YANLIŞ ANLAMALAR


İki yazı Hakkında Yorum

MU’NUN ÇOCUKLARI

Şaman TÜRKSOY
01.06.2011

Geleneksel Hristiyan anlatılarına göre; çarmıha gerilmiş ve ölmek üzere olan İsa yüksek sesle “Hele, hele, lamat zabak ta ni” diye bağırmış, olay esnasında hazır bulunanlar İbranice ya da Ön Asya dillerinden hiçbirine ait olmayan bu sözlerden bir anlam çıkaramamışlar, “Alahım, Allahım! Beni neden yalnız bıraktın?” anlamına gelen “Eli, eli lema şevaktani?”şeklinde Aramice bir cümle olduğunu sanmışlardır. Bu olay Matta İncili’nin 27.bölüm/46 nolu ayetinde şöyle anlatılır: “…Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, Elî, Elî, lema şevaktani? diye bağırdı…”.

(İsa’nın bu söylemi bazı kaynaklarda “Eloi, Eloi, lama sabachthani”şeklinde geçmektedir.)

Halbuki İsa çektiği büyük acıyı ve ıstırabı hazır bulunan düşmanlarına sezdirmemek için,senelerce Hindistan’da ve Himalaya manastırlarında öğrendiği Mu dili ile “Hele, hele lamat zabak ta ni “ yani “Fenalaşıyorum, fenalaşıyorum, yüzümü karanlık istila ediyor”anlamına gelen bu sözleri sarfetmiştir. Maya dili, Mu dilinin devamı niteliğindedir. Maya dili konusunda uzman bulunan Prof. Don Antonio Batres Jaurequi ‘in açıklaması kaynak gösterilerek kitaba konulmuş olan bu bilgi İsa’nın da bir Naa-caal rahibi olduğuna işaret etmektedir.

Erişim: [ Yorumlar bölümünde] http://www.gavurege.com/webroot/home.php?op=ege&action=outview&article_id=1120&author_id=515&arsiv=yes

***********

MÂ VEDDEAKE RABBUKE: “RABBİN SENİ TERK ETMEDİ

 Sabah olunca tüm başkâhinlerle halkın ihtiyarları, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak konusunda anlaştılar. O’nu bağladılar ve götürüp vali Pilatus’a teslim ettiler. İsa’yı ele veren Yahuda, O’nun mahkûm edildiğini görünce yaptığına pişman oldu. Otuz gümüşü başkâhinlere ve ihtiyarlara geri götürdü.  “Ben suçsuz birini ele vermekle günah işledim” dedi. Onlar ise, “Bundan bize ne? Onu sen düşün” dediler. Yahuda paraları tapınağın içine fırlatarak oradan ayrıldı, gidip kendini astı. Paraları toplayan başkâhinler, “Kan bedeli olan bu paraları tapınağın hazinesine koymak doğru olmaz” dediler. Kendi aralarında anlaşarak bu parayla yabancılar için mezarlık yapmak üzere Çömlekçi Tarlasını satın aldılar. Bunun için bu tarlaya bugüne dek `Kan Tarlası’ denilmiştir. (Matta; 27/1-8)

İsa valinin önüne çıkarıldı. Vali O’na, “Sen Yahudilerin Kralı mısın?” diye sordu. İsa, “Söylediğin gibidir” dedi. Başkâhinlerle ihtiyarlar O’nu suçlayınca hiç karşılık vermedi. Pilatus O’na, “Senin aleyhinde yaptıkları bunca tanıklığı duymuyor musun?” dedi.  İsa bir tek konuda bile ona cevap vermedi. Vali buna çok şaştı. Her Fısıh bayramında vali, halkın istediği bir tutukluyu salıvermeyi adet edinmişti. O günlerde Barabas adında ünlü bir tutuklu vardı. Halk bir araya toplandığında, Pilatus onlara, “Sizin için kimi salıvereyim istersiniz, Barabas’ı mı, Mesih denilen İsa’yı mı?” diye sordu. İsa’yı kıskançlıktan ötürü kendisine teslim ettiklerini biliyordu. Pilatus yargı kürsüsünde otururken karısı ona, “O doğru adama dokunma. Dün gece rüyamda O’nun yüzünden çok sıkıntı çektim” diye haber gönderdi. Başkâhinler ve ihtiyarlar ise, Barabas’ın salıverilmesini ve İsa’nın öldürülmesini istesinler diye halkı kışkırttılar.Vali onlara şunu sordu: “Sizin için ikisinden hangisini salıvereyim istersiniz?”  “Barabas’ı” dediler. Pilatus, “Öyleyse Mesih denen İsa’yı ne yapayım?” dedi. Hep bir ağızdan, “Çarmıha gerilsin!” dediler. Pilatus, “O ne kötülük yaptı ki?” diye sordu. Onlar ise daha yüksek sesle, “Çarmıha gerilsin!” diye bağrışıp durdular. Pilatus, elinden bir şey gelmediğini, tersine, bir kargaşalığın başladığını görünce su aldı, kalabalığın önünde ellerini yıkayıp şöyle dedi: “Bu adamın kanından ben sorumlu değilim. Bu işe siz bakın!” Bütün halk şu karşılığı verdi: “O’nun kanının sorumluluğu bizim ve çocuklarımızın üzerinde olsun!” Bunun üzerine Pilatus onlar için Barabas’ı salıverdi. İsa’yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti. (Matta; 27/11-26)

Dışarı çıktıklarında Simun adında Kireneli bir adama rastladılar. İsa’nın çarmıhını ona zorla taşıttılar. Golgota, yani Kafatası denilen yere vardıklarında içmesi için İsa’ya ödle karışık şarap verdiler. İsa bunu tadınca içmek istemedi. (Matta; 27/32-34)

Bütün ülkenin üzerine öğleyin saat on ikiden saat üçe kadar süren bir karanlık çöktü. Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Elî, Elî, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, beni niçin terk ettin?” diye bağırdı. Orada duranlardan bazıları bunu işitince, “Bu adam İlyas’ı çağırıyor” dediler. İçlerinden biri hemen koşup bir sünger getirdi, ekşi şaraba batırıp bir kamışın ucuna takarak İsa’ya içirdi. Diğerleri ise, “Dur bakalım, İlyas gelip O’nu kurtaracak mı?” dediler.  İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti. (Matta;27/45-50)

 

Henüz iki ile başlayan yaşlara yeni adım atmışım. Felsefe ve teoloji merakım en kibirli, en alevli safhasında. Özellikle bazı mukaddes şahsiyetlerin hayatlarına dair ayrıntılar üzerine okuyorum. Kutsal kitapları da öyle; altlarını çize çize, geniş paragraflı notlar çıkara çıkara. Ancak bu temel bilgileri aşan kaynaklara, yorum ve tartışmalara ulaşma becerim henüz çok zayıf. İngilizce yazılanları anlama yetim de öyle. Samimi bir arkadaşım var. Ablası Almanya’da yaşıyor uzun zamandır. Onunla paylaşıyorum arada kafama takılanları. O da meraklı biri. Sabahlara dek oturup konuştuğumuz oluyor. Böyle gecelerden birinde, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği esnada ettiği o cümleden bahsediyorum: “Elî, Elî, lema şevaktani?”  dediğinden. O zamanlar bu cümlenin Hıristiyan teologları arasında da çokça tartışılan bir alan yarattığından haberli değilim.  Benim de çok kafama takıldığını anlatıyorum uzun uzun. Bir türlü işin içinden çıkamıyoruz. Derken arkadaşım; ablasının görüştüğü önemli sayılacak pozisyonda bir Katolik kilise görevlisi  olduğunu, ablasına bakılırsa adamın çok yetkin bir teoloji bilgisi bulunduğunu, adresini alarak ona yazıp, aklıma takılan bu şeyi sorabileceğimi söylüyor. Mal bulmuş magribi gibi atlıyorum bu fikrin üzerine. Ablasına telefon ediliyor, adamın adresine ulaşılıyor. Hemen kolları sıvıyorum bir İngilizce mektup yazmaya-ne de olsa papaz efendinin iyi derecede İngilizce bildiğini de öğrenmişiz abladan. Mektup sandığımdan çok daha uzun zaman alıyor. Kötü İngilizcemi yanımda envai sözlükler, şunlar bunlarla “Ben var size önemli bir şey sormak” mesabesine çıkarma derdindeyim. Nihayet mektup yazılıyor, postalanıyor. Aradan sanıyorum on gün falan geçtiğinde-her günü sabırsızlıkla geçirip, çok bekledim, iyi anımsıyorum- papaz efendiden mektup geliyor. Çok düzgün bir bitişik el yazısıyla, siyah dolmakalemle yazılmış tamı tamına yedi buçuk sayfalık bir mektup.

Büyük heyecanla, evrenin sırlarını bana ifşa eden bir kriptoymuşçasına okuyup anlamaya çalıştım mektubu. Kendi anlayışımdan tatmin olmayıp, birinden yardım alarak yeniden okudum; hatta çevirisini saatlerce uğraşıp yazdım bir deftere. Hıristiyanlık propogandasına vardırmış olmasa da yer yer tebligatçı satırlar bir yana, sahiden çok içtenlikle cevap verme arzusu taşıyordu mektup. Adama bu bakımdan hayran bile oldum. Ancak sık sık yaptığı tekrar cümlelerine rağmen, kalın kafama takılı o şey, takıldığı yerdeki sabitliğini koruyordu. Bir çok kaynak adına atıf yapıyordu. Zerre anlamıyordum. Dahası açıklamaları, benim o güne dek ulaştığım izahatlardan dirhem fazlasını vaad etmiyordu. Kısa bir teşekkür mektubu yazıp, bu konuyu kapatmaya karar verdim. Papaz efendi bir kez daha yazdı bana. Genç yaşta, üstelik farklı bir din mensubu olarak ona bu tür sorular sorduğum için beni övüyor; ona ne zaman istersem yazabileceğimi söylüyordu. Bir daha yazmadım. Bir daha yazmadı. Kafama takılanı olduğu yerde bırakıp, konuyu kapattım. Bir anlamda dönem dönem soruyu rölantiye aldım. Her yanıtlama çabası, yeni soru dağarcıkları getirdiğinde, yıldım. Hz. İsa sorusuna yanıt alsa da, ben soruyu sorma nedeninin peşini bıraktım. Artık daha çok öykü ve roman okumaya başladım.

Matta İncili’nin 27. Bölüm 46. Ayetinde; Markos İncili’ninse 15. Bölüm  34. Ayetinde yer alan  “Elî, Elî, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, niçin terk ettin beni?” biçimindeki haykırış diğer iki kanonik İnciller olan Yuhanna ve Luka’da bulunmuyor. Aradan onca zaman geçmişken, tamamen rastlantı eseri, yine bu cümleye döndüm. Rastlantı dediğim şuydu: Kur’an’da yer alan güzel bir sure,Duha Suresi. Kuşluk vakti üzerine and olsun diye başlıyor Duha Suresi; 3. Ayet’te ise Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ” deniyor. İşte bu cümleyi okur okumaz  birden durakladım. Çünkü “Rabbin seni terk etmedi” anlamına geliyordu: Rabbin seni terk etmedi.

 

Zaman nedir? Doğumu milad olup, bir takvime sıfır noktası kabul edilen zat açısından bakıldığında hele zaman nedir? Bükülgen midir mesela, döngüsel mi, doğrusal mı? Sürekli genişlemekte olan evrenin esnemesine uyarlanmış bir tatlı rüyalar repliği mi? Zamanı Tanrı yaşar! Defaatle alıntıladım bu cümleyi; “Öd tengri yaşar, kişi ogli köp ölgeli törümiş.” Bundan yaklaşık 12 yüzyıl önce dikilenGöktürk Anıtları üzerindeki cümlelerden biri. Hakikaten de zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölümlü türemiş. Hz.İsa da öyle. Tam kendini feda ediş, çarmıhta ruhunu teslim ediş esnasında sorduğu o yakıcı soruya, bizim zaman anlayışımız bakımından yüzyıllar sonra cevap geldi belki. Ama Tanrı açısından zaman neydi, nedir; var mıdır kimse bilmez.

Duha Suresi’nin “iniş” sebebini elbette biliyorum. Kutsal metinlere ilişkin herhangi bir “tevil” küstahlığına kalkıştığımı düşünenlere tek bir şekilde karşılık verebilirim. Tanrı sözü konu olduğunda, verilmiş cevap kimindir? Soruyu kim en samimi iç yangınıyla sormuşsa, cevap onadır bana kalırsa. Kim figan etmiş ah çekmişse, kimsesizlerin kimsesi ona (da) cevaptır. 

Şimdi bizim nezdimizde bambaşka zamanlarda, bambaşka dillerde sorulmuş soruyu yinelemek istiyorum: “Elî, Elî, lema şevaktani?/Tanrım, Tanrım, niçin terk ettin beni?” Belki ona (da) verilmiş cevabı da: “Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ/Rabbin seni terk etmedi”

Notlar:

Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü.(Matta, 27/45; Markos, 15/33 )

Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Eli, Eli, lema şevaktani?” yani, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı.(Matta, 27/46; Markos, 15/34)

Kur’ân-ı Kerim; 93-Duha Suresi:

1- Vedduha/Kuşluk vaktine andolsun,

2- Vel leyli izâ secâ  /‘Karanlığı iyice çöktüğü’ zaman geceye,

3- Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ / Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.

4- Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ /Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır.

5- Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ/ Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın.

6- Elem yecidke yetîmen fe âvâ./Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?

7- Ve vecedeke dâllen fe hedâ. / Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi?

8- Ve vecedeke âilen fe agnâ  / Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?

9- Fe emmel yetîme fe lâ takher/ Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.

10-Ve emmes sâile fe lâ tenher./ İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.

11- Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis/Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.

Erişim: ESKİ TAS

EK-YORUM:

Kur’ân-ı Kerim’de geçen her söz bütün insanlığı ilgilendirir. Hz. İsâ aleyhisselâmın  son deminde söylediği cümleyi MU’NUN ÇOCUKLARI başlığı altındaki tevil ile anlamak daha yerinde olacaktır. Bilindiği üzere Nübüvvet çizgisinde olanın düşüncesindeki karamsar ifade  muhakkak Allah Teâlâ tarafından hemen çözüme kavuşturulmuştur. Eski Tas sitesinin yaptığı yorum ile Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bir nevi İsâ aleyhisselâmın nüzülü imiş gibi bir mana çağrıştırtılma gayreti vardır. [Yani Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin beşeriyeti İsâ’nın bedeni demek gibi. (Reenkarnasyon) ]

Bu meyanda Hıristiyan ilahiyatının bilgilerindeki karmaşa ve dolayısıyla nüzul etmiş olan İsâ’ya iman etmemeleri ile Hıristiyanların bir günahı daha ortaya çıkarır. Öyle ise Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme iman etmeleri gerekirdi. Fakat Hıristiyanlar konuda küfür üzere kaldılar.

Ayrıca  Kur’ân-ı Kerim’in diğer surelerinde Hz. İsâ aleyhisselâm ilgili ayetler gereksiz hale gelir ki, bu tevilin tamamen safsata olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim’in bütünlüğünde Hıristiyanlar ehl-i kitap çerçevesi altında anılmıştır. İlk inen sûrelerden olan Duha sûresi 3. Ayet Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme hitaben inmiştir. Hz. İsâ aleyhisselâmın son demindeki yanlış anlaşılmış sözlere cevap değildir. Bu konu hakkında MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNDEKİ RAHMANÎ GÖRÜNEN KOMPLOLAR yazısında geniş bilgi mevcuttur.

Allah Teâlâ temeli olmayan sözlerden beridir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

BAŞIBOŞ-MAHKÛM DOĞUŞLAR


BAŞIBOŞ

Vatanımda sular akar, başıboş;
Herkes, birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, güneşe atsan;
Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş.
Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş.
Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.
Allah’ım sen acı bu saf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş…

Üstâd Necip Fazıl /1964

********************

 (27 Mayıs 1949)

MAHKÛM DOĞUŞLAR

Alman filozofu (Kayzerling) e göre 170 kilo­metre süratle akan otomobilin remzlendirdiği bu asırda insanoğlu o kadar sinirlidir ki, kanımızın bir anda beynimizi bir sünger gibi doldurması için, gözümüze çarpan şeyin pek o kadar tırmala­yıcı, pek o kadar çarpıcı, pek o kadar öfkelendi­rici olması şart değildir.

Bilâkis insan tanırım ki, açıktan açığa kuyu­sunu kazan düşmanlarına duyduğu kinden zi­yade, sokakta, vapurda, tirende gördüğü herhan­gi bir çehrenin mimarîsinden, herhangi bir kıya­fetin üslûbundan gelen öfkeyle baştan aşağı sar­sılır ve zapta mecbur olduğu bu zaafın dizginleri­ni bıraksa, gözüne batan adamı boğmaya kadar gideceğinden emindir.

Sakin ve tabii insan seciyesinin en mükem­meline malik olanların bile tahteşşuurunda, böy­le birkaç tane, hazım ve teneffüs cihazlarının kendi cihazları yanında işlemesine mani olma­maktan yandıkları, sebepsiz ve günahsız can düşmanları vardır.

Bütün iç sıkıntılarımızın remzi halinde, geçti­ğimiz caddelerden geçen, oturduğumuz kahveler­de oturan ve öksürüşlerinden esneyişlerine kadar zarurî hareketler haricinde hiçbir iddiaları olmayan bu mahlûklara öfkelenmek için hakikaten hiçbir sebebe malik değiliz. Gözümüze, tahammü­lü kabil olmayan bir nümayiş halinde çarpan bu menfi hayatiyet sahiplerine karşı arayacağımız ve bulacağımız tek bir zahirî hak yoktur. Duyduğu­muz ve boğduğumuz bâtınî hak ise sadece namü­tenahidir. Çok defa ve en derinden duymuşuzdur ki, düşman olmamız için her hakka malik olduğu­muz cazibeli bir hasma karşı kinimizi devam et­tirmek mecburiyeti altında yegâne silâh ve menbaımız, şuur ve mantığımızdır. Böyle bir düşma­na nefrette haklı olduğumuzu ilân ederken göster­diğimiz telâşlı belagat, içimizin bu düşmanlığa inanmayışından değil de nedendir?

İman tam olduğu zaman isbat yoktur.

Sevimli düşmana karşı mantığımızın verdiği hakkı kabule tenezzül etmeyen gönül, öbür düş­man karşısında mantığımızın delil bulamayışını, varsın bir mâni diye tanımasın!

Alimlerin «derunî âlem», «tahteş şuur» gibi renksiz ve rayihasız kelimelerle ifade ettikleri se­ziş vasıtamızın ismine bir kere gönül demiş bu­lunduk. Gönlümüz bize der ki:

— Bu duygunda sebep diye bir şey aramak gülünçtür. İlle bir hadise halinde katılaşmış bir vesika istemek neye? Amerika’da olduğu için seni soyamayan bir hırsız, sana karşı mesul değil mi­dir?

Her cemiyetin mecbur olarak yalnız kaba ses­leri ve hâdiseleri kaydetmeye mahsus olan telefo­nuna mukabil, esrarlı insan yapısının gözlerin içini ve kalplerin altını okuyan mikrofonu peşin bir tehlike işareti veriyorsa, bu işaret, yabana atılmağa lâyık değildir.

Kuduz köpek, ısırdığı adam için değil, kuduz olduğu için mahkûmdur. Bu gibi (antipatikler de, yapmadıkları fiillerin değil, yapmak için doğ­dukları fiillerin mahkûmudurlar.

Başkasının fikrimize iştirak etmeyeceğini bil­diğimiz halde hepimizin teker teker öyle sezişle­rimiz vardır ki, hafif bulmakla beraber, onlara kapılmaktan kurtulamayız ve hissederiz ki, onlar en ziyade «biz», en ziyade «kendimiz»dir.

Nitekim yok yere kızdığımız biri için:

— Şeytan diyor ki, git şu adamın kafasını kır!

Demez miyiz?

Hayır, bu sözü söyleyen şeytan değildir! İçi­mizin verdiği bu hükmü çok hafif ve sebepsiz bu­lan şuurumuz, yok yere kafa kırmak cürmünü şeytana yükletmektedir.

Yunus Emre’nin:

«Bir ben vardır bende benden içeru» mısra­sında olduğu gibi, bu sözü bize söyleyen, benliği­miz içindeki benliğin daha altında yatan «ben» ve «biz» den başka birisi değildir.

İnsana sebepsiz yere ve uzaktan bu kadar (antipatik) görünen bu mahkûm doğuşların suratlarındaki gizli siyahlık, kalblerindeki imansız­lık mühründen gelen akis olsa gerek…

Onlar za­manenin tipleridir!!!

 

Kaynak:

Necip Fazıl KISAKÜREK, Hücum ve Polemik, 1998, İstanbul


SECRET STATE / Derin Devlet (2012- ) Mini Dizi


Bu diziyi hikâye olarak izlemeyin.
Biraz gerçek gibi.

Yönetmen: Ed Fraiman

Ülke: İngiltere

Tür: Gerilim

Senaryo: Robert Jones, Chris Mullin

Tarih: 2012

Müzik: Alex Heffes

Görüntü Yönetmeni: Owen McPolin

Yapımcı:  George Faber, Ed Fraiman, Johann Knobel

Oyuncular : Gabriel Byrne, RalphIneson, Charles Dance, Jamie Sives, Gina McKee

Hakkında

Chris Mullin‘inA Very British Coup romanından esinlenilerek oluşturulmuştur.

ChrisMullin, aynı zamanda eski bir İngiliz milletvekilidir.

Siyasi çekişmeler, büyük şirketlerin ve gizli güçlerin devlet üzerindeki etkilerin anlatıldığı,  politik arenadaki geriliminin doruğa çıktığı sürükleyici bir mini dizi olan Secret State‘i gelin yakından tanıyalım.

Konu

İngiltere’deki Petrofex rafineri şirketinin tesislerinde büyük bir facia yaşanır. Patlamada 19 kişi ölür, 94 kişi yaralanır. Patlamanın meydana geldiği bölge savaş alanı gibidir. Bütün yaşam alanları kullanılamaz hale gelir.

Secret State kül olmuş, canlı hayat izi kalmamış bir sokaktan başlıyor diziye. Öyle ki adını duymasanız ve geçmişte Battlestar Galactica izlediyseniz terk edilmiş bir gezegende veya bir nükleer felaketin sonrasında olduğunuzu düşünebilirsiniz.

Şirketin Amerika’daki tesislerinde de 4 sene önce böyle bir tehlike yaşanma aşamasına gelinmiş. Şirket, gizli bir rapor oluşturarak tesisin güvenliğini sağlamak için gerekli tedbirleri sağlamıştır. Bu tedbirleri İngiltere’deki tesisler için uygulamadığı, faciayla birlikte belli olur. Bu bilginin medya aracılığı ile açığa çıkmasıyla halk öfkelenir; medya, hükümetin daha bir üstüne gitmeye başlar. Hükümet, şirketten mağdur olanların yakınları lehine tazminat koparıp, içinde bulunduğu kötü durumdan sıyrılmaya çalışır. Tazminat görüşmeleri için Amerika’da bulunan Başbakan’ın geri dönüş yolculuğunda uçağı Atlantik okyanusunda düşer. Seçimlere bir ay kala yaşanan bu iki facia, iktidardaki liderlik savaşını da kızıştırır.

Bu siyasi gerilimde sadece politikacıların iç çekişmelerini değil büyük şirketlerin neler yapabildiklerine, gizli güçlerin nasıl etkilere sahip olabildiklerine büyük bir çıplaklıkla tanık oluyoruz. Öyle ki dünyanın en çok “izlenen” ülkesi İngiltere’de gerçeğe ne kadar yakın bilemiyorum ama dinlemelerin nasıl yapıldığını dahi tüm çıplaklığı ile görüyoruz. ..ki bu çıplaklık algısı dizinin her aşamasında uygulanmaya çalışılan bir ana olgu haline gelmiş.

Google’da ufak bir Türkçe araştırma yaparsanız akla hayale gelmeyecek bir ton komplo teorisi bulabilirsiniz. Herkes Mason’dan İlluminati’ye, oradan CIA ve Mossad’a kadar son derece uçuk fikirlerle karşılaşırsınız. Ülkemizde, sahip olmadığımızda mütevellit olsa gerek çok uluslu şirketler bu konularda hep göz ardı edilir, düşünülmez. Fakat dünyada durum daha farklıdır. Git gide hükümetlerden çok, dev şirketlerle yönetilmeye başladığımız bir çağdayız. Bunu gerek Jericho gerek Continuum’un gelecek tasarımında görüyoruz. Aslında Secret State de bu dev şirketlerin güçleri ve cüretlerine ilişkin bir başka örnek sadece.

 Diziden Dikkatinizi Çekecek Kısımlar

Secret State – 01×01

Nankör olduklarını mı söylüyorsun?

Hayır. Hayır. Biraz nankör bir görev. Başbakan yardımcısı olmak nankör görevlerin halefidir.

Bugün böyle ulusal düzeyde bir trajedi yaşanırken Başbakanın ülkede olmamasının altını çizdi hükümetin kendilerine hizmet etmesi gerekenin sanlarla iletişimde bulunmadıklarını iddia etti.Son anket sonuçları da onun iddiasını destekliyor. Hükümet muhalefetin ortalama olarak dokuz puan gerisinde.

Tazminat görüşmeleri için Amerika’da bulunan Başbakan’ın geri dönüş yolculuğunda uçağı Atlantik okyanusunda düşer.

Başbakan Yardımcısı! Başbakan istifa edecek mi? Seçimlerde şansınız ne? Charles Flyte istifa edecek mi?

Amerika’dan dönen başbakanımızı taşıyan uçakla bütün radar ve telsiz kontağımızı kaybettik.  Son kontak, uçak Atlantik üzerindeki Britanya Adaları’nın yaklaşık 1500 km batısındayken yapıldı.

Peki ülkeyi kim yönetiyor Bay Dawkins? Charles’a ne oldu öyle Tom?

Keşke bilseydim. Biliyor gibiydin. Senin gibi askeri arka planı olanlar böyle zamanlarda yararlarını görüyor sanırım.

Baylar! Kapıda yazan bu Ros. Hiçbir şey kaçırmak istemiyorum.  Kimin uçağı Öncelikle bakanlar uzak yerlere dağılmışken Tom Dawkins’in önden böyle bir açıklama yapması etkili oldu. Ve başbakan Yardımcısı olarak Tom’un sular duruluncaya kadar bu şekilde devam etmesi süreklilik kazandırır.

Anlaşıldı! Muvakkaten kendisinin duruma el koymasını tavsiye ediyorum. Güvenlik durumu ile ilgili Laura Duchenne’e sözü bırakıyorum.

Her türlü senaryoyu inceliyoruz, Belli terörist açılardan, El Kaide, İrlandalı muhalif cumhuriyetçiler Scarrow patlamasında çift vardiya çalışanlar. Ama Scarrow’da bomba yoktu ki? Henüz emin değiliz, ama olmadığını düşünüyoruz. Şu var ki tarifesiz bir uçuştu ve çok az

Kimin uçağıydı?

PetroFex şirketine aitti.

Söylemeye çalıştığım gibi başbakanın bu uçakla geleceğini çok az kişi biliyordu bir saldırı olması pek muhtemel değil ama tamamen elemiyoruz. Kaza olup olmadığını hâlâ bilmiyoruz. Bence her şey normale dönecek. Hâlâ havada dönüp durduklarını mı düşünüyorsun.

Haber geldi. Enkazı bulmuşlar.

O öldü. Bunu değiştirmek için yapacağımız bir şey yok. Seçimleri kaybettikten sonra başbakanı değiştirecektik zaten.

Eğer Tom Dawkins Başbakan yardımcılığımı kabul ederse daha da fazlasını veririm. Ros, Felix, dayanışma göstermemiz gerekiyor. Güvenilir birine ihtiyacımız var! Siz bunun için güreşebilirsiniz. Ben tarafsız olarak Tom’un dizginleri ele almasını öneriyorum.

Başbakan yardımcısı Tom Dawkins:

 Sabahın erken saatlerinde Kuzey Atlantik’ten gelen bilgilerle ulusumuzun başbakanını taşıyan uçağın enkazının teşhis edildiğini büyük bir üzüntüyle bildiriyorum.  Hükümet bu sebeple resmi olarak başbakanımızın öldüğünü esefle ilan ediyor.  Cenaze töreni önümüzdeki hafta içinde yapılacak ve parti seçime kadar bir lider seçecektir.  Hepimiz adına konuşarak bir insan, bir lider olarak çok özleneceğini düşünüyorum. Bu olayın olmasıyla Trajik bir şekilde Scarrow’daki olay meydana geldi. Ve ardından Bu ülkenin birçok insanı için zor geçecek birkaç yıl var. Sizler de benim gibi ulusumuzun zor bir şekilde sınandığını düşünüyor olabilirsiniz. Sınanıyor. Sınanıyor. Ama böyle bir trajedi politik farklılıklarımız ve ekonomik sıkıntılarımıza rağmen bizi birleştirebilir. Bu büyük ulusta yaşayan herkesin bunun bir parçası olacağına dair kuvvetli bir inancım var hatta böyle bir trajedinin ortasında bile daha iyi bir yol olacağına dair inancımızı korumalıyız. Charles Flyte ölmüş olabilir ama inanç ve umut fikri devam etmelidir. Eşine ve ailesini taziyelerimizi bildiriyoruz. Teşekkür ederim.

Araştırmadan bir şey çıktı mı?

Kara kutu yok, anlatılacak bir şey yok. Uçağın şirkete ait olması konusunda ne düşünüyorsun?

Bu histerik komplo teorisini takip edip etmeyeceğimi mi soruyorsun? Başbakanın ekibinden birisinin yaptığı bir arama tehlikeli olabilir.

Bu nedir John?

Aramızda kalsın özel olarak küçük bir anket yaptım. Öyle mi? Başbakan olarak kimi görmek istersiniz diye sorup seni, Ros Yelland ve Felix’i seçenek verince Wayne Rooney dediler. Yüzde 56’sı seni söyledi. İstikrarı sağlayabiliyorsun Tom, insanlar bunu istiyor.

Hayır. Ros Yelland bu iş için en iyi aday.

Halk buna katılmıyor. Sevimli biri değil. Önümüzdeki beş yıl için onu bu pozisyonda istiyor musun gerçekten?

Ben lider değilim.

Geçen gün o konuşmayı yaparken gayet iyi bir liderdin. Orduda on yıl komutanlık yaptın.

Dersimi orada aldım zaten. Artık farklı bir adamsın. Bunu sen de biliyorsun.

Şimdi gözümün içine bak ve bunun doğru olmadığını söyle. Yardımcısı olmamı istiyor. Tom, taşaklı birine ihtiyacımız var. Ros Yelland’ın başbakan yardımcısı olarak sultanın haremağası gibi görünürsün! Lütfen!

Yanık izlerindeki koyu kısımlar bomba olması ihtimalini gösteriyor. Öldüğü gün patolojistle konuştuğunuz doğru mu? PFX44 diye bir maddeden bahsediyor.

Bugün bir spekülasyonla kaynıyor hükümet olarak genel seçimlere girecek lideri seçme kararı aldılar. İyi şanslar efendim.

Secret State – 01×02

Tom, Durum çok kritikti ama yine hükümetiz. Eğer bu masada oturabiliyorsan işini bu adama borçlusun. Kesinlikle! Ülkenin bize hâlâ inanıyor olması güzel bir haber. Tabii halletmemiz gereken büyük bir iş var. Kollarımızı sıvamaya başlamadan önce söylemek istediğim bir şey var. Kısaca alalım.

Tom seçim süresi boyunca büyük iş sahipleri aleyhine konuşarak birçok puan topladı. Buna kimsenin itirazı yok. Ama o seçim süreciydi. Bu hükümeti yönetmek.

Yani? Yanisi dostlarımızın kim olduğunu hatırlayalım.

Evet kesinlikle dostlarımızın kim olduğunu hatırlayalım. Ama aynı zamanda bize oy verenleri de hatırlayalım.

Tom, Heyecanlandığında kulağını çekme. Eğer ellerin titrerse podyumun üzerine koy. Unutma, konudan sapma ve olaylardan bahsetme.

Evet sorularınız?

Başbakan Charles Flyte’ın uçağının kayıtlarından haber var mı?

Henüz bulunamadı. Muhakkak rapor edilecek bir şeyler vardır.

Üç hafta geçti.

Söyleyecek bir şey olsaydı size söylerdim. Saygısızlık etmek istemem ama birçok hükümet bilir ama söylemez. Bu hükümet söyleyecek. Onun başına iş açacak laflar –

Başbakanın yardımcısı Sayed Khan’ın kuzeni geçen hafta salıverildi. Bu o konuyla ilgili araştırma kapandı anlamına mı geliyor?

Sayed Khan başbakanlık istişare ekibinin güvenilir bir üyesiydi. Charles Flyte’ın uçağının planlarını kuzenine neden yollamış o zaman?

O uçaklara çok düşkündü, kuzeni de öyleymiş. Gülebilirsiniz ama bu doğru.

Peki uçağın güvenlik kaydı konusunda raporlar?

O modelin örnek bir kaydı yok ama kara kutu olmadan, biz Kara kutuya gelince Amerikalılar buldukları her şeyi size sunuyorlar mı?

- Neden sunmasınlar ki? –

 Scarrow’da durum nedir Sayın Başbakan?  En yüksek miktarda tazminat için baskı yapacağınızı söylemiştiniz.

Sağlık ve Güvenlik Dairesi’nin raporunu tamamlamasına az kaldı. Bildiğiniz gibi kamu soruşturması konusunda Yüksek Mahkeme hakimi Holbeck’i atadım. İşte adam. Ne derse yapacağız. “Atla” derse atlarız biz de. Buna sen de dâhilsin Gecelambası. Hakim Holbeck patolojistin ölümünü de araştıracak mı? İntiharını mı? Evet. Patolojist zor şartlar altında işini yapmaya çalışan dürüst bir adamdı. Ona gösterdikleri tavır şahsi fikrime göre çok utanç vericiydi. Öldüğü gün onunla konuştuğunuz doğru mu? – Evet. Ve toksik anomaliler bulduğunu biliyordum Toksik anomaliler mi? Lord Holbeck’in tespit ettiği sonuçlar ne zaman açıklanacak? Adli tıptan bir açıklama yapılacak mı? Yüksek mahkemeden şirket ile adli tıp arasındaki bu kördüğümü de araştırmasını istedim.

- Peki ya Scarrow araştırması?

- Bu kadar soru yeterli. Sabrınız için teşekkür ederim. İyi günler. “Konudan sapma ve olaylardan bahsetmeme” kısmına ne oldu?

Ben kendiminkileri aşamadım. Aşacaksın Tony. Aşacaksın. Gel buraya. Seni bekleyen penguenlerin yanına gitmeden aşağıda ki barda bir tek atalım mı?

- Yapamam, gerçekten yapamam.

- Evet yaparsın tabii. Sen başbakansın. Gitmeliyim Tony. Dadın kiminle oynayıp kiminle oynamayacağını da mı söylüyor artık? Kötü bir etki mi bırakıyorum? Bu mu? Hakkında çok şey biliyorum, değil mi?

İyi geceler Tony.

Bu El-Gamdi olmalı. Tom, Tanrı aşkına! Bizi görebilirler. Saklanacaklar. Başbakanım Tom.

Namaz kılıyorlar. Onları şimdi vurabiliriz.

 Namaz kılarken bir adamı öldüremezsin. Tam zamanı elin güçlü olduğunda hamleni yaparsın. Bu adamları izlerken öğrendiğim tek bir şey var ve onu da Kur’an’da bulamazsınız.

Kendimizi Tanrı yerine koyacaksak en azından bitirmelerine izin verebilir miyiz?

-Araçlarına geri dönüyorlar. Tom!

Başbakanım, zamanımız azalıyor. Harekete geçtiler. Bu son şansımız.

Tamam. Vurun. Evet! Tamamdır!

Tebrikler başbakanım. Bugün çok kötü bir adamı öldürdünüz. Bence buna içilir.

Tom:

Eğer uymazlarsa o zaman peşlerine düşmem için bana iki katı sebep verirler. Teşekkür ederim.  Elbette bu teröre karşı savaşımızın bittiği anlamına gelmez. Ülkemizde hâlâ demokrasi sürecini baltalamaya kararlı kötü niyetli güçler var. Ve eminim aranızda bazılarınızın operasyonla ilgili soracak soruları vardır. Ama şundan emin olun. İngiliz İstihbaratı ve İngiliz teknolojisi sayesinde binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terörist durduruldu.

PetroFex /Paul Clark, efendim. Havaalanında çalışan bir arkadaşım haber verdi. Görünüşe göre Clark Davos’a gidiyormuş. Buraya gelmekten başka her yere gidiyor! Pek sayılmaz efendim Biggin Hill’de yakıt almak için duracaklar. İsteğiniz üzerine onları bekletiyoruz ama uçaktan dışarı çıkmayı reddediyorlar.

Peki ya ben ona gidersem?

Bu bizi endişelendirir başbakanım. Çavuş? Bacaklarımı esnetebilirim efendim.

Bizi vurmazlar değil mi?

Amerikalılardan emin olamayız efendim.

Sayın Başbakan sizden orada durmanızı isteyeceğim. Adamınız silahlı mı? Umarım öyledir. Gerçi çekilmenizi öneririm. Teşekkür ederim.

Tom! Senin için ne yapabilirim?

Dava etmekten başka tabii. Biz konuşurken avukatlarım çalışıyorlar. Bir şeyler bulacaklar. Amerikan iletişim bakanıyla da irtibat halindeler. PFX-44 nedir bilmek istiyorum. Ve Dermot Matthews’a neler olduğunu bilmek istiyorum. Bu alanı genişletmek için İngiltere Hükümetiyle yasal bir kontrat imzaladım. Polonya’ya götürebileceğim, 1600 kişiye iş imkanı sağladım. Dermot Matthews’a onun, ailesinin hatta onun jenerasyonunun dahi hayal edemeyeceği bir iş verdim.

-Peki karşılığında ne aldım? Şirketin bu tesisten milyonlar kazandı. Ve bir de 19 ölünün ve 94 yaralının olduğunu hatırlatayım.

Scarrow’lular onlara ödeme yapacak mısınız yoksa istifinizi bile bozmayacak mısınız bilmek istiyorlar.

-Scarrow’lularla iyi geçinmemizi istiyorsan kırmızı kurdeleleri kes, mühlet vermeyi ve kamu soruşturmalarını bırak. Kendi kurallarını getirerek bunu sen yaptın. Akaryakıt patronları bu ülkeyi satın alabilirler. Ve seni de. Sözlü anlaşmamızı ödersek minnettar olun.

-PFX-44 nedir?

Scarrow’da geliştirdiğimiz yeni, hafif, insansız uçak yakıtı. Değerli ülkeniz için daha fazla iş, daha fazla sayı demek. Ya da isterseniz her şeyi Polonya’ya taşıyabiliriz. Bırakalım mı? Charles Flyte kabul etmişti.

-Başka kim biliyor?

Sana söylemek isterdim ama ne yazık ki Genel Kurmay Başkanınız söyleyemeyeceğimi bildiren bir kağıt imzalattı.

Bu yakıtın felaketin oluşmasına ya da çoğalmasına sebep olduğuna dair hiçbir delil yok. Buna gerçekten inanıyor musunuz General?

Yoksa ağzınızdan kelimeler öylesine mi çıkıyor?

Biraz saygı gösterin Sayın Başbakan, lütfen.

Rütbenizin yüzbaşıdan yukarı hiç çıkmadığını hatırlatmak isterim.

Genel Kurmay Başkanı olmanız için size kim oy verdi?

Bu yakıtla ilgili herhangi bir kötü reklam bu olayı tehlikeye atabilir diye düşündük.

Hangi olay?

El-Gamdi mi yoksa Scarrow’da ölen 19 kişi mi?

-Bundan haberi olan herkesin listesini istiyorum. Uzun vadeli düşünün. 24 saat önce verdiğiniz vur emriyle kurtardığınız hayatları düşünün.

Yeni yakıtı kullandınız.

Beni bu komploya dâhil etmek belirli bir teşebbüs müydü?

Bu ilk değildi Başbakanım. Umarım zırhını saklıyorsundur General. İhtiyacın olacak.

Devlet sırlarını unutuyorsunuz.
Kendi sırlarını devlet sırrı sanıyorsun.

- Nills.

- Paul. Dermot Matthews. Rafineri kapısında.

Yani? Patlamadan hemen önce. Ve vardiyası yokmuş.

Başbakan Tom:

Şirkete verdiğim mühlet bugün öğle saatlerinde doldu.  Bir grup insanın PetroFex şirketiyle gizli olarak insansız hava uçakları yakıtı konusunda gizlice çalıştıklarını öğrendim.  Tamin al-Gamdi’nin öldürülmesinde kullanılan. Hiçbirimiz El-Gamdi gibi soykırımcı bir katilin arkasından gözyaşı dökmez ama benim kanaatime göre bu deneysel yakıt Scarrow’daki patlamadan ve ve birkaç gün önceki basın toplantısında size bahsettiğim toksik anomalilerden sorumlu olabilir.

Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri ülkemizin güvenlik yönetmeliğine ve İngiltere Hükümetiyle yaptığı anlaşma şartlarına burun kıvırıyor.

Hepimizin ulus olarak harekete geçmesi gerektiğine inanıyorum.

Bugün bana büyük petrol şirketlerinin bu ülkeyi satın alabileceği söylendi.

Petrol dolarları çok güçlü bir para birimi olabilir, buna şüphe yok. Ama demokrasimizi bundan daha güçlü bir şey ayakta tutuyor.

Biz ona oy diyoruz.

Tom rahatsız ettiğim için özür dilerim. Şu bombalama. İranlılar sınırın kendi taraflarında olduğunu söylüyor. Bunu savaş sebebi olarak gördüklerini söylüyorlar.

İranlılara karşı hiçbir şekilde askeri eylem düşünmüyoruz. Füzenin sınırı aştığında dair küçük bir ihtimal var. PetroFex rafineriyi Polonya’ya taşıyacağını söyledi. Tazminat tekliflerini askıya aldılar. Mal varlıklarını donduracağım.

Secret State – 01×03

Benzin fiyatları yükseliyor.  İşsizlik oranı yükselmeye devam ediyor.  İngiltere ekonomisi gittikçe hassaslaşıyor ve biz hâlâ Charles Flyte’a ne olduğunu bilmiyoruz.  Bu durum için aklıma gelen tek kelime şu Meclis Başkanı. Kaos.

İranlıları elçiliklerinden atmak kimin fikriydi?

Şirket Sayın Başbakan.

General, bu bildirimlerinizi azaltmanızı açıkça söylediğimi sanıyordum. Bu son bilgilendirmem Sayın Başbakan.

Şimdi Afganistan’da mı yoksa İran’da mı?

Hangisi?

Oradaki sınır eskiden beri tam olarak net değil. Coğrafi yapı açısından kesin konuşmak zor. Sınırların bu kadar yakın olduğu konusunda daha önce neden hiçbirinizin bir şey söylemediğini sorabilir miyim? Uçaklar herhangi bir bölgesel ihlal olursa bizi uyarmaya programlılar. O zaman sınırın öbür tarafında olamaz?

Ufak bir ihtimal var füzenin atılmasında. Tekrar ediyorum, küçük bir ihtimal.

 İran’da seçim zamanı. Büyük bir ihtimalle muhafazakârlar savaş tehditleri ile seçim avantajı kazanmaya çalışıyorlar. Dayanakları olmadan böyle bir şey iddia ederlerse aptallık ederler. Eğer onlara gerçek savaş sebebi nasıl olur gösterirsek daha büyük bir aptal gibi görünürler. Modernistlere bir iyilik yapılabilir. İyi yerleştirilmiş bir ya da iki Cruise füzesi. Bu yüzden mi durdular?

Güvende olduklarını düşündüklerinden? Namaz kılmak için durdular. Çünkü sağ salim sınırı geçtiklerini sanıyorlardı?

Bu yüzden mi?

Başbakanım Orada adamımız var mı?

Pek uzak olmayan bir yerde özel operasyondan birileri var Kahrolası sınırın hangi tarafında olduğunu gidip kontrol edebilirler.

İyi şanslar. İnanın buna ihtiyacınız var.

Kara kutunun aramaları nasıl gidiyor General?

Orası çok derin Sayın Başbakan. Okyanus.

Bu oyunu oynamayacağız. İranlılar olayı büyütmek istiyorlar.

Paul Clark Polonya’ya gitmelerini durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığını söyledi.

Banka, mal varlıklarını dondurdu mu?

Tanrım! Michael Bey Sayın Başbakan. Davos’a giden uçağımın kalkmasına iki saatten az zaman var.

Anlaşıldı. Lütfen oturun. Sizin aceleniz var, ikimizin de saklayacak bir şeyi yok. Lütfen.

Parayı ne yaptınız Michael Bey?

PetroFex hesaplarından mı bahsediyoruz?

Mal varlıklarını yok ettiniz. PetroFex gibi çok uluslu bir şirket her zaman mülküne bir telefonla ulaşabilir.

Sermaye son günlerde çok portatif, haklı olarak. Paralarını başka yerde istediler ve siz de onlar için transfer ettiniz. Fareye tıklamakla bunu yapıyorlar, çok büyük bir çaba gerekmiyor. Neredeyse üç milyar sterlinlik parayı bir anda başka bir ülkeye transfer etmeklerinde hiçbir tuhaflık sezmediniz mi?

Biz bankayız. Verilen talimata göre hareket ederiz. Bize duyulan güveni kırmak istemeyiz. Ama biliyordunuz, kişisel olarak biliyordunuz. Bu fareye tıklama herhangi bir hesaptan yapılmamıştı. Bankanız şirketin en büyük hissedarlarından, değil mi?

Şirket tanıtım ilanını okumuşsunuz. Ve onların en büyük hissedarı olarak büyük kararlarında etkiniz olsun istersiniz?

Geç kalıyorum. Şirket tanıtım broşürlerinden okuduğum kadarıyla bankanızın en büyük hissedarı kim biliyor musunuz Michael Bey?

Ben. İngiltere hükümeti. İngilizler. Ve biz de sizden o küçük fareye tıklayıp üç milyarı geri almanızı istiyoruz.

Dünya böyle yürümüyor Sayın Başbakan

O zaman onu yönlendirmeliyiz.

Bu sabahın bir başka haberi de piyasalar gözle görülür derecede düşük seviyede güne başladı Metro şirketleri bankalarının kart işlemlerini ve ödemelerini teyit etmediklerini söyledi.

Kapıları açarlarsa karışıklık çıkacak.

Hangi banka?

- RCB

İngiltere Bankasına gitmen gerekiyor Felix. Onlardan yeraltı şirket işlemlerini yapacaklarının garantisini istiyorum böylece tekrar trenleri hareket ettirebileceğiz. Valinin ne dediğini biliyorsun. İngiltere Bankası hükümetten bağımsız bir banka. RCB böyle ortalığı karıştıracaksa bizim de onlara karşılık verebileceğimizi anlamalılar. İngiltere Bankası bu işe daha başlayamadan RCB bu konuyu çözer. Yollar açıldı ve çalışıyor. Sıcak saatler bitti. Biraz dürtülmeye ihtiyaçları varmış. İran konusunda ve Royal Caledonian’la olan bu karışıklık konusunda çözüme ihtiyacımız var Tom. Pound zaten düşük seviyede şimdi RCB de sterlini düşürüyor. Sonra ne olacak?

İngiltere Bankası yabancı kaynakları bir süre satmak için destek olabilir. Ama bu sürekli gidemez.

Anlatılacak bir şey yok. Gözlerinde görebiliyorum. Orada hiçbir şey yok. Şimdi müsaade edersen Michael Bey, benim ölçüsüzlüğümün piyasalardaki istikrarsızlığa katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Açgözlü tahvil sahipleri kesinlikle piyasalarda aptalca davranabiliyorlar. İngilizler bankanıza 50 milyar para akıttı. Bu kıymetler halkın yararına kullanılabilecek mi?

İdeal bir dünyada bu dediğinize katılırım ama ne yazık banka sadece görevini yapıyor. Yatırımcıların menfaatine göre hareket eder.

İyi o zaman. Biz yüzde seksen sekizi temsil ediyoruz. Bütün yatırımcıların menfaatine.

Politika dar görüşlüdür Başbakanım. Finans ise globaldir.

Evet ama siz benim yetkim altında işinizi hallediyorsunuz. Yarına toparlanıp gidebiliriz. İşte bu tarz yorumlarınız ölçümü kaçırmama sebep oluyor Michael Bey.

50 milyar para yatırdınız ve evet bu parayla bankamda etki sahibi olabilirsiniz benim demeye çalıştığım şey eğer bu yetki konusunda baskı yaparsanız çok geriliriz. Ve bankanın geri kalan hissedarları da. Eğer gerilirsek hisse fiyatlarımız düşer. Ve eğer hisselerimiz düşerse sizin 50 milyarlık yatırımınız çöp olur. Ve bununla birlikte banka üzerindeki etkiniz de. Yani kullanmadığımız müddetçe banka üzerinde etkimiz var mı demek istiyorsanız?

İsterseniz kullanın.

İngiltere başbakanı Tom Dawkins birkaç şey söyleyecek.

Birçok bankanın ayaklanıp Londra’dan ayrılacaklarına dair yorumlar aldım hiç şüphesiz sizin oralara gelip yerleşecekler. Onları kollarınızı açıp karşılamadan önce size hatırlatmak isterim tarlasını sürerek geçimini sağlayan İngiltereliler 2008 yılında bankalarına onlarca milyar para yatırdılar. Bu yatırımların karşılığında onlara küçük işyerleri açmaları konusunda katkıda bulunacaklarına söz verdiler. Bu konuda verdikleri sözleri tuttular mı? Kusura bakmayın ama sıçıp batırdılar!
Ve bana Royal Caledonian Bankasının işlerine burnumu sokarsam ulusun yatırımını tehlikeye atacağım söylendi. Ama bana öyle geliyor ki ulusun yatırımı çok yakında değersiz olacak şimdi yapacağım şeye geliyorum. Kalan hisseleri almayı ve bankayı bir refah lokomotifine dönüştürmeyi teklif ediyorum ve işyerlerini yükseltmeyi, özellikle küçük işyerlerini ve bilhassa genç nesilden istihdam oluşturmayı.   Hindistan 300 yıldır kömür tedarik ediyor ve 400 milyon insan orada elektriksiz yaşıyor. Acilen ülke çapında güce ihtiyaçları var. İngiltere’de iki milyon insan işsiz dünyanın yenilenebilir enerji teknolojisine ihtiyaç var ve bugün itibariyle bir banka kendisini bu insanlara ve bu teknolojiye adıyor. Yeni Royal Caledonian Bankası büyük ölçüde yatırım yapacak. Evet, büyük ölçüde. İngiltere ve Hindistan ortak araştırmasıyla İngiltere temelli ve Hindistan kömürüne dayanarak tek amacı yenilenebilir alternatif enerji yaratmak geliştirme ve üretme projesi kuruyoruz. Aynı zamanda İngiltere Hindistan ulusal düzeyde elektriklenmeyi başarana kadar onlara iklim değişikliğini azaltma konusunda baskı yapan tüm uluslararası anlaşmaları geri çekecektir.

Secret State – 01×04

 Bir başka haber de başbakanın Hindistan hükümetinin sterlini garanti altına alacağı haberine piyasalar olumlu sonuç verdi.  Pound toparlandı ve Amerikan dolarına karşı iki pens değer kazandı.  Bu, Tom Dawkins için kişisel bir başarı olarak tahlil edilebilir her ne kadar uluslararası anlaşmaları iptal ettiğinden dolayı çevreci kampanyacıları tarafından eleştirilse bile.

Tüm petrol şirketleri onayların kaldırılacağı gün için İran’da yedek kadro tutuyorlar. Petrol şirketlerinin adamları yani?

AB yaptırımları batılı petrol şirketlerinin İran’da faaliyette bulunmasını yasakladı bu yüzden bir anda İranlılar onların farklı bir kimlik altında orada durduğunu söylemeye başladı. Radikaller seçim öncesi davullarını çalıyorlar Vakitlerinin azaldığını biliyorlar. Vakitleri azalan sadece onlar değil. Bizden ortaya atlayıp tehditler savurmamızı emperyalist savaş çığırtkanı olarak bize biçtikleri rolü oynamamızı bekliyorlar.

350 yıldır devam eden ticaret senin görevin sırasında bankamı dize getiriyor. Beni suçlama Michael. Ben şirketi yönetiyorum, ülkeyi değil.

Michael:

Geleceğin ne kadar önemli olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz.  Bu ülkenin PetroFex ve RCB gibi şirketlere ihtiyacı var.  Uluslar ve şirketler her ikisi de hisse sahiplerinin menfaatine ve göreve yakışan bir liderlikle sorumluluk içinde yönetilmesi gerekir.  Şirketlerimizin geleceğini güvence altına almamız gerektiğine inanıyorum.  Şimdi hükümetimizdeki arkadaşlarımız için elimizden geleni yapmalıyız.

Bugün, Tom Dawkins ve hükümet üyeleri için İran’a karşı nasıl bir duruş sergileyecekleri ve Charles Flyte’ın ölümüyle ilgili iddialara nasıl yanıt verecekleriyle ilgili hesap verme günü.

Şirket adamı Felix:

Tom, Şunları gözden geçirmenizi istiyorum PetroFex’le yaşanan mühlet verme fiyaskosu hava saldırısı boyunca devlet sırlarını ortaya dökmek savaş suçları ithamnameleri ve rupileri tahvil etmeyi teklif ederek büyük ulusumuzu aşağılamak. Ve şimdi de Charles Flyte’ı öldürdüklerine dair kesin delil varken İranlıları yatıştırmaya çalışmak.

Şu anda bir çukurdayız. Kazıp durmayı bırak. Başbakanımızı öldürdüler, kabul et. Bu ülkenin büyük bir çoğunluğu İran’la savaş istemiyor. Önemi olan tek rakamlar bunlar. Seçme hakkın var. Ya meclise gelir İran’a karşı misilleme yapılacağını duyurursun ya da gelir istifanı verirsin.

- Ya vermezsem? O zaman müzakereden sonra buraya gelir bu listede olan sağ elini kaldırmış adamlarla birlikte seni şu pencereden atarız.

Paul Clark burada efendim. Bence söyleyeceklerini dinlemelisiniz. Neden her zaman sen ve ben kendimizi bokun içinde buluyoruz sence Tom?

Doğru okullara gitmedik. Haydi oradan Clark. Bana yaptıklarını sana da yapacaklar. Ayağını kaydıracaklar. Hepsi savaş istiyorlar. Sorun bu. Bankalarla hapisten çıkabilirsin. Anlaşmazlık orada başlıyor sermaye yarın yokmuşçasına etrafta uçuşur geleceği yer burası. Bankamız sonuna kadar onu içecek. Ve petrol şirketleri, piyasalar, çok uluslular, Amerikalılar. Her seviyede işe yarar, değil mi Felix?

Ben derim ki eğer birileri başbakanını öldürmüşse sen ona sert, daha sert cevap verirsin. Sharour terörist değil. İran’a bu kadar çok gitmesinin sebebi onu ben gönderdim. Ve New York’taki şu camii oraya yeğenini kulağından çekip çıkarmak için giderdi. Bilmek istersin diye düşündüm.

Sorun ne Felix?

Gerçekler stratejine uymadı mı?

Gerçekler mi? Paul Clark’tan mı?

Başbakan Tom, dürüst olabilmenin zorluğunu yaşarken, Felix, Başbakan olarak şirket hizmetine talip oluyor. Düzensiz düzen halkın başında devam ediyor.

Meclisin saygıdeğer üyeleri, Başbakan!
İranlılar başbakanımızı öldürmedi.
PetroFex öldürdü.
Öyle görünüyor ki şirket yeni insansız hava uçağına ait yakıttan bir örneği başbakanın olduğu uçakta taşıyormuş aynı yakıt bildiğimiz kadarıyla 19 kişinin öldüğü ve 94 kişinin yaralandığı Scarrow’daki patlamada .patlamanın başlamasına değil ama çoğalmasına sebep oldu. Yakıtı taşıyan kutu Teksas’taki Houston Havaalanında kaza ile hasarlandı ve muhtemelen uçak gök gürültüsü ve sağanaktan geçerken katalizör ile kontak haline geçti. Bu bilgiden emin miyim? Hayır, değilim.
Sami Sharour’un İranlıların yönlendirmesi ile uçağı düşürdüğünden emin miyim? Hayır, değilim.  Eğer barış olursa piyasalardan, bankalardan büyük işletmelerden ve Amerikalılardan oluşan bu karanlık ittifakın dağılacağından emin miyim?  Aynı şekilde, hayır değilim.  Bu kararı size bırakıyorum doğruluğundan hiçbir şekilde emin olmadığımız bu bilgilere dayanarak sayısız İngiliz ve İranlının hayatlarını yok edecek miyiz? Siz söyleyeceksiniz. Çünkü bunu siz oylayacaksınız.  Aynı Agnes Evans’ın, Tony Fossett’in yaptığı gibi bir kere olsun kendimizi riske atalım. Partiye sadakati unutun, kazanılmış hakları unutun. güvenoyunu unutun. Her birimiz şunu bir düşünelim bu, savaşı haklı kılar mı? Doğru söylüyor! Bu ülkenin insanlarının istediği nedir?
Bizim başarmak istediklerimizi başaracak mı? Peki başaramazsa ne olacak?
Size ne yapmamız gerektiği konusunda ne düşündüğümü söyleyeyim. Biz bu ülkenin insanlarını temsil etmeliyiz. Bizi yedirip içiren lobi şirketlerini değil ya da bize dünyanın nasıl döndüğünü anlatan bankaları veya büyük işletmeleri borusunu öttürmeye çalışan sendikaları değil ya da memurların ve savaş yanlısı generaller ve güvenlik şeflerinin değil. Başkanlık merkezinde akşam yemeği talebinde bulunan fabrikatörler ve multi milyoner bağışçıları değil. Parti denetçileri, resmi ideoloji ya da statükolar değil. Bu ülkenin insanları buna siz karar vereceksiniz, başka bir savaş daha istemeyin. İstemeyeceğinizden eminim. O kadar eminim ki politik kariyerimi ortaya koyuyorum.
Neyin yeteceğini size söyleyeceğim. Geçmişimizden ders almak ve başka bir mesnetsiz, yasadışı savaşın yolumuza çıkmasını engellemek bize yeter.
Bu meclisin demokratik sisteme dönmesi ve ülkeyi temsil etmesi yeterli olacaktır. Bu amaçla emsali olmayan bir adım atıyorum ve sizi kendi hükümetine güvensizlik oyu vermeye çağırıyorum. N’apıyor bu?!
İran’la savaş istiyor ve işlerin her zamanki gibi gitmesini diliyorsanız buyurun. Bana karşı oy verin. Ama gerçekten değer verdiğiniz bir şeyin doğru olduğuna inandığınız bir şeyin sorumluluğunu üstlenmeye hazırsanız bu alışılmadık durumda bir adım öne çıkın bana katılın ve bu hükümete karşı oy verin.

Sonunda ancak kaderin bir cilvesi ile gelebilecek dürüst Başbakan Tom gider, yerine düzenin adamı Felix gelir.
Gariban halk hiçbir zaman perdenin arkasındaki oyundan haberi olamayacaktır.

BU HİKMETİ BİLENLERDEN MİSİNİZ?


Vaktiyle valinin biri azlolunmuş, hayli zaman açıkta kalmış. Bir gün uşağı: Efendi, demiş, filân ağaç kovuğunda bir zat oturur herkes gidip onun duasını alır, büyük bir zattır. Haydi, biz de gidelim de senin için duâ isteyelim!

Efendi de uşağın sözünü dinleyerek kalkar ve beraberce o zâta giderler. Elini öpüp hacetlerini söylerler. O zat da:

“Yâ Rabbî, der, ne ka­dar hayır sahipleri ne kadar sâlihler, âşıklar varsa onların yüzü suyu hürmetine bu adama yakında bir memuriyet ihsan et!”

Bu duayı aldıktan sonra Efendi ve uşak evlerine dönerler. Biraz son­ra da bir yaver gelerek filân yere vali tayin olduğunu bildirir. Aradan beş on sene geçtikten sonra vali tekrar azlolunur. Yine uşağın teklifi üzerine ağaç kavuğundaki zâta gidip yeniden duâ isterler. Ama bu defa o zat:

Yâ Rabbî, ne kadar meyhaneci, edepsiz, katil, hırsız kulların var­sa onların yüzü suyu hürmetine bu adama bir memuriyet ver,”

diye duâ eder. Bu türlü bir niyaz beklemeyen valinin hayreti karşısında:

“Merak etme oğlum, tecelli devir devirdir bu da hak, o da hak… Sen işine bak tayin olunursun,”

diye cevap verir. Gerçekten de üç gün sonra tekrar bir tâyin çıkarak adamcağız yeni işine gider.

Bazı kimseler görüyorsun, Hak yolunda oldukları halde birçok maddî mahrumiyetler ve elemler içindedirler. Fakat onların içinde bu­lundukları ateşte ne gülistanlar gizlidir. Allah Teâlâ’dan uzak kalan bir kim­se ise, ne kadar zevk ve safa içinde de olsa yine ateşin içindedir. Çünkü aslı ateştir neticede de yine ateşe munkalip olur.

Fakat bu iki ateş arasında azîm farklar vardır. Biri ateş görünür içi gülistandır. Biri gülistan görünür içi ateştir. Fark bu..

Kaynak: Ken’an Rifâî, Sohbetler, hzl: Sâmiha Ayverdi, İst, 2000 s. 160

HOUSE OF CARDS [Kartların Evi] (1990) Mini Dizi


“Ben asla yorum yapamam”

Yönetmen: Paul Seed

Ülke: İngiltere

Sezon: 1.Sezon

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 25 Kasım 1990 (İngiltere)

Süre: 50 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Andrew Davies, Michael Dobbs

Müzik: Jim Parker

Görüntü Yönetmeni: Jim Fyans, Ian Punter

Yapımcı: Jeremy Gwilt, Ken Riddington

Oyuncular:    Ian Richardson,    Susannah Harker, Miles Anderson,    Alphonsia Emmanuel, Malcolm Tierney

Özet

1990 yılında   dört bölüm olarak çekilmiş  siyasi gerilim tarzında  televizyon dramasıdır.  

Hikaye Michael Dobbs tarafından yazılmış bir romandan Andrew Davies tarafından uyarlandı  Dobbs’ın romanı ayrıca radyo için dramatize edildi. 1996 yılında  iki televizyon devam dizi filmi vardır ( The play the Kind ve Final Cut )

Margaret Thatcher istifası sonrasında iktidardaki Muhafazakar Parti yeni bir lider, seçmek üzeredir.  Francis Urquhart siyasi parti denetleyicisidir. Devlet sırları elinin altındadır. Francis Urquhart’ın  ahlaksız ve manipülatif şekilde iktidardaki Muhafazakar Parti’nin gelecekteki lideri olmak ve İngiltere Başbakanı olmak  için yaptığı entrikalar.  Bu nedenle  Francis başbakan olmak için tüm sırları açık etmeye ve entrikalara hazırdır.

http://en.wikipedia.org/wiki/House_of_Cards_(UK_TV_series)

Eleştiri

https://eksisozluk.com/house-of-cards–525157

Diziden Kaçırmamanız Gereken Bazı Ayrıntılar

House of cards – 1×01

Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. En uzun, en şaşaalı saltanat bile, bir gün bitmek zorundadır.

Ben Baş Denetmenim. Sadece bir görevli. Birlikleri kontrol altında tutarım. Gözdağı veririm, onları ürkütürüm. Ve tabii ki liderim kim ise ona mutlak sadakatimi sunmam gerekir.

Margaret Thatcher’dan İngiltere’nin yeni Başbakanı Henry Collingridge  seçimlerden sonra  partisine açılış konuşmasında “Bir araya gelelim” dediğinde Francis Urquhart ve arkadaşı şu yorumu yapar.

Tüm insanlarımızın bir araya gelmesi için doğru yolu bulalım.
Saçmalık. “Bir araya gelelim” mi?
Marrakech’teki bir genelevin sloganına benziyor

 [Onun ahlâki temeli, arka sokaktaki tutucu Pazar okulunda, Peterborough veya Rugeley'de, ya da benzeri berbat bir yerde verilen ikiyüzlü vaazlardır. Ona karşı kin beslediğimden değil tabii. Ama onun gibilerin yukarı tırmanmasına izin vererek başımıza dert açtık. Benim geçmişim, gördüğünüz gibi biraz farklı. Ama ayrıcalık, sorumluluğu getirir. Ben devletin sadık bir hizmetkârıyım ve bundan gurur duyuyorum. Ayrıca, Henry Collingridge'e saygı duymayabilirim, ama bence o bana saygı duyuyor. İtiraf edeyim, yüksek makam istiyorum. Bana bu konuda söz verdi. Ama her şey sırayla. Kazanmamız gereken bir genel seçim var.]

Gazeteci Mattie:  Başbakan uyuşmazlıkla karşı karşıyaysa, muhalefet edenleri neden kovmuyor?

 Yeni insanlarla siyasete neden yönelmiyor?

 Francis Urquhart : Böyle düşünebilirsin, ama o kadar kolay değil. Tehlikenin kaynağından emin değil. Ani değişiklikler de panik hissi uyandırabilir. – Resmi bakış açısı budur.

- Katılmıyor musun?

 Elbette katılıyorum, buna mecburum.

-Diğer taraftan, eğer Titanik’in kaptanı olsaydınız ”Viya böyle.” diyemezdiniz. Eğer Cevaplayabileceğiniz şekilde nasıl sorarım bilmiyorum. Deneyin.

 Eğer Titanik’in kaptanı olsaydım, hangi üst düzey çalışanlarımdan endişe etmem gerekirdi?

 ”Acelesi olan yaşlı adama dikkat et.” Bu sözü duydun mu, Mattie?

-Hâlâ parti lideri olabileceğini düşünüyor olamaz. Bu yaşından sonra, bir lord olarak. Yani?

 Kendisi için istemiyor. Dizginleri elinde tutmak istiyor. Parti liderliğini, kendi yetiştirdiği biri için istiyor.

-Böyle düşünebilirsin. Ben yorum yapamam-

Evet, birkaç sızıntı işe yarar ama bundan çok daha fazlası gerekir.
Büyük bir skandal belki.
Bir politik skandal.
Ya da insanların gerçekten anlayacağı bir skandal.
Seks veya para.

House of cards – 1×02

Francis Urquhart : Ben dahil, bazı adamlar boş durmaya katlanamazlar. Başbakan ve kardeşinin birlikte inanılmaz bir ticarî suça bulaştıklarını halka açıklayabilirim. Ama önce olayın biraz gelişmesine izin verelim, değil mi?

 Öte yandan Charles ve Başbakan Henry Collingridge’i mümkünse halkın gözü önünde tutmalıyız. Basın da yaz sezonunda her türlü habere minnettardır. Başbakan utanç kaynağı kardeşini genelde Eylül sonuna dek gözlerden uzak bir yerde tutarak önlemini alır.

Bu yıl Charlie, Poitou-Charentes’de rahatça kafayı bulabileceği kırsal bir Fransız kenar mahallesinde olacak. Başbakan parasını harcamayıp tatilini evinde geçirirken ve Chequers’da beyefendi pozları verirken. Yani birisinin Charles Collingridge’in tatildeki adresini basına sızdırması, çok talihsiz oldu.

Başbakan Henry Collingridge: Adiler! Zavallı Charlie bunu hak edecek ne yaptı?

 Tek şanssızlığı benim kardeşim olması. Her ailede kendi başının çaresine bakamayan biri vardır.

Doğru. Haklısın.

-Kardeşim Charlie’nin yanında olursam, halk bunun için bana daha çok saygı duyar.

Bunu kardeşin için yapmanı isterim, kamuoyu yoklaması için değil, Hal.

Elbette. Görev ve kişisel çıkarın buluşması. Bir kereliğine.

Patrick Wo:

 Margaret gittiğinde Henry’nin rakibiydim. En sıkı rakip bendim. Eğer tekrar rakip olursam desteğini beklerim, Francis. Ama çok erken. Halkı lider değişikliğine hazırlamak için birkaç aya ihtiyacımız var. Aceleci olursak suikastçi gibi görünürüz. Yavaş olursak parti mahvolur.Francis, bu konuyla senin ilgilenmene memnun oldum.

Collingridge’i göndereceğiz. Sen ciddisin değil mi?
 Bu güven krizi politikayla ilgili değil, liderlikle ilgili. Henry Collingridge’i çok beğenirim. Ona pek çok yönden saygı duyarım. Ama bu ülkenin özgürlükleri savunacak güçlü bir sağcı lidere ihtiyacı var. – Ve artıracak. – Kesinlikle, tüm Avrupa öyle yapıyor. Burası kahramanların ülkesiydi Ben. Kâşiflerin, askerlerin, gezgin tüccarların. Köpeklerini tasmadan kurtaracak bir lider istiyoruz.
- Biraz koşmamıza izin verecek.
- Tabii ki. Biraz rahatını bozmaya, emek vermeye hazır bir lider istiyoruz. Dediklerin hoşuma gidiyor, Francis. Peki, aklında kim var?
 Patrick Woolton istediğimizi verebilir.
- Kendin için istemiyor musun?

 – Ben mi?

 Hayır, hayır. Ben sadece Baş Denetmenim. Sadece birlikleri düzene sokarım. Baş Denetmenler daha önce zirveye yükseldiler. Bir gün o aşamaya gelirsem, bürokratik engellere takılmana izin vermem, Ben.

Landless’ın orduları benim için çabalıyor, karanlıktan gün doğumuna dek hikâyeyi anlatıyorlar. Ulaşılmaz bir lider. Kurtulmak için çırpınan bir saman kuklası. Geleceği önünde bir yumruk gibi kapanıyor.

Bu berbat dünyada kim lider olur ki?

 Özür dilerim Başbakanım. Görmeniz gerekir diye düşündük. Graham, kahvaltıda olmaz. Hal, konuşmasını hazırlamak için 4’e kadar oturdu. Biz de öyle Bayan Collingridge. Çok üzgünüm ama çok ciddi bir konu. İşaretlediğim kısmı okursanız Sayın Başbakan. Sadece bir sızıntı değil, bu bir kişisel saldırı.

“Önde gelen bir bakan, ‘Partimizin normalde kusursuz olan konumu, liderin cazibesini kaybetmesiyle sarsılıyor.’ dedi.”

“Bir başka önemli parti üyesi, partinin iyiliği için Henry Collingridge’in çekilmeye davet edilmesini önerdi.”

Bunu kim yapıyor?

 Kim bu?

 Hepimizi mahvetmeye mi çalışıyorlar?

 Bu kim bilmek istiyorum, Graham. Bilmek zorundayım. Lord Billsborough’yu aramalı mıyım?

 Evet. Hayır! Hayır, Billsborough olmaz. Francis Urquhart’ı bul.

Başbakan:

’80’ler yüzleşme dönemi ise bence ’90’lar da uzlaşma dönemi olacak. Dayanışma dönemi. Olgunluk dönemi. Baskıcı muhalefet, Doğru Yol’u bulmamıza yardımcı olmayacak. Doğu Avrupa’daki olaylar bize bunu kesinlikle gösterdi. İngiliz demokrasi yapısı özgürlüğün peşinde koşanlara Polonya’da, Rusya’da, Macaristan’da ve Çekoslovakya’da ilham kaynağı oldu. En azından ben, bununla gurur duyuyorum. İyi bir devlet, sadece açıkça ve dürüstçe gerçekleştirilen fikir alışverişi ile mümkündür. Güven ortamında yapılan, dürüst ve açık fikir alışverişi.

Sayın Başbakan, programın son 5 dakikasında, kardeşinizin uygunsuz hisse alımıyla ilgili iddialara dönebilir miyiz?

 – Zevkle.

- Bu hafta bir bildiri yaptınız. Ailenizin olayla ilişkisini reddettiniz ve isim karışıklığı olabilir dediniz.

-Doğru. Elbette Observer’ın sıradışı hatasını açıklamak bana düşmez. Tek söyleyebileceğim, ailemin bu olayla bir ilgisi olmadığıdır. Bunun için şeref sözü veriyorum. Aile avukatlarımız Observer’a karşı işlem başlattı. Bu sahte ve hain iddiaları tekrar eden herkes için bunu yapacaklar.

- Teşekkürler. Bunu dikkate alacağız.

- Akıllıca olur. Siz ve kardeşiniz bir gazete bayiinde geçici bir adres –  açtığınızı yalanlıyorsunuz. –

-Doğru. Ama bu Pazartesi, elemanımız Jane Hartston o adrese gitti. Kardeşinizin adına gönderilmiş mektupları fotoğrafladı.

- Şimdi bakın

- İlki Ottoman Union Bankası’ndan, Mendox hisselerini alıp satan banka. İkincisi, kardeşinize Muhafazakâr Parti’nin Smith Square’deki satış işleri bürosundan gönderilmiş. Bunlarla hiçbir ilgi kuramıyorum. Bu olay açıkça bir isim karışıklığı.

- Sizi uyarmalıyım ki

- Biz de sizin gibi Charles Collingridge yaygın bir isim olabilir diye düşündük. Gizli hükümet kararlarından faydalanan başka bir Charles Collingridge. Ama ilginçtir ki, Londra telefon rehberinde bir tek Charles Collingridge var. Kardeşiniz.

Sayın Başbakan, bitirmek üzereyiz. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 Başbakan adının karıştığı sözde Mendox hisseleri skandalı hakkında daha fazla youm yapmayı reddediyor. World Watch’tan bu gecelik bu kadar.

Eğer aklına koyarsan bence istediğin her şeyi elde edebilirsin.

House of cards – 1×03

Acil kabine toplantısı. Her zaman heyecanlı bir beklentiye neden olur. Birinin başı dertte. Birinin başı gidecek. Ama bizimki değil.

Başbakan Henry Collingridge:

“ Size, bugün yayınlayacağım kısa bir demeci okuyacağım. Sizden bu mesajın içeriğinden kimseye bahsetmemenizi istiyorum, resmi olarak açıklanmadan önce. Teşekkürler.

“Son günlerde basında aileme ve işlerime ilişkin birçok söylenti dolaşıyor.”
“Daha önce de belirttiğim gibi, ben utanılacak hiçbir şey yapmadım.”
“İleri sürülen iddialar, bir devlet çalışanı için çok kritik bir konuda.”
“Erişimimdeki gizli bilgileri ailemi zenginleştirmek için kullandığım iddiası.”
“Kabine Sekreteri’nden resmi ve bağımsız bir soruşturma yürütmesini istedim.”
“Eminim ki, masumiyetim hiçbir şüpheye yer bırakmadan ortaya çıkacaktır.”
“Bu esnada, Başbakanlık makamının sağlamlığı sorgulanmaya başlandı.”
“Benim birinci görevim bu makamın sağlamlığını korumaktır.”
“Bu nedenle bugün Majesteleri Kraliçe’den bir halef seçilir seçilmez, Başbakanlığı bırakmak için izin isteyeceğim.”

Sabrınız için teşekkürler. Ayrıca bu fırsatı size teşekkür etmek için kullanmak isterim, bu zor zamanlardaki dostluğunuz ve sadakatiniz için. Bu kelimelerin, kendisine uyduğunu düşünenlere. Francis, geçen haftaki gayretlerin için özellikle sana teşekkür etmek isterim. Sana ne kadar borçlu olduğumu sadece sen ve ben biliriz. Teşekkürler.

Francis:

Bu kadardı. Ne hoş değil mi, emeklerinizin takdir edilmesi. Sonuçta bir hayli çaba gösterdim. Tamamen doğru olmasa da. Umarım suçluluk duymuyorsunuzdur. Merhamet duygunuzu hemen parçalayın. Ayağınızın altında izmarit gibi ezin. Ben bu ülkeye bir iyilik yaptım. Büyük Britanya’yı yönetecek beyine, yüreğe veya mideye sahip değildi. İyi bir adam, ama çok zayıf. En derin ihtiyacı insanlar tarafından sevilmek. Bu takdir edilesi bir özellik. Bir köpek veya bir fahişe için. Bir Başbakan için değil. Ona bir iyilik yaptığımızı keşke bilse. Makama geldiği an tuzağa kapılmış, çığlık atıyordu. Biz sadece zavallı piçin acısını dindirdik.

“Hayatın düzensiz ateşinin ardından, artık rahat uyuyor.” Alınganlık göstermekten kaçınalım. Olur mu?

 Çünkü, bu sadece başlangıç. Onları gördünüz. Masanın etrafında gözlerinin nasıl parladığını. Samuels, Woolton, Harold Earle, McKenzie. Anlamalılar ki, hepsinin de ne mal olduğunu bilirim. Gözdağını ben veririm. Onları ben telaşlandırırım. Şimdi, izninizle. Bir arama yapmalıyım. İnsan zavallı Hal’in güzel bir uğurlamayı hak ettiğini düşünüyor.

Kimsenin oyuncağı değilim. Ben seçilmem, seçerim. Yaşla ilgili tabular beni ilgilendirmiyor.

Bir beyefendinin asla konuşmayacağı şeyler vardır.

- Hisseleri alman için para verdi mi?

 – Hayır.

Öyle bir para değil.

Hayır.

Sıkıştığımda bana 50 pound verir. Bazen 100. Hal dünyadaki en iyi kardeş. Bu kadar. – Hikâyenin sonu. – Daha önce hiç hisse satın aldın mı?

 Tanrım hayır. O işi zeki adamlara bırakırım. Oynadığım tek kumar at yarışları. Ondan da çok anlamam.

Burada pek fazla iş yok Mattie.

Ben sadece arka oda adamıyım. Bu işe uygun ve hırslı çok adam var. Bu konuya biraz zaman ayırıp doğru seçimi yapacağız. Güzel. Birinci sınıf. Mükemmel.

- Bırakalım birbirlerini yok etsinler, mi?

 – Aklıma gelmedi diyemem. Ama Pat Woolton’a karşı daha fazlası gerekecek. Woolton’a hizmet etmekten gurur duyarım. Başbakan olmak istemiyorum. Berbat bir iş. Tabii. Baş Denetmen olmak daha iyi. Tüm sırları bilmek, gözdağı vermek. Telaş yaratmak, benim zevkim.

House of cards – 1×04

 Öğleden sonra saat dört. Basın açıklaması yapmak için en elverişli zaman. Hayır, falcıların ağına düşmedim. Dörtte yapılan açıklamlar akşam haberlerine ve ülkedeki gazetelerin ilk baskılarına yetişir.

Politika, kişisel hırslardan fazlasıdır.

Nereden bileyim?

 Bomba olsa çoktan patlardı. “Patrick Woolton kongrede.” Emin misin?

 “Konuşması” veya “Avrupa Kongresi” olmasın?

 Hayır, başka bir şey yok. Kaseti tak bakalım, neymiş görelim.

Brighton’daki sevişmemizin ses kaydı olan bir kaset. Eşim kahvaltı masasında bunu dinledi! Bunu kaydeden de, gönderen de sen olmalısın! Seninle yattığımı kimsenin bilmesini istemem! Hiç hoşlanmadım, düşüncesinden bile nefret ediyorum! Ben orospu değilim, kimseyi tehdit etmem! İhtiyacım olan paraya sahibim! Sadece güvenebileceğim insanlar tanımak isterdim!

Sen değilsen Kim?

Onu nasıl suçlayabilirim?

 Ondan yapmasını istediğim şeyler görev tanımında asla yoktu. Kimsenin görev tanımında olmamalı, bir fahişenin dışında. Bazen artık hepimiz fahişe gibiyiz diye düşünüyorum. Fahişe olmaya içiyorum. Şu hariç, o gerçekten buna mecburdu. Yastığı ısıran asla ben olmadım. Artık beni sevmiyor. Artık beni sevmiyor ve zavallı kalbim çok acıyor.

 Gerçekten acıyor. Bu çok garip değil mi?

 Kendimden başka suçlayacak kimse yok. Yani bugün olduğum yere geleceğimi kim tahmin ederdi ki?

 Çocukken, hayatının nasıl olacağını düşünür müydün Francis?

 Bir çocuğun kalbiyle. Tanrının bizim için istediği bu muydu?

 “Eğer zamanın tohumlarını seçebilirseniz, hangi tanenin büyüyüp hangisinin büyümeyeceğini bilebilirseniz “

- Şimdi seni düşünüyordum.

- Hiç sanmıyorum. Düşünüyordum. Mücadele bittiğine göre artık sana yardım edebilirim. Mattie?

 Bir sorun mu var?

 Yapabileceğim bir şey var mı?

 Bir şeye üzülüyorsun, nedir Mattie?

 Doğru olmadığını söyle. Neyin?

 Doğru olmadığını söyle. Neyin doğru olmadığını?

 Neden bahsettiğini bilmeliyim Mattie. Pek çok yeteneğim var ama zihin okuyamam. Sensin. Başından beri hep sendin. Collingridge ve kardeşine iftira atan. Utanç belgelerini sızdıran. Beni korkutmaya çalışan. Roger O’Neill’ı öldüren. Doğru olmadığını söyle. Söyle. Mattie, Mattie Bana bak, haydi ama. Böyle daha iyi. Bana inanıyorsun değil mi?

 Yaptın mı ?

 Roger O’Neill’ı öldürdün mü?

 Mattie, bunun beni nasıl incittiğinin farkında mısın?

 Sana karşı hislerim çok içten. Benden şüphelenmene dayanamam. Sana güvendim, Mattie. Sen neden bana güvenemedin?

 Bunu istedim. Hâlâ da istiyorum.

- Öyle mi Mattie?

 – Seni seviyorum. Düzgünce söyle. Babacığım de. Seni seviyorum babacığım.

- Sadece bilmek istiyorum. – Neyi?

 Roger O’Neill’ı öldürdün mü?

 Evet.

- Nasıl?

 – Fare zehiri. Susturulması gerekiyordu. Merhametin bir göstergesiydi. Artık huzurlu. Korkacak bir şeyi yok.

- Mattie – Ne?

 – Mattie – Ne?

 Sana güvenebilir miyim?

 – Biliyorsun ki evet.

- Mattie. Bunu söylemek bana acı veriyor. Ama sana inanmıyorum. Sana güvenebileceğime inanmıyorum. Babacığım !

Arkamı dönmüştüm. Onu dinlemeliydim. Onu durdurmak için şansım olmadı. Evet, onu uzaktan tanıyordum. Çok yetenekli bir genç kadındı, ama çok öfkeliydi. Kendisine birkaç röportaj vermiştim. Milli bir gazetedeki politika muhabirliği işini kaybettiği için çok üzgündü. Ölüm her zaman üzücüdür. Ama kariyerinin başındaki yetenekli bir gencin ani ve beklenmedik ölümü özellikle üzücü.

Francis Urquhart’ın genç bir gazetecinin bugünkü talihsiz ölümüyle ilgili yorumuydu. Buckingham Sarayı’na gitmekte olan Bay Urquhart, Kraliçe tarafından Hayır. Söyleyecek bir şeyim yok. Hayır. Hayır. Göremiyor musunuz?

 Buna mecburdum. Ona nasıl güvenebilirdim?

 Pekâlâ böyle düşünebilirsiniz.

Ben asla yorum yapamam.

WE STEAL SECRETS: THE STORY OF WİKİLEAKS/Sırları Çalıyoruz: Wikileaks’in Öyküsü (2013)


“Işık açılırsa, sıçanlar kaçar.”

Yönetmen:Alex Gibney              

Ülke: ABD

Tür:Belgesel

Vizyon Tarihi:21 Ocak 2013

Süre:130 dakika

Dil:İngilizce

Senaryo:Alex Gibney   

Müzik:Will Bates             

Görüntü Yönetmeni:Maryse Alberti     

Yapımcı:Sam Black, Alexis Bloom, Javier Alberto Botero              

Oyuncular    Julian Assange,    Chelsea Manning ,   Adrian Lamo, James Ball, Timothy Douglas Webster  

Özet

Amerikan tarihindeki en büyük güvenlik ihlalinin gerçekleşmesine neden olan Julian Assange’ın tartışmalara yol açan web sitesinin detaylarını anlatan bir belgesel.

Belgesel Metni

Nükleer karşıtı gruplar, perşembe günü fırlatılacak olan radyoaktif plütonyum yüklü  uzay mekiği Atlantis’in yolculuğuna engel olmak için mahkemeye gidiyor.  Mekik ve yasal mücadeleler.  NASA avukatları yarın mahkemeye çıkarak  benzersiz bir çevre mücadelesine karşı uzay mekiği Atlantis ile  uzay aracı Galileo’yu savunacak.  Uzay yolculuğu fırlatma rampasında kalabilir.  Anlaşmazlığın merkezindeki Galileo plütonyumla çalışan bir uzay aracı ve mekikten fırlatılmak üzere programlanmış.  Biz kaza durumunda kansere neden olduğu bilinen  plütonyum parçacıklarının Florida’da geniş bir alana yayılabileceği iddia ediliyor.

UZAYDA PLÜTONYUMU YASAKLAYIN

Ekim 1989  Bir pazartesi sabahıydı, Galileo’nun fırlatılmasına birkaç gün vardı. John “Fuzzface” McMahon NASA Network Yöneticisi 1989-1990 Yönetim gelir gelmez beni yakaladı.  Ağda bir bilgisayar solucanı tespit edildiğini söylediler.  Solucan, kendini çoğaltan bir programdır.  Bir bilgisayara girer ve sistemden sisteme atlar.  O sırada henüz pek yaygın değillerdi. Ne yapacağını bilmiyorduk. Kötü bir şey olduğunu biliyorduk.  Solucan bir makineye girerse,  duyuru iletisini değiştirip küçük satır ve karakterlerle  şunu yazıyordu:  W-A-N-K, yani Nükleer Katillere Karşı Solucanlar.  Altında da, “Herkes için barış zamanı diyorsunuz,  “sonra savaşa hazırlanıyorsunuz.” Tanrım, nedir bu?

  Çoğu kişi, “WANK” in anlamını bilmiyordu.

SİSTEMİNİZ RESMEN WANK’LENDİ

Solucan panik yarattı.

Makinenize bağlandığınızda şu iletiyi alıyordunuz:  “Biri sizi gözetliyor  Anarşistlere oy verin!”  Birdenbire “1. dosya silindi, 2. dosya silindi, 3.  Dosya silindi” yazısı görünüyordu ve bu böyle devam edip gidiyordu.  Şifreleri değiştiriyordu, o yüzden sisteme girip onu durduramıyordunuz.

HİÇBİR DOSYA BULUNAMADI.

Birçok kişinin ödünü koparmıştı.  WANK yüzünden fırlatmanın başarısız olacağından korkuyorlardı.  Nükleer pil, patlayan bir uzay aracından aniden uçup gidecekti.  Tüm sistemler hazır. On bir, on, dokuz   Bunu nasıl durduracağız?

  Acaba nereye kadar yayıldı?

   Ana motor çalışmaya hazır.  Altı, beş, dört, üç, iki, bir.  Jüpiter’e gidecek olan uzay aracı  Galileo ve Atlantis kalkışa hazır!  Mekik olaysız bir şekilde fırlatıldı.  Ama WANK solucanı yayılmaya devam ederek  dünyanın her yanında 300.000’den fazla bilgisayarı etkiledi. 

Bir uyarı, silah veya siyasi şaka olarak mı tasarlandığı asla anlaşılamadı.  Soruşturmayı yürütenler WANK solucanının izine Avustralya’da rastladılar.  Ulusal polis Melbourne şehrinde  küçük bir hacker grubundan şüphelense de bundan bir sonuç alamadı.  Ama bizzat mesajın kendisinin önemli bir ipucu olduğu anlaşıldı.  Avustralyalı grup Midnight Oil’in şarkı sözleri  ülkenin en ünlü hacker’ı olacak kişinin favorisiydi.

HERKES İÇİN BARIŞ ZAMANI DİYORSUNUZ, SONRA SAVAŞA HAZIRLANIYORSUNUZ.

Evet.  Böyle bir şey daha önce hiç olmamıştı.  Bir web sitesi tarafından kamusal alana aktarılan korkunç miktarda sır

Julian Assange. Bir özgürlük kahramanı mı, yoksa yargılanması gereken bir terörist mi?

   Birleşik Devletler aleyhine enformasyon  mücadelesine girişmiş aktif bir düşman savaşçısı   Bir zamanlar,  yanlış yaptığında hükümetimize karşı çıkmak vatanseverlik sayılmaz mıydı?

Birleşik Devletler Bay Assange’ı durdurmak için bir şey yapmalı mı?

   Bence Assange katledilmeli, aslında  Hayır, o bir kahraman   Yaptığı şey müthiş yıkıcıydı  Bu adam yine vuracak.

Julian Assange’a özgürlük! Julian Assange’a özgürlük!

Sizi motive eden nedir?

  Yaratıcı olmayı seviyorum. Yani, uzun zamandır sistemler ve süreçler tasarlıyorum. Ayrıca kurbanları savunmaktan da hoşlanırım. Mücadeleci bir kişiliğim var ve piçkurularını mahvetmeyi severim. Böyle bir meslek de bu üç şeyi bir araya getiriyor. Yani şahsen benim için çok tatminkar.

Ama piçkurularını mahvetmek kendi başına adil bir dava mı?

  Piçkurusuna bakar. Meseleyi tamamen dünyayı karşısına almış bir adam olarak görüyorum. Dünyayı karşısına almış bir adam. Julian çok radikal bir vizyoner. Julian olağanüstü bir şeyin peşindeydi. Olağanüstü zeki, cesur, adanmış, çalışkan ve parlak bir fikri olan biri. Bunu gerçekleştirmeyi de başardı. WikiLeaks:

DİĞER HERKES YAN ÇİZERKEN BİZE HAKİKATİ GÖSTERİYOR.

Julian Assange sırlara kafayı takmıştı,  kendi sırlarını korurken, hükümetlerinkini ve şirketlerinkini açığa çıkarıyordu.  İnternet sırlar için uygun bir yer değil.

Siber uzay, geçitlerden oluşan bir galaksi gibi,  sürekli veri akışı var.  Basit bir bilgisayarla herkes içine girip keşfe çıkabilir.  Julian Assange’ın sevdiği şey de buydu, keşfetmek.  Gizli kapıları kullanmayı, girmemesi gereken yerlere girmeyi,  sırlar bulup onları ifşa etmeyi seviyordu.  Sırları sızdırmak için bir makine yaptı ve ona “WikiLeaks” adını verdi.

Web sitesi, kim olduklarını açık etmek istemeyen kişilerin  sırlar yollayabildikleri  elektronik bir posta kutusuna sahipti.
WikiLeaks sırları ele geçirince  bunları sunucular, alan adları ve ağlar vasıtasıyla yayıyordu.  Bu yollar o kadar çok sayıdaydı ki, bilgi ortadan kaldırılamıyordu.

Web sitesinin ana sayfasına gidince göreceğiniz şey bu.  Burası WikiLeaks, hakikati yaymanıza yardım ediyoruz.

Dünyada olumlu siyasi reformlar başarma şansı olan bilginin  kamuoyuna ulaşmasını sağlamak istiyoruz.

Herkes anonim olarak ve iz bırakmadan gönderimde bulunabilir.  Bazı şeylerin kamuoyuna ulaşması için, paylaşmak isteyen kaynakları  korumanız gerekir,  ayrıca saldırı karşısında yayın yapabilme becerinizi de korumalısınız.

Julian Assange:

Hepsini benzeteceğiz  dünyanın içini açıp yeni bir şeyin filizlenmesine izin vereceğiz. WikiLeaks dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatı olabilir, kamuya ait bir istihbarat teşkilatı.  Yolsuzluğu nasıl durdurabiliriz diye düşünüyor.  Yolsuzlukları haber veriyor.

Julian Assange ne bir sağcı liberter ne de standart bir solcu.

Prof. Robert Manne La Trobe Üniversitesi, Melbourne Bence o insancıl bir anarşist. John Lennon’vari bir devrimci, daha iyi bir dünya düşlüyor.  Daha medeni, daha adil bir toplum oluşturacaksak  bu, hakikatler üzerine inşa edilmeli   Julian’ı konuşurken duyduğumda aşırı idealizmi ve inandığı şeyler konusundaki samimiyeti beni çarpmıştı. Heather Brooke Gazeteci İfade özgürlüğü konusunda hiç taviz vermiyordu. Söylediği hemen her şeye tamamen katılıyordum, böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamamıştım. Müthiş biri olduğunu düşündüm.  Her hafta haksızlardan hesap sormak ve haklı olanlara  yardım etmek konusunda önemli başarılar elde ediyoruz.

“Üç şey uzun süre saklanamaz:
“Ay, Güneş ve Hakikat”
Siddhartha

WikiLeaks manşetlere çıkmadan önce de küçük çaplı başarılar elde edilmişti. 

Web sitesi, vergi kaçıran bir İsviçre bankası ile  Kenya’daki hükümet yolsuzluğu ve cinayetlere dair kanıtlar  ve yasadışı zehirli atıklarla ilgili gizli bir şirket raporu yayımlamıştı. 

İlk sızıntılardan biri Ulusal Güvenlik Teşkilatı’ndan oldu. 

11 Eylül’de hayat kurtarmaya çalışan çaresiz işçilerden gelen telaşlı mesajlar. Yüksek seviye DEFCOM alarmı DERHAL İSTASYONUNUZA DÖNÜN! 

11 Eylül sırlar dünyası için bir dönüm noktası oldu.  Hem sızdıranlar, hem sır saklayanlar açısından. 11 Eylül’den sonra yeterince hızlı ve kolay ulaşılır şekilde bilgi paylaşmamakla suçlandık ve bunu çok ileri götürdük.

Michael Hayden sırlar konusunda bir uzman.  Ulusal Güvenlik Teşkilatı ve CIA’in müdürlüğünü yapmış biri.  Odağımız açısından, ilk seçenek, NSA Başkanı, 1999-2005 CIA Başkanı, 2006-2009 bilgiyi saklamak ve akışı zorlaştırmak yerine paylaşmaktır.

11 Eylül’den sonraki yıllarda anlamadığı düşman karşısında  ABD hükümeti farklı teşkilatlar arasında  daha fazla bilgi paylaşmaya başladı.  Aynı zamanda, ABD, vatandaşlarından daha fazla sır saklamaya da başladı.

ABD, ülkenin her yanında peyda olan veri merkezlerinde NSA/CSS Kriptoloji Merkezi  istihbarat toplamak için operasyonlarını muazzam şekilde genişletti.

Ulusal İstihbarat Direktörlüğü  Yıl başına düşen gizli belge miktarı sekiz milyondan 76 milyona çıktı.
Gizli bilgiye erişimi olan insan sayısı Ulusal Güvenlik Teşkilatı İş Parkı  dört milyonu aştı.  Hükümet, telefon görüşmelerini ve e-postaları izlemeye başladı,  hem de saniyede 60.000’lik bir oranla.  Kimse ne kadar para döndüğünü bilmiyor, bu bir sır.

Kongre bile bütün bütçeden haberdar değil. Gizlilik dereceleri sınıflandırma sistemi çok etkili bir ulusal güvenlik aracı olabilir, tabii amaca uygun ve hassas bir şekilde kullanılırsa.  Bush hükümeti sırasında Bill Leonard sınıflandırma şefiydi  ve hangi bilginin gizli kabul edileceğini denetlemekle sorumluydu. İstihbarat ortamı kökten bir şekilde değişmişti.

 İnsanlık tarihinde görülmemiş derecede istihbarat ürettiğimiz gibi, J. William Leonard ABD Hük. “Sınıflandırma Şefi” 2002-2008 insanlık tarihinde görülmemiş derecede sır üretiyoruz, ama sırları kontrol becerimizi  hiç adamakıllı değerlendirmedik.  Bu artan gizlilik ortamında,  Assange yayımlanacak sırların peşindeydi.

İspiyoncuları yemlemek için en çok istenen bilgilerin listesini yayımladı. 2009’un Sızdırılması En Çok İstenen Bilgileri Uzun zamandır işin içinde olanlarımız bu günün geleceğini biliyorduk, geminin tüm sızdırmaz kapılarını ortadan kaldırdığımız için gemi su almaya başladığında sorun çıkacağını biliyorduk.

21 MAYIS 2010 (13:40:51) ŞİFRELİ MESAJ ALINDI ÖZEL İLETİŞİM KURUYORSUNUZ merhaba  nasılsın?

  Ben doğu bağdat’ta görev yapan bir askeri istihbarat analistiyim çok yakından tanıdığım “biri”  ABD gizli ağlarına girip veri arıyor  bu bilginin öğrenilmesi önemli  bir şeyleri değiştirebilir bilgi serbest olmalı

İZLANDA 2009 – 2010

İzlanda’da kışlar zorludur,  ama bu yıl çekilen sıkıntının büyük kısmı insan yapımı.  Geçen Ekim ayında, İzlanda’nın üç bankası da iflas etti.  Normalde sabırlı ve makul olan İzlandalılar protesto etmeye başladılar.

2009 Temmuz ayında WikiLeaks ülkenin iflas eden  en büyük bankası Kaupthing’e ait gizli bir dahili memoyu yayımlayarak  kitlenin öfkesini körükledi. Özel ve Gizli  WikiLeaks, Kaupthing’in kredi defterini ele geçirmişti.  Defter, birçok İzlanda bankasında olan şeyi gözler önüne seriyordu. Gerçek kredi değerlerine tamamen aykırı kredi notları verilmişti. Hepsi de içeridendi, bu bankadan milyarlarca dolar hortumlayıp iflas ettirdiler, zaten kısa süre sonra iflas edecek haldeydi.

Alman enformasyon teknisyeni Daniel Domscheit-Berg  WikiLeaks’in ikinci tam zamanlı üyesi oldu.  Önce Internet üzerinden tanıştık, sonra 2007 aralık ayında  Berlin’deki Kaos İletişim Kongresi’nde şahsen görüştük.  Beklediğiniz hacker tiplemesine hiç uymuyordu, tamamen farklı görünüyordu, tamamen farklı konularla ilgileniyordu.

Daniel Domscheit-Berg Eski WikiLeaks Sözcüsü  Kaupthing sızıntısı Daniel ve Julian’ın o güne dek en büyük başarılarıydı.  Kredi defteri ortaya çıkmış ve ülkeyi kasıp kavurmuştu.  Ulusal yayın kuruluşu R Ù V konuya geniş yer ayıracaktı. Smári McCarthy İzlanda Dijital Özgürlük Derneği  Ama yayın yasağı geldi. Bu akşam Kaupthing’in hissedarlarının çeşitli şirketlerine verdiği kredilerle ilgili kapsamlı bir haber yayımlayacaktık. Ancak bunu yapmamız engellendi

Tarihimizde ilk kez devlet televizyonuna bir konu hakkında haber yapma yasağı getirildi.

Birgitta Jónsdóttir İzlanda Milletvekili Hem de haberi yayımlamalarından hemen önce. Onlar da hiçbir şey yapmamak yerine web sitesine koydular.  Kaupthing kredi defteri ile WikiLeaks.org penceresi açılıyor  ve herkes lnternet’e bağlanıp sayfayı inceliyor. WikiLeaks’tekiler bununla epey destek topladılar.  O yıl daha sonra İzlandalı genç siber-eylemcilerden oluşan bir grup  WikiLeaks organizasyonunun temsilcilerini Reykjavik’te bir konferansa çağırdılar.  İzlanda ve WikiLeaks çok iyi uyuyor. Bu, toplumumuzda çok ihtiyacımız olan bir şeydi, medya bizi hüsrana uğrattı.  Onlarla tanışacağım için heyecanlıydım. Konferanstan önceki güne dek kimin geleceğini bilmiyorduk.  Dev bir organizasyon da olabilirdi, küçük bir organizasyon da.

Merhaba. Bu çalışıyor mu?

  Tamam.  Başlangıçta hiç para kaynağımız yoktu, ne insan gücü ne organizasyon açısından bir düzenimiz vardı, çoğu şey doğaçtan gelişiyordu.  Şu anda yapmaya çalıştığımız şey bir konseptin kanıtlanması.

Yani teknik açıdan beta aşamasındayız, bu da   Beta aşamasında değiliz.  Beta aşamasında değiliz

Gmail beta aşamasındayız.  İnsanları koruma becerimiz açısından beta aşamasında değiliz.  Şu açıdan  Bırak da sözümü bitireyim. Tamam. Bazı açılardan garip bir deneyimdi, çünkü orada çok ünlüydük. WikiLeaks için çalışıyorsunuz. WikiLeaks şimdi İzlanda’da çok ünlü, çünkü Kaupthing’le ilgili bilgileri sızdırdı. Kaupthing avukatlarından bir mektup aldık, İzlanda bankacılık işlemlerinin gizliliği kanununa göre bir yıl hapsi hak etmişiz. Biz de İzlanda’ya gelip

- Bizzat görelim dedik. –  bizzat görelim dedik.

Hortumcular mahkemeye çıkarılmalı ve adalet yerini bulmalı. Güçlen İzlanda!  Julian, politikaya atılan bir şair olan  Birgitta Jónsdóttir ile birlikte  İzlanda’yı bilgi alma özgürlüğü cennetine çevirecek bir plan yaptı.  Ama Julian aynı zamanda yeni bir kaynakla ilgileniyordu,  bu kişi gizli ABD devlet bilgilerine erişebiliyordu  ve onları sızdırmaya niyetliydi.

Video, etki alanımızdaki bir sunucudan geldi Ve kimse fark etmedi Aşağıda duran kalabalığa bak  Daha başka gelenler var, biri de silahlı. Reuters Journos’a hava saldırısı  çok açık görülmüyor ama oldukça sıradan insanlar  ve siviller AK-47’li beş altı kişi var. Müdahale izni istiyorum.

Irak’ta devriye gezen bir Apache helikopterinden çekilmiş bir videoydu. Şu anda onlara erişemiyorum çünkü binanın arkasındalar.  Yerden yarım mil yukarıda olduğu için aşağıdakiler tarafından görülmüyor. Bu bir silah. RPG’si var. RPG’li biri var.
Ateş edeceğim. Müdahale serbest, tamam. Parlat şunları.  Ateşe devam et. Ateşe devam et.  Ateşe devam et. İşte bu, şu ölü heriflere bak.

Öldürülen adamlardan ikisi Reuters haber ajansı için çalışıyordu. Güzel.  Yukarıdan bakınca silah gibi görünen şey fotoğraf makinesinin objektifiydi.

Bushmaster. Yaklaşıp cesetleri alan bir minibüs var. Evet, müdahale izni almaya çalışıyoruz.  Burası Bushmaster-Yedi. Anlaşıldı, müdahale edin.  Bir-Sekiz. Müdahale. Temiz. Hadi. Temiz. Temiz.  Müdahale ediyoruz  Evet, şuna bak. Tam ön camdan!  Minibüsün içinde iki çocuk vardı, yaylım ateşi sırasında yaralanmışlardı.

Çocuklarını çatışmaya getiriyorlarsa bu onların suçu.  Doğru. Ben  böyle şeylerin sistemin içinde kalmasına izin veremezdim Zihnimin içinde kalmasına da ben sadece, garip biriyim sanırım Ben  önemsiyorum

2010 mart ayında Assange ve bir grup İzlandalı aktivist  Reykjavik’te kiralık bir eve kapanıp  videoyu yayımlanmak üzere kurgulayıp hazırladılar. İşimizin çoğunu burada yaptık. Operasyon masası buydu.  Çok büyük kargaşa ve telaş vardı ve sinirler yıpranmıştı. Sonradan çıkıp bir tomar Post-it aldım ve ne yapmamız gerektiğini bulmaya çalıştım.

YAPILACAK-Yapılıyor – Yapıldı

Benim zorlu görevim, bütün filmi elden geçirip web sitesine konacak fotoğraflar seçmekti.  Aynı zamanda da etlerinin bedenlerinden ayrıldığını görebildiğim  bu insanların kim olduğunu öğreniyordum. ABD askeri tarafından çekilmiş fotoğraflar  Ordu “düşman kuvvetine karşı çarpışmaya” girdiğini iddia ediyordu.  Ama bir soruşturma da başlatmıştı. Minibüsün şoförünün  çocuklarını okula götüren bir baba olduğu anlaşıldı. Sanırım bir cesedin üzerinden geçtim. – Sahi mi?

  – Evet.

Perdeler kapalıydı.  Ama izlendiğimizi hissetmemiştim, yani fiziksel olarak.  Bu konuda çok şakalaştık. Fazlasıyla paranoyak olmuştuk. Casusluk meselesi değildi, bir başka süper projeydi. Herkes bilgisayarların başına toplandığımızı  ve ortamın çok ciddi olduğunu sanıyor.  Aslında harika vakit geçiriyorduk.  Sondan ikinci gece hep birlikte dışarı çıktık,  hepimiz aynı gümüş rengi kar kıyafetleri giymiştik. WikiLeaks! Lava-leaks!  Müthiş samimi bir dönemdi, çünkü çok yakın çalışıyorduk  ve başımızı ciddi belaya sokabilecek bir şey için uğraşıyorduk.  Hepimiz bunun sonuçlarına göğüs germeye hazırdık.

WASHINGTON D.C. ULUSAL BASIN KULÜBÜ 5 NİSAN 2010

Benim adım Julian Assange. WikiLeaks’in editörüyüm.
Adınızı heceleyebilir misiniz?

  Julian, A ile. Assange.  Olağanüstü bir hızla halka malolmuştu.  Görece muğlaklıktan tam bir dünya figürü olmaya geçmesi 2010 Nisan ayında gerçekleşti. Ve bunu isteyerek yaptı. Ne yaptığını biliyordu. WikiLeaks önemli malzemeleri dünyaya açıklamanıza yardım etmek için var.  Amerikan devletini alenen karşısına aldı. Gizli kaynakları korumada kırılmamış bir rekora sahibiz.  Ekip kurgulanmamış videoyu WikiLeaks web sitesine koydu.

Bizimle Temas Kurun.  Daha kısa bir versiyon da http://www.wikileaks.org  azami etki sağlayacak şekilde kurgulanmıştı.
Julian ona “Sivil Cinayet” adını verdi.

Ve Washington’da tepki uyandırması sürpriz olmadı.  Ordumuz, sivillerin güvenliğini ve emniyetini sağlamak için ROBERT GIBBS Beyaz Saray Basın Sözcüsü  gereken tüm önlemleri alacaktır.  Pilotlar bilgisayar oyunu oynar gibi davranıyorlar.  Bütün dertleri adam öldürmek.  Pentagon bunu daha fazla soruşturmaya gerek görmediğini söylüyor. Kendi araştırmaları, gazetecilerin fotoğraf makinelerinin silah sanıldığını ortaya koydu. Ama müdahale kurallarına uyulmuştu.  O ölümler müdahale kurallarına göre kanuniyse,  o zaman müdahale kuralları yanlış demektir. Çok yanlış.  Sahneyi gördünüz. Bazıları etik açıdan rahatsız olabilir. Açıkçası ben rahatsız değilim. Ama bundan rahatsız olanları ve Amerikan halkının bunu bilmesini isteyenleri anlayabilirim, çünkü Amerikan halkı devletlerinin onlar için neler yaptığını bilmeli. Bu görüşü paylaşıyorum. CIA başkanıyken 300 milyon Amerikalının bilmesini istediğim şeyler yaptık. Ama bunu bilmesi gerekmeyen ve o görüntüyü, gerçeği, veriyi veya mesajı vatandaşlarıma zarar vermek için kullanabilecek başkalarının haberi olmadan Amerikan halkını bilgilendirmenin bir yolunu bulamadım.

Ulusal güvenlik açısından  o video kaseti saklamanın haklı bir gerekçesi yoktu. Bir kere, ateş eden helikopter videosu Irak ve Afganistan’daki askerler arasında değiş tokuş ediliyordu. Serbestçe ileri geri dolaşıyordu. Garip olan şu ki  işaretlenmemiş CD’lerle birçok veri naklettik Herkes yaptı  videolar  müzik  filmler hepsi açıkta

En İyi Apache Saldırıları 1. Bölüm İletişim ağlarına CD getirip götürmek sıradan bir olguydu/olgudur bunu saklamam gerekmezdi  Daha da rahatsız edici olan, bunun, bilinen gerçeklere ait görüntüleri saklama çabalarından biri olmasıydı.  Reuters, çalışanlarının öldürüldüğünü biliyordu.  Haber ajansı videoyu istedi, ama ordu bunu reddetti,  videonun gizli olduğunu iddia etti. Masum insanların o helikopter saldırısında öldürülmüş olması gizli olmayan, bilinen bir gerçekti.  Olayın kaydı  ve pilotların konuşmalarının kelimesi kelimesine deşifre edilmiş metni  ordu içinden bir yazarın The Good Soldiers adlı kitabında yayımlanmıştı bile.  Ordu daha sonra bu bilginin gizli olmadığını doğruladı.  Yine de videoyu WikiLeaks’e sızdıran kişi hakkında kovuşturma açıldı.  Ordu ne biçim bir oyun oynuyordu?

   Deşifre metin, neden görüntüden daha az gizli oluyordu?

   Artık ateş etmeyeceğiz. Hükümet imgenin gücünün farkında. Ama imgenin nihai gücü, insanların hepimizin bildiği bu gerçeği anlamasını sağlamasında.  Bayrak sarılı tabutlar çocuklarımızı savaşa göndermenin sonuçlarını anlamamızı sağlıyor. 

Ebu Garib’de taciz edilen tutukluların resimleri  neler olduğunu anlamamıza yardım ediyor.  Masum insanların öldürüldüğü o talihsiz olayın videosu  bunun savaşın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Video nasıl ele geçirildi?

   Videoyu nasıl elde ettiğimizi söyleyemeyiz. Videonun yarattığı tepki bana büyük ümit verdi  Twitter patladı insanların gerçeği görmesini istiyorum  kim olurlarsa olsunlar çünkü bilgi olmadan halk bilinçli kararlar veremez. Veya belki sadece genç, saf ve aptalım  info@adrianlamo.com: Sence hangisi?

   Adrian Lamo, “evsiz hacker” olarak biliniyordu.  Başkalarının evinde kalan bu bilgisayar korsanı  The New York Times’ın bilgisayarına girmekten hüküm giymişti.

2010’da, Sivil Cinayet videosunun yayımlanmasından kısa süre sonra,  Lamo Twitter’ı kullanarak takipçilerinin WikiLeaks’e bağışta bulunmalarını istedi.  Sadece bir gün sonra, biri onunla temasa geçti, adı “bradass87″ idi.

Bradass87: Merhaba  nasılsın?

  Doğu bağdat’ta görev yapan bir istihbarat analistiyim

Açıkçası, başta söyleyeceklerini pek de ilginç bulmamıştım. Fakat sonra sırları yaymaktan söz etmeye başladı.

Bradass87: Varsayımsal soru: Gizli iletişim ağlarına serbestçe girebilsen ve inanılmaz şeyler görsen korkunç şeyler korkunç şeyler Kamuoyu tarafından bilinmesi gereken şeyler ne yapardın?

  info@adrianlamo.com:

Detaylar nedir?

  Bradass87: 6,7 milyar kişiyi etkileyecek şeyler Irak savaşındaki yarım milyon olayın veri tabanı  260.000 bakanlık iletisi  çok yakından tanıdığım *biri* ABD gizli ağlarına girip veri arıyor  ve bunları çılgın beyaz saçlı bir Avustralyalıya yolluyor

Adam bir ülkede fazla kalamıyor  çılgın beyaz saçlı adam = Julian Assange

O noktada, bunun oyun olmadığını anladım.  Bu gerçekti ve çok zor seçimler yapmak zorunda kalacaktım.  Star Trek’te geleceğin birlik komutanlarının “Kobayashi Maru” adlı bir testi geçmeleri istenir.

KOBAYASHI MARU “KAZANAN YOK DURUMU”

Uzay gemisi Atılgan Gamma Hydra’ya eğitim görevine gidiyor.  Alarm. Klingon mayınları etkinleştirildi. Alarm. Kaçınma manevrası!  Testi geçmek mümkün değildir. Sadece kazananın olmadığı bir durumda ne yapacaklarını görmek için tasarlanmıştır. Kazanan yok durumu, her kumandanın karşılaşabileceği bir şey.

Bu aklına gelmemiş miydi?

  Hayır efendim, gelmemişti.  Burada, kazananın olmadığı durumu söz konusuydu, her halükarda birinin canına okuyacağınızı bilerek karar vermeniz gerekiyordu.  Ne yapacağından emin olmayan Adrian, arkadaşı Tim Webster’la temas kurdu.  Tim eski bir askeri istihbarat ajanıydı.

Adrian beni arayıp şöyle dedi:  “Selam Tim, biri sana gelip ‘Sır sızdırıyorum’ dese,  “ne yapardın? “

Aptalca bir soru olduğunu düşündüm, Tim Webster Eski Askeri Karşı İstihbarat Ajanı çünkü Adrian böyle bir durumda ne yapacağımı pekala biliyordu. Ne yapardınız?

  Tabii ki onu ihbar ederdim. Öyle bir durumda  Öyle bir durumda başka bir şey yapamazsınız.  Ama Adrian etik açıdan ikilemdeydi.  Bir yandan gizli bilgileri sızdıran bir çocuk vardı,  bunlar cana malolabilirdi. Öte yanda, Adrian’a inanıp güvenerek ona başvurmuş olan bir çocuk vardı. Adrian bunu çok ciddiye aldı.

O kişinin kim olduğunu bilmediğini ifade etti,  sadece ekran ismi vardı.  Tabii kısa sürede herkes bu adamın kim olduğunu merak etti.

info@adrianlamo.com: Hey sen  orada mısın?

  Bradass87: Evet

info@adrianlamo.com: Neden benimle konuşuyorsun?

  Bradass87: Çünkü çok yalnızım hayatım darmadağın  konuşacak kimsem yok

info@adrianlamo.com: Ben gazeteci ve bir papazım  bunu günah çıkarma veya röportaj olarak düşün (hiç yayınlanmayacak) ve bir miktar yasal korumanın keyfini sür ama senin için bir kaynak değilim  dediğim gibi, bunlar basılacak şeyler değil kimi desteklediğimi bilmek istiyorum sanırım biraz kendimden söz edebilirim  orta Oklahoma’da doğdum  İncil öğretisine sıkı sıkıya bağlı bir kasabada  kilisedeki yer sayısı insan sayısından fazlaydı

1994-95 HİLAL KAPLANLARI SİYAHA DÖNÜŞÜ

bilim şenliği meraklısıydım  arka arkaya üç yıl büyük ödülü kazandım dayak yemek veya gey olarak yaftalanmaktan hoşlanmadığım için spor takımlarına katıldım bilgisayarlarla giderek daha fazla haşır neşir olmaya başladım yıllarca cinsiyetimi sorguladım  cinsel yönelimi anlamak kolaydı.

info@adrianlamo.com Ben biseksüelim

bradass87: Bi kısmından haberdarım kendime ne diyeceğimi bilmiyorum

Bradley Manning’le bir yılbaşı partisinde tanışmıştım.  1930’lar temalı bir partiydi.  Ben Galler Prensi kılığındaydım. Brad ise kostüm giymeden gelmişti. Jason Edwards Bradley Manning’in Arkadaşı Ona baktım, ufak tefekti ve yüzünde saf genç kız ifadesi vardı.  Parlak sarı saçlar  Ben de “Jean Harlow” dedim.  Bunu bir etikete yazıp göğsüne yapıştırdım,  sonra geceye devam ettik. Onunla partide tanıştığımda bana orduda olduğundan söz etmemişti. Bu benim için sürpriz oldu. Hayatta bir yerlere varma umuduyla orduya katıldım  ırak savaşının kızıştığı günlerdi  Üniversite için devlet yardımı almak amacıyla  Bradley Manning orduya yazılmıştı.  2007’de Manning temel eğitime başladı. 19 yaşındaydı.  Başladıktan birkaç hafta sonra orduda kalıp kalmayacağına  karar verilmek üzere bir birliğe yollandı. Dolabım onunkinin yanındaydı, onunla o zaman tanıştım.  Kimse kız kardeşiyle yan yana poz verdiği resmi asmaz. Garip bir şeydi, ama  “Nick” Bradley Manning’le askerlik yaptı Eşcinsel olduğunu hemen anladık. Çok açıktı. Ama bununla bir sorunum yok.  Ufak tefekti, biraz efemineydi, bu da onu talim çavuşları için dayakla adam etmeye kalktıkları bir numaralı düşman haline getiriyordu.  Profesyonel ordudan söz ediyoruz, 30-40 yaşında adamlar  sırf eziyet olsun diye ona sataşıyorlardı.  Peki ne oldu?

  Ordudan atıldı mı?

  Hayır, işin garibi, orada orduyla en az alakası olacak kişiydi. Hepsi atıldı, o atılmadı.  Manning’i ordudan atmak yerine  istihbarat analisti yapmaya karar vermişlerdi.  Bu işin pek çok unsuru vardır. ABD Ordusu İstihbarat Asker Alma Videosu  Güvenlikten sorumluyum, belge güvenliği,  fiziksel güvenlik, personel güvenliği, erişim yetkileri. Kendimi biraz James Bond gibi hissediyor muyum?

  Evet, bir ölçüde. Halkın ordu hakkında ne bilmesini isterdim?

   Yaptığımız şeyi seviyoruz.  Toplumun bilgisayar manyağı diyeceği biriydi. Gecelerini belirli bilgisayar programları yazarak geçirirdi. Bilgisayar konusunda sıra dışı becerileri mi vardı?

  Orduda bilgisayarlar konusunda Uzman Jihrleah Showman Bradley Manning’in Amiri onun kadar yetenekli biriyle tanışmamıştım.  Ama birçok kez uykusuz kaldığı için onu kenara çekmek zorunda kaldım.  Kola bağımlısıydı. Her gece yaklaşık bir iki litre içerdi. Dolayısıyla hiç uyumazdı.  Bir keresinde içtimaya geç kalmıştı ve fiziksel bir gösteri sergiledi.  Yukarı aşağı sıçrıyor, kollarını sallayıp var gücüyle bağırıyordu.  Daha önce böyle bir şey yapan bir asker görmemiştim.  Başka bir sebebi olmalıydı. Nöbet falan geçiriyor olmalıydı, çünkü çok radikal hareketlerdi bunlar.  Ama ardında başka bir şey yoktu. Zırvalık yapmaktan hoşlanmıyordu.  Her şeyi kusursuz olmalıydı. Üç kez ona görev verilmemesi için tavsiyede bulundum.

Merhaba, Brad Manning’e görev telefonundan ulaştınız.  Lütfen mesaj bırakın veya daha sonra arayın. Teşekkürler.  2009 Ekim ayında Bradley Manning lrak’a gönderildi.  Bağdat’ın hemen dışındaki İleri Harekat Üssü Hammer’a tayin edilmişti. Burası sıcak, kuru  ve aşırı sıcak [sıcak iki kere vurgulanıyor]

GİRİLMEZ ASKERİ TRAFİK KARŞI GELENLER VURULABİLİR Bağdat

Bağdat civarında gidebileceğiniz en doğudaki üs bizimkiydi. Hammer Üssü Tayininizin çıkabileceği kesinlikle en iyi, en olaysız yerdi.  Hiç düşman ateşiyle karşılaşmadık.  Savaş teçhizatı olmadan dolaşabiliyorduk.  Jimnastik salonumuz, bilardo masaları, basketbol sahası vardı.  Küçük bir sinemamız vardı.  Pizza Hut, Burger King de vardı.  Saç kestirebileceğiniz bir yer. Masaj yaptıracağınız bir yer.  Klimalı koğuşlarımız vardı.  Odanıza kablolu televizyon ve Internet bağlatabiliyordunuz. Evden uzakta bir ev gibiydi. Çöldeyim, komşularım da bir grup aşırı erkeksi eli tetikte cahil köylüler  evet, futbol amigo kızları  Moral Sağlık ve Dinlence projeleri kapsamında (omuz silkme) sebebi ne olursa olsun kendimle ilgili rahat değilim  kimse aslında kim olduğumu bilmiyor  bu işlemci bu ana kart için yapılmamış  elimdeki tek güvenli yer bu uydu Internet bağlantısı uzmanlığım, Şii bir grubu izlemek  El Kaide’dekiler onların yanında çocuk gibi kalır İstihbarat çok ham bir halde gelir. Birçok kez Irak dilindedir,  dolayısıyla tercüme ettirip  komutanın askeri kararlar verebilmesi için işlemek gerekir.  Ama Manning’in birimine gelen istihbaratın çoğunun  günlük muharebe harekatlarıyla bir alakası yoktu.  Analistlerin hepsinin Silahlı Kuvvetler ve Dışişleri Bakanlığı  merkezi bilgisayar ağlarına erişimi vardı.  Becerikli bir kullanıcı birkaç tuşla  gizli e-postalara, notlara  ve dünyanın her yanından raporlara ulaşabilirdi. Er Manning’in tüm bu enformasyona erişebilmesinin sebebi neydi?

  Philip J. Crowley Eski İçişleri Bakan Yardımcısı 11 Eylül. Çok basit. 11 Eylül’den sonra, bilmeliyim anlayışı, paylaşmalıyım anlayışına dönüştü. Erişebildiği veri tabanı devletin bir organının bir başka devlet dairesiyle faaliyetleri hakkında geniş kapsamlı bilgi paylaşma ihtiyacını temsil ediyordu. Kaç kişinin erişimi vardı?

  Bu soruyu yanıtlamak güç.  Manning birimdeki en zeki istihbarat analistlerinden biri olarak görülüyordu.  Ama gördüğü raporlar onu diğerlerinden daha fazla strese sokuyordu.

“BİRÇOK TUTSAK BULUNDU [IRAK POLİSİ] TARAFINDAN ŞİDDET GÖRMÜŞLER [ÖLDÜRÜLMÜŞLER] TARİH: 14 HAZİRAN 2005 “OPEL EL KOL İŞARETLERİNİ GÖRMEZDEN GELDİ  MÜDAHALEDE 7X SİVİL ÖLDÜ (2X ÇOCUK).”

beni en çok etkileyen  Irak Federal Polisi  “Irak karşıtı yazılar” basmaktan 15 kişiyi tutukladı yazının zararsız bir politik eleştiri olduğunu öğrendim başlığı “Para nereye gitti? ” idi neler olduğunu açıklamak için subaya *koştum* bana çenemi kapamamı söyledi *DAHA FAZLA* tutuklu bulmaya yardımcı olmalıymışız. Ondan sonra her şey kaymaya başladı tamamen karşı olduğum bir şeye bulaşmıştım.   Hep karşılık verirdi. Sürekli tartışmak istiyordu. Herkesle takışan kişi olmak istiyordu.  Küçük bir konferans salonumuz vardı.  Kapı boşluğu vardı, ama kapatabileceğiniz bir kapısı yoktu. Oraya gidip çığlık atardı.

Bradass87: Sana anlattıklarıma inanamıyorum çok fazla zayıf noktam vardı:'( ben kırık bir ruhum

info@adrianlamo.com: *kucaklama* sağ ol:'(bunun anlamı büyük şimdi ne yapacağımı bilmiyorum  yazmaya devam et )3 Deneme 1, 2, 3  bu, şey  baş aşağı çekim, sadece ses  Assange için.  Sivil Cinayet videosundan sonra onun peşine düştüm,  ama kaçak oynuyordu.  Evi yoktu, ofisi yoktu, yani bu kolay bir iş değildi. Haftalardır onun peşindeydim ve bir kez telefon teması kurdum. Mark Davis Gazeteci ve Sinemacı Ama Norveç’te konuştuğunu duyunca uçağa atladım. Oslo’ya ulaştım ve bir şeyler yerine oturana dek birkaç gün gölge gibi onu takip ettim. Bu hepimizin hayalini kurduğu liberal demokrasi değil. Bu, sinsice yayılan özelleştirilmiş sansür rejimi. Çok utanç verici.

- Nedir o?

  – Bana doğrultulmuş kahrolası kamera. Tebrikler. Teşekkür ederim. Harika bir konuşmaydı. O sırada yeraltında takipçileri vardı, bunun farkındaydım. Avustralyalı, Melbourne’lu.  Ama halk onu tanımıyordu.  Avustralya kamuoyunun dikkatini  ilk kez WikiLeaks’le çekmiyorsunuz.  Sorun yaşadığınız bir dönem daha oldu.  Askeri bilgisayar sistemlerine  sızmaya çalışan  bir gruba katılmıştınız.  Oradaki motivasyon neydi?

  İki motivasyon vardı. Biri, entelektüel keşif ve bunu yapmanın zorluğu.

O dönemde Melbourne banliyösünde bir yeniyetmeyseniz ve bu, lnternet’e kamusal erişim sağlanmasından önceydi, çıkıp dünyayı zihninizle keşfetmek entelektüel açıdan müthiş özgürleştirici bir şeydi. MELBOURNE, AVUSTRALYA 1990’ların BAŞI Merhaba dostum! Hayır, bir hacker, kurbanını öldürüp parçalayan, ufak ufak doğrayan biri değildir. Hacker’lar bundan daha fazla zarar verirler. Hacker’lar, Internet’in gizemli operatörleri. Kanun gözünde birer suçlular. Ama kim bunlar?

  90’lı yılların başı, Melbourne’da gerçekten ilginç bir dönemdi. Dünyada lnternet’e, Internet öncesine gerçekten uyum sağlayan pek az yer vardı.  Ayrıca Melbourne’da bir isyan duygusu,  bir nevi alternatif politik kültür mevcuttu. Tüm bunlar bir araya geldi. Ve Julian kesinlikle merkezdeydi  Yeniyetme hacker, adeta bir klişeydi. 72 milyon kişi mi ölmüş?

  Bu bir oyun mu, yoksa gerçek mi?

  NE FARK EDER?

   Devlete karşı mücadele ediyorlardı. Ve devletin gözetlemesi olasılığına karşı zeki bireylerin zaferinin Prof. Robert Manne La Trobe Üniv., Melbourne yaptıkları şeyin özünde olduğunu düşünüyorlardı.  O sırada genç bir hacker olan Julian Assange da  bu dünyaya girmişti.

Onlara göstereceğiz yavrum.  Ve önemli biri haline geldi.

Grubun adı International Subversives’ti.  Aralarında Julian Assange da vardı,  çevrimiçi Mendax adıyla biliniyordu,  yani “soylu yalancı” anlamına gelen Latince ifadenin kısaltılmışı. MENDAX “SOYLU YALANCI” 

Melbourne’daki hacker’lar WANK solucan saldırısının da şüphelileriydi,  ancak bundaki payları kanıtlanamadı.  WANK solucanından iki yıl sonra  Assange bir başka saldırıyla gündeme geldi.
Julian Assange’ın lnternet’teki zayıf halkalar vasıtasıyla dünyanın her yanındaki bilgisayar sistemlerine girdiği iddia ediliyordu.  Yani “Bilgisayar onun karşısında açılıyordu  “ve tanrı gibi içinde dolaşabiliyordu.”
Hacker’lar polis devletine dönüştüğümüze, bilginin toplumun genelinden saklandığına inanıyorlar.  Ken Day, hacker’lar konusunda Avustralyalı bir uzmandı  ve Julian Assange’ı Hava Durumu Operasyonu adı verilen  gizli harekatın parçası olarak araştıran ilk kişiydi.

