İNSANLARI DEĞİŞTİRME SANATI


ÖNSÖZ

Çağımızın en büyük problemlerinden biri, belki en büyüğü, kanaatımızca, insanlığın geçirmekte olduğu ruhi bunalımdır. Dünyanın her köşesinde, hemen her gün, bu ruhi bunalımın çeşitli şekillerdeki belirtilerini görüyor, okuyor veya işitiyoruz. Bu olaylardan kulağımıza gelmeyenlerin ise, gelenlerden daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Sosyologlar, sayıları her gün biraz daha artan bu idealsiz, gayesiz, hedefsiz ve bencil insan tiplerini, dünyamızın geleceği için bir tehlike saymaktadırlar. Devlet adamları ve idareciler, aile ocaklarından başlayarak yaşantımızın bütün bölümlerine yayılan ve beraberlerinde çeşitli problemler getiren, bu anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla nasıl başa çıkılabileceği üzerinde durmaktadırlar.

Modern savaşlarda kullanılan korkunç silâh ve vasıtalar, insanlar üzerinde büyük ruhi depresyonlar meydana getirmiştir. Savaş sonrasındaki açlık, işsizlik ve sefalet, fertlerin ve toplumların yaşantıları ve değer ölçüleri üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır.

Diğer taraftan insanlar, çağımızın teknolojik ilerlemelerine ve hızla değişen sosyal şartlarına ayak uyduramamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin tüketim hattâ israf esasına dayanan ekonomik sistemi, gelir dağılımı dengesizliğinin, gelişmemiş ülkeler aleyhine bir kat daha artmasına sebep olmaktadır. Dünya nüfusunun %70’inin yaşadığı topraklardaki halkın birçoğunun ellerine, bugün bile, yeteri kadar yiyecek geçmediği, hattâ açlıktan ölenlerin bulunduğu herkesçe bilinen gerçeklerdendir. Bu yerlerdeki nüfus patlamaları ise, yakın bir gelecekte, durumun daha da ağırlaşmasına yol açacaktır.

Sayılan bu sebeplere, daha birçok diğer faktörler de eklenince, insanların karakterlerinde bir katılık meydana gelmekte ve onları, yalnız kendi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bencil olmağa doğru itmektedir. Bu suretle de insan yaradılışının esasında, doğal olarak mevcut bulunan “Egosantrizm” elle tutulacak bir yoğunluğa varmaktadır.

Ancak, insanlığın geçirdiği ruhi bunalımın doğurduğu moral çöküntüsünün, fertler ve toplumlar üzerinde yaptığı korkunç yıkıntılar, çözümlenmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, tarihin her devrinde, insanlık çeşitli bunalımlar geçirmiştir. Fakat, haberleşme ve ulaştırmanın günümüzde son derece gelişmiş olması, bu tür olayların gününde hattâ saatında, dünyanın dört bir köşesine yayılmasını sağlamakta, bu da insanlar üzerindeki etkinin artmasına yol açmaktadır.

Yüzyıllar boyu sömürge idareleri altında, bir esir hayatı yaşadıktan sonra özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına yeni kavuşan ülkelere bir göz atalım: Politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda geri kalmış durumda bırakılan bu ülkeler halkının, aralarında bir birlik ve beraberlik kurulmasına fırsat verilmeden, yurtları iki ayrı ideoloji blokunun savaş alanı haline sokulmakta ve sel gibi kardeşkanı akıtılmaktadır.

Diktatörlüklerde, insanlar hâlâ kitle halinde sürülmekte ve toplama kamplarına gönderilmektedirler. Bu yerlerde ilkokul çocukları, analarını babalarını polise ihbar edecek derecede şartlandırılır. Vatandaşlar, hayatlarını devam ettirebilmek için, yalan söylemeyi, bir sanat haline getirmeğe mecbur edilirler. Komşu, rejime sadakatini isbat etmek için, komşusunu jurnal eder. “İşçi Cennetinde grev hakkı tanınmaz ve “Demokratik Cumhuriyet”lerinde düşünce, söz ve basın özgürlüğü bulunmaz. “Şef’in ölümünden hemen sonra, başlayan, iktidar mücadelesi sırasında “Tasfiye” adı altında sahneye konulan kanlı olaylar, bu DEMOKRASİ’lerin niteliği hakkında kesin fikir vermeğe yeterlidir. Her an korku içinde yaşayan insanlarda, şahsiyetin gelişmesi, insanlık şeref ve haysiyetinin teşekkül etmesi mümkün olamayacağına göre, polis rejimi altındaki ülkelerde, dürüstlük, ruh temizliği, diğergâmlık ve insan sevgisi gibi manevi değerlerden söz etmek gerçeklerle alay olur.

Refahın doruğuna varmış ülkelerde ise; şantaj, silâhlı soygun, kaçakçılık, adam kaçırmalar, ırza tecavüz ve daha akla gelen ve gelmeyen her türlü şiddet olayları yaşantılarının bölümleri halinde akıp gitmektedir. Ayrı kıtalardan iki uygar ülkeden iki örnek verelim: Birleşik [Amerika'nın büyük bir şehrinde, gündüz gözüyle ve sokak ortasında, yaşları 16 ile 18 arasında üç kolej öğrencisinin tanımadıkları yaşlıca bir adamı, elle karate vuruşuyla boyun kemiğini kırmak suretiyle öldürdüklerini gazeteler yazdı. Almanya'da yaşları 14 ile 16 olan iki öğrencinin, aynı şekilde, gebe bir kadını zincirle döğerek, çocuğunun kaybına sebep olduklarını gazetelerde okuduk. (Yıl 1977) Şimdiki zamanda her gün bir yerde bu olaylar oluyor.]

Hiçbir ideale dayanmayan, hiçbir gaye ve hedefi bulunmayan, sakat hattâ sapık bir karakter Taşıyan bu tür suçların, gençlik arasında hızla yayılması, insanlığın geleceği için bir tehlike teşkil edecek boyutlara varmıştır. Çoğunluğunu üniversite, yüksekokul hattâ lise öğrencilerinin teşkil ettiği bu gençler, kendilerine yakıştırdıkları çeşitli adlar altında, örgütler kurmakta ve etrafa saldırmaktadırlar. Ancak, silâhlı soygundan, adam öldürmekten sabotaja kadar varan, her türlü şiddet olaylarını kapsayan bu ağır suçlar, gençlikte bulunması lâzım gelen RUH ASALETİ’ni gölgeleyecek hattâ lekeleyecek sınırlara ulaşmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının acısını tatmayan bu gençler, darboğazlardan geçmedikleri için, özellikle demokrat ülkelerde teneffüs ettikleri hürriyet havasının değerini takdir edememektedirler. Kendilerini, gayesinden saptırılmış EPİKÜRİZM [ ehlikeyif; hazlara düşkün (adam)] felsefesine kaptıran bu gençler, “Benden sonra tufan” diyen bir ruh hâleti içinde, ne kendi nefislerine ne de içinde yaşadıkları topluma karşı bir mesuliyet yüklenmek istemektedirler.

Bir zamanlar, dünyanın hemen her tarafını sarmış olan öğrenici olayları sona erdiği halde, yurdumuzda, fikir münakaşası sınırlarını da aşarak, şuursuz bir tempo ile sürüp gitmektedir. Çalışıp hak etmediği notu alamadığı için öğretmenini öldürecek, kendisi gibi düşünmeyen arkadaşlarını şişleyecek veya dördüncü kat penceresinden aşağı atacak, feyiz aldıkları irfan yuvalarına karşı sabotaj düzenleyecek kadar ağır suçlara yönelmiş bulunmaktadır. Gençlerin bu davranışları, iki kuşak arasında açılmış olan uçurumun gittikçe derinleşmesine yol açmakta ve doldurulmasını da güçleştirmektedir.

Sonuç olarak; dinbirliği’nin, inançbirliği’nin,. dilbirliği’nin, güzel sanatlar’ın ve binlerce yıllık geleneklerin mahsulü “milli kültür” tehlikeye girmektedir. Milli birliğe ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir devirde yaşadığımızı, gençlerimizin iş işten geçmeden biran önce idrâk etmeleri, milletçe en büyük ümit ve temennimiz olmalıdır.

Gerçi, durumun önemini ve ciddiyetini kavrayan dünya milletleri, karşılarında bulunan bu problemlerin çözümlenmesi için, örgütler kurmak ve aralarında konferanslar düzenlemek yoluna gitmektedirler. Ancak, insanların bir de manevi cephelerinin bulunduğu ve bunun gerek fertlerin gerek toplumların davranışları üzerinde son derece etkili olduğu göz önünde tutulmamaktadır, Bu yüzden de, bu örgütlere bağlanan ümitleri gerçekleştirdiklerini söylemek mümkün değildir.

Mânevi Cihazlanma Derneği üyelerinden Dr. Paul Campbell ile Peter Howard İsviçre’nin Bern şehrinde “İnsanları Değiştirme Sanatı” adında bir kitap yayınlamışlar ve bu konuları ele alarak, derinlemesine incelemişlerdir. Çağımızın bilmecesi, Şahsiyetin Anatomisi, Çözüm Yolları ve Kudretin Kaynağı bölümlerini ihtiva eden bu eser, dünyanın belli başlı dillerine çevrilmiştir.

Bu kıymetli eserin yurdumuza yararlı olacağına inandığım için dilimize çevirmeyi uygun gördüm.

Saygılarımla…

Ankara 1977 Mithat SAN

ÇAĞIMIZIN BİLMECESİ

Dünyamız, anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla doludur. En önemli problem, bu insanlarla nasıl başa çıkılabileceğidir… Bu tip iş arkadaşı, politikacı, çocuk, karıkoca, sınıf, ırk veya ulus!.. Bu durum her gün binlerce dilde konuşulan ana temalardan biridir.

Bu problemin çözümlenmesi için, çeşitli metodlar uygulandı. Bugün, milletler arasındaki görüşmelerde, veto’ya sık sık başvurmak bir gelenek haline geldi. Yaşantımızın bir parçası olan veto’lar, bütün dünyada konferans ve konuşma masaları sınırlarını aşarak, kahvealtı masalarına kadar yayılmıştır. Bütün bu haller ise, insanlar arasında bir görüş birliği ve beraberliği yerine, karakterlerde bir katılık ve acılığın meydana gelmesine sebep olmuştur.

Yüze gülüp arkadan hançerlemek, özel ve toplumsal yaşantımızda, günlük olaylar halinde akıp gitmektedir. Uygulanan diğer metodlara gelince; bunlar da: Diktatörlük, insanların manen veya maddeten ölüme sürüklenmesi, zorbalık, toplama kampları, topyekûn tasfiye ve nihayet savaş!..

İşte bütün bu metodların ortaya koyduğu durumlar ve bunlara eklenen sosyal güçlükler, gelecekte çözümlenmesi gereken birer problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, bu dünyada hiçbirimizin, herkesi memnun edemeyeceği de sabit olmuş bir realitedir.

Bugün Sovyet Rusya’da, ağızdan ağıza dolaşan en önemli soru şudur: “Acaba nasıl bir insan tipi yaratılmalıdır ki, yeni toplum düzeni işler bir hale gelsin?..” Komünizmin bunu başaramadığı bugün artık günşığına çıkmıştır.

Norveç Komünist Partisi kurucularından Oestfold Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hans Bjerkholt şöyle diyor: ‘‘Yeni insan tipi problemi Sovyet Rusya’nın programında çözümlenmemiş bir düğüm olarak kalacaktır. Rusya’da bütün konferanslarda, yeni bir insan tipinin nasıl yaratılacağı teması üzerinde sık sık ve ısrarla durulmaktadır. Ancak insanları bir kalıptan geçirmek suretiyle, bunu başaracağımız hakkında boş bir kuruntuya kapılmamalıyız. Yeni bir insan tipi yaratılmadıkça da, ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir sistemin topluma, gerçek barış ve özgürlüğü getiremeyeceği, su götürmez bir realite olarak karşımızda duracaktır.”

Hepimiz kapitalist değiliz. Hepimiz Komünist de değiliz. Fakat bizlerden hemen herbirimiz, herkesin ve her şeyin olduğundan başka türlü olmasını isteyen bir kişiyi tanırız. Eğer bizde, herhangi bir şahsın olduğundan başka türlü olmasını istersek, bu takdirde şu soruya dürüst ve namuslu bir şekilde cevap vermeliyiz: “Acaba, ben niçin onun başka türlü olmasını yani değişmesini istiyorum?..” Her şey bir tarafa, başkalarının değişmesini istemekle, aslında hiçbir şeyin değişmesini sağlamış olmayız.

Aileler, problemli çocuklarının veya akrabalarının, olduklarından başka türlü olmasını isterler. Burada ana motif, bu ailelerin sakin bir hayat sürmek istemeleri veya komşularının, kendi haklarında, daha elverişli duygu beslemeleri arzusuna dayanır.

İşveren, bilânçosunun daha kabarık bir kârla kapanmasını sağlamak için, karşısında daha uysal bir işçi topluluğu görmek ister.

Halkın bir sınıfı, elinde olanı korumak veya elinde olmayanı ele geçirmek için, diğer sınıfların değişmesini yani başka türlü olmalarını isterler.

Demokratlar, alışılmış olan kolay ve rahat yaşantılarını sürdürmek için, diktatörlerin başka türlü olmalarını isterler.

Sömürge halkı, haklı olarak, kendilerini sömüren emperyalistlerden nefret ederler ve özgürlük isterler. Fakat özgürlüğe kavuştuktan sonra da çoğunlukla, yüreklerinde biriken intikam duygusunu bir tarafa atamazlar.

Konferans masasında, bizim partimiz, rahatsız edilmeden şimdiye kadar yapageldiği şeyleri, bundan sonra da işine elverdiği şekilde, yapmak için, muhalefetin değişmesini ister.

Görüldüğü gibi, bütün bu hallerde, ana motif, şuur altında yatan bencilliğin su yüzüne çıkmasıdır. Bu fikirlerimizi, istediğimiz kadar barış, eşitlik, insan hakları, vatanseverlik, milliyetçilik, özgürlük, adalet gibi yaldızlı sözcüklerin arkasına saklamağa çalışalım, fakat yine de gerçek şudur: “Bizim toplumumuza ve bizlere kolaylık sağlanması için, diğer toplumlar değişmelidir.”

Karşı taraftakiler, bizim düşüncelerimize aykırı düşecek davranışlarda bulunmadıkları sürece, yaptıkları bizim için hata sayılmaz ve değişmelerini istemek aklımıza gelmez. Ancak, fikirlerimizin hattâ niyetlerimizin tehlikede olduğunu sezdiğimiz anda, aykırı fikir besleyenleri, gerekiyorsa, zor kullanarak susturmaya hazar oluruz. Bir şahsın veya bir toplumun gidişini zorla değiştirmek belki mümkündür. Ancak, bu yoldan onların karakterlerini değiştirmek kabil değildir. İşte bu nedenlerledir ki, uluslararasında, kuvvet dengeleri değiştiği halde, bir çağın ana akımları kolay kolay değişmez. Zamanımızın değişen ana akımları ise, bizleri hızla felâkete doğru sürüklemektedir.

Atom çağı, maddenin en küçük birimini, yani atomu meydana koydu, ideoloji çağı ise, toplumun en küçük birimini, yani insanın kişiliğini gözler önüne serdi. Bilgide, teknolojide ileri olan ve ham madde kaynaklarına sahip bulunan uluslar, silâhlanma yarışını kazanacaklardır. Aynı şekilde, insanların tabiat ve mizacını değiştirecek sırları öğrenenler ve bu sanatı bilen milletler de, yeni bir dünyanın kurulması için gerekli ideolojik yarışı kazanacaklardır.

Bir ideolojinin gücü, atom enerjisinin gücünden çok daha etkilidir. Çünkü; atomu parçalayan insan akıl ve şuuruna irade kumanda eder. Atomun zorbalığına nerede, ne zaman ve nasıl son verilmesi gerektiğine dair kararı da irade verir. Kaldı ki; atomun patlama gücü varsa, fikirlerin de ayakları vardır. Bundan başka, bir milletin gücü yalnız ekonomisi, teknolojisi, potansiyeli, kaynakları ve sahip olduğu insan yığını ile de ölçülemez. Ortak bir fikir ve ülkü birliğinin vurucu gücü her şeyden daha üstündür. Eğer yaşadığımız zamanı anlamak istiyorsak, bu gerçekleri daima göz önünde tutmak mecburiyetinde olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Bir sınıfa, bir ırka veya bir ulusa inhisar eden fikirler, dünyayı değiştirmek için yetersizdir ve erimeye mahkûmdur. Böyle güçsüz fikirler ise, hedeflerine varmak için, zor kullanmaya mecbur olurlar. İnsanların tabiatını ve mizacını değiştirecek kadar güçlü olan bir ülkü, ancak, sınıfları, ırkları ve ulusları birleştirecek kadar güçlü olabilir. Bir ideoloji insanları parçalanmaya, kaosa, diktatörlüğe veya savaşa sürüklerken bir diğer ülkü, insanlara sosyal, politik ve ekonomik rönesansı getirir.

Mânevi cihazlanmanın kurucusu Frank Buchman, bütün ömrünü, yeni bir toplum düzeni kuracak güçte ve karakterde, insanların çoğalmasını sağlamak için harcamıştır. Buchman, insanları değiştirebilmenin, ancak, devlet adamlarının, idarecilerin, toplumun ve şahısların mânen cihazlanması suretiyle mümkün olacağı kanısındadır. Her şahsın kendisini bu esaslara göre vazifeli saymasını istiyor ve herkesin, insanların derin acılarını dindirmek sanatını öğrenebileceğine inanıyor. Buchman’a göre, insanların değişmesine yardım etmek, her şahıs için hem bir görev ve hem de bir hak olmalıdır.

Bkz: “GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ” (ROSE CROİX) (GÜL HAÇ ÖRGÜTÜ

Frank Ruchman şöyle diyor: “insanların tabiatını ve mizacını değiştirmek mümkündür. Bu temelde yatan bir cevaptır. Ulusların ekonomisi değiştirilebilir. Bu ise cevabın meyvasıdır. Tarihin akışını da değiştirmek kabildir. Bu da çağımızın kaderi olacaktır.” Ve ilâve ediyor: “Bizlerin yepyeni ülkü ve nitelikte devlet adamlarına ihtiyacımız vardır. Toplumun iyi idare edilebilmesi için, insanları yönetecek sanatı bilen ve üstün iktidar sahibi olan bakanlara ve idare adamlarına ihtiyaç vardır. Fakat, çoğunlukla, bu hususlar bakanlar ve idareciler tarafından akla bile getirilmez.”

Frank Buchman’m, bu alandaki çabalarının başarı derecesini, iki ayrı kıtanın iki ayrı devlet adamının ağzından dinleyelim: Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman şöyle diyor: “Eğer Buchman’ın fikirleri yalnızca bir teori olsaydı, kuşkuya düşerdim. Fakat o fikirler, gerçek olaylar üzerindeki etkileriyle, ruhumuzun tâ derinliklerine işlemektedirler. O fikirler, yaşadığımız bu zamanlardan başlayarak, çok daha uzaklara ulaşacak sosyal bir devrimin habercisidirler. ’’

İkinci devlet adamı ise, Seylan’ın İngiltere’deki Yüksek Komiseri Sir Chlaude Corea’dır. Bu zat, Washington’da Seylan Büyükelçisi bulunduğu 1953 yılında, seçkin bir diplomat ve devlet adamları topluluğu önünde şunları söylemiştir: “İki büyük olay, son beş yıl içinde, Asya’nın çehresinde silinmez izler bırakmıştır. Bunlardan birisi, 500 milyon insanın özgürlüğüne kavuşmuş olması, diğeri ise Frank Buchman’ın 25 ayrı ulustan oluşan 200 ülkü arkadaşıyla birlikte Asya’yı ziyaret etmesidir.”

Uzak Doğu’nun politikacıları, sanayicileri ve sendikacıları tarafından davet edilen Frank Buchman, manevi cihazlanmada görev alan fikir arkadaşlarıyla Asya’yı dolaşmıştı. Gerek Doğu’nun gerek Batı’nın münevverleri ve devlet adamlarıyla halk arasındaki ilişkilerin, hak ve adalete dayanan bir temele oturtulması lâzım geldiğini ve bunun da, ancak derin bir aşk ve insancıl bir felsefe ile mümkün olacağını, bugünden anlamağa başlamışlardır. Bu ise, fertlerde ve toplumlarda, yepyeni bir düşünüş şekli yaratacak bir ülkünün insanların kafalarına yerleştirilmesiyle gerçekleşebilir. Aslında, insanların tabiat ve mizacının dokusunu, dünya tarihi oluşturur. İşte bu insan tabiat ve mizacı da, ilerlemelerin, başarıların, fakirliğin, konferanslarda uğranılan başarısızlığın ve nihayet savaşın bütün sorumluluklarını omuzlarında taşır, insan tabiat ve mizacı dediğimiz o sihirli kudret, bugünkü dünyanın dokusunun atkı ve çözgüsü olduğu gibi, gelecekteki yenidünyanın da ilk maddesi olacaktır.

Çağımıza, materyalist ideolojinin damgasını vurmuş olanlar, bu gerçekleri bilmektedirler. Karmakarışık ırk ve sınıf teorilerinin örtüsü altında, insan mizacının yaralı duygularını, nefretini, korkusunu, haysiyet telâkkisini ve hırsını sömürmesini bildikleri için, bir avuç militanla, uluslara hattâ kıtalara hâkim olmayı başarmışlardır.

Demokrasilerde ise zorlayıcı bir ideolojik hedef olamayacağı için, insanların tabiat ve mizacıyla uğraşılmağa lüzum görülmez. Daha doğrusu buna güçleri yetmez. Bu durumun sonucu, demokrasi rejiminin cılızlığında, kararsızlığında ve fikir ayrılıklarında kendini gösterir. “izm”lerin —komünizm, faşizm ve ilh.— ihtilâllerine ve ulusların üzerlerinden bir silindir gibi, onları ezerek geçmelerine, demokrasiler sadece, özgürlük, beraberlik ve kardeşlik teraneleriyle karşı koymak isterler. Halbuki bugün artık bu idealler, halkın günlük yaşantısında kendisini hissettirmediği için, inandırıcı güçlerini kaybetmişlerdir. İşte bu nedenlerle de, demokrasiler, bütün “İzm”lerden daha etkili ve çekici bir güce sahip oluncaya kadar ve insan tabiat ve mizacını değiştirecek kabiliyete erişinceye değin, insanların düşünüşleri üzerinde sürdürdükleri umutsuz savaşı kaybedeceklerdir.

Yalnız, insan tabiat ve mizacının değişmesiyle, insanlık bir birliğe, beraberliğe ve gerçek özgürlüğe kavuşabilir. Bu değişiklikler ise, ancak devlet adamlarının, bu ülküleri yürekten benimsemeleriyle gerçekleştirilebilir, bizlere de hasretini çektiğimiz sürekli barışı sağlar. Bu değişiklik, aynı zamanda, diğer sistemlerin topyekûn tasfiye ettiği insan tabiat ve mizacına, baskı altında tuttuğu insan iradesine karşı, özgür insanlığın bir cevabı olacaktır. Diğer taraftan, demokrasinin yozlaşmış durumuna, fikir ayrılıklarına ve geçirmekte olduğu uyku nöbetine bir son verecektir.

Geçmiş çağlarda, bizler, karakterin meydana gelmesini ve gelişmesini aile ocaklarına, okullara ve din kurumlarına bırakmıştık. Fakat bugün için artık bu uygulama yeterli değildir. Bir çocuğun hayata nasıl hazırlanması lâzım geldiğini pek az aile bilmektedir. Zamanımızın okulları, öğrencilerine sadece genel ve teknik bilgi vermekle yetinmekte ve onların mânevi cepheleriyle ilgilenmemektedirler. Milyonlarca insan ise, ibadet yerlerini, yalnızca dış duvarlarından tanımaktadırlar.

Şayet demokrasiyi, ikiyüzlü, sahte ideolojilere boğdurmak istemiyorsak, bu takdirde, her vatandaş mânen cihazlanmak suretiyle buna karşı koymak sanatını öğrenmelidir.

Devlet adamları, analar, babalar, öğretmenler, insanları idare eden sanayi ve işçi teşekkülleri, ordu camiası bu sanatı bilmelidir.

Eğer bizler, fert olarak ve toplum olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlayıp insan tabiat ve mizacını değiştirmeyi öğrenmek zahmetine katlanmazsak, dünyanın bir çöküntü ile karşılaşacağını bilmeliyiz.

Şayet yaşadığımız yüzyılın, dünyamızın kendi kendisini yok edeceği yüzyıl olmasını istemiyorsak, o zaman herkesin bu sanatı öğrenmek mecburiyetinde olduğunu, hiçbir vakit aklımızdan çıkarmamalıyız.

ŞAHSİYETİN ANATOMİSİ

18. ve 19. yüzyıl insanlarının tutkusu, dünyayı araştırmak ve gördüklerini açıklamak oldu. Bu da akılcı bir çağ yarattı. 20. yüzyılın insanları, dünyaya hükmetmek sevdasına kapıldılar. Bu ise, insanların iradesine ağır darbeler vuran, bir terör çağı meydana getirdi. Karl Marks’ın hemen herkesçe bilinen bir sözü vardır ki o da: “Filozoflar dünyayı anlattılar. Bizim görevimiz o dünyayı değiştirmektir.” Bunu söylemekle Marks, yeniçağın geleceğini önceden açıklamış oldu.

Bugün dünyanın her tarafında, insan iradesine hâkim olmak için, sürdürülen dev bir savaşın yaygarası işitilmektedir. Bu savaş, insan iradesine gem vurarak, onu dünya ihtilâlini gerçekleştirmek uğruna, disiplinli bir şekilde ve bir robot uysallığıyla, savaş cephelerine sıralamak için sürdürülmektedir.

Gerçi, bir insan topluluğunun diğer bir insan topluluğunu köle derekesine indirmesi, demokrasinin ruhuna aykırıdır. Ancak, demokrasilerin cılız yürütme güçleri, totaliter iktidarlara karşı koyacak durumda değildirler. Her ne kadar, demokrasiler bu gibi hallerde direnmek isterlerse de, çağımızın gerçeklerini görmezden geldikleri için, bu alandaki atılımları gözü kapalı ve cılız bir mırıltıdan ileri gidememektedir.

Bugün karşısında bulunduğumuz can alacak problem şudur:

“İnsan iradesinin müsbet hedeflere yöneltilmesi suretiyle, toplumları birliğe, beraberliğe ve özgürlüğe kavuşturarak, insanlığı bir kişimin, bir grubun veya bir sınıfın diktatörlüğü altına girmek tehlikesinden kurtarmak mümkün olacak mıdır?..”

İrade, topyekûn bir sonuç elde etmek ister. İrade, açık bir hedefe tek taraflı olarak, yoğun bir şekilde yöneltildiği zaman, kendini rahat hisseder. İnsan iradesi, büyük ve önemli problemler için, kendisini adamaya karar verir. İşte o zaman, ruh yükseldiği yaratıcılık mertebesini durmadan sürdürür. Beden de, disiplinli bir şekilde formunu korumak mecburiyetini duyarak, İradenin emirlerine boyun eğer. Kararın büyüklüğü insanın kişiliğine bağlıdır. İnsanın; kararlı, olgun ve dengeli bir şahsiyet kazanması ise, ancak, hayatını zamanın problemlerine cevap verecek şekilde, büyük hedeflere adamasıyla mümkündür.

Bir zamanlar, bu hedefler sanatta, ilimde, politikada ve ekonomide kendini göstermişti. Fakat bugün, bu tür hedefler, artık gayeye varmak için cılız kalmaktadır. Dünyamız, büzülerek ve küçülerek bir yumak haline geldikçe, insanlar birbirlerinden ayrılmakta ve parçalanmaktalar. Eğer insanlar arasında, bir birlik ve beraberlik sağlanamazsa, dünyamızın bir çöküntü ile kargı karşıya geleceğini, akıl ve mantık bizlere haykırmaktadır. İnsan iradesini, ancak, dünya çapında büyüklüğü olan ve engin bir manevi niteliğe sahip bulunan bir gaye tatmin edebilir.

Komünizm, sınıf şuurunun baskısı altında bulunduğu için, böyle ulvi bir gayeyi temsil edecek güçte değildir. İşin esasına bakılacak olursa, kıyasıya sürüp giden bu sınıf kavgalarının sonucunda, iki kuvvet blokunun günün birinde, bir atom savaşıyla karşı karşıya gelmeleri ihtimali ortaya çıkmaktadır. Sayılan bu sebeplerden dolayı, komünizm, çağımızın modern ve münevver insanlarının, ideolojik ve mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek vasıflardan yoksundur.

Bugün yaşadığımız demokrasi dahi, politik, ekonomik ve sosyal yönleri ile insanları bu hedefe ulaştıracak durumda değildir. Demokrasimizin, bu alandaki çabaları, dağınık ve sisli olduğu kadar, fertlerden istediği şeyler de ufak ve değersizdir. O, ferdiyetçiliği ve bencilliği hoş görmekle kalmaz, aynı zamanda onları teşvik eder. Demokrasimizin, su yüzüne çıkmış olan politikasının ana temeli, menfaat duygusuna ve yaşama içgüdüsüne dayanmaktadır.

Bu sebepler yüzünden, çağımızın münevver insanlarında, huzursuzluk ve endişe, yaşantılarının bir simgesi halinde kendini belli eder. İnsanların dünyada kendilerine ayrılan yerleri alabilmeleri için, manevi yönden değiştirilmeleri ve ülkülerinin temelden yenilenmesi lâzımdır. Eğer şahsiyetin anatomisini incelemeğe devam edersek, yukarıdaki sözlerin gerçeğe ne kadar yakın olduğunu görürüz.

Geçmiş çağların ekolüne ve geleneklerine göre, insan hayatı üç alanda mütalâa edilirdi. Bunlar da: Ruh, beden ve irade. Her biri başlı başına birer güç olan bu varlıklar, şahsiyette o derece birbirlerine girmişlerdir ki, bunlara bir sınır çizmek çetin olduğu kadar, insanların davranışları üzerinde, hangisinin daha tesirli olduğunu tesbit etmek de o derece zordur. Bununla beraber, insan tabiat ve mizacının anatomisi, içiçe girmiş olan bu zincirin halkaları hakkında, bize bilgi verebilir. Biz burada, insanların davranışları üzerinde etkili olan güçleri ele alacak ve bu güçlerin nasıl değiştirilebileceği problemi üzerinde duracağız.

Birçoğumuz, düşünüşümüzün yaşantımızdan çok daha günahkâr olduğuna inanırız. Her ne kadar daima yapmıyorsak da, yine de genellikle gideceğimiz doğru yolu seçmek kabiliyetine sahip olduğumuz kanısında bulunuruz. Gerçekte ise, düşünüşümüz de yaşantımız kadar karmakarışık ve şaşkın bir haldedir. Ruhumuz, harikulâde sihirli bir mekanizmadır. Fakat, o, beden ve irade güçlerinin baskısı altındadır, insan eğri yaşayıp doğru düşünemez. Günlük yaşantıda, “saf ve akılcı düşünce” bir istisnadır. Bu vasıflar ise, bir tabiat vergisi olarak, ancak, insan şahsiyetinin cevherinde bulunur.

Bir örnek verelim: Kendimizi, olduğumuzdan daha üstün görmeye ve akıllı hayal etmeye ne kadar kolaylıkla meyil ederiz. Büyük lâf eder fakat küçük bir hayat süreriz. Bu haller ise, herbirimizde sanki üç ayrı insanın gizlenmiş olduğu görüntüsünü verir. Söz gelimi; içimizde, kendimiz sandığımız bir şahsiyet vardır. Fakat o şahsiyet, sadece fantazimizde yaşayan bir kişiliktir. Bütün ideallerimiz ve azimli çabalarımız, bu kişilikle içiçe olduğu halde, yine de, davranışlarımıza uymayabilir. Bundan başka bir de, arkadaşlarımızın gördüğü bir kişiliğimiz vardır. Bu dahi, gerçekte, bizim kişiliğimize aykırı olabilir, fakat bizim ikinci şahsiyetimizdir. En son olarak, bütün gururumuzla, nefsimize karşı hoşgörümüzle, huysuzluğumuzla, türlü ruh hâletimizle, duygusal yönlerimizle, acı ve tatlı tecrübelerimizle asıl karakterimizi kapsayan gerçek bir şahsiyetimiz vardır.

Bu suretle kendimizi yanlış tanımamız, bizleri, etrafımızdaki dünyayı da yanlış tanımaya itmektedir. Anaların ve babaların gururu, çocuklarını gerçekçi bir gözle görmelerine engel olur. Aynı menfaatları paylaşan ve aynı ekonomik örgüte bağlı bulunan, işverenle işçiler çoğu zaman, birbirlerine karşı aykırı görüşlere saparlar. Bizler mensup olduğumuz toplum hakkında, dağınık ve sisli görüşler taşırız. Duygularımızı ve kalblerimizi harekete getiren kuvvetleri, dürüst olarak tanımağa ve tanıtmağa hazır olmadığımız için, ulusumuzun fertlerini harekete getiren güçlere de kör gözlerle bakarız. Başka milletlerin, halkımız hakkındaki kanaatlarını duyunca, önce şaşırırız sonra gururumuz yaralanır ve nihayet kızarız. Sorgusuz sualsiz, bunu söyleyenlerin yanıldıklarına hattâ kasıtlı davrandıklarına karar verir ve bizdeki eksiklikleri de onlara yüklemeye çalışarak, durumu daha çapraşık bir hale sokarız.

Eğer komşularımız, bizim bencil ve menfaatçı niyetlerimizi önceden sezerek, onları boşa çıkarmayı başarırlarsa, o zaman komşularımızı derhal menfaatçi ve bencil olarak damgalar ve hemen etrafa yayarız. Artık, şiddeti gittikçe artan bir kuruntu altında, yığdığımız barikatların arkasına geçip, kendimizi saldırılara karşı emniyete aldığımızı sandığımız hayal dünyamızda, yok edici peşin hükümlerimizden, hiçbir kimse yakasım kurtaramaz. Daha sonra da, iç âlemimizin bu fantazi denizinde, “herkes bizim gibi erdemli davranmak basiretini gösterse” dünyada her şeyin düzeleceğine kendimizi inandırmağa çalışırız. Hal böyle iken, fertlerin arasında olduğu gibi, partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların aralarında, hem de ana temalardaki meydana çıkan görüş aykırılıklarına şaşarız. İnsanlık da, gayesinden saptırılmış felsefeden yaka silker ve yaygın bir hal alan şarlatanlık bataklığında boğulacak derecelere gelir. Bizler de, ciddi emek harcadığımız plânların, niçin bir türlü gerçekleşmediğine hayret ederiz.

Her şey bir tarafa, bir defa kendi vücut sağlığımıza karşı, nasıl davrandığımızı düşünelim!.. Tıp dünyası, korkunç bir oranda artan akciğer kanseri ile savaşmaktadır. Klinik araştırmalarının sonuçlan, artan tütün tüketimiyle akciğer kanseri arasında bir münasebet bulunduğu yolundaki şüpheleri kuvvetlendirmektedir. Sigaranın kan dolaşımı üzerinde olumsuz etki yaptığı ispatlanmış bir gerçektir. Hal böyle iken, insanların birçoğu “neden sigarayı bırakayım?..” derler. Halbuki insanların “Niçin sigara içmeye devam edeyim?..” demeleri daha akıllıca bir söz olurdu.

Bir adım daha atarak, alkol problemi üzerinde duralım: Kronik bir dert hattâ bazı yerlerde bir âfet haline gelen alkolizmin, insan sağlığı üzerinde yaptığı tahribatı ve ulusların ekonomisine getirdiği zararları, çok iyi bilmekteyiz. Fransa’da ulusal bir problem haline gelen, ruh ve karaciğer hastalıklarının yaygın bir şekil alması, aşın derecede şarap ve diğer ispirtolu içkilerin kullanılmasına bağlanmaktadır. Alışkanlık haline getirilen içkinin, miktarı az dahi olsa, ara sıra şişenin dibi gözükecek kadar içilenden, daha zararlı olduğu tıpça tesbit edilerek ortaya konmuştur.

İnsanların birçoğu, bulundukları toplantıda, oyunbozanlık etmemek için içki içerler. Bazıları da “korkak” damgasını yememek için “hayır” diyemez. Birçokları, zor bir durumu geçiştirmek veya bir kederi avutmak için içerler. Bu insanlar, istedikleri zaman, derhal bırakabilecekleri inancında oldukları için, sigara ve içki içtiklerini söylerler. Fakat, bir defa yakasını bunlara kaptıranlardan, milyonlarca insanın, bu belâlardan kurtulmayı başaramadıkları gerçeğini unutmuş görünürler. Bu insanlardan birisine, “Neden doktorunun tavsiyesine uyarak sigarayı bırakamıyorsun?..” diyecek olursak alacağımız • cevap, “Bırakamıyorum!..” olmaktadır.

Eğer bizler, fert olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlamamış isek, moralimizde eksikler ve gedikler varsa, bu durumda, başka şahıslara, toplumlara veya uluslara, bu alanda yardım etmekliğimizin mümkün olamayacağını açıkça bilmeliyiz. Herhangi bir meselede, haksız olduğumuzu bildiğimiz halde, bir uzlaşmaya gideceğimiz yerde, hudutsuz bir menfaat hırsıyla, başkalarının mecalsizliğinden yararlanmağa çalışırız. Halbuki; ufak tefek feragatlerle, gönül tokluğu göstermekle, başkalarına yardım etmek için, ne derece büyük moral gücü kazanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.

Haklı oldukları halde, güçsüz olan tarafın, devlet adamlarının ve diğer ilgililerin, bu gibi durumlarda yapacakları fedakârlığın bedelini, milyonlarca masum halk ödemek zorunda kalır. Ulusların kaderleri üzerinde karar vermek mevkiinde bulunan idareciler ise, gerek kendi devlet adamlarının zebunluğu gerekse karşı tarafın adamlarının moral eksikliği ve zalimce davranışları yüzünden meydana gelen bu ağır durum karşısında bir şey yapamazlar. En sonda, âdet olduğu üzere, yeniden, tomarlarca iç ve dış politika programları düzenlenir.

Anaların ve babaların, dinmek bilmeyen, çeşitli arzu ve heveslerine karşı koyamamaları yüzünden, meydana gelen şefkat eksikliğinin cezasını çocukları çeker. Bu kırattaki ana ve babalar, çocuklarına, hayatlarını değerlendirecek bir ülkü aşılayamazlar. Gençlik de, bu boşluğu doldurmak için, kendisini umutsuzca dedikoduya kaptırır, beyaz zehire saldırır ve şuursuzca cinsiyet duygularını kamçılatmaya koşar.

Gerçi, aklımız bize, neler yapmaklığımız gerektiğini kesin olarak bildirir. Fakat, istek ve arzuların esiri olan beden, irade ile birlikte akla karşı çıkar, bazı hallerde de hem aklı hem de mantığı alteder. Şayet, iradeyi akılcı yola yönelecek bir değişikliğe tabi tutarsak, o zaman, şehvete, sigaraya, alkole ve beyaz zehire karşı bedenin aşın derecedeki isteğine gem vurulabilir. Bu alışkanlıklar bırakılırsa, hayatlarının ıssız bir çöle döneceği kuruntusu, birçok insanın kafasında yer etmiştir. Halbuki, irade değiştirilerek müsbet bir yöne doğrultulursa, bütün bu kötü alışkanlıklar, yavaş yavaş çekiciliğini kaybeder ve o andan itibaren kurtuluş başlar.

Bize kumanda eden içgüdülerimizin, köklü bir devrimle değiştirilmesi halinde, ruh ve beden sağlığımızın normal ve dengeli bir düzene girmesini sağlayabiliriz. Bir insanın, hayatının çekirdeği olan gerçek benliğine, biz o adamın “iradesi” diyoruz. İrade dediğimizi bu kavram, bütün davranışların kaynağıdır. Sevgi, nefret, cesaret, korku, hırs duygulan bir hâle şeklinde iradenin etrafım sarar ve iç evrenimizin en kudretli yıldız kümesini meydana getirir. Etrafında dönen gezegenler üzerinde güneşin yaptığı etkiyi, irade de bizim iç âlemimizde, düşünce ve davranışlarımız üzerinde yapar. Dünyanın gidişini değiştirmek üzere verilecek zorlu savaşın hedefine ulaşabilmesi ancak, insan iradesinin değiştirilmesi için harcanacak süresiz ve insan üstü bir çaba ile mümkündür.

İrade gücü, akıl almayacak derecede büyüktür. “Zayıf irade” diye bir şey yoktur. Bazıları, “Benim iradem çekici şeylere karşı koyacak güçte değil” derler. Gerçekte ise, bunu söyleyen şahsın iradesi, hiçbir yargıya değer vermeden, kişisel eğilimini sürdürecek kadar, kuvvetlidir. Başladıkları işleri bir türlü sona erdirmeyen insanları, “iradesizlik” ile suçlarız. Aksine, o şahıs, doğacak bütün sonuçlara aldırış etmeden, ‘kendi istediğim yapacak kadar güçlüdür.

İnsan iradesi, kendisini, daima istekleriyle belli eder. Her istekte, bizler, gerçekten irademizi hissederiz. İnsan olarak isteklerimiz ise, kendisini üç ana temelde gösterir. Bunlar da: Seks, emniyet ve başarıdır. Bu üç itici güç, birbirlerine karşı şaha kalkmış durumda oldukları gibi, birbirlerini de kontrol ederler. İnsanın güvenini ve başarısını tehlikeye atacağı için, bedenin başıboş ve sınırsız cinsi yaşam isteğine, diğer iki güç karşı çıkar. Başarıya ulaşmak için de, insanın, toplum kurallarını hiçe sayarak, cesetlerin üzerinden geçmesi mümkün değildir. Buna da diğer iki güç karşı koyar. Bu sebeplerden dolayı da, irade, bedenin açgözlülük derecesine varan, bu aşırı isteklere engel olmak için, ustaca birçok manevralara başvurmak zorunda kalır.

CİNSİ HAYAT

İrade, insan hayatında bâzı şekil ve biçimlerde, cinsiyet yoluyla kendini meydana atar ve kabul ettirir. Bir misâl olarak flört’ü ele alalım: Karşı tarafın, gerçekten bir katılma isteği olup olmadığına bakılmadan, bir tarafın davranması, flört’ün karakteristik vasfıdır. Bir taraf, gözlerin karşılıklı bakışlarından ve yakında olmanın verdiği duygusal avantajlardan yararlanarak, öteki tarafı elde etmeye çalışır. Hiçbir kimse, bu davranışının karşısındakini ne hallere soktuğunu, düşünmek gereğini bile duymaz. Bir flört’ün devam ettiği sürece de aile bağlantısı kavramı silinir ve sorumluluk duygusu işlemez hale gelir. Bir toplantıda, bütün erkeklerin, oradaki en güzel kızın, etrafında nasıl çöreklendiklerini her sefer görmek mümkündür. Bu davranışların, orada hazır bulunanlar üzerinde yapacağı etkiler akla bile getirilmediği gibi, genç kızın da düşeceği durumlara aldırış edilmez, işin bu derece ileri götürülmesine cüret edilmesinin sebeplerini de, erkeklerin kuruntularında aramak gerektiğine bu arada işaret edelim.

Seks, ekonomik hayatta, sermaye olarak ortaya konulur ve bu hal, otomobil satışlarından sigara reklâmlarına kadar, her alanda görülür. Film prodüktörleri, cinsi arzuları kamçılayacak, açık saçık sahnelere bol bol yer vermek suretiyle, insanların bilinen bu tutkularından faydalanmak yoluna giderler. Resimli mecmualar, gazeteler ve romanlar da aynı metoda başvururlar.

Homoseksüellik (cinsi sapıklık) eğilimi ister kadınlar ister erkekler arasında olsun, bu hal birisini hükmü altına almak isteyenlerle, birinin himayesi veya hükmü altına girmek isteyenler ve bu ihtiyacı duyanlar arasında görülür. Homoseksüeller arasındaki bağlılık, bunların, politik, sosyal ve kültürel mevkilerini ayaklar altına alacak kadar kuvvetli olmaktadır. Bu durumdaki insanların, meydana getirdikleri kliklere olan bağlılıkları, yüklendikleri görevlerin kudsiyetinden hattâ vatan sevgisinden daha güçlü olduğu çok defa görülen olaylardandır. Yabancı ajanların, homoseksüel klikler aracılığıyla, birçok hükümetlerin en önemli ve gizli yerlerine sızdıkları bilinen gerçeklerdendir.

Klik veya asıl Türkçe adıyla Bölek, (İngilizce: Clique) sosyal bilimlerde; bir grup içerisinde, gruptaki diğer kişilere göre daha düzenli ve sık şekilde çıkarları doğrultusunda birbirleriyle iletişim halinde olan gruplara verilen isimdir. Kliklerde bulunan kişiler arasında cinsiyet, etnik köken, popülerlik gibi paylaşımlar bulunur ve klikler kuralcı sosyal gelişimin bir parçasıdır. Klikler sıklıkla ergenlik veya orta çocukluk aşamalarında görülse de, tüm yaş gruplarında bulunabilirler.

Bir cinsi sapığın, şayet durumu tesbit edilir de memuriyetinden atılırsa, bunun yapacağı etki, suçüstü yakalanan bir anarşistin hapse tıkılmasından daha büyük değildir. Bu uygulamayla da, bu toplum âfetinin köküne inmek şöyle dursun, yakınma bile varmak mümkün olamamaktadır. Bunun için, idareciler, okul direktörleri, subaylar insanların nasıl değiştirilebileceklerini öğrenmelidirler. Aksi takdirde, yaygın ve tehlikeli bir hal alan bu toplum âfetine karşı koyamazlar.

Şöhretli politikacıların, sanayicilerin ve sendikacıların evlilik dışı ilişkilerini doğal sayan görüşü ele alalım: Meşru olmayan ilişkilere karşı duracak gücü kendisinde bulamayan bu insanlardan, kendilerine emanet edilen vazifeleri yerine getirmeleri ve gerektiği zaman fedakârlık yapmaları beklenemez. Moral çöküntüsünün, insanların kişiliği üzerinde yaptığı etkinin, o şahsm toplum hayatındaki durumunu zedelemeyeceğini düşünmek bile, büyük bir çelişkiye düşmek olur. Nitekim, gizli tutulmasına özel çaba harcanan bu tür ilişkiler sırasında meydana gelen olaylar, aksini savunanların suratlarına keskin bir tokat gibi inmektedir.

Ayrı cinse mensup iki insan arasındaki “gizli” veya “özel” ilişki alışkanlıkları yaygın bir hal almıştır. Bu ilişkilerin doğal, zararsız, hattâ lüzumlu olduğu yolunda, gençliğe yıllarca telkin yapılmıştır. Bir kere bu alışkanlıkların esiri olanlar, önüne geçilmez bir ezikliğe, zaman zaman içe kapanıklığa, toplumdan kaçan hallere, suçluluk psikozuna, yersiz utangaçlığa, ürkekliğe, çekingenliğe ve aşağılık duygusuna yakalarını kaptırırlar. Bu davranışların normal ve zararsız olduğuna, en ateşli savunucuları bile, kimseyi inandıramazlar. Nitekim; bu alışkanlıktan kurtulan kadın ve erkeklerin, nefislerine karşı güvenlik duygulan artmakta, rahata, sevince, bir kelimeyle iç sükûna kavuşmaktadırlar. Toplumdan saygı görmeye başlayan bu insanlar, açık yürekli ve başkalarını düşünen nitelikleriyle, diğerlerine oranla, dikkati çekecek derecede bir ayrılık ve üstünlük gösterirler.

GÜVENLİK İÇİN HARCANAN ÇABALAR

İnsan iradesi, ikinci açlığını, güvencede arar. Bu tutku, insanların paraya, taşınır ve taşınmaz mallara sahip olmak için gösterdikleri çabalarla belli olur. İnsanlar bunu sağlamak amacıyla, sermayeye, kâra, gelire ve ücrete sıkı sıkıya sarılırlar ve bu maddi nesnelerin kendilerine güvenlik getireceğine inanırlar. Halbuki, insanların serveti arttıkça, güvenlik duyguları azalır. Çünkü, varlık arttıkça, daha fazlasına sahip olmak hırsı da artar. Eğer varlıkla, insanda güven duygusu sağlanmış olsaydı, servete karşı duyuları açlığın nihayet bir yerde durması lâzım gelirdi. Halbuki, durum tamamıyla tersinedir ve irade bu konuda pek az ahvalde akılcı ve mantıklı davranır. İrade, kör bir hırsla, asla doymak bilmeyen bir iştihanın peşinden koşar. Artık para, bir vasıta değil, bir gaye olarak insanların ve toplumun yaşantıları üzerinde, bağlayıcı ve paralize edici bir etki yapmağa başlamıştır. İş bu dereceye geldikten sonra da, önemli ve nüfuzlu mevkilerde rüşvet olayları alır yürür, insanlar, güvenliklerini sağlamak için, aşın derecelerde servet edinmek lâzım geldiği duygusundan yakalarını kurtaramadığı sürece, politik, ekonomik ve kanuni tedbirlerin bu problemi çözümlemeye yetmeyeceği bir gerçektir.

İrade, aynı zamanda, parlak bir ışık altında görünmeyi de, bir güvenlik faktörü olarak ister. Bu hırs, yalnızca etrafına etki yapabilmek için, öğrencileri sınavlarda hile yapmaya, yetişkinleri de güçlerinin üstünde lüks yaşamaya zorlar. Bu yüzden, analar babalar, yaşantılarının karanlık köşeleri hakkında çocuklarına açıklama yapamazlar ve bu yüzden çocuklar da altında ezildikleri düşünceleri ana ve babalarına anlatamazlar. Ve yine bu yüzden sağlığa kavuşturulması gereken marazlar, asla günışığına çıkamaz.

İnsanların nefislerini kandırmak için, güvence diye besledikleri bu aşın hırs, demokrasinin yozlaşmasına da yol açmaktadır. Politikacılar, dürüst olarak seçmenlerine, gerçekleri söyleyecekleri yerde, çoğunlukla, seçmenlerinin işitmek istediklerini söylemek yoluna sapmaktadırlar. Bu suretle, memleketin yararları göz önünde tutulmayarak, seçmenlerin duygularıyla oynanmakta ve gelecek seçimler için, oy hesaplarına dayanan bir politika güdülmektedir. Gerçi, dürüst davranan politikacılar da vardır. Ancak, bunlar azınlıkta kalmaktadırlar. Halbuki, demokrasi çoğunluk rejimidir.

İrade, güvenliği bir de plânlamada arar. Plân ve program, gerçi insan ve toplum hayatının düzenli geçmesi için gereklidir. Plân, aynı zamanda, organizasyon yoluyla, insanları güvensizlikten kurtarmak için, verilen kararın, gözle görülen maddi belgesi de sayılabilir. Plânları, hangi ölçüde güvenlik için yaptığımız, ancak, onları değiştirmemiz, haklı olarak bizden istenildiği zaman açıklığa kavuşur. Bir plânın değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman, değerine bakmadan, en hoşumuza giden, resmi veya özel projelerimize, bir katıra şeref verecek bir inatla, sımsıkı sarılırız.

Haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda da, bir güvenlik duygusu içinde bulunuruz. Ancak bu hali, birçoğumuz kendimize, bir sanem, bir put yaparız. Daima haklı olmak sevdasında bulunan bir insanın, toplumun en sevimsiz mahlûku ve en yalnız canlısı durumuna düşeceği gerçeğini görmeyecek kadar kör oluruz. Bu gibi hallerde, hiçbirimiz, yanıldığımızı söyleyerek, eleştiricilerin ellerinden silâhlarını alıp, nefsimizi gerçek bir sevince kavuşturmak yoluna gitmeyiz. Şayet, çağımızda yazılan biyografilere ve hâtıralara bakılacak olursa, bu sürede yüksek makamlarda bulunanlardan hiçbir kimsenin, hata işlemediğine inanmak icabetmektedir.

Halbuki; daima haklı olmak veya haklı olduğunu sanmak tutkusu, haksız olmak korkusuyla elele yürür. Bu ruh hâle ti, benliğimizin derinliklerine işleyerek birçok reaksiyonlara sebep olur. Bunun sonucu olarak da, herhangi bir iş eğri giderse, derhal ve otomatik bir surette, suçu diğerlerine yükleriz. Ancak, insanların ve ulusların karşılıklı olarak suçları birbirlerinin üzerlerine atmaları, ne problemlerin çözümlenmesine ne de bu yanlış düşüncelerin ortadan kalkmasına yarar.

BAŞARI TUTKUSU

İradenin üçüncü büyük tutkusu başarıya ulaşmaktır. İnsanların çoğunluğu, toplum içindeki değerlerini, komşularına oranla elde ettiklerini sandıkları başarı derecesiyle ölçerler. Buradaki başarı derecesinin ölçüsü ise, şık giyimli bir eşe, büyücek bir otomobile, gösterişli bir eve, parlak bir mevkiye veya kârlı bir işe sahip olmaktır. Özellikle, rakip saydığımız insanların durumlarını, güçlerini ve halk tarafından sevilme derecelerini adım adım izleyerek, onları eleştirmek fırsatım kollamamız, bizim başarı hırsımızın bir belirtisidir. Başarıya ulaşmak, hiç olmazsa ulaşmış görünmek için, başkalarının başarısını küçültmenin yeteceğini sanırız. Bizler, rakiplerimizin başarılarını, bir taraftan mübalâğalı bir dille ve şeytanca bir ustalıkla, önce göklere çıkarır sonra da en ufak ve doğal bir başarısızlığı etrafa yayarak, onları yere vurmak sanatını çok iyi biliriz. Bu arada, rakibin zayıf yönlerinin meydana çıkması karşısında takındığımız sevinçli durum, en azından bizim, ne kadar kıskanç ve hırslı olduğumuzu göstermeye yeter ve artar.

İnsanları, başarıya ulaşmak için, çaba harcamağa iten gücün de, irade olduğunu söyleyelim. Hayatı boyunca dürüst davranmağa karar vermiş olan büyük bir bankanın direktörü, müşterilerinin borsa oyunlarındaki kayıplarını, birçok defalar, kendi cebinden ödediğini itiraf etmiştir. Direktör, müşterilerinin mali müşaviri sıfatıyla, adına gölge düşürmemek için bunu yaptığım sözlerine eklemiştir. Başarılarımızı herkese kabul ettirmek hırsı, spor alanlarından başlayarak devlet dairelerine kadar her yerde, yaptığımız işleri ve davranışlarımızı iğrenç bir hale sokar. Bu tutku, aynı zamanda, gerçek çehrelerinin görülebileceği endişesiyle, insanları daima korku ve baskı altında tutar. işte bu sebeplerle de, insanların, evlerinde, ekonomik hayatlarında ve politikada nerede ve ne durumda olduklarını kestirmek imkânı gerçekten zorlaşmaktadır.

İnsanlar, mutlaka başarıya ulaşmanın hırsıyla, yalnız anladıklarını sandıkları alanlarda, mesuliyet almak eğilimini gösterirler. Bunun sonucu olarak da, zahmete katlanmadan, ciddi çaba harcamadan ve toplum üzerinde yapacağı olumsuz etkiye aldırmadan, bencil bir düşünce ve davranışla, kendilerini başarıya ulaştıracağına inandıkları, projelere ve işlere karşı ilgi gösterirler. İnsanların, içinde yaşadıkları toplumun yararlarını umursamadan, kolay başarı peşinde koşmaları, çoğunluk rejimi olan demokrasi için bir handikaptır. Kendileri tarafından, sınırlı bir alanda, ölçülüp biçilip seçilen, sanayi, ticaret, bilim, güzel sanatlarda veya başka bir dalda, elde ettikleri önemsiz bir haşandan ötürü gururlanmaları, işin en acıklı yönünü ortaya koyar. Evlerinde, işyerlerinde diktatörce davranan bu insanlar, toplum tarafından birer demokrat olarak değerlendirilirler. Vergilerini ödeyip seçime katılmakla, topluma karşı görevlerini yerine getirdiklerine inanan bu insanlar, artık şahsi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bunu elde etmek için de her vasıtayı kullanmağa hak kazandıklarını sanırlar. Bunun sonucu olarak da, inançsız ve prensipsiz bir azınlık iktidarı ele geçirir ve vicdansız insanlar kilit noktalarını tutarlar ve demokrasi de, diktatörlerin eliyle boğulmadan önce, demokratların kalbinde ölür.

Toplum düzenini yaralayan zararlı bir inanç daha vardır ki o da; insanların, aynı zamanda paralel olarak sürdürdükleri ekonomik ve politik yaşantıları sırasında, namuslu ve dürüst kalamayacaklarıdır. Bu peşin yargının insanların şuurları altına yerleştirdiği sakat inanış, onları, çevrenin bu görüşüne inanmaya zorlamakta, sosyal, politik ve moral bakımından haksız olan davranışları hoş görmeye hattâ onlardan faydalanmağa itmektedir. Bunun acısını duyan milyonlarca insanın, meşru olmayan bu haksız durumlara son verecek bir sistemi bulmak için, büyük çabalar harcadıklarına şaşmamalıdır.

Yakasını, başarı hırsının pençesine kaptıran bir insan, her davranışıyla kendini belli eder. Böyle bir insan, bütün şerefleri tek başına kendine mal etmek ister. Arkadaşlarının düşüncelerine kulak vermeyi güçsüzlük sayar. Onlar için kollektif çalışma, bir beceriksizlik belirtisidir. Bu gibi insanlar, dua etmek için diz çöktükleri mihrabın önüne, kendi iradelerinin büyüklüğüne secde etmek durumuna düşerler.

Beynin ve sinir sisteminin, vücut üzerinde yaptığı etkiyi, irade de insanların kişiliği üzerinde yapar. Kollarımız, bacaklarımız ve vücudumuzun diğer azaları nasıl beynin emirlerine boyun eğerlerse, irademiz de mânevi ve ideolojik bir hedefe yöneltilmediği sürece, cinsi istek, güven ve başarı tutkularının arkasından öylece koşar.

