönetim, siyaset elini din ve dinî söylemlerden uzaklaşması mecbûridir. Dinî söylemler denilince ideolojik dinlerdende bahsediyoruz. Dinî konularda sağcı ve solcu geçinen siyasîlerin samimiyet gerçeği dinden ellerini çekmelerindedir. Geçim şartlarının ağırlaştığı ve her türlü tazyikin arttığı bir dönemde din üzerinden yapılan siyaset yıpranma sebebidir. Önemli olan bu konuların insanları kendi haline bırakacak şekilde zamanın akışına uygun serbest bırakılmalı daha önemli olan devlet ve milletin bekâsı mevzularına el atılmalıdır. Bu şekilde milletin asıl dertleri aşikâr olur.

İnsanlar, dünyaya da huzurlu yaşamayı hep arzu ederler. Fakat düşünceleri ve eylemleri ile hayatlarını zehir ederler. Kendi yüzünden zehir olan hayatı sonucunda, huzur bulacağı bir yer arama telaşına düşmesi, hep onun yaratılış tabiatı gereğidir. Allah Teâlâ’nın bize lütfettiği bu güzel vatanımızda altımızı oymaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Altımızı oyacak her şey ileriki hayatımızda gülünç ve perişan duruma düşme sebeplerimizden biri olur. Devletimiz ve milletimiz bir bireyi olarak geçmişten gelen bağlarımızı koparmadan, birbirimize saygı duymamız gerekmektedir..

Yeri gelmişken hatırlatalım ki; günümüzdeki sağ sayılan siyasî görüşün lider özellikleri için bir tespit şu şekildedir.

“Türk sağının liderleri Şia’nın masum imamı kavramını hatırlatır: Varlıkları ve meşruiyetleri hakkında tartışmak ve şüphe izhar etmek bir nevi itikatsızlık ihanetle eşdeğer tutulur. Liderler açısından taban, kendilerine karşı sadece sadakat boyutunda hareket edebilme hürri­yetine sahiptir. Bu yüzden sağ entelektüeller parlamentoda hep temsilcisiz kalmış ve kendilerini yalnız hisset­mekten kurtulamamışlardır. Davranışlarını temel tezine göre biçimlendirmek yerine, endişelerinin emrine tahsis eden sağ siyasetçinin görevi, seçim haricinde halkı ikna etmek, yatıştırmak ve mevcut nizamın devamı için yaban­cılaştırmaktan ibaret kalmıştır.” [2]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Doç.Dr. Mehmet ÇELİK, İslam Tarihinde Dinin Politikaya Alet Edilmesinin İlk Örnekleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat Universty Journal of Social Science” Cilt: 10 Sayı: 1, Sayfa: 29-49, ELAZIĞ-2000

[2] ALKAN Ahmet Turan Yol Türküleri [Kitap]. – İstanbul : Ötügen, 2000, s.344-345

YAZIN GERÇEKLERİNDEN GELECEĞE UZANMAK


“Bizim köprüye girme, ucu hep aynı yere varıyor.”

Çok okuyan birimisiniz?

Okuduğunuzu neden ekseri olarak anlayamıyorsunuz?

Nedir diye sordunuz mu?

Ne olabilir?

Yazınlar gariplik çağına girdi. Ya fikri, ya da zikri.

Tek kelimede bir cümledir ama gruplaşınca kelâm oluyorlar.  Ancak harften cümleler vardır. Bir kısmı kutsal kitaplara yerleştirilmiştir. Kaf’ın ömrüne 91 sene Tı ya da sen bul der gibi. Bunlar cifre gire. Asıl bahsettiğimiz harfler ilmini bilmek için, eskilerin dediği gibi bebek olmak lazım. Bebekler her bir harften bile mana çıkarırlar. Çünkü onların ruhlar âlemindeki alakaları bir dönem daha devam etmektedir. E… e…. Demenin manasını bebeklere sormak gerekir. Eski Süryanice’ye meleklerin kelamıdır denildiğini biliriz. Bugün bu gerçek melek dili Süryanilerde bilemez; bu da işin başka tarafı.

 Konuya dönecek olursak kafası kolu kırık birçok cümle var. Bizimkilerde ondan aşağı değildir. Hangi sakat kelam ebedi kalabilir ki; Zamanımızda bir metin gördüğünüz zaman hemen ilham mı alıyorlar zannettiniz. Hayır. İlham çağı geçti. İlham sessizlikte ve yükseklerde doğar. Rezidanslarda değil.  Şehrin modern hapishanelerinde ne yaşanır pek bilemiyoruz. Hadi oradan diyelim ama onu da diyemiyoruz.  Bir çığlık furyası aldı gidiyor. Mekân sessiz çığlıklar doldu.. Aman Ya Rabbi!! Yapacağım bir şey kalmadı bu dünyada bir de sapık mı olsam diyenler var.

İşte; her gün yeni bir narsist kurmacası bir fenomenle karşılaşmak olağan olunca basitlik kavramına uyan bir umde nasıl bulunur demek gerekiyor. Her şeyin bir kılıfı, o da olmasa illüzyonu var. İçine biri koy kapat. Nasıl olsa dışı bizi ilgilendirir. İçindeki Schrödinger’in Kedisi .

 

 

 

Bütün düşünceleriniz maddeseldir. Ancak biz hep arkaplandan sakalın ne kadar uzun ve kısa olacağını düşünüyoruz. Kullar ilişkisini bir tarafa bırakacak olursak, Allah Teâlâ ile pazarlıktayız. Öyle ki yazındakilerin mana taşımaması daha önemli, eğer bir mana taşırsa bitmişsin demektir. Modern resimde soyut mu, somut mu derken yazında da ne dediğim anlaşılmaz olamalı. Yoksa bitirirler mi diyoruz.

 

Basitlik, gerçek basitlik her zaman zordur. İşçinin köylünün anlayacağı seviyede,  mektepli, okumuş sözünü söylemek artık zor. İnsanlar, bilirlerse, beni anlarlar veya aşarlar. Bu nedenle berrak yoldan uzak durmalı. Birilerine bir yazını göster, güzel olmuş der, üstüne bir paket tütün kokusu salar, o kadar. Sonra, niye birkaç söz söyleyemezler ki. Çünkü okumazlar, okutmazlar…

Hayat zordur, deriz. Onu ifade etmekte mi zordur? Bilemiyorum. Cem Karaca gibi tutturduk bir yol, gidiyoruz kıyamete. Kimin kıyametine orası meçhul.

Kendimizin ötekileri var mı, yok mu?

Her neyse hepsi bir yerde muallakta;

Bu kadar sözden sonra sonuç Allah Teâlâ’ya şükretme makamına geldi. Allah Teâlâ bizi biraz kayırmış, derin bulanık ırmakları boy boy geçmek için her an Deli Dumrul’a haraç vermek zorunda kalacaktık.

Herşey arıyor. Bizde arıyoruz. En güzeli yine Yunus’un dizelerinde bulduğumuzda kaldı. “Bir siz dahi sizde bulun. Benim bende bulduğumu?”

Mülkünün oyuncakları arasında kuvvetini yitirmeden durabilmek, hükmetmek, sevebilmek, sevilebilmek. Doğru söze ne hacet yorulduk kaldık, bir sonuçta yok gibi.

Ey ölüm seni biz Allah Teâlâ’dan bekleriz. Ancak maddeci kafa, derin kuyularına su yerine taş doldurduklarından onlar son çarelerini ölüm mastürbasyonu yaparak buluyorlar.

Düşünün her görüngü bir yalana ittiba etmiş. Kimlikler yok, duygular ensest. Uzlaşmasız klonlar gibi. Herkesin bir tavsiyesi var, Al Capone gibi günah işle, akşam tanrıya sırıtarak tövbe et.

Ya da Siyaset uzmanı Niccolò Machiavelli den aldığın tiyoları egona uydur, için kurt dışın kuzu olsun; yemeğin dostlar ile dahi olsa, hesabın kanlı pazar olsun.

Oh be, ne güzel hayat.

Kıyamet mi geldi. Yoksa her zaman dünya böyle mi idi?

Evet dünya hep böyle idi ve böyle kalacak. Neden sırtımıza az vebal yükü vurmak gerektiğini düşünmüyoruz? Yoksa yükümüzü sırtımıza biz mi vurmuyoruz? Ah vuranları da bir görebilsek;

Eskiden vatan sevgisinden bahsederlerdi. Şimdi vatan mı kaldı. Ülkeler mi kaldı. Kafasını kaldıran fikrinin/gücünün yetiştiği yere uzanıyor. Hangi vatanın sevgini işleyeceğiz ki. Ruhların vatanı mı yoksa dünyayı mı? Anlaşılan gerçek vatan yaşadığımız değilmiş.  Ruhlarınkine Lamekân diyorlar, haber verenlerde tam bir şey anlatamıyorlar. Yeni yeteme kalemşörlerde, görmüş gibi birşeyler aktarıyorlar. Uyduruğun da dâhisi olmak gerek, onu da beceremiyorlar.  

Sözün özü yazınlar uydurma olunca hayat bayatlamış kokmuş bir hal aldı. Eğer duygunuz da sadece dünya varsa sözüm size değil. Ya da öteki dünyadan, ister cennet ister cehennem olsun büyük parseller almak umuduyla doluysanız yine sözüm size değil. Ben varlık çölünde garib olarak ruhunu teslim edenlere söylüyorum. Onlar hem yalnız hem de yalnız değiller. Onlara selam olsun. Onları takip eden yeni nesiller gelecektir. Biz göremezsek te çocuklarımız görecektir.  Zamanı önceden yaşamak, yazında önce gelebilir.

Bakın söz nereden nereye geldi, biraz daha devam edebilsek nereye varacak. Tezlerin her zaman anti tezi sonra sentezi olabilir. Her sentez de tekrar döngüsüne varıp, tekrar tez olabilir. Ancak bizim son sözümüz yine Allah Teâlâ  ve Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem dir. Başka teati-i efkârımız da olmaz. İnananda tez/mez kalmaz ki, sentez bulunsun.  

İhramcızâde İsmail Hakkı

SİVAS ÇİFTE MİNARE MEDRESESİ (670 H/M 1272)


Vezir Şemsedin Medresesi de denilen ve halk arasında (Darü’l-Hadis) veya (Çifte Minare) diye maruf olan bu medrese, Sivas’ın Hükümet Konağı civarında ve Şifaiye Medresesi karşısındadır.

Binanın şarka yani sokak tarafına tesadüf eden en güzel kısmı yanlarının tamirine mebni muhafaza edilememiştir. Dâhili akşamı ise bakımsızlıktan dolayı yarım asır evvel yıkılmıştır.

Medresenin cümle kapısı insanı hayrette bırakacak derecede müzeyyendir. Bu kapı kısmının üstünde ve iki tarafında birer şerefeli ve külahları düşmüş, tuğladan yapılmış iki minare vardır. Minarenin duvarları müruruzamanla aşınmış ve çinileri düşmüştür. Minarenin birisinin şerefeden yukarı kısmı yıkılmıştır. Zeminden, minare kapısına kadar yirmi iki ve oradan da şerefeye kadar yetmiş üç cem’an doksan beş kadem irtifa vardır.

Medresenin cephe duvarları hem mürtefı’ ve hem de pek güzeldir. Rivayete nazaran şimdi mevcut olmayan medrese binası müstatil şeklinde imiş. Burası 1300 H / M 1882 senesine kadar mevcut olup sonradan harap olmasına binaen Sırrı Paşa zamanında yıktırılmış ve şimdiki bina, hastane olarak yaptırılmış ise de sonradan mektep olmuştur.[1]Daha sonra burası bir askerî müfrezeye verilmiş ve bunu müteakip 1317 H / M 1899 senesinde Sivas Askerî Rüştiyesi bu binaya nakledilmiş ve 1332 H / M 1914senesinden beri de ilk mektep olarak istimal edilmekte bulunmuştur. Mektebin şimdiki ismi İsmet Paşa İlk Mektebi’dir. ( İsmet İnönü bu okulda okuduğu için)

Binanın cephe kısmı sonradan istinat duvarlarıyla takviye edilmek suretiyle uzun müddet yıkılmak tehlikesinden kurtarılmıştır[2]

Bu bina bakayası, Sivas’taki eserlerin en güzel ve en ince bir numunesidir.

Medrese kapısının sağ ve solunda ve binanın cephe duvarlarında müzeyyen hücreler görülür.

Binanın kitabesi celî hatladır. Kitabe, kapının sağ tarafındaki hücrenin üstünden başlar, oradan ortaya yani asıl kapının üstüne, oradan da sol taraftaki hücrenin üstüne geçerek nihayet bulur.

Bu medrese 670 H / M 1272 senesinde yapılmıştır. Bu da Buruciye ve Sahibiye Medreseleri gibi 111. Gıyaseddin Keyhusrev zamanına aittir.

Medrese sahibi kitabede kendisini sâhib-i a’zam yani başvekil ve yine aynı manada sâhibü’d-dîvân olarak zikrettiriyor

Bundan başka kitabedeki (şemsü’d-dünyâ ve’d-dîn) ve (halledallahu devletehu) tabirlerinin kullanılması Buruciye, Sahibiye Medreselerinde olduğu gibi hükümdar isminin zikredilmemesi nazar-ı dikkati caliptir.

Malûm olduğu üzere hükümdarlar (ed-dünyâ ve’d-dîn) terkibini istimal ederler: izzü’d-dünyâ ve’d-dîn gibi. Veziriazam vesair nafiz zevat (ed-devletü ve’d-dîn) tabirini kullanırlar: sahibü’d-devleti ve’d- dîn gibi.

Bir de şimdiye kadar gördüğümüz kitabelerde (halledallahu devletehu) duası ancak hükümdarlar için müstameldir. Medrese banisinin hükümdarlara mahsus elkabı istimali kendisini Selçukî hükümdarlarıyla hem-mertebe addettiğini gösterir.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanının en nafiz bir racül-i hükümeti olan Sahib Ata Fahıeddin Ali bile bütün asarında (fahru’d-devleti ve’d-dîn) terkibini kullanmıştır.

*

*            *

Acaba bu binanın sahibi, sâhib-i divan Şemseddin Mehmed b. Mehmed b. Mehmed kimdir?

Evvela şunu söyleyelim ki bu devirde Anadolu Selçukî devleti ismen mevcuttu. Memleketin hakiki idaresi Moğolların ellerinde idi. Gerek hükümdar gerekse en nafiz veziri Fahreddin Ali İlhanî hükümdarlarının muti bir memuru vaziyetinde bulunuyorlardı.

Medresenin banisi Şemseddin Mehmed takriben 658 H / M 1260’da IV. Kılıç Arslan’ın zamanından itibaren 683 H / M 1284 tarihine kadar bilâ-fâsıla sâhib-i dîvân olan Şemseddin Mehmed Cüveynî’dir. Bu devirde bu isimde başka bir zat yoktur.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanında Sahib Ata Fahreddin Ali veziriazam idi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî ise Selçukî ricalinden olduğu hâlde İlhanîler tarafından sâhib-i dîvân vazîfe-i mühimmesiyle tavzif edilmişti. Yani bütün Selçukî devleti umuru ancak bu zatın rey ve muvafakatiyle cereyan ediyordu. İbn Bîbî Selçuknamesinde de Şemseddin Mehmed Muinüddin Süleyman Pervane’nin katli esnasında sâhib-i dîvân olarak gösteriliyordu. Hatta tabîat-ı şi’riyesi olan Şemseddin Mehmed, katlinden müteessir olduğu Pervane Süleyman hakkında iki beyit ile ızhâr-ı teessür etmiştir.[3]

Sahib Şemseddin Mehmed’in III. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında vukua gelen Cimri Vakası’ın müteakip İlhanî hükümdarı tarafından askerle Anadolu’ya gönderilerek Selçukîlerin Îlhanîlere vermekte olduğu vergilerin müterakim kısmının tasfiyesine ve Anadolu asayişini teskine memur edildiği İbn Bîbi’ide muharrerdir.[ İbn Bîbî Selçuknamesi,  Avrupa Baskısı, s. 322.]

Şemseddin Mehmed Anadolu ahvalini mehmâ-emken tanzim ile bazı ufak tefek ıslahat yapıp asileri itaat altına almıştır.

Yine bu zat, bütün Selçukî devletinin muâmelât-ı mâliyyesini tetkik ile İlhanîlere verilmeyerek biriken borçlara mukabil Erzincan ve tevabiini mübâyaa-i şer’iyye ile!! İlhanî ülkesine ilhak ettirdi. Şu hâle göre Selçukîler borçlarını yani İlhanîlere vermekte oldukları vergilerini verememek yüzünden Erzincan ve havalisini borçlarına mukabil satmış oldular.

Sâhib-i Dîvân bu işleri gördükten sonra Tebriz’e gitti ve Şerefeddin’in oğlu Hoca Harun’u Anadolu’ya gönderdi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî, İlhanîler tarafından her cülusta ibkâ edilmek suretiyle otuz seneye yakın mevkiini muhafaza etmişti.

Argun Han’dan evvel biraderi, İlhanî hükümdarı idi. Argun biraderine karşı Horasan’da kıyam etti. Sâhib-i Dîvân Şemseddin Mehmed, Ahmed Han’a sadık kalarak onu Argun üzerine harekete teşvik etti. Argun Han saltanatı elde edince Şemseddin Mehmed’i, kardeşine müzaheretle itham etti. Şemseddin korkusundan Gilâıı’a kaçmak istediyse de yakalandı ve Azerbaycan’da Ehr denilen mahaldeki nehir kenarında 683 H / M 1284 senesi Şabanının dördüncü pazartesi günü katlolundu.[4]

Şemseddin Mehmed’in vefatına şu tarihler söylenmiştir: [5]

Sâhib-i Dîvân Mehmed’in vefatıyla beraber idare ettiği işlerin bozulduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar.

Mezkûr tezkire, bu zatın âlim, fazıl, kâmil bir vezir olduğunu, yazdığı muharreratm emsalini meydana getirmek mümkün olmadığını, idâre-i umur için bütün fezaili nefsinde cem’ eden, hatip, beliğ bir devlet racülü bulunduğunu, otuz senelik memuriyetinde daima hayr- hâhâne bir meslek takip ettiğini ve verdiği emirlerin bütün Selçukî memalikinde nafiz ve cari olduğunu, ulema ve şuaranın hakkında medh ü sitayişte bulunduklarını zikreder.[6]

Aşağıdaki rubai de Şemseddin Mehmed hakkında söylenmiştir:

Sen tahtta oturdukça halkın zulüm elini bağladın.
Ben suna İlyas dediysem sen ondan da öndesin.

Sana Hızır dediysem Hızırsın.

 

Sh: 172-177-(orijinal: 113-117)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

 

 


[1]     Asıl cephenin mukabilindeki kısım 1270 H’de mâil-i inhidam olduğundan yıktırılarak enkazı Hacı İzzet Paşa Camii’nde kullanılmıştır.

[2]     Medresenin pek güzel olan cephe kısmı Müzeler müdürü bulunan Halil Beyefendi’nin şâyân-ı şükran himmetleriyle kurtarılmış ve istinat duvarları yapılmak suretiyle bu kısım tahkim edilmiştir. Eğer bu himmet sarf edilmemiş olsa idi biz bu millî abideyi bugün görmeyecek idik.

Binayı gören herhangi bir zair, muhterem üstadın gösterdikleri alakaya karşı şükran hissiyle meşbu olarak avdet eder.

  [3] Şemseddin Mehmed’in Pervane hakkındaki mersiyesi (İbn Bîbî, s. 321)

Manası: “Türklerin Sebe mülkünden gayr-i şuûrî olarak huruçlarını görünce evvelce söylenmiş olan ‘Süleyman öldü, şeytanlar çözüldü’ mısraını müteessirane inşad ettim. Süleyman Pervane Türkleri idare altında tutuyormuş, o ölünce serbest kalan Türkler serkeşliğe başlamışlar!”   İbn Bîbî Selçuknamesi, Avrupa Baskısı, s. 322.

 

[4] Şemseddin Mehmed’in biraderi olup Selçuklu devleti ricalinden olan Alâeddin Atâ Melik 681 H senesinde vefat etmiştir. Atâ Melik’in Anadolu’da bir hayli asarı olduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar. (Millet Kütüphanesi’ndeki nüsha, C 2, s. 23).

[5] 41′ Şehitlik şerefi ulaştı. Başı göklere değen vezir Sâhib-i Dîvân Mehmed otuz yıl cihanı afetten korudu. 683 H Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti cihanı gör ki öyle bir adamı bırakmadı, feleği gör ki öyle bir nefsi incitmedi. Dünyanın düzeni, zamanının biricik incisi Sâhib-i Dîvân Mehmed b. Mehmed 683 H yılı Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti felek ırmağında tam bir teslimiyetle denizin arzusu üzerine kılıç kadehi ile kahır şerbetini dopdolu olarak içti.

[6] Sâhib-i Dîvân tabiriyle beni an ki sen bundan daha büyük isim ve nesep sahibisin. Mülkün seçkin kimseleri Süleyman ’m yüzüğüne sahiptirler. Memleket senin elindedir, inci ve cevhere sahipsin. Şimdi eziyet yok oldu, adaleti istediğin kadar yapacaksın. Halkın ihtiyacı kalmadı, lütuftun sen neyi alacaksın?

 

GİZLİ KARDEŞLİK M.ESLEĞİNİN ORİJİNİ [Çıkışı]


Operatif [uygulamalı, işleyen, faal /gerçek-çalışan işçi sınıfı] Kadim Duvar ustalığından spekülatif [kuramsal, teorik, kurgusal, ] Kadim Kardeşliğe geçiş aşamasını; lejandları [efsane, mit, yazıt, kitabe ] bir yana bırakarak, bu mesleğin gerçekçi bilgilerini içeren eski yazınlardan inceleyecelim.

Mesleğin Kadim Mısır’da Hz. Musa zamanında operatif olarak var olduğu Exodus 1:11, (Çıkış 1.11) deki şu sözlerden anlaşılabilir “ve Firavun için Pitham ve Raamses hazine şehirlerini kurdular” II. Ramses İ.Ö 1292-1225 arasında hüküm sürdü. Firavunluğu sırasında pek çok inşaat yapıldı. Abidos’daki Seti tapınağı, Luksor ve Karnak’taki mabetler, Teb şehrinde kendisinin dev heykellerini de içeren Ramsesyum, Ebu Simbel’de kayaların içine oyulmuş mabed örneklerdir. Hükümranlığının ilk yıllarında Hititlerle savaştı, Suriye’ye seferler düzenledi ve pek çok esiri Mısıra geri getirdi. Saray katiplerinden olan Hz. Musa ilk Kadim Kardeşlerini esir duvar işçiler içinden seçti. Exodus I.14            de bunların tuğla ve harç ile çalıştıkları yazılıdır. II. Ramses I.Ö 1225 de öldü ve yerine Meneptah geçti. Bu nedenle Operatif Kadim Kardeşliğin II.Ramses zamanında gelişip Memeptah’ın hükümranlığı sırasında Spekülatif şekle dönüştüğü söylenebilir. Diodorus’un bir tercümesine göre Osiris Arabistan’da Nisa yakınında kendisi için dikilmiş olan sütundaki yazıtta şöyle diyor: “Ben Kral Osiris’im. Ben Satürn’ün en büyük oğluyum. Ben muhteşem ve parlak bir yumurtadan doğdum. Beni teşkil eden madde ışığı teşkil edenle aynı tabiattendir. Yararlarımı ihsan etmek ve keşiflerimi açıklamak için dünyanın bulunmadığım hiçbir yeri yoktur.”

Diğer taraftan, Kadim Mısır’da bulunan ve yanlış isimlendirilerek kamuoyunda “Ölüler Kitabı” (Book of the Dead) adıyla bilinen papirüs tomarının doğru adı “Günle Beraber Doğuş” (Corning Forth by Day) olarak tercüme edilebilir. Bu kitap, tam anlamı ile bir “tek ses” ritüeli ve açıklamasıdır. Yukarıdaki yumurta, tek ses yoluyla yeniden doğuşun gerçekleştirildiği mabettir. Ayrıca Mısır papirüslerinde “Hiram” “Chiram” olarak geçmekte ve anlamı açıklanmaktadır:

Mısır’lı peygamber Hermes’in (Toth, İdris) “Zümrüt Tablet” inin (Tabula Smaragdina) kapağında “Chiram Telat Mechasot” yazar. Bu; “Evrensel Temsilci, Öz’de tek, Görünüşte Üçlü” demektir. Chamach, Ruach ve Majim üç İbrani kelimesidir ve Ateş, Su, Toprak anlamına gelirler. Baş harflerinin birleşimi Chiram olur ki sonradan Hiram’a dönüşmüştür. Kaliforniya’da Filozofik Araştırma Cemiyetinin kurucusu Manly. P. Hail 33 kardeşin “Kadim Mısırlıların Kadim Kardeşliği” isimli kitabında verdiği “Crata Repoa” ritüeli Mısır daki Tek ses’i” anlatır. (Ol=Kün)

Böylece Kadim Mısır’da tekrislerin yapıldığını biliyoruz.

[tekris, Gizli tarikatlarda yapılan bir çeşit törendir. Bu törenle yeni üye tarikata kabul edilir.]

Arapların; Osiris’in bu şehrine “NİSA” adını vermesi acaba tesadüf müdür?

Bu nedenlerledir ki operatif Kadim Kardeşliğiden Spekülatif Kadim Kardeşliğe geçişi Mısır  Mabetleri inşaatlarında çalışan bu işçilerin zamanından daha sonraki bir devire atmak doğru olmaz. Ancak somut tarih istenirse Spekülatif Kadim Kardeşliğin başlangıcını Tevrat’da bulabiliyoruz. Bu başlangıç, Mısır’dan çıkanların Sina dağında yaklaşık İ.Ö 1180 li yıllarda yaptıkları ve ilk Mabet diyebileceğimiz Tabernakl” ile işaretlenebilir:

Tabernakl gerçekten de ilk Mabeddir ve Süleyman Mabedinin çok ötesindeki sembolik anlamlara sahiptir. Bu mabet, Musa’nın Mısır’dan çıkarken yanında taşıdığı ve “Tanrı’nın On Emri” ni içeren “Ahit Sandığını” muhafaza etmek için kurulmuş olan çok büyük bir çadırdır. Çadırın süsleri ve şekli Mısır Mabetlerinin mimari özelliklerini taşır. Bu tasarım, Sina çölünde projelendirilemeyecek kadar girift idi. Hz. Musa Mısır’da bir Kraliyet katibi (scribe) idi. Bu nedenle Tabernakl’i halen Mısır’da iken bir mimar ile beraber planlamış olması olasılığı kuvvetlidir. Spekülatif aşamaya geçiş Exodus 36:8 de yer alan aşağıdaki cümlelerde açıkça görülebilir: “… ve içlerinde Tabernakl işinde çalışan her aklı selim sahibi kişi bükülmüş saf ketenden on adet perde yaptı..” Bu, Musa’nın Tabernakle’nin yapımı için tarif ettiği pek çok sembolik şarttan ilki idi. Ancak bu on perdenin yapımı ve konumu Tanrıya yakaran ellerin göğe kalkmış şeklini sembolize eder. Tanrıya yakarmadan hiçbir işe başlanamayacağını gösterir.