Çok zor bir vakaydı,  çünkü bu tarz bir soruşturmayı ikinci kez yapıyorduk ve hala öğreniyorduk. Ken Day Avustralya Federal Polisi  Telefon hattından iletilen sesi yakalayıp  ne yazıldığını ve geri gelen sinyali görmeye çalışıyorduk.  Hacker’lar ABD Hava Kuvvetleri’ne, Donanma’ya  ve ABD savunma ağına girmişti.

Bu ağlar ülkelerin Internet erişimini engelleyecek güçteydi. ABD askeri güvenlik koordinasyon merkezinde bir arka kapımız vardı.

Bu güvenliğin zirvesi  Amacı ABD askeri lnternet’i MILNET’in güvenliğini kontrol etmek.  İki yıl boyunca bunun kontrolü tamamen elimizdeydi.  Internet, insanların çıkıp kendilerini ifade etmeleri, “Buradayım, ilkim, güçlüyüm” demeleri için yeni bir mecraydı.

Hacker’ların ortak teması bu.  Ego güdümlü, “En iyi benim” iddiası. MENDAX NİHAYET ÖNSEZİLERİM GÜÇLENDİ. KONTROLÜ ELE GEÇİRDİM.

Julian hakkında, devlet verilerine nüfuz etmek, onları değiştirmek  ve yok etmekle ilgili 29 suçlama vardı.  Savunma, mahkemeden müsamahakar davranılmasını istedi,  çünkü Assange zor bir çocukluk geçirmişti,  şehirden şehre taşınmış,  uzun süreli ilişkilere sahip olmamıştı. Dış dünyayla tek sürekli bağlantısı Internet üzerindendi.  Beş yıllık soruşturma ve mahkemeden sonra  Julian 24 bilgisayar korsanlığı suçlamasını kabul etti.  Üç yıl şartlı tahliye verdiler.

Yaptığı şeyin yanlış olmadığına inanıyor.  Muhtemelen suçlu olduğunu kabul ettiği için pişmanlık duyuyordur.  Julian yargılanmaktan hoşlanmaz. Şöyle fikir yürütür: “Evet, hüküm giydim, ama bu haksızlıktı. “Adil değil. Ben bir kurbanım.”  Bunu kabullenmedi. Hacker’lar “soruşturmacılarla alay etti”  Julian’ın hep katı bir politik görüşü olmuştur. Keşfedilmesi gereken sırlar olduğuna inanıyordu.

Julian 17, 18 yaşlarında pek de anlayamadığı şeylere bakıyordu.  Hepsi kısaltmalar halinde, orada buradaki hareketlerin,  silahların veya birliklerin tanımları.  Bunlarla bir şey yapmaya hazır değildi. Gerçekten de bunu tekrar görmek için 20 yıl bekledi. Tekrar gördüğündeyse, bu sefer ne yapacağını biliyordu. En İyi Julian Assange Konferansları 23. Bölüm  Helikopter videosunu almadan aylar önce  Assange hacker konferanslarını tavaf edip sızıntı arıyordu.

 Sizlerle neden konuşuyorum ki?

   Burada “bayrağı yakala” yarışması yapıyorsunuz.  Bizim kendi bayrak listemiz var  ve onları yakalamanızı istiyoruz.

Google’da “WikiLeaks En Çok Arananlar 2009″ yazarsanız  bir belge listesi göreceksiniz.

Bu malzemeye ulaşacak konumdaysanız veya o konumda birini tanıyorsanız, bize verin, soru sorulmayacak,  tarihi değiştirmeye yardımcı olacaksınız.  Manning’in görevlendirilmesinden bir ay sonra  WikiLeaks 11 Eylül mesajlarını yayımladı.  Bu, Manning’in dikkatini çekti. 11 Eylül “mesajlarını” yayımladılar bunlar Ulusal Güvenlik Teşkilatı veri tabanından geliyordu kendimi yeterince rahat hissederek .  Ancak günler sonra  Julian Assange’ın iletişim bilgisini bilgisayarına kaydetti. Doğrudan İzlanda’daki soruşturma editörümüzle temas kurabilirsin 24 saat hizmet: Julian Assange’ı iste!

Sonra WikiLeaks En Çok Arananlar Listesi’nden  bir ipucunu izleyen Manning, CIA tutuklu sorgulama videolarını  kendi erişimindeki gizli iletişim ağlarında araştırmaya başladı. CIA tutuklu sorgulama videoları.

Öteki potansiyel ispiyoncular gibi  halkın bilmesi gereken gizli bilgilere erişimi olup olmadığını  merak etmeye başladı.  Çalışmaları sırasında  Irak ve Afganistan’dan binlerce askeri rapor indirmişti bile.  Bayraklarını orada ele geçirdi. Hem de bir sürüsünü.

WASHINGTON, D.C. OCAK_2010 Ocak sonu / Şubat başında izne ayrıldım  Irak ve Afganistan’dan gelenlerin %99,9’u eve gelmek, ailelerini görmek, sevişmek istiyor  ben  bir kadın olarak yaşamayı denemek istedim trene bindim

DC’den Boston’a baştan aşağıya kadın gibi giyinmiştim, peruk, takviye meme, elbise, ne lazımsa  Manning yeni bir kimlikle oynarken kendine yeni bir rol de biçiyordu.  Boston’daki erkek arkadaşını ziyaret etti  ve üniversite hacker’larının bir partisine gitti.  Orada kameraya yakalandı. Bu dönemde, hatta belki o anda,  Manning’in elinde Irak ve Afganistan savaşlarına ait  yaklaşık 500.000 gizli belge bulunuyordu.  İzni sırasında The Washington Post  ve The New York Times ile temas kurdu.  Manning onlardan ilgi göremeyince  “savaş günlükleri” ni WikiLeaks’e gönderdi.

En kötü şöhretli “hacktivist” olmanın eşiğindeyim ömrümün kalanını hapiste geçirmek veya idam edilmek umurumda değil  keşke dünya basınında boy boy fotoğraflarım çıkmasa çocukken çekilenler  Günaydın. O mu?

   Ordudaki bir er çok gizli bilgilere nasıl erişebiliyor?

  Ordu bu gizli videonun sızdırılmasıyla ilişkili olarak bir ABD askerini tutukladı.  Baş şüpheli 22 yaşındaki Er Bradley Manning.  Sivillere saldıran Apache helikopteriyle ilgili gizli videoyu  sızdırdığı iddia ediliyor.  Er Manning’le ilgili bu sorunu duymamızdan sonraki birkaç gün  bu durumu olabilecek en kötü senaryo gibi gördük.  O sırada bizim için öneminin ve gerçekte neler olduğunun pek de farkında değildik.  Er Bradley Manning,  Sacramento, Kaliforniya’da eski bir bilgisayar korsanını bulmuş,  bu hacker da gittikçe paniğe kapılarak sonunda onu ele vermişti.  Bir dosta ihtiyacı vardı ve keşke o dost olabilseydim. Sadece Bradley Manning’in ihtiyaçlarındansa birçok kişinin ihtiyaçlarına karşı bir sorumluluğum vardı.  Lamo federal ajanlarla buluştu  ve onlara Bradley Manning’le yaptığı sohbetlerin kopyasını verdi.  Bir kopyayı da Kevin Poulsen’a vermişti,  Kevin şimdi Wired.com’da editörlük yapan  bir dostu ve eskiden hüküm giymiş bir hacker’dı.  Adrian’ın akıl hastanesine girmesiyle ilgili bir haber yapmıştım. Eski Hacker Adrian Lamo Hastanede. Asperger Teşhisi Kondu  Hastanede yeni ilaçlara geçtiler. Yeni ilaçlarının  Kevin Poulsen Haber Editörü, Wired.com ona iyi gelmediğinden şüphelenmeye başlamıştım.  A Beautiful Mind durumuydu, tüm bunları hayal ediyordu sanki.  Lamo, Poulsen’ın hikayeyi yayımlamasına onay verdi  ve günler sonra Wired.com Manning’in tutuklandığını bildirdi. İstihbarat Analisti WikiLeaks Video Soruşturmasında Tutuklandı  Kimse Adrian’ın medyaya gitmesini istemiyordu  ama anlaşılan olan olmuştu. Sonradan medyaya pek çok kez başvurdu. Tim Webster Eski Askeri Karşı İstihbarat Ajanı Olay adeta patladı. Manning’i ele verdiğinizde kendinizi vatansever mi hissettiniz?

  Bu sızıntıya engel olamamak beni çok üzüyordu.  Eylemlerinin hayatları tehlikeye attığına inanıyordum   Adrian hayatını sanki bir roman yazıyormuş gibi yaşıyor. Her romancı okunmak ister. MUHBİR  Bana biçilen rolü elimden geldiğince iyi oynamak benim işim,  her oyuncu böyle yapar. Halkın gözünde kendiniz olamazsınız.  Bizi insan yapan tüm küçük şeyler kameraların karşısında dağılır gider. Şunu da belirtmek istiyorum ki, bence bundan böyle, WikiLeaks, kaynaklarının gizliliğini koruduğunu söyleyemez.

Manning’le ilgili son durum nedir?

   Son haberleri verin, sadece iki gün oldu. Casuslukla suçlandı.  En az 50 gizli telgrafı bir başkasına  gönderdiği iddia ediliyor. Öteki tarafın adı verilmiyor.  Bradley Manning tutuklandıktan sonra, dikkatler Julian’a yöneldi. Bu artık bir sır değildi.  Bu dönemdeki baskı çok yoğundu. Julian malzemeyi nereden edindiğini söylemiyordu, ama malzeme onun elindeydi, bu aşikârdı.

Kaynaklarımızın kim olduğunu bilmemek için çok çaba gösteriyoruz. Şifreleme teknolojimiz, kaynaklarımızın kimliklerini öğrenmemizi engelleyecek şekilde tasarlandı.

Julian’ın kaynağının  Bradley Manning olduğunu bilmemesi gerçekten mümkün müydü?

   Yoksa öyle söylemek eski bir Mendax taktiği miydi?

   Soylu bir amaç uğruna yalan mı söyleniyordu?

   Er Bradley Manning’in 260.000’den fazla belgeyi  WikiLeaks’e aktarmış olduğunu itiraf ettiği söyleniyor. Bu doğru değil.  Eğer kaynak oysa, daha birçok şey açıklanacak demektir.  Stephen Grey, Kanal 4 Haber. Sağ ol Stephen, sağ ol  artık tüm silahlar bana doğrultulmuş durumda.

 Julian daha ne kadar malzeme olduğunu biliyordu.  Ama Manning tutuklandığı için WikiLeaks’in  Manning’in malzemelerini yaymaya devam ederek  onu daha fazla tehlikeye atıp atmayacağı merak konusuydu.  Kesinlikle çok problemli bir durum. Daha ciddi olamazdı.  Bradley Manning adlı genç bir adamın  Sivil Cinayet videosunun kaynağı olduğu iddia ediliyor.  Kaynağımızın Bay Manning olup olmadığını bilmiyoruz.  Ama şunu biliyoruz ki, kaynağımıza bize verdiği her şeyi  yayımlayacağımıza söz verdik.

Potansiyel kaynağı tutuklanmış olsa bile  Assange, WikiLeaks’in misyonundan caymıyordu.

 Ele geçirdiği yüz binlerce ABD devlet sırrı elini yakıyordu.  Julian bir sonraki hareketini hayata geçirmek için Avrupa’da dolaşıyordu.  Brüksel’de araştırmacı gazeteci Nick Davies onun izini buldu.  Julian’a teklifim şu oldu:  Gizli malzemeyi WikiLeaks web sitesine koymak yerine,  The Guardian ve aralarında The New York Times’ın da bulunduğu diğer medya gruplarıyla paylaşabilirdi. Bunlar bir anda milyonlarca insana ulaşabiliyordu

Nick Davies Araştırmacı Gazeteci -The Guardian ve aynı zamanda kendi bölgelerinde doğal politik bağlantılara sahiplerdi. Yani ona bir çeşit siyasi dokunulmazlık kazandırmaya çalışıyorduk, böylece yaptığı açıkça kışkırtıcı ve bir ölçüde tehlikeli şeyi, belli bir güvence ve başarı garantisi altında sürdürebilecekti. Düşman Eylemi Patlayıcı Tehlikeli Madde WikiLeaks’in daha kuvvetli bir megafondan faydalanabileceğini anlayan Julian  Nick’in önerisini kabul etti.  Peki, belgeleri Londra’ya nasıl götüreceğim?

Bir miktar risk vardı. Yetkililer onun iletişimini izliyorsa, ki bu pekala mümkündü, onunla alakamın farkında olacaklardı. İngiltere’ye döndüğümde beni tutuklayıp bilgisayarımda olması halinde malzemeye el koyabilirlerdi. USB bellek kullanmayı düşündük. Belki gözden kaçardı. O çok daha iyi bir çözüm buldu. Bir web sitesi yapacağını söyledi.
Kullanıcı adı: Nick_Davies Şifre:  Web sitesine girebilmek için şifreye ihtiyacım olacaktı.

Brüksel’de oturduğumuz kafedeki masanın üstünde duran kağıt peçeteyi aldı ve reklam logosundaki çeşitli kelimeleri birleştirip  “Büyük harf yok” yazdı.

Onu cebime attım. Tutuklanmam halinde bunun burnumu sileceğim bir şey olduğu sanılacaktı. Bu şekilde İngiltere’ye döndüm ama kimse beni durdurmadı, yani her şey yolundaydı.

Julian aynı zamanda  Londra’da bulunan Araştırmacı Gazetecilik Bürosu ile işbirliğine girecekti.  Merkezi Londra’da önceden kararlaştırılan bir teslimat noktasında lain Overton’la buluştu. Geldiğimizde Julian oradaydı. Kurşun geçirmez yelek giyiyordu. Orta Doğu yemekleri yedik.  Tarihin en büyük sızdırılmış askeri belge arşivine sahip olduğunu söyledi. Lain Overton Eski Yönetici Editör Araştırmacı Gazetecilik Bürosu  Iain’in genç bir meslektaşı, James Ball adlı bir bilgisayar uzmanı  kendisini bu casusluk öyküsünün ortasında bulmuştu. Gecenin 1’inde bir USB bellek üzerinde James Ball Gazeteci 390.000 gizli ABD askeri kaydını teslim aldım.  Gitmek üzereydim ki Julian nereye gittiğimi sordu.  “Eve gidecektim” dedim.  Durakladı ve “Hayır, bunu yapma” dedi.  “Adresinin bu adresle bağdaştırılmasını istemiyorum.  “En az dört beş saatliğine başka bir yere gidebilir misin? ”  Bir kulübe falan gidebileceğimi sanmam. Biraz sarhoş oldum diye 400.000 gizli belgeyi nasıl kaybettiğimi açıklamak zorunda kalmak istemem.  Daha önce kimse böyle bir şey yapmamıştı.  Bunun altından kalkacak ekipleri nasıl kurarsınız?

  Benim gazetecilik deneyimime sahip hiç kimse bu malzemenin onda biriyle bile karşılaşmamıştır. Gavin MacFadyen Araştırmacı Gazetecilik Merkezi Yarım milyon satırlık veriden söz ediyoruz. Eski günlerde yarım milyon satırlık veriyi dışarı çıkarmak için Pentagon’un ön kapısından 16 el arabası çıkarmanız gerekirdi. Bu gezegenin tarihindeki en büyük gizli malzeme sızıntısıydı bu.

Julian ilk yayımlanacak malzemenin  Afgan Savaşı Günlükleri olmasına karar verdi.  Ama önce onları anlamalıydı.  Londra’da, The Guardian gizli bir operasyon düzenleyerek  The New York Times ile  Alman dergisi Der Spiegel’den önemli askeri muhabirleri bir araya getirdi.  Bu deneyimli gazeteciler askeriyenin esrarlı dilini çözebilirdi. Burada çok daha fazla bilgi var. Ama en önemlisi   Muhabirlerin  Afgan Savaşı Günlükleri üzerinde çalıştığı dört beş haftada bunların yayımlanması halinde Afganistan’da insanların zarar görebileceğinden endişelenmeye başladık.

Bu büyük saldırı 22 saat falan devam ediyor. Burada başlıyor.  Bu özellikle bir operasyon veya benzeri bir olay sırasında  Koalisyon kuvvetlerine bilgi vermiş olan  sıradan Afgan sivilleri ilgilendiriyordu.  Ve kayıtlar bu sivillerin teşhis edilebileceği şekilde tutulmuştu.

BİR YEREL BELEDİYE BAŞKANI – DOROGH YEREL BELEDİYE BAŞKANI – DOROGH

Julian’a bu durumdan söz ettim, “Bir Afgan sivil, Koalisyon güçlerine yardım ediyorsa ölmeyi hak etmiştir” dedi ve onlara işbirlikçi veya muhbir denebileceğini anlatmaya koyuldu. Şimdi  Bundan emin misiniz?

  Söylediği bu muydu?

  Bu konuda hiçbir şüphem yok. Sadece ikimizdik ve bunu nasıl ele alacağımızı konuşuyorduk. Bu sorun, bu potansiyel sorun daha önce gündeme gelmişti. Bir kere bu bir ahlak sorunu, insanların ölümüne yol açabilecek malzemeyi yayımlamayız. İkincisi, gerçekten insanlara zarar veren veya vermesi ihtimal dahilinde olan bilgileri yayımlarsanız, politik dokunulmazlığınızı kaybedersiniz, kötü adamlara yardım ettiğinizi söylemek için fırsat bekleyenlerin propaganda saldırılarına karşı müthiş savunmasız kalırsınız.

Julian bir bilgisayar korsanı,  her bilginin iyi olduğuna ve her şeyin yayımlanması gerektiğine dayanan  bir ideolojiden geliyor.

Julian’a web sitesine gönderilen ve masum insanların ölmesine  yol açabilecek bilgileri yayımlar mı diye sordum. WNYC – “Medya Üzerine” Mart 2009  Örneğin bir kentin su sistemine şarbon bulaştırmanın yolları gibi bir bilgiyi.  Evet. Bir olasılıkla  cana malolsa bile  cana malolsa bile

Bu insan, dünyayla ancak dijital yollardan  iletişim kurabilen biri. Bir ölçüye kadar insan doğasının sınırlarıyla lekelenmemiş. Bazen insan faaliyetlerini kimi formüllere indirgiyor ve orada çarpan insan yüreğini görmüyor.

Çok basit bir formüle indirgedi.  “İşgalci bir kuvvetle konuşuyorlar, kötü olmalılar,  “muhbirler ölmeyi hak eder.” afgan sivil + koalisyon kuvvetleriyle konuşuyor = ÖLMEYİ HAK EDİYOR

Gazeteciler koalisyonu  Assange gibi şeffaf bir radikalle çalışmaya alışık değildi,  Assange da hala gazetecilik etiğini öğrenmekle meşguldü.  Sadece bir konuda hemfikirdiler,  belgeleri yayımlayacaklardı.  Londra’da tüm ortakların haberi aynı anda duyurması için bir tarih belirlendi.  Julian sonunda redaksiyon yapılmasını, isimlerin karartılmasını kabul etti ve ortaklarına,  kaynakların kimliğini belgelerden silecek özel bir işlemden söz etti.  Ama yayım tarihine bir haftadan az bir süre kala  Berlin’deki Domscheit-Berg’e haber vermeyi ihmal etti.  90.000 belgenin yayımlanmasına  dört gün kalmıştı ve hiçbir redaksiyon yapılmamıştı.  Köylerindeki bu Afganlılardan bazılarını bu malzeme hakkında haberdar etmemiz imkansız.  Bazılarının isimlerini redakte etmemiz gerekecek.  Bu sizin için yeni bir şey mi?

Kendiniz de biraz sansür yapıyorsunuz.
Evet, bu bizim için yeni, ama unutmayın ki   Zaman azalıyordu.  Yayımdan hemen önce  Assange en çok isim içeren 15.000 belgenin  bir kısmına odaklandı.  Çaresizlik içinde, olmayacak bir kaynaktan yardım istedi.  WikiLeaks’in Geoff Morrell Basın Sözcüsü, ABD Savunma Bakanlığı  yetkisiz ve usulsüz bir şekilde elde ettiği yaklaşık 15.000 gizli belgenin  kamuoyuna sunulmadan önce  Savunma Bakanlığı tarafından  gözden geçirilmesini istediği bildirildi.

Julian The New York Times’ı Pentagon’a mektup yazarak  redaksiyona yardımcı olmalarını istemeye zorladı,  reddettiler ve bu yayımdan 24 saat önce oluyordu.  Gizli ve hassas bilgi  O malzemede ne olduğunu umursamadığı doğru değil. Mark Davis Gazeteci ve Sinemacı Aslında bu malzeme ve az sayıda kaynak ona epey azap veriyordu.  Kendi başına gece gündüz  yayımlanacak şeyleri ayıklamak için çalıştı. WikiLeaks bu devasa ölçek için küçücük bir organizasyon.  Bazı hatalar yapacak. Spiegel, “I-E” diye mi yazılıyor, “E-I” diye mi?

  I-E. Tamam. Basın bülteninin o tarafını siktir et.  Arkasında onu destekleyecek bir yapı yoktu ve bir basın toplantısı düzenleyecekti. Ona şöyle dedim: “Julian, orada birine ihtiyacın var. “Biri bir basın bülteni yazmalı “veya en azından telefona cevap vermeli.”  Yayımdan birkaç gün önce  birkaç gönüllü öğrenci geldi.  Şimdi gidiyorum, ama şunu düşünmenizi istiyorum, yarın basın toplantımız var. Akına uğrayacağız. Tamamen akına uğrayacağız. WikiLeaks’ten bir örgüt gibi söz edelim. Apple veya IBM veya  Çok zeki çalışanları olan bir benzinci. Çok büyük bir organizasyon olduğu izlenimini vermeye çalıştığı doğruydu. Oysa Julian Assange’ın, sadece 300 dolarlık bir dizüstü bilgisayarı, 10 SIM kartı ve röportaj yapılırsa giyeceği ucuz bir ceketi vardı.

AFGAN SAVAŞI GÜNLÜKLERİ YAYINI 25_TEMMUZ_2010

Geç uyandı tabii. Kapıyı çaldım. “Julian, hadi dostum.”  Kalktı. Normal hali. Saat kaç?

  Saat kaç?

  25 var. – Küçük bir liste hazırlamalıyım.

- Peki.  İki dakika sonra gelirim. Kendini nasıl hissediyorsun?

  Yorgunum. Uyumadım. Ama iyiyim.  Bu sabah The Guardian’da 14 sayfa var. “Sızdırılan çok sayıda gizli dosya gerçek Afgan savaşını gösteriyor.” Kaynaklarımıza azami politik etkiden söz ediyoruz, sanırım bu sefer epey yaklaştık. Dışarıda 10 minibüs var. 10 medya minibüsü. Evet. Çok gelen olacak.  O kapıdan geçkin serseri öğrenciler gibi çıktı. O 50 metreyi yürüyüp bitirdiğinde  bir rock yıldızı olmuştu.  Dünyanın en ünlü adamlarından biriydi. Vay canına.  Çoğunuz sabah gazetelerini okumuşsunuzdur.

Bu sabahki The Guardian. Bu konuya 14 sayfa ayrılmış. Sızdırılan dosyalar gerçek Afgan savaşını gösteriyor  Savaşla geçen son 6 yılın nasıl olduğuna  ve savaşın gidişatının değişmesi gerektiğine dair The New York Times Afgan Savaşı: Gizli Arşiv  bir anlayış getireceği açık.  Savaş günlükleri vatandaşlara anlatılandan çok farklı bir çatışma ortaya koyuyordu.  Sivil kayıplar bildirilenden çok daha fazlaydı.  Amerika’nın müttefiki olması gereken Pakistan çift taraflı oynuyor,  ABD’den askeri yardım alırken  Taliban’la çalışarak Afganistan’da saldırılar planlıyordu.

Savaş günlükleri ayrıca gizli bir Amerikan suikast timinin  kadın ve çocukları yaralayıp öldürmekte korkunç bir rekoru olduğunu gösteriyordu.
Ulusumuz için hiçbir şey, savaşın vahşetini gözler önüne sermek kadar  büyük sonuçlar doğuramaz. Böyle kararlar vermek, böyle gizli müzakereler yapmak J. William Leonard ABD Hük. “Sınıflandırma Şefi” – 2002-2008 Amerikan halkına büyük kötülük etmektir, çünkü burada onlar adına yapılan şeyler söz konusu.

 İster katılın ister katılmayın, bunların özgürce yayımlanması gerekiyor. Bütün materyal yedi aydan daha eski tarihli ve herhangi bir operasyonel önemi yok. Hangi koşullarda bilgiyi yayımlamazsınız ya da bilgiyi yayımlamayacağınız durumlar var mıdır?

  Zararı en aza indirgemek için çalışmalarımız var.  Amacımız reform, yöntemimiz saydamlık. Ama bizim için yöntem amaçtan daha önemli değil. Pardon.  Julian’ın bütün dünyaya, “WikiLeaks her zaman zararı “en aza indirgemeye çalışır,” diye ilan etmesi beni çok şaşırttı. Julian’ın zararı en aza indirgeme diye bir çalışması yoktu.

WikiLeaks tarafından redaksiyon yapıldı mı?
Hayır. Sonuçta 15.000 belge yayımlanmadı.  Ama 75.000 belge yayımlandı  ve onların içinde yaklaşık 100 isim vardı.

Gazeteler sadece birkaç yüzü redakte edilmiş belgelerle  makaleler yayımladılar.  Ama kısıtlamalara ve Julian’ın verdiği sözlere karşın  WikiLeaks web sitesinde, redakte edilmemiş  75.000 belge yayımladı.  Bu belgelerin yayımlanmasının savaş alanındaki sonuçları askerlerimiz, müttefiklerimiz ROBERT GATES Savunma Bakanı  ve Afgan ortaklarımız için  potansiyel olarak çok ciddi ve tehlikelidir.  Bu yüzden bir kişinin zarar görüp görmediğini bilmiyorum. Materyalin orada olması ve potansiyel olarak tehlikeli olarak tanımlanabilmesi siyasi zarara yol açtı.

Materyal ilk yayımlandığında Siviller başarısız askeri politikanın bedelini ödediler  dünya Afganistan’daki sivil zayiatı  ve Taliban’ın peşine düşen ölüm mangalarını konuşmaya başladı.

Task Force 373 Taliban’ı alt etti ABD Ordusu Risk İçeren Sızıntı Araştırıyor  Ama Beyaz Saray haberleri kontrolüne aldı  ve hikaye, “WikiLeaks’in eline kan bulaştı,” şeklini aldı. Eline kan bulaştı  Bay Assange kendisinin ve kaynağının yaptığı şey hakkında istediğini söyleyebilir Amiral Michael Mullen Genel Kurmay Başkanı ama gerçek şu ki, şu anda ellerine genç bir askerin veya bir Afgan ailesinin kanı bulaşmış olabilir. WikiLeaks’teki insanların eline kan bulaşmış olabilir. Eline kesinlikle kan bulaştı. Ellerine kan bulaştı.  İşte burada bilgi savaşına giriyoruz. Bu spekülatif kan gerçek kandan daha önemli oldu.

OPERASYON KALICI ÖZGÜRLÜK
Ölen koalisyon askeri: 3.936 Ölen Afgan sivil: 15.500 – 17.400 Ölen Taliban: 15.000 – 25.000

Bütün bu korkunç şeyleri zaten biliyoruz.  Bunları biliyoruz.  Kabuslarınızı konuşalım.  Hükümetin sırları açıklandığı için bu insanların ölebileceğini konuşalım.

WikiÖldürür  Elinde kan olduğu ifadesini kullanmaya başladıkları anda  WikiLeaks izole edildi  ve siyasi açıdan bakıldığında  Beyaz Saray akıllıca bir adım atmıştı. Bu büyük haber örgütleriyle her türlü savın çevresinden dolaştılar  ve Julian’ı izole ettiler.

WikiLeaks’in Julian Assange’ı: ‘Anarşist,” “kışkırtıcı,” “kibirli” ve gazeteci  Assange ve gazeteler arasında bir ayrım yaratarak  hükümet ana akım medyasıyla bir savaşa girmekten kaçınmış oldu  ve Bradley Manning’in  “beyaz saçlı, deli Avustralyalı” diye adlandırdığı  mükemmel bir düşman yarattı. Adınız neydi?

   Eskiden neydi bilmiyorum, şimdi ne biliyorum. Adınız ne?

  Julian. Bu duruma alışmak zaman alıyor mu?

  Medya açısından bakıldığında, yakın zamana kadar pek ortalıkta değildiniz. Biraz büyüdük, şimdi böyle yapma zamanı geldi. WikiLeaks’in bir yüze ihtiyacı var mı?

  Evet insanlar bir yüzünün olmasını talep ediyor. Aslında biz, daha doğrusu ben bir yüzü olmamasını tercih ederdim. Ve bir süre bunu yapmaya çalıştık. Ve insanlar  Talep o kadar büyüktü ki, insanlar yüzler icat etmeye başladı.  Bazıları ona kahraman diyor,  bazıları onu ulusal güvenliğe bir tehdit olarak görüyor. Julian, katıldığın için teşekkürler  Bu öğleden sonra sızıntıların arkasındaki adamla konuştum

- Julian Assange.

- Julian Assange.

Günaydın Bay Assange.  Sızıntılar neyi başardı?

  Dünyadaki bütün gazetelerin yayımladığından daha fazla gizli belge yayımladık. Yani, bu gazetecilik.

Şu ifadeyi daha çok seviyorum:
“Işık açılırsa, sıçanlar kaçar.”

Bu belgelerin yayımlanmasıyla yapmak istediğiniz şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz?

  Henüz değil.

- Sen. –

 Ne?

  Tanrım. Kapakta ikinizin resmi var. Tanrım, bak  Yine karşılıklı iki sayfa. Bence en iyi fotoğraf bu. Fena bir fotoğraf değil. Bence çok güzel.  Sonra  The Times’ın üç sayfasında, en tepede ambleminiz var. Artık bu ülkede dokunulmazım.

- Dokunulmaz mı?

  – Dokunulmaz. Buna kibir derler.  Buna kibir derler. Birkaç gün boyunca. Geçebilir. Ama birkaç gün boyunca dokunulmazım. WikiLeaks’in kurucusu bugün yine haberlere konu oldu. Uluslararası SORUŞTURMA İsveç, Julian Assange için tutuklama emri çıkardı.  İsveçli yetkililer WikiLeaks’in kurucusu  Julian Assange’ı sorgulamak için arıyor. İsveçli yetkililer iki ayrı cinsel taciz ve tecavüz kuşkusu nedeniyle tutuklama emri çıkardı.

STOCKHOLM, İSVEÇ AĞUSTOS_2010

21 Ağustos Cumartesi uyandım. Bir başka gazeteci bir e-posta yollamış  ve İsveç gazetesi Expressen’in web sitesinin linkini vermişti.

WikiLeaks’in kurucusu tecavüz şüphelisi  Web sitesine gittim, şöyle düşünüyordum, “Bu bir şaka, “bu sahte bir gazete.” Kocaman manşetler atılmıştı,  birinde Julian Assange’ın iki kadına tecavüz ettiği yazıyordu. “Bu nedir böyle? ” WikiLeaks’in Stockholm’deki koordinatörü olan birine telefon ettim. Bu şahsı buldum ve, “Neler oluyor? ” diye sordum.

İsveç’teki bu kişi Donald Boström idi. Donald Boström Araştırmacı Gazeteci  Julian Assange’a ülkedeyken  yardım etmeyi kabul etmiş bir araştırmacı gazeteciydi. Sanki  yeni bir Mick Jagger gibiydi. Evet, gerçekten. Hayranlar, takipçiler, medya  herkes Julian’a o sıralarda çok büyük ilgi gösteriyordu. O da bundan hoşlanıyordu.

- Hoşlanıyor muydu?

  – Tabii.  Assange merkezi WikiLeaks’in sunucularının bulunduğu İsveç’e taşımayı düşünmüştü.  Orada yasalar basın özgürlüğüne daha olumlu yaklaşıyordu  ve Assange’ın giderek artan bir hayran kitlesi vardı.

Julian Assange: Aktivist, Yasa Dışı  Seks Sembolü?

   Şöhret Assange’a bir platform sağladı ama aynı zamanda onu görünür bir hedef haline getirdi. Julian’a şöyle dedim: “Sanırım listedesin ” “bazı hükümetlerin istenmeyen insanlar listesindesin.” “Geçenlerde Rusya’da” “bazı gazetecilerin başı” “mini etekli kızlar yüzünden belaya girdi.” “Bu çok kolay bir numara.” “Lütfen dikkatli ol.” Bu, olayların patlak vermesinden tam bir hafta önceydi.

- Flaş haber  – Internet platformu WikiLeaks

 Avustralyalı suçlamaları asılsız olarak reddetti  Julian Assange 35 ve 25 yaşlarındaki iki kadınla rızaları olmaksızın ilişkiye girdiğini kabul etmedi. Kadın Assange’ın zor kullandığını, kendisinin de onun sarkıntılarına karşı koyduğunu söyledi. Sadece prezervatif kullanmayı kabul ettikten sonra seks yapmaya rıza göstermiş. Ama her nasılsa prezervatif yırtılmış.  Bilinmeyen bir kaynak polis raporunu basına sızdırdı.  Rapor Assange’ın ve iki kadının ifadesini  ve şaşırtıcı bir biçimde  yırtık bir prezervatifin fotoğrafını içeriyordu.  Başka tuhaf şeyler daha oluyordu. İsveç tecavüz suçlamasından vazgeçti

Bir kadının dosyası kapatıldı, daha sonra yeniden açıldı. İsveç Tecavüz Soruşturmasını Yeniden Açıyor Genel olarak bu suçlamaların çok utanç ve zarar verici Gavin MacFadyen Direktör – Araştırmacı Gazetecilik Merkezi bir sızıntıdan sonra yapılması çok ilginç bulunuyordu. Birkaç olasılık vardı. Birincisi, gazetelere bir hikâye satmak isteyen kadınlar ona tuzak kurmuştu. Bir diğeri, İsveç’teki aşırı sağcı bir grup ona tuzak kurmuştu. Belki gizli bir Birleşik Devletler örgütü bunu yapmıştı. Ve en aşırı ihtimal olarak da, kendisi böyle bir şey yapmıştı! Bilemiyorum. Bu kadınlarla aranızda cinsel zorlama veya tecavüz olarak nitelendirilebilecek herhangi bir şey oldu mu?

  Bir kelime, eylem veya şiddet yok. Tecavüz olarak nitelendirilebilecek hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey. Peki, cinsel zorlama?

  Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. WikiLeaks’i Yok Etme Planı Hiç kuşku yok ki, bu organizasyon bir kuşatma altında  Bu açıkça bir karalama kampanyasıydı  “Bu açıkça bir karalama kampanyası.. Sorun işin içinde kimin olduğu ”  Avustralya haberalma örgütünden Assange: “Pentagon faullü oynayacak demişlerdi.” böyle bir saldırı yapılacağına dair uyarı gelmişti.

WikiLeaks kurucusu Julian Assange buna “karalama kampanyası” diyor. Yandaşları tutuklama emrinin amacının onu susturmak olduğunu söylüyor. Bunun bir cadı avı, bir karalama kampanyası olmadığını mı söylüyorsunuz?

  Yapmayın. Suçlayanlardan biri Kübalı göçmenlerle çalışıyormuş ve bir CIA ajanı mıymış?

  Julian Assange “tecavüzcü değil” CIA’in karalaması mı?

   Pis kokular göklere kadar yükseliyor. Hükümetlerin ve şirketlerin insanların peşine bu tür yalan ve karalamayla düştüğünü yeterince kez gördüm. Bence bütün bunlar zırva. Bu gerçekten sürreel bir İsveç peri masalı. Sahneye bir tek troller çıkmamıştı. Onların da çıkmasını bekliyorum.  Benim görevim paratoner olmak,  çalışmalarımız nedeniyle örgüte yapılan saldırıları üstüme çekmek. Bunun bir yönü sizin İsveç’teki hukuki durumunuz. Bu konuyla ilgili olarak konuşmayacağım. Ama WikiLeaks’i ilgilendiriyor.

- Konuşursan giderim

- Siz hala  Bir keresinde  Bu son derece ciddi röportajı kişisel hayatımla ilgili sorularla kirleteceksen  Bunu WikiLeaks’e bir saldırı olarak mı gördüğünüzü soruyorum. Pekala, tamam. Julian, diğer soruya geçebilirim. Tek sorduğum  Kusura bakma. Bunu sen istedin.  İsveç’teki olay hala çözüme kavuşmamıştı.  Soruşturma sürerken savcılar Assange’ın, geri gelmesi kaydıyla İsveç’ten ayrılmasına izin verdiler.  Ama Assange bir daha dönmedi.  İsveç’in bir tuzak olduğundan emin olarak Londra’da izini kaybettirdi.  Julian’da biraz paranoyaklık var.  Ama onunla birlikte olduğum zaman içinde güvenlik arzusunun yüksek olması bence doğruydu, uygundu. Şunu da söylemek lazım, son beş on yıldır böyle yaşamasının doğru olmadığı zamanlar böyle yaşıyordu. Önümüzdeki iki üç hafta içinde WikiLeaks’ten başka şeyler gelecek mi?

   Paranoyak olmak için bir nedeniniz olamaz.  Dikkatli olmak için bir nedeniniz olur.  Kaybedecek çok şey var, bu yüzden her gün çok dikkatli olmak lazım.

 Telefon değiştirme, pillerini çıkarma, bilgisayar değiştirme gibi  gizlenme taktikleri konusunda bu an için eğitim almıştı. 

Daha öncekiler belki gerçek değildi  ama şimdi gerçek olunca çok işine yaradı.  Amansız düşmanların hedefiydi.

Şu anda Pentagon’un çok büyük miktarda gizli belge yayımlamak üzere olan Julian Assange’ı aradığı söyleniyor. Kafasını siperden çıkarıyordu. Kendisini tehlikeli bir duruma sokuyordu. Ve bence genel olarak tehlikelerle iyi başa çıkıyordu. Bu adamın harika bir yönü var ama bir de çok yıkıcı olan gizli bir yönü var.  Doğuştan bir masalcı, hikaye anlatıcısıdır  ve yoğun biçimde hayal dünyasında yaşar ve bir ölçüye kadar yaşadığı bu hayal dünyası hepimizin yaşadığı sıradan gerçeklikten daha gerçek olur.

Prof. Robert Manne La Trobe Üniv., Melbourne Evet.  Sizin ve bazı WikiLeaks çalışanlarının  saldırgan bir şekilde izlendiğinizden söz ettiniz. İzlanda’da kesinlikle izlendik. Şahsen ben, beni videoya çeken bazı insanları kovaladım.  Oslo’daki bir konferansa gitti ve kendisini izleyen iki Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin İki Dışişleri Bakanlığı yetkilisi editörümüzü İzlanda’da takip etti  kendisiyle aynı uçakta olduğunu iddia etti  ama bir kanıtı yoktu. İşte bu, zaman içinde çoğumuzu yormaya başladı. CIA WikiLeaks editörüne suikast planını onaylamıyor, inkar etmiyor Julian sürekli olarak çok büyük tehlike içinde olduğumuzu ve buna benzer şeyler yayıyordu.

Bunlar sadece yalan ve propaganda idi. Aleyhimizdeki operasyonlar hakkında bilginiz varsa https://secure.wikileaks.org ile irtibat kurun

Nedeni belki şöhret, belki ilgi çekme, Smári McCarthy Eski WikiLeaks Gönüllüsü belki de, böyle bir ortamda çalışmanın getirdiği baskıydı ama bir şekilde, tanıdığım bu idealist kişi hikayenin bir noktasında başka bir şeye dönüştü.  Bu konu çok kötü bir yöne evrildi. Assange’ı WikiLeaks Başkanlığından Devirme Çabaları  Newsweek’te bir makale çıktı. Julian onu, basınla konuştuğumun kanıtı kabul etti.  O günden itibaren ona göre bir haindim,  onu sırtından hançerlemeye çalışıyordum. Sonuçta organizasyondan atıldım.

 Julian’ın ifadesiyle şu gerekçelerle: “Sadakatsizlik, itaatsizlik ve kriz zamanında istikrarsızlığa yol açmak.”

Bu dil nereden çıktı?

  Bilebildiğim kadarıyla 1917 tarihli Casusluk Kanunu’ndan.  Bu acımasız bir ironiydi.  Atlantik’in öbür kıyısında Birleşik Devletler Adalet Bakanlığı  Julian Assange’ı hapse atmak için Casusluk Kanunu’nu  kullanıp kullanamayacağını araştırıyordu.  Casusluk Kanunu temelde bireylerin ulusal güvenliği ilgilendiren bilgileri, düşmanın bize zarar vermesini sağlamak amacıyla, düşmana verdiği durumları kapsar.  The New York Times’ın veya The Washington Post’un her gün yaptığı  bir şeyden farklı bir şey yapmayan bireylere karşı  Casusluk Kanunu kullanmak bir ilk olacaktı.

LONDRA, İNGİLTERE 22_EKİM_2010 

İçeri önce onlar mı girsin?

   Sıradaki büyük yayın Irak Savaş Günlükleriydi.  Bu kez WikiLeaks redaksiyon sorunlarını çözmek amacıyla  bir bilgisayar programı geliştirmek için gönüllülerle çalıştı.

Yaklaşık 400.000 belge Irak Arşivi: Savaşın Kıyıları  ABD Ordusunun sivil zayiat ve sistemli işkence konularındaki bilgiyi Iraklı sivillerin ölümleri  kasten gizlediğini ayrıntılarıyla gösteriyordu. Gizli dosyalara göre ABD Irak’ta işkenceyi umursamıyor

Başkan Obama, Amerikan ordusunun elinde bulunan lain Overton Araştırmacı Gazeteci Iraklı savaş esirlerinin  Iraklı yetkililere teslim edilmesine izin verdi.  Cenevre Sözleşmesine aykırı olan şeylerden biri savaş esirlerini, işkence yaptığını bildiğiniz bir başka otoriteye teslim etmektir. Tutuklulara kötü davranıldığı durumlarda müdahale etmediğimiz iddialarını cevaplamak istiyorum: Doğru değil.

Irak ordusunun ve polisinin tutukluları, James Ball Gazeteci korkunç işkencelerden geçirdiği tıbben kanıtlanmış  1.300 iddia vardı.  Tecavüzden söz ediyoruz,  tacizden, hortum sokmaktan söz ediyoruz,  insanları dövmekten, öldürmekten söz ediyoruz.

Irak’ı “kurtardığımızı” söylediğimiz türdeki işkenceden söz ediyoruz. Amerikan hükümeti, Bush ve Obama yönetimlerinde, bu gerçeği bilmesine rağmen, tutukluları teslim etmeyi sürdürdü. Bu Cenevre Sözleşmesine aykırıdır. Obama yönetiminin savaş suçu işlediği görülüyor.  Bunu daha önce kim biliyordu?

  Irak ve Afganistan savaşlarıyla ilgili tarihsel önemde belgeler.  Bu, muhtemelen çağımızın en önemli belgelerinden biridir, savaşın sisini dağıtmakta ve 21. yüzyılın asimetrik savaş tarzının gerçek doğasını gözler önüne sermektedir. İyi günler.  Bradley Manning’in WikiLeaks’e mektubu  Manning ne yapmıştı?

   Eylemi, Ordunun dediği gibi, sorumsuz bir veri aktarımı mıydı?

   Yoksa bu, bir süper gücün perdesinin arkasına bakan ve bu gücün yaptığı şeyin yanlış olduğuna karar veren bir insanın eylemi miydi?

   Sızıntılardan sonra, tutuklanmadan hemen önce  Manning yapmış olduğu şeyi ve gideceği yeri  kabullenmeye çalışıyordu. Üç sinir krizi geçirdim  her biri kuşkularımı ve duygusal olarak güvensiz oluşumu bir öncekinden daha açık bir şekilde gösteriyordu 8 ay önce bana kendimi bir kadın olarak tanımlayıp tanımlamadığımı sorsaydın sana, delisin derdim  Tek bir kişinin bile onun bir kadın kişiliğine sahip olduğu olasılığını düşünmüş olması mümkün değil. Uzman Jihrleah Showman Bradley Manning’in Şefi Kadın olmak istediğini mi kastediyorsunuz?

  Hormon tedavisi görmek istediğini biliyorduk ama kimsenin umurunda değildi. Yani, “Artık kadınlarla duş yapmalı,” diye düşünmüyorduk.  Kimsenin umurunda değildi. Bu noktada hiçbir şey umurumda değil  Beni arayıp ağlardı.  Hıçkıra hıçkıra tıpkı her şeyini yitirmiş bir bebek gibi Jason Edwards Bradley Manning’in Arkadaşı  ve, “Yapmayacağım,  “yapamayacağım, bunu yapamayacağım,” derdi. Sonumun kafama sıktığım 5.56’lık bir kurşun olmasını istemiyorum.

Sürekli olarak, “Biri var mı?  “Konuşabileceğin biri var mı, “orada olan, her gün gördüğün biri? ” diye sordum. Olmadığını söyledi. Bundan kurtulmaya çok ama çok çalıştım

(CİNSEL KİMLİK BOZUKLUĞU)  Manning en az bir kez kıdemli çavuşuna yardım için başvurdu. Gitmiyor   Manning e-postasına kadın kılığına girmiş olarak çektirdiği resmi ekledi. Istırabımın ve kafamın karışıklığının nedeni bu  Bütün hayatımı sona ermeyen bir kabusa çeviriyor  bu noktada artık burada değilmişim gibi hissediyorum.  Birkaç hafta sonra akşam yemeği sırasında  Manning yerde yatarken bulundu.  Bir bıçakla sandalyeye şöyle kazımıştı:  “İstiyorum.”  Manning aynı gece iş başı yapmaya çalıştı.  Vardiyam sona ermişti, onun bulabilmesi gereken bir şeyi bulmaya gelmiştim. Aşağı yukarı yürüyor, benimle ukala ukala konuşuyordu. Ona şöyle dedim: “Manning, benimkini temizlemeden önce neden kendi pisliğini temizlemiyorsun? ” Bir çığlık attı ve ben otururken suratıma bir yumruk patlattı. Adrenalinim derhal zirve yaptı. Ayağa kalktım ve sandalyeyi geri ittim. Benimle dövüşmeye çalıştı ama ben onu güreşçilerin deyimiyle “giyotin” e aldım, yere yatırdım, üstüne çıktım ve ellerini başının yanında yere çiviledim. O sırada bana bulaştığına inanamıyorum. Pazılarım 40 santim kalınlığındaydı.  Muhtemelen yumruk atması gereken son kişi ben olmalıydım. Üstlerim bu sorunun çok büyüdüğüne, oradan uzaklaştırılmasına ve silahının alınmasına karar verdiler. Bir lezbiyenin suratını yumrukladım  bundan gurur duymuyorum  Bir daha ofise gelmedi. Artık çavuşla posta odasında çalışıyordu. En azından erişim hakkımı almadılar [şimdilik]  Manning posta odasında da Internet bağlantısıyla askeri ağlara erişebiliyordu.  Silahı elinden alınmıştı  ama hala milyonlarca gizli belgeye erişimi vardı.  Personel güvenlik programlarımız var.  Erişim hakkı verdiklerimizi araştırırız.  Bu gence o hak verilmeli miydi?

  Geriye bakıldığında, hayır. Geleceğe bakınca, kim bilir?

  NSA Başkanı, 1999-2005 CIA Başkanı, 2006-2009

Bunlar vermesi zor kararlardır. Size şöyle söyleyeyim, iki yüzyıldan fazla bir süredir Amerikan Ordusunda son derece aptal erler olmuştur ve erler zaman zaman son derece aptal şeyler yaparlar. Üzgünüm, şu anda berbat haldeyim :'( ve kimse farkında değil ki, bu “görünen” berbat durumun içinde benim yarattığım bir berbat durum var, kimse bilmiyor  henüz Tutuklandığını görmedim. Ama dört askeri inzibatın arasında  koridorda yürürken gördüm.  Yüzünde bir gülümseme vardı, sanki, “Dünyanın en tepesinde ben varım,” diyordu.  Ondan aldığım en son e-postada bütün dünyayı şoke eden bir şey duyacağımı yazıyordu.

Merkezi bir sunucuda depolanıyorlardı  elimde bir müzik CD’si ile içeri girerdim  CD’nin üzerinde “Lady Gaga” falan yazardı  müziği silerdim  sonra sıkıştırılmış bir dosya yaratırdım kimse bir şeyden kuşkulanmazdı amerikan tarihindeki muhtemelen en büyük veri sızıntısını gerçekleştirirken  Lady Gaga’nın Telephone şarkısını dinler ve eşlik ederdim

Oldukça basit bir işlemdi. Bilgisayarınıza CD’yi koyuyorsunuz ve çok büyük miktarlarda bilgi yüklüyorsunuz. Pek sofistike bir şey değildi.  Bu pek doğru değil.  Manning bilgisayarlarını çok etkili dışarı sızdırma makinalarına çevirmişti.  Manning birkaç ay boyunca Dışişleri Bakanlığı sunucusuyla  794.000’den fazla bağlantı yaptı.  Hiç kimse fark etmeden yüzbinlerce belge indirdi.  Bir engelle karşılaştığında  şifre kırma konusunda tavsiyeler almak için başka hackerlarla yazıştı.

- LM-Hash kırma konusunda iyi misin?  – LM için gökkuşağı tablolarım var. Bizim çocuklara aktardım.  Manning daha sonra onunla yüklemelerin ilerleyişi hakkında konuştu. Elimdeki her şeyi sana gönderiyorum  Manning’in arkadaş listesinde bu adresin altında tanıdık bir isim vardı

Tamam, harika  Ne zaman bize ulaşır?

   Julian Assange. 11-12 saatte  6 saati geçti Hilary Clinton ile dünyadaki bütün diplomatlar bir sabah kalkıp  bütün gizli dış politika belgelerinin  halka sunulduğunu gördüklerinde  kalp krizi geçirecekler. Dünyadaki herkesi ilgilendiriyor bu açık diplomasi  dünya çapında anarşi  çok güzel ve dehşet verici   28 Kasım 2010 tarihinde  WikiLeaks ve onun medya ortakları  Bradley Manning’in temin ettiği, dikkatle redakte edilmiş, Sızdırılan Telgraflardan ABD Diplomasisine bir Bakış  az sayıda Dışişleri Bakanlığı telgrafını yayımlamaya başladılar.  Amerikalı diplomatların yolladıkları günlük notlar  dünyanın gerçekte nasıl işlediğine dair çok dürüst bir resim sunuyordu.

Tam bir Oz Büyücüsü anıydı.

Hepimiz politikacılara bakarız, “Ne kadar da güçlüler!” deriz. Heather Brooke Gazeteci
Sonra küçük köpek perdeyi çeker.

Telgraflar Mısır, Tunus ve Libya diktatörlerinin  işledikleri suçları ve yolsuzluklarını ifşa ediyordu.  Bu da karşılığında, bir öfke patlamasına  insanların baskıya karşı ayaklanmasına,  Arap Baharı’na yol açtı.  Telgraflarda aynı zamanda  Amerika’nın sözde müttefiklerinin hataları, DÜNYAYLA DALGA GEÇİYORLAR  güçlerinin ve meşruiyetlerinin aslında sahte olduğunu  gösteren bir şekilde anlatılıyordu.

KÖTÜ – GERİ ZEKALI -ZAYIF – DELİ

Bu sızıntının ölçüsü çok büyük.  Birleşik Devletlerin dünya yüzünde ilişkide olduğu  bütün ülkeleri ilgilendiriyor. Birleşik Devletler ve diğerleri bunun etkisini gidermeye çalışsa bile, Philip J. Crowley- Eski Halkla İlişkiler Bakan Yardımcısı bu, tekrar tekrar açılan bir yara olacak.

Raporların Tarihçesi Tehditler ve Gerilimler  Telgrafların suçların örtbas edildiğini ve diplomatların  sistematik olarak casus olarak kullanıldığını ortaya çıkarmasıyla  Birleşik Devletlerin tutumu da ifşa edilmiş oldu.

Casus ile Diplomat Arasında Belirsizleşen Çizgi
Herkesin sırrı vardır.

Ulus devletlerin halklarını güvenli ve özgür yaşatmak için yürüttüğü bazı faaliyetlerin Başarılı olması için gizli olmaları gerekir. Eğer herkes tarafından bilinirlerse işinizi başaramazsınız. Bu konuda çok açık konuşacağım. Biz sır çalarız. Başka ulusların sırrını çalarız. Bunu açıkça yapıp, uzun bir süre başarılı olmak mümkün değildir.  Bu tür ifşaatlar sorumlu hükümetin  doğru işleyişine zarar verir. İyi niyetli insanlar ulusal çıkarlar ile küresel çıkarları korumak için hassas diplomatik iletişimin gerekli olduğunu kabul eder.  Amerikan hükümetinin önceki sızıntılara  öfkeli olduğu açıktı ama birden çok sert davranmaya karar verdiler.

Obama yönetiminin WikiLeaks’e hak ettiği şekilde, bir terör örgütü olarak  muamele etmesinin zamanı geldi. Yapmamız gereken şey Assange’a Birleşik Devletler’e karşı bilgi savaşına giren düşman askeri muamelesi etmektir. O bir şantajcı, zorba ve teröristtir. Kafadan çatlak, cinsel tacizci  O, avlanması, yakalanması ve yargılanması gereken bir suçludur. Çok ciddi bir cezai soruşturma yürütüyoruz ve bilgi sızıntısını durdurmak için yapabileceğimiz şeyleri araştırıyoruz. Kanunların gerektirdiği en şiddetli biçimde yargılanmalıdır ve bu bir sorun oluyorsa, kanunları değiştirmemiz lazımdır. Özel kuvvet birliklerimiz var. Ölü biri bir şey sızdıramaz  vuracaksın o  Bu küçük serseri

Şimdi Obama’ya sesleniyorum. Obama, bugün bizi dinliyorsan, bu adamın icabına bakmalısın. Bence Obama onun öldürülmesine izin vermeli, hatta bir İHA kullanmalıdır. Bir İHA’nın Assange’ı vurması çok hoşuma gider. ABD WikiLeaks Kurucusuna Dava Açmayı Görüşüyor  Bütün tehditler Assange’a yöneltiliyordu.  Kimse The Guardian’a veya The New York Times’a saldırmıyordu.  Bunu çok şaşırtıcı buluyordum. Eğer Julian Assange Amerikan yasalarına göre bir suçtan dolayı tutuklanırsa,  o zaman The New York Times editörü de onunla birlikte hapiste olmalıydı.  Aniden, Dışişleri Bakanlığı telgraflarının  ilk bölümünün yayımlanmasından sadece iki gün sonra  Interpol, seks suçlamaları nedeniyle  sorulacak soruları cevaplamak için İsveç’e gitmeyen  Assange için bir tutuklama kararı çıkardı.

SEKS SUÇLARI

Bunun arkasındaki politik motivasyonlar  beni biraz kaygılandırıyor. İsveç esir taşıyan uçaklar ve işkence için Mark Stephens Assange’ın Avukatı kaynaklarını ve tesislerini kullandırtan yaltakçı devletlerden biri. Yani, İsveç’e giderse Amerika’ya gönderileceğini mi düşünüyorsunuz?

  Bu fikir aklıma çok yatıyor.

- Ve bu tezle mi itiraz edeceksiniz?

  – Kesinlikle.  Assange için mühürlü bir tutuklama emri çıkarıldığı söylentileri vardı.  Bir ABD büyük jürisi WikiLeaks destekçilerini  hedef alan celpler çıkarmıştı.

GERÇEK SİZİ ÖZGÜRLEŞTİRMEYEBİLİR

Siyasi baskılar nedeniyle  VISA ve MasterCard web sitesine bağış yapılmasını durdurdular. VISA ve MasterCard hiç çekinmeden Ku Klux Klan’a, dünyadaki her türlü örgüte bağış yapılmasını zevkle sağlıyor ama hiçbir suçlama, uyarı, herhangi bir şey olmadan bu örgüte yapılan bağışları durdurmakla kalmadıkları gibi, aracıların yapmasına da izin vermiyorlar. Bu arada, WikiLeaks kurucusu hala polisten kaçıyor SİBER SAVAŞ ama bugün online olarak seslendi.

GERÇEK HER ZAMAN GALİP GELECEKTİR.

WikiLeaks saldırıya geçti. Bizi keserseniz daha güçlü oluruz.

Julian Assange tutuklanırsa WikiLeaks’e ne olur?

Olay devam ediyor, çok büyük miktarda çok önemli materyal var ve herkes bu materyali yayımlamak için çalışıyor.
WikiLeaks’in sözcüsü her zaman Julian olmuştu  ama Julian saklandığı için boşluğu ben doldurdum.

Julian Assange, bu mitik karakter nerede?

  Doğrusu onu en son nerede gördüğümü hatırlamıyorum.  Birçok TV programına çıktım,  neredeyse 16’sında gösteriyordum.  İnsan kendini Golyat’la çarpışan Davud gibi hissediyor. Örgütünüzün ve web sitenizin saldırı altında olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, bir haftadır saldırı altında. WikiLeaks web sitesi siber saldırıya uğradı  ve sık sık çevrimdışı oldu.  Buna karşılık olarak WikiLeaks destekçileri dünya çevresindeki  1000’den fazla sunucuda sitenin yansısını yapmaya başladılar.  WikiLeaks’i lnternet’ten atmak olanaksızdı.

Dijital çağda Internet hükümetlere her zamankinden daha fazla bilgi ve güç sağlar, daha fazla iletişim sağlar. Ama vatandaşların da aynısını yapmasını sağlar. Hükümetler daha güçlü ama aynı zamanda daha kırılgandır.

Şu anki savaş  lnternet’i kontrol eden bilgiyi kontrol eder savaşıdır.

ANONYMOUS’TAN MESAJ
Merhaba. Bu, Anonymous’tan gizli bir mesajdır.  Doğruları yayan WikiLeaks’e defalarca yapılan saldırılar ANONYMOUS hacker kolektif videosu  ve finans kaynaklarının kapatılması üzerine  çok açık bir şekilde belirtiyoruz ki,  ifade özgürlüğü ve özgür basın için savaşacağız.  Biz Anonymous’uz.
Sayımız çoktur.
Affetmeyiz.
Unutmayız.
WikiLeaks’in gelirlerinin engellenmesine karşılık olarak ‘Operation Payback’ Fell Visa.com’a Saldırdı  Anonymous VISA, MasterCard, ve PayPal’e siber saldırılar düzenledi  ve web sitelerini kapattı. Web Saldırıcıları WikiLeaks’te Kendilerine Dava Buldu  Julian Assange’ı serbest bırakın!  Bradley Manning’e özgürlük!  Savaşı sona erdirin.
JULIAN ASSANGE VE BRADLEY MANNING’E ÖZGÜRLÜK

Yoldan çekilin lütfen!  Yoldan çekilin.

LONDRA, İNGİLTERE 07_ARALIK_2010

Siyasi mahkum! Uyarıldınız! Seni seviyoruz! İfade özgürlüğü! İfade özgürlüğü!  Tutuklama emrinin çıkarılmasından bir hafta sonra  Assange Londra’da polise teslim oldu.  Kaçma ihtimalinin olduğu kabul edilerek,  kefalet duruşmasına kadar hapiste kalmasına karar verildi. Birçok kişi Bay Assange’ın masum olduğuna inanıyor ve birçok insan bu yargılamanın siyasi amaçlı olduğunu düşünüyor.  Assange’ın tutuklanması mitik bir ana dönüşmüştü  ama gerçekte neler oluyordu?

İsveç Birleşik Devletler’in bir ajanı gibi mi davranıyordu?

İsveç’e iadesi Guantanamo’ya tek yönlü bilet mi demekti?

Yoksa WikiLeaks’in misyonu iki kadınla bir erkek arasındaki  kişisel bir konuyla mı karıştırılmıştı?

   Neden görüntünü değiştirdiğimizi  ve seni böyle filme çektiğimizi anlat.  Yüzümün karartılmasının önemli olduğunu düşünmemin nedeni almış olduğum tehditlerdir.  Yüzümün farklı yayın organlarında iznim olmaksızın gösterildiğini biliyorum.  Birçok online topluluk  benim ve diğer kızın kim olduğumuza dair  spekülasyonlar yapmaya başladı.  Yüzüm ne kadar az görülürse, Anna Eski WikiLeaks Gönüllüsü beni ne kadar az insan tanırsa o kadar güvende olacağımı düşündüm.  Anna’ya dava sonuçlanana kadar  Assange ile yaşadığı cinsel ilişki konusunda  konuşmaması tavsiye edildi.  Ama herkesin kabul ettiği bazı gerçekler var.  Stockholm’deki bir WikiLeaks seminerinin düzenleyicisi olan Anna,  kendisi şehir dışındayken Julian’a dairesinde kalabileceğini söylemiş.  Daha sonra da şehre vaktinden önce dönmüş.  Ertesi gün seminerde  Julian’a bir başka WikiLeaks gönüllüsü yanaşmış.  Adı Sofia’ydı. Sofia Julian’ı görmek, Julian’a dokunmak Julian’ın yanında olmak istiyordu. Doğrusu, bence o bir rock yıldızı gibiydi ve meyveleri topluyordu.  Savaşın ilk zayiatı gerçektir. Seminerden bir hafta sonra Anna beni aradı ve şöyle dedi: “Donald ” “gezegenin en ateşli adamını” “dairemde, hatta yatağımda ağırlamaktan büyük gurur duydum.” “Ama daha sonra hoşuma gitmeyen bir şey oldu.” “Prezervatifi yırttı.” “Bu beni çok rahatsız etti.” Sonra da, Sofia’nın onu aynı konuda aradığını söyledi. Hamile kalabilir veya HIV bulaşabilir diye çok korkuyordu çünkü Julian onunla prezervatifsiz seks yapmıştı. Julian HIV testi yaptırırsa polise gitmeyeceklerini söylediler. Arkadaşlarına bunu hızlı ve olaysız bir şekilde halledebileceğimizi söylemeye çalıştım çünkü bu olayın gazetelerde boy göstermesini istemiyordum.  Ama o bu işi büyütmeyi tercih etti.  Julian defalarca test yaptırmayı reddetti.  Sonunda fikrini değiştirip test yaptırmayı kabul ettiğinde, artık çok geçti. Kadınların sabrı artık tükenmiş,  Nick Davies Araştırmacı Gazeteci -The Guardian Julian’ın reddedişlerine çok kızmış ve polise gitmişlerdi.  Aynı anda ikisiyle de sevgili olduğumu, korunmadan seks yaptıklarını öğrendiler ve cinsel yolla bulaşan hastalık olabilir diye çok gerildiler.  Polise gitmek için çok saçma bir sebep.  Kadınlar Assange’ı HIV testi yaptırmaya zorlamak için polise gittiklerinde  ifadeleri bir suç isnadının mümkün olduğu düşüncesini uyandırdı.  Polis, kendiliğinden, soruşturmayı derinleştirmeye karar verdi.  Prezervatif kullanmayı reddetme başroldeydi.  Assange’da HIV var ve o bunu biliyor idiyse, bu bir tecavüz davası olabilirdi. ” Assange  [Anna'nın] kollarını tutuyor, bacağını açmaya çalışıyordu ” “Anna Assange’ın prezervatifi yırtığından emindi ” ”  ve  sevişmeye devam etti ve sonunda boşaldı.”  Kadınların ifadeleri bir başka konuyu gündeme getirdi.  Assange kadınları hamile bırakmak için mi prezervatif kullanmayı reddetmişti?

   Bazı kişiler onun dünyanın değişik yerlerinde dört değişik kadından dört çocuk sahibi olduğuna işaret etti. Bu adam, insanların arasına çıkmayan, sürekli bir yerden bir başka yere giden, hiç kökü olmayan biri. Ve bir sürü çocuğu var. İçinde üremek için, dünyaya sağlam bir temel atmak için bir temel içgüdü olabilir. O tam bir dijital insan ama insanların dijital dünyada yaşaması mümkün değil. ” [Sofia] [Assange'ın] içine girdiği hissiyle uyandı.” “İçindeydi, devam etmesine izin verdi.” “Hemen şöyle sordu, ‘Bir şey taktın mı? ‘ O da cevap verdi, ‘Seni.'”  Bunun bir sadakat tuzağı olduğunu hiçbir zaman söylemedim. Bunun bir sadakat tuzağı olmadığını hiçbir zaman söylemedim. ‘Bunun ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.’ Kim olduğumuzu bilmediğini iddia ediyordu. Bu doğru değil. Kim olduğumuzu çok iyi biliyordu,  ve biz polise gitmeden önce polise gideceğimizi biliyordu.  Bu karalamaları yapmak için nedenleri olan güçlü çıkarlar var.

“Kirli oyunlar” konusunda uyarılmıştık. Birincisi gerçekleşti:  Julian’ın yaptığı şey küçük bir kartopunu dağdan aşağı yuvarlamak oldu. Bu bir komploydu. O aşamada başka şey yapmasına gerek yoktu. ‘Tam bir Rezaletti’  Yuvarlandı ve hız kazandı. ‘Seks tuzakları konusunda uyarılmıştım.’  Tamamen hayal ürünü birçok söylenti çıktı. Bir Seks Tuzağına mı Düşürüldü?

  En inanılmaz söylenti de bir CIA ajanı olduğumdu. Böyle tuhaf bir hikayeye inanacak birinin olabileceğine inanamıyordum. Dışarıdan bakınca anlayabiliyorum bir komplo olmalı. Ama ben olayın tam içindeydim. Üzgünüm, onlar CIA tarafından yollanmış mini etekli iki kadın değil. Onlar Julian’a ve WikiLeaks’e hayran iki hoş kadındı. Hiçbir şey söylememeye çok dikkat ettin. Neden?

  Çünkü bu bir hukuk davası, tartışma programı değil. İsveç! Yazıklar olsun İsveç! Yazıklar olsun! İsveç! Yuh sana!  Julian’ın kişisel ilişkilerinin WikiLeaks’inkilerle birleştirilme şeklini  çok rahatsız edici buluyorum. Bir noktada iki konuyu ayrı tutma çabası vardı. Bu tersine çevrildi ve iki olayı birleştirme kararı verildi. Ve  Nasıl tersine çevrildi?

  Bir toplantı mı yapıldı?

  Yoksa  O yöne doğru mu evrildi?

  Julian tersine çevirdi. Açıkça. İsveç’te olanların saydamlık gündeminin bir parçası olarak görülmesini çok istiyordu.  Ve işe yaradı.

CADI AVI! GERÇEĞİ SUSTURMAK

Buradayım çünkü ABD ve İsveç yetkilileri gerçeği susturmaya çalışıyorlar. Bu suçlamalar tamamen siyasi amaçlı ve yargılama ile hiçbir ilgisi yok. Bu bir eziyet, yargılama değil.

SAVAŞ SUÇLARINI İFŞA ETMEK SUÇ DEĞİL ASSANGE’A ÖZGÜRLÜK 

İnanılmaz olan şey, bu iki kadının sanki hiç hakları yokmuş gibi tamamen unutulmaları

ASSANGE İSVEÇ’TE SADAKAT TUZAĞINA DÜŞTÜ  ya da karikatürize edilmeleri, lanetlenmeleri.

Dikkat ŞEYTAN: CEHENNEMDE işkence etmen için iki YALANCI FAHİŞE daha! Web postu asan Assange destekçisi  İki yıldır çeşitli şekillerde taciz ediliyorum.  İnsanlar evime geliyor, beni tehdit ediyor, sorguluyor veya dostlarımı ve ailemi takip ediyor. Bazı ölüm tehditleri de aldım ama çoğunlukla ırzıma geçilmesi gerektiğini söyleyen cinsel tehditler alıyorum.

YALANCI!  WikiLeaks’e yakın olan 99.95 dolara her erkeği tecavüzle suçlarım!  Birçok Twitter hesabı ve blog  doğru olmayan şeyler yayımlıyor, bunların doğru olmadığını Julian da biliyor. Anna- iyi para alır, sağcı CIA’in İsveç’teki yemi.

- Karar: Suçlu Ona hayranlar ve o bunları kolaylıkla durdurabilirdi.  Julian Assange’ın destekçileri inanılmaz miktarda yanlış ve yalan bilgi yaydılar. Ve insanlar Julian’ın kendilerine yalan söylediğini fark ettikçe, Julian’ın ahlaki ve siyasi otoritesi azaldı. O gerçeği savunuyor olmalıydı.  Bilgi özgür olmalıdır! Bu demokrasi değil!  İfade özgürlüğü istiyoruz! Ellerinizi WikiLeaks’ten çekin!  İfade özgürlüğü istiyoruz! Ellerinizi WikiLeaks’ten çekin!

- Ne istiyoruz?

  – İfade özgürlüğü!

- Ne zaman istiyoruz?

  – Hemen şimdi! Julian Assange’ı serbest bırakın! Julian Assange’a özgürlük! Julian Assange’a özgürlük! İyi akşamlar ve ifade özgürlüğü için bu bağış toplama yemeğine hoş geldiniz. Bu akşam cismen yanınızda olamayacağım çünkü ev hapsindeyim ama en azından ruhen sizinle olabileceğim.

NORFOLK, İNGİLTERE ELLINGHAM HALL

Destekçileri 300.000 dolarlık kefaleti toplayınca,  Assange dokuz gün sonra hapisten çıktı.  Julian, İsveç’e iade edilmemesi için temyize başvururken  Vaughan Smith isimli yerel bir gazeteci Julian’ı kendi evinde misafir etmeyi önerdi.  Ellingham Hall Londra’nın 200 kilometre kuzeybatısındadır. Bu ev yaklaşık 250 yıldır aileme aittir. Vaughan Smith Video Gazetecisi  Burada çiftlik hayvanları, sığır, koyun var.  Tabii av hayvanları, sülün ve keklik de var.  Onları vurup yiyoruz.  Ellingham Hall harika bir yer ama etrafta hiçbir şey yok ve biz 15-20 kişi orada kalıyoruz.  Durumumuz Büyük Birader (1984) ve casus romanı karışımı bir şey.  Vaughan’ın yemeklerle ilgili katı kuralları durumun uygar kalmasını sağlıyor.  Vaughan harika bir ev sahibi ve bize günde üç öğün yemek yapıyor. Hatta yemekte şarap bile ikram ediyor, tabii şarap sağdan sola geçiyor.

Şu anda öyle bir durumdayız ki,  WikiLeaks bağış kampanyası videosu Birleşik Devletlerin Washington yönetimi tarafından şiddetle sansür ediliyoruz.

Assange hukuki savunması için para toplamak amacıyla  çok cazip bir paket satmaya başladı:  Julian’la akşam yemeği.  WikiLeaks bir bağış karşılığında,  yemekte bulunamayan hacker’ın  yerine konulan bir bilgisayarda izlenmek üzere  Julian’ın bir videosunun linkini veriyordu. Ve birlikte dünyayı bütün düşlerimizi gerçekleştirebileceğimiz bir yer yapacağız.  Bu İfade Özgürlüğü Yemeği  aslında Julian’ın işlediği seks suçunun savunma parasını sağlıyordu. Artık kimse WikiLeaks’e verilen paranın Julian’a mı, başka yere mi gittiğini bilmiyor.  Julian’ın hukuki sorunları şöhretini daha da artırdı  ama aynı zamanda eski medya ortaklarıyla arasındaki anlaşmazlığı artırdı.  Onun yayımlama hakkını savunuyorlardı  ama Assange’ın kendisine karşı cephe almaya başladılar. Bala üşüşen arıları görecek kadar onun yakınındaydım.  Yuvaya çomak sokmuştu,  onlar da onu sokmaya onun beklediğinden daha fazla sayıda gelmişlerdi.

JULIAN ASSANGE VE SIRLARIYLA UĞRAŞMAK 

Ocak ayında Assange’ı  “eksantrik,” “pek görünmeyen,” “insanları kullanan,” “çabuk parlayan,”  “saldırgan,” “utangaç,” “ofis manyağı,”  “terk edilmiş,” “kibirli,” “alıngan,” “komplocu,”  “tuhaf biçimde saf” olarak nitelendiriyorsunuz. Bir gazetecinin kaynakları hakkında böyle konuşması doğru mu?

   Bill Keller Baş Editor, The New York Times  İçeri girdiğinde dilenci kadınlara benziyordu.  Soluk haki renkte bir spor ceket giyiyordu,  ayağında eski spor ayakkabıları vardı,  çoraplar bileklerine düşmüştü.  Birkaç gündür banyo yapmadığı açıkça belliydi.

The New York Times  Tam bir ikiyüzlü tutum içindeydi. Materyali istemişlerdi. Materyalin yayımlanmasında tam bir işbirliği yapmışlardı. Mark Davis Gazeteci ve Film Yapımcısı Ama ortalık kızışır kızışmaz bu işten ellerini yıkamak istediler.  Assange ile videoya alınacak bir röportaj yapmak için aylarca uğraştım.  Birçok toplantı ve e-postadan sonra, sonunda Norfolk’taki malikaneye  altı saatlik bir görüşme için çağrıldım. Julian para istiyordu.  Onunla yapılacak bir röportajın pazar fiyatının  bir milyon dolar olduğunu söyledi.  Ben kabul etmeyince bir alternatif önerdi:  Diğer röportajlarımdaki konuşmaları kendisine bildirebilirdim.  Bunu da kabul etmedim.  Ev hapsi sırasında daha ketum ve paranoyak olmuştu.  Düşmanlarından şikayet ediyordu. Yakınındakilerden  bir gizlilik sözleşmesi imzalamalarını istiyordu.  Bilgi sızdırmanın cezası  19 milyon dolar. Bunu tuhaf buldum çünkü bir saydamlık örgütü bütün dünyada bilgi sızdıranları susturmak için onlara imzalatılan belgenin aynısının imzalanmasını istiyordu. Çok rahatsız ediciydi. Reddettim.  Bütün örgütlerin önünde iki yol vardır. Açık, dürüst ve adil olabilirler veya kapalı ve adaletten uzak olabilirler  ve dolayısıyla başarısız olurlar.  Sır sızdıran sır saklayan mı olmuştu?

   Giderek sırlardan daha fazla hoşlanıyor olmuştu.  En büyük esrar da Birleşik Devletler’in rolüydü.  İlk sızıntının üzerinden iki yılı aşkın bir süre geçmişti  ama ABD herhangi bir suçlamada bulunmamıştı.  Assange ABD’nin fırsat kolladığını,  İsveç’e gitmesini beklediğini söylüyordu.  Ama bu yönde bir kanıt yoktu.  Hatta Assange’ın hukuk ekibi  İngiltere’nin onu iade etmesini sağlamanın  Amerika için daha kolay olacağını kabul ediyordu.  Amerika ile iade konusunda  özel anlaşma yapan İngiltere’ydi. Ama İsveç insanların iadesi konusunda Barones Helena A. Kennedy Julian Assange’ın eski hukuk danışmanı son derece katıydı. Onlar bunu İngiltere’den daha güçlü bir şekilde savunurlardı. Biz ise Birleşik Devletler’le özel bir ilişkimiz olduğunu düşünürüz.  Bu özel ilişkiye rağmen  Assange İsveç’e iade edilmemek için umutsuzca savaştı  ama bütün başvuruları reddedildi. Julian, yanındayız!  Hukuk savaşı bütün parasını tüketti  ve bir yıldan fazla bir süre bir aile çiftliğinde kapalı kalmasına neden oldu.  Beklenen paralar gelmedi ve WikiLeaks operasyonlarını askıya aldı.  Uluslararası organizasyonu darmadağın olmuştu.  Berlin’de Daniel Domscheit-Berg organizasyondan ayrıldı.  Gizli bilgi verme sistemini kuran esrarengiz kişi de ayrıldı.  Artık Assange’ın yeni sızıntılar için bir posta kutusu yoktu.  Londra’da bir WikiLeaks elemanı gazeteci Heather Brooke’a  Dışişleri Bakanlığının bütün telgraflarının redaktesiz kopyalarını sızdırdı.  Julian’ın bilgiyi ilk verdiği insanlar vardı sonra onlar bunu kaç kişiye verdiler, o kişiler de bunu kaç kişiye verdi?

   Telgraflardan bazıları Avrupalı bir diktatöre de sızdırıldı,  o da bunları muhaliflerini ve ifade özgürlüğünü bastırmak için kullandı. Yanlış giden işlerin merkezinde bu vardı ve WikiLeaks bu belgelerin yayılması üzerindeki  kontrolünü kaybetmişti.

Sonunda bütün telgraflar WikiLeaks.org web sitesinin  yansıları üzerinden bütün lnternet’e sızdı.

Gizli ABD Elçilik Telgrafları  Julian’a kala kala şöhreti kalmıştı. Nasılsınız Bay Assange?

  Bu benim kişisel bilgim ve senin bunu bilmeye hakkın yok!  Julian Rus devlet televizyonunda bir sohbet programında ev sahipliği yapmaya başladı.  Neredesin?

  İngiltere’de mi?

  İngiltere’deyim, 500 gündür ev hapsindeyim.  Beş yüz gün.  Konuklarından biri Ekvador başkanı Rafael Correa idi. Zulme uğrayanlar kulübüne hoş geldin! Teşekkür ederim Başkan Correa.  Programın gösterilmesinden bir ay sonra,  Assange TV konuğundan sığınma hakkı talep etti.  Bu sabah güneş başka bir dünyaya doğdu  ve cesur bir Latin Amerika ulusu adaletin yanında yer aldı. Ekvador Büyükelçiliği Londra, İngiltere  Bu ironik bir seçimdi.  Ekvador gazetecileri hapse atmakta rekor sahibi bir ülkeydi  ve bir WikiLeaks telgrafında yolsuzlukla suçlanıyordu.  Birleşik Devletler WikiLeaks’e karşı başlattığı cadı avından vazgeçmelidir.  Bir ABD-İsveç komplosuna dair hiçbir kanıt olmamasına rağmen  Ekvador ona sığınma hakkı verdi.  İngiliz hükümeti, elçiliğin dışına çıkması durumunda onu tutuklayacağını bildirdi  ve Assange kendini uzun bir kalışa hazırladı.  Şöyle yazılar gördüm:  “Bradley Manning’e özgürlük” ve “Julian Assange’a özgürlük.” Bunu çok saçma buluyorum. Bu iki olayın birbiriyle hiç alakası yok.  Julian hapiste bile değil.  İsveç’e gelmemek, birkaç basit soruyu yanıtlamamak için kendisini hapsetti.

“EVRENSEL YALAN DÖNEMLERİNDE DOĞRUYU SÖYLEMEK DEVRİMCİ BİR DAVRANIŞ OLUR” GEORGE ORWELL

 İyi bir Dava Uğruna Kötülük diye bir olgu var.  Bu temelde, başkası yaptığında  doğru kabul etmeyeceğiniz bir şeyi yapmanızdır. Ama siz kendinizin iyi bir insan olduğunuzu bildiğiniz için sizin için bu geçerli değildir.  Sanırım yapabileceklerini yapmaya  başından başlamadığı için Julian’ı suçlayamazsınız.  Adı Mendax, doğası Mendax.  WikiLeaks’i düşünen ve yaratan  o olağanüstü kişilik  aynı zamanda WikiLeaks’i yok eden kişilik. WikiLeaks nefret ettiği ve dünyayı ondan kurtarmak istediği şeye dönüştü.  Julian’ı her şeyi değiştirecek  bir kurtarıcı, bir guru, bir kahraman, bir pop yıldızı gibi görmeyi bırakmalıyız. Julian (WikiLeaks) Assange devlet terörünü ortaya çıkardı, o bir kahraman.  Övgüyü hak etmiyor.  Herkes Julian’ı bilgi sızdıran biri olarak övüyor.  Öyle biri değil. Bradley Manning bilgi sızdıran olarak kabul edilebilir ve eğer öyleyse, cesur olan kişi o. Bütün riski alan o ve şimdi, sonunda  Acı çekiyor.

QUANTICO, VA DENİZ PİYADE TUGAYI Bradley Manning’e özgürlük!

SAVAŞI DURDURUN – YALANLARI İFŞA EDİN MANNING’E ÖZGÜRLÜK

Manning tutuklandıktan sonra iki ay boyunca  Kuveyt’te 2.5×2.5 büyüklüğünde bir hücrede tutuldu.  Daha sonra Quantico, Virginia’daki Deniz Piyadeleri Tugayı’na getirildi.  Manning herhangi bir suçtan dolayı yargılanmadığı halde  yaklaşık bir yıl hücre hapsinde tutuldu. Yuh olsun! Otur aşağı!  Bilgileri sızdırmakla suçlanan Bradley Manning şu anda hapiste 2010 Dünya Gezegeni Hacker Konferansı  ve ömür boyu hapiste kalabilir.  Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

   İşkence görebilir.  Bradley Manning’in işkence göreceğini söylemek  bence biraz saçma. Vatandaşlarımıza böyle davranmayız. Bradley Manning’i serbest bırakın!  Yüksek rütbeli bir general  hapishane doktorlarının itirazlarına rağmen Manning’in intihar gözetimi yapılarak  hücre hapsinde tutulmasına izin verdi.  Elbisesi ve çarşafları alındı.  Hücresindeki ışıklar sürekli açıktı.  Bu uygulamaya itiraz edince gardiyanlar gözlüğünü aldılar  ve sabah yoklamasında onu çıplak olarak ayakta durdurdular.  Geceleri gardiyanlar hücresini ısıtmıyor ve sık sık onu uyandırıyorlardı.  Bu uygulama Guantanamo’daki uykusuz bırakma programını akla getiriyordu.  Manning’in destekçileri  ABD yönetiminin Assange’ı suçlaması için  Manning’i zorlamaya çalıştığını düşünüyorlardı. Bradley Manning’in Quantico’da gördüğü muameleye sizin tepkiniz ne oldu?

  Uykusuz ve çıplak bırakmaya ben “ağırlaştırılmış sorgulama tekniği” derim.

- Bunlar bir bireye uygulanıyordu.

- Hayır. Olayın ayrıntılarını bilmiyorum. Quantico’daki Deniz Piyadesi Tugayı’nın hapis kurallarını bilmiyorum.

Robert Gates Savunma Bakanı, 2006-2011

  Bob Gates son derece dürüst biridir.  Genel Kurmay Başkanı Mike Mullen son derece dürüst biridir. Amiral Michael Mullen Yapılan şeyler uygundur yolundaki yargılarına büyük saygı duyarım.  Quantico’da gördüğü muamele,  hücre hapsinin düzeyi, geceleri elbiselerinin alınması değerlerimizle ve çıkarlarımızla uyuşmuyordu. Bradley Manning’i, benim onu gördüğümden çok daha sempatik biri haline getiriyordu. MIT’deki bir konuşmada bu konu bana sorulduğunda içten bir cevap verdim.  Dışişleri Bakanlığı sözcüsü P. J. Crowley  Bradley Manning’in Pentagon’dan gördüğü muameleyi  “saçma, amaca zararı dokunan ve aptalca” olarak nitelendirdi.  Buna katılıyor musunuz?

   Pentagon’a  onun hapiste tutulma koşullarının uygun olup olmadığını  ve standartlarımızı karşılayıp karşılamadığını sordum.  Karşıladığına dair bana teminat verdiler. Çok şaşırmıştım. Başkan’ın Başkomutan olarak sorumluluğu nedeniyle çok şaşırmıştım. Her komutan  Her komutan birinci ve en önemli sorumluluğunun bütün askerlerinin sağlığı olduğunu bilir, buna hapiste olanlar da dahildir.  Kaygılarının ayrıntılarına giremem  ama bunun bir kısmı Er Manning’in güvenliği ile ilgilidir.  P. J. Crowley’ye katılmıyor musunuz?

  Sanırım size bu konuda bir cevap verdim.  Sözlerim Birleşik Devletler Başkanı’na sorulduğunda yapmam gereken tek şeyin istifa etmek olduğunu düşündüm. Söylediklerimin arkasındayım.  Söylenmemiş olan şey, Amerikan tarihindeki  en büyük güvenlik ihlaline izin verdikleri için Manning’in üstlerinin  sorumlu tutulup tutulmayacaklarıydı. Zayıf sunucular, zayıf logging, zayıf fiziksel güvenlik  mükemmel bir fırtına  Manning’in komutanı küçük bir tenzili rütbe aldı.  Ordu Manning’e karşı 22 ayrı suçlamada bulundu.  Suçlamaların arasında “düşmana yardım etmek” de vardı  ama düşmanın kim olduğu belirtilmiyordu.  Manning bu suçlamalar karşısında müebbet hapse  veya idam cezasına çarptırılabilirdi.  Sızıntıdan hoşlanmayan insanlar, bunun ulusal güvenliğe zarar verdiğini söylemeye çalışıyorlar. Amerika’nın ulusal güvenliğinin herhangi bir şekilde zarar gördüğüne dair bir kanıt gördünüz mü?

ABD Dışişleri Bakanlığı WikiLeaks pek az kalıcı zarar verdi diyor  Bilgi sızdıranın online sohbetinde söylediği şeye bakın ve bir de söylemediği şeye bakın. Ya ben daha kötü bir kişi olsaydım   “Para istiyorum,” demiyor.  “Rusya’ya ya da Çin’e gideceğim. Rusya veya çine satıp çok para kazanabilirdim?
“El Kaide’ye gideceğim ve onlara vereceğim,” demiyor.  Böyle bir şey olmuyor. Bu kamusal bir data  kamusal alana ait  “Dünya halklarının bu materyale sahip olması lazım,” diyor.

Bu materyalle ne yapılacağını önceden düşünmeyerek hepsini boca etmek saflıktı. Ama bu kişiyi yıllar boyu hapiste tutup, ona çeşitli işkenceler uygulamak zorunda değilsiniz. Bu, ulusal güvenliğe zarar vermeyen sadece utanç verici bir duruma yol açan birine karşı girişilen politik amaçlı bir intikam eylemidir.  Şunu açıkça kabul edelim. Bu ifşaat sadece Amerika’nın dış politika çıkarlarına değil, uluslararası topluma karşı da bir saldırıdır.

Amerikan hükümeti, “Bunu yayımlayamazsınız.  “Tehlikeli. Uluslararası ilişkilere, diplomasiye zarar verecek,” dedi.

Clinton müttefikleri yatıştırmaya çalışırken ‘sabotajı’ kınadı Ama yine de yayımlarsınız çünkü insanlara bilmeleri gerekeni söylemek  çoğunluğun iyiliğinedir.  Soru şu oluyor: Önemli mi ve değişen ne?

   Bir şeylerin başladığını söylemek zorundayız  ve bu WikiLeaks ile ilgili bir şey olmayacak. Saydamlık, hesap verebilirlik,  iktidarı kontrol etmek,  hükümetleri sorumlu tutmak hakkında olacak  ve bunu kimin yaptığı kimin umurunda, yeter ki biri yapsın.  Bilgi, doğası itibariyle akmak zorundadır. Bilgi saklamak, bir bakıma yerçekimi yasasına karşı çıkmak gibidir. Kısa bir süre başarılı olabilirsiniz ama er ya da geç özgür kalacaktır. İşte şimdi tam bir hacker gibi konuştunuz.  Manning’in doğru şeyi yaptığına inanıyorum  sen ise yaptığınla yaşamak zorundasın!  Bence senin yerin Guantanamo!

ARANIYOR

Adrian Lamo  Bradley’ye çoğu destekçisinden daha fazla önem veriyorum.  Kısa da olsa arkadaş olma fırsatı yakaladık ve  Kişisel hayatıyla ilgili olarak bana açıldı ve bunu insanın ancak güvenebileceği birine yapacağı şekilde yaptı. Ama tehlikeye attığı onca insan uğruna ben bu güvene ihanet etmek zorundaydım. Keşke hiç böyle bir şey olmasaydı diyorum.  Bradley Manning’in tanımadığı birine neden açıldığı,  böylesine büyük bir sırrı neden onunla paylaştığı çağlar boyu sorulacak.  Düşünebildiğim tek şey, sızıntının sonuçlarını görünce,  herhalde bunu biriyle paylaşma ihtiyacı hissetti. Birine söylemesi gerekiyordu ve Adrian’ın doğru insan olduğunu düşündü. Bilgi sızdırmak gerçekten insanı soyutlayan bir eylemdir. Büyük cesaret isteyen olağanüstü bir şeydir ama bunu yaparken meslektaşlarınızın ve dostlarınızın yapmanızı istemedikleri ve anlayamayacakları bir şeyi yapıyorsunuz. Bu sizi onlara daha yabancılaştırıyor. Biriyle konuşma ve yaptıklarını açıklama ihtiyacı duyan bir kaynağın bunu yapması için güvenilir birinin olması lazımdır. Assange ile ilişki kurdum  hakkımda çok az şey biliyor  “bana yalan söyle” diyor “bana yalan söyle”  Loglarda Manning, WikiLeaks ile konuşamadığını,  onların böyle çalışmadığını söylüyor. Bu yöntem bilgi sızdıranları mı yoksa WikiLeaks’i mi koruyor?

  izole olmaktan kurtulmaya çok ihtiyacım var  Sonuçta herkes insan. Birine bir bilgi sızdırıyorsanız, bir gazeteciye iyi bir hikaye gerçekten fark yaratan bir şey anlatıyorsanız, insani açıdan bakıldığında, sanırım insanın bir övgü almaması oldukça zor. Çünkü kimse sırtınızı sıvazlayıp. “İyi iş çıkardın. “Çok cesurca bir şey yaptın,” demez. Sana itiraf ettiğim şeye inanamıyorum  İşin karmaşık tarafı da bu.  Kaynağınızın kendisini tehlikeye atmamasını nasıl sağlarsınız?

  http://www.kxol.com.au/images/pale_blue_dot.jpg )- bana açıkça gösteriyor

Bir sohbet sırasında Manning “Pale Blue Dot” a bir link gönderdi.  Bu, astronom Carl Sagan’ın yazdığı  bir makaleyi okurken gördüğü ünlü bir dünya fotoğrafı idi.

“Burası evimiz,” diyordu Sagan.

“Bu biziz.”  “Türümüzün tarihindeki gelmiş geçmiş bütün azizler ve günahkarlar burada yaşadı,  “bir güneş ışınında asılı olan “bir toz zerreciğinde.  “İçinde bulunduğumuz bilinmezlikte, bütün bu enginlikte  “bizi bizden koruyacak yardımın  “başka bir yerden geleceğine dair bir ipucu yok.  “Bunu yapacak olan biziz.”

Ben  umursuyorum Uluslararası baskı sonucu ABD Ordusu Bradley Manning’i hücre hapsinden çıkardı. Şubat 2013’te Manning WikiLeaks belgelerini sızdırma suçunu kabul etti. Ordu onu “düşmana yardım etmekten” yargılamaya devam etti. Bradley Manning 3 yıldan fazla bir süre yargılanmadan hapis yattı. Mart 2013’te Julian Assange hala Londra’daki Ekvador Büyükelçiliğinde küçük bir odada yaşıyordu. Daha başka belgeler yayımlama sözü verdi ve Avustralya’da senatörlüğe adaylık kampanyasını başlattığını açıkladı.

**************************

WİKİREBELS:
THE DOCUMENTARY (2010) Film

WİKİLEAKS’Lİ YENİDÜNYA

THE TAİLOR OF PANAMA/ Panama Terzisi (2001)


Yönetmen: John Boorman

Ülke: ABD, İrlanda

Tür: Dram | Gerilim

Vizyon Tarihi: 30 Kasım 2001 (Türkiye)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce, İspanyolca

Senaryo: John le Carré, Andrew Davies, John Boorman

Müzik: Shaun Davey

Görüntü Yönetmeni: Philippe Rousselot

Yapımcı: Kevan Barker, John Boorman, John le Carré

Firma: Columbia Pictures Corporation | Merlin Films

Oyuncular:    Pierce Brosnan,    Geoffrey Rush ,   Jamie Lee Curtis, Leonor Varela, Brendan Gleeson

Özet

Soğuk savaş dönemi casus romanlarıyla ünlü olan John Le Carre’ın aynı isimli romanından uyarlanan kara mizah türündeki casusluk filminde Pierce Brosnan Panama’ya sürgüne gönderilen Andy Osnard adlı oldukça etkili bir İngiliz gizli ajanını canlandırmakta. Andy Osnard Panama’ya sürgüne gönderilir ama geri dönmeyi kafasına takan Andy orada boş duracak değildir. Panama’da ağzı iyi laf yapan Harry Pendel isminde ünlü bir terziyi tanımaktadır. Aslında eski bir dolandırıcı olan Harry artık Panama’nın en zenginlerinin terziliğini yapmaktadır. Andy ondan bölgedeki en son dedikoduları öğrenmek istediğinde, Harry eski kimliğinin açığa çıkmaması için kendi kafasında uydurduğu hikayeler ve olayları Andy’e anlatmaya başlar. Ama bir süre sonra Harry’nin hikâyeleri kontrolden çıkar ve ülkenin kaderini etkileyecek olaylar zincirinin başlamasına neden olur.

Filmden Çarpıcı Sahneler

- Elimden bu kadarı geldi Andrew. İşlediğin günahları düşünürsek  Gözlerini kan bürümüştü. Ben seni savundum. “

Terazinin bir kefesinde  “bunca yıllık hizmeti ve parlak zekası, diğer kefesinde  “kumar borçları, açığa çıkan kimliği ve kadınlar.”

Hele o kadınlar. Bu son şansın. Panama.

Fazla göze batmayayım yani.

 – Zaman öldüreyim.

- Pek öyle değil Andrew. Orada çıkarlarımız var: O kanal can damarımız. Yapılacak çok iş var.Ama Tanrı aşkına biraz dikkatli ol bu kez. Orada pislik diz boyu: Para aklama uyuşturucu kaçakçılığı, rüşvet.

Sahi mi?

 Panama’da sadece 200 İngiliz vatandaşı var ama hiç şüphesiz biraz araştırırsan seni hükümet çevrelerine sokacak bir iki kişi bulursun.

Panama Kanalı

İki Amerika arasındaki köprü. Biliyor musunuz, kanal kıtayı ikiye ayırdığından beri  Kuzey ve Güney Amerika arasındaki tek bağ bu köprü. Bir düşünsenize. Dünyanın sekizinci harikası diye anılan Panama Kanalı Amerikalı mühendisler tarafından inşa edilmiş ve 85 yıl boyunca Amerikan ordusunun kontrolünde kalmıştır.

1999’un sonunda, tartışmalı bir şekilde Panama’ya iade edilmesi bu önemli su yolunun geleceği hakkında büyük endişeye yol açtı. Bu arada Panama City’nin bir köşesinde mesleğini icra ediyordu

Bence hepimiz gerçekte olduğumuzdan daha üstün olmayı hayal ediyoruz.

Sarah, şu saçlarının haline bak. “Hangi ölümsüz el ya da göz Biçimlendirdi o ürkütücü semeterini” Hayır, simetrini. Simetri. Nasıl olsa anlamını bilmiyorum.

Ramon:

Bankamıza olan borcunu nasıl kapatacaksın Harry?

 Sen söyle Ramon. Çiftliği satmayı düşünsen iyi olur Harry.

-Satmak mı?

 O bir altın madeni Ramon. Angelo orayı hale yola sokuyor.

O çok iyi bir adam Ramon. Çok çalışkan. Duyduğuma göre su sorunun varmış.

Vardı Ramon. Vardı. Ama o işi hallettim. Şimdi şey gibi akıyor

Sular seller gibi. Evet Ramon. Belki de orayı hiç satın almamalıydın.

Senin tavsiyene uydum Ramon. Doğruya doğru. Banka, önümüzdeki ayın sonuna kadar toplam borç miktarının  büyük kısmının ödenmesini istiyor.Yoksa  mecburen tahsil edeceğiz.

Ne?

 Tamamını mı?

 Elbette ki tamamını.

Sen dostumsun. Bu hiç hoşuma gitmiyor  ama elim kolum bağlı. Ne yapabilirim ki?

Sol paçada mı pay bırakayım, sağda mı?

 Bu aralar çoğu müşterim sol tarafı yeğliyor, siyasi anlamı yok herhalde.

Şeyim ne tarafta hiç belli olmuyor.

Rüzgargülü gibi dönüp duruyor meret.

Adım Andy Osnard. İngiliz Elçiliği’nin yeni elemanıyım, kente ısınmaya çalışıyorum. Aramızda kalsın, ben İngiliz Gizli Servisi’nin Panama’daki adamıyım. Karanlık ve yalnız yapılan bir iş. Tıpkı oral seks gibi, ama birinin bunu yapması lazım Harry. Küçük bir casus ağı oluşturuyorum. Kanalla ilgili bilgi edineceğiz.

Bunun benimle ne alakası var Bay Osnard?

 Ben topluma olan borcumu ödedim, ne hakla dükkânıma gelip geçmişimi başıma kakıyorsunuz?

 Korkma. Başına talih kuşu kondu. Pekala. Ne istiyorsunuz?

 Hafızanı. O keskin terzi gözlerini. Terziler böyle olmaz mı?

 Bir sürü şey bilirsiniz farkında bile değilsinizdir. Hem ücret de dolgun olacak.

Defol buradan. Hemen. Dışarı.

Enayilik etme Harry. Biz birbirimiz için yaratılmışız. Senin borcun var, benim de param. Vatanseverliğin nerede kaldı?

Hapiste ameliyatla aldırdım, hem de narkoz olmadan.

Burada 5000 dolar var. Dikeceğin elbiselerin karşılığı olarak. Buna “eğlence masrafları” da diyebilirsin, ne istersen de. Dost olalım istiyorum Harry. Haydi al. Tek yapman gereken bana etrafı gezdirmek. – Seçim şansım var mı?

 – Bu işi böyle görme. Bu bir oyun. Çok eğleneceğiz.

Aslen buranın önde gelen 30 ailesi, avukatları ve bankacıları. Bir de terzileri herhalde. Amerikalılar Noriega’yı düşürdüğünde  “Harry” dedim kendi kendime, “Ali Baba’yı yakaladılar, ama 40 haramiyi bıraktılar”.

- İşte onlar bunlar.

- Biraz aydınlat beni. Panama’da hiç kimse itibarını kaybetmez. Kat yerleri düzelsin diye birkaç aylığına gardıroba asarlar. Tekrar üstlerine giydiklerinde yeni alınmış gibidir.

Panama’ya hoşgeldin. Kahramanların olmadığı bir Casablanca.

Sen bir altın madenisin Harry. Harry!

Mickie. Mickie, galiba biraz kafayı bulmuşsun. Gel otur lütfen. “Bir erkek ayaklarının üstünde dimdik durmalı!” “De pie o muerto.”

Bunu hatırlayan var mı?

 “Nunca de rodillas.” Devamı da böyle, değil mi?

 “Asla dizlerimizin üstünde değil”, evet! Ya da kıçımızın üstünde.

Sen de kimsin dostum?

 – Mickie, seni Andy Osnard’la tanıştırayım.

- İngiliz Elçiliği’nden. Mickie gerçek bir kahramandır Andy.

O malum adama karşı gelecek kadar cesareti olan birkaç kişiden biridir.

Lütfen otur Mickie.

Herkes bize bakıyor. O salaklar umurumda değil. Bunlar o salak Noriega’yı başımızda tutan salaklar. Ne yapardım biliyor musunuz Bay Andy?
 Panama cumhurbaşkanı olsam ne yapardım biliyor musunuz?
 Bu salondaki bütün salakları öldürürdüm. Hepimizi. Şu halimize bakın! Tanrı bize bu cenneti bahşetmiş. Ama biz ne yapıyoruz?
 Birbirimizi satıyoruz. Ülkemizi satıyoruz. Her şeyi satıyoruz.

Harry, onu biraz dışarı çıkarsana. Şu insanlara bak! Siz ruhunuzu satmışsınız, farkında bile değilsiniz. Aptallar! Daha fazla sorun çıkarırsan, sana bir daha elbise dikmem. Haydi gel. Seni eve götüreyim. Kusura bakma, o eski bir dostumdur.

. Ne oluyor Mickie?

 Haydi Mickie. Sen iyi bir adamsın Harry. Panama City’de ikimizden başka iyi adam kalmadı.

- Hepsi bu kadar.

 Bir tek sen ve ben.

Onun hikayesi nedir?

 Mickie’nin mi?

 O benim ilk müşterimdi. Panama’nın en yakışıklı erkeğiydi. Tanrı gibiydi. Noriega, sesini kesmek için onu hapse atana kadar.

Ama bu pek işe yaramamış galiba.

Mickie Abraxas ilk bakışta göründüğü gibi değildir Andy.

Eminim değildir. İçi geçmiş ihtiyar bir ayyaşın geçmiş başarıları  üstlerimi ilgilendirmez. Onlar ciddi şeylerle ilgilenir. Bugünkü adamlarla. Yarınkilerle, geçmiştekilerle değil. Biz yeniklerin sığınacağı bir hayır kurumu değiliz.

Umarım seni seçmekle hata etmemişimdir.

Mickie Abraxas’ı hafife alma. Ne yani?

 Hala iş başında olduğunu söylesem?

 Ne işi?

 Hala o işin içinde. Sessiz Direniş. Sessiz Direniş mi?
 Sıradan, namuslu insanlarla bağını hiç koparmadı. Mağdurlarla. Rüşvetten, açgözlülükten yılan insanlarla. Fakirler şunlara ne der biliyor musun?
 Kokain Kuleleri. 85 bankamıza da para ağartıcıları derler.
- Onu satın alabilir miyiz?

 – Mickie’yi mi?

 Asla. Ama davasına katkıda bulunmana izin verebilir.

Madrid’de alelacele görevden alınan Osnard olmasın sakın?

 Dışişleri bakanının karısıyla yatmıştı.

 Karısı değil, metresiydi. İngiltere uğruna yapmayacağım şeyler de var.

Resminiz gazetelerde çıktı, değil mi?

 İşte bu yüzden Panama’ya sürüldüm.

Sizin suçunuz neydi? Bu sadece bir sürgün mü, yoksa burada bir amacınız var mı?

 Var tabii. Bizimkiler, dünyanın en büyük ticari su yolunun  yanlış ellere düşmeyeceğinden emin olmak istiyor. Zaten şimdi de yanlış ellerde.

Kusura bakmayın, küstahlık etmek istemem  ama elçiliğimizin düzenli olarak ilettiği bilgilerden  farklı bir şey öğreneceğiniz su götürür.

Sessiz Direnişi biliyor musunuz?

 Buyurun bakalım. Hızlı çalışıyorsunuz. Zahmete değecek bir şey görünce peşine düşerim.

 Acaba elçiliğimiz ne zaman edindiğiniz bilgilerden haberdar olacak?

 Patronum, onayı olmadan kimseye bilgi vermememi istedi.

Ama bu benim açımdan pek sorun değil.

Mesela bu odadaki dört kişi desek?

Noriega, sözde Şeref Taburlarını oluşturdu. Görevleri, Noriega’yı azıcık eleştirmeye yeltenenlerin şerefini iki paralık etmekti. Bu canavarı, Dr. Frankenstein George Bush  CIA’nın başındayken yarattı. Sonra Noriega’nın  uyuşturucu şebekesi ve vahşeti CIA’ya bile fazla gelmeye başlayınca  artık başkan olan George Bush bu sefer onu devirmeye karar verdi.

İşlerini sağlama almak için de  eski şehrin büyük kısmını bombaladılar. Ne acıdır ki o bölgede Noriega karşıtı asiler vardı. Noriega’nın zulmünden geriye kalan bir avuç adam. Yani ne sessiz ne de sesli, direniş falan kalmadı. Hepsi yandı  dağıldı  kaçtı.

 Ya da küllerinden doğdular.

Mickie. Gelsene. Geçen gece için özür dilerim. Çok zor günler geçiriyorum. Para meselesi, değil mi Mickie?

 Belki bir yardımım dokunur. Senin mi?

 Senin borcun benimkinden fazla. Değil mi çiftçi efendi?

 Hani şu eski günlerdeki  direnişçilerle, öğrencilerle görüşüyor musun hala?
 Hayır, hepsi avukat, bankacı oldu şimdi. Haberin yok mu?

 Artık bu ülkede demokrasi var.

Hala mücadele edecek çok şey var Mickie. Hiç içimden gelmiyor. Bir polis gördüm mü elim ayağım boşanıyor. Tabii sarhoş değilsem, o zaman onu dövmek istiyorum. Böyle işte.

Ya Marta’nın arkadaşları?

 Onlar seni severdi. Sana saygı duyarlardı. Benden umudu kes Harry. Bende iş yok artık.

Ne kadar borcun var Mickie?

 Kumarhaneye mi?

 Sana mı?

 Hepsi, tamamı. Haydi söyle. 20.000 dolardan aşağı değil. O parayı senin için bulurum Mickie. Hem sana yeni bir elbise dikeceğim. İpekli moher kumaştan balıksırtı bir takım. Tamam mı?

 Tamam.

Günaydın Sinyor Pendel. Sinyor Pendel mi?

 Ben ne yaptım ki Marta?

 Hiç. Sorun da bu ya. Şu hesaplara bir bak. Dostun Rafi Domingo iki aydır borcunu ödemiyor. Süreyi bir ay daha uzat.

O iyi bir müşteridir.

Pis herifin teki. Servetini Noriega sayesinde kazandı. Ondan faizini de isteyeceğim.

- Bunu yapamazsın.

- Yaparım. Çok yumuşaksın, para istersen seni sevmezler diye korkuyorsun. Bu adettendir. Beyefendiler, terzilerinin parasını geç öder hep.

Beyefendiler mi?

 Kimmiş onlar?

 Senin Bay Osnard’ın beyefendi olmadığı kesin.

 – Ne istiyormuş?

 – Bir takım elbise.

Karşında ben varım Harry.

Bilgi istiyor. Ona kibar davran. Somurtmak yok. Söz mü?

 – Kötü bir adam o. – Kim demiş?

 Gözlerinden belli.

 Onunla sadece sohbet ediyoruz. Bana öyle bakma Marta. Ben basit bir terziyim.

Hayır Harry, basit bir terzi değil, bir hayalcisin. İşte bu yüzden sana göz kulak olmam lazım.

Marta namuslu kızdır. Çok kötü şeyler yaşadı. Sahi mi?

 Mesela?

 Buyurun. Noriega’nın zamanında. Hepimiz sus pus olmuş otururken o mücadele etti. Bu yüzden yüzünü mahvettiler. Kutsal davasına bağlı mı hala?

 O ilkelerine sadıktır. Marta öyledir. – O halde onlardan biri. – Kimlerden?

 Sessiz Direnişten. Elbette. – Harry, dur. – Duramam. Görevi ne?

 Eylem sorumlusu mu?

 – Baş casus mu?

 – Daha fazlası.

- Çok daha fazlası.

 Ne kadar fazla?

 Beni çok sıkıştırıyorsun Andy. Hayatım  sen sıkışmak nedir bilmiyorsun daha.

Çiftliğini düşün. Marta onların Jeanne d’Arc’ı. Ruhani önderleri.

Çok abarttın Harry.

Onu satın alabilir miyim?

 Ona vereceğin para, son kuruşuna kadar  dava için harcanacaktır.

Bedeli ne?

 Sessiz Direnişin kalbi ve ruhunun mu?

 Marta’nın. Örgütü toparlamak için Mickie’ye 20.000 lazım. Marta’nın da o kadar alması gerek.

- Sanırım bunu ayarlayabiliriz.

- Teşekkürler Bay Osnard.

 Senin şu Sessiz Direnişi duyunca Londra zevkten dört köşe oldu.

- Bu arada çiftlik ne durumda?

 – Hiç sorma. Komşun kim biliyor musun?

 Hani şu suyunu kesen adam. O bir şahıs değil, yabancı bir toprak sahibi. Miami’de bir şirket.

Aşağılık herifler.

Parası hangi bankada biliyor musun?  Dostun Ramon’unkinde. Açık konuşmak gerekirse, o adam dostun Ramon’un ta kendisi. Yani Ramon arazinin üçte ikisine sahip.

Üçte biri de Bay X’e ait. Bay X kim biliyor musun?

 Hayır, Bay X kim bilmiyorum.

Hani şu çiftlikteki kahya dostun vardı ya. Angelo muydu adı?

 Hayır!

 Diyetine ne oldu anne?

 İnkar ediyorum.

- İnkar ne demek?

 – Amerika’da eski bir uygarlık.

- Bravo. – Sağol.

- Haydi okula.

 - Anne. Okulda bir kız dedi ki, çalışan anneler  çocukları için suçluluk duyarmış. Sen niye duymuyorsun?

 Belki de baban, çok iyi bir anne olduğu içindir.

Ekselansları. Hoşgeldiniz. Okuduğuma göre, bir haftada beş başkent gezmişsiniz. Yedi günde Paris’ten Tokyo’ya. Dünya çapında devlet adamları arasında bu bir rekor olsa gerek.

Artık Panama’nın yerini öğrenmişlerdir, değil mi?
 Artık bizi harita üzerinde ortasından bir kanal geçen  küçük bir solucan gibi görmezler, değil mi?

Bana içini döküyor. Böyle durumlarda terziler de rahip gibidir. Benim için prova odası günah çıkarma hücresi kadar kutsaldır.

Londra’daki meslektaşlarımın kafası karışmış biraz. Galiba Washington’la konuştular. Madem kanal gizlice satılacak, nasıl oldu da bizim kulağımıza gelmedi bu?

 Onların da bu soruyu sorduklarından eminim, bir diplomat olarak

- İtibarın sarsılacak Nigel. – Ya Amerikalılar?

 Adamlar istihbarata milyarlarca dolar yatırıyor. Nasıl haberleri olmaz?

 Belki haberleri vardır da bize söylemiyorlardır.

Çünkü pek çok meselede olduğu gibi Harry’ciğim, istihbarat konusunda da  Şen İngilterenin kıçından, Amerikalılar hiç ayrılmaz. Buna “Özel İlişki” diyorlar.

Başka çare yok, ona gerçeği söylemek zorundayım. Gerçeği öğrenmeyi hak ediyor. Oğlum Harry, kaç kere söyledim sana  gerçeği söyleyen bir adam er ya da geç açık verir. Samimi olmayı dene, bu bir erdemdir. Ama gerçekler, başa beladır.

 

Kendi evimde hırsızım. Ama niyetin iyi. Kalbinde kötülük yok. Her şey ailen için.Benim için de neler yaptın. Bu doğru. Sen benim canımsın Harry. Ağzını kapalı tut yeter, ben hep yanında olacağım.

LEYDİ JANE DIGBY-FORTESCUE
Hizmetkarlarının sevgilisiydi – 1860-1921

Not: Harry bu mezar taşını rastgelemi seçti acaba, hayır. Bu isme benzer diğer bir şahsın hayatı size fikirler verebilir.

Jane Elizabeth Digby, Lady Ellenborough (3 Nisan 1807 – 11 Ağustos 1881) on yıl ve iki kıtayı kapsayan, romantik bir macera skandal hayat yaşamış bir İngiliz aristokratı. O Bavyera Kralı Ludwig I, oğlu Yunanistan kralı Otto, devlet adamı Felix Schwarzenberg, ve bir Arnavut çete genel (Bulgar Hacı Christo) olmak üzere dört kocası ve pek sevgilileri oldu. O 20 yaş küçük olan Arap Şeyh Medjuel el Mezrab ile evlendi  eşi gibi Suriye- Şam’da öldü.

 [http://en.wikipedia.org/wiki/Jane_Digby]

Gazeteci Hymie:

Harry, Haber kokusu alıyorum.

-Haber falan yok.

-Bir haber uydurayım mı?

 Uydurma. Eşim Louisa senin dedikodu sütununu okuyor. Borçlandığımı bilsin istemem.

-Bana karşı dürüst ol. Muhtemelen sütunumda yazmam. Ben böyleyimdir. Ne kadar çok şey bilirsem, o kadar azını yazarım. Ne işler çevirdiğini öğrenirim, biliyorsun  değil mi?

, Sessiz Direniş. Kesin bir işaret bekliyorum. Doğrudan eyleme geçecekler mi?

 Doğrudan eylemden kasıt ne?

 Terörizm tabii ki. Proleterlerin bilincini yükseltmek. Bankalara bomba koymak, bir iki milyoner vurmak. Hiç sanmam. Mickie de Marta da öyle şeyler yapmaz. Ne yapıyorlar?

 Silah alıyorlar mı?

 Kimden?

 Nerede?

 Ne zaman?

 Nasıl?

 Silahlarla ne yapacaklar?

 Bu sefer beyaz gömlekler içinde salınıp  işkence görmekle yetinmezler herhalde!

Biliyor musun, sana gerçeği söylemedim. Seni oyalıyordum. Ama Mickie’nin emriydi bu. Yüklü bir silah teslimatı bekliyor. Ama parayı başka birilerinden bulmayı düşünüyor. Öyle mi?

 Kimmiş bakalım o birileri?

 Söylemedi. Tabii. Söyler mi hiç?

 Ne kadar?

 Çok para Andy. “Harry,” dedi bana, “seninkiler çok az para veriyor. “Bu iş onları aşar.” Bu ilginç bir gelişme Harry. Bana yuvarlak bir rakam söyle. On. Tam 10 milyon dolar lazım. 10 milyon dolar mı?

 Evet. 10 milyon dolar. Evet.

. Prestijimiz söz konusu, anlıyor musun?

 Bak Andrew. Bunca yolu sırf gözlerinin içine bakarak sana şunu sormak için geldim. Bu hikayenin temeli var mı?

 Bilgilerimiz sağlam mı?

 Evet. Ne kadar istiyorlar?

 15 milyon dolar. 15 milyon ha. Bu parayı bulursam, ayaklanmayı garantiler misin?

 Kesinlikle.

Onların peşine düş Andrew. Kışkırt. Demir tavında. Dövme zamanı.

Bütün ülke lağım çukurunun dibini boylayacak. Kimsenin umurunda değil! Birilerinin sorumluluk üstlenmesi lazım. Birilerinin kalkıp “Buradayım. Bu benim sorumluluğum” demesi lazım. Mükemmeliyetçilik ve eski moda bir tutarlılık. Bunu beğenmiyorsanız, yokuş aşağı gidin bakalım. Size bir şey söyleyeyim. Yokuş aşağı gittiniz mi bir daha geri dönemezsiniz. Yokuş aşağı gittiniz mi iş bitmiştir. Nokta. Hem sadece Panama’yı kastetmiyorum ben. Bütün insanlığı kastediyorum.

Teddy, Mickie’yi görmeye gelmiş. Yanında iki kabadayı varmış. İçişleri Bakanlığından olduklarını söylemişler. Teddy mi?

 Tabii ki Teddy. En beterleri odur. Zengin aileler ona para yedirir. Arkadaşlarını ispiyonlamak için para alır. Sağda solda bizi sormuşlar. Bana da geldiler. Teddy, sisteme karşı siyasi bir hareketin içinde olduğumuzu düşünüyor. Eski günlerdeki gibi. Marta’yla senin mi?

 Mickie’yle senin. Bunu da nereden çıkarmışlar?

 Nedenini sen biliyorsundur belki Harry.

Buna bir daha katlanamam. Bir daha hapse giremem. İnsanı orada eziyorlar. Hayatın içinde insan cesur oluyor. Ama içeri girince o da bitiyor. Benim cesaretim tükendi. Hislerini anlıyorum. Ben de hapse girmiştim, bilirim.

Demek sana da geldiler. İri yarı bir Çinli. Eskiden onu döven adam. Sana ne yaptılar?

 Hiç. Bilgi istediler. Eğer konuşmazsam  yüzümün öteki yanının da aynı olacağını söylediler. Ne bilgisi?

 İkiniz hakkında. Ne sıklıkta buluşup neler konuştuğunuz hakkında. İkiniz de kent dışına çıkacaksınız.

Önderleri Michelangelo Abraxas diye biri. Çoğunuz biliyorsunuzdur, General Manuel Noriega’ya karşı  halk hareketinin Gizemli Pimpernel’iydi bu adam. Abraxas ahlakıyla kendini kanıtlamış, gizli savaş tekniklerinde usta biri. Kumanda zincirinde ikinci kişi, ama emin olun ustalık ve kararlılıkta ona denktir  kod adı Marta olan biri. Noriega karşıtı direnişin eski tüfeklerinden biri daha. Kimliğini saklamak amacıyla muhasebeci olarak çalışıyor. Panama’daki baş casusumuz gözüpek Buchan’ın yanında. Evet ama Elliot, ismi üstünde, Sessiz Direniş,  telsiz mesajı göndermezler tabii. Yarısının evinde telefonu bile yok. Bu yüzden kendilerine “sessiz” diyorlar ya.

Onlar bir grup eylemci, elçilik değil. Balıkçılar  küçük çiftçiler, köylüler, baldırı çıplaklar, züğürt öğrenciler  ahırımıza bile sokmayacağımız insanlar.

Öyleyse neden onları destekleyelim Henry?

 Çünkü biz desteklemezsek, başkaları destekler.Çünkü Sessiz Direniş, yeni binyılda yeni Panama olacak. Bu adamlarla başında iyi bir ilişki kurmak  kanalı kurtarmanın en hoş, en ucuz yolu olur. Bu Abraxas’tan başkan olur mu dersin?

 Scotty. Abraxas dünya çapında biri. Mert  temiz, namuslu. Bir milletin kaderini tayin ederken lazım olan bir adam. Ama Abraxas tek başına başaramaz. Bizim desteğimize ihtiyacı var. Amerikan ordusu arkasında olursa  Sinyor Abraxas ve örgütü, hükümete karşı silahlı saldırı başlatacak.Radyo istasyonlarını ve Kanal İdari Bürosu’nu işgal edecekler. Ama silah, teçhizat ve tıbbi malzemeler için bir avans ödemek lazım. Ne kadar?

 Sizlerin bahşiş olarak bıraktığınız miktarda bir para Elliot. Ne kadar?

 20 milyon dolar. Elliot, bir şey söyleyebilir miyim lütfen?

 Ben aslında acemi sayılırım. Siyasetin içini dışını pek bilmem, ama şu kadarını biliyorum. Ben Panama’daki son Amerikalı komutandım. Ve adamlarımızı oradan çıkarmakla sorumluydum. Meslek hayatımdaki tek gerileme. İçime oturdu. Bayrağımızda bir yıldız eksik beyler. Bana öyle geliyor ki şimdi Tanrı bize ikinci bir şans verdi.

Bir aksilik oldu efendim. Mickie Abraxas. Başına bir kurşun yemiş. İntihar. Aksilik mi?

 Bilakis. Muhtemelen gözaltındayken kendini öldürdüğünü iddia edeceklerdir. Bu tür rejimlerde işlenen cinayetler genelde böyle örtbas edilir. Kimse bunu yutmaz. Hayır. Demokratik İsyan Hareketinin önderi öldürüldü. Evet. Bence aradığımız dayanağı bulduk Andy. Amerikalı kuzenlere haber vereyim. Söylesene Andrew, Buchan İki sorununu halledebildin mi bari?

 O kadın bayağı kaygılı göründü gözüme. Duygularına hakim olmanın önemini altında çalışanlara anlatmalısın. Andrew  Beyler! Bu çok önemli! Kimse yok mu?

 Büyükelçiyle görüşmem gerek. Ben İngilizim. Bu son derece önemli bir mesele. Mickie Abraxas üç saat önce ölmüş. Hükümetin ölüm timi tarafından öldürülmüş. Başkanı durumdan haberdar ettim. Saldırmamız için tam yetki verdi. Anlaşmaya göre, kanal tehdit altındaysa, bu hakka sahibiz.Düz Ok Harekatı sizindir general. En çabuk ne zaman harekete geçebilirsiniz?

 – Bana dört saat verin efendim. – O kadar çabuk mu?

 Acil harekat birimlerim sürekli alarmda efendim. Uçak gemisi Alaska, Panama sahili açıklarında. Sekiz F22 uçağı alarmda. On iki kruvazör. Bir donanma müfrezesi.

Hepsi uydurma başkanım. Bir sürü yalan, tam bir maskaralık. Kanal güvende. Emin ellerde. Tehdit altında değil. Askerleri durdurun. Durdurun onları. Mesele çözüldü sayılır.

Görev iptal edildi. Üsse dönün

Neden?

 Bilmiyorum. Bunun bir oyun olduğunu düşündüm. Arkamdan iş çevirdin. Cumhurbaşkanı ve Delgado hakkında onca yalan.

Evet ya, yalanlar.

O yalanlar için gerçekten özür dilerim. Louisa. Ben hiç Savile Row’da çalışmadım, biliyor musun?

 Pratikte hayır. Terziliği hapiste öğrendim.Düze çıksın diye Benny amcanın dükkanını yakmıştım. Sonra cezamı çekince  Benny amca sigorta parasından payımı verdi  ve başım belaya girmesin diye beni buraya yolladı. Ben de onu Arthur Braithwaite yaptım. Görüyorsun ya, insan hapiste yalan söylüyorLou. Sevginin yerine geçiyor bu. Bir şeyi olması gerektiği gibi anlatıyorsun çünkü o haliyle gerçekte olduğundan daha iyi. Anlatabiliyor muyum?

 Neden bunu bana ta başından söylemedin?

**************************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

 

Yönetmeni: Gillo Pontecorvo

 Türü: Aksiyon, Dram, Tarihi

 Yapım Yılı: 1969

 Ülke: İtalyan, Portekiz

 Yayınlanan Tarih: 21 Aralık 1969

 Senaryo yazarı: Franco Solinas, Giorgio Arlorio, Gillo Pontecorvo

Oyuncuları: Marlon Brando, Evaristo Márquez, Norman Hill , Thomas Lyons, Renato Salvatori, Valeria Ferran Wanani, Giampiero Albertini, Carlo Palmucci, Dana Ghia, Joseph P. Persaud, Álvaro Medrano, Alejandro Obregón, Enrico Cesaretti, Cicely Browne, Maurice Rodriguez

Özet:

İsyan, 1969 İtalya – Fransa ortak yapımı politik dramatik filmdir. Özgün adı Queimada olan film ABD’de Burn! adıyla gösterime girmişti. Türkiye’de ise ilk kez Ekim 1971’de ve Ocak 1974’te sinemalarda gösterilen filmin bir diğer Türkçe adı da Kanlı Ada’ydı.

Gillo Pontecorvo’nun yönettiği filmin başrolünde Marlon Brando oynamıştır. Film Haiti tarihinden esinlenmiştir.Ana kahraman ünlü Amerikalı haydut William Walker’dır.

Filmin Konusu

Sir William Walker (Marlon Brando) adında bir İngiliz ajanı hayali bir Portekiz sömürgesi olan Queimada isimli adaya ajan provokatör olarak gönderilir. Amacı siyah köleleri örgütleyip Portekiz yönetimine karşı ayaklandırmaktır. Ada çok önemli bir şeker kamışı üreticisi olduğu için İngiltere adada ekonomik olarak hakim olmak istemektedir.

Plana göre Portekiz yönetimi devrilecek ve yerine İngiltere’ye bağlı ve sözde egemen bir melez çiftlik sahibi sınıf iktidara gelecektir. Bu planı uygulamak için William Walker siyah köleleri, köleliğe karşı ve özgürlük için savaşmaya ikna eder.İsyanın başı José Dolores (Evaristo Márquez) isimli bir köle olur.

Ayaklanma sırasında zengin sınıfa mensup olanlar Portekiz valisini öldürerek yönetime halk adına el koyarlar. Portekiz yönetiminin devrilmesinden sonra İngilizler kukla bir hükümet kurarlar, bu sırada Dolores ve ordusu gittikçe düzen dışına kayar.

Kölelik resmen kaldırılmıştır ancak yeni gelen mülkiyet sistemine göre artık teorik olarak özgür olan köleler çok daha kötü koşullarda şeker kamışı tarlalarında çalışmak zorunda bırakılır.

Devrimden sonra William Walker adayı terk eder. Adaya yıllar sonra tekrar geri döndüğünde görevi tekrar silaha sarılmış olan Jose Dolores ve ona bağlı siyahlardan oluşan ordusunu yok etmektir. Onun özgürlük fikirlerini takip eden Dolores ve isyancı ordusu adadaki İngiliz kukla yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatmıştır.

Walker artık İngiliz hükümeti için değil “İngiliz Kraliyet Şeker Şirketi” için çalışmaktadır. Şirketin silahlı ordusu vardır ve doğrudan ada siyasetine müdahale etmektedir, hatta eski kukla cumhurbaşkanının idamına karar verip uygulamıştır. İsyancılarla savaşmak için İngiltere Ordusu adaya asker çıkartır. Saldırı planları isyancıların saklandıkları yoğun ormanlık araziyi tamamen yakarak onları ortaya çıkartmaktır. Bu strateji işe yarar ama sonuçta İngiltere’nin başta bu adayla ilgilenme sebebi olan şekerkamışı tarımına büyük zarar verilmiş olur. Sonunda isyancı ordu yenilir ve Dolores yakalanarak idam edilir, ancak bu bile isyanı durdurmayacaktır. Filmin sonunda William bir isyancı tarafından öldürülecek ve Dolores’in intikamı alınmış olacaktır.

Filmin Analizi

Film aslında Haiti Devrimi ve bu devrimin lideri Toussaint L’Ouverture ile ilgilidir.Aynı zamanda filmin çekildiği yıllarda sürmekte olan Vietnam Savaşına da göndermeler yapılır. Günümüz siyaset arenasıyla bir önemli benzerlik ise devrimden sonra başa gelen zengin çiftlik sahiplerinin kukla cumhurbaşkanı Sanchez’dir. İktidarı aldıktan sonra İngilizlerin faaliyetlerini eleştiren ve isyancılarla yeterince sert mücadele etmediği için eleştirilen Sanchez, İngilizler ve ordu tarafından darbeyle koltuğundan indirilerek idam edilir. Sonu Güney Vietnam Devlet Başkanı Ngo Dinh Diem’inkine çok benzemektedir. Diem de benzer gerekçelerle CIA ve Güney Vietnam Ordusu tarafından 1963 yılında devrilmiştir. William Walker gerçekte yaşamış olan Amerikalı bir korsandır ve 1850’li yıllarda kendi ordusuyla Nikaragua’yı işgal etmiştir. Başa gelen Walker yönetimi demiryolu karteli Cornelius Vanderbilt’in işlerini tehdit edince devrilmiştir. Marlon Brando bu filmle ilgilendiği dönemde Butch Cassidy rolü için teklif almış ama teklifi geri çevirmiştir.

Eleştiriler

Esas esere göre ada İspanyol sömürgesidir ama Francisco Franco yönetimindeki İspanyol yönetimi filmin yapımcılarına baskı yaparak senaryoyu değiştirtmiş ve ada Portekiz sömürgesi olmuştur. Ancak filmdeki yer isimleri İspanyolcadır. Gerçekte Portekiz ve İngiltere hep müttefik olagelmiştir ve İngiltere’nin Portekiz denetimindeki bir adada hükümet darbesi yapmak istemesi alışıldık bir durum değildir.

Filmin Brando İçin Önemi

Brando ile birlikte başrolü paylaşan Evaristo Márquez, oyuncu değildir ve gerçek hayatta da bir şeker kamışı işçisidir. Rolü aslında Sidney Poitier’in oynaması planlanmış ama yönetmen Pontecorvo bu rolün oyuncu olmayan gerçek bir işçi tarafından oynanmasında ısrar etmiştir. Larry King ile yaptığı bir röportajda Brando çalıştığı filmler arasında en beğendiğinin Burn! olduğunu söylemiştir.

Filmden önemli diyaloglar:

José Dolores:

 Üzgünüm, arkadaşlar; ama Portekizliler geliyor. Burada olduğu için üzgünüm, ama askerlerin bizi yakalamalarına izin veremeyiz. Sizce de öyle değil mi? Belki çoğunuz gitse iyi olur. Dağlara. Yaşlıları saklasanız iyi olur kadınları ve bebekleri. Ama eğer içinizde yaşlı olmayan kadın olmayan varsa     ve gerçekten erkek iseler     hayatında en az bir kez     Portekizli efendisini öldürmeyi   düşünmüş olan     işte şimdi harekete geçme zamanıdır. Portekizliler öldürülebilir. Size kanıtlayacağım.

**

Katliam yaptık,

Altını neden çaldık? Söylediğin gibi, zengin ve özgür olmak için. şimdi? ya bundan sonra?

**

Walker:

Eğer sana söyleseydim José, bir ihtilal başlatmanı beni anlamazdın. Bir banka soymak? Evet, bu mümkündü. Önce, kendini korumak için öldürmeyi öğrendin. Ve sonra diğerlerini korumak için öldürmek zorunda kaldın.

- Ve arkası kendiliğinden geldi.

- Ya sen? Sen ne elde ettin?

Hiçbir şey. İngiliz Donanması’ndan maaş Oldukça mütevazı bir maaş.

- Ya sen? Sen ne elde ettin?

- Hiç birşey. Ben sadece mutlu bir adamım.

İyi  bende, senin kadar, ya da enazından.

- Ya İngiltere, onun payı ne bunda?

- Portekiz İngiltere’nin düşmanıdır ve İngiliz gemileri Queimada Limanı’nda olmasalardı Portekizliler şimdiden geri gelmiş olurlardı.

- Ya kaç İngiliz gemisi var?

- Çok hırslı olma José.

**

José Dolores:

 Ramón, beyazları dışarı çıkar! Hepsini!

Walker:

Adanı kim yönetecek José?

Sanayini kim çalıştıracak?

Ticaretini kim yapacak?

Hastaları kim tedavi edecek? Kim okullarında öğretim verecek?

Yoksa şu adam mı?

Şu adam mı? Yoksa öbürü mü?

Uygarlık basit bir şey değildir José. Bir gecede sırlarını öğrenemezsin. Bugün uygarlık beyaz adama ait   ve onu kullanmayı öğrenmelisin.. O olmadan, ileri gidemezsin.

José Dolores:

- Ama nereye gitmek İngiliz? Sen de uzaklaşsan iyi olur.

**

José :

Beyazlara benim gideceğimi söyleyebilirsin. Adamlarımın silahlarını bırakacaklarını söyle. Plantasyonlara dönecekler. İngiltere sevinecek İngiliz.

Walker:

Sadece İngiltere değil José. O kadar tehlikeli mi oldum?

Evet. Kendi halkın için bile José. Çünkü tarihte mucizeler yoktur, sadece doğru zamanlar ve ahenk vardır. herşeyin bir mantığı var. Eğer zorlarsan, sonunda rotanı kaybedip akıntıya kapılırsın ve yeniden başlaman gerekir Kendi kararımı vermişken, niye beni ikna etmeye çalışıyorsun?

Ama beyaz arkadaşlarına söyleyebilirsin.

- Onlar arkadaşlarım değil José.

- Pekâlâ, fark etmez. Onlara söyle, “Dikkatli olun”. Çok dikkatli. Şeker satmayı bilebilirler; ama kamışı kesen biziz!

Çantanız sinyor?

- Bir general çanta taşımaz. – Ama bir dostu için taşır. Pekâlâ José. , herkese bir çanta. José, ne yapacaksın?

Ya sen? Çin Hindi diye bir yer duyduğunu sanmıyorum. İşte, beni oraya yolluyorlar.

**

Walker:

Şimdi, bilgilerinize göre, José Dolores’in 100’den az adamı var, az silahı, çok az cephanesi; teçhizatı hiç yok. Ama sizin yüzlerce askeriniz ve modern silahlar ve ekipmanınız var. Ama yine de altı yıldır, onu yenemediniz. Neden? Çünkü üsleri burada. Sierra Madre’de. Ve Sierra Madre’de, yaşama imkânı yok. Ağaç yok, ot yok ve hayvan olarak sadece engerekler ve akrepler var. Bunca yüzyılda, insan bu kadar yükseğe hiç ulaşamadı. Ama yine de, son altı yılda gerillalar karargâhlarını buraya kurdular. Görüyorsunuz, orada, bu dağların zirvelerinde bir avuç küçük köy var. Şimdi, bunlar yoksul insanlar insanlık dışı yaşam standartlarında ve onların da kaybedecek hiç bir şeyi yok. Gerillalar onların tek umutları. Bir, iki ve üç köy. Şimdi bu köylüler gerillaların ayakta kalmasını sağlayan köklerdir. Ve bu kökler kesilmeliler.

**

Başkan Sanchez :

Bu savaşı José Dolores istedi. Ama hükümet size söz veriyor yakında bu savaş bitecek. Barış gelecek. Ve düzen yeniden kurulacak. o zaman geri dönebileceksiniz; evlerinize ve işlerinize. Biraz daha inancınızı koruyun. Acılarınızı hafifletmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Size yalvarıyorum yurttaşlarım, beni dinleyin. Bana inanın. Bize güvenin.

Ve şimdi, size ekmek dağıtılacak. Bizzat Başkan Sanchez tarafından size gönderildi.

**

Başkan Sanchez :

Eğer Kraliyet Şeker olmasaydı bir José Dolores olur muydu?

**

Queimada yurttaşları, özel askerî mahkeme, eski Başkan Sanchez’i vatana ihanetten suçlu buldu. Yurttaşlar, yeni hükümete bağlılığınızı belirtmeniz görevinizdir;    kahraman ordumuza ve cömertçe yardımımıza gelen İngiliz askerlerine. Queimada yurttaşları, José Dolores’in haydutları yok edileceklerdir. Sevgili ülkemize yeniden barış gelecektir. İmza, General Alfonso Prada, geçici hükümet başkanı.

**

Walker:

Böylece plantasyonlar kalmadı, hepsi yakılıp yıkıldı. – Yeniden canlanacaklardır.

- 10 yıl sonra Sör William. İyi, onları sömürmek için 89 yılınız daha var.

- Yenilenebilir sözleşmenizde yok mu bu?

- Evet. Sizin sözleşmeniz bizim çıkarlarımızı koruyacağınızı belirtiyor. Bunun yerine, onları yok ediyorsunuz. Pekâlâ, kâr mantığı budur, değil mi sevgili Shelton? Para kazanmak için yaparsınız. Ve kazanmaya devam etmek için veya daha fazlası için bazen yok etmek gerekir. Evet, sanırım bu belki de kaçınılmaz. Öyleyse neden bunu daha önce söylemediniz?

- Evet, neyi söylemedim?

- İşin nerede biteceğini? Size söylediğim gibi José Dolores’in sonunun gelmesiyle. Bu fiyata, artık bu kârlı değil. Bedeli ödeyen siz değilsiniz; hatta Kraliyet Şeker de değil.

**

Asker:

- Ama José Dolores yok.

- Üzüldün mü?

- Hayır. Onu böyle bulmak istemezdim. Peki, bunu daha önce düşünebilirdin. Ramon. Hayır söylediğim; José Dolores yaşadığı sürece, İşim var ve iyi bir maaşım. Sizin için de öyle değil mi? ingiliz.

Hayır, tam tersi. ben götürü bir fiyata çalışıyorum.

**

- Londra’ya rapor vermeliyim.

- Bunu yapın Bay Shelton.

-  Onlara durumu anlatacağım.

-  Evet, umarım. Adanın tamamen yakıldığını onlara bildirmeliyim. ve José Dolores’in kuşatmamızı yine yardığını. Onlara söyleyin bunu Bay Shelton. Ve benim midemi bulandırdığınızı da söyleyin. Sör William! Bu adanın ismi neden Queimada biliyor musunuz? Çünkü zaten bir kez yakıldı ve neden biliyor musunuz? Çünkü o zaman bile, halkın direnişini yenmenin tek yolu idi. ve ondan sonra Portekizliler, adayı huzur içinde sömürdüler; yaklaşık 300 yıl boyunca. Evet, ama ben sadece   Bilirsiniz yangın denizi geçemez; çünkü söner. Ama bazı haberler, bazı fikirler gemi mürettebatı ile yolculuk eder. Kraliyet Şeker’in kaç ada üzerinde imtiyazları var bir fikriniz var mı? Bilmelisiniz. Ve en ufak bir fikriniz var mı José Dolores örneği bu adalara ulaşırsa   işverenlerimize ne olur?

Sinyor?

Bay Shelton, ben   Bilmiyorum, tam olarak ..burada ne yaptığımdan emin değilim. Para önemlidir, ama yine de sizinkine kıyasla maaşım düşük. Dolayısıyla, daha az önemli. Yaptığım şeyi neden yaptığımdan da emin değilim. Belki sadece zevk için. Ya da belki başka bir şey yapamadığım için.

-  Ama bildiğim, bir şey yapmaya çalışırken onu iyi yapmaya çalışırım. Ve onu net olarak algılayıp sonuna kadar giderim. Anlıyor musunuz?

**

İşte, bu José Dolores. Askerlerin koştukları yerde. Onu görüyor musunuz?

-  Evet.

-  Güzel bir örnek, değil mi? Yani, örnek bir hikâye. Başta bir hiçti. Bir hamal, bir su taşıyıcı. Ve İngiltere onu bir ihtilal lideri yaptı. ve artık ona hizmet etmediğinde onu bir kenara attı.Ve aşağı yukarı, İngiltere’nin ona öğrettiği fikirler adına tekrar isyan ettiği zaman. İngiltere onu yok etmeye karar verdi. Bu bir küçük başyapıt değil mi sizce?

-  Ve siz de yazarısınız Sör William.

-  Hayır, sadece kalem.

**

José Dolores:

 Hayır, yangının her şeyi yok ettiği doğru değildir. Her zaman biraz yaşam kalır. bir yaprak, bir karınca, bir ot   Peki beyaz işgalciler nasıl kazanıyor?

Nasıl oluyor da sonunda kazanıyor? Bizden biri hep kalacak. Sonra başkaları da doğacak. Ve bu başkaları da anlamaya başlayacak. Sonunda, siz de anlayacaksınız. Ve beyazlar sonunda size de kızacaklar. Çevresi kuşatılınca beyaz canavar daha da delirir. ve beyaz canavar son bir kez kaçacak. Tüm adada takip edilecek ve avlanacak; bizzat kendisinin yaktığı büyük ateşlerden birine düşene kadar. Ve bu ölmekte olan canavarın inlemeleri bizim ilk özgürlük çığlığımız olacak. Bu adanın çok, çok uzağından duyulacak.

**

Walker:

Şimdi beni dinle José Dolores, kara maymun seni! Beni dinle! Bu savaşı ben icat etmedim. Ve dahası bu kez, başlatmadım bile. Ben buraya geldiğimde siz birbirinizi doğruyordunuz zaten.

José Dolores:

er veya geç, beni öldürecekler. Belki de değil General. Belki yaşamana izin verirler. Eğer yaşamama izin verirlerse onlar için uygunu bu demektir. Ve bu onlara uygun ise benim için ölmek uygundur. Neden?

Çünkü: avcı, sadece bir yem istediğinde veya yerine avlanması için, şahinin yaşamasına izin verir.Hayatta bırakılır; ama bir kafesin içinde. Ama bir süre sonra, belki seni serbest bırakırlar. Mümkün degil küçük asker, Bu iş öyle olmaz dostum. Eğer biri sana özgürlük verirse bu özgürlük değildir. Özgürlük senin, sadece senin, elde etmen gereken bir şeydir.

Anlıyor musun? Pekâlâ, bir gün anlarsın; çünkü üstünde düşünmeye başladın bile.

**

Walker:

Evet, şimdi sadece ona ne yapılacağına karar vermek kaldı. Pekâlâ, bakalım boğma mengenesini kullanamayız tabii. Fazlaca Portekiz’i hatırlatır. Onu ya vururuz, Teddy Sanchez gibi   veya İngiltere’de yaptığınız gibi asarız. Her şey düşünüldüğünde, asmak daha iyi. Daha ağırbaşlı olur.

-  Daha kesin.

-  Doğru. Doğru. Ama bakın, bir fikir için savaşan bir insan, bir kahramandır. Ve öldürülen bir kahraman bir şehit olur ve bir şehit derhal bir efsane olur. Bir efsane bir insandan daha tehlikelidir; çünkü bir efsaneyi öldüremezsiniz. katılıyor musunuz Shelton? Yani, Antillerde onun hayaletinin dolaştığını düşünün. Efsaneleri ve şarkıları düşünün.

-  Ordular olacağına şarkı olsun.

-  Şarkı olacağına sessizlik olsun. Ve bu? İHANET EDEN BİR KAHRAMAN ÇOK GEÇMEDEN UNUTULUR. Pekâlâ, bakalım ihanet etmeye istekli mi? Şimdi düşünelim, José Dolores kime karşı ayaklandı? Teddy Sanchez’e karşı. Ve siz General, Teddy Sanchez’i bertaraf ettiniz. Şimdi bu, sanıyorum size ortak bir nokta sağlar. Bakın, burada José Dolores’in çok utanca düşmeden açıklayabileceği bir mantığın başlangıcı var.

-  Sizce bunu yapar mı?

-  Siz olsanız yapar mıydınız? Ben mi? Tanrı aşkına Sör William! Hayatta kalmak için her şeyi yapardım. Ama, José Dolores   Hayatta kalmak için bir insan ne yapar bilemezsiniz. Onu deneyene kadar asla bilmezsiniz. Evet, Queimada’yı terk ederse. Ve Antiller’i, General. Ve Antiller’i, Mr. Shelton. Bununla ilgilenir misiniz? Ben bitirdim General. Bu sizin göreviniz.

**

General

 José Dolores’e ne teklif ettiysem gülmeye başladı. Bir şehit daha olacak Sör William. Ya siz, beni mi bekliyordunuz?

Yatmaya gidiyordum. Mümkün olan her şeyi kullandım ve ona çok para önerdim. ve özgürlüğünü tabii ki.

-  Sör William.

Walker:

-  Ben uyumaya gidiyorum.

**

Walker: Görüyor musun Paco? İngiltere’de işte böyle yaparlar. Seni kamp dışına çıkaracağım, atımı alabilirsin. Çok geç olmadan fark etmemelerini sağlayacağım. Pekâlâ, haydi. Fakat José Bir şey kaybetmiyorsun José. Hiçbir şeyden vazgeçmiyorsun. Senden hiçbir şey istemiyorum. Sadece bir daha yakalanmamaya çalış. Haydi, ama fazla zamanın yok. Tanrı’m, be adam, git! Zamanın tükeniyor. Haydi, özgürsün! José, özgürsün. Özgür. Anlamıyor musun? Neden? Ne yararı olur? Ne anlamı var José? Bu bir meydan okuma, belki? Bu bir tür intikam mı? Ama öleceksen eğer ne tür bir intikam bu? Bilemiyorum José! Sadece çılgınlık gibi görünüyor. Neden?

**

José Dolores:

 İngiliz. Ne demiştin hatırlıyor musun? Uygarlık beyazlara ait. Ama hangi uygarlık   ve ne zamana kadar?

**

 

HOUSE OF CARDS (2013–) Tv Dizisi


Yönetmen: James Foley, Allen Coulter, David Fincher

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi:01 Şubat 2013 (Türkiye)

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Andrew Davies, Michael Dobbs, Beau Willimon

Müzik: Jeff Beal

Görüntü Yönetmeni:Eigil Bryld, Tim Ives

Yapımcı: Dana Brunetti, Andrew Davies, Joshua Donen

Çekim Yeri:Baltimore, Maryland, USA

Oyuncular: Kevin Spacey, Robin Wright, Michael Kelly, Kristen Connolly, Kate Mara

Özet

 “House of Cards” Washington’da hırslı bir politikacının zirveye tırmanışını anlatıyor. Kevin Spacey tarafından canlandırılan Francis Underwood yıllarını Beyaz Saray koridorlarında geçirdikten sonra, artık başkanlık seçimlerine adaylığını koyması gerektiğini düşünüyor. Ne de olsa bunca zaman o koridorlarda gördüğü tüm üst düzey bürokratlar ile ilgili her türlü bilgiye sahip. Kimi hangi dosyayla tehdit edeceğini biliyor. Bu gözü kara politikacının Robin Wright tarafından canlandırılan eşi Claire’in de ondan aşağı kalır yanı yok. Francis Underwood’un başkanlık koltuğuna ilerlemek için adeta iskambil kağıtlarından bir ev gibi itinayla inşa ettiği stratejisini ilgiyle takip edeceksiniz.

Hakkında

90’lı yıllarda, politikacı yazar Michael Dobbs tarafından yazılan aynı adlı kitaptan esinlenen ve BBC’ye mini dizi olarak uyarlanan “House of Cards”, şimdi Amerikalı yapımcılar tarafından bir kez daha, üstelik muhteşem bir kadro eşliğinde televizyona aktarıldı. Son yıllarda “The Curious Case of Benjamin Button” ve “Social Network” filmleriyle ses getiren David Fincher tarafından yapımcılığı ve yönetmenliği üstlenen dizinin başrollerinde, Fincher’ın filmlerinde de rol alan iki ünlü yıldız yer alıyor. “Seven” filminde birlikte çalıştığı Kevin Spacey ve “The Girl with the Dragon Tattoo” filminde rol alan Robin Wright.

Ünlü yönetmen David Fincher’ın yönetici yapımcılığını üstlendiği “House of Cards”ta Kevin Spacey anasının gözü, zeki ve ahlaki değerleri umursamayan entrikacı bir politikacı rolünde. New Yorker dergisinin yazarı Emily Nussbaum “Bir köpekbalığını, köpekbalığını oynarken görmek bir gerilim yaratmıyor” dese de Washington’da herkesin kirli sırlarını bilen Temsilciler Meclisi’nde vekil Francis Underwood’un hikayesinin sürükleyiciliğini teslim ediyor. Kendisine vaat edilen dışişleri bakanlığı koltuğu başka birine verilince binbir entrika çevirmeye başlayan Spacey, bazen kameraya dönüp meramını doğrudan seyirciye anlatıyor.

“House of Cards” siyasi skandallarda medyanın nasıl kullanıldığı ya da basının skandalları nasıl kullandığı konusunda iyi bir beyin egzersizi. Online DVD kiralama sitesi Netflix için yapılan ve 13 bölümü aynı anda internete yüklenen “House of Cards” televizyonun devrinin bitip bitmediğine dair tartışmalar için de iyi bir “meze”.

Diziden Kaçırmamanız Gereken Bazı Ayrıntılar

House.of.Cards.S01E0. 1

İki tür acı vardır seni güçlendiren türde acı ya da faydasız acı sadece canını yakan acı. Benim faydasız şeylere tahammülüm yoktur. Böyle durumlarda, harekete geçecek, tatsız ama gerekli şeyi yapacak biri gerekir. Yani öldürmek.

Artık acı yok.

Sana söz verdiğini biliyorum fakat şartlar değişti. Söz vermenin doğasında değişen şartlardan etkilenmeme vardır.

Bu kadını seviyorum. Onu köpekbalıklarının kanı sevdiğinden daha fazla seviyorum.

Bize çok büyük bir iyilik yaptılar Doug. Sadakat borcumuz kalmadı. Kimseye kulluk etmeyiz. Bizim bir tek kuralımız vardır. Bir daha kendimizi böyle bir duruma sokturmayacağız. Partinin hepsi. Hepsi bu işten sorumlu.

- İntikam mı istiyorsun?

  – Hayır, hayır. Daha fazlasını. Bir adım geri at. Daha büyük resme bak.

. Benim tabağıma konmayı o seçmedi. Onu parçalara ayırıp köpeklere attığım zaman anca merhametsiz, kaçınılmaz gerçekle yüzleşecek.

“Tanrım hayatım boyunca sadece bir bağırsak kadar önemim varmış.”

“Ve kendini alçaltan yüceltilecektir.” Matta, 23. bölüm, 12. ayet.

Partinin Gayri Resmi Başkanına tam tersini önerdim.

  Şu andan itibaren seninle aynı kayıktayız Zoe. Alabora etmemeye dikkat et. Sadece birimizi boğulmaktan kurtarabilirim.

  Ben oylamaları denetliyorum. Bilmek benim işim.

Bak beni serbest bıraktılar. Dava dava da olmayacak. İcabına bakıldı.

Peter, sahiden bu işlerin öylece kendi icaplarına bakabileceklerini mi sanıyorsun?

  Sen  Sadece bir seferlikti Frank. Yemin ederim. O zaman Tanrı’yı bayağı hafife alıyor olmalısın çünkü ikimiz de bunun bir yalan olduğunu biliyoruz.

Suça teşvik, uyuşturucu sınırını ihlal madde etkisi altında araç sürmek. Bayağı uzun bir hobi listen var. Ne istiyorsun?

  Senin mutlak hiçbir şeyi sorgulamayacak sadakatini. Daima. “Sadakat” ile ne kastettiğimi yanlış anlama. Ne olursa.

” Güç, gayrimenkul gibi bir şeydir. Mesele tamamıyla mevki, mevki, mevki. Kaynağa ne kadar yakınsan malının değeri o kadar artar.

House.of.Cards.S01E0. 2

Sırada milyarlar varken ortaya çıkmamam gibi bir durum söz konusu olamaz. İyi. İhtimamın için sağol. Sekiz hanesi sen ve DCCC’ye. [D Triple C(DCCC): Demokrat Parti'yi temsilen Temsilciler Meclisi'ne gidecek kişileri seçen parti organı.] Kendi adını vereceğin kütüphaneyi kurman için altı milyon.

- Biliyorum.

- Parayı bir sonraki dönemde rakibine vermelerine sebep olma.

- Söylediklerin açık ve net. Öyle mi?

  Umarım. Yeteneğine çok yazık ediyor. Parayı güce tercih etti. Bu şehirde neredeyse herkes aynı hatayı yapıyor.

Para, Sarasota’da modern ancak çürük malzemeden yapılmış, on yıl sonra dökülmeye başlayan bir evdir. Güç ise yüzyıllar boyu dimdik duran eski bir taş ev.
Aradaki farkı göremeyen birine saygı duymam imkansız.

Davası uğruna ölmeyi göze alan kişi keskin kılıçtan başka neyi ister ki.  Sen de kılıcının ağzını bileylersin, doğru açıda tutarsın sonra üç, iki, bir. Hamle.

Kendime daha iyi bakmalıyım. Ama işte prensip meselesi. Ücretsiz hatlardan sipariş edebildiğim bir fitness aletin ya da birinin kölesi olmayacağım.

 Hukuk var mı ya?

Demek istediğim, kukla geçidinde kaz adımı yürüyüşüne başladı. Sol-sağ, kırmızı-mavi, demokrat-cumhuriyetçi. Hepimiz aynı ipten sarkıyoruz. Eline balyozu al ve Punch ve Judy Gösterisi’ni yerle bir et.

- Bunu yapmamız gerekiyor.

- Seni vatansever sanırdım. Tabi ulan. Kalan birkaçından biri.

- Kamu hizmetinin nesi var peki?

 – Kamu hizmeti mi?

 – Yapma ama.

Efendilerin kim olduğunu anlaman gerek. IMF, Dünya Bankası, Rockefeller Üçlü Komisyonu. Onların ölüm mangalarını finanse ediyorsun. FEMA diyorlar, Alkol, Tütün ve Ateşli Silahlar Bürosu diyorlar. NATO, Sınır Kontrolü. Sen Katrina’yı beceriksiz mi sanıyorsun?

Rockefeller Üçlü Komisyonu: 1973′ te David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından kurulmuş bir örgüttür.
Resmi sitesinde “Japon, Avrupalı ve kuzey Amerikalı elitler tarafından dünyanın bu demokratik ve sanayilesmiş kesimleri arasında yakın koordinasyonu sağlamak, uluslararası arenadaki liderlik sorumlulukları hakkinda kafa yormak gibi laflar edilmekte ise de gerçekte ne halt ettiği konusunda şüpheler olduğundan gizli örgütler arasında sayılmaktadır. ABD başkanlarının ve Avrupa, Amerika ve Japonya’daki yönetici kadroların çoğunun tr üyesi olduğu söylenmektedir.

 

  Öyle bir dümen çevrildi ki. Waco’ya bak, Uluslararası Af Örgütü’ne, ACLU’ya. Hepsi duman perdesi. Hepsinin eli kanlı. Tabii ki de. İnsanlara yalan atmamı istiyorsun. İnsanları başka bir riyadan korumanı istiyorum.

Sana ne faydası var?

- İlahi adalet.

Çalışanları önce birini kovdurursun sonra onu da işten atarsın.

  – Adamın biri binaya girmeye çalışıyordu. Giremezsin diyince, elbiselerini yırtmaya başladı. Kimse seni duyamaz. Kimsenin seni taktığı yok. Bu yaptıklarından bir şey çıkmaz. Bu beyefendiler seni evine götürsün, olur mu?

House.of.Cards.S01E0. 3

Şu küçük hesaplardan resmen nefret ediyorum.

Gerçekçi olmaya çalışıyorum sadece. Frank biliyorum ki meseleye direkt dalıp günü kurtarmak istiyorsun fakat burada bir prensip sözkonusu.

-Bu genç kızın yüzünden kendimizi  Orrin jürinin bu ölü kızın ardından salya sümük ağlamasını sağladığında Gaffney milyon dolarlarda olacak tazminatı ödeyemeyip sermayeyi kediye yüklediğinde, hepiniz koltuklarınızdan olup ben Chase’e karşı mağlup olduğumda işte o zaman prensipler konusunda başımın etini yiyebilirsiniz

Çünkü buna bol bol zamanımız olacak. O zamana kadar ya katkıda bulunursunuz ya da çenenizi kaparsınız

Orası çok kalabalık efendim.

 İki kederli ebeveyni teselli ederken vurulur ya da bıçaklanırsam kıyamete kadar kahraman kalırım. Oyunu başlatalım. Gidelim mi?

Kongre üyemiz Frank Underwood, sabah kısa bir konuşma yapmayı benden talep etti.

- Günaydın. – Günaydın. Muhterem papaza ve bu güzel ilahi için kilise korosuna teşekkür ederim. Bugün size bir yazarın sözlerini  Hayır.

Kimsenin konuşmak istemediği şeyin ne olduğunu biliyorsunuz. Nefret.

Nefret hakkında herşeyi bilirim. Nefret midenizde başlar aşağılarda, burada. Burada canlanır ve köpürür. Sonra da yükselir. Hızlı ve hiddetli biçimde yükselir. Nefesinizden sıcak halde püskürür. Gözleriniz ateşle büyür. Dişlerinizi o kadar sıkarsınız ki kırılacak sanarsınız.

Senden nefret ediyorum Tanrım! Senden nefret ediyorum! Bu cümleyi daha önce kurmadığınızı söylemeyin bana. Söylediğinizi biliyorum. Hepimiz söyledik eğer ezici bir kayıp yaşadıysak. Bugün aramızda bu acıyı acıların en fecisini bilen iki ebeveyn var. Genç yaşta çocuğunu kaybetmek. Şimdi Dean ve Leanne kalkıp bağıra çağıra nefret içeren kötü sözler sarfederse onları suçlayabilir miyiz?

  Ben suçlayamam. En azından nefretlerini anlayabilirim. Bunu idrak edebilirim. Fakat Tanrı’nın lakaytlığı acımasızlığı neresinden başlasam  Babam kalp krizinden gittiğinde 43 yaşındaydı. 43 yaşındaydı. Öldüğünde, kafamı kaldırıp Tanrı’ya baktım ve o kelimeleri söyledim. Çünkü babam daha çok gençti kendisi hayat dolu, hayal doluydu. Neden Tanrı onu bizden ayırsın ki?

  [Doğrusunu söylemek gerekirse, ne onu ne de hayallerini hiçbir zaman tam olarak bilmiyordum. Sessizdi, çekingendi, neredeyse görünmezdi. Annem onu pek düşünmezdi. Annemin annesi ondan nefret ederdi. Adam hayatın yüzeyini bile eşelememişti. Belki de o kadar genç yaşta ölmesi en iyisiydi. Pek bir iş yapmıyordu ama yer kaplıyordu. Ama şimdi bunlardan güçlü bir anma konuşması çıkmaz, değil mi?]

  Gözyaşı döktüm. Ve bağırdım, “Neden Tanrım benden şu dünyada en çok sevdiğim en çok hayranlık duyduğum insanı çalmışken senden nasıl nefret etmeyeyim?

  Bunu anlamıyorum ve bundan ötürü senden nefret ediyorum.” İncilde atasözü olarak geçer  “Yaratıcıya bütün kalbinle güven kendi kavrayışına ise güvenme.” Kendi kavrayışına ise güvenme. Tanrı, cahilliğimize rağmen ona güvenmemizi ve onu sevmemizi istiyor. Neticede, en çok sınandığımız anda yok ise inanç neye yarar ki?

  Tanrı’nın neden Jessica’yı ya da babamı ya da başka birini neden aldığını hiçbir zaman anlamayacağız. Tanrı bize cevap vermiyor olsa da bize sevgi kabiliyeti vermiş. Bizim işimiz ise onun planını sorgulamadan onu sevmektir. Ben de sana dua ediyorum, Aziz Yaratıcı’m sana olan sevgimizi güçlendirmene yardım etmeni ve karşılığında kendi sevginin sıcaklığıyla Dean ve Leanne’i sarmanı senden diliyorum. Nefretimizi defetmek için sana dua ediyorum ki hepimiz sana tüm kalbimizle samimiyetle güvenelim ve de kendi kavrayışımıza güvenmeyelim. Amin. Amin.

Tanrı’nın işleri böyle bizim vasıtamızla yürür. “Bu kadar manasız acılar karşısında ne yapmamız gerek?

 ” Peder bana şöyle dedi

“Manasız görünen şeylerden mana çıkarmaya çalışmaktan başka ne yapabiliriz ki.”

Doğru.

  Halkım hakkında anlamanız gereken onların soylu insanlar olduklarıdır. Tevazu onların kibir şeklidir. Onların gücü, onların zayıflığıdır. Onlardan önce mütevazi olmayı başarırsanız istediğiniz her şeyi yaparlar.

Kovulmayı dilemediğin hiçbir yerde çalışmak istemezsin. Suda dik durmak senin ve benim gibiler için boğulmakla eşdeğerdir.

House.of.Cards.S01E0. 4

Yani ona yalan söyledin.

Hayır, vaadimin değişkenlerini düzelttim. O da yalan söylemek oluyor. O da politika oluyor Bob senin uzmanı olduğun tarzda politika.

Benim fikrimi kendine mal etmeye çalışıyordu. Benden tavsiye almaması kabul edilemez. Benim kârımı kesiyorken mallarımı satmasına izin vermem.

Her şeyin bir ilki vardır.

Peter senin bölgendeki tersaneyi kapatmalıyız. BRAC [BRAC Commission: Vikipedi'ye göre Savunma Bakanlığı'nın kullanmadığı gayrimenkulleri elden çıkarmayı amaçlayan kurum] duruşması yarın. Her zamanki mücadeleni sergilemeyeceksin. Ekleyecek bir ifaden yok.

-Bunu yapamam.

-Evet, yapabilirsin Peter

-O ifade üzerinde aylarımı harcadım ben. Kurulda lobicilik yaptım. Bütün işyerim

Eminim olağanüstü işler başarmışsındır fakat ne yazık ki meyvesini alamayacaksın.

- Neden?

  – Politika. İkimizden de büyük güçler var bu kulvarlarda.

On iki bin kişi. Biliyorum. Çok yazık.

-Benim seçilmemi sağlayan şey o tersaneyi açık tutmam. O insanlar benim arkadaşlarım. Bunu tartışmak için gelmedim

Peter. Karargah kapanacak. Tek soru şu, onu hızlı mı öldüreceksin yoksa acı çektirerek mi?

  Bu mümkün değil. Elimi kolumu bağlamayacağım.

Bunun senin için zor olacağının farkındayım.

Nasıl olacağını henüz bilmiyorum ama gönlünü almanın bir yolunu bulacağım. Ben şu anda güçlü bir arkadaşım muhtemelen de tek arkadaşınım o yüzden bana kafa tutma.

Aile sevgisi. Bir çok siyasetçi devamlı olarak şu slogana bağlıdır, aile değerleri. Fakat sen fahişelerle samimileşmeye başladığında ben bunu öğrenirsem bu ikiyüzlülük canını yakar.

Hediye atın ağzına bakmak yerine ona semer vuran biriyle çalışmak insanı ciddi anlamda dinçleştiriyor.

House.of.Cards.S01E0. 5

Kaybedeceğini bildiğin bir savaş açma. Sen beni düzersen, ben de seni düzerim.

- Sen neredesin?

  – Toplantıya girmek üzereyim.

- Kiminle?

  Cezalandırmam gereken biriyle.

- İsim ver.

- İsim yok. Bu kişi ne yanlış yaptı?

  Bana yalan söyledi.

Ben  Sağlama almadan devam edemem. Ne zaman çalışıp ne zaman oynayacağımı kimse bana söyleyemez. Makul davranmıyor değilim Zoe.

-Eğer bana güvenmiyorsan bunu hiç yapmamalıyız. O zaman aramızdaki güveni nasıl saptayacağız?

  Şimdiye dek ağzımı sıkı tuttum. Profesyonel ağız sıkılığı, evet. Ama şimdi yeni bir bölgedeyiz. Telefonunda kamera var. Fotoğraflar  Babamın görmek istemeyeceği tarzda olanlar. Bundan daha fazlasına ihtiyacım olacak.

Uzan şöyle. Hayal gücünü kullan.

Tek yapmamız gereken bundan istifade edip etrafını en iyilerle sardıktan sonra makineyi üretip “başla” düğmesine basmak. Yani kazanabileceğini düşünüyorsun.

Yemek herkesin ihtiyacı. Sen de bir tabak kaburga alabilirsin. Hadi, hadi.

- Alamam.

- Alabilirsin tabii. Hadi. Sağol ama alamam.

Çok sayıda sendika sempatizanı işçi galadakilerin grev yapanlara yiyecek ve içecek sunmalarıyla grev dağıldı.

Hangi tarafta olduğunuzun bir önemi yok. Yemek herkesin ihtiyacı.

House.of.Cards.S01E0. 6

Grevler neredeyse bir aydır sürüyor ve bu süreçte milyonlarca çocuğumuz okullarından uzak, evlere tıkılmış durumda.

Bundan Beyaz Sarayı mı Kongreyi mi sorumlu tutuyorsunuz?

 Şahsen öğretmenlere pek az sempati duyuyorum.  Grevler üç haftayı aşkın süredir devam ediyor.  Bunun ülkeye trilyonlarca dolar bilançosu var yetkililer ise çözüm sunmak yerine,  tavrını belli etmek ile istifini bozmamak arasında büyük bir fark var.  Bilmiyorum buna korkaklık mı denir yoksa   Mesele gündeminde olanlar sorun bunların muhafazakar fikirler barındırması.  Yaptığı tek akıllıca şey kendi programını cumhuriyetçilerin programından ayırması.  Kabul ediyorum Linda.

Bu iş beni aşmış durumda.  Ama zamanı geriye çeviremeyiz. Durumumuzu korumalıyız.  Memnuniyet anketlerinde dibi vuruyor iken de mi?

  Spinella ve ben, işçiler ile bağlantılı bir çok tasarıda yıllarca beraber çalıştık.

 – Makul davranacağını düşünmüştüm.

- Bunda yanıldın. Ne greve girecek kadar deli olabileceğini ne de grevin bu kadar uzun sürebileceğini düşünmemiştim. Yani iki kez yanıldın. Neden tutumumuzu devam ettirme düşünceni haklı bulayım?

  Biz performans standartlarını ve sözleşmeli okullara fon oluşturmaya razı olsunlar diye toplu sözleşme ile tehdit ettik. Yaptığımız anlaşma buydu. Biz böyle bir tavır takındık. Şimdi vazgeçtik mi herşeyi kaybederiz.

Reform diye bir şey olmaz, sadece boş bir tasarı olur.

Mantığını anlıyorum Frank ama şu an hasar kontrolü aşamasındayız. Bir yarayı başka bir yara açarak kapatamayız. Ama bizler demokratlarız. Asıl bizim öğretmenlerimizi koruyor olmamız gerekir. İki tarafta da kazanamazsın Linda.

Hem istediğin reformu yapıp hem de öğretmenleri memnun edemezsin.

Bu işe başladığımızda bunu biliyordun. Peki o zaman, birini seçmemiz gerekiyorsa öğretmenleri memnun etmeyi seçiyoruz.

Hata yapıyorsun Linda. Geriye dönme noktasını çoktan aştık. Sana şöyle diyorum, başkan tasarıyı değiştirmek istiyor. Bunu üç hafta önce yapmalıydık. Yapmadık. O yüzden şimdi yapmalısın. Bana biraz daha zaman ver Linda, lütfen.

Eğer bu grevi dağıtır da istediğimiz herşeyi tasarıya alırsam bunun çekilmeye tercih edileceği hususunda hemfikir miyiz?

  Tabii ki. Eğer buna güvenebilirsek

O zaman bana yalnızca bir hafta daha güven. Eğer grev bir haftaya bitmezse, tasarıyı değiştiriyorum.

- Frank

- Hayır. Bir hafta daha. O kadar. Muhtemel durumlardan en kötüsü başıma geldi. Eğer tasarıyı yumuşatırsam, başkan beni beceriksiz görmeye devam edecek.Eğer grev bir haftaya bitmezse, kendi kendimi köşeye sıkıştırmış olacağım. Yalnızca tam bir zafer kazanarak tekrar onun gözüne girebilirim. Bir diğer ihtimal sürgün ki bu da son beş ayın boşa gittiği anlamına gelir. Sil baştan başlamayı kaldıramam.

Dış dünyadaki en güçlü adama “hayır” demek kolay bir şey değildir. Ama bazen üstünüzün saygısını kazanmanın tek yolu ona karşı meydan okumaktır.

Benim küçük bir uğraşımı gerektirse de işten çıkarılan korumama  için dünyalar demek. Masrafı çok az olan bir yatırım.

. Efendim şefle görüştüğünüz için size teşekkür etmek istiyorum. Sizin aradığınızı söyledi size ne kadar minnettar olduğumu anlatamam. Şimdi diyeceklerimi çok iyi dinlemeni istiyorum. Şu andan itibaren, sen bir kayasın. Hiçbir şey geçirmiyorsun, hiçbir şey söylemiyorsun ve hiçbir şey seni kıramaz. – Anlaşıldı mı?

Grevi bir tuğla bitirir.

House.of.Cards.S01E0. 7

Cömertlik başlı başına bir güçtür.

Çoğu insan korkuyu zayıflık olarak görür. Öyle olabilir de. Bazen işim gereği başkalarını korkutmam gerekiyor. Bunun doğru olmadığının farkındayım. Ama dürüst olmak gerekirse, dördüncü adımın bizden istediği gibi acımasız olmak zorundayım. Çünkü başarısızlık gibi bir seçeneğimiz yok. Aynı şey için alkol için de geçerli. Kendime karşı acımasız olmak zorundayım. Korkumu kullanmak zorundayım.Bu beni daha güçlü biri yapıyor. Bu odadaki herkes gibi kendime hakim olamıyorum. Ama sıfıra hakim olabiliyorum. Siktir et sıfırı.

Bir şüphe damlasının hakkından gelmenin en iyi yolu salt gerçeği sel gibi akıtmaktır. Eğitim tasarısı bu yüzden bu kadar önemliydi. En çok ihtiyacım olan anda bana itibar kazandırdı.

House.of.Cards.S01E0. 8

- Onlarla büyümedin.

-Empati yapmam için kıt kanaat geçinerek büyümüş olmam gerekmiyor.

-Empatine bakmaz onlar.

Tersane kapanacaktı. Bu sene olmazsa, seneye. Ya da bir sonraki sene. Hepimiz bunun farkındaydık. Size yalan söyleyebilirdim. Kendimi daha fazlasını yapacakmış gibi gösterebilirdim. Ama ben geçmişte yaşamaya inanmam. Yalnızca geleceği düşünürüm. Hazmetmesi zor olacak bir gerçek daha. Elinizdeki tek kişi benim. Washington’daki hiç kimse sizi zerre takmıyor. Hiç kimse. Haklı.

Petey hakkında ne düşünürseniz düşünün ya onun dediklerini kabul ederiz ya da elimizde hiçbir şey olmaz.

Genç öğrencilerin çoğu muhtemelen kim olduğumu bilmiyordur. Bir siyasetçi, bir isim, birkaç başarı. Ama suç sizde değil. Ben de sizin yaşınızdayken saçları grileşmiş adamların ne yaptıklarına ya da ne dediklerine pek bakmazdım. Keşke tarif edebilseydim ahengi veya uyumu . Bu kelime aklıma kazındı. Ahenk. Önemli olan neyin yıllar sonra yerinde kaldığı ya da baki olduğu değil. Önemli olan münferit seslerin bir araya gelişi. Bir anlığına. O an ki nefes alıp vermek kadar.

House.of.Cards.S01E0. 9

Tek seçeneğim oransızlık. Muhalefet eden herkesi ormanda dürbünlü tüfek kullanır gibi teker teker vurmak. Remy’yi hedef alacağım zaman da gelecek ama daha değil. Gaffney’de iken söylediğimiz gibi “Kimseye tütün çiğniyor diye tokat atma.”

  Belki de kendi zamanının benimki kadar değerli olduğu yanılgısına kapılmıştır. Güce yakınlık bazılarını aldatır ve gücü kendilerinin kontrol ettiğini sandırır. Ben ise bu tarz düşünceleri başlamadan bitiririm.

Asla benim radarımda ürkek bir bip sesinden fazlası olmadı. Karşılıklı olarak birbirimizin amaçlarına hizmet ettik. Eğer yetişkin olmak istiyorsa baksın bakalım yuvayı bir kez terk ettikten sonra nasıl uçuyor.

Kanayan kalplerin ironik biçimde kendi kanlarından korktuğunu çok kez fark ettim. Tek damla yere düşsün, donar kalırlar. Fakat o kalplere şefkatli ellerinizle masaj yaparak onları hayata döndürdüğünüzde, kısa sürede doğru tempoyu tuttururlar.

House.of.Cards.S01E0. 10

Bir adamın ideallerini yok etmek sadece on saniyenizi alır. Kendi ideallerimi koruma konusunda dikkatli olmam gerek.

House.of.Cards.S01E0. 12

Tusk güç ve para arasındaki farkı biliyor. Bu yüzden tehlikeli biri zaten. Servetini özel jetleriyle değil satın aldığı ruhlarla ölçüyor. Amacıma erişmek için çok çalışmıştım ama tam alacakken engel oldular.

GİT VE SÖZLERİMİ ÇARPIT


ALINTI
Çınar Oskay
14 Aralık 2013

Kimse neden bahsettiğini tam olarak anlamasa da Slavoj Zizek dünyanın en ünlü filozofu. 

Ona ‘felsefenin rock starı’ diyorlar. 

Dehayla delilik arasında gidip gelen bir hiperaktif, gördüğüm en süratli düşünen insan ve müthiş sevimli bir karakter… 

‘Sapığın Sinema Rehberi’ adlı muhteşem filminin devamı ‘Sapığın İdeoloji Rehberi’ dünyada gösterime girdi. 

İstanbul’da otelinin resepsiyonunda buluşmak istiyor. 

Çok uykusu olduğu için bastıra bastıra “Sadece yarım saat” diyor. 

Neyse ki konuşmaya başladı mı kendini durdurabilmesi epey zaman aldığı için söyleşi bir buçuk saat sürüyor. 

Barda kola shot’larıyla (içki içmiyor) ve kahkahalarla devam ediyor! 

Röportaj sonrası beynimin genleştiğini hissediyorum! 

İşte Sloven filozof ve psikanalist Zizek’ten Gezi Parkı, aşk ve dünyanın gidişatıyla ilgili uyarılar…

Son kitabınızın kapağında arkanızda alevler içinde bir araba, üzerinizde İstanbul yazan bir tişört var. Nedir anlamı?

-Tamamen fotoşop, bir anlamı yok gerçekten.

Gezi Parkı eylemlerini izlediniz mi?

-Beni ilgilendiren tarafı şu: Yunanistan, İspanya gibi ekonomileri çöken ülkelerde protesto normal. Ama Türkiye, Brezilya hatta İsveç’tekiler son derece gizemli. Bu ülkeler model, ekonomik patlama yaşıyorlar. Henüz zengin olmasanız da 30 yıl önceye oranla durumunuz çok iyi. O zaman protesto neden? Bu sizin bilmeceniz. Benim cevabım karamsar ve hüzünlü.

Nedir?

-İnsanlar işler berbatken isyan etmez. Devrimler, ayaklanmalar hiçbir zaman böyle başlamaz. Tersine, hayat iyileşirken beklentiler artar. Fransız Devrimi, monarşi çok sert ve acımasızken ortaya çıkmadı. Kral 1750’den beri güç kaybediyordu. Anti komünist ayaklanmalar da öyle. 1956 Macaristan’ında liberal komünist başbakan Nagy İmre zaten iktidardı. Açılma başlamıştı ama yetmedi. Bu sebeple Kuzey Kore’de devrim olmayacak. Bu çok üzücü bir ders. Diktatörlere tavsiyem şudur: Sonuna kadar acımasız olun ve asla geri adım atmayın.

DÜNYAYLA İLGİLİ 4 UYARI
1- AKIL KONTROLÜ

-Tüm devletlerin gizli polisleri aklımızı nasıl kontrol edebilecekleri üzerine çalışıyor deliler gibi. Çin’de Biogenetik enstitüsünden biriyle tanıştım. Bana hedeflerinin Çin ulusunun fiziksel ve ruhsal iyiliği olduğunu söyledi. Bunu resmen söyledi! Ütopya değil, geliyor!

2- YA İÇİNDESİN YA DIŞINDA

-Rusya’da Moskova’da ya da Leningrad’da yaşamak bir ayrıcalık. Diğer yerler ise ‘dışarısı’. Moskova’dan trenle iki saat uzaklaş bak ne oluyor! Eminim Anadolu’da da öyledir. Bu, eski tip sınıf ayrımından bile sert.

3- BİYO-GENETİK AYRIM

-Hindistan’da bebek fabrikası. Birkaç gün önce ilk bebek fabrikası açıldı! Her an yüzlerce kadın hazır bulunuyor. Diyelim ki paran var: Batılı bir adamsın ama karınla çocuk yapamıyorsun. Ya da karın vücut güzelliğini kaybetmekten korkuyor. Bir doktora gidiyorsun, spermini veriyorsun,oraya gönderiyorsun. Kadın senden hamile kalıyor. Çocuk gelirken gidip siparişi teslim alıyorsun! Yüzlerce kadın var! İşleri yılda bir kez hamile kalmak! Bu iş zenginler ve fakirler biyolojik olarak farklı türler haline gelinceye kadar sürecek!

4- TEKNO SINIF SAVAŞI

Matt Damon’ın Elysium’unu gördün mü? Dünya büyük bir varoş. Tepede büyük bir uzay istasyonu var. Bahçeler içinde, yönetici sınıf burada yaşıyor. Felaket sonrası, kıyamet sonrası filmlerin, dizilerin, bilgisayar oyunlarının popülerliğine bak… Hep bir sınıf meselesi var. Bir varoş, döküntü bir yer… Karşısında izole, ayrıcalıklı bir hayat… Bir şekilde buna doğru gidiyoruz. Dünyada adam başı en çok helikopterin düştüğü Sao Paolo gibi.

Yani iyi yola giren ülkeler isyana daha müsait…

-Biri bu, evet. Ama ikinci bir şey var. Her ilerlemenin bir bedeli, karanlık yanı vardır.

Nasıl?

-Mesela Çin… Her Çinli 40-50 yıl önceye oranla aşırı derecede daha iyi yaşıyor. Ama toplumsal ayrışma hat safhada. Mısır’a bakın… Mübarek’in altında hayatları biraz iyileşti. Ama yeni eğitimli orta sınıf çok daha fazla şey istiyordu.

Bazı entelektüeller Gezi Parkı olaylarına “Haysiyet isyanı” dedi.

-Buna katılırım. Ama haysiyet nötr bir kavram. 10-20 yıl önce daha az mı hakarete uğruyorlardı? Hayır. Değiştiler. Türkiye gelişti ve standartları yükseldi. 40 yıl önce, daha çok ezilirken neredeydi bu haysiyet? Normal karşılıyorlardı. İlerleme sayesinde hassasiyet geliştirdiler.

BU SİZİN TRAJEDİNİZ!
Bu ilerlemeyi Türkiye’de bir ölçüde protesto edilen hükümet sağladı.

-Daha ne paradokslar var. Bazı ilüzyonlardan kurtulmak gerek. Mesela geleneğin ve kökten dinciliğin ilerlemeye engel teşkil etmesi… Hindistan’da solcu arkadaşlarım harika bir şey söyledi. Hindistan geleneğe, kast sistemine, babaerkil düzene rağmen ilerliyor. Ama esasen tam da bunlar sebebiyle aşırı dinamik, iş bitirici genç işadamları, yöneticiler yetişiyor. En başarılılarına neden bu kadar çalıştıklarını sorun… Gelenekle cevap verirler: Eve ekmek götürebilmek için! Bunu Çinli ve Singapurlulardan da duydum. Çok tuhaf, standart liberal Batı kapitalizminden çok daha dinamik bir kapitalizm beliriyor.

Ve daha vahşi…

-Çok daha vahşi! Ama ortalama bireye bakarsanız geleneğe, etik kodlara, dine sıkıca bağlı olduğunu görüyorsunuz. Dinin yeniden icat edilmesi gibi. Post modern kapitalizmde daha çok çalışmanız için gereken tüm geleneksel değerler devrede! O yüzden “Türkiye’de hem modernleşme var hem İslamcılık” dememelisiniz. Hayır! Bunlar aynı madalyonun iki yüzü. Bu sizin trajediniz. Batılılaşmacı Kemalistlerin ekonomik gelişmeye daha az yatkın olması…

Belki siyasi değişime bile…

-Günümüzün paradoksu bu. Sevmediğim, yeni bir dünya bu. Çin, Singapur… Umarım Türkiye böyle olmaz. Batı’dan bile iyi işleyen bir kapitalizm; yarı otoriter bir rejimde muhafazakâr etik, öncelikler, kaygılar vs. Bence geleceğimiz bu. Rusya buraya gidiyor. Aşırı sert kapitalizm, yolsuzluklar… Ama kiliseden hükümete tam destek!

İslam’da aslında özgürleştirici unsurlar olduğunu yazmıştınız

-İslam’a özel bir hayranlık beslediğimi söyleyemem. Batı’daki bazı solcular İslamofobi ile suçlanmaktan korktukları için korumacı davranıyor. Ama iki-üç yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nu ironik olarak övmüştüm. Beni muhafazakârlara koz vermekle suçladılar. Her din faydacıdır. Kutsal metinlerde ne ararsanız bulursunuz. Harika bir tarih kitabı okudum. 1800’lü yıllarda Fransız bir gezginin İstanbul izlenimleri… Osmanlı’ya karşı biri. “Ortodoks rahiplerin yahudilerle konuştuğunu görebiliyorsunuz” diyor şaşırarak ve eleştiriyor: “Nerede ulusal kimlikleri!” diye soruyor. Şimdi İslamcılar hoşgörüsüz olarak biliniyor, 200 yıl önce Avrupa onları fazla hoşgörülü buluyordu. Yani her dinde her şeyden bol bol vardır. Bugünkü İslamcılık geleneksel İslam filan değildir. Tipik modern; hatta post modern bir fenomendir.

Allahım! Bunu hatırlayacak kadar yaşlandım! 40 yıl önce Afganistan en çoğulcu, en laik Ortadoğu devletiydi. Sivil, laik, Batıcı bir kralları; güçlü bir Komünist partileri vardı. ABD’ye bakalım… FBI, iki milyon Amerikalıyı köktenci Hristiyan potansiyel terörist olarak gözetim altında tutuyor. Teröristlerin topluma oranına bakarsanız Arap ülkeleriyle benzer rakamlar görürsünüz. Modern kapitalizmde insanları köktenciliğe sürükleyen bir şey var.

İNSANLARI UYANDIRMAYA ÇALIŞIYORUM
Brezilya’da protestolar dünyanın en gelişmiş şehirlerinden Sao Paulo’da başladı.

-Evet. Buradaki gösteriler otobüs parasıyla ilgili filan değildi. Yunanistan’daki gösteriler ne kadar farklı görünürse görünsün, bir şeyle birbirine bağlı: Küresel kapitalist dinamiklere başkaldırı… Şimdi korkunç bir şey söyleyeceğim: Tarihin herhangi bir noktasında ortalama insanın bu kadar iyi yaşadığı bir zaman olmuş mudur? Muhtemelen hayır ama yine de sokaktalar. Kapitalizmin sorunu burada.

Yanlış bir hayat doğru yaşanılamıyor. Peki ne yapmalı?

-Basit formüllerimiz yok. Sophie Fiennes ile yaptığımız ‘Sapığın İdeoloji Rehberi’ filminde bunu yapmaya çalıştım. İnsanları uyandırmaya çalışıyorum. Dini bir anlamda değil; “Aman Tanrım! Bu normal mi? Neden böyle yapıyoruz?” desinler… Alain Badiou ile Güney Kore’deydik. Türkiye’den bile iyi, tam bir ekonomik zafer modeli! Japonya’yı yakalamak üzere. Samsung Apple’ı geçiyor vs. Ama dünyada kişi başı intihar oranı en yüksek ülke. Çok acı çektikleri 20’nci yüzyıl sonrası -Japon işgali, Kore Savaşları vs.- hiçbir emniyet kemeri olmadan kendilerini modernizasyona bırakıyorlar. Hipnotize olmuş gibiler. Özellikle genç nesil. Delice bir ritim; çalışma temposu, eğlence ama mecburi gibi, sanki eğlenmek zorundaymışçasına… Rahatlayacak vakit yok. Çünkü rahatlamak da onlar için organize edilmesi gereken, son derece aktif bir şey. Bilgisayar oyunlarında hep şampiyonlar. Oğlumdan biliyorum. Uluslararası bilgisayar oyunu müsabakalarını hep kazanıyorlar. Şunu dinle! Bir teknik var: Kendini serumla besleyip, penisine bir sonda bağlıyorsun. Yemek yemeden, tuvalete gitmeden 2-3 gün bilgisayar oynayabiliyorsun. Bunun altında hep bir korku var: Bir saniye için bile aktif olmayı bırakırsam bir anda hayatımın manasız olduğunu hissedeceğim, çökeceğim.

Ve hep yalnız olarak…

-Bunu fark etmen güzel. Ama bu eski, bildiğimiz yalnızlık değil. Kalabalıkta yalnız olmak. Mesela bugün facebook’a pornografik çıplak fotoğraflarını koyarsan eski teşhircilik gibi olmaz. Milyonlar senin çıplak halini bile görse hâlâ yalnızsın. Gerçek sekste bile insanlara birer plastik penis, plastik vajina gibi davranıyoruz. En azından Batı’da ana kural şu: Diğer insanlara çok bağlanma. Çok âşık olma, mesafeni koru. Budizm bu yüzden tutuyor. Star Wars’ta dedikleri gibi: “Nesnelere çok bağlanma” yani uzakta durarak özgür kal. Bir kadına ya da bir erkeğe çok tutkulu şekilde âşıksan bu hastalıklı bir durum sayılıyor. “Nedir bu takıntı?” diyorlar.

CHOMSKY HÂLÂ ESKİ SOLCU BİR PARANOYAK!
Eyvah! Daha dün en yakın arkadaşıma benzer bir şey söyledim!

-Ne yaparsan yap, ben bir liberalim. Farklı tatminsizlik biçimlerimiz var. Dışarda bırakılanlar var. Afrika’nın ortasında Fildişi Sahilleri’nde dünyanın en büyük gettosu var. 50 milyon kişilik dev bir varoş. Görünmez insanlar var. Görünmez koca ülkeler var! Kongo gibi! Sürekli savaş, yerel savaş tanrıları… Ama dünya ekonomisiyle mükemmelen bütünleşmiş… Bu yüzden insani yardım fikrinden tiksinirim. Fakirleri bir yerde tutmak, kendini iyi hissetmek içindir. Çevre de öyle. Büyük soruları sormak yerine terörize ediliyoruz. Aman, bütün gazeteleri ayırdınız mı? Kola kutularını geri dönüşüme soktunuz mu? Ama kimse Kanada’nın nasıl petrol çıkardığını sormaz.

Bu sistemin sorumlusu kim?

-Kendiliğinden. Burada Chomsky’den ayrılıyorum. Bence o hâlâ eski solcu paranoyak. Yalan söyleyen, hile yapan insanları suçluyor.

Mısırlı İslamcı yazar, şiddet İslam’da şiddetin babası sayılan… Kitabını okudun mu?

Seyid Kutb mu? Birazını…

Korkunçtu. Mesela Amerikan hayatına karşı haseti. Gerçek köktencilere saygım var. Amerika’daki Amish’ler, Tibetli Budistler… Onlar bizi kıskanmaz. Dostça bakar. Nefret etmez. Sadece biz Batılıların aptal olduğuna inanırlar. Beni gıcık eden sahte radikallerdir. Nefretleri kendilerine gerçekten güvenmemelerinden kaynaklanır. Onlar yeterince köktenci değildir, gerçek inançlı da değildir. İslam’a ne kadar dostça yaklaşırsak bizden o kadar tiksinirler. Çünkü bizden tam da bu yüzden, özgürleşmiş, rahat hayat tarzımız yüzünden nefret ederler.

Babam bir akademisyendi. Ve ciddi bir şey anlatırken sürekli espriler yapıp güldürürdü. “Yoksa dinlemezler” derdi. Siz de kendinize “Popüler komedyen” diyorsunuz. Bu bir taktik mi?

-Evet, belki onun gibi ben de bilerek yapıyorum. Bir-iki belaltı espri yapıp dikkati toplar, sonra zehri verirsin! Kim teorinin sıkıcı olması gerektiğini söylemiş! Hegel’de pis espriler gırladır. Diyalektik, esprilerle doludur. Ayrıca her şey sarpa sardığında sadece komedi işe yarar. Mesela Holocaust ile trajik tüm söylemler sahtedir. Auschwitz’teki dehşet korkunçtu. Ama bundan sadece çılgın bir mizah üretilebilir. Mesela İtalyan ‘Pasqualino Sette Bellezze’ yi görmelisin. Auschwitz’te bir adam, Giancarlo Giannini canlandırıyor. Hayatta kalmak için çirkin bir Alman kadını tavlaması gerekiyor. Müstehcen bir komedi ama ne kadar yerinde! Bir trajedide, kurban olarak haysiyetini koruyabilirsin. Ama bunu Auschwitz’ta yapamazsın. Auswitz’te haysiyetini kaybetmen gerekir.

ÇOĞU FİLOZOF UCUZ ONLARI SATIN ALABİLİRSİNİZ
Gazetecilerden nefret ettiğinizi duydum…

-Hayır, kendilerini çok ciddiye alan entelektüellerden nefret ederim. Neyi keşfettim biliyor musun Bosna’da… Bir şairin onaylamadığı bir diktatörlük ya da ırkçı soykırım yoktur. Gazetecilerde minimum bir onur düzeyini korumaya çalışanların oranı diğerlerine göre en yüksek olabilir. Bence çoğu filozof ucuz, onları satın alabilirsiniz.

Yine de günlük gazeteci işleri yerine felsefe daha iyi geliyor. Söyleşiye hazırlanmak için iki gündür filmlerinizi izledim, kitaplarınızı okudum. Stres, sıkıntı kalmadı…

-Kendini suçlu hissetme. Kendini iyi hissedersen tüketim ideolojisinin parçası olursun duygusuna kapılma.

Yo, tam tersi. Acayip iyi hissediyorum.

-İşte protestolarımızı böyle, kahkahalarla yapmalıyız! Sana süper bir örnek vereyim… Saraybosna kuşatma altındayken kabareler patladı. Kendileriyle alay ettiler. Sırplar şehri kuşatmış, elektrik ve gaz sürekli kesiliyordu. Çok garip bir şaka vardı: “Auschwitz ile Saraybosna arasındaki fark nedir? Auschwitz’te en azından gaz hiç kesilmiyordu..” Olay budur! Bu kadar umutsuz bir durumda bile kurbanı oynamadılar. Kadınlar açlıkta ölmek üzereyken bile sokağa çıkarken ruj sürdü. Bu yüzden gelip de onlara gıda yardımı yapan insani yardımcılardan nefret ettim. Birleşmiş Milletler sadece havaalanını kontrol altına aldı. Karadzic “Bir tabur ile kuşatmayı yaracak serbest koridor açabilirlerdi” dedi. Batı bunu neden yapmadı? “Ah, zavallı Bosna, keskin nişancılar herkesi öldürüyor” dedikçe sapıkça bir zevk alıyorlardı. Belki bilirsin. O zamanlar Berkeley’de Alfred Hitchcock ile ilgili bir konferansa katıldım. Amerikalı bir ahmak bana saldırdı: “Ülken bu durumdayken sen nasıl Hitchkock filmleri gibi fuzuli bir konuda konferansa gelirsin” dedi. Patladım: ‘Yok ya! Yani sen Hitchcock ile ilgili konuşabilirsin ama biz kurban gibi davranmalıyız öyle mi! Neden sen Yugoslavya’daki acıları anlatmıyorsun ve ben Hitchcock ile ilgilenmiyorum?” Tabii, o ülkem Slovenya’da bir çatışma olmadığının farkında değildi. Onlar için hepsi aynı. O yüzden asla unutmamalıyız: Evet, köktencilikle mücadele etmeliyiz ama esas sorun hakim liberal ideolojidir. Tıkandık. Bir şey yapmazsak ortaya çıkacak toplum hiçbirimiz için iyi olmayacak. Çıldırmış bir toplum olacak. Berlusconi gibi. Terry Gilliam’ın Brazil filmini gördün mü?

Evet, harika bir film.

- Geleceğimiz bu. Diktatör ama çıldırmış. Bence gelmiş geçmiş en iyi İngiliz filmlerdinden biri. Dahice.

GİT VE SÖZLERİMİ ÇARPIT

Türkiye’ye sık sık geliyorsunuz galiba?

-Neden Türkiye’yi sevdiğimi biliyor musun? Çünkü ilkokulda beynimi yediler, Türkler hep kötü adam, her kötülüğün sebebiydi. Sırp tavrı şuydu: ‘Türk işgali olmasaydı, Batı’dan daha ilerde olurduk. Her şey sizin suçunuz!” Sonra kitap okumaya başladık ve gördük ki siz göreceli olarak hoşgörülü işgalcilerdiniz. Tamam, kafirler için verginiz vardı ama yine de! Bu belki okuyucularınızı eğlendirir. Tarihçiler anlattı. Türk İmparatorluğu’nun çöküşü sence ne zaman başladı? Sadrazam bizden biri olunca! Sokullu Mehmet Paşa!

Biz onu en iyilerden biriydi diye biliriz.

-Ben öyle duymadım. Bir de bütün akrabalarını getirmiş. Bizden birini alma şapşallığını yapmışsınız!

Size haksızlık yapamayacağım! Sultan Süleyman’ın veziriydi. Osmanlı, gücünün zirvesindeydi onun zamanında!

-Ya, sen öyle san. Yavaş yavaş çökmeye başladınız sonra.

Hahaha. Olabilir.

Bir de Padişahınızın İstanbul’u fethettiği filmi gördüm.

Hadi canım! Fatih dizisini mi?

-Hayır, bir film. Havaalanından almıştım. Sonunda Ayasofya’ya giriyor. Elinde Hristiyan bir bebekle yürüyor.

‘Fetih 1453’ mü?

