DİN ADAMININ BUNALIMI YA DA YENİ TANRI


Hzl. Anselm Grün – Yılmaz Öner

RAHİP ANSELM GRÜN’ÜN ÖZEL OLMAYAN BUNALIMI

Aydın Çubukçu

Hıristiyanlıkta, “felaketin içindeki mutluluk” motifi, diğer dinlerde olduğundan çok daha etkilidir. “Tanrıya giden yolun acılar içinden geçtiği” inancı, İsa’ya ilişkin bütün öykülerin bir özetidir.

İnsanın belli bir yaştan sonra, doğal olarak içinden geçtiği fiziksel çöküntü ve ruhsal bunaltı da, erdeme ulaşmanın ve yücelişin, ancak “kendinden” uzaklaşarak gerçekleşebileceği yolundaki inanışlar sistematiğinde, bu motiflere bağlanır. Böylece bunalım, örneğin Tauler açısından olduğu gibi, “Tanrının bir şeyleri kurcalaması ve artık işi kendi ellerine alması” olarak yorumlandığında, kişisel bir sorun olmaktan çıkmakta, fakat gene de, içsel ve bir bakıma gizli bir olay olarak kaldığı düşünülmektedir. Birey, bir yandan, sınanma ve kendisiyle hesaplaşma dönemine girmiştir -bu içsel ve tekil bir olaydır-, ama diğer yandan bu, onun sorunu olarak değil, tanrıyla arasındaki ilişkinin bir boyutu olarak kavranmalıdır! Eğer böyle kavranmıyorsa, “yanlış tepkiler” gösterilecek, birçok rahibin hayatında görüldüğü üzere, bunalım, tanrıdan ya da tanrı yolunda sürdürülen çabalardan uzaklaşma sonucunu verecektir.

Yerleşik kanı bakımından, özellikle erkekler için kırk yaş ve sonrası, hayatın geçmiş dönemine acıyla bakma çağıdır. Pişmanlıklar, yılgınlıklar ve yorgunluklar çağı… Din adamı için, pişmanlık, yılgınlık ve yorgunluk, tanrı yoluna koşulmuş bütün bir ömür için yakınma biçimini aldığında, bunalımın eski yaşamı tekrarlayan yollardan atlatılması olanağı kalmamış gibi görünmektedir. Tanrı için harcanmış bir ömrün bütün bıkkınlığını ve boşu boşunalığını, gene tanrıya dönerek onarmak… Grün, bu açmazı, bunalımın başlangıç noktasına tanrıyı koyarak çözmeye girişiyor. Gerçekten, eğer bunalım dışsal bir etkinin inançla çatışması olarak anlaşılırsa, bunalım içindeki rahip bakımından çözüm, din dışına sürüklenmek olarak belirecektir.

Anselm Grün ise, ortayaşla ilgili bunalımların, “insanın yaşamının öğelerini birbirinden ayırıp yeni bir düzene sokmak amacıyla darmadağın eden” etkisini, “tanrının insana acıyarak onu kayırması, onu bu bunalımdan sakınması” için bir fırsat olarak değerlendiriyor: Bunalımın başlangıcında, Tanrı’nın kendisi yer almaktadır ve “yüreğin kendisini açması ve uğradığı bütün hayal kırıklıklarından kendini kurtarması için yüreğe hareketlilik sağlaması” için iradeyi yöneten ve yönlendiren odur.

Başlangıçla sonu bir ve aynı şey olarak görüp gösteren idealist ve metafizik tüm sistemlerin genel evren şemasının kişisel dünyaya uygulanışının bu biçiminde, önde gelen endişe, bunalımın bir dönüşüme, inkâra ve kopuşa yol açması olasılığıdır. Bunalımın, dışsal bir etkiye karşı inancın çatışması olarak değil de, insanın kendi içinde bulduğu tanrıyla daha yoğun bir biçimde karşılaşabilmesini sağlayan bir ortam olarak yorumlanması da bundan kaçınma isteğinin bir ifadesidir. Bu yorum tarzı, ilginç bir tartışmayı özetliyor ve bir tavır belirliyor: Ortayaş bunalımı içindeki kişi, özellikle bir rahip, bu dönemde, tanrıyı kendisini izlemek için bir araç olarak mı görecektir, yoksa, kendisini tanrıya teslim etmek, kendisini onun ellerine bırakmak için bunalımı bir olanak olarak mı görecektir?

Anselm Grün’ün notlarından anlaşılan o ki, bir çok rahip, ortayaş bunalımı nedeniyle, tanrılarını inkara yönelmiş ya da en azından yaşadıkları hayatın boşu boşuluğuna inanmış ve dinden sapmıştır. Bu noktada, Grün, din içi tartışmalar bakımından ilginç bir yöntem öneriyor ve perhizin, orucun ve meditasyonun gücünün yetmediği yerde, psikolojiyi yardıma çağırıyor. Özellikle de C. G. Jung’un teorisi, dinsel kavram ve imgelerin, pozitif bilim diline “çevrilmesini” önemsediği ve mümkün gördüğü ölçüde, belki de ters bir yoldan, Grün’ün karşısına, arayışına cevap verebilecek bir içerikle çıkıyor. Rahibin bunalımının, kişisel ve mesleki bir sorun değil, genel ve insani bir durumun özel görünümü olduğuna dolaysız bir işarettir bu.

Bu noktada, aynı genel içeriğin özel bir sosyo-politik hedefin içinde biçim kazanmasına tanık oluruz: Bireysel acı ve ruhsal bunaltının, erdemin kaynağı olarak gösterilmesi ve yüceltilmesi, toplumsal boyutları olan bir işlev taşımaktadır. Kişisel ve özel olanı, genel ve evrensel bir boyut içinde tanımlamak -bir yandan Tanrı’ya, diğer yandan genel insani bir duruma bağlamak-, kesin bir biçimde onu toplumsal ilişkiler bakımından bir etkiyle donatmak, toplumsal ilişkiler ağı içinde dolaşıma sokmak anlamına gelmektedir. ‘Bir başka deyişle, kişişel sorun, bir toplumsal bilinç formu içinde ifade edilerek, ideolojik yapının bütünlüğünde anlaşılabilir ve çözülebilir hale getirilmekte, böylece, acı çekmenin, yoksulluğun ve çaresizliğin genel ve evrensel çapta kapsayıcı bir ilişkinin gereği olduğunun kabul edilmesini öğütleyen inanca bağlanmaktadır. Dinle dünyayı birleştiren ya da, dinin, kendini tanımlamasının aksine, bir başka dünyanın değil, doğrudan doğruya bu dünyanın bir gerçeği olduğunu gösteren de budur.

Bütün bu ağın içinde, rahip ya da köylü, tüccar ya da işçi, kişisel bir bunaltıyı yaşayan herkesin, mekanizmanın kuruluşunu belirleyen düğüm noktalarında tanımlanan birer öge halini aldığı söylenebilir. Böylece din, yalnızca, mülkiyete dayanan sınıflı toplum içi egemenlik ilişkilerinin düzenleyici gücü olarak kalmaz, egemenliğin bireysel düzlemde yeniden üretilmesinin de aracı olarak rol oynar. Dinsel inanç, “kişiye özgü” olma görünüşü altında, siyasal egemenlik mekanizmalarına bağımlılık özünü taşır; kişisel bağlanmayı, sistem içinde toplumsal bir aradalık biçimine dönüştürür.

İşte bu noktada, Rahip Anselm Grün’ün, ortayaş bunalımları dolayısıyla giriştiği “arınma”, “kendini ve Tanrıyı bulma” serüveni, genel ve toplumsal bir davranışın küçük evreni (microcosmos’u) olarak değerledirilebilir. Bir iç kavga olarak görünen bu süreç, tam da bu nedenden ötürü, aykırılık ve isyan nüvelerinin, egemenliğin içselleştirilmiş mekanizmaları aracılığıyla yatıştırılması olarak karşımıza çıkar.

Özellikle günümüz Amerikan psikoloji okullarının kişisel sorunlara genel yaklaşımı, sistemin aksaklıklarının ve çöküntülerinin yansımalarını, kişisel aksaklık ve çöküntü olarak “hasta”ya kabul ettirilmesine ve içsel uyum yöntemleriyle bu çelişmenin çözülmesini gerçekleştirmeye yöneliktir. Özetle söylenen şudur: “Her şey yolundadır ve iyidir; aksayan ve kötü olan sensin; akışın içindeki yerini kabullenmeli, uyum sağlamalısın. Ancak böylece huzura kavuşabilirsin!” Din ve gerici psikolojiyi birleştiren en dolaysız ve içsel bağ, bu işlev ortaklığında kendini açığa vurmaktadır. “Sevgiye ulaşma, Tanrı’ya yaklaşma” gibi imgeler, özellikle “yıkıcılık- yapıcılık” gibi karşıtlıklar içinde tanımlanarak bir arınma ve “kendine dönüş” problemi içinde ortaya konulduklarında, mutlak bir biçimde, egemen toplumsal ilişkilerinin düzenleyici mekanizmaları bağlamına oturmaktadır.

Anselm Grün’ün notlarının önemi, bireysel olanla toplumsal olan arasındaki ilişkinin hayatın karmaşık dolayımları içindeki özel bir düğüm noktası açısından tanınmasına olanak vermesindedir. Bazen, gerçeğin kırılmış aynalardan ve çarpılmış prizmalardan geçerek yansıyan görünüşü, olağan bakış açılarından görülemeyecek tayf ayrıntılarını açığa çıkarır ve onun anlaşılıp aşılmasına yepyeni boyutlar ekler.

Burada da, bir din adamının yaşamının sorunlarından yola çıkarak, belli bir hedefe adanmış bir başka yaşamın, örneğin bir devrimcinin yaşamının, genel ve egemen sistematik ilişkiler içinde karşılaştığı iç çelişkiler, bozgunlar, yılgınlıklar ve yorgunluklar üzerine düşünmek için sayısız ipucu bulunabilecektir. Fakat burada her şey, devrimciye, tıpkı tersinden oynatılan bir sinema filminde olduğu gibi görünecektir: Din ve gerici psikoloji açısından önerilen geriye dönüş ve içe kapanma, burada mümkün en büyük güçle ileriye doğru atılma ve yayılma halini alacaktır. Kendini yenileme ve yoluna devam etme istek ve gücünü, geçmişinden ve kendi içinden değil, gelecek duygusundan ve tüm insanlığın kurtuluşu kavgasından alan bir atılımdır bu.

Sh:5-7

 

ÖNSÖZ-Yılmaz Öner

İnsan daha çocukluğunun ilk günlerinden bu yana onu bırakmayan bilinçaltı dünyasında tasarladığı ve tasarlayacağı imgelerin pek çok çeşitlerine sahip ve bunların alternatiflerini de yaratabilir; dolayısıyla insan bilinçaltındaki (telafi-) dürtüleri sayesinde ya bir imgey “aynen (olduğu gibi)” bırakıyor ya da “alternatifleyerek” başka bir im geye geçebiliyor. İşte “imgeyi aynen koruyan veya bu yaratış ve geçiş leri sağlayan dürtüler”, kısacası imgeye yönelen içgüdüler dünyasın! Akıl-Ruh (esprit) diyoruz.

Akıl-Ruh’un işlev tarzı üretim-ilişkisine benzer şekildedir, kısacası “bilinçaltındaki telafi dürtüsünün yine oradaki kayıp duygusun hareket kazandırıp onu dışa vurması” şeklinde (bak. Bilinçaltında; Aklın Ruhuna Ulaşmak, Anahtar Yay. s.112), ki bunu objektif dünyanın diliyle söylersek, aklın ruhunun işlev tarzı “tüketilen (kaybedilen şeyin imgesini yeniden-üretme (ilişkisi)” atılanıma geliyor.

Şimdi bilinçaltındaki duygulan aynen yeniden-üretecek, özellik le tüketilen (kayıp olarak hissedilen) nesneye yönelik duygulan “alternatifleyemeden telafi edecek duyguların —kısacası alternatifsiz veya aynen telafi duygusunun—kendi içgüdüsünün dürtüsüyle düşünmenin yollarını nasıl hazırladığını görelim” (a.ğ.e. S.11)

Bilinçaltımızda oluşan bir duygunun, kendi imgelerini terk edemezliği kendi izlediği yolun aynı kalışı, kendini alternatiflemeksizin (yani aynen) yeniden üretmesi ratio’yu (mantıkçı aklı) ve onun yöntemini hazırlıyor, dolayısıyla Tıpkılaşma’nın tabanını yaratıyor, (a.g.e. s.11-12) Peki “önceki (veya yepyeni, yani zaman içinde öncesi olmayan) bir durumun” nitelik açısından aynısı —ya da tıpkısı— olmayan, tıpkılaşmamn tabanım yaratamayan bir şeyi fiilen onaylamak (anlamında yeniden-üretmek) bir risk değil midir?

 Ve “canlılığını koruma- sürdürme içgüdüsü”ne sahip hangi canlı yaratık üstlenebilir bu riski, “öncesi olmayan bir şeyden doyum ve haz sağlama riski”ni?

İşte her canlı yaratığın edimleri bu kritik riski aşmamakla sınırlıdır ve bir canlı varlık olan insanın da, kendine doyum ve haz sağlayan bir şeyin yepyeni denen alternatifini, onu tercih etsin etmesin, arayıp bulamadığı ya da alternatif imgesini yaratamadığı sürece, aynı şeyleri veya elinde mevcut şeylerin aynısını üretmekten ve bunlarla doyum ve haz kazanmaktan başka çaresi var mıdır?

İşte mantıkçı akim kökeni de bu zorunlulukta yatıyor veya çarelerin sınırlanmış oluşunda; daha doğrusu insanın edimlerinin, “canlılığın kendini koruma doğası” gereği olarak, söz konusu kritik risk (yepyeniyi yeniden-üretme riski) ile sınırlanmış oluşunda…

Öyle değil mi, canlılık fenomeni, fenomenler evreni içinde yaşar-kalma yeteneğini koruyabilmek için Evrim Koridoru dediğim o daracık sokağın dışına çıkabiliyor mu?

 (bak. Canlıların Diyalektiği, Y.Öner, 1978). O halde diyoruz, insanın bir canlı olarak mantıkçı aklı da, evrim koridoru dediğim ve yaşar-kalma mücadelesi boyunca süregelen bu maddesel cenderenin koyduğu sınırlamalarla koşullanıyor.

O zaman diyoruz ki mantıkçı akıl, telafi içgüdüsünün, bize doyum ve haz sağlayan imge ve nesnelere alternatif bulamayıp (bunları) eldekileri aynen yeniden üretmeye zorlanmış (zorlanmayla veya sınırlanmışlıkla koşullanmış) biçimidir. Ve bu sınırlanmışlık (ki buna, canlı-ruh’un enlemsel ufkunun daralması diyorum) yüzündendir ki rasyonalizm (yani mantıkçı akılcılık) burnunun diklemesine gidiyor. Bir başka deyişle, ratio ve rasyonalizmin doğasında, imgeleri aynen- yeniden-üretmeye yatkınlık var, mekanikçiliğin ve taklitçilik ile tıpkılaşmanın ana ilkesi var.

Bu yüzdendir ki, birtakım egemenlikçi toplumsal kesimler, T. Adomo’dan yaptığımız “Eleştiri Yazılar” adlı çevirinin Sonsöz’ünde belirttiğim gibi, ratio’nun kendi doğasındaki aynen-yeniden-üretimci tutkuyu sonuna kadar sömürülmeye pek elverişli bulurlar. Dolayısıyla ratio’nun, insanların doyum ve haz sağladıkları nesnelerde ve imgelerde kendi işlerine gelmeyen arıza ve tehditleri arıtıp örtbas etme huyu, kısaca toplumun, sistemi mevcut ya da onları belledikleri yoldan kurtaran yepyeni alternatifleri arıtıp damıtma tutku ve çizgisi (ideolojisi) boyunca yol alması onların çıkarınadır; ratio’nun doğasındaki bu yatkınlığı teşvik eder, ona övgüler yağdırırlar. Ratio’nun tüm filozoflarca baştacı edilmesinin nedeni buydu, yani felsefenin egemenlikçi kesimlerden, tehdit damıtmacısı sınıflardan kaynaklanmasıydı… Oysa ratio’nun doğasını, felsefede şimdiye kadar yapıldığı gibi, müdahale ve arızalardan, tehdit ve çarpıtmalardan soyutlayıcı idealist birtakım ilke ve kategorilere değil, burada olduğu gibi, doğrudan daha çocuğun bilinçaltı dünyasının imgelerine, daha doğrusu imgelemi (fantaziyi) gerçeklere dayandırmak önemli! Evet, benim için Ratio’nun, çarpıtılmış, zarara ve anza’ya uğratılmış imgeleri damıtıp arındıran ve imgeleri aynen-yeniden-geriye kazandıran içgüdülere (özellikle suçluluk duygusu yoluyla telafi içgüdüsüne), bu içgüdülerin giriştiği aynen- yeniden-üretimci adımlara dayandığını göstermek çok önemliydi. Öyle ya, ratio, şimdiye kadarki bütün felsefelere özgü o çarpıtma ve arızalara gözlerini kapayan idealist kurgular içine gökten zembille inmiş gib oturtulmaktan kurtarılmalıydı artık.

Öyle ya, ratio, gerçekliğin bağrındaki aksaklıkları, arıza ve çarpıklıkları görmezlikten gelmeye, örtbas edip damıtmaya, onarıp gizlemeye çalışan o alternatifsiz telafi içgüdüsünden kurtarılmalıydı, (bak. a.g.e. Önsöz ve Mantıkçı Aklın Kökeni, s.67-69). Kısacası insan, daha bilinçaltında kendisini “tıpkılaşmaya zorlayan” o seçeneksiz telafi içgüdüsünden kurtulmalıdır. Ne zaman?

 Eğer bu makinalaştırıcı rasyonal dürtülerden kurtulup da özgürleşmek, yani gerçek Tanrı’ya varmak istediği zaman. Ama büyük dinlerin tüm mistik düşünürleri gibi, Tauler ne yapıyor?

 (1.1) “Bilinçaltına inerken” sadece arınmak, özellikle suçluluk duygusundan arınmak amacıyla iniyor. (1.2) Oysa ne var ki orada duygulan, özellikle suçluluk duygusunu alternatiflendiremiyor, alternatifleyemiyor; böylece bilinçaltının bile sadece ve yine rasyonalist biçimde —yani yarattığı imgeleri yalnızca aynen-yeniden- üretecek, ama alternatiflerini oluşturamayacak biçimde— “kafasının dikine” çalıştığını sanıyor, (bak. yukarıdaki alıntının ilk satırları). (2) Buna karşılık İntellekt’in (anlamcı aklın) yöntemi şuydu (bak. a.g.e. S.69): Sorumluluk duygularına alternatif duygular yaratarak, bu duygunun ardındaki imgeyi aynen-yeniden-üretmekten kurtulmak, yepyeniyi yeniden-üretme riski denen kritik riski aşmak, bu riskin yarattığı korkudan sıyrılmak, kısacası Tıpkılaşmak’tan kurtulmaktı… Başka bir deyişle Özgürleşmekti (bak. yukarıdaki alıntının 3’üncü paragrafı), yani sorumluluk duygusunun alternatiflerine, bireysel değil, sosyal alandaki yapıcı (devrimci) imgelerine yönelmek, böylelikle özgürleşmekti.

Bireyin (kendi denen Bütün’deki) bilinçaltı bölgesine inmeye çabalıyor da, orada bu özgürleşme ihtiyacını nasıl göremiyoruz?

 Her zaman kendini yenileyen doğanın bağrında, bağrından yepyeniyi üreten doğada, çocuğu kendini yalnız maddesel olarak değil, imgelerini aynen-yeniden-üreten de değil, ama imgelerinin alternatiflerini üreten bilinçaltında nasıl olup da göremiyoruz, ilk tohumlarını özgürleş- me’nin?

 Daha çocukluğumuzun ilk yıllarında yeşermeye başlayan intellekt’in önümüze serdiği bu özgürleşme şansını tıkayan ne?

 Bilinçaltında bizi “tıpkılaşmaya” iteleyen imgelerin aksine, bizi onların alternatiflerini, özellikle, tıpkıyı, yani kendini değil de başkalarını sevmeye iten imgeleri üretmekten alıkoyan, dolayısıyla tıpkılaşmaya iteleyen ne; gelişmemizin koşulları mı?

Öyleyse şöyle soralım:

Bilinçaltı dünyamızdan yola çıkan intellekt (anlamcı akıl), kendi ben’imizi oluşturmaya yönelen bilinçaltı duygularımızın ve onlara eşlik eden imgelerimizin ötesine, başka duygu alternatifleri üretmekten yoksun bir şekilde mi gelişiyor: İntellekt, (1.1) yalnız ben’i oluşturmaya yönelik duygulardan mı yola çıkıyor veya (1.2) bilinçaltının bir ürünü saydığımız İntellekt’in imgelem (fantazi = imge tasarlama) gücü, daha zengin ve geniş bir imgeler spektrumuna sahip olduğu halde, sadece ben’i oluşturmaya mı yetiyor?

Melanie Klein ve okulunun vardığı psikolojik sonuçlardan biliyoruz ki, imgeler yelpazesi dediğimiz spektrumun zenginleşmesi çocukluğun ilk yıllarından, çocukların yetişkinliğe doğru nesnelerle daha yaygın ilişkiler kurduğu ölçüde başlıyor.

Buna karşılık, içinde kendini tedirgin ettiğinin farkına vardığı suçluluk duygularından, suçluluğa yol açan yıkıcı dürtülerin ardındaki imgelerden, bu bilinçaltı yaralardan kurtulmak (yani kendini, Tauler’in öngördüğü tarzda, arındırmak) isteyen yetişkin bir insan orta yaşlılığında ne yapıyor?

 Bu yaraları önceleri, yani şimdiye kadarki normal yaşamında, bilinçaltına itip bastırırken, sonra —arınma sürecinde— bilinçaltına inmeye çalıştığında, orada bu yaralan (yıkıcı dürtülerin ardındaki bilinçaltı imgeleri) teşhis ederek, kendi dediğim Bütün’ü de (yani kendi Ben’inden —bilinçli dünyasından— öteye, bilinçaltı dünyasını da) bu yıkıcı dürtülerden arındırıyor, ama o sırada içinde yim de bazı, üstelik yapıcı dürtülerin imgeleri kalıyor. işte “içimizdeki kavga” dediğimiz dinamik dengenin, “arınma süreci” sonunda yıkıcı dürtülerin açığa çıkması sonucu bozulmasından arta kalanlar bunlardır “Ama önce bağrımızda bizi tedirgin eden kuvvetleri tanımak, hatta tanırken içimizde onlara karşı çıkan içgüdülerin, özellikle sevme dürtü sünün de var olduğunu bilip belki bununla teselli bulmak gerek. İnsan iç dünyasıyla işte böyle bir duyguların kapışma ortamı… Tek başına ne iyinin ne de kötünün barındığı bir alem, tam anlamıyla diyalektik bir dünya.” (Önsöz, İçimizdeki Kavga, S.8. Belge Yayınları 1992).

Yıkıcı dürtülerin ardındaki bilinçaltı imgelerden arındırılmakla iç dünyamızdaki diyalektik denge bozulmuştur, artık yalnız yapıcı dürtüler ardındaki bilinçaltı imgeler egemendir.

İçimizdeki kavga son bulmuş, barışa dönüşmüştür.

Yaşam mücadelesinde nesneler dünyasını değiştirmeye, hatta mümkün olduğu ölçüde yapıcı ve devrimci imgelere dayalı biçimde değiştirmeye katkısı olan bir insan düşünürsek, bu insanda, bilinçaltından yola çıkan intellekt’in, bilinçaltının —imgeleri altematiflendiren— bir ürünü olarak [M. Klein’m fantazi (yani imge-tasarlama) dünyasıyla ilgili olarak vardığı sonuçlar çerçevesinde] bu kez daha zengin ve yıkıcılıktan arınmış bir imgeler yelpazesi yaratmış olması beklenebilir.

Bu genişlemiş yelpaze içinde, o insanın, artık yıkıcılıktan arınmış dürtüleriyle ve duygularıyla tercih edeceği, kavuştuğu barış çerçevesinde sevebileceği bir imgeden başkası yoktur. Çünkü bu imge, bilinçaltında Tauler’in ve Jung’un öngördüğü o “yıkıcılıktan arınmak”tan da ötede, kısaca ancak ve sadece Intellekt tarafından birer alternatif halinde yaratılmış olan imgelerin daha geniş yelpazesindeki imgeler arasında yer alır.

Özetlersek; Ben, tek başına ne yapıcı ne de yıkıcı dürtülerden veya bunların ardındaki imgelerden oluşuyor. Ve bir yanda

1-Ben’de yapıcı ve yıkıcı dürtülerin imgeleri (aktüel diyalektik dengeyi oluşturmak üzere) yer alırken, öte yanda

2-(Ben’in yıkıcılıktan arındırılması ölçüsünde ulaşabildiğimiz ve onun anti-simetriği sayılabilen) bilinçaltında,

a-(bilinçten arınmakla yıkıcı ve yapıcı dürtüler arasında bozulan aktüel dengeyi, bu kez bilinçaltının katkısıyla potansiyel düzlemde yerinde kurmak üzere) Ben’deki yıkıcı imgelere bilinçaltından diyalektik karşıt (yani yapıcı) olarak, ama ancak (bilinçaltından üreyen) intellekt tarafından alternatif biçimde yaratılan

b-ve aynı zamanda Ben’deki yıkıcı imgelerin simetriği (eş- etkili tıpkısı) değil, ters-etkili tıpkısı, yani anti (yapıcı) simetriği rolünü üstlenen imge kökleri yer alıyor.

Böyle bir kök imge, insan denen nesneyi, artık Benie (yani içimizdeki kavga’yla) yüklenmiş olarak değil, insanı içimizdeki kavgadan veya kavgaya yol açan yıkıcılıktan, Kendi’mizdeki (bilinçaltı+bilinçli dünyamızdaki) Ben (bilinçli dünya) faktöründen arınarak yıkıcılıktan yoksun (yani Ben’siz bir duruma gelmiş) bir yaratık olarak sevmeye (ancak bu arınmış durumunda teslim almaya) yönelik bir imgedir.

Bir başka deyişle bu imge kökü (1) önce, insan, içimizdeki (bilinçteki) kavgayı, yani aktüel dinamik dengeyi yaratan yıkıcı dürtüle rin ardındaki imgelerden, kısacası ben’den —Tauler ve Jung’un öngördükleri tarzda— arınmış olduktan sonra, bu kez (2) bu arınmış insanın kendi intellekt’in yarattığı alternatif bir imge olarak, Ben’deki yıkıc imgelerine anti-simetrik düşen, ama sevgi dolu yapıcı niteliğiyle insa nın, sevginin öznesi olarak bilinçaltından, duyumsadığı bir imgedir.

Evet, işte insan, burada mantıkçı-aklın insanı tıpkılaştıncı, özgürleşmekten alıkoyucu yapısından kurtulduğu sırada, anlamcı-aklın (intellekt’in) insanın imgelerini zenginleştirici yeteneğiyle karşılaşıyor. Ve sonunda şöyle diyebiliyoruz: Söz konusu imge, ben’den, dolayısıyla içimizdeki —bilinçli— kavgadan arındıktan sonra, anlamcı aklın [ben’in —bilinçli dünyamızın— yıkıcı imgelerine karşı potansiyel bir diyalektik denge oluşturmak üzere  yalnız bilinçaltında yapıcı (ve anti simetrik) bir alternatif olarak yarattığı bir imgeler kümesidir ki bu fantazimizin ufuklarından bilinçaltını sevginin ışıklarına boğan, ama bilinçli dünyamıza oradaki imgelerin tıpkısı, ama ters-etkili tıpkısı (antisimetrik) gibi gelen, dolayısıyla insanın bilincini “altüst eden” alternatif bir kök-imge, yani tanrıdır: Yoksa yine ben’in bilinçli karakterine simetrik bir alternatifi olan bir tanrı Ben’de yoktur.

Söz konusu kök-imge, yani bilinçaltı “ters-tepki yaratarak bilinci altüst eden” o kırık-imge (hayal), insanı, hep aynı imgeyi tasarlamaya iteleyerek tıpkılaştıncı, bir başka deyişle makinalaştıncı veya aynen-yeniden-üretimci dürtülerden [bizi rasyonel kılan dürtülerden] kurtaran alternatif bir imge’dir ve onu harekete geçiren de —o daima yepyeni olan alternatifine (sevgiye) kavuşturan— ÖZGÜRLEŞME dürtüsünün ta kendisidir ki bunun ilk tohumlan, daha çocukluğun emzik döneminde “bağımsızlaşma eğilimi” olarak yeşermekteydi. İnsan ne bahtsız bir yaratıktır ki, daha emzik çağında yeşeren bağımsızlaşma ve özgürleşme-tohumlarını ilerdeki bilinçli yaşamında kendi yarattığı sosyal çevrenin kurallarına kendisi çiğnetiyor, ama sonra bağrında filiz veren bu dürtüye, yaşlılığında arınmaya çalışırken, tam da “tanrı”ya kavuşacağı dönemde yeniden rastlıyor.

 bilinçaltı

Evet, arınma sonunda yeniden, ama bilinçaltında rastlanan bu sevgi ve özgürleşme imgesinin bilinçteki (bilinçlenme denen kirlenme sonunda) karşılığı ancak ve sadece “özgürleşme imgesinin bilince ulaştığında ters-tepki yaratan tıpkısı”, yani hayal kırıklığıdır ve orta yaşlarda bilinci altüst eden de budur. Bilinci altüst edici, hayal (imge) kırıklığı yaratıcı bu kök-imge bilinçaltında çocukla birlikte gelişen sevgi’nin simgesidir.

Sh:9-16

GİRİŞ-Rahip Anselm Grün

Kırk yaşını aşıp ömrün ortalarına ayak basmak, çok kişi için, o güne kadarki yaşamlarını oldukça altüst eden sorunları da birlikte getiriyor, yaşamlarının dönüm noktasını vurguluyor. Meslek değişikliği, yaşanan çevreden ayrılmak, boşanmak, sinirsel çöküntü, çeşitli psiko- somatik şikayetler hep ortayaşlılığın üstesinden gelemediği bunalımların belirtileri. Rahiplerimizle teolojik etkinliklerde bulunduğumuz günlerden bazılarını ortayaşın getirdiği sorunlara ve bu sorunları aşma olanaklarına ayırmayı kararlaştırdık. Yapılan ortak söyleşiler ve kişisel deneyim alışverişleri sonunda temelde şu iki raporun yer aldığı ortaya çıktı:

Ortayaş bunalımını ruhani bir gelişme şansı olarak yorumlayan Alman mistiği Johannes Tauler’ın (1300-1361) düşüncelerini aktaran P.Fidelis’in raporu ki, bu raporun özü, ortayaş bunalımının biz rahiplerce en başta dinsel düzeyde aşılabilir olduğu ve olması gerektiği biçimindeydi. Ama bu arada antropolojik ve psikolojik koşullar da göz ardı edilmemeliydi.

O nedenle Tauler’ın aydınlatıcı dinsel açıklamalarını tamamlamak için benim de ortayaş sorunlarına, C. G. Jung’in psikolog gözüyle baktığı biçimde yaklaşmam gereği doğdu. Tauler’in ve Jung’un düşüncelerinin kilise mensubu meslektaşlarımız ve rahip kardeşlerimiz arasında uyandırdığı geniş ilgi bu düşünceleri daha yaygın bir kitleye aktarma isteğimizi haklı kılıyor.

Ortayaş bunalımında sorun, yalnızca değişen fiziksel ve ruhsal verilere karşı yeniden tavır almak, bedensel ve akıl-ruhsal gücün zayıflamasıyla başa çıkmak ve çoğu kez yaşamın orta yerinde başgösteren yeni arzu ve özlemleri düzene sokmak değildir. Sorun, bütün bunların anlamının ne olduğuna yönelik çok daha derin bir var oluş bunalımıdır:

Neden bu kadar çok çalışıyorum?

 Kendime hiç zaman ayırmaksızın niçin bu kadar koşuşturuyorum?

 Neden, niye, ne için?

 Kimin için?

 Bu gibi sorular ortayaşta giderek daha sıklıkla karşımıza çıkar ve o zamana kadarki yaşam anlayışımızı temelinden sarsar. Yaşamaktaki anlamın ne olduğu sorusu aslında dinle ilgili bir sorudur. Ortayaş bunalımının özünde bir anlam bunalımı vardır, o yüzden dinsel bir bunalımdır. Ancak bu bunalım bağrında, insanın kendi yaşamına yeni bir anlam kazandırma şansını da taşıyor.

Ortayaş bunalımı, insan yaşamının öğelerini birbirinden ayırıp yeni bir düzene sokmak amacıyla darmadağınık etmektedir. İnanç açısından bakarsak, bu bunalımın başında Tanrı’nın kendisi yer alıyor. Tanrı, yüreğin kendini açması, uğradığı bütün hayal kırıklıklarından kendini kurtarması için yüreğe hareketlilik sağlar. Oysa literatürde ortayaşla ilgili bunalımdan, Tanrı’nın insana acıyarak onu kayırması, onu uğradığı bu bunalımdan sakınması anlamında pek söz edilmiyor, bunalım bu yönüyle ele alınmıyor. Oysa bu önemli bir yaklaşımdır. Tanrı’ya inanan biri için, ortayaş bunalımı, kendisini dışardan etkileyen, üstesinden gelmek için inancım güç kaynağı olarak kullanması gereken bir şey değildir. Bunalım sırasında insanda daha çok Tanrı’nın eylemi söz konusudur ve aynı zamanda bunalım, insanın Tanrı’yla yeniden ve daha yoğun biçimde karşılaştığı, Tanrı’yla yaşadığı yerdir.

Bunalım, bizi inanmaya götüren yolun kritik bir bölümüdür ve burası öyle bir noktadır ki, kendi yaşamımızı zenginleştirmek ve gerçek olarak sadece kendimizi görmek üzere Tanrı’yı mı kullanıyoruz, yoksa kendimizi inançla Tanrı’ya teslim edip  (*.y.ö.) Bu “inanarak teslim oluş” İslam’a adını veren temel ilkedir.) yaşamımızı onun ellerine mi bırakıyoruz, burada belli olur. Burada söz konusu edilen, sadece rahipler için çözüm yolları değil, daha genel olarak her insanın eninde sonunda ancak din ve inanç çerçevesinde ortayaş bunalımıyla baş edebileceği, şalt ruh-bilimsel yöntem ve desteklerin yeterli olmadığı görüşüdür. Aslında, bir psikolog olarak C. G. Jung, psikolojik olmayan yollan gösteriyor; hatta oruç, perhiz, meditasyon ve katı tapınma kuralları öneriyor ve dinlerin birçok insana, kişisel ortayaş bunalımıyla baş etmede artık yardımcı olamadığını üzülerek vurguluyor. Bu kitapçık dileyelim ki bunalımdan kurtulma yolu olarak, yaşamın bizlerde açtığı, özellikle ortayaş bunalımının acıyla deştiği yaralan iyileştirici ilaç olarak bizi dinsel yollan keşfetmeye teşvik etsin… Burada psikolojinin bize armağan ettiği bütün o bilgileri olumsuzlamak gibi geriye doğru bir eğilim söz konusu olamaz, tam tersine, edindiğimiz bütün psikolojik bilgilere paralel olarak İsa’nın bizi aydınlattığı yolda yürürken ileriye doğru hamle yapmak söz konusudur. Sorun insanın yalnızca kendi gerçekliğini tanımak, kendini ulaştırarak kendine bir yücelik bahşetmesi değil, her şeyde Tanrı’yı yüceltmektir. Tanrı’yı yüceltmenin, ululaştırmanın bir şekli de öldüğü anda (İsa’nın yaşamı bizim ölümlü bedenimizde gözle görülebilsin diye) dirilişin yepyeni yaşamıyla örtünüp kuşanan insan, sağlıklı ve olgun insandır.

Sh:18-20

Mistik ve Psikoanaliz İlişkisi Üstüne-Yılmaz Öner

Johannes Tauler (1300-1361) Almanya’nın ortaçağda yaşamış en önemli ve akıl-ruh bakımından en zengin mistikçisi olan Eckart Usta’nın (1260-1328) öğrencisi, aynı zamanda Türk-İslam kültürünün büyük düşünür ve eylemcisi Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin’in (1328- 1420) çağdaşıydı.

Bir yanda Albertus Magnus (1193-1280) ve Aquino’lu Thomas (1225-1274) skolastiğinin etkisi altında kalan, ama öte yandan özellikle musevi filozof M. Maimonides (1135-1204) ve İbni Rüşt (1126- 1198) ile Türk-İslam kökenli İbni Sina (980-1037) tarafından aynı paralelde geliştirilen Yeni-Platonculuk çizgisinde düşünen Eckart Usta ve öğrencisi Tauler şu sürece önayak oldular: Halkta yeni bir dindarlık biçimi, yani “yaratılan her şey tanrıya döner” anlamında “insanın arındıktan sonra veya insandaki inanan ruhun tanrıyla karşılaşması”nı sağlayan süreç.

Yeni-Platoncu Augustinus (354-430), Eriugena (810-877) ve Chartres Okulu (lO.yy.)’ndan da destek alan bu düşünceleri, Tauler, mistik bir dindarlık deneyimine dönüştürdü. Günümüzün psikiyatri diliyle söylersek, “yetişkin çağın bilincinden arındıktan sonra, bu kez insandaki doğal gelişmenin ters yönünde, bilinçaltındaki imgelere dönüş” diyebileceğimiz bu deneyim, tanrının varlığı ile yaratıkların varlığı arasındaki o “metafiziksel” öz farklılığını inkar etmekle “rafızî” gibi görünse bile, tanrının, insanın “içdünya”sındaki, özellikle bilinçaltındaki bir imge ve bizce tamamıyle belirgin bir imge, sevginin imgesi olarak yer aldığını göstermeye yöneliktir.

Eckart Usta ile Tauler’ın önayak oldukları ve mistik (kısacası, tanrıya kavuşmaya yönelik içe-gömülme) yönü ağır basan bu yeni Dindarlık Biçimi’nin, bugün psikiyatrist M. Klein ve J. Riviere’den çevirdiğimiz ve “felsefi kavramlaştırmaların köklerine yaklaşma” doğrultusunda yorumladığımız psikoanalitik yöntemler sayesinde açıklığa kavuşturulabileceğine inanıyorum. Çünkü bu yöntemlerin amacı, İçimizdeki Kavga’nın ardındaki kuvvetlerin (bilinçaltında) yola çıktığı imgeleri akıl-ruhun bağrında yakalamaktır. A. Grün iç-dünyamızdaki böyle bir arayışın gerekçesini, Tauler’in mistik yaklaşımına ve Jung’un psikoanalitik bulgulardan çok, kurgusal şemalardan örülmüş yöntemine dayandırıyor, ki pek haklı olarak, bu gerekçeleriyle din adamının düştüğü bunalımdan yola çıkıyor.

Biz ise, söz konusu imgelerin, ratio’nun (mantıkçı akıl) cenderesinden kurtulup, intellekt’in (anlamcı akıl) yarattığı değişik alternatif imge-olanaklarının yelpazesini elverdiğince zenginleştirip genişleterek özgürlüğe doğru nasıl açıldıklarını yaşatmak eğilimindeyiz Tanrı derken biz, bilinçaltındaki imgelerin —zenginleşerek sevginin ufuklarına doğru— akıl ruhun dürtüleriyle özgürce hareketlenmesini, imgelerin özgürleşme hareketindeki o coşkuyu anlıyoruz.

Sh:21-22

A.Grün’ün Yorumuyla Tauler:

JOHANNES TAULER Açısından “Ortayaşlılıkla Başa Çıkmak”

Tauler, dinsel söyleşilerinde sık sık kırklı yıllardan söz açar. Kırk yaş, insan yaşamında bir dönemeci temsil etmektedir. İnsanın tüm ruhani çabalan ancak kırk yaşından sonra meyvesini veriyor ve insan ancak o zaman gerçek bir ruhsal barışa ulaşabiliyor. “Diriliş” ile “Göğe Çıkış” arasındaki 40 günü, ayrıca Küçük Paskalya’ya kadarki 10 günü Tauler, insanın ruhani gelişimi açısından simgesel bir dönem olarak kabul ederek şöyle diyor:

İnsan nasıl başlarsa başlasın, ne yaparsa yapsın kırk yaşına gelmeden önce ne gerçek barışa kavuşabilir ne de doğasından ötürü cennetlik olabilir. Kırk yaşına kadar öyle çeşitli şeyle uğraşır ki, doğa onu oradan oraya sürükler. Ama, doğa veya Tanrı diyelim, bazı şeyler insanda neye hükmediyorsa o olur ve insan vakti gelmeden önce ne gerçek bir barışa ne de cennete kavuşabilir. Bu nedenle, o her şeyin bilgisini bahşeden, o teselli dağıtan Kutsal Ruh’tan nasibini almak için insan daha on yıl beklemek zorundadır.

İnsanın yaşadığı yıllar, yürüyeceği ruhani yol açısından hiç de önem taşımıyor değildir. Tauler’a göre bu yolun hedefi kendi ruhunun derinliklerine inmektir. Ruhun derinlikleri veya dibi derken, bilginler bu kavramlar üzerinde çok tartışmışlardır. Biz burada bu bilgince tartışmalara girmek istemiyoruz; ama biz “derinlik” derken bunu, insanın bağrındaki en kuytu köşelerin görüntüsü, bütün ruhsal güçlerin toplandığı, insanın kendine sahip olduğu ve bizzat Tanrı’nın oturduğu köşenin görüntüsü olarak kabul ediyoruz. İnsan imsak ve perhiz çabalarıyla ruhunun derinliklerine ulaşamaz, ancak Tanrı’nın kendi eylemiyle ulaşabilir. Ve Tanrı; davranışlarını, yaşadığımız hayatla gösterir, yaşamımızın getirdiği deneyimlerle gösterir. Yaşadığımız hayal kırıklıklarıyla Tanrı içimizi boşaltır ve uğradığımız başarısızlıklarla içimizdeki boşluğu açığa vurur. Tanrı bize layık gördüğü, çekmemizi beklediği acıları çektirerek davranır, bize hizmet eder, içimizi boş hissetme deneyimi ortayaşlarda yoğunluk kazanır. Ve burada Tanrı’nın bizi kendi yüreğimizin boşluk (*.y.ö) ve kuraklığının içinden geçirip —ki bu geçiş, kendi Tanrı tasarımımız ve duygularımızla karşılaştığımız sırada değil, Tanrı’nın gerçeğiyle karşılaştığımız sırada oluyor— ruhumuzun derinliklerine götürmesi için tüm ruhani çabalan ondan edinmemiz söz konusudur.

(*.y.ö.1) Çocuğun ilk 1-2 yıllık dönemde Boşluk ve Çaresizlik hissetmesi ve Tanrı ile ilk yüzleşme, ama çaresizliğin insanda ilk kez Tanrı tarafından değil, Ana tarafından giderilmesi konusunda (bak. İçimizdeki Kavga, 1992, Belge Yayınları s.16-17): “Çocuk bütün isteklerinin yerine getirilmesini bekler, bir bakıma memeye olan sevgisinden arzular memeyi, elbette memeyi emerken duyduğu haz nedeniyle ve açlığını gidermek için arzular. Peki, bebeğin bu beklenti ve arzuları yerine getirilmeyince ne olur?

 O zaman bebek bağımlılığın farkına kısmen de olsa varır, ağlamaya ve bağırmaya başlar, saldırganlaşır, öfkeyle ve saldırganca arzularıyla bir bakıma durup dururken patlar… Boşluk ve çaresizlik (yalnız bırakılmışlık) duygusuna kapılır… Hıçkırıklarla kıvranıyorsa, bebeğin dünyasında artık çektiği acıdan başka bir şey yoktur. O ruhsal olarak artık örselenmiş, hatta örselenip incitilmekten de öte kahredilmiştir. Bu, emzik çocuğu iken hemen hepimizin yaşadığı ve ruhsal sonuçlarına çok sonraları pek acı bir şekilde katlandığımız bir durumdur. Bu, ölüme benzeyen bir şeyden edindiğimiz ilk deneyim, var olmayan bir şeyden, insanı dili tutulmuş bir duruma sokan bir kayıptan edindiğimiz ilk bilgidir.”

Tauler’e göre, ortayaşta içimizin Tanrı’nın lütfuyla sonradan yeniden giydirilmek üzere önce Tanrı tarafından çırılçıplak bırakılıp boşaltılması (boşluk duygusu(2)-y.ö.) söz konusudur. Bunalım öyle kritik bir dönüm noktasıdır ki insanın kendi içine kapalı kalıp kalmayacağı ya da Tanrı’nın yardımı sayesinde kabuğundan dışarı sökün edip etmeyeceği burada belli olur. Biz bunalımı ve bunalımla nasıl başa çıkılması gerektiğini, Tauler’ın söyleşilerinde belirttiği gibi, 6 aşamada açıklamaya çalışacağız.

(2) “Duygulardan Bilince ve Kavramlara Doğru” ve özellikle “Kaygının Doğuşu” konusunda (bak. içimizdeki Kavga, s.68) :”işte içinde yaşamayı, yukarıdaki (1) ve (2) anlamında, daha bilinçaltından tercih ettiği, bir dış ya da iç dünyayı bulamama, bir başka deyişle, kendisi için yaşanmaya değer olan, korkularına karşı bilinçaltından güvenceler sağlayan bir iç dünya’yı bulamama duygusundan doğan kaygı ve korkular genç insanı duygusal dünyasında veya bilinçaltında muhakkak ki bir yerlere itmektedir.”

 

1-BUNALIM

Tauler, yıllar boyu dinsel bir yaşam süren insanların 40 ile 50 yaşlar arasında ruhani bir bunalıma düştüklerine tanık oldu. O zamana kadar pratiklerinde uyguladıkları her şey, düşünme tarzı, bireysel ve birlikte edilen dualar, koro halinde okunan dualar, dinsel çerçevede dalınan hayaller, bunların hepsi onlara birdenbire yavan ve kupkuru görünmeye başladı. Bundan hoşlanmadılar ve kendilerini bomboş ve doyumsuz hissettiler.

“Kutsal bütün düşünceler, sevimli bulduğu tüm resim ve tasvirler, sevinç ve coşku, tanrının armağan ettiği her şey ona artık kaba, yavan geliyordu. O kendini bunlardan dışlanmış hissediyor, hiçbir şey ona tat vermiyor, tat almak istemiyordu. Onu hoşnut edecek hiçbir şey yoktu, kısacası iki ucun ortasındaydı ve büyük bir acının ve sıkıntının içinde Bu durum, insanın uygulamasını sürdürdüğü dinsel alışkanlıklarının hiçbir işe yaramadığı veya bunların ne faydası olduğunu bilememesidir. Alıştığı şeyler elinden alınıyor, ama yerine hâlâ yenileri gelmiyor. Tanrıya yaklaşacak yol bulamadığı için, alışageldiği pratikle birlikte inancını da fırlatıp atma tehlikesi doğuyor. Şimdiye dek tutunduğu tüm ruhani çabalarının hiçbir işe yaramadığını görüyor. Görünüşteki biçimlere bel bağlamanın boşuna olduğunu hissediyor, hayal kırıklığına uğrayıp yüzünü Tanrıya ters çevirmek geliyor içinden, (l.y.ö.)

(l.y.ö.) Oysa İslamda namazın insanın organları ile toprak arasında, ezanın insanla insan arasında yine insan sesiyle “doğrudan temas” üzerine kurulu olması, yani tanrı (insanın kendi bilinçaltına yönelerek, bilincini Kendi denen bütün’e tamamlama çabası) önünde insanın bir parçası olduğu doğa ile bütünleşmesi (bu psikosomatik birliktelik) bu mistik duyguların soyutlayıcılığına rağmen, insana hiç değilse doğanın gerçeklerinden kopmamayı bu gerçeklere yüz çevirmemesini sağlıyor.

Ne var ki böylesi bir bunalım, Tauler’e göre, Tanrının acımaklılığının eseridir, çünkü insanı bunalıma, sıkıntıya sokan Tanrının kendisidir ve bununla bir amaç gütmektedir: O, insanı hakikatle yüzyüze getirmek istemekte, onu ruhunun derinlerine (bilinçaltı’na-y.ö.) götürmektedir.

Tauler burada öyle bir mecaz kullanıyor ki, tanrı güya insanın evini başından aşağı geçirip altüst etmekte ve bunu, insanın Drahmı’ye, yani ruhunun derinlerine ulaşması için yapmaktadır:

“İnsan bu eve girer ve tanrıyı orada ararsa, evin düzenini değiştirir; o zaman tanrı insanı aramaya çıkar ve bu dağınık evin altını üstüne getirir, tıpkı aradığı şeyi buluncaya kadar onu oraya, bunu buraya fırlatan biri gibi”

Evde o zamana kadarki düzenin altını üstüne getirmek insanın kendi köklerini arayıp bulmasını sağlıyor ki bu da, kendi ruhani olgunlaşması için insanın bütün yaptıklarından daha yararlı oluyor.

“Böylesine altüst etmek, gece gündüz demeden böyle yetmiş yedi kez darmadağın etmek mümkün olsa, doğa, yani insan buna katla- nabilse, düşünüp taşındığı veya hayal ettiği bütün işlerde ve tasarımlarında ileriye doğru akla gelmeyecek ölçüde atılım kazanır”

Ne var ki insan, tanrının onu içine soktuğu bunalıma karşı çoğu kez yanlış tepki gösteriyor; tanrının onda bir şeyleri harcadığının artık işi kendi eline aldığının farkına varmıyor. îşte Tauler bunalım karşısında yanlış tepki göstermenin çeşitli yollarını açıklıyor.

2-KAÇIŞ

İnsan ortayaş bunalımından üç ayrı biçimde kaçabilir.

a-Birincisi, insan kendi içine bakmayı reddetmekle kaçmak ister bunalımdan, yüreğindeki huzursuzluğun karşısına dikilmez. Ne yapar?

 Bu huzursuzluğu dışarıya doğru yönlendirir: Onu büyük bir sabırsızlıkla başka insan veya nesnelerin, toplumsal yapı ve kurumların üstüne atarız (2.y.ö.). Tanrı insanı huzursuzluğa, tedirginliğe iter, evini altüst eder:

(2.y.ö.) “İçimizdeki Kavga” (1992) adıyla çevirip yorumladığımız kitabında J. Riviere bu konuda şöyle diyor (S. 19-26): Acı duygusunu, saldırıya uğrama ya da çaresizlik duygusunu giderici, bu duygulara karşı güven(ce) sağlayıcı önlemler arasında en köklü ve en başta gelen yöntem Projeksiyon yöntemidir. Bu yöntem, acı veren ve nahoş bütün ruhsal duyum ve duygulan kendiliğinden dışarı aktarmakta, başka kişilerin ruhsal dünyasının malı gibi göstermektedir, insan, bu duyum ve duygular, sanki kendi içine değil de, dışarıda bir yere aitmiş gibi davranır, kısacası bunların kendi içinden kaynaklandığını yadsır: Başkalarına yakıştırıp onlara yükler bu duyguları. Bu duygulara bağladığı suçluluk, haksızlık ve günahı başkasanın üstüne atar…

 “Ve olduğu yerde kendisini bekleyen insana acıyarak, ama şefkatle yaklaşıp dokunursa, o zaman insan, ruhunun derinlerine inmekten vazgeçer, manastırı altüst edip Allah bilir nerelere kaçmak istemez!”

Bu durumda, insan, reformu kendinde yapamadığı için manastırda yapmak istemektedir reformu. Kendindeki huzursuzluğu dışarıya yüklemekte, kendi ruhunun derinliklerine iniş kapılarını yüzeysel reformlarla tıkamaktadır. O dışarısındaki değişiklik ve iyileştirmelere kendini öylesine vermiştir ki kendi yüreğinin dışardaki bu reformlarla aynı tempoda yürümediğini, aradaki uyumsuzluğu fark edememektedir. Dış dünyaya karşı verdiği mücadele onu kendi ruhsal dünyasıyla mücadele etmekten alıkoymaktadır.

b-Bunalımdan kaçmanın ikinci yolu, kendi dinsel pratiğinin yüzeyselliğine sığınmaktır. Bu yüzeysellikte takılıp kalan dindar kişi kendini başkalarının, çevresinin yerine koyamaz, tam tersine yalnız ve yalnız kendinde diretir, oyalanır durur; böylece kendi içindeki tutarsızlık veya kavgalardan kaçmakta, dışındaki faaliyetlere sığınmaktadır. Kendi içini dinleyecek, kendi içinde henüz ayak basmadığı yolları deneyecek yerde herkesin basıp geçtiği geniş caddeleri tercih etmektedir.

c-Ortayaş bunalımından kaçışın üçüncü yolu, içeride yaşanan huzursuzluğu durmadan dışarıya yeni yaşam biçimlerine dönüştürmeye kalkışmaktır. İçinizdeki bunalıma çözüm bulmak için dışınızdaki biçimlerden medet umarsınız. Meditasyon biçimlerinden birini bırakıp ötekini denemek ister, oradan oraya koşuşturursunuz. İlk coşkunuz geçti mi, bir başkasına yönelirsiniz. Oysa bunun da ötekinden pek farkı yoktur. Ve biçimlerin hiçbirinde sebat göstermediğinizden onların köklerine de inemiyor, kendi tedirginliğinizin karşısına dikilemiyorsunuz, karşı çıkmaya katlanamıyorsunuz. Sizi bu kararsızlık ve sıkıntıyı aşıp kendi içinize yöneltecek olan tanrının sesine kulak vermiyorsunuz. Evet, kendinizi için için değiştirecek yerde, dışınızdaki yüzeysel değişikliklere gönül veriyorsunuz.

“Bu sıkıntılar kimilerini tekkelere ya da manastır hücrelerine itti. Oralardan dışarı çıkanlar da o denli az şeylere kavuştular ki… Birçokları yeniden mantıkçı akıllarının yarattığı imgelere saplanıyor ve bu görüntülerle avunuyorlar; çünkü yaşadıkları sıkıntıyı bir daha çekmek istemiyor, ama sonunda yere yıkılıp kalıyorlar.

Bunalımdan kaçmanın anlaşılabilir yanları var. Çünkü ortayaş bunalımının olumlu işlevi konusunda pek az kişinin bilgisi var. Çoğu insanlar kendilerini huzurlu hissedemiyor ve kendine göre tepki gösteriyor, çok kez de düşüncesizce… O bakımdan ruhani yaşamın aşamalı karakterini bilmek önem taşıyor. Her aşamanın bir işlevi var. Ortayaş dönemi, insanın bir yandan kendini gerçekleştirirken öte yandan da tanrıya giden yolda yer alma ihtiyacını duyduğu kritik (ve çelişkili- y.ö.) bir aşamadır. O nedenle bu, birçoklarının algılamak (dolayısıyla çelişkiye düşmek-y.ö.) istemedikleri ve yaklaştıkça, insanların kendi savunma mekanizmalarıyla “bunalımdan kaçış” şeklinde tepki gösterdikleri sancılı bir aşamadır. Bu yaşlardaki pek çok insan için karakteristik olan o durup dinlenmezcesine gösterdikleri faaliyet, çoğu kez kendi içlerindeki bunalımdan bilinçsizce veya bilinçaltından bir kaçıştır. Ama ne var ki çokları kendi bunalımlarıyla başbaşa bırakıldıklarından, tepki göstermek için kaçıştan başka yol bulamıyorlar. O bakımdan geçirdikleri bunalımda, insanlara yardım edecek ve sıkıntılar ve kararsızlıklarla (dolayısıyla çelişkilerle-y.ö.) dolu bu dönemin içinde, onlara insancıl ve ruhani (bilinçaltına yönelik-y.ö.) olgunlaşma doğrultusunda eşlik edebilecek deneyimli ruhani (insanın kendi bilinçaltını dinlemesine yardımcı olacak-y.ö.) kişiliklere ihtiyacımız var.

3-GERİDE KALMAK

Ortayaş bunalımına tepki göstermenin bir başka yolu da gelişme doğrultusunda atılacak sonraki ilk adımın gerisinde kalmak, duraklamaktır; o zamana kadarki yaşayış tarzına sıkıca tutunup kalmaktır. Psikolojik düzlemde bu, kendi içindeki korkuları gizlemek için, birtakım ilkelerin ardına saklanmak şeklinde kendini gösteriyor. Bu geride kalış, dinsel alanda, o zamana kadarki dindarca pratiğin kalıpları içinden çıkamayıp katılaşarak biçimselleşmek şeklinde belli oluyor. Dinsel görevlere tıpatıp sadık kalınıyor, (beş vakit namaz kılınıyor-y.ö.) her gün dua ediliyor veya düzgün olarak her pazar kilisedeki törene katılmıyor. Dinsel görevlere en ufak ayrıntısına kadar uymaya özen gösteriliyor. Bütün bunlara rağmen insanın iç dünyasında hiçbir gelişme olmuyor. İnsan yine sevgiden uzak ve katı yüreklidir, başkalarına küfür etmekten geri kalmıyor, onların ahlaki veya dinsel gevşekliğini kınıyor, gerçek bir hıristiyan (veya müslüman-y.ö.) gibi nasıl yaşanması gerektiğini başkalarına kanıtlamak zorunda kalan sofu biri sayıyor kendini. Ne kadar çaba gösterseniz de bu tür insanlarda ne İsa ne Muhammed’deki sevgi ve iyilik ışığının bir nebzesine olsun rastlayamazsınız. Her şey kılı kırka yararcasına ukalalık ve dar kafalılık kokmaktadır, her yanda küçük ruhluluk, somurtkanlık, yargılarda insafsızlık, kendini haklı gösterme eğilimi egemendir.

Yaşanan bunalım kendi dinsel ilkelerine ve dinsel pratiğine sıkı sıkıya tutunmakla aşılmak istenmekte, bunalımın yarattığı korku böylece gizlenmeye çalışılmaktadır. Bu, kendim ve tanrı konusunda kendi yarattığım imgeyi, elimden bizzat tanrının kendisinin alacağı ve insanın kendi başına meydana getirdiği yaşam binasını herhangi bir şekilde sarsabileceği korkusundan geliyor eninde sonunda. Tauler, dışımızdaki ilke ve biçimlere korkudan öyle sıkı sıkıya tutunup bağlı kalmaya hep karşı çıkıyor, dindar insanda sıkça raslanan yürek çarpıntılarını açığa vurmak istiyor vaazlarıyla. İnsanın korku ve kaygılan yüzünden, inatla öyle sıkı sıkıya tutunmak istediği ilkeleri, Tauler, put veya ideal diye adlandırıyor; çoğu insanın gerçek Tanrıyla karşılaşmaktan kaçınmak için kendi putlarına sarıldıklarını vurguluyor. (3. y.ö.)

(3.y.ö.) İnsanın, dinsel inançlarına rağmen, ortayaşlarda içine düştüğü bunalımın ardındaki korku ve kaygılar “İçimizdeki Kavga’nın (Belge Yayınları, 1992) Kaygının Doğuşu bölümünde sözünü ettiğim psikolojik süreçlerden kaynaklanıyor. Çünkü ortayaş bunalımını doğuran duygular, inanma, dolayısıyla Teslim Olma (İslam) eğiliminin dürtüsüyle, ama özellikle telafi içgüdüsüyle doğuyor ve üst-ben tarafından kavramlaştırılıyor. Öyle ya, inanma eğilimi, insanın kendini bilinçaltına teslim ettiği yerde bu kez telafi dürtüsünün belirdiği bir şekilde değil mi?  Ve bu içgüdü, insanın kendi bilinçaltına dönüşü, kendini bilinçaltına teslim etme (İslam) eğilimi değildir de nedir? (bak. “Bilinçaltından Aklın Ruhuna Ulaşmak”, M. Klein-Y. Öner, Anahtar Yayınları, 1992 ve “Çocukken Başlar İsyan”, M .Klein-Y. Öner, 1993).

“Bazıları kendi yaşam biçimlerinden, kendi dindarlıklarından öylesine kıvanç duyarlar ki, ne tanrıya teslim ederler kendilerini ne de insanların ellerine; tanrıya teslim olmamak için gözbebeklerini korur gibi sakınırlar kendilerini. ”

Bunlar tanrının kendilerine doğrudan (bilinçaltından-y.ö.) hitap edebileceği, sorular yöneltebileceği her şeye karşı direnirler. Alıştıkları pratiğe iki elle sarılıp yaptıkları bu uygulamaları hep tanrı ile kendileri arasında tutarlar. Kendi güvenlikleri, kendi dinsel kanaatleri, onların açısından, tanrıyla doğrudan doğruya karşı karşıya gelmekten daha önemlidir. Bu insan tanrıyı, kendi iç dünyasından uzakta tutar, çünkü tanrı, kendisi (hem psikolojik hem sosyal koşulları-y.ö.) için tehlikeli olabilir; öyle ya onun dinsel uygulamalarındaki (bilinçaltı-y.ö.) motiflerin ne olduğunu, onun (bilinçaltının-y.ö.) aslında ne durumda bulunduğunu kendisine gösterebilir. Hatta öyle olabilir ki, tanrı, onun dinsel davranışlarının (dış dünyadaki riskler karşısında-y.ö.) düpedüz bir kendini —hem psikolojik hem de sosyal açıdan— sağlama ya da güvenceye alma çabası olduğunu meydana çıkarabilir, onun bulanık niyet ve isteklerini, onun korkularını bastırma girişimini gözler önüne serebilir. Böylece o, gerçekten (bilinçaltından suçluluk duygusunun bilvesile vicdanının sesine uygun olarak-y.ö.) dindar olacağı yerde, (kendi bilinçaltının tarihinden kopuk ve üst-ben’i tarafından saptırılmış veya bilinçaltına atılıp orada iç dünyasında sindiremediği, dolayısıyla arıtıp damıtamadığı duygular tarafından biçimselleştirilip dondurulmuş-y.ö.) dindarca davranışlarının gerisine sığınır. Kendi davranışlarında yalnız kendini (ama üst-ben’in yarattığı kavramlaştırılmış duygularla dolu bir dünyada-y.ö.) aradığını, kendi güvencesini, kendi haklılığım, kendi ruhani zenginliğini aradığını, eninde sonunda dindar olamadığını (dolayısıyla bilinçaltında kendisiyle yalnız başına kalamadığını-y.ö.) tanrının fark etmemesi için dindarmış gibi yapmaktadır.

Tek başına dinsel pratiğin onu dindarlaştıramayacağın! fark etmeden bu pratikle biçimcileşip kabuk bağlıyor, kendine vehmettiği içtenliğin bağrında kendi kuruntularıyla kaskatı kesilip Tanrının onu hakikate çağırmak isteyen sesini duyamıyor. Yobazlara, riyakârlara özgü bir tutumdur bu. Gerçek tanrıya inanmaya, Tanrının insanın kendisini (bılinçaltındaki telafi içgüdüsüne açık tutmaya-y.ö.) durmadan dönüştürmesine cüret edemeyen, ama kendilerini iyi bir hıristivan veya müs- lüman sanan çoklarında bu tutumla karşılaşırız.

Bu insanlardan söz ederken Tauler, tanrının bahşettiği kaynakların (insanın kendi bilinçaltmın-y.ö.) tadını alacak yerde bu insanların kör yeraltı sarnıçlarıyla yetindiklerini söylüyor ve şöyle yakmıyor:

“Aslında o kadar çok ruhani kişi var ve bunlar yaşamın suyunu öylesine boş yere akıtmışlar ki, suyun dibinde ne yaşayan bir şey kalmış ne de gerçeğin ışığı; kala kala geriye yalnızca dışgörünüş, yüzeysel şeyler kalmış: Algılanan dış biçimleri ve statüleriyle geride kalacak olanlar yalnızca bunlar. Her şey dışardan, kulaktan dolma, ya da duyular yoluyla mecazlar biçiminde içeriye aktarılmış; yoksa her şeyin fışkırdığı temelden (bilinçaltından-y.ö.) kaynaklanan hiç, ama hiç bir şey yok. Bunları hep kapalı sarnıçlar, ama (bilinçaltının tersi- ne-y.ö.) dibinden hiç bir şeyin kaynamayıp fışkırmadığı kör sarnıçlar, herşeyin dışardan içeriye, bir raslantı sonucu nasıl girdiyse girip aynen öylece çürüdüğü…. ”

Tauler yobazlarla ilgili sözlerini şöyle noktalıyor:

“Sarnıcın içine aktarılan ne varsa çürüyüp kokuşuyor ve kuruyor, bu arada kurallar, fermanlar ve dogmalar da. Sonunda sarnıcın dibinde kalanlar gösterişli adetler, isteğe bağımlılık, taş kalplilik, acımasızca yargılamalar, görünüşe ve laflara önem vermek… ”

Dinsel eylemlerde dindarca gayretkeşlik göstermekle yobaz, kendi ruhunun derinleriyle hiçbir ilişkisi olmadığını gizlemek ister, kısacası tanrının insana yabancı olduğunu kasteder. İnsanın ancak belirli dinsel pratikte bulunduğu sürece tanrıya sahip olacağı kanısındadır; yani tanrıyı kendi dinsel uygulamalarının içine sığdırmaya çalışır. Bu davranışının nedeni onun yaşayan tanrı karşısındaki korkusudur. Kaygılanıp korktuğu içindir ki tanrı, ona kendini haklı gösterme ve güvenceye alma çabasıyla ördüğü binayı yıkacakmış (böylesine tehdit edermiş-y.ö.) gibi gelir, tanrının önüne sanki çırılçıplak çıkacaktır…

Kusursuz bir yaşam sürerek tanrının nüfuz edemeyeceği koruyucu bir duvar inşa etmeye çalışır. O görevlerini yerine getirirken, tanrının elini değdirdiği sevecen bir yürekten esinlenmez; tam tersine sıkı sıkıya, ama korkakça dokunur kendi kendine. Ortaya koyduğu eserlerle kendini temize çıkarmak ister, ama bunu kendini tanrının yargısına teslim etmekten, tanrıya güvenip kendini onun sevgili kulları arasına bırakmaktan korktuğu için yapar. İnsanın kendine sarılarak kendini tanrıya teslim etmesi gereğinden kaçılmaktadır.

Tauler’in ruhani pratiklerden vazgeçmeyi öğütlediği yok, tam tersine dindarlığın görünüşteki dış biçimleri iyidir, çünkü bu biçimler insanın iç dünyasını hedef alıyor, onu dış dünyaya bağımlı kalmaktan kurtarıyor. Tauler özellikle gençleri uyararak sevgiyi eylem haline getirmelerini ve dış dünyada tanrı sevgisi aşılayan şeyleri yapmalarını öğütlüyor: Burada ne var ki kendi yaptıklarımıza gerçeğinden fazla değer yakıştırma ve dinsel pratiğe özgü uygulamaların bizi “kendi içimize dönemeyecek kadar uğraştırması” tehlikesi doğuyor. Kırk yaş dış dünyadaki dinsel uygulamaların değerini ölçmek için bir dönüm noktasıdır, diyor Tauler ve papa Büyük Gregor’un Aziz Benedikt’in yaşamından söz eden açıklamalarından şu alıntıyı yapıyor: “Eski Konfederasyonun rahipleri 50 yaşlarında tapınağın bakıcısı, yaşça daha küçük iseler tapınağın sadece hamalı olurlar ve dinsel pratikle uğraşırlardı”. 40 veya 50 yaşına kadar yürütülen dinsel pratik, rahiplerin iç dünyalarını geliştirmeleri ve tanrıya daha yakın olabilmeleri açısından gerekli bir destekti. Ve bu süre içinde, diyor Tauler “Rahip ne içine ne de dışına, içindeki ya da dışındaki barışa, kendinden feragat edebileceğine, kendine hakim olabileceğine pek fazla güvenmemelidir: Çünkü bütün bunlar doğayla iç içedir”.

Kırk yaşından sonra kim dinsel pratiklere bağlı kalıp bu uygulamaları ruhunun derinleriyle temas kurmaktan daha önemli sayarsa o kupkuru bir sarnıca döner. Tanrının, kendi ruhunun derinlerine (bilin- çaltındaki telafi dürtüsünün doğrultusunda-y.ö.) için için nüfuz ettiğini hissedemeden dışdünyasındaki eylemlerin bağrında çözülür ve de eriyip gider. (4.y.ö.)

(4.y.ö.) Burada dış dünyadaki eylemlerinin insanda hemen tümüyle suçluluk duygusu yarattığı ve bu duygunun, iç dünyanın bilinçaltı denen bölgesine itilip bastırılsa bile, genelde insanın Kendi’sinin (bilinç+bilinçaltı dünyasından oluşan Bütün’ün) bu duygulardan arınmış olamayacağı bir ilke olarak kabul ediyor ki bu varsayım, hemen hemen bütün dinlerin ortak bir varsayımıdır; kısacası (1) insanın Kendi, dış dünya denen Sosyal Çevre tarafından “kirlenme”ye uğramaktadır ve (2) o nedenle “damıtılıp arıtılmaya muhtaçtır”. Ve bu ihtiyaç elbette ki, insanın bilinçsiz bir canlı yaratıktan öteye bilinçli bir canlı yaratık olmasından kaynaklanıyor.

Ama insanın bilinçli bir canlı olmasından ileri gelen bu kirlenmeden “arıtılma” gereğini kim yerine getirecek?

 Burada iki olanak söz konusudur

Din kökenli ideolojiye göre, ya insanı dışardan etkileyen tanrı ya da insanı içerden etkileyen tanrı ki, insanın (dış dünyadaki) eylemlerini küçümseyen bazı dinsel ideolojilere göre, bu eylemleri yalnız tanrı belirlediği için, bizce tanrının da aynen, yarattığı insan gibi, birlikte (kirlenmeye) uğraması, dolayısıyla suçluluğu paylaşması gerekiyor.

insanı içerden etkileyen tanrı duygusuna, yani psikolojik olgulara göre, dış dünyanın bir yaratığı, ama Kendi denen psikolojik Bütün’ün dışına çıkamayan bir yaratığı olarak insanın kendisi ki insan, iç dünyasını (bilinçli bölgeden öteye bilinçaltı bölgesine doğru genişleterek) kendi denen Bütün’e tamamlamak suretiyle, uğradığı “kirlenmişliği” ışığa tutup yerinde, bilinçaltında tesbit ediyor. İnsan Kendi’ni böylece “suçüstü” yakalıyor: Arınıyor.

 

4-KENDİNE YÖNELİK BİLİNÇ YA DA KENDİNİ BİLMEK

Ortayaş bunalımı bizi kendi kendimizin farkında, yani bilincinde olma gereğini ortaya koyuyor ki bu da bunalımla başa çıkmamıza yardımcı oluyor. Tanrı, bize sevgiyle yönelecek ve şimdiye kadarki düşünce yapısı ve yaşama tarzımızın altını üstüne getirecek olduğunda kendi kendimizi tanıma, farkında olma, kendimizin bilincine varma şansı da doğar; bu yalnızca dışdünyaya baktığımız yönde değil, kendi özümüzün saklı olduğu o ruhsal derinliği hissettiğimiz yönde olur. Özünün, yani kendinin bilinçliliğine giden yol, Tauler açısından, ruhun derinlerine yönelmek demektir ve kendi iç dünyamıza (bilinçten bilinçaltına doğru-y.ö.) yöneldiğimiz dönemeçten başlar. Özümüze yönelik bilince ulaşmak ilkin sancılıdır; çünkü karanlık, fenalık, korkaklık ve sahtelik olarak içimizde gizli kalan eğilimleri o zaman hiç acımaksızın insafsızca keşfederiz kendimizde (5.y.ö.).

(5.y.ö.) Özbilinçliliğe (kendine yönelik bilince) ulaşma eğiliminin kendi kendine bir çeşit psikoanaliz uygulamak anlamına geldiği açıktır. Bu eğilimin sancılı olduğu daha baştan bellidir, çünkü “insanın ruhsal doğasındaki (diyalektik yapılanmadan doğan) bu kavgada ona kendisinden başka yardım edebilecek hiç-bir güç yoktur”. Bu konuyu daha iyi kavramak isteyenler içimizdeki Kavga adlı kitabı, şu alıntının yer aldığı Önsöz’üyle birlikte okumalılar: “Ama önce bağrımızda bizi tedirgin eden kuvvetleri tanımak, hatta tanırken içimizde onlara karşı çıkan içgüdülerin, özellikle sevme dürtüsünün de varolduğunu bilip belki bununla teselli bulmak gerek. İnsan içdünyasıyla işte böyle bir yaratık: Birbiriyle zıtlaşan birbirinin karşıtı olmaksızın tek başına var olamayan duyguların kapışma ortamı… Tek başına ne iyinin ne de kötünün barındığı bir alem, tam anlamıyla diyalektik bir dünya. İnsanın duygusal gelişimini, yaşamdaki güvencesinin ve üretiminin ölçüsünü belirleyen de bu; yani birbirini kışkırtan ve körükleyen, aynı zamanda kahreden duygusal eğilimler arasındaki kavga, uyumsuzluk ve çatışmalar! İnsan işte bu iç çatışmaların ortasında kendi kendisiyle başa çıkmaya mahkum, çünkü onun ruhsal doğasındaki bu kavgada ona kendisinden başka yardım edebilecek hiçbir güç yoktur. İnsanın bağrındaki yıkıcı ve yapıcı duygusal kuvvetleri tanıması bu açıdan zorunludur”.

Tauler kendini tanımaktan kaçırıp sinen insanların durumunu biraz kaba da olsa vurucu bir tarzda ifade etmesini biliyor:

“Çocuklar, insanın kendi ruhunun derinlerine hiçbir zaman inemeyeceğini de nereden çıkarıyorsunuz?

 Bunun nedeni belli! Bazılarının iç dünyası öküz derisi gibi kalın, öylesine dehşet verici bir deriyle kaplı, öylesine çapraşık ve vurdumduymaz ki, içine ne kendisi girebiliyor ne de tanrı

Kimi insanların yanma bile yanlamayacağını hayatta hep görüyoruz: Yanlışlarını göstermeye kalksanız hep duymazlıktan gelirler. Davranışlarının iğrençliğine iyiniyetle dikkat çekecek olsanız bile boşunadır. Kendilerinin gerçek durumunu hissetmekten yoksundurlar. Tauler, öküz derisi benzetmesiyle, bu gibi insanların kendi gerçekleriyle ilişkisinin zayıflığına, iç dünyalarını çevreleyen o kalın deriyi Tanrının bile delip geçemeyeceğine işaret ediyor. Böyle insanların iç-dünyası öylesine kapalı ki, ne kendileri ne de tanrı içeri nüfuz edebiliyor. Bu insanlar olumlu olumsuz yaşadıkları olaylardan da ders almazlar, içleri taş gibi kaskatı kesilmiştir; bütün olayları, hep kendilerini haklı çıkaracak biçimde, kendilerinden yana çekerler. Başkalarının zayıflıklarını kollayan keskin gözleri vardır, ama kendi zayıflıkları karşısında kör kesilir gözler. Psikoloji bu körlüğü “projeksiyon” (6.y.ö.) Projeksiyon, yani “başkasına yükleme” eğilimi konusunda bakınız: içimizdeki Kavga, J .Riviere-Y. Öner (1992, Belge Yayınları).) diye adlandırıyor. Kendi duygusal zayıflıklarının izlerini başkalarına yükler, bu izleri onların üzerine yıkarsam artık kendi zaaflarımın farkına varmaktan kurtulur, kendi durumum karşısında kör olur çıkarım ki bu, başkalarına hakaret etmekte, onları gereksiz yere eleştirip mahkum etmekte gösteriyor kendini.

Kendini değil, başkalarını mahkum etmek, Tauler’e göre “tanrının yanlış dostlarının karakteristiğidir; gerçek dostları ise kendilerinden başka hiç kimseyi mahkum etmezler”. Kendimizi tanımak, dolayısıyla kendimize yönelik bilincimiz bizim için çok defa hoş değildir, yüzümüzden bütün maskeleri düşürür, içimizdekileri su yüzüne çıkarır. O bakımdan çoklarının, kendilerini, kendine karşı insafsızca davranarak, tanımak istemekten kaçınmaları anlayışıyla karşılanabilir. Ne var ki ortayaş bunalımında insanın bu durumuna tanrının kendisi müdahale ediyor ve insanı kendi kendini tanımaya itiyor. Tauler’e göre, insan kendi kendini tanımaya başlarsa bu Kutsal Ruh’un insanda etkinliğini göstermeye başladığının belirtisidir. İnsan, Kutsal Ruh’un etkisiyle giderek sıkıntıya kapılır, içdünyasında sarsılır ve insana aykırı ne varsa ortaya döker kutsal ruh.

“Ruhun bu gelip geçişi insanda büyük bir gürültü koparır. Bu gelip geçiş ne kadar apaçık ne kadar belirgin ve gerçekse insanın hareketlenmesi ve altüst oluşu da o derecede hızlı ve güçlü, gerçek olur; insan geride kalmışlığını öylesine açıkça ifade eder. ”

Bizim derdimiz. İnsanı ortayaşlılıkta uğrayacağı bunalımın sarsıntılarından korumak. Ne var ki, Tauler bunalımı Kutsal Ruh’un işi olarak görüyor: Ruhumuzun derinlerine kadar ulaşmak, kendi’mizin gerçekliğine varmak için bizi tanrısal ve kutsal ruhun sarsması gerek. Kendi kendimize olan güven ve salt kendini düşünmek üzerine kurduğumuz kuleyi hiç çekinmeden kendi üzerimize yıkabilir, bu sıkıntılı durumda tanrının iç dünyamızda kalkıştığı işlere teslim edebiliriz kendimizi.

“Çök, dostum, kendi derinlerine, içindeki derinliğin diplerine çök ve bırak, o katedralin, o salt kendine güven ve kendini düşünme katedralinin kuleleri üzerine yıkılsın bırak. Cehennemin bütün şeytanları üzerine üşüşsün, dünyanın ve gökyüzünün bütün yaratıkları gelsin bırak… Hepsi sana olağanüstü hizmetlerde bulunacak. Sen yalnız içine inmeye bak: Her şeyin en iyisi sana bağışlanacak. ”

Tauler’in sözleri yüreğinin derinlerinden kopup geliyor: Cehennemin şeytanları bile üzerime gelsin, diyor; tanrının insanı o sıkıntılardan kurtaracağına güveniyor.

İnsanın kendini tanıma bilincine ulaşma sürecini kutsal ruh’un kendisi başlatıyor, ama insanın da bu sürece katkıda bulunması gerek. İnsanın kendini tanıması yolunda Tauler çeşitli destekler öneriyor. İnsanın yapıp yapamayacağı şeyleri titizlikle nasıl kollayıp kontrol etmesi gerektiğini, kısacası en gözde düşünceleri ve arzularını, özellikle insanın kendi doğasındaki zayıf noktaları açıklıyor. İnsan kendini kollamaya alışmalı.

“Çocuklar! İnsanın kendi karakterini iyice tanıması için büyük ve titiz bir çaba gerekli. Bunun için insan gece gündüz okuyup düşünmeli ve insanı yaptıklarına iten nedir, bunları göz önüne getirip tasarlamak, kontrol etmelidir, çünkü o zaman yalan söylemez insan. Ama insanın tanrıdan başka şeylere yönelttiği tüm iyi şeyler yalandır. Yoksa her şey hedefi tanrı olmayan bir puttur. ”

Tauler’in burada öğütlediği yöntem, göz önüne getirmek, yani imgesel olarak tasarlamaktır ki bugün bunu psikoloji kendinin bilincine varma, kendini tanıma, öz-bilinçlenme yöntemi olarak uyguluyor: İnsan kendi fantazisinden (imge tasarımından-y.ö.), bilinçaltından imgeler çıkarıp yaratıyor ve bunları gözlemliyor. O zaman düşünce ve davranışlarımızın asıl kök ve temellerini yaratıyor ve bunları gözlemliyor. O zaman düşünce ve davranışlarımızın asıl kök ve temellerini keşfetmek mümkün oluyor. Tauler’in bizden beklediği üzere, o zaman bu teknik yardımıyla kendimize hep sormamız gerekiyor:

Davranışlarımızın gerçek nedenleri nelerdir, odak noktasında kendimiz mi varız, yoksa tanrı mı?

 Dış dünyadaki şeylere bağlı kalmakta diretiyor muyuz?

 Başarılarımızda, üstlendiğimiz rollerde, görev veya mesleğimizde, elimizdeki mülkte, dindarlığın biçimlerinde, iyi bir Hristiyan ya da Müslüman olarak yarattığımız izlenimde mi direniyor, bunlara mı tutunuyoruz?

 İşte bunları sorgulamalı ve kendimizi sınamalıyız.

Putlarımızın neler olduğunu tanımalıyız. Onları ancak tanıdıktan sonradır ki kendimizi onlardan sıyırabiliriz. Kendimizi yalnız tanrının iradesine teslim etmek için sımsıkı yapışıp sarıldığımız her şeyden çözmeliyiz kendimizi.

Tanrının, kendimizi ortayaşlarda böyle acılı bir biçimde tanımaya götüren deneyimini C. Carretto (7. y.ö.) da yaşadı. O bunu şöyle anlatıyor:

(7.y.ö.) 16. yüzyıl sonlarında tüm feodal mülkünü, erken-kapitalizm yolunda hızla ilerleyen Cenova senyörlerine bırakmak zorunda kalan; kısacası, kapitalizme yenik düşen feodalizm kalıntısı bir senyör.

“İnsan bu deneyimi kırk yaşlarına gelince ediniyor, kırk yıl, incil’de sözü edilen bir zaman dilimi, ikinci gençliğin yaşı, insan için kritik bir yaş… Sis perdesi içinden usulca kayıp geçmeye çalışan insanın sırtını duvara dayaması için tanrının seçtiği bir yaş. Yediği darbelerle o zaman aklı başına geliyor insanın, tiksinti ve hüzün basıyor içini, giderek günahlarının farkına varıyor, insan ne olduğunu o zaman keşfediyor: Zavallı bir nesne, zayıf kırılgan bir yaratık, kibir ve şeytanlığın, mantıktan yoksunluğun karışımı bir şey. İnsanın bu acınacak durumunun hiçbir sının yok ve tanrı bırakıyor ki biz bunun sonuna kadar tadına bakıp kahrolalım. Ama işi bu kadarla bitmiyor.

Sonunda daha kapsamlı düzeyde hükmünü geçiren şey, derinlerde gizlenmiş bile olsa, içine düştüğün borçluluk, yani günah oluyor. (8.y.ö.)

(8.y.ö) İnsanda daha erken yaşta bilinçaltında (suçluluk duygusunun diyalektik karşılığı olarak) beliren Telafi Dürtüsü ve bunun yarattığı CEREME veya KEFARET ÖDETME (kapitalistleşme) eğilimi, yine insanın kapıldığı Hırs denen dürtüyle beslenerek ruhsal bir bozukluğa (dengesizliğe) dönüşüyor (bak. Çocukken Başlar İsyan, M. Klein-Y. Öner, 1993). Sözü geçen bu kitapta “Emzik Çocuğu Nasıl Kapitalist Olur” adlı bölümden (s. 159) izin verirseniz şu alıntıyı yapmak istiyorum: “Ayrıca insan yitirme korkusu veya içinde boşluk (veya çaresizlik) duyma korkusu ile başa çıkabilen bir kalkan, yani Özlem oluşturmayabilir. Oluştursa bile bu özlem kolayca dürtü’ye dönüşüyor, Hırs dene dürtüye… İnsan o zaman özlediği nesneyi de yitirilmiş bir nesne olarak ve yitirmenin bilinçaltında doğurduğu o Tehdit Edilme Riski de göze alınması gereken ve kaygılarını giderecek bir doyum olarak görüyor.” Peki toplumdaki etkileşmeler ortamında, insan denen tikelin bu kapitalist (dengesiz) eğilimleri şiddetlenmiyor mu?

 Şu var ki toplum insanın iç dünyasındaki eğilimleri hem şiddetlendirici hem yumuşatıcı, ahlak açısından ise hem de çirkinleştirici etkiler yaratıyor. Ama hepsi o bilinçaltında kalan kayıp (yalnız bırakılmışlık-tehdit edilme-çaresizlik) duygusundan doğan ve Risk-Güvence İkilisi (üretim ilişkisi) denen diyalektik ikili çerçevesinde cereyan ediyor.

 

Biz bu borçluluğun farkına büyük çabalar sonucu varıyoruz, o da uzun zaman sonra. Ne var ki bu bilincimizde yeteri kadar canlı kalıyor ve bize yük oluyor; günah olarak içimizden atacağımız her şey bize giderek daha ağır geliyor. Bütün bir ömrü bir küre gibi çevreleyip içine alan ve herkeste mevcut olan tavırları, tüm yaptıklarımızı ve vazgeçtiklerimizi, öyle kolayca silkip atamadığımız günahları kastediyorum, çoğu kez içimizde duran, ama bizi yine de parmağının ucunda tutan şeyleri: “Tembellik ve yalancılığı, ikiyüzlülüğü ve dualarımızın , bile içinden sıyrılamadığı kendini beğenmişliği. Bunlar bütün var oluşumuzun sırtına yük olan şeyler”

Bu alıntı, Tauler’in deneyiminin bir istisna olmadığını ve mistik kişilerle sınırlı tutulamayacağını gösteriyor. Bu deneyim, ruhani bir yaşam sergilemeye çalışan herkesi ilgilendiriyor.

5-TEVEKKÜL

Kendinin bilincine ermek, yani kendinin farkında olmak yanına, ortayaş bunalımını aşmak bakımından Tauler başka bir yardımcı yoldan söz ediyor: Tevekkül. Tauler bununla, Stoacıların düşündükleri üzere, hiçbir şeyle sarsılmayan iç huzuru değil; İncil’de belirtildiği gibi, kendini inkar etmeyi, yani kendini tanrının iradesine teslim etmek için insanın kendi iradesinden feragat etmesini kastediyor. Tevekkül’ün dinamik bir yanı var ki, tanrıya yakınlaşmak anlamına geliyor.

Sorunun iyi olması için insan birçok şeyi bırakmak zorundadır; kötülük ve keyfiliği, zorbalığı bırakmalıdır, ama ilerlemeye köstek olduğu sürece iyiliği de bırakmalıdır. Çünkü iyi, daha iyinin düşmanı olabilir ve insanı tanrı yolunda ilerlemekten alıkoyabilir.

Her yaşa özgü ayrı dinsel ifade biçimleri var. Gençlikte iyi olan bir dinsel pratiği öyle olduğu gibi aynen sürdürmek olmuyor. Örneğin ortayaşlılık bunalımına düşen birine o zamana kadarki dinsel uygulamaları ve pratiği çok yavan ve verimsiz gelebilir; ama bu şimdiye kadar hep yanlış uygulamaların peşinden gittiği için değil; tanrının birine bir şey söyleyecekse, bunu onun ruhani yaşamının o dönemdeki gelişme aşamasına denk düşen yeni biçimlerde araması gerektiği içindir: Belki tanrıya daha yüksek bir aşamada yalvarması gerekmektedir. Tanrıya dua ederken, ben’i yorgun düşüren uzun monologlar halinde konuşacak yerde, tanrı önünde hiç konuşmadan durmasını öğrenmem gerekiyor! Giderek daha koyu din kitaplarını yutacak yerde, dualarımı belki daha basitleştirmem lazım. Yeni-ruhani deneyimler ve dinsel duyguları yaşama isteğinden feragat etmem gerekecek. Bunların yerine tanrının önünde çok yalınlaşmam, onun huzurunda pek konuşmadan yaşamam gerekecek.

Ortayaşlarda pek çok insan dinsel bir bunalıma giriyor, çünkü meslek yaşamında kendilerini başarıya götüren o egemenlikçi (9.y.ö.) fetih duygusunu dinsel yaşamda da geçerli kılmak istemekteler. Durmadan dinsel deneyim peşinde koşuyor, öylece ruhani bir zenginliğe ulaşmayı kolluyorlar. Dua ederken yalvarmaktaki kuruluk ve düşülen hayal kırıklığı, tanrının huzurunda bulunma tutkusundan vazgeçmem gerektiğine işaret ediyor; onun huzurunda bulunmaya, sahip çıkma çabalarını bırakıp tanrının önünde arınmış ve yalın olmalıyım. Tanrıdan durmadan huzur, kıvanç, güvence, dinsel keyif gibi şeyler talep edecek yerde, asıl önemli olan şey kendimi Tanrıya teslim etmektir.

(9.y.ö.) “Başarıya götüren” rasyonalist (mantıkçı akıla özgü) düşüncede “egemenlik eğiliminin belirleyicilik” özelliği konusunda bak: Son söz, s. 169- 174, Eleştiri Yazılar (Theodor W. Adorno), Belge Yayınları, 1990. Burada ayrıca, “egemenlikçi fetih duygusunun” yalnız Hristiyanlığın değil, İslam’ın yayılmasında da rasyonalist bir tavır oluşturduğuna işaret etmekle yetinelim.

Acıya katlanmaya açık ve hazır olma eğilimi tevekkülün bağrında yer alıyor. Tevekkül, huzura kavuşmak ve onun tadını çıkarmak değil; tam tersine, kendi huzurunu elden bırakıp tanrının sizi sıkıntıya sokmasına hazır olmaktır. “Gerçek huzur yalnız sıkıntılar içinde arınmasının yarattığı çapraşıklıklardan doğar.” o nedenle sıkıntılara ve bununla ilgili acılara göğüs germek gerekiyor;

“Kendin olduğun gibi kal, dışarılara kaçma ve kendine katlan, başka bir şey arama! İçindeki yoksulluğu yaşayan bir sürü insan böyle yapıyor ve sıkıntıdan kurtulmak için hep başka bir şeyler arıyorlar ya da yakınmaya koşuyor veya hocalara sorup daha çok yanlışlığa düşüyorlar. Hiç kuşkuya kapılmadan olduğu gibi kal, karanlığın ardından gün doğar ve her taraf gün ışığına boğulur. ”

Tauler, insanın içindeki sıkıntı ve sıkışıklıktan birdenbire dışarı çıkamayacağını, beklemesi gerektiğini söylüyor hep. İnsan sıkışıklıktan kendi gücüyle sıyrılmaz; beklemekten, tanrının onu sıkıntılarının içinden geçirip yeni bir ruhani olgunluğa kavuşturmasını beklemekten başka yapacağı bir şey yoktur. Ve tanrının, ondan olumlu bir niyeti ve beklentisi olmadan kendisini sıkıntıya sokmayacağına güvenmelidir. Tanrının önderliğine ve elinden onun tutacağına güvenerek dizginleri elden bırakmaya hazırlamalıdır kendini. Ortayaşlılık bunalımında mesele, insana içinden önderlik eden güçlerdeki değişikliktir. Artık bana, ben değil, tanrı önderlik edecektir. Bunalımda işbaşında olan tanrıdır ve onun işini sona erdirebilmesi için yoluna hiçbir engel çıkarmamalıyım.

Tauler, bunalıma Kutsal Ruh’un yol açtığını ve insandaki sıkıntıda etkili olduğunu dinleyicilerine anlatmaktan bıkmıyor. İnsanın görevi artık Kutsal Ruh’un etkinlik göstermesine köstek olmamaktır. (10.y.ö.)

(10.y.ö.) “İnsanın bağrındaki yıkıcı ve yapıcı duygusal kuvvetleri tanıması bu açıdan zorunludur” (bak. Önsöz, İçimizdeki Kavga, s.8). Çünkü insanın tanıyacağı bu kuvvetlerdir ki aslında Kutsal Ruh diyebileceğim bilinçaltı dünyasını oluşturuyor.

 

“İnsanın kendini hazır tutması, Kutsal Ruh’a yer ve mekan ayırıp onun bu mekanda işe başlayabilmesini sağlamak demektir. Bunu pek az kimse yapıyor; tanrının bu iş için seçtiği o ruhani kılık içindekiler bile yapamıyor”.

Tauler, Kutsal Ruh’un, iç dünyasıyla dönüştürüp yeniden yaratmak istediği insanın yaşadığı sıkıntıyı çok somut biçimde görüntülüyor ve bu anlamda yılanın aklından söz ediyor:

“Yılan, yaşlandığını; derisi buruşup büzülerek kurumaya başladığını fark edince iki taşın bitişik durduğu bir yer arar ve o daracık yere sürtüne sürtüne sırtını bileyerek kıvrılıp giriyor, yaşlanan derisini orada üstünden atıyor, ama altından yeni bir deri oluşmuştur. İnsan da yaşlanan derisiyle, yani küçük büyük doğadan edindiği ne varsa hepsiyle böyle yapmalı. Öyle ya, insan da yaşlanır ve kusurları elbette var. Tıpkı yılan gibi, bitişik iki taşın arasında sürtüne sürtüne bileniyor. ”

Olgunlaşmak, kendi ruhunun derinlerine inebilmek için, bitişik iki taşın arasından kıvrılmak lâzım, insancıl ve ruhani gelişme sürecinde yaratılan yeni yöntemler peşinde durmadan koşmak mümkün değil. Bu ancak sıkıntılardan kaçmanın bir yolu olabilir. Sonunda bir gün iki taşın aralığına benzer bir dar boğazdan geçme cesaretini göstermek zorundayız. Bu sırada yaşlanan derimizden olsak, yaralanıp berelensek bile buna katlanacağız. Karar vermek insanı daraltır. Ama bu darboğazdan geçmeden olgunlaşmak, yenileşmek yok. Dış dünyanın insanı öğütülmeli ki iç dünyası günden güne yenilensin.

Tauler’in sözlerini ciddiye alır da ortayaş bunalımı sırasında tanrının işin başına geçtiğini görürsek o zaman bunalımın tehdit ediciliğini yitirdiğini, tehlikenin kaybolduğunu (çünkü artık içimizdeki yıkıcı ve yapıcı duygusal kuvvetleri tanıdığımızı görüp anlamaya başladığımız-y.ö.) fark ederiz. Artık korkuya kapılmaya hacet kalmaz. Tam tersine, o zaman korku bizi tanrıya yaklaştıracak olumlu bir şans durumuma dönüşür. Bunalım sırasında artık bizden istenen şey tanrının içimizde harekete geçmesine hazır olmaktır. Tanrının bu eylemi bizim için çok defa sancı vericidir ve o zaman tanrının bana ettiklerine ezilmeksizin katlanmak gerekiyor. Bu tavır, her şeyi kendi eline almaya alışık olan birinden çok şeyler bekliyor ve burada, insanın etkin tavır takınıp yüreğindeki bu süreci hızlandırmaya yeltenerek bunalımı tekrar eline almak isteme tehlikesi beliriyor. İnsan, eline belki bir şans geçirdiğini görüyor ve bundan yararlanmaya kalkıyor: Sürece kendi kendine müdahale edip alıştığı o köhne biçimleri üzerinden atıyor. Tauler burada tanrının eylemine despotçasına keyfi olarak müdahale etme girişimimiz karşısında uyanda bulunuyor. Öyle ya, Tanrının, çektiğimiz bu sıkıntı içinde eylemde bulunmasına (bunalım yüzünden bunalmamıza-y.ö.) bu sıkıntının yarattığı bilinci kullanarak karşı çıkmalıyız. O güne kadarki pratikten, bu sıkıntılardan kaynaklanan dürtülerimizle, yani kendi başımıza vazgeçmeye mezun değiliz. Bundan ancak (sıkıntıya yol açan dürtülerin yerine, içimizde, onları sevgi yoluyla telafi edecek başka dürtüleri keşfedemediğimiz zamanı yani-y.ö.) tanrı diretirse geçebiliriz.

“insanın dışarısında ve içinde iyi girişimlerde bulunmasını ve tanrı sevgisini en çok sağlayan âdet ve gereçleri, bunlar kendiliklerinden bozulmaya yüz tutmadıkça insan elden bırakmamalıdır”.

İnsanın kendini tanrının eylemine teslim etmeyi, onun ellerine bırakmayı ilkin yavaş yavaş öğrenmesi gerek. Oysa insan kendi yaşam ve pratiğini hemen planlamak istiyor. Herkes dizginleri elimden kaçırırım korkusuyla edilgenlikten çekiniyor. Herkesin kendi yaşamını ve yaşam biçimini belirlemesi şimdiye kadar iyiydi, Şimdiden sonra da öyle yapması isteniyor. Kendi pratiğini kazanmak ve kendine görevler yüklemek gençlikte iyiydi, ama olgunluk yaşında önemli olan tanrıya katlanabilmektir. Ve bunun için insan, tanrının iradesine adım adım boyun eğecek, bu iradeyi kabullenecek ve kendini onun lütfuna bırakacaktır. İnsanın yüreği de insanın kendini bu lütufa vakfetmesini istiyor.

6-TANRININ DOĞUŞU

Ortayaş bunalımının birlikte getirdiği sıkıntı, kasvet ve kaygılar, Tauler açısından tanrının insanda doğuşunu kanıtlayan doğum sancılarıdır. Tanrı, bunalımın sıkıntıları içinde insanı kendi ruhunun derinliklerine yönelmeye, kendi zayıflık ve aczini tanımaya, kendini tamamiyle tanrının Kutsal Ruhu’na teslim etmeye itiyor. İnsan, kendi yüreğinde tanrının eylemine engel olabilecek her şeyi içinden atacak olursa, o zaman, tanrı, ruhun derinliklerinden doğabilir (11.y.ö.) ki - tanrının insandaki doğuşu da Tauler’a göre ruhani yolun hedefidir.

“Sen bana güven, insanda hiçbir sıkıntı başgöstermiyorsa tanrı o insanda yeniden doğmayı isteyecektir. Şunu bil ki, içindeki sıkıntı ve baskılar kalkıyor ya da dağılıp duruluyorsa, bu senin içine bir şeyler doğuyor demektir. Bu, tanrı veya yaratık, ne olursa olsun bir doğumdur. Ama düşün: Seni sıkıntıdan kurtaran eğer bir yaratık ise, adı ne olursa olsun bu, tanrının doğmasını tamamıyla engeller”.

(11.y.ö.) Burada insan, soru ve cevaplar oluşturan bilinciyle sınırlarına dokunduğunu hissettiği bir dünyaya, aslında bilincinde olmadığı duyguların, dürtülerin dünyasına, bilinçaltına (kendi doğa evrimine ters yönde) yaklaşıyor demektir. Ama bu süreçte, insanın kendisini etkileyebilecek dış duyumlardan uzak durması gerekiyor. Bu uzaklaşmayı, yani bilinçten-bilinçaltına yönelmeyi gerçekleştirmek aslında gerçekten oldukça uzak, neredeyse idealist bir girişimdir! İnsanın iç dünyasında daha gerçek olan bir girişim, bilinçaltının, bilinçle izlenemeyen ve dürtüler biçiminde kendini gösteren etkinliğidir. İnsanın kendi bilinçal- tıyla yalnız başına kalabilme girişimi, aslında kendi duygusal gelişimine ters ve aykırı yönde, yani düşünceden yola çıkan bir girişimdir; çünkü bilinçaltının psikolojik doğadaki (psikoanaliz yönteminde raslanan) dürtüsel kökenli hareketine ters yöndedir. O nedenle tanrıya, bilinçaltının zenginleşirken patlak verdiği yönde, örneğin daha çocukta raslamak, dış dünyadan arınarak bilinçten bilinçaltına dönerken raslamaktan çok daha gerçekçidir. Kısacası tanrıya, dış dünyaya doğru “çevreden etkilenip kirlenmek üzere” yürüyen çocukta raslamak doğal evrime ve gerçeklere daha yakın düşüyor (bak. Çocuk ve Allah, F. H. Dağlarca, 1940). “Kavram”larımızın belirli duygu ve dürtüler tarafından yaratıldığı Kaynağa (yani Bilinçaltı’na) Dönüş denebilen Tanrıya yönelik Oto- Psikoanaliz, bizi 0-1,5 yaşları arasındaki çocuğun bilinçaltından fışkıran sevgisine götürebilir mi? Bilinçaltına geri dönüşte ulaştığımız o ölüme (ihtiyaçların azalmasına) yönelik sevgi ile bilinçaltından ileriye doğru gelişen çocuktaki o yaşamaya yönelik sevgi aynı mıdır?

 

Bunalım tehlikesi bu bağlamda yeniden açığa çıkıyor. Çünkü içimdeki sıkıntıyı atayım derken dış dünyaya yönelme yanılgısına düşülüyor; dinsel biçimlere sarılmak, gayretkeşliğe kapılmak, kendi dışındaki değişikliklere bel bağlamak suretiyle düşülüyor bu yanılgılara. Bütün bunlar kendimizden yarattığımız şeyler ve içimizde tanrının doğmasına engel oluyorlar (12. y.ö.). Oysa içimizden sıkıntıyı yalnızca tanrının almasını sağlamak gerek, tanrıya katlanarak, onun içimizde eylemde bulunmasına açık olmak ve kendimizi ona kendimiz teslim etmek suretiyle sağlamak gerek. İçimizdeki sıkıntı ve bunalımdan bizi yalnızca tanrı kurtarabilir.

(12,y.ö.) “kendi dışımızda bel bağladığımız değişikliklerin kendi yarattığımız şeyler olması” pek doğal değil mi?

 Üstelik insanın kendi bilinçaltı dünyasına yönelip arınırken kendi dışındaki (veya sosyal çevresindeki) bu değişikliklere yüz çevirmesi, kendini insanlığın evriminden ve mücadele tarihinden soyutlaması insanı solipsizm (tek-kendicilik) dediğimiz teorik bencilliğe götürür ki bu da insanın, bir yandan yıkıcı duyguların köklerine inip bunlardan arınırken öte yandanda “sosyal çevresine karşı küskünlük” duymasına yol açar, işte bilinçaltına yönelirken temel ilke artık şu olmalıdır: İleriye doğru gelişen insan yavrusu çocuğun ilk dönemlerinde rasladığımız o müthiş “sevgi” faktörüne, bu kez gerisin geriye bilinçaltına dönerken (oto-psikoanaliz denen arınma yoluyla dönerken) bir “coşku” şeklinde yaslamak ilkesi olmalı, yani “başkalarının (sosyal çevrenin) birlikte yarattığı giderek değişen ve gelişen daha kapsamlı bir çevrede arındığımız için, artık bu gelişmeye katılmış olmaktan duyduğumuz doyum ve huzurlu bir coşku şeklinde yeniden Taslayabilmek. Kısacası, birey olarak tıpkılaşacak yerde sosyal alandaki devrimci imgelere yönelerek özgürleşirken rastlamak.

“Dışardan veya içerden ne gelirse gelsin, çıban toplasın bırak, hiç teselli arama, tanrı bir gün elbette kurtarır seni. Onun için kayda şarta bağlanmadan bırak ona kendini”.

Tanrının insanın içinden doğmasının koşulu insanın kendi içine yönelmesidir. İnsanın ruhu “kendi içinde huzur ve barışı kurmalı, kendini kendi içine kapayıp aklındaki düşünce ve tasarımlardan gizlenip saklanmalı, duyumlardan böylece tamamıyla sıyrılmak, bağrında kendine kuytu sessiz bir köşe hazırlamalıdır. ”

Tanrının sözleri insanın bağrındaki bu suskunluk içinde duyulup algılanabilir ve tanrı insanın içine bu ortamda doğar, tıpkı Meryem’in içine nasıl doğduysa öyle. Augustinus bundan şöyle söz ediyor:

“Meryem, tanrının içinde bedensel biçimde doğmasından çok, kendi ruhunda ruhani biçimde doğmuş olmasından mutluydu”. (13.y.ö.)

 (13.y.ö.) Meryem’in hamileliğin psikosomatik yük ve sıkıntılarından kurtulması (1) bir yanda somatik (bedensel) dolayısıyla hamileliğin getirdiği aşırı duyumlardan kurtuluşu iken (2) öte yanda da o çağ kadınında sosyal çevrenin baskılarından kaynaklanan suçluluk duygusunun yarattığı Telafi (alternatifleme) Dürtüsü’ne yol açmakladır. Meryem gibi genç bir kadının olgunlaşma (ya da ortayaş) bunalımını çok önceden yaşadığını, yani bilinçaltından tasarlama imgeler ürettiğini varsayarsak, Meryem’in bir canlı doğururken onun alternatifi olarak “ruhsal” bir doğum gerçekleştirdiğini sanması (imgeleştirip tasarlaması) doğaldır.

Alman mistiğine özgü olan Tanrının Doğuşu Kavramı’yla Tauler, insanın tanrıya açık, tanrıya rastlayacak yetenekte olduğunu, tanrı tarafından dönüşüme uğratılmaya ve tanrının ruhundan güç alarak yaşamaya yatkın olduğunu kastediyor. Tanrı artık sadece emirlerine uyulup uyulmadığını kollayan bir kontrol makamı, yalnızca kavuşmak istenen bir ideal değildir. O insanın içine girmiş, insan onu eylemlerinde tanımıştır ve bu tanışıklıkla yaşamaktadır. Tanrıdan doğan yaşam, tanrının emirlerini yerine getirmek için insanın gösterdiği iradeden öteye geçmekle kalmıyor, aynı zamanda tanrının rikkate getirdiği ve tanrının yakınlığı sayesinde huzura ve tevekküle eren bir yüreği de olgunluk, iyilik ve sevgiyle dolduruyor. Öyleyse orta- yaş bunalımının bir hedefi var. Bu bunalım, insanı sarsa sarsa gerçek insana ulaştıracak ve tanrıya götürecek yolda ileriye doğru en önemli adımı atabilme şansıdır. Eğer düşülen sıkıntı ile tanrının doğuşu arasındaki ilişkiyi Tauler’in belirttiği şekilde tanıyıp bilirsek, o zaman bunalımın ilk belirtilerine karşı daha başka türlü tepki gösterebiliriz, işin içinden sağlıklı çıkmak için aklımızı şaşırıp tüm psikolojik yöntemleri denemek istemeyiz. Biz, bunalıma izin verip tanrının bu süreçte söylemek istediklerine kulak vermeyi daha çok ruhani bir görev sayıyoruz. Akla gelen birtakım savunma mekanizmalarıyla kendimizi bu bunalımdan sakınacak değiliz. Bunalımdan kaçmaya da ihtiyaç yok, ama tanrıyı kendimizde hiç korkmadan işin başına geçirebiliriz. Tanrının evimizin altını üstüne getirmesine, içimizdeki o sözde düzeni karmakarışık etmesine izin verebiliriz. Geçirdiğimiz bu bunalımdan ötürü inleyip sızlayacak yerde, tanrının bize el koymasından, içimizdeki katılığı kırıp parçalayarak yüreğimizi giderek dönüştürmek isteyişinden dolayı kendisine teşekkür borçlu olmamız gerekiyor.

************

Sh:23-47

Jung’a göre, Ölmeyi Kabullenip Tanrıyla Karşılaşmayı Beklerken Kendi’ni Gelişmeye Açmak

İnsanın ortayaşlarda karşılaştığı asıl sorun eninde sonunda onun ölüm karşısındaki tutumudur. Aşağıya doğru inmeye başlayan yaşam grafiği artık ölüme doğru yol almaktadır. İnsan ancak ölümden sonra yaşamayı sürdüreceğine inanırsa dünyadaki yaşamının sonu yani ölüm mantıklı bir hedef sayılır. Yaşamın ikinci yarısının ancak o zaman anlamı ve görevi vardır. Jung’a göre, ölümden sonraki yaşam bir inanç sorunu değil, ruhsal bir gerçektir ki insan ruhu bunu mantıklı buluyor, kendine ona göre çekidüzen vermekle sağlıklı kalıyor. Ortayaşlarda insan kendini ölüm olayına yakın hissetmeli. Psikolojik yaşam grafiğinin artık inişe geçtiğini fark etmelidir. Jung şöyle diyor: “ortayaşlılığından sonra ancak canlı yaşamıyla birlikte ölmek isteyen insan canlı kalabilir”. Ölmekten duyulan korkuyu Jung yaşamdan duyulan korkuyla belli bir bağlam içinde görüyor:

“Öylesine özledikleri yaşamdan aslında panik derecesinde korkan genç insanlar ne kadar çoksa, yaşlanmakta olan insanlar arasında ölümden aynı derecede korkanların sayısı belki daha fazladır. Yaşamaktan korkan genç insanların sonraları aynı şekilde ölüm korkusuna kapıldıklarını gördüm. Gençseler deniyor bu insanlar için, yaşamın normal taleplerine karşı çocukluktan gelme dirençleri var; ama yaşlanınca da aynı şeyi, yani yaşamın normal talepleri karşısında yine aynı şekilde korkuya kapıldıklarını söylemek lâzım. Ama ölümün bir sürecin sonu olduğundan öylesine eminler ki, kimsenin aklına, ölümü, yükselen gençlik yaşamında amaçladığımız hedeflerin ve beslediğimiz niyetlerin yerine gelmesine benzer biçimde, bir hedef veya hedefine kavuşma olarak görmek gelmiyor”.

Yaşamın bir hedefi var. Gençlikte bu hedef insanın dünyaya yerleşmesi ve bir şeye ulaşması biçimindedir. Yaşamın ortalarına ulaşıldığında bu hedef değişiyor. Ne var ki değişen bu hedef, yaşam grafiğinin doruğunda değil, gerçek yükselişin başladığı vadidedir ve bu hedefe daha vadide yönelmek gerekiyor. Kim bu yönelimi tuttura- mıyor, çırpma çırpına yaşamına şiddetle tutunmaya çabalıyorsa, onun ruhsal yaşam grafiği de biyolojik yaşam çizgisiyle ilişkisini koparıyor demektir: “Yaşam eğrisinin parabolü aşağıya doğru inerken onun bilinci hâlâ havalarda yüzüyor”, ölümden duyulan korku artık yaşamak-istememeye dönüşüyor. Çünkü yaşamak, canlı kalmak, olgunlaşmak imkanı olan kimse ancak hedef olarak ölüme doğru yol alan yaşamın yasalarını kabul eden biridir. Hedef olarak gözlerini ölüme doğrultacak yerde pek çokları geçmişe bakarlar. Biz hepimiz gerilere doğru bakıp otuz yıl ,öncesinin çocuksu kalan genç insanına acırken günümüzün toplumu, delikanlı gibi gözüken ve öyle davranan yaşlı insanlarına hayranlık duyuyor. Jung, hem acıdığımız hem hayranlık duyduğumuz o insanı “hiçbir yaşam stili olmayan, aykırı ve psikolojik doğaya ters düşen insanlar” olarak niteliyor. “Mücadele etmeksizin kazanan genç bir insan, gençliğinin en iyi imkanlarını elinden kaçırmıştır, ama doruklardan vadilere çağlayarak, akan derelerin esrarına kulak vermesini bilmeyen bir yaşlı da akılsız biridir, ruhun donup katılaşmış geçmişten başka bir şey olamayan mumyasıdır. O, kendini köhneyinceye kadar durmadan tekrarlayan bir makine —kendini durmadan aynen-yeniden üretmekle tıpkılaşan bir insan- y.ö.— gibi dışındadır yaşamın. Nasıl bir kültür ki bu, böylesine insanların gölgelerine muhtaçtır?” (19.y.ö.) (*)

(19.y.ö.) karşılaştır: “Kültürleme-Kültürlenme Süreci” (Doğa-Bilim Dergisi, 1982). Deneyim ve tıpkılaşma nedeni olarak “özdeşleşme ihtiyacı” konusunda bak “Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik”, s.175. (*) Jung, Toplu Eserler 8.cilt, s.466

Yaşlılıkta gelecekten duyulan korkunun tipik bir belirtisi de gençlik zamanına tutunmaktır.

Jung şöyle açıklıyor:

“Öğrencilik yıllarını durmadan anmak zorunda kalan ve yaşam alevini ancak Homer’in kahramanlık çağlarına bakarak üfleyebilen, öte yanda iflah olmaz bir taşkafalılığa gömülmüş, ama insanı yine de duyarlılaştıran yaşlıları tanımayan var mı?”

Kendini yaşlılığa hazırlayacak yerde ebedi genç kalmak, Jung’a göre yaşamının ikinci yarısında insandan “kendini aydınlatma yolunda verilen acınacak bir ödündür”.

Ortayaşlardaki insanlar bugün yaşamlarının ikinci bölümünde kendilerini bekleyen şeylere hazır değiller. Bunun nedeni olarak Jung “Gençlik için okullarımız var, ama kırk yaşındakiler için ortayaş konusunda eğitim veren okul yok.” Eskiden dinler bu eğitimi veren birer okul rolünü oynuyordu, yaşamın ikinci yarısının sırlarına hazırlıyordu insanları. Dinler, insanı dünyaya tutunmaktan öteye, insanın gerçekten insan durumuna geldiği bir alana götürdükleri için, Jung ortayaşlardaki insana bugün dinden başka hiçbir okulu salık vermi* yor.

Jung’a göre, insan kendini ancak tanrısal olanı içinde yaşadığı zaman açıp geliştirebilir. Aziz Paul’un “Artık ben yaşamıyorum, İsa bende yaşıyor” sözü, yani tanrının bizdeki kavranış biçimi, Jung açısından, Kendi’ne ulaşmış olan (20. y.ö.) insanın deneyimini ifade ediyor• : Ve ortayaşlarda insana düşen şey, kendini tanrıya teslim etmek o daracık Ben’ini gönül rahatlığıyla serbest bırakmasıdır (21.y.ö.) Kendini tanrıya teslim etmeyi reddeden biri kendi’nin bütünlüğüne ulaşamaz, dolayısıyla ruhsal sağlığına kavuşamaz (22.y.ö.). O nedenle yaşamının ikinci yarısında pek çok insan için asıl problem dinsel niteliktedir (23.y.ö.). Jung şöyle diyor: “Ortayaşı, yani otuzbeşini aşmış bütün hastaların arasında sonunda sorunları dinsel tutumlarına gelip dayanmayan yok. Evet, eninde sonunda hepsi, yaşayan dinlerin kendi inananlarına her zaman vermiş oldukları şeyleri yitirdiklerinden dolayı hastalandı ve dinsel tutumuna artık bir daha yeniden kavuşamayan hiç-biri gerçekte şifa bulamıyor (24.y.ö.). Aslında bu olayın belli bir din veya mezhebe bağlı olmakla hiç ilgisi de yok.

 İnsanın ruhsal sağlığı için gerekli olan tanrı imgesiyle karşılaşmak açısından Jung, ruhani yazarlarda bulduğumuz araç ve yöntemlerin aynısını sunuyor. Jung insanın kendini tanrıya verişindeki kurbandan, kendini kazanmak uğrunda kendi Ben’inden bir şeyler feda ederek verdiği kurbandan söz ediyor. Jung’un, ortayaş insanından beklediği; içedönüş, meditasyon ve riyazetle oluyor. Yalnız başına yaşamak ve niyetlenilen oruç onun için “bilinçaltına giden yolu açacak olan meditasyonda destek vermek için eskiden beri bilinen araçlardır”. Böylece bilinçaltına girmek, kendi içinde derinleşmek insanın yenilenmesi ve akıl-ruhunun yeniden doğuşudur (25.y.ö.) İsa’nın sözünü ettiği define, bilinçaltında saklı duruyor ve bu defineyi çıkarmak üzere ancak dinin (26.y.ö.) araç ve simgeleri yetenekli kılıyor insanı. İsa öldüğünde cehenneme nasıl indi ise insan da, bilinçaltının gücüyle kuvvetlenmiş olarak yeniden doğmak için, bilinçaltının karanlıklarından geçerek kendisiyle yüzyüze geldiği o cehennem yolculuğunu yapmak zorundadır. Ortayaşın bunalımları içinden geçen (27.y.ö.) ve bunalımlar boyunca kendisini tanrının dönüştürücü gücüne bırakan insanın yaşadığı bu deneyimin sonuçlarını Jung şöyle özetliyor:

“Kendilerine geldiler, kendilerini kabullendiler; kendileriyle barışacak durumdaydılar ve kendilerine aykırı gelen durum ve olaylarla böylece uzlaşabilmişlerdi. Bu, eskiden şu sözlerle ifade edilen şeyin aynısıydı: Tanrıyla barıştı, tanrının iradesine boyun eğmek (28.y.ö.) suretiyle kendi iradesini kurban etti.”

Kendini tanrı tarafından dönüştürülmeye bırakma, yani ruhani (bilinçaltından-y.ö.) yeniden-doğuş (bir başka deyişle, iradenin çözülmesi sonucu bilinçaltının diliyle konuşmak-y.ö.) ömrün ikinci yarısının görevi, tehlikelerle ama vaatlerle dolu bir görevidir ve bu yeniden-doğuş, psikolojik bilgilerden daha çok dindarlığı, içimizdeki tanrıya kulak vermek için içe dönme hazırlığını gerektirir (bilinçaltına açılıp dönüşmeye hazırlanmayı (-y.ö.) …. Tüm ruhani çabasıyla, diyor Jung, ortayaşların insanı kendini kendileşme (bilinç ve bilinçaltı dünyalarından birlikte oliışan bütün’ü tamamlama, yani bilinci bilinçaltı dünyasıyla birlikte Oluşan ve Kendi denen bütün’e tamamlama-y-.ö.) görevine vakfetmeli, kendi gücümüzle başaramayıp ancak kendimizi Tanrıya (Bilinçaltında keşfedeceğimiz “mantıkçı-akıldan ve tıpkılaşmaktan kurtulma sürecine”, dolayısıyla anlamcı-akıldaki imge-alternatifleri arasında yer alan sevgi imgesine doğru özgürleşme dürtüsü ve sürecine – y.ö.) teslim etmekle başarabileceğimiz bu göreve adamalıdır. ([1])

 

Sh: 66-71

 

Kaynak: Din Adamının Bunalımı Ya Da Yeni Tanrı, Anselm Grün – Yılmaz Öner, Evrenselbasım, Nisan 1994, İstanbul

 

 


[1] Jung, Toplu Eserler 8.cilt, s.466

(20.y.ö.) “Kendi’ne ulaşma”, bizce “insanın, kendileşme sürecinde örneğin içinde Boşluk veya Çaresizlik hissettiği zaman, tehdit edilme ve buna karşılık kefaret ödetme duygularının, özellikle çocukluğunun ilk yılında, bilinçaltında köklendiğini tespit ederek Ben’ini bu duygulardan arındırdığına, dolayısıyla bilincin kendini bilinçaltına tamamladığına veya bütünleştirdiğine inandığı ya da hissettiği” bir durumdur. (Bak. Çocukken Başlar İsyan, 1993, s.157-158.)

(21 .y.ö.) Çünkü insanın kendi Ben’ini “arındırması” (yani gönül rahatlığıyla özgür bırakması): İnsanın, çocukluğunun ilk döneminden bilinçaltında kalan şu birbirine karşıt duygular İkilisini —sütten kesildiğinde düşülen çaresizlikten doğan tehdit edilme duygusu ile buna karşıt olarak güvence sağlayıcı kefaret ödetme duygusunu— bir daha hissetmeyeceği bir duruma, yani bu diyalektik İkiliyi kaynağında saptayıp ondan arındırarak kurtulacak bir duruma ulaşmayı imgeleştirip tasarlaması demektir ki, böyle bir arınma, insanın bilinçaltından bilincinin zenginleşmesine doğru —“kirlenme”sine doğru— geliştiği sürecin, kısacası “ileriye dönük kendileşme süreci”nin ters yönünde olur, yani bu kez bilinçaltına doğru “geriye dönük kendileşme sürecinde”… Bu geriye dönük süreç insanın kendine oto-psikoanaliz yapmasıyla mümkündür.

(22.y.ö.) Kendini, geriye dönük kendileşme sürecinde (Tehdit Edilme ve Kefaret Ödetme şeklindeki) birbirine karşıt duygu İkilisinden arındırdığını sanan birinde, (1) bu duygular aslında daha çocukluğun ilk döneminde bilinçaltında filizlendikleri için (2) yetişkinlik döneminde de korku, bilvesile suçluluk duygusu, dolayısıyla vicdan biçiminde yansımaktan geri kalmazlar. Ruhsal sağlığa kavuşmak denince kastedilen şey, korkudan arınmak ve vicdanın arınması —yani yetişkin dönemdeki korku ve suçluluk duygularından arınmak— “tanrıya arınmış olarak kendini teslim etmek” olmalı.

(23.y.ö.) Yetişkinlik döneminin bilinçli dünyasında yaşanılan, ama kökleri ilk çocukluğun bilinçaltı dönemine kadar uzanan Tehdit Edilme ve Kefaret Ödetme duygularından arınabilmek psikoloji düzleminde ancak bilinçaltına (yani bu duyguların doğum yerine) yönelmek suretiyle olur; ama dinsel soyutlama düzleminde ise yine psikoloji düzlemindeki duygulara bu kez bilinçli bir soyutlamayla kabuk değiştirterek yine bilinçaltına çok geç de olsa yönellmek suretiyle olabilir.

(24.y.ö.) “Dinin vermiş —biçimsel pratikler bağlamında öğretmiş— olduklarını yitirmek” aslında bilinçaltında çocukluktan kalma Tehdit Edilme ve bunun karşıtı olan Kefaret Ödetme duygularını böyle bir pratikle bastırma olayının yeterli ölçüde mümkün olmadığını kavramaktır. “Dinsel tutuma yeniden kavuşamamak” ise bastırma olayını yeniden, ama daha derinlemesine deneyecek gücü kendinde bulamamaktan geçiyor. Burada temel sorun, görülüyor ki herhangi bir dinin kendi pratiği çerçevesinde öğrettiği yüzeysel bastırma eylemi değil; bastırmanın, insanı çocukluktan kalma bu bilinçaltı duygulardan arındıracak ölçüde derinlemesine, çocukluk çağının ilk dönemlerine —bir daha şifa bulamayacak ölçüde— inecek kadar derinlemesine olması gereğidir, (bak. Bilin- çaltından Aklın Ruhuna Ulaşmak, Anahtar Yayın, 1992, s.76 ve Çocukken Başlar İsyan, 1993, s. 157)

(25.y.ö.) Akıl ruh ve onun çalışma tarzı konusunda bak. Bilinçaltından Aklın Ruhuna Ulaşmak, Anahtar Yayın, 1993, s. 109-112

(26.y.ö.) Daha doğrusu, bilinçaltı psikolojisinin… çünkü bu araç ve simgeleri imgelemiyle (fantazileriyle) tasarlayıp yaratan yine insandır.

(27. y.ö.) İnsanın “kendi kendine psikoanaliz yaptığı” bu içine-dönüş sürecinde insan bilinçaltının “karanlıklarından” geçerken Kendi dediğimiz Bütün’ünü Yaşıyor: Bilincin aydınlığı ve sonra Bilinçaltının Karanlığı’ndan oluşan Bütünü!

Ve işte bu Bütün’dür, İnsanın Kendi!.. Çünkü bilinçaltını dolaştığımız bu “geriye dönük Kendileşme Süreci” içindeki kalıntılar depreşip simptomlar halinde su yüzüne çıktıkça kendi’miz de belli oluyoruz.

Ne var ki kendi’miz olarak bütünleştiğimiz bu süreci bu şekilde oto- psikoanaliz durumunda yaşamak psikiyatrik açıdan oldukça ideal bir tutum, (bak. Çocukken Başlar İsyan, s. 157

(28.y.ö.) Kendi denilen Bütün’ü yaşamaya (yani kendileşme sürecini tamamlamaya) meditasyon ve riyazet yoluyla kendine Oto-Psikoanaliz uygulayarak girişmek suretiyle … ki kendileşme’yi sağlayan gücün (burada, oto- psikoanaliz yapmayı, iradeyi yıkıp kendini bilinçaltına açarak insanın dönüşmesini sağlayan gücün) yine insanda olduğu belli olsa da, idealistler için bu güç, tanrının iradesine boyun eğmek, onunla barışmak kısacası… insandaki tanrının belirme şekli anlamına geliyor.

 

PROF. DR. İLBER ORTAYLI ; ”HERKES ÜNİVERSİTEYE GİTMESİN!”


ALINTI

Yıldız Ertan

70 ile 70 üniversite açıklaması yapan devlet büyüklerine jet yanıt!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2008 yılında yaptığı açıklama yeniden gündeme geldi. Erdoğan açıklamasında; ‘Türkiye genelinde, son 6 yıl içinde, vakıf ve kamu olmak üzere toplam 53 yeni üniversite kurduklarını ifade eden Başbakan Erdoğan, bugün artık her ilde bir üniversitenin kurumsal bazda henüz oluşmamış olsa bile yasal olarak kurulmuş vaziyette olduğunu ve şu anda da süratle kurumsal hale getirildiğini bildirdi.

Erdoğan, bunu eleştirenler olduğunu ifade ederek, “Üniversite sayısı çok dediler, altyapı yok, öğretim elemanı yok dediler. Haklı olabilirler fakat bizim süratle mesafe almaya ihtiyacımız var” dedi.

“Dünyanın Neresinde 70 İlde 70 Üniversite Diye Bir Şart Var. Böyle Şart Olur Mu?

İlber Ortaylı; ”İlle de taşrada üniversite yapacağım diye bir şey olmaz. taşrada üniversite olabilecekse olur, olmayacaksa olmaz. bir üniversitenin üniversite olabilmesi için her şeyden evvel laboratuvar ve kütüphane lazım. var mı bunlar? en merkezdeki üniversitelerde bile yok. iyi bir üniversite için iyi öğretim kadroları gerekir… iyi bir üniversite için medeni eğitim ve yaşamı sağlayan kampus gerekir. bunlar olmadan üniversite olmaz.”

”Herkesin Üniversiteye Gitmesi Demek Şu Demek: Genç Yaşta Öğrenilecek Bir Dolu Meslek Varken Oyalanmak Demek.

İlber Ortaylı; ”Türklerin yanlış bir anlayışı var: herkes üniversiteye gider. hayır. herkes üniversiteye gitmesin. herkese tabii ki kara cehaletten kurtaracak bir eğitim verirsin, herkese iş yapacak bir eğitim verirsin, zanaatçı olur, başka bir şey olur. ama herkesi üniversitede okutamazsın. aynı ananın babanın üç çocuğu birbirine benzemiyor. bu bir vergi… siz yetenekli bir çocuğun bulunduğu bir yeri, öbürüyle dolduramazsınız.herkesin üniversiteye gitmesinin acısını tadacaklar. müthiş paralarla okuyanlar, iş bulamayacaklar, ancak daha basit, daha pratik dalları öğrenmek için de geç kalmış olacaklar. çok hazin şeyler bekliyor Türkiye’yi. her çocuk bürokrat olmak istiyor, genel müdür olmak istiyor, savcı olmak istiyor. oysa iyi bir marangoz, iyi bir tesisat tamircisi, iyi bir elektrikçi çok daha önemlidir. herkesin hekim ve göz hekimi olması şart değil. optik alanında çalışan ustalar çok daha önemlidir. herkesin üniversiteye gitmesi demek şu demek: genç yaşta öğrenilecek bir dolu meslek varken oyalanmak demek. bu kadar işletmeciyle ne yapacağız, çok merak ediyorum. bu kadar çok sosyologla ne olur çok merak ediyorum. liseden sonra herkesi tarih fakültesine yollamanın manası nedir?”

Erişim:  http://www.mynet.com/my/yildiz.ertan/ilber-ortayli-uyardi-herkes-universiteye-gitmesin-1034619

MEDENİYETİN TEMELLERİ-WILL DURANT -Nejat Muallimoğlu


Çeviren: Nejat Muallimoğlu

MEDENİYET-KÜLTÜR konusunda yol gösterici bir “kutup yıldızı” mahiyetindeki eserler arasında, büyük Amerikan tarihçisi Will Durant’ın Medeniyetin Temelleri adlı eseri şüphesiz başta yer alır. Belli başlı bütün dünya dillerine çevrilmiş bu eseri nihayet Türk okuyucusuna da tanıtmış olmanın haz ve gururunu duyuyoruz.

Will Durant, göreceğiniz gibi, önce kısaca bir medeniyet için gerekli “şartlar” üzerinde duruyor. Bunların, jeolojik, coğrafi, ırki ve psikolojik şartlar olduklarını anlatan tarihçi, daha sonra, dört ayrı bölüm altında incelediği “medeniyetin temelleri”ne geçiyor.

Medeniyetin ilk “temel”i ekonomik temel. İnsanlar, avcılıktan medeniyete nasıl geçtiiar?

 Hayvanların ehlileştirilmesi ne zaman başladı?

 Yiyeceğin pişirilmesi medeniyet yolunda niye belki kaçınılmaz bir merhale idi?

 Ateş, sanayii nasıl başlattı?

 Özel mülkiyetin orijini nedir?

 Kölelik müessesesi nasıl teşekkül etti?

 Bunlar ve bu tür soruların cevaplarını “medeniyetin ekonomik temelleri”nde etraflıca ve hayret uyandırıcı misâllerle anlatan Will Durant, böylece bilgi kilerimizi de ziyadesiyle arttırıyor.

Hükümetin, devletin, kanunun ve ailenin orijinleri nelerdir?

 Gayri-sosyal içgüdülerin hâkim olduğu ilkel anarşi çağından klan ve kabile vasıtası ile günümüzün devlet kavramına nasıl geçildi?

 Ailenin, medeniyetin gelişmesindeki fonksiyonu ne oldu?

 Kadınların, medeniyete olan büyük katkıları nelerdir?

 Babanın hiç önem taşımadığı anaerkil aile tarzından ataerkil ve günümüzün aile tarzına nasıl gidildi?

 Amerikan tarihçisi, bu suallerin cevaplarını “medeniyetin siyasi temelleri” başlığı altında ele alıyor.

Medeniyetin üçüncü temeli “ahlâk”tan oluşuyor. Ve ahlak da, her şeyden önce, seksüel ahlâkla ilgili olduğundan, yazar, okuyucuyu, evlilik müessesesinin en ilkel tarzından ve seksüel komünizm’den alıyor, asırlar ve asırlar boyunca adım adım yürüterek, cinsi ahlâkın çağlar boyunca ne gibi değişikliklerden geçtiğini gösteriyor ve günümüzün evlilik müessesesine getiriyor.

Cemiyetin ahlâk temelinde, elbette “sosyal ahlak” da var. İnsanlar, hırs, tamah ve şiddetin hâkim olduğu en ilkel topluluklardan başlayarak, günümüzün sosyal ahlâk kavramına ulaşmak için hangi yollardan geçtiler?

 Ve bu yolda ilerlerken, kendilerine “kutup yıldızı” vazifesini hangi müessese gördü?

 Yazar, işte bu noktada, insan ve cemiyetin tekâmülünde dinin oynadığı rolü etraflıca gösteriyor.

Önce, dinin kaynaklarının, korku, hayret, rüya, ruh, ve animizm olduğunu söyleyen tarihçi, ardından, dinin orijinleri olarak şunları veriyor: güneş, yıldızlar, yeryüzü, seks, hayvanlar, totemizm, beşer görünüşündeki tanrılar, hayalete tapınma, ecdada tapma.

Tabiî, din müessesesi gelişirken, dinî inançları yaymak için birtakım yol ve metodlara başvuruldu. Tarihçi Durant, bu metodların, sihir ve büyü, bitki âyinleri, herşeye müsade edilen festivaller, yeniden dirilen tanrıların efsaneleri, büyü ve bâtıl inanışlar, sihir ve ilim ve din adamları olduğunu söylüyor.

Daha sonra, “dinin ahlakî fonksiyonü’nu inceleyen müellif, günümüzün “modern” cemiyetlerinde dinî inançların neden gerilediğinin, sekülarizasyon’un nasıl yerleştiğinin sebepleri üzerinde durarak, bir taraftan bilgi kilerimize yeni yeni bilgiler getirirken, öte yandan da, okuyucuyu düşünmeğe sevkediyor.

Will Durant, medeniyetin dördüncü temelini “zihnî temeller” başlığı altında inceliyor. Dil, edebiyat, ilim ve sanat nasıl ortaya çıktı?

 İlme neler önderlik etti?

 Matematik, astronomi, tıp ve cerrahî nası gelişti?

 “Güzellik” nedir?

 Vücudunu rengarenk boyayan, kesen, dövme yaptıran ilkel insan, resim, dans ve musikiyi nasıl geliştirdi, güzel sanatlara nasıl öncülük etti?

 Mimarlığın orijini nedir?

 Bunların ve bunlar gibi zihnimizi kurcalayan birçok sorunun cevabını Will Durant, berrak ve akıcı üslûbuyla önümüze seriyor.

Medeniyetin Temelleri ni okurken, hemen hemen hepimizin “vahşi” diye dudak büktüğümüz ilkel insanın, medeniyet yolunda ne muazzam başarılar sağladığını görecek, gerçekte o gelmiş olmasaydı, “medeniyet”in de vücut bulamayacağım anlayacaksınız. Will Durant, ilkel insanın günümüzün medeniyetine yaptığı çok büyük katkıyı anlatırken şunları da söylüyor:

“Medeniyet-öncesi adam, medeniyetin form ve temellerini . . . yarattı. İlkel kültür dünyasındaki bu kısa gezintimizde geriye bakınca, yazı ve devlet dışında, medeniyetin her unsurunu görüyoruz. Ekonomik hayatın bütün tarzları orada icad edildi: avcılık ve balıkçılık, çobanlık ve ziraat, taşıt ve inşaat, sanayi ve ticaret ve maliye. Siyasî hayatın bütün basit yolları organize edildi: klan, aile, köy topluluğu ve kabile; hürriyet ve düzen —medeniyetin çevrelerinde döndüğü biribirine muhasım bu iki odak noktası— burada anlaştı ve uzlaştı; kanun ve adalet başladı. Ahlakî inanışların esasları hazırlandı: çocukların eğitimi, şeref ve haysiyet, terbiye ve sadakat hisleri aşılandı. Dinin temelleri orada atıldı ve dinin yarattığı ümit ve dehşet, ahlâk ilkesinin yerleştirilmesi ve grubun kuvvetlendirilmesi yolunda kullanıldı. Konuşma, muğlak diller hâlinde geliştirildi, tıp ve cerrahî göründü ve ilim, edebiyat ve sanatta mütevazi adımlar atıldı. Bir bütün hâlinde ele alındığında, karşımızdaki manzara, hayret uyandırıcı bir yaradılışın, kaos’tan yükselen bir formun hayvandan âkil insana giden yolların biribiri ardından açılışının manzarası. Bu ‘vahşi’ler ve onların yüz binlerce yıllık tecrübe ve el yordamlarıyla ilerleyişleri olmasaydı, medeniyet de olamazdı. Talihli ve muhtemelen dejenereleşmiş biz gençler, okuma-yazma bilmeyen bir ecdadın uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya koyduğu araçları, kültüre, güvenliğe ve rahatlığa götüren vasıtaları, tevarüs ederken, hemen hemen her şeyimizi onlara borçlu olduğumuzu unutmayalım.”

Elinizdeki bu kitap, birinci cildi 1935’te yayınlanan 10 dev ciltlik Medeniyetin Hikayesinin “Önsöz”üdür. Hemen hemen eserin kendi kadar ilgi çeken bu önsöz, Amerika’nın muhtelif üniversitelerinde okunması gereken kitaplar arasına alındığından, Medeniyetin Hikayesi’ni çıkaran yayınevi, bu önsözü de ayrı bir kitap halinde yayınlamıştır.

Nejat Muallimoğlu

Sh: 9-12

SEKSÜEL AHLÂK

EVLİLİK-ÖNCESİ İLİŞKİLER — FUHUŞ — İFFET—BEKÂRET — İKİLİ STANDARD — TEVAZU AH i. AK: İNANIŞLARIN. NİSBÎLİĞİ — TEVAZUUN BİYOLOJİK ROLÜ — ZİNA — BOŞANMA —KÜÇÜK ÇOCUKLARIN ÖLDÜRÜLMESİ —ÇOCUKLUK —FERT

AHLÂK telâkkilerinin en büyük görevi, her zaman için, seksüel ilişkileri düzenlemektir; çünkü insanın kendi kendini çoğaltma içgüdüsü, sadece evlilik yolunda meseleler yaratmaz, evlilikten önce ve sonra da birtakım problemler doğurur, ve bu problemler de, devamlılıkları ile, yoğunluğu ile, kanunlara sırt çevirmeleriyle, ahlâk değerlerini altüst etmeleriyle herhangi bir ânda cemiyet düzenini bozabilir. Birinci mesele, evlilik-öncesi ilişkilerle ilgili; kısıtlanmak mı, yoksa serbest mi bırakılmalı?

 Seks, hayvanlar arasında bile tamamen başıboş değildir; dişilerin, kızışma zamanlan dışında, erkekleri reddetmeleri, hayvanlar âlemindeki seksüel ilişkileri, behimî ihtiraslarını dizginlemesini bilemeyen kendi aramızdaki yaratıklardan çok daha mütevazi bir seviyede tutar. Beabarchais’in dediği gibi, insan hayvandan, karnı acıkmadan yediği, susamadan içtiği, ve her zaman aşk yaptığı için ayrılır. İlkel insanlar arasında, hayvanlardaki kısıtlamanın bir benzerini, veya aksini, âdet gördüğü zaman kadınla ilişki kurulamayacağım belirten tabularda görüyoruz. Bu genel istisna dışında, en basit cemiyetlerde evlilik-öncesi cinsî temaslar, çok defa tamamen serbest bırakıldı. Kuzey Amerikalı Kızıl Derililer’i arasında, genç kız ve erkekler serbestçe çiftleşti, ve bu ilişkiler de evlilik yolunda bir engel teşkil etmedi. Yeni Gine’nin papuanları arasında seks hayatı çok erken yaşta başladı, ve evlenmeden önce başıboş cinsiyet ilişkileri bir kural idi. Siberya’da Soyotlar, Filipinler’deki İgorotlar, Yukarı Burma’da, Afrika’nın Kâfirleri ve Orman Adamları, Nijer, Uganda, Yeni Georgia, Murray Adaları, Andaman Adaları, Tahiti, Polinezya, Assam, ilh. yerlileri arasında da aynı tarz bir evlilik-öncesi hürriyeti görülür.

Fuhuş bu yüzden ilkel cemiyette yaygın değildir. Dünyanın “en eski mesleği,” gerçekte oldukça yeni; ve ancak, mülkiyetin görünmesinden ve evlilik-öncesi hürriyetin kaybolmasından sonra medeniyetle birlikte ortaya çıktı. Şurada burada genç kızların başlık paralarını biriktirmek veya mâbedlere para toplamak için kendilerini sattıkları müşahade edilirse de, mahallî ahlâk anlayışının, tutumlu ebeveynlere veya açgözlü tanrılara yardım yolunda bir vasıta olarak kabul ettiği yerler dışında, pek görülmez.

İffet ve saflık da geç bir gelişme olarak ortaya çıktı. İlkel bir genç kızı korkutan şey, sâfiyetinin bozulması değil, adının kısır çıkmasıydı; evlilik-öncesi gebelik, bir koca bulmak için çok defa bir handikap değil vasıtaydı, zira böylece, hakkındaki bütün şüpheler dağılıyor, ve kâr sağlayacak çocuklar doğuracağı vaadini yerleştiriyordu. Mülkiyetin ortaya çıkışından evvel, daha basit kabileler, genç bir kızın evlenmeden önce bâkire kalmak istemesinden alayla bahsettiler, sâfıyet bir genç kız için arzu edilir bir şey değildi. Kamchdal’da, karısının kız çıktığını gören erkek, kızın anasına çıkışıyor, “kızının yetiştirilmesinde ihmalkâr davrandığını” söylüyordu. Bekâret, birçok yerlerde, evlilik yolunda bir engel olarak kabul edildi. Çünkü erkeği, kendi kabilesinden birinin kanını akıtamayacağını ihtar eden tabuyu çiğnemekle başbaşa bırakıyordu. Genç kızlar bazen, yollarını tıkayan bu tabuyu devirmek için, kendilerini bir yabancıya teslim ettiler. Tibet’te analar, kızlarının çiçeklerini koparacak erkekleri endişe ile aradı; Malabar’da, kızlar, sâfiyetlerini bozmalarını yoldan geçenlerden rica ettiler, “zira bâkire kaldıkları müddetçe koca bulamayacaklardı.” Bazı kabilelerde gelin, kocasının yanma gitmeden önce kendisini, düğün misafirlerine bırakmaya zorlandı; bir diğerlerinde, damat, gelinin bekâretini ortadan kaldırması için birini kiraladı; ve Filipinler’deki bazı kabileler arasında da, koca olacakların bu fonksiyonlarını yerine getirmek üzere yüksek maaşla özel bir görevli tayin edildi.

Bekâreti bir kabahat olmaktan çıkarıp bir fazilet haline getiren, ve onu bütün yüksek medeniyetlerin ahlâk anlayışlarında bir unsur yapan ne idi?

 Hiç şüphesiz, mülkiyet müessesesi idi. Evlilik-öncesi sâfiyet, ataerkil erkeğin, kendi karısı üzerinde hissettiği sahip olma duygusunun kızlarına da uzatılmasıydı. Evliliğin bir alım-satım işi olduğu zamanlarda, bâkire gelinin zayıf kız kardeşinden daha fazla para getirdiği anlaşılınca, bekârete verilen prim arttı; bâkire, malını, nesebi belli olmayan çocuklara bırakmak endişesi içinde yaşayan erkeklere şimdi, kendi mâzisiyle bu çok önemli vaadi veriyordu.

Erkekler, aynı kısıntıları kendi üzerlerinde uygulamayı hiçbir zaman düşünmedi; tarihte hiçbir cemiyet evleninceye kadar erkeğin de saf kalmasında ısrar etmedi; bâkir bir erkek için hiçbir dil kelime yapmadı. Bekâret ruhu sadece kız çocukları için muhafaza edildi, ve binbir yolla kabul ettirildi. Tuareg’ler, bir kız evlâdın veya kız kardeşin gayri-muntazamlığım ölümle cezalandırdı; Nubia, Habeşistan, Somali, ilh. Zencileri, kız çocuklarına zalim bir kilitleme sanatım uyguladı, yâni onların cinsî temasta bulunmalarını engellemek için tenasül uzuvlarına bir halka veya kilit asıldı; bu tür bir teamül Burma ve Siyam’da günümüze kadar uzandı. Bazı aşiretlerde genç kızların, erkeklerin iğvalı tezahürlerine cevap verememeleri veya işveli tavırlarla erkekleri tahrik etmemeleri için, kapalı yerlerde büyütüldüklerini görüyoruz. New Briton’da zengin ebeveynler, kızlarım, tehlikeli beş yıl süresince bir kulübeye kapattı ve kapıya da sadık bir kocakarı diktiler; kızın hiçbir zaman dışarı çıkmasına müsaade edilmedi, sadece akrabaları ziyaret edebilirdi. Borneo’da bazı aşiretler, evlenmemiş kızları tek kişilik hücrelerde muhafaza ettiler. Bu ilkel âdetlerden Müslüman ve Hintlerin purdah’ı [peçe, örtünme, harem] için bir adım yeterli, ve bu da “medeniyet’in, “vahşi”liğe ne kadar yakından temas ettiğini gösterir.

Tevazu, bekâret ve ataerkil aile ile yan yana yürüdü. Bugün bile vücutlarım göstermekten utanmayan aşiretler var; hattâ bazıları vücutlarını örtmekle utanır. Livingstnoe, karısının gelmesinden önce, ev sahiplerinden giyinmelerini rica ettiği vakit bütün Afrika kahkahalarla güldü. Balonda Kraliçesi, Livingstnoe’ı huzuruna kabul ettiği zaman oldukça çıplaktı. İlkel kabilelerden küçük bir azınlığı, zerrece utanma hissi duymaksızın, açık yerlerde cinsî münasebette bulunmaktan çekinmezler. Tevazu başlangıçta, kadının, âdet gördüğü günlerde tabu olduğunun bilinmesinden doğan bir histi. Evliliğin satın alındığı zamanlarda, bâkire kız, babasına kazanç sağlıyor, erkeklerden ayrı tutulması da kızda, sâfiyetini korumak zorunluluğunu uyandırıyordu. Tevazu, yine, alım-satım evliliklerinin yürürlükte olduğu yerlerde, kocasının, kendisi için malî külfete katlandığını bilen kadının, saf kalmakla, ona olan manevî borcunu ödeyebileceği hissini taşımasıdır. Giyim-kuşam, işte burada ortaya çıkar (tabiî, süslenme ve korunma tarzları sâfiyeti tehlikeye düşürmemişse). Birçok aşiretlerde kadınlar, kendilerinin ancak kocalarına ait olduklarının bir işareti, ve diğerlerini muhtemel romantik davranışlarına engel olmak üzere, ancak evlendikten sonra örtündüler; ilkel insanlar, örtünmenin şehvet hislerini kabartacağını söyleyen Penguin Adası romanının yazarlarıyle hemfikir değillerdi, iffetin, maamafîh, giyinme ile ilgisi pek yok; bazı gezginler Afrika ahlâkının, vücudu kaplayan örtü miktanyle ters orantılı olarak değiştiğini söylüyor. Şurası gayet açık: insanların nerelerinden utandıkları tamamen, kendi gruplarının tabu ve âdetlerine bağlı. Son zamanlara kadar, bir Çin kadını ayağını göstermekten utanıyordu. Arap kadını yüzünü saklıyor, Tuareg kadını ise ayağını gizliyordu; fakat kadîm Mısır’ın, ondokuzuncu asır Hindistan’ının ve (“şehvet düşkünü turistlerin istilâsından önce) yirminci yüzyıl Bali’sinin kadınları göğüslerini teşhir etmekle utanma arasında bir bağlantı bulabileceğini hiç düşünmediler.

Buradan, zaman ve mekâna göre değişikliklere uğradığından, ahlâkın değersiz olduğu neticesini çıkarmamalıyız, ancak kendi grubumuzun ahlâkî inanışlarını bir kenara koyduktan sonra tarih bilgimizi gösterirsek, akıllıca bir hareket yapmış oluruz. Azıcık antropoloji bilgisi tehlikelidir. Anatole France’ın, istihzalı bir tarzda ifade ettiği sözünde hakikat payı büyük: “Ahlâk, bir topluluğun peşin hükümlerinin toplamıdır”; ve Anacharsis’in, eski Yunanlar’a söylediği gibi, eğer bir kimse, bir grubun kutsal saydığı bütün âdetleri bir araya getirir, ve daha sonra da, bir diğer grubun gayri-ahlâkî addettiği bütün âdetleri alıp götürürse, geriye hiçbir şey kalmaz. Yalnız, bu, ahlâkın değersizliğini ispat etmez, sadece, sosyal düzenin değişik yollarla nasıl muhafaza edildiğini gösterir. Sosyal düzen gerekli; oyunun bir takım kurallara göre oynanması gerek; insanlar, hayatın normal şartları altında, diğerlerinden neleri bekleyeceklerini bilmeli. Bundan böyle, bir cemiyetteki insanların, kendi ahlâk sistemlerini mutlak bir birlik altında yürütmeleri, sistemin muhtevası kadar önemli. Kendi aşiretimizin ahlâk ve âdetlerini kahramanca reddedişimiz, gençlik çağımızda onların nisbî olduklarını keşfedişimiz, sadece kafalarımızın henüz olgunlaşmadığını gösterir; zira, bir on yıl sonra, kendi grubumuzun —ırkın nesiller boyunca denenmiş tecrübeleri olan— ahlâk sisteminde, bir üniversite devresinde öğrenebileceklerimizden çok daha fazla hikmet bulunduğunu anlayabiliriz. Er veya geç, o rahatsız edici gerçekle karşı karşıya kalacağız: anlayamadıklarımız dahi doğru olabilir. Cemiyetin muğlak yapısını oluşturan müesseseler, teamüller, âdetler, gelenekler ve kanunlar, bir milyar kafanın yüzlerce asırlık çalışmalarla ortaya koyduğu eserlerdir; ve, değil sadece yirmi senede, bir hayat boyunca bile onları anlayabileceğimizi zannetmeyelim. Özet olarak diyeceğiz ki, ahlâk telâkkileri nisbîdir, ve onlardan vazgeçilemez.

Eski ve temel âdetler, yüzlerce senelik tecrübe ve hatâdan sonra grubun, tabiî bir seçme-ayırma işlemini temsil ettiklerinden, tarihî nisbîliklerine, alım-satım evlenmeleriyle olan ilişkilerine rağmen, bekâret ve tevazuda da bazı sosyal yarar, veya cemiyetlerin yürütülmesine yarayan değerler bulabiliriz. Tevazu ve mahcubiyet hisleri, genç bir kıza —imkân verildiği hallerde— eşini daha dikkatle seçmesine, veya erkeğin kendisini kazanmadan önce, kendindeki daha iyi taraflarını göstermesinin gerektiğini anlatan stratejik bir geri çekilme idi; ve erkeğin arzusu önüne çıkarılan bu engellerdir ki, erkekte, romantik aşk hislerini harekete getirdi, ve kızın, kendi gözünde yüceltilmesine hizmet etti. Bekâret kavramının aşılanması, ilkel seks hayatının tabiîliğini ve kolaylığını yıktı; fakat, erken yaşlardaki cinsî gelişmeyi ve çocuk yaşta anne olmayı engellediğinden, İktisadî ve seksüel olgunluk arasındaki —medeniyet geliştikçe daha yıkıcı vasıflar kazanmağa meyleden— gediği de daralttı. Böylece, muhtemel ki, ferdin fizikî ve zihnî bakımlardan güçlenmesine, çocukluk ve eğitim safhasının uzatılmasına, ve neticede, ırkın seviyesinin yükselmesine hizmet etti.

Mülkiyet, müessesesi geliştikçe, evlilik-dışı cinsî ilişkiler, affedilir olmaktan çıktı, affedilmez günahlar sınıfına girdi. Bizce bilinen ilkel insanların yarısı buna büyük önem vermez. Mülkiyetin ortaya çıkışı, kadından sadece mutlak bir sadakat bekleneceği görüşünü yerleştirmekle kalmadı, erkekte, kadının kendi mülkiyetinde bulunduğu davranışını da yarattı: erkek, karısını bir misafirine ödünç verdiği zaman dahi, kadın, ruh ve vücutça erkeğindi. Suttee bu kavramın nihaî şekli oldu: kadın, ölen efendisinin diğer eşyasıyle birlikte gömülmeliydi. Ataerkil ailede, evlilik-dışı ilişkiler hırsızlıkla bir tutuldu; yâni, başka bir ifade ile, patent hakkına tecavüzdü. Bunun cezası, basit aşiretlerdeki ilgisizlikten, bazı California Kızıl Derililer’i arasında evlilik-dışı ilişkiler kuran kadının barsaklarının çıkarılmasına kadar değişti. Asırlar boyunca uygulanan bu cezalardan sonra, kadın sadakatinin yeni bir örneği cemiyette kökleşti, ve kadının kalbinde de sağlam bir vicdan yarattı. Kızıl Derililerle savaşan birçok halklar, mağlûp ettikleri bu ilkel insanların karılarına hiç bir şekilde dokunamadıklarını hayretle gördüler; ve bazı beyaz gezginler de, Avrupalı ve Amerikalı kadınlarda da, Zulu ve Papuanlar’ın karılarında görülen sadakat hissinin bir gün yerleşmesini ümit ettiler.

Papuanlı kadının kocasına sadık kalması daha kolaydı, çünkü onlar arasında, en ilkel insanlar arasında olduğu gibi, erkeğin kadını boşamasını önleyecek engeller pek azdı. Amerikalı Kızıl Derili kabilelerde birleşme, nâdiren bir kaç yıldan fazla sürdü. “Yaşlı ve orta-yaşlı erkeklerin büyük bir kısmının, başka başka yerlerde birçok karıları vardı”, diyor Schoolcraft, “ve kendilerinin dahi tanımadığı çocukları her tarafa dağılmışlardı.” “Sadece, hem de hayat boyunca, bir kadınla evli kalan Avrupalılar’a gülüyorlar; onlar, İyi Ruh’un, kendilerini mutlu bir hayat sürmesi için şekillendirdiğine, ve kadın ve erkeğin huy ve itiyatları uyuşmazsa, birliğin devam ettirilmemesi gerektiğine inanıyorlar.” Cherokee Kızıl Derililer’i karılarını, senede üç veya dört defa değiştirdi; muhafazakâr Samoanlar ise üç sene yanlarında tuttular. Yerleşik ziraatla birlikte birleşmeler daha devamlı oldu. Ataerkil sistemde, erkeğin karısından boşanması İktisadî bir yarar sağlamıyordu, zira kadını boşamak —bir bakıma— kazanç sağlayan bir köleyi kaybetmek olacaktı. Aile, toprağı hep beraber işleyen üretici edici üniteler hâline gelince —diğer faktörlerin eşit olduğu hallerde— büyüklüğüne ve kendi arasındaki bağ ve dayanışmaya göre refaha kavuştu; böylece, en küçük çocuğun da yetiştirilmesine kadar, kadın ve erkek arasındaki bağın koparılmasında fayda bulunmadığı anlaşıldı. O zamana kadar da, yeni bir aşk için ne takat ne enerji kalmış, ve müşterek çalışma ve tecrübeler neticesinde, ebeveynlerin hayatları, bir tek hayat hâlinde birleşmişti. Ancak şehir sanayiinin gelişmesi, ve bunun neticesinde, ailenin küçülmesi ve ekonomik önemin azalmasıyladır ki, boşanmalar yeniden yaygınlaştı.

Tarih boyunca erkekler, genellikle, fazla çocuk sahibi olmak istedi, ve bundan böyle, anneliği kutsal saydılar; kadınlar ise —zürriyet hakkında daha fazla bildiklerinden— kendilerine yükletilen bu ağır görev altında gizliden gizliye isyan etti, ve analık yükünün hafifletilmesi için sayısız yollara başvurdular. İlkel insan, umumiyetle, nüfusu kısıtlama taraftarı değildir; çocuk, normal şartlar altında kâr getirir, ve baba sadece, bütün çocuklarının erkek olmadıklarına üzülür. Çocuk düşürmeyi icad eden kadındı, doğan çocukların öldürülmesini kontraseptiv’leri de [gebelikten koruyucu tedbirler] o buldu —bu sonuncusu, yer yer ilkel insanlar arasında dahi görülür— “Vahşi” ve “medenî” kadının doğumu önleme yolundaki düşüncelerinde hayret uyandırıcı benzerlikler var: çocuk büyütmenin yükünden kurtulmak, genç bir form muhafaza etmek, evlilik-dışı anneliğin lekesini silmek, ölümden kaçınmak, ilh. Hâmile kalmayı azaltmanın en basit yolu, emzikte çocuk varken (çocuğun emzirilmesi, gerektiğinde bir kaç yıl uzatılabilirdi), erkeği reddetmekti. Bazen, Cheyenne Kızıl Derilileri arasında görüldüğü üzere, kadınlar, birinci çocukları on yaşma basmadan, İkincinin reddedilmesi âdetini yerleştirdiler. New Britain’da kadınlar, evliliklerinin ancak iki ilâ dördüncü yıllarında çocuk doğurdular. Brezilya’nın Guaycuru’larının nüfusu gitgide azalıyordu, çünkü kadınlar, otuz yaşına gelmeden çocuk doğurmadılar. Papuanlar arasında sık sık kürtaja başvuruldu; “çocuklar yük oluyor”, dedi bir kadın, “onlar bizi usandırdı, öldürüyor.” Bazı Maori kabilelerinde kadınlar, bitkilerle veya kendilerinin yaptıkları âletlerle gebeliği önlediler.

Kürtajın başarılı olamadığı hallerde, çocuğun öldürüldüğünü görüyoruz. Tabiat insanlarının ekserisi, şayet sakat doğmuşsa, veya hastalıklı ise, veya gayri-meşru dünyaya gelmişse, veya anası doğum sırasında ölmüşse, bebeğin öldürülmesine cevaz verdiler. Eldeki yiyecek imkânlarına göre, nüfusun sınırlandırılması yolunda herhangi bir sebep yetecekmişçesine, birçok kabilelerde, kendilerinin talihsiz saydığı şartlar altında doğan çocuklar öldürüldü; böylece, Bondei yerlileri, dünyaya önce kafasını uza-tarak geren bebekleri boğdular; Kamchdal’lar, fırtınalı günde doğan çocukları öldürdüler! Madagaskar aşiretleri, Mart veya Nisanda, veya bir Çarşamba veya Cuma günü, veyahut ayın son haftasında dünya sahnesine çıkan çocukları ya ölümlerine terkettiler veya suda boğmak veya diri diri gömmek suretiyle ortadan kaldırdılar. Eğer bir kadın ikiz doğurmuşsa, bu, evlilik-dışı cinsî temasın deliliydi, zira hiçbir erkek, aynı ânda iki çocuğun babası olamazdı; şu halde, bu çocukların biri veya her ikisi öldürülmeliydi. Göçebeler de sık sık yeni doğan çocuklarını öldürdüler, çünkü uzun yürüyüşlerde “yük” oluyorlardı. Victoria’da Bangerang kabilesinde, doğan çocukların yarısı öldürüldü; Paraguay’ın Lengua aşireti arasında, her ailenin sadece yedi senede bir çocuk büyütmesine müsaade edildi; Adiponeler, her ailede bir erkek ve bir kız çocuk bulundurmak, ve diğerlerini doğar doğmaz öldürmek suretiyle, nüfus üzerinde bir Fransız ekonomisi kurmasını başardılar. Ekseri aşiretler, açlığın hükmünü yürüttüğü veya açlık tehlikesi başgösterdiği vakit, yeni doğan çocukları öldürdü, veya pişirip yediler. Genellikle, en fazla öldürülenler kız çocuklarıydılar; işkence yapılarak öldürüldüler, böylelikle ruh, ikinci gelişinde, bir erkek şeklinde görünecekti. Yeni doğan çocuğun öldürülmesinde, hiçbir acı ve pişmanlık hissi duyulmadı; çünkü, çocuğun dünyaya gelişinden sonra geçen bir kaç dakika içinde, annesinin, yavrusu için hiçbir içgüdüsel sevgi beslemediği hükmüne varıldı.

Çocuk, şayet birkaç gün yaşamasına müsaade edilmişse, artık öldürülmeyecek demekti; şimdi, kısa bir zaman içinde, ebeveynlerin gayet basitçe dışarı vurulan sevgileri kendini göstermeğe başladı, ve ekseri hallerde ilkel ebeveynleri, daha yüksek ırkların vasat bir çocuğa gösterdikleri sevgiden daha fazla şefkat ve muhabbetle çocuklarını büyütmeğe başladılar. Süt veya yumuşak gıdaların azlığından ötürü, annesi, çocuğunu iki veya dört, bazan oniki yaşına kadar emzirdi; bir gezgin, daha sütten kesilmeden tütün içmesini öğrenen çocuktan bahsediyor; bir diğeri, arkadaşlarıyla oynarken, bir ara oyuna —veya işine— ara vererek, sütünü içmek için anasının kucağına giden çocuktan bahseder. Afrikalı Zenci kadını, işini yaparken çocuğunu sırtında taşıdı, ve zaman zaman, omuzu üzerinden uzattığı göğsü ile doyurdu. İlkel disiplin müsamahakâr, ama şımartıcı değildi; çocuk, daha küçük yaşta, kendi aptallıklarının, kendi küstahlıklarının, veya kendi kavgacılığının neticeleriyle başbaşa kalması için serbest bırakıldı; ve çocuğun hayat bilgisi hızla arttı. İlkel cemiyetlerde, çocuklar ve ebeveynler arasında karşılıklı sevgi ve hürmet fazlasıyla gelişmişti.

İlkel çocukluk yıllarında tehlike ve hastalık fazla, ölüm nisbeti yüksekti. Gençlik kısa sürdü, zira evliliğin ve cengâverliğin mesuliyetleri erken yaşlarda başladı, ve fert, kısa bir zaman sonra, grubun sayısını arttırmak ve korunmasını yüklenmek gibi ağır görevler arasında kayboldu. Kadınların vazifesi çocuklara bakmak, erkeklerin görevi yiyecek temin etmekti. Son çocuk da yetiştirildiği vakit, ebeveynlerin gücü kesilmiş; ferdî hayat için, başlangıçta olduğu kadar sonunda da zaman kalmamıştı. Ferdiyetçilik, hürriyet gibi, medeniyetin bir lüks’üdür. Ancak tarihin şafağında, yeterli sayıda erkek ve kadın, açlık, zürriyet yetiştirme ve harbin yüklerinden kurtulmak imkânını buldu, kendilerini zevk ve eğlencenin, kültür ve sanatın elle tutulamayan değerlerine adamağa başladılar.

Sh: 95-107

SOSYAL AHLÂK

FAZİLET ve KÖTÜLÜĞÜN MAHİYETİ — HIRS ve TAMAH — SAMİMİYETSİZLİK — ŞİDDET —

CİNAYET — İNTİHAR — FERDİN SOSYALİZASYONU — DİĞERGÂMLIK — MİSAFİRSEVERLİK —

TAVIR ve HAREKETLER — AHLÂKIN AŞİRETTEKİ SINIRLARI — İLKEL AHLÂK-MODERN AHLÂK —

DİN ve AHLÂK TELÂKKİLERİ

EBEVEYNLİK fonksiyonunun bir parçası, bir ahlâk sistemini iletmektir. Çünkü çocuk, beşerden ziyade hayvandır; ırkın ahlâkî ve zihnî mirasını benimseme yolunda her gün biraz daha beşerî olmağa başlar. Biyolojikçe, medeniyet için kötü teçhiz edilmiştir, çünkü onun içgüdüleri, sadece geleneksel ve temel şartlar altında nasıl hareket edeceğini anlatır, ve onu harekete getiren saikler de, kasaba hayatından ziyade ormandaki yaşayışa uygundur. Her kötü alışkanlık bir zamanlar, varoluş mücadelesinde lüzumlu bir faziletti; ancak kendisini vazgeçilmez yapan şartlar yüzünden de, uzun bir müddet devam ettiği zaman bir kötülük oldu; kötü bir alışkanlık, bir kötülük, şu halde, tavır ve hareketin ilerlemiş şekli değil, genellikle eski ve yerlerini diğerlerine bırakmış usullerdeki atavistik [ecdattan kalan] bir kalıntı. Bir ahlâk sisteminin amacı, değişmemiş —veya yavaş değişen— beşer dürtülerini, sosyal hayatın değişen ihtiyaç ve şartlarına uydurmaktır.

Hırs ve tamah, samimiyetsizlik, zulüm ve şiddet, pekçok nesiller boyunca hayvanlar ve insanlar için faydalı idi, ve bizim bütün kanunlarımızın, eğitim sistemimizin, ahlâkımızın ve dinimizin onları tamamen ortadan kaldıramayacakları gibi, bazıları, şüphesiz günümüz için de tutarlı. Hayvan karnını tıkabasa doldurur, zira tekrar ne zaman yiyeceğini bilemez; ve hırs ve tamahın orijini de yarın ne olacağını bilememektir. Yakutlar’ın günde yirmi kilo et yedikleri biliniyordu; ve sadece biraz daha az kahramanca olan bu tür hikâyeler, Eskimolar ve Avustralya yerlileri için de söylendi. Ekonomik güvenlik, bu tabiî açgözlülüğü tamamıyla ortadan kaldıramayacak kadar çok yeni bir gelişme; haris ve huysuz modern erkek ve kadınların, gerektiğinde yiyeceğe çevrilebilmeleri için, doyurulamayan açgözlülüklerinin dürtüleriyle altın ve diğer eşyayı yığmaları bu sözümüzün bir delilidir. Suya malik olma hırsı, yiyecek hırsı kadar yaygın değildir, çünkü beşer yerleşim merkezleri çok defa su kenarlarında teşekkül etti. Yine de, sarhoş edici maddelerin tüketimi hemen hemen evrensel; insanların açgözlülüğünden değil, üşüdükleri ve ısınmak istedikleri, veya mutsuz olduklarından unutmak istediklerinden veya suyun içilemeyecek kadar kötü olmasından.

Samimiyetsizlik, hırs ve tamah kadar eski değil, çünkü açlık mülkiyetten eskidir. En basit “vahşi”lerin en namuslu insanlar oldukları görülüyor. “Onların sözleri kutsal”, dedi, Hotantolardan bahseden Kolben: “Avrupa’nın dejenereliği ve sahtekârlığı hakkında hiç bir şey bilmiyorlar.” Beynelmilel muhabere geliştikçe, ilkel insanların bu saf samimiliği de kayboldu; Avrupa, bu nazik sanatı Hotentolara öğretti. Genellikle, samimiyetsizlik medeniyetle beraber yükselir, çünkü medeniyette, diplomasinin nimet ve riskleri daha büyüktür, çalınacak daha fazla eşya vardır, ve eğitim de insanları daha kurnaz yapar. İlkel insanlar arasında mülkiyet geliştikçe, yalancılık ve hırsızlık da ardından gelir.

Şiddete başvurularak yürütülen suçlar, hırs ve tamah kadar eski; yiyecek, toprak ve eş bulma mücadelesi, her nesilde toprağı kana buladı, ve medeniyetin düzensiz, gayri-muntazam ışığı için koyu bir fon teşkil etti. İlkel insan zalimdi, çünkü başka yolu yoktu; hayat, elinde her ân için kullanmağa hazır bir silâhı, ve “tabiî” bir şekilde öldürmeğe meyilli bir kalbi olması gerektiğini öğretmişti. Antropolojinin en karanlık sayfaları, ilkel zulüm hikâyelerini, ve pekçok erkek ve kadının biribirlerine acı çektirmekle duydukları sevinci anlatanlardı. Bu zulmün büyük bir kısmı harple ilgiliydi; klan içindeki davranışlar daha az yırtıcıydı, ve ilkel insanlar biribirlerine —ve hattâ kölelerine— oldukça medenî bir şefkat hissiyle muamele ettiler. Fakat harp sırasında şiddetle öldürmek gerektiğinden, barış yıllarında öldürme sanatını öğrendiler; çünkü birçok ilkel kafa için, tartışanlardan biri ölmedikçe mesele çözülmüş olmuyordu. Birçok kabilelerde cinayet, aynı klana mensup birinin öldürülmesi bile, bir vakitler bu tür hâdiselerin bizim kendi cemiyetimizde doğurduğu dehşetten çok daha az dehşet uyandırdı. Fuegian’lar, katili, arkadaşları onun bu suçunu unutana kadar sürgün etmekle cezalandırdılar. Kâfirler, bir katili pis saydı ve onun, yüzünü kömürle boyamasını istediler; ama bir müddet sonra katil yüzünü yıkar, ağzını çalkalar ve kendisini kahverengine boyarsa, yeniden cemiyete kabul edildi. Futuna’nın vahşileri, kendi cemiyetimiz gibi, bir katile kahraman gözüyle baktılar. Müteaddid kabilelerde bir kadın, haklı veya haksızca girişilen bir kavgada bir insan öldürmemiş bir erkekle evlenmedi; ve insanavı’mn bazı yerlerde yerleşmesinin sebebi de bu düşünce. Dyak’lar arasında, insan-avmdan en fazla sayıda kafa ile dönen avcı, köyün en güzel kızlarına sahip olabiliyordu; kızlar da, kendilerini böyle bir cengâvere terketmeğe istekliydiler, zira onun saye-sinde, cesur ve iktidarlı çocukların anneleri olmak mutluluğuna kavuşacaklardı .

Yiyecek maddelerinin pahalı olduğu yerlerde hayat ucuzdur. Ebeveynleri kendi kendilerine bakamayacak kadar yaşlanınca Eskimo çocukları, onları öldürmeğe mecbur kılındı; bu gibi hallerde evlâtların ana-babalarını öldürmemesi, onlara olan sadakat borcunu ödememekle bir tutuldu. İlkel insana, kendi hayatının bile ucuz olduğu anlaşılıyor, çünkü ancak günümüzdeki Japonlar’a özgü bir tarzda şahsına kıymaktan da çekinmez. Eğer hakarete uğrayan biri, intihar eder veya kendini sakatlarsa, hakaret edenin de aynı şeyi yapması beklenir, aksi takdirde, kimsenin yüzüne bakmayacağı bir parya olmaktan kendini kurtaramaz; hara-kiri, işte böylesine eski bir müessese. İntihar için herhangi bir sebep yetebilir: kocalarının, kendilerini azarlayabilecek kadar imtiyaza sahip bulundukları havasına büründüklerinden, Kuzey Amerika Kızıl Derilileri arasında bazı kadınlar intihar etti; ve Trobriand Adası’ndan bir genç de, karısı tütününün hepsini içtiği için kendi canına kıydı.

Hırs ve tamahı tutumluluğa, şiddeti münakaşaya, cinayeti mahkemeye, intihan da felsefeye çevirmek, medeniyetin yüklendiği görevin bir parçası oldu. Kuvvetlinin, zayıfı ancak kanunî yollarla yiyebileceğine ikna edilmesi büyük bir gelişme idi. Bir cemiyet, insanlarının bir grup olarak diğer gruplara karşı kendinin teşvik ettiği davranış tarzını, cemiyeti oluşturan fertlerin biribirleriyle olan karşılıklı ilişkilei’inde de göstermesine müsaade ettiği takdirde, varoluşunu devam ettiremez; haricî rekabetin birinci kanunu dahilî işbirliğidir. Fertlerin biribirlerine karşılıklı yardımlarıyla varoluş mücadelesi sona ermez, mücadele, grubun varoluş mücadelesiyle birleştirilir, veya gruba aktarılmış olur. Diğer faktörlerin eşit olduğu hallerde, rakip gruplarla rekabet edebilme yeteneği, gruptaki fertlerin veya ailelerin biribirleriyle birleşebilme kabiliyetleriyle doğru orantılıdır. Bunun içindir ki, her cemiyet bir ahlâk sistemi aşılar, ve hayatın tabiî harbinin şiddetini azaltmak için, kendisinin gizli müttefik ve yardımcıları olan sosyal düzeni fertlerin kalplerinde yerleştirmeğe çalışır; ferdin, cemiyetin yararına olan mesuliyet ve alışkanlıklarını —onların “faziletler” olduğunu söyleyerek— teşvik eder, ve karşıt yöndeki vasıfları kötülükler diye göstererek ortadan kaldırmağa çalışır. Böylece, fert, zahirî bir ölçü içinde sosyalleşir, ve hayvan artık bir vatandaş olur.

“Vahşi”nin ruhunda sosyal hisler yaratmak, bu tür hisleri günümüzün modern insanının kalbinde yerleştirmekten hiç de daha zor değildi. Ayakta durabilme mücadelesi ferdiyetçiliği pekiştirir. İlkel insan —belki kendi cinsleriyle— çağdaş insanın hemcinsleriyle yaptığından daha fazla işbirliği yaptı; zira, kendi grubuyle müştereken paylaştığı tehlike ve çıkarların daha fazla olmasından ötürü, ve kendisini diğerlerinden ayrı tutacak kadar da mülkiyet sahibi olmadığından, sosyal dayanışma onun için daha kolaydı. Tabiat adamı haris ve zalimdi; fakat elindekileri yabancılarla paylaşacak, ve misafirlerine hediyeler verecek kadar müşfik ve cömertti de. Bu ilkel misafirseverliği her mektep çocuğu bilir, ve ilkel insanların bu misafirseverliği bazı kabilelerde, misafire karısının veya kızının sunulmasına kadar götürüldü. Böyle bir teklifi reddetmek, sadece ev sahibine değil, adamın karısına da ciddî bir hakaret sayıldı; misyonerlerin karşılaştıkları tehlikeler arasında bunlar da vardı. Misafirin daha sonraki ziyaretlerinde, kendisine nasıl muamele edileceği çok defa, bu tür sorumluluklar karşısındaki davranışlarıyla tayin edildi. Medenî olmayan insanın, bir eşyaya sahip olmaktan ötürü kıskançlık duyduğu anlâşılıyor, ama bu seksüel bir kıskançlık değildi; kendisiyle evlenmeden önce karısının başka erkekleri de “tanımış” olması, veya şimdi misafiriyle yatması onu rahatsız etmedi; fakat kadının sevgilisinden ziyade sahibi olduğundan, rızası alınmaksızın başka bir er-kekle cinsî ilişkiler kurması onu gazaba getiriyordu. Bazı Afrikalı erkekler, karılarını, bir saygı belirtisi olarak yabancılara ödünç verdiler.

En basit insanlar arasında nezaket kuralları, ileri milletler arasında olduğu kadar muğlaktı. Her grubun resmî bir selâmlama ve ayrılma usulleri vardı. İki kişi, karşılaştıklarında, burunlarını biribirininkine sürttü, veya biribirini kokladı, veyahut biribirini hafifçe ısırdılar; fakat gördüğümüz gibi, hiç bir zaman öpüşmediler. Dyak insan avcılarının, aile hayatlarında “nazik ve barışçı” oldukları söyleniyor, ve Merkezî Amerika’nın Kızıl Derilileri de, beyaz insanların yüksek sesle konuşmalarını ve haşin tavırlarını iyi yetiştirilmediklerinde ve kültürlerinin ilkel oluşunda buldular.

Hemen hemen her grup kendini diğerlerinden üstün tutar. Amerika’nın Kızıl Derilileri kendilerini, beşeriyetin yüceltilmesinde örnek alınması için, Büyük Ruh tarafından yaratılmış seçkin insanlar olarak gördüler. Bir Kızıl Derili kabilesi kendini, “Yegâne Erkek Kabile” diye adlandırdı, bir diğeri kendisine “Erkeklerin Erkeği” dedi; ve Carib’ler de şunları söyledi: “Sadece biz insanız.” Eskimolar, Avrupalılaşın, Greenland’a fazilet örnekleri ve terbiye öğrenmek için geldiklerine inandı. Bunun içindir ki, ilkel insan, hemcinsleriyle ilişkilerinde kabul ettiği ahlâkî kısıntıları, diğer kabilelerin insanlarına da uzatmayı hiç düşünmedi; ahlâkın fonksiyonunun, diğer gruplar karşısında kendi grubuna kuvvet ve dayanışma vermek olduğuna açıktan açığa inandı. Emir ve tabular, sadece kendi kabilesinin insanlarına uygulandı; kendi misafirleri dışında, diğerleriyle olan ilişkilerinde bu emir ve tabuları sadece, yürüteceğine inandığı noktaya kadar götürdü.

Ahlâkî gelişme, tarih boyunca, ahlâk sisteminin geliştirilmesinden ziyade, ahlâkın uygulandığı sahanın yaygınlığına bağlı kaldı. Modern insanın ahlâk telâkkileri ilkel insanınkine —her iki sistem arasında muhtevada ve uygulamada önemli farklar bulunsa da— kesinlikle üstün değildir; fakat modern ahlâkî inanışlar, son zamanlarda —gitgide azalan yoğunlukta da olsa— önceki devirlere kıyasla daha geniş sayıda insanlara uzatıldı . Aşiretler, adına devlet denen daha büyük üniteler altında birleştikçe, ahlâkî inanışlar aşiret sınırlan dışına taştı; ve muhaberat —veya müşterek tehlike— devletleri birleştirip kaynaştırdıkça, millî sınırların da ötesine geçti, ve bazıları, kendilerince geçerli olan emirleri bütün AvrupalIlara, ve nihayet bütün insanlara uygulamağa başladılar. Belki, bütün insanları kendi komşusu imişcesine sevmek isteyen idealistler geldi geçti, ve belki her nesilde, milliyetçilik ve harp sahralarında nâfile ikaz ve haykırışlarında bulunanlar da geldi geçti. Fakat onların sayıları —hattâ nisbî sayıları— muhtemelen artmakta. Diplomasinin ahlâkı olmadığı, politikanın derinlikler olmadığı (La politique n’a pas d’entrailles) doğru ise de; beynelmilel ticaretin bir ahlâkı vardır, zira böyle bir alış-veriş, bir ölçü dahilinde, kısıtlamanın, düzenin ve güvenin bulunmadığı yer ve zamanlarda yürütülemez. Ticaret korsanlıkla başladı; ahlâkla zirveye erişti.

Kendi ahlâk sistemlerini açıktan açığa böylesine rasyonel [mantıkî] bir İktisadî ve siyasî temel üzerinde kurmakla yetinen pek az cemiyet vardır. Çünkü fert, kendi şahsî çıkarlarını grubun menfaati altında tutmasına zorlayacak, veya görülebilir uygulama vasıtalarından mahrum olmakla beraber, insanı rahatsız eden yönetmeliklere boyun eğmeğe mecbur kılacak tabiî özel yeteneklerle teçhiz edilmemiştir. Tâbir câizse, görünmez bir bekçi hizmetini gör-meleri, güçlü ümit ve korkular yaratmak suretiyle ferdiyetçilik karşısında sosyal dürtüleri kuvvetlendirmek için, cemiyetler, kendilerinin icad etmedikleri dini kullandılar. Kadîm coğrafyacı Strabo, bu konudaki en ileri görüşü ondokuz asır önce belirtti:

Kadınların oluşturduğu bir kalabalığı, veya hiç olmazsa, iplerinden boşanmış bir güruhu kontrol altında tutabilmek için, bir filozof, akıl ve idrake başvurmak suretiyle onları makuliyete zorlayamayacağı gibi, insanlara hürmet beslemek, dindarca davranmak, veya inançlara sağlamca sarılmak gerektiği hissini de onlarda yerleştiremez; dinî korku ihtiyacına da lüzum var, ve efsane ve mucizelere başvurulmaksızın bu korku yerleştirilemez. Çünkü yıldırımlar, kalkanlar, üç dişli gladyatör mızrakları, meşaleler, yılanlar, tanrıların kolları, efsanelerden baş-ka bir şey değildir —kadîm teolojinin de bir efsane olması gibi. Fakat devletin kurucuları, basit fikirli insanları korkutacak umacılar olarak onları takdis ettiler. Artık mitolojinin mahiyeti bu olduğundan, ve hayatın sosyal ve medenî safhalarının olduğu kadar, gerçekten vuku bulmuş hâdiseler tarihinin de yerini almış olduğundan, eski insanlar mitolojiyi, çocuklarının eğitim sistemine koymağa başladı ve onların olgunluk yaşlarına kadar uyguladılar; ve şiir vasıtasıyle de, hayatın her safhasını istedikleri şekilde disiplin altında tutacaklarına inandılar. Fakat şimdi, aradan geçen uzun yıllardan sonra, yazılı tarih ve şimdiki-zaman felsefesi öne geçti. Felsefe, maamafih, ancak küçük sayıda insanlara hitap eder, halbuki şiir halka daha fazla yarar sağlar.

Ahlâkî inanışlar, şu halde, aradan kısa bir zaman geçtikten sonra, dinî yaptırımlarla takdis edilerek sunulur, çünkü sır, gizlilik ve tabiat-üstü’lük, tecrübe ile bilinen ve jenetik bakımdan anlaşılabilen vakıalara hiçbir zaman eklenmeyecek ağırlığı verir; insanları tahayyül yolu ile yönetmek, ilim yolu ile idare etmekten çok daha kolaydır. Fakat dinin kaynağı veya orijini bu ahlâkî ütilite [yararlılık] miydi?

 

Sh: 107-116

DİN

İLKEL ATEİSTLER

EĞER, dini, tabiat-üstü kuvvetlere tapmak, diye tarif edersek, bazı insanların dinleri olmadığının müşahade edildiğini başlangıçta söyleyelim. Afrika’nın bazı Pigmi kabilelerinin görülebilir bir tapınma usul ve âyinleri yoktu; totemleri yoktu, fetiş’leri [eşyada tabiat-üstü kuvvetlerin bulunduğuna inanmak] yoktu, tanrıları yoktu; ölülerini hiçbir tören yapmaksızın gömdüler, ve öyle görülüyor ki, onları bir daha da düşünmediler; ve eğer, bazı gezginlerin inanılması güç sözlerine inanmak gerekirse, hurafeleri de yoktu. Cameroon’un cüceleri, sadece kötü niyetli tanrıları biliyorlardı, ve —fayda vermeyeceğinden— onları yatıştırmak için de hiçbir şey yapmadılar. Seylan’ın Vedda’ları, tanrıların ve lâyemut [ölümsüz] ruhların mevcudiyetinin mümkün olabileceği düşüncesinden ileri gitmedi; ve ne dua ettiler ne de kurban adadılar. Allah hakkındaki düşünceleri sorulduğunda, günümüzün filozofu gibi şaşkın bir tavır takınarak sordular:

“O bir kaya mı?

 Beyaz karıncaların oluşturduğu bir tepecik mi?

 Bir ağaç mı?

 Ben tanrıyı hiç görmedim.”

Kuzey Amerikalı Kazıl Derililer arasında bir tanrı mefhumu vardı, fakat ona tapmadılar; Epikür gibi, onu, kendi işleriyle meşgul olamayacak kadar çok uzaklarda kabul ettiler. Bir Abipone Kızıl Derilisi, kendisine yöneltilen bir soruyu, Konfüçyüs’ü hatırlatan bir davranışla tersledi: “Büyük babalarımızı, büyük-büyük babalarımızı ilgilendiren şeyler, sadece yeryüzünde olup bitenlerdi; onlar, atlarına ot ve su bulup bulamayacaklarını düşündüler. Gökyüzünde olup bitenler ve yıldızları kimin yarattığı ve yönettiği onları hiç ilgilendirmedi.”

Gökyüzünü ve yeryüzünü kimin yarattığı sorulduğu vakit, Eskimolar daima şu cevabı verdiler: “Bilmiyoruz.” Bir Zulu’ya sordular: “Güneşin doğuşunu ve batışını, ve ağaçların büyüyüşünü görüyorsun. Onları kimin yaptığını biliyor musun?

” Cevap verdi: “Hayır, onları görüyoruz, fakat nasıl olduklarını söyleyemeyiz; kim bilir, belki kendiliklerinden oluyor.”

Bunlar istisnaî haller, ve dinin evrensel olduğu hakkındaki düşünceler de esasta doğru. Filozof için, tarih ve psikolojinin bellibaşlı gerçeklerinden biri budur: filozof, bütün dinlerin pekçok saçmalık ihtiva ettiklerini bilmiş olmakla yetinmez, zira onun bilhassa ilgisini çeken şey, çok eski çağların karşılaştıkları meseleler ve inanışın hâlâ devam etmekte olduğudur. Beşeriyetin ortadan kaldırılamayan dindarlığının kaynakları nelerdir?

DİNİN KAYNAKLARI

KORKU — HAYRET — RÜYA — RUH — ANİMİZM.

KORKU, Lucretius’un dediği gibi, tanrıların ilk anasıydı. Korku, hepsinin üstünde, ölüm korkusu. İlkel hayat binbir tehlike ile çevrelenmişti, ve nâdiren tabiî çürüme ile son buldu; yaşlılığın gelip çatmasın

dan çok önce, şiddet veya nasıl geldiği bilinmeyen bir hastalık, insanların büyük bir kısmım alıp götürdü. Bunun içindir ki, ilkel insan, ölümün tabiî bir şey olduğuna hiçbir zaman inanmadı; ölümü, tabiatüstü kuvvetlerin operasyonuna hamletti. New Britain yerlilerinin mitolojisinde, ölüm, insanlara tanrıların hatâları yüzünden geldiği anlatılır. İyi kalpli tanrı Kambinana, ahmak kardeşi Kornouva’ya dedi ki: “Aşağı in ve insanlara ölümden kaçınmaları için, derilerini sıyırıp atmalarım söyle. Aynı zamanda, yılanlara da, artık bundan sonra öleceklerini anlat.” Kornouva, mesajı karıştırdı; ölmezliğin sırrını yılanlara iletti, ve ölüm fermanını da insanlara. Birçok kabilelerin düşüncesine göre, ölümün sebebi, insan vücudunu kaplayan derinin daralıp büzülmesiydi, ve şayet insan deri değiştirebilmiş olsaydı, ölmezliğe kavuşacaktı.

Ölüm korkusu, tesadüfen vuku bulan hâdiseler veya anlaşılamayan vakıalar karşısında hayrete düşmek, İlâhî yardım elinin uzanacağını ummak ve talihin yâver gitmesiyle minnettarlık duyulması, biribirleriyle işbirliği yaparak dinî inanışların ortaya çıkmasında rol oynadılar. Seks ve rüyalar, ve İlâhî varlıkların yeryüzü ve insanlar üzerindeki etkileri, ilkel insanlar için her zaman bir hayret ve sır kaynağı idi. İlkel insan, uyurken gördüğü hayallerle hayrete düştü, ve rüyalarında, ölü olduklarını bildiği insanların formlarını gördüğü vakit dehşet içinde kaldı. Geri gelmelerini engellemek için ölülerini toprağa gömdü; geri dönüp kendisine ağır sözler söylememesi için yiyecek ve kullandığı eşyayı da cesedin yanma koydu, zaman zaman ölünün geldiği evi ölüye bıraktı ve kendisi için başka bir yer buldu; bazı yerlerde, cesedi kapıdan değil, duvarda açtığı bir delikten çıkardı, ve ruhun, eve girdiği yeri hatırlamaması ve bir daha ziyaret etmemesi için de, cesedi, evin çevresine hızla üç defa dolaştırdı.

Bu tecrübeler ilk insanı, her canlı eşyanın içinde bir ruh, veya gizli bir hayat bulunduğuna inandırdı, ve bu da, hastalık sırasında, veya uykuda, veyahut ölüm ânında vücudu terketti. Kadîm Hindistan’ın Upanishar aşireti insanları, “uyuyan bir insanı hiç bir zaman birdenbire uyandırma”, dediler. “Çünkü ruh o insanın vücuduna gireceği yolu bulamazsa, bu kimseyi tedavi etmek zor olur.” Sadece insanın değil, her şeyin ruhu vardı; dışımızdaki dünya hissiz veya ölü değildi, capcanlıydı; aksi takdirde, ilkel filozof tabiatın, güneşin hareketi, veya ölüm getiren şimşek, veya ağaçların fısıldaşmaları gibi izah edilemeceyek vakıalarla dolu olacağını sandı. Objelerin ve hâdiselerin şahsî davranışlarla idrak edilmesi, onlara gayri-şahsîlik veya soyutluk izafe edilmesinden önce idi; din, felsefeden önce geldi. Bu tür animizm, dinin şiiri ve şiirin dinidir. Bu, en alt kademede, rüzgârın gözleri önünde uçuşturduğu bir kâğıt parçasına hayret ve şaşkınlıkla bakan köpeğin gözlerinde görülür; köpek kâğıdı belki, içindeki bir ruhun hareket ettirdiğini zannediyor; ve aynı hissi, en üst kademedeki şairin dilinde de görüyoruz. İlkel insan —ve her çağın şairi— için dağlar, ırmaklar, kayalar, ağaçlar, yıldızlar, güneş, ay ve gökyüzü kutsal şeylerdir, çünkü onlar, içeride ve görünmeyen ruhların, dışarı vurmuş ve görünür işaretleridir. İlk Grekler’in indinde, gökyüzü tanrı Ouranos idi, ay Selene idi, yeryüzü Gaea idi, deniz Poseidon idi, ve ormanın her tarafı Pan idi. Kadîm Almanlar, ilkel ormanların cinler, periler, devler ve cücelerle dolu olduğuna inanıyorlardı; bu orman perileri ve diğer yaratıklar, Wagner’in musikisinde ve İbsen’in şairane dramlarında hayatlarını sürdürür. İrlanda köylüleri arasında basitleri, perilere hâlâ inanır, ve eserlerinde onlara yer vermeyen hiçbir şair ve piyes yazarı popülerite kazanamaz. Bu animizmde hikmet olduğu kadar güzellik de var. Çağdaş yazarların en hissî olanı, hissî ruhlara şunları söylüyor:

Tabiat kendisini, bazıları görünen, bazıları görünmeyen ayrı ayrı canlı varlıkların oluşturduğu vâsi bir yığın hâlinde takdim eder, fakat hepsinde aklı-oluşturan madde bulunur, hepsinde maddeyi oluşturan madde vardır, ve aklı ve maddeyi oluşturan bütün bu maddeler, varoluşun temel sırrı hâlinde birleşirler. . . Dünya tanrılarla dolu. Her gezegen ve her taştan, kuvvetli ve zayıf, büyük ve küçük, tanrınınkini andıran çeşitli güçleriyle, gizli gayeleri uğrunda gökyüzü ve yeryüzü arasında gidip gelen bir varlık çıkar.

DİNİN OBJELERİ

GÜNEŞ — YILDIZLAR — YERYÜZÜ — SEKS —HAYVANLAR — TOTEMİZM — BEŞER GÖRÜNÜŞÜNDEKİ TANRILARA GEÇİŞ — HAYALETE TAPINMA — ECDADA-TAPINMA.

BÜTÜN eşyanın birer ruhu olduğundan, veya tanrıları ihtiva ettiklerinden, dinî ibâdetin objeleri sayısızdır. Bunları altı sınıfta toplayabiliriz: semavî, dünyevî, seksüel, hayvan, beşer [insan], ve İlâhî. Şüphesiz, kâinatımızdaki objelerden ilkin hangisine tapıldığım hiçbir zaman bilemeyeceğiz. İlkin tapılan objelerden biri muhtemel ki ay’dı. Tıpkı bizim folklorumuzun “aydaki adam”dan bahsedişi gibi, ilkel efsane de ay’ı, kadını baştan çıkararak âdet görmesine sebep olan cüretkâr bir erkek olarak gösterdi. Ay, kendilerini koruyan mâbudları olarak, kadınların gözde tanrılarından biri idi. Bu solgun renkli daire, aynı zamanda, zamanın ölçüşüydü; havayı kontrol ettiğine, yağmur ve kar’ı onun yaptığına inanıldı; kurbağalar bile yağmur için ona dua ettiler.

İlkel dinde, güneşin, gökyüzünün hâkimi olarak, ay’ın yerini ne zaman aldığını bilmiyoruz. Belki, ziraatın avcılığın yerini aldığı, ve güneşin geçişinin ekim ve hasad zamanlarını tayin ettiği, ve sıcaklığının toprağın sıcaklığının başlıca sebebi olduğu anlaşıldığı zamandı. Dünya böylece, güneşin sıcak ışınlarıyla döllenen bir tanrıça oldu, ve insanlar, bu büyük daireye yaşayan bütün eşyanın babası olarak bakmağa başladılar. Bu basit başlangıçtan, güneşe-tapma, eski çağların putperest dinlerine geçti, ve daha sonraki birçok tanrılar, sadece güneşin şahıslandırılmış şekilleriydiler. Bilgili Grekler, Arıaxagoras’ı sürdüler, çünkü güneşin bir tanrı olmayıp sadece Pelopones büyüklüğünde bir ateş parçası olduğunu tahmin etmek cüretkârlığını göstermişti. Orta Çağlar, azizlerin başları çevresinde gösterilen hâlelerde güneşe-tapma’nın kalıntısını muhafaza etti; ve günümüzde de Japonlar’m ekserisi, İmparatorlarının, güneş-tanrısı’nın insan şeklinde tecessüm etmiş şekli olduğuna inanır. Çok eski çağların bütün bâtıl itikatlarından bir tanesi yoktur ki, bugün bir yerde hayatiyetini sürdürmüş olmasın. Medeniyet, küçük bir azınlığın ince emekleri ve lüks’üdür; beşeriyetin esas kütleleri, bir bin seneden bir diğer bin seneye geçişlerinde hemen hemen hiçbir değişikliğe uğramazlar.

Güneş ve ay gibi, her yıldızın da içinde bir tanrı vardı veya birer tanrı idiler, ve her biri kendi içindeki ruhun emriyle hareket etti. Hıristiyanlıkta, bu ruhlar yol gösterici melekler, tâbir câizse, yıldız-pilotlar oldular; ve Kepler de onlara inanacak kadar ilmî değildi. Gökyüzü büyük bir tanrı idi, yağmuru aşağıya bırakan ve tutan bir tanrı olarak sadakatle tapıldı. Pekçok ilkel insanlar arasında tanrı kelimesi gökyüzü mânasına idi: Lubari ve Dinkalar’da “yağmur” demekti. Mongollar arasında yüce tanrı Tengri idi: “gökyüzü”; Hindistan’ın Vedik’lerinde Dycıus pitar idi: gökyüzü “baba”; Greklerde Zeüs idi: “gökyüzü, bulutları zorlayan”; İranlılarda Ahura idi: “azur, gökyüzü”; ve bugün de insanlar, “Semavî Varlık”m kendilerini korumasını niyaz ederler. İlkel mitolojinin merkezî noktası, yeryüzü ve gökyüzünün verimli bir tarzda çiftleşmiş olmasıydı.

Çünkü yeryüzü de bir tanrı idi, ve onun her önemli yönü bir mabudun kontrolunda bulunuyordu. insanların olduğu gibi ağaçların da ruhları vardı, ve onları kesmek açıktan açığa cinayetti; Kuzey Amerikalı Kızıl Derililer, kendilerinin mağlûp edilmelerinin sebebini bazan beyaz insanların, ağaçları —ki onların ruhları Kızıl İnsanı koruyordu— kesmelerinde buldular. Moluca Adaları’nda, çiçek açmış ağaçlara hâmile gözüyle baktılar; huzurlarının kaçmaması için civarlarında gürültü yapılmasına, ateş yakılmasına veya diğer huzursuzlukların çıkarılmasına müsaade etmediler; aksi takdirde, ürkmüş bir kadın gibi, meyvalarını vaktinden önce düşürebilirlerdi. Amboyna’da, çiçeklenmiş pirinç tarlaları civarında kimsenin yüksek sesle konuşmasına müsaade edilmedi, yoksa pirinçler kamış haline gelirlerdi. Kadîm Gual’lar, muayyen bazı kutsal ormanlardaki ağaçlara taptılar; ve İngiltere’deki Druid rahipleri ise, meşe ağacının yeşil ince dallarına büyük bir saygı duydular, ki bu da zamanımızın hoş bir âdetini hatırlatıyor. Asya’nın, izleri bilinen en eski dininde, ağaçların, su kaynaklarının, nehir ve dağların büyük yeri vardı. Birçok dağ kutsal yerlerdi, gürleyen tanrıların evleriydi. Depremler, rahatsız edilmiş veya kızgın tanrıların omuz silkmeleriydi: Fijianlar, bu çalkantıyı yeryüzü-tanrı’nın uykusunda dönmesine bağladılar; ve Samoanlar, ayakları altındaki toprak sallanmağa başlayınca, hemen toprağı kemirmeğe başlayarak, gezegeni parça parça edene kadar sallamaması için tanrı Mafuie’ye yalvardılar. Hemen hemen her yerde yeryüzü, Büyük Ana idi; dilimiz —ki çok defa ilkel veya gayri-şuurlu inanışların bir tortusudur— bugün bile matter (materia, madde) ve mother (mater, anne) arasında bir akrabalığın bulunduğunu gösteriyor. İştar ve Sibel, Demeter ve Seres, Afrodit ve Venüs ve Freya, kadîm toprak tanrılarının oldukça son zamanlarda tecessüm ettirilmiş şekilleridir; onların verimliliği toprağm verimliliği idi; onların doğuşları ve evlenmeleri, ölümleri ve yeniden muzafferane dirilmeleri, bütün bitkilerin büyümeğe başlamasının, çürümesinin ve ilkbaharda yeniden canlanmasının sembol ve sebepleri olarak düşünüldü. Bu dişi tanrılar, ilkel insanların, ziraatla kadın arasında bir bağlantı kurduklarını gösterir. Ziraat, beşer hayatının başlıca yaşama tarzı hâline gelince, bitki tanrıçaları üstün bir hâkimiyet kurdular. İlkel tanrıların çoğu lâtif cinstendi; sonraları cemiyet hayatında ataerkil ailenin zafer kazanmasının muhtemel bir semavî refleks’i olarak, yerlerini erkek tanrılara bıraktılar.

İlkel kafanın derin şairane düşüncesi, bir ağacın büyümesinde nasıl gizli bir ilâhîlik gördüyse, çocuğun teşekkülünde veya doğumunda da tabiat-üstü bir vasıtanın rolünü görür. “Vahşi,” yumurta veya sperm hakkında hiçbir şey bilmez; sadece haricî varlıkların rolü bulunduğunu sanır, ve onları tanrılaştırır; bu haricî varlıkların da içerlerinde ruhları vardır, şu halde onlara da tapılmalı, çünkü esrarengizce yaratıcı güçler, bütün güçler arasında en muhte-şem ve hayret uyandırıcı olanları değiller mi?

 Bu haricî güçlerin verimlilikleri ve yetiştirme mucizeleri toprağınkinden fazladır; bundan böyle, ilâhî gücün dolaylı tecessüm ettirilmiş şekli onlar olmalıydı. Hemen hemen bütün kadîm insanlar seks’e taptılar, ve ona tapmayı tam bir şekilde yerine getirenler de, en alt kademelerdeki ilkel insanlar değil en üsttekilerdi; seks’e-tapma’yı, Mısır ve Hindistan’da, Babil ve Asuriler’de, Yunanistan ve Roma’da görüyoruz. İlkel tanrıların seksüel karakterleri ve fonksiyonlarına büyük hürmet gösterildi, kafalarındaki kötü düşüncelerden ötürü değil, kadının ve toprağın verimli olmasının şiddetle arzu edilmesinden ötürü. Zürriyet yetiştirmenin İlâhî gücüne en çok sahip oldukları veya bu gücü en yüksek ölçüde sembolize ettiklerine inanıldığından, boğa ve yılan gibi bazı belirli hayvanlara taptılar. Cennet hikâyesindeki yılan şüphesiz, seksüel uyanışı, iyi ve kötünün başlangıcı olduğunu temsil eden erkeklik uzvunun sembolü, veya belki, zihnî cehalet ve mutluluk arasındaki atasözleşmiş bağlantıyı imâ eden bir sembol.

Mısırlılar’ın mayıs böceğinden Hintlilerin filine kadar, bir yerde tanrı olarak tapılmayan hiçbir hayvan yoktur. Ojibwa Kızıl Derilileri, kendi kutsal hayvanlarına, bu hayvana tapan klana, ve klanın herhangi bir insanına totem adını verdiler; ve bu şaşırtıcı kelime de, herhangi muayyen bir objeye —genellikle, bir grubun kutsal addettiği bir hayvan veya bitkiye— tapıldığını sisli bir tarzda anlatan totemizm şeklinde antropolojiye sızdı. Totemizm’in çeşitleri Kuzey Amerika’nın Kızıl Derili kabilelerinden Afrika’nın yerlilerine, Hindistan’ın Dravidian’larından Avustralya aşiretlerine kadar zâhiren biri birleriyle hiçbir bağlantıları bulunmayan bölgelerin her tarafında görüldü. Totem, dinî bir obje olarak, mensuplarının kendilerini ona bağlı veya ondan dünyaya geldiklerine inanan aşirette dayanışma sağladı; İroquoi’ler, yan-Darwinci bir tarzda, kendilerinin, kadınların çok eski çağlarda ayılar, kurtlar ve geyiklerle çiftleşmeleri neticesinde dünyaya geldiklerine inandılar. Totem —bir obje veya sembol olarak— ilkel insanlar arasında, farklı aşiret insanlarının biribirlerinden ayırd edilmelerine yaradı, ve zamanla sekülerleşme (dinin ikinci plâna atılması) sırasında, milletlerin aslan veya kartalları, çeşitli kardeşlik teşkilâtlarının geyikleri, ve bir zamanlar muazzam hareketsizliği ve kör inatçılığı temsil eden hayvanların (fil ve katır), siyasî partilerimizin sembolleri olmaları gibi, birer maskot veya amblem olarak kullanılmağa başlandı. Doğmakta olan Hıristiyanlığın sembolleri —güvercin, balık ve kuzu— totemik tezyinatın kalıntılarıydı; kendilerinin bugün dokunmadıkları domuz bile, tarihten önceki Yahudiler’in bir totemi idi. Totem hayvan ekseri hallerde tabu idi; yâni dokunulmazdı; bazı hallerde yenebilir, ama sadece tanrının bir âyin sırasında yenildiğini sembolize eden dinî bir hareket olarak. Habeşistan’ın Galla’ları, taptıkları balığı ciddî bir merasimle yedikten sonra dediler ki: “Biz onu yerken, ruhun içimizde hareket ettiğini hissediyoruz.” . Incil’i gallalar’a öğretmeğe çalışan misyonerler, bu basit halk arasında, Katolik inanışının mihrakını teşkil eden Mass âyinine benzer âyinlerin bulunduğunu hayretle görmüşlerdi.

Birçok mezheplerde de olduğu gibi, totemizmin orijini muhtemelen korku idi; insanlar, hayvanlara dua ettiler, zira hayvanlar güçlü idiler, tâviz verilmesi gerekiyordu. Ormanlar hayvanlardan temizlenince nisbeten güvenli bir ziraî hayat başlayınca, hayvanlara daha az tapılmağa başlandıysa da, hiç bir zaman tamamen kaybolmadı; ve ilk beşer tanrılarında görülen vahşet, muhtemelen, yerlerini aldıkları hayvan tanrılarındaki vahşetin kendilerine aktarılmış olmasmdandı. Bu istihale, tanrıların önceleri hayvan oldukları, veya hayvan hâline nasıl geç-tikleri, bütün dillerin efsanelerindeki metamorfoz, veya şekil değiştirme hikâyelerinde görülür. Daha sonraları ahır kokusu ile bazı kırsal Kasanovalar arasında bir bağlantı pek âlâ kurulabileceği gibi, tanrıların da hayvanî özelliklerden kurtulamadıkları söylenebilir: Homer’in muğlâk kafasında bile tanrıça Atina’nın baykuş gözleri vardı, ve Here boöpis’in gözleri de ineğinki gibiydi. İnsan yüzlü ve hayvan vücutlu Mısır ve Babil tanrıları da bu istihaleyi gösterirken, şu itirafta da bulunurlar: Birçok beşer ilâhları, bir zamanlar mâbud hayvani ardılar.

Bununla beraber, beşer tanrılarının ekserisinin, başlangıçta, idealleştirilmiş ölü insanlar oldukları görülüyor. Ölülerin rüyalarda görünmesi, ölüye tapılması için yeterli idi, zira tapınma, korkunun çocuğu olmasa dahi, hiç olmazsa erkek kardeşidir. Hayatta iken güçlü kuvvetli, ve bundan böyle kendilerinden korkulan insanlara, öldükten sonra bilhassa tapıldıkları anlaşılıyor. Müteaddid ilkel gruplar arasında, tanrı kelimesi gerçekte “ölü bir insan” anlamına geliyordu; günümüzde dahi İngilizcedeki spirit kelimesiyle Almancadaki Geist, hem hayalet hem de ruh mânasınadır. Hıristiyanlar nasıl azizlerinden şefaat diliyorlarsa, Grekler de ölülerinden yardım dilediler. Ölülerin hayatlarını devam ettirdiklerine inanılması —ki bu inanış ilkin rüyalarda teşekkül etmeğe başladı— öylesine kuvvetli idi ki, ilkel insanlar en harfi mânasıyle ölülerine mektup gönderdiler: bir aşiret reisi, böyle bir mektupta neler yazıldığını anlatmak için, mektubu özel olarak ulaştırılması için de kölenin kafasını kesti; ve şayet yazmayı unuttuğu noktalar oldu ise, kafası uçurulmuş bir diğer köleyi dipnot olarak ölüye gönderdi.

Hayaletlere bir mezhep kurarcasına bağlanış, zamanla ecdada tapılma şekline büründü. Bütün ölülerden korkuldu, ve gazaba gelerek yaşayanların hayatlarını karanlığa gömmeleri için, onlara tâviz verilmek, teveccühlerini kazanmak gerekiyordu. Ecdada-tapma, sosyal otorite ve cemiyetin devamlılığı, muhafazakârlık ve düzen için öylesine uygundu ki, kısa bir zaman içinde bütün dünyaya yayıldı. Mısır’da, Yunanistan’da ve Roma’da yerleşti, ve günümüzün Çin ve Japonya’sında hararetle muhafaza ediliyor; pekçok insan, tanrıya değil, ecdada tapıyor . Bu müessese, daha sonraki nesillerin husumetini çekmesine rağmen, aileyi güçlü bir şekilde bir arada tuttu, ve birçok eski cemiyetlerin görünmez bir yapısı oldu. Ve tıpkı insanın kendini zorlamasının, bazı arzularını içinde tutmasının zamanla vicdan haline gelmesi gibi, korku da tedricen sevgi hâline geldi; önceleri muhtemelen ölüm karşısında hissedilen dehşetin tesiri altında yapılan ecdada-tapma âyinleri, sonraları huşû hislerini ayaklandırdi, ve nihayet dindarlık ve sadakat hâline gelişti, Tanrıların temayülleri, canavarlar gibi başlamak ve çocuklarını şefkat ve muhabbetle bağrına basan babalar hâline gelmektir; tapınanların barışçılığı, ve kendilerine olan güvenlerin gittikçe artması ve ahlâkî hisleri, bir zamanların vahşi mâbudlarını yumuşatır ve istihaleden geçirir, ve sonunda put bir ideal olur. Medeniyetin yavaş gelişmesi, tanrıların tedricen cana yakın şekillere bürünmelerinde yansır.

Beşerî tanrı fikri, uzun bir tekâmülün sonlarına doğru atılmış bir adımdı: her şeyi çevreleyen ve her şeyi içinde bulunan okyanus dolusu ruhlar ve hayalet kavramından başlayıp birçok safhalardan geçtikten sonra meydana çıkarıldı. Belirsiz ve şekilsiz ruhlardan korkan ve onlara tapan insanın, daha sonra semavî, bitkisel ve seksüel güçlere hayranlık duymağa başladığım, ardından hayvanlara hürmet beslediğini, ve ecdada taptığını görüyoruz. (Hıristiyanlıkta) Allah’ın Baba olduğu kavramı muhtemelen ecdada-tapma’dan çıkarıldı; bu, ilkin, insanın fizikî babasının tanrılar olduğu mânasını taşıdı. İlkel teolojide, tanrılar ve insanlar arasında geniş kapsamlı bir ayırım yoktur; ilk Grekler için, meselâ, tanrılar ecdattı. Ve tanrıların da ecdadı tanrılardı. Pekçok ecdat arasından, bilhassa belirli özel karakteristiklerinden ötürü, bazı erkek ve kadınların seçilerek mâbutlaştırılması ile bir adım daha atıldı; böylece, bazı büyük krallar —zaman zaman henüz ölmeden— tanrı oldular. Ama biz, bu gelişme ile tarihî medeniyete ayak basmış oluyoruz.

DİNİN METODLARI

SİHİR ve BÜYÜ — BİTKİ ÂYİNLERİ — HERŞEYE MÜSAADE EDİLEN FESTİVALLER — YENİDEN DİRİLEN TANRILARIN EFSANELERİ — BÜYÜ ve BÂTII. İNANIŞLAR — SİHİR ve İLİM —RAHİPLER

NİYE yaratıldıkları ve emellerinin ne olduğu bilinmeyen ruhlardan oluşmuş bir dünyayı tahayyül eden ilkel insan, şimdi onlara tâviz vermeyi ve onlardan yardım istemeyi düşündü. Böylece, ilkel ibâdetin ruhu olan animizm’e sihir de eklenmiş oldu. Polinezyalılar, okyanus büyüklüğünde bir sihirli kudretin mevcudiyetine inandı, ve ona mâna adını verdiler; sihirbazın, sadece bu tükenmez mucizevî kaynaktan yararlandığım sandılar. Ruhların, ve daha sonraları tanrıların, beşerin emelleri uğrunda kullanılışı ekseriya “sempatik sihir”in bir parçasıydı: insanların kısmî veya taklit edici icraatlarıyle, tanrılardan ne beklenildiği anlatılmak istendi. Bazı ilkel sihirbazlar, yağmur yağdırmak için —tercihen bir ağaçtan— yere su döktüler. Kuraklık tehdidine maruz kalan Kâfirler, bir misyonere, açık bir şemsiye ile karlara gitmesini söylediler. Sumatra ‘da kısır kadınlar, bez ve bitki yapraklarından yaptıkları çocukların imajını kucaklarında taşıdı, böylece, hâmile kalmayı ümit ettiler. Babar Takım Adalarında, anne olacak kadın, kırmızı pamuklu kumaştan bir bebek yapıyor, ve sihirli bir söz söyleyerek, bebeği emzirircesine göğsüne götürüyor; daha sonra, köye hâmile olduğu haberini iletiyor, ve arkadaşları da kendisini tebrik etmeğe geliyordu; sadece çok inatçı bir realite, bu tahayyül gücüne gıpta etmeyi reddeder. Borneo’daki Dyaklar arasında sihirbaz, doğum yapmak üzere olan kadının ıstırabını azaltmak için —çocuğu kendisi doğuruyormuş gibi— eziliyor, büzülüyor, kıvranıyor, yavrunun artık dışarı çıkmasını telkin etmek istercesine hareketler yapıyor; bazen karnı üzerine koyduğu bir taşı —bebeğin de aynı işi yapmasını ümit ederek— yuvarlıyor ve yere düşürüyordu. Orta Çağlarda, düşmanına büyü yapmak isteyen biri, onun mumdan bir imajını yapıyor ve üzerine iğneler saplıyordu; Perulu Kızıl Derililer, insanların tasvirlerini, imajlarını yaktılar, ve bu işleme de ruhun yakılması adını verdiler. Günümüzün modern güruhları, bu tür ilkel büyülerin pek ötesinde değiller.

Misâl göstererek teklif ve tavsiye etmenin bu metodları, bilhassa, toprağın tohumlanması, gübrelenmesi için kullanıldı. Zulu’lu hekim-sihirbazlar, hayatının en zinde çağında ölen bir adamın erkeklik uzuvlarını tavada kızartıyor, sonra da bir havanda toz haline getirdikten sonra tarlalara serpiyordu. Bazıları Mayıs ayının Kral ve Kraliçesini seçiyor, ve toprağın da onların yolunda giderek iyi mahsul vermesi için, köyün meydanında evlendiriyorlardı. Bazı yerlerde evlilik, âyin sırasında fiilen gerçekleştiriliyordu; artık tabiat —ne kadar ahmak ve hissiz de olsa— görevinin ne olduğunu anlamamış gibi davranamıyacak, hiçbir mazeret beyan edemeyecekti. Java’da, pirinç tarlalarının verimliliğini garanti altına almak için, köylüler ve karıları başaklar arasında çiftleştiler. Çünkü ilkel insanlar, toprağın mahsul vermesi ile nitrojen arasındaki bağlantıyı bilmiyorlardı; toprağın verimliliğinden —muhtemelen bitkilerdeki döllenmeyi bilmediklerinden— velût bir kadından söz ederken kullandıkları kelimelerle bah-settiler; bugün dilimizdeki bazı kelimeler de onların bu şairane inanışlarını akla getiriyor.

Ekim zamanında yapılan rastgele cinsî ilişkiler festivali (daha önceki çağların oldukça geniş hürriyetini hatırlatırcasına) kısmen, ahlâkta bir moratoryum [geciktirme, durdurma], kısmen, kısır erkeklerin karılarını dölleme, ve kısmen de, soğuk kış havasını artık bırakarak kendisine verilen tohumları kabul etmesini ve iyi bir mahsûl uğrunda kendini hazırlaması için toprağa yapılan bir tavsiye töreni vazifesini gördü. Bu tür festivaller, tabiat insanlarının büyük bir kısmında, bilhassa Kongo’nun Kameron’ları, Kâfirler, Hotontolar ve Bantu’lar arasında görülür. Papaz H. Rowley, Bantu festivallerinden şu kelimelerle bahsediyor:

. . hasad festivalleri, karakterleri itibariyle Baküs şölenlerini hatırlatıyor …. Utanma duygusu hissetmeksizin onları seyretmek mümkün değil …. Gruba katılanlara, sadece seksüel ruhsat verilmekle kalınmıyor, açıktan açığa bu işi yapmaları isteniyor, ve festivali seyreden herhangi bir ziyaretçinin de cinsî ilişkilerde yer alması teşvik ediliyor. Fuhuş tamamen serbest, ve —festival atmosferi göz önünde tutulursa— evlilik-dışı münasebetler de katiyen tiksindirici bir hareket sayılmıyor. Festivale katılan hiç bir insanın, kendi karısı ile cinsî temasta bulunmasına müsaade edilmez.”

Tarihî medeniyetlerde de aynı tür festivalleri görüyoruz: Yunanistan’da Baküs şölenleri, Roma’da Saturnalia, Orta Çağ Fransa’sında Fete des F’ous, İngiltere’de Mayıs Bayramı, ve çağdaş âdetler arasında da Mardi Gras karnavalı.

Zaman zaman Pawnee’ler ve Guayaquil Kızıl Derilileri arasında olduğu gibi, bitki âyinlerinin daha az cazip kisvelere bürünerek karşımıza çıktıklarını görüyoruz. Meselâ, ekim sırasında —kanının toprağı gübrelemesi için— bir insan (veya daha sonraki daha müşfik zamanlarda) bir hayvan kurban edildi. Hasad, bu öldürülen insanın yeniden dirilmesi, canlanması şeklinde yorumlandı; ona tanrılık pâyesi verildi, ve bu orijinden de —binbir şekli ile— bir tanrının kendi halkı için öldüğü, ve sonra muzafferane bir dirilişle yeniden dünyaya döndüğü efsanesi çıktı. Şiir, sihiri süslemiş, ve onu teolojiye dönüştürmüştü. Güneş sistemi ile ilgili efsaneler, bitki âyinleriyle ahenkli bir tarzda birleştirildi, ve öldükten sonra yeniden dirilen bir tanrı etrafında yaratılan efsane sadece, toprağın kışın ölmesine ve baharda yeniden canlanmasına uygulanmadı. İlkbahar ve sonbaharda gün ve gecenin birer kere aynı uzunlukta oluşu, günün kısalması ve uzaması da bu tür efsanelerle izah edildi. Gecenin gelişi, bu stratejik dramın sadece bir parçasıydı; güneş-tanrı, her gün doğuyor ve ölüyordu; güneşin her batışı çarmıha geriliş, her doğuşu yeniden canlanıştı.

İnsanoğlunun tanrılara kurban olarak verilmesi —ki burada birçok çeşitlerinden sadece bir tanesinden bahsettik— hemen hemen her toplulukta zaman zaman âdetti. Meksika Körfezi’ndeki Carolina Adasında, eski bir Meksika mabudunun, içi boş bir madenden yapılmış büyük bir heykeli bulundu, ve heykelin içinde de, tanrıya muhtemelen kurban olarak adanan insanın kalıntıları vardı. Fenikeliler’in, Kartacalılar’ın ve zaman zaman diğer Samî ırklarının, Moloç’a insan kurban ettiklerini herkes bilir. Bu âdet, kendi zamanımızda Rodezya’da uygulanıyordu. İnsanın tanrıya kurban edilmesi âdeti, ihtimal ki yamyamlıkla ilgiliydi; insanlar, tanrıların da, kendilerinin hoşlandıkları şeyden zevk aldıklarını sandılar. Dinî inanışlar diğer inançlardan daha ağır değiştiğinden, ve âyinler inanışlardan da daha ağır değiştiğirden, bu İlâhî yamyamlık, beşer yamyamlığının Kayboluşundan sonra da sürdü. Maamafih, yavaş yavaş gelişen ahlâk telâkkileri, dinî âyinleri dahi değiştirdi; tanrılar, kendilerine tapan beşerî yaratıkların gittikçe artan şefkatini taklit ettiler, insan eti yerine hayvan eti yemekle yetindiler; dişi bir geyik Iphigenia’nın, ve bir koç da İbrahim’in oğlunun yerini aldı. Bir müddet sonra, tanrılara hayvan eti de verilmedi; rahipler, etin lezzetli her tarafını kendilerine ayırdı, yenilebilecek bütün parçaları kendileri yediler, ve mihraba da sadece hayvanın iç uzuvlarım, barsaklarını ve kemiklerini bıraktılar.

İlk insan yediği her organizmadaki kuvvetin kendisine geçtiğine inandığından, tanrının yenilmesi kavramı da tabiî olarak yerleşti. Pek çok hallerde insanlar, kurban etmek için mâbutlaştırdıkları ve özel olarak besledikleri beşer-tanrı’yı kendileri yediler ve kanını da içtiler. Zamanla, yiyecek üretimi arttıkça, ilkel insan da daha beşerî olmağa başladı, kurbanlarının yerine onların imajlarını koydu, ve artık bu imajları yemekle iktifa etti. Kadîm Meksika’da tahıl, çekirdek ve sebzelerden tanrının bir imajı yapılıyor, ve bu maksat için kurban idilen çocuğun kanıyla yoğrulduktan sonra, tanrıyı-yeme töreninde yeniliyordu. Bir çok ilkel aşiretlerde bu tür törenler görüyoruz. Törene katılanlardan, genellikle, kutsal imajı yemeden önce oruç tutmaları istendi; ve tören sırasında da rahip, sihirli duaların gücü ile bu imajı tanrıya çevirdi.

Sihir, hurafelerle başlar, ve ilimle son bulur. Garip inanışlar sahrasını animizm doğurdu, ve pek çok tuhaf formül, dua ve âyinlere yol açtı, Kuki’ler, öldürecekleri her düşmanın öteki dünyada kendilerine köle olarak hizmet edeceklerine inanarak harbe hazırlandılar. Öte yanda, bir Bantu, öldürdüğü düşmanının ruhunun geri gelip kendisini rahatsız etmemesi için, saçlarını kazıdı ve bütün vücudunu keçi pisliğiyle sıvadı. Hemen hemen bütün ilkel insanlar, beddua’mn çok kötü tesirli bir şey olduğuna, ve “nazardan sakınmak” gerektiğine inandılar. AvustralyalI yerliler, güçlü bir sihirbazın okuduğu lânetin, yüz elli kilometredeki bir adamı öldüreceğine inanıyorlardı. İnsanlar, büyü’ye, beşer tarihinin ilk yıllarında inanmağa başladı, ve bu inançlarını hiçbir zaman kaybetmediler. Fetişizm , yani putların ve diğer eşyanın sihirli bir güce sahip olduklarına inanılması ve bundan böyle bu eşyaya tapılması büyü’den de eski ve güçlü. Her yerde ve her hâl için tesirli bir muska olamayacağından, bazı insanlar, âniden ortaya çıkabilecek fevkalâde durumlarda derhal kullanılabilmesi için, beraberlerinde çeşitli muskalar taşırlar. Muska, fetişlerin sihirli güce ship olduklarına inanılmasının daha sonraki ve çağdaş örnekleridir; Avrupa nüfusunun yansı günümüzde, kendilerine tabiat-üstü korunma gücü bahşettiğine inandıkları muska veya pendantifleri her zaman yanlarında taşır. Medeniyet tarihi her adımda, medeniyet yapısının ne kadar sunî ve sathî olduğunu, ve baskı altında tutulan barbarlığın, hurafelerin ve cehaletin oluşturduğu ve hiçbir zaman sönmeyen volkanın zirvesinde nasıl nazik ve sallantılı bir şekilde oturduğumuzu gösteriyor. Modernlik, hiçbir zaman bizi terketmemiş Orta Çağların başına geçirilmiş bir bere.

Filozof, beşerin tabiat-üstü kuvvetlerin yardım ve koruyuculuğuna olan bu ihtiyacını zarafetle kabul eder, ve tıpkı animizm’in şiiri doğurduğu gibi, sihirin de dram ve ilme yol açacağını düşünerek teselli bulur. Frazer, şaheser bir yenilikçiden beklenen olağan bir mübalâğa ile, ilmin zafer ve şaşaasının köklerinde sihirin saçmalıklarının bulunduğunu gösterdi. Çünkü, sihirin tesirsiz kaldığı zamanlarda, sihirbazın, tabiat-üstü kuvvetlerin yardımına başvurarak kendinden beklenen neticeyi istihsal etmesi için, tabiî işlemleri keşfetmesi kendi yararına oldu. Böylece, tıpkı bizim kendi halkımızın, bir hastalığın kendiliğinden, tabiî bir şekilde iyi olmasının sebebini elindeki sihirli reçete ve haplarla bulması gibi sihirbazın da, halk arasındaki mevkiini korumak için, bu tabiî varlıkları halktan gizlemeğe çalışmasına ve ancak kendinin sahip olduğu tabiat-üstü sihir gücü ile neticenin alındığını söylemesine rağmen, tabiî vasıtalar öne geçti. Bu yolla sihir, doktorun, metaluıjist’in, ve ostronom’un doğumuna yol açtı.

Fakat hepsinden önce, sihir rahibi yarattı. Zamanla, dinî âyinler sıklaştıkça ve daha da muğlak kisvelere büründükçe, alelâde bir insanın bilgi ve mahareti buna yetmez oldu, ve vaktinin büyük bir kısmını dinin fonksiyon ve törenlerine ayıran özel bir sınıfın meydana çıkmasına zemin hazırlandı. Rahip, bir sihirbaz olarak, vecd içinde kalıyor, ve kelimelerinin anlaşılması zor bir takını formül ve dualarla ruhların veya tanrıların iradesine giden yolu biliyor, ve bu iradeyi beşerî gayeler uğrunda değiştirebiliyordu. Bu tür bilgi ve maharet, ilkel bir insa-nın indinde en değerli bir şey olduğundan ve tabiatüstü kuvvetlerin her adımda insan kaderini etkilediğine inanıldığından, ruhban sınıfın kudreti devletin gücü kadar büyük oldu; ve en son cemiyetlerden modern çağlara kadar, rahipler, insanlar üzerinde hâkimiyet kurma ve onları disiplin altında tutma yolunda, cengâver sınıfı ile rekabete girişti veya zaman zaman biribiriyle yer değiştirdiler. Misâl olarak Mısır’ı, İbraniler’i ve Orta Çağın Avrupa’sını göstermek yeterli.

Dini yaratan rahip değildi. Bir devlet adamı kendi gayeleri uğrunda, nasıl beşeriyeti harekete getiren saikleri ve beşeriyetin âdetlerini kullanıyorsa, rahip de dini kullandı; din, ruhban sınıfının keşfetmesi veya rahiblerin hile ve sahtekârlıkları neticesinde değil, insanoğlunun devamlı hayret, korku, güvensizlik, ümitsizlik ve yalnızlık içinde bulunmasının neticesinde ortaya çıktı. Rahipler, hurafelere müsaade etmek ve belirli bilgi türlerini inhisarlarında tutmakla zarar husule getirmiş olmadılar; rahipler gerçekte, bâtıl inanışları sınırladı ve çok defa onlara inanılmamasını ikaz etti, halka eğitimin ana hatlarını verdi, ırkın gittikçe büyüyen kültürünün bir kileri ve vasıtası hizmetini gördüler, güçliiler tarafından sömürülmesi mukadder zayıfları teselli ettiler, ve sanatı besleyen ve beşer ahlâkının nazik ve istikrarsız yapısına tabiat-üstü’nııı yardımıyle destek olan dinin bir vasıtası oldular. Eğer rahip mevcut olmasaydı, halk onu icad etmeğe mecbur kalacaktı.

DİNİN AHLÂKÎ FONKSİYONU

DİN ve HÜKÜMET — TABU — SEKSÜEL TABULAR—    DİNİN GERİLEYIŞİ — SEKÜLARİZASYON.

DİN, başlıca iki vasıta ile ahlâka destek olur: mitos [efsane] ve tabu. Mitos, sosyal bakımdan arzu edilir (veya ruhban sınıfının arzu ettiği) form’ları, semavî varlıkların da takdis ettiklerini anlatan tabiat-üstü inanışı yaratır; İlâhî ümit ve korkular insana, efendilerinin ve kendi grubunun empoze ettiği kısıtlamalara boyun eğmesi gerektiğini söyler. İnsan, yaradılışı icabı, uysal, müşfik, veya saf değildir; ve kadîm çağların, sonunda vicdanı harekete getiren zorlayıcı yaptırımlarından sonra, insan tabiatının esas parçalan olmayan bu vasıfların sakin ve devamlı bir tarzda teşekkül etmesinde hiçbir şey tanrı korkusu kadar tesirli olamaz. Mülkiyet ve evlilik müesseseleri, bir dereceye kadar dinî müesseseler üzerine kurulmuştur, ve inanışın zayıfladığı çağlarda da canlılıklarını kaybetme temayüllerini gösterirler.Hükümet bile —ki sosyal mekanizmalar arasında en gayri-tabiî ve en lüzumlu olanıdır— Napoleon ve Mussolini gibi kurnaz heretiklerin [dinin vazettiklerinden farklı düşüncelere sahip olanlar] de kısa bir zaman içinde keşfettikleri gibi, genellikle, dindarların ve rahiplerin desteğine ihtiyaç hissetti; ve bunun içindir ki, “bütün anayasaların teokrasiye meyletme temayülleri vardır.” İlkel kabile reisinin kudreti, sihir ve büyü’nün yardımıyle artar; ve bizim kendi hükümetimiz bile, Şükran Günü’nü her sene kutlamakla, Amerika’ya ilk göç edenlerin taptıkları Allah’ın vâzettiği yaptırımlardan güç alır.

Polinezyalılar, dinin engellediği yasaklara tabu adını verdiler. Bu tabular, oldukça gelişmiş ilkel cemiyetlerde, kanunlar halini alan yasaklar yerine geçtiler. Tabuların şekilleri genellikle negatifti: belirli hareket ve objelerin”kutsal” oldukları veya “temiz olmadıkları” ilan edildi; ve bu iki kelime (kutsal ve temiz olmamak) bir bakıma bir tek ikaz mahiyetinde idi: dokunulamaz. Böylece, Allah’ın İsraillilere hediye ettiği ve Kudüs’teki mabedde bir sandık içinde muhafaza edilen Ark of the Covenant (Mukaddes Emanet) tabu idi, ve onu yere düşmekten korumağa çalışırken eliyle dokunan Uzziah —bize söylendiğine göre— bulunduğu yerde öldü. Diodorus’un dediklerine inanmak gerekirse, açlık yıllarında kadîm Mısırlılar, aşiretin hayvan toteminin yenilemeyeceğini ihtar eden tabuyu çiğnemektense, biribirlerini yediler. İlkel cemiyetlerin ekserisinde pekçok şey tabu idi: bazı kelime ve isimler hiçbir zaman ağıza alınmadı, ve bazı gün ve haftalar da, o günlarde bir iş yapılması men edildiğinden, bir bakıma tabu idiler. İlkel insanların gıda hakkmdaki bütün bilgileri, ve bazı bilgisizlikleri, yiyeceklerde uygulanan tabularda belirtildi; ve temizlik de, ilim veya seküler [dinî olmayan] tıbdan ziyade dinle aşılandı.

İlkel tabunun gözde objelerinden biri kadındı. Onun etrafında binbir bâtıl inanış, kadını, zaman zaman dokunulamaz, tehlikeli ve “temiz olmayan” bir yaratık yaptı. Dünya efsanelerini yaratanlar, aile hayatında başarılı olamayan erkeklerdi, çünkü hepsi, bütün kötülüklerin kaynağının kadın olduğuna inandılar; bu, sadece İbrani ve Hıristiyan geleneklerinin kutsal saydığı bir görüş değil, yüzlerce putperest mitolojinin de görüşü idi. İlkel tabulardan en kesin olanı, âdet gören kadın hakkında idi; ona dokunan herhangi bir erkek veya onun değdiği bir eşya meziyet veya yararlılığını kaybetti. British Gine’nin Makusi aşireti, yıkandıkları suları zehirlememeleri için, kadınların âdet gördüğü günlerde yıkanmalarını yasakladı; ve onların büyüsüne kapılacak yılanların kendilerini ısırmalarına engel olmak için de, âdet gören kadınların ormana gitmeleri yasaklandı. Çocuk doğurmak bile temiz değildi, ve kadın doğumdan sonra, meşakkatli dinî âyinlerle kendisini saflaştırmak zorundaydı. İlkel kabilelerin ekserisine cinsî münabesetler, sadece kadının âdet gördüğü günlerde değil, hâmile olduğu veya çocuğunu emzirdiği zamanlarda da tabu idi.Bu yasaklar muhtemelen, kendi sıhhat ve rahatlıkları için kafalarını kullanan kadınların kendileri tarafından çıkarıldı; ne var ki, orijinler çabuk unutulur, ve kadın da, kendini kısa bir zaman sonra, “gayri-saf” ve “gayritemiz” bir yaratık olarak buldu. Sonunda, erkeğin görüşünü benimsedi, âdet gördüğü zamanlarda, ve hattâ hâmileliği sırasında kendinden utandı. Tevazu ve mahcubiyetin, günah hissinin, seks’in temiz bir şey olmayışının, zâhitliğin, rahiplerin evlenmeyişinin ve kadının baskı altında tutulmasının kısmî sebepleri bunlardı.

Din, ahlâk telâkkilerinin temeli değil, ahlâkın bir yardımcısıdır; ihtimal ki ahlâk, din olmaksızın da varlığını devam ettirebilir, ve pek sık olmasa da, ahlâkî inanışlar, zaman zaman dinin kayıtsızlığına veya inatla direnmesine rağmen gelişti. En önceki cemiyetlerde, ve daha sonraki bazı topluluklarda, ahlâk inanışları, zaman zaman hiç de dine bağlı değildi; dinin sahası o zamanlarda, insanların davranışlarım tanzim etmek değil, sihirdi, âyindi ve kurbandı, ve en iyi insan da, bu törenlerde sadakatla yer alan ve törenlerin finansmanına yardım eden in-sandı. Din, genellikle, mutlak iyiliği değil (zira mutlak iyilik yoktur), ekonomik ve sosyal şartların tesiriyle kendi kendilerini kabul ettiren davranış tarzlarını takdis eder, kanun gibi, hükümlerinde maziden destek arar, ve şartlar değiştikçe, zamanın gerisinde kalabilir, ve dinî müeyyidelerle birlikte ahlâkî inanışlar da değişir. Böylece, Grekler insest’ten (evlilik düşmeyen yakınlarla cinsî münasebet) nefret etmeğe başladı, ama mitolojileri hâlâ insestçı tanrılara hürmet besliyordu: Hıristiyanlar monogamik evlilik yaptılar, ama İncil poligamiyi meşrulaştırıştı; kölelik kaldırılmıştı, ama rahipler Incil’den çürütülemeyecek örnekler göstererek köleliği takdis ettiler; ve günümüzde de kilise, Sanayi İhtilâli’nin ortadan kaldırdığı apaçık olan bir ahlâk sistemini korumak için kahramanca bir mücadele içinde. Sonunda, dünyevî kuvvetler galebe çalar; ahlâkî inanışlar kendilerini yavaş yavaş ekonomik icadlara uydurur, ve din de kendisini tereddütle ahlâk değişikliğine adapte eder . Dinin moral fonksiyonu, yenilerini vücude getirmekten ziyade, yerleşmiş ahlâkî değerleri muhafaza etmektir.

Bunun içindir ki, din ve cemiyet arasındaki belirgin bir gerginlik, her medeniyetin yüksek safhalarında kendini gösterir. Din, ne yapacağını bilemeyen şaşkın insana sihirli yardım elini uzatmakla başlar; devlet adamlığı ve güzel sanatlar için son derece lüzumlu ahlâk birliğini ve inanışları halka aşılamak suretiyle zirveye erişir; mazinin kaybedilmiş harplerini intiharî bir tarzda yeniden savaşmakla son bulur. Çünkü, bilgi devamlıca büyür ve değişikliklere uğrarken (ancak jeolojik bir rahatlıkla değişen) mitoloji ve teoloji ile çatışır. İşte o zaman sanat ve edebiyatın, din adamlarının kontroluna geçmesi heybetli bir zincir veya tiksindirici bir engel olarak hissedilir, ve entellektüel tarih de, “ilim ve din arasındaki bir çatışma” karakterine bürünür.Kanun ve ceza, eğitim ve ahlâk, evlilik ve boşanma gibi, önceleri din adamlarının ellerinde bulunan müesseseler, ruhban sınıfın kontrolundan kaçmağa meyleder, ve sekülerleşir, ve belki de pisleşir. Entellektüel sınıflar, kadîm teolojiyi ve —bir tereddüt devresinden sonra— ona bağlı ahlâk sistemini de terkederler; edebiyat ve felsefe anti-ruhban olur. Kurtuluş hareketi, coşkun bir şekilde akıl ve makuliyete tapılmakla yükselir, ve her doğma ve fikirle felce uğratıcı ümitsizliğe düşer. Dinî kaynaklardan mahrum davranışlar, hayatı sadece bir zevk ve eğlence dünyası olarak gören epıkürcü kaos’a dejenere olur; ve teselli ve teskin edici inanıştan yoksun hayat, şuurlu bir sefalet ve bezdirici bir zenginlik gibi bir yük haline gelir. Sonunda, cemiyet ve din —ruh ve vücut gibi— beraberce, bir ahenk içinde ölüme yuvarlanır. Bu sıralarda, baskı altındaki insanlar arasından yeni bir mitos çıkar, beşer özlemlerine yeni ümitler, beşer gayretlerine yeni hamleler verir, ve asırlarca devam edecek kaos’tan sonra, yeni bir medeniyet kurar.

Sh: 117-144

 

Kaynak: Medeniyetin Temelleri , Will DURANT, Çeviren: Nejat Muallimoğlu, Aralık 1996 İstanbul

DÜŞÜNEN İNSANA HAZİNE, Editör: Nejat Muallimoğlu, 1996


AYDINLAR MI, AYDIN GEÇİNENLER Mİ?

Şairlerden Seçmeler

Ziya Paşa

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.

Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Tahir Nâdî

Humkumun ölçüsünü bulmada fen âcizdir,

Cehlinin debdebesi koskoca umman gibidir.

Şeyh Vasfi

Feylosofun kendisi nâ-kaabil ıslah iken,

Kalkar ıslah etmeğe zu’munca hâl-i âlemi.

Nâbî

Çok görmüşüz nigûnluğun endek zamânede,

Zu’munca can ü rütbeler ihrâz edenlerin.

Eşref

Şahadetnâmeli câhil mi istersin bu âlemde?

Maarif şimdi bizde meyvasız eşcâra dönmüştür.

Bağdatlı Rûhî

Dermiş hakim bilmediğim nesne kalmadı,

Dünyayı bildi kendini bîçâre bilmedi.

Arif ki ola müdbir ü nâdan ola mukbil,

İkbâline yûf âlemin idbârına hem yûf.

Nergîsî

Zâhida o denlü sıklet ü tâc ü kabâ ile
Uçmak ümmîd etmez idi ebleh olmasa.

Muallim Naci

Ne tasunnu ki yok ehl-i kerâmet diyerek,

Kendini ehl-i kerâmet tanıttırmış halka.

Varsa âsarın bırak erbâbı takdir eylesin.

Yahya Kemal Beyatlı

Bilmem kime yahut neye uyduk gittik

Kâhi meye kâhi neye uyduk gittik

Erbab-ı zekâ riyâyı mezheb bildi

Bizler dil-i dîvâneye uyduk gittik.

Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ

Her beyti ancak olmalı beytülgazel gibi!

Şinasi

Bizim şeyhin kerâmeti olur menkul kendinden.

Hürrem Paşa

Kuru bir tantanadır, cümle meâli boştur.

Mahir Dede

O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.

Pîr Sultan Abdal

Ben arıyım dersin balın var mıdır?

Fuzûlî

Kemâl-i cehl ile dâvâ-ya irfan eylemek olmaz.

Şeyhülislâm Yahya

Âdeme cübbe ve destar kerâmet mi verir?

Söyleyenler hikmetin bilmez, bilenler söylemez.

Enderûnî Vasıf

İtikadı olmayan taklid eder her meşrebe.

İzzet Molla

Tabib-i hâzık-ı bul da ilâcı sonra ara.

Malatyalı Raşid

Gelende kimse mi var kim giden yerin tuttu.

Aşık Veysel Şatıroğlu

Tilki gölgesine aslan gizlenmez

Yiğidin gölgesi kendinden olur.

Lebîb-i Amidî

Kemâl erbâbı ârâyışle asla iftihar etmez,

Değildir hürmeti mushafların cild-i mutallâdan.

Bağdatlı Rûhî

Bir kimseye kim cübbe vü destâr ile görsen

 Eylersin ânın cübbe vü destârına ikram.

Ziya Paşa

Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma

Zerdûz palan vursan eşek yine eşektir

Yunus Emre

Dervişlik dedikleri hırka ile tac değil,

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil.

Dervişlik baştadır tacda değildir,

Kızdırmak oddadır saçta değildir.

Ragıb Paşa

Harâbatı görenler her biri bir hâletin söyler,

Safasın nakleder rindân zâhid sıkletin söyler.

Talat Halman

Özgürlüğe koştuysa da çığ, dağlara tutsak;

Baş, kendine buyruksa da sevdalara tutsak.

Devrimleri tarihi aşan güçlü akıllar,

Rüyasını gördükleri dar çağlara tutsak.

Taptaze deyimler özleyen memleketi

Doldurdu epeski sözlerin iskeleti.

Bilgin hâlâ “Beş parmak bir mi?” diyor.

Sanatçı diyor ki: “Her kuşun yenmez eti.”

Aydınların karanlığı en ürkütücü gece.

Tevfik Fikret

Verir bu manzara en kayıtsız mizâca esef.

Lügatçe

îdrak-i meal, yüksek fikirleri kavrama; âyine, ayna; humk, ahmaklık, budalalık; cehl, cehalet; debdebe, patırdı, gürültü; şatafat, ihtişam, görkem; nâ-kabil ıslah, ıslah edilemez; zu’m zannetmek, sanmak; şüphe; zu’munca, isabetsiz zanna kapılarak; nigûn, baş aşağı, tersine dönmüş; endek zamanede, kısa zamanda; ihraz, mânevi şerefu ulaşma; eşcâr, ağaçlar; müdbir, talihsiz, düşkün; nadan, cahil, haddini bilmez; mukbil, kutlu, mutlu, mübarek; ikbal, talih düzgünlüğü, işlerin doğru gitmesi, yükselme; idbâr, talihin yüz çevirmesi, işlerin tersine gitmesi, düşkünlük; hakim, çok bilgili, filozof; zâhid (zâhida), dinin emirlerine aşırı derecede bağlı, kaba sofu; ebleh, akılsız, budala, ahmak; tasannu, bir şeyi değerli, süslü göstermek için zorlama, yapmacık hareket; ehl-i keramet, keramet sahibi; asar, eserler; kâh (kâhî), bazen, arasına; mey, şarap, içki; gazel-serâ, güzel yazan; beytülgazel, bir gazelin en güzel beyti; tantana, gürültü, patırdı, gürültülü gösteriş; mâhi, balık; derya, deniz; kemâl i cehl, yüksek derecede cehalet; destar, sarık; hâzık (doktorlar hakkında) usta, maheretli; kemâl erbâbı, olgun insanlar; ârâyiş, süs; mushaf, Kur’an, kitap; mutallâ, yaldızlı, süslü; bed-asl, aslı kötü; zerdûz, altınla işlenmiş; harabat, meyhane; hâlet, hal, keyfiyet; rindân, dünya işlerini hoş görüp aldırış etmeyen insan, gönül adamı; sıklet, ağırlık; mizaç, huy, tabiat, yaradılış.

NECİP FAZIL KISAKÜREK’İN,
NAMIK KEMAL VE ABDÜLHAK HÂMİD ÜZERİNE İKİ AYRI GÖRÜŞÜ

Nesil nesil kahraman diye tanıtılan Mustafa Reşit Paşalar, Şinasiler, Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Hâmidler, Mithat Paşalar, daha kimler ve kimler palamudun karaya vurma mevsiminde ortaya çıkan küçük idrakli, küçük esnaf tipleridir.

Necip Fazıl Kısakürek, Seçmeler, s. 249

“Gazeteci Namık Kemal”

Kahramanımızın, içinde en büyük ve değerli şahsiyetle bize görüneceği gazetecilik çevresini, basit manada almamak lazım. Namık Kemal’e yakıştırdığımız gazetecilik çerçevesi, her sabah açılıp her akşam solan fani kır çiçekleri gibi, günü birlik bir tekerleme ve karalama dünyası değildir. Görenekteki Amerikanvari gazeteciliğin sade suya tirit; köksüz, temelsiz ve ömürsüz; gönül eğlendirmeğe ve iğrenç (vulgarisation-bayağılaştırma) lara mahsus laf kalabalığı zanaatinden, Namık Kemal uzak. . .

Namık Kemal’in gazeteciliği bir zanaat değil, bir sanattır; ve ilmî, edebî, hakikî manada gazetecilik. . .

En heybetli, şahsiyet zirvesiyle, gazetecilik dediğimiz yazı çerçevesinde heykelleşen Namık Kemal, basit gazetecilik plânının herhangi bir unsuru değil, gazetecilik plânı onun herhangi bir unsurudur. . . .

. . . elbette verimini kitap kadrosuna dökecek olan büyük tecrit ve büyük teşhis zekâsı, teşhis cephesinden, gazeteciliğin pek geniş (müşahhas)ından istifadeyi unutmayacaktır. Gazete ve gazetecilik, böyle vasıtadır.. . .

İşte biz (gazeteci) ve (gazetecilik) mefhumunu bu çapta alarak, Namık Kemal’in en tesirli cephesini (gazeteci Namık Kemal) diye isimlendirdik.

Hayatını ve eserinin şiir köşesini anlatırken, daima işe küçük tecritten başlayıp, işi büyük teşhiste bitiren bir sathî ve amelî dünya dehâsı diye tarif ettiğimiz Namık Kemal, çok tabiîdir ki en keskin ışıklarını, böyle bir deha için en müsait zemin olan gazetecilikte gösterecektir.

Evvelki görüşlerimizi de büsbütün sağlamlaştıran bu görüşteki isabeti, onun divan şiirini kapatır kapatmaz gazeteciliğe sıçraması; yahut gazeteciliğe sıçramasıyla divan şiirini kapatması, kendi kendisine ispat eder.

Onun içindir ki Namık Kemal, bir taraftan ayrıca kitap kadrosunda çalışır, bir taraftan da gene kitap kadrosuna uygun tarzda, oldukça plânlı ve silsileli gazete yazıları neşrederken; hakkıyle belirttiği aksiyoncu büyük edip hüviyetini siyasî, İçtimaî, edebî, bediî ve intikadî (seçip ayırd etmek) cephelerden bütün Namık Kemal’i birleştiren bir mikyasda merkezleşmiş oluyor.

Gene onun içindir ki biz, siyasî, İçtimaî, edebî, bediî ve intikadî cepheleriyle fikir yazıcısı Namık Kemal’i, (gazeteci Namık Kemal) ismi altında terkip etmekle onun en canlı vâhidine icra ettiğimizi sanıyoruz.

“Abdülhak Hâmid ve Dolayısıyle”

. . . Hâmid’i, sadece yaş ve görgü bakımından seyrettiğimiz zaman, derhal büyük çap ve büyük ölçüyle yüzyüze geliriz. . . .

. . . Tanzimat’ın memleketimizde en müşahhas müessesesi Düyûn-u Umumiye’dir. Tanzimat ruhunu (Düyûn-u Umumiye) kadar ifade edebilecek bir müessese tasavvur edilemez. Avrupa’dan borç para alan cemiyet, borcunu ödemek için nasıl kendi göbeğinde alacak takip eden bir müesseseye razı oluyorsa, anlayışsız taklit psikolacyası da, Abdülhak Hâmid’den sonra, bir “Edebiyat-ı Cedîde”ye, bir “Fecr-i Âti”ye cevaz vermek vaziyetine düştü. Birer Düyûn-u Umumiye edebiyatı olan bu mekteplere nazaran Hâmid’in farkı, garptan aldığı kıymeti hak etmeyi bilmesinde, ondan kendisine bir tabiat yapmasında, tek kelime ile düşünebilmesindedir. . . .

Onun şeref ve yegâneliği, demin vasıflarını tarife cesaret ettiğimiz sanat ve tefekkür cihanını kurabilmiş olmak değil, o ihtiyacı bize bilvasıta vazedebilmiş bulunmasıdır.

Abdülhak Hâmid,

1.           Tanzimat devrinin acemi taklit tesirini şahsiyeti doğurmanın hudutlarına yaklaştırdı.

2.           Türk teceddüt edebiyatında büyük ve soylu meselelerle ilk defa görüşebildi, ilk defa düşündü.

3.           Şuurüstü olarak devrinin herhangi bir adamı, fakat şuuraltı olarak asıl Abdülhak Hâmid kaldı ve bunda bir şahsiyete ulaşabildi.

4.           Fakat yeni ve istikbâlli bir sanat ve dünya telâkkisine varamadı.

5.           Yeni ve istikbâlli bir ifade, duyuş tarzı getiremedi.

6.           Onun içindir ki, kendisinden sonra, nizamlı bir halkalanışa ve başlangıca esas olamadı.

Bu bakımdan Hâmid’in yeri, mücerret olarak en büyük yer olmasa da, yine Türk teceddüt edebiyatında en büyük yerdir.

Teceddüt edebiyatımızda, bu yerin üstündeki dereceye tırmandıracak hamleyi henüz kimse getirmiş değildir.       

Necip Fazıl Kısakürek, Seçmeler, s. 113, 118, 122, 123,124-125.

Not: Noktalama işaretleri kitaptan aynen aktarılmıştır—NM

 *************************

TERCÜME OYUNLARI

“Küp” içinde pekmezin tortuymuş meğer!

“Uçan turna” dedin, martıymış meğer!

“Yarın bayram” dedin, yortuymuş meğer!

“Böyle çingenece fal olur mu ya!

Rıza Tevfik (Bölükbaşı)

Bir ulemâ ki olmaya ilmiyle âlim

Koy bir kafese bülbülle kargayı bir tut.

Seyrânî

En ummadığın keşfeder esrâr-ı derûnun

Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?

Ziya Paşa

Son zamanlarda çeviri kitapları sayısında belirli bir artış görülmekte. Halkımızın genel kültür seviyesi yükselecekse, diğer dillerden yapılan tercümeler şüphesiz büyük bir rol oynayacak. Gelgelelim, yabancı bir dili, o dilden “gerçek” bir tercüme yapacak kadar bilmeyenler çeviri işine kalkışınca iş değişiyor. Bu yüzden, günümüzde, gerçekten Türkçe’ye çevrilmiş bir kitap bulmaya çalışmak, bir saman yığınında dikiş iğnesi aramaya çalışmak gibi bir şey.

Türkçe’ye, günümüzün herhangi bir “çevirmen”inden fazla eser kazandırmış biri olarak, çeviri kitaplarındaki affedilemeyecek hatâları, keyfîlikleri, lâubalilikleri ben—özür dilerim—pek çoklarından iyi biliyorum. Elinizdeki bu kitabın 37nci sayfasında okuduğunuz “Eğer” başlıklı şiirin bende dört değişik tercümesi var. Genç Akademi dergisinde “Tercüme Kepazelikleri” başlıklı bir yazımda, bu çevirilerin hepsinin gayet kötü ve hatâlı olduklarını İngilizce aslı ile karşılaştırarak göstermiştim. Rudyard Kipling’in, dünyanın en popüler şiiri olan bu “If” şiirini yanlış ve eksik Türkçe’leştirenler arasında Bülent Ecevit de vardı.

Son yıllarda, güya Türkçe’ye çevrilmiş kitaplar arasına, ancak bir “tercüme skandalı” diye vasıflandırılabilecek bir yenisi daha eklendi: Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in, Will ve Ariel Durant’ın The Lessons of History adlı kitabının Tarihten Dersler adı altındaki çevirisi (Cem Yayınevi, İstanbul, 1992).

Amerikan karı-koca tarihçiler, otuz-altı senede tamamladıkları, her biri 900-1,000 sayfalık The Story of Civilization (Medeniyetin Hikâyesi) adlı on ciltlik abidevî eserlerinden sonra, acaba bizler kırk seneye yakın çalışma-mızla neler öğrendik, tarih bize ne gibi dersler veriyor dercesine, yukarıda adı geçen küçük kitabı yazmışlar.

Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in çevirisi, ilk bölümünün ilk satırından son bölümünün son satırına kadar yanlış ve eksik denecek olması bir yana, ancak “tercüme hileleri” denecek cümleleri de ihtiva ediyor. Tarihçilerin on ciltlik kitabının birinci cildindeki önsözü, 170 sayfalık bir kitap hâlinde, Boğaziçi Yayınevi için 1978’de Türkçe’ye tercüme eden biri olarak, Bozkurt Güvenç’in bir profesör doktora asla yakışmayacak hileli tercümesi karşısında sessiz kalamazdım. Oturdum, Tarihten Alınacak Dersler adı altında Bedir Yayınevi için tercüme ettim (1994).

Kitaba ondört sayfalık bir “Önsöz” yazarak, Bozkurt Güvenç’in affedilemeyecek hatâlarını gösterdim. Dediğim gibi, birinci sayfasından sonra sayfasına kadar yanlış ve eksik tercüme edilmiş bir kitaptaki hatâların hepsini göstermeme imkân yoktu. Aşağıda, Bozkurt Güvenç’in kitabından alınmış ve ancak “tercüme hileleri” diye vasıflandırılacak bir parçayı, Tarihten Alınacak Dersler adlı tercümemden aktarılmış şekli ile karşılaştırıldığım göreceksiniz.

Burada şunu da söylemek gerekir ki, dinî tercümelerde de sık sık tahrifat yapıldığını, tercümeleri, asıllarından okuyanlardan işittim. Nitekim Fatih Sadırlı da aynı şeyi söylüyor (Genç Akademi, Ocak 1995):

Tercüme tahriflerini, ideolojik olarak sadece bir kesime yüklemek yanlıştır. Son yıllarda, artan bir şekilde, Müslüman kesimde de bunun örnekleri görülmektedir. İranlı, Mısırlı ve Pakistanlı müelliflerin bazı kitaplarını tercüme eden mütercimler, yayıncılar, kitaplarda Sünni Müslümanların kabul edemeyecekleri bölümleri çıkarıyorlar. Yanlış tanıdığımız bu insanların sapık itikatlara sahip olduklarını öğrenmemiz oldukça zor.

Bozkurt Güvenç’in kitabındaki bir tercüme hilesini göstermeden önce, “mütercimlik ahlâkı” ile ilgili bir iki şey söylememe müsaade ediniz. Her şeyden önce, diğerlerinin fikir ve düşüncelerini yanlış aksettirmek, entellektüel ahlâk ve ciddiyetle asla bağdaşmaz. Bir yazar, bir diğerinden alıntı yaptığı zaman, hiç bir harfini değiştirmeden aktarmak mecburiyetindedir. Diyelim, bir yazar, benim, içinde “mebus” kelimesi geçen bir cümlemi iktibas etti. O kelimeyi de aynen almaya mecburdur. İsterse, “mebus” kelimesi yanına, bir köşeli parantez içinde “milletvekili” yazabilir: [milletvekili]. Ama mutlaka bir köşeli parantez içinde. Şayet kelimeyi normal bir parentez içinde (milletvekili) belirtirse, o parantezi kendisinin değil, benim koyduğum anlaşılır.

Türkiye’deki çeviri kitaplarındaki diğer hatâlardan biri de, sadece çevir-dikleri dili değil, Türkçe’yi de iyi bilmeyen çevirmenlerin, uzun cümleleri parçalayarak, küçük küçük cümleler hâlinde tercüme etmeleridir ki, bu da, yazarın dilini çok basitleştirdiği gibi, zaman zaman mânayı da altüst ediyor.

Will ve Ariel Durant’ların kitabında şöyle bir cümle de var:

When the Greeks grew too numerous for their boundaries, they founded colonies along the Mediterranean (“like frogs around a pond,” said Plato8) and along the Euxine, or Black, Sea.

Bozkurt Güvenç, bu cümleyi şöyle Türkçeleştirmiş:

“Nüfusu hızla çoğalan Grekler, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında, Ege’de koloniler kurmuştu. Plato (Eflatun) “gölcükte yaşayan kurbağalar”8 benzetmesini yapmıştı kendi halkı için.

Bu çeviride üç hatâ var. Durant’ların cümlesinde “Ege” yok. Cümlede de belirtildiği gibi, “Euxine Sea” veya “Black Sea”nin Türçe’si “Karadeniz”dir.

İkincisi, parantez içindeki “Eflatun” kelimesini, köşeli parantez içinde göstermesi gerekirdi. Yukarıda belirttiğim üzere, parantezi, Amerikan tarihçilerinin koyduğu izlenimi yaratılıyor.

Çevirideki üçüncü hatâ, yazarların bir cümlesinin iki cümle ile ifade edilmesidir. Ben, o cümleyi şöyle tercüme ettim:

Yunanlar, kendi sınırları dahilinde yaşamayacakları kadar çoğalınca, Akdeniz ve Karadeniz sahillerinde (Plato’nun deyişi ile, “gölcük çevresindeki kurbağalar gibi”) koloniler kurdular.

Bir mütercimin, sadece tercüme ettiği dili değil, Türkçe’yi de çok işi bilmesi, zengin bir kelime dağarcığına sahip olması gerekir. Meselâ, “harp” ve “savaş,” “çaba” ve “gayret,” “kuşku” ve “şüphe,” ödül” ve “mükâfat,” ve zaman zaman, “siyaset” ve “politika” arasındaki ince farkları (nüans’ları) bilmeyen bir kimse asla doğru bir tercüme yapamaz.

Bir mütercim, yazısını tercüme ettiği kimsenin kabul etmediği fikrini, o fikrin belirtildiği satırların yanında veya, dipnot hâlinde sayfanın sonunda, hiç bir yerde belirtemez. Yazıda ne görüyorsa, aynen çevirmek, entellektüel dürüstlüğün empoze ettiği şartların başında gelir. Eğer çevirmenin, kitapta kabul etmediği fikirler varsa, yapacağı şey, ya çeviriden vazgeçmek veya ayrı bir yazı veya kitap hâlinde, yazarın fikirlerini niçin benimsemediğini anlatmaktır.

Her ne ise, Tarihten Alınacak Dersler adlı tercüme kitaba yazdığım “Önsöz”den aktardığım bir parça ile, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in, sadece bir akademisyene değil, hiç kimseye asla yakışmayacak bir “tercüme hile”sini gösterelim.

Birinci sayfasından son sayfasına kadar berbat bir Türkçe ile dilimize aktarılan, akıl almaz yanlışlarla dolu bu kitabın, bir akademisyene asla yakışmayacak bir tarafı da, kitabın aslında bulunmayan cümlelerin, yazarların düşünceleri imişcesine eklenmesi. Ne dediğimizi anlatmak için, “Din ve Tarih” bölümünün birinci paragrafını, yukarıya aldığımız birinci cümleden sonrasını aynen alalım:

To the unhappy, the suffering, the bereaved, the old, it has brought supernatural comforts valued by millions of souls as more precious that any natural aid. İt has helped parents and teachers to discipline the young. It has conferred meaning and dignity upon the loıvliest existence, and through its sacraments has made for stability by transforming human covenants into solemn relationship ıvith God. It has kept the poor (said Napoleon) from murdering the rich. For since the natural inequality of men dooms many of us to poverty or defeat, some supernatural hope may be the sole alternative to despair. Destroy that hope, and the class war is intensified. Heaven and utopia are buckets in a uıell: wehen one goes down the other goes up; uıhen religion declines Communism groıvs.

İngilizce’den tercümeler yapan, gazetelerdeki yazıları, ve kitaplarıyla ona buna ders vermeye çalışan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç, B. ve Bn. Durant’ın bu çok derin mânalı cümlelerini, yazının aslındaki bir cümleyi tercüme etmeyerek ve —her halde kendi politik düşüncelerini aksettirmek için— yazının aslında bulunmayan bir cümle ekleyerek kötü bir Türkçe ile şöyle aktarmış:

Umudunu yitirene, acı çekene, yoksula, yaşlıya her türlü maddi yardımdan daha etkili gelen, huzur sağlayan dindir. Çocuk eğitiminde anababalarla öğretmenlere yardımcı olan da dindir. Ve yine din değil midir, en düşük yaşama düzeyine anlam ve saygınlık kazandıran, insanoğlunun Tanrı ile ilişkisini kuran, hayatın sürekliliğini kutsal değerler zinciriyle birbirine bağlayan? insanlar arasındaki eşitsizlikler, çoğumuzu yoksulluğa ve şaşkınlığa sürüklediği için doğaüstü inançlar çaresizliğin ilk seçeneği oluyor. Umutların yitirilmesi sınıf çatışmasını körükler. Cennet ve ütopya bostan kuyusundaki kova çiftine benzer: Biri inerken öteki çıkar! Şu anlamda ki din zayıflayınca komünizm güçlenir—tersi de görülür, toplumculuk zayıflayıca din güçlenir!

İşte, yıllardır Türkçe’den politikaya kadar her türlü konuda ahkâm kesen bir profesörün çevirisi. Yazarların kullanmadığı noktalama işaretlerini ne hakla kullanıyor? Durant’lar, bu paragrafta bir tane dahi nida (!) işareti kullanmazlarken, Prof. Dr. Güvenç iki tane kullanmış. Sonra, “Ve yine din değil midir?” diye başlayan soru cümlesi de ne oluyor? Yazının aslında böylesine yılışık bir söz yok. Sonra, Napoleon’un sözü yine atlandı? Dürüst bir çevirici kitapta ne varsa çevirmeye mecbur değil midir? Ve hele hele, “—tersi de görülür, toplumculuk zayıflayınca din güçlenir!” cümlesini, kendi politik ve sosyal düşüncesini, sanki Amerikan tarihçilerinin düşünceleri imişcesine kitapta varmış gibi göstermek hilekârlık, yalancılık değilse, nedir? Defalarla yazdım: kendilerini aydın sananlar, gerçek aydınlar olmaya çalışmadıkça bu ülkenin başı dertten kurtulamayacaktır.

Her ne ise, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in Türkçe’leştiremediği, veya Türkçeleştirmek istemediği cümleleri biz Türkçeleştirelim:

Din mutsuzlara, acı ve ızdırap içindekilere, mahrum kalmışlara, yaşlılara, milyonlarca insanın herhangi materyal [maddî] bir yardımdan daha değerli gördüğü tabiat-üstü huzuru getirdi. Din, ebeveynlere ve öğretmenlere, gençlerin disiplininde yardımcı oldu. Cemiyetin en alttaki tabakalarında varlıkları sürdüren insanlara pâye verdi, hayatın bir mânası olduğunu gösterdi, ve emirleri ve âyinleriyle beşerî mukaveleleri, Allah’la girişilmiş kutsal münasebetler hâline dönüştürerek topluluklarda istikrar sağladı. Din, fakirlerin zenginleri öldürmelerini önledi. (Bu Napoleon’un sözü idi.) Zira insanlar arasındaki tabiî eşitsizlik pek çoğumuzu sefalet veya yenilgiye sürükleyeceğinden, bir tabiat-üstü ümit tek alternatif olabilir. O ümidi ortadan kaldırın, sınıf harbi şiddetlenir. Cennet ve ütopya, bir kuyudaki kovalardır: biri aşağı indiği zaman diğeri yukarı çıkar; din zayıflayınca Komünizm yayılır.

Takdir edersiniz ki, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in “çeviri”sindeki bütün hatâları bu sayfalarda belirtmeme imkân yok. Fakat sizi bir defa daha temin edeyim ki, aslı indeksli olmasına rağmen, Bozkurt Güvenç’in indeksiz kitabı baştanbaşa yanlış ve eksik tercüme edilmiş. Bozkurt Güvenç ise, bu “çeviri”sinin çok iyi olduğuna inanmış olmalı ki, “Çevirenin Sözbaşı”nda diyor ki: “Okurlarım beğendiklerini başkalarına söyler, eleştirilerini çevirene iletirlerse sevinirim.”

Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in bu “çeviri”sini anlatacak tek kelime şu: skandal. Ben, bu “Önsöz”ü yazarken hem üzüldüm hem sevindim. Üzüldüm, çünkü, Batı’yı görmüş, belki orada da okumuş bir Türk profesörünün, oradaki üniversite hocalarının bu gibi hilelere asla tenezzül etmeyeceğini öğrenmiş olmasına rağmen, ne yazık ki, bir akademisyende mutlaka bulunması gereken entellektüel dürüstlüğü bu çevirisinde göstermemiş. Sevindim, çünkü, bu hâdise, aynı yolda yürümüş olan veya yürümek isteyen diğerlerine belki ders olur da, soysuzlaşmanın en yüksek mevkilere kadar bulaştığı iddia edilen günümüzde, hiç olmazsa, akademik hayatımız bu yozlaşmanın dışında kalır.

Nejat Muallimoğlu, 1994

 

Ben, 1995 sonbaharında, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Vakfı Yayınlan nâmına Amerikalı ilahiyat ve dinler tarihi hocası Dr. Fred Gladstone Bratton’un Myths and Legends of the Arıcient Near East adlı kitabını tercüme ettim. Kitap Yakın Doğu Mitolojisi—Eski Yakın Doğuda Tanrı ve Tarih Hikâyeleri adı ile çıktı.

Kitabın tanıtım önsözünü, aynı fakülte hocalarından Dr. Kürşat Demirci yazdı.

Yeni Şafak gazetesi, 17 Kasım 1995 tarihli sayısında “Bir Kitap” sütununda Amerikalı ilâhiyatçının kitabını ve çevirici olarak benim de adımı vererek bir “eleştiri” yayımladı. Eleştiriyi Dr. Kürşat Demirci yazmıştı!

Burada şöyle düşünebilirsiniz: O sütundan sorumlu kimseler, bu efsaneleri değerlendirecek bilgiye sahip olmadığı için, Dr. Kürşat Demirci’nin kitaptaki yazısını aynen alıp koymuşlar. Bunda tenkit edilecek ne var? Bilâkis, okuyuculara kitap hakkında iyi bir bilgi vermek için çok iyi yapmışlar.

Buraya kadar söylediklerinizin hepsine katılıyorum. Ama yazı, Dr. Kürşat Demirci’nin kitaptaki önsözüne eklenen şu beş kelime ile son buluyor: “Kitap keşke roman boyunda olsaydı.”

Müsaade edin, sorayım: Dr. Kürşat Demirci’nin yazısını kitaptan aynen alanlar, kendilerinin olan o beş kelimeyi, Dr. Demirci’nin kelimeleri imişcesine onun yazısına eklemeleri gerçek bir aydının yapacağı bir şey midir?

Bilmiyorum, belki fikrî gelişmemi Batı kültürüne borçlu olduğum için olacak, Türkiye’de hemen hemen kimseyi rahatsız bu gibi “önemsiz” oyunlar, beni, kültürümüzün geleceğinden endişe ettirecek kadar rahatsız ediyor.—N.M.

Bir elde kadeh, bir elde Kur’an,
Bir helaldir işimiz, bir haram.
Şu yarım-yamalak dünyada,
Ne tam kâfiriz, ne Müslüman.

Ömer Hayyam

GÜNÜN ADAMI VE YENİLİK

Memleketimizde geçer akçe bir insan tipi var: her bakımdan günün havasına uyan, nasıl olunması gerekiyorsa öyle olan bir insan. Bu insanın sözleri, yazıları, hareketleri, sahnede rol yapan bir aktörün hareketleri kadar ölçülü ve hesaplıdır.

Kendisini ileri bir insan sayar. Çünkü ileri sayılan insanların nasıl giyindiklerini, nasıl konuştuklarım, neleri sevip neleri sevmediklerini öğrenmiş, kendisini ona göre ayarlamıştır. Hiç bir şey anlamasa, hiç bir zevk almasa da filan opera ve tiyatroya bayıldığını söyleyecektir. Kulakları, musiki titreşimlerinin hiç birisine karşı en ufak bir hassasiyet göstermediği, peşrevler, semâiler kadar, senfoniler, sonatalar da gönlüne yabancı olduğu halde, kendisini şu musikiyi övüp, bunu kötülemeye “tek ses,” “çok ses” üzerinde konferanslar vermeye mecbur sanır.

Başkalarının “ileri” dedikleri şairleri sever, geri dediklerinden nefret eder. Tarihi kötülemek, geçmişe sövmek vazifeleri arasındadır. Son yıllara gelinceye kadar—Fatih’i, Kanuni’yi bile ayırmaksızın—“Bizi altı yüz sene uyutan alçak padişahlar” diye nutuklar çekerdi.

“Günün adamı”nın en önemli vasıflarından biri de yıllara, mevsimlere—hattâ günlere, saatlere—göre değişebilmesi; şurada başka, orada başka olmasıdır. Bugün iktidarda olan filân partiyi nasıl göklere çıkarıyorsa, yarın iktidardan düşünce aynı kuvvetle yerin dibine geçirir. Görüşleri, şu dergide yazarken başka, bu gazeteye kapılanınca başkadır.

Devrimcilik moda ise, onu en ilerde görürsünüz. Çekinmese Süleymaniye Camii’nin bile yıkılmasını ister. Eğer bir gün ham sofular eski nüfuzlarını kazanabilseler, cübbe giyip sarık saracağına, oruç tutmayanların hapsedilmesi için vaazda bulunacağına eminim.

Bugün, fikir adamı ve sanatçı geçinenlerin çoğu da maalesef bu tiptendir. Biricik meziyetleri modayı takip edebilmeleri. . . Nasılsa “ileri” denilmiş bir şiir tarzı el birliğiyle göklere çıkarılıyor. İleri sayılan bazı kimselerin şairlik pâyesi verdiği bazı kimseler eller üstünde taşınıyor. Aksine söylemek kimin haddine! Gerilik, cahillik, yobazlık gibi bir sürü sıfatı insana konduruverirler.

İleri sayılan beyler nasıl düşünüyorsa sen de öyle düşünmeye, nasıl yazıyorsa sen de öyle yazmaya mecbursun. Onların iltifat etmediği bir tarzda şiir yazacağına, onların tarzında yazılmış bir şiiri kopya et daha iyi.

Esen rüzgârlara göre sağa sola sapmadan, yolunu kendi düşünüşüne göre çizebilen; sözleri, yazıları menfaatlarının değil, duygu ve düşüncelerinin eseri olan, şahsiyet sahibi insanlar hor görüldüğü, tekmelendiği halde, günün adamları her zaman geçer akçedir.

Sadece şahsiyetlerin ilerletip yüceltebilecekleri sanat sahasında bile bunun böyle olması ne kadar acı!

Bir yenidir tutturulmuş gidiyor. Avrupa’da birisi bir sanat tarzı ortaya atar; o yenidir. Onu bizden birisi adapte veya kopya eder; o da yenidir. Bu adapteci veya kopyacıyı yüzlerce kişi taklit eder: onlar da yenidir. Allahım bu ne kadar ucuz bir yenilik.

Gerçek yeni ancak bir kişinin malı olabilir. Sonradan gelenler, ona yeni bir şey ekleyemedilerse, artık yeni değildirler.

“Günün adamı,” hiç bir zaman yeni olamaz. Çünkü kendisinden doğma bir şeyi yoktur. Rağbette olan şeyleri tekrar eder.

Böyle bir adama sanatçı sıfatı da verilemez. Çünkü sanat bir yaratmadır. Taklitçilik ve kopyacılık sanat olamaz.

Fakat günün adamları her tarafı kaplamışlardır. Sanatçı da onlar, politikacı da onlar, ilim ve fikir adamı da onlar!

Gerçek şahsiyetlerin o derece hasretini çekiyoruz ki, yanlış düşünen, fakat gerçekten düşünen; saçma söyleyen, fakat düşündüğünü söyleyen; kötü eser veren, fakat modaya göre değil, kendi zevkine göre çalışan bir insana rastladığım zaman elini öpmek istiyorum.

Mehmet Çınarlı- Hisar, Nisan, 1953

 

“KEMAL-İ CEHL İLE DÂVAYA İRFAN EYLEMEK OLMAZ”

Yıllardan beri zaman zaman ortaya çıkan bazı yazarların ve gazetecilerin affedilemeyecek büyük ayıp, hattâ suçlarından biri, iyi bilmedikleri konularda ahkâm keserek okuyucularını yanlış yönlendirmeye çalışmalarıdır. “Aydınlar mı, Aydın Geçinenler mi?—1” bölümünde bu kimselerden bazılarının yazdıklarından uzun uzun örnekler vermiştik. Bu, kültürümüzün müzmin dertlerinden biri olduğundan, konuya bir defa da dönmek lüzumunu hissettim. Birazdan, gazeteci ve yazar Ahmet Güner’in de, Türkiye gazetesi “dış politika yazarı” Mustafa Necati Özfatura’nın Amerika’nın nasıl batacağını anlatan sözler ile ilgili bir yazısını okuyacaksınız. Ben bu yazımda, hiç tanımadığı Amerika hakkında bir diğer gazetecinin bir zamanlar neler yazdığından bahsedeceğim. Bu gazeteci, benim bu satırları yazdığım sırada Sayın Cumhurbaşkanı’mızın danışmanlarından biri olan, Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinin yıllarca Ankara başmuhabirliğini yapan Cüneyt Arcayürek’tir. Aşağıdaki satırlar 1973’te yazıldı:

. . . Hâlen yayımlanıyor mu, bilmiyorum: 1971 yılı yaz aylarında New York’ta, Anavatan isimli onbeş günlük bir gazete çıkıyordu. Gazetenin adresi de Türk Haberler ve Turizm Bürosu’nunkinin aynı idi. Gazetenin 4 Ağustos 1971 tarihli (sayı 2) nüshasında Cüneyt Arcayürek’in “Alo, New York burası Ankara” başlıklı bir yurt mektubu yayımlandı.

İngiliz devlet adamı ve yazarı Chesterfield, “Zayıf bir kafa mikroskop gibidir,” diyor. “Küçücük şeyleri büyültür, fakat büyüklerini sığdıramaz,” sözünü ispat etmek istercesine, bu gazeteci şöyle kelâm buyuruyor:

Resmî istatikler, suç olaylarının son yedi yıl içinde yüzde 88 oranında çoğaldığım gösteriyor. 100 milyon silah şu anlarda özel ellerde. 1957 yılındaki 1,400,000 ağır suça mukabil, 1967 yılında 3 milyon 760 bin ağır suç olayı. . .

Tahminde tereddüt etmiyorum. 12 Mart [1960] sonrası, Türk hükümetinin ileri gelenlerinin sözlerini gazetelerimizden bölük bölük izlemiş olanlar, Türkiye’nin bir “silah deposu” haline getirilmiş olduğunu bilenler, yukardaki rakamlar karşısında ürperti geçirmişlerdir.

Haklıdırlar. Ancak yanılmaktadırlar. Resmî istatistiklerin sonuçları, Türkiye’ye değil, A. B. D.’ne aittir. Sizlerin yaşamakta olduğu Sam Amca’nın ülkesine ve çocuklarına. Fakat anlaşılmayan bir çelişkiye dikkati çekmek için o satırları yazmışımdır. [Gazetecinin Türkçe’sini aynen aldığımı bir kere daha belirteyim.] Bu Birleşik Amerika Devletleri’ndeki baskı grupları ne güne duruyorlar, yüz milyon silahlı insanın bir gün patlayacağını nasıl hesaplamıyorlar, nasıl olup da Nixon hükümetini seçimden önce çekilip gitmeğe zorlamıyorlar? [italikler eklendi.]

Şeyh Sadi’nin Gülistan’ında şöyle bir söz var: “Sen eğer koç ile toslaşırsan, çok geçmeden alnının parçalandığını görürsün. Aslana pençe, kılıca yumruk vurmak akıllıların işi değildir.” Gelin görün ki, bu memlekette adlarını baş sayfalarda gören insanlar arasında, su katılmamış cehaletlerine rağmen, allâmeliği de elden bırakmayanlar, kılıca yumruk atanlar var. Kim demiş, boş çuval dik durmaz, diye?

Churchill, “İtfaiye ile ateş arasında tarafsız kalamam,” der. Amerikan politik sisteminin işleyişi hakkında zerrece bilgisi olmamasına rağmen, Amerikan halkına ders vermek yetkisini kendinde bulan bir kimseye—kim olursa olsun—saçmalıklarını yüzlemek lâzım. Aksi takdirde, bu insanların, bilgisizliklerinin dozunu arttırarak boylarından büyük işlere karışmaları önlenemez.

Amerika’da, vaktinden önce seçime gitmek diye bir şey yoktur. Genel seçim sonunda işbaşına gelen hükümet (Amerika’da, devlet ve hükümet başkanlığı aynı şahsın üzerindedir) müddeti dolana kadar vazifesinde kalır. Cumhurbaşkanı seçimi her dört senede bir Kasım ayının ilk Salı günü yapılır. (Şayet Salı, Kasım’ın birinci gününe düşüyorsa, seçim bir hafta sonraki Salı’ya aktarılır.)

Cumhurbaşkanları ve yüksek rütbeli devlet memurları ancak, irtikâp ettikleri vahim suçlar ispat edildiği takdirde vazifelerinden uzaklaştırılır. Senato tarafından muhakeme edildikten sonra. Bu bir!

Amerikan halkının elindeki silâhlara gelince: gerçekten milyonlarca silâh özel ellerdedir. Fakat ceffelkalem bir takım hükümlere varmadan önce bilmek gerekir ki, Amerikan Anayasası’nı yorumlayanlara göre (aksi ispat edilmediğine göre, bu yorumları şimdilik doğru olarak kabul etmek mecburiyetindeyiz), Amerikan halkının silâh taşıma hakkı ona, Anayasa’nın bahşettiği haklar arasındadır. Bu iki!

Nüfusu 210 milyon olan (Avrupa’dan büyük) bu vâsi kıt’ada çok zengin av hayvanları vardır. Sonra, son yallarda, bu kitapta bahsettiğim gibi, Amerika’da suçlar çok arttı. Bundan böyle, onbinlerce insan, sadece kendilerini savunmak için silâh taşımaya başladılar. Pek çok şehir ve kasabalarda, kadın-erkek herkese tabanca kullanmasını öğretmek için kurslar açılmakta. Bu üç!

Bütün bunları bilmeden, bir gazeteci nâsıl olur da, oturduğu yerden böylesine “otoritatif’ bir mektubu kaleme alabilir; masa başından, “Sam Amca’nın ülkesi”ne ders vermek yetkisini kendisinde nasıl görebilir? Her şeyi bilir ve her şeye kaadir sanılan bu insanlar silâh sayısının artmasıyle Cumhurbaşkanı Nixon arasında bir ilişki olamayacağını bilmiyorlar mı? Bu gazeteci, Amerikan rejiminin parlamenter bir rejim olmadığını, federal bir sistem olduğunu da mı bilmiyor? Her eyaletin kendine özgü kanunları vardır. Cumhurbaşkanı’nın mahallî hükümetler üzerindeki yetkisi hemen hemen sıfırdır. Öyle ki, küçük bir kasabanın belediye başkanı bir Cumhurbaşkanına, “cehenneme kadar yolun var!” da diyebilir—diyenler de oldu.

. . . Cihad Bey, gazetelerde çıkan yazılar artık güldürücü olmaktan çıkı-yor, gerçekten zararlı da oluyor. Öyle yazarlar var ki, sanki, “Sen bir garip Çingenesin, nene gerek gümüşlü zurna?” sözünü hiç işitmemişcesine tamamiyle cahili oldukları konularda dahi otoritatif yazılar yazmak yetkisini kendilerinde buluyorlar.

Nejat Muallimoğlu- “Cihad Baban’a Açık Mektup,” Bir Türk Vatana Döndü, 1973

ABD’NİN HUZURU BOZULDU

ABD panik içinde. Washington’da kıyametler kopuyor. Beyaz Saray, Pentagon, Wall Street, New York Borsası, FBI, CIA, State Department tam bir kargaşa yaşıyorlar. NBC, CBS, ABC, ve CNN gibi büyük televizyon şirketleri ile Ne w York Times, Washington Post, Wall Street Journal gibi gazeteler Amerikan halkına dönük yayınlarında kesin uyarılar yapıyor, tüm halkı, hükümetin almakta olduğu olağanüstü hal kararlarına uymaya çağrıyorlar.

ABD Başkanı Clinton, Süleyman Demirel’i Çankaya’da arayarak, Türkiye gazetesinin 11 Eylül Cumartesi nüshasının “Dış Politika” başlıklı ve Mustafa Necati Özfatura imzalı köşesinde çıkan bir haber üzerine acele olarak bu zatla konuşulmasını, ABD’nin birkaç yıl içinde batacağı şeklinde bilgiyi nereden aldığının kendilerine ulaştırılmasını rica etti. Clinton, Demirel’e, 250 milyon Amerikalının hayatının söz konusu olduğunu belirterek, “Sayın Başkan, bize yardım ediniz; bu çok değerli köşe yazarı beyle bizzat siz konuşunuz. Bu kadar kısa sürede niçin ve nasıl batacağımızı, bunu önlemek için ne gibi tedbirler almamızı kendisinden öğreniniz. Biz, üç kişilik bir aileyiz. Sizden kendim, kızım, ve eşim Hillary için bir şey istiyorsam namerdim; 250 milyon Amerikan vatandaşı için, onların hayatı için size yalvarıyorum,” dedi.

Bu arada, Türkiye gazetesinin 11 Eylül tarihli sayısının “Dış Politika” başlıklı köşe yazısının fotokopileri Amerika’nın en büyük şehirlerinin meydan ve caddelerine, metro istasyonlarına, hava alanlarına asıldı. Her beş dakikada bir, yüzlerce TV istasyonunun yayınlarında ekrana aksettirildi. 250 milyon Amerikalı’yı ölümle burun buruna getiren, yaşama ümitlerini söndüren bu yazıda, Mustafa Necati Ozfatura isimli Türk yorumcusu şöyle diyordu:

 

“Çok yakında BDT dağılacaktır. Ve Rusya Federasyonu da Sovyetler Birliği gibi yıkılacaktır. Yeltsin, Stalin kâfirinden daha tehlikelidir. AT dağılacak ve ABD yıkılacaktır. . . Yaşlanmış Avrupa (59 milyon kişi 60 yaş üzerinde) ve ahlâksız gençleri ile Avrupa komadadır, çökmesi an meselesidir. ABD’nin yıkılışını hızlandırmak için, onun içinde bulunduğu ekonomik bunalımı hızlandırmak için ABD eşyalarına İslam dünyası boykot açmalıdır. Batının çöküşü silah ile olmaz. Onun para kaynaklarını kurutmakla olur. . . 21’inci asrın Türk ve İslam dünyasının asrı olmasını, ABD AT İsrail, Rusya önleyemeyecektir. Ve bu güçler, 21’inci asrın ilk çeyreğinde, en geç 2025’te olmayacaktır. Ömrü olan görecektir. (Bu yazıyı saklayınız.)”

Yazıdaki, ABD eşyalarına boykot açılması teklifi ise Coca Cola, Pepsi Cola Chrysler, Ford, GMC, Westinghouse, IBM, ITT, Texkon gibi dev şirketlerin yönetim kurullarının âni olarak toplanmasına yol açtı. Bu boykotun uygulanması hâlinde, sayın yazarın belirlediği 2025 yılına bile varmadan ABD’nin yıkılacağını bilen şirket yöneticileri, 1929 ekonomik krizi paniğinin bir benzerini yaşarken, milyonlarca işçi de fabrika kapılarına dayanarak, ABD batmadan önce tazminatlarını alıp son günlerini aileleriyle birlikte tatil yaparak geçirmek için patronlara baskı yapmaya başladılar.

Bu arada, uzaydaki ABD uydularından NASA’ya mesajlar geliyordu: Bippp, bippp. . . Dönelim mi? Yoksa Amerika’yı, birkaç kişi de olsak, burada yaşatmaya mı devam edelim? Bippp, bippp. . .

Holywood da olaya kendi çıkarı açısından yaklaşıyordu. Uyanık Musevi Spielberg, hemen Çiçek Bar’daki Yeşil Çam emekçilerine telefon ederek, “Mr. Özfatura’yı bulun, ABD’nin batış, mahvoluş, yokoluş filmini çekmek isterim. Acaba konunun film hakkını bana satar mı?” diye sordu.

Clinton, Demirel’in verdiği, “Söylemişse söylemiştir. Ben Enver’le görüştüm, ‘Kulak asma,’ dedi, ama yine sen bilirsin gardaşım,” cevabından tatmin olmayınca, CIA başkanına son talimatını verdi:

“Ben, Fort Knox’un acele boşaltılmasını ve 21’inci asrın devleti olacağı belirtilen, ve ABD, Avrupa, İsrail ve Rusya battıktan sonra ebediyen yaşayacak olan Türkiye’ye taşınmasını istiyorum. Bu altınları orada kime emanet edelim, hemen öğren.”

Bir dakika sonra, Beyaz Saray’ın bilgisayar ekranlarından iki isim geçmeye başladı: “The most trusted man in Turkey is Mr. Cavit Çağlar, and after him, is Mr. Emin Hattat.”

Aynı saatlerde acele olarak toplanan Pulitzer Komitesi de son ödülünü, Hazreti Âdem’den bu yana en çarpıcı ve en şaşırtıcı haberi yazan Türk gazetecisi Mustafa Necati Ozfatura ile Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa, Asya ve Amerika’nın aşağısında ve yukarısında huzuru sağlayan Türkiye gazetesine vermeyi kararlaştırdı. . .

Evet, olay budur. Toroslar’da keçi otlatan, okuması, yazması yok çobanın bile daha sağlıklı bilgi sahibi olduğu bir konuda böylesine yazılar yazılır ve yayınlanırsa, çocukça temennilerle ciddi iddialar birbirine karıştırılırsa, ve bunlar da yüzbinlerce okuyucuya bilgilendirmek iddiasıyle aktarılırsa, Türkiye ‘nin Balkanlar’da, Azerbeycan’da, Ortadoğu’da, hattâ kendi coğrafyasındaki basit zabıta vakalarında bile apışıp kalmasına şaşmamak lâzım. (Aynı gazetenin yazarlarından tarihçi Yılmaz Öztuna da, 1974’te Hayat Tarih Mecmuası’nda ve 1977’de de Son Havadis gazetesinde “Çatırdayan İmparatorluk” başlaklı yazısında ABD’nin çökmesinin gün meselesi olduğunu yazmıştı.)

Ne hazindir ki, öfkelerimizi, nefretlerimizi birer tekme hâline getirip gerçeklerin kıçına vurarak gündemden çıkarıp atıyor, sonra da çevremizde olup bitenlere aptal aptal bakıyoruz. . .

Ahmet Güner- Tercüman, 17 Eylül, 1993

***

“VERİR BU MANZARA EN KAYITSIZ MİZÂCA ESEF’

Ahmet Güner’in yazısından sonra, Türkiye gazetesi “Dış Politika Yazar’nın, “Toroslar’da keçi otlatan, okuması, yazması yok çobanın bile daha sağlıklı bilgi sahibi olduğu bir konuda”ki yazılarına son vereceğini sanıyordum.

Bildiğim kadarı ile tâ 1990’dan bu yana “şer ve fesat yuvası Amerika”nın içinde çırpındığı ahlâksızlık bataklığı içinde boğulacağını, Afrika’daki ormanları yok ederek kıtayı çölleştirdiğini anlatan (evet, evet, B. Özfatura bir diğer yazısında Afrika’yı Amerika’nın çölleştirdiğini de yazdı), günde 500,000 tane satılan bir gazetedeki zırvalarına belki artık son verir diye düşündüm. Ama yanılmışım, Amerika gerçekten bir çöküntüye doğru gidiyormuş, ve bu “rezil ve sefil” bu “ahlâksız,” ülkeye ölüm darbesinin de “Toros dağlarının güneye bakan eteklerinde vurulacağını, Amerika’nın “Türkiye’deki uşakları”na söyledi. Evet, yanlış anlamadınız. Amerika’nın sonu, Toroslar’ın Güneye bakan eteklerinde gelecekmiş!

“. . . Ama döktüğü kanda ABD kendini boğacaktır. Anadolu’nun Toros dağlarının güneye bakan eteklerinde yanlış anlamadınız 1 milyon ABD askerinin murdar cesetleri ile bu temiz topraklarımızın altı kirlenecektir inşallah. Beni o zaman hatırlayıp ruhuma bir fatiha-ı şerif hediye edin.”

Dış Politika Yazarı, Amerika hakkındaki herzelerine ara vermeksizin devam etmiş olmalı ki, bir gün tesadüfen elime geçen bir yazısının (Türkiye, 9 Temmuz, 1994) başlığı şöyle idi: “ABD ekonomisi çöküyor.”

Onun bu yazısının çıktığı tarihten iki ay geçecek, 8 Eylül, 1994 tarihli Cumhuriyet, Lozan İşletme-Geliştirme Enstitüsü’nde hazırlanan ve dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanın yıllık Dünya Rekabet Raporu’nda bahsedecekti:

“Dünyada rekabet gücü en yüksek ekonomilerin başına, uzun süredir bu unvanını muhafaza eden Japonya’nın yerine ABD ekonomisi geçti. İş dünyası ve yatırımlar için temel anahtar olarak kullanılan . . . yıllık Dünya Rekabet Raporu’nda bu yıl ilk sırayı ABD aldı.”

İşin acıklı tarafı şu ki, bu ülkenin kaderinde söz sahibi olacak pek çoklarının, çevremizde ve dünyada olup bitenler hakkında bütün “bilgi”leri de, bu ve onun paralelindeki “gazeteci”lerin yumurtladıkları herzeler.

Nejat Muallimoğlu

Ahmet Güner, “Bu adamların fikirleri olamaz” başlıklı yazısında (s. 79), 1960’ların ve 1970’lerin azılı denecek kadar aşırı eylemci solcularından bahsederken diyordu ki: “Türkiye’de son yıllarda ne kadar ahlâksızlık ve sahtekârlık olmuşsa, hepsi de solculuk adına yapılmıştır.”

Ben de, “Dün Marksist’tiler, bugün Kapitalist “başlıklı yazımızda (s.8589) dünün adaletçi, hürriyetçi, kardeşlikçi “devrimciler”in günümüzün Türk kapitalizminin en ateşli savunucuları olduklarını yazmıştım.

Cumhurbaşkanı Ozal’ın kuyruğunu yapışarak rüyalarında göremeyecekleri nimetlere kavuşan bu insanlardan bazıları, Turgut Özal’ın birinci ölüm yıldönümünde (17 Nisan, 1994) televizyonda, Turgut Özal’ı öylesine övdüler ki, hayret etmemek elde değildi. Meğer Türkiye, ancak Özal sayesinde Türkiye olmuşmuş, bir dünya ülkesi olmuşmuş; halk büyük lider Ozal’a perestij ediyormuş vs. vs. . . .

Aşağıda, devrimcilikten “Özalizm”e istihale eden bir başkası tanıtılıyor.

Bir Zamanlar, O da Devrimi Çok Sevmişti

. . . Şimdi otuyacağız mektup, bugüne kadar aldığımız mektupların en ilginçlerinden biri. . . Okuyun!

Sayın Hasan Pulur, geçtiğimiz haftalarda, Fiesta adlı dergide köşe yazarı olmak isteyen gençlere bazı tavsiyelerde bulunmuştunuz. İsmail Cem’e ait olan “Kesip Sakladığınız” eski fikirler taşıyan, eski yazıyı bazı yazarları iğnelemek için okuyucularınıza sunuyorsunuz.

Usta bir kalem olduğunuz tartışılamaz. Siz günümüz gençlerine ne öneriyorsunuz? Aman namuslu olun, kimsenin size sunacağı olanaklardan istifade etmeyin. Gerekirse aç kalın, sürünün. . . Bu şan size yeter!

Evet Sayın Pulur, yeter. . . Size ve eskimiş fikirlerinize yeter artık! Bırakın insanlar bu dünyanın nimetlerinden yararlanmadan ölmesinler Hep gelecek kuşaklar için çalışıp, gün yüzü görmeden yok olup gitmiş insanları gençlere örnek olarak sunmayın.

Ben de zamanında bu türlü “enayiliklerin” fırtınalı denizinde bol bol akıntıya kürek çekmiş biri olarak, şimdi korkusuzca ifade edebiliyorum. Biz 68 kuşağıyız. . . Türkiye’yi kurtaracaktık. Denizler, Mahirler, Ulaşlar, Sinanlar, Yusuflar. . . Biz onlardık işte!

Sonra ne oldu? Kimimiz öldürüldü, kimimiz asıldık, kimimiz hapislerde gençliğimizi tükettik.

Hiç sormadık: Ey halkım, sen kurtulmak istiyor musun? Zaten sorsaydık, eminim ki “hayır” cevabını alacaktık.

Halkın kurtulmaya niyeti yok! Bari bırakın, kendini kurtarabilecek olanlar kurtarsın. Hayır, ona da izin yok!

Biz, o zamanlar hür teşebbüsün gücünü görememiştik. Gerçi siz ve bir kaç “eski tüfek” hâlâ göremiyorsunuz ya, neyse. . . İnsanların girişim yeteneklerini köreltmemeliyiz.

Bir kısım meslekdaşlarınızı “yağdanlıklar” diye karalıyorsunuz. Yok, efendim, iş takipçiliği yapıyorlarmış. . . Kredi bağlantıları sağlıyorlarmış. . . Falan filan. . .

Değerli üstad, bir gazetecinin patronu için iş takip etmesinin ne zararı olabilir? Bir emekçi olarak, patronu için çalışmıyor mi? Bir kere, o işin içinde bir gazetecinin bulunduğunu bilenler asla usülsüzlük yapamayacaklardır. Zaten gazeteci böyle bir şey sezdiğinde bunu derhal yazar.

Siyasiler birbirleriyle bir diyalog kuramıyorsa, bir gazeteci bu hattı açıyorsa, bunun kime zararı olabilir? Hem siyasette diyalog eksikliğinden yakmıyoruz, hem de bu kanalları açanları “bohçası kadın” diye eleştiriyoruz. Siz tutturmuşsunuz, gelenekler, görenekler, ahlâk, namus, vs. gibi şeyler. Bunlar da tamam, ama sırf namusla da yaşanmıyor, değil mi? Ayrıca, namus da görece bir kavram. Sizin hâlâ anlamamakta ısrar ettiğiniz olgular, bugün dünyada iş yaşamının temel dinamiklerini oluşturuyor. Buna karşı durmak mümkün mü?

Sayın Pulur, sizin, Türkiye’de önemli bir gazeteci-yazar olarak çok faydalı göreviniz olduğu muhakkak. Ama gençlere “dinozorluk” önermekten vazgeçmelisiniz.

Yeni dünya düzeninin yarattığı yükselen değerler fırtınasının gezegenimizi nasıl sardığını görmüyor musunuz? Koskoca Sovyet imparatorluğu, kurtuluş umudunu Batı’dan gelecek “yuppi”lere bağlamış. . . Dört gözle yabancı sermayeyi bekliyor.

Bölgesel savaşlar yeni yeni olanaklar yaratıyor. Silah sanayiinin ihya olmasının ardından inşaat sanayii bu bölgeleri ihya edecek. Bu altüst oluşta biz nerede bulunacağız? Türkiye emperyal bir rol üstlenerek, bölgede bir güç odağı mı olacak, yoksa 70 yıllık pısırık dış politikanın pasifizminde silik bir devlet olarak mı kalacak?

Bilemiyorum, size “bir şeyler” anlatabildim mi?

Saygılarımla.

Siper Kızılkaya.

Not: Size 25 yıl önceki kod adımla yazıyorum. Şu anda benim gurur duyduğum geçmişim yakın iş çevremde biliniyor. Uluslararası iş bağlantıları olan orta çapta bir iş adamıyım. Geçmişimizden bu kadarcık illegalite de kalsın müsaadenizle. . .

Aziz okurumuz, zahmet buyurup, kendisini eski kısa kod adiyle tanıtmak istemiş. Oysa biz onu o kadar iyi tanırız ki! Bir zamanlar “devrim” için çarpışıp, sonra biletli konferanslarda “Özalizm”i anlatan “O” değil midir?

Bir zamanlar elde silah, “tek yol devrim” için dövüşürken, Coca-Cola içenleri “Amerikan emperyalizminin uşakları” diye suçlayan, sonra hidayete erip, “tek yol”un devrimden değil, paradan geçtiğini anlayınca, viskinin markasını seçen “O” değil midir?

Bir zamanlar, elindeki pankarttan, ağızındaki slogandan hiç düşürmediği sadakat, dürüstlük, adalet gibi kavramlara Makyavel’i bile mezarında hortlatarak, “Dürüstlük enayiliktir, sınıf yoktur, yaşam tarzı vardır; adaletmiş, sömürüymüş,-faziletmiş, bunlar boş şeylerdir,” diyen “O” değil midir?

Evet, biz “O”nu çok iyi tanıyoruz. “Biz devrimi çok sevdik!” dediği gün-den beri!

O gün devrimi çok sevenin, bugün, “Bağımsızlıkmış, ulusal onurmuş, bunlar içi boş laflardır!” diyebileceğini hiç düşünebilir miydik?

Hasan Pulur-Milliyet, 19 Ağustos, 1994

AYIRDILAR

Yolumuzu peylemeden

Özden ayırdılar bizi.

Sevgimizi söylemeden

 Gözden ayırdılar bizi.

Zamanı dize getirdik

Nice olmazlar bitirdik

Neleri neleri yitirdik

Hızdan ayırdılar bizi.

Arasaydık yitik çağı

Bulurduk kutsal kaçağı

Sevincin ezel çiçeği

Nazdan ayırdılar bizi.

Yarınları yoka saydık

Ortak gülüşlere kıydık

Nerede şeytana uyduk

Hazdan ayırdılar bizi.

Renkler çiçeğini boğmuş

Mısra sözcükleri sağmış

Hakkın eli kime değmiş

Gizden ayırdılar bizi.

Işıktan kaleler aldık

Rüyaları gerçek bildik

Yitik kahramanlar olduk

Sizden ayırdılar bizi.

Gönül gücümüze uyduk

Sevdalardan hırka giydik

Düşüncenin kaynağıydık

Sözden ayırdılar bizi.

Mehmet Zeki Akdağ-Uzunhava

Sh: 967-983

 Kaynak: DÜŞÜNEN İNSANA HAZİNE, Editör: Nejat Muallimoğlu, 1996, İstanbul

 

VİCTOR HUGO- (1802-1885) -Nejat MUALLİMOĞLU


Voltaire’in ölümünün yüzüncü yılında, ünlü Fransız yazarı ve şairi Vıctor Marie Hugo, bu büyük Fransız nüktedanı, dramatisti ve filozofu hakkında aşağıda metni verilen belâgatli hitabeyi yaptı.

“VOLTAIRE”

Yüz sene önce bugün bir adam öldü. O ölümsüz adam, senelerin ağırlığı altında, eserlerinin ağırlığı altında, en şaşaalı ve en ürkütücü sorumlulukların ağırlığı altında, aydınlanmış ve ıslah edilmiş insanlık vicdanı sorumluluğunun ağırlığı altında, bu dünyadan göçtü. O, lânetlenmiş ve kutsanmış olarak bu dünyadan göçtü; mazinin lânetlemesi ve istikbalin takdis etmeleriyle göçtü; ve bunlar da, şaşaanın haşmetli iki şekli. Bir tarafında, çağdaşlarının ve istikbalin alkışları; öte yanında, yatıştırılamayan amansız mazinin, kendisi ile mücadele edenlerin armağan ettiği nefret ve yuh haykırışları ile ölümsüzlüğe erişti. Voltaire, insandan da fazla bir insandı; o bir çağ idi. Onun bir fonksiyonu ve yerine getirdiği görevi vardı. O, gayet açık ki, kendisini, tabiatın kanunlarında olduğu gibi, kaderin kanunlarında da gözle görülürcesine belli eden İlâhi Varlığın, belirli işleri yapması için seçtiği insandı.

Bu adamın yaşadığı seksen dört yıl, zirvesinde Hanedanlığın ve dibinde İhtilâlin bulunduğu bir devreyi kaplar. Doğduğu zaman, XIV. Louis hâlâ hükümranlık ediyordu; öldüğü zaman da, taç On altıncı Louis’nin başında idi; böylece Voltaire’in beşiği büyük tahtın son huzmelerini ve tabutu da, büyük uçurumun ilk ışınlarını gördü.

Burada, daha da ileri gitmeden uçurum kelimesiyle ne söylendiğini anlamaya çalışalım. İyi uçurumlar da vardır; şeytanlığın gömüldüğü uçurum gibi.

Kendi sözlerimi kendim kestiğim için, düşüncelerimi tamamlamama müsaade ediniz. Burada, gelişigüzel veya geçersiz bir kelime kullanmayacağım. Biz, burada medeniyetin bir sahnesini icra etmek için toplandık. Biz, burada gelişmeyi onaylamak, felsefe uğrunda felsefecilere beslediğimiz hürmeti belirtmek, on sekizinci asrı on dokuzuncu yüzyıla getirmek, yüce ruhlu savaşçıları ve ülkenin iyi hizmetkârlarım şereflendirmek, halkın, sanayinin ve ilmin asil gayretlerini, gelişme yolunda kahramanca ilerleyişini, insanlık barışım pekiştirme yolundaki gayretleri kutlamak için, bir kelime ile, o yüce ve evrensel barışı kutlamak için toplandık. Barış, medeniyetin fazileti, suçu ise harptir. Biz, şu ulu anda, bu heybetli saatte, ahlâkî kanun önünde dinî bir şevkle eğilerek, Fransa’nın şu sözleri işittiğini bütün dünyaya söylemek için toplandık: Sadece bir güç vardır—adalet hizmetindeki vicdan; ve sadece bir şaşaa vardır—hakikat hizmetindeki deha. Bu, böylece söylendiğinden, sözlerime devam ediyorum.

İhtilâlden önce sosyal yapı şöyle idi:

Tabanda halk;

Halkın üstünde, ruhban sınıfının temsil ettiği din;

Dinin yanında da, hükümetin hâkimlerinin temsil ettiği adalet.

Ve, insanlık âleminin o devresinde, halk nasıldı?

 Cehalet içindeydi. Din nasıldı?

 Müsamahasızlıktı. Adalet nasıldı?

 Adaletsizlikti. Kelimelerimde çok mu ileri gidiyorum?

 Karar verin.

İki gerçeği, fakat iki kesin gerçeği belirtmekle yetineceğim.

Toulouse’da, 13 Ekim 1761’de, bir evin alt katında bir gencin asılmış cesedi bulundu. Halk toplandı, papazlar kızdı, köpürdü, hâkimler araştırdı. Genç intihar etmişti; onlar ise, katledildiğini söylediler. Kimin çıkarı için?

 Dinin çıkarı için.

Ve kimi suçladılar?

 Gencin babasını!

Adam bir Huguenot idi [Huguenot’lar, John Calvin’in yolunda giden Fransız Protestanları idiler.] ve oğlunun Katolik olmasını engellemek istiyordu. Burada ahlâkî bir canavarlık ve mümkün olamayacak bir şey vardı, ama bunların hiç önemi yoktu! Bu baba oğlunu öldürmüştü; bu ihtiyar adam oğlunu asmıştı. Adalet mekanizması işledi ve netice de bu oldu. Böylece, 1762 Martında, Jean Calas adındaki beyaz saçlı adam, başı aşağı sarkık, çırılçıplak bir tekerleğe bağlanmış olarak bir meydana getirildi. Darağacın kurulduğu plâtformda üç kişi vardı: Cenazenin yerine getirilmesine nezaret etmekle görevli David adındaki bir hâkim, elinde haç tutan bir papaz ve elinde demir bir çubuk bulunan cellat. Dehşet içinde kendini kaybetmiş adam, papaza değil de cellâta bakar. Cellat elindeki demir çubuğu havaya kaldırır ve adamın bir kolunu kırar. İniltili sesler çıkaran kurban bayılır. Hâkim öne çıkar; ölüme mahkûm edilmiş adama tuz yutturur; adam tekrar canlanır. Ardından celladın demir çubuğu ikinci defa indirişi ve yeni iniltiler. Calas kendisini kaybeder, ayıltırlar ve cellat yeniden işe koyulur; ve adamın kolları ve bacakları iki yerinden kırılmadan önce demir çubuk iki defa indirilir, yâni adama sekiz defa ceza uygulanır. Sekizinci bayılıştan sonra, papaz, öpmesi için putu adamın önüne getirir; Calas başını çevirir ve cellat da bu yaşlı adama coup de grâce‘i [acıya son vermek için indirilen son darbe] uygular; yâni, elindeki demir çubuğun kalın ucu ile adamın göğüs kemiklerini kırar. Jean Calas böyle ölür.

Ölümü iki saat sürdü. Ölümünden sonra intiharın delilleri açıklandı. Fakat biri katledilmişti. Kimler katletmişti?

 Hâkimler!

Bir diğer gerçek. Üç sene sonra, 1765’te, Abbeville’de, bir gece şiddetli rüzgârdan sonra, bir köprünün kaldırımında böceklerin yedikleri çürümüş tahta bir haç bulundu; haç, üç asır, alçak bir duvara tutturulmuş duruyordu.

Haçı kim fırlatıp atmıştı?

 Dine karşı bu büyük suçu kim işlemişti?

Bilinmiyor. Belki yoldan geçen biri. Belki rüzgâr.

Suçlu kimdi?

Amiens Başpapazı bir monitoire yayınladı. [Monitoire, halka nasihat veren, onları kötülüklerden uzaklaştırmaya yönelik bir çeşit bildiri demektir.] Ama başpapazın monitoire‘ı aslında bir monitoire değildi. Bu, bütün halk için bir emirdi. Onlar, bu konuda bildiklerini veya bildiklerini zannettiklerini söylemezlerse, cehennemin bütün azabının başlarına yıkılacağını ikaz eden bir emir, fanatizmden, cahillere yöneltildiği takdirde, ölüm saçan bir emir. Amiens Başpapazınınmonitoire’ı beklenen sonucu doğurdu; kasabada, böyle bir suçu kimlerin işleyebileceği dedikoduları derhal her tarafa yayıldı. Adaletin keşfettiği, keşfettiğini sandığı gerçek şu: Haçın fırlatıldığı gece, iki kişi, birinin adı La Barre, diğerinin D’Etallonde olan iki bekçi, sarhoş bir halde Abbeville Köprüsünden geçerlerken bekçi odalarında söylenen şarkıyı söylüyorlardı. Abbeville Mahkemesi toplandı. Bu Mahkeme, Toulouse Mahkemesi’nin tıpatıp aynı idi. İkisinin tutuklanması için emir çıktı. La Barre yakalandı, D’Etallonde kaçtı. Mahkeme, La Barre’ı haçı yere atmakla suçladı. La Barre, köprüden geçmediğini söyledi; şarkı söylediğini itiraf etti. Abbeville Mahkemesi, kendisini ölüme mahkûm etti; La Barre, Paris’teki Parlamentoya başvurdu. Kendisini Paris’e götürdüler. Parlamento, Abbeville Mahkemesinin kararım onayladı. La Barre, zincire bağlanarak Abbeville’e getirildi. Vahşet saati başladı. La Barre’ı, suç ortaklarını söyletmek için, alelâde ve olağanüstü işkencelere başlandı. Hangi işteki suç ortakları?

 Köprüden geçerken şarkı söylediği zamanki suç ortaklarını mı?

İşkence sırasında, cellâtlar onun bir dizini kırdılar. Kemiklerinin kırıldığını anlayan La Barre bayıldı. Ertesi günü, 5 Haziran 1776’da, La Barre, Abbeville’de, suçluların yakıldıkları büyük meydana getirildi. Mahkemenin hükmü La Barre’ı okundu. Sonra bir elini kestiler, ardından demir kerpetenle dilini kopardılar, nihayet, merhamet hisleri kabaran cellatlar, kafasını keserek ateşe attılar. İşte, Şövalye La Barre böyle öldü. On dokuz yaşında idi.

Ve işte o zaman, bu vahşet karşısında Voltaire’in sesi yükseldi; onun ebedî şaşaası olan sesi!

Voltaire, sen, daha sonra, mazinin bu dehşet uyandıran mahkemesinin kararı üzerine, dehşet saçan zalimlere ve canavarlara karşı insan ırkının savunmasını yüklendin ve başarılı da oldun. Sen, ebediyen takdis edilecek büyük bir insansın!

Belirttiğim bu dehşet saçıcı hâdiseler, terbiyeli ve nazik bir cemiyetin ortasında vuku buluyordu. Bu, huzur içinde geçen neşe dolu bir hayattı. Herkes işinde gücünde idi; halk gözlerini, ne kendilerinden yukarıdakilere ne de alttakilere çeviriyordu. Onların bu umursamazlığı dikkatsizlik olmuş; Saint Aulaire, Boufflers, Gentil-Bernard gibi zarif şairler güzel mısralar yazıyorlardı; yüksek sosyete hayatı hep bayramdı; Varsailles [kralların yaşadıkları Versay Sarayı] fevkalâde idi; Paris, olup bitenlere sırtını dönmüştü. İşte o zaman, dinî vahşetin kışkırttığı hâkimler, ihtiyar bir adamı tekerlekte öldürdüler ve bir papaz da, şarkı söylediği için bir çocuğun dilini koparttı.

Bu saçma, bu sathî, bu kasvetli cemiyet ortasında gözlerini, tek başına o birleşmiş güçlere, mahkemelere, asalete, hükümet merkezine; o vicdansız güce, o kara kalabalığa, o vatandaşlara dehşet saçan, efendileri önünde iki büklüm olan, kralın önünde dizlerine çöken o vicdansız hâkimlere, riya ve fanatizm karışımı iğrenç papazlara gözlerini diken Voltaire, tekrar edeyim, sadece Voltaire, sosyal adaletsizlik koalisyonuna, o muazzam ve dehşetli dünyaya karşı harp ilân etti ve onlarla savaşmayı kabul etti.

Onun elindeki silâh ne idi?

 Rüzgâr kadar hafif ve şimşek kadar güçlü bir silâh; bir kalem.

O silâhla çarpıştı; o silâhla fethetti.

Onun hâtırasını selâmlayalım.

Voltaire fethetti; Voltaire’in harbi şaheser bir harpti; bir kişinin, herkese karşı giriştiği harp, yâni, büyük bir harp. Maddeye karşı düşüncenin savaşı, önyargılara karşı aklın savaşı, haksızlığa karşı hakkın savaşı, ezenlere karşı ezilenlerin, iyiliğin, şefkatin savaşı. Onda, bir kadının şefkat ve yumuşaklığı ve bir kahramanın gazabı vardı. O, büyük bir akıl ve muazzam bir kalpti.

O, eski kanun ve davranış şekillerini, eski dogma’ları ezdi. O, derebeyini, Gotik hâkimini, Papanın papazını ezdi. Kalabalıkları, soylu bir halk hâline getirdi. Öğretti, yatıştırdı ve medenileştirdi. O, Calas ve La Barre için olduğu kadar, Sirven ve Montbailly için de çarpıştı; bütün tehditlere, bütün kızgınlıklara, bütün zulümlere, iftiralara ve sürülmeye göğüs gerdi. O, yorulmak nedir bilmeyen, yerinden oynatılamayan biri idi. Şiddeti bir gülümseme ile despotluğu, iğneleyici ve küçümseyici sözleri ile yanılmazlığı [o zamanlarda Papanın yanılmaz olduğuna inanılıyordu], ince alayları ile inatçılığı, hakikatle cehaleti ezdi.

Burada gülümseme kelimesini kullandım. Burada duraklıyorum. Gülümseme! O, Voltaire idi.

O gülümseme, bazen kahkaha olur, fakat felsefî üzgünlük onu yumuşatır: Voltaire’in şahsında, sonunda bir denge her zaman kendisini belli eder. Bu denge, güçlüye karşı alay etmedir; güçsüze karşı ise, okşama. Ezeni susturur, ezilene güvence verir. Büyükler karşısında alay yolu ile şaka, küçükler karşısında ise, şefkat ve merhamet. Ama biz o gülümseme, ile hareket edelim! O gülümsemede, şafağın ışık demetleri vardı. O gülümseme doğruyu, haklıyı, iyiyi, faydalı ve değerli olan her şeyi aydınlattı. Hurafelerin içini aydınlattı. O çirkin şeylerin içinde neler bulunduğunu gösterdi. O aydınlatıcı gülümseme meyva verici bir gülümseme idi de. Yeni cemiyet, eşitlik arzusu ve imtiyaz ve kendisini hoşgörü, karşılıklı iyi niyet diye adlandıran kardeşlik, insanların ve onların sahip oldukları hakların tasdiki, aklın en yüce otorite kabul edilmesi, önyargıların ve reçete fikirlerin yok edilmesi, ruhların huzuru, müsamaha, affetme, ahenk ve barış ruhu, hepsi o büyük gülümsemeden doğdu!

İnsanlığın, biribirinden bin sekiz yüz yıl ara ile yaşamış iki hizmetkârı arasında esrarengiz bir bağlantı var.

Eski Museviler’in riyakârlıkları ile mücadele etmek; sahtekârların yüzlerindeki maskeyi kaldırmak, zalimleri, halkın malını gasp edenleri, önyargıları, hurafeleri yıkmak; yeniden inşa etmek için eski mâbedi yerle bir etmek, yâni, sahtesinin yerine hakikisini koymak; papazların sığınağı zalim hâkimlere saldırmak; eline bir kamçı alarak tefecileri mâbedden kapı dışarı etmek; mirasçıların haklarını korumak; zayıfı, fakiri, ızdırap çekeni, ezileni korumak, onlar için mücadele etmek; İsa Peygamber’in giriştiği harp bu idi! Ve o harbi kim yürüttü?

Voltaire.

Ruhanî işin tamamlanması felsefî iştir; şefkat ruhu başladı, hoşgörü ruhu devam etti. Derin bir hürmet hissi ile söyleyelim: İsa Peygamber ağladı; Voltaire gülümsedi. O İlahî gözyaşları ve o İnsanî gülümseme de, şimdiki medeniyetimizin tatlılığını oluşturdu.

Voltaire, her zaman gülümsedi mi?

 Hayır. O çok defa kızgındı. Konuşmamın ilk kelimelerinde buna dikkat ettiniz.

Şüphesiz, ölçü, ihtiyatlı hareket, aklın yüce kanunlarıdır. Ilımlılık, filozofun nefes alıp verişidir, diyebiliriz. Akil bir insanın gayreti, felsefenin oluştuğu bütün takribîlikleri bir tür berrak kesinlik içinde toplamak olmalıdır. Fakat belirli anlarda, hakikat uğrundaki hırs ve tutku, güçlü ve şiddetli bir tarzda yükselir ve temizleyen, saflaştıran şiddetli rüzgârlar gibi, böyle hareket etmek de onun hakkıdır. Herhangi âkil bir insanın, sosyal emeğin yüce desteklerini, adalet ve ümidi hiçbir zaman sarsmayacağını ısrarla söylemek isterim; ve adaleti, kendi benliğinde cisimleştirmiş ise, herkes hâkime hürmet eder ve ümidi temsil ediyorsa, herkes papaza saygı besler. Fakat hâkimler işkence vasıtaları olurlarsa ve eğer Kilise, Engizisyona dönüştürülürse o zaman insanlık onların önüne dikilir ve hâkime der ki: “Senin kanunlarının hiçbirini kabul etmiyorum!” Ve papaza da der ki: “Senin dogmalarının hiçbirini kabul etmiyorum!”O ateşin yeryüzünü yakıp kavurmasına ve o cehennemin de istikbali örtmesine müsaade etmeyeceğim! O zaman felsefe, kızgınlıkla ayağa kalkar ve hâkimi tutukluyarak adaletin, ve papazı tutuklayarak Allah’ın önüne getirir!

Voltaire’in yaptığı bu idi. Şaheser bir iş.

Voltaire’in kim olduğunu söyledim. Şimdi, nasıl bir çağda yaşadığına geçeceğim.

Büyük insanlar nadiren yalnız gelirler; ulu ağaçlar, bir ormanda üstünlük kurdukları zaman, daha da büyük görünürler; ve işte o zaman, kendi “ev”lerindedirler. Voltaire’in çevresinde kafalardan oluşan bir orman vardı; bu orman on sekizinci yüzyıl idi. Bu kafalar arasında zirveler vardı: Montesquieu, Buffon, Beaumarchais. . . Ve diğerleri arasında da, Voltaire’den sonra en yüksekliğe erişmiş iki kişi: Rousseau ve Diderot. Bu fikir adamları, insanlara, akıllarını kullanmasını öğrettiler. Aklın iyi kullanılması iyi hareketlere götürür; âdil kafalar, âdil kalpler yaratır. Gelişmenin bu emekçileri faydalı bir şekilde çalıştılar. Buffon naturalism’i [Yalnız tabiata dayanan ahlâk ve din veya felsefe] kurdu; Beaumarchais, Moliere’in dışında, o zamana kadar hemen hemen bilinmeyen bir komedi türünü, sosyal komediyi icat etti; Montesquieu, kanunda öylesine derin kazılar yaptı ki, Hak’kı mezardan çıkardı. Rousseau’ya, Diderot’ya gelince, bu isimleri ayrı olarak ele alalım. Diderot, bu engin zekâ ve merak, bu müşfik kalp, bu adalete susamışlık, gerçek fikirlerin temellerini nelerin oluşturduğunu anlatmak istedi ve ansiklopediyi kurdu. Rousseau ise tamamladı, beşiğin bu iki heybetlisini, anneyi ve hastabakıcıyı yan yana getirerek kadınlarda hayranlık uyandıran bir hizmette bulundu. Rousseau, bu belâgatli bu patatik [dokunaklı] yazar, bu, bir hatibe yaraşan derin bir hayalcilik, siyasî hakikati çok defa ilâhileştirerek ilân etti. Onun ideali, çok defa gerçekle sınırdaş; o, kendisini Fransa’da ilk defa bir vatandaş olarak ilân etmenin şaşaasına erişti. Rousseau’da, vatandaşlık dokusu titriyor; Voltaire’de titreyen ise, evrensel doku. Şunu söyleyebiliriz ki, meyva verici On sekizinci asırda, Rousseau halkı temsil etti; Voltaire ise, daha da genişini, İnsanı temsil etti. Bu güçlü yazarlar kayboldular, fakat bize ruhlarını bıraktılar—İhtilâl i bıraktılar.

Evet, Fransız İhtilâli onların ruhu idi. İhtilâl, onların şaşaalı bildirileri idi. İhtilâl onlardan geldi; maziyi tamamlayan ve istikbali açan o takdis edilmiş ve muhteşem felâketin her yerinde onları görüyoruz. İhtilâllere mahsus o berrak ışıkta ve ihtilâlin ötesinde sebep oldukları neticelerde, birinci plânın ardında İkincisini, Danton’un gerisinde Diderot’yu, Robespierre’in gerisinde Rousseau’yu ve Mirabeau’nun gerisinde de Voltaire’i görüyoruz. Bunlar, onları oluşturdular. Çağları bir çeşit İnsanî şekle büründürmek için kişi adları ile anmak, sadece üç ülkenin halkı tarafından yapıldı: Yunanistan, İtalya, Fransa. Biz Perikles Çağı, Augustus çağı, Onuncu Leo Çağı, On dördüncü Louis Çağı Voltaire Çağı diyoruz. Bu tür adlandırmaların büyük önemi var. Çağlan adlandırma imtiyazı—sadece Yunanistan’a, İtalya’ya, Fransa’ya ait olan bu imtiyaz—medeniyetin en yüce işaretidir. Voltaire’e gelinceye kadar, bu çağlar, devlet başkanlan ile adlandırıldı. Voltaire, devlet başkanlarından da fazla bir şeydi—fikirlerin başkam. Voltaire’le birlikte yeni bir çağ başlar. Bu yeni çağ ile hükümetin yüce otoritesinin düşürüldüğünü hissediyoruz. Medeniyet, kuvvete boyun eğdi; ideale de boyun eğecek. O, hükümdarlık asası idi; kırılan kılıcın yerini ışığın huzmeleri aldı; başka bir ifade ile, otorite, hürriyete dönüştü. Artık, halk için yapılan kanunların ve ferdin vicdanının üstünde bir hâkimiyet yoktu. Her birimiz için, gelişmenin iki yönü, biribirinden açıkça ayrılıyor ve onlar da şunlar: Herkesin, kendi hakkını kullanması, yâni bir insan olması; ve herkesin, üzerine düşen vazifeyi yapması, yâni bir vatandaş olması.

İşte, Voltaire Çağı kelimelerinin önemi budur; o muhteşem hâdisenin, Fransız İhtilâlinin mânası budur.

On sekizinci yüzyıldan önce gelen iki asır anılmaya değer. On sekizinci yüzyılı bu iki asır hazırladı. Rabelais, Gargantua adlı eserinde hanedanlığı, Moliere de Tartuffe’ünde Kilise’yi uyardılar. Bu iki ünlü ruhta, kuvvete başvurulmasının nefretle karşılandığını ve insan haklarına hürmet edildiğini görüyoruz.

Günümüzde kim ki, “güç insanı haklı yapar.” der, Ortaçağa mahsus bir hareket icra edip, zamanlarından üçyüz yıl geride kalmış insanlara hitap etmiş olur.

On dokuzuncu yüzyıl on sekizinci asrı yüceltiyor. On sekizinci asır teklif etti, on dokuzuncu yüzyıl tamamladı. Ve benim son kelimelerim de sakin, fakat eğilmez gelişme üzerine olacak.

Zamanı geldi. İnsan haklan kendi formülünü buldu: insan federasyonu.

Günümüzde kuvvete başvurma hükmü, şiddet olarak adlandırılıyor; harp tutuklanıyor. İnsan ırkının şikâyeti üzerine medeniyet, mahkemelerin harekete geçmesini emrediyor, fatihleri ve onların kaptanlarını büyük suçlarla itham ediyor. Şahit olarak da tarih çağırılıyor. Gerçekler ortaya çıkıyor. Sahte parlaklık dağıtılıyor. Pek çok durumda, kahraman görünen, aslında bir katilden başka bir şey değil. Halk, artık anlıyor ki, bir suçun çok işlenmesi onun küçültülmesini gerektirmez; yâni, öldürmek bir suç ise, pek çoklarım öldürmek, suçun büyüklüğünü hafifletmez; yâni, hırsızlık utanç verici bir şey ise, istilâ yüceltilmez; yâni, Te Deums [Allah’a şükrediş, İlâhiler], burada pek önemli değildir; yâni, katletme katletmedir; yâni, kan dökme kan dökmedir; yâni, biri için Sezar veya Napoleon demek bir şey ifade etmez; yâni, ezeli ve ebedî Allah’ın gözünde, başına darağacı takkesi yerine imparatorun tacı konulmakla katil şeklini değiştirmez.

Ah! Mutlak hakikatleri ilân edelim. Harbi şerefsizlendirelim. Hayır, şaşaalı bir harp yoktur. Hayır, harp iyi bir şey değildir; cesetler yaratmak faydalı bir şey değildir. Hayır, hayatın doğum sancıları ölüm için değildir. Hayır, beni burada çevreleyen anneler, hayır, harbin, o haydutun, çocuklarınızı sizden ayırmasına müsaade edemeyiz. Hayır, anneler, acı çekmek için çocuk doğurmamalı, insanlar dünyaya gelmeli, insanlar sapanla sürmeli ve ekmeli, çiftçiler tarlalarını gübrelemeli, işçiler şehri zenginleştirmeli, sanayi harikalar yaratmalı, dâhiler dâhileri yaratmalı, bu yıldızlı gökyüzü altındaki engin insan faaliyeti, bütün bu faaliyetlerin hepsi, harp sahası denilen o ürkütücü fuarın gösterdiklerinin gerçekleşmemesi için gayret ve eserlerini kat kat arttırmalı.

Bakınız, gerçek harp sahası burası. [Paris’te bu sırada Expositiorı denilen bir sergi vardı. Sultan Abdülaziz de bu sergi münasebetiyle Paris’e davet edilmişti.] Gerçek harp sahası, Paris’in bu anda dünyaya takdim ettiği insan emeğinin şaheserlerinin randevu yerinde. Gerçek zafer Paris’in zaferidir.

Ah! Fakat hayranlık ve hürmet uyandıran şu ânın bile üzücü yönleri bulunduğunu kendimizden gizleyemeyiz. Ufukta, hâlâ bulutlar var; halkın trajedisi sona ermedi, harp, lânetlenmiş harp, hâlâ orada ve bu muhteşem barış festivalinin ortasında küstahla başını yükseltiyor. Krallar, son iki yıldır, hâlâ öldürücü anlaşmazlıklara inatla sarılıyor; onların anlaşmazlıkları, bizim barış ve ahengimiz için bir engel ve bu çelişkiyi ifade ettiğimiz için onların bizi suçlamaya hakları yok.

Bu anlaşmazlık bizi tekrar Voltaire’e götürsün. Bu tehdit edici imkânlar ortasında, her zamankinden fazla açık konuşalım. O büyük ölüye, o büyük hayata, o büyük ruha dönelim. O hürmet edilen mezar önünde eğilelim. İnsanlar için faydalı hayatının yüz sene önce sona erdiği, fakat eserlerinin ölmeyeceği bu insanla danışalım. Bu muhteşem Voltaire’in yardımcıları öteki güçlü fikir adamlarına da, Jean Jacques’a, Diderot’ya, Montesquieu’ye de danışalım. Bu büyük seslere seslenelim. Beşer kanının akıtılmasını durduralım.Despotlar, yeter! Ah, barbarlık hâlâ sürüyor! O halde, medeniyet de gazaba gelsin. On sekizinci asır on dokuzuncu yüzyıla yardım etsin. Filozoflar, bizden önce gelenler, hakikat havârileri idiler. O muhteşem gölgelerden niyaz edelim; onlar, harp tasarlayan hanedanlara, insanların yaşama haklarını, vicdan hürriyetlerini, aklın hâkimiyetini, emeğin kutsallığını, barışın azizliğini ilân etsinler; ve gece karanlıkları nasıl tahtlardan çıkıyorsa, ışık da mezarlardan yükselsin.

Sh: 93-103

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

SOKRAT (M.Ö. 470-399)-Nejat MUALLİMOĞLU


 Sokrat, yazılı hiçbir şey bırakmadı; kendinden sonra gelenlere Platon (Eflâtun) vasıtasıyle hitap etti. Sokrat’ın yargılanmasını, o zaman genç olan Platon, günü gününe takip etti, not aldı. Sokrat’ın kendini savunması “Platon’un Diyaloglarında yayımlandı. Otoriteler, Platonun, Sokrat’ın kendisini savunurken söylediklerine sadık kaldığını söylüyorlar.

MAHKEMEDEKİ SAVUNMA

Atinalılar, çok geçmeyecek, bilge insan Sokrat’ı ölüme mahkûm ettiğiniz için bu şehiri lekelemek isteyenlerin lânetlerine maruz kalacaksınız.

Sizi lekelemek isteyenlere benim, bilge bir insan olduğumu söyleyeceksiniz ki, ben, aslında hiç de bilge değilim. Biraz beklemiş olsaydınız, bu iş kendiliğinden vuku bulacaktı, zira yaşıma bakarsanız, çok yaşlanmış, bir ayağı çukurda biri olduğumu göreceksiniz. Ben bunu, hepinize değil, sadece beni ölüme mahkûm edenlere söylüyorum. Ve aynı insanlara şunu da söylemek istiyorum: Atinalılar, belki, cezalandırılmamı önlemek ve sizleri ikna etmek için söylemem gerekenlerin hiçbirini söylemediğim için mahkûm edildiğimi düşünüyorsunuz. Hiç de değil: Ben, kendimi savunacak tarzda konuşmadığım için değil, cezalandırılmam istendiği için cezalandırıldım; cüret ve küstahlığım yüzünden, sizlerin işitmekten hoşlanacağınız şeyleri söylemediğim, pişman olduğumu söyleyerek ve ağlayıp sızlayarak, diğerlerinden işitmeye alışık olduğunuz tarzda, kendi şeref ve haysiyetimle bağdaşamayacak şeyler söylemediğim için cezalandırıldım.

Fakat tehlikeden kaçınmak için hür bir insana yaraşmayacak herhangi bir şeyi yapmayı aklımdan geçirmediğim gibi, kendimi, böyle savunduğum için de pişman değilim; o şekilde yaşamaktansa, böyle savunduğum için ölmeyi çok daha tercih ederim. Zira, ister bir mahkemede olsun ister bir savaş alanında, benim veya herhangi bir kimsenin ölümden kaçması için her çareye başvurması doğru değildir; çünkü, bir savaşta sık sık görüldüğü üzere, bir kimse, elindeki silâhları yere bırakıp kendisini savaştığı insanların merhametine terk etmekle ölümden kurtulabilir. Ve yine bir kimsenin, her şeyi yapmaktan ve her şeyi söylemekten kaçınmadığı takdirde, her tehlikeyi, ölümle karşı karşıya kalmadan atlatabilmesi için daha pek çok yol vardır.

Fakat Atinalılar, ölümden kaçmak zor bir şey değil; çok daha zor olan şey, doğru yoldan ayrılmaktır ki, bu da insanı, ölümden daha çabuk yakalar. Ve ben artık yaşlandığım ve yavaşladığımdan, o iki şeyden birincisi bana yetişti; ama beni itham edenler ise, güçlü-kuvvetli ve faal insanlar olduklarından, onları, birincisinden daha hızlı ve daha kötü olanı yakaladı. Ve şimdi, sizlerin ölüme mahkûm ettiği ben, ayrılıyorum; ama hakikat, onları, haksızlık ve adaletsizlikle mahkûm etti; ben cezamı çekmeye razıyım; onlar da kendi cezalarını çekmeye razı. Belki sonunun böyle tecelli etmesi gerekiyordu ve böyle neticelenmesi de, sanırım, en iyi bir yol.

Şimdi, beni mahkûm edenlere, onları ne gibi bir kaderin kendilerini beklediğini söylemek kehanetinde bulunacağım; zira, ben şimdi, insanların çok defa kehanette bulundukları bir durumda, yâni ölmek üzereyim.

Atinalılar, beni ölüme mahkûm edenler, ölümümden hemen sonra Jüpiter [Jüpiter eski Romalıların baş tanrısı idi] sizi, bana lâyık gördüğünüzden çok daha şiddetli bir cezaya çarptıracak. Çünkü siz, bana bu cezayı, kendi hayatınızın hesabını vermekten kurtulacağınızı sandığınız için verdiniz.

Sizi temin ederim ki, başınıza, bunun tam karşıtı gelecek.

Sizleri—sizin sezmemenize rağmen, şimdiye kadar dizginlediğim—çok daha fazla sayıda insan itham edecek ve onlar, genç insanlar olduklarından, çok daha sert hareket edecekler ve bu da sizi, daha fazla kızgınlığa sevkedecek. İyi bir hayat sürmediğiniz için beni ölüme mahkûm etmekle, sizi kınayacak ve suçlayacak olanları da engellediğinizi sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Zira böylesine bir sıyrılış ne mümkündür ne de şerefli bir yol.

En şerefli ve en kolay yol, diğerlerinin hareketlerini dizginlememek ve insanın, kendisini mükemmelliğe götürecek yolu kendisinin bulması imkânını sağlamaktır. Beni ölüme mahkûm edenlerin başına neler geleceğini böylece söyledikten sonra, onlardan ayrılıyorum.

Şimdi de, hâkimlerin meşgul oldukları şu sırada ve öleceğim yere de henüz götürülmediğimden, benim beraatımı isteyenlere, şimdiye kadar olup bitenleri memnuniyetle anlatacağım. O halde, Atinalılar, beni biraz daha dinleyin, zira izin verildiği takdirde, beraberce sohbet etmemizi hiçbir şey engelleyemez ve ben, dostlarım olan sizlere, başıma gelen şeyin ne olduğunu anlatmak istiyorum: Hâkimlerim—sizlere hâkimler diye hitap etmekle doğru bir söz söylüyorum—bana garip bir şey oldu. Benim koruyucu meleğimin alışageldiğim kehanetli sözleri, her fırsatta, hattâ en önemsiz işlerde dahi, yanlış bir şey yapmak üzere idi isem, beni ikaz etti, fakat şimdi başıma gelen bu hâlde, herkesin başıma gelebilecek en büyük bir kötülük olacağını sanmalarına rağmen, sizin de gördüğünüz gibi, bu sabah evden ayrıldığım zaman ve yargılanmanın yürütüldüğü buraya geldiğim ve konuşmam sırasında bir şey söyleyeceğim zaman, tanrının, bu dizginleyici sesi ikaz ve ihtar etmedi; halbuki, diğer zamanlarda, konuşmalarımın ortasında beni sık sık dizginliyordu. Fakat şimdi bütün bu işlem sırasında, ister bir şey yapmış ister söylemiş olayım, hiçbir zaman bana karşı çıkmadı. O halde, bunun sebebi ne olmalı?

 Söyleyeyim: Başıma gelen şeyle, gazap yüzünden rahmete kavuştuğum anlaşılıyor da ondan; ve ölümün bir kötülük olduğunu sandığımız zaman da, doğru düşünmek mümkün olamaz. Bunun en kesin delili de şu gerçektir ki, eğer kendimi bazı iyi şeylerle karşı karşıya görmüş olmayacak idi isem, alıştığım o sesin bana karşı çıkmaması mümkün değildi.

Bundan da ölümün bir nimet olduğu büyük ümidini çıkarabiliriz. Çünkü ölmek şu iki şeyden biridir: Ceset, ya hiçbir hissi kalmazcasına yok olur gider, veya, söylendiği gibi, ölüm, ruhun, belirli bir değişiklik neticesinde başka bir yere göçmesidir. Ve eğer ölüm, âdeta rüyasız bir uyku gibi, bütün hislerin kaybolduğu bir hâl ise, fevkalâde bir kazanç olur. Eğer bir kimse, rüya görmeden, deliksiz uyuduğu bir geceyi seçse ve o geceyi hayatının diğer gece ve gündüzleri ile mukayese ettikten sonra, bütün hayatı boyunca o geceden daha iyi ve daha hoş kaç gün ve gece geçirdiğini düşünse, bana öyle geliyor ki, sadece bir vatandaş değil, koca bir kral dahi öyle bir gece ile mukayese edebileceği gündüz ve gecelerinin parmakla sayılacak kadar az olduğunu görürdü. Şu halde, ölüm böyle bir şey ise, ben bunun bir kazanç olduğunu söyleyeceğim; zira bütün gelecek tek geceden ibaretmiş gibi görünecektir.

Fakat ölüm, öte yanda, buradan başka bir yere götürülme ise ve bütün ölülerin orada bulunduğu söylendiği doğru ise, hâkim beyler, bundan daha büyük bir nimet düşünübilir mi?

 Çünkü kendilerinin hâkim olduklarını sananlardan kurtulup Hades’e [Yunan mitolojisinde ölülerin toplandıkları yer] ulaşan biri ise, gerçek hâkimleri ve orada hâkimlik yaptıkları söylenen Minos’u, Rhadamanthus’u, Aekus’u ve Triptolemus’a, ve hayatta iken âdil hareket eden öteki yarıtanrılar görecektir ki, bu şimdi hazin bir göçüş mü sayılır?

 Orpheus ve Musaeus’la Hesiod ve Homer’le bir görüşmeye, bir karşılıklı konuşmaya paha biçilebilir mi?

 Eğer bütün bunlar doğru ise, ben tekrar tekrar ölmeye razıyım. Benim için zamanımı orada geçirip Palamedes’le, ve Telamon’un oğlu Ajax’la ve adaletsiz cezaların öldürdüğü diğer bütün eski insanlarla tanışmak ne büyük bir nimet olur. Benim ızdıraplarımı, onların çektikleriyle karşılaştırmak hiç de nâhoş bir iş olmayacaktır.

Fakat benim için en büyük zevk, tıpkı şimdiye kadar burada yaptığım gibi, kimlerin bilge olduklarıyla ve kimlerin, bilge olmamalarına rağmen kendilerini bilge sananları sınava çekmekle sarf edeceğim zamanlar olacaktır. Hâkim beyler, Troy seferinin büyük kumandanını, veya Ulysses’i, veya Sisyphus’u ve kadınlı erkekli on binlerce diğerlerini sınava çekmek fırsatını ele geçirmeye paha biçilebilir mi?

 Onlarla sohbet etmek, işbirliği yapmak, onlara sualler yöneltmek tasavvur edilemez bir mutluluk olmaz mı?

 Şüphesiz, böyle şeyler için oradaki hâkimler, insanı ölüme mahkûm etmezler, zira diğer hususlarda, buradakilerden daha mutludurlar ve bundan böyle, eğer söylenenler doğru ise, ölümsüzdürler.

Şu halde hâkim beyler, ölüm üzerinde düşündüğünüz zaman, kalbinizden iyi ümitler geçsin ve şu hakikat üzerinde fikir yürütün ki, iyi bir insana ne hayatta iken ne de öldüğü zaman hiçbir kötülük yapılmayacağı gibi, onun düşünce ve endişelerine de tanrılar sırt çevirmezler. Benim başıma gelen, hiç de tesadüfi bir şey değil ve şimdi benim için şu berrak bir gerçek ki, artık ölmek ve bütün endişe ve sıkıntılardan kurtulmak benim için daha iyi. Bu hususta ikaz ve engelleme, beni hiçbir zaman yolumdan ayırmadı ve ben, beni mahkûm edenlere veya itham edenlere kırgın ve gücenmiş de değilim. Gerçi onlar, beni itham ve mahkûm ederlerken bu neticeyi değil de, bana sadece zarar vermeyi düşünüyorlardı ki, bu noktada, onların suçlu gösterilmeleri gerekir.

Maamafih, onlardan şunu istirham ediyorum: Eğer oğullarım büyüdükleri zaman, faziletli insanlar olmaktan ziyade zenginlik ve diğer şeyler üzerinde dururlarsa, siz de onlara acı çektirin ve onları cezalandırın ve hiçbir şey olmadıkları hâlde kendilerini bir şey sanırlarsa, yapmaları gerekenler üzerinde durmayıp, hiçbir değerleri olmadıkları halde kendilerini büyük görürlerse, benim sizlere yaptığım gibi, siz de onları kınayın, haşlayın. Bunu yaptığınız takdirde, bana ve oğullarıma âdilce hareket etmiş olacaksınız.

Artık ayrılmak zamanı geldi—ben öleceğim, sizler yaşayacaksınız. Ama hangimizin durumunun daha iyi olacağını da tanrıdan başka kimse bilmez.

Meraklısına Not: Atinalı filozof Sokrat (yaşının, yargılanması sırasında kendisince tahmininden anlaşıldığı üzere) M.O. 470’de doğdu ve 399’da da zehir içerek öldü. Sokrat, çağının tanınmış hocalarından ders aldı; astronomi ve geometri sahasında bilhassa bilgili idi; Perikles’in çevresindeki bilgin ve filozoflar grubuna dahil oldu. Muhtelif cephelerde savaştı, fakat fiilî politika ile hemen hemen hiç ilgilenmedi; politika ile vicdan arasındaki ihtilâf ve çatışmanın kendisini, süratle ölüme sürükleyeceğine inanıyordu. Hayatı, şehrin sokaklarında geçti; her iş ve meslekteki insanlarla, gençlerle, şairlerle ve politikacılarla onların meslekleri, iyilik ve kötülük anlayışları üzerinde durdu, konuştu, tartıştı. Kendisinin Tanrı (Apollo) tarafından bilgi edinmek üzere görevlendirildiğini sandı; bilgiye giden yolun, insanın kendi cehaletini idrak etmesi ile başladığını söyledi. Bu sözlerine rağmen, bir ülkenin mutluluğunun, ferdin mutluluğu gibi, nelerin iyi olduğunu idrak ettiğine dayandığını bildiğinden ve politikacılar da bunu idrak etmediklerinden, kendisinin, “devlet adamı” sıfatına lâyık bir Atinalı olduğunu söyledi. Suçluların affedilmesini öngören kanuna rağmen, iki ayrı suçu işlediği ileri sürülerek, 399’da tutuklandı. İtham edildiği suçlardan biri, “gençlerin ahlâkını bozmak” ve diğeri, “şehrin ibâdet ettiği mâbutlara karşı yeni dinî inanışlar” yayması idi.

Sh: 33-38

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

 

PERİKLES (M.Ö. 490?- 429) -Nejat MUALLİMOĞLU


Hayat kutsal olduğundan homicide [birini öldürmek] menedilmiştir. Dil de hayat gibi mukaddestir. Bundan böyle bir kelimeyi, onun gerçek manâsını, hayatını değiştirip, ölümüne sebep olabilecek bir vahşetle kullanmak da men edilmiştir.

Dr. Oliver Wendell Holmes

Atinalı devlet adamı Perikles, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve çağının en iyi eğitiminden geçti. M.Ö. 443’ten 429’a kadar “Başkumandan “lık görevini yürüten Perikles, Atina halk meclisinin en faal üyesi idi. Onun liderliği zamanında Atina, askerî, ticari ve kültürel sahalarda altın çağını yaşadı. “Attik” denilen duvar süslemeleri onun zamanında zirveye erişti; mimarlar, sanatkârlar teşvik edildi. Perikles’in dahilî siyaseti, Atina’yı, halkın yönettiği bir devlet haline getirmekti. Perikles, jürilerde hizmet görenlere maaş bağladı; fakir halkın kültür faaliyetlerine katılabilmesi için özel bir vakıf kurdu. Dış siyaseti, Yunan şehir devletleri arasında Atina’nın üstünlüğünü tesis etmekti, fakat bu uğurdaki gayretlerinde, kendisine çok sayıda düşman da kazandı. Atina, 447’deki bir mağlûbiyetinden sonra gerilemeye başladı. Perikles, İsparta ile 445’te 30 yıllık bir barış antlaşması imzaladı ise de, iki ülke arasındaki münasebetler tekrar bozuldu ve 431’de de Peloponezya Harbi başladı. Perikles’in düşmanları onu devirmeye çalıştılarsa da, ancak, şehirde başgösteren veba salgını ve halkın huzursuzluğu neticesinde mevkiinden alındı. Fakat kısa bir müddet sonra, yeniden aynı mevkiye getirildi ve 429’da öldü.

Perikles, çok sayıda hitabet hocasının dünyanın en büyük cenaze hitabelerinden biri, dedikleri konuşmasını, düşmanları, onu devirmeye çalıştıkları sırada, 430 da söyledi. Hitabe, halkın moralini güçlendirdi ve Perikles de, kısa bir müddet için de olsa, liderliğini pekiştirmek imkânını buldu. Nutuk, Peloponezya Harbi’nde ölen ilk Atinalı askerin hâtırasına ithaf edilmişti.

CENAZE NUTKU

Bu gibi hâllerde benden önce konuşan pek çokları, hayatını ülkesi uğrunda feda edenlerin şerefine nutuk söylenmesini bir kanunla yerleştiren insandan takdir ve övgüyle bahsettiler. Bana kalırsa, fazilet ve sadakatlarını hareketleri ile ispat edenlerin, onlara lâyık bir törenle ve bu törene katılan halkın minnettarlık hisleri ile şereflendirilmeleri yeterlidir; ve herhangi bir kimsenin bu münasebetle söyleyeceği iyi veya kötü bir hitabe üzerindeki yorumlar pek çoklarının fazilet ve sadakatlarına gölge düşürmemeli. Gerçekte, muhtemel bir hakikatin bile zor kabul ettireceği bir konuyu akıl ve muhakeme ile ele almak kolay değil. Onları, uzun bir dostluğun neticesi sıcak bir sevgi ile hatırlayanlar, kendilerinin bildikleri, onlar hakkında söylenmesini arzu ettikleri şeylerle bağdaşmayabileceğinden, derhal, burada söylenenlerin gerçeği aksettirmediğini söyleyecekler; ve bir yabancı ise, onların kahramanlıklarını kıskandığından ve kendi başarılarının çok üstünde olduğunu bildiğinden, burada söylenenlerin mübalâğalı olduğunu ifade edecektir. Şu halde insanlar, fedakârlık ve maharet gerektiren bu işleri kendilerinin de yapabileceklerine inandıkları, başkalarının bu işleri yaptıklarını bildikleri zaman, diğerleri üzerine yağdırılan övgüleri benimseyebilir; kendilerinin o işleri yapamayacaklarını bildikleri zaman da, kıskançlıklarından, derhal, bu sözlerin sahte olduğunu söyleyeceklerdir. Fakat bu vakarlı ve heybetli tören, atalarımızca yerleştirildiğinden, kanuna hürmet etmek ve elimden geldiği kadar, dinleyicilerimin iyi niyet ve tasvibini temin etmeye çalışmak benim vazifemdir.

Bundan böyle, ilkin atalarımızla başlayacağım, çünkü adalet ve terbiye, bu tören münasebeti ile onların hürmetle yâd edilmesini gerektiriyor. Onlar, bu ülkemizde sağlamca yerleştiler ve kendi kahramanlıkları ile kurdukları bu ülkeyi, karşılığında hiçbir şey beklemeksizin kendilerinden sonra gelen nesillere bıraktılar. Onlar, gerçekten, bu övgülerimize hak kazandılar; ve bizim övgülerimize onlardan daha fazla hak kazananlar, bize en yakın olan babalarımızdır, zira kendi babalarından tevarüs ettikleri mirası büyüterek, bugün sahibi bulunduğumuz geniş bir imparatorluk hâline getirip, kendi gayret ve çalışmalarının bu mahsulünü bize, oğullarına bırakanlar onlar oldular. Fakat burada, onların başarılarını böylece şükran İlişlerimizle takdir etmekle beraber, Atinamızı asilce geliştiren, onu, harbin ve barışın gerektirdikleri karşısında kendisine yeterli bir hâle getirenler de bizler olduk. Burada, bu gayelere varılması için nasıl cengâverce çarpışıldığını veya kendimizin ve babalarımızın, Barbarların [“Barbar” kelimesi çok eski zamanlarda Yunanlı olmayanlar için kullanılıyordu.] ve Yunanların dehşet saçıcı tecavüzleri karşısında azimle nasıl savunduğumuzu anlatacak değilim; bunları, sizler de bildiğinizden, uzun ayrıntılara gerek yok. Ama önce, bu şaşaa ve güç zirvesine hangi metotlarla yükseldiğimizi ve ne gibi bir hükümet şekli ve davranışlarımızla böylece yüceldiğimizi göstermeye çalışacak ve ardından ölenleri öveceğim. Bunlar, fikrimce, bu tören münasebeti ile yersiz ve gereksiz konular sayılamaz; bunların üzerinde durulması, buradaki Atinalılar ve yabancılar için faydalı olacaktır.

Biz, komşularımızın kanunlarına gıpta etmeyen kendimizin hükümet şeklimizle mutluyuz, çünkü bizim hükümet tarzımız, diğerleri için bir model oldu, ama onun kaynağı Atina’dır. Ve kendisini az sayıda insanlara değil, bütün halka adayan bu hükümet tarzına da Demokrasi denir. Özel yeteneklerimizle ne kadar farklı olursak olalım, kanunlar, hepimize eşitliği bahşetmiş ve üstün başarıların şereflendirileceğim belirtmiştir. Halkın yönetimi, belirli bir aileye bırakılmış değildir; fazilet ve değeri ile onu hak eden herkese açıktır. Fakirlik bir engel teşkil etmez, çünkü ülkesine hizmet etmeye muktedir hiç kimse bu hâlinden ötürü engellenmez. Devlet kademelerinde yükselirken biribirimize engel olmayız; ve özel hayatımızda biribirimizden şüphe etmeksizin karşılıklı sevgi ve saygı hisleri içinde beraberce yaşar; kendi istediği hayatı sürdüren bir komşumuzun hâlini beğenmezsek de, onu cezalandıramayacağımızdan, kızgınlığımızı dışarı vurmayız; böylece, özel hayatımızda, biribirimizden çekinmeksizin veya biribirimize zarar vermeyi düşünmeksizin biribirimizle görüşür, ama hâkimlere ve bilhassa haksızlığa uğrayanları korumak için çıkarılan kanunlara ve çiğnenmelerinin utanç verici bir hâl olarak düşünüldüğü yazılı olmayan davranış kurallarına hürmet ettiğimizden, kamuya karşı suç işlemeyi aklımızdan geçirmeyiz. Sonra, kanunlarımız, yıl boyunca, kendilerine özgü debdebe ve zarafetle icra olunan, seyredenleri neşelendirerek melankoliyi giderecek festivallere zemin hazırlamakla, kafa ve ruhun da gıdalanmasını sık sık sağlıyor. Atinamızın şaşaası bütün dünyanın ürettiklerinin buraya ithaline yol açtı ki, öteki milletlerin yetiştirdiklerini, kendi yetiştirdiklerimizden daha fazla zevk duyarak tüketmiyorsak da, yine de zevkle tüketiyoruz.

Harpte, bizim metotlarımızın tam zıddını uygulayan düşmanlarımıza üstünlük sağlıyoruz. Çünkü Atina herkese açıktır ve düşmanlarımızın, hiçbir şeyin gizlenmediği ülkemizde bize zarar vermelerini önlemek için, kendisini geliştirmek veya merak saikası ile aramıza gelen herhangi bir yabancıyı dahi sürgün etmeyi düşünmeyiz. Ruhlarımızın kendilerine has ateşi bizi harekete sevk ettiğinden, harp hazırlığı ve oyunlarına pek güvenmeyiz. Eğitime gelince, diğer ülkelerin gençleri zor ve zahmetli işlerle erişkin insanların yaptıklarına alıştırılırken, siz, rahat ve zarif hayat tarzımıza rağmen, harbin bütün tehlikelerine onlar kadar cesaretle karşı koyuyorsunuz. Bu, şu gerçekle ispat edilebilir ki, Lakedemonyalılar, ülkemizi istilâ etmek istedikleri zaman, kendilerinin güçleri ile değil, bütün müttefiklerinin birleşik güçleri ile bunu başarmaya teşebbüs ediyorlar. Fakat biz, komşularımızın topraklarını istilâ ettiğimiz zaman, onların, kendi topraklarını savunmak için çarpışmalarına rağmen, onları, kendi ülkelerinde, ekseriya, pek güçlük çekmeden mağlûp ediyoruz. Bizim askeri gücümüze hiçbir düşmanımız sahip değildir, çünkü bizim bu gücümüz, deniz kuvvetlerine de bölündüğü gibi, karada da aynı anda muhtelif yerlerde çarpışılabilecek tarzda düzenlenmiştir. Ve eğer onlar, kuvvetlerimizin küçük bir parçasını mağlûp ederlerse—ki onlar, bunun mutlak bir mağlûbiyet olduğunu gururla söylerler—bizim birleşik gücümüz, onların hakkından gelir. Pekâlâ, zahmetli egzersizlerden ziyade hareketsizlikle veya çalışmakla elde edilmekten ziyade kendi tabiî kahramanlığımız ile, tehlikelere karşı koymayı nasıl öğreniyoruz?

 Onların, bize öğrettikleri şu ki, muhtemel talihsizliklerin endişesi bizi hiçbir zaman yıldırmaz, ve tehlike ile karşı karşıya kaldığımız zaman da, tehlikelere alıştırılarak yetiştirilenlerden hiç de daha az cesur değiliz. Bu hususlarda, ve üzerinde duracağımız diğer pekçoklarında, bütün topluluğumuz, haklı olarak kendisine hayranlık duyulmayı hak etmiştir.

Kendi hayat tarzımızda, tutumlulukla pekiştirilmiş zarafet ve inceliğimizi belli ederiz tembellik etmeksizin felsefe üzerinde dururuz. Zenginliğimizi, kibir ve gösterişimizden ötürü değil, diğerlerine yardım ettiğimiz zaman teşhir ederiz. Bir kimsenin fakir olduğunu itiraf etmesi ona hiç bir leke getirmediği gibi, fakirlikten kurtulmak için girişilen herhangi bir gayrete de tepeden bakmayız. Halkımız, kendilerini ilgilendiren özel işlerine ilgi gösterdikleri kadar, kamunun işleri ile de ilgilenir; ve emek gerektiren işlerin olduğu kadar, hükümetin işlerinin de maharetle yürütüldüğü görülür. Çünkü, devletin işleri ile ilgilenmeyenlerin, tembel ve uyuşuk değil de, hiçbir işe yaramaz insanlar olduklarını ilân eden tek ülke biziz. Ve biz, en makul kararlar çıkarıyoruz, çünkü eşyayı ve hâdiseleri gerektiği şekillerde çabucak görüyoruz; kelimelerin, şu veya bu şekilde bizi harekete zorlayabileceğini düşünmüyor, bir şeye karar vermeden önce, önceki tartışmalarımızla bu mesele üzerinde yeterince durup durmadığımızı düşünüyoruz. Bizi diğerlerinden ayıran üstünlüğümüz işte burada: Zamanı geldiğinde, çok büyük bir cesaretle harekete geçirebiliyorsak, sebebi, böyle bir hareketin yerinde olup olmadığı üzerinde daha önce tartıştığımız içindir. Diğerlerinin cesareti, cahilliklerinin neticesi; düşünmek, tartışmak, onları korkak yapıyor. Ve bunun içindir ki, harbin fecaatini ve barışın tatlılıklarını derinden hissetmelerine rağmen, tehlike ile karşılaşmaktan zerrece çekinmeyen insanların ruhları en yüce ruhlardır.

Hayır işlerimizde de biz, pek çoklarından farklıyız. Biz, dostlarımızı, onlardan bir şeyler almakla değil, vermekle, onlara mecburiyetler yüklemekle muhafaza ederiz. Zira, birine bir iyilik yapan kimsenin, minnettarlığından ötürü, iyilik gördüğü için kendini borçlu sayan insan üzerinde avantajı vardır. Diğerine minnettarlık besleyen biri, oyunun zevk vermeyen kısmını oynamaya mecbur, çünkü kendisine yapılan iyiliğe, iyilikle mukabele etmenin bir vazife değil, bir borç ödeme olduğunu bilir. Ve bütün insanlar arasında, diğerlerine en fazla yardım etmek isteyen biziz ve bu cömertliğimizin sebebi de, kendi çıkarımızı düşünerek kendimize itibar sağlamak değildir. Bu konuda söylenecek diğer sözleri özetleyerek diyeceğim ki, Atinamız, genellikle bütün Yunanistan’ın okuludur ve aramızdaki her Atinalı, kendi şahsî özelliklerinden ötürü, en zarif tavır ve hareketleri ile faal bir hayatın her safhası için mükemmelce hazırlanmıştır.

Bu hitabemde, görkemli kelimelere yer vermedimse; çünkü, böylesine tavır ve hareketlerimiz [alçakgönüllülüğümüz] devletimizin, şimdiki zirvesine erişmiş olmasının inkâr edilemeyecek bir ispatıdır. Geçirdiğimiz tecrübelerden ötürü, hakkında yazılanlardan daha büyük tek millet biziz; mütecaviz düşmanın hücumlarını püskürttükten sonra onlarda, mağlûp olmanın doğurduğu kızgınlığı hissettirmediğimiz gibi, insanları köle hâline getirerek onlar üzerinde hâkimiyet kurmanın, insanlığa yakışmayan bir şey olduğunu gösterircesine, düşmanlarımıza yardım edenlere de hiçbir kötü niyet beslemeyiz. Bugünkü gücümüzü hak ettiğimizi delillerle ispat etmek mecburiyetinde değiliz. Bunun, büyük ve görünen bir delili, günümüzün ve gelecek çağların hayranlığını kazanmayı hak etmiş olduğumuzdur. Bizim, zaferlerimizi müjdeleyecek Homer’e, hoş mısralarla bir tarih kitabı yazacak bir şaire ihtiyacımız yok. Donanmamız, bize her denizi açtı, düşmanlık ve dostluklarımızla, her ülkeye nüfuz ettik.

İşte, böyle bir devletin âdil savunmasında, devlete yöneltilmiş tehlikeleri küçümseyerek tepeden bakıp, yılmadan çarpışan ve kahramanca ölen bu insanlar, kendi cesaret ve kahramanlıklarının kurbanları oldular. Ve ben, hayatta kalan herkesin böyle bir dâva uğruna hayatını feda etmeye hazır olduğuna inanıyorum. Bu sebepten ötürü, içinde bulunduğumuz harbin, kamu hayatındaki yeri çok önemli olmayan insanlardan çok daha fazla önem taşımadığını, konuşmama konu olan bu insanların ne büyük bir şerefe lâyık olduklarını göstermek için, millî noktalar üzerinde uzun uzadıya durdum. Çünkü övgülerle, kasidelerle, kutladığımız bu devlet, bu insanların ve onlar gibilerin kahramanlıkları ile kazanıldı. Herhangi bir Yunanlı hakkında söylendiği takdirde mübalâğalı denilecek bu övgü ve minnettarlıklara, ancak bu insanlar lâyıktır. Bu kahraman ruhların, şimdi indirgenmiş oldukları ölüm safhası, onların büyüklük ve değerlerinin en belirli delilidir—-öyle bir delil ki, onlar hayatta iken ortaya çıktı ve ölümleri ile sona erdi. Kahramanlıkları dışında, faziletin hiçbir sahasında diğerlerine üstün olmayan bu insanlara, hayatlarını, ülkeleri uğrunda çarpışmaya adayan bu insanlara, üstün şeref bahşetmek bizim borcumuzdur. Onların, ülkelerine yaptıkları bu son hizmetleri, kamu hayatı ile ilgili bütün kusurlarını sildi, affettirdi; özel hayatlarındaki tavır ve hareketlerini de ancak birkaç kişi biliyordu. Barış içindeki müreffeh bir hayatın sağlayacağı şeyleri bilmelerine rağmen, onların hiçbiri tehlikeyi görünce ürkmedi, kaçmadı; onlar da hayattan zevk almak istiyorlardı, onlar da, maddî arzularım tatmin etmek istiyorlardı, onlar da, fakirliğin, sonunda zenginlikle yer değiştirebileceğini düşünüyorlardı. Ama onların kafalarındaki bir hırs, onların bütün bu düşüncelerinden kuvvetli idi: Düşmanlardan intikam almak. Bunu, tehlikelerin en şerefli bir mükâfatı olarak düşündüklerinden, ikinci derecedeki hırslarını tatmin etmeden önce, intikam uğrunda cesaretle ileri fırladılar. Sonunun nasıl tecelli edeceğini bilmedikleri hâdise, hayallerindeki gibi gerçekleşmişti; açık gözleri, kendilerini savunmanın ve ölmenin boyun eğmek ve yaşamaktan çok daha şaşaalı olacağını düşündüklerini gösteriyordu. Evet, kendilerinin korkaklıkla itham edilmelerinden korktular, ama savaşın darbelerine vücutları ile katıldılar; korku hissetmeksizin, zafer ümitleri ile dolu oldukları bir anda, sonunun şüpheli olacağı bir hücumda âniden düştüler ve böylece, cesur insanların ülkelerine olan borçlarını ödediler.

Şimdi, hayatta kalan sizlere gelince, daha iyi bir kader için dua etmeniz gerekecek. Ama bu nutukta işittiklerinize göre hüküm vermeksizin—sizlerin ve sizlere hitap eden kimsenin de gayet iyi bildiği gibi, herhangi bir kimse, biribiri ardına söylediği kelimelerle düşmanlarınıza karşı çarpışmanın ne büyük avantajlar sağlayacağını anlatabilir—düşmanlarınıza karşı aynı ruh ve cesareti muhafaza etmenin, her geçen gün, bu topluluğun şaşaasını artırmanın ve her geçen gün, ona daha çok âşık olmanın da sizin vazifeniz olduğunu bilmelisiniz. Ve bu hedef, sizin tasavvur edemeyeceğiniz kadar büyük göründüğü zaman da, bu ihtişamın ve büyüklüğün, cesur ve kahraman insanlar sayesinde, vazifelerinin ne olduğunu bilen insanlar sayesinde ve hareket zamanı geldiği zaman utanma hissinin ne olduğunu bilerek teşebbüslerinde başarılı olamadıkları takdirde, ülkelerine leke sürdürmemek için kahramanlıkları ile bize en parlak armağanı miras bırakanlar sayesinde gerçekleştiğini düşünmelisiniz. Hayatlarını, böylece ülkelerine feda etmekle, onların her biri, hiçbir zaman unutulmayacak minnettarlığımızı kazandı; her biri, en gösterişli bir mezara gömülecek—kemiklerinin küflenip toprak olacağı mezarlara değil, şerefin, ister kelimelerle ister hareketlerle, ebediyen hatırlanacağı her fırsatta bizimle beraber bulunmaları için, şöhretlerinin muhafaza edileceği mezarlara. Şanlı ve şerefli insanlar için, bütün dünya bir mezardır; onların değerleri, sadece doğup büyüdükleri topraklardaki sütunlara isimlerinin kazınması ile belirtilmez; hâfızalarda daima canlı tutulan hâtıraları ile belirtilir ki, her yabancı ülkede, evrensel hatırlama hâzinelerine bırakılmış bu isimler, kendi mezarlarına kazınacak bütün yazıtlardan iyidir. Bu andan itibaren, bu asil ölçüleri kendinizde yerleştirmeye çalışarak, mutluluğunuzu hürriyete ve hürriyeti de kahramanlığa bağlamak sureti ile, harbin bütün tehlikelerine karşı koymaya hazırlanın. Zira talihsizliğin sefalet ve ümitsizliğe indirgediği, veya başarısız bir teşebbüs neticesinde iyi bir hayatın sağladığı bütün rahatlık ve zevkleri kaybeden biri için, bolluk içindeki bir hayat, artık eskisi gibi asil bir hayat değildir. Rahatlık ve bolluk içinde geçen bir hayattan sonra karşılaşılan zorluk ve sıkıntılar, bir kimseyi, canlı bir hayatın ortasında ve halkın kendisinden bir şeyler ümit ettiği sırada, o kimsenin beklenmeyen bir şekilde ölmesinin yarattığı acı ve ızdıraptan daha fazla maddeten ve mânen çökertir.

Bu sebeptendir ki, aramızdan ayrılanların ebeveynlerine—şu anda aramızda bulunan ebeveynlerine—onlar için ağlamayacağımı, ama kendilerini huzura kavuşturmaya çalışacağımı söyleyeceğim. Dünyaya geldikleri andan itibaren her zaman, beklenmedik kazalarla karşı karşıya kalınacağı ve mutluluğun da, sizi kedere boğmakla beraber, hayatlarının en şaşaalı safhasına erişenlere nasip olacağı biliniyordu—hayatta iken kendilerinden beklenenleri verenler, onları devam ettirmekle mutluluk duyanlar, kendilerinden beklenenlerin sona ermesiyle de aynı mutluluğu duyuyorlar. Diğerlerinin mutluluklarını gördükçe, kendilerinin de bir zamanlar nelerden zevk aldıklarını hatırladıkça, kendi evlâtlarım hatırlayacak insanları huzura kavuşturmaya çalışmanın zor bir iş olduğunu biliyorum. Ve keder de, kendimizin henüz sahip olmadığımız iyi şeylerin mevcut olmayışından değil, alıştığımız şeylerin elimizden kaybolup gitmesinden doğar. Çocuk dünyaya getirecek çağı henüz aşmamış olanlar, daha fazla çocuk doğurmaları söylenerek huzura kavuşturulmaya çalışılmalı. Henüz doğmamış çocuklar, bazılarına, kaybettiklerini unutturmaya çalışmak suretiyle özel bir yarar sağlarken, ülkelerine de, onu, ıssızlık ve viranelikten kurtaracaklarından ve ülkenin güvenliğini sağlayacaklarından iki misli faydalı olurlar. Çünkü ülkenin güvenliği için tehlikeler karşısına çıkacak çocukları olmayanlar, herkesin benimsediği müşterek adalet esaslarına göre, toplulukta, halkın indinde eşit değere sahip kimseler olarak düşünülemez. Ve siz, ilerlemiş yaşta olanlar, hayatınızın uzun yıllarının size kazandırdıklarını düşünerek duyduğunuz mutluluğu hatırlayın ve bundan sonra kısa olmasını isteyeceğiniz hayatınızın geri kalan yıllarını, kaybedilenlerle kazanılan şaşaa ile aydınlatın. Hiçbir zaman yaşlanmayan şey, sadece ruhun büyüklüğü olduğu gibi, bazılarının çok şerefli bir şey sanmalarına rağmen, bir kimsenin hayatının son safhasına zevk katan şey de servet değildir.

Sizler, ölenlerin oğulları ve kardeşleri, burada kaçınızın bulunduğunu bilmemekle beraber, kendinizi sıkı bir mücadele içinde bulacaksınız. Artık aramızda bulunmayan bir kimseyi herkes över; öyle ki, ne kadar yükselirseniz yükselin, hiçbir zaman onların eşitleri olarak kabul edilmeyecek, her zaman onların belirli bir derecede altında insanlar olarak düşünüleceksiniz. Hayat devam ettiği müddetçe, bir rakipten kıskançlıkla bahsedilir, ama ölüm rekabete son verdiği zaman da, sizi alkışlayan sevgiler sınır tanımaz.

Ve şimdi, bütün bu sözlerimden sonra, Sizler, dul kalan siz kadınlar için de bir şeyler söylemem gerekirse, kadınlığın fazileti üzerine kısa bir ikazda bulunacağım: Sizin kendi cinsinize has faziletinizden hiçbir şey kaybetmemek ve erkeklerin, sizin davranışlarınız üzerinde, iyi veya kötü, konuşmalarına mümkün olduğu kadar az vesile olmanız, sizin en büyük şerefiniz olacaktır.

Kanunların bana tanıdığı ölçüler içinde, bu topluluk için yerinde olduğunu sandığım sözleri böylece söyledim. Aramızdan ayrılmış yakınlarımız, aslında, aramızdan ayrılmış olmakla, şereflendirildiler. Onların çocukları, bugünden itibaren yetişkinliğe erişinceye kadar, bu gibi haller ve gelecekteki bütün yarışmalar için mükâfatlar takdim edecek devlet tarafından okutulacaktır. En büyük vatanseverler, faziletin iyi bir şekilde mükâfatlandırıldığı zamanlarda ortaya çıkarlar.

Şimdi herkes, bu dünyadan ayrılan yakınlarının elemini vakarlı bir tarzda içinde hissetsin ve evlerine dönsün.

Sh: 23-31

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul


[1]    Madde 12. Osmanlı İmparatorluğu nun Türk unsurunun hâkimiyeti temin edilmeli, fakat onların idaresinde olan azınlıkların her nevi inkişafları [gelişmeleri] emniyet altında olmalıdır. Çanakkale, bütün milletlerin gemilerine ve ticaretlerine, milletlerarası teminatla açık bulundurulacaktır.

 

HAMDULLAH SUPHİ TANRIÖVER- (1885-1966)-Nejat MUALLİMOĞLU


Konuşmalarından “Bütün Yönleri ile Hitabet” kitabımızda örnekler verdiğimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver’in İstiklâl mücadelemiz ve Yeni Türkiye ile ilgili büyük nutuklarından bazılarını aşağıda göreceksiniz.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in hitabeleri, Dağ Yolu adlı kitabında ilk defa yayımlandığı vakit, Türk basınında büyük bir ilgi uyandırdı. Orhan Seyfi (Orhon) Hâkimiyet-i Milliye’nin 16 Ağustos 1928 tarihli sayısında, “Dağ Yolu” başlığı altında şunları yazdı:

Hamdullah Suphi’nin Dağ Yolundaki şimşekli gürültüleri andıran hitabelerini okuduktan sonra düşünmeye başladım: Yazık ki içimizde, onun gibi yüksek bir hatib, gerçek bir mefkûre [ideal] adamı da çok az.

Dosdoğru hedefine ulaşan bir ok gibi, hiç yolundan şaşmayan onun asil kalbi, bir az yüzümüzü kızartsa yeridir. Kaç fikir adamı, kaç sanatkâr, kaç milletsever, kaç yazar ve kaç hatib, bu kadar uzak zamanlara ait sözlerini bir araya topladığı zaman çelişkiler, biribirini tutmazlıklar karşısında kalmaz?

 Bir an gözlerimi yumup her meslekden tanıdığım kimseleri on beş yıllık bir devir içinde izledim. Her biri en aşağı üç-dört biçimde göründü:

Dün sakallı, evvelki gün sarıklı, daha önce koyu bir mutaassıb [hiç bir yenilik kabul etmez] olan aşırı teceddütperverler [yenilik taraftarları] ile karşılaştık. Öyle Cumhuriyetçiler gözümün önüne geldi ki, on yıl önce ateşli Saltanat taraflısıydı; öyle Türkçüler tanıdım ki, Beyazıd’daki Türk Ocağı binasının önünden geçiremezdim. İngilizlerle mücadelenin bir delilik olduğunu söyleyen milliyetçiler, kurtuluş yolunun bir Manda altına girmekten ibaret olduğunu ileri süren istiklâl tarafdarlarını hatırladım.

. . . Yüzünün çok sevimli çizgilerini taşıyan o necîb sımanın yirmi yıldır heyecanla titreyen dudaklarından Türklük için, Halkçılık için, Inkılâb için bir tek yabancı kelime çıktığını duyduk mu?

Midhat Cemal (Kuntay) “Başka bir Türkçe” başlığı altında Cumhuriyet’te (29 Ağustos 1928) dedi ki:

Hatiplerden utanıyorduk: Konferans ilânlarından sürekli olarak habersiz görünür, bunları bilmemezlikten gelirdik. Saray’ın tarih hocasına ve gazeteye emir tebliğ ettiği sükûta daüssıla [yurt özlemi] duyanlarımız vardı. Dilin, bu kadar haksızlığa uğradığı ve utanılmayı gerektirdiği bir sırada, Türk Ocağına hatib dinlemeye gittim. Utanmaya, kızmaya ve nutkun bir yerinde kaçmağa hazırlanarak! Fakat hitabe bitince kendimi mütehayyir [şaşırmış] buldum. Türkçe bu kadar güzel mi?

 Sesi, gözleri karşısındaki dinleyenin tarafsızlığım bozan, dili büyüleyen hatib Hamdullah Suphi idi. Artık ben o hatibindim. Bu dokunaklı söz söyleyenin içyüzünü merak ettim. Fakat hokkabazın peygambere benzediği günlerdeydik. Bundan ötürü, merakıma rağmen hatibin içine bakmaktan aylarca kendimi men ettim; çünkü hatibi o kadar sevmiştim ve zamanı da o derece iyi tanıyordum. Aramıza her vakit mesafe soktum. Onu her zaman, bile bile öğrenmedim. Korkuyordum, heykelin içinden çıkacak şey, teneke ellerini biribirine çarparak günün kuvvetlerini alkışlayan bir kukla mı acaba?

 Fakat zaman geçtikçe, adım adım sokularak her tarafına daha yakından baktığım hatibin, gördüm ki, çehresi kendisinindir ve bir tanedir. Maskesiz adamı sükût ederek sevdim . . . ben senelerce ona haber vermeden onun dostu oldum. O, açığa vurulmayan sessiz ve sedasız sevgilere lâyıktı. Fakat nasıl oluyordu da Türk Ocağı, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin vahdaniyetini [tekliğini, birliğini, yegâneliğini] rahatsız etmiyordu?

 Nasıl oldu da Harbiye, Hamdullah Suphi’yi hatiplikten, meş’ale olmaktan azletmedi’?

 Nasıl oldu da Ocağı, Sinop’a sürmediler?

 Beyazıd’daki evde kopan kıyâmet, heyecan, iman nasıl oldu da Harp Divânı’na çağrılmadı?

 Demek kendisinin davasına inanan adam, bir kişi de olsa, o kadar korkunç, evet, o kadar kahraman! Çünkü kurduğu kubbeyi, îmanı ve haykırması ile dolduran hatip, sırmadan, paradan, parlayan şeylerden haberi olmayan bu olağandışı kimseydi. Çünkü o, zamanın gurbet-zedesi [yurtdışında kalmışı] idi. Çünkü o, kendisini, sımasını hiçbir zaman inkâr etmedi. Çünkü hayatı dâvasını, dâvası hayatım kucaklayarak sürdü, gitti. Bu yüzdendir ki, Dağ Yolundan çıkarken, tepeden uzaktan gördüğümüz büyük karaltı, cebhe kadar geniş ve ordu gibi kalabalık olmakla beraber tek adamdır. Dikkat edin, o başka Türkçe konuşuyor. Çünkü, şahsının lisanını söyledi. Eşsizdir, çünkü kendisi örnektir. Geçmişi olmayan bir meslekde, yeni başlayan bir sanatta varılabilecek en son mertebedekilere nasîb olan olgunluğu gösteren bu şifahi Türkçe’yi onbeş yıldan beri aynı şaşkınlıkla, ne eksilen, ne eskiyen bir özlemle dinledim. . . Hamdullah’ın kitabı, kütübhanemizi ve başımızı ölünceye kadar teşkil edecek.”

Celâl Nuri (İleri) 14 Ağustos 1924 tarihli İkdam gazetesinde “Dağ Yolunda Bir Ziyafet” başlıklı yazısında dedi ki:

“Balta Limanından verilen bir emir üzerine, Malta Adasında Polverista Hapishânesi’nde iki yıla yakın tutuklu kalmak şerefine eriştikden sonra, yeni doğan Millî Hükümeti’min teşebbüsleri sayesinde, arkadaşlarımla birlikte vatan sahiline, inebolu’ya iade edilmiştim. . .

. . . Pek yükseklerdeydik. Ovanın ortasında bir dağlar silsilesi. Bunun üzerinde de bir küçük ova, zarif bir yayla gözümüze çarptı. Bütün Anadolu’ya bakan bir kürsü! O noktaya yaklaştıkça, garip bir bina görünmeye başladı. Üslûbu eski değildi.. . kuzeye, doğuya, güneye, batıya dönük dört minareli bu Ocak nedir?

 Sualimize köylüler cevap verdi:

“Burası bir tekkedir.”

“Tekke mi?

 Ne tekkesi?

 Mevlevi mi, Rifai mi, Nakşî mi, Bektaşi mi?

“Hayır, efendi. Bu tarikatın adı ‘Millî ’dir.”

“Tarikat-ı Aliye-i Milliye! Pekâlâ, bu dergâhın post-nişini var mı?

“Var, efendi. Kendisine ‘Şeyh Hamdullah’ derler.”

“Bu noktanın adı nedir?

“Dağ Yolu.”

. . . Tepeyi tırmandık. Tekke, bildiğimiz dergâhlara benzemiyor. Modern stil . . . binanın gerek cephesi, gerek sütunları, gerek minareleri türlü türlü tasvirlerle bezenmişti.

içeri girdik. Her tarafta büyük bir konfor görülüyor. Parkeler cilâlı. Salonlar nefis tablolarla süslenmiş. Kütüphane düzenli ve heykel gibi. Anadolu’nun ortasında bu modern tekke gerçekten hayretimizi çekti. Bizi Selçuk tarzında döşenmiş bir salona aldılar. . .

. . . Henüz kırkma yaklaşmış, fazla tasavvuf ve murakabeden [iç dünyasına çekilmiş olmaktan] saçları gümüş rengini almış, lâkin genç şimali, güler yüzlü bir şeyh. Hazret, üstad elinden çıkma bir simokin giyinmişti. Güleç yüzüyle bize çok iltifat etti. Fakat iyice dikkat ettim; milli tarikatın çelebisi bizim gibi konuşmuyor, sözleri daima vezinli ve kafiyeli olmamakla beraber hep şiir. Sesi gür. Hitabetten başka bir vâdi tanımıyor. Her sözü bir nutuk, bir hitabe. Coştukça coştu. Meğer Şeyh Hazretleri, her sabah gün doğarken, sıra ile bu minarelere çıkar, yüksek sesle ezan okur ve tabiatta bulunan “radyo” kuvveti, onun sözlerini dört tarafa nakledermiş.

Tekkede bir ziyafet. Çok acıkmıştık. Şerefimize hazırlanan yemeklerin de nev ‘i pek garip! Affınıza güvenerek listeyi arz edeceğim. Çorba sandığımız bir hoşafmış. Sırasıyla şunlar geldi: Baklava, tel kadayıfı, yassı-kadayıfı, ekmek-kadayıfı, muhallebi, revani, keşkül-ü fukara, sütlaç, plümpudin, komposto, helva, elmâsiye.

. . . Edebiyatımızda hitabe vâdisi yok gibi. Zaten eski devirlerimizde edebiyatın böylesi olmazdı. Bu itibarla, Dağ Yolu ile düşünce alanımıza bir tür daha ekleniyor. Bence, kitap ve yazı şeklini almış bu nutukların seçkin özelliği, okunurken de dinleniyormuş gibi bir his vermesidir. Daha açık ifade edeyim ki, bu sayfaları okuduğunuz zaman, bunların sıradan yazılar olmaktan çok, bir hitabe olduklarını hemen anlarsınız.

Bütün bu nutuklarda bir tarikat kokusu sezilir. Hamdullah Suphi’de de, bir havari [peygamberlerin fikirlerini yaymada yardımcı] kılık ve vasıfları var. Aziz dostum Mehmed Emin [Yurdakul] Bey efendi’nin buyurduğu gibi, bu kuruluş da mabedi andırmakta. Şimdi, dededen, babadan zarifliğe, nükteye alışkın olan muhterem Meclis arkadaşımın kendisine yakıştırdığım Şeyhlik unvanını hoş göreceklerini zan ve nutuklarını tasnif ettiklerinden dolayı da tebrik ederim. Dağ Yolu dergâhında verdikleri hep tatlıdan oluşan ziyafetlerine tekrar teşekkür etmeyi bir vazife bilirim.

Türk edebiyatı tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı da, Dağ Yolu ve Hamdullah Suphi Tanrıöver’in muhtelif gazete ve dergilerde çıkan makalelerini topladığı Güne Bakan (1929) adlı eseri hakkında şunları yazdı:

Bu kitaplarda toplanan yazılar, tarihe gizlenen Türk’ü, yaşayan Türk’ü tanıtmaktadır; ve Türk gençliğine, Türk milletinin hürriyeti ve saadeti için çalışmak yolunda kuvvetli telkinler ve örnekler veren, millî edebiyatımızın gür sesli yazıları arasındadır.

Hikmet Şevki, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 12 Ağustos 1928 tarihli sayısında şunları yazdı:

Başka Türk gençlerini bilmem. Fakat ben, ilk defa onun sesini duyduktan sonra, heyecanla tanıştım. Onun güzel cümlelerini görünce, günlerce hafızamda sakladım. Fakat gün geçtikçe anladım ki, hafızamda saklı sandığım cümleler, gönlümde yer bulmuş, ruhuma hâkim olmuş. Onun sesi, ruhlarda fırtınalar koparır, gönüllerde yeni ufuklar açar. Bir gencin başarıdan başarıya sürüklenmesine başlıca sebep, yeni ufukların belirmesi, sonsuz isteklerin canlanmasıdır.

Nitekim Hamdullah Suphi Bey de, eserinin önsözünde bu noktaya temas ederek diyor ki: “Tesellim odur ki, sen bunlardan çok güzelini söyleyecek ve beni bir baba kalbi ile gururlandıracaksın, aziz Ocaklı. Yol daha uzundur. Yapılacak şey yapılandan daha büyüktür. Fakat tarihinin ufuklarından gelen ve senin genç ciğerlerini şişiren bir rüzgâr, büyük ateşleri yakar.”

… O, yıllarca Ocak çatısının altında şahsî istek ve emellerini unutmuş muhterem bir şahsiyettir. Türk gençliği, Dağ Yolunu vücuda getiren büyüksek şahsiyetten bu mükâfatını esirgemeyecek, onun göğsünü sevinçle kabartacak birçok Hamdullah’lar onu şahitlik etmeye çalışacaktır.

Haşan Cemil (Çambel) îkdam gazetesinin 7 Ağustos 1928 tarihli sayısında şunları yazdı:

“Eğer Jüpiter bütün insanların anlayacağı bir dil kullanmak isteseydi, mutlaka Eflâtun [Platon] gibi söz söylerdi:”

Hamdullah Suphi Beyefendinin, çok değerli bir define gibi, millî kültürümüze armağan ettiği Dağ Yolunu okuduğumuz zaman, Çiçero’nun bu sözünü hatırladık.

. . . Acaba Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi’nin mektebi neresi ve üstâdı kimdir?

 Bu sualin karşılığını bulmak için Dağ Yolunu, Türk sanatının bu bâkir [el değmemiş] âbidesini okuyunuz; ve nutukları mümkünse hatibin kendi dilinden dinleyiniz.. . Bu nutuklarda, Türk düşüncesinin asil yeni karakterini, Türk vatanının büyüleyici güzelliklerini, Türk Cumhuriyeti’hin haşmetli destanını ve zihne aydınlık saçan o zengin, kudret dolu hayal kuruculuğunun patlayışını görüyoruz. O, bu nutuklarda, kendi ruhunun iradesini, kendi mefkûresinin heyecanını akıtıyor. Onda, ruhları kararsızlıktan, parçalanma ve dağılmadan kurtaran tarifi imkânsız bir kudret, güç vardır.

. . . Lessing der ki: “Eğer Tanrı bana sorsaydı ve deseydi ki, işte sağımda, gerçek, kemal ve ideal var; solumda ise, bunlara doğru, fakat hatâlarınla, doğru yoldan sapmalarınla bir arada sürekli bir tırmanış ve yükseliş var. Hangisini istersen onu al.” İşte Tanrı bana böyle sorsaydı ve beni seçmeyi kendime bıraksaydı, ben Onun soluna yönelir ve Ona derdim ki, ‘Gerçek, kemal ve ideal ve bunlara sahip olma, bunları kullanma, sana mahsustur. Bırak beni, ben her ne kadar hatâ, işleye işleye, her ne kadar şakaklarım kanaya kanaya olsa, daima, daima onlara tırmanayım ve her gün biraz daha yükseleyim..’ “

. . . işte Hamdullah Suphi Bey, dil ve edebiyatımıza değerli ve üstün bir edebi türü getirdi ve bu engeli ve tırmanmayı anlatan “dağ”ı seçmesindeki düşünce ve felsefe budur.

İbrahim Alâeddin (Gövsa) 11 Ağustos 1928 tarihli İkdam gazetesinde dedi ki:

Edebiyatımıza on beş yirmi yıl öncesine kadar tamamiyle yabancı bir çığırı, bir edebî türü Hamdullah Suphi Bey getirmişti. Dağ Yolu, hitabet denen bu edebî çığırın yapraklara geçmiş ilk örneği, ilk eseridir.

Hitabet, hareket dili ile konuşma dilini birleştiren, kelimelere sesin, cümlelere gözlerin ve yüzün pürüzsüz mânasını da ekleyerek, ruhun bütün siluetini sergilemeye en elverişli sanattır. Gerçi bir hitabetin sahifelerdeki aksi, ancak bir gölgedir. Fakat buna karşılık, zekâlarda ve kalblerle bıraktığı iz sürekli olur ve bazen bir hatibin bir cümlesi dudaktan dudağa ve gönülden gönüle geçerek devirler içinde yaşar.

…işte Hamdullah Suphi Bey, dil ve edebiyatımıza değerli ve üstün bir edebî türü getirdi ve bu vasıtayı Türk gençliğine sevdirmek ve tanıtmak aşkı ile kullandı.

…Türkçe’yi çok güzel söyleyen, şaşılacak bir becerilik ile Dağ Yolcusu, hazırlanmadığı zamanlarda, âni vesilerle de müsveddesiz, şiir yaratan ve okuyan biri gibidir.

…On yedi yıl önce eski bir İstanbul evinin iki odasında kurduğu birinci Türk Ocağı, biraz ilk Hıristiyanların ve ilk Müslümanların gizli ibâdet yerlerine benzerdi. Oraya girip çıkarken çevreden bir nevi korku, çekinme duyduğumu hatırlarım. Ocağın gayeleri ile devletin siyaseti arasında açık bir terslik vardı. Osmanlı İmparatorluğunun merkezinde bütün unsurların, kendilerinin millî dâvalarını güttüğü bir devirde, Türk milliyetseverliğini hatırlatmak, o zamanın birçok bilgin ve düşünür geçinenleri için bile siyasî bir basiretsizlik sayılıyordu. Öteki unsurları azdırmamak için Türk’ü büsbütün uyuşturmak lâzımdı. Hamdullah Bey’in, Türk dâvasına ait heyecanlı hitabetlerini ilk dinleyen bir avuç Türk aydını arasında bile kendisine bir rüya ve kuruntu arkasında koşan biri gibi acıyanlar, Ocağı hafife alan, Ocak mefkuresini memleket ve millet için yanlış ve zararlı bulan Türk gazeteleri ve Türk yazarları çoğunluktaydı. Dağ Yolunun, gerçekten ne kadar çetin olduğunu takdir için on yedi, on sekiz yıldan beri geçen zamanların, alman mesafelerin bütün durum ve şartlarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Hakkı Sühâ (Gezgin) de Vakit gazetesinin 13 Ağustos 1928 tarihli sayısında dedi ki:

Dağ Yolu için çok şey yazıldı. Fakat yazılanların ve yazılacakların ona yeni bir şey ekleyeceğine inanmıyorum. O, başlı başına yükselen, yol ile beraber yürüyen bir yolcudur. Ne dost ellerin uzattığı alkış değneklerine dayanır, ne düşman bileklerin gereceği zincirler karşısında durur.

Yıllar var ki, edebiyatımızda, zengin sanat kervanlarının konakladığı serin gölgeli bir vâha manzarası görmek nasib olmuyor. Bu, kuyuları kurumuş, yeşillikleri sâm rüzgârlarıyle kavrulmuş çölden zaman zaman tek başına cesur bir atlı geçiyor. Keskin güneşle kıvılcımlanan nallar üstünde, harmânisi rüzgâr ve süratle dolu, uçan bu atlının belki şanlı bir görünüş ve güzelliği var; fakat bu geniş ufuk ve derin gökler bu kadarla kanmıyor, içimizde bitmeyen bir ateş, sonu gelmeyen bir susayış tutuşurken, bunlar azdır. Bütün sanat eserleri böyle: Edebiyat kekeliyor, resim doğurmuyor, musiki dilsiz.

Dağ Yolu, işte böyle bir zamanda çıktı ve bu eseri ile Hamdullah Suphi, kıvılcım bulutlan üstünde uçan o cesur ve tek atlılardan bindir.

. . . izlerinde yürüdüğüm bu eser, beni üç ayrı şahsiyetle karşılaştırdı: Sanatkâr ve hatib Hamdullah Suphi, idealist Hamdullah Suphi ve inkılâpçı Hamdullah Suphi. Bu üç ayrı kişinin her biri Dağ Yolunda ayrı ayrı birer tepedir. Tepelere çıkmak için içinizde eğer kartalların kabarmaz safrası yoksa ve eğer ruhunuzda milli îmanın ışığı yanmamışsa, boş yere uğraşmayınız. Derin bir yorgunluk, uzun bir diz titremesinden başka elinizde bir şey kalmayacak.

. . . Erzurum Mebusu Ziya Efendiye cevabı, Inkılab Ordusunun fikir alanında en yüksek ve en başarılı saldırısıdır. Zamanımızı geçmiş günlerle ölçen sayfalarda onun dudakları, kartal gagalarının keskin makası gibi, düşman iftiralarını kesip parçalıyordu. Şu satırları kim bilir kaç kere okudum:

“Bir memleketin siyasetine bakınız: Ahlâkı orada görürsünüz. Bir memleket ki susmuştur, korkuyor, başındaki adamların dinî, siyasî, zümrevî veya ailevî baskısına karşı dalkavuklukdan başka bir şey yapmıyor, o, ahlâken geridir, aşağıdır.

“Bir devir ki hükümeti eleştirir ve kontrol eder; görüşünü basınında, kürsüsünde ve her yerde söyler, onun ahlâkı yükselmiştir. Siyasetin bu geniş şekli, yükselen o ahlâktan doğmuştur.”

Hamdullah, yirmi yıldır giriştiği mücadelede en geniş ses hürriyetini inkılâb yıllarında buldu ve inkılâb kürsüsünden, göğsünün bütün kuvveti ile haykırmaktaki mukaddes zevki tattı. Okurken bizi vecde kadar yükselten bu güzel sözler, kim bilir dinleyenleri ne hâle koymuştu?

 Ben şimdi en çok bu mahrumiyetin acısını duyuyorum.

Dağ Yolu’ nun büyük ana hatlarından biri de edebî değeridir. Uğultulu rüzgârlar, granit kayaları nasıl aşındırmaz, cilalarsa, milli kütüphânemize yeni ve ödenmez bir kıymet bağışlayan bu eser üstünde zaman da öyle parıltılı bir iz bırakarak geçecektir.

Ve nihayet Atatürk, Hamdullah Suphi Tannöver’e armağan ettiği bir fotoğrafını şu kelimelerle imzaladı: “Nutuklarını, yalnız fikir değil, aynı zamanda şiir ve musiki olarak dinlediğim kardeşim. . .”

Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi Tanrıöver, İstanbul Meclis-i Meb’usânı’nın 22 Ocak 1919 tarihli gizli oturumunda aşağıda metni verilen konuşmayı söyledi.

‘TÜRK KURTULACAKTIR”

. . . Osmanlı devrinden başlayarak maziye doğru yaklaştıkça görürsünüz ki, Türk kavimleri, daima kendilerini bir devlet müessesesi etrafında toplamış olan kimselerin isimlerini taşırlar. Osmanlılar, Timurlar, Selçuklular, Harzemliler, Gazneliler gibi. Bu, bir tesadüf değildir. Türk ruhunu tetkik edenler, binlerce sene zarfında tekerrür eden bu hâdisenin mânasını anlamaya mecburdurlar. Türk, ferde ve ferdiyete daima kıymet vermiştir. Toplayıcı ve idareci reislerin bir millet için haiz olduğu kıymeti, çok derin bir sezişle anlamıştır. Tehlike zamanlarında, dağınık ruhlara istikamet veren, iradeleri muayyen bir cereyana sokan Türk halkını, yabancı ellerin kahrı altında perişan olmaktan kurtaran bir silsile büyük kahraman vardır ki, Türk tarihi, onların isimleri altında ve onların gölgelerinde cereyan etmiştir. Son günlerde, Anadolu’da millî tarihimizin aynı tecellisine şahit oluyoruz. Türk, kendisine lâyık bir baş bulduğu vakit kavidir, iradesi her müşkülü yener; kendi ananevi şöhretine lâyık görünür. Fakat başa geçen veya geçenler zayıfsa, liyakatsizse Türk halkı, tanınmaz bir hale gelir. Bunun uzakta, yakında bir çok misâllerine tesadüf ederiz. Bugün millî dâvanın başındaki genç kahraman, bütün hayatında talihi, emrine râm etmiş [boyun eğdirmiş] olan daima muvaffak bir sîmadır. Milletin aslî vasıflan ile baştaki devlet adamının vasıflan, seciyeleri biribirine lâyık oldu mu, netice, millî tarihin değişmez bir hakikat olarak gösterdiği aynı ezelî netice olacaktır: Türk toplanacak, kuvvetlenecek, yenecek ve kurtulacaktır.

Arkadaşlar: Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin bize gönderdikleri Misak-ı Millî [Millî Sözleşme, Antlaşma] metnini Hüsrev Beyefendi okudular. Aramızda, müzakereye başlamadan evvel bir noktanın tasrihini [açık surette ifade etmek] elzem addediyorum. Osmanlı tarihinde şüphesiz ki, ölüm tehlikesi geçirdiğimiz birçok devirler olmuştur. Bu memleket, kaç defa çok feci buhranlara uğramış ve buhranlann içinden arazice, nüfusça, servetçe çok ağır zayiat vermek suretiyle çıkabilmiştir. Zannetmiyorum ki, aramızda bir fert, üzerimize çöken son felâket kadar mühlik [öldürücü] ve meş’um bir bâdireye [ansızın meydana gelen tehlikeli durum] vaktiyle de maruz kaldığımızı iddia edebilsin. Her taraftan gelen elîm [acınacak, acıklı] haberler, memleketin yer yer uğradığı istilâ, büyük muharebenin belli başlı bütün kuvvetlerimizi tüketmiş olması, içinde yaşadığımız günlere müstesna bir mahiyet veriyor. Biz müzakerelerimize başlamadan evvel, sözlerimizin ve kararlanmızm neye istinat ettiğim memlekete ve dünyaya göstermek mecburiyetindeyiz.

Türk vatanı aleyhinde tertip edilen suikastın, mutlak bir esaret hâlinde karşımıza çıkacağını bildiren deliller çoktur.

Biz kimleriz?

 Sözlerimizin kıymeti neden ibarettir?

 Bunlan tayin edecek en esaslı şartı temin etmeden, ne desek beyhudedir, ziyandır. Bu gibi buhran ve felâket günlerinde, vatanî vazifeler deruhte [üzerine almak, yüklenmek] edenler, en evvel kendisinin kuvvetlerini tanımak, onları toplayıp, tanzim etmek mecburiyetindedirler.

Biz, burada yalnız yüz elli, yüz altmış kişiden ibaretiz. Bir memleket nâmına söz söylemek için bu kâfi değildir. Cihan Harbinde mezbahadan mezbahaya koşturulan zavallı delikanlılarımızın kanları ve kemikleri mecnunâne bir surette israf edildiği için, bugün memleket müdafaasında kullanılabilecek bir orduya malik değiliz. Devlet ordusu gibi, devlet teşkilâtı da umumi bir buhran ve teşevvüç [karışıklık] içindedir. Nereye baksak, gafletle sevk ve idare edilmiş bir mücadelenin vücuda getirdiği nihayetsiz harabe ve sefaletten başka bir şey görünmüyor. Böyle zamanlarda toplanan Millet Meclisleri, her çareye başvurarak memleketin ne kadar işe yarar hayat, servet ve kuvveti varsa hepsinden istifade etmekle mükelleftir. Evet, soruyorum:

Biz kimiz?

 Neyi temsil ediyoruz?

 Kuvvetimiz nerededir?

 Müdafaa ettiğimiz fikirleri kabul ettirmek için elimizde ne gibi vasıtalar vardır?

Müsaadenizle, bütün acılığına rağmen arz edeyim ki, bu kapıdan başını içeriye uzatacak bir İngiliz çavuşu, bizi, istediği tarafa sürükleyip götürmek iktidarına maliktir.

Arkadaşlar, her şeyden evvel kabul edilmesi zarurî olan bir karar vardır. Onu size teklif ediyorum. Anadolu’da vatan müdafaası için ortaya çıkmış olan Kuvay-ı Milliye’yi tanıdığımızı, millî hareketi tasvip ettiğimizi ve bu harekete istinat etmekte olduğumuzu dünyaya karşı ilân etmeliyiz. Şüphe yok ki, koskoca bir memleketin içinde, her düşüncede adama tesadüf olunabilir. Fakat Türk milleti, esareti kabul etmediğini ve etmeyeceğini, herkesin anlamaya mecbur olduğu fiilî, beliğ [apaçık] ve mutantan [azametli, şatafatlı, ihtişamlı] bir lisan ile ifade etmiştir.

İçimizi dinlediğimiz vakit, kendimiz nereye tutunuyoruz?

 Bize ümit nereden geliyor?

 Bunu itiraf etmek lâzımdır.

Dağınık sürüye yol gösterecek çoban yıldızı, millî bir ümit hâlinde Anadolu topraklarının üzerinde doğup yükselmiştir. Bugünkü vazifesi, vatan müdafaasından ibaret olan Millet Meclisi, bu müdafaada yalnız olmadığını, son vazife için yeni bir mücadelenin lüzum gösterdiği bütün fedakârlıklara razı olarak, mücadele ve istiklâl bayrağını çeken Anadolu hareketi ile, bizim aramızdaki iştirak ve vahdeti [birlik, beraberlik] kayt ve ilân etmelidir. Ancak bundan sonra söylemek, müzakere etmek, karar vermek hakkını haiz oluruz.

Arkadaşlar, fevkalâde vaziyetlerin, iltizam [bir tarafı tutma, kayırma, gerekli bulma] ettiği fevkalâde tedbirleri ittihaz [sayma, tutma] etmeye müsait bir heyet olduğumuzu gösterecek böyle bir karar, müstakbel [gelecekteki, istikbaldeki] mesaimizi mümkün kılacak yegâne karardır.

Size, ben her şeyden evvel, bu kararı teklif ediyorum.

 “TÜRKİYE YAŞAYACAKTIR”

Türkiye, Ermenistan, Azerbeycan ve Gürcistan Antlaşması görüşülürken (16 Mart, 1922) Hamdullah Suphi Tanrıöver aşağıda metni verilen konuşmayı yaptı.

Arkadaşlar! Üçüncü Sultan Selim zamanında idi. Napoleon, Tilsit’de Rus Çan ile mülâkatta bulunuyordu. İstanbul sarayında bir ihtilâl olmuş, Üçüncü Sultan Selim şehit düşmüştü. O zaman bu haberi Tilsit’e yetiştiren mektubu Napoleon, parmakları arasında buruşturduktan sonra dedi ki: “Türkiye’nin son günleri gelmiştir. Şark İmparatorluğu parçalanıyor. Biz kendi gözlerimizle göreceğiz.”

Avrupa üzerinde şamil [kaplayan, içine alan] bir saltanat kurmuş olan Napoleon, Saint Helena adasında esir olarak gözlerini kapadı. Kurduğu imparatorluk, yüksekten düşen bir cam gibi parça parça oldu. Türk imparatorluğu yaşamakta devam etti.

Figaro gazetesi, bir zaman âdet edinmişti. Yüz yıl öncesi Times gazetesinden o günün en belli başlı haberini alır ve neşrederdi. Ben bir çocuktum. Figaro da bir asır evvele ait bir fıkra okudum: “Anadolu’nun her tarafında isyanlar başlamış, derebeylik, hükümetsizlik vücuda getirmiş, Tepedelenli Mehmet Ali Paşa payitahtı tanımıyor.” Times m. İstanbul’da bulunan muhabiri gazetesine yazdığı mektupta diyor ki: “Aradan bir sene geçer geçmez Osmanlı İmparatorluğunun büsbütün çöktüğünü öğreneceksiniz.” Figaro, aynen naklettiği bu haberin altına bir cümle ilâve ediyor: “Ne dikkate değerdir ki, bir sene zarfında öleceği, mahvolacağı haber verilen bu imparatorluk hâlâ yaşamakta devam ediyor.”

Petersburg’da, 1853 senesinde Çarskoveselo Sarayında İmparator Nikola, İngiliz sefiri Lord Seymour’u yanına çağırdı ve dedi ki: “Şarktan aldığım haberler bize gösteriyor ki, ‘Hasta Adam’ ölmek üzeredir. (Hasta adam, bu uğursuz tâbir, o geceki mülâkattan yadigâr kalmıştır.) Geliniz, hükümetinizle, ölünün birdenbire kollarımızın üstüne düşmemesi için anlaşalım.”

Biz, bu görüşmeden sonra Kırım Muharebesini yaptık. “Ölüyor, mirası hakkında konuşalım,” denilen adam, Silistre’de, Kırım’da, Çar ordularını yendi, ölü mirasçısına mükemmel bir dayak attı. Türk imparatorluğu yaşamakta devam etti.

Biz, Abdülhamid Han devri gibi çok uğursuz ve çok dar bir devir idrâk etti. Bütün memleket baştan başa bir ölü sessizliğine dalmıştı. Uzaktan bakanlar, Türkiye’nin ölümünü bekleyen bütün dünya bir gün gördü ki, burada Meşrutiyet hareketi başlıyor. Neue Freie Presse nin yazdığı bir makaleyi hatırlıyorum. Diyordu ki: “Biz, mezarlık gibi seyrettiğimiz o memlekette, inanılmayacak kadar feyizli bir bahar fışkırdı. Bu, meşrutiyet hareketi, ölümü beklenilen Türkiye’nin bütün âleme ve asırlara karşı, ‘Ben yaşayacağım,’ diye haykırmasından ibaret bir hayat belirtisidir.”

Türkiye yaşamakta devam etti; üzerimize dikilmiş ne kadar bencil, ne kadar vahşi göz var ise, “Türkiye kurtuluyor, kendini toplamaya vakit bırakmadan evvel üstüne çökelim,” diye fırsat aradı. Balkan Muharebesini büyük devletler hazırladı ve küçüklerini üzerimize musallat ettiler. Bildiğiniz felâketlerden sonra, memleket, hakikaten bitiyor manzarası göstermişti. Fakat Türkiye, yaralarını sarmadan mücadelelerin en büyüğü olan Cihan Harbine girdi. Memleketin gençleri, en büyük kahramanlıkla çarpıştılar. On iki mezbahada, vatanın kendi çocuklarından çok kan isteyen mihrabı önünde, titremeksizin canlarını verdiler. Türkiye, artık ölmüş görünüyordu, halbuki Türkiye yaşıyordu. Sevr’de, içlerinde ecdat sesi susmuş birkaç adam, bizim idam berâtımızı imzaladı, fakat Türkiye yaşamakta devam edecekti.

Efendiler, Almanya gibi, yeryüzünü çökertecek kadar ağır ve kuvvetli görünen bir memleket, bugün galiplerin önünde diz çökmüş bir vaziyet aldığı halde; Avusturya gibi, Türkiye’nin taksimi için asırlarca çalışmış bir memleket, çok kudretli ve çok zengin bir memleket, bütün dünyaya Türkler’i hakir görmeyi şeref bilen küçük fakat mağrur bir millet, hâkimlerinin, fâtihlerinin önünde diz çökmüş durduğu halde, Anadolu’nun içinden fışkıran hayat sesi, vatanseverlik hareketi, dünyaya karşı ölümü haber verilen Türkiye’nin yaşamakta devam edeceğini hayret veren bir açıklıkla gösterdi.

Arkadaşlar, cihan haritasına bir defa bakacak olursanız, geçmişin uzak günlerinden beri biribirine karşı daima biribirine düşman vaziyette kıtalar görürsünüz. Zavallı bir Afrika kıtası vardır; coşkun bir güneş altında, gözleri kamaşmış insanları ile, baştan başa esir bir âlem manzarası gösterir. Bir Amerika kıtası vardır; o yeni bir Avrupa’dır; Batının yeni bir parçası diye bilinir. Fakat Asya, bütün semavî dinlerin ufuklarına doğduğu Asya, eski, yeni birçok medeniyetlerin üstünde şaşaa ile doğduğu Asya, geçmişi unutmayan ve izzet-i nefsini [onur duygusunu] kaybetmeyen, yabancılar elinde esir olmak istemeyen Asya, daima zulme karşı âsi, daima diri, daima mazisine sadık ve engin Asya kıt’ası, binlerce seneden beri Avrupa ile boğuşuyor. Biz bugün, onun umumi bir uyanıklığı karşısındayız.

Bu sebeple ben diyorum ki: İstanbul’da, 16 Mart’ta, bundan üç sene evvel çapulcuların, üzerine vaziyet etmek istediği memleket, derece derece, hayat ve kuvvet kaynaklarını artırarak kurtuluşa doğru gidiyor. Evvelce olduğu gibi, bundan sonra da, her tehlikeyi yenerek yaşamakta devam edecektir.

BURSA’NIN GERİ ALINMASI MÜNASEBETİYLE

Bursa’nın Yunan işgalinden temizlenmesi münasebetiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi nin eski binası önünde yapılan törende (12 Eylül 1922), Hamdullah Suphi Tanrıöver şunları söyledi:

Hanımlar! Bu kadar acıdan sonra, bu kadar ayrılıktan sonra, yan yana çektiğimiz bu kadar hasretten sonra, kurtuluş günleri geldi. Siz, bu kurtuluş günlerini bize kazandıran aziz şehitlerin, gazilerin anaları, arkadaşları, kız kardeşleri! Artık sevinin, sevinmek hakkınızdır; bayram edin, en büyük bayrama erdiniz. Büyük bayramınız mübarek olsun!

Anadolu kadınları! Bu gazâ diyarında, bin seneden beri, ateş ve cenk yerlerine oğullarını koşturan Anadolu kadınları, bin senedir oğulları daima uzak yerlerde ölen, yetiştirdikleri oğullarının mezarları nerededir bilmeyen Anadolu kadınları! Kurtuluş günleri geldi; kavuşma günleri geldi. Sevinin, bayram edin.

Cihan Harbinden beri ardı arası gelmeyen bir cenk için, ağızdan bir şikâyet sözü çıkmadan, nesi varsa hepsini veren Anadolu kadınları! Erkekleri, kan ve ateş yerlerinde savaşırken, uzak denizlerin kıyılarından orta yaylalara doğru, günlerce, haftalarca çıplak ayakları, giyimsiz sırtlarıyla kurşunlan, top mermilerini taşıyan Anadolu kadınları! Batıda, doğuda, kıblede, bütün cephelerin arkasında memleketi işleten, tarlaları yeşerten, sayısız yetim çocukları yetiştiren, büyüten sensin, ey Anadolu kadını!

Sırası gelince cephaneyi, yaralıyı taşımak sana yetmedi; silâha sen de sanidin, düşman önünde, sen de nöbet bekledin, ateşlere sen de girdin, sen de gazâ ettin. “Erkek aslan olur da, dişi aslan olmaz mı?” diyen sensin. Erkeğinle beraber, zafere erdirdiğin gazân mübarek olsun. Zafere eren gazânın büyük bayramı mübarek olsun.

Subaylar: Dünyanın hiçbir ordusunun yüklenemeyeceği kadar ağır bir vazifeyi genç omuzlan üstünde taşıyan subaylarımız! Baba ocaklarının gölgesi altında değil, cenk yerlerinin güneşi ve ateşi altında yetişen subaylarımız! Birçok muharebelerin ateşinden, demir kasırgalardan geçen yırtık, yanık gazâ bayrakları gibi, düşman kurşunlan ile vücutları delik deşik olan subaylarımız! Milyonlarca delikanlılarımızın, yolunda can verdikleri vatanı siz düşünüp sezmediniz; siz onu haritalar üstünde, kitaplar içinde öğrenmediniz. Siz, onu adım adım gezdiniz, her avuç toprağını kanınızla suladınız.

Ey, Türk subayı! Senin gözlerinin içinde cenubun kızgın çölleri tutuşup duruyor. Senin gözlerinin içinde, Kafkas’ın buzlu dağlan buruşup duruyor. Senin gözlerinin içinde Malazgirt ovaları, Pasin ovaları serilip duruyor; vatan, senin içinde yaşıyor.

En büyük askerimiz diyordu ki: “Subay muharebeleri yapıyoruz.” Zâbit muharebeleri, yâni fikir muharebeleri yapıyoruz. Sen bir fikirsin. Gevşemez, vazgeçmez, sarp, yalçın bir fikirsin. Türklük ve istiklâl fikrinin bayrağım, yangın kızıltısı içinde, demir kasırgası ortasında yücelten sensin. Düşmanın milliyet fikrine, milliyet fikrinle karşı çıktın; seninki elindekinden üstündü. Her biri, ayrı ayrı kaç adamın ömrünü doldurmaya kâfi, o kadar acı, tatlı hâtıralarla dolu olan genç başın, bugün zaferin sabah aydınlığı içinde duruyor. Bugün mesutsun, mağrursun. Kimin bu saadete, bu gurura senden doğmuştur. Fakat Garb uleması, din buhranını hâlletmek için nâzırlann, vekillerin emrinden istianeye [yardım isteme] lüzum görmemişlerdir. En yakın günlerde, yeni bir tecrübesine şahit olduğumuz üzere, memlekette olduğu gibi, maarifimizde de dinî şikâyetleri izale edecek [ortadan kaldıracak] tedbir nâzırlann emrinden gelmeyecektir. Ana dil, hakikî ilim, yüksek belâgat [güzel ve etkili söz söyleme], bedii [estetik] cazibeler, külfetsizlik, başka memleketlerde hasıl ettiği mesut neticeleri, bizim memleketimizde de verebilir. Fakat, menfi gayretlerden uzaklaşarak buhranın menbalarına [bunalımın kaynaklarına] kadar çıkacak âlimlerimiz nerede?

Aşağıda okuyacağınız yazı, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in 17 Kasım 1922’de Ankara Muallimler Cemiyeti Kongresi’ndeki konuşmasının metnidir.

MEKTEP MEDRESE

. . . Yüz seneden beri memleketi yeni ihtiyaçlara göre sevketmek için uğraşan münevverlerimiz, mütemadi aksülamellere [tepkilere] çarparak yollanndan geri kalıyorlar. Her sahada olduğu gibi, maarif sahasında da, biribirleriyle boğuşan fikirleri kendi isimleriyle yâd edelim: Biri, koyu, anut [inatçı] bir muhafazakârlık, daha doğrusu, her çâreyi, her rehayı [kurtulma, iyileşme] mazide arayan görenek ve an’ane zihniyetidir. Zavallı Namık Kemal, bu zihniyeti kastederek, “Eğer hilkat gözlerimizi daima maziye çevirmek isteseydi, onları alnımızda değil, ensemizde yaratırdı,” demişti.

Diğeri, dünyanın bütün ilim cereyanlarını [akımlarını] benimseyen, Garp medeniyetini, beşerî [İnsanî] bir medeniyet tanıyan, hiçbir sahada tecerrüdü [her şeyden uzak kalmak] kabul etmeyen teceddüd perverlerin [yenilik severlerin] zihniyetidir.

Evvelki zihniyet, dar muhafazakârlık, Garp’ten aldığımız müesseselerden, fikirlerden, usullerden dolayı perişan olduğumuza kanidir [inanır], Muhafazakârlann en kuvvetli zamanı, memleketin felâket günleridir. Topraklarımız bir istilâya uğradı mı, ağır bir belâ milletin başına musallat oldu mu, onun sesi yükselir, meydana çıkar ve geriye doğru çekmeye başlar.



Memleket birazcık kuvvetlendi mi, ortadan kaybolduğunu görürsünüz. Fakat yalnız pusuya yatmıştır. Bir fırsat kollayacak, günün birinde, müsait zannettiği bir saatte tekrar üstünüze atılacaktır.

Efendiler, içtima ettiğimiz bu salonun içinde, ben kendim, seksen beş, doksan arkadaşımla beraber, o düşüncede birinin, maarifimizde en mühim mevkie çıkardığımız bir adamın, bu milletin başına ne kadar felâket geldi ise hepsi münevverlerin yüzünden gelmiştir, diye haykırdığını işittik. Onu alkışlayanlar da vardı. Meclis kürsüsünde—ki ismini zikretmiyorum, çünkü tekrar edeceğim cümlesiyle kendisine kâfi ve kötü bir şöhret temin etmiştir—”Bugünkü mektepler, millet nezdinde menfurdur [nazarında, fikrinde iğrençtir, lânet edilir]” demekten çekinmiyordu. Bu cümleyi aynen zabıtnâmelerde okuyabilirsiniz. Bu sözler, bu sesler, 31 Mart gününde aynen söylenmemiş miydi?

 Bu adamlar biraz fırsat bulur bulmaz, resim dersi yerine çizgi dersini, yalnız cansız şeylere âit olmak kayd-ı mahsusiyle ikame etmekten [özel kaydıyla koymaktan] çekinmediler.

Bilmiyorlardı ki, Türk milletinin altmış seneden beri teessüs etmiş bir muasır [çağdaş] ressamlığı vardı. Garbın en meşhur koleksiyonları, müzeleri ve belediyelerine eserlerini kabul ettirmiş bir millî ressamlığı vardır. Düşünmüyorlardı ki, Türk milletinin, yarım asra yakın bir zamandan beri memleket çocuklarına resim, heykeltıraşlık, mimarî, hâk [taş veya tahta üzerinde oymacılık ve kabartmacılık] öğreten bir Sanayii Nefise Mektebi vardır. Musiki yerine İlâhi dersi koydular. Terbiye ve tedrisin en makûl ve en müsmir [faydalı] yardımcısı olan temsilî resmi men etmek için tamimler [genelge] yaptılar. . .

Ne gariptir ve ne acıdır ki, Yunan istilâsı altına düşen memleketlerimizde câmi kürsülerinden ahaliye aynı fikirler telkin ediliyordu. Burada nutukla, şiirle neşredilen mektep husumeti [düşmanlığı] gibi, Kütahya’da, Bursa’da, Ulu Câmi’nin minberinde Ömer Fevzi Efendi gibi adamlar, “Bu mektepler ortada durdukça, bize felâh [kurtuluş] yoktur,” diye haykırıyorlardı.

Benim kanaatim odur ki, İslâm memleketleri tecerrütten [her şeyden sıyrılma] dolayı inkıraza [çökme, kaybolma] uğramış, taraf taraf istilâ altına düşmüştür. İktisadımız cihan iktisadı ile, askerliğimiz bütün cihandaki askerî meselelerle, tababetimiz medenî âlemin her köşesinde münakaşa edilen tıp meseleleri ile alâkadar olmalıdır. Eğer zabitlerimiz harp tecrübeleriyle, yeni askerî nazariyelere dair mütehassıslar tarafından neşredilen kitapları okumaz, belli başlı manevraları takip etmez, kendi askerliğimizin çerçevesi içine gömülüp kalırsa, ordumuz uzun bir zaman geçmeden tekrar bir Yeniçeri ordusu olur.

Tababetimiz, tıp kongrelerini, Garp’ta neşredilen tıp mecmualarını, kitaplarını, bir kelime ile, medenî âlemin bu sahadaki tetkikat ve tecrübelerinden istifadeyi ihmal ederse, döner dolaşır, kurşun dökücülük, macunculuk, kocakarı tedavisi derecesine iner.

Terbiye ve tedrisatımız da böyledir. Bütün medenî âlem, terbiye ve tedris [eğitim] müesseselerini daimî bir tetkik ve münakaşaya tâbi tutmaktadır. Milletin terbiye ve tedris işini, kendi göreneklerimiz içinde hâlletmek iddiasında bulunanlayız; bunda da Garp âleminin irşad [yol gösterme] ve delâletinden [yardım] azamî istifadeye mecburuz. Sübyan mektepleri gibi, Garp tesirlerinden tamamiyle uzak kalmış olan mekteplerimizin hâli, doğru usulün, doğru anlayışın ne tarafta olduğunu göstermeye kifayet eder. . . .

Bugünkü hayatımızı ve son zaferimizi ancak bu [Batılı esaslara göre kurulmuş] mekteplere medyunuz [borçluyuz]. Eğer biz de asırlardan beri tekrar edilen, her şeyi kalıp haline sokan ezberci ve kelimeci medrese tahsili içinde kalsaydık, çoktan tarihimizin son sayfası kapanmış olurdu. Unutmayınız ki, geçen sene [1921] Buhara’da mektep çocuklarını sıralara oturtmak isteyenlerle oturtmamak isteyenler arasında kanlı bir mukatele [vuruşma, çarpışma; muharebe] oldu, yüzlerce adam öldü.

İlk defa Sultan Abdülmecit zamanında Darülmuallimîn’e resim albümlerini ve coğrafya haritalarını sokmak bid’atını irtikap eden [dince kötü sayılan bir şey yapan] Maarif Nâzırı Ahmed Kemal Paşa, tekfire [lanet, küfür etme] uğradı, memleketten kaçarak canını kurtarmaya mecbur oldu.

TÜRK KİMDİR?

Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1923’te Ankara Erkek Muallim [Öğretmen] Mektebinde “Milliyet Düsturları [ilkeleri]” başlıklı bir konferans verdi. Konferans, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde altı gün tefrika edildi. Aşağıda bu konuşmanın son kısımlarını göreceksiniz.

Türk kimdir?

 Biz, Türklük çerçevesi içine kimleri alacağız ve kimleri almayacağız?

 Kim bizdendir ve kim bizden ayrıdır?

 Bütün milletler, çevreden merkeze doğru bir hareket yaparlar. Yörelerden toplayıp kendilerine çekerler; biz bir merkezden bir çevreye hareket yaparız, kendimizden alır, koparır, uzaklaştırırız. Biri Karadeniz sahillerinden geldi mi, o Laz’dır. Halbuki Lazlık, Rize’den daha öte, Kemer Burnundan daha sonra başlar. İki üç nahiyeden ibaret bir halktır. Koskoca Karadeniz Türklüğünün bu kadar yanlış anlaşılması, en hafif bir tâbir ile söylüyorum, fecidir. Biri cenuptan geldi mi, Arap’tır. Lisan hudutlarında yaşadıkları için Türklük hissini, en hakikî bir ateşle duyan Maraş, Birecik, Ayıntap ve bütün Antakya Türkleri zorla, Türk kalmaktaki bütün ısrarlarına, milliyetlerindeki bütün aşk ve kuvvete rağmen sanki Arap’tırlar.

Biz, onları Araplığa doğru iteriz. Doğu vilâyetlerinden gelenler Kürt’türler; hele Rumeli’den geldiniz mi, Arnavut olmaktan kurtulamazsınız. Milliyetleri böyle arazi bölümlerine göre ayıran kimselere sorsak, Türk nerede oturur?

 Bu yeri belli etseler de, hep oraya gitsek olmaz mı?

 Galiba Türk’e, Anadolu ortasında üç vilayetten başka yer kalmayacak.

Efendiler, şüphe yok ki bunlar gülünçtür. Biz kısaca, bir cümle içinde bir düstur hâlinde Türk’ü tarif etmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Dilleri ve dinleri bizden olduğu halde, kalpleri yabancı olanlar bizden değildir. Topraklarımızın içinde iğreti bir adam durumunda oturarak, ilk felâkette nesi varsa toplayacak, Türk vatanının dışında kendisine bir vatan arayabilecek olanlar bizden değildir. Uzak ve yakın geçmişlerinde, Türk milleti ve Türk vatanı aleyhinde düşündüklerini sözleri ile veya işleri ile gösterenler, hususi bir milliyet için çalıştıklarını, her ne suretle olursa olsun açıklamış olanlar bizden değillerdir.

Fakat efendiler, dili ile, dini ile bizden olduğu gibi, emeli ile de bizden olduğunu bütün geçmişi ile gösteren bir kimseye, nasıl, seni reddediyoruz, diyebiliriz?

 Bizim aramızda yerleşerek evinde Türkçe konuşan, çocuklarını Türk mekteplerinde okutan, kızını, oğlunu Türklerle evlendiren ve en hâlis Türk’ten beklediğimiz memleket sadakatim kendi hayatında gösteren adama, soy sop düşüncesi ile nasıl yabancılık edebiliriz?

 Bu yollara gittik mi, kendi kuvvetimizi biz dağıtıyor, bizden olanları biz uzaklaştırıyoruz demektir. Şimdi tekrar soralım: Türk kimdir ve Türk’te ne arıyoruz?

Türkçe konuşan, Müslüman olan ve Türklük sevgisi taşıyan Türk’tür. Biz onda dil birliği, din birliği ve dilek birliği arıyoruz.

Burada, şahsımla ilgili bir hususu belirtmek için araya girdiğimden, okuyucularımın affını rica ediyorum. Türk Ocakları’nın, Ankara Resim ve Heykel Müzesinin konferans salonunda, Türk Ocağının kurucularından ve yıllarca genel başkanlığını yapmış Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, yüzyıllar boyunca aynı gurur, aynı şevk ve aynı heyecanla okunacak büyük nutuklarından bazılarım verdiği bu aynı salonda yaptığı büyük kongresinde (15 Nisan 1999), “Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocakları Kültür Armağanı” şahsıma bahşedildi. Salonu baştan başa kaplayan büyük bir kalabalık önünde, hayatımın en çok gurur verici, en çok sevindirici, en çok heyecanlandırıcı anlarını yaşadım ve kitaplığımda muhafaza edilen bu armağana baktıkça, aynı gururu, aynı sevinci, aynı heyecanı tekrar tekrar yaşıyorum ve hayatımın sonuna kadar da yaşayacağım.

O gün, şahsıma bahşedilen armağan vesilesiyle duyduğum gurur ve sevinçten de belki daha fazlasını, Türk Ocakları Genel Yönetim Kurulu üyelerinin ve kongre için yurdun her tarafından gelen yüzlerce “Ocaklı”nın Atatürk’ün, Türk Ocağı hakkındaki bazı sözlerini kalplerinde ve dimağlarında yerleştirdiklerini, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde büyük rol oynamış Ocak’ın kutsal adına, hiçbir şekilde leke getirilmesine asla müsaade edilmeyeceğini, hiçbir parti, zümre, veya şahsa bağlanmaksızın sadece ve sadece Türklük için çalıştıklarını görmem oldu. Büyük Kurtarıcı, ebedî istirahatgâhında rahat uyusun: Günümüzün Türk Ocakları, onun gösterdiğin yoldan bir santim daha ayrılmayacaklarım tekrar tekrar ifade ettiler. Atatürk, Türk Ocakları ndan şu kelimelerle bahsetti:

“Benim bildiğime göre, memleketimizde çok yıllardan beri açılmış ve el’an kutlu ateşlerle yanan ve alevi ona bağlı olanların kalp ve vicdanını aydınlatan Türk Ocakları’nın esas gayesi, millete . . . müsbet bir karakter vermektir. Türk Ocakları, milletin kültürü üzerinde ehemmiyetli tesirler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha çok yapacaklardır. Biz, milliyet, düşüncelerini uygulamakta çok gecikmiş ve çok savsaklamış bir milletiz. Bunun zararlarını fazla çalışmakla kapatmaya çalışmalıyız.”

Günümüzün “Ocaklılar’ı da, Atatürk’ün işaret ettiği bu yolda gururla, azimle, şevk ve heyecanla yürüyorlar.

N.M.

Sh: 287-355

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

 

HALİDE EDİP ADIVAR- (1884-1964)-Nejat MUALLİMOĞLU


Türk milleti, Balkan Harbinden sonra dahil olduğu grupla hemen katıldığı Birinci Dünya Harbinde mağlûp olmuş; Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ve ardından Damat Ferit Hükümeti’nin kabul ettiği Sevr Antlaşması ile parçalanmıştı.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Batılı devletlerin teşviki ile 15 Mayıs, 1919 da Yunan ordusu İzmir’e çıktı. Büyük Harp’te dört yıl kahramanca ve pek çok mahrumiyet içinde dövüşen Türk milleti, yorgun ve perişan olmakla beraber, bağımsızlık ve hürriyeti uğruna her şeyi yapmaya, gerektiğinde ölmeye hazırdı.

İzmir’in işgali ile başlayan felâketli günlerde, Türk’e reva görülen haksızlıkların bir tepkisi olarak, yurdun çeşitli şehir ve kasabalarında protesto mitingleri, camilerde toplantılar yapıldı. Bu arada İzmir, Maraş, Gaziantep ve Adana’da silâhlı çatışmalar başladı.

İstanbul’daki lânetleme mitinglerinin iki kahramanı, hiç şüphesiz ki, Halide Edip (Adıvar) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) idi.

Türk edebiyatı, Halide Edip ölçüsünde bir kadın romancı yetiştirmedi. Ateşten Gömlek, Kalp Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu, Handan, Raik’in Annesi, Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye birer millî romandırlar.

Kalemi ile, kafası ile İttihat ve Terakki Cemiyeti nde faal bir rol oynayan Halide Edip, millî hizmetlerini Anadolu’daki büyük mücadeleye katılarak devam ettirdi.

Aşağıda, Halide Edip Adıvar’ın, o karanlık ve matemli günlerimizde İstanbullular’ı coşturan, bağımsızlık ümit ve aşkını onların kalplerinde yerleştiren konuşmalarının metinlerini göreceksiniz.

Halide Edip Adıvar, aşağıdaki ilk hitabesini 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Fatih’te Belediye dairesi önünde yapılan mitingte söyledi. Mitinge 50 bin kişi katılmıştı.

FATİH NUTKU- (19 Mayıs 1919)

Müslümanlar, Türkler: Türk ve Müslüman bugün en karanlık gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece. Fakat insanın hayatında sabah olmayan gece yoktur. Yarın, bu korkunç geceyi yırtıp şaşaalı bir sabah yaratacağız. Yalnız, ışık geldiği vakit gözümüzü güneşe, karanlığa göre baykuşlar gibi açmayalım. Işık geldiği vakit hayatı karşılayacak, karşılayabilecek insanlar hâlinde bulunalım. Millet, iyi ve fena günler gördü. Günah dakikaları ve şanlı dakikalar yaşadı. Fakat kardeşler, bugün ufak günahlarımızın üzerine öyle ateşin (coşkulu) bir kan akmıştır ki, bu kan dünyanın günahını yıkayacak kadar temiz ve mebzuldur [boldur]. O kan, bizim vazifemizi tayin etti, bize bir vazife bıraktı.

Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen âlet yok, fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silâhımız var: Hak ve Allah var. [Alkışlar] Top ve tüfek düşer, Hak ve Allah bâkîdir. Topun yüzüne tükürecek kadar evlâtlar, analar, kalbimizde aşk ve îman, milliyet duygusu var. Biz, dünyada millet sınıfına lâyık bir millet olduğumuzu erkek, kadın, hattâ çocuklarımıza kadar ispat ettik.

Bugün memleketimiz, taksim edilmek tehlikesi karşısında. Adım, adım, kendi dûnumuzdaki [alçak, aşağı] milletleri başımıza efendi yapmak istiyorlar. Bugün, İzmir, yarın Konya, öbür gün İstanbul, sonra Müslüman dünyasının başı olan Türk susturulmuş olacaktır.

Buna karşı ne silâhımız var?

Kurşun, top, bomba mı?

Bir top bebeklerimizi öldürebilir. Bizim bundan da kavî [dayanıklı, güçlü, zorlu] silahlarımız var. Sesimizi dünya mutlak işitecektir. İşitmek ve işittirmek için bugün, kuvvetli ve metin [dayanıklı] bir millet hâlinde bulunmalıyız. Bugün Türkler, dâvalarını halledinceye kadar, nasıl kurun-ı vusta’da [ortaçağda] haftada üç gün Allah mütarekesi yapıldı idiyse, öyle Allah mütarekesi aktedilmelidir.

Arkadaşlar, Müslümanlar, Türkler! Bugün burada toplanan şu halk kütlesinin bir tek isteği var; o da, en tabiî haklarının kendisinden alınmamasıdır. İstediğimiz basit, yüksek, ve ulvî bir haktır. Bizim sözümüzü onlar dinlemeyebilirler. Fakat biz padişahımızdan babalık etmesini rica ederiz. Biz, erkeklerimizle beraber, milletin kalbinden gelen en kuvvetli, en akıllı, en cesur, milleti en çok temsil edecek bir kabine isteriz. Padişahımıza, halkın hissiyatını tebliğ eder ve deriz ki: İşte kara bir gün yaşıyoruz, bugün herkes susmuştur, bugün Türk ve Müslüman, Padişahın etrafında toplanmıştır.

Hanımlar, efendiler!

Bugün, bunun beş misli bir miting de yapmış olsak, bunun semeresini göremeyiz. Fakat yarın var, çocuklarımız var. Buradaki Türk, Müslüman âleminin kalbidir; siz de düşdüğünüz vakit birçok şeyler düşecektir. Kadınlar, silâhsız ve zayıf, fakat kalbi gayet metindir. Bütün âlemi İslâm, hep kardeşimizdir. Bundan dönen Türk kadını değildir. Yaşasın milletimiz!

ÖĞRETMENLER TOPLANTISINDAKİ NUTKU- (21 Mayıs 1919)

Müslümanların tarihinde bugünkü heyecan kadar heyecan görülmemiştir. Titreyen kalplerin aksi, Müslüman âleminin her noktasında hissediliyor. Bizim dâvamız bir Türk dâvası değil, Müslüman âleminin dâvasıdır.

Yalnız bir nokta var. Bugünkü Osmanlı Türkiye’si, mevkii itibariyle İslâmlığın dimağıdır, kalbidir; Türkiye ezilir ezilmez, Müslüman âleminin istiklâli örtülmüş ve gömülmüştür. Yedi yüz senelik ananeye malik [geleneğe sahip] bir devlet üzerine 100 senelik bir millet oturamaz diyorlar. Bunlar, mitinglerde söylenebilir; fakat biz muallime ve muallimler [öğretmenler] kendimizi aldatmayalım. Ben, maddî nokta-i nazardan bedbinim [karamsar]. Fakat manevî sermayemize o kadar îmanım var ki, yapayalnız kalsam bile, yarın için bir Müslüman ve Türk âlemi doğacağına îman ederim. Nikbin [iyimser] olurken hesabımızı iyi tutalım. Arkadaşlar, tarihte Çanakkale Muharebesi gibi bir muharebeye sahip olan bir millet mahvedilemez.

Hayattan bugün için hak istemeye, muallimlerin hakkı yoktur, fakat yaşarken onu elde edecektir. Muharebeden sonra silâhsız, fakat kalbi çok kıymetli Türkiye vardır. Müslüman âleminde, bugünkü uyanmış heyecanı zinhar [sakın] unutmayınız.

. . . Dâvamızın doğruluğuna itikadımız [inanç] vardır. Emin olalım, bizi isteyenlerin arkalarında milletleri vardır. O milletler, ölen ve ihtilâl yapan bir millete lâkayt [ilgisiz] kalamazlar. Bu içtimâda [toplantıda] hepimiz gibi, hepimiz kadar ölmeye hazır olanlar yanlış bir şey düşündüler. Bir kaleye bayrak dikmekle orası bayrak sahibine ait olamaz, dediler. Yunan bayrağı İzmir üzerinde dikilmeyecektir. Bu, can damarımız üzerine yapılan ilk ve son tecrübedir.

En kıymetli kuvvetlerimizi israf etmeyelim. En gür sesimizle bugünkü heyecanın kuvvetini ve neler yapacağımızı göstererek susmamalıyız. Tâ ki, kâğıt üzerinde değil, hakikatte bilfiil arzumuzun Türk olduğunu ispat edinceye kadar. Bazı tüfekler önünde insanın kalbi titrer, fakat bugün o devir geçti. Vatan aşkı için, insanın heyecanı tükenmez; bu heyecanı idâme [devam ettirmek], dimağ hâlinde olan muallimlerin vazifesidir.

KADIKÖY NUTKU-(22 Mayıs 1919)

O gün Kadıköy’de durmaksızın yağan yağmur altında 20 bin kişi Belediye binası önünde heyecanla toplanmıştı. O günlerde, İstanbul’da yapılan mitinglerde konuşan hatiplerin bazı sözlerinin gazetelerde yayınlanmasına sansür müsaade etmedi. Tasviriefkâr ve Vakit gazetelerinden derlediği konuşma metinlerini, “Millî Mücadele’de İstanbul Mitingleri” (1951) adlı kitabında toplayan Kemal Arıburunu diyor ki: “Bu hitabelerin çoğu irticalen [doğaçlama] söylenmiş olduğundan dolayı, cümlelerde bazı noksanlıklar ve kelime hatâları mevcut ise de, bu noksanlıkların esas maksat ve ruha tesiri olmadığı görülmüş ve aynen bırakılmıştır. Kitapta acı bir hakikat olarak görülmektedir ki, sansürün müdahalesiyle, bu toprağın öz çocuklarının konuşmaları efkârı umumiyeye duyurulmak istenmemiştir. Metinler arasında görülen sıralı noktalar sansürün çizdiği kısımlardır.”

Müslümanlar, Türkler!

Müslüman ve Türk dünyası en siyah bir matemle dalgalanıyor. Bugünkü heyecan emin olunuz ki, Müslüman âlemini bir dalga gibi sarsıyor.  ………………………………………………….

Biliniz ki, küçük görünen Türkiye ve Türkler, Müslüman dünyasının kalbidir, başıdır. Türkler’e indirilmek istenen darbe, bütün Müslüman dünyasının kafasını koparmak içindir. Emin olunuz ki, Harbi Umumi’de, birçok Müslüman düşmanlarımızla beraber kan döktü. Galiçya’da, Çanakkale’de, Irak’ta makam-ı hilafete karşı harp ederken, onlar adalet için, beşeriyet [insanlık] için harp ettiler, öldüler. Emin olunuz, aldandılar.    

Bugün aldanmayalım. Hissedilen bir heyecan var. Bunu söndürmek için icat edilen haberlere inanmayalım. [İnanmıyoruz sedaları] Daha dün, âlemi titreten Almanya, bugün başı önünde geziyor. Kendilerinin olmayan toprakları âleme tevzi etmek [dağıtmak] isteyenler, hakkın sedası önünde eğilecekler ve hakkı teslim edeceklerdir. Dostu Venizelos’a bir hediye veren Mösyü Clemenceau’nun arkasında, milletlerin hak ve adaleti için harbetmiş Fransız milleti vardır. Yunan parasıyla çıkan Fransız gazetelerinden bir kaçından maadası, bütün bu hareketleri şayanı takbih [kınanmaya değer] buluyorlar. Türk milletini ve Türkiye’yi parçalamak isteyen Llyod George’in arkasında bir İngiliz milleti vardır. Clemenceau, Llyod George ve bunlardan mürekkep olan dörtler meclisinin arkasından uyanacak, emin olunuz, büyük harpler vardır.

Dün, İstanbul’a gelmek isteyen Çarlık vardı. O Çarlığın yerinde bugün yeller esiyor. Niçin?

 Biz o Çarlığın nefesini Çanakkale’de boğduk. Burada devrilen yalnız Çarlık değildir; adaletsizliktir.

Bu adaletsizlik muvakkattir [geçici]. Belki biz de adaletin geldiğini göremeyeceğiz. Fakat o gecikmeyecektir. Bütün adaletlerin üstünde bir adaleti İlâhî vardır ki, o gelecek ve bütün milletleri sarsarak üzerinden geçecektir.

Zinhar heyecanlarınızı unutmayınız. Yarın dünyanın son tarihî perdeleri oynandıktan sonra, Türkler ne yaptı diye bize bakacaklardır. Ve Çarlığı boğup adaleti kurtardığımızdan dolayı bizi alkışlayacaklardır. Milletlerin üzerinde hâkim olan adalet, Türk milleti, nihayet senin de hakkını verecektir.

SULTAN AHMET NUTKU- (30 Mayıs 1919)

O zaman 35 yaşlarında bulunan Halide Edip Adıvar o günkü hislerini şöyle anlatır:



Sultan Ahmet Meydanına Fuat Paşa Türbesi sokağından girdim. Yanımda kaç kişi vardı, beni kim götürüyordu, bilemiyorum. Kalbim o kadar atıyordu ki, yürürken sallanıyordum. Fakat meydanın başına gelip de kalabalığı görünce, bana sükûnet geldi. Sultan Ahmet Camii’nin minareleri, mavi boşluğa yükselen İlâhî bir sanatkârın elinden çıkmış beyaz neyler gibiydi. Minarelerin dar şerefelerinden, siyah bayraklar havada dalgalanıyordu. Camiinin önünde, yerde, yüksek bir kürsü vardı. O da siyah bir örtü ile kapalıydı. Kürsünün önünde [Amerika Cumhurbaşkanı] Wilson’un on ikinci prensibini temsil eden bir yazı vardı.[1] Sade meydanda değil, tâ Ayasofya’ya kadar insan doluydu. Halk o kadar sıkışmıştı ki, hareket edemeyecek bir halde idi. Askerler, kalabalığın iki yüz bin kişi olduğunu söylüyorlardı.

Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker, bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım. Acaba, bunlardan, beni oraya götürmeleri istenmiş miydi?

 Yoksa, kendi kendilerine mi gelmişlerdi, bilmiyorum. Kürsünün önüne geldiğim zaman, hayatımın en önemli dakikalarından birini hissettim. Vücudumun her zerresi elektriklenmiş gibiydi. Bu hal, herhangi bir zamanda beni derhal öldürebilecek kudretteydi. Fakat o an benim için unutulmaz bir tecrübedir. Çünkü hiç sesi çıkmayan bu iki yüz bin kişinin ızdırabını bana aşılamıştı.

İnanıyorum ki, Sultan Ahmet’deki Halide, hergünkü Halide değildi. Bazen en mütevazı ve tanınmamış bir insanın büyük, bir milletin büyük idealini temsil edebileceğine inanıyordum. O günkü Halide’nin kalbi, bütün Türk kalplerinden gelen hisle atıyor ve Halide ‘ye gelecek yılların faciasını duyuruyordu.

Minarelerden gelen seslere, kalabalık arasındaki yüzlerce ulema, Müslümanlığın bir nakaratı olan “Allahu Ekber, Lâilâhe illallah, Vallahu Ekber, Allahu Ekber Velillâhilhamd” ile bu seslere katılıyordu. Halide, bu harikulade teraneyi [ezgi] dinlerken kendi kendine şunları söylüyordu:

“İnsanların kardeşliğini ve barışı ifade eden İslâmiyet ebedîdir. Bâtıl inançlar ve dar görüşler İslâmiyet değil. Allah’tan gelir, gerçek İslâmiyet. Ben, bugün onun en yüksek noktasını ifade etmeye mecburum. Türkiye, benim zulme uğramış milletim de ebedîdir. O, öteki milletlerde olan kusur ve faziletlere sahip olmakla beraber, hiçbir maddî kuvvetin yok edemeyeceği manevî bir kudrete de sahiptir. Ben bugün onun zirvesini anlatmalı, insanlığın kardeşliğini ifade eden ruhunu vermeye çalışmalıyım.”

Halide’nin sesinin belli bir noktadan öteye geçmediğine eminim. Bu yüz binlerce halk için, o sadece kara bir noktadan ibaret kalmıştır. Fakat, bu insan denizi içinde, insanı ürküten mutlak bir sükût vardı. Belki, herkes kendi içinden gelen sesi dinliyordu. Halide ise, o günün, kelimesiz gelen bir mesajının bir medyumundan ibaretti.

Önce minarelere hitap ederek onlardan şanlı tarihimizin devam ettirilmesini istiyordum. Bu konuşmamın bir cümlesi millet arasında vecize yerini aldı: “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” Bunu söylerken Halide, demokrat esaslara bağlı hakiki bir Müslüman milletin hissini ifade ediyordu. Nihayet, Halide, onların aşağıda söyleyeceğim esaslara bağlı kalacaklarına iki defa yemin etmelerini teklif etti: (1) İnsanlık adalet ve esaslarına sadık kalmak, (2) Herhangi bir şart altında olursa olsun, hiçbir kuvvete boyun eğmemek.

Binlerce ses, bir uğultu halinde, “Yemin ediyoruz,” diye cevap verdi. Gök gürlemesini andıran insan sesleri yükseliyor ve Halide’nin ayaklarının altındaki kürsüyü sarsıyordu. Aynı zamanda, İtilâf Kuvvetlerine bağlı uçaklar, minarelerin arasında uçuyor, kalabalığı teftiş eden bir polis vazifesini görüyordu. Adeta bir dev an gibi vızıldayan bu makineler, bizi korkutmak istiyordu. Fakat hiç kimse maddî bir kuvvetten haberdar değildi. Herhangi bir halkın yüreğine ölüm korkusu üstünde bir his gelebilir. İnanıyorum ki, o gün, şayet uçaklar ateş açmış olsaydı, bu yeni mücadele ruhu ile kendinden geçen halk bundan haberdar olmayacaktı.

Nihayet, Halide, kürsüden aşağı baktığı zaman, önünde, bir sakat asker kalabalığı gördü. Hepsi, itina ile giyinmişlerdi. İçlerinden bir genç grup kürsünün önünü almış, kalabalığın oraya girmesine mâni oluyordu. Bu kürsüye en yakın olan yarım insan dairesinin arasında Fransız üniformalı, yakışıklı, ince yüzlü bir adam vardı. Bu, General Foulon’du. Fransız doğan bu adamın yüreği, o gün Türk’tü ve bütün Türk gençleriyle birlikte onun da gözlerinden yaşlar akıyordu.

Bu gerginlik, aşağıdaki genç bir Darülfünunlunun [üniversitelinin] sesiyle kırıldı. Birden bire, “Milletim, zavallı milletim!” diye bağırarak hıçkırmaya başladı ve birden düşüp bayıldı. Bu olayı, Halide’yi içinden düştüğü vecitten [kendinden geçme] çıkardı ve kürsüden inerek o da yardıma koştu.

Halide Edip Adıvar’ın nutkundan parçalar aşağıdadır.

“Kardeşlerim, evlâtlarım! Ruhu göklerde olan yedi yüz senelik şanlı tarihimiz bu minarelerden bugün, Osmanlı tarihinin faciasını seyrediyor. Bu muazzam, bu tarihî meydanda, zafer alayları tertip eden ecdadımızın ruhu bizi seyrediyor. Dünyaların öbür ucuna at süren nâmağlûp erlerin evlâtları önünde baş eğiyor ve yemin ediyorum: Ben, Müslüman tarihinin bedbaht bir kızıyım. Bugün de dünkü kadar kahraman ve talihsiz Türk milletinin anasıyım. Millet nâmına, ecdadımızın bizi seyreden ruhlarına yemin ediyorum. Bugün, kolları kesilmiş olan Türk’ün kalbi, eski cesaret ve şecaatini [yiğitlik] kaybetmemiştir. Yemin ediyorum ki, Osmanlı sancağına, tarihine hıyanet etmeyeceğim. Allah’a, hakka, milletlerin İlâhî hakkına dayanan Türk milleti, bütün Müslüman ve Türk dünyasına ilân ediyorum. Dâvamızı ilân ediyorum .

Türkler’e zalim diyenler öyle günah işliyorlar ki, tarihin karşısında onların günahlarını, bütün denizlerin bitmez tükenmez suları bile yıkayamayacaktır.

Bugün karşımızda yükselen ses, Müslüman kardeşlerin sesidir. Esaret boyunduruğu can damarlarına geçmiş olan milletler, bizim felâketimiz karşısında gür sesleriyle bağırıyorlar. Ben, kardeş Müslüman dünyalarına, sizin nâmınıza hitap ediyorum. Dâvamız şudur: Zaten elinden tutanları kalmayan, ellerini, bacaklarını kaybeden gazilerimiz, şehitlerimiz nâmına dâvamızı ilân ediyorum. Bu dâvamız da, Türkler’in hak ve istiklâlidir. Türkler, Türkiye’nin ebedî haklarına asla dokundurmayacaklar; yarın, Hakk’ın mahkemei kübrası [en büyük mahkeme] önünde zalimlerin hepsi mahkemeye çekilecek, onlara, bizim kanlarımızı döktürdünüz, diyecekler. İşte kardeşlerim, işte evlâtlarım, dâvanızdan kaçmayınız. O gün size hak verecekler. Bugün iki dostunuz vardır: Birisi, kalbi, mâbedleri bizimle beraber olan Müslüman dünyası; diğeri, zalimleri yakasından sürükleyecek büyük milletlerdir.

Kardeşlerim, evlâtlarım!

Osmanlı toprağında böyle muazzam, böyle tarihî bir gün, belki bir daha idrak etmeyeceğiz. Evlâtlarım, öyle bir gün olur da bir daha toplanamazsak, içimizde ölenler olursa, Türk’ün istiklâl bayrağı ile mezarı üzerine geliniz.

Eski tarihimizin, bu muazzam minarelerin bahşettiği tarihimizin en asîl, en terbiyeli vekarımızı asla unutmayacağız! Yemin ediniz. [Vallahi sesleri]

Yedi yüz senelik minareler, mavi semalarıyle bize baktığı bu günlerde, Osmanlı bayrağı, Osmanlı hakkı için can vermekten çekinmeyeceğinize yemin ediniz! [Vallahi sesleri]

Meraklısına Not: Gazeteci ve yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Halide Edip Adıvar’ın bu nutku hakkında der ki: “İstanbul’un 1919’daki Sultan Ahmet şahlanışında ben, rahmetli Halide Edip’in konuştuğu kürsünün hemen önünde idim. Aralarına gerilmiş urganlarda yaslı bayraklarımızın dalgalandığı minarelerin şerefelerinden ’salâ’ sesleri gamlı göklere uçuşurken, kara ipekten bir çarşafa bürünmüş bir Halide Edip de, tül peçesi ve kara kâkülleri rüzgâra uçuşan mat yüzlü, alev gibi yanan kapkara gözlü savaşçı genç kadın olarak tarihe yükselmişti.

“Halide edip, ömrü boyunca başka bir şey yapmamış olsaydı, bu vatana hiçbir hizmette bulunmamış, hiçbir eser yazmamış olsaydı bile, sırf o gün, bu Sultan Ahmet Meydanı’nı, bu Ayasofya Meydanı’nı ve Sultan Ahmet Camii’nin avlusuna ve meydanlara ulaşan bütün yolları doldurmuş olan, 150 binden çok fazla, 200 binden az eksik olan insanı ‘Tek Türk ve Müslüman’ kalıbına sokan o içli, ateşli hitabesi ’azizeleşmesi’ne de yeterdi.

”Halide, o gün bambaşka bir mahlûktu. Mitingi kontrol etmek ve kim bilir, belki de mitingde konuşacak hatipleri mimlemek ve sonra tutuklamak amacıyla oraya gelmiş olan İtilâf Devletleri Müşterek Jandarma Komutanı Fransız albay Korsikalı Sekaldi bile, Halide Edip’in o boğuk sesle: ‘Allah var, Allah!’ diye meydanı inlettiği anda gözyaşlarını tutamamıştı.”

Yayıncının Notu: Halide Edip, hayatı boyunca modern Türk kadını misyonunun ilk savunucularından biri olarak tarihe geçmekle kalmamış; bir asker, bir edebiyatçı, bir kahraman ve çok iyi bir hatip olarak yaşadığı dönemin akışına yön vermiştir.

1908 yılında gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gerici grupların düşmanlığını kazandı. 1920 yılında Anadolu’ya kaçarak katıldığı Kurtuluş Savaşı’nda kendisine önce onbaşı, daha sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

Konferanslar vermek üzere önce Amerika’ya, daha sonra Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1940 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Başkanı oldu.

Bir yanda Osmanlı-İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, öte yanda ise Batılılaşmış, köklerinden kopmuş, değerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadın. Adıvar romanlarında kadını Batılılaşmış, milli değerlere bağlı kalmış, hem serbest, hem namus konusunda çok titiz, sağlam ahlaklı kadın olarak işlerdi.

Eserleri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiş olan Halide Edip, modern Türkiye’nin bugün bile ihtiyaç duyduğu bir misyonun ilk temsilcilerinden olarak sonsuza dek saygı ile anılacaktır.

Sh: 259-267

 Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

 

DÜNYAYI SARSAN KONUŞMALAR- Nejat MUALLİMOĞLU


Bana Arşimet’in manivelasından bahsetme.
O, riyazi bir tahayyül gücüne sahip unutkan bir adamdı.
Matematiğe hürmet ederim, ama benim makinelerle hiçbir ilgim yok.
Sen bana, yerinde ve doğru bir kelimeyi ve hatâsız vurguyu ver;
ben, dünyayı yerinden oynatayım.

Joseph Conrad

Dünyada alelâdeliğin tahammül edilemeyeceği yerler;
şiir, musiki, resim ve hitabettir…

La Bruyere

Büyük düşünürler yaşarken bin verir, bir alır;

ölünce bir verir bin alırlar.

Prof. Dr. Erol Manisalı

(Attila İlhan’ın cenaze törenindeki konuşmasından)

Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ruhuna…

Dil, yalnız ses ve söz değil. Dil, sayısız milletlerin biribirine devrettiği kopmaz bir yaşayış, zaman içinde tarihin, mekân içinde coğrafyanın, iman içinde dinin el ele vererek, biribirini destekleyerek, yeraltı ve yerüstü suları gibi, görünür ve görünmez kanallarla diller arasında aktarmalar yapa yapa, geniş çaplı bir alışveriş âlemi içinde, başlı başına, mantık ve ferman dinlemeksizin, kendine mahsus kanunlarıyle, tabiatın en karışık uzviyetlerinden daha dipdiri bir varlıktır. Dile akıl öğretilmez; akıl, ancak dilden ders alır.

Her şeyin üstünde mukaddes varlık ki vatandır, fakat yalnız toprak, dağ, tarla değil, yâni vatan, yalnız coğrafyanın gölgesi değil; vatan, ki milletin yarattığı mefharetler mecmuasıdır [övünülen şeylerin toplanmasıdır]; gövdeye can gibi, vatanı yaratan milletse, milleti yapan da dildir. DiJin vatandan daha mukaddes olduğunu anlamak için tarihe bakmak yeter. Giden milletler, dilleri diri kalmış milletler tarafından tekrar kurtarıldı, fakat dili giden milletlerin ne vatanı kaldı, ne kendileri. Bu bahisle son söz, vatanın mukaddesliği gibi, dilin ne kudsiyetler kudsiyeti olduğunu aklımızdan çıkarmamaktır. Dille oynayanlar, neyle oynadıklarını iyi bilmeli.

İsmail Habip Sevük

Dil Dâvası

TAKDİM

John Greenleaf adındaki bir Amerikan şairi, “Her kriz, hitabesini ve hareketini beraberinde getirir,” diyor.

İnsanlık tarihi, aslında, büyük hitabelerin etkisi altındaki önemli ve dramatik hâdiselerin belgeleridir. Eski Yunanistan ve Roma’dan günümüze gelinceye kadar, hitabet ve devlet adamlığı el ele yürüdü. Kılıcı çok iyi kullanan insanların pek çoğu, aynı zamanda, belâgatli sözleriyle kütleleri harekete getirmesini de bilen insanlardı.

Hitabet tarihi binlerce sene öncesine kadar uzanıyor. Belki de kalabalık önünde yapılan konuşmalar, cenazelerde söylenen hitabelerle başladı. Topluluklar geliştikçe, söz söyleme ihtiyacı da arttı. Halk önünde iyi ve tesirli konuşan armağanlı hatipler, kanun yapıcılığı ve liderlik mevkilerine yükseldiler. Yunan medeniyeti zirvesine eriştiği zaman, hitabet, hükümet etme ve kültürün bir güzel sanatı hâlinde ele alındı. Hitabet, Batı’da, bugün de bir güzel sanat olarak ele alınıyor, bir güzel sanat olarak gelecek nesillere bırakılması için üzerinde titizlikle duruluyor.

Eski çağlardan bu yana hitabet teknikleri pek değişmemekle birlikte konuşma sanatının tarzı değişti. Günümüzün hatiplerinin, fikirlerini ve söylemek istediklerini, eski üslûpta, “oratory” denen mübalâğalı tarz yerine normal konuşma tarzı, günlük muhavere tarzı ile sunmaları isteniyor. Hitabet sanatını, yine de, ister eski zamanların, ister günümüzün anlayış tarzları ile ele alalım, bir Demosten’in, Çiçero’nun, Abraham Lincoln’ün, Churchill’in, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, Atatürk’ün hitabelerini dikkatle okuduğumuz zaman, bu güzel sanata beslediğimiz saygı ve sevginin azalmadığını görüyoruz.

Okuyacağınız hitabeler size, hatiplerin, karşılaştıkları meseleleri ve bu meselelerin üstesinden nasıl geldiklerini incelemek fırsatını verecek. Bu hitabeleri dikkatle okuduğunuz takdirde, hatiplerin önlerinde hâl çareleri bekleyen meselelerin, neler olduklarını göreceksiniz: Hazırlanan malzemenin organizasyonu, belirli bir dinleyici önünde nasıl hareket edileceği, kelimelerin seçilişi ve inanışların dinleyicilere sunuluşu.

Hatibin, konuşmasını gerektiren durum ve dinleyiciler kadar, dinleyicilerin de, hatibi nasıl gördüklerinin, onun hakkında neler düşündüklerinin, bir hatibin konuşmasına nasıl tesir edeceğini de düşünün: Sokrat, kendisini ölüme mahkum eden jüriye hitap ediyor; Çiçero, Katiline’nin kendisini öldürmeye teşebbüs etmesinden sonra, Roma Senatosu’nda Katiline’nin yüzüne karşı onun bir hain olduğunu söylüyor; Churchill, İkinci Dünya Harbi’nin en karanlık günlerinde, milletinin savaş azmini canlı tutmaya çalışıyor; Kennedy, Amerikan halkının düşünce ve hareket tarzlarında değişiklik istiyor: Halide Edip (Adıvar) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver), İstanbul’un işgal altında bulunduğu sıralarda, Sultan Ahmet Meydanı’nı dolduran iki-yüz-bine yakın yaslı insana, karanlık bulutların mutlaka dağılacağını, güneşin bütün haşmet ve şaşaası ile Türkiye ufuklarında yeniden parlayacağını söylüyorlar; Atatürk, millî mücadelenin devam ettiği bir sırada, kendisini vatandaşlıktan çıkarmak isteyecek kadar hücumlarını ileri götürenlere cevap veriyor.

Hitabetin gayesi hatibin, üzerinde durduğu düşüncelerin haklı, kendisinin âdil ve samimi bir kimse olduğunu dinleyicilerine inandırmaktır. Burada, bir hatipte aranan vasıflara bir tanesi daha ekleniyor; hatip, inandıklarında samimi olmalı. Aristo, iyi bir hatibin, aynı zamanda temiz ve iyi ahlâklı bir insan olması gerektiğini söyledi. Bu, bugün de doğru ve geçerli. Temiz bir vicdan, hitabetin gerektirdiği fikrî berraklığı ve doğruluğu sağlar.

Hatipleri üç sınıfta toplayabiliriz: (1) Anadilini iyi bilmesine ve konuşmasını iyi hazırlamasına rağmen, söyleyiş tarzı cansız ve sönük olan hatip; (2) Alelâde bir kafaya sahip olmasına, iyi bir tahsilden geçmemesine rağmen, iyi bir söyleyiş tarzına sahip olan hatip, ve (3) Yüksek vasıflı düşüncelerini tesirli bir konuşma tarzı ile birleştiren hatip. Dünyanın en iyi hatipleri, genellikle, bu son ideale yaklaşanlardır.

Victor Hugo, böylesine bir hatip olmasaydı Voltaire’in ölümünün yüzüncü yıldönümünde yapılan törende sözlerini şu unutulmaz kelimelerle bitirebilir miydi:

“O büyük ölüye, o büyük ruha dönelim. O, hürmet edilen mezar önünde eğilelim. İnsanlar için faydalı hayatının yüz sene önce sona erdiği, fakat eserlerinin ölmeyeceği bu insanla tanışalım. Bu muhteşem Voltaire’in yardımcıları, öteki güçlü mütefekkirlerle de, Jean Jacques’la, Diderot’yla, Montesquieu’yle de tanışalım. Bu büyük seslere seslenelim. Beşer kanının akıtılmasını durduralım. Despotlar, yeter! Ah, barbarlık hâlâ sürüyor! O halde, medeniyet de gazaba gelsin. On sekizinci asır on dokuzuncu yüzyıla yardım etsin. Filozoflar, bizden önce gelenler, hakikat havarileri idiler. O muhteşem gölgelerden niyaz edelim; onlar önce gelenler, hakikat havârileri idiler. O muhteşem gölgelerden niyaz edelim; onlar, harp tasarlayan hanedanlara, insanların yaşama haklarını, vicdan hürriyetlerini, aklın hâkimiyetini, emeğin kutsallığını, barışın azizliğini ilân etsinler; ve gece karanlıkları, nasıl tahtlardan çıkıyorsa, ışık da mezarlardan yükselsin.”

Amerikan Harp Akademisi subay adaylarına hitap eden 82 yaşındaki Gen. MacArthur da, yüksek vasıflı düşüncelerini tesirli bir konuşma tarzı ile birleştiren büyük bir hatipti:

“Vazife, şeref, ülke… Bilgiçlik taslayan herkes, her demagog, her sinik, her riyakâr, ortalığı karıştırmak isteyen herkes ve maalesef değişik karakterde olan diğer bazıları, onları, onlarla alay edecek kadar aşağılayacaklar.

Ama onların yaptıkları bazı şeyler şunlar: Size temel bir karakter kazandırırlar. Sizi, ülkenin savunmasından sorumlu insanlar olarak istikbaldeki rolleriniz için hazırlarlar. Onlar, zayıf olduğunuzu bildiğiniz zaman sizi güçlü ve korktuğunuz zaman da, sizi, korkunuzu karşınıza alacak kadar güçlü yaparlar.

Onlar, size, samimi başarısızlıklarda gururlu olmanızı, eğilmemenizi, ama başarılı olduğunuz zaman da, mütevazı ve nazik olmanızı öğretirler; lâf değil, harekete geçilmesini öğretirler; rahat yolu seçmenizi değil, güçlüklerin ve meydan okunmasının zorluk ve gerginliklerini karşınıza almanızı öğretirler; diğerleri üzerinde üstünlük kurmadan önce, kendi üzerinizde üstünlük kurmanızı öğretirler; temiz bir kalbe sahip ölmemizi, yüksek bir hedef seçmenizi öğretirler; istikbale uzanmanız, ama maziyi asla ihmal etmemeniz gerektiğini öğretirler; ciddi olmanızı, ama kendinizi asla önemli biri görmemenizi öğretirler, gerçek büyüklüğün basitliğini öğrenmeniz için mütevazı olmanızı öğretirler; gerçek bilginin açık kafalılığını ve gerçek kuvvetin alçakgönüllülüğünü öğretirler.”

Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türkçe’yi çok iyi bildiği ve konuştuğu, derin düşüncelerini mükemmel hitabet tarzı ile birleştirdiği içindir ki, dünya durdukça okunacak, ders alınacak bir Türk hatibidir. Türk’ün yetiştirdiği en büyük hatip Hamdullah Suphi Tanrıöver’i dünyanın büyük hatipleri arasına çıkaran özellik işte budur. Türkiye’nin derin bir ahlâki uçuruma yuvarlanmakta olduğunu söyleyen Erzurum Mebusu Ziya Efendiye, ancak onun gibi bir hatip şu cevabı verebilir:

“Arkadaşlar; Bugün Türkiye yükselmiştir; kıyas kabul etmeyecek derecede maziden daha kuvvetlidir. Bir memleket ki susmuştur, korkuyor, başındaki adamların dinî, siyasi, zümrevî veya ailevî tazyikine karşı dalkavukluktan başka bir şey yapmıyor, o ahlâken mütereddidir [gerilemiştir], aşağıdadır. Bir devir ki, hükümetini tenkit ve murakabe eder, kanaatim matbuatında, kürsüsünde ve her yerde söyler, onun ahlâkı yükselmiştir. Siyasetin en geniş şekli, yükselen ahlâktan doğmuştur. Eski terbiye içimizde yaşasa idi, bu terbiye devam etse idi, memleketimizde Cumhuriyet olamazdı—çünkü büyükler karşısında susmak esastır, göz göze bakmamak esastır. Saray’ın gölgesi ve korkusu içinde sizi kamçı ile, kement ile, nefy [sürgün] ile idare eden eski hükümet yaşardı. Teceddüt [yenilik], bize hürriyet aşkını veren yeni terbiyemizdir. Yeni şekl-i idare, yükselen ahlâkımızın bir mükâfatıdır.”

Kitaptaki hitabeleri, yukarıda sıraladığımız faktörleri göz önünde tutarak okuyunuz; zihnî ve hissî özelliklerin, hatibin şahsiyeti ile nasıl örüldüğünü görmeye çalışınız.

Şunu da unutmayınız ki, kültür ve teknolojinin tarih boyunca değişmesi ile beraber resmî nutuklardan beklenen ölçü de değişti. Eski Yunanistan ve Roma’da, nutuklar açık meydanlarda söylendi; ve bir hatipten beklenen ilk şey, güçlü bir sese sahip olması idi. Göreceğiniz gibi, Roma ve Yunan hitabet tarzları, konuşmaların uzun, zaman zaman anlaşılmayan zor ve mağlak cümlelerle söylenmesini gerektiriyordu. Günümüzde, televizyon ve radyo, dinleyici gruplarının boyutlarını muazzam bir şekilde değiştirdi ise de, mikrofon, bu büyük kütlelere hitap etme fırsatını sağladı. Maamafih, bu ortamların malî ve teknik gerekçelerinden ötürü de, zaman, çok önemli bir faktör oldu. Daha da önemlisi, günümüzün dinleyicileri, sessiz sedasız oturup saatlerce nutuk dinleyecek insanlar değiller. Günümüzün hatiplerinden, söyleyeceklerini açık, berrak ve kısa sözlerle ifade etmeleri istenir ki, buna riayet etmeyen bir kimsenin de dinleyici bulması çok güçtür.

Kitaptaki hitabeler şu düşüncelerle seçildi: (1) Hitabe, hatibi temsil ediyor muydu?

 (2) Nutkun söylenmesini gerektiren durum, hatibin hayat ve mesleğinde önemli bir safha mıydı?

 (3) Hitabetin hitabî, edebî, veya felsefî bir değeri var mıydı?

 (5) Beşerî [İnsanî] bir belge olarak, bir değeri var mıydı?

Bilgi dağarcığınızı bir hayli genişleteceğini ve zevkle okuyacağınızı umduğum bu nutuklar üzerinde dururken, bir nutkun, okunmak için değil, işitilmek için söylendiğini aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bir nutuk, sessiz okunduğu zaman—vasat bir okuyucu, oldukça kısa bir süre içinde çok sayıda fikri hazmedemeyeceğinden—fikir muhtevası yoğun olmayan nutuklar, zaman zaman entelektüellerce zayıf görünebilir. Eğer onları sesli okursanız, daha fazla takdir edeceksiniz.

Tarihte iz bırakan, nesiller boyunca hatırlanan büyük hatipler, genellikle, ülkelerinin tehlike içinde bulundukları zamanlarda ortaya çıktılar. Fransız İhtilâli’nin hatipleri gibi, Hitler gibi, Mussolini gibi demagogların da zirveye çıkışlarında hitabet güçleri büyük rol oynadı ise de, önünde sonunda dışa vuran gerçek karakterleri, hitabet güçlerine rağmen, onların sonunu hazırladı. Artık onların nutukları, ilham almak için değil, ibret almak için okunan tarihî belgelerden öteye geçemezler.

Öte yanda, ülkelerinin büyük tehlikelerle karşılaştığı karanlık zamanlarda ortaya çıkan, hitabet güçleri kadar karakterleri de sağlam olan yüce hatiplerin çocukları, milliyetçiliğin, vatan uğrunda fedakârlığın ne olduğunu öğrenmek istedikleri zaman, onların nutuklarını okur, şevk, heyecan ve ilhamlarını o nutuklardan alırlar.

Eski Yunanistan’ın Atina milliyetçiliği, Demosten’i, Roma’ya yöneltilen hıyanet, Çiçero’yu, Amerika’daki İngiliz sömürgeciliğinin şiddeti, Patrick Henry’yi, Amerikan Dahilî Harbi, Abraham Lincoln’ü ve İngiltere’nin İkinci Dünya Harbi sırasındaki karanlık ve ızdıraplı günleri Churchill’i ortaya çıkardı. Milletlerin istiklâl ve hürriyet aşkını, azim ve iradelerini bu insanlar canlı tuttular; halk, karanlık bulutların dağılacağını, yepyeni şafakların doğacağını bu insanların nutuklarından öğrendi, onların sözleri ile cesaretlendi, geleceğe ümitle baktı.

Bütün dünyanın ve içimizdeki birçoklarının da, “Hasta adam nihayet ölüyor,” dedikleri bir sırada, Türk’ün, hiçbir zaman ölmeyeceğini var gücü ile haykıran ve başına geçtiği kahraman milletinin biribiri ardına kazandığı zaferlerle Türk’ün ölmeyeceğini bütün dünyaya kabul ettiren büyük Atatürk’ün milletine beslediği derin inancını, yeni Türkiye’nin temeline yerleştirmek istediği inkılâp ruhunu, vatan sathında aşılayacak bir “dil”e, bir “ses’e ihtiyacı vardı. İşte bu “dil,” bu “ses,” Hamdullah Suphi Tanrıöver’in dili, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in sesi idi.

Varsın, artık diğerlerinin bir Demosten’i, bir Çiçero’su, bir Patrick Henry’si, bir Abraham Lincoln’ü, veya bir Churchill’i bulunsun; bizim de Türk’e, bin sene sonra da ışık tutacak, heyecanlandıracak, şevklendirecek ve ilham verecek Hamdullah Suphi Tanrıöver’imiz var.

Nejat Muallimoğlu

Sh: 7-11

***************************

Öküz yuları ile güdülür, insan kelimeleri ile.

Malay Atasözü

Arapça bir dildir; Farsça bir tatlı; Türkçe ise bir sanat.

İran Atasözü

Kelimeler, insanları hür yapar. Kim olursa olsun, düşüncelerini ifade edemeyen insan köledir. Konuşma, bir hürriyet hareketidir-kelimeler de hürriyetin kendisi.

Ludwig Feuerbach

 

SEÇİLMİŞ HİTABELERDEN

Hazreti İsa aleyhisselâm

İsa Peygamberin, aşağıda okuyacağınız en önemli hitabesi, bu yazar tarafından The New Testament in Modern English adlı Incil’den tercüme edildi. İsa Peygamber, M.S. l’inci asırda yaşadı.

ZEYTİNDAĞI VAAZI

İsa, büyük bir kalabalığı görünce tepeye çıktı ve oturduktan sonra, şakirtleri yanına geldiler.

Sonra, konuşmaya başlayarak şunları öğretti:

Ne mutlu mütevazı insanlara, zira göklerin hükümranlığı onlarındır!

Ne mutlu kederin ne olduğunu bilenlere, zira kendilerine cesaret verilecek ve huzura kavuşacaklar!

Ne mutlu hiçbir şey istemeyen o insanlara, zira bütün yeryüzü onların olacak!

Ne mutlu merhametli insanlara, zira onlara merhamet edilecek!

Ne mutlu tertemiz yürekli insanlara, zira onlar Allah’ı görecekler!

Ne mutlu barış yapanlara, zira onlar Allah’ın oğulları diye bilinecekler!

Ne mutlu doğruluk uğrunda eza çekenlere, zira Cennet’in hükümranlığı onlarındır!

Benim uğruma insanlar sizleri suçlar ve kötü muamele ederlerse ve her türlü iftira atarlarsa ne büyük mutluluğa kavuşacaksınız! O zaman sevinin, evet, son derece sevinin, zira Cennet’teki mükâfatınız şaheser olacak. Sizin zamanınızdan önce yaşayan peygamberlere de aynen böyle eza çektirdiler.

Sizler, yeryüzünün tuzusunuz. Fakat tuz tadını yitirirse, onu tekrar tuz haline getirecek bir şey var mı?

 Artık kapı dışarı atılıp, ayaklar altında çiğnenmekten başka hiç bir işe yaramaz.

Sizler dünyanın ışığısınız; tepe üzerinde kurulmuş bir şehir gizlenemez. İnsanlar da bir lâmbayı yaktıktan sonra bir kovanın altına koymazlar. Onu bir şamdana koyarlar ki, evdeki herkese ışık versin.

Sizin ışığınız da insanların önünde böyle parlasın. Yaptığınız iyi işleri görsünler ve Cennetteki Rabb’ınıza hamd etsinler.

Sanmayasınız ki, ben Peygamberlerin Kanununu ortadan kaldırmaya geldim; ben onları kaldırmak için değil, tamamlamak için geldim. Gerçekte, sizi temin ederim ki, gökyüzü ve yeryüzü var oldukları müddetçe, gönderilme maksatları hasıl oluncaya kadar, o Kanunun tek bir noktası veya virgülü kaybolmayacak. Bu demektir ki, bu emirlerin en küçüğünü bile yumuşatanlar ve diğerlerinin de öyle yapmasını isteyenler, Cennet’in hükümranlığında da küçük olarak anılacak. Fakat o emirleri öğreten ve uygulayanlar da, Cennet’in hükümranlığında büyük olarak anılacak. Çünkü size şunu söylemek isterim ki, Cennet’in hükümranlığına ayak basmadan önce, vak’anüvistlerden ve Farisiler’den çok daha iyi ve doğru insanlar olmalısınız!

Eski zamanlarda insanlara, ‘Katletmeyeceksin,’ denildiğini duydunuz ve kim katlederse, mahkemede hesabını vermelidir. Fakat ben size diyeceğim ki, kardeşine [diğerlerine] kızgınlık besleyen biri de, yargılanmalı; her kim ki, tepeden baktığı kardeşine salak der, yüce divanın hükmüne müstahak olmalı; ve her kim ki, kardeşine kaybolmuş bir ruh diye tepeden bakarsa, mahvolmanın ateşine doğru gidecektir.

Öyle ki, hediyeni mihraba bırakacağın sırada, kardeşinin senin aleyhinde düşüncelere sahip olduğunu hatırlarsan, hediyeni, mihrabın önünde bırak ve ayrıl. Önce kardeşinle barış, ondan sonra gel ve hediyeni sun. Elinde fırsat varken muhalifinle barış, yoksa o seni dâva edebilir ve hâkim de zindana atılman için seni mahkemenin görevlisine teslim edebilir. Bana inan, cebindeki son meteliği ödemedikçe oradan çıkamazsın!

Eski zamanlarda insanlara, ‘Zina etmeyeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyeceğim ki, her kim ki bir kadına şehvetle bakar, o kadınla, kalben, zina etmiş sayılır.

Evet, sağ gözün seni yanlış yola sürüklerse, onu kes ve kaldırıp at; bütün vücudun çöplüğe atılmaktansa, organlarından bir tanesini kaybetmen daha iyidir.

Yine, karısını boşayan bir kimsenin, ona bir boşanma belgesi vermesi gerektiği söylendi. Ama ben size diyeceğim ki, kendisine sadakat dışında herhangi bir sebeple karısını boşayan biri, onu zinaya sürüklemiş olur. Ve boşanmış bir kadınla evlenen biri de, yine zina etmiş sayılır.

Yine eski zamanlarda insanlara, ‘Yalan yere yemin etmeyeceksin, fakat yeminlerini Allah’ın üzerine yerine getireceksin’ dendiğini duydunuz. Fakat ben sizlere diyorum ki: Hiç yemin etmeyin. Cennet üzerine yemin etmeyin, çünkü orası Allah’ın tahtıdır; yeryüzü üzerine yemin etmeyin, çünkü orası Allah’ın ayak taburesidir; Kudüs üzerine yemin etmeyin, çünkü orası büyük Kralın şehridir. Hayır, kendi başınızın üzerine de yemin etmeyin, çünkü tek bir saçını dahi, ak veya kara yapamazsın! Söylemek istediğin ne varsa, ’evet’in basit bir ‘evet’ ve ‘hayır’ın da basit bir ‘hayır’ olsun, bundan fazlasında bir kötülük lekesi vardır.

‘Göze göz, dişe diş,’ dendiğini duydunuz, fakat ben size diyeceğim ki: Size zarar vermek isteyene karşı koymaya çalışmayın. Sağ yanağına tokat atana, sol yanağını da çevir. Eğer bir kimse sırtındaki ceketin için seni dâva ederse, bırak alsın ve isterse paltonu da alsın. Eğer bir kimse sizi, kendisiyle bir kilometre gitmeye zorlarsa, siz iki kilometre gidin. Sizden herhangi bir şey isteyene, verin ve borç isteyeni de geri çevirmeyin.

‘Komşunu seveceksin ve düşmanına kin besleyeceksin,’ dendiğini duydunuz. Fakat ben size diyeceğim ki: Düşmanlarınızı da seviniz ve size eza edenler için dua ediniz ki Cennet’teki Rabb’nın oğulları olasınız. Çünkü o güneşini, iyi insanların üzerine olduğu kadar, kötü insanların da üzerine doğdurur ve yağmurunu, hiçbir fark gözetmeksizin, hem iyi hem kötü insanların üzerine yağdırır.

Zira şayet sadece, sizi sevenleri severseniz, bu size ne gibi bir itibar kazandırır?

 Vergi tahsildarları da aynı şeyi yapmıyorlar mı! Ve şayet sadece, kendi çevrenizdekilerle selâmlaşırsanız, istisnaî bir şey mi yapmış oluyorsunuz?

 O kadarını putperestler de yapıyor. Hayır, Semavî Rabb’ınızın mükâfatına lâyık görülmeyeceksiniz.

Şu halde, diğerlerine iyilik yaptığınız zaman, kendilerine hayranlık beslendiğini göstermek için havralardaki ve sokaklardaki aktörlerin yaptıkları gibi, önünüzde yürümesi için bir borazancı kiralamayın. Bana inanın; onların bütün mükâfatı o! Hayır, muhtaç olanlara yardım ettiğin zaman, bu yaptığın iyiliğin gizli kalması için, sağ elinin yaptığını sol eline bile gösterme.

Ve dua ettiğiniz zaman da, oyunlardaki aktörler gibi hareket etmeyiniz. Onlar, diğerlerinin kendilerini görmeleri için havralarda ve köşebaşlarında durup dua etmeye bayılırlar. Bana inanın; onların bütün mükafatı o! Dua edeceğiniz zaman, odanıza çekilin, kapıyı kapayın ve Rabb’ınıza mahremiyette dua edin. Ve dua ederken de, pek çok sayıda kelimeye yer verdikleri için işitileceklerini sanan putperestler gibi ağızlarınızda uzun dualar gevelemeyin. Onlar gibi olmayın. Unutmayın ki, Allah sizin Rabb’ınızdır, ve siz daha ondan dilemeden, o sizin nelere ihtiyacınız olduğunu bilir. Şöyle dua edin:

‘Semavî Rabb’mız, adınız şereflendirilsin;

‘Senin hükümranlığın yeryüzüne de gelsin ve Cennet’te olduğu gibi, burada da senin iraden hükümran olsun!

‘Bugün ihtiyacımız olan ekmeği bize ver,

‘Bize borçlu olanları bağışladığımız gibi, sana olan borçlarımızdan ötürü, sen de bizi bağışla.

‘Bizi iğvalardan (azdırılmaktan) uzak tut ve kötülüklerden koru.’

Çünkü diğerlerinin kusurlarını bağışlarsan, Semavî Rabb’ın da seni bağışlayacak. Ama sen diğerlerini bağışlamazsan, Semavî Rabb’ın da ne seni ne de senin kusurlarını bağışlar.

Oruç tuttuğunuz zaman da, kendinizi, oyunlardaki sefil aktörlere benzetmeyin. Onlar, oruç tuttuklarını diğerlerinin görmesi için, kasten suratlarının şeklini değiştiriyorlar. Bana inanın; onların görüp görecekleri bütün mükâfat bu. Hayır, oruç tuttuğun zaman, oruç tuttuğunu kimsenin bilmemesi için, saçını başını düzelt ve yüzünü yıka ki, kendinle Rabb’ın arasında bir gizlilik olarak kalsın.

“Yeryüzünde hazine üzerine hazine yığmayın; böcekler yer, paslanır ve bozulur, ve hırsızlar çalıp götürür. Hâzineni Cennet’te tut; orada ne böcekler vardır ne de paslanır ve ne de hırsızlar çalıp götürür. Zira hâzineni nereye koymuşsan, kalbinin de orada bulunacağına hiç şüphen olmasın!

Vücudunun lâmbası gözündür. Gözün iyi olursa, bütün vücudun da ışığa gark olur. Fakat gözünde kötülük varsa, bütün vücudun karanlıklara gömülür. Eğer karanlıktan başka ışığın yoksa, o zaman dünyan gerçekten karanlıktır.

Hiç kimse, iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edecek ve diğerini sevecek veya birini destekleyecek ve ötekinden lânetle bahsedecektir. Hem Allah’a hem de paranın gücüne kulluk edemezsin. İşte bunun için de ben size diyorum ki: Ne yiyeceğim, ne içeceğim veya ne giyeceğim diye düşünerek hayatını endişe içinde geçirme. Unutma ki, hayat yiyip-içmekten, vücudunuz da sırtınızdakilerden daha önemli. Havadaki kuşlara bakın. Onlar, ne eker, ne biçer ve ne de ambarlara yığar, ama yine de Semavî Rabb onları doyurur. Siz onun indinde kuşlardan daha değerli değil misiniz?

 Aranızdan herhangi biri, istediği kadar üzülsün, boyunu bir santim uzatabilir mi?

 Hem ne giyeceğim diye niye kaygılanıyorsunuz?

 Yabani çiçeklerin nasıl büyüdüklerini düşünün. Onlar ne çalışır ne dokurlar, ama bütün şaşaasına rağmen, Süleyman (Peygamber) bile bu çiçeklerden biri gibi giyindirilip kuşandırılmıştı! Ve Allah, bugün açan ve yarın sobada yakılan kır çiçeklerini bile böyle giyindirirse, ey imanları tam olanlar, sizi daha iyi giyindirmez mi?

Demek ki, üzülmeyin ve şunları söylemeyin: ‘Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz veya ne giyeceğiz?

’ Putperestlerin her zaman istedikleri bunlar; Semavî Babanız onların hepsine ihtiyacımz olduğunu biliyor. Kalbinizi onun hükümranlığına ve onun iyiliklerine verin ve o zaman, vakti saatinde bütün bu şeyler size de gelecek.

Şu halde, yarın ne olacak, diye üzülmeyin. Yarın, kendi derdine çare bulur! Bir günün müşkülleri bir gün için yeter.

Halkı tenkit etmeyin ki, siz de tenkit edilmeyesiniz. Zira sizin hakkınızdaki hüküm, diğerlerini nasıl tenkit ettiğinize göre verilecek ve başkalarını değerlendirdiğiniz ölçülerle de siz değerlendirileceksiniz.

Kardeşinin gözündeki çöpü görüyorsun da, kendi gözündeki merteği niye görmüyorsun?

 Kendi gözündeki bir mertek dururken, kardeşine, ‘Gel, gözündeki çöpü alayım,’ nasıl diyebilirsin?

 Seni sahtekâr, seni! Önce kendi gözündeki merteği çıkar ki, kardeşinin gözündeki çöpü açıkça görebilesin.

Kutsal şeyleri köpeklere vermemen gerektiği gibi, incilerinizi de domuzların önüne dökmeyin ki, onları, ayaklan altında çiğneyip, dönüp size saldırmasınlar.

Dileyin ki, verilsin. Arayın ki, bulasınız. Kapıyı çalın ki, açılsın. Çünkü, dileyene her zaman verilir; arayan her zaman bulur ve kapıyı çalana da kapı açılır.

Eğer içinizden herhangi birinin çocuğu sizden ekmek istese, ona bir taş verir misiniz, veya sizden bir balık istese, ona bir yılan mı verirsiniz?

 Şu halde, içinizdeki bütün kötülüklere rağmen, çocuklarınıza tabiî olarak iyi şeyleri verirseniz, kendisinden istendiği vakit, Semavî Rabb’ınızın iyi şeyleri vermesi çok daha fazla muhtemel değil midir?

Kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız, diğerlerine de öyle davranınız—bütün hakikî dinlerin özü budur.

içeriye dar kapıdan girin. Zira büyük kapı, felâkete götüren geniş bir yola açılır ki, pek çokları o yolda gidiyor. Dar kapı ve sert yol, hayata götürür ki, onu bulanlar da pek az.

“Sahtekâr vaizlerden sakının; onlar koyun gibi giyinirlerse de, gerçekte aç kurtlardırlar. Onları meyvalarından tanıyacaksınız. Bir çalılıktan bir salkım üzüm veya bir yığın dikenden incir toplanabilir mi?

 İyi olan her ağaç da iyi meyva veremez. İyi meyva veremeyen ağacı keser ve yakarlar. Bundan böyle, insanlar da meyvalarıyla bilinir.

Bana, ‘Ya Rab, Ya Rab’ diyen herkes, Cennet’in hükümranlığına girecek değil, oraya girecek olan, benim Semavî Rabb’ımın isteklerini yerine getirenlerdir.

‘O gün’ geldiği zaman pek çokları bana diyecek ki: ‘Ya Rab, Ya Rab, biz vaazlarımızı senin adına vermedik mi, şeytanları senin adına aramızdan atmadık mı ve senin adına daha pek çok büyük işler yapmadık mı?

‘ Ben, o zaman onlara açıkça diyeceğim ki: ‘Ben sizi hiç tanımıyorum. Gidin yanımdan; siz kötülüklerin safında çalıştınız.’

Bu sözlerimi işitip uygulayanlar, evini, bir kaya üzerinde kuran makûl bir insan gibidir. Yağmur yağıp seller her tarafı götürdü ve fırtınalar onun evi üzerinde kükredi—ama ev yıkılmadı, çünkü temeli kaya üzerindeydi.

Ve bu sözlerimi işitip de onları uygulamayanlar, evini, kum üzerine kuran ahmak insan gibidirler. Yağmur yağıp seller her tarafı götürdüğü ve fırtınalar, onun evi üzerinde kükrediği zaman, evi, büyük bir gürültü ile yıkıldı.”

Sh: 3-9

***********************



Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira bir şey söylemek mecburiyetinde olduğunu zanneder.

Platon

Meleklerin bile yürümekten korktuğu yere aptallar koşarak giderler.

Alexander Pope

Aptallara teşekkür etmeliyiz, çünkü bizler başarılarımızı onlara borçluyuz.

Mark Twain

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

HATİBİN NOT DEFTERİ- Nejat MUALLİMOĞLU


Bir insan, dilinin altında gizlidir.

Hz. Ali

Birine hitap ettiğin zaman gözlerine bak, o sana hitap ettiği zaman, ağızına bak.

Benjamin Franklin

Ne kadar fazla söylersen, dinleyicilerin o kadar az hatırlar.

François Fenolen

İnsanın, ağır yüklerle cömertçe kösteklenmiş, cılız, şeytanî bir mahlûktan başka bir şey olmadığını, haklı ve yerinde sebeplerin bile onu yerinden kımıldatamayacağmı aklımdan çıkarmamakla beraber, benim politikam şudur: değiştirebileceklerimizi değiştirmek, düzeltebileceklerimizi düzeltmek.

Robert Louis Stevenson

Allah’ım, bize, değiştirilemeyecek şeyleri kabul edecek hujzuru, değiştirilebilecek şeyleri değiştirmek cesaretini, ve birini ötekinden ayırt edebilecek aklı ihsan eyle!

Bir Amerikan duası

ÇEŞİTLİ KONULARDA YAZILAR

Will Durant’tan seçmeler

Will Durant (1885-1981), büyük bir Amerikan tarihçisi idi. Onun, tarihçi karısı ile birlikte, The Story of Civilization (Medeniyetin Hikâyesi) adını verdikleri, her biri 900-1000 (büyük boy) sayfalık on cilttik eserinin (birinci cildi 1935’te yayımlanmıştı) 1967 yılında tamamlanması, bilhassa Amerikan akademik çevrelerinde ve basınında bir “hadise” olmuştu. Durantlar’ın bu abidevî eseri, maalesef, dilimize çevrilmedi.

Bununla beraber, Will Durant’ı Türk okuyucularına tanıtan da —affımzı rica ederim— yine bu satırların yazarı oldu. Şöyle ki: Tarihçinin yazılmasına 1927’de başlanan Medeniyetin Hikâyesi‘nin birinci cildi 1935’te yayımlandığı zaman, eserin “önsöz’u, hemen hemen eserin kendisi kadar ilgi toplamıştı. Pek çok Amerikan üniversitesi, talebelere, hiç olmazsa kitabın önsözünü okumalarım salık verdiklerinden, yayınevi (Simon and Schuster), bu önsözü de ayrı bir kitap hâlinde yayımlanmıştı. Ben, işte 1977’de Medeniyetin Hikâyesi‘nin bu önsözünü Medeniyetin Temelleri adı ile Türkçe’ye çevirdim. Kitabın ikinci baskısı da 1996’da çıktı[2].

Aşağıda 184 sayfalık bu kitabın, ilkel insanların medeniyetimize olan katkılarıyle ilgili bölümünden bazı parçalar göreceksiniz.

. . . Başlangıçtan itibaren her iki seks de [kadın ve erkek] süslenmeyi, giyinmeye tercih etti. İlkel ticaret, nâdiren ihtiyaçlar üzerinde durur; alım-satım eşyası genellikle süslenme ve oyun içindir. Mücevherat, en eski süs unsurlarından biridir; yirmibin senelik mezarlarda, hayvan kabukları ve hayvan dişlerinden yapılmış kolye ve gerdanlıklar bulundu. Bu basit başlangıçtan hareketle, süslenme, kısa bir zaman içinde göz alıcı boyutlara erişti, ve insan hayatında yüce bir rol oynadı. Galla kadınları bazen iki, iki-buçuk kilo gelen küpeler taktılar, ve Dinka kadınları da, kırk kilo kadar gelen süs eşyasını vücutlarında taşıdılar. Afrikalı bir lâtif cins’in [kadının] bakır yüzükleri, güneşin altında çok kızdığından, yelpazelenmesi için bir nedimesi ile dolaştı. Wabuna Kraliçesi, sekiz kilo ağırlığında bir yaka takıyor, zaman zaman sırtüstü yatarak istirahat ediyordu. Ancak hafif mücevherat taşıyabilecek kadar fakir olan talihsiz kadınlar da, vücutlarını ağır yükle donatan bu yol gösterici hanımları dikkatle taklit etmeye çalışıyorlardı.

Şu halde, sanatın ilk kaynağının, çiftleşme zamanındaki erkek hayvanın rengârenk tüylerini teşhir etmesiyle bir akrabalığı var; kaynağı, vücudu süslemek ve güzelleştirmek arzusudur. Tıpkı şahsını ve eşini çılgınca seven insandaki bu çoşku, sevgi hissindeki fazlalığın tabiata aktarılması gibi, güzelleşme dürtüleri de, şahsî dünyadan dış dünyaya geçer. Ruhî hislerini, renk ve formun aracılığı ile, objektif bir şekilde ifade etmek ister; sanat, gerçekten, eşyanın güzelleştirilmesi işini yüklendiği zaman başlar. İlk haricî vasıta, belki çömlekçilerdi. Çömlekçinin tekerliği, yazı ve devlet gibi, tarihî medeniyetlerin malıdır; fakat ilkel insanlar —veya daha doğrusu kadınlar— tekerleksiz de olsa, bu kadîm [çok eski] zanaatı bir sanat hâline getirdiler; Güney Amerika’nın Baronga veya Pueblo Kızıl Derilileri’nde görüldüğü gibi, sadece kil, su, ve becerikli parmaklarla hayret uyandırıcı simetri formları yarattılar.

Çömlekçi, vücuda getirdiği kabın satıhma renkli desenler çizdiği vakit, resim sanatı yaratıyordu. İlkel insanda, resim henüz bağımsız bir sanat değil, çömlekçilik veya heykeltıraşlığın bir yan kolu idi. Tabiat insanları, kilden boyalar yaptılar, ve Andamanese yerlileri de bir çeşit demir cevheri (oechre) boyasını nebatî ve hayvanî yağlarla karıştırarak renkli boyalar yaptılar. Bu boyalar silâhları, âletleri, vazoları, giyim-kuşamı, ve binaları süslemek için kullanıldı. Afrika ve Oşaniya’nın [Oceania] pek çok kabilesi, mağaraların içlerini veya civardaki kayaları, avladıkları hayvanların göz alıcı resimleriyle süslediler.

Heykeltıraşlık, resim gibi, orijinini muhtemelen çömlekçilere borçlu: çömlekçi, sadece kullanılan eşya değil, sihirli muska hizmeti görecek, ve sonra süsleme ve güzelleştirme eşyası olarak kullanabilecek temsilî eşya da yapılabileceğini anladı. Eskimolar, ren geyiklerinin boynuzlarını, deniz fillerinin dişlerini, hayvan ve insan şekillerinde yonttular. Yine, ilkel insan, taptığı bir objeyi veya ölmüş birini temsil eden form’ları kulübesine, veya bir totem sırığına, veyahut bir mezar taşma işledi; taşa, önce sadece yüz işleniyor, ardından baş ekleniyor, ve sonra da bütün vücut işleniyordu; ve böylece, ölülere duyuları hürmetin mezar taşlarında ifadesi, bir sanat hâline geldi. Easter Adalarının kadîm yerlileri, ölülerinin mezarlarına muazzam yekpare kayalar diktiler; bazıları yedi metre yüksekliğinde olan bu tür heykellerden düzinelerle bulundu; ve yıkılan mezar taşları arasında da, dikili olduğu zaman yirmi metre yüksekliğinde oldukları anlaşılanlar da görüldü.

Mimarlık nasıl başladı? Böylesine şahane bir kelimeyi ilkel bir kulübenin inşasına hiç de uygulayamayız; çünkü mimarlık, sadece bina değil, güzel bir binadır. İlkin, bir kadın veya bir erkeğin, oturdukları yerin kullanılışlı olduğu kadar güzel olmasını da düşündükleri vakit, mimarlık başladı. Muhtemel ki, bir yapıya güzellik veya asalet verilmesi, önceleri, evlerden çok mezarlar üzerinde düşünüldü, ve ölünün anılmasına hizmet eden sütunlar birer heykel hâlinde gelişirlerken, mezar da bir mâbet haline almaya başladı. İlkel insanlar için ölüler, yaşayanlardan daha güçlü ve önemli idiler, ve üstelik hayattakiler, devamlı yuvalar kurmaya vakit ayıramayarak bir yerden diğerine göç ederlerken, ölüler aynı yerde kalıyorlardı.

İlk çağlarda bile, ve muhtemelen objeleri oymayı, işlemeyi, veya mezar taşları inşasını düşünmeden çok önce insan, ritm’in [ahengin] zevkini aldı, ve hayvanların bağırışmalarını ve şakımalarını, oynaşmalarını, ve süslenmelerini şarkılar ve danslar hâlinde geliştirmeye çalıştı. Belki, hayvanlar gibi, konuşmasını öğrenmeden önce şarkı söylemeyi öğrendi, ve şarkı söylerken de dans etti. İlken insanı, hakikaten, hiç bir sanat, dans kadar karakterize edemez veya belirleyemez. İlkel insan, dansı, temeldeki basitliğinden, medeniyette bir benzeri görülmeyen muğlaklığa çıkardı ve binlerce değişik form’larını yarattı. Kabilelerin büyük festivalleri, bilhassa toplu ve ferdî danslarla başladı; büyük savaşlardan önce, “askerî geçit törenleri” yapıldı, kahramanlık şarkıları söylendi. Büyük dinî törenler şarkı, dram, ve dans karışımlarıydı. Bugün bize oyun form’ları gibi görünen bu danslar, ilkel insanlar için muhtemelen ciddî meselelerdi; onlar, sadece kendilerini ifade etmek için değil, tabiat veya tanrılara teklif ve tavsiyelerde bulunmak için de dans ettiler. Meselâ, üretimin arttırılması yolunda periyodik olarak başvuruları sihir, esas itibariyle , hipnotizm aracılığı ile uygulandı. Spencer, dansın orijinini, savaştan dönen muzaffer bir kabile reisinin karşılanması âyininden çıktığını söyledi. Freud ise, dansın, seks’le ilgili tabiî hislerin ifadesi olduğunu ve erotik arzuların kabartılmasına yarayan grup tekniği olduğunu ileri sürdü; ve şayet, aynı dar görüşlerle, dansın, kutsal âyinler ve çılgın eğlenceler sonunda doğduğunu söylersek, ve sonra da bu üç teorinin birleştirildiğini ifade edersek, dansın orijini hakkında, elimizdeki imkânlarla, en kesin bir ifadede bulunmuş oluruz.

Dansın ardından enstrumental [âletli] musiki ve dramın geldiğine inanabiliriz. Bu tür bir musiki yaratılmasının, danstaki ritmi, sesle ifade etmek ve arttırmak ve vatanseverlik veya doğum halleri için gerekli heyecanı tiz ve ritmik notalarla yoğunlaştırılmak arzusundan çıktığı görülüyor. Enstrümanlar, kapsam ve başarıları itibariyle sınırlı, fakat çeşitleri hemen hemen sonsuzdu. İlkel insan, tabiî maharet ve uzun yorucu çalışmalardan sonra hayvan boynuzlarından, fildişinden, bronz, bakır, bambu, ve odundan borulu musiki âletleri, trampetler, gongolar, tamtamlar, şakşaklar, tefler, kastenetler, davullar yaptı, ve onları titizlikle işleyerek boyadı. İlkel avcının yayının gergin hâli, çok eski bir harp [bir çeşit musiki âleti] çeşidinden, Stradi varyus kemanı ve modern piyanoya kadar yüzlerce enstrümanın orijini oldu. Aşiretler arasından profesyonel dansörler gibi, profesyonel şarkıcılar da çıktı, ve genellikle, minör tonu’ndaki müphem ıskalalar (scale) geliştirildi.

Musiki, şarkı, ve dansı birleştiren “Vahşi,” bizim için, dram ve operayı yarattı. İlkel dansın büyük bir kısmı taklitti; insan ve hayvanların haraketlerini çok basit bir tarzda taklit etti; daha sonra, hâdiseleri yine taklitle anlattı. Avustralya’nın bazı kabileleri, bir çukur etrafında dans ediyor (çukur, kadın vulva’sını temsil etmesi için çalı-çırpı ile süslenmişti), jest ve zıplamalarla dolu bir danstan sonra, ellerindeki mızrakları sembolik olarak çukura fırlatıyorlardı. Aynı adanın kuzey-batı kesimindeki kabileler, ölümü ve yeniden dirilişi anlatan öyle dramlar oynadılar ki, Orta Çağ’ın Sır-piyesleri ve İsa’nın çarmıha gerilişini canlandıran modern piyeslerden, sadece basit bir tarzda ele alınmalarıyla farklıydılar: dansa katılanlar, ağır ağır yere doğru uzanıyor, beraberlerindeki ağaç dallarıyle başlarını örtüyor ve ölümü canlandırıyorlar; ardından reislerinin bir işaretiyle, âniden ayağa kalkıyor, zafer şarkıları ve danslarıyle, uıhun yeniden dirildiğini ilân ediyorlardı. Aynı tarzda, pandomina’nın binlerce şekli ile, kabilenin tarihindeki önemli hâdiseler, veya günlük hayattaki önemli hareketler anlatıldı. İlkel insanların bu icraatlarında ritm kaybolduğu vakit, dans dram oldu, ve en büyük sanat formlarından biri doğdu.

Medeniyet-öncesi adam, medeniyetin form ve temellerini işte bu yollarla yarattı. İlkel kültür dünyasındaki bu kısa gezintimizden geriye bakınca, yazı ve devlet dışında, medeniyetin her unsurunu görüyoruz. Ekonomik hayatın bütün tarzları orada icad edildi: avcılık ve balıkçılık, çobanlık ve ziraat, taşıt ve inşaat, sanayi ve ticaret ve maliye. Siyasî hayatın bütün basit yapıları organize edildi: klan, aile, köy topluluğu, ve aşiret; hürriyet ve düzen —medeniyetin çevrelerinde döndüğü biribirine muhasım bu iki odak noktası— burada anlaştı ve uzlaştı; kanun ve adalet başladı. Ahlâki inanışların esasları hazırlandı: çocukların eğitimi, şeref ve haysiyet, terbiye ve sadakat hisleri aşılandı. Dinin temelleri orada atıldı, ve dinin yarattığı ümit ve dehşet, ahlâk ilkesinin yerleştirilmesi ve grubun kuvvetlendirilmesi yolunda kullanıldı. konuşma, muğlak diller hâlinde geliştirildi, tıb ve cerrahî göründü, ve ilim, edebiyat ve sanatta mütevazı adımlar atıldı. Bir bütün hâlinde ele alındığında, karşımızdaki manzara, hayret uyandırıcı bir yaradılışın, kaos’tan yükselen bir formun, hayvandan âkil insana giden yolların biribiri ardından açılışının manzarası. Bu “vahşiler” ve onların yüz-binlerce yıllık tecrübe ve el yordamlarıyle ilerleyişlerini, okuma-yazma bilmeyen bir ecdadın uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya koyduğu araçları, kültüre, güvenliğe, ve rahatlığa götüren araçları tevarüs ederken, hemen hemen her şeyimizi onlara borçlu olduğumuzu hatırlayalım.

Will Durant

Medeniyetin Temelleri

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Will Durant ve tarihçi karısı Ariel Durant, kırk yıllık araştırma ve tefekkür sonucu yazdıkları (10 ciltlik) Medeniyetin Hikâyesi adlı âbidevî eserini bitirdikten sonra, acaba bunca yıllık çalışmamızdan sonra biz, tarihî hadiseler hakkında neler öğrendik, öğrendiklerimiz gerçek mi dercesine, The Lessons of History adlı küçük bir kitap yazdılar. Ben, tarihçi karı-kocanın bu kitabını da Tarihten Alınacak Dersler adı ile Türkçe’ye çevirdim.

 İnsanlık nereden geliyor, nereye koşuyor? Barış devrelerinden çok harp yılları ile dolu beşer tarihinin mânası nedir? Bunca zaferler, göçler, hercümerçler, dalgalanmalar, doğuşlar, yükselişler, gerileyişler, batışlar ne anlam taşıyor? Binlerce aziz, veli, devlet adamı, mûcid, kâşif, şair, edip, filozof, cihangir, ku mandan gelip geçti. Onların mâceraları, zaferleri veya hezimetleri, ardından her birinin sahneden çekilişi, bize neler anlatıyor? İşte Will ve Ariel Durant’ın bu kitabı, bunları ve diğer soruları cevaplandırmaya çalışıyor. Aşağıda bu kitaptan bir parça göreceksiniz.

Kadîm Yunan ve Roma Demokrasileri nasıl çöktü?

Plato, Cumhuriyet adlı kitabında söyleyeceklerini, Sokrat’ın ağızından yazarak, Atina demokrasisinin zaferini, sınıf çatışmalarının getirdiği bir kaos, kültürel yozlaşma ve ahlakî soysuzlaşma diye suçlar. Demokratlar,

“Ilımlılığı, erkekliğe yakışmaz diyerek şiddetle reddettiler . . .
Küstahlığın terbiye, anarşinin hürriyet, ve yakıp-yıkmanın da muhteşem olduğunu söylediler . . .
Baba, oğullarının seviyesine indi ve onlardan korktu, ve oğullar, babalarının katına çıkarak, ebeveynlerinden utanma ve korku hislerini kaldırıp attılar . . .
Öğretmenler, yetiştirdiklerinden korkuyor ve onlara dalkavukluk ediyor, ve öğrenciler de, büyüklerine ve hocalarına tepeden bakıyorlar. . .
Yaşlılar, suratsız ve otoriter düşünülmemden için gençleri taklit ediyorlar …
İki cinsin biribiriyle olan münasebetlerindeki hürriyet, ve eşitliği de söylemeyi unutmamalıyım. . 
Vatandaşlar, otoritenin en hafif bir dokunuşu altında sabırsızca tedirginlik hissediyor ve sonunda . . .
yazılı veya yazılı olmayan kanunlara aldırış etmiyorlar. . .
Ve bu da, diktatörlüğün [tyrannis] görünmesine zemin hazırlayacak en elverişli bir başlangıçtır . . . Her şeyin aşırı derecede artması, aksi istikamette bir reaksiyona sebep olur . . .
Diktatörlük, tabiî olarak, demokrasiden çıkar, ve diktatörlük ve köleliğin en kötü şekli de, hürriyetin en aşın şeklinden doğar.”

Plato’nun ölümüne kadar (M.Ö. 347), Atina demokrasinin onun tarafından böylesine düşmanca analizi, tarihin tasdik edeceği tarzda doğrulanıyordu. Atina, zenginliğini tekrar ele geçirdi, fakat bu, toprağa dayalı bir zenginlikten ziyade, ticarî bir zenginlikti. Yeniden kanştırılmış iskambil kâğıtları misâli, şimdi tepeye yükselenler sanayiciler, tacirler, ve bankacılardı. Yunanlar, şimdi, kendilerinin pleonexia dedikleri daha derin ve daha fazla para yapmak hırsına kendilerini kaptırmışlardı. Yeni zenginler [neoplutoi], cicili-bicili zevksiz malikâneler inşa ettiler, kadınlarını, pahalı giyesiler ve mücevheratla donattılar, düzinelerle hizmetçilerle onları şımarttılar, misafirlerine çektikleri ziyafetlerle biribirleriyle rekabete giriştiler. Zenginler ve fakirler arasındaki gedik daha da açıldı. Atina, Platonun kelimeleri ile, “iki şehire bölündü; birinin, diğeri ile harp hâlinde bulunduğu, biri fakirlerin, diğeri zenginlerin şehiri”. Fakirler, kanunlarla, vergilerle, ve ihtilâllerle zenginlerin kudretini azaltmayı düşündüler; zenginler, fakirlere karşı kendilerini korumak için teşkilâtlandılar. Aristo, bazı oligarşik teşkilâtlar üyelerinin, şöyle yemin ettiklerini söylüyor: “Ben, halkın [yâni fakir halkın] muhasımı olacağım,” ve “Konsey’de, onlara elimden gelen her kötülüğü yapacağım.” Isokrates, M.Ö. 366’da şunları yazdı: “Zenginler, o kadar gayri sosyal oldular ki, ellerindekileri, ihtiyacı olanlara vermektense, denize atmayı tercih ediyorlar, ve fakirler de, bir hazine bulmayı, zenginlerin mallarına el koymaktan daha az tatmin edici buluyorlar.”

Fakir vatandaşlar, Meclis’i ellerine geçirdi; çıkardıkları kanunlarla, zenginlerin parasını devletin kasasına aktarmaya, hükümet teşebbüsleri ve yardımları vasıtasıyla fakirlere dağıtmaya başladılar. Politikacılar, yeni kamu gelirleri keşfedebilmek için akıllarına gelen her şeyi yaptılar. Bazı şehirlerde, zenginliğin dağıtılması, daha direkt [dolaysız] oldu. Midilli Adasındaki borçlular, alacaklıları, topluca katlettiler. Argos’taki demokratlar, zenginlere saldırarak yüzlercesini öldürdüler, ve onların mallarına el koydular. Zenginler olduğu kadar orta sınıflar da, kıskançlığı ayaklandırdığını söyleyerek, demokrasiye sırt çevirirken, fakirler de, kendileriyle zenginler arasındaki derin servet eşitsizliği giderilmemişken, oy kullanmada zenginlerle aynı haklara sahip olmanın sahte bir eşitsizlik olduğunu söyledi ve demokrasiye karşı çıktılar. MakedonyalI Filip, M.Ö. 338’de Yunanistan’ı istilâ ettiği zaman, sınıf harbinin doğurduğu şiddet ve kızgınlık yüzünden Yunanistan, ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da ölmüştü, ve çok sayıda Yunanlar da, Filip’in gelişini bir ihtilâle tercih ettiler. Makedonya diktatörlüğü altında da, Atina demokrasisi kayboldu.

Plato nun siyasî gelişmeyi monarşi, aristokrasi, demokrasi, ve diktatörlük dizisi hâlinde belirtmesinin doğrulandığını Roma tarihinde de görüyoruz. Milâttan önce ikinci ve üçüncü asırlardaki Roma oligarşisi, bir dış siyaset ve disiplinli bir ordu düzenleyerek, Akdeniz dünyasını zaptetti ve sömürdü. Böylece kazanılan zenginlik, asılzâdelerin ceplerine girdi, ve böylece geliştirilen ticaret, yüksek orta-sınıfı lüks bir refaha kavuşturdu. Zaptedilmiş ülkelerden getirilen Yunanlar, Doğulular ve Afrikalılar İtalya’da, asılzâdelerin köleleri olarak çalıştırıldı; topraklarından atılmış köylüler Kaius Gracehus’un M.Ö. 123’te fakirler için ayırdığı aylık hububat yardımından faydalanmak için şehirlerdeki gittikçe artan proletaryaya karıştılar. Generaller ve prokonsüller [konsüllük görevini yürüten memurlar] eyaletlerden, kendileri ve yönetici sınıf mensupları için yığın yığın ganimetlerle döndüler; milyonerlerin sayısı hızla arttı; biribirlerine rakip gruplar, adayları ve oyları satın almak için şiddetli bir rekabete giriştiler. M.Ö. 53’te, oy hakkına sahip bir grup seçmen, belirli kimseleri desteklemek şartı ile on-milyon sesterces aldı. [Sesterces, bir çeyrek dinar değerindeki eski bir Roma sikkesi idi.] Paranın yapamadığı yerlerde katliâm hazırdı; oylarını yanlış kimselere verenler bazen öldüresiye dövüldüler ve evleri yakıldı. Eski çağlar, böylesine zengin, böylesine güçlü, ve böylesine soysuz bir hükümet görmemişti. Aristokratlar, üstünlüklerini muhafaza edebilmek için, Pompey’i kendi saflarına aldılar; alelâde halk kaderini Sezar’a bağladı. Şimdi, zaferin açık arrtırmaya çıkarılmasının yerini, savaşın mihnetleri almıştı. Sonunda, Sezar kazandı, ve popüler bir diktatörlük kurdu. Aristokratlar onu katletti, ama sonunda, Sezar’ın büyük yeğeni ve üvey oğlu Augustus’un diktatörlüğünü kabul ettiler (M.Ö. 27). Demokrasi sona erdi, monarşi geri getirildi; Plato’nun tekerleği tam bir dönüş yapmıştı.

Will ve Ariel Durant

Tarihten Alınacak Dersler Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1070-1075

Aşırılık

Lüksten kaçınınız. İnsanların kafalarını sırılsıklam yaparak uyuşturan ve onları, beşerî şartları hatırlatacak bir şey müdahale etmediği takdirde, nihayetsiz ayyaşlık içindeymişçesine komaya sokan, takattan düşüren lüksten kaçınınız. Eğer bir insan, cam pencerelerle kendisini her zaman rüzgârdan muhafaza ediyor, yünlü çoraplarla ayaklarını her zaman sıcak tutuyor, ve yemek odasının sıcaklığı duvarlardan ve yerden gelen sıcak hava ile muhafaza ediliyorsa, hafif bir rüzgar, tehlikeli bir rahatsızlık getirebilir. Bütün aşırılıklar zararlıdır, ve onların en tehlikelisi de gereksiz, hak edilmemiş zenginliktir. Böylesine bir zenginlik, beyini etkiler, kafada boş hayaller uyandırır, ve şaşırtıcı bir bulutla, gerçek ve gerçek olmayan arasındaki farkın sezilmesini önler. Sonu olmayan yersiz bir zenginlik içincLe yok olmaktansa, insandaki faziletin yardımıyla bitmek bilmeyen talihsizliklere tahammül etmek daha iyi değil midir? Açlıktan ölüm, yumuşak bir şekilde gelir, oburluk insanı patlatır.

Seneka (m.Ö. 4 M.S. 65) Romalı filozof, şair

Ağrı ve ilaç

Eski Yunan yazan ve biyografıcisi Plutarch’ın (M.S. 46-125), Sezarların Hayatları isimli eserinde Romalı lider Marius’un, köklü bir reform hareketinin risklerini şöyle anlattığı yazılıyor: “Görüyorum ki, ilâç, sebep olacağı ağrıya değmeyecek.”

Roma İmparatoru Markus Aurelius’un annesi, oğluna, “Sahip olduğun otoriteyi çok yumuşattın,” dedi. “Böylece, imparatorluğun yönetimine beslenen hürmet azaldı.”

İmparator, annesine şu cevabı verdi: “Doğru, ama imparatorluğun otoritesini daha uzun ömürlü ve daha güvenilir yaptım.”

Güvenlik üzerine

Metafizik şairlerinin en büyüğü sayılan İngiliz John Donne’nın (15721631) dediği gibi, “hiç kimse kendi başına kendisine yeterli bir ada değildir.” Sizin, güvenlik ve huzur içinde geçecek bir hayat istediğinizi söylemeye hakkınız yoktur, zira büyük hâkim Oliver Wendelle Holmes’ın dediği gibi, “güvenlik bir hayal olduğu gibi, huzur ve rahatlık da insanın kaderi değildir.” Böylece, hayatınızı buna göre tanzim edin ve üzerinize düşeni yapın ki, gelecek yıllarda hür insanlar, sizlere bakıp diyecekler ki: “İşte, güvenlik peşinde gitmeyen, yeni yeni fırsatlar ve imkânlar arayan bir nesil.”

Dr. W. Norwood Brigance

Amerikan Hitabet Derneği Başkam

Güvenlik denilen şey, hemen hemen bir hurafeden başka bir şey değildir. Tabiatta güvenlik olmadığı gibi, insanoğlu da bir bütün olarak güvenlik nedir bilmedi. Tehlikeden kaçınmak, uzun vâdeli düşünüldüğünde, derhal karşı karşıya gelmekten daha emin bir hareket değildir. Hayat, ya heyecanlı bir maceradır ya da hiç bir şey.

Bn. Helen Keller

Amerikalı kör ve sağır hatip ve yazar

İki yazarın belirli bir çağdaki ülkelerini tanıtışı

Leviathan adlı ünlü eserin yazan Thomas Hobbes (1588-1679), yaşadığı İngiliz cemiyetini şöyle anlatıyor:

“Sanat yok, edebiyat yok, cemiyet yok, ve hepsinin kötüsü, ölümün şiddetli geleceğinin endişe ve korkuları, yalnızlık içinde geçen kısa bir hayat; insanlar fakir, hoyrat, hodbin, ve zalim.”

Fransız yazan La Jean Bruyere de (1645-96), XIV. Louis’in çevresindeki insanlardan şu kelimelerle bahsetti:

“Neş’e ve eğlenceleri belli, ama sunî; üzüntüleri gizli, ama gerçek.”

Hükümetlerin mâneviyatı

Alexis de Tocqueville (1805-89), Fransa’daki başkaldırmalar ve kargaşanın kötü neticeler vereceğinden korkuyordu. Millet Meclisinin bir üyesi olarak, Fransız politikacılarının, kendi vicdanlarına ve kalplerine kulak vermelerini istedi; Meclis’teki bir konuşmasında (1848), sözlerini şu kelimelerle bitirdi:

Böyle bir zamanda, kamu ahlâkının ayaklar altına alınması karşısında sessiz duruyorsunuz. Kanunlarda değişiklikler yapılmasını istiyorsunuz, ben de bunun gerekli olduğuna inanıyorum. Seçim sisteminin ıslah edilmesi gerektiğine, parlamentonun çalışması ile ilgili kanunlar ve mevzuatın âcilen ıslah edilmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat beyler, büyük hâdiseleri meydana getiren şey, kanunların uygulanması değil, hükümetlerin iç âlemleri, maneviyatları, derunî ruhlarıdır.

Walter Lippmann’dan seçmeler

Walter Lippman (1889-1974) ünlü bir Amerikan gazetecisi ve düşünürü idi. Onun yazıları —Türkiye de dahildünyanın pek çok ülkesindeki gazetelerde de çıkıyordu. Amerikan gazeteciliğinin en büyük mükâfatı “Pulitzer Price’ı iki defa kazanmış ve 1962’de de “Beynelminel Basın Mükâfatı” ile şereflendirilmişti. Aşağıda, onun muhtelif kitaplarından alınan parçalar göreceksiniz.

        Politikada, iş hayatında, aşkta, faziletin ideal örneklerine niye omuz silkiyoruz? Çünkü o zaman mağlup oluyor, ümitsizlik içinde çırpınıyoruz da ondan. Tamamıyla elde edilemeyecek bu ideallere ulaşmak uğrunda kendimizi uzatabilmek için, benliğimizi sertleştirmezsek, bulunduğumuz yerde çökerek gevşememiz, kendimizi uyuşukluğa, gayesizliğe, ve can sıkıntısına terketmemiz önlenemez.

Her şeyi mübah gören bir neslin hayattan hoşnut olduğunu, hayattan zevk aldığını, diğerlerini ilgilendirmeyen başlıca şeylerin özel zenginlik, özel zevk, ve başarı olduğunu sanmak hatâdır. Her şeyi mübah gören nesil, bilâkis, bedbaht bir nesildir. Biz, çok zenginiz, fakat çok iyi bir hayat sürmüyoruz. . .

•         İnsanlığa yakışmayacak korkuların, bizleri pençesine almasının sebepleri nelerdir? Bu korkular, hangi kaynaklardan fışkırıyor? Pekçoğumuzun sinirlerini berbat eden şey nedir?

Zeki bir liderliğin ilk şartı, insanların biribirlerine itimat etmeleridir. Şimdi ise, böyle bir itimattan şüphe ediliyor. Meselinin esası işte bu.

•         Üzerlerinde kızgıncasına tartıştığımız belirli gayeler öylesine önemli olmadığı gibi, milletin kaderi, bunların hiçbirine de bağlı değil. Milletin geleceği, insanların hürmet duydukları gayeler uğrunda birleşip birleşmeyeceklerine, kendilerinin kapasite ve gayelerine inanıp inanmadıklarına bağlıdır.

•        Varlığımızın kökünden sıyrılıyoruz. İster ebeveynler ve çocuklar, ister karı-kocalar veya ister işçi ve işverenler arasında olsun, karşılıklı ilişkilerimizde beşerî temaslardan uzaklaşıyoruz.

Biz, muğlak bir cemiyete alışık değiliz. Şahsî davranışlar ve ezelî otorite kayboldukça nasıl hareket edeceğimizi bilmiyoruz. Nasıl hareket edeceğimize dair önümüzde rehber, daha basit çağlar için yazılanlar dışında, elimizde eser yok. Biz, kendimizi nasıl değiştireceğimizi öğrenmeden çehremizi değiştirdik.

•         Kamu felsefesinin ne olduğunu herkes iyice bilemez; halkın çoğunluğu belki, “kamu felsefesi” diye bir şey bile işitmedi. Fakat halka ışık tutabilecek durumda’ olanlar kamu felsefesini, Çinliler’in inandığı gibi, İlahî Kudret’in emri kabul ederlerse, cemiyetin fertlerini işbirliğine zorlayan gelenek ve inanışlar, bir bütün olarak nesilden nesile aktarılır. Ama halka ışık tutacak mevkilerde bulunanlar, kamu felsefesini bizzat kapı dışarı ederler, ve kamu felsefesini, cemiyetin gelişmesine engel olan reaksiyonlar ve saçma müesseseler diye düşünürlerse, o cemiyetin iplikleri çekilmiş ve doku parçalanmış olacaktır.

. . . Toplumlara, medenî vasfını veren gelenekler koptuğu zaman, topluluk tehlikeye düşmüş olur. Bu kopuş tamir edilmediği takdirde de toplumda, mahalliciliğe, sınıflara, ırka, ve dine dayanan bölünmeler husule gelecek, bu gruplar arasında çatışmalar baş gösterecektir. Geleneklerin devamlılığını sağlayan zincirler biribirlerinden ayrıldıkları takdirde, kültürel miras, bir nesilden diğerine emanet edilemez. O zaman, toplumun bekçiliğini ve devam ettirilmesini üzerine alan yeni nesiller, öğrenilmesi gereken şeyleri tecrübe ve hatâlarla yeniden keşfetmeğe, yeniden icat etmeğe, yeniden öğrenmeğe mecbur kalacaklardır.

Hiçbir nesil bunları başaramaz. Hiçbir nesil, kendisi için elzem yüksek bir medeniyetin lâzimesi sanat ve ilimleri yaratacak güçte değildir.

[İkinci Dünya Harbi’nden sonra] istiklâllerine kavuşan yeni demokrasiler, iştahlarını muhafaza eden, fakat gıda yetiştirmesini unutan insanlara benziyorlar. Onlar sadece, iyi bir hükümetin vereceği kanun ve nizama, hürriyet ve adalete ihtiyaç duyuyorlar. Fakat iyi hükümet etmek sanatı öğrenilmelidir. Ve öğrenilecekse, bu sanat yaşlılardan gençlere emanet edilmeli, ve gelenek, âdet, ve fikirler nesiller boyunca gelenekleri taşıyanların hâfızalarında kesintisiz bir hâtıra olarak yaşamalıdır.

O halde, insanlar, ancak ecdatlarının bildikleri şeylerle işe başlarlarlarsa, onlardan fazla öğrenebilirler. Onlar, basit tecrübeleri tekrarlayarak, yeniden öğrenmek mecburiyetinde kalmadıkları takdirde, daha ileri, daha yüksek tecrübelere girişebilirler. Bunun içindir ki, ancak geleneklerini muhafaza eden bir cemiyet ilerici olabilir. Chatres’in Bernard’ının dediği gibi nesiller, “Devlerin omuzlarına oturmuş cüceler gibidir, ve ancak onların omuzları üzerinde, eskilerin gördüklerinden daha fazlasını ve daha ileridekileri görebilirler.”

•        Kamu hayatında, ahlakî düzeni muhafaza etmeye yarayacak mekanik bir cihaz yoktur. Popüler vicdanı, zaman zaman daha yüksek seviyelere çıkaracak ve orada uzun müddet tutacak bir âlet yoktur. Bütün bunlar, cemiyeti idare etmek mevkiinde bulunan şuurlu ve temiz kadın ve erkeklerin zamanla, kendilerini takip edecek insanlara iyi örnekler bırakıp bırakmadıklarına bağlıdır.

•         Kamu hayatındaki büyüklük, kaynakların, şahsî kanaatlerden çok hakikate hizmet edilmesinde, başarıya ulaşıp ulaşılamayacağında emin olunmasa dahi, doğru olanın yapılmak istenmesinde saklıdır. Tarihin en kritik ânında, vazife, hakikat, adalet, ve şeref gibi kendilerini uyuşukluğa kaptırmış insanları bıktıran bu kelimeler, o zaman, hüküm vermemize yarayan ölçüler olurlar. Biz, maalesef onları unutmuşcasına hareket ediyoruz.

Endişe ve ıztırap içindeki halkın, bizden, fazilet örnekleri ortaya koymamızı ve beşeriyetin ezelî hasletlerine sarılmamızı isterken biz, hâlâ çok kurnaz, hâlâ çok zeki, hâlâ çok hesaplı görünmeğe gayret ediyoruz. Önümüzdeki müşküllerle dolu dünyada bizi, ancak fazilet ve ahlâk örnekleri aydınlığa çıkaracaktır.

•         Ben, Amerikan demokrasisinin iki sebepten ötürü başarılı olduğuna inanıyorum. Birincisi şu: Amerikan hükümetleri, şimdiye kadar pek çok şey yapmaya teşebbüs etmedi; demokrasinin prensipleri, alelâde insanların kapasiteleri dışına çıkmadı.

İkincisi ise, hükümet ve parti sisteminin dışında, bağımsız müesseselerin ve insanların bulunmalarıdır: adlî sistem, hür kiliseler, hür basın, hür üniversiteler, yeterli mal ve mülke sahip hür insanlar, çiftlikler, fabrikalar, dükkânlar . . . Kanunlarla bağlı olmayan bu insanlar ve müesseseler, demokrasimizin idâmesi için demokrasi prensiplerinden daha az önemli değildir.

Walter Lippmann

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Bir kişiye karşı bütün bir toplum

Herhangi bir fikir üzerinde bütün insanlık, tek bir kişi hariç, aynı düşüncelere sahip ise ve o, bir tek kişinin eline kuvvet geçtiği takdirde beşeriyeti susturmaya çalışması nasıl affedilemezse, beşeriyetin de, kendisininkinden farklı düşüncelere sahip o insanı susturmaya çalışması, hiçbir zaman mazur görülemez.

John Stuart Mill

“Önsöz,” On Liberty (Hürriyet Üzerine)

Kötünün ne olduğunu bilebilmek için …

İngiltere Parlamentosu 1643’te bir emirle, otoritelerin müsaadesi alınmaksızın kitap basımını ve yayımlanmasını yasakladığı zaman, büyük Ingiliz şair ve yazarı John Milton, Aeopagitica adlı eserinde dedi ki:

Beşerî varlıkların bugünkü durumu gözönünde tutulduğu takdirde, kötülük hakkında bilgi sahibi olmayan bir insan, iyiyi kötüden nasıl ayırd edebilir, kendi kendisini kontrol mekanizmasını nasıl çalıştırabilir? . . .

Bundan böyle, dünyadaki kötülüklerin tanınmasının, beşer faziletinin oluşmasına ve hatânın ortaya çıkarılarak, hakikata varılmasında son derece lüzumlu olduğundan, bir kimsenin, günah ve hatâ sınırları dahilinde daha emin ve daha az tehlike duyarak dolaşabilmesi için, o kötülük hakkındaki her çeşit münakaşa ve fikirleri dinlemesi ve okuması gerekir.

John Milton

Şeytanın avukatını da dinlemek gerek

Bir evliyanın resmen ilânında kilise, “Şeytanın avukatını dahi sabırla dinler. İnsanların en kutsalı bile, ölümünden sonra kendisine takdim edilecek şerefe, ancak Şeytan’ın, onun hakkında söyleyeceği her şey dinlendikten, terazide tartıldıktan sonra nail olabilir. Newton’un felsefesi hakkında suallere müsaade edilmesiydi, beşeriyet, şimdi olduğu gibi, o felsefenin doğruluğu hakkında güven duyamazdı. Doğruluğuna dair elimizde en fazla delil bulunan inançlarımızın dahi yanlış olduğunu ispat edebilecek herhangi bir kimse için, davetiyeyi elimizde hazır tutuyoruz. Eğer davetiyemiz kabul olunmaz veya kabul edilir de, inançlarımızın yanlışlığı ispat olunmazsa bile biz, bu inançlarımızın doğruluğuna yine de tamamen emin olmuş sayılanlayız. Ne var ki, beşerî makuliyetin imkânları dahilinde elimizden geleni yaptık, hakikatin ortaya çıkması için bizden farklı düşünenlere her fırsatı verdik; fakat yine de yarın, beşer aklının ortaya çıkarabileceği daha iyi bir hakikat için kapıyı hâlâ açık tutuyoruz. Kendisinden hâtâ sâdır olabilen bir yaratığın gerçeğe varabilmesi için önünde bundan başka bir yol da yoktur.

John Stuart Mill

On Liberty (Hürriyet Üzerine

Allah aşkına, her iki tarafı da serbestçe dinleyelim.

Thomas Jefferson

Amerika Cumhurbaşkanı

Benjamin Franklin’in Hayır İşleme Tarzı

Amerikalı mucid, yazar, ve diplomat Benjamin Franklin 1784’te, Benjamin Webb adındaki birine şu mektubu gönderdi:

“Efendim: Durumunuz beni derinden üzdü ve bundan böyle ilişikte, on louis d’or banknotu gönderiyorum. Böylesine bir meblâğı, size verdiğimi söylemek istemiyorum; sadece borç veriyorum. Ülkenize döndüğünüz zaman, eminim, bütün borçlarınızı ödemenize imkân sağlayacak bir işte çalışacaksınız.

“O zaman, sizin şimdiki durumunuzdaki gibi samimi bir insana rastladığınız zaman, bana olan borcunuzu o kimseye ödeyin, ve o kimseden, benim sizden istediğim tarzda, size olan borcunu sıkıntı içinde bulunan bir diğerine vermesini isteyeniz.

“Ümit ediyorum ki, bu işlem, onu durduracak bir hilekâra rastlayıncaya kadar pek çok el değiştirecektir. Bu, az bir para ile çok fazla hayır işi yapmak için benim bulduğum bir oyun. Hayır işlerine çok para yatırabilecek kadar zengin değilim, ve bundan böyle, az bir para ile büyük işler yapabilmek için böylesine hareket etmeye mecburum.

“İstikbaldeki refahınız için en iyi dileklerimle hürmetlerimi sunarım. “

B. Franklin

Kadîm Atinalı Gençlerin Yemini

Biz, şerefsiz veya korkakça hareketlerle şehrimize leke getirmeyeceğiz; ideallerimiz ve bu şehirin kutsal saydığı idealler uğrunda, hem yalnız olduğumuz hem de diğerleriyle beraber bulunduğumuz zamanlarda çarpışacağız; şehirin kanunlarına hürmet ve itaat edeceğiz ve çevremizdekilerin de, aynı hürmet ve itaati göstermeleri için elimizden geleni yapacağız; halkta, kamu hizmetleri hissinin yerleşmesini hızlandırmak için ara vermeden çalışacağız; bu şehiri, bize emanet edildiğinden daha büyük, daha iyi, ve daha güzel bir şehir olarak bizden sonrakilere bırakacağız.

(Editör) Herbert R. Mayes

An Editor’s Treasury

Mazi

•         Washington’daki Millî Arşiv binasının ön cephesindeki yazılardan ikisi şöyle: “Mazinin mirası, istikbalini hasadını mümkün kılan tohumdur.'” ve “Mazi, bir başlangıçtır.”

•         Geleceği anlamak istiyorsan, maziyi incele.—Konfüçyüs

•         Maziye bakmak başka şey, gerisin geri oraya gitmek ise bambaşka bir şey.—Charles Colton

•         Eğer hilkat, bizim geriye bakmamızı isteseydi, gözlerimizi, alnımızda değil, ensemizde yapardı.—Namık Kemal

•         Çok gerilerdeki ecdadının asil başarılarıyle gurur duyanlar, ilerideki ahfadının gururla yâdedecekleri hiçbir şey yapamazlar.—Thomas Macaulay

Çöküş Sebepleri

Somerset Maugham, “Eğer bir milletin hürriyetten daha çok değer verdiği bir şeyi varsa, hürriyetini kaybedecektir,” diyor. “Ve istihza şurada ki, eğer halkın daha fazla değer verdikleri şey rahatlık ve para ise, onları da kaybedecektir.” Mehmed Akif in dediği gibi,

Gökten inmez bir de hiçbir şey . . . Bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkiyle bir millet ölür, yahut yaşar.

Maya medeniyetinin niye çöktüğü üzerinde duran John Gardner, onu ayakta tutacak büyük bir ideali olmadığını yazdı. “Her şeye sahipti, ama bir maksat ve görev hissine, hayır.”

Edith Hamilton da, kadîm Atinalılar’ın, hürriyetlerini nasıl kaybettiklerini şöyle anlatır: “Onların en çok istedikleri şey, sorumluluktan sıyrılmış hürriyet olduğu için, hürriyetlerine kendi istekleriyle son verdiler ve Atmalılar bir daha hür olamadılar.”

Kadîm Roma’nın nasıl soysuzlaştığını Çiçero şöyle anlatır: “Düşman, kapılarımızdan içeri girdi. Bizim düşmanımız, lüks düşkünlüğümüzdür, ahmaklığımızdır, hayvani hislerimizdir.

İngiliz tarihçisi Edward Gibbon da Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Çöküşü adlı abidevî eserinde der ki: “Kolayca aldatılan namuslu insanlar, devleti kuranların, kendilerine bahşettikleri hediyeleri kaygısızca kabul ediyorlardı.”

Almanya, İkinci Dünya Harbi’nde mağlûp ettiği Fransa’da (1940), Birinci Dünya Harbi’nin ünlü kahramanı Mareşal Petain’in başkanlığında bir kukla hükümeti kurdu. Petain, harp sonrası sürgün edildiği adada yazdığı hâtıralarında diyordu ki: “Bizim eğlence ruhumuz, fedakârlık ruhumuzdan büyük idi. Biz, verdiğimizden fazlasına sahip olmak istedik. Gerekli gayreti göstermedik ve kendimizi büyük bir felâketin içinde bulduk.”

Geriliğimizin başlıca sebebi

Prof. İsmail Hakkı İzmirli (1869-1946), büyük bir bilginimizdi. Çok sayıda kitabı vardı. Dört-bin ciltten fazla kitabı ihtiva eden kütüphanesini, Süleymaniye Kütüphanesine hediye etti. Atatürk, Prof. İsmail Hakkı İzmirli’nin Meali-i Kur’an (1927) Türkçe çevirisini okumuş, özellikle “Mânaya delâlet eden tercüme ile namazda kıraat câizdir” hükmüyle, “Türkçe ibâdet’e imkân veren görüşünden dolayı kendisini kutlamıştı. Prof. İsmail Hakkı İzmirli, bir konuşmasında, dine sokulan hurafelerin bizi geri bıraktığını söyledi:

. . . Bizde sanayi geri kalmıştır. Çünkü mektep yok. Çünkü makine işletemeyiz. Çünkü bu yolda çalışmayız. Bunlar birer sebeptir. Fakat aynı zamanda birer neticedir. Bunların hepsi bir bütün’dür. Memleketin dini, ilmi, ticareti, sanayii, ahlâkı, zihniyeti ayrı ayrı düşünülemez. Sanayide geri kalmışlığın kabahati zanaat muallimlerinde, bunların yetersizliğinde görülmemelidir. Umumi yapıda aranmalıdır. Araştırın: göreceksiniz ki en büyük mesul, dindeki hurafeler, müsbet ilim yerine masallar ve isrâiliyatla dolmuş olmamızdır. Din, hususiyle İslâm dini, zamanı idrâki tavsiye ediyor, şart koşuyor, tagayyür-i ezmân ile tebeddül-i ahkâm diyor. [Zamanın değişmesi ile emirler (buyruklar, kanunlar) da değişir.] Anlayamadığınız veya anlaşılmasını muayyen şahısların tasarrufuna bıraktığınız bu vecibeyi öz lisanınıza lâyık görmüyorsanız, ahlâk ve âdetler, dinî terkib sizi geri götürür. Aşırı muhafazakâr olmamızda, bu lâubaliliğimizin hissesi büyüktür.

Prof. İsmail Hakkı İzmirli

İzmir Konferanslarından, 1915

Karatahta önce “hacı” oldu

Üçüncü Mustafa [1757-74] zamanında, topların domuz kılından yapılmış fırçalarla temizlenmesinden dolayı ihtilâl çıkıyordu.

Karatahtayı mekteplere sokmak için eski Maarif Nezareti, bir nevi talimatname yapmaya mecbur oldu. Karatahtanın Yemen’de, Hicaz’da kullanıldığını iddia etmek zaruretine düştüler. Karatahta, Hicaz’dan, Yemen’den geçirilerek “hacı” edildikten sonra mekteplerimize kabul edilebildi.

Coğrafya haritaları, resimdir diye, memlekette başlayan ve büyüyen dedikodu tehditleri arasında, ismini söyleyemediğim çukurlara atılarak ifna edildi [ortadan kaldırıldı].

Sultan Abdülmecid zamanında Darülmuallimin’e, resim albümlerini ve coğrafya haritalarını sokmak bid’atını irtikâp eden Maarif Nazın Ahmed Kemal Paşa, tekfire uğradı [lânetlendi, küfüre uğradı], memleketten kaçarak canını kurtarmaya mecbur oldu.

Hesapt defterlerinde cemi [toplam] yaptırılırken, çocuklara öğretilen zâit [artı] işareti salîbe [haç’a, put’a] benziyor, çocuklarımızı yavaş yavaş Hıristiyan edecekler endişesi memleketi telâşa düşürmüştü.

İstanbul Darülmuallimîn’in ve Darülfünun’un yetiştirdiği gençler, Buhara mekteplerine sıra getirmek istediler. Şu, üstünde oturduğumuz gibi sıralar. Bu cedîdi [yenilikçi] bir hareket idi. Bu cedidî harekette mollalar, derhal küfrü [Allah’a inanmama] ve bid’atı keşfettiler: “Kiliselerde sıralar vardır; mektepte eczây-u şerife, Kur’an-ı Kerim okunur. Mektep şeriat derslerinin yeridir. Demek, Hristiyan sırasını, İslâm mektebinin içine sokacaklar.”

Ne oldu bilir misiniz? Kıtal [çarpışma, vuruşma] oldu. Zavallı Buhara, düçar-ı esaret [esarete düşmüş] olduğu için, kanını başka yerlerde akıtması lâzım gelen Buhara’nın çocukları, sıra mektebe girer mi girmez mi diye biribirinin kardeş kanını akıttılar.

Buhara Emîri, hakikî ismini Meclis kürsüsünün nezaheti [temizliği] dolayısıyle telâffuz etmekten kendimi men ettiğim gayrı-tabiî bir nevi harem teşkilatıyle beraber Afganistan’a kaçtı.

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Bir rasathane yaptırıldı ve yıktırıldı

Sultan Üçüncü Murad (1574-95) zamanında müneccimbaşılığına atanan Takyeddin bin Mehmed bin Ahmed adındaki astronom, hünkâr hocası meşhur Sadeddin Efendi ye bir layiha sunarak, Uluğ Bey zamanındaki hesapların yeni rasatlarla düzeltilmesi gerektiğini, çünkü o yolla yapılan hesapların her zaman doğru çıkmadığını söyleyerek yeni bir rasathane kurulmasını istemişti.

O zamana kadar Türkiye’de rasathane adına bir şey pek bulunmadığı gibi, astronomi ve rasat hesapları, Uluğ Bey zamanından kalma rasatlara, Arapça veya Farsça’dan çevrilen kitaplara bağlı kalmıştı.

Padişah, bu rasathanenin derhal yapılmasını emretmiş ve Tophane bayırında, o zaman için gerekli her türlü astronomi âletleri ile donatılmış bir rasathane yapılmıştı. Ne var ki, bu rasathanenin ömrü pek kısa oldu. Dr. Adnan Adıvar diyor ki (Osmanlı Türklerinde İlim, s. 90-91):

İşte bu bilgin astronomun kurmak istediği rasathanenin ömrü pek kısa olmuş ve hattâ binanın tamamlanıp tamamlanmadığı bile bizce kesinlikle anlaşılamamıştır. Hoca Sadeddin’le zamanın Şeyhülislâm’ı Ahmed Şemseddin Efendi arasındaki düşmanlık yüzünden bu Şeyhülislâm efendi, Padişaha sunduğu bir arîzada (jurnal), gökleri rasat etmenin uğursuz ve her nerede bu işe teşebbüs edildiyse, devletin mahv ve harap olduğunu söyleyerek ilim düşmanlığını göstermesi üzerine, 987 yılı Zilhicce’nin 4üncü Perşembe günü Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşaya, rasathanenin derhal yıkılması irade olunmuş ve gerçekten de bu kurum, bir gece içinde yerle bir edilmiştir. Müsbet ilimlere karşı Osmanlı İmparatorluğunda görülen ilk düşmanlık eseri olan bu olay, şahsî sevişmezliklerin, İlmî alanlara bile etkisi olduğunu gösterdikten başka, sokağa çıkmak için dahi müneccime danıştığında şüphe olmayan Şeyhülislâm efendinin, gerçek ilme olan ilgisizliğini de gösterir.

Gericilik, bilgisizlik sadece müsbet ilimlerde değildi. Dr. Adnan Adıvar, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, medrese ulemasının, Avrupa’da Rönesans’ın yürütüldüğü yıllarda da, “eski ilimlere dair teliflerine ve tercümelerine devam etmekte” olduklarını yazıyor:

Türk ulemay-ı rüsumu [şekilci din bilginleri], değil müsbet ilimlerde, doğrudan doğruya kendi sahaları olan meselelerde bile çok geri kalmışlardı. Meselâ, bu tarihlerden [Üçüncü Selim zamanındaki yenileşme hareketlerinden] 50-60 yıl önce, Hicaz’da çıkan Vahabi mezhebi hakkında Hicaz ve Irak uleması tarafından birçok kitap yazıldığı ve birçok tartışma sürüp gittiği halde, İstanbul ulemasının bu mezhebin esası hakkında bile bilgisi yoktu.

Aynı cehalet, devleti yönetenlerde de hükmünü yürütüyordu. Tarih-i Cevdet‘ten öğrendiğimize göre, zamanın Reisülküttab’ı, yâni Dış İşleri

Bakanı Atıf Efendi, yazdığı bir takrirde, tesirleri dünyanın her tarafında hisedilen 1789 Fransız İhtilâli’ni, “Voltaire ve Rousseau gibi meşhur zındıkların [dinsiz imansızların] ve anlar misillû dehrîlerin [onları gibi imansızların] eserleriyle husule gelmiş bir fisk ü fücur [Allah’a isyan etmiş günahkârlar] cümbüşü gibi gösteriyordu. Reisülkattab Atıf Efendi, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni [İnsan hakları bildirisini], “insanları hayvanlar derekesine indirmek için yazılmış bir beyanname” diye anlatıyordu.

Nejat Muallimoğlu

Osmanlı ilmiye sınıfının cehaleti

İlmiyye sınıfının içinde bulunduğu fikri izmihlâli [perişan olmak, yok olmak] isbat için misâl arzedeyim: 1273 Hicrî senesi [1856] Cemaziyel-âhiresinin [Arabî ayların altıncısı] 16ncı Pazar günü akşamı, inşası hitam bulan [biten] Fethiyye kalyonunun denize indirilmesi merasimine davetli idik. Ali Paşa’nın sadareti zamanında ûlâ rütbesi sınıfından olanlarla Vezirler ve ilmiyyeden de İstanbul pâyelûlarının [üst rütbelilerinin] daveti kararlaştırılmıştı. Bu suretle tersane önünde, devletin ekâbiri [seçkinleri] bir araya toplanmıştı. Zât-ı Şahâne’nin teşrifine intizar ediyorduk ki [bekliyorduk], Fethiyye Kalyonu, kendi kendine havuzdan kurtularak denize iniverdi. Gemi çok rahat inmişti, ama bir kaç kişi yaralandı, hattâ ölenler oldu.

Biraz sonra mesele anlaşıldı: Öteden beri, kalyonların en üst katı havuzda yapılmayıp denize indirildikten sonra yapılması mûtad iken, Fethiyye Kalyonunun üst katı da havuzda yapıldığından ağır basmış, ve büyük desteklerden birini, daha sonra diğerlerini kınp denize inmişti. İstanbul Kadısı olan Tekfurdağı Müftüsü Zâde Efendi ise, bu işlerden habersiz olduğundan, geminin kendiliğinden hareketine bir mâna veremeyip, “Fesüphanallâh. . . Bu kalyonu melekler mi deryaya indirdi?” deyince, bunu duyan Fuad Paşa, yaralananlardan birkaçını gösterip şu cevabı verdi:

“Muhtemel, Efendi, ama bakın ki, melekler arasına şeytanlar da karışmış.”

Böyle yâveler [yalan, saçma sapan söz] söyleyen kişiler, kadılık makamında oturunca, ol ilmiyyenin itibarı mı kalırdı? Böyle âlimlerden mülk-ü millet faide mi görürdü?

Ahmet Cevdet Paşa

Mâruzât

Softalık buna derler

… Ne sinema ne tiyatro seyretmek ne de radyoda temsil dinlemek günahtır. Bunu iddia edenler softadırlar.

. . . Gazeteler, bir müftünün sinema seyretmeyi ve radyoda temsil dinlemeyi günah saydığını yazmışlardı. Fakat müftü efendinin istisnasız bütün sinema ve radyoları mı kastettiği, yoksa tefsirini sadece ahlâka aykırı film ve piyeslere mi inhisar ettirdiği anlaşılmış değildir. Hüküm umumî ise, hâlis yobazlıktır. Şarta muallâksa, isabetlidir.

. . . Bizim müftü efendinin de topyekûn sinema ve radyo temsillerini tefsire kalktığını zannetmiyorum. Eğer böyle ise, muhterem Diyanet İşleri Reisi’nin dikkatini çekeriz.

Müslümanlık, medeniyet düşmanı değildir. İslâm medeniyeti en büyük şahittir. Medinetüzzehra Sarayı’nın kapısında Zehra’nın heykeli vardır. Elhamra, Elbeyza saraylarının kapı ve duvarlarında çeşitli resimler, sağda solda hayvan, insan ve aslan heykelleri vardır. Fatih, İtalyan ressamı Bellini’ye kendi resmini yaptırmış, Kanunî Sultan Süleyman’ın Budin’den iğtinam edip [yağma edip] İstanbul’a getirdiği Apolion heykeli, sonraları Damat İbrahim Paşa’nm Sultan Ahmet’teki evinin önüne dikilmiştir. İskenderiye’ye, Mehmet Ali’nin heykeli, El-Ezher âlimlerinin itirazına uğramadan dikilmiştir.

İslâm dininde, resmin ve heykelin yasak olduğu iddiası da softa uydurmasıdır. Çünkü, yobaz tarihi bilmez, İslâm dinini bilmez, medeniyeti bilmez. Onun Müslümanlıkla alâkası yoktur, ve onun şahsında İslâm dinini baltalamak da, yobazlığın bir başka çeşididir.

Peyami Safa

Tercüman, 6 Mart, 1960

Benim dinini ne umuttur ne korku,

Allah’ıma sevdiğimden taparım.

Ne cennet ne cehennem bir korku.

Vaiz! Deme cehennemin ateşi

Çıkar bilmem kaç çeki odundan.

Ziya Gökalp

Ahmet Vanlıoğlu Hoca’nın “Eyüp Sultan Hazretleri”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, 1993 Temmuzunun ilk haftasında İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nden mezun olanlara yaptığı hitabında şunları da söylemişti:

“. . . Ben burada yetişen genç arkadaşlarımızdan şunu rica ediyorum: Hamasîden ziyade, millete İslâm dininin güzelliklerini anlatınız. Ruhunu anlatınız. Özünü anlatınız. Vicdanî diye bir zâtın eseri var. İstanbul’dan bahsediyor. Diyor ki, mübarek Süleymaniye kürsüsünde, Bayezit, Sultan Ahmet kürsüsünde ulemayı göremezsiniz. Ulemanın kürsüde vaaz etmesi, bir zamanlar bir kusur telâkki ediliyormuş. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden gelen cerci’ler, İslâm’a muhalif ne kadar hurafe varsa, o kürsüde, onlarla milletin kafalarını zehirliyorlar, diyor.”

Daha düne kadar bu ülkede futbol oynamanın, mayo ile denize girmenin, hele kadın-erkek beraber denize girmenin, dans etmenin, resim yapmanın, radyo dinlemenin, tiyatroya, sinemaya gitmenin, televizyon seyretmenin günah olduğunu söyleyenler tümen tümendi. Kendilerini “âlim” sananlar ve pek çokları tarafından “âlim” kabul edilen bazıları, Mehmet Nuri Yılmaz’ın bahsettiği hurafeleri hâlâ dine sokmaya çalışıyorlar. Ben, yıllardır beni rahatsız eden sol gözümün muayenesi için 1997 Haziran’ında New York’a gitmiştim. Bu arada, Long Island’da bir caminin açılışı münasebetiyle yapılan törene de katıldım. Törenin, başlıca hatibi, o tören için New York Fatih Camii tarafından özel olarak getirilen (Eyüp Sultan Camii’nde de vaazlar veren) tanınmış vaiz Ahmet Vanlıoğlu Hoca idi. İstanbul’un nasıl fethedildiği üzerinde konuştu.

Ahmet Vanlıoğlu Hoca, İstanbul’un zaptı sırasında Beyoğlu sırtlarından atılan topların surlara niye ulaşamayıp, Haliç’e düştüğünü şöyle anlattı:

“Haliç’in surlara bakan tarafında Eyüp Sultan Hazretleri yatıyordu. İstanbul’daki Rumlar, uzun yıllar boyunca, kim olduğunu bilmemekle beraber, Eyüp Sultan Hazretleri’ni kendilerinden bir evliya diye kabul etmişler, onun mezarı başında dua ediyor, adaklar adıyorlardı. İşte, bu sebepten, Fatih Sultan Mehmed’in ordusunun Beyoğlu sırtlarına yerleştirdiği toplarla surları yıkmak ümitleri boşa çıkıyor, ve atılan gülleler Haliç’e düşüyordu. Niye surlara erişmiyordu da, denize düşüyordu?

“Çünkü Eyüp Sultan Hazretleri, ‘Benim gâvurcuklarıma dokunmayan!’ diyerek bu gülleleri havada iken yakalıyor, Haliç’in sularına bırakıyordu.”

Evet, Ahmet Vanlıoğlu Hoca, Amerika’da bunları söyledi ve kendisini dinleyenleri hayrete boğdu. Dediğim gibi, zaman zaman Eyüp Sultan Camiinde de vaaz veriyormuş. Bana inanmayan, gider, Hocaefendi’ye sorar.

Nejat Muallimoğlu

Matbaayı asırlarca bu ülkeye sokmayan kimlerdi?

Mehmet Nuri Yılmaz, yukarıda bahsettiğim konuşmasında, şunları da söyledi: “Milletimizin ileri gitmesinde de, geri kalmasında da din adamlarının rolleri büyüktür. Bu inkâr edilemez. Matbaa, Hıristiyan dünyasından iki yüz sene sonra memleketimize gelmişse, bunda din adamının suçu vardır … Şu anda geri kalmamıza din âmil değildir. Dini suçlayamayız. Geri kalış sebebimiz, bizim, dini daha iyi anlayamayıp, iyi kavrayamamış olmamızdır.”

Matbaa, Avrupa’da 1444’te icat olunarak kıt’anın hayatına girmiş, 1510’da gelişmesini tamamlamıştı. Macaristan’da ilk kitap 1473’te basıldı, bizde ise 1730’da . . . Arada 257 sene var. Ve İbrahim Müteferrikanın Kur’an basılmaması şartı ile açtığı matbaa, onaltı kitap bastıktan sonra kapandı —tâ 1796’ya kadar. Yeni alfabenin kabul edildiği 1928’e kadar, bütün Türkiye’de basılan kitapların toplam sayısı, 40,000 civarındadır. Ziya Paşanın

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-ü İslâm’ı bütün viraneler gördüm.

feryadı ile dertli olan farkın asıl sebebi, bizdeki kafa karanlığı idi. Matbaa, iki-buçuk asır içinde, Batı kültürünü inşa etmeye yetmişti.

Bizde ise Saray ve Medrese, halkı cahil bırakmaya azmetmişti. Öte yanda, gayrimüslimler matbaalarını kurarak kendilerinin halkını geliştirmeye başlamışlardı. Yahudiler’i, İspanyol Katolikleri’nin zulmünden kurtarıp 1492’de Türkiye’ye getirdiğimiz zaman, onlar, beraberlerinde matbaayı da getirdiler. Bu göçmen Museviler, 1494’te İstanbul’da, 1510’da Selânik’te, 1554’te Edirne’de, 1605’te Şam’da, 1646’da İzmir’de matbaalarını kurdular. Bu matbaalarda, yasak olduğu için, Türkçe ve Arapça kitap basılmaz; Yunanca, Rumca, Ermenice, Lâtince, İbranice, İspanyolca, Almanca, Fransızca, ve İtalyan’ca kitaplar basılırdı. Cemal Kutay diyor ki:

“İşte biz, daha o zamanları, Türk’ü ilim ve medeniyette geri bırakma karşılığı, tebaa’mız, yâni bize bağlı dediğimiz Rum’a, Ermeni’ye, Musevi’ye, kapitilasyonların imtiyazlı insanlar hâline getirdiği bütün yabancılara, çağdaş medeniyetin nasibinden faydalandırırken, kendi insanlarımızı cehaletin karanlığına mahkûm etmiştik.

“Medrese, her istemezük karşısında safına aldığı Yeniçeri eşkiyalığı ile elele, kültürün temeli matbaaya karşı çıkmıştı. Daha sonraları, ödenmez ve doldurulmaz günah için özürler arayacak, Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin ekonomide, tarımda, tıbda, matematikte, kısacası bütün müsbet ilimlerde ve bundan böyle genel hayatta Türk’ten ileri olmasını bir bilmece, zaman zaman haksızlık gibi gösterecek, rüzgâr ekenin fırtına biçeceği ebedî hakikatim unutmuş gözükecektik”.*

Yıllar sonra, Mithat Paşa Tuna Valisi iken, Ahmet Mithat Efendiye vilayet gazetesini çıkarma vazifesini vermiş ve bugünkü bütün Bulgaristan ve Yugoslavya’nın bir kısım toprağını içine alan o koskoca bölgede yaşayan Bulgar-Rum-Ulah-Sırp-Ermeni-Pomak-Arnavut halkının dilleri için gazetede yer ayrılmasını istemişti. Irk, din, kan, milliyet karışımı bölgede, devletin kararlarını yaşayanlara anlatmak için, Mithat Paşa başka çare bulamamış ve gazetenin yansı bu dillere, yansı da Türkçe’ye ayrılmıştı. Cemal Kutay, Ahmet Mithat Efendi’nin her dilden yazıyı dizecek mürettip (dizici) bulduğunu, Türkçe metinleri dizecek Türk-Müslüman mürettip bulamadığını ve İstanbul’dan Ermeni mürettipler getirerek Türkçe bölümünü dizdirdiğini de yazıyor.

Avrupa’da onaltıncı asırda Rönesans, kafaları hurafelerden temizleyip aydınlatır ve halkı hızla yepyeni bir medeniyete ulaştırırken, basılı kitapların bile Türkiye’ye sokulması serbest değildi. Selim Nüzhet Gerçek’in Türk Matbaacılığı adlı kitabından (1939) öğrendiğimize göre, Arapça ve Farsça kitapların Türkiye’de satılabilmesi bile ancak padişahın müsaadesiyle mümkün oluyordu. Meselâ, Oklid’in (Euklidis) 1594 yılında Romada basılan ve Nasireddin Tusi tarafından Arapça’ya çevrilen Tahrir-i Euclidis adlı kitabının Türkiye’ye sokulması için 996 tarihli bir ferman çıkarılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğundaki kitap düşmanlığı zaman zaman şeyhülislam fetvalarında da kendisini belli ediyordu. Üçüncü Ahmed zamanında (1703-30), Varodin’de Avusturyalılar’a karşı yiğitçe döğüşürken şehit düşen Damat Ali Paşa, müsbet ilme âşık bir devlet adamı idi. Öldüğü zaman, adları dört cilt tutan yedi-bine yakın kitabını vakfetmişti.

Bu kitaplar arasında felsefe, tarih, edebiyat, ve astronomiye ait olanlar, “Ol makule kütübün [çeşit kitapların] vakfı caiz değüldür . .diyen Şeyhülislâm Ebu İshak İsmail Efendi’nin fetvası ile satıldı.

Nejat Muallimoğlu

Millî Mücadele sırasında Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin bir bildirisi

. . . İngilizler’i kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları [doğrusu: Yunanları] musallat ettiler. Harpte mağlûp olduktan sonra, uslu uslu oturmak ve mağlûbiyetin netayicine [neticesne] katlanarak telafisini sabr ü sükûn ve aklü tedbir dairesinde izale etmekten [gidermekten, ortadan kaldırmaktan] başka çare var mıdır? Yunanlılarla harbe tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan, şöyle mukavemet ettik, böyle zayiat verdirdik gibi yalanlarla halkı iğfale [aldatmaya, kandırmaya] çalışıyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki, Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile, bundan sonra, bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hudanagerde [Allah göstermesin], sizin yalanlarınızı şahit tutarak memleketinizde, “Bu kadar’kan döktüm ve şöyle fedakârlık ettim, böyle emek çektim!” diyerek hakkı feth davasına kalkar.

Hem dizler, ey yalancı ve denî şâkiler [alçak haydutlar]! Kendi milletimize karşı ecnebi milletlerden hiç birinin yapmadığı şekavet ve şenaatleri irtikâp edip dururken [haydutluk ve alçaklıkları yaparken] milleti, eşraf-ı memleketi [memleketin ileri gelenlerini, büyükleri] asıp keserek mallarını yağma ederken, kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuva-yı Milliye [Millî Kuvvetler] nâmını veriyorsunuz? Milleti öldürerek, mahvederek, hukuk-u milleti müdafaa edeceksiniz, öyle mi? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab-ı Hakk’ın gazap ve lâneti sizin üzerinize olsun!

(İktibas) Dr. Ali Sarıkoyuncu

Tarih ve Toplum, Haziran, 1992

Milli Mücadele sırasında Atatürk ve çevresindekilerin öldürülmelerini emreden fetva

İngilizler, Millî Mücadeleyi boğmak için ellerinden gelen her vasıtaya başvurmaktan çekinmiyorlardı. Onların baskısı altında, Damat Ferit kabinesi, Anadolu’daki mücadeleyi “isyan” diye göstererek, Atatürk ve çevresindekilerin katledilmelerinin şer’an caiz olduğuna dair bir fetva çıkarılmasına razı oldu.

Damat Ferit hükümeti, bu fetvayı verecek adamı da buldu. Dürrizâde Abdullah isimli biri, Şeyhülislâmlık makamına getirildi, ve bu adam da Millî Mücadele’yi lânetleyen, liderlerinin katledilmesini emreden “fetva-yı Şerîfe”yi kaleme almaktan utanmadı. Fetvada özetle şöyle deniliyordu:

İslâm Halifesi Hazretlerinin sahipliği altında bulunan şehirlerde, bazı kötü şahıslar kendilerine reisler seçerek, Padişah’ın sadık tebaasını hileler ve tezvirlerle [yalan dolan] iğfal etmektedirler. Padişah’ın emri hilâfına asker toplamaya kalkışıp, görünürde, askerî iaşe ve teçhiz bahanesiyle, hakikatte mal toplama sevdasıyle, şeriate aykırı olarak vergi almakta ve çeşitli tazyik ve işkencelerle, halkın mal ve eşyasını gasp etmektedirler [zorla ellerinden almaktadırlar].

Allah’ın kullarına zulmetmeyi itiyâd haline getiren ve onları cezalandırmaya cesaret eden bu şahıslar, şehir ve kasabalara hücum edip, sâdık tebaadan nice mâsum kimselerin kanını dökmüşlerdir. Bazı ilmiye ricâli ile askerî ve mülkî memurları kendiliklerinden azletmişler, yerlerine, kendi hempalarım [ayakdaşlarını] tayin etmişler ve Hilâfet merkezi ile diğer şehirlerin ulaşım, nakil ve haberleşmesini kesmişlerdir. Devlet âmirlerinin icraatına mâni olmakta, merkezi, diğer memleketlerden ayırıp, yüksek Hilâfet’i bölmek ve zayıflatmak istemektedirler. Böylece İmamet makamına ihanet etmekle, İmamlığa itaatten çıkmışlardır.

Dağılmaları hakkında yüksek emre rağmen, hâlâ inad ve fesadlarında ısrar ederlerse, adı geçenlerin kötülüklerinden şehirleri kurtarmak için, bunlarla savaşılması ve öldürülmeleri meşrû ve farz olur mu? Beyan buyurula. . .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olur.”

Bu suretle, Halife Hazretleri tarafından âdı geçen âsiler ile savaşmak üzere tayin olunan askerler savaşmaktan kaçıp firar eyleseler, dünyada şiddetli günaha ve ahirette acı azaba müstehak olurlar mı? Beyan buyurula. . .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Bu suretle, Halife’nin askerlerinden olup da, âsileri katledenler gazi ve âsiler tarafından öldürülenler şehid olurlar mı? Beyan buyurula. ..

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Bu suretle, âsiler ile muharebe hakkında çıkan Sultan emirlerine itaat etmeyen Müslümanlar, günaha ve şeriatın takdirine müstehak olurlar mı? Beyan buyurula.. .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Nejat Muallimoğlu

Hacı Süleyman Efendi

Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’yı candan destekleyen din adamları arasında Hacı Süleyman Efendi de vardı. Günümüzün yobaz milletvekillerinin ve vaizlerin ağızlarından çıkan bazı sözler karşısında, bu aydın din adamı ve İzmir Mebusu Hacı Süleyman Efendinin şu iki sözü ne kadar yüce:

•        Cahilin dindarlığından hayır gelmez.
•       
Kadınları, yüksek mertebe olan bir milletin sırtı, hiç bir zaman yere gelmez.

Sh:1075-1089

Ortegay Gasset’ten seçmeler

Jose Ortega y Gasset (okunuş: Hozey Orteyga i Gasset-1883-1955) çağımızın ünlü bir Ispanyol filozofudur. Onun, oldukça sayıda dillere çevrilmiş kitapları varsa da, en önemlisi (İngilizce’ye The Revolt of the Masses adı ile çevrilen) La rebelion de las masas adlı eseridir. Bu satırların yazarı tarafından Kütlelerin İsyanı [3] adı ile dilimize çevrilen kitap, İngilizce’ye çevrildiği zaman, ünlü Amerikan dergisi Atlantic Monthly Revieıv şunları söylüyordu: “Onsekizinci asır için Rousseau’nun Contrat Social’ı [Sosyal Mukavelesi’si], ondokuzuncu asır için Marx’ın Das Kapitali ne ise, Ortega y Gasset’in La rebelion de las mases’ı de yirminci asır için aynı şeydir.” Aşağıda, “kütle, yığın” fenomeni üzerinde duran bu kitaptan parçalar göreceksiniz.

•          Şüphe edilemez ki, beşeriyet, en köklü bir şekilde, iki çeşit yaratıktan oluşan sınıflara ayrılmıştır: güçlük ve görevleri üstüste yığarak, kendi varlıklarından büyük talepte bulunanlar, ve kendilerinden özel hiçbir şey talep etmeyenler, yaşadıkları ânı “hayat” diye kabul edenler, mükemmellik yolunda hiçbir gayret göstermeyen, dalgalar üzerinde sallanıp duran şamandıra misâli insanlar. Bu bana, iki farklı koldan oluşan ortodoks [muhafazakâr] Budizm’i hatırlatıyor. Birinin emirleri sert ve zor, diğerinin kolay ve sıradan; biri “büyük vasıta” veya “büyük yol” denen Mahayana, diğeri, “küçük vasıta” veya “küçük yol” denen Hinayana. Önemli olan, hayatımızı, bu iki vasıtadan hangisine bağladığımız, kendimizden azamî veya asgarî talepde bulunmamızdır.

•          Cemiyetin kütleler ve seçkin azınlıklara ayrılışı, sosyal sınıflara bölünmesi değil, “üst” ve “alt” diye hiyerarşik ayırımla bağdaşmayan insan sınıflarına ayrılışı demektir. Tabiatıyle, şurası açıktır ki, bu “üst” sınıflarda —«ğer gerçekten üst sınıflar iseler— “büyük vasıta’yı benimseyenlerin sayılarının çok daha fazla olacağı, “alt sınıfların ise düşük vasıflı fertlerden oluşacağı kuvvetle muhtemel. Fakat doğrusu istenirse, bu her iki sosyal sınıfta da, hem kütle hem de halis azınlık bulunabileceğini söylemek hiç de yanlış bir ifade sayılmaz. . . çağımızın bir özelliği, öteden beri seçkin diye bilinen vasıflarda bile, kütle ve bayağılığın hâkim oluşudur. Bundan böyle, yaratılışı itibariyle özel vasıfları gerektiren ve bu vasıfların bulunduğu farzedilen entellektüel hayatta bile yarı-aydının, vasıfsızlığın, bu hayatın gerektirdiklerine hiçbir zaman sahip olamayacakların ve zihnî dokuları itibariyle entellektüel hayat için yetersiz kimselerin, gittikçe zafer kazandıklarını görüyoruz. Bu, düşünüp taşınılmadan gelişigüzel söylenmiş bir söz değil. Arzu eden herkes, günümüzde politikada, sanatta, dinde, hayatın ve dünyanın genel meselelerine, ilim adamlarının ve tabiî ardından, doktorların, mühendislerin, finansörlerin, öğretmenlerin, ilh. düşüncelerindeki, hükümlerindeki, ve hareketlerideki ahmaklığı müşahade edebilir . . . Kütlelerin gerçek hâkimiyetini sembolize eden ve büyük ölçüde bu hâkimiyeti oluşturan insanların barbarlığı [Birinci Dünya Harbi sonrasıdaki] Avrupa’nın demorilize oluşunun başlıca sebebidir.

•          Aynı durum, “asiller”in arta kalan son gruplarındaki kadın ve erkekler için de doğru. Öte yanda, “kütle” dediğimiz fenomenin en iyi örneği olarak ele alınacak emekçiler arasında, asil ve disiplinli kafalar hiç de ender değil.

•          Cemiyette en farklı ve değişik düzenlerde, ve mahiyetleri itibariyle özel yeteneklere sahip olunmaksızın yürütülemeyecek işlemler, faaliyetler, ve fonksiyonlar vardır. Meselâ, sanatkâr tabiatlı, zevk sahibi birinin davranışları, hükümet fonksiyonları, kamu işlerinde siyasî karar verebilme yeteneği. Bu özel faaliyetleri, önceleri, yetenekli azınlıklar veya hiç olmazsa, bu yeteneklere sahip bulundukları iddia edilen azınlıklar yürütüyordu. Kütle, bu işlemlere karışmak hakkını kendinde görmedi; müdahale etmeyi düşündüğü takdirde, bu işlemlerin yürütülmesi için gerekli özel vasıfları elde etmek ve sadece bir kütle olmaktan çıkmak gerekeceğini idrak etmişti. Onlar, sıhhatli ve dinamik bir sosyal sistem içindeki yerlerini biliyorlardı.

•          Kütlenin, günümüzde, sosyal hayatın ön safına geçmeye, şimdiye kadar birkaç kişinin inhisarında bulunan yerleri işgal etmeye, cihazları kullanmaya ve sınırlı sayıda insanlara ayrılan zevkleri paylaşmaya kararlı olduklarını görüyoruz. . . . Kütle, kütle olmayı terketmeksizin, önceki azınlığın ayağını kaydırıyor, onun yerini alıyor.

hiçbir devrinde, cemiyeti, günümüzdekinden daha dolaysız [direkt] yönettiklerini sanmıyorum. Hiper-demakrasi diye bahsetmemin sebebi işte bu.

•          Diğer sahalarda de, bilhassa entellektüel sahada, aynı şeyler vuku buluyor. Belki yanılıyorum, fakat bana öyle geliyor ki, derinlemesine incelediği bir konu üzernide yazmak üzere kalemi eline alan günümüzün yazarı, bu konu üzerinde hiçbir şekilde durmamış ve konu hakkındaki bir yazıyı bir şeyler öğrenmek için değil de, kafasında taşıdığı basmaklıp düşüncelerle uyuşmayan yazar hakkında hüküm vermek için okuyacak vasat seviyedeki okuyucuyu göz önünde tutmak zorunda . . . Alelâde kafa taşıdıklarını bilen bu insanlar, bu alelâdelik hakkını ilân etmek ve onu istedikleri şekilde cemiyete kabul ettirmek inancını taşıyor …. Kütle, ağırlığı altındaki ferdi, yetenekli, seçkin olan her şeyi, diğerlerinden farklı olan her şeyi, mükemmel olan her şeyi ezer. Herkes gibi olmayan, herkes gibi düşünmeyen herhangi bir insan, ortadan kaldırılma rizikosunu göze alıyor demektir.

Önceleri “herkes,” normal olarak biribirlerinden farklı özelliklere sahip insanların kütle ile beraberce kaynaştığı bir birlikti. Bugün ise, “herkes” denilince, sadece kütle akla geliyor. İşte, özelliklerindeki vahşiliğin hiçbir şekilde gizlenmeksizin anlatıldığı çağımızın dehşet saçıcı gerçeği bu.

•          [Donkişot] yazarı Cervantes’in uzun bir zaman önce söyledği gibi, “Yol handan her zaman daha iyidir.” Arzularını, idealini gerçekleştiren bir devir, artık başka bir şey arzu edilmediğini, arzu kuyularının kuruduğunu gösterir. Yâni, başka bir ifade ile, o meşhur olgunluk çağımız, aslında sonuna gelmiştir. Arzularını yenilemeyi bilmediklerinden, erkek arının zifaf uçuşundan sonra ölmesi gibi, kendi kendilerinden tatmin olan asırlar da vardır.

•          Günümüzde . . . kütlelerin zaferinin en fazla temsil edildiği ülkelerde —Akdeniz ülkelerinde— kamu hayatının müşahadesinde, siyasî hayatın günü gününe yaşandığını hayretle görüyoruz. Bu, son derece hayret uyandırıcı garip bir fenomen [vakıa], Kamu otoritesi, kütlelerin bir temsilcisi elinde. Bu temsilci öylesine güçlüdür ki, bütün muhalefeti silip süpürmüştür. Onlar, iktidarı öylesine karşı konamaz bir şekilde ellerine geçirdiler ki, tarihte böylesine kadir-i mutlak bir hükümet bulmak zor. Ama kamu otoritesi —Hükümet— yine de günü gününe yaşıyor, kendisini geleceğin açık bir hal çaresi olarak takdim etmiyor, istikbal için belirli hiçbir fikri yok; temsil etmiyor, gelişmesi veya tekâmülü, akla sığacak bir şeyin başlangıcının temsilcisi olarak meydana çıkmıyor. Kısacası, herhangi bir hayatî programı olmaksızın, herhangi bir yaşama programına sahip bulunmaksızın hayatını sürdürüyor.

Tutumların kabul edilmediği yerde, kültür yoktur. Ekonomik münasebetlerin, tarafların menfaatlerini koruyacak prensiplere bağlı bulunmadığı yerlerde kültür yoktur.

Bütün bunların bulunmadığı yerlerde kültür yoktur; kelimenin en kesin mânasıyla, barbarlık vardır. Kendimizi aldatmayalım: Avrupa’da kütlelerin ilerici ayaklanması altında başlayan budur. Barbar bir ülkeye giden bir gezgin orada, başvurulacak yönetici prensiplerin bulunmadığı bilir. Yerinde bir ifade ile denilebilir ki, barbarlığın standartları yoktur. Barbarlık, başvurulacak standartların mevcut olmayışıdır.

•          Diğerlerinin hizmetinde yaşayan insan, genel inanışın tersine, alelâde insan değil, mükemmel insandır. Kendisini “transendental” [sınırlar ötesinde, mükemmel] bir şeyin hizmetine adamadıkça, hayatın, onun indinde bir tadı yoktur. Bunun içindir ki, hizmet ihtiyacının hissedilmesini bir baskı olarak düşünmez. Zaman zaman böyle ihtiyaç, tesadüfen kendisini göstermezse, mükemmel adam huzursuzlanır ve kendisini zorlaması için daha ve daha fazla gayreti ihtiyaç hissettirecek yeni yeni standartlar icat eder. Bu, bir disiplin olarak yaşanan hayattır —asil bir hayat. Asalet, onun, bizden talep ettikleriyle ölçülür, yüklediği mesuliyetlerle, haklarla değil. “Noblesse oblige” denilen bu. “Avam tabakasına mensup olanlardır ki, canları nasıl isterse öyle yaşarlar; asil adam, kendisini düzen ve kanuna adar” (Goethe). Asaletin imtiyazları, menşeleri itibariyle tâviz veya lütuf değildir; bilâkis, asil insan, onları fethetmek zorunda. Ve onların muhafazası, prensip olarak, imtiyazlı adamın onları, gerektiği her an ve onlara karşı gelebilecek herkese karşı yeniden fethetmeğe muktedir olduğunu farzeder. Özel haklar ve imtiyazlar, o halde, bir pasif mülkiyetten veya eğlenceden ibaret değildir; onlar, şahsî gayret neticesinde elde edilen standartları temsil ederler. Öte yanda, “insan ve vatandaşın” hakları gibi müşterek haklar, nefes almak ve çılgınlıktan kaçınmak halleri dışında, hukukî bir intifa [yararlanma, fayda sağlama] hakkı ve nimet, kaderin cömert birer lütfudur. O halde diyeceğim ki, gayrişahsî bir hak verilir, şahsî bir hak kazanılır.

“Asalet” gibi böylesine ilham verici bir kelimenin, günlük konuşma dilinde nasıl soysuzlaştığını görmek insanı rahatsız ediyor. Çünkü pek çokları için ırsî, “asil kan” mânasına gelen bu kelime, müşterek haklara benzer bir şeye, alınıp verilebilen hareketsiz bir şeye dönüştü. Halbuki gerçek mânasıyle, asalet kelimesinin kökü, aslında dinamiktir. Asil, “iyi bilinen, tanınmış,” demektir; yâni herkesçe bilinen, meşhur, üstün vasıflarından ötürü, kendisini isimsiz kütleye tanıtan insan. Bu, şöhret sebebinin, alışılmışın üstünde bir gayret olduğunu îma eder. Şu halde asil, gayretli, mükemmel insan demektir. Çocuğun asaleti veya çerçevesi sadece nimettir. Çocuk, babası, kendisini meşhur yaptığı için tanınır. Yâni, yansıma ile tanınır ve gerçekte, ırsî asaletin dolaylı bir özelliği var: ayna ile yansıtılan bu ışık, ay ışığı, ölmüş insandan alınan bir şey. Bunda canlı, halis, dinamik olarak arta kalan tek şey, hayatta olanı, ecdadının ulaştığı gayret seviyesini muhafazaya zorlayacak itici güçtür. “Noblesse oblige,” değiştirilmiş bu anlamıyle dahi, her zaman budur. Orijinal asil, kendisine bir mecburiyet yükler, asil vâris, bu yükümlülüğü verasetle kendisine aktanr. Fakat ne de olsa, asaletin birinci asilden vârislerine aktarılışında, belirli bir tezat göze çarpıyor. Bizlerden daha mantıkî olan Çinliler, bu aktanlma düzenini tersine çevirmişler; oğlunu, asalet mertebesine eriştiren baba değil, şahsî gayretleriyle mütevazı ailesinin adını yücelten, kazandığı asalet ünvanıyle ecdadı arasındaki ilişkiyi devam ettiren oğludur. Böylece, bir kimseye asalet derecesi bahşedilirken, şereflendirdiği önceki nesillerin sayısı göz önünde tutulur; bazıları, sadece babalarına asalet getirirken, diğerleri, şöhretlerini, beşinci veya onuncu büyük babalarına kadar uzatırlar. Atalar, hayattaki gerçek adamdan ötürü yaşarlar; onun asaleti tesirlidir, aktiftir, bir tek kelime ile (şimdiki zamanı gösteren) “dir,” (maziyi gösteren “dı” değil). (Yukarıda belirtildiği üzere maksat, “asalet” kelimesine—ki veraseti kaplamaz— orijinal anlamını vermekti. Tarihte sık sık görülen “kan asaleti” konumuz dışıdır.)

“Asalet,” resmî bir terim olarak, Roma imparatorluğundan önce görülmüyor ve o zaman da, artık soysuzlaşmış ırsî asiller için kullanılıyordu.

•          Demek oluyor ki, benim için asalet, kendisini daima kendisinden daha üstünlerine adayan, bir kimsenin, ne olduğu safhasını geride bırakıp, bir görev ve mecburiyet olarak gördüğü daha ötelerdeki düzeye erişme yolunda, hayat boyu süren gayretle eş anlamlıdır. Böylece ele alındığında, asil hayat, haricî bir kuvvet kendisini, silkinip harekete zorlamadıkça, statik bir şekilde kendisine yaslanmış, daimî bir hareketsizliğe mahkûm, alelâde veya âtıl hayat karşısında yer alır.

Bunun içindir ki, kütle terimini, kalabalığı vücuda getirmesinden ziyade, ataletinden ötürü bu çeşit insan hakkında kullanıyoruz.

Bir kimse hayat yolunda ilerledikçe, erkeklerin —ve kadınların— çoğunun, kendilerini, sadece dış zorlamalarına karşı bir reaksiyon olarak kabul ettirenler dışında, hiçbir şekilde gayret göstermeye muktedir olmadıklarını, gittikçe artan bir şekilde idrak ediyor. Ve bu sebepten ötürü, tanıştığımız insanlar arasında spontane [kendiliğinden, zorlanmaksızın] ve neşeli gayret göstermeye muktedir bir kaç kişi, bizim görüşümüzle, diğerlerinden tecrit edilmiş [sıyrılmış, soyutlanmış], âdeta âbideleşmiş kimseler. Bunlar, seçkin insanlar, asiller; sadece tepki gösteren değil, hayatı devamlı bir gayret, kesintisiz bir eğitim olarak gören insanlar. Bunlar zahitlerdir [borç olan ibâdetleri, asıl vazifeleri dışındaki dünyanın süs ve makamlarından elini çeken insanlardır]! Bu, konu dışı görünürse de, hayret uyandırmamalı. Her zamanki “kütle” vasfını muhafaza etmekle birlikte, “mükemmel”in yerine geçmeye çalışan hakikî kütle adamım tarif etmek için, onu, kendisinin benliğinde haşır neşir olan iki saf formla, normal kütle ve hakikî asil veya gayret insanı ile tezat teşkil edecek şekilde göstermek lüzumlu idi.

Ortega y Gasset

The Revolt ofthe Masses (Kütlelerin İsyanı) Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1102-1106

Zamanın Önemi

Zaman:

Ondan daha uzun bir şey yoktur, zira ezelî ve ebedîdir.

Ondan daha kısa bir şey yoktur, zira projelerin gerçekleşmesi için yeterli değildir.

Bekleyen biri için ondan daha yavaş (ağır); zevklenen biri için ondan daha çabuk bir şey yoktur.

Büyüklüğü ile sonsuzluğa kadar uzanır; küçüklüğü ile sonsuz parçalara bölünebilir.

Herkes onu ihmal eder; herkes onun geçip gitmesine esef eder; onsuz bir şey yapılamaz.

İstikbalin nesillerine aktarılmaya lâyık olmayan ne varsa, onları karanlıklara iter, ve gerçekten büyük olan hareketleri ebedileştirir.

İnsanın, en kıymetli hâzinesi zamandır.

Voltaire

Sokrat’ın “eğitim görmüş” insanı

.. . Şu halde ben, kim eğitim görmüş insandır diyorum:

İlkin, günlük hayatlarında karşılaştıkları vakıa ve durumlar karşısında, çok defa, nasıl hareket edileceğini bilerek, doğru ve yerinde karar verenler.

Daha sonra, diğerleriyle olan münasebetlerinde şerefli bir tarzda hareket edenler, kendileri için hoş olmayan ve mütecaviz görülebilecek hallerden kaçınanlar ve beraber çalıştığı insanlara, mümkün olan ölçüde makul davrananlar.

Bundan başka, zevklerini daima kontrol altında tutanlar, kendi talihsizliklerine boş yere üzülmeyenler, bu talihsizliklere, insanlardaki müşterek tabiata lâyık bir tarzda katlanıp sabredenler.

Hepsinden önemlisi, başarılarının şımartmadığı insanlar, yâni başarıya eriştikleri zaman, kendilerinin hakikî benliklerinden ayrılmayanlar, talihlerinin yaver gitmesi neticesinde nimetlendikleri iyi şeyler karşısında gerçek benliklerini kaybetmeyenler.

İşte bu insanlarda, böylece sıraladıklarımdan biri ile değil hepsi ile bağdaşmış karakteri vardır; bundan böyle, bütün bu faziletlere sahip bir insan, eğitim görmüş bir insandır.

Sokrat

(MÖ. 470-390)

Eğitim-Kültür üzerine iki düşünce

İnsanlar avukat veya doktor veya tüccar veya fabrikatör olmadan önce insandırlar; ve siz onları, yetenekli ve hassas insanlar yaparsanız, onlar da kendilerini, yetenekli ve hassas avukatlar veya doktorlar yapacaklardır. Profesyonel insanların üniversiteden götürecekleri şeyler, profesyonel bilgi değil, profesyonel bilgilerin nasıl kullanılacağında yol gösterecek, ve özel bir meslekî çalışmanın tekniklerini aydınlatacak genel kültürün ışığını beraberlerinde götürmeleridir. İnsanlar, genel eğitimsiz de mahir avukatlar olabilirler, fakat onların, kafalarını bir sürü teferruatla doldurmak yerine, prensipleri talep eden ve anlayabilen felsefî avukatlar olabilmeleri, genel eğitimlerine bağlıdır. Ve böylece, mekanik mahiyette olanları dahil, diğer bütün faydalı meslekler de öyledir. Eğer bir kimsenin mesleği kunduracılık ise, eğitim, onu daha zeki bir kunduracı yapacaktır—ama ona nasıl daha iyi ayakkabı yapmasını öğretmekle değil, ona verdiği zihni egsersiz ve aşıladığı arzu ve davranışlarla.

John Stuart Mill (1806-73) Saint Andrew Üniversitesindeki konuşmasından

Kültür, düşünce faaliyetine ve güzelliğe ve beşerî hislere açık olabilmektir. Parça parça bilginin kültürle hiçbir ilgisi yoktur. Sadece iyi bilgilenmiş bir insan, Allah’ın bu yeryüzünde en faydasız, en can sıkıcı insanıdır. Bizim hedefimiz, hem kültüre hem de bazı özel sahalarda uzman bilgisine sahip insanlar yetiştirmek olmalı. Hatırlanması gerekir ki, değerli olan, entellektüel gelişme, insanın kendi kendisini geliştirmesidir; ve bu da genellikle, onaltı ve otuz yaşları arasında vuku bulur. Eğitime gelince, onun en önemli kısmını, çocuğun oniki yaşından öncesi annesi verir.

•          Demek oluyor ki, benim için asalet, kendisini daima kendisinden daha üstünlerine adayan, bir kimsenin, ne olduğu safhasını geride bırakıp, bir görev ve mecburiyet olarak gördüğü daha ötelerdeki düzeye erişme yolunda, hayat boyu süren gayretle eş anlamlıdır. Böylece ele alındığında, asil hayat, haricî bir kuvvet kendisini, silkinip harekete zorlamadıkça, statik bir şekilde kendisine yaslanmış, daimî bir hareketsizliğe mahkûm, alelâde veya âtıl hayat karşısında yer alır.

Bunun içindir ki, kütle terimini, kalabalığı vücuda getirmesinden ziyade, ataletinden ötürü bu çeşit insan hakkında kullanıyoruz.

Bir kimse hayat yolunda ilerledikçe, erkeklerin —ve kadınların— çoğunun, kendilerini, sadece dış zorlamalarına karşı bir reaksiyon olarak kabul ettirenler dışında, hiçbir şekilde gayret göstermeye muktedir olmadıklarını, gittikçe artan bir şekilde idrak ediyor. Ve bu sebepten ötürü, tanıştığımız insanlar arasında spontane [kendiliğinden, zorlanmaksızın] ve neşeli gayret göstermeye muktedir bir kaç kişi, bizim görüşümüzle, diğerlerinden tecrit edilmiş [sıyrılmış, soyutlanmış], âdeta âbideleşmiş kimseler. Bunlar, seçkin insanlar, asiller; sadece tepki gösteren değil, hayatı devamlı bir gayret, kesintisiz bir eğitim olarak gören insanlar. Bunlar zahitlerdir [borç olan ibâdetleri, asıl vazifeleri dışındaki dünyanın süs ve makamlarından elini çeken insanlardır]! Bu, konu dışı görünürse de, hayret uyandırmamalı. Her zamanki “kütle” vasfını muhafaza etmekle birlikte, “mükemmel”in yerine geçmeye çalışan hakikî kütle adamını tarif etmek için, onu, kendisinin benliğinde haşır neşir olan iki saf formla, normal kütle ve hakikî asil veya gayret insanı ile tezat teşkil edecek şekilde göstermek lüzumlu idi.

Ortega y Gasset

The Revolt ofthe Masses (Kütlelerin İsyanı)

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1106-1114

Bertrand de Jouvenel’den seçmeler[4]

Ben, 1997 Eylülünde, ünlü Fransız filozof ve yazan Bertrand de Jouvenel’in İngilizce adı On Power olan abidevî eserini, İktidarın Temelleri adıile Türkçe’ye çevirdim (Birleşik Yayıncılık)

Bertrand de Jouvenel, tarihî gerçeklere dayalı derin bir inceleme mahsülü olan bu eserinde, iktidar denilen fenomen nedir, nasıl yerleşir, nasıl soysuzlaşır, ve çöker gibi hepimizin hayatını çok yakından ilgilendiren konular üzerinde duruyor.

Bu çok önemli inceleme (500 sayfa), bizim, her gün şikayetçi olduğumuz lider sultasının, gittikçe kalite yitiren siyasetçi bolluğunun, seçmene rağmen bildiğini okuyan bir yozlaşmış sistemin teşhis ve tedavisinin ipuçlarını da veriyor.

Aşağıda bu kitaptan bazı parçalar göreceksiniz.

Demokrasiyi belirleyen fenomen oy verme faaliyetidir. Fakat oy vermenin mahiyeti de kendiliğinden belli değildir. Oy veren kimseler, bir hakkı mı kullanırlar, yoksa bir vazifeyi mi yerine getirirler? Seçmenler, kendi yararlarına bir politika mı seçiyorlar, yoksa her şeyi onların kararlarına bıraktıkları temsilcileri mi seçiyorlar? (Bertrand de jouvenel’in, “Seçmenlerin Aşağılanması” dediği bu bölümde şunlar da okunuyor:

Halk, eski çağlarda bir politikacıyı seçiyordu. Dolayısıyla o, bu seçimi bir hak olarak görüyordu. Bu seçimlerde, adayların her birinin politik etiketi değil de, şahsî yetenekleri göz önüne alındığı için meclisler, bağımsız şahsiyetlerden oluşan elit bir görünüm kazanıyordu. Böyle bir oluşum, birkaç kişiyi malî bir konuda aynı kararda birleştiriyor, fakat konu, savunma veya askerlik olduğu zaman, malî konuda birleşenler, ayrı ayrı görüşler ileri sürebiliyor; böylece, her zaman hür olan fikirler, ülkenin ve halkın yararı istikametinde şahsî görüşleri içeriyor, fikirlerin biribirleriyle çarpıştıkları canlı bir zemin oluşturuyordu.

. . . Fakat günümüz demokrasilerinde görüldüğü gibi, meclisler, iktidarın korunduğu bir yer hâline gelince, üyeleri, gruplar hâlinde, hattâ hizipler olarak ayrılmaya zorlandı. O zaman, iktidarı korumak ve siyasî bir zafer elde etmek için oluşan gruplar, politikacıların kişiliklerinden ve inançlarından bir şeyi kurban etmelerine yol açtı.. .

… O zaman, her seçim, meclise yeni kabiliyetler getirmek için değil, hepsinin ay. n ayrı birleştikleri grupları, partileri birleştirmek veya karşı grubu zayıflatmak için kullanıldı. Gruplar, şahsî kabiliyetleri herkesçe teslim edilmiş insanları seçmek yerine, grup adına hareket etmeyi kabullenen kimseleri tercih ettiler. Liderlerin, itibar ve popülerlikleri dolayısıyla, politik gruplar, kendilerine bağlı kalmaya söz veren adaylarını zafere ulaştırdılar. Bu insanlar da, parti olmaksızın başarılı olamayacaklarını bildiklerinden, istenen bütün tâvizleri verdiler. Meclis kalitesinin düşüşünün ilk sonucu, en iyilerin politakadan uzak durmaları oldu. Seçilenler, artık sadece bir sayı idiler ve meclise kalite getirmek gibi bir düşünceleri hiçbir zaman olmadı.

•         Birinci Dünya Harbi’nin hemen ferdasında Lord Bryce, büyük modern demokrasileri inceleyen kitabının sonunda şunları yazdı: “Her yerdeki yaşlı ve tecrübeli kimseler, aynı kelimelerle, kendi gençlik çağlarındakinden daha az parlak ifadelerle konuşulduğunu, tavır ve davranışların bozulduğunu, en iyi vatandaşların politikaya atılmak istemediklerini, ve parlamentolarda, işlemlerin daha az haber konusu olduğunu ve daha az alâka uyandırdığını, ve oradaki bir sandalyenin bir kimseye daha az sosyal statü sağladığını, ve şu veya bu sebepten, onlara karşı duyuları saygının azaldığını söylüyorlar.”—Modern Democracies, C.II, s. 367.

•         Parti fenomeni, hızlı bir evrimden geçti; bu evrim, ülkelere ve partilere bakışlara göre, aşağı yukarı ileri bir safhaya erişti. Evrim, seyrini tamamladığı vakit, millet bünyesindeki bir partinin durumu, öncekine benzeyen fakat daha ince bir partidir. Partinin, kendisine mahsus dili, kendisinin gelenekleri, kendisinin kahramanları, kendisinin dünya kavramının öğretildiği kendisinin üniversiteleri vardır (propaganda mektepleri); kendisinin merkezî hükümetleri, kendisinin bütçeleri, ve kendilerinin silahlı kuvvetleri (milisler, şok birlikleri, ilh.) vardır. Kendisinin bayrakları, marşları, peygamberleri, ve kendisinin dâvaları uğrunda ölmüş şehitleri vardır. Kısacası, daha şiddetli bir “vatanseverlik”le övünür; bu, vatanseverlikten daha dar vatanseverliktir; bu ikisi, millet, partinin menkul [taşınabilir] malı veya cihazı olduğu zaman birleşir.

Bir parti, pek çok hususta, milleti zaptetmeye ve sömürmeye çıkmış cengâver bir aşiret gibidir; o, çok uzun bir zaman önce, İngiltere’yi zapteden Norman gruplarına benzer. Kısacası, bizim gördüğümüz şu: bu, bir cemiyetin ilkel fenomeninin daha küçük bir cemiyet tarafından zaptedilmesidir ki, bu fenomen, altıncı bölümde incelendi. Parti fethi, barbar fethinin ana özelliklerini yeniden meydana çıkanr.

küçük oldukları için gelişiyor, yükseliyorlar, çünkü o zaman vatandaşlar, biribirlerine göz kulak olabilir ve liderler de cemiyetteki kötülükleri gidermek için neler yapılması gerektiğini bilir, ve verdikleri emirlerin, zaman zaman kendilerinin gözleri önünde yerine getirildiğini görürler.

•         Benjamin Constant diyor ki: “Sizin parti adamınız, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, hükümranlığın herhangi bir şekilde sınırlandırılmasına daima karşı çıkacaktır.

O,       sırada bekleyenler arasında, kendisini en önde görür, ve muhaliflerinin, mülkün kiracısı oldukları bir zamanda dahi, mülke gayet yumuşak davranır.” -Cours politique constitutionelle, Paris, 1972.

•         “Şu halde, kanunlar olmaksızın hürriyet de olamayacağı gibi, herhangi bir kimsenin, kanunların üstünde bulunduğu bir yer de yoktur: insan, tabiatta bile, ancak her şeyin üstünde olan tabiî kanun dolayısıyle hürdür. Hür bir halk, kul olmaksızın itaat eder; onun liderleri vardır, efendileri değil, kanunlara itaat eder, ama sadece kanunlara itaat eder, ve kanunların gücünden ötürü de, insanlara boyun eğmez. Cumhuriyetlerde, hâkimlerin otoritelerine karşı dikilen bütün engeller, sadece, kanunların kutsal sahasını yürütme kolunun tecavüzlerine karşı korunmak için dikilmiştir, hâkimler, halkın hizmetkârlarıdır, efendileri değil; onların vazifesi, halkı korumaktır, onlara tecavüz emek değil. Bir halk, hükümet şekli ne olursa olsun, kendisini yöneteni, bir insan olarak değil, kanunun bir cihazı olarak gördüğü zaman hürdür. Kısacası, hürriyetin kaderi, kanunların kaderi ile bağlantılıdır; hürriyet; onlarla birlikte yönetir veya yine onlarla birlikte kaybolur -—ben buna multakcasına eminim— Rousseau, Lettres ecrites de la Morıtagne, Kısım 2, mektup viii.

•         “Kanunlar, yerinde bir ifade ile, cemiyetteki hayatın yegâne şartlandır. Kanunlara tâbi olan insanlar, kanunları yapanlar olmalıdır; ancak beraberce yaşayan insanların, cemiyetin şartlarını düzenlemeye hakları vardır. Ama insanlar, onları nasıl düzenleyecekler? Müşterek muvafakat ile mi, yoksa âni bir ilhamla mı? Politik bünyeye, arzularını ifade için bir organ bahşedilmiş midir? Onun muhtevasını kaleme almak ve basmak için gerekli sağgörüyü halka kim verecek? Kendisi için neyin iyi olduğunu nadiren bilen, bundan böyle, çok defa ne istediğini bilmeyen kör bir yığın, kanun yapma gibi büyük ve zor işi kimseden yardım görmeksizin nasıl yerine getirebilir? Kendi hâline bırakılan halk, her zaman iyi olanı ister, ama kendi hâline bırakıldığı zaman da, neyin iyi olduğunu her zaman sezemez. Genel irade, her zaman dürüsttür; ama ona rehberlik eden hüküm ise, her zaman berrak değildir. Onun, bazen ona görünebileceği şekilde, eşyayı, olduğu gibi görebilecek şekilde yapılması gerekir. Onun aradığı iyi yolun gösterilmesi, özel iradelerin iğvalarından [ayartmalarından] kendisini koruması, zaman ve mekânı idrak etmesi, derhal göze çarpanın cazibesini tartması, gizli ve uzaktakinin tehlikelerine karşı somut avantajı tartmasının öğretilmesi gerekir.” Jean Jacques Rousseau, Dm Contract Sociale, XI. Kitap, s. 352

•         “Ben kanunlarının hedefinin daima genel olduğunu söylediğim zaman, kanunun, konuları her zaman yuvarlak, hareketleri de soyut olarak ele aldığını, ve hiçbir zaman tek bir insanı veya belirli bir hareketi ele almadığını söylemek istiyorum. Meselâ, kanun, imtiyazların mevcut olabilmesine imkân sağlayabilir, ama bu imtiyazdan kimlerin yararlanacağını belirtmemelidir; kanun, vatandaşları, müteaddid sınıflar hâlinde görebilir ve hattâ hangi sınıflara dahil olacakların hangi vasıfları haiz olmaları gerektiğini belirleyebilir, fakat bu sınıflara dahil olabilecek şu veya bu insanların isimlerini vermemelidir; kanun, babadan oğula geçecek bir kraliyet hükümeti kurabilir, fakat ne kralı seçebilmeli ne de bir kraliyet ailesi tayin etmeli: kısacası, adı verilmiş bir kimse ile ilgili bir kanun, kanun yapıcı bünyenin otoritesi dışındadır”. Du Contrat Sociale, II. kitap, bölüm vi.

•         Rousseau, kanunların hazırlanmasındaki güçlüğü gayet iyi biliyordu: “İnsan üzerine bir kanun koymak, geometride bir daireyi kare yapmaya çalışmakla mukayese edilebilecek kadar güç siyasî bir meseledir. Bu meseleyi iyice çözünce, bu çözüme göre kurulacak hükümet, suiistimallerden uzak iyi bir hükümet olacaktır. Fakat onu çözene kadar, şuna emin olunuz ki, tahayyül ettiğiniz gibi, kanunları tahta oturtmak yerine siz, insanı tahta oturtmuş olacaksınız.” Consideration sur le gouvernement de Bologne, Bölüm 1.

•         John Locke diyor ki: “Kanunların diğerlerine bir şeyler verebilmeleri için üstün olmaları gerekir; ve kanun yapıcı kol, ülkedeki bütün parçalar için, cemiyetin her üyesi için kanun yapmak mecburiyetinde olduğundan, onların nasıl hareket etmeleri gerektiğini belirteceğinden, yürütme kolunun sahasına el uzatıldığı zaman, yürütme koluna güç vermesi gerektiğinden, kanun yapıcı kolun üstün olması icab eder, ve bütün diğer güçler, cemiyetin üyeleri veya herhangi bir parçası, gücünü ondan alarak ona tâbi olmalıdır.” Second Treatise of Government, Bölüm XIII.

•         Her şeyin yığınların gücüne tâbi olduğu bir hükümet dışında, birlik [federasyon] ünvanını çabucak reddedeceğim bir hükümet yoktur. Çünkü bildiğiniz gibi, zalimler tarafından yöneltildiklerinden, Siraküze’de veya Agrigentum’da veya Atina’da, veya burada, Roma’da decemvir’ler [o zamanki Roma’da, on üyesi bulunan hükümet meclisi üyelerinden her biri] iktidarda iken birlik yoktu. Birlik adının, yığınların despotizmine nasıl verildiğini ben anlamıyorum. Çünkü Scipio, sizin fevkalâde tarifinize göre, her şeyden önce, bir halk, ancak onu oluşturan insanlar adalette ortaklıkla bir arada tutulduğu zaman vardır. Fakat böylesine bir toplanma, sizin belirttiğiniz üzere, sanki tek bir insanmış gibi, zalimdir, çünkü aldatıcı olarak bir halkın adını veya görünüşünü üzerine alan bir canavardan daha korkunç bir şey yoktur.” -Çiçero, De Republica, III, xxxiii.

•         Alexis de Tocqueville’nin dehşetle seyrettiği üzere, “eski mahallî otoriteler, canlandırılmaya veya yerlerine başkaları konulmaya çalışılmaksızın kayboluyor, ve her yerde, merkezî hükümet, ülkedeki bütün işlerin yönetilmesinde onların yerini alıyor. Bu hususta bütün Almanya, hattâ bütün Avrupa aynı manzarayı önümüze seriyor, insanlar, her yerde, Orta Çağlar’ın hürriyetini geride bırakıyor, ama hürriyetin modern şeklini benimsemek için değil, kadîm [çok eski] despotizmine dönmek için. Çünkü merkezleştirme, Roma İmparatorluğu’nda görülen idare şeklinin, günümüzün şartlarına uydurulmuş bir yönetimden başka bir şey değildir.” — H. De Tocqueville’ye mektup, C.VII, s. 322-23.

•         Halkı, uzun zaman aristokratik hükümetlere alışmış ülkelerde, diktatörlük makinesi yavaşlar; halk, temsilcilerini seçkin insanlar arasından seçmekte devam eder. İngiltere’de durum böyledir. Bunun içindir ki bu ülke, parlamenter hükümranlıkla ilk defa ünsiyet kazanmasına ve parti hükümeti tecrübesini ilk defa yaşamasına rağmen, onun mantikî neticesi olan parti diktatörlüğünü, ilk defa hisseden ülke olmadı.

•          [Fransız İhtilâli] sırasında Billaud-Varennes, Halkın Güvenliği Komisyonu nâmına yayımlanan Rapport sur la mode de gouvernement provisoire et revelutionnaire adlı beyannamede diyordu ki: “Bir monarşide millet, kralın emirlerinin yerine getirildiği nisbette zulüm görür.”

•         “Asaletin yıkılması milleti, varlığının önemli bir parçasından mahrum bıraktı ve hürriyette, hiçbir zaman iyileşmeyecek bir yara açtı. Asırlarca ört safta yürüyen bir sınıf, uzun ve tartışılmayan yıllarında vekar, haysiyet, kalb gruru, kendi gücüne tabiî bir güven kazanır, ve diğerlerinin örnek almak istedikleri âdetleri geliştirir ki, bu âdetler onları, cemiyetin en azimli unsuru yaptı. Onların mizaçları, onların ortaya koyduğu örnekler, diğer sınıfların da canlılığını arttırır. Onun yok olması, düşmanlarını bile zayıflattı. Onun yerine tamamen konacak hiçbir şey yoktur; o, hiçbir zaman yeniden dünyaya gelemez; patentlerini ve tahvillerini yeniden eline geçirebilir, ama babalarının ruhunu değil.” —Alexis de Tocqueville, L’Ancien Regime et Revolutiorı, s. 165.

•         [ Bertrand de Jouvenel’in İktidarın Temelleri adlı kitabı ilk defa 1943’te Cenevre’de (Fransızca) basıldı, İngiltere’de 1948’de, ve Amerika’da da 1949’da yayımlandığı zaman cidden büyük bir ilgi uyandırdı. Yazar, İkinci Dünya Harbi’nden sonra, gazetelerin, ellerindeki hürriyeti kötüye kullandıklarını, halkın inanç ve gelenekleri dışındaki tutum ve davranışları, sırf para kazanmak için canlı tutmaya çalıştıklarını anlatırken şunları da yazıyor: “Sansasyonel gazete, günahkâr davranışlara ve istisnaî zenginliklere vâsi [çok geniş] püblisite veriyor. Cemiyet’in Landru’lar [Amerika’daki gansterler], Stavisky’ler [ Fransa’da 1934’te büyük malî ve politik skandala yol açan adam], ve Garbo’lardan [ünlü sinema yıldızı Greta Garbo] yapıldığı hayalini doğuruyor. İstisnalar kural haline gelmiş görünüyor, ve sosyal davranış ve formlarına bağlı kalmmaması teşvik ediliyor.”

Bertrand de Jouvenel

İktidarın Temelleri
Çeviren: Mejat Muallimoğlu

Sh:1114-1118

OKUYUCULARIMLA SON BİR HASBIHAL

Kitapların dünyası, insanın en hayret verici yaratıklarından biridir. Abideler yıkılır. Milletler kaybolur. Medeniyetler büyür ve ölür, ve—karanlık bir çağdan sonra—yeni ırklar, yeni medeniyetler yaratır; fakat—bütün bu medeniyetlerin tekrar tekrar nasıl ortaya çıktıklarını gösteren—kitapların dünyası, hâlâ genç, hâlâ yazıldıkları gün kadar taze, yazarlarının yüzlerce sene önce ölmelerine rağmen, hâlâ insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarını devam ettiriyorlar.

Clarence Day

Peygamber efendimiz, yapmak istediğimiz her işimizde, her düşüncemizde, her zaman bir kutup yıldızı gibi hepimize yol göstermesi gereken bir hadîslerinde şöyle buyuruyorlar: “Kendisi için arzu ettiğini diğer müminler için arzu etmeyen mümin değildir.” Bu, bir bakıma, dinimizin de temeli.

“Kitapların dünyası,” aslında, hemen hemen bütün dinlerin temelinin bu tür söz olduğunu gösteriyor:

Hıristiyanlık: “Diğerlerinin sana nasıl davranmalarını istiyorsan, sen de onlara öyle davran.”

Musevilik: “Kendinin nefret ettiği şeyleri diğerlerine yapma.”

Konfüçyüs: “Diğerlerinin sana yapmak istemediklerini, sen de onlara yapma.”

Budizm: “Kendinin incitici saydığı yollarla, diğerlerini incitmeğe çalışma.”

Hinduizm: “Kendine yapıldığı takdirde acı verecek hiçbir hareketi, diğerlerine de yapma.”

Taoizm: “Komşunun kazancını kendi kazancınmış gibi düşün, ve onun zararını da da kendi zararınmış gibi düşün.”

Zaroastrianizm: “Kendisi için iyi olmayan bir şeyi, diğerlerine de yapmaktan kaçınan bir kimse iyi bir insandır.”

Amerika Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln’ün ünlü “Gettysburg Nutkü’nun son cümlesi, okuduğunuz gibi, şöyle: “Bu millet, Allah’ın koruyuculuğu altında yeni bir hürriyetin doğuşuna şahit olacak; ve halkın, halk için kurduğu halkın hükümeti de yeryüzünden silinmeyecektir.”

Pek çok Amerikalı, italikle belirtilen bu ölümsüz kelimelerin ilk defa Lincoln tarafından söylendiğini sanır. Lincoln un avukatlık yıllarındaki ortağı Hemdon, Lincoln’a, çağın tanınmış hatiplerinden Theodore Parker’in nutuklarının bir kopyasını vermişti. Lincoln, bu kitabı okudu ve şu kelimelerin altını çizdi: “Demokrasi, bütün halkın, bütün halk için, bütün halkı yöneten dolaysız [direkt] bir hükümet şeklidir.”

Theodore Parker, bu cümleyi ünlü Amerikan senatörü Daniel Webster’den aktarmış olabilir. Webster, Parker’den dört yıl öncesi, “Haynes’e cevap” başlıklı meşhur nutkunda demişti ki: “Halkın, halk için kurduğu, ve yaptıklarından ancak halka cevap verecek halkın hükümeti. . Senatör Webster, bu kelimeleri, kendisinden otuz-altı, otuz-yedi yıl öncesi konuşmuş Cumhurbaşkanı James Monroe’den almış olabilir. Peki, James Monroe bu söz için kime borçlu idi? Monroe’nın doğumundan beş-yüz sene öncesi, İngiliz din adamı Wyclif, İngilizce’ye çevirdiği İncil’e yazdığı önsözde şöyle diyordu: “Bu İncil, halkın, halk için kurduğu halkın hükümeti içindir.” Ve Wycliften çok öncesi, İsa’nın doğumundan 400 yıl önce, Atinalılar’a hitap eden Cleon, çağın hükümdarından, “halkın, halk için seçtiği halkın hükümdarı” diye bahsetti. Ve Cleon’un, bu ilhamını nereden aldığı ise de, mazinin sisli ve karanlık gecelerinde kaybolmuştur.

Bütün bu sözler, İngiliz yazan ve tarihçisi Thomas Carlyle’ı nasıl da doğruluyor: “Beşeriyetin bütün yaptıkları, kazandıkları, ne olduğu, kitapların, sihirli bir tarzda muhafaza edilen sayfalarındadır.”

Gerçekten, yeni olan ne kadar az şey var! Bütün bunlar, dünyanın en büyük hatiplerinin bile başarılarını, okumalarına ve kitaplarla ilgilerine bağlı olduklarını açıkça gösteriyor!

Kitaplar! Bütün sır burada! Kelime ve düşünce hâzinesini zenginleştirmek, düşüncelerini derinleştirmek ve pekiştirmek isteyen biri kafasını, kitapların dünyasındaki fikirlerle devamlıca doldurmak mecburiyetinde. Evet, bilgiye giden yol ancak ve ancak kitaplardan geçer. Büyük İngiliz devlet adamı ve hatibi John Bright, “Bir kütüphanedeki kitaplar arasında tek pişmanlığım şu ki,” diyordu, “hayat çok kısa, ve ben de önüme serilmiş bu ziyafetten tam mânasıyle zevk almayı ümit etmiyorum.” John Bright, onbeş yaşında iken mektebi terkederek bir dokuma fabrikasında çalışmaya başladı, ve bir daha sınıf yüzü görmedi. Ama İngiliz diline üstün hâkimiyeti ile kendi neslinin en parlak hatiplerinden biri oldu. Bright, büyük şairlerin, Byron’un ve Milton’un, Words worth ve Whittier’in, Shakespeare ve Shelley’in eserlerinden uzun uzun parçaları, defterine kaydederek ezberliyordu. Kelime hâzinesini zenginleştirmek ‘için Milton’un Paradise Lost’unu (Kaybedilmiş Cennet) her yıl bir defa okudu.

Tanınmış İngiliz devlet adamı Charles James Fox, üslûbunu geliştirmek için Shakespeare’i sesli okurdu. İngiltere Başvekili Gladstone, 15,000 kitaplı kütüphanesine “Banş Mâbedi” diyordu. Kendisi, St. Augustine’nin, Bishop Butler’in, Dante’nin, Aristo’nun, ve Homer’in eserlerinden çok fazla yararlandığını söyledi. Homer’in îlyada, ve Odisey‘i onu büyüledi; Homer’in şiirleri ve Homer’in çağı üzerine altı kitap yazdı.

Eski Yunanistan’ın büyük hatibi Demosten, Thucydides’in yazdığı tarih kitabını, bu ünlü tarihçinin üslûbunu kazanabilmek için, kendi el yazısı ile sekiz defa kopya etti. Netice? Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson, üslûbunu geliştirmek için Demosten’in eserlerini inceledi.

Ünlü İskoç yazan Robert Louis Stevenson, aslında, yazarların yazan idi. Stevenson, kendisini meşhur yapan göz ve gönül okşayıcı üslûbunu nasıl elde etti? Bu sualin cevabını kendisi veriyor:

Söylenmek istenilenleri düzgün ve yerinde kelimelerle anlattığından ve belirli bir güç ve üslûba sahip olduğundan, beni memnun eden bir kitap veya yazı okuduğum zaman, derhal masamın başına geçerek yazarın üslûbunu maymunlamağa çalıştım. [Dikkat ederseniz, yazar, “taklit” kelimesini değil “maymunlamak” kelimesini kullanıyor. Yâni, tıpkı yazarın yazdığı şekilde yazmaya çalıştığını anlatıyor.] Başlangıçta, tekrar tekrar yazmama ve çalışmama rağmen başaramıyor, ve ben de başaramadığımı biliyordum. Ama sonunda, kendi cümlelerimde ritm, ahenk, ve cümleler arasında koordinasyon sağlamasını da öğrendim.

Böylece Hazlitt’i, Lamb’i, Wordsworth’i, Sir Thomas Browne’i, Defoe’yi, Hawthome’ı, Montaigne’i devamlıca maymunladım.

Bu usulün bana yarar sağlayıp sağlamadığı bir yana, beğenin veya beğenmeyin, yazmasını öğrenmenin yegâne yolu budur. Keats de, yazmasını böyle öğrendi, ve edebiyatta da Keats’in üslûbu ile yazan biri de çıkmadı.

Bu insanların üslûpları, talebelerin, şu andaki ufuklarının ötesinde hâlâ parıldıyor. Gençler de, onları taklit etmeğe çalışsınlar. Evet, başaramayacaklar, ama bugün de doğru olan eski bir söyleyişe göre, başarısızlık, başarıya giden yegâne yoldur.

İyi yazmak, ve tabiî, iyi konuşmak, hiçbir zaman belirli insanların nasibi bir mazhariyet değildir. Eminim, hiç biriniz bu yola, benim, başlangıçtaki handikapımdan daha ağır bir handikapla çıkmıyorsunuz. Ben, önce kekemeliğimi düzeltmek, hem de kimseden bir yardım görmeksizin kendi kendime düzeltmek mecburiyetinde idim. Ben, bu ülkedeki insanların büyük bir ekseriyeti gibi, vasat bir insanım. Benim, bu kitabı okuyan sizlere üstün hiçbir meziyetim yok, belki hepinizin kolayca elde edebileceğinize rağmen, pek çoğunuzun cesaret edemediği bir özellik dışında—azim.

Ben, yapabileceğime aklımın kestiği bir şeyi, önümdeki müşküller ne kadar sarp olursa olsun, yapmaya çalıştım. Gerçi, zaman zaman “yaptım” diyebilmem, senelerimi aldı ise de, sonunda gayeme ulaştım. Belki, şimdiye kadar hiçbir Türk’ün yapmadığı tarzda, hemen hemen parasız denecek bir tarzda, dünyayı oto-stop’la böyle dolaştım. Daha orta okulda iken, bir taraftan dilimi düzeltmeye, konuşmasını öğrenmeğe çalışıyor, bir taraftan da, bir gün bir hitabet kitabı yazmayı tasarlıyordum. Nasıl? İlkin, o yıllarda sevdiğim yazarların kelimeleri nasıl kullandıklarını öğrenmekle. İnanın, onların cümlelerini yazdığım defterler hâlâ yammda. Şu anda mevcudu kalmayan, 800 sayfalık (büyük boyda) Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler adlı kitabım, bir bakıma, o yıllardaki çalışmalarımın bir mahsülü idi.

O yıllarda edindiğim sesli okuma itiyadını bugün de devam ettiriyorum. Okumak istediğim bir yazıyı, bir kitabı mutlaka sesli okuyorum. Ben, vezin ve kafiyeden anlamam, ama daha ilk ve ortaokula giderken ezreberlediğim şiirler (ki bunlar arasında Mehmed Âkifin “Çanakkale Şehitlerine’si ve Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı “da vardır) hâlâ ezberimde; onları, hâlâ zaman zaman tekrarlıyorum.

Eğer ben yapabildi isem, emin olun, sizler haydi haydi yapabilirsiniz—yeter ki, “yapacağım” diye ısrarla, azimle, şevkle çalışın. Bir Çin atasözünün dediği gibi, bin kilometrelik bir yol, bir adımla başlar. Bu önemli ilk adımı atmağa karar verir ve yola çıkarsanız, o yolun, hiç de sanıldığı kadar uzun ve engebeli olmadığını çok geçmeden hayretle göreceksiniz. Tabiî, bu yolda ilerlemeye çalışırken, yapmanız gereken bazı şeyler var. Üzün yıllar boyunca yaptığım—ve hâlâ da yapmakta olduğum—bazı şeyler, sizler için de çok faydalı olabilir:

•         Yapabilirseniz, birkaç şiir ezberleyin. Ama onları okurken, kelimelerin hakkını vererek, mimiklerinizle, jestlerinizle, hareketlerinizle hissederek okuyun. Meselâ, istiklâl Marşı ‘mızın tamamını ezberlemeye çalışın, ve ondan sonra da, onu en iyi bir şekilde söylemek için tekrar tekrar pratik yapın.

•         Sesli okuma itiyadını mutlaka, mutlaka kendinizde yerleştirin. Okuma malzemenizi, sizi düşündüren, bir gün size faydalı olacağını sandığınız fikir ve düşünceleri ihtiva eden kitap ve yazılardan seçiniz. Hoşunuza giden bir yazıyı, bir makaleyi bir defa okuduktan sonra bir kenara koymayın. Aynı yazıyı, tekrar tekrar okuyun, ve ondan sonra da, yazıda ileri sürülen düşünceleri kendi kelimelerinizle, yazıya bakmadan anlatın.

•         Kelime hâzinenizi zenginleştirin. Dağarcığınızdaki anlamdaş kelimelerin sayısını arttırın. Bu arada, gerektiğinde hemen hatırlayabileceğiniz, en azından 150-200 kadar atasözü ve özdeyiş ezberleyebilirseniz, konuşma ve yazışmalarınızın güç ve berraklık kazandığını göreceksiniz.

•         Dağarcığınızda, muhtelif vesilelerle anlatabileceğiniz bir sayıda fıkra bulunsun. Ne kadar çok sayıda fıkra bilirseniz, o kadar iyi. Bu fıkraları, en iyi bir tarzda anlatana kadar defalarla tekrarlayın.

•         Sizi bütün samimiyetimle temin etmek isterim ki, konuşmalarınızı atasözleriyle, beyitlerle, özdeyişlerle, fıkralarla süsleyebildiğiniz zaman, Hitabet yolunda, önceleri düşünemediğiniz kadar büyük bir yol almış olacaksınız.

Sizi, yeni çıktığınız bu hitabet yolunda başarıya ulaştıracak bellibaşlı sihirli anahtarlar bunlar. Ve bunlar, hiç de yapılamayacak şeyler değil—şayet bu yolda başarılı olmaya azimli iseniz. Söylemek istediğimi, müsaadenizle, Fransız kimyager ve fizikoterapisti Emile Coue’nın kelimeleriyle anlatayım:

Eğer bir işi yapabileceğine inanırsan, ne kadar güç olursa olsun, başarırsın. Ama kendini, dünyadaki en basit bir şeyi bile yapamayacak biri olarak görürsen, köstebek tepecikleri dahi senin tırmanamayacağın kadar yüksek tepeler hâlinde görünürler.

Sh:1122-1125

Kaynak: Nejat Muallimoğlu, Bütün Yönleri ile Hitabet, Yeni Binyıl (Altıncı) Baskısı 2000, İstanbul

[*]   Cambaz Blondin, Niyagara Şelâlesi üzerinden ipte yürüyerek geçti.

[2]Birleşik yayıncılık, 513 60 85, 511 66 11.

[3]   Daha önceki devirlerde kütle, bütün kusur ve zaaflarına rağmen, azınlığın, kamuya ilgilendiren meseleleri kendisinden biraz daha fazla anladığını kabul ediyordu. Günümüzde ise kütle, kahvehanede ileri sürülen düşünceleri, kanun yolu ile cemiyete kabul ettirmek hakkına sahip bulunduğuna inanıyor. Yığınların, tarihin başka

[4]   Rousseau [Jean Jacques] dedi ki: “Bütün hususlar gözönüne alındığında, eğer şehir çok küçük değilse, bundan sonra gelecek hükümdarın hükümranlığını yürütmesinin nasıl mümkün olacağını bilmiyorum.

. . . Beşer huzursuzluğunun başta gelen sebebi, milletlerin nüfusu ve geniş topraklara yayılmış olmaları, ve hepsinin üstünde medenî insanları yıkan sayısız felâketlerdir. Hemen hemen bütün küçük devletler, cumhuriyetler, ve monarşiler,

 

FIKRALARLA, İKTİBASLARLA VE ŞİİRLERLE HİTABET- Nejat MUALLİMOĞLU


Söz anahtarı ile, Ali Babanın hâzinesinden çok daha fazla hazine açılır.

Dyke H. Van

(Amerikalı Yazar)

İnsanlar, ne kadar az düşünürlerse, o kadar çok konuşurlar.

Montesquieu

Akıllı bir insan, gelirini nasıl idareli kullanırsa, nüktelerini de idareli kullanmalıdır.

Lord Chesterfield

ELİNİZDEKİ ESERİN BİRİNCİ KİTABINDAKİ “Fıkra anlatmasını biliyor musunuz?” bölümünde 84 değişik durumda 109 fırkanın nasıl kullanılacağı gösterilmesine, kitap boyunca muhtelif hatiplerin, 100’e yakın fıkrayı çeşitli durumlarda nasıl kullandıkları belirtilmesine, yine oldukça sayıda şiir ve iktibasın değişik durumlarda muhtelif hatipler tarafından nasıl kullanıldığının anlatılmasına rağmen, bu bölümde de, belirli başlık altında, 46 fıkra, şiir ve iktibasın konuşmalarda nasıl kullanılabileceğinin gösterilmesinin faydalı olacağına inanıyorum. Bunları, tekrar tekrar sesli okur ve çeşitli düşüncelere uygulamaya çalışırsanız, konuşma gücünüzün arttığını hissedeceksiniz. “Fıkra anlatmasını biliyor musunuz?” bölümünde etraflıca anlatıldığı üzere, fıkraları, başlarını gözlerini yarmadan anlatabilmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. O bölümü bir defa daha dikkatlice okuyunuz. Meselâ, Einstein’a atfedilen şu fıkra, şöyle anlatıldığı takdirde hemen hemen hiç bir etki uyandırmaz:

Einstein’e bir gün, hayatta başarılı olmanın sırrını matematiksel bir formülle anlatıp anlatamayacağını sordukları vakit, bu büyük bilgin dedi ki:

“Şayet a, hayatta başarılı olmayı gösterirse, formül şudur: a= x + y + z. Bu formülde x, çalışmayı, y oyun ve eğlenceyi, z’de çenenizi tutmanızı gösterir.

Ama Einstein, iyi fıkra anlatan biri olduğu için, yukarıdaki fıkrayı şöyle anlattı:

“Şayet a, hayatta başarılı olmayı gösterirse, x çalışmayı ve y’de oyun ve eğlenceyi gösterir.”

Einstein, sözlerini bu noktada bitirince, talebeler hemen sordular: “Pekiyi, z neyi gösterir?”

Einstein’in beklediği de bu idi. Derhal, sesinin tonunu da değiştirerek, cevap verdi: “Çenenizi tutmayı.”

Evet, fıkra anlatmanın da bir yolu-yordamı vardır. Bu yol-yordamı da ancak devamlı pratiklerle elde edebilirsiniz.

Başarılı insanlardan, nasıl başarılı olunacağına dair öğütler

İhtiraslı bir genç, Amerikan otomobil sanayiinde “ihtilâl” yapan “Otomobil Kralı” Henry Ford’a, “Hayatımın başarılı geçmesi için ne yapmalıyım?” diye sordu.

Henry Ford’un cevabı: “Başladığın işi bitir.”

*

Ünlü Kemancı Nicola Paganini, başarının sırrının şu üç şey olduğunu söyledi: “Çalışmak, yalnızlık, dua.”

*

Henüz 38 yaşında iken Amerika’daki Michigan Üniversitesinin rektörlüğüne getirilen Burrill Angell’e, başarısının sırrının ne olduğu sorulduğu zaman, şu cevabı verdi: “Anten büyütün, boynuz değil.”

*

Edison’un şerefine verilen bir ziyafette, konuşmacılar, bu büyük mucide, kompliman üstüne kompliman yağdırıyorlardı. Onlara teşekkür için kürsüye gelen Edison dedi ki: “Ben, iyi bir süngerim. Ben, fikirleri emer ve kullanırım. Fikirlerimin büyük bir kısmı, onları kullanmasını bilmeyen diğerlerinindir.”

*

Ünlü Amerikan işadamı, “Çelik Kralı” Andrew Carnegie, bir üniversitedeki konuşmasında dedi ki:

“Gençleri, müteaddid sınıfta toplayabiliriz: Vazifelerini yapanlar vardır; vazifelerini yaptıklarını iddia edenler vardır, ve bu iki gruptaki gençlerden çok daha iyi bir üçüncü grup vardır ki, vazifelerini yaptıktan sonra, biraz daha fazlasını yapmak için çalışırlar.

“Dünyada büyük sayılan pek çok piyanist var. Ama Paderewski, onların önünde gidiyor, çünkü diğerlerinden biraz daha fazla çalışıyor. Yüzlerce yarış atı var, fakat şöhrete erişenler, diğerlerinden bir kaç saniye daha hızlı koşanlardır. Yelken yarışlarında da öyle. Biraz daha fazla iş yapan kazanır. Bunlar gibi, başarıya ulaşan genç ve yaşlılar, vazifelerini yaptıktan sonra, biraz daha fazlasını yapmakta devam edenlerdir. Söylemek istediğim şu: vazifenizi ve biraz daha fazlasını yapınız, ve geleceğin nasıl tecelli edeceğini düşünmeyiniz.

*

İnsanların, ancak çalıştıkları takdirde başarıya ulaşacakları hakkında, çoğu artık klişeleşmiş çok şey söylendi. Ben de, sırası geldiğinden, bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum. Ama konuya, bahsettiğim klişeleşmiş sözlerle değil, bir din adamının, “Hayatın bana azamî mutluluğu vermesi için ne yapmalıyım?” diye soran bir kimseye verdiği cevabı tekrarlayacağım.

Bu din adamı ona dedi ki: “Sizin bu sorunuz bana, bir tane ineği olan köylüyü hatırlattı. Bir gün, biri bu köylüye sordu: ‘İneğin günde ne kadar süt veriyor?’

Köylü, şu cevabı verdi: “Benim ineğim hiç süt vermez. Sütü, ondan almanız gerekir.”

*

Yıllarca önce William Colgate adındaki bir Amerikalı genç, bu dünyada kendisine bir yer yapmak için Baltimore şehrinden New York’a gitti. Yola çıkmadan önce, ailesinden biri ile görüştü. Bu kimse sordu: “Yapmasını bildiğin şey nedir?”

Genç Colgate, “Mum ve sabun yapmasını bilmekten başka bir şey bilmiyorum,” cevabını verdi.

O zaman bu aile dostu, genç Colgate’e şu öğütte bulundu: “Şu halde, yapabileceğin en iyi mum ve sabunu yap, ve Allah’ı da kendine ortak al.”

Colgate, bu öğüdü candan benimsedi, ve zamanla büyük ve ünlü bir sabun fabrikasının sahibi oldu. Günümüzde, Colgate sabunu ve diş macunu Türkiye’de de satılıyor.

Başlangıç üzerine

Üzerinde çalıştığınız bir işin ilk modeli, pek çokları tarafından beğenilmeyebilir. O zaman, sizi tenkit edenlere şöyle cevap verebilirsiniz:

“Sözleriniz bana, büyük İngiliz mucidi Michael Faraday’ın çağın Başbakanı Benjamin Disraeli’ye verdiği cevabım hatırlatıyor.

“Michael Faraday, yaptığı dinamoyu Disraeli’ye gösterdiği zaman Disraeli, günümüzdeki bütün jenatörlerin babası dinamoya şöyle bir göz attıktan sonra sordu: ‘Bu neye yarar?'”

Faraday, başbakanına şu cevabı verdi: ‘Mister Başbakan, bir bebek neye yarar?”

Bilgi edinmek üzerine

Üniversiteli gençlere cahillikten kurtulma, bilgi edinme üzerine konuşurken şunları da söyledim:

Mehmed Âkif, hakikî düşmanızımın cehalet olduğunu şu mısralarla anlattı:

Ey, derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı ne namus!

Ey, sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus,

Ey, hasm-ı hakikî, seni öldürmeli evvel;

Şensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Pekâla, büyük şairin “hakiki düşmanımız” dediği cehaletin hakkından nasıl geleceğiz? Efendimiz’in gösterdiği yolda giderek; yâni, ilmi, Çin’de de olsa arayacağız.

Yalnız, öğrenmek, bilgi edinmek, ilim yoluna çıkmak için, içimizde birtakım şüphelerin bulunması, bildiklerimizin yetersiz olduğunun idrak edilmesi gerekir, Çünkü büyük Alman dramatik şairi Goethe’nin dediği gibi, “Biz, ancak bildiğimiz şeyin doğru olduğuna inanınz. Ama insanın bilgisi arttıkça, içindeki şüpheleri de artar.”

Şu halde, bildiklerinizin yetersiz olduğunu düşünüyor, gerçekten bilgi edinmek istiyor musunuz? Önce, buna karar vereceksiniz. Zira, Fransız yazan Anatole France’ın dediği gibi, “Bilgi, iyi bir şekilde hazmolunacaksa, iyi bir iştahla çiğnenmelidir.”

*

Bilgi edinmeğe çalışırken, elbet, kafamızı değişik fikirler üzerinde çalıştırmak mecburiyetindeyiz. Yâni, madalyanın arka tarafını da görmek lâzım. Tek bir şey üzerinde durmaya çalışmak, sizi hiçbir zaman gerçeğe götürmez. Aklıma, Azerbeycan’ın

Bakü şehrinde, atlı arabasında karpuz satan adam geliyor. Bu Azerî Türk’ünün hikâyesini, Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Haşan Seçen’den dinledim. O da, Atatürk Üniversitesinde staj yapmaya gelen bir Azerî üniversite mensubundan dinlemiş.

Bakü Üniversitesi’nde kürsü sahibi bir İngiliz profesörü, üniversiteye doğru yürürken, “Kesmece karpuz!” diye bağırarak karpuz satan bir karpuzcuyu seyretmeye başlar. Adam, arabasından aldığı herhangi bir karpuza bir iki defa avucu ile dokunduktan sonra, bıçağını vuruyor, ve kıpkırmızı karpuzu müşteriye göstererek veriyordu.

Adamın başındaki müşterileri dağıldıktan sonra, İngiliz profesörü karpuzcuya yaklaşır ve sorar: “Arabadaki bütün karpuzlar hep kıpkırmızı mı?”

Karpuzcu, “Hayır, içlerinde kelek olanlar da var,” cevabını verince, İngiliz profesörü, rastgele üç karpuz seçer ve karpuzcuya “Şunları kes de içini bana göster,” der.

Seçtiği karpuzların üçü de kelek çıkınca, İngiliz profesörü karpuzcuya, “Pekiyi, siz şimdi benim için bir karpuz seçin,” der.

Karpuzcu, arabadaki karpuzlardan bir ikisini şöyle bir yokladıktan sonra, bir tanesini alır ve bıçağını vurur. Karpuz kıpkırmızıdır.

Karpuzcunun parasını ödeyen İngiliz profesörü, başını hayret içinde iki yana sallayarak, “Kafa çok yahşi,” der, “ama sadece karpuza çalışıyor.”

Şu halde, hakikaten bilgi edinmek istiyorsanız, kafanızı “karpuz” dan başka şeylere de çalıştırmak zorundasınız.

Çalışmak ve inancın el ele gitmesi üzerine

Yıllar öncesi Amerika’nın Mississippi Nehiri’nde, yolcuları, nehirin bir yakasından ötekine kayağında taşıyarak geçimini sağlayan yaşlı bir kayıkçının, kayıktaki iki küreğinden birinde İNANÇ, diğerinde de ÇALIŞMAK yazılı imiş. Sebebi sorulduğunda, bu güngörmüş kayıkçı demiş ki:

“Nehiri, karşıdan karşıya geçmek için, her iki küreğe de ihtiyaç var. Çalışmaksızın inanç veya inançsız çalışmak, sizi bir dairede döndürür durur. Hayat yoluna tek kürekle çıkmak, nehiri tek kürekle geçmeye çalışmaktan farksızdır. Hiçbir yere gidemezsiniz.”

Din üzerine

Yeryüzünde, kendi dinlerinin diğerlerinin dinlerinden daha akla yakın, daha iyi olduğunu söyleyen, diğerlerinin ibadet şeklini küçümseyen milyonlarca insan var. Ben, onları düşündükçe, Hawai adalarındaki Çinlilerin, ölülerinin mezarlarına pirinç serptikleri yıllarda, bir Çinlinin, bir Amerikalıya verdiği cevabı hatırlıyorum.

Bu Amerikalı, elinde bir demet çiçekle kendi ölüsünün mezarını ziyarete giderken, bir Çinlinin de, kendi ölüsünün mezarına pirinç serptiğini görünce sordu: “Arkadaşın, pilavı ne zaman kalkıp yiyecek?”

Çinli cevap verdi: “Senin arkadaşın kalkıp çiçekleri kokladığı zaman.”

Doğruluğun mükâfatı üzerine

Ziya Paşa, “Müstakim [yani doğru] ol, Hazreti Allah utandırmaz seni,” diyor. Aklıma, bir işyerinde çalışmak için müracaat eden gencin hikâyesi geliyor.

Müessese sahibi, gencin doldurduğu fişi incelerken sordu: “Ama son üç yıl içinde ne gibi işler yaptığını burada belirtmemişsin.”

Genç, “Cezaevinde idim,” cevabını verdi.

Fakat bu sözü o kadar tabiî ve canlı bir tarzda söylemişti ki, karşısındaki adam hayret etti: “Adeta bir gurur vesilesi imişçesine cevaplandırdın.”

Genç dedi ki: “Hapishaneden ayrılırken, müdür, artık yalan söylemeyeceğime dair benden söz istedi ve ben de o sözü verdim.”

Müessese sahibi, gence dedi ki: “Yarın sabah, saat sekizde burada ol ve işe başla.”

Duanın yeri ve rolü

Kişinin kısmeti gökten zembille inmez. Ama aramızda öyleleri var ki, giriştikleri herhangi bir işin başarılı bir sonuca ulaşması için fazla bir gayret göstermiyor, sabah akşam dua ederek, Allah’ın yardımını diliyorlar. Bu insanlar bana, küçük çocuğu ile bir göle balık tutmaya giden Amerikalıyı hatırlatıyor. Baba-oğul, göl kenarına gelince, oltayı göle atıp otele döndüler. Bir saat sonra, oltaya balık takılıp takılmadığını görmek için göle gittikleri vakit, dört beş balığın takıldığını gördüler. Çocuk, “Ben, balıkların oltaya takılacaklarını biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

“Dua ettim de onun için,” dedi, çocuk.

Oltayı yeniden hazırladılar ve yemek için otele gittiler. Yemekten sonra göle gittikleri vakit, yine birkaç balığın yakalandığını gördüler. “Çocuk, böyle olacağını ben biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

Çocuk, “Dua ettim de onun için,” dedi.

Baba-oğul, oltayı tekrar göle attı ve otele döndüler. Yatmadan önce, göle gidip oltaya baktıkları vakit, bu defa bir tek balığın bile oltaya takılmadığını gördüler. Çocuk, “Ben oltaya balık gelmeyeceğini biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

Çocuk, “Dua etmedim de onun için,” dedi.

Babasının, niye dua etmediğini sorması üzerine de çocuk, şu cevabı verdi: “Oltaya yem takmadığını hatırladım da onun için.”

Şu halde, biz çalışacağız ki Allah da bize verecek. Sabanının ucuna yapışıp tarlasını ekip biçmeyen köylünün ambarı boş kalır.

Eğitim üzerine iki fıkra

Amerika Cumhurbaşkanlarından James Garfield, politika hayatına atılmadan önce küçük bir üniversitenin rektörü idi. Bir gün, çocuğunu üniversiteye yazdırmak isteyen bir kadın yanına çıkarak, “Rektör Bey, dersleri biraz hafifletemez misiniz?” dedi. “Benim çocuğumun programınızdaki bütün dersleri takip etmesine vakti yok. O, bir an önce üniversiteyi bitirip hayata atılmak istiyor.”

Rektör Garfield, “Evet, hanımefendi, bu mümkündür,” cevabını verdi. “Yalnız, önce, çocuğunuzun ne olmasını istediğinizi sorabilir miyim? Bildiğiniz gibi, Cenab-ı Hak, bir meşe ağacını yüz senede yetiştirirken, bir kabak için iki ay yeterli.

*

Eski zamanlarda, üç yolcu bir çölde gidiyordu. Kurumuş bir nehir yatağından geçerlerken gaipten bir ses geldi: “Durunuz!”

Yolcular, hemen atlarını durdurdular. Ses, atlarından inmelerini söyledikten sonra devam etti: “Şimdi, yerden bir avuç taş alarak ceplerinize koyunuz ve yolunuza devam ediniz.”

Yolcular atlarına bindikleri zaman, ses dedi ki: “Emrimi yerine getirdiniz. Yarın güneş doğduğu zaman, hem sevinecek hem de üzüleceksiniz.”

Ne diyeceklerini bilemeyen atlılar yollarına devam ettiler. Ertesi sabah, güneş yükseldiği zaman, ellerini ceplerine soktukları vakit, bir mucizenin gerçekleştiğini gördüler: ceplerindeki çakıl taşları, elmaslara, yakutlara ve diğer kıymetli taşlara dönüşmüştü. Seviniyorlardı, çünkü taşları ceplerine koymuşlardı; üzülüyorlardı, çünkü daha fazla taş almamışlardı.

İşte, eğitimin hikâyesi de bu.

Eşeğin gölgesi üzerine

Gazetelerimizi kanştırdıkça, küçücük, alelâde haberlerin nasıl koskocaman puntolu başlıklarla verildiğini görüyorsunuz. Ülkemizi ve dünyayı ilgilendiren pek çok mesele varken, niye alelâdelikler üzerinde duruluyor, diye gazetecilere sorduğunuz vakit, onların cevabı hazır: “Halkımız, bunlardan zevk alıyor.”

Eğer halkımızın gerçekten hiç de küçümsenemeyecek bir kısmı, cidden bu tür haberlerden hoşlanıyorsa, eski Yunanistan’ın büyük hatibi Demosten’in Yunanları ile bizim halkımız arasında pek fark bulunmadığı hükmüne varmak da pek zor olmayacak.

Demosten, ülkeyi ilgilendiren önemli bir mesele hakkında Atinalılara hitap etmeye çalışıyor, fakat halk pek ilgilenmiyordu. Büyük hatip, bunun üzerine konusunu değiştirdi.

“Bir adam, evindeki eşyasını bir diğer köye götürmesi için bir eşek kiraladı. Sahibi de, eşeği ile birlikte gideceğini söyledi; eşeğin işi bitince, hayvanı geri getirecekti. Öğle üzeri, yemek için mola verildi. Güneş, yakarcasına kızdıryordu. Eşeği kiralayan, hayvanın gölgesine uzanarak dinlenmek istedi, fakat eşeğin sahibi, ‘Olmaz,’ dedi, ‘sen, sadece eşeği kiraladın, gölgesini değil. Eşeğin gölgesinde ben dinleneceğim.’

“Eşeği kiralayan adam ise hayvanı, her şeyi ile kiraladığım söyleyerek, hayvanın gölgesinde dinlenme hakkının da kendisinin olduğunu iddia etti.”

Demosten, konuşmasının bu noktasında durdu ve kürsüden ayrılmak için davrandı. Fakat dinleyeciler, hep bir ağızdan, kürsüden ayrılmamasını, eşeğin gölgesinin kimin üzerinde kaldığını söylemesini istediler.

Çağın bu büyük hatibi, o zaman bağırarak dedi ki: “Siz ne aptal insanlarsınız. Sizi çok yakından ilgilendiren hayatî bir mesele üzerindeki konuşmayı dinlemek istemiyor, ama eşeğin gölgesiyle ilgileniyorsunuz.”

Diğerlerinden farklı düşünmekten korkmamak üzerine

Diyelim, bir öğretim üyesisiniz, ve talebelerinize, diğerlerinden farklı düşünmekten korkmamaları gerektiği üzerinde bazı şeyler söylemek istiyorsunuz. Şöyle diyebilirsiniz:

Nobel Edebiyat Mükâfatı kazanmış Amerikalı Şair Robert Frost, bir şiirinde diyor ki:

Ormanda yol ikiye ayrıldı,

Ve ben, yürüdüm, pek gidilmeyen yolda; işte bu oldu, aradaki büyük fark da.

Şair Robert Frost, bu mısraları ile, adını kendisinden sonra da canlı tutacak kalıcı eserler vermenin ilk şartının, diğerlerinden farklı olmaktan, onlardan farklı düşünmekten korkmamak gerektiğini anlatıyor. Çünkü herkes gibi düşünmeyen, herkesin yaptığını yapmayan, herkes gibi hareket etmeyen insanlardır ki, büyük işler başarabilirler. Amerikalı gazeteci ve eğitimci Walter Lippmanın’da, “Herkesin aynı şekilde düşündüğü bir ülkede de, kimse pek fazla düşünmez.” diyor. Ve alelâdeliğe giden yolun ilk adımı da, düşünmemekle başlar.

İngiliz filozof ve iktisatçısı John Stuart Mili de, toplumların önündeki en büyük tehlike, diğerlerinden farklı olmak istemeyenlerin sayısının çok az olduğudur, diyor. Bu söz, bilhassa günümüzün Türkiye’si için doğru. Pek çoklarının hayattaki başlıca gayesi, düşünce rüzgârlarının estiği istikamette gitmek, o yoldan ayrılmamak. Ama medeniyet, gelişmesini, diğerlerinden farklı olan insanlara borçlu. Peygamberler, filozoflar, büyük liderler, büyük ilim adamları, karşılaştıkları haksızlıklara, kendilerine yöneltilen hakaret ve suçlamalara, hattâ otoritelerin eziyet ve zulmüne rağmen, inandıkları yolda yürümekte ısrar eden insanlardılar. Şu halde, gerçek başarıya ulaşmak istiyorsanız, zaman zaman yapayalnız kalsanız dahi, düşünce rüzgârlarının aksi istikametinde gitmekten, akıntıya kürek çekmekten korkmayacaksınız.

Faziletli insan üzerine

Halife Mansur, Bağdat kadılığı için Ebu Hanefi’yi seçmişti. Fakat o, içine siyaset bulaşacak böyle bir görevi kabul etmek istemedi. “Senin kadı olman gerek,” diyen halifeye şu cevabı gönderdi:

“Ey Emir! Ben bu işe lâyık değilim. Eğer doğru söylüyorsam, gerçekten lâyık değilim demektir ki, kadı olmam yanlış olur. Yok eğer, lâyık isem ve lâyık değilim diye yalan söylüyorsam, Halifenin önünde yalan söyleyen birini, Müslümanlar’ın başına kadı yapmak doğru olmaz.”

Halife, bu cevap karşısında Ebu Hanefi’yi kadı yapmaktan vazgeçti.

Hakikatler de eskir

Norveçli piyes yazarı Henrick Ibsen’in Halkın Düşmanı adlı eserinde, Dr. Stockmann, mahallî gazetenin başyazarı Hovstad’a ve kasabanın bir grup halkına hakikatin, kasabanın ileri gelenlerinin söyledikleri gibi olmadığını şöyle anlatır:

“Evet, Bay Hovstad, Allah bilir, hakikatin, tamamen çoğunluğun belirttiği gibi olduğu yalanına başkaldırmaya karar verdim. Çoğunluğun taptığı bu hakikatler nelerdir? Onlar, öylesine eski ve kullanılmış hakikatler ki, gerçekte, artık elleri, ayakları tutmazcasına yıpranmış, eskimiş, iler tutar tarafları kalmamıştır. Ve bir hakikat de, bu yaşa geldi mi, onu bir yalandan ayırd etmek hemen hemen mümkün değildir.”

Hallerinden şikâyet edenler üzerine

İranlı Şeyh Sadi, bir vakitler yalınayak kalmış, ayakkabı satın almaya da gücü yokmuş. Can sıkıntısından Kufe Camii’ne gitmiş. Caminin önünde, ayaksız bir dilenci görünce, yalınayak da olsa, ayakları olduğu için Allah’a şükretmiş.

Şu halde, hâlimizden şikayet etmeden önce, bizden de kötü durumda olanları düşünelim.

Harekete geçmek

Herhangi bir işe girişmek için şüphesiz o işin nasıl yapılacağı üzerinde düşünmek gerek. Ama öyleleri var ki, bu gibi durumlarda çok fazla düşündüklerinden, işin nasıl yapılması gerektiğinde kesin bir karara varamayıp, yapmak istedikleri işi geciktirmekle kalmıyor, çok defa, giriştikleri işlerde bekledikleri neticeyi alamıyorlar. Ben, harekete geçmenin analiz etmekten daha önemli olduğunu düşündüğüm zamanlarda, yirminci yüzyılın en büyük bilgini Einstein’in, bir Amerikan üniversitesinde gençlere hitap ettiği sırada, anlattığı bir fıkrayı hatırlıyorum.

Kırkayak, ayaklarını gururla teşhir ediyordu. Bir kurbağa sordu: “Bir noktadan diğerine giderken, kırk ayağından, önce hangisini hareket ettiriyorsun?”

Kırkayak, düşünmeye başladı. Önce, bir ayağını denedi, olmadı; ardından ötekini denedi, yine olmadı. Sonunda, teker teker hiçbir ayağını hareket ettiremeyeceğini gördü. Kırkayak yürüyemez olmuştu.

Hayat mücadelesi

Bir Amerikalı baba, çocuğuna, hayâtta karşılaşacağı güçlüklerle nasıl mücadele etmesi gerektiğini bir misâlle anlattı. Bu çocuk, sekropiya denen bir tür güve kozalarını topluyor ve bahar gelince, güvelerin kozalardan çıkışlarını hayret ve ilgi ile seyrediyordu. Fakat güvelerin kozalardan çıkarken sarfettikleri gayret karşısında da içinde bir acıma hissi gelişiyordu. Babası bir gün, bu böceklerin bir tanesinin kozadan çıkmasını güçleştiren ipliği makasla kesti, ama böcek de, çok geçmeden öldü. Baba, o zaman oğluna dedi ki:

“Böcek, kozadan çıkarken sarfettiği gayret neticesinde, vücudundaki zehiri dışarı verir. O zehir dışarı verilmezse böcek ölür. İnsanlar da, daha güçlü, daha iyi olmak ve böylece istediklerini yapabilmek için karşılaştıkları zorluklarla çarpışarak, mücadele ederek güçleşir, olgunlaşır, ve gelişirler. Şayet insanlar, arzularına kolayca erişirlerse, karakterleri zayıflar, âdeta, içlerindeki bir şeyin kaybolduğunu, öldüğünü hissederler.

Hırsızların böyleleri de varmış

Aşağıdaki satırlar Amerikan tabiatçısı ve yazan Henry David Thoreau’nundur (1817-1862):

“Geçen gün sokak kapısına bir sürgü almak için nalburiye dükkanına gittim. Adam, sürgüyü sarıp verirken, ‘Vali bey, kasabamıza geliyormuş da … ‘ dedim. Dükkan sahibi, ‘Evet, biliyorum,’ dedi. ‘Vali ile birlikte eyalet meclisi üyeleri de geliyor.’

“O zaman, ‘Şu halde iki sürgü alacağım,’ dedim.

“Adam, koruyucularımız kasabaya geleceği için, son günlerde kilit ve sürgü satışının çok arttığını söyledi.”

Hizmet aşkı

Günümüzde eksikliğini duyduğumuz şeylerden biri de, hemcinslerine hizmet etmek isteyen insanlarımızın gittikçe azalmakta oluşu. Pek çokları, çok sık kullanılan bir tâbirle “köşeyi dönmek”ten başka bir şey düşünmüyor. Ama yine, dillerden düşmeyen “Büyük Türkiye’nin mimarları, köşeyi dönmeyi başlıca hedef yapanlar değil, vatandaşlarına hizmet etmeyi hedef seçen insanlar olacaktır. Ben, bu tür insanları düşündükçe aklıma, Afrika yerlileri arasında çalışmak için evinin ve ülkesinin her türlü huzur ve rahatını terketmek isteyen genç doktor geliyor. Genci yolundan çevirmek isteyenler, şu tür sorularla onu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı:

“Sen, orada koca bir milletin çektiği sıkıntılara karşı tek başına ne yapabilirsin? Sen, o muazzam insan denizi ortasında kaybolup gideceksin. Onlardaki salgın hastalıkları önlemek için ne yapabilirsin? Harbi, açlığı, kuraklığı, su baskınlarını nasıl önleyeceksin?”

Genç doktor, onlara şu cevabı verdi: “Ben, çevrem karanlık olduğu zaman, karanlığa küfretmem, kandilimi yakanm.”

Şu halde, bizim de karanlığa küfredecek insanlara değil, kandillerini yakacak idealistlere ihtiyacımız var . ..

Hüküm vermeden önce

Günümüzde, bilhassa biraz isim yapan birinin, sadece bir yönüne, bazı düşüncelerine bakarak tenkit eden pek çok insan var. Bu insanlar bana, dört oğlunun herhangi bir kimse veya şey hakkında acele hüküm vermekten kaçınmasını isteyen babayı hatırlatıyor. Baba, bir gün en büyük oğluna, kışın, ülke dışına bir yolculuk yaparak mango ağacını görmesini söyledi. (Mango, nar büyüklüğünde fakat beyzî [yumurta biçiminde] bir meyvadır. Tadı armudu andırır; bilhassa tropikal bölgelerde, ve Mısır’da da yetişir.) Bahar gelince, ikinci büyük oğlunu mango ağacını görmesi için gönderdi. Yazla birlikte, onun bir küçüğü yola çıktı. En küçük oğlu da sonbaharda çıktığı yolculuktan dönünce, bu akıllı adam, dört oğlunu yanma çağırarak, “Gördüğünüz mango ağacını bana anlatınız,” dedi.

En büyük oğlu—ki ağacı kışın görmüştü— ağacın, yanmış, kavrulmuş bir kütükten farksız olduğunu söyledi.

Onun bir küçüğü, “Dantel gibi yaprakları var,” dedi.

Üçüncü oğlu, ağacın çiçeklerinin gül kadar güzel olduğunu söyledi.

Çocukların en küçüğü ise, “Ağacın, armudun tadını andıran nefis meyvaları var,” dedi.

Akıllı baba, o zaman, “Evlâtlarım, hepiniz haklısınız,” dedi. “Çünkü her biriniz, ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz.”

Şu halde, diğerlerinin düşünce ve davranışları hakkında hüküm vereceğimiz zaman, ağacı her mevsimde görüp görmediğimize emin olmalıyız.

İnatçılık üzerine

Türkiye’de, başta din olmak üzere, hemen hemen her konuda, hakikatin kendilerinde olduğunu iddia eden pek çok insan var. Ben, onları dinledikçe, okudukça, ve düşündükçe, bir millî bayram günü, küçük çocuğunun devam ettiği okulun geçişini çılgınca alkışlayan Zarife hanımı hatırlıyorum. Zarife hanım, olanca gücü ile bağırıyordu: “Yaşa, çok yaşa, benim biricik oğlum Ahmet’im! Maşallah, aslan gibi yürüyorsun! Onların hiçbiri senin eline su dökemez.”

Ne var ki, bütün okul doğru adımda yürürken, Ahmet, yanlış adımda yürüyordu. Kadının yanındaki biri, bunu hatırlattığı vakit Zarife hanım, “Hayır, hayır,” dedi, “benim sevgili oğlum Ahmet’im dışında hepsi yanlış adım atıyor.”

Kokuşmak, soysuzlaşmak üzerine

Bektaşi, tabladan aldığı bir palamudun kuyruğunu kokluyordu. Balıkçı, “Babalık, balığı başından koklarlar,” dedi.

Bektaşi, “Baş tarafı kokmasına kokmuş da,” dedi, “kuyruğuna kadar gelmiş mi diye bakıyorum.”

Kötü huylar, kötü itiyatlar

Bir baba oğlunu, karakterli bir insan olarak yetiştirmeye çalışırken, kötü bir şey yaptığı zaman, bahçedeki direğe bir çivi çakmasını, iyi bir şey yaptığı zaman da direkten bir çivi çıkarmasını istedi.

Çocuk, babasının dediğini yaptı, ama çivi deliklerinin kaybolmadığına da üzüldü. Biz de, tavırlarımızı değiştirebilir, hayatımızda her zaman yeni bir sayfa açabiliriz. Fakat eski kusurlarımızdan bazıları gitmez, kalırlar, Uzun zaman devam ettirilen alışkanlık ve âdetleri atmak zordur. Çivi delikleri kalır, ve o delikler de, kötü düşünce ve hareketlerimizi her zaman bize hatırlatırlar.

Kötünün kötüsü üzerine

Biri, elindeki iki testi şaraptan hangisinin daha iyi olduğunu bir Bektaşi’ye sormuş. Bektaşi, testilerin birinden bir yudum aldıktan sonra, ağızındaki şarabı hemen yere tükürerek, cevap vermiş: “Öteki daha iyi.”

Adam, “Ama ötekini tatmadın,” deyince Bektaşi, “Tattığım şarap o kadar kötü ki,” demiş, “ondan daha kötüsü olmaz.”

Mutlu olmak istiyorsanız

Bilge bir adam diyor ki: “Başarı bir seyahattir —hedef değil. Mutluluk, gidilen yol üzerindedir— yolun sonu değil. Çünkü o zaman yol bitmiş ve vakit de çok gecikmiş olur. Mutlu olmanın zamanı bugündür, yarın değil.”

Yunan filozofu Epiktetüs de, hemen hemen bin sene önce şöyle demişti: “Akıllı bir insan odur ki, sahip olmadığı şeyler için üzülmez; sahip olduğu şeyler için sevinir.”

Nemelâzımcılık üzerine

Günümüzün Türkiye’sinde, etliye sütlüye karışmak istemeyen, kendilerini şahsen ilgilendirmediği takdirde, hayatî önemi haiz konu ve meselelerde dahi ses çıkarmaksızın köşelerine sinen pek çok insan var. Bu kimselere, Nazi Almanya’sında yaşamış bir Protestan papazının hâtıra defterindeki şu satırları hatırlatmak isterim: “Önce Yahudiler’i götürdüler, aldırmadım; ben Yahudi değildim. Sonra, Katolikler’i götürdüler, yine aldırmadım; ben Katolik değildim. Ardından, Protestanlar’ı götürdüler; çevreme baktım, bana yardım edecek kimse kalmamıştı.”

Örnek olmak üzerine

Pek çokları, çocuklarını terbiye etmeye veya çevresindeki bazılarının tavır ve hareketlerini değiştirmeye çalışırken, “şunu yapın, bunu yapmayın” diye öğüt veriyor. Bu tür nasihatlar, diğerlerinin, çok defa bir kulağından girer, ötekinden çıkar. Kitap okumayan bir ana ve babanın çocukları da kitap okumaz. Her akşam içki için babanın oğlu da içkici olur.

Küçük bir yengecin annesine söylediğini hatırlıyorum. Annesi, “Niye öyle yan yan yürüyorsun? Düz yürüsene!” dediği zaman, yavru yengeç, şöyle cevap verdi: “Anneciğim, çok doğru söylüyorsun. Eğer sen bana nasıl yürümem gerektiğini gösterirsen, ben de senin gibi yürümeye çalışırım.

Sıradan insanların baştâcı edilmeleri üzerine

Türkiye, çok az sayıda istisnaları dışında, gazeteci Ahmet Güner’in deyişiyle, bir “sıradanlar ülkesi”. Politikacılarımız sıradan insanlar, akademisyenlerimiz sıradan, “sanatçı” denilen şarkıcılar sıradan, gazetecilerimiz sıradan, sporcularımız sıradan . . . Akla, ister istemez, Bekri Mustafa geliyor.

Bekri Musta