Musa Mısır sarayının bir mensubu olarak Tanrı-Kral Osiris’e tapınma araçlarını görmüştü. Osiris yeraltında, ebedi karanlıkta yaşardı. Musa, Mısır’daki gök bilimcilerle de temas halinde idi. Olgunlaşınca Tanrı’nın rahmetinin göklerden geldiğine inandı. Bu aşamada en büyük sorun, bu yeni inancı Osiris’in yeraltı dünyası inançlarına göre yetişmiş olan kişilere benimsetebilmek idi. Bunun içindir ki yeni mabedi göklerin sembolleri ile donattı. Bu plan büyük bir gizlilik gerektiriyordu. Plan’ın kendisini Mısır’dan kaçmadan önce Tevrat’ın ilk beş kısmı olan “Pentateuch” un beş kısmının içine dağıttı.

Gelecek nesillerin bulabilmesi için de bir şifre anahtarı geliştirdi. Ancak Tabernacle’ın 7,625 parçasının her biri bir sembol olduğundan dolayıdır ki bu Mabedin yapılışı Spekülatif Kadim Kardeşliğe geçişi tanımlar.

SÜLEYMAN MABEDİ

Kadim Kardeşlikte en geniş bilgi taşçı ustalarının orijini ile ilgili olanlardır. Ancak bu tarihçenin Süleyman Mabedi ile ilgili olan kısmından fazla söz edilmez. Bunun bir nedeni Mabed hakkında fazla bilgi olmaması, diğer bir nedeni de Kadim Kardeşlikte bu konuların gizli sayılmasıdır. Ancak Sir Francis Bacon “The New Atlantis” isimli kitabında “bir Süleyman’ın Evi (House of Salomon)” dan söz etmiştir. Aşağıdaki satırlarda, Süleyman Mabedinin ritüellere girişi hakkında bazı bilgiler verilmektedir. Bu bilgileri şu kayıtla okumak yerinde olur: Operatif Kadim Kardeşliğin British Museum’da bulunan “Sloane Elyazması” nda Süleyman Mabedi vardır. Bu; ayrıca Fransa’da operatif bir Kadim Kardeşliğin birlik olan “Compagnons de la Tour” un ritülleri arasında da bulunmaktadır.

Kudüs’te üç Mabet olmuştur. Biri diğerinin üstüne yapılmıştır. En sonuncusu tarihçi Josephus tarafından tarif edildiği söylenen ve Kral Herod tarafından yaptırılandır.

Herodun tapınağından bir evvelki Tapmak Zorobabel tarafından yaptırılmıştır. Bu “Ezra’nın Kitabı” nda tarif edilir. İlk Mab. ise kral Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Bu Mabedin sembolizması da Tevratta “I.Krallar:5-6;VII:13-15″ ve “Tarihler 11:3-14″ bahislerinde anlatılmıştır. Bununla beraber Spekülatif Kadim Kardeşliğin Süleyman mabedinden önce kurulmuş olduğu yukarıdaki anlatımla ortaya konmuştur.

Kadim Kardeşliğin mabed ile özdeşleştirilmesi Kral Davud’un arzusundan ileri gelmiştir: Davud, “Tabernakle”nin Hz. Musa için önemini anlamış ve yeni Mabedi bunun yerini alması için planlamıştır. Nathan peygamber vasıtası ile aktarılan Tanrı buyruğu Samuel 2 kitabındaki şu sözlerdedir: “Benim adıma bir ev yapacak, ben de onun Krallığım ebediyete kadar kurduracağım..” Davud’un istediği Tabernakle’in kutsal gücünü devam ettirmek idi. Bu kutsal güç; Hz. Musa’nın “Tanrının Kelamı”nı insanlara burada iletmesinden ileri gelir. Bu Kelam Pentatuch içeriğinde zamanımıza kadar bozulmadan gelmiştir. Bu mabed ve bu kitap eşzamanlı olarak ortaya çıkmışlardır, bu nedenle Kadim Kardeşliğin ayrılmaz parçaları olmuşlardır.

Spekülatif Felsefenin Kaynakları

İbraniler; Incil’de Exodüs kısmında anlatıldığı gibi Musa Peygamberin önderliğinde Mısır’dan Filistin’e göçmüşler ve Hermetik öğretiyi getirmişlerdir. Burada doğan ilk tek Tanrılı din olan Museviğin üç mezhebi vardı. Saddusi, Farızi ve Esseni. Esasen Esseniyenler Musevi dininin belirmesinden önce var idiler. Bu kült, Tevrat’ın Bâtıni anlamını yorumlayan Kabbala doktrinlerinin muhafızı olmuştur. Felsefeleri; düşün dünyasına katkıda bulunmuş, Pisagor okulundan İslam Hurufiliğine kadar uzanan akımları da etkilemiştir. Zebur’un derlenmesi ve Tevrat’ın Musa peygambere vahyoluşu ile “Kitaplı Dinler” dönemi başlamıştır.

İran’da İÖ 6-7 yüzyıllardan beri varolan Zerdüşt de bu inanç silsilesine katkıda bulunmuştur. Bu düşünceye göre iyilik meleği Hürmüz ile karanlık ve kötülük meleği Ehrimen arasında bazen iyinin bazen kötünün galip olduğu sürekli bir savaş vardır. Bu karanlık ve aydınlık dünyasının melekleri ve şeytanları sonradan bütün dinlerde yer alacak olan “anjeloloji”nin temelini atmıştır. Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend-Avesta’dır. Bu Kutsal Kitabın varlığı, Zerdüşt dinini ilk kitaplı din yapar. Tanrı tarafından temsilcilerine vahyedilen kutsal kitaplar bir yaradanın varlığını temel almakla beraber yaratılanların o yaratana nasıl tapması gerektiği hakkında da somut ve mutlak kurallar koymuştur.

MÖ 700 lerde İran yaylasından Hint-Çin yarımadasına doğru yayılan Aryan İstilası, buraya Rig-Veda külliyatını ve Veda dinini getirmiştir. Bu din, yaratılış hakkında bir şey söylememekle beraber aynen Orta-Asya’daki benzerleri gibi birçok Tanrı içerir. Bu dindeki kurban ritüellerinde insanlar kutsal bir güç edinirlerdi. Rahip sınılı olan Brahman’lar sonuçta bütün kainatı temsil eden bir güç olarak anlaşılmaya başlandılar ve Brahman ezoteriğin timsali haline geldi. Meditasyonla Tanrılar ile ilişki kurabilecekleri söylendi. MÖ. VIII. Yüzyıldan itibaren de Tanrılar insanüstü değil, insanın hissedebileceği, meditasyonla varabileceği kavramlar olmaya başladılar. Upanishad’lar ve Aranyaka’lar bu hususları işleyen kutsal dokümanlardır. Taoizm, Budizm, Konfiçyüs dini bu düşünceleri işlemişlerdir.

Bu durum bir ikilemi doğurmuştur:

Kitaplı Dinler bir yaratan-yaratılan varlığından söz ederlerken, Tanrıya insanın nasıl varabileceğini düşünen ezoterik akımın mutasavvıf ve mistik düşünürleri doğanın birliği ile yaratan- yaratılan’ın tekliği düşüncesini savunmuşlardır.

Hermes ve Hermetizm

Ezoterik düşün, ilhamını Kadim Mısır’dan alan, ancak yukarıda sözü edilen düşüncelerle de karmaşan bir fikir akımı olan “Hermetizm” adı ile belirginleşir.

Hermes

“Hermes” kelimesinin etimolojik kökeninin Süryânice olduğu ve “ilim” anlamına geldiği söylenir. İbranîlere göre adı “aydınlatmak” anlamına “Uhnûh”tur. “Enoh” ve ayrıca Arapça “İdris” adlarının buradan türediği söylenir. Eski Mısırlılar onu “Mürşid” anlamına gelen “Thoth”, “Tahuti”, “Thech”, “Tat” gibi isimlerle anarlar, ve ismi “Aa Aa Tehuti” şeklinde söylerlerdi. “Aa Aa”; “Üç kere büyük” ,’inlamına gelir. Grekler “Aa Aa Tahuti” çağrısını kendi dillerine “Trismegistos” şeklinde çevirince bu yeni deyimin anlamı farklı yorumlara neden olmuştur. Bazı İslam düşünürleri bu üçlü isme “Üç kere hikmetlenmiş” anlamını verirler ve bunu nimetler üçgeni eledikleri Nübüvvet, Hikmet ve Hilâfet’in Allah tarafından ona bahşedilmesi olarak anlarlar.

Hermetizm

Hermetizm hem Kadim Mısır’da Hermes’in adına ortaya atılan öğretiye hem de bu öğretinin yolunu izleyen ezoterik ekollerin çalışma sistemlerine verilen isimdir.

Konu, Hermetik literatürün incelenmesi ile anlaşılabilir. Hermetik Külliyat, (Corpus Hermeticum) 17 ana diyalog’dan oluşur. Buna İS 500 yılında derlenen 40 civarında metin ile 1945 yılında Mısır’da Nag Hammadi’de ortaya çıkarılan 3 adet Koptik elyazmasını eklemek gerekir. Hermetik Külliyat içinde sayılabilecek olan “Zümrüt Tablet” kitabı, orijinal felsefeyi sağlıklı bir şekilde yansıtabilir. Öğretinin hareket noktası hakikatin araştırılmasıdır. Kadim Hermetizm’e göre evrende ve dünyada varolan her şey tek bir kaynaktan vücud bulmakla beraber biribiri ile bağlı idi. Bu bağlılık sonucunda tüm’ün bir parçası olan bir yerde bir değişiklik yaratıldığı zaman bu, başka yerde bir sonuç doğururdu. Evrende Makrokozmos ve Mikrokozmos ilişkili idi. “Yukarıda ne ise aşağıda da odur” deyimi bu noktayı çok iyi ifade eder. “Zerre” nın “tüm” ün parçası olduğu görüşü ve “tüm”e varma isteği, İslam Sufi’lerinin vahdet-i-vücud felsefesinde kendisini gösterir. Ayrıca Hermetizm’in “evrende oluşacak bir değişikliğin bir sonuç yaratacağı” dogması vardır. Hermes’in semavi güçler ile insanlar arasında bir bağ kurucu (hermesnöta) olarak görülmesi fikriyatı uzun yıllar yaşamıştır. Dinlerin bâtıni yönünü açıklayan ve adına “Hermenötik” diyebileceğimiz tefsir ilmi bu fikriyattan kaynaklanmıştır. Belli uygulamaların belli sonuçlar doğurabileceği” düşüncesinin gerçekleştirilebilmesi, İlm-i-Simya’nın gelişmesi ile sonuçlanmıştır.

Urfa Harran’da, Yeni-Pisagorculuk ve Hermesçiliği, Bâbil dinlerine ait nitelikleri, İbrani düşününün ürünlerini Grek geleneğinin ezoterik yönleriyle birleştiren Sâbiîlik hakimdi. Sâbiîlerin Müslümanlarca “ehl-i kitap” olarak görülmeleri Hermetik çalışmaların müslümanların eline geçmesinde rol oynamıştır. Sâbiîlerin ünlü bilginlerinden Sâbit bin Kurra, Hermes’in “Kitâbu’l-Nevâmis’ini Süryaniceden Arapçaya çevirmiştir. Kindî’nin öğrencisi İbn Tayyib el-Serahsî, Hermes’i Sâbiî dininin kurucusu olarak görür. Şemseddin el-Dimaşkî “Nuhbetü’t-Dehr” isimli kitabında “Sâbiî” sözcüğünün Sabi’den türetildiğini ve bunun da Hermes’in oğlu demek olduğunu söyler. “Sâbiî” günümüzde Irak’ta “Mandeen”ler adı ile küçük bir cemaât olarak varlıklarım sürdürürler. 7 Azer (Ocak) tarihini Hermes Bayramı olarak kutlarlar. Ayrıca Sâbiîler’in bu gün dahi Irak’ta var olan kolu olan Mandeistler’ın nûr meleği Zehrun’u güneş burcu ile özdeşleştirdiklerine bakılarak “Hermez” ya da “Hürmüz” ün böylece türetildiği de varsayılır. “Sâbiî” 1er tarafından Hermetik doktrinlere göre yıldızları etkileyerek istenilen sonuçların elde edilmesini sağlamak amacı ile yazılmış olduğuna inanılan astroloji konusundaki “Liber Hermetis” ve Mecritî’nin “Picatrix” (Gâyetü’l-Hakîm)” kitapları da Hermetizmin temellerini ortaya koyarlar. Bu son kitabın Sâbiiler üzerine olan yedinci bölümündeki “Tabiat-ı Tamme” konusunun Hermesin eseri olduğu söylenir.

Gül-Haç (Rose-Croix)

Gül-Haç, öğretileri tarih içinde Hermetik felsefeden esinlenen evrensel bir kardeşlik birliği olarak bilinir.. Encyclopedia Britannica Gül-Haç mensupları için “17. yüzyılda kimlikleri bilinmeyen bu kişiler, ateşli yazılar ve broşürlerle, görünmez varlıklarım ilan etmişlerdir. Bir örgüt olarak varlıkları hiç bir zaman tatmin edici bir biçimde kanıtlanamamıştır. Ancak, varlıklarına olan inanç Avrupa’da bir histeri dalgası yaratmaya yeterli olmuş ve Francis Yates’in belirttiği gibi, 17. yüzyılda düşün, kültür ve politik kurumların gelişiminde hayati bir rol oynamışlardır.” demektedir. Topluluk, 1614’te yazarları bilinmeyen “Genel Reform” adlı bir kitap ile gün ışığına çıkmış, 17. yüzyılda Fransa ve İngiltere’yi de kapsayan geniş bir alana yayılmayı başarmıştır.

