İSLÂM DÜNYASININ GELECEĞİ


27 Mart 1913 te Hanry Nivet tarafından yazılmış
“Balkan Haçlı Seferinde Avrupa Siyaseti Ve Türklerin Felaketi” Eseri
ile günümüzü Tekrar Gözden Geçirmek İçin

Uygar insanlar olarak, geçmiş zamanların tarihine bakar ve olayları düşünürsek, milletler ve ırklar arasında meydana gelen savaşların şiddet ve vahşeti vicdanımızı titretir ve bizi üzer. Kaybedenlerin öldürülmesi, hırsızlık, namusa saldırma, yağma ve çapul, ganimetlerin mülk haline getirilmesi, bize, vahşet dünyasının zamanın ilerlemesiyle insanlık sayfasından silinmeyen izi ve eski yapının pislik ve alçaklığı gibi tarifi imkânsız iğrençliği ile görünür.

Biz bu utanç verici şeylerin düşünce ve ahlakın ilerlemesiyle artık ortadan kalktığını sanıyorduk. Uygarlığın, savaşın kendisini bile insanlık kurallarına uygun bir hale getirdiğini düşünüyorduk.

Uygar Avrupa’da kabul edilen tanınmış bir ilke vardı:

Savaşın yalnızca savaşanlar arasında sürmesi. Yaralıya, yenilene saygı gösterilecek, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar korunacak, silahsız halk saldırıdan uzak tutulacaktı. Biz, atalardan kalan ve geçmişe gömülen, fakat daima yarı örtük mezarından fırlamaya hazır olan zorba güçler ve vahşice hareketler arasında kazanılan bu sonuçla iftihar ediyorduk.

Balkan hükümetleri bize, bu düşüncemizde ne kadar yanıldığımızı gösterdi. Osmanlı Devleti’yle yaptıkları savaşta işledikleri vahşet ve zulümler bu hükümetleri karanlık ve kanlı geçmişe doğru sürüklüyor. Bu, askerlik adına hakkıyla yakışan, askerlere özgü şeref ve insanlık düşünceleriyle oluşturulmuş bir ordu değil, yenilen düşmanı her ne pahasına olursa olsun yok etmek gibi aşağılık bir amaçla hareket eden, bir ırkın katliamını politik bir ilke mertebesine çıkaran vahşiler sürüsüdür.

Adlandırılamayacak derecedeki şiddetli zulümlerin, mazeret kabul etmez cinayetlerin ve alçaklığın en açık göstergesi olan rezillikler ve öldürme olaylarının örneği pek çoktur. Müttefik hükümetlerle, beraberlerinde sürükledikleri eşkiya çetelerinin hareket ve davranışlarına ilişkin gerçekler, politikacıların önceden tasarlayarak uyguladıkları zulümler ve satılmış basının sürekli yalanları arasında yavaş yavaş ve ağır bir biçimde ortaya çıkıyor.

Fakat bunu, (1913 Yıllarında)Fransız halkının ancak çok az bir kısmı biliyor. Yalnızca mezalimden nefret ettiğini gösteren sosyalist partisi itiraz sesini yükseltti. Sessizliği seçen tüm Fransa içinde, boğazlanan Türk kavminin lehinde şikâyet sesi çıkaran yalnızca onlar oldu.

İstila edilen Selanik’ten kaçarak bana gelip Bulgarlar tarafından işlenen vahşetleri anlatan Refik Hıfzı Bey’le geçirdiğim acı verici dakikaların anısını hiçbir zaman unutamayacağım. Ciddi ve yumuşak yüzüne, bazen, gizli yaşlar akıtan gözleri derin bir hüzün veriyordu. Yollar boyunca yatan, ırkçılar ve düzenli askerler tarafından akla gelmedik işkenceler yapılan arkadaşlarının cansız cesetleri gözlerinin önünden gitmiyordu. Kavala şehrinin birkaç kilometre uzağındaki ıssız sahrada, düşman eline geçen genç kardeşinin de cesedini görüyordu. Onu, iki bahtsız vatandaşıyla bağlamışlar, sonra dipçikle vura vura götürmüşler. Şehirden biraz uzaklaşınca, vahşi hunharlar süngülerini bu günahsız kurbanlarının titreyen kalblerine saptamışlardı. Yüzlerce zavallı Türk de aynı sona uğramışlardı.

Kendisine bu üzüntü verici olaylar anlatıldığında Jevres, Avrupa ve Fransa’yı açık bir dille adalet ve merhametin gereklerini yerine getirmeye çağırmıştı. Bu feryadına Millet Meclisi kürsüsünde olduğu gibi “Hümanite” gazetesinde de devam etmişti.

Piyer Loti ve Klod Farer gibi, Türk ırkını ve onun hemen hiç tanınmamış olan fıtri üstünlüklerini bilen ve tanıyan bazı kimseler, yenilmiş olarak toprağa serilen Türkiye’nin lehinde etkili ve heyecanlı savunmalarda bulundular.

Rus Çarının isteklerine uyan ve ona boyun eğen Fransa hükümeti, Slav ihtiraslarına politik dönüş prensiplerine, geleneksel cumhuriyetini feda etti. Eski nesil, yağmacı zorbanın yüzüne karşı: “Sakat ve hasta, fakat hak ve adalet gibi kutsal olan Lehistan yaşasın!”diye bağırıyordu. Yeni nesil ise: “Milletleri boğan, hükümetleri gasbeden Rusya yaşasın!” diye haykırıyor.

Fransa Millet Meclisi kürsüsünde, Meclis başkanı olan Borlorenli: “Zafer, Balkanlıların Türk topraklarını mülk edinme haklarını doğurdu” demeye cesaret ediyor.

Vahşi, “Vay yenilenlerin haline!” diyordu. Bir Alman, “Kuvvet hakka üstün gelir!” dedi. Bizim Lorenli ise, “Kuvvet hakkı doğurdu!” diyor.

Ne yazık ki, kendi tarihini ve kendi çıkarlarını inkâr ederek bu kutsal göreve tecavüz eden Fransa oldu. Dünyaya insan haklarını, vatandaş haklarını açıklamıştı. Geçmişi ona, geleneklerine bağlı kalmak ve mağluplar lehinde hak ve adalete uygun sözler söylemek görevini telkin ediyordu. Özgürlüğü yaymak, soylu düşüncelerin koruyucusu olmak dünyada bizim için en büyük bir kuvvetti. Sırf ahlaki olan bu güç, bize milletlerin saygı ve sevgisini sağladı. Onlar, bilgi ve uygarlık ışığını bizden almaya koştular. Uzun süreden beri tembellik uykusu içinde uyuşan eski hükümetler, yüksek olgunluğumuzla dolu, devrim tarihimizin büyük benzerleriyle coşan, filozof ve sosyoloji bilginlerimizin dersleriyle olgunlaşan gençler, Türkiye’yi yüzyıllarca kökleşmiş zalim bir yönetimden kurtarmak istediler. Onlar, Osmanlı Hükümetini uygar bir Avrupa hükümeti haline getirmeyi istediler ve bakışlarını bize çevirdiler. Fransa uygar ve yüce fikirlerin yol göstericisiydi. Onlar da onun beyin iplikleriydiler. Tecrübesizlikleri bazı yanlışlıklar yapmalarına neden oldu. Fakat bu yanlışlıklardan dolayı onları cinayetle suçlamak doğru olur mu?

Biz de, özgürlüğü kurup devam ettirmeye çalıştığımız dönemlerde böyle yanlışlar yapmadık mı?

Fakat bu beyin iplerimize, onların toprağını istila edenleri tercih ederek kendilerini terk ettik. Ruhbanın düşmanı olan inançsız Fransa, Haçlı seferlerine kalkışan Bulgarlara, gözlerini taassup dumanı bürümüş Mutezile ile Ortadokslara politik yardımlar dağıtıyor.

Dört yüzyıllık bir geçmişi unutarak, kendi tarihimizi inkâr ederek şimdiki uygar Fransa’dan iktibas edilen düşünceleri çiğniyoruz. Duygularımız bize, başka türlü tavır ve hareketi tavsiye ediyordu. Çıkarlarımızı göz önünde bulundurmak gerekiyordu.

Türkiye’de binlerce Fransız yaşıyor. Dilimiz onun her yanında yayılmış. Sayısı çok fazla olan okullarımız orada her türlü kolaylığa ve ayrıcalıklara kavuşmuş olarak binlerce çocuğa eğitim vererek Türk kavmi arasında Fransız nüfuz ve terbiyesini yayıyor; orada yüzlerce “laik” kuruluşları var. Sınai ve ticari büyük girişimler, bankalar, şimendiferler, deniz şirketleri hep Fransızların elindedir. Türkler ise bir itiraz ve tehdit sesi çıkarmaksızın bizi yıllardan beri kendi çalışmalarımızı rahat rahat yapmaya bırakıyorlar.

Haris Bulgarlar, mutaassıp Sırplar, hileci ve ahlaksız Yunanlar sonunda bizim bu suça katılmamız sayesinde çapulculuklarının meyvesini elde ettikleri zaman, acaba bize karşı yine aynı yumuşaklık ve saygıyla mı muamele edecekler? Hayır. Onlar bir kez bu yerlere sahip oldular mı, bizi derhal kapı dışarı edeceklerdir.

İşte bu da Türkiye’nin paylaşılmasını, Türklerin yok olmasını seyreden Katolikler, sermayedarlar için layık bir ceza olacaktır.

Evet, hükümetin emrindeki basın ne kadar sükûnet etse bile, bu şeyler yine yakında ortaya çıkacak ve herkes tarafından anlaşılacaktır. Fakat ne yazık ki şimdilik, genel olarak, durumdan habersiz ve gafil bütün Fransız kitlesi hareketsiz veya düşman kalıyor.

Her şeyden önce onu haberdar etmek, gerçeği öğretmek ve olayları aktararak onu etkilemek gerekir.

Bu nedenle, dostum Hanry Nivet’nin bu eseri tam zamanında yayın alanına giriyor. Balkan müttefiklerinin işledikleri alçaklık ve vahşetleri reddedilmesi imkânsız olan gerçek vesikalarla halkın önüne koyuyoruz.  

Bu eser, açık ve belli ayrıntıları, ahlaki büyük değeri bakımından zavallı Türk milleti için uygarlık dünyasının vicdanına yapılan en açık bir hitap, en yüksek bir müracaat olduğu gibi, bizim için de işlenen hataları yeniden onarmak demektir.

Hayır, Balkan vahşetinin, halkın kayıtsız bakışları önünde olanca şiddetiyle yıkımını sürdürebileceği görüşü doğru değildir; bu eser onun çürüklüğüne bir kanıttır.

Fransız milleti bunu okuyacak; o, adil ve insanseverdir.

Köylülerimiz ve işçilerimiz, hakkı savunmak için temiz duygularına başeğmekle iftihar ederler. Bu nedenle hiçbir zaman kadınları ve çocukları öldüren, zorla genç kızların ırzlarına tecavüz eden, Avrupa’yı tarihin en karanlık dönemlerine geri götürerek Attila’nın Hun’ları gibi, bastıkları yerlere zulüm ve ölüm ateşi saçan kan içici canavarlara yardımcı olamazlar.

DOKTOR LEON TİVERİYE (sh:7-13)

 

MARKSİZM’İN NÜFUZU VE ULUSLARARASI İŞÇİ DERNEĞİNDE SLAV KIŞKIRTMASI

Uluslararası İşçi Derneği, kurucuları olan Kari Marks’la Friedrich Engels’in koymuş oldukları kural ve ilkelere bugüne kadar sadık kaldı. Bunların düşünceleri, bulundukları bütün sosyalist teşkilatında itirazsız bir şekilde kabul edildiği gibi, onları yenilemek gerektiğini savunanların en şiddetli saldırılarına da başarıyla karşı koyabilmiştir.

Eski uygar milletlerin resmi ve gayrı resmi basını, işçi sınıfının siyasi ve toplumsal kuruluşlarına etkili bir darbe indirmek istedikleri zamanlar, sorumluluğu kasden tahrif ve tezyif ettiği Marksizme yüklemekten geri durmadı.

İşçiler, topluluklarının esaslarını böylesine güçlü olarak görünce, Marks’la Engels’in eserlerinde ve hatta dünyadaki politik ve ekonomik hareketleri değerlendiren makalelerinde, içlerinden birçoklarının gerek öngörü ve gerekse keramet gibi gördükleri birçok düşünceyi inceden inceye araştırmayı alışkanlık haline getirdiler.

Onlar, Marksizmin yalnızca bir ekonomik görüş olmayıp, geçmişteki olayların nedenlerini bulup bugünkü olayların nedenlerini yanlışlardan korunmuş bir biçimde değerlendirmeye uygun bir tarihi araştırma metodu olduğunu unuttular.

Hoca, elli yıl önce ortaya konulan ırkı veya ekonomik araştırmalara dayanan kanıtları yirminci yüzyılın olaylarına uygulayan öğrencilerini görürse, doğal olarak onları öğrencileri olmaktan uzaklaştırır. Bununla birlikte onun “Doğu Sorunu”adlı eserinin, Balkan Haçlı Seferi hakkında bir fikir edinmek için Marksistlerin büyük çoğunluğu tarafından tek kılavuz olarak kabul edildiği anlaşılıyor.

Onların gözünde “Müttefikler” uygarlığı, Türkler de vahşeti temsil ediyorlardı.

Genç Türkler hakkındaki görüşler bazı kısımlara ayrılıyorsa da, çoğunluk bu devrimci kimselerin kendi ülkelerini ekonomik bakımdan diriltmeye yetenekli olmadıkları düşüncesini besliyordu.

Eğer Marks’ın eseri gözden geçirilirse, Türkler hakkında beslenen bu düşüncenin nedeni derhal ortaya çıkar. Fakat “Doğu Sorunu” adlı eserin 1853 yılında, yani genç Türkiye’nin henüz var olmadığı bir dönemde yazılmış olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekir.

Marksın ileri sürdüğü iddia, tabii şimdiki olaylarla oldukça aydınlandı.

Marks’ın düşüncesine göre 1853’deki Türkiye düşüş durumunda olup, Afrika’daki Türk sömürgesi, Rumeli ve Anadolu’dan ibaret olan üç parçaya bölünmeye mahkûmdu. Bu üç parçadan birincisi Avrupa sermayedarlarının avı olacaktı. Gerçekten, Marks’ın önceden tahmin ettiği gibi, bugün İngilizler Mısır’ın gerçek hakimi bulunuyorlar;Tunus, Fransa himayesine geçti; fakat Trablusgarb’ın Osmanlı hükümetinden ayrılması için, İtalya’nın oyunda hile yapması gerekti.

Marks, Rumeli hakkında aynen şunları söylüyordu:

“Bu güzel ülke, hangisinin ilerleme ve uygarlığa en az yetenekli olduğunun belirlenmesi çok zor olan milliyetleri ve ırkları değişik bir insan kitlesi ile doludur. Slav, Ulah, Arnavut olmak üzere oniki milyon nüfus, bir milyon Türk’ün egemenliği altında bulunuyor. Çok yakın bir zamana kadar, böyle karmakarışık bir ahali içinde, bu çeşitli milliyetlerden yalnız birine ait olması gereken egemenlik hakkına sahip olmak için gereken nitelik ve üstünlükleri Türklerin taşıyıp taşımadığı, haklı olarak akla gelen bir soruydu”.

Bu sözlerin arkasından Marks’ın, Türkiye’nin egemenlik hakkına karşı çıkmasının nedeni, Türk görevlilerinin “İslamlık taassubuyla”başıboş bir duruma gelen müslüman halkı uygar bir duruma sokmaya güç yetiremeyeceklerini görmesidir. Öte yandan hükümet, sürekli olarak başgösteren Hristiyan isyanlarının önünü almaya güç yetiremiyordu.

Onun yanında Türk köylüsünün önemi yoktu. Gerçek müslüman gücünü yalnız büyük şehirlerin halkında görüyordu ki, “bunlara oranla eski imparatorluk dönemindeki Roma şehrinin ahalisi bir akıllı ve kahramanlar topluluğuydu”. Bugün Türkleri atmak istedikleri Anadolu, onun düşüncesine göre, egemen milletlerin tükenmez bir kaynağıydı.

Sonra Türkiye’de oturan diğer kavimleri inceleyerek: “Rumların… özellikle Slav neslinden olduklarını”ve fakat nüfuzlarının ancak ikinci derecede bulunduğunu açıklıyor. “Halkın büyük bölümünü oluşturan ve “nesillerin” karışık bulunduğu her yerde üstünlüğü eline alan Slav neslidir” diyor. Arkadan da, bugün bile önem ve değerini yitirmeyen şu bilgileri ekliyor:

“Büyük Slav Rumları kitlesi, mukaddes Moskova’da veya Petersburg’daki Hükümdar Matbaasında basılan eserlerin tümünde bir mezhep hakikatinin, bir kutsallık kokusunun bulunduğuna kanaat getirmişlerdir. Kendilerini, her ne olursa olsun, her türlü kötülükten kurtaracak Mesih’in zuhurunu bekledikleri Petersburg’dan gözlerini ayırmıyorlar”.

Karadağ hakkında da ayrıca:

“Onlar, ovaları yağma ederek ganimet mallarını sarp kalelerde saklayan bir eşkiya topluluğudur”görüşünü belirtiyor.

Türlere ait bölümü dışarda kalmak üzere, “Doğu Sorunu” adlı eserdeki bilgiler, aradan altmış yıl geçmiş olduğu halde yine aynen geçerlidir. Marks, o zaman yalnız sosyalistlere değil, aynı zamanda bütün Batı Avrupa’ya aşağıdaki fikri telkin ediyordu:

“Rusya aslında cihangir bir hükümettir. Milli egemenlik taraftarlarının düşünce patlamasından doğan bir güç, insanın özgürlüğe kavuşmak için beslediği sonsuz bir azim olan Avrupa devrimini meydana getiren o müthiş 1789 galeyanına kadar, tam bir yüzyıl, o cihangirlik sürekli kaldı. Avrupa kıtasında o zamandan beri gerçek bir biçimde egemenlik yürüten iki güç var: Rusya ve Mutlakiyet yönetimi, ihtilal ve demokrasi… Eğer Rusya Türkiye’yi istila edip ele geçirmiş olsaydı, gücü bugünkünün en az yarısı kadar artacak ve diğer Avrupa hükümetlerinin toplamına üstün bulunacaktı. Böyl bir olay, ihtilalciler için çokbüyük bir felaket olacaktı.

Tehlike her ne kadar Rumeli için yarı yarı ortadan kalkmışsa da, Anadolu için bütünüyle bakidir. Bu konuda Marksiztlerin de akıllarını başlarına çok geç aldıkları görülüyor. Bununla birlikte Marks, Hristiyan isyanlarıyla bunların muhtemel sonuçlarına ilişkin duygularında aldanmıyordu:

“Eski bir dönemde Rus hükümeti, Avrupa’nın güney doğusundaki son derece uygun konumundan yararlandı. Yüzlerce Rus görevlileri Türkiye’yi dolaşarak Hristiyan Rumlara, Ortodoks hükümdarın (Çarın) Türk pençesinde inleyen doğu Hristiyanlarının koruyucusu, sığınağı ve başı olduğunu telkin ettiler. Özellikle güney Slavlarına bu imparatoru, Slav ırkını er geç tek bir yönetim altına alarak Avrupa’nın en güçlü bir milleti haline getirecek mutlak güç sahibi bir çar gibi gösterdiler. Rum patriğine bağlı ruhbanlar, bu düşünceleri yayacak gizli bir topluluğun en etkili üyeleri oldular… Merkezi hükümete karşı nerede isyan bayrağı kaldırıldıysa, Ruslar fiilen ve para bakımından bu isyancılara yardım ettiler”.

Marks bu konuda söz söylerken bilinmezlik içinde koştuğunu biliyordu. Bu nedenle özellikle, Türk halkı hakkında yeterli bilgi bulunmamasından şikayet ediyordu. David Orkaradında, o dönemin tanınmış bir İngiliz bilgini tarafından verilen bilgilerin, Türk hayatına ve Türk halkının niteliklerine ilişkin özel bir fikir edinmeye yeterli olmadığı görüşündeydi. Gerçekten bu bilgiler aşırı övgülerle dolu olup Marks’ın tezini çürütüyor ve ona bu çelişkinin nedenini açıklamaya uygun bulunmuyordu.

Zıtlık henüz bugün de bulunmaktadır. Sermayedarların Türkiye’deki girişimleri lehinde söz söyleyenler, Türk “tassubunu”, uygarlık için göğüs gerilemez bir engel olarak suçluyorlar ve sonuç olarak “Türk bir vahşidir” kararını veriyorlar. Fakat bu suçlamalara karşı, Türklerin nasıl yaşadıklarını gören, Türk düşüncesinin ne olduğunu bilen, Batılıların ve özellikle Fransızların Türkler hakkında ne kadar yanlış düşüncelere sahip olduklarını Piyer Loti ve Klod Farer gibi aydın düşünceli iki zabitin sanatkarca açıklamaları ortada olduğu için fazla birşey söylemeyeceğiz.

Marks, Türklerin Anadolu’ya gönderilmesini gerçek belgelere dayandırıyor. Bugün de Fransız sermayedarları ve katolikleri, Türk milletinin ticarete yeteneksiz olduğunu ileri sürüyorlar. Bu şikâyeti uzun uzadıya söz konusu etmeksizin, yalnızca, bu suçlamanın Rumeli’deki birbirini izleyen Rumlara, Avusturyalılara ve İtalyanlara karşı ilan edilen boykotajın geçerliliğini yitirmesiyle hükümden düştüğünü söylemekle yetiniyoruz.

Burada şunu da belirtelim ki, Marks’ın benimsediği iddia 1853 yılı için doğru olabilirdi, fakat 1913’teki Türkiye hakkında kesinlikle doğru olamaz.

Marks, İttihad ve Terakki Cemiyetinde, Rus baskısına karşı milli egemenlik ilkesine dayalı devrimci bir niteliğin varlığını zorunlu olarak kabullenmiş olacak ve Genç Türklerin Avrupa sermayedarlarından şikâyetleri de, ona Türk milletinin sınai ve ticari yeteneklerine dair gerçek bir fikir vermiş olacaktı.

Bu düşünceleri aşırı bulan kimselere, Marksın 1853 yılında Japonya ile ilgili olarak yazdığı bir eser hakkındaki düşüncelerinin ne olduğunu sormak gerekir. O dönemde, bugünkü Japonya’nın ulaştığı yüksek yeri sezinleyebilmek mümkün müydü ve eğer mümkünse, Japon kavmine uygarlık adına lanet edilebilir miydi?

Oturduğu ülkeye Avrupa kapitalistleri nüfuzunun girmemesi için büyük bir direniş gösterdiğinden dolayı bir milletin sürülmesini ve bağımlılığını veya bağımlılık altına alınmasını haklı göstermek gerektiği takdirde, bütün “Düveli Muazama”tarafından ayrımsız uygulanmakta olan “Sömürge edinmek”politikasına karşı, sosyalistlerin elinde ne gibi belgeler kalabilirdi?

Uluslararası İşçi Topluluğuna baskı yapan ikinci etken, slav kışkırtmasıdır.

Bizim sömürgecilerin düşündükleri olaylara karşı kin ve öfke besleyen Fransa sosyalistleri gibi Rusya’da da Çarlık politikasının girişimlerini protesto eden Sosyal-Demokratlar vardır. Bundan başka, Balkanlarda da, askeri harekât sırasında soylu bir tavır alan sosyalistler vardır ki, bunun doğruluğunu kanıtlayan bir Sırp zabitinin mektubundan daha sonra söz edeceğiz. Fakat, Slavlar kesin olarak hayli süreden beri Uluslararası İşçi Topluluğunda özel bir endişe doğurmuşlardır.

Bunlar Fransa’da toprak sorununun müzakeresi sırasında Fransa Marksistlerinin aldıkları tavır ve hareketi, garip bir ısrarla suçladıkları gibi, aynı zamanda da, mağlup veya parçalan uzun süreden beri dağılmış olan Slav milletlerinin tek bir kitle haline gelmesine yardım etmek için Uluslararası İşçi Topluluğunun nüfuzundan yararlanmaya çalışıyorlardı. O yörede bulunan sosyalistlerin, kendi ülkelerinde kendisine uydukları hükümetin amansız düşmanı oldukları halde, Rumeli’deki milletdaşları lehindeki kışkırtmaları iyi bir sonuca ulaştırmış olmalarının nedeni, bu kışkırtmaların, Balkanlardaki kralların veya kralcıkların amaçlarını kolaylaştırmasıdır. Slavlarla birlikte, her yerden daha çok Rusya’da kötü muamele gören Museviler bile Doğu Avrupa sosyalistlerine yardımda bulundular ve Balkan Savaşında “Müttefikler” tarafını tutmak suretiyle Rusya’daki toplumsal yerlerini sefalet ve zulümden kurtarabileceklerini sandılar. Gerçek ortadoks sosyalistlerin doğurdukları meşguliyet ve gailelere, özel olarak Musevi unsurunu savunmak endişesini ekleyen Bundun hareketi başka türlü açıklanabilir mi?

Uluslararası İşçi Topluluğunun özellikle Rus olan bölümü, Musevi unsuru için yeterli güvence göstermeyecek mi?

İşte, gerek Slav sosyalistleri ve gerekse Rusya’daki Museviler Uluslararası İşçi Topluluğunda bu şekilde sürekli olarak nüfuz icra ettiler ve Abdülhamid’in yaptırdığı katliamlardan zarar görenlerin şikâyetleri, uygar işçilerin büyük politik kuruluşları içinde, genellikle Türkiye’ye ve hatta Genç Türklere karşı kindar bir akımın oluşması için bir bahane oldu.

Fransa’da, Türk bütünlüğünün gelişmesi hakkında bir yargı vermek için Ermeni sorunu bir ayrıcalık ölçüsü olarak kabul edildi.

Ermenistan, II. Abdulhamid’in saltanat döneminde karşı karşıya kaldığı sorunlar sayesinde Avrupa’nın merhametini çeken Doğu Anadolu bölümüdür. Bu yöredeki müslüman halk, çoğunluk olarak kültür nimetinden payını alamayan Kürtlerden meydana geldiğinden, uygarlık merkezleriyle ilişki kurma zorluğu bundan doğuyor. Osmanlı hükümetinin o sarp ve ürünsüz dağlara gönderdiği memurlar ya sürgünler veya memurlar sınıfının bilgili ve liyakatli olmayan kısmından seçilenlerdi.

Abdülhamid, yirmi yıldan fazla bir süre içinde müslüman halkı, Kürtlerden daha uygar olan Hristiyanlara musallat etti; kürtleri uygarlaştıracağı yerde öylesine şımarttı ki, bunlar insan öldürmeyi adeta sinek öldürmek gibi görüyorlardı. Hatta bugün bile çok az bir para karşılığında istenildiği kadar Ermeni öldürtülebilir. Ve ülke içinde, böyle birkaç öldürme olayı, genel bir katliama neden olmak için yeter.

Böyle bir hareketin ortaya çıktığını hükümet merkezi ancak iki gün sonra haber alabilir ve dışardan gönderilecek jandarma kuvvetiyle etkili önlemler alıncaya kadar birçok günler geçer.

Genç Türkler iş başına geçince, bizim kadar kendilerine de çirkin görünen bu durumun önüne geçmeye çalıştılar. Bunlar hunhar zalimin düşüşünden sonra bile, Hristiyan halkın merkezi hükümete karşı düşmanca duygular beslemesine engel olamadıkları gibi, korku ve öfkelerinin acısını Hristiyanlardan çıkarmaya alışmış olan Kürtlerin de, kendilerinin Ermenilerle eşit tutulduklarını görerek İstanbul’dan gelen emirlere karşı çıkmalarını engelleyemediler. Bilmeyerek Rusya’nın kışkırtmalarına alet olan Ermeni komitecileri ve ileri gelenlerinin iddiaları ne olursa olsun, Atina soykırımı, Genç Türklerin etkili biçimde müdaheleye zaman bulmalarından önce meydana geldi.

O zamandan başlayarak olağanüstü askeri önlemler alınmış ve yeni katliamlara meydan vermemek için Ermenistan’daki memurlara kesin talimatlar gönderilmiştir. Osmanlı hükümeti, gerektikçe ayaklandırılmak üzere Rus memurları tarafından Hristiyan ahalinin teşvik edildiğini bildiği gibi, aynı memurların yeni öldürmeler için memnun olmayan Kürtlere, gizlice para dağıtabilecek güçte olduklarına da vakıftı.

Öyle bir zaman geldi ki, Hristiyanlara zararı dokunacak karışıklıkların çıkmasından kaygı duyduğunu bahane eden Rusya, nerdeyse Ermenistan’ı istila edecekti. Hatta “bir Fransız gazetesi” olan “Maten”, Türkiye’yi Edirne’yi bırakmaya zorlamak için Rusya hükümetine bu istilaya karar vermesini tavsiye bile ediyordu. Bu ikiyüzlülük, Ermeni Sorunu hakkında sosyalistlerin düşüncesini aydınlattı. Eğer yeni soykırımlar meydana gelecek olursa, bunların sorumluluğunu şimdi, bugün Avrupa muhalefetine düşmanlık ilan etmekte sosyalistlerle birleşen Genç Türklerin aleyhinde Güney Slavlarının ortaya koyduğu intikam arzusuna kapılacak yerde: Çarlık politikasına yüklemek gerektiği anlaşıldı.



 (sh:57-67)

İSLÂM DÜNYASININ MUKADDERATI

Balkan savaşının hüzün verici faciası artık esas itibariyle bizce bilinmektedir. Müttefiklerin cinayetlerini saklamak için Düveli Muazzama tarafından “herşeyi sükut içinde boğmak” amacıyla izlenen metod ve harcanan çaba başarılı olmadı. Bütün tanıkların ağızları kapatılamadı. Bulgar askeri sansürü, hatta karşılıklı milli çıkarlarını ileri sürmek suretiyle bile, bütün savaş muhabirlerini susturamadı.

Türkiye’nin hiç olmazsa şeref ve namusunu kurtarmak istemesinden dolayı izlenen askeri harekât artık nasıl bir sonuç verirse versin, tarih, Hristiyan ordularıyla maiyetlerinin işlemiş oldukları vahşi mezalimi kaydedip onları, gelecek nesillerin intikamcı nefretine sunacaktır. Bin yıl geçse bile onbirinci yüzyıl haçlıları ile yirminci yüzyıl haçlılarının İslam dünyasına reva gördükleri mezalim ve vahşetler arasında bir fark görülemeyecektir. Çünkü yirminci yüzyıl haçlıları, “uygarlık” kelimesinin hiçbir anlam taşımadığı bir dönemde yaşayan ataları gibi mazur görülemez.

Fakat bu cinayetler, gelecek için yeni sorunlar çıkarıyorlar. Avrupa diplomasisine tam bir güvenle kendilerini teslim eden Türkler, zalimce bir şekilde aldatıldılar.Resmi Avrupanın kesin vaatleri üzerine “Müttefiklerin” tecavüz etmelerine imkân vermedikleri için mağlup olduklarından, her türlü hakaretlere ve vahşi mezalime maruz kaldıktan sonra Asya’ya püskürtülmüş bulunuyorlar.

Acaba bunlar, genel bir intikam ve mukabil bir misilleme hazırlamak için, daha önce Avrupa tarafından mağlup edilerek esaret altında yaşatılan büyük İslam kitlelerine iltihat edecekler mi?

Japonya, koca Rus’u bir tekme ile zillet toprağına serdiği gün Avrupa ona saygı göstermek zorunda kaldı. Bu uyanma dersi unutulamaz. Avrupa’nın barbarlığı nedeniyle meydana çıkan Sarı Irk Tehlikesine, bunun gibi Düveli Muazzama’nın ihtirasları ve ikiyüzlülüğü ile ortaya çıkan İslam tehlikesi de eklenebilir. Bizim kıt düşünceli diplomatlarımız, torunlarımıza, yeryüzünü müthiş şekilde kana boyayacak mücadeleler hazırlamak için Avrupa sermayedarlarının çevirdikleri entrikaları kolaylaştırdılar.

Türkiye ve zulme uğrayan diğer kavimler için barış ve selamet dönemi herhalde çok yakındır. Osmanlı hükümeti, artık politik olarak bir tek insanın elinde oyuncak değildir. Bugün iktidar mevkiinde bulunan Genç Türkler, hükümeti yavaş yavaş yabancı saldırganlardan kurtulduğu andan başlayarak çağdaş ekonomik ilerlemenin gerektirdiği sorunları diğer uygar kavimler gibi çözümleyebilecek bir “demokrasi” haline çeviriyor. Felaket içinde büyüyen ve gençliklerinde büyük Avrupa düşünürleriyle, özellikle Fransa özgürlükçülerinin yetiştikleri aynı okulda kültür öğrenimi gören Genç Türkler, yeni ekonomik yönetimin gereklerinden olan bir işçi sınıfı meydana geldiği zaman, el emeğiyle geçimini sağlayan bu namuslu vatan evlatlarının isteklerine zor ve şiddet kullanarak muhalefette bulunmak yanlışına düşmeyeceklerdir. Bugünkü hallerin cereyanı sırasında, halen işbaşında bulunan Türk hükümet adamları, Avrupa’nın Türkiye’ye reva gördüğü haksızlığı iftihar ederek ve halisane bir surette telin eden bağımsız düşünen kimselere karşı resmi çevreler tarafından gösterilen düşmanlığın derecesini takdir ettiler.

Bitirirken

Bu kitabın basılmasına Yanya’nın düşüşünden önce başlanmıştı. O kale daha sonra Yunanlıların eline düştü; az bir zaman sonra Edirne kalesi de, tarihe altın sayfalarla yazılmaya layık kahramanca bir savunmanın ardından Bulgar-Sırp ordusu tarafından ele geçirildi.

Düveli Muazzama da bu bakımdan, Hristiyan medeniyetinin maddi üstünlüğünü kabul ettirmek için Türkiye’yi son dereceye kadar hor ve hakir duruma getirmek, şiddetli bir maddi sıkıntı içinde yaşatmak ve daha sonra Anadolu’da uğrayacağı taksik felaketine karşı onu kendini savunamayacak bir duruma düşürmekten ibaret olan amaçlarında başarıya ulaştılar.

Önceki bölümlerde okuyucuların gözleri önüne konulan olaylar da bu suretle, evrelerini çok az değiştiren sonraki olaylarla tamamlandı. Fakat onlardan çıkarılan sonuçlar güç kazandı.

Her ne olursa olsun, kahramanca mağluplara gösterilmesi insanlık görevlerinden olan dostluk ve teveccüh, alçakçasına saldırıya maruz kalan, resmi Avrupa tarafından aldatılan, Avrupa kapitalistlerinin verdikleri maden paralara karşılık vicdanlarını namussuzların ayakları altında ezdiren gazetecilerin suçlama ve hakaretlerine hedef olan Türkiye lehinde, bundan böyle çok fazlaca artacaktır. (sh:141-144)

27 Mart 1913

 

Kaynak: Balkan Haçlı Seferinde Avrupa Siyaseti Ve Türklerin Felaketi, Yazan: Hanry Nivet; Çeviren: Ragıp Rıfkı Günümüz diline aktararak hazırlayan: Yüksel Kanar, BİRLEŞİK YAYINCILIK, 24

 

İslâm Dinin Görünümleri
İslam Dünyasının Zayıflaması Ve Osmanlılar- Oral Sander
İslam’ın Devlet Ve Halifelik İmtihanı
İslâm Dünyasının Geleceği
İslami Aydınların ‘Körlüğü’

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTİ


Mazlumlar ve Suriye İçin Hatırtlatma

Hükümete ihanet, insanlara ihanetten daha hafif bir suçtur.

Binbir yolu vardır, halka ihanet etmenin: halk, şiddet, dehşet ve işkence yolu ile baskı altına alınabilir. Milyonlarca kadın ve erkek sömürülebilir, özgürlüğü alınabilir, yoksulluğa düşürülebilir; zorba yasalar çıkartılabilir, mahkemeler baskı aracı haline getirilebilir; yalan bir propaganda, ortada hiç neden yokken, toplumun iki kesimini birbiri karşısına dikebilir; savaş yapılabilir ve bir zamanların acayip simyacıları gibi insan kanından altın çıkarılabilir.

İşte halka böyle ihanet edilir.

İhanet edenler hep aynı kişilerdir; bunlar, ne pahasına olursa olsun iktidarı ellerinde tutmağa ve büyük çoğunluğun fedakârlığı pahasına kendi yararlarını arttırmaya kararlı küçük bir ayrıcalıklı azınlıktır. Bu ihanet, dünya tarihinde yeni bir olay da değildir. Tarih, bu kara iplikle dokunmuştur. Ama çağımızda halk, daha önce elinde olmayan birtakım güçler elde etmiştir artık, daha iyi hayat koşulları istemektedir; buna karşılık, kütleye boyun eğdirmek için bazılarının aldığı tedbirler de gitgide daha kaba ve umutsuz olmaktadır. Faşizm, bu kabalıktan ve umutsuzluktan doğmuştur. Nazi rejimine karşı yılmadan savaşan Alman yurttaşı hain değildi, açık yürekli bir yurtseverdi. Oysa Nazi hükümeti vatana ihanet ediyordu.

Sacco ile Vanzetti Dramı Amerikan halkına nasıl ihanet edildiğinin hikâyesidir. Onlara ithaf edilen suçlar, çevrilen dolaplar, insanları eğlendirmek için seçilmiş değildir; birçok yerleri, orta sınıftan Amerikalı yurtdaşı şaşkına döndürmüştür. Ne var ki, Amerikalıların, geçmişte kendilerine karşı kullanılmış ihanet yöntemlerini tanımlamaları kaçınılmaz bir şeydir, çünkü bugün aynı şeyleri yeniden hortlamasını tekrar (Suriye ve Bütün Dünya) görmek tehlikesi ile karşı karşıyadırlar.

Amerika’da demokrasiyi, dünyada barışı koruyabilmek için bunları sebep ve sonuçlarını anlamak zorundadır. Sebebi ne olursa olsun,  Amerikalılar, ülkelerini tehdit eden “Büyük İhanet”inin hergün biraz daha büyüdüğünü görmekte gecikirlerse elbet bir gün yılacaktır, diyebiliriz.

Kaynak:
Büyük İhanet. Albert Kahn, trc: Mehmet H. DOĞAN, Hür Yayınevi, İstanbul, 1974

 

YARGIÇLARA SON SÖZÜM

Yeter, kendimden bahsettiğimi az daha Sacco’yu unutuyordum.

Sacco da benim gibi işçi,

kendini bildi bileli işinin âşığı, İşinin ehli,

kazancı yerinde, işi yolunda, bankada hesabı da var,

karısı akçapakça, kendi halinde bir hatun,

İki de gül gibi çocuğu var, kutu gibi bir evi, bir yanında bir çay akar, öbür yanı orman.

Sacco duygulu, namustu, inanır adam, İnsan adam Sacco,

tabiata vurgun, insanlığa âşık, erkek adam Sacco;

insanlık aşkına, hürlük uğruna

varından yoğundan vazgeçmiş,

para dememiş, rahat dememiş, bırakmış hepsini,

canı gibi sevdiği karısını, çocuklarını,

ve canını hiçe saymış Sacco.

Hırsızlık etmek Sacco’nun aklından bile geçmemiştir, nerde adam öldürmek!

Ne o ne ben, aklımız ereliberi,

alın terimizle kazandığımızdan gayrısına el sürmemişiz, haram lokma geçmemiş gırtlağımızdan, değil hırsızlık etmek!

Ne diyorlardı? Ben daha hinoğlu hinmişim;

doğru, ağzım daha iyi lâf yapıyor ama

bilin ki, o arınmış inancı haykıran o erkekçe sesi dinlerken,

Sacco ayağa kalkıp; konuşmağa başladı mıydı,

hatırlıyorum da nelere göğüs gerdiğini, nelerden vazgeçtiğini

onun yanında bir hiç olduğumu anlıyorum,

yaşarıveriyor birden gözlerim,

bir şey tıkanıyor şuracığıma,

beni ağlarken görmesin diye

bilseniz, kendimi nasıl zoruna tutuyorum;

İşte bu adama hırsız dediniz, katil dediniz, mahkûm ettiniz. Sacco unutulmayacak ama.

Katzmann’ın kemikleri, sizin kemikleriniz hep un ufak olduktan sonra,

Katzmann’ın adı, sizin adınız, kanunlarınız nizamlarınız ve osahte Tanrınız

ve insan İnsanın kurdudur diyen bu uğursuz çağ, hepsi hepsi geçmişe karıştıktan, silinip gittikten sonra bile halkın gönlünde yaşayacak Sacco.

Bunlar gelmese başıma, siz çıkmasaydınız karşıma, ona buna dert anlatacağım diye köşe başlarında harcar giderdim ömrümü,

silik, belirsiz, yenilmiş titretir giderdim kuyruğu.

Ama şimdi öyle mi ya!

Bizim başarımız bu ölüm, bizim zaferimiz bu.

Dünyada aklımıza gelmezdi böyle yararlı olacağımız,

insanlık için, adalet için, hürlük için

eskaza gördüğümüz bu hizmeti

bir kerre değil, on kerre yaşasak yapamazdık.

Dediklerimiz, hayatımız, çektiklerimiz hiç kalır bunun yanında hiç kalır yanında idamımız

- bir kunduracıyla bir işportacı parçasının İdamı-

Yaşayacağımız o son anı elimizden atamazsınız ya!

O bizim İşte, o bizim zaferimiz.

Bartolomeo VANZETTİ Türkçe söyleyen: Can YÜCEL

************

DOS PASSOS

Bizi copladılar sokaklardan kovaladılar onlar

güçlü zengin onlar

politikacıları gazetepatronlarını köhne yargıçları itibarlı alçakları üniversite rektörlerini oy avcılarını ise alan işten atan kiralayan onlar (dinleyin işadamları rektörler yargıçlar Amerika kendine ihanet edenleri unutmayacak)

eli tüfeklileri üniformaları polis arabalarını hapishane arabalarını satın alan onlar

 peki kazandınız bu gece dostlarımızı o yiğit adamları öldüreceksiniz yapılacak bir şey kalmadı yenildik yenik insanlarız Toplastik Salem Caddesi’ndeki okulun kasvetli sınıflarında köhne merdivenlerde bir iniyor bir çıkıyoruz

sıralarda başımız eğik kıvrılmış oturuyoruz ve sömürü karşıtlarının bildik sözcüklerini duyumsuyoruz yenilenen terle acıyla yenilenen işimiz sona erdi çiziktirilmiş tümceler

gece boyunca takırdayan daktilolar basılan broşürler yayılan matbaa kokusu telgrafhaneye koşturmalar

tellere dizilen sözcükler aranıp bulunan etkili sözcükler sana zulmedenlerin seni sömürenlerin kim olduğunu anlayasın diye

Amerika ülkemiz Amerika

Dilimizi tersyüz eden atalarımızın konuştuğu temiz sözcükleri çamura küfre dönüştüren yabancılara yenik düştü yargıç koltuğunda oturanları onlar kiralamış

Hükümet Konağı’nda ayaklarını masaya dayayıp yaşlanıp oturmuşlar bizim inançlarımızdan bihaber onlar

 dolarlar silahlar silahlı kuvvetler enerji santralleri onların mali elektrikli sandalyeyi yapanlar şalteri indirecek celladı kiralayanlar onlar

 peki artık biz iki ulusuz ülkemiz Amerika yenik düştü yasaları satın alan ve çıt çekip otlakları ayıran ve ormanları kesip kağıt hamuru yapan ve güzel kentlerimizi teneke mahallesine dönüştüren ve insanlarımızı bedavaya çalıştırıp herşeylerini yağmalayan yabancılara ve canları isteyince şalteri indirecek celladı kiralayanlar onlar

ama görüyorlar mı onlar

göçmenlerin bildik sözleri bu gece terle ve acıyla yenilendi görüyorlar mı sömürü karşıtlarının o eski Amerikan söylemi

bu gece Pittsburgh’lu yaşlı kadının ağzında Frisco’dan buraya yük treninden yük trenine atlayarak ulaşan irikıyım kazan işçisinin Back Bay’li toplum görevlisinin İtalyan matbaacının Arkansas’lı berduşun ağzında yenilendi yenik düşmüş uluşun sesi bu gece hepimizin kulaklarındaydı ölümevindeki iki adam eski sözcükleri yenilediler ölmeden önce

Bütün bunlar olmasaydı ömrümü belki de sokak köşelerinde beni aşağılayan insanlara dil dökmekle geçirecektim.

Belki de bilinmeden, tanınmadan, yenik düşmüş bir insan olarak olup gidecektim. Bu bizim başarımız ve zaferimiz.

Hoşgörü için, adalet için, insanlar arasında anlayış için hasbelkader böyle yararlı olabileceğimiz bütün yaşamımız boyunca aklımıza bile gelmezdi.

Şimdi onların işi sona erdi göçmen sömürü karşıtları kara giysileri içinde North End’deki küçük cenaze odasında sessiz yatıyorlar kent sakin muzaffer ulusun insanları sokaklarda yoklar yenen onlar

Neden korkuyorlar caddelerde görünmekten?

Caddelerde yalnızca yenilenler var başları eğik iki göçmenin ölülerinin yakılacağı mezarlığa kadar caddeler yenik ulusun yağmur çiseliyor kaldırımlarda sıra olmuşuz dirsek dirseğe sessiz benzi uçuk korkuyla tabutlara bakıyoruz yenik düşmüş Amerikayız

 (John Dos Passos, The Big Money’den. Türkçesi: Güney GÖNENÇ)

Kaynak: Varlık Dergisi, Eylül 1997,

 

SACCO VE VANZETTİ (1971) Film

Yönetmen: Giuliano Montaldo

Ülke: İtalya İtalya, Fransa Fransa

Vizyon Tarihi: 16 Mart 1971 (İtalya)

Süre: 120 dakika

Dil: İtalyanca, İngilizce

Senaryo: Fabrizio Onofri , Giuliano Montaldo , Mino Roli ,

Müzik: Ennio Morricone            

Görüntü Yönetmeni: Silvano Ippoliti   

Yapımcılar: Arrigo Colombo , Giorgio Papi

Özet

Nicola Sacco ( 22 Nisan 1891 – 23 Ağustos 1927) ve Bartolomeo Vanzetti (11 Haziran 1888 – 23 Ağustos 1927)

Amerika Massachusetts’e göçen bu iki İtalyan, bir cinayet ve gasp olayı ile ilgili olarak suçlanmış ve 7 yıllık mahkûmiyet sonrasında 23 Ağustos 1927’de idam edilmişlerdir. Ancak suçlulukları konusunda derin şüpheler mevcuttur ve Amerikan adalet sisteminin ayıbı olarak hatırlanan davalardan biridir Sacco ve Vanzetti davası. Yükselişte olan, İtalyan, göçmen ve anarşistlere olan antipati ve nefret, Sacco ve Vanzetti’nin hayatına mal olmuştur.

Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti

Sacco ve Vanzetti, bir ayakkabı fabrikasında muhasebe müdürü olan Frederick Parmenter ve bu fabrikada güvenlik görevlisi olan Alessandro Berardelli’nin, 15 Nisan 1920’de 15.766,51 dolar ile birlikte ödeme yapmak için bankaya doğru yol alırken silahlı saldırı sonucu öldürülmeleri ve soyulmaları olayından sorumlu tutulmuşlardır.

******************

LAW ABİDİNG CİTİZEN / Adalet Peşinde (2009)

Yönetmen: F. Gary Gray

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram | Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Ocak 2010 (Türkiye)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Kurt Wimmer

Müzik: Brian Tyler

Görüntü Yönetmeni: Jonathan Sela

Yapımcılar: Gerard Butler | Lucas Foster | Dave Gare |

Oyuncular:    Jamie Foxx,    Gerard Butler,    Colm Meaney,    Bruce McGill,    Leslie Bibb

Özet

“The Italian Job/İtalyan İşi”nin yönetmeni Gray, “Law Abiding Citizen/Adalet Peşinde”de ölümle sonuçlanan bir ev soygunu sonrasında sağ kalan kişinin sevdiklerinin intikamını almak için sınır tanımayışını işlerken, kör adaleti de sarsıcı bir şekilde mercek altına yatırıyor. Clyde Shelton (Gerard Butler) evine yapılan bir soygun girişimi sırasında eşini ve kızını kaybeden dürüst bir aile babasıdır. Katiller yakalandığında, davaya Philadelphia’da başarılı bir savcı olan Nick Rice (Jamie Foxx) atanır. Nick, zanlılardan birine, suç ortağının aleyhinde ifade vermesine karşılık hafif bir ceza önerir.

Aradan on yıl geçer. Hafif cezayla kurtulmuş olan katil ölü bulunur ve Clyde Shelton soğukkanlılıkla suçu işlediğini itiraf eder. Sonra Nick’e bir ültimatom verir: Nick kusurlu adalet sistemini düzeltmediği takdirde, Shelton’ın eşinin ve karısının cinayet davasında yer alan kilit isimler ölecektir.

Çok geçmeden, Shelton tehditlerini yerine getirmeye başlar ve hapisteki hücresinden ne öngörülmesi ne de önlenmesi mümkün olan görkemli ve acımasız bir dizi suikast organize eder. Philadelphia’nın önde gelen isimleri Shelton tarafından birer birer öldürülürken, yetkililer bu terör dalgasına son veremedikleri için şehirde korku hüküm sürmeye başlar. Cinayetleri durdurabilecek tek kişi Nick’tir…

Not:

Film Clyde Sheltonu öldürerek bitirmesi konu içeriğini zayıflatmıştır. Bu şekildeki son seyirciye sistemin kuvvetini göstermek için değiştirilmiş olması kanısını veriyor. Büyük operasyon  yapanların zeka pırıltıları  her ihtimali göz önünde tuttukları doğrudur. Sonucun normal  filmlerin genel bitişi ile bitirilmesi (iyiler ve kabullerin galibiyeti) biraz tarafgirlik olarak sayabiliriz.

“Film oldukça dinamik ve zeki şekilde ilerliyor yaptığı sistem eleştirisi ve anlattığı hikayenin oturması için harika bir sona ihtiyacı varki sonu tam anlamıyla rezalet. O kadar kötüki yaptığı ne sistem eleştirisi ne adalet sisteminin çürümesiyle ilgili söylediği şeylerin hiç birinin anlamı kalmıyor.” (kemerlee: http://www.beyazperde.com/filmler/film-134690/kullanici-elestirileri/en-yeniler/)

http://blog.milliyet.com.tr/amerikan-adalet-sistemine-dair-elestirel-iki-film/Blog/?BlogNo=277058

Filmden

Savcı Nick

- Bence anlaşalım.

Clyde:

- Küçük bir kızı öldürdüler Nick.

- Sistem kusurlu.

- Biz de onun kusurlu uygulayıcılarıyız.

- Yine de bu davayı kazanabilirdin.

- Bu riski göze alamam. Biraz adalet, hiç olmamasından iyidir.

 “Biraz adalet, hiç olmamasından iyidir.”

Savcı Nick:

Clyde. Senin ifaden güvenilir olmayacaktır. Kürsüye çıkarsan davalı tarafı seni oracıkta mahveder. Ama jüri bana inanacaktır.

- Çünkü gerçek bu. Kazanabiliriz…

- Kaybedebiliriz de. Sonra elimizde hiçbir şey kalmaz. Onlar serbest kalır, sen de koca bir yılı ve tonlarca parayı heba ettiğinle kalırsın.

Clyde:

 Nick, ikisi de suçlu. Özellikle Darby. Bunu biliyorsun.

Savcı Nick:

Bilmek yetmiyor, Clyde. Mahkemede kanıtlaman gerek. Lütfen o adamla anlaşma.

- Anlaşma sakın.

- Üzgünüm, anlaşma yapıldı. Üzgünüm. Anlaşmayı yaptım. Üzgünüm. Anlaştık. Ne?

 Bunu nasıl yapabildin?

 Adalet sistemi bu şekilde çalışır. Bak, durumun itibariyle düzgün düşünemediğini biliyorum. Ama bu bizim için bir başarı.

Clyde:

Yerinizde olsam tavırlarıma dikkat ederdim Bay Sheldon. Nasıl dikkat etmemi bekliyorsunuz?

 Çünkü görünen o ki iki kişiyi öldürdüm. Ama siz nerdeyse şu kapıdan çıkıp gitmeme izin verecektiniz. Ne kadar yoldan sapmışsınız böyle?

 Birkaç yasal yönetmelik saçmalığıyla önünüze yem attım siz de sazan gibi atladınız.

- Sizi uyarıyorum.

- Hiçbirinizin ondan farkı yok.

- Sayenizde katiller dışarıda geziyor. Yasaları “otomatiğe bağlamış” olarak uygulamakla o kadar meşgulsünüz ki.

- Adalet nedir biliyor musunuz?

 “Doğru ve yanlış”a ne oldu?

 – “Doğru ve yanlış”a ne oldu?

- İnsanların neler çektiğini…

- Adalete ne oldu?

Savcı Nick:

“Korkuya boyun eğmemeliyiz. Korkularımızla yüzleşmeliyiz. İyilik meleklerimize danışmalıyız.” Çok mu fazla oldu?

 Kusura bakma. Bu işi başımıza kendimiz mi açtık diye sormuştun ya… Biz açmadık. Ben açtım. Gençken hayalim sistemi değiştirmekti. Mücadeleye hazırdım. Ne olursa olsun en iyisi olacaktım. Biraz oradan, biraz buradan kendimi oyuna kaptırdım. Sonra anladım ki, değiştirmeye çalıştırdığın sistem seni değiştirmiş.

“Başarıya ulaşmak için bütün kuvvetlerimizi gücün ve hareketin odağında toplamalıyız. Düşman ağırlık merkezimizde. “ Von Clausewitz.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Carl_von_Clausewitz

“Clausewitz’in en ünlü eseri Savaş Üzerine’dir. Ona göre, “Savaş siyasetin başka araçlarla” (şiddet araçlarıyla) “devamıdır.” Bütün savaşların amacı, düşman silahlı kuvvetlerini yoketme yoluyla onun iradesini teslim almaktır. Taktik, muharebe bilimi; strateji de savaş bilimidir. Taktik zaferler fiziki olgulardır; ama stratejik zafer manevi bir olgudur. Savaşta savunma pozisyonu saldırı pozisyonuna göre, pasif ve dolayısıyla savaşın doğasına aykırı olmakla birlikte avantajlı bir pozisyondur.”

 

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

 “DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

CANKUŞU-YAŞAMINI YİTİRDİ


Hayâtın ikinci yüzü ölümdür. Eskiler ölümü uykunun kardeşi olarak kabul etmişlerdi. İslâm’a göre ölüm, bir ot gibi çürüyüp gitmek, yok olmak, yitmek-bitmek değildir. Ölüm, yeni bir dünyaya doğmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:

“Her nefis, ölümü tadıcıdır. Sonra da ancak, Bize Allah’a döndürülürsünüz”

İslâm ulularının eserlerinde, ölüm bir kadife yumuşaklığıyla anlatılmıştır. Meselâ Hz. Mevlâna’ya göre “ölmek, şeb’i arus’tur, yâni sevgiliyle buluşmak-kavuşmak gecesidir. Sevgililer sevgilisi de Allah’tır”.

Hz. Mevlâna’nın sandukası üzerine yazılan 9 beyitlik gazelinde ölüm, tam bir İslâm inancıyla anlatılmıştır. Hz. Mevlâna diyor ki:

“Öldüğüm gün, benim tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma!

Bana ağlama!

Yazık yazık, vah vah deme!

Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahm sırası o zamandır.

Yazık yazık o zaman denir. Cenâzemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme.

Benim buluşmam, görüşmem o zamandır.

Beni mezara koyunca elvedâ, elvedâ deme.

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret.

Güneş’le Ay’a, batmadan ne zarar gelir ki?

Sana batma görünür ama, o doğmadır.

Mezar hapishane gibi görünür ama, canın hapisten kurtuluşudur.

Yere hangi tohum ekildi de tekrar bitmedi?

Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun?

 Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı?”

 

Mevlevîler, kat’iyyen öldü, vefât etti, yitti gitti demezler. “Hakk’a yürüdü” derler. Ne güzel, ne sıcak bir ifâde. “Hakk’a yürüdü”. Dünyada doğumu ve ölümü, aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olan şâir Arif Nihat Asya kadar, acaba kim yumuşak ve güzel anlatabilmiştir. Arif Nihat Asya bir mensur şiirinde diyor ki:

“Bir yanağından öptüm söyle ey Dünya, öbür yanağından da öpmek için, kaç günlük yol yürümeliyim?”

Mevlevî Arif Nihat Asya doğumu, dünyanın bir yanağından Öpmek olarak kabul ediyor. Ona göre ölüm, Dünyanın öbür yanağını öpmektir. Ne güzel, ne rahat, ne yumuşak bir söyleyiş.

Şimdi, zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenazelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz “yaşamını yitirdi” ifâdesini kullanıyorlar. “Yaşamını yitirdi” ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bazıları. Bir kimse dünyasını değiştirince ondan sadece “öldü” veya “yaşamını yitirdi” diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu, Cennete kavuştu, Cennetlik oldu, Canını kurban etti, Dünyasını değiştirdi, Dâr-ı bekaya irtihal etti, Ecel şerbetini içti, Ebediyete göçtü, Gerçek hayata uyandı, Hak’ka yürüdü, Hak’ka kavuştu, Kalıbını dinlendirdi, Kulağının dibi sarardı, Kuş gibi uçtu gitti, Merhum oldu, Mevlâsma kavuştu, O dünyaya gitti, Ömrünü size bağışladı, Ölüm kapısını dövdü, Ömür defteri kapandı, Rahmet-i Rahman’a kavuştu, Rahata erdi, Ruhunu teslim etti, Şehit düştü, Sizlere ömür oldu, Topraktan geldi toprağa gitti, Ukbâya irtihal eyledi, Yatağından kalkamadı, Yensiz gömlek giyindi, Vefât etti, Azrail sinesine kondu, Bir varmış bir yokmuş oldu, Gor’a gitti. Ve daha niceleri, ve daha niceleri…

Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum. Geberdi, Zıbardı,

Nalları dikti, Gorbegor oldu, Tahtalı köye gitti… gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçe’mizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

Ne olmuş ne olmuş?

-Yaşamını yitirmiş!

-Haydi oradan zavallı adaml Yiten-biten bir şey yok yitirilmek bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

“Yaşamını yitirmiş”miş! Yitirilen, kaybedeline bir şeyi bulmak ihtimali varolduğuna göre, ‘‘yaşamını yitirenlerin” yakınları, yitirdikleri yaşamları arasınlar biraz. Şurada-burada bulabilirler (!) belki.

(sh:51-53)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

TÜRKÜLERDEN DESTANLARA!


Türküsüz millet olmaz. Oyunsuz, efsânesiz, masalsız, destansız, şiirsiz, şâirsiz, müziksiz bir millet olmaz. Olur diyenler, millet gerçeğini hiç bilmeyenlerdir. Olur diyenler susuz, tuzsuz, yağsız, baharatsız, malzemesiz yemek yapılacağını sananlardır.

Biz çocuklarımızı ninnilerle, laylalarla büyüten, onları türkülerle evlendiren, türkülerle askere gönderen, gurbette kalanlara türküler yakan, türkülerle sevinen, hüzünlenen, Rahmet-i Rahman’a kavuşanların arkasından türküler, ağıtlar söyleyen bir milletiz. Türkülerimiz, Türkçemizin elvan-elvan açıldığı, güzelleştiği çiçek bahçelerimizdir. Efsânelerimiz, masallarımız, destanlarımız da öyle. Millet hayatımızda onların güzelliğini ve büyük önemini anlatmak için saatler lâzım.

Yalnız şu hususu bilhassa dikkatinize sunmak istiyorum. Dünyada kültürün ne demek olduğunu, ne kadar büyük önem taşıdığını en iyi anlayan devlet adamları arasında Sosyalist Rus idarecileri de var. Türk Cumhuriyetlerine -Türkî Cumhuriyetlere değil 9-10 defa gidip gelen, oralarda yapılanları gören, duyan, okuyan bir kimse olarak söylüyorum. Sosyalist Rus idarecileri, kültürün bir millet hayatındaki büyük önemini çok iyi bildikleri için çok ciddî, çok sistemli, çok cazip uygulamalarla Türkçe’yi unutturup yerine Rusça’yı hâkim kılmaya çalıştılar. Ve bizim binlerce yıllık destanlarımızı yasakladılar. Meselâ siz biliyor musunuz ki Türkistan’da Dede Korkut destanları yasaklanmıştır. Biliyor musunuz ki; Türkmenistan’da üç ilim adamı, üniversitede, Dede Korkut destanları üzerinde çalıştıkları için, hem çok ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar, hem de üniversiteden atılmışlardı. Ve siz biliyor musunuz ki; Türkmenistan bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov, hem Dede Korkut Destanları üzerindeki yasağı kaldırmış, hem de o ilim adamlarının itibarlarını derhal iâde etmişti. Bırakınız camileri, destanları, efsâneleri… Sosyalist Rus idârecileri, Türkmenlere millî bir şahsiyet verdiği için, Türkmen yaşayışının ayrılmaz bir parçası olduğu için, dünyaca meşhur o güzelim Ahalteke atlarını bile, her gün koyun keser gibi, tavuk keser gibi, üçer beşer, üçer beşer keserek ortadan kaldırmak, o mübarek atların bile köklerini kazımak istediler.Ve siz biliyor musunuz ki; 1917 Sosyalist ihtilâlinde birkaç milyon olan güzelim Ahalteke atları, 1990 yılında Sovyet Rusya İmparatorluğu kendiliğinden yıkıldığında, sadece 5-6 yüz civarında kalmıştı. Ve Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov,yok edilmek istenen o çok zarif o çok mahir, o çok iyi koşan, o dünyanın en pahalı atları olan Ahalteke Türkmen atlarını yeniden çoğaltabilmek koruyabilmek için, bir Atçılık Bakanlığı kurdurdu. Şimdi dünyada Atçılık Bakanlığı olan ve atı ülkesinin sembolü haline getiren tek ülke kardeş Türkmenistan’dır. Bunları niçin anlatıyorum? Bizim pek farkında olmadığımız bazı kültür hâzinelerimizi, birileri çok iyi tespit ettikleri ve milletimizi yavaş yavaş törpüleyip bitirmek istedikleri için, o hayat damarlarımızı birer birer koparmaya çalışıyorlar.

Sosyalist Rus idarecileri, Türkistan’da ve Azerbaycan’da iki çok önemli kaynağı kurutmak istedi.Bunlardan biri Türk ismidir, ötekisi İslâm kelimesi.

Mâlum idâreciler, Türkiye ile Türkistan ve Azerbaycan arasındaki bütün kültür köprülerini atabilmek için, “Türk” kelimesini bile yok etmeye koyuldular.

Onlara göre, Türkistan’da Türk yoktu. Azerbaycanlı, Türkmen, Özbek, Kırgız, Kazak ve Tatar vardı. Dünkü resmî iddiâya göre Türkçe yoktu. Azerbaycanca, Türkmence, Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Tatarca vardı. Sosyalist rejime göre, Sovyetler’deki tek Türk topluluğu, sayıları 400 000 civarında olan Ahıskalı Türklerdir, Garabete bakınız ki devrimci rejim, bir Ahıska ailesinin yansını Türk, yarısını Azerbaycanlı diye tescil etmişti. Eğer Rusya’da Sosyalist rejim uygulanmasaydı ve o iptidaîlik yüzünden rejim çökmeseydi 50 yıl sonra, atayurdumuzda Türk’ten, Türk kültüründen İslâm’dan hiç bir eser kalmayacaktı.

Şimdi Azerbaycan ve Türkistan Türkçesi’yle Türkiye Türkçesi’ndeki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atmakla, dildeki farklılıkları artırmakla çoğaltmakla biz kime ve neye hizmet ediyoruz acaba? Güya bu yazıda size Türkistan’daki Köroğlu destanlarından bahsedecektim. Söz başka bir mecraya doğru uzadı. Türkistan’ı ve Azerbaycan’ı neden çok iyi bilmeli ve çok sevmeliyiz? Bunun cevâbını gecikmeden vermeye çalışacağım.

(sh:267-269)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

KRALIN SOYTARILARI TÜRKÇE SEVDÂLILARI


“Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!
Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?”

Ordinaryüs Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat diyor ki:

“Bir milletin dili» birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle, yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayâldir. Kelime ve tâbir, konuşmanın bir vâsıtasıdır. Asıl konuşulan, mânâ ve maksattır, his ve hayâldir. Fakat kelime ile bu mânâ, his ve hayal, asırların sinesinde, o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca, mânâ ve maksat da, his ve hayâl de berâber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Dilin her kelimesi ve tâbiri arkasında bir târih yaşar. Millet ise târihin yapıp yoğurduğu bir birliktir. Mîsal olarak, “Büyük Millet Meclisi” tâbirini alacağım. Bu tâbirin arkasında bütün bir Millî Mücâdele târihimiz ve İstiklâl Harbi sahneleri vardır. Vatan ve millet sevgisi de bundan doğar!” Ord. Prof. Rahmetî Arat, Dünya çapında bir ilim adamımız. Tespitleri, asırlardan beri hiç değişmeyen ilmî gerçekler. Elbette bir milletin dili yaz-boz tahtası değildir. Dilin canlı bir varlık olduğunu hiç kimse inkâr etmiyor. Dile zamanla birtakım kelimeler girebilir, dilden birtakım kelimeler düşebilir. Ama bunun büyük gerekçeleri vardır. Bu gelişmeleri millet yapar. Edipler yapar. Bir milletin diliyle, birtakım kimseler, birtakım heveskârlar, hatta birtakım idareciler oynayamaz. Bir milletin dili şunun-bunun hevesine, keyfine kurban edilemez. Ordinaryüs Prof. Reşit Rahmetî Arat’ın da dediği gibi “Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle -yoğrula meydana gelir. Dilin her kelimesinin arkasında bir târih yaşar. ”Hal böyle iken, Türkiye’de birtakım kimseler çıkıyor, sâdece 70 milyonluk Türlüye Türklüğü’nün değil, 200 milyonluk Dünya Türklüğü’nün dilindeki ortak kelimeleri atıyor, yerine uyduruk kelimeler koyuyor. Meselâ bütün Dünya Türklüğü’niin bin yıldan beri kullandığı “hayat” kelimesini dilimizden atıyor, yerine “yaşam ” ucubesini koyuyor. “Şehir” kelimesini unutturmaya çalışıyor; yerine Türkçe olmayan Soğdça’dan çarpılan “Kent” kelimesini sokuşturuyor. Tamam en Türkçe olan o güzelim “bütün” kelimesini çiğniyor, tepeliyor, yerine Farsça olan “tüm ” kelimesini baş tâcı ediyor.

Bu ve benzeri davranışlar, nesiller arasında anlaşmazlıklar meydana getirmek ve millet birliğimizi parçalamak içindir.

Şu müthiş hâdiseye dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bundan iki bin yıl kadar önce, Roma İmparatorluğumda, öfkesiyle hatta zulmüyle meşhur olan Kral Tiberius, otoritesini daha da arttırmak için, seçilmişler meclisinde kürsüye çıkarak, yüksek sesle konuşmaya başlar. Bu arada uydurma bir kelime de kullanır. O uydurma kelimeyi orada senatörleri daha çok korkutmak için birkaç defa tekrarlar. Mecliste bulunan Marcellus isimli yürekli bir senatör ayağa kalkarak bağırır:

“Haşmetmaab!” der. “Lütfen milletimizin diline hürmet edin ve uydurma bir kelime kullanmayın!”

Senato üyelerinden ve kralın dalkavuklarından biri olan Copito ayağa fırlar:

“Ey Marcellus!” der. “İtiraz ettiğin o uydurma kelime memleket dilinden olmayabilir. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun şanlı sahibi olan aziz kralımızın ağzından çıkmıışsa, o kelimeyi büyük kralımız kullanmışsa, bilesin ki artık o kelime bizim dilimizin bir kelimesi olmuştur. Çünkü kralımız her şeyin üstündedir ve her şeye kadirdir”

Bu dalkavukluğa, yiğit Marcellus daha fazla dayanamaz. Kalkar ve senato salonunu dolduran bir sesle, doğrudan doğruya krala hitab eder. Der ki:

“Copito yalan söylüyor Sezar! Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatını verir, onları mevki ve makam sahibi yapabilirsin. Fakat uydurma bir kelimeye Romalı olma hakkı kazandıramazsın!”

Türkiye’de kralın soytarıları bile dilimizi keyiflerince bozup duruyorlar. Mikrofon başına geçenler, kamera karşısına oturanlar, eline kalem alanlar arasında o eski Roma Kralına benzer pek çok adam var. Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!

Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?
(sh:157-159) 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

İRAN TÜRKLERİ


Bu gün İran’da otuz milyon civarında Türk yaşıyor. Onlar bizim can kardeşlerimizdir, kan kardeşlerimizdir, sultan kardeşlerimizdir.

İran devletiyle elbette dostuz. Dost kalmalıyız. İran’da yaşamakta olan otuz milyon Türk, bu dostluğun sağlam temellerinden ve gerekçelerinden biri sayılmalıdır.

Bildiğiniz gibi Selçuklu orduları, Anadolu’nun büyük kapısını, bize Malazgirt’te 1071 yılında açtılar. Daha önce, Sultan Alpaslan’ın 1064 yılında Kars’ın Ani bölgesini fethettiğini düşünsek bile, diyebiliriz ki Selçuklular, Anadolu’ya girmeden 22 yıl önce, İran topraklarında hâkimiyet kurdular. Bu hâkimiyet tam 883 yıl devam etti. Yâni İran toprakları önce 1042 yılında Selçukluların eline geçti. Sonra bir başka Türk boyu olan Harzemşahlar’m, arkasından İlhanlılar’ın, sonra Calayırlar’ın sonra Karakoyunlular’ın, Timur’un, Akkoyunlular’ın, Safevîler’in, Afşarların, Kaçarların hâkimiyetinde kaldı. İran’da 1042 yılında başlayan Türk idaresi 1925 yılma kadar uzadı. Tam 883 yıl. Alparslan’ın oğlu Sultan Melikşah zamanında, İran ve Türkiye tek devlet halinde birlikte yaşıyorlardı. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail kavgasında, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda, onbin devşirme yeniçeri vardı. Şah İsmail’in orduları ise yüzde yüz Türkmenlerden ibâretti.

1925 yılında, Pehlevî hânedânı, bir hükümet darbesiyle İran’da Türk Kaçar hâkimiyetine son verince, Türkler için zor bir dönem başladı.

Iran topraklarında bugün Türkçe düşünen Türk olan; Azerbaycan Türkleri, Kaşgaylar, Afşarlar, Kaçarlar, Şahsevenler ve Türkmenler yaşıyorlar. Onlar bizim can kardeşimizdirler.

İran Türkleri, Şah Rıza Pehlevı zamanında, çok zor şartlar altında kaldılar. Amansız bir polis baskısıyla ezildiler. Türkçe eğitim yasaktı. Türkçe neşriyat yoktu. Ancak 1978 yılında Türkçe neşriyat yasağı kalktı. Şimdi İran Türklerinin yayınladıkları “Varlık” isimli bir sanat edebiyat dergileri var. “Varlık” Tahran’da basılan bir dergi. Ancak bu derginin Kuzey Azerbaycan’da ve Türkiye’de okunması imkânsız gibi. Çünkü “Varlık”, Arap alfabesiyle çıkıyor. İran, Arap alfabesini kullanıyor.

Kuzey Azerbaycan Türkleri’ne ise Ruslar 1926 yılında Lâtin Alfabesini uyguladılar. 1928 yılında biz de Lâtin Alfabesine geçtik. Ruslar bu defa kuzey Azerbaycan’da Kiril alfabesini ileri sürdüler. Kuzey Azerbaycan’da ve bütün Türkistan’da İran Türkleri, iki büyük Türk topluluğu arasında çaresiz kaldılar.Doğularındaki Azerbaycan ve Türkistan Türkleri Kiril alfabesiyle, Batılarındaki Türkiye Türkleri Lâtin alfabesiyle okuyup yazıyorlardı. Kendileri ise, Arap alfabesinde tutulmuşlardı. Böylece ne Türkiye’de basılan kitaplar, dergiler İran’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da okunuyordu ne de Türkistan’da ve Azerbaycan’da basılan eserler İran’da ve Türkiye’de okuyucu buluyordu.

Zamanımızdan 500 yıl önce yaşayan Şah İsmail Hatayı, anadiliyle Türkçe şiirler yazıyordu. Türkçe ve aruzla. Şah İsmail’in peygamber sevgisine bakınız:

Âsiyim! Yüzim karasın sil Muhammed Mustafa

Dertliyim! Derdim çaresin kıl Muhammed Mustafa.

Yerde görmez, gökte görmez kör münafıklar seni.

Yerde sensin gökte sensin Ya Muhammed Mustafa.

Rûz-i mahşerde gelüben şefaat it sen bize

Vardığın Mîraç hakiyçün ya Muhammed Mustafa

Hatay’îm isyan içinde yüz tutup hazretine

Aybımızı gelme yüze ya Muhammed Mustafa

İran Türkleri’nin önemli şairleri ve yazarları var. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle:

Seyid Eşrefeddin Gilanî, Mehemmed Ali Seffet, Mahmud Kenizâde, Cabbar Eskerzâde Bağçaban, Ali Fitret, Seyid Cafer Pişeveri, Mir Mehdi Etimad Heddat, Penâhi Abbas Makulî, Hebib Sahir, Şehriyar, Genceli Sebahî, Hüseyin Sehhaf, Mir Mehdi Çavuşî, Abas Bariz, Coşgun, Gehreman Gehremanzâde, Bulud Garaçorlu Sehend, Balaş Azeroğlu, Alav, Medine Gülgün, Sönmez, Hesârl, Mirze Hüseyin Kerimî, İmran Selahî, Mehemmed Biriya, Mir Tağı Milânı, Hamid Nutgî, Dr. Cevat Heyat, Sevalan, Barışmaz, Eziz Selâmî, Daşgın, Hadi Karaçaylı.

 (sh:140-142)

GAFİL AVCININ SONU

(Eğitimin gerçek Yüzü)

Hikâyeyi bilenler elbette çoktur. Ama ben, duymayanlar için bir daha anlatmak istiyorum:

Avcının biri, bir gün, avlanırken, dağda bir ayı yavrusu bulmuş. Hayvanı kucaklayıp evine getirmiş. Bahçesinde onun için küçücük bir kulübe yapmış. Avcı her gün o ayı yavrusuyla meşgul olmaya başlamış. Onunla oturup konuşuyor, şakalaşıyor, bazen de alt alta, üst üste boğuşuyormuş. Ayı yavrusu da sahibini çok seviyormuş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Ayı yavrusu büyüyerek, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada sahibinden 15-20 kelime de öğrenmiş. Sahibi “gel” deyince geliyor; “dur” deyince duruyor”; “kalk” deyince kalkıyormuş. Kocaman ayı, artık sahibiyle birlikte ava gidiyor, çok sevdiği efendisinin peşinden ayrılmıyormuş.

Bir gün, yine birlikte ava gitmişler. Dere-tepe aşmışlar. Avcı, akşama doğru çok yorulmuş. Bir ağaç gölgesine uzanıp biraz uyumak istemiş. Ayısına dönerek emir vermiş:

“Sen burada başucumda beni bekle. Sakın bir yere ayrılma!” demiş.

Ayı, söylenenleri anlamış. Sevgili sahibinin başucuna çöküp kalmış. Bir süre sonra, avcıya bir kara sinek musallat olmuş. Vızıldayarak gelip avcının terli suratına konmuş. Avcı, yarı uyanık, yarı uykuda sineği, elinin tersiyle kovmuş. Sinek dönmüş, dolaşmış tekrar avcının yüzüne yapışmış. Avcı sineği bir daha kovalamış. Sinek bir daha, bir daha gelmiş. Ayı, sevgili sahibini rahatsız eden sineğe çok kızmış. Gidip kocaman bir kaya parçası alıp gelmiş. Kara sinek, bilmem kaçıncı defa avcının suratına konunca, ayı havaya kaldırdığı o kocaman kaya parçasını bütün öfkesiyle kara sineğin üstüne yapıştırmak istemiş. Taşın rüzgârından ürken karasinek, vızıldayarak aradan uçup gitmiş. Tabiî, olan, zavallı avcıya olmuş; uzandığı yerden bir daha doğrulup kalkamamış. Kocaman kaya parçasını zorlukla kaldıranlar, câhil avcının pul gibi ezilen, paramparça dağılan yüzünü tanıyamamışlar. Bu hikâyeyi anlatışımın elbet bir sebebi var. Nâmık Kemâl merhum, bir yazısında diyor ki:

“Bir insanın zekâsıyla bildiği kelimeler arasında ciddî bir bağ vardır. Yani bir insan, ne kadar çok kelime biliyorsa, aldım da o nispette kullanmış olur. Az kelime bilen az zeki olur. Söylenenleri-yazılanları az anlar, az anlatır. Çok kelime bilenler ise okuduklarını çok daha iyi anlar, merâmını çok daha rahat anlatırlar.”

Yâni, kelime dünyası çok zengin olanlar, aydınlıkta kitap okuyan kimselere benzerler. Harfleri, kelimeleri rahatlıkla seçip okurlar, okuduklarını rahatlıkla anlarlar. Kelime dünyaları zayıf olanlar ise, alacakaranlıkta kitap okumaya çalışanlar gibidirler. Okuduklarını kolay kolay anlayamazlar. Bilim adamları diyorlar ki; “Aklımızın çalışması, zekâmızın artması kitap okumamıza, araştırmamıza bağlıdır”.

Bakın şimdi!

Resmî rakamlara göre, ABD’de ilk eğitimden geçen çocuklar 70 bin kelimeyle okuyup yazıyorlar, Türkiye’de ise ilk eğitim kitaplarımızda 5-6 bin civarında kelime var. Çocuklarımız da bu 5-6 bin kelimenin ancak birkaç yüzüyle konuşup düşünüyorlar. Birkaç yüz kelimeyle düşünüp yazanlar, konuşanlar Cumhuriyet Devri Edebiyatımızı bile katiyyen anlayamazlar. Ne şiir zevkleri olur, ne hikâye, ne roman… Ders kitapları dışında bir şey okuyamazlar. Okuduklarını kolay kolay kavrayamarlar. Bu bakımdan doğru dürüst bir dilekçe bile yazamazlar.

Bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz güzelim kelimelerimizi dilimizden çıkanp atmak isteyenler var. Bunlara tasfiyeciler diyoruz. Dilde tasfiyeciler, yâni eciş bücüş “sözcükler” uydurarak dilimizi kısırlaştıranlar, ayıyla dostluk kurmaya çalışan o zavallı avcıya benziyorlar. Dilde tasfiyeciler, sâdece kendilerini değil, milletimizi de felâkete doğru sürükleyen gafillerdir. Çünkü dil varlık sebebimizdir. Türkçe’nin kısırlaşması, kuruması, bozulması» bir kişinin değil, bir milletin özünden, kökünden kopmaya, kurumaya başlaması demektir. Dilde tasfiyecilere dikkat etmeliyiz ve katiyyen, dili kısırlaştıranlardan, kurutanlardan olmamalıyız.

(sh:117-119)

 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

NEDEN İKİNCİ BİR DİL?


İsimlerinin sıralanması bile 5-10 dakikaya sığmayacak kadar pek çok kimse bize soruyorlar:

Sözüm ona Batılı devletler, Türkiye’de neden ikinci bir dil istiyorlar? Bugün bize, ikinci bir dil daha tavsiye eden Batılı Devletlerin yarın başka başka diller için baskılarda bulunmayacaklarına dair elimizde bir teminat var mı ?” diyorlar.

Soru çok mühimdir. Konu, Türkiye’de yaşayan herkesin hatta bir kara karıncanın bile uykularını kaçıracak kadar çok önemlidir. Tarihimiz bilinmeden bu sorunun cevabı verilemez.

Değerli tarihçilerimizden Prof. Dr. Halil İnalcık, Balıkesir’de bir açıklamada bulundu. Dedi ki “Milletimiz, tarihte eşi görülmemiş bir Haçlı taassubu ve düşmanlığıyla karşı karşıya bulunuyor”

Bu çok doğru bir tespit. Hocanın konuşmasını birazcık açarsak, şunları söylemek mecburiyetinde kalırız:

Selçuklu orduları, yani Oğuzların Kınık boyu, Anadolu’ya 1064 yılında, Kars’ın Ani bölgesinden girdiler. 1071 tarihinde, Malazgirt Zaferinden sonra bize büyük Anadolu kapısı açıldı. Türk orduları 5 yıl sonra İznik önlerine geldiler. İznik bütün Hristiyanlık Dünyasının en mukaddes şehirlerinden birisiydi. Selçuklu orduları, İznik’i fethettiler ve onu, Anadolu Selçuklu devletinin başkenti yaptılar. Bütün Hristiyan Dünyası ayağa kalktı. Üzerimize 8 Haçlı seferi düzenlendi. İlk Haçlı seferlerini papazlar düzenlediler. Bize bazen 100.000, bazen 500.000 kişilik ordularla saldırdılar. İstediler ki, Anadolu’yu fetheden Türk ordularını bir tek kişi kalmamak üzere tekrar Türkistan bozkırlarına sürsünler ve Anadolu’yu yeniden Doğu Roma imparatorluğuna katsınlar. Batılı Devletler, bu gayelerine “Şark Meselesi” dediler. Şark bildiğiniz gibi doğu karşılığında bir kelime. Biz Avrupa’nın şarkında, yani doğusunda olduğumuz için, bizi yok etme dâvasına böyle bir isim koydular.

Haçlı ordularının bizi Anadolu’dan kazıyıp atmak hülyâları kursaklarında kaldı. Avrupa içlerine kadar uzanmamıza da engel olamadılar. 1595 yılında Osmanlı Devleti, 23.334.600 kilometrekare üzerine yayılan muhteşem bir devletti. 1683 Viyana muhasarasında biz hezimete uğrayınca bu defa Batı devletleri taarruza geçtiler. Biz savunmaya çekildik.

Haçlı orduları bizi önce Avrupa içlerinden Balkan topraklarına sürüp attılar. Balkanlardan Anadolu’ya iteklediler. Birinci Dünya Savaşında İngiltere Başbakanı, bizi Asya’nın ve Balkanların Kızılderilileri olarak görüyor, en son ferdimize kadar yok edilmemiz gerektiğini söylüyordu.

Eğer biz Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Millî Mücadele’den muzaffer çıkmasaydık bu gün belki de 100.000 200.000 kilometrekarelik bir toprak üzerinde sıkışıp kalacaktık.

1595 yılını dikkate alırsak, kaybettiğimiz toprak parçası bugünkü Türkiye’nin 25 katı kadardır ve Osmanlı’nın kaybettiği topraklarda bu gün onlarca ayrı devlet bulunmaktadır.

Romen devlet adamlarından T.G. DJUVARA, Avrupa devletlerinin, Osmanlı’yı yıkmada için nasıl 100 plân hazırladıklarını 650 sayfalık bir çalışmayla ortaya koydu. DJUVARA bu ciddi çalışmasıyla, Paris’te Sorbon üniversitesinde doktor unvanını aldı. 1907 yılında Milletlerarası Hukuk dalında Nobel Barış ödülü kazanan Prof. Dr. Louis Renauld, DJZJVARA’nın bu çok önemli çalışmasını göldere çıkaran bir makale yazdı.

Eski Isparta milletvekillerinden Yakup Üstün, DJUVARA’nın “Türkiye’yi Parçalamak îçin 100 Plân” isimli eserini 1/3 nispetinde kısaltarak Türkçe’ye çevirdi. “Türkiye’yi Parçalama Plânları” ismiyle basılan kitap, Türkiye Diyânet Vakfı Yayınları arasında çıktı. Batı Dünyası, dünkü Şark Meselesinden, günümüzde vazgeçmiş değillerdir. Batının Şark Meselesini bilmeden, birtakım devletlerin bize neden ikinci bir dil teklif ettiklerini anlayamayız. Tarih bilenler kabul edeceklerdir ki, en büyük acıyı, en büyük felâketi belirli bir zaman sonra, ikinci bir dille eğitim yapanlar çekeceklerdir.

Atatürk’ün bir tesbitiyle dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

“Biz, Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır. Bu da İslâv Araştırma Cemiyetlerinin kurduğu Dil Kurumlandır. Bizim içimizdeki insanların millî tarihlerini yazıp, millî şuurlarını uyandırdığı zaman, Biz, Balkanlarda, Trakya hudutlarına çekildik”

Batı devletleri, bizden niçin ikinci bir dil istiyor? Ermeniler: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu işgal edilmiş Ermeni topraklarıdır!” diyorlar. İsrail: “Fırat’tan Niie kadar uzayan topraklar bize vaat edilmiştir” iddiasında.

Ermenilerin ve Yahudilerin Anadolu üzerindeki iddialarını bilmeyenler, ikinci dil tuzağını fark edemezler.

(sh:184-186)

**

Batının Şark Meselesi yüzünden, Türkiye’den 25 misli büyük toprak kaybettik. Yâni 23 milyon 334 bin 600 km kareden 780 bin lan kareye düştük. Hristiyan Batı bu gün de Şark Meselesini den katiyyen vazgeçmiş değil. Anadolu toprakları üzerinde Yunanistan’ın, Ermenistan’ın, Suriye’nin, İtalya’nın, İsrail’in, Rusya’nın büyük plânları var. Ermenistan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. Anadolu’da bin yıl birlikte yaşadığımız, kendimizden ayırmadığımız, Ermeni asıllı vatandaşlarımıza sadrazamlık yâni Başbakanlık makamı verdiğimiz, çeşitli bakanlıklara Ermenileri oturttuğumuz halde 1915 yılında, Birinci Cihan Savaşı’nda müthiş bir ihanetle karşı karşıya kaldık. Ermeni çeteleri Doğu Anadolu’da ordumuzu ve halkımızı arkadan vurdular. Yüzlerce köyümüzü yakıp yıktılar. Karşılıklı bir savaş başladı. İstemediğimiz hadiseler oldu. Bu hadiselere katiyyen biz sebebiyet vermedik. Ermenistan, hâlâ eski hayalleri peşinde. 22 Kasım 2000 tarihli Hürriyet Gazetesinin 30. sayfasında, yeni bir haritayla yeni bir haber yayınlandı.

Rusya’da, Nezavisimaya Gazetesine bir ilân veren Ermeniler, sürgünde bir parlamento hükümeti kurarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarına el koyma plânlarını açıkladılar. Bir de harita yayınladılar. Ermeniler şu şehirlerimizi gelecekteki Ermenistan’a katacaklarını bütün Dünya’ya duyurdular: “Kars İğdır Ardahan Ağrı-Artvin Trabzon Rize Gümüşhane Bayburt Erzurum Erzincan Van Bitlis Muş Siirt Batman Şırnak ve Hakkari Ermenistan’ın olacak dediler.”

Aç tavuk kendisini buğday ambarında görürmüş. Bunlar zavallı hayâllerdir. Batı Dünyası, Ermeni Dâvasının arkasında. Hristiyan Batı, Türkiye’yi bölmek için Kürtçe eğitim ve TV yayınını istiyor. Hesapları şudur: Önce Doğu Anadolu’yu Türkiye’den ayırmak sonra orada kalan vatandaşlarımızın başına binerek müstakbel Ermenistan’ı kurmak. Türkiye yeni bir Haçlı oyunuyla karşı karşıya. Çok dikkatli olmalıyız.

Batının bu Şark Meselesi yanında bir de İsrail’in Arz-ı Mev’ûd dâvası var. İsrail devlet adamları da Fırat’tan Nil’e kadar olan toprakların Tevrat’la kendilerine vaad edildiğini iddia ediyorlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin şah damarlarıdır.

Türkiye, kendi kültür değerlerine bağlı kalarak güçlü, vurucu, caydırıcı ve müreffeh bir devlet hâline gelmedikçe, Şark Meselesi’nden ve Arz-ı Mev’ûd kıskacından kurtulamayacaktır.

(sh:214-216)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”


Anayasamızın 3. maddesi aynen şöyle:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Anayasamızın 48. maddesiyse “Eğitim ve öğretim hakkıyla” ilgili. Bu maddede de deniliyor ki:

“Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”

Anayasamızdaki bu açık ve kesin hükümlere rağmen, sözüm ona bazı dost devletler, daha doğrusu dost kılıklı ve 72 dilli devletler, Türkiye’de Türkçe’den başka dillerin de resmî dil olmasını istiyorlar. Niçin?

Sözüm ona insan hak ve hürriyetleri için! Türkiye’de de “İnsan haklarından” bahseden bazı kimselerin, Atatürk’ün ifâdesiyle nasıl gaflet, dalâlet ve ihânet içinde olduklarını çok iyi biliyoruz.

 Türkiye dışından da bize insan haklan edebiyatı yapan devletleri çok iyi tanıyoruz. Gerçek niyetlerinin farkındayız. Şimdi “insan hakları” şamatası altındaki yalancılığa, iki yüzlülüğe, başımıza örülmek istenen çoraplara veya üzerimizde oynanan büyük oyunlara lütfen dikkat buyurun! Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna, “Şark Meselesi” isimli kitabında, “Birleşik Amerikanın Anatomisi” başlıklı yazısında diyor ki:

“Birleşik Amerika, bir azınlıklar ülkesidir. Şu andaki nüfusu 255 milyona erişmiştir. Bu nüfusun anadillerine göre tasnifi şöyledir:

9.7 milyon Alman, 8 milyon İtalyan, milyon İspanyol, 2.8 milyon Fransız, 1.2 milyon Rus, 4.8 milyon Leh (Polonyalı), 1.6 milyon İsveçli, 1.3 milyon Norveçli, 2 milyon Çekoslovak, 31 milyon zenci, bir kısmı Hristiyan olmuş 15 milyon Yahudi.

Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna bugün Amerika Birleşik Devtetleri’nde yaşayan Macarların, Yunanların, Finlerin, Flamanların, Portekizlilerin, Litvanların, Danların, Slovenlerin, Rusların, Romenlerin, İrlandalıların, Bulgarların, Estonlarm, Letonlarm, Basklarm, İzlandalıların, Ermenilerin, Çinlilerin, Korelilerin, Arapların, Türklerin, Çerkezlerin, İranlıların, Hindistanlıların, Kızılderililerin, Eskimoların da nüfuslarını ayrı ayrı bildiriyor. Amerika Birleşik Devletlerinde 50’den fazla millet yaşamakta!

Peki ABD’nin tek resmi dili ne? İngilizce.

Yılmaz Öztuna diyor ki:

Amerika, Ankara’ya kabile şivelerini himaye etmesini öğütlüyor da, kendisi, ülkesinde en az İngilizce kadar anlı şanlı diller olan Fransızca, İtalyanca, Almanca, İspanyolca gibi dillere en küçük bir müsamaha göstermiyor. Hele Birleşik Amerika’nın, en küçük bir resmî makamında bu dillerle meramınızı anlatmaya çalışın, bakın başınıza ne haller gelir! Zaten her Amerikan vatandaşının İngilizce bilmesi ve Amerikan târihini öğrenmesi şarttır. Bu sınavlardan geçmeyen hiç kimseye vatandaşlık hakkı ve kimliği verilemez”

Yılmaz Öztuna devam ediyor;

“Ya Fransa! Paris’te Kürdoloji enstitülerini, hem de antitürk politikaya dönük olarak (yani Türk’e, Türklüğe karşı olan politikaları destekleyerek) kuruyor, besliyor. Ama ülkesinde kendi dili dışında hiçbir dilin kullanılmasına müsamaha etmiyor. Böyle bir şeyi ilkellik sayıyor. Alzas’ın dilinin Almanca, Korsika’nın İtalyanca, Brötanya’nın Brötanca, Beam’ın Baskça, Rousillon’un Katalanca, Flandre’nin Flamanca olduğunu kulakları duymuyor.”

