AVRUPA’DA TÜRK-İSLAM ETKİLERİNE DAİR ÇEŞİTLEMELER “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Bir yazıda kullanılacak ana kavramların peşinen tanımlanması ve çerçevelenmesinin, yazarla okuyucu arasında daha sağlam bir haberleşme olanağı yaratacağına inanıyorum. Bu tavır, ülkemizin şu anda içinde bulunduğu zihinsel ve entellektüel iklim içinde daha da zorunlu hale gelmektedir. Çünkü kültürel değişim sürecimizin şu andaki konağında, dil ne yazık ki insanlarımızın çoğu için, yalnızca madde ediniminin ve hini hacette aktarımının araçlarından biri olarak görülmektedir. Bu durumda kavramlar güncel ve gündelik boyutlarına hapsedilmekte, hemen her kavramın arkasında yer alan tarihsel boyut ıskalanmakta ve bundan da kötüsü, bu kavramların tarih içindeki yolculuklarına es kaza atıfta bulunulacak olursa, güncel anlam geçmişi de açıklayacak bir tarzda, hem anlam, hem de kapsam genişlemesine/daralmasına tabi tutulmaktadır. Bugün dünü kesinlikle açıklar yanılgısından kurtulan hemen hemen yoktur.

Burada incelemeye çalışacağım konunun anahtar terimi Avrupa. Coğrafi açıdan sınırlanması, bir harita üzerinde saptanması mümkün olan, dünyanın alan olarak en küçük kıtası.

Ama uygarlık ve kültür küresine intikal ettiğimizde, karşımıza büyük sorunlar çıkmaktadır. Bir kere, Avrupa’nın bir doğum tarihi vardır, yani ezelden beri var olmamıştır, yani analizimize coğrafyadan başka unsurları da katmak zorundayız. İkincisi, Avrupa tarih boyunca hep aynı boyutlarda olmamıştır, genişlemiştir, genişlemektedir. Ve nihayet, Avrupa diğer tüm uygarlık alanlarının tersine, kendi kıtasının dışına da taşmıştır, başka bir ifadeyle Avrupa dünyasallaşmıştır, dünyasallaşmaktadır. Bu işi ya bizzat kendi uzantıları aracılığıyla yeni kıtalarda, ya da kendi uygarlığını dayatarak ve batılılaşmayı herkesçe arzulanan olumlu bir değer haline getirerek, eski kıtalarda gerçekleştirmiştir.

Öyleyse, Avrupa’da Türk ve İslam etkilerine dair tamamen kişisel sözler söylemeye yönelik bir yazı, Avrupa’yı zaman ve mekân içinde belirlemek zorundadır. Benzeri sıkıntılar Türk ve İslam kelimelerine ilişkin olarak da ortaya çıkmaktadır. Etnik bir özelliği vurgulayan Türk kavramının, aynı zamanda bütünsel bir uygarlık veya kültür küresine denk düşüp düşmediğini tartışmak bu yazının boyutlarını fazlasıyla aşmaya adaydır. Böyle bir küre varsa bile, bunu göçebe toplumların genel bilgisinden, yani göçebe antropolojisinden ayıran unsurların olup olmadığını araştırmak gerekir. Eğer bütünsel bir Türk uygarlık veya kültüründen söz etmek mümkün değilse -ki değildir, çünkü uygarlık veya kültür kavramlarını belli bir ırka bağlamak, değişmenin alanı olan tarihte en azında bir unsurun değişmezliğini, yani etnik öğenin zaman içinde hep aynı kaldığını kabul anlamına gelecektir-, uygarlığı başka kıstaslar içinde ele alarak Türklerin de içinde yer aldıkları çeşitli uygarlık ve kültür oluşumlarını gündeme getirmek gerekir.

İslamiyet’in çok daha ele gelen ve sınırlanması çok daha kolay olan bir uygarlık alanı oluşturmasına rağmen, onun da zaman içinde çok farklı şekillerde algılanması ve yaşanmış olması, İslam genel başlığı altında bir araya topladığımız alanın da, bütünsel bir oluşum olarak görülmesine engel oluşturmaktadır. Böylece konumuzun üç ana kavramı zaman ve mekân içinde zaptedilmeleri olanaksız unsurlar olarak ortaya çıkmanın yanı sıra, içerikleri de yalnızca bugünden itibaren doldurulabilmektedir. Her tarihçinin karşısında ecel terleri döktüğü bu başat sorun, geçmiş yaşanmamışlıklara, güncel optiğin başka türlü olamamasından ötürü, yaşanmışlık atfedilmesine dayanmaktadır. Başka bir ifadeyle bugünün düne taşınması, tarihin anlaşılmazlığını aşabilmenin yegâne yoludur, ama bu kez de tarihsel nesne deforme olmaktadır. Uygulamalı dediğimiz bilimlerin de hiçbir zaman aşamadıkları bu yöntemsel sorun, okuyucunun ve tarih araştırıcısının geçmişe yönelik önermeler konusunda dikkatli olmalarını ön-gerektirmektedir.

Yunan mitolojisisine göre Fenike kralı Agenor’un kızı olan Europe, Zeus’u kendine âşık etmiştir. Baş tanrı beyaz bir boğa haline bürünerek, bu güzeller güzeli ölümlüyü Girit’e kaçırmıştır. Europe’yi aramak için dört bir yana dağılan erkek kardeşleri onu hiçbir zaman bulamamışlar, ama birçok kent kurmuşlardır. Efsane aslında Avrupa’nın oluşma sürecini özetlemektedir. Bir bakıma hissi kablelvuku. Eski Yunan, Helenistik veya Roma dönemlerinde Avrupa kavramı yoktur. Gerek Yunanlılar, gerekse Romalılar kendi yaşadıkları ve egemen oldukları, kendi kurallarının geçerliğini sağladıkları alanı uygarlık, bunun dışını da barbarlık bölgesi olarak görmüşlerdir ve bu uygarlık alanı da her zaman Akdeniz olmuş, ayrıca yalnızca İç Deniz’le de sınırlı kalmıştır. Romalıların mare nostrum’u, Batı Roma’nın 476’da siyaset sahnesinden çekilmesine kadar, uygarlığın alternatifi olmayan alanı olarak görülmüştür. Roma zihniyetinde uygarlık Akdeniz’le özdeştir. Eğer bir kıtadan söz etmek söz konusuysa, buna Akdeniz’den başka aday bulunamaz.

Tuna ve Ren nehirlerinin meydana getirdiği doğal sınırın III. yüzyıldan itibaren Germen kavimlerince aşılması ve Roma dünyasına yönelik bu sızmanın V. yüzyılda kitlesel boyuta ulaşmasıyla, Roma oikoumené’si çökmüş, yerine yerel barbar krallıklar kurulmuştur. Avrupa kavramının köklerinden birini bu oluşumda bulmak mümkündür.

Ama Avrupa’nın oluşabilmesi için asıl gereken etken, Akdeniz kimliğinin dışında, kendine özgü bir kimlik üretmeye başlamasıdır. Bunun için de Akdeniz’den kopması gerekir. Akdeniz’den kopma ise, çok iyi anlaşılacağı üzere Antikite’den antik Yunan-Roma uygarlığından kopmak demektir. Bu kopuşun birinci ayağı, Roma bütüncüllüğünün ortadan silinmesiyle aşılmış durumdadır. Ünlü Belçikalı tarihçi Pirenne’in çeşitli yazı ve kitaplarında geliştirdiği, ama en kapsamlı biçimini Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) -ve Charlemagne adlı sonuncu eserinde sergilediği teze göre, Avrupa’yı Akdeniz’den kopartan olgu, dışsal bir müdahale, VII. yüzyıldaki Müslüman istilalarıdır. Pirenne’e göre, o zamana kadar bütünsel bir uygarlık alanı oluşturan Akdeniz’in güneyine farklı bir uygarlığın yerleşmesiyle, İç Deniz artık bir sınır haline gelmiş ve Avrupa’nın merkezi Akdeniz’den Kuzey’e kaymıştır.

Avrupa’nın merkezinin VII-VIII. yüzyıllarda Kuzey’e kaydığı doğrudur, ama bu Pirenne’in iddia ettiği gibi İslam etkisiyle değil de, Avrupa”nın oluşmaya başlamasıyla ilgilidir. Avrupa oluşumunun iki esas temeli olan feodalite ve katoliklik, bir yandan Doğu’dan kopuşa yol açarken, diğer yandan da ekonomik ve toplumsal birimlerin boyutlarının küçülmesine, buna bağlı olarak da siyasetin atomize olmasına neden olmuştur. Böylece malların, fikirlerin ve diğer insan yapısı her şeyin taşındığı Akdeniz, bu yeni oluşuma dışsal kalmıştır. Çünkü, ortaya çıkmakta olan yeni uygarlık küresinin dışarıyla temasa ihtiyacı yoktur veya başka terimlerle, Avrupa bizzat bu kendi üstüne kapanmışlığından doğmaktadır. Artık ayrı bir kimlik içinde oluşmakta olan Avrupa’nın kalbinin attığı yer, İç Deniz’den iyice uzakta, bugünkü coğrafi terimlerle söylersek, Belçika, Doğu Fransa ve Ren Almanya’sıdır. Veya Moselle, Seine, Loire, Rhein nehirlerinin çevrelediği alandır. İlk Avrupa burasıdır ve kavramların bu anki içeriklerinin ileriye ve geriye doğru her zaman sabit olduğuna inananları çok şaşırtmak pahasına söylemeliyim ki, bu ilk çekirdekten itibaren genişleyerek kendini oluşturmayı sürdürmektedir.

İslamiyet de Avrupa gibi, belli bir çekirdekten hareketle genişleyerek oluşan, bir uygarlık küresi olarak kendini ortaya koymaktadır. Ancak İslami kürenin Avrupa’dan farkı, bir yoktan varolma yerine, varolan bir yapıyı miras almasıdır. Yukarıda andığım Batı-Doğu kopuşu esnasında İslam alemi Doğu’nun kendine kaldığına tanık olmuştur. Başka bir ifadeyle, kopuş tek yanlıdır: Batı (Avrupa) Doğu’dan koparak kendini farklı bir kimlik içinde yeniden üretirken Doğu, Bizans ve İslam’ın ortak mirasları olarak kalmıştır. Veya İslam genişledikçe, Doğu’nun binlerce yıllık kültürlerini, olabildiğince aynı pota içinde eritmiştir. Böylece örneğin Eski Yunan felsefesi, İslam felsefesinin temeli; antik tıb İslam tıbbının önemli bir bölümü; Hind mistisizmi ve aritmetiği, İslam tasavvuf ve biliminin kökleri; Babil astronomisi, İslam astronomisinin atası; İskenderiye yeni-platonculuğu ve Mısır çilekeşliği, İslam düşüncesinin unsurları; Bizans tasvir-kırıcılığı, İslami resim yasağının başlıca dayanağı ve fethedilen tüm topraklardaki tarımsal ve vergisel sistemler, İslam tarım ve vergi sisteminin kökleri haline gelmiştir.

Bir toparlama noktası olarak söylersem, Avrupa’nın Doğu’dan kopması, Bizans’ın gerilemesi, Doğu’yu İslamiyet’in malı haline getirmiş ve İslam bu uygarlık küresine bir bütünlük vermiştir. Türk dünyasına gelince, bu dünyayı ancak dil bazında belirlemek mümkün olmakta; bunun dışındaki kültürel unsurlar birlikten çok, çeşitliliği gözler önüne sermektedirler. Bu nedenle Avrupa ile etkileşim açısından, ancak Müslüman Türkleri ve bunların içinde de Osmanlıları ele almak anlamlı olmaktadır.

Avrupa’nın kendini oluşturması süreciyle, Türk ve İslam kültürleriyle temasa geçmesi ve bunlardan etkilenmesi arasında çoğu zaman bağlantılar bulunmaktadır. Avrupa kavramının ve uygarlık küresinin çekirdeği olan bölge, Charlemagne fetihleriyle İspanya sınırına, İtalya ortalarına ve Almanya içlerine kadar uzanmıştır, ama İngiltere, İskandinav ülkeleri, Slav bölgeleri, Balkanlar, İspanya, Güney İtalya ve Akdeniz adaları henüz Avrupa kavram ve kapsamının dışındadırlar. İspanya, İtalya, Güney Fransa, Akdeniz adaları gibi bölgelerdeki İslam varlığı, yerine göre az veya çok dayanıklı olmuştur. Avrupa’nın İslamiyet’le ilk teması çatışmak ilişkiler halindedir. Bizim tarih anlatısında çok önem verilen 732 Poıtiers savaşı, bu çatışmak ilişkilerin ilk doruklarından biridir.

Fakat bu çarpışma, Avrupa’nın ne denli farklı bir kimlik oluşturma süreci içinde olduğunu ve Akdeniz ile Doğu’dan ne denli kopuk olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü Poitiers’de gelip geçen ve İslam ilerlemesini durduran Frank saray nazırı Charles Martel (Karolenj hanedanının atası), Orta Çağ kahramanlık öykülerinde (gesta) Araplara arşı kazandığı zaferle değil de, Frizyalılara ve Saksonlara karşı (yani iyice Kuzeyde) yürüttüğü fetih savaşlarıyla ünlüdür. Öte yandan, Charles Martel’in Ingelheim’daki şatosunda Poitiers savaşına ilişkin hiçbir şey yokken, Kuzeydeki harekâtına ilişkin sayısız fresk bulunmaktadır. Bu epizodun (olay-perde) anlamı açıktır. Bir kere Avrupa kendini kuzeyine doğru genişletmektedir ve henüz yeni koptuğu güneyini kendi dünyasından saymamakta ve bu nedenle de onunla fazla ilgilenmemektedir. Başka bir açıdan bakıldığında, genişleyen diğer bir uygarlık alanı olan İslamiyet için önemli olan Poitiers savaşı, bu bölgeyle ilgilenmeyen Frank dünyası için tüm önemini kaybetmektedir.

Buna karşın, İspanya müslümanlarıyla olan çatışmalar, Frank döneminin imparatorluktan sonraki en ünlü hükümdarı Charlemagne’a (Karolus Magnus) ilişkin destanlarda yer almaktadır. Bunlardan en ünlüsü olan Cltarıson de Roland, Frank şövalyeliğini müslümanlarla yoğun bir mücadele içinde göstermektedir. Çünkü yeni Avrupa’nın ikinci büyük karakteri kendini kanıtlamaya başlamıştır: Katoliklik. Katoliklik bir yandan Avrupa’nın Hıristiyanlığın kaynağı Doğu’dan kopuşunu simgelemekte ve kanıtlamakta (başka din, başka alem), öte yandan da Roma’nın yok olmasının kabulü anlamına gelmektedir. Roma’nın yok olması veya Bizans ve İslam kanalıyla Doğu’da kalması, Avrupa’nın kendine yeni bir oikoumenik (evrensel) imparatorluk kurma ihtiyacını duymasına neden olmuştur. Bu 800 yılında in gratia dei (tanrının inayetiyle) kurulan Charlemagne veya Frank (sonradan Kutsal Roma İmparatorluğu, buradaki Roma kelimesi Akdeniz’in laik imparatorluğuna değil de, Sanctus Petrus’un Doğu’dan ayırarak, ayrı bir kimlik verdiği Batı teolojik imparatorluğuna veya daha doğrusu Aziz Augustinus’un Civitate Dei‘sine atıf yapmaktadır) imparatorluğudur. Bu durumda kendi alanına (Kuzey), kendi dinine (Katoliklik) ve kendi imparatorluğuna (Frank imparatorluğu) sahip olan Avrupa, kendini bir uygarlık küresi olarak algılamaya başladığı için, diğer uygarlık alanlarıyla olan çatışmalı ilişkilerini varoluş nedeni haline getirebilecek konuma ulaşmıştır. Dedesinin kariyerinde yer tutmayan müslümanlarla mücadele, Charlemagne için önemli olacaktır.

Avrupa ile İslamiyet arasındaki çatışmalı ilişkilerin yerini kültürel etkileşmeye bırakması için, Avrupa genişlemesinin belli bir boyut kazanması ve belli bir eşiğe ulaşması gerekmekteydi. Charlemagne fetihlerinin belli bir Avrupa oluşturmasının arkasından, bu sürecin zirvesini feodalite oluşturacak ve böylece Avrupa kimliğinin derin engebelerinden biri daha ortaya çıkacaktır. Siyaseti son noktasına kadar atomize eden ve merkezi devleti simgesel bir boyuta indiren bu sistem, çatışma öğelerini diğer uygarlıklara yönelik heyecanlardan, iç oluşumlara aktarmıştır. Feodal dönem aynı zamanda entellektüel hayatın manastırların tekeline geçişine ve yegâne laik erdemin, baronlararası sürekli mücadelede kahramanlık göstermek haline gelmesine de tanıklık etmektedir. Böylece askeri bakımdan kendi içine kapanan Avrupa, ilerideki gelişmesinin yollarını da döşemeye başlamıştır. Avrupa’nın yeniden dışa açılmaya başladığı andaki ilk talebi sadece entellektüel düzlemde olacaktır.

Avrupa’nın dışarıyla yeniden ilişki kurduktan sonraki ilk temas odağı Ispanya’dır. Avrupa’nın askeri taleplerinin kendi içsel nedenlerinden ötürü kilitlenmişliği, manastırların ve onların temsil ettiği entelektüel dünyanın, inanılması güç boyutlarda bir kültür aktarımı talebine yol açmıştır. Eski Yunan’m doğal mirasçısı İslam alemi Endülüs aracılığıyla Eski Yunan ve Antik kaynakları önce manastırlara aktarmış, sonra bunlar katedral okullarına (schola) ve ilk üniversitelere ulaşarak, Avrupa’nın ilk erüdisyonunun kökenlerinde yer almışlardır. Avrupa’nın bu geçici istikrarı, feodal sistemin bunalımıyla birlikte, yeni bir genişleme ve yeni toprakların Avrupalılaştırılması hareketine yol açmıştır. XI. yüzyıldan itibaren İngiltere’nin Kuzey-Fransalı Norman baronlar tarafından fethi, İtalya’da ve Akdeniz adalarında İslam egemenliğine son veren Norman harekâtının başlaması, Alman baronların kendi doğularına doğru ilerlemeleri ve İspanya’nın kuzeyindeki Hristiyan senyörlerin Endülüs’e yönelik kapsamlı harekâtları, Avrupa’nın bir kez daha genişlemesine yol açan bir süreç yaratmıştır ve İslam alemiyle ilişkiler tekrar çatışmak hale gelmiştir. Bu çatışmaların doruk noktası XI. yüzyıldan itibaren başlayan ve Avrupa’nın tarihinde ilk kez kendi kıtasının dışına çıkarak özgüvene ulaştığını gösteren Haçlı Seferleri’dir.

Haçlı Seferleri’nin görünüşteki ve en az geçerli olan nedeni, Kutsal Topraklar’ın müslümanlardan kurtarılmasıdır. Asıl neden ise, feodal sistemin o andaki konumu gereği, ekber evlat dışındaki soylu erkek çocukları aile mirasından yoksun bırakmasıdır. Bunlar İslam ülkesine toprak edinmek amacıyla saldırmışlar, ama sonunda Doğulu yaşam tarzını Avrupa feodal şatolarına götürmek üzere geri dönmüşlerdir. Haçlı Seferlerinin bir sonucu bazı Doğulu kültür öğelerinin Avrupa’ya taşınmasıysa, İkincisi de, Akdeniz’i tekrar Doğu-Batı ticaretine açması olmuştur. İç Deniz tekrar malları, ama onlarla birlikte fikirleri ve modaları her iki yönde de taşıyacaktır.

Osmanlıların tarih sahnesine çıkmaları, bu sürecin yarattığı ve içinde yer aldığı ortamda meydana gelmiştir. Osmanlılar hem Doğu-Batı çatışmalarının esas alanlarından birinin üzerinde kurulmuşlar, hem de sonraki ilerlemeleriyle Doğu-Batı ticaretinin ve akımlarının ana düğümlerini ellerine geçirmişlerdir. Haçlı Seferlerinin ana güzergâhım Anadolu’nun oluşturması, bir yandan Bizans’ın zayıflamasına, öte yandan da Anadolu’da kurulan merkezi devletlerin her zaman istikrarsız olmalarına yol açarak, Osmanlının hem kuruluşuna, hem de ilerideki genişlemesine uygun bir ortam yaratmıştır. Bu açıdan Osmanlı formasyonunun Doğu-Batı çatışmalarının yarattığı istikrarsız ortamın tasfiyesi olduğunu söylemek abartma sayılmamalıdır. Çatışma ortamında doğan Osmanlı, XVI. yüzyılın ortalarına kadar bıinu bir misyon olarak benimseyecek ve Avrupa’nın yegâne ciddi karşıtı olacaktır.

Madalyonun diğer yüzünde yer alan Doğu-Batı ticareti, Osmanlıyı Avrupa’nın en büyük partöneri haline getirmiştir. Evet mallar, ama aynı kanallardan yaşama tarzına, maddi hayata ve uygarlığa ilişkin her şey tedavül etmektedir ve asıl etki burada aranmalıdır. Osmanlı yapısı gereği verenden çok, alan bir toplum olmuştur, bu nedenle Avrupa’ya aktardıkları sınırlı kalmaktadır. Ve vurgulanması gereken nokta, Osmanlı bunları dahi Batı’ya aktarmak için en küçük bir gayret bile göstermemiş. Avrupa bunları doğrudan Osmanlı ülkesine gelerek almıştır. Ve soru burada ortaya çıkmaktadır. Osmanlı neden Avrupa’ya gitmemiştir; neden Avrupa Osmanlı’ya gelmiştir?

Bu soruya birçok açıdan cevap verilebilir ve her cevap veren kendi mesleki sapmasını cevabına yansıtır; ben de bir istisna olmadığım için iktisat tarihçisi sapması içinde, bu sorunun cevabını iki toplumsal bütünün maddi örgütlenme farklarına bağlama eğilimindeyim. Avrupa, özellikle XI. yüzyıldan, hatta en baştan itibaren, kendini genişletmek zorunda kalmıştır ve Osmanlı yüzyılları esnasında artık coğrafi kıtasının dışına da taşmaktadır: bunun iktisat diliyle ifadesi, maddi olanaklarına nazaran, beşeri varlığının fazla verdiğidir. Çok sayıda örneğe ihtiyaç yoktur. 1492’de İspanya’daki sonuncu İslam varlığına son verilmesiyle Musevilerin ve Moriskoların (İspanya müslümanları) ülkeden atılmaları eşzamanlıdır; 1492 aynı, .zamanda Amerika’nın keşfi tarihidir ve Avrupa için fazla gelen kaynağının tahliye edileceği bitmez tükenmez bir alan oluşturacaktır. 1492 tehciriyle çok sayıda yetişmiş insanın ülke dışına atılması, dinsel fanatizmle açıklanamayacak kadar önemlidir ve ancak insan sayısının fazlalığıyla iyi bir açıklamaya kavuşturulabilir. Osmanlının bunlara kucak açması da (Moriskolora değil de, onlardan daha iyi yetişmiş olan Musevilere), yalnızca dinsel hoşgörü veya insani kaygılarla değil de, yetişmiş insan gücü açığıyla açıklanabilir (tıpkı bu Musevilerin önemlice bir bölümünü kabul eden, yetişmiş insan sıkıntısı çeken Hollanda gibi. Buna karşılık aynı kadere maruz kalan Moriskoları, köken ülkeleri olan Fas veya Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkeleri dahi kabul etmemiş, onlar da İspanya’ya geri dönerek Hristiyanlığa geçmek zorunda kalmışlardır, oysa İspanya’ya geri dönen Musevi yoktur). Nitekim, Osmanlı ülkesine gelen Museviler, yünlü dokuma, silah, mücevher, matbaa endüstrilerinde devrimci gelişmeler sağladıkları gibi, iç ve dış ticaret yöntemlerinin gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır. Bu durumda, etkinin daha çok Avrupa’dan Osmanlıya doğru olması anlaşılır hale gelmektedir. Bunun tersinde de, Osmanlı’dan Batı’ya giden etkiler ise, birkaç istisnanın dışında, daha çok müzecilik veya koleksiyonculuk alanlarında yer alan, Batılıların Curiosités adım verdikleri unsurlar olmaktadır. Kahvenin kendini değil de, tüketim ritüelinin Osmanlıdan Batıya yönelik en büyük etki olduğunu söylersem, yukarıdaki irdelemelerim anlam kazanmış olacaktır. Sh: 125-134

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1.Baskı: Ocak- 1996, İstanbul

VON CLAUSEWİTZ’İN BİLİMSEL SAVAŞI “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Savaş, toplumsal olguların en eskilerinden biri olmakla birlikte, ona bizatihi bir olgu olarak yaklaşmak düşünürlerin çoğunun ilgi alanına girmemiştir. Özellikle tarihçiler başta olmak üzere, insan macerasının çeşitli veçheleriyle ilgilenen bilgin, allâme veya filozoflar, savaşın daha çok neden ve sonuçları üzerinde fikir bildirmeyi tercih etmişler ve bu tutumlarıyla da savaşı sanki insana dışsal, aşkın, kadere yakın bir olgu olarak görmüşlerdir.

Bu durum XVIII. yüzyılla birlikte değişmeye başlamış ve XIX. yüzyılın ilk yarısında yayınlanan bir kitap, savaşı ilk kez tüm unsurlarıyla birlikte, bizatihi bir olgu olarak ele almıştır.

Bir Alman generali olan Karl Von Clausewitz’in 1832’de Berlin’de yayımlanan Vom Kriege (Savaş Üzerine) adlı kitabı, bu olguyu başlı başına bir inceleme konusu yaparken, aslında Aydınlanma felsefesinden kaynaklanan klasik düşüncelerin sınıflandırma ilkelerini alana uygulamaktan daha fazla bir şey yapmamıştır. Klasik düşünce, özü itibariyle, tüm olgu ve olayları bir tasnif çerçevesi içinde görmüştür. Daha önceki dönemlerin puzzle solving biçiminde algıladıkları araştırma faaliyetlerini, önceden belirli bir şemanın parçalarının yerli yerine oturtulmaları olarak gören klasik düşünce, zirvesine Lamarck’ın, Cuvier’nin veya Mendeliev’in sınıflandırmalarında ulaşmıştır. Ama bu zirve noktaları suyun yüzünde kalanlar, geniş kitlelere mal olanlar, ders programlarına girenlerdir, von Clausevvitz’in aynı doğrultuda yer alan sınıflandırması, birçok diğeri gibi popüler hale gelememiştir.

Aslında, Savaş Üzerine adını taşıyan bu kitap çok okunmuş, çok tartışılmış, yararlananı çok sayıda olmuştur, ama öncelikle bir düşüne kitabı olarak kabul edilmemiştir. Tıpkı Machiavelli’nin II Principe‘si gibi. Machiavelli’nin kitabı da çok okunmuş, çok tartışılmış, çok yararlanılmış, ama düşünce tarihindeki çığır açan yeri nadiren itiraf edilmiştir.

Machiavelli’nin eserinin siyaseti tanrılar katından insanlar katına indirmesi, değişme sürecini önceden belirli olmaktan uzaklaştırıp bilim haline getirmesi gibi, Karl von Clausewitz’de savaşı bu anlamda bir bilim haline getirmiştir. Ancak burada hemen bir parantez açarak, bir noktayı vurgulamak gerekmektedir. Çoğu zaman sanıldığının tersine, von Clausewitz bilimsel bir savaşın teorisyeni değildir. Onu daha çok savaşın toplumsal bir olgu olarak bilimsel alana dahil edilmesi faaliyetinin öncüsü olarak görmek gerekir. Zaten, savaşın bilimseli de olmaz, teknolojik olanı, yani daha yoğun teknoloji kullananı olur, bu açıdan bakıldığında, yazarımızın eserini, generaller için yazılmış bir “nasıl daha iyi savaşılır?” kitabı olarak okumak daha uygun düşecektir.

Von Clausevvitz, “savaş siyasetin başka araçlarla devamından ibarettir” diyerek ve söylemini bu ifadeye dayandırarak, savaşın o zamana kadar sahip olduğu büyüyü bozmuştur. Savaş İlk Çağ’da, Homeros destanlarından da yansıdığı üzere, esas olarak tanrıların işidir, yani tanrısal bir faaliyettir, insanlar bu oyunun içinde aktörlerden ibarettir, senaryo tanrılar katında yazılmaktadır (kader). Orta Çağ’ın bireyselleşmiş savaşı ise, tanrı adına yapılan kutsal bir savaştır. Hıristiyanlığın kutsal bir doktrin haline getirdiği Haçlı Seferleri ve İslamiyet’in neredeyse özünü meydana getiren Cihad, savaşın İlk ve Orta Çağ’daki kutsal ve tanrısal algılanışı içinde çerçevlenmelidir.

Keza, Batı’nın XII. ve XIII. yüzyıllardan itibaren kendi kıtasının dışına taşmaya başlamasıyla, diğer kültürlere karşı verdiği savaşlar birer mission civiliscıtrice olarak görülerek, gene kutsallık halesiyle kuşatılmışlardır. Batı’nın ulus-devleti kurarken ve Rönesans’ı yaşarken verdiği savaşların her biri de, bu kez ulusun ve bireyin kutsallaştırılmasıyla, bu yüceleştirilmeden nasibini almıştır. Rönesans papalarının bile bellerinden kılıcın eksik olmadığının düşünülmesi, kutsallığın, kutsal savaşın, kutsallığın muhafızları tarafından belli, kaçınılmaz bir şekilde dünyevi boyutta yaşanılmak zorunda olduğunu gösterecektir. İşte kutsal savaştan dünyevi savaşa ve oradan da teorileştirilebilir savaşa geçişi bu olgu sağlayacaktır.

Kutsal savaşın zirvesi, Napoleon tarafından ve/veya ona karşı yürütülen savaşlar tarafından temsil edilmektedir (Bolşevik devrimi, Çin devrimi veya Küba devrimi de bu kutsallık söyleminin içinde yer alacaklardır, tıpkı üçüncü dünyanın çeşitli ulusal kurtuluş savaşları gibi. Ama söylemdeki kutsallık, gene de anakronik olmaktan kurtulamayacaktır). Von Clausevvitz’in eseri, bu savaşlar tarafından dönülen dönemecin hemen ertesinde ortaya çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında, bu eser tekniksiz ve kutsal kahramanlar savaşından, teknolojiye dayalı ve kutsal-olmayan mühendisler savaşma geçişin teorik çerçevesini oluşturmaktadır. Yani savaşın dünyevileşmesinin bir cins manifestosu olmaktadır.

Demek ki Savaş Üzerine, karşısında beliren kabul ve red cephelerinin hepsinin birden onun çığır açıcı niteliğini selamlamasına rağmen, tarihin tümünü ve geleceği kapsamanın uzağında kalmaktadır. Tıpkı Freud’un psikiyatrik teorileri gibi, ancak belli bir zaman ve mekân için geçerli olmaktadır.

Von Clausewitz, askerlik sanatı mı yoksa bilimi mi tartışmasındaki tavrını, askerliğin daha çok ticarete benzediği cevabıyla belirlemektedir. Bu hiç de rastlantı veya dahilerde olduğu söylenilen vahye yakın bir sezginin ürünü değildir. Eğer Savaş Üzerine ortamından soyutlanarak okunacak olursa, yazarın bir dahi olduğunu düşünmek mümkün hale gelir; ama eğer Batı düşüncesinin XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren geliştirdiklerinin paralelinde değerlendirilecek olursa, ortaya başka bir manzara çıkacaktır.

1776 yılında, Adam Smith Milletlerin Zenginliği’ni, Edward Gibbon ise, Roma İmparatorluğunun Gerileyiş ve Çöküş Tarihini’ yayınlamışlardır. Bu iki kitap, iktisadın ve tarihin birer bilim haline geldikleri uzun yolun esaslı bir dönemecini meydana getirmişlerdir. Keza Auguste Comte, pozitivist düşüncenin amentüsünü 19.yüzyılın başlarında ortaya koymuştur.

Sadece bazı örneklerini verdiğim bu düşünsel fermantasyon ortamında, von Clausewitz savaşa ilişkin teorik çerçevesini, tıpkı iktisatta olduğu gibi, fonksiyonel bir ilişkiler yumağı içinde kurmuştur (savaş, siyasetin fonksiyonundadır). Yazar burada kalmamakta, savaşı bir makine, bir fabrika, bir endüstri, bir sistem gibi görmekte ve iktisatçılara özgü, verimlilik, tasarruf, en yüksek fayda gibi kavramları bu alana dahil etmektedir.

Von Clausewitz, savaş teorisini tamamen pozitivist terimlerle kurmaktadır. Gözlem kavramım sıkça kullanmasının (“Teori bir doktrin değil, bir gözlem olmalıdır”) ötesinde, “Strateji, incelenecek amaç ve araçları sadece deneylerden çıkartır” diyerek, olguya yaklaşımında ne denli pozitivist olduğunu ortaya koymaktadır.

Savaş Üzerine yazarı, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda, kendini önceleyen ve izleyen savaş teorisyeni ve tarihçilerinin tersine, tekil savaşların sistematizasyonuyla yetinmemiştir, yani daha açık bir ifadeyle, eserini bu savaşlardan alınacak dersleri açığa çıkartma doğrultusundan çok, savaş olgusunun özünü keşfetmeye yöneltmiştir ki, bilimselik zaten bundan başka bir şey değildir.

Yazar eserini adeta pozitivist bir iktisat kitabı gibi kaleme almıştır. Savaşı bir “iş” olarak gören von Clausewitz, “savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir” dedikten sonra, bu amaca ulaşabilmek için sınırsız güç kullanılmasını, çünkü amacın aslında düşmanı etkisiz hale getirmek olduğunu bildirmektedir. Bu amaca ulaşma doğrultusunda, olasılık “yasalarından yararlanılmasını önermesi ve kavramlarla değil, gerçeklerle uğraşılmasını tasviye etmesi, onun pozitivizmden ne denli etkilendiğini ortaya koymaktadır.

Bu noktada oldukça şaşırtıcı bir unsur, yazarın savaşa bir kumar olarak yaklaşmasıdır. Şöyle demektedir: “Savaşı bir kumar haline getirmek için eksik olan tek şey tesadüf unsuru idi; oysa savaş tesadüfün en çok rol oynadığı alanlardan biridir”. Neo-klasik iktisat teorisinin de kökeninde, Bernouilli tarafından ileri sürülen kumar teorisi yer almaktadır. Bugün de, modern iktisatta oyun teorisi ve istatistik yöntemler büyük bir yer tutmaktadırlar. Bu gibi önermeler, yazarın bilimsel bir savaş teorisi kurma işine iktisat terimleri içinde giriştiğini açıkça ortaya koymaktadırlar.

Von Clausevvitz’in savaşı bizatihi bir olgu olarak teorileştirmesi sonucu ortaya çıkan modelin doğru veya yanlış olmasının hiç bir önemi yoktur. Çok iyi bilindiği üzere, bilimin görevi doğruları bulmak değil, yanlışları açığa çıkarmaktır. Bu açıdan, bu kitabın önemi, savaşı kutsallığından arındırmasında yatmaktadır. Sh: 165-169

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1.Baskı: Ocak- 1996, İstanbul

POP MÜZİK PATLADI! “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Yerli televizyon kanallarının hangisini açarsanız, karşınıza büyük bir olasılıkla, büyük bir Türk pop “yıldızı” çıkacaktır.

Hatta sırf bu pop yıldızlarını doya doya seyredelim diye, bir de onlardan başkasının yer almadığı bir kanal kuruldu. Her kanal pop yıldızlarıyla halkı buluşturmayı hedefleyen bir sürü program yapıyor. Hele 900’lü numaralarda arzı endam etmelerini hiç gündeme getirmiyorum.

Magazin basını da, bu pop yıldızlarının fotoğrafları ve “İlginç” hayat hikâyeleriyle dopdolu. Sıfırdan zirveye çıkan Tilbe, konsere limuzin ve 18 muhafızıyla giden Tarkan, Bebeto Burak, Of Aman Nalân’ın gözyaşları (nalân, zaten ağlayan demek) vb.

Buzdağının su yüzeyindeki görüntüsü, kabaca böyledir. Su altındaki kısım ise, hemen hiç kimsenin işine gelmediği için, hem hiçbir zaman gündeme getirilmemektedir.

Su altında kalan gerçeklerden biri, bu “yıldız”ların, tüketim piyasasına sürülen mini idoller olduklarıdır. Sade ruhlar, metafizik bir tanrıyı kavramada ve içselleştirmekte çok güçlük çektikleri için, insan kılıklı putlara tapınma ihtiyacı duyarlar.

Bu putlar, onların hayattan bekledikleri herşeyin gerçekleşebileceğinin simgesidir. Onlar başardığma göre, onlar mini birer tanrı olduğuna göre, biz de… Sade ruhlar, kendilerini onların aynasında görerek rahatlarlar. Music market’a (televizyon ve radyolarda yerli pop müzik programı yapanlar, bu piyasayı böyle adlandırıyorlar) hükmedenler ise, bu gerçeği çok iyi bildiklerinden, piyasaya hep yeni idoller sürerler. Halk onları tepe tepe kullanır ve onlar da onbeş dakikalık şöhretlerini nasıl kaybettiklerini anlamadan, yeni cicilerin ortaya çıkması karşısında, kendilerini çöp tenekesinde bulurlar. Bu işin raconu böyledir. Ne kadar çok yeni yüz şöhret olursa, halkın bu rüyaya gerçeklik atfetme katsayısı o kadar artar; öte yandan, yeni malın eskisinden daha fazla getirisinin olduğu bir iktisat kuralıdır.

Su altında kalan ikinci gerçek, buna bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır. Music market’a üç dört grup hükmetmektedir. Besteci, düzenlemeci, şarkı sözü yazarı gibi ünvanlar taşıyan ve hit şarkılara imza atanların sayısı, grup başına üçü dördü hiçbir zaman geçmemektedir. Bunların her biri, şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş birer müzik dahisi olmadığına göre, belli kalıplara göre iş görmekte ve zaten son derece standart ve düşük düzeyde bir müzik kulağı olan Türk pop müzik tüketicilerini daha da standartlaştırmaktadırlar.

Pop starı, idolü, gençlik ilahı olarak her gün boy gösteren nevzuhurların sayısı da, aynı anda ondan fazla olmamaktadır. Çünkü sektöre egemen gruplar daha fazlasını kontrol edemezler. Bu gruplar kimin ilah veya ilahe olacağına, piyasa talebini oluşturan kitlenin en düşük beklentileri doğrultusunda karar vermekte ve fizik görüntü, kıyılmış ve boğuk ses, göbek atabilme yeteneği gibi unsurlar belirleyici olmaktadır.

Şarkı sözleri, sektörün genel eğilimi içinde, bazı söz yazarı “guru’ların tekelindedir. Şu anda üç tip şarkı sözü yazılmaktadır: tempo tutturmak için ipe sapa gelmez olanları, halkın kulağının alışık olduğu en pespâye deyimleri kullananları ve olanaksız ve hastalıklı aşkları anlatanları.

Besteler son derece standarttır. Aslında bunlara beste demek, iddialı bir söz olmaktadır, montaj demek daha uygun düşecektir. Besteci ve düzenlemecilerin piyasadan başka hiçbir kaygıları olmadığı için, ne müzikalite, ne armoni, ne çağdaşlık gibi değerlerin peşinde oldukları için, ortaya üslubu son derece karşılık ve çoğu zaman çalıntı parçalar çıkmaktadır. Bu besteci ve aranjörler, İspanyol, Rum, Arap, eski Türk, hatta Uzak Doğu temalarını harmanlamakta ve Anglo-Sakson ritm kalıplarından, kendilerine uygun gelen bir fon üzerine oturtmaktadırlar.

Onbeş dakikada bestelenen, onbeş dakikada aranje edilen bu “hit” paçalar, bazen bir flamenko, bazen bir fado, bazen bir yalelli, bazen de bir chanson’dan derin izler taşımaktadırlar. Bu arada, türküler ve şarkılar da bu harmanlamadan nasiplerini almakta ve bestecilerimiz “Akdeniz müzik birliği”ni kurmaktadırlar!

Dünyada klasik müzikten en iyi anlayanlar, Türk otobüs ve minibüs şoförleridir. Radyoda rastlantı olarak, bir klasik müzik yay mı başladığında, onu daha ilk notasında anlar ve istasyon değiştirirler. Bu uzman grubun müzik beğenisi ve tercihi, Türk halkının egemen müzikal refleksinin göstergesidir. Bu grup, türkü-arabesk-“pop” müzik türü bir yol izlemiştir. Onun türküden pop müziğe geçmesi, acaba derin bir eğitimin sonucu ortaya çıkan bir evrim midir, yoksa pop müziğin aslında türküden farklılaşmamış olmasının bir sonucu mudur?

Bugün “pop müzik patladı” diye iftiharla ilân edilen olgu, aslında arabeskin kesin zaferini ilân etmesinden başka bir şey değildir. Arabesk, tüm rakiplerini tasfiye ederek, bugün Türkiye’nin yegâne geçerli müzik türü olmuştur.

Ama bu iyi birşeydir, çünkü yüzyıllardan beri süregitmekte olan ve Türk müziğini çok donuk hale getiren köhne türkü ve şarkı geleneğini müzeye ancak pespâye bir tür olan arabesk yollayabilirdi.

Arabesk, artık bu zafer inin ağırlığı altında, ya pespâyelikten kurtulup çağdaşlığı yakalayacak, ya da o da yok olacaktır. Yani her halükârda yok olacaktır. Sh: 33-35

BİR CUMHURİYET EFSANESİ: BELGİN DORUK

Şimdilerde kırklı yaşlarını sürenlerin gençliklerini şekillendiren en önemli unsurların arasında, Belgin Doruk veya daha doğru bir ifadeyle, Belgin Doruk’un bedene büründürdüğü ve temsil ettiği ideal kadın tipi yer alır. Zarif, çoğu zaman zengin, güzel, alımlı, kültürlü, iyi eğitim ve terbiye görmüş, çoğu tavrı itibariyle Batılı, ama bütün olarak Şarklı olan bu kadına aşık olmayan hiçbir şehirli erkek yoktu o zirvedeyken.

Belgin Doruk, altmışlı yıllarda yeniyetmelikten delikanlılığa geçmekte olan şehirli erkek çocuklarını medeni bilgiler alanında eğitmiş, onların duygusallıklarının terbiye edilmesine ve yönlendirilmesine katkıda bulunmuştur, çünkü o bir efsane olarak imâl edilmiştir. Ve bütün efsaneler gibi, gerçek hayatı ile temsil ettiği kimlik ve kişiliğin yapay hayatı arasında denge kuramamış, bunun dramını yaşamış ve belki de bu dramın bedeli olarak, erken yaşlarda bu dünyadan ayrılmıştır.

1936’da’Ankara’da, henüz işgâl ve talan edilmemiş Ankara’da doğan Belgin Doruk, ilk kemalist cumhuriyet ideallerinin zirvede olduğu bir dönemde çocukluğunu yaşamıştır. O sıralarda, İstanbul ile Ankara, aralarında sürekli geçişim olan ve aynı olgunun iki cephesi gibi duran iki şehirdir. Ankara, Cumhuriyetin kendine biçtiği görünüşün vitrinidir, İstanbul ise Osmanlının son dönemlerinin hüznü ile batılılaşmanın travmalı biraradalığının.

Belgin Doruk da, bu geçişimin sürekliliğinin bir ürünü olarak, bir Ankara-İstanbul sentezi şeklinde biçimlendiği ilk gençlik yıllarının sonlarına doğru, 16 yaşındayken sinemaya geçivermiştir.

Köy filmlerinin ortalığı kasıp kavurduğu, köylülüğün idealize edilerek abartıldığı, cumhuriyet ideologlarının köy hayatına ilişkin naif ütopyalar geliştirdikleri ve cumhuriyetin dayanağı olarak bu ütopyaları öne çıkardıkları dönemde, Belgin Doruk şehirli kızı oynamaya başlamıştır.

Bu tipin tam bu sıralarda belirmesi ve sonra zirveye çıkması hiç de rastlantı değildir, çünkü cumhuriyetin başlangıç yıllarında egemen olan ideologların ektikleri tohumlar yeşermiş ve köylülüğün temsilcisi Demokrat Parti iktidar olmuştur, kemalistler bu durumda kentlilik payandasına dayanacaklardır. “Şehirli kızın temiz aşkları”nı işleyen filmler işte tam buraya oturmaktadırlar. Belgin Doruk, o andan itibaren bir Cumhuriyet efsanesi olarak yaratılmaya başlamıştır. Daha önceki dönemin efsanesi Cahide Sonku’nun, “Bataklı Damın Kahpesi” gibi köy filmlerinden şehir filmlerine geçmesi de tam bu sıralara rastlamaktadır.

Belgin Doruk’un beyaz perdede yaşadığı aşkların çoğu olanaksızdı. Ona biçilmiş kaftan olan partneri Göksel Arsoy’la çevirdiği onlarca filmin çoğu, hicran ve hüsranla sona ermekteydi. Güzel ve zarif, esmer, ama beyaz tenli kadınla; sarışın, yakışıklı ve romantik erkeğin, tam bir zıtların birliği oluşturmaları istenmişti. Esmer-sarışın, kadın-erkek, zengin-fakir gibi zıtlıklar, doğan aşkın mutlu sona ermesini engelliyor, ama bu çiftin seyircinin gözünde bir, hem de ebediyen bir olmasını engelleyemiyordu, zaten böyle bir şey de istenmiyordu.

Belgin Doruk, bu filmlerde Türkiye’nin altmışlı yıllardaki ideolojik sentezini bedene büründürmüştür. Osmanlının kadını eve kapatan konumundan tamamen özgür bir kadına geçemeyen cumhuriyet, kadını kafes arkasından çıkartmayı bile pek beceremeyince, Yeşilçam’daki temsilcileri aracılığıyla ve Belgin Doruk’un şahsında, ideal (resmi ideal) bir Türk kadını portresi resmetmiştir.

Hiçbir zaman çalışmayan, iyi okullarda okuyan, biraz şımarık, ama iyi huylu ve yalnızca tek bir kişiye aşık olan bu tipi, Türk halkı neden bu kadar sevdi?

Biz bu tipi değil, Belgin hanımı sevdik, açıkçası, bu tipi başka biri oynasaydı hiçbir şansının olacağını sanmıyorum. Doğal zerafetini, duru güzelliğini, ona bindirilen Jeyan Mahfi’nin sesini sevdik, kısacası, çevremizde pek fazla göremediklerimizi sevdik, ama asıl önemlisi, duyguları her noktada bastırılmış bir topluma aşıladığı umudu sevdik.

Belgin hanım artık yok, zaten 1975’ten beri ortalıklardan çekilmişti, inzivasına gömülerek, yarattığı efsaneyi bize, kendini kendine paylaştırmıştı, onu zaten kaybetmiştik. Ama şimdi gerçek ve fizik ölümüyle, ilk gençliğimizden bir şeylerin gittiğini anlıyor ve onun iç titreten diyaloglarının karşısında eski duyarlıklarımızın çok uzağında olduğumuzu farkediyor ve bunları gerçekten yaşadık mıydı diye soruyoruz.

Efsaneler hep böyledir zaten. Taşıyan beden yok olduğu zaman efsane gerçek niteliğine ve kimliğine kavuşur. İnsan Belgin Doruk öldü, efsane Belgin Doruk artık daha canlı ve giderek büyüyecek.

Sizi çok sevmiştik Belgin Hanım. Öleceğinizi, ölebileceğinizi hiç düşünmemiştik. Öldünüz ve bizden de bir şeyler götürdünüz.sh: 37-39

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1Baskı: Ocak 1996, İstanbul

 

KİTAP ÖMRÜNÜ TAMAMLARKEN- “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Boş zamanlarmızaa ne yaparsınız?

Kitap okur, müzik dinlerim. Dünyada bu kadar yanlış anlaşılan bir soru daha yoktur.

Dünyada bu soruya verilen cevabın meydana getirdiği alan kadar da yaygın bir yalan daha varsa, o da herhalde “seni seviyorum” dur. Veya, neden kitap okumuyorsunuz?

Kitap pahalı da ondan. Dünyada bu kadar yaygın bir yanılgı daha varsa, o da herhalde her malın herkes için olduğudur. Kitap pahalı değildir, zaten hiçbir mal bizatihi ucuz veya pahalı olmaz. Bu bir durulan yer sorunudur. Asıl kıstas alınması gereken gelirdir ve gelir düşük olunca, her şey (bu arada kitap da) pahalı, yüksek olunca da her şey ucuz görünür. Bir malın ucuzluğu veya pahalılığı, diğer mallar karşısındaki satın alma gücüne göre değişir. Eğer bir malın diğer mallar karşısındaki nisbi fiyatı gerilerse, o malın ucuzladığından ve tersi söz edilebilir. Bu nisbi kavramların üzerinde oynamayı bırakarak, kitabın ömrünü tamamladığı gibi, dehşet verici bir iddianın üzerinde düşünmekte yarar vardır.

İki önerme birden: Kitap ucuzluğundan ötürü ölmektedir;

Kitap, öyle olmadığı halde, boş zaman unsuru olarak algılandığından ölmektedir. Başka bir ifadeyle, herkesin ulaşabileceği bir nesne haline gelmesi, onu öncelikle statü unsuru olmaktan çıkartmıştır. Ve öte yandan, üzerinde emek sarfedilmesi gereken bir faaliyet, yani kitap okuma, bir boş zaman faaliyeti olarak görülmeye başlanmıştır.

Matbaanın 16. yüzyılda icadıyla “kitabın demokratikleştiği”nden söz edilmektedir. Bizde henüz böyle birşey olmadı ama, Batı ders kitaplarının hemen hepsinde buna benzer önermeler sıklıkla yer almaktadır. Gerçekleri veya gerçeklere yaklaşan şeyleri edinmenin en kötü kaynağı ders kitapları olduğundan, başka hiçbir gerekçeye başvurmadan, sırf ders kitabında yer almasından ötürü, bu önermenin yanlışlığı ileri sürülebilir. Bu kadarıyla yetinmeyenler için: Rönesans’ta, matbaanın icadı kitabı demokratikleştirmemiş, ona egemen olan sınıfın değişmesine yol açmıştır.

Rönesans adı verilen, kapsamlı ve birikimli dönüşüm ve başkalaşım döneminde, kitaba ilişkin olarak meydana gelen değişme, ucuzlaması değil, bollaşmasıdır. Matbaanın icadından önce, manastırlarda keşişler veya üniversite çevrelerinde hattatlar tarafından elyazması olarak çoğaltılan kitaplar elle yazma işleminin zaman almasından ötürü çok kıt idiler ve öte yandan Kilise’nin tekelinde kalmaktaydılar. Matbaa, çoğu zaman sanıldığının aksine, kitabı ucuzlatmamış, yalnızca üretim süresini kısaltmıştır. Böylece parası olduğu halde bilgiye ulaşamayan burjuvazi, matbaa sayesinde, bilgiyi tekeline almaya başlamıştır. Zaten Rönesans, burjuvazinin kendi dünya görüşünü egemen kılması faaliyetinden başka birşey değildir. Bu bağlam içinde, kitap burjuvazinin egemenlik simgelerinden biri haline gelmiştir. Başka bir ifadeyle söylenmesi halinde, halk gene kitabın uzağındadır, kitabı değerli kılan başlıca unsur da, halkın ulaşamayacağı bir nesne olması durumunda gizli bulunmaktadır.

Kitabın gerçekten ucuzlaması ve dolayısıyla, bilgiye ulaşma olanağı olmaktan bir boş zaman nesnesi haline doğru gerilemesi, XX. yüzyılın başından itibaren görülen bir süreçtir ve bugünlerde zirve noktasına ulaşmak üzeredir. Kitap günümüzde o kadar ucuzdur ki, hiçbir sınıfsal veya bireysel prestij sağlamamaktadır. Bu nedenle terkedilmektedir.

Bu konuda da bir yanılgı vardır ve tartışılması gerekmektedir. Kitabın günümüzde dünya ölçeğinde gerilemesi, elektronik bilgi işlem araçlarındaki gelişmeye bağlanmaktadır. İlk bakışta doğruymuş gibi gözüken bu iddianın varsayımlarına biraz daha yaklaşıldığında, kitap ile elektronik bilgi derleme ve saklama araçlarının ikâme değil, tamamlayıcılık ilişkisi içinde oldukları görülmektedir. Bu durumda, elektronik bilgilenme alanındaki bir talep genişlemesinin kitap talebini de artırması gerekirdi. Bunun tamamen tersi bir durumun ortaya çıkması, kitabın kendini silip süpüren bir rakiple karşılamasından değil de, peşinde koşmaya değemeyecek kadar ucuz olmasından kaynaklanmaktadır.

Buradan başka bir yanılgıya gelmek gerekmektedir. Gene çoğu zaman öyle sanıldığının aksine, kitap bazı istisnalar dışında, bilgiye ulaşmak için talep edilmemiştir. Kitabın istenmiş ve aranmış olmasının nedeni, hakimiyet simgelerinde birini meydana getirmiş olmasıdır. Kitaplı dinler, hukuğun kara kitabı, kitabına uygun davranmak ve binlerce başkasını birleştirmemiz durumunda, kitabın işlevlerinin arasında, bilgi aktarımının sonuncu sırada yer aldığı, asıl işlevinin değişmezi, reddedilmezi korumak olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuncu yanılgı, kitabın bilgiyi demokratikleştirdiğine ilişkin olanıdır. Bilgi her zaman bazı tabakaların tekelinde kalmış (o tabakaların genişlemesi zaman zaman söz konusudur, ama bu bilginin aktarımının bizatihi kendisinin demokratikleştiği anlamına gelmez), bazı serpintileri daha geniş kitlelerin üzerine dökülmüştür. Kitap bu bağlamda, bilgi “tuzluğu” işlevini görmüştür, görmektedir, görecektir. Ancak, aşırı ucuzlaması, yani diğer mallar karşısındaki nisbi fiyatının gerilemesi, onu bu işlevindende uzaklaştıracağa benzemektedir. Sh: 191-193

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1.Baskı: Ocak- 1996, İstanbul

 

OKULA İSTEKSİZ ÇOCUKLAR VE OKUL FOBİSİ


Okula isteksizlik ve okul korkusu çocuklar ve yerine göre gençler için ciddi bir sorun olabilmektedir. Burada duyurmak istediğimiz hususları sunmaya çalışacağız.

Bedensel, ruhsal ve sosyal hastalıkların klinik öncesi, klinik ve klinik sonrası safhaları olmaktadır. Okula isteksizlik ve okul korkusu (fobisi) olayı klinik öncesi dönemde çok yaygındır. Olayı burada tanıyabilen öğretmen, aile bireyleri ve giderek toplum gereklidir. Mesele klinik öncesi safhada anlaşılabilirse ve elbette gerekli tedbirler de alınabilirse görülecektir ki rahatsızlığın klinik aşamaya gelmeden çoğu zaman ortadan kalkabileceği tesbit edilecektir. İşte burada büyük ihmaller gözlenmektedir. Olay klinik boyuta gelene kadar ne tanınmakta, ne bilinmekte ve ne de tedbirler alınabilmektedir. Genel olarak yurdumuzda gözlediğimiz hal böyledir. Tedbirde kusur edilmektedir. Klinik öncesi koruma bilinmemekte, tanınmamakta, bu çok önemli aşama değerlendirilmemektedir. Korumak tedavi etmekten daha kolay ve daha akıllıca bir iştir. Çok daha ucuz ve zahmetsizdir. Dünya tıbbı 1950 yılından bu yana koruyucu hekimlik çağında bulunmaktadır. Yani sağlık hizmetlerinde koruyuculuk, klinik öncesi koruma (primer koruma, özgül koruma, pre-klinik koruma) birinci plandadır. Çağı yakalamak istiyorsak zaten böyle yapmamız lazımdır. Bu şekilde öğrencilerde görülebilecek okula isteksizlik ve okul korkusu rahatsızlığı odağında kurutulmaya çalışılmalıdır.

Çocukların, öğrencilerin, gençlerin psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları bilinmelidir. Örneğin yedi yaş buhran dönemi, oniki yaş buhran dönemi ile okula isteksizlik ve okul korkusu birleşirse çözüm güçleşecektir. Hâlbuki bu buhran dönemleri bilinirse, bu çağda bireylere bu buhranlardan en kolay bir şekilde kurtulabilmeleri için yardım edilirse okula isteksizlik ve okul korkusu olaylarından da onları önemli ölçüde korumuş olmak sözkonusu olacaktır. Öyle ise okula isteksizlik ve okul fobisinden çocukları koruyabilmek için onların normal olarak geçirmekte oldukları psikososyal sağlık evreleri bilinmeli ve bunlara ilişkin yardım yolları da öğrenilmelidir.

Kız ve erkek çocukların psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları yerine göre farklılıklar da göstermektedir. Bu nedenle bilgili olunmasında yarar vardır. Kız çocuğunda psikososyal gelişim, erkeğe göre kabaca söylemek lazım gelirse oniki yaş buhran dönemleri çağında iki yıl kadar ilerdedir. On yaşındaki bir kız, oniki yaşındaki bir erkek çocuk gelişimine eşdeğer görülebilmektedir. Tabii bunlar psikososyal gelişim itibariyle böyledir. Yani erkek çocukların gelişimi daha çetin ve uzun olmaktadır. Bunu fizyolojik gelişim olarak da söylemek mümkündür. Öyle ise erkek çocuklar bu manada daha çok sorunlu olabilirler. Bu bilinerek tedbirler ona göre alınmalıdır.

Okula isteksizlik ve okul korkusu her iki cinste kız ve erkekte de görülmektedir. Her iki cinsin ruhsal ve sosyal özellikleri bilinmelidir. Klinik öncesi dönemde koruyucu ruh sağlığı tedbirleri iyice alınmalıdır. Bunda kusur gösterilmemelidir. Bu elinizdeki kitabın çıktığı seride kırk kitabımızın halkımızın istifadesine sunulması planlanmış ve bunun 3/4’ü aşağı yukarı basılmış ve piyasalarda bulunmaktadır. Burada gereğini açıkladığımız pek çok alanda bu yayınlarımızdan da yararlanılması mümkündür.

“Pek iyi de onu nasıl öğreneceğiz” diye düşünürlerse, elimizden geldiğince buna da cevap vermiş olmaktayız. Bu da ele aldığımız ve alacağımız diğer meselelerimiz yönünden hatırlar da bulunmalıdır. Psikososyal sağlığın korunması, koruyucu ruh sağlığı adı altında da bu seride bir kitabımız vardır. Bu bilgilerin ışığında zamanında gerekli koruyucu tedbirler alınmalıdır. “Perşembenin geleceği çarşambadan bellidir” özdeyişimizde de görüleceği gibi gelecek hakkında bilgili ve hazırlıklı olunmalıdır. Okula isteksizlik ve okul fobisi olayı ile ilgili olarak da bu kitabımız anneler, babalar tarafından özellikle iyi değerlendirilmelidir.

Öğretmenlere göre öğrencilerinin belki pek çoğu okula isteksizdir. Hatta öğrenciler yönünden de durum böyledir. Öğrencilere de sorulsa, öğrencilerin çoğu yerine göre az, yerine göre çok okula isteksizlik duyduklarını ifade edebilirler. İnsanın evinde sıcacık oturup, kendi bildiğine zamanını değerlendirmesi varken giyinip okula gitmesi, ders dinlemesi, sınavlara tabi tutulması elbette bir isteksizliği de beraberinde getirebilecektir. Bu doğaldır. Ancak okula isteksizlik ve okul korkusu olayı bunun dışındadır. Burada okula isteksizlik ve okul fobisi hastalığı söz konusudur. Bu hastalığın da yukarıda söylediğimiz gibi klinik öncesi, klinik ve klinik sonrası safhaları bulunmaktadır. Burada mesele normal ile anormali birbirinden ayırabilmektir. Bir insan bir şeyi çok severek yapmayabilir ama bunu kafasına takıp da büyük bir sorun da etmeyebilir. Bazı şeyler vardır ki mecburiyettir. Örneğin işe gitmek. Maişet kazanmak. Kendisine, ailesine, çevresine faydalı olmaya çalışmak vs. Birey bunları istemeyerek de yapsa, sonunda görevini yapmanın huzurunu duyarak mutlu olacaktır. Sonuç şudur: Okula isteksizlik ve okul fobisi olayı normalden sapmadır ve işin hastalık haline gelmiş olmasıdır. Elbette bunun da bir başlangıcı, gelişme dönemi ve derecesi olacaktır. Öyle ise bu olayı iyi tanımak lazımdır. Bununla ilgili koruyucu tedbirleri bilerek, onları alabilmek gereklidir.

Normal, okuma yazma bilen bir insan bu çalışmamızda konuya ilişkin yerine göre ayrıntıları bile görebilecektir. Yeter ki iyice anlayarak, düşünerek bu kitabımız anne babalar tarafından ve halkımızca değerlendirilsin. Amacımız faydalı olmaktır, hizmettir. Zaten başka ne olabilir ki üzülerek söylemek gerekirse bugünlerde yurdumuzda bilim serisi kitaplar matbaa masraflarını bile yerine göre karşılayamamaktadır.

Okula isteksizlik ve okul fobisinin derecesi çok önemlidir. İleri bir boyuta bu olay ulaşmışsa, artık çocuk okumaktan iyice soğuyabilecektir. Bunun tedbir alınmazsa başlıca tehlikesi onun hayatında okul olayını kafasından silmesi ile noktalanabilir. Birey, tahsil bittiğinde bile yine okula isteksizlik ve okul fobisi rahatsızlığının verdiği yan tesirlerle yaşamak durumunda kalabilecektir. Bunlar bireyin kendine güveninin azalması, mutsuzluklar, başarısızlıklar şeklinde de tezahür edebilecektir. İyi bir tedavi ile bunlar ortadan kaldırılabilir.

Tedavi psikiyatri ekibinin işidir. Elbette bu tedavi ekibinde psikiyatrik sosyal çalışma mütehassası doktoru da vardır. Psikiyatride yirmi civarında mütehassıs doktorun görev aldığını yeri geldiğince hep söylemekteyiz. Bu uzmanların çalışma alanları ve yetişmeleri, diplomaları da farklı farklıdır. Böyle geniş kapsamlı psikiyatri tedavi ve bakım ekibinin Türkiye’mizde de oluşması ve yaygınlaşması herkesçe arzu edilmektedir ve bu yolda da atılmış çok iyi adımlar bulunmaktadır (comprehensive psychiatric services).

Bir öğretmenin belki lüzumsuz bir sözü veya davranışı, okulda baskı, okul ve ders hayatıyla ilgili olarak öğrencinin kendi kendine çözemediği problemlerinde yalnız bırakılması, ailenin yerli yersiz ona müdahaleleri, onu bezdirmesi velhasıl olayların olması gerektiği şekilde gitmemesi elbette bu sorunların ortaya çıkmasında sebepler arasındadır. Hiçbir şey durup durduğu yerde olmayacaktır. Her şeyin sebepleri olacağı açıktır. Bizim üzüldüğümüz okula isteksizlik ve okul fobisi (unwilling to school or school fobia) olayının yurdumuzda yeterince genel manada bilinmediğidir, yahut az tanındığıdır, belki ciddiye yeterince alınmadığıdır. Oysa bu atlanılmaması gereken bir konudur.

Okumak, tahsil etmek, öğrenmek gibi yüce bir nimeti insanın severek yapmaması gerekirken bundan ızdırap duyması, hele hele bir de buna karşı korku duyması hastalık derecesine varmışsa şöyle bir düşünülürse ne kadar acıdır ve üzücüdür. İllaki bir hastalığın insanı öldürmesi düşünülmemelidir. Onun vereceği mutsuzluk da az bir bedel değildir. Tedbirleri varsa niçin mutsuz yaşanacaktır, niçin öğrenmek, okul gibi yüce değerler kendimize zindan gibi gelecektir. Meselenin özeti budur. Bazı kitaplar okula isteksizlik ve okul fobisi rahatsızlığına, hastalığına “okulu red” (School refuse) de demektedirler mana aynıdır. İnsan kötü şeyi reddeder. İyi şeyi reddetmesi hoş bir şey değildir. Kaldı ki türlü zararları da beraberinde gelmektedir.

Çocuğun, öğrencinin, gençlerin tüm olarak insanların psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları bilinmelidir. Bu ana baba okullarında, yetişkinler okullarında da halka yeterince öğretilmelidir. İlkokul, ortaöğretim, yüksek öğretimde, hele hele sağlıkla ilgili fakültelerde bu konuda dersler yeter sayıda ve düzeyde olabilmelidir. Okula isteksizlikten önce o bireyin psikososyal sağlığı yerinde mi bu düşünülmeli, araştırılmalıdır. Eğer onun psikososyal sağlığında bazı aksaklıklar varsa bu hemen düzeltilmeye çalışılmalıdır. Zira bu aksaklık üzerine okula isteksizlik ve okul korkusunun inşa olacağı unutulmamalıdır. Sadece bu durumda bu hal değil diğer başka psikososyal hastalıklarda bu sağlıksız ortamda yükselebilecektir. Türlü davranış bozuklukları da ortaya çıkabilecektir. Öyle ise bireyde okula isteksizlik ve okul fobisi esasen onda mevcut kötü bir psikososyal sağlık üzerine mi inşa olmuştur bu araştırılmalıdır. Öyle olduğu takdirde ilk önce onun psikososyal sağlığı düzeltilmeye çalışılmalıdır. Zaten okula isteksizlik ve okul fobisi olayının tedavisinde bunun rolü açıktır. Böyle değil de çocuğun psikososyal sağlığı iyi görüldüğü halde onda okula isteksizlik ve okul korkusu belirmişse, tedavi için bu da mühim bir basamak oluşturacaktır. Bu haliyle düzelmenin daha kısa sürede olması düşünülebilecektir.

Lakin ehil bir uzmanın veya en iyisi uzmanlar grubunun bir ekip olarak yerine göre bu rahatsızlığı olan öğrenciye yardımı sağlanmalıdır. Psikiyatrinin bir ekip çalışması olduğu zaten belirtilmişti. Demek ki önce zemin iyi bilinmeli ve bu hal ayırdedilmelidir.

“Aile tipleri ve çocuk” konusu bilinmelidir. Beş tip aile modeli vardır. Normal aile modeli, ilgisiz olumsuz aile modeli, titiz üstünlük uman baskıcı aile modeli, aşın düşkün aile modeli, karmaşık aile modeli (geniş bilgi için bu ad altında çıkan kitabımıza bakılabilir, Çakmaklı, K: Aile tipleri ve çocuk, Eramat Matb. İstanbul, 1992). Okula ilgisizlik ve okul fobisi tesisinde elbette aile çocuk iletişiminin yeri olacağı da gözardı edilmemelidir. Direk ve indirek olarak bu rol açıktır. Örneğin aşırı düşkün aile modelinde çocuk evde başartist durumunda olabilecektir. Evde Onun her dediği yapılabilecektir. Anne onun her istediğini yapmaya çalışacaktır. Çocuk el bebe gül bebe yetiştirilecektir. Hatta şımartılacaktır. Evde neredeyse bir numaralı bir kimseyken okula gittiğinde bir figüran yani sıradan bir insan haline gelen öğrenci haliyle ders çalışmayı, ödev yapmayı vs. sevmeyebilecektir. Görüldüğü gibi aile modellerimiz de bilinmelidir. Okula isteksizlik ve okul korkusu meydana getiren koşullar ameliyat masasına yatırılmalıdır. Zararın neresinden dönülürse kardır. Bir uzman başkanlığında bu ve buna benzer psikososyal meseleler halledilmelidir.

Batı okullarında Okul Sosyal Hizmeti (School’s Social Work) birimleri, şubeleri okulların temel yapılarında bulunmaktadır. Devlet adına insanın sahibi demek olan sosyal uzmanlık meslekleri yaygın bir şekilde öğrencinin, öğretmenin de hizmetindedir. Bu uzmanlar çocuğu tüm olarak ele alırlar ve onun sağlığı mutluluğu için diğer uzmanlara, müesseselere gerektiğinde onu havale ederler. Yani bu uzmanlar bir müteahhit gibi o öğrenci ile ilgilenirler. O inşaat için hangi usta gerekliyse, hangi malzeme gerekliyse onu temin ederler. Öğrenciye aileye her konuda devleti temsilen bir müteahhit gibi sahip çıkarlar. Bu şube yurdumuzda vardır. Lâkin anlaşılamamıştır. Alt yapılarının oluşturulması çok gecikmiştir. Çocuk, aile, öğretmen için ne gerekliyse okul sosyal hizmet şubesi uzmanlan bunu temin için çalışırlar. Ayrıca da bu uzmanlar ihtisaslarına göre olayın psikososyal teşhis ve tedavisinde de görev başındadırlar. Dünyanın en ünlü aile terapistlerinin bu uzmanlardan çıktığını zaten konunun içinde olanlar bileceklerdir. Yönlendirme teknikleri mütehassıslığı da yine bu sosyal çalışma bilim sanat ve mesleğinin bir ihtisas alanı olmaktadır. Sonuç şudur: Okullarımızda Türk kanunlarımızda da bildirildiği şekilde okul sosyal hizmet şubeleri tesis edilmelidir. Buranın sosyal hizmet mütehassısları o çocuğun anne ve babasından ailesinden de üst düzeyde devleti temsilen tıpkı bir binanın tüm inşaatından sorumlu müteahhit gibi görevlendirilebilinmelidir. Elbette bu binayı müteahhit tek başına yapamayacaktır. Türlü ustalardan vd. yardım alacaktır. Bunları planlayacaktır. Konuyu yine buraya getirmek istemiyorum. Fakat çözümsüzlükte bunu gözardı etmek mümkün değildir. Bu şubenin onbeş civarında ihtisas dallan vardır. Her ihtisas dalında bulunan uzman o konu ile ilgili olarak yine devlet adına insanın sahibi konumunda hizmet etmektedir. Örneğin psikiyatrik sosyal çalışma uzmanı devlet adına psikiyatrik sorunu olan kimsenin sahibidir. O bireyin Annesi babası gibi hatta onlardan da üst düzeyde o insanın iyi olabilmesi için çalışır ve ilgili müesseseleri, uzmanları arar meseleyi çözmeye çalışır. Bunun gibi kriminolojik sosyal çalışma uzmanı da devlet adına suçlunun sahibidir. Suçlunun annesi babası ailesinden de öte, onun bu durumdan kurtulup hayata başarılı bir şekilde dönebilmesi için vardır. Yani bu ihtisas alanının iki amacı bulunmaktadır.

1) Koruyucu amaç, 2) Tedavi edici amaç (geniş bilgi için ilgili ders kitaplarına bakılabilir) bu ihtisas ve bilim dallarını okullarımıza vd. sokmadıktan sonra sorunlarımızla mücadele daha zor olacaktır.

Dünyada ellibeş ülkede bir asrı aşkın mazisi ile bu anabilim dalı vardır. Türkiye’de ise yeni kurulmuştur. Lâkin bunun anlaşılması ve gün ışığına çıkarılması beklenmektedir.

Okula isteksizlik ve okul korkusu olan çocuklarla ilgili yabancı kitaplarda zaten sosyal uzmanların rolleri açık seçik görülmektedir. Onlar çocuklarla arkadaşlık ilişkileri kurarak “Sosyal Kişisel Çalışma (Social Casework)” yapmaktadırlar. Social caseworker’lik rolünün hiçbir mesleki öne çıkarma duygusu olmaksızın, işin doğrusunu söylemek yönünden okula isteksizlik ve okul korkusu olan çocuklar sorununda önemli işlevler üstlendiği de bilinmelidir. Okuyucularımız tekrar hatırlamalıdırlar ki gelişmiş ülkelerde otuzbin bilim sanat meslek anabilim dalı tarif edilmiş ve yetiştirilmişken bu rakam Devlet İstatistik Enstitümüzün rakamlarına göre yurdumuzda beşbindir. Yani daha yirmibeşbin bilim sanat meslek ve anabilim dalının yurdumuzda tarif edilmesi, yetiştirilmesi, organizesi gerekmektedir. Bu sebeplerle yeniliklere karşı çıkıp durmak yerine, bu yenilikleri anlamaya çalışmanın ve varsa bir itirazın bilindikten sonra yapılmasının daha yararlı olacağı söylenmelidir. Daima yeniliklere açık olmaktan, araştırıcı olmaktan. toplum olarak bir an bile geri kalmamalıyız. Biz gelişirken diğer devletler de boş durmamaktadır, onlar da gelişmektedir. Böylece gelişmişlik ile gelişmekte olma arasını kapatabilmemiz için haliyle daha çok özverili olunması gereği de ortadadır. Türk Milli Eğitimimiz ve Türk Sağlık Bakanlığımız olarak elele vererek bu okula isteksizlik ve okul fobisi denilen olaya birlikte eğilmeleri çok yararlı olacaktır. Vurgulamak istemekteyiz ki, pek çok konuda olduğu gibi elimizde resmi istatistiki rakamlarımız olmamakla beraber bu konunun yurdumuzda da yaygın olduğu bilinmektedir. Okumayı zevkli bir uğraş haline getirmeye çalışmanın ne gibi bir sakıncası olacaktır ve bu da zannedildiğinden aslında daha kolay olabilecektir. Yeter ki meseleler iyice önceden incelensin ve tedbirler de çağın gelişmelerine uygun olarak geliştirilebilsin. Psikososyal sağlık için klinikten sahaya da inilmesi gerekmektedir. İlgili uzmanların öğrencilerin evlerine rutin ev ziyaretleri yapması (özellikle okula isteksizlik hallerinde) ne kadar önemli olacaktır. Okuldan bir yetkili uzmanın öğrencinin evini ziyaret etmesi, tahminlerin de üzerinde çok yararlı olmaktadır. Amerika’nın Boston şehrinde asrımızın başında (1905) “ev ziyareti projesi” adı altında geliştirilen çalışma çok şeyler öğretmiştir. Bu da okul sosyal hizmet departmanının faaliyet alanlarından birisidir. Görüldüğü gibi küçük küçük de olsa nice yapılması gerekli hizmetler bulunmaktadır. Her şey para ile olmamaktadır. Parasız da yapılabilecek nice güzellikler vardır. Mesele yurdumuz şartlarında okul-aile işbirliği çalışmalarına daha bilimsel bir şekil vermekle ele alınabilir. Ancak kitabımızın bu önsöz bölümünde bu konuda detaylara girmemiz mümkün değildir. Burada amacım okula isteksizlik ve okul korkusu olan öğrencilerimizi el ele vererek bu sıkıntılarından kurtarmaktır.

Okula isteksizlik ve okul korkusu olayının tedavisinde ailenin, okulun ve öğretmenin rolü çok önemlidir. Zaten bu alanda mütehassıs doktor da çok zaman aile ve okuldan, öğretmenden yardım istemek zorunda kalacaktır. Bu sebeple ailenin ve öğretmenin psikososyal yardımlarla desteklenmesi gereklidir. Yani aileyi, okulu, öğretmeni bu anlamda görevlerini daha iyi yapabilmeleri için onlara gerekli destek, güç verici hizmetler olmalıdır. Aileler için sosyal hizmet, okul sosyal hizmeti bilim sanat ve mesleği çok büyük bir ihtiyaçtır. Aile terapisi bu olayın tedavisinde çoğu zaman gerekli olmaktadır. Ailenin güçlendirilmesi için bu aile danışmanlığı hizmetleri bilimsel temellere oturtulmalıdır. Klinik öğretmen (clinical teacher), çare bulucu öğretmen (remedial teacher) ünvanları yurdumuzda da verilebilinmelidir. Klinik öğretmen ve çare bulucu öğretmenler diplomalı ve ruhsatlı olarak çocuk psikiyatrisi kliniklerine de kazandırılmalıdır. Zira çocuk psikiyatrisi kliniklerinde de bu ünvanlarda öğretmenlere şiddetle ihtiyaç vardır. Gelişmiş ülkeler incelenmelidir.

Örneğin Londra’da çalıştığım çocuk psikiyatrisi kliniklerinde bu ad altında öğretmenler bulunmaktaydı ve son derece büyük hizmetler ifa etmekteydiler.

Otomobili oluşturan türlü aletler ve parçalar bulunmaktadır. Bunların hepsi bir araya geldiğinde otomobil çalışabilmektedir. Bunlar içerisinde tekerin rolü olduğu gibi, bu tekeri tutan bir vidanın, somunun da aynı derecede önemi vardır. Zira bu küçücük alet olmaz ise o koskoca teker yerinde duramayacaktır. Öyle ise burada da durum aynıdır. Çocuk psikiyatrisi bir ekip çalışmasıdır ve bu ekip üyelerinin her birinin işlevleri sayesinde bunu bir otomobile benzetecek olursak bu araç yürüyebilmektedir. Okula isteksizlik ve okul korkusu olan çocuklarda da görüldüğü gibi öğretmenlerden çok yararlanılması gerekmektedir. Yalnızca bir uzman doktorun ordu komutanı gibi emirler verip durması ile iş hele böyle bir vakada çoğu zaman bitmemektedir. Bu çalışma ruhu yurdumuzda da artık benimsenmelidir. İlk önce bunu halk bilmelidir ve bunun talebi içerisinde olmalıdır. Talep olmadan arzın olması da meseleyi çözmemektedir. Arz ve talep birlikte mütelaa edilmelidir. Yani okula isteksizlik ve okul korkusu olayı sosyal yönü ağır basan bir sağlık sorunudur. Çözümünde de sosyal tıp çalışmaları bilinmeli ve bunların gereği yapılmalıdır.

Çocuğun evde anne ve babası geçimsiz ise, evde sürekli kavga, huzursuzluk varsa, görüleceği gibi bu hal çocuğun aklını evde bırakacaktır ve böylece çocuk okula isteksizlik duyabilecektir. Bunun çözümünde elbette ilk önce problemi odağında çözebilmek için bu karı-koca kavgalarının problemlerinin halli gerekecektir. Bu da aile terapisi ihtisasını gündeme getirmektedir. Aile terapisi yoluyla da öğrencideki bu istenmeyen hallin tedavi edilmesi mümkündür. Böylece çocuğun evden ayrılmamasını gerektiren bir faktör ortadan kalkmış olacaktır. Her şeyin klinik ortamda, psikofarmakoloji ile salt olarak çözümlenemeyeceği de hatırlanmalıdır. Elbette klinik ortam psikofarmakoloji de pek mühimdir. Yine otomobil hatırlanmalıdır. Onun çalışabilmesi için başka parçalar da gereklidir. Bir cam sileceğinin ne kadar önemli olduğu, şiddetli yağmurda arabanın yol almak zorunda olduğu zamanlar anlaşılabilecektir. Camı silen hareketli parça küçümsenirse, yeri geldiğinde o aranır hale gelinecektir vd.Okula isteksizlik mülti disipliner (çok disiplinli) bir tedavi ekibinin daha başarılı olacağı bir haldir. Uzmanın aileye “…meli, ….malı” cümlelerle biten nasihatlar verip durması günümüz bilimi yönünden son derece tartışmalıdır. Aileye öğrenciye fikir empoze etmeden, onu zorlamadan, onunla güdümleme değil, etkileşim sağlayarak terapötik yaklaşımın başlatılması ve sürdürülmesi gereklidir. Burada yönlendirme tekniklerinin o meşhur kırk prensibine ters düşülmemelidir (bunun için ilgili ders kitaplarına bakılabilir). Okula isteksizliği olan öğrencinin kendi kendine yapıcı kararlar alabilmesi için psikososyal çalışma (sosyal kişisel çalışma) vd. sürdürülmelidir. Aile de bir yardımcı terapist olarak (Co-Therapist) bu psikiyatri ekibi içerisinde bulundurulmalıdır. Bu sahada tedaviyi yürüten uzman aile bireylerinden birisini kendisine co-terapist olarak seçmelidir. Kendisi olmadığı zamanlar da bu aile bireyi, çalışmayı uzmanın adeta yardımcısı gibi onun tavsiyeleri üzerine izlemeli, götürmeye çalışmalıdır. Uzmana bilgi vermelidir.

Öğrencinin yardımcı ders araçları, kitapları, ders çalışma ortamı vd. de dikkatle izlenmelidir. Öğrencinin ihtiyaçları ikiye ayrılmalıdır.

1) Gerçek ihtiyaçlar ve 2) Hissedilen ihtiyaçlar.

Öğrenciyi harekete geçirebilmek için ilk önce hissedilen ihtiyaçlardan başlanılarak ona yardım sağlanmalıdır (bu konularda geniş bilgi için de ilgili ders kitaplarına bakılmalıdır). Burada esas öğrencinin mevcut imkanlarının en akılcı bir şekilde değerlendirilmeye çalışılmasıdır. Kendi güç ve imkanlarından kendisinin daha iyi yararlanabilmesini temin esastır. Kabiliyeti oranında başarı sağlayabilmekte midir?

En az yorularak en yüksek randımanı alabilmesi için ona yardım edilmelidir. Bu son saydıklarımız da yurdumuzda pek bilinmeyen sosyal çalışma anabilim dalının rolleri ile ilgilidir. Bu çok yaygın okula isteksizlik hallerinin düzeltilmesinde niçin bu anabilim dalından da yararlanamayacaktır. İlimde bütünlük esastır.

Okula isteksizlik ve okul korkusu olan öğrencilerde, öğrencinin istekleri ne ise onu ver de kurtul, tarzında bir yaklaşım düşünülmemelidir. Bu yola girilirse bunun sonunun gelmeyeceği görülecektir. En iyisi olaya profesyonel bir mütehassısın başkanlığında el atılmasıdır. Olayların nedenleri bilinerek merhametli, sevgi dolu, anlayış ve işbirliğine dayalı bir yaklaşım sergilenmelidir. İlkokul birinci sınıfa yeni başlayan daha önce anaokulu tecrübesi de geçirmemiş kimi öğrenciler, ilkokul birinci sınıfa hep anneleriyle gitmek isterler, annelerinin de sınıfta yanlarında olmasını arzu ederler.Böyle örnekler az değildir. İlk günden “hayır annen okula gelemez, sınıfa asla giremez” diye çok katı bir kaide koymak, bu çocukta okula isteksizlik olayını başlatabilir. Flexable (esnek) olunması ilk anlar için özellikle gereklidir. Sevgi, anlayış içerisinde okul olayını 6-7 yaşındaki çocuğa yaşına ve durumuna göre anlatarak bir zaman dilimi içerisinde, kademeli olarak annesiz okula gelmesi konusunda alıştırılmalıdır. Nitekim usulüne göre olduktan sonra bu 6-7 yaşındaki öğrenci kısa bir süre sonra “Ben ne biçim bir çocuğum, kimsenin annesi yanında olmazken, ben sınıfta annemi istemekteyim, bu olacak şey değildir” diye kendini kendisi değerlendirebilir hale gelebilmektedir. Böyle bir durumda da uzman ona yine usulüne göre yaklaşımlarla bu okul olayını en güzel bir tarz da düzeltebilmek için çalışmaktadır (Okula isteksizlik ve okul fobisi olan çocuklarda sosyal çalışma bilim sanat ve mesleğinin rolü için ilgili ders kitaplarına bakılabilir). Her zaman annenin, babanın, öğretmenin ve meslekten olmayanların bu alan da mütehassıs doktorları adeta bir çanta gibi yanlarında taşımaları elbette mümkün değildir. Bunun için anne baba okulları, yetişkinler okullarında bu ve buna benzer temel bilgiler onlara verilmelidir. Tıpkı hekim gelmeden önce yapılacak ilk yardım dersleri gibi ön ve özet bilgiler halka halk sağlık eğitimi yöntemleriyle maledilmelidir (sağlık için, halk sağlık eğitiminin rolü hatırlanmalıdır).

Mesela: İlkokul, ortaokul ve lise yıllarımda hiç sevemediğim ve hep korktuğum, istemediğim, ısınamadığım iki dersim olmuştur. Beden Eğitimi ve Dilbilgisi dersi. Beden eğitimi öğretmeni elinde kırbaçla derse gelirdi ve sınıfta birkaç öğrenci dışında çoğu kimseyi kırbaçlayarak, kasalardan atlatmaya çalışırdı. Bu dersle tanışmam böyle olduğu için kaç yaşıma gelirsem geleyim bu dersi sevememişimdir. Ancak üniversite hocası olduktan sonra da özellikle Spor Akademisine ek derslere gitmeye başladım ve oraya sekiz adet psikososyal menşeli dersler koydurtarak halen de sekiz yıldır bu dersleri orada vermekteyim. Dilbilgisi dersiyle ilgili anılarım da buna benzemektedir. Öğretmenimiz masanın üzerine sandalye koydurtur, onun üzerine bizi çıkarır ve orada sözlü sınavını yapardı, acı bir hatıradır ki yine kırbaç orada da vardı. Ben yıllar geçtikten soma dilbilgisi bilinmeden yabancı dil öğrenilemeyeceğinden, mütehassıs doktor olduktan sonra doçentlik dil sınavım için ilkokul, ortaokul ve lise dilbilgisi kitaplarını alıp, satır satır okudum, öğrendim ve lisan bilgimi bu zamanda öğrendiğim dil-bilgisine borçlu kaldım. Yani bu iki dersten ben de okula isteksizlik duydum. Kısaca öykümü de anlattım. Okuyucularıma duyurmak isterim ki o günden bugüne artık okullarımız, sağlık hizmetlerimizde muazzam ilerlemeler olmuştur.

Bu gelişmelerin ışığında çocuklarımızdaki okula isteksizlik ve okul korkusunu eskiye göre daha kolay çözmemiz gerekmektedir. Yeter ki olayın toplum olarak yeterince bilincinde olmamız sağlanabilsin.

Okulun bir görev olduğu, herkesin görevini yapmak gerektiği, çocuk okula başlamadan önce fırsat kollayarak, hatta masallarla, öykülerle ona anlatılmalıdır. Görevden kaçmanın mümkün olmadığı öğretilmelidir. Bu öğrenmelerin üzerine çocuk okul hayatına başlamalıdır. Çocuğun psikososyal gelişiminde 0-7 yaşın önemi bilinmelidir. Çocuk yaşına göre bugüne, yarına uygun bir tarzda hatırlanmalıdır. Okula gideceğini, orada kendisine ödevler verileceğini, evde birinci planda iken orada otuz küsur öğrenciden birisi olacağı vs. yine insidantel (küçük harcamalı) eğitim ile yani fırsat kollayarak ona verilmeye çalışılmalıdır. Velhasıl çocuk okula isteksizlik duyabileceği varsayılarak, böyle bir olay olmadan eğitilmelidir, öğretmenin icabında onun annesi, babası olmadığı öğretilmelidir. Hayatın gerçekleri yaşına ve konumuna uygun olarak eğitim yöntemleri dahilinde işlenmelidir. Keşke bireylerin psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları dersleri yurdumuzda da en büyük derslerden birisi olabilseydi. Esasen bu ad altında bilinmesi, öğrenilmesi gereken çok değerli bilgiler bulunmaktadır. Çocuk başına geldiği zamandan önce, olayları mümkün olduğunca önceden bilebilirse, buna karşı belli bir hazırlığı da beraberinde bulundurabilecektir. Aile buna hazırlıklı değilse, çocuğun nasıl hazır olacağı ise ayrı bir konu teşkil edecektir. “Yaşam Bilimin Çözümlenmesi” derslerine ağırlık verilmelidir. İlkokullarda verilmekte olan “Hayat Bilgisi” dersleri bu manada daha kapsamlı hale getirilmelidir. Okula isteksizlik ve okul korkusu öyle bilinmeyen bir olay değildir. Tarifi bellidir, hangi yaşlarda ortaya daha çok çıkacağı bellidir. Öyle ise niçin gerekli tedbirler alınmamakta, bilinmemektedir. Bu sorgulanması gereken önemli suallerdendir.

Şiddet, sindirmek, baskı kurmak, korkutmak gibi yöntemler acaba hangi devirde revaç bulmuştur. Bunların yerine sevgi, anlayış, tolerans, hoşgörü, bilgi, eğitim yollan benimsenmelidir. İşi yalnızca şiddet, baskı kurmak, korkutmak gibi yollarla halletmeye çalışan kimi aileleri okuyucularımız da hatırlayacaklardır. Bunlar bireyi geleceği meçhul karanlıklara sürükleyebilecektir. Bilimin aydınlık yolu her zaman tercih edilmelidir.

Anne, baba, öğretmen, çocukla ilgili bireyler ve çocuk, öğrenci belli bir uyum içerisinde olabilmelidir. Eğitim de fikir ayrılıkları, çocuğun sevk ve idaresinde aynı paralelde düşünülmemesi beraberinde yanlışlıkları da getirmektedir. Belli bir konsensüs (ortak görüş) olmalıdır. Burada da rehber bilim seçilmelidir. Fikir ayrılıkları okula isteksizlik ve okul korkusu olayının doğmasında ve gelişmesinde etkilidir. Okul ile aile aynı paralelde birleşmelidir. Doğru bir tanedir. O bir doğru bilinmeli ve herkes onu kendisine rehber almalıdır. Çocuğu yönetenlerin farklı görüşleri gündeme hemen getirilmeli ve bilimin hakemliğin de doğru yol bulunulmalıdır. Bundan çocuk, öğrenci, aile, öğretmen vd. zarar görecektir. Okula isteksizliğin bir sebebi de budur. Çocuğu yönetenlerin farklı düşünceleri ve bunu ona yansıtmalarıdır. Anne çocuğun tarafını tutarken, babanın fikir ve davranış farklılığı göstermesi elbette çocuğu bocalatacaktır. Çocuk bu farklı durumdan da yararlanmasını kısa sürede öğrenerek, olaylar patolojik yöne doğru seyir takip edebilecektir. Okul aile işbirliğinin zaten kurulma amacı da buradan doğmuştur. Fakat bizde çoğunlukla okul aile işbirliği denilince okul için ailelerden para toplanılması akla gelmektedir. Bu da gerekli olabilir ama okul aile birliğinin bilimsel yönü de bilinmelidir. Çocuğun bu iki müessesede fikir ayrılığı olmadan yetiştirilmesinin sağlanmaya çalışılması gerçeği hep yaşatılmalıdır.

Görüldüğü gibi okula isteksizliği doğuran türlü sebepler bulunmaktadır. Sonunda da tek suçlu çocuk, öğrenci imiş gibi görülmektedir. Bu hataya da düşülmemelidir.

Okullar iç hizmet seminerleri düzenleyerek en yeni eğitim yöntemlerini öğretmenlerine sunmaya çalışmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki hekimlik, öğretmenlik ve uçak pilotluğu mesleklerinin değişik ülkelerde belli sürelerde (alta ayda bir) diplomaları yenilenmektedir. Ek eğitimler verilmekte, sınavlar yapılmaktadır. Bunda başarısız olanların yetkileri, diplomaları ellerinden alınmaktadır. Zira bu üç meslek diğer mesleklere nazaran daha da hayatidir. Buna ilişkin de yapısal yaptırımlar olabilmelidir.

Ev ödevi konusu çok iyi değerlendirilmelidir. Milli Eğitim Bakanlığımız öğrencilere tatillerde ev ödevi verilmemesi konusunda zaman zaman bildiriler göndermektedir. Ev ödevi nedir ne değildir. Konuları iyi ayırt edilmelidir. Çocuk korkarak ev ödevi hazırlamak durumunda bırakılmamalı, o iyi eğitildiği ve sevdiği için ev ödevi yapmaya doğru yönlendirilmelidir. Sevilerek yapılan iş insanı mümkün olduğunca az yoracak belki hiç yormayacak hatta dinlendirecektir. Sebep bireyin o işi severek yapmasıdır. Bunun sim derin derin düşünülmeli ve araştırılmalıdır. Ev ödevi konusu bu perspektif içinde değerlendirilmelidir.

Koruyucu ruh sağlığının altı kalesi olarak sık sık dile getirdiğimiz husus burada, okula isteksizlik ve okul korkusunu önleme bakımından da olduğu gibi geçerlidir. Bu kaleler şunlar idi (geniş bilgi için bakınız, Çakmaklı, K: Psikososyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı Deha Matb. İstanbul, 1997).

1) Çocuk küçüklüğünden itibaren okuma zevki ile yetiştirilmelidir, 2) Çocuk küçüklüğünden itibaren sanat zevki ile yetiştirilmelidir, 3) Çocuk küçüklüğünden itibaren topluma hizmet etme zevki ile yetiştirilmelidir, 4) Çocuğa küçüklüğünden itibaren düşünme ve anlama zevki kazandırılmaya çalışılmalıdır, 5) Çocuğa küçüklüğünden itibaren belli bir amaç, hedef, istikamet, ideal gösterilmelidir, 6) Çocuğa küçüklüğünden itibaren iyi bir boş zaman faaliyeti kazandırılmalı, öğretilmelidir. Onun bir hobisinin olması sağlanmaya çalışılmalıdır. Hobi yan meslek ağırlığında bir uğraş türüdür. Boş zaman faaliyetlerinin daha da ilerisidir. Bu kaleleri çocuğa kazandırmak için çalışılmalıdır.

Londra’da çocuk psikiyatrisi klinikleri ile okullar arasında belli bir müşterek çalışma anlaşması bulunmaktadır. Çocuk psikiyatrisi kliniği ve uzmanları çevrelerindeki okulların da uzmanlarıdır. Saha çalışması olarak bu klinikler çevre okullarını almışlardır. Buralarda taramalar yapmaktadırlar. Keza o okulların öğretmenleri de bu kliniklerin adeta bir elemanlarıymış gibi buralarla yakınlığı sürdürmektedirler. Bu iki müessese içli, dışlı yani birbirine çok yakın bir kontakt içerisinde bulunmaktadırlar. Mesela:  Çapa Çocuk Psikiyatristi kliniği olarak yıllardır bu yönde çevreye hizmet vermeye çalışmışızdır. Hatta ilk kurulduğu yıllarda semt semt, kapı kapı dolaşılarak bu klinik tanıtılmış ve vaka toplanmıştır. Bu yasal boyutlarda, yaptırımlar da getirerek yaygınlaştırılmalıdır. Bir diğer deyişle çocuk psikiyatrisi klinikleri çevrelerindeki okulları çalışma alanları içerisine almalıdırlar. Dolayısıyla çocuk psikiyatrisi klinikleri de yurt ölçüsünde yaygınlaştırılmalıdır. Böylece bu iki müessese daha çok ilmi işbirliği yoluna gitmelidir.

Şu bilinmelidir ki meslek elemanları bu eleştirilerden önce halk sağlık eğilimi serisinin önemini hatırlamalıdırlar. Ben tüm bilim adamlarım kendi alanlarında mümkünse halk eğitimi yapmaya ve toplumu eğitmeye davet etmekteyim. Bilgilerimizi basitleştirerek herkesin anlayabileceği bir tarzda yazmalı bilgiler topluma maledilmelidir. Halkımızın genel kültür seviyesinin yükselmesi de çok önemlidir. Bu sebeple üniversite hocaları özellikle bizim naçizane olarak yapmaya çalıştığımız gibi akademik, bilimsel yayınlarının yanında bir de halk için eserler vermelidirler. Sözümüz vermemiş olanlar içindir. Bu hususu bir vatandaş olarak dile getirmeyi uygun görmekteyim. Kendileri ortaya bir yapıt koymadıkları halde yapılanları insafsızca eleştirmeyi adet haline getirmiş olmak kanaatimizce normal değildir.

Koruyucu tıp tedbirlerini bir kez söyleyivermek çoğu zaman yeterli olmamaktadır. Bunların insanlarda alışkanlık haline getirilmesini sağlamak önemlidir. Örneğin ağız ve diş bakımı gibi. Dişleri usulüne göre fırçalamanın sağlık için yeri bellidir. Bunu çok kimse bilecektir. Ama acaba nüfusun yüzde kaçı bu kuralı iyi bir şekilde hayatında tatbik edebilmektedir. Öyle ise koruyucu tıp tedbirlerinin yerine getirilmesinin alışkanlık haline getirilmesi de çok mühimdir. İşte biz burada halk sağlık eğitimi açısından psikiyatrik sosyal çalışma bilim, sanat ve mesleği bilgileri doğrultusunda okula isteksizlik ve okul korkusu meselesini değişik boyutlarda ele almaya çalışarak hizmet etmek istedik. Böylece burada bildirilen bilgilerin halkımız tarafından kullanılmasının alışkanlık haline gelebilmesi için gayret gösterdik. Bu tür çalışmalarda olması lazım geldiği kadarıyla, yukarıda da söylediğimiz gibi bilerek yer yer tekrarlan da eksik etmedik. Temennimiz bugün için yurdumuzda önemi derecesinde yerini bulamış bir konu olan okula isteksizlik ve okul korkusu konusunun yeterince toplumumuz tarafından benimsenmesidir.

Görüleceği gibi, bu alanda klinik öncesi çalışmalar öyle zor ve zahmetli değildir. Adeta şifreyi bilerek kasayı açmak gibi, işin püf noktalarının bir bakıma şifrelerinin diyebileceğimiz özelliklerini hatırlamak gerekecektir.  Sh:5-19

OKUMAYI KOLAYLAŞTIRMAK

Okula isteksizlik ve okul fobisi-korkusu kitabımızda da bildirdiğimiz gibi öğrencilerin baş sorunlarından olmaktadır. Veya onların sorunlarından birsi de budur. Böyle bir olay durup durulan yerde olmamaktadır. Bunun da oluş sebepleri vardır. Bunu arzu etmiyorsak bilgili olmak zorundayız. Aksi takdirde yaşantı tesadüflere terkedilmiş olacaktır. Bunun da tabii bilimsel bir değeri yoktur. Zar atma gibi, zarın kaç geleceği hiç belli olmayacaktır. Bilgi kuvvettir. Bilgi ışıktır. Ancak bilgili insanlar tedbirini de almakta birbiriyle yarış edebilecektir. Bunun için sağlıklı başarılı çocuk sahibi olmanın ve yetiştirmenin usulleri vardır.

1) Evlenmeden önce yapılacak işler, 2) Evlendikten sonra yapılacak işler, a) Doğum anı ve çevresiyle ilgili faktörlerin bilinmesi ve gerekli tedbirlerin alınması bilgisi,

b) Doğumdan sonra yapılacak işler, c) 3 yaş buhran döneminin bilinmesi, d) 7 yaş buhran döneminin bilinmesi, e) 12 yaş buhran döneminin bilinmesi, f) Son kurtuluş buhran döneminin bilinmesi lazımdır. Bunlar bireyin psikososyal sağlığının evreleridir (geniş bilgi için bakınız, Çakmaklı, K. Psikososyal Sağlığın Korunması, Deha Matb., İstanbul, 1997). Bu evreler bilinmeli ve ona göre çocuk iyi tanınmalı ve yönlendirilmelidir. Mesele bu yönüyle bu kadar basit ve nettir. Nasıl ki heykeltraş heykel yapabilmek için taşı tanımak zorundaysa, nasıl ki berber saçı tanımak durumundaysa anne baba da yetiştireceği çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal (psikososyal) yönlerini tanımak durumundadır. Toprağı, nebatı bilmeden çiftçilik yapılması mümkün değildir. Şoförlük kursuna gitmeden öğrenmeden, ehliyet, ruhsat almadan araba kullanmak hem yasaktır hem tehlikelidir. Herşey açık, seçik nettir. Çocuk için de bilgili olunacaktır. Bunun başka çaresi yoktur. Şimdide Londra’dan bir örnek vermek isterim. Orada çocuk psikiyatrisine gelen aileye belli bir program dahilinde aile çalışması verilmektedir. Haftanın beş günü günde ikişer saat, altı ay, aile çalışması vardır. Böylece ailede çocuğunu bir miktar tanımak zorundadır. Bunun yanında oralarda ve pekçok yerlerde anne baba okulları zaten pek uzun zamanlardan beri mevcuttur. Bu bizde yaygın bir şekilde yoksa aile bunu da bilecektir. Kendisini mevcut hizmetleri tanımak ve değerlendirmek suretiyle bilgili kılmaya bakacaktır. Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu kıymetini bilemez diye meşhur bir söz vardır. Öyle ise aile ne aradığını bilecektir. O zaman bulduğunun kıymetini iyi anlayabilecektir. Özeti şudur: Birey evlenmeden öncede başlamak üzere kaliteli çocuk yetiştirebilmenin ilmi usullerini etap etap öğrenmek durumunda olacaktır. Bundan kaçış söz konusu değildir. Çocuk Tanınacaktır.

Bu tür sosyal hizmetler memleketimizde yaygın bir şekilde yoksa da halkımız bunların olması için de usulüne uygun olarak taleplerde bulunmalıdırlar. Bu bilinç insanımızda olmaz ise, böyle hizmetlerin varlığı bile ilgi göremeyecektir. Bu mühimdir. Bunun örnekleri yurdumuzda da yoktur. Önce halkımızın yeterli bilgi talebi olacaktır. Herşey arz ve talep kanununa göre işlemektedir. Talep edilmeyen mal arzedilirse, bu mal satılamayacaktır. Önce bu malın önemi anlatılmalı ve halkın bu mala ilgisi çekilmelidir ve sonra o mal imal edilmelidir. Bu iktisadın meşhur kanunu elbette burada da geçerlidir. Önce halkımızın bu tür bilimsel hizmetleri ister, arar duruma getirilmesi gereklidir ki böylece bu anlamda sunulan çalışmalar değer bulabilsin. Örneğin tıbbi sosyal hizmet uzmanının işlevlerini ve hasta bakımında kendisine olacak yardımlarını iyi bir şekilde bilen hekim böyle uzmanı yanında görmek için çaba sarf ederken, aksi halde de mevcut uzmandan bile yararlanamama söz konusu olacaktır. Nereden bakılırsa bakılsın, birey olarak annelerin, babaların, herkesin çocukların psikososyal sağlıkları konularında da asgari bilgiyi almaları şarttır. Böylece okula isteksizlik ve okul korkusu gibi hallerin nedenlerinin doğması bile mümkün olamayabilecektir. Çünkü böyle bir hastalığın hangi şartlarda ortaya çıkacağını bilen öğretmen aile elbette o duruma kendilerini düşürmeyeceklerdir. Araştırmalar göstermiştir ki okula isteksizlik ve okul korkusu olan çocukların çoğunda öğretmen ve ailesi bu halin bir psikiyatrik hastalık olduğu konusunda bilgisiz çıkmışlardır (geniş bilgi için ilgili ders kitaplarına bakılabilir öğretmen ve aile istediği kadar bilgili olsun bu takdirde de çocukta okula karşı isteksizlik ve okul korkusu yine de gelişebilir. Yani çevre bilgiliyse her şey tamam diye de bir kural yoktur. Çünkü bu hali yaratan faktörler sadece kitabımızda da görüldüğü gibi yalnızca öğretmen, aile değildir. Ama ne olursa olsun, öğretmen ve de ailenin bilgili olması hastalığa karşı en büyük korunma sebeplerinden olmaktadır. İngiltere anne baba okulu yayınlarını sürekli olarak yapmaktadır. Yeni gelişimler yeni yayınlarla halka duyurulmaktadır. Bu yayınlardan bazıları yurdumuzda da çeviri kitaplar olarak yayınevlerinde sıkça vardır. Ancak sadece kitap okumak da yeterli değildir. İnsan hukuki meselesini hukuk kitapları okuyarak çoğu zaman çözemeyecektir. Bir insan hekim değilse hekimlik kitapları okuyarak kendisini veya başkasını tedavi edemeyecektir, ameliyat yapamayacaktır. Güzel olanı anne baba okulu, evlilik okulu, yetişkinler okulu gibi müesseselerde sıralı bilgi öğrenmektir. Bu alanda bir uzmana bağlı olmak gereklidir. Yasal, ruhsatlı alanında mütehassıs kimselerden yardım alınması, en azından onların kontrolünde kalınması uygun olacaktır. Bedensel, ruhsal ve sosyal sağlığımız ve huzurumuz için bu alanlarda uzman doktorlarımızın olması, zaman zaman da olsa onlardan klinik öncesi, klinik, klinik sonrası aşamalarda yardımlar istememiz doğaldır. Tabii halkımız da haklıdır. Psikososyal-teşhis ve tedavi alanları henüz yurdumuzda açık seçik tarif edilmemiştir. Bu dal mütehassıslıklarının ayrı ayrı tarif edilmesi ve Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandrılması gereklidir. Velhasıl arz talep kanunu bu alanda da iyi değerlendirilmelidir. Psikososyal alanlarda dünyada kendisini kabul ettirmiş niçe alim Türk soydaşlarımız vardır ki, yurdumuzda iş bulamamışlardır. Görüldüğü gibi arz talep çok önemlidir. Bu konuyu artık herkes iyice düşünmelidir. Hedef çocuğu, psikososyal sağlığı için yeter şekilde öğretmenin, anne, babanın vd bilmesidir. Anne Baba Okulların vd yaygınlaşmasıdır.

Yurdumuzda Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu 1991 yılında kurulmuştur. Çok güzel programları ve çalışmaları olduğu halde daha sonra gelen hükümetler tarafından fazla rağbet görmemiştir ve şimdi tekrar başa dönülmektedir. Aileler için Sosyal hizmet diye devletin yapması gereken çok önemli hizmetler ve programlar olmalıdır. Dünyada bu manada bizden daha gelişmiş olan ülkeler de 1924 yılında çalışma başlatılmışken bizde 1991 yılında kurulmuş olan Aile Araştırma Kurumu vardır. Dünya tarihi bu konuda araştırılacak olursa, uluslararası düzeyde bu tarihlerde aile meselesine devletlerin el attığını görmekteyiz. Demek ki 1924’den 1991 tarihine kadar ki zamanda devlet olarak aile meselesine “Aileler İçin Sosyal Hizmet” işlevlerini bu derece yüksek anlamda almamış olmaktayız. 1991’de başlatılan o güzel çalışmalarda söylediğimiz gibi ne yazık ki devam ettirilememiştir.

Sonuç şudur. Halkımız çocuğu daha iyi tanımalıdır. Bunun için de devlet aileler için sosyal hizmet programlarına 1991 yılında başlattığı hızı yeniden verebilmelidir ve bu hız da muasır ülkelere ulaşabilmemiz için artırılmalıdır. Zira ‘Aileler için sosyal hizmet’ adı altında devlet hizmetleri de çok gereklidir. Aslında halkımızın bu anlamda yeterli talebinin olması halinde bugün için bile pek çok yerde İl Sosyal Hizmet Müdürlükleri kanallarıyla, aileler için sosyal hizmet programlan canlandırılabilir. Pekiyi bunlar yapılmıyor mu?

Yeterli ilgi görülmediği içi gaye hâsıl olamamaktadır. Pek büyük masraflarla emekle düzenlenmiş böyle bir seminere koskoca İstanbul’dan katılımın söylenemeyecek kadar az olması, bunu düzenleyenleri de zaman zaman ümit kırıklığına uğratmıştır. Tabii mesele çok yönlüdür. Biz burada okula isteksizlik ve okul fobisi adlı kitabımızda özet ve sonuç bölümünü yazmaktayız. Bir başka platformda bu konular tekrar ele alınacaktır.

İnsana yatırım yapılması fikrinin de olduğu hatırlanmalıdır. Yatırımın en büyüğü insana olmalıdır. Yani o insanın iyi yetiştirilmesine, sağlığına, mutluluğuna, tahsiline vs. İnsana yapılan yatırım genel manada söyleyecek olursak, yurdumuzda azdır. Bu benim kendime göre genel bir düşüncemdir. Bireyler çocuklarının istikbali için para, ev, mal, araba, arsa, tahsili (iyi bir okulda okuması, meslek kazanması yönünden) elinden geldiğince gayret sarfederken o çocuğun insan olarak yani psikososyal sağlığı yönünden ne derece vasıflı olmasını belki de düşünmekte ancak bunun için yatırım yapmamaktadır. Elbette istisnalar vardır. Bu genel olarak yurdumuz halkının bir görünümüdür, bize göre. Örneğin psikososyal sağlığın ilgili bölümlerde ve yukarıda da saydığımız basamakları olduğundan kaç kişi haberdardır ve bu basamaklarda neler yapacağını bilmektedir. Buhran dönemleri nedir, yönlendirme teknikleri nedir, okula isteksizliği doğuran sebepler nedir, insanı diğer canlılardan ayıran özellikler nedir, psikomotor güçlerimiz nedir, müşterek insan ihtiyaçları nedir, kadın psikolojisi, çocuk psikolojisi erişkin psikolojisi, sevme sanatı, evlilik sanatı, yaşam bilimin çözümlenmesi gibi konularda kaç kişi planlı, örgün eğitim almıştır ve bu derslerin sınavlarını vererek, bir şeyler okuduğunu, öğrendiğini ispat edebilecektir. İnsanda sekiz adet psikomotor güç vardır. Bunların diğer adı akıl ve ruh sağlığı melekelerimizdir. Bunlar sadece insanlarda vardır. Bunları tanıtan bilime psikoloji, tedavi eden bilime de psikiyatri denilmektedir. Genel anlamda. Pekiyi hangi bir meslekten olmayan birey, bu konularda bir sınava tabii tutulsa geçer not alabilecektir. Oysa bu kendisinin, eşinin, çocuğunun, ailesinin sağlığıdır. Bunun adı psikososyal sağlıktır. Öyle ise bu konularda da bizden daha çok gelişmiş ülkelerde gördüğümüz gibi derslerin alınması lazımdır. Tıp fakültelerinde de eğitimin 1/4’ü psikososyal derslere ayrılmalıdır. Bu çağdaş tıp fakültelerinin müfredatı itibariyle böyledir.

İnsan dünyanın her yerinde aynıdır. Medeniyetler kuran ise disiplini çalışmadır. Bu da insan denilen yaratığın iyi tanınması ve değerlendirilmesiyle mümkündür. İnsana yapılan yatırım bu anlamdadır. Niçin cep telefonunu, radyoyu, televizyonu, uçağı vd pekçok yeni buluşu bulan ecnebilerdir. Elbette bizlerin Türklerin de buluşları vardır. İşte burada mesele insana yatırım yapılmasıyla ilgilidir. Her insan bir değerdir. Mühim olan onu keşfetmektir. Çok değerli olanlar, bunu zekâ yaşı olarak ifade etmek istemekteyim. Deha mertebesinde dediğimiz kimseler her ahval ve şeraitte başarılı olabilirler. Ancak o düzeyde kimseler tüm dünyada son derece seyrek olarak yetişmektedir. Öyle ise önemli olan ona yakın kimselerin, teşvik ve destekle bulundukları yerden daha ötelere, götürülmesine çalışılmalıdır. Bu da tabii insana yapılacak psikososyal yatırımlarla olacaktır. Bedensel sağlığı için hamile kalındıktan itibaren annenin yahut anne adayının hekime gittiği bir gerçektir. Hekim bulamazsa da ebeye vs. Doğacak çocuğun bedensel sağlığı için bu tedbirler mevcuttur, çocuk doğduktan sonra da bu devam ettirilmektedir. Elbette bunlar çok güzeldir. Lâkin insan sağlığı üç yönlüdür. İnsan biyo-psikososyal yapısı olan kainatta tek yaratıktır. Niçin onun bu biyo sağlığının yanında diğer ikinci ve üçüncü sağlığı için de özen gösterilmemektedir. İşte bu insana yatırımın bir başka türlü izahı olmaktadır. Meslek hayatımızda görmekteyiz ki sosyoekonomik bakımdan ve de mevki olarak en iyi durumlarda olan kimi aileler bile çocuklarının bu psikososyal bakımdan sağlığıyla ilgili olarak ne bilgi almaktan hoşlanmaktadırlar ve ne de onlar ‘çocuğumuzun bir insan olarak iyi gelişmesi için bize düşen bilimsel hizmetler nedir’ diye sormaktadırlar.

Şüphesiz istisnalar olacaktır. İnsana yatırımın her yönüyle değerlendirilmesi lazımdır.

Yarınlarımızı bırakacağımız çocuklarımız bedensel sağlıklarının bilinmesi, korunması yanında ikinci ve üçüncü sağlıkları konusunda da tedbirler elden bırakılmamalıdır. Örneğin Batı da Yönlendirme Teknikleri Uzmanı (Social Caseworker) diye bir meslek daha vardır ki, bunların seans ücretleri hayli yüksektir. Londra’da Oxford Street’da, A.B.D.Miami’de bu ünvan altında çalışan meslekdaşlarımı bilmekteyim. Oranın halkı ‘bu kimse yönlendirme teknikleri mütehassısı, bana çocuğuma bir yön verse bu benim belki bir okyanusta kayıp olup gitmemem gibi değerli olacaktır’ diye düşünebilmektedir. Oysa yurdumuzda böyle uzmanlar diğer meslek mensupları tarafından değerlendirilmelidir. Devlet her uzmanın rolünü belirlemelidir.

İlk olarak da alt yapının oluşması son derece önemlidir. Kimi zamanlar yurdumuzda alt yapı olmadan üst yapı yapılabilmekte, üst yapı için alt yapı düşünülmemektedir. İşte profesörü bulunduğum sosyal çalışma bilim sanat ve mesleğinin, anabilim dalının bizdeki görünen manzarası budur. Bu sebeple vatanımızın bugüne kadar üçbin küsur bu alanda yetiştirdiği üniversite mezunlarının yüzde doksanaltısı mesleklerini bırakmak durumunda kalmışlardır. Sebep alt yapı düşünülmeden ve diğer sebeplerle bu önemli ihtisas alanlarının bize getiriliverilmesiyle ilgilidir. Sadece okul açmakla mesele bitmemektedir. Sonuç: İnsanın psikososyal sağlığı da ciddiye alınmalı her seviyede bunun için de gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

Okullarda ‘Okul Sosyal Hizmeti (School’s Social Work)’ departmanları şubeleri kurulmalıdır. Buranın uzmanı devlet adına öğrencinin sahibi durumunda olacaktır. Sosyal çalışma uzmanı devlet adına-ihtisaslarına gire-kişinin sahibidir. Bu mesleğin 15 civarında ihtisas alanı vardır. Okul sosyal hizmet uzmanı devlet adına ele aldığı kişinin sahibi demektir. Psikiyatrik sosyal çalışma uzmanı da psikiyatrik vakanın devlet adına sahibi olmaktadır. Bu şekilde bu uzmanlar ele aldıkları kimseleri baştan sona kadar tüm olarak değerlendireceklerdir.

Yani bu meslek müteahhit bir meslektir. Bu dal yurdumuzda hemen geliştirilmelidir. Birisi çıkıp okulunda böyle bir çalışma yapsa ne çok alkışlanacaktır. Zira devletimizin yasalan teşkilatı buna müsaittir. 7355 Sayılı Kanun, 2828 Sayılı Kanun ve diğerleri buna amirdir. Bakanlıklar arası ufak bazı çalışmalarla bu okul sosyal hizmet şubeleri kurulabilir. Tıp yönünden de devletimiz birinci beş yıllık kalkınma planında bundan otuz küsur yıl önce ‘sosyal bilimler sağlık hizmetlerine dâhil edilmiştir’ demiştir. Ama bunu uygulayacak olan insanlardır. O insanın psikososyal alanlardaki bilgisi bunda yön verici olmaktadır. Velhasıl okullarımızda okul sosyal hizmet daireleri olmalı ve geliştirilmelidir. Bugünkü şekliyle rehberlik bürolarında birkaç genç psikoloji mezununun çalıştırılması ihtiyaca cevap verememektedir. Tabii bu sözümüz de genel mahiyettedir. Elbette bunun altında ve üstünde durumlarda olabilecektir. Bizden daha çok kalkınmış ülkelere baktığımızda zaten bunları görmekteyiz. Esasen yurdumuz kalkınma hedefi olarak o programlan kendisi için örnek almıştır. Nitekim kanunlarımızın hemen hepsinin batıdan aynen tercüme yoluyla alındığı bilinmelidir. Hatta askeri yönetmeliklerin hepsinin de veya çoğunun, yedek subaylığımdan bildiğim kadarıyla söylüyorum, dışarıdan alınan tercüme edilerek kullanılsın şekilleridir. Dünya artık küçülmüştür. Gelişme nerede var ise oradan alınıp ondan yararlanılması lazımdır. Yine devlet İstatistik Enstitümüzün bir tarihte bildirdiğine göre gelişmiş ülkelerde otuz bin küsur bilim, sanat, meslek, iş kolu varken tarif edilmişken, bunun yurdumuzda beşbin olması manidardır. Demek ki daha yirmibeşbin bilim, sanat, iş kolu, meslek vd tarif edilmeyi beklemektedir. Okula isteksizlik ve okul korkusu olayının bakımında da yurdumuzda henüz pek bilinmeyen yeni ihtisas alanlarına ihtiyaç vardır. Örneğin Meşgale Terapisti (Occupational Therapist), Müzik Terapist (Music therapist) Sanat terapisi, relaxation terapist vd bu alanda ne kadar faydalı olabilecektir. Nitekim ben yurt dışında bu uzmanlarla birlikte de çalıştım ve faydalılıklarına tanık oldum. Öyle ise ailelerimizin tek başlarına yapabilecekleri işler olduğu gibi bir de memleket olarak yapacağımız işler bulunmaktadır. Tek başımıza yapmamız lazım geleni yaparken, yurt olarak yapmamız lazım gelenler konusunda da özverili olmamız doğaldır. Öyle olmaz ise o hizmetler olsa bile onları tanımadığımız için dışlayabiliriz. Tarih bunun her yerde örnekleriyle doludur. Yeterli örnekler yukarılarda verilmiştir.

Okula isteksizlik ve okul korkusu olayını herkes ciddiye almalıdır. Bunun bazı ihmallerle de yakinen alakalı olunduğu bilinmelidir. Tedbirde kusur edilmemelidir. Çocuklar psikososyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esasları itibariyle iyi tanımalıdır. Bu alanda türlü uzmanlık alanları da devlet tarafından tarif edilerek halkın istifadesine sunulmalıdır. Öğretmenler için ücretli, iç hizmet seminerleri düzenlenerek bu konudaki son bilgiler kendilerine aktarılabilinmelidir. Londra’daki şu durum çok güzeldir. Orada tüm okullar bir psikiyatri kliniğine organik bir bağla bağlanmıştır. Psikiyatri kliniğindeki uzmanlar aynı zamanda o okulunda uzmanı sayılmaktadırlar. Aralarında yasal bağ bulunmaktadır. Bu çalışma çocuk psikiyatrisi için geçerlidir. Yani çocuk psikiyatrisi kliniklerine okullar organik bağ ile bağlanmıştır. Benim çalıştığım kliniğin uzmanları çevre okullarında uzmanları olarak rutin hizmetler vermekteydiler. Oranın öğretmenleri de o çocuk psikiyatrisi kliniğinin adeta tabii üyesi durumundaydılar. Rutin olarak haftada bir yarım gün mütehassıs doktorlar kendilerine bağlı okulu ziyaret ederek, çalışmalarını orada sürdürmekteydiler.

Sosyal Kalkınmanın, medeniyet seviyesinin de elbette ölçütleri vardır. Örneğin bir devlette ilk harcama eğitime, sonra savunmayadır. Üçüncü sırada da sağlık bulunmaktadır. Böylece önem sırasına göre bakanlıkları da belirlemek mümkündür. Görüldüğü gibi ilk harcama eğitimedir. Eğitimi olmayan insan ne kendini koruyabilir ve ne de sağlığına bakabilir. Demek ki eğitim ilk ve birinci sıradadır. Hal böyle olunca okula isteksizlik ve okul fobisi olayı ne kadar büyük bir talihsizliktir. Okumayı, okulu, eğitimi herkesin de öncelikle sevmesi gereklidir. Nasıl olur da bu istenmez, üstelik de reddedilir. Ondan korkulur. Görü öldüğü gibi bu mantık bakımından da hastalık işaretidir. Bununla mücadele de bu kitabımla halk sağlık eğitimine katkıda bulunabildimse kendimi bahtiyar sayacağım. Sh:157-164

Ocak 2000 Erenköy/İstanbul

Prof. Dr. Kemal Çakmaklı

 
Kaynak: Prof. Dr. Kemal Çakmaklı, OKULA İSTEKSİZ ÇOCUKLAR VE OKUL FOBİSİ, Unwillingly to School, School Phobia or Schood Refusal,İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Nobel Tıp Kitabevleri 2. Baskı, İstanbul-2003

 

TARİHTEN GÜNCELLİĞE


“Sosyalist Deneme Yazmak”, 1975’te yazılmıştı. Bundan kısa bir süre öncesine kadar “deneme” bütün yazı türleri içinde belki de en az ilgimi çekeniydi. Hele kendimi “denemeci” olarak hiç düşünmemiştim. Modası geçmiş bir tür gibi görünüyordu deneme. Fazlasıyla kişiseldi; bir adam oturuyor, hayat hakkında “kanı”larını yazıyordu. Bense bu çağda herhangi bir öznelliğe yer bırakmayan bilimsel bir söylemin geçerliliğine inanıyordum. Denemeciliğin bir çeşit “entelektüel teşhircilik” içerdiğinden de kuşkum vardı.

Yetmiş sonrasında günlük hayatımızda her an tanık olduğumuz, içiçe yaşadığımız birçok şeyden bazılarının yazılı metinlerde hiç ele alınmadığı, bazılarının ise konuşmaya bile girmediği dikkatimi çekmeye başladı. Basit bir örnek: bazı devrimci arkadaşlar “tesbih”e merak sarmışlardı. Biraz düşününce bu modanın kaynağı anlaşılabiliyordu. Ve tesbih, bir dizi ilişkiyi, koşullanmayı ve özlemi yansıtıyordu. Kaçınılmaz bir yapaylığı vardı. Ama bir olgu olarak hayatımıza girmişti ve üstüne hiçbir şey söylenmiyordu. Konuşmaya değmeyecek kadar önemsiz bir şeydi, görünüşe bakılırsa. Oysa bana böyle önemsiz gelmiyordu. Bu merakın nereden çıktığını, ne gibi özenmelere cevap verdiğini araştırsak, kendimizle ilgili bazı ilginç ipuçları da bulabilirdik.

Böyle bir olayı ele almak için alışık olduğumuz türler yetmiyordu. “Deneme”yi o zaman düşünmeye başladım. Hayatı sanki “tarihi” ve “gündelik” olmak üzere ikiye ayırmıştık ve birinciye alabildiğine önem verirken İkinciye hiç aldırmıyorduk. Seksenlere yaklaşırken bu eğilim, sözünü ettiğim boyutları da aşarak ciddi bir eksiklik, boşluk haline geldi. Gündelik hayat teoride ihmal edilince, pratikte bir değişiklik yaratılmasına imkân kalmadı. Somut bugün, soyut bir yarın uğruna feda edildi.

Roland Barthes’ın Mitolojilerde yazdığı denemeler, bir kişinin kanılarını bildirmesiyle sınırlı olmayan bir denemeciliğin mümkün olduğunu bana gösterdi. Bir yandan, en nesnel “inceleme”nin bile son kertede bir “kişi”nin malı olduğu şüphesiz doğrudur. Gene de, tutarlı bir “bakış yöntemi” bu çağda yazardan beklenen bir şey. Barthes, Mitolojiler’de parlak kişisel zekâsının yanı-sıra “semiyoloji” yöntemini uygulayarak böyle bir bakışın örneğini vermişti.

Barthes’a bu borcumu belirtmek zorunda sayıyorum kendimi; öte yandan, bunun sözünü etmekle, onunkine eşdeğer bir şey yaptığımı ima eder duruma düşmekten de korkuyorum. Zaten, aradaki değer farkı bir yana, yaklaşımlar da oldukça değişik. Tarih içinde seyri yeterince açık bir toplumda yazan Barthes senkronik bir sergilemeye rahatça gidebiliyor. Burada ise insanlar geçmişten bugüne ne olduğunu, başlarına ne geldiğini pek anlamadan, kendi konumlarının bilincine varmaya vakit bulamadan itile kakıla geldikleri için benim açımdan birincil sorun tarih boyutuydu. Ayrıca, Barthes gibi kesinlikli bir yöntem uygulaması yapmak istemedim. Bazı gündelik kurumlar üstüne belirli yargılar verir gibi görünmekle birlikte, bunların aslında varsayımlardan, hipotezlerden ileri gitmediğini ve zaten gidemeyeceğini biliyorum. Varolan yayın organları arasında ayrım yapmaksızın, belirli bir “yazma pratiği” içinde, kişiselliğimi bir “bakış” tutarlılığında eritmeye çalışarak yazdığım yazılar bunlar.

Denemecilik geleneğimizde üslup kaygısı düşünceden önce gelir. Özellikle Ataç ve Eyüboğlu tek bir düşünceyi sanatsal bir retorikle sunma yöntemini benimsemişlerdi. Onların bu “bellelettriste” tutumuna karşılık ben bir gazetecilik profesyonelliğine erişmeyi hedefledim. Bu yüzden yazıdan yazıya tekrarlar olabiliyor, bir şeyi iletme kaygısı, güzel bir üslupla iletme kaygısının önüne geçiyor. Sözünü ettiğim “yazma pratiği”nde öznesi olmayan bir söylem geliştirmeye çalıştım çünkü.

Dergilerde ve gazetelerde yayımlanmış yazıları bir araya getirip kitap yapmaktan hoşlanmadığım için şimdiye kadar yazdıklarımı yayımlandıkları yerde bırakmıştım. Bence bir kitap başından beri kitap olarak tasarlanıp yazılmalı. Bu yazılarla ilgili olarak bu ilkeyi bozuyorum, çünkü bunların kendileri değilse de içinde yazıldıkları genel perspektif bir bütünlük oluşturuyor. Aşağı yukarı yedi yıllık bir süre içinde yazılmış bu yazıları kronolojik bir sıra ile değil, konularına göre gruplayarak buraya aldım. Gerekli yerlerde yazıların yazılma koşullarını ve amaçlarını açıklamaya çalıştım. Özellikle gazetelerde yayımlanan yazılar bazan sayfaya sığmadığı için içinden parçalar atılır. Hatırladığım kadarı ile onları yeniden eklediğim oldu; bazılarında küçük değişiklikler de yaptım. Ama bunları elimden geldiğince sınırlı tuttum ve sonradan yapılan ekleri belirttim.

Önsöz / Murat BELGE

SOSYALİST “DENEME” YAZMAK

Son yılların Türk edebiyatında “deneme” türü sanki sönükleşti. Hiç yazılmıyor değil, ama eskisi gibi etkili olmuyor bugün. Okurun ilgisi başka alanlara kayıyor şimdilerde. Yurt dışına baktığımızda orada da denemenin herhangi bir parlaklık taşımadığını görüyoruz. Zaman zaman bazı sanat türlerinin “öldüğü” söyleniyor. Örneğin, sinema çıkınca tiyatro ölmüştür ya da roman ölmüştür. Hattâ, televizyonun da sinemayı öldürdüğü sık sık söyleniyor. Deneme de bu ölen türler arasında mı dersiniz?

Bir bakıma öyle gibi. Çeşitli nedenlerle, yetersiz kalıyor bugün deneme. Bu “çeşitli nedenler” bizde ve Batı’da farklıdır sanıyorum. Ayrı tarihî gelişme çizgilerinin sonucu olarak farklıdır. Bilindiği gibi bu türün mucidi ve üstadı on altıncı yüzyılın büyük Fransız yazarı Montaigne’dir. Denemenin o günün koşullarında, o biçimde çıkışına şöyle bir göz atmak, bu türün bugün niye meyyit olduğunu biraz açıklar belki.

Montaigne Avrupa’da Rönesans’ta ortaya çıkan, Rönesans’ın getirdiği yeni bir hayat anlayışını ve dünya görüşünü temsil eden bir yazardı. Rönesans dediğimiz olay ise büyük toplumsal değişimlerin, yeni büyük yönelişlerin kültürel-ideolojik uzantısı, parçasıydı. Yeni bir sınıf doğuyordu; bu sınıf henüz siyasî iktidarını kurmamıştı ama, hayatın bütününü değiştirecek bir potansiyele sahipti. Yeni değerler getiriyordu. Eski hayat anlayışını değiştiriyordu. Bir yeni bilim kuruyordu.

Bütün bunların sonucunda yeni bir insan oluşmuştu. Montaigne, bu yeni insanın, ilk olgunlaşmış örneklerinden biriydi. Eski kültürü derinlemesine bilen bir insandı; yeniyi kavrıyor ve savunmasını üstleniyordu. Böylece Montaigne yeni kurulmakta olan toplumun kültürünün oluşmasına önemli katkılarda bulundu. Ondan daha genç olan Francis Bacon da İngiltere’nin önemli “denemeci”sidir. Ama Bacon, Montaigne’e oranla çok daha bilimsel’dir. O, sözkonusu yeni hayatın fikrî düzeyde haklı gösterilmesi ve olumlanması görevini omuzlamış gibidir. Montaigne’de ise önemli olan bireydir. Yenidünyanın yeni bireyinin, içinde varolduğu ahlâkî-manevî bütünleşmesini kendi kişisel hayatını merkez olarak anlatır ve sağlar. Bu yeni dünyadaki yeni bireyin, ölüm karşısında tavrı ne olacaktır? Yalan konusunda, korku konusunda, sevgi konusunda nasıl bir tutum takınacaktır? Yani hayatın her alanında birey kendini nasıl dile getirecek, kendini nasıl gerçekleştirecektir?.

Böylece Montaigne, Batı dünyasına yüzyıllarca egemen olacak, Batı dünyasının egemenliğini yayabildiği yerlerde de görülmemesi imkânsız izler bırakmış bir büyük ideolojinin ilk sözcülerinden biri olur. Burjuvazinin bireycilik anlayışıdır bu. Montaigne bu anlayışın, bu dünya görüşünün bütününü kucaklayamazdı elbette. Ama bir yazarın, yaşadığı hayat kesiti içinde başa çıkabileceği en geniş yaşantı alanını keşfetmiş, çağının insan aklı için anlaşılır kılmıştır Montaigne. Burada ilginç ve önemli bir nokta var. Montaigne bütün bu geniş alanı anlayabilmek ve anlatabilmek için tek bir ölçüt kullanıyor, tek bir yöntem izliyor: Kendini anlamak ve anlatmak. Bu, tarihte pek ender rastlanabilen, ender dönemlerde gerçekleşebilen bir uyum, bir “tekabül” durumudur. Bir insanın, yalnız kendini anlatarak, bütün bir dönemi ve onun da ilerisinin önemli bir kesimini anlalabilmesi, gerçekten olağanüstü bir şey.

Gene de, bazı ihtiyat payları bırakmak gerek. Montaigne’de aykırılıklar, gariplikler, güdüklükler hiç yok mu? Olmalı mutlaka; eserlerini bu açıdan değerlendirmeye yönelik bir araştırma herhalde bu tipten birçok özelliği de sergiler. Ama daha uzun vadeli bir perspektifte bakıldığında, şaşılacak bir uyum görüyoruz. İkinci bir nokta da şu olabilir. Montaigne elbette ki çağdaş veya kendinden sonra yaşayan herkesi her yanıyla temsil etmez. Ama bütün bu insanların Montaigne’e baktıklarında kendilerini görür gibi olmalarına yol açacak pek çok özellik vardır gene de.

Batı’da deneme türünün gitgide cılızlaşması da belki şu şimdiye kadar söylenenlerden çıkarsanacak (intikal) bir yargı ile açıklanabilir. Bireyci dünya görüşünün maddî temelleri bugün tamamen çökmemişse de, çöküşle sonuçlanması zorunlu bir sarsıntı dönemine girmiştir. İktisadî ve politik buhranların bilinçliliğe yansıyan sonuçları, Batı toplumlarında uyumlu birey bırakmamıştı. Montaigne’in genel temsilci karakterini yenileyecek bir temsilci bireyin varolması artık imkânsızdır. Üstelik, tarihî gelişmenin doğrultusu yönünde olumlu bir bireysellik imkânı da kalmamıştır. Batı’da birey, artık anti-bireydir; karşıdır, neye niçin olduğu bulanık kalsa da, “karşı” oluşu kesindir. Ayrıca, bunun doğal bir sonucu olarak, güdük, dertli, huysuz ve mutsuzdur. Bu ortamda deneme, bir anlaşma vasatı olmaktan çıkmıştır. Kim kime, neyi anlatacak? Anlatılacak şey, anlatmanın imkânsızlığı. Bu da tabiî deneme gibi bir tür değil, uyumsuzluğu kendi içinde sergileyebilecek bir roman yapısını (varoluşçu roman, anti-roman, yeni roman, hepsi bir bakıma bu aynı arayışın sonuçları) ya da buna benzer bir başka sanat dalının vasatını gerektiriyor.

Şimdi gelelim Türkiye’ye. Kapitalizm ve onun ideolojik üstyapısı olan bireycilik bizde çok farklı oluştu ve gelişti tabiî. Ama, “Cumhuriyet kültürü”nün oluşturulduğu yıllarda denemenin önemli bir edebî tür olması ilginçti. Önde gelen, özgün ürünler veren iki ad sayılabilir: Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu. Ama aşağı yukarı onlar gibi yazan daha pek çok kişi vardır bu dönemde. Öyle ki, başka türlü yazılması gereken türler, örneğin edebiyat eleştirileri, fikrî yazılar, bilimsel incelemeler de bu dönem boyunca deneme üslubu ve tonunun etkisini taşımışlardır.

Özellikle Ataç, Türk edebiyatında önemli bir ad; bir dönüm noktası. Ve edebiyatın toplumsal hayatın genelini etkileyebildiği ölçüde, toplumsal hayatımızda önemli bir temsilci. Enerjik, kavgacı, dava sahibi bir insan Ataç. Bir veya birden fazla toplumsal davaya sarılıyor, ama alabildiğine kişisel. Düşüncelerini oluşturma biçimi de, düşüncelerini eyleme dökme konusunda davranış biçimi de tamamen bireyci. Ama o da pek çok şeyleri temsil ediyor, kendi bireyliğini aşan birçok davanın sözcüsü olabiliyor. En önemlisi, o da, bir ölçüde, düşüncelerinin dışında, edebiyatımızda yarattığı üslubun ötesinde, bir insan tipini, kendisinin temsilcisi olduğu bir tipi toplumsal hayata yerleştiriyor. Savunduğu dil anlayışıyla, kurmaya çalıştığı yeni beğeni anlayışıyla, yerleştirmeye çalıştığı bize göre yeni ahlâkî tutum ve değerlerle, içinde yer aldığı tarihî sürecin kültürel uzantısında hem kurucu hem temsilci olarak bir işlevi yerine getiriyor. Ataç’ın bu çabasına bugün en fazla sahip çıkılması gereken, ama temsilcilik özelliğinin de belki en zayıf kaldığı, demokratik tutumudur.

( Ataç’a “demokrat” demenin geçerliliğini bir daha düşündüm. Galiba Batılı anlamda değil, Türkiye bağlanımda söylenebilir bu. Yoksa yeni bir dil ve yeni bir kültür oluşturma konusundaki inançlarıyla tam bir “Jakoben”dir.)  

Bu temsilciliği zayıf kalıyor, çünkü Cumhuriyet aydını demokrat değil. Batı’da olduğu gibi, burjuva demokratik devrimi süreci içinde değil, anti-demokratik burjuva devrimi sürecinde yetişmiş çünkü. Bu yüzden Ataç’ın demokratik tavrı daha da değerli.

Montaigne’de bulduğumuz temsilci karakter, Ataç’da aynı boyutlara ulaşmaz. Öte yandan, Ataç’ın süresi de daha kısadır. Montaigne’in yaşadığı çağdan, radikal olarak yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkışına kadar çok zaman geçti. Ataç ise gecikmiş bir burjuva devriminin yarattığı bir aydın olduğu için, antitezi, dünya çapında, kendinden önce vardı. Bu nedenle Ataç, bir temsilci olduğu oranda, bir çelişkiler yansıtıcısıdır da. Çünkü o, Batı burjuva dünyasının kendi çerçevesi içindeki en ileri fikirleri severek yetişmişti, bunları kendi ortamında bulamıyordu. Genel-geçer bir şekilde Osmanlılık diye özetlediği bütün bir sistemle, bir Don Kişot gibi görünme pahasına da olsa, savaşmaya hazırdı. Ama yandaşı olması gerekenlerin cilâlarının altında aynı Osmanlı yapışım görünce umutsuzluğa kapılıyordu.

Gene de, deneme türünün taşıyıcısı olabileceği bir fikir alışverişi, bir yeni ortak kültür oluşturma çabası, Ataç zamanında mümkündü. Şimdi öyle görünmüyor.

Bir kere, yenidünya görüşü kültürel düzeyde baskın. Ötekiler, buna karşı oluşlarıyla belirleniyorlar. O zaman da bir yazarın asgarî temeli olan demokratik tavrından uzaklaşıyorlar. Yetenek gericilikle uzlaşmıyor. Gericilik bir kere yerleştikten sonra, deneme mi yazmış, şiir mi yazmış, önemli değil. Çünkü zaten yazılanın insani bir değeri kalmıyor.

Sosyalizm, Türkiye’de deneme türüne yüz vermedi. Çünkü onun oluşma koşullanna uygun değildi bu. Polemik ve inceleme son dönemde ön plana çıktı. İnceleme, bireysel ses tonundan yapısı gereği uzaktı; polemik ise, bireysel bir yanı olsa bile, ancak bireysel bir öfkeyi ileten, başka duygulara ve tavırlara yer bırakmayan bir tür.

Sosyalist düzenin üstyapısı bireyci olamayacağı için, bireyin kendini anlattığı deneme türünün de sosyalizmle bağdaşmayacağı düşünülebilir. Ben bu fikirde değilim. Denemenin değişik bir biçimi sosyalist dünya görüşüyle de yazılabilir, hattâ yazılmasında fayda vardır diyorum.

Çünkü sosyalizm de yeni bir dünyanın yaratılması demek. Bunun iktisadı var, politikası var, teorisi, ideolojisi de var. Ama önemli bir sorun da, bu İktisadî düzen ve politik ortamda (ya da daha oraya geçilmezden önce) genel çizgileri bu teoriye göre çizilmiş bir geniş hayat içerisinde, gündelik hayatı yaşama konusu. Montaigne’in konuları daha geçerli: ölüm, sevgi, kahramanlık, korku, arkadaşlık vb. Yani, genel teorik doğrularla gündelik yaşamanın gerekleri arasındaki bağlantıların kurulması deneme türünün yeni bir biçimde canlandırılmasıyla sağlanabilir.

Özellikle Türkiye’de böyle bir şey yararlı olur gibi geliyor bana. Çünkü biz Türkiyeli sosyalistler, neredeyse, konuşmaktan çok kavga etmeye alışkınız. Bunun çeşitli nedenleri var; örneğin burjuvaziye karşı tavizsiz olma gereği, dobra dobra konuşmanın erdemine inancımız, tam oturmamış bir devrimci kişiliğiyle birleştiğinde, kendi aramızda da gereksiz yere haşin, kırıcı bir davranış biçimi yaratıyor. Ayrıca, sosyalizm Türkiye’de henüz oldukça genç sayılır. Kendisi de, temsilcileri de genç. Dolayısıyla, zamanla gelenekle pekişecek, yerine oturacak pek çok şey şimdilik soyut veya olgunlaşmamış. Devrimci yiğit olmalı, örneğin, bu bir doğru. Ama yiğitlik nedir aslında, hangi koşullarda nasıl biçimlenir, bunlar yeterli deneylerden, yaşantılardan geçerek kesinleşmemiş.

Bir sosyalist genellikle bilinçlenmeye başlar başlamaz “küçük burjuva alışkanlıkları” dediğimiz birtakım şeylerden “arınma” çabasına giriyor. Ama çokluk soyut kavramlar ekseninde bu çaba. Bir adam, bakıyorsunuz, “özeleştiri yapmalıyız” diye ter ter tepiniyor; “haydi yapalım” diyorsunuz, bu sefer kendisine hiç toz kondurmuyor.

Aslında bunlar hepsi, sözünü ettiğim “sosyalist deneme”nin konuları. Onun için şimdilik girmeyelim bu ayrıntılara. Daha çok genel özelliği üzerinde duralım.

Sosyalist denemenin, Montaigne tarzına göre bir önemli farkı olur; sosyalist hayat tarzının, burjuva hayat tarzından farklı yanlarından ötürü. Burada yöntem ve ölçüt insanın kendisi, kendi bireyselliği olmaz artık. “Ben böyleyim” ya da “ben böyle düşünüyorum” denmez. Başvuracağımız kaynak, “ben” değil genel teoridir. Ama deneme, teoriden başlayarak “ben” değil de “biz” demek gereken devrimci bireylerin gündelik yaşama sorunlarına yönelir.

Bu, öyle sanıyorum ki, şimdiye kadar alışkın olmadığımız bir konuşma tonunu getirebilir. Teorik yazı çerçevesine girmeyen konular, genellikle yazıya da geçmiyor. Konuşurken hepimiz bunların sözünü ediyoruz, ama yazmıyoruz. Oysa, teorik” olmasa da yazılmayı hak edecek önemde konular bunlar. Şu içinde bulunduğumuz dönemde özellikle önemli sanıyorum. Çünkü geçirdiğimiz 12 Mart dönemi, soyut devrimciliği kendi sınırlarına vardırdı ve kendi uçurumuyla yüz yüze getirdi. Bunu izlemesi gereken iç-hesaplaşma yalnız teorik düzeyde kalamaz. Falanca fikir yanlış olduğu için çıkmaza götürdü. Ama onu benimseyenler niçin benimsediler, niçin o şekilde savundular? Niçin insanlar hâlâ kelebek misali görüşten görüşe uçup konuyor? Bunları da ciddiyetle tartışmamız gerekir sanıyorum, işte deneme türü, yenileştirildiğinde, böyle tartışmaların elverişli aracı olabilir.

Birikim, Sayı: 5, Temmuz 1975

DİRAYETLİ DEVLET ADAMLARI

Osmanlı Devleti’nin yükselmesinin sona ermesiyle başlayanuzun dönemin ne tür çalkantılarla geçtiğini hep biliriz. Kendini durmadan tekrarlayan ve bir türlü yeni bir senteze varamayan sonsuz bir didişme dönemidir bu. İşte bu kargaşalık içinde, “dirayetli Osmanlı devlet adamları” da birbirini izlemiştir. Bu “dirayet” kavramını saygıdeğer tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan alıyorum. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi’nin üçüncü cildinde, örneğin Köprülü Mehmet Paşa bu sıfata hak kazanan bir devlet adamı olarak tanıtılır. Köprülü Paşa sadarete geldiğinde devletin düzeni bozulmuştur, ortada ipe sapa gelmez bir baldırıçıplak alayı anarşi yaratmaktadır. Uzunçarşılı, Paşa’nın “dirayet”ine kanıt olarak, işe başlar başlamaz beş bin kadar adamı kestirdiğini anlatır. Anlaşılıyor ki “radikal” bir tutumu varmış Köprülü Mehmet Paşa’nın: “Radikal”, çünkü sorunu kökünden kesiyor. Osmanlı Devleti birçok sorununun yanı sıra, nüfus fazlalığından da şikâyetçi olmalı bu dönemlerinde. Nüfus fazla olunca mal yetmiyor. Böyle bir durumda fazla nüfusu yok etmek  gerçekten radikal bir çare.

Uzunçarşılı’nın bir başka “dirayetli devlet adamı” örneği de ünlü Kuyucu Murat Paşa’dır. Bu Paşa da lakabını, baş-düşmanı olan Celalileri doğrayıp kuyulara doldurmasından alır. Osmanlı tarihçisi Uzunçarşılı, Osmanlı reformcusu Murat Paşa hakkında latif bir anekdot anlatır. Paşa bir gün yine Celalileri basmış, dağıtmış, doğramış. Savaş yerinde Osmanlı ordusu dinlenirken, Paşa’nın yanına on üç yaşlarında bir oğlan çocuğu getirmişler. Sorgu sual sonunda anlaşılmış ki çocuk, Celalilerden olan bir saz şairinin oğluymuş, onun atının terkisinde dolaşırmış Celalilerle birlikle. Bu son savaşta, şair babası da ölüp gitmiş. Hikâyeyi öğrenen Murat Paşa, adamlarına dönüp çocuğu idam etmelerini söylemiş. Koskoca Kuyucu Murat Paşa’nm tecrübeli cellatları bile karşı çıkmışlar bu emre, “şuncacık çocuktan ne istersin, Paşa?” demişler. Bakmış ki cellatlardan hayır yok, devletli Paşa kendi sıvanmış, yayın kirişiyle dere kenarımla boğmuş çocuğu. İşini bitirince de, hazır bulunanlara, unutulmayacak bir devlet adamlığı dersi vermiş. Bu çocuk, demmiş, daha bu yaşında neler görmüş, öğrenmiş. Büyürse devletin başına azılı belâ kesilir. Onun için şimdiden hesabını görmeli.

Bu anekdotu hayranlıkla nakleder Uzunçarşılı ve özlem le, böyle “dirayetli devlet adamları” zamanında düzenin sağlam durduğunu, dirayet azaldıkça düzenin bozulduğunu söyler.

İnsan hayran kalıyor böyle dirayete, devlet adamlığı geleneğimizin bu kudretli köklerine. Neredeyse, “Allah başımızdan eksik etmesin böyle devlet adamlarını” diyeceğini de, düşünüyoruz, gereksiz bir dua bu. Çünkü zaten hiçbir zaman eksik olmamışlar.

Demokrat, 26 Şubat 1980

TEMİZ HAVA

Türkiye halkı, temiz havaya düşkündür. Bir yerin iyiliğini anlatmak için yerleşmiş deyim “havası suyu güzel” bile bu düşkünlüğün bir göstergesidir. Fakat modern çağda bu “güzel hava”, bir yeri çekici kılacak başka özelliklerle bir arada gitmez oldu. İnsanlar bir yeri havası için beğenmeyi pek düşünemiyor şimdi -O yer bir “sanatoryum” olmadıkça, örneğin; bir zamanlar otobüs gibi bir yerde şöyle bir konuşma duyabilirdiniz: “Yahu, görüşmeyeli nerede oturuyorsun?” “Göztepe’de.” “Bağdat Caddesi’nde mi?” “Yok, Yukarı Göztepe’de.” Burada kısa bir sessizlik olur, sonra Yukarı Göztepe’de oturan, “Havası güzel. Aşağı Göztepe gibi basık değil,” yollu bir şey mırıldanır. Öbürü de, inanmamış bir tonla “Hmmm” filan eder, konu değişir. Aslında havanın iyiliğinden şüphe yoktur da, Bağdat Caddesi dururken iyi havalı yerde oturmak, hayatta hava almanın başka bir çeşididir. Şimdi tabii lükslük bakımından Göztepe’nin aşağısıyla yukarısı arasında eskisi kadar fark kalmadı; aynı zamanda Yukarı Göztepe’nin havası da bozuldu.

Bu iyi hava merakı, eski İstanbul’dan yeni İstanbul’a geçerken yerleşme tarzını da etkilemiş gibidir. Hava kültürü sağlam olan eski İstanbullu, “basık” bulduğu yerlere iltifat etmemiş, dolayısıyla bunlar eski dönemde pek fazla meskun olmamış. Bebek veya Moda gibi yerleri sayabilirsiniz “basık” havalılar arasında. Dolayısıyla da, şehrin daha sonraki yerleşme ve yayılma dönemlerinde buralar boş bulunmuş ve /enginler tarafından acele doldurulmuş. Onun için buralar görece yeni ve başından beri zengin binalarla doludur. Paşabahçe de bir başka “basık” havalı yer sayılabilir, fakat konumu yüzünden orayı zenginler değil, işçiler doldurmuş.

Eski eğlenceler de böyle masumdu. Çamlıca’ya çıkılır, “bir hava alıp” dönülürdü; ya da Hünkar’a gidilir, “bir su içip” geri gelinirdi. Şimdi kimseyi ayağa kaldıramazsınız böyle hava için, su için (Benim bu denemeler zaten “hava civanın diyalektiğini” araştırdığı için hava “sorunu” amaca uygun).

Fakat bizim “hava kültürü”nde, “içmekân” ile “ dışmekân” arasında oldukça kesin bir ayrım vardır sanki. Kapalı yete girdi mi insanlar, en korktukları şey hava olur. Başka ulusal kültürlerle kıyasladığınız zaman epey çarpıcı biçimde görüyorsunuz bunu. Örneğin İngilizler. Dünyanın bir hayli soğuk bir köşesinde oturdukları halde, ev içinde temiz havaya bayılırlar. Bir odaya ayak basan İngiliz ilk iş ne ‘yapar? Daha önce başkasının kapadığı bir pencere varsa onu açar. Ya bir odaya ilk ayak basan bir Türk? Bir başkasının kazara açtığı bir pencere varsa onu kapar.

Bu durum çoğu özel evde de, çoğu kamusal yerde de görülür. Dumanlı kahveler, meyhaneler vb. Cam açmaktansa, dumanaltı olmak tercih edilir. Ama benim bildiğim en belirgin örnek, şehirlerarası otobüsler. Havanın çok soğuk olmadığı zamanda bile otobüste (veya trende) cam açmaya kalkışırsanız, cinayete teşebbüs etmişsiniz gibi bakarlar, Israr ederseniz ciddi kavga çıkar. Oysa felakettir içerinin “hava”sı. Sıcaktır, dumanlıdır, kokuludur. Çeşitli kokular karışır birbirine. Sigara kokusu, ter kokusu, uykulu beden kokusu, ikide bir serpilen kolonyanın bayatlamış kokusu, belki parfüm ya da hacıyağı kokusu. Ama görece özerkliklerini koruyan bütün bu kokular karmaşıklığı içinde hegemonik güç hemen hemen her zaman, ayak kokusudur. Gene de, cam açmaya izin verilmez. Hele geceyse, kokular karmaşasının narkotik etkisi altında dalar gider herkes.

Şehirleşmemizin niteliği ve bunun sonuçları, örneğin Ankara’nın “hava”sı, böyle bir ayrımı kaçınılmaz hale getirdi. İçerde yalnız sıcağı değil, havanın temizliğini korumak için de zinhar pencere açmayacaksınız. “Havanın suyun güzelliği” bozuldukça, sudan sonra havayı da parayla aldığımız günler gelebilir. “Olmaya devlet Ankara’da bir temiz hava gibi”. Böylece, gide gide, nükte yeteneğimizin ince ürünlerinden olan “hava parası” lafı da başka düzeyde bir gerçeklik haline gelir mi gelir.

Demokrat, 4 Nisan 1980

TEMİZ” VE “SIHHİ” AYRIMI

Aslında “temizlik” de ideolojik bir kavram. İki ayrı kültürden iki insan o kadar farklı şeyler anlayabiliyor ki temizlikten. Demek ki “temiz” kavramının içeriğini de son analizde kültür belirliyor. Neleri yaptığı zaman insan kendini temizlenmiş sayıyor (ya da evini, kentini vb. temiz sayıyor); toplumdan topluma değişen bir şey bu.

Ortada temel bir ihtiyaç var şüphesiz. Bu ihtiyaç kendisi ortak. Hayatın devam edebilmesi için asgari bir temizlik, kültürden önce biyolojik olarak zorunlu. Bunu hayvanlar İnle yapıyor, hem kendilerini hem de yuvalarını sık sık temizliyorlar. İnsanlar da bunu yapıyor, ama nasıl yapacaklarını kültürleri belirliyor.

Bizim için bir ulusal gurur konusudur, Avrupa’da pislikten geçilmezken bizim kanalizasyonlarımız, hamamlarımız, hattâ tuvaletlerimiz olması. Başka konularda daha şüpheciyi indir bu ulusal üstünlüklerimiz hakkında, ama temizlik konusunda övünmekte sonuna kadar haklıyız sanıyorum, Gerçekten, Ortaçağda Parislilerin lağımları sokağın iki yanında akar, dışkılarını oturağa yapıp pencereden aşağı savururlarmış. Taht misali oturağına oturup nazırlarım huzura kabul eden haşmetli Ondördüncü Louis de bir başka harika. Yıkanmak da zormuş. Öyle ki çok kötü koktukları için parfümü icat etmişler. Tabii şimdi bu durum biraz tersine dönmüş gibi görünüyor. Dünyanın bizim tarafımızda rastladığınız tuvaletlerin durumu tek başına yeterli örnek. Gene de, imkân meselesi bu. Su azlığı, tesisat yetersizliği vb. Yani son analizde yoksulluğa bağlanacak şeyler.

Batı’nın bugünkü “temizlik” kavramının anlamı, aslında “sıhhi”dir. Çünkü temizlik orada bilim süzgecinden geçirilmiş bir kavramdır (daha doğrusu, bilim ideolojisinin süzgecinden). Dolayısıyla, temizliği yok eden şey, yani “pislik”, analitik bir biçimde kendi kurucu öğelerine indirgenmiştir, Böylece, pisliğin ampirik tanımı epey zayıflamıştır (en azından, bizdeki tanıma göre). Örneğin mikrop gibi, pisliğin gözle görünmeyen bir sonucu, ampirik varlığından daha fazla önem kazanmıştır, işte bu anlamda “sıhhi”leşmiştir “temizlik” kavramı. Bir yeri mikroptan arındıracak tedbirleri almakla o yeri temizlemek, özdeş olmuştur. Deterjanın temizleyici hassasına bir kez inanmıştır. Deterjanı kullandıktan sonra geri kalanına hiç aldırış etmez Batılı.

Batı’da insan temizliği, temizlik öğesi sayılan şeylerle, yani su, sabun gibi nesnelerle mümkün olduğu kadar sık rastlaşmak gibi bir anlam taşır. Kendini temiz sayan Avrupalı, günde bir kez olsun suyun içine girer. Ama banyo küvetindeki suya kendi kirini geçirdiğini, dolayısıyla üzerinden su akıtıp bundan iyice kurtulması gerektiğini nedense düşünmez. Öyle ki, kadının çıktığı suya arkadan kocasının girip yıkanması (ladies first) bile olağan ahvaldendir. Musluğun deliğini kapatır, o suyu yüzlerine çarpa çarpa yıkanırlar,’ Akar suyun faziletini genel olarak öğrenmemiştir Batı toplumu (Bunlarda, bizde de başka konularda olduğu gibi, ekonomik etmenler, tasarruf zorunluğu vb. elbette vardır). Daha neler yaparlar. Bir gün mutfağın yerine biraz su döktüm; iyiliksever bir arkadaş hemen bulaşık süngerini alıp sildi yeri. Bir başkası, bulaşık yıkadığımı bildiği küvette ayağını yıkadı. Her semtte bulunan otomatik çamaşır makinalarında, çoraplarıyla sofra örtülerini bir arada yıkarlar.

Şimdi temizlik midir bu?

Değildir, pisliktir diyemeyeceğim. Baştan “teorik tavır aldım” çünkü. Temizlik ideolojik olarak belirlenir, son anaIizde, belirli bir kültürel yapı içinde, temizlik etkisi yaptığı| mı inanılan işlemleri yerine getirmektir dedim. Bu sanırım, doğru da, Batı’nın temizliğini, ne kadar “sıhhi” olursa olsun içime sindiremiyorum.

Sanırım iki kültürün de birbirinden alacakları var. Biz belki suya daha sık girmeliyiz; onlar suya girince ne yapmak istediğini daha iyi öğrenmeli. Biz temizliğimizi daha sıhhi, onlar sıhhiliklerini daha temiz yapmalılar. O zaman, belki ideolojik “temizlik” yerine“teorik/bilimsel” temizlik mümkün olur.

Demokrat, 11 Nisan 1980

 

KIRITMAK

Bir zamanlar seksapelin [Cinsel cazibe, cinsel çekicilik] birinci koşulu, kırıtmasını bilmekti. Genişletilmiş bir anlamda kullanırsanız “kırıtma” sözünü, bugün de öyle sayılır. Ama doğru hatırlıyorsam, bizim kuşağın çocukluk yıllarına kadar, kırıtmak, öncelikle, belli bir biçimde yürümekti. Yürürken bedenin belirli bir duruşu olurdu, bu duruş, kalçaların belirli bir salınışıyla, dozuna göre, bazan da sallanışıyla, bir uyum içinde olmalıydı. Mayk Hammer’in sekreteri Velda, Mayk’ın odasından içeri “kalçalarını çalkalayarak” girer, sonra gene “kalçalarını çalkalayarak” çıkardı. O lafı okudunuz mu, bu eylemin hayatınızda bildiğiniz en alımlı biçimine tercüme eder, öylece düşünürdünüz Velda’yı.

Türlüsü vardı kırıtmanın, bayrak sallarcasına göz çıkaranı, çok ince ve “feminen” olanı, adeta hiç kırıtmıyormuş gibi yapılanı. Şimdi nasıl bir kadın kendine uzun saçı, öteki kısayı, biri meçi, öbürü kızılı yakışmıyorsa, kimi spor kılıkla, kimi klasikle daha alımlı oluyorsa, o zaman da herkes kendi “heyeti umumiyesi”ne uygun bir kırıtma stili seçerdi. Şimdiyse, eskisi gibi kırıtmaz oldu kadınlar. En azından, o günün anlamında, yürüyüşün salınışı anlamında kırıtmaz oldular. Şimdilerde kadının kadınlığını ortaya koyuşu öyleme zenginleşti ki, eskinin kırıtması bu zenginlik içinde boğulup yok oldu sanki. Neden acaba?

Tüketim ekonomisi gelişti. Çağdaş burjuva toplumunda kadının kendini erkeğe beğendirme zorunluğu değişmedi, üstelik, beğendirmenin araçları bollaştı. Aynı zamanda, cinsellik, modern toplumun ana boşalım kanalı olarak önemini artırdı. Bu durumda, kadın güzelliği üstüne çalışan şirketler cinselliğin tartışılmaz alanı olan kadın vücudunu parsellediler, her biri kendine seçtiği parseli daha çekici yapmak üzere icat üstüne icat çıkardı. Ama sorun sadece şampuanlar, kozmetikler, giyimlerden de ibaret değil; bütün bu buluşların tüketiciye, en seksapelli kullanım biçimleriyle sunulması; hayatta yapılabilecek her jest belli bir form veriyor. Saçların filanca şampuanla yıkanması gerektiğini anlatan reklamda, saçın çekici görünmek için nasıl kullanılması gerektiği de gösteriliyor. Ama iş buraya gelince reklamlarda yalnız kadın güzelliği araçlarının sunuluşuyla yetinilmiyor zaten. Bugün artık her nesnenin reklamında en geçerli öge kadının kendisi. Onun için elektrikli süpürge reklamı da yapılsa, bir kadın görüntüsü çıkıyor Karşınıza. Ve hem elektrikli süpürge kullanıp hem de seksapeli olan bir kadın halinde. Koka kola içirmek istiyorsanız, gene kadınla yapacaksınız reklamını. Dolayısıyla, bir kadın için seksapelli koka kola içmenin resmini de çizmek gerekiyor ekranda. Hele sabun, banyo yapan kadından ayrılmaz hale geldi.

Bu gelişme yalnız tüketim ekonomisiyle açıklanamaz herhalde. Birkaç şeyin üstüste gelmesi sözkonusu. Hayatın kendisi ve kadının hayata katılma biçimi, özde değil ama bazı önemli bakımlardan değişti.

Eski tarz kırıtma, eski hayat tarzının bir sonucuydu. Kadının kendini gösterebilme alanlarının sınırlılığından doğuyordu cinsel önemi. Bizim toplumda olsun, Batı’da olsun, erkekle kadınların karşılaşma zeminlerinin görece sınırlılığı, kadının kendisine uzaktan bakılan bir nesne olarak, çekiciliğin bu mesafeye göre ayarlamasını gerektiriyordu.

Eskinin bu ipte oynayan kadını sokağa bir başka türlü çıkardı zaten. Gezmek için, alışveriş için (patates almaya değil elbette, çanta almaya, papuç almaya), buna benzer şeyler için ortalıkta görünürdü. Şimdi ise kadınların da sokakta işi var. İşi olan insan, yürüyüş temposunu da değiştirmek zorunda. Ve eski günlerin kırıtması bu yeni yürüyüş hızına uymuyor.

Eskiden kadınların yaşadıkları hayatlar da değişikti. Şıklaşmak, süslenmek, belirli zamanlarda olurdu. Gerisinde toplumdan kopuk ve aileye gömük bir biçimde iş yapılırdı. Evinde iş yapan kadın, topluma çıktığı zamanlara hiç benzemeyen bir biçimde süflileşebilirdi. Özellikle evli kadın. Ailenin aile olarak kalıcılığı varsayılmıştı çünkü. Şimdiyse bu da gitgide değişiyor. Kadınlar, kendileri bu şekilde domestikleşmek (Evcilleşmek) istemiyor. İnsanlar arası çağdaş ilişkiler de “kendini bırakmış” kadın tipine fırsat tanımıyor. Dolayısıyla kırıtmak gibi uzaktan hitap eden sınırlı çekicilikler yerine, yaşanan her an çekici olma zorunluğu geliyor.

Reklamların sundukları, bunlarla çakıştıkları için ve o oranda güçlü. Ama bir hayli güçlü. Dikkat ederseniz, görsel araçların kullanılması, kadın çekiciliğinin enstantanelerde [bir anlık; ansızın] yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor. Sokakta yürümekten çok bir duruş, bir oturuş, bir baş hareketi, bir dönüş. Belki yalnız reklam etkisi değil, ilişkilerin daha çok yakın mesafelerde kurulmasının bir sonucu bu.

Ama kaçınılmaz bir biçimde, olay, tiyatrolaşıyor. Bugün bize çok komik görünen eski zaman kırıtması bayağı masum bir davranış şimdiki bütünsel rol yapma zorunluğu yanında. Üstelik, yalnız rol yapmakla da bitmiyor bu tiyatro kostümüyle dekoruyla, nerdeyse ses “efektleri” ile bir arada yaşanması gereken bir şey.

Demokrat, 20 Ocak 1980

Kaynak: Murat BELGE, Tarihten Güncelliğe, 1. Baskı 1997, İstanbul

 

SONSUZLUĞUN TARİHİ / Jorge Luis BORGES


CEHENNEMİN SÜREKLİLİĞİ

Cehennem üzerine yapılan spekülasyonlar yıllar geçtikçe etkisini yitirdi. Hatta din adamları bile onu önemsememeye başladılar. Belki de dumura uğramış ama yararlı bir kinayenin yokluğunu duyumsadıklarından onu Santo Oficio’nun (cadıları, kitapları, afaroz edilenleri yakmaya yarayan Ç.N.) odun yığınına benzettiler. Gerçi bu benzetme dünyevî bir acı çekme biçimindeydi ama dünyevî olanın sınırlanmasında, hiçbir şeyi mahvetmeyen ve sürekli olarak tanrısal öfkenin kalıtını kendinde görerek öğrenen ölümsüz acıya mecaz olmak yerindeydi. Bu varsayım tatmin edici olsun veya olmasın tartışılmaz olan bu kurumun propogandadaki genel üşengeçliğidir. Kimse kullandığım sözcüğü ayıp karşılamasın. Propoganda kökensel olarak tecimsel değil, aksine katolik bir kavramdır. Sözcük anlamı Kardinal toplantısı demektir. Kartaca’lı Terhillian ikinci yüzyılda cehennemin nasıl bir şey olduğuna ilişkin tasarımda bulunmuş ve bir konuşmasında aşağıdaki gibi ifadeler kullanmıştı: “Gösteriler hoşunuza gidecek; en büyük, en son mahkemeyi bekleyin. Nasıl şaşıracağım, karanlığına zindanında sararıp solmuş bu denli kibirli kralları ve yalancı tanrıları görünce sevinç çığlıkları, alkışlar içinde nasıl kahkalarla güleceğim. Tanrının izinden giden konsüller, hıristiyanları öldürmek için yaktıkları ateşin cehennem sıcağında eriyip gidecekler. Pek çok ünlü düşünür, o cehennem ateşinde aldattıkları izleyicileriyle birlikte kor gibi olacaklar. Beğenilen pek çok ozan Midas’ın değil aksine İsa’nın meclisinin önünde tir tir titreyecekler. Daha bunun gibi nicelerinin dilleri büyük bir gevezelikle böylesine gerçek bir acıyı yaşayacak.” (De spectaculis, 30; Zit. und Fassung von Gibbon). Dante Kuzey İtalya açısından sonsuz adaletin bilinen kararlarını alaycı bir biçimde ele almayı kendine görev bildiğinde, bu tür bir çoşkuyu uyandırabildi. Daha sonra Quevedos’un, anakronizme eğlendirici nedenler oluşturan yazınsal cehenneminde ve Torre; Villaroel’de dogmanın sürekli olarak aşındığı ortaya çıktı. Cehennemin çöküşü onlarda zaten daha sonra kalıcı acılara kuşkuyla bakmak gerektiğine inanan Baudelaire’de olduğu kadar geniş boyutluydu.

Cehenneme ilişkin bir başka gözleme geçiyorum. Yapıtın ad “Diccionario Enciclopédico Hispano-Americano”. Bu yapıttaki bir yazanın; dipnotlardan ya da kilisede çalışan astlarca oluşturulan teolojiden (Küstertheologie) ötürü değil, aksine sezdirdiği şaşkınlıktan da okunmasında yarar var. İlk olarak “cehennem” kavramının katolik killisesi dışında saklı olmadığı saptanıyor. Anlamı şu: “Sadece masonlar kilisenin bu dehşeti yalattığını akıllarından geçirseler bile, söyleyemezler.” Daha sonra yazarın aklına cehennemin dogmatik bir biçimde onaylandığı geliyor ve bundan ötürü de birkaç şey ekliyor: “Hıristiyanlık, yanlış dinlerde azınlıkta bulunan tüm gerçekleri kendine çektiğinden sonsuz bir üne sahiptir.” O halde cehennem kitaplı ya da kitapsız bir dinin gerçeği olabilir. Şurası kesindir ki başka hiçbir din-bilimsel konu beni bu denli büyülememiş ve etkilememiştir. Ben saçma sapan din dışı toplantılara ilişkin söylenceyi (Konventikelmythologie), düş güçlerinin ve itirazlarının utanç verici ölçüde küçük görülmesine karşın düşüncelerinde ısrar eden tüm yazarları hedeflemiyorum.

[Dört katlı dehlizlerin pis sularla, dehlizlerde yer alan bölümlerin tozlarla kaplı olduğu ıssız Sabian cehennemi, gökyüzünü reddetmiş olan lanetlileri yok sayan tozluluğu içinde Swedenborg'un cehennemi ve sonsuzluğunu erotiğin, sanatın, lüksün ve iyi bir ünün bozduğu Bernard Shaw'in (Man And Superrnan, pp.86-137) adlı yapıtı örnek olarak gösterilebilir.]

Katı bir kavramdan söz ediyorum. Bu da (cehennemin Ç.N.) kötüler için sonsuz bir cezanın yeri oluşu. Bu dogma bu yeri in loco reali içine koyuyor. Abeatsrum sade yani seçilmişlerin bulunduğu yerden farklı. Karşıt bir tasarım korkunç olurdu. Gibbon, öyküsünün beşinci bölümünde cehennemin tansığını azaltmak ister. İki alışılmış unsunun yani karanlık ve ateşin, düşünceden dolayı sonsuz bir sürekliliği sonsuz olarak arttırabileceği bir acının duyulmasına yol açması yeterlidir. Bu mızmızca karşı koyuş belki de cehennemlerin hazırlanmasının (tasarımlanmasının Ç.N.) kolay olduğuna bir kanıttır. Ama cehennem kavramının yaratılmasında dikkate değer dehşeti azaltmaz. Sonsuzluk, karekteristik bir özellik olarak dehşet dolu, tüyler ürperticidir. Sönümsüz süreklilik özelliği tanrısal kovalamacanın cehennemde uyku diye bir şeyin olmamasına karşı koyulmasını istememesi gerçeğiona daha uygundur ama bu arada tasarım gücünü ortadan kaldırır. Cezanın sonsuzluğu tartışmalı bir konudur. Bu sonsuzluğu zayıflatmak için iki güzel kanıt vardır. En eskisi, koşula bağlı ölümsüzlük ya da hiçlikte çözülmedir. Bu görüş ölümsüzlüğü insan doğasının karekteristik özelliği olarak değil, tanrının İsa’yı armağan edişi olarak ele alır. Bundan ötürü de armağan edilen insanlığa karşı düşmanca olamaz. O bir kaçış değil, bir armağandır. Onu kazanan göksel armağanı da kazanmış olur. Kim ona lâyık değilse, ölmek için ölür. Tıpkı Bünyan’ın yazdığı gibi tamamıyla ölür. Bu kuram açısından cehennem tanrısal unutkanlık için insansal bir kötülük adıdır. Bu görüşün temsilcilerinden biri “Napoleon Bonaparte’den Duyulan Tarihsel Kuşku “adlı hayli tanınmış bir yapıtı olan Whately’di. Daha da ilginç bir spekülasyon, 1869 da protestan dinbilimci Rothe tarafından ortaya atıldı. O, lanetlenmişlerin sonsuz bir cezaya çarptırılabileceklerini kabul etmek istiyordu. Ona göre cezanın sonsuzlaştırılması kötülüğün sonsuzlaştırılması demekti. Tanrı, yarattığı bir evren için bu sonsuzluğu istemez diyordu. Günahkâr insanın ve şeytanın, tanrının iyi niyetli amaçlarını alaya almasının yakışıksız olacağında ısrar ediyordu. (Dinbilim, yaradılışın, sevginin bir eseri olduğunu bilir. Seçilmişlik kavramı dinbilimine göre tanrının inayetine erişmenin önceden takdirine dayanır. Cehenneme atılma ise bunun öteki yüzüdür. Bir anlamda cehennem ızdırabında ifade bulan seçilmemişlik (Nichtervvaehlung) durumudur. Bu durum da tanrısal iyiliğin, inayetin özel bir eylemi olduğu anlamına gelmez). O (Rothe Ç.N.) sonunda cehenneme atılanların el konulmuş yaşamlarının avukatlığını yapar. Onların yaradılışın kenarında nasıl yer aldıklarını sonsuz uzamın boşluğunda nasıl dolaştıklarını ve yaşamın kırıntılarıyla nasıl geçindiklerini imgeler. Bundan da şu sonucu çıkarır: Şeytanlar tanrıya uzak ve onun düşmanları olarak kaldıkları sürece onların eylemleri tanrının egemenliğine karşı olacaktır ve doğası gereği bir lidere sahip olması gereken bir Şeytan İmparatorluğunda kendini bulacaktır. Bu Şeytan İmparatorluğunun başı -yani şeytan değiştirilebilir olarak tasarlanmalıdır. Bu imparatorluk tahtına çıkan bireyler onun özünün korkutuculuğuyla yüzyüze gelirler ama şeytan nesliyle kendilerini yenilerler. (Dogmatik 1,248).

Görevimin olasılık dışı bölümüne geliyorum: Bu da insanlığı cehennemin sonsuzluğundan yana tavır almaya iten nedenlerdir. Bunu, yüklü anlam içeriğine uygun bir sınıflandırma yaparak kısaca açıklamak istiyorum. Birincisi cezanın yararının, onun sonsuzluğunda yattığını ve bundan kuşkusu olanın da dogmanın gücünü zayıflattığı ve şeytan yararına ondan yana tavır almış olduğunu ileri sürer. Bu polisiye bir kanıttır ve sanıyorum çürütülmesine de gerek yoktur, ikinci görüş de şudur: Suç, sonsuz olduğu İçin ceza da sonsuz olmalıdır. Çünkü suç sonsuz bir öz olan tanrının egemenliğine indirilmiş bir darbedir. Burada öne sürülen bu kanıtın amacını aştığı görülmektedir. Yani bir hiçlik, değersizlik kanıtı (Nichtigkeitsbevveis) olarak geçerli olabilir. O (bu kanıt Ç.N.) affolunabilir bir günah olmadığını, bütün suçların görmezlikten gelinemeyeceğini ortaya koyar. Buna; onun skolastik bir düşüncesizlikten örneği olduğunu ve ondaki aldatmacanın tanrıyla ilişkili olarak “sonsuz” sözcüğünün bir den fazla anlamda kullanılması (tıpkı “mutlak” sözcüğünde olduğu gibi) buna karşın ceza ve suç kavramıyla ilişkili olarak da “sürekli” sözcüğünün kullanılmış olduğunu eklemek istiyorum. Ayrıca günahın, sonsuz bir öz olan tanrıya başkaldırış olduğu için sonsuz olduğunu ileri sürmek, onun (günahın Ç.N.) tanrı kutsal olduğu için kutsal olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar.

Şimdi önümde üçüncü kanıt duruyor: Bu şöyle yazıya dökülebilir. Göğe ve cehenneme ilişkin tek bir sonsuzluk vardır. Çünkü özgür istence uygun davranış bunu gerektirir. Biz ya bu gücü daima yaratmak zorundayız ya da bu “ben” bir yanılgıdır. Bu düşüncenin gücü mantıksal olanı da oldukça aşar. O tamamıyla dramatik bir düşüncedir. Bizi korkunç bir oyuna sürükler. Kendimizi mahvetmemiz, kötülükte ısrar etmemiz, tanrının lüffunun etkilerini kendimizden uzaklaştırmak, sonsuz bir ateşin yemi olmak, yazgımızda tanrının rolünü engellemek, sonsuzlukta ışıksız bir bedene sahip olmak ve ‘detstabile cumca codaemonibus consortium için tüyler ürpertici bir hak verir. “Senin yazgın” der, kesindir. Lanetlenmek ya da kurtulmak senin elindedir. Bu sorumluluk ise senin onurundur. Benzer bir duyguya Bünyan’da da rastlarız. “Tanrı beni ikna etmek için konuştuğunda oyun oynamıyordu. Şeytan da beni sınamak istediğinde şaka yapmıyordu. Ve ben cehennemin elemine egemen olduğumda dipsiz bir uçuruma yuvarlanırken de oyun oynamıyordum. Onu andığım için de onunla oyun oynayamam.” (Grace Abounding To The Chief Of Sinners, The Preface). Öyle sanıyorum ki önceden tasarlanabilir yazgımızda, bedensel günahlar gibi rezilliklerin insanın tüylerini ürperten derecede doruğuna ulaşması olanaklıdır. Hatta dinle çatışan cehennemin sonsuz sürekliliğine inanmak da bunlar arasındadır. Sh: 77-81

Dipnot: Sadece konuya ilişkin düşüncelerden ayrı olarak bir düşü anlatmak istiyorum. Yıkılışlardan, gürültü ve patırtılardan oluşan bir düşten uyandığımı ve benim için yabancı bir odada gözlerimi açtığımı gördüm. Şafak söküyordu. Bir ışık demeti yatağımın ayakucunu, çıplak sandalyeyi, kapıyı, kapalı pencereyi ve beyaz örtülü masayı aydınlatıyordu. Korkuyla şöyle düşündüm:
Neredeyim?
Bilmediğimi anladım.
Ben kimim?
Kendimi tanıyamadım. İçimdeki korku gittikçe büyüyordu. Bu ümitsiz uyanışın cehennemin kendisi olduğunu, bu amaçsız uyanışın da benim sonsuzluğum olduğunu düşündüm. Daha sonra daldığım uykudan uyandım.
Titriyordum.

 

KABBALA’NIN KURTARILAN ONURU

[Kabbala: Giz öğretisi, Hurufilik]

Kabbala’nın onurunun kurtarılması ilk kez gerçekleşmeyecek. Bunda başarısızlığa uğranılması da son kez olmayacak. Ama iki farklı koşul, onu önceki deneylerden ayırıyor. Biri benim hemen hemen hiç İbranice bilmemem; diğeri ise öğretiyi kurtarmaktansa ona ulaşan yazıların yorumuna, ya da harflerin yanlış kullanımlarından oluşan gizli yazılara (Kryptographie) bakmak istememden kaynaklanıyor. Bilindiği gibi bu işlem kutsal metinlerin dikey olarak okunmasıdır. Buna “Bovestrophedon Okuma Biçimi” denmektedir. (Sağdan sola ve aşağıdaki satırlar da soldan sağa doğru okunur).Yani abecenin belirli harfleri arasında metodik bir değiş tokuş, harflerin sayı değerlerinin toplamı gibi. Bu tür işlemleri alaya almak kolaydır. Ben onları daha çok anlamaya çabalıyorum.

Onun (hurufiliğin Ç.N.) en uzak nedeni İncil’in mekanik bir biçimde yorumlanması görüşüdür, İncil’i yazan dört Havariden ve peygamberden, tanrının belirli bir kurala göre yazan, kişisel olmayan sekreterlerini ortaya .çıkaran bu görüş, sesli harflerin ve hatta daha önceki yorumlarda gizli kalmış fark yaratan, noktaların yazımı için bir otorite gerektiren “Formula consensus helvetica”yı ifade ediyor. (Tanrının insandaki bu yazınsal amaçlarının harfi harfine yerine getirilmesi, esinlenme ya da insanın kendinden vazgeçmesidir. Yani Tanrılaştırmadır). Müslümanlar, bu hiperbolden [abartma, mübalağa] daha yüksek bir hiperbole sahip olduklarından övünebilirler. Çünkü “Kitapların Anası” olan Kuran’nın orijinalinin, gazab ya da bağışlayıcılık gibi tanrının sıfatlarından biri olduğuna karar vermişlerdir. Ve onlar onun dilden ve yaradılıştan daha eski olduğu görüşündedirler. Aynı biçimde kutsal yazıyı, yaratılan nesneler arasında görmeyen ve onu kutsal ruhun vücut bulması olarak ele alan Lutheryen din bilimcileri de vardır.

Kutsal Ruh: Burada bir gizle karşı karşıyayız. İncil’in bildirdiği genelde tanrıcılık değil, tanrılığın üçüncü temeli, görüngüydü. Bu genel görüştür. Bacon 1625 yılında şöyle yazıyordu: Kutsal ruhun manastırı Salomonis’in sonsuz mutluluklarından Hiobs’un dertleri üzerinde daha çok durdu.” Çağdaşı John Donne ise şöyle yazıyordu: “Kutsal ruh canlı bir yazardır. Ateşli faydalı bir yazardır. Ama asla bir geveze değildir. Eksik olandan çok uzaktır. Tıpkı abartılı bir biçimde olduğu gibi.”

Kutsal ruhu tanımlamak ve parçası olduğu teslisi (üçlük) suskunlukla geçiştirmek olanaksızdır. Katolik halk onda sonsuz yetkin bir biçimde bir araya getirilmiş; ama o, aynı zamanda onsuz can sıkıcı bir metin gibi. Liberallerin yüzyılın sayısız ilerlemelerini bir anda silip süpürecek teolojik bir yanlışlığı, bir batıl inancı var. Doğallıkla üçlük bunların çok üzerinde. Tek bir organizmada oluşan baba, oğul ve kutsal ruh fantazisinin dayandığı görüş kendini, tinsel bir kavram kargaşası ve sadece karabasanın dehşetinden dünyaya gelebilecek olan bir hilkat garibesi olarak ortaya koyuyor. Bundan ötürü amacını bilmediniz her konunun önce korkunç olduğunu düşünmeye çabalıyorum. Konunun meslek sırrı, bu genel gözlemi zorlaştırıcı bir koşul olarak ortaya çıkıyor.

Kurtuluş kavramından (Erlösungsbergriff) ayrı bu üç kişiliğin tek bir kişilik içinde ayrımlanması zorunlu olarak keyfi bir etki yapıyor. Onda bir inanç gerekliliği görülüyor. Böylece, gerçi un temel gizi aydınlanmakla kalmıyor sonul amaç ve görev kendini gösteriyor. Üçlükten ya da en azından ikilikten vazgeçme, İsa’yı tanrının bir elçisi, bir tarihsel olay yapmak buna karşın ibadetimizin sonsuz, sürekli kabul edicisi olarak görmek anlamına gelir. Eğer oğul aynı zamanda baba da değilse, kurtuluş da tanrısal değildir. Eğer o sonsuz değilse, insana indirgediği ve çarmıha gerilerek ölen kurbanı da sonsuz değildir. Jeremais Taylor, sonsuz bir zaman boyunca yitirilmiş bir ruhun doyumu için sonsuz bir olağanüstülük yeterlidir diyordu. Böylece her ne kadar Oğulun baba yoluyla tanıklığı ve kutsal ruhun her ikisinden ileri gelmesi bir öncelik düşüncesini akla yakın kılsa da, dogma kendini haklı çıkarıyor.

Eğer oğul, tanrının dünyayla bir uzlaşmasıysa, o zaman kutsal ruh için -Atanasius’a göre şifa (Heiligung) ilkesi, Macedonius’a göre ise diğerleri arasında bir melek-onun tanrının bilincimizde ve yüreğimizde içkin olduğu tanımından daha iyi başka bir tanım yoktur. (Sozinianer için -korktuğum gibi, yeterli bir nedenden ötürü o sadece kişiselleşmiş somutlaşmış bir konuşma biçimi, daha sonra baş döndürecek denli eziyet çektirilen tanrısal etkinin bir mecazı, benzetmesiydi) Söz dizimsel bir bütünlük olsun olmasın, karmaşık üçlüğün (teslis) anlaşılamayan, bilinmeyen üçüncü kişisi kutsal metnin yazarıdır. Gibbon İslâmî konu edinen yapıtının her bölümünde kesin bir alçakgönüllülükle, fark gözetmeksizin kutsal ruhun, yüzlerce sayıya ulaşan yazılarıyla yüzleşir. Ama beni bugün için ilgilendiren yaradılışın tarihidir.

Sayı ve harf mistiğiyle uğraşanlar, bugün pek çok Hıristiyanın inandığı gibi bu öykünün tanrısallığına, sonsuz bir tinsel güçle kaleme alındığına inanırlar. Bu koyutun [doğru varsayılan kanıtsız önerme] sonuçları sayısızdır. Alışılmış bir konunun hünerli bir biçimde yazılması (Absetzen-yere indirmek) -tıpkı basındaki günlük haberler gibi- rastlantının çok sayıdaki rastlantıya karşı direnişidir. Bir gerçek, koyutlandığı sırada, bildirilir. Dünün caddede, köşede, öğleden önce olan olayları sürekli düzensiz bir biçimde ne çok sayıda duyurulur. Bu bildirim şeması için kimse sorumluluk alamaz. O bize bilgi aktarımı (Information) yoluşla verilen mekânla sınırlıdır. Böyle gerçeklik bildirimlerinde metin parçalarının yankısının genişliği rastlantıya kalmıştır. Karşı olayın en büyük yasası anlamın, harmoninin (ya da kuruntu tasarımlarının) gerekliliklerine boyun eğmesi ve bunun da dizelerde, satırlarda ortaya çıkmasıdır. Onlardaki rastlantı bir ses değildir. O daha çok ne anlama geliyorsa odur. Tennyson’da, Verlaine’yde ve Svvinburn’da bu böyleydi. Dizeler, sadece Tartıbilimin (prosodie) tehlikeli medyumlardaki genel durumların ifadesine adandığı şeylerdir. Üçüncü bir yazarı ele alalım. Yani entellektüeli. İster düz yazı biçiminde olsun (Valery, de Ouincey gibi), ister şiir biçiminde olsun bunlar bu biçimleri kullanırken rastlantıyı bir kenara itmezler. Ama entellektüel olduğu ölçüde ölçülemez katkısını reddeder ve onun önünü alır. Uzak bir biçimde belirsiz bir kavram olan rastlantının nezdinde hiçbir anlamı olmayan tanrıya yakınlaşmayı yerine getirir.

Din bilimciler, tek bir “an” içinde bu kenarı bol dünyanın ne tür gerçekleri sakladığını bilmekle kalmaz, ayrıca aralarındaki görülemeyen değiştiğinde ortaya çıkan gerçekleri de yani olanaksız olanları da bilir.

Şimdi artık kendini açığa vurmaya çalışan ve hanedanlarda, yok oluşlarda ve kuşlarda değil, aksine yazılı sözcüklerde kendini ortaya çıkarmaya çalışan bu parlak zekâyı imgeleyelim. Ayrıca sözsel yorumun Augustin öncesi teorisiyle hemfikir olarak, tanrının söylemek istediği her şeyi sözcüğü süzcüğüne dikte ettiğini düşünelim.’

[Origenes yazının sözcüklerine üç anlam yükler. İnsanı oluşturan bedene, ruha ve akla uygun olarak tarihsel, ahlâki ve mistik. Johannes Scotus Erige na anlamların sonsuz sayısını tavus kuşu tüylerinin parlak etkisine benzetir.]

 Bu öncüller yazıdan, rastlantının etkisinin sıfırla noktalandığı mutlak bir metin ortaya çıkarıyorlar. Bu, dokümanın sadece kavramsal tasarımı, onun hanesine yazılan her şeyden daha büyük bir olağanüstülük yapıtıdır. Olumsallık karşısında emniyette olan bir kitap, sonsuz tümceler mekanizması, pusuda yatan vahiylerin, ışık yüklemelerinin yanılmaz çeşitlemelerin toplamıdır. Kabbala’nın gerçekleştirdiği bu anlamsızlık, bu sonsuzluk hakkında nasıl bilgi edinilmez? Sh: 93-96

1931

 

SAPKIN BASILIDES’İN ONURUNUN KURTARILMASI

1905 yılında Montaner’li Simon’un “Diccionario Enciclopédico Hispano Americano” adlı yapıtında A dan Z ye kadar coşkulu ve ayrıntılı bir anlatımın gizlendiğini biliyordum. Profilden horoza benzer bir kafa, bir kalkan ve kırbaç tutan eller, geniş omuzlar. I916 yılında Quevedos’un aşağıdaki yazısını okumuştum: “Lanetlenmiş sapkın Basilides, Antiochier’li Nikolaus, Karpokrates, Kerinthos ve Ebion oradaydılar. Daha sonra orada olan her şeyi, denizi ve suskunluğu başlangıç olarak ele alan Valentinus geldi.” 1923 yılında Cenevre’de yazarını şimdi anımsayamadığım ve sapkınlık öğretisi hakkında Almanca kaleme alınmış olan bir kitap okumuştum. Bu kitaptan utanç verici bir biçimde Basilides’i baştacı eden, onu yarı tanrı durumunda betimleyen taksindirici bir resim gördüm. Ayrıca koca adamlara göre Gnostiklerin nasıl olduğunu ve onların ateşli öğretilerini öğrendim. Daha sonra Mead’ın “Kayıp Bir İnancın Fragmanı” ve Wolfgang Schuts’un “Gnosis Dökümanları, 1910″ adlı kitaplarıyla Wilhelm Bousset’in Encyclopaedia Britannica’daki bir makalesinde özel yazın hakkında bilgi edindim. Şimdi onların, evren-doğumu hakkındaki görüşlerini özetlemek ve tartışmak istiyorum. Bunun yanında sapkın Basilides’i de tartışmaya açacağım. Tamamıyla Irenaus’un bildirisine sadık kalacağım. Pek çok kişinin onun geçerliliğini yadsıdığını biliyorum. Ama bu kesilmiş düşlerin plansız bir biçimde gözden geçirilmesi, düş gören birinin saklayıp saklamadığını bilmediğimiz bir düşe barınak olabilir.

[Basilides İncili Basilides tarafından yazıldığı düşünülen "yitik" bir metindir. Yapıt; Origenes, Jerome, Ambrose, Philip Sidetes ve Saygıdeğer Bede tarafından kaynak gösterilmiştir. M.S. 120-140 yılları arasında yazıldığı düşünülen metin; özgün İncil'in, Basilides'in gnostik öğretileriyle varsıllaştırılmış hali olarak kabul edilmektedir ]

 

Öte yandan Basilides’in sapkınlığına gelince, durum kavranılabilir ölçüde basittir. Basilides, söylediğine göre Suriyeliler ve Yunanlılar arasında İsa’nın çarmıha gerilmesinden yüz yıl sonra İskenderiye’de doğdu. Din-bilim o zamanlar halkta yaygın olan bir tutkuydu.

Basiides’in evrendoğumunun başlangıcında tek bir tanrı vardır. Bu tanrı olma halinin bir eksiği vardı. Bu da isim ve kökendi. Daha scnra “pater innatus” olarak adlandırıldı. Aracısı ise Pleroma ya da bolluktu. Yani Platon’un ilk örneklerinin, makul özlerin, genel kavramların bir müzesiydi. O tanrı olarak başka bir şeye dönüştürülemez ama onun sessizliğinden gökyüzünün birinci katını kuran ve onun başkanlığını üstlenen yedi küçük tanrısallık daha ortaya çıktı. Bu ilk Corona’dan meleklerle, güç ve tahtla dananmış bir İkincisi ortaya çıktı. Bu da ilkinin tıpatıp benzeri olan daha alçak bir gökyüzü kurdu. En yüksekteki gökyüzünün egemeni, kutsal kitabın da egemeniydi. Ve tanrısallık taşıyan /anı hemen hemen hiç yoktu. O ve melekleri bu görülebilen gökyüzünü kurdular, her gün ayaklarımızla çiğnediğimiz yeryüzünü tapladılar (oynadılar) ve onu kendi içinde kısımlara ayırdılar. Bu evreni insanın yaradılışına bağlayan söylenceler kesinlik taşımazlar ama bize diğer çağdaş fantazi örnekleri bu boşluğu belirsiz ve olası bir biçimde de olsa ödünleme olanağı verirler. Hilgenfeld tarafından yayınlanan bir yapıtta karanlık ve aydınlık, birbirlerini tanımaksızın yan yana yer alırlar. Sonunda birbirlerini gördüklerinde aydınlık, tıpkı bir anlık göz kayması gibi karanlığa yüz çevirir. Sevdalı karanlık bu arada yansısını ya da bellek izini (Gedachtnisspur) emri altına alır ve böylece insan meydana gelir. Stornilos’un analog biçimindeki sisteminde gökyüzü, yaratıcı meleklere anlık bir bakış verir. Ve bu anlık bakışa göre insan yaratılır ama toprakta bir yılan gibi kıvrılarak yürümektedir. Bu durum tanrının acıyarak gücünün bir kıvılcımını insan üzerinde duyurmasına dek sürer. Bu öykülerdeki ortak unsur önemlidir. Yani biz düşünülemeyen bir maddeden oluşan eksik bir tanrısallığın suçlu ya da kabına sığmayan bir doğaçlaması olarak yaratıldık.

Şimdi Basilides öyküsüne döneceğim. İbrani Tanrısının hantal melekleri tarafından huzuru bozulan insan sürüsü onlara bir kurtarıcı bağışlayan ölümsüz tanrıya acırlar. Bu tanrı, insan bedeninin üstünde bir bedene sahip olmak zorundadır. Onun acılardan arınmış düşsel imgesi ise çarmıha bağlıydı. Buna karşın tözel İsa birbiri üzerine sıralanmış gökyüzünü boydan boya geçti ve tekrar Pleroma’ya katıldı. O (İsa Ç.N) onu (gökyüzünü Ç.N) onların tanrılıklarının gizli isimlerini bildiği için rahatlıkla geçti. “Ve bu öykünün gerçek olduğunu bilenler” der irenaus tarafından ortaya atılan inanç “bu dünyayı kuran prenslerin gücünden haberdar olacaklar”. Her gökyüzü katının bir adı vardır. Tıpkı bunların meleklerinin, egemenlerinin olduğu gibi. Kim onların eşsiz isimlerini bilirse görülmez olur ve tıpkı kurtarıcı (peygamber Ç.N.) gibi gökyüzünü boydan boya geçer. “Ve bu sırlar açığa vurulmamalı, aksine suskunlukla korunmalıdır. Seni tanımayan her şeyi tanı.”

Başlangıçta yer alan evrenbilim sayıları, sayı büyüsünün sonunda yozlaşır. Yedi egemeniyle 365 gökyüzü tabakası, ağızdan ağıza aktarılan 2555 isim formülüyle korunmak zorunda olan olasılık dışı bir isteği belleğe yerleştirir. Bu, yıllarca kurtarıcının ismine yani Abraxas’ın ismine -dayanan bir deyimdir. Kurtuluş, bu yanlış yola girmiş sapkınlık için ölülerin bir bellek etkinliğidir. (Gedachtnisleistung). Tıpkı kurtarıcının işkencesinin optik bir yanılgı olması gibi. (Onun dünyasının gereksinimi ancak karşılayan gerçekle uyumlu olan iki fantazma). Boş bir çoğaltımı, simetrik olarak yansıtılan gökyüzü ve tamamıyla sözde melekleriyle bu evren-bilime alaycı bir biçimde omuz silkmek hiç de zor değildir. Occam’ın düzen ilkesi “Entia non sunt multiplicanda praeter necessi tatem” ona uygulanabilir. Ben bu katılığı tarihe aykırı ve yüzeysel olarak görüyorum. Bu zor, sallanan sembolün gerçek anlamına kavuşması önemli olan tek şeydir. Ben bu evrenbilimde iki amaç görüyorum. Birincisi eleştirinin ortak meydanı. Diğeri -onu yeniden bulduğumu söyleyerek abartmak istemiyorum -şimdiye dek araştırılmadı. Ben en çarpıcı olanıyla başlıyorum. Bu da kötülük sorununu ahlaka aykırı olmayan bir biçimde çözmek ve daha az hipotetik olmayan tanrı ile geçek arasındaki derecelendirilmiş tanrısallıkların hipotetik bir biçimde devreye sokulmasıdır. Araştırdığımız sistemde tanrının bu türevleri hoş olmayan bir konuyla insanları yanlış olarak bir araya getirmiş olan tiksindirici güçlerin eriştikleri en yüksek dereceye kadar, uzaklıkları ölçüsünde güvenilir değildirler. Başlangıç olarak denizi ve suskunluğu alan Valentinus’un sisteminde Achamoth adlı bir tanrıçanın iki oğlu vardır. Bunlar dünyanın yaratıcısı ve şeytandır. Simon Magus bu öykünün bir yorumunu yapmıştır. İlk tanrının Troyalı Helen olması gereken bu ilk kızı daha sonra melekler tarafından sürekli yolculuk etmeye tutsak edilmiş ve Tyrus’ta denizcilerin devam ettiği bir genelevde fidye karşılığı kurtarılmıştır.’

[Helena, tanrının talihsiz kızı. Bu tanrısal bağlılık ilişkisinde onlara ilişkin söylencenin Isa söylencesiyle sadece temas (değinim Ç.N.) noktaları yoktur. Buna Basilides yandaşları tözel olmayan bir varlık yüklerler. Trajik kraliçe tarafından kendisinin sadece düşsel olarak Troya’ya kaçırıldığı ileri sürülür. Güzel bir tin bizi günahlarımızdan arındırdı. Bir diğeri soykırımlarda ve Homaros'da varlığını sürdürdü. Helena Doketizmi için Platon'un "Phaidros" ve Andre Lang'ın 'Adventures Among Books" adlı yapıtlarını karşılaştırınız.s. 237-248.]

33 yaşındaki İsa ve onun çarmıha gerilerek ölmesi, katı Gnostikler için yeterli bir ceza değildi. Bize bu karanlık buluşların başka anlamlarını incelemek kalıyor.

Basilius’un sapkınlığının gökyüzünün sallanan yüceliklerine kuruluş kulesi, çok sayıda melekleri Pleroma’ya karşı bu görkemli mitolojinin anlaşılmaz halkının Pleroma’ya karşı yaptığı hileler; bütün bunlar bu dünyanın önemsenmemesini, değerinin düşürülmesini amaçlıyor. Ona sadece bizim kötülüğümüz değil, aynı zaman merkezî anlamsızlığımız da damgasını vurmuş durumda. Gökyüzünün Llanura’daki baş döndürücü günbatamları gibi acılı ve anıtsal olmasına karşın, yeryüzü yoksul ve zavallı. Bu, Valentinus’un bir kötülük meleğinin entrikasından oluşan ve evlilikle sonuçlanan, birbirini yeniden tanıyan doğaüstü özelliklere sahip iki kardeşe dayalı bir masal temasını işlediği melodramatik evrenbiliminin kendini haklı çıkaran hedefidir. Bu melodramda ya da bağlılık romanında (Feuilleton Roman) dünyanın yaradılışı yalnızca ikinci dereceden bir olaydır. Asıl düşünce şudur: Dünya son derece anlamsız bir olgu, eski göksel episodların kayıp bir yan tepkisi (Seitenreflex) olarak tasarımlanmıştır. Yani yaradılış, rastlantısal bir olaydır.

Taslak kahramancaydı. Ortodoks dinsel duygular ve dinbilim bu olasılığı nefretle yadsırlar, ilk yaradılış bunlara göre tanrının özgür ve gerekli bir edimidir. Augustin’in bize gösterdiği gibi Evren kısa zamanda yaratılmadı, aksine onunla aynı zamanda yaratıldı. (Yaradanın öncüllüğünü yadsıyan bir karar.) Strauss bu görüşün ilk andan itibaren; zamansallık unsuruyla sadece önceki anları değil, aksine “önceki” sonsuzluğu lekelediği için yanıltıcı olduğu kanısındadır.

Çağımızın ilk yüzyıllarında Gnostikler Hristiyanlarla tartışmışlardı. Ama onların utku [Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına erişilen mutlu sonuç, yengi, zafer ] kazandıklarını varsayabiliriz. Roma değil, İskenderiye utku kazansaydı, burada tekrar sözünü ettiğim karmakarışık öyküler kutsal ve olağan olurlardı. Novalis’in kullandığı tümcelere benzeyen tümceler tıpkı “Yaşam ruhun bir hastalığıdır” ya da Rimbaud’un kullandığı “Asıl yaşam yoktur. Biz dünyada değiliz.” gibi tümceler, kanonik [kilise hukukuna ilişkin demektir. ] kitaplarda bizi aydınlatıyor. Yıldızlardan oluşan yaşamın kökeni hakkında yargıçların yaptıkları spekülasyonlar ve bu gezegenler üzerinde rastlantı sonucu yer alışları gibi dindar laboratuvarların koşulsuz onayı alınırdı. Her neyse. Anlamsızlığımızdan daha iyi hangi armağanı alabiliriz? Hangi ün bir tanrı için dünyadan aklanmış olmak kadar büyük olabilir? 1931

Sh: 97-101

 

Dipnot:

“Yaşam ruhun bir hastalığı, acılı bir edimidir.” Sözü, yaygınlığını 1829 yılında “Foreign Review” adlı kitaptaki ünlü makalesinde kullanan Carlyle’e borçludur. Sadece anlık bir buluşma değil, aksine Gnostizmin can çekişmesi ve onun anlama biçiminin yeniden keşfi William Blake’ın “Prophetic Books” adlı yapıtında vardır.

********************

Jorge Luis BORGES, 1899’da Buenos Aires’de doğdu. Arjantin’in saygın ailelerinden birinin oğlu. Babası, bir İngiliz okulunda öğretmen. Borges, İngilizceyi küçük yaşta öğrendi ve çeviriler yapmaya başladı. 1914’de ailesiyle birlikte Cenevre’ye gitti. I. Dünya Savaşı sırasında orada yaşadı. Fransızca ve Almanca öğrendi. 1921’de Buenos Aires’e döndü. 1923-1929 arası üç şiir kitabı yayınlandı. 1930’da deneme, şiir, eleştiri ve kısa öykü türlerini birleştirerek başka bir tür oluşturdu. Historia de la eternidad (Sonsuzluğun Tarihi) buna bir örnektir. 1938’de babası öldü. Aynı yıl Buenos Aires Kitaplığında çalışmaya başladı. 1946’da Peron’un yönetime gelmesiyle kitaplıktaki görevinden uzaklaştırıldı. 1946-1955 arası yayıncılık yaptı. 1955’de Peron devrilince Kitaplık Müdürlüğüne getirildi. Ve aynı yıl görme yetisini kaybetti. 1961’de Uluslararası Yayıncılar Ödülü’nü Samuel Beckett’le paylaştı. Ve dünya çapında üne kavuştu.

Başlıca Eserleri:

El tamano de mi esperanza, 1926 (Umudumun Boyutları)
Historia de la eternidad, 1936 (Sonsuzluğun Tarihi)
Historia universal de la infamia, 1935 (Rezaletin Evrensel Tarihi)
La muertey la bruyula, 1951 (Ölüm ve Pusula)
El hacedor, 1960 (Düş Kaplanları)

 Kaynak:Jorge Luis Borges, SONSUZLUĞUN TARİHİ, trc: Ayşe Atalay ,Düzlem Yayınları : 6 Birinci Basım : Eylül 1990