Lejand’a göre Genç Christian Rosenkreutz Arap bilgeliğini kaynağından öğrenmeye karar vermiştir. Kardeş P.A.L. ile birlikte kutsal anıtları ziyaret için yola çıktığını, ancak bu kardeşin Kıbrıs’ta öldüğünü dolayısıyla Kudüs’e gitmediğini ve ülkesine dönmeyerek Şam’a gittiğini anlatmaktadır. Şam’dan Kudüs’e gitmekten hastalık nedeniyle vazgeçen Rosenkreutz kullanmasını bildiği tıbbi ilaçlar sayesinde Türklerin dostluğunu kazanmış, Arabistan’da Damasko (Damcar) bilginleri ile temas kurmuştu. Bu bilginlerin gerçekleştirdiği mucizeleri ve doğanın bütün sırlarının bu bilginlere nasıl açıklandığını öğrenmişti. Sabrını daha fazla tutamayan C.R., Araplarla bir anlaşma yaparak belirli bir para karşılığında Damcar’a götürmeleri konusunda anlaştı. Şam bilgeleri onu Damcar adlı bir kente göndermişlerdir”.

Bu konudaki yazarlar bu kentin Şam (Damaskus) olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Batılı bazı araştırmacılar ise Damcar adı ile bir kent olmadığından hareketle bu efsanenin doğru olmayacağını iddia etmişlerdir.

Fama’da anlatılanlara göre; “Damcar’daki “doğanın gizlerini bilen” bilgeler, olgun genci çoktandır beklenen biri gibi karşılamışlar, matematik, fizik, simya öğretmişler ve evrenin gizlerini içeren “Kadim Kardeşlik Kitabı, Liber Mundi” diye adlandırılan bir gizli eseri vermişlerdir.

Rozenkreuz, üç yıl sonra buradan Mısır a geçti. Mısır’da Hermes Trimegistus’un metafizik eserlerini inceledi. Müteakiben Fas’ın Fez kentine gitmiş ve burada Büyü ile Kabala’yı öğrenmiştir. Fas için şunlar yazılıdır: “Arap ülkelerinin temsilcileri her yıl toplanırlar ve yeni buluşları sorgularlardı.”

Bu dönemde Fas, felsefi ve okült etütlerin merkeziydi: Burada Abu-Abdullah, Gabir bin Hayyan ve İmam Jafar al Sadık’ın simyası, Ali-aş-Sabramallisi’nin astroloji ve majisi, Abdarrahman ben Abdallah al İskari’nin ezoterik bilimlerini öğretenler vardı. Bu etütler Ümeyyeoğullarından beri rağbet görüp sürmekteydi.

Her dinin bir dışa açık (ekzoterik) ve bir de kapalı (ezoterik bâtıni) yönü olduğu bilinir. Bu Batıni unsurlar, Musevi dini için Esseniyen rahiplerinin, Hıristiyanlık için İncil’e dahil edilmeyen pseudogrippa ve epidogrippa yazınlarının, İslam’ınki ise Sufi’lerin eserlerinde görülebilir. Tarihi olarak, Gnostik Hıristiyanlar’a göre Hz. İsa ve İslam’a göre Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  İkilisi Zâhiri, buna parallel olarak da İncil ve rivayete göre “mahşer”in yazarı Yahya (John) ve Hz. Ali İkilisi Bâtıni bilgilerin kaynağı sayılmışlardır. Zamanla, Batıni İslam geleneğinden Fatımi, İsmaili, Nusayri ve benzeri mezhepler ve bazı tarikatler belirmiştir. “Kabuğun İçindeki Öz” gerçeğini bulmak yolunda çalışan İslam mistikleri de Sufiler olarak anılmışlardır. Bu kişilerin VIII. yüzyılda bâtıni bilgileri yaymaya başlaması, dine aykın görüşler serdettikleri gerekçesi ile ortodoks İslam teologları’nın büyük tepkisini çekmiş sonuçta bunların bazıları cezalandırılmış, bazıları ise öldürülmüştür.

10. yüzyılda Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in kızı Fatma ve damadı Ali’nin soyundan gelenler, Mısır’da Fatımi devletini kurdular. İslam öncesi Kuzey Afrika pek çok Gnostik cemaatin yaşadığı bir yer olduğundan Bâtıni İslam’ın öğretileri bura halkına yabancı değildi. Fatımi’ler İslam’ın ezoterik yanını yalnızca tarikata kabul edilenlere öğrettiler. Kahire şehrini kurdular ve burada Hikmet Evi (Dar-ül-Hikmet) denilen okulu açtılar. Bu okulda, Bâtıni İslam’ı öğrenen ve dünyaya yayan Dai’ler yetişiyorlardı. Fatımi Halifesi, bu okulun başı idi. Bu okula, bütün memleketlerden öğrenciler geldiler. Her Pazartesi ve Çarşamba Felsefi Toplantılar (Majlis-al-Hikmet) olurdu. Burada yetişen Dai’ler, Avrupa dahil dünyanın her yanına sızarak öğretiyi yaymaya çalıştılar. Öğretilerinde Allegoriler ve Semboller kullanıyorlar, şifreler ile tanışıyorlardı.

Üzerinde Arap harfleri ile “Bismillah ir-Rahman ir- Rahim” yazan bir Kelt haçı, Kelt”lerin bunlardan etkilendiğinin delilidir.

Fatimilerin Kuzey Afrika’daki bu yükselişi, Mezopotamya’daki Ortodoks İslamı temsil eden Abbasi’lerin tepkisini çekti. Dalalete saptığına inandıkları bu devlete karşı savaşa girdiler. Bu arada, “en-el- hak” diyen saygın Sufi Mansur al-Hallac öldürüldü. Mansur al- Hallac’ın idamından iki yıl soma Basra’da bu defa “Saflık Kardeşleri” (İhvan üs-Safa) adlı bir kapalı cemiyet belirdi. Özdeyişleri “Kendisini Bilen, Allahı Bilir” idi.

Rosenkreuz‘in sırlarının bir kısmını; bu ekolden aldığını düşünmek doğru olabilir. Bu topluluğun pek çok yerde üye olmayanların giremediği ve sırlarını tartıştıkları lokalleri vardı. Ciddi bilimsel araştırmalar yaparak dogmaları bağnazlıktan ırak bir şekilde yorumlamışlardır. Dogma yorumlan; heterodoks oluşları nedeniyle toplumdan gizli tutulurdu. Cemiyetlerinde bir kaç derece vardı. Öğretinin gizli kısmı teurji,* melek isimleri, çağrılar, Kabala ve şeytan çıkarma gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştı.

* Teürji (theurgy), okültizm’deki çalışma alanlarından biri ya da okült bilimlerden biri olarak kabul edilmekte olup, kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması olarak tanımlanır.

Terimin eski Yunanca’daki aslı, “ilah, tanrı” anlamına gelen “theos” sözcüğü ile “eser” anlamındaki ergon sözcüklerinden türetilmiş olan ve “İlahî eser işçisi” anlamına gelen “theurgos”tur. Teürji ile büyü arasındaki fark, büyüde kişinin bir başka kişiyi etkilemesi söz konusuyken teürjide kişi başkalarıyla değil, kendisiyle ilgili bir konuda birtakım güçlerden yararlanma veya ilahî âlemden yardım sağlama girişimlerinde bulunur. Örneğin dua teürjik bir çalışmadır ve uzmanlık gerektiren bir alandır. İ.S. 3. yüzyılda yaşamış olan Neo-platoncu Porphyry, goetia uygulamalarını teürjiden ayırt etmiş ve goetia’nın kaçınılması gereken bir kara büyü uygulaması olduğunu bildirmiştir.

“İhvan-üs-Safâ”, sufılerden farklı olmakla bereber bir çok anlayışı paylaşıyorlardı. Her ikisi de İslami teolojiden kaynaklanan bâtıni cemiyetlerdi. “îhvan-üs- Safâ”nın tenasüh inançlarım hemen hemen bütün Sufi tarikatları paylaşmışlardır. Batıni (ezoterik) kuruluşlan çoğu kez etkileyen Arap Yeni-Eflatuncu ve Yahudi Kabalistlerin öğretileri uyarınca, ölümle bedenden ayrılan “gayri-saf’ın temizlenmesi için yeniden doğuşu gerekli görüyorlardı. Hıristiyanlıktan önce İskenderiye’nin Hermetik ve Yeni-Eflatuncu ekollerinde varolan logos (kelam) doktrini Incil’lerde yer alan Hıristiyani anlayıştan farklı olmakla beraber bu iki kavramın Rosicrucian (Gül-Haç) ritüellerinde kaynaştırıldığı görülür. Bu öğretilerin Rosenkreutz gibi Hıristiyanlığı iyi bilen bir manastır üyesinin dikkatini çekmiş olması muhakkaktır. Ruhun Tanrıya yükselişinde “İsimlerin” nurlanışı “Eski Ahit”de, “Erdemlerin..” nurlanışı “Yeni Ahif’de ve “Öz”ün nurlanışı ise Kuran’da verilmektedir. Bu görüşlerin bir kaynaşması (amalgamasyon) Gül-Haç düşününe yansır:

“La pensee et l’ouvre de Peladan, La philosophie Rosicrucienne”, (Gül-Haç Felsefesi) isimli eserde yer alan “Gül-Haçlıların Yaratılış Doktrini”nin aynısını İbni Sina’nın felsefesinde görebiliriz: Tanrı dünyayı doğrudan yaratmaz, ancak İlk Yönlendirici rolünde saf zeka belirir. Işık on küre içinden geçerek maddi düzeye ininceye kadar Ruhları aydınlatan aktif zeka olan bu saf zekaya doğru hareket eder. Hakim’i mutlak olan Tanrı ‘İlk Sevkedici” olarak idrak edilir. Yaratıcı nesneyi doğrudan yaratmaz, bu eylem ilk prensiplerle özdeşleşen melekler aracılığı ile gündeme gelir. Rosenkreutz, bu tür çalışmaları yapan ibni Sina veya Abdul Kerim al-Cili’nin öğretilerini görmüştür.

İslam tarihçisi Amir Ali “A Short History of the Saracens”, adlı eserinde der ki ” Hikmet Evi’ndeki pek çok iykaaf Derecelerinin anlatılan paha biçilmez değerlerdir. Gerçekten, Kahire’deki Hikmet Evi Hristiyan dünyada kurulan Kadim Kardeşliğin Localarına örnek teşkil etmiştir.”

Fama’dan bir yıl sonra Strasbourg’ta yankıları geniş olan Christian Rosenkreutz’un Kimyasal Düğünü” adındaki kitap ortaya çıkmıştır.

http://www.felsefetasi.org/christian-rosenkreuz-ve-kimyasal-dugun/

Alegorik ayrıntılarla dolu olan öykü, kozmolojik, simyacı, astrolojik, büyüsel simgeler içeriyordu: Öykünün başlangıcında Rosenkreutz bir törene hazırlanmaktadır. Ancak, törene katılana kadar bir çok sınav, deneme ve garip aydınlanma törenlerinden (iykaaf basamakları) geçmesi gerekir. Sonunda hedefine ulaşır ve onur konuğu olarak kutlamaya katılır. Böylece “Altın Taş Şövalye Tarikatı” mn üyesi olur. “Altın Taş” simgesi, simyada asal maddelerin altın ve gümüşe dönüştürülmesini sağlayan Filozof Taşı’na (Lapis Elixir) açık bir göndermedir. Gül-Haç düşününde Simya ilmi ile gerçekleştirlen dönüşümler aslında yontulmakta olan insanın iykaaf Derecelerini sembolize ederdi. Eser, “Altın Taş”a ulaşan Rosenkreutz’un tinsel bir gelişme geçirdiğini etraflıca anlatır.

http://www.hermetics.org/gulhac.html

Bu eserin, Luther’ci bir papaz olan Johann Valentin Andrea tarafından yazıldığı ve yayımlandığı ileri sürülmektedir. Söylence uyarınca yozlaşmış olan sosyal yaşamda reformlar gerektiğini düşünen Andrea’nın, hem ezoterik meraklarını, hem de sosyal değişim arzularını birleştiren Gül-Haç örgütünü kurduğunu da ileri sürmektedirler. J. Gordon Melton, “Encyclopedic Handbook of Cults in America” adlı kitabında “Andrea’nın ateşli bir Luther’ci olması pek ilgi çekicidir. Zira Martin Luther’in armasında da bir gül ve bir haç resimleri bulunmaktaydı.” diyerek önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.

 http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2956.0

Bâtıni Fikriyatın Batı’ya Geçişi

Şimdi bir başka soruya cevap aramamız gerekir: Yukarıda izlerim sürdüğümüz teolojik, felsefi ve teosofık fikriyat Batı’ya nasıl aktarıldı? Yukarıda Fatımi Dai’lerin rolü üzerinde yer elverdiği ölçüde duruldu. Buna ilaveten aktarım kanalları şöyledir:

  • Doğu’nun düşün dünyasının eserleri Mezopotamya’da Süryani rahiplerce Latince ve Grekçeye tercüme edilmiş Bizans’a, buradan Avrupa’ya intikal etmiştir.
  • Ünlü düşünür Fisagor, Anadolu’yu, Doğu’daki tüm okulları ve özellikle Hermes Okulunu görmüş, buralardan feyiz almıştır. Mısır’da Kambiz’in ordusuna esir düşüp İran’a götürülmüş, orada da o dünyanın sırlarını öğrenmiştir. Daha sonra da Yunanistan ve müteakiben İtalya’da kendi okulunu kurmuştur. Bu okullara Collegia denilmekte olup hem felsefi hem de bilimsel çalışan elit okulları idiler. Fisagor’un okulu sonradan cahil halk tarafından yakılıp yıkılmıştır. İbrani Gematria’sını örnek alarak sayıların mistik gizemlerine geniş yer verilen bu akım içinde; sonradan gelişen Napoli Akademisini, Venedik Yeni Akademisini, Roma Akademisini, Floransa Akademisini ve özellikle Komo gölü kenarında bulunan ve İstanbul’un fethi sonrasında gelen alimleri saflarına katan Comacine Akademisini sayabiliriz. Bu sonuncusu Fransa’da da Comacine’ler akımını başlatmıştır ki Fransız Kadim Kardeşliğin tarihçisi Paul Noudon’a göre mesleğimizin kökleri arasında önemli yeri vardır.
  • Ünlü feylesof Eflatun, İskenderiye Okulundan feyiz almış idi. Kendi felsefesinden türeyen Yeni-Eflatuncu akımlar, gerek İspanya’nın gerekse Sicilya’nın Araplar tarafından işgali ile Avrupa’ya tanıtılmıştır. Özellikle Kurtuba şehrinde İbn-i-Rüşt’ün Külliyatı, tercüme edilmiş olan ezoterik bilgilerin birikip dağıldığı bir merkez olmuştur. Bu kuruluş, bu gün İbn-i-Rüşd Üniversitesi adıyla yaşamaktadır.
  • MÖ. 430 larda yaşamış olan Aristo ise mantık kurallarını ortaya koyarak rasyonalizm’in temellerini atmıştır.
  • Diğer bir unsur ise Haçlı Seferleridir. Kutsal topraklan Müslümanlıktan azat etmek için savaşmaya gelenler arasında Hıristiyan tarikatlarının mensubu asker-rahipler arasında önemli yer tutan Mabet Şövelyeleri, St.Bemard de Clairvaux’nun kurduğu Sistersiyen Mezhebinin dogmalarına göre yetişmişlerdi. Esasen onların kurucuları da aynı kişidir. Sistersiyen Mezhebinin kimi fikirlerinin İspanya’da İbn-El-Arabi’nin felsefesinden etkilenmiş olduğu söylenir. Kurtarmaya geldikleri topraklarda ise hiç beklemedikleri şekilde temelleri yukarıda sıraladığımız unsurlar üzerine oturan bir fikir, mitos ve inanç zenginliği ile karşılaşmışlar ve bunlardan etkilenmişlerdir. Bu tarikatlar, memleketlerine döndüklerinde yeni fikirlerin enjeksiyonuna yol açmışlardır.
  • Özellikle Bizans’ın fethi ile buradaki kitaplarla beraber âlimler Batı’daki ilim merkezlerine göçmüşler ve çalışmalarını oralarda sürdürmüşlerdir.

Gül-Haç kardeşleri arasında yalnızca Goethe ve Sir Francis Bacon değil, büyük filozof Nietzsche, ünlü düşünür ve simyagerler olan Robert Fludd, Saint Germain ve Kont Cagliostro gibi kişilerin olduğu söylenir.

Avrupa’daki Gül-Haç mensuplarının pek çoğu diğer bazı hükümdarlar dışında Almanya Heidelberg’deki Ren Palatin Kontu h’riedrich’in himayesi altında idiler. Friedrich 1613 yılında İngiltere kralı James Stuart’ ın (James 1) kızı olan Elizabeth Stuart ile evlendi. Bundan dört yıl sonra 1617 de Bohemya lordları kendisine memleketlerinin tacını verdiler. Bu olay, Avrupa’da 30 yıl savaşları olarak bilinen ve Katoliklerle Protestanların ölesiye dövüştükleri kanlı bir savaşı başlattı. Savaşın başlarında Almanya’nın Katolik ordularınca işgali ile can derdine düşen Gül-Haç’lılar önce Hollanda ve sonra İngiltere’ye kaçtılar. Fikirleri burada yeşermeye başladı.

Sh:203-216

Kaynak: Altay Birand, Katkılarım.. Ankara, 2004

 

 

RUSYA’DA TANRI’YA DÖNÜŞÜ SAĞLAYAN “SPİRİTÜALİZM BİLGİSİ”


Soljenitzin Bir Devrin Sembolüdür

“Soljenitzin’in suçu sadece Sovyet komünizminin şiddet metotlarına karşı çıkması değildir. Soljenitzin eserlerinde insan ruhuna ve Tamı sevgisine yer vermek sureti ile Rus milletinin özlemini dile getirmiş ve bu suretle komünizmin Tanrı’yı inkâr eden materyalist öğretisine ve hayat felsefesine karşı çıkmıştır.”

Sayın Prof. ismet GİRİTLİ’nin, asrın olayını yorumlarken koyduğu teşhis, meselenin ruhunu, özünü bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmaktadır. En veciz anlatımla Soljenitzin olayının temelindeki gerçek budur. Soljenitzin’in isyanı sadece Sovyet yöneticilerine karşı değil, bütün tutucu çevrelere karşıdır. «Bunu yaparken şu fikrin etkisinde olmalıydı: kendisi gibi düşünenler, yeni bir dünyanın kuruluşu için çaba sarfederken, daha önceki aksaklıkları ortaya koysunlar. Ya da, bu fikri paylaşsınlar. Bu nedenle soljenitzin’e yalnız bir yazar, romancı gözü ile bakmak doğru olmaz. O yazarlığın üzerinde başka vasıfları taşıyan bir insandır.»

“Aleksander Soljenitzin hakkında ne düşünürsünüz?” diye sorulduğunda ünlü yazar şöyle diyordu: “Gelecekte bu konuyla ilgili olarak hiç bir problem doğmayacaktır, buranın insanları şartlandırılmıştır. Bu yüzden kimse taşkın ve coşkun davranışlarda bulunamaz. Bu sebeple yeni Soljenitzin’lerin doğacağını ummuyorum.”

“Bu konuşmanın ışığı altında düşünülecek olursa, Soljenitzin’in ülkesinden sürülmesi yenik düşmenin tabii bir itirafı olacaktır. Bu da Rusya’nın psikolojiyi ön plâna alan mesleklere ve toplum rızasıyla doğacak hükümetlere hiç tahammülü olmadığını açıkça gösteriyor. Rus idarecileri halâ insan ruhundan ve duygularından doğan kuvvete karşı korku duymakta, bütün güç ve güvenini kaba kuvvetten almaktadır.”

International Herald Tribüne’ün bu görüşüne rağmen idareciler, Rusya’da, ruhsal olaylarla ilgili araştırmaları teşvik etmekte ve bu konudaki çalışmalara inanılmaz ödenekler ayırmaktadır (12 milyon Ruble).

Bu davranışın sebebi ne olabilir?

“Bir Sovyet vatandaşının psikolojik arzu ve tutkuları hiçe sayılır, bu duygulardan doğacak enerjisi sadece sosyal faydalar sağlamak amacı için kullanılır” diyor Soljenitzin.

Bir noktaya işaret etmek isteriz burada. O psikolojiden çok onun en uçtaki görünüşü, parapsikoloji denen olağan üstü ruhsal olayları konu edinen bilimdir. Fakat bu Soljenitzin’in sözlerini çürütmez aksine, psikolojiyi bile rejimin katı çıkarları yolunda kullanan Sovyet idarecilerinin, parapsikolojinin olağan üstü verilerini, özel maksatlarla kullanabilecekleri görüşünü kuvvetlendirir. Nitekim Soljenitzin de GULAG TAKIM ADALARI’nın bir bölümünde mahkemelerde, kendi aleyhine konuşan tutuklulara, «kişiyi iradesinde eden Tibet otu veya ipnotizma uygulandığını” söylemektedir. Yine yazarın ifadesine göre 1920’lerde Sovyet gizli polisinin bünyesinde bir ipnotizma okulu varmış. Bugün Rusya’da ipnotizma, modası geçmiş bir uğraşıdır; parapsikoloji çalışmalarında ancak yardımcı bir unsurdur. Sovyet bilim adamları şimdi telepatinin, çatal çubukla toprak altındaki su ve madenleri keşfetmenin, büyünün, nazarın bilimsel açıklanmasını yapabiliyor ve fizik bedenimiz dışındaki gözle görülemeyen ikinci bedenimizin fotoğraflarım çekebiliyor! Ama sonuçlarının, bütünüyle, batı dünyasına açıklandığına inanmak saflık olur. Bu kitaptaki bilgilere gelince, ya batıyla bu konuda bir bilgi alışverişine girme isteği ile açıklanmıştır veya idareciler bilim adamlarını uyarmakta gaflete düşmüşlerdir (!).

Ne şekilde olursa olsun bize ulaşan bu bilgiler, Bati da yakın zamana kadar “fantastik olaylar” olarak damgalanan bilimsel gerçeklerdir. Bilimsel gerçekler damgasını taşımasına rağmen, Batıda,, bu verileri şüpheyle karşılayan bilim adamları çoğunluktadır. Fakat bilim, evriminin ulaştığı en üç noktasında fantastik saydığı olaylarla içiçe girmiş durumdadır. Fantastik saydığımız âlemden bilgilerimizi aşan gerçekler çıkıyor karşımıza; inkâr ve izah edemediğimiz gerçekler… Maddeyi enerjiye dönüştürüveren Einsteinin, izafiyet teorisiyle, Batının materyalist çocukları, ulaştığı fantastik ülke sınırında yapayalnız ve çaresizdir.

Batı, astronomisinden tıbbına kadar pek çok bilim dalını Doğu ve bilhassa İslâm kültüründen aktardığı bilgiler üzerine kurmuştur. Fakat bu aktarmada, manevi değerlere önem veren insanların yarattığı bu medeniyetlerin deney ve laboratuarlara sokulamayan verileri hiç dikkate alınmamıştır. Sadece İslâm medeniyeti değil tâ, İnka, Maya, Atlantis, Mısır, Mezapotamya, Orta Asya ve Uzak Doğu Medeniyetleri hep spritüalist geleneklerin ürünleridir. Batının bu konuya, bu görüşe önem vermemesi 16. Asır Avrupası’nda bütün kilise karşısında verdiği kanlı savaşlar yüzündendir. Bu sebeple Batı, Islâm kültürünü aktarırken temelinde metafizik kokusu sezdiği her olayı reddetmiştir. Ve şuuraltına yerleşen bu korku Batı da halâ aynı tazelikte yaşamaktadır.

Batıda parapsikoloji ve psikoloji çalışmaları için pek eski tarihler verilebilir. Fakat bunlar çok kişisel çalışmalar olmuş ve hiç bir zaman genel eğilim sağlayamamışlardır.

Her bakımdan ruhsal dediğimiz, yepyeni enerjiler dünyası ile ilgili çalışmaları Batı dünyasından bekIerken bu konudaki keşiflerin katı materyalist, Tanrı Ummayan bir diyardan gelmesi çok gariptir.

Acaba SOLJENİTZiN RUSYASI TANRI’YI MI ARIYOR?

Uygarlık tarihine baktığımızda, insanların akıldan ruha, oradan da TANRI fikrine ulaştıklarını görürüz. Gönümüzdeki düşünce evrimi de aynı paralelde olmaktadır.

SOLJENİTZİN bir ruh bilimci, bir spiritüalist değildir. Fakat eserlerinde özellikle insan ruhuna ve Tanrı sevgisine yer vermekle, Rus halkının özelliği kadar, bütün insanlığın özlemini de dile getirmiştir. SOLJENİTZİN’in isyanı sadece gerçekleri saklayan Sovyet idarecilerine karşı değildir. O, 16. asırda Batı biliminin kilise karşısında verdiği savaşın intikamını, bütün ruhsal gerçekleri inkâr ederek almak isteyen, çözemediği ruhsal olayları görmemezlikten gelen, geçmişi sırlarını çözemediği için tabu sayan, bütün bilim adamlarına da karşı çıkmıştır. SOLJENlTZlN, bu kutsal isyanı ile, bir devrin sembolü olmuştur. Bunun için ASRIMIZIN SPARTAKÜS’Ü diyoruz o’na..

BİLİNMEYEN GERÇEKLER

L. Pavvels «Eskiler pek basit tekniklerle, bizim de yaratabileceğimiz fakat sebebini açıklayamadığımız sonuçlara ulaşmışlardı. Bu basitlik, eskiçağ biliminin özelliğidir.» diyor, çağımız bilimini aşan kaybolmuş bilgiler, korunabilenlerden çok fazla.

«Uygarlığımız, eskilerin bilgilerine, makineyle ulaşma yolunda harcanmış bir çabanın sonucudur.» Teknik, giderek eskilerin sırma yaklaşan bir hüviyetle sadeleşiyor. Bir gün evrensel güçler bir avuç içine sığabilecek belki de!» Evrensel güçler henüz bilemediğimiz kanunlarla işliyor. Kozmik güçler periyodik olarak hayatı etkiliyor, çözemediğimiz pek çok problem kozmik etkilerin esrarına bürünmüş. Brookhaven’deki nükleer enerji reaktörünün ışıma alanındaki beyaz karanfiller, renk değiştirip, mor olmuş. Bunlardan üretilecek karanfiller de mor olacak.. İşte, kozmik tesirlerin hücre yapısındaki etkilerine en canlı örnek.. İnsan, hayat, şuur, bilgi… gibi konularda kozmik etküerin rolü büyüktür.