Başka devletlerden örnekler veremiyorum. Ama bilmeliyiz ki Rusya’da da resmi dil Rusça, Almanya’da da resmi dil Almancadır.

Türkiye’de, Türkçe’den başka dillerde yayın, öğretim yapılmasını isteyenlerin esas maksatları Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye’nin parçalanması dmek, Türkiye’de yaşayan bütün toplulukların büyük felâketlerle yok olup gitmesi demektir. Batı dünyası, Anadolu’da, bizim varlığımıza tahammül edemiyor. Üzerimizde büyük ve kanlı oyunlar oynanıyor. İçerideki ve dışarıdaki gaflet ve ihânet ocaklarına bir eski türkümüzü kırk defa dinletmeliyiz:

Ey millî dost, millî dost
Yetmişiki dilli dost
Yüze güler oynarsın
Kalbi düşman, yüzü dost

Bize yetmiş iki dilli ve düşman yürekli milletlerin dostluğundan fayda gelmez, gelmiyor.

Ziya Gökalp’in şiirini hatırlayacaksınız:

Turan ‘m bir ili var

Ve yalnız bir dili var.

Başka dil var diyenin

Başka bir emeli var.

(sh. 36-38)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

KIRIM TÜRKLERİNE KURULAN TUZAK


Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir. Bir zamanlar Kırım’da oynanan oyun şimdi de Türkiye’de sahneye konulmak istenmektedir.  (Tarih Tekerrür Eder mi?)

Bana sorarsanız, size derim ki, bu kitapta şimdiye kadar yazılanlar bir tarafa, şimdi söylenecek olanlar bir tarafa. Ah keşke okullarımız ve üniversitelerimiz, çocuklarımızı ve gençlerimizi kuvvetli bir târih şuuru ve zengin bir Türkçe ile yetiştirmekte dâima başarılı olabilselerdi. Çünkü milletimizin ve vatanımızın dirliği, birliği hep bu başarıya bağlı.

Size şu birkaç sayfa içinde Kırım Hanlığı’ndan ve Kırım Türklüğü’nden bahsetmek istiyorum.

Kırım Hanlığı, Altın Orda veya Altın Ordu Devleti’nin yıkılmasından sonra 1441 yılında kuruldu. Tatar diye de adlandırılan Kırım Türkleri, Kıpçak Türkçesi’nin bir koluyla konuşmaktadırlar. Yâni Tatarlar hem soy bakımından, hem de dil bakımından Türk’türler. Kırım Hânı Mengli Giray Han, Fatih Sultan Mehmed’e yazdığı mektuplarda, ona hep “karındaşım” yani “kardeşim” diye hitab ediyordu. Mengli Giray Han 1475 yılında, Kırım’ın Osmanlı Devletiyle birlikte yaşamasına, kendi gönlüyle karar verdi.

Mengli Giray Han aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in de Kayın atası idi. Kırım Hanlığı 356 yıl yaşadı. Bu sürenin 296 yılını Osmanlı Devletiyle birlikte geçirdi.

Biz, 1683 yılında Viyana’da bozguna uğrayınca, Ruslar da 1684 yılında Kırım’a ve Azak Kalesi’ne saldırdılar. 1756 yılında Kırım yarımadasını işgal ettiler. Güzelim Bahçesaray şehrini iki bin evle birlikte yakıp yıktılar. Han Saraylarını ve ülke kütüphanelerini yok ettiler.

Rus İmparatoriçesi 2. Katerina Kırım Türkleri’ne seslendi

Gelin Osmanlı Devletinden ayrılın, hür ve bağımsız bir devlet kurun. Biz de size bu konuda yardımcı olalım!”

dedi.

İkinci Katerina’nın bu teklifi üzerine Kırım halkı ikiye bölündü. Bu teklife şiddetle karşı koyanlar yanında, inanmak gafletinde bulunanlar da oldu. Kırım Hânı, Şahin Giray, Rusya taraftarıydı. Osmanlı’dan, yâni kendi kardeşlerinden ayrılmak istiyordu.

1774 yılında yapılan Kaynarca antlaşması gereğince, Kırım tamamen müstakil bir devlet haline getirildi. Ruslar tek başına kalan Kırım Hanlığı’na 1783’te saldırdılar. General Potemkin 30.000 Kırım Türkü’nü katletti. Kırım’a 75.000 Rus yerleştirildi ve Kırım, Rus çarlığının bir vilâyeti hâline getirildi.

Ruslar, 80.000 kişilik bir kuvvetle, Kırım’a ikinci bir defa daha saldırdılar. Bu defa 25.000 Kırım Türkü’nü toprağa gömdüler.

Böylece Kırım, öz kardeşlerinden, Osmanlı Türkleri’nden ayrılmanın, tek başına kalmanın büyük felâketini âdeta kana boğularak yaşadı. Yüzbinlerce Kırım Türkü, yerinden, yurdundan kaçarak Türkiye’ye sığındı.

Ruslar, Kırım Türkleri’ne son darbeyi 1944 yılında vurdular. Stalin’in emriyle, en az 500.000 Kırım Türkü bir gece içinde, Kırım’dan, öz vatanlarından, uzak diyarlara sürüldü. 20. Yüzyılın başına kadar sürgüne gönderilen Kırım Türkü’nün sayısı 1 milyon 200 bin civarındadır.

Şimdi Kırım topraklarında 200 bin karındaşımız yaşıyor.

Ruslar, Kırımdan sürüp çıkardıkları soydaşlarımıza kuvvetli bir aşı da yaptılar. Rusça’yı birinci dil hâline getirdiler. Kırım Türkçesi’ni unutturmaya çalıştılar. Böylece Kırım Türkleri bağımsızlık diye diye, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da oldular. Yüzbinlerce insanın öldürülmesine, yerinden yurdundan olmasına yol açan Kırım Faciasını en iyi bir şekilde Cengiz Dağcı anlattı.

Cengiz Dağcı Kırım Türklerinden! Onun, o birbirinden sürükleyici, birbirinden ibret verici, “Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi”isimli romanlarını okumadınızsa ziyanda sayılırsınız.

“Bir milletin târih şuurundan kopması ne demektir? Dilinden, dininden, vatanından uzaklaşması nasıl felâketler doğurur?” sorularının cevabını bir de Cengiz Dağcı’nın eserlerinden almalısınız.

Cengiz Dağcı’yı mutlaka okumak lâzım. Çünkü görülecektir ki; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir.Bir zamanlar Kırım’da oynanan oyun şimdi de Türkiye’de sahneye konulmak istenmektedir.

Dehşet verici bir köksüzlükten bahsetmeden bu Kırım faciasını kapamak istemiyorum. Bir süre önce Eskişehir’e gittim. Orada bir devlet kuruluşunun üst yöneticileriyle tanıştım. Kırım Tatarlarından idiler. Türkiye’de doğup büyümüş yüksek tahsilden geçmişlerdi. Hepsine teker teker sordum; Cengiz Dağcı ismini duymamış, Onun Kırım faciasıyla ilgili kitaplarını okumamışlardı. (sh:151-153)

 

**

Yol arkadaşım büyük bir dikkatle ve hayretle beni dinledi ve:

-“Çok utandım efendim!” dedi. Çok utandım! Târihimiz, milletimiz ve Türkçe’miz üzerine bize doğru dürüst bir şey öğretmemişler ve biz de okumamışız. Ben ki yüksek tahsil yapmış biriyim. Çok utandım!

Kırım’a gittim. Bahçesaray’da Türk Ocakları bir gençlik şöleni düzenlemişti. O şölende beni bir İngiliz gazeteciyle tanıştırdılar. İsmi Lora idi. Lora güzel bir Türkçe ile konuşuyordu. Tokalaşırken ona çok açık bir şekilde sordum.

İngiltere devleti sizi buraya casus olarak mı gönderdi Lora?” dedim. Aramızda şiddetli münâkaşa oldu. Ve inanır mısınız üç gün sonra Lora’nın mükemmel bir İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı. Ah ne olurdu, Kırım’da düzenlediğimiz bir gençlik şölenine koskoca İngiltere’nin gösterdiği büyük ilginin onda birini olsun biz de kendi milletimize, kendi târihimize, kendi meselelerimize gösterebilseydik; böyle utanmazdık herhalde. (sh:243)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

HÜMORSUZ SİYASETÇİLER


ALINTI

Hümor: Memnun etmek, hoşuna gitmek, suyuna gitmek, ayak uydurmak, alttan almak

Türkçede karşılığı olmayan bu kelime ile kendimizdeki, etrafımızdaki ve cemiyetteki tuhaf ve eğlendirici şeyleri görebilme yeteneği anlatılır. Hümor hissine sahip bir insan, hayatın karanlık ve ümitsiz görü­nen anlarında dahi, onun komik ve ümitli taraflarına ba­kabilecek cesarete sahip biridir. Hümor hissine sahip bir kimse, diğerlerinin, kendisinin acayip hallerini ve aptal­lıklarını nükte konusu yapmalarına alınıp kızmadığı gi­bi, aleyhinde söylenen nükte ve anekdotları, yine kendisi —hem de zevkle—anlatmasını bilir.

Bununla beraber, hümor hissine sahip bir insan sade­ce, hayatın ve kendisinin trajik ve komik taraflarını se­zinleyen biri değildir.

Hümor hissine sahip insanlar bil­diklerini zarafetle taşımasını da bilirler. Gerçekte, hümor hissinden mahrum kültürlü bir insan tasavvur edilemez. Bildiklerini önemsememek, bildikleri arasındakilerin ap­talca ve eğlendirici olanlarıyla ciddî ve öğretici olanların­dan da aynı hislerle bahsedebilmek, hümor hissine sahip bir insanın başlıca vasıflarından biridir.

Hümor hissine sahip olmak, eşyanın tuhaf ve eğlendirici taraflarını göre­bilmekten, yani mizah hissine sahip olmaktan çok daha fazla bir vasıf. Bir filozof hümor hissini şöyle tarif eder:

“Hümor hissi, insandaki bütün melekelerin tam bir dengesidir; beşerî varlığın iniş ve çıkışlarını akıllı bir sabırlılıkla karşılamamıza yarıyan bir vasıta, bilgili olmaktan mütevellit gurura karşı en iyi bir emniyet süpobu.”

Hümor’a giden yolun ilk adımı gülebilme ile başlar. Biz ise, gelgelelim, gülmesini pek bilemeyen insanlarız. Bura­da benden ayrılıyorsanız, geçen akşam ailenizle birlikte sofrada yemek yerken—şayet yemek sırasında ailenin fertleri biribirleriyle konuştuysa—neler konuştuklarınızı, yemekten sonra ziyaretinize gelen dostunuzla sohbet mevzularını veya bugün öğle yemeğini birlikte yediğiniz iş ve mesai arkadaşlarınızla konuştuklarınızı hatırlayınız. Güle konuşa yemek yediniz, biribirlerinize neşeli fıkralar anlattınız mı?

Çevrenizdekilere bir göz atınız: dolmuşta, otobüste, trende, vapurda sabah akşam beraber yolculuk yaptığınız vatandaşlarınıza bakınız, muhaverelerine ku­lak kabartınız; şen şakrak kaç kişi görüyorsunuz?

Seçim sıralarında işittiğiniz nutukları hatırlayınız!

Nükteli ko­nuşan, hitabelerini anekdotlarla süsleyen, tuzlayan kaç po­litikacı vardı?

Zaman zaman konferanslara gidiyor, “isim” yapmış hatipleri dinliyorsunuz. Şu kimse “nüktedan” diye birini gösterebilir misiniz?

Bir Amerikalı arkadaşım vardı. Yedi sekiz yıl önce Tür­kiye’yi görmeğe gelmiş; İstanbul, Bursa, Konya, İzmir, ve Antalya’yı görmüştü. Türkiye izlenimlerini sorduğum va­kit, bir an düşündükten sonra, “Gücenme, ama senin va­tandaşların oldukça garip insanlar,” dedi. “Altı hafta kal­dım, inanır mısın, güleç bir tek Türke rastlamadım.” Ar­kadaşım, bu sözlerinden sonra biraz duraklamış ve şunla­rı ilâve etmişti: “Bazılarının gülümsemelerinde bile usta bir pokercinin düşünüşünü hatırlatan esrarlı bir hava var.”

Küfretmekle, lanet okumakla, işin işinden çıkamayız. Ger­çek bu: bizler—pek çok yerleri görmüş, dolaşmış biri ola söylüyorum—yeryüzünün en az gülen insanları ara­sında her halde pekiyi derece alırız. Bir müddet önce tele­vizyonda Tayland’la ilgili filmi zannederim seyrettiniz. Film, şu sözlerle takdim edilmişti: “Güler yüzlü insanların ülke­si.” Türkiye’yi böyle tanıtmak mümkün mü? Gerçekten, yedisinden yetmişine kadar milyonlarca insanın, “öldüm,” “verem oldum,” “sarhoş olamıyorum,” “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin,” nevinden şarkılarla mest olup kendilerinden geçtikleri bir ülkede güleç ve nüktedan in­sanlar bulmak Veliefendi’de altılı ganyanı tutturmak ka­dar güç.

Aramızda gülmeyi, neşelenmeyi hafiflik, ayıp ve hattâ soytarılık sayanlar hiç de küçümsenecek sayıda değil. Bay­ram sofrasında bile—gülmek, neşelenmek bir yana—sessiz sedasız, zaman zaman bir tek kelime dahi lâf etmeksizin yemek yiyen insanlarız. Bir Çin atasözü, “Gülmesini bil­meyen dükkân açmamalı,” der. Türkiye’de ise… Evet, Tür­kiye’de ise, satın aldığınız herhangi bir eşyayı tebessümle teşekkür ederek uzatan kaç satıcı, tezgâhtar biliyorsunuz? Amerika’da herhangi bir yere girdiğiniz zaman karşınıza çıkan genç kız, gönülleri okşayan sesiyle, “Size yardım ede­bilir miyim?” diye sorar. Bizde ise—bu tür bir hitaptan vazgeçtim—iş yerlerinde, resmi dairelerde, bankalarda veya lokantalarda gülümseyerek hizmet edenleri hiç gördünüz mü? Hattâ ve hattâ, zaman zaman, Ticaret Müsteşarı Dr. Agâh Oktay Güner’in dediği gibi, “Mağazalarda tezgâhtar­dan dayak yemediğin için şükrediyorsunuz.” (Orta Doğu, 13 Temmuz, 1975).

Dış ülkelerde televizyon spikerleri en sempatik, gülümse­mesini bilen insanlar arasından seçilir. Bizimkiler ise, ilâ­maşallah, tıpkı bizler gibi. Tevekkeli, biz bize benzeriz de­memişler! Haberlerini okurken veya bir şarkıcıyı tanıtır­ken, suratından düşen bin parça olacak dedirtmeyen birini tanıyor musunuz? Mübareklerin çoğu soğukluk müsabaka­sına hazırlanan cansız ve ruhsuz şeyler sanki. Mağazaların vitrinlerindeki mankenler—vallahi—onlardan çok daha cana yakın.

Niye gülmüyoruz?

Gülmesini bilmesek bile, her şeye kulp takmakta elimize su dökecek bulunmadığı için, cevap ha­zır:

Geçim sıkıntısından gülmeye vakit mi kalır? (Aynı in­sanlara, bizler niçin dünyanın en az okuyan insanlarıyız, diye sorduğum vakit, körün değneğini bellemesi gibi, aynı  basma, kalıp cevap: geçim sıkıntısından kimin okumaya vakti var ki.) Ama onların yaşayışlarına bakıyorum: hiç de ipin iki ucunu bir araya getirmekte sıkıntı çeken in­sanlar değiller. Çoğunun altlarında birer otomobil. Senelik izinlerini başka başka yerlerde, hattâ Avrupa’da geçiriyor, rahat ve konforlu apartman dairelerinde yaşıyorlar.

Geçim sıkıntısı!

Türkiye, kafalarındaki ürkütücü boşluk­ları da, yüzlerinde okunan haşinlik ve sertliği de, “geçim sıkıntısı”na yükleyen milyonların ülkesi.

Geçim sıkıntısıymış!

Ankara’daki temsilcileriniz de mi akşam yemeğinin nereden geleceğini düşünen insanlar?

Seçim sırasında—ve seçimi kazandıktan sonra.—elinizdeki gazetede karşınıza çıkan yüzlerce politikacının fotoğraflarına bakarak kaç ta­nesi için “ne sempatik insan” diyebiliyordunuz? Gazeteler, bilmem hangi meyhanede söylediği beş altı popüler şarkı­larla milyonlar kazanan “sanatçı”ların, bir çoklarımızın ha­yatımız boyunca göremeyeceğimiz parayı bir transferde ceplerine indiren “yıldız” futbolculara kadar hepinizin ta­nıdığı, pek çocuğumuzun hayranlık beslediği insanların resimleriyle dolu. Allah aşkına söyleyin: kaç tanesi gülüyor? Yoksa onlar da mı yarınlarına endişe içinde bakan talih­siz insanlar?

Hayır, bizler, gülmesini bilmiyoruz. Bakınız, yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, “hümor” kelimesinin dilimiz­de karşılığı bile yok. Kim bilir, belki de, hümor hissinden mahrum insanlar olduğumuz için, kimse bu iyi kelimeye Türkçe bir karşılık bulmak lüzumunu hissetmemiş.

Millî Kütüphane Genel Müdürlüğünün hazırladığı Türk Atasözleri ve Deyimleri kitabında 10,730; Feridun Fazıl Tülbentçi’nin Türk Atasözleri kitabında da 15,080 atasözü ve deyim var. Bu binlerce atasözümüz arasında “gülme” ile başlayanlar sadece şunlar:

Güldükçe güller açılır;
Güle güle de gerçek söylenebilir;
Gülenler gülsün, dost bizim olsun;
Gülme eşine, gelir başına;
Gülme ile ağlama bir çı­kın içinde.

Hepsi bu kadar! Hümor sahasının geniş kap­samı içinde, “şaka” konusunda, “şakanın sonuna kaka” dan başka bir tek atasözümüz yok.

….

Mebusan Meclisindeki bu “nükteli” konuşmalar üzerin­de duran Cem haftalık dergisinde (2 Aralık, 1910), biribirine tamamen zıd iki kişi, “Ak” ve “Kara,” devrin mebus­larının ağzı ile biribirine sövüyor, sayıyor.

Dergideki karikatürlerden biri de şöyle: Sedirin köşesin­de oturan kadın çorap yamıyor. Semt politikacısı olan ko­cası da ayakta, jestlerle mimiklerle, bağıra çağıra küfre­diyor, Kocasının, isim zikretmeden bazılarına küfrettiğini duyan hanımı sorar:

“Ayol, efendi, kime kızdın da böyle fena sözler söylüyorsun?”

Adam söylenmeye devam eder:

“Ah, alçaklar, mürteci­ler, namussuzlar, hamiyetsizler!”

Kadın şaşırmış, tekrar sorar:

“Elâleme neden hakaret ediyorsun? Kim bunlar?”

Politikacı karısına cevap verir:

“Senin aklın ermez… Baş­kalarına böyle demezsem, kendimin hamiyetli olduğunu herkes nereden bilecek?

HÜMORUN, BİLHASSA SİYASÎ HÜMORUN EN FAZLA GELİŞTİĞİ YER­LER, ELBETTE DEMOKRATİK REJİMLERİN YERLEŞİP KÖKLEŞTİĞİ ÜLKE­LER.
DİKTATORYALARDA HÜMOR HİSSİ OLAMAZ.
BİR DESPOT, ALT KADEMELERDE YER ALANLAR HAKKINDA ŞU VEYA BU ŞEKİLDE NÜK­TELİ SÖZLER SÖYLEYEBİLİR, FIKRALAR ANLATABİLİR. FAKAT, BU NÜK­TE VE FIKRALARA KONU OLANLAR, LİDERLERİNE, AYNI ŞEKİLDE CEVAP VEREBİLMEYİ ANCAK RÜYALARINDA DÜŞÜNEBİLİRLER.

Cumhurbaşkanı Kennedy anlatırdı:

Khruschev’in bir zamanlar, Kremlin koridorlarında,

“Khruschev aptalın biridir!” diye bağırarak koşuşan bir Sovyet vatandaşından bahsettiği söylenir.

Rus lideri, o vatandaşının yirmi üç yıl hapse mahkûm edildiğini söyledi:

“Üç sene, Komünist Partisi Genel Sekreterine hakaret ettiğinden ve yirmi yıl da, devlet sırrını açığa vurduğu için!”

Hümorun Garp kültüründe hakikaten büyük bir yeri var. Gerçekte, kadîm Yunan ve Roma dünyalarında da hümo­run rol oynadığını görüyoruz. O çağların büyük hatibi Demostes, General Phocia’ya dedi ki: “Atinalılar bir gün ga­zaba gelecek ve seni öldürecek.”

Tarih generalin şu cevabı verdiğini kaydediyor:

“Ve akılları başlarına geldiği zaman da seni.”

Hümor hissinin, insanlarımız arasında yerleşmemesinin sebebini yine kendimizde aramak gerek. Ezkaza, birisi bi­ze kendisinin aptalca bir hareketinden bahsedecek olsa, hemen “estağfurullah” ı yapıştırıveriyoruz.  Bu yazar, aptalca pek çok hareketler yaptı, ve Allah bilir, hâlâ da ya­pıyor. Her hangi bir sohbet sırasında bu aptallıklarımdan bahsedecek olsam derhal karşıma aynı kelime ile çıkılı­yor: estağfurullah.

Anlamıyorum: niye?

Şayet ben kendi yaptıklarımı “aptalca,” buluyorsam, niçin, adeta,

“hayır, efendim, ne münasebet, bilâkis çok iyi etmişsiniz,” derce sine, aptalca hareketlerimin, belirtilmesine müsaade edil­miyor?

Sebebini, biraz da, benim aptalca hareketler yapa­cağıma inanmayanların, kendilerinin de aptalca hareket yapamayacaklarına inanmalarında aramak doğru olmaz mı?

Ve, şahsından hiç bir aptalca hareket sâdır olamaya­cağına inanan biri için de, “hümor sahibi” insan nasıl di­yebiliriz?

Çeşitli insan topluluklarının dillerindeki atasöleri ve deyimler onların hayat anlayışları ve yaşayış tarzları, hak­kında çok şeyler söyleyebilir. İki sene önce Japonya’nın İs­tanbul konsolosluğunda görevli olan ve Türkçe de bilen Hirânao Matsunati adlı genç bir Japon diplomatı Türk Japon Dilleri Arasında Bir Karşılaştırma adlı küçük kita­bında Türkçedeki “kız almak,” “kız vermek” gibi sözlerin “pederşahi” cemiyet tipinin belirtileri olduğunu söyler.

Dili­mizde diğer dillerde olmayan “emredersiniz,” “bir emriniz mi var?” gibi sözlerin, bence, Batı anlayışında hümor hissinin yerleşmemesinde rolü oluyor.

“Bir isteğiniz mi var?” veya “Bir arzunuz mu var?” yerine “Bir emriniz mi var?” diyen insanların, ben, hümor hissine sahip olabileceklerine pek inanamıyorum.

Tekrar hümor ve politika konusuna dönelim.

BİZİM PO­LİTİKACILAR KENDİLERİNİ VAZGEÇİLMEZ, “GAYRİ KABİLİ ELZEM” GÖ­RÜR, KENDİLERİ MEYDANI TERK ETTİKLERİ TAKDİRDE TÜRKİYE’NİN BATACAĞINI SANIRLAR.
İSİM YAPMIŞ BAZI POLİTİKACILARIMIZIN BİLHASSA MUHALEFETTE İKEN, ZAMAN ZAMAN “ÂDİ” HATTA “PES­PAYE” DENECEK HIRÇINLIKLAR GÖSTERMELERİNİN SEBEBİ BU: YA BEN YA HİÇ.

Akla, bir Amerikan mezarlığının girişinde ya­zılı olduğu söylenen kelimeler geliyor:

“Bu mezarlık, ha­yatta iken, dünyanın, ancak dümende kendileri bulunduğu müddetçe yürüyeceğine inanan insanlarla dolu. Onlar bu dünyayı çoktan terk ettiler, fakat dünya hâlâ yürümekte devam ediyor.”

Batılı, bilhassa bir Anglo-Amerikan politikacısı kendini hiç de vazgeçilmez bir insan olarak görmez. (Gerçekte, politikacıdaki bu his, politika merdiveninde tırmandıkça artar.) Bir insanın kendini vazgeçilmez görmesinin ilk işa­reti kibirdir ki, Batılının tahammül edemeyeceği insanla­rın başında da kibirli politikacılar gelir.

Cumhurbaşkanı Kennedy, hayatı ve mevkiini gayet cid­diye almasına rağmen, kendisini, hiç de vazgeçilmez bir insan olarak görmedi. Onu yakından tanıyanlar, Cumhur­başkanının, banyosundaki küvetin köpüklü suyu içine gö­mülü iken dahi zaman zaman resmî yazıları okuduğunu ve müşavirleri ile muhavere ettiğini de yazdılar. Bir gün bir arkadaşı Cumhurbaşkanını görmeğe geldiği vakit, yi­ne küvette idi, sıcak köpüklü suda da oğlu John-John’ın plastik ördekleri… Kennedy, başını kaldırarak arkadaşına -baktıktan sonra yanındaki oyuncak Ördeklere bir göz attı ve gülümseyerek dedi ki:

“Halk, Amerika Cumhurbaşka­nını, banyosunda, bu ördeklerle beraber görse acaba ne düşünürdü?”

Evet, nükte ve mizah bizim cemiyetimizde daha dün di­yebileceğimiz kısa bir zaman öncesine kadar “hafiflik” ad­dedildi. Yukarıda belirttiğimiz gibi, mizah, medresenin sert ve kuru hükmü ile şathiyyat yani “manasız, âfâki sözler” sayılıyordu. Bu düşünce, zamanla, devleti idare edenlere de hâkim olmuş, ve hükümet bir ara Osmanlı İmparatorluğu sınırlan dâhilinde mizanı ortadan kaldır­mak için kanun dahi getirmek istemişti.

Kaynak:

Necat MUALLİMOĞLU,
Politikada NÜKTE [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1976.,s.10-20

CODE OF SİLENCE (1985) Suskunluk Yasası/ Sessizlik Yemini


Yönetmen : Andrew Davis

Yazar/Senaryo : Michael Butler, Dennis Shryack

Oyuncular : Chuck Norris, Henry Silva, Bert Remsen, Mike Genovese, Nathan Davis, Ralph Foody, Allen Hamilton, Ron Henriquez, Joe Guzaldo,Molly Hagan, Ron Dean, Wilbert Bradley, Dennis Farina, Gene Barge, Mario Nieves

Diğer Adı : Sale temps pour un flic

Süre : 101 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

 

Özet:

Mafya hesaplaşmaları, kanlı pazarlıklar ve bir polis. Birtakım yanlışlara göz açtırmayan müthiş bir dövüşçü.. Ancak bu sefer doğru bildiği yolda çok büyük engeller vardır.

Belanın geldiğini görseler de Polisler ve Comacho Mafyasından kimse konuşmuyor.

Dedektif Cragie ve Nick baskın olayında ortak polislerdir. Fakat Cragie baskında suçsuz bir çocuğu öldürür. Fakat merkeze yanlış aksettirilsede mahkeme açılır. Nick, Cragie’nin yalan ifadesinden rahatsızdır. Herkes “Sessizlik yemini” etmiştir.Bu durum Eddie (Chuck Norris) e açar.

Nick:

- Eddie Bazen çok korkuyorum, anlarsın yani.

Eddie:

- Sadece aptallar korkmaz.

- Sana göre söylemesi kolay. Tüm cevapları biliyormuşsun gibidir. Ama benim açımdan, bilemiyor. Bilemiyorum. Cragie silahı çocuğa doğrulttu. Boşa harcadı. Pisi pisine öldürdü. Ben de buna razı oldum. Ortak. Yani yarınki duruşmada ne yapacağımı bilmiyorum.

-Doğruyu anlat.

-Gördün mü?  Kolayca basite indirebiliyorsun. Bir karım, bir çocuğum var  ve bana intihar etmemi tembihliyorsun. Kendi ortağımı satarsam böyle adamlarla nasıl yaşayabilirim?

- Ya satmazsan?

 -Cragie paçasını kurtarır. Ve yaptığı şeyi tekrarlayabilir.

-Bir hataydı. Kazara oldu. Tamam mı?

- Ama bir çocuk öldürüldü.

- Biliyorum. Farkında olmadığımı mı?  Ne zaman gözlerimi kapasam çocuğun yüzünü görüyorum.

-Nick, Olduğu gibi anlat,

-Seni kollarım.

Diye konuşsalar da Nick sonradan pişman olsa da yalan ifadesini mahkemede sürdürür.

Eddie Cusack’da operasyonlarda bütün polislerce yalnız bırakılan dedektif olmuştur. Müdahalelerinde yardım çağrısına diğer polisler, sudan bahaneler ile karşılık vererek yardım etmeme kararı almışlardır. Ancak Eddie Cusack olayların üstesinden gelir.

 

İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ


Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

 

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor


Yönetmen: Alex Gibney

Oyuncular: Ethan Hawke, Larry Hunt , Matthew Ryan Hughes

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2012 (106 dk)

Senaryo: Alex Gibney

Yapımcı Firma: Jigsaw Productions

Yapım Ülkesi: ABD

Dil: İngilizce

Orijinal Adı: Mea Maxima Culpa: Silence in the House of God

 

Özet

Oscarlı yönetmen Alex Gibney’den, kilise çatısı altında yaşanan sarsıcı bir trajediyi gözler önüne seren, cesur bir belgeseldir.

Belgesel Peder Lawrence Murphy Milwaukee ile başlıyor.  Peder Murphy, 1943 yılında St Francis Ruhban okuluna girmiş ve 1950 yılında bir rahip olmuştur. Daha sonra Sağırlara eğitim veren St John Okula müdür olmuştur. Saygın bir rahip görüntüsü veren Peder Lawrance Murphy, kendi koruması altındaki 200’den fazla sağır çocuğa eziyet dolu cinsel tacizlerde bulunmuştur. Bu acımasız işkenceye bizzat maruz kalan dört kahraman daha sonraki dönemlerde yapılan tacizleri belgesel filmde anlatmaktadır.

Film Hakkında

 İrlanda ve İtalya’da da benzeri vakaları araştıran belgesel, Vatikan’ın gizli arşivlerine kadar uzanmaya çalışıyor.

Ayrıca konulara değinmektedir.

Vatikan’da 1995 yılında, çocukluk çağı cinsel istismar çeşitli sorunların örtbas edilmesi ve engellenmesi için 7 milyon $ bir bütçe ayrıldığını;

 Bu şekilde kilisenin itibarını korumak için dünya çapında taciz politikası skandalı gizlediğini; fakat başarılı olmayacağı daha sonraki yıllarda açığa çıktığını;

Vatikan Peder Murphy hakkındaki bilgiyi yaklaşık 20 yıldır bildiği halde saklamayı başardığını;

Tacize uğrayan çocuklar savcılığa dahi başvursalar da Peder Murphy sorumlu bulunduğu kilisenin  bütçe ve para ve her şeyi yönetiyor olması nedeniyle, okuldan alınması konusunda başarılı olamadıklarını;

Bu olay üzerine Kilise pedofili rahibleri için İtalya, Fransa, İngiltere, Afrika, Güney Amerika ve Filipinler özel merkezlerinde 2.000 ‘den fazla rahip tedavisi için 80.000.000 $ harcandığını dile getirmektedir.

Pedofili, çocuklara karşı cinsel duygular beslenmesine neden olan zihinsel bir hastalıktır. Aktif ve pasif olmak üzere iki çeşidi vardır. Pasif pedofili kişinin kendi içinde yaşanan, psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilmektedir. Aktif pedofiliyse çocuklara karşı cinsel istismar ve hatta çocuk tecavüzü gibi olaylara bile varabilecek ağır bir hastalıktır.

Belgesel devamında bazı gerçekleri göz önüne seriyor.

Sorunlar bir türlü çözüm aşamasına ulaşamıyordu. Çünkü Vatikan’ın suçlara karşı olan tutumu, yani “rahiplerin sorunları sivil yetkililerle ilgili değildir” diye tavır koyması sorunları sürekli artırıyordu. Bu politikası yanında Vatikan tarafından 1866 yılında konulmuş olan “kesinlikle gizli tutmak, ilke” side her şeyi biraz daha gizliliğe sevk ediyordu. Ancak cinsel taciz skandalları Kanada, Amerika Birleşik Devletleri sadece olur intibası Peder Murphy davaları ile birden yıkıldı. Ve, aniden, 2010 yılında Avrupa’da büyük skandallar patladı. Belçika’da, Fransa’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Almanya’da, İrlanda’da ile devam etti.. Herkes bunun Vatikan en yüksek koridorlarında götüreceğini düşünmeye başladı. Aslında Kilise 1700 yıl cinsel taciz ile uğraşıyordu. 2001 yılında, Kardinal Ratzinger, II. John Paul tarafından onaylanan bir yetki ile bütün cinsel istismar davalarını topladı. Kardinal Ratzinger, XVI Papa Benedict, cinsel istismar ile ilgili dünyanın en bilgili kişileri oldular.

Olaylar ardından “neden rahipler bu duruma düşüyor” diye sorulmaya başlandı.

Bir adam bir rahip rütbesi aldığı zaman, ontolojik (varlık) olarak değişiyordu. Rahipler kendilerini farklı bir insan, melek gibi veya daha fazla olarak İsa Mesih gibi hissediyorlardı. Çünkü onlar Tanrı tarafından seçilen doğaüstü kişiler oluyorlardı. Bu nedenle yaptıklarından dolayı vicdanen rahatsızlık hissetmedikleri gibi kilisenin kendilerini korumalarını istiyorlardı. Bu nedenle kilisede, neticesiyle dikkatli davranması gerektiğini düşünüyordu.

Yüzyıllar boyunca Vatikan mükemmel olduğunu her zaman dünyaya göstermek zorunluluğunu bünyesinde hissetmiştir. Buna ilaveten Vatikan, ruh, zihniyet ve hiyerarşinin ahlakı bir parçası olan “Omerta=suskunluk yasası” ile sırlarını da koruyunca her geçen gün gizliliği daha da artırmıştır. Bu yasanı birçok faydası da vardı. Bu yasa ile Vatikan kilise düşmanlarını yok etmek dışında, diğer  karşıt faaliyetleri kendinden uzak tutmayı da başarmıştır.

Vatikan Katolik Kilisesi 1929 yılında, Mussolini Papa ile bir anlaşma yaptılar. Kilise Mussolini’ye vereceği destek karşılığında devlet niteliğini kazanmıştır. Faşistler tarafından Katolik Kilisesi için bir devlet oluşturulmuştur. Günümüzde 178 ülke Vatikan’ı bir devlet olarak kabul eder.  Hakikatte Vatikan gerçekten bir devlet olmadığı gibi Roma’da, minik bir dini yerleşimi vardır. Aslında bir halkı olmayan bekâr din adamlarından oluşan bir grubdur. Görünen bir ordusu, futbol takımı, devlet niteliklerini taşıyan hiç bir özelliği de yoktur. Yine de, dünya siyasetine yön verecek kuvvette tarihi bir anomali gücü vardır.

Sonuç olarak belgesel film, itiraf olarak, Vatikan’da cinsel taciz sorunları bitmediğini, sorunun üzerine giden veya uğraşamaya Papa XVI. Benedict’in “bu sorunu çözmek mümkün olduğunu sanmıyorum” diyerek  15 Şubat 2013 de altıyüzyıl sonra bir ilk olarak istifa ettiğini söyleyerek sonlanıyor.

EK BİLGİ:

Cinsel istismarın tarih boyunca ve kuvvet ve iktidar/muktedir olmuş kurumlarca sürdürülmesinin bir gerçeğinin var olmasını düşünüyoruz. Mesela, Roma ve devamında Osmanlı İmparatorluğunda erkekler arası olan Lûtîliğin göz yumulması arkasında sosyolojik bir gerçeğin var olması iktidarların ve kuvvetli olmanın gerekçesi gibi görmüşlerdir, denilebilir. Ahmed  Cevdet Paşa’nın ünlü eseri ‘‘Máruzát’’tında 19. yüzyılın sonlarında yazdıkları  bilgiler ile yapılan tahliller devlet ve millet  yapısındaki sosyolojik ve piskolojik  gerçekleri dile getiriyor.

“Zen-dostlar çoğalup mahbûblar azaldı. Kavm-i Lut sanki yere batdi. İstanbul’da öteden berü delikanlılar içün ma’rûf u mu‘tâd olan aşk u alâka, hâl-i tabî’îsi üzre kızlara müntakil oldu. Sultan Ahmed-i Sâlis zamânından berü mu‘tâd olan Kâğıdhâne seyri ziyâde rağbet buîdu. Gerek orada, gerek Bâyezid meydânında arabalara işaretlerle mü’âşaka usûlü hayli meydân aldı. Küberâ içinde gulâmpârelikle meşhur Kâmil ve Âlî Paşalar ile anlara mensûb olanlar kalmadı. Halbuki Âlî Paşa da ecânibin ilirâzâtından ihtiraz ile gulâmpâreliğini ihfâya çalışurdu.”

Günümüz Türkçesiyle

‘‘…(Tanzimat’tan ve 1854’teki Kırım Savaşı’ndan sonra) Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Káğıdhane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü gelişti. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kámil ve Álî Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbuki Álî Paşa yabancıların eleştirisinden çekinerek kulamparalığını gizlemeye çalışırdı’’

(Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, trc: Yusuf Halaçoğlu, Çağrı yay. 1980, İstanbul, sh: 9)

Bu konuya ilaveten J. Edgar Hoover’den bahsetmek gerekir.

Amerika bugün FBI ile gurur duyuyorsa bunda hiç şüphesiz ki J. Edgar Hoover’ın on yıllarca kendisini mesleğine ve büroya adamış olmasının etkisi vardır. 20.yy.’ın en tartışmalı, en esrarengiz ve en güçlü portrelerinden biri olan J. Edgar’ın Amerikan Adalet Bakanlığı’ndaki yükselişi ve neredeyse 50 yıl boyunca Federal Büro üzerindeki etkisi, FBI´ın tarihsel gelişimi sürecinde Kennedy suikastı‚ Sovyet komünizmi‚ Martin Luther King‚ Nixon hatta Rockefeller gibi zenginlere karşı güçlü oluşu yanında korkuları, zaafları, kapalı kapılar ardında sakladığı büyük sırlarını birçoğumuz duymuşuzdur. (J. EDGAR (2011) –Film)

Bu iki örnekten çıkarak şu sonuca ulaşılabilir.

Yasak ilişkiler ve dolayısıyla toplumun ve kültürün kabul etmediği olaylar çıkar ilişkilerini kuvvetlendirdiği gibi zaman içerisinde yıkılması güç olan yapıların oluşmasına ve sömürmeye sebebiyet verir. Her geçen gün olaylar ve ilişkiler neticesinde kararan yapısı ile oluşan bu tür kurum ve komiteler, toplumu istismar etmek şöyle dursun daha otoriter bir oluşuma dönerler.

Bu gibi yapıları yıkmak çok zordur. Bu türlü oluşumların yıkılışında kurum veya cemaatlerden çok belgeselde bahsedildiği gibi zayıf karakter özelliği taşıyan ferd bazlı unsurlar ve kişiler ile yıkılırlar. Onların zayıflıkları en büyük güçleridir. İlk başta basit gibi görünseler de zamanla illegalleşmiş örgütü ve kurumu  paramparça ederler.

Belgeselde dört tane sağır insanın yıkılmaz Vatikan’a başkaldırışı örnek bir davranış olarak görmemiz gerekir. Ancak Vatikan’ın kısa bir zaman içerisinde içinde barındırdığı tutarsızlığı çabukça yok edebileceğini düşünmek biraz zor görünüyor. Yalnızca Allah Teâlâ’nın onlara bahşedeceği İslâm hakikatini kabullendikten yani Hristiyanların Müslüman olduktan (Nüzülü İsâ  zuhur ettikten) sonra sorunların çözüleceği bir gerçektir. Çünkü evlenme engeli olan bu insanların fuhşiyatı aşmaları insan tabiatına aykırıdır. Bu sorun yani evlenme durumları çözülmeden Vatikan’ın sorunları da çözmeyeceği gibi gizli, örgüt olma özelliğini de mecburen devam ettirecektir.

[Bk: http://samil.ihya.org/ansiklopedi/ruhban.html%5D

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur.

“Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden koruyucular, otoriteler edinenlerin durumu, dişi örümceğe sığınanların durumuna benzer. Dişi örümcek bir yuva yapar, bir aile kurar. Evlerin en çürüğü, tehlikeye en açık olanı, ailelerin en çok sıkıntı çekeni, dişi örümceğin evi ve ailesidir. Keşke, anlayabilselerdi.” [Kur'ân-ı Kerim, 29 / Ankebût – 41]

JEANNE D’ARC’IN TUTKUSU (FİLM, 1928)


–>

Azize Jeanne D’arc’ın haksız yere dökülmüş kanının bedeli ve gölgesi, İngilizler ve siyasetinin üzerinden hiçbir zaman kalkmayacaktır.

Yönetmen

Carl Theodor Dreyer

Senarist

Joseph Delteil

Carl Theodor Dreyer

Oyuncular

Maria Falconetti

Antonin Artaud

Müzik

Ole Schmidt (1982)

Richard Einhorn(1994)

Jesper Kyd (2007)

Görüntü yönetmeni

Rudolph Maté

Kurgu

Marguerite Beaugé

Carl Theodor Dreyer

Stüdyo

Société générale des films

Dağıtıcı

Janus Films

The Criterion Collection (DVD)

Cinsi

Sinema filmi

Türü

Dram, tarihi

Renk

Siyah-beyaz

Yapım yılı

1928

Çıkış tarih(ler)i

21 Nisan 1928, Danimarka

Nisan 2000 ve 2009, 19. ve 28. İstanbul Film Festivali

Süre

110 dakika

82 dakika (DVD)

Ülke

Fransa

Dil

Sessiz, ara yazıları Fransızca

Devam filmi

Procès de Jeanne d’Arc (1962) y. Robert Bresson

Diğer adları

Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (Türkiye)

The Passion of Joan of Arc (ABD) La Passione di Giovanna d’Arco (İtalya) La Pasión de Juana de Arco (İspanya) Die Passion der Jeanne d’Arc (Almanya) Die Passion der Jungfrau von Orléans (Almanya) Johanna von Orléans (Avusturya)

Jeanne d’Arc’ın Tutkusu 1928 Fransa yapımı sessiz filmdir. Özgün adı La Passion de Jeanne d’Arc tır. İngilizce konuşulan ülkelerde The Passion of Joan of Arc adı ile gösterime sunulmuştur. Film Nisan 2000‘de düzenlenen 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nde gösterilmiştir.

Carl Theodor Dreyer‘in yönettiği son sessiz film olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ Danimarkalı yönetmenin dünya çapında tanınmasını sağlamıştı. İngiliz Film Enstitüsü‘nün yayın organı Sight and Sound dergisinin 1952 yılından bu yana 10 yılda bir yaptığı “Tüm zamanların en iyi 10 filmi” derecelendirmesinde 1952, 1972 ve 1992 yıllarında olmak üzere üç kez listeye girmişti.[3][4][5] Dreyer filmin senaryosunu Joseph Delteil‘le birlikte yazdığı gibi filmin kurgusuna da katkıda bulunmuştur. Filmin başlıca rollerinde Maria Falconetti ve Antonin Artaud oynamışlardır. Sinema tarihinin en olağanüstü oyunculuklarından birini sergileyen Maria Falconetti üçüncü filmi olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ndan sonra bir daha film çevirmedi.

Filmin konusu ve biçimi

Filmde İngiltere ve Fransa arasında 14. yüzyıl‘da başlayan Yüzyıl Savaşları sırasında ülkesi Fransa’ya manevi destek veren hatta orduya katılarak İngilizlere karşı çarpışan Fransız Katolik azizesi Jeanne d’Arc‘ın (Türkçede bazen Jan Dark olarak da yazılır) 1431 tarihinde henüz 19 yaşındayken İngilizlere esir düştükten sonra Tanrı ile konuştuğunu ileri sürdüğü için kafirlik suçuyla yargılanması, zindanlarda işkence görmesi ve yakılarak ölüme mahkûm edilmesi anlatılmaktadır. Filmde Jeanne d’Arc’ın bütün hayatı anlatılmaz, sadece yargılanması ve ölüme mahkûm edilmesi gözler önüne serilir. Dreyer olayları neredeyse belgesele yakın bir gerçeklilikle aktarır, zaten film Fransız Milli Müzesi‘nde korunan mahkeme kayıtlarına ve tutulan günlüklere dayandırılarak yapılmıştır.

Dreyer yine sinema tarihinde çığır açan bir uygulama ile yakın plan baş çekimlerine ağırlık vermişti. Neredeyse filmin tamamında oyuncuların bütün perdeyi dolduran yüzlerinde görülen gözyaşı, tükürük, cilt lekeleri, göz bebeğinden yansıyan pencere ışığı gibi o yıllar için hiç alışık olunmayan şok edici çok ince ayrıntılar çok çarpıcıdır. Duyguları derinlemesine yansıtan olağanüstü mimikler bu sessiz filmde adeta insan yüzünün insan ruhunun bir aynası olabileceği deyişini doğrular gibidir. İnsan yüzündeki bu ince detayların maskelenebileceğinden korkan Dreyer oyuncuların makyaj yapmalarını yasaklamıştı (Oysa makyaj sessiz sinemanın vazgeçilmez bir ögesiydi).

Bu ayrıntılı yakın planların başarısı bir ölçüde de kısa zaman önce geliştirilmiş olan pankromatik filmlerin çekimlerde kullanılmış olmasına bağlanabilir. Daha önce sinemada kullanılan ortokromatik filmler ışığın bütün dalga boylarını algılayamazken pankromatik filmler görünen ışığın tüm dalga boylarına karşı hassastı. Bu da daha gerçeğe yakın görüntülerin filme aktarılması demekti.

Filmin yapım öyküsü

Filmin de tıpkı konusu gibi çileli bir öyküsü vardır. Çekimleri 1927‘de tamamlanan film 1928‘de tam gösterime girecekken sansürlendi. Hem İngiltere hem de Fransa’da film bir süre yasaklandı. Sessiz sinema çağında üretilmiş filmlerin çoğu yanıcı ve dayanıksız nitrat bazlı film‘lere çekiliyordu. Haliyle aynı tür negatiflere çekilmiş olan ‘Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’ nun orijinal negatifleri de gösterime çıkacağı yıl bir yangın sonucunda yok oldu. Yönetmen Dreyer hemen kurguda atılmış fazla negatifleri bir araya getirerek yeni bir film hazırladı ama bu da yine başka bir yangında yok oldu. Yarım yüzyıl boyunca bu sessiz sinemanın bu büyük klasiği bölük pörçük kopyalarından veya seslendirilmek suretiyle özgün halinden çok uzaklaşmış kopyalarından sinemaseverlerce izlenebildi. Filmin orijinal versiyonu uzun zamandır kayıpken 1981 yılında mucizevi bir şekilde filmin çok iyi durumda ve eksiksiz bir kopyası Oslo, Norveç‘te bir akıl hastanesinin dolaplarından birinde bulundu. Danimarka Film Müzesi ve Fransız Sinematek‘inin ortak gayretleri ile 1985 yılında yapılan kapsamlı bir restorasyonla orijinaline çok yakın bir film elde edildi. Danimarka dilinde olan ara yazıları da tekrar Fransızca’ya çevrilerek yerlerine montajlandı.

1999‘da The Criterion Collection 62 sırt etiket No’su ile bu restore edilmiş filmi DVD’ye aktardı, bu aktarım sırasında da film tekrar bir dijital restorasyon işlemine tabi tutulmuştur. Filmin bu DVD versiyonu 82 dakikadır (24 fps).

Filmin müziği

Sessiz sinema çağında sessiz çekilen filmlere, gösterinin yapıldığı salonun büyüklüğü ve o şehrin gelişmişliği ile orantılı olarak genelde sinema salonu işletmecisinin tercihi doğrultusunda bazen bir piyano bazen de bir orkestra eşlik ediyordu. Bunlar da filmin konusuna ve ruh haline uygun olarak çoğunlukla doğaçlama canlı müzik yapıyorlardı. Bazen de gösteride hiç müzik kullanılmıyordu.

Dreyer filminin hiçbir şekilde bir müzik eşliğinde gösterilmesini istememişti. Ona göre tamamen sessiz bir ortamda seyredildiğinde seyircilerin ayrıntılara daha fazla konsantre olacağını düşünmüştü. Ancak buna rağmen filmin birçok salonda çok çeşitli müzikler eşliğinde gösterimlerinin yapıldığı biliniyor. 1994 yılında Richard Einhorn film için “Voices of Light” (Tr: Işığın sesleri) adında bir oratoryo besteledi. Ortaçağ müziğine yakın olduğu ve filmden esinlenilerek bestelendiği için filmin ruhuna en uygun müziğin bu olduğu düşünülmüş ve The Criterion Collection‘ın 1999 yılında çıkardığı DVD’ye ses seçeneği olarak bu müzik eklenmişti.

Filmin Türkçe adlandırılması

“The Passion” kelimesi İngilizce ve Fransızca’da ‘tutku’, ‘aşk’, ‘ihtiras’, ‘arzu’, ‘tutkunluk’, ‘hırs’, ‘öfke’ gibi anlamlara gelse de Hıristiyan‘lar bu terimi İsa‘nın çileli geçen son günlerini ve ölümünü tarif etmek için kullanırlar.[8]. 2004 tarihli Mel Gibson filmi The Passion of the Christ filmi, Türkçeye doğru olarak çevrilerek Tutku – Hz. İsa’nin Çilesi adıyla gösterime verilmişti. Bu nedenle “La Passion de Jeanne d’Arc” (veya “The Passion of Joan of Arc”) filminin adı Türkçeye çevrilirken aslında “Jeanne d’Arc’ın Çilesi” şeklinde çevrilmeliydi (Gerçi Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi adlı kitapta filmin Türkçe isminin “Jan Dark’ın Çilesi” olduğu belirtilmiş (s. 154) ama özgün isimden sonra parantez içinde verildiği için bundan Türkiye’de sinemalarda bu isimle gösterilmediği, özgün isminin parantez içinde tercüme edildiği anlamı çıkmaktadır. Diğer bütün kaynaklar “Jeanne d’Arc’ın Tutkusu” şeklinde kayıt düşmüşlerdir. Bu nedenle bu maddede de bu isim kullanılmıştır)

Oyuncu kadrosu

  • Maria Falconetti … Jeanne d’Arc (Melle Falconetti olarak yazılmıştır)
  • Eugene Silvain … Évêque Pierre Cauchon (Piskopos Pierre Cauchon)
  • André Berley … Jean d’Estivet
  • Maurice Schutz … Nicolas Loyseleur
  • Antonin Artaud … Jean Massieu
  • Michel Simon … Jean Lemaître
  • Jean d’Yd … Guillaume Evrard
  • Louis Ravet … Jean Beaupère
  • Armand Lurville … Yargıç
  • Jacques Arnna … Yargıç
  • Alexandre Mihalesco … Yargıç
  • Léon Larive … Yargıç

Film hakkında notlar

  • Ünlü Türk grafik sanatçısı Mengü Ertel 1976 yılında Paris‘teki sinema festivalinde “Jan Dark’ın Çilesi” afişiyle “büyük ödül”ü almıştı.
  • Bu gibi filmlerin dahil edilebileceği bir film türüne de gayriresmi olarak “hagiografik filmler” denmiştir. “Hagiography” azizlerin, keşişlerin, piskopos ve bakirelerin hayat öykülerini, şehadetleri ve mucizelerini anlatan orta çağ’a ait Hristiyan eserlerine verilen addır.
  • Filmin çekimleri yine o devir için alışılmadık bir süre olan 1,5 yıl sürmüştü.

 Jeanne D’arc’ın Tutkusu Filminin Türkçe Alt Yazısı

Bir Carl Th. Dreyer Filmi Paris’de, Fransa Ulusal Kütüphanesi depolarında, dünya tarihinin en olağandışı belgelerinden biri bulunmaktadır: Jeanne d’Arc’ın, ölümüyle sonuçlanan davasının tutanakları. Yargıçların soruları ve Jeanne’ın cevaplarından oluşan tüm metinler. Bu tutanaklar sayesinde, gerçek Jeanne’ı keşfedebiliyoruz; zırhlı ve silahlı haliyle değil, en sade haliyle. Ülkesi uğruna ölen bir kadın olarak. Ve onun şaşırtıcı dramına tanıklık edebiliyoruz. Ortodoks teologlar ve güçlü yargıçlar karşısında, kendisini savunan, genç ve dindar bir kadının dramına  Gerçekleri anlatacağıma yemin ederim, tüm açıklığıyla, sadece gerçekleri. Fransa’da Jeanne olarak bilinirim,

Köyümde ise Jeannette. Kaç yaşındasın?

 Ondokuz  Sanırım. Tanrı’nın kitabını bilir misin?

    Onu sana kim öğretti?

 Annem. Ezbere okuyabilir misin?

 Tanrı tarafından gönderildiğini mi iddia ediyorsun?

 Fransa’yı kurtarmak  Dünyaya geliş sebebim budur. Yani Tanrı’nın İngilizlerden nefret ettiğini mi düşünüyorsun?

 Tanrı’nın, İngilizlerden nefret edip etmediğini bilmiyorum. Tek bildiğim, İngilizlerin Fransa’dan kovulacak olmalarıdır; burada ölmeleri dışında! Aziz Michael’in sana göründüğünü söylemişsin. Ne şekilde göründü?

 Kanatları var mıydı?

 Tacı var mıydı?

 Kıyafeti nasıldı?

 Erkek mi kadın mı olduğunu nasıl anladın?

 Çıplak mıydı?

 Tanrı’nın onu giydiremeyeceğini mi düşünüyorsun?

 Saçları uzun muydu?

 Neden onları kesmemiş?

 Sen neden erkek kıyafetleri giyiyorsun?

 Sana kadın kıyafetleri verirsek, onları giyer misin?

 Tanrı’nın bana verdiği görev sona erdiğinde, yeniden kadın gibi giyineceğim. Yani sana, bir erkek gibi giyinmeni emreden, Tanrı mı?

 Peki Tanrı’dan nasıl bir ödül bekliyorsun?

 Ruhumun kurtuluşu. Tanrı’ya resmen küfrediyorsun. Bu ne rezalet! Benim için, o bir azize. Tanrı, sana vaatlerde bulundu mu?

 Bunun, bu dava ile hiçbir ilgisi yok. Bırakalım da, buna yargıçlar karar versin, öyle değil mi?

 Bu soruyu oylamaya sunalım mı?

 Pekâlâ! Tanrı sana ne vaatlerde bulundu?

 Belki, hapisten kurtulmanı vaat etmiştir, doğru mu?

 Ne zaman?

 Ne gününü  ne de saatini bilmiyorum. Kolayca itiraf etmeyecekse, daha zeki davranmalıyız. Gidip, üzerinde Kral Charles’ın imzası olan bir mektup bulun. Bir mektup yazdırdım. Seni çok iyi anlıyorum! Kralının imzasını tanıyor musun?

 Sana, ondan bir mektup getirdim. Ben okuyamam. Sevgili Jeanne’a  Güçlü bir orduyla, Rouen’e yürümek için hazırlanmaktayım. Sana bu sadık rahibi gönderiyorum. Ona güven. İsa’nın, Tanrı’nın oğlu olduğu gibi, sen de Tanrı’nın kızı olduğunu mu iddia ediyorsun?

 Kutsal kitabı ezbere okuyabilir misin?

 Tanrı sana, hapisten kurtulabileceğini söyledi mi?

 Büyük bir zafer ile! Tanrı, sana cennete gideceğini vaat etti mi?

 Yani kurtuluşundan emin misin?

 Dikkatli ol, tehlikeli bir cevap. Eğer kurtuluşundan eminsen, kiliseye hiç ihtiyacın yok demektir, öyle değil mi?

 Fazilet içinde misin?

 Cevapla! Fazilet içinde misin?

 Eğer öyleysem, Tanrı öyle kalmamı sağlasın. Eğer değilsem, Tanrı bana da bahşetsin. Tanrım  Ayine katılmama izin ver! Jeanne, ayine katılmana izin verirsek, erkek gibi giyinmeyi bırakır mısın?

 Yani erkek gibi giyinmeyi, ayine katılmaya tercih ediyorsun, öyle mi?

 Bu utanmaz kıyafetler, Tanrı’ya hakarettir! Sen Tanrı’nın kızı değilsin. Sen şeytanın bir yaratığısın. İşkence odasını hazırlayın. Gerçekten de, Tanrı’nın kızı gibi görünüyor, ha?

 İşkence Odası. Yargıçlara saygı göster. Bu bilge doktorların, senden daha üstün olduklarını anlamıyor musun?

 Ancak, Tanrı da onlardan üstündür. Dinle Jeanne, tasavvurlarının Tanrı’dan gelmediğini biliyoruz. Hepsi şeytan saçması. Sen melekle şeytanı birbirinden nasıl ayırt edebilirsin?

 Sen şeytanın önünde diz çökmüşsün; Aziz Michael’ın değil. Hâlâ göremiyor musun; senin aklını çelenin, seni kandıranın, ve sana ihanet edenin, şeytan olduğunu?

 Bence tövbe etmek için hazır! Kilise sana kollarını açtı; ama onu reddedersen, artık seni terk edecek. Ve sen de yalnız kalacaksın. Yalnız! Evet, yalnız yalnız Tanrı ile! Ruhumu bedenimden ayırsanız bile, istediğiniz gibi bir itirafta bulunmayacağım. Ve eğer itiraf etsem bile, daha sonra bunun zorla yaptırıldığını söyleceğim. Onun, doğal bir yoldan ölmesi kadar, istediğim başka bir şey olamaz. Çok zayıf. Ateşi var Kanını akıtmalıyız. Dikkatli ol, kendi hayatına son verebilir. Çok kurnaz. Ayin kitaplarını getirin. Bize söylemek istediğin bir şey var mı?

 Ölmek üzere olduğum için korkuyorum. Öldükten sonra, sizden beni kutsal bir yere gömmenizi istiyorum. Kilise bağışlayıcıdır. Her zaman yanlış yola sapmış kuzuyu hoş karşılar. Jeanne, hepimiz senin için en iyi olanı istiyoruz. Bak, ayin kitaplarını getirttim. Ben iyi bir Hristiyanım. Onun, inkar ettiğin İsa’nın bedeni olduğunu bilmiyor musun?

 İnatçılığınla, Tanrı’ya küfrettiğini görmüyor musun?

 Tüm kalbimle Tanrı’yı seviyor ve ona hürmet ediyorum. Siz benim, şeytan tarafından gönderildiğimi iddia ediyorsunuz. Bu doğru değil. Bana ıstırap çektirmek için asıl siz, şeytan tarafından gönderilmişsiniz. Ve siz Ve siz  Ve siz  Yapılacak bir şey kalmadı. Celladı hazırlayın! İzin verin, son bir kez daha bu kayıp ruhu kurtarmayı deneyelim. Sana söylüyorum, Jeanne. Senin Kralın bir kafirdir. Benim Kralım tüm Hristiyanların en asilidir. Bu kadının küstahlığı, akıl dışı. Fransa asla bir canavar gibi görülmemiştir. Ben kimseyi yanlış yola saptırmadım. Eğer imzalamazsan, canlı canlı yakılacaksın. Kazık seni bekliyor. Ölmek zorunda değilsin. Kralının hâlâ sana ihtiyacı var. Jeanne, imzala  ve hayatını kurtar! Jeanne, sana karşı çok hoşgörülü davranıyoruz. İmzala Jeanne! Yüce Tanrı’nın adıyla. Amin. Hatalarını kabul edersen, afaroz edilmekten kurtulabilirsin. Ama bu güne kadar işlediğin günahlardan ötürü, seni, pişmanlık ve keder duygularıyla geçireceğin ömür boyu sürecek bir hapis cezasına mahkûm ederiz. İyi bir günün sonunda: Hayatını ve ruhunu kurtarmış olacaksın. Sadece sizi kandırmak için yaptı! Çok yaşa Jeanne! Yargıçları bulun! Geri alıyorum. Yalan söyledim. Çabuk! Büyük bir günah işledim. Tanrı’yı inkar ettim; kendi hayatımı kurtarmak için. Ama Jeanne, herkesin önünde itiraf ettin; şeytanın seni aldattığını. Hâlâ Tanrı tarafından gönderilmiş olduğuna mı inanıyorsun?

 Cevabı, ölümünü getirecek. Söylediklerimin hepsi, kazık korkusu yüzündendi. Bize söyleyeceğin başka bir şey var mı?

 Seni idama hazırlamak için buradayız. Bu kadar çabuk mu?

 Nasıl bir ölüm?

 Kazıkta! Son bir ayin yapacağım. Hâlâ Tanrı tarafından gönderildiğine nasıl inanabiliyorsun?

 Tanrı bizi nereye yönlendireceğini bilir ve biz de onun gösterdiği yolda ilerleriz. Evet, ben O’nun çocuğuyum. Peki ya büyük zafer?

 Benim şehitliğim olacak! Peki ya kurtuluş?

 Ölüm! Günah çıkaracak mısın?

 Yüce İsa’nın bedeni, sonsuza dek ruhumu korusun. Amin. Cesur ol Jeanne, son anların yaklaşıyor. Yüce Tanrım, ölümümü memnuniyetle kabul ediyorum; ama uzun süre acı çekmeme izin verme. Bu gece cennette seninle olabilecek miyim?

 Tanrım! Bir Azizeyi yakıyorsunuz. Alevler Jeanne’ın ruhunu korudu; cennete yükselene dek. Jeanne’ın kalbi Fransa’nın kalbi oldu. Jeanne’ın anısı, daima sevgiyle anıldı. Cennete yükselene dek. Jeanne’ın kalbi Fransa’nın kalbi oldu. Jeanne’ın anısı, daima sevgiyle anıldı. Çeviri: Bob le Flambeur||

**************************

THE TRİAL OF JOAN OF ARC,
Jeanne D’arc’ın Davası,
Proces De Jeanne D’arc

Yönetmen: Robert Bresson

Türü: Dram, Tarihi, Biografi

Yapım Yılı: 1962

Ülke: Fransa

Yayınlanan Tarih: 13 Şubat 1963

Senaryo yazarı: Robert Bresson, Pierre Champion

Oyuncular: Florence Delay, Jean-Claude Fourneau, Roger Honorat, Marc Jacquier, Jean Gillibert, Michel Herubel, André Régnier, Arthur Le Bau, Marcel Darbaud, Philippe Dreux, Paul-Robert Mimet, Gérard Zingg, Yves Le Prince, André Maurice, Donald O’Brien, E.R. Pratt, Harry Sommers, Michael Williams

Özet:

14. yüzyılın sonu. Fransız köylü kızı Jeanne d’Arc, veliaht Dauphin’i tahta çıkarmak amacıyla Fransa’yı işgal etmiş İngilizlere karşı başarısız bir isyana elebaşılık ettikten sonra yakalanır. Hapiste geçen günleri ve yargılanması sırasında, mahkeme tarafından amansızca sorgulanır, zindancılar ona gaddarca davranır. Sonuçta pes eden kız, kısa süreyle de olsa, inancından caydığını bildirir ve cadı diye kazığa bağlanıp yakılmaya mahkûm edilir…

Yönetmen Robert Bresson kendine özgü bir tavırla geleneklerden ayrılarak, Jeanne d’Arc’ın yaşamı ve ölümüne gerçekçi, alışılmamış bir bakış sunuyor. Bresson’un filmi duruşma sırasında alınmış notlar üzerine kurulu ve Jeanne’ın uzayıp giden sorgusunu, boyun eğmeyi reddedişini ve alevler içinde kaçınılmaz ölümünü kusursuz bir tarihsel doğrulukla izliyor…

Filminin Türkçe Alt Yazısı

“Kızım kanuni bir evlilik neticesinde doğdu. “Onu vaftiz ettirip kiliseye kabul ettirdim. “Yaşının ve sıradan koşulların sınırları içerisinde  ” tanrıdan korkar ve kiliseye saygı duyar bir şekilde büyüttüm. “İnançları aleyhine hiç bir şey düşünmedi ve dolaplar çevirmedi.” “Ama ona beddua eden o kıskanç insanlar” ailesi, en güvendiği prensler ve insanlar ona çamur atmaya kalktılar. Ona yalan suçlamalarda bulundular haksız bir şekilde mahkum edip onu yaktılar.”

 JEANNE D’ARC’IN DAVASI

Jeanne D’arc, 30 Mayıs 1431’de öldü. Toprağa verilmedi ve kendisine ait hiçbir portre de bırakılmadı. Ama ona dair çok daha iyi bir portreye sahibiz: Rouen yargıçları karşısında sarf ettiği kelimeler. Davanın en can alıcı ve gerçek dakikalarını kullandım. Son anları için de, 25 sene sonra yapılmış temyiz mahkemesindeki şahitlerin ifadelerini kullandım. Film başladığında Jeanne zaten aylardır Rouen’de hapsedilmiş durumda. Hasımlarına sadık Fransız askerleri tarafından Compiégne’de yakalanmış ve İngilizlere satılmıştır. (Menfaatlerin tehlikede olduğunu biliyoruz.) Özellikle, Paris’teki İngiliz Hayranları Üniversite’sinin üyelerinden oluşan bir mahkeme heyetinin karşısına çıkartılmıştır ve başkanlığını da Piskopos Cauchon yapmıştır.

-Adın Jeanne. 19 yaşındayım.

Doğruyu söyleyeceğine yemin et.

Yemin ederim.

- Nerede vaftiz edildin?

 – Domrémy’de.

- İman etmeyi kim öğretti sana?

 – Duaları annem öğretti.

- Göklerdeki Babamız duasını oku.

- Günah çıkartırken söyleyeceğim. Evde ne yapardın?

 Ev işleri yapardım. Tarlalarda çalışmadım.

- Başka meziyetler de öğrendin mi?

 – Evet, örme dikme işleri. Biz piskoposlar, Jeanne’nin Rouen şatosundan çıkmasını yasaklamıştık. Bunu kabul etmiyorum. Birçok kaçma denemesinde bulundun. Tüm tutuklular gibi bu da benim hakkım. Cadıya ölüm. Cadıya ölüm. Götürün şunu. Söylememek için yemin ettiğim şeyi söylemek yalan yere yemin etmek olur.

- Yargıçlara doğruyu söyle.

- Kendinize yargıç diyorsunuz.

- Bu ciddi bir sorumluluk.

- Yemin et. İki kere mi yapmak zorundayım?

 Yemin edecek misin?

 Buna ihtiyacınız yok. Doğruyu söyleyeceğine yemin et. Doğruyu söyleyeceğim, ama tamamını değil. Bu seni şüpheli durumuna sokar. Farkındayım. Yemin etmeni istiyoruz. Tüm gerçeği anlatamam. Tanrıdan geliyorum ve buraya ait değilim. Beni ona geri gönderin. Dizlerinin üstüne çök! Kilisenin sağ tarafından geldi. Her zaman parlak bir ışık tarafından eşlik ediliyor. Bir meleğin sesinin farkına vardım. Orleans kuşatmasını bertaraf etmemi ve Vaucouleurs’a gidip orada olacaklara engel olmamı istedi. Oradan ayrılırken ne giyiyordun?

 Erkek kıyafetleri. Kimin tavsiyesiyle?

 Sonraki soru.

- Bu sesi çok sık duyuyor musun?

 – Her gün. Ona ihtiyaç duyduğum için geldim.

- Bu sesi dün duydun mu?

- Evet.

- Saat kaçta?

 – Sabah saatlerinde. Kaç olduğunu bilmiyorum.

- Ne yapıyordun peki?

 – Uyuyordum. Sese uyandım.

- Ses odandan mı geliyordu?

- Hayır, şatodaydı. O sese teşekkür edip önünde diz çöktün mü?

 Yatağımda doğruldum ve ellerimi kavuşturdum. Bu ses sana ne söyledi?

 Size cesurca cevaplar vermemi. Tetikte olmamı. Beni tanrı gönderdi ve sizler büyük tehlikedesiniz. Bu ses her şeyi anlatmamanı mı söylüyor?

 – Kralı ilgilendiren şeyleri.

- Ses bunu yasaklıyor mu?

 Kimsiniz de bunu inkar ediyorsunuz?

 Tanrıdan mı geliyor?

 Tanrıdan geldiğine inanıyorum. Onu kızdıracağıma cevap vermemeyi yeğliyorum. Doğruyu söylemen tanrının hoşuna gitmiyor mu?

 Ses, kralla konuşmamı söyledi. Kendi iyiliği için ona anlatmam gereken şeyler var. Sesin bunu yapmasını sağlayamıyor musun?

 Tanrıyı memnun etse yapardım. Buradayken seninle konuştuğu gibi kralla da konuşamaz mı?

 Belki de tanrı bu şekilde istiyordur. Tanrının lütfu olmadan hiçbir şey yapamam. Tanrı’nın bir lütfu musun?

 Öyle değilsem, tanrı onu bana getirsin. Öyleysem beni onun içinde tutsun! Evinde yaşarken diğer kızlarla oyunlar oynar mıydın?

 Evet. Köyündeki ağaçları hatırlıyor musun?

 Bayanların, “Ağaç ya da Peri” dedikleri bir ağaç vardı. Yakınlarında da, hastaların suyunu içtikleri bir çeşme. Bu ağacın altında çiçekten çelenkler yapar, şarkı söyleyip dans ederdik. Ama hiç peri falan görmedim. Ya başka bir şey?

 Bildiğim kadarıyla hayır. Götürün onu. Nöbetçilerini değiştireceğim ve yetkili bir subay yerleştireceğim. Ama yakılması gerektiğini unutma. Söylediklerini yargılayabilirsiniz ama onu yakmak olmaz.

- Neden?

- Çünkü uygun bir mahkeme değil. Kadın yakılacak. Son görüşmemizden bu yana daha iyi misin?

 Olabileceğim kadar iyiydim. Bu zaman zarfında o sesi duydun mu?

 Evet. Bu odada duydun mu?

- Bu yargılama ile bir alakası var mı?

 – Yargılamaya faydası olacak.

- Duydum.

- Ne söyledi peki?

 Odama dönene kadar bir şey anlamadım. Peki orada ne söyledi?

 Sorularınız için tavsiye istedim. O tavsiyeleri verdi mi peki?

 Belirli noktalarda. Diğerleri için, izni olmadan cevap veremem. Eğer tanrı bunu bana verirse cevap vermekten korkmayacağım. Seninle konuşan bir melek miydi yoksa tanrının kendisi mi?

 St Catherine ve St Margaret’in sesleriydi. Onların sesleri olduğunu nereden biliyorsun?

 Yedi yıl boyunca bana rehberlik ettiler. Aynı şekilde mi giyiniyorlardı?

 Bunu sadece Fransa kralına söylerim, sorgulayıcılarıma değil. Aynı yaştalar mıydı?

 Bilmiyorum. Beraber mi konuştular yoksa ayrı ayrı mı?

 Ayrıca St. Michael’in de yardımları oldu. Ne zamandır bu sesi duyuyorsun?

 Sadece yardım aldığımı söyledim. Bu azizlerden hangisi önce gözüktü?

 Kutsal melekler tarafından eşlik edilen St. Michael. St. Michael ve melekler etten kemikten miydi?

 Onları kendi gözlerimle gördüm. O görüntülerin tanrıdan olduğuna dair elinde ne tür bir kanıt var?

 İstiyorsanız bana inanabilirsiniz. Onu ilk gördüğünde kralının tepesinde bir melek var mıydı?

 Bilmiyorum. Görmedim. Parlaklık, ışık falan?

 Fazla ışık, 50 meşaleden fazla. Tüm ışıklar sizin için değildir. Kralın, sana olan inancını nasıl gösteriyordu?

 – Bir işareti vardı.

- Ne işareti?

 Bu soruya cevap vermeyeceğim. Kılıcını nereden aldın?

- Vaucouleurs’da aldım.

- Başka bir kılıcın var mıydı?

 St Catherine de Fierbois kilisesinde bir tane bulmuştum. Orada olduğunu nereden biliyordun?

 Yerde duruyordu, üzerinde 5 tane haç vardı. Sesler bana söyledi.

- Onu kutsadın mı?

 – Kutsanmamıştı. Kılıcı sunaktaki yerine şans eseri mi yerleştirdin?

 Sancağı kılıcına tercih mi ettin?

 Her şekilde sancağı tercih ederdim.

- Onu kim taşıdı peki?

 – Ben taşıdım, birilerini öldürmesini engellemek için. Daha önce kimseyi öldürmedim. Kralın sana kaç tane adam verdi?

 10 ya da 12,000 kişi. Orleans’da, taşların ve okların seni vurabileceğini adamlarına söyledin mi?

 Onlara kuşatmayı bertaraf etmelerini söyledim. Merdiveni yerleştirdiğimde, bir ok boynumu parçaladı. Yaralandığını biliyor muydun?

 St. Catherine ve St. Margaret söylemişlerdi. Seninle, daha önce bahsettiğin “Ağaç ya da Periler” ağacı altında konuştular mı?

 Hatırlamıyorum. Peki ya yakınlarındaki o çeşmede?

 Onları orada duymuştum. Şefkatli tanrım, eğer beni seviyorsan bu kilise insanlarına ne söylemem gerektiğini anlat. Burada ne yapıyorsunuz?

 Gayet iyi biliyorsun. Hadi, çıkın dışarı. Ona yaklaşan ve tavsiye veren herkes onunla birlikte yakılacak. “Orleans şehrinin dışında bekleyenler, hemen ülkelerinize dönün. “İngiltere kralı, ordunun başında ben varım. “Adamlarını Fransa dışına kadar kovalarım. “Eğer emirlerime itaat etmezlerse, hepsini öldürtürüm. “Tanrı beni, sizinle göğüs göğüse savaşayım diye gönderdi. “Hiç şüpheniz olmasın, tanrı size Fransa Krallığını vermeyecek.” Bu mektubu anımsıyor musun?

 Hatırlıyorum, “komutan” ve “göğüs göğüse” kısımları hariç. Senin tarafına ne olacağını düşünüyorsun?

 Yedi yıl içinde tanrı Fransızları İngilizler karşısında galip kılacak. İnsanların bunu söylediğimi bilmelerini istiyorum. Tarih?

 Bunu benden bilmeyeceksiniz. O gördüklerinin erkek ya da kadın olduklarını nereden biliyorsun?

 Onlar söylüyorlar. Yüzlerini görüyorum.

- Saçları var mı?

- Muhtemelen. Saçlarını salıyorlar mı?

 Vücutları olup olmadığını bilmiyorum. Vücutları olmadan nasıl konuşuyorlar?

 Tanrıya güveniyorum. Ses çok yumuşak ve Fransızca konuşuyor. Hiç yüzüğün var mı?

 Bir tanesi sizde. Geri verin onu! Diğeri İngilizlerde. Sizdeyse gösterin onu bana. Diğer yüzüğü sana kim verdi?

 Ailem. İçinde “Jesus Maria” yazar. Bu yüzüklerle insanları iyileştirdin mi?

 Yüzükler sayesinde değil. Azizler hiç söz verdiler mi?

 Davanızla bir ilgisi yok. Seni hapisten kurtarma sözü verdiler mi?

 Evet. Şu an bulunduğun hapisten mi?

 Her şeyi öğrenmeyeceksiniz. Buradan kurtarılacağım. Ölmemi arzulayanlar benden çok daha önce ölecekler. Beni avutan vahiyler olmadan öleceğim. Adamotun nerede?

 Öyle bir şeyim yok. Hiç olmadı da. Köyünün yakınlarında yok muydu?

 Vardı. Ne için kullanılıyordu?

 Para getirmesi için. Öyle söylerlerdi, ama inanmazdım. Yakın gitsin!

- Ne istiyorlar?

- Ölmesini. Burada ölmesini isteyen 3 bin tane adam var Lordum. Eğer acele etmezseniz sizin hayatınızı isteyecekler. Vicdanıma göre hareket ederim. Mektuplarında neden “Jesus Maria” ve haç işareti kullanıyorsun?

 Haç, yandaşlarıma yazdıklarımı yapmamalarını söylemek için. St. Denis kilisesine hangi silahları koydun?

 Yaralılar için bir kılıç ve zırh. Bu yüzden mi büyük saygı duyuldular?

 Hayır. Sancağın yapıldığında, onun da seninkine benzer kalkanları var mıydı?

 Bazıları öyleydi. Bunun askerlere şans getireceğini söyledin mi?

 Hayır, onlara cesaretle saldırmalarını söyledim. Kalkanlar kutsal suya bulanmışlar mıydı?

 Benim emrimle değil. Bu kalkanlar bir sunak ya da kilise yakınlarına taşındı mı?

 Öyle bir şey yapıldığını görmedim. Sana benzeyen simgeler yapıldı mı?

 Bir tanesi kralıma mektup sunuyordu. Bir saldırıdan önce neden yüzüğüne bakıyordun?

 Onu bana veren ailemi onurlandırmak için. Şaşaalı kıyafetler giyip bunu tanrının buyruğuna dayandırmak kafirce değil mi?

 Kutsal şeylere asla dil uzatmadım. Yandaşların senin için dua edip ayin yaptılar mı?

 Yapmış olsalardı bu yanlış bir şey olmazdı. Seni tanrının gönderdiğine inanıyorlar mıydı?

 İnanıp inanmadıklarını bilmiyorum, ama ben tanrı tarafından gönderildim. Ayaklarını, ellerini ve elbiselerini öpenlerin akıllarını okuyamıyor musun?

 Bir çok insan geldi ve elbiselerimi öptü. Fakirler gelirdi çünkü beni severlerdi. Kadınlar yüzüklerini seninkine sürterler miydi?

 Bir çok kadın ellerime ve yüzüklerime dokundu ama onların akıllarını okuyamam. Kasabalarda dolaşırken buralarda senin için dini törenler yapıldı mı?

 Evet. Erkek kıyafetleri içinde miydin?

 Evet, ve silahsızdım. Sensil’de piskoposun atını aldın mı?

 Bedelini ödedim. Ama geri gönderdim, çünkü bir kıymeti yoktu. Lagny’de ziyaret ettiğin çocuk kaç yaşındaydı?

 Üç günlüktü. Bana getirdiklerinde çoktan ölmüştü.

- Onu canlandırdığını söylüyorlar.

- Öyle bir şey duymadım. La Charité sur Loire ‘de ne yaptın?

 Bir saldırı başlattım. Tanrı sana içeriye girmeni buyurmuştu. Bunu neden yapmadın?

 Tanrının öyle bir şey buyurduğunu kim söylüyor?

 Cadıya ölüm! Reims’deki taç giyme töreninde neden sancağın taşındı?

 Çok acı çekmişti. Onu onurlandırmak istedik. Götürün onu! Ne patırtı ama! İki tane tetkikçi, bir vekil, katip ve araştırmacı. Peki ya diğerleri?

 Onlara ihtiyacım yok. Ama şehri terk etmemeleri gerekiyor. Bu yetki alanının dışında. Yakalanacağını biliyor muydun?

 Sesler bunun gerekli olduğunu söylediler, ama ne zaman olacağını belirtmediler. Bilseydim oraya gitmezdim. Eğer o sesler, yakalandığın yere gitmeni buyursalardı gene de gider miydin?

 İsteyerek değil, ama emre karşı gelmezdim. At sırtında mıydın?

 Evet. Atı kim verdi peki?

 Kralım. Beş tane binek atım, yedi tane de koşu atım vardı. Kralından başka hediyeler de aldın mı?

 Savaşa gitmek için biraz para.

- Sence onun bu direnişini kırabilir mi?

- Evet. Ona itiraf ettirebilir mi?

 Evet. O zaman acele etmesini söyle. Kralına ne tür bir işaret verdin?

 Size söylemeyeceğim. Kendisine sorun. O işaret tanrıdan mı geldi?

 Bir melek işareti kralıma verdi. Daha önce görünen melek mi?

 Aynısı. Beni asla kandırmadı. Yakalandığında zaten kandırılmamış mıydın?

 Yakalanmam tamamen tanrının arzusuydu. Beni her gün rahatlatırken nasıl kandırabilir ki?

 Demek istediğim, azizler yapıyordu. Onlara bekaretini koruyacağına söz verdin mi?

 Evet. Bekareti! Eğer bekaretini kaybedersen o seslerin kesileceğini söylediler mi?

 Asla öyle bir şey ortaya dökülmedi. Eğer evli olsaydın, o sesler gelir miydi?

 Bilmiyorum, tanrıya güveniyorum. Bu saçmalık. Askerlerle samanların üzerinde uyuyor ve hala bakire mi yani?

 Evet. Ailenin rızası olmadan evini terk ettin. Eğer yüz tane de ailem olsaydı, gene de tanrıya itaat ederdim. O sesler, evden ayrıldığını söylemeni istediler mi?

 Kararı bana bıraktılar. O sesler sana “tanrının kızı” mı diyorlardı yoksa “Kilisenin kızı” mı?

 Bana, “Bakire Jeanne, tanrının kızı” diyorlardı. Bu kadar yalan yeter! Bakire değilsin. Öyle olduğumu söyledim. Bana inanmamanız çok kötü. Tanrıya ait değilsin şeytana aitsin! Efendimiz Mesih İsa’ya aidim. Şu kadınlar bakire olduğunu onayladı. Evet, gücünün kaynağı da bu. Tanrıdan geldiğine dair kralının ne tür bir nişanı vardı?

 Söylememeye söz verdim. Bunu söylemeni istiyoruz. Yalancı şahitlik yapmamı mı istiyorsunuz?

 St. Catherine’ye, söylemeyeceğine dair yemin mi ettin?

 Kendime yemin ettim. O nişan, kralıma melekler tarafından verilen taçtı. O taç, tüm Fransa Krallığı’nın onun egemenliğinde olduğunu gösteriyordu. Küstahlık! Taç nasıl bir şeydi?

 Değerli taşlarla süslü altındandı. Melek tacı nereye götürdü?

 Chinon’a. Melek önce geldi. Ben de kralıma: “Majesteleri, işte nişanınız” dedim. O tacı ellerinde tuttun mu?

 Hayır. Melek gökyüzünden mi geldi?

 Evet, tanrının buyruğuyla geldi.

- Kapıdan mı geçti?

- Evet, öyle yaptı. Kralın yanındakiler de meleği gördü mü?

 Baş piskopos ve diğerleri gördü. Bazıları tacı gördü ama meleği görmedi. Melek gittiğinde korktun mu?

 Korkmadım. Onu takip ederdim. Yani ruhen. Melek gönderilmeyi hak ettin mi?

 Neden sen?

 Tanrı, aracı olarak basit bir kızı seçti. Melek o tacı nereden buldu?

 Tanrıya güveniyorum. Nereden geldiğini bilmiyorum. Taç güzel kokuyor muydu?

 Çekiciliği var mıydı?

 Daha sonra bulunan kayıp eldiven ve kadeh hakkında ne biliyorsun?

 Hiçbir şey. Kuleden atladığında kendini öldürmeye mi niyetlenmiştin?

 İngilizlerden kaçmak istiyordum. İngilizlere yakalanmaktansa ölmeyi yeğleyeceğini söylemiş miydin?

 İngilizlerin ellerine düşmektense ruhumu tanrıya veririm. Kendine geldiğinde dine küfredip durmadın mı?

 Beni duyanlar yanlış anladı. St Catherine ve St Margaret parlak bir ışıkla mı ortaya çıkıyorlar?

 Konuştuklarında etraf ışıldıyor. Şatoda sesi duyduğunda etraf parlak mıydı?

 O sesi duydum, ama St Catherine ya da St Margaret’i görmedim. Seni yargılamamın tehlikeli olduğunu söylememiş miydin?

 Beni yanlış bir şekilde yargılamıyorsunuz. Bunları anlatmak benim görevim. Biz piskoposlar nasıl bir tehlikenin içindeyiz?

 Sesler, davanın kazananı olacağımı söylüyorlar. Şehit olmaktan korkmamamı söylüyorlar. Cennet Krallığı’nda olacağımı söylüyorlar. Şehitliğe, hapiste çektiğim büyük acı gözüyle bakıyorum. Ama tanrının arzusunu da kabul ediyorum. Şimdi kaçar mıydın?

 Eğer kapı açık olsa ve nöbetçiler de beni durdurmasa tanrının beni kurtardığını bilirdim. Cadı zincirlerini iki katına çıkartıyorum. Uçup gitmeyecek ya. St Catherine ve St Margaret İngilizlerden nefret ediyor mu?

 Tanrının sevdiklerini seviyor, nefret ettiklerinden de nefret ediyor. Tanrı İngilizlerden nefret ediyor mu?

 Edip etmediğini bilmiyorum ama Fransa’yı rahat bırakmalılar yoksa ölecekler. O seslere her zaman itaat ettin mi?

 Onlar aracılığıyla her zaman elimden geldiğince tanrıya itaat ettim. Tanrının isteklerine hiç karşı geldin mi?

 Evet, Beaurevoir’de. Ama o sesler beni kurtardı. Her zamanki gibi tam ihtiyaç duyduğumda. Bu da iyi ruhlar olduklarını gösteriyor. İyi ruhlar olduklarına dair başka emareler var mı?

 St Michael da öyle olduklarını söylemişti. St Michael ne giyiyordu?

 Kıyafetleri hakkında bir şey bilmiyorum. Çıplak mıydı?

 Tanrının onun için kıyafet ayarlayamayacağını mı sanıyorsunuz?

 – Saçları uzun muydu?

 – Neden kestirsin ki?

 Onun St. Michael olduğunu nereden biliyorsun?

 Bir melek gibi konuşuyordu. Bir melek gibi konuştuğunu nereden biliyorsun?

 Öyle olmasına inanmak istedim. O meleğin şeytani bir ruh olmadığını nereden biliyorsun?

 İlk gördüğümde, onun St Michael olduğundan şüphe duymuştum. Diğer seferlerinde gerçekten onun olduğuna inanmanı sağlayan şey neydi?

 İlk gördüğümde daha çocuktum. O zamandan beri bana epey şey öğretti. Neler öğretti peki?

 Bir çoğu o kitabın içinde. Kadın kıyafetleri mi giyeceksin?

 Gittiğimde o şekilde giyineceğim. Bu şekilde giyinmem tanrıyı memnun ediyor. Kutsal kitap, kadınların erkek erkeklerin de kadın gibi giyinmemesini buyurur. Böyle bir şey yapmak büyük iğrençliktir. İkisi arasında bir fark görmüyorum. Seni suçlu çıkartabilecek herhangi bir günah işledin mi?

 Hayır. Kısa kes! Kısa kes! Eğer bekareti ona güç sağlıyorsa, biz de onu kaybetmesini sağlayacağız. Bekaretini memnuniyetle alırım ama onu koruyan o kıyafetleri asla çıkartamam. Dünya üzerindeki kimse de yapamaz. Piskopos ve papazları yapabilir. Bu elbise hakkında ne düşünüyorsun?

 Sadece tanrıyı memnun edecekse giyerim. Ama hüküm giyersem ve soyunmam gerekirse bayan gömleği ve başlık isterim. Tanrının buyruklarına karşı gelmektense ölmeyi yeğlerim. Beni kurtarmaya gelmeden, o kadar alçalmama müsaade etmeyecektir. Öleceksen neden bayan gömleği giyesin ki?

 Sadece bunu özlediğim için. Kutlu doğum haftasının önemine istinaden bir ayin düzenlenmesini istemişsin. Ayin düzenlenmesini ve komünyonu Paskalya gününde istedim. Bu erkek kıyafetlerini çıkart, biz de sana merhamet gösterelim. Bana ayin düzenlenmeyecek komünyon da almayacağım. İnsanlarım neler yapıyor?

 Beni unuttular mı?

 Cevaplarımı irdeleyin. Yanlışlarsa kabul edeceğim. Eğer kilise, gördüklerinin şeytan işi şeyler olduğunu söylerse bunu kabul edecek misin?

 Fransa Kralı’na, tanrının cennetteki kilisesinden gönderildim. Yaptığım her işte onun rızasını alıyorum. Tanrının dünya üzerindeki kilisesi ve onun papazlarına bağlı değil misin?

 Öyle, ama önce tanrıya hizmet edilmeli. Bu sesler sana muharip kiliseye itaat etmemeni mi buyuruyorlar?

 Kiliseye karşı gelmemi söylemiyorlar ama önce tanrıya hizmet edilmelidir. Sadece tanrıya itaat edilmesini ve kilisenin hükmü yerine onla azizlerini kabul ettiğini ve etrafa yalan ve günahlar saçtığını söyledi. Ahlaksızlık, fesatlık, putperestlik ve günahkarlık gibi suçlar işledi. Kendisine, bir azizeymiş gibi saygı gösterilmesine müsaade etti. Savaştayken insan kanı dökmesine rağmen tanrıdan geldiğini iddia etti. Büyük bir gururla erkeklerin lideri ve ordu baş komutanı olduğunu addetti. Yaralanmasına rağmen, zırhını kutsal bir emanet olarak gösterdi. St Catherine de Fierbois kilisesine bir kılıç sakladı ve yerini vahiyle öğrendiğini iddia etti. Düşmanlarını yenilgiye uğratabilmek için yüzüğüne, nişanına ve kılıcına büyü yaptı. Zenginlikler ve servetler edinebilmek için yanında adamotu taşıdı. Sorgulanmam neticesinde vermiş olduğum cevapların bu yalan suçlamalarla örtüştürülmelerini protesto ediyorum. Geleceği ve geçmişi bildiğini ve tanrıya has nitelikleri olduğunu iddia etti. Bırakalım da Paris ve üniversite duyuruyu yapsın. Bunu ben yapmayacağım. Neden peki?

 Hiçbirimiz konuşmakta özgür değiliz. Senin kısıtlamaların altında herhangi bir yargıda bulunamayız. Sessiz ol! Senin piskoposluk bölgenden değilim, monsenyör. Ona açıklama yapmalıydık. Sana kalmanı emrediyorum. Kalmayacağım. Burada olmak istemiyorum. Neyin var?

 Hasta mısın?

 Piskopos bana yemek göndermişti. Onu yedim ve beni hasta etti. Bilerek yanlış şeyleri yedin. Öyle bir şey yapmadım. Bu zincirler artık çıkartılmalı. Ona çok dikkat et, onun için büyük bir bedel ödedik. Eğer kanaması falan olursa dikkat et kurnazlık yapabilir ve kendini öldürebilir. Kurtulmama yardımcı olduğun için sana teşekkür ediyorum. Çok hastayım, ölüyor olmalıyım. Eğer kendini kiliseye adamazsan herhangi bir dini tören alamayacaksın. Eğer bundan korkuyorsan hayatını ıslah et. Eğer hapiste ölürsem, kutsanmış toprağa gömülmeyi talep ediyorum. Matthew der ki  “Eğer dinlemeyi reddediyorsa, kiliseye söyleyin. “Eğer kiliseyi dinlemeyi reddediyorsa o bir pagandır.” Sağlığına dua etmek için bir grup oluşturalım mı?

 Benim için Katoliklerin dua etmesini istiyorum. Papaya müracaat edebilirsin Jeanne. Kutsal konseye de. Buraya başvur. Bu senin hakkın. Hangi kutsal konsey?

 Basel Kutsal Konseyi. Ama seni uyarayım sana yandaş olacak kadar karşıt olacak doktor da olacak. Boyun eğ ve kendini kurtar Jeanne. Halen zaman var. Ruhu çok çetin ceviz ve kolaycana yola gelmeyecek. Bu mahkemede resmi bir şekilde uyarılacak. Önce okuyun, sonra cevaplayacağım. Yaratıcım olan tanrıya güveniyorum. Onu tüm kalbimle seviyorum. O benim hakimim, cennet ve dünyanın kralı. Muharip Kiliseye boyun eğiyor musun?

 Muharip kiliseye inanıyorum ama sadece yaratıcım olan tanrıya boyun eğerim. Papanın, dünyadaki hakimi olmadığını mı söylüyorsun yani?

 Sadece tek bir efendim var, o da tanrım. Kutsal katolik kilisesine boyun eğmezsen kafir olarak itham edilecek ve yakılacaksın. Bana ateşi gösterseniz bile fikrimden caymayacağım. Kutsal konseye, Papaya ve kardinallere boyun eğecek misin?

 Papaya boyun eğecek misin?

 Beni onun karşısına çıkartın ben de cevap vereyim. Ona, bir yargıya varabilmesi için dava tutanaklarını göndereceğiz. Beni Papanın sorguya çekmesini istiyorum. Kiliseye boyun eğecek misin?

 Size, yani en kilit düşmanıma boyun eğmeyeceğim. Eğer konseyde bana karşı olacak kadar yardım edecek de doktor varsa o zaman Basel Kutsal konseyine boyun eğeceğim. Bu kadınla kim konuşuyordu?

 Sadece aleyhime olan şeyleri yazıyorsunuz! Her hususa doğru bir şekilde cevap ver. Doğruyu söyle. Beni paramparça etseniz bile, bundan çok farklı şeyler söylemeyeceğim. Eğer yaparsam da, güç kullandığınızı söyleyeceğim. Götürün onu. O görüntülere inanmış durumdasın. Doğruluk yoluna dön. Yaratıcına duyduğun sevgi baabında sana dua edeceğim Jeanne. Yaptığın yanlışlar için tövbe et ve ruhunla bedenin, tanrının isteğiymişçesine harap olmaktan kurtulsun. Yoksa ruhun lanetlenecek. Yaptığım ve söylediğim her şeyin arkasındayım. Beni ateşin içine atsanız da, bundan farklı şeyler söylemeyeceğim. Söylediklerimin arkasındayım. Fransa, suistimal edildin. Kendine kral diyen kişi lekelendi. Sadece o da değil, ona itaat eden herkes. Jeanne, kralın da seni dinleyerek bir kafir oldu. O iyi bir Hristiyan ve kiliseyi seviyor. Tanrıya ve inançlara karşı hareket ettin. Erkek kıyafetleri giydin. Tövbe et, yoksa yakılacaksın. Jeanne, yaptıklarından ve söylediklerinden cayacak mısın?

 Tanrıya ve Papaya itaat edeceğim. Böyle bir şey olmayacak. Papayı buraya getiremeyiz. Seni bir kez daha uyarıyoruz. Yaptıklarından ve söylediklerinden cayacak mısın?

 Konuşmayacak. Cezasını okuyalım. Bizler, inancımızı onurlandırarak hükmümüzü tanrının ellerine sunuyoruz. Tanrıya karşı ağır günahlar işlediğin hükmüne vardık. Sana acıyoruz Jeanne. Fikrini değiştir, yoksa seni dünyevi bir güce teslim edeceğiz. Yanlış bir şey yapmadım. On Emir’e inanıyorum. Konseye ve Papaya güveniyorum, ayrıca kutsal kiliseye de inanıyorum. Söylediklerini geri al! Katılaşmış bir kalple, kutsal kiliseye boyun eğmeyi reddediyorsun. Vazgeç, vazgeç! “Seni, işlediğin suçlar, taşkınlıklar ve hatalarında dik kafalı ve ön yargılı davrandığını bildiririz. İstediğiniz her şeyi yapacağım. Tövbe et ve bu kağıdı imzala. Sonra serbest bırakılacaksın. Acele edin. Ona bu şekilde itiraf etme izni vermekle yanlış yapıyorsunuz. Çok gülünç bir duruma düşüyoruz. Yalan söylüyorsun! İnançlara bağımlı bir hakimim. Onun kurtulmasını istiyorum, ölmesini değil. Bana hakaret ediyorsun. Sakin ol. Acınası bir günahkar olan ben Jeanne korkuyla değil, tamamen kendi irademle yüzümü kiliseye dönüyorum. Günah işlediğimi itiraf ediyorum. Tanrıdan, meleklerden ve azizlerden vahiy geliyormuş rolü yaptım. Kiliseye karşı olan bütün eylemlerimden vazgeçiyorum. İmzalamadan önce avukat talep ediyorum. Avukat talep ediyor. Onunla konuşmayın! Eğer kilise bunu yapmamı tavsiye ederse imzalayacağım. Beni kilisenin ellerine verin. Eğer imzalamazsan, hiç tereddütsüz yakılacaksın. Hakimlerimin vicdanına güveniyorum. Şimdi ne yapmalıyız?

 Tövbe etmesine izin ver. “Jeanne, kilise seni affediyor. Ama ona karşı işlediğin günahlardan ötürü günah da çıkarabileceğinden seni müebbet hapse mahkum ediyoruz böylece günahlarından arınır ve yeniden onlara dönmezsin. Beni İngilizlerin ellerine bırakmayın. Onu bulduğunuz yere götürün. Götürün ve kadın giysileri verin! Yine neden erkek kıyafetleri giyin?

 Onları giymeyeceğine yemin etmiştin. Asla yemin etmedim. Bana söz verilen şeyler yerine getirilmedi. Bu kıyafetleri giydiğimde hırpalanıp durdum. İngiliz bir lord sarkıntılık etmeye kalktı. Zincire vurulmaktansa ölmeyi yeğlerim. Ama eğer ki kilisenin ellerine bırakılırsam, buna tartışmasız itaat edeceğim. O sesleri mi duydun?

 Evet, duydum. Ne söylediler?

 Hayatımı kurtarmak için yeminimden vazgeçmemin yanlış olduğunu söylediler. Ayrıca hatibe cesaretle cevap vermemi de. O sahte bir hatip. Beni tanrının göndermediğini söyleseydim lanetlenirdim. Beni o gönderdi. Bunlar azizlerin sesi mi?

 Evet, ve tanrının da. Ya bahsettiğin şu taç?

 Sorgulama boyunca doğruları söyledim. Peki ya insanların önünde tövbe etmen?

 O görülerden feragat etmedim. Sadece ateş korkusuyla hareket ettim. Bu acıya katlanmaktansa ölmeyi yeğlerim. Kağıtta yazılanları anlamadım. Tanrıyı memnun etmedikçe sözümden dönmeyeceğimi söylemiştim. Gittikçe kötüye giden bir günahkarsın. Bu iş tamam, yakayı ele verdi! Seni ölüme hazırlamamız için bizi piskopos gönderdi. Ölmek istiyorum, ama yakılmak istemiyorum. Bedenim bozulmuş durumda değil. Küllere indirgenmemeli. Piskopos, beni ölüme gönderiyorsun. Büyük Hakime yalvarıyorum. Sesler kurtulacağını söylüyordu. Sesler seni kandırdı. Evet, beni kandırdılar. Eğer tanrıdan olsalardı, yalan söylemezlerdi. İnsanlara yalan söyledin, onlardan af dilemelisin. Pazar yerinde hatırlat. Unutabilirim.

- Komünyon istiyor.

- Her istediğini verin! Bu İsa’nın bedeni mi?

 Evet, yalnızca o beni özgür kılabilir.

- Bu gece nerede olacağım?

 – Tanrıdan umut etmiyor musun?

 Tanrının izniyle cennette olacağım. Saçının tek bir teli bile kalsın istemiyorum. Jeanne, güle güle! Kilise seni dünyevi kollara teslim ediyor. Ruhunu düşünmen ve gerçek bir pişmanlık duyman için sana öğütlerde bulunduk. Rouen, burada mı öleceğim?

 Kendi tarafımdan ve kendi hasımlarımdan merhamet dilemiştim. Benim için dua etsinler! Bana yaptıkları yanlışlara rağmen onları affediyorum. Beauvais piskoposu olan bizler çürük elmanın diğerlerini de bozması gibi kilise birliğinden kovulmana kendi bedeninden ayrılıp dünyevi bir güce teslim edilmene karar vermiş bulunmaktayız. Aynı dünyevi güce hükmünü hafifletmesini ve organlarını hemen bozup ölüm anını kısaltması için dua ediyoruz. Haç istiyorum. Ruhumu tanrıya, kutsal Meryem’e ve tüm azizlere emanet ediyorum. Yaptıklarımdan ne kralım ne de başka birisi sorumludur. Burada onlarla vedalaşıyorum. St. Michael, St. Catherine ve St. Margaret! O sesler tanrıdandı. Ne yaptıysam tanrı buyurduğu için yaptım. Hayır, sesler beni kandırmadı. Vahiylerim tanrıdandı. İsa!

******************

JOAN OF ARC, THE MESSENGER
THE STORY OF JOAN OF ARC, JEANNE D’ARC

Yönetmeni: Luc Besson

  Türü: Biyografi, Dram, Tarihi

  Yapım Yılı: 1999

  Ülke: Fransa

  Yayınlanan Tarih: 11 Eylül 2000

  Senaryo yazarı: Andrew Birkin, Luc Besson

 Oyuncular: Milla Jovovich, John Malkovich, Faye Dunaway, Dustin Hoffman, Rab Affleck, Stéphane Algoud, Edwin Apps, David Bailie, David Barber, Christian Barbier, Timothy Bateson, David Begg, Christian Bergner, Andrew Birkin, Dominic Borrelli, John Boswall, Matthew Bowyer, Paul Brooke, Bruce Byron, Vincent Cassel, Charles Cork, Patrice Cossoneau, Tony D’Amario, Daniel Daujon, Tonio Descanvelle, Philippe du Janerand, Sissi Duparc, Barbara Elbourn, Christian Erickson, Tara Flanagan, Bruno Flender, Serge Fournier, David Gant, Sid Golder, Jessica Goldman, Framboise Gommendy, Robert Goodman, Jean-Pierre Gos, Joanne Greenwood, Pascal Greggory, Bernard Grenet, Valerie Griffiths, Timothee Grimblat, Richard Guille, Thierry Guilmard, Jerome Hankins, Desmond Harrington, Jacques Herlin, Len Hibberd, Didier Hoarau, Vera Jakob, Michael Jenn, Toby Jones, Tchéky Karyo, Gérard Krawczyk, Richard Leaf, Franck Lebreton, Joseph Malerba, Dominique Marcas, Eric Mariotto, René Marquant, Carl McCrystal, Gina McKee, Phil McKee, Simon Meacock, John Merrick, Joseph O’Conor, Quentin Ogier, Kevin O’Neill, Mélanie Page, Brian Pettifer, Philip Philmar, Enee Piat, Irving Pompepui, Brian Poyser, Olivier Rabourdin, Vincent Regan, René Remblier, Joseph Rezwin, Ralph Riach, Mark Richards, Richard Ridings, Malcolm Rogers, Tara Römer, Julie-Anne Roth, Olga Sékulic, Joe Sheridan, Eric Tonetto, Vincent Tulli, Jane Valentine, Jemima West, Tat Whalley, Peter Whitfield, Timothy West, Frédéric Witta, Matthew Géczy, Romain Protat

Hakkında

1412 yılında ”Yüzyıl Savaşları” nın tüm hızıyla sürdüğü o yıllarda Fransa, İngilizler tarafından istila edilmektedir. Aynı zamanda ülke içten içe birbirini yemekte ve bir iç savaşa doğru sürüklenmekteydi. Fransa’yı bu kara günde bir tek şey kurtarabilirdi; bir mucize!

O sıralar 13 yaşındaki Jeanne ise günlerini dua etmekle geçirmektedir. Genç kız sık sık tanrısal ilhamlar aldığını iddia etmeye başlar. İddiaya göre o, Tanrı tarafından Fransa’yı kurtarmak ve Fransa Kralı olacak olan Prens Charles’a yardım etmek üzere seçilmiştir. Böylece tarihteki en ilginç olaylar silsilesi başlar…

KORKUNUN ÖĞRETTİKLERİ


Karen Thompson Walker

1819 yılında bir gün, Şili kıyısında 3.000 mil açıkta Pasifik Okyanusunun en ücra köşelerinden birinde, 20 Amerikan denizcisi gemilerinin sular altında kalışını seyretti. Gemilerinin gövdesinde felaket bir delik açan bir ispermeçet balinası tarafından darbe aldılar. Gemileri kabarcıklar çıkararak batarken adamlar 3 küçük kurtarma sandalına tıkıştılar. Bu adamlar evlerinden 10.000 mil ve en yakın kara parçasından 1.000 mil uzaktaydılar. Küçük sandallarında sadece en temel seyir donanımları ve sınırlı yiyecek ve su taşıyorlardı. Bunların hikâyeleri sonradan “Moby Dick” adlı hikâyeye ilham verecek olan Essex Gemisinin mürettabatıydı.

Bugünün dünyasında bile durumları gerçekten korkunçtu Fakat bir düşünün ne kadar daha kötü olabilirdi. Karadaki hiç kimsenin bir şeylerin kötü gittiği ile ilgili bir bilgisi yoktu. Hiçbir arama ekibi onları aramak için gelmedi. Yani çoğumuz hiçbir zaman kendimizi bu denizcilerin içinde buldukları kadar korkunç bir durum yaşamadık, fakat hepimiz korkunun nasıl birşey olduğunu biliriz. Korkunun nasıl hissedildiğini, fakat korkularımızın ne anlama geldiğini düşünmek için yeterli zaman harcadığımızdan emin değilim.

Büyürken, korkunun bir zayıflık olduğu, tıpkı bebek dişlerimiz veya patenimiz gibi bir köşeye atmamız gereken çocuksu bir şey olduğu şeklinde yönlendiriliriz. Ve ben bu şekilde düşünmemizin bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Nörologlar insanların iyimser olma yönünde eğilimli olduklarını gösterdiler. Belki de bu yüzden biz korkunun kendisinin tehlikeli olduğunu düşünürüz. “Endişelenme” “Panik Yapma” deriz başkalarına. İngilizcede korku yendiğimiz bir şeydir. Kavga ettiğimiz bir şeydir. Üstesinden geldiğimiz bir şeydir.

Fakat yeniden bakarsak korku nedir?

Hayal gücünün olağanüstü davranışı olan korkuyu hikâyelerinde anlatıldığı kadar içten ve anlayışlı olarak düşünebilir miyiz?

En kolayı, hayalgüçleri sıradışı bir şekilde inandırıcı olan çocuklarda korku ve hayalgücü arasındaki çizgiyi görmektir. Çocukken Kaliforniya’da yaşıyordum, yaşamak için genel olarak güzel bir yer olarak bilinir, fakat bir çocuk olarak benim için Kaliforniya birazda korkutucuydu. Her küçük depremde yemek masamızın üzerindeki avizenin ileri geri sallanmasının ne kadar korku verici olduğunu hatırlıyorum. ve bazı zamanlar “BİG ONE” isimli korkunç depremin biz uyurken vuracağı korkusuyla geceleri uyuyamazdım. Böyle korkuları olan çocukların güçlü hayal güçleri olduğunu söyleriz. Fakat kesin olan, birçoklarımızın bu tür görüntüleri arkamızda bırakıp büyüdüğümüzdür. Yatağın altında saklanan canavarlar olmadığını ve her depremin binaları yıkmadığını öğreniriz. Fakat bazı en yaratıcı olan beyinlerin bu tür korkuları terk etmeyi başaramaması tesadüf değildir. “Türlerin Kökeni”, “Jane Eyre” ve “Kayıp Zamanın Hikâyesi”ni üreten olağanüstü hayalgücü, aynı zamanda yoğun endişeler yaratarak Charles Darwin, Charlotte Bronte ve Marcel Proust’un yakalarını yetişkin yaşamlarında da bırakmadı. Asıl mesele şu: Bizler, hayalperestlerden ve çocuklardan ne öğrenebiliriz?

Bir anlığına 1819 yılına geri dönelim, Essex gemisinin mürettabatının karşılaştığı durumu düşünelim. Pasifik’e sürüklendikleri sırada hayalgüçlerinin yarattığı korkularına bir bakalım. Gemilerinin alabora olmasının üzerinden henüz 24 saat geçmişti. Adamlar için plan yapma zamanı gelmişti, ama çok az seçenekleri vardı. Felaketinin etkileyici hesabına göre Nathaniel Philbrick bu adamların dünya üzerindeki herhangi bir kara parçasından mümkün olan en uzak yerde olduğunu yazmıştı. Bu adamlar ulaşabilecekleri en yakın adaların 1.200 mil uzaktaki Markiz adaları olduğunu biliyorlardı. Fakat bazı korkutucu söylentiler duymuşlardı. Duyduklarına göre bu adalarda ve yakınındaki diğerlerinde yamyamlar yaşıyordu. Bu yüzden adamlar kıyıya ulaşmayı öldürülmek ve akşam yemeği olmak olarak kafalarında canlandırmışlardı. Olası diğer bir istikamet Havai idi. Fakat mevsim yüzünden, kaptan şiddetli fırtınalara yakalanacaklarından korkuyordu. Son seçenek, en uzun ve en zor olanıydı: Kendilerini sonunda Güney Afrika sahillerine itecek olan rüzgârlara ulaşma umuduyla güneye doğru 1.500 mil yolculuk yapmaktı. Fakat bu yolcuğunun uzunluğunun kendilerinin yiyecek ve su kaynaklarını zorlayacağını biliyorlardı. Yamyamlar tarafında yenmek, fırtınalar tarafından hırpalanmak, karaya ulaşamadan açlıktan ölmek. Bunlar bu zavallı adamların hayalgüçlerinin içinde dans eden korkulardı. Kendilerini yönlendirecek olan korku yaşamalarını veya ölmelerini belirleyecekti.

Şimdi, bu korkuları kolaylıkla farklı bir şekilde isimlendirebiliriz. Biz onlara korkular yerine hikâyeler diyelim. Çünkü eğer düşünürseniz, korku gerçekte budur. Hepimizin nasıl yapılacağını bilerek doğduğumuz kasıtsız hikâyelerdir. Korkuların ve hikâyelerin benzer bileşenleri vardır. Benzer yapıları vardır. Bütün hikâyeler gibi korkuların da kahramanları vardır. Korkularımızın kahramanları biziz.Korkuların olaylar dizisi de vardır. Giriş, gelişme ve sonuçları. Uçağa binersin. Uçak havalanır. Motor bozulur. Korkularımız aynı zamanda bir romanın sayfalarında bulabileceğiniz kadar gerçekçi tasvirler içerir. Bir yamyamı kafanızda canlandırın, insan derisine batan insan dişleri, ateşte kavrulan insan eti. Korkular merak da yaratırlar. Bugün bir hikâyeci olsaydım, siz Essex gemisindeki adamlara ne olduğunu merak ediyor olacaktınız. Korkularımız bizi meraklarımızla benzer şekilde kışkırtır. Bütün mükemmel hikâyeler gibi, korkularımız dikkatimizi yaşamda edebiyattaki kadar önemli olan bir soru üzerinde odaklar. Sonra ne olacak? Başka bir deyişle korkularımız bizi gelecek ile ilgili düşünmeye yönlendirir. İnsanlar, bu arada, gelecek ile ilgili düşünme yeteneği olan yegâne canlılardır; kendimiz ile ilgili ilerleyen zamanlara yönelik plan yaparız ve bu zihinsel zaman yolculuğu da korkular ile hikâyelerin bir diğer ortak özelliğidir.

Yazar olarak, bir kurgu yazmanın en önemli parçalarından birisinin hikâyedeki bir olayın diğer bütün olayları nasıl etkileyeceğini öğrenmektir. Korku da aynı şekilde işler. Korkuda tıpkı kurgudaki gibi, birşey diğerini yönlendirir. İlk romanım olan “Mucizelerin Tarihi”ni yazarken dünyanın dönüşünün birdenbire yavaşlaması durumunda ne olacağını aylarca hesapladım. Günlerimize ne olurdu? Ürünlerimize ne olurdu? Zihinlerimize ne olurdu? Hemen sonra, bu soruların küçük bir çocukken geceleri korktuğumda kendime sorduğum sorular ile ne kadar benzer olduklarını fark ettim. Bu gece bir deprem olacak olsa, evime ne olacak diye endişelenirdim. Aileme ne olacak? Bu soruların cevabı bir hikâye şeklini alır. Yani eğer korkularımızı, korkulardan ziyade hikâyeler olarak düşünürsek, kendimizi bu hikâyelerin yazarı sayabiliriz. Daha da önemlisi, kendimizi korkularımızın okuyucusu olarak düşünmemiz ve hayatımızda derin etkiler yaratabilecek olan korkularımızı nasıl okumayı seçtiğimizdir.

Bazılarımız korkularımızı diğerlerinden daha dikkatle okur. Son günlerde başarılı olan girişimcilerle ilgili bir çalışma okudum ve yazar, bu insanların, kendisinin “üretken paranoya” diye adlandırdığı, korkularını düşünmemek yerine onları dikkatle kavramak, üzerlerinde çalışmak ve bunları hazırlık ve eyleme dönüştürmek şeklinde bir alışkanlıkları olduğunu ortaya koyuyordu. Yani bu şekilde eğer en kötü korkuları gerçekleşirse işleri hazır olacaktı.

Bazı zamanlar, tabii ki, en kötü korkularımız gerçekleşir. Bu korku ile ilgili en sıradışı şeylerden birisidir. Arasıra korkularımız gelecek hakkında bilgi verir. Fakat hayalgücümüzün uydurduğu bütün korkular için hazırlık yapamayız. Öyleyse dikkate almaya değer korkularla diğerlerini nasıl ayırt edeceğiz? Essex gemisinin hikâyesinin sonunun üzüntü verici de olsa aydınlatıcı bir bilgi verdiğini düşünüyorum. Birçok tartışmadan sonra adamlar sonunda bir karar verdiler. Yamyamların korkusu yüzünden en yakın adalardan vazgeçmeye karar verdiler ve daha uzun ve çok daha zor bir rota olan Güney Amerika’ya doğru yola çıkmayı seçtiler. Denizde geçen 2 aydan uzun bir sürenin sonunda kendilerinin de tahmin ettikleri gibi yemekleri tükendi ve hala karadan çok uzaktalardı. Kazazedelerin en sonuncusu da geçen 2 gemi tarafından alındığında, yarısından daha azı sağ kalmıştı ve bazılar kendi yamyamlık biçimlerine başvurmuşlardı.

Bu hikâyeyi “Moby Dick” için bir araştırma olarak kullanan Herman Merville yıllar sonra söyle yazdı: “Essex’teki zavallı adamların insani seçimlerinde dolayı çektiği bütün acı güverteyi terk ettikleri anda Tahiti’ye doğru yola çıksalardı önlenebilirdi. Fakat Melville’in dediği gibi “yamyamlardan korkuyorlardı”.

Soru şu: Adamlar açlıktan ölme ihtimalleri daha yüksek olmasına rağmen, neden yamyamlardan korkuyorlardı?

Neden bir hikâye diğerlerinden daha çok dikkatlerini çekti. Bu açıdan bakıldığında, onlarınki kavramak ile ilgili bir hikâye haline geliyor. Roman yazarı Vladimir Nabakov’a göre en iyi okuyucu iki farklı mizacın birleşiminden oluşur: sanatsal ve bilimsel. İyi okuyucu bir sanatçının tutkusuna sahiptir, hikâye tarafından yakalanmayı ister, aynı miktarda önemli olarak, okuyucu bir bilimadamının, okuyucuların sezgisel tepkilerini kıvama getirip karmaşıklaştırarak eyleme geçiren hükümlerinin soğukkanlılığına da sahip olmalıdır. Gördüğümüz gibi Essex’teki adamların sanatsal kısımla ilgili hiç sıkıntıları yok. Çeşitli korkunç senaryolar uyduruyorlar. Sorun yanlış hikâyeyi seçmiş olmaları. Korkularınızın yazdığı hikâyelerin arasından sadece en uçuk, en canlı ve hayalgüçleri için canlandırması en kolay olanını seçtiler: yamyamları. Fakat eğer korkularını bir bilim adamı gibi kavrayabilselerdi, daha soğukkanlı bir hükümle, daha az tehlikeli fakat daha olası hikâyeyi, açlığın hikâyesini seçerler ve tıpkı Melville’in eleştirisinde tavsiye ettiği gibi Tahiti’ye yönlenirlerdi.

Ve belki biz korkularımızı yorumlayabilseydik, aralarından en şehvetli olanlarından daha az etkilenirdik.

Belki o zaman seri katiller ve uçak kazaları ile ilgili endişelenmekle daha az zaman geçirir ve karşı karşıya geldiğimiz fazla göze çarpmayan ve yavaş ilerleyen felaketlerle daha fazla ilgilenebilirdik: atardamarlarımızda yığılan partiküller ve iklimimizdeki aşamalı değişim gibi. En ince ayrıntılı hikâyelerin edebiyattaki en zenginleri olduğu gibi en incelikli korkularımız da en gerçekçi olanlardır. Doğru şekilde okunduğunda, korkularınız hayalgücünüzün muhteşem bir hediyesidir, bir çeşit günlük kehanettir, geleceğin nasıl gerçekleşeceğini değiştirme zamanımız varken geleceğe bir göz atabilme yoludur. Gerektiği gibi okunduğunda, korkularımız bize edebiyattaki en favori çalışmalarımız kadar değerli şeyler sunabilir: biraz bilgelik, bir parça derinlemesine bakış ve en akla gelmeyen şeyin gerçeğin bir versiyonu.

Kaynak:

http://www.ted.com/talks/karen_thompson_walker_what_fear_can_teach_us.html

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film

ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

*****************

İyi kullardan biri, rüyasında sultanı cennette, zâhidi cehennemde gördü. Bilge kişiye gidip sordu; “Sultanı yüksek derecelerde, zâhidi ise çukurların içinde görmemin sebebi acaba nedir, biz tersini bilirdik?”

Bilge; “Sultan zahitlere muhabbeti nedeniyle cennetlik, zahitse sultana yardaklığı sebebi ile cehennemlik olmuştur” diye cevap verdi.

Yoksulun kapısını çalıp hatırını soran sultan ne güzel sultandır.

Sultanın kapısında bulunup Dilenen yoksul ne kötü yoksuldur.

Hırka, çul, yamalı elbise Ne işine yarar senin?

Kendini kötü işlerden uzak tut.

Dervişlik için kuzu derisinden Külaha ne hacet!

Sen derviş sıfatlı ol da istersen Tatar başlığı kullan.

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

ANLAYANLAR İÇİN


Sohbet Âdabından
  • Mal, ömrün huzuru içindir yoksa ömür mal biriktirmek için değil.

Bir akıllıya sordular: “Mutlu ve mutsuz kimdir?”

Cevap verdi: “Mutlu yiyen ve eken, mutsuzsa ölüp ardında bırakan kişidir.”

  • Musa aleyhisselâm, Karun’a öğüt verdi: “Rabb’imin sana bağışladığı iyiliği sen de insanlara dağıt!” Ama Karun onu dinlemedi ve sen de başına gelenleri duymuşsundur.
  • Arap şöyle der: “Cömertlik et ama verdiğini başa kakma. Yararı sonra sana gelir.”
  • Şu iki insan yok yere sıkıntı çekip, boşuna çalıştılar: Biri kazanıp yiyemeyen, diğeri ilmiyle amel etmeyen.
  • İlim, dini beslemek içindir yoksa dünyayı kazanmak için değil.
  • Günahtan kaçınmayan âlim, elinde meşale, halka yol gösterse de kendi önünü göremeyen köre benzer.
  • Memleket akıllı insanlarla süslenir, dinse âlimlerin elinde olgunlaşır. Sultanlar, akıllıların öğütlerine, onların yanında bulunmasından daha çok muhtaçtır.
  • Üç şey, üç şeysiz olmaz: Ticaretiz mal, araştırılmayan bilgi, siyasetsiz saltanat.
  • Kötülere acımak iyilere, zalimleri bağışlamak mazlumlara zulümdür.
  • Sultanların dostluğuna ve çocukların güzel sesine aldanma. Çünkü ilki vehimle, diğeri bir rüyayla biter.
  • Dostlar arasında sırrını açma. Belki biri düşmandır. Düşmanına da elinden gelen her zararı verme. Bir gün dostun olabilir. Sırrını çok güvendiğin dostuna bile söyleme. Dostun da dostu olabilir. Böylece sırrın dosttan dosta açılabilir.
  • Zayıf düşman sana itaat edip dostluk gösterirse kanma! Amacı vakit kazanıp güçlenmektir. Bilgeler, ‘Düşmanın dostluğuna güven olmazken düşmanlığına insan nasıl aldanır!’ der.
  • Zayıf düşmanı küçümsemek, az ateşi ihmal etmektir.
  • İki düşman arasında, dost olduklarında, utanmayacağın sözleri söyle.
  • Dostlarının düşmanlarıyla uzlaşan, onları incitmiştir.
  • Endişeli bir işe kalkıştıysan, zararı az olan tarafı kabul et.
  • Parayla çözülecek mesele için, kendini tehlikeye atmak doğru değil
  • Düşmanın zayıflığına acıma! Gün gelir, kuvvet bulunca sana acımaz
  • Kötüyü öldüren kimse, halkı onun belasından, onu da Yüce Allah’ın azabından kurtarmıştır.
  • Düşmanın öğüdünü kabullenmek hatadır. Onu dinle fakat dediğinin zıddını yap.
  • Aşırı öfke nefret uyandırır. Yersiz yumuşaklık heybeti giderir. Ne etrafındakileri bıktıracak kadar sert ol, ne karşındakine cesaret verecek derecede uysal!
  • Mülk ve din düşmanı iki insan vardır: biri bilgisiz öfkeli sultan, diğeri bilgisiz katı sofu.
  • Sultan, dostlarının güvenini sarsacak kadar öfkeli olmamalıdır. Çünkü hiddet ateşi önce sahibini yakar. Ardından düşmana ya erişir, ya erişmez!
  • Kötü huylu kişi, kendi huyunun tutsağıdır. Nereye gitse, ne yapsa ondan kurtulamaz.
  • Düşman askerini ayrılık içinde görürsen rahat ol. Birleşirlerse perişan olmaktan kork.
  • Düşman hilesiz kaldığında dostluk zincirini sallar. İşte o vakit, dost görünüp düşmanın yapamayacağı işler becerir.
  • Yılanın başını düşman eliyle ezersen iki güzel şeyden biri olur: Düşman galip gelirse yılan ölür yahut yılan yenerse düşmanından kurtulursun.
  • Kalp kıracağını düşündüğün haberi, sus, başkası söylesin.
  • Sözünü tamamen ispatlayabiliyorsan sultanı, o kişinin hainliğine karşı uyar. Aksi takdirde kendi canınla oynamış olursun.
  • Kendi fikrini dayatmak için konuşan kimse, öğüt almaya daha layık
  • Düşmanın hilesine aldanma. Yüzüne doğru seni övenlere karşı gururlanma. Çünkü biri seni aldatmanın, diğeri senden bir şeyler koparmanın telaşındadır. Ahmak olanın nefsine övgü hoş gelir. Çünkü o, bacağından üfürül düğünde şişen, ayağı kesik koyun gibidir.
  • Konuşan uyarılmadıkça, sözü hiçbir kıymet taşımaz.
  • Herkese kendi aklı mükemmel, çocuğu güzel görünür.
  • On adam bir sofradan yer, iki köpek bir leş yüzünden kavga eder.
  • Cimri dünyayı kazanır, yine açtır. Kanaatkâr insan ise bir ekmekle toktur.
  • İktidarında iyilik eden, güçsüz kaldığında sıkıntı çekmez.
  • Çabucak ele geçen şey, çok sürmez.
  • İşler sabırla yürür. Acele eden tepetaklak yıkılır.
  • Cahil için en iyisi susmasıdır. Zaten bunu bilseydi cahil olmazdı.
  • Kendini bilgili göstermek için, bir bilginle tartışmaya girenin cehaleti hemen açığa çıkar.
  • Kötülerle düşüp kalkan iyilik göremez.
  • İnsanların gizli ayıbını açığa çıkarma. Çünkü hem onları rezil edersin, hem de insanların sana duyduğu güveni bitirirsin.
  • Gönülsüz ibadet olmaz. İçsiz kabuk bir işe yaramaz.
  • Çenesi güçlü olanın, işi sağlam olmayabilir.
  • Bütün geceler Kadir Gecesi olsaydı, bu gecenin özel bir anlamı kalmazdı.
  • Görünüşü güzel olanın huyu güzel olmayabilir. En iyisi ahlakça güzelliktir.
  • Büyüklerle uğraşan, kendine yazık eder.
  • Aslana pençe, kılıca yumruk sallamak akıllı işi değildir.
  • Güçlüye karşı mertlik taslayan zayıf kişi, kendini yok etmede düşmanına yardım eder.
  • Çarşı köpeklerinin av köpeğini görüp yanına yaklaşamadıkları gibi, hünersiz insanlar da hünerlileri görmek istemez. Bu nedenle alçak karakterli kişiler başa çıkamadıklarından hünerli insanları arkalarından çekiştirirler.
  • Açlık derdi olmasaydı kuşlar tuzağa düşmez ve avcı tuzak kurmazdı.
  • Bilgeler ağır ağır, zahitler yarı doymuş, sofular ölmeyecek kadar, gençler tabağı silip süpürünceye dek, yaşlılar terleyinceye kadar yerler. Kalenderlere gelince, midelerinde nefes alacak yer kalmayacak, sofralarında kimseye bir şey bırakmayacak şekilde yerler.
  • İflas edenlere cömertlik günahtır.
  • Önündeki düşmanı öldürmeyen, kendine düşman olur.
  • Bilgelerin bir kısmı; “Mahpusları öldürmek isterken düşünmek daha doğrudur. Çünkü seçim sendeyken hakkın devam etmektedir. İster öldür, ister bırak. Ancak düşünmeden öldürürsen telafisi olmayan bir yararı yok etmiş olabilirsin.”demişlerdir.
  • Cahillerle düşüp kalkan bir bilgin, onlardan saygı görmeyi umuyor demektir. Bu durumda, bir cahil çene gücüyle onu yenerse şaşılmamalı. Çünkü mücevheri kıran da bir taştır.
  • Terbiyesizler içinde akıllı kişinin sözlerine önem verilmezse, şaşma. Çünkü davulun güçlü sesi kopuzu bastırır. Sarımsağın ağır kokusunun amber kokusunu bastırdığı gibi.
  • Mücevher pis suya düşse de değerli, toz göğe erişse de değersizdir. Geliştirilmeyen yeteneğe yazıklar olsun! Oysa çok insan, yeteneği olmayanları eğitmekle boşa vakit geçirir. Şekerin kıymeti kamıştan değil, bizzat kendi özelliğidir.
  • Mis kendiliğinden kokar, attar istediği için değil. Âlim, attarın tezgâhına benzer; ne sesi çıkar, ne de hünerini gösterir. Oysa cahil, davul gibidir. İçi boştur ama sürekli gümbürder.
  • Ömür boyunca elde edilen bir dostu, tek nefeste incitmek yaraşmaz.
  • Âciz erkeğin güçsüz kadının elinde tutsak olması gibi akıl da nefise esirdir.
  • Dayanaksız düşünce hile ve yalandır. Akılsız ve fikirsiz güçse delilik ve cahilliktir.
  • Yiyip dağıtan eli açık kişi, oruç tutup cimrilik eden dindardan iyidir.
  • Sırf gösteriş olsun diye şehveti bırakan, helal şehvetten haramına düşmüş demektir.
  • Az az, çok olur. Damla damla sel olur. Güçsüz insanlar ilk fırsatta zalimden intikam almak için ellerindeki ufak taşlan saklasınlar.
  • Cahil insanların anlayışsızlığını affetmek bilgine yakışmaz. Çünkü bu afla bilgin saygınlığını yitirir, cahil de terbiyesizliğine daha çok imkân bulur.
  • Kimden çıkarsa çıksın günah, çirkindir. Bilginlerden çıkmasıysa tam bir felaket. Çünkü ilim, şeytanla mücadelede en büyük silahtır. Silahlı insan tutsak edilirse, utancı fena olur.
  • Yusuf aleyhisselâm, kıtlık zamanı Mısır’da açları unutmamak için pek az yerdi.
  • Üzümün tadını dul kadın bilir, sahibi olan bağcı değil.
  • Hali perişan yoksula kıtlık yılının darlığında ‘nasılsın’ diye sorma. Yarasına merhem olacak yardımı yapacaksan sor.
  • İki şey akıl bakımından imkânsızdır: Biri ezelden takdir edilen rızkından daha fazlasını yemek, diğeri ecelin gelmeden ölmek.
  • Ey rızkı peşinde koşan! Yorulma, rızkın seni bulur. Ey eceli gelmiş insan! Kaçma, ecelin seni bulur.
  • Ezelden takdir edilmeyene hiçbir el ulaşamaz. Takdir edilense sahibini er geç bulur.
  • Kısmetsiz balıkçı Dicle’de balık tutamaz. Eceli gelmeyen balık da karada ölmez.
  • Günahkâr zengin, altın yaldızlı çamura yahut Firavun’un sıvazlanmış sakalına benzer. İyi yoksulsa yüzüne, gözüne toz toprak bulaşmış bir güzel yahut Musa aleyhisselâmın yamalı hırkası gibidir.
  • Kıskanç insan, Allah’ın sayısız ve hesapsız nimetlerine karşın cimrilik edendir. Bu yüzden günahsız insana karşı yok yere düşmanlık etmektedir.
  • İsteksiz öğrenci parasız âşığa, hünersiz gezgin kanatsız kuşa, amelsiz bilgin meyvesiz ağaca, ilimsiz derviş kapısız eve benzer.
  • Kur’ân-ı Kerim’in indirilmesindeki amaç, kuru bir dille ayet ve surelerini okumak değildir. Okumakla beraber güzel davranışlar edinmektir. Kendini ibadete adamış bir cahil yürüyen adama, ibadette kusur eden âlim ise uyuklayan süvariye benzer.
  • Bir zata sordular: “Amelsiz âlim neye benzer?” Cevap verdi: “Balsız arıya”
  • Anlayışsız erkek, kadın gibidir. Açgözlü dindar da yol kesici sayılır.
  • İki kimsenin gönlünden hasret gitmez ve batık ayağı çamurdan çıkmaz. Biri gemisi parçalanmış tâcir, öteki hazır yiyicilerle düşüp kalkan mirasyedi.
  • Sultan kaftanı değerlidir. Fakat kişinin kendi eski giysileri ondan daha kıymetlidir. Büyüklerin sofrası lezzetlidir. Ancak kendi azığındaki kırıntılar ondan daha lezizdir.
  • Şüpheyle ilaç içmek, bilinmeyen yola kervansız gitmek akıllı işi değildir.
  • Muhammed Gazâlî’ye sordular: “İlimde bu dereceye nasıl ulaştın?” Cevap verdi: “Bilmediğim bir şeyi sormaya utanmadığım için.”
  • Kesinkes öğreneceğin bir şeyi sormakta acele etme. Çünkü bilinecek şeyi sormak hikmetine zarar verir.
  • Sohbetin gereklerinden biri de ya evi boşaltman ya da ev sahibiyle iyi geçinmendir.
  • Kötülerle düşüp kalkan onlar gibi olmasa da o yolda olmakla suçlanır. Örneğin; namaz kılmak için meyhaneye gitse şarap içmeye gitti derler.
  • Devenin uysallığı herkesçe bilinir. Bir çocuk yularından çekip epey yol götürse ona boyun eğer. Fakat önüne tehlikeli bir dere çıksa ve çocuk ille de götüreceğim diye tuttursa yuları koparıp ona bir daha boyun eğmez. İşte bu nedenle sertlik zamanı yumuşak olmamak gerekir. Bilge kişiler ‘Düşman yumuşaklıkla dost olmaz. Hatta küstahlığı dize gelir’ derler.
  • Üstünlüğünü kabul ettirmek için başkasının sözünü kesen, ancak bilgisizliğinin ne denli vahim olduğunu göstermiş olur.
  • Vücudumun gizli bir yerinde yara vardı. Şeyhim, bana her gün yaramın nasıl olduğunu sorduğu halde, bir gün olsun yararı nerede diye sormadı. Her uzvun anılmasını uygun görmediğini anladım. Bilgelerin dediği gibi: ‘Sözünü tartmadan söyleyen, alacağı cevaptan incinir.’
  • Yalan, kılıç yarası gibidir. İyileşse bile izi kalır. Yusuf Peygamberin adı yalancıya çıkaran kardeşleri gibi. İkinci sözüne doğru da olsa inanmayıp ‘Hayır, nefisleriniz size bir başka tuzak hazırlamış’ derler.
  • Yaradılışça en mükemmel canlı, insan; en aşağılık olanıysa, köpektir. Fakat bilgili insanlar; ‘Nimetin hakkını bilen köpek, nimeti inkâr eden insandan daha iyidir’ derler.
  • Kendini düşünenin hüneri olmaz. Hünersize başkanlık yaraşmaz.
  • İncil’de “Ey insanoğlu! Sana zenginlik bahşetsem, malını saymaktan beni unutursun. Seni yoksul düşürsem bu kez perişan olursun. O halde beni nerede hatırlayacak ve kulluğuma ne zaman koşacaksın!” yazılıdır.
  • Sıfatları her tariften üstün olan Yüce Allah’ın iradesi, birini tahtından indirir, diğerini balık karnında korur.
  • Yüce Allah kahır kılıcını çektiği takdirde nebiler ve veliler başlarını içeri çekerler. İhsan gamzesini oynattığında ise kötüleri, iyiler katına yükseltir.
  • Dünya terbiyesiyle yola gelmeyen ahiret azabına tutulur. Zira Allah “Biz onlara büyük azaptan önce elbet dünya azabını tattıracağız.” diye buyurmuştur.
  • Talihli insanlar geçmişlerinden ibre alır ve böylece kendilerinden sonra geleceklere ibret olmazlar.
  • Tuzağa düşen kuşu gören bir başka kuş Artık yemlere yanaşmaz bir daha.
  • İstek kulağı sağır yaratılan duyamaz. Mutluluk kemendiyle çekilen gitmez de ne yapar!
  • Sonu iyi dilenci, talihi kötü sultandan iyidir.
  • Gökten yere rahmet iner. Yerden göğe toz kalkar.
  • Kap, içinde olanı sızdırır.
  • Yüce Allah görür ve örter. Komşuysa görmez, haykırır.
  • Altın madenden kazınarak, cimrinin canı ise malı elinden alınarak çıkar.
  • Elinin altındakilere acımayan, kendinden büyüklerin zulmüne uğrar.
  • Akıllı insan gereksiz tartışmalara yanaşmaz. Uzlaştıklarını görünce demir atar. Çünkü orada kurtuluş kenarda, buradaysa tatlılık ortadadır.
  • Kumarbaza üç- altılı gerekirken üç- bir gelir.
  • Bir derviş Allah’a yakarıp şöyle diyordu: “Ey Allah’ım! Kötüleri bağışla. Çünkü iyilere, zaten onları yarattığın için iyilik ettin.”
  • Elbiseye nişan diktiren ve sol elin parmağına yüzük takan ilk insan Cemşîd’di. Ona sordular: “Üstünlük sağda olduğu halde niçin yüzüğünü sola taktın?” Cevap verdi: “Sağ tarafa sağlık süsü yeterli olduğu için.”
  • Bir büyüğe sordular: “Sağ elin bunca üstünlüğü varken yüzüğü neden sola takarlar?” Cevap verdi: “Fazilet sahiplerinin daima mahrum kaldıklarını hiç duymadın mı!”
  • Ancak başından korkmayan ve bir menfaat beklemeyen, sultana öğüt verebilir.
  • Sultan zalimleri kovmak, subay kan döken canileri yakalamak, hâkimse yankesicileri, hırsızları ve haksızlık yapanları tutuklamak için vardır. Hakkına razı olan iki davalı, hâkim huzuruna asla çıkmaz.
  • Herkesin dili ekşiyle, bir tek hâkimin dili tatlıyla kamaşır.
  • Yaşlı kahpe fuhuştan, azledilen subay da halkı incitmekten tövbe etmeyip de ne yapacak!
  • Bir bilgeye sordular: “Yüce Allah’ın yarattığı yemiş veren onca ağaç dururken, sadece o da yemiş vermeyen servi ağacına ‘âzâd/hür’ denilmesindeki hikmet nedir?”

Cevap verdi: “Her ağacın belirli bir çağı var. Açılır ve solar. Oysa servi yemiş vermediği için böyle değildir. Her zaman taze ve diridir.”

  • İki kişi ah vah edip inleyerek öldü: Biri kazandığını yemeyen, öteki bildiğiyle hareket etmeyen.
Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-

SERPİCO


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********


Yönetmeni: Sidney Lumet

Türü: Biyografi, Dram, Macera

Yapım Yılı: 1973

Ülke: ABD, İtalya

Yayınlanan Tarih: 5 Aralık 1973

Senaryo: Peter Maas, Waldo Salt, Norman Wexler

Oyuncular: Al Pacino, John Randolph, Jack Kehoe, Biff McGuire , bara Eda-Young, Cornelia Sharpe, Tony Roberts, John Medici, Allan Rich, Norman Ornellas, Edward Grover, Albert Henderson, Hank Garrett, Damien Leake, Joseph Bova, Gene Gross, John Stewart, Woodie King Jr, James Tolkan, Ed Crowley, Bernard Barrow, Sal Carollo, Mildred Clinton, Nathan George, Gus Fleming, Richard Foronjy, Alan North, Lewis J. Stadlen, John McQuade, Ted Beniades, John Lehne, M. Emmet Walsh, George Ede, Charles White, F. Murray Abraham, Don Billett, Raleigh Bond, John Brandon, James Bulleit, Roy Cheverie, Sam Coppola, Marjorie Eliot, René Enríquez, Conard Fowkes, Frank Gio, Trent Gough, Paul E. Guskin, Judd Hirsch, Bianca Hunter, Richard Kuss, Tony Lo Bianco, George Loros, Kenneth McMillan, Stephen Pearlman, Tim Pelt, William Pelt, Jay Rasumny, Franklin Scott, Tom Signorelli, Ben Slack, Jaime Sánchez, Tracey Walter, Mary Louise Weller

Özet

1970′ler. New York’un bir suç şehri olmaktan çıkmasına henüz on yıllar var. Polis gücüne yeni katılan hipi görünüşlü genç Frankie Serpico’nun, birlikte devriyeye çıktığı arkadaşlarından tek farkı şehrin entel kesiminde yaşaması ve sakal uzatması değil, kesinlikle rüşvet almaması ve dünyayı daha iyi bir yer yapacağını sanmasıdır…

Frank’ın tutumu bir süre sonra hem sokaktaki azılı suçluları hem de onlarla işbirliği yapan çalışma arkadaşlarını rahatsız edecektir. Kirliliğin etrafını sardığını farkettiğinde, kokuşmuşluğun uzandığı yerleri görüp dehşete kapılacak ve kendi hayatının da tehlikede olduğunu anlayacaktır…

Eleştiri

http://johncazale.blogspot.com/2012/07/serpico.html

http://cultcritics.blogspot.com/2011/11/serpico.html

Filmden

Serpico:

-Bunun hepsi yağ.  -Yağsız et de vardı.

- Sakin ol. Otur.

- Ne oldu?

- Bu kadar mızmız olma. Bunlar bedava. Mızmız değilim. Ama bunu yiyemem. Charlie iyi adamdır. Sipariş teslim ederken istediği yere park etmesine izin veririz. Parasını ödeyip istediğim şeyi alsam, olmaz mı?

 Frank, genelde Charlie sana ne verirse onu alırsın. ‘

**

Dedektif rozetin geldi. Bu ne için?

 Dürüst bir polis olduğum için mi?

 Yoksa suratımın ortasından vurulacak kadar aptal olduğum için mi?

 Bir yerlerine tıkmalarını söyleyebilirsin. Bu rozeti istemiyorum

Bugün buraya gelmem sayesinde umarım gelecekte polis memurları rüşvet alındığını rapor etmeye çalıştığım için geçen beş yıl boyunca üstlerim yüzünden yaşadığım gerilim ve endişeyi yaşamazlar. Bana onları istenmeyen bir göreve zorladığım hissettirildi. Sorun şu ki, namuslu bir polis memurunun meslektaşları tarafından dalga geçilmesi ya da baskı yapılması korkusu olmadan davranabileceği bir atmosfer henüz yok. Bu kurumda yozlaşma, yüksek yerlerden göz yumulmadan varolamaz. Bu yüzden bu oturumlardan çıkabilecek en önemli sonuç polis memurlarının bu kurumun değişeceğine inanmalarıdır. Bunu sağlamak için, bu komisyon gibi, polisteki yozlaşmayla ilgilenen sürekli bir kurumun varlığı temel gerekliliktir.

SADÎ ŞİRÂZÎ -BOSTAN VE GÜLİSTAN’DAN HİKÂYELER


ZENGİNLERE RAĞBET EDEN ZÂHİD HAKKINDA

ANLAYANLAR İÇİN

İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

İKİ YÜZLÜ ZÂHİD’İN HİKÂYESİ

Kaynak:
Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan-On altıncı Hikâye

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

Horlanan, kaybedecekleri kalmamış veya bir şeyler kazanamamış insanların kahraman oluşlarını ve geçirdikleri evrimi; gerçek ve gerçekliğin ayrışmasını; medyanın sömürücülüğünü; halkın olaylar karşısında her zaman beklenilen tepkiyi vermediklerini; görmek istiyorsanız; tekrarı olsa da, izlenilmesi gereken bir film.

Yönetmen: Sidney Lumet

Türü: Dram, Suç

Yılı: 1975

Ülke: ABD

Tarih: 21 Eylül 1975

Senaryo: Leslie Waller, Frank Pierson, P.F. Kluge

Oyuncular: Al Pacino, Penelope Allen, Sully Boyar, John Cazale , Beulah Garrick, Carol Kane, Sandra Kazan, Marcia Jean Kurtz, Amy Levitt, John Marriott, Estelle Omens, Gary Springer, James Broderick, Charles Durning, Carmine Foresta, Lance Henriksen, Floyd Levine, Dick Anthony Williams, Dominic Chianese, Marcia Haufrecht, Judith Malina, Susan Peretz, Chris Sarandon, William Bogert, Ron Cummins, Jay Gerber, Philip Charles MacKenzie, Chu Chu Malave, Lionel Pina, Alan Berger, James Bulleit, Robert Costanzo, Michael DeBiase, Fabrizio DiGiacomo, Todd Everett, Richard Garrick, Ron Gilbert, Paul E. Guskin, Jennifer Lanzisero, Kenneth McMillan, John Meeks, Ed Metzger, Thomas Murphy, Samantha Rodewald, Raymond Serra, Lynette Sheldon, Tom Towles

Hakkında

Dog Day Afternoon Martin Bregman ile Frank Pierson tarafından yazılmış ve üretilen, Sidney Lumet’ında yönettiği 1975 tarihli bir suç dram filmi. filmin yıldızları Al Pacino, John Cazale, Charles Durning, Chris Sarandon, Penny Allen, James Broderick, Lance Henriksen, ve Carol Kane’dir.

Film gerçekteki “Banka’daki Adamlar” makalesine göre, John Wojtowicz temel gerçeklerine dayanıyordu. Makaleye göre, Wojtowicz, Sal Natur ile ile birlikte 22 Ağustos 1972 tarihinde Brooklyn, New York’ta bir Chase Manhattan Bank şubesine girdiler.

Wojtowicz yakalandıktan sonra, mahkemede suçlu bulundu ve  yirmi yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Wojtowicz insanların “sadece %30 gerçek” olduğunu söyledi Filmde olayların sürümüne, inanmadı ve endişe içinde 1975 yılında New York Times’a bir mektup yazdı. Wojtowicz’in itirazlarından bazıları eşi Carmen Bifulco’nun ve annesi konuşmadığını söyledi ve (filmde ise aksine) o eşi Carmen ile konuşmak için izin alıyor ve polis reddetmiyor. Asıl övgü Al Pacino ve onu doğru olarak canlandırırken. Sal ise gerçekte 18 yaşındayken, filmde henüz 39 yaşındaki birisi tarafından canlandırılır.

Olayın yaşandığı bina ise 1972 yılından bu yana çeşitli perakende kullanım yoluyla durmasına rağmen, 2012 tarihi itibariyle bina yıkılmamıştır, duruyor

Özet

İki Arkadaş John Wortzik (Al Pacino), ve Salvatore Naturile (John Cazale), Brooklyn’deki bir Tasarruf Bankası’nı soymaya kalkışırlar. Stevie Sal silahını çeker kısa süreli bir sinir bozukluğu yaşar ve John onu olay yerinden çıkarmak ister ve zaman ile planı yanlış olduğu için plan hemen tersine gider. Ve bankanın etrafı polisler’le sarılmıştır. Polisler iki arkadaşı içeri girip tutuklamak ister ama John içerde banka çalışanlarının olduğunu söyler ve eğer polis’ler içeriye girerse rehineleri tek tek öldürmekle tehdit eder. John polisler’den telefon ile isteklerde bulunur. Daha sonra dışarı çıkarak isteklerde bulunur. Ve John bir eşcinseldir. dışarda eşcinseller toplanmıştır ve John’u desteklerler. Daha sonra John bir araba ister, sal ve rehinelerle birlikte havaalanında onları bekleyen uçak’a kaçmak için polis’ler ise onaylar ve John ile Sal rehinelerle birlikte arabaya biner ama arabayı süren bir polis’tir. Havaalanına gelindiğinde ise Sal polisin kafasına silah dayamıştır. polis o silahı çekmesini ister, kendisinde de silah olmadığını söyler, Sal silahı çeker ve aracın kapısı açıldığında polis aracın torpidosunda sakladığı silahı çıkarır ve Sal’i kafasından vurur. John’u ise polisler dışarda kıskıvrak yakalamıştır. John yakalandıktan sonra 20 yıl hapiste yatmıştır. Eşcinsel eşi ise ilerde ameliyat ile kadın olmuştur.

Eleştiri

http://www.ffsozluk.com/nedir.php?q=dog+day+afternoon

https://eksisozluk.com/dog-day-afternoon–174923?focusto=7638527

Filmden

Tüm medya dışarıda. Televizyondakiler. Televizyondakiler. Seninle konuşmak istiyorlar. Merhaba Sonny. Canlı yayındasın. Bir kaç soru cevaplayabilir misin?

 Bunu neden yapıyorsun?

 Alo?

 Az önce orada kendimi gördüm. Neden mi yapıyorum?

- Neyi yapıyorum?

 – Banka soygununu. Ne demek istediğinizi anlamadım. Bankayı soyuyorum, çünkü burada para var. Yani, parayı çalmak istemenin nedeni ne?

 İş bulamıyor musun?

 Hayır. Nasıl bulacağım?

 İşe arıyorsan, sendikaya partiye üye olman lazım. Üye değilsen, iş bulamazsın. Ya sendika-dışı işler?

 Onun neyi var?  “Sendika-dışı”yla neyi kast ediyorsun?

 Ne mesela, banka şefliği mi?

 Banka şefleri ne kadar para kazanıyor biliyor musun?

 Çok az. Başlangıçta 115 dolar, değil mi?

 Bu kadar parayla geçinebilir misin?

 Karım ve iki çocuğum var. Bu parayla nasıl geçinebilirim?

 Haftada ne kadar kazanıyorsun?

 – Seninle konuşmak için buradayım, Sonny.

- Evet, ben de seninle konuşuyorum zaten. Biz eğlenceyiz, değil mi?

 Bizim için ne getirdiniz?

 Ne getirmemizi istiyorsun?

- Para ödememizi mi bekliyorsun?

 – Para ödenmesine ihtiyacım yok. Burada ortağım ve 9 insan var. Anladın mı, ölüyoruz! Beyinlerimizi kaldırımda göreceksiniz. Bunu televizyonda gösterecek misiniz? Ev kadınları bunu izleyecek mi? “Dünya Dünüyor” yerine ha? Benim için ne getirdiniz? Bunun karşılığında bir şeyler istiyorum.

- Vazgeçebilirsin.

- Vazgeçmek mi? – Hiç hapse girdin mi?

- Hayır.

Hayır tabii! Hadi bildiğin şeylerle ilgili konuşalım. – Haftada ne kadar kazanıyorsun?

 – Bağlantı kesildi.

Ne oldu be?

 Sanırım konuşmanı beğenmedi. Canı cehenneme!

**

2 homeseksüelin banka soygunu bir helikopter ve bir jet uçağı talep etmeleriyle devam ediyor…

Sal:

“Bankada iki homoseksüel var” dediler. Televizyonda! Duydun mu?

 Sonny:

Ne farkeder ki?

 Ne isterlerse söyleyebilirler. Bırak öyle desinler. Ben homoseksüel değilim. Bunu düzeltmelerini söyle. Televizyonda söylüyorlar. Ne yapmamı bekliyorsun?

 Televizyonda söyledikleri şeyleri kontrol altına alamam. Ne yapmam lazım?

 Elimden geleni yapıyorum ama bunu yapamam. Unut gitsin. Bu onlar için sadece çılgın bir gösteri. Önemi yok. Ne derlerse desinler önemli değil. Her şey yoluna girecek.

**

Doktor:

Sanırım Banka Müdürün kalbini kontrol etmek için götürsem iyi olacak.

Sonny:

Sorun ne? Ölecek mi?

 Sadece önlem alıyorum. Burası korkunç derecede sıcak.

Pekâla. Gidelim, onu dışarı çıkar.

Banka Müdürü:

Hiçbir yere gitmiyorum. Ben iyiyim. Sadece iğneye ihtiyacım vardı.

Sonny:

Kahraman olmaya mı çalışıyorsun? Pek iyi gözükmüyorsun. Çıkmana izin veriyoruz.

Banka Müdür:

Hiçbir şey olmaya çalışmıyorum. Sadece yalnız kalmak istiyorum, tamam mı?

- Kimse canını sıkmıyor. – Asla gelmemenizi isterdim! Bu kadar. Sakın melek rolü oynama.

**

ATTİCA

Filmde bahsedilen Attica konusu ise: 13 eylül 1971 tarihinde 29 mahkum ve 10 rehinenin ölmesi ve 89 kişinin de yaralanması ile sonuçlanan, hapishane isyanının gerçekleştiği yerdir.

attica da kalan mahkûmlara her ay sadece bir tuvalet rulosu veriliyor. Haftada sadece 1 kez duş almaya izin var. Siyah musluman mahkumların dinsel vecibelerini yerine getirmeleri yasak. Ana öğünlerin çoğunda domuz var. Hapishane kütüphanesine gazete girişi yasak, mahkûmlar kendi paraları ile alıyorlar lakin bunlar da yoğun bir sansürlenmeden geçirilip mahkûmlara veriliyor. Bu ve benzeri nedenlerden öncelerinde sessiz oruç eylemi ile başlayan tepkiler 8 eylül günü sabah saat 8.50 de patlıyor, rehineler alınıyor, gardiyanlar dövülüyor. Olayın başlayışının plansız olduğunu söyleniyor. (olaylar gelişir)

13 eylül günü sabah 9.46 da binbaşı john monahan tarafından alınan kararla hapishane geri alma operasyonu başlıyor ve yukarda verilen sonuçlar dahilinde ayaklanma sonlanıyor..

http://www.acsu.buffalo.edu/~bjackson/attica.htm

Hapishanede yaşanan olaylardan 27 yıl sonra new york eyaleti mahkumlara-yakınlarına 8 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etmiştir. “yetkililer”, olayların hemen sonrasında mahkumların rehineleri boğazlarını keserek öldürdükleri ve cesetlerin cinsel organlarını kestiklerini halka medya yoluyla açıklamış ancak daha sonra yapılan soruşturmada rehinelerin de güvenlik güçlerinin kurşunlarıyla öldürüldüğü (sessiz bir şekilde) anlaşılmıştır.

STOCKHOLM SENDROMU

Krizi yönetemeyenlerin oluşturduğu sonuçla oluşmuştur. bu sendroma adını veren olay 1973 yılında Stockholm’deki başarısız bir soygun girişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Kreditbanken isimli bir bankayı soymaya kalkan soyguncular kuşatılınca bankada bulunan 4 kişiyi rehin almışlar ve altı gün boyunca direnmişlerdir. Altı günü sonunda polis operasyonu sırasında rehineler kurtarılmaya aktif olarak direnmişlerdir. Daha sonra ise soyguncular aleyhine tanıklık etmeye de yanaşmamışlardır hatta para toplayıp savunmalarına yardımcı olmuşlardır. Bu olaydan sonra psikolojide benzer rehine-rehinci olaylarındaki yakınlaşmaları tanımlamak için kullanılan bir deyim haline gelmiştir.

 

*******************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