-Evet! Fetihten sonra Hristiyanlara garanti verdiği doğru ama üç gün boyunca askerlerinin yağma yapmasına izin verdi. Hristiyanlar Kudüs’ü aldığında Arapların hepsini öldürmedi, köle yapmak için esir aldı. Ama Yahudilerdin hepsini öldürdüler. Selahaddin Kudüs’ü geri aldığında Yahudilere şunu söyledi: “Şimdi geri dönmekte özgürsünüz.” İnsanlar Yahudi-Müslüman gerginliğinin ne kadar yeni bir şey olduğunu bilmiyor. Saraybosna’daki Yahudilerin çoğu İspanya’dan gelme. İspanyollar o kadar aptaldı ki Arapları kovdu, Yahudileri kovdu ve fiyasko başladı.

Peki. Söyleşi için çok teşekkür ederim…

-20 yıl önce Kudüs’te bir gazeteci bana neden psikanalist olmadığımı sordu. “Büyük sorumluluk. Tek bir yanlış kelime etsem, krizdeki birini intihara sürükleyebilirim” diye yanıt verdim. Ertesi gün gazetede resmim, üstünde başlık: “Slavoj Zizek: Bir insanı tek bir kelimeyle öldürebilirim!”Şimdi git ve sözlerimi çarpıt. ‘The Thin Blue Line’ diye bir belgesel var. Orada biri şunu diyor: ‘Ortalama bir savcı bir suçlunun ceza almasını sağlayabilir ama suçsuz birini kodese tıkmak için gerçekten yetenekli olmak gerekir.’ Bence ortalama bir gazeteci sözlerimi aktarabilir ama sözlerimi alıp, söylemek istediğimin tam tersini söyletebiliyorsan, işte gerçekten iyi bir gazetecisin demektir!

THE THİN BLUE LİNE- İnce Mavi çizgi (1988) Film

THE THİN BLUE LİNE- İnce Mavi çizgi (1988) Film


Hayalde Gör, Düşte Gör

Yönetmen: Errol Morris

Ülke:  ABD

Tür: Belgesel | Suç | Gizem

Vizyon Tarihi: 25 Ağustos 1988 (ABD)

Süre: 103 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Errol Morris

Müzik: Philip Glass

Görüntü Yönetmeni: Robert Chappell, Stefan Czapsky

Yapımcı: Brad Fuller, David Hohmann, Lindsay Law

Oyuncular:  Randall Adams    David Harris Gus Rose Jackie Johnson Marshall Touchton

Çeviri: lonelyloner

Özet

Hiç bir zaman işlemediği bir cinayet yüzünden idama mahküm edilen Texas’lı bir adamın hikayesini anlatan bu belgesel film aynı zamanda soruşturmanı gidaşatı ve insan hayatına mal olabilecek hataların nasıl gerçekleşebileceğine dair ipuçları veriyor.

Çekildiği yılda belgesel tarihini alt üst etmiş bir film. Filmdeki röportajlar ve itiraflar kanıt olarak gösterildi ve yargılanan kişiyi idamdan kurtararak beraat ettirdi. Film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor.

Film genel anlamda 12 Angry Man’in gerçekte vücut bulmuş hali olarak tanımlanabilir.

Yorumlar

Adalet Terazisi her zaman doğrudan yana olmaz. Bazen masum kişilerde idealist savcılar tarafından ceza çekebilir. Gerçekten tüyleri diken diken eden bir belgesel zira olayın iki asıl hükümlüsü de belgesel de yer almıştır. Kesinlikle izlenmeli

****

Ses kayıtı,2 sanığın röpartajları belgeselin en büyük artısı. Belgeselin ilk sahnelerinde etkileyici müzik kullanılmış ki izleyicinin ilgisini çekiyor.Yavaş yavaş olayları izlediğinizde olay yerinde gibiymiş hissi veriyor. Acaba ne olucak şimdi diye düşündürüyor

****

Tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi belgesellerinden biri olan The Thin Blue Line’ı belgesel veya cinayet davaları izlemekten hoşlanan izleyicilere tavsiye ederim

****

Harika bir belgesel…Film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor. Tamamen gerçek ifadelerden oluşan bir belgesel olması beni izlerken daha çok hayretler içerisinde bıraktı. Adaleti sorgulayabileceğiniz

Film Alt yazısı

 Ekim ayında, kardeşimle Ohio’dan ayrılıp, California’ya doğru yola çıkmıştık.   Bir perşembe gecesi Dallas’a gelmiştik. Cuma sabahı, yumurtamı yiyip kahvemi içerken, iyi bir iş sahibi olmuştum. Sanırsınız ki herkes işten çıkmıştı. Yarım gün şehirde olmayacaktım ve bir işim olacaktı. Her şey yerli yerine oturuyordu. Sanki kaderimde burada olmak vardı. Birkaç kez evden kaçmıştım. Bir ya da iki kez. Tam bilmiyorum. Bu olaylar olduğunda, David evden kaçıyordu.   Babamın tabancalarından birini ve bir tüfek almıştım. Bir komşunun da arabasını. Evlerine girdim ve anahtarı aldım. Ne olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Sonunda kendimi Dallas’ta bulmuştum.   İşe gittim ama kimse gelmedi.   Hafta sonu olduğundan, bazen çalışırlar, bazen de çalışmazlardı. Eve dönerken, benzinim bitti. Elimde benzin bidonuyla sokakta yürürken birisi yanımda durdu. Elimde benzin bidonu olduğundan benzinimin bittiğini düşünmüş olmalı dedim. Arabamdan da 90 metre uzaktaydım. Şükran Günü olduğundan, açık benzin istasyonu yoktu. Durdu ve yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu.   Dallas’ın bir yerinde arabayı sürüyordum.   16. caddeye dönmüştüm ki  birini gördüm ve benzininin bittiğini düşündüm.   Yardımcı olmak için arabaya aldım, işte o adam Randall Adams’tı.   Sonunda kendimi onun ve kardeşinin kaldığı yere giderken buldum. Gecenin ilerleyen saatlerinde dışarı çıktık, bira içtik. Biraz esrar falan içtik. O gece sinemaya gittik. Cumartesileri kalkar işe giderdim. Neden o çocukla karşılaştım?

  Bilmiyorum. Neden o zaman benzinimin bitti?

  Bilmiyorum. Ama oldu işte. 29 Kasım 1976 22 Aralık 1976

Beni aldıkları gün; 21 Aralık’tı. Beni üst kata çıkardılar. Kaçıncı kat olduğunu hatırlamıyorum. Beni küçük bir odaya soktular.

 Gus Rose içeri girdi.

 Elinde imzalamamı istediği bir itiraf vardı.

 İmzalamamı söyledi.

 Söylediklerime kulak asmadı. O kâğıt parçasını imzalamamı söyledi.

 Ben de imzalayamayacağımı söyledim. “Benden ne istediğinize dair hiçbir fikrim yok. Ama hiçbir şekilde bunu imzalamayacağım.” dedim. Odadan çıktı. 10 dakika sonra geri geldi

ve masanın üzerine bir silah koydu. O silaha bakmamı istedi. Ben de baktım.

 Elime almamı istedi.

 Ben de ona: “Hayır, alamam.” deyince, beni tehdit etti.

 Ben de yine kabul etmedim.

 Beylik tabancasını bana doğrulttu.

 Bir süre birbirimize baktık, o süre bana saatler gibi gelmişti. Namlunun bana doğrultulması hoşuma gitmez. Tehdit edilmekten de hiç haz etmem. Sonunda, imzayı attırmak için beni öldürmek zorunda kalacağını anladığı zaman sanırım imzadan vazgeçti, çünkü silahını geri yerine koydu. Masadaki silahı da alarak, beline koydu ve bir hışımla odadan çıktı. Başlangıç aşamasında nasıl birisi olduğunu, neyi sevip neyi sevmediğini anlamak için sıradan, arkadaşça bir konuşma yaptım. Kısa bir sürede de vicdanının sızlamadığını fark ettim. Yaptıkları, onu hiçbir şekilde rahatsız etmiyordu. Başka şeyler yaptığından bahsediyor ve rahatsız olmuş gibi bir tavır sergilemiyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki oturmuş da duvarın renginden falan bahsediyor gibiydi bir polisi öldürmüş gibi değildi. Soruların hiçbirine tepki vermemişti. Masumiyet rolünü abartılı şekilde oynuyordu. Hiçbir şey yapmadığını iddia ediyordu. Onu neden sorguladığımıza bir anlam veremiyordu. Ne mücadele etmiş ne de karşı koymuştu. Sadece masum olduğunu iddia etmişti. O Cumartesi ne olduğunu, o çocukla nasıl karşılaştığımı anlattım.

 Aynı şeyleri söyleyip duruyordum.

 Bana inanmak istemiyorlardı.

 Ne bir telefon açmama ne de bir avukatla görüşmeme izin verdiler.

 Ne kadar böyle sürdü bilmiyorum.  2 paket sigara içmiştim ve onun üstüne uzun bir süre de içememiştim. Wood ceza makbuz defterini yanına almamış. Arabada, ön koltukta bırakmış bu da demek oluyor ki, ceza kesmeyecekmiş. Muhtemelen farlarını açmalarını isteyecekti. Arabanın çalıntı olduğunu bilmiyormuş. Bence, büyük ihtimalle sürücünün ehliyetini soracak ve farlarını açmasını söyleyerek gitmesine izin verecekti. Memur Wood’un eşi, ona kurşun geçirmez bir yelek almış ve Noel Ağacı’nın altına koymuş.

 Ya da Noel zamanında vermek için bir yere koymuş. Ortağı devriyeye çıkan ilk kadın memurlardan birisiymiş. Kuzeybatı Karakolu’na bağlı, devriye gezen memurlarmış.

 Gece vardiyasında çalışıyorlarmış.

 Hazır yiyecek satan restoranlardan birine gitmişler ve kadın memur bir malt almış.

Bu araç geldiğinde de, içinde iki kişi varmış ve farları kapalıymış.

 Çok büyük bir şey yokmuş ama kenara çekmeleri için tepe lambalarını açmış.

 Sadece farları kapalı olduğu için sürücüyü uyaracakmış.

 Polis arabasından çıkıp arabaya doğru ilerlemiş.

 Sürücü tarafındaki pencereye ulaşana dek doğru yerde duruyormuş. Sürücü dönmüş ve küçük kalibreli bir silahla ateş etmiş. İlk mermi koluna isabet etmiş. Elinde fener varmış. Mermi fenere isabet etmiş ve oradan sekerek koluna gelmiş. Bir sonraki kurşun ise tam göğsüne gelmiş.

 Memur yere, sağ şeride yığılıvermiş.

 Düştüğü yerde de kan kaybından vefat etmiş.

 Bayan memur arabadan çıkmış. Kaçan şüphelinin üzerine tüm şarjörü boşaltmış ve yerdeki memura yardım etmek için koşmuş. Yapılması gereken telsizden cankurtaran çağırmaktır. Sağduyu da aynı şeyi söyler. Ama siz olsanız ne yapardınız?

Ve o anda, bayan memur tamamen dağılmış.

 Ve kan. Yerde o kadar çok kan varmış ki. Gerekeni yapmadığı için onu nasıl sorumlu tutabiliriz ki?

Ama asıl sorun plakayı hatırlayamıyor olmasıydı. İçinde HC olan Teksas kayıtlı bir plaka. Elimizdeki ipuçlarına bakarak ne kadar şey biliyoruz diye baktığımızda hiçbir şey bilmediğimizi fark etmiştik. Tek bildiğimiz mavi bir Vega aradığımızdı.

 Muhtemelen Teksas eyaletine kayıtlı tüm mavi Vegalar durdurulmuş ve kontrol edilmiştir. Bazı insanlar artık karakolları arayarak: “Bende bir Vega var ama mavi değil. Ama gelip emin olmak için kontrol eder misiniz?

Aradığınızın ben olmadığımdan emin olun ki, artık ben durdurulmak istemiyorum. Korkuyorum.” diyorlardı. 50 Dedektif Polis Katilini Arıyor Cinayeti araştırmakla görevlendirilmiş iseniz tanıklarla boş yere uğraşır durursunuz. Ama elinizdeki tanık bir polis memuru ise size o bayan memurdan daha fazla bilgi vermesini beklersiniz.

 Prosedür şudur:

 İki kişilik bir birimde, ikisinden biri bir araca yaklaşırken diğeri aracın sağ arka tarafında pozisyon alır.

 Böylece aracın içinde olan biteni gözleyebilir.

 Ve sürücünün solundaki memurun başı derde girerse ortağı yardım etmek için uygun durumda olmuş olur. O zamanki söylentilere göre ortağının arabanın içinde oturduğu yönünde.

 İşte bu noktada anlaşmazlıklar var. Her şey tamamen bir anlık olay, bayan memur aracın içinde miydi yoksa dışında mı?

Aracın tamamen mi yoksa kısmen mi dışındaydı?

Yoksa aracın içinde kapı kapalı halde mi oturuyordu?

Sanırım yaptığımız şey gerçekten işe yaramıştı. Aslında hiçbir işe yaramamıştı. Baştan anlatayım. Ama ilginç bir yöntemdi ve çok paraya mâl olmuştu ama denemeye değerdi.

Her ihtimali değerlendirmemiz gerekiyordu.   California’dan gelen birisiydi.   Adını hatırlamıyorum, kendisi bir hipnoz uzmanıydı.   Onu çağırdık ve bayan memuru hipnoz altında sorguladık. İlginç olan şey bayan memurun araçla ilgili hiçbir şey hatırlamamasıydı.

Malt aldığını hazır yemek satan bir yerde durduklarını, bilmem ne burgerı hatırlıyordu. Bunların hepsini hatırlıyordu ama aracı durdurmak için yola çıkışlarından başka hiçbir şey hatırlamıyordu. Hatırladığı tek plaka ise; daha önce aradıkları bir vurup kaçma vakasındaki plakaydı.   Noel’e çok az bir süre kalmıştı. Bir memur cinayetinin çözülememesinin bu kadar uzamasına daha önce Dallas’ta şahit olmamıştık. Daha önce çok fazla bu tip cinayet olmuş ve hepsi kısa sürede çözülmüştü. Bu vakada süre neredeyse bir aya yaklaşmıştı ve biz hâlâ sonuca ulaşamamıştık.

. Sonunda Vidor, Teksas’tan gelen bir haberle olayı çözmemize yardımcı olacak bir fırsat yakalamıştık. Vidor’da yaşayan Bay Calvin Cunningham’ın evine zorla girilmiş ve Mercury Comet’i çalınmış.

 Bizde bu suçu David’in işlediğine dair bir his oluşmuştu.

 Bir kaç gündür kendisi kayıptı. Bir türlü bulamamıştık. Bir öğleden sonra, memurlarımızdan biri Cunningham’ın aracını burada Vidor’da Kuzey Ana Yolu’nda fark etmişti. David aracı terk ederek, yaya olarak kaçmış. David’in Dallas’ta bir memurunun öldürülmesi olayına karıştığına dair ufak bilgiler edinmeye başlamıştık.

 Duyduklarımız hep 3. ya da 4. ağızdan duyulan dedikodular oluyordu. Biz de onun birkaç eski suç ortağı üzerinden ona ulaşmaya çalıştık. Onlar da bize: “Biz sadece atıp tuttuğunu düşünmüştük. Onu ciddiye almamıştık.” dediler. Oturmuş gece haberlerini izliyordum. Babam da kanepede uyuyakalmıştı. Birinin kapıyı çaldığını duydum. Kapıdaki David Harris’ti. İçeri aldım. Koltuğumun yanında ayakta duruyordu ve haberlerde Dallas’ta vurulan bir polis memurundan bahsediliyordu. O anda, yemin etmeye başladı. “Tanrı şahidim olsun, o domuzu ben vurdum. Onu öldüren benim.” dedi. Dallas’ta bir yerlerde, kenara çektirilmişler. Sanırım dediğine göre çalıntı bir arabayı arıyorlarmış. Dediğine göre, polis kenara çektirmiş ve pencereye doğru yaklaşmış. Polis iyice yaklaşınca, o da pencereyi indirmiş ve silahını çıkartarak polisi vurmuş. Yemin edip duruyordu. Ballandırarak anlatıp duruyordu. Herkes kendisini dinlesin diye yerinde duramıyor, hoplayıp zıplıyordu. “Evet, o şerefsizi ben vurdum.” diyordu. Herkes de ona: “Tabii David, tabii.” diyordu. “Tanrı’ya yemin olsun, o aynasızı ben vurdum.” diyordu. Dallas’a gidip gitmediğini sorduğumda, Dallas’a gittiğini reddetmişti. Herhangi bir vurma olayına karışıp karışmadığını ya da o konuda bir şey bilip bilmediğini sorduğumda da, sonuna kadar reddetmişti. David hakkında emin olabileceğiniz bir şey varsa, o da bir şeye karışmış olsa dahi vereceği ilk tepkinin her zaman reddetmek olduğudur. Daha sonra, eğer onun yaptığından kesin emin olduğunuzu hissederse ancak o zaman gerçekleri söyleyecek kıvama geliyordu. Bana 22 kalibrelik bir silah verdi. Bana silahı gösterdi ve “Bak işte onu bununla vurdum.” dedi. Silahı bana verdi. Gerçek olduğunu hiç düşünmemiştim. Polisi gerçekten vurduğuna ihtimal verdiğimi zannetmiyorum. Beni Rose City’deki evinin birkaç yüz metre uzağındaki bir bataklığa götürdü.

 Suyun içinde bir çorap vardı. “İşte orada.” dedi.

 Ve çorabın üzerine bot yağı sıkmıştı. Silahı çıkardığımızda “Bir şeyler yapsam iyi olacak, yoksa silah paslanıp gidecek.” demiştim. Silahı Dallas’taki duruşmada gördüğümde bile bataklıktan çıkardığımdaki gibi iyi durumda görünüyordu. Suyun içine atmış olsa da, silaha çok iyi bakmıştı. Vidorlu Bir Genç Cinayet Hakkında Polise Bilgi Veriyor Düşünmeye başlayınca “Ben böyle bir şey yapmadım ama yaptım diyip duruyorum. Bu iş artık benim boyumu aşıyor, ne olduğunu anlatsam daha iyi olacak. Gerçekte ne olduğunu anlatmazsam, beni ömür boyu içeriye tıkacaklar.” dedi. Daha sonra da, “Sadece atıp tutmuştum. Ben böyle bir şey yapmadım ama oradaydım ve kimin yaptığını biliyorum.” dedi. Sonra da, gerçeği bütün açıklığıyla anlatmaya başladı.

 Hiçbir şeyi saklamaya çalışmadı. Arkadaş canlısı bir çocuk gibi davrandı. Onunla belki 15 ya da 20 dakika arkadaşça konuşmuş olabilirim. O da içten konuşsun diye. Sinirlenmesin diye bu yolu seçmiştik. Ayrıca bize hayal ettiği şeyleri anlatmasını istemiyorduk. Bize zaten bildiklerimizi anlatmasını istiyorduk. Bildiklerinin, olayla ilgili bizim bildiğimiz gerçeklerle birebir örtüştüğünü anlamam çok uzun sürmedi. Bu yüzden gerçek olmak durumundaydı. Anlattığım hikâye şuydu: Saat 12:00 civarıydı. Yani, bir sonraki güne girmiştik. Sabaha karşı bizi durdurdular. Bizi durdurduklarında, memur arabaya doğru yaklaştı ehliyetini görmek isteyince, o ateş etmeye başladı. Nasıl oldu bilmiyorum ama sanki zaman durmuş gibiydi. Sanki zaman geçmek bilmiyordu. Sanki, bir anda zaman durmuştu. Donup kalmıştık. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Sanki bir yıldırım çakmıştı.

 Tekrar odasına gittik. Kardeşine o gece orada kalıp kalamayacağımı soracaktı. “Kardeşim bu tip şeylerden hoşlanmaz.” demişti. Neyse, odaya girdi ve bir daha dışarı çıkmadı. Ben de oradan ayrıldım. Kendimi bir park alanında buldum. Sanırım, kısa bir süre orada uyudum. Sonra da, sabah olunca 45. Yol’a girdim ve eve geri döndüm. Arabayla gezdikten sonra, ufak bir cephaneliği olduğunu fark ettim. Birkaç tabancası ve tüfeği vardı. O tabanca da yanındaydı. Sallayıp duruyordu. Ben de ona: “Hey, neden bunları bagaja koymuyorsun? ” dedim.

 Bir restoranda durduk birkaç sandviç sipariş verdik ve arabada yedik. Ben 6’lı bira aldım.

 O tabancayı tekrar çıkardı. Ben de neden çıkardığını sordum. O da kahkaha atarak pencereyi açtı ve havaya birkaç el ateş etti. Ben de silahı kaldırmasını rica ettim. Sanırım o anda tabancayı bana verdi, ben de koltuğun altına koydum.

 Sinemaya gitmek istedi, biz de gittik.

 Galiba sinemaya saat 7:00 civarında varmıştık.

 Hangi filmi seyredeceğimizi de o seçti.

 Ben onlara arabalı sinema, bira içme sineması derim.

 Yarım dolara insanları bir araya toplar, tomarla para kazanırsınız.

 Bir grup insan da arabanın içinde içip sarhoş olurlar. – Söylediklerimi kabul edecek misiniz?

- Lütfen yerinize oturun– Bu ne, Bay Brooks?

- Herkesin gördüğü gibi bir küllük. – Değil! Herkesin gördüğü gibi bu bir balyoz! Ben sizin hakkınızı savunmaya çalışıyorum! Hepinizin hakkını savunmaya çalışıyorum! Ben Öğrenci Birliği Başkanıyım!

 Filmin neredeyse yarısını izlemiştik. Bir filmin yarısını izledik

ikinci filmin ilk yarısını izlemeye başladık. Zaferi istiyoruz ve zafer bizim olacak!

 İkinci film pek ilgimi çekmemişti.

 Yetişkinlere yönelik bir ponpon kız filmiydi.

 Hangi film olduğunu hatırlamıyorum. Biraz şarap alabilir miyim?

Çok lezzetli, Ross. Yemek yapabildiğini bilmiyordum. Güzel olmuş, değil mi?

Bir de kereviz sosumun tadına bakmalısın. Olmaz.

 Gitmek istediğimi söyledim. “Oturup bunu seyretmek istemiyorum. Haydi gidelim.” dedim. O biraz garipsedi, sonuna kadar seyretmek istedi. Neyse, sinemadan çıktık.

 Dallas’a yani motele doğru yola koyulduk.

 Ufak bir dükkân vardı. Oradan bir paket sigara

ve bir gazete aldım. Ve dükkândan çıktığımda, o çocuk hâlâ arabada oturuyordu. Arabaya yaslandım ve birkaç dakika sohbet ettik iş aradığını bildiğimden ve işe hiç kimsenin gelmemiş olmamasından eğer pazartesi sabahı yanıma gelirse birlikte iş yerime gidebileceğimizi ve patronla konuşabileceğini, muhtemelen de bir iş sahibi olabileceğini söyledim. Eğer gelecekse pazartesi sabahı kendisini bekleyebileceğimi söyledim. Ne zaman işe gittiğimi de söyledim. Sonra da yanından ayrıldım. Dükkânın etrafından dolaşarak eve gittim. Eve girdiğimde, televizyon açıktı ve kardeşim uyuyordu. Tüm bu geçen süre boyunca odada yalnız başına kalmıştı.

 Kendime bir sandviç hazırladım

ve televizyonda “The Carol Burnett Show”un sonunu seyrettim.

 Program bitip haberler başlayınca da, haberlerin 15 dakikasını seyrettim. Hepsi bu. Televizyonu kapattım ve yattım.

 En sonunda, bir tane bayan stenograf getirdiler.

 Ben tüm hikâyeyi anlattım, o da kayda geçirdi.

 O Cumartesi olup bitenlerin hepsini anlattım.

 Stenograf daha sonra bunları daktilo etti.

 25 ila 30 dakika sonra ifademin bir kopyasıyla geri geldi.

 Baştan sona okudum ve istediğim gibi olduğunu görünce de altına imzamı attım. Arabayı sürdüğünü ve Inwood Caddesi’ne girdiğini 35. Eyaletler Arası Yol’dan ya da 183. Otoban’dan ayrıldığını itiraf etmişti. Arabayı sürdüğünü itiraf etti ama Inwood Yolu’na girdim dedikten sonra ifadesini o noktada sonlandırdı.

 Ondan sonrasına dair bir şey hatırlamadığını söyledi. Ateş etmeyle alâkalı bir polis memurunun vurulmasıyla alâkalı bir şey hatırlamıyordu. Olayın bu kısmında sanki beyni duruyordu. Arabayı sürdüğünü, olay mahalline yaklaştığını hatırlamış ama o noktadan sonra sanki nutku tutulmuş ve otel odasına varıncaya dek olanlara dair hiçbir şey hatırlayamamıştı. Yani o 10 dakikalık kısım hariç her şeyi gayet güzel hatırlıyordu. Tam anlamıyla bir hafıza kaybı yaşamaktaydı.

 Dallas’taki sabah haberlerinde bir itiraf imzaladığıma Robert Wood’u öldürdüğümü itiraf ettiğime katili yakaladıklarına ve artık olayın çözüldüğüne dair haberler çıkmış.

 Dallaslı yetkililere imzalayarak verdiğim ifadem kesinlikle bir “itiraf” belgesi niteliği taşımamaktaydı. Buna rağmen, öyle isimlendirdiler.

 Elbette, buna itiraz edemedim çünkü öyle değerlendirildiğinden haberdar değildim. Hiç haber okumamıştım. 2 hafta boyunca hiçbir şey duymadım. Beni kimseyle görüştürmemişlerdi. Bayan memurla çok kez konuştuk ve hatırlamasını sağlamaya çalıştık. “Plakayı ya da yardımcı olabilecek herhangi bir şey hatırlıyor musun?

 ” dedik. O da bize arabayı çok detaylı bir şekilde tarif etti. Daha sonra da verdiği tarifin arabaya çok yakın olduğu ortaya çıktı. Aramamız gereken arabanın mavi bir Vega olmadığı ortaya çıktı. Bir Comet aramamız gerekiyormuş. Mavi bir Vega arayarak israf ettiğimiz zamandan bahsetmek bile istemiyorum. Bir Vega ile bir Mercury Comet arasında farklılıklar vardır. Yani gerçekte, arabalara bakacak olursak toplanan her bilgi bir Comet’i, düzeltiyorum bir Vega’yı işaret ediyordu. İfade veren insanların hepsi güvenilir insanlardı ve yardım etmeye çalışıyorlardı. Gerçekten yardım etmek için can atıyorlardı ama edindiğimiz bilgilerin tümü yanlıştı. David Harris’in çaldığı arabanın üzerinde hiçbir delik yokmuş. Bir tane bile. Düşünün ki bir araba olduğu yerde duruyor bir noktadan başlayarak, tepeye tırmanmaya başlıyor tam arkasında ise bir kadın duruyor ama elindeki silahla bir kez bile isabet ettiremiyor. En azından bir kez isabet ettirmiş olması gerekirdi ama ettirememiş. Keşke becerebilseydi, sürücünün kafasını havaya uçurabilseydi de

ben bunları yaşamamış olsaydım. Birçok kez inceledim hatta Bay Cunningham’la birlikte araştırdık ama aracın bir kez bile isabet aldığına dair bir iz bulamadık. Daha sonra bir kurşunun belli belirsiz bir iz bıraktığı bir yer tespit etmiş. Ama daha bana söylemeye fırsat bulamadan, kızı arabanın haşadını çıkarmış.

 Tam anlamıyla hurdaya çıkarmış. Ben genellikle hırsızlık mülkiyet ve bu tip davalara bakıyordum. Bana gelerek şöyle söyledi: “Siz Edith James misiniz?

Davamla ilgili sizinle görüşmek istiyorum.” Hatırladığım kadarıyla böyle söylemişti. Ben de: “Tabii ki. Ne çeşit bir dava? ” dedim.

 O da: “Cinayet davası.” deyince ben de o an şöyle düşündüm: “Hiç böyle bir davaya bakmadım ama en azından bu konuda onunla konuşabilirim.” Müvekkillerinin masumiyetine inan bir aptal olduğumun düşünülmesinden nefret ederim. Çoğu insana göre kadın avukatlar kendilerine söylenen her yalana körü körüne inanırlar. Biraz saf olduğumu kendim de kabul ediyorum. Ama diğer taraftan, suçunu kabul eden ya da suçlu bulunan birçok kötü insan da gördüm ve bence az kalsın Randall da suçlu damgası yiyecekti. Bölge Savcısı

 Douglas Mulder’ın mükemmel bir kazanma rekoru vardı.

 Sanırım Bölge Savcılık Ofisi’nden ayrıldığında hiç dava kaybetmemişti.

 Bu yüzden bir efsane olarak görülüyordu. Hatırladığım kadarıyla Mulder’ın söylediği her şey kendisinin ne kadar büyük bir adam olduğuyla ve tüm bu mahkûmiyet kararlarını ne kadar kolayca aldırabildiğiyle ilgiliydi.

 Davayı başka birisinin almasını istedim, bu yüzden Dennis’in ilgilenmesini sağladım çünkü Dennis’in daha fazla dava tecrübesi vardı ve Dennis neredeyse bütün jüri davalarını kazanıyordu. Ayrıca Dennis, Randall Adams davasıyla çok ilgiliydi çünkü “Bu davayı biz kazanabiliriz. Ellerinde yeterli delilleri yok, sadece David Harris var.” deyip duruyordu. Davayı daha fazla muhakeme edebilmek için daha fazla süre talebinde bulundum ve bunu yaparken de, programımı birkaç haftaya göre düzenlemek durumundaydım çünkü Teksas, Vidor’da tam olarak ne zaman bulunacağımı belirlemem gerekliydi.

 Vidor, Teksas Eyaleti’nde Ku Klux Klanı’nın karargâhıdır.

 Siyahların yatacak yer bulamadıkları bir şehirdir.

 Siyah insanlar orada benzin ikmali yapmak için bile duramazlar.

 Dahası, Vidorlular polis memurunu öldüren kişinin bir siyah olduğunu düşünüyorlardı.

 Yolda bir motelde duraklamam gerekiyordu. Eşim ve ben bir odada, bayan avukat ise başka bir odada kalmıştı. Vidor’a gidip araştırmamıza başlamak için sabah erken kalkma konusunda sözleşmiştik. Sabah saat 6 sıralarında Edith James, yani bayan avukat, kalkmış beni aramaya başlamış. Beni bulmak için park alanına giderken, bir odaya girmiş. Park alanındaki birisi: “Dallas’tan gelen avukatı arıyorsan

o adam şu odada.” diyerek, oda numarasını da söylemişti. Ben de Vidor’a yakın olduğumuzdan takip edildiğimizden ve gözetlendiğimizden şüphelenmeye başlamıştım.

 Doug Mulder 1 haftadır oradaymış ve Vidorlulara benim doğuda eğitim görmüş bir temel haklar avukatı olduğumu ve David Harris’in itibarını sarsmak için geldiğimi söylemiş. Ve daha sonra bana soruşturmanın başında bulunan polis memuruyla görüşmem tavsiye edildi. Bende de Vidor’da güvenebileceğim tek polis memurunun o olduğuna dair bir intiba oluşmuştu.

 Polis memuru öldürüldükten sonra David Harris’in Vidor’a döndüğünü fakat tutuklanmadan önce, orada soygun yaptığını ve 7-Eleven tipi bir mağazada birinin boğazına tüfek dayadığını söylemişti. O zamanlar O’Bannion’s’u 7-Eleven’da bir 22’lik tüfekle soymuştum. Başka soygunlar da yapmıştım. O zamanlar 18 yaş altı şartlı tahliyesi ile dışarıdaydım. En sonunda, Vidor’da bu olaydan sonra teslim olmuştum. Sanırım itiraf etmiştim. Tam olarak hatırlayamıyorum. Bana sen yaptın dediler. Mağazaları soyduğunu söylemiş, biz de gülmüştük. “Tabii, sen yapmışsındır.” demiştik. Şapkalarımdan birini ona vermiştim. Eski bir Bonnie & Clyde tipi bir şapkaydı, yana bükülüydü.

 “Sana ufak bir bıyık çizelim, eline bu silahı da aldın mı

kimse seni tanımaz.” demiştik. Gece saat 2 gibi, uyurken telefon çaldı. “Alo?

 ” dedim, o da: “Benim David.” dedi. “David Haris mi? ” dedim. “Evet. Yaptım. Gelip beni alabilir misin? ” dedi. Ben de: “Gelip seni alamam. Uyuyorum.” dedim. Vicdanı sızlamıyordu. Ben kötü bir şey yapsam, içim sızlar. “Eyvah, keşke böyle yapmasaydım.” der, kendimi kötü hissederim. Ama onu rahatsız etmiyordu. Hiç ama hiç umurunda değildi. Vidor’daki Bölge Savcılığına David’e ne yapacaksınız diye sorduğumuzda, bize: “Onu Teksas Gençlik Konseyi’ne sevk edeceğiz.” dediler. Biz de, aynı silahla yapılmış bir soygun olmasının biraz garip olup olmadığını düşünmüyor mu acaba diye biraz araştırma yaptık. Karşısında David Harris’in tabancası ve Randall Adams’ın bindiği David Harris’in arabası vardı. Bu sözde cinayeti işlerken kullanılan tüm araç gerecin hiçbir ceza almadan kurtulan David Harris tarafından sağlanmış olmasının ve aynı kişinin savcılık lehine şahitlik etmesinin biraz da olsa garip olduğunu düşünmemiş miydi acaba?

Tüm söylediği ise: “Vidor, Teksas’ta işler böyle yürümez. Bizimkiler o kadar… Genç bir adamın hayatını karartmak için can atan tipler değiliz.” olmuştu. Birçok suça karışma savını öne sürdüm. Savımda David Harris’in polis memurunu öldürmeden önce ve öldürdükten sonra birçok seri suç işlediğini savundum. Kalbi cinayet işlemeye meyilli kötü niyetlerle dolu bir insan olduğunu söyledim.

 Ama yargıç o suçlardan herhangi birini bile sunmama izin vermedi.

 Ellerinde 28 yaşında bir adam vardı. Onun alternatifi ise 16 yaşındaki bir çocuktu ki Teksas yasalarına göre ona idam cezası verilemezken 28 yaşındakine verilebiliyordu. Randall Adams’a karşı idam davası açılmasının ardındaki ana sebep bence buydu. Suç üstünde yakaladıklarından değil, sadece uygun yaşta olmasından.

 Yargıcın, yani Don Metcalfe’nin Dennis White’ın karısı Jeanete White’a bir tek “Neden kafanıza takıyorsunuz?

Adam serserinin teki.” demediği kalmıştı. Hukuka büyük bir saygı duymam gerektiğini öğrenerek büyüdüm. Polis memurlarının, emniyet görevlilerinin yaşadığı tehlikelerin farkındaydım. Bence toplum bu konulara gereken hassasiyeti göstermiyor.

 Babam FBI için çalışıyordu.

 Muhtemelen de FBI için çalışmanın en kötü olduğu zamandı.

 1932 ila 1935 arası Chicago’dan bahsediyorum.

 Dillinger öldürüldüğünde Biograph Tiyatrosu’ndaymış.

 Sıcak bir yaz akşamıymış. Sıcak havadan bunalan insanlar dışarıda yürüyüş yapıyorlarmış.

 Babamın anlattığına göre Dillinger kısa bir süre içinde öldürüldüğünde insanlar hatıra olsun diye kanına mendillerini batırıyorlarmış. Bir kadını ise çok iyi hatırladığını söylerdi kadın elindeki gazeteyi havaya kaldırarak: “Elinde John Dillinger’ın kanı bulunan Kansaslı tek kadın ben olduğumdan eminim.” demiş.

 Sonra “Kırmızılı Kadın”ın… Kadının üzerinde turuncu bir elbise varmış. Burası çok önemli değil zaten. Işıkların altında kırmızı görünmüş olmalı. Kesinlikle turuncu olduğunu söylemişti. Daha sonra o kadın Dillinger’a dokunan “Kırmızılı Kadın” olarak tarihe geçti.

 Babam ise: “Gerçekten turuncular içinde bir kadındı.” diyordu. Ödülüne gelecek olursak, yeni bir kürk manto ve asıl memleketi olan Romanya’ya tek gidiş bileti kazanmış. Anlattığı tüm hikâye 2 saat rötarlıydı. Ben bu çocukla sabah saat 10 gibi karşılaşmıştım. Ona göre öğle vakti buluşmuşuz. Ben saat 2 ya da 3’te Bronco Bowling’deydik diyordum

o ise saat 5 ya da 6 diyordu. Mutabık kaldığımız her şeyde, o 2 saat geriden geliyordu.

 İki saat sonradan. İki saat geciktirerek.

 İfadesine göre çevre yolundan çıkıp Inwood Bulvarı’na girerken arabayı ben sürüyormuşum ve bu şekilde kenara çektirilmişiz. Korkmuş ve koltuğun önüne çökmüş.

 Memur bize yaklaşıp feneri doğrultunca da, pencereyi indirmişim silahı çıkarıp, adamı vurmuşum.

 İfadesine göre motele vardığımızda da arabadan inmişim ve ona: “Sen kafana takma. Olup biteni de unut.” demişim.

 Tamamen saçmalık. Polis memuru 12:30’da öldürülmüş yani onun beni en son görüşünden iki buçuk saat sonra.

 Motele girmeden önce motelin bahçesinden geçerek karşıdaki küçük dükkâna gitmiş ve sigara almış. Benim de 10’dan önce sigara alıp almadığını öğrenmek için dükkândaki adamla konuşmam gerekiyordu. Ama ben Fort Worth’a uzun bir süre gidememiştim.

 Hapishane kıyafetiyle onu göstermemek için ailesinden birkaç fotoğrafını aldık.

 Tezgahın arkasındaki adama fotoğrafları gösterdim.

 Adam yardıma hazır görünüyordu ve bize yardım etmek istedi.

 Tüm içtenliğiyle şunları söyledi: “Bu adamın buraya gelip gelmediğini hatırlamıyorum. Hangi gece geldiğinden emin olamam. O gece olabilir de, olmayabilir de. Çünkü sürekli gelip sigara alıyorlardı.” Kardeşi ilk ifadesinde cinayet esnasında odada olduğunu televizyon izlediğini söylemişti. Sanırım bir güreş müsabakasıymış. Ve “Ben ve kardeşim güreş müsabakalarını severiz. Kardeşim yanımdaydı.

 Kardeşim Randall tüm gece yanımdaydı. Böyle bir şey yapmış olamaz.” demiş

kardeşini korumaya çalışmıştı. Daha sonra, hatırladığım kadarıyla, ifadesini değiştirdi. Çünkü “Eğer o kadar ileri gidip yalancı şahitlik yapsam bile bu bir şeyi değiştirmez çünkü olayı çözmüşler.” demiştir. Bu şekilde düşünmüştür diye düşünüyorum. “Kardeşimin yaptığını biliyorlar. Eğer çıkıp yalan söylersem, bir de ben yalancı şahitlikten kodesi boylarım. Kardeşimle birlikte hapis yatarım ve bunun da kimseye bir faydası olmaz. Bu yüzden ifade vermeyeceğim. Hiçbir şey söylemeyeceğim.” diye düşünmüş olmalı. Dolayısıyla tüm ifadesini geri çekti böylece Adams şahitsiz kalmış oldu. Polis Memuru Cinayet Mahallini Anlattı Mahkemede verdiği ifadeyle, ilk verdiği ifadenin tamamen uyumlu olması gerekiyordu. Cinayetten sonraki 15 ila 20 dakikadan bahsediyoruz. En iyi tanık ifadesinin bayan memurun ifadesi olması gerekiyordu. Ama örtüşmüyordu. Uzaktan yakından alâkası bile yoktu. …orta uzunlukta saçı vardı. …kalın bir parkası vardı. …tek kişi vardı.

 Mahkemedeki ifadesine göre ölen memur araçtan indikten sonra, kendisi de inmiş. Durdurulan aracın arkasında pozisyonunu almış.

Cinayetten 15 dakika sonra verdiği ilk ifadesinde  “katilin üzerinde kürk yakalı bir mont” var diyor.   Mahkemede, “Gür saçlı birisi olabilir.” diyor. Çocuk üzerimde Levi marka bir mont olduğunu doğrulamıştı yakası da tıpkı şu an üzerimde olan gibiydi. Ön duruşmada ise, kendisinin üzerinde kürk yakalı bir mont olduğunu yönünde ifade vermişti. İlk ifadesinde memuru kimin öldürdüğünü anlatıyordu zaten.   Kürk yakalı bir mont giyen tek bir şahıs. Sürücünün birden gür saçlı olması ne kadar güzel bir tesadüf. Tek yapması gereken, fotoğrafıma bakmaktı. Ama ilk ifadesi bu şekilde değildi. “Kürk yakalı bir montla”, “gür saç” arasında dağlar kadar fark var.   Tamamen saçmalık. İki haftalık bir soruşturma geçirince tüm ifadesi birden değişiveriyor. Soruşturma başında bir şey, sonunda bambaşka bir şey söylüyor.

Bir şeyler olmuş ama ne?

  Hafızasını tazelemişler.

Cuma öğleden sonraydı, sanırım Paskalya Cuması’ydı o öğleden sonra mahkemeye dönmüştük ve bir bakıma neşeliydik çünkü beraat edeceğini düşünüyorduk. Ortada doğru düzgün bir kanıt yoktu. Sadece genç David Harris vardı ve kimsenin de ona inanacağı yoktu. Bu yüzden oldukça iyimserdik ta ki mahkeme salonuna girip kürsünün önünde dikilen o 3 kişiyi görene dek. Tam 3 kişiydiler. 

 Şahitlik yapabilmek için yemin ediyorlardı.   Aynı gün Bayan Miller kürsüye çıktı. Ve dedi ki: “İşte gördüğüm adam buydu! Cinayetten hemen sonra gördüğüm yüz Randall Adams’ın yüzüydü. O polis memurunu öldürürken silahı arabadan nasıl çıkardığını gördüm ve o adam bu adamdı.” diyerek parmağıyla Randall Adams’ı işaret etti.  

 Hüküm giymesini sağlayan kişi odur. Çocukken, hep dedektif olmak istemişimdir çünkü televizyondaki tüm dedektif filmlerini seyrederdim.

 Çocukken hep Boston Blackie filmlerini yayınlarlardı

ve onun yanında da hep bir kadın olurdu. Ben de hep bir dedektif ya da bir dedektif karısı olmak isterdim bu yüzden de hep dedektif filmleri seyrederdim. Her zaman dikkatli gözlerle bakarım çünkü ne zaman ne olacağını kestiremezsiniz. Ya da nasıl yardımcı olabileceğinizi. Bu tip durumlarda yardımcı olabilmek hoşuma gidiyor. Hem de çok. Nereye gidersem gideyim, hep bu tip durumlarla karşılaşıyorum. Birçok cinayete ya da bu tip şeye şahit oluyorum. Evimin çevresinde bile. Her yerde. Her zaman şahit oluyorum ya da kendimi olayın içinde buluyorum, faili, ne olduğunu görüyorum. İnsanları dinliyorum. Ve her zaman polisten önce kimin yalan söylediğini ya da katilin kim olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bildim mi acaba diye merak ediyorum. Evet.

 Kocamla birlikte bir benzin istasyonunda çalışıyorduk.

 Çok da iyi geçindiğimiz söylenemezdi. Sürekli tartışıp duruyorduk. Bu yüzden eve gitmek istememiştik, eve gidip çocukların önünde kavga etmektense arabada oturup konuşmayı tercih etmiştik. Bir de onlarla uğraşmak istememiştik.

 Tam anlamıyla kavga ediyorduk, daha sonra gidip bir şeyler yemeye karar vermiştik. O esnada, restorandan bir polis çıktı, yolun sağ tarafına geçti ve o adamı sağa çektirmek için harekete geçti. Arkasına döndü ve dikkatlice baktı. Adamı gördüğünü sanmıyorum ama görmüş. Çünkü “Neye bakıyorsun?

 ” dediğimde, kötü bir şeyler olacağını biliyordum. O da: “Kapa çeneni ve sürmeye devam et.” demişti. Kocama: “Yavaşla, yavaşla ki görebileyim.” diyip durmuştum. O da: “Haydi, buradan gidiyoruz. Ne kadar da meraklısın. Ne olduğuna dair hiçbir fikrin yok.” demişti. Birinin öldürüleceği aklımın ucuna bile gelmemişti. Ben de yoluma devam ettim. Olaya müdahil olmayı sevmeyen bir yapısı vardır. Yola devam etmek istedi. Bana da çenemi kapatıp önüme bakmamı söyledi. Ama ben her hâlükârda döndüm ve baktım. Daha sonra egzoz patlaması ya da maytap sesi gibi bir ses duyduk. Köprüyü geçtikten sonra düşünmeye başladık. Dedim ki: “Emily, yılın bu zamanlarında maytap patlatılmaz.” Kendi kendime düşünmeye başladım: “Birisi ateş ediyor da olamaz.” dedim. Zifiri karanlıktı ve hava buz gibiydi. Arabanın içini görmek çok zordu. Ama penceresi açıktı. Sürücü tarafındaki pencere açıktı. O yüzden o kadar net bir şekilde görebilmiştim. Arabanın içindeki hiçbir şeyi görememiştim. Gördüğüm sadece pencereye yansıyan gölgelerdi. Ama pencereyi açması, yüzünü görmemizi sağlamıştı. Araba koyu maviydi. Sakalı, bıyığı ve koyu sarı saçları vardı. Ama söylediğim gibi, mahkeme salonunda oldukça farklı görünüyordu. O adam olduğunu sadece şuralarına bakarak söyleyebilmiştim. Birkaç el ateş edildiğini biliyordum. Ama olaya müdahil olmak istememiştim çünkü Batı Dallas suç oranının yüksek olduğu bir yerdir. En yüksek olanlardan biridir. Kocam benden daha fazla korkmuştu. Ama teninizin rengi siyahsa herhangi bir olaya müdahil olmak istemezsiniz. Çok genel bir durumdur. Bu olayda da olduğu gibi, hiç kimse bir şey görmek ya da duymak istemez. Tamamen arka planda kalırlar. İşte bu yüzden öne çıkıp şahitlik yapabilecek birilerini bulmakta çok zorlanmışlardı. Çünkü olay zencilerin yaşadığı bir mahallede vuku bulmuştu.

 Birinin yanlış bir şey yaptığını gördüğüne inanıyorsa, söylemeden duramaz. Çünkü beni birkaç kez El Paso’dan uyuşturucu getirdiğime dair ihbar etmişti. Şerifi arayarak, bagajımın aranmasını sağlamıştı. Ben de bagajı açtığımda, hiçbir şey bulamamışlardı. Anasının gözüdür. Kaltağın tekidir, bir iş çevirdiğinizi anlarsa, gammazlamaktan çekinmez. Bayan Miller mahkemede benzin istasyonundaki işinden erken ayrıldığı ve kayıtlarla ilgili yardımcı olması için kocasını aldığı yönünde ifade vermişti.

 Biz araştırdığımızda ise, benzin istasyonunun muhasebesiyle ilgili bir iş yapmadığını çünkü 2 hafta önce kasadan para çalma suçlamasıyla işten çıkarıldığını öğrenmiştik.

 Polisle konuşmalarının tek nedeni evlerinde 3 gündür devam bıçaklı kavga olmasıymış. Bıçakla saldırı, bu tip uygunsuz ve içkili tavırları yüzünden hepsi polis gözetimine alınmış. Polis merkezindeyken, birdenbire polis memurunun öldürülmesiyle ilgili gördüklerini

bir bir anlatmaya gönüllü oluvermişler. Kadının biri beni evimden aramış ve yanlarından geçen bir arabadan Randall Adams’ı teşhis ederek aleyhine tanıklık eden bu kadını tanıdığını bu kadının hayatında bir kez bile olsa doğruyu söylememiş bir insan olduğunu söylemişti.

 Kadın ayrıca duruşma devam ederken Bölge Savcısı’na ulaşmaya ve bu kadının güvenilir olmadığını söylemeye çalıştığını, eğer bu davanın dayanak noktasını bu ifade oluşturacaksa, bu ifadenin güvenilir olmadığını söylemişti. Onlar kötü insanlardı. Tam anlamıyla toplumun yüz karasıydılar.

 Adam siyahtı, kadın da beyaz. Kocası o günün ertesi işe geldi. Önceki gün öldürülen polis memurundan bahsetti. Ben ise bu konuda bir şey duymamıştım.

 Ve bunun da başka bir uydurma hikâye olduğunu düşünmüştüm.

 Ve gazeteleri getirdiğinde hiçbir şey görmediğini, havanın zifiri karanlık olduğunu söylemişti.

 Parayı okuyunca beyninde ampuller yanmaya başladı.

 İşte o zaman bu fikre kapıldı. Onun kelimeleriyle ifade edecek olursam yeterince paraya, anasını bile satabilecek bir yapıya sahipti. Ne söylemesini istiyorlarsa, onu söylemeye razıydı. Ya da ne görmesini istiyorlarsa, onu görmüş olmaya razıydı. Tam olarak böyle söylemişti. Gidip tüm olayı gördüğünü adamı tanıdığını söyleyerek, onu teşhis ettiğini öğrendiğimde şok olmuştum.

 İşte o zaman Dennis White’ı aradım ve “O adam yalan söylüyor.” dedim. Hiç kimse net bir şekilde görmüş olamaz. Polisin vurulduğu ve onların bulunduğu yeri göz önüne alacak olursak ellerinde dürbün mü vardı acaba diye şüpheye düşerim.

 Ben bir satıcıyım ve bir şeyi en ince ayrıntısına kadar incelerim. Yerleri, nesneleri sokakları unutmam. Çünkü böyle alışmışım, şans eseri edindiğim bir şey. İnsanlara dikkatlice bakarım ve onları çözmeye çalışırım.

 Meraklı bir şekilde incelerim.

 Bir gece Plush Pub’tan çıkmıştım 1977 model bir Cadillac kullanıyordum

Hampton üzerinden batıya doğru gidiyordum. Bir memurun iki kişiyi sağa çektirmiş olduğunu gördüm. Mavi bir arabayı sağa çektirmişti.

 Araba maviydi. Sanırım mavi bir Ford’du. Mavi renkte bir araçtı. Sanırım sürücünün uzun sarı saçları ve bıyığı vardı. Diğerinin ise sakalı ya da bıyığı yoktu.

 O bölgeye gelen beyaz biri çok dikkat çeker, hemen göze batar. Ve eğer göze batarsanız, sizi durdurmaları kaçınılmazdır.

 Memur, araca doğru yürüdü.

 Arabası arkadaydı… Önde miydi, arkada mıydı hatırlamıyorum ama bir aracı sağa çektirdiğinden ve o araca doğru yürüdüğünden eminim. Sanırım araca doğru yürüyordu. Bir düşüneyim. Evet, araca doğru yürüyordu. Ben geçene kadar da, araca ulaşmış olduğunu düşünüyorum. Ben herhangi bir fişek ya da kurşun sesi duymadım. Çünkü yoluma devam etmiştim. Wood’un arabaya doğru yürürken şoför koltuğunda onun oturduğu yönünde ifade veren ve onu teşhis eden elimizde 3 kişi vardı. Şahitler aracılığıyla aracı onun kullandığını ve ortağının aracılığıyla da Memur Wood’u vuranın sürücü olduğunu biliyorduk.   Davayı, Adams’tan aldığımız gönüllü ifadeyi baz alarak oluşturmamız mümkün değildi. Şahitlere güvenmek zorundaydık. Öyle de yaptık.

Tanıdığım tüm yargıçların yapacağı gibi, kürsüde herhangi bir duygumu belli etmemek için çok çaba sarf ettim. Duygularınızı belli ederseniz jüri herhangi bir tarafı tuttuğunuzu düşünebilir. Bu yüzden pasif, duygusuz, objektif görünmeye çalışırız.

Adams davası ile ilgili şunu itiraf etmeliyim ki daha önce de böyle bir şey söylemiş değilim Doug Mulder’ın son savunması gibi bir şeyi daha önce hiç duymamıştım. Yani, toplumu anarşiden ayıran, polisin “ince mavi hat”tı üzerine verdiği son savunmayı. İtiraf etmeliyim ki, bunu duyunca gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Duygusal olarak etkilenmiştim ama belli ettiğimi zannetmiyorum.

Cinayet Davası Jürisi Tartışmaların Ardından Dinlenmeye Çekildi Adams Polis Cinayeti Davasında Jüri Tarafından “Suçlu” Bulundu 

 İdam davalarında sorduğumuz ya da o zamanlar sorduğumuz bir soru vardı. Bu soru suçlunun tehlikeli bir zihinsel yapıya sahip olup olmadığını ya da başka suç işlemeye meyilli olup olmadığını öğrenmeye yönelikti.   Sorunun cevabını almak için  Dallas Savcılığı davalının hücresine psikiyatrlar gönderip kişide bir pişmanlık olup olmadığını, dolayısıyla tehlikeli ve psikopat bir kişiliğe sahip olup olmadığını öğrenmeye çalışırlardı.

Tabii ki, suç işlememiş bir kişiyi ele alacak olursak herhangi bir pişmanlık belirtesi göstermeyecektir.  

Sürekli görevlendirilen iki psikiyatr vardı.   Holbrook ve Grigson, yani “Katil Doktorlar”. Bu iki kişiye yönelik öne sürülen bariz eleştiriler vardı. Çünkü ne zaman bu ikisi görevlendirilse, ziyaretlerinin amacı davalının öldürülmesi gayesini güdüyordu.

Tarih 15 Nisan, yani Vergi İade Günü’ydü. Sanırım vergi iademi almak için formu dolduruyordum. Geç kalmış olmaktan korkuyordum. Bir gardiyan kapıma gelerek “Seninle konuşmak isteyen birisi var.” dedi. Kim diye sordum, o da bilmediğini mahkeme kararıyla burada olduğunu söyleyince, ben de tamam dedim.

 Gelen adam gerçekten çok uzun boylu, sırık gibi bir adamdı.

 Kendini Dr. Grigson olarak tanıtmıştı. Mantosunun cebinden bir not defteri çıkardı ve enine doğru bir çizgi çizdi. Çizginin üst tarafında 6 adet resim vardı. İşte bir kutu, bir kare, içinde elmas olan bir yuvarlak, vs. Tam hatırlamıyorum, üzerinden çok zaman geçti.

 Bana o kâğıtla birlikte bir kalem uzattı. “Gidip bir bardak kahve alacağım.

 Lütfen kâğıdın üzerindekilerin bir kopyasını çiz.” dedi. Adama şöyle bir baktım. “Nasıl yani?

Çizdiklerinin tamamen aynısını mı çizeyim?

Yoksa değiştirerek mi çizeyim?

Tam olarak ne yapmamı istiyorsun? ” dedim. O da: “Nasıl çizmek istiyorsan, öyle çiz.” dedi ve gitti. Ben de kâğıdın alt tarafına kutular, X’ler ve içinde elmaslar olan 0’lar çizdim. Tıpkı onun çizdiği gibi. Bana… “İşleyen demir pas tutmaz.” ne demek diye sordu. Adama şöyle bir baktım. “Dalga mı geçiyorsun?

Şaka mı bu?

Neyin peşindesin? ” dedim. O da: “Hayır, gerçekten bu soruya cevap vermeni istiyorum.” dedi. Ben de: “İşleyen demir pas tutmaz bence uzun bir süre durmadan çalışan bir kişiyi anlatıyor böyle birisine insanların sıkıca sarılması zor olur. Eğer çalışmaya devam ederse, ona yaklaşmak zor olacaktır.” dedim. O da kafasını salladı. “Eldeki serçe damdaki güvercinden iyidir.” dedi. Ben de: “Eğer elinizde bir şey varsa, neden az daha iyi olabilecek bir şey için elinizdekinden vazgeçesiniz?

Çok anlamsız olur. Elinizde iyi bir şey varsa, neden onu bırakasınız?

Eğer diğerini de alabilecekseniz, alın ama başka bir şey elde etmek için elinizdekinden vazgeçmemelisiniz.” dedim. Ailem hakkında sorular sordu. Geçmişimle ilgili sorular sordu. Ve gitti. Toplasanız en fazla 15 ya da 20 dakika konuşmuşuzdur. Dr. Grigson, eğer sanık salıverilirse gelecekte ağır suçlar işleyebileceğini teyit etmek için gitmişti. Grigson “Dr. Ölüm” olarak tanınmaktaydı, çünkü her zaman bu yönde görüş bildirmiştir.

 Duruşmaların %99’unda… ..savcılık lehine görüş bildirmiş, her zaman sanıkların gelecekte de şiddetli suçlar işleyebileceğini belirtmiştir.

 Yıllar sonra birinin ne yapacağını bilemezsiniz.

 Hem de hiç bilemezsiniz.

 Geçmişinize bakarak, herkes bir şeyler söyleyebilir. pişmanlık belirtisi yok. Randall’ın geçmişe dönük hiçbir kaydı da yoktu. Ve bildiğimiz kadarıyla da, geçmişinde hiçbir sabıkası da yoktu. Grigson iki buçuk saat boyunca sahip olduğu sertifikalardan bahsetti durdu. Yok şuraya gitmiş, yok buraya gitmiş, yok şurada ders almış. Bana Charlie Manson dedi. Bana Adolf Hitler dedi. Akşama kadar çalışıp, sabaha kadar sürtecek bir kişiliğe sahip olduğumu söyledi. Grigson’a göre akli dengemin gelecekteki durumu eğer beni salıverirlerse, çok bozulabilirmiş çıldırıp, Dallas’ın yarısını katledebilirmişim. Benimle 15 dakika konuşmuş olmasına daha önceden herhangi bir sabıkam olmamasına 28 yılı suç işlemeden geçirmiş olmama rağmen sadece bir olaya bakarak ki ben böyle bir şey de yapmış değilim bunun yeterli olduğunu ve geri kalan ömrümü gözetim altında geçirmem gerektiğini söyledi. 15 dakika konuşmuş olmamıza rağmen kimsenin bana sırtını dönmemesi gerektiğini söyledi. Kafayı yemiş. Birinin yemek almak için paraya ihtiyacı olduğunda hırsızlık yapmasına anlayış gösterebilirsiniz. Arabası olmayan 17 yaşındaki bir gencin gezmek için araba çalmasını anlayabilirim. Eroin bağımlısının neden eroine ihtiyacı olduğunu anlayabilirim. Ama birinin neden bir polis memurunu öldürmek zorunda olduğunu anlayamıyorum. Bunu aklım fikrim almıyor. Uyumak için gözlerimi kapattığımda, “Neden böyle bir şey yapmış olsun?

Cinayet işlemesine sebep olabilecek bir geçmişi yok. Cinayet işlemesi için bir sebep yok.” diye düşünüyordum. Ve davanın gerçeklerine baktığımda David Harris arabanın çalıntı olduğunu, silahların arabada olduğunu silahların da çalıntı olduğunu biliyordu daha önce de birçok suç işlemişti o arabayı ve silahları çalmadan önce de dosyası olukça kabarıktı diyordum. Cinayeti işlemek isteyecek ve olay yerinden kaçmak isteyecek olan o olmalıydı. Cinayet işlendikten sonra, eve dönüp arkadaşlarına bu konuda atıp tutan da oydu. Tüm kanıtlara bir göz gezdirince suçu işleyenin David Harris olduğuna inanmıştım. Jüri de aynı delillere baktı ama suçu Randall Adams’ın işlediğine kanaat getirdi.   Ve geçerli olan onların kararıydı. Adams İdama Mahkum Edildi

Öyle bir Bölge Savcısı vardı ki adam ne zaman ya da nasıl hüküm giydireceklerinden değil beni nasıl öldüreceklerinden bahsediyordu. Masum olmam ya da suçlu olmam adamın umurunda değildi. Beni öldürmekten bahsedip duruyordu.   Uyuşuyordum..

Kötü bir rüyada gibiydim. Uyanmak istiyordum ama yapamıyordum. Bir günde 15 ya da 20 kez aynı hikâyeyi dinliyordum. Elektrikli sandalyeye oturan adamın başına gelenlerin hikâyesini. Gözleri yerinden fırlıyormuş. Tırnakları yerinden çıkıyormuş. Ayak tırnakları kopuyormuş. Vücudundaki her delikten kan geliyormuş. Umurlarında değildi. Hem de hiç. Tek istedikleri beni nasıl öldürecekleri hakkında konuşmaktı. Tek umurlarında olan, tek konuştukları şey buydu. O zamanlar, arzuladıkları tek şey buydu. Ona ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

 İfade verdikten sonra, gitmiştim.

 Onu hiç kafama takmamıştım. Belki de bilmek istememişimdir. Bilmiyorum. Öğrenmeye dair hiçbir niyetim yoktu, olsaydı zaten öğrenmeye çalışırdım. Hükümlü Kanunsuz Bir Şekilde Hapse Atıldığını İddia Ediyor

 Dennis yeni bir dava açılması için başvurdu biz de tahsis davası açılması için başvuruda bulunduk.

 Yaklaşık 20 gün sonra da, dava görülmeye başlandı.

 Robert Miller ve karısı o davada ifade verdiler. Ama ifadelerinin karşılığında bir ödül alacaklarını ve o gece ne gördüklerinin umurlarında olmadığını ispatlayamadık ama arabalarının camlarının buğulu olduğunu söylediklerini öğrenebildik. İfadelerinin tamamına ulaşamamıştık çünkü verdikleri bir itham ifadesi olarak saklanıyordu bu yüzden çok geç ifşa edilmişti.

 Boşa kürek çekip durmuştuk. Dallas Sabah Haberleri’nden bir gazeteci bizim davamız bittikten 1 hafta sonra aynı kadının kızının

aynı mahkemede bir hırsızlıktan yargılandığını ortaya çıkardı.

 Yani ifadesini öz kızının ömür boyu hapse mahkum edilme riski olduğu bir zamanda vermiş ve kızını hapis cezasından kurtarmıştı. Ona nasıl inanabilirsiniz?

Aynı yargıç sadece 1 hafta sonra bu davayı nasıl oldu da düşürebildi?

Millerlar sonunda kazanç elde edecekleri bir şey varsa her şeyi yapabilecek tipte insanlardır. Para için ya da kızının silahlı soygun suçundan hapishaneye gönderilmemesi gibi.

 O gün mahkemeye gittiğimizde, Bölge Savcısı tam bir pişkinlik örneği sergilemiş hiçbir soruya cevap vermeme fırsat bırakmamıştı. Bana soru sormuş ama cevaplamam için yeterli süre vermemişti. İşte o zaman bana koca burunlu gibi bir şey söylemişti. Eğer koca burnumu işlerine sokmazsam Millerlar rahat edeceklerdi.

 Ben mahkeme salonundan çıkmaya hazırlanırken de gülmeye başlamıştı. “Buraya gelmekle iyi bir iş yapmadın.” demişti. Gerçekten de öyle olmuştu. Adama hiçbir faydası olmamıştı. Adams’ın Polis Cinayeti Davasında Yeniden Yargılanma İsteği Reddedildi Polis Katili Temyize Gidiyor Yanlış hatırlamıyorsam Bay Adams’la yaptığım kısa görüşmelerde ki hep kısa olmuşlardır ona hiç sorduğumu ya da onun bana yapmadığını söylediğini hatırlamıyorum. Çünkü, benim ideallerime göre, mahkemede onu savunurken bunu bilmem tamamen alâkasızdı. Teksas Temyiz Mahkemesi’nde sonuç aleyhimize 9’a 0 çıkınca, biraz moralim bozulmuştu. Birincisi; kazanmalıydık, ikincisi; lehimize 1 oy bile çıkmadan bu kadar ağır bir şekilde yenilmemeliydik diye düşünmüştüm. Ailemle birlikte bir dondurmacıdaydım ve yargıç ile ailesi de o esnada aynı yere gelmişlerdi. Yanıma gelerek şöyle demişti: “Görüyorum ki, Temyiz Mahkemesi Adams Davası’ndan beni tam notla geçirmiş.” En yüksek temyiz mahkememiz yani Austin Temyiz Mahkemesi davayı 9’a 0 oyla onaylamıştı. Daha sonra Amerika Yüksek Mahkemesi tarafından 8’e 1 oyla feshedilmişti. Bir Temyiz Mahkemesi bir davayı feshedince asla, mahkeme yargıcı hatalı ya da haklı demezler. “Yargıçla hemfikir değiliz.” derler. Mesela, Adams’ın temyizinde mahkemenin benim haklı ya da hatalı olduğumu söylediğini söyleyemezsiniz.

Neticede, Austin Temyiz Mahkemesi’ne göre ben 9’a 0 haklıyım ama Washington’a göre, 1’e 8 haksızım. Oyların hepsini toplayacak olursanız, 10’a 8 haklı çıkıyorum.

 Yine de dava feshedildi. Benimle hemfikir olan ilk insanlar Yüksek Mahkeme’nin 8 yargıcıydı. Yasalara göre hareket eden ilk insanlar

Yüksek Mahkeme’nin 8 yargıcıydı. Yüksek Mahkeme tarafından temyiz haberinin duyurulmasıyla aynı gün ya da bir sonraki gün Dallas Sabah Haberleri’nin ilk sayfasında çıkan güzel bir hikâyeye göre

Yüksek Mahkeme’de de görevli olan Bölge Savcısı Henry Wade Randall Dale Adams’ı yeniden yargılatmak için yemin etmişti çünkü onun kitabında

polis katillerinin idam cezasına çarptırılmadan kurtulmalarına yer yoktu. Bu haberi ciddiye almıştım. Bir şansımız daha olacağını düşünmüştüm. Kamuya açıklanmayan bazı sebeplerden ötürü Bay Wade Bay Adams’ın idam cezasını ömür boyuna çevirme yönünde validen ricada bulunmuş ve temyizi baz alan bir yeniden yargılanma yapılma riskini ortadan kaldırmak istemişti.

Dallaslı Mahkumun Cezası Hafifletildi  

Tam anlamıyla şok olmuştum. İster istemez, bu kararın arkasındaki motivasyonun Adams’ın mahkemede aklanabileceği korkusundan kaynaklandığına inanıyorum. Neden bilmiyorum ama yanlış kişiyi savunmuş gibi hissetmiştim. Vidor’daki ya da Dallas’taki bazı polislerin kimin savunulacağını belirlediklerini ve adaleti yanlış bir yöne hareket ettirdiklerini ve bunu hiç kimse engellemesin diye ivedi bir şekilde yaptıklarını hissetmiştim. Bu yüzden onları durdurmak benim elimdeymiş gibi hissettim ama durdurmadım. Yüksek Mahkeme’nin durdurabileceğini düşündüm ve onlar da ellerinden geleni yaptılar ama işler tekrardan o kadar karışmış ve raydan çıkmıştı ki.   Bu duruşmadan sonra başka ceza davası almadım. Bu davada jürinin verdiği kararı duyduktan sonra hiçbir jürili dava almadım almaya da niyetim yok. Bu tip sorunlarla bir süre başka insanlar uğraşsınlar istiyorum. Eğer adaletin terazisi bu kadar dengesizse ben bu çarkın içinde yer almak istemiyorum. Dallas’taki savcılar yıllar boyunca… “Suçlu bir adamı her savcı mahkum ettirebilir. Masum bir insanı mahkûm ettirmek için büyük bir savcı olmak gerekir.” dediler.

Bugüne kadar, sanırım Bay Mulder Adams’ın suçlu olduğuna dair var olan bazı çekincelerden dolayı Adams’ın hüküm giymesinin en büyük zaferlerinden birisi olduğunu düşünmüştür. R. Adams İdam Bir sabah Vidor’daki bir kadından kafasına oklavayla vurulduğuna dair bir şikâyet telefonu aldım ve saldırgan darbeyi indirdikten sonra kadının bayıldığını düşünmüş ama kadın bayılmamış. Kadın kendisine saldıranın David Harris olduğunu teşhis etmişti. David gönüllü bir şekilde karakola geldiğinde ona: “David, bu kız senin kim olduğunu biliyor. Neler yaptığını benim sana anlatmama gerek yok. Bu sefer gerçekleri bildiğimi sen de biliyorsun.” dedim. O da: “Hata ettim. Esrar ve alkol içmiştim. Nasıl oldu da yaptım bilmiyorum ama oldu işte.” dedi.

 Ama üzerinde sadece iç çamaşırı olduğunu belirtmeyi unutmuştu. Saldırının cinsel amaçlı olduğunu düşünmüştüm. Hatırladığım kadarıyla, itiraf etmedi, hiçbir zaman suçu kabul etmedi. Ama hiçbir zaman da inkar etmedi.

 Kefaletini ödedi ve Almanya’ya gitti. Tam onun profiline uyan başka bir suçla karşılaşınca şehirde olup olmadığını kontrol etmek istemiştim. Askeriye aracılığıyla yerini tespit etmek için Evrensel Askeri Yer Bulma ile irtibata geçince

askeri hapishanede olduğunu öğrendim.

 Ne olduğunu gerçekten hatırlamıyormuş.

 Söylediğine göre askeri hapishanede gözlerini açtığında üstlerinden birini dövdüğünü söylemişler. Onun profiline çok uyan başka bir suçla karşılaşınca da bir kez daha onu aramaya başlamış ve bu sefer de California’daki bir hapishanede olduğunu öğrenmiştim.

 Böylece maalesef bir kez daha düzelmediğini öğrenmiş oldum.

 Hâlâ birçok sorunu vardı. Adam Kaçırma Soygun 16 yaşındaydım. Adliyenin nasıl işlediğine dair herhangi bir bilgim yoktu. Nasıl çalıştıklarını bilmiyordum. Kanunlar hakkında çok şey bilmiyordum.

 Sadece toy, aptal bir gençtim. Polis sadece olayın ne zaman gerçekleştiğini söyler ve siz de sadece olaylarla zamanı ilişkilendirirsiniz. Sadece bir olaya bakarak asıl olayın ne zaman olduğunu tahmin edersiniz.

 Tam olarak bilmezsiniz. Tahmin yürütürsünüz.

 Polis bana: “Bu suç saat 12:30’da işlenmiş.

 Sinemadan sen ne zaman çıkmıştın? ” diye sorduğunda…

 “Gece yarısı gibiydi.  Daha önce de olabilir. Bilmiyorum.

 Kolumda saatim yoktu.” dedim.

 Benimle birlikte ifademi defalarca gözden geçirmişti. Bazı sorulara nasıl cevap vermem gerektiğini bu tip şeyleri anlatmıştı. Nasıl derler, “şahidi çalıştırmıştı”.

 Bir delilin en etkili şekilde nasıl göz önüne getirileceğine hazırlanmıştık. O zamanlar, üzerinde çok düşünmemiştim ama yaptıkları jüriyi kandırmaya, adaleti yanıltmaya yönelikti. O yüzden elinde terazi olan o heykel… Adalet miydi?

O heykelin adı neydi?

O heykele ne dendiğini bilmiyorum. Hani şu gözleri bağlanmış olan.

 Kapalı kapılar ardında neler olduğunu bilemiyoruz.

 Yanımda bir kadın vardı.

 Bundan hiç bahsetmemiştim. Yoksa karım beni öldürürdü. Eğer yanımda başka bir kadın olduğunu bilseydi, karım kesinlikle kafamı koparırdı. Siz olsanız, söyler miydiniz?

Bu yüzden söylemedim. Onu evine götürüyordum. Şoför tarafındaki pencere açıktı çünkü kadın biraz hastaydı. Temiz havaya ihtiyacı vardı. Çünkü kör kütük sarhoştu.

 Millerlara baksanıza, biri siyah biri beyaz. Onlara göre o gece o saatte orada bulunmamın sebebi o adamın karısıyla oynaşmak içinmiş.

 O kadınla hayatta işim olmaz. Kadın çok yaşlı ve çirkindi. Dediğim gibi, Bölge Savcısı onları etkiledi. Tüm hikâyeyi uydurmuş olmalılar. Kesin öyledir. Ben ne gördüğümü biliyorum. Hepsi de bu. Eğer para almışlarsa, yalan söylemek için almışlardır. Mahkeme salonunda nelerin olacağı önceden belirlenmişti. Bu yüzden oraya Adalet Sarayı derler, terazinin dengesi kaçıktır. Terazinin kefeleri mahkeme salonundadır, bir iner bir çıkarlar. Sizin lehinize yukarı çıkabilir ya da aleyhinize aşağıda kalabilirler.

 Eğer Bölge Savcısı 15 ya da 20 yıl almanızı istiyorsa, alırsınız. Orange Bölgesi’nde görüşülmeyi bekleyen suçlamalar vardı. Beni yetişkin kategorisine sokup müebbede çarptırabilirlerdi. Bilmiyorum. 16 yaşındaydım. Böyle yapmalarını istediğimi biliyorum.

 Bölge Savcısı bana: “Sen onların suçlamalarını kafaya takma. Ben sana… Savunma Avukatı sana: “Bu suçlamalarla ilişkin olarak bu davada ifadeni değiştirmek için herhangi bir anlaşma ya da bu tip bir şey yaptın mı?

diye soracak. Sakın ‘Evet’ deme, ‘Hayır’ de.” demişti. Kocam tam olarak onu görememişti. Emin değildi, çünkü ona benzeyen bir sürü adam getirdiler.

 Sırada 3 ya da 4 tane gür saçlı adam vardı ama onun saçı taranmıştı, cinayetin olduğu geceki gibi değildi. O zaman onu seçemedim çünkü gözüm gür saçlı bir adam arıyordu. Başka bir tanığın adamı sıradayken seçebilmesini anlıyorum. Emin değilim ama sanırım seçebilmişti. Tabii ki Randall Adams’ı tereyağından kıl çeker gibi seçmiştim. Diğer adamları tanımıyordum. Belli ki onlar da sabıkalıydı.

 Sadece gaza bastım. Tıpkı evden kaçan, nerede kalacaklarını ne yiyecekleri bilmeyen çocuklar gibiydim. Tüm hayatları boyunca kafalarını sokacakları bir ev olsun isterler. O tip şeyleri pek düşünmezler ta ki evden kaçıp da, “Karnım guruldamaya başladı.”ya da “Hava iyice soğudu. Yağmur da yağıyor.” diyene kadar.

 Yol buzluydu. Ardımdan bir arabanın hızlı bir şekilde peşimden geldiğini hatırlıyorum. Beni görmediğini ya da başka bir şeritten benim olduğum şeride geçtiğini ve beni durdurduğunu düşünmüştüm. Yolun sağına çekmişti. Arabanın sağa çektiğini hatırlıyorum. Ben de sadece geriye bakıyordum. Çok iyi hatırlıyorum. Sabaha karşı saat 3:30 gibi ev telefonum çalmıştı. Bölümümdeki devriyelerden biri beni aramış ve “David Harris isimli çocuğu az önce tutukladık ama bize adını bile söylemiyor. Sizinle konuşmak istediğini söylüyor.” dedi.

 Vurulmuş olduğunu söylediklerinde ise ilgim bir kat daha artmıştı. David ilk başlarda Houston’daki bir bara gittiğini genç bir kızla eğlenirken, kızın erkek arkadaşının buna çok bozulduğunu ve elinde bir silahla kendisini takip ederek ateş ettiğini söylemişti.

 Doğru söylemediğini biliyorduk. Ben de: “David, bana yalan söylediğini biliyorum. Her zaman aynı şeyi yaşıyoruz, önceki olaylarda da aynı şeyi yaşamıştık. Ne yaptın tam bilmiyorum ama vurulmuşsun. Yapmaman gereken bir şeyi yaparken vurulduğunu da biliyorum.

 Bir silah dükkânını soyduğunu, içkili olarak araba kullandığını biliyoruz. Seni ve aracını teşhis edecek şahitlerimiz de var. Yakalandın işte. O yüzden doğruyu söyle.” dedim. David de: “Tamam, onu öldürdüm.” dedi.

 Adam ve kız arkadaşı evde yalnızken evlerine girmiş.

 Adamı silah zoruyla banyoya kapatmış ve orada kalmasını söylemiş.

 David kızı alıp evden ayrılırken adam elinde bir silahla evden çıkmış. Adam yere düşmüş ya da tökezlemiş apartmanın park alanında bulunan bir direğe tutunmuş.. …ve son mermeriler, son 2 ya da 3 mermi, kaç tane olduğunu tam bilmiyorum çok yakın mesafeden sıkılmış. David’e göre o gece tek hatalı olan öldürülen adamdı. “Adam kafayı yemiş. Peşimden silahla geldi.” demişti. Ben de ona: “David, adamın evine girmişsin. Kız arkadaşını zorla kaçırmışsın, başka ne yapmasını bekliyordun? ” dedim. O da: “Eline bir silah alarak gelmemeliydi. Eleman kafayı yemiş. Öldürülmesi gerekiyordu.” demişti.

 Silahı almak için gittiğimizde suyun içine girmek zorunda kalmıştım. Bataklık, çimenlik, yılanlarla dolu bir yerdi. Orada bulunmaktan bile hoşlanmamıştım ama David oraya gidip silahı aramamı seyretmekten bile zevk alıyordu. Ben silahı bulmaya çalışırken, o yukarıda köprünün üzerindeydi. Benden yaklaşık 8 metre yukarıdan silahın suyun neresinde olabileceğine dair beni yönlendiriyordu.

 Elleri kelepçeliydi. Yoldan geçenlere dönüp bakarak kelepçeli ellerini gösteriyor ve onlara: “Yardım edin! Bu polisler beni suya atıp, boğacaklar.” diyordu.

 Şaka yapmak ya da ortamı bozmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

 Tam anlamıyla eğleniyordu. O çocuk beni korkutuyor. Yeniden sokaklara döndüğünü, yetkililerin gitmesine izin verdiğini bile düşünmek beni korkutmaya yetiyor. Bu çocuk 7 ayrı suçtan hüküm giymiş. Silahlı soygun yapmış. Güvenlik görevlisine ateş etmiş. Haneye tecavüz etmiş, ağır ceza gerektiren suçlar işlemiş. Allah bilir başka ne haltlar karıştırmıştır. Buna rağmen Dallaslılar ifadesine karşılık tam dokunulmazlık vererek gitmesine izin vermişlerdi.

 Annemin söylediği güzel bir laf vardı. Dediğine göre Dallas’a geldiği ilk gece, yağmur yağıyor şimşekler çakıyormuş. Ve Dallas’a geldiklerinde şöyle söylemişti: “Eğer Dünya üzerinde bir cehennem varsa, o da Dallas’tır.” Haksız da değil. Size karşı kötü hisler besleyen insanlarla uğraşıyorsunuz. Sadece polis olduğum için benden hoşlanmadıklarını hissedebiliyorum. Bu tip şeyleri hissedebilirsiniz. Belki bunu söylememem gerekiyor çünkü polisler işlerini bu şekilde düşünerek yapmamalıdırlar. Sürekli insanlarla uğraştığınız zaman, insan sarrafı olup çıkıyorsunuz.

 David’den bahsedecek olursak, size karşı düşmanca bir hissi olduğunu hissetmezsiniz. David’in bana karşı hiçbir zaman düşmanca yaklaştığını görmedim. Bana her zaman: “Evet, efendim.” “Hayır, efendim.” şeklinde konuşmuş, saygısızlık yapmamıştır. Yani hiç kötü tarafını görmedim. Yaptıklarının sonuçlarını gördüm ve onunla bunlar hakkında konuştuğumda da yaptıklarının farkında olduğunu gördüm. Kötü yanını hatırlayabiliyordu. Ama hiçbir zaman suç işlerken ya da saldırgan ve dengesiz bir ruh halinde olduğunu görmedim.

 İşlediği suçları itiraf ettiğinde daha iyi hissettiğine ve daha uygun davranışlar sergilediğine şahit oldum. Ailesinin beyanına göre evde daha iyi davranışlar sergiliyor şehirdeki komşuları ve arkadaşlarının arasında çok daha iyi ilişkiler kurabiliyormuş. Ama David birdenbire değişmiş. Ne olduğunu hatırlayan birisi var mı bilmiyorum ama ne olduğunu ben bilmiyorum.

 Ailesine baktığımızda ise, bu tip olayların yaşanmasına neden olabilecek herhangi bir olay yaşanmadığını görüyoruz. Bildiğim kadarıyla David’in bir erkek, bir de kız kardeşi vardı. Ve yıllar önce boğularak ölmüş bir erkek kardeşi daha varmış. 3 yaşındaydım. 4 yaşında bir erkek kardeşim vardı ve 1963’te sanırım Başkan Kennedy’nin öldürülmesinden hemen sonra boğulmuştu.

 O olayın hemen ertesinde, yazın olmuştu.

 Beaumont’ta, Harrison Caddesi’nde oturuyorduk babam bahçede kamyonuyla uğraşıyordu annem de evde işlerini yapıyor, yemek falan hazırlıyordu.

 Kardeşim ve benim bir çocuk havuzumuz vardı ve onun içinde oynuyorduk.

 Babamın bizi izlediğini, göz kulak olduğunu zannediyorduk.

 Kardeşim bahçeden ayrılarak sokağa doğru gitti komşularımızın arka bahçesinde yüzme havuzları vardı ve onlar yaşça büyük insanlardı, o yüzden havuzu kullanmıyorlardı.

 Sanırım havuzun içi yapraklarla, çer çöple doluydu.

 Kardeşim o havuza düştü ve boğuldu. Sanki o yanımdaymış gibi geceleri uyumaz, oturur onunla konuşurdum. Belki de bu durum bende bir çeşit travmaya sebep olmuştur.

 Belki de babam… Bilmiyorum, belki de babam vicdan azabından ya da suçluluk duygusundan kurtulamamıştır. Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Ben hep gözünün önündeydim ve belki de ona sürekli kardeşimi hatırlatıyordum. Babam tarafından kabul edilmek benim için zor oluyordu.

 Küçük erkek kardeşim doğduğunda ise

bir anda babamın göz bebeği konumuna gelmişti, bilemiyorum. Her ne olmuş olursa olsun, herkesin hayatı bir şekilde bir düzene girer. Sanırım küçükken yaptığım çoğu şeyi babamın bana karşı olan tavırlarını kırabilmek ve gözüne girebilmek için yapmıştım. Ama kendime zarar vermekten başka bir şey yapmamıştım. 5 Aralık 1986’da, David Harris’la son bir röportaj daha yapıldı.

 Sence Adams çok şanssız bir adam mı?

Kesinlikle.

 Eğer şanssız olmasaydı, başına bu işler gelmezdi.

 - Şansızlığı neydi peki?

- Birçok şey olabilir.

 Nereden baktığınıza göre değişir.

 Daha önce de söylediğim gibi, bu kalacak bir yerin olmamasıyla alâkalı bir durumdu.

 Eğer kalacak bir yeri yoksa, gidecek bir yeri de yoktur, değil mi?

O gece sen de motelde kalsaydın, böyle bir olay olmazdı mı demek istiyorsun?

Muhtemelen. Muhtemelen.

 Günah keçisi derler hani, hiç duydunuz mu?

Hüküm giymiş muhtemelen binlerce, belki daha da fazla masum insan vardır.

 Neden?

Kim bilir?

- Randall masum mu peki?

- Kendisine de sordunuz mu?

- O zaten her zaman masum olduğunu söylüyor. – Aynen öyle.

 Ona inanmadınız, değil mi?

Suçlular her zaman yalan söylerler.

 Peki sen ne düşünüyorsun?

Masum mu, değil mi?

Masum olduğundan eminim.

 – Nasıl emin olabiliyorsun?

- Çünkü ne olduğunu bilen benim.

 – Polis onu suçlayınca şaşırmış mıydın?

- Onu polis suçlamadı.

 Ben suçladım.

 16 yaşında korkmuş bir çocuktum.

 Kurtulabilecek olsa, kesinlikle kendini kurtarırdı.

 Sana inandıklarını mı düşünmüştün?

Kesinlikle. İnanmış olmalılar.

 Ben bir şeyler söyleyene dek, ellerinde hiçbir şey yoktu.

 Sanırım ellerine bir şey geçince, onu kullandılar.

 Sana inandıklarında şaşırmış mıydın?

Şaşırmışımdır herhalde, bilmiyorum.

 Bana inanmalarını umut ediyordum.

 O kadar şeyin yaşanması da bir bakıma inanılmazdı zaten. Ama yaşandı işte. Hep şöyle düşünmüşümdür… Randall Adams’ın hapiste olmasının bir nedeni var mı diye sorsaydınız

Bunun nedeni; o gece ona yardım edebilecek birinin yanında kalamamış olmasıdır derdim.

 Bulunduğu yere onu götüren budur. Hapsi boylamasının nedeni bu olabilir.

 Bugün bulunduğu yerde olmasının tek nedeni bu olabilir.

Randall Adams Teksas, Lovelady, Eastham Birimi’nde müebbet hapis yatmaktadır. David Harris Teksas, Huntsville, Ellis Birimi’nde 1985’te Mark Walter Mays’i öldürmek suçundan idam edilmeyi beklemektedir. Dallas Polisi Robert Wood’un öldürülmesinin üzerinden 11 yıldan fazla zaman geçmiştir.

 KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

THE TRAGEDY OF MACBETH (1971) KANLI SALTANAT

SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ

2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

GOD ON TRİAL (2008) (Yahudi Tanrısını Yargılıyor) (Ölümün Soluğu) Film


İnananların, inancını sorgulamasındaki zorluğu; inanmanın dünyada mağlup olmamanın bir şartı olmadığını, bazı zamanlar mağlup olunabileceğini; bu tür konularda suçlu veya suçsuz aramanın gereksiz olduğuna cevap bulacağınız günümüze uygun bir film.

“Bunlardan evvel Nûh kavmi yalanladı. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve «Mecnûn,» dediler ve (risâletini tebliğden) vazgeçirilmiş idi. O da Rabbisine dua etti. «Şüphe yok ki, ben mağlubum, artık intikam al!»(diye niyazda bulundu).”

Kur’ân-ı Kerim-Kamer Suresi, 10. Ayet

Yönetmen: Andy De Emmony

Ülke: İngiltere

Tür: Dram | Savaş

Vizyon Tarihi: 03 Eylül 2008 (İngiltere)

Süre:86 dakika

Senaryo: Frank Cottrell Boyce

Müzik: Nick Green, Tristin Norwell

Görüntü Yönetmeni:Wojciech Szepel

Yapımcı:Hilary Benson, Rebecca Eaton, Anne Mensah

Oyuncular: Joseph Muir, Josef Altin, AshleyArtus,  Alexi, Kaye Campbell, Dominic Cooper

Özet

“God On Trial” Türkçe’ye nedense(!) “Ölümün Soluğu” diye çevrilmiş, ancak “Yahudi Tanrısını Yargılıyor” hem filmin orijinal adına hem de filmin konusuna çok daha yakın bir çeviri olurdu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Aushwitz kampında esir tutulan Yahudiler arasında kimisi Tanrı’ya karşı olan inancını ve güvenini korumakta, kimisi ise Tanrı’ya isyan etmektedir. Neredeyse tüm film, bu kampın tek bir barınağında geçmektedir. Bu barınaktan hukukçucundan, işçisine, fizikçisinden, hahamına kadar toplumun farklı kesimlerinden insanlar bulunmaktadır.

Tanrı’ya isyan edenler ile O’nu savunanlar arasında süren söz düellosu ortaya atılan bir fikir ile farklı bir boyut alır; Tanrı’yı yargılayalım. Barakada hukuk profesörleri de bulunduğu için bir mahkeme kurulmaya ve Tanrı’nın tüm bu eziyet karşısında bir şey yapmayarak (ya da yapmadığı varsayılarak) suçlu mu suçsuz mu olduğuna karar verilmeye çalışılıyor.

Film aslında olabildiğince tarafsız olmaya çalışmış. Mahkeme önünde Tanrı’nın suçsuz olduğunu ve tüm bu yapılanların bir anlamı olduğunu savunan bir taraf ile Tanrı’nın aslında suçlu olduğu, ya da sanılanın aksine kötü olduğunu düşünen diğer taraf eşitçe fikirlerini dile getirmişlerdir. Öte yandan Tanrı’nın aslında olmadığını söyleyen ve bu fikirleri destekleyenler de vardır. Anlayacağınız film Tanrı fikrine karşı sunulmuş her türlü argümanı ele almaya çalışmıştır.

Filmde bahsi geçen Tanrı, Yahudilerin Yahova Tanrısıdır ve incelenen kutsal metin Eski Ahit (Tevrat)’tir.

Filmdeki Polemikler

- Neye dua ediyorsun?

 Neye dua ediyorsun?

 Başka dua eden var mı?

 Tanrı’nın aklını başına almasını isteyen var mı?

 Beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyor. …Eğer beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyorsa kötü biri demektir. O burada olmalıydı, bizler değil.

Tanrıyı yargılamalıyız. Belki o zaman bizi duyar.

Peki, ya suçlu çıkarsa ne yapacaksınız?

 Tutuklayacak mısınız?

 Yoksa teslim olmasını mı beklersiniz?

 Bunu durduramaz mısın?

 Bu küfre son veremez misiniz?

 Aslında bu küfür sayılmaz. İbrahim, Sodom için Tanrı ile pazarlık etti. Yakup bir melekle savaştı. İsrail ismi için Tanrı’ya karşı mücadele etti. Kes şunu. Yarın yaradanımızla yüz yüze gelebiliriz. Belki yarın bizimle yüzleşebilir. Eski bir hikâye var. Bir bakıma mantıklı olabilir. Neden onu yargılamaya kalkışmasınlar?

 En azından bunları duymak zorunda.

Bunun için hâkime ihtiyaçları yok mu?

 Üç yargıç. Dini mahkeme için üç yargıç gerek. Bu yerin en trajik tarafı da bilim adamları, sanatçılar ve avukatlarla dolu olmasıydı. Baumgarten. Berlin’de suç hukuku profesörüydüm. Hayranlık uyandırıcı öğrenciler yetiştirdim. En büyüklerle bir arada oldum. O dönemde hükümette bulunan insanlarla sık sık bir araya geldim. Tevrat hakkında pek bir şey bilmem. Burada Tevrat’ı bilen çok kişi var. Ama mahkeme nasıldır bilirim. Affedersin. Yanlış mı duydum yoksa üniversitede öğretmen miydin?

 – Acaba… – Beni bağışla. Zamanım kalmadı. Son saatlerimi bununla harcamak istemiyorum. Bakın eğer buna devam edeceksek en azından bu kutsal adama Tanrı’yı savunacak biri var mı diye sorabilir miyiz?

 Haham. Haham. Katılacak mısınız diye soruyorlar. O sağır. Bakın, ben de rabay’ım Mezmur’ların çevirisini yaptım. Pek çok kanun kitabı yazdım.

- Varşova’da tiyatro için bir oyun yazdım.

- Affedersiniz. Profesör Schmidt?

 Idek?

 Sizin Amerika’ya gittiğiniz söylenmişti. Hiç kimse kaçamadı mı?

 Hâkimlerden biri olabilirim. Idek en iyi öğrencilerimden biridir. Ben katılırım, o değil. Hayır, hayır lütfen. Bu işten uzak dur. Açıkçası hâkimin bir rabay olması gerekir. Sen rabay mısın?

 Hâkim soruları sorandır değil mi?

 – Pek çok sorum var benim.

- İdek harika bir öğrencidir. Onun Tevrat bilgisi… Tevrat’ta Auschwitz’den bahsedilmez. Asıl mesele bu. Pekâlâ, ben mahkeme başkanıyım. Baumgarten mahkeme hâkimi ve bu dostumuz da dayan, yani sorgu hâkimidir. Gereklilik açısından mahkemenin meşruluğu için bir Tevrat’a ihtiyacımız var. Tartışılan şeyin gerçekliğini kanıtlamak açısından. Hemen kütüphaneden bir tane kapayım ha?

 Buradayken başka isteğiniz var mı?

Haham Akiba tüm kutsal yazıtları ezberden bildiğini söylüyor. Bunları aralıksız okumaktadır. Geçen bu son kötü günlerde bizim için bir tür teselli oldu bu. Buna yaşayan Tevrat adını verdi. Affedersiniz. Bu taraftan efendim. Evet. Başlayalım. Kim suçlamada bulunacak?

 Ben! Ben yaparım. – Suçlama nedir?

 – Suçlama nedir mi?

 Kör müsün?

 Cinayet. Cinayete yataklık, ölüm. Anneme ne yaptılar biliyor musunuz?

 Kız kardeşime?

 Kardeşlerime?

 Cinayet, cinayete yataklık ve yine cinayet. Bence daha kesin konuşulmalı. Acı, Tanrı’nın planının bir parçasıdır. Bunu çocuk bile bilir. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak neden acıyı da almayalım ki?

 Bu suçlama olamaz. Canın cehenneme! Yani dava olmadığını mı söylüyorsunuz?

 Suçlama anlaşmanın bozulması olabilir. Yahudilerin bir tür anlaşması var. Tanrı’yla. Bir tür özel anlaşma, değil mi?

 Bir vaat. Suçlama vaadini bozması olabilir. Yani anlaşmayı.

O halde Tanrı yanlış yaptı! Bana göre öyle. Lütfen, böyle bir zamanda mı?

 Onu durduramaz mısınız?

 Çöldeyken Musa, Tanrı ile bir anlaşma yapar. Tanrı ona, tüm insanları yasalarına uyarsa, üstüne düşeni yaparsa onları kendinden sayacağına seçilmişler olacaklarına üstün ulus olacaklarına ikna eder. Mezmur’da der ki: “Seçilmiş olana bir vaatte bulundum, kulum Davud’a sonsuz hanedanlık bağışlıyorum. Onun tahtı kuşaktan kuşağa geçecektir.”Bu kendi çevirimdir. O halde önümüzdeki dava bu vaadine uymaması ile ilgilidir. Kim başlamak ister?

 “Hiçbir düşman ona karşı koyamaz hiçbir aciz ona üstün gelemez. Kendisinden önce düşmanını yerler bir eder tüm muhaliflerine ölümü vefa ederim.” Evet?

 – Peki sözünü tutmuş mudur?

 – Hayır. Bir suçlamanın böyle kabul görmesi çok istisnaidir. Bunun savunması ne olabilir?

 O halde devam edebilir miyiz?

 Kötü şeyler daha önce de oldu. Tevrat’ı okuyun. Kendi tarihinizi okuyun. Bizler Yahudi’yiz. Acı çektik.

Lütfen. Kendinizi mahkemeye tanıtın.

Benim adın Kuhn. Onun babasıyım. Onun babasıyım ama buna rağmen bu utanca dâhil oldu. Size yardım ettiğini bilmek beni incitiyor. Çünkü o böyle bir evlat. Söyleyecek sözün var mı baba?

 Her zamankiler dışında?

 Bakın… Mısır’daki kölelikten kurtulduğumuz zaman vaat edilmiş toprakları bulduğumuzda, ne oldu?

 Yine günahkârların şehirlerinde esaret altında kaldık. Tekrar özgür kaldığımızda tapınağı inşa ettik. Ne oldu?

 Romalılar, onu yerle bir ettiler. Masada’da ne oldu?

 İspanya’da?

 Ya Rusya’da?

 Peki ya burada?

 Anladığım kadarıyla tanık anlaşmanın bozulmasının sürekli hale geldiğini ifade ediyor. Sırf belirgin olmak adına siz Tanrı’yı suçluyor musunuz yoksa savunuyor musunuz bayım?

 – Bana kalırsa Bay Kuhn’un söylediği şey…

- Kendi adına konuşabilir.

Ceddimiz, atalarımız, ailelerimiz hepsi acı çektiler. Fakat dinlerinden vazgeçmediler. Bu yüzden hala buradayız. Bu inancımızın sınanmasıdır. Tıpkı atalarımız gibi biz de bu sınavı vermek zorundayız.

- Burada olmayı biz mi istedik?

 – En karanlık zamanlarda Tevrat’ın ateşini yanık tuttular. Aynı şeyi yapmalıyız. İnancımızı korumalıyız. Kalplerimizi saf tutmalı ve dua etmeliyiz.

- Neden?

 Tanrı bize ihanet ettiyse, neden?

 Asıl mesele…

- Asıl mesele iyi bir Yahudi olmaktır.

- İyi Yahudi’ymiş! Asıl mesele inancı korumaktır. Bir sınava tabiyiz! Bu sınavlar anlaşmanın bir parçası mı?

 Musa’ya sınavdan söz eden oldu mu?
Aynı Mezmur’da bizlere “çöldekilerin varisleri de aynı yasaya tabiidir kanunlarıma uymayanlar varlığımı sorgulayanlar ve emirlerime riayet etmeyenleri yıkıma uğratarak cezalandıracağım.” der. Bay Kuhn’un söylediği Tanrı’yı suçlamadan önce, kendimize bakmamız gerektiğidir. Belki de anlaşmayı bozanlar Tanrı değil de, bizlerizdir. Evet, evet. İşte. Yanıtı burada. Yane mipney khatatenu. Kendi günahlarımızdan. Ya da sizin günahlarınızdan. Belki de tüm suçlular, sizlersiniz. Teşekkür ederim. Mahkemeye katılıyorum. Bu bir cezadır.

- Mahkeme böyle bir şey söylememiştir.

- Yine de arkasındayım. Bazı Yahudiler Tevrat’a sırtlarını dönmüştür. Daha iyi bildiklerini sandılar. Evlatlarımız şehirlere gittiler. Güzel bir şapka taktılar elbiseler aldılar, sosyalist, siyonist kapitalist ya da anarşist oldular. Bunları Tanrı bilir. Ve kutsal metinlerdeki her şeyi unutmaya başladılar. Yani demek istediğin tüm bunlar benim hatam, öyle mi?
Tanrı benimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığın için tüm Yahudi halkını cezalandırıyor mu?

 Öyle mi?

 Ne yaptığına bir bak! Tanrı’yı yargılamak mı?

 Seni duyamayacağını mı sanıyorsun?

 O burada değil mi sanıyorsun?

 Düzeni bozmayalım. Sizler Yahudi’siniz değil mi?

 En çok yasalara saygı göstermeniz gerekir. Ben suçlandığıma göre bir tanık çağırmak isterim. – Devam et.

 – Bu bey. Adınız?

 Zamkevitz’den Ezra Shapira. Yanlış bir şey mi yaptım?

 Hayır, hayır, hayır Zamkevitz’li Ezra. Galiba buraya Zamkevitz’den hahamla geldiniz. Söyle, Ezra Shapira Zamkevitz’de Tevrat’a sırt çevirenler oldu mu?

 Hayır efendim. Zamkevitz’de Tevrat sevilir. Şabat günleri tüm dükkânların kapı ve camları kapanır. Kutsal kitaplarına gömülenler derin bir sessizlik yaratır. Dünya suskunlaşır. Her erkek omuzlarına tallet alır. Bayramlarda, düğünlerde, iş günlerinde Tevrat daima soluduğumuz havadadır. Sefaletimize rağmen bize bir yuva ve makamdır. Sarayımız orasıdır ve bizler de gölgesinde kavilleşiriz.

-Peki, ne oldu o halde?

 Onlar geldi. Tüm yaşlı insanları öldürdüler. Onları bizim gömmemizi sağladılar. Kendi annemi ben gömdüm. Parmağından yüzüğünü almaya ve onlara vermeye zorlandım. Sen iyi bir Yahudiyken Tanrı’nın neden seni annenin mezarını yapmakla cezalandırdığını söyleyebilir misin?

 Neden benim gibi kötü bir Yahudi değil de sen cezalandırıldın?

 Ben iyi bir adam olduğumu söylemedim. Deniyorum ama iyi biri miyim bilmiyorum, sen kötü biri misin bilmiyorum. Onu örnek alalım. Onu tanımıyorum. Beni de tanıyacaksın. Tasalanma.

O halde Tanrı zayıfı cezalandırma hakkını da saklı tutuyor.
Bu anlaşmada var.
Asıl soru, bu iyi adamı cezalandırmayı neden seçtiği?
Neden Hitler’i değil mesela?
Bir yanıtı olan var mı?

- Tanrı böyledir.

Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Kanunda ceza suça orantılı olmak zorundadır. Hangi suç böylesine bir cezayı haklı gösterebilir?

 Çocuklar, bu kampta çocuklar var. Küçük çocuklar neden bir cezayı hak eder?

 İzin verir misiniz?

 Ceza her zaman suçla orantılı olmaz ne yazık ki. Bir tufanla Nuh dışında herkes yok oldu. Tanrı, İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istemişti.

-Efendim, annem iyi bir kadındı. Asıl hata bunu kişisel almaktır. Tanrı bireylere karşı tavır sergilemez. O Yahudi halkı ile anlaşma yapmıştı Ezra Zamkevitz ile değil. Bu kişisel değil. Sormak isterim Ezra… Tanrı’nın kişisel olarak kullanılmadığını hiç gördün mü?

 Tanrı’yı kullanmak mı?

 Tanrı’yı kullanmak bana mı kalmış?

 Tanrı’dan başka kişisel olmayan nedir biliyor musun?

 Hayır. Hava. Evet sadece hava. Belki de şimdilik yorumlarımızdan cezalandırma sözcüğünü çıkarmalıyız. Bir şey sorabilir miyim?

 Ezra, sormak istiyorum…

Annen iyi bir Yahudi miydi?

 Böyle bir şeyi nasıl sorabilirsiniz?

 Burada bile olsa?

 Bunu açıklamama izin ver. Arınmadan söz edelim biraz.

Tarihte iki kez belki burada yeniden tekrarlanmak üzere. Tanrı öyle korkunç yıkım yarattı ki bunlardan sonra hiçbir şey aynı olamadı. Hiçbir şey aynı olmadı çünkü zamanla anladık ki her şey daha iyiye gitti. Tanrı’nın bir cerrah olduğunu düşünün. Ve vücudu kurtarabilmek için kangren olmuş bir kolu ya da bacağı ayırması gerekiyor. Bu vahşice görünebilir. Acı vericidir. Ama aynı zamanda sevgidendir. Biz böyle bir dönemden geçiyorsak bu ne olabilir?
Bir ceza değil, bu arınmadır.

- Ben de bir şey sorayım.

- Bekleyin. Burada zaman hiç yok. Bu arınma hikâyesi anlaşmanın içinde var mı?

 Hiç “tüm tavırlar konu dışı üzerinize tufan göndereceğim” demiş mi?

 Bazen sırf değişiklik olsun diye mi köpeklerin zoruyla bir araya getiriliyorsunuz ve bir kampa yerleştiriliyorsunuz?

 Madem sordun…

İlk arınma büyük tufan. İkincisi ise Nebukadnezar’ın yaptığı tapınağın yerle bir olmasıdır. Bizler Babil’de sürgüne gönderildik. Bizler ülkesi olmayan bir ulustuk. Toprağımız olmadan dünyanın her yerine dağıldık. Sadece Tevrat’ın bilgisini ve yüce Tanrı’nın sevgisini alarak ülkemizden ayrıldık. Eğer orada kalmış olsaydık, çok fazla şey sağlayabilir miydik?
Çölün ortasında bir kabile olacaktık, hepsi bu. Acı vericiydi, ama aynı zamanda güzeldi. Ya şimdi felaket benzeri bir şeyi yaşıyorsak?
Ya sağ kalanlar kutsal kişiler olacaksa ve gelecektekilere bilgece ve anlayışlı bir yaşam sunacaklarsa?

 Ya bunun sonucunda büyük bir iyilik doğarsa?

 Nasıl iyi bir şey?

 Nereden bilebiliriz?

 Belki de Mesih’in bizzat söylediği gibi olur. Belki İsrail’e dönüş yaşanır.Peki sonra?

 O zaman harika bir şey olur.

-Evet, gördünüz mü?

 Belki adi insanlar yerine annen gibi iyi bir kadının ölümü için bir neden vardır. Çünkü onlar soykırımın kurbanlarıdır. İnsanlar kurban oluyorlarsa bu en iyisi için olmalı. En güzeli için.

Idek’i çağırabilir miyim?

 Tanığa soru sorabilir miyim?

 Önce Idek’i çağırabilir miyim?

 Konu bağlantılı. Mahkemeye atalarımıza Masada’da ne olduğunu anlatabilir misin?
Masada, büyük Herod tarafından dağa inşa edilmiş bir kaleydi. Savaşta gerekirse diye, çevresinde büyük bir hendek bulunuyordu. Elbette hiçbir insan ölüme karşı duvar öremez. Herod öldü ve Romalılar geldi. Tapınağı yok ettiler. Büyük isyan çıktı. İsyanda, asiler dağlara doğru Masada’ya kaçtılar. Romalılar kuşatmaya aldılar. Asilerin açlıktan ölmesini istiyorlardı. Bu yüzden dağın eteklerine devasa bir duvar ördüler. 15.000 kişilik Roma askerine karşılık 1000 kadar Yahudi savaşçı vardı. O baharda, asiler köle olmaktansa ölmenin daha iyi olacağına karar verdiler. Seçilen 10 kişiye tüm diğerlerini öldürme görevi verildi. 10 kişi kaldığında biri diğer 9’unu öldürecek ve son adam ise intihar edecekti. İki kadın bu katliamdan saklandılar ve öyküyü anlatmak için yaşadılar. Bu savaşçılar nasıl insanlardı?
En iyi ve en cesurları. İsrail’in çiçekleriydiler. Onlar şehittiler. Ve yine Romalılarca ezildiler. Bir anlamda öyle ama Romalılar asıl ne istiyordu?
Yahudilerin Romalı gibi yaşamalarını ve Tevrat’ı terk etmelerini.
Peki Romalılar şimdi nerede?
Toprak oldular. Peki ya Tevrat?
Hala var, hala yaşanıyor hala dünyayı aydınlatıyor. Teşekkür ederim. Gördüğünüz gibi, umudumuzu yitirmemeliyiz. Eğer Tanrı’nın planının bir parçası ise bu acımız bir ayrıcalıktır. Bu acıyla insanları arındırabileceksek şanslı kişileriz. İnancınızı almalarına izin vermeyin. Sadece güçlüyse büyüyebilir. Küçük ateşler rüzgârla sönüp gider ama büyük ateşler daha büyüklerine neden olur. Hitler ölecek. Savaş bitecek. İnsanlar ve Tevrat ise yaşayacak. Kesinlikle. İşte burada. Tevrat, yaşayacak. Bu yüzden Tanrı’ya güvenmeliyiz. Tanığa soru sorabilir miyim?

 Ona değil, önceki dostumuz Ezra Zamkevitz’e.

Özür dilerim, ben tanık değilim. Hiçbir şeye de tanık olmadım, Tanrı hakkında olmadım.Ben eldiven yapıp satarım. Eskiden yapıp satardım aslında. Annenin kurban olduğuyla ilgili hâkimin sana söyledikleri daha iyi hissetmeni sağladı mı?

 Evet efendim. Tanrı’nın bir soykırım ortaya çıkardığını söyleseler bile mi?

 En iyi Yahudilerin kurban edildiğini?

 İyi mi, kötü mü hissetmemi tercih edersiniz?

 Sadece gerçeği istiyoruz. Ben gerçeği bilemem. Böyle şeyler neden olur bilmiyorum. Ben eldiven yapıp satardım. Artık oturabilir miyim?

 Lütfen. Bu sorulara nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum.

Öyleyse acı çekmek, Tanrı’nın emri. Doğru mu?
Diğer deyişle Mengele Tanrı’nın bir emri. Hitler Tanrı’nın bir buyruğu. Bu doğru mu?
Nahoş görünebilir ama bu mümkün. Nebukadnezar İsrail’i ele geçirip tapınağı yağmaladı ve insanları Babil’e sürgüne gönderdi. Tanrı ona “Hizmetkârım Nebukadnezar” diyordu. O bir neşterdi ve Tanrı ise cerrah. Neşterden nefret edebiliriz ama cerrahı severiz. Eğer Hitler, Tanrı’nın buyruğunu yapıyorsa o halde mantık, Hitler’in karşısında durmanın Tanrı’nın karşısında durmak olduğunu söylüyor. Hitler’e karşı tavır almak yanlıştır. İçinizde buna inanan birileri var mı?

 Bunun doğru olmasının bir ihtimali var mı?

 Bu çılgınlık… Değil midir?

 Kimden söz ediyorsun?

 Düzeni bozmamalıyız. Düzen içinde kalmalıyız. Koğuş liderimizi çağırmak istiyorum. İstediğin kadar çağır. Onu çağıramaz, o Yahudi değil. Mahkemeye tüm gün ne yaptığını anlatmanı istiyorum. Ne yaptığımı biliyorsun. Sürekli sizi gözetiyorum. Sizler bebeklerim gibisiniz. Ben de anneniz sayılırım. Neden?

 Neden böyle bir görev üstlendiğini bizimle paylaşır mısın?

 Bana bir seçenek sunuldu. Bunu istediler çünkü ben Almanca biliyorum ve beynimi de kullanabiliyorum. Eğer yeterince aklınız olsaydı siz de yapıyor olurdunuz. – Lanet olası serseri! Kapa çeneni!

- Canınız cehenneme! Sanırım hayır da diyebilirdin. Yaşamak istedim tamam mı?

 Bu yüzden yapıyorum, yaşamak istiyorum! Senin tam aksine yani pislik torbası daha geldiğin gün pes etmiştin.

- Yaptıklarından utanıyor musun?

 – Canın cehenneme. O zaman neden ne yaptığını anlatmıyorsun bize?

 Sana cevap vermek zorunda değilim. Mahkemene ya da Tanrı’na da öyle. Tanrı ile buluşmaktan endişem yok benim. Ama söyleyeyim, yaptığım şeyin sonderkomando’ların [özel birim, özel kuvvetler] yaptıklarıyla kıyaslanması mümkün değil! Onlar diğer Yahudileri gaz odasına gönderdiler. Kapılarını da kendileri kilitlediler. Onların kaşıklarını aldılar ve diğer Yahudilere sattılar. Tümü kaşıklardan birer servet edindi. Ama kendi dindaşlarını ölüme yolladılar. Bana yüklenme. Hayatta kalabileceğini düşünüyor musun?

 Belki. Belki de hayır. Yine de bu bok çuvallarından daha şanslıyım. Profesör Schmidt’in dediğine göre, tüm bunlar yaşanırken… Sana Tanrı’ndan bahsedeyim biraz. Buradan canlı çıkmak istiyorum tamam mı?

 Günün birinde, bu savaş bitecek. Belki de onlar kaybedecekler. O zaman da ben dışarıda olacağım. Tek yapacağım, o zamana dek hayatta kalmak. Bunu nasıl yaparım?

 Beni ne öldürebilir?

 Onlar. Peki nasıl durdururum?

 Onları hoşnut ederek. Peki nasıl yaparım bunu?

 Sizleri düzende tutarak. Başıma gelecek en kötü şey ne?

 Öldürecekleri Yahudiler biterse ardından beni öldürürler! Bu kadarınız öldüyse sonu ne zaman?

 Daha bugün bir tren geldi. Bugün bu Polonyalılarla dolu tren geldi. Ne yaptım biliyor musunuz?

 Sevindim! İşte bunu yaptım. Ve sonra alışkanlık sonucu olsa gerek şükürler olsun dedim! – Aşağılık domuz!

- Hey, hey durun, dinleyin! Dinleyin! Bakın! Beni hırpaladılar mı?

 Hayır. Neden biliyor musun?

 Çünkü o pisliklerin çalışmasını ben sağlıyorum. Burada, Tanrı’n benim. Ben! Ve sizin Tanrı’nız, İbrahim’in Tanrı’sı bizim için bir şey yapmıyor! Aksi halde bana teslim edilmezdiniz. Kes! Ona bir soru daha sorabilir miyim?

 Mecbur musun?

 Başka bir tanıkla devam edemez miyiz?

 Bunun yardımı olduğunu sanmıyorum. Profesör Schmidt, bu felaket sona erdiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağını belki Mesih’in geleceğini belki İsrail’e döneceğimizi söylediniz. Peki kim hayatta kalabilecek?

 Koğuş liderleri, sonderkomandolar [özel birim, özel kuvvetler], ya başka?

 Adi, acımasız kan emici ve vicdansız olanlar. Ne tür bir Mesih onları halkı olarak isteyebilir?

 Böyle insanlardan nasıl bir İsrail kurulabilir?

 Tecrübe, anlayış ve bilgeliğe sahip bir ulus kurulabilir mi?

 Onlar kuramaz, Tanrı kurar. Nasıl?

 Bizler bilemeyiz. O her şeye kadirdir. Her şeye kadir öyle mi?

Madem her şeye kadir, neden insanları gaz odalarına yollamadan arındıramıyor?

O en kudretlidir. Hem kudretli hem adil olamıyor mu?
Madem çok kudretli, bunu durdurabilir demektir ama yapmamayı seçiyor çünkü adil olamıyor. Ya da bunu durdurmak istiyor fakat başaramıyor. Bunun yanıtı son derece basit. Bunu İbranice öğrendiğin günlerden bilmeliydin. Yanıt özgür irade. Evet dünyada kötülük var çünkü Tanrı insana özgür irade vermiştir ve kötülük yapmayı da seçebilir, bu gayet basit. Demek basit?
Bizler kukla değiliz. Seçebiliriz. Her zaman bir seçim vardır. Özgür iradeymiş! Özgür iradesi batsın! Size bunu göstereyim.

Lieble nerede?

 Lieble, ayağa kalk haydi. Hâkim söz verene kadar bekleyin. Lieble’ye oğullarını sorun ve sonra da özgür iradeyi konuşalım. Lieble’yi çağırıyorum. Sen kimseyi çağıramazsın. Tanıkları hâkimler çağırabilir. Ben çağırmak istiyorum. Mahkemeye oğullarından bahset.

-Anlatmak istemiyorum. Eğer o yapmazsa ben anlatırım. Mahkeme konuşmanızı istemedi! Burada düzen korunacaktır! Onun köyüne geldiklerinde…

-Kendim anlatırım. Madem anlatılacak bu benim ağzımdan olmalı. Ben Hoengen’dan geliyorum. Aachen yakınlarında bir yer. İnfaz birlikleri geldi.

Ne zaman mı?

 Sanki bir asır önce gibi. Sinagogun kapılarını yıktılar. Tevrat’ı ve kitabeyi yaktılar. Ve hepimizi oraya topladılar. O an hepimizi orada yakacaklarını sanmıştık. Keşke öyle olsaymış. Çocukları bizden aldılar. Benim üç oğlum vardı. En büyüğü şimdi 7 yaşına basacaktı. Öylesine güzeldi ki. Bunun bir önemi yok artık. Çocukları bir kamyona bindirdiler. Peşlerinden koştum ve bağırdım: “Lütfen, oğullarımı verin, oğullarımı verin” dedim. Subaylardan biri beni duydu. Aracı durdurdu ve sordu:
“Hangileri senin?” Onları geri alabileceğimi sandım. Ona üç oğlumu da gösterdim. En büyüğü ağlıyordu ve diğer ikisi de… Hayır, bunu anlatmayacağım. Subay bana… “Üç yakışıklı oğlun var. Sana ne yapacağını söyleyeyim. Birini seç. Sadece birini.” “Birini seç ve onu yanına alabilirsin.” dedi. Çocuklar onu duydular. Ellerini uzattılar öylesine korkmuşlardı ki… Bana ulaşmaya çalışırken tek söyledikleri: “Lütfen. Beni seç” oldu. “Beni seç.” Bu beyefendi her zaman seçimimiz olduğunu söyledi. Ben hangisini seçmeliydim?
En küçüğü?
En büyüğü?
Zayıfı mı yoksa güçlüyü mü?
 Sen hangisini seçtin?
Hangisini seçmeliydim?

Söyleyemem. Mahkeme sizi dinledi.
  • Özgür irademiz olması gerekir ama…
  • Affedersiniz. Ben özgür irade istemiyorum. Ben oğullarımı istiyorum. Tabii, elbette. Özgür iradeden söz ediyorsunuz benimki nerede o halde?

 Hangi seçimi yapabildim?

O subayın bir seçimi vardı. Benim değil. Özgür iradem nerede şimdi?

 Savaş sona erecek. Hitler ölecek. İnsanlar ve Tevrat yaşayacak. İnsanların yaşayacağını söylüyorsun ama yarın sabah bu odadakilerin yarısı, ölmüş olacak. Onların anlaşmada hisseleri yok mu?

 Onların payı tanıklık etmek. Ateşi canlı tutabilmek için. Baba, sen her zaman Tevrat’a bağlı yaşadın. Yaşadığımı biliyorsun. Tevrat hırsızlık hakkında ne söyler?

 Bu yanlıştır. Peki bu kampta ayakkabılar hakkında bu kural var mı?

 Ne?

 Koğuş amiri. Ayakkabıların çamurlanmaması için yağlanmaları gerek ama yağ yok. Sizin kurallara uymanızı sağlamaksa benim görevim.

Bize ayakkabılar için yağ veriyorlar mı?

 Fazladan çorba vererek satın alıyorum. Resmi bir yetkiliden mi?

 Şurada yatan suratsız soyguncudan. Ben makine bölümünde çalışıyorum. Ve her fırsat bulduğumda biraz yağ alıyorum. Yani bu yağ çalıntı?

Evet. Çalıntı. Hepimiz bunun bir parçasıyız. Peki Tevrat hırsızlık hakkında ne der?

Mitzva 194 önce çalınanın sahibine geri verilmesini emreder. Burada herhangi biri yağını makine bölümüne iade etti mi?

 Hayır. Etmedik. Yapamazdık. Hayır mı?

 Ben de öyle düşünmüştüm, yani hepimiz, hatta babam bile… Burada hepimiz hırsızız.

Evet. Çünkü başka seçeneğimiz yok. Teşekkür ederim.

Seçenek yok. Özgür irade yok.

Bu yer de bunun için yapıldı. Bizi suçlu olmaya zorlamak için. Mahkûmlar olarak insandan daha aşağılık görünmemizi sağlamak için. Bizi çırılçıplak soyduklarında ve sırıttıklarında özgür irademiz nerede?

Üstümüze işediklerinde irademiz nerede?
Kesinlikle. Sonunda biri söyledi. Özgür irade mi istiyorsunuz?

Tüm özgür irade onlarda. Tıpkı tüm ekmeğin, silahların, lanet kahvenin, sigaraların olduğu gibi.

Özgür irade arıyorsanız onlarda.

Kimin öleceğini ya da kalacağını onlar seçiyor. Biz neyi seçiyoruz?

 Buraya gelmeyi seçtik mi?

 Eğer Tanrı özgür irade verdiyse lanet olası Nazilerden de payımızı verdi işte!

Tanrı’nın savunması adına söyleyecek sözü olan var mı?

 Bakın, bunları zorluk çıkarmak için söylemedim. Çünkü siz sonunda her şeyin güzel olacağını söylemiştiniz. Sonunun güzel olmasını ben de isterim. Çünkü evlatlarım çok güzellerdi. Ve onlara bakmaya çalışmıştım.

- Elbette.

- Elbette baktın. Hiç haber aldın mı?

 Buradalar mı?

 Onların ikisi ikizdi. Ve söylendiğine göre Mengele ikizleri severmiş. Daha iyi davranılırmış onlara. Çünkü onlara ilgisi varmış. Mengele bile onlarla ilgileniyor ama Tanrı umursamıyor.

Kes şunu!

Kendi cennetinde oturuyor ve bulutları aşıp olanları göremiyor!

- Job, bölüm 22. – Ne?

 Tanrı’nın ilgisizliği bu yaşananlara bir emsal oluşturamaz. Bu Job’ta yazılı. Ne güzel. Aynı zamanda bizim değil de Tanrı’nın gaz odasına girmesi gerektiği yazılı mı orada?

 Biri onu bu düşünceleri kafama sokmaktan alıkoysun! Bu tür karmaşaların daha büyük bir olayın habercisi olmaları her zaman mümkündür. Bizim barındıracağımız ateş saf bir ateştir ve altın çağı başlatacak olan da odur. Eğer oğulların bu amaçla alındılarsa birer şehit olarak kabul edilirler. Şehit olabilmek için bir insanın şehitliği seçmesi gerekir. Kaderimiz yüzünden şehit olmuyoruz, ırkımız yüzünden oluyoruz. Tevrat yüzünden de değil, ecdadımız yüzünden. Ama o burada.

Kim?

 Tanrı. Burada olduğunu biliyorum. Hem de onu pek anlamasam bile. Bazen bahar zamanı, güneşin sıcaklığı ilk vurmaya başladığı anlarda birkaç kardelen görüverirsiniz.

Kim bilir?

 Sence askerler aynı sıcaklığı hissetmiyor mu?

 Arkalarında hissediyorlar, doğru. Ama benim hissettiğim gibi değil. Ben onu hissediyorum. Asker bunu hissedemiyor. O sıcaklık üniformasından içeri işlemiyor. Onun yerine geçerdim. Ama Tanrı’nın gaz odasına girmesi ile ilgili söylediklerinde haklı olabilirsin. Belki de burada yaşanan şey budur. Belki o da… Bizimle acı çekiyordur.

-Tanrı’nın acı çekmesi kime yarar?

 Düşmanlarımıza ölüm meleğini gönderecek bir Tanrı’ya ihtiyacımız var. Peki…

O nerede?

 Tanrı hakkında pek şey bilmem. Belki Tanrı hiç değişmez, belki de değişir. Belki de tamamen kudretli değildir. Belki kendini tamamlamak için bize ihtiyacı vardır. Belki bu yüzden biz yaratıldık. Bu koşullarda nasıl tamamlayacağımızı düşünmek dahi çok zor. Evet ama yine de Baranowicz kasabasında bizleri Purim’de katlettiler. Ve haham onlara bağırdı. “Bugünün ne olduğunu sakın unutmayın! Lehayim!” Ve onu vururlarken o dua etti. Ama siz, durmadan bu kötülüğün nereden geldiğini soruyorsunuz. Ya tüm bu iyilik nereden geliyor?

 Yani sen de çocuklarını onun aldığını düşünüyorsun. Koğuş lideri bile böyle düşünüyor. O savaşın sona ereceğine ve Nazi’lerin kaybedeceğine inanıyor. O bile iyiliğin kazanacağına inanıyor. Ya ben ne biliyorum?

 Tek bildiğim onun neyi yapıp, neyi yapamayacağı. “Sabahlara ben hiç emir verdim mi?

 Alacakaranlığı yaratan ben miydim?

 Hiç cehennemin derinlerine yürüdüm mü?

 Gerçek ışığın yolu hangi yol ola ki?

 Kim yoktan var olabilmiş?

Bağışlayın hâkim. Konuşabilir miyim?

 Sanırım mahkemenin nihai kararını duymak isterim. Lütfen.

Hayır. Bu önemli. Benim için çok önemli. Yargılamayı siz başlattınız ve tamamlamalısınız. Bu süreci devam ettirmeli emsal için alıntı yapmalı ve duyurmalısınız. Bizim insan olmadığımızı düşünüyorlar ama biz insanız. Bunu bizden alamayacaklar. Evet elbette ama sanıyorum doğal bir sonuca ulaştık.

- Bu durumda…

- Bize yasaları verdi. Ve onları tartışma hakkını da. Böylesine korkunç bir konuda bile olsa bence bu da bir ibadettir. Hayır, hayır. Bunları tartıştığımızı duymak bir rahatlama veriyor. Bizi dinlediğini ve bizimle olduğunu hissettim çünkü.

Evet. Peki… Toparlamak için… Genel olarak bizler Tanrı’nın aklından geçenleri bilemeyiz. Tanrı çok büyüktür. Ve tek yapabileceğimiz, dua etmek inançlı olmaktır. Hitler ölecek. Savaş sona erecek.

Hayır, hayır, hayır, hayır. Bu işe yaramaz. Bizden kanıt yerine tahmin kabul etmemizi istiyorsunuz. Hayır. Eğer bu oyu kullanacaksan ben de suçlu oyu kullanırım ve tartışma yine başa döner. Kesin olan şey Tanrı’nın aklındakini asla bilemeyeceğimizdir.

- Onun seçimleri bizimkiler gibi değildir. – Tanrı’nın aklındakini bilemeyiz… – Bu yüzden de tahammül etmek zorundayız. – Zaten onun zihnindekiyle ilgilenmiyoruz! Onun anlaşması. Bunun iç yüzünü bilmek zorunda değiliz. Bunların tümü yazılı. Sadece şartların ihlal edilip edilmediğine karar vermemiz gerek. Şu öğrenciniz nerede?

 Öğrenciniz nerede?

 Mezmur. Mezmur kitabına dönelim. Bize onu anlat. Hepsini mi?

 Çok uzundur. Eğer Mezmur’dan söz edersek bir yerlere varabileceğiz. Unuttum. Hangi Mezmur’du?

Seksen birinci. Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri… Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri…
Anlaşmada yazan da buydu. Tanrı Yahudi halkının yaşamasını garanti ediyordu.
Tanrı’nın suçlu olduğunu söylüyorum çünkü insanların yaşaması artık kesin değildir.
Hayır. Yanılıyorsunuz. Bir halkın varlığı nasıl durdurulur?

 İnan bana, planları bu. Bizi temizlemek. Çok saçma. Buraya gelmeden önce tüm hayatımı Zamkevitz’de geçirdim. Buranın kapısından girdiğimde ise hayatımda görmediğim kadar insan gördüm. Bir saat içinde hayatımda gördüğümden fazla insan gördüm. Düşündüm… Nasıl bu kadar insan hayatta olabiliyordu?

 Ama şimdi nasıl bu kadarı ölebilir diyorum. Önemli olan şu ki, sayıların bir önemi yok. Bir çocuğun tüberkülozdan ölmesi korkunç bir şeydir. Milyonlarca ölümden daha kötüdür. Çocuk öldüğünde ya bunun bir amaca hizmet ettiğine inanırsınız ya da sınavdan geçemezsiniz. Tanrı’nın düşüncelerini bilemeyiz. Onun düşüncelerinden bahsetmiyoruz. Vaatten söz ediyoruz! Hayatta kalabileceğimize dair bize verilen sözden. Bir halk gibi yaşamaktan ve yok edilmemekten. Ama Yahudiler dünyanın her yerindeler, sadece Avrupa’da değil. Kardeşimin Woudge’da bir arkadaşı var, bana anlattı. Sence bizi burada yok ederlerse kardeşinin arkadaşı huzurlu yaşayabilir mi sanıyorsun?

 Belki biz sonuncuyuz. Belki de tamamen yok olmak üzereyiz. O halde bu odadakilerin kutsal kişiler olduğunu da düşünebiliriz. Bu yüzden neye karar vereceğimiz önemli. Eğer biz sonuncuysak hikâyeyi de biz bitirebiliriz. Hemen burada bitirebiliriz.

Hz. Musa’nın Sina’da 3500 yıl önce başlattığı hikâyeyi sona erdirebiliriz. Son bulabilir, anlaşmayı biz bozabiliriz. Yani, senin için geldiklerinde… “Biz artık Yahudi değiliz açın kapıları eve gidelim” diyebileceğini mi sanıyorsun?

 Bizler Yahudi’yiz ve daima da öyle kalacağız. Bizim için bir şey değişmiyor çünkü burada suçlanan bizler değiliz. Burada suçlanan Tanrı, bizler değil. Susmanızı söylüyor.

Anladım. Benzer olduğumuzu söylüyor. Daha doğrusu Nazilerle ortak bir tarafımız olduğunu. Tercüme ediyorum! Kötü olabilirim! İstediğiniz kadar bağırın. İsterseniz beni öldürün, yarın nasılsa ölmüş olacağım. Sizce bu evrende kaç tane yıldız vardır?