Eski uygarlıklardan kalan en önemli miras Simya’dır. Simyacılar, potalarında eriyen eczayla birlikte, vücutlarının da değişikliğe uğradığına inanırlardı. Isınan, çeşitli tesirlerle değişikliğe uğrayan maddenin enerji saldığım biliyoruz. Yüksek frekans cihazlarıyla çalışan teknisyenlerin, vücutlarından çıkan çıtırtılı bir ses duydukları, zihnen konuşabildikleri bilimin son buluşlarıdır. Yine yüksek frekans alanında çekilen fotoğraflarda insanın, ikinci bir enerji bedene sahip olduğu görülmüştür. Yakın zamanda, insan vücudunun bir radyo istasyonu gibi çalıştığı, çeşitli hastalık ve ruhi durumlarda değişik dalga boylarında yayın yaptığı keşfedilmiştir.

İnsanın telepati, önsezi gibi bazı olağanüstü güçlere sahip olduğu artık biliniyor. İnsanın, diğer insanlarla ve evrenle ilişkisini sağlayan bu güç nedir?

Beynin ancak onda bir bölümünü tanıyoruz. Bugüne kadar dikkatimizi hep bilinç altında olanlara yöneltmişiz. Bilinç ise, bilinçaltından gelme bir fenomen olarak görülmüştür. Bilinç altı, Freud’a göre misel içgüdüler, Pavlov’a göre şartlandırılmış iç tepiler… Aslında insan beyni, sonsuz imkânlara sahiptir. Beynin, olağanüstü ruhsal olaylarda rol oynayan, bir üst donanımı vardır. Bilinç üstü denilen iiHtün uyanıklık hali, yüksek hızda titreşen zekâ, eski rahiplerin, simyacıların ve büyücülerin uğraşı olmuştur. Bilinci üstün uyanıklık haline ulaşan bir inim için, zaman ve mekânın sırları kalmaz, ve uzaydaki diğer şuurlu varlıklarla ilişki kurabilir.

Işık hızı duvarını saniyedeki hızı 300.000 Km. yi aşan cisimlerin kütlesi sonsuz olur ve ağırlığı yok ulur. Işık hızı duvarının ötesindeki âlem, acaba, ruhlar âlemi dediğimiz âlem mi? «Acaba ölümle aşılını ışık hızı duvarı mıdır?» Spitüalistlerin «atomların arasına kadar bütün evreni dolduran töz» olarak tanımladığı esiri madde acaba, ışık hızı üstünde titreşen bir âleme mi aittir? Yüksek frekans alanlarında çekilen fotoğraflarda görülen, ikinci bedenimizin maddesi, o esrarlı âleme mi bağlıyor bizi?

Bilmediğimiz bir âlem var. Bu âlemle ilişkimiz bugün ancak metafizik çalışmalar alanında kalmakladır. Fakat metapsişik cemiyetlerin bedensiz varlıklardan (ruhlardan) aldıkları bilgiler, çeşitli bilim dallarının verileriyle düşündürücü bir paralellik gösteriyor. Ruhlar âleminden alman bir tebliğde« Dünyanızda ne düşünürseniz, fizik bir aksiyon halinde materyalize olur ve sizin fizik dünyanız için ne kadar gerçekse o da bizim için o kadar reeldir. Bu bir kıyas meselesidir. Bizim varlık alanımızda düşünce sizin varlık seviyenizdeki madde kadar reeldir.» «… uyanınca rüya gördüm dersiniz şimdi rüya görmediğinizi nereden biliyorsunuz? Farketmeniz gereken şudur: Siz, ruhu olan beden değil, bedene sahip ruhlarsınız. Ruh maddeye üstündür.»

Evrenin her zerresinde hayat ve şuur var. Hayat her yerde, bulunduğu çevrenin şartlarına uygun şekilde materyalize olmakta, vücut bulmaktadır.

Günümüzde gezegenlere ulaşmakla, zihnin hayatın, ruhun sırlarına ulaşmak aynı derecede önem kazanmıştır. Ruh bilim çalışmaları henüz aydınlığa kavuşamamış, kanunlarını koyamamıştır. Ruhun derinliklerine inemiyoruz fakat ruhsal olayları da artık inkâr edemiyoruz. Zihin haritasında da pek çok boşluklar var.

Çağdaş aklın işleyişi idrakimizi sonsuz ötesine ulaştırmıştır. Düşünce, tarihte olduğu gibi akıldan ruha, ruhtan Tanrıya ulaşan bir evrim içindedir.

«Tanrı hakkındaki bilgiler bugün artık gizli bilimler olmaktan çıkmış hemen her ülkede kurulmuş olan spritüalist cemiyetler tarafından açıkça ve kendilerine özgü yollarla toplumlarına verilmeğe başlamıştır. Toplantılar, seminerler düzenlenir, ruhlar âleminin her tabakasıyla ilişki kurulur ve alman bilgiler insanlığa verilir.»

Spitüalizmin tanımı da şöyle yapılıyor:

«Spritüalizm; Rularla ulaşım imkânı ve gerçekliğini deneysel olarak gösteren ve ruhların bildirdiği hakikatler hakkında bilgi ve açıklamalarda bulunun bir ilahi gelişim yoludur. Spritizmanın konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamak üzere gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile evrensel hakikatlere, ulaşmaktır. Spritizmayı yalnızca bedensiz varlıklarla ilişki kurmak ve bu ilişkiden doğacak olan bilgilere göre işlem yapmak diye tanımlamak yanlış olur. Dinlerin ve sapık olmayan felsefe ve inançların temelini oluşturan prensipler spritizmanın hareket noktasıdır, ve bunların gerçek açıklamalardır, insanlığın binlerce yıldan beri kavuşmak istediği bilgiler, açıklamalar yalnız spritizma yolunun açılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır.»

Uzay konusu ile spritiializm arasındaki bağlantıları birkaç madde halinde sıralamaya çalışalım:

1          — En başta uçan daireler ve uzaylılar hakkında bilinen bilgilerle spritüalizmin esas nüvesini oluşturan ruhsal tebliğler hemen hemen birbirleriyle tam bir uyum halinde olmak niteliğini göstermekte ve “pritüel kavramların hemen hemen hepsinde birleşmektedirler. Uzaylı dostlar, ruhsal dostlarla aynı amacı gütmekte, dünya insanını uyarmaya çalışmaktadırlar.

2          — ikinci önemli şık ise ruhsal tebliğlerde bizzat bedensiz varlıklar, anlatım ve sözleriyle uzaylıları doğrulamakta ve desteklemektedirler.

3 — Bir diğer madde de, uzay ve uzaylılar konularında geçen kozmik enerji, levitasyon, teleportasyon, telepati, klerroyan vb., gibi çeşitli konulardır. Bütün bu kavramlar gerçekte spritüel bilimin yani spritoloji’nin çalışma alanı içindeki olayları anlatır. Bugünün uzay yolculuklarında bütün bu yetenekler yavaş yavaş kullanılmaya başlanacak olan spritüel ilkelerdir. Günün astronotları artık telepati çalışmakta ve bilindiği gibi Apollo uçuşlarında bu yetenekten yararlanılarak yörünge değişiklikleri yapılmıştı. İşte üstte belirttiğimiz Levitasyon (eşyanın dayanıksız yükselmesi). Teleportasyon (Bedeni araçsız yer değiştirtme). Telepati (iki kişi arasında uzaktan düşünce ve duygu nakli). Klervoyan (Duygular dışı görme ve idrak). Konsantrasyon (Zihnin tek bir şey veya fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir). Meditasyon (Tek bir konu üzerinde özel bir şekilde düşünme eylemidir). Tüm bunlar uzaylı ağabeylerin daha bilmediğimiz birçok ruhsal ve bedensel yeteneklerinden birkaçını oluşturmaktadır. Görülüyor ki, fizik dünyalarda (ruhsal) esaslar üzerine kurulmuş hayatlar sürdürmektedirler.

Spritüalizm, insanlığın daha bilinçli olmasını yüksek duygusal ve akli değerler kazanmasını ister ve bunun için gerekli bir takım ilahi prensipleri tanıyıp yaymaya çalışır. Spritüalistler daima şu savı ileri sürmüşlerdir:

Modern spritüalizmi Allan Kardec (1804 1869) kurmuştur. Allan Kardec «Modem Ruhçuluğun İlkelerinii şöyle açıklıyordu:

a — Maddi varlıklar, görünen, bir cismi olan varlıklar, madde dışı varlıklar ise görünmeyen, «yani Ruhlar Âlemini» meydana getiren varlıklardır.

b — Ruh, bedeni terkederek ruhlar âlemine girer. Zaten yeniden yaratılışa kadar dünyadaki bedeni terketmiştir. Ruhun tekrar yaratlıştaki bedenlenme zamanına kadar aradan bir süre geçer ki, bu süre içinde, o durumda bulunan ruhların, büyük kısmı berzahta başıboş avare ruhlardır.

c — insan ruhlarının tekrar, yeniden bedenlenerek ahiret yurduna yine gelmeleri daima insan halinde olur, insan ruhunun hayvan bedeninde yaşayacağı yanlıştır.

d — Ruh, ruhlar âlemine gideceği zaman, dünyada iken ne tanıdıysa, hepsini orada bulur ve geçmiş zamanla ilgili bütün anıları yaptığı iyilik ve kötülüklerle beraber belleğinde canlanır.

e — İzinli ruhlar evrenin çeşitli dünyalarında mekân tutarlar.

f — İzinsiz veya başıboş, gezici ruhlar, belirli ve sınırlı bir alandadırlar. Biz (canlıları) görürler, bizimle devamlı olarak bağlantı halindedirler, çevremizde kaynaşır dururlar, fakat etkileri olmaz.

g — Ruhlar ya kendilerinden ya da çağrı üzerine gelirler. Bütün ruhlar çağrılabilir, ister geri (olgunluğu erişmemiş), ister çok ünlü hangi çağda yaşamış olursa olsun, ruhlar, çağrılınca gelir..

h — Bunlar, yakınlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız, olabilir. Onlardan yazıyla ya da konuşarak, öğütler, öbür âlemdeki yaşayışlarına veya bizim hakkımızdaki düşüncelerine dair bilgiler alabiliriz..»

Artık ruhlar âlemini aklı başında olan bir kimse inkâr edemez. Size küçük bir deneme tavsiye ediyoruz. 40X40 boyutlarında bir cam levha alın. Bunun üzerine, daire şeklinde plastik harfler sıralayın. Dairenin ortasına bakalit bir şişe kapağını ters olarak koyunuz. Parmağınızı hafifçe kapağın içine bastırarak iyi ahlâklı bir ruhla temas etmek istediğinizi yavaş bir sesle söyleyiniz. Bu çalışmayı mavi ışıkla aydınlatılmış bir odada, ruhen ve bedenen temizlenmiş olarak yapmanız tavsiye ediliyor. Ayrıca müslümanların çalışmadan önce 3 İhlâs süresi bir Fatiha suresi okumaları gerekir. Zihnen iyi ahlâklı bir ruhla, veya bir yakınınızın ruhu ile ilişki kurmak istediğinizi düşünün. Gelmesini istediğiniz ruhu annesinin adıyla çağırınız. Bekleyiniz. Bir müddet sonra kapağın titrediğini göreceksiniz.

O zaman sorulan sorun Kapak harfleri dolaşarak somlarınıza, cevap verecektir. Sorularınız bitince ruha nezaketle teşekkür edip gitmesini, çağırdığınız zaman tekrar gelmesini söyleyiniz… Bu deneme bize ruhlar âleminin varlığını ispat edecektir. Bu konularda daha geniş bilgiyi METAPİŞİŞlK ARAŞTIRMALAR CEMİYETİ’nden (Sıra selviler Taksim İstanbul) ve yayınlarından öğrenebilirsiniz.

«HAYAT» IN SIRLARI

Sırlarına tam olarak eremediğimiz eskiler canlı organizmalarla cansız varlıkların yapı taşlarını ayrı ayrı düşünürler, insan, bitki ve hayvanların «vis vital hayat kudreti» tarafından meydana getirildiklerine inanırlardı. Bu esrarlı «hayat kudretinin» yapay olarak elde edilmesi imkânsızdı. Fakat Wöhler’in 1828’de organik bir madde olan «üre»yi laboratuvarda elde etmesiyle bu düşünce kökten yıkıldı. Artık biyoloji alanına giren bütün konular, sorunlar fizik ve kimya ile açıklanır oldu. Canlı organizmalarla diğer maddelerin, temeldeki yapılarının, fizik ve kimyanın konusu olan atom ve moleküllerden meydana gelmiş olması bu iki ilim dalı ile biyoloji arasındaki duvarları yıktı. Giderek biyoloji fizik kimya içinde eriyiverdi. Bu gelişme vitalist *görüşü geçersiz hale getirdi fakat, hayat olaylarının açıklamasını, bütünüyle fizik ve kimyadan beklemek ne dereceye doğrudur?

*[dirimselcilik: Hayat olaylarını fiziksel kimyasal güçlerle değil de, özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti. (birine) pervane olmak      Birinin yanında onun hizmetine hazır olduğunu gerekli gereksiz göstermek.]

Çoğunluğun tuttuğu mekanik görüşe göre hayat olayları, ne kadar karmaşık olursa olsun fizik ve kimya olayıdır. Bu çevreye sığmayan bir hayat olayı yoktur.

Mekanik görüş karşısında, vitalist görüş gerçekten geçersiz midir? Yoksa, vitalistlerin açıklamalarında bir eksiklik mi var?