ÇÖZÜM YOLLARI

İnsan şahsiyetinin bu karmakarışık mekanizması, acaba nasıl değiştirilebilir?.. Bu problemin çekirdeğini, insan iradesinin hangi metotlarla esaslı bir devrime tabi tutulması lâzım geldiği düğümünde aramak lâzımdır, iradesiz insan kişiliği, bir et ve kemik külçesinden başka bir şey değildir ve erimeye mahkûmdur. Bu itibarla, insanlarda iradenin bulunması mutlaka lâzımdır, iradeye hâkim olmak suretiyle, mânevi ve ruhi bir çöküntünün elde edilebileceğini bilen zalimler, modern metotlar uygulamak suretiyle, fiziki ve ruhi işkencelerle irade gücünü yok ederler. Kurbanları ise, birer robot uysallığıyla, efendilerinin emirleri altına girmiş olurlar. Ancak bu metotların müsbet bir sonuç vermesi için, uzun bir zaman ve şiddetli bir baskı altında bu uygulamanın sürdürülmesi gerekir. Bu da bize, iradenin değiştirilmeye karşı ne kadar büyük bir direnme gösterdiğini anlatır.

İstediğimiz şekilde davranmaya bizleri iten güçleri normal buluruz. Bunu anlamamız da mümkün olur. Ancak, bu güçlerin başka bir tarafa yöneltilmesi bahse konu olunca, mesele kökünden değişir. Problemin iyi anlaşılmış olması veya yapılacak şeylerin bilinmesi, yalnız başına, insan şahsiyetine şekil vermeye yeterli değildir. Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır: Eğer, marazın bir kısmı kendi kişiliğimizde yerleşmiş ise, başkalarına şifa getireceğimizi düşünemeyiz.

İrade belki zorlanmak suretiyle, boyun eğmeye mecbur edilebilir. Fakat iradenin şekillenmesi, ancak, mânevi bir inanışla ve varılacak kati bir kararla mümkündür. İnsanlar, yaradılışları bakımından, işin kolayına kaçmak eğilimini gösterirler. Ancak, bu konuda yumuşak ve rölatif ölçüler insanlara sevimli ve sempatik görünse dahi, yine mutlak ve kesin kıstaslara ihtiyaç vardır. Çünkü, iradenin gücü, yumuşak ölçülerle girişilen davranışları geriye iter. İradenin gücünü kırmak için ve onu değişmeye zorlamak için, kesin mânevi ölçülerin ve kıstasların uygulanmasına lüzum vardır.

Bilindiği gibi, hemen her değişim teşebbüsü, direnim ile karşılaşır. Her değişme isteğine karşı, insan iradesi; gurur, korku, haysiyet ve hırs gibi duygulardan oluşan barikatların arkasına sığınarak, kendim korumaya çalışır. Bu duygular, âdeta soğan zan gibi, iradenin çevresini kat kat sararlar. Davranışlarımızı değiştirmekliğimiz için bizlere yapılacak bir teklif, birçoğumuzda derhal bir karşı koyma duygusu yaratır. Hattâ buna dair bir imada bulunursa bile, hemen bir itiraz ile karşılık veririz. Bu alanda gösterilen tepkinin derecesi, vicdanımız üzerinde meydana gelen etkinin şiddeti ile orantılıdır. Bu haller yaşantımız üzerinde yoğun bir alışkanlık derekesine varır. Bir gün önce, bu tür bir olayla karşılaşıp etkisinin tortusunu daha atamamış bir koca, kahvaltı masasında, her gün içtiği kahvenin, bugün berbat olduğunu mırıldanarak karısına söyler. Politikacılar, yanlış tutumları ve kendi hataları yüzünden, meydana gelen durumları örtmek amacıyla, halkın dikkatini başka yerlere çevirmek için, diğer ülkelerin idarecilerine ve politikacılarına ağız savaşı açarlar. İşte bütün bu haller; aslında kendi yıkılışımızın, perde üzerindeki bir görüntüsü ve projeksiyonudur.

İrade, eleştiri karşısında, çok alıngandır ve bu gibi durumlarda, irade, kendisini saldırıya uğramış sayar, iradenin arkasına gizlenen gurur, korkunç bir güce sahip bir dev olup niteliği icabı çok da alıngandır. Gurur denilen bu kavram, şahısların başarısızlıklarını asla itiraf etmelerine izin vermeyecek surette ve mübalâğalı bir şekilde, nefislerine güvenmeyi, insanlara telkin eder. Gurur, şahsiyetin yüreğini, bir kale duvarı gibi çepeçevre sarar.

Eğer bizler, boş ve yersiz gururumuzun, bazı hallerde, insanlığa nelere mal olduğunu önceden kestirebilseydik, gururumuz kendiliğinden un ufak olurdu. Hele kendimizin ne durumda olduğunu takdir edecek duyguya erişseydik, o zaman başkalarını uluorta eleştirmekten derhal vazgeçerdik.

Çatışmaya varan anlaşmazlıklarda, suçu başkalarına yüklemek kolaydır. Kore, Çinhindi ve Malaya olaylarında suçu Rusya’ya yüklemiştik. Fakat, gerçekleri göz önünde tutarak, tarafsız bir inceleme yapacak olursak, içinde bulunduğumuz toplum düzeninin, haksız ve beceriksiz davranışlarının terörizmi yarattığını itiraf etmek mecburiyetinde kalırız. Komünizm/Kaitalizm/Empeyalizm ise, bugün bizlere, vaktiyle işlediğimiz ve hâlâ da işlemekte olduğumuz bu hataların faturasını ödetmek yolundadır.

Almanya’nın iki dünya savaşı arasındaki durumunu ele alalım: Eğer savaşı kazanmış olan Batı devletleri, demokrasi rejimlerinin icabı olarak, iyi niyetle ve gönül alacak bir surette, yardım ellerini uzatmak erdemliğini ve basiretini, bir nebzecik olsun gösterebilmiş olsalardı, Hitler gibi bir adamı “kurtarıcı” olarak Almanya’da sahnede görmelerine hacet kalmazdı. İtalya’da bir Mussolini de yaratılmazdı.

Aynı şekilde, geçen yüzyıllar boyunca, Asya milletlerine reva görülen ekonomik, politik ve sosyal davranışlarda da, Batı milletlerinin suçlulukları daha az değildir. Batının, bu suçluluklarını itiraf ederek günahını bağışlatmaya yönelmesi zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir bile. Sömürgecilerden miras kalan, rüşvet ve iltimas gibi âfetler, Asya uluslarını bölünmeye hattâ parçalanmaya doğru itmektedir. Gelecek kuşakların idarecileri, bu problemlerle başa çıkmak zorundadırlar. Asya milletlerinin sayılan bu sosyal problemleri bir çözüme bağlanırsa, ancak o zaman halkının geniş nefes alması mümkün olur. Bir insanı veya bir toplumu değiştirmek, onlara açık bir yürekle derin bir sevgi göstermek ve yardım elini uzatmakla mümkündür. İşte bu gerçekler karşısında, diğer sınıflara, ırklara ve uluslara kayıtsız davranmaktan, soğuk karşılamaktan ve onlara acı yüz göstermekten vazgeçmeliyiz.

Ancak, kendi nefsini olgunluğa eriştirebilen ve bencil duygularına gem vurabilen insanlar, başkalarını değiştirmek gücüne sahip olabilirler ve toplumların ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Bu, vaaz vermekten ve nasihat etmekten bambaşka olduğu gibi, bir operatörün hayat kurtaran anatomi derslerinden de apayrı bir şeydir ve bir sanattır. Hayatlarında bu sırra erenler, ancak, diğer insanlara ve topluma yön vermek gücünü kendilerinde bulabilirler. İşte o zaman, artık her şey yeni bir görünüşe bürünmüştür. Bütün sahtelikler, haksızlıklar ve ahlâksızlıklar insanları umutsuzluğa, acı duygu beslemeye sürükleyecek yerde, onları olgunluğa götürür. Bizler de, bugüne kadar olan yaşantımızı sürdürerek teröristleri suçlayacağımız yerde, daha inandırıcı ülkülere sarılıp onları gerçekleştirmek suretiyle, ancak, terörizme etkili cevabı verebileceğimiz gerçeğini kavramak yolunu tutabiliriz.

Nelerin âdil olduğunu bilmeleri ve büyük ahlâki bir mirasa sahip bulundukları için duydukları ateşli gurur dahi, sayılan bu kavramları, âdil bir davranışın yerine ikame etmek hakkım insanlara vermez.

Hayal ettiğimiz, hayat hayatımızda hiç uygulamadığımız bir ideal, bizi ve uluslarımızı pençesinde kıvrandıran, hırsın, acılığın ve parçalanmaların katı gerçeklerine karşı koyacak güce ulaştıramaz. Kafamızda yaşayan ideal, bizleri kolaylıkla kendimizi olduğumuzdan daha akıllı ve üstün görmeye iter. Nitekim insanlar, kendileri hakkında, hayallerinde yaşayan ideale göre, komşuları hakkında ise onların davranışlarına göre hüküm verirler. Sıkı sıkıya bağlı olmaklığımız gereken, mânevi esasları bildiğimiz halde, onları uygulamayız. Bu ruh hâleti ise, üzerimizde, duygu hâzinelerimizi uyuşturan bir afyon etkisi yapar. Bizler de haklı olduğumuz kuruntusunun altında, düştüğümüz bataklığa derinlemesine saplanırız.

Eğer bizler; dürüstlüğü, yürek temizliğini, diğerkâmlığı ve sevgiyi samimi bir surette ve mutlak ölçü ve kıstaslarla ele alarak imanlı bir inanışla uygulayacak olursak, o zaman nerede bulunduğumuzu ve neleri değiştirmekliğimiz Iâzım geldiğini, bütün açıklığıyla görmek imkânına kavuşuruz.

Diğerkâmlık

Diğerkâmlık,“başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme” ya da “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve ‘bencillik karşıtı hareketler’de bulunma” olarak tanımlanır.

Bencilliğin (egoism) karşıtanlamlısı olan ve “özgecilik, elcilik” olarak da bilinen diğerkâmlık (altruism),tanımlarından da anlaşılabileceği gibi, “kendi gelişim gereksinimlerini bir kenara itip yalnızca başkalarının çıkarlarını sağlamaya çalışma” anlamında değil, başkalarını da kendisi kadar düşünme, başkalarını da kendisi kadar sevme ya da başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme anlamında kullanılır.

DÜRÜSTLÜK

İnsanlar çoğunlukla, kendi dürüstlüklerini, üçüncü şahısları örnek alarak tesbit etmek yolunu tutarlar. Bu metotla varılan sonuçlar, aldatıcıdır. Çünkü, içtenlikle ve mutlak manevi ölçüleri uygulayarak varacağımız sonuç ile, diğer insanlara kıyas ederek çıkaracağımız sonuç, birbirlerinden tamamıyla ayrı şeylerdir. Nitekim; elimize kâğıt ve kalem alarak, mutlak bir dürüstlükle, bütün hayatımızı gözden geçirirsek, on dakika içinde, yanlışlıkları düzeltmek için nereden ve nasıl başlamaklığımız gerektiğini, açık olarak kâğıda dökebiliriz. Gerçi, kendi gücümüzle düzeltemeyeceğimiz birçok şeyler olacaktır. Fakat bugün başlarsak, dünkü yanlışların bir kısmım, yarın düzeltmek imkânına sahip olabiliriz. O halde hemen başlamalıyız!.. İnsanlar; yapamayacakları şeyler için üzülürler, fakat yapabileceklerini de yapmazlar. Bu da, insan yaradılış ve tabiatının, ezelden beri bilinen bir gözboyacılığıdır.

RUH TEMİZLİĞİ

İnsan olarak birçoğumuzun hayatı, her çeşit ruh kirliliğinin etkisi altında, telâş ve karamsarlık arasında, bir saat rakkası gibi sallanıp durmaktadır. Eğer ruh temizliğini, mutlak mânevi kıstaslara uygun olarak değerlendirecek olursak, işte o zaman, birçoğumuz içgüdülerimizin meydana getirdiği barikatların arkasındaki sükûnetimizin sarsıldığım ve sinirlerimizin gittikçe artan bir şekilde gerildiğini duyacağız. Erkeklerde ve kadınlarda, ruh kirliliği, bu şahısların varlıklarını kötüye kullanmaları, karşı cinsle meşru olmayan ilişki kurmaları, homoseksüellik, cinsi sapıklık veya sadizm şeklinde kendini belli eder. Bu da insanların, nasıl bencil, nefislerinin esiri ve çiğ yaratıklar olduğunu gösterir.

Heveslerine ve duygularına, sınırsız serbest bir akım veren evli çiftler, başkalarına kıyas yoluyla, bu davranışlarını zamanın gidişine uygun görebilirler. Fakat, her şeye rağmen bu aşın kaprislerin asıl sebeplerini, ana ve babaların, çocuklarının gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kendilerini adamak feragatini gösterememelerinde aramak lâzımdır. Evlilik içinde bu yollara sapan ana ve babaların, çocuklarına birer örnek olacaklarını gözden uzak tutmamaları ve çocuklarının böyle davranışlarına şaşmamaları icabeder.

Toplumun çekirdeğini meydana getiren, halkın güç kaynağı olması gereken mukaddes bir aile ocağı, bu derekeye düşerse, o zaman evlilik yavan ve ruhsuz bir bağlılık haline gelir. Herkesçe bilinen bir atalar sözü var: “Olgun ve dolgun bir sevgi, korkuyu uzaklaştırır.” Fakat, gerçek sevgi yalnız korkuyu değil, aynı zamanda bencilliği ve ruh kirliliğini de uzaklaştırır. Başkalarına yardım etmek gayesini güden, dünyayı yenilemek amacına kendilerini adayan insanların, yüreklerini yepyeni bir sevgi kaplar. İşte böyle bir tutku ancak, diğer tutkuların yerini alabilir.

Modern dünyamızda, bilinerek ve istenilerek, durmadan cinsi cazibeden söz edilir. Kadınların ve erkeklerin, kendilerini içgüdülerinin bu esaretinden kurtarabilmeleri için, bazı kolay ve basit çareler vardır: Başı çabuk dönen insanların, mutlaka uçurum kenarlarında gezintiye çıkmalarına hiç de lüzum yoktur. Hayâllerinde, bir çağrışım yapacağım bildikleri resimlerden ve kitaplardan, insanlar uzak durmalıdırlar. Bunu yapmakla, güzel sanatlar yönünden büyük kayıplara uğramış olmazlar ve fakat büyük içgücü kazanmış olurlar. Bir baraj seddinin zayıf bir noktası, koca bir toprak parçasını sular altında bırakabilir. İnsanlarda da çöküntü, birtakım merhalelerden geçerek gelişir ve su yüzüne çıkar. Bunlar sırasıyla, bakış, üzerinde düşünüş, aşırı istek ve sonuçta tuzağa düşüş!.. Bu gelişme zincirinde, insanın nefsine hâkim olabileceği en uygun zaman, ilk bakış anıdır. Eğer bizler, her şeye kötü tarafından bakmazsak, doğru yolu daha çabuk buluruz.

Bir düşünce ekersek, bir olay biçeriz.
Bir olay ekersek, bir alışkanlık biçeriz.
Bir alışkanlık ekersek, bir karakter biçeriz.
Bir karakter ekersek, bir kader biçeriz.

DİĞERKÂMLIK

Yaradılışımızda, doğal olarak, bencilliğin bulunduğu bir gerçek olsa bile, bunun mutlaka gerekli olduğu bu suretle ispat edilmiş olmaz. Egoizmin meydana getirdiği sonuçlar bile, yalnız başına, onun ne şahısların ve ne de toplumun yararına olduğunu göstermeye yeterlidir. Yalnız kendi nefsini ve menfaatim düşünen çıkarcılar, insanlığın yararına kurulmuş müesseselerden uzaklaştırılmalıdırlar. Ne yazık ki; bugüne kadar bencil insanlara ve çıkarcı toplumlara karşı, kullanılacak etkin bir çare bulunamamıştır.

Acaba gerçekten, diğer şahısları, kendi nefsi derecesinde sevgi ve saygıya lâyık gören insanlar var mıdır?..

Diğer insanların mutlu olduğunu görmek, acaba bizleri, elde edeceğimiz maddi menfaatlardan daha fazla sevindirir mi?..

Acaba insanlar; diğer sınıfların, ırkların ve ulusların ihtiyaçlarını ciddi ve akılcı bir şekilde, kendi ihtiyaçları gibi karşılarlar ve duygularını paylaşırlar mı?..

Bir adım daha ileri giderek, acaba birbirlerinden farklı ve çeşitli partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların apayrı düşüncelerinin ve ulusal çıkarlarının hüküm sürdüğü bir düzeyde, birlikte ve ahenk içinde yaşayabilirler mi?..

Eğer bu sorulara, samimi olarak “evet” cevabı verilebilirse o zaman insanları birleştirecek yeni bir düşünce gerçekleştirilebileceği gibi dünyayı kapsayacak yeni bir toplum nizamı da ortaya konulabilir. Yok eğer bu sorulara “hayır” cevabı verilirse, bu takdirde, insanlık şiddeti gittikçe artacak bir kaos’un, parçalanmaların, zorbalığın, diktatörlüğün pençesine düşecek ve yıkılacaktır. Kâğıt üzerinde çok mükemmel görünen metod ve sistemlerin bile, insanların bencü duygularını dindiremediğini ve hırslarını tatmin edemediğini, tarih bize göstermektedir. Aksine insanoğlunun hırsı, o mükemmel sistemleri dejenere etmiştir.

Nasıl olup da, başka insanların yakasına yapışan korku ve endişenin kendisinde bulunmadığı, aynı zamanda diğer insanların mutluluklarıyla sevindiği, Frank Buchman’a sorulduğu vakit, şu cevabı vermişti: “Ben asla, yalnız kendi nefsimi düşünmeyeceğime dair, bir kez kati karara vardım.” insanın, böyle bir kararı, hayatı boyunca uygulayabilmesi için, onu dürüst ve ciddi bir şekilde kafasına ve kalbine yerleştirmesi lâzımdır. Şayet nefsimiz, kendisini bencil bir şekilde, aşın cinsi arzuya, başarı ve emniyet hırsına kaptırmak isterse, irademiz sarsılmaz bir azim ve kararla, ona karşı koymaya hazır olmalıdır.

İçimizden bazıları, kendilerini düzeltmek ve değiştirmek isterlerse, buna sevinmeliyiz. Bir kısmı da, diğer insanları düzeltmek ve değiştirmek yolunu öğrenmek isterlerse, onları selâmlamak gerektir.

En son olarak da, uygarlığımızın yozlaşmasına karşı, insanlığı uyarmalıyız. Bunu başarabilmek için de, milyonlarca insanın saflarımıza katılması lâzımdır. İnsanların, kalblerinin ve kafalarının birbirlerine kenetlenmesi suretiyle, ancak bencilliği baskı altında tutarak, diğer insanlara karşı samimi ve gerçek bir sevginin gösterilmesine imkân hâsıl olur.

SEVGİ

Birçoğumuz, az sayıda insana karşı, belli bir dereceye kadar varabilen bir sevgi besleriz. Buna karşı, birçok insana antipati, soğukluk, acılık hattâ açık bir nefret duygusu besleriz. İşin en acıklı yönü de, hiç görmediğimiz insanlara ve toplumlara karşı bu duyguları beslememizdir. Yalnızca propagandanın, bütün bir sınıfı, ırkı ve ulusu yoketmek için, başka bir sınıfı, ırkı veya ulusu harekete getirdiğinin örneğini tarih bizlere bol bol vermektedir. Sevginin aksinin daima nefret olması gerekmez. Bu hal, daha ziyade, başkalarına karşı ilgi duymamakla ve onları umursamamakla kendini gösterir. Tanıdığım bir mistik kadını bir defa bana şunları söylemişti: “Kimseden nefret ettiğimi sanmıyorum, ama kimse ile de ilgilenmiyor ve kimseyi umursamıyorum.”

Katıksız ve mutlak bir sevgi, herkese karşı iyi niyet beslemeyi ve müsbet davranmayı gerektirir. Ancak bu davranışı, haksızlık yapan zorbalara karşı, yüreksiz insanların, müraice boyun eğmeleri haliyle karıştırmamalıyız. Zira, bu gibi durumlarda, zorbalığa boyun eğmek, halkın kayıtsızlığını artırarak, onları bezgin ve yılgın bir hale getirir. Böyle kısa görüşlü bir davranışın sonucu da, kilit noktalarının insafsız ve vicdansızların eline geçmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramaz.

Mutlak sevgi, kötülüklerin hoşgörü ile karşılanması demek olmayıp, gerektiği zaman, insanların haklı dâvaları için, mücadeleye girişmelerini telkin eden bir ülküdür. Mutlak sevgi, bir insanı, bir sınıfı, bir ırkı, bir ulusu düzeltmek ve değiştirmek için gerekli bütün güçleri seferber edecek nitelikte olmalıdır. Mutlak sevgi, insanları birleştirmek ve dünyayı yenileştirmek için, açık ve gerekiyorsa katı bir mücadelenin bütün güç kaynağını teşkil etmelidir. Bu tür sevgilerle kalbi dolu olan bir kadın, kocasına şöyle diyordu: “Seni olduğun gibi seviyorum! Fakat seni ulaşman icabeden yüksekliğe çıkarıncaya kadar mücadele edeceğim.”

Dünyayı, yıkıntıya götüren güçlerden biri de, insanların yüreklerinde çöreklenen, acılık ve katılık duygularıdır. Fakat çoğunlukla, bu etkenler adaletli göründükleri için, insanlar bunlara katlanırlar. Ancak, insanların bu acı ve keskin yanlarının, adaletli olmayan yönleri kadar, kötü olduğu da bir gerçektir. Büyük zenci lideri Booker T. Washington şöyle diyor: “Beni, hiçbir kimse, kendisinden nefret ettirecek kadar alçaltmaya yeltenmemelidir.”

Washington’da yüksek mevki sahibi bir memur, bakanlıktaki bütün çabalarının, şefi tarafından boşa çıkarıldığı sanısına kapılmıştı. Bu ruh hâleti altında şöyle diyordu: “Şefim ile aramdaki ilişkiler, hayatımın en büyük kırıklığını ve acılığını teşkil etmektedir.” Fakat aynı memur, kısa bir zaman sonra, peşin hükümle verilmiş bu haksız kararı ve yaralanmış duyguların arkasına gizlenen yersiz gururu farkedince şefinden özür diledi. Daha önceleri, bakanlıkta esen ayırıcı ve zehirleyici havanın o anda dağıldığım ve yerine ılık bir barış havasının yayıldığını görerek kendisi de gönül rahatlığına kavuşmuş oldu. Karamsar ve yıkıcı davranışlarının, bütün kötülüklerini kaldıran bu gücü, memura, sağlam, insancıl ve akılcı bir düşünüş sağlamıştı. Karamsarlığa yakasım kaptıran bir insan, umutsuzluğa sürüklenir ve hiçbir kimseyi düzeltemeyeceği gibi, kendi karamsarlığını da ortadan kaldıracak gücü bulamaz.

Mutlak sevgi; insanların renklerine, sınıflarına, politik inançlarına ve milliyetlerine bakmadan, onların hayat standardını doğal ve normal bir duruma getirmek için, durmadan çaba harcamayı gerektiren gerçek sevgidir. Ancak, böyle bir inanış ve davranış, dünya çapında düşünen ve dünya için yaşayabilen, insan tipini yaratabilir. Bir önyargı ile politik ve ideolojik görüşler yüzünden yüzlerce seneden beri çeşitli kamplara ayrılan ve halkı da birbirlerine düşman olan dünyamız, birleştirici bir faktör olarak, böyle bir insana şiddetle muhtaçtır. Ancak bu suretle, bir beraberlik ve kardeşlik sağlanabilir ve düşmanlarımız da gerçek dostlarımız olmak yolunu tutarlar.

İnsan iradesiyle başa çıkabilmenin ve ona şekil verebilmenin tek yolu; mutlak mânevi kıstasları, samimi bir surette ve peşin olarak kabul etmek ve onu hayat boyunca, içtenlikle uygulamaktır.

KUDRETİN KAYNAĞI

İradeye istenilen şekli verebilmek için, mutlak mânevi ölçülerin uygulanmasından başka, bir de insanüstü çaba harcamak gerekmektedir. Modern savaşların korkunçluğu, açlığın, işsizliğin ve sefaletin acılan iradeye, istenilen şekli vermeye muvaffak olamadığı gibi, dikta devletlerin disiplini ve diktatörlerin zorbalıkları da, irade karşısında âciz kalmaktadır, İyi niyet, moral eğitimi, vaaz ve nasihatlar da uzun boylu bir başarı sağlayamamaktadır. Bizler de, meşhur terbiye metodlarımızla ve hayret verecek derecede artan bilgi hâzinelerimizle, yeni bir insan tipi yaratmayı başaramadık.

Fakat, bencillikle gözleri kamaşan ve nefislerinin kölesi olan insanları, bu tutkularından, radikal bir surette azad ederek, onlara doğru yolu gösterecek bir kudret vardır. Böyle bir kudretten nasibini alan kadın ve erkeklerin, uluslarına büyük hizmetler ettiklerini, üzerlerinde derin etkiler yaptıklarını ve yaşantılarını büyük ölçüde değiştirdiklerini tarih bize anlatmaktadır.

Burada, insanın aklına ister istemez bazı sorular gelir. Şöyle ki: Acaba bu insanların yaradılışlarında, diğer insanlardan farklı fevkalâde bir hal mi vardır?..

Acaba bu şahıslar, diğer insanlarda bulunmayan bazı nurlar ve kudretlerle mi cihazlandırılmışlardır?..

Hayır!.. Tarih bizlere, bu insanların da, dünyadaki her fâni erkek ve kadın gibi normal olarak yaşayıp hayatlarını tamamladıklarını nakletmektedir. Kaldı ki mânevi cihazlanma derneği tecrübeleriyle, bizlere, dünyanın herhangi bir köşesinde, lâyık olan her şahsın, murat ettiği mertebeye vararak, halka iyilik ve yenilik getirebileceğini isbat etmiştir.

Bir insan düşünmekle, kendi boyuna ve endamına bir şeyler ekleyemez. Herhangi bir düşünceyi, bir tek defa kafasından geçirmekle de, kendi karakterini değiştiremez. İnsanların vücutça gelişmesi ve büyümesi, dışarıdan alınan besin maddeleriyle kabil olmaktadır. İnsan tabiat ve mizacının değişmesi de, dışarıdan tesir edecek mânevi bir kuvvetin, şahsiyete enjekte edilmesiyle mümkündür. Bir insanın hayatındaki en önemli dönüm noktası, o şahsın dışarıdan gelecek telkin ve ilhamları kabul etmeye hazır bir mertebeye eriştiği andan itibaren başlar.

Bir insan nasıl ki, kendi perçeminden yakalayarak, kendi kendini düştüğü bataklıktan çıkaramazsa, yalnız kendi gayretiyle de kendini yenileyemez. Bunun için, belli bir zaman, yalnızlık içerisinde ve sükûnetle kalbini, kafasını ve ruhunu buna hazırlaması lâzımdır. Bu oluş, aslında çok basittir ve bunun açıklanması da kolaydır. Elektrik konusunda olduğu gibi!.. Bazılarımız, elektrikten çok anlarız, bir kısmımız ise az. Fakat hiçbirimiz bunun ne olduğu gerçeğini bilmeyiz. Ancak elektrik düğmesini çevirdiğimiz zaman, ampulün ışık verdiğini görürüz. Karanlık bir yerde, elektriğin nasıl ışık verdiğini bilmediğini ileri sürerek, elektriğin düğmesini çevirmekten kaçınması için, bir insanın aptal olması lâzımdır.

Karanlık bir yerin aydınlatılması için, elektrik düğmesinin çevrilmesi pratik bir işlemdir. Yalnızlık ve sükûnet içerisinde, kendim dinlemek de, bir insanın karakterine şekil verebilmesi için, yapacağı pratik bir işlemdir. İnsanlar, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet içerisinde, düşünmek ve dinlemek durumuna geçtikleri zaman, benliklerinde bir ışık parlar ve bir güç akımı meydana gelir .

Bu mertebeye varan insanlar, ilk önce uyanan vicdanlarının yükselen sesini duymağa başlarlar. İnsanların, dürüstlük,. diğerkâmlık, ruh temizliği ve derin bir sevgi ile cihazlanmasını sağlayacak olan bu mertebe, onların olaylara doğru açılardan da bakmasını sağlar. Bu suretle, insan olarak kendi şahsi hatalarımızı görmeyip başkalarının kusurlarını mübalâğalı bir şekilde büyültmek hastalığından da kurtulmuş oluruz. Yeni kazanacağımız bu manevi kavram, başaşağı duran tersine dönmüş kişiliğimizin de düzelmesini sağlar, artık bencil olan benliğimiz de idealimiz olmaktan çıkar. Bu kişiliğin perçinlenmesi için, uzunca bir zaman, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet süresi geçirilmesi lâzımdır. O zaman, ancak, varacağımız mertebeye ulaşmak için, tırmanmaklığımız gereken merdivenin ilk basamağına ayak atmış oluruz.

Vicdanımızın sesinin yükselmesine fırsat verdiğimiz anda, irademiz, yapmış olduğumuz yanlış bir davranışı düzeltip düzeltmeyeceğimiz hakkında, karar vermek durumuna gelir. Bu, bizim hakkımız olmadan aldığımız bir paranın geri verilmesi gerektiği şeklinde ortaya çıkabilir. Bir iş adamının akima birdenbire, ödemediği bir vergi gelir. Derin bir nefes aldıktan sonra, beyannameyi doldurur ve vergi dairesine gönderir. Yersiz bir hırs veya kıskançlık yüzünden, haksız olarak, tenkit ettiğimiz bir şahıstan özür dilemekliğimiz gerekebilir. Ailemize karşı, yepyeni bir ruh hâleti ile, dürüst ve namuslu davranmamız lâzım gelebilir. Takatimiz ölçüsünde, her şeyi iyiye götürmek için çaba harcadığımız zaman, yüreğimizi mengene içine almış olan bencil duygulardan ve boş gururlardan kurtulduğumuzu ve hafiflediğimizi hissederiz.

Her gün kendimizi dinlemek üzere, sükûnete ayırdığımız anlarda, düşüncelerimizi yazmak, bir çoklarımız için en iyi ve sağlam bir yoldur. Aksi halde gururumuz, tutmak istedi

Kimiz doğru yoldan bizleri saptırmak için, şeytanca usullere başvurarak, düşüncelerimizi yok edebilir. Korku ve kuruntu dahi, yapmak istediğimiz iyiliklerden bizleri alıkoyabilir. İşte bu nedenlerle, yersiz gurur, korku ve kuruntu yüzünden, yapmayı tasarladığımız, hafızalarımızdaki fikirlerin silinip süpürülmesine karşı bir çare olarak, düşüncelerimizi yazmak en güvenilir bir yoldur. İnsanlar, sükûnet halinde iken düşündüklerini yazıya dökmezlerse, ruhlarının zincirleme bir şekildeki olgunlaşma mertebelerini izleyemezler; istenilen hedefe varmanın çok güç olduğu tecrübeyle ispatlanmış bir gerçektir.

Her gün belli bir zaman, sükûnet haline geçerek düşünmeyi bir âdet haline getirirsek, kısa bir zaman sonra, her zamankinden daha açık ve doğru düşünmeye başladığımızı görürüz. Hırs, korku ve kuruntu kapakçıkları, emniyet altına alınmış bir ruhun sahibi, başka insanları düşünecek ve bu arada kendi problemleriyle beraber onların da problemlerini, daha kolay çözecek özgürlüğe ve güce kavuşur. Ancak böyle bir ruhun sahibi, dost ve düşman bütün insanları, toplumları ve ulusları değiştirmek için bir plân yapacak gücün ve açık düşüncenin sahibi olabilir.

Vicdanının ve kalbinin sesini duyacak mertebeye varmış olan insanlar için, bir ilham kaynağı daha vardır ki, bunu tadanlar sıradan bir insan iken, fevkalâde bir duruma gelirler. Bu ilâve kudretin sırrına eren şahsiyetler, diğer insanların ve milletlerin, gerçek ihtiyaçlarına nüfuz ederek onların uğradıkları zorlukları ortadan kaldırırlar. Bizlere de, bu mertebeye varmak için, kişiliğimizin ve karakterimizin teşekkül etmesini sağlayacak yolu ve yönü gösterirler. Bu kudret, insan akıl ve mantığından çok daha üstündür. Peygamberler ve onlara inanan ümmetleri, bu kudretin ilhamı ve ışığı altında yaşamışlardır. Bu kudret insanlara, yaşantıları boyunca nasıl davranmaları gerektiğini gösterir. Bu sırra ermiş olan şahısların, insanlığa, sayısız ve paha biçilmez hizmetler ettiklerini, tarih bizlere nakletmektedir.

Bu sırra eren, Özgür toplumun mimarlarından “Lincoln” şöyle diyor: “Külli iradenin var olduğuna ve bunun Allah’tan geldiğine dair, asla şüphe edilmeyecek birçok kesin delillere sahip bulunuyorum. Yapılması veya yapılmaması icabeden hususların, şu veya bu şekilde ve fakat açık bir surette, bana ilham edildiğine birçok defalar şahit oldum.” Bu İlâhi kudrete lâyık olan ve onu isteyen her şahıs, dünyanın her yerinde onu bulabilir. Bir mistik bana şunları söylemişti: “Cenâbı Hakk’ın, ne zamandan beri, kullarına seslenmediğini ve onlardan vazgeçtiğini, daima kendi kendime sorardım. En sonunda, Allah’ın kullarından vazgeçmediğine ve fakat kulların, Allah’ın sesine kulak tıkadıklarına inandım.”

Her sınıftan, her ırktan ve her ulustan, yüzbinlerce insanın, kendilerini günün gürültüsüne kaptırmadan, sabahın erken saatlerinde, gerçek bir sükûn içinde dürüst ve riyâdan uzak bir ruh haleti altında, düşüncelerini kâğıt üzerine döktüklerini düşünelim: Disiplinli bir tarzda kâğıt üzerine yazıları bu düşüncelerin sahibi, onları hayatı boyunca uygularsa, olgun bir benliğe ve sağlam bir karaktere erişir. Diğer insanlara karşı duygularında ve davranışlarında büyük değişiklikler meydana gelir ve bu suretle de toplumlara giden, mânevi devrim yolu hazırlanmış olur.

Burada, unutulmaması icabeden önemli bir nokta vardır, o da: Düşüncelerimizin doğruluğunu ve geçerliliğini tesbit etmek üzere, onları esaslı bir incelemeden geçirmekliğimizin ve güvenilir mihenk taşlarına vurmaklığımızın lâzımgeldiğidir. Zira, bencil arzularımız, akıl ve mantığımız üzerinde etki yaparak onu yolundan saptırabilir.

Allah tarafından gönderildiklerini iddia eden ve her yaptıkları işte ilhamın Cenâbı Hak’tan geldiğini ileri süren, birtakım insanlar ortaya çıkmıştır. İsteklerine karşı konmasına tahammül edemeyen bu diktatör yaradılışlı şahısların, milyonlarca insanı, nasıl büyük felâketlere sürüklediklerini, dünyamız acı tecrübelerle öğrenmiş ve bunun bedelini de masum insanlar ödemişlerdir. Bu gibi hallerde, uygulanmak üzere ortaya atılan düşünceler derinden derine incelenmeli ve bunların mutlak bir dürüstlüğe, diğerkâmlığa, ruh temizliğine ve engin bir sevgiye dayanıp dayanmadığı araştırılmalıdır. Şayet bu düşünceler veya bu düşüncelere dayanan plânlar üzerinde, en ufak bir kuşku belirirse, bu takdirde bunların olgunlaştırılması yoluna gidilmesi için çaba harcamak lâzımdır. Bununla da yetinmeyerek, bu düşüncelerin güvenilir şahısların etüdüne tâbi tutulması ve fikirlerinin alınması çok faydalı olur. Bilindiği gibi, bir odanın pencere sayısı ne kadar fazla olursa, o odaya o kadar fazla ışık girmesi sağlanmış olur. Ortaya atılan bir düşünce ve buna dayanan plânlar üzerinde inceleme yapan, bilgili ve olgun insanların tavsiyelerine uyularak meydana konan yanlışlıkların düzeltilmesi cihetine gidilmezse, bu davranışın bir inat mahsulü olduğu kendiliğinden belli olur, inat mahsulü bir düşünceye dayanan bir plân, eksik ve hattâ sakat olacağından insanlığa bir yarar sağlaması mümkün değildir.

İlhamın sırrına eren bir şahsın, tek başına, insanların ve ulusların problemlerini açıklaması hattâ çözümlemesi belki kabil olabilir. Ancak, bu mertebeye eren toplulukların, insanlığa, bir şahıstan çok daha fazla hizmet edeceği, yararlı işler yapacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Bu durumda olan ve birlik, beraberlik içinde bulunan bir insan topluluğunda ise, fertlerin birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarını, kendileri açıkça görürler. Meydana gelen bu durumun insanlar üzerinde yapacağı etkiler, bir devrimin (rönesans) etkisinden az değildir.

Aile ocağı, mânevi devrimle karşılaşmıştır. Ana, baba ve çocuklar, aile içindeki diktatörlüklerine, gönül rızasıyla, kendileri son verirler, bunun yerini ahenkli bir beraberlik alır. Baba oğula, oğul babaya karşı dürüst davranmağa başlar. Korkudan, kuruntudan ve yersiz utangaçlıktan doğan gizliliğe lüzum kalmaz. Ailenin bütün fertleri arasında, karşılıklı içten gelen saygı ve sevgiye dayanan bir arkadaşlık ruhu doğar ve bir birlik meydana gelir. Artık komplekslerin ve moral çöküntüsünün yerini, gelecek kuşakların mimarları olacak olan gençliğin zaferi almış ve aileler de topluma güç ve neş’e aşılayacak birer ocak haline gelmişlerdir.

İş adamları, birinci derecedeki görevlerinin, dünyanın yemlenmesi için çaba harcamak olduğuna inanırlar. Bu da yurt ekonomisine büyük bir canlılık getirir. İşçiler de, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için verilecek savaşta, işverenlerin kendilerinin müttefikleri olduğunu keşfederler. İşverenlerle işçiler, karşılıklı olarak, birbirlerine muhtaç oldukları sonucuna varırlar. Burada, en önemli olan nokta, ekonomik hayatta “kimin haklı olduğu” değil “neyin adaletli olduğu” hususunun ortaya konulmasıdır. Bu espri altındaki davranışın, dünyanın sayısız ve çeşitli işletmelerindeki insanlar üzerinde, sınıf kavgalarından çok daha büyük ve güçlü bir etki yaptığı görülür.

Devlet adamlarının, idarecilerin, işverenlerin, işçilerin, hülâsa bütün insanların, kafalarında ve kalblerinde yeşeren bu ülkü, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için, elele vermelerini sağlar. İlâhi hitâba kulak veren, ayrı partililerin politikacıları, yurt hizmetinde yürünecek ortak bir yolu bulurlar. İnsanlar, sınıf kavgalarının, bütün ırk kuruntularının ve şovenizmin peşin hükümlerinden sıyrılarak, kendi problemleriyle birlikte, diğer ulusların da problemlerini çözümlemek için çaba harcarlar. Basın, bu sorunun cevabını sabırsızlıkla bekleyen, milyonlarca insan bulunduğunun, birdenbire farkına varır.

İlâhi adalete inanan ve onu en üstün otorite olarak kabul eden, bütün ırkların, sınıfların ve ulusların insanları elele vererek, yeni bir dünyanın temellerinin atılmasına çalışırlar. Bunun sonucu olarak da, işletmelerde, köylerde, aile ocaklarında, parlâmentolarda, okullarda, bürolarda, hülâsa bütün dünya yüzünde, hücreleri daima artan ve genişleyen bir şebeke kurulmuş olur. Bu hücreler ise, yeni çağdaş toplumun üreme merkezlerini meydana getirirler.

İlâhi hitaba kulak veren, yaratıcı kudretten ilham alarak mutlak kıstaslara göre, dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğerkâmlığı ve derin sevgiyi hayatlarında kendilerine rehber eden, şahıslar ve toplumlar, diğer insanların ve ulusların iradeleri üzerinde etki yapacak bir mertebeye ulaşabilirler.

YENİ İNSAN TİPİ OLUŞTURMA

Bir şahsın yemlenmesi işlemi, doğal olarak beş etapta meydana gelir. Bunlar da sırasıyla: örnek, durum, bağlarından kurtulmak, netice ve karardır.

Örnek

Diğer herhangi bir şahsı değiştirmeyi başarabilmek için, buna teşebbüs eden insanın, her şeyden evvel, gerçekten yürekten inandığı doyurucu bir ideolojiye sahip olması icabetMektedir. Bundan başka da, bu yeni insan tipini, nefsinde temsil etmesi lâzımdır.

Norveç Parlâmento Başkam Dr. C. J. Hambro vaktiyle Buchman’ı ülkü arkadaşlarıyla birlikte memleketine davet ettiği zaman, yeni insan tipi hakkında şunları söylemiştir: “Yeni insan tipini nefislerinde yaşayan bu kadınlar ve erkekler, bizlerde eksik olan, yüksek bir yaşantı düzeyine varmışlardır. Onlar, bencilliklerini unutmayı başarmışlar ve yardıma muhtaç olan diğer insanlara her an yardım ve hizmete hazır bir duruma erişmişlerdir. Bizler gerçekte, şahsiyetimizi olgunlaştıran cevherlerin bulunduğu hâzinenin anahtarlarını kaybetmiş durumdayız. Kalbimizin gizli bir köşesine gömdüğümüz ve sonra da orada unuttuğumuz ve lâzım olduğu zaman da arayıp bulamadığımız değerler üzerinde, onlar açık doğal bir şekilde konuşmaktadırlar. Kusurlarını ve eksikliklerini açık yüreklilikle itiraf edip af dilemesini bilmektedirler. Bir kimseye haksızlık ettikleri zaman, bunu tamir etmek yoluna gidecek kadar, bencillikten ve boş gururdan yakalarını kurtarmışlardır. Yepyeni bir ruha sahip olan bu insanların, toplum içerisinde hiçbir kimseden gizli bir şeyleri bulunmadığı için, korkudan ve kuruntudan uzak yaşadıkları ve mutlu oldukları açıkça görülmektedir.” Toplum içerisindeki insanların mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek mertebeye erişen yeni insan tipinin, üç özelliğe sahip olması lâzımdır.

Açık Yüreklilik*

Birçok manevi değer ve nitelik isteyen bu görevin b aşariyle yerine getirilebilmesi için, onu üzerine alacak insanın herşeyden önce, dürüst, tabii ve gerçekçi olması lâzımdır. Birçok insan yaşantısını dile getiremez ve konuştuğunu da yaşayamaz. Bu sebepten de sözleri inandırıcı ve etkili olamaz. Yalnız nefse karşı dürüst olmak da yeterli değildir. Başarıya ulaşabilmek için bir insanın nefsine karşı dürüst olması ile beraber, bu alanda vaktiyle karşılaştığı başarısızlıklar sonucunda kendisinin dahi gayesinden vazgeçecek derecelere geldiğini ve arasıra bu yoldan sapmak üzere bazı adımlar bile attığım ortaya dökecek kadar açık yürekli olması lâzımdır. Böyle bir insanı, ne rol yapan bir şahıs ne de mürai bir tip olarak damgalamağa hakkımız olmamalıdır. Ancak bu tipte ve karakterde olan insanları diğer şahıslar da anladıkları için onlara yüreklerini açarlar.

Dr. Buchman bu alanda şu sözleri söylemektedir: “Bizler kendi nefsimize olduğu kadar toplum içindeki varlığımıza karşı da dürüst olmalıyız. Bu, hepimizin öğrenmesi lâzım gelen bir fazilettir. Eğer onu öğrenmek lüzumunu duymazsak, Allah yardımcımız olsun. Çünkü bizler bu erdemliği yalnız kendi nefsimiz için değil, çocuklarımızın geleceği ve mutluluğu için öğrenmek mecburiyetindeyiz. Ancak bu suretle, çocuklarımız kendiliklerinden kalblerini bize açarlar ve yaşantılarının bütün bölümlerini, bu arada uğradıkları güçlükleri açık yürekle önümüze sererler. Bunun sonucu olarak da gençliğin güveni ve sevgisi kazanılmış olur. Etrafımızda daimi surette kalabalık bir gençlik topluluğunun bulunmasının sırrı da budur. Çünkü gençlik kendisini iyilik meleği olarak ortaya atan ve bilgiçlik taslayan insanlardan kaçar.

Ancak vaktiyle kendisinin de, aynı yollara saptığını açıkça söyleyecek kadar, nefsine karşı dürüst olan şahısların ve gençliğin bazı davranışlarını anlayacak kadar hoşgörü sahibi insanların yanına koşar.”

(*) Büyük Türk düşünürü Mevlânâ Celâleddini Rumi, bunu 700 yıl önce şu veciz sözlerle ifade etmiştir: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”M. San

İnsanlara Yardıma Hazır Olmak

Şahıslarla teker teker uğraşmayı güç buldukları için, hayatlarının kalan kısmını topluma armağan eden filozofların, bu davranışlarını anlayışla karşılarız. Şahsi ilişkilerinde aşırı derecede içe kapanıklık gösteren ve bir cehennem kadar karanlık olan bazı insanları tanırız. Bu insanlar, hayır cemiyetlerine yardım konusunda, inanılmaz cömertlikler gösterirler. Demek onlar da insanlarla teker teker uğraşmayı göze alamadıkları için bu yolu tercih etmektedirler. Hâlbuki insanlara gerçekten yardım etmek isteyen her şahıs, her şeyden önce insanları teker teker tanımak için ciddi çaba harcamalı, göze batacak sivri davranışlarda bulunmaktan ve karşısındakini minnet altında bırakacak hareketlerden kesin surette kaçınmalıdır. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir güçlük karşısında yılmadan, sabrını yitirmeden, çileden çıkmadan ve hattâ homurdanmadan, içten gelen gerçek bir sevgi ve şefkatle bu yardım yapılırsa, hedefine ancak o zaman varabilir. İnsanların kalbini kazanmak için, şahsiyetin anatomisini bilmek ve insan tabiat ve mizacının derinliklerine nüfuz etmek lâzımdır. Kendisini ön plâna sürmeden, insan haysiyetini ve vakarını incitmeden, büyük bir incelikle hitap etmesini bilenler, ancak, insanların tabiat ve mizacım iyiye doğru yöneltmeyi başarabilirler. Bir toplantıda, herkesin kendisini evinde hissedecek bir atmosferin yaratılmasını sağlamak için çaba harcayanlar ve bunda da başarılı olanlar, ancak insanlara yardım edebilirler. Böyle bir ortamın yaratılabilmesi için çok dikkat sarf etmek, titizlikle hareket etmek ve her şeyi en ince ayrıntılarına kadar yerli yerinde uygulamak lâzımdır. Bir odanın döşenmesinde, misafire yapılan ikramın şeklinde veya bir mektubun yazılışında bu sevgi ve incelik kendini gösterir. Karşısındaki insanların ilgilerini çekecek surette, onların huylarını ve zevklerini öğrenmek zahmetine katlanacak kadar onlara önem vermeliyiz. Eğer bizler, ayakkabısında delik bulunan bir kimseyi gördüğümüz vakit, kendi ayağımızın üşüdüğünü hissedersek, ancak o takdirde, dostluğun inceliğini kavramış ve diğer insanlara yardım edebilmek sanatının basamaklarına ayak atmış oluruz.

Dinleme Sanatı

Bizler, çoğunlukla fazla konuştuğumuz için, insanlara yardım etmek fırsatını elimizden kaçırırız. Bir görev yüklendiğimiz zaman, bunun yerine getirilmesi sırasında, kendi yaşantımızın söylediklerimizden çok daha inandırıcı olduğunu unuturuz. Halbuki, insanların kalblerini ve güvenlerini kazanabilmenin bütün sırrı, onları sabırla dinlemek sanatında gizlidir. Yüreğimiz ne kadar rahatsız olursa, o derece fazla konuşuruz. Toplantıda bulunan diğer insanları unutarak, yalnız kendi nefsimizi düşündüğümüz için, konuşmalarımızda devamlı surette şahsımızı ortaya atar ve bu suretle de her toplantının odak noktasını teşkil etmek sevdasına düşeriz. Bizim söyleyeceklerimizin, toplantıda bulunan herhangi bir şahsın söyleyeceğinden daha önemli olduğunu sanarak çok konuşmaya başladığımız zaman, mantık silsilesini kaybeder ve çoğunlukla gülünç durumlara düşeriz.Eğer bizler; insanlara, gerçekten muhtaç oldukları şeyleri vermek istiyorsak, bu takdirde, bizim onlara söyleyeceklerimizin değil onların bize söyleyeceklerinin çok daha önemli olduğunu, öncelikle bilmeliyiz. Geveze bir adamın, insanlığın ciddi bir problemini çözümlemek hususunda, bir işe yaramayacağını asla hatırdan çıkarmamalıyız. Çünkü, aklı başında olan bir insan, kendisine ait bir problemin çözümlenmesi için, dilini tutamayan bir boşboğaza asla bel bağlayamaz.

Dr. Buchman bir seminerde şunları söylüyordu: “Bazılarımız, çok konuşmakla, durup dururken kendimizi suçlu duruma düşürmekteyiz. Bu şekilde davranarak, uluorta konuşmakla, hiçbir kimsenin kalbini kazanamayacağımızı ve hiçbir kimseye mânevi destek sağlayamayacağımızı bilmeliyiz. Yerinde ve sırasında susmasını bilen insan en güzel konuşmayı yapmış olur. Herhangi bir konuyu çok iyi bildiğimiz halde, karşınızdaki bu mevzuda bir şey söylemeden, sizler de ağzınızı açmayınız. İnsanların kalplerini, sevgilerini ve güvenlerini kazanmanın bütün sırrı budur. Aksi halde, kan beyninize hücum edinceye ve yüzünüz morarıncaya kadar mânevi cihazlanma hakkında konuşsanız ve büyük meseleler üzerinde fikir yürütseniz dahi, yine de bir fayda sağlamadığım göreceksiniz. İhsanların nutuk çekerek değil, sükût içinde dünyaya geldiğini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız. Bu konuda eğer sizlere bir fikir verebildimse kendimi mutlu sayarım.”

Her şeyden önce, yeni insan tipini, içtenlikle duyarak bunu kendi nefsimizde yaşamamız lâzımdır. Bu birinci adım olacaktır. Tatmin edici bir ülküyü kendi nefsinde yaşayan bir şahsın, bunun diğer insanları nasıl mutlu edeceğini göstermesi için çaba harcaması lâzımdır. Bu da atılacak ikinci adım olmalıdır.

Böyle Bir ideoloji Her Yerde Geçerli Olmalıdır

Lenin, 1909 yılında şunları söylüyordu: “Bir sınıfa dayanmayan hiçbir ideoloji olamaz.”

Lenin bunu söylemekle komünizm ideolojisinin tek bir sınıfa inhisar ettiğini ortaya koymuştur. Halbuki mânevi Cihazlanma, bütün sınıflar, ırklar, uluslar ve bütün insanlar için bir ideoloji bulunduğunun en kesin ve inandırıcı örneğini vermektedir. Hiçbir kimseyi dışarda bırakmayacak surette, herkese kapılarını açmakta ve ideolojisinin temelini insanların değişmesi esasına dayamaktadır. Çünkü değişmek iyiye doğru gitmek için ve aralarındaki farklara bakmaksızın insanlara birleşmek için güç verir.

Bu atom çağında ise, dünyayı birleştirecek bir devrimi yaratacak güçte olan bir ideoloji, ancak insanları tatmin edebilir.

Bombay’da yayınlanan Bharat Jyoti, 16 Kasım 1952 sayılı nüshasında şunları yazıyordu: “Komünizm, dünyayı birleştirecek kadar, büyük ve güçlü bir ideolojiye sahip değildir. Kapitalizm de öyledir. Gerçi mânevi cihazlanma bunlara karşı değildir. Fakat her ikisinden de büyük ve güçlüdür. Çünkü o, diğer iki ideolojinin hiçbirisinde bulunmayan, insanların tabiat ve mizacını değiştirmek gibi, inkılâpçı bir ülküye sahiptir.

Böyle Bir ideoloji Hayatın Bütün Alanlarını Kapsamalıdır

İnsanların tabiat ve mizacım değiştirebilecek olan bir ideoloji toplumların karakterlerinin şekillenmesini sağlayacak ve bu suretle de ulusların ekonomik, sosyal ve politik hayatlarını da değiştirecek güçte olmalıdır. İnsanların yüreğindeki katılığı, korkuyu ve endişeyi uzaklaştıramayan, zorbalık ve tahakküm arzusunu söndüremeyen bir ideoloji, insanlığa gerçek barışı ve güvenliği getiremeyecek kadar güçsüzdür. Halbuki; insanların tabiat ve mizacını, bütün dünyada değiştirmeyi başaramadığımız sürece, insanlığı savaşa ve kaosa götüren bugünkü yolda yürümeye devam edileceğini bilmeliyiz. Böyle bir ideolojinin gerçekleşebilmesi için, bütün güçler ve imkânlar ortaya konulmalıdır. Bizler; bütün dünyayı değiştirmeyi hedef alarak dünyanın dört bir köşesine yayılan ve kararından asla dönmeyecek olan idealist bir savaş takımı kurmak mecburiyetindeyiz. Bu kesinlikte bir karara varılmazsa, şu veya bu fırsatta, birkaç kişiyi belki iyi bir yola sevkeder ve onları mutlu kılarız. Fakat ancak, bu şekilde kesin bir kararla ve kendimizi taahhüt altına sokmak suretiyle ve hayatın bütün alanlarını kapsayan bir ideal ile dâvasına inanmış kapitalistleri ve Komünist militanları kazanabiliriz. Toplumun yeniden inşası için, dürüst bir şekilde etkili yol arayan şahıslar, işte o zaman doğru yolu bulduklarına inanırlar.

Dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren bu ideolojik savaş sırasında, gözönünde tutulması gereken en önemli nokta Rusya ile Çin’i bu hususa inandırıp inandıramayacağımız meselesidir. Gerçi bu ideoloji, her iki Komünist devletin bugün sahip oldukları ideolojiden daha sağlam ve büyüktür. Ancak, onlara bu inanışı, vermek için, her şeyden önce, bizim endüstri, politik, sosyal, ulusal ve şahsi yaşantımızda bu ülkü üstünlüğünün kendisini göstermesi lâzımdır. Barış ve emniyet için yaptığımız plân ve programlar eğer bu hususları kapsamıyorsa, bu takdirde bu alandaki çabalarınız hiçbir işe yaramayacaktır. İşte o zaman, bizler, askeri alanda bir meydan okumaya kendimizi hazırlamalıyız. Belki bununla da yetinmeyerek aynı zamanda ekonomik ve politik bir meydan okumayı da göze almalıyız. Her şeyin sonuçta buna bağlı olmasına rağmen; karşı tarafın ideolojik bir meydan okumasıyla asla karşılaşmayacağını bilmeliyiz. Çünkü onlar, ideolojilerinin güçsüzlüğünü idrâk etmektedirler. Mutlak bir sorumluluk yüklenmek ve bunu içtenlikle ve bütün irademizle kabul ederek meydana koyacağımız bir programı ciddi şekilde uygulamak suretiyle, başarıya ulaşacağımızı bilmeliyiz. Ancak büyük devrimleri başarabilecek bu çapta bir program, inkılâpçı ruhları kendisine çekebilir.

YENİ İNSAN TİPİ DURUM

Vücutça hastalandığımız zaman, bizi muayene eden doktor, hastalığın belirtilerine göre, bir teşhise vararak ilâç verir ve doktorun verdiği ilâç, bizi şifaya kavuşturabilir. Mânevi marazlarda ise, kati bir teşhise varılmadan uygulanan bu usûl hiçbir sonuç vermez. Mesele iradeye dayanıyorsa, o zaman bu tedavi şekli, birinci katın penceresinde duran bir adamın gözüne, bir üst katın penceresinden aşağıya damlatılan göz ilâcının etkisinden öteye geçemez.

Moral çöküntüsünün karakter üzerindeki etkileri tıpkı maddi hastalıkların vücudumuzda yaptığı yıkıntıya benzer. Her ikisi de doğru bir teşhisin yapılabilmesi için gerekli belirtileri gösterirler. Nasıl ki bir doktorun, hastanın şifa bulacağı ilâcı vermek için hastalığın belirtilerini görmesi icabediyorsa, bir inşam yenilemek için de, her şeyden önce o şahsın moral eksikliklerini tesbit etmek ve ideolojik kanaatlarını bilmek lâzımdır. Bir insanın ideolojisi, o şahsın uyguladığı moral kıstaslarına göre şekil alır. Esasen bu iki kavramdan her birisi, diğerinin aynasıdır. Mutlak mânevi ölçüleri uygulamayan bir şahıs, ister terörist/anarşist olsun isterse kapitalist, eninde sonunda bu dünyada bir bencillik ve katılık hüviyetini iktisap eder. İşte bu sebepler yüzünden de, dünyamızda bugün için ne bölünmelere ve ne de sömürüye bir çare bulunabilmektedir. Yine bu nedenlerle antiteröristler, teröristliğin katılığına karşı çare bulamamakta ve diktatörlüğün zorbalığına karşı duramamaktadırlar. Yalnız mutlak mânevi kıstaslar göz önünde tutularak düzenlenen bir plân, hayat boyu uygulanırsa, ancak insanlığa musallat olan materyalizme deva bulunur ve toplumların parçalanmasının ve sömürülmesinin önüne geçilebilir. Mutlak mânevi kıstasları samimiyetle kabul edip onu nefsinde yaşamayanlar, bayılıncaya kadar terörizme karşı mücadele etseler bile, hiçbir sonuca varamazlar. En sonunda, nefret ettikleri materyalizme karşı üstelik kendi kişiliklerinde, bir uzlaşma eyleminin kuvvetlenmekte olduğunu görürler.Bir Marksist de, kan tepesine çıkıncaya kadar kapitalizm ile mücadele edebilir. Ancak mânevi değerlerden yoksun olan kişiliğinde birikmiş katılık ve bencillik onun bütün çabalarını boşa çıkarır. Marksistlerin; kendi saflarında bile, barışçı ve adaletli bir toplum düzeni kuramamalarının en önemli sebeplerinden birisi de, şuur altına yerleşen, mânevi değerlerden yoksun ve insan sevgisinden mahrum katılıktır. Yarım yamalak uygulanan manevi değerler ile ideolojik şaşkınlık, birbirinden ayrılmayan iki yoldaştır. İnsanların çözümlenmemiş moral ve ideolojik problemleri, kişilikleri ve yaşantıları üzerinde, birtakım belli izler bırakır. Bu izler üç esas noktada kendilerini açığa vururlar: Seks, emniyet duygusu, başarı çabası. Gerçi her insanda bunların belirtilerini görmek mümkündür. Ancak, şahıslara göre, bunlardan birisi diğerlerinden daha etkili bir şekilde kendisini hissettirir. Bir misal ile aydınlatalım: Kapitalistlerde, genellikle emniyet faktörü ön plânda yer alır. Buna karşı teröristlerde başarı çabası ön plânda gelir. Esas mesele, doğru bir netice elde etmek için teşhisin doğru yapılmasıdır. Nasıl ki bir operatör doğru bir teşhis yapmadan operasyona kalkarsa, neşterini illetin odak noktasına vuramayacağı için, başarı ümidi o oranda az olur. Şahıslar, yaptıkları ve yapmadıkları hareketlerle kendilerini ele verirler. İnsanların karakterlerine yeni şekil vermek isteyenlerin ise, şahısların davranışlarının ifade ettiği mânayı iyice bilmeleri lâzımdır.

ŞEHVETİN ESİRİ OLANLAR

Hayatlarında, aşın derecede utangaçlık gösteren ve anormal ürkek olan insanların, moral çöküntüsünün etkisi altında ezildikleri sonucuna varmak hiç de hatalı sayılmamalıdır. Bu gibi şahısların en özledikleri şey yalnızlıktır. Birşeylere bağlı oldukları hissini uyandıran bu davranışları ve sessizlikleri, hiç de doğal değildir. Hareket hatları, köşeli, sert, dağınık ve perişandır. Karakterleri; erdemlik ve iyilikle ilgisi bulunmayan ve net bir nitelik göstermeyen sahte bir yumuşaklık taşır. Bu hal ise, hak ve adalet hakkında, net bir kavrama sahip olmayan şahısların çehrelerinde görülen silik ve mânâsız bir yumuşaklıktır.

Bir insanın giyinişi; hangi renkleri tercih ettiği, nasıl bir ayakkabı giydiği, saçının kestirilme şekli, konuşma tarzı, erkeklere ve kadınlara karşı davranışı, o insanın moral problemlerini açığa vuran bir aynadır. Bu belirtiler bir erkeğin homoseksüel olup olmadığını gösterir. Gerçi, podösüet [Yumuşak, yüzü ince havlı bir tür deri, süet: ] ayakkabı giyen bütün erkekler homoseksüel değildir. Fakat Avrupa ve Amerika’da, bu cins ayakkabılar, çoğunlukla homoseksüeller tarafından giyilir, bu erkekler, genellikle yeşil rengi tercih ederler. Mendillerini göze batacak şekilde dışarıda bırakırlar, saçlarını uzatmak eğilimini gösterirler, parfüm sürünürler, kelimelerin üzerine basarak konuşurlar. Hareketleri ve davranışları kadınlara benzer. Çoğunlukla güzel sanatlara karşı kabiliyetlidirler. Kendilerini teşhir etmeğe meraklıdırlar. Çok zalim ve intikamcı olabilirler. Esasen sadizmin kökünü, cinsi sapıklıkta aramak hiç de yanlış olmaz. Bu gibi insanlar genellikle, cilveli, şımarık ve kaprisli haller gösterirler.

Karşı cinse aşırı ilgi gösteren, hayatlarını bu yolda tüketecek derecede şehvetin esiri olanlar, çoğunlukla mütecaviz, öfkeli olurlar ve en ufak bir nedenle hindi gibi kabarırlar. Karısını aldatan erkekler, çok konuşurlar ve daima mübalâğalı hareketler yaparlar. Ve artan neşeli davranışlar göstermeye meylederler. Nefislerinde bir çöküntü yaratacak kadar seksüel tutkuya yakasım kaptıranlar, özellikle ham ve sahte bir sofuluk taslarlar. Herkesi kendisine açındıracak surette konuşan insanlar ruh kirliliğinin etkisi altındadırlar. Bir kadının giyinişi, makyajı onun kişiliği hakkında teşhise yarayan en önemli faktörlerdir. Dudak boyasının rengi, elbisesinin biçimi, dikkati çekmek isteğinin birer belirtisidir. Macera peşinde koşan erkekler için bunlar birer sinyaldir. Hangi cinse mensup olursa olsun, aşırı şehvetin esiri olanlar, sigaraya, alkole, beyaz zehire kolaylıkla yakalarını kaptırırlar. Bu gibi şahıslar gerek kendi cinslerine, gerekse karşı cinse, sebepsiz ve lüzumsuz el, kol ve omuz hareketleriyle sürünürler, işte bu teklifsiz ve laubali davranışları ile de kendilerini ele verirler. Esasen cinsi sapıklar arasında dirsek teması hemen herkesçe bilinen bir işarettir. Cinsiyet problemleriyle başedemiyen insanlar, topluma ve fertlere karşı hiçbir ilgi duymazlar. Konfora düşkündürler. Diğer insanların ihtiyaçları, hattâ felâketli durumları onlar üzerinde en ufak bir etki yapmaz. Sonuçları çok ciddi olan meselelere karşı bile, dikkati çekecek bir hafiflik ile çabucacık karar verirler. Ekonomide, politikada, sosyal meselelerde, hulâsa hayatın her alanında, prensipten fedakârlık etmek suretiyle sonuca varmayı, normal bir başarı sayarlar.

GÜVENLİK HIRSININ KÖLESİ OLANLAR

Aşırı derecede güvenlik tutkusuna yakasını kaptıran insanlar, daimi surette korku içindedirler. Olduklarından daha fena duruma düşmek korkusu ve kuruntusu her an yüreklerini kaplar. Gururları ise, bu korkularını belli etmemeğe onları zorlar. Bu gibi şahıslar vücutlarını dik tutmak ve çehre hatlarına keskin ve sert bir görünüş vermekle, korkularını saklamağa çalışırlar. Bu suretle davranmakla da, diğer insanlara karşı, kendi nefislerine olan itimatlarının, bir belirtisini verdiklerine inanırlar. Hâlbuki böyle bir görüntü, korkunun doğurduğu ölçüsüz bir sertlik demektir. Bu sertlik marazi bir korkunun izlerini taşır. Aslında, sert tavırlı bir insan iliklerine kadar korku duyan bir insandır.

Güvenlik tutkusunun esiri olanlar; ister ailede, ister ekonomide ve isterse politikada olsun, her problemin para kuvvetiyle çözüleceğine inanırlar. “Para her kapıyı açar” sözü bu şahısların ve daha birçok insanların, yaşantılarında ve davranışlarındaki temel felsefeyi temsil eder. Hayatta hemen her şeyi, güvenlikte ariyan fertlerin ve toplumların en cılız tarafları, insanların yalnız para ile tatmin edilebileceklerini düşünmeleridir. Onların inançlarının ağırlığını, her şahsa yiyecek, giyecek, oturacak, okuyacak ve çalışacak imkânlar sağlanırsa Komünizmin ortadan kalkacağı merkezindedir. Bu insanlar, dünyanın en yüksek hayat standardına sahip ve kültürün doruğuna varmış ülkelerde, anarşizmin yayılmasının sebeplerini anlamaktan âciz olduklarını, bu sakat inançları ile isbat etmektedirler. Güvenlik hırsına yakasını kaptırıp, korkunun pençesinde yalnız maddi varlığa bel bağlayan bu şahıslar, insanların midelerine yiyecek, sırtlarına giyecek sağlamakla onların mutlu olamayacakları, bu insanların yürekleri için bir inanca muhtaç bulundukları gerçeğini göremeyecek kadar kördürler.

Güvenceyi ana motif olarak kabul eden insanlar, çevrelerine hırslarının ve korkularının projeksiyonunu yansıtırlar. Bu duruma düşen şahıslar, karşımdakilerin cömertçe davranışını ve sehavetini anlayamazlar. Bazı zaman, mânevi değeri maddi değerinden üstün olan bir hediyeyi, nezakete yakışmayacak bir tarzda, geri çevirirler. Halbuki, bu gibi korkulardan ve kuruntulardan uzak olan insanlar, akılcı ve samimi ölçülerde, hediye vermek suretiyle cömertliklerini belirtirler ve başkalarının gösterdikleri cömertlikleri de hoşgörü ve sevinçle karşılarlar. Bu insanlar, yerinde ve zamanında verilen bir hediyenin, dostlar üzerinde yaratacağı sevincin derecesini bildikleri için, onları bu sevinçten mahrum etmek istemezler.

Bütün varlığını emniyet faktörünün üstüne bina edenlerin korkularının bir belirtisi de, eğri giden her şeyin suçunu başkalarına yüklemek çabasıdır. Bu gibi şahıslar güvensizliğe katlanamazlar, haksız görünmeye asla dayanamazlar ve bunun sonucu olarak da kendi suçlarının bile sorumluluğunu üzerlerine almaya yanaşmazlar. Ellerinde bulunan bir plân, ister işe yarasın isterse hiçbir işe yaramasın, onlar için, yine de fırtınalı denizde bir cankurtaran simidi niteliğindedir ve ona sıkı sıkıya sarılırlar. Hele bu plân bir de kendileri tarafından yapılmış ise ve bunun değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman büyük bir inatla bu isteğe karşı korlar. Bu plânın, toplumun ihtiyacıysa cevap verip vermediğine bakmazlar, hattâ onların duygularını yaraladığına bile aldırış etmezler. Şayet, bu plânın mutlaka değiştirilmesi lüzumu ortaya çıkarsa, işte o zaman, hiçbir akılcı sebeple açıklanamayacak şekilde bir hiddet fırtınasına tutulurlar.

BAŞARI TUTKUSUNA YAKASINI KAPTIRANLAR

Başarı tutkusunun esiri olan insanlar, aşırı derecede mevki ve şöhret düşkünü olurlar. Bu şahıslar rahat bir nefes bile alamazlar. Hayatları boyunca, kendileri koştukları gibi, başkalarını da koşturmaya uğraşırlar. Dinlemeye hakları olmadığını, bir önyargı ile kabul ettikleri için, daha genç yaşlarında tıknefes olurlar. Bunlar için, dinlenmek boşuna vakit kaybetmek, rahat bir nefes almak için durmak ise ölümdür. Çünkü insanları hedefe ulaştıracak yolun, durmadan çabalamak olduğu inancındadırlar. Fakat tabiat kanunlarına aykırı olan bu davranışları sonunda, ruhi ve bedeni yorgunluk kendisini göstermekte gecikmez ve bunu gidermek için de, dozu gittikçe artan miktarlarda, tenbih edici ilâç almaya mecbur olurlar. Bu gibi şahıslar, çoğunlukla sigaralarını birbirinden yakarak söndürmeyen ve üstelik kendilerini alkole veren insanlardır. Bütün başarıları ve şöhretleri, yalnız başlarına, kendi nefislerine mal etmek sevdasındadırlar. Kendilerine lâyık görülecek, sıra ve mevki hususunda çok alıngandırlar. Sıra ve mevkilerini kıskandıkları insanlara yaltaklanırlar ve şirin görünmek için her çareye başvururlar. Maksatları, bir fırsat elverdiği zaman onları yere vurmaktır.

Bu gibi şahıslar, sırf kendilerini yükseltmek için, diğer insanları durmadan tenkit ederler. Başkalarının kabiliyetlerini ve işlerindeki başarılarını görmezden gelirler, hele onları takdir etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Kendilerini başarıya ulaştıramayacağına inandıkları hiçbir yola gitmezler. Bu husustaki kararlarından asla dönmezler ve kafalarına koyduklarını yaparlar. Başkalarının refahına çok az ilgi gösterdikleri için, diğer insanlarla çalışmanın, kendilerine güç geleceğini bilirler ve yalnız başlarına çalışmayı tercih ederler.

Başarı hırsına yakasını kaptıran insanların, kuvvete ve otoriteye dayanan, bir tek ideolojisi vardır. Bu şahıslar; tek taraflı, saygısız ve vicdansız olurlar ve kararlarından dönmezler. Onların tek ölçüsü, hedefe varmak için, gerekli olan kuvvettir. Kullandıkları vasıtaların, haklı veya haksız olması hattâ gayrimeşru olması, onları ilgilendirmez bile… Çağımızda; bir insanın manevi değerlere verdiği kıymet, o şahsın mânevi ve ideolojik inançlarını gösteren kesin bir delildir. Yakalarını aşırı derecelerde bir tutkuya kaptıranları, ancak yaşantılarında mutlak mânevi ölçüleri uygulayanlar teşhis edebilirler. Bir ideolojiyi tanımak ve teşhis etmek için, insanın kendisinin bir ideolojiye sahip olması lâzımdır. Biraz makul olan dürüst bir insan, gerçekte var olan mânevi cihazlanmaya karşı bir itirazda bulunmamalıdır. Çünkü var olan bir şeye saldırmak hiçbir sonuç vermez. Mânevi cihazlanmaya karşı çıkanlar, kendi yaşantılarında manevi değer ölçülerini tatbik edemeyen şahıslardır. Bu gibi insanlar, fırsatçı olurlar. Hayatları boyunca sosyal, ekonomik ve politik hedeflerine varmak için, dürüst ve namuskâr yolları seçemezler ve diğerkâm olamazlar.

Halbuki mutlak manevi ölçüleri kabul ederek hayatlarında uygulayanların ise, dürüst olmayan yolları, ruh kirliliğini ve bencilliği bir tarafa itmeleri lâzımdır. Mânevi değerlere kıymet vermeyerek, materyalist ideolojinin çukuruna saplananlar, yaşantılarında, niçin dürüstlüğe, ruh temizliğine, diğerkâmlığa ve insan sevgisine yer vermediklerinin sebeplerini ortaya dökmeli ve münakaşasını yapmalıdırlar. Yoksa bütün bunların, bir safsatadan ibaret olduğunu söylemek, hiçbir kıymet taşımayan bir demagojiden öteye geçemez.

Bir de görevleri icabı ve meslekleri bakılmadan, mânevi ölçülere değer vermeleri ve hayatlarını bu prensiplere göre sürdürmeleri lâzımgelen şahıslar vardır. Başkalarını yola getirmek görevini yüklenmiş olan bu insanlar, kendileri mânevi prensiplere dayanmayan bir yol tuttukları için başarıya ulaşamazlar. Mânevi ölçülere değer veren, onları gerçekten uygulayan ve erdemli bir hayat süren insanlarla karşılaştıkları zaman, gûya bu başarısızlıklarını örtmek için, kıskançlık ve hasetle, hattâ bir suçluluk psikozu altında, azametli bir eda ile ve fakat isterik bir tarzda, bu insanlara saldırırlar. Bu saldırılar, istisnasız olarak, enine boyuna düşünülüp ustalıkla yanlış bir temele oturtulduktan sonra, mânevi cihazlanmaya yöneltilir. Mânevi kıymetlerin değerini ve esprisini kavrayamayan insanlar, suçu daima mânevi cihazlanmanın umdelerine yüklemeye çalışırlar. İşin acıklı tarafı, bu bâtıl fikirlerine kapılan insanları da bulabilirler. Bu şahıslar daha da ileri giderek, materyalizmin birer savunucusu kesilirler ve sözde (?) delillerini bu materyalist ideolojiye dayandırırlar. Halbuki; Moskova radyosu, 21 Kasım 1953 günkü yayınında şunları söylüyordu:“Mânevi cihazlanma, şimdi hemen bütün ülkelerde köprü başlan kurmuş bulunmaktadır. Buralarda teşkil ettiği kadroları yetiştirmektedir. Bu kadrolarda bulunan inançlı insanlar ise, büyük bir kararlılık içinde, yüklendikleri görevleri yerine getirecek ve ideolojilerini bütün dünyaya yayacak güce sahiptirler. Buna da başarıyla devam etmektedirler.” Bu yayının, dünyayı hükmü altına almak için türlü plânlar yapan materyalist ideolojinin baş-mimarı Komünist Rusya’nın radyosundan gelmesi dikkate değer. Demek ki: Komünistler, mânevi cihazlanmanın mânevi ideolojisinin, kendi materyalist ideolojilerini iptal edeceği gerçeğini görmüşlerdir.

Nasyonal sosyalistlerin, mânevi Cihazlanma hakkındaki düşünceleri ise, bir gestapo yetkilisinin raporunda şu şekilde anlatılmaktadır: “Mânevi cihazlanmanın, nasyonal sosyalizme karşı müsamahasız bir savaş durumunda bulunduğu kabul edilmelidir. Onlar, Reich’ın sınırları içerisinde yeni bir politikanın ve yeni bir dünya görüşünün meydana gelmesinin şartları üzerinde çalışmaktadırlar.”

Materyalistler, ister sağcı isterse solcu olsunlar, bunlar çocukça hattâ gülünç yakıştırmalarla, mânevi cihazlanmayı, işlerine geldiği şekilde, bâzan Komünizmin destekçisi, bâzan kapitalizmin bir âleti olarak tanıtmaya çalışırlar. Gerçekte ise, dört umdeyi uygulayarak erdemli bir yaşantı sürdüren ve hakkı kendilerine rehber eden bu insanlar, ne sağa, ne sola, ne işçilere, ne işverenlere, ne Amerika’ya ve ne de Rusya’ya karşıdırlar. Onlar yalnız, her şeyi değiştirmek ve iyiye yöneltmek çabasındadırlar.

Bir şahsın mânevi değerlere karşı telâkkisi ve tutumu, onun saplandığı güçlük bataklığını teşhis etmekliğimizi ve kişiliği hakkında doğru bilgi elde etmemizi sağlar. Herkesin bilmesinde yarar olan bir gerçek vardır ki o da: ‘‘Kendi nefsine karşı dürüst davranan insanların yüreklerinde, başkalarına hükmetmek hevesi yer edemez ve bu insanlar kendilerini herkesten üstün görmek kuruntusuna kapılanmazlar.”

YENİ İNSAN TİPİ

NEFSİN BAĞLARINDAN KURTULMAK

Atılacak üçüncü adımla, nefsin bağlarından kurtularak âzat olmak sağlanır. Bir insanın kendi nefsine karşı, açık yürekle ve köklü şekilde, dürüst davranarak yaptığı haksızlıkları düzeltmeye yönelmesiyle, ilk adım atılmış olur. Eğer bir insan, başkalarının kendisini gördüğü gibi, kendi kusurlarını görür ve bunu da bütün çıplaklığıyla söyleyebilirse, işte ancak o zaman bütün bağlarından kurtulmak ve âzat olmak yolunu tutmuş demektir. İnsanlar, yalnız gerçekleri görürlerse kendi bağlarından kurtulabilirler. İnsanların, gururlarının cerahat bağlamış çıbanına neşter atmak cesaretim kendilerinde görebilmeleri, yüreklerinde bir ümit ışığının parlamasına bağlıdır. Aksi halde, dün yapılan ve fakat bugün açıklamaktan utanılan haller için, gurur, sahibini sükûta zorlar.

En karışık ruhi problemlerin dahi, çözümlenebileceği ümidini insanlara aşılamak suretiyle onlara mânevi destek sağlanmalıdır. Senelerce moral çöküntüsünün altında ezilmiş olan insanlara dahi, bir kurtuluş yolunun bulunduğu gerçeğine onları inandırmalıdır. Ruhi bunalım içinde bulunan arkadaşlarınıza, başkalarının aile hayatında, ekonomide ve politikada karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüklerini açıklayarak, onlara yardımcı olunuz. Bu gerçekler, ne kadar açık ve iyi anlatılırsa, o derece büyük başarı elde edilir. Bunalım içinde bulunan arkadaşlarınızı, sorunlarını çözümlemiş olan insanlarla tanıştırınız. O zaman, aynı yükün altında ezilip de buna çare bulmuş bir insanın, söyleyeceği içten gelen basit birkaç cümlenin, saatlerce süren parlak bir nutuktan, çok daha etkili olduğunu göreceksiniz.

Moral çöküntüsünün pençesinde kıvranan bir arkadaşınıza rastladığımız vakit, zamanı iyi seçerek, dürüst bir şekilde, sizin de vaktiyle aynı durumlara düştüğünüzü anlatınız. Kendi hayatınızı açıkça önüne serdiğiniz arkadaşınızın kalbine açılan kapının anahtarını elde etmiş olursunuz. Arkadaşınız da, içinde bulunduğu sorunlar da yalnız başına olmadığını, başkalarının da vaktiyle aynı duruma düştüğü halde, bir çözüm yolu bulduklarını görecektir.

Bir insanı yeniden halketmeğe, ancak Allah muktedir olur. İnsanların, bu gerçeği akıldan çıkarmayarak, bu husustaki yüksek konuşma sanatının ve gösterecekleri bürhan ve belgelerin hiçbir fayda sağlamayacağını bilmeleri lâzımdır. Eğer bir şahıs, kendi nefsinde “İlâhi kudreti’’ vehmeder de başkalarından değişmelerini isterse ve onların nasıl olmaları icabettiğini dikte etmeye kalkarsa, o zaman ümit ettiği sonucun tamamıyla tersini elde eder. Bir insanın, eksikliklerini sıralayarak, bunları kafasına vururcasına söylemekle hiçbir şey elde edilmiş olmaz. Böyle bir davranış, o insanın kendi nefsine karşı saygısını yitirmesine yol açar ve dürüst duygu beslemene engel teşkil eder. Bu gibi hallerde, başarı sağlamanın sırrı, atılacak adımın zamanım iyi seçmeğe ve söylenecek her sözün, karşı tarafın üzerinde yapacağı etkiyi hesap etmeğe bağlıdır. Bazen sizin, şahsen dürüst davranmanız suretiyle, başkalarına yardım edeceğiniz durumlar olur. Bazen de arkadaşlarınızın davranışlarının, başkalarının hayatları üzerinde, ne büyük çöküntüler meydana getirdiğini, onlara söylemeniz doğru olur. İşlenen günahlar, işleyenleri kör eder. Eğer zamanında, içten gelen duygu ve şefkatle, manevi bir destek sağlanırsa, bu kör gözlerin açılmasına yardım edilmiş olur. Bu günahkâr insanlar da, belki kendilerini oldukları gibi görürler.

Çağımızda, insan iradesinde bir devrim yapmak için, dünyanın hemen her köşesinde sürdürülen amansız savaş, çeşitli ideolojilerin gayelerinin çekirdeğini teşkil etmektedir. Fakat insan iradesinde, köklü ve kalıcı bir devrimin meydana getirilmesi, birçok etapların birbiri arkasından aşılmasıyla mümkündür. Özellikle, seks, güvence ve başarı tutkusuna aşırı derecede yakasını kaptırmış olan insanların, her şeyden önce kendi iradelerinin karşısına, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisinden ibaret moral umdelerini mutlak ölçülerle koymaları lâzımdır. Ancak, bu moral umdelerinin kesin olarak uygulanması suretiyle, irade’nin olduğu gibi bütün çıplaklığıyla ortaya konulması mümkün olabilir.

İtina ile seçeceğiniz bir dostunuza, Hak yolundan ayrılmayarak, ahlâk kurallarına bağlı erdemli ve dürüst bir hayat sürmesini teklif ediniz. Arkadaşınız, bu denemeyi belki sizinle birlikte, belki de yalnız basma yapmak isteyecektir. Kendisine bu dört umdeyi yazdırınız. Bu kıstasları tatbik ederek yaşantısını devam ettirdiği sürece, kendi şahsı hakkındaki düşüncelerini, açık yüreklilikle ve dürüst olarak not etmesini söyleyiniz. İlk denemede, arkadaşınızın gururu, onun ancak bir veya iki düşüncesini yazmasına müsaade edecektir. Buna rağmen, bu bir iki düşünce bile, bazı hallerde net bir sonuç elde etmeye yarayabilir. Ancak, bu deneylerin doğru bir netice vermesi için, mutlak bir dürüstlükle hareket edilmesi lâzımdır.

İkinci etapta, ilk tecrübeyi geçiren bu arkadaşınızın, şimdi kendi şahsı hakkında ne düşündüğünü size söylemesini isteyiniz. Eğer bu arkadaşınız, kendi hakkında düşündüklerini açık yürekle size anlatacak olursa, o zaman mutlak bir dürüstlükle hareket etmiş demektir. Arkadaşınız, gururunu yendiğini ve nefsinin tahakkümünden kurtulduğunu, kendisi de hissederek bir hafiflik duyacaktır. Dürüst davranmaya yanaşmak istemeyenler ise, gururlarını yenememeleri yüzünden, mevki, debdebe ve şöhretlerini feda edemeyen şahıslardır. Yahut bunlar, şimdiye kadar yaptıklarını bundan sonra da yapmağa peşinen karar vererek bu yolu başından seçmiş olanlardır.

Nefsin bağından kurtulmak isteyen insanların, geçmişteki hallerinden ve gelecekteki düşüncelerinden, hiçbir hususu gizli tutmağa yeltenmemeleri lâzımdır. Bütün kartlar, açık olarak, masanın üzerine serilmelidir.

Üçüncü etapta, elimize kâğıt ve kalem alarak, geçmiş zamanlarımızda dürüst davranmayarak ruh kirliliğinin etkisi altında, bencillik duygulan ile ve nefretle hareketimiz yüzünden, bazı şahıslara yaptığımız fenalıkları not etmemiz lâzımdır, işte o zaman, kimlerden af dilemekliğimiz gerektiğini ve hangi hatalarımızı düzeltmemiz icabettiğini açıkça görürüz. Bütün davranışlarında, mutlak namuslu ve dürüst olan insanlar, kendilerinin affedilmeğe muhtaç olduklarını idrâk ederek, başkalarını affetmek durumunda olduklarını hissederler. Esasen; katıksız, saf ve hâlis bir pişmanlık duygusu, sahibinin vaktiyle yaptığı bir haksızlıktan dolayı af dilemeğe sevk eder. Bunu yapmayanların ise, Allah’tan af dilemeleri beyhudedir. Ancak haksızlık yaptıkları şahıslardan af dileyenler, Allah’tan af dilemeye hak kazanırlar.

Sayılan bu merhaleleri aşan insanlar, bütün hareket tarzlarını sükûnet içerisinde daima yeniden gözden geçirmeli ve kıstaslara uymayan davranışlarını düzeltmek çarelerini aramalıdırlar. Bir kimsenin, herhangi bir olayda, yüzde on kabahatin kendisinde, yüzde doksanın ise karşısında olduğu kanaatına vardığım farzedelim… Şayet bu şahıs, hatasını düzeltmek yoluna gidecek olursa, bu takdirde yalnız kendi kabahatından söz etmeli ve bu düzeltmeyi, hiçbir karşılık beklemeden yapmalıdır. Böyle bir durumla karşı karşıya gelen şahıs; “fakat bu söylenilenler, benim bütün hayatım boyunca sürecek bir fedakârlığı göze almaklığımı gerektirir..” diyecek olursa, verilecek cevap şu olmalıdır: “Hayatınızın kalan kısmını, daha hayırlı ve faziletli bir şekilde geçirmeniz mümkün değildir.” Allah bizlerden, gücümüzün yettiği kadar iyilik yapmamızı ve iyi davranışlarda bulunmamızı ister.

Hoyrat ve inatçı bir şahsın yüzüne karşı, “bu inatçı huyundan vazgeç” demek hiçbir şey sağlamaz. Fakat aynı şahsa, yumuşak bir tarzda, herhangi bir meselede, dürüst ve insaflı davranması söylenirse, o şahıs çoğunlukla, bunu kabul eder. Samimi bir şekilde yapılacak bu telkinler sonunda hoyratlığın ve inatçılığın, hayatında hiçbir şey ifade etmediğinin farkına kendisi varacaktır. Eğer bizler gücümüzün yettiği iyilikleri yaparsak, gücümüzün yetmediklerini de Cenâb-ı Hakk bizlere bahşeder.

Bilerek veya bilmeyerek yapılan hataların düzeltilmesi ve elden gelen iyiliklerin yapılması suretiyle, diğer insanların da aynı yola gitmelerini ve kendilerini düzeltmelerini sağlamış oluruz. Zamanla, şahıslarda birçok değişiklikler meydana gelir. Fertlerin ve toplumların yaşantılarında iyilikleri ve kötülükleri birbirinden ayırdedecek bir durum hâsıl olur ve nefislerin ıslahı yolu açılır. Bu mertebelere varan insanlar, tecrübelerini değerlendirerek, diğerlerini de istifade ettirirler. Şahsen kendisinin, toplumunun, ırkının veya ulusunun haksız davranışlarını görecek duruma gelir. Yepyeni bir ruh ve davranışla, dürüst bir kararla, yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi yoluna gidilir. Samimi bir af dileğiyle, geçmişte peşin hüküm sonucu, diğer şahıslar, toplumlar, ırklar ve milletler hakkında verilen kararlar ortadan kalkar ve nefret duyguları kendiliğinden yok olur. Bu başlangıç, ideoloik hislerle parça parça edilen dünyamız insanlarının, aralarındaki nifak yerini dostluğa terk eder.

Son merhalede ise, eğer insanlar iradelerini samimi olarak, bir devrime tabi tutmak isterlerse, o takdirde, hayatlarını tanzim eden, yüksek bir iradenin varlığına inanmaları lâzımdır. Bu kanaat ve inanç bu alandaki başarının kaynağını teşkil eder. İradenin devrimi, yürekten gelen bir istekle gerçekleştirilmezse, başlangıçta bazı ilerlemeler görülse bile, bunlar geçici bir hevesten öteye gidemez. Bu duruma düşen şahıslar ve toplumlar, yavaş yavaş ümitsizlik bataklığına saplanırlar ve her türlü çabanın faydasız olduğuna inanmağa başlarlar. Umudunu kaybeden bir kimsenin ise, bu alanda başkalarına yardım etmesi beklenemez. İrade çelik bir yay gibidir, kuvvet tatbik edilerek bir tarafa eğilebilir. Ancak bu kuvvet kalkınca yay eski durumunu alır. Eğer iradeye tatbik ettiğimiz mânevi baskıyı gevşetecek olursak, irade derhal önceki durumuna döner. İnsanlarda bir iradenin mutlaka bulunması lâzımdır. Bu kendi iradesi olacağı gibi ulvi bir irade de olabilir. Bunlardan birini tercih etmemiz icab eder.

İrade, nefsin tâ kendisidir. Eğer, samimi olarak irademizi daha ulvi bir kudretin emrine verecek olursak, nefsin heveslerinden vazgeçmek lâzım geleceğini, kesin olarak bilmekliğimiz lâzımdır. Çünkü bu hal, yaşantımızdan bir kısım fedakârlık yapmaklığımızı kabul mânasına gelir ve bir çeşit nefsin ölümü demektir. Büyük bir devrimci, “Ben her gün ölüyorum” diyor. [*] Bizler insan olarak, irademizi, ulvi bir kudretin emrine verip veremeyeceğimiz hakkında kesin bir karara varmalıyız. Bir kere verilecek bu karar, her gün yenilenmeli ve dürüstlükle tatbik edilmelidir. Burada esas olan, hayatını kendi nefsinin heveslerine değil ulvi bir iradeye adamaktır. Bu da bir atalar sözüyle ifade edildiği gibi, “Bağrına taş basmak”la mümkündür. Bu akide, hiçbir dinin ve inancın inhisarında değildir ve her şahıs için her yerde uyulması lâzım gelen bir hükümdür, insanların, din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir yaşayış şeklini benimsemeleri, insanlığın geçirmekte olduğu mânevi marazın ve ruhi bunalımın en kati devası olacaktır. Bu akide ve felsefe ancak, fertlerin ve milletlerin değişmesini sağlayacak ve onlara iyiye gidecek yolu gösterecektir. Mahatma Gandhi bu gerçeği anlamış ve bu sırra ermiştir.

(*) Yazarların anlatmak istediği bu ruh haletini bir Türk mutasavvıfı şu beyitle veciz bir şekilde ifade eder:

“Hayati cavidanı şeyhu kâmilden sual ettim

Ölmeden ölmektir deyince intikal ettim.”

M. San

YENİ İNSAN TİPİ NETİCE

Şimdiye kadar, dürüst davranılarak yapılan hataların ve elden gelen iyiliklerin yapılması lüzumundan söz ettik. Bir adım daha ileri giderek, insanın hayatı boyunca, ihtiyaç ve zaruret içinde bulunan diğer şahısların ve toplumların yardımına koşması gerektiği sonucuna varmalıyız. Böyle bir kabul, bir mukavele veya bir akit ciddiyetinde ve niteliğinde olmalıdır. Şöyle ki:

Bu kabulün sahibi; yaşantısını, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisi esasına göre tanzim etmelidir. Bu prensibini gerçekleştirmek için, her gün sabahın erken saatlerinde, yalnız başına sükûnet içerisinde vicdaniyle başbaşa, bir nefis muhasebesi yapmalıdır. Bu suretle, bir gün evvelki yaşantısı sırasında, düşüncede, sözde veya fiilde işlediği hataları not ederek bunlardan mümkün olanlarını düzeltmek yoluna gitmelidir. [*]

(*) İslâmiyet, sabah namazını dini bir fariza haline getirmekle, bundan 1400 yıl önce, tanyeri ağarmadan ve dünya gürültüsü başlamadan, her gün ALLAH huzurunda nefis muhasebesi yapmak fırsatını müslümanlara bahsetmiştir. M. San

Bütün münasebetlerinde, vereceği kararlarda ve yapacağı plânlarda dürüstlükle hareket etmeli ve nefsine hâkim olmalıdır. Ailesi hakkındaki son sözünde, işine ve servetine ait huhuslarda, hattâ kullanılmasında hulâsa bütün davranışlarında insaftan, adaletten ve hak mefhumundan ayrılmamalıdır. Bunları gerçekleştirmek için de, aynı gayeleri güden idealistlerle fikir alışverişi yaparak, ana noktalar üzerinde anlaşmaya varmalıdır. Bu yolda bir ömür harcamış olan mücahitlerin hayatını incelemelidir.

Yeni bir dünyanın kurulması için, mânevi bir mücadeleyi yürütmek üzere kurulmuş idealistler topluluğuna katılmalı ve geriye dönmeyecek şekilde nefsini bu yola adam alıdır. Bunu ciddi bir vazife saymayanlar ve hafife alanlar, kendilerini aldatmış olurlar. Yürekten gelen bir aşkla buna sarılanlar ancak kendilerini, dünyayı yenileyecek bir savaşın içinde bulurlar ve ihtiyaç içinde bulunan, ıstırap çeken insanların ve milletlerin acılarını dindirmek gücünü kendilerinde bulurlar.

Herkes tarafından paylaşılacak idealin, bir araya getirdiği bir topluluk, ancak manevi değerleri yok ederek, insanlığı parçalayan materyalist ideolojinin saçtığı zehirleri temizleyerek, dünyayı yenileyebilir.

Bu umdeler ve prensipler ise, manevi cihazlanmanın tâ kendisidir. Gerçek demokrasi ideolojisinin esprisidir. Bu umdeler bir organizasyonu değil bir organizmayı temsil eder. Buraya ne girilir ve ne de çıkılır. Bu bir uzviyette olduğu gibi, ancak, yaşanır. Derin bir ıstırap ve ihtiyaç içinde bulunan insanlara yardım etmek için duyulan his, şahısları herhangi bir organizasyondan çok daha etkili bir şekilde birbirine yaklaştırır. İşte bu mânevi kuvvet sayesinde, insanlar birbirlerine kenetlenerek tarihe kargı olan vazifelerini yerine getirirler. Bu organizma aynı zamanda yaratılacak modern dünyanın, hücrelerinin çekirdeğidir.

Bu mertebeye varmış olan insanlar bile, henüz idealist bir inkılâpçı pâyesine erişmiş sayılamaz. Fakat ne de olsa, çile devresinin yansım tamamlamış olur. Nefis disiplin altına alınmış ve sağlam bir idealle, ulvi bir gâyeye doğru yönelinmiştir, bu suretle yeni bir toplum ve yeni bir arkadaşlık doğmuş ve dünya ailesinin zincirine bir halka ilâve olunmuş demektir.

YENİ İNSAN TİPİ NİHAİ KARAR

Sıralanan bu merhalelerin aşılması, insanların doğru kararlara ulaşmasını sağlar. Fakat verilecek bu yoldaki bir kararın tatbik edilebilmesi her şeyden önce nefsini adayacak şahsiyetin yüksek bir mertebeye ulaşmış olmasına bağlıdır. İnsanlar, nefislerini, ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve sevgi ile bezedikten ve bunları hayatlarının düsturu olarak kabul ederek tatbik ettikten sonra ancak, başka insanları iyi yola sevk edebilirler. Din ve ahlâk kurallarına uymayan ve erdemli bir hayat sürmek istemeyen fertlerin ve toplumların, dünyanın her köşesinde, ruhi buhranlar içerisinde çırpındıklarını görüyoruz. Mânevi değerlere ve ahlâk kaidelerine karşı müraice davranışlar, insanları ve milletleri yanlış yollara sürükler, aralarındaki sevgi ve saygının yok olmasını doğurur ve ayrılıklara yol açar.

Hemen hepimiz, mânevi değerlere kıymet vermeden, nefsimizin hava ve heveslerine kapılarak, doğru yoldan saptığımla pekâlâ biliriz. Vaktiyle birisi şöyle söyleniyordu: “Bu dünyada hoşuma giden her şey, ya gayrimeşru veya ahlâka aykırı sayılmaktadır ve bu da benim canımı sıkmaktadır.”

İnsan olarak, başımızdan birçok olay geçebilir. İrili ufaklı bir sürü hata yaparız. Hattâ doğru yoldan bile sapabiliriz. Fakat birçoğumuz bu tecrübelerden ders almayız. Daha sonra, bu nâhoş olayları te’vil yoluna giderek, onları kalbimizin gizli bir köşesine gömmeyi tercih ederiz. İşte o zaman, bizler gün ışığına çıkamadıkları için, mağaraların karanlık ve kuytu yerlerine saklanan, yarasaların durumuna düşeriz.

İnsanlar, işledikleri günahları kabul ederek pişmanlık duyarlarsa, yüreklerini bir mengene gibi sıkan duygulardan kurtulurlar. Hatalarını olduğu gibi görmek cesaretini gösterenlerin, nefislerine karşı saygıları artar. Bizler, gerçi kargaların başımızın üzerinden uçup gitmelerine engel olamayız. Fakat, baykuşların tepemizde yuva yapmalarına mâni olabiliriz. Bunun içinde, işlediğimiz hataları bütün ağırlıklarıyla kabul etmeli ve neşter atılması gereken cerahat dolu yaralara, acı dindirici merhem sürmeğe kalkışmamalıyız. Fakat, ne yazık ki, hemen hepimiz çirkinliklerin üzerini yaldızlı boyayla örteriz.

Birkaç örnek verelim: Bizlerin flört dediğimiz şey, aslında şehvetperest’liğin tâ kendisidir. Tenkitlerimizin altında yatan gerçek ise, kendini beğenmenin ve kıskançlığın su yüzüne çıkan belirtileridir. Eğer, istisnasız olarak, hiçbir şeyi takdir ve tasvip etmek istemiyorsak, o zaman, tatmin edilmemiş bir gururun ve yaralanmış bir haysiyet kuruntusunun zebunu olduğumuzu anlamalıyız. Kendilerini kâh diğer insanlardan üstün görmelerin, kâh aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmaların gerçek sebeplerini, bu şahısların yakalandıkları “Megalo Mani” hastalığında aramalıyız. Yapılan haksızlıkların insanların yüreklerine kin tohumları saçacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bizler, duygularımızın sebeplerini ve karakterini, dürüst bir şekilde tanımak için çaba harcayacak olursak, ancak zafere ulaşabiliriz. Halbuki, doğru yoldan saptığımız zaman, gururumuz bize ağzımızı sıkı tutmayı telkin eder. Bizler de, işlediğimiz günahları tevil yoluna gider ve insanlığın beklediği feragati gösterecek yerde, boş hayâllerle kendimizi avutmağa uğraşırız. Gerçi, böyle bir hayatı ömür boyunca sürdürmek kolay değildir. Nefislerim ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve insan sevgisiyle bezeyenler ve kendilerini hak yoluna adayanlar böyle bir hayatı yaşamak için gerekli kuvvet ve kudreti ancak kendilerinde bulabilirler. Böyle ulvi nihai bir karar vererek bunu devam ettirmek isteyen şahısların, nefislerini insanlığın yükselmesine adamış olan idealistlerle fikir alışverişinde bulunmaları gereklidir. Bu yola bas koyan şahısların, insanlığa karşı olan manevi vazifelerim, daima mevkilerinden üstün tutmaları lâzımdır. Bazı insanlar, “Benim işim başımdan aşkın, daha fazlasını yüklenemem” derler. Halbuki, mânevi cihazlanma için harcanacak çaba, hiç de fazladan bir iş değildir, hayatta yerine getirilmesi gereken kudsi bir vazifedir. Ancak bu vazifeleri yapacak idealistler çoğaldığı takdirde, yeryüzündeki milyonlarca insan fikir esaretinden kurtarılarak özgür düşünceye kavuşturulabilir.

Materyalist ideolojilerin hüküm sürdüğü yerlerdeki ilerlemeler, orada yaşayanların inancından değil, başlarındaki idarelerin zalimce baskılarından ileri gelmektedir. Oralardaki insanlara, hayat mücadelelerinde, başka yolları seçmek imkânı verilmez. Akidesi bozuk olan vicdansız insanlar, bütün dünyayı hükümleri altına almak için işbirliği halindedirler. Milletlerinin ve içinde yaşadıkları toplumların, birliğe ve beraberliğe kavuşturulması için, hayatlarını adayacak idealist insanların çoğalması, ancak bu kötü niyetleri boşa çıkarabilir.

Zarlar atılmış ve hüküm günü belli olmuştur. Önümüzde seçilecek iki yol vardır ki bunlar da; ya organize bir materyalist ideolojinin pençesine düşmek veya mânevi cihazlanmamızı gerçekleştirmektir.

Verilecek bu karar, insanlığın geleceğini tâyin edecektir.

Birçok Şeylerin Ters Gitmesinin Nedeni

Bugünün dünyasında, her teröristin, neler yapması lâzım geldiği ve meydana konacak toplum şekli, ayrıntılarıyla tesbit edilerek kendisine bildirilir. Hayatını sürdürebilmesi için bunları yerine getirmek zorunda olan anarşist/terörist, bazı hususlarda, diğer insanlardan daha kararlı davranmak mecburiyetindedir.

Terörizmin karşısında yer almış olan milyonlarca insan ise, kendi kabuğuna çekilmiş bir durumdadır. Bu insanlar, sözde kendi dürüstlüklerinin kuruntusu içinde ve hayal âleminde yaşarlar ve fakat hiçbir etkili davranışta bulunmazlar. İşte bu yüzden de, hedefe varmakta teröristlerden geride kalırlar.

Geçen yüzyılların insanlarının, dünyayı araştırmak ve gördüklerini yazmak merakında olduklarını, bunun da akılcı bir çağ yarattığını, yaşadığımız yüzyılın insanlarının ise, dünyayı hükümleri altına almak hevesine kapıldıklarını, bunun da bir terör çağı meydana getirdiğini söylemiştik. Eğer zamanımız insanlarında, bir rönesans devri açıp dünyayı yenilemek ideali yaratılabilirse, işte o zaman insanlık tarihi, yeni bir çağın başladığım yazacaktır.

Fakat bu ümidin gerçekleşmesi, milyonlarca insanın, şahıs iradesinin nasıl değiştirileceğini bilmelerine bağlıdır. Aksi halde zora dayanan anarşizmin/terörizmin stratejisi başarı kazanmaya devam edecek ve fakat buna kargı koymak isteyenlerin harcayacağı çabalar boşa gidecektir.

Hepimizin gördüğümüz gibi, anarşistler/teröristler birbirlerine kenetlenmiş şekilde ve büyük bir iştiha ile, dünyaya hâkim olmak için cephe kurmuşlardır. Terörist olmayanlar ise, isteksiz bir halde, birlik olmadan sağa sola yalpa vurmaktalar. Yaptıkları teşebbüsler, barış isteğinden, nutuk atmaktan ve protesto çekmekten öteye gidemez.

Terörizm ile mutabık olmayanların en zayıf taraflarından birisi de, teröristlerin fert olarak, sınıf olarak, millet olarak, hangi kuvvetlerin etkisi altında hareket ettiklerini, dürüst bir şekilde, tesbit etmekten kaçınmalarıdır. Daha da ileri giderek, teröristlerin genelde materyalist ideolojinin militanları vasıtasıyla, bütün dünyayı ele geçirmek amacında olduklarını görmezden gelirler. Bu insanlar, çoğunlukla miskin bir hedefin peşinden koşarlar ve icat ettikleri birtakım yanlış kavramlara ve değerlere dayanarak kendilerini tatmine uğraşırlar.

Bütün şahısların, toplumların ve milletlerin, şu iki ana fikirden birisi tarafından sevk ve idare edildiği bir gerçektir. Bunlar da: “Ben ne istiyorum?..”, “Hangisi doğrudur?..” Gerçi her insanın vicdanında, bu iki kavram arasındaki farkın, duruma göre, nerede olduğunu tartacak bir terazi vardır. Ancak yüzlerce yıldan beri insan zekâsı, vicdanının sesini boğmak için delil aramakla meşguldür. O derecede ki, “Hangisi doğrudur?..” mefhumu yerine, “Ben ne istiyorsam o doğrudur” hükmü ikame olunmuştur» 20. yüzyıl insanlarının bugün içinde bulunduğu ruh haleti bizlere, kafanın kalbe üstün geldiğini, hakkın yerini çıkarın aldığını açıkça göstermektedir.

Bu dünyada, her şahsın üzerinde en fazla etki yapan bir şey vardır. Bu korku olabilir. Başkalarının hakkımızda ne düşüneceği korkusu!..

Başarıya ulaşamamak korkusu!..

Gülünç olmak korkusu!..

Gözler önüne serilmek korkusu!.. işini kaybetmek korkusu!..

Azınlıkta kalmak korkusu!..

Seçimi kaybetmek korkusu!..

Diğerlerinin gözünde büyüklük hissini kaybetmek korkusu!…

Elinde olanı kaybetmek korkusu!..

Elinde olmayanı ele geçirememek korkusu!..

işte bunlar, bugünün sınıf kavgalarının ve milletler arasındaki anlaşamamaların asıl sebepleridir.

Diğer taraftan para, topluluk hayatı sürenler üzerinde, büyük rol oynar. Gerçi para, mücerret olarak hiçbir kıymet ifade etmez. Para yenilemez ve banknotlarla bir ev de yapılamaz. Fakat paraya verdiğimiz değer ve mâna, çoğunlukla paranın insanları nasıl sevk ve idare ettiğini gösterir. İnsanlar ve milletler, bütün ömürlerini, varlıklarını ve servetlerini çoğaltmaya harcarlar. Her şahıs, mümkün olanın da fazlasını elde etmek için uğraşır. Bu da insanların, paraya karşı durumunu açıklamış olur. Para artık, vasıta olmaktan çıkmış, gaye olmuştur.

Ağır sanayii misal olarak ele alalım: Dünyanın en değerli kafaları, burada yalnız ortakların servetini artırmak ve hisse senetlerinin fiyatını yükseltmek çabasındadırlar. Buna karşı, sendika yöneticileri, yıl boyunca her defasında ve her fırsattan istifade ederek, işçi ücretlerinin artırılması için uğraşırlar. Gerek iş verenler gerek işçiler, birbirlerine karşı sınırsız bir menfaat hırsıyla, sürdürdükleri bu savaşın, dengeyi bozacağını düşünmezler. Grevlerin, lokavtların yurt ekonomisini sarsarak, materyalist ideolojiye kapıları ardına kadar açacağını ve sonuç olarak da ülkede diktatörlük idaresinin yerleşeceğini akıllarına bile getirmezler.

Gerçi, haksız olduğu bilinen kötü bir idare şekline normal olarak insan yüreği tahammül edemez. Bu sebepten ötürü, birtakım yaldızlı sözler söylenmekte, sloganlar imal edilmekte, teoriler icat olunmakta, bu suretle de milyonlarca insanın kafasına yanlış kavramların yerleştirilmesine gayret sarfedilmektedir.

Küçük yaşlardan başlayarak çocuklarımıza, saygıdeğer bir insan olmak için, ailelerini lüks içinde yaşatmak için, çok para kazanmak lâzım geldiğini sanki mukaddes bir vazife imiş gibi telkin ederiz. Bencil bir felsefeyi ve sınırsız bir hırsı temsil eden bu hedef, insanları fasit bir daireye sokar. Belki bu davranış, geçici bir zaman için şahsına, sınıfına ve milletine bir yarar sağlar. Fakat buna karşılık, sonunda, dünyayı tahrip eden bir âfet olarak insanlığın karşısına dikilir. Ne yazık ki, okullarda ve üniversitelerde bu yanlış telkinlere dair tek söz söylenmez. Öğrencilere, hayatlarını daha değerli kılacak hedefler verilmez, daha yüksek idealler aşılanmaz. Sonuç olarak, milyonlarca gencin taze kafası materyalist ideolojiye saplanır ve terörizme müsamaha ile bakmaya meyleder.

Bugünün toplumunda bencilliği bile, husus! hayatta, bir fazilet örneği olarak göstermek marifeti “sağduyu” diye vasıflandırılmaktadır.

Yine bu sakat görüşten hareket edilerek: Sendikasına bağlı işçilerin az çalışıp eksik randıman vermelerine rağmen, onlara, en yüksek ücreti koparan sendika yöneticisi “becerikli” sayılmaktadır. Değersiz mallara karşı, halktan en çok para çeken adam, “iyi sanayici” olarak adlandırılmaktadır. “Partimize yarar sağlayan her şey haktır” sözlerini diline pelesenk eden ve ahlâka uymayan yaşantısıyla ve müraice lâflarıyla, halkın en kötü taraflarına alkış tutan politikacı “vatansever” olarak itibar görmektedir. Bu tip politikacılar ise bu tür davranışlarıyla, gerçekte halklarının mahvına sebep olmaktadırlar.

Kasıtlı olarak ortaya atılan bu yanıltıcı ölçüler, ne yazık ki halkın kafasında, bir gerçekmiş gibi yer etmektedir. Bu durum insanlık arasında, çok yaygın bir hal almıştır. O derecede ki; memleketine gerçekten hizmet etmek isteyen idealist insanlara küfürler yağdırılmakta, hakaretler savurulmakta ve bu idealistler alaya alınmaktadırlar. Bu yanlış değerlendirmeler, “Ben ne istersem yaparım” veya “Yararım olan her şeyi, gayrimeşru olsa da yaparım” diyebilen insanların, toplumdan saygı görmelerini hattâ idarenin kilit noktalarına yerleşmelerini mümkün kılmaktadır.

Halbuki 20. yüzyılın başlarında, uygar ülkelerin birçoğunda, aile babası olmak niteliğinden yoksun, sözüne güvenilemeyen ve dürüst olmayan insanların, toplum hayatında saygı görmeleri şöyle dursun, onların hoşgörü ile karşılanmaları bile bahse konu olamazdı. Bugün ise, dürüst ve medeni cesaret sahibi birisi çıkar da, ahlâkı mazbut olmayanların işbaşına getirilmelerinin, milletçe en zayıf tarafımız olduğunu söylemeğe kalkarsa, derhal başkalarının özel hayatına karışmakla suçlanır ve faşistlikle damgalanır.

Zamanımızın insanlarının çoğunluğu, eğer ahlâk zayıflığını ve haksızlığı hoşgörü ile karlarlarsa, modern bir insan olacakları kuruntusundadırlar. Hâlbuki yaşadığımız bu ideoloji çağında, şahısların hayatlarının milletlerin gidişini etkilediği ve ahlâk düşkünlerinin bulundukları topluluklarda, daima bir beşinci kol meydana getirdikleri ya bilinmemekte veya bilinmezden gelinmektedir. İki kuşak arasında, mânevi kıymet ölçülerinin bu derece büyük bir aykırılık göstermesinin sebeplerinin, ahlâktan yoksun insanların, yalnız menfaat esasına dayanan ortak bir organizasyona gitmelerinde aramak lâzımdır.

Bütün dünya ‘basınında, radyosunda ve yayın organlarında, moral eksiklikleri yüzünden, aşağılık duygusunun pençesinde kıvranan ve birbirlerine kenetlenmiş durumda çalışan insanlar vardır. Bu insanlar, senelerden beri bir klik halinde birleşmiş durumdadırlar. Kendilerine engel olacaklarını bildikleri, ahlâklı ve dürüst insanların şeref ve haysiyetiyle oynarlar ve onları dile düşürmeğe uğraşan’lar. Bu şahıslar, kendileri ayarında olan ahlâktan yoksun mahlûkları topluma, “örnek insan” diye takdim ederler. Bu gibiler, topluma radikal bir rönesans getirebilecek her ahlâk ve ideal akımım boğmak için kesin kararlıdırlar. Son hedefleri ise, dünya ölçüsünde bir parçalanmayı gerçekleştirmektir. Bu davranışlarına da, sıkılmadan “ilericilik” adını verirler.

“Bir insanın özel hayatı kimseyi ilgilendirmez” sözünü bir kalkan gibi kullanırlar ve gerçekleri örtmeğe çalışırlar. Halbuki: “Ben şahıs olarak nasıl, yaşadığım toplumun bir modeli isem, toplumum da dünyanın bir örneğidir”’

Manevi Cihazlanma bugün, insan iradesine yeni bir istikamet verecek güçte organizasyon kurmuş ve dünya çapında manevi savaş trupları meydana getirmiştir. Bu suretle bir moral kalkınması sağlayarak, son yüzyılın materyalist ihtilâline cevap verecek bir inkılâbı gerçekleştirecek güce sahiptir.

William Penn şöyle diyor: “İnsanların, ya din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat sürmeye veya ahlâksızlığın lânetlenmiş bataklığında yüzmeye karar vermeleri lâzımdır.” Dünyamız insanları, bugün bu alanda bir karar vermek durumuyla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar.

BİR İNSAN MİLYONLARA YÖN VEREBİLİR

(*) Namık Kemâl bunu Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) için söylediği şu beyitle, veciz şekilde ifade etmiştir:

“Eder tedviri âlem bir mekkinin kuvvei azmi

Cihan titrer sebatı payı erbabı metanetten.”

Mânevi cihazlanma mensupları, bugünün dünyasında yaşayan diğer insanlardan iki hususta daha ileri bir durumda bulunmaktadırlar. Birincisi; onlar şahıs olarak, ilk önce kendilerinin neler yapması lâzım geldiğini ve sonra da toplum düzeninin nasıl olması icabettiğini kesin olarak bilirler. İkincisi ve önemlisi de, bu bilgilerinin bir zora veya bir teoriye değil bir tecrübeye ve inanca dayanmasıdır.

Frank Buchman, kendisine yön veren ilk hayat tecrübesini, genç yaşında geçirmişti. O zamanlar, büyük bir endüstri şehrinin işçi mahallesindeki ıslahevinde bulunan çocukların terbiyesini üzerine almıştı. Günün birinde, ıslâhevinin parasının azaldığı vakit, mütevelli heyetinin öteki altı üyesi, Frank Buchman’a iktisat yapmasını ve çocuklara daha az yiyecek vermesini söylediler. Frank Buchman bu teklifi kabul etmeyerek istifa etti.

Frank Buchman, altı mütevelli heyeti üyesinin bu davranışlarının bencil olduğu ve kendisinin ideale dayanan çabalarına yıkıcı bir darbe vurduğu duygusuna kapıldı. Kendisine çok acı gelen bu olay, onu yalnız hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış, ümitsizliğe sürükleyerek yatağa düşürmüştü. Zamanın şöhretli mütehassıs doktorlarına başvurdu. Kendisine her sabah bir sıcak ve arkasından bir de soğuk duş yapmasını tavsiye ettiler. Bu tavsiyeleri aylarca yerine getiren Buchman’da hiçbir iyilik belirtisi görülmüyordu.

Buchman, bu olayda kendisinin haklı olduğuna inandığı için, uzun bir zaman, yenemediği bir öfkenin pençesinde kıvrandı durdu. Birçok büyük devrimci, geçirdiği bu gibi acı tecrübeler sonucunda, bugünkünden başka vasıflara sahip olan insanların, toplumların ve milletlerin daha adaletli bir dünya yaratabilecekleri kanaatına varmışlardı. Buchman da, bu çeşit bir ruh hâletine yakalanmıştı. Buchman, uzun zamandan beri, pençesinde kıvrandığı bu acı duyguların sebebini araştırıyordu. Nihayet günün birinde, bu olayda dünyanın rahatsızlığından ve altı mütevelli heyetinin davranışlarından gayri kendisinin de suçlu olduğu inancına vardı. Kendi kendisine şöyle diyordu: “Eğer o altı kişi haksız karar vermişlerse, ben de yedinci olarak onlara kin beslediğim için haksızım.”

Buchman, dünyayı değiştirmek isteyip de, kendisini değiştirmeye hazır olmayan bir şahıs kadar, lüzumsuz ve reaksiyoner bir insan bulunamayacağını anlamıştı. Derhal mütevelli heyeti üyelerine altı mektup yazdı. Kendilerine uzun zamandan beri kin beslediğini belirterek af diledi. Aynı gün ikindi vakti, kendisiyle birlikte deniz kenarında gezintiye çıkan arkadaşı, Buchman’daki değişikliğin farkına vardı. Arkadaşı, Buchman’ın bütün bağlarından kurtuldu sebebini öğrenen arkadaşı, bu olaydan payının olduğunu ve hafiflediğini görüyordu. Bu değişikliğin düşen dersi aldı.

Frank Buchman, Birinci Dünya Savaşı sonrası silâhsızlanma konferansına katılmıştı. Bu sırada bir İngiliz generali, kendisine bir kart göndermişti. Bu kartın yukarı köşesinde bir kafa resmi vardı ve altında şu sözler yazılıydı: ‘’Allah, insanlara iki kulak bir ağız vermiştir. Acaba insanlar, neden bir söyleyip iki dinlemezler?..” Buchman, üzerinde büyük etki yapan ve onu derin düşüncelere sevkeden bu sözlerden şu sonuçları çıkardı:

Bu hasta dünyada, ilâhı adalete inanan ve bunu yaşantısında kendilerine rehber edenler, sağlıklı insanlardır.

Samimi ve dürüst insanlara, Cenâbı Hak doğru yolu ilham eder.

Din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat tarzı, insanlar ve milletler için en normal bir yaşantıdır.

Frank Buchman 1921 yılında, bir gece trenle seyahat ederken, bir düşünce açık olarak bütün benliğini sardı. İçinden bir ses kendisine, “Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!..” diyordu. Buchman için bunun mânası; kendisine iyi bir aylık gelir sağlayan, üniversitedeki öğretim görevini bırakması ve ömrünü yeni bir dünyanın kurulması uğruna adaması demekti. Buchman görevini bıraktı ve o tarihten itibaren bir santim bile aylık ücret almadı. Diğer birçok mânevi cihazlanma üyeleri de aynı durumda bulunmaktadırlar.

1838 yılında mânevi cihazlanma hareketi, dünya çapında bir önem kazandı ve o tarihten itibaren de, mukaddes bir düşüncenin öncüsü olarak, zaferden zafere koştu. Frank Buchman, seyahatlerinden birisinde, Karaorman bölgesine geldiği vakit şöyle diyordu: “Bütün dünya milletlerinde meydana gelecek ilk büyük hareket, manevi ve ruhi cihazlanma alanında olacaktır.”

İkinci Dünya Harbinden soma, Caux’daki mânevi cihazlanma konferansına 120 ülkeden 125.000 delege katılmıştı. Frank Buchman, bu konferans sırasında mânevi cihazlanma hakkında şunları söyledi:

“Mânevi cihazlanma, peşin bir hükmün ve şahsi çıkarın esiri olmayan her insanın hayatına karışır.

Mânevi cihazlanma, her sınıftan, her ırktan ve her milletten olan insanların —politik temayülleri ve dini inançları ne olursa olsun— bir fikir birliği etrafında toplanmalarını mümkün kılar.

Manevi cihazlanma, Allah’ın kullarına bahşettiği, ahlâklı ve inançlı bir hayatı şahıslara ve milletlere mal ederek, dünyayı içinde bulunduğu ruhi marazdan kurtarmak amacındadır.

Mânevi cihazlanma, gerek şahıslar ve gerek milletler için; dürüstlüğün, ruh temizliğinin, diğerkâmlığın ve sevginin sembolüdür.

Mânevi cihazlanma, insanları değiştirmek için lâzım olan kuvveti temsil eder. Bu insanlar, dostlarımız, düşmanlarımız, komşularımız olacağı gibi komşu ülkeler de olabilir.

Mânevi cihazlanma, herkes için yararlıdır. Fakat bizler için lüzumludur.

Mânevi cihazlanma vasıtasıyla, insanlar ve milletler bencilliğe ve bölünmelere karşı cihazlandırılmış olurlar.

Mânevi cihazlanma’nın ikili bir hedefi vardır. Birincisi ilk önce, insanların ve milletlerin din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayata erişmelerini sağlamaktır. İkinci olarak da, mânevi cephelerini müsbet bir hedefe yönelterek, moral çöküntülerinin ortadan kalkmasını temin etmektir.

Mânevi cihazlanma, dünyadaki bütün insanların kalblerine ve evlerine nüfuz etmelidir.

Manevi cihazlanma, zamanla, bütün nişanları ve dünyayı değiştirmeyi amaç edinen bir mukavemet yansıdır.”

Frank Buchman, çağımızda sürdürülen ideolojik savaş için şöyle diyor: “İdeolojik savaşlar, mukaddes kitaplarda, İlâhi emirlerin granit temellerini teşkil ediyordu. Bugün ise, birçok insana granit yerine şeker verilmektedir. Fakat bu usulle materyalizmin yenilmesi mümkün değildir. Mânevi cihazlanma, problemlerin esasına el atar ve günahları göz önüne serer. Ancak günahtan kurtulmak için insanların, günahtan nefret etmeleri onu tekrar işlememeleri, dürüst davranmaları ve işlenen günahlardan mümkün olanlarının düzeltilmesi için çaba harcamaları lâzımdır.”

Belki siz de, “Günah sözünü işitmek istemiyorum!..” diyebilirsiniz. Çok yazık!.. Hatasız insan olamayacağına göre, günahı saklamakla bir şey kazanılamaz. Günah işlendiği zaman, söylenmeli ve onu işleyenler pişmanlık duymalı ve nefsini ıslah etmek için gayret sarfedilmelidir.

Gerçi, bugün için bunlar bir mucize sayılabilir. Fakat bugün de, büyükbabalarınızın zamanında olduğu gibi, ibadet yerlerine gidip, ahlâk dersleri veren ve iyilik telkin eden âlim din adamlarını dinlemek ihtiyacım duymalıyız ve buna vakit ayırmalıyız. İşlenen günahlar ve suçlar üzerine, mümkün olduğu kadar çok şeyler işitmeliyiz, bunlardan da ders alarak, nefsimizi ıslah etmeğe ve birlik olmağa yönelmeliyiz.

Bu söylediklerimiz, dünün temel gerçekleri idi. Bugünün ise, en lüzumlu prensipleri olmalıdır. Bencillik, insanlar ve milletler arasında son sınırlara ulaşmış ve şahsi kazanç hırsıyla gözler kararmıştır. İşte, bu hallerin günlük yaşantının ayrılmaz bir parçası imiş gibi akıp gittiği bu zamanda, mânevi cihazlanma, sade ve basit dört umdesiyle bu akışa karşı çıkmaktadır.

Dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğergâmlığı ve sevgiyi düşünelim!.. İçinizden birçokları, belki, bu kavramlardan bir şeyler beklemeyebilir. Fakat yine de, fertleri ve toplumları manen cihazlandırmak için, onlara sade ve basit dört temel kıstası vermeliyiz.

Dürüstlük ile başlayalım!.. Bunun yurdumuzdaki görünümüne bir göz atalım: Dürüst olmayan iş adamlarının ve esnafın durumları nasıldır?.. Hilekârlık, karaborsacılık, korsanlık ve kaçakçılık almış yürümüştür. Bu durumu sürdürmek ve piyasaya hâkim olmak için, fedailer beslenmekte ve halkın sırtından bunlara milyonlara varan paralar ödenmektedir. Eskiden namussuzlar için, hiçbir kinişe iyi tek bir söz sarf edilmezdi. Bugün ise, azılı haydutlar itibar görmektedir.

Ya ruh temizliği!.. Belki siz dahi, “Bu husus herkesin kendi şahsını ilgilendirir” diyeceksiniz. Peki!.. Fakat bu hallerin toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisine ne diyeceksiniz?..

Ruh kirliliğinin birçok işletmelerde yaygın bir hal aldığı halk arasında ısrarla söylenmektedir. O derecede ki, buralarda vasıtalar gaye gibi gösterilmekte ve işçilerin özvarlıklarını kötüye kullanmaları, yıkıcı unsurlar tarafından sistemli bir şekilde organize edilmektedir*.

(*) 13. yüzyılın ortalarına doğru, Âhi Evran tarafından Kırşehir’de kurulan Ahilik kısa zamanda Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Üyelerinin; milli birlik ve beraberliği, karşılıklı sevgi ve saygıyı, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke saydığı bu kuruluş elbirliği, gönülbirliği ve kardaşlık havası içinde din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı sağlam yürekli düzenli bir toplum meydana getirmişti. Meslek sahibi sanatkârlardan ve esnaf kişilerden oluşan bu kuruluş, 19. yüzyılın başlarına kadar sapasağlam ayakta kalmış ve her mesleke özgü lonca’larda çalışma ve iş ahlâkı âdeta ibâdet mertebesine yükseltilmiştir. M. San

İnsanlar, moral çöküntüsünün pençesine düşmeden önce, sağduyularını kaybederler ve düşünceleri şaşkınlığa uğrar. Halk ise bu haller için, “çok fena” demekle yetinir fakat kimse, bu yaygın ruh kirliliğinin Önüne geçmek için çaba harcamaz. Hemen hiçbir kimsenin şifa aramadığı bu toplumun hali ne olacaktır?..

Parçalanmış aileler, ortada kalmış çocuklar, dejenere olmuş bir kültür ve çürümüş bir topluluk.

Diğerkâmlık ve sevginin ise, artık lâfı bile edilmemektedir. Bugünün insanları, ruh temizliğini, dürüstlüğü, diğerkâmlığı ve sevgiyi, modası geçmiş birer mefhum saymaktadırlar. İnsanlar, her şeyden önce, içinde yaşadıkları toplumun gidişine bakıp ona göre, kendilerine yön vermektedirler. Bu yüzden de, bütün dünya bugünkü hale düşmüş bulunmaktadır. Eğer ahlâk kurallarına bağlı ve erdemli hayat süren insanlara rastlarsanız ve size kucak açarlarsa, onlara sarılınız. İşte o zaman, şehrinizde bir kuvvet merkezi doğmuş olur ve bu yaratıcı gücü kimse görmezlikten gelemez.

İçinizden idealist olan birçoklarının, ümitlerinin gerçekleşememesi hattâ aile içinde bile karşılık görmemesi, çok acıdır. Bir vatandaş olarak yurt içinde, üstümüze düşen hizmetleri yerine getirmek zahmetine katlanmayız. Bütün bunları politikacıların yapmasını bekleriz ve sonra da bu rejimin adına “demokrasi” deriz.

Batmaya yüz tutan bir toplumun ilk önce sağduyusu yok olur ve düşünceleri iflâs eder.

Zamanımız insanları, sağa mı yoksa sola mı yönelmek icabettiği hususunda, karmakarışık düşünlere sapmaktadırlar. Fakat gerçekte, gideceğimiz yolun hak ve adalet yolu olduğunu idrâk etmeliyiz. Bu kavramlar, samimi olarak kafamıza yerleştiği zaman şaşkınlıktan kurtuluruz.

Eğer, içinde yüzdüğümüz moral çöküntüsüne bir deva bulamazsak, demokrasimizin düşeceği acıklı hali akıldan çıkarmamalıyız. İçimizden birçoklarının, şahsi işlerinden vakit ayıramadıklarını bahane ederek, halka karşı vazifelerini yapmamaları, bir mazeret sayılamayacağı gibi, onları mânevi mesuliyetten de kurtaramaz.

EĞRİ YOL VE DOĞRU YOL

Dr. Frank Buchman’ın, 81. yaş günü münasebetiyle, Haziran 1959 tarihinde, Manevi Cihazlanma Derneğinin zirve toplantısının açılışında yaptığı konuşma.

Bizler, içinde bulunduğumuz bu dünyada yaşamaya henüz hazır değiliz.”

Bu sözleri Sputnık’e karşı Atlas’ı uzaya gönderen dâhi söylüyordu. 400 bilim adamı ile 3500 yardımcısının başında bulunan bu dâhi, Ulusal Bilim Akademisi tatbikat yöneticisi Dr. Douglas Cornell’dir. Sözlerine şöyle devam etmektedir:

“Bugün teknoloji, öğle yemeği ile kokteyil zamanı arasındaki kısa sürede, yaşadığımız dünyanın yok edilmesi imkânlarını yaratmıştır. Ancak, bu korkunç realitenin suçunu, bilime ve teknolojiye yüklemek doğru değildir. Bu sorun, bugünün insanının bünyesinde yatmaktadır. Bunun için de, çağımıza lâyık insan tipinin yeniden yaratılması lâzımdır.”

Terörizme karşı koymanın, hattâ meydan okumanın bir eğri yolu bir de doğru yolu vardır. Asya milletlerinden birisinin ordusunu yetiştirmiş Amerikalı bir general şöyle diyor: “Ben, iyi yetiştirilmiş bir ordu ve düzgün bir ekonomi ile, terörizme karşı savaşmaya çalıştım. İyi asker yetiştirdim. Fakat onlara, terörizme üstün gelecek bir ideal aşılamayı başaramadım. Manevi Cihazlanma, bu ideali bünyesinde taşımakta ve doğru yolu göstermektedir.”

Biz insanlar, uzun yıllar hayatımızı geçirdiğimiz bu eğri yollan, artık normal yol olarak kabul edecek bir duruma gelmiş bulunmaktayız. Halbuki; dağılmış yuvalar, çökmüş tesisler, bölünmüş milletler ve bir türlü neticeye varamayan konferanslar hiç de normal sayılacak belirtiler değildir. Bunlar ancak, yanlış hareketlerin ve davranışların kaçınılmaz sonuçlarıdır. Birçoğumuz terörizmi lânetlemekteyiz. Fakat, bugün toplumumuzun içinde yüzdüğü bölünmelerin, kargaşalığın doğurduğu nefretin, açgözlülüğün, korkunun ve bencilliğin suçunu terörizme yüklemekle hiçbir şey kazanamayız. Terörist partisine asla girmeyecek olan milyonlarca insanın tuttuğu yol ve sürdüğü hayat tarzı ise, terörizme yeşil ışık tutmaktadır.

Moskova’da büyükelçi olarak bulunmuş Amerikan Deniz Harekâtı Başkam Amiral William H. Stanley bu gerçeği anlamış ve bütün dünyaya şu sözlerle duyurmuştur: “Amerika için, bugün artık seçilecek iki yol vardır ki o da ya mânevi cihazlanma yahut komünizmdir.”

Amerikan Stratejik Hava Kumandanlığına bağlı olan ve iki yıllık bir süre için 8000 kişilik bir kuvveti her onbeş dakikada bir alârma hazır durumda tutmakla yükümlü bulunan bir hava generali şöyle diyor: “Bana gönderilen gençler, demokrasinin ne olduğunu bilmezler. Onlar, diledikleri gibi yaşarlar. Terörizmin de ne olduğunu bilmezler. Anlamak için de hiçbir çaba harcamazlar. Bu konu onları ilgilendirmez bile. Ancak; atomik bir saldırıya karşı koymak için silâhlı hazırlık yaparken, hep birlikte, ruhumuzu da bu saldırıya karşı hazırlarız. Bu da hiç şüphesiz, mânevi cihazlanma yoluyla olmaktadır.”

Benim tuttuğum “doğru yol” değildir. Hattâ sizinki de “doğru yol” değildir. Doğru yol “Hak yolu”dur. Birçok insan, hürriyet ve demokrasi’yi “herkesin istediğini yapması” mânasına alır. Bu sakat düşünce ile de, herkes kararını kendisi verir ve kendi çizdiği yolu izler.

Analar ve babalar, diledikleri gibi yaşarlar. Çocuklarının kendilerini taklit ettiklerini görünce şaşarlar ve dehşete kapılırlar. Amerika’da 1959 yılında, bir milyondan fazla gencin çocuk mahkemeleri karşısına çıkacağı tahmin edilmektedir. Dağılmış yuvalar, ortada kalmış çocuklar bütün millete umutsuzluk saçmaktadır.

Bir grup genç Amerikalı, kendi hayat tecrübelerine dayanarak, “Yeni Amerikalı” adını taşıyan bir tiyatro eseri meydana koymuşlardır. Bu eserde; şahıslar arasındaki suçluluk, toplumlardaki yıkıcılık, ayrılmalar ve boşanmalar ele alınarak işlenilmekte ve Amerikan halkına bazı çözüm yolları gösterilmektedir. Genelkurmayın isteği üzerine, bu eser, bütün dünyadaki Amerikan deniz ve hava üslerinde ve tesislerinde ve yüksek okullarında sahneye konulmuştur. O sıralarda ünlü bir gazete şunları yazdı: “Bu tiyatro eseri, yürekleri sevinçle dolduracak, büyük ve itici bir kuvveti temsil etmektedir.” Bir şehrin belediye başkanı, bu temsili gördükten sonra şöyle diyordu: “Bu tiyatro eseri, şehrimizde yaşayan insanlara, şimdiye kadar, yeryüzüne gelen en sağlam sesi getirmiştir.” Bu tiyatronun gösterildiği başka bir şehrin belediye başkanı ise; “Bu eser, mutlaka, bütün Amerika’nın okullarında ve kolejlerinde gösterilmelidir.” demiştir.

ÇOK HAYRET VERİCİ OLAYLAR

Devlet adamları için dahi, doğru ve eğri yollar vardır. Halen Alman Dışişleri Bakanlığının yüksek dereceli memuru olan, daha önceleri Kanada Büyükelçiliğini yapmış bir zat, basına bir demeç vermişti. Bu demecinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Avrupa politikasındaki en şaşırtıcı olayın, Almanya ile Fransa arasında barışın ve daha da ileri gidilerek işbirliğinin kurulması olduğunu söylemiştir. Bu iki eski düşman arasında, böylece sürekli bir dostluğun kurulmasını sağlayan başlıca faktörün ise, manevi cihazlanmanın esprisi olduğunu belirtmiştir. Almanya Şansölyesi Dr. Adenhauer bana yazdığı mektuplardan birinde şu sözler vardı: “Mânevi cihazlanma hareketi genişleyip yayıldıkça, dünya barışını korumak için, başka çabalara lüzum kalmayacaktır. Çetin meselelerdeki uluslararası anlaşamamazlıkların giderilmesinde, şimdiden, manevi cihazlanmanın gözle görülemeyen etkili bir gücü vardır.”

Son onbeş yıl içinde, hemen bütün milletlerarası konferanslarda bulunmuş olan bir diplomat şöyle diyor: “Son aylarda meydana gelen üç olay diplomatları hayretlere düşürmüştür. Her üç olayda dahi, manevi cihazlanmanın umdelerini benimseyen şahıslar, bu çetin ve karmaşık problemleri çözümlemişlerdir.”

İlk olay Lübnan krizi idi. Dünyayı iki cepheye bölmek tehlikesini gösteren bu meseleyi, on Arap ulusundan meydana gelen birlik çözdü. Arap Birliği Genel Sekreteri, o sırada Mısır’da bulunuyordu. Genel Sekreter, kendisine Allah’tan geldiğine inandığı bir ilham ile derhal New York’a uçtu. Bu meselede en fazla mesuliyet yükünü omuzlarında taşıyan Genel Sekreter, orada bütün Arap devletlerinin birbirlerine karşı ihtilâf halinde bulunduklarını gördü. Diğer milletler de, Arap ülkelerine karşı, kendi aralarında bölünmüşlerdi. Arap ülkelerinin bir savaş alanı değil, barışa ulaşacak bir köprü olması lâzım geldiği kanaati, bir sabah Genel Sekreterde doğdu. Bütün temsilcileri bir araya topladı ve hepsinin kabul edebileceği bir çözüme varıncaya kadar birarada kaldılar. Varılan karar Birleşmiş Milletler’de oybirliğiyle kabul edildi. The Times, London, “Bir gece içerisinde, neredeyse mucizevi bir değişiklik sahneye kondu” diye yazdı.

ASYA’DA YENİ BİRLİK

İkinci olay, Asya’da yeni doğmakta olan birliktir. Bu birliğin söz götürmez işaretlerinden birini, Filipinler Başkanının Japonya ziyareti ve Japon Diyet Meclisinin kabul resmi teşkil etmektedir. Daha bir yıl öncesine kadar, böyle bir davranışın, iki ülke arasındaki nefret duygusu dolayısıyla, teşebbüs edenler için politik bir intihar sayılacağı düşünülmekte idi. Filipinler Başkanını kabul eden Japon Diyet Meclisi Başkanı, daha önce Filipinler’le barış anlaşmasını imzalamıştı. Bu zat şunları söylemiştir: “Son iki yıl içinde manevi cihazlanmanın esprisi, Japonlarla Filipinler arasındaki uzlaşmayı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Japonya’nın iktidardaki tek güçlü siyasi partisini de teröristlerin pençesine düşmekten kurtarmıştır. Bunun bir sonucu olarak da; Endonezya ve Vietnam ile yeni ilişkilerin kurulması ve Çin ile de anlaşmazlığın giderilmesi mümkün olmuştur. Şimdi de, Güney Kore ile Kuzey Kore’nin birleşmesini gerçekleştirecek teşebbüslere girişilmiştir.” Filipinler Devlet Başkanı, bu açıklamalara karşı; “Geçmiş yıların acı hâtıraları, şefkat ve müsamaha duygularıyla ortadan silinmiştir.” cevabını vermiştir.

New York World Telegram gazetesi şu yorumu yapmıştır: “Filipin Devlet Başkanı’nın Japonya ziyareti, İkinci Dünya Savaşı sonrasının, tarihi bir dönüm noktasını meydana getirmiştir.”

KIBRIS OLAYI

En sonuncusu Kıbrıs olayıdır. Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs olayına, uzun süre boş yere bir çözüm yolu aramış olan komitenin başkam Asyalı büyükelçi beni ziyarete gelmişti. “Kıbrıs problemi çözülmeden kalırsa, Avrupa birliği gölgelenecektir. Bundan başka bu mesele, Avrupa’da bir savaşın bile çıkmasına bir sebep teşkil edebilir.” diyordu. Fakat bu çözüm; İngilizler, Yunanlılar ve Türkler tarafından getirildi. Bütün taraflar, işleri yürütmekte yanlış yol seçtiklerini dürüst bir şekilde kabul ettiler. Bu da mânevi cihazlanma’nın bir zaferi oldu. Bir İngiliz parlementeri, bir kısım Kıbrıslı liderleri görmeye gitti, iyi niyetle, kendisinin ve ülkesinin hangi noktalarda yanlışlık yaptığını tesbit ederek bunları kabul etti. Bir Yunanlı lider Londra’ya gelerek, yetkililere, Kıbrıs’ta geçen acı olaylardan ve dökülen kanlardan dolayı duyduğu üzüntüyü belirtti. Bir Türk gazetecisi Atina’ya giderek, bütün Yunan gazetelerinde çıkan makalesinde, Türklerin ve Yunanlıların birbirlerine düşman olarak değil dost olarak yaşamaları lâzım geldiğini yazdı. New York Times gazetesi bu sonucu; “Bütün münevver devlet adamlarına örnek teşkil edecek bir olay” diye yorumladı. Bu olay, aynı zamanda, bizim fazla çalışmaktan yorulmuş ve espritüel güçlerini kaybetmiş devlet adamlarımıza bir ibret levhası olmalıdır.

AFRİKA İÇİN TEK ÜMİT

Çok tecrübeli bir diplomat, bana şunları söyledi: “Afrika’nın her yerinde, gördükleri beyazlara —buradan ne zaman gideceksiniz?..— diye sorarlar. Halbuki aynı Afrika’nın her yerinde, manevi cihazlanma üyelerinden beyaz kadın ve erkekleri gördükleri zaman —ne vakit tekrar geleceksiniz?..— diye sorarlar.” Gana Başbakanı Nkrumah, Doğu Nijerya’yı resmen ziyaret etmişti. Doğu Nijerya Başkanı dostum Dr. Azikiwe bu fırsattan istifade ederek, misafirine özgürlük filmini göstermişti. Bütün dünyaya seslenen bu filim, Afrikalılar tarafından yazılmış ve filme alınmıştır. Filmin mevzuunu; özgürlüğüne yeni kavuşmuş genç bir ulusun, terörizmin pençesine düşerek, yok olmaya doğru sürüklenirken, doğru yolu nasıl bulup da birleşerek kurtulduğu teşkil etmektedir. Daha sonra, Başbakan Dr. Azikiwe, 36 milyonluk Nijerya halkına şunları söylemişti: “Biz Afrikalılar, özgür kadın ve erkeklerden meydana gelen, nefretten, korkudan ve açgözlülükten uzak bir Afrika kurmalıyız.”

Batı Afrika’nın en büyük üniversitelerinin bulunduğu Ibadan şehir gazetesinde şu başlık okunuyordu: “Manevi Cihazlanma tek ümidimizdir.” Adı geçen bu film, Güney Afrika’nın büyük şehirlerinde halka gösterildi. Capetownda film halka §u sözlerle takdim edildi: Bizler, özgür ülkelerde, hedefe varmak için en etkili silâhın, halka doğru yolu göstermek olduğuna inanıyoruz.” Güney Afrika’daki Afrikalı öğretmenlerin eski başkanı olan zat, bu filmde başrolü almıştı. Filmin sonunda, ekranın önünde durarak, film çevrilirken rol icabı giydiği muhteşem elbiselerle halka hitab etmektedir. Salonda bulunan beyazlar, bir Afrikalıyı, bir Afrikalı hatibi, muhtemelen ömürlerinde ilk defa dinlemektedirler. Filmin gösterildiği sürece, hemen her gece, dinleyiciler konuşmacının etrafım sararak, gelecek yaşantıları boyunca ve Afrika’nın geleceğinde, doğru yolu bulmak için neler yapmaları ve nasıl davranmaları lâzım geldiği hakkında, onu sual yağmuruna tutmaktadırlar.

DÜNYA İÇİN SÜRDÜRÜLEN KAVGA

Colwell adında üç genç Amerikalı kardeş, her gösteride şarkı söylerler. Hollywood ile yaptıkları mukaveleyi bozan bu üç kardeş, pek az Güney Afrikalının başarabildiği bir şeyi yapmışlardır. Güney Afrika dilinde söyledikleri şarkılarla, yalnız Güney Afrika’nın uyanışında ve başkaldırmasında etkili olmakla kalmamışlar, aynı zamanda bütün Afrika ve Asya’nın özgürlüğü için çaba harcayan liderlerinin üzerinde de etkili olmuşlardır. Güney Afrika’nın özgürlüğe kavuşması için, hayatlarını feda edeceklerini söyleyen bu gençler, halkın dertlerine çözüm yolu bulunmasına Hollywood’ın yardım etmesini istemektedirler. Kaliforniya’da yaşadıkları şehrin belediye başkam, bu üç kardeş için şunları söylemektedir: “Bu üç genç Amerikalı şarkıcı, Amerika’nın savunmasına katkıda bulunmaktadırlar.”

Aslında bu üç genç, bütün dünya için yapılması lâzımgelen kavga’nın mesuliyetini yüklenmiş bulunmaktadırlar. Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ve Amerika’daki anneleri düşünelim!.. Bu anneler; batıda çevrilen birtakım değersiz filmlerin etkileri altında, yanlış yollara sapan çocuklarının akıbeti için ağlamaktadırlar. Walt Disney’in sihirli kameramanı Richard Tegström özgürlük filmini çekmek üzere Afrika’ya gitmişti. Oralarda gördüğü filmleri anlatırken; “Mai-Siyah Afrika gecelerinde beyaz perdede, Batı uygarlığının film üretiminin kokmuş tortularının ve posalarının her gece savunmasız masum ve genç Afrikalılara nasıl sunulduğunu gördüm.” diyordu.

The Crowning Experience filminin çekimini sürdüren Tegström, bu film için, zenci bir köle ana ve babadan doğan Mary McLeod Bethune’nin hayatından ilham almıştır. Bu kadın, Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanlığı Müşavirliğine kadar yükselmiştir. Mary, mânevi Cihazlanma için şunları söylemektedir: “Çağımızın bu büyük ve birleştirici gücünün bir parçasını teşkil etmek şerefine nail olmak, benim için hayatın en yüksek zirvesine tekabül etmektedir.” Crowning Experience, Güneyde, tiyatro oyunu olarak aralıksız dört ay oynamıştır. Washington’da National Tiyatroda, 123 seneden beri beklenen rekoru kıracak şekilde uzun bir zaman gösterilmiştir. Atlantalı bir gazeteci bu piyes için, “Güneyde, şimdiye kadar yaşanmış en büyük olay” demiştir. Tegström şöyle diyor: “Bu nitelikte filmlerin çekilmesi, insanlığın ve dünyanın, bugün için muhtaç olduğu ve gelecek için ihtiyaç duyacağı şeyleri bilenlerin ve anlayanların, eli ile olmalıdır.”

Burma’nın büyük devlet adamı U. Nu beni görmeye gelmişti. Sohbetimiz sırasında, devlet adamlarının, insanları, tıpkı matbu bir kitap gibi okuyabilmeleri icabettiği üzerinde durduk. Maraza teşhis koyabilecek ve tedavi edebilecek kabiliyetteki devlet adamlarının, her türlü yozluğa ve yıkıcılığa karşı koymaları gerektiğini belirttik. Ancak bu suretle, milletlerin yanlış yollara sapmaktan alıkonacakları sonucuna vardık. Etraflarında, temiz ellerle saf kalplerin sahipleri kadın ve erkekleri yaratacak ve onlara yozlaşmamayı öğretecek liderler üzerinde durduk. İdeolojik çabalara ışık tutacak ve doğru yolu gösterecek idealistlerden söz ettik.

Japonya’yı ziyaret ettiği zaman U. Nu’yu, .Japon, Filipinler ve Vietnam başbakanları ile mânevi cihazlanma üyeleri karşılamışlardı. Mânevi cihazlanma derneğinin gayesi, milletleri, moral yönünden, tepeden tırnağa kadar cihazlandırmaktır. Bu derneğin Japonya’da kullandığı vasıtalardan birisi de endüstrileşmiş çağdaş Japonya’nın kurucularından bir zatın torununun oğlu tarafından yazılan bir tiyatrodur. Bu eser özellikle, hükümet adamlarını, her partiden politikacıları, endüstri ve işçi liderlerini de almaktadır. Bu zevatın; para ile satın alınabilecekleri gibi, mevki hırsı veya birtakım iptilâları yüzünden, terörist stratejisinin ağına düşebilecekleri veya yara alacakları temalını işlemektedir. İçten gelen samimi üslûp ile kaleme alman, esasa korkusuzca dokunan ve doğru yolu gösteren bu eser, bütün halk tarafından alkışlanmaktadır.

Yeni kurulacak bir dünya için, lider mevkiinde ve durumunda bulunanlar gönül rızasıyla, içten gelen bir istek ve inançla Hak Yolu’nu seçerlerse, ancak o zaman insanlık birliğe kavuşabilir. Bu birliğin kadınları ve erkekleri, nefreti ve korkusu bulunmayan ve açgözlü olmayan devlet adamlarını ve idarecileri yetiştirirler. Bu liderler, devlet adamları ve idareciler ortak bir fikir etrafında toplanarak, kendilerini bu ideale vakfederler. Ve dünyanın kurtuluşu da ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

Devlet adamları için de bir yanlış ve bir de doğru yol vardır. İnsanlardaki korku, nefret ve açgözlülük yok edildiği zaman, ulusların ve uluslararası en karmaşık problemlerin bile çözümlendiğini manevi cihazlanma defalarla ispat etmiştir.

Gözlerimizin önündeki panorama budur! Bu kadar basit olmasına rağmen birçoğumuzun göremediği gerçek budur! Bunları görmesek veya görmezden gelsek bile yine de onsuz yapamayız. İşte bilmekliğimiz lâzım gelen esas gerçek budur.

*************

Kaynak: DR. PAUL KAMPBELL — PETER HOWARD, İnsanları Değiştirme Sanatı, Çeviren: Mithat SAN(Eski Ulaştırma Bakanı) Mânevi Cihazlanma Derneği Yayınları: 9, Ankara — 1977

************

MANEVİ CİHAZLANMA DERNEĞİ/Aytunç ALTINDAL

Neo-Naziler Türkiye’de!

Aytunç Altındal, ‘derneğin Türkiye kanadında, Nazizmin babası gizli Thule örgütüyle ilişkili Almanlar ve Avusturyalılar vardı. Dernek, 60’larda ordu içinde etkiliydi’ diyor. 1995 yılında Aktüel dergisinin 229. sayısında yayınlanan dosyada ilginç iddialar yer alıyor:

İsviçre’de, Montrö yakınlarındaki Caux kentinde tarihi bir şato… Umberto Eco’nun romanından çekilen “Gülün Adi” filminin sahnelerini andıran bir Ortaçağ dekoru. 1500 kişilik dev salonlar, antikalarla dolu uzun koridorlar. Ve ortalıkta dolaşan siyah cübbelerinin arasında kollarını kavuşturmuş; yaşlı papazlar… Burası bir kilise değil, Hiristiyanlık üzerine ulaslararası çalışmalarıyla tanınan, araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’a göre “Moral Re-Armament”in, yani “Manevi Cihazlanma Derneği”nin karargâhı.

SON TOPLANTI 1994’TE

Altındal’a göre, bu karargâhta uzun yıllar çeşitli Türkler eğitim gördü. Son olarak da, l994’te ünlü bir kadın reklamcının organizasyonuyla, 20 başarılı Türk gazetecisi bir hafta ağırlandılar. Papazlar, Türk gazetecilerinin ayaklarını bile yıkadı…

“Tüm bunlarda ne var?” denebilir. Altındal’a göre ise, “Çok şey var”:

AB’NİN FİKİR BABALARI

“1920’de bir rahip tarafından kurulan bu dernek, 1936’da İngiliz İstihbaratı’nca gizli Nazi sempatizanı olmakla suçlandı. Yıkıcı faaliyetlerle bulunmakla da… İngilizler, derneği ‘Beşinci Kol faaliyetlerinde bulunan ‘yıkıcı kuruluşlar listesi’nin en başındaki ilk üçe soktular. Dernek, Hitler’in yenilgisinden sonra 1945’te Fransız ve Alman önde gelenlerini gizlice buluşturarak, 5 yılda 3 bin kişiyi bir araya getirdi. Avrupa Topluluğu’nun da nüvesi bu görüşmelerde atıldı. Derneğin ilkesi, Hiristiyan ahlakının üstünlüğü çerçevesinde katolikleri, protestanları ve Ortodoksları birleştirmekti…”

Aytunç Altındal, derneğin bugün de çok etkin olduğunu ileri sürüyor:

“Manevi Cihazlanma Amerika’da en etkili kurumlardan biridir. Bill Clinton yönetiminde çok etkilidir. Butros Gali, Zbigniew Brzezinski gibi ünlü şahsiyetler de derneği övüyor ve Clinton’dan özellikle İslam ve AT konusunda örgütle temas halinde olmasını istiyorlar. Yakın bir gelecekte derneğin Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde arabuluculuk görevine soyunduğunu görürseniz, hiç şaşırmayın!”

ÖNEMLİ TÜRKLER DE ‘CİHAZLANMIŞ’

Aytunç Altındal bu iddialarını Sabah’ta yayınladığı “Mitler Doğmadan Önce” yazı dizisinde, “Türkiye ve Ortodokslar” adlı kitabında ve Aktüel’le yaptığı söyleşide dile getirdi. Altındal’a göre derneğin bir de Türkiye kolu vardı. “1950’lerde Neo-Nazi hareketler yeni isimler aldılar. 54-55’lerde İstanbul’u ve büyük şehirleri güzelleştirme dernekleri sardı. Birçok işadamının Avrupa ve İsviçre ile bağlantıları, bu dernekler aracılığıyla oldu” diyen Altındal. Türkiye’de Manevi Cihazlanma Derneği’nin de kurulduğunu açıkladı:

’27 MAYIS’TA ETKİLİ OLDULAR’

“Dernek, Caux’daki şatoda eğitilmiş Türkler tarafından 1958’de Ankara’da kuruldu. 40 kişilik kurucu kadrosunun toplantıları Bulvar Palas’ta yapılırdı. Derneğin onursal başkanı, dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dı. Ünlü mason Ekrem Tok ve İstanbul’da yaşayan bazı Alman, Avusturyalı ve Polonyalılar da üyeler arasındaydı. Bunların bir kısmı, geçmişte Nazi Partisi’nin babası olan gizli Thule örgütüyle sıkı ilişkileri olan kişilerdi. 27 Mayıs’ta çok etkili oldular. Dernek, Fener Patrikhanesi’ne Vatikan gibi ‘Devlet içinde devlet’ statüsü verdirmek için uğraştı, Menderes’e tavsiyede bulundu. 60’larda ordu içinde de etkiliydi…”

Aktüel, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Dernekler Masası’ndan derneğin kayıtlarını araştırdı. Aldığımız cevap, “Dernek 1967’de feshedilmiş. Evrakları da SEKA’ya gönderilmiş” oldu…

Manevi Cihazlanma Derneği’nin kurucu listesine ulaşmak mümkün olamadı. Kurucuların çoğunun yaşamadığını da öğrendik. Ama derneği çok iyi hatırlayan biri vardı: 27 Mayıs döneminin devrimci gençlik lideri Dr. Memduh Eren. 12 Mart döneminde sol cunta davalarından yargılanan ve ağır işkenceler gören Eren, dernekle ilgili duyduklarını şöyle anlattı:

CELİL PAŞA VE İKİ YAHUDİ AİLE

“Dönemin ihtilalci subaylarından, rahmetli Celil Gürkan Paşa’nın en yakın dostlarındandım. Paşa ve eşi 1972’de bana derneğin kendileriyle ilgilendiğini anlattılar. 1960’da; ihtilalden 10 gün sonra Celil Paşa Kıbrıs’ta görevli iken, İstanbul’dan komsuları olan iki Yahudi aile ziyaretlerine geliyor. Ve birlikte İsviçre seyahati yapmayı teklif ediyorlar. Paşa ‘Mümkün değil. İhtilal oldu, görevimi terkedemem’ diyor. Bunun üzerine İstanbul’daki 1. Ordu Komutanının telefon emriyle Celil Gürkan’a 3 ay izin çıkartılıyor. Gürkan ve eşi, Yahudi ailelerle beraber İsviçre’deki derneğin şatosuna gidiyor. Orada 15 gün boyunca, günde 6 saat ders altında, beyin yıkamaya maruz kalıyorlar. Sonunda da “Spor elbisesi alacağız’ diye şatodan kaçıp Paris’e, yakınlarının yanına gidiyorlar…”

NAZİ LİDERİ TÜRKİYE’DE Mİ SAKLANDI?

Altındal’ın Sabah’taki dizisinde ortaya attığı bir çarpıcı iddia da, Hitler’e ve Nazi partisine kaynaklık eden gizli Thule örgütünün liderinin, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi yenilgisinin ardından, “ölü” gösterilerek yıllarca Türkiye’de saklandığı… Peki Manevi Cihazlanma Derneği ile bu liderin gizlenmesi arasında bir bağlantı var mı? “İki olay paralellik arzeder” diyor Altındal. “Thule’nin lideri Rudolf von Sebottendorf, 1945-1957 arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ tarafından korundu. Balıkesir ve Adana’da saklandı” diye de ekliyor. Peki saklayanlar kim? “Beni fazla zorlamayın. Ben de hir kitap yazıyorum. Önümüzdeki günlerde ABD’de çıkacak kitabımda bazi şeyleri açıklayacağım” diyerek bu soruyu yanıtlamıyor.

Aytunç Altındal’a, “Hem ‘Dernek Nazi sempatizani’ diyorsunuz, hem de üyeler arasinda Masonların da bulunduğunu söylüyorsunuz. Bu çelişkili değil mi? Yahudilikle masonluk arasında bir ilişki yok mu?” diye soruyoruz. Buna cevabı da şöyle:

“Dernek Yahudi aleyhtarıdır. Bünyesine hiç Yahudi almamıştı. Türkiye’deki şubesinde de Yahudi yoktu. Ayrica sanıldığınin aksine Yahudiler Masonları değil. Masonlar Yahudileri kullanır. Almanya’daki 24 bin masondan, sadece 400’ü Yahudidir…”

Dünyayı yönetenler arasında gerçekten insanlığın bilmediği gizli örgütler de mi var? Bunların kolları Türkiye’ye de mi uzanıyor? Aytunç Altındal’ın bu sorulara cevabı “Evet!”. Bu cevabın daha somut kanıtlarını öğrenmek için ise, ABD’de çıkacak kitabı beklemek gerekecek anlaşılan…

MİT ESKİ DAİRE BAŞKANI MAHİR KAYNAK:

“Neo Nazizm’in arkasında ABD var!”

Aytunç Altındal’ın ortaya attığı, son yılların bu en çarpıcı komplo teorisi hakkında, bir başka komplo teorileri uzmanı olan Prof. Mahir Kaynak’ın da görüşünü aldık. Kaynak, teoriyi kısmen doğrulayarak şunları ekledi:

“2. Dünya Savaşından sonra Alman gizli servisinin artıklarını Amerika devraldı. Bu kadroların büyük bölümünü Güney Amerika’ya kaçırdılar. Hatta buna ‘Odessa Operasyonu’ adı verildi. ABD’nin Güney Amerika’daki operasyonlarını bunlar yürüttüler. Bunlar, yenik, esir ve suçlu eski Nazilerdir. Ve Amerika bunları istediği gibi kullanır. Çünkü istendiği an idam edilebilirler!

Neo-Nazizm’i de Almanya’nın hareket alanını sınırlamak için ABD hortlattı. Şu anda Alman gizli servisi, Nazi aleyhtarı ve sosyal demokrat ağırlıklıdir.”

Osman Aytun Altındal Kimdir?

Lise yıllarında, okuduğu Kabataş Lisesi’ni kundaklama teşebbüsünden, bugünün uluslararası din uzmanlığına uzanan ilginç bir hayat çizgisi var Aytunç Altındal’ın. 1970’lerde TKP’nin “Bizim Radyo”su onu “Atatürk’ün kurdurduğu sahte TKP’nin üyesi” olmakla suçlarken, Marksist dergiler çıkartıyordu. Son yıllarda ise Refah Partisi’ne ve askerlere yakınlığıyla göze çarpıyor. Altındal, yılın yarısını ABD’de geçiriyor, Hiristiyanlıkla ilgili çalışmalar yapıyor.

HİTLER’İN ARKASINDAKİ ADAM SEBOTTENDORF’UN TÜRKİYE GÜNLERİ

Nazizmin kurucusu, Türkiye’de saklanmış 1912’de kurulan gizli Thule örgütü, Aytunç Altındal’a göre Hitler’in ve Nazizmin babasıydı. Hitler’i siyasete sokan, yükselten ve ona mali destek bulan da Thule’ydi. Gamalı haçlı Nazi bayrağını bile Thule hazırlamıştı. Bu örgütün lideri Baron Rudolf von Sebottendorftu. 1875’te dogan “Baron”, aslında bir isçinin oğluydu. Ama 1910’larda bir soylu Alman ailesi tarafından evlat edinilerek “Baron” sıfatını kazanmıştı. Nazi Partisi’nin ilk hali olan Alman İşçi Partisi’ni de Baron ve örgütü kurmuştu.

Alman tarihçileri “Baron 1934’te Hitler’le çelişkiye düştü ve öldürüldü” dedilerse de, ölmemiş ve İstanbul’a kaçırılarak 1934-45 yılları arasında Alman istihbaratı görevlisi olarak çalışmıştı. Burada Taksim ve Teşvikiye’de yaşamış, Türk önde gelenleriyle dostluklar kurmuştu.

İngilizler “1945’te Almanya teslim olunca baron intihar etti” diyorlardı. Aytunç Altındal ise tersi görüşteydi: “Baronun hayatını araştırdım. Ve Baronun ‘öldüğü’ söylenen tarihten 12 yıl sonra, bir başka soyadı ile 1957’de Balikesir’den Antalya’ya gelen 3 kişilik bir Alman heyetinde yer aldığını, Antalya’da iki gece Cumhuriyet Oteli’nde kalarak Adana’ya geçtiğini saptadım. Sebottendorf’un 1945-57 yılları arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ce korunduğu sanılıyor…”

Ya Manevi Cihazlanma Derneği? Onun burada rolü var mı? Altındal, “Detayları kitabımda yazacağım” diyor Ama “Dernekle Sebottendorf arasında paralellik var’ demekten de kendini alamıyor…

Erişim: http://kaleburc.blogcu.com/manevi-cihazlanma-dernegi/1358999

******

MANEVİ CİHAZLANMA CEMİYETİ

[SONER YALÇIN]- Hürriyet – 26 Nisan 2009

Ömer Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.

Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, “halifesi” oldu.

Zamanla kendi dergâhını kurdu. “Şeyh” oldu.

1942’de “İlahiyat Kültür Derneği“ni kurdu.

Amacı “dinlerarası diyalog” idi.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.

Rahip Buchman ABD’de 1929 yılında “Manevi Cihazlanma Cemiyeti“ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim…

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti.

Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı.

Yaptığı konuşmayı İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi kitabına aldı:

“Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkanlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir.”

İsviçre’deki toplantının nedeni “diyalog” idi ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore’ye gönderilmesini savunan kitap yazdı.

“Kore Savaşı’na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret.”

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Uzatmayayım…

Görüldüğü gibi “cemaatlerin” dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, “soğuk savaşın piyonu” haline geliveriyorlardı.

Demem o ki:

Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden “cemaat” olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız.

Erişim: http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/7598-manevi-cihazlanma-cemiyeti.html

KORKUYU YÖNETMEK


GÜNEYDOĞU’DA SİYASİ ÇÖZÜM ARAYIŞLARININ İDEOLOJİK KÖKENLERİ

Türkiye’nin son yıllarda gündemi en fazla dolduran husus, hiç kuşkusuz Güneydoğu’da yaşanan ve sürekli tırmanma gösteren PKK terörüdür. Terör örgütü, eylemlerin temel unsur olarak Güneydoğulu gençleri kullanmaktaydı. Bölgedeki ailelerin önemli bir kısmı, genç çocuklarının terör malzemesi olarak kullanılmasına engel olmak üzere, onları ülkenin Batı bölgelerindeki büyük kentlere göndermişlerdir. Böyle bir imkânı bulamayan dağlık ve kırsal alanlardaki ailelerin genç çocuklarının teröre zorla katılması sonucunda bu kaynağın aşırı bir şekilde kullanılmasıyla da son on yıl içerisinde PKK terör örgütü, yeterli eylem malzemesi olan insan bulmakta güçlük çekmekteydi. İşte tam böyle bir zamanda, başta Amerikan ve Almanya olmak üzere Batılı ülkeler, PKK terörüne karşı tedbirler alarak, bölge üzerinde operasyonlarında ve müdahalelerinde, başka dinamikleri kullanma stratejisine yöneldiler.

Batının, Türkiye’nin, dünyada çok önemli değişmelerin ve gelişmelerin olduğu bir zamanda, yoğun iç sorunlarla uğraşarak enerjisini ve gücünü bu alanda harcamasına yöneltilmesi çerçevesinde ortaya attığı yeni kavramlar içerisinde en ilgi çekici olanı “Siyasi çözüm” şeklindeki, ne anlama geldiği tam olarak anlaşılamayan, şimdilik içi boş bırakılmış, muğlak ve belirsiz bir ’’sihirli formüldür”.

“Siyasi çözüm” konusunda yakın bir zamanda Türkiye’de, başta iletişim araçları olmak üzere, birçok siyasi parti ve derneklerin faaliyetleri ile çeşitli kuruluşların çalışmalarında, bir kaşık suda fırtınalar koparılmaya başlandığını hep birlikte göreceğiz. Şimdilik, “siyasi çözüm” ün ne olduğu, kasıtlı olarak toplumun ve kamuoyunun bilgisinden saklanıyor. Çünkü, ilgili kaynaklar, toplumun öncelikle bu kavramın sihrine ve büyüsüne alışmasını beklemektedirler. Toplumun yöneticileri ve ülkedeki bu konuda duyarlı kamuoyu, belirli ölçülerde bu çerçevesi henüz doldurulamamış olan formüle alıştıktan sonra, peteğin içi yavaş yavaş doldurulmaya çalışılacak ve bu hususta “zihinsel planda” bir terör estirilecektir.

Batının Güneydoğu ile ilgili yeni stratejisinde, Türkiye’de kendisine bulacağı en önemli yandaş grupları, ideolojik yapılarında var olan bazı evrensellik özellikleri bakımından Marksistler, kapitalistler ve fundamantalistlerdir. Görünüşte tam birbirlerinin zıttı olan hem teoride, hem de uygulamada birbirinin can düşmanı gibi gözüken bu düşünce akımlarının, Türkiye’nin bölünmesi ve Türk devletinin yıkılması hususunda çok ilgi çekici ve çarpıcı bir işbirliği ve dayanışma sergiledikleri gözlenmektedir. Bu çerçevede Marksist, kapitalist, ve fundamandalist düşüncelerin ideolojik yapılanmaları ve temel dinamikleri hakkında kısa bir analiz, konunun daha açık anlatılmasına ve açıklanmasına katkıda bulunacaktır.

Marksist düşüncenin temelinde, “diyalektik” yani “ceddeleşme” kavramı vardır. Tarihi diyalektiğe göre, insanlar ve toplumlar günümüze kadar, birbirleriyle mücadele ederek, kavga yaparak ve savaşarak gelmişlerdir. Marksizm’in öngörülerine göre, toplumların tarihi macerası, toplayıcılık, avcılık, kölelik, feodalite ve kapitalizm aşamalarıyla kendini göstermektedir. Her önceki toplum yapısı, bir sonraki tarafından yıkılmış ve sona erdirilmiştir. Marksizm’in iddiasına göre, bütün bu ceddeleşmeler zinciri, komünizmin aşamasıyla son bulacaktır. Komünizmin, mutlu bir son olarak insanlar ve sınıflar arası mücadeleyi sona erdirmesinde ise en önemli engel devlet olarak görülmektedir. Bu anlamda, Marksist düşüncenin hep özlemini çektiği “proleterya ihtilalinin” kopmaması ve kominizim aşamasına ulaşılmasının, dolayısıyla Marksist şemanın gerçekleşmemesinin tek sorumlusu güçlü devlet olgusudur. Bu bakımdan bütün Marksistlerin bilinçaltı devlet düşmanlığı ile doludur. Türkiye bağlamında konuyu değerlendirecek olursak, ülkemizde Marksist düşünce akımı, birçok türevi ile birlikte, Türk devletini zayıflatacak ve güçsüz bırakacak bütün hareketlere destek vermektedir. Marksistler ülkedeki ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlerin fikir öncülüğünü yaptıkları gibi, bilinçaltlarında var olan devlet düşmanlığı ile de “siyasi çözüm” formüllerinin mucitliğini ve en hızlı savunuculuğunu yapmayı sürdüreceklerdir.

Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusundaki en duyarsız sosyal kesimin ikinci grubu, kapitalist düşünceyi, temsil eden kişilerdir. Batı toplumlarında büyük bir sosyallik hamlesi yaparak toplumla bütünleşmeyi sağlayan iş çevreleri çoğunlukta iken, Türkiye’deki kapitalist sınıf, halen 19. yüzyıl kapitalist düşüncesinden kurtulmuş değildir. 19. yüzyıl kapitalizminin temel felsefesi, ne pahasına olursa olsun maksimum (en fazla) kârı elde etmektedir. Ayrıca, maksimum kârı elde etme yönündeki bütün çabalar da, kapitalistlerin en doğal ve meşru hakları olarak görülür. Bu çerçevede “sermaye” nin vatanı ve devleti de olmaz. “Sermaye’nin tek vatanın ve devleti vardır, o da “maksimum kâr”dır. Batı toplumlarında iş çevreleri ve girişimci sınıf, “sermaye’nin sınır tanımazlığından çok, bulunduğu iç ve dış çevre şartları çerçevesinde bir uzlaşmaya öncelik vererek “optium kâr” anlayışına yönelmiş iken, gelişmekte olan bir ülke konumundaki ülkemiz kapitalist kesiminin -toplumsal uzlaşmaya yönelik küçük bir grup hariççoğunlukla hali hazırda böyle bir zihinsel ve kültürel sıçramayı gerçekleştirememiş oldukları gözlenmektedir. Kapitalistlerin Güneydoğu hakkındaki düşünceleri ve teklifleri hep bu “maksimum kâr” motifi üzerinde kuruludur. Ülkenin önemli kaynaklarının, Güneydoğu’ya aktarılarak ekonomik davranılmadığı biçiminde, açıkça söylenemeyen ve ifade edilmeyen, ama bilinçaltlarında saklı tuttukları, bazı ön yargılar vardır.Bazı kapitalistlerin söylediklerinden hareket ederek, söylemedikleri ve sakladıkları düşüncelere ulaşmak mümkündür, işte bu konuda bazı söylenenler: “PKK örgütüne Güneydoğu’da üç il verilebilir’’, “Nu mutlu Türkiyelim diyelim”, “Türkiye, Kürt kimliği üzerine siyasi parti kurulmasına izin vermelidir” v.b. gibi. Öyle anlaşılıyor ki, kapitalist kesimin önemli bir kısmı, Güneydoğu’nun ekonomik geriliğini, Türkiye’nin üzerinde bir kambur gibi görüyor ve olayları bu açıdan değerlendirerek, bölünme ve ayrılma sürecinin ilk adımı “siyasal çözüm” formülünü hararetle savunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti ibaresinin sözlü ifadesinde PKK’nın geliştirdiği bir “T.C.” söyleyiş biçimini, ısrarla tekrarlayan ve vatanın bölünmesi konusunda en yoğun çalışmaları sürdürten sac ayağının üçüncüsü, fundamantalist eğilimlerdir. İslamiyet’i anlamaktan ve yaşamaktan çok, ideolojik bir kavga ve savaş cihazı gibi kullanmak çabası biçiminde örgütlenmiş olan bu akımın temel hareket noktası ise belirsiz ve sınırsız bir “ümmet” kavramıdır (Acaba Müslüman Türkler bu kavrama dahil mi?). Fundamantalist ibarelerde ve iletişimde, teorik olarak belirsiz bir kavram olarak kullanılan “ümmet” deyiminin arkasında, ilgili kişilerce açıkça söylenmese de, bilinç altına saklanmış olan ve bazen kendi aralarında konuşulan yönleriyle çoğunlukla İslamiyet’in İran tecrübesi vardır.Güneydoğulu Türk vatandaşlarının din gibi önemli bütünleşme unsurunu, bizzat bölünme ve ayrılmada birer araç olarak kullanma yöntemini tercih eden fundamantalist akımında temel dinamiklerinden biri, yaygın ve yoğun bir Türk devleti düşmanlığıdır. Bu düşünce akımının mensuplarının bütün Müslüman ülkelerde, zihin ve düşünce arka planında çoğu Marksist kökenli kişilerin olması bir tesadüf değildir. Temelde fundamantalistlerin devlet düşmanlığı ile Marksist devlet düşmanlığı duyguları, birbiriyle örtüşmekte ve benzeşmektedir. Fundamantalistlerin devlete ve nihayet toplumla olan çatışmalarında ve sürtüşmelerinde, kendi amaçlarına ulaşma konusunda en büyük engel, devlet örgütlenmesi gibi gözükmektedir. Bu bakımdan, fundamantalist akım büyük engel, aralarında büyük zıtlıklar varmış gibi gözüken Marksist düşünce gibi devletin zayıflaması ve gücünü kaybetmesi bağlamında, sonuçta yumuşak bir bölünme sürecine götürecek olan “siyasal çözüm” teklifler ne büyük önem vermektedir.

Sonuç olarak, henüz şartlandırma, aşılama ve alıştırma aşamalarında bulunan “siyasal çözüm” ve “kültürel haklar” gibi formüller, PKK’nın şiddet yoluyla gerçekleştiremediği bölünmeyi, bazılarının deyimiyle “barışçı yöntemle” ve “sivil çözümle” gerçekleştirme stratejisinin ilk adımlarıdır. Bu kapı aralanmaya görülsün, sonuna kadar açılmasını önlemek, PKK terörünü önlemekten daha çok zor olacaktır. Bu anlayış içerisinde, bu topraklara “benimdir” diye sahip çıkabilme yeteneğinin ve yürekliliğini gösterebilen bütün insanlar ve “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” ya da “Türk milletinin bir ferdi” olma şerefini taşıyan herkes, Türk devletinin birliğim ve Türk milletinin bütünlüğüne, her ortak ve bağlamda sahip çıkmalıdır.

Sh: 27-33

ALMANYA’NIN ORTADOĞU POLİTİKASININ YENİ BOYUTLARI

Batı Almanya Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının başlatılmasında ve genişletilmesinde birinci derecede sorumlu bir ülke idi. Dünyadaki yeni gelişmeler doğrultusunda Doğu Almanya ile birleşmesinden sonra, yeni bir süper güç haline gelmiş durumdadır. Şu anda, Birleşik Almanya ekonomik ve teknolojik gücünü, askeri ve siyasi bir etkinlik haline dönüştürme çabası içerisindedir. Tabiattaki her canlının, sahip olduğu gücü çevresine gösterme ilkesine uygun olarak, Almanya da sahip olduğu gücünü, yaşama alanını genişletme doğrultusunda, daha etkili bir şekilde kullanmaya yönelik çeşitli stratejiler gelişmektedir. Almanya’nın yenidünya düzeninde, yenidünyanın enerji ve pazar alanlarının yeniden paylaşılması sürecinde, Ortadoğu ile olan ilgisinde son derece dikkat çekici bir artış olmuştur. Çünkü, Alman ekonomisi ve sanayisinin can daman olan enerji kaynağı, Basra Körfezi ile Hazar Havzası’dır. Ayrıca, bir ihracat ekonomisine sahip olan Almanya, ürettiği malları dış pazarlara satamadığı zaman önce ekonomisi, sonra da sosyal ve siyasi yapısı büyük bir çıkmaz içerisine girer. Bu anlamda, Alman sanayisinin çarklarının aynı hızda ve hatta daha fazla dönmesi için en uygun pazar alanları da yine önemli hammadde kaynaklarına sahip olan Ortadoğu ülkeleri ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleridir.

Dünya coğrafyasının en önemli enerji ve pazar alanları olarak görülen bu bölgeler büyük ölçüde Türk ve İslam dünyası ile ilgili coğrafyadır. Bu coğrafya, şu anda yenidünya düzeni çerçevesinde, büyük ekonomik ve askeri güce sahip olan süper devletlerin yaşama ve nüfuz alanlarını genişletmek için birbirleriyle yarıştıkları ve mücadele ettikleri bir çatışma alanı gibi gözükmektedir. Bu bölgede, son elli yıldır hiç çatışmasız ve savaşsız kalmamıştır. Önceleri, Arap-İsrail savaşları iken, daha sonradan çok Müslüman toplulukların birbiriyle olan mücadeleleri (mesela, Iran-Irak, Irak-Kuveyt gibi) sürekli kışkırtılmış ve hareket geçirilmiştir. Ayrıca, bölgede önemli bir güç dengesi ve unsuru olmaya aday iki müslüman ülke olarak Türkiye ve Mısır’ın devlet ve yönetimi mekanizmalarını sürekli meşgul edecek iç sorunlar yaratılarak, bu ülkelerin Ortadoğu çatışma alanına etkili bir güç olarak katılmaları sürekli olarak engellenmiştir.

Almanya, Ortadoğu’da yaşama ve nüfuz alanını genişletmek ve yeni mevziler ve çıkarlar elde etmek isteyen güçlerden sadece biridir. Ama, bölgedeki çeşitli iç ve dış krizlerin yaratılmasında rol oynamak bakımından en etkili olanlardan biridir. Bu çerçevede, Türkiye’nin çok önemli bir güç potansiyeline sahip olduğu bilinirse, ki Batıklar bunu bizlerden daha iyi bilmektedir, sürekli olarak Türkiye’nin bu gücü fiiliyata geçirmesi çeşitli yollardan engellenmeye çalışılmıştır. 12 Eylül öncesinde Türkiye, hem Sovyetler Birliği hem de Batılılar tarafından geniş ölçüde desteklenen Marksist ve Leninist bir kültür kirlenmesi ile karşı karşıya bırakılmış ve ülke bir savaş alanına döndürülmüştür. Böylece, milletlerarası ekonomik yarışta Türkiye, sanayileşmesini tamamlayamayarak ve beklenen ekonomik hamleyi gerçekleştiremeyerek, çok gerilerde kalmıştır. 1984’ten başlayarak yaklaşık 10 yıldır Türkiye görünüşte Ermeni-PKK terörü ile uğraşıp durmaktadır. Bu terör kaynağı farklı da olsa önceki gibi 10 yıldır Türkiye’yi hem içte hem de dışta yoğun bir şekilde meşgul etmiş ve böylece, Türkiye’nin potansiyel gücü bir türlü fiiliyata geçme fırsatı yine bulamamıştır. Dünyaya yukarıdan kuş bakışı bakılırsa herhalde şu manzara gözükür; gelişmiş Batılı ülkelerin ekonomisi durmadan üretim yapıyor ve dışarıya mal satıyorlar, Türkiye gibi ülkeler de böyle bir üretim yapamayarak dışarıdan sürekli ithalatta bulunuyorlar.

Bu manzaranın özellikle Türkiye bağlamında ayrıca yine terör, yine kan, yine gözyaşı var. Türkiye yeni yarışta önemli ekonomik, siyasi ve diplomatik mevziler kaybediyor. Bu arada, bu manzarayı yaratmakla görevli PKK terörü, kendi insan ve finansman desteğinin bütün potansiyelini kullanıyor ve TBMM’deki siyasi temsilcileri de ülkedeki bazı “demokratlık kompleksine” yakalananların himayesine rağmen önemli ölçüde yıpranıyor. Hem dış kamuoyunda hem de iç kamuoyunda, özellikle de PKK terörünün kendine dayanarak yapmaya güney doğulu vatandaşlar gözünde bu örgütün tam bir cinayet mekanizması olduğu iyice pekişiyor. Bunlardan daha önemlisi, Türk devleti de, daha önceki dönemlere nazaran çok hissedilir, terörle mücadele konusunda daha kararlı olduğu görünümünü veriyor. Ayrıca, on yıldır uğraşılan PKK terörü ile baş etme yönünde çok önemli tecrübeler kazanıyor. Yıllarca önce başvurulması gereken özel hareket timlerinin yetiştirilmesi, nihayet aktif bir şekilde terörle mücadelenin ana eksenini oluşturuyor.

Türkiye’yi, sürekli olarak bir terör konusu ile meşgul eden Batılılar, özellikle de Almanya şimdi ne yapabilir?

Almanya’nın bu durumda yapacağı şey, çok önemli bir spor karşılaşmasında oyuncusu çok yıpranan ve yorulan takım yöneticisinin yaptığını yapmak oluyor. Yani, oyunun hızın kesmek için önce mola istemek sonra da yeni oyuncuyu oyuna hazırlamaktır. Açıkçası, bu PKK terörü zaten bitecekti. Hem de yalnızca Türk devletinin kendi kadrolarıyla ve tedbirleriyle bitecekti. Almanya ve diğer ülkeler, daha erken bir manevra ile lütufta bulunuyormuş gibi, kendi kucaklarındaki terör oyunundan çekme kararı aldılar. Böylece, Türk devletinin kararlılığı ile etkili bir şekilde terörün bitirilmesi konusundaki toplumun çok ihtiyacı olan yüksek bir “kendine güven” duygusunun doğmasını engellemiş oldular.

Almanya’nın PKK ve yandaşları kuruluşları yasaklamasının arkasında, ileriye yönelik başka çıkarlar ve hesaplar da vardır. Bunlardan biri de, terörün bitmesinde etkili rol oynama şeklindeki bir yapay ve haksız bir pazarlık gücü ile Türkiye’nin başta Kuzey Irak’taki peşmerge devletine engel olmaması yanında, Güney doğuda birtakım “siyasi çözüm” ve “kültürel haklar” ile ilgili bazı adımları atmasını beklemek ve istemektir.Ancak, bu beklenti ve isteklerini de, zannedildiği gibi kendi kurumlan ve birimleri aracılığıyla değil, Türkiye’deki nasıl ve görsel medyanın “şovmen” starları aracılığıyla iletecektir (yakında, ünlü televizyon kanallarının ünlü haber ve tartışma programlarında ünlü “medya” yıldızları, bu konuda toplum üzerinde, psikolojik bir hazırlama görevine başlayacaklardır).

Almanya’nın ve diğer ülkelerin PKK’yı yasaklamalarının arkasında, bu oyuncuların yorulması ve yerlerine başka bir oyuncu grubunun hazırlanmaya çalışılması dışında, Türkiye’deki başka bir gelişme de çok önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’de PKK terörü, sayısız tahribatlar yaratmakla beraber, Türk kimliği konusunda toplumda bir uyanışa da sebebiyet vermiştir. Batılıların Türkiye için ortaya koyduğu her senaryoda “Türk kimliği” nin uykuda olması önemli bir faktördür. Eğer bu kimlik, fikirde, sanatta, kültürde, ekonomide ve yönetimde, çok etkili olmaya başlarsa, başta Almanya olmak üzere, bütün Türkiye ile rekabet içinde olan bütün toplumların bu ’Türk kimliği”ne göre yeniden stratejiler tespit etmeleri gerekir. Bu durum ise belirsizlikler içinde geleceği planlanmak biçiminde startejik yönetimin en istenmeyen ortamını yaratır. Çünkü bütün siyasi-ideolojik hareketleri çok kolay yönlendirmek mümkün iken, milliyetçilik akımları üzerine oyun teorisi üretmek oldukça zordur.

Almanya’nın bölgedeki terör oyunundaki görevini tamamladığı için PKK’yı yasaklamasına karşılık, bu oyun için hazırladığı yeni oyuncular kim olacak, sorusu hemen akla gelmektedir. Bu oyuncu, öyle bir oyuncu olmalı ki, bir taraftan belki Türkiye’ye bir on yıl daha başka bir terör konusunda uğraştırmak, bir taraftan da önceki PKK terör nöbeti sırasında tırmanma gösteren Türk milliyetçiliğinin gelişmesini durdurmaya yönelik olmasıdır. Bölgedeki bu terör oyunlarının yeni oyuncuları kimler olabilir?

Bu sorunun cevabı, Ortadoğu’da Almanya ile önemli siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkiler içerisinde bulun bir ülkenin etki alanı içerisinde gözüken çeşitli akımlardır. Bu noktada birşey daha akla geliyor; Almanya, PKK’yı legal olan, legal olmayan kuruluşları ile yasaklarken, orada bulunan bazı Ortadoğu kaynaklı terörist kolonilere neden dokunmadı acaba?

Sonuç olarak, Türkiye, her on yılda bir terör dalgası ve fırtınası ile boğuşmak zorunda kalmaktadır. Birinci terör döneminde, Türkiye’nin çok önemli sayıda üniversite gençliğinin beyni komünizmle kirletildi ve bazı sanayi işçileri üretim sürecinde çok önemli darboğazlar yarattılar. İkinci terör döneminde, ülkenin geniş bir coğrafyasında ekonomik, sosyal, psikolojik ve yönetsel sıkıntılar ortaya çıktı. Almanya ve diğerleri, yine boş durmayacak ve üçüncü bir terör döneminin hazırlıklarına başlayacaklardır. Her defasında teröre karşı hazırlıksız yakalanan Türk devleti bu defa daha hazırlıklı olmalıdır. Ancak, geçmişten alman dersle, bu hazırlığın milliyetçi kadrolarla yapılması gerekir. Türkiye’nin her türlü probleminde olduğu gibi terörle ilgili konularda da, gerçek çözümlerin üreticilerinin ve uygulayıcılarının milliyetçi kadrolar olduğu inşallah iyi anlaşılmıştır.

Sh: 50-56

İLETİŞİM SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN TÜRK KİMLİĞİ HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER

İnsanın, insanla ya da toplumla olan ilişiklerinin temelinde iletişim olgusu vardır. Belirli bir topluluk içerisinde yaşayan ve kendi dışındaki diğer insanlar ile sosyal teması kaçınılmaz olan her birey, iletişim sürecine ihtiyaç duymaktadır.

İnsanlar, sosyal hayatın akışı içerisinde başkalarıyla olan ilişkilerinde, iletişim olgusundan, yalnızca belirli anlayış ve mesajların alışveriş biçimi olaraktan değil, aynı zamanda kendi varlık ve kişiliklerinin ortaya konulması aracı olarak da yararlanırlar. Bu anlamda, bir bireyin çeşitli, grup ve toplulukları içerisinde sosyal statü ve önem derecesi, iletişim mekanizmasını kullanma biçimine ve bu bağlamda kendi kimliğini vurgulama etkinliğine bağlıdır.

Her sosyo-kültürel yapı, kendi iletişim geleneklerine ve dinamiklerine uygun bir iletişim ve kimlik ortaya koyar. Bu anlamda, bazı toplumsal gelenekler ve değişkenler, bireylerin başkalarıyla olan ilişkilerinde daha kolay ve açık bir iletişim düzeni tayin ederken, aynı zamanda bireyin sosyal ilişkideki önemini vurgulamasının da teşvik edecek bir dil mantığı, geliştirmişlerdir. Buna karşılık, bazı toplumlarda ise bireylerarası iletişim imkânı ve fırsatı, bir taraftan mümkün olduğu ölçüde sınırlanırken, öte taraftan da büyük çoğunluğun kendi kişilik ve kimliğinin ön plana çıkarıcı bir tarzda iletişimde bulunmasını engelleyici bir gelenek oluşturmuşlardır.

Batılı kültürler, son derece açık ve rahat bir iletişim olgusunu imkan tanırken, aynı zamanda de iletişim sürecinin aktif bir sübjesi olarak, bireylere, kendilerini “ben” şeklinde vurgulama fırsatının da vermektedir. Doğulu kültürler ise çoğunlukla bireylerarası iletişimi kısıtlayarak, bu olguyu toplum içindeki hiyerarşik sıralamanın üstünde yer alanların doğal bir hakkı olarak görmüşlerdin Mesela, “Söz gümüş ise sükut (sessizlik) altındır”, “büyük lokma ye, büyük söz söyleme”, “Büyüklerin yanında konuşulmaz ve onlara karşılık verilmez” şeklindeki Türkçe atasözü ve özdeyişlerin varlığı, Türk kültür yapısında iletişimin sınırlandırıldığının açık örnekleridir. Bundan başka, sınırlı ve kısıtlı da olsa, başvurulan sözlü iletişim sırasında, iletişim sübjesinin kendini özellikle “ben” şeklinde ortaya koyması hiç istenmeyen bir durumdur. Telefon görüşmeleri sırasında, çoğunlukla telefon açıldığında kim olduğunu söylememek ve illada karşı tarafı kimliğinin açıklatmaya yöneltici tavırlarda bulunmak alışkanlığı da aslında, iletişimde “kimliği” tebarüz ettirmeme geleneğinin bir uzantısı olarak görülebilir. Bu bağlamda, “Ben demek şeytana yakışır” anlayışı içerisinde “ben” diyerek başlayan konuşmalar, çok ukala ve toplum dışı bir tavır olarak değerlendirilir, “enel hak” dediği için yanlış anlaşılma nedeniyle büyük bir tepki aldığı bilinen Hallac-ı Mansur’un bu sözünün belki de “Enel-Ben” kısmı, büyük bir öfkenin doğmasına yol açmıştır.

İletişim teknolojisindeki büyük ilerlemeler, sanayileşme ve kentleşme olguları, her toplumdaki insanların, bu gelişmelerin, henüz yeterince gerçekleşmediği zamanlara göre, birbiriyle daha fazla bir iletişim içerisine girdikleri bir döneme girmelerine yol açmıştır. Gündelik ve sosyal hayat içerisinde iletişimin sayısında ve türünde çok farklı değişmeler meydana gelmektedir. Her ne kadar, bu hızlı ve çok yönlü iletişim sürecine “cemaat” biçimindeki enformal örgütlenmeler ile belirli sınırlar getirilmeye çalışılsa da, artık modern hayatın iletişim çeşitliliğinden uzak kalmak pek mümkün olmayacak gibi görünmektedir. Bu çerçevede, bütün makro ve mikro grupların geleneksel iletişim sınırlamalarına rağmen, bireyler daha fazla iletişim ve doğal olarak da daha fazla kimlik arayışı içerisine girmişlerdir.

Türk toplum yapısının, iletişim konusundaki kültürel sınırlamaları doğrultusunda, “kimliğin” belirlenmesi hususunda da pek çok büyük ihmallerin olduğu da açıkça görülmektedir. Türklerin tarihe pek önem vermedikleri herkesin malumudur. Göktürk yazıtlarının dışında, Türk tarihi ile ilgili bilgilerin çoğunu, Çin, Arap, Fars ve Batılı kaynaklardan almış olmamız bize göstermektedir ki, Türkler tarih yapmışlar ve yaratmışlar, ama bunu kayıt altına almayı ihmal etmişlerdir. Bunun sosyolojik nedeni ise Türklerin kendilerinden ve “kimliklerinden” söz etmekten pek hoşlanmamalarıdır. Zira tarih bir toplumun kendinden söz etmesidir. Oysa Türkler, tarih boyunca kendilerinden söz etme gereği duymayacak kadar kendilerinden emindirler. Bu çerçevede de, Türkler, en güçlü oldukları zaman, yani Osmanlı devletinin yükselme döneminde dahi, özellikle çok farklı milletler üzerinde egemenlikleri sürerken, “Biz Türk’üz” deme ihtiyacı duymamışlardır. Egemen ve üstün konumuna rağmen Osmanlı Devletinde Türk kimliğini sahiplenmeme olgusu, büyük ölçüde diğer toplumların rencide edilmek ve horlanmak istenmeyişi gibi bir gerçek “Türk efendiliğinin” sonucu olarak da görülmelidir.

19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılda da bütün hızıyla sürmekte olan değişim rüzgârları, bütün toplumların, ekonomik, siyasi, sosyo-kültürel ve zihniyet yapılarında da büyük sarsıntılara ve değişmelere yol açmıştır. Bunlar içerisinde, özellikle kişilerarası iletişim ve kitle iletişimi alanındaki kapsamlı ve şiddetli değişim ki bu çağa enformasyon çağı denildiğini de hatırlarsak -birçok hususta olduğu gibi insanların kimlik arayışlarına da, büyük bir ivme kazandırmıştır. Her toplumda, ortalama insan, daha fazla iletişimde ve dolayısıyla da daha fazla kişiliğini ve kimliğini vurgulama tavrı içerisine girmektedir. Bu doğrultu da, toplum içinde bireylerin, milletlerarasında da toplumların, kendi kimlikleriyle ilgili söylemeleri daha da yükseltmek gibi bir genel eğilim içerisinde olduklarına, her geçen gün biraz daha tanık olmaya başlayacağız.

Sonuç olarak, millet olma aşamasına henüz gelmemiş bulunan ya da böyle bir imkânı, gerekli sosyolojik ve antropolojik öğelerden yoksun olduğu için de bulamayacak gibi gözüken ve değişik milli kültürler içerisinde varlıklarım sürdüren bazı mikro grupların bile “kültürel kimlik” arayışına yönelmeleri, çağımızda kimliğinin vurgulanması konusundaki duyarlılığın, ne ölçüde yaygınlaştığının açık bir örneğini teşkil eder. Tarihi süreç itibariyle belki milli kimliğini ortaya konmasına gerek yoktu. Ama bugün için milli kimliğinin yükseltilmesi, çok doğal bir “ben de varım” davranışıdır.

“Var olanlar açıklanır ve söylenir” anlayışına bağlı olarak, ister Türklerin efendiliğinden, ister alışkın olmadıklarından dolayı, şimdiye kadar pek söylemedikleri Türk kimliği, her fırsatta ortaya konmalıdır. Aksi takdirde, kendi kimliklerini açıklıkla ve cesaretle vurgulayanlar “Türk kimliği” gibi bir olgunun olmadığını söylemeye başlayabilirler.

Sh: 112-116

Kaynak: Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU, Korkuyu Yönetmek, Berikan Yayınları Düşünce Dizisi – 2000, Ankara

 ***********

MAHİR KAYNAK: KÜRTLER, TÜRK DÜŞMANI DEĞİLLER

TÜRKÇENİN ZAAFLARI, İNGİLİZCENİN GÜCÜ!


Bugün “dünya dili” denildiğinde ilk önce “İngilizce” akla gelmektedir, şu sıralar ne Almanca ve ne de Fransızca onunla rekabet edebilmektedir. Elbette bu dillerle birlikte İspanyolca, Rusça, Çince ve Arapça yeryüzünde belirli bir güce sahiptir. Fakat bu güçlü dillerin dünya dili olmak bakımından söz sahibi oldukları anlamına gelmez. Elbette, bunda İngilterenin bir-bir buçuk asırlık dünya hâkimiyetinden sonra, İngilizce konuşan ABD’nin dünya hâkimi olmasının büyük rolü var. Fakat, İngilizcenin dil olarak kendine mahsus bir gücünün olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Peki İngilizcenin gücü nereden geliyor?

Türkçeye bilhassa tarihî gelişim itibarıyla atfettiğimiz “kusur”lar İngilizce için sözkonusu olabilir mi?

Bu konuda öyle derinlemesine araştırmaya bile gerek yok. Eğer Türkçenin tarihî gelişimini iyi biliyorsanız, ingilizce için ansiklopedik bilgiler dahi bu konuda fikir sahibi olmanız için yeterlidir.

Sezar’ın, yani Roma’nın, milattan hemen sonraki istilamdan önce İngiltere’nin hâkimi “Kelt”lerdi. Roma hâkimiydi boyunca, Keltçenin yerini geniş ölçüde Latince kelimeler aldı. Romalılardan sonra Anglo-saksonlar adaya hâkim oldular (MS. 5. Yüzyıl). Bu Germen asıllı kavimler ada halkını, Germenleştirdiler. Çekimsiz bir dil meydana geldi. 7. asırda Hristiyanlığın tesiriyle Latin menşeli kelime haznesi oluştu.

9. asırda İskandinav kökenli Vikingler İngiltere sahillerini vuruyor, bilahire içerilere doğru ilerliyorlar. İskandinav dilinden bilhassa askerlikle, hukukla ilgili kelimeler alınıyor bu sefer de. 11. yüzyılda ise Norman istilası var. Resmî dil olarak Fransızca hâkim oluyor. Daha sonra Fransızca o kadar tesirli oluyor ki, bugün İngiliz sözlüğünde her İngilizce kelimenin neredeyse bir Fransızca eş manalısı vardır. Ancak 14. asırda İngilizce yeniden yüksek tabakanın dili hâline gelebiliyor. “Londra diyalekti” hâkim oluyor. İngilizce için üç devir tasnifi yapılıyor: Eski, orta, yeni İngilizce dönemleri. Norman istilasına kadar “eski İngilizce” dönemi, istiladan sonra orta, 1500’den sonra yeni veya modern İngilizce. Orta İngilizcede Latin-Germen ağırlığı var. Sömürgecilik döneminde uzak doğu dillerinden kelimeler giriyor, böylece İngilizcenin söz varlığı daha da renkleniyor ve çeşitleniyor.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Germen kolundan. Almanca ve Hollanda diliyle yakınlığı var. Norman istilasından sonra Fransızca etkili. 15. yüzyıl İngilizce için dönüm noktası. Bir taraftan Londra İngilizcesi önem kazanıyor, diğer taraftan matbaa faaliyete geçiyor. Bir yandan da rönesans düşüncesi İngiltere’ye yayılıyor. Rönesansla birlikte İngilterede yabancı dil, özellikle de eski yunanca ve klasik Latince bilen birçok bilgin yetişti Bu bilginlerin dil konusundaki esnek tutumları, İngilizcenin yabancı dillerden çok sayıda sözcük alması sonucunu doğurdu. Çoğu dil uzmanı, çağdaş İngilizcenin başlangıç tarihini 1500 olarak belirler.

İngilizceyi Hind-Avrupa dillerinden ayıran, çekimli (bükünlü, tasrifi) dil olma niteliğinin zayıf olması. Kelimeler büyük esnekliğe sahip. Bir kelime sıfat, isim veya fiil olarak kullanılabiliyor. Kelime dağarcığı esnek. Başka dillerden kelime alma, türeterek yeni kelimeler meydana getirme ve birleşik kelimeler oluşturma konusundaki rahatlık zengin bir kelime haznesinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor.

İngilizcede güçlü bir vurgulama var. Tonlama, kelimenin anlamını değiştirebilecek kadar önemlidir. Kelimeler ön-ek veya son-ek alabilir. Ekler İngilizce olabileceği gibi, latince veya yunanca da olabilir. Yunanca ve Latince, aynı sözcük için yer alabilecek kadar İngilizceye uyarlanmıştır.”

İngilizcede bir de “geri türetme” var. Bir kelimenin köküne ek getirilerek yeni kelime oluşturmanın tersi bir işlem bu. Bir kelime köküne gidilerek benzetme yoluyla kelime türetilebiliyormuş.

“Çağdaş İngilizce, sözcük dağarcığının yaklaşık yansım Germen dillerinden (eski İngilizce ve İskandinav dilleri), yarısını da halik dillerle Roman dillerinden (Fransızca ve Latince) almıştır. Ayrıca Yunancadan gelme birçok bilimsel kavram ve başka dilden alıntım çok sayıda sözcük barındırır. Nesne adları ve hemen hemen bütün temel kavramların yanı sıra kişi adlarının çoğu, yardımcı fiillelin tümü, basit edatların çoğu, bütün bağlaçlar ve hemen hemen bütün sayılar eski İngilizceden (Anglosakson dili) alınmıştır. Cins adlarının, sıfatların ve fiillerin çoğu İskandinav kökenlidir. İngilizcede giyim kuşam, mutfak, siyaset, edebiyat ve sanatla ilgili teriminin çoğu Fransızcadan gelir. Küçük el sanatları için kullanılan sözkler genellikle Fransızca, zanaatçılıkla ilgili sözcüklerse genellikle eski İngilizce kökenlidir. Fransızca ile İngilizcedeki eşanlamlı sözkler karşılaştırıldığında, Fransızcadakilerin daha kavramsal ve soyut, İngilizcedekilerin ise günlük yaşama daha yakın ve daha somut olduğu görülür. İngilizcedeki birçok yunanca birleşik sözcük ve türevin, benzer ya da oldukça farklı anlamlar taşıyan Latince eşdeğerleri vardır. “( Tırnak içindeki ibareler, Ana Britannica’nın ” İngilizce” maddesinden alınmıştır, C.ll)

Bu bilgilere, Türkiye’de dille uğraşan, “öztürkçecilik” satan, kelime tasfiye eden, sözlüğümüzde etnik temizlik (Stalin gibi büyük diktatörlerin “temizlik” hareketlerine benzer bir şekilde) yapan, bütün bunları yapmakla büyük bir iş becermiş, “boyunduruk kırmış” edasıyla övünen herkes kolaylıkla ulaşabilir. Devlet ansiklopedileri ile özel ve tercüme ansiklopedilerde de yeterli malûmat vardır.

MUKAYESESİZ DÜŞÜNCE OLMAZ!

İnsan, aklı olan, bu yüzden de sürekli kıyaslama yapan bir varlıktır. Kendimizi günün objektif kriterleriyle değerlendiriyor ve bir “gelişmişlik” derecesi belirleyebiliyoruz. Mesela, gayrisafi millî hâsıla, fert başına düşen millî gelir, bir takım alanlardaki harcamalar, okuryazarlık, kitap yayını, vb. gösterge olarak kabul ediliyor.

Mukayese dil konusunda da yapılabilir. Elbette bu öyle iki kere iki dört eder cinsinden basit bir işlem değildir. Fakat tarihî gelişme ve dillerin içinde bulunduğu durumlar birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Bunu daha kaba biçimde sözlüklerdeki kelimeleri kıyaslayarak yapıyoruz. İngilizce sözlüklerin ulaştığı kelime sayısı bazılarımıza dehşet verici geliyor.

Türkçenin elde bulunan ilk yazılı metinleri, şimdilik Orhun Yazıtları ve sekizinci asra tarihleniyor. Bu tarihe kadar İngiIterenin macerasını yukarıda özetledik. Bu asırda, İngilizci Hıristiyanlığın tesiriyle dillerinde Latince kelimeleri çoğaltıyorlardı. Türkler için bu tarih, 10. Asırdan sonra gelmişti. Orta Türkçe devri olarak adlandırılan bu devirde Türkçe yazı dili olarak teşekkül etmiştir. İslâm medeniyeti dairesine giren Türklerin dillerinde çok büyük değişiklikler meydana geİmiş, din dili arapçanın yanında, Türklerin islâmiyeti kabul ettiği Türkistan şehirlerinde müessir olan Farsçadan da etkilenmiştir. Her iki dilden de çok sayıda kelime Türkçeye girimiştir. Neredeyse aynı dönemlerde, İngilizler için Latince, Türkler için Arapça ile İngilizler için Fransızca, Türkler için Farsça aynı rolü oynamışlardır. Türklerin Farsçadan etkilenmesi, İngilizlerin Fransızcadan etkilenmesi gibi bir istila veya işgal sonucu olmamıştır.

Müslüman Türk devletleri ve bilhassa Selçuklular döneminde Türkçe resmî dil olarak kullanılmamışsa da, sözlü ve yazılı olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Osmanlılar Türkçeyi devlet dili olarak güçlendirmişler, bu yüzden öncelikle Anadolu’da Türkçe edebî dil olarak da etkili olmuştur. Türkçe 15 19. asırlar boyunca gelişmiş, yazı dili olarak tam mânasıyla teşekkül etmiş ve güçlenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren ise, batı tesirinde “yeni Türkçe” devrine girilmiştir. Türkçeyle İngilizce belki burada ayrılmaktadır. Türkçe İktisadî ve teknolojik üstünlük sonucu güçlenen Batı dillerinden iktibaslara girişirken, İngilizce bu dönemde sömürgeleştirdiği ülkelerden veya ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelime almaya devam etmiştir. Sh: 81-85

BİR İNGİLİZCE SÖZLÜĞE BAKARSAK…

İngilizce sözlüklerle işi olanlar, sürekli elinin altında bulunduranlar, bu sözlüklerde yer alan kelimelerin etimolojisi hakkında az çok bilgi sahibidirler. Biz böyle bir merakı olmayanlar için, hem de kaybolmuş bir emeği hatırlatmak maksadıyla bir İngilizce-Türkçe sözlüğün başından ve sonundan yüzer kelimeyi taradık. Ebette bu bütün sözlüğü temsil edecek bir örnekleme değildir. Fakat yine de bize bir fikir verebilir. Sözünü ettiğimiz sözlük, Mehmet Gülbahar’m “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat ’i (3. C. Bursa, 1940, 1947, 1948). Kitabın başındaki ifade şöyle: “5. 000 resmi ve 50.000 kelimeyi telaffuzlarıyla alır.”

Lügati hazırlayan Mehmet Gülbahar, “Bursa Erkek ve Askerî Liseleri İngilizce Öğretmeni” ve “Kıbrıs Lefkoşa İngiliz Ticaret Koleji mezunlarındandır. Üç ciltlik sözlüğün sahibi olan Gülbahar yaptığı işi önemsemektedir: “Şimdiye kadar çıkan lügatlerin en doğru telaffuzlu, kelime ve mâna itibariyle en zengin ve resimli ilk lügat olduğunu işaret etmek isterim.” (Önsöz)

“TÜRKÇE SÖZLÜK” 15 BİN KELİME, “İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK” 50 BİN KELİME!

Bu “Önsöz” 1940 tarihini taşımaktadır. Sözlüğün kaç yılında hazırlandığını bilmiyoruz ama, üç cilt halinde ve yedi yılda (1940, 1945 ve 1947) yayınlanabildiğini biliyoruz. Bu arada, 1945 yılında TDK ilk Türkçe sözlüğünü yayınlamıştır. Bu sözlüğün söz varlığı, 15 bin civarındadır. Bu itibarla, aynı dönemde yayınlanmış olan bir İngilizce Türkçe sözlüğün 50 bin kelimelik kapsamı dikkat çekicidir.

İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’in ilk yüz kelimesinden her hangi bir başka dile ait olduğu belirtilmeyenler 58 adettir.. Latince olduğu kaydedilenler 162 Latince Grekçe olduğu belirtilenler 43, Fransızca Latince olduğu belirtilenler 104, Fransızcalar 95, Arapça 2 ve farsça 16

İlk bakışta, 58’i ingillizre asıllı, 42’si yabancı menşeli görünen ilk yüz kelime, dikkatle incelendiğinde, kökeni belirtilmemekle beraber başka dillerden geçtiği kolaylıkla anlaşılanlar, özel Kelimeler, şüpheliler ve yabancı köklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında, durum değişmektedir.Bu durumda bulunan 35 kelime çıkarıldığında hepi topu 23 “İngilizce” kelime kalmaktadır.

Sözlüğün başı böyle de sonu nasıl acaba?

Burada da durumun pek farklı olmadığı görülüyor. Gerçi, menşei belirtilmeyen kelime sayısı bu sefer daha fazla: 74 kelimenin bu hesapça İngilizce olması gerekiyor. Fakat yunanca kök ve eklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında 49 sayısına ulaşılıyor ki, geriye 26 “halis” İngilizce kelime kalıyor.

Sh: 86-87

DİL DEVRİMİ: RİVAYET MUHTELİF AMA, “PLANLAMA” DEĞİL!

Uzun süre ABD üniversitelerinde mesai sarfeden ve dünya ilim âleminde, fen bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Oktay Sinanoğlu, yıllar sonra Türkiye’ye döndü ve döner dönmez de dilimiz ve kültür hayatımızla ilgili yüksek sesle konuşmaya, daha doğrusu feryad”a başladı. Uzun müddet sonra memleketine dönen ve gördükleri, duydukları karşısında “tevahhuş eden” bir vatandaşın ürküntüsünü belirtecek şekilde İngilizce başlık taşıyan “Bye Bye Türkçe” isimli kitabı bu feryadın ürünlerinden. Sinanoğlu, 1956 yılında Amerika’ya gittiği sıralarda okuduğu bir kitaptan söz ediyor eserinde. “Pantürkizm” adlı kitabın sonunda şöyle deniyormuş:

“Amerika, İngiltere Türkiye halkını anglosaksonlaştırıyor; eğilim dilini İngilizce yapacak. Sovyetlerde ise ruslar Türk halklarını ruslaştırıyor, orada da rusça eğitim yapan okulların sayısı artırılıyor, halk böyle okullara özendiriliyor. Rusça okullara ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar gittikçe söndürülüyor. Böylece birkaç nesil sonra dünyada ne Türkiye türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak ”

1950’lerde, yani 20. yüzyılın ortalarında, o sıralar “en yeni büyük müttefiki”nin Türkiye ile ilgili, kendilerine âşikâr bize nihan ugulamaları ve konuyla alâkalı kişilerin geleceğe yönelik olarak tartıştıkları ilgi çekici değil mi?

Ya, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren (ve elbette Türkiye’yle ilişkisini hiç kesmeyen) Yağmur Atsız’ın 21. yüzyılın başlarındaki tahminine ne demeli? Yağmur Atsız’ın sorusu şu: “Türkçe 22. yüzyılı görebilir mir (Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 2002) Bu soruyu sormak durumunda kalan bir kimse, bittabiî olumlu bir cevap vermeyecektir: “Korkarım ki 22. yüzyılda ne Türkçe kalacak ne de Türk milleti.”

Elbette uzun müddet yurtdışında yaşayan her iki değerli şahsiyet de kızgınlıkla, küskünlükle böyle konuşmaktadır. Onlar esasen tahminlerinin asla ve kat’a tahakkuk etmemesini istemektedirler. Bakın Yağmur Bey ne diyor:

“Kendisine aid her şeyi, ama her şeyi böylesine barbarca bir hoyratlıkla red ve inkâr eden, millî benliğini ve haysiyetini böylesine satan bir topluluk bundan böyle yaşama hakkından da feragat ediyor demektir.. .Bu hükme içim kan ağlayarak vardığımı, varmak zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.” (Yazarın imlâsına sâdık kalınmıştır).

Yağmur Atsız’a göre, Türkçe objektif olarak ölüm tehlikesiyle yüzyüzedir.

“İşin garibi, ölmüyor, ÖLDÜRÜLÜYOR ve ona ölümcül darbeleri indirenlerin başında Türkçeyi sözümona çok sevdiklerini iddia eden bir takım zümreler geliyor. Ortak özellikleri Türkçe ve genellikle dil meseleleri üzerindeki cehaletleri ve buna bağlı olarak BİR FİKRİ SON HADDİNE KADAR DÜŞÜNMEKTEN ÂCİZ OLUŞLARI (vurgu bizim, DMD). Zira böyle olmasa en azından daha işin başında fark ederlerdi ki kendine ‘ilerici’ yaftasını münasib gören hiç kimse bir yandan ‘etnik’ bağlamda ‘ırkçılık’ karşıtı iken aynı zamanda ‘dil ırkçılığına tevessül edemez

 Ederse zihin yapısında sakatlık var demektir. …Dünyadaki; İngilizce, Arapça, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca vs. gibi en gelişkin dillerin, başka dillerden en fazla kelime almış diller olduğu ve bununla üstelik iftihar ettikleri gerçeğinden bihaberdirler.”

Dünya görmüş, yurtdışında yaşamış ve kendini kabul ettirmiş iki önemli şahsiyet yürek yangınlığı ile böyle feryad ediyor. Türkçenin dününe, bugününe bakarak, olup bitenleri tahlil süzgecinden geçirerek yarınla ilgili “kötü” tahminde bunuyor, kara haberler veriyorlar.

Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili olumlu-olumsuz çok şey söyleniyor. Fakat ne söylenirse söylensin, bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun miladı, “dil devrimi” olarak adlandırılan faaliyetin başladığı 1930’lardır. 1930’lu yıllarda, dil “devrim” konusu olarak ele alınmış, Türkçe bir süre gerçekten “devrim”e maruz bırakılmış, daha sonra her ne kadar Atatürk’ün sağlığında bundan vazgeçilmişse de, ölümünden sonra, daha pürist/tasfiyeci bir yaklaşımla bu faaliyet sürdürülmüştür. Bu ideolojik ve siyasî müdahale Türkçeyi yarım asır sonra tükenme noktasına getirmiştir.

21. yüzyılın başında bürokrasi, düzgün cümle kurmaya muktedir olamamakta, eskiden Osmanlı divanında değil kâtiplerin, kapıcıların dahi yapmayacağı dil yanlışları en üst kademedeki yöneticilerin yazışmalarında görülebilmektedir.

İlk öğretim kurumlarında 300-500 kelime öğretilmekte, orta öğretimde İngilizce ve fen bilimlerine verilen ağırlık Türkçe-edebiyat derslerini geri plana itmekte, zaten yetişkinlik döneminde kimseden iyi Türkçe bilmesi istenmemektedir.

Yükseköğretimde en cazip üniversiteler, fakülteler yabancı dille öğretim verenlerdir. Türkçe çoktan öz yurdunda “üvey evlat” durumuna düşürülmüştür.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 57. Hükümet’in Millî Eğitim Bakanı, Türk edebiyatının iki klasik dönemini, klasik Osmanlı ve Tanzimat sonrası Batı tesirindeki edebiyatı ders kitaplarından çıkarmayı marifet sanarak program geliştirtmeye kalkışmış ve bin yıldır kullandığımız “millet, vatan, meclis, hak, hukuk, kanun” gibi çok sayıda kelimeye yasak koymuştu… (Yıl: 2002)

Bu manzara karşısında çok dikkatli düşünmemiz, gerçeği hoşumuza gitmese de kabul etmemiz ve “nerede hata yaptık” dememiz gerekiyor.

MEĞER HATA DEĞİL “PLAN” YAPMIŞIZ!

Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmaz! Son zamanlarda Türkçenin içine düşürüldüğü durumla ilgili tesbitlerde pek fazla farklılık bulunmuyor. Türkçe, 21. yüzyılın başında ciddi bir sıkıntı içinde. Bunu öğretim sisteminden, iletişim sistemine kadar her yerde gördüğümüz gibi, sokaklarda da yüzümüze tabelalar hâlinde çarpıyor. Bundan ötürü Türkçenin geleceği ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Tesbit bu, “teşhis” ne? Neden böyle oldu? Bu konuda fikir birliğine varılamıyor. Kültür Bakanlığı tarafından iki defa üst üste yayınlanan bir kitabın teşhisine bakarsak, işimiz kolay! Her şey “dil devriminin ellinci yılına kadar” (1983) iyi gitmiş. Yani, Türk Dil Kurumu’nun devlet kuruluşu hâline getirilmesine kadar. Ondan sonra, TDK vazifesini gereğince yapmadığı için işler sarpa sarmış! Yani Türkçenin geleceğini karartan, yirmi yıllık “icraatsızlık” dönemi imiş!

Daha önceki TDK “sivil toplum kurumu” gibi gösterilse de, tecahüle gerek yok! Bu Kurum bir zamanlar Millî Eğitim bakanlarının başkan, Cumhurbaşkanlarının şeref başkanı olduğu bir kuruluştu. Çok partili hayata geçişten sonra, devletin asıl sahibi tafrası satan bazı kuruluşlar gibi sistem üzerinde etkili oldu. Bütün darbelerden sonra bu gücünü artırdı. Yalnızca 12 Eylül müdahalesi tersine bir işlem yürüttü ve akademik niteliği ağır basan bir kuruma vücut verildi. İşin yapılış tarzını, hukukî zeminini her zaman eleştirebiliriz. Fakat yeni TDK’nun eskisine göre Türkçeye daha doğru ve ilmî ölçülere uygun hizmette bulunduğu kesindir.

Gelelim “dil devrimi”nin yeni “bilimsel kılıfı”na!

“Dil devrimi”nin dünyanın hiç bir yerinde savunulamayacak bir kavram olduğunu kitabın adı bile bize ifşa ediyor: Türkiye’de Dil Planlaması: Dil Devrimi.

“Dil devrim”i savunulabilir bir şey olsa idi nice yıl sonra allanıp pullanıp “planlama” olarak sunulur muydu? Dil devriminin asla bir planlama olmadığı, Kâmile İmer’in kitabı tetkik edildiğinde kolaylıkla anlaşılıyor. Çünkü verdiği “planlama” örnekleri ile Türkiye’de uygulanan dil devriminin alâkasını kurmak neredeyse imkânsız.

Kâmile Hanım, “dil planlaması” teriminin bizim dil devrimimize göre yeni bir kavram olduğunu şöyle ifade ediyor: “Dil planlaması terimi ilk olarak 1959’da Haugen tarafından kullanılmış olup o zamandan bu yana giderek yaygınlaşmıştır. Haugen başlangıçta bu terimi Norveç’te ulusal dilin çağcıllaştırılması (modernization), geliştirilmesi ve erginleştirilmesi amacıyla harcanan çabaları betimlemek için kullanmıştır.”

Yani bizler, yetmiş yıl önce “dil devrimi” adı altında “dil planlaması” yapmışız. Batılı bilim adamları da bunu otuz sene sonra başka bir vesile ile “tesmiye” etmişler!

Burada şu soruyu sormamız lâzım: “Norveç, dil konusunda Türkiye’ye örnek teşkil edebilir mi?” İlk bakışta neden etmesin, hem Batılı hem gelişmiş bir ülke” denilebilir. Elbette okuyucunun böyle değerlendireceği düşünülmüştür. (Burada sakatlık, “Norveç’te dilin “çağcıllaştırılması” ibaresinde aranabilir. Avrupa’nın ta batısındaki Norveç ve dili o zamana kadar “modern” değil miydi yoksa?)

Şöyle kaba hatlarıyla bir bakalım: Norveç, dünyanın en küçük dil topluluklarından biri olarak kabul ediliyor.Norveç dili Norsk Kuzey Germen öbeğinin Batı İskandinav koluna bağlı. İki farklı şekli var. Birincisi, Bokmal/Kitabî Norveççe veya Riksmal/Resmî Norveççe, Dan-Norveç dili. Danimarka’nın Norveçle birleştiği dönemde (1330-1814) kullanılan Danca’ya dayanıyormuş. İkincisi ise, Yeni Norveç dili/Lansmal-Kır Norveççesi. 19. asırda Ivar Aasen tarafından eski İzlanda dili geleneğini sürdürmek için batıdaki kır kesimi lehçeleri temel alınarak geliştirilmiş. Dan Norveç dili daha yaygınmış. İki dil de resmî yazışmalarda ve öğretimde kullanılıyormuş…

Model olarak kullanmamız “önerilen” planlama deyimi, böyle iki dilli bir topluluktaki durum esas alınarak ortaya konulmuş. Türkiye’de böyle bir durum mu vardı? Türkçe Türkiye’de yedi yüz yıldır devlet dilidir. Bütün farklılıklarına rağmen tarih boyunca tek bir Türkçe olmuştur. Ülkemiz Allaha şükür hiç bir devletin istilasına uğramamış ve bu istila sonucu bir dili kabul etmek zorunda kalmamışız.

Peki, Norveç’te yapılan nedir? İki dili yakınlaştırıp ortak bir Norveç dili meydana getirmek!

Şu satırları da bir itiraf olarak kabul edebiliriz: Özellikle bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde dil/değişke seçimi, seçilen dilin/değişkenin kodlanması, sözlük, dilbilgisi ve yazımın belirlenerek ölçünleştirilmesi ve kurumlarda, kuruluşlarda, eğitimde, kitle iletişim araçlarında yaygınlaştırılması ve günün gereksinimlerini karşılayacak biçimde işlevinin genişletilmesi çabalan bu kuram ve modeller kapsamında yaygın olarak 70’li yıllardan bu yana betimlenmeye başlanmıştır.”

İşin özü şu: Dil devrimini en azından dışarıda munisleştirmek için dil planlaması” terimi seçilmiş. Fakat, bu kavram Norveç gibi iki dilli toplumlar dikkate alınarak ortaya konulmuş, daha sonra ise, bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde” yapılan uygulamalarla bağlantılı olarak kullanılmış!

Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan bir devlet mi? Dil ve kültür bakımından “gelişmekte olan bir ülke” mi? Dünyanın kaç devletinin yedi yüz yıllık resmî dili var? Yer yüzünde kaç dilin bizim edebiyatımız kadar zengin yazılı edebiyatı var?

Dil devrimini yücelteceğiz diye Türkiye ya iki dilli topluluklarla karşılaştırılıyor ya da üçüncü kümeye, sömürge ligine düşürülüyor. Dil planlamasının bazı ülkelerde petrol şirketleri vs. eliyle yürütüldüğü de kitapta yer alan hususlardan.

MİSYONERLERİN İŞLERİ!

Kitaptan okuyalım: “Dil planlaması olarak görülebilecek etkinlikler çok çeşitlidir. Bir yöre dilinin ulusal dil olarak geliştirilmesinden (Endonozya ve Filipinler’de olduğu gibi) eski dillerin canlandırılmasına (İsrail ve İrlanda’da olduğu gibi), çatışma hâlindeki dile bağlılıktan (Norveç ve Hindistan’da olduğu gibi) yazı değişimi, sözvarlığının genişletilmesi yolundaki örgütlü çabalara (19. yüzyıldan beri Mısır’da olduğu gibi) kadar pek çok etkinlik dil planlaması kapsamında düşünülmektedir. Ayrıca bu terim Çin’de, Japonya’da ve Hindistan’da yazı düzeltim önerilerini de içermektedir.” (sf.16)

Bu paragrafla ilgili dipnota baktığımızda, bu faaliyetlerin “14. yüzyılda Perm’li Aziz Stefan’ın yaptığı gibi misyonerliğin bir parçası” olarak nitelendirildiğini görüyoruz.

“Dil planlaması konusunda çalışanlar ayrıca yönlendirici bir takım ilkelerden de söz etmektedirler ki bunlar daha çok konum planlaması kapsamında düşünülebilir. Cobarrubias’a göre, bir toplumda dil planlamasını yönlendiren dört ilke vardır: Bunlardan dilsel benzeş(tir)me (linguistic assimilation), kökeni ne olursa olsun herkesin toplumdaki baskın dili öğrenmesidir. Dilsel benzeştirme ilkesi dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmaktadır. Başka ülkelere göç etme sonucu göçmenler de bu ilkeye uymak durumunda kalmaktadırlar… Dilsel çoğulculuk (linguistic pluralism) karmaşık bir ulam (kategori, takım- DMD) olup bir ülkede farklı dil konuşan grupların varlığını, bunların dillerini sürdürme ve eşit temellere dayanarak işleme haklarının bulunmasını içermektedir. Kimi ülkelerde resmi olarak iki yada daha çok dil bulunması (örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca İtalyanca ve romans; Belçika’da Fransızca, flamanca ve Almanca; Sri Lanka’da sinhaliz ve tamil vb.) bu ilkenin geçerli olmasındandır. Yerlileştirme (vernacularization), yerli (indigenous) bir dilin onarılması ve/ya da genişletilmesini ve resmi dil olarak benimsenmesini içermektedir. Ölü bir dili canlandırma (İsrail’de İbranca), klasik bir dili onarma (Suriye, Mısır ve Fas’ta arapçalaştırma), resmi nitelik kazandırma ve ölçünleştirme (Filipinlerdeki tagalog ve Peru’daki keuça) gibi yollarla bu yapılmaktadır, uluslararasılaştırma (internationalism), yerli olmayan yaygın bir iletişim dilinin resmi dil olarak ya da çeşitli düzeylerde öğretim dili olarak benimsenmesini kapsamaktadır, üluslararasılaştırmanın da çeşitli dereceleri ayırt edilmektedir. İngilizce pek çok ülkede bu ilke doğrultusunda uygulanmaktadır,(sf.17)

Metinde adı geçen ülkelerin bir kısmı, iki veya çok dilli ülkeler. Bir kısmı ise, eski sömürge ve “mandat”lar. Eski sömürge/mandat ülkelerin bir kısmı mahalli dilleri güçlendirmeye çalışıyorlar, bir kısmı ise asırlar boyu kullandıkları güçlü dillerinin yerine ikame edilmiş Batı dillerinin hâkimiyetini sona erdirmeye gayret ediyorlar. Bilhassa Fas gibi Mağrib ülkeleri, Fransız sömürgesi oldukları dönemde etkili hâle gelen ve hatta Arapçanın önüne geçirilen Fransızcaya karşı tabiî olarak kendi dillerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

“Çeşitli etkenler içeren dil planlamasında doğal olarak tek bir amaçtan söz edilemez. Kaldı ki, bilim adamları hangi tür dil planlaması olursa olsun dili ilgilendiren tüm sorunların siyasal, ekonomik, bilimsel, toplumsal ve kültürel durumla ilgili olduğunu da belirtmektedirler.” (sf.17)

“Dilsel amaçlar dilbilimci ile yazarların işbirliğini gerektirmektedir. Bu amaçlar dilin sözvarlığını, yapısını ve biçimini ilgilendirir. Sözvarlığı alanında genişletme (üretici süreçler ve pratik planlama), ölçünleştirme (hem uzmanlık alanındaki hem de uzmanlıkla ilgili olmayan alandaki sözvarlığı, ağızlar) ve toplumsal anlamlı (sosyosemantik) kararlar yer almaktadır. Toplumsal anlamlı kararlar sözvarlığını genişletme kaynaklarındaki kararlar olup bunlar içinde; yabancı yerine yerli öğeleri kullanma, aynı dilin eski biçimlerinden ödünçleme, ağızlardan ödünçleme, yakın akraba dillerden uyarlama, argo ve halk diline izin verme yer almaktadır.” (sf.19)

“Nahir’e göre dil devrimi (language reform), kullanımı kolaylaştırmak amacıyla bir dilde belirli yönlerdeki değişmeyi anlatmaktadır ve bu genellikle yazıda, yazımda, sözvarlığında ya da dilbilgisindeki gelişmeleri ve yalınlaştırmaları kapsar. Nahir bunun dil devrimin dar anlamını gösterdiğini belirtmekte ve geniş anlamda ele alındığında dil devriminin dil planlamasıyla eşanlamlı görülebileceğini belirtir.” (sf. 21)

Sh: 95-113

Kaynak: D. Mehmet DOĞAN, Yüzyılın Soykırımı, Şubat, 2006, İstanbul

GÖLGEYE ÖVGÜ-“JORGE LUIS BORGES”


Yalnız körlerin gördüğü karanlıklara bakmak
W. Shakespeare

ANKA MEZHEBİ

ANKA mezhebinin kökeninin Heliopolis olduğunu ve reformcu Amenophis IV*ün ölümünü izleyen dinsel canlandırmadan türediğini yazanlar, Herodotos’un Tacitus’un metinlerini ve Mısır anıtlarını dayanak olarak gösteriyorlar, ama Anka adının Hrabanus Maurus’dan önce gelmediğini ve en eski kaynakların (örneğin Flavius Josephus’un Saturnales’i) yalnızca Adet Mensupları ya da Sır Mensupları’ndan sözettiğini bilmiyorlar veya bilmezden geliyorlar. GregoTovius, Ferrara’daki gizli ayinlerde, konuşma dilinde Anka’nın çok seyrek anıldığını belirtmiştir; Cenevre’de söyleştiğim zanaatçılara Anka adamları olup olmadıklarını sorunca beni anlamadılar, ama Sır Mensubu olduklarını hemen kabul ettiler. Eğer yanılmıyorsam, aynı şey Budistler için de geçerlidir; kendi söylemedikleri ad, dünyanın onlara verdiği ile aynı değildir.

Miklosich, aşın ünlü bir sayfasında, mezhep üyelerini çingenelerle karşılaştırmıştır. Şili’de ve Macaristan’da, hem çingeneler, hem de mezhep üyeleri vardır; böylesine heryerdelik dışında, her ikisinin ortak yönleri çok azdır. Çingeneler at cambazı, bakırcı, demirci ve falcıdırlar; mezhep üyeleri ise genellikle serbest mesleklerde başarılıdırlar. Çingeneler belirli bir fiziksel tip oluştururlar ve gizli bir dil konuşurlar, veya konuşurlardı; mezhep üyeleri öteki insanların arasına karışmıştır, hiç kıyıma uğramamış olmaları da bunun kanıtıdır. Çingeneler renkli kişiliklerdir ve kötü şairlere esin verirler; mezhep üyeleri romansları, taşbasmalarını, ve boleroları es geçerler… Martin Buber, Museviler’in özde dokunaklı olduklarını açıklar; mezhep üyelerinin tümü dokunaklı değildir, hattâ kimileri bundan tiksinirler; herkesin bildiği bu gerçek, Anka’nın İsrail’in bir türevi olduğu yollu yaygın yanılgıyı (ki bu savı saçma bir şekilde Urmann desteklemişti) çürütmeye yeterlidir. İnsanlar aşağı yukarı şöyle düşünürler: Urmann duyarlı bir adamdı; Urmann Musevi idi; Urmann Prag’ın Yahudi mahallesinde mezhep üyeleriyle sıkça beraber oldu; Urmann’ın hissettiği yakınlık, olgunun gerçekliğini kanıtlar. İçtenlikle söyleyeyim, bu görüşü kabul edemem. Mezhep üyelerinin Musevi ortamında Museviler’e benzemesi hiçbir şeyi kanıtlamaz; yadsınamayacak gerçek, Hazlitt’in sonsuz Shakespeare’i gibi, dünyadaki bütün insanlara benzedikleridir. Havari gibi, herkes için her şeydirler; daha geçenlerde, Paysandu’lu doktor Juan Francisco Amaro, bulundukları yere ne büyük kolaylıkla uyum sağladıklarından beğeniyle sözetmiştir.

Mezhep tarihinin kıyımlar kaydetmediğini söylemiştim. Burası doğru, ama Anka yandaşlarını barındırmayan insan topluluğu olmadığına göre, kurban edilmedikleri veya can almadıkları kıyım ya da şiddetin de bulunmadığı aynı oranda kesindir. Batı savaşlarında olsun, Asya’nın ücra köşelerindeki çarpışmalarda olsun, yüzyıllardan beri düşman sancakları altında kan dökmüşlerdir; yerkürenin bütün uluslarıyla özdeşmeleri pek işlerine yaramaz.

Kutsal Kitap’ın İsrail’i biraraya getirmesi gibi onları birleştiren kutsal bir kitaptan yoksun, ortak bir anıdan yoksun, bir başka anı olan dilden yoksun, yeryüzünün dört bir yanına dağılmış, renk ve çizgilerinde farklı olarak bir tek şey –Gizem-onları birbirlerine bağlar ve zamanın sonuna kadar da bağlamayı sürdürecektir. Bir zamanlar, Gizem’in yanısıra, bir efsane (belki de kozmogonik bir mit) vardı, ama Anka’nın yüzeysel insanları bunu unuttular, bugün yalnızca bir cezanın karanlık geleneğini saklıyorlar. Ceza, antlaşma veya ayrıcalık; yorumlar farklılık gösteriyor ve bir Tanrı’nın yargısına şöyle bir gözatmamıza izin veriyor yalnızca: bu Tanrı, bir ırkın insanlarına, kuşaktan kuşağa bir töreni uygulamak koşuluyla sonsuzluğu kesin kılıyor. Gezginlerin raporlarına başvurdum, patriklerle ve tanrıbilimcilerle konuştum; törenin yerine getirilmesinin mezhep üyelerinde görülen tek dinsel uygulama olduğunu doğrulayabilirim. Tören Gizem’i oluşturur. Belirttiğim gibi, bu kuşaktan kuşağa iletilir, ama gelenekler, annelerin çocuklarına öğretmesine de, din adamlarının açıklamasına da karşıdır; gizeme kabul töreni en aşağılık kişilerin görevidir. Bir köle, bir cüzzamlı veya bir dilenci giz öğreticisidir. Ayrıca, bir çocuk da bir başka çocuğa bilgi verebilir. Kendi başına eylem basit ve anlıktır, betimleme gerektirmez. Kullanılan gereçler mantar, balmumu ve Arap zamkından oluşur. (Ayin kitabı balçıktan da söz eder; bu da ayrıca kullanılır.) Özellikle bu ayinin yapılmasına adanmış tapmaklar yoktur, ama bir yıkıntı, bir mahzen veya bir dehliz uygun yerler olarak benimsenmiştir. Gizem kutsaldır, ama biraz gülünç olduğu da doğrudur; uygulama kaçamak, hattâ töredışıdır ve yandaşları bunun sözünü etmezler. Adlandırmak için nazik sözcükler yoktur, ama bütün sözcüklerin onu gösterdiği, veya daha doğrusu, kaçınılmaz olarak ona gönderme yaptığı üstü kapalı anlatılır; bu nedenle, bir söyleşide ağzımdan çıkan sıradan bir şeye, mezhep yandaşları gülümsediler veya rahatsız oldular, çünkü Gizem’e dokunduğumu sezdiler. Cermen edebiyatında, mezhep üyeleri tarafından yazılmış şiirler vardır, adı geçen konu deniz veya akşam alacakaranlığıdır; bunların bir anlamda Gizem’in simgeleri olduğunu tekrarlamayı gerekli görüyorum. Du Cange’ın Glossaire’ine kaydettiği uydurma bir atasözü Orbis terrarum est speculum Ludi der. Bir çeşit kutsal korku, kimi inançlıların bu basit töreni uygulamasına engel olur; ötekiler bunları aşağılarlar, ama daha çok kendi kendilerini aşağılarlar. Buna karşın, bilinçli olarak Tören’den el çekip, Tanrı ile doğrudan alışverişe girmeye hak kazananlar, büyük bir saygınlık kazanırlar; bu alışverişi açığa vurmak amacıyla ayin kitaplarındaki resimlere başvururlar, bu yüzden John of the Rood şöyle yazmıştır:

Bilsin yedi kat gökkubbe Tanrı’nın
Mantar ve Balçık gibi lezzetli olduğunu

Üç kıtada, birçok Anka sofusunun dostluğuna hak kazandım; başlangıçta Gizem’in onlara anlamsız, zahmetli, bayağı ve (işin en garip yanı) inanılmaz geldiğini biliyorum. Atalarının böylesine oyunlara yüzverdiklerini kabullenmek istemiyorlardı. Gizem’in ta eskilerde kaybolmamış olması tuhaftır; yerkürenin değişkenliklerine karşın, savaşlara ve göçlere karşın, korkunç bir şekilde, inançlılara ulaşıyor. Biri, artık içgüdüsel olduğunu ileri sürerken duraksamadı bile.

 Sh: 131-134

DEUTSCHES  REQUİEM

Beni öldürse bile, inanacağım ona.
Eyüp 13:15

ADIM Otto Dietrich Zur Linde. Atalarımdan biri, Christoph Zur Linde, Zorndorf zaferinin yazgısını belirleyen atlı saldırısında can verdi. Anne tarafından büyük dedem, Ulrich Forkel, 1870 yılının son günlerinde Marchenoir ormanında, Fransız başıbozukların elinden katledildi; babam, yüzbaşı Dietrich Zur Linde 1914 Namur kuşatmasında ve iki yıl sonra da Tuna’yı geçerken yararlık gösterdi.

[ Anlatanın, en ünlü atasını, Hegel diyalektiğini Kristoloji’ye uygulayan ve kilisenin tanımadığı bazı kitapların aslına uygun çevirisiyle Hengstenberg sansürünün yıldırımlarımüzerine çeken ve Thilo ve Gesenius'un onayını kazanan tanrı-bilimci ve İbranice uzmanı Johannes Forkel’i (1799-1846) es geçmesi oldukça anlamlı. (Yayıncınınnotu.)]

Bana gelince, işkenceci ve katil sıfatıyla kurşuna dizileceğim. Mahkeme dürüst hareket etti; ta başından beri suçluluğumu kabul ettim. Yarın, tutukevinin saati dokuzu çalarken, ölüm ülkesine girmiş olacağım; büyüklerimi düşünmem çok doğal, onların gölgesine öylesine yakınım ki, bir anlamda ben onlarım.

Dava (bereket versin kısa sürdü) süresince hiç konuşmadım; o zaman kendimi aklamaya kalkışsam kararı geciktirir, üstelik korkakmış izlenimi uyandırırdım. Şimdi her şey değişti; idamımdan önceki gece çekinmeden konuşabilirim. Suçlu olmadığımdan bağışlanma arayışında değilim, ama anlaşılmak istiyorum. Beni dinlemeyi bilenler, Almanya’nın tarihini ve dünya tarihinin geleceğini anlayacaklar. Bugün olağanüstü ve şaşırtıcı görünen benimki gibi vakaların çok geçmeden sıradan olacağını biliyorum. Yarın öleceğim, ama ben gelecek kuşakların bir simgesiyim.

1908 yılında Marienburg’da doğdum. Bugün hemen hemen unutulan iki tutku, birçok uğursuz yıla yüreklilikle, hattâ mutlulukla karşı koyma olanağı tanıdı bana: müzik ve metafizik. Bana iyilik edenlerin hepsini sayıp dökmem mümkün değil, ama sessizce geçiştirmeye katlanamayacağını iki ad var: Brahms ve Schopenhauer. Şiir üzerine de biraz çalıştım; bu adlara bir başka dev Cermenik adı eklemek istiyorum: William Shakespeare. Bir zamanlar tanrıbilim ilgimi çekmişti, ama Schopenhauer, lafı dolaştırmayan fikir yürütmeleri ile beni bu masalsı yöntemden (ve Hıristiyan inancından) kopardı, Shakespeare ve Brahms ise dünyalarının sonsuz çeşitliliği ile. Hayranlıkla, sevgi ve minnetle bu yazgının kayırdığı gözdelerin eserlerinin herhangi bir noktasında duralayan kişi, benim, o iğrenç adamın da oralarda duralamış olduğumu bilsin.

1927’ye doğru, yaşamıma Nietzsche ve Spengler girdiler. Bir 18. yüzyıl yazarı, kimsenin çağdaşlarına borçlu duruma düşmek istemediğini söyler; ben de, ezıciliğini sezdiğim bu etkiden kurtulabilmek amacıyla, Abrechnung mit Spengler başlığını taşıyan ve yazarın Faust’a benzer dediği çizgilere en su götürmez anıtın, Goethe’*nin karışık dramı değil, yirmi yüzyıl önce kaleme alınmış bir şiir, De Rerum Natura olduğunu belirttiğim bir makale yazdım. Tarih filozofunun içtenliğinin, kökten Alman (kerndeutsch) ve askerî düşüncesinin de hakkını teslim ettim. 1929’da Parti’ye yazıldım.

[(*) Öteki uluslar saflıkla yaşıyorlar, kendi içlerinde ve kendileri için, madenler ve göktaşları gibi; Almanya hepsini içeren evrensel ayna, dünyanın bilincidir (das Weltbewusstsein). Goethe Hıristiyan âleminin bu anlayışının proto tipidir. Onu kınamıyorum, ama Spengler savunun Faust'a benzer adamını onda görmüyorum.]

Çıraklık yıllarım hakkında söylenebilecek pek bir şey yok. Benim için, birçoklarınkinden daha güç oldu doğrusu, cesaretten yoksun olmasam da, şiddete eğilimim yoktur. Buna karşın, yeni bir çağın sınırında olduğumuzu ve İslâmiyet’in ya da Hıristiyanlık’ın ilk dönemleriyle bir tutulabilecek bu çağın, yeni insanlar gerektirdiğini kavradım. Bireysel açıdan, arkadaşlarımdan tiksiniyordum; onları bizi birleştiren yüce emel için, bireyliğimizden vazgeçmemiz gerektiğine inandırmak için boş yere uğraştım durdum.

Tanrıbilimciler, Tanrı’nın dikkati bir an olsun kalem tutan şu elimden uzaklaşsa, bu elin ışıksız bir ateşle çarpılmış gibi yokolacağını iddia ediyorlar. Bence, gerekçesi olmadan kimse varolamaz, kimse bir bardak suyu dudaklarına götüremez ya da bir parça ekmeği ısıramaz. Bu gerekçe her insan için farklıdır; ben, inancımızın dayanıklılığını ölçecek amansız savaşı bekliyordum. Bu savaşın çarpışmalarında bir asker olacağımı bilmek bana yetiyordu. Zaman zaman İngiltere ve Rusya’nın ödlekliğinin bizi yoksun bırakmasından çekindim. Rastlantı ya da yazgı geleceğimi başka şekilde ördü: 1 Mart 1939 günü, gün batınımda Tilsit’te gazetelerin bahsetmediği ayaklanmalar oldu; Havra’nın arka sokağında, iki kurşun bacağımı delip geçti, kesmek gerekti.* Birkaç gün sonra, ordularımız Bohemya’ya giriyordu; sirenler bu olayı haber verdiğinde, sakin bir hastanede yatağa çakılmış, kendimi Schopenhauer’ün kitaplarında kaybedip, unutmaya çalışıyordum. Boş yazgının simgesi olan koca ve mayışık bir kedi pencere kenarında uyukluyordu.

[ (*) Bacağın kesilmesinin sonuçlarının çok ciddi olduğu fısıldanıyor. (Yayıncının notu.)]

Parerga und Paralipomena’nın birinci cildinde, doğum anından ölümüne bir insanın başına gelebilecek olayların tamamının kendi tarafından önceden belirlendiğini yeniden okudum. Demek ki, her savsaklama önceden düşünülmüş, her rastlantısal karşılaşma bir sözleşme, her küçük düşme bir tövbe, her başarısızlık gizli bir zafer, her ölüm bir intihar idi. Felâketlerimizi kendimizin seçtiği düşüncesi kadar kurnaz bir avuntu yoktur; bu bireysel erekbilim bize gizli bir düzeni açımlar ve bizi olağanüstü bir şekilde Tanrı ile karıştırır. Hangi karanlık niyet bana bu gün batımını, bu kurşunları ve bu kesik bacağı arattı? (diye sordum kendi kendime.) Savaş korkusu olmadığını biliyordum; daha derin bir şeydi. Sonunda kavradım. Bir din için ölmek, onu bütünüyle yaşamaktan daha basitti; Efes’de vahşi hayvanlarla kapışmak (binlerce adsız şehit böyle yaptı) İsa’nın kölesi Petrus olmaktan daha az zordu; bir eylem insanın bütün saatlerinden daha az önem taşıyordu. Savaş ve zafer kolaylıklardı; Raskolnikov’un girişimi, Napolyon’unkinden daha çetindi. 7 Şubat 1941’de, Tarnowitz toplama kampı müdür yardımcılığına atandım.

Bu görevin uygulanması benim için pek hoş olmadı, ama asla savsaklama günahını işlemedim. Ödlek, kılıçların arasında sınanır; bağışlayan, acıyan insan sınavını tutukevlerinde ve başkasının acısında verir. Temelde, nazizm ahlâki bir eylemdir, yozlaşmış insanlığın yeni deriye kavuşmak için eski deriyi değiştirmesidir. Savaş sürecinde, subayların çığlıkları ve bağırışmalar arasında, bu dönüşüme sık rastlanır; sinsi, yanıltıcı merhametin asırlık sevecenliklerle aklımızı çelmeye çalıştığı iç karartıcı zindanda durum aynı değildir. Bu sözleri boş yere kullanmıyorum; Zerdüşt’ün üst insanı için acıma en büyük günâhtır. Breslau’dan ünlü şair David Jerusalem’i bize gönderdiklerinde az kalsın (itiraf ederim) bu günâha giriyordum.

Elli yaşlarında bir adamdı. Bu dünyanın mallarından yoksul, hırpalanmış, yadsınmış, ayıplanmıştı, dehâsını Mutluluğu övmeye adamıştı. Anımsadığım kadarıyla, Albert Soergel Dichtung der Zeit adlı yapıtında onu Whitman ile karşılaştırıyor. Bu benzetme pek yerinde değil. Whitman, evreni önsel, genel, hemen hemen aldırmaz bir şekilde ulular; Jerusalem ise titiz kılı kırk yaran bir aşkla her şeyden sevinç duyar. Asla sayım döküme, kataloglamaya girişmez. Kaplan Ressamı Tse Yang başlıklı, kaplanlar gibi çizgili, enlemesine ve sessiz kaplanlarla aşırı yüklü ve delik deşik o derin şiirin birçok altı ölçülü dizesini ezberden tekrarlayabilirim. Ölüm saati çaldığında, boş yere yanlışlarını bağışlatmaya çalışan, yaşamının asıl gizli aklanmasının müşterilerinden birine (yalnız bir kere gördüğü ve anımsamadığı biri) Shylock kişiliğini esinlemek olduğundan habersiz, 16. yüzyılda yaşamış Londralı bir tefecinin kendi kendine mırıldanışını konu edinen Rosencrantz Melekle Konuşuyor’ı da unutamam. Akıldan çıkmayan gözleri olan, sarı tenli, hemen hemen kapkara sakallı David Jerusalem, her ne kadar aslında yoldan çıkmış ve nefretle anılan Eşkenazlar’dan olsa da Sefarad Yahudilerinin tam bir prototipiydi. Ona karşı katı davrandım; ne acımanın, ne de ününün beni yumuşatmasına izin vermedim. Olası bir cehennemin tohumunu taşımayan hiçbir şeyin var olmadığını epeydir biliyordum; bir yüz, bir sözcük, bir pusula, bir cıgara reklamı onları unutmayı beceremeyen birini deli edebilirdi. Macaristan haritasını aklından çıkaramayan kişi deli olmaz mıydı? Bu ilkeyi kampımızın disiplinli yönetimine uygulamaya karar verdim ve…* 1942 sonunda Jerusalem aklını yitirdi; 1 Mart 1943’te intihar etmeyi başardı.**

[(*)O Burada birkaç satırı çıkarmak kaçınılmazdı.(Yayıncınınnotu.)

(**) Jerusalem adı ne arşivlerde, ne de Soergel’in eserlerinde yeralıyor. Alman Edebiyatı kitaplarında da adı geçmiyor. Buna karşın, bir kurgu kahramanı olduğunu da sanmıyorum. Otto Dietrich Zur Linde'nin emri üzerine, Tarno witz’de birçok Musevi aydını işkenceye tabi tutuldu, örneğin piyanist Emma Rosenzweig. "David Jerusalem" belki birçok kişinin simgesidir. 1 Mart 1943'te öldüğü söyleniyor burada; anlatan 1 Mart 1939’da Tilsit'te yaralanmıştı. (Yayıncının notu.)]

Onu yokettiysem, bunu acıma duygumu yoketmek için yaptığımı Jerusalem anladı mı bilmiyorum. Benim gözümde bir insan, hattâ bir Yahudi bile değildi; ruhumun nefret edilen bir bölgesinin simgesine dönüşmüştü. Onunla birlikte can çekiştim, onunla birlikte öldüm, onunla birlikte kendimi bir anlamda yitirdim; işte bu nedenle acımasız oldum.

Bu sırada, mutlu bir savaşın büyük günleri ve büyük geceleriyle coşuyorduk. Soluk aldığımız havada aşka benzer bir duygu vardı. Denizi yanıbaşında hissetmiş gibi, kanda bir heyecan ve bir taşkınlık vardı. Bu yıllar boyunca, her şey farklıydı; uykunun tadına kadar. (Belki ben hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olamadım, ama bilindiği gibi mutsuzluk kayıp cennetler gerektirir.) Bütünlük için, yani bir insanın uluşabileceği deneyimlerin tamamı için can atmayan bir tek insan yoktur; bu sonsuz kalıtın herhangi bir yerinden yoksun kalmaktan korkmayan bir tek insan da yoktur. Ama benim kuşağım her şeye sahip oldu, çünkü önce zafer bağışlandı, sonra da bozgun.

1942 yılının ekim ya da kasımında, ağabeyim Friedrich Mısır’ın kum çöllerinde, ikinci El Alameyn çarpışmasında öldürüldü; birkaç ay sonra, bir hava bombardımanında doğduğum ev yerle bir oldu; 1943 haziranı sonunda da, bir başkası laboratuvarımı yoketti. Büyük anakaraların hırpaladığı Üçüncü Reich can veriyordu, eli herkese karşı kalkmıştı, herkesin eli de ona karşı. İşte o zaman benzersiz bir şey oldu, ancak bugün anladığımı sanıyorum. Öfkenin kadehini tüketebileceğime inanıyordum, ama son damlaya vardığımda beklenmedik bir tat beni durdurdu, gizemli ve neredeyse korkunç mutluluğun tadı. Birçok açıklamayı denedim; hiçbiri yeterli görünmedi.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gizliden gizliye suçlu olduğumu biliyorum ve beni yalnız ceza bağışlatabilir, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü sona vardım ve çok yorgunum, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gerçekleşti, çünkü geri döndürülemeyecek biçimde geçmiş, şimdiki ve gelecek olaylarla birleşiyor, çünkü bir tek gerçek olguyu kınamak veya ondan üzüntü duymak bütün evrene hakaret etmektir, diye düşündüm. Kendi kendime bu nedenleri gösteriyordum, ta ki doğrusunu bulana dek.

İnsanların ya Aristotelesci, ya da Platoncu doğdukları söylenir. Bunun anlamı, Aristoteles ve Platon arasında bir kalem kavgasına konu olmayan soyut nitelikte hiçbir tartışmanın bulunmadığıdır; yüzyıllar ve iklimler boyunca adlar, lehçeler, yüzler değişir, ama ebedi hasımlar asla. Toplumların tarihi de gizli bir süreklilik içerir. Arminius bir bataklıkta Varus’un tümenlerini kılıçtan geçirdiğinde, Alman İmparatorluğu’nun bir müjdecisi olduğunu bilmiyordu. İncil çevirmeni Luther, yaptığının İncil’i sonsuza dek geçersiz kılacak bir toplum yaratmak olduğundan kuşkulanmıyordu bile; 1758’de bir Moskova kurşunuyla öldürülen Christoph Zur Linde bir anlamda 1914 zaferlerini hazırladı; Hitler bir tek ülke için savaştığını sandı, aslında herkes için, hattâ saldırganlığının ve nefretinin kurbanları için savaştı. Kendi beninin bilmemesinin önemi yok; kanı ve istemi biliyordu. Dünya Yahudilik’ten ve Yahudilik’in hastalığı olan İsa inancından ölüyordu. Bu kılıç bizi öldürüyor ve bizler bir labirent ören ve günlerinin sonuna dek içinde gezinmeye hüküm giyen büyücüye veya bilmediği birini yargılayıp ölüme mahkûm eden, ardından da “Bu adam sensin” açınlamasmı duyan Davud’a benziyorduk. Yeni düzenin kurulması için birçok şeyin yıkılması gerekiyordu; Almanya’nın bunlardan biri olduğunu öğrendik şimdi. Yaşamımızdan biraz daha fazla bir şey verdik, anayurdumuzun yazgısını. Kimileri lanetlesin, kimileri ağlasın; ben yazgımızın çevrimsel ve kusursuz olmasından sevinç duyuyorum.

Şimdi amansız bir çağ dünya üzerinde süzülüyor. Bu çağı biz yarattık, bundan böyle kurbanı olan bizler. İngiltere’nin çekiç, bizim ise örs olmamızın ne önemi var? Önemli olan, köle ruhlu Hıristiyan pısırıkları yerine şiddetin hüküm sürmesi. Eğer şiddet ve haksızlık ve mutluluk Almanya için değilse, varsın öteki uluslar için olsun. Yeter ki Cennet varolsun, bizim yerimiz Cehennem bile olsa.

Yüzümü aynada seyrediyorum, kim olduğumu, birkaç saat içinde sonla yüzyüze geldiğimde nasıl davranacağımı öğrenmek için. Bedenim korku duyabilir, ben asla.

Sh: 177-184

SHAKESPEARE  BELLEĞÎ

GOETHE’NİN, Edda’ların ve sonradan ortaya çıkan türkü Nibelungenlied’in hayranları vardır; benim yazgımsa Shakespeare’di. Hâlâ da öyle, üstelik kimsenin -daha yeni Pretoria’da ölen Daniel Thorpe’u saymazsak tabii -önceden sezemeyeceği bir anlamda. Bir de yüzünü asla görmediğim biri var.

Adım Hermann Soergel. Meraklı okur, bir zamanlar metnin iyice anlaşılmasında gerekli olduğuna inandığım ve İspanyolca dahil birçok dile çevrilen eserim “Shakespeare Kronolojisi” ni karıştırmıştır belki. Aynı zamanda, Theobald’ın 1734’teki eleştirel baskıya eklediği bir düzeltiyle başlayan ve bugüne dek yapıtın ayrılmaz bir parçası kabul edilen uzunlamasına polemiği anımsaması da hiç olanaksız değil. Hemen hemen iğneli diyebileceğimiz sayfaların anlatımına şaşmyorum bugün. 1914 yılında, Yunanca uzmanı ve oyun yazan George Chapman’ın, farkına bile varmadan, İngilizceyi kökenine, Anglosakson özüne (Urprung) götürene dek işlediği Homeros çevirilerinde karşılaşılan bileşik sözcükler üzerine de bir inceleme kaleme aldım, ama yayımlamadım. Şimdi tınısını bile unuttuğum sesinin günün birinde benimkine benzeyeceği hiç aklımdan geçmezdi… Adımın başharfleriyle imzaladığım bir başka yazıyla, sanırım edebi biyografim tamamlanıyor. 1917 yılında Batı cephesinde can veren kardeşim Otto Julius’un ölümünü düşünüp durmaktan kurtulmak için giriştiğim basılmamış Macbeth çevirimi de eklemek uygun düşer mi bilmiyorum. Sonunu getirmedim; İngilizcenin, şansına, iki ses düzeninden de -Almanca ve Latince-yararlandığını anladım, oysa bizim Almancamız, daha uyumlu olmasına karşın, yalnızca tek bir ses düzeniyle sınırlıdır.

Daniel Thorpe’dan söz ettim. Binbaşı Barclay, bir Shakespeare kongresinde tanıştırmıştı bizi. Ne yeri, ne de tarihi belirteceğim; böylesi açıklamaların gerçekte belirsizlik olduğunu gayet iyi biliyorum.

Önemli olan, yan körlüğümün unutmaya yardımcı olduğu Daniel Thorpe’un çehresinin yaydığı mutsuzluktu. Yılların sonucunda, insan pek çok şeyde olduğundan başka türlü görünmeyi başarabilir, ama asla mutluluk taslayamaz. Neredeyse fiziksel bir biçimde, Daniel Thorpe hüzün yayıyordu çevresine.

Uzun bir toplantıdan sonra, gece bizi sıradan bir köşe meyhanesine götürdü. Kendimizi İngiltere’de hissetmek için (o sırada oradaydık) törenle testiler dolusu ılık ve siyah bira tükettik.

-Pencap’dayken, dedi binbaşı, bir dilenciden söz etmişlerdi bana. Bir İslâm inanışı, kuşların dilini anlamayı sağlayan bir yüzüğü Hazreti Süleyman’a mal edermiş. Dilencinin bu yüzüğü elinde tuttuğu dillere destanmış. Öylesine paha biçilmez bir şeymiş ki, adam kimselere satamamış ve Lahor’da Vezir Han Camii’nin avlularından birinde ölüp gitmiş.

Chaucer’ın de bu harika yüzük masalını çok iyi bildiğini düşündüm, ama söylersem Barclay’in öyküsünün keyfi kaçmış olacaktı.

Yüzüğe ne olmuş peki? diye sordum.

Bütün büyülü nesnelerin geleneğinde olduğu gibi, kaybolup gitmiş. Kim bilir, belki de hâlâ caminin gizli bir köşesindedir veya kuşların yaşamadığı bir yörede, adamın birinin parmağındadır.

Ya da söyledikleri seçilemeyecek kadar çok kuşun bulunduğu bir yerde, dedim.

Öykünüz Barclay, biraz meseli andırıyor.

İşte bu noktada konuşmuştu Daniel Thorpe. Bunu da kişiliksiz bir sesle, bize bakmadan yapmıştı. İngilizceyi garip bir şekilde söylemliyordu, bunu Doğu’da uzun süre kalmasına yordum.

Mesel değil ama, diye sürdürdü, mesel olsa bile gerçek. Öyle paha biçilmez şeyler vardır ki satılmaları mümkün değildir.

Şimdi toparlamaya çabaladığım sözcükler, onları söylerken Daniel Thorpe’un duyduğu inançtan daha az etkilemişti beni. Devamını getireceğini sanmıştık, ama konuştuğuna pişman olmuşçasına birden sustu, Barclay bizden ayrıldı. İkimiz beraberce otele döndük. Saat iyice geç olmuştu, yine de Daniel Thorpe bana söyleşiyi odasında sürdürmemizi önerdi. Bir süre havadan sudan lâfladıktan sonra, bana:

Size Hazreti Süleyman’ın yüzüğünü sunuyorum, dedi. Bunun bir eğretileme olduğu su götürmez, ama bu eğretilemenin içeriği hiç de yüzükten aşağı kalmaz. Size Shakespeare’in belleğini sunuyorum, en çocuksu ve eskil günlerinden, 1616 Nisanı başına dek olan bütün günlerinin belleğini.

Dilim tutulmuştu. Sanki bana deniz sunulmuştu.

Sahtekâr değilim, diye sürdürdü Thorpe. Deli de değilim. Beni sonuna dek dinlemeden bir yargıya varmamanızı rica ediyorum. Herhalde binbaşı, askeri doktor olduğumu ya da bir zamanlar bu işi yaptığımı söylemiştir size. Öykü birkaç sözcüğe sığdırılabilir. Doğu’da, tan sökerken, kanlı bir hastanede başlar. Kesin tarihinin önemi yok. İki tüfek kurşunuyla vurulmuş olan bir asker, Adam Clay, ölümünden hemen önce, son nefesiyle bana değerli belleği sunmuştu. Can çekişme ve yüksek ateş yaratıcılığı artırır; pek güven duymadan armağanı kabul ettim. Ayrıca, savaşta bir çarpışmadan sonra, hiçbir şey tuhaf kaçmaz. Armağanın eşsiz koşullarını açıklamaya yetecek kadar zamanı kalmıştı yalnızca. Belleği elinde tutanın yüksek sesle sunması ve ötekinin de aynı şekilde kabul etmesi gerekiyordu. Veren sonsuza dek yitiriyordu.

Askerin adı ve hüzünlü sahne bana edebi göründü, sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum.

Shakespeare’in belleği şimdi sizde mi? diye sordum, biraz yılmış bir sesle.

Şimdi iki belleğim var, diye karşılık verdi Thorpe. Kendiminki ve kısmen ben olan Shakespeare’inki. Daha doğrusu ben iki belleğin elindeyim. İkisinin içiçe girdiği bir bölge var. Hangi yüzyıla yerleştireceğimi bilemediğim bir kadın çehresi var.

Shakespeare’in belleğiyle neler yaptınız? diye sordum o zaman.

Bir sessizlik oldu.

Eleştirmenlerin horgörüyle karşıladıkları ve Amerika Birleşik Devletleri ve sömürgelerde ticari bir başarı kazanan romansı bir biyografi yazdım, dedi bir süre sonra. Sanırım hepsi de bu kadar. Armağanımın bedava olmadığı konusunda sizi daha önce uyarmıştım. Hâlâ yanıtınızı bekliyorum.

Düşünceye daldım. Garip olduğu kadar renksiz yaşamımı Shakespeare arayışına adamamış mıydım? Yolculuğun sonunda da onunla karşılaşmam yerinde değil miydi?

Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum, dedim ve her sözcüğü vurgulayarak.

Bir şey oldu kuşkusuz, ama kavrayamadım. Sanki belli belirsiz bir yorgunluk duydum, belki de benim kuruntumdu.

Thorpe’un bana söylediklerini açık seçik anımsıyorum:

Bellek bilincinize yerleşti, ama onu bulgulamanız gerekiyor. Düşlerde, uyanıklıkta, bir kitabın yapraklarını çevirirken veya bir köşeyi dönerken birdenbire ortaya çıkacak. Sabırsızlanmayın, anılar uydurmaya kalkışmayın. Rastlantı, gizemli işleyişine göre onu destekleyebilir veya köstekleyebilir. Ben unuttukça, siz anımsayacaksınız. Kesin bir tarih söz veremem.

Gecenin arta kalan kısmını, Shylock’un kişiliği üzerine tartışarak geçirdik. Shakespeare’in Yahudilerle özel ilişkisinin varlığı konusunda soruşturmaktan kaçındım. Thorpe’un onu sınamaya kalkıştığım izlenimine kapılmasını istemiyordum. Yatışarak mı, yoksa kaygıyla mı bilmem, görüşlerinin, benimkiler gibi, çok kuralcı ve saymaca olduklarını belirttim.

Bir gece önce sabahlamama karşın, sonraki gece de gözüme pek uyku girmedi. Daha önceleri de birçok kez olduğu gibi, ödleğin biri olduğumun farkına vardım. Düşkırıklığına uğrama korkusuyla, kendimi umuda kaptırmıyordum. Thorpe’un armağanının aldatıcı olduğunu düşünmek işime geliyordu. Karşı konulamayacak şekilde, umut baskın çıktı. Shakespeare benim olacaktı, kimsenin kimseye ait olmadığı gibi, ne aşkta, ne dostlukta, hatta ne de nefrette. Bir anlamda, ben Shakespeare olacaktım. Tragedyaları, karmaşık soneleri yazmayacaktım, ama aynı zamanda Parkalar da olan cadıların bana açınlandığı anı anımsayacaktım, şu engin dizelerin içime doğduğu anı da:

And s hake the yoke of inauspicious stars
From the worldweary flesh

Anne Hathaway’i anımsayacaktım, yıllar önce, Lübeck’de bir dairede bana aşkı öğreten, şimdi olgunluğa ermiş kadını anımsadığım gibi. (Anımsamaya çalışıyorum onu, ama bütün anımsayabildiğim san renkte duvar kâğıtları ve pencereden süzülen ışık. Bu ilk başarısızlık, beni sonrakilere hazırlamalıydı.)

Olağanüstü belleğin imgelerinin her şeyden önce görsel olacağını öngörmüştüm. Gerçek hiç de öyle değildi. Günler sonra, tıraş olurken, aynaya doğru bana yabancı gelen ve bir meslekdaşımın Chaucer’ın A,B,C’sine ait olduğunu belirttiği bazı sözcükler mırıldandım. Bir akşamüstü, British Museum’dan çıkarken, asla duymadığım çok basit bir ezgiyi ıslıkla çalmaya başladım.

Okuyucu, bu ilk açınlamaların ortak özelliğini kavramıştır herhalde, eğretilemelerin görkemine karşın, bu bellek görselden çok, işitseldi.

De Quincey, insan beyninin elyazısı bir müsvedde olduğunu ileri sürer. Her yeni yazı öncekini örter ve bir sonraki tarafından örtülür, buna karşın sınırsız gücü olan bellek, yeterli uyarının sağlanması halinde, ne kadar anlık olursa olsun, herhangi bir izlenimi kazıp, gömüldüğü yerden çıkarabilir. Vasiyetnamesine bakılırsa, Shakespeare’in evinde bir tek kitap yokmuş, hatta İncil bile, ama başvurduğu yapıtları bilmeyen yok. Chaucer, Gower, Spencer, Christopher Marlowe. Holinshed’in Tarih Defterler’i, Florio’nun Montaigne’i, North’un Plutarkhos’u. Shakespeare’in belleği bana gizli bir şekilde gelmişti; bu eski ciltleri okumak, yani yeniden okumak aradığım uyarı olabilirdi. En dolaysız yapıtı olan soneleri de yeniden okudum. Kimi zaman bir açıklama veya bir dolu açıklama geliyordu aklıma. İyi dizeler, yüksek sesle okunmayı gerektirir; birkaç gün içinde, fazla zorlanmadan onaltıncı yüzyılın pürtüklür’lerine ve açık seslilerine yeniden kavuşmuştum.

Zeitschrift für germanische Philologie’de, 127 numaralı sonenin Yenilmez Armada’nın uğradığı dillere destan bozguna gönderme yaptığını yazdım. 1899 yılında, Samuel Butler’in bu savı ortaya attığını anımsamadım.

Stratford-on-Avon’a yaptığım bir gezi, önceden de anlaşılabileceği gibi, sonuçsuz kaldı.

Ardından düşlerim yavaş yavaş değişime uğramaya başladı. Ne De Quincey’de olduğu gibi görkemli karabasanlar, ne de ustası Jean Paul’de olduğu gibi sofuca ve alegori dolu görüntüler taşıyorlardı. Tanımadığım yüzler ve odalar düşlerime girmeye başladı. İlk saptadığım çehre Chapman’ınkiydi, Ben Johnson’un ve biyografilerin söz etmediği, ama Shakespeare’in sık görüştüğü bir komşusunun yüzleri onu izledi.

Bir ansiklopedi satın alan kişi, her satıra, her paragrafa, her sayfaya ve her çizime sahip oluyor anlamına gelmez; yalnızca bu şeylerin bir kısmını tanıma olanağını elde eder. Bölümlerin alfabetik bir şekilde dizilişi sayesinde, eğer bu, somut ve görece basit birey için geçerlilik kazanıyorsa, soyut ve değişken, ondoyant ve diuers bir birey için, örneğin bir ölümün büyüsel belleği için neler olmazdı?

Bütün geçmişi eksiksiz bir şekilde, bir anda kavrama ayrıcalığı kimseye bağışlanmamıştır. Bildiğim kadarıyla ne Shakespeare’e, ne de yarı yarıya onun mirasçısı olan bana bağışlanmıştı bu yetenek. İnsan belleği bir toplam değildir; belirsiz bir olanaklar karmaşasıdır. San Augustin, yanılmıyorsam, belleğin saraylarından ve mağaralarından söz eder. İkinci eğretileme daha doğrudur. İşte bu mağaralara girdim ben de.

Bizimki gibi, Shakespeare’in belleği de alanları, kendi istemiyle sakladığı gölge alanları içeriyordu. Biraz utanarak, Ben Johnson’un ona ezbere Latince ve Grekçe altı ölçülü dizeleri okuttuğunu ve Shakespeare’in kulağının, o benzersiz kulağının, arkadaşlarının kahkahaları arasında birçok kez teklediğini anımsadım.

Sıradan insan deneyimini aşan mutluluk ve karanlık hallerini biliyordum. Farkına bile varmadan, uzun ve zorlu yalnızlık beni mucizeyi uysallıkla karşılamaya hazırlamıştı.

Otuz gün kadar sonra, ölünün belleği beni canlandırıyordu. Bir haftalık garip mutluluk boyunca, neredeyse Shakespeare olduğuma inanıyordum. Yapıtı benim için yenileniyordu. Biliyorum, Shakespeare’e göre ay, Diana kadar ay değildi ve şu karanlık ve yavaşça akan sözcük moon kadar Diana da değildi. Bir şey daha bulguladım. Hugo’nun savuncalı bir şekilde söz ettiği şu absence dans l’infini’ler yani Shakespeare’in göze batan özensizlikleri bilinçli olarak yapılmıştı. Sahneye yönelik söyleminin aşırı arıtılmış ve süslü değil (nicht allzu glatt und gekünstelt), doğal ve içten görünmesi için, Shakespeare bunları hoşgörmüş veya metinlere katmıştı. Yine aynı neden, onu eğretilemelerini karmaya itmişti.

my way of life
Is fall’n into the sear, the yellow leaf

Bir sabah, belleğinin derinliğinde bir suçu ayrımsadım. Tanımlamaya uğraşmadım; Shakespeare her zaman aynı şeyi yapmıştı. Bu suçun sapıklıkla hiçbir ortak özelliği olmadığını açıklamakla yetineceğim.

İnsan ruhunun üç yetisinin, bellek, kavrama ve istemin, öğrenime bağlı kurgular olmadığını anladım. Shakespeare’in belleği, bana Shakespeare’in koşullarından başka bir şey açınlayamazdı. Bunların da, şairin eşsizliğini oluşturmadığı su götürmez; önemli olan bu kırılgan malzemeyle yarattığı yapıttır.

Safdilce, ben de Thorpe gibi, bir biyografi yazmayı tasarlamıştım. Çok geçmeden, bu edebi türün benim sahip olmadığım bir yazarlık yeteneği gerektirdiğini anladım. Ben anlatmayı beceremem. Shakespeare’inkinden de olağanüstü olan kendi öykümü bile anlatmayı beceremem. Üstelik böyle bir kitap yararsız olurdu. Rastlantı ya da yazgı, Shakespeare’e, her insanın başına gelen korkunç ve bayağı şeyleri vermişti; o bunları öyküncelere, düşünde gördüğü renksiz adamdan çok daha canlı kişiliklere, kuşakların dillerinden düşmeyecek dizelere, sözlü müziğe dönüştürmeyi biliyordu. Neden çözmeli bu ağın örüsünü, neden çökertmeli bu kuleyi, neden Macbeth’in sesini ve öfkesini belgesel bir biyografinin veya gerçekçi bir romanın sınırlı boyutlarına indirgemeli?

Goethe, bilindiği gibi, Almanya’nın resmî saygınlığını oluşturur; biraz özlem duyarak yaydığımız daha içten bir saygınlık da Shakespeare saygınlığıdır. (İngiltere’de, İngilizlere bunca uzak olan Shakespeare resmî saygınlık işlevini üstlenir; İngiltere’nin kitabı İncil’dir.)

Serüvenin ilk adımlarında, Shakespeare olma mutluluğunu duydum; sonundaysa baskı ve dehşetini. Başlangıçta, iki belleğin suları birbirine karışmıyordu. Zamanla, koca Shakespeare nehri, benim kendi halinde dereme karıştı ve neredeyse yok etti. Ürpererek atalarımın dilini unutmaya başladığımın farkına vardım. İnsanın kimliği belleğe dayandığından, aklımı oynatmaktan korkmaya başladım.

Dostlarım beni ziyarete geliyorlardı; cehennemde olduğumu algılamamalarına şaşıyordum.

Beni çevreleyen gündelik şeyleri de {die alltagliche Umwelt)kavrayamamaya başladım. Bir sabah kendimi koca taş, tahta ve cam biçimler arasında yitirdim. Islıklar ve uğultular beni serseme çevirmişti. Bana sonsuz gibi görünen bir an, Bremen istasyonunun lokomotiflerini ve vagonlarını tanımakta güçlük çektim. Yıllar geçtikçe, her insan belleğinin artan yüküne katlanmak zorunda kalır. İkisi, kendiminki ve ötekininki, kimi zaman kaynaşır gibi olsalar da, iletişimsizlikleriyle belimi bükmüşlerdi.

Her nesne kendi varlığında diretmek ister, diye yazıyor Spinoza. Taş taş olmak ister, kaplan da kaplan, ben de yeniden Hermann Soergel olmayı arzu ediyordum.

Yakamı kurtarmaya karar verdiğim tarihi anımsamıyorum En kolay yönteme başvurdum. Telefonda gelişigüzel numaralar çevirdim. Çocuk ve kadın sesleri yanıt veriyordu. Onlara saygısızlık etmemeyi görev bildim. Sonunda, kültürlü bir erkek sesi telefonu açtı.

Shakespeare’in belleğini ister misiniz?, dedim. Size önerim son derece ciddi, farkındayım. İyice düşünün. Bu tehlikeyi göze alıyorum, diye karşılık verdi, pek inanmayan bir ses. Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum.

Armağanın koşullarını açıkladım. Çelişkili bir şekilde, bir yandan yazmak zorunda olacağım kitabın özlemini duyuyordum, öte yandan da misafirin, hortlağın beni asla bırakmayacağından korkuyordum.

Telefonun almacını yerine koydum ve bir umut gibi, yazgısına boyun eğen şu sözcükleri tekrarladım.

Simply the thing I am shall make me live

Eski belleği uyandırmak için yöntemler kurmuştum; silmek için başkalarını aramam gerekti. İçlerinden biri, Swedenborg’un isyancı öğrencisi William Blake’in mitolojisinin incelemesiydi. Güç olmaktan öte, karmaşık olduğunu kanıtladım kendi kendime.

Bu ve bunun gibi başka yolların yararsızlığı ortaya çıktı: hepsi beni Shakespeare’e götürüyordu.

Bekleyiş boyunca beni oyalayacak tek çözümü buldum sonunda: titiz ve engin müzik: Bach.

P. S. 1924 Şimdi tüm insanlar arasında bir insanım. Uyanıklığımda, fiş dolabını uzmanca çekip çeviren ve uzmanca bayağılıklar kaleme alan değerli Profesör Hermann Soergel’im, ama kimi zaman tan sökümünde, düş görenin Öteki olduğunu biliyorum. Arada bir, belki de gerçek olan küçücük ve uçucu anılar beni şaşırtıyor.

Sh: 334-343

BAŞKA BİR UYDURMA PARÇA

USTANIN öğrencilerinden biri, onunla yalnız kalıp görüşmek ister, ama bir türlü cesaret edemez. Usta ona:
Derdin nedir söyle bana, der.
Öğrenci yanıtlar:
Cesaretim yok.
Usta:
Ben cesaret veririm sana, der.
Öykü çok eski, ama uydurma olmama olasılığı yüksek bir gelenek, bu adamların tan ve çölün sınırında konuştuklarını esirgemiş.
Öğrenci:
Üç yıl önce bir günah işledim, der. Başkaları bilmiyor, ama ben biliyorum ve tiksinmeden sağ elime bakamaz hale geldim.
Usta:
Bütün insanlar günah işlemiştir, der. Günah işlememek insanlar katında yazılı değildir. Bir başkasına kinle bakan, yüreğinde onu öldürmüş sayılır.
Öğrenci:
Üç yıl önce Samiriye’de bir adam öldürdüm, der.
Usta ses çıkarmaz, ama çehresi değişir ve öğrenci öfkesinden çekinmeye başlar. Sonunda konuşur:
On dokuz yıl önce Samiriye’de bir insana can verdim. Yaptığından pişmanlık duydun bile.
Öğrenci:
Doğru, der. Gecelerim yakarı ve gözyaşlarıyla dolu. Beni bağışlamanı istiyorum.
Usta:
Kimse bağışlayamaz, Yaratan bile, der. Bir insan yaptıklarıyla yargılansaydı, ne cehennemi ne de cenneti hak edecek kimse olurdu. Kardeşini öldüren adam olduğundan emin misin hâlâ?
Öğrenci:
Beni kamayı kınından çıkarmaya iten öfkeyi anlamıyorum, der.
Usta:
Gerçek ruhların içine işlesin diye mesellerle konuşmaya alışkınım ben, ama seninle bir babanın oğluyla konuştuğu gibi konuşacağım, der. Ben günaha giren o adam değilim; sen o katil değilsin ve onun kölesi olmayı sürdürmek için geçerli bir tek nedenin yok. İşte üstüne düşen, her insanın yerine getirmesi gereken görevler: hakbilir olmak, mutlu olmak. Kendini kurtarmalısın. Senin yanlışın olarak kalan bir şey varsa, onu ben üstüme alacağım.
Diyalogun gerisi kayıp.

Sh: 363-364

 

Kaynak: Gölgeye Övgü, JORGE LUIS BORGES, Elogio de la sombra Çeviren: Münir H. Göle, Nisan, 1994, İstanbul

 

“DİN, BİLİM VE İDEOLOJİ” TARTIŞMALARI


(1)

Paul Henze, 1993’ün sonlarında yayınlanacak olan “Türkiye: 21’inci Yüzyıla Doğru”da, “Saidi Nursi’nin takipçisi Nurcuların”, “bilimin, modern bilginin ve ciddi modern eğitimin, İslâm inancının başlıca geleneklerinden biri olduğunu vurguladıklarını”, “Nakşibendilerin” ise, “aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadıklarını ileri sürüyor (Turkey’s New Geopolitics, s. 7-8.) ve bu bölüme düştüğü dipnotta, “Eski Sovyetlerde püriten (puritanical)[ tutucu, gerici, bağnaz ]  vahabi doktrinlerin, materyalizme ve çürümeye karşı panzehir olarak yaygınlaştığını”, “sufı tarikatların, eski Sovyetlerde toplumların en ilerici kesimlerinden destek gördüğünü, bunların bir bölümünün ekonomik ve sosyal konulara son derece modern yaklaştığını” (Turkey’s, s. 31, 6n.) yazıyordu.

Nurcuların bilimden, modem bilgiden ve modem eğitimden yana olduklarına, Nakşibendilerin aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadıklarına kaynak olarak, Henze, Şerif Mardin’in İletişim Yayınları arasında Bediüzzaman Said Nursi Olayı adıyla çevirisi yayınlanan Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi (Albany, State University of New York Press, 1989) kitabını gösterecekti.

Henze, “müritleri arasında politikacılarla işadamları da bulunan Nakşibendi tarikatı”nın, “yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan girişimci sınıflarla temas” için, “doğal bir ortam sağlayacağını” da (Turkey’s, s. 32) eklemekte duraksamayacaktır. “Eski Sovyetler Birliğindeki müslümanlar arasında” “yaygın hale gelen materyalizme ve çürümeye karşı”, “materyalist kirlenmeye karşı” “etkili bir panzehir”, ve “komünizme, Rus egemenliğine karşı yeraltı muhalefetinin güçlü bir öğesi” olarak etkin olmuş olan dine ve özellikle de tarikatlara, şimdi bu ülkelerde Rus nüfuzuna karşı siyasal ve ideolojik bir misyon da yükleniyordu.

Kissinger’m deyişiyle, Azerbaycan dâhil Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin haritada bile yerini gösteremeyecek olan Amerikalı yöneticilerin yeni girişimci sınıflarla ilişki kurabilmeleri için “bu cumhuriyetlerle tarihi yakınlığı ve ırk benzerliği” nedeniyle Türkiye’ye gereksinim duyuluyor (Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996), ama bu ilişkinin, Türkiye’nin laik kimliği aracılığıyla değil, dinsel ve etnik kimlikler aracılığıyla, “devlet” aracılığıyla değil, “cemaatler” aracılığıyla kurulmak istendiği duyumsatılıyordu.

Pantürkizmin ve panislâmizmin bugün de gerici ve faşist olarak nitelenmesini eleştiren ve pantürkist ve panislâmist karşıtı klasik Atatürkçü politikaların artık eskidiğini yazan Henze, Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerin dinsel açıdan “İslâm” ve etnik açıdan “Türk” temeli üzerinde kurulması gerekeceğini belirtmekle kalmıyor, bu ülkelerdeki yeni girişimci sınıflar ile Nurcular ve Nakşibendilerin birbirleri için doğal bir ortam oluşturduğunu ileri sürüyordu.

Gerici olan da ilişki kurulması değil, ilişkinin içeriği ve yöntemiydi. Yani Türkiye’nin, Türk ya da İslâm toplulukların çoğunlukta olduğu yeni cumhuriyetlerle siyasal, ekonomik ve kültürel ilişki kurması değil, bu ilişkinin din ve ırk benzerliği üzerine kurulmuş olmasıydı.

Böyle bir ilişkilendirme, her şeyden önce Nakşibendiliğin ve Nurculuğun tarikat olarak yapılanmalarının dışında ve farklı alanlarda kurumlaşmasının, ve giderek siyasal ve ekonomik bir güç haline gelmesinin ortamını sağlayacağı gibi, bu tarikatların dışında kalan sünni kesim ile ve bir bütün olarak aleviler ile yaratacağı olumsuzlukların da yeni dinsel ayrışmaları canlandırması ve hızlandırması kaçınılmazdı.

Ama asıl önemli olan, ABD’nin, Orta Asya Türk cumhuriyetlerde nüfuz alanları oluşturmak ve kendi nüfuzunu yaymak amacıyla da olsa, bu kültür düzeyi yüksek laik cumhuriyetlere, bilim, modern bilgi, modern eğitim, kısacası aydınlanma şemsiyesi altında tarikatları (Nurculuğu ve Nakşibendiliği) yaymaya yönelmiş olmasıdır. Üstelik bu, genel bir stratejinin uygulanmasının bir parçası olması açısından da önem taşımaktadır.

(2)

Paul Henze, Nurcuların, bilimden, modern bilgiden ve ciddi modern eğitimden yana olduğuna ve Nakşibendilerin aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadığına kaynak gösterdiği Şerif Mardin’in kitabında, Saidi Nursi’nin “Kur’an’la çağdaş bilimler arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmadığını gösterebildiği” (Mardin, s. 346) ileri sürülmekte, dolayısıyla da, Saidi Nursi ve Nurcular açısından, bilimin, modern bilginin ve ciddi modern eğitimin niteliği de açıklanmaktadır.

Şerif Mardin, aynı kitapta, “pozitif bilimlere ilişkin düşüncelerin Nurcular tarafından benimsendiğini” (Mardin, s. 68.) vurguladığı yerde, “Nurcu hareketin, materyalizme (…) böylelikle de kemalizmin pozitivist felsefi temellerini tahribe yönelik” “saldırıları”na (s. 69) değinir. Mardin, Nurcuların saldırdığı maddeciliğin, genel anlamda bir maddecilik değil, laik hareketle sınırlı bir maddecilik olduğunu da ekler, (s. 61.)

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İbrahim Canan’ın kitabı “İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler”e (Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994) “M. Fethullah” imzasıyla yazdığı “Takriz”de (“Sunuş”ta), “Bediüzzaman’ın bütün hayatı boyunca fikri bütünlüğünü koruduğunu” (s. 23) ileri süren Gülen, Saidi Nursi’nin din ile bilimi birarada, birlikte ele alan eski Said’e gönderme yaparken, yeni Said’in bilimi yadsıdığını, bütün nursiciler gibi, gözardı edecektir.

Somutlaştırarak şöyle de açıklanabilir:

1950’lerden başlayarak bilimi, dinin denetimi ve buyruğu altına alan eğitim sistemimiz, özünde, Saidi Nursi’nin 1890’larda önerdiği eğitim sistemine uygunlaştırılmış bir eğitimdir. Saidi Nursi, 1899’da, Van’dan İstanbul’a giderken, “Padişahla görüşüp, mekteplerde din dersleri; medreselerde ise fenler okutulmasını teklif edeceğini” söyleyecektir. “Bu şekilde tedrisat yapılınca, mektepliler dinsiz olmaktan, medreseler de taassuptan kurtulacak”tı. (Şahiner, s. 88.)

Ne var ki, yeni Said, bilim/fen ile dinin, akıl ile inancın, karşılıklı ve birlikte ele alınmasını savunan eski Said’i yadsıyacak ve “bühran-ı akliye (aklın tanıklığına) istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an’m”, “akıl ve ilim ve fen”ne hükmetmesini (Hutbe-i Şamiye, s. 33) esas alan görüşü, eğitim sistemimize, ama görünüşte eski Said’in bilim ile dini birlikte ele alan görüşleri olarak egemen olacaktır.

Daha anlaşılır bir söylemle, bilimsel bilginin (materyalist eğitimin) temel alındığı laik okulların yanısıra, dinin (Kuran’ın) egemen olduğu ve bilimin dinin egemenliği altına alındığı imam-hatip okulları açılacak, giderek laik okullara konan din dersi, 12 Eylül 1980’den sonra zorunlu ders olacaktır. 1950’lerden sonra, Kuran kurslarına yasal statü kazandırılarak, Saidi Nursi’nin ondokuzuncu yüzyılın son yıllarında ileri sürdüğü eğitim sistemi, biçimsel olarak uygulanmaya başlanmış olacak, ama özünde, yeni Said’in Kuran’ın akla, bilime ve fenne egemen olacağı eğitim, okullarda belirleyici olmaya başlayacaktır.

Eğitim/öğretim birliğinin uygulanmaya başlanmasıyla, medreselere ve tekkelere son veriliyor, Tanzimatla birlikte açılmaya başlanan ve müspet (pozitif) bilimi eğitimin temeline oturtan “mektep”ler, Cumhuriyet döneminin laik okulları olarak gelişmeye ve yayılmaya başlıyordu. Genellikle tarikat şeyhlerinin, mollaların denetiminde bulunan medreseler ve kasabalarda ve köylerde kadiri ya da Nakşibendi tarikatının etkisinde bulunan hocaların ve imamların Kuran okumayı öğrettikleri tekkeler ise yasal olarak kapatılıyordu.

1950’li yıllardan, yani DP (Demokrat Parti) iktidarından sonra, din eğitimini esas alan ve dinin egemenliği altında bilime de programında yer veren imam-hatip okulları açılacaktı. (İmam-hatip okulları 1931-32’de kapatılmış, bunu izleyen dönemde zihinsel, bedensel (jimnastik) ve üretimsel (iş) eğitimin birlikte ve birarada uygulanacağı Köy Enstitüleri (1937) kurulmuştu. Köy Enstitülerinin nitel değişime uğrayarak kapatılması süreciyle birlikte, ilk imam-hatip okulu da, 1950-51’de Adana’da açılacaktır.)

Saidi Nursi’nin önerdiği gibi, “fenler okuyan” medreselere tekabül eden imam-hatip okulları birbiri ardına açılıyordu. Biçimsel olarak eski Said’in medreseler için öne sürdüğü görüşleri uygulanmakla birlikte, özünde yeni Said’in Kuran’ın akla, bilime ve fenne hükmettiği, bilimsel bilginin köleleştirildiği bir sistem eğitime egemen olmaya başlamıştı.

Tekkelerin yerini Kuran kursları almış, Kuran kursu hocaları devlet tarafından belirlendiği, belirli bir eğitimden geçtiği ve tam kara-cahil olmadıkları için, Saidi Nursi’nin önerisi de gerçekleşmiş oluyordu.

1890’lı yılların laik “mektep”leri ise, günümüzün okullarıydı ve bu laik okullara din dersi konarak, materyalist eğitimin yanısıra, din eğitimi de verilmekte, bilim ve din, birlikte, laik okullarda, eğitimin temelini oluşturmaktaydı.

Özel okulların açılması bir bakıma, laik okulların yanında, dinin bilime egemen olacağı “laik” okulların da açılmasına olanak sağlayacaktı. Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde olsa da, özünde, yeni Said’in “dinin egemenliğinde bilim” anlayışının eğitime egemen olacağı okulların açılmış olması da bunun kanıtıydı.

(3)

Saidi Nursi, 1911’de Şam’da verdiği hutbenin 1951’deki yayınına yazdığı “Mukaddime”de, yeni Said’in, eski Said’i terkedişinin ana çizgilerini açıklar ve “karanlık kavanin-i ilmiyeler”den, yani karanlık bilimsel yasalardan nasıl bir dehşete kapılıp uzaklaştığını anlatır. (Hutbe-i Şamiye, s.21.)

Münazarat‘ta “Vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru medeniyet fenleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Ayrıldıkları zaman, birincisinden taassup, İkincisinden hile ve şüphe doğar.” (Şahiner, s. 192-193) diyen Saidi Nursi, “Kuran-ı Kerimin ruhu Risale-i Nur’un cesedine girdikten sonra”, yani “yeni Said” olarak, “kırk elli sene evvelki” bir kanadı akıl, bilim ve maddi felsefeyle yaralı olan “eski Said’i” tedavi etmek durumunda kalacaktır. (Mesnevi-i Nuriye, 1977, s. 7 / Mardin, s. 150.)

Saidi Nursi’nin kendisini bu “tedavi seansı” şöyle özetlenebilir:

Hutbe-i Şamiye‘ye (1911), kırk yıl sonra (1950-51) yazacağı “mukaddime”nin devamında, “hayvanat âlemine” “maddi felsefe ile” bakan; “insan âlemi”ne “ehl-i dalaletin dürbünü ile” bakan; “küre-i arzın alemi”ni “dine itaat etmeyen felsefenin karanlıklı kavanin-i İlmiyeleri (bilimsel yasaları) ile gören eski Said’e, “iman bir gözlük” verecek, “Hikmet-i Kur’aniye ve imanın dürbünü ile” görecek, “Kur’an’dan gelen nur ve kuvvet-i iman”, “kafasına bir göz” verecek, “o dalalet gözlüğünü kıracak”, “Hikmet-i Kur’aniye ve imanın dürbünü ile görmeye” başlayacak, “Hikmet-i Kur’aniye ile ışıklanmış bir göz ile bakacak”tır. (Hutbe-i Şamiye, s. 18-22.) Bir başka deyişle, eski Said’in, iki kanattan biri olarak nitelediği “aklın ışığı fen bilimleri”, “fen ve bilim”, “maddi felsefe”, “bilimsel yasalar”, Risale-i Nur’u telif etmeye başlayan (1927) yeni Said’e göre, “küfr-ü mutlak”a götüren “dalalet”in başlıca etkenleri olarak nitelenecektir.

Dolayısıyla da, Saidi Nursi “küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletleri” ya da “fen ve ilim ile dalalete girenlerin tecavüzatmı durdurmak” ve “bir kısmını imana getirmek” için, “Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki, bu zamanın tam yarısına bir tiryak olarak (panzehir olarak) Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanın bir mucize-i maneviyesi ve lemaatı bulunan Risale-i Nur” ile, yani “Kur’an’m elmas kılmcı ile” “en dehşetli muannid mütemerridleri” (“inatçı dikkafaları”) “kıracak”tı. CHutbe-i Şamiye, s. 22-23.)

“Vicdanın ziyası” ile “aklın nurü’nu, “din ilimleri” ile “medeniyet fenleri”ni eğitim içinde birlikte bir arada alan eski Said’e karşı, yeni Said, İngiliz ortodoks bir aileden gelen Nurcu hanımefendi Meryem Weld‘in söylemiyle, “Said-i Nursi hazretleri”, “bir tarafa vahiy ve dini, diğer tarafa aklı, bilimi ve felsefeyi” koyarak, aklın, bilimin, felsefenin, din ve vahyin emrinde, hizmetinde olması gerektiğini görmüş ve dine itaat etmeyen fen ve bilimi yadsımıştır. (Bkz: Meryem Weld, İslâm, Batı ve Risale-i Nur, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1986, s. 35, 83.)

“Kur’an’m dersiyle, irşadiyle” aydınlanacak olan yeni Said, “dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-ı cedide-i medeniyededir”, ya da “kılıncımız fen ve san’at cevherinden yapılmalı” (Asar-ı Bediyye, s. 311; Malmisanij, s. 65, 70-72), ya da “aklın nuru medeniyet fenleridir” diye düşünmüş olan eski Said’i, “aklı, fikri, hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı” olarak niteleyecek, yaralı aklını tedavi ederek, “maddi felsefecin, “fen ve san’at”ın, “fünun-ı cedide-i medeniye”nin (“yeni uygarlık fenleri”nin), genel olarak akim, bilimin ve materyalist felsefenin, “bir zmdıka fikri”ne, “dinsizlik fikri”ne temel oluşturduğunu, “dine itaat etmeyen bir âlem gösterdiğini” görecekti. (Hutbe-i Şamiye, s. 21.)

Şerif Mardin, Saidi Nursi’nin yaşadığı değişimleri anlattığı bölümde, Nursi’nin, “felsefi ilimlere (Ulûm-u Felsefe) büyülenmiş olduğu gerçeğini keşfetmesi”nin, “manevi yolculuğunun başlangıç noktası olduğunu” yazar. Felsefi ilimler ile dini ilimlere (Ulûm-u İslâmi’ye) eşit ağırlık tanımış bulunan Saidi Nursi’nin ruhunu, felsefi bilimler bulanıklaştırmış, manevi ilerlemesinin önünde bir engel oluşturmuştu. Kuran okurken aniden doğan bir ışık, Allah’tan başka yaratan olmadığı fikrinin belirginleşmesine yolaçmış ve “bütün bulanıklıkları” temizlemişti. (Lem’alar, s. 104, 225> Mardin, s. 149-150.)

“Kırk elli sene evvel” “eski Said”in “aklı[nın], fikri[nin] hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı olduğunu” ve “tedavisi gerektiği”ni yazan [yeni] Said, “îmam-ı Rabbani”nin, kendisine, “gaybi bir tarzda” “tevhid-i kıble et”, “yani yalnız bir üstadın arkasından git” dediğini yazar ve ekler: “O çok yaralı eski Said’in kalbine geldi ki: “Üstad-ı hakiki Kur’an”dır. Tevhidi kıble bu üstadla olur.” “Yalnız o üstad-ı kudsinin irşadiyle hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sulûke başlayacak”, “Kur’an’ın dersiyle, irşadiyle hakikate bir yol bulmuş, girmiş” olacaktı. (Mesnevi-i Nuriye, 1977, s. 7> Şerif Mardin, s. 150.)

Saidi Nursi, eski Saidi Nursi’nin, yani Risale-i Nur “gelmeden” önce bir ölü gibi olduğunu, Risale-i Nur gelince onunla dirildiğini, felsefe ve gafletten gelen manevi bir ölümden de kurtulduğunu yazacaktır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.63> Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, s. 30.)

Saidi Nursi’nin “nura kavuşmadan önce, doğal olguların doğal nedenlerle açıklanması gerektiğine inandığını” belirten Şerif Mardin, “yeni benimsediği görüşe göre, nedenler ile birlikte sonuçlar da Allah’ın doğrudan müdahalesinin ürünüydü”. (Mardin, s. 51.) “Nedenler”i “ağaç”la, ve “sonuçlar”ı “meyve” ile örnekleyerek, ve bilimsel bilisizliği (cahilliği) bir tür “bilimselleştiren” ve yücelten Mardin, Saidi Nursi’nin, “ortaya koyduğu reddiyede biyolojiye sarılmasının nedeninin”, “canlılarla ilgili —biyoloji, botanik, fizyoloji gibi— bilimlerin1’ Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda, “tıp mekteplerinin müfredatına sokularak, oldukça erken bir dönemde gelişmiş olmaları”na bağlar. “Şüphecilik de işte bu temel üzerinde gelişmişti; çünkü tıp mekteplerinde yaşam süreçlerinin fiziksel ya da kimyasal kökenlere sahip oldukları anlatılıyordu. Burası, şüpheciliğin üreme alanıydı ve Saidi Nursi’nin dikkatini buraya yöneltmesinin nedeni de bu olmalıydı. Daha sonraki yazılar, sürekli olarak, ilahi olan’m yaratıcı gücünün kanıtları olarak, biyolojik ve botanik süreçleri ele alacaktı.” (Mardin, s. 151-152.)

Kastamonu lise öğrencilerinin, “muallimlerimiz bize Allah’tan bahsetmiyorlar, bize halikımızı tanıttır.” sözlerine karşılık, Saidi Nursi, doğayı, yeryüzünü, evreni olduğu kadar “yüzer tunundan her bir fen”in, “bu kainatın Halik-i Zülcelalini esmasıyla bildirdiğini, sıfatını, kemalatını tanıttırdığını” (Şualar, s. 175-178) söyleyerek, bilimin ulaştığı, çözdüğü, kavradığı, açıkladığı ve türettiği her şeyi, Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü tanımanın, bilmenin, anlamanın kendisi olarak açıklar. (Bkz: Şahinler, s. 332-335.)

Eski Said’i yadsıyan yeni Said’i, eski Said’in sözleriyle niteleyen M. Fethullah gibi, onun “Takriz” yazdığı kitabın sahibi Prof. Dr. İbrahim Canan da, “Said’in yarı-madde ve yarı-manadan” salt manaya “tekamül”ünü gözardı ederek, Gülen’in okullarının devamı olarak açılan Fatih Üniversitesinin “bilimsel” kimliğinin çerçevesini, eski Said’in yarımadde ve yarı-mana olan anlayışının arkasına gizler:

Prof. Dr. Canan, “Medrese, mektep ve tekkelerin ittifakı” bölümünde, Doğu illerinde, aşiretlerin perişan durumlarını görmüş bulunan Saidi Nursi’nin “Anladım ki, dünyevi saadetimiz bir cihetle funûn-u cedide-i medeniye ile (yeni fen ilimleriyle) olacak.” sözlerini aktarır. Ardından da, “bu ilimlerin ahlaken tefessüh edip kokuşmuş mekteplilerle millete mal edilemeyeceğini”, bozulmamış, halkın itimat ve sevgisini koruyan ulema ve medreseler kanalıyla halka mal edilerek, terakkimizin gerçekleşmesinde yararlanılabileceğini söylediğini ekler: “O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menba-ı da medreseler olmak lazımdır. Ta ulema-ı din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28> Canan, s. 151.)

Prof. Canan, bu gerçeği bilen Bediüzzaman’ın “En evvel mürşid-i umumi olan ulema (alimler) ve meşayih (şeyhler) ve talebeyi, şeriat namına ittihada davet” edeceğini yazdıktan sonra, eğitim anlayışının özsel içeriğini açıklar:

“Bediüzzaman millete mal edilmesi gereken yeni ilimlerin, medrese uleması aracılığı ile alınmasını istemekle diğer bir gaye daha gütmektedir: Bir başka (yani halkın iğbirarını kazanmış) mecradan akmaya başlamakla bulanmış ve halkın reaksiyonuna sebep olmuş olan bu ilimler, medrese mensupları vasıtasıyla alındığı takdirde, içerisindeki menfi unsurlardan, Şeriatın süzgecinden geçirilerek paklanmış olacaktır.”

Devam ediyor Prof. Canan:

“Hemen belirtmek isteriz: Bediüzzaman burada, ulûm-u cedide ile (yeni bilimler ile) sadece fizik, kimya gibi ilimleri kasdetmiş olmamalı, 19. asırdan itibaren ortaya çıkan her çeşit beşeri ilimler de buna dahil olmalıdır. Sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi. Bu ilimler, aslında sömürge ilmi olmaları sebebiyle millileştirilmez, Şeriat süzgecinden geçirilmezlerse bulanık ve zararlı olurlar.” (Canan, s. 152.)

Prof. Canan’a göre, “sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi” “sömürge bilimlerin” millileştirilmesi, yani Saidi Nursi’nin önerdiği gibi, “şeriat süzgecinden süzülmesi” gerekir. Bu da, ancak, “medrese alimlerinin çabalarıyla gerçekleştirilir”. Burada vurgulanan “millileşme”nin, “millet”ten, “millet”in de günümüzdeki “ulus” karşılığında “millet”ten değil, din topluluğu anlamında “İslâm Millet”inden, yani “İslâm’dan kaynaklandığını okura anımsatmak gerekir. Dolayısıyla da, sömürge bilimlerinin, şeriat süzgecinden süzülerek İslâmlaştırılması sözkonusudur.

Saidi Nursi’nin dediği gibi, “Müslümanlar indinde din ve milliyet bizzat müttehittir. … Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.” (Hutbe-i Şamiye, s. 69.) “Hakiki milliyetimizin esası, ruhu İslâmiyet’tir.” (s. 59.) “Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 97.)

Prof. Canan’ın yorumuyla yukarda Saidi Nursi’den aktarılan pasajı, bir kez de, Nursi’nin kendi sözleriyle yineleyelim: “Zahiren hariçten cereyan eden (gelen) maarif-i cedidenin bir mecrası da, bir kısım ehl-i medrese olmalı. Ta gıll u gışdan tasaffi etsin (durulsun). Zira bulanıklığıyla başka mecradan taaffün ile gelmiş. Ve atalet bataklığından neşet ve istibdat sümûmu ile teneffüs eden zulmu tazyiki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksülamel yaptığından misfat-ı şeriat ile (şeriat süzgeci) süzdürmek zaruridir. Bu da ehl-i medresenin duş-u himmetine muhavveldir.” (Asar-ı Bediyye, s. 378> Canan, s. 152.)

Günümüz diline şöyle çevrilebilir: “Dışardan gelen yeni eğitimin bir yanı/yolu, medrese âlimlerinden olmalı. Böylece hile ve kinden arınmalı. Çünkü çürüyüp kokmuş bir başka yoldan/yataktan bulanık olarak gelmiştir. Ve tembellik/ hareketsizlik bataklığından kaynayan bir baskı altında solunan, zulmün zoruyla ezilen halkın tepkisine neden olan bu kokuşmuş suyu, şeriat süzgeci ile süzdürmek zorunludur. Bu da medrese âlimlerinin verecekleri çabaya bağlıdır.”

Saidi Nursi’nin çocukluğu döneminde eğitiminden geçtiği Kuran öğrenimini esas alan tekke eğitimi, gençliğinde dinbilimleri (medrese bilimleri) öğrenimini esas alan medrese eğitimi, gene Bitlis ve Van’da gözlemlediği ve Tanzimattan sonra açılmış olan modern ya da laik okullar (mektepler), tanıdığı eğitim kurumlarıydı. Dinsel eğitim kurumlan olarak tekke ve medreseler, bölgede daha çok kadiri tarikatının ve kadiri tarikatının yerini almaya başlayan Nakşibendi tarikatının (Halidiye kolu) etkisindeydi; ve genellikle giderleri vakıf gelirlerinden, öğrencilerden ve halktan karşılanıyordu. Tanzimatla birlikte açılmaya başlamış bulunan ve modern/ bilimsel eğitimin yapıldığı okul/mektep ise, devlet tarafından açılıyor, giderleri devlet tarafından karşılanıyordu. Bu okullar genel eğitim amacının yanısıra, ilkin orduda başlayan, giderek yönetsel ve yargısal yenileşme/modernleşme deviniminin kadrolarını yetiştirmeyi amaçlıyordu. Okuma-yazma bilmeyen kadroların, harita tanımayan yöneticilerin yerini, yani tekke ve medrese eğitimi görmüş olanların yerini, okullardan yetişenler almaya başlayacak, bu aynı zamanda, “dini bilimler” ile “felsefi bilimler” arasında anlaşmazlığa (ihtilafa), “medrese-tekke mezunları ile mektep mezunları arasında” bir çatışmaya (Mardin, s. 131; Başgöz, Wilson, s. 42) neden olacaktır. Saidi Nursi, bu anlaşmazlığı gidermek ve çatışmayı önlemek, “mekteplileri dinsiz olmaktan, medreselileri de taassuptan kurtarmak” amacıyla “Padişah” ile görüşmek için, 1899’da Van’dan İstanbul’a gidecektir. (Şahiner, s. 88.) Bir amacı da, Erzurum’da ya da Van’da “Camiül Ezher’e eş olacak bir medrese kurulmasını Padişah’tan istemektir. “Medresetü-z-Zehra” adını verdiği bu medreseyi (siz “Fatih Üniversitesini diye okuyunuz) Fethullah Gülen, “ideal talebenin yetişeceği” bir “kompleks” olarak nitelemekte ve bunun “büyük bir bölümünün mektep, bir kısmının medrese, bir köşesinin de zaviye şeklinde dizayn edileceği”ni yazmaktadır. (M. Fethullah, “Takriz”, Canan, s. 26.)

Bunu biraz daha açmaya çalışalım:

(4)

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İbrahim Canan’ın İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman ‘dan Çözümler kitabına “M. Fethullah” imzasıyla yazdığı “Takriz”de, Gülen, “ideal talebe”yi, “kalp ve kafa bütünlüğüyle karikatürize eden” (okur “karakterize eden” olarak okumalı) Saidi Nursi’nin düşüncesinin, dini eğitim gören (Kuran Kursu, İmam Hatip Okulu) öğrencilerin bilimsel eğitim görmeleri çabasıyla uygulamaya koymuş, ama bunun, laik okulları dinin egemenliği altına almaya yetmediğini, özellikle de üniversitelerin materyalist ve bu anlamda laik kimliğini dinin denetimi altına almakta yetersiz kaldığını görmüştür.

Bediüzzaman’dan Çözümler’e yazdığı “Takriz”de, Gülen, Saidi Nursi’nin, “Vicdanın ziyası ulüm-ı diniyedir (vicdanın ışığı din bilimleridir). Aklın nuru fînun-u medeniyedir (aklın ışığı din bilimleridir). Ve o iki cenahla talebenin himmeti pervaz eder (bu iki yönle, öğrenci uçmaya başlar). İftirak ettikleri vakit birincisinden taassup, İkincisinden hile, şüphe tevellüd eder (ayrıldıkları zaman birincisinden (dinden) taassup, İkincisinden (medeni bilimlerden) hile, kuşku doğar).” sözlerini aktararak, din ve bilimi bir arada, birlikte edinecek olan bu ideal öğrencinin yetişeceği okulun, “Camiü’l Ezher’e eş olan Medresetü-z-Zehra” olduğunu vurgularken, bu görüşlerin, eski Said’in görüşleri olduğunu, yeni Said’in, bir kanadı bilim ve bir kanadı din olan ve bunun için de “pervaz eden” öğrencinin bir kanadını (“bilim” olan kanadını) kırıp attığını gizler. Ama, eski Said’in görüşünün şemsiyesi altında uygulanan eğitim sistemi, özünde yeni Said’in bilimi, bilimle birlikte aklı, maddi felsefeyi yadsıyan, bilimin dinin denetimi altına alındığı ve köleleştirildiği bir eğitim sistemidir. Şimdi sorun, bu sistemi, üniversiteye taşıma sorunudur.

Saidi Nursi, 19. yüzyılın sonlarında İstanbul’a geldiğinde, yaygın söylentiye göre, Erzurum’da ya da Van gölü kıyısında Kahire’deki Ezher Üniversitesine benzer bir üniversitenin, “Medresetü-z-Zehra”nın kurulmasını istemiş, hatta bu isteğini, Kasım 1922’de geldiği Ankara’da dile getirmiş, bir söylentiye göre de, Büyük Millet Meclisinden belirli bir ödenek ayrılması için karar da çıkmıştı. Ama sorun, bu “Medresetü-z-Zehra”nın niteliğidir. Fethullah Gülen, “tasavvur ve teklif edilen bu medresede yeni ilimlerle medrese ilimlerinin içiçe” olduğunu yazar. “Bu mektepte, yöre halkının genel durumuna göre Arapça, Türkçe ve Kürtçe en uygun konumdadır. … Bu kompleksin büyük bir bölümü mektep, bir kısmı medrese, bir köşesi de zaviye şeklinde dizayn edilecektir.” (M. Fethullah, “Takriz (2)”, Bediüzzaman’dan Çözümler, s. 26.)

“Mektep”, Saidi Nursi’nin “din” dersleri konmasını önerdiği laik okullardır; “medrese”, din eğitimi yapan ama “fenlerin okutulacağı” eskinin medreseleri bugünün imam-hatip okullarıdır. “Zaviye”, üniversite olarak tasarlanan “Medresetü-z Zehra” kompleksinin “bir köşesi”, rektöre tekabül eden, ama postu üstünde tespih çeken şeyh hazretlerinin küçük tekkesidir.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Bediüzzaman’ın ittifaka (birliğe, birleşmeye) çağırdığı yedi konu/başlık arasında, “mektep”, “medrese” ve”tekke”lerin ittifakına yer verir. “Ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin” fikir ve niteliği bakımından birbirine karşıt (“tebayün-ü efkar ve tehaluf-ü meşarib”) olduğunu ileri süren Saidi Nursi (Cenan, s. 151 <Divan-ı Harbiye, s. 80; Asar-ı Bediyye, s. 327, 355, Munazarat, s. 132), “mekteplere yeniden din dersleri konulmasını, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesini ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasını” “yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu olarak görüyordu”. (Mardin, s. 133.)

(5)

Malmisanij, Saidi Nursi’nin kendisinin, doğumundan 1926 Şubatında Barla’da Nur Risalelerini telife başladığı 53 yaşma kadar olan devresini, “eski Said” devresi olarak nitelediğini, yeni Said döneminin, 1949’da sona erdiğini ve bu tarihten sonra, “üçüncü Said” döneminin başladığını yazar. Kimi takipçileri de, üçüncü Said dönemini, 1953’te başlatır.

Malmisanij’in değerlendirmelerine göre, “eski Said” evresi, “toplumsal yaşamla ilgilenen, siyaset yoluyla dine ve vatana hizmet eden” evresidir. Barla’da Risale-i Nur’ları telife başladığı dönemle birlikte başlayacak olan “yeni Said” evresinde, Saidi Nursi, siyasetten elini çekecek, kendisini, “imanımızı kurtarmaya” adayacaktır. 1949 ya da 1953, yani “siyasileri irşad tarikiyle, onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar yapmak için çalışmaya başladığı evre”, kendi tabiriyle “üçüncü Said” evresinin başlangıcıdır. (Malmisanij, Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Doz Yayınları, İstanbul 1991, s. 21-24.)

Üçüncü döneminde Saidi Nursi, politikanın içinde olacak, Cumhuriyet Halk Partisine karşı Demokrat Partiyi (Bayar-Menderes iktidarını) destekleyecektir.

Saidi Nursi’de keskinleşen din ile bilim karşıtlığı, şeriat ile laiklik karşıtlığı, “siyasileri dine hizmetkâr yapmak için çalışmaya başlayacağı” üçüncü evresinde, bağımsızlıkçı ve ulusalcı ilerici ve devrimci politikalar ile emperyalist sisteme bağlanan gerici, karşı-devrimci politikalar arasındaki karşıtlığa taşınacaktır. Bu da, perspektifine, ve bu da kapitalist/ emperyalist dünya sistemi ile sosyalist dünya sistemi arasındaki çatışma perspektifine taşınacak, somut sonuçları bakımından da, içerde siyasal iktidara (Bayar-Menderes’in Demokrat Parti iktidarına) ve dışarda emperyalist sistemin temsilcilerine (ABD’ye) gönüllü “destek veren” Saidi Nursi’den, Bayar-Menderes gericiliği iç politika için, ABD basını ve yönetimi “komünizme ve bolşevizme” karşı iç ve dış politika için yararlanmakta gecikmeyeceklerdir.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldiği zaman, Saidi Nursi’nin, cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’a “Cenabı Hakkın İslâmiyet, vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylemesini” dileyen bir telgraf çekmesi, Bayar’ın telgrafa teşekkür eden yanıtı, Demokrat Parti ile Saidi Nursi arasında bir yaklaşmanın da başlangıcı olacaktır.

Saidi Nursi, “Nur talebeleri”nin,”milletin dini hürriyetine nail olacağı kanaatiyle Demokrat Partiye müzahir (yardım eden, taraf çıkan) olduğu” için “partimizin” dediği DP’nin seçimlerde iktidara gelmesine “birkaç milyonluk çoğunluğu ile en büyük bir amil olduğunu” söylemesi, DP ile CHP arasında, hem Saidi Nursi tartışmasına ve hem de “laiklik” ile “irtica” tartışmasına neden olacaktır.

Takipçilerinin anlattığına göre, ölümünden (23 Mart 1960) birkaç gün önce (20 Mart) Urfa’ya giderken, yolda, “talebelerine” “Evlatlarım! Risale-i Nur, dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır.” (Şahiner, 438) sözleriyle, Demokrat Parti karşısında 1954’te olduğu gibi 1957’de de genel seçimleri az oy farkıyla, ama çok sayıda milletvekili farkıyla kaybeden Cumhuriyet Halk Partisi odağında somutlaşan “kemalizmin pozitivitist felsefi temelleri”ni oluşturan laikliği ve materyalist eğitimi, dinsizlik, komünistlik ve siyonistlik olarak nitelediği açıktı. Çünkü, Türkiye’de, açık ve kitlesel anlamda sosyalist-devrimci gençlik hareketi, 27 Mayıs 1960’tan sonra, 1961 Anayasasının getireceği (sınırlı) özgürlük ortamında açılıp boy verecekti. 27 Mayıs öncesi, Türkiye’de ilerici-gerici çatışması, (basın özgürlüğü, radyonun tarafsızlığı, üniversite özerkliği gibi) küçük-burjuva demokratik özgürlükler ekseninde yoğunlaşmıştı. Özgürleşme ekseninde, daha önce kazanılmış demokratik haklar kısıtlanmaya ve baskı altına alınmaya başladığı, ülkeyi siyasal bunalıma ve tam bir kargaşaya sürüklediği bir ortamda, Saidi Nursi, ülkeyi bunalıma ve kargaşaya sürükleyen DP’nin iktidar olmasında Nurcuların belirleyici rolünün bulunduğunu ileri sürüyor, ve bunu “dinsizliğin, komünizmin, siyonizmin belini kırmak” olarak niteliyordu.

Fahri Kurtuluş, Meclis Kitaplığına armağan ettiği Dr. Neda Armener’in “Nurculuk” kitabında Saidi Nursi’nin Demokrat Partiyi desteklediğine ilişkin pasajda “Menderes”in adının geçmesi nedeniyle (s. 35) ve elyazısıyla düştüğü notta şunları yazmış: “Menderes maalesef gidip Saidi Nursi’nin elini öpmüş ve seçimlerde yardım istemişti.” Emirdağ’da, 19 Ekim 1958’de, Saidi Nursi, Başbakan Menderes’i, yeşil bayrakla karşılamıştı. (Çetin Özek, s. 286.) Geçeceği yol üzerinde, yüksekçe bir yerde, yeşil bayrakla Menderes’i bekleyen fotoğrafı bulunmakla birlikte, DP’nin yayın organı Zafer gazetesinde (20 Ekim 1958) Emirdağ’da Menderes’in yaptığı konuşmasına uzunca yer verilmekte, ama Saidi Nursi’den sözedilmemektedir. Şahiner, Saidi Nursi’nin Emirdağ’a gelecek olan Menderes’i karşılamaya çıktığını, ama Menderes’in gecikmesi üzerine evine döndüğünü yazar. Demokrat Parti İlçe Başkanı Hamza Emek’in anlattığına göre, “İşte Bediüzzaman hazretleri burada oturmaktadır” denmesi üzerine, Menderes, binanın penceresine dönerek tekrar tekrar selam verir, bu arada Nursi’nin yanında bulunan talebesi Hüsnü Bayram’ın anlattığına göre de, camın gerisinde duran Nursi, Menderes’in selamını alır. (Şahiner, s. 420.)

Şahiner, Bediüzzaman Said Nursi (12. baskı, 1996) kitabında, Başbakan Menderes’in Nur Risalelerinin basımı için DP İsparta milletvekili Tahsin Tola’yı görevlendirdiğini, Diyanet Başkanı ile görüşerek kitapların derhal basılmasını söylediğini yazar. Ama Menderes’in müsteşarı Salih Korur’un bunu önlediği belirtilir. (Şahiner, s. 414-415.) Ne var ki, kitaplar Menderes’in başbakan olarak sağlayacağı mali destek ile basılmaya başlanacaktır.

Saidi Nursi’nin talebesi Bayram Yüksel, 27 Ekim 1957 seçimlerinde, Nursi’nin, Isparta’da Bey Camiindeki sandıkta Demokrat Partiye oy verdiğini açıklayacaktır. (Şahiner, s. 415.)

Yapıldığı kanıtlanmamış bulunan “Ankara Üniversitesinde Verilen Konferans”ta, Saidi Nursi, “Nur talebelerinin istibdadı izale edeceği ve mübarek milletin dini hürriyetine nail olacağı kanaatiyle Demokrat Partiye müzahir olduğunu”, “partimiz” olarak nitelediği Demokrat Partinin iktidara gelmesine de, “birkaç milyonluk çoğunluğu ile Nur talebelerinin en büyük amil olduğunu” ileri sürecektir. (Neda Armener, s. 35.)

Saidi Nursi’nin son aylan ile Demokrat Partinin son aylan birbiriyle örtüşür. Nursi, 30 Aralık 1959’da Ankara’ya gelecek, 1 Ocak 1960’ta İstanbul’da Piyer Loti Otelinde kalacaktır. Demokrat Partili üç milletvekilinin daveti üzerine İstanbul’a gelen Nursi, 3 Ocak 1960’ta Ankara’ya dönmüş, 6 Ocakta da Konya’ya giderek Mevlana Türbesini ziyaret etmiş ve aynı gün İsparta’ya geçmişti.

30 Aralıkta “Isparta 2001 plakalı hususi” otomobille Ankara’ya gelişine ilişkin Cumhuriyet‘in haberinde, Nursi’yi, Yozgat, Konya ve Erzurum Demokrat Partili beş milletvekilinin ziyaret ettiği, “bugün de” (31 Aralık 1959) “Saidi Nursi”yi ziyaret etmek isteyenler arasında hava astsubaylarının da bulunmasının dikkat çektiği belirtiliyordu.

Saidi Nursi’nin İstanbul’dan ayrılışım yedi sütuna manşetten veren Tercüman’ın (3 Ocak 1960) haber başlıkları, ortamı duyumsatması açısından önemli: “Konya’daki bir camide uluorta konuşan bir Nurcu tevkif edildi”; “Said-i Nursi dün İstanbul’dan ayrıldı”; “Bazı Nurcular, fotoğraf çekmek isteyen gazetecileri dövmeye kalkıştılar”; “İstanbul’da Nursi’yi ziyarete giden Nurcular tespit edildi.”: “Adliye vekili, Saidi Nursi hakkında Ankara Savcılığı tarafından tahkikat yapıldığını söyledi”.

Ankara’ya gelişinde (30 Aralık 1959), Saidi Nursi, kendisiyle görüşen Mete Akyol’a, “komünizme karşı gençlerin alaka duymaları maksadıyla Risale-i Nur’un neşrine çalıştığını” söyleyecektir. (Milliyet, 31 Aralık 1959.) 5 Ocak (1960) tarihli gazetelerde de Time’ın Ankara muhabirinin Saidi Nursi’yle uzun ve ayrıntılı bir görüşme yaptığı haberi yer alacaktır.

CHP lideri İsmet İnönü’nün, Gaziantep merkez ilçe kongresine İstanbul’dan gönderdiği ve “Bediüzzaman”ın ”seçim mekanizmasında kendisine düşen vazifeyi yapmaya başladığını” söylediği mesajın yayınlandığı Yeni Sabah’ta (8 Ocak 1960), “Nurcuların tahliye talebi reddedildi” başlıklı haberin altında Time ile yapılan görüşmeye ilişkin kısa bir bilgi de vardı:

“Konya, 7 İki gün önce Ankara’dan şehrimize gelen Nursi’nin Time muhabiri ile görüştüğünü bildirmiştim. Saidi Nursi şehrimiz İmam Hatip Okulunda öğretmen olan kardeşinin evinde kendisini ziyaret eden 4 Nurcuya bu röportaj hakkında malumat vermiştir. Bir Nurcu, röportaj hakkında şöyle demiştir: “Üstad, Time muhabirine bu röportajında en mühim olarak şunları söylemiştir: Dünyadaki komünizm ve siyonizm tehlikesine karşı Müslümanlık âlemi de Hıristiyanlık âlemi de birleşeceklerdir. Müslümanlarla Hıristiyanlar birleşince komünizm ve siyonizm tehlikesi de ortadan kalkacaktır.” (Yeni Sabah, 8 Ocak 1960.)

Başbakan Menderes ise, “Bediüzzaman’ın seçim vazifesi yaptığını” söyleyen ve “seçim mücadelesini açıyoruz” diyen İsmet İnönü’ye verdiği yanıtta, “Bu yeni savaşın adı”nın “laiklik ve irtica mücadelesi” konacağını söyleyecektir. “Laiklik bir silah, irtica ise bir tehdit olarak kullanılacak, ve memleket ileri unsurlar, geri unsurlar diye ikiye bölünecek. (…)” “Laikliğin din düşmanlığı olmadığını” “uzaktan yakından vicdani inanışlara karşı hiçbir mücadeleyi tecviz etmediğini” “aksine vicdanlar üzerinde her çeşitten tazyik ve müdahale sayılabilecek hareket ve teşebbüsleri önlemeyi emreden bir prensip olduğunu” belirten Menderes, “Müslüman Türk vicdanı üzerinde yapılan tazyikleri kaldırmayı gaye edindiklerini, “vicdani inanışlarından dolayı vatandaşların hiçbir korku ve tehdidin altında bulundurulmayacakları fikrini müdafaa” ettiklerini söyler. “Vicdanlar hürdür, serbesttir, vicdani inanışlar muhteremdir.” (“Başbakan, Seçim yaklaştı diyor”, Vatan, 17 Ocak 1960.)

Saidi Nursi ile özel olarak “Başbakanlık”ta görüşen, kendisine yeni model bir otomobil armağan eden, Saidi Nursi’nin yeşil bayrakla karşılayacağı Emirdağ’ı ziyaret eden (19 Ekim 1958), Risale-i Nur’ların basımı için Diyanet başkanlığına talimat veren, basımı için Demokrat Partinin finansmanını sağlayan (Şahiner, s. 414-415) Başbakan Menderes’in, iktidarının onuncu yılında, bu sözleriyle, “laikliğin din düşmanlığı” olarak algılandığını, CHP iktidarı döneminde “müslüman Türk vicdanı üzerinde tazyikler yapıldığını”, “vicdani inanışından dolayı vatandaşların korku ve tehdit altında bulunduğunu” negatif olarak duyurmak istediği açıktı.

Saidi Nursi adı, “müslüman Türk vicdanı üzerinde baskıların, “vicdani inanışından dolayı vatandaşların korku ve tehdit altında bulunduğu”nu odaklayan simgesel addı ve “laiklik ve irtica” tartışması da, Saidi Nursi’nin, İnönü’nün sözleriyle “seçim vazifesi yapması” nedeniyle gündeme gelmişti. Tartışmanın adının “laiklik ve din” değil de, “laiklik ve irtica” olarak belirtilmiş olması da, “baskının “din”e değil, “irtica”ya yönelik olduğunu açıklıyordu.

Saidi Nursi’nin sürgünlüğü de dini nedenlerle değildi. “Şark İsyanının son günlerinde, Van’dan nüfuzlu şeyh ve ağaların isyanla ilgileri olmadığı halde emniyet mülahazasıyla birer ikişer Garbi Anadolu’ya nefeyedilmeleri” sırasında, Saidi Nursi de, Van’da kaldığı mağaradan alınarak Karadeniz üzerinden İstanbul’a, ordan Burdur’a ve Barla’ya getirilmişti. “Bu biçare Said, Van’dan ders-i hakaik-i Kur’aniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said zamanında vesveseli hükümet hiçbir cihetle bana ilişmedi. Vakta ki (…) Erek Dağında harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim. O vakit menfilere çok dikkat ediliyordu. Her akşam isbat-ı vücud etmekle mükellef oldukları halde, (hizmet-i Kur’aniyede bulunduğum miktarca) ben ve halis talebelerim müstesna kaldık — ben hiçbir vakit isbat-ı vücuda gitmedim. Hükümeti tanımadım.” (Şahiner, s. 277.) Kısacası, Saidi Nursi’nin din nedeniyle, dini inançları nedeniyle baskılandığı, laiklik düşmanları tarafından uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildi.

(6)

Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Adli Yılın açılışı dolayısıyla yaptığı açış konuşmasını (1966), Saidi Nursi’ye ayırmış, Ceza Genel Kurulunun Risale-i Nur’lar hakkında verdiği kararı açıklamıştı. Yargıtay Başkanı Öktem’in konuşmasını, salonda bulunanların çoğunluğu ayakta alkışlamış, Başbakan Süleyman Demirel, oturduğu yerde hareketsiz kalmış, yani Öktem’i alkışlayanlara katılmamıştı. Öktem, konuşmasında, Saidi Nursi’nin “Türkiye’nin batılılaşmasına, milli şuurun uyanmasına muhalefet etmek istediğini”, “Türkiye’nin kurtarıcısı ve kurucusu Büyük Atatürk’ün inkılaplarım, hareketlerini tasvip etmediğini, yazılarıyla onu tahkir ettiğini, reformları durdurmak istediğini” söylemişti. “Kendisi İslâm dini ile bağdaşması mümkün olmayan fikirler ortaya atmış, iddialar ileri sürmüştür. (…) Ona nazaran Atatürk devrimleri dine aykırıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur. Reform ancak Hristiyanlıkta mümkündür. Türk reformu, Hristiyan reformunun bir taklidinden ibarettir. İslâmiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir.”

“Onlara göre, diyordu Öktem, Atatürk idaresi dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik, komünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllandır. … Kemalistler, seviyesiz, anarşist kimselerdir. Devlet İslâm esaslarına göre kurulmalıdır. Devletin manevi şahsiyetlerinin müslüman olması lazımdır. Müslümanlara Kur’an dışında anayasa lazım değildir. Saidi Nursi, milleyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Milliyetçilik, İslâm birliğine manidir. Bu yol ile bolşevizm ve sosyalizm karşısında mücadele edilemez. Bunlarla ancak İslâm ümmetçiliği mücadele edebilir.” (“Nurculuk tehlikeli bir hal almıştır”, Ulus, 7 Eylül 1966.)

(7)

Takipçisi Fethullah Gülen gibi “başına şapka koymamış olan”, ama başını dolakla sararak dolaşan Saidi Nursi, Kemal Atatürk’ü, şapka giydiği için “kafirlik”le yargılamaktaydı: “Bir adam sabah kalkar, alnında (hâza kâfirun) —bu kafirdir— yazılmış bulunur, yani Avrupa gibi başına şapka giyer ve onu cebren giydirir.” (Bkz: Neda Armaner, s. 33.)

Kemal Atatürk’ün doğum tarihi olan “1880”in, “son asırların “Tagutı dalalet”inin yani doğru yoldan sapmış bir putun doğumu olduğunu”, 1293 (1876)’ün, yani kendi doğum tarihinin (tarih-i veladetinin) “Hz. Kur’an’ın ve O’ndan nebaen eden (kaynayan) Risale-i Nur’un” “Tagutı dalaletin temsil ettiği ruha” “meydan okumasını gösterdiğini” (Tılsımlar, s. 195; Neda Armaner, s. 34) ileri sürer. Bir başka deyişle, Saidi Nursi, yeni bir puta, Kemal Atatürk’e meydan okumak için kendisinin dünyaya getirilişinin (ana rahmine konuluşunun) Kuranın gaybi bilgileri arasında bulunduğunu ileri sürer. Her yüzyılda bir Kuran’ı çağma göre yenileyecek bir “müceddid” olarak görevlendirildiğini, geçen yüzyılda Mevlana Halid gibi, bu yüzyılın tam yarısında Kuran’ı yenilemek “müceddid” olarak görevlendirildiğini, geçen yüzyılda Mevlana Halid gibi, bu yüzyılın tam yarısında Kuran’ı yenilemek (müceddid) için görevlendirilerek ana rahmine konduğunu, Kuran’ın “gaybi bilgiler”i arasında bulunduğunu cifir hesabıyla kanıtlamaya kalkışır. (Bkz: Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 36.)

Turan Dursun, Saidi Nursi’nin, Zümer, Casiye, Ahkaf surelerinin başında bulunan “kitabın indirilişi”ndeki “indiriliş” sözcüğünün (cifir hesabıyla) sayı değerinin “Risale-i Nur” adının sayı değerine denk/eşit olduğunu saptayarak, bundan, “Risale-i Nur”un “Kur’an semasından ve ayetlerin yıldızlarından inmiş” olduğu sonucunu çıkardığını belirtir. Bu nedenle, Saidi Nursi, “Bu ayetlerde, Risale-i Nur’un kendi adına ne zaman yazılacağına cifir yoluyla işaret edildiği”nin ayetlerin “gaybi bilgiler”i arasında bulunduğunu ileri sürer. (Bkz: Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, s. 36.)

Dolayısıyla da, Saidi Nursi’ye göre, “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın malıdır. Ve bu nedenle semavidir. Arzî değildir. Bir mevhibe-i ilahiyedir.” (Bkz: Neda Armaner, İslâm Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk, İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1964, s. 61.)

Kemalistler, Saidi Nursi’ye göre, “seviyesiz, anarşist kimseler”dir (Münazarat, s. 17). Kemal Atatürk de “islâmın deccali”, “süfyan”, “İslâm’ın en büyük fitne-i deniyelerinden biridir. (Şualar, s. 258, 372, 374, 263.)

Laik cumhuriyete, laikliği ve modern yaşamı simgeleyen Kemal Atatürk’e ağır karalamalar nedeniyle yargılanmış bulunan Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’larında yer alan pasajların, dava açılmasını önlemek amacıyla yeni baskılarında çıkartılarak yayınlandığı biliniyor. Ama Saidi Nursi’nin ve özellikle de “yeni Said”in görüşlerinin temelde ve özünde, akla, bilime, materyalist dünya anlayışına karşı olduğu, somutlaştırarak söylersek, laik cumhuriyete, laik eğitime, modern yaşam biçimlerine, bilime, modern bilgiye ve modern eğitime karşı olduğu da biliniyor.

Saidi Nursi, Eskişehir’de yargılanması sırasında, yargıcın sorusu üzerine, “reisicumhur”u “manasız bir isim ve resim” olan cumhuriyeti değil, “her biri hem halife hem reis-i cumhur” olan “Hulefa-yı Raşidin” (ilk dört halife) gibi “hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyeti” benimsediğini, “dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu söyler. (Bkz: Şahiner, s. 325.)

Burada, “manasız bir isim” ile laik Cumhuriyeti, “resim” ile Kemal Atatürk’ü imleyerek, kendisinin de “cumhuriyetçi” olmakla birlikte “hem halife, hem de reisicumhur” olan dört halife gibi, ilk halife Ebubekir (Sıddık-ı Ekber) gibi, sağlıklarında Peygamber tarafından cennetlik oldukları müjdelenen on büyük kişi (Aşere-i mübeşşereye) gibi, temiz soylular (Sahabe-i Kirame) gibi dindar manada bir cumhuriyetçi olduğunu söyleyerek, Cumhuriyete karşıtlığını açıklayacaktır.

(9)

Kasım 1922’de Ankara’ya gelerek Büyük Millet Meclisini yönlendirmeye kalkışmak gibi bir büyüklenmeye kapılacak olan Saidi Nursi, Büyük Millet Meclisinde bir “zındıka” fikrinin egemen olmaya başladığını gördüğünü ileri sürerek, milletvekillerine seslenen Arapça beyannamesinde (19 Ocak 1923) “Şarkı (Doğuyu) akıl ve felsefenin değil”, “din ve kalbin ayağa kaldıracağını” bir kez daha yineleyecek, milletvekillerini namaz kılmaya ve siyasal yönetimi Kuran’m emrini yerine getirmeye, “İslâm’ın desatirine inkıyada” çağıracak (Şahiner, s. 256), yüz bulamayınca da Ankara’dan ayrılarak Van’a gidecektir.

“Cumhuriyet”, evrensel anlamda, feodal sistemin bağrında ekonomik anlamda güçlenen ve feodaliteye ağır basan burjuvazinin, burjuvaziyle birlikte oluşmuş ve feodal bağımlılıklardan yalıtılarak özgür-emek gücü satıcıları durumuna gelmiş işçilerin ve kent ve kır emekçilerinin desteğiyle, soysal (aristokratik) ve dinsel (teokratik) feodalitenin siyasal sistemi yerine “ikame” ettiği, yeni sistemin adıdır. Feodal ekonomik sistemden burjuva/kapitalist ekonomik sisteme devrimleşme, mülkiyetin ve sınıfların nitel değişimini dönüşümünü öngörür. Mülkiyetin niteliğindeki değişme, sınıfsal değişmeyle örtüşür. Kapitalist-öncesi sınıfların yerini, kapitalist toplumun sınıflan alır. Yalnızca üretimin biçimi değişmiş olmaz, mülkiyetin niteliğindeki değişmeyle birlikte, üretim ilişkisi de, yani üretilen değerin üreten emekçi ile üretim araçları sahibi arasındaki bölüşümün niteliği de değişmiş olur.

Doğal ki, ekonomik sistemin siyasal sistemde nitel dönüşümü sağlayacak ölçüde değişmiş olması, toplumsal yapının tümünde eski üretim biçimlerinin, yani kapitalist-öncesi ilişkilerin yerini yeni ilişkilerin aldığı anlamına gelmez. Bu, doğal olarak kapitalist-öncesi ilişkilerin varlığını şu ya da bu biçimde koruduğu yerlerde, bağımlı emekçi, yasal olarak eşitlenmiş, dolayısıyla yasa karşısında nesnel olarak özgür birey olarak tanınmış olmakla birlikte, gerek geleneksel olarak, gerek yaşam pratiği içersinde, toprak sahibine, aşiretine, aşiret reisine, tarikatına, tekkesine bağımlılığı ölçüsünde, bağımlılık bağlarıyla bağlı olduğu ölçüde, özgür birey olarak kendini gerçekleştiremez.

Birey, toplumsal olarak özgürleştiği ölçüde kendi inancında özgürleşir. Bir başka deyişle, dinden özgürleşme dinin özgürleşmesiyle örtüşür. Dinin kendini kabul ettirmeyi dayattığı yerde, dinin özgürleşmesinden sözedilmeyeceği gibi, toplumsal anlamda dinden özgürleşme de baskı altında demektir. Laiklik, dinden özgürleşmeyi baskılayanları baskıladığı için, dinden özgürleşmeyi baskılayanlar, baskılamalarının engellenmesini “zulüm” olarak nitelemişlerdir.

Burjuva toplumda, burjuva toplumun sınıfları giderek belirleyici olmaya başladığı zaman, burjuvazi ile feodalite arasındaki savaşımın yerini, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki savaşım almaya başlar. Emperyalizmin dünya sistemine dönüşmesiyle de ulusal bir hareketin ilerici ya da gerici niteliği, emperyalizmi zayıflatması ya da güçlendirmesiyle belirlenmeye başlanır.

Burjuvalaşma, uluslaşmanın temelini oluşturur. Eski ve birbirinden yalıtık geleneksel ekonomik birimler, sanayi sermayesinin ülke ölçeğinde yaygınlaşması ölçüsünde, sanayi merkezleriyle karşılıklı bağlanmaya ve dolayısıyla birbirleriyle ilişkilerini geliştirmeye, tek bir ekonomik birimin parçaları haline gelmeye başlar. Bu süreç, aynı zamanda uluslaşma süreciyle örtüşür.

Uluslaşma, Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, çok uluslu devletlerde ezen ulus ile ezilen uluslar arasındaki savaşımlara da başlangıç oluşturur. Ekim Devrimi, ulusal kurtuluş savaşlarının niteliğini değiştirmiş, ulusal bir hareketin ilerici ya da gerici niteliği, emperyalizmi zayıflatması ya da güçlendirmesiyle belirlenmeye başlamıştır. Sömürgeci işgale karşı, ve özellikle de emperyalist bağımlılığa karşı, kurtuluş ve bağımsızlık savaşları, uluslaşmanın sınıfsal niteliğini olduğu kadar, demokratikleşmenin de sınıfsal niteliğini belirler.

Ulusal ölçekte, sanayi ile tarım arasında ve kent ile kır arasında olduğu gibi, geleneksel ilişkilerin ağır bastığı, özellikle feodal bağımlılığın varlığını koruduğu bölgelerin yaygınlığı ölçüsünde, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında giderek kendini açığa vuran çelişki, feodaller ile bağımlı emekçiler arasındaki çelişki ile de çaprazlaşır.

Uluslaşma ve demokratikleşme, kapitalist-öncesi egemen sınıfların olduğu kadar, kendi sınıfının bilincinde olmayan geleneksel emekçilerin de engeliyle karşılaşır. Feodal sisteme karşı savaşımın öncülüğünü yapmış olan burjuvazi, bu süreçte, gerici sınıf ve katmanlarla (feodallerle de) bağlaşma (ittifak) arayışına girebilir. Sömürgeci işgale ve emperyalist bağımlılığa karşı ulusal bağımsızlık devinimleri, ulusal bağımsızlığın özgül özelliğine göre, kendi sınıfsal bağlaşıklıklarını oluşturduğu gibi, karşıt bağlaşıklıkların oluşmasına da ortam hazırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, “ulusallığı temsil ettiği ölçüde, ulus-öncesi siyasal yapılanmalar olan teokratik-feodal sisteme, yani Saraya ve Hilafete karşı bir savaş olduğu gibi, “bağımsız”lığı temsil ettiği ölçüde de, sömürgeci ve emperyalist amaçlarla yurdu işgale yönelen güçlere karşı bir savaştı. Yunanlıları Batı Anadolu’yu işgale yönelten İngiltere, İngiltere ile birlikte Sevr Andlaşmasını hazırlamış bulunan Fransa ve İtalya, Sarayın İstanbul’da kalmasına karşılık, sarayı ve Halifeyi, saraya ve halifeye bağlı din adamlarını ayaklandırmaya yöneltmişti. Kurtuluş Savaşı, bağımsızlık savaşı olarak, Anadolu’yu işgale yöneltilen Yunan’a karşı, ve ulusal savaş olarak feodal ve teokratik sisteme (saraya ve hilafete) karşı bir savaştı. Bu nedenle de cephede Yunan ordusuna karşı savaşırken, cephe içinde ve gerisinde, “Kongra”ya ve “Kongracilara karşı, “Şeriat” için ayaklandırılan halka karşı da savaşmak zorunda kalacaktı. “Bkz: Muzaffer İlhan Erdost, “Ana: Gülhanım”, Bir Fotoğrafa Altyazı, Onur Yayınlan, Ankara 1991, s. 116.)

Ulusal Kurtuluş Savaşının, Yunanlılara karşı kazanımlarını, “Kur’an’ı düşmanın hücumundan kurtarmak” olarak niteleyen Saidi Nursi, Büyük Millet Meclisinin ve Ankara hükümetinin, “akıl ve felsefe” ile değil “İslâmiyetin desatirine inkıyad” ile, “din ve kalb” ile başarıya ulaşacağını söylerken, Kurtuluş Savaşının, “ulusal” niteliğini anlamaktan yoksun olduğunu ortaya koyduğu gibi, bunun yeni bir sınıfsal ittifakın savaşı olduğunu, ve bu yeni sınıfsal ittifakın yeni bir sistem oluşturmasının “olmazsa olmaz” sonucu olduğunu da doğal ki anlayamazdı. Bunun gibi, burjuva toplumun yaygınlaşması ve yoğunlaşması ölçüsünde, emekçi sınıf ve katmanların, egemen sınıfı oluşturan sermayenin kârını olduğu kadar, rant ve faizleri de kendisine maledinen burjuvaziye karşı, demokratikleşme ve özgürleşme savaşımı verdiğinin bilgisine sahip olmadığı ve bunun bilincinde olmadığı için, emekçi sınıf ve katmanların demokratikleşme savaşımını, dinsizlerin, kemalistlerin, sosyalistlerin, anarşistlerin savaşı olarak algılar. Özellikle geleneksel, kapitalist-öncesi bağımlılık ortamında bulunan kişileri, kendisine bağımlılaştırarak, kır ve kent emekçilerini, demokratik haklarını arayan emekçilere karşı çıkanr. Bununla da kalmaz, emekçi sınıf ve katmanların karşılarına aldığı, emperyalist gericiliğin saflarını, emekçi kitleyle doldurur.

Emperyalizmin, sosyalist sisteme karşı, dini kullanması, İslâm dininin birliğinin sağlanması olarak algılanır, ve komünizm tehlikesini sona erdirecek hıristiyan-müslüman birliğini önermiş olmakla, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından “boşlukta” kalan toplulukları, emperyalist gericiliğin hegemonyası altına alması için dinin siyasal bir araç olarak kullanılmasına ortam hazırlar.

Şeyhülislâmın ulusal kurtuluşcuları öldürmenin İslâm’ın şartı olduğunu söyleyen fetvasına karşı çıkan Saidi Nursi, ulusal kurtuluş savaşı verenlerin din için savaşmadığını, dinin ve halifenin ulusal kurtuluş savaşçılarına karşı dinine bağlı emekçi halkı ayaklandırmış olmasından çıkarmak istemiyor. Yunanlılara karşı zafer kazanmış olanların İslâm’ın kuvvetiyle bu savaşı kazandıklarını, ilerlemek için hilafetin ve şeriatın egemen olmasını öneriyor. Yani savaşın ulusal ve sınıfsal özünü kavramadığı gibi, Büyük Millet Meclisinin ulusal-sınıfsal niteliğini anlayamıyor. Cumhuriyetle birlikte, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin ilerlemesini, “maalesef”, “maatesüf” olarak niteleyen Nursi, bu ilerlemeyi, “dinsizlik” ve “komünistlik” olarak, bağımsızlığı, İslâm’ın ırklara göre ayrılması olarak niteleyerek, kırk yıldır ülkede dini kullanarak faşist cinayetlerin mimarı olan “Küre-i Arz’in en güçlü devletini İslâm’ın kurtarıcısı olarak kucaklamakla kalmıyor, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan Orta Asya Türk cumhuriyetlerine değin yayılan coğrafya’da, ABD’nin emperyalist/faşist politikalarına, Türkiye’yi alet etmek için dini kullanmalarının da olanağını sağlıyor.

(10)

Saidi Nursi’yi ve takipçisi Nurcuları, bilimi, modern bilgiyi ve modern eğitimi geleneksel olarak benimsediklerini yazan Paul Henze, klasik Atatürkçü ilkelerin başında saydığı “laiklik”in, öteki Atatürkçü ilkeler gibi eskidiğini ileri sürerken, Türk cumhuriyetlerde Türkiye’nin benimsenmesinin esas nedeninin “Türk İslâm’ında dikkate değer modern akımlar” olduğunu söyler: “Eski Sovyetler Birliği’nin Müslüman halklarına Türkiye’nin çekici görünmesinin, “bir ölçüde ortak kan, dil ve geleneklerden kaynaklanmakla birlikte, esas gücünü, Türkiye’nin İslâm’ı, modernleşmeyi ve batılılaşmayı, maharetle uzlaştırmış, başarılı bir ülke olmasından alır.” (Turkey’s, s. 7.) Henze arkasından ekleyecektir: “Türk İslâm’ında dikkate değer ölçüde modern akımlar ve modernizmi daha ileri götürme potansiyeli bulunmaktadır.” “Modern akımlar”a ve “modernizmi daha ileri götürme potansiyeline örnek olarak da, hemen yukarda İmran Öktem’in konuşmasından da aktardığımız gibi, Türkiye’nin modernleşmesine ve batılılaşmasına, var güçleriyle karşı çıkmış olan Nurcular ve Nakşibendiler gösterilir.

Nurcuların ve Nakşibendilerin modern ve aydınlamacı olduğunu ileri süren Paul Henze’nin, aynı zamanda, Orta Asya ülkelerinde, özellikle de Türk cumhuriyetlerde, kirlenme olarak nitelediği materyalizme ve çürümeye karşı panzehir görevi yaptığını ileri sürdüğü Suud kökenli vahabi doktrinlere ve toplumun ilerici kesimlerinden destek gördüğünü, ekonomik ve toplumsal konulara son derece modem yaklaştığını söylediği sufi tarikatlara vurgulama yapmış olmasına karşın, bu ülkelerin laik kimliğini gözardı etmiş olması, ister istemez sorunları çoğaltıyor.

“Orta Asya devletleri nüfusunun yüzde 70’inin etnik olarak Türk olduğunu ve Türk dilini konuştuğunu” vurgulayan Mutahir Ahmed ise, Orta Asya’nın politik İslâm’dan etkilenmeyecek birçok neden arasında, “ilk olarak, bu devletlerin, kültür düzeylerinin çok yüksek olduğunu ve komünist yönetim sırasında laikliği benimsediklerini” yazacaktır. (Mutahir Ahmed, “Radikal İslâm ve Orta Asya”, Avrasya Etüdleri, c. 1, Sayı: 3, Sonbahar 1991, s. 59, 61.)

Brzezinski, “global bir İslâmcılığın olmadığını” ve “Laik Orta Asya” ile, şeriatçı Suudi Arabistan, militarist Pakistan, ılımlı Fas ve Batı yanlısı Mısır arasında ortak bir İslâm anlayışı bulunmadığını belirtirken (Le Nouvel Observateur, 15-21 Ocak 1998; Hepileri, Şubat 1998, sayı 11, s. 30) Orta Asya ülkelerinin laik kimliğini ABD yönetiminin bildiğini de açıklamış olur.

Uluslararası Stratejik Etüdler Merkezinden Brad Roberts’a göre de, “soğuk savaş döneminde, uluslararası ilişkilerde laikliğin oluşturduğu yapay denge“ye karşılık, şimdi, dinin rolü daha görünür duruma gelmiştir. (Cumhuriyet, 7 Mart 1990.)

Fuller ise, “İslâmi hareketin önündeki en büyük görevin inançların çağa uyarlanması olduğunu”, “din siyasete soyununca gerçekçi ödünler vermek” ve “laiklik ile barışmak” durumunda bulunduğunu söyler: “Bazı İslâmi hareketler çok tehlikeli ve radikal, bazıları da reformist ve liberal. İşte geliştirilmesi asıl cazip olan bu.” (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.)

Henze ise, daha önce de belirtildiği gibi, “aralarında politikacılar ve işadamları da bulunan Nakşibendi tarikatının, yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan girişimci sınıflarla temas” için “doğal bir ortam sağladığını” yazacaktır. (Turkey’s, s. 7-8, 31. 6n.)

Heilbrunn ve Lind’in “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu”nu gerçekleştirmek istedikleri coğrafyada, “müslüman ulusların resmi-olmayan liderliğini” üstlendiğini vurguladıkları ABD’nin, bu birliğin kalbini oluşturacak Türkiye ile Adriyatikten Çin Şeddine uzanan ve yeni adıyla Avrasya olarak nitelenen coğrafyanın doğu kanadını oluşturan Orta Asya Türk cumhuriyetleri arasında ekonomik ve siyasal ilişkilerin din ve özellikle de tarikat aracılığıyla kurulmasını ve geliştirilmesini istemiş olması, bu ülkeleri Rus nüfuzundan uzaklaştırmak amacını taşıdığı kadar, “kirlenme” olarak nitelenen “materyalist” eğitimden, ve materyalist eğitimin basamağım oluşturduğu savlanan sosyalizmden toplumu yalıtmak için dini (İslâmi) canlandırmak ve güçlendirmek amacını taşıdığı da kendiliğinden anlaşılıyor.

Laik Türkiye ile laik Türk cumhuriyetleri arasında, Türk etnik temeline dayalı birlik oluşturmak için eskiyen Atatürkçü dış politikanın terkedilerek pantürkist politikaya dönülmesi önerilirken, bunun yanısıra, gene Atatürkçü dış politikanın belirleyici ayaklarından birini oluşturan antipanislâmizmin de terkedilerek, Türkiye’nin, İslâm uluslarının resmi olmayan birliğinin taşeronu olması önerilirken, bu “resmi olmayan birliğin” birliğini gerçekleştirebilmek için, dinin canlandırması adı altında siyasallaşmış bulunan dinin, Türkiye’de ve Türk cumhuriyetlerde, siyasal yaşama egemen olması amaçlanıyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti ile laik Türk cumhuriyetleri arasında, laiklik bağıyla değil, dinin siyasallaşmasında belirleyici ve öncü rol oynayan Nurcular ve Nakşibendiler aracılığıyla birlik oluşturulmak amaçlanıyor.

Nurcular ve Nakşibendiler, “laiklik ile barışmış” olarak (Fuller), bir başka deyişle “şeriatçı” ve “militarist” değil, “ılımlı” İslâm kimliğiyle, siyasallaşmış İslâm olarak, halkı müslüman olan uluslar arasında birliği sağlamak, ve Türkiye’de ve Türk cumhuriyetlerde, Hazar ve Karadeniz havzalarını çevreleyen Avrasya’da, ideolojik perspektifi sosyalizm olan materyalist felsefeye ve materyalist eğitimin olmazsa olmaz koşulu olan laik eğitime karşı dinsel eğitimi koyacak olan, bilimi dinin egemenliği, aklı inancın buyruğu altına almayı esas amaç edinen dinler arasında bir cephe oluşturmak için görevlendirileceklerdi. Bu cepheleşmenin, küresel perspektife yansıyan somut yönü, Sovyetler Birliği’nin kalıtçısı Rusya’nın, çarlık döneminin emperyalist (yayılmacı) eğilimlerine kapılmasına ve yeniden büyümesine karşı, bugün “tek ve gerçek küresel güç” durumuna gelmiş bulunan ABD’nin, Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla boşlukta kalan ulusları, toplulukları kendi hegemonyası altına alarak, Rusya’yı kontrolü altına almak, ve Rusya’yı kontrol altına almak amacı altında emeğin ulusal ve evrensel bütünleşmesine engel olarak emekçiyi köleleştirerek, ulusları köleleştirmek.

Kısacası: Sermayenin küresel egemenliği için, emekçilerin köleleştirilmesi. İşte dünya sermayesine militer gücüyle kumanda eden ABD’nin, batı Avrupa ile Doğu Asya’yı ve Ortadoğu’yu kontrolü altına alacağı Avrasya’nın (müslüman ulusların birliğinin lideri olarak) lideri olma savaşı, “Avrasya’nın kalbi” (Süleyman Demirel) Türkiye odağından, Avrasya’nın kanatlarına emperyalist gericiliği, bilim örtüsü altında dini, modernizm örtüsü altında tarikatları taşımasının temel nedeni buydu.

(10)

ABD’nin, Türk cumhuriyetler ile “tarihi yakınlığı ve ırk benzerliği bulunan” ve bu ülkelerle “çok yakıın olabilme ve iyi iletişim kurma olanağına sahip” Türkiye aracılığıyla ilişkisini (Kissinger), Saidi Nursi’nin takipçisi Nurcularla, müritleri arasında politikalar ve işadamları da bulunan Nakşibendilerle gerçekleştirmesinin, CIA analistleri tarafından geliştirilmiş bir strateji olduğunu, okur, daha önce aktardığımız pasajlardan çıkarmakta güçlük çekmeyecektir.

Çünkü İslâm dünyasının birçok yerinde etkin olan Nakşibendiler, Türkiye’nin doğusunda ve kasabalarında/taşra kentlerinde etkin oldukları gibi, eski Sovyetler Birliği’nde de oldukça yaygındılar. (Henze, Turkey’s, s. 7-8.) Bu nedenle de, ABD’nin, Türkiye aracılığıyla Türk cumhuriyetlerle ilişki kurması ve işbirliğini geliştirmesi için “doğal bir ortam” oluşturuyorlardı.

“Birçok Türk aydınının”, “Nakşibendileri aydınlanmacılık karşıtı ya da geçmiş özlemcisi” olarak değerlendirmesinin yanlış olduğunu savlayan Henze, aynı biçimde “birçok Türk aydınının gizli ve yıkıcı bir hareket” olarak nitelediği Nurcuların da, bilimin, modern bilginin ve ciddi modem eğitimin, İslâm inancının gelenek kadar önemli bir öğesini oluşturduğunu vurguladıklarını” yazdığını bir kez daha belirtelim. (Henze, s. 7.) Eski Sovyetler Birliği’nde, “komünizme ve Rus egemenliğine karşı yeraltı muhalefetinin güçlü bir öğesi olan” din, “Sovyet yönetimi altında yaygın hale gelen materyalizme ve çürümeye karşı etkili bir panzehir olarak görünmüştü”. (Henze, s. 31, 6n.)

“Eski Sovyetler Birliğine dâhil Türk devletlerini bölgede mağdur, mazlum ve mahkum görmüş” ve “büyük bir milletin evladı olarak, küçüklüğü hiçbir zaman hazmedememiş” bulunan Saidi Nursi’nin takipçisi, yani Nurcu Fethullah Gülen, Kasım 1989’da “Berlin Duvan”nın yıkılmasının ertesinde, “komünist rejimin boyunduruğu altına giren Doğu Berlinlilerin, batıdaki liberal akrabalarıyla kucaklaştığı gün”, Süleymaniye Camiinde verdiği vaazda, cemaati, Orta Asya’daki ülkelerle ilgilenmeye (ya da kucaklaşmaya) çağırmıştı. (Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

“Asya için, Asya’daki insanlar için ağlamış”, gözyaşları “üzerinde kayıkların, keleklerin yüzebileceği” kadar gözlerini Ceyhun (ırmak) etmiş bulunan Fethullah Gülen, “Çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünü sanki içinde yaşamış”, bu duygularını on yıl-yirmi yıl önce (1968-1978) cami kürsüsünden ağlayarak ifade etmişti. Ama Rusya’da çözülme başlayınca, “yurt içindeki başarılarının, yurt dışında da devamını arzu eden” Gülen, hemen bazı arkadaşlarına “gidebildiğiniz yere kadar gidin” diyecek, bir grup Bakü’ye, bir başka grup ise Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’a gidecekti. Yakutistan’a (Sibirya’ya) kadar insan göndermişti. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Asya’ya giden arkadaşlarının bir Hicret ruhu içinde yola koyulduklarım anlatan, “bu meseleyi Hicret’le eşdeğer gören” Fethullah Gülen, bu okul kampanyasını, aynı zamanda “Milli Mücadeleye” benzeterek, okulları, “Türkiye’nin dışa açılması olarak” (Yeni Yüzyıl, 18 Ocak 1998) niteleyecek ve yurtdışmdaki öğretmenlerin eğitim hizmetlerinin yanısıra bulundukları ülkelerin işadamlarıyla Türk işadamları arasında işbirliğine katkıda bulunduklarını” (Yeni Yüzyıl, 26 Ocak 1988) ekleyecektir.

Halkı müslüman olan ülkelerin yanısıra “Asya’nın en uç noktası Moğolistan’da, Alaska’nın burnunun dibindeki Yakutistan’da, Asya ile Avrupa’nın birleştiği nokta Moldavya’da, Romanya ve Bulgaristan’da, hıristiyanların yaşadığı bu ülkelerde okullar açılmış”, “Türk milleti, yoktan varlık yaratmıştı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Yurt dışında açılan okulların amaçlarının, yurt içindeki okulların amaçlarıyla örtüşmesi doğaldı. “Medrese eğitimi” görmüş olan Gülen, İzmir’de vaizlik yaptığı sırada, “dar gelirli ailelerin çocuklarına Kuran kursunda ve imam hatipte okuma olanağı sağlamış”, “bu öğrenciler için yurtlar, yemekhaneler açmış, giyim-kuşamlarını karşılamış”tı. “Kestanepazarı Derneği”nde de fahri olarak çalışıyordu. “O tarihlerde üniversite ve liseler, olayların yoğunlaştığı eğitim kurumlan haline dönüşmüştü. Üniversiteli gençlerle ilgilenmek gerekiyordu. Gerçi onlara dernekleri yemek veriyor, kendileri de öğrencilere seminer yapıyordu ama, bu yeterli değildi. Kuran kursu ve imam hatip okulu dışındaki “okullarda okuyan fakir öğrencilerin durumu ilgi alanlarına girmiyor gibiydi”. Vaiz Gülen, Kuran kursları ve imam hatip okulları tamam, ama “kolej de açalım” demiş, kimi tartışmalardan sonra, “Yurdun dört bir yanında kolej tarzında okullar açılmaya” başlanmıştı. İzmir’de Yamanlar, İstanbul’da Fatih, Ankara’da Samanyolu, Erzurum’da Aziziye, Van’da Serhat kolejleri, “Fethullah Gülen okullarının başarılı ilk örnekleri olmuş, kolejleri “kurs”lar izlemiş, “kısacası Fethullah Gülen’in yönlendirdiği eğitim kurumlan tüm vatan coğrafyasında ilgi odağı haline gelmiş”ti. (Yeni Yüzyıl, 28, 20, 15 Ocak 1998.)