 Bağışlayın ama ben… Ben ölmeden önce Paris’te bir fizikçiydim. Gökyüzünde milyonlarca yıldız var. Bizim galaksimizde. Sadece bizim galaksimizde. 1-2-3 diye saymaya başlasak sonuncu yıldızı saymak ne kadar sürer sizce?

 Bu bile 2500 yıl sürer. Sadece bizim galaksimizdekileri saymaktan söz ediyorum. Tüm bu yıldızları Tanrı mı yarattı?

 – Şüphesiz. Kâhin Amos’un anlattıkları…

- Niçin?

 Anlayamadım?

 Milyarlarca yıldızı yarattığını söylüyoruz. Ve sadece bizim galaksimizde. Bunları kaçı bilmediğimiz gezegenler?

Buna karşın, tüm dikkatini küçücük bir gezegene dış halkanın sonundaki ufacık bir yere odaklamış. Ve sadece tüm gezegene bile değil. Sadece Yahudilere. Tanrı milyarlarca yıldızı yaratan Yahudilerle bir kontrat yapıyor. Sadece onlarla. Ve sadece tüm Yahudilerle değil çünkü benim gibi Yahudiler sayılmıyor. Peki söyleyin bana. Yahudileri bu kadar sevdiyse neden diğer her şeyi yarattı?
Neden evreni, yıldızların yerine Yahudilerle doldurmadı?
Amacı neydi?

 Amacını bilmiyoruz. Bana da inanılmaz geliyor. Ama tüm evren içinde, o bizleri seçti. Bu inanılmaz değil. Çılgınlık bu! Kesinlikle doğruluk dışı. Yeni doğmuş bebekler kendini evreni merkezi sanırlar. Emerek süt ürettiklerini sanırlar gözlerini kapadıklarında dünyanın yok olduğunu sanırlar. Ve yanılırlar. Orta çağda insanlar güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü sanırdı. Yanılıyorlardı. Bu o sırada nerede durduğunla ilgili bir algılama olayıydı. Tanrı için de aynı şey. Aynısı. Düşünün. Lütfen bir düşünün. Eskiden 50 Tanrı’sı olan halklar vardı. Biri mısırın büyümesi, biri nehrin yükselmesi için ve dahası. İnsanlar toplumlarına Tanrı’ların görüntülerini uyarladılar. Çok Tanrı’lı halklarda pek çok lider pek çok güç merkezi vardı. Yeni fikirlere karşı çok tutucuydular. Mısırlılar gibi.

Ardından Yahudiler ortaya çıktı. Büyük bir fikirle. Çok büyük. Sadece tek bir Tanrı vardı. İnanılmaz.

Peki ne oldu?

 Tüm güçlerin tek bir kişide toplandığı bir toplum oluşturdular. Kralda. Verimli bir toplum. Sıkı bir birlik. Ve onlar Tanrı’nın kendilerini her şeyden çok sevdiğine inandılar.

Geliştiler. Tanrı’yı kendilerine saklamaya çalıştılar ve kendilerini izole bile ettiler.
Ama sonra biri daha iyi bir fikirle çıkageldi. Hıristiyanlar.
“Evet” dediler. “Sadece tek bir Tanrı var.” Fakat sadece Yahudileri sevmiyor, herkesi seviyor. Yani herkesi fethedebiliriz.
Ve Romalılar buna bayıldı. Din değiştirdiler. Herkesi fethettiler.
Tek Tanrı. Tek kral. Her şeyin yanıtı bu. Her şey güç ve mücadeleyle ilgili. Ve sizler… Sizler kaybettiniz. – Öyle mi?

 Romalılar gitti ama.

- Çünkü… Birinin daha iyi bir fikri vardı.

Hitler’in bir fikri var. “Tek Tanrı var ve o da benim.” Burada Hitler Tanrı mı değil mi?

 Biz hala buradayız. Bu gece için buradayız. Sen Tanrı’yı inkâr ettin. Bu sana ne kazandırdı?

 Ne?

 Burada Tanrı’yı inkâr edenler de var. Din değiştirdiler. Başkasının eşini çaldılar, Tevrat’a sırt çevirdiler. Affedersiniz, o benden söz ediyor. Burada ölümle burun burunayız ve onun yegâne derdi benim evliliğim. Sana ne sağladı?

 Şimdi benden farkın ne oldu?

 Ne kazandın?

 Lütfen. Lütfen, bir amacı var. Bu çocuklar, oğlum gibi, bu adam gibi eğitimli insanlar. Bizim göremediğimiz gerçeği gördüklerini söylüyorlar. Ama işte buradalar. Hepsi aynı. Ölümle yüzleşiyorlar. Ricard’a bakın. Dışarıda pek çok dostu olan zengin bir adamdı. Ama burada korkuyor. – Ve hala öleceğine inanamıyor.

- Çünkü ben ölmeyeceğim. Sen öleceksin seni dindar ahmak!

- O da seçilenlerden.

- Kimse beni seçmedi kahrolası! Sen de benim gibi sola gönderildin. Ve şimdi korkuyorsun. Çalıyor, aldatıyor ve bizden çok ekmeği olması onu mutlu edecek sanıyor. Sen de dua etmenin hayatımızı kurtaracağını sanıyorsun. 4000 yıldır o aptal takkeleri takıyoruz ve yine de ölümle burun burunayız! Bir eşekarısı var. Tam adı lknoymanide. Tırtılların içine yumurtalarını bırakır. Yumurta çatlar ve arının larvası tırtılı içten yemeye başlar. Oradan çıkmak için bunu yaparlar. Ne tür bir Tanrı böyle bir şeyi tasarlar ki?

 Fakat… Affedersiniz… Benim büyükbabam incir ağaçları yetiştirirdi.

Bir arı var. Eminim biliyorsunuzdur. Bu arılar yumurtalarını çiçeklere bırakırlar. Ve arılar uçacak duruma geldiklerinde polenleri de toplarlar. Başka bir arıyla ya da rüzgârla filan ilgilenmezler. Sadece durup polenleri toplarlar. Onları görebilirsiniz. Ve sonra polenleri diğer ağaçlara götürürler. Kendilerine yararı yoktur. Onu yiyemezler bile. Sadece yaparlar. Güzel bir düzendir.
- Kesinlikle Tanrı…
- Söyler misin… Şu arı bunu tüm incir ağaçları için mi yapıyor yoksa Yahudi olanlar için mi?

 Benle alay ettiniz. Seninle alay etmiyorum. Sadece bir şeylere bebek gibi bakmayı bırakın diyorum.

Erkek olun. Mantıklı erkekler. Mantığınızı kullanın. Bize mantıktan söz ediyorsunuz. Mantık nedir?

 Paris’teki üniversitenizden alındığında Yahudi gibi görünmüyordunuz konuşmuyordunuz, hatta düşünmüyordunuz bile. Ve bizimle buraya tıkıldınız.

Mantık bunun neresinde?

 Çılgınlığın hüküm sürdüğü bir dünyada mantık ne işe yarayabilir?

 Karar hâkimlerin oylarına bırakılacaktır. Özür dilerim, bilgili hâkimler… Oğullarım hakkında yanılıyor muydunuz?

 Her şeye rağmen hiçbir umut yok mu?

 Hayır. Buna alışmalısın. Geliyorlar mı?

 Hayır, öylece geçiyorlar!

Hâkimler karar verecek.

Ben Yahudi değilim. Babamı hiç tanımadım. Bir Yahudi olduğunu bilmiyordum. Ben bir bebekken ölmüş. Annem ise iyi bir Alman’dı. Tekrar evine geri döndü ve kızlık soyadını aldı. Her şey unutulmaya yüz tuttu. Okulda iyi bir çocuktum. Ve iyi bir baba oldum. Evlatlarım Hitler gençlerine katıldılar. Bir yıl önce Gestapo benim için geldi. Soyumu ilk o zaman öğrendim. Sıradan bir Alman’ım sanıyordum. Bir Alman’dım. Yahudilerden nefret eden bir Alman. Dininize dair bir şey bilmem. Burada öğrendim. Buraya gelmeden önce Tevrat kelimesini hiç duymadım. Ama ben tek değilim, bunu anlamak zorundasınız. Yahudilerin pis, düzenbaz ve aykırı olduklarını öğrenerek büyüdüm. Ve buraya gelişimde inandığım her şeyin doğru olduğunu gördüm. Bu yerde kaos var. Pis ve düzensiz. Yahudiler yüzünden olduğunu sanıyordum. Pislikten başka ne olabilir ki?

 5000 insan için sadece bir tuvalet bloğu var. Mesele de bu. Bunun hata olduğunu mu sandın?

 Sence Alman mühendisler birkaç boruyu hata sonucu mu atladı?

 Hayır. Bunun yolu yok, buradaki hiçbir şey tesadüfî değil. Pislik sistemin bir parçası.Tıpkı çitler ve projektörler diğer şeyler gibi. Birer amaçları var. Bu insanlığınızı ve onurunuzu yok etmek için. Bizim insanlık ve onurumuzu. Sürecin bir parçası. Sıradan Almanlara bizi öldürecek dürtüyü sağlamak için sıradan Almanların düşündükleri gibi olduğumuzu göstermek zorundalar. Pis korkak ve Tanrı’sız. Buraya geldiğinde, sahip olduklarını alıyorlar ismini alıyorlar saçlarını kesiyor çocuklarını senden alıyorlar. Karını ve anneni de. Hatta dişlerini bile. Seni insan yapan her şeyi alıyorlar. Tanrı’nızı da almalarına izin vermeyin. Ne kadar aptalca ve faydasız görünse de bu anlaşma sizin. Tanrı sizin Tanrı’nız. Hiç var olmasa bile. Onu koruyun. Elinizden alamayacakları bir şey olsun burada. Elimizden.

Hâkimlerin sayısı 3’tür. Bu yüzden daima bir karar çıkacaktır. Karar ya tam birliktelikle ya da oyların çoğunluğu ile ortaya çıkar. Suçlama, Tanrı’nın Yahudi halkı ile yaptığı anlaşmayı bozması hakkındadır.

Bizi Mısır’dan çıkaran kimdi?

 Sonunda akıllı biri. Bizi Mısır’dan Tanrı çıkardı. Başka bir soru: En başında bizler neden Mısır’daydık?

 O zaman kıtlık vardı. Bizler de sığındık.

Kıtlığı kim yarattı?

 Bu konuda pek bilgimiz yok ama… Kıtlığı Tanrı yarattı. O halde bizi Mısır’a gönderen de Mısır’dan çıkaran da Tanrı’ydı. Kesinlikle. Ardından bizi Babil’e gönderdi ve orada öğreneceklerimizi bize… Bizi Mısır’dan çıkarırken bunu nasıl yaptı?

 Sözlerle mi, görüntülerle mi?

 Mucizeyle mi?

 Musa firavuna sordu… Peki firavun hayır dediğinde?

 Veba başladı. Önce Musa, Mısır’lıların suyunu kana çevirdi. Daha sonra Tanrı, veba taşıyan kurbağalar vebalı sinekler vebalı böcekler yolladı. Tüm hayvanlarını kaybettiler. Veba giderek yayıldı. Ardından İsraeli’lerin yaşadıkları yeri Goşen dışında her şeyi ağaçları, evleri yıkan dolular başladı. Firavun yine de razı gelmedi. Sonra çekirge sürüleri güneşi bile görülmez kıldılar. Ya sonra?

 Tanrı Mısır’ın yeni doğanlarını öldürdü ve bizleri Mısır’dan çıkardı. Yeni doğanların hepsini katletti. Firavun’un yeni doğan çocuğundan değirmendeki kölelerin çocuklarına kadar hepsini. Hepsini katletti. Firavunu katletti mi?

 Hayır. Sanmıyorum, çünkü daha sonra… Hayır diyen firavundu ama Tanrı yaşamasına izin verdi. Onun yerine çocuğunu öldürdü. Tüm çocukları. Sonra İsraeli’lerin kaçmasını sağladı. Mısırlıların altın, gümüş ve eşyalarını almamıza izin verdi. Ve sonra onları takip eden askerlerin hepsini boğdu. Sadece askerlerin izlemelerine engel olacak suyu kapatmakla uğraşmadı. Takibe başlamalarını bekledi ve sonra da yolu kapattı.

Peki ya sonra?

 Sonra çöl. Ve ardından da vaat edilmiş topraklar. Vaat edilmiş topraklar boş muydu?

 Yeni ve işlenmemiş miydi?

 Hayır, orada… Aynen yazıldığı gibi Tanrı’n seni bir toprağa getirdiğinde tıpkı senden öncekiler gibi, eski halkları oradan göndermelisin. Senden daha kudretli ve daha büyük halklar olabilir. Onları yok etme pahasına defetmeli hiçbir anlaşmaya muhatap olmamalı ve onlara zerre kadar merhamet etmemelisin. Bize iyiliğini gösterdi. Bizler onun halkıyız. Ve bize kral Saul’u verdi.

-Peki Amalek halkı Saul’un halkı ile savaştığı zaman Tanrı’nın emri neydi?

 Öğrencinize sorayım. Amalek’i yok et. Onu yıkımın lanetine uğrat. Saul’a merhamet göster, birilerini ayır dedi mi?

 – Hiç kimseyi ayırma…

- Hiç kimseyi ayırma ve öldür. Kadınları, erkekleri bebekleri, çocukları, öküz ve koyunları develeri ve eşekleri öldür. Evet, Saul bunu yapmaya hazırlanırken yolda Kainim’lerle karşılaşır. Ama bunlar Amalek halkı değildir onlarla bir çekişmesi yoktur onlara kaçmalarını salık verir. Peki ya Tanrı’mız Saul’un merhametinden, adaletinden memnun kalmış mıdır?

 Hayır, kalmadı. Saul tüm hayvanları katletmemeye ve kendi halkını doyurmak için kullanmaya karar verdiğinde Tanrı sağduyusundan ve düşüncesinden memnun oldu mu?

 Hayır. Hayır, memnun olmadı. Dedi ki: “Sen Adonai’nin sözlerini reddettin. O yüzden o da seni kral olarak reddediyor.” Bu yüzden Samuel, Tanrı’yı memnun edebilmek için Kral Agag’ı öne getirdi ve Gilgal de onu Tanrı’nın önünde parçalara ayırdı. Saul’dan sonra Batsheba’yı alan Davud geldi. O Hititli Uríah’ı öldürerek karısını kendisine eş olarak almıştı. Yine Tanrı’nın rızasına karşıydı. Tanrı Davud’u bunun için yargıladı mı?

 Bir bakıma bu… Batsheba’ya saldırdı mı?

 – O hikâyenin başka…

- Adonai dedi ki: “Bana günah işlediğin için, çocuklar ölecek.”Önceden çocukları kim cezalandırır diye sordunuz. Tanrı yapar. Peki çocuklar aniden, acısız, merhametlice mi ölmüştür?

 12. Bölümden öğrendiğimiz kadarıyla… 7 gün. Çocuklar acılar çekerek ölmüşlerdi. Bu arada Davud kendini parçalarcasına çaresizlik içinde Tanrı huzuruna çıkarak ne kadar pişman olduğunu anlatır. Tanrı dinlemiş midir?

 Çocuklar ölür. O çocuklar Tanrı’yı adil bulurlar mı?

 Amalek’ler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler midir?

 Mısır’daki anneler, o anneler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler mi?

 Fakat Adonai bizim Tanrı’mız, o kesinlikle…

Mısır’lıları yaratan Tanrı değil miydi?

 Onların nehirlerini de ekinlerini de yaratan o değil miydi?

 O değilse kim yaptı?

 Ne?

 Başka bir Tanrı mı?

 Cezalandırılmak için ne yaptılar peki?

 Aç kalmak, korkmak katledilmek için?

 Amalek halkı, Mısır halkı Adonai onlara sırt çevirdiğinde ne hissetmiş olabilirler?

 İşte böyle. Bugün bir ayrım yapıldı, değil mi?

 Davud Moabat’ları yendiğinde ne yapmıştı?

 Onları sıralar halinde yere yatırdı. Ve bir sıranın yaşamasına, ikisinin ölmesine karar verdi. Bizler birer Moabat olduk. Amalekler için gerçek neydi öğreniyoruz. Onlar Adonai’nin elinden soykırıma uğradılar. Onun amacı için öldüler. Tıpkı bizim gibi çöktüler. Tıpkı bizler gibi onlar da korkuyordu. Peki ne öğrendiler?

 Öğrendikleri Adonai, yani ulu Tanrı’mız bizim Tanrı’mızın iyi olmadığını. Hiç de iyi olmadığını. Asla da iyi olmamıştı. Sadece bizim tarafımızdaydı. Tanrı iyi değildir.

Başlangıçta insanı yarattığına pişman olup tufanı yarattığında nedendi bu?

 Yok edilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirler?

 Tümden bir katliama uğramak için ne yapmış olabilirler?

 Bu kadar kötü ne yapmış olabilirler?

 Tanrı iyi değil. İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istediğinde İbrahim’in hayır demesi gerekirdi! Tanrı’ya adaletin sadece bizim yüreklerimizde olduğunu öğretmeliydik. Onu öylece ortada bırakmalıydık. O iyi değil, o sadece güçlü ve sadece bizim yanımızdaydı. Buraya getirilirken çoğumuz trenle getirildik. Bir asker beni tokatladı. Kemerlerinde yazılı olan şu: “Gott mit uns” “Tanrı bizimle.” Hangimiz olmadığını söyleyebiliriz burada?

 Belki de öyle. Bunun başka açıklaması var mı?

 Burada gördüğümüz nedir?

 Onun gücü onun haşmeti, büyüklüğü. Tüm bunlar var ama bize karşı artık. O hala Tanrı ama bizim Tanrı’mız değil. Artık bir düşmana dönüştü. İşte anlaşmaya olan da bu. O başka biriyle yeni bir anlaşma yaptı. Şimdi de gaz odalarına giriyoruz. Yani, onu suçlu buldular. Tanrı’yı suçlu buldular, evet. Anlaşma ihlal edilmişti. Bizimle olan anlaşmasını o bozmuştu.Her gün burada 6.000 kişi öldürülüyordu.

Dikkat! 39024. 38483. 38497. 38511. 38532. Beni çağıracağını sanıyordum, oğlumu çağırdı. – Şanslısın. – Lütfen. Ben hazırım. O ise değil. Lütfen, bunu benim için yap. Beni gönder. Onu değil! 38562. 38052. 38511. Hayır, bana bir bak, ben olamam. Ben gencim. İşe yarayabilirim. Onlarla birlikte beni nasıl alabilirler?

 Mantıklı değil bu. – Mantık benim işim değil. – O zaman kimin işi?

 Bence kartı yanlış okudunuz, lütfen kartlara bakın. Bakın şu kartlara. Sen. Ne olacak?

 Şimdi ne yapacağız?

Artık Tanrı suçlu, şimdi ne yapacağız?

Şimdi dua edeceğiz.

Var olandan önce ve var olandan sonra sen yüce Tanrı’mızsın. Bizi topraktan var ettin, âdemin oğullarına bağışladın. Senin için 1000 yıl dün gibidir. Koğuştaki en iyi yer değil ama pislikten uzakta. Sonsuzluktan sonsuzluğa, dualarımız seninle. Büyüyen ekinde, doğan güneşte bana gelişini görürüm. Varlığından olanlar büyür ve daima yeşerir.

Bir kavminin 70 yılı, arşa değen ekinler biz kullarının azığı, katığı şifa dağıttığın ihtiyarlar kullarına kucak açan ermişler, evlat doğuran analar sana sığınır, senin adınla yola çıkar ve yine senin merhametinde can veririz. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Senin öfken ve gazabından kim kurtulabilir?

Kimin kudreti yeter boyunduruğundan çıkmaya?

Gazabınla yerle bir eder, ihsanınla tohumları yeşertirsin. Sabahınla gün doğar, yeşerir büyür tüm canlılar. O nedenledir ki önünde eğilir, sana iman ederiz. Felaketinden korkar, yine merhametine sığınırız.

Peki duaları kabul oldu mu?
 Biz hala buradayız.

**********

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI

Elis Simson/   20 Şubat 2013

 

Geçtiğimiz kasım ayında dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Seane Corn’dan iki günlük bir eğitim alma şansım oldu.

Off the mat and into the world” (“Minderden in ve dünyaya dal” diye çevirebiliriz) adlı aktivist organizasyonun kurucusu olan bu harika kadın eğitim sırasında bize bir hikâye anlattı.

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış. Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş… Bu hayat mı gerçekten, bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış. İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış… Utanmış, gitmek istemiş. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

“Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı”diyerek bitirmişti Seane Corn hikâyesini.

Burada nasıl bir Tanrı’yı kastettiği pek de önemli değil aslında, neye inanıyorsanız inanın, bu hikâyenin hepimize verdiği mesaj aynı aslında… İnanç çok kırılgan bir şey, bazen kaybedersiniz ve bulamazsınız. Bazen, bakmayı hatırladığınızda kolayca geri gelir. Bazen de zorlu bir arayışa çıkmak zorunda kalırsınız, hiç geri gelmeyecek bir şeyi arar gibi sanki…

Hayatın adaletsizliği karşısında hepimiz isyan etmişizdir. Suçlayacak birini, bir şeyi aramışızdır, telafi için yalvarmışızdır. Ve bize cevap veren sessizlik olmuştur.
Bu sessizlik anlarında bile inancını yitirmemek nasıl bir şeydir peki?
Zor zamanlarda, büyük felâketlerde, tarifsiz acılarda Tanrı nerde diye sormak ikiyüzlü bir kolaycılık değil de nedir?

Asıl inanç Tanrı’yı bu zor zamanlarda da olduğu gibi kabul edip ona inanmaya devam etmektir belki de?

İbrahim ve Eyüp’ün inançları gibi… Başlarına gelen onca felâkete rağmen inançlarını yitirmemek; tüm kederlerine rağmen inanabilmek…

Holokost, Yahudi teolojisini ‘bundan sonra nasıl bir Tanrı’ya inanmalı veya Tanrı’ya nasıl inanmalı?’sorularıyla sarsmıştır, hiç şüphesiz. Bu soruyla doğrudan hesaplaşan birçok düşünür ve teolog olmasına rağmen ben bu yazıda Martin Buber’den bahsetmek istiyorum.

1878’de Viyana’da doğan Yahudi düşünür, 1938’de Avrupa’yı terk edip bugünkü İsrail topraklarına yerleşerek Holokost dehşetinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Kimilerine göre Buber, bu tarihten sonra yazdığı her şeyde bu olayla yüzleşmeye çalışmıştır, kimilerine göre ise Buber’in asıl meselesi, Holokost’a yol açan daha büyük bir sorunla, modern çağdan beri süregelen ama 20. yüzyılda zirveye ulaşan inanç krizi iledir.

Buber’in en önemli eserlerinden biri Ben ve Sen (Ich und Du) adlı kitabıdır.

Bu ben-sen ilişkisi Buber’e göre üç çeşittir:
  1. İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi,
  2. İnsan ile şey arasındaki ilişkisi
  3. Her ilişkinin temelinde yatan insan ile tanrı arasındaki ben-ebedi sen ilişkisi.

Buber insanın özünü oluşturan şeyin, diyaloga dayanan ilişkiye açıklığı olduğunu söyler. İnsan ilişkisel bir varlıktır, her daim ilişki kurmaya, diyaloga girmeye açıktır, hep bir ilişkiler ağı içindedir. İnsanlar arasındaki bu ebedi ilişkinin temel modeli insanın Tanrı’yla kurduğu ben-sen ilişkisidir. Şöyle der Buber:

‘Her Sen dediğimizde aslında Ebedi Sen’e de hitap etmiş oluruz.’ İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi, ebedi sen’le olan ilişkisinden doğar ve nihayetinde ona varır, onda toplanır. İnsan, Tanrı’yla bir dostuyla konuşur gibi konuşur, insan Tanrı’yla diyalog kurmaya açık bir varlıktır. Tanrı’nın bu diyalogdaki yanıtı ise tüm evrendir; Tanrı konuşur ve tüm evren konuşur. Bu durumda ‘sen’ hem tek tek insanları, hem de kocaman bir dünyayı ifade eder. Ve ben, her ‘sen’ deyişimde bu dünyanın bir parçası haline gelirim. Dolayısıyla diyalog varlığımın devamıdır; ilişkiler ağının ve insanlığın temel koşuludur. Bu diyalog ise, her ‘sen’de ‘ebedi sen’i bulduğum bir diyalogdur.

Buber 1951’de Tanrı Tutulmasıadlı bir kitap yazar. Bu ifadeyi Holokost’tan önce de kullanmıştır aslında ama 1950’lerden sonra bu konuya daha çok eğilir. Bu ifadeyi 20. yüzyılda yaşanan inanç krizini tartışmak için kullanır. ‘Dünyanın içinden geçmekte olduğu tarihsel çağ, tanrı tutulması çağıdır’der ve bunu Kopernik Devrimi ile başlayan bir sürece, yaratan ile yaratıcının yer değiştirmesi sürecine bağlar. Yaratıcı aşkınlığını yitirmiş, içkinliğe hapsedilmiştir. Ebedi-sen’le diyalog kurma şekli bir ‘şey’ ile ilişki kurma şeklini almıştır. Ebedi-sen bilinemezliğini, kavranamazlığını, dolayımsızlığını kaybetmiş; bilinebilir, kuramsallaştırılabilir, akılcılaştırılabilir bir şey haline gelmiştir. Aslında bu çok da yeni bir tespit değildir, felsefe tarihinde birçok farklı şekilde adlandırılır bu teşhis: dünyanın büyüsünün bozulması, akılcılaşma, şeyleşme, araçsallaşma, yabancılaşma, aşkın Öteki’nin bastırılması gibi… Modern çağ, Tanrı’yı insan tarafında yeniden yaratmıştır. Tanrı’nın sadece bir fikir olduğunu, varolup olmadığının bilinemeyeceğini öne süren Kant’tan, insanın yarattığı tek tanrılı kültürün yaratıcı enerjiyi baskıladığını ve bu Tanrı’yı öldürmek gerektiğini söyleyen Nietzsche’ye kadar tüm modern çağ, Tanrı’yı insanlaştırmaya, rasyonalize etmeye, dolayımlamaya çalışmıştır; oysa Buber’e göre Tanrı yaşayan bir varlıktır ve onun yaşama şekli bizim kavrayışımızın çok ötesinde olmasına rağmen Tanrı, insanın diyalog kuracağı bir ‘sen’dir.

Peki, Buber’e göre Tanrı, insanın ebedi diyalog içinde bulunduğu bir varlıksa, Tanrı’nın Holokost sırasındaki sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu aşamada Buber’in kullandığı ‘Tanrı tutulması’ metaforu devreye giriyor: Bildiğimiz gibi, güneş tutulmasında güneşe bir şey olmaz; güneşte bir şey gerçekleşmez. Tutulma dediğimiz şey dünya ile güneş arasında gerçekleşir. Aralarındaki ilişki kesintiye uğrar ve güneşin ışığı dünyaya ulaşamaz. Tanrı tutulmasında da aslında Tanrı olduğu yerde durur, bir yere kaybolmamıştır; araya başka bir şey girmiş ve bizim onu görmemizi geçici olarak engellemiştir. Yani tutulma ben ve ebedi sen arasındaki diyalogda gerçekleşmiştir. TANRI VARLIĞINI ÇEKMEMİŞTİR, SADECE ÖYLE GÖRÜNMEKTEDİR; ÇÜNKÜ TANRI’YLA DİYALOGA YANAŞMAYAN BİR ÇAĞDA TANRI’NIN CEVABI, SESSİZLİK, YOKLUK, VARLIĞINI ÇEKİP ALMASI VE SAKLANMASI ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER.Tanrı’nın yaşayan bir varlık olduğuna inanan bir kişi için, Tanrı’nın kendini gizlemesine ve sessizliğine tanık olmak ne büyük kederdir…

Buber’in ‘Holokost’tan sonra Tanrı’ya nasıl inanacağız?’ sorusunu doğrudan ve açıkça ele aldığı iki metin vardır. Bunların ikisi de 1950 yılında kaleme alınmıştır. İlki

“Cennet ve Dünya Arasındaki Diyalog”dur; diğeri ise Buber’in Ernsz Szilagyi adlı genç Macar meslektaşına cevaben yazdığı bir mektuptur. Bu mektupta Buber tüm samimiyetiyle Tanrı’yı, sevdiğimiz ve güvendiğimiz bir dosta benzetir. Fakat sonradan işaretleri takip etmeye başladığımızda, tüm bu işaretlerle bizi aslında yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını fark ettiğimiz kötü yürekli bir kişiye dönüşmüştür. Peki, şimdi neye inanmalıyız diye sorar Buber; işaretlere mi, kalbimize mi? Buber ısrarla şunu söyler:

Tanrı yaşayan bir varlıktır, bizim yaratımız değildir. İnsan aklının oluşturduğu bir fikir, bir tasavvur veya toplumsal hayatı düzenlemek için geliştirdiği etik bir ideal değildir.Buber’e göre İbrahim ve Eyüp bunun farkındaydı; bu yüzden de Tanrı’yı olduğu gibi kabul etmişlerdi (Zaten Tanrı da Exodus 3:14’te ‘Ben benim’ demez mi?),  başlarına gelen felaketlere rağmen (ki zaten bunların kaynağı da Tanrı’dır) Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmemişlerdi. Eğer Tanrı’nın sadece insan yapımı bir fikir veya etik bir ideal olduğunu düşünselerdi, inanmak çok daha ‘kolay’ olurdu. İbrahim ve Eyüp çok kederliydi; çünkü Tanrı, etik ideallerle çelişir gibi görünmekteydi. İyi bir Tanrı değil gibiydi. Bu Tanrı’ya inanmak zaten başlı başına zordu. Tanrı ne İbrahim’e ne de Eyüp’e bir şey söyledi; yaptıklarının ardındaki mantığı anlatmadı, adaletinden bahsetmedi, sadece oradaydı ve konuştu. Bu ise, İbrahim için de Eyüp için de yeterliydi. BUBER’E GÖRE TANRI ARTIK YALNIZCA KENDİNİ-GÖSTEREN BİR TANRI DEĞİLDİ, AYNI ZAMANDA KENDİNİ-GİZLEYEN DE BİR TANRI’YDI.Kendini-gizlemesi de kendini-göstermesinin bir biçimiydi: sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik de bir ifşa türüydü. Tanrı’nın kendisini ifşa etmesi ve gizlemesi aynı bütüne ait, birbirinden ayrılmaz iki veçheydi. Şöyle der Buber:

“Tanrı, insanların onun vahiylerini, kendisini açtığı şekliyle, kendi ifşa yöntemleriyle takip etmesini arzular; fakat aynı zamanda kendini gizlediği zamanlarda da sevilmek ister.”

Tanrı artık gizlenerek gösterecektir kendini, susarak katılacaktır diyaloga ve eylemsizliğiyle açılacaktır insanoğluna. İşte bu yüzden de inanç artık kederi de içinde taşıyacaktır.

Buber, Szilagyi’ye yazdığı mektubun sonlarında, Auschwitz’den sonra Tanrı’yla diyalog şeklinde ilişkiye girmemizin artık mümkün olup olmadığını sorgulama cesareti bulur. Yanıtı olumludur:

Her tür rasyonel yetimizi bir kenara bırakıp, kalpteki hisse teslim olmalıyız ve ne olursa olsun, Tanrı’nın yeniden kendisini göstermesi, sözünü duyurması, bizi işaretleriyle yönlendirmesi ihtimali için Tanrı’yla iletişim kanallarımızı açık tutmalı ve onunla diyalog kurmaya çekinmemeliyiz.

Korkarak da olsa, kederli de olsa Tanrı’ya yaklaşmayı, onunla konuşmayı durdurmamak gerektiğine inanır Buber. Ebedi diyaloga açıklık ve  Ebedi-senle kurulan diyalog insanlığın devamı için gereklidir; ve işte Holokost’un zora soktuğu da tam budur. Fakat inanmak isteyen için, Tanrı bazen bir kız çocuğunun o belli belirsiz gülümsemesine de saklanabilir. İşaretleri okumaya açık olan herkes Tanrı’nın saklandığı yeri hissedebilir belki de… Peki ya O orada mıdır, değil midir? Bu sorunun önemi var mıdır?

 Kaynak:

http://www.salom.com.tr//newsdetails.asp?id=85936#.UScGnlcp9AI

Holokost:  (Yunanca: Holókauston), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואהFelaket); Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sinti, Roman, Yenişler ve diğer “Çingene” denilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

YANLIŞ İDEOLOJİLERİN KÜLTÜRÜMÜZE NÜFUZ EDİŞİ


STEVEN J.M. JONES

Medya kuruluşlarının çoğu, öncelikle refah yaratma amaçlı tasarlanmış ticari kuruluşlardır. Ticari çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Bu şekilde olmayan çok az medya kuruluşu vardır ve onlar da zaten hükümetin finanse ettiği kuruluşlardır. İnanmak istediğimizin aksine, bu kuruluşların kendi finansörlerini de memnun etmek gibi bir yükümlülükleri bulunur.

Görev tanımı gereği, bizi çevreleyen dünya ve kendimiz hakkında bize bir şeyler söyleme ve demokratik bir toplumun fertleri olarak bilgilendirilmiş kararlar almamızı sağlama görevi medyanındır. Şimdiyse, gerçek duruma bakalım: Medya, insanlığın kendini içinde buluverdiği bağlantısız bir durumun aynası halini aldı. Haberler, güncel gelişmeler ve hatta diziler ve izlediğimiz reality showlar, bize yeniden farklı şekillerde yansıtılan “kutupsallık dini”ni -materyalizm, kin, nefret, cinayet, idolleştirme ve ayrılık- tetikliyor. Neredeyse tüm televizyon programları, tıpkı bir uyuşturucu gibi bağımlılık yaratıyor. Oturma odalarımızın çoğu, zaman merkezindeki medya telkinlerinden kaynaklanan bu tek boyutlu ‘Vaazlar”, günlük yaşantılarımızdaki birçok olumsuz davranış özelliğini besliyor.

Pembe dizileri bir yana bırakırsak, izlediğimiz haber ve güncel programların gerçek olduğuna inandırılıyoruz. Bu çoğu zaman tam da bu şekilde oluyor. Haberler giderek seçilmiş bir azınlık tarafından belirleniyor.Küresel medya sahiplerinin bizim işitmemiz ve görmemiz istediklerinin dışında görüşlere sahip olanlar ise, kendilerini, görüş ve bilgilerini sunabilecekleri bir platformdan yoksun halde buluveriyorlar. Hükümetler ise, sadece çok güçlü bir kesimin oturma odalarımıza erişim imkânı edinmesini sağlıyorlar. Bunun için de, sokaktaki vatandaşın erişemeyeceği yüksek lisans bedelleriyle yayın frekanslarını satın alanlar üzerinde denetim kuruyorlar. Bunun sonucunda, tüm kalkınmakta olan ülkelerde gördüğümüz haberler -özellikle Anglo-Sakson etnisitesine bağlı olanlar neredeyse tamamen aynı oluyor; hatta kelimesi kelimesine, görseli görseline kadar aynı.Bunun ardında da bir amaç var: bugün medyanın küresel kurumsal imparatorluklarının giderek daha da büyümesi ve güçlenmesi; bu süreçte karşılarına çıkan küçük oyuncuları da yiyip yutmaları. Çıkarları kontrol eden seçilmiş bir azınlık ise, kamuoyunu, büyük ölçekli bir aldatmaca ile şekillendirmek suretiyle demokrasinin şeklini etkin şekilde bozuyorlar.

İzlediğimiz haber bültenleri, bu sözü edilen elit tabakanın arzu ettiği sonucu sağlamak için gereken yöne doğru dikkatimizi çekiyorlar. Kutupsallıkları artırıyor ve büyümesi için gereken ivmeyi sağlıyorlar. Nefret ve “ben bilirimcilik” hisleri, denge yoksunluğu ve haber bültenlerinde gerçekliğin saptırılması ile birleşince, mücadele vereceğimiz / veya daha şimdiden mücadelesini verdiğimiz savaşlar için “erkek gücü” sağlayacak yakıtı temin ediyorlar.

Televizyonun topluma ilk nüksettiği zamanlarda, diktatör nitelikteki insanlar, kamuoyunu şekillendirmek üzere kesintisiz ve mükemmel bir araç bulmuş oldular. Bunu da, izlediğimiz haberler ve programları filtrelemek suretiyle, sahne ardından yapmaya çabaladılar. Televizyonda halka yönelik ilk yayının Adolf Hitler tarafından Münih’te açılışı yapılan Olimpiyat Oyunları olması ilginçtir.Hitler, bu yeni iletişim aracının devasa potansiyelini anlamıştı. Özgürlük, bir halk için en güçlü özgürlük aracı olabilir; ancak aynı zamanda en güçlü propaganda aracıdır da.

Akşam yemeği sırasında veya hemen sonra, ortalama bir ailenin dayanabileceği oranda şiddet içeren bir haber göstermek, “doğru muhabirlik” olarak kabul ediliyor. Bu şiddet, neredeyse her zaman için, hukuk ve düzeni teşvik etmeye veya kamuoyunu ülke dışındaki bir anlaşmazlığa ilişkin şekillendirmeye yönelik olarak görülüyor. Milletlerimizin dünya çapında bu zamana değin maruz kaldığı şiddetin derecesini öğrensek dehşete kapılırdık ve derhal, bizi yöneten insanlara karşı ayaklanırdık. Ancak, ne yazık ki bu açıklayıcı görüntüler bize gösterilmiyor.

Propaganda, tam da istenildiği yöne doğru görüşümüzü yönlendiriyor. Rahatsız edici, öfke dolu, korku uyandırıcı görüntüler norm haline geliyor ve bunlar çoğu zaman bizi saf dışı bırakmak gibi bir önyargı üzerinden şekillendiriliyor. Medyayı bugünkü haline getiren şey, ruhsal açlığımız ve sonu gelmeyen isteklerimizdir. İçimizden çoğumuz için, bizi en çok heyecanlandıran rüyalar, sahip olmayı en çok istediğimiz ürünle ilgili.Çoğumuz için, günümüzün en heyecan verici etkinliği, posta kutumuza gelen ve satın alabileceğimiz şeyleri içeren rüyalarla dolup taşan bir mail olabiliyor. Kanallar tamamen reklam odaklı.Medyanın sağladığı bilgi, alınan satılan türden bilgiler.

Ancak bu durumun dünyamız üzerindeki gerçek etkilerini henüz tam anlamıyla algılayabilmiş değiliz. Medya, karar vermemiz için bize gereken bilgiyi sağlayan bir araçtan çok daha fazla bir anlam ifade ediyor. Daha büyük bir sefalet üretmemizi sağlayan yepyeni ham maddeleri, bize bizzat medya temin ediyor.

Bir hikâyenin haber değeri taşıyıp taşımayacağını belirleyen temel etmenlerden biri; bu hikâyenin yaratacağı ilgi düzeyidir. Bir hikâye ne kadar ilgi çekici olursa, insanlar onu daha fazla seyrederler; bu da televizyon kanalı için reklam geliri artışı anlamına gelir.Birbirimizi neredeyse birer rakip olarak görmeye şartlandığımız için, bir başka insanın acı çekişini görmekten heyecanlanıyoruz; bir taraf belirleyip, bizim tuttuğumuz tarafın kazanmasını izliyoruz. İşbirliği öykülerine ise, pek sık rastlanmıyor; zaten pek de popüler değiller. Aslolan, rekabeti izlemek. Ekranlarda işbirliği vakaları gösterildiğinde ise, bu genellikle bir takımın diğerine, bir ordunun ötekisine karşı işbirliği şeklinde tezahür ediyor.Bu ise, gerçek anlamda bir işbirliği sayılmaz. Hakiki işbirliği denildiğinde, tek bir takım, tek bir insanlık ve tek bir evren kastedilmeli; yoksa bir bütünün herhangi bir unsuru değil.

Doğal yaşamla ilgili gösterimlerde bile, tabiatta işbirliğinin olmadığı, hayvanların olmaları gerektiği gibi var oldukları öğretiliyor bizlere: yani, cinsiyetler arası sürekli bir savaş hali. Hayvanlara dair kendi öznel değerlendirmelerimizi empoze ettik; bu sırada da hayvan krallığı gerçekliğine gözlerimizi kapattık. Hayvanları doğal ortamında gösteren bir program izlerken, hayatın da bir savaş olduğuna inanmak istedik.

Hayat, sürekli devam eden bir avlanma ve avlama haliydi. Gerçek doğal yaşamı deneyimleyenler -ki bunlar sadece bir avuç insandır-, bunun bir yanılsama olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Film yapımcıları, bu heyecan verici sahneleri yakalamak için aylar ve bazen yıllar boyu sabredip bekliyorlar. Hayvanların güvenliklerini sağlarken istifade ettikleri barış ve özgürlük ortamının bir benzerini biz hayal dahi edemiyoruz. Avcı hayvanlar, ancak gereksinim duyduklarında avlanıyorlar; genellikle de aşırı olanı veya zayıf olanı avlıyorlar.Dahası, hayvan krallığında cinsellik ve bunun ifadesi, düşündüğümüzden oldukça farklı: renkli, çeşitli ve doğal. Bizim için televizyon ekranlarında hayvan davranışlarını yorumlayanlar, çoğu zaman kendi sosyal inanış sistemlerinin etkisinde kalıyorlar; Öznellikleri, dinsel inanışlarıyla -çoğu zaman Hıristiyanlık ve Musevilik tetikleniyor. Medya kuruluşlarının çoğu, öncelikle refah yaratma amaçlı tasarlanmış ticari kuruluşlardır. Arzu edilebilir bir program içeriği (ürün) satma ihtiyacı içerisinde olup, ticari çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Bu şekilde olmayan çok az medya kuruluşu vardır ve onlar da zaten hükümetin finanse ettiği kuruluşlardır. İnanmak istediğimizin aksine, bu kuruluşların kendi finansörlerini de memnun etmek gibi bir yükümlülükleri bulunur. Bu medya sektörü, özel bir siyasi kesimin oyuncularını kendine çekme derdindedir ve bu siyasi kesimin varlığını (yani, işini gücünü, finansal geleceğini ve emeklilik primlerini) sürdürmesi tek bir yanılsamaya bağlıdır: bizim çok daha sıkı yönetilmemiz, çok daha sıkı denetlenmemiz ve çok daha sıkı kısıtlanmamız.

Devletin sahip olduğu medyada siyasi açıdan sola yatkın bir kesim; özel sektörün sahip olduğu medyada ise sağa yatkın bir kesim bulunuyor.

İşte bir kez daha kutupsallık haliyle karşı karşıyayız. Önemli olan siyasi yönelimin yönü değil, bizzat kendisidir. Bu yönelimin sonucunda, insanlar birbirlerine karşı kışkırtılırlar. (Hiç söylemeye bile gerek yok; dini kesimlerin desteğini alan medya kuruluşları, o kesimler adına konuşurlar; bu kuruluşların benimsedikleri metotları bir kez daha yinelemek ise, zaman kaybından öteye geçmez.)

Medyanın bizden inanmamızı istediği şeye harfiyen inanıyoruz. Medyanın evlerimize ve beyinlerimize girmesine izin vermek, bizim için değil, onlar için bir ayrıcalık sağlıyor. Bilinçli bireyler olduğumuzda, filtrelemeyi de öğreneceğiz.

Medya günümüzün sorunları ve meydan okumalarıyla ilintili haberler yayımlıyor; ancak bu haberlerin yayımlanma şekli, büyük ölçüde yüzeysel. Medya, doğru şekilde bilgilendirildiğimiz şeklinde bir yanılsamayı empoze ederek bizleri aslında yanlış bilgilendiriyor. Terörizm, depremler, sel baskınları ve açlıklar hakkında hikâyeler işitiyoruz. Görünmez bakteri ve virüs dünyasının gerçekleştirdiği ve giderek artan saldırılar karşısında zayıflığımızı hissediyoruz. Bu zayıflığın çözümünün de, ancak, medikal endüstrinin ardındaki büyük işletmelerin elinde olduğuna inandırılıyoruz. Bu haber bültenleri ise, sürekli daha fazla korku pompalamayı başarıyor.

Her şey onlar ve bizle ilgili.

Hepimizin “korkması” gereken başka bir kabile, başka bir din, başka bir ülke, başka bir hayvan veya başka bir hastalık var.

Tek yapmaları gereken ise; bizim için bir şeyin kötü olduğunu bize söylemek.

Biz ise, derhal onlara inanı veriyoruz. “Onlar”, güvendiğimiz ve yönlendirmesinden yararlanmak istediğimiz baba figürüne dönüştüler.

Bu, bizim açımızdan ciddi bir hata; çünkü bu insanların çoğu son derece sorumsuz ve benciller. Bizim bizzat kendi kendimizi güçten düşürmemize, korkulara gark olmamıza, çekingenliğe bürünmemize yol açtılar.

Her an bir tuzağa düşürülebileceğimiz endişesini taşımamıza neden oldular.

Kendimize inanmaya karar verdiğimizde -ve ancak bu durumda kimse bizim düşmanımız olmaz. Kendimize inanmak, evrenin canlı ve zeki olduğu gerçeği karşısında gözlerimizi açmamızı sağlar. Evren “bize konuşur”; ancak bu konuşma, kelimelerle değil hislerle olur. Ve bu hisleri dinlememiz icap eder.

Şu an benimsediğimiz paradigmamız ise, ilkeldir; vatanseverdir ve tehlikelidir. Diğer ülkelerin ulusal sporlarına karşı tutumumuz, bu anlamda bir örnek teşkil eder. Ulusal bir spor, vatanseverliği teşvik etmek üzere tasarlanmıştır; birçoğumuzun aslında bilmeden katkı sağladığımız sürekli ve uzatılmış bir savaş oyunudur bu sergilenen

“Bu rekabetçi seyirci sporu aracılığıyla, fiziksel melekeleri yerinde olan bir avuç bireyin faaliyet alanını yaratmış bulunuruz. Bu denli yüksek performans standartlarını yakalayamayan veya iştirak etmeyi arzu etmeyen çoğunluk açısından, katılım salt seyirliktir.

Roma dönemi kolezyumunda gladyatörleri izleyen ilkel kalabalıklar gibi davranıyoruz. Bir kalabalığı peşinden en çok sürükleyen şey, mücadeledir. Sonuç ise, medya güdümlü toplumumuzun zindelik düzeyi, düşüşünü sürdürür.”

Ticari reklamlar sırasında ise, çok daha kişisel bir düzeye inilmiş olunuyor.

Bilinçsiz bir kişiye bir şey satmanın en iyi yolu, söz konusu kişinin bu şeye sahip olmamasıyla bağlantılı birçok korkudan yararlanmaktır.(Sigorta, temizlik reklamları)

Bize çok daha fazla gençlik, güzellik, güç ve başarı vaat ediliyor, tüm bunlar ise, adil bir fiyat karşılığında bizim olabilir.

Bunun için gereken tek çaba ise, biraz alışveriştir.

Biraz daha fazla şeye sahip olma gereksinimi hiçbir zaman bitmez. Raftaki en  son şeyi sepetimize doldurana kadar kısa dönemli bir duygu patlaması deneyimliyoruz; ancak bu sürecin yazılı olmayan bir güvencesi daha bulunuyor: eğer bu oyunun kurallarını takip eder isek, diğer herkesle aynı sona varacağız. Bu da; büyük olasılıkla daha yaşlı, daha hastalıklı olmamız ve en sonunda ölmemiz olacak.

Hatta bazen reklamlar bize cenazemizi bile önceden ödememizi telkin ediyorlar!

Tüm bunlar yeterince karanlık bir tablo değil ise, bir diğer boyuta daha bakmakta yarar var ve bu boyut neredeyse tamamen bizlerden gizleniyor. Sürekli daha fazla tüketme isteğimiz, maddi dengesizlikleri ve sefaleti günbegün körükleyen küresel makineyi besliyor.

Muhtemelen biliyorsunuzdur; ancak hatırlatmakta yarar var: eğer elektrik kullanımını, televizyonu ve hatta bu makalenin yer aldığı dergiyi satın alabiliyorsanız, şu anda insanlığın “şanslı” kesimi arasında olduğunuzu bilin.

Dünya üzerinde yaşayanların çoğunun böyle bir lüksü bulunmuyor; çoğu okuyamıyor bile (aptal olduklarından değil; okumayı öğrenme fırsatı edinemediklerinden). İnsanların büyük bölümünün tek bir endişesi var: bugün karınlarının doyup doyamayacağı. Birçok kişi için, bu zorlu durum doğrudan emperyalizmin, tamahkarlığımızın, ruhsuzluğumuzun sonucu.

En zengin milletler arasında bulunan bizler; yoksul ülkelerde yaşayan bir insanın ömründe bir kez tükettiği şeyi 15 ila 150 kez tüketmeye alışığız!

Bizim ucuz lükslerimiz, çoğu zaman “diğer yarımız”ın yaşadığı yerlerden geliyor. Bizim ucuz ürünlerimizi üretmek için (sadece Nike ve Gap‘ten söz etmiyorum; aynı zamanda başka ürünler de var), birçok insan bir ay boyunca, Batılılarınn bir günde kazandığından bile az bir ücrete canlarını dişlerine takarak çalışıyorlar. Çünkü sofralarına ekmek götürebilmelerinin tek yolu bu. Bizim ucuz ürünlerimizden sağladıkları karlar ise, tamahkar Batılıların ve oligarkların avuçlarında kalıyor.

Belki de, bir avuç insana yönelik duygusal programlar aracılığıyla ilgimizi çeken parya şirketlere doğru kirli parmaklarımızı doğrultmak yerine, birey olarak gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuzu araştırmalıyız. Satın aldıklarımızla ilgili suçluluk duygusuna kapılmaktansa, belki de bir şeyin görünümü değiştiği gibi onu çöp kutusuna atmak yerine elimizde olanlara bakmalıyız.Belki de elimizdekileri korumayı ve bozulduklarında tamir etmeyi öğrenmeliyiz. Toplum içinde bunları öğrenen kesimlere saygı duymalıyız. Genç jenerasyonun artık bu tür pratik, el becerisi isteyen şeylerle ilgilenmemesi ise, bizim açımızdan bir tehlike doğuruyor, içi yönetici dolu bir mutfakta bir porsiyon yemek dahi pişemiyor. Hükümet yetkilileriyle, müsteşarlarla, müfettişlerle dolup taşan bir topluluk, bir yandan daha fazla yasal düzenleme icat edip onları uygulatma yollan araştırırken, bir yandan da işlevsel, yaratıcı, üretici veya kendi kendini devam ettirebilen bir toplum oluşturamaz. Pratik yetenekler, gerçek dünyada sürdürülebilir bir ortam yaratmanın vazgeçilmezleri olacaktır.

Bireyler olarak, kendi kendimizle uğraşmak için önümüzde yeterince mücadele nesnesi bulunuyor. Çoğumuz, madalyonun öbür tarafında -yani Üçüncü Dünya denen boyutta- olan biten üzerinde az veya hiç denetim kuramadığımızı hissediyoruz. Koşu bandında adım adım ilerlerken aslında bu insanlara gereksinimlerini yeniden değerlendirmeye başlamaları için gerçek bir fırsat sunuyoruz. Bir başka kişinin içinde bulunduğu kötü durumu bilemeyeceğimiz için, onların herhangi bir engele takılmaksızın ilerlemelerine izin verecek kadar zekiyiz.Sosyal devrim, kalkınmakta olan dünyanın büyük bölümünde -özellikle de Güney Amerika’da- gerçekleşmeye başladı. Bu devrimlerin gerçekleşmesine izin vermek ve onları gözlemlemek, bizim çıkarımızadır.Yoksa, onları yargılayarak veya onlara müdahale ederek bir yere varamayız.

Bugün dünyada birçoklarından ekonomik olarak daha iyi durumda olmamıza karşın, yine de, kalkınmakta olan ülkelerde yoksulluğun pençesindeki kitlelerden daha bağımsız sayılmayız. Çoğumuz soframızdaki yemeğin nereden geldiğini veya hangi koşullarda yetiştirildiğini bile bilmiyoruz. Altyapımız birkaç günlüğüne çöktüğü anda, Üçüncü Dünya’daki birçok insandan çok daha kötü bir duruma düşmemiz an meselesi olabilir.İnanmak istediğimizin aksine, altyapımız zayıf ve kırılgan. Sürekli bakım ve tamirat yapılmasını gerektiriyor. Bir gün gelecek, doğal yaşamla işbirliğinin soframıza yemek getirmenin tek yolu olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmemiz gerekecek.

Cep telefonları, ileri teknoloji cihazlar, hızlı arabalar ve ipekten elbiseler, sofrada yemek yerine geçmez.

Bir ürünü satın almanın yararları konusunda bilileri sürekli olarak bizi ikna ediyor; ancak bir süre sonra, aynı ürünün bir takım marazlara neden olduğu ortaya çıkıyor. “Yaşam gücü edinmek için bu sigaraları için”, “Daha genç ve sağlıklı bir görünüm için solaryuma gidin” gibi. Sadece birkaç yıl önce, bu sloganlar adeta dillere pelesenk olmuştu. Şimdiyse gün geçmiyor ki karşımıza yeni bir istatistik sürülmesin ve sigaranın kötü olduğunu, solaryumun cildimize zarar verdiğini kanıtlamaya çalışmasın. Bağlantısızlık döngüsü ise bu şekilde tamamlanıyor: onlar ne söylerse, biz de onu satın alıyoruz.

Medya, bu denli yanlış ideolojinin kültürümüze nüfuz etmesi için kullanılan bir araçtır. Medyanın bizden inanmamızı istediği şeye harfiyen inanıyoruz. Medyanın evlerimize ve beyinlerimize girmesine izin vermek, bizim için değil, onlar için bir ayrıcalık sağlıyor.

Günün birinde bilinçli bireyler olduğumuzda, beyinlerimize yönlendirilen kutupsallığı filtrelemeyi de öğreneceğiz. Kendi kendimize güçlendirildiğimizde, tam uyanış düzeyine doğru olan bireysel yolculuğumuzu gözlemleyip, kendimize çekidüzen vereceğiz. Elimizdeki en güçlü araç; düşüncelere dalmış olan zekâmızdır. Bu aracı kullanırsak, yeniden kendimizi düşünmeye vaktimiz olacak. Medya ve onun verdiği mesaj ise, bizim ortağımız olabilir. Kutupsallıktan kurtulan ve yeniden güçlenen bir medya, çevremize örülen dünya hakkında gerçek bilgiler sağlayabilir. Taraf olmak her zaman için muhalefetini de doğurur; dolayısıyla yeni açmazlar yaratır. İnsanlık açısından günümüzde tarihin yeniden tekerrür etmek üzere olduğu bir durum söz konusu. Bu süreçten sağ kurtulanların ise, önlerinde temel bir soruna yanıt vermek dışında hiçbir seçenek kalmayacak: sürdürülebilir gelişim sürecinde ilerlerken işbirliği mi, dürüstlük mü, yoksa merhamet mi baskın gelecek?

(Globalresearch)
ARALIK 2013
Turquie Diplomatique, sh:26

THE CONSPİRACY (Komplo) 2012


Yönetmen : Christopher MacBride

Yazar : Christopher  MacBride

Yapımcı : Lee Kim
Vizyon Tarihi:     belirsiz
Süre: (1s 23dk)

Oyuncular:    Aaron Poole, James Gilbert, Alan C. Peterson, Bruce Clayton

Tür:    Gerilim , Korku

Ülke:    Kanada

Özet :

İki yakın arkadaş olan genç sinemacılar Aaron ve Jim yeni belgesellerinin konusunu belirlemişlerdir. Çılgın bir komplo teorisyenini Terrance G.konu edecekleri bu proje için basit bir iş ilerleyişi düşünmektedirler. Teoriler üzerine konuşacakları birini olup konu üzerine konuşturacaklardır ve bu iş basit bir iş gibi görünür. Fakat işler daha karışık olacak gibidir. Teorisyen konuştukça iki gencin başta saçmalık olarak düşündükleri konular zamanla onlar için mantıklı hale gelmeye başlar. Proje askıya alınır. Taraflardan biri araştırmaları durdurmayı istese de diğeri bu projeyle ilgili saplantılıdır ve araştırmalara devam eder ve şok edici bir neticeyle karşılaşır.

Filmden Kesitler

” Dünya, gördüğünüz kişilerden  farklı olarak
hayalî örgütler tarafından yönetilmektedir.”

Benjamin Disraeli,
İngiltere Başbakanı1874 – 1880

Terrance G.,  genç sinemacı olan Aaron ve Jim diyor ki:

Biz insanız! Biz sizinle uğraşacak kadar kalabalık değiliz!

Biz savaşlar için yem olacak piyade değiliz!

Biz özgürlüğü hissediyoruz ama bu özgürlük değil. İnsanları özgür düşünüyorum, ama değiller . Özgürlük için mücadele edecek kadar güçlü de değiliz.

 Bizim özgürlüğümüz, seçim yapma şansımız bir yanılsama. Seçtiklerimizin kendilerini benim kadar komplo teorileri içinde göremiyorum. Onlar komplonun kendisi. Bu  gerçekten büyüleyici bir toplumsal olgudur, biliyorum ve biz bunu gidermek için anlamak için denemek zorundayız.

Bizler bir hata yaptık.

Bizler büyük bir hata yaptık . İşte onlar zenginler. Bu toplumu biz yarattık.   Biz köle olduğumuzu biliyoruz. Onlar daha iyi biliyorlar.

Köleler ! Köleler ! Köleler !

Onlar bizi izliyorlar. George Orwell-1984 teki Big Brother bir gün bizleri her şeyimizle izliyor olacaklar. Big Brother (Büyük Birader) ona kendimizi teslim etmemizi istemektedir.  Onların hakkında anahtar kelimeler ile internette arama yapıyorsanız sizi muhakkak takip edeceklerdir.

“Onlar ” kim?

 Benim düşünceme göre, Bilderberg Grubu, Illuminati , Bohemian Grove,  Dış İlişkiler Konseyi,  Halliburton,  Kailow Group,  Askeri – endüstriyel kompleks , Rothschild , Rockefeller , DTÖ , CIA , NSA , MI6 , MFI , Dünya Bankası.

İzlenmek istemiyorsanız, dünyadan çıkın, denilse de; çıkacak bir yerimiz yok

Onları biliyorum. Bunu bilmek gerekir.

Yalnız, bir adam olarak, ben onlar için herhangi bir tehdit değilim, ama bu bir fikirdir. Benim yapabileceğim bu bilgileri megafon ile sokakta dahi bildirmek. Her zaman bir iki olur.

İki yakın arkadaş olan genç sinemacılar Aaron ve Jim, yukarıdaki sözleri ve komplo bilgisini paylaşan Terrance G.yi  tekrar geldiklerinde bir daha izini hiçbir yer de bulamayacak şekilde kaybettiler. Sadece döküntü belgelerini toparlayabildiler.

 İki genç bu kaybolma olayı üzerine ve  son zamandaki olaylar hakkında yorum yapmaya başladılar.  Bazen Terrance G. nin şizofren olabileceği yargısına dahi düştüler.

 Dünya olayları üzerinde fikir yürütmenin nasıl yapılacağını öğrendiler. Mesela bir kanun çıkınca arkasında veya önünde hangi olay olduğunu araştırmak ve üzerien mavi raptiye yapıştırmanın ne olduğunu öğrendiler.

Fed , I. Dünya Savaşı , 9/11 oluşumu  vb. olayları ayrı olarak değil ilgili olarak düşünmeyi denediler.

Sonra buldukjları tarihleri bir dizi üzerinde odaklamaya karar verdiler. Öyleki  Google’da tarihler araştırılınca, bahsedilen büyük dünya olaylarından önce bir toplantının  gerçekleşmesi onları kaosa ve korkuya düşürdü. Tarsus Kulübü toplantıları.  “Tarsus PR.”

Bu kulüp hakkında 2003 yılında Time dergisinde bir  yazı  yayınlanır..

Tarsus Kulübünde, kurumsal liderler, zengin insanlar, büyük dünya oyuncuları, siyasetçiler vardır.. Tarsus kulübü,  Dünya Ticaret Merkezi Binasındaki ofislerinde  Nisan 1946 , Mayıs 1962 , Mayıs 2001 yılında özel toplantılar yapmıştır. . Yani , Nisan ’46 Mayıs ’62 , Mayıs 2001.

Tarsus Kulübü ve benzerlerinin tek bir hedefi vardır. O da “Yeni Dünya Düzeni”.

Bir tek – dünya hükümeti bir planı, bu gezegendeki her ulus ve her kişiyi kontrol edebilmek. Onların  hedefini, herkes dolaylı şekilde istemeye başladı. Alice Bailey , H. G. Wells , Adolf Hitler , Gorbaçov , George Soros , Herbert Walker Bush. Bu insanlar bir noktada yeni bir dünya düzeni için çağrıda bulundular. Hepsi aslında tek bir ortak eleman ve gizli bir bağla birbirlerine bağlıydılar.

Tarsus Kulübü ve diğer gizli örütlerin ritüelleri vardır. Ritüellerini ve  inançlarının uygulamasını kadim adetler ve son derece gizli  olarak yaparlar.   Filmde varsayılan Mitraizm üzerinde durulmaktadır.

Mithras 4.000 yıl önce ilk defa İran’da çıktı ve bir tanrı oldu. Şimdi, Efsaneye göre, Aralık 25 tarihinde doğdu . O öldü ve üç gün sonra dirildi. Unutmayın, bu İsa’nın doğumundan 2.000 yıl önce oldu. Birçok bilim adamı bu Hıristiyanlığın temeline de bu olay işlendi.

Onlar dünyanın ilk gerçek gizli bir toplumu oldular. El sıkışmaları bile bir işarettir. Birçok dünya lideri bu gizli topluluğun üyesidir. Dünya liderleri elleri ile tokalaşırken bu farklılığı görebilirsiniz. (Belgeselde gösteriliyor.)

Tarsus Kulübü üyesi Yeni Dünya Düzeni mensuplarından “Murray Chance”diyor ki;

Komplo çığırtkanlığı yapan insanlara  küçük bir sır vermek gerekirse;  Küresel liderler bir araya gelip işbirliği yapmalılar . Bu şekilde bütün uluslar ve insanları tek bir genel toplum içinde bir araya getirip yeni bir dünya yaratalım. Her şeyi düzeltelim.

John Fitzgerald Kennedy’in ifadesi ile özgürlük istiyoruz.

 ” Gizlilik ” özgür ve açık bir toplumda iğrenç bir şeydir. İnsanların doğal ve tarihsel olaylarını etkileyenlerin, gizli yeminleri etmesi, gizli cemiyetlere bağlı olması ve onlara  karşı çıkan insanlara gizli işkenceler  yapmaları ne  korkunçtur. . Biz gece gerillaları yerine, gözdağı vermek için, özgür seçim ile seçimlerde bu gizli örgütleri devirmek istiyoruz. Onların gizli işgal ile sızmalarını engellemek ve kendi nüfuz alanımızı  genişletmek için gizli yollara başvurmamalıyız. Öncelikle ben halka güveniyorum. Ancak monolitik ve acımasız komployla karşı karşıyayız.”  

*************

[Allah Teâlâ buyurdu ki;

"Rabb'in isteseydi insanları bir tek ümmet yapardı ama ihtilaf edip durmaktadırlar."(Hûd, 11:118).

"Rabb'in isteseydi yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. O halde sen mi insanların inanmaları için zorlayacaksın" (Yûnus, 10:99).

"Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah sevdiğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir."(Kasas. 28:56).]

Hz. Musa aleyhisselâmın ve kavminin baş belası olan  “Buzağı Taparları”,  o zamandan beri insanların hayatını mahvetmeye devam etmektedirler.  İhramcızâde]

Ek bilgi için:

http://culturecrypt.com/movie-reviews/the-conspiracy-2012