«Vitalist görüşü temsil edenler, fizik ve kimyanın buluşlarını kabul etmekle beraber hayatı, özel bir varlık olarak ele alırlar. Canlı organizmalar ve onları meydana getiren dokular, hücreler fizik ve kimya kanunlarına uydukları kadar ayrıca canlılıkları nedeniyle özel bir amilin de etkisi altındadırlar. Bu amil eskilerin «canlıları yapan esrarlı hayat kudreti» değildir. Fakat, canlı organizmalar şuursuz, yönsüz bir varlık değillerdir. Davranışları yaşama ve üreme gibi bir amaca yönelmiştir. Fizik ve kimya-protein ve bir çeşit moleküllerle birleşip virüs haline gelir. O halde virüs’ün özü nüklein asittir.

İki türlü nüklein asit bulunmuştur. 1 — Dezaksi ribo nüklein asidi = DNA, 2 — Ribo nüklein asidi RNA

Bugüne kadar incelenen organizmaların proteinleri yirmi kadar amino asitten kuruludur ve bir protein molekülündeki amino asitlerin sıralanması, düzenlenmesi, DNA’daki dört bazın (genetik kod) sıralanmasıyla belirlidir.

Genetik kodun yapısını bildiğimiz halde kromozomlarda depolunan. bilgiyi okuyamıyorum. Bununla beraber amino asitlerin bütün hayatı oluşturdukları, ve protein molekülleri içindeki düzenlenişlerinin genetik kod tarafından yönetildiğini düşünmek bile akla durgunluk vericidir.

Nukleoproteinlerin virüs yapısında yeri büyüktür. Bu bakımdan virüsler, hücrenin çekirdeğinde kromozom üzerine yerleşmiş ve irsi vasıfları nesilden nesile taşıyan «Gen» leri hatırlatmaktadır.

Virüsleri ele almamızın sebebi bunların hayat belirtileri büyük ölçüde nukleoprotein moleküllerine hatta bunun bir kısmı olan «Nüklein asidi = DNA veya RNA» moleküllerine bağlıdır. Virüslerin canlı olup olmadıkları, DNA’nın canlı olup olmadığına bağlıdır.

«Kaliforniya, Palo Alto’daki Stanford Üniversitesi bilim adamları, biyolojik açıdan etkili olabiliecek bir virüs çekirdeğinin sentezini başarmışlardı. PhiX 174 adlı bir virüs türünün genetik modelini izleyen      bilginler, ellerindeki çekirdekçiklerden, bütün hayat işlemlerini denetleyen dev bir DNA molkülü kurmuşlardı. Suni Virüs çekirdeği daha sonra taşıyıcı bir hücreye konmuştu. Bir süre sonra suni virüsler aynen doğal olanlar gibi gelişmişlerdi. Parazit oldukları için de bulundukları hücreleri, Phi X 174’ün modelini izleyen milyonlarca virüs üretmeye zorlamışlardı.

 DNA molekülünün verdiği emirlere uyan hücreler amino asitlerden milyonlarca protein bileşimi üretmişlerdi. Her yeni bileşim programlanan örneğe kesinlikle uyuyordu. Kaliforniya’lı bilim adamları yüz milyon yeni hücrenin yaratılması sırasında yalınız bir tür «genetik hata» oluştuğunu görmüşlerdi.»

Watson, Crick ve Wilkins’in DNA yapısını açıklın imasından onbeş yıl sonra önemli bir bilimsel keşif yapılmıştı. Nobel ödüllü Prof. A. Komberg ve arkdaşları, Phi X 174 virüsünün genetik kodundaki binlerce bileşimin şifresini çözerek laboratuarda HAYAT üretmişlerdi.»

Bir atomu da bir hücre olarak düşünebiliriz. Bilinen çekirdeği etrafında dönen elektronlar belki bugün tanımadığımız bir zar meydana getiriyor. Bilindiği gibi hücrenin çevre ile ilişkisinde değişimler hücre protoplozmasında olur. Hücre çekirdeği olaylımı pek az karışır. Canlı bir hücrede gördüğümüz şuurluluk aynen atomlar âleminde de görülmektedir. Nobel ödülü kazanmış BAHR: «Atom âleminde bizi bilinmeyen bir değişmecilik ve tam rakamlar ahengi olmalıdır.» diyor. Fakat atomlar âlemini dengede tutan kuvvet nasıl bir kuvvettir? Atomda kendi kişisel hayatını koruma ve sürdürme amacı yok mudur?

Atom konusunun derinliğine inilmesiyle madde ile enerji ilişkilerinin sırlarına ulaşıldı. Artık madde partikülleri birer enerji yığını olarak görülmektedir. Bugün bütün evrenin bir madde özünün çeşitli durumlarıyla dolu olduğunu biliyoruz. Madde ve enerjinin bugün aynı öz’ün iki hali olduğu değişmez bir gerçektir.

Isının etkisiyle atomların titreşim genişlikleri (amplitüd) artar, atomlar birbirlerinden daha uzak durmak zorunda kalırlar. Atomların her birinde elektron hareketleri hızlanır ve merkezden (çekirdekten) uzaklaştıran bir merkez kaç kuvveti doğuyor. işte atomda zorlamaya karşı görülen reaksiyon. Her canlı gibi atom da, giderek elektronlarını normal yörüngesini oturtmak amacıyla, meydana gelen ısı enerjisini ışık enerjisi olarak dış âleme veriyor ve eski durumuna dönüyor. Elektronların ısının tesiriyle dış yörüngelere uzaklaşması, sonra tekrar çekirdeğe doğru kısa dalga boyunda ışık enerjisi vererek hep bir spiral hareket içindedir. Spiral şekil de bildiğiniz gibi eski çağlardan beri hep hayatın simgesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca DNA molekülünün, güneşin, gezegenlerin, nebülozların… hep spiral bir hareket içinde bulunuşları çok düşündürücüdür.

Acaba bu evrensel spiral hareketler içinde şuurun yeri nedir? Çünkü bu evrenin düzeni içinde amacın şuurun yeri olmadığını söylemek imkânsızdır, Çünkü bu evrenin hiç değilse bir yerinde, meselâ insan varlığında bir amacın, bir şuurun varlığını inkâr edemeyiz. Sadece bir yerde olsa bile amaç ve şuurun açıklanmasını MEKANİK GÖRÜŞ’ten bekleyemeyiz. O halde ne türlü mümkünse, ne türlü doğruysa o şekilde açıklamak üzere şuur ve amacı her yerde aramalıyız. Çünkü açıklayamadığımız olaylarda, evrenin ulaşamadığımız bilinmeyen her köşesinde de bu düzeni ayakta tutan bir şuurun varlığı gerekli görünüyor.

MATERYALİZM VE SPİRİTÜALİZM

MEKANİK GÖRÜŞ, bütün hayatsal olayları fizik ve kimya ile açıklarken vitalist ve neo vitalist görüş canlı organizmalarda görülen olaylarda, fizik ve kimya ile açıklanamayan bir unsuru düşünmek gerekir, fikrindeydi. Bu unsur, amaç ve şuurdu.

Evreni yalnız maddeden yapılmış gören, her olayın fizik ve kimya ile açıklanacağına inanan felsefi, görüş «Materyalizm» dir. Mekanizm ve materyalizm birbirinin desteği veya aynı şeyin iki türlü ifadeleridir.

Diğer taraftan vitalizm de, felsefe alanında Spiritülaizm» ile beraberdir. Vitalizm, biyolojik oIaylarda mekanik üstü bir cevheri, bir özü sezer fakat bir inanç öne sürmez. Spiritüalizm ise, madde üstücevher yani, «RUH» hakkında çok daha fazla bilgi edinmeye ve söylemeye çalışır. Bir insanın hayatını, sonsuz hayatın şimdiki kısmı olarak ele alır.

Evrenin büyük olayları, hayatsal olayları, mekanizm ile vitalizmden daha çok, materyalizm ile spiritüalizm arasında çatışma konusudur. Materyalizm «menist» tir; evreni sadece maddeyle kurulmuş sayar. Spiritüalizm ise «düalist» tir, madde ve ruh olarak iki unsurdan bahseder. Bir de «monist spiritüalizm» vardır ki bunlara göre evrende ruhtan başka birşey yoktur.

Monist ve düalist görüşler bütün tarih boyunca çatışagelmişlerdir. Bazan biri, bazan diğeri üstün olmuştur. Müspet ilmin doğup gelişmesiyle materlayizm, dünya görüşü haline gelmişti. Fakat, giderek müspet ilim, materyalizmdeki boşlukları da tanımaktadır. Gelecek, materyalizm ile spiritüalizmden birinin zaferine değil, ikisinin birleşerek insanlığa hizmet yolunda bir görüşe yer hazırlamaktadır.

İnsan aklı, kaskatı kaba maddeye dikkat edince, fizik ve kimyayı daha sonra da fiziko kimyayı yarattı. Fiziko Kimya ile daldığı atomların derinliğinde, «Mekanik görüşle kavranamayan» bir başkalık gördü, insan aklı, bedeni atomlardan, moleküllerden ve onların toplulukları hücrelerden oluşmuş sayarak biyolojiyi kurdu, geliştirdi. Fakat, burada da her an amaç ve şuurla karşı karşıyaydı. Evrenin bilmediğimiz köşelerini amaçsız ve şuursuz saysak bile biz insanlar amaçsız ve şuursuz muyuz?

Evet, materyalizm çerçevesi içinde kurulan insan ilminin pek ilginç yönleri vardı. Fizyoloji reflekslerden üstün birşeyle ilgilenmiyor. Psikoloji insan ruhuna girmiyor, insanın çevresi ile olan ilişkisini fizik gibi inceliyor Ve ben ruh ilim değil davranış ilmiyim, diyor. Felsefe bile kendini kısıtlamış. Herkes büyük ve asıl konulardan kaçıyor. İlim adamları kendilerine birer küçük konu seçmişler, onun ayrıntıları ile ilgileniyorlar.

Düalizmin, ruh madde İkilisinin şuurlu unsurunu dikkate almadıkça proton, nötron, elektronları atomların kuruluşlarını, atomların birleşerek çeşit çeşit fakat bir kanun içinde— moleküller meydana getirmesini açıklayanlayız. Yine atom ve Moleküllerin bir hücre içindeki dizilişlerini, hücrelerin muazzam hücre devletleri olan bitki, hayvan ve insan vücutları haline gelmesini «ruhsuz» açıklayanlayız. Ve bizim ruhsal seviyemiz ile hücrelerimiz seviyesi arasındaki alanlar materyalist görüş ile doldurulamayacak kadar büyüktür. Biz hücrelerimizden ibaret olamayız. Biz hücrelerimizden çok üstün başka bir şeyiz. Kendimizi, hayatımızı ve evreni yeni bir sentez ile tanımak zorundayız. Bu yeni sentezin bir tarafı ruh bir tarafı maddedir.

Her alanda müspet ilmin materyalizmin dar kalıplarına sığmadığı görülmektedir. Müspet ilmin önündeki çıkar yol düalizmdir.

ŞUURUMUZUN ALTI ve ÜSTÜ

Evvelce edinilmiş her türlü şekil, renk, tat, ses,, koku… imajları sübjektif iç hayatımızın çalışma malzemeleridir. Bunlar hafıza kudretimizle saklanmakta ve istendikleri zaman şuur ile aydınlatılarak hatırlanmakta ve zihinsel çalışmaların malzemesi olarak kullanılmaktadır.

İnsan ilk bakışta şekil, renk, tat, koku… nun fizik âlemde varolduğunu sanır. Halbuki bunlar dışarda yoktur, bunlar ancak duyu organlarımızın berisinde bizim sübjektif iç âlemimizde meydana gelen ve bizim tarafımızdan orada tanındıktan sonra dış âleme uygulanan kavramlardır. Bunlar, duyu organlarımızın dışarda bulup aldıkları şeyler olmayıp, dışarda buldukları şeyler hakkında zihnimize söyledikleridir. Bugünkü bilgiye göre dış âlem, ancak atom ve moleküller yığınıdır. Bu madde ve enerji yığınlarının çeşitli halleri duyu organlarımız tarafından sübjektif iç hayatımızdaki renklere, seslere, tatlara, güzelliklere, çirkinliklere tercüme olunmaktadır.

İnsan düşünürken fizik âlemde değil, «Sübjektif iç âlem» de yaşar ve atomları değil «Duyu elementlerini» kullanır. Fakat sübjektif iç âlem ile fizyolojik ve fizik çevrenin bazı unsurları birbirleriyle ilgilidir.

İnsanın sübjektif iç yapısını inceleyen araştırıcılar bir «şuur altı» düşünmüşlerdir. İç âlemimizde şuur aydınlığı, bazı imajlarımızı kullanırken diğerleri şuur altındadır. Freud’a göre bu depo, cinsiyetle ilgili ve şuur tarafından itilen imajlarla dolu olarak tarif edilmiştir. Sonradan kapsamı genişletilerek her türlü arzu ve anının bir gün şuur sahasına çıkmak üzere şuur altında beklediği kabul edildi. Her türlü heyecanın kökleri de şuur altına bağlı sayıldı.

Prof. Muammen BİLGE ye göre «alt şuur», vejetatif hayatımızı idare eden şuurdur. Burası vejetatif sinir sistemimize dayanarak bütün iç organlarımızın çalışmalarını düzenler ve idare eder.

«Şuur» diyebileceğimiz sübjektif seviye ise, fizyoloji bakımından, beyin kabuğu ile ilgilidir, içimizde hissettiğimiz ve sübjektif olarak tanıdığımız psikolojik aydınlık şuurumuzdur. Bunun altı ve üstü kendine ait olmayıp kendisiyle karıştırılmamalıdır. Sübjektif iç âlemimizi meydana getiren duyu elementleri, idraklar, hatıralar, fikirler… ihtiyaca göre şuurumuz tarafından kullanılır veya kullanılmadıkları zaman da «Hafıza» mızda saklanırlar. Şuurun kovduğu imajların depo edildiği bir şuuraltı yoktur.

«Üst şuur» umuza gelince, bu bizim sübjektif hayatımızın üstünde «süper psikolojik seviyemizin» görünümleridir. Bu seviye ve onun şuuru olan üst şuur bizim sübjektif hayatımızı yukardan yönetir. Üst şuur tarafından benimsenen prensipler, şuurumuz tarafından da benimsenince mutlu oluruz.

Bu üç seviye bizim psikolojik kudretimizin her biri için ayrı ayrı düşünülebilir, düşünülmelidir. Şuurumuz seviyesinde bulunup onunla beraber çalışan «irade, hayal gücü, hafıza…» gibi kudretlerin alt şuur ve üst şuur seviyesinde de aynıları vardır. Bu üst kudretler insanın kendi kudretleridir, insan kendi iç varlığını daha derinlere doğru tanıdıkça bu kudretlerini daha iyi tanıyıp bilerek kullanacak ve yükselecektir.

Duyu organlarımızın dışardaki fizik âlemden aldığı tesirleri şuurumuzda yorumlayarak kendi iç âlemimizde renkli, şekilli, tatlı ve acı imajlarla dolu bir evren «Bir sübjektif âlem» elde etmiş bulunuyoruz. Bu iki âlemin ikisi de vardır. Ve birbirine bağlıdır.

Materyalizm, insanı atom ve molekülden yapılmış bir hücre yığını olarak gördü. Bu bu tarif eksikti. Biz yine tarif edilmiş değildik. Materyalizm, atom ve molekülleri; «Laplace ruhu» ile tanıdığı zaman bile, «ahenktar bir müzik parçasına uyan atom hareketlerinin» beynimizin ötesinde neden bir «hazza» ve «ateşle meydana gelen atom harketlerinin» neden dolayı bir eleme karşılık olduğunu açıklayamadı; « ignorabimus = bilemiyeceğiz» sonucuna vardı.

İnsan hakkındaki sırların çözülmemesinin nedeni, iç âlemimizdeki bazı seviyelerin şuurumuzun üstünde kalmasıdır. Evreni ve hayatı tanımak için biraz da üst şuurumuzun diliyle konuşmalı, üst şuurun gözleriyle bakmalı ve üst şuurumuzun bildiklerini şuurumuzun anlayabildiği dile çevirmeliyiz. Bugün, daha fazla ilerleyebilmek için, insan şuuruna insan üst şuurunu katmalıyız, insanda bir üst şuurun ve ona bağlı üstün duyu organlarının ve hareket kudretlerinin varlığı zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Bunlara bağlı yeni bir ilim Prof. Charles Richet tarafından «Metafizik» adıyla kurulmuştur. Metapsişik yeteneklerle bazı insanlar uzakları görüyor (clair voyance), insanlardan zihinsel mesajlar alabiliyor (telepati), yeraltındaki sular ve madenleri bulabiliyor, (radyestezi), ellerini kullanmadan eşyaları kaldırabiliyor (tele kinezi). Bu olayları tanımalı ve kanunlarını bulmalıyız.

Üst şuurumuzun varlığı ve hayatımızda büyük rolü olduğu bir gerçektir. Psikanalitik araştırmalar giderek artık bir şuur altından ziyade bir şuur üstüne inanmanın gerektiğini ortaya koymuştur.

Üst şuur ile uykunun, rüyanın, hipnotizmanın, hipnotik uykunun ilişkileri çok önemlidir. Normal uyku sırasında üst şuur ile şuur arasında, keza üst şuur ile dış âlem arasındaki ilgi tamamen kesilmemiştir. Selektif permeabl bir mekanizma ilişki sağlamaktadır. Burada üst şuur, dış âlemden uyanmayı gerektiren bir tesir alınca, şuuru etkilemekte ve uyanma olmaktadır. Uyku sırasında şuur, üst şuurun tesirindedir. İsterse üst şuur onu geçici olarak dinlenmeye bırakır ve sübjektif hayat kararır. Fakat yine üst şuur, vücudu uyandırmadan şuuru faaliyete geçirebilir; işte bu anda rüya görülür. Rüyalarımız şuurumuzda meydana gelen sübjektif olayların aynıdır. Uyanık ve dalgın insanın düşünmesi de bir çeşit rüyadır. Rüyanın olmasında, gerek vejetatif hayatımızdan, gerek şuurumuzu dış âleme bağlayan duyu organlarımızdan ve gerek üst şuurumuzun dış âlemle ilişkisini sağlayan metapisişik antenlerimizden gelen her çeşit tesirler rol oynar.

Normal şuurun dışında, onunla anlayamadığımız bir başka şuurumuz ve dereceleri deneysel hipnotizmanın alanlarına girer. Hipnotizmada süje’nin (uyutulan kişinin) gösterdiği hal hem normal uyku, hem narkozdaki hem de esrar sarhoşluğundaki uyku ve rüya hallerinin hepsini belli ölçüde kapsamaktadır. Hipnotik uyku ile şuur dereceleri, çift şuurluluk, kişiliğin ikileşmesi problemlerine de çözüm yolu bulunabilinir.

Hipnotizmada hipnotizör, (uyutan, operatör) kişinin üst şuuruna seslenmekte ve onunla ilgi kurarak süjenin şuuruna ve vucüduna hakim olmaktadır. İnsanın üst şuuru, hem şuurla, hem de onun bilmediği daha başka psiko fizyolejik bağlarla dış âleme bağlıdır. Hipnotizörlerin başarısı, insanların üst şuurlarına yapacakları etkiye bağlıdır. Bunlar, bir kişinin üst şuuruna çok bilgili, çok kabiliyetli ve çok iyi görünebildikleri takdirde üst şuur onlara tabı olacak ve icab ederse şuuru da arkasından sürükleyecektir. Gerçekten insanın şuuru, üst şuur emrinde bir oyuncak gibidir. Uykuda birçok dış tesirleri duymayız. Bu şuurumuz etrafındaki kapıların kapalı olmasından ileri gelir. Hipnotizmada da süje hipnotizörün telkinlerine göre birçok tesirleri duymamaktadır. Yine uykuda, şuurun bütün kapıları tamamıyla kapalı olmadığı gibi, hipnotizmada da süje hipnotizörün izin verdiği tesirleri almaktadır. Hipnotizmada süje, hipnotizörün en küçük fısıltılarını duyarken başkalarınıın bağırmalarını duymaz.

Şuurumuzda her an yaşanan durumların, şuurun «hafızasına» girmesi veya girmemesi de üst şuura bağlıdır. Bu sebeple hipnoz uykusundaki süjenin, hipnoz durumunda yaşadığı halleri hatırlaması veya hatırlamaması hipnotizörün telkinine bağlıdır. Hatta hipnotizma ile süjeye (uyutulan kişiye) bazı hatıraları şuurundan (hafızadan) attırmak ve oraya bambaşka hatıralar yerleştirerek süjenin kişiliğini değiştirmek mümkündür. Rusların bu konudaki deneylerini ve basanlarını kitabımızın ilerki bölümlerinde okuyacaksınız.

İnsanın üst şuuru her an bilinmeyen bir âlemle ilişki halindedir. Üst şuurun çalışma şekli olduğu kadar, ona tesir eden etkenler de şimdilik bilinmiyor. Meselâ, uykuda gezen bir kimse hipnotizma edilmiş bir insan gibidir. Fakat burada üst şuurun tabi olduğu bir hipnotizör yoktur. Bu olayda insanın üst şuurunun kendiliğinden veya bilmediğimiz tesirlerle hareket ettiği muhakkaktır.

Aynı şekilde çift şuurluluk, kişilik ikileşmesi bir hipnotik vetireden başka birşey değildir.

İnsanı tanımak istersek, şuur seviyesinde kalmamalı üst şuurun sırlarını çözmeliyiz. Üst şuurunuz hem sonsuz hayatımızın deneyleriyle hem de önümüzdeki hayatın sonsuz amaçlarının tohumları ile doludur. Bu sebeple onu şuurumuz yardımıyla çözümleyemez, açıklayanlayız.

Üst şuurumuza girebilen yabancı etkenler, biz farkında olmadan oranın malı gibi görünürler. Psikonevroz grubu hastalıklardaki refulmanlar, hiphozdaki post hipnotik (hipnoz sonrası) telkinler, üst şuurumuzu girebilmiş yabancı unsurlardır.

Periyodik devrelerle dünyamızı etkileyen kozmik tesirleri etraflıca tanımıyoruz. Cin çarpması, nazar değmesi gibi olayları açıklayamıyoruz. Büyünün bilimsel yönünü incelememişiz, insanın ruhuna (daha doğrusu üst şuuruna) şeytan hâkim olabilir mi bilmiyoruz. Bildiğimiz tanıdığımız dalga boyları dışında titreşen bir âlem var mıdır?

Varsa tesirleri ve yapısı nedir?

İşte böyle sırlara bürünmüş bir evrende daha mutlu yaşayabilmek için kitabımızı çok dikkatli okumanızı istiyoruz.

Not: «Hayatın Sırları» bölümü yurdumuzun çok yönlü aydın bilim adamı Prof. Dr. Muammer BlLGE’nin METABİYOLOJİ adlı eserinden derlenmiştir.

Sh: 5-32

Kaynak: Sheila OSTRANDER — Lynn SCHROEDER, RUSYA’DA TANRIYA DÖNÜŞ, Özgün adı: Pıschısic Discoveries Behind The İron Curtain, Altın Yayınları,

METAFİZİK VE PARAPSİKOLOJİ ÜZERİNE ARAŞTIRACAĞINIZ KONULAR
İnsanlar Radyo mu Olacak?
Telepati Ve Yoga İlişkisi
Telepatik Büyü Mümkün mü?
Telepati Ve Astroloji İlgisi
Ruh Ve Beden Yoluyla Çift Haberleşme
Düşünce Okunabilin mi?
Hayvanlarla Telepati yapılacak
Elektronik Büyücülük
Hastalık Uzaktan Nakledilebilir mi?
Telepatik Tedavi
Diktatöre Karşı Telepati
Kanunlara Yön Verebilen ve  Değiştiren Adam
Kuşlak Beyin Dalgalarının Maddeyi Nasıl Etkilediğini Biliyor mu?
Beyin Ve Elektrik Bağlantısı,
Kozmik Etkiler Ve İnsan
Ruh Enerjisi Nasıl Şey?
Telekineziye Bilim Neden İnanmıyor?
«Psikokinezi Bir Silah Olabilir mi»
Ruhsal Olaylar Ve Uzay İlişkisi
Uçan Dairelerle Nasıl Bağlantı kurulur?
Uçan Daireler Ve Psi Olayları Mesih İlişkisi
Ruslar Uçan Dairenin Sırrını Çözdüler
Uzaktan İpnotizma Yapılabilir mi?
Telepati Yetenek mi Teknik mi?
Ölüm Anında Neler Oluyor?
Ölüm Anında Telepati Daha Kolay mı Oluyor?
Telepatik Mesaj Gönderebilirsiniz
İğneli Büyüler
Parapsişik Yeteneklerin Pratikle Geliştirmesi
Astroloji Veya Kozmik Biyoloji?
Telepatik Casuslar
Hayvanlarla Telepati Yoluyla Konuşulabilir mi?
Esrarlı Sıvı Kristaller
Sınırdaki Bilim: Parapsikoloji
Suni Reenkarnasyon
Sovyetler İnsana Başka Bir İnsanın Ruhunu Aşılıyorlar
Saklı Güçlerimizi Nasıl Ortaya Çıkarabiliriz?
Çin Tedavisi Tekrar Canlanıyor
Üstün Bir Sanatkârın Ruhunu Kendinize Nasıl Aşılayabilirsiniz?
Ruhsal Tedavi
Sun’i Dahiler Yaratılabilinecek mi?
Amerika’nın Rönesans Adamı Buckminster Fuller’e Göre Artık «Telepati Çağı» Gelmiştir.
Zaman : Zihnin Yeni Sınırı
Zaman Da Bir Enerjidir
Zaman Enerjisi Demirden Bile Rahatça Geçebiliyor
Düşünceyle Zamanı Durdurabilir miyiz?
Çiçek Sahibini Tanır mı?
Zamanı Durdurabilecek miyiz?
Aletsiz Uçabilecek miyiz?
«Her Şey Çift Yaratık»
Gözsüz Görüş
Parmaklarınızla Görebilirsiniz
Cisimler Boşlukta İz Bırakıyor
Çatal Çubuk ( ) Radyestezi
Modern Define Arayıcıları
Çelik Çatal Çubuk Nasıl Tapılır ?
Çatal, Çubukla Hastalık Teşhisi
Kirlian Fotoğrafları
İnsanın Kartpostallardaki Veya Röntgen Filmindeki Görüntüsüne Benzemeyen resimler
Esrar Dünyasına Açılan Pencere
Alkol Ve Ruhsal Hayat
Aura’nın Temel Renkleri
Bilim Enerjisi Bedeni İnceliyor
Enerji Beden Duyu dışı İdrak  İlişkisi
Ruhsal Şifacılar
Enerji Beden Ve Akupunktur
Halk Şifacıları
Görünmez Olmak Mümkün mü?
Gizli Bilimler Ve Toplum Başarısı
D.D.İ. Bir Savaş Aracı mı?