Özel yurtlan ve özel dershaneleri, eğitimin özelleşme kapsamına alınmasıyla birlikte, özel okullar / kolejler izleyecekti. Dinin ve din bilimlerinin temelini oluşturduğu Kuran kursları ve imam hatip okullarının yanında, özel okul olarak kolejlerin açılması, eğitimin niteliğindeki değişmeyi üniversitelere taşıma olanağı sağlayacaktı. Materyalist öğretinin yerini, bilimi, dinin egemenliği ve denetimi altına aldığı idealist öğreti alacaktı. Her ne kadar bu, pozitif bilimler ile din bilimlerinin içiçeliği olarak sunuluyorsa da, Saidi Nursi’nin eğitim için önerdiği model açısından soruna bakıldığında, burada, bilim ile dinin yanyanalığı ve içiçeliği değil, dinin bilime, kalbin akla üstünlüğünü sistemli bir egemenliğe dönüştürmek sözkonusuydu. Doğal ki, Saidi Nursi’nin “yeni Said” olarak öğretisi, yeni Said’in terketmiş bulunduğu eski Said’in sözlerinin ardına gizlenerek.

Dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, laik devlet okullarını “anarşist” ve “komünist” yetiştiren okullar olarak nitelemesi, devletin önemli kadrolarının imam-hatip okullarından mezun olacaklara verileceğini söylemesi (bkz: Mustafa Coşturoğlu, “Laik Okullara Karşı Bir Seçenek mi?”, Halkoyu, İ977, Sayı: 11, s. 21-22) bir yandan gereksinilen imam ve hatipten fazla sayıda imam ve hatip mezun edecek imam-hatip okulu açılmasına gerekçe olmuş, bir yandan da üniversitelere, imam hatip mezunları alınmasının yolu açılmıştı. Ama, imam hatip mezunlarının üniversite giriş sınavlarında başarı sağlasa da genel ortalamanın altında kalmaları, yabancı dil konusunda başarı sağlayamamaları, Gülen ve takipçilerini, laik okulların karşısında ve onlara üstünlük sağlayacak okullar açmaya yöneltecek, kolej açacaklardı.

1966 yılında “vaiz” olarak atandığı İzmir’de, İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencilerinin eğitimleriyle ilgilenen Fethullah Gülen, “dini eğitim gören öğrencilerin, bilimsel eğitim görebilmeleri için de ortam hazırlıyor”, “Kur’an Kurslarına giden öğrencilerin mutlaka bilimsel eğitim görmesini ve çağdaş şartlarda yetiştirilmesini istiyordu”. (Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1988.)

“Orta öğretim çağındaki öğrenciler için kursların yanısıra, yurtlar açtırdı. Bunlara “ışıkevler” adı verildi. İzmir’de başlatılan bu hareket, önce Ege bölgesine, daha sonra da Marmara’ya yayıldı. Tüm bu faaliyetler, 20-30 yıl sonrasının eğitici ve yöneticilerini yetiştirmeye yönelik ti.” (Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

“Fethuliah Gülen okullarını Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde, Kafkasya ve Demirperde ülkelerinde açmak için olağanüstü çaba harcayan ekip”, “her gittiği yerde bürokratlarla çok iyi ilişkiler kurmuş, kısa sürede onların güvenini kazanmıştı.” (Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

Fethullah Gülen’in arkadaşlarının okul açmak için kurdukları şirketler ile 59 ülkede açılan 200’ü aşkın okulun geniş dökümünü okur, Yeni Yüzyıl’da (17 Ocak 1998 28 Ocak 1998) bulabilir. Faik Bulut, “bir yetkili”nin, Gülen’in okullarını, “hep CIA’nın ilgi duyduğu ülkelerde açtığını”, “Osmanlıda misyoner okulları kime hizmet ettiyse, Gülen’in okullarının da aynı hizmeti gördüğünü” söylediğini yazar. (Faik Bulut, s. 211.) Ama bizi, Gülen’in bütün okulları değil, “özellikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Kafkasya ve Demirperde ülkelerinde açtığı” okullar ilgilendiriyor. Özellikle de, bu okulların “istiklal mücadelesi” inancıyla, “hicret ruhu içindeaçılmış olmasını açıkladığı pasajlar.

Fuller, Türkiye’nin, Balkanlarla ilgisinin, tarihsel açıdan bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu toprakları olmasından, güncel açıdan Sırp saldırısına uğrayan müslümanlarla yakınlığından kaynaklanan “haklı” nedenleri olduğunu, Orta Asya ile ilgisinin “haklılığının” Türk etnisitesine dayandığını (Turkey’s, s. 48) belirterek, Türkiye’nin eski Sovyetler Birliğindeki nüfuzunun yalnızca Kafkaslar ve Orta Asya ile sınırlı olmadığını ekler. Kırım yarımadasında Kırım Tatarları, Volga bölgesinde Tatar ve Başkırt cumhuriyetleri, Yakutistan’da etnik bakımdan Türk olan Yakutlar, “bu üç Türk bölgesi, ekonomik ve siyasal olmasa bile en azından kültürel yönden Türkiye’yi bir destek kaynağı olarak görebilirler”di. (Turkey’s, s. 86.)

Fuller, ayrıca, Washington’ın Türkiye’yi tutmuş olmasından dolayı, “Orta Asya’daki Rus nüfuzunu azaltmak için Ankara’yı bir araç olarak kullanmakta olmasindan kaynaklanan pantürkist gelişmelerden olduğu kadar, köktendinci yayılmalardan, Rusya’nın olumsuz yönde etkilenmesine de neden olacağını (Fuller, Turkey’s, s. 71, 76) anımsatmak gereğini duyar.

Fuller’ın, yayılmacı amaçlarla Türkiye’ye duyumsattığı ülkeler ile Fethullah Gülen’in “hicret ruhu içinde” ve “milli mücadeleye sahip çıkarak” okul açtığı ülkelerin birbiriyle örtüşmüş olması, doğal ki bir raslantı olamazdı.

“Yurtdışındaki vatandaşlarımızı, soydaşlarımızı, özellikle mağdur ülkeleri, çocukluk yıllarından bu yana düşünmüş”, “Asya için, Asya’daki insanlar için ağlamış” olan, “Çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünü de içinde hissetmiş ve bu düşüncelerini on-onbeş yıl önce cami kürsüsünde ağlayarak ifade etmiş” bulunan Gülen, başta Orta Asya ülkeleri, Kafkaslar ve Balkanlar olmak üzere yurt dışında okullar açmış olmasını Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesi olarak niteleyecektir. “Dünya ile entegre olmayan” ve “dünya ile bütünleşmeyen” Türkiye’nin yaşayamayacağını Atatürk’ün de bildiğini ekleyecektir. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Fethullah Gülen’in “Asya’ya gönderdiği arkadaşları” ise, bir hicret ruhu içinde yola koyulmuşlar”dı (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998) ya da “Bu meseleyi dini terminoloji içinde “Hicret’le eşdeğer görüyorlar”dı. (Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.) “Demek ki vakti gelmişti. Çanakkale destanını gerçekleştiren, yokluk içinde İstiklal Mücadelesini gerçekleştiren bu millet, Asya’nın dirilişinde önemli bir rol oynadı. Okullar peşi peşine açıldı.” (16 Ocak 1998.) “Millet, Milli Mücadeleye sahip çıktığı gibi, eğitim faaliyetine de sahip çıktı. Bunlar “Milletin Mektepleri” oldu.” (15 Ocak 1998.) “Bu millet evindeki kabı kaçağı satar, Allah’ın inayetiyle bunu yapar. (…) O ülkeleri kurtarmak için (…) vefalı Türk insanı destekleyecek, Asya’daki okullar açılacak”tı. (16 Ocak 1998.)

(11)

ABD yönetimine stratejik raporlar üreten RAND korporasyonunda senyör-üye olan CIA ulusal istihbarat konseyi eski başkan yardımcısı Fuller’a göre, Washington’ın “Orta Asya’daki Rus nüfuzunu azaltmak” için, Lind ve Heilbrunn’a göre ABD’nin “müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin liderliği” için, Fethullah Gülen’e göre ise “bu ülkeleri kurtarmak” ve kurtarılan bu ülkelerle “Türkiye’nin bütünleşmesi” için okullar açılacaktı. Üstelik bu okullar, “İstiklal Mücadelesi” inancıyla, ve “Hicret ruhu içinde” açılmış “Millet Mektepleri” olacaktı.

Türkiye’yi, yeni dünya düzeninin bölgesel gücü olarak, Batıya olduğu kadar Doğuya, ve dahası pusulanın her yönüne (Fuller) açılmaya yönlendiren CIA’lı “analistler” ve ABD’li “stratejistler”, Türkiye’nin eski Sovyetler Birliği’ndeki nüfuzunun yalnızca Kafkaslar ve Orta Asya ile sınırlı olmadığını, ayrıca Kırım yarımadasında, Volga bölgesinde ve Yakutistan’da yaşayan Tatar, Başkırt ve Yakutlar’m da Türkiye’nin nüfuz alanında bulunduğunu belirtmiş olmasının (Fuller) ardından, Gülen, “bu millet Asya’nın dirilişinde önemli bir rol oynayacak” diyecek ve ilkokuldan üniversiteye bir dizi “Millet Mektebi”ni yalnızca Azerbaycan, Nahçıvan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan’da değil, “bir yetkilinin söylemiyle, “CIA’nın ilgi duyduğu ülkelerde” (Faik Bulut, s. 211) açacaktı. “Asya’nın en uç noktası Moğolistan’da, Alaska’nın burnunun dibindeki Yakutistan’da, Asya ile Avrupa’nın birleştiği nokta Moldavya’da, hıristiyanların yaşadığı Romanya ve Bulgaristan’da, Dağıstan’da, Çuvaşistan’da, Tataristan’da, Pakistan’da, Bangladeş’te, Afganistan’da, Irak’ta, Gürcistan’da, Kırım’da, Makedonya’da, Fas’ta, Sudan’da, Bosna Hersek’te, Endonezya’da, Avusturalya’da, Arnavutluk’ta, Macaristan’da, Almanya’da, Filipinler’de, Tayland’da, Kore’de, Kamboçya’da, Vietnam’da, Burma’da, Hindistan’da, Çin’de, İngiltere’de, Tanzanya’da, özellikle de bir üniversite açma hazırlığı içinde olduğu ve “Risale-i Nur Enstitüsü”nün bulunduğu New Jersey’de, “bu milletin kabını kaçağını satarak”, bu ülkeleri “çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünden kurtarmak” için okul açacaktı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.) Doğal ki, çoğunun yerini bilmediği, ülkesini görmediği bunca okulu açmak için “yürütülen bu hizmetlerin içinde fiilen her zaman olmayacak”, “bütün bunları arkadaşlarının teveccühleri ile yaptıracak”, “dostlarının güvenlerini eğitim hizmetleri için bir kredi kartı gibi kullanacak”tı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Arkadaşlarını ilkin Azerbaycan’a göndermiş (11 Ocak 1990) olan Gülen, Azeriler, okul açma önerilerini severek kabul edince, “Çok iyi bir şey dedik, diyor, eğitim adına dünyanın başka yerlerinden gelip, buralara başkaları girmeden, biz gireriz diye düşündük. Boşluğu doldururuz, İran’a da, Turan’a da yer kalmaz burda dedik.” (Yeni Yüzyıl, 15 Ocak 1998.) İran’a ve Turan’a yer kalmaması için Azerbaycan’a herkesten önce “girmiş” olan Gülen, 28 Mayıs 1990’da, 37 kişilik bir işadamı grubunu Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a göndermişti. Orta Asya’ya, yani Turan’a, “Türk Birliği”ne yönlendirildikten sonra, “Başkalarının Asya’ya gelip okul açmaları için hiçbir boşluk kalmaması”, “Avrupalılara bile boşluk kalmaması” için (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998) Gülen’in Orta Asya’ya gönderdiği işadamlarından oluşan grubu, Paul Henze’nin de içersinde yer alacağı Türk ve Amerikan işadamlarından oluşan bir heyetin Orta Asya ülkelerini ziyareti izleyecektir. (Bkz: Uğur Mumcu, “Henze’nin İşi”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992.)

Bu ziyaretlerin ardından açılacak okulları, yani Avrupa ülkeleri dahil 54 ülkede “bu milletin sattığı kap kacakla” ve “İstiklal Mücadelesi” inancıyla açılacak okullar izleyecek ve nerdeyse, Avrupalılara bile kendi ülkelerinde okul açmaları için boşluk bırakmayacaktı.

Bunu, kuşku yok ki, Gülen, kendi iradesiyle değil, Allah’ın bazı kimseleri, bu arada Gülen’i de, figüran olarak kullandığı için gerçekleştirebilecekti: “Allah, bu rüyaları gerçekleştirmede figüran olarak —bağışlayın— bazı kimseleri, eğer bizim de bir dahlimiz olduysa, kullanıyor bizi. Bizi kullanana binlerce hamd ve sena olsun.” (Yeni Yüzyıl, 15 Ocak 1998.)

Bu, Gülen’in engin gönüllülüğünün bir ifadesi olabileceği gibi, Gülen’i “kullanan” Allah’ın, maddi dünyanın tek “allah”ı olmak yolunda bir hayli yol almış bulunan, “rakibinin çöküşüyle, eşsiz bir konuma” giren, “hem ilk hem de tek gerçek küresel güç haline gelen” Amerika Birleşik Devletlerinin (Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, s. 13, s. 31) emperyal iradesinde kendini somutlaştırdığını düşünmek de yanlış olmayacaktı.

Bu “kullanılma” konusunda şunlar da anımsanmalı: Erzurumlu olan ve “medrese” eğitimi görmüş bulunan, vaiz olarak burada görev yapmaya başlayan Gülen’in anlattığına göre, “Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneğini açma girişimleri” olmuş. “O güne kadar sadece İzmir’de vardı”, diyor ve sürdürüyor Gülen: “İkincisi de Erzurum’da bizim gayretimizle açılacaktı.” Gülen’in, Komünizmle Mücadele Derneğini kurmak için bir arkadaşını İzmir’e göndererek tüzük getirttiğini, bir vaazdan sonra anons ederek gençleri Caferiye Camiinde topladığını anlattığı paragrafları okuyan “ülkücü gençlerden bir şahsiyet” gülmüş ve şunları anlatmış: “Bildiğim kadarıyla, Gülen Hocayı, Komünizmle Mücadele Derneği kurma meselesine ikna eden kişi, o dönemde, İzmir’de aynı adı taşıyan derneğin yönetici veya yetkililerden biri oldu. Kendisi hem MİT, hem CIA ajanıydı.” (Faik Bulut, s. 253.)

Bu konuşmayı aktaran Faik Bulut “doğru muydu?” diye soruyor. Bizim sorunumuz da yönlendirmede “ajan” bulunup bulunmadığını saptamak değil, Gülen’in yurt dışında açtığı okulların niteliği ve amacıyla, ABD’nin aynı coğrafyada Rus nüfuzunu azaltarak, yerine kendi nüfuzunu yerleştirmek amacı arasındaki koşutluğu saptamaya çalışmaktır.

Gülen’in Nurculuğunun, Nurcular arasında eleştirildiği biliniyordu. Kimi Nurcular, nursici mi, risale-i Nurcu mu diye sorguluyor; kimi Nurcular, 12 Eylül yönetimi döneminde ve paşaların emriyle Atatürk aleyhinde konuşmamak, “Milli Görüş”e ve “Süleymancılar”a karşı “birlikte” çalışmak önerilerini reddedip reddetmediğini tartışıyor; kimi Nurcular da Fethullah Gülen’in Orta Asya Türk cumhuriyetlerine “Türk Birliği” sloganıyla gitmesini, olur olmaz yerde, Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’e gönderme yapmasını, Kemal Atatürk ile Said-i Nursi’yi düşsel tasarımlarla yanyana anmasını, son nefesine değin Kemal Atatürk karşıtlığıyla, düşmanlığıyla bilinen Saidi Nursi’nin anlayışıyla bağdaştırmadıkları gibi, Risale-i Nur ile de bağdaştıramıyor ve eleştiriyorlar.

Washington Amerikan Üniversitesinde İslâmi İlimler Kürsü Başkanı Prof. Dr. Şerif Mardin, “Fethullah Gülen hocanın zamanının Türkiye’sinde laik bir kültürün yanında yaygın bir tarikat kültürünün iletişim ağında yetiştiğini, ve bu nedenle, Gülen’e intikal eden Bediüzzaman’ın İslâmi projesinin, Gülen’in yetiştiği Cumhuriyetin laik değerleri içinde oluşmuş olmasının dikkate alınması gerektiğini” yazıyor. Gülen’in “Orta Asya vurgusunu ise yeni bir fikir” olarak niteliyor, “burada Cumhuriyet kültürünün izlerinin açık” olduğunu ileri sürüyor. (artıhaber, 20-26 Aralık 1997, Sayı: 1, s. 22-23.)

Gülen’in “Orta Asya” vurgusunun, yeni bir fikir olduğu, ve özellikle burada Cumhuriyet kültürünün izlerinin açık olduğu görüşü konumuz açısından açıklanmaya değer. Çünkü, birincisi, Saidi Nursi’nin, Asya’yı aklın ve bilimin değil, dinin kurtaracağı görüşü var. İkincisi, gene Saidi Nursi’nin, günümüzde yeryüzünün en güçlü devleti olan Amerika’nın, yeni kurulan İslâm devletlerini okşadığı ve onlara sahip çıktığı görüşü var. Üçüncüsü, gene Saidi Nursi’nin, Amerika’nın, Asya’da ve Afrika’da, barışa ve huzura ancak İslâmiyet ile kavuşulacağını gördüğünü ve benimsediğini dile getiren görüşü var. Dördüncüsü, Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’lere değin, aklı, bilimi ve maddi felsefeyi olduğu gibi, laikliği, kemalizmi bir bütün olarak yadsımanın yerini, 1950-60 yılları arasında, sosyalizmi ve bolşevizmi İslâmiyet’le önlemek amacının almış olması var.

Şerif Mardin’in yazdığı gibi, Gülen’in “Orta Asya vurgusunun yeni bir fikir olduğunu ileri sürmek belki olanaklıdır, ama bu yeni fikri oluşturan “irade”nin, Gülen’in kendi özgür iradesi olduğunu söyleyebilmek de o ölçüde güçtür.

Ama bunlardan da önemlisi, Fethullah Gülen’in, “Orta Avrupa vurgusu”nun, gene Gülen tarafından, “bir taraftan Atatürk’ün gördüğü rüya, bir taraftan Bediüzzaman’ın Asya ile alakalı gördüğü rüya”nın yanyana gerçekleştiğini ifade eden görüşü var. “Allah bu rüyaları gerçekleştirmede figüran olarak —bağışlayın— bazı kimseleri, eğer bizim de bir dahlimiz olduysa kullanıyor bizi. Bizi kullanana binlerce hamd ve sena olsun.” sözlerinde örtük duran düşlerden biri, yukarda vurguladığımız “Saidi Nursi ile alakalı”, öteki ise Atatürk’ün düşü.

Atatürk’ün düşünü, “Nitekim, Atatürk ‘bir gün Rusya İmparatorluğu yıkılacaktır.’ diyordu” sözleriyle açıklıyor. Konuşmayı yapan Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen’in sözkonusu ettiği Atatürk’ün 1933 yılında yaptığı savlanan konuşmasını aktarıyor. Şöyle:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman, Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, Özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim, onlara yaklaşmamız gerekir.” (Yeni Yüzyıl, 15 Ocak 1998, s. 6.)

Bu sözlerin Kemal Atatürk’ün sözleri olup olmadığı, 1933’te söylenip söylenmediği tartışma konusu olduğu kadar, Kemal Atatürk’e kişisel olarak ve devrimleri dolayısıyla “düşman” olan Nurcuların içinden bir “cemaat”in Orta Asya’da açacağı okulların ardındaki amacı gizlemek için Atatürk’ü kendisine paravan yapmak istemesi de soru olarak gündeme geliverdi. Araştırmalar, Kemal Atatürk’ün 1933’te yaptığı bellibaşlı konuşmalarda bu sözleri bulamadıkları gibi, bu anlama yaklaşan sözler de bulamadılar.

“Fethullah Gülen cemaatinin “Atlantik’ten Çin Seddi’ne hoşgörü soluyan bir dünya için elele” teması etrafında yurtdışındaki Türk okullarının tanıtıldığı yemeğe katılan” Zeynep Göğüş ise, (bir iki sözcük, ve sondan birkaç tümce eksiğiyle) aynı sözleri yineleyerek, bunun, “Mustafa Kemal’in 20 Kasım 1921’de yaptığı konuşmadan alındığını” yazısının altında belirtecekti. (Zeynep Göğüş, “Uzun Soluklu Hoşgörü”, Sabah, 10 Mayıs 1997.)

Konuşmanın nerede yapıldığı, kimlere, hangi amaçla söylendiği, kaydedilip edilmediği, nerede yayınlandığı ise belirtilmemişti. O günlerde, Mustafa Kemal Paşanın yaptığı konuşmalar, araştırmalar, onun, 19 Eylül 1921 günü, TBMM’de “Sakarya Meydan Muharebesi” hakkında konuşma yaptığını, 8 Aralık 1921’de cepheye hareket ettiğini, bir başka deyişle, “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurulmadığı, Kurtuluş Savaşının en ağır bir biçimde sürmekte olduğu bir dönemde, böyle bir konuşma yapmasının olanaklı olmadığını da düşündüler.

Mustafa Balbay, Orta Asya Türk cumhuriyetleri gezisinde Türkiye’den gitmiş bir işadamının bürosunda, panoda, Kemal Atatürk’ün bu sözleriyle karşılaşmıştı. Daha sonra da, Balbay, Türkiye ile “Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’la ilişkilerimize salt “damarlardaki kardeşlik” olarak yaklaşmak nasıl yanlışsa, salt “borulardaki petrol” olarak yaklaşmanın da yanlış olacağını” vurguladığı “Türk Ligi” yazısına, Atatürk’ün olduğu savlanan konuşmayı almış ve bunun “Atatürk’ün 29 Ekim 1933’te Çankaya Köşkündeki kabulde” yaptığı bir konuşma olduğunu yazmıştı. (Mustafa Balbay, “Türk Ligi”, Cumhuriyet, 5 Nisan 1993.) Ama Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde, Çankaya Köşkünde bir kabul olduğuna ilişkin o günün basınında bir bilgi yoktu.

Gazi, 29 Ekim 1933’te, saat 9.15’te Türkiye Büyük Millet Meclisinde kordiplomatiğe hitaben yaptığı konuşmada, “Türk ihtilalinin yüksek bir insani ülkü ile birleşmiş vatanseverlik eseri” olduğunu vurgulayacak, saat 10.10’da geldiği tören alanında da, Onuncu Yıl Konuşmasını yapacaktı.

İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına göre, “Gazi Hazretleri, akşam saat 22.00’ye doğru Ankara Ziraat Bankası merkezindeki Cumhuriyetin onuncu yıldönümü münasebetiyle düzenlenen halka açık baloyu şereflendirmiş”ti.

Halka açık bu baloda, gençlerden biri, Mustafa Kemal Paşaya, “Cumhuriyetin güzel bir şey olduğunu, ama gençlere, yol gösterecek bir ideal vermediğini” söylemesi üzerine, ideal üzerine orada tartışmalar olmuş, daha sonra, Mustafa Kemal, genci yanına çağırmış, Çağlayangil’in Milliyet‘te (1984) yayınlanan anlatımına göre, şunları söylemişti.:

“Dünya Türkleri, bugün (Cumhuriyetin onuncu yılı). Türkiye’de yaşayan onbeş milyondan mı ibaret?

Dünyanın her yerinde Türk var. Turancılık, Kızılelmacılık yapalım demek istemiyorum. Bugün bütün Türkleri, siyasi bir birlik altında toplayacak şartlar yok. Ama biz büyük bir milletiz. Neden kültürümüzü birleştirmeyelim?

Bugün senin, benim konuştuğumuz Türkçe, niçin Türk soyundan gelen bütün toplumlarca rahat anlaşılmasın? Zaten ortak olduğumuz dilimize, tarihimize, edebiyatımıza sahip çıkmalıyız. Sözün kısası, bir kültür birliğine gitmeliyiz.

“Bizim Türk tarihi, Türk dili, Türk kültürü üzerindeki araştırmalarımızın hedefi budur.” (Öymen: “Çağlayangil Anlatıyor”, Milliyet, 12 Aralık 1984; Başöğretmen Atatürk 1929-1938, Cilt: II, Ankara 1991, s. 779.)

İhsan Sabri Çağlayangil, Güneş’te (1990) yayımlanacak anılarında ise, bu konuşmayı şöyle anlatacaktır:

“— Türklükten büyük ideal olur mu? Bugün sınırlarımız dışında bunca Türk yaşıyor. Bunların arasında bir kültür birliği kurmalıyız. Aynı tarihten geliyoruz, geçmişimizi yeterince bilmiyoruz. Aynı dili konuşuyoruz, birbirimizi anlamıyoruz. İstanbul’da konuşulan Türkçe, burada yayınlanan dergi; Kırgız’da, Kıpçak’ta, Özbekistan’da, Azerbaycan’da bizim anladığımız gibi anlaşılmalıdır. Her tarafta İstanbul lehçesi konuşulmalıdır. Bunlar, bütün Türk âleminde, bizim anladığımız gibi anlaşılsın. Niçin ben Türkiye Reisicumhuru olarak Türk dili ve tarihi ile bu kadar yakından ilgileniyorum? İstiyorum ki, menşeimizle (kökenimizle) ilgili bilgiler birbirine eş ve sağlıklı olsun. Temiz Türkçemiz, her tarafta aynı biçimde konuşulsun.

“Siyasi birlik, bugün için ütopyadır. Kızılelma dönemi geride kaldı, ama, pekala kültür birliği kurabiliriz.” (İ. Sabri Çağlayangil, “Sınırlarımız Dışında Yaşayan Türkler”, Güneş, 6 Şubat 1990, Sayı: 4381, s. 7; Başöğretmen Atatürk, Cilt: II, s. 780.)

İhsan Sabri Çağlayangil’in, aynı konuşmaya ilişkin, Milliyet‘te ve Güneş’te yayınlanan metinleri arasındaki farkı, belleğin, elli yıllık solgunlaşmasıyla açıklamak olanaklı olduğu gibi, geçen bu süre içersinde siyasi coğrafyadaki değişmelerin de belleğe yeni şeyler yüklediği ve değiştirdiği de düşünülebilir. Şubat 1990’da yayınlanan anılarında ise, Çağlayangil, Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü binası salonundaki baloda, Talebe Cemiyeti Başkanı olan Mehmet Ali’nin“Paşam ben size, sizden şikayete geldim. Evvela bürokrasiden şikayet edeceğim, sen reformlar yaptın, ama yasayı değiştirmedin. Osmanlı’dan kalma köhne zihniyet değişmedi. Cumhuriyet de, kalkınma da maddi işlerdir. İdeal değildir. Gençlik ideoloji ister!… Gençlik nereye gidecek?” sözlerine karşılık, Atatürk, “Bu konuyu seninle özel olarak konuşalım” diyecek ve bir süre sonra da genci yanına çağırarak, Türk olduğunu öğrenince, “Türklükten büyük ideal olur mu?” diyecek ve şunları söyleyecektir:

“Biz onbeş milyonuz, dünyadaki Türkler onbeş milyondan ibaret değil. Şu haritaya bak. Dünyanın her tarafında Türkler yaşıyor. Bugün için siyasi bir vahdet (birlik) düşünülemez. Çeşitli engeller var. (Güneş dil) teorisi üzerinde durmam bunun için. Dil-tarih inkılabını yaymak istiyorum. Meseleye kültür birliğinden başlamak lazım. Evvela lehçemizi düzeltelim. Türkiye’de konuşulan Türkçe, bütün Türk aleminde anlaşılmalıdır. Zamanla kültür vahdeti siyasi vahdete (birliğe) erişir. Ama yüz sene sonra, ama elli sene sonra… Bundan büyük ideal olur mu?.. (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım, Güneş Yayınlan, İstanbul 1990, s. 39-40.)

İhsan Sabri Çağlayangil’in aynı konuşmaya ilişkin üç anlatımı da farklı. Ama “29 Ekim 1933’te Çankaya Köşkünde kabulde” söylendiği savlanan sözler, Çağlayangil’in aktardığı metinlerden türetilmişse, bu metin, Türk cumhuriyetlerine okullar açan Gülen’in “amacına göre”, daha da değiştirilmiş, daha doğrusu hemen hemen yeniden türetilmiş bir metin olduğu açıktır.

30 Ekim 1933 günü Hakimiyeti Milliye’de, Cumhuriyetin onuncu yılı akşamı, Cumhuriyet Halk Fırkasının Ankara Palasta, Halkevinde ve Orduevinde balolar düzenlediğine ilişkin bilgi var. “Reisicumhur Gazi Hazretleri”, 1 Kasım 1933 günü Meclisi açış konuşmasında, Varoşilov başkanlığında bir Sovyet heyetinin ziyaretini imleyerek, bu ziyaretin onuncu yıl bayramına tesadüf ettirilmiş olmasını, “iki memleket arasındaki münasebetlerin derin samimiyetini gösteren mesut bir vesile” olarak niteler.

Hamdi Konur, Cumhuriyetin onuncu yılında, akşam geç saatlerde Müzik Öğretmeni Okulundan Çankaya Köşküne götürüldüklerini anlatır. Atatürk, Sovyet Genelkurmay Başkanı Varoşilov’la yanyana oturmaktadır. Karşılıklı konuşurlar ve Atatürk, Viladimir İliç İlyanov Lenin’i öven bir konuşma yapar. Musiki okulu çocukları Çankaya’dan ayrılırken, Atatürk’ün konuşmasını yazdıkları defterler kapıda ellerinden polisler tarafından alınır. (Bkz: Koleksiyon, 7 Kasım, Onur Yayınları, Ankara 1997, s. 130.)

Kemal Atatürk’ün, Varoşilov’un başkanlığındaki heyete, “Bir gün Sovyetler Birliği dağılacaktır” diye konuşacağım düşünmek olanaklı olmadığı gibi, aynı akşam, Çankaya kabulünden önce ya da sonra, konuşmalarında ya da düşüncesinde böyle bir “dağılma”yı esas alması da ussal olarak düşünülemez. Ama, aynı günlerin Hakimiyeti Milliye’sinde, iki gün üstüste, üç ya da dört sütuna “Faşizmin Yeni İstikameti Nedir?” başlığı altında yayınlanan (bkz: Hakimiyeti Milliye, İkinci Teşrin 1933 ve 1 Birinci Kanun 1933) “Duce’nin Yeni Nutku”, ve aynı dönemde Hitler’in iktidara geldiği gözönüne alınırsa, Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetin onuncu yılında, bir gencin beklenmedik sorusunu, dünya Türkleri arasında kültür birliğini kurmak olarak nitelediği “Türklük ideali” ile yanıtlamasından daha doğal ne olabilirdi! Dolayısıyla da, Kemal Atatürk’ün aynı çağda yaşamaktan utanç duyduğu Hitler ve Mussolini’nin ırkçı ve ırk temeli üzerinde yayılmacı politikaları karşısında, Türklerin kültür birliğini bir ideal olarak göstermiş olmasını, uluslararası sermayenin baş temsilcisi ABD’nin Avrasya’ya egemen olma amacına politik bir altlık oluşturmak doğru bir tutum olabilir miydi?

Şu da var ki, on yıl dışişleri bakanlığı yapmış bulunan Çağlayangil’in, “CIA’nın içimize girmiş olduğunu” söylediğini ve bunu “tevekkülle” karşıladığını okur anımsayacaktır.

CIA’nın, doğal özümsenme biçiminde Çağlayangil’in de içine girmiş olduğunu, iradesine karşıt olsa da kimliğini dönüştürdüğünü niçin düşünmeyelim. CIA’nın beklentileriyle ve programıyla birlikte Atatürk’ün sözlerinin de, Çağlayangil’in bilinçaltında değişikliğe uğradığını niçin sormayalım. Yani son aşamada, CIA’nın Çağlayangil’in anlatımını değiştirdiğini niçin aklımıza getirmeyelim! Doğal ki, Gülen’in Atatürk’ün düşü olarak sunduğu metin, Çağlayangil’in kendisinin Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bir kez daha değiştirdiği metin değil de, Çağlayangil’in metinlerinden türetilmiş bir metinse.

Ama önemli olan, Gülen’in birleştirdiği ve birbirine bütünlediği Kemal Atatürk’ün düşü ile Saidi Nursi’nin düşünün özündeki karşıtlığın gizlenerek birbiriyle örtüştürülmesi, Saidi Nursi’nin aklı ve bilimi yadsıyan görüşünün, Atatürk’ün düşü olarak, laik Türk ve müslüman topluluklara yaygın bir eğitim temelinde götürülmesidir.

Beklemediği bir sırada beklemediği belli olan bir soruya yanıt verdiği akşamın gündüzünde, 29 Ekim 1933’te, Cumhuriyetin onuncu yılında, Onuncu Yıl Söylevinde, Gazi M. Kemal, “milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” diyor ve “Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.” diye ekliyordu. Bir başka deyişle, Gazi’nin düşü, Saidi Nursi’nin düşmanı olduğu “milli kültür”dü, “muasır medeniyet”ti, ve “müspet ilim”di.

Gülen okullarının özsel içeriği de bu düşmanlıkta gizliydi. “Milli kültürü” “muasır medeniyet seviyesine yükselten”, elinde ve kafasında müspet ilim meşalesi tutan gençliği, dinin egemenliği altına alarak köleleştirmek için, Saidi Nursi’nin başındaki dolak, Kemal Atatürk’ün fötrünün altına ya da üstüne sarılacaktı. Bu, özet olarak, dinin bilimi egemenliği altına alması olarak da açıklanabilirdi.

“Müspet ilim” meşalesinin, yani “akıl ve ilim ve fen”nin Kuran’ın ve dinin hükmü altına alınarak karartılacağı, “müspet ilim” meşalesini söndürenlerin, meşalenin sopasıyla “milli kültürü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmaya” çalışanları cehennemin kapısına kadar kovalayacağı bir eğitim sistemiydi yayılmasına çalışılan, bir başka deyişle emperyalist paylaşım savaşının, inananların inanmayanlara karşı savaşı biçimi altında sürdürüldüğü bir tarihte ve coğrafyada, Saidi Nursi’nin, aklı, bilimi, fenni yadsıyan düşü, Atatürk’ün aklı, bilimi ve fenni temel alan düşüncesini karartmak için, akim köleleştirildiği ve dolayısıyla, emeğin ve emekçinin evrensel köleleştirilmesinin “Truva Atı” olan Gülen okulları, Kemal Atatürk’ün ulusalcı ve bağımsızlıkçı kılıncını “manasız bir resim” olarak kuşanmış görünmekte duraksamayacaktı.

(13)

“Fethullah Gülen ile hatıraları üzerine röportaj “da vurguladığı gibi, Gülen, “taktik ve stratejilerin açıklanmayacağını savlar: “Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an, bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar, stratejiler sadece tatbik edilir. Bazan da bu strateji[nin], işin başında bulunan insandan başka hiç kimse tarafından bilinmemesi gerekir.” (Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam, s. 121’den aktaran: Alpaslan Işıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları” . Tüze Yayıncılık, Ankara 1998, s. 34.)

Alpaslan Işıklı, Gülen’in “halkın adet ve itiyat haline getirdiği bir takım bid’atların (yani, İslâm dininde Muhammed zamanından sonra edinilen vargılara, ilkelere, alışkanlıklara) birden karşı çıkmanın doğru olmadığını” öğütlediğini yazıyor ve ayrıca, gene Gülen’in, “Nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntemin, her yolun mübah” olduğunu, bunun içersine yalan söylemenin de, insanları aldatmanın da girdiğini savladığını (Hocanın Okulları, İstanbul 1998, s. 28’den) aktarıyor. (Işıklı, s. 35.)

-10 Ekim 1995 günlü Hürriyet’te, İsmet Solak ise, “Muhtıra hazırlığı var” başlığı altında, Fethullah Gülen’in değişik yerlerden muhtıra sinyali aldığını yazıyordu.

Muhtıra sinyalleri alan Gülen, “kendisiyle görüşmek isteyen bazı gazetecilerle birlikte gazetelerin büro yöneticileri ve yazarlardan oluşan bir basın topluluğunun çeşitli konulardaki sorularını” yanıtlayacaktı. Burada, anjiyo olduktan sonra, kendisini ziyaret eden Özer Çiller ile, hükümetin kurulmasından yarım gün önce Hikmet Çetin’le ve Başbakana (Çiller’e) yakın biriyle görüştüğünü, “Ecevit Beyin şartları” olduğunu, “güvenoyu riski bulunduğunu” dile getirecek; ayrıca, Kürtler arasında anket yaptırdıklarını, bu anketin sonuçlarına göre, %5’inin ayrılmadan, %15’nin Kürtçe eğitimden yana olduğunu, Kürtlerin %80’inin ayrılmayı hiç düşünmediğini söyleyecektir. {Hürriyet, 10 Ekim 1995.)

Bir başka deyişle, siyasal ya da yönetsel kimliği olmayan Fethullah Gülen, eğitim ve iş alanında Türkiye’nin yalnızca dışa açılmasında kendi “kişisel” inisiyatifini kullanmakla kalmıyor, iç politikada, denebilirse, siyasal iktidar düzeyinde ya da üstünde bir önemi ya da rolü olduğunu da somut bir biçimde duyumsatıyordu. Hani, dense ki, siyasal iktidarın iradesi, bir bakıma Fethullah Gülen’e bağlı, pek “gülünç” kaçmayacak!

İki gün sonra, yani 12 Ekim 1995’te, Tuncay Günay’in “Muhtıra Olayının Perde Arkası” başlığıyla yayınlanan haberin altbaşlığı ise şöyleydi: “Fethullah Gülen’in “Muhtıra hazırlığı var” sözleri, kamuoyunda bomba gibi patladı. Gülen’in amacının, 210 Fethullahçı subay ve astsubayı ordudan atan komutanları hedef göstermek olduğu bildirildi.” Haber şöyle bitiyordu: “Fethullah Gülen, devletin raporlarında “yeni dünya düzeni çerçevesinde” Türkiye’ye dayatılan ve laikliği hedef alan Ilımlı İslâm Projesinin uygulayıcısı olarak nitelendiriliyor. Ilımlı İslâm Projesinin ana hatları, Balkanlar, Kafkaslar, Ön Asya (Batı Türkiye) ve Ortadoğu’da oluşturulacak dört federasyonun, ABD güdümünde bir konfederasyon çatısı altında ve milli kimlikleri yok ederek toplanması olarak biliniyor.” (Tuncay Günay, “Muhtıra olayının perde arkası”, Akşam, 12 Ekim 1995.)

Haber/yazıda, “Ilımlı İslâm Projesinin, “ulusal kimlikleri yok ederek ABD’nin güdümünde bir konfederasyonun kurulmasına olanak sağlayacak Balkanlar, Kafkaslar, Ön Asya ve Ortadoğu’da dört federasyon oluşturma projesinin bir parçası olduğu”, “devletin raporları”na, dahası Donanma Komutanlığı tarafından hazırlatılan bir rapora dayanıyordu. Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın, Donanma Komutanı iken hazırlattığı istihbarat raporunda (1994), Fethullah Gülen, “Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Türkiye’ye dayatılan ve laikliği hedef alan Ilımlı İslâm Projesinin uygulayıcısı” olarak tanıtılmaktaydı.

ABD’nin güdümünde dört federasyon oluşturma projesinin parçası olan ve daha sonra Milli Güvenlik Kuruluna sunulan Donanma Komutanlığının istihbarat raporunda, Fethullah Gülen, “En az PKK kadar tehlikeli” olarak nitelenmekteydi. (“TSK: En az PKK kadar tehlikeli”, Aydınlık, 2 Haziran 1998, sayı: 15, s. 7.)

(14)

1950’li yıllarda “Atatürk Türkiyesini İslâm’a kazandıran adam” (Meryem Cemile, The Creterion‘dan aktaran Doğan Avcıoğlu, 31 Martta Yabancı Parmağı, s. 118.) olarak nitelenecek Saidi Nursi, Risalei Nur’ları, “komünizme karşı gençlerin alaka duymaları maksadıyla” yayınladığını, (Milliyet, Aralık 1959; Şahiner, s. 427), “milliyetçiliğin” değil, “İslâm milliyetçiliğinin, “bolşevizmi, sosyalizmi ve anarşizmi önleyebilecek kuvvette” olduğunu (Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara 1960, s. 47, 52’den aktaran Çetin Özek, s. 266) yineleyerek, içerde ve dışarda, “sosyalizm, komünizm ve anarşizm” hedef olarak belirlenecek, 1950-60’lı yıllar, dünyanın yarısında ya da çoğunluğunda İslâm’ın egemenliğini (hakimiye-yi islâmiyeyi) tesis amacı, ya da Kuran’ın bayrağının dünyanın her tarafında ilan edileceği (Hutbe-i Şamiye, s. 51) düşüncesi, “mütecaviz dinsizlere”, “müşterek düşman olan zındıkaya”, “dünyadaki komünizm tehlikesine” karşı, “İseviler ile müslümanların” ya da Time muhabirine müjdelediği gibi “müslümanlık alemi ile hıristiyanlık aleminin birleşmesi” (Yeni Sabah, 8 Ocak 1960, Bediüzzaman’dan Çözümler, s. 162, 166) önerisine “inkılap” edecektir.

“İslâmiyet milliyeti” dolayısıyla, Türkleşmiş ve “Kürdi” adını yani Kürtlüğünü terketmiş bulunan Saidi Nursi, “İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmediklerini, Türk perdesi altına girmiş Frenk telakki ettiklerini” ileri sürecektir. (Mektubat, s. 437.)

Şerif Mardin, “Bolşevizm ve sosyalizmin ne ölçüde önemli güçler haline gelmekte olduklarının bilincinde bulunan Saidi Nursi’nin (Mektubat, s. 41), milliyetçiliği modası geçmiş bir güç saydığını, İslâmiyet’i, taze güç gösterecek bir akım olarak gördüğünü” (Mardin, s. 273) yazar. “İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmeyen” “Türk perdesi altına girmiş Frenk telakki eden” Saidi Nursi, “bolşevizmi; sosyalizmi ve komünizmi” önleyebilecek kuvvetin “milliyetçilik” değil, “İslâm milliyetçiliği” olduğu (Çetin Özek, s. 266) görüşünü, “komünizmi önlemek amacıyla” (Dulles) kurulan ve daha sonra CENTO adını alacak olan Bağdat Paktı nedeniyle (24 Şubat 1955), cumhurbaşkanı olarak Celal Bayar’a ve başbakan olarak Adnan Menderes’e, “Namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile yazmaya mecbur kaldığı” mektubunda somutlaştırır. Nursi, Türklerin ve Arapların “hakiki milliyetleri”nin “İslâmiyet” olduğunu vurgulayarak, “komünizm cereyanına karşı” bu değerli ittifakın, “dörtyüz milyon kardeş müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsaleme-i umumiyeye (genel barışa) şiddetle muhtaç Hristiyan vesair dinler dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağını” yazar. (Bkz: Şahiner, s. 411412.)

Hutbe-i Şamiye’ye 1950’li yıllarda ekleyeceği notların (“haşiye”) birinde “küre-i arzın (yeryüzünün) şimdiki en büyük devleti Amerika’nın, “İslâmiyet’le Asya ve Afrika’nın saadet ve sükunet ve müsalaha bulacağına (barışa kavuşacağına) karar verdiği”ni, “yeni İslâm devletlerini okşadığını ve teşvik ettiğini ve onlarla ittifaka çalıştığını” (Hutbe-i Şamiye, s. 30, haşiye) yazarken, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar nedeniyle, birer “kara delik” ve her biri kaynayan bir “cadı kazanı” olarak nitelenen Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’da saadete, sükunete ve barışa, kısacası “istikrar”a yeni İslâm devletlerini okşayan, teşvik eden ve onlarla ittifaka çalışan yeryüzünün bugünkü en büyük devleti Amerika’nın sahip çıkmasıyla olanaklı olacağını da ifade etmiş oluyordu.

Saidi Nursi’nin nitelemesiyle söyleyelim: Bütün kuvvetiyle, Asya ve Afrika’da, saadet, sükunet ve barışa İslâmiyet’le kavuşulacağına karar veren, yeni İslâm devletlerini okşayan, teşvik eden ve onlarla ittifaka çalışan yeryüzünün bugünkü en büyük devleti Amerika, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla “boşlukta” kalan ve halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde oluşmaya başlayan yeni girişimci sınıflarla ilişki kurmak için doğal bir ortam sağlayacak olan nakşileri ve Nurcuları, etkin oldukları Türkiye’nin doğusundan ve kasabalarından, sanırım kolluk güçlerine “toplattırarak” göndertemezdi.

Daha 1993’te, Cumhuriyet‘te yayınlanan “ABD’de şeriat kampı” başlıklı haberde, kampı tanıtmak ve öğrenci sağlamak amacıyla ABD’de yaşayan Türklerin adreslerine postalanan broşürde, 14 günlük dönemlerde verilen kursların konulan açıklanıyordu. Bunlar, “Kur’an, hadis, tefsir, fıkıh, İslâm tarihi, temel matematik, temel bilimler, bilgisayar kullanımı ve bilgisayar programıydı. (Cumhuriyet, 25 Ağustos 1993.) Bu bilgiler doğru olmakla birlikte, gazetede yayınlanan üstbaşlık, bugünkü bilgilerimiz açısından bakıldığında, “negatif bir başlık olarak da algılanabilirdi. Çünkü, “Fethullahçılar olarak anılan şeriatçılar şimdi de Amerika’ya elattı” üst başlığından, “aktif’ olan Amerika’nın “pasif’ olduğu yanılgısına kapılabilirdi okur.

Benim Üç Sivas kitabımda, Emine Kaplan’ın (Cumhuriyet, 26 ve 29 Şubat 1996) haberyazısından, Mustafa Balbay’ırı “ABD’deki öğrenciler” başlıklı yazısından (Cumhuriyet, 1 Mart 1996) çıkardığım vargıya göre, Türkiye’den Birleşik Devletlere, eğitim, öğretim ve uzmanlık için gönderilen öğrenciler içinde, ABD’nin gereksineceği sayıda Nakşibendi ve Nurcunun bulunması, “gayri-resmi” olarak gözetilmiş, Türk Cumhuriyetler ile kurulacak bağlar daha önceden oluşturulmuştu. (Muzaffer İlhan Erdost, Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas, Onur Yayınları, Ankara 1996, s. 36-37.)

Bir başka anlatımla, “Komünizmle Mücadele Derneği” ile başlayan ve “ışıkevleri”yle ışıklanan, Sovyetler Birliği’nin yayılmasına ve buna bağlı ve bununla bağlantılı olarak sosyalizme ve komünizme karşı etnik ve dinsel, yani şovenfaşist ve teokratik-faşist kadrolaşma, Sovyetler Birliği’nin dağılması öngününde, sosyalist sistemden ayrılmış, ama modem yaşamı tanımış ve laik devlet sistemiyle yapılanmış kadroların yerine, politikleşmiş ve emperyalizmin kundağında “ılımlaşmış İslâm’ı” koyacak aracı kadroları yetiştirme, Gülen’in yurtdışında açtığı okulların ideolojik özünü oluşturmaktaydı. Bu nedenle de, okulların düzeyine göre de birbirine göre farklılıklar içermesi kaçınılmazdı. Eğitim açısından temel alman, bilimin dinin emrinde olması, ve materyalist felsefenin yadsınmasıydı.

Dolayısıyla, içerde kemalizme ve dışarda Sovyetler Birliği’nin yayılmasına karşı savunma ve sosyalizme bir “set oluşturma” amacıyla kurulmuş bulunan bu okullar, ikinci aşamada, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Sovyetlerden bağımsızlaşan ülkelerde, Rus nüfuzunu geriletmek, tanrıtanımazlığın olduğu kadar sosyalizmin de ideolojik basamağını oluşturan materyalist eğitime karşı, dinin egemenliği altında eğitilmiş ve ABD’nin nüfuzunu gerçekleştirecek kadroları yetiştirmeyi amaç edinecekti. Dahası, bu okullar, daha önceki bölümlerde özetlediğimiz gibi, Rusya’nın küçülmesini amaçlayan, ama bunun jeostratejik omurgasına Türkiye’yi oturtan, başlangıçta “Yeni Dünya Düzeni”, daha sonra “Küreselleşme” adı verilecek olan ABD’nin Avrasya’ya Avrasya’dan dünyaya egemen olma politikasının istasyonları olacaktı ve öyle de işlevselleştiler.

Üçüncü aşama, Saidi Nursi’nin, 1960’ta kendisiyle konuşan Time muhabirine söylediği gibi, “komünizm tehlikesine” karşı, “iseviler ile müslümanların” ya da “müslümanlık alemi ile hıristiyanlık aleminin birleşmesi”, bu kez, yetmiş yıllık sosyalizm geleneğinden gelen laik yapılanmayı, ve laik yapılanmayla özdeşleşen materyalist eğitimi, özellikle Türk ve müslüman topluluklara dayanarak, ve müslüman ve hıristiyan birliği kurarak din ile geriletme aşamasıdır. Bu kez, hıristiyanlık alemi ile müslümanlık alemini birleştirmek için, Fethullah Gülen, Vatikan’a, (9 Şubat 1998’de) sunacağı mektupta, Papa’ya “üç büyük dinin”, “Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, “üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim’in doğum yeri olarak bilmen Urfa’daki Harran’da bir ilahiyat okulu kurmaya” ya da “Harran Üniversitesinin programlarını genişletmeye” çağıracaktı. (Faik Bulut, Kim Bu Fethullah Gülen, s. 259-261.)

Gene aynı mektupta, üç büyük dinden liderlerin işbirliğiyle ilki Washington’da olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde düzenlenmesi önerilen konferanslar serisinden biri, Gülen’e yakınlığıyla bilinen “İstanbul İlim ve Kültür Vakfının organize ettiği” üç günlük sempozyumda, Hristiyanlarla Müslümanların yeni dünya düzeni için işbirliği yapmaları savunulacak, “Bediüzzaman Saidi Nursi’nin Düşüncesinde Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu ve İşbirliği” başlıklı bir tebliğ sunan Cizvit sekreteryasının Genel Sekreteri Prof. Dr. Thomas Michel, modern dünyada da Müslümanlarla Hristiyanların işbirliği yapmaları gerektiğini söyleyecektir. (“Kur’an’ı Anlama Sempozyumu”, Cumhuriyet, 23 Eylül 1988 Ankara baskısı.)

Gülen’in, Papa’ya sunduğu mektupta Hristiyan ve Müslüman işbirliğinin, bir bakıma, “sistemler arası ya da jeopolitik anlaşmazlıkların ve çatışmaların yerini, uygarlıklar arası ve içi çatışmaların aldığını” söyleyen Samuel Huntington i{Milliyet, 9 Eylül 1996), ya da “İslâm ile Batı arasındaki gerginliklerin, iki inanç sistemi İslâm ile Hristiyanlıktan doğmuş iki uygarlıktan kaynaklandığını” yazan Fuller ve Lesser’i (Kuşatılanlar, s. 7) duyumsatarak, “medeniyetler çatışmasını görmek isteyen yolunu şaşırmış kişilere karşı koyabilmek”, yani iki din arasında “çatışmayı” dışlamak amacıyla istendiği düşünülebilirse de, Saidi Nursi’nin, İslâm ve Hristiyan birliğini, komünizme ve siyonizme karşı istediğini, bugün komünizmin yerine diyalektik ve tarihsel materyalizme, materyalist düşünceye ve felsefeye karşı bir işbirliği oluşturulduğu, ama jeopolitik anlamda, sovyetlerin kalıntısı Rusya’ya ve sovyet sistemiyle birlikte oluşan materyalist ve laik kültüre karşı, dinlerin birliğinin sağlanmak istendiği, bunun da ideolojik anlamda dinin bilime karşı savaşı, siyasal anlamda Türkiye’nin federasyonlara bölünerek (225 milyonluk) büyük Türk konfederasyonu biçiminde büyümesinin altlığını oluşturduğu açıktır.

“Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın malıdır. Ve bu nedenle semavidir. Arzi değildir. Bir mevhibe-i ilahiyedir.” (Armaner, s. 61.) ya da “Risale-i Nur’da yazılı olanlar Kur’an’ın malıdır. Allah’tandır.” (Turan Dursun, s. 47) diyen, ve kendisinin bu yüzyılın ilk yarısının Kuran’ın müceddidi olduğunu, bunun Kuran’ın gaybi bilgileri arasında bulunduğunu yazan Saidi Nursi, kendisinden sonra görevlendirilmiş olan zatın birinci görevinin, “Risale-i Nur’u bir program olarak neşir ve tatbik etmek” olduğunu, “o zatın ikinci vazifesinin şeriatı icra ve tatbik etmek”, üçüncü vazifesinin de “hilafet-i islâmi’yeyi ittihad-ı İslâma (İslâm birliğine) bina ederek İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmek” olduğunu yazar. (Armaner, s. 61.) Bu “vazife”nin, “Allah’ın figüran olarak kullandığı” (“kullanana binlerce hamd ve sena olsun”) İslâm birliğini sağlayacak olan Fethullah Gülen’e verilmiş olduğu da olayların gelişmesinden anlaşılıyor.

Bu nedenle de, Berlin Duvarı yıkıldığı zaman, gözyaşları üzerinde kayıkların, keleklerin yüzebileceği kadar gözlerini ırmak etmiş olan Gülen hocanın. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Kafkaslar’da ve Orta Asya’da federal cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını ilan etmesinden önce, bu ülkelere heyetler göndermiş olmasını, kısa zamanda başta Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere beş kıtada, 54 ülkede, ilkokuldan üniversiteye ikiyüzü aşkın okul açmasını, Hocanın kendi iradesiyle ve bağımsız hareketiyle açıklamak, böyle bir açıklamayı yapanı gülünç duruma düşürebilir.

Sh: 149-203

KAYNAKÇA

İMZALILAR

Mutahir Ahmed, “Radikal İslâm ve Orta Asya”, Avrasya Etüdleri, c. 1, Sayı: 3, Sonbahar 1991.

Doğan Akın, “Orta Asya’ya Yol Alıyoruz”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 1995.

. Uğur Akıncı, “US Strategic Report: Islam will not dominate Turkey”, Turkish Daily News, May 14, 1997; “US Strategic report questions: Army as ‘guarantor of system.’ “, Turkish Daily News, May 15, 1997; “US Strategic Report’s future scenarios: Turkish wars with Greece, Russia or Syria are possibilities”, Turkish Daily News, May 16, 1997.

Peter Alfred Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar, ANT Yayınlan Tüm Zamanlar Yayınlan, İstanbul 1992.

Neda Armaner, İslâm Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk, İlahiyat Fakültesi Yayınlan, Ankara 1964.

Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisini Açış Konuşmaları, TBMM Kültür Sanat Yayın Kurulu Yayınları, No: 30, Ankara 1987.

Doğan Avcıoğlu, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı, Cumhuriyet Kitaplan, İstanbul 1998.

Mustafa Balbay, “ABD’deki öğrenciler”, Cumhuriyet, 1 Mart 1996.

Mustafa Balbay, “Ermeni ‘Soykırımı’, Sevr… Kars… Lozan, Cumhuriyet, 30 Mayıs 1998.

Mustafa Balbay, “Türk Ligi”, Cumhuriyet, 5 Nisan 1993.

Dr. İlhan Başgöz, Howard E. Wilson, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, Dost Yayınlan, Ankara 1968.

İsmail Beşikçi, Kürdistan Üzerine Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi 1915-1925, l. Yurt Yayınları, Ankara 1992.

Fikret Bilâ, “Kürt Kimliği Reddedilemez”, Milliyet, 9 Aralık 1991.

Vedii Bilget, “Savaşa Hayır”, Cumhuriyet, 24 Şubat 1987.

Faik Bulut, Kim Bu Fethullah Gülen, Ozan Yayıncılık, İstanbul 1998.

Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Halkevi Yayınları, 2, Ankara 1980.

Doç. Dr. Gülnihal Bozkurt, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989.

Haşan Bögün, “ABD Belgelerinde Türk Ordusu” (1980-1995), Cumhuriyet, 19 Temmuz 1997.

Zbigniew Brzezinski, “Yeni Bir Avrupa Stratejisi”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 47, Eylül-Ekim 1997.

Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Sabah Kitapları, İstanbul 1997.

Zbigniew Brzezinski, Kontroldün Çıkmış Dünya, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan, Ankara 1996.

M. Hüseyin Buzoğlu, Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Yayınları No: 1, Ankara (1998).

Ali Fuad Cebesoy, 1907’de Misak-ı Milli, Yayına Hazırlayanlar: Dr. Faruk Süken, Cemal Kutav, İstanbul 1989.

Prof. Dr. İbrahim Canan, İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler, Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994.

Noam Chomsky, Kader Üçgeni / ABD, İsrail ve Filistinliler, İletişim Yayınlan, İstanbul 1993.

Güneri Civaoğlu, “İki Yarbay”, Sabah, 2 Şubat 1991; “Tasanm”, Sabah, 27 Ocak 1991.

Mustafa Coşturoğlu, “Laik Okullara Karşı Bir Seçenek mi?” Halkoyu 1977, Sayı 11.

Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in NTV Televizyonunda Yayınlanan Mülakatı, (Ankara, 17 Ocak 1998).

“Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in “İki Denizin Hikayesi” başlıklı konferansının açılışında yapacakları konuşma”, 25 Mayıs 1998.

“Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in Nokta Dergisi tarafından düzenlenen “Doruktakiler” ödül töreninde yaptığı konuşma”, 25 Mayıs 1998, İstanbul.

İ. Sabri Çağlayangil. “Sınırlarımız dışında yaşayan Türkler”, Güneş, 6 Şubat 1990.

İ. Sabri Çağlayangil, Anılarım, Güneş Yayınları, İstanbul 1990.

Cengiz Çandar, “Tarihi Fırsat” ya da “Tarihi Risk” (l), Sabah, 25 Mart 1995; “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” ve Türkiye” (1), Sabah, 6 Ocak 1996; “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” ve Türkiye” (2), Sabah, 7 Ocak 1996.

Fatih Çekirge, Hürriyet, 29 Ocak 1992.

Yasemin Çongar, “ABD’den Kürt Güvencesi”, Cumhuriyet, 17 Ocak 1991.

Yasemin Çongar, “Türkiye İçin 4 Senaryo”, Milliyet, 17 Mayıs 1997.

Faysal Dağlı, Birakuji (Kürtlerin İç Savaşı), Belge Yