Category Archives: millet

BANLİYÖDEKİ ŞEYTAN /BERTRAND RUSSELL: Hikayeler


Ben Mortlake’de otururum, işe gitmek için her gün trenle şehre inerim. Bir akşam eve dönerken her gün önünden geçtiğim bir villanın kapısında pirinç bir tabela gördüm. Tabelada doktorlar çevresinde mutad olanın aksine şu kelimelerin bulunduğunu hayretle gördüm :

DR. MURDOCH MALLAKO
Horrors
Manufactured here

(Burada dehşet imal edilir.)

Burada yaratılan dehşetin ne olduğunu merak ediyordum. Eve gelir gelmez Dr. Mallako’ya danışmaya karar vererek detaylı bilgi istediğimi belirten bir mektup yazdım. Şu cevabı aldım

Çok sayın bay,

Tabelamdan ötürü bazı bilgiler edinmek istediğinizi anlamak kolay.. Son zamanlarda merkezimizin banliyölerindeki (varoşlardaki) tekdüze hayattan şikâyetlerin geniş ölçüde arttığı sizin de dikkatinizi çekmiştir. Görüşlerine değer verilecek bazı şahıslar bu yeknesaklığın kurbanının hayatı, tehlikeli de olsa bazı olaylarla dayanılır hale getirilebileceğini ifade ettiler. Bu ihtiyacı gözönüne alarak şimdiye dek tamamen yabancı olan meslekî görevi kabul ettim. Müşterilerime hareketli ve heyecanlı olaylar yaşatacağıma inanıyorum. Önceden alacağınız randevu ile yapacağınız kişisel ziyarette daha etraflı bilgiler vereceğim. Ücretim saatte yirmi liradır.»

Bu cevapla, Dr. Mallako’da insanları sevmenin değişik şeklini gördüğümü kabul ediyorum. Etraflı bilgiyi yirmi liraya satın mı alayım, yoksa bu miktarı başka eğlencelere mi saklayayım, diye düşünüyorum.

Bu sorunun cevabını kendi kendime henüz vermemiştim ki, bir pazartesi gecesi komşum Mr. Abercrombie’nin doktorun evinden çıktığını gördüm. Solgun yüz, delice bakışlar ve sendeleyen adımlarla mütereddit, bahçe kapısının kilidini açtı ve dışarı çıktı.

«Tanrım, size ne yaptılar?»

diye bağırdım.

Sakin görünmeye gayret ederek: «Önemli değil, havalardan sözettik» dedi.

«Boşuna zahmet etmeyin, beni kandıramazsınız» dedim.

«Sizi böylesine korkutan, havadan başka şey.»

«Korku mu?

 Saçma. Sadece viskisi çok kuvvetliydi.»

Başka sorularla rahatsız edilmek istemediğinden yalnız başına evine gitmesi için müsaade ettim ve bir kaç gün kendisinden hiç haber alamadım. Ertesi akşam aynı saatte eve dönerken başka bir komşumu, Mr. Beauchamp’ı aynı ifadelerle doktorun evinden çıkarken gördüm. .Ona seslendiğimde işaretle reddetti. Daha ertesi gün aynı durumda Mr. Cartwright’i gördüm. Perşembe akşamı çok iyi dostum olan evli, kırk yaşlarında Mrs. Ellerker kapıdan çıktı ve kaldırımda bayıldı. Kendine gelmesine yardımcı oldum. Ayıldığında ağzından tek kelime çıktı: «Bir daha asla!» Evi, ne kadar eşlik etmeme rağmen başka hiç bir şey söylemedi.

Cuma akşamı bir olayla karşılaşmadım. Cumartesi ve pazar işe gitmediğimden Dr. Mallako’nun kapısından geçmedim. İyi bir iş adamı olan komşum Mr. Gosling bana gevezelik etmeye geldi. Kendisine içki ikram edip rahat koltuğuma oturttuktan sonra her zamanki alışkanlığı olan çevredeki komşularımız hakkında konuşmaya başladı.

«Caddemizdeki dikkati çeken gidişatı gördünüz mü?

 Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwringht hastalandılar ve büro işlerinden uzaklaştılar. Mrs. Ellerker karanlık odasında inleyerek yatıyor.»

Mr. Gosling, Dr. Mallako’dan ve dikkati çeken pirinç tabelasından haberdar değildi anlaşılan. Ben de ona bundan hiç sözetmeyip araştırmalarımı tek başıma yürütmeyi kararlaştırdım. Sırasıyla Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright’i ziyaret ettim, fakat bunlar bana tek kelime bile söylemediler. Mrs. Ellerker’i görmem mümkün olmadı. Çünkü inzivaya çekildiği hasta odasından dışarı çıkmıyordu. Ortada çok ilginç olayların döndüğü ve bunun da nedeninin Dr. Mallako olduğu gün gibi aşikârdı. Bunun üzerine onu ziyaret etmeye karar verdim. Fakat müşahede için değil, bu gidişatın nedenini sormak için gidecektim.

Güleryüzle içeri girdiğinde: «Size ne gibi bir yardımım dokunabilir?» diye sordu. Müşfik görünmesine rağmen tebessümü çok manidardı. İnsanı etkileyen soğuk bakışları vardı. Tebessümünün bu bakışlara etkisi olmuyordu.

«Dr. Mallako cumartesi ve pazar hariç her gece kapınızın önünden geçerken sizin hesabınıza rahatsız edici bulduğum olaylarla karşılaştım. Mektubunuz da dikkate alınacak olursa tabelanızın ne ifade ettiğini hâlâ anlayamadım. Gördüklerim karşısında beni inandırmaya çalıştığınız gibi, gerçekten de insanlık uğruna mı çalıştığınızı, kendi kendime soruyorum. Yanılmış olmam da mümkündür. Şayet öyle ise beni teskin etmek sizin için çok kolay olmalı. Fakat muayenehanenizi terk ettiklerinde düşündürücü durumda olan Dr. Abercrombie, Mr. Beauchamp, Mr. Cartwringht ve Mrs. Ellerker hakkında sağlam bir açıklama yaparsanız memnun olacağımı itiraf ederim.» 

Ben konuşurken Dr. Mallako’nun yüzündeki tebessüm kayboldu ve sert, cezalandırıcı bir tavır takındı.

«Beyefendi, siz beni ahlâksızca ve alçaltıcı bir iş yapmaya zorluyorsunuz. Bir hastanın doktoruna anlattığı sırların tıpkı günah çıkarma gibi açıklanmıyacağını bilmez misiniz?

 Sizin merakınızı giderirken namussuzluk edeceğimi bilmiyor musunuz?

 Doktorun susmasına değer vermeyi bu yaşınızda öğrenemediniz mi?

 Hayır beyim sizin utanmaz sorularınızı cevaplandırmayıp hemen evimi terk etmenizi isteyeceğim. Kapı orada.»

Caddeye çıktığımda mahcup olduğumu hissediyordum. Şayet gerçekten inançlarına bağlı bir doktorsa sorularıma verdiği cevaplar doğruydu. Acaba yanılmış olabilir miydim?

 Doktor olarak dördünde de şimdiye dek bilmedikleri kötü bir vücut arazı mı bulmuştu?

 Mümkün olmasa da, ihtimal dâhilindeydi. Bundan sonra ne yapabilirdim?

 Ertesi hafta sabah ve akşam doktorun bahçesinin önünden geçerken gözetlemelerimi devam ettirdim, fakat dikkati çeken bir durumla karşılaşmadım. Geceleri kâbuslar içinde göğsünde zırh gibi taşıdığı tabelası, pençesi ve kuyruğu ile düşlerime giriyor, sabit bakan gözleri karanlıkta bana çevrilmiş hemen hiç hareket etmeyen dudaklarının arasından şu sözleri fısıldıyordu: «Tekrar geleceksin!» Her geçen gün kapısının önünden daha yavaş geçiyordum. Her seferinde içeri girmek için daha büyük bir istek duyuyordum, fakat bu kez araştırma için değil, muayene olmak için. Bunun delice bir saplantı olduğunu anladığım halde karşı koymuyordum. Fevkalâde çekici bir kuvvet çalışmamı aksatıyordu. Nihayet şefime baş vurdum ve Dr. Mallako’dan hiç söz etmeden onu çok yorgun olduğuma ikna ederek izin istedim. Benden daha yaşlı olan takdir ettiğim şefim kederli yüzüme bakarak ricamı kabul etti.

Uçakla Korfu’ya gittim. Güneş ve deniz sayesinde hepsini unutacağımı sanıyordum. Ne yazık ki, burada da gece ve gündüz rahat değildim. O gözler her gece düşlerimde daha da büyüyerek bakıyorlardı. Geceleri ter içinde uyanıyor ve bana «Gel» diyen sesi duyuyordum. Şayet durumumdaki düzelme mümkünse bunun tatilde olmayacağını anladım ve umutsuzluk içinde geri döndüm. Beni kendisine bağlamış olan, başladığım araştırma işinin zihnimi açacağım sanıyordum. Hararetli bilimsel bir araştırma yaptım ve Dr. Mallako’nun kapısından geçmeyen tren istasyonuna gidebileceğim bir yol buldum.

2

Mr. Gosling beni ziyaret edene dek bu zorlu düşüncelerden yavaş yavaş kurtulduğuma inanıyordum. Bu adam kırmızı yanaklı, sağlıklı ve canlıydı. Benim görüşümle ruh sükûnetimi bozarak hastalık halini alan düşüncelerimi dağıtacak tipti. Fakat henüz içkisini vermiştim ki ilk cümleleri bende daha şimdiden korku yarattı.

«Mr. Abercrombie’nin tutuklandığını duydunuz mu? »

«Aman Allahım! Mr. Abercrombie tutuklandı mı?

 Ne suç işlemiş olabilir?»

«Bildiğiniz gibi Mr. Abercrombie bankalarımızdan birinin saygı değer müdürüydü. Babası gibi o da iş ve özel hayatında kusursuzdu. Kralın gelecek yaş gününde şeref payesi verileceği, hatta seçim çevremizden parlamento adayı gösterilmesi kesinleşmişti. Fakat uzun, şerefli bir geçmişe önem vermeksizin çok miktarda para çalmış ve suçu kalleşçe yanında çalışan bir memura yüklemeyi denemiş.»

Mr. Abercrombie’yi daima bir arkadaş olarak gördüğümden bu habere çok üzülmüştüm. Bin bir güçlükle tutuklu bulunduğu hapishanede onu ziyaret etme müsaadesini aldım. Mr. Abercrombie’yi ilgisiz zayıf, solgun ve ümitsiz buldum. Önceleri bana bir yabancıya bakar gibi baktı, fakat karşısındakinin eski bir dostu olduğunu sonradan anladı. Deva bulmaz durumunu Dr. Mallako’ya yaptığı ziyaretle bağdaştırmaktan kendimi alamıyor, ani değişikliğindeki sırrı sezeceğime inanıyordum.

«Mr. Abercrombie, hatırlayacağınız gibi önceden] farklı tutumunuzu anlamağa çalıştım, fakat o zaman bana bilgi vermekten kaçındınız. Tanrı aşkına bu kez beni reddetmeyiniz. O zamanki tutuk davranışınızın sonucunu görüyorsunuz. Yalvarırım, bana gerçeği söyleyiniz, belki henüz vakit geçmemiştir!»

«Maalesef iyilik vaad eden çalışmalarınız için vakit çoktan geçmiştir. Bana ölüm, zavallı karım ve talihsiz çocuklarıma da sefalet ve utançtan başka şey kalmıyor. Allah’ın belâsı kapıdan içeri girdiğim güne lânet olsun! Şeytan zekâlı habise gittiğim eve lânet olsun!»

«Bundan korkuyordum zaten. Lütfen bana hepsini anlatınız.»

Mr. Abercrombie: «Dr. Mallako’yu merakım üzerine ziyaret ettim» diye itirafa başladı. «Dr. Mallako’nun sipariş üzerine verdiği tüyler ürpertici şey ne olabilirdi?

 Bir kaç kişinin romantik ideallerine verecekleri ile nasıl geçinebileceğine inanıyordu?

 Benim gibi boşuna para verecek çok kişinin olduğunu sanmıyordum. Ama Dr. Mallako yaptığı işten emin görünüyordu. Bana Mortlake’lilerden alıştığım şekilde muamele etmiyordu. Bana itibar göstermiyordu, hatta buna biraz da horgörü diyebilirim. İlk konuşmamdan sonra en gizli düşüncelerimi okuyabileceği hissini duydum. Önceleri bunu budalaca bir düşünce olarak kabul etmiş ve kurtulmaya çalışmıştım. Fakat sesini değiştirmeden ve hissiyatını belirtmeden konuşmasına devam edince bu cazibeye daha çok kapıldım. Arzularım uyanmıştı. Sadece kâbuslarda tanıdığım düşünceler tıpkı balina avcılarım korkutmak için derinlerden yukarı çıkan deniz canavarları gibi beliriyordu. Ümitsiz, çaresiz fakat bağlanmış gibi, güney denizinin ıssız sularındaki gemi enkazı gibi onun tarafından hazırlanan fırtınada yalpa vuruyordum.»

«Peki bütün bu süre içinde Dr. Mallako size neler söyledi?

 Böylesine müphem düşüncelerinizi anlatırsanız size nasıl yardım edebilirim?

 Şayet avukatın size yardımcı olması gerekiyorsa somut bilgilere ihtiyacım var.» diyerek sözünü kestim.

Zorla nefes alarak konuşmasına devam etti: «Önceleri sadece gereksiz olaylardan sözettik. Sonra mesleklerinde mahvolan bazı dostlarımdan söz ettim. Bana dostça davrandığından, kendisine aynı durumdan korktuğumu itiraf ettim. ‘Yıkılmanın önüne geçecek bir yol biliyorum! Yalnız bunu bertaraf etmeye hazırlıklı olmalı. Bir zamanlar bir dostum sizin bulunduğunuz güç durumdaydı. O da banka müdürüydü’ dedi. ‘Herkes tarafından seviliyordu, fakat spekülasyon yaptı ve iflasla karşılaştı. Tembellik edecek adam değildi. Sade yaşantısı, mesleği ile ilgili işleri memnunluk verecek tarzda ifa etmesi ve en önemlisi kendi adını ihmalkâra çıkaran, bankada alt kademede görevli bir adamdan dolayı henüz çalışacağını itiraf ediyordu. Başkalarının paralarının emanet edildiği işinde her zaman kusursuz ve sakin değildi. Ayrıca zaman zaman içki içiyor ve üstelik de devrimci politik görüşlerini açıklıyordu.’

«Dr. Mallako viskisini yudumladığı küçük aradan sonra konuşmasına devam etti:

‘Dostum bankanın hesap raporlarında her hangi bir zimmet anlaşılacak olursa suçu, bu sorumsuz genç adama yüklemenin güç olmayacağını belirtiyordu. Dostum durumu dikkatle hazırlıyordu. Genç adamın haberi olmadan evine bankadan çalınmış bir paket banknot gizledi. Bir bahsi müşterek bürosuna genç adamın adına telefonla kazanmayacak atlara çok miktarda para yatırıyordu. Açık hesaplardan dolayı muhasebecinin göndereceği ihtar mektubunun geleceği günü dikkatle hesaplıyordu. En uygun zamanda banka kasasındaki büyük bir açığı tespit ettirdi. Derhal polisle temas kurdu ve muhtemelen polisin zorlamaları üzerine tek suçlu görünen genç adamın adını verdi. Polis derhal adamın evine giderek para destesini buldu ve büyük bir dikkatle muhasebecinin öfkeli haberini okudu. Genç adamın hapishaneye gittiğini, müdürün her zamankinden daha fazla güvene lâyık görüldüğünü söylemeye gerek yoktur. O andan itibaren borsada daha dikkatli spekülâsyon yapmaya başladı. Büyük bir mirasa konarak baron oldu ve milletvekili seçildi. Kabine üyesi ve bakanlık görevleri üzerine konuşmayacağım. Bu gerçek hikâye sayesinde, biraz teşebbüs ruhu ve keskin zekâ ile alçaltıcı durumun zafer olabileceğini anlarsınız. İnsan tüm yurttaşlarının saygısını kazanır. »

Mr. Abercrombie «O bunları söylerken ben bir isyanla karşı karşıyaydım» diyerek sözlerine devam etti. «Ben de dikkatsiz bir spekülâsyon sonucu güç duruma düşmüştüm. Benim de Dr. Mallako’nun belirttiği karakterde bir memurum vardı. Baron olmayı düşünmedimse bile ben de soyluluk ünvanı ve parlamentoda bir yer elde etme umudundaydım. O zamanlar iyi okullarda okuyan, spordaki başarıları ikisine de mesuliyetli işler ve şerefli bir kariyer vaad eden iki oğlumu düşünüyordum. Oğullarımın birden bire bu cennetten koparılarak bir devlet okulunda okumak mecburiyetinde kalacaklarını, henüz on sekiz yaşına gelmeden basit bir işte çalışarak ekmek parası kazanmak zorunda kalacaklarını düşünüyordum, Mortlake’deki komşularımın bana sevinçle selâm vermeyip başlarını çevireceklerini, içki içmeyeceklerini ya da Çin anlaşmazlığı hakkındaki görüşlerimi dinlemeyeceklerini düşünüyordum. Dr. Mallako sakin ve tekdüze sesle konuşmasına devam ederken bu hayaller gözümün önüne geliyordu. Bunlara nasıl dayanabilirim? diye kendi kendime soruyordum. Bir çıkış yolu olmadığı sürece asla tahammül edemezdim. Acaba şimdiye dek kusursuz hayat sürmüş, komşularının severek selâm verdikleri bu yaşımda ben suçlu olarak yaşamak için bütün bu güveni feda edebilir miyim?

 Foyamı meydana çıkaracak, gece ve gündüz başımın üzerinde sallanan Demokles’in kılıcına tahammül edebilecek miydim?

 Evdeki mutluluğun bağlı olduğu egemenliği karımın üzerinde devam ettirebilecek miydim?

 Oğullarım okuldan döndüklerinde gerçek bir babanın yaptığı gibi onları parlak kelimelerle karşılayabilir miydim?

 Polislerin başarısızlıklarından, soygunları ile ekonomimizi kökünden sarsan hırsızların takibini reddedişlerinden söz edebilir miydim?

 Dr. Mallako’nun dostunu örnek alsam bile bu noktalarda hata yapacağımı anladım. Her hangi biri: ‘Mr. Abrecrombie’ye ne oldu acaba?

 Eskiden kanaatlerini öylesine açık ve yüksek sesle söylerdi ki, her mücrim ondan korkardı. Gerçi şimdi de öz olarak aynını söylüyor fakat konuşurken fısıldıyor ve duraklıyor. Hatta sanki polisin beceriksizliğinden söz edermiş gibi omuzunun üzerinden geriye baktığını fark ettim. Sanırım Mr. Abercrombie bizden bazı esrarengiz durumları gizliyor, diyebilirdi…

«Bu utandırıcı tasavvurlar ıstırap veren hayallerimde her seferinde daha canlı olarak meydana çıkıyordu. Mortlake’deki komşularımın şehirde arkadaşlarımla paraları karşılaştırdıkları ve farklı tutumumun bankadaki güçlüklerle bağdaştığı kanaatine vardıklarını görüyordum. Bunu keşfettikten sonra tek bir adımın beni yıkacağından korkuyordum. Asla bu karanlık işler çeviren adamın sesine kulak vermeyeceğim diye kendi kendime düşünüyordum. Asla doğru yoldan ayrılmıyacağım… Fakat… Fakat…

Bu zaferin kusursuz gidişatını anlatırken her şey ne kadar da kolay görünüyordu. Dünyadaki kötülüklerin rizikoya katlanmamızdan ileri geldiğini bir yerde okumamış mıydım?

Ünlü bir filozof ’insan tehlike içinde yaşamalıdır’ tezini ileri sürmemiş miydi?

Acaba şartların karşıma çıkardığı bu örneği tasvip etmek görevim değil miydi?

Umutların, korkuların, alışkanlıkların ve arzuların nedenleri tartışılırken şaşkınlık ve iç huzursuzluğu içindeydim. Nihayet tahammülüm kalmadı ve bağırmaya başladım: ’Dr. Mallako, sizin şeytan mı, yoksa melek mi olduğunuzu bilmiyorum. Tanrıdan sizi asla görmemiş olmayı dilerim!’. Bunları söyledikten sonra koşarak evden çıktım ve bahçe kapısında size rastladım. «O meşum ziyaretten sonra bir an bile ruhum sükûnet bulmadı. Gündüzleri yolda rastladığım insanlara bakıyor ve şöyle düşünüyordum: Ne yaparlardı acaba, şayet… Geceleri uyumadan önce mahvolma ve hapishane arasında bocalıyordum. Huzursuzluğumdan şikâyete başlayan karım nihayet, benim giyinme odasında yatmamı istedi. Lâkin özlediğim uyku orada uykusuz geçen saatlerden daha ıstırap vericiydi. Korkulu rüyalarda düşkünler evi ile ağır ceza hapishanesi arasında dar yolda gidip geliyordum. Nöbet esnasında kendimi oradan oraya atıyor, nihayet korkunç binalardan birine giriyordum. Daha sonra bir polis görüyor, elini omuzuma koymasıyla korkudan bağırarak uyanıyordum. Bu şartlar altında mesleğimin zarar görmesi hiç de hayret verici değildi. Her seferinde daha dikkatsizce spekülâsyon yapıyor ve daha çok borçlanıyordum. Nihayet Dr. Mallako’nun dostunun yaptığını yapmaktan başka çarem kalmadı. Fakat şaşkınlıktan onun sakındığı hatayı işledim. Akılsız memurumun evine gizlediğim banknotların üzerinde benim parmak izlerim görüldü. Polis, muhasebeciye telefonla verilen siparişin benim evimden yapıldığını tespit etti. Benim kanaatime göre kaybedecek olan at bütün yarışları kazandı. Bunun üzerine şimdiye dek müşterek bahis oynamadığını söyleyen memuruma polis inandı. İşlerimin ümitsiz karışıklığını Scotland Yard açığa çıkardı. Değersiz biri olarak kabul ettiğim memurumun bir bakanın yeğeni olduğu anlaşıldı.

«Bu rastlantıların Dr. Mallako’yu hayrete düşürmediğinden eminim. Başlangıcından korkunç sona dek bütün gidişatı önceden bildiğine hiç şüphem yok. Suçu kabul etmekten başka çarem yoktu. Kanuna göre Dr. Mallako suçsuzdu. Bana verdiği acının onda birini ona verebilirseniz kraliçenin hapishanesinde talihsiz bir kalbin size müteşekkir kalacağından emin olabilirsiniz.»

3

Mr. Abercrombie’nin son kelimeleri Dr. Mallako’ ya duyduğum nefretin artmasına sebep oldu, fakat bununla şahsiyetinin çekici kuvvetinin arttığını da hissettim. Müthiş doktoru unutamıyordum. Istırap çekmeliydi, ama benim yüzümden. Aramızda gözlerindeki gibi derin, karanlık ve korkunç uçurum olmasını istiyordum. Bu isteklerimi yerine getirecek bir yol bulamadığımdan bir süre araştırmalarıma devam etmeye çalıştım. Kurtulmaya çalıştığım felâketler dünyasına, Mr. Beauchamp’ın kaderiyle ilgili olarak yeniden düşmem, çabalarımın ilk zayıf belirtisiydi. Otuzbeş yaşlarındaki Mr. Beauchamp’ı yıllardır Mortlake’de fazilet örneği olarak bilirdim. İncillerin satışını yürüten bir derneğin sekreteriydi ve ayrıca da moralistti. Bir zamanlar yeni olduğu anlaşılan siyah etek ve çizgili pantolon giyerdi. Papyonu siyah, davranışı ciddi ve ölçülüydü. Trende dahi Incil’den kısımlar zikretmeyi severdi. Her alkollü içkiyi tahrik edici mayi olarak nitelendirdiğinden bir damlasını bile dudaklarına değdirmezdi. Bir fincan sıcak kahveyi elbisesine döktüğünde sadece : «Ne kadar kötü!» diye bağırmıştı. Etrafında ciddi insanların bulunduğuna inandığı erkekler toplantısında hemen cinsel ilişkiden dert yanardı. Geç vakitler yenilen akşam yemeğinden nefret ederdi. Çay saatinde harpten kalma bir alışkanlık olarak soğuk et, salatalık turşusu ve haşlanmış patatesten ibaret bir yemek yerdi. Tabii bayramlarda etyemezdi. Mortlake’de hiç kimse kötü bir hareketini hatırlayamazdı.

Fakat Dr. Mallako’nun kapısında ona rastladıktan kısa bir süre sonra değişiklik olduğunun farkına varıldı. Siyah etek ve çizgili pantolon yerini bacakları saran gri bir kostüme bıraktı. Siyah kravat yerine lâcivert takıyordu. İncil’e daha az değiniyordu ve geceleri erkeklerin içki içmelerini, oruç tutmanın yararlarından sözetmeden seyrediyordu. Bir kez onu yakasına kırmızı bir karanfil takmış gara giderken caddede görmüşlerdi. Mortlake’lilerin merakını uyandıran bu hareket bir daha tekrarlanmadı. Fakat kırmızı karanfilden bir kaç gün sonraki olay yeni dedikodulara sebep oldu. Mr. Beauchamp genç güzel bir hanımla güzel bir otomobilde görüldü. Bir kaç gün bu şahsın kim olabileceği araştırıldı. Her zamanki gibi bu merakı gideren Mr. Gosling oldu. Herkes gibi Mr. Beauchamp’daki değişiklik beni de huzursuz etti. Mr. Gosling’in beni ziyaret ettiği bir gece bana şunları sordu.

«Fazilet peygamberimiz üzerinde dikkati çeken tesiri yaratan hanımın kim olduğunu duydunuz mu?»

«Hayır» diye cevap verdim.

«Ben öğrendim» diye konuşmasına devam etti. «Yolanda Molyneux. Cangıllardaki ölümü son harbin sayılı trajedilerinden biri sayılan Kaptan Molyneux’in dul eşi. Güzel Yolanda acısını oldukça kolay unuttu. Hatırlayacaksınız, Kaptan Molyneux tanınmış sabun fabrikatörünün tek oğluydu ve mirasçısı olarak, daha onun sağlığında mutlâka veraset vergisinden düşmek için hatırı sayılır bir servete sahipti. Bu muazzam servet, tükenmek bilmeyen bir merakla çeşitli erkek tipleri üzerinde etüdler yapan dul eşine aitti. Bu şekilde milyonerler, sahtekârlar, Karadağlı maden işçileri ve Hintli fakirlerle tanıştı. Mübalağalı şekilde orijinal olanı tercih eder. Mr. Beauchamp’ın kişiliğinde ilginç etüd olanağı bulana dek yaptığı dünya seyahatlerinde sadece Low Church uğruna kendini feda eden bir ondan kurtulabilmişti. Bu adamı daha ne hallere sokacağını düşündükçe tüylerim diken diken oluyor, çünkü o bunları ciddiye alırken kadın onu kolleksiyonunun bir devamı olarak görüyor.»

Durum Mr. Beauchamp’ın lehine değildi, fakat Dr. Mallako’nun etkisini o zamanlar bilmediğimden kaderi hakkında peşin hüküm vermek istemiyordum. Mr. Abercrombie’nin öyküsünü dinledikten sonra Dr. Mallako’nun bunları yapabilecek yetenekte biri olduğunu anladım. Adamla görüşmek mümkün olmadığından Ham Common’da eskiden kalma bir evde oturan güzel Yolande ile tanışmaya çalıştım. Hayret etmeme sebep, onun Dr. Mallako’yu bilmemesiydi. Çünkü Mr. Beauchamp ondan hiç sözetmemişti. Mr. Beauchamp’tan neşeyle, biraz da horgörüyle sözediyor ve onun zevkine uymak için büyük bir çaba göstermesine üzülüyordu.

«Onun İncil’den kısımlar okumasını zevkle dinliyor, çizgili pantolonundan hoşlanıyordum. ‘Tahrik edici mayi’ içmeyi reddetmesi, mel’un gibi ifadeleri tasvip etmemesi beni eğlendiriyordu. Beni ilgilendiren sadece bunlardı, ama normal insanlara benzemeye çalışması onu her seferinde sevinçle karşılamamı zorlaştırıyor. İyi adama bütün bunların psikolojik anlamın çok üstünde olduğunu anlatmak boşuna zahmet olur!» dedi.

Mrs. Molyneux’e zavallı adama karşı daha hoşgörülü olmasını rica etmem benim görüşümle faydasızdı.

«Saçma» diye cevap verecekti. Kutsal dinin diğer tarafına; his dünyasına küçük bir bakış ona sadece iyi gelir. Başlıca merakı olan günahkârlara karşı, şimdiye dek olduğundan daha iyi davranır. Ben insanları severim ve kendimi onun işinde yardımcı görüyorum. Ben onunla ilişkimi kesmeden yüz misli daha büyük bir başarıyla günahkâr ruhları kurtarmayı bilecektir. Vicdan azapları ateşli uzdilliliğe dönüşecek ve melun olmama ümidi şimdiye dek kaybolmuş gözü ile baktıklarına uhrevi saadet kapısını açma imkânını verecektir. Mr. Beauchamp’tan yeterince bahsettik’ diye gülerek konuşmasına devam edecekti. ‘Bu kuru konuşmadan sonra özel kokteylim bunları yutmanıza yarıyacaktır.’

Mrs. Molyneux’le yapacağım bu tarz bir konuşmanın anlamsızlığını anlıyordum. Ayrıca Dr. Mallako uzakta ve erişilmezdi. Mr. Beauchamp’la ne zaman konuşmak istedimse yerine getirmeye mecbur olduğu işlerle meşgul değilse, Ham Common’a gitmek üzereydi. Bu görevlerin onu gittikçe daha az meşgul ettiği ve dönmeyi adet edindiği akşam trenindeki her zamanki yerinin boş kaldığı dikkati çekiyordu. Daima iyi düşünmeme rağmen kötü bir durumun ortaya çıkmasından korkuyordum.

Maalesef korkularım gerçekleşti. Bir gece evinin önünden geçerken ihtiyar hizmetçinin ağlayarak kapıda toplanan halka yollarına devam etmelerini rica ettiğini gördüm. Mr. Beauchamp’a yaptığım sık ziyaretlerden tanıdığım iyi kadına ne olduğunu sordum.

«Zavallı efendim, zavallı efendim» diye bağırdı.

«Zavallı efendinize ne oldu?»

diye sordum.

«Ah beyefendi çalışma odasının kapısını açtığım andaki korkunç dakikayı asla unutamayacağım. Bu odanın uzun zaman önce, kiler olarak kullanıldığını ve tavanında varlık günlerinde tütsülenmiş domuz budu ile koyun budu asılan çengeller olduğunu belki bilirsiniz. Kapıyı açtığımda bu çengellerden birinde Mr. Beauchamp’ı boynundan iple asılmış gördüm. Efendimin hemen altında düşmüş bir iskemle vardı. Onu bu ümitsiz sona sevkedenin bir ıstırap olduğunu sanıyorum. Bunun ne olduğunu bilmiyorum ama, efendimi yoldan çıkaran günahkâr ve tanrısız kadının bunlara sebep olduğunu düşünüyorum.»

Daha fazla dinlemek istemiyordum, fakat düşüncelerinin mümkün olabileceğini kabul ediyordum. Belki sadakatsiz Yolande trajediyi açıklayabilirdi. Hemen evine gittim ve onu postacının henüz getirdiği bir mektubun başında buldum.

«Mrs. Molyneux» dedim, «şimdiye kadarki bağımız tamamen dostaneydi, fakat artık ciddi olarak konuşmamız gerektiğini sanıyorum. Mr. Beauchamp benim dostumdu ama sizin için, dosttan da ileri olduğunu ümit ediyordu. Bu yüzden evindeki korkunç olayla ilgili bir açıklama yapabilirsiniz.»

Her zamankinin aksine gayet ciddi: «yapabilirim» dedi. «Derin hislerine değer vermediğim bu talihsiz adamın son kelimelerini biraz önce okudum. Kendimin de suçlu olduğunu itiraf ediyorum, fakat asıl suçlu ben değilim. Bu rolü tehlikeli bir şahıs oynadı. Dr. Mallako’dan sözediyorum. Biraz önceki mektup onun iştirakinden bahsediyor. Mr. Beauchamp’ın dostu ve bildiğim kadarıyla Dr. Mallako’nun düşmanı olduğunuzdan size bu mektubu okutmakta haklıyım.»

Bunları söyledikten sonra yazıyı elime verdi. Kendi dört duvarımın arasına gelmeden mektubu okuyamadım ve orada bile birçok sayfaları ellerim titreyerek açtım. Sayfaları dizlerimin üzerine yayarken doktorun şeytanî atmosferinin etrafımı sardığını hissediyordum. Deva bulmaz bakışlarının hayali ile kamaşan gözlerimi kapamayı güçlükle başarabiliyordum. Okumakla görevli olduğum korkunç kelimeleri güçlükle tanıyabiliyordum. Nihayet Mr. Beauchamp’ı bu yola iten ruhsal savaşı anlayabilmek için kendimi toparladım. Mr. Beauchamp şunları yazıyordu : 

«Kalpten sevdiğim Yolande.

«Bu mektubun içindekilerin sana üzüntü mü vereceğini yoksa bunda dahil olmanın verdiği ıstıraptan kurtuluşu mu göreceğini bilmiyorum. Nasıl olursa olsun dünyadaki son kelimelerimin seni hedef tuttuğunu biliyorum ki, bunlar gerçekten de son kelimelerim. Bu mektup bittiği anda ben artık var olmayacağım. Sana rastlamadan önce hayatım renksizdi, bunu biliyorsun. Seni tanıdıktan sonra insan varlığının yoksunluk ve yasakları aşan değerleri olduğunu anladım. Her şey böylesine deva bulmaz bir şekilde son bulmasına rağmen memnun göründüğün tatlı saatlerden pişmanlık duymuyorum. Fakat artık burada hislerden söz edilmemeli. Merakına rağmen şimdiye dek Dr. Mallako ile ilk karşılaşmamızı açıklamadım. O zamanlar seni etkileyecek parlak görünüşe sahip olmak istiyordum. Bana değer verdiğin takdirde yeni bir hayata başlayabileceğime inanıyordum. Kötülük ve şeytanın insan kılığına girdiği şahsı ziyaret edene dek en küçük bir imkân bulamadım. O öğleden sonra onu ziyaret ettiğimde beni gülerek karşıladı ve konuşma odasına götürdü.

«Mr. Beauchamp sizi yanımda görmek benim için büyük bir sevinç’ dedi. ‘Yaptığınız iyi işlerden söz edildiğini duydum ve asil amaçlarınızdan dolayı hayran kaldım. Size nasıl yararlı olabileceğimi tahmin edemediğimi itiraf ederim. Fakat konuşmadan önce alacağımız bir serinleticinin bize zararı olmaz. Şarap ve birayı reddedeceğinizi bildiğimden bunlardan ikram edip sizi kırmak istemem. Belki bir fincan tatlı kakao içersiniz?

Dostane davranışı ve dikkatinden dolayı teşekkür ettim ve hizmetçisi kakaoyu getirdikten sonra ciddi konuşmamıza başladık. Hemen hemen manyetik kuvvetle düşüncelerimi dikkatsizlikle açıklatıyordu. Ona güvenle senden, ümit ve korkularımdan, yeni istek ve gayretlerimden, kanaatlerimin değiştiğinden, mutluluğun sarhoş edici dakikalarından, uğruna bana soğuk davrandığın uzun günlerden söz ettim. Ona seni kazanmak için sadece dünya iyiliklerine değil, zenginliğe, karaktere ve konuşma yeteneğine sahip olmam gerektiğini bildiğimi söyledim. Bütün bunlarda bana yardımcı olabilirse bütün hayatım boyunca ona müteşekkir olacağımı, konsültasyona ödeyeceğim mundar 20 liranın bir faninin ödeyeceği en iyi sermaye olacağını söyledim. Dr. Mallako bir an düşündü ve düşünceli bir sesle konuşmaya başladı :

«Söyleyeceklerimin size faydası olur mu, emin değilim. Fakat ne olursa olsun sizin durumunuza benzer küçük bir hikâye anlatacağım.

«Meslek hayatında rastlamış olmanız gereken çok tanınmış bir arkadaşım var. O da gençlik yıllarını sizinki ile eş şartlar altında geçirmiş. Sonra tıpkı sizin gibi güzel bir hanıma aşık olmuş. Kısa zamanda onu kazanmak için büyük bir servete sahip olması gerektiğini anlamış. O da sizin gibi birçok memleket ve dildeki İncil’lerin satışı ile uğraşırdı. Bir gün trende şüpheli üne sahip bir yayıncıyla karşılaşmış. Eskiden böyle bir adamla asla konuşmazdı, fakat aşk umudundan dolayı önceleri sefih olarak adlandırdığı insanlara karşı daha ılımlıydı ve ön yargıda bulundu mu?

«Yayıncı ona edepsiz lektürlerden (okunacak şeyler) hoşlananların ellerinde manidar literatürün nasıl değiştiğini anlatmış. Yayıncı ‘Güç olan, bu tip kitaplar için ilân vermektir. Gizli satılması problem değil, gizli alınması ihtilaftır.’ demiş. Bu noktada yayıncı göz kırparak kabaca gülümsemiş: ‘Sizin gibi bir şahıs bize yardım ederse ilân problemi çözülmüş olur. Sattığınız İncil’lerin içine uygun bir işaret koyabilirsiniz. Örneğin, 8. Jeremias’ın insan kalbinin kötülük ve hilekârlıkla dolu olduğunu belirten 9. mısraındaki bahse not koyarak insan kalbinin şeytanlıkları hakkında filanca firmadan bilgi alınabileceğine dikkati çekebilirsiniz. Şayet peygamber kullarına şehir kapılarındaki fahişeleri arama görevini verirse kenarda birçok kutsal kitabın okuyucularının şüphesiz bu mânayı anlamadıklarını, falanca firmanın sorulan suale cevap vereceğini belirtirsiniz. Ve eğer tanrı erkeğin şikâyete değer tutumundan söz ederse bir işaretle bize başvurulabilir.’ Başka türlü kazancın imkânsız olduğunu anlatan yayıncı arkadaşımın bu işle meşgul olacağından emindi.

«Arkadaşım uzun zaman tereddüt etmeden karar verdi. Londra’ya gelir gelmez gardan doğru yayıncının kulübüne giderek bir kaç bardak viskiden sonra karşılıklı anlaşmalarının esasları üzerinde karara varmışlar. Arkadaşım İncil satmaya devam ediyor, İnciller her zamankinden fazla aranıyordu. Yayıncının geliri artmıştı ve arkadaşım da güzel bir ev ve araba alacak kadar çok para kazanıyordu. Not eklediği kısımlar hariç arkadaşım Incil’den parçalar okumaya devam ediyordu. Önceleri onunla alay eden kadın ondan çok memnundu. Evlendiler ve hâlâ mutlu memnun yaşıyorlar. Bu öykü sizi ilgilendirir ya da etmez ama güç durumunuza ekleyebileceğim tek çıkar yol budur.’

«Dr. Mallako’nun öğüdündeki kötülükten korkmuştum. Hayatı boyunca ahlakî yasaklara sıkısıkıya bağlı kalmış benim için bütün dünyanın tiksindiği yazıları satmakla görev almak inanılmaz gibi görünüyordu. Bunu anlaşılmaz kelimelerle Dr. Mallako’ya söylediğimde sadece manidar gülümsedi.

«’Dostum Mrs. Molyneux’ü tanıma bahtiyarlığına eriştiğinizden beri şimdiye kadarki yaşama anlayışınızın dar bir hudut içinde olduğuna kanaat getirmediniz mi?

 Süleyman’ın şarkısını kuşkusuz okumuşsunuzdur. [1]Bunun neden kutsal kitaba alındığını kendi kendinize sorduğunuza da eminim. Bu sualler günah ve dinsizliktir. Arkadaşımın yayıncısının piyasaya çıkardığı kitap esere değiniyor, fakat kadına çok düşkün krala benziyorsa nefsini düşündüğünden alicenaplık gösterememesi, rezilliğe tahammül edememesindendir. Kutsal kitabın iyi örnekler verdiği, vaz geçmek istediğiniz o alanda biraz serbestlik, güneş ışığı ve temiz havanın zararı olmaz.’

«Bu eserlerin okunmasının gençleri, kadın ve erkekleri günaha sürükleme tehlikesi yok mudur? diye cevap verdim. ‘Para kazanacağım işten dolayı bir kaç kişi kendini tehlikeli saadete atarsa, bunu bilerek beraber yaşadığım insanların gözlerine bakabilir miyim?

«Dr. Mallako ‘Kutsal dininizde şimdiye dek iyice öğrenemediğiniz birçok şeyler vardır mutlaka’ dedi. ‘Yobazla ilgili kısmı iyice okumadınız mı?

 Masaya otururken efendiyi suçlayan yobazın neden azarlamaya müstahak olduğunu kendinize hiç sordunuz mu?

 Tövbekar kalbin durmadan methedilmesinde hiç bir şey dikkatinizi çekmedi mi?

 Mrs. Molyneux’le tanışmadan önce tövbekâr bir kalbe sahip olduğunuzu cidden iddia edebilir misiniz?

 İnsan önceden günah işlediği takdirde tövbekâr olacağım anlamadınız mı?

 Protestanlığın kuralı da budur. Şayet insanları tanrıya itaat eder duruma getirmek istiyorsanız önce günah işlemelerine müsaade etmelisiniz. Arkadaşımın yayıncısının çıkardığı kitapları şüphesiz birçokları alacak, daha sonra da pişmanlık duyacaklar ve şayet kutsal dinimizin esaslarına inanıyorsak güzide bir müdafii olduğunuz sarsılmaz haklardan dolayı yaratıcı daha çok memnun kalacaktır.’

«Bu mantık karşısında hayretten dilim tutulmuştu. Tereddüte düştüğüm bir nokta daha vardı. ’Böyle bir rizikoda meydana çıkarılma tehlikesi yok mudur?

diye sordum. ‘Büyük gelir sağlayan hileli işi polisin keşfetmesi mümkün değil midir?

 Yasaya karşı işler çeviren insanlara hapishane kapısı açık değil midir?

«Dr. Mallako ‘Evet’ dedi, ‘sizin ve meslektaşlarınızın gözünden toplum düzenimizin çapraşık yolları kaçmıştır. Çok yüksek paraların söz edildiği böyle bir işte belli bir yüzde karşısında resmi makamların bu teşebbüse katılacaklarına ya da hiç değilse göz yumacaklarına cidden inanmıyor musunuz?

 Emin olunuz, böyle insanlar var ve arkadaşımın yayıncısına onların beraber çalışmaları destek oluyor. Eğer arkadaşımın yolundan gitmeye karar verirseniz resmi makam yönünden de bunu emniyete almalısınız.

«Tek kelime söyleyecek durumda değildim. Kararsızlık içinde Dr. Mallako’nun evinden ayrıldım. Sadece bundan sonraki tutumumdan değil, ahlâk esasları ve tanrıya hizmet eden hayatı düşünerek kararsızdım.

«Önceleri kararsızlıktan çalışamaz hale geldim; Büroya gitmiyor, ne yapacağımı, bundan sonra nasıl yaşayacağımı düşünüyordum. Dr. Mallako’nun delilleri bana yavaş yavaş daha fazla yol gösterir oldu. ‘İçimde uyanan ahlâki problemleri çözemem’ diye düşünüyordum. Neyin kötü, neyin iyi olduğunu artık bilmiyorum. Bildiğim hangi yolun beni sevgili Yolande’min kalbine götüreceğidir.’ Nihayet bir rastlantı, atacağım son adımı belli etti. Bunun gerçekten rastlantı mı olduğunu bilmiyorum, fakat öyle kabul ediyorum. Dünyayı dolaşmış, şüpheli yerleri bilen bir adamla tanıştım. Polisler hakkında bilgisi olduğunu da bana açıkladı. Hangi polislerin elde edilip hangilerinin edilemeyeceğini bildiğini iddia ediyor ve cezaevi adayları ile yumuşak huylu polisler arasında bir nevi aracılık yaparak yaşıyordu.

«’Tabii siz böyle şeylerle ilgilenmezsiniz’ dedi. ‘Sizin hayatınız açık bir kitap gibi meydandadır. Kıl payı doğru yoldan ayrılmayı denememişsinizdir şüphesiz.’

«’Çok doğru’ diye cevap verdim, fakat tecrübelerimi genişletmeyi görev bildiğimden tanıdığınız bu tip bir polisle beni tanıştırırsanız memnun olurum.’ Onun sayesinde gizli polis müfettişi Mr. Jenkins’le tanıştım. Birçok şerefli polislerimiz gibi kurallara bağlı olmadığı belirtildi. Dostça ilgiyle Mr. Jenkins’e yaklaşarak sözü, dikkatle müstehcen eserlere getirdim.

«’Beraberce iyi işler yaptığım bir yayıncıyla sizi tanıştırabilirim.’ dedi.

«Sözünü ettiğim tarz bir yayıncı dediği Mr. Mutton’la beni tanıştırdı. Daha önce firması hakkında hiç bir bilgim yoktu, fakat tanımadığım bir dünyaya girdiğimden hiç de şaşırtıcı değildi. Biraz konuştuktan sonra Mr. Mutton’a Dr. Mallako’nun arkadaşının yaptığı şekilde yardımcı olabileceğimi belirttim. Mr. Mutton kendi güveni için teklifle ilgili bir yazının elinde olması gerektiğini belirtti. Hoşlanmamakla birlikte razı oldum.

«Bunların hepsi parlak umutların beni kötülüklerin derinliğine ittiği gün olmuştu. Sana tüm korkunç gerçeği nasıl açıklayabilirdim?

 Bu, gerçekten sadece, akılsızlığımı değil, alçaklığımı da ispat ediyor. Bugün evimin önünde bir polis belirdi. Onu kabul ettiğimde Mr. Mutton’un isteği üzerine verdiğim yazıyı gösterdi.

«’Bu sizin imzanız mı?’ diye sordu.

«Şaşkınlığıma rağmen ’Bunu ispatlamak sizin göreviniz’ demek cesaretini gösterdim.

«Bu o kadar zor olmasa gerek, ayrıca ne durumda olduğunuzu hemen belirtmek isterim.’ diye izahta bulundu. ‘Mr. Jenkins sır tutan bir memur değildir. Aksine halkımızın toplum hayatını her türlü kötü ve pis unsurlardan uzak tutmaya kendini adamıştır. Adını para ile satın alınabilire çıkarmasının sebebi hilekârları ağına çekmek içindir. Mr. Mutton sadece bir kukladır. Zaman zaman gizli polisin görevini üzerine alarak kötü karakteri canlandırır. Mr. Beauchamp, kurtulma imkânınızın olmadığını kabul etmelisiniz.’ Tahammül edilir bir hayat sürme ümidi ve imkânımın kalmadığını hemen anladım. Hapse girmesem bile şimdiye dek para kazandığım işle ilgili kâğıdın altına attığım imza bu göreve bir son verecekti. Duyacağım utanç seninle karşılaşmamı imkânsız kılacak ve ha yat benim için cazibesini kaybedecekti. Şu halde bana ölümden başka tercih kalmıyordu. Haklı bir öfkeyle beni cehennem azabına mahkûm edecek olan yaratıcımın yanına dönüyorum. Onunla karşılaşmadan önce bir tek söz söylememe mutlaka müsaade edecektir: Yeryüzünde yaşamış kötü insanların en kötüsü, en tehlikelisi Dr. Mallako’dur. Benim de yerim olacak cehennemde ona da yer vermen için sana yalvarırım.

«Yaratıcıma söyleyeceklerim bunlardır. Düştüğüm şaşkınlık uçurumu içinde sana mutluluk ve sevgiler dilerim, sevgilim.»

4

Mr. Beauchamp’ın feci âkıbetinden bir süre son ra Mr. Cartwright’e olanları öğrendim. Neyse ki onun kaderinin o kadar kötü olmadığım memnunlukla söyleyebilirim. Öyküsünün bir kısmını kendisinden, bir kısmını da biricik piskopos dostumdan öğrendim.

Herkesin bildiği gibi Mr. Cartwright artistler ve politikacılar tarafından tercih edilen tanınmış bir fotoğrafçıydı. Özelliği belli bir ifadeye bağlı kalarak, seyredenlerde asıl olduğu etkisini yaratmasındandı. Asistanı Lalage Scraggs adlı dikkati çekecek kadar güzel genç bir hanımdı. İkisini çok iyi tanıyanlar onun. Mr. Cartwright’e karşı daha mültefit davrandığını, çiftin birbirlerini yasal bağ olmaksızın daha ziyade hırslı bir aşkla sevdiğini iddia ederlerdi.

Ne yazık ki Mr. Cartwright’ın bir üzüntüsü vardı. Sabah, öğle ve akşam eksilmeyen sanat anlayışıyla çalışmasına rağmen mâliyenin haydutça talepleri kendisinin ve Lalage’nin pahalı isteklerini yerine getiremiyordu. 

«Moiybden, Wolfram ya da beni ilgilendirmeyen başka bir maddeyi satın almak için gelirimin onda dokuzu hükümet tarafından cebren alınırsa bütün bu ağır işin bana ne yararı var.» diyordu.

Bu hoşnutsuzluk hayatını güçleştiriyor ve Monaco Prensliğine yerleşme plânları yapıyordu. Dr. Mallako’nun tabelasını gördüğünde haykırmıştı :

«Bu iyi adam arttırılan vergilerden daha kötüsünü keşfetmiş olabilir mi?

 Şayet böyle ise fevkalâde hayal gücüne sahip olmalı. Onu ziyaret ederek bilgilerimi artıracağıma inanıyorum.»

Önceden randevu alarak her hangi bir artist, politikacı ya da yabancı diplomatın resmini çekmekle görevli olmadığı bir öğleden sonra Dr. Mallako’yu ziyaret etti.

Malum kibar konuşmalardan sonra Dr. Mallako asıl konuya değinerek Mr. Cartwright’e nasıl yardımcı olabileceğini sordu :

«Çok çeşitlerimle tüm müşterilerimi memnun edebilirim» dedi.

Mr. Cartwright: «Güzel» diye cevap verdi. Benim arzuladığım dehşet bir takım yöntemlere bağlıdır: Mâliyenin dikkatini çekmeden para kazanmak. Tabelanızın vaad ettiği gibi bu işe de bir çare bulabilir misiniz bilmiyorum, şayet bulabilirseniz çok memnun olurum.»

«İstediğinizi yapabileceğimi sanıyorum. Öyle ki meslek hırsımı uyandırdınız, sizi reddedersem bu benim için utandırıcı olur. Önce sizi cesaretlendirecek küçük bir öykü anlatayım.’ diye konuşmaya başladı, Dr. Mallako:

«Paris’te bir arkadaşım var. O da sizin gibi yaratıcı bir fotoğrafçı. Onun da sizin gibi harikulâde güzel, Paris eğlencelerine kayıtsız kalmayan bir asistanı var. İşini kanuni işlemlerle sınırlandırdığı sürece o da vergiler altında eziliyordu. İlerlettiği yöntemler sayesinde bugün bile fotoğrafçılıktan para kazanıyor. Hangi ünlü kişinin dünyaca tanınmış Paris’te hangi otelde kalacağını önceden tesbit ediyor. Güzel asistanı büyük adamın geleceği saatte otelde bulunuyor. Adam müracaatta zorunlu kayıtlarla meşgulken o birden derin nefes almaya, sendelemeye başlıyor. Bayılacağı sanısını uyandırıyor. Yakınında bulunan tek kişi olduğundan ünlü adam onu tutmak için hemen öne atılıyor. Kadın kollarında olduğu an bir flaş patlıyor. Ertesi gün arkadaşım banyo ettiği filmle karşısına çıkarak negatif ve bazı kopyalara kaç para ödemeye hazır olduğunu soruyor. Şayet kurban, yüksek bir şahsiyet ya da Amerikalı politikacıysa tabii oldukça yüksek ücret ödeniyordu. Bu şekilde arkadaşım gelirini haftada kırk saat çalıştığının çok üstüne çıkardı. Asistanı şimdi haftada sadece bir gün çalışıyor, o ise iki gün. Bir günü resim çekmek için, ikinci günü kurbanını ziyaret etmek için. Haftanın diğer beş günü bu çift, mutluluk içinde yaşıyor. Belki bu öyküde işinize yarayacak bir nokta bulabilirsiniz» diyerek Dr. Mallako sözlerine son verdi. Bu öğütte Mr. Cartwright’i korkutan iki nokta vardı. Birincisi keşfedilmek, İkincisi güzel Lalage’nin aşk serüvenine hiddetti. Korkudan polisle çatıştığını hayal ediyordu. Fakat belki de en önemlisi kıskançlıktı ki, onu, meşhurların kuvvetli kollarını Lalage’nin onunkilere tercih etmesine karşı uyarıyordu. O bu meseleleri düşünürken mâliyeden gelir ve muamele vergisi olarak 12.000 liralık bir talep geldi. Tasarruf nedir bilmeyen Mr. Cartwright’in her hangi bir yerde parası yoktu. Uykusuz geçirdiği bir kaç geceden sonra Dr. Mallaka’onun arkadaşı gibi davranmaktan başka yolu olmadığını anladı. Her şey dikkatlice hazırlanıp meşhurların listesi kontrol edildikten sonra Mr. Cartwright Boriaboolaga psikoposunu tercih etti. Anglikan konferansı için Londra’ya gelecek olan piskopos ilk kurbandı. Her şey yağdan kıl çekercesine kolay oldu. Sözde baygınlık geçiren güzel kadın piskoposun uzanan kollarına düştü. Perdenin arkasına gizlenmiş olan Mr. Carthwright görevini yerine getirerek ertesi gün piskoposa ikna edici bir fotoğrafla gitti.

«Muhterem piskopos bu fotoğrafın bir sanat eseri olduğunda bana hak vereceksiniz. Buna sahip olmak isteyeceğinizden eminim. Arap kültürüne meraklı olduğunuz herkesçe bilinmektedir. Amirlerim ve üstün niteliklere sahip asistanıma ödemek zorunda olduğum ücret gözönüne alınırsa negatif ve bir kaç kopyayı bin liradan aşağı veremem. Koloni piskoposlarımızın maddi güçlükler içinde bulunduğu herkesçe bilindiğinden fiatı hayli düşürdüm.»

«Çok kötü bu. Her halde bin lirayı hemen çantamdan çıkaracağımı ummazsınız. Fakat avucunuzun içinde olduğumdan size bir borç senedi ve piskoposluk gelirimi rehin vereceğim.»

Mr. Cartwright piskoposun ne kadar akıllı olduğunu memnunlukla tesbit etti ve birbirinden dostça ayrıldılar.

Bu piskopos diğer meslektaşlarından oldukça farklıydı. Üniversitede arkadaşımdı ve şakacı olarak tanınırdı. Bazı şakalarının pek zevkli olmadığı gerçekti. Takdisleri üzerine almaya karar verdiğinde herkes hayret etmişti, fakat daha da hayret uyandıran, onun binlerce kişiyi dinsel heyecana sürüklemesine rağmen arkadaşlarının bildikleri hallerinden vaz geçmemesiydi. Kilise yüksek makamları yanlış adımlarıyla şiddetle mücadele etmelerine rağmen son anda gülümsemesine karşı duramıyorlardı. Uygun görülen cezanın çok sert olmamasına karar vererek onun Boria-boola-ga piskoposu olmasına, Canterbury ve York başpiskoposlarının açık müsaadeleriyle piskoposluk dairesinden çıkmasına izin verdiler. Bir antropologun Afrika merkezinde yaptığı dinsel tören araştırmalarını okuduktan sonra müzakerenin sonunda oldukça sade bir izahat veren piskoposa rastladım. Onunla beraber olmaktan daima memnunluk duyduğumdan.; oturumdan sonra kulübüme gelmesini rica ettim.

«Sanırım kısa bir süre önce oldukça garip bir şekilde tanıştığım Mr. Cartwright’ın komşususunuz.»; diyerek olayı en küçük detayına kadar anlattı. Sözlerini şu esrarengiz sözlerle bitirdi :

«Korkarım arkadaşınız Mr. Cartwringht onu bekleyen âkibetten pek haberdar değil.»

Piskopos Mr. Cartwringht’ın tekniğinin etkisi altında kalmış, cemaatindeki kötü çocuklarının ne şekilde düzeltilebileceğini düşünmüştü. Nihayet bir yol buldu. Sovyet diplomatını iyice tetkik edip alışkanlık ve jestlerini öğrendikten sonra diplomata çok benzeyen işsiz aktörlerden birini buldu. Adamı, kendini Sovyet Sefaretine davet ettirmesi için harekete geçirdi. Daha sonra diplomatın yazdığı bir mektupla Mr. Cartwright’e kendisini filanca otelde aramasını bildirdi. Teklifi kabul eden Mr. Cartwright’e sözde diplomatın bir zarfı eline verdiği an çok iyi tanıdığı bir kamera sesi duyuldu. Zarfa baktığında üzerinde sadece kendi ismi olmayıp büyük harflerle «On milyon Ruble» yazılı olduğunu gördü.

Tabii ertesi gün piskopos kendisini ziyaret ederek şunları söylemişti:

«Sevgili dostum, biliyorsunuz taklit en namuslu iltifattır. Buraya size iltifat etmeye geldim. Şurada en az sizinki kadar güzel bir fotoğraf var. Fakat bu daha da tehlikeli. Cazip genç bir hanımı kucakladığım için Boria-boola-ga halkının gözünden düşeceğime pek inanmıyorum, fakat eğer buradaki resmî makamlar bu fotoğrafı görürlerse sizin hakkınızda pek iyi şeyler düşünmeyecekler. İşinizi güçleştirecek değilim, çünkü bir noktaya kadar yaratma gücünüze hayran kaldım. Şartlarım gayet basit. Borç senedimi ve piskoposluk gelirimin rehin hakkını vereceksiniz. Mesleğinize devam ettiğiniz sürece bazı şartlara tabi olacaksınız. Şantaj yapmayı düşündüğünüz erkekler dinsiz olacaklardır. Bu yolda elde ettiğiniz paraların yüzde doksanını bana vereceksiniz. Boria- boola-ga’da çok dinsiz olduğunu Nyam Nyam piskoposu ile iddiaya tutuştuğumu bilmelisiniz. Kim onları daha çabuk ve çok sayıda dine bağlıyabilirse o kazanacak, Şayet kabile reisi kabul ederse bir köyün vaftiz olmaya karar verdiğini öğrendim. Reisin kendini üç domuz karşılığı vaftiz ettirdiğini biliyorum. Bu, Afrika merkezinde ortalama 15 liraya mümkündür. Bin reisin dine dönmesine ihtiyacım var. Demek istediğim, görevimi sona erdirmek için on beş bin liraya ihtiyacım var. Bu miktarı elde ettiğim an konuşmamıza devam edebiliriz. Bu arada hem benim, hem de polis yönünden tüm kötü olaylardan uzak durumdasınız.»

Mr. Cartwrght’in piskoposun talimatına uymaktan başka çaresi yoktu. İlk kurbanları Hıristiyanlığa inanmanın yardımı olmaksızın da ebedi sükûnetin bulunabileceğini iddia eden ahlâk hareketlerini devam ettirenlerin başlarıydı. Diğer kurbanlar Amerika, Avustralya ve dünyanın diğer ülkelerinden bir konferansa katılmak üzere Londra’ya gelen komünist liderlerdi. Çok uzun zaman geçmeden, piskopos parayı memnunlukla alarak, bunun dinsizleri imhâ etmeyi kolaylaştıracağını belirtti.

Mr. Chartwright: «Artık göz altında bulunmamayı hak ettiğimi her halde itiraf edersiniz» dedi.

Piskopos: «Sakin olunuz» dedi, «henüz elimde orijinalleri mevcut. Bununla bana verdiğiniz on beş bin lirayı nasıl kazandığınızı polise kolayca ispatlıyabilirim. Fakat sizinle birlik olduğumu belirten bir belgeye sahip değilsiniz. Taleplerimi ispatlıyacak durumunuz yok. Ben merhametli bir adamım, benim kölem olsanız bile sizden tahammül edemiyeceğiniz bir iş istemem. Fakat Boria-booia-ga da eksik iki şey daha var. Birincisi, asıl reis babasının inançlarına bağlı; İkincisi, nüfus, Nyam Nyam’dan daha az. Siz ve güzel asistanınızın bu iki sakıncayı ortadan kalkacaktır.

Bunun ömür boyu sürecek bir ceza olduğunu istemiyorum. Yetmiş yaşına geldiğinizde siz ve çekici güzelliğe sahip Lalage belki o zaman bu kadar güzel olmayacak İngiltere’ye dönüp geçim paranızı vesikalık fotoğraf çekerek kazanabilirsiniz. Kanuni olmayan bir kurtuluş yolu bulursanız dikkati çekecek bir tarzda öldüğüm takdirde hemen açılmak kaydıyla bankada mühürlü bir mektup olduğuna dikkatinizi çekerim. Bu mektuba bir bakış mahvolmanıza sebep olur, Topluluğunuza müşterek sürgünümüze hoş geldin derim. Günaydın.»

Mr. Cartwright bu ıstıraplı durumda hiç bir kurtuluş yolu bulamıyordu. Onu son defa Afrika’ya giden bir gemide limanda gördüm. Piskoposun başka bir gemi ile gitmesi için ısrar ettiği Miss Scraggs’la vedalaşıyordu. Üzülmekten kendimi alıkoyamıyordum, fakat Protestanlığın yayılmasındaki tartışılmaz yararı düşünerek teselli buluyordum.

5

Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright’la ilgili heyecana rağmen Mrs. Ellerker’i gözden kaçırmamıştım. Beni huzursuz eden onunla da ilgili olaylar cereyan etmişti.

Mr. Ellerker uçak inşa mühendisiydi ve bakanlıkta bu alanda en yetenekli kişiydi. Biricik rakibi Mr. Ouantox da tesadüfen Mortlake’de oturuyordu. Bazı resmî makam temsilcileri Mr. Ellerker’i daha çalışkan buluyor, diğerleri Mr. Quantox’un çalışmasını tercih ediyorlardı. Kat’i olan şuydu ki, tüm İngiltere’de mesleklerinde ellerine kimse su dökemezdi. Her iki erkek meslekleri hariç dış görünüşte pek farklıydılar. Mr. Ellerker önemli bir akademi öğrenimi olan, edebiyat ve güzel sanatlara karşı kayıtsız, konuşurken övünen, kaba hareketler yapan bir adamdı. Ona karşılık Mr. Quantox zeki ve nüktedan, geniş bilgisi olan, kültürlü, her topluluğu kritikleriyle oyalamasını bilen bir adamdı. Mr. Ellerker kendininki hariç şimdiye dek asla bir kadına bakmamıştı. Mr. Quantox aksine etrafına bakmaktan memnun olurdu.

Mrs. Ellerker bazı bakımlardan kocasından çok Mr. Quantox’a benzerdi. Babası eski üniversitelerimizden birinde antropoloji doçentiydi. Gençliğini İngiltere’nin en kibar çevrelerinde geçirmişti. Zekâ ile nükteyi bağdaştırabildiği söylenirdi. Mortlake’deki komşularının bir kısmı ateşli konuşmasından memnun, diğerleri ise uçarı konuşmasıyle dürüst ahlâkın birleşmesinde tereddüte düşüyorlardı. Ciddi ve yaşlı dostları büyük bir ustalıkla gizlediği aşklarından şüpheleniyor ve kaçamak yapan karısından dolayı Mr. Ellerker’in dertlerine ilgi gösteriyorlardı. Diğerleri kahvaltıda kocasının ‘Times’deki başmakale yorumunu düşünerek Mrs. Ellerker’e acıyorlardı.

Mrs. Ellerker’in Dr. Mallako’nun evinden dramatik bir tarzda çıkışından sonra onunla özellikle dost olmaya çalışıyordum. Dr. Mallako’nun Mr. Abercrombie’nin kaderinde oynadığı rolü bildiğimden onu uyarmayı görev sayıyordum. Doktorla ilgili tüm fikirleri reddettiğinden bunun gereksiz olduğu meydana çıktı. Fakat kısa zamanda onun namına üzüleceğim bir sebep doğdu. Sık sık Mr. Quantox’la buluştuğu açıklandı. Mr. Ellerker’le aralarındaki rekabete bakılacak olursa akıllıca bir hareketti. Mr. Quantox’un güzel konuşma yeteneğine rağmen doktor Mallako’nun ruhsal dengesizliğe düşürdüğü bir kadın için bu dostluğu tehlikeli görüyordum. Konuşma esnasında bu noktaya temas ettim, fakat doktor Mallako’yu anmam üzerine çok farkı bir tepki gösterdi. Öfkeyle bundan sözetmenin hoş olmadığını, Mr. Quantox’a söz getirmek istemediğini anlattı. O kadar hiddetlenmişti ki ziyaretlerime son verdim ve nihayet bütün ilgimi kestim.

Bir sabah gazeteyi açıp korkunç haberi okuduğumda olaylar bu durumdaydı. Mr. Ellerker projesini çizdiği uçak deneme uçuşunda yanarak düşmüştü. Pilot yanmış ve tahkikat açılmıştı. Polis Mr. Ellerker’in kâğıtlarını kontrol ettiğinde onun yabancı bir devletle temasta bulunduğunu, uçak projesindeki hatanın ihanetini ispata yarayacak deliller bulmuştu. Belgeler açığa çıkarıldığında da Mr. Ellerker intihar etti.

Dr. Mallako’yu düşünerek gösterilmek istenen durumun gerçek mi olduğundan şüpheleniyordum. Mrs. Ellerker’i ziyaret ettiğimde onu yaslıdan çok huzursuz ve şaşkın buldum. Bana acıdan ziyade o zamanlar henüz bilmediğim bir korkunun altında ezilir göründü. Konuşmanın yarısında durarak, bir şey duymak mümkün olmamakla beraber fısıldar görünüyordu. Sonra birden kendini toplayarak: «Evet evet neden bahsediyorduk?»

diye soruyordu. Fikren dağınık olduğu halde yarım bıraktığı konuşmaya devam ediyordu. Onun namına çok huzursuzdum, fakat bana güvenmeyi reddettiğinden çaresizdim.

Bu arada Mr. Quantox yeni başarılar elde ediyordu. Biricik rakibi yenilmişti. Hükümet onda yeni ümitler buluyordu. Kralın doğum gününde adı şeref listesine geçti, gazeteler durmadan övüyorlardı.

Mr. Gosling’den Mrs. Ellerker’in kıyafet değiştirerek hava bakanlığına gittiğini, bakanla görüşmek istediğini öğrenene dek bir iki ay olaysız geçti. Bakanın yanına çıktığında anlattığı öyküyü bakan, ıstırabı ile ilgili deliliğe hükmetti. Bakan anlattıklarının hepsini anlamamış, kelimelerinden Mr. Quantox’un ve kendisinin suçlu olduğu anlamını çıkarmıştı. Çağırılan tanınmış bir sinir mütehassısı Mrs. Ellerker’in aklını oynattığını söylemişti Mr. Quantox gibi değerli bir memur isterik bir kadının şımarıklıkları yüzünden tehlikeye atılamazdı. Mrs. Ellerker’e hemen bir doktor raporu hazırlanarak akıl hastanesine sevkedildi.,

Bu hastanenin başhekimi tesadüfen arkadaşımdı. Kendisini ziyaret ederek bana Mrs. Ellerker’in durumunun ne olacağını anlatmasını söyledim. Susması gerektiği noktalar hariç her şeyi anlattıktan sonra şu açıklamayı yaptım:

«Mr. Prendergast, Mrs. Ellerker’in geçimini, dostları ile ilgisini oldukça iyi bilirim. Bizi yalnız bırakarak onunla konuşmama müsaade ederseniz iyileşmesi için bir yol bulabilir, hastalığının nedenini açığa çıkarabilirim. Mrs. Ellerker’in hastalığı ile ilgili olayların nedenini pek az kimse bilir. İstediğim olanağı bana verirseniz müteşekkir kalırım.»

Dr. Prendergast mütereddit, razı oldu. Zavallı kadını terkedilmiş, yıkılmış ve etrafında olanlara tamamen ilgisiz bir köşede oturur buldum. Odaya girdiğimde hemen hemen hiç bakmadı ve beni tanıdığını belirten bir harekette bile bulunmadı.

«Mrs. Ellerker» dedim, «aklınızı oynattığınıza hiç inanmıyorum. Doktor Mallako’yu, Mr. Quantox u ve ölen kocanızı tanırım. Mr. Ellerker’e isnat edilen kusurla kendisinin suçlu kılınması bana inanılmaz görünüyor. Fakat doktor Mallako ve Mr. Quantox’un bu iyi insanın ölümü ve mahvolmasında tesirli olduklarına hükmediyorum. Şayet şüphelerim yerindeyse bana anlatacaklarınıza akıl hastasının hayalleri gözü ile bakmayacağıma emin olabilirsiniz.»

«Bu sözlerinizden dolayı tanrı sizden razı olsun. Gerçeğe hâlâ inanıldığından tekrar ümitlenebilirim. Eğer öykümü dinlemeye hazırsanız tüm acı tarafları ile bütün teferruatı anlatabilirim. Bunları anlatırken kendimi korumayacağım, çünkü oynadığım rol uğruna en ağır hakaretlere hak kazandım. Beni çukura iten şeytanî tesirlerin altında kaldığıma, kocamın hatırasına hürmeten onu suç ve utançtan kurtarmak için cezamı çekmeye razı olduğuma inanınız.»

Bu kelimelerle öyküsünü anlatmaya başladı. Talihsiz sonucun ilk zinciri tahmin ettiğim gibi doktor Mallako tarafından yönetilmişti. Mr. Ellerker yeni taşınan Dr. Mallako’nun son derece bilgili olduğunu duymuş ve dostluğunun zarar vermeyeceğine kanaat getirmişti. Bahçe kapısının önünden geçerken bayılıp yere düştüğünü gördüğüm gün öğleden sonra Mr. Ellerker karısı ile bu şerefli adamı ziyarete gitmişti.

Bir kaç dakika önemsiz şeylerden sözettikten sonra Mr. Ellerker telefona çağrılmıştı. Önemli bir adam olduğundan bakanlığa nerede bulunduğuna dair haber bırakmıştı. Böylece elinde bulunan dokümanları bir ulak vasıtasiyle hemen bakanlığa göndermesi telefonla bildirilmişti. Dokümanlar çantasındaydı. Bir ulak bulup onları vermek için bir kaç dakika izin rica etti. Karısına dönerek: «Sevgilim, yokluğumda şüphesiz Dr. Mallako’ya arkadaşlık edersin. İşimi bitirir bitirmez seni alırım.»

Mrs. Ellerker Mortlake’li sakinlerle konuşmaktansa doktor Mallako ile sohbet etmekten daha çok memnun olacağı için bu fırsattan yararlanmak istedi. Dr. Mallako’nun kocasının teferruatlı konuşmasından ne kadar sıkıldığını keskin bir zekâyla anlamasına darılmamıştı. O zamanlar pek şüphelenmemesine rağmen dikkatini çeken, Dr. Mallako’nun kendisiyle aynı durumda olan şahıslarla ahbap olmasıydı. Önemli ya da önemsiz daha birçok uçak mühendisleri tanıdığını anlatıyordu. Önemsiz olanların ilginç eşleri oluşunun hayret uyandırdığını anlatıyordu.

«Beni yanlış anlamayınız sayın bayan, ben sadece yaşamım boyunca rastladığım çeşitli insanlardan söz ediyorum. Anladığım kadarıyla onların burada oturanlarla en ufak bir benzerlikleri yok.

«Sizinle bir kaç dakika arkadaşlık etmek zevkine varmış olmama rağmen insan kaderiyle ilgilendiğinizi anladım. Belki küçük bir öykü anlatmama müsaade edersiniz.»

«Bir zamanlar iki rakip tanırdım olay yabancı bir ülkede geçti birinin diğerinin başarısını kıskandığını maalesef itiraf edeceğim. Kıskanç olan şakacı, diğeri ise hantal ve işinden başka şey düşünmezdi. Kıskanç olan meslektaşının karısının teveccühünü kazanmayı bilmişti. Belki inanmayacaksınız fakat bunun böyle olduğuna sizi temin ederim. Kadın adama âşık olmuştu fakat onun kendisini aynı şekilde sevmemesinden korkuyordu. Adamın sevgisinin başına getireceklerinden korkmadığını ona itiraf edecek kadar ileri gitmişti. Biraz tereddütten sonra adama kendisi için yapabileceği küçük bir iş olduğunu fakat böyle küçük detayları gereksiz sayacağını bildiğini anlattı.

Aynı vazifeyle görevli olan önemli şahsiyetler gibi onun da kocası muhakkak yarım kalmış projeleri akşam elden geçirmek üzere eve getiriyordu. Bu projeler adam uyurken şüphesiz açık olarak yazı masasının üzerinde duruyordu. Acaba kocasını horlarken rahatsız etmeden sevgilisinin zaman zaman söyleyeceği şekilde projeler üzerinde değişiklikler yapabilir miydi?

 Kadın bunu başarabilirdi ve yapmayı da istiyordu. Durumdan habersiz olan kocası kendi projesine uygun olduğuna inandığı, fakat, gerçek rakibinin değişiklikleriyle inşa edilen yeni bir uçağın çalışmalarıyla uğraşıyordu. Uçak tamamlandı ve başarısından çok memnun olan koca deneme uçuşuna kendi çıktı. Uçak yanarak düştü ve kocası öldü. Belli bir süre geçtikten sonra da sevgilisiyle evlendi. Belki mutluluklarının bir parça gölgelendiğini düşünebilirsiniz sayın bayan, hayır öyle olmadı. Sevgilisi öylesine ateşli, öyle müşfikti ki uğruna kurban ettiği can sıkıcı kocası için bir an bile yas tutmadı. Beraberce ahenkli bir hayat sürdüler ve belki bugün bile tanıdığım sayılı mutlu çiftlerden biridir,» diyerek sözlerine son verdi.

Birden Mrs. Ellerker: «Bir kadın asla bu kadar kötü olamaz!» diye bağırmıştı. Bunun üzerine Dr. Mallako gülerek cevap verdi :

«Yer yüzünde hayli çok kötü kadın, bunlardan daha da fazla can sıkıcı erkek vardır.»

Dr. Mallako konuşurken erdemli yaşamayı güçlükle başaran Mrs. Ellerker’in gözünde boşuna kovmaya çalıştığı bazı resimler canlanıyordu. Mrs. Quantox’a çeşitli toplantılarda raslamış, adam da ona okşayıcı bir ihtimam göstermişti. Onun sadece cazip olmayıp yüksek bir ruha sahip olduğunu da mutlaka anlamıştı. Toplantıda bulunan diğer şahıslarla konuşmaktansa onunla konuşmayı tercih edeceğini söylemişti. Ancak Dr. Mallako öyküyü anlatırken zavallı kocası Henry’nin yerinde Mr. Quantox olsaydı hayatın ne kadar değişik olacağını düşündüğü aklına geldi. Fakat bu çabuk bastırılabilen, geçici bir düşünceydi. Asla Dr. Mallako’nun belirttiği gibi kuvvetli ve ıstırap verici olmamıştı. Ama artık zihinden çıkarılacak gibi değildi. Artık Mr. Quantox onu kollarına alıp öpmek istese neler hissedeceğini tahayyül ediyordu. Bu düşünceyle titriyor fakat karşı koyamıyordu.

«Zihnim hayatın uyuşturucu tekdüzeliği ve Henry’nin kırıcı bayağılığı altında ezilmiş» diye düşünüyordu. «Kahvaltıda sabah gazetesini yorumlarken bağırabilirim. Yemekten sonra onun deyimiyle mutlu saatlerimizde uyuyor, fakat ben bir şeyle meşgul olduğumda hemen farkına varıyordu. Beni gençken okuduğu ve hâlâ takılıp kaldığı Victorya stili romanlardaki güzel aptal kadına benzetmesine daha ne kadar tahammül edebilirdim?

 Rüyalarımda Eustace diye adlandırdığım sevgili Mr. Quantox’umun yanında hayat ne kadar farklı olurdu. Birbirimizi nasıl heyecanlandırıyor, toplantılarda ne kadar dikkati çekiyorduk. Ya aşkta?

 Müşfik, ateşli, un çuvalı gibi hantal olmayıp kibar davranırdı mutlaka.»

Dr. Mallako konuşurken bu düşünce ve resimleri aklından geçiriyordu. Aynı anda daha yavaş fakat etkili bir ses Mr. Ellerker’in iyi bir adam olduğunu, görevlerini yerine getirdiğini, önemli bir işi başardığını ve herkes tarafından takdir edildiğini söylüyordu. Gerçekten Dr. Mallako’nun öyküsündeki kötü kadın gibi böyle bir adamı ıstıraplı bir ölüme mahkûm edebilir miydi?

 Aşkla ıstırap arzuyla görev arasında bocalıyordu. Dr. Ellerker’in geri döneceğini tamamen unutarak evden kaçarcasına çıkıp bahçe kapısında rastladığım gibi bayıldı. Karışık hisler içinde Mrs. Ellerker Mr. Quantox’a bir daha rastlamamaya ya da hiç değilse şu ya da bu şekilde karar verdikten sonra karşılaşmayı arzuluyordu. Bir kaç gün hastalık bahane edip yatağından çıkmadı ama bu bir çare değildi. Henüz ayağa kalkmıştı ki, Mr. Ellerker şunları söyledi :

«Amanda sevgilim, küçük kuşum iyileştiği için Mr. Quantox’u çaya davet edeceğim. Küçük kafanda benim mesleğimle ilgili düşünceler yoktur. Belli bir anlayışla ben ve Mr. Quantox rakibiz, fakat yirminci yüz yıl ve insanlık anlayışı ile dostluğuna değer veriyorum. Bu yüzden Mr. Quantox’u davet etmeyi uygun buluyor, ona karşı kibar davranacağını ümit ediyorum. Sen kibar olduğun zaman seninle kimse boy ölçüşemez sevgilim!»

Hiç bir kaçma imkânı yoktu. Mr. Quantox geldi. Mr. Ellerker fırsat bulur bulmaz kabalık olacağına değer vermeden yazı masasının, projelerinin başına geçti, giderken şunları söyledi

«Umuma karşı görevim beni bir kaç dakika sizlerden ayırmaya mecbur ettiği için üzgünüm Mr. Quantox. Fakat sizi emin ellere bırakıyorum. Gerçi karım güç mesleğinizle ilgili konularda sizi izleyemeyecektir, fakat eminim hayatta bizim için önemli olan konulara değinmediğiniz sürece yarım saat güzelce arkadaşlık etmeyi başaracaktır.»

Kocası gidince Mrs. Ellerker bir an kendini şaşkınlıktan felç geçirmiş gibi hissetti, fakat Mr. Ouantox bunu çabucak geçiştirdi.

«Amanda» dedi, «Müsaade ediniz size böyle kitap edeyim varlığınızla tahammül edilir hale gelen can sıkıcı toplulukta sizi ilk gördüğümden beri hep bu anı bekledim. Bu tenha banliyöde bizden başka akıllıca konuşacak insan var mı?

 Tıpkı benim gibi, sizin de beni, ikimiz için yaratılmış dili konuşan terbiyeli insan olarak gördüğünüzü ümit ediyorum.»

Bundan sonra şahısları ilgilendirmeyen konulardan bahsetti. Mr. Ellerker’in değer vermediği, Mortlake’nin duymadığı konularda, kitap, müzik ve resim hakkında konuşuyordu. Mrs. Ellerker’in endişeleri yok olmuştu. Vedalaşmak üzere ayağa kalktığında Amanda’nın gözleri parlıyordu.

«Amanda» dedi, «geçen yarım saat hayatımın en mutlu anıydı. Yakın zamanda kolleksiyonumun ilk tablarını görmek isteyeceğinizi ümid edebilir miyim?

 Bunları, değer veren bir şahsın görmesinden memnun olurum.»

Önce tereddüt etti, fakat sonra Mr. Ellerker’in mutlaka büroda olması gerektiği bir tarih tespit edildi. Mr. Quantox’un kapısını çaldığında sinirliydi. Kapıyı kendisi açtı. Mrs. Ellerker evde yalnız olduklarını hemen fark etti. Amanda’yı kütüpanesine götürdü. Kapı henüz kapanmıştı ki kadını kollarına aldı…

Henry’nin «Küçük kuşumuz kocası yokken neler yaptı?»

diye selâmlayarak eve gelmesi her an mümkün olduğundan kollarının arasından kurtulduğunda sevgili Eustace ile arasında geçici bir aşk macerası, boş bir heves yerine kuvvetli, devamlı bir bağ kurmanın gerektiğini anladı. «Eustace» dedi, «seni seviyorum, mutluluğun için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazırım.»

«Sana üzüntülerimle yük olamam sevgilim. Sen benim güneşimsin. Tekdüze çalışmalarımın eziyetine ortak olabileceğini duymak istemiyorum.»

«Eustace beni bu kadar önemsiz görme. Ben uçarı bir kelebek değilim. Henry’nin söylediği gibi küçük bir kuş da değilim. Senin gibi önemli bir adamın güç hayatına tahammül edebilecek akıllı ve çalışkan bir kadınım. Evde oyuncak yerine konmaktan bıktım. Sen sevgilim, sen bana farklı davranmalısın.»

Mr. Quantox olduğu yerde sallandığını sanıyordu. Nihayet cesaretini topladı. Dr. Mallako’nun küçük öyküsündeki cümleleri tekrarladığını duyunca önce korktu.

«Benim için yapabileceğin küçük bir iş var, fakat böyle küçük teferruatları gereksiz, çocuksu biliyorum.»

«Eustace bunun ne olduğunu söyler misin?»

diye bağırdı.

«Kocan muhakkak yeni uçakların tamamlanmamış projelerini eve getiriyordur. Sana göstereceğim şekilde küçük anlamsız değişiklikler yapmamı mümkün kılarsan bana ve kendine büyük bir iyilik yapmış olacaksın.»

«İsteğini yerine getireceğim. Bana sadece talimat vermen kâfi» dedikten sonra çabucak evden ayrıldı.

Mr. Quantox’un sözleri ve Dr. Mallako’nun küçük öyküsü zihninde tıpkı kötü bir ses gibi yankılanıyordu. Nihayet bir gün kocası yeni uçağının bittiğini, ertesi gün deneme uçuşuna çıkacağını söyledi. Bundan sonra her şey Dr. Mallako’nun hikâyesindeki gibi oldu. Mr. Ellerker’in yerine deneme uçuşuna bir pilot çıktı ve uçak ateş aldığında yandı. Mr. Ellerker üzgün ve çökük eve gelmişti. Polis tahkikatında yabancı devletle yaptığı yazışma, ihanetinin deliliydi. Sözde ispat delilini sevgili Eustace’nin gönderdiğini anladığı halde kocası kendini zehirlediği zaman bile kimseye bundan söz etmedi.

Rakipsiz kalan Mr. Quantox gittikçe yükseliyordu. Kralın yaş gününde görevlerini başarmanın teşekkürü olarak kendisine şeref payesi verildi. Fakat Mrs. Ellerker’e kapısı kapalıydı. Tren ya da tramvayda birbirlerine Tasladıklarında uzaktan kısa bir selâm alıyordu. Yakıcı utanç karşısında aşkı sönmüştü, ölen Henry’nin hayattayken tahammül edemediği basitliklerini duyduğunu her tarafta anlatıyordu. Bütün gazeteler İran’daki huzursuzluktan sözederken kocasının: «Sefil Asyalılara terbiye dersi vermek için neden bir kaç alay göndermiyorlar?

 Tavşanların İngiliz üniformasını görünce kaçacaklarına seni temin ederim» dediğini duyduğunu sanıyordu. Geceleri deva bulmaz gezintilerinden dönüp düşüncelerine başka bir yön vermeyi boş yere denediğinde, kocasının sesini duyduğunu söylüyordu. «Mübalağa etme Amanda! Bu sisli geceler sana göre değil. Çok solgunsun. Senin gibi zarif kadınlar bu kadar üzülmemeli. Sert hayat erkeklerin işidir, fakat küçük hâzinemi tüm şiddetlerden koruyacağım.» Dostları ile konuşurken, alış verişte, trende basit fakat iyi düşüncelerini belirten konuşmasını yanında hissedecek kadar yakından duyuyordu. Sonra birden etrafına bakınıyor, yanındakiler: «Birden ne oldunuz Mrs. Ellerker?

 Şaşkın görünüyorsunuz!» diyorlardı. Daha sonra müthiş bir korkuya kapılıyordu. Her geçen gün daha etkili fısıldıyor, her geçen gün basit cümleleri uzuyor ve dostça endişesi tahammül edilmez oluyordu.

Nihayet dayanamaz hale geldi. Kralın doğum gününde Mr. Quantox’un adını şeref listesinde görmek damlayı taşırdı. Gerçeği açıklamak için aceleyle evden çıktı, fakat sadece akıl hastanesinin dilsiz duvarları onu dinleyebilirdi. 

Korkunç öyküyü dinledikten sonra Dr. Prendergast’la konuştum. Mr. Ellerker’in bakanlıktaki şefiyle konuştum. Zavallı Mrs. Ellerker’e yardım edebilecek herkesle konuştum fakat kimse anlattıklarımı dinlemek istemiyordu.

Hepsi de : «Hayır» diye cevap veriyorlardı, «Sir Eustace çok değerli bir memurdur. Adına gölge düşürülmemelidir. O olmadan Amerikan mühendisleriyle rekabet edemeyiz. O olmazsa Rus uçakları hemen tepemize binerler. Anlattığınız öykü gerçek olabilir, fakat bunun açıklanmamasını, hatta tek kelime bile sarf edilmemesini size emrediyoruz.»

Böylece Mrs. Ellerker eriyip gidiyor ve Mr. Quantox başarı sağlıyordu.

6

Mrs. Ellerker’e yardım etme başarısızlığım beni sadece başarısız bir darbeden dolayı değil, politika yönünden de huzursuz ve şüpheci yapıyordu. «Hitap ettiğim doktor, devlet adamları, bu tüm önemli şahsiyetler katil şereflendirilirken, zavallı bir kadının hak etmediği bir ıztırap altında ezilmesine gerçekten razı olabilirler miydi?

 Bu alçaklıkla neyi amaç edinebilirdi?»

Daha sonra kontrol edemediğim düşünceler arasında kendimi kaybediyordum. Bu arada bir tek şey düşünebilirlerdi: aksi halde yaşıyacak olan Rus’ları yok olmuş görmek. Ruhsal kargaşalık içinde bunu Mrs. Ellerker’in maruz kaldığı haksız davranışa göre kâfi bir uzlaşma olarak görmüyordum. İnsanları gittikçe daha çok hor görüyordum. Aklımdan sınava tabi tuttuğum dostlarım kötü ve değersiz görünüyorlardı. Mr. Abercrombie kendini ve karısını karşı konulamayan basit bir şöhretin zevkine vardırmak için bir günahsıza zillet, namussuzluk ve hapis cezasını çektirmeye hevesliydi. Mr. Beauchamp kalpsiz, hafifmeşrep bir şahsın teveccühünü kazanmak için okul çocuklarının ahlâkını bozmaya razı olmuştu. Dünyanın şımarttığı meşhurlardan hatırı sayılır bir kazanç temin edeceğine inanmış olan Mr. Cartwright kendi pahalı arzularını tatmin için onları utanç, bedbahtlık ve maddî imkânsızlıklara itmişti. Mrs. Ellerker’in de Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp ve Mr. Cartwright gibi somut bir iş yaptığını itiraf etmem gerek. Fakat şu anda, çökmesini, tezat bakımından ahlaken sorumsuzluk sayıyorum. Onu birlikte tesir etmeleriyle Dr. Mallako ve Mr. Quantox’un talihsiz bir kurbanı olarak görüyorum. Sodom’u mahvetmeye karar veren adam gibi ben de bir istisna hariç, insanlık için hiç bir hafifletici sebep göremiyorum.

O karanlık korkun günlerde Dr. Mallako’nun bu dünyanın hükümdarı olduğunu düşünüyordum. Kötü düşünceleri, ayırıcı zekâsında, tüm alçaklık, merhametsizlik, zayıfların hükmetme ve Titan olma arzusu birleşiyordu. Dr. Mallako kötü bir insandır doğru, fakat yaptığı bu kötülüklerle nasıl başarıya ulaşabiliyor?

 Bir çok saygıdeğer insanlarda parlak günah, hükmetme ve yok etme arzusu olduğundan. Bu gizli ihtiraslar Dr. Mallako’ya hitap ediyordu. O da insanlar üzerindeki korkunç nüfuzunu bunlara borçluydu. İnsanlığın, yaratıcının yanlış yapımı olduğunu düşünüyordum. O tüm evreni kirletiyor ve çirkinleştiriyordu. Eylül güneşi altında çiğler pırlanta gibi parlarken tüm ot sapları temizlik ve güzelliği belirtir, fakat bu güzelliğin onu kirli, korkunç emellerle yok eden cani gözü ile tetkik edildiğini bilmek dehşet verici bir düşünceydi. Tüm güzellikleri gören, buna önem vermeden insanların alçaklığına tahammül eden tanrıyı artık anlayamıyorum. Nuh’un günlerinde kısa zaman için tahakkuk eden tanrının maksadını yerine getirmenin belki şimdiden sonra tamamen bana kısmet olacağını düşünüyordum. Bilimsel araştırmalarım insanlığın yok edilmesinin çeşitli yollarını göstermişti bana. Bunlardan bir tanesini tamamlamayı görev biliyordum. Bulduğum imkânlardan en rahatı, zincirleme tepkinin yardımıyla, denizlerin kaynatılmasıydı. Vaktin geldiğini anladığımda kanaatimce bu amaca hizmet edecek bir alet istiyordum. Bana engel olan bir tek düşünce vardı; gerçi insanlar susuzluktan öleceklerdi, fakat balıklar acıklı bir tarzda pişeceklerdi. Balıkları sevmez değildim. Bildiğim ve akvaryumlarda gördüğüm kadarıyla dertsiz, sevimli, çoğu kez oldukça güzel yaratıklardı ve çarpışmaları, kavgaları geçiştirmekte insanlardan daha ustaydılar.

Zoolog bir arkadaşıma denizi kaynatma olanağından şaka olarak söz ettim. Gülerek bunun balıklara karşı basit bir sertlik olacağını anlattım. Arkadaşım da şakama esprisiyle karşılık verdi.

«Sizin yerinizde olsam balıkları dert edinmem» dedi. «Balıkların korkulacak kadar kötü huylu olduklarına sizi temin ederim. Birbirlerini yerler, yavrularını ihmal ederler. Şayet onların seksüel alışkanlıkları insanlarda da olsaydı din adamları bunu öldürücü bir günah olarak nitelendirirlerdi. Hayır, hayır köpek balıklarını yok etmek hiç bir şekilde sizin zihninizi meşgul etmemeli.»

Bu iyi adam şakacı konuşmasıyla bilmeden kararımı kesinleştirmişti. Kendi kendime düşünüyordum: «Demek ki yırtıcı ve zalim olan sadece insan değil. Yaşamın gerçek unsuru, hiç değilse diğerinin ölmesiyle hayatta kalmanın mümkün olduğu hayvanlar yaşamında. Kötü olan yaşamın kendisidir. Şayet evrende de ay gibi yaşam olmasaydı o da bu gezegen kadar güzel ve günahlardan yoksun olurdu.»

Büyük bir gizlilik içinde çalışıyordum. Bazı başarısız denemelerden sonra kanaatimce önce Themse nehrini, daha sonra Kuzey Denizi’ni, Atlantiği, Pasifik Okyanusunu ve hatta Kutup denizindeki buzları kaynatıp buharlaştıracak aleti hazırladım. Kontrol edemediğim düşüncelerimde, başarı kazanırsam evrenin gittikçe daha fazla ısınacağını, insanların susuzluk çekeceğini ve nihayet delirerek yok olacağını canlandırıyordum. Ve ondan sonra evrende günah kalmayacaktı. Bu muazzam yok etme hayalinde Dr. Mallako’nun rolü olduğunu yadsıyamam. Hileli plânları ile dünyanın efendisi olmak istediğini, ıstırapların zevk verdiğini, alçaltıcı durumların bunu daha da tatlılaştırdığını hayal ediyordum. Bu şeytan ruhlu insana karşı kazanacağım zaferi hayal ediyordum. Bir zafer ki birçokları, kendi yaptıkları tüyler ürpertici hareketlerden daha kötü bulacaklar. Düşüncelerim tıpkı denizlerin kaynadığını görmeyi arzuladığım gibi zihnimde gelişirken aleti tamamlayıp bir saatle birleştirdim. Bir sabah saat onda saati kurdum. Saat on ikide denizler kaynamaya başlayacaktı. Ve daha sonra da Dr. Mallako’yu son kez ziyaret ettim.

Kendisine dost olmadığımı bilen Dr. Mallako, beni gördüğüne hayret etmişti.

«Ziyaretinizin bahşettiği şerefi neye borçluyum?»

diye sordu.

«Doktor» dedim, «haklısınız bu bir nezaket ziyareti değil. Bana viski ve rahat bir koltuk vermeniz gereksiz. Sizinle rahatça konuşmak için gelmedim. İstibdadınızın sona erdiğini, sizinle konuşmak bahtsızlığına uğrayan insanların kalpleri ve ruhlarında artık şeytanî tesirinizi gösteremeyeceğinizi söylemeye geldim. Sizin kadar akıllı ve cesur olan, fakat bunları soylu düşünceler uğruna sarfeden bir adam tarafından hareketlerinize son verilecek. Tıpkı arzuladığınız gibi sebep olduğunuz trajedileri meydana çıkarma çabaları boşa giden, önem vermediğiniz zavallı, değersiz doğal bilimler bilgini ben, nihayet kötü çalışmalarınıza engel olunabileceğini anladım. Laboratuvarımda bir saat çalışıyor. Akreple yelkovan öğleyi gösterdiğinde bir mekanizma harekete geçerek bir kaç gün içinde dünyadaki tüm hayatı mahvedecek, tabii sizinkini de Dr. Mallako!»

«Tanrım ne kadar dramatik! Sabahın erken saatinde içmiş olabileceğinize ihtimal vermediğimden ciddi bir ruhsal rahatsızlıktan korkarım. Şayet zahmete değer buluyorsanız bu çok vahim sonu hangi plânla gerçekleştirmeyi umduğunuzu anlatırsanız memnun olurum.»

«Tabii gülüyorsunuz, fakat belki de yapacak başka şeyiniz kalmadı. Yakında alaylarınız sona erecek ve ölürken mağlup olanın acılığı ile son ve iyi güldüğümü kabul edeceksiniz.»

Dr. Mallako sabırsızlıkla:

«Neyse neyse büyük lafları bırakalım.» dedi, «Gerçekten yaşayacak çok az vaktimiz varsa bu anı akıllıca konuşmaktan daha iyi nasıl geçirebiliriz?

 Bana sisteminizi açıklayınız, kanaatimi söyleyeyim. Buraya dek heyecanlanmadığımı itiraf ederim. Siz eskiden beri geleneksiz bir adamsınız. Mr. Abercrombie, Mr. Beauchamp yada Mr. Cartwright, Mrs. Ellerker’in susmalarından başka ne elde ettiniz?

 Himayeniz sayesinde içlerinden biri, daha mı iyi vaziyette?

 Haydi artık plânınızı anlatınız. Bu birçok alandaki başarısızlığınız zekânızı kuvvetlendirmiş olabilir. Bundan şüphe ediyorum ya neyse.»

Bu isteğe karşı duramadım. Buluşu anlattım. Bu utanmaz doktor karşısında başarı kazanmaya karar vermiştim. Aleti inşa ediş tarzım çok basitti ve doktor fevkalâde kavrama yeteneğine sahipti. Kısa zamanda plânımın kuramını ve çalışmasını öğrenmişti. Ne yazıkki başarı, arzularımı yerine getirmeyecekti.

«Zavallı adam» dedi, «her şey düşündüğüm gibi. Küçük bir noktayı unuttunuz. Bu küçük noktadan ötürü aletiniz çalışamaz. On ikide saatiniz havaya uçacak.»

Kısa, acele ve sarih kelimelerle delilini ispatladı. Yıkılmış ve perişan, gitmek üzere döndüm.

«Bir dakika» dedi, «henüz her şey kaybedilmiş değildir, inanın bana. Şimdiye dek birbirimize karşı çalıştık, şayet size yardım etmeme müsaade ederseniz belki sizi bu komik ümitlerinizden kurtarabilirim. Siz konuşurken sadece yapımınızdaki bir hatayı değil, onu yok etme olanağını da buldum. Şimdi zahmetsizce sizin düşündüğünüz şekilde hareket eden bir makina inşa edebilirim. Dünyayı yıkmakla beni bedbaht kılacağınızı hayal etmiştiniz. Siz beni tanımıyorsunuz. Siz benim dış etkilerim hariç ruh dünyama giremediniz. Garip rabıtamızı dikkate alarak size itimat şerefini bahşedeceğim.

Şahsıma zenginlik, nüfuz ve zafer kazanmak istediğimi düşünerek kuruntu içinde yaşıyorsunuz. Hayır, hiç de öyle değil. Asla egoist, kendi çıkarlarını düşünen bir kimse olmamış, daha ziyade insanüstü soyut hedefleri izlemişim. İnsanlardan nefret ettiğinizi sanıyorsunuz. Size şunu söyleyeyim benim küçük parmağımda sizin tüm şahsiyetinizde bulunandan daha fazla kin var. İçimdeki nefret sizi bir anda kül edecek niteliktedir. Sizde böyle bir nefretle yaşayacak güç, sebat ve irade yoktur. Açıklamanıza müteşekkir olduğum evreni yok edecek aleti daha önce keşfetmiş olsaydım tereddüt eder miydim sanıyorsunuz?

 Ölüm eskiden beri hedefimdi. Gözlerimin önünde daima büyük meseleler vardı. Neden Mr. Quantox’a başarısında yardım ettiğimi kendinize sordunuz mu— Onun ve arkadaşlarının yerine geçecek imha makineleri inşa eden rakibine de aynı yardımda bulunacağımı şüphesiz ki hayır biliyor muydunuz?

 İntikamın hayatımın bir parçası olduğunu, şu ya da bu insana değil, maalesef kendimin de dahil olduğu değersiz nesle karşı olduğunu anlamadınız mı?

 Henüz gençlik yıllarımda sadece bu hedefi görüyordum. Babam bir Rus prensi, annem Londra otelinde hizmetçiydi. Babam annemi ben doğmadan terk ederek New York restoranlarından birine garson olmuş. Onun o zamanlar Sing-Sing’e memnunlukla kabul edildiğine inanıyorum. Beni pek ilgilendirmediğinden sıhhati hakkında araştırma yapmadım. Kendisini terk ettikten sonra annem teselliyi alkolde aradı. Çocukluğumda daima açtım. Emeklemeye başlar başlamaz çöplüklerde ekmek kırıntıları, patates kabukları ya da bana besleyici görünen her hangi bir şeyi araştırmayı öğrendim. Bunlara çok kızan annem meyhaneye gitmeden önce beni kitlerdi. Sarhoş geri döndüğünde kanlar içinde sesim çıkmayıp bayılana kadar döverdi. Altı yaşımdayken bir gün sarhoş olduğu halde döverek caddede sürüklüyordu. Kaçtım. Dengesini kaybetti ve üzerinden geçen bir kamyon hayatına son verdi. O an yoldan geçmekte olan insanları seven bir hanım beni yalnız ve çaresiz görerek acıdı Beni evine götürdü, yıkadı ve yemek yedirdi. Talihsizlik zihnimi çok geliştirmişti ve ben onun her zaman yardıma hazır oluşundan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalışıyordum. Bunda başarılı da oluyordum. Benim küçük, iyi bir erkek çocuk olduğumdan emindi. Beni evlat edinerek ders verdi. Bu menfaatlerin uğruna dayanılmaz dualara, kiliseye gitmeye, ahlâki hislere tahammül ediyordum. Onu memnun etmek için benim gibi bir mahlûktan niçin memnun olacağını bilmediğim halde diz çöküp yaratıcıma dua ediyordum. Onu memnun etmek için ‘iyi’ den kastettiği gibi görünüyordum. Yirmibir yaşıma geldiğimde vasiyetini hazırlayarak tüm servetini bana bıraktı. Tahmin edeceğiniz gibi çok uzun zaman yaşamadı.

«Onun ölümünden beri varlık içende yaşıyorum, fakat asla bir an bile çocukluğumu unutamadım. Annemin merhametsizliği, komşuların kalpsizliği, yalnızlık, boğucu ümitsizlik bütün bunlar daha sonraki sahte mutluluğumu dikkate almadan kararıma tesir etti. Hayır, nefret etmediğim bir tek insan yok. Istırap çektiğini görmek istemediğim bir tek insan yok. Siz benim gözlerimin önünde bir resim canlandırdınız: Dünyanın tüm insanları çıldırtan susuzluktan ölüm savaşında yok oluyor. Harikulade bir manzara! Şayet teşekkür edebilecek durumda olsaydım, bunu yapar ve sizi bir arkadaş olarak görürdüm. Fakat bu duygular ben henüz altı yaşıma gelmeden öldürüldü. Sizden memnunum, daha büyük bir itirafta bulunamam. Şimdi eve gideceksiniz ve pis makinanızın havaya uçtuğunu göreceksiniz. Zafer kazanmayı düşündüğünüz, kendinizden daha kötü bildiğiniz benim muzaffer olacağımı öğreneceksiniz. Maksadımı önleyecek yerde mükemmel zaferime yardımcı oldunuz. Susuzluk çektiğinizde benim de aynı ıstırabı çekeceğim ümidine kapılmayın. Gerçekten kusursuz bir makinayı harekete geçirdiğimde ızdırap çekmeden öleceğim. Fakat sizin için bu şerefsiz ölüm savaşından kurtulmak için bir kaç saat, belki de bir kaç gün var. Son anlarımda bu manzarayı zevkle seyredeceğim!»

O konuşurken birden iç huzursuzluğuna kapıldım. Onun kötü olduğundan kesinlikle emindim. Fakat dünyayı yok etmek istiyorsa bu kötü bir niyet olmalıydı. Bu düşüncelere son verdiğimde gözlerimin önünde temizleme usulü canlandı. Zafer kazanmasına müsaade etmemeliydim. Onun benliğini saran insanlara duyduğu kin bende geçici bir durumdu. Sözlerinden dolayı öldürülmesi gerektiğine karar verdim. Pencereden bakıyor ve bağırıyordu :

«Buradan görünen güzel evlerden bir kaç gün içinde yerde sürünen deliler çıkacak. Ben bunu göremeyeceğim fakat öldüğümde bu harikulade resim gözlerimin önünde olacak.» Sırtı bana dönüktü. Tehlikeye karşı kullanmak üzere getirdiğim tabancayı çıkardım.

«Hayır» diye bağırdım, «bu söylediğiniz olmayacak! »

Gülerek isteksizce bana döndü ve onu öldürdüm. Önce tabancayı temizledim, sonra eldiven giyerek silahı yanma bırakmak üzere kabzasını eline verdim.

Aceleyle intiharının sebebini makinasında yazıverdim. «Ümit ettiğim gibi iradesi kuvvetli bir adam olmadığımı anladım. Hatamı anladığımdan pişmanlık duygusu beni helâk ediyordu. Son teşebbüsüm muvaffak olamayacağından beni lekeleyecek ve harap edecekti. Buna tahammül edemezdim. Bu yüzden hayatıma kendi elimle son veriyorum.» Daha sonra eve giderek şikâyet konusu olabilecek patlamayı önlemek için makineyi tam vaktinde parçaladım.

7

Dr. Mallako’nun çalışmalarına son verdikten sonra bir süre kendimi mutlu ve tüm üzüntülerden arınmış hissettim. Onu, etrafına cinayet ve delilik bulaştıran zehirli bir atmosfer gibi görüyordum. Artık o yok olduğuna göre memnun ve mutlu yaşayacak, başarıyla çalışacak, dostluklar kuracaktım. Dr. Mallako’nun pirinç tabelasını gördüğümden beri sanki hiç gözümü kırpmamışçasına aylarca uzun, derin ve rahatça uyudum. Zaman zaman deli gibi yaşamaya mecbur bırakılan zavallı Mrs. Ellerker’in hayali gözlerimde canlanıyordu. Sonuçta ben gücümün yettiğini yapmıştım, artık düşünmenin yararı yoktu. Onunla ilgili her düşünceyi aklımdan çıkarmaya karar verdim.

Psikiatri alanındaki fevkalâde bilgisi ile dikkatimi çeken genç, cazip, akıllı bir hanımla tanıştım. Onda içinde bir süre kaybolduğum kötülerin çılgınlık yollarını açıklayabilecek bir insan bulduğuma inanıyordum. Kısa bir süre sonra bu genç hanımla evlendim. Kendimi mutlu hissediyordum. Bununla beraber beni huzursuz kılan düşüncelere kapılıyor, tam konuşmamın ortasında korkuyla etrafıma bakınıyordum.

Karım «neyin var?

 Hayalet mi görüyorsun?

 Bana anlatmak istemez misin?»

diye soruyordu. 

«Hayır,» diye cevap veriyordum, «sadece aklımdan geçirdiğim kötü hatıralar.»

Fakat bu düşüncelerin gittikçe daha sık ve etkileyici biçimde beni yokladıklarını hissediyordum. Hayallerimde Dr. Mallako ile karşılıklı oturduğumuzu, onun son andaki konuşmasına devam ettiğini görüyordum. Sonra bir an için utanmaz yüzü canlanıyor ve şunları söylediğine inanıyordum: ‘Beni yendiğinizi zannediyorsunuz öyle mi?

’ Çalışma odamda yalnız olduğum bir an dayanamayıp şöyle bağırdım: ‘Evet Allahın cezası öyle!’ Bunun üzerine karım içeri girdi ve hayretle yüzüme baktı.

Dr. Mallako’nun yakınlığını gittikçe daha çok hissettiğime inanıyordum. ’Mrs. Ellerker’e çok güzel yardım ettiğiniz değil mi?

’ dediğini duyuyordum. ‘Ruhen normal olduğunuza inanıyor musunuz?

’ diye sanki fısıldıyordu. Yalnız olduğum her an onu düşünmekten kendimi kurtaramadığım için bu durum işime de tesir ediyordu. Şunları söylediğini her an duyuyordum: ‘Nasıl da parlak fikirleriniz vardı! Dünyayı yok etmek istiyordunuz, daha neler neler. Küçük bir tabancanın yardımı ile benim tesirimden kurtulabileceğinizi mi tahayyül ettiniz?

 Bunun ruhsal bir güç olduğunu bilmiyor musunuz?

 Son görüşmemizdeki adamın rolüne bürününüz, o zaman ne yaptığınızı itiraf edeceksiniz. İtiraf etmek mi?

 Hayır bununla iftihar edeceksiniz. Dünyayı nasıl bir canavardan kurtardığınızı herkese duyuracaksınız. Kendinizi bir kahraman olarak kutlayacak, melun şahsiyetimde birleşen tüm kötü kuvvetleri yendiğiniz için övüneceksiniz. Siz böyle bir iş yapmadınız. Geride sahte, gereksiz bir itiraf bırakarak benim gibi zayıflığı asla tanımamış bir adama bunu isnat ettiniz! Bu affedilir mi?

 Yaptığınız işlerle övünseydiniz belki sizi şerefli bir rakip olarak görmezdim. Fakat önemsiz koca rolünüzle benim öylesine horgörümü kazandınız ki size, ölü olmama rağmen sizi mahvedeceğimi ispatlıyacağım!’ 

Bütün bunları Dr. Mallako’dan duyduğumu sanıyordum. Başlangıçta bunu sadece tahayyül ettiğimi biliyordum, fakat zamanla bu hayaletin gerçekten var olduğu hissine kapıldım. Bir keresinde deli gibi hayallerin arasından geçip bunun bir rüya olduğunu ispata çalıştım, fakat hayalin etrafımı sardığı bir an soğuk bir nefes hissettim ve bağırarak bayıldım. Beni solgun ve titreş bulan karım sorguya çekti. Sisten şiddetli titremeye kapıldığımı söyledim ama bunun gerçek olmadığını biliyordu. Ölümüne sebep olduğumu söylemediğim hayalet benimle alay ettiğinden, itiraf edersem beni rahat bırakacağına inanıyordum. Rüyalarımda farklı bir sonuçla onu tabancayla vurduğumu görüyordum. Ceset yere düşer düşmez bağırmak için pencereyi açıyordum: «Yukarı gelin ve kahramanca öldürdüğüm canavara bakın!» Rüyalarımdaki sahne böyle sona eriyordu. Uyanırken hayaletin alayla güldüğünü duyuyordum:’ ‘Ha ha ha! Böyle olmamıştı değil mi?

‘ Istırabım daha büyüyor, hayaller aralıksız görünüyordu. Heyecanlı bir rüyadan sonra bağırarak uyandım: «Ben, benim o!»

«Ne oluyor?»

diye benim bağırmamla uyanan karım sordu.

«Dr. Mallako’yu öldürdüm» dedim. «Belki cansıkıcı bir bilginle evlendiğini düşünüyorsun, fakat yanıldın. Sen bu banliyödeki sakinlerin sahip olmadığı keskin bir zekâ ve cesarete merhametsiz bir canavarı öldürmüş adamla evlendin. Dr. Mallako’yu öldürdüm ve bundan dolayı gurur duyuyorum!»

Karım: «Tamam tamam» dedi, «Acaba arkanı döner misin?»

Bağırdım, tepindim fakat heyecanım boşunaydı. Korkunun ondaki bütün duyguları nasıl yok ettiğini gördüm. Sabah olmak üzereyken telefonda konuştuğunu duydum. Şimdi pencereden iki polisin ve uzun zamandır tanıdığım meşhur bir psikiatrisin eve geldiğini görüyorum. Mrs. Ellerker’i korumaya çalıştığım âkıbetin aynı beni bekliyor. Anlaşılamayacağım uzun, tesellisiz, yalnızlık günleri var önümde. Karanlık kaderime küçük, küçücük bir ışık düşüyor. İyi hareket etmiş olan kadın ve erkek deliler yılda bir gün hastanedeki danslı eğlenceye katılabilirlerdi. Demek ki yılda bir kez sevgili Mrs. Ellerker’imi görebileceğim. Ve sonra birbirimize gülerek soracağız, yeryüzünde herhangi bir vakit deli olmayan ikiden fazla insan olacak mı? diye.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, Hikayeler, [Satan in the Suburbs and Other Stories. London: George Allen & Unwin. 1953.] trc: Hârika Aktel. Tel Yay. 1972, İstanbul, sh.34-50

Banliyö: isim (ba’nliyö) Fransızca banlieue

Genellikle oturma alanı niteliğinde olan, şehir merkezinden uzakta veya sınırlarına yakın yerlerde bulunan şehir yöresi, çevre, dolay.

[1]

Süleymanın Ezgiler Ezgisi.

Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün!

Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.

Ne güzel kokuyor sürdüğün esans,

Dökülmüş esans sanki adın,Kızlar bu yüzden seviyor seni.

Al götür beni, haydi koşalım! Kral beni odasına götürsün.

Seninle coşup seviniriz, Aşkını şaraptan çok överiz.

Ne kadar haklılar seni sevmekte!

Esmerim ben, ama güzelim, Ey Yeruşalim kızları!

Kedarın çadırları gibi, Süleymanın çadır bezleri gibi kara.

Bakmayın esmer olduğuma, Güneş kararttı beni.

Çünkü kızdılar bana erkek kardeşlerim,

Bağlara bakmakla görevlendirdiler.

Ama kendi bağıma bakmadım.

Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun,

Öğleyin nerede yatırıyorsun?

Neden arkadaşlarının sürüleri yanında

Yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim? gösterirdi.

Ey güzeller güzeli, Bilmiyorsan, Sürünün izine çık,

Çobanların çadırları yanında Oğlaklarını otlat.

Firavunun arabalarına koşulu kısrağa benzetiyorum seni, aşkım benim!

Yanakların süslerle, Boynun gerdanlıklarla ne güzel!

Sana gümüş düğmelerle altın süsler yapacağız.

Kral divandayken, Hint sümbülümün güzel kokusu yayıldı.

Memelerim arasında yatan Mür dolu bir kesedir benim için sevgilim;

Eyn-Gedi bağlarında Bir demet kına çiçeğidir benim için sevgilim.

Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel! Gözlerin tıpkı birer güvercin!

Ne yakışıklısın, sevgilim, ah, ne çekici! Yeşilliktir yatağımız.

Sedir ağaçlarıdır evimizin kirişleri, Tavanımızın tahtaları ardıçlar.

http://bibleonline.ru/bible/tur/22/01/#h1-17

http://www.cafrande.org/?p=28519

 

 


TERBİYEYE DAİR/ BERTRAND RUSSELL (On Education)


Çeviren : Prof. Hâmit DERELİ

ÖNSÖZ

Russell’ın «Terbiyeye Dair, bilhassa ilk çocukluk çağında» isimli denemesi ilk defa 1926 da, yani White head’in aynı derecede meşhur «Terbiyenin Gayelerdi ilimli denemesinden altı yıl önce yayımlandı. Bu iki kısa, fakat özlü araştırma birbirini tamamlar. Bunun için terbiye teorisi üzerinde çalışanların ikisini birlikte incelemeleri doğru olur. Russell esas itibariyle küçük çocukların terbiyesi, Whitehead ise zihnî terbiye ile ilgilenmişlerdir, fakat her ikisi de temel mesele olan «çocuğu yalnız yaşamağa uygun yapmak değil, beraber yaşanmağa uygun» yapmağa, medenî memleketlerde genç yurttaşların ömürlerinin dörtte birini, kalan dörtte üçünü en iyi şekilde yaşamağa uygun bir hale getirmek için, harcamalarının sebep ve gayeleri hakkında fikirlerimizi aydınlatmağa çalışmışlardır.

Russell’ın eserinin hemen her sahifesinde okuyucu hemen dikkati çeken bir fikrin tesiri altında duralar. Bu fikir belki ilkte ona doğru gibi görünmezse de sonra meseleyi sükûnetle düşündüğü zaman onda müellifin belki de haklı olabileceği kanaati uyanır. Russell, eserini, birkaç yerinde ısrarla belirttiği gibi, öğretmenler veya eğitim makamları için değil, anne ve babalar için yazmıştır ve ona şu dikkate şayan cümleyle başlıyor: «Çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi bir terbiye vermek isteyen, fakat onları mevcut tahsil müesseselerinden çoçunun fenalıklarına maraz bırakmak istemeyen, benim gibi, dünyada pek çok kimseler vardır.» Bu, İngiltere’de o zamanki halk eğitimine, bir nesil evvelkine nispetle hayli düzelmiş olmasına rağmen, daha başlangıçta yöneltilmiş bir tenkittir. Şu da dikkate değer bir keyfiyettir ki 1944 Eğitim Kanunu ile yapılan ıslahat, yahut hiç olmayan değişiklikler, büyük bir kısmı itibariyle Russell’ın ileri sürdüğü tenkid ve tekliflerin bir neticesidir.

Ne yazık ki terbiye, diğer beşerî faaliyetler gibi, iç bölümünün son asırdaki süratli gelişme ve genişlemesinden müteessir olmuştur. Aile ile ev, beşerî ve sosyal mesuliyetleriyle birlikte, anne, baba ve yetişkin çocukları. Eğer alıştıkları yaşama seviyesini idame etmek veya yükseltmek istiyorlarsa, ücret mukabilinde çalışmağa zorlayan İktisadî tazyik altında süratle dağılmaktadır. Anne-baba tesirinin duyulabileceği aile toplantıları için daha az boş vakit ve imkân vardır. Vaktiyle anne-baba, rahip ve öğretmen, gençlerin terbiyesinde elbirliği ederlerdi. Şimdi anne ve babaların boş zamanları yoktur, rahipler gençlikle temaslarını kesmişlerdir, sosyal, ahlakî ve zihnî terbiyeyi temin işi yalnız öğretmenlere bırakılmıştır. Cemiyetimizdeki bu en mühim meslek en akıllı erkek ve kadınları safları arasına alsaydı, onlar en iyi tarzda yetiştirilmiş olsaydılar bile, bu üç taraflı iş yine onların kudretlerini aşan bir iş olurdu. Çalışmalarının neticeleri ayrı ayrı fertlerden teşekkül eden ahenkli bir cemiyet değil, deha ziyade bir insan sürüsü olurdu. Müvazenesini bulamamış, halâ da muvazenesiz olan bugünkü sistemde mevcut tehlikelere karşı terbiyecileri ikaz etmek gayreti iledir ki Russell «anne-babanın terbiyedeki ehemmiyetini» bilhassa belirtmiştir.

Kendisi bir aristokrat olan Russell aristokratik imtiyaza ve bir kibar sınıf yetiştirilmesine muarızdır. Herkes için eşit imkânlar mevcut olmasını ister. Diğer taraftan, bir kutupta zayıf akıllılar, diğer bir kutupta dâhiler olmak üzere, insanlar arasında zekâ ve kabiliyet bakımından bir eşitlik bulunmadığını da kabul eder. Bu iki tip için hususi terbiye tarzları olmasına taraftardır. Kendisinin hissesi bulunmadığı şeylerin yok olmasını isteyen zihniyete karşı hiç bir sempatisi yoktur, aşağı bir seviyede değil, yüksek bir seviyede eşitlik olması fikrini müdafaa eder. «Her şeyden önce sert, dışına çıkılamaz kaidelerden sakınmalıdır», «ilerleme mekanik bir eşitliğe feda edilmemelidir.» der.

Gerek Russell’ın, gerekse Whitehead’in eserleri İkinci Cihan Harbinden önce, totaliter idarelerin tehlikeleri belirmeden ve dünyacın bir müddet için tahammül etmek zorunda kaldığı şerrin hâkimiyetinden evvel, yazılmışlardı. Bununla beraber hiç olmazsa, Russeli, H. G. Wells’in o kadar övdüğü terbiye «isteminin muhtemel neticelerini, teorinin tatbikinden önce görmüştür. Islahatçılık ateşiyle yanan Wells, cemiyette inkılâplar yapmak için, bu gün bizim «propaganda» olarak bildirimiz, «terbiye» nin kudretini ileri sürmüştü. Russell vaktinde ikazlarda bulunduysa da fayda vermedi; «Terbiyeyi muayyen bazı inançları aşılama vasıtası sayanlarla onun müstakil düşünme kudreti yaratması lâzım geldiğini düşünenler arasında bir uzlaşma olamaz.» demişti. O zaman dünya, birinin fikirleri diğerine nüfuz edemeyen veya ettirilmeyen, iki ideolojik bölgeye ayrılmamıştı, Russell, «vasat bir adamın kanaatleri, o kendi başına düşünseydi, varacağı kanaatlerden çok daha az budalacadır » diyor. Bugünkü çıkmazdan kurtulmak için Russell’ın ne gibi çareler düşündüğünü bilmek enteresan olurdu. Önder değiştirmek, zannederim, kâfi olamazdı. Unesco’cun bütün temel terbiye programını da beğenmeyeceği anlaşılıyor, çünkü kısaca: «Cahil yetişkinlere bir şey öğretilemez» hükmünü veriyor.

Daha ziyade fen ve teknolojiye dayanan bir yetiştirme zarureti, kültür derslerine hasredilen zamanın azaltılması hakkında ileri sürdüğü fikirler ancak şimdi İngilterede büyük bir halk kitlesi tarafından kabule şayan görülüyor. Russeli, teknik bilgi ve araştırma insanı daha büyük maddi rahat ve konfora götürmekten başka bir işe yaramayacaksa, ondan daha yüksek olan insanı mânevi kaderine ulaştırmak gayesine takaddüm etmemesi lâzım geldiğini iyice biliyordu, fakat insanın maddeten vok edilmesi veya son üçbin sene zarfında elde edilen kazancın kaybedilmesi tehlikesi mevcut olduğu bir zamanda okullarımızda «modern» ve «klâsik» taraflar arasırdaki nispetin birinci taraf lehine düzeltilmesi lâzım geldiği kanaatindedir. Fakat o bilgi ile bilgelik arasındaki farkı asla gölden kaçırmaz. Aklın ve muhakemenin kontrolünden kurtulmuş bilgi çok defa insan hedefine doğru ilerlerken bir yardımcı değil, bir engel olur.

Bu eseri bir defa okunduktan sonra bir yana atılacak bir kitap değildir. İyice tetkik edilmeğe, İçinde mebzul [Bol. Çok sarf olunan. Ucuz ] olarak bulunan düşündürücü fikirler anlaşılmağa ve tatbike lâyıktır. Eser asrımızın can ve hayat verici tesirlerinden biri olmuştur ve ihtimal sosyal meselelerimizin halline doğru ilerleyişimizde bir merhale olarak kalacaktır.

Prof. E. V. GATENBY

GİRİŞ

Çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi bir tahsil vermek isteyen, fakat onları mevcut tahsil müesseselerinden çoğunun fenalıklarına maruz bırakmak istemeyen, benim gibi, dünyada pek fok kimseler olmalıdır. Bu gibi kimselerin karşılaştıkları güçlükler, ayrı ayrı fertlerin gayretleri ile yenilemezler. Tabiî olarak çocukları mürebbiyeler ve hususi öğretmenlerle evde de yetiştirmek mümkündür, ama bu plân onları tabiatlerinin özlediği ve olmazsa terbiyenin bazı esaslı unsurları eksik kalacak olan arkadaşlıktan mahrum bırakır. Sonra, bir erkek veya kız çocuğunun kendisini «garip» bulması, başka kız ve erkeklerden farklı bulunduğunu hissetmesi son derece fenadır; bu duygunun sebebi anne-baba olduğu anlaşılınca mutlaka onlara karşı bir kin uyandırır, onların en ziyade hoşlanmadıkları şeylere karşı bir düşkünlük yaratır. Vazifesini anlamış bir baba hu düşüncelerle oğullarını ve kızlarını büyük kusurlar bulduğu okullara gönderebilir, çünkü mevcut okullardan hiçbiri onu tatmin etmez •yahut tatmin etse bile onun oturduğu yere yakın değildir. Bu suretle vazifesini anlamış anne- baba, yalnız cemiyetin iyiliği için terbiyede reform istemek zorunda kalırlar. Anne, babanın hal ve vakti yerinde ise kendi hususi meselelerinin halli için bütün okulların iyi olmasına lüzum yoktur, çocuklarını gönderebilecekleri iyi bir okulun bulunması kâfidir. Fakat ücretle çalışan anne-babalar için ilk okulların ıslahını istemekten başka çare yoktur. Herhangi bir anne veya babanın istediği reformlara başka bir anne baba itiraz edeceği için kuvvetli bir terbiye propagandasından başka hiçbir şey faydalı olmayacaktır. Bu da belki ıslahatı yaptıranın çocukları büyüyüp yetişinceye kadar tesirini gösteremeyecektir. Böylece kendi çocuklarımıza karşı duyduğumuz sevgi bizi, adım adım, daha geniş politika ve felsefe sahasına götürür.

Bu daha geniş sahalardan, kitabımda, mümkün olduğu kadar uzak kalmak isterim. Söyleyeceğim şeylerin büyük bir kısmı devrimizin muazzam meseleleri üzerinde müdafaa etmekte olduğum görüşlerle ilgili değildir. Fakat bu bakımdan tam bir ilgisizlik imkânsızdır. Çocuklarımız için istediğimiz terbiye insan karakteri hakkındaki ideallerimize ve onların cemiyette oynayacakları role bağlıdır. Bir pasifist çocuklarına bir militariste iyi görünen terbiyeyi vermek istemez; bir komünistin terbiye hakkında fikirleri bir ferdiyetçinin fikirlerinin aynı olamaz. Daha esaslı bir ayrılık var: terbiyeyi muayyen birtakım inançları ruhlara aşılamak vasıtası sayanlarla onun müstakil muhakeme kabiliyeti yaratması lâzım geldiğini düşünenler arasında hiçbir anlaşma olamaz. Böyle meseleler ortaya çıkınca onlardan bahsetmekten kaçınmak boş bir şey olur. Aynı zamanda psikolojide’, pedegojide ve bu nihai meselelerle ilgisi olmayan fakat terbiye ile sıkı alâkası bulunan oldukça ehemmiyetli yeni bilgiler birikmiştir. Bunlar şimdiden pek mühim neticeler hasıl ediyorlar, fakat onlardan öğrendiklerimiz iyice hazmedilinceye kadar yapılacak pek çok şey vardır. Bu, bilhassa hayatın ilk beş yılı hakkında doğrudur; bu yılların, şimdiye kadar sanıldığından, çok daha önemli oldukları anlaşılmıştır. Bu da anne-babanın terbiye bakımından ehemmiyetini artırmıştır. Benim gayem ve maksadım, mümkün olduğu kadar, ihtilaflı mevzulardan sakınmaktır. Tartışmak yazılar bazı sahalarda lüzumludur, fakat anne-babalara hitabederken, onların evlâtlarının iyiliği için samimi bir arzu gösterilebilir ve yalnız bu, yeni bilgilerle birlikte, terbiye problemlerinin büyük bir kısmını çözmeğe yeter. Söyleyeceğim şeylerin çoğu kendi çocuklarım hakkında duyduğum şaşkınlıkların bir neticesidir. Bunun için de yersiz yahut nazari değildirler. Umarım ki onlar buna benzer bir şaşkınlığa uğramış diğer anne-babaların düşüncelerini aydınlatacak, benim vardığım neticeleri kabul etmeğe veya aksine onları sevk edecektir. Anne-babanın fikirleri son derece önemlidir, çünkü, doğru bilgi eksikliği yüzünden, anne baba çocuklarına iyi bir terbiye vermek istiyorlarsa, ben eminim ki, onu vermeğe hazır ve muktedir öğretmen bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir.

Bu sahifelerde, ilkin terbiyenin gayelerini araştırmak istiyorum: bugünkü ham maddeye tatbik edilecek terbiyeyi ve yaratılmış görmeği makul olarak umabileceğimiz fert ve cemiyeti arıyacağım. Öjenikle [Fizik ve moral bakımlardan ileri nesiller yetiştirme bilimi.] yahut başka herhangi, tabiî veya sun’î, usulle insan soyunu ıslak meselesine dokunmayacağım, çünkü bu esas itibariyle terbiyenin problemleri dışında kalır. Fakat ben bizden önce gelen en heyecanlı terbiyecilerin düşündüklerinden çok daha büyük nispette karakterin ilk terbiye ile kararlaştığım gösteren yeni psikolojik keşiflere büyük önem veriyorum Karakter terbiyesi ile, dar mânada öğretim diyebileceğimiz, bilgi ile terbiye arasında bir fark gözettim. Bu fark, nihaî olmamakla beraber, faydalıdır’ bilgi verilmek istenen bir öğrenci de bazı faziletler aranır, birçok önemli faziletlerin başarılı olarak tatbik edilebilmesi için de çok bilgiye ihtiyaç vardır. Bununla beraber araştırma maksatları için öğretim, karakter terbiyesinden ayrı tutulabilir, tikin karakter terbiyesinden başlayacağım, çünkü ilk yıllarda bilhassa önemlidir; fakat onu yetişkinliğe kadar götürerek, bu başlık altında da, önemli cinsî terbiyeden bahsedeceğim. Nihayet, zihnî terbiye, gayeleri, programı, imkânları, —ilk okuma yazma derslerinden üniversite yıllarının sonuna kadar— münakaşa mevzuumuz olacaktır. Erkek ve kadınların hayat ve dünyadan aldıkları daha sonraki terbiyeyi sahamın dışında sayıyorum; fakat kadın ve erkeği tecrübeden faydalanmağa kabiliyetli bir hale getirmek erken çağlarda terbiyenin en ziyade göz önünde tutması gereken gayelerden biridir . sh:1-5

MODERN TERBİYE TEORİSİNİN TEMEL ŞARTLARI

İnsan terbiye üzerine eski devirlerde yazılmış en iyi kitapları bile okurken, terbiye teoririsinde birtakım değişiklikler olduğunun farkına varıyor. On dokuzuncu asırdan önce terbiye teorisinin iki büyük ıslahatçısı Locke ile Rousseau idi. ikisi de haklı olarak şöhret kazanmışlardı, çünkü kitaplarını yazdıkları zaman yaygın olan birçok yanlışların düzeltilmesini istemişler, fakat hiçbiri kendi yönünde bugün hemen bütün terbiyecilerin gittikleri kadar ileri gitmemişlerdi. Meselâ, her ikisi de liberalizm ve demokrasiye götüren temayüle taraftar oldukları halde, ancak bir adamın bütün zamanını alacak olan, aristokrat bir çocuğun terbiyesini ele almışlardır. Böyle bir sistemin neticeleri ne kadar iyi olursa olsun, modern görüşlü bir kimse tarafından ciddî olarak düşünülmez, çünkü her çocuğun yetişkin bir öğretmenin bütün zamanını alması riyazî olarak imkânsızdır. Bunun için sistem ancak imtiyazlı bir sınıf tarafından kullanılabilecek bir sistemdir; adaletin hâkim olduğu bir dünyada ise mevcudiyeti imkansızdır. Modern insan, pratik olarak kendi çocukları için hususi faydalar arayabilirse de herkese (yahut hiç olmazsa terbiyeden faydalanabilecek kabiliyette olan herkese) açık olabilecek bir terbiyelerinden daha iyi yetişmişler veya doğuştan daha kabiliyetlidirler, fakat herkesin, sayısı az olan en iyi öğretmenlerden ders alması imkânsızdır. Yüksek tahsil herkes için arzu edilse bile ki bundan şüpheliyim bugün bu maddeten imkânsızdır. Bunun için demokratik prensiplerin kaba bir şekilde tatbiki bunu kimsenin yapmaması lâzım geldiği neticesine vardırabilir. Böyle bir fikir, kabul edildiği takdirde, ilmi ilerlemeyi durdurur ve gelecek yüzyıl zarfında umumi terbiye seviyesini lüzumsuz yere düşürür. Bugünkü durumda ilerlemeyi mekanik bir eşitliğe feda etmemeliyiz; terbiyede demokrasiyi büyük bir dikkatle ele almalıyız ve bunu yaparken de sosyal haksızlıkla tesadüfen birleşmiş olan kıymetli mahsulleri mümkün olduğu kadar az tahrip etmeliyiz.

Fakat biz umuma şâmil olması imkânsız bir terbiye metodunu tatmin edici sayamayız. Zenginlerin çocukları çok defa, annelerinden başka, bir dadıya, bir çocuk hizmetçisine ve diğer ev hizmetçilerinden birkaçına maliktir; bu kadar çok bakım ve itina hiçbir zaman, hiçbir sosyal sistemde, bütün çocuklara gösterilemez. İtina ile bakılmış çocukların, lüzumsuz yere tufeyli bir hale getirilmekle, bir kazanç temin edip edemedikleri de şüphelidir, fakat herhalde bitaraf hiçbir şahıs, aklî zayıflık veya dâhilik gibi hususi sebepler müstesna, birkaç kişi için hususi imtiyazlar tavsiye edemez. Akıllı bir baba, bugün, elinde olursa, belki çocukları için gerçekten evrensel olmayan bir terbiye usulü seçebilir ve sırf tecrübe için anne, babanın yeni usulleri deneme fırsatlarına malik olmaları da arzuya şayandır. Fakat bunlar, iyi neticeler verdikleri takdirde, evrensel olacak mahiyette olmalıdırlar, mahiyetleri itibariyle birkaç imtiyazlı şahsa münhasır kalmamalıdırlar. Bereket versin ki, modern terbiye teori ve pratiğinin en iyi unsurlarının menşei demokratik olmuştur; meselâ, Madam Montessori işine fakir mahallelerdeki ana mekteplerinde başladı. Yüksek öğretimde müstesna kabiliyetlere müstesna imkânlar vermek elzemdir, ama, aksi takdirde, bir çocuğun, herkesin kabul edebileceği sistemleri kabulünden zarar görmesi için bir sebep yoktur.

Terbiyede başka bir modern temayül var. Bu da demokrasi ile ilgili ise de belki üzerinde biraz daha fazla münakaşa edilebilir. Bundan terbiyeyi bir süs olmaktan çıkarıp faydalı yapmak isteyen temayülü kasdediyorum. Süs için terbiyenin aristokrasi ile münasebetini Veblen «Zengin Sınıfın Teorisi» inde uzun uzadıya izah etmiştir. (Veblen, Theory of the Leisure Class, London; George Ailen and Unwin, Ltd.) fakat bizi bu münasebetin ancak terbiye cephesi alâkadar eder. Erkeklerin terbiyesinde, mesele «klâsik» terbiye ile «modern» terbiye arasındaki tartışmaya bağlıdır; kızların terbiyesinde ise «kibar hanımefendi» ideali ile hayatlarını kazanacak kızlar yetiştirmek arzusu arasındaki ihtilâfın bir kısmını teşkil eder. Fakat bütün terbiye sistemi, kadınlarla ilgili hallerde, cinslerin eşitliği için duyulan arzu yüzünden, çığırından çıkmıştır; kendiliğinden hiçbir suretle iyi olmadığı zaman bile, erkek çocuklara verilen terbiyeyi elde etmek için teşebbüsler yapılmıştır. Bu yüzden kadın terbiyeciler kızlara aynı sınıftan erkek çocuklara verilen aynı faydasız bilgiyi vermeyi gaye edinmişler ve annelik için yetiştirmenin kadın terbiyesinin bir kısmını teşkil etmesi gerektiği hususunda ileri sürülen fikirlere şiddetle mukavemet etmişlerdir. Bu birbirine zıt cereyanlar bahsetmekte olduğumuz temayülü bazı bakımlardan, kadınlarla ilgili olduğu hallerde, daha az muayyen yapıyor, fakat «kibar hanımefendi» idealinin zevale yüz tutmuş olması, b» temayülün en dikkate değer örneklerinden biridir. Meseleyi karıştırmamak için şimdilik yalnız erkeklerin terbiyesini ele alacağım.

Ayrı ayrı birçok münakaşalar, — ki bütün bunların içinden başka meseleler de çıkar — kısmen bizim şimdiki meselemize bağlıdır. Erkek çocuklara esas olarak klâsikler mi, yoksa esas olarak fen mi öğretilmelidir?

Birçok mülâhazalar arasında bir tanesi şudur ki klâsik terbiye süs mahiyetindedir, fen ise faydalıdır. O halde terbiye mümkün olduğu kadar çabuk bir sanat veya meslek için teknik öğretim mi olmalıdır?

Faydalı ile süs arasındaki münakaşanın lüzumu bariz olmakla beraber henüz kararlaşmış bir şey yoktur. Çocuklara doğru telâffuz etmek, hoşa gidecek tavırlar öğretmek lâzım mıdır?

Yoksa bunlar sadece aristokrasiden kalmış yadigârlar mıdır?

Sanatı takdir etmek sanatçıdan başkası için değerli midir?

İmlâ fonetik mi olmalıdır?

 Bütün bunlar ve daha birçok ihtilâflar kısmen faydalı ile süs arasındaki ihtilâfa has dille münakaşa edilmektedir.

Bununla beraber, ben bütün bu münakaşanın gerçeklere uymadığına inanıyorum. Terimlerin mâna sınırları belli olur olmaz münakaşa suya düşmektedir. Biz «faydalıyı» geniş, «süsü» dar mânada alacak olursak bir taraf kazanır; aksi mânaya alırsak diğer taraf kazanır. Kelimenin en geniş ve en doğru mânasiyle, bir faaliyet iyi neticeler verdiği zaman «faydalı» dır. Bu aeticeler sadece «faydalı» olmaktan daha başka bir mânada iyi olmalıdırlar, yoksa hakiki bir tarif yapmış olmıyız Faydalı faaliyetin faydalı neticeler veren faaliyet olduğunu söyleyemeyiz. «Faydalı» olanın esası şuradadır ki o sadece faydalı olmayan bir neticeye götürmeğe yarar. Basitçe «iyi» denilen son neticeye varmadan önce bazen uzun bir neticeler zincirine lüzum vardır. Sapan faydalıdır, çünkü toprağı sürmeğe yarar. Fakat toprağı sürmek başlı başına iyi bir şey değildir: o da sadece faydalıdır, çünkü tohumun ekilmesini mümkün kılar. Tohumun ekilmesi faydalıdır, çünkü buğday yetişmesine yarar, buğdayın yetişmesi faydalıdır, çünkü ekmek yapılır, ekmek faydalıdır, çünkü hayatın idamesine yarar. Fakat hayatın gerçek bir değeri olmalıdır: eğer hayat sırf başka bir hayata vasıta olarak faydalı olsaydı katiyen faydalı olmazdı. Hayat hal re şartlara göre iyi veya fena olabilir; bunun için, iyi yaşamanın vasıtası olduğu zaman, faydalı da olabilir. Birbiri ardı sıra gelen faydalılar zincirinin ötesine erişip, zinciri aşabileceğimiz bir aşkı bulmalıyız; aksi halde zincirin her hangi bir halkasında hakiki bir faydalılık yoktur. «Faydalı» bu şekilde tarif edildiği zaman, terbiyenin faydalı olması gerekip gerekmediği sorulamaz. Elbette faydalı olması gereklidir, çünkü terbiye ameliyesi kendiliğinden bir gaye değil, bir gaye için vasıtadır. Fakat terbiyede faydayı müdafaa edenlerin akıllarında olan bu değildir. Onlar istiyorlar ki terbiyenin neticesi faydalı olsun: kısaca ifade edersek, onlara göre tahsil görmüş bir adam makine yapmasını bilen adamdır. Makinelerin ne faydası olduğunu sorarsak cevap neticede aynı olacaktır: onlar vücudumuzun ihtiyaçları ve rahatı için gerekli yiyecek, giyecek, ev v. s. gibi şeyleri imale yararlar. Bu suretle anlarız ki faydayı müdafaa eden bir kimse, görüşü hakkında sualler sorulduğu mânada, yalnız fizik hazla ra gerçek değer veren kimsedir: onun için «faydalı», vücudunun ihtiyaç ve arzularını tatmin eden şeydir. Sahiden kasdedilen mâna bu ise, faydanın müdafii, eğer nihai bir felsefe ileri sürüyorsa, mutlaka hatâ etmektedir, fakat birçok kimselerin açlıktan öldüğü bir dünyada o politikacı olarak haklı olabilir, çünkü fizik ihtiyaçların giderilmesi o anda her şeyden âcil bir iş olabilir.

Bu münakaşanın diğer tarafını düşünürken de aynı şekilde bir teşrih lâzımdır. Öteki tarafa «süs» demek, elbette ki, faydayı müdafaa edene bir noktada hak vermek demektir, çünkü «süs» ün az çok önemsiz olduğu anlaşılmıştır. «Süs» kelimesi ananevi bir «gentleman» yahut «lady» anlamına tatbik edilirse tamamıyla haklıdır. On sekizinci asır «gentleman» i güzel bir şive ile konuşuyor, sözleri arasına gerekli yerlerde klâsiklerden iktibaslar karıştırıyor, modaya uygun giyiniyor, teşrifattan anlıyor, bir düellonun ne zaman şöhretini artıracağını biliyordu. «Zülfün Çalınması» [The R»pe of the Lock. Alexander Pope’an eseri, 1711 de yayımlanmıştı.] nda bir adam vardı ki:

«Amber enfiye kutusundan ve renkli bastonunun güzel hareketlerinden haklı olarak gurur duyuyordu».

Adamın terbiyesi onun için en dar mânasiyle bir «süs» olmuştu, devrimizde ise pek azımız onun marifetleri ile yetinecek kadar zenginiz. Eski mânada «süs» terbiyenin gayesi aristokratiktir: onun için bol paralı ve çalışmaya ihtiyacı olmayan bir sınıfın mevcut olması tarihte seyretmek büyük bir zevktir; onların hâtıratı ve villâları bize artık bizden sonra geleceklere temin etmediğimiz bir haz verir. Fakat onların mükemmellikleri, hakiki oldukları zaman bile, tam üstünlük değildiler, onlar inanılmıyacak kadar pahalı birer mahsuldüler: Hogarth’ın Gin Lane’i onlara ödenen fiyat hakkında bize pek canlı bir fikir verir. Bugün hiç kimse bu dar mânada «süs» terbiyeyi savunamaz.

Fakat asıl mesele bu değildir. Asıl mesele şudur: terbiyede zihni doğrudan doğruya pratik faydası olan bilgi ile soldurmayı mı gaye edineceğiz, yoksa öğrencilerimize, bizatihi iyi olan zihnî varlıklar mı vermeğe çalışacağız?

 Bir kademde on iki pus, bir yardada üç kadem olduğunu bilmek faydalıdır, ama bu bilginin başlı başına bir değeri yoktur; metre sisteminin kullanıldığı yerlerde yaşayanlar için gayet faydasızdır. Diğer taraftan, Hamlet’i takdir etmenin pratik hayatta büyük bir faydası olamaz, belki insan amcasını öldürmek falan isterse bir faydası dokunabilir ama tabiatiyle böyle bir ihtiyaç nadiren duyulur. Bununla beraber o insana mahrum kalmaktan büyük bir teessür duyacağı ve bizi bir bakıma daha mükemmel bir adam yapan zihnî bir varlık kazandırır. İşte faydanın terbiyenin yegâne gayesi olmadığını iddia eden adamın tercih ettiği bilgi bu ikinci çeşit bilgidir.

Faydayı gaye edinen terbiyenin müdafileri ile muhalifleri arasındaki münakaşada üç ayrı ana meselenin bulunduğu görülüyor.  İlkin aristoklarla demokratlar arasında münakaşa şekli var. Aristokratlar imtiyazlı sınıfa, boş vakitlerini kendilerine hoş gelen şekilde kullanmayı öğretmek lâzım geldiği fikrindedirler. Demokratların bu görüşe karşı fikirleri oldukça karışıktır: onlar aristokrata faydasız olanı öğretmek istemiyorlar, aynı zamanda elinin emeğiyle geçinenlerin terbiyelerinin de faydalı olana münhasır kalmasını doğru bulmuyorlar, işte bunun içi» «public school» [devlet okulu. 2. Ing. özel okul ] larda eski usul klâsik terbiyeye karşı demokratik bir muhalefet olduğu, işçilere de Lâtince ve Grekçe öğrenme imkânı verilmesi hakkında bir demokratik istek vardır. Bu vaziyet, nazari bakımdan aydınlık değilse bile, ameli olarak esas itibariyle doğrudur. Demokrat, cemiyeti, biri «faydalı», diğeri «süs» olmak üzere, iki kısma ayırmak istemez; bunun için şimdiye kadar sadece «süs» olan sınıflara sadece daha faydalı bilgi, şimdiye kadar sadece faydalı olan sınıflara daha hoş bilgi verecektir. Fakat demokrasi, kendiliğinden, bu unsurların ne nispetlerde karıştırılacağını tesbit etmemiştir

İkinci tartışma yalnız maddi şeyleri gaye edinenlerle zihnî hazlara değer verenler arasındadır. Bugün geçimi yolunda İngilizlerle Amerikalıların çoğu, bir sihirle Elizabeth devrine nakledilselerdi, kendilerinin modern dünyaya götürülmelerini isterlerdi Shakespeare’in, Raieigh’in, Sir Philip Sydney’in arkadaşlığı, güzel müzik, güzel mimari eserleri onlara banyo odalarının, çay ve kahvenin, otomobillerin, o devirde bilinmeyen diğer maddi konforların yokluğunu unutturamazdı. Bu gibi kimseler muhafazakâr geleneğin tesiri altında kaldıkları zamanlar müstesna, terbiyenin başlıca gayesi istihsal edilen malların miktar ve çeşidini artırmaktır sanıyorlar. Onlar terbiye programları içine tıp ve sağlık korumayı alabilirler, ama edebiyat yahut sanat yahut felsefe için bir heves duymazlar. Hiç şüphe yoktur ki bu gibi kimseler Rönesans’ta kurulan klâsik dersler sistemine hücum edenlerin büyük bir kısmını teşkil ediyorlar.

Bu görüşü zihnî şeylerin sırf maddi olanlardan daha değerli. olduğunu iddia etmekle karşılamanın haklı olacağını sanmıyorum. Bana kalırsa bu iddia doğrudur, fakat tam değildir. Çünkü maddi şeyler pek fazla değerli olmamak la beraber, maddi kötülükler o kadar fena olabilirler ki birçok zihnî meziyetlerden daha ağır basabilirler. Açlık, hastalık ve onların her zaman mevcut korkusu ileriyi görmek mümkün olduğu günden beri insanların büyük bir çoğunluğunun hayatları üzerine gölgesini atmıştır. Kuşların çoğu açlıktan ölürler, fakat yiyecek bol olduğu zaman sevinç içindedirler, çünkü geleceği hiç düşünmezler. Bir kıtlıktan sağ çıkmış olan köylüler daima onun hatıra ve korkusundan kurtulamazlar.

İnsanlar ölmektense biraz yiyecek mukabili her gün uzun saatler çalışmağa razıdırlar, fakat, hayvanlar, cezası ölüm bile olsa, ellerine imkân geçtiği zaman hazdan faydalanmayı tercih ederler. Bu yüzden çok kimseler hazdan büsbütün mahrum bir hayat sürmeğe katlanıyorlar, çünkü diğer bir şart altında hayat kısa sürecektir. Tarihte ilk defa olarak bugün, sanayi inkılâbı ve onun fer’î mahsulleri dolasıyla, herkesin mâkul derecede mesut olabilmesi mümkündür. Maddi fenalık, istersek, pek küçük nispetlere düşürülebilir. Teşkilât ve ilimle, dünyanın bütün nüfusunu, lüks olarak değil, fakat büyük ıztırapları önlemeye yetecek şekilde iaşe ve iskân etmek imkânı vardır. Hastalıkla savaşmak, ve müzmin rahatsızlıkları pek nadir hale getirmek mümkündür. Yiyecek tedariki hususunda elde edilen terakkileri aşan nüfus artışlarını önlemek de mümkün olurdu. İnsanlığın şuuraltı zihnini karartan, beraberinde zulüm, baskı ve harp getiren büyük korkular artık önemli olmayacak derecede azaltılabilirler. Bütün bunlar beşer hayatı için öyle değerlidirler ki onları tatbik mevkiine koymaya yarayacak terbiye şekline itiraz etmeğe cesaret edemeyiz. Böyle bir terbiyede tatbikî ilim başlıca unsur olmak zorundadır. Fizik, fizyoloji ve psikolojisiz yeni dünyayı kuramayız. Lâtince, Grekçe olmadan, Dante, Shakespeare olmadan, Bach ve Mozart olmadan kurabiliriz. Bu faydayı gaye sayan terbiyenin lehinde büyük bir sebeptir. Bunu kuvvetle ifade ettim, çünkü bu hususta kuvvetli kanaatlerim var. Bununla beraber meselenin diğer bir tarafı daha göze çarpıyor. Boş vakit ve sağlık kazanmamızın, kimse onları nasıl kullanacağını bilmezse, bize ne faydası olur?

 Fizik fenalığa karşı savaş, diğer her savaş gibi, insanları barış sanatlarına kabiliyetsiz hale koyacak şiddetle yapılmamalıdır. Nihaî «iyi» ye ait dünyada ne varsa fenalığa karşı mücadelede kaybolmasına müsaade edilmemelidir.

Bu beni münakaşamıza karışan üçüncü meseleye getiriyor. Yalnız faydasız bilginin kendiliğinden değerli olduğu doğru mudur?

 Kendiliğinden değerli bilginin faydasız olduğu doğru mudur?

 Ben gençliğimde zamanımın büyük bir kısmını Lâtince ve Grekçe öğrenmekle geçirdim. Şimdi bu zamanı hemen hemen tamamıyla heder olmuş sayıyorum. Klâsik bilgi daha sonraki hayatımda karşılaştığım her hangi bir meselede bana yardım etmedi. Klâsikleri öğrenenlerin yüzde 99 u gibi ben de hiçbir zaman onları zevk için okuyacak kadar iyi öğrenemedim. Meselâ, «supellex»in genitivi [mobilya , ev mobilyaları; iş için gerekli eşyaları, makale; ]gibi bazı şeyler öğrendim ki bütün hayatımda unutamadım. Bu bilginin bir yardada üç kadem bulunduğu hakkındaki bilgiden daha fazla gerçek değeri yoktur, ve bana buradaki misali vermekten başka bir faydası dokunmadı. Diğer yandan matematik ve fen hakkında öğrendiklerimin büyük bir faydası dokunmakla kalmadı, aynı zamanda gerçekten büyük değeri oldu; onlar bana düşünme ve muhakeme mevzuları verdiler, aldatıcı bir dünyada hakikatin mihek taşları oldular. Tabiatıyla, bu, kısmen şahsıma ait bir hususîliktir; fakat ben eminim ki klâsiklerden faydalanma kabiliyeti de modern insanlar arasında daha da nadir bir hususîliktir. Fransa ile Almanya’nın da değerli edebiyatları vardır: dilleri kolay öğrenilir ve pratik bakımdan pek faydalıdırlar. Bu yüzden Fransızca ile Almanca, Lâtince ve Grekçe karşısında bin defa daha kuvvetlidirler. Hemen pratik faydası olmayacak bilginin önemini küçümsemeksizin, zannederim, şunu isteyebiliriz: uzman yetiştirilmesini istisna edersek, böyle bilgiler meselâ gramer gibi teknik mevzular üzerinde pek fazla zaman ve gayret sarfını gerektirmeyecek şekillerde verilmelidir. Beşer bilgisinin toplamı ve beşer problemlerinin karışıklığı her gün daha ziyade artmaktadır; bunun için her nesil kendi terbiye usullerini, yeni olanlar için vakit bulunabilirse, yeniden gözden geçirmelidir. Uzlaşmalarla muvazeneyi muhafaza etmeliyiz. Terbiyede «hümanist» unsurlar kalmalı, fakat bunlar diğer unsurlara yer bırakacak şekilde basitleştirilmelidir, çünkü fennin mümkün kıldığı yeni dünya bu unsurlar olmadan asla yaratılamaz. Terbiyede «hümanist» unsurların faydalı unsurlardan daha az önemli olduğunu söylemek istemiyorum. Büyük edebiyat, cihan tarihi, müzik, resim, ve mimari hakkında bir şeyler bilmek, zihnin yaratıcılığı tamamıyla geliştirilmek isteniyorsa, elzemdir. Ancak zihnin yaratıcı melekesi vasıtasıyladır ki insanlar dünyanın ne olabileceğinden haberdar olabilirler; onsuz «ilerleme» mekanik ve önemsiz olur. Fakat fen de, zihnin yaratıcı melekesini kamçılayabilir. Ben çocukken astronomi ve jeoloji bu bakımdan bana, şaheserleri hiçbir alâka duymadan zorla okutturulan İngiliz, Fransız ve Alman edebiyatlarından daha müessir oldu. Bu şahsî bir meseledir: bir kız veya çocuk bir kaynaktan hız alır, başka biri başka bir kaynaktan. Teklif etmek istediğim şey şudur: bir konuya hâkim olmak için güç bir teknik elzem olduğu zaman, uzmanların yetiştirilmesinde müstesna, konunun faydalı olması daha iyidir. Renaissance devrinde yaşayan dillerin pek büyük edebiyatları yoktu, şimdi vardır. Grek geleneğinin değerinin çoğu Grekçe bilmeyenlere anlatılabilir; Lâtin geleneğine gelince, onun değeri zaten pek büyük değildir. Bunun için ben, büyük istidat sahibi olmayan çocuklar için, terbiyede «hümanist» unsuru büyük öğrenme güçlükleri arz etmeyen yollardan temin etmeğe taraftarım; terbiyenin zor kısmı, daha sonraki yıllarda, kaide olarak, matematik ve fenne münhasır kalmalıdır. Fakat her ne zaman kuvvetli bir temayül veya hususi bir kaabiliyet diğer yöne dönerse, onun için istisna yapmalıyız. Her şeyden önce dışına çıkılmayan sim sıkı kaidelerden sakınmalıyız.

Bu vakte kadar, ne çeşit bilgi verilmesi gerektiğini araştırdık. Şimdi kısmen öğretim metodlarıyla, kısmen ahlâk terbiyesi ve karakter terbiyesi ile ilgili bir takım meselelere geliyorum. Burada artık politika ile değil, psikoloji ve ahlâk ile ilgiliyiz. Psikoloji, son zamanlara kadar, sadece akademik bir mevzu idi. Pratik işlere pek az tatbik ediliyordu. Şimdi bunun hepsi değişti. Meselâ bugün, sınai psikoloji, klinik psikolojisi, terbiye psikolojisi var ki hepsi pratik bakımdan en büyük önemdedirler. Psikolojinin yakın gelecekte müesseselerimiz üzerindeki tesirinin süratle artmasını umar ve bekleyebiliriz. Terbiyede şimdiye kadar tesiri hem büyük, hem de faydalı olmuştur.

İlkin «disiplin» meselesini ele alalım. Eski disiplin fikri basitti. Bir çocuğa sevmediği bir şeyi yapması veya sevdiği bir şeyi yapmaması emrolunurdu. itaat etmezse bedenî cezaya çarpılır veya bazı hallerde, yalnız başına su ve ekmekten başka bir şey verilmeyerek hapsedilirdi. Meselâ, Fairchild ailesinde küçük Henry’ye nasıl Lâtince öğretildiğini anlatan sahifeleri okuyunuz. Kendisine bu dili öğrenmezse katiyen papaz olamayacağı söylenmişti, buna rağmen çocuk babasının arzu ettiği şekilde kitabına sarılmıyor, derslerine çalışmıyordu. Bunun üzerine tavan arasında bir odaya kapatılıp kendine yalnız ekmekle su verildi, kız kardeşleri ile konuşması yasak edildi. Onlara Henry’nin gözden düştüğü ve ona küsmeleri söylendi. Bununla beraber onlardan biri ona yiyecek götürdü. Uşak bunu haber verdiği için kızın başı da belâya girdi. Hapiste bir müddet kaldıktan sonra çocuk, bize söylendiğine göre, Lâtinceyi sevmeğe başladı ve ondan sonra hiç durmadan çalıştı. Bununla Çehov’un bir kedi yavrusuna fare yakalamayı öğretmeğe uğraşan amcası hakkındaki hikâyesini karşılaştıralım. Çehov’un amcası kedi yavrusunun bulunduğu odaya bir fare getirir, fakat yavrunun avcılık insiyakı henüz gelişmediği için fareye aldırış bile etmez. Bunun üzerine yavruyu döver. Ertesi gün aynı ameliye tekrar edilir, ertesi gün yine, daha ertesi gün yine dövülür. Nihayet profesör yavrunun beyinsiz ve öğrenmeye kabiliyetsiz olduğuna inanır. Büyüdüğü zaman bu kedi yavrusu diğer bakımlardan gayet normal olduğu halde bir fare gördü mü korkudan terler içinde kalır, kaçacak yer ararmış. Çehov «Kedi yavrusu gibi ben de amcamdan Lâtince öğrenmek şerefine nail oldum» diye sözlerini bitirmektedir. Bu iki hikâye eski disiplinle ona karşı modern isyanı gayet iyi belirtmektedir.

Fakat modern terbiyeci de disiplinsiz yapamaz, ama onu yeni usullerle temin eder. Bu mevzuda, yeni usulleri tetkik etmeyenler yanlış fikirlere saplanabilirler. Ben daima Madam Montessoti’nin disiplini ortadan kaldırdığını sanırdım ve bir oda dolusu çocuğu nasıl idare edebileceğine şaşardım. Usullerini anlattığı kitabını okuyunca, disiplinin okulda bâlâ önemli bir yer işgal ettiğini ve onu ortadan kaldırmağa teşebbüs edilmediğini gördüm. Üç yaşındaki oğlumu sabahları bir Montessori okuluna gönderdiğim zaman onun çok geçmeden daha disiplinli bir insan oluverdiğini ve okul nizamlarına severek itaat ettiğini gördüm. Fakat dışarıdan bir zorlama olduğu hakkında en küçük bir duygusu yoktu: nizamlara tıpkı bir oyunun kaideleri göziyle bakıyor, eğlenme vasıtası olarak riayet ediyordu. Eski kanaat şuydu: çocuklar katiyen öğrenmek istemezler, ancak korku ile öğrenmeğe zorlanabilirler. Bunun pedagojide beceriksizlikten ileri geldiği anlaşılmıştır. Öğrenilecek şeyleri — meselâ, okuma yazmayı — münasip merhalelere ayırmakla, her merhale orta zekâda bir çocuğa hoş gelecek şekle sokulabilir. Çocuklar istedikleri şeyleri yaparlarken ise, tabı atiyle, dış disipline hiç ihtiyaç yoktur. «Hiçbir çocuk diğer bir çocuğun işine karışmamalı» gibi birkaç basit kaide kolayca anlaşılır ve mâkul oldukları görülür, bu sebeple bunlara riayet ettirmekte hiçbir güçlük çekilmez. Bu suretle çocuk kısmen iyi itiyatların, kısmen sonunda kazançlı çıkacağı için, bazen ilk içtepiye (ilca) mukavemet etmenin faydalı olduğunu anlamaktan ibaret olan nefis disiplinini elde eder. Herkes bu nefis disiplinin daima oyunlarla kolayca elde edildiğini bilir, fakat bilgi elde etmenin aynı saikleri harekete getirerek yeter derecede alâkalı yapılabileceğini kimse bilmezdi. Buradaki pedagojik keşifleri yapmak için dehaya lüzum vardı, ama onları tatbik edecek öğretmenlerin dâhi olmalarına lüzum yoktur. Onlara yalnız iyi yetişme ve bir de pek nadir olmayan derecelerde sabır ve sempati lâzımdır. Esas fikir basittir: doğru disiplin, dışarıdan zorlamakla değil, arzu edilmeyen faaliyetlerden ziyade arzu edilen faaliyetlere kendiliğinden götüren zihin ihtiyatları demektir. Hayret veren şey bu fikri terbiyede tatbik için teknik usuller bulmakta gösterilen büyük başarıdır. Bunun için, Madame Monetessori övülmeye değer.

İnsanların esas itibariyle günah işlemeğe meyilli oldukları hakkındaki inancın zayıflaması terbiye metotlarındaki değişikliğe çok tesir etmiştir. Eski ve şimdi kaybolmaya yüz tutmuş kanaate göre biz Tanrının gazabına uğramaya mahkûm ve fenalıklarla dolu olarak dünyaya gelmişiz; iyi insanlar olabilmemiz için Tanrının sevgili kulları olmak zorundayız, bu da sık sık cezaya uğramakla hızlandırılır. Yenilerin çoğu bu teorinin babalarımızın ve büyük babalarımızın terbiyesine ne kadar tesir ettiğine güç inanırlar. Dean Stanley’nin yazdığı cDr. Arnold’un Hayatı»ndan iki parça onların yanıldığını gösterecektir. Stanley, Dr. Arnold’un en sevdiği talebesiydi. «Tom Brown’ın Okul Günleri» adlı romanda uslu çocuk Arthur onun portresidir. O elinizdeki bu kitabı yazanın kuzeni oluyordu ve çocukken ona Westminster kilisesini gezdirmişti. Dr. Arnold İngiltere’nin dikleri zaman Hindistan yerlilerini kamçılamaktan çekinmeyeceklerdir.

Diğer bir parça daha var ki «Victoria Devrinin Meşhur Adamları» adlı eserde Mr. Strachey tarafından kısmen iktibas edilmiş olmakla beraber, ben burada uygunluğu yüzünden, tekrar etmekten kendimi alamıyorum. Dr. Arnold bir tatil esnasında Como gölünün güzelliklerini seyrediyormuş. Bunların karşısında neler düşündüğünü karısına yazdığı bir mektupda şöyle anlatıyor:

«Etrafımdaki harikulade güzelliğe bakıp sonra da ahlakî fenalık hakkında düşünmek hemen hemen korkunç bir şey. Bana öyle geliyor ki sanki cennet ile cehennem, büyük bir uçurumla birbirinden ayrılacağı yerde, mutlak surette birbirinin sınırlarına değiyor ve gerçekten de her birimizden pek uzak değil. Keşke ben de ahlakî fenalık duygusu, dış güzelliklerden aldığım zevk kadar kuvvetli olsaydı! Çünkü ahlakî fenalığı derin bir şekilde duyuş, bize belki her şeyden fazla, Tanrı hakkında bizi kurtaracak bilgiyi verir! Ahlakî iyiliğe hayran olmak büyük bir şey değildir; ona hayran olduğumuz halde riayet etmeye biliriz; fakat kötülükten, içinde kötülük olanlardan değil, fakat onların içinde çöreklenmiş kötülükten, çok daha açık ve kesin şekilde kendi bilgimizle nefret edersek —işte bu Tanrı ve İsa’yı anlamak, Tanrının Ruhuyla ruhlarımızı ahenge getirmektir. Heyhat! bunu görüp söylemek ne kolay ama yapmak ve duymak ne kadar güç; bunlara kimin gücü yeter?

 Hiç kimsenin, ancak kendi gücünün yetmediğini duyan ve ıstırap çeken adamın. Tanrı sizleri takdis etsin, sevgili karıcığım ve çocuklarım.»

Bu fıtraten şefkatli adamın kendisini pişmanlık duymadan küçük çocukları kamçılıyabibilecek sadist bir hale zorla getirmesini ve bütün bunları da esası sevgi olan dine riayet kaygusuyle yapmasını görmek acıklı bir şeydir. Ferdin aldandığım görmek acıdır, ama onun «ahlakî kötülükten» nefret havası yaratmakla dünyanın başına belâ ettiği zalim nesilleri düşündüğümüz zaman iş fecidir. Unutmayalım ki «ahlakî kötülüğün» içinde çocukların itiyadî tembelliği de vardır. Doğru kimselerin «ahlakî kö tülüğü» haklı olarak cezalandırmak vehmiyle çıkardıkları harpler, yaptıkları işkenceler ve zulümler aklıma geldikçe tüylerim ürperiyor. Tanrıya şükürler olsun ki artık terbiyeciler küçük çocukları «şeytanın kolları» saymıyorlar. Yetişkinlere karşı harekette, bilhassa suçları cezalandırmada, bu fikir hâlâ hâkimdir; fakat çocuk odalarında ve okulda hemen hemen yok olmuştur.

Dr. Arnold’un düştüğü hatanın aksi bir hata var. Çok daha zararsız olmakla beraber yine de ilim bakımından bir hatadır. Bu da çocukların doğuştan iyi oldukları ve ancak büyüklerin kusurlarını görerek bozuldukları hakkındaki kanaattir. Bu görüş eskiden beri Rousseau’ya atfediliyor; ihtimal o soyut olarak buna inanıyordu, fakat Emile’i okuduğumuz zaman, sistemin yetiştireceği mükemmel kimse olmadan önce, öğrencinin ahlâk terbiyesi görmeye ihtiyacı olduğunu görüyoruz. Gerçek şudur ki çocuklar doğuştan ne «iyi» ne de «kötü» dürler. Onlar yalnız refleksler (tepkiler) ve birkaç insiyakla doğarlar; bunlardan, muhitin tesiriyle itiyatlar teşekkül eder. Bu itiyatlar ya sağlam, ya marazi olabilirler. Hangisinin olacağı esas itibariyle anneler veya dadıların iz’anına bağlıdır, çünkü çocuk tabiatı, ilkte, hemen hemen inanılmayacak kadar istenilen şekli almağa müsaittir. Çocukların pek büyük bir kısmında iyi bir yurttaş olmak için gerekli ham madde, aynı zamanda bir canî olmak için de gerekli ham madde vardır. İlmî psikoloji gösteriyor ki hafta günlerinde dayak, pazar günlerinde vaiz, çocukları faziletli yapmak için ideal teknik değildir. Fakat bundan, böyle bir gaye için hiçbir teknik yoktur mânası çıkarılmamalıdır. Eski terbiyecilerin çocuklara işkence etmekten zevk aldıkları hususunda Samuel Butler’in ifade ettiği kanaate mukavemet güçtür; aksi halde faydasız ıstırap çektirmekte bu kadar uzun zaman ısrar edebildiklerini anlayamayız. Sıhhatli bir çocuğu mesut etmek güç değildir, çocukların çoğu zihin ve bedenlerine iyi bakıldığı takdirde sıhhatli olurlar. Çocuklukta saadet en iyi tip insan yaratmak için mutlaka lâzımdır. Dr. Arnold’un bir nevi «ahlakî kötülük» saydığı itiyat haline gelmiş tembellik, çocuğa terbiyenin kendisine bilmeğe değer bir şey öğrettiği hissettirilirse, ortadan kalkar. *

* İhtimal Dr. Arnold’un öğrencileri adenoid’den muztariptiler. Bu hastalık itiyadi olarak tembellik tevlit etmekle beraber hiçbir doktor bunun için kamçılamayı ilave olarak tavsiye etmez.

Fakat verilen bilgi kıymetsizse ve onu verenler de gaddar ve zalim görünürlerse çocuk elbette Çehov’un kedi yavrusu gibi hareket edecektir. Her çocukta bulunan öğrenmek hevesi ki bu onun yürüme ve konuşma için sarf ettiği cehdden de anlaşılır terbiyede muharrik kuvvet olmalıdır. Bu muharrik kuvvetin, dayağın yerine konması devrimizin en büyük ilerlemelerinden biridir.

Bu beni modern temayüllerin bu ilk gözden geçirilişinde göstermek istediğim son noktaya getiriyor — bebekliğe verilen daha büyük önemi kasdediyorum. Bu karakter terbiyesi hakkındaki fikirlerimizde husule gelen değişikliklerle sıkı sıkıya ilgilidir. Eski kanaate göre fazilet esas itibariyle iradeye bağlıdır: biz fena arzularla doluyuz ve bunları sırf irade melekesiyle kontrol ederiz. Anlaşıldığına göre fena arzuları köklerinden söküp atmak imkânsız sayılıyordu: yapabileceğimiz tek şey onları kontrol etmekti. Durum tıpkı cani ile polisin durumuna benziyordu. Hiç kimse canisiz bir cemiyetin mümkün olabileceğini sanmıyordu; yapılabilecek yegâne şeyin iyi bir polis kuvveti bulundurmak ve bu suretle halkın çoğunu korkutarak suç işlemelerini önlemekti, suç işleyen birkaç kişi de yakalanıp cezalacacaktı. Modern psikolojik kriminolojisi bu fikirle kanaat etmez; o suç işleme içtepisinin, çok hallerde, uygun bir terbiye ile, gelişmesine mâni olunabileceğine inanır. Cemiyet için doğru olan bu şey fert için de doğrudur. Çocuklar, bilhassa, büyükleri ve arkadaşları tarafından beğenilmek isterler; kaide olarak, onların iyi veya fena yönlerde, içinde bulundukları vaziyetlere göre, geliştirilebilecek içtepileri vardır. Üstelik, onlar yeni itiyatların teşekkülü kolay olan bir çağdadırlar; iyi itiyatlar ise fazilete büyük bir kısmını hemen hemen otomatik bir hale koyabilirler. Diğer taraftan, fena arzuları şahlanmış olarak bırakan ve tezahürlerini önlemek için yalnız irade kudretini kullanan eski tip faziletin, fena hareketleri gemlemek hususunda tatmin edici bir usul sağlamadığı görülmüştür. Fena arzular, tıpkı önü tıkanmış bir nehir gibi, iradenin gözetleyici gözünden kaçmış diğer bir çıkış yeri bulurlar. Delikanlılığında babasını öldürmeği tasarlamış olan bir kimse, sonradan çocuğuna dayak atmaktan zevk alır, ve bunu «ahlakî kötülüğü» cezalandırıyorum sanarak yapar. Zulmü haklı göstermeğe uğraşan teorilerin menşei hemen daima irade tarafından tabiî mecrasından çıkarılmış ve yer altına sürülmüş bir arzudur. Bu arzu en sonunda günahtan nefret veya buna benzer güzel bir şey gibi tanınmayacak bir kılıkla ortaya çıkar. Bunun için fena arzuların irade ile kontrolü, bazı defa lüzumlu olmakla beraber, bir fazilet tekniği olarak kifayetsizdir.

Bu düşünceler bizi psiko analiz sahasına getirir. Psiko analiz’in teferruatında pek çok şeyler var ki ben hayalî ve yeter delillerle desteklenmemiş buluyorum, Fakat umumi metod bana pek önemli, ve ahlâk terbiyesinde doğru usuller yaratılmasına elzem görünüyor. Birçok pisikoanalizcilerin ilk çocukluk çağına verdikleri önem bana mübalâğalı gözüküyor; bazan sanki karakter çocuk üç yaşına gelinceye kadar değişmeyecek şekilde tesbit edilirmiş gibi konuşuyorlar. Ben eminim ki bu doğru değildir. Fakat bu hatâ zararlı da değildir, çünkü ilk çocukluk pisikolojısi mazide ihmal edilmiştir; gerçekten moda olan zihniyeci metodlar bunun hemen hemen imkânsız yapıyordu. Meselâ uyku gibi bir meseleyi ele alalım. Bütün anneler çocuklarının uyumalarını isterler, çünkü hem çocuklarının sıhhatleri için iyidir, hem de anneler için kolaylıktır. Bunun için bir teknik bulmuşlardır: beşik sallarlar, ninniler söylerler. Bu tekniğin esas itibariyle yanlış olduğunu keşfetmek, meseleyi ilmi bakımdan inceleyen erkeklere düşmüştür, çünkü her hangi belirli bir günde başarı ile neticelenmekle beraber, bu teknik fena itiyatlar yaratır. Her çocuk kendi hakkında telâş, heyecan gösterilmesine bayılır, çünkü bu suretle kendi önemi hakkındaki anlayışı tatmin edilmiş olur. Eğer uyumamakla üzerine dikkati çektiğini sezerse, çok geçmeden bu usulü kabul edecektir. Netice hem sıhhate hem karaktere aynı derecede zararlıdır. Burada en önemli iş itiyat teşkilidir: zihinde beşiğin uyku ile birleştirilmesi lâzımdır. Bu tedai yeter şekilde sağlanırsa ve çocuk hasta değilse ve bir yeri ağrımıyorsa, uyanık yatmaz. Fakat bu tedai işinin başarılması epeyce disiplin gerektirir; sırf müsamaha ve tahammülle başarılamaz, çünkü bu, uyanık yatma ile zevkli tedailer yaratır. Buna benzer düşünceler diğer iyi veya kötü itiyatların teşkiline tatbik edilebilir. Bütün bu tetkikler henüz derinleşip olgunlaşmamıştır, fakat önemi şimdiden pek büyüktür ve daha da büyük olacaktır. Açıkça görülüyor ki karakter terbiyesi doğuştan başlamalıdır ve dadılarla cahil annelerin yaptıklarından çoğunun değişmesi lâzımdır. Yine açıkça anlaşılıyor ki kesin öğretime evvelce düşünüldüğünden çok daha erken başlanabilir, çünkü öğretim hoş bir hale getirilebilir ve çocuğun dikkatini yormaz. Bu iki bakımdan terbiye teorisi son yıllarda kökünden değişmiştir. Bu değişmenin faydalı tesirleri, ihtimal yıllar geçtikçe daha aşikâr olacaktır. Bunun için müteakip sahifelerde, ilk çocukluk çağında karakter terbiyesi üzerinde oldukça teferruatlı bir şekilde düşündükten sonra daha ileri yaşlarda verilecek öğretimi ele alacağız. Sh:7-33

TERBİYENİN GAYELERİ

Nasıl terbiye edeceğimizi düşünmeden önce, nasıl bir netice elde etmek istediğimizi açıkça bilmemiz lâzımdır. Dr. Arnold «alçak gönüllülük» istiyordu, Aristo’nun «yüksek ruhlu adanmada bu vasıf yoktur. Nietzsche’nin ideali Hıristiyanlığın ideali değildir. Ne de Kant’ınki: çünkü İsa herkesten sevgi isterken, Kant saiki sevgi olan hiçbir hareketin gerçekten iyi olamayacağını öğretir. İyi bir karakterin ne gibi unsurlardan ibaret olacağı üzerine anlaşan kimseler bile onların birbirine nisbetle önemleri hakkında farklı fikirlere sahib olabilirler. Biri cesareti, diğeri bilgiyi, diğer biri şefkati, bir başkası da doğruluğu önemli bulur. Bir adam, büyük Brutus gibi, devlete karşı vazifeyi aile sevgisinden daha üstün tutar; diğer bir kimse ise Konfuçyus gibi, aile sevgisini en başa alır. Bütün bu ayrılıklar terbiyede de farklar hasıl edecektir. En iyi saydığımız terbiye hakkında her hangi kesin bir kanaatimiz olmadan önce ne çeşit bir insan yetiştirmek istediğimiz hakkında bir fikrimiz olmalıdır.

Tabiî olarak, bir terbiyeci budala olur ve hedef tuttuğu neticelerden bambaşka neticelere varabilir. Uriah Heep * öksüzler okulunda verilen alçakgönüllülük derslerinin bir neticesiydi. Bu dersler gayelerinden tamamıyla farklı bir tesir yaratmışlardı.

* Uriah Heep, İngiliz romancısı Charles Dickens’in Davidi Copperfield adlı romanında tasvir ettiği riyakâr bir tiptir. 

Fakat esas itibarile en değerli terbiyeciler oldukça büyük başarı göstermişlerdir. Misal olarak Çin aydınlarını, modern Japonları, Jesuitleri, Dr. Arnold’u, ve Amerikan okullarının siyasetini idare eden kimseleri ele alalım. Bütün bunlar, kendi sahalarında, büyük başarılar elde etmişlerdir. Her birinin hedef tuttukları neticeler tamamıyla farklı oldukları halde esaslı neticeler elde edilmiştir. Terbiyenin göz önünde tutması gereken gayelerin neler oldukları hakkında kendimiz bir karara varmadan önce bu farklı sistemler üzerinde biraz durmak faydalı olabilir.

Ananevi Çin terbiyesi bazı bakımlardan Atina’nın en iyi günlerindeki terbiyeye pek benziyordu. Atinalı erkek çocuklara Homeros başından sonuna kadar ezberletiliyordu; Çinli erkek çocuklar da Konfuçyus klâsiklerini aynı şekilde öğreniyorlardı. Atinalılar tanrılara karşı dış âyinlerden ibaret ve serbest zihnî araştırmalara engel teşkil etmeyen bir nevi saygı öğretiyorlardı. Aynı şekilde, Çinlilere de cetlere  tapışla ilgili birtakım âyinler öğretiliyor, fakat onlar bu âyinlerde mündemiç görünen itikatlara inanmaya mecbur tutulmuyorlardı. Aydın bir yetişkinden ancak sakia ve zarif bir şüphecilik beklenirdi: her şey münakaşa edilebilir, fakat pek müsbet neticelere varmak biraz bayağılık sayılırdı. Fikirler yemekte hoş bir şekilde konuşulabilecek cinsten olmalı, fakat uğurlarında dövüşülecek cinsten olmamalıydı. Cariyle, Eflâtun için «Zionda pek rahat olan Atinalı bir centilmen» diyor. [Zion, eski Kudüs’de bir dağın adıdır. Burada. «Tanrılar arasında» demektir.]  Bu «zion’da pek rahat» olmak vasfı Çin hakimlerinde de görülür ve, umumi olarak, Hıristiyan medeniyetlerin yetiştirdiği hakimlerde bulunmaz. Yalnız meselâ Goethe gibi, Helenizm ruhunu benliğinde temsil etmiş olanlar bundan müstesnadır. Atinalılar gibi Çinliler de hayatın zevkini çıkarmak istiyorlardı ve onların zevk anlayışı ince bir güzellik hissiyle zarafet kazanmıştı..

Bununla beraber, iki medeniyet arasında, umumi konuşursak, Greklerin enerjik, Çinlilerin tembel olmalarından dolayı, büyük farklar vardı. Grekler enerjilerini sanat, ilim ve birbirlerini imhaya hasrettiler ve bunların hepsinde o zamana kadar görülmemiş başarılar elde ettiler. Politika ve yurtseverlikte Grekler enerjileri için pratik saha buldular: bir politikacı kovuldu mu sürgünlerden müteşekkil bir çetenin başına geçer, doğduğu şehre saldırırdı. Bir Çin memuru azledildiği zaman, dağlara çekilir, kır hayatının zevkleri üzerinde şiirler yazardı. Bu yüzden Grek medeniyeti kendi kendini yıktı, fakat Çin medeniyeti ancak dışarıdan yıkılabildi. Ama bu farklar yalnız terbiyeye atfedilemezler, çünkü Konfuçyanizm Japonyada hiçbir zaman Çin aydınlarının vasfı olan uyuşuk kültürlü şüpheciliği yaratmadı. Bir nevi Faubourg Saint Germain teşkil eden Kyoto asilzadelerini bundan müstesna tutmalıyız.

Çin terbiyesi istikrar ve sanat yarattı; terakki ve fen yaratamadı. Belki bu şüphecilikten ne bekleneceği hakkında bize bir fikir verebilir. Kuvvetli inançlar ya terakki, ya felâket tevlid ederler, fakat istikrar değil. İlim ananevi itikatlara hücüm ettiği zaman bile, kendine mahsus inançlara maliktir ve ebedî şüphecilik havasında güç gelişebilir. Modern icatların birleştirdiği kavgacı bir dünyada, millî varlığı muhafaza için enerjiye lüzum vardır. İlim ve fen olmadan demokrasi olamaz: Çin medeniyeti tahsil görmüş küçük bir azınlığa münhasır kalmıştı, Grek medeniyeti ise köleliğe dayanıyordu. Bu sebeplerden dolayı, Çin’in eski terbiyesi modern dünyaya uygun değildir ve bizzat Çinliler tarafından terk edilmiştir. Bazı bakımlardan Çin aydınlarına benzeyen kültürlü on sekizinci asır centilmenleri aynı sebeplerden dolayı ortadan kaybolmuşlardır.

Bugünkü Japonya bize bütün büyük devletlerarasında hâkim olan bir temayülü en açık şekilde gösteren bir örnektir —yani millî büyüklüğü terbiyenin en yüksek gayesi sayan temayülü. Japon terbiyesinin gayesi ferdin ihtiraslarını terbiye ederek devlete bağlı ve elde ettikleri bilgi ile ona faydalı yurttaşlar yetiştirmektir. Bu iki gayeye erişmek için gösterilen meharet ne kadar övülse azdır. Komodor Perry’nin filosu geldiği günden itibaren Japonlar kendilerini gayet güç koruyabilecek bir duruma düşmüşlerdi; başarıları usullerinin doğru olduğunu ispat eder, meğerki biz nefis müdafaasını fena bir şey sayalım. Fakat yalnız ümitsiz bir durum onların terbiye usullerini haklı gösterebilir, yakın bir tehlikenin tehdid etmediği bir millet için bu usul bir suç teşkil eder Üniversite profesörlerinin bile hakkında sual soramadığı Şinto dininde İncilin Tekvin babında olduğu kadar şüpheli tarih vardır; Japonya’daki teolojik istibdadın yanında Dayton muhakemesi solda sıfır kalır. Aynı şekilde bir ahlaki istibdat vardır: milliyet, Mikadoya ibadet, v.s. hakkında sual sorulamaz ve bu yüzden birçok bakımlardan ilerleme hemen hemen mümkün değildir. Bu çeşit dar çerçeveli bir sistemin büyük tehlikesi ilerlemenin yegâne usulü olarak ihtilâli teşvik etmesidir. Bu tehlike, yakın olmamakla beraber, gerçekten vardır ve sebep çok defa terbiye sistemidir. Bu suretle modern Japon ya da eski Çin’dekinin tam aksi bir kusur göze çarpıyor. Çin aydınları çok fazla şüpheci ve tembel oldukları halde, Japon terbiye sisteminin mahsulleri de aşırı derecede dogmatik ve enerjik olabilirler. Terbiye ne şüpheciliğe, ne de «dogma» ya sessizce muvafakat yaratmamalı. Onun yaratacağı şey bilginin bir dereceye kadar, güç olmakla beraber, elde edilebileceği; belirli bir zamanda bilgi sandığımız şeylerden çoğunun az çok yanlı; olabileceği; fakat yanlışların dikkat ve çalışma ile düzeltilebileceği hakkında bir inanıştır. İnanışlarımıza göre hareket ederken küçük bir hatanın felâket demek olacağı yerde pek ihtiyatlı olmalıyız; buna rağmen inanışlarımıza göre hareket etmeliyiz. Bu ruh haleti oldukça zordur: za’fa uğramamış bir duygu ile yüksek bir zihnî kültür ister. Güç olmakla beraber, imkânsız değildir; gerçekte bu İlmî mizaçtır. Bilgi, diğer iyi şeyler gibi, güç fakat imkânsız değildir. Dogmatist güçlüğü unutur, şüpheci imkânı inkâr eder. Her ikisi de yanılıyorlar ve hataları umumileşirse, sosyal bir felâket olur.

Jesuitlar, [cizvitler] tıpkı bugünkü Japonlar gibi, terbiyeyi bir müessesenin—yani Katolik Kilisesinin— gelişmesini temin için kullanmak hatasına düştüler. Onlar esas itibariyle öğrencinin kendi iyiliği ile ilgilenmediler, fakat onu Kilisenin iyiliği için bir alet yapmağa uğraştılar. Teolojilerini kabul edersek, onları tenkid edemeyiz: insanları cehennemden kurtarmak her hangi bir dünya işinden daha mühimdir ve ancak Katolik Kilisesi bunu başarabilir. Fakat bu «dogma» yı kabul etmeyenler Jesuit terbiyesi hakkında hükümlerini onun neticelerine göre vermelidirler. Bu neticeler, açık söylemek lâzım gelirse, bazen Uriah Heep kadar istenilmez nevidendirler: Voltaire, Jesuit usullerine göre yetişmişti. Fakat esas itibarile ve uzun müddet, istenilen neticeler elde edildi: Fransada reformasyoa’a karşı isyan ve Protestanlığın çökmesi esas itibarile Jesuitlerin gayretlerine affedilmelidir. Bu neticelere varmak için onlar sanatı hissi, düşünceyi sathi ve ahlâkı gevşek bir hale getirdiler; neticede, yaptıkları zararı ortadan kaldırmak için Fransız İhtilâline lüzum hâsıl oldu. Terbiyede suçları, talebelerine karşı sevgi ile değil fakat daha başka maksatlarla hareket etmelerinde idi.

Ingiliz «public» okullarında bugüne kadar devam eden Dr. Arnold’un sisteminde diğer bir kusur vardı: bu sistem aristokratikti. Gaye, yurtta veya imparatorluğun uzak yerlerinde, selâhiyet ve kudret mevkileri için insan yetiştirmekti. Bir aristokrasi, yaşıyacaksa, bazı faziletlere malik olmalıdır: bunlar okulda verilecekti. Yetiştirilen enerjik, stoik, bedenen sağlam, bazı değişmeyen inançları olan, yüksek bir doğruluk seviyesine ulaşmış ve dünyada önemli bir vazifesi olduğuna inanmış olacaktı. Şaşılacak derecede, bu neticeler elde edildi. Zekâ bunlara feda edildi, çünkü zekâ şüphe doğurabilirdi. Merhamet duyguları feda edildi, çünkü «aşağı» kavimleri yahut sınıfları idarede zararlı olabilirdi. Şefkat sertlik hatırı için, muhayyile metinlik hatırı için feda edildi. Değişmeyen bir dünyada, netice İspartalıların meziyet ve kusurlarını haiz daimi bir aristokrasi olabilirdi. Fakat aristokrasinin modası geçmiştir, bugün tâbi halklar en akıllı ve en faziletli hükümdarlara bile boyun eğiniyorlar. Hükümdarlar zulme sürükleniyor, zulümde daha büyük isyanlara yol açıyor. Modern dünyanın muğlâk ve karışık oluşu her gün daha fazla zekâya ihtiyaç duyurmaktadır ve Dr. Arnold zekâyı «fazilete» feda etmiştir. Waterloo savaşı Eton kolejinin oyun sahalarında kazanılmış olabilir, ama Britanya İmparatorluğu o sahalarda kaybedilmektedir. Modern dünyanın daha fazla muhayyile kudreti, daha fazla zihin inceliği olan, bulldog cesaretine daha az, fakat teknik bilgiye daha ziyade inanı olan başka bir tipe ihtiyacı vardır, istikbalin idare âmiri hür yurttaşların hizmetkârı olmalıdır, hayran tebaasının hayırhah bir hükümdarı değil. İngiliz yüksek terbiyesi içine iyice yerleşmiş olan aristokratik anane onun felâketine sebeb olacaktır. İhtimal bu anane tedricen ortadan kaldırılabilir; belki de eski terbiye müesseseleri kendilerini yeni şartlara uyduramayacaklardır. Bunun hakkında bir fikir ileri sürmeğe cesaret edemem.

Amerikan okulları şimdiye kadar büyük ölçüde girişilmeyen bir işi muvaffakiyetle başarmışlardır: birbirinden farklı birçok insanları mütecanis bir millet haline getirmek işini. Bu o kadar büyük bir iktidarla yapılıyor ve öyle faydalı bir iştir ki neticede bunu başaranları dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği kadar övmeliyiz. Ama Amerika Japonya gibi, özel bir durumdadır, özel hallerin haklı gösterdiği şey her yerde re her zaman ardından koşulacak bir ideal olamaz. Amerika’nın bazı üstünlükleri ve bazı güçlükleri vardı. Üstünlükleri şunlardır: daha yüksek bir refah seviyesi; harpte yenilmek tehlikesinden korkusuzluk; Orta Çağdan kalma serbest harekete engeller koyan ananelerin nisbeten az oluşu. Göçmenler Amerika’da genel olarak yaygın bir demokrasi duygusu ile gelişmiş bir sanayi tekniği buldular. Sanırım ki bunlar onların Amerika’ya kendi doğdukları memleketlerden ziyade hayran olmalarının başlıca iki sebebidir. Fakat, kaide olarak, asıl göçmenler iki taraflı bir yurtseverlik muhafaza ediyorlar; Avrupa harplerinde esas itibariyle ait oldukları milletin tarafını hararetle tutmaya devam ediyorlar. Çocukları ise, aksine, babalarının geldiği memlekete karşı her türlü bağlılığı kaybederek sadece Amerikalı oluyorlar. Anne babanın takındığı tavır Amerika’nın umumi meziyetlerine atfedilebilir; çocuklarınki ise pek büyük bir kısmı itibarile okuldaki terbiye ile tâyin edilir. Bizi ilgilendiren yalnız okulun yaptığı tesirdir.

Okul, Amerikanın gerçek meziyetlerine güvenebildiği takdirde, Amerikan yurtseverliği öğretilmesini, yanlış ölçüler verildiği fikriyle birleştirmeğe lüzum yoktur. Fakat eski dünyanın yenidünyaya üstün olduğu hallerde gerçek mükemmelliklere karşı bir istihkar öğretmek gerekli olur. Batı Avrupa’da fikir hayatı seviyesi, Doğu Avrupa’da sanat seviyesi, genel olarak, Amerika’dan daha yüksektir. İspanya ve Portekiz hariç, bütün batı Avrupa’da dine dair bâtıl idkadlar Amerika’dan daha azdır. Hemen bütün Avrupa memleketlerinde fert, Amerika’da olduğundan daha az sürü tahakkümüne tâbidir: onun siyasi hürriyeti az olduğu yerlerde bile iç hürriyeti daha büyüktür. Bu bakımlardan, Amerikan okulları zararlıdırlar. Diğer bütün şeyleri atarak yalnız Amerikan yurtseverliği öğretmek esas itibarile zararlıdır. Zarar, Japonlar ve Jesuitlerde [cizvitler] olduğu gibi, öğrencileri kendiliklerinden bir gaye değil, bir gayeye vasıta saymaktan ileri gelmektedir. Öğretmen çocuklarını devletinden veya dininden daha çok sevmelidir; yoksa o ideal bir öğretmen olamaz.

«Öğrenciler birer vasıta değil, birer gaye sayılmalı» dediğim vakit belki bana «nihayet herkes bir vasıta olarak gaye olmaktan daha önemlidir» diye cevap verenler bulunabilir. Bir gaye olarak bir insan ne ise ölünce yok olur, vasıta olarak ne istihsal ettiyse ebediyete kadar yaşar. Bunu inkâr edemeyiz, fakat ondan çıkarılan neticeleri inkâr edebiliriz. Bir insanın vasıta olarak önemi fenalık veya iyilik için olabilir; insan hareketlerinin uzak tesirleri o kadar belirsizdir ki akıllı bir adam onları hesaplarına katmamaya meyleder. Umumi olarak, iyi kimselerin iyi tesirleri, fena kimselerin fena tesirleri olur: Bu, tabiî, değişmez bir tabiat kanunu değildir. Fena bir adam bir müstebidi öldürebilir, çünkü müstebit onun işlediği cinayetleri cezalandırmak isteyebilir; kendisi ve hareketi fena olmakla beraber, hareketinin tesirleri iyi olabilir. Bununla beraber, umumi bir kaide olarak diyebiliriz ki gerçekten iyi kadın ve erkeklerden ibaret bir topluluk, cahil ve fena kimselerden katışık bir topluluktan daha iyi tesirler yapar. Bu gibi düşüncelerden başka, çocuklar ve gençler insiyaki olarak kendilerinin hakikaten iyiliğini isteyenlere onları sırf bazı plânlar için hammadde sayanlar arasındaki farkı anlarlar. Öğretmende sevgi olmazsa ne karakter, ne de zekâ iyi ve serbestçe gelişemez ve bu çeşit sevgi esas itibariyle çocuğu bir gaye saymakla duyulur. Hepimizde kendilerimiz hakkında bu duygu vardır: kendilerimiz için iyi şeyler isteriz, ama ilkin bunları elde etmekle büyük bir maksadın hasıl olacağına ispat ve delil istemeksizin. Tabiî olarak her şefkatli ana-baba çocukları için aynı şeyi hisseder. Ana-baba çocuklarının büyümesini, kuvvetli ve sıhhatli olmasını, okulda başarı göstermesini v. s., tıpkı kendileri için birtakım şeyler istedikleri gibi isterler; böyle meseleler hakkında zahmete katlanmak hiçbir feragati, cehdi ve hiçbir soyut adalet prensipini istilzam ettirmez. Bu ana babalık insiyakı daima yalnız insanın kendi çocuklarına münhasır değildir. Yayılmış şekliyle, küçük kız ve erkek çocuklara iyi bir öğretmen olacak herhangi bir kimsede bulunabilir. Öğrenciler yaşlandıkça o önemini yavaş yavaş kaybeder. Fakat yalnız buna malik olanlara terbiye plân çizdirilebilir. Boş sebeplerle öldürecek veya öldürülecek insanlar yetiştirmeyi erkek terbiyesinin gayelerinden biri sayanlar açıkça, yayılmış şekliyle, ana baba duygusu olmayanlardır; buna rağmen Danimarka ve Çin müstesna, onlar bütün medeni memleketlerde terbiyeyi kontrol etmektedirler.

Fakat terbiyecinin çocukları sevmesi kâfi değildir; onun insan fazileti hakkında doğru bir anlayışı olması da lâzımdır. Kediler yavrularına fare tutmayı ve onlarla oynamayı öğretirler; militaristler de aynı şeyi insan yavrularıyla yapıyorlar. Kedi yavrusunu sever, ama fareyi sevmez; militarist kendi oğlunu sevebilir, ama memleketin düşmanlarının oğullarını sevmez. Bütün insanlığı sevenler bile iyi bir hayat hakkında doğru fikirleri olmadıkları için hataya düşebilirler. Bunun için, iyice ilerlemeden önce, erkek ve kadında fazilet saydığım şeyler hakkında bir fikir vermeğe çalışacağım, ve bunda tatbik edilebilir veya edilemez olduğunu, yahut ne gibi terbiye metodları ile meydana getirilebileceğini hesaba katmayacağım. Terbiyenin teferruatını düşündüğümüz zaman böyle bir manzara bize sonradan faydalı olacaktır; gitmek istediğimiz yönü bilmiş olacağız.

İlkin iki şeyi ayırt etmeliyiz: bazı vasıflar insanlığın bir kısmı için arzuya değer, bazıları umum için istenir. Sanatkârlar isteriz, fakat aynı zamanda fen adamlarına da ihtiyacımız vardır.

Büyük idareciler isteriz, fakat aynı zamanda saban sürenler, değirmenciler ve ekmekçilere de ihtiyacımız vardır. Herhangi bir sahada büyük bir adam yaratan vasıflar çok defa umuma şamil olsalar arzuya değmeyecek cinstendirler. Shelley bir şairin günlük işini şu sözlerle tasvir ediyor:

Şafaktan karanlığa kadar

Göle akseden güneşin aydınlattığı

Sarmaşık çiçeklerindeki sarı arıları seyreder

Onların ne olduğunu ne düşünür ne de görür.

Bu itiyatlar bir şairde övülmeğe değer, fakat meselâ, bir posta müvezziinde hiç de öyle değildir. Bunun için terbiyeyi herkese bir şair mizacı verecek şekilde ayarlayamayız. Fakat bazı vasıflar umumi olarak arzuya şayandır, ve işte ben bu safhada yalnız bunları ele alacağım.

Ben kadın ve erkek meziyetleri arasında hiçbir fark gözetmeyeceğim. Bebeklere bakmak zorunda olan bir kadın için biraz meslek terbiyesi arzu edilir, fakat bu çeşit fark bir çiftçi ile bir değirmenci arasındaki fark gibidir. Hiçbir derecede esaslı değildir ve bizim şimdiki durumumuzda düşünmeğe değmez.

Ben ideal bir karakterin temelini teşkil ettiğini sandığım dört vasfı alacağım:

hayatiyet, cesaret, hassaslık ve zekâ.

Bu listenin tam olduğunu söylemek istemem, fakat bizi oldukça ileriye götürür sanırım. Üstelik, ben şuna kuvvetle inanıyorum ki gençler beden, heyecan ve zihin bakımlarından doğru bir ihtimam görürlerse, bu vasıfların hepsi pek yaygın bir hale getirilebilir. Bunların herbirini sıra ile ele alacağım.

Hayatiyet zihnî bir vasıf olmaktan ziyade fizyolojik bir vasıftır; sıhhatleri mükemmel olan kimselerde daima mevcut olduğu sanılır, fakat yaş ilerledikçe azalmaya yüz tutar. Mevcut olduğu kimselerde, herhangi belirli hoş bir halden tamamile ayrı, canlı olmaktan duyulan bir haz vardır. Hazların derecesini yükseltir, acıları azaltır. Hâdiselere karşı alâka duymayı kolaylaştırır ve bu suretle aklî selâmet için lâzım olan afakîliği teşvik eder. İnsanlarda gördükleri ve işittikleri ile veya kendi derileri dışında bir şeyle ilgilenmeyerek, sırf kendileriyle meşgul olmaya karşı bir meyil vardır. Bu kendileri için büyük bir talihsizliktir, çünkü en iyi şeklinde can sıkıntısı, en kötü şeklinde melânkoli yaratır; pek müstesna haller bir yana bırakılırsa, o aynı zamanda faydalı olabilmeğe engel olur. Hayatiyet dış dünya ile alâkayı artırır; çalışma kudretini de ziyadeleştirir. Üstelik, hasede karşı bir koruyucudur, çünkü insanın kendi hayatını hoşça yaşanılır bir hale getirir. Haset, insana hayati zehir eden büyük kaynaklardan biri olduğu için, bu hayatiyetin pek önemli meziyetidir. Birçok fena vasıflar tabiîdir ki hayatiyetle beraber gider. .Meselâ sıhhatli bir kaplanın vasıfları. Ve en iyi vasıfların çoğu da onun yokluğu ile uzlaşılabilir: meselâ Newton ve Locke’ta pek az hayatiyet vardı. Bununla beraber bu adamların her ikisinde de asabîlikler ve hasetler vardı ki daha iyi bir sıhhat onları bunlardan kurtarabilirdi. İhtimal Newton’un İngiliz matematiğini yüz yıldan fazla bir müddet kötürümleştiren Leibniz ile bütün tartışması, eğer Newton gürbüz ve alelâde zevklerden faydalanmağa muktedir olsaydı, hiç ortaya çıkmazdı. Bunun için kusurlarına rağmen, ben hayatiyeti bütün insanların sahip olması gerekli vasıflar arasında sayıyorum.

Listemizde ikinci gelen vasfın, yani cesaretin, birçok şekilleri vardır, ve hepsi de karmaşıktır. Korkunun mevcut olmayışı başka bir şeydir, korkuyu kontrol etmek kudreti başka bir şey. Korkunun mevcut olmayışı da, mâkul olduğu zaman başka bir şey, mâkul olmadığı zaman başka bir şeydir. Vehmin olmayışı açıkça iyidir: korkuyu kontrol etme kudreti de öyle. Ama mâkul korkunun yokluğu tartışılabilecek bir meseledir. Fakat bu meseleyi cesaretin diğer şekilleri hakkında birkaç şey söyledikten sonra ele alacağım.

Mâkul olmayan korku birçok kimselerin insiyaki heyecan hayatında olağanüstü büyük bir rol oynar. Patolojik şekillerde, meselâ zulüm manisi, üzüntü kompleksi, v. s. gibi hallerde, deli doktorları tarafından tedavi olunur. Fakat hafif şekillerinde akıllı sayılanlar arasında yaygındır. Etrafta tehlikeler olduğuna dair umumi bir duygu, daha doğru bir tabirle «endişe» olabilir, yahut da fare veya örümcek gibi tehlikeli olmayan şeylerden hususi bir korku olabilir { Çocuklukta korku ve endişe hakkında bk,, meselâ William Stern, İlk Çocukluk Psikolojisi, Bölüm XXXV.}. Eskiden birçok korkuların insiyaki olduğu sanılırdı, fakat şimdi birçok araştırıcılar bundan şüphe ediyorlar. Görünüşe göre birkaç insiyaki korku vardır.  meselâ, büyük gürültülerden korku gibi fakat bunların çoğu ya tecrübeden yahut telkinden ileri geliyor. Meselâ karanlıktan korku tamamıyla telkinden ileri geliyor gibi görünüyor. Belkemikliler, birçoklarına göre, genel olarak tabii düşmanlarına karşı insiyakı bir korku duymazlar, fakat bu heyecan onlara büyüklerden geçer. İnsanlar onları ellerinde yetiştirdikleri zaman, o çeşit hayvanlar arasında umumiyetle görülen korkunun olmadığı görülür. Fakat korku son derecede bulaşıcıdır: çocuklar onu büyüklerden alırlar, hattâ büyükler onu gösterdiklerinden haberdar olmasalar bile. Anne ve dadılardaki korkaklık telkin yoluyla pek çabuk çocuklar tarafından taklidedilir. Şimdiye kadar erkekler kadınların mâkul olmayan korkularla dolu olmasından hoşlandılar, çünkü bu erkeklere, hakiki bir tehlikeye düşmeksizin, koruyucu görünmek fırsatını veriyordu. Fakat bu adamların oğulları annelerini taklid ederek birer korkak oldular, bu çocuklar eğer babaları annelerini hor görmek istememiş olsaydılar, hiçbir zaman kaybetmeyecekleri cesareti sonradan yeniden kazanmağa çalışmak zorunda kalmayacaklardı. Kadının aşağı bir varlık sayılması hesapsız zararlara sebeb olmuştur; bu korku meselesi ancak rastgele alınmış bir tek misaldir.

Ben burada korku ve endişenin asgari hadde indirilmesi yollarını arıyor değilim; bu meseleyi daha sonra ele alacağım. Bununla beraber bu safhada ortaya çıkan bir mesele var: korkuya karşı baskı ile mukabele etmekle yetinelim mi, yoksa daha cezri bir çare mi bulalım?

 Geleneğe bakarsak, aristokrasiler korku göstermeyecek şekilde yetiştirilmişler, tâbi milletler, sınıflar ve cinsler korkak kalmaya teşvik edilmişlerdir. Cesaretin mihengi kabaca «behaviouristic» olmuştur: bir adam savaşta kaçmamalı; «erkekçe spor» larda mahir olmalı; yangınlarda, deniz kazalarında, zelzelelerde, v. s. soğukkanlılığını muhafaza etmeli. Doğru olan şeyi yapmakla kalmamalı, aynı zamanda benzi solmamalı, yahut titrememeli, yahut soluğu kesil memeli, yahut herhangi diğer kolayca göze çarpan korku alâmetleri göstermemeli .Bütün bunları ben son derece önemli sayıyorum. Bütün milletlerin, bütün sınıfların ve bütün kadın ve erkeklerin cesaretli yetiştirildiğini görmek isterim. Fakat kabul edilen metod baskı olursa, o bu usul ile genel olarak ilgili fenalıkları gerektirir. Utanma ve ayıp daima cesaret görünüşü hasıl etmek hususunda kudretli silâhlar olmuşlardır. Fakat bunlar gerçekte ancak korkular arasında bir çarpışmaya sebep olurlar ki bunda halk efkârının vereceği hükme karşı duyulan korkunun daha kuvvetli olması temenni olunur. «Seni bir şey korkuttuğu zamandan gayri zamanlarda hep doğru söyle», çocukluğumda bana bu vecize öğretildi. Korku yalnız harekette değil, duyguda; yalnız şuurlu duyguda değil, fakat şuur  altında da yenilmelidir. Korkuyu yalnız haricen yenmek aristokratları tatmin ediyor, fakat bu, ilcayı şuur altında bırakır ve korkudan olduğu sezilemeyen fena, eğri büğrü tepkilere sebep olur. Ben harpte «mermi şok» unu düşünmüyorum, onun korku ile münasebeti aşikârdır. Ben daha ziyade hâkim sınıfların üstünlüklerini idame için kullandıkları bütün baskı ve zulüm sistemini düşünüyorum. Son zamanlarda Şanghayda bir İngiliz subayı birkaç silâhsız Çin öğrencisinin haber verilmeden arkadan kurşunla öldürülmesini emretttiği zaman, açıkça kendisi de askerden kaçan her hangi bir asker gibi korkuyla hareket ediyordu. Fakat askeri aristokrasiler bu gibi hareketleri psikolojik kaynaklarına irca edecek kadar zeki değildirler; bunları azim ve hakiki cesaret göstermek telakki ederler.

Psikoloji ve fizyoloji bakımından korku ve şiddetli öfke birbirine çok benzer heyecanlardır, şiddetli öfke duyan kimse en yüksek neviden cesareti olan biri değildir. Zenci ayaklanmalarını, komünist isyanlarını ve diğer aristokrasiye karşı tehditleri bastırmakta hemen her zaman gösterilen gaddarlık, korkaklığın bir neticesidir ve bu kusurun diğer daha açık şekillerine karşı gösterilen istihkara lâyıktır. Ben alelâde kadın ye erkeklerin korkusuz yaşayabilecek tarzda terbiye edilmelerinin mümkün olduğuna inanıyorum. Şimdiye kadar yalnız birkaç kahraman ve aziz böyle bir hayat sürmeğe muvaffak oldular; fakat onların yaptığını, yol gösterilecek olursa, başkaları da yapabilir.

Baskıya dayanmayan cesarette birkaç âmil birleşmiş olmalıdır. En önemsizinden başlarsak, sıhhat ve hayatiyet, elzem olmamakla beraber, pek faydalıdırlar. Tehlikeli durumlarda tâlim ve meharet çok arzuya değer. Fakat şu ve bu bakımdan cesareti değil, fakat evrensel cesareti düşünmeğe başladığımız zaman, daha esaslı bir şey istenir, istenen şey izzeti nefis duygusuyla birlikte hayata gayrişahsi bir bakıştır. İzzeti nefisle işe başlayalım. Bazı kimseler içlerinden yaşarlar, bazıları ise ancak komşuları tarafından düşünülen ve söylenilenlerin aynasıdırlar. İkinci çeşit insanlar hiçbir zaman hakiki cesarete sahib olamazlar: onlar hayranlık isterler ve bunu kaybetmekten son derece korkarlar. Eskiden arzuya değer sayılan «alçakgönüllülük», bu aynı kusurun tam aksini hasıl etmek için bir vasıtaydı.

«Alçakgönüllülük» izzeti nefsi öldürüyor, fakat başkalarının saygısına karşı arzuyu öldürmüyordu, o sırf itibari olarak nefsi alçaltmayı, itibar kazanmak için bir vasıta yapıyordu. Bu suretle o riyakârlığa ve insiyakın yanlış yollara sapmasına sebeb oluyordu. Çocuklara düşünmeden itaat öğretiliyordu, onlar da büyüdükleri zaman aynı şeyi başkalarından istiyorlardı. Söylendiğine göre yalnız itaat etmesini öğrenmiş olanlar kumanda etmesini bilirlerdi. Ben şunu teklif ediyorum: kimse itaat etmeyi öğrenmemeli, kimse de emir vermeğe kalkışmamalı. Bundan elbette elbirliğiyle yapılması gereken işlerde önderler olmaması lâzım geldiğini söylemek istemiyorum; fakat onların otoritesi tıpkı bir futbol takımındaki kaptanın otoritesi gibi olmalıdır: müşterek bir gayeyi elde etmek için ona gönül rizasiyle tahammül edilmelidir. Gayelerimiz, dış otoritenin neticesi değil, kendimizin olmalı ve gayelerimiz hiçbir zaman zorla başkalarına kabul ettirilmemelidir. «Kimse emir vermemeli, kimse de itaat etmemeli», dediğim zaman ben bunu anlıyorum.

En yüksek cesaret için bir şey daha gerekir ki ben buna demin «hayata gayrişahsi bir bakış» demiştim. Bütün ümitleri ve korkuları kendi nefsi üzerine toplanmış bir kimse ölüme soğukkanlılıkla bakamaz, çünkü onun bütün heyecan dünyasını yokeder. Yine, burada, bizi kolay ve değersiz baskı usulüne sevkeden bir gelenekle karşılaşıyoruz: velî veya aziz nefis feragatini öğrenmeli, vücuduna eziyet etmeli ve insiyakı hazlardan vaz geçmeli. Bu yapılabilir, ama neticeleri fenadır. Kendisi hazlardan feragat etmiş olan aziz veya velî başkalarının da onları terk etmelerini ister. Bu da kolaydır. Haset şuuraltında kalmakta devam eder ve onu ıztırabın asalet verdiği, bunun için de diğerlerine haklı olarak çektirilebileceği fikrine saptırır. Bu yüzden kıymetler tam manasıyla ters bir şekil alır: iyi olan kötü, kötü olan iyi sanılır. Bütün zararın kaynağı şudur ki iyi yaşama, tabii arzuları ve insiyakları genişletip geliştirmekle değil, menfi bir emre itaatte aranıyor. Beşer tabiatinde bazı şeyler vardır ki bizi hiç bir cehd sarf etmeksizin Nefsimizin ötesine götürür. Bunların en çok görüleni sevgidir, daha özeli ana baba sevgisidir, bazı kimselerde bu bütün insanları kavrayacak kadar genel bir şekil alabilir. Bir diğeri de bilgidir. Galile’nin bilhassa iyiliksever bir adam olduğunu düşünmek için bir sebep yoktur, bununla beraber o ölümü ile yok olmayan bir gaye için yaşadı.

Diğer bir tanesi de sanattır. Fakat gerçekte insanın kendi varlığı dışında her hangi bir şeye karşı duyduğu her alâka onun hayatını o derece gayri şahsi yapar. Bu sebepten, paradoksal görünmekle beraber, geniş ve canlı alâkaları olan bir kimse, hayatı terk etmekte, alâkaları kendi hastalıkları ile sınırlanmış olan zavallı bir evhamlıdan daha az güçlük çeker. Bundan dolayı en mükemmel cesaret, benliğinin, dünyanın ancak küçük bir parçası olduğunu duyan ve bunu kendini hakir görerek değil, fakat kendinden olmayana çok değer vererek hisseden, alâkaları çok olan bir kimsede bulunur. Bu, insiyakın serbest ve zekânın faal olmadığı kimselerde olamaz. İkisinin birleşmesinden gerek zevk düşkünlerinin, gerekse zâhitlerin bilmediği bir görüş genişliği hasıl olur; böyle bir görüş sahibine ölüm ehemmiyetsiz görünür. Böyle bir cesaret müsbet ve insiyakidir, menfi ve zecrî değildir. İşte bu müsbet mânadaki cesareti ben mükemmel bir karakterin başlıca unsurlarından biri sayıyorum.

Listemizdeki üçüncü vasıf hassaslık, bir bakıma alelâde cesareti tashih edici bir mahiyet taşır. Tehlikeleri anlayamayan bir kimse için cesaretli hareket daha kolaydır, fakat böyle bir cesaret çok defa budalalık olabilir. Bilgisizlik ve unutkanlığa dayanan her hangi bir hareket tarzını biz tatmin edici saymayız: mümkün olan en tam bilgi ve düşünme arzuya değer olanın en esaslı kısmıdır. Bununla beraber, bilme ve anlama cephesi zekâ başlığı altında gelir, benim kullandığım mânada hassaslık heyecanlara aittir. Sırf nazari bir tarif şu olurdu ki bir şahıs, birçok münebbihler onda heyecanlar hasıl ettiği zaman, heyecanlı ve duyguludur; fakat böyle geniş bir şekilde anlaşıldığı vakit bu vasıf mutlaka iyi bir vasıf değildir. Eğer hassaslık iyi olacaksa, heyecan tepkisi bir bakıma ona uygun olmalıdır: istenilen şey sırf şiddet değildir. Benim anlatmak istediğim vasıf, birçok şeylerden ve doğru şeylerden zevk veya aksini duymaktır. Doğru şeylerin ne olduğunu izaha çalışacağım. Aşağı yukarı beş yaşındaki çocukların attıkları ilk adım, yiyecek ve sıcaklık gibi, sırf duyum hazlarından, sosyal beğenilme hazlarına geçmektir. Bu haz, meydana çıkar çıkmaz, pek çabuk gelişir: her çocuk övülmeği sever ve kabahatli sayılmaktan nefret eder. Genel olarak herkes tarafından iyi sayılmak arzusu ömür boyunca üstün saiklerden biri olarak kalır, iyi harekete teşvik olması bakımından ve açgözlülük içtepi sine gem vurmak bakımından şüphesiz ki pek değerlidir. Hayranlıklarımızda daha akıllı davransaydık, çok daha da değerli olabilirdi. Fakat en hayran olduğumuz kahramanlar en çok insan öldüren kimseler olmakta devam ettiği müddetçe, hayranlık sevgisi yalnız başına iyi bir hayat için yeter görülemez.

Arzuya değer bir hassaslık şeklinin gelişmesinde ikinci merhale sempatidir. Sırf fizik bir sempati vardır: pek küçük bir çocuk bir kardeşi ağladığı için, ağlar. Bana kalırsa bu, daha ileri gelişmeler için bir esas verir. Gerekli olan gelişmeler şunlardır: ilkin ıstırap çekene karşı hususi bir sevgi beslenmese bile yine sempati duymak; ikinci olarak, ıstırap duyulur derecede mevcut iken değil, sırf vaki olduğunu bilirken onu duymak. Bu genişlemelerin İkincisi büyük bir nispette zekâya bağlıdır. O yalnız iyi bir romanda olduğu gibi canlı ve dokunaklı bir şekilde anlatılan ıstıraba karşı sempati olabilir; diğer taraftan, bir adamı istatistiklerle heyecana getirebilecek kadar ileri gidebilir. Bu soyut sempati kaabiliyeti nadir olduğu kadar önemlidir de. Hemen herkes sevdiği bir kimsenin kanserden ıstırap çektiğini görmekten derin bir keder duyar. Çok kimseler hastanelerde bilmedikleri hastaların ıstırap çektiklerini gördükleri zaman müteessir olurlar. Buna rağmen kanserden ölümün şu ve şu nisbetlere çıktığını okudukları zaman, kaide olarak ancak kendilerinin veya sevdikleri kimselerin hastalığa tutulmalarına karşı geçici bir korku duyarlar. Aynı şey harp için de doğrudur: kendi oğulları veya kardeşleri sakatlandığı zaman onu herkes korkunç sayar, fakat bir milyon kişinin sakatlanmasını milyon kere korkunç saymazlar. Bütün sahsi işlerinde şefkatli olan bir kimse bütün gelirini harbe teşvikten, yahut «geri» memleketlerdeki çocuklara işkenceden kazanabilir. Bütün bu alışık olduğumuz hadiseler sempatinin, çok kimselerde, sadece soyut bir tenbihle uyandırılmamasından ileri gelir, Modern dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı, buna bir çare bulunsa, ortadan kalkardı. Fen uzak diyarlardaki kimselerin hayatlarına tesir etme kudretimizi, onlar için duyduğumuz sevgiyi artırmaksızın, son derece artırmıştır. Farz ediniz ki siz Şanghay’da pamuklu imal eden bir kumpanyanın hissedarısınız. İşiniz çok olabilir ve paranızı bu işe yatırırken yalnız bir malî mütehassısın tavsiyesini tutmuş olabilirsiniz; ne Şanghay, ne de pamuklu sizi alâkadar etmiştir, siz yalnız temettü düşünmüş olabilirsiniz. Ama siz masum insanların öldürülmesine saik olan bir kudretin ortağı olmuşsunuzdur, küçük çocuklar tabiî olmayan tehlikeli işlerde çalıştırıl masalar size temettü verilmeyecekti. Siz aldırış etmezsiniz, çünkü siz bu çocukları hiç görmediniz, ve mücerret bir tenbih de sizi harekete getiremez. işte büyük ölçüde sanayiciliğin bu kadar zalim olmasına, tabi ırkların baskıya maruz kalmasına müsamaha edilmesinin sebebi budur. Soyut tenbihlere karşı hassasiyet yaratan bir terbiye bunları imkânsız yapar.

Buna dâhil edilmesi gereken anlayış hassaslığı ise hemen hemen bir müşahede itiyadıdır. Bu daha tabii olarak zekâ ile birlikte mütalâa edilir. Estetik hassasiyet ise ortaya birçok meseleler çıkarır ki ben bunları bu merhalede ele almak istemiyorum. Bunun için şimdi saydığımız dört vasıftan sonuncusuna geçeceğim. Bu son vasıf zekâ (intelligence) dır.

Geleneksel ahlâkın büyük kusurlarından biri zekâya büyük bir değer vermemesidir. Grekler bu bakımdan hiç yanılmadılar, fakat Kilise faziletten başka hiçbir şeyin önemi olmadığına ve faziletin de indî olarak «günah» diye yaftalanmış olan birtakım hareketlerden sakınmaktan ibaret olduğuna insanları inandırmıştı. Bu inanış devam ettiği müddetçe, insanlara zekânın sunî bir teamüle dayanan «fazilet» ten daha faydalı olacağını anlatmak imkânsızdır. Zekâdan bahsederken ben ona hem mevcut bilgiyi, hem de bilgi edinme kabiliyetini dahil ediyorum. Gerçekten iki şey birbiriyle sıkısıkıya bağlıdır. Cahil yetişkinlere bir şey öğretilemez; meselâ sağlığı koruma, perhiz gibi meselelerde onlar ilmin buluşlarına inanmak kabiliyetinden tamamıyla mahrumdurlar. Bir adam ne kadar bilgili ise onun için bilgi edinmek o kadar kolaydır tabiî dogmatizm ruhile yetiştirilmemiş olmak şartiyle. Cahil insanlar hiçbir zaman zihnî itiyatlarını değiştirmek zorunda bırakılmadıkları için katılaşıp davranışları değişmez bir hale gelmiştir. Onlar yalnız şüphe etmeleri gereken şeylere inanmakla kalmazlar, inanmaları gereken şeylere karşı da o derece itimatsızlık gösterirler. Hiç şüphesiz ki «zekâ» (intelligence) kelimesi edinilmiş bilgiden ziyade esas itibariyle bilgi edinme kabiliyetini ifade eder, fakat ben bu kabiliyetin idmandan başka bir yolla edinilebileceğini zannetmiyorum, tıpkı bir piyanistin veya canbazın kabiliyeti gibi. Tabiî zekâyı işletmeden malûmat vermek de mümkündür, bu yalnız mümkün değil, kolaydır ve sık sık da yapılmaktadır. Fakat malûmat vermeksizin veya hiç olmazsa bilgi edinilmesine sebep olmaksızın zekâyı terbiye etmenin mümkün olmadığına inanıyorum. Zekâsız karmakarışık modern dünyamız idame edilemeyeceği gibi terakki de edemez. Bunun için zekânın işlenmesini eğitimin başlıca maksatlarından biri sayıyorum. Bu malûm bir şey gibi görünürse de hakikatte böyle değildir. Doğru sayılan inançları öğretmek arzusu çok defa terbiyecileri zekâ terbiyesine karşı kayıdsız bırakmıştır. Bunu aydınlatmak için zekâyı biraz daha vazıh bir şekilde tarif etmek lâzımdır, bu suretle onun gerektirdiği zihnî iti yadları keşfedebiliriz. Bu maksatla ben, haklı olarak zekânın tarifi içine girebilecek mevcut bilgi hâzinesini değil, yalnız bilgi edinme kabiliyetini mütalâa edeceğim.

Zihnî hayatın insiyaki temeli tecessüstür. Tecessüs iptidai şekillerinde hayvanlar arasında bulunur. Zekâ uyanık bir tecessüs ister, fakat bu muayyen bir cinsten olmalıdır. Köy komşularını ortalık karardıktan sonra perdeler arasından birbirlerini gözetlemeğe sevk eden cinsten bir tecessüsün pek büyük bir kıymeti yoktur. Dedikoduya karşı duyulan yaygın alâka, bilgi sevgisinden değil, fena niyettendir: hiç kimse başkalarının gizli faziletleri hakkında dedikodu yapmaz, yalnız gizli suçları hakkında yapar. Bunun neticesi olarak dedikoducun çoğu yalandır, ama kimse doğruluğunu tetkik etmeğe lüzum görmez. Komşularımızın günahları, dinin tesellileri gibi, bize o kadar hoş gelir ki durup delilleri yakından tetkik etmeyiz. Asıl tecessüs dediğimiz şeyi, bize gerçek bir bilgi sevgisi ilham eder. Bu iç-tepiyi biz oldukça saf bir şekilde hiç bilmediği bir odaya getirilip her köşeyi, her koltuk ve masayı koklamağa başlayan bir kedinin hareketinde görebiliriz. Bunu daima kapalı bulunan bir dolap ve çekmece açıldığı zaman şiddetli bir alâka duyan çocukların yüzlerinde de görebiliriz. Hayvanlar, makinalar, gökgürültüleri, elle yapılan şeylerin her türlüsü çocukların tecessüsünü uyandırır, onların bilgiye karşı susuzluğu en zeki yetişkini bile mahcup edecek kadar şiddetlidir. Yaş ilerledikçe bu içtepi zayıflar, nihayet’ alışılmadık şey insana yalnız tiksinti vermeğe başlar, onunla daha sıkı temas arzususu kalmaz. İşte bu merhalede insanlar memleketin mahva süküklendiğini söylemeğe ve «ben gençken böyle değildi» demeğe başlarlar. O uzak zamandakinin aynı olmayan şey konuşanın tecessüsüdür. Tecessüsün ölmesiyle de faal zekâyı ölmüş sayabiliriz.

Çocukluk çağından sonra tecessüs şiddet ve şümul bakımından zayıflamakla beraber, vasfı bakımından uzun müddet iyileşmekte devam edebilir. Umumi meselelere karşı tecessüs hususi olaylara karşı tecessüsden daha yüksek bir zekâ seviyesi gösterir; umumilik derecesi ne kadar yüksekse zekâ da o kadar büyüktür. (Bununla beraber, bu kaide çok dar mânada anlaşılmamalıdır.) Şahsi menfaatle ilgisi olmayan tecessüs, meselâ, yiyecek bulma isteğile ilgili tecessüsten daha yüksek bir inkişaf seviyesi gösterir. Hiç bilmediği biodaya girip etrafını koklayan bir kedi hiçbir menfaat beklemeyen bir ilim araştırıcısı değildir, belki de o etrafta fare bulunup bulunmadığını anlamak istemektedir. Hiçbir menfaat kaygısı taşımayan tecessüsün en iyi tecessüs olduğunu söylemek belki pek doğru olmaz, fakat tecessüs, başka menfaatlerle doğrudan doğruya ve aşikâr surette ilgili olmadığı, ama ilgisi ancak bir derece zekâ ile anlaşılabildiği zaman en iyi bir tecessüstür. Mamafih bu mesele hakkında karar vermeğe mecbur değiliz.

Tecessüs semereli olacaksa, bilgi edinme tekniğiyle müterafik olması gerektir. Müşahede itiyadı, bilgi edinmek imkânına inanma, sabır ve çalışkanlık da olmalıdır. Esas sermaye olan tecessüs ile dürüst bir zihni terbiye olduktan sonra bunlar kendiliklerinden doğup gelişirler. Fakat, mademki zihnî hayatımız faaliyetimizin ancak bir kısmıdır ve tecessüs daimî surette diğer ihtiraslarla mücadele halindedir, o halde birtakım meziyetlere, meselâ, yeni bilgiye karşı açık zihinli olmaya ihtiyaç vardır. Biz hem itiyat, hem de arzu tesiriyle yeni hakikatler öğrenmeğe karşı hassasiyetimizi kaybederiz; yıllarca kuvvetle inandığımız, aynı zamanda izzetinefsimizi veya herhangi diğer esaslı ihtiraslarımızdan birini tatmin eden şeylere karşı inançlarımızı kolayca değiştiremez hale geliriz. Bunun için yeni bilgilere karşı açık zihinli olmak terbiyenin yaratmaya uğraşacağı vasıflardan biridir. Bugün bu pek mahdut bir ölçüde yapılıyor. 31 temmuz 1925 tarihli The Daily Herald gazetesindeki şu parça bunu pek iyi gösteriyor:

«Bootle okulunda öğretmenler tarafından çocuklara zihinlerini ifsadettiği yolundaki iddiatarım doğru olup olmadığını tahkik için seçilen özel komisyon, tahkikatın neticelerini Bootle Kaza İdare Meclisine arz etmiştir. Komisyon iddiaların hakikat olduğu kanaatine varmakla beraber Meclis «hakikat» kelimesini silmiş, «iddiaların tahkikatı haklı gösterecek mahiyette» olduğunu beyan etmiştir. Komisyonun tavsiye ve Meclisin kabul ettiği bir karara göre bundan böyle yapılacak öğretmen tâyinlerinde adaylar öğrencileri Tanrıya, dine karşı hürmet, memleketin sivil ve dinî müesseselerine saygı gösterecek bir tarzda yetiştirmeği taahhüdedeceklerdir».

Görülüyor ki başka yerlerde ne olursa olsun Bootle’da yeni bilgilere açık bir zihin istenmiyor. Kaza idare Meclisinin yakından programını tatbik için en iyi usuller bulmak üzere Dayton’a (Tennessee) bir heyet göndermesi de beklenebilir. Fakat bu belki lüzumsuzdur. Kararın kaleme alınışından anlaşılıyor ki Bootle’ın aydınlık düşmanlığı üzerinde ders almaya ihtiyacı yoktur.

Cesaret hem zihnî namuskârlık, hem de fizik kahramanlık için elzemdir. Hakiki dünyayı biz zannettiğimizden daha az biliyoruz Hayatımızın ilk gününden itibaren birtakım meşkûk istikralarda bulunuyor, zihnî itiyatlarımızı haricî tabiatın kanunlarıyla karıştırıyoruz. Türlü zihnî sistemler Hıristiyanlık, Sosyalizm, Yurtseverlik, v. s., öksüz yurtları gibi, kölelik mukabilinde bizlere emniyet vermeğe hazırdırlar, Serbest bir zihnî hayat, bir inanca bağlı bir hayat kadar sıcak, rahat ve munis olamaz: ancak bir inanış, dışarıda kış ve fırtına hüküm sürerken, rahat bir ocak başı hissini verebilir.

Bu bizi biraz güç bir meseleye getiriyor: iyi bir hayat ne dereceye kadar sürüden ayrılmalıdır?

 «Sürü insiyakı» tâbirini kullanmakta tereddüd ediyorum, çünkü doğruluğu münakaşa mevzuudur. Fakat nasıl tefsir edilirse edilsin, onun tasvir ettiği fenomenler herkesin bildiği şeylerdir, işbirliği yapmak istediğimizi sandığımız gruptan olanlarla ailemiz, komşularımız, meslektaşlarımız, siyasi partimiz yahut milletimiz aramızın iyi olmasından hoşlanırız Bu tabiîdir, çünkü iş birliği yapmadan hayatın zevklerinden hiçbirini tadamayız. Bundan başka, heyecanlar, bilhassa bir anda birçok kimseler ta rafından duyuldukları zaman, sarıdırlar. Çok az kimse heyecanlı bir toplantıda heyecanlanmadan durabilir Muhalif tarafta iseler muhalefetleri kabarır. Çok kimseler için böyle bir muhalefet, tasvibini kazanacaklarını umdukları bir başka kalabalık mevcut olduğunu bildikleri takdirde, mümkün olur. İşte bunun içindir ki Azizlerle Birleşme fikri din yüzünden zulüm görenlere o kadar büyük bir teselli vermiştir. Kalabalıkla iş birliği yapmak arzusunu tatmin mi etmeliyiz, yoksa terbiye ederken onu zayıflatmayamı uğraşmalıyız?

 Her iki tarafı destekliyecek iddialar ileri sürülmüştür, fakat doğru olan iş, katı bir hükme varmadan önce, ikisi arasında haklı bir nispet bulmak olmalıdır.

Benim kanaatime göre hoşa gitmek ve iş birliği yapmak arzusu kuvvetli ve normal olmalı, fakat bazı mühim zamanlarda diğer arzular onu yenebilmelidir. Başkalarını memnun etmek isteğinin arzuya şayan olduğunu evvelce hassasiyet bahsinde ele almıştık. Bu olmazsa hepimiz birer kaba insan oluruz ve aileden yukarıya doğru, bütün sosyal grupların mevcudiyeti imkânsızlaşır. Çocuklarda baba ve analarının gözlerine girmek arzusu olmasaydı, onları terbiye etmek çok güç olurdu. Heyecanların sarî olmasının da faydaları vardır. Sirayet akıllı bir kimseden budala bir insana olduğu takdirde. Fakat toplu korku ve toplu çılgınlık tabiatiyle faydalının tam zıddıdır. Bundan dolayı heyecanlanma meselesi hiç de basit değildir. Büyük kâşifler sürüye karşı gelmek zorunda kalmışlar, bağımsızlıklarından dolayı düşmanlıklara uğramışlardır. Fakat vasat bir adamın kanaatleri, tek başına düşünüp varacağı kanaatlerden daha az budalaca olur: hiç olmazsa ilimde otoriteye saygı umumiyetle faydalı olmuştur.

Bana kalırsa hal ve vaziyeti normal bir kimsenin hayatında sürü insiyakının hâkim olduğu geniş bir sahanın yanıbaşında bu insiyakın nüfuz edemediği küçük bir saha bulunmalıdır. Bu küçük saha onun özel yetkisi olduğu bölgeyi ihtiva etmelidir. Herkesin hayranlık duymadiği bir kadına hayran olamayan bir insana karşı iyi bir fikir beslemeyiz: bir erkeğin karısını seçerken etrafındakilerin duygularına göre değil, müstakil olarak kendi hislerine göre hareket etmesi gerektiğine inanırız. Umumi olarak insanlar hakkındaki hükümleri komşularının hükümlerine uygunsa bunun ehemmiyeti yoktur, ama aşkta müstakil, kendi duygularına göre hareket etmesi lâzımdır. Diğer yönlerde de bu böyledir. Bir çiftçi kendi ekip biçtiği tarlalarda nelerin yetişip yetişemeyeceği hakkında kendi fikrine uymalıdır. Yalnız bu hükme İlmî ziraat bilgisini edindikten sonra varmış olması şarttır. Bir iktisatçının para tedavülü meselelerinde müstakil bir kanaati olması gerekir, ama vasat bir insanın bu hususta yetkili bir kimseye inanması daha iyi olur. Nerede bir hususî yetki varsa orada kendi başına hareket de olmalıdır. Fakat insan kendini, herkesi uzakta tutacak dikenlerle dolu bir kirpi haline getirmemelidir. Alelâde faaliyetlerimizin çoğu iş birliğine dayanmalı, iş birliğinin de insiyaki bir temeli olmalıdır. Bununla beraber, hepimizin iyice bildiğimiz işlerde kendi başımıza düşünmeyi öğrenmemiz, ve ehemmiyetli olduğuna inandığımız fikirleri hoşa gitmeyeceklerini bilsek dahi, açıkça söylemek cesaretini elde etmemiz lâzımdır. Bu umumi prensiplerin hususi hallere tatbiki, şüphesiz, güç olabilir. Ama insanların burada bahsettiğimiz meziyetlere umumiyetle sahib oldukları bir dünyada şimdi olduğundan daha az güç olacaktır. Meselâ, böyle bir dünyada zulüm ve işkenceye uğrayan bir velî mevcut olmayacaktır, iyi insan kendini dikenlerle kaplamayacak, daima kendi varlığını hissetmeyecek, onun iyiliği kendi içinden gelen bir hızdan doğacak ve insiyakî bir saadetle karışık olacaktır. Komşuları ondan nefret etmeyecek, çünkü ondan korkmayacaklardır. Öncülerden (pioneers) nefret edilmesinin sebebi ilham ettikleri korkudur. Bu korku cesaret kazanmış insanlar arasında mevcut olmayacaktır. Yalnız korku duyan insanlar Ku Klux Klan’a, yahut Faşitlere iltihak ederler, cesur insanlarla dolu bir dünyada böyle zulüm ve itisaf için kurulmuş cemiyetler olamaz ve iyi hayat insiyaka bugün olduğundan çok daha az mukavemeti istilzam ettirecektir. İyi dünyada ancak korkusuz insanlar tarafından yaratılabilir ve devam ettirilebilir; onlar işlerinde ne kadar muvaffak olurlarsa cesaretlerini kullanmak için o kadar az fırsat olacaktır.

Terbiyenin verebileceği en yüksek hayatiyet, cesaret ve hassasiyete sahip olan kadın ve erkeklerden kurulmuş bir cemiyet şimdiye kadar görülmüş olan cemiyetlerden çok farklı olacaktır. Böyle bir cemiyette pek az bedbaht bulunacaktır. Bugün bedbahtlığın başlıca sebepleri şunlardır: hastalık, yoksulluk ve tatmin etmeyen bir cinsiyet hayatı. Bütün bunlar gayet azalacak, sağlık hemen hemen umumi olacak,, ihtiyarlık bile geciktirilebilecektir. Yoksulluk, Sanayi inkılâbından beri, sadece İçtimaî budalalık mahsulüdür. Hassasiyet insanlara bunu ortadan kaldırmayı arzu ettirecek, zekâ onlara bunun yolunu gösterecek, cesaret onları bu yola götürecektir. (Korkak insan mûtat olmayan bir işi yapmaktansa sefil kalmayı tercih eder.) Bugün, ekseri insanların cinsiyet hayatları tatmin edici değildir. Bu kısmen fena terbiye, kısmen de resmî makamların takibatından ve taassuptan ileri geliyor. Mâkul olmayan (irrational) cinsiyet korkularından uzak yetiştirilen bir kadın nesli buna derhal son verecektir. Kadınları «faziletli yapmanın yegâne yolu korkudur sanılıyor ve onlar kasden beden ve zihince korkak yetiştiriliyor. Ruhlarında sevgi taşımayan kadınlar kocalarını kabalığa ve riyakârlığa sürüklerler, çocuklarının insiyaklarını yanlış yollara saptırırlar. Korkusuz bir kadın nesli, korku nedir bilmeyen, gayritabii şekillere sokulmamış, fakat doğru, açık, cömert, sevmeğe hazır ve serbest bir çocuk nesli yetiştirerek dünyayı değiştirebilir. Onların ateşli gayretleri tembel, korkak, katı yürekli, ve şaşkın olduğumuz için katlandığımız zulüm ve ıztırabı süpürüp yok edebilir. Bize bu fena vasıfları veren terbiyedir ve terbiye bunların zıtları olan meziyetleri de bize vermelidir. Terbiye yenidünyanın anahtarıdır. Fakat artık bu umumi mütalâaları bırakıp ideallerimizi hakikat yapacak müşahhas teferruata geçmenin zamanı gelmiştir.

Kaynak: BERTRAND RUSSELL, TERBİYEYE DAİR, (On Education), Çeviren : Prof. Hâmit DERELİ, Maarif Basımevi, 1954, Ankara, 34-68

MÜSLÜMAN TÜRKLER HİÇBİR KAVME ZULMETMEMİŞLERDİR


Prof. Dr. Süleyman ATEŞ

Çok önceki yıllarda ilahiyat Fakültesi Dergisinde çıkan bir makalemde “Toprak ve İslâm”, konusunu işlerken, yüzyıllar boyu Türk topraklarında ve Türk Devletinin himayesi altında mes’ut ve müreffeh yaşamış, Müslüman Türkün sınırsız müsamahasından yararlanmış olan Ermeni kavminin, yaşadıkları müddet içinde bazı mülk edinme durumlarına değinmiş ve “İslâm Hukuku”nun ırk ve dil ayırımı gözetmeden bütün tebaası hakkında uyguladığı eşitliğe işaret etmiştim. Bu ifadelerimin, sonradan, Ermenilerin masumiyetlerini ileri sürdüğüm şeklinde, tamamen yanlış bir anlama çekildiğini müşahede ettim.

Hâlbuki amacım, İslâm Hukukunda, fethedilen toprakların, esas itibariyle devlete ait olduğunu, Devletin onu şahıslara ikta edeceğini, iyi işletmeyenlerden veya herhangi sebeple olursa olsun toprağı terk edenlerden toprağın alınıp iyi işletecek kimselere verileceğini, kapanların eline bırakılmayacağını, devletin bu topraklara sahip çıkacağını; bazı köylerde Ermenilerden kalan metruke arazinin de onları kapıvermiş olan zengin toprak sahiplerinden alınıp topraksız köylülere dağıtılması gerektiğini anlatmak idi.       

İslamiyet’i kabulden itibaren İslâm hukukunun eşitlik prensibini bütün tebaasına titizlikle uygulamış olan Türk Milleti ile asırlarca iç içe yaşamış ve bu hukukun nimetlerinden yararlanmış bulunan Ermenilerin, bugün çeşitli ülkelerde yaşamakta olan fanatik gruplan, tarihî gerçekleri saptırarak, güya Türklerden zulüm gördükleri yaygarasıyle dünya kamuoyunu aldatmaya çalıştıkları, teröre başvurdukları, hariçteki masum Türk diplomatlarının hunharca kanma girmekten çekinmedikleri görülmektedir.

Çeşitli komşu ülkelerde ve Avrupa devletlerinde örgütlenmiş olan Ermeni çetelerinin, son yıllardaki tutumları, konuyu tekrar güncel hale getirdiğinden, Türklerin hiçbir devirde masum insanlara zulmetmediklerini, tersine Ermenilerin, birlikte yaşadıkları bu âlicenap milletin bütün iyiliklerini bir anda unutarak nasıl gaddarca bir ihanet içine girdiklerini ve bundan dolayı tehcir kanununun çıkarılmasını zorunlu hale getirdiklerini şerh etmek ihtiyacını duydum.

Ermenilerin bugünkü iddiâlarına göre kendileri, Osmanlı Devletinin son yıllarında göçe zorlanmışlardır. Ama bu, öyle durup dururken yapılmış bir şey değildir. O tarihlerde Türk orduları çeşitli cephelerde savaş verirlerken içeride de Ermeni çetelerinin, baskın, toplu öldürme, terör gibi çeşitli ihanetleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Türk Devleti, asırlarca ırk ayırımı yapmadan himaye ettiği bir kavmin ihanetiyle karşı karşıya kalınca asayiş ve düzenin sağlanması, Devletin ve Milletin güvenlik ve huzur için tehlikeli bölgelerdeki Ermenilerin yerlerini değiştirmek, onları cephe dışına sevk etmek zaruretini duymuştur.

Arkadan vuran, namusa tecavüz eden, insanları kazıklara oturtmak, kuyulara atmak, benzin döküp yakmak gibi çeşitli işkencelerle öldüren hainlere mazlumların tepki göstermesinden tabii bir şey olamaz. Ama bu, halkın gösterdiği, bazı ferdî olaylardan ibaret olmuştur Kesinlikle Türk Devleti, Ermenileri kasden katlettirmemiş ve böyle bir kanun veya emir çıkarmamıştır.                             

Ondokuzuncu yüzyıl başlarına kadar devletin sadık tebeası olarak kalan ve millet—i sâdıka adıyla adlandırılan Ermeniler; Osmanlı Devletini parçalayıp kendi aralarında bölüştürmek isteyen Avrupa Devletlerinin kışkırtmalarıyla ayaklanmaya, uzun zamandan beri birlikte ve barış içinde yaşadıkları Türklere karşı gizli ve açık cinayetler işlemeğe, kuvvetli ve çoğunlukta oldukları bazı köylerde feci katliâmlar yapmağa başlamışlardı. Onların bu katliâmlardan amaçları Türk halkını göçe zorlamak, yahut tamamen imha edip onların toprakları üzerinde bir Ermeni Devleti kurmak idi.

Topraklarımızda hak iddiâ eden Ermeniler, Türklerin, kendilerine âit toprakları ellerinden almış olduklarını ileri sürmektedirler. Bu tamamen hayal ürünüdür. Çünkü Türkler, Anadolu’yu Ermenilerden değil, Bizanslılardan almışlardır. Türklerin Anadolu’yu fethetmelerine kadar Ermeniler, ya Bizansın veya İran’ın uyruğu olarak küçük prenslikler halinde yaşamışlar, hiçbir zaman devlet kuramamışlardır. Bizanslılar onları mezhep değiştirmeye zorlamışlar ve katliâma, sürgüne tabi tutmuşlardır.

Daha 1064 tarihinde Ermenilerin Kars Bağratlı Prensi Gagik-Abas, Prensliğini Bizans İmparatoru X. Konsantantin Dukas’a devretmiş ve karşılığında Kapodakya (Kayseri, Niğde bölgesi) da Zamantı kentini almıştı. Vaspurakan Prensi Senekerim 1021 tarihinde ve Ani Prensi II. Gagik-Haçik de 1045 yılında topraklarını imparator Konstantin Monak’a hediye etmişlerdi. Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos (Matthieu d’Edesse), vakayinamesinde Ermenistan’ın Bizans’a devredilmesinden şöyle yakınır:

“İşte Ermeni kavmi bu suretle esaret altına alındı. Memleket kâmilen kanla kaplandı. Ermenistan Greklerin elinden (Türkler tarafından) alındıktan sonra Ermeniler, Rumların bütün fenalıklarından kurtulmuş oldular. Fakat onlar (Bizanslılar), bundan sonra da Ermeni mezhebinin tetkiki ile uğraştılar ve Allah’ın kilisesinin içinde kargaşalık çıkarttılar. .. ” (Mateos’un Vakayinamesi, Türkçeye. çeviren: Hrants D. Andreasyan, Ankara 1962, s. 122; H,K. Türkgözü, Ermeni Mezalimi, s. 8, Ankara, 1982).

Görüldüğü üzere Ermeniler, Bizanslılar tarafından ezilirken Türkler sayesinde din ve vicdan özgürlüğüne kavuşmuşlar ve asırlarca mutlu olarak yaşamışlardır.

İslâmda hiç kimse din değiştirmeğe zorlanamaz. Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim Tâğut (şeytan) ı inkar edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, işitendir, bilendir.’’, (Bakara suresi: 256) âyeti ile insanları din değiştirmeğe zorlamak yasaklanmıştı. İşte bundan dolayıdır ki Osmanlı Devleti, sınırlarını Viyana’ya ve İtalya’ya kadar genişlettiği halde o ülkelerin Hristiyan halkını dinlerinde serbest bırakmıştır. Eğer zorlama olsaydı bugün Balkanlarda tek Hristiyan kalmaz, İtalya’dan Viyana’ya kadar bütün Orta Avrupa halkı Müslüman olurdu. Ama İslâm, böyle bir zorlamaya müsaade etmediği için Balkan ülkelerinin halkları, asırlarca din özgürlüğü içinde yaşamışlardır. Osmanlı Devletinin tanıdığı vicdan hürriyetinden en geniş ölçüde yararlanan kavimlerden biri de Ermenilerdir.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan sonra Rumlarla birlikte Ermenilere de bazı haklar tanıdı. Daha önceki Osmanlı hükümdarları da Ermenilere imtiyazlar tanımış, Rumlardan ayrı bir cemaat olarak yaşamalarına, müsaade etmişlerdi. Ermenilerin Batı Anadolu’da ilk ruhanî merkezi Kütahya idi. Orhan Gazi Devrinde bu merkez, Bursa’ya nakledildi. İstanbul’un fethinden sonra da önce Ermenilere bir piskopos tayin edilmiş ve daha sonra da Bursa Piskoposu Ovokim, İstanbul’ daki Ermeni cemaatine patrik yapılmıştır. Daha sonra Beyazid II de 1485 tarihli bir fermanla, Sulumanastır Ermeni Kilisesinin bu cemaate ait olduğunu teyidetti. Ermeniler İstanbul’a gelmeğe başladılar. Anadolu’daki şehirlerden, Ermenilerin İstanbul’a gelmeleri, XVI. y. yılda da devam etti. 1534 de Kanuni Sultan Süleyman zamanında Van ve çevresinin fethi sırasında birçok usta ve sanatkâr Ermeni İstanbul’a getirtildi. 1590 da Gürcistan’ın fethi sırasında da bu türlü nakil ve iskânlar yapıldı. Çeşitli yerlerden gelip İstanbul’a yerleşen Ermeniler, cami saray, medrese, kervansaray ve hamam inşaatında işçi, kalfa, usta ve mimar olarak çalıştılar. Bundan sonra XVII. y. yılda da İstanbul’daki Ermeniler arasında yerliler ve taşralılar diye ayrılıklar doğdu.

Öte yandan XVIII. yüzyıl başlarında Kafkaslı Ermeniler, İran -Osmanlı anlaşmazlığından yararlanarak Karabağ’da bir derebeylik kurarak kendilerine Karabağ melikleri adını verdiler. Bunlar 1722 -1724 yıllarında Osmanlılara karşı savaştılar. Bu olaylar, Batılı Ermenilerin üzerinde de etki yaptı. Osmanlı Rus savaşlarında o bölgedeki Ermeniler, Ruslara yardım ettiler. Zaten XVII. Yüzyıl ortalarından itibaren bir kısım Ermenilerin Ruslara bel bağlaması yüzünden Çar Deli Petro da dikkatini Kafkaslara dikmiş, oraya sızmaya başlamış, eski Ermenistan’ın bir kısmını teşkil eden bu bölgeyi İran’dan almayı da başarmıştı. Ancak Ruslar orada hiçbir zaman bir Ermeni krallığı kurmadılar. Ve bu yüzden Ermeniler Rus-İngiliz rekabeti karşısında zaman zaman İngilizlerin yardımıyla bağımsızlığa kavuşmak ümidine kapıldılar.

İstanbul’da ve bütün Osmanlı ülkelerinde ise Ermeniler sakin, kendi hal ve işleriyle meşgul olarak yaşadılar. Her çeşit sanayi ve ticaret işlerinde iyi bir vatandaş gibi çalışarak özellikle kuyumculuk, yazmacılık, çuhacılık gibi el sanatlarını İstanbul, Sivas, Kayseri gibi büyük merkezlerde geliştirdiler. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat fermanıyla diğer bütün gayri müslimlere olduğu gibi Ermenilere de daha geniş haklar tanındı. Askere de alınmayan Ermeniler, ülkede İktisadî durumlarını güçlendirdiler ve büyük ölçüde ülke iktisadını ellerinde bulundurdular. Kendilerine bu imkânları bahşeden devlete teşekkür etmeleri gerekirken, yabancı güçlerin tahrikleriyle devlete başkaldırma nankörlüğünü gösterdiler.

Çarlık Rusya’sında Ermeniler esir gibi yaşarken Osmanlı ülkesindeki Ermeniler özgürlük ve Türklerle barış içinde yaşıyorlardı. Fakat bu karşılıklı güven durumu, 1877-1878 Osmanlı—Rus savaşlarına kadar sürebildi. Bundan sonra devletin siyasi ve asken zayıflığından faydalanmak isteyen devletlerin tahrikleriyle Ermeni komitacıları, bağımsızlık ülküsüne kapıldılar. Bu sırada Van’da bir din adamı, bir matbaa kurarak Ermeni bağımsızlığı amacını güden Van-Karteli adlı gazeteyi yayınladı. Diğer vilâyetlerde de bağımsız Ermenistan için çalışmalar başladı. Bu hareketin başında bulunan Mıgırdiç Harimyan, 1869 da Ermeni patrikliğine seçilerek İstanbul’a gelince Ermeni millî meclisinde çalışmalara başladı. Ermeni çetelerinin baskılarıyla vilâyetlerde Ermenilere haksızlık ve zulüm yapıldığına dair raporlar yayınladı.

Kurulan çeşitli Ermeni komitaları, Avrupa devletlerine Osmanlının Ermenilere zulüm yaptığını anlatan şikâyetnameler gönderip Türkler aleyhine kamu oyu oluşturmaya çalıştılar. Doğu vilâyetlerinin Ermenistan olarak bağımsızlık kazanması, olmazsa buraların Rus Kontrolü altına alınması istendi.

Kanuni Esâsînin ilânında da bir kısım Ermenilerin taşkın hareketleri görüldü. Okullarda ihtilâl, isyan ve istiklal manzumeleri okutuldu. Ararat, Kilikya gibi cemiyetler de ülkenin her tarafında fesat tohumları ekti. Sonuçta her yanda Ermeni isyanları başladı. 1862 de Maraş’ın Zeytun nahiyesinde görülen Ermeni ayaklanması, daha sonra birkaç kez tekrarlandı. Bundan sonra asıl ihtilal komitaları teşekkül etti. İstanbul’da, Muşta, Eleştkirt’te ayaklanmalar baş gösterdi. 1886 da İsviçre’de kurulan Hınçak cemiyeti, daha sonra çeşitli yerlerde şubeler açarak Ermeni bağımsızlığının silahlı yolla kazanılacağını yaymaya çalıştı. 1890 da Ermeni İhtilâlciler birliği demek olan Taşnak Komitesi kuruldu. Derhal çalışmaya geçen bu komitalar, Erzurum ve İstanbul’da gösteriler, Kayseri, Merzifon, Yozgat ve Sasonda ayaklanmalar düzenledi. Bu kuruluşlara bağlı tethişçi silâhlı komitacılar, 1896 da Galata’daki Osmanlı Bankasını basarak Batı Devletlerinin müdahelesini sağlamak istediler. Sasondaki yeni bir ayaklanma ile Abdulhamid II ye karşı yapılan Yıldız Suikastı, yine onların eseri oldu. II. Meşrutiyetin ilânından sonra da fesat hareketlerine devam ettiler ve Adana’da ayaklandılar. Bu olay, 31 Mart olayından faydalanarak çıkarılmıştı. Çünkü komitacılar, her ne pahasına olursa olsun Adana Maraş bölgesinin istiklâlini sağlamayı kararlaştırmışlardı. Olay, Müslüman halkın dinî ve millî duygularına saldırma, Türk Evlerine haç işaretleri çizme, sokaklara tehdit yaftaları yapıştırma, yollarda erkek ve kadınlara fiilî hücum, jandarmanın ve halkın öldürülmesi şeklinde başladı.

Birinci Dünya Savaşından önce bir ihtilâl için geniş çapta hazırlık yapmış olan Ermeni Komitaları, kasaba ve köylerde teşkilat kurmuş ve silah yığınağı yapmışlardı. Osmanlı Devletinin savaşa girmesini fırsat bilen Ermeniler, kurdukları intikam taburlarıyla Ruslarla birlik olup Türklere karşı savaşmaya başladılar. Anadolu’daki Komitacılar da bölge Ermenilerini silahlandırarak Osmanlı ordusunu iki düşman arasında bırakmışlardı. Bu sırada Kemah civarında bir manastırda toplanan komitacılar, genel saldın ve kütle halinde öldürme planı hazırladılar. Planları gerçekleşmediği için tevkif olunan Erzincanlı bir ermeni, üç beş gün daha geçmiş olsaydı komitaların aldıkları tertibat ile Erzincan’ı tamamen ateşe vereceklerini, yakıp yıkacaklarını, genel bir katliam yapacaklarını itiraf etmiştir.

Buna benzer olaylar yüzünden hükümet 14 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir Kanununu çıkardı. Bundan böyle tehlikeli bölgelerdeki Ermenilerin bir kısmının daha az tehlikeli olabilecekleri bölgelere göç ettirilmesi idi.

Fakat Ermeniler, Rus işgaline girmiş olan bölgelerde insan vicdanının kabul edemeyeceği derecede vahşi cinayetler işlediler. Dokuz yıl Doğu Cephesinde askerlik görevini yapan babam, Ermenilerin yaptığı zulümleri anlatırdı. Aynı olayları, Erzurum’da akrabamız bulunan merhum Faik Pirimoğlu’ndan da dinlemiş idim.

İkinci baskısı Şubat 1335 (1919) yılında yapılmış olan “İslâm Ahâlînin dûçar oldukları mezâlim hakkında vesâike müstenid ma’lûmât” adlı eserde resim ve belgelerle Ermeni mezalimi anlatılmaktadır. Bu eseri sadeleştirerek bugünkü harflerle neşreden Halil Kemal Türkgözü de Ermeni mezâlimi hakkında hayli belge vermektedir. Şimdi adı geçen eserin, Ermeni mezâlimini anlatan bazı parçalarını aşağıya aktarmayı yararlı görüyorum.

Cereyan eden olaylar hakkında bilgi almak üzere sınırın doğusuna gönderilen tarafsız kişilerden ve özellikle Rumlardan, Giresun’un Çınarlı mahallesinden Statios oğlu Yako, 26 Şubat 1918 tarihli mektubunda şöyle anlatıyor:

“Daldaban’da bulunduğumuz sırada, düşman askeri Zağra(Zigana)ı muhtarını altı arkadaşıyla yakalayıp Daldâban’a getirdiler. Yolda bunları fena halde dövüp kanlar içinde bıraktılar. Muhtar ve arkadaşlarının, düşman ambarından 37 tüfek çaldığını söylüyorlardı. Bundan sonra 15 Rus ve Ermeni askeri muhtarın evini basarak karısı ile kızını dağa kaldırdılar. Muhtar ve arkadaşlarının ne olduklarını öğrenemedik. Oradan nereye götürdükleri belli olmadı” (Ermeni Mezalimi, s. 63).

Daldaban’dan iki saat uzaklıkta bulunan Tekke köyünde Ermeniler iki Müslüman ile bir Rumu öldürdüler. Trabzon’dan Batum’a hareket eden bir kısım asker, Sürmene’nin mağazalarını basıp yağma etmek istediler ise; de halk silâha sarılarak bunlardan bazılarını öldürdüler.

Rusİar daha fazla ilerlemenin mümkün olmadığını görünce, çekildiler ve Trabzon’a geldiler. Ertesi gün bu askerlerin bazıları vapurla giderken aynı gün Trabzon’a gelmiş olan beş Sürmene kayığının iskelede bulunduğunu gördüler. Hemen Sürmene’de Ruslara kurşun sıkanların bunlar olduğunu ortalığa yayarak bunlardan bazılarını yakaladılar ve arama ile iki kayıkta üç tüfek buldular. İşittiğime göre bu tüfekleri, kendileri Sürmenelilere satmışlardı. Bu sırada Sürmeneliler üzerine ateş açarak bunlardan bazılarını iskele üzerinde, bazılarını da denize atarak öldürdüklerini gördüm.

Aynı zamanda bu askerlerden bir kısmı, süngülü silahlarıyla Trabzon’daki Gâvur meydanına geldiler. Hemen orada Rus, Ermeni ve Tatar askerlerini toplayıp halkı evlerine çekilmeye zorladılar. Bunlardan bir kısmının, çarşıda fesli görüp Müslüman zannettikleri 600 kişiyi topladıkları söylenir. Bunları öldürmek için Değirmen Deresine götürdüler. Yolda bunlardan üç kişiyi öldürdüler. Aynı gün Ermenilerin, Trabzon’un tenha mahallelerinde 38 Müslüman öldürdükleri söylenmektedir.

Mezalime son vermek için ilerleyip Erzincan—Kelkit—Trabzon hattını işgal eden Türk birlikleri Ermeni birliklerinin tüyler ürpertici vahşet sahneleriyle karşılaşmışlardır. Ordu komutanı, Başkomutanlık vekâletine 16 Şubat 1918 tarihinde şunları yazmıştır:

“Çardaklı Boğazından Erzincan’a kadar olan bütün köyleri, hattâ bir kulübe bile sağlam kalmamak şartıyla tahrip edilmiş gördüm. Bahçelerin ağaçlan kesilmiş, köylerden bir kişi bile sağ bırakılmamıştır. Ermenilerin Erzincan’da yaptıkları mezalimi, dünya tarihi bugüne kadar yazmamıştır. Üç günden beri Ermeniler tarafından öldürülüp ortada bırakılan Müslümanların cesetleri toplatmaktadır. Şehid edilen bu günahsız insanlar arasında sütten kesilmemiş çocuklar, doksanını aşmış ihtiyarlar ve parçalanmış kadınlar vardır.”

Ermeni birliklerinin yaptığı vahşetten iğrenerek, bu birliklerdeki subaylık görevini terk edip Erzincan’da kalan Türkistan XIII. Avcı alayı mensuplarından yüzbaşı vekili Kazimir, mezalimle ilgili raporunda şöyle diyor:

“Ermeniler, Müslümanları Sarıkamış’ta çalıştırmak bahanesiyle topladılar ve şehirden iki km. ayrılınca öldürdüler. Eğer Ermeniler arasında Rus subayları bulunmasa idi mezalimin daha geniş çapta yapılacağı muhakkak idi. Bir gecede 800 Müslümanın kesildiğini bizzat Ermenilerden işittim. 15-16 Ocak gecesi Ermeniler, Erzincan’da Müslüman halka katliâm yaptılar. “(Belgeler Dosyası, Belge No. 21-22; Ermeni mezalimi, s. 65-r66).

Bu katliâm yalnız Erzincan’a münhasır kalmamış, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Muş ve Varto gibi çeşitli yerlerde de olmuştur. Bayburt ve çevresindeki Müslümanların yok edilmesi için görevlendirilen Arşak, katliâmı aşağıdaki şekilde düzenleyip icra etmiştir:

“Arşak, önce Müslüman halka âdil davranır görünüp onları kendisine inandırmaya çalıştı. 1 Şubat 1918 tarihinde her sokak ve mahalleye devriye çıkararak birer bahane ile halkı toplamaya başladı. Mahalleler arasına çıkan devriyeler: “Sizi Arşak Paşa istiyor, önemli bir mesele görüşülecektir” gibi aldatmalarla halkı toplayıp Salih Efendi Ticarethanesine hapsettiler. Çarşı ve pazarda bulunmayanların da evlerine giriliyor, para ve kıymetli eşyaları alındıktan sonra bir kısmı kapıları önünde öldürülüyor, diğerleri ise çeşitli zulüm ile hapishaneye gönderiliyordu. Ermeniler 3 Şubat sabahı, Müslüman kadınları da toplamaya başladılar. Ve 14 kadın, ile 2 kızı Salih Hamdi Efendi’nin Ticarethanesi karşısındaki Haydar Bey’in ahşap oteline kapattılar. Katliama önce Salih Hamdi Efendi’nin ticarethanesinde hapsedilenlerden başlandı. Bu ticarethanede sağdan birinci odaya 23, soldan birinci odaya 4, ikinci odaya 60, üçüncü odaya 50 ve koridorun solundaki en son odaya 48, sağdakine 8 olmak üzere toplam 193 Müslüman hapsedilmişti. Bu odalardaki mazlum insanları, Ermeniler ellerindeki süngü ve baltalarla parçaladıkları gibi cesetlerin üzerine gazyağı döküp yaktılar.

Sıra koridorun solundaki odada bulunan 48 kişiye geldiği zaman, burada hapsedildiler, koridorun taşlarını söküp kapının ardına yığmak suretiyle Ermenilerin içeri girmelerine engel oldular. Ermeniler içeriye giremeyince bomba ve kurşunlarla bu masumlara saldırdılar. Bu kahraman mahpuslar, atılan bombaları dışarı atmak suretiyle kendilerini savunurken bir kısmı da odanın beton duvarını delmeye çalışıyordu.

Bu arada Ermeniler, Haydar Bey’in oteline doldurulan 14 kadını çırılçıplak soyup bitişikteki Çavuşoğlu oteline götürdüler ve burada birer birer öldürüp oteli yaktılar.

Bu feci sahneler sırasında mahalleler arasında da öldürmeler, yağmalar ve yakmalar devam ediyordu. Bununla beraber kasabanın güneybatısında ve caddenin sol tarafında bulunan cephaneliğin plân dışı ateşlenmesinden meydana gelen müthiş patlama Ermeni askerlerini şaşırttı. “Kasabayı Türk Birlikleri sardı, toplar patlıyor” sözleriyle kaçışmaya başladılar.

Salih Hamdi Efendi’nin Ticarethanesinde tutuklu iken kahramanca savunmaları sayesinde Ermenileri oyalamayı başaran 48 Türk, oradan çıkarak saklanmış olan halkı haberdar ettiler ve yanmakta olan kasabayı söndürmeye başladılar.

Erzincan ve Bayburt katliamlarının benzerliği, halkın, muntazam kuvvetlerle sistemli bir şekilde imhaya başlandığını doğrulamaktadır. Ermeni birliklerinin, Türk birlikleri karşısında geri çekildikleri yol üzerinde ve yakınında bulunan bütün Müslüman köylerini tahribettikleri, kadın erkek ve çocukları öldürdükleri görülmüştür.

Mamahatun (Tercan) istikametinde ilerleyen takip kolu, kasabanın kül haline geldiğini ve halkının evlere doldurularak yakmak, süngü ve kurşunla öldürülmek suretiyle imha edilmiş olduğunu görmüştür. Tercan çevresinde şehid edilenlerin sayısı 300’e ulaşmıştır.

Türk birlikleri, ilerledikçe öldürülen masum insanların cesetleriyle karşılaşmışlardır. Erzurum hattına kadar yapılan Ermeni mezalimi şöyle özetlenebilir: ‘

  1. Tazegül köyünden 30 kadın ve çocuk öldürülmüş ve 25 erkek de götürülmüştür. Bunların da öldürüldükleri anlaşılmakladır.
  2. Cinis köyünde bulunan 600 den fazla kız, kadın ve erkekten 13ü hariç, tamamı yakılmak, süngülenmek ve hamile kadınların karınları yarılarak çıkarılan çocuklar kucaklarına konulmak suretiyle öldürülmüşlerdir.
  3. Öreni köyü tamamen yakılıp halkı imha edilmiştir.           
  4. Karargâhını Erzurum’un 13 km. güneyindeki Alaca köyüne nakleden Kafkas I. Kolordu komutanı, adı geçen köyde gördüğü Ermeni mezalimini şöyle anlatmaktadır:
  5. Odalara doldurularak öldürmeye teşebbüs ettikleri, Müslümanlardan 278’i ölmüş, 42 sinin çoğu ağır yaralı olarak bulunmuştur.
  6. 278 şehid içinde ırzlarına tecavüzden sonra öldürülerek ciğerleri duvarlara asılmış genç kızlar, karınları deşilmiş hamile kadınlar, beyinleri çıkarılmış veya vücutlarına benzin dökülerek yakılmış çocuk ve erkekler bulunmuştur.
  7. Ilıca da aynı âkibete uğramıştır. Burada yüzlerce masum öldürülmüştür (Ermeni Mezalimi, s. 69-75, İslâm Ahalinin Duçar Oldukları Mezalim Hakkında Vesaike Müstenid Ma’lûmat adlı eserde bu konuda yeterli bilgi ve fotoğraflar verilmektedir).

Ermeni katliâmı Erzurum’un içinde de çok masumun canım almıştır. Rus Generali Odişelidze’nin Erzurumdan ayrılmasından sonra başlayan Erzurum katliâmı, Atranik ve Dr. Azaryef tarafından düzenlenmiş ve yaptırılmıştır. 10 Şubat 1918 günü başlayan katliâm sırasında bütün mahalleler devriyeler tarafından sarılmış, çarşı ve pazarda bulunan çocuk, ihtiyar, kadın, erkek yol yaptırmak bahanesiyle toplanmıştır. Bu masumlar gruplar halinde Kars Kapısı dışına getirilip üzerleri iyice aranmış, para ve kıymetli eşyaları tamamen alındıktan sonra hazırlanan çukurlara doldurulmuştur. Sonra Erzurum garnizonlarında bulunan Ermeni askerleri, evlere saldırmaya başlamışlar ve yağma, öldürme, ırza tecavüz gibi kötülükleri bütün şiddetiyle yapmışlardır. Bu katliâm, Türk birliklerinin Erzurum’u kurtarma tarihi olan 24 Şubat 1918 tarihine kadar sürmüştür. Erzurum’a giren Türk birlikleri şehir içinde 2127 şehit erkek cesedi defnetmişler, ayrıca Kars kapısı dışında 250 ceset bulmuşlardır. Cesetler üzerinde balta, süngü ve mermi yarasına, ciğerleri çıkarılmış, gözlerine kazık çakılmış cesetlere rastlanmıştır. Özet olarak Erzurum’da katliâma uğrayan ihtiyar, kadın, çocuk ve erkeğin toplamı 8000 (sekizbini) bulmaktadır.    

Erzurum’dan geri çekilen Ermeni birlikleri Pasinova köylerinde de katliâma devam etmişlerdir. Hasankale tamamen yakılmış ve halkı öldürülmüştür. Bu kasabaya giren Türk birlikleri, sokaklarda acı acı bağıran kedi ve köpeklerden, alevler içinde yanmakta olan kasabadan, sokaklarda öldürülmüş ihtiyar, çocuk ve kadın cesetlerinden başka bir şeye rastlamamışlardır. Kasabada öldürülenlerin sayısı 1500’ü bulmuştur.

Hasankale’de yıkıntılar içinde canlı kalmış olan 100, Köprüköy’ de 85, Badicivan’da 200, toplam 395 ağır yaralı kadın, erkek ve çocuk Türk birlikleri tarafından toplanarak tedavi için hastanelere yerleştirilmiştir.

Ermeniler, Erzurum’un kuzeyinde bulunan Erginis (Yerlisu) köyünden 50 kadın, çocuk, ihtiyar öldürdükten sonra köy tamamen yakılmıştır. (III.-Ordu Mezâlim Dosyası). Hoşan ve Kalçık köylerinden 50 erkeğin cesetleri Gümgüm (Varto) da bulunmuştur Makalisor köyü halkıyla Gümgüm (Varto) daki erkekler, yol yaptırılmak bahanesiyle götürülmüş ve bunların âkibetleri meçhul kalmıştır. Ermeni birlikleri Varto da 20 kadın ve çocuğu da öldürmüşlerdir.

Ermenilerin Kars ve ötesinde yaptıkları mezâlim de şöyle özetlenebilir:

29 Nisan 1918 tarihinde Gümrü’den 500 araba ile Ahılkelek’e götürülmekte olan 3000 kadar kadın, ihtiyar, çocuk ve erkek yolda öldürülmüştür.

Bir Ermeni birliği Kağızman doğusundaki Kulp ve Revan bölgesindeki Müslüman köylerini yakıp yıkmış, kadın, çocuk ve erkeklerini öldürmüşlerdir.

1 Mayıs 1918 tarihinde 100 kadar Ermeni atlısı, Şiştepe, Dörkene ve civarında 60 çocuk, kadın ve erkeği öldürmüşlerdir.

25 Nisan 1918 tarihinde Kars’ın doğusundaki Subatan köyünde büyük-küçük 750 Müslümanı balta ve bıçakla öldürüp ateşle de yakmışlardır.                  

Magosto ve Alaca köylerinde 100’den fazla insan öldürüldüğü gibi Tekneli, Hacıhalil, Kaloköy, Harabe, Vagor, Yılanlı, Kinak köyleri halkı tamamen öldürülmüşlerdir.

1 Mayıs 1918 tarihinde Ahılkelek çevresindeki Acaraça, Dangal, Mulanıs, Murcahit, Padıgna, Havur ve Kumrus köyleri yakılmış, halkı da tamamen öldürülmüştür.

Kars’taki Türk esirlerinden bir kısmı Karsta bir kısmı da Gümrü’ de süngü ile öldürülmüştür.

Ermeni zulmünün, akim alamayacağı dereceye vardığı görülmektedir. Ahılkelek bölgesindeki Müslümanlara Ermenilerin yaptıkları mezâlim hakkında Rus memurlarından I. Aksire Dairesi Müfettişi Haraşenko, kendi el yazısı ile verdiği raporda olayları şöyle anlatmaktadır:

“1917 Kasımından itibaren 1918 senesi 21 Mayısına kadar Ermenilerin Ahılkelek Sancağında yerli ve sadık Müslüman halka karşı yaptıkları vahşetleri açıklayacağım. Gerek yerli Gürcülerin bana anlattıklarına dayanarak ve gerekse bizzat görmüş olduğum olayları, gözlerim yaşlarla dolu olarak yazmaya başlıyorum:

Geçen sene Kasım Ayı sonunda Akbabalı sekiz Müslüman, yerlilerden ot satın almak üzere Bagdanofka köyüne geldiler. Bunu haber alan Hocabey köyü Ermenileri, hemen sekiz Müslümanın etrafını çevirerek hançerlerle üzerlerine saldırıp dördünü öldürdükten sonra gözlerini oydular ve dillerini kestiler. Daha sonra cesetlere çeşitli hakaretler yaptıktan sonra diğer dördünü de silahla öldürerek cesetlerini Akbabalılara verdiler. Hançerlerle öldürdükleri dört cesedi yaktılar. 1918 yılı Ocak ayında Ermeniler, Müslüman köylerine saldırılara başladılar. Önce “Silâhlarınızı bize teslim ederseniz size hiçbir şey yapmayız” diyerek söz verdiler. Müslümanlar, Ermenilerin sözlerine inanarak silâhlarım teslim ettiler. Halbuki Ermeniler yalan söylemişlerdi. Müslümanların silâhlarını aldıktan sonra Tospiya, Kokiya, Verivan, Tonokam, Kulilis, Pankana, Sogomakuvaşi Alovuvejva ve Gümris köylerini yakıp yıktılar; köylerin zahire, hayvan ve bütün eşyalarını alıp götürdüler. Köy halkının bir kısmını hemen orada öldürerek, geri kalan kadm ve erkekleri esir olarak Ahılkelek kasabasına götürdüler orada bunlara 24 saatte bir funt (400 gram) ekmek ile sudan başka hiçbir şey vermediler. Açlık ve pislikten, esirler arasında tifo çıktı. Doktorlar, esirlerin daha iyi beslenmeleri ve temiz tutulmaları için müracaat ettilerse de Ermeniler, dikkate almayarak Müslümanların hesapsız kırılmasına sebep oldular. Kimse yardım edemedi. Çünkü Ermeniler, Müslüman esirlerin kapattıkları binanın çevresine bile kimseyi bırakmıyorlardı.

İşte 21 Mayıs 1918 tarihinde Türk Ordusu Kurzah (Karsak) köyünü işgal ettiği  zaman bütün Ermeniler kaçmaya başladılar ve esirlerin bulunduğu binayı yıktılar. Müslümanlar bu yıkıntılar altında kaldılar. Cesetlerin bir kısmını da çukurlara atarak üzerlerine kireç döktüler. Daha sonra da neft ile yaktılar. 

Görülüyor ki Ermeniler, tarihte eşi görülmemiş, aklın alamayacağı derecede, zulümler yapmışlardır. Asırlarca eşit vatandaşlık haklarına sahip olarak birlikte, barış içinde yaşadıkları Türklere, sırf muhteris devletlerin kışkırtmalarına kapılarak ve bir bağımsızlık hayaliyle bu zulüm ve katliâmları reva görmüşlerdir. Zulme uğrayan, namusuna tecavüz, malı yağma, canına kasdedilen Türk halkı da elbette eli kolu bağlı duramazdı. O da kendisini savunmak zorunda kalmış, bazı köylerde bu yapılanlara mukabele etmek isteyenler olmuş, fakat yine de devlet kuvvetleri mukabele edenleri şiddetle cezalandırmıştır.

Adana’daki Ermeni ayaklanması, bunun en bariz örneklerinden biridir. İkiyüz silâhlı Ermeni Komitecisi, kendi aralarında and içerek bütün Müslümanları öldürmeyi kararlaştırmış, bunun üzerine Adana ve Mersin’de birtakım Ermeni gençleri eski Ermeni şarkılarını sokaklarda haykırarak dolaşmaya başlamışlardır. Ermeniler zayıf buldukları Türk evlerine dalıyor, ırza, cana ve mala saldırıyorlardı. Saldın 4 gün, 4 gece sürdü. Sonradan isyanın tahrikçisi Muşeg Mısır’a kaçtı, oradan Amerika’ya gitti ve Amerikan Ermeni kilisesi piskoposu oldu.

İşte memleket bu güç şartlar içinde iken tehcir kanunu çıkartmıştır. Hükümet bu kanunla savaş bölgesinde halk ve ordu için tehlikeli duruma gelen Ermenileri, bölge dışına çıkarmak zorunda kalmıştır. Buna sebep, Ermenilerin kendi tutumları, ihanetleridir. Yoksa Ermeniler, asırlarca Türk halkından, ve Türk devletinden iyilik ve himaye görmüşlerdir. Müslüman halk, cephelerde düşmana karşı göğüslerini siper edip can verirken Ermeniler askerlikten de muâf olarak iktisadi durumlarını güçlendirmişler, özgürlük ve refah içinde yaşamışlardır. Memleketin duvarcılık, ayakkabıcılık, kuyumculuk gibi çeşitli mesleklerini de kendi ellerinde bulundurmuşlardır. Böyle adalet, özgürlük ve refahı ancak Türk tebaası olarak görmüşlerdir. Buna karşı gelmek, nankörlüktür.

Sonuç

İslâmî en güzel şekilde yaşayan Müslüman Türk halkı, sözünde duran ihanet etmeyen komşusuna, hangi dinden olursa olsun kötülük etmemiştir. Çünkü Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem: “Müslümanın elinden ve dilinden kimsenin zarar görmeyeceğini’, buyurmuştur. İngiliz Müslümanlarından John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’ânı Kerîm adlı eserinde Müslümanların meziyetlerini şöyle anlatıyor:

“.. Kitap ehline cizye vermeleri teklif edilirdi. Müslümanlar, müsamaha sınırını nadir olarak aşmışlar, gayri Müslimlere verdikleri sözü tutmuşlar, İslâm fatihleri, Roma ve Bizans fatihlerine nispetle gayet mu’tedil ve müsamahakâr davranmışlardır. Sırf hakikat olarak üzere şunu söyleyebiliriz ki: şayet Batı prensleri, Araplarla Türklerin yerine, yani Şarkta hakim bulunsalardı, Müslümanların Hristiyanlığa gösterdikleri müsamahayı Müslümanlara kesinlikle göstermezlerdi. Çünkü Garp amirleri, kendi dinlerinden oldukları halde başka mezhebe sülük edenlere en zalimane işkenceleri reva görmüşlerdir.

“Araplar, Türkler ve diğer Müslümanlar Hristiyanlara karşı, Batılı milletlerin Müslümanlara karşı izledikleri hattıhareketin aynını takib etmiş olsalardı, Şarkta Hristiyanlıktan eser kalmazdı.

“Goryu diyor ki: Müslümanların, Hristiyanlara karşı hattı hareketi ile, Papalığın, gerçek müminlere reva gördüğü zulümler, hiçbir suretle kıyas edilemez. Vudvalar aleyhindeki savaşta yahut Saint Bartelmi katliâmlarında o kadar kan döküldü ki yalnız bu kanlar, Müslümanların döktükleri Hristiyan kanından pek çok fazladır. Müslümanlığın zalim bir-din olduğu hakkında beslenen müteassıp fikirlerden Hristiyanları kurtarmak gerekir. Bunların fikrine göre gûya Müslümanlık, ya ölüm veya Hristiyanlığı terk tehdidiyle yayılmıştır. Bunun asıl ve esası yoktur. Papalığın yamyamlığa varan zulüm ve işkencesine nazaran Müslümanların hattı hareketi en halim ve mütevazi hareketti. İslamiyet insanlara iyilikseverlik ruhunu üflemiş, sosyal faziletleri güçlendirmiş, bu suretle medeniyet üzerinde mühim bir tesir yaparak bütün Doğu Dünyası için nimet olmuş, binaenaleyh, Hz. Musa tarafından kâfirleri imha için ihtiyatsızca kullanılan kanlı silâhlara muhtaç olmamıştır.” (Hz. Muhammed ve Kur’anı Kerîm, s. 87—88).

Her yazımda ve her vesiyle ile ifade ettiğim gibi İslâmî en güzel yaşayan Müslüman Türk milleti, her gittiği yerde adaleti ve kahramanlığı ile cihan milletlerini kendisine hayran bırakmıştır. Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemin: “İstanbul elbet Fetholunacaktır, onu Fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden kumandan , ne güzel kumandandır'” (Musned ibn Hanbel ve Mustedrek) meâlindeki hadisleri, Müslüman Türk askerinin meziyet ve faziletini her kese örnek göstermiştir. Eğer bu millet, gittiği yerlere adalet yerine zulüm ile, zorbalıkla gitmiş olsaydı çıkan bir olayın ancak bir iki ay sonra duyulabildiği, gönderilen askeri yardımın aylar sonra ulaşabildiği Yugoslavya, Libya, Cezayir, Mısır, Yemen, gibi uzak ülkelerde asırlarca hâkim olması mümkün değildi.

Bir konuşmacı olarak katıldığım Cezayir 12 nci İslâm Düşüncesi Konferansında Tevfîk el-Medenî isimli bir âlim, Osmanlının, bölge halkına gösterdiği adaleti, Kanuni’nin ve sonraki padişahların, adaletten ayrılmamaları için yöneticilere gönderdiği fermanları dinleyicilerin dikkatine sundu. Biz de bir yabancının ağzından duyduğumuz gerçeği yansıtan bu sözlerle inşirah duyduk.

Güneş balçıkla sıvanamaz. Türk halkının iyilikseverlik, fazilet ve adaleti bütün dünyaca müsellemdir. Ermenilerin, iyilik ve himaye gördükleri Türk halkına karşı katliâm iftira ve yaygaraları, yabancı ülkelerdeki masum Türk diplomatlarını kahpece kurşunlamaları, kendilerine bir yarar sağlamaz. Türkler Anadolu’yu onlardan almadılar ki şimdi Türklerden hak istemeğe kalksınlar. Toprak Allah’ın yarattığı topraktır. Allah bu toprağı Zaman zaman çeşitli milletlere armağan etmiştir ve son olarak da ve inşallah bir daha çıkmamak üzere Türk milletine vermiştir. Rusya dışında Avrupa’nın en büyük ordusuna sahip Türk milletinin elinden bu toprakları kimse alamaz. Üç beş maceracı Ermeninin hunhar ve caniyane davranışları, hiç şüphesiz büyük Ermeni çoğunluğunu da üzmektedir. Bu maceracılar, Anadolu’yu parçalayıp yutarak sıcak denizlere inme emelinde bulunan büyük bir devletin oyuncağı olmaktan öteye geçemezler. Allah’ın nasib ettiği, bin yıldanberi de şehitlerimizin kanıyla sulanmış bulunan bu mübarek toprakları hiç kimse Türk milletinin elinden alamaz. Akif’in dediği gibi:

Kim bu cennet vatanını uğruna olmaz ki fedâ,
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ,
Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ

Kaynak: Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, “Müslüman Türkler Hiçbir Kavme Zulmetmemişlerdir”, A.Ü.İ.F. Dergisi, 1983, s. 765-778.

 

YÜREĞİMİZE BATAN İNGİLİZ KAZIĞI (Ermeni Meselesi)

THE GİVER/ Seçilmiş Kişi (2014)


Yönetmen: Phillip Noyce        

Senaryo:Michael Mitnick, Robert B. Weide, Lois Lowry          

Ülke: ABD

Tür:Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:15 Ağustos 2014

Dil:İngilizce

Müzik:Marco Beltrami

Çekim Yeri:Cape Town, South Africa

Oyuncular:  Jeff Bridges, Meryl Streep, Brenton Thwaites, Alexander Skarsgård, Katie Holmes

Özet

Amerikalı yazar Lois Lowry’nin romanından beyazperdeye uyarlanan film, ütopik bir dünya düzeninde geçiyor ve bu dünyada insanların zihinlerinde bulunan geçmişe dair anılar ve bilgiler tamamen siliniyor. Dolayısıyla artık insanların hafızalarında ne suç, ne yoksulluk ne de hastalıklar kalır. Bu geçmişi ayrıntılarıyla bilen tek kişi ise ‘The Giver’ isimli yaşlı bir adamdır. 18 yaşındaki Jonas, yaşlı adamın yanında çalışmaya başlayınca insanlığın hafızalarından silinen geçmişini öğrenmeye başlar. Zamanla bu sırların acımasızlığıyla yüzleşen Jonas’ın hayatı tam bir kaosa dönüşecektir…

Yorum:

Masonik Yeni Dünya düzeninde olabilecek ihtimallerin yorumlanması üzerine çekilmiş film. Herşeyin tek düzey olduğu renklerin kaldırıldığı yeni dünya düzeni.

Yaşlılar tarafından kurulan/korunan, dinsiz ve duygusuz bir hayat özleminin tenkidi veya olabilme aşamasının tepkiselliği ölçme için hazırlanmış bir hayat tarzının servis edilişi .

“Topluluklar Yıkımın Küllerinden İnşa Edildi.  Sınırlarımız Tarafından Korundu.  Geçmişe Ait Bütün Anılar Silindi.  Yıkımdan sonra yeni bir başlangıç yapmıştık.  Yeni bir toplum oluşturmuştuk. Gerçek bir eşitliğin olduğu bir toplum.  Kurallar ise bu eşitliğin temel taşlarını oluşturuyor.”

Filmde yani bu düzende“Ölüm”ün adı  “Salıverme- sınır dışı edilme”

 Rosemary ve bebek ilişkili konu ise ilk satanizm üzerine yapılmış “Rosemary’nin Bebeği” olan ilk  filmi hatırlatıyor. [1968 yapımı olması izlenmesini biraz zor kılsa da o yıllara göre başarılı denilebilecek kült bir film.]

Filmdeki terfi törenindeki baş yaşlının da Kadın olması “Dul Kadının Çocukları” imajını aksettirmesi yönünden gelecekteki olması istenen sistemin açıklarını/temellerini  gösteriyor.

 

 


SORMASI ZOR SORUNLARI ÇÖZMENİN FELSEFESİ


İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

(İlâhî Takdir Üzerine)

1

Bana soruyorsun Lucilius; madem dünyaya hâkim olan güç İlâhî Takdir’dir, iyi insanlar buna karşın nasıl olur da birtakım kötülüklerle karşılaşırlar, diye.

Bu sorunu bana yazımın daha ileriki kısımlarında İlâhî Takdir’in hükmü­nü ve Allah Teâlâ’nın her yerdeki varlığını gösterdikten sonra soracak olmanı yeğ tutardım; ama bu geniş konunun özellikli bir kısmını ele almamı ve açık­lamamı; bunu sana esas konuya hiç ilişmemişken anlatmamı istediğin için ben de isteğin doğrultu­sunda davranıyor, Allah Teâlâ’dan gelen bu kutsal yü­kümlülüğü seve seve sırtlanıyorum.

Daha başındayken söylemem gerekir, böylesi mükemmel bir yapının bir sahibi bulunmaksızın ayakta kalmasının, varlığını sürdürmesinin; yıldızların bir yönlendirici olmadan, bilinçsizce fa­kat böyle düzenli bir şekilde bir araya gelip hare­ket etmelerinin imkânsızlığını kanıtlamaya şim­dilik girişmeyeceğim, bunun bir anlamı yok. Yer­yüzü nesnelerinin böyle bir düzenleyici olmaksı­zın hareket etmeleri durumunda birbirlerine çar­parak yok olacaklarını; sularda ve karalarda do­ğayı devindiren ve bunca ışıkları kesintisiz, sekmesiz parlatan gücün ancak sonsuz bir kural doğ­rultusunda mümkün olabileceğini; bu işleyişin maddenin rastlantısal, serseri biçimde dolaşıp bir araya gelmesiyle meydana gelmesinin imkânsız­lığını şimdilik göstermeyeceğim. Bu büyüklüğü akıl almaz yeryüzünü düzenli bir hareket üzerin­de kararlı kılan, suların vadiler içre dolanıp dü­zensizliğe düşmeden iş görmesini sağlayan ve en küçük bir çekirdekten dev gibi canlılar doğurtan gücün maddenin bilinçsizliğiyle mümkün olma­yacağını şimdilik kanıtlamayacağım. Doğrusu böyledir; aklımızın almadığı karmakarışık hadi­seler, sözgelimi yağmurun yağması, göğün ve bulutların hep bir ağızdan gürlemesi, alevlerin dağ doruklarından fışkırması, toprağın ayakları­mızın altından kayıp yer değiştirmesi gibi şiddet­li doğa olaylarının kendi başlarına ve hep birden meydana gelmesi bütüncül bir iradeden bağımsız olabilir mi? Öte yandan bütün bu olayların ve bi­zi şaşırtan öteki doğal gelişmelerin, diyelim dal­gaların arasından yeryüzüne fışkıran kaynakla­rın; engin denizler ortasında aniden ortaya çıkan adaların da kendi artlarında birtakım özgün se­bepleri bulunuyor. Denizin önce sularını bir mik­tar çekerek kıyı topraklarını açıkta bıraktığını ve hemen sonra yeniden sularını ortaya çıkararak eski hâline döndüğünü gören bir kişi, dalgaların tesadüfi kabarmalar nedeniyle bazı zamanlar azalıp çekilerek kıyıları kuruttuğu ve bazı zaman da kabarıp gürleşerek yıkımlara neden olduğu düşüncesine kapılır. Hâlbuki o denizlerin çoğalıp azalması belli bir düzen çerçevesinde; kararlarıy­la okyanusları kabartıp taşıran ay adlı yıldıza gö­re ve düzenli zamanlarda gerçekleşir. Ne ki bü­tün bu olaylar daha uygun bir zamanda düşünül­meli; çünkü senin durumun İlâhî Takdir’in egemenliğinden şüphe duymakla ilgili değil; on­dan duyduğun bir hoşnutsuzlukla ilgili bir du­rumdur. Böyle bir durumda benim yapmam gere­ken; iyi kimselere iyi davranan Allah Teâlâ ile senin aranda bir hoşnutluk oluşturmaktır. Çünkü şeyle­rin doğası, iyi olanın iyi olana zarar vermesine olanaklı değildir. Böylelikle de, iyi insanlarla iyi Allah Teâlâ erdemler yoluyla bir dostluk ilişkisi için­dedirler.

Dostluk mu dedik?

Aksine, bir hısımlık, bir ya­kınlıktan söz etmem gerekirdi. İyi kimseler Allah Teâlâ’­dan zamanca farklı olmalarına karşın onun birer takipçisi, öyküneni, ona mümkün olduğunca ita­at eden gerçek birer dölü oldukları için; erdemler konusunda asla müsamaha göstermeyen büyük hükümdar, tıpkı katı davranışlı babaların kendi çocuklarına yaptığı gibi, iyi evlatlarını diğerleri­ne nazaran katı bir terbiyeden geçirir. Böylece, davranışları Allah Teâlâ katında sevimli görünen iyi kim­selerin yine de felaketler yaşadığını, büyük çaba­lar göstererek uçurumlarda yorulduğunu, bunu gören kötü kimselerin ise eğlenerek, gülerek, ömürlerini hazların peşinde geçirdiklerini gördü­ğün zaman; kendi oğullarımızın ahlaklı yetişme­lerini istememize karşın kölelerin çocuklarının ahlaksız olmalarından rahatsız olmadığımızı; kendi oğullarımızı hoşgörüden uzak bir terbiyey­le büyütürken köle çocuklarının ise arsız olmala­rını istediğimizi aklına getir. İşte bu aynı zaman­da Allah Teâlâ’nın da davranışıdır. İyi insan hazlar içre yaşayamaz, sürekli sınanır, güçlenir ve böylece donanmış olur.

2

“Neden birçok iyi kimse kötülüklerle karşı kar­şıya kalıyor?”

Oysa iyi kimseler hiçbir kötülükle karşı karşıya kalmaz; çünkü zıtlıklar aynı yerler­de bulunamaz. Bu kadar ırmağın, yağan yağmur­ların ve faydalı kaynakların karışmasıyla denizin tadında en küçük bir değişiklik bile olmadığı gi­bi; kötü olayların hep birden gerçekleşmesi de dayanıklı insanları yollarından döndüremez. Ruh, dışında bulunan her şeyden daha metanetli olduğu için kendi sağlamlığını daima korur ve karşılaştığı olaylara kendi inançlarına göre yön verir. Hiçbir şeyden haberdar olmayacağını söy­lemiyorum; tersine, bütün zorlukları aşabileceği­ni ve kötülükler ne çoklukta gelirse gelsin meta­netini her zaman koruyabileceğini söylüyorum.

Onun gözünde her felaket ayrı bir sınamadır. Hem öte yandan, doğrulukta karar kılmış gerçek bir insan, zorlukla da olsa tehlikeli de olsa ken­dine verilecek bir görev için her an hazır değil midir?

Hangi tembel kişi için boş oturmak bir ce­za olabilir?

Hep en güçlü olmak isteyen güreşçi­ler en zorlayıcı rakiplerle karşılaşmayı ve eğit­menlerinden kendilerine karşı bütün güçleriyle mücadele etmelerini isterler. Yenilmeleri yahut çok yıpranmaları şikâyet etmelerine asla sebep olmaz; bire bir sınamalarda herkesi yendikten sonra birden fazla rakiple aynı anda karşılaşmayı arzularlar. Yiğitlik bir rakiple karşı karşıya kal­madıkça azalır. Onun büyüklüğü ancak gösteril­diği zaman bilinebilir. İşte iyi kimseler de buna göre hareket etmelidirler; sıkıntı ve zorluklar karşısında korkuya kapılmamalı ve geri dönmemeli; kaderlerine razı olmalı ve yaşadıkları her olayı iyi tarafıyla görmeli, o olaylarda bulunan iyiliği kendi kendilerine ortaya çıkarmalıdırlar. Çünkü önemli olan, ortaya koyduğumuz şeyin ne olduğu değil, onu nasıl ortaya koyduğumuzdur.

Babalar ve annelerin evlatlarına olan sevgileri­ni başka biçimlerde gösterdiğine bakmıyor mu­sun? Evlatlarının sürekli çalışmasını isteyen ba­balar onları her sabah erkenden uyandırır, tatil­lerde bile boş gezmelerine razı olmaz ve kimi za­man terletip kimi zaman da ağlatırlar. Annelere gelince, onlar yavrularının hep yanı başlarında ol­masını dilerler, üzülüp ağlamalarına ve sıkıntı yaşamalarına asla razı olmazlar. İşte Allah Teâlâ da iyi insanlara babaların gösterdiği gibi yiğitçe bir sevgi gösterir ve şöyle der: “Zorluklarla, acı ve şiddetle yüzleşip sahip oldukları gücü iyi bilsin­ler.” Çünkü tembel bedenler iş yapamaz olur; yalnızca zor işleri becermekten değil kendi ken­dilerini taşımaktan bile aciz kalırlar. Önceden in­cinmemiş bir huzur, hiçbir zorluğa dayanamaz. Buna karşılık, zorluklara karşı mücadele etmeye alışmış bir beden, her yarayla birlikte daha fazla sertleşir ve felaketler karşısında yenilmez bir hâ­le gelir. Tökezlediği zaman bile, savaşını dizleri üzerinde doğrularak sürdürür. Allah Teâlâ iyi kimselere karşı bunca şefkatli ve sevgi doluyken, o kimse­lerin kusursuz olmalarını arzuluyorken onlara sa­vaşlarla dolu bir kader vermesi sana tuhaf mı ge­liyor?

Bense hiç şaşırmıyorum; çünkü Allah Teâlâ yi­ğit kimselerin zorluklara karşı savaş verdiğini el­bette görmek isteyecektir. Kendisine saldıran yır­tıcı bir hayvana karşı mızrağını doğrultan; bir as­lanın karşısında hiç korkmadan savaşan yiğit bir delikanlı görmek hoşumuza gitmez mi? O, sava­şını aynı yiğitlikle sürdürdükçe bizim hoşnutlu­ğumuz daha da artmaz mı? Ne ki bu çocuksu ve tecrübesiz hareketler, geçici eğlenceler Allah Teâlâ’yı hoşnut etmemiz için yeterli olmaz. İşte yarattığı eserleri koruyan ve onlara özenen Allah Teâlâ’nın gör­mek istediği soylu bir davranış, onu hoşnut edecek olan görüntü: Felaketlerle dolu kaderine karşı direnen ve mücadele eden, ona karşı yiğit­çe meydan okuyabilen bir kişi. Acaba bizim dün­yamızı gözleyen Iuppiter, Cato’nun davranışın­dan daha hoşnut edici bir manzara görmüş mü­dür? O Cato, hedefleri her defasında yerle bir ol­masına rağmen, bir yıkıntıya dönmüş ülkesinde ayakta kalmayı başarıyordu ve “Cato bir yolunu bulup özgürlüğün kapısını nerede olursa olsun tek eliyle açacaktır; dünyanın her yerini tek bir adam ele geçirmiş olsa da, kara parçaları asker­lerle, denizler donanma gemileriyle kaplanmış ve kent kapıları Caesar’ın askerlerince tutulmuş olsa da. Kendi ülkemdeki savaşta bile bir günah yüklenmeyen kılıcım en yüce ve iyi görevini er ya da geç yerine getirecek, kendi topraklarında bulunmayan hürriyeti Cato’nun ellerine teslim edecektir. Yüklen ey asil ruh, bunca zamandır kafanda kurmuş olduğun o yüce görevi. Dünya­dan yüz çevir ve henüz birbirlerinin kılıcıyla öl­müş, yerde yatmakta olan Petreius ve Iuba’yıgör. Onların kaderiyle giriştikleri bu iş çok yüce ve yiğitçeydi ancak sana yakışmaz; çünkü senin için bir kimsenin elinden ölüm istemek en az ha­yat istemek kadar alçakçadır!”

Hiç şüphem yok ki Allah Teâlâ, hıncını kendisin­den acımasızca çıkaran bu adamı başka kimsele­rin kurtulması için çırpınırken, kendine sırtını dönenlerin firar etmelerine yardımcı olurken, çabalarını öldüğü gece bile durmaksızın sürdürür­ken, asil göğsüne kılıcını saplarken, iç organları­nı parçalayıp bir kılıca hiçbir şekilde layık olma­yan yüreğini kendi eliyle sökerek çıkarırken izlemiştir. Bana göre yarası bu nedenle anlaşılmaz ve silik kaldı. Ölümsüz Allah Teâlâ onu bir defa izlemekle yetinme­mişti ve daha ağır bir görevi yerine getirmesi, kendini yeniden göstermesi için cesareti elinden alınarak yeniden çağrılmıştı. Çünkü ikinci bir ölüme ancak asil ruhlar talip olabilirler. Allah Teâlâ bu kadar asil ve görkemli bir ölümle yaşam­dan ayrılan bir talibini izlemekten bıkar mı? Ölüm­den korkanların bile hayran olacakları biçimde ölen kimseler ölüm tarafından kutsanırlar.

3

Bize kötü gibi görünen olayların gerçekte kötü olmadıklarını, sözlerimin devamında gösterece­ğim.

Öncelikle, senin adına sıkıntı dediğin olay­ların ve talihsizlik, lanet olarak nitelendirdiğin durumların, başta bunları yaşayan kimseler için ve ardından bütün insanlık için faydalı olduğunu anlatacağım. Hem Allah Teâlâ için önemli olan tek tek insanlar değil, bütün bir insanlıktır. Ayrıca, bu olayları yalnızca gönüllü kimselerin başına geleceğinden ve zorluklarla karşılaşmak istemeyenlerin ise ancak felaketlere layık olabileceğin­den bahsedeceğim. Ardından sununla devam edecek sözlerim: Yaşanan bu durumlar iyi kaderin birer belirtisidir ve insanların iyi olmasını sağlayan yasa uyarınca iyi kimselerin başına gelirler. Sözlerimin sonunda, iyi kimselerin hâline üzülmemen gerektiğine inanacak ve ikna olacak­sın. Çünkü iyi olan hiç kimse için, bizim gözü­müzde acınası olmak gerçekten acınası olmak anlamına gelmez.

İddialarımdan en çetin olanı, herhalde ilk söylediğimdir; hepimizi korkutan felaketlerin iyi in­sanlar için faydalı olması.

“Sürgün edilmek, yok­sul bırakılmak, eşinin ve evlatlarının ölümünü görmek, onurunu yitirip ayıplanmak ve bedenin zarar görmesi nasıl olur da iyi kimseler için fay­dalı olabilir?” diye soruyorsun. Eğer bu olayların iyi kimseler için faydalı olması seni şaşırtıyorsa, hastaların neşterle kesilerek, yaraları dağlanarak, aç ve susuz bırakılarak iyileştirilmeleri de şaşırtmalı. Hastaları iyileştirmek için kemiklerinin oyulduğunu, kimi zaman sökülüp atıldığını, da­marlarının koparıldığını, kesilmemesi durumunda bedeni zehirleyecek kimi organlarının kesilip ko­parıldığını bir düşün; böylelikle kimi kötü durum­ların, onları yaşayan kimseler için faydalı olduğu­nu anlayabilirsin. Bir de Herkül adına şunu dü­şün: insanların hep iyi gözle baktığı ya da arzula­dığı çok yemek, sarhoş olmak ya da öldürücü öte­ki zevklerin ve tutkuların, verdikleri bu haz karşı­lığında birçok zararları bulunduğunu da sana pe­kâlâ ispatlayabilirim. Ulu Demeter’in çok güzel sözlerinden birini daha öğrendim geçenlerde; hep kulağımda çınlıyor ve aklımdan bir türlü gitmi­yor:

“BANA GÖRE KADERİ EN KÖTÜ KİMSELER HİÇBİR FELAKET YAŞAMAMIŞ OLANLARDIR.” Çünkü, hiçbir fela­ketle karşılaşmamış bir kimse, kendini sınama olanağını hiçbir zaman bulamamış bir kimsedir. İsterse Allah Teâlâ’dan dilediği her şeyi henüz dilememişken elde etmiş olsun; ona bağışlanmış olan kader yine de kötü bir kaderdir. Allah Teâlâ, onu kaderi karşısında bir yengi (kabiliyet) hak edecek kadar kıy­metli görmemiştir. Çünkü kader, korkak kimseler­le hiçbir şekilde karşılaşmaya tenezzül etmez ve şunu söyler:

“O kimseyi karşıma almak için bir sebep göremiyorum. Çünkü karşıma çıktığı anda bütün silahlarını bırakacak ve gücümü ona karşı hiçbir şekilde kullanamayacağım; sert bir bakı­şımla bile dayanamayıp korkuya kapılacak, kaça­cak. Savaşa tutuşmaya değer kimseleri çıkarın karşıma, pes etmeye dünden razı bir kimseyle sa­vaşa girişmek bana alçakça geliyor.” Gladyatör­ler, kendilerinden daha zayıf kimselerle savaşa tu­tuşmayı utanç verici bulurlar. Çünkü onlara göre tehlikeye atılmadan elde edilen yengiler onursuz yengilerdir. Kader da tıpkı gladyatörler gibidir; ne yapar eder ve en yiğit kimselerin karşısına çıkar, ötekileri görmezden gelir, uğraşmaya değer bul­maz. Onun savaşacağı kimseler en kararlı ve en adaletli olanlardır; böylelerini karşısında görünce bütün gücüyle savaşa girişir. Mucius’u ateşle sı­nar, Fabricius’u açlıkla, Rutilius’u sürgüne gön­derir, Regilius’a işkence yaptırır, Sokrates’e baldıran içirir ve Cato’yu ise ölümle yüzleştirir. İn­sanlara önder olabilecek yüce kimseler ancak fe­laketlerle dolu bir kaderiyle belli olurlar. Mucius’unsağ elini düşmanların ateşine soka­rak kendi hatasını kendisine bizzat ödettiği için talihsiz olduğunu mu düşünüyorsun? Silahıyla alt edemediği ve elini yakarak kaçmasına neden olduğu kraldan ötürü talihsiz olabilir mi? Öyley­se talihli olmak adına ne yapabilirdi? Elini sevgi­lisinin koynuna sokup orada mı ısıtsaydı?

Devlet hizmetinden artan zamanlarda kendi bahçesini işleyen Fabricius mu talihsiz bir adam­dır? Neden; zenginlik karşısında da Pyrrhus karşı­sında gösterdiği savaş yüzünden mi yoksa? İlerle­miş yaşına rağmen zafer kazanmışken, bahçesin­den kazıp çıkardığı yaban otlarını, kendi ocağında pişirip yiyen Fabricius’un kaderi midir kötü olan? Talihli olmak için ne yapsaydı? En değerli denizlerden gelmiş balıklarla ya da en uzak diyar­lardan gelmiş kuşlarla mı beslenseydi? Midesindeki sancı artınca, doğudan ve batıdan getirilen en değerli istiridyeleri yiyip iyileşerek daha talihli mi olurdu? Avlanırken birçok insanın ölmesine sebep olan türlü hayvanlardan pişirip her birini dolu do­lu meyvelerle süsleyerek daha talihli mi olurdu?

Kendisini mahkûm eden kişilerin asırlar bo­yunca davalarında ısrarlı olacakları Rutilius mu talihsiz bir adamdır? Ne için? Kendi yurdundan sürüldüğünde de sürgün kararı kaldırıldığında da hiç istifini bozmadığı için mi? Diktatör Sulla’nın emirlerine tek başına karşı koyarak sür­günden geri dönmeyi reddettiği ve hatta daha uzak ülkelere gittiği için mi? Şöyle diyordu: “Roma’nın o altın çağını elinde tutanlar iyi bak­sın bu olanlara. Forumda akan kanı, Servillus gö­lündeki kesik senatör başlarını iyice seyretsin­ler (Bu göl Süha’nın ceza salhanesidir), kentte kol gezen canileri ve korunmaları üzerine söz ve­rilmiş olmasına karşın öldürülen binlerce Roma­lı masumu iyice seyretsinler sürgüne gidemeyen­ler.” Ne yapmalıydı? Yoksa, foruma geldiği sıra­da yolunu kılıçlarla açan Sulla, Rutilius’tan daha mı talihlidir? Konsüllerin kesilmiş başlarını hiç­bir rahatsızlık duymadan izleyen, dökülen onca kanın masrafını da hazine dairesindeki türlü oyunlarla yine devlete ödetmiş olan Sulla, daha mı talihlidir? Cornelia Yasasınıbizzat hazırla­masına karşın dökülen bunca kanın sorumlusu olan bu adam mı daha talihlidir?

Regilius’a gelince; onu bir metanet ve doğru­luk örneği yapan kader böylelikle ona ne gibi bir zarar vermiş olabilir? Bedeni çivilere geçirilmiş; yaslanayım diye döndüğü her yanında yaralar açılmış ve gözleri uykudan sonsuza kadar mah­rum bırakılmıştı. Fakat onun sahip olduğu onur, çektiği bu çile kadar artmıştı. Erdemler karşılı­ğında böylesine büyük bir bedel ödemiş olmaktan bir an bile pişmanlık duymadığını bilmiyor musun? Eğer öğrenmek istiyorsan onu iyileştir ve yeniden senatoya gönder; aynı sözleri yeniden söyleyeceğine şahit ol. Böyleyken, kadınlarını kıskanan, her gün karısından kötü sözler duyan ve bundan ötürü üzülen, uzaklardan gelen bir müziğin sesiyle uyumaya çalışan Maecenas da­ha mı talihli bir adamdır? İster şarap fıçısına dal­sın, ister teselli olmak için dalgaların sesine ku­lak kesilsin, ister kaygılarını unutmak için kendi­ni zevklerin kucağına bıraksın, rahat döşeğinde uyurken bile, çarmıhtaki Regilius kadar huzurlu uyuyamayacaktı. Çünkü erdemler uğruna sıkıntı­ları göğüslemek Regilius’un çilesini hafifletir; onu düşündüren çilesi değil çile çekmesine ne­den olan şeydir. Çektiği sıkıntılar, kendisini zevk ve mutlulukların peşinde harcamaya girişmiş Maecenas’ı Regilius’tan daha fazla etkilemişti. En azından, insanlar dünyaya Regilius olarak gelmektense Maecenas olarak gelmeyi tercih edecek kadar kötü bir hâlde değil. Yine de Ma­ecenas olarak doğmayı Regilius olarak doğmaya tercih edebilecek biri varsa, aslında söylemiyor­dur ama dünyaya Terentia olarak gelmeyi bile Maecenas olarak gelmeye tercih etmektedir.

Devletin kendi eliyle hazırladığı baldıranı bir bengisu gibi içiveren ve dünyadan büsbütün çe­kildiği ana kadar sakince ölüm hakkında konuşan Sokrates sence kötü muamele mi görmüş oldu?

Neden kötü muamele gördü?

Kanı bedeninden çekilerek soğuduğu ve damarları ağır ağır küçül­düğü için mi? Halbuki, içkileri bütün hizmetlere dünden hazır, hadım edilmiş ya da kız mı oğlan mı olduğu anlaşılmayan odalıklar tarafından, de­ğerli taşlarla süslenmiş kadehlerde yahut altın ça­naklarda, karla karıştırılarak getirilip önlerine su­nulan o adamlara baktığımızda Sokrates’i ne ka­dar da kıskanmamız gerekir! Bu adamlar ne içer­se içsin yüzlerini ekşitip kusarlar, ağızlarında acı bir safra tadı kalır. Oysa Sokrates, kendisine uza­tılan baldıranı huzurla, bile isteye içmişti. Daha önce kendisinden yeteri kadar bahsetti­ğim Cato’ya ne demeli? Bütün bir insan soyu, onun en yüksek huzura kavuştuğunu bilmelidir. Doğa, bu yiğidi karşısında öldürücü gücünü gös­terip kendini alt etsin diye seçti ve onunla savaş­mak istedi ve şunları söyledi:

“Güçlü kimselerin düşmanlığına dayanmak zordur. O hem Pompeius’la hem Caesar’la ve hem de Crassus’laaynı anda kavga etmeli. Kendinden daha aşağıda olan bir kişiye yenilmek güç bir durumdur. Onu da Vatinius alt etsin. İç savaşla baş etmek güç bir iştir. O da haklı olduğu bu mücadelesini dün­yaya karşı kötü talihine yenilmeden, kararlılıkla sürdürsün. Kendi kendini öldürmek güç bir iştir. O da kendini öldürsün. Bundan ne kazanırım? Şunu: Herkes, Cato’nun başına getirdiğim olay­ların hiçbirinin aslında felaket olmadığını anlar.

4

Zenginlik içinde yaşama hakkı bayağı kimsele­re ve yeteneksizlere de düşebilir. Ancak ölümlü kimseleri tehdit eden felaketleri ve onlardan du­yulan kaygıları yenmek yalnız yüce kimselerin yapabileceği bir iştir.

Sürekli mutluluk, fikir san­cısı olmadan geçen bir ömür, doğamızın bir tara­fından habersiz yaşamak anlamına gelir. Yüce bir kimse olsan da kaderin sana erdemlerini ortaya koyman için gerekli şartları sunup sunmadığını bilemem. Olimpiyatlara yalnız başına katılırsan ve senden başka hiçbir müsabakacı yoksa ancak tacı giyebilirsin başına; ama bu asla kabiliyet sahibi olduğun anlamına gelmez. Ben kendi adıma sa­na, yiğit bir kimseye sunduğum tebrikleri sun­mam; ancak konsül yahut preator (muhafız) olmuş adamları tebrik ettiğim gibi tebrik edebilirim seni. Çünkü büyük bir iş yapmış, rütbeni yükseltmiş­sin. Ruhunun yüceliğini ortaya koyabileceği hiç­bir sıkıntıyla henüz karşılaşmamış iyi bir kimse için de böyle düşünür ve şöyle derim ona:

“SANA ACIYORUM; ÇÜNKÜ BİR KERE BİLE ACINACAK DURUMA DÜŞMEDİN. BÜTÜN ÖMRÜN HİÇBİR RAKİPLE KARŞILAŞ­MADAN GEÇTİ VE GÜCÜNÜN BÜYÜKLÜĞÜNÜ KENDİN DÂHİL HİÇ KİMSE BİLMEYECEK.” Çünkü kendini ta­nımak isteyen kimse bunu ancak sınanarak ger­çekleştirebilir; çünkü harekete geçmeden gücü­nün nelere yeteceğini bilemezsin. Bu nedenle, bazı kimseler, bekledikleri sıkıntılara gönüllü bir şekilde atılarak, karanlıkta kaybolmak üzere olan erdemlerini ısıtacak şartları kendi kendilerine ya­ratmaya çalışmışlardır. Bana soracak olursan, na­sıl yiğit askerler savaşlardan hoşlanıyorsa, yüce adamlar da kaderlerinin kötü olaylar getirmesin­den hoşlanır. Tiberius Caesar zamanında yaşamış Triumphus adında bir gladyatör duymuştum. Dövüş şölenlerinin artık çok seyrek yapılıyor oluşundan şikayetçiymiş. “Ah, ne güzel bir çağ­dı geçip giden!” diye hayıflanıp dururmuş.

Erdemlilik hep tehlikeleri arzular ve kişiye amacı için katlanacağı zorlukları değil, onu ne için amaçladığını düşündürür. Çünkü kişinin kat­lanacağı sıkıntılar da sonunda elde edeceği övün­cün bir parçasıdır. Savaşçılar bedenlerindeki ya­ralarla övünür ve insanlara, daha iyi bir kader uğ­runda döktükleri kanlarını gururla gösterirler. Sa­vaşlardan sağ salim dönen kimseler de kahra­manca savaşmış olabilirler ancak yara alarak dönmüş olanlar herkesin gözünde daha saygın­dır. Bana göre Allah Teâlâ en yüce onur mertebesine yükseltmek istediği kişilere cesurluğunu ve da­yanıklılığını göstermesi için fırsat verdiği ve bu iş uğruna onları zorluklarla karşı karşıya bıraktı­ğı zamanlarda yardımını da esirgemez. İyi kap­tan fırtınalı havada, iyi asker ise savaşta belli eder kendini. Eğer hâli vakti yerinde bir adamsan yoksulluğa karşı nasıl bir tavır edineceğini nasıl bilebilirim ki? Eğer bütün insanlar sana karşı bü­yük bir zaaf gösteriyor ve seni her yerde övüyor­sa, rezil olmaya, onurunun zedelenmesine ve in­sanların kötü sözlerine karşı nasıl davranacağını nasıl bilebilirim? Büyüttüğün çocukların her za­man gözünün önünde duruyorsa, onların yokluk­larına katlanıp katlanamayacağını nasıl bilebili­rim? Senin başka kimseleri avuttuğunu çok duy­dum; ama kendi kendini avutup üzüntüyü kendi­ne yasaklamadıkça, bu yaptığının benim için bir anlamı yoktur. Lütfen sonsuz yaşama sahip Allah Teâlâ’nın ruhumuza heyecan verip bizi dirileştirdiği bu felaketler seni korkutmasın. Çünkü erdemleri­mizin varlığını ancak felaketler karşısında kanıt­layabiliriz. Hislerini çilesizlikten ötürü kaybet­miş olan ve sütliman, fırtınasız denizlerin huzu­runa ve sakinliğine farkında olmaksızın tutulmuş kimselerin talihsiz olduğunu söylersen yanılmazsın. Çünkü onlar, yaşadıkları her olayı ilk defa yaşayacaklardır. KÖTÜ KADER, TECRÜBEDEN YOKSUN KİŞİLERE KARŞI DAHA ACIMASIZ DAVRANIR. Çünkü bo­yunduruk, cılız bir boyun için her zaman büyük bir ağırlıktır. Deneyimsiz bir asker yaralanma korkusu duyduğu zaman rengi solar ancak daha önce savaşta bulunmuş bir asker ise kendi kanın­dan bile korkuya kapılmaz, çünkü o kanın yengi­sinin bedeli olduğunun farkındadır. Allah Teâlâ işte bu nedenle sevdiği kullarını daha dayanıklı kılar, sü­rekli deneyimlerle eğitir. Buna karşılık, bol lütuflarda bulunduğunu düşündüğümüz kullarını tec­rübesiz bırakarak güçsüzleştirir ve felaketlere hazırlıksız yakalanmalarına sebep olur. KİM OLURSA OLSUN BİR KİŞİNİN ALLAH TEÂLÂ TARAFINDAN DAHA İYİ KORUNDUĞUNU DÜŞÜNÜRSEN YANILGIYA DÜŞERSİN; ÇÜNKÜ HUZUR İÇİNDEKİ KİMSELER DE ZAMANI GELDİ­ĞİNDE YAŞAMALARI GEREKENİ YAŞAYACAKTIR. Bize sı­kıntılardan büsbütün kurtulmuş gibi görünen kimseler aslında kurtulmuş değildir; sıkıntıları bir süre için ertelenmiştir.

 Allah Teâlâ, iyi kimselere ne diye hastalıklar, büyük üzüntü ve sıkıntılar gön­derir?

Çünkü savaşacak bir ordunun en tehlikeli görevleri en gözüpek askerlere düşer. Geceleri bir düşman birliğine pusu kurup onu bozguna uğ­ratmak ya da gidiş yollarını kontrol etmek gibi tehlikeli görevler için her kumandan en iyi asker­lerini seçer. Bu görevlerle yüklenilmiş tek bir as­ker bile “Kumandan beni kötü olana layık bul­du.” şeklinde şikâyetçi olmaz; aksine “Hakkımda iyi düşünüyor.” diye sevinir. Bunun gibi, yılgın ve güçsüz kişileri ağlatıp inleten felaketlere gö­ğüs germesi istenen her kişi, “Allah Teâlâ, insan doğa­sının sıkıntılar karşısındaki dayanma gücünü sı­namak için beni seçti.” diyerek övünmelidir.

İşte bu nedenle, hazlardan ve gücü azaltan mut­luluklardan kaçınmalısın. Çünkü ruh bunların et­kisinde duyarlığını yitirir ve eğer onu insanlık hakkında uyaran bir kimse de olmazsa, hiç uyanamaz ve bitimsiz bir uyuşukluk içinde kalır. Pencereleri soğuk rüzgârları geçirmeyen, ayakla­rına sıcak tutan giysiler sarılan ve yemek yediği odalar sürekli hem alttan hem de yanlardan ısıtı­lan bir kimse en hafif bir rüzgârın esmesiyle bile karşılaşsa hasta düşecektir. Ölçüsüz her şey zarar verir ama ölçüsü kaçınca en zarar verici olan şey mutluluktur. Beyni hareketlendirir ve onu fayda­sız düşlerle doldurur; doğruyla yanlışı ayırmayı zorlaştırır. Hiç bitmeyecek bir talihsizliğe erdem­lerin yardımıyla göğüs germek, ölçüsüz ve bitim­siz mutluluklar içinde ihlâlci yaşamaktan çok da­ha iyi değil midir? Açlıktan ölmek yumuşak ve acısızdır ancak çok yemekten hazımsızlaşarak ölmek bedeni iki parçaya ayırır.

İyi kimseler, Allah Teâlâ’dan iyi talebelerin öğret­menlerden gördüğü muameleyi görürler; öğret­menler iyi ve parlak talebelerinden daha fazla çaba beklerler. Sence çocuklarını herkesin gözü önünde kamçılayarak ruhlarının dayanıklılığını sınayan Lacedaemonialılar çocuklarına karşı nefret mi besliyor? Vurdukları kamçıyla çocukla­rını daha dayanıklı ve gözüpek olmaya çağıran o babalar, çocuklarının bedenleri düşmüşken, öl­mek üzereyken bile kamçılamaya devam ederler. Allah Teâlâ’nın da asil ruhları büyük felaketlerle sınadı­ğını bildikten sonra, o babaların yaptıklarına ne­den şaşıralım? Erdemli olduğunu kanıtlamak hiçbir zaman kolay bir iş değildir. KADER DE BİZİ KAMÇILIYOR VE FELAKETLERLE SINIYOR. BUNA DAYANA­CAĞIZ. Çünkü bu acımasızlık yerine geçmez, bir savaştır. Bu savaşla ne kadar fazla sınanırsak o kadar gözü pek oluruz. Bedenin en dayanıklı par­çaları da durmaksızın çalıştırılıp dirileştirilen parçalardır. Bize kendisine karşı dayanma gücü kazandırması için, kaderimize teslim olmamız ge­rekir. Kader, bizi her felaketle birlikte yücelterek kendisine karşı koyabilecek bir güce eriştirir ve sürekli tehlikelerle boy ölçüştükçe onlara alışır; hiçbir tehlikeyi büyük görmemeyi öğrenmiş olu­ruz. Denizcilerin bedenleri deniz şartlarına karşı koydukça sertleşir, çiftçilerin elleri çalışarak nasırlaşır, askerlerin kolları mızrak sallayarak güç­lenir, koşucuların bacakları da koştukça daha kıvrak bir hâle gelir. Bu kişilerden her birinin en dayanıklı ve güçlü parçası, sürekli çalıştırdıkları parçadır. Aynı biçimde, ruh da felaketlere karşı koyarak, en sonunda onlar karşısında verdiği sa­vaşı bile küçük görmeye başlar. Yoksulluk içinde yaşayan ama bu yoksulluktan dolayı sapasağlam ayakta durmayı başarabilmiş halkın başına gelen kötülükleri aklına getir; zorluk ve sıkıntıların na­sıl olup da gücümüze güç kattığını anlayabilirsin. Roma barışından nasiplenmemiş halkları aklına getir. Sözgelimi Germanialılar, Tuna kıyılarına yayılmış ve bütün işleri bize saldırmak olan gö­çebe halklar. Hiç bitmeyen bir kış ve korkutucu bir göğün altında sürekli ezilirler; toprak ekmek vermez; yağmura karşı sazlıklardan ve dallardan topladıklarıyla korunmaya çalışırlar; kaskatı buz göllerinde dolaşıp dururlar ve besinlerini, avla­dıkları yabani hayvanlardan çıkarmaya çalışırlar. Böyle olduklarına bakıp onların acınacak halklar olduğunu mu düşünüyorsun? Oysa doğayla uyumlu yaşamaya alışmış hiçbir canlı acınası de­ğildir. Çünkü zorlukla yapılan her iş, o zorluğa alışıldıktan sonra zevkli bir hâle gelir. Gözümü­ze acınası görünen o halkların yatacak yatakları, içine girecek barınakları yok. Beden güçleriyle elde ettikleri yiyecekler doyurucu değil, ülkele­rindeki hava şartları çok sert, giyecek hiçbir şeye sahip değiller. İşte onlar adına felaket olduğunu düşündüğün bütün bunlar, o halklar için bir yaşa­ma biçimi! NEDEN İYİ KİMSELERİN DAHA DAYANIKLI OLABİLMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMELERİ NEDEN SENİ ŞAŞIRTI­YOR? Sürekli esen bir rüzgâra direnmeyen ağaç kök salıp sağlamlaşamaz. Rüzgâr onu salladıkça yere daha sağlam tutunur, köklerini daha derinle­re ulaştırır. Oysa güneş alan vadilerde yetişen ağaçlar böyle uzun yaşamaz. Böylelikle anlaşılır ki, iyi insanlar için, sıkıntılarla sürekli mücadele etmek ve biz kötü olduklarını düşünmedikçe hiç­bir zaman kötü olmayan durumlar karşısında sa­bırlı olmak faydalıdır. Çünkü korkusuzca yaşa­maları ancak bu şekilde mümkündür. Şunu da unutmamalısın ki; askerleri, daha doğ­rusu halka hizmet edecek olan görevlileri en iyi kimseler arasından seçmek insanlık için en fayda­lı tutumdur. Hem Allah Teâlâ’nın hem de bilge bir kişinin asıl arzusu insanlara şunu öğretmektir: iyinin ve kötünün, bayağı kimselerin arzuladığı ya da geri durduğu davranışlarda bulunmadığı, iyinin yal­nızca iyi kimselere verildiğinde iyi ve kötünün de yalnızca kötü kimselere verilince kötü olabilece­ği. Eğer insanların arasında yalnızca gözlerinin oyulmasını hak eden kişinin gözleri oyuluyorsa, gözlerini kaybetmenin ilenecek bir yanı kalmaz. Şu durumda Appius ve Metellus’un gün ışığın­dan yoksun kalmaları neyi değiştirir? Madem zenginlik göründüğü gibi iyi değil; kadın satıcısı Elius zengin olsun ve insanların tapınaklarda say­gı gösterdikleri paralar genelevlerde de itibar ka­zansın, oralara da girebilsin. Allah Teâlâ, herkesin arzu­ladığı şeyleri aşağılık kimselere bağışlayıp iyi kimselerden bu şeyleri esirgeyerek ne de güzel gözden düşürüyor hepsini.

“İyi kimselerin sakat kalması, yaralanması, zincirlere vurulması ve fa­kat kötü kimselerin insanlar arasında sapasağlam, kibirle gezip dolaşması adaletsizliktir.” diyebilir­sin. Öyleyse yiğit kimseler silahaltına girip kış­lalarda konaklarken, yaralandıktan sonra iyileşir iyileşmez yeniden orduya dönüp savaşa hazırla­nırken; aşağılık ve soysuz kişilerin, kulağı kesik zamparaların şehirde ellerini kollarını sallaya sal­laya dolaşması adaletsizlik değil midir?

En temiz bakireler geceler boyunca uykusuz kalarak dinî törenlere koşturulurken en günahkâr kadınların uyku uyumaları adaletsizlik değil midir?

Zorlu iş­ler en nitelikli insanlar içindir. Senatodakiler gün boyu konuşup tartışarak kararlara vardığı sırada, bayağı ve kişiliksiz kimseler yarış meydanlarının keyfini çıkarırlar yahut bedava yemek dağıtılan yerlerin kapısını kollayarak aylak aylak vakit öl­dürürler. Bizim koca yurdumuzda da böyledir; yorulup tükenenler, fedakârlık eden ve canlarını yitirenler hep iyi kimselerdir. Bunu da gönülden, istekle yaparlar. Kader onları sürüklemez, onlar kaderi istekle kabullenir ve onunla uyumlu olma­yı öğrenirler. Eğer imkân bulsalar onun da önüne geçecekler. Hatırladığım kadarıyla, yiğitler yiğidi Demetrios’un şu yüce sözlerini sen de çok iyi biliyorsun:

“Ölümsüz Allah Teâlâ’dan  hoşnutsuz olduğum bir tek şey var; o da benden arzuladığı­ şeyleri bana önceden bildirmediğidir. Eğer öy­le yapsaydı, şu bulunduğum yere çok daha ön­ceden varmış olacaktım.

Çocuklarımı almayı mı istedi?

Ben, O istediği için onların babası oldum.

Bedenimin bir parçasını almayı mı istedi­?

Bu küçük parça O’nun olsun; hem kısa bir za­man içinde bütün bedenimi de O’na teslim edece­ğim.

Yoksa almak istediği şey canım mıdır?

Neden almasın?

Bana verdiği şeyi benden geri alırken neden O’na karşı çıkayım?

Almak is­tediği her şeyi O’na kendi hür irademle teslim edeceğim. Şikayetime gelince; bütün bunları O istediği zaman vermek yerine; önceden bilerek kendi ellerimle önüne koymak isterdim.

Neden bütün bu almak istediği şeyleri zorla almayı gerekli gördü?

ONLARI O’NA  BEN SUNABİLİRDİM. AMA ŞİMDİ DE ZORLA ALIYOR DEĞİL. ÇÜNKÜ, İS­TEDİKLERİNİ HİÇBİR ŞİKAYETTE BULUNMAKSIZIN SİZE SUNAN BİR ADAMDAN, ALDIĞINDA HİÇBİR ŞEYİ ZORLA AL­MIŞ OLMAZSINIZ.”

Üzerimde hiçbir baskı yok. Yaşadığım hiçbir şe­ye gönülsüz katlanmıyorum. Allah Teâlâ’nın kölesi de­ğil, gönüllü bir talebesiyim; üstelik şimdi her za­man olduğundan daha fazla. Çünkü biliyorum ki her şey, mutlak ve sonsuz bir yasayla yönetilmek­tedir. Kaderimiz bizim yaşamdaki yolumuzu çizer ve her birimizin ne zaman öleceği dünyaya geldi­ğimizde belirlidir. Her neden bir başka nedenle bağlantılıdır. İster kişisel olsun ister toplumsal; her olay uzun bir zincirin küçük bir halkasıdır. İş­te bu nedenle başımıza gelenler karşısında sabırlı olmalıyız; çünkü hiçbir olay bizim sandığımız gi­bi anlık bir şekilde gerçekleşmez, bir düzen için­de meydana gelir. Seni sevindirecek ve üzecek her şey zaten belirlenmiştir. İnsanların yaşamları bir­birinden farklı bile olsa sonunda aynı yere varır; sonlu varlıklar olarak yine kendimiz gibi sonlu birtakım şeylerin sahibi oluruz. Öyleyse öfke duy­mamızın, şikâyet etmemizin ne anlamı var?

Bu bizim yaradılış biçimimizdir. Doğanın, yarattığı bedenleri dilediği gibi kullanmasını kabullenme­miz gerekiyor. Biz yaşadığımız her durumda kor­kusuz ve güler yüzlü ve bizzat kendimize ait olan hiçbir şeyin bozulmayacağından emin olalım.

İyi insanın yapması gereken şey nedir?

Varlığını İlâhî Takdire gönüllü bir şekilde sunmak. Bütün içinde yok olmak katlanılabilir bir durumdur. Bizim bu şekilde yaşayarak bu şekilde ölmemizi gerektiren İlâhî Kanun, Allah Teâlâ’ya da hükmetmektedir. Bu sonsuz sü­reç, hem Allah Teâlâ’yı hem de insanları önüne katıyor. Bütün varlıkları yaratan ve idare eden kişi, kaderini de kendisi belirlemiş olmasına karşın bu kaderin kurallarına uyar; hep ilk buyurduğu emir karşısında boyun eğer. (bozmaz) “

Fakat iyi kimselere yok­sulluk, türlü sıkıntılar ve çileli bir son veren Allah Teâlâ, kaderlerini insanlara dağıtırken neden böyle hak­sızlık etti?”  diye sorabilirsin.

Bil ki sanatçı, uğraş­tığı malzemenin niteliğini değiştiremez; bu İlâhî Kanun’un buyruğudur. Bazı unsurlar birbirleriyle sıkı sıkıya bağlı olduklarından, onları koparıp ayırmak imkânsızdır. Halsiz, uykulu ya da uyanıkken bile uyur bir hâlde bulunan doğalar, ağırcanlı unsurlar­dan meydana gelir. Oysa büyük saygı görecek bir insan yaratmak için daha çetin doğaya sahip bir malzeme gereklidir. Çünkü böyle bir insanın yaşa­mı iniş çıkışlarla dolu olacak; fırtınalarla boğuşa­cak, türlü zorluklarla karşılaşacak ama yine de ge­misini kurtarmayı bilecektir. Böyle bir insan, kaderin kendisi için belirlediği yoldan asla şaşmama­lıdır. Önüne çıkan zorluklarla dolu, dikenli ve çu­kurlu yolları yumuşatıp kolaylaştırmak zorunda­dır. Altının değeri ateşte, yiğit insanın değeri ise kaderin zorlukları karşısında belli olur. Erdemin yükselmesi gereken mertebeyi şimdi gör; kat ede­ceği yolun ne denli tehlikeli olduğunu anla:

Yolun başı çetindir ve zorlukla tırmanır dinç atlarım bile

gökyüzünün ortası daha diktir

sabah, erken saatlerde hep korkarım

buradan denize ve karaya bakmaktan mütevazı ve titremektedir

yüreğim yolun sonu yokuş aşağıdır ve yetkin bir kılavuz ister

derin Tethys’in bile dalgalarını açıp bana sarılırken

korkar baş aşağı yuvarlanıp giderim diye.

O asil delikanlı bu sözlerin karşısında: “Bu yol beni çok mutlu etti.” der, “Buradan tırmanaca­ğım. Düşecek bile olsam, benim için bu yolu yü­rümektir önemli olan.” Fakat beriki, bu yiğit ada­mı yıldırmak için yine girişir:

arabanı bu yolda hiç şaşırmadan sürsen bile

yolun geçmek zorunda öfkeli boğanın boynuzlarından,

Haemoniahların yaylarından ve vahşi aslanın ağzından

Delikanlı bu sözleri şöyle yanıtlar: “Şu bana verdiğin atların koşumlarını tak! Sözlerin cesare­timi kıracağı yerde hevesimi arttırıyor. Güneşi bi­le korkutan o yere ulaşmak için can atıyorum.” Güvenli yolları tutmak korkak ve zayıf kimselerin işidir. ERDEMİN İZLEYECEĞİ YOL İSE DORUKLARDADIR.

5

“Fakat neden Allah Teâlâ iyi insanların başına fela­ketler gelmesine izin verir?”

Aslında buna izin vermez. O, iyi kimselerden bütün kötülükleri uzak tutar; günahları, rezaletleri, merhametsizli­ği, açgözlülüğü, amacını şaşmış şehveti ve baş­kasının sahip olduğu şeylere karşı duyulan arzu­yu. İyi kimseler onun koruyucu gücü altındadır, hepsini gözetir. Böyleyken biri çıkıp da iyi insan­ları koruduğu gibi onların servetlerini de koru­masını isteyecek mi?

HAYIR. İYİ KİMSELER ALLAH TEÂLÂ’YA BU TÜRDEN ZAHMETLER VERMEZ, ÇÜNKÜ DÜNYAYA AİT ŞEYLER İYİ KİMSELERİN GÖZÜNDE KIYMETLİ DEĞİLDİR. Democritos için zenginlik, erdem sahibi insan­ların en büyük yüküydü ve o bu nedenle bütün servetinden vazgeçmişti. Öyleyse, iyi kimselere kimi zaman arzuladıkları şeyi yaşatan Allah Teâlâ ne­den suçlu olsun?

İyi kimseler evlatlarını kaybedi­yorsa bu neden tuhaf olsun?

Kimi zaman kendi­leri öldürmüyor mu oğullarını?

İyi kimseler ne­den sürgüne gönderilmesinler?

Vatanlarını kimi zaman kendi arzularıyla sonsuza dek terketmediler mi?

İyi kimseler öldürülürse bunda şaşılacak ne var?

Kimi zaman intihar ettikleri olmuyor mu?

Neden bazı sıkıntılara göğüs germeleri gere­kiyor?

Zorluklar karşısında dayanıklı olmayı başka kimselere de öğretmek için; çünkü onlar öteki insanlara örnek olmak için doğmuş kimse­lerdir.

ALLAH TEÂLÂ’NIN ŞUNLARI SÖYLEDİĞİNİ DÜŞÜN:

“Siz, dürüst olmayı kendi arzularıyla seçmiş kimseler! Benden hoşnutsuzluk duymak için ye­terli sebepleriniz var mı?

Öteki kimselere görü­nüşte iyilikler bağışladım ve işe yaramaz beyin­lerini uzun süren bir düşün içine koyup onu ger­çekmiş gibi görmelerini sağladım. Çevrelerini al­tın, gümüş ve fildişiyle süsledim; ama esasında hiçbiri iyilik taşımıyor. Gözünüze talihli gibi gö­rünen insanların göründükleri gibi olmadıklarını ve kalplerinde ne taşıdıklarını görebilseydiniz ne kadar sefil, aşağılık ve kıymetsiz olduklarını da anlayabilirdiniz. Tıpkı dışları boyalı evler gibi, onların da dışları güzel görünür ve bu güzellik hiçbir zaman sağlam ve kalıcı bir mutluluk ola­maz, ince ve dayanıksız bir zırhtan başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle, gözümüzün önünde on­ları görebildiğimiz sürece, ışıltılarıyla bizi aldatır ve güzel olduklarına inandırırlar; ama bu ince zırhlarını delen bir olay meydana gelip de bütün örtüleri kalktığı zaman, o sahte görkemin altında yatan çürüklüğün ne kadar kalıcı ve gerçek bir çürüklüğün bulunduğunu anlarsınız. Buna karşı­lık, iyi kimseler olan sizlere kalıcı ve güçlü iyi­likler bağışladım ve o iyilikler her ne durumda olursa olsun, her neresinden bakarsanız bakın en iyi ve en yüce olmaktan çıkmazlar. Sizleri korku­tan olayları, büyük arzuları gözünüzde küçülttüm ve onlardan uzak kalmanızı sağladım. Size ba­kanlar bir görkeme şahit olmaz ama bütün iyilik­leriniz iç dünyanızda gizlidir. Kendi görkemine hayranlık duyan evren bile böyledir; dış güzel­liklere kıymet vermez. Bütün iyilikleri sizin iç dünyanıza koydum; iyi talihe muhtaç olmamanız en iyi talihtir.

“Ama sürekli felaketler, üzüntüler ve dayanma­sı zor sıkıntılarla karşı karşıya kalıyoruz.”

Sizleri o olaylardan ayrı tutmadım ve daha yü­rekli olabilmeniz için de düşüncelerinizi hepsine karşı dayanıklı bir şekilde donattım. Bu donanı­mınız sizi meleklerden bile üstün kılar, çünkü Allah Teâlâ kötülüklerle karşılaşmaktan uzaktır ama siz onla­ra karşı mücadele etmek zorunda kalırsınız. Yok­sulluğa önem vermeyin, çünkü doğduğunuz an­daki kadar yoksul olabilmeniz mümkün değildir. Sıkıntıları önemsemeyin; böylelikle kolaylaşa­cak ya da sizleri rahat bırakacaklardır.

ÖLÜMÜ ÖNEMSEMEYİN, ÇÜNKÜ SİZİ NİHAYETE ERDİRMEKTEN YA DA BİR BAŞKA DÜNYAYA GÖTÜRMEKTEN ÖTE HİÇBİR ŞEY YAPAMAZ.

Kaderi önemsemeyin; çünkü ona ruhunuz karşısında kullanabileceği bir mızrak bağışlamadım. Hepsinden önemlisi; hiçbir şeyin, gönülsüz olduğunuz hâlde size hükmetmesine olanak vermedim; çıkışı görebiliyorsunuz. Eğer mücadele etmeye razı değilseniz, çıkıp gidebilir­siniz. Başınıza mutlaka gelecek olayların arasın­da yalnızca ölümü kolay kıldım. Ruhunuzu bir yokuşun tepesine koydum; o aşağıya doğru gi­derken size düşen yalnızca dikkatli olmaktır. Öz­gürlüğe götüren yolun ne kadar kısa ve zahmet­siz olduğunu böylelikle görebileceksiniz. Ömrü­nüzün sonuna, en başında bulunanlar türünden zorlayıcı dönemler sıralamadım. Eğer böyle yapmasaydım; eğer insan doğduğu zorlukta ölseydi, iyi kaderin sizin üzerinizdeki hükümranlığı çok sert ve çetin olurdu. Ömrünüzün her döneminin ve yeryüzünün her köşesinin, size doğayı bırakıp gitmenin ve sunduğu hediyeden vazgeçmenin ne kadar kolay olduğunu göstermesine izin verin. TAPINAKLARDA VE KURBANLARIN SUNULDUĞU KUTSAL TÖ­RENLERDE ÖMRÜNÜZÜN UZUN OLMASI İÇİN YAKARIRKEN ÖLÜMÜN NE OLDUĞUNU DA AKLINIZDAN ÇIKARMAYIN. Öküzler, o koskoca cüsseleri en küçük bir yara aldığında ölür gider. Bu koca cüsseli hayvanı in­sanoğlu eliyle bir darbede yere serer. Boyun ek­lemi küçük bir çakıyla ayrılır, başla boyun arası­nı bağlayan bu eklemin ayrılmasıyla o koskoca gövde yere uzanıverir. Yaşam gizli bir yerde de­ğildir; onu çıkarmak için bir bıçağa ihtiyaç duy­mazsınız. Hayatî organları bulmak derin yara­lar açmayı gerektirmez. Ölüm, istediğiniz anda elinizin altında bitiverir. Bedenlerinizde ölümcül darbe için özel bir yer göstermiyorum; her nere­ye isterseniz oraya vurabilirsiniz, seçim sizindir. Ölmek ruhun bedenden sıyrılmasıdır ve öyle kı­sa bir zaman alır ki hiç hissedilmez bile. Kiminin boğazını sıkan bir ilmek, kiminin nefesini kesen bir yudum su. Kimisi baş aşağı düşüp toprağa çarptığı anda bedeni paramparça olur; kimi za­man da soluğunuza bir duman karışır ve ruhunuz bedeninizden böyle ayrılır. Ölüm hangi yolla ge­lirse gelsin hızlı olur. Böylesine çarçabuk olup biten bir şeyden bunca zamandır korkup tir tir tit­rediğiniz için hiç utanmıyor musunuz?”

Kaynakça

Lucius Annaeus Seneca trc: Can ERSÖZ Tanrısal Öngörü [Kitap]. – Kasım 2009-Şule Yayınları-.

Not: İslâmî Literatüre uyumlu şekilde aktarıldı.

****************

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

ŞEYTANİ RESİMLER

MUHALİF HAYALLER


SEÇKİ -10


NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

*****
DEVECİ İLE KARAYILAN

Devecinin biri sahrada kızgın kumda güç bela yürü­yordu. Kum öyle ayaklarını yakıyordu ki, adam:

“Cehennem sıcağı böyle olmalı”, diye düşündü. Neden sonra, devesine bindi ve yolculuğunu öyle sürdürdü. O kadar saf, o kadar şefkatliydi ki, devesine dahi sürekli binmez, ona acırdı. Derken çöle vardı.

Çölde yürümekten saçları ağarmış, doğrusu benzi bile sararmıştı. Böyle durup dinlenmeden yürümek ne işe yarardı ki?

“Biraz nefesleneyim.” dedi, devesini durdurdu. Derken, henüz soluklanmıştı ki: Deveci, karşıda yalım yalım göğe yükselen bir ateş gördü. Gözlerini ovuşturdu, parmağını ısırdı;

“Serap mı görüyorum yoksa!” diye düşündü. Serap değil gerçekti. Çölde kızgın kumda çalılık kurumaz mıydı? Kuruyan çalılık ateş alıp yanmaz mıydı? Yanardı elbette.

Adamcağız, “Ya Allah! Bismillah!” diyerek kalktı. Yangın yerine doğ­ru gitti. O da ne! Bir karayılan ateş çemberi içinde kıvranıp du­ruyor. Devecinin kalbi buna dayanır mı? Hemen sopasının ucuna bir torba bağladı. Uzattı karayılana. Karayılan kıvrım kıvrım kıvrı­larak torbaya girdi. Deveci onu ateşin ortasından çekip aldı.

Yılan bu ya, güven olur mu? Zavallı deveciye;

“İlle de sokacağım seni, sokup öldüreceğim!” diye tut­turdu. Adam, yılanı kurtardığına mı sevin­sin, çöl ortasında yılan zehriyle öleceğine mi üzülsün?

“Olmaz arkadaş” dedi. Deveci,

“Ben senin canını kurtar­dım, bu ne hayvanlığa sığar ne insanlığa.” Karayılan;

“İnsanlığa sığar, istersen gidip danışalım” dedi.

Deveci kabul etti. Yola düştüler. O tepe senin bu tepe be­nim gittiler de gittiler. Vara vara bir çayıra vardılar, ineği ça­yıra salmışlardı; fakat gönlünü almışlardı.

“İnek kardeş inek kardeş durum böyle böyle”, diye anlattı karayılan.

İnek düşündü taşındı,

“Yılan haklı”, diyerek çıktı işin içinden.

Deveci neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yahu ben ölümden kurtardım, nasıl beni öldürmekte haklı olur”, diye çıkıştı Deveci ineğe,

“Senin suçun insan olmak”, dedi İnek.

“Anlamadım?”

“Ben yıllarca sahibime hizmet ettim. Süt verdim. Gübre verdim, yün verdim. Sonunda beni yaşlandığım için se­mireyim diye bu çayıra saldılar, dün de bir kasap getirip baktırdılar, yarın mezbahaya götürüleceğim.”

Karayılan:

“Görüyorsun ben haklıyım” dedi, deveciye.

Deveci itiraz etti:

“Tek şahit olmaz, birine daha danışmalıyız.”

Karayılan kabul eti.

Düştüler tekrar yola. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sanki dersin bir kış bir de yaz gittiler. Gide gide, yazının yabanın düzüne vardılar. Oracıkta, tepede bir ağaç vardı, yapayalnız. Durumu anlattılar.

Ağaç:

“Yılan öldürmekte seni haklı”, dedi.

Deveci şaşırdı.

Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet” dedi ağaç.

“Ben yıllardır buradayım. Kışın üstüme kar yağar, dolu düşer, yıldırım, şimşek iner. Dayanması güç fırtınalar hep benim üstüme eser, insanoğlu gelip halimi melalimi sor­maz. Yazınsa, gelip geçenlere gölgelik olurum, altımda ko­naklarlar, giderken de “Bundan iyi balta sapı olur, iyi kereste olur” diye bir parçamı koparıp götürürler, işte in­sanoğlu böylesine nankör bir yaratık. Ben yılana hak veri­yorum.

Deveci umutsuz umutsuz baş eğdi olanlara.

“Peki” dedi yılana, “beni sokabilirsin”.

Karayılan tam davranmıştı ki, bir tilki göründü. Geldi, ne olduğunu sordu. Deveci olup biteni anlattı.

Tilki:

“Yılanın bu torbaya girerek kurtulduğuna inanmam”, diye tutturdu. Karayılan.

“Deneyelim istersen”, dedi.

Ve deveciden torbayı açmasını istedi. Deveci açınca tor­banın içine kıvrılarak süzüldü. Tilki, alçak bir sesle, de­veciye:

“Tam sırası, öldür onu”, dedi

Ve deveci, hınçla yılanı taştan taşa çalarak paramparça etti.

Kaynak:

BEYDEBÂ, Kelile ve Dimne, Haz: Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yay, İst. 1998, 302s. (s. 139-149)

(Unutmayalım ki son söz ve oyun “Bay Tilki”ye aittir.)

**********
İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

*******
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

PHİLOMENA / Umudun Peşinde (2013)


Yönetmen: Stephen Frears         

Senaryo: Steve Coogan, Jeff Pope, Martin Sixsmith  

Ülke: İngiltere, ABD ABD, Fransa Fransa

Tür:Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 09 Mayıs 2014 (Türkiye)

Süre: 98 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alexandre Desplat

Oyuncular Judi Dench, Steve Coogan,    Sophie Kennedy Clark, Mare Winningham, Barbara Jefford

Özet

Filmde evlilik dışı doğduğuna inanılan ve bu nedenle evlatlık verilen bir çocuğun annesi olan Philomena Lee’nin çabaları anlatılıyor. Kilisenin doktrinine uygun olarak, kadın oğlunun nerede olduğunu araştırmayacağına dair bir sözleşme imzalamıştır. Yıllar sonra İngiltere’de bir aile kurduktan sonra, Philomena uzun zamandır kayıp olan oğlunu birlikte bulmaya karar vereceği bir BBC muhabiriyle tanışır.

Yorumlar

Doğumumdan birkaç ay sonra annemle babam ayrılmış. Ne hikmetse üç dört aylık bebeği anneme vermemiş mahkeme. Babaannem büyüttü beni. Babam da zorunlu görev sebebiyle uzaktaydı. 15 yaşına kadar annemi hiç görmedim. Annemin yanımda olmadığını hissettiğim ilk andan itibaren bütün olanlardan annemi sorumlu tuttum. Bir anne yaşına değmeyen evladını nasıl bırakıp giderdi ki, nasıl boşanırdı. Ve nihayetinde Philomena’yı izlerken yeniden hatırladım onunla ilk karşılaşmamızı, suçlayışımı, yüzüme bakarken ki hıçkırışını, gözyaşları içinde bana sarılışını. Ne kadar zordu kim bilir onun için. Yıllarca izin verilmemişti oğlunu kucaklamasına. Okula gittiğim zamanlarda yolun köşesinde beklerdi bir kadın beni, oğlum ben annenim derdi. beni kaçıracak sanır, korkar kaçardım. Bir anne için bunu yaşamak zorunda kalmanın ona nasıl acı çektirdiğini çok sonra anladım.

Peki aslında ne oldu?

Suçlu kim?

bir suçlu varsa ortada bu durumdan sorumlu. Ne yapabilirim? İşte Philomena’da bu sorulara cevap arıyor ve Buldum dediği an, başladığı noktaya geri dönüyor.

Philomena gibi affedebilmek isterdim. Öylesine derin bir hoşgörüyü içimde taşıyabilmek. Kim bilir belki birgün o da olur.

Philomena’nın çektiği acıyı hissediyorum. Annemi daha iyi anlıyorum. . İzleyin bu filmi. ve annenizi çok ama çok sevin.

**

harika bir film, gerçek bir hikaye… aşırı duygusal olmasına rağmen film kendine has tatlı bir anlatımla sizi gözyaşlarına boğmuyor bir yandan da tanrının varlığı, din, dini kullanarak insanlara eziyet edenler, onları kullananlar, siyaset ve onun iki yüzlülüğü (bir partide üst düzey bir çalışan bir gay ama parti politikasında eşcinsellere yer yok) gibi her zaman karşımıza çıkan olgulara atıfta bulunuyor ayrıca empati ve onun yoksunluğu aynı anda anlatılıyor ben filmi çok çok beğendim herkese tavsiye ederim son birkaç yıldır gerçek hikayelerden alınma,esinlenilme harika filmler izledik umarım devam eder böyle…

**

Philomena, bu yıl Nebraska ile birlikte izlediğim en iyi biyografiydi. Karşılaştırılacak filmler değiller tabi ki. Birisi amaç arzusunu diğeri ise geçmişte kaybedilenler için bir arayışı odak noktasına alıyor.

Oscar’ı ben verseydim eğer ‘en iyi uyarlama senaryo’ dalında 12 Yıllık Esaret’i değil Philomena’yı tercih ederdim.

**

Philomena, 60’ların ortasında yaşlı bir bayandır. Gençliğinde anlık bir ilişki sonucu hamile kalmıştır. Bağlı olduğu kilise çocuğunu ondan ayırmış ve evlatlık vermiştir. 50 yıl sonra Philomena, gazeteci Martin Sixsmith ile birlikte çocuğunu bulmaya karar veriyor. Ateist ve olabildiğince realist olan Martin’in iyi bir hikaye umuduyla Philomena ile birlikte hareket ederken, istemese de onun durumuna acır ve onunla duygusal bir bağ kurar. Ayrıca film boyunca aralarında tanrının varlığına dair tartışmalar geçer.

Hiç kuşku yok ki bir nevi dedektiflik hikayesi kıvamında ilerleyen filmin en can alıcı noktası, Philomena’nın olanlara karşı kayıtsız(belkide fazlasıyla kayıtlı ama sakin) tutumu ve sadece hikaye için bunu yaptığını zanneden Martin’in öfkelendiği sahne.

Bu sahne öyle muhteşem bir diyalogla süslenmiş ki kalitesini saniyeler içerisinde izleyiciye gösteriyor. Seyirci olarak kendinizi duygusal yönden Martin’e yakın hissediyorsunuz ve Philomena’nın tavrı karşısında ne kadar aciz olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Tabi seçimler dünyasındayız. Aciz de olsan, yanlış da olsan bir şeyi seçiyorsun. Filmin bu seçiminizi size sorgulatacağından şüpheniz olmasın! Yılın en iyilerinden bu filmi kaçırmayın!

http://www.turkcealtyazi.org/mov/2431286/philomena.html

BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ Alper Turgut

Tehlikeli İlişkiler, Sensiz Olmaz ve Kraliçe gibi iyi filmleri dışında, vasat yapıtlara da imza atan, yani ayarı pek tutturamayan İngiliz yönetmen Stephen Frears, bu kez kariyerinin en sağlam işlerinden biriyle geri dönüyor. Dört dalda Oscar için yarışan, pek çok ödül kazanan ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok izlenen filmi olan “Umudun Peşinde” (Philomena), gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan, hüzünle tebessümü buluşturan, din odaklı bağnazlık, merhametsizlik ve vicdansızlık hakkında kafa yorduran bir yapım bu, bahtsız analar ve onlardan kopartılan çocuklarına dair.

Filmin başrollerini 80 yaşındaki büyük aktris Judi Dench ile bir dramı bile hafifletecek yetenekteki komik adam Steve Coogan sırtlıyor. Özellikle filme de adını veren Philomena rolündeki Judi Dench, resmen döktürüyor. Kibirli, öfkeli ama iyi niyetli bir entelektüeli ustalıkla canlandıran Steve Coogan, filmin aynı zamanda senaristlerinden biri, belirtelim. 50 yıl sonra ondan çalınan oğlunun peşine, işsiz kalmış bir gazeteciyle düşen bir annenin yaşadıkları, filmin ana ekseni, inanan ve inanmayan arasındaki çatışma ise, filmin tali meselesi… Ancak bu çatışma, tartışma sert ve keskin köşeli değil, esprilerle rahatlatılıyor, akıcı bir hale dönüştürülüyor. Hâlihazırda mevcut olan ağır bir dramı kanırtarak, aman ağlatayım, acilen mendil aratayım kolaycılığına kaçmıyor film, istismardan medet ummuyor. Devamında bu bir yol filmi ve bu yolculuk, aynı zamanda içsel de… Zaten ötesi; güzel bir müzik, naif bir işçilik ve insana dair güzellik…

Umudun Peşinde’yi seyrederken 2002 tarihli ve benzer içerikli  “Günahkar Rahibeler” (The Magdalene Sisters) filmini hatırladım, Katolik Kuzey İrlanda’nın, en karanlık yüzü, tekrar karşıma çıktı. Al şehvetin büyüsüne kapıldı, bak çok büyük bir günah işledi, şimdi tövbe etmeyi öğrenmeli diyerek, çamaşırhanelere, bakımevlerine tıkıştırılan, ‘kutsal’ kilisenin gözetimine, hayli muhafazakâr ve harbiden gaddar tiplerin insafına bırakılan genç kızlarının gerçek öyküsüdür bu, sayıları 30 bini aşan bu mağdurlar, asri zamanların mezhep köleleridir, ne yazık ki…

Hamile kaldığı için toplumca aşağılanan, ailesince dışlanan, ziyadesiyle yoksul ve gencecik anne adayları, yaşamadıkları cinselliği, yaşayan hemcinslerine nefret olarak kusan, kalbinin attığı yeri unutan rahibeler… Kötü ve zor şartlarda doğurmak zorunda kalanlar, bebeğini veya kendi canını kaybetmediyse, asıl zulüm başlamak üzeredir, kilise para kazansın diye, çocuklar, zenginlere evlatlık olarak verilir. Sonrası çaresizlik, haksızlık, insanlık adına utanç hissi, kadının tükenmişlik hali… İnsanın insana ettiğine, bitmeyen zulmüne, işkencesine, kinine, öfkesine, nefretine, Allah’ı karıştırmak istemesi, yaratan adına ceza kesmeye yeltenmesi, en büyük günah olsa gerek. İnanıyorsan, bağışlanacağın makam bellidir, inanmıyorsan, affedilmek gibi bir ihtiyaç da duymuyorsun demektir. Peki, sevişmeyi yasak, zevki yasak, kadını meta, kadını düşkün, kadını günahkâr gören, ahlak bekçisi erkekler ve erkekleşmiş kadınlar, bu var olmayan hakkı nerede buluyorlar?  Haftanın en iyi filmi, kesinlikle seyretmeli.

Filmden

Tanrı bize neden cinselliği arzulamamızı sonra da bu arzuya karşı koymamızı ister ki?

 Her şeye gücü yettiğinden canı sıkılıp bunu hafifletmek için mi böyle garip bir oyun uydurdu?

 Kafamı karıştırır hep. Oldukça zeki olduğumu sanırım, üstelik.

Belki de değilsin.

**

. Günah çıkarmak istiyorum. Yolun üstünde bir kiliseyi geçtik.

Neden günah çıkarmak istiyorsun?

 – Günahlarımı çıkartmak için tabii ki .

- Ne günahları?

 Asıl Katolik kilisesi günah çıkartmalı, senin değil. “İşlediğim günahlar için beni affet peder.” “Bir sürü genç kadını istememelerine rağmen hapsettim.” “Onları köle gibi çalıştırdım ve bebeklerini en yüksek fiyat verenlere sattım.”

- Umarım tanrı seni şu an dinlemiyordur .

- Böyle bir Tanrıya inanmıyorum .

**

- Bak, şimşek-mimşek yok .

- Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun. Hiçbir şeyi. Sadece mutlu ve huzurlu bir hayat için dine ihtiyacın yoktur. Mutlu ve huzurlusun, değil mi?

 Ben gazeteciyim Philomena. Bizler soru sorarız Bize doğru denildi diye ona inanmayız. İncil ne der peki?

 “Görmeden inananlara ne mutlu” .

- Yaşasın körü körüne inanç ve cehalet!

- Peki sen neye inanıyorsun?

 Herkesi eleştirmeye ve ukala olmaya mı?

 İstediğinde fotoğraf çekmeye mi?

 Geçen gün Türkiye’deki deprem hakkında hicivci bir gazetede komik bir başlık gördüm. “Tanrı yine teröristleri geçti.” Tanrı beni bırakıp, neden binlerce masum insanı aniden temizleme ihtiyacı duydu ki?

 Oradayken bunu sormalısın. Muhtemelen “Gizemli bir şekilde hareket ediyorum” diyecektir. Hayır, sanırım senin tam bir embesil olduğunu söyleyecektir.

**

- Merhaba, Sally .

- Elindekileri dök bakalım?

 – Bil bakalım ne oldu. Hem Reagan hem de Bush yönetiminin kodaman hukukçusuymuş.  Dalga geçiyorsun?

 Bu inanılmaz. Aynı zamanda, AIDS’ten ölen gizli bir eşcinselmiş.  Hafta sonu baskısı için mükemmel! Ve… onunla tanışmışım .

- Onu tanıyor musun?

 – Evet. O halde kişisel bir bakış açısı var. Evet, açılardan biri o. Ancak insanlar ona ne olduğunu öğrenmeli .

- Ortada büyük bir adaletsizlik var .

- Kötü rahibelerden ne haber?

 Onlara ne olmuş?

 Hala oradalar, bir yere gitmemişler. Sadece, biraz daha şeytanlar. Bu çok iyi, Martin. Seni birazdan arayacağım.

**

Buraya girmeniz yasak!

Öylece içeri giriverdi. Bu tamamen uygunsuz bir davranış.

Rahibe Hildegarde, sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.

Philomena Lee’nin arkadaşıyım. Oğluyla seni bir filmde gördüm.

Birbirlerini aradıklarını biliyordun. Neden onları ayrı tuttun?

 Derhal buradan ayrılıyorsun, yoksa güvenliği çağıracağım. Sorumu cevaplamadan buradan ayrılmam. Ne?

 Bu tavırların son derece iğrenç. Asıl iğrençlik ölen bir adama yalan söylemektir. Ölmeden önce annesiyle geçirebileceği çok değerli zamanı verebilirdiniz. Ama siz vermemeyi seçtiniz. Asıl iğrençlik budur.

Gidelim Rahibe Hildegarde, bunları dinlemek zorunda değilsiniz .

- Hıristiyanlığa pek uymadı, değil mi?

 – Dur biraz! Sana şunu söyleyeyim cinsel ilişkiye girmeme yeminimi tuttum, ömrüm boyunca tuttum. Nefsine hakim olmak ve bedensel isteklerden utanç bizi bunlar tanrıya yaklaştırır. Bu kızların kendilerinden ve şehvetlerine hakim olamamaktan başka kimseyi suçlamaya hakları yok.

Rahibe Hildegarde, lütfen. Seks yaptıklarını mı kastediyorsunuz?

 Olan olmuş. Bu konuda şu an ne yapmamızı bekliyorsun?

 Hiçbir şey. Yapılacak ya da söylenecek hiçbir şey yok. Oğlumu bulduğum için buraya geldim .

- Martin .

- Dur biraz. Ne yapabileceğini söyleyeyim. Özür dilemeye ne dersin?

 Af dile ve olanları örtbas etmeyi bırak. Çık ve doğumda ölen anne ve bebeklerin mezarlarındaki bütün çöpleri ve yabani otları temizle.

Istırapları günahlarının kefaretiydi. Onlardan birinin annesi 14 yaşındaydı!

Martin, bu kadarı yeterli!

Yargılayanım yüce tanrı olacak, senin gibiler değil. Gerçekten mi?

 Bence şu an burada olsaydı, şu lanet tekerlekli sandalyeni tekmeler.. .

-  kalkıp yürüyemezdin.

- Yeter artık! Özür dilerim. Böyle bir rezalet çıkarmamasını istemiştim.

Neden özür diliyorsun ki?

 Anthony ölürken ona senden söz etmediler bile. Olanlar benim başıma geldi, senin değil. Yaptıklarım benim isteklerimdi. Olanlar benim seçimimdi! Bir şey yapmayacak mısın o zaman?

 Hayır. Rahibe Hildegarde sizi affettiğimi bilmenizi isterim. Bu kadar basit mi?

 Bu kadar basit. Olanlar acı verici, benim için çok acı verici. Ama ben insanlardan nefret etmek istemiyorum. Senin gibi olmak istemiyorum. Şu haline bak. Ben kızgınım. Çok yorucu olmalı.

Rahibe Claire, beni oğlumun mezarına götürme lütfunda bulunur musun?

 Pekala ben sizi affedemeyeceğim.

**

Martin Sixsmith 2009 yılında “Philomena Lee’nin kayıp çocuğu” kitabını yayınladı. Binlerce evlatlık İrlandalı çocuk ve onların “utanmış” anneleri birbirlerini aramaya devam ediyor. Philomena Lee Güney İngiltere’de çocukları ve torunlarıyla yaşıyor. Roscrea’daki oğlunun mezarını ziyaret etmeye devam ediyor. Martin Sixsmith, şu an yazar ve radyo-televizyon yayımcısı olarak çalışıyor. Rus tarihiyle ilgili birkaç kitap yayınladı.

**************

İzledim / Philomena

“12 Yıllık Esaret”, Düzenbaz” ve “Sınırsızlar Kulübü”nden sonra, yine gerçek ve çarpıcı bir film ile karşı karşıyayız. Adını başrol karakterinden alan “Philomena” aralarında  “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu”nun da bulunduğu tam 4 dalda Oscar adayı.

“Philomena” öncelikle bir anne-oğul hikayesi. Sevgi, hasret, çaba gibi insanı acıtan pek çok duygunun yoğun olarak işlendiği bir film. Ama en baskın duygu -izleyene de yoğun olarak geçen- “çaresizlik”

İrlanda’nın küçük  bir kasabasında Philomena,  panayırda tanıştığı bir yabancıdan hamile kalır.

O zamanların tutucu İrlanda’sında evlilik dışı hamilelikler oldukça kötü karşılanmaktadır. Anne ve babasını küçükken kaybeden genç kadının çaresizce başvuracağı tek yer Roscrea kasabasındaki bir manastırdır.

Burada kendine ve çocuğuna bakılacağı duygusuyla yerleşen Philomena, bir süre sonra bu manastırda hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmadığını fark eder. Buraya sığınan genç kadınların bebeklerini, manastıra yüklü bağışta bulunan ailelere satan evlatlık veren bu adanmış insanlar, böylece günahkar annelere de gereken cezanın verildiğini düşünüyorlar.

Oğluna ait elinde sadece küçücük bir fotoğraf bulunan Philomena, bir politika muhabiri sayesinde arayışına başlar. Gazeteci Martin Sixsmith için, bu acı hikaye kariyerinin yeniden canlanması demektir.

İrlanda’dan Amerika’ya uzanan bu arayışta, Sixsmith giderek bu hikayeye duygusal açıdan bağlanmaya başlar ve artık bu çaresiz kadının oğlunu bulmak tek amacı haline gelir.

Aslında konu itibarıyla film, kilise (ve dolayısıyla din) kavramına ciddi bir eleştiri getiriyor. Din adı altında insanlara reva görülen eziyetler, acımasız rahibeler, insan hayatından daha kutsal kabul edilen sıkı kurallar, izlerken gerçekten canınızı acıtıyor.

Ama Philomena’nın kendisine bunca acıyı çektiren bu insanlara karşı hala kin ve nefret duymaması “Her inançlıyım diyen iyi bir insan mıdır?” sorusunun cevabı olarak da kabul edilebilir. Özellikle filmin son sahnelerini izlerken kendinizi benim gibi sinir küpü içinde bulabilirsiniz :-s

Bu filmdeki rolüyle İngiliz oyuncu Judi Dench “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar adayı. Kendisi Meryl Streep ve Helen Mirren gibi zamansız oyuculardan biri. Bu rolüyle Oscar alır mı bilinmez ama onu izlemek her daim keyifli.

Gazeteci rolünde “Lies and Alibis” filminden de hatırlayacağınız Steve Coogan soğuk tiplemesiyle, İngiliz espri anlayışının güzel örneklerini sergiliyor! Bu iki isim dışında diğer rollerde Barbara Jefford, Sophie Kennedy Clark, Peter Hermann ve Sean Hess yer alıyor.

 

Martin Sixsmith’in “Philomena Lee’nin Kayıp Çocuğu” (The Lost Child of Philomena Lee) kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni ise “Benim Küçük Çamaşırhanem” (My Beautiful Laundrette), “Sensiz Olmaz” (High Fidelity) ve “Kraliçe” (The Queen) gibi pek çok başarılı filmde imzası olan Stephen Frears.

Mücadele dolu, gerçek bir yaşam öyküsüne tanık olmak isterseniz şayet, “Philomena” tüm saflığı ve duygusallığıyla sizleri bekliyor olacak…

Erişim: http://mor-rimel.blogspot.com.tr/2014/02/izledim-philomena.html

 

 

 


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 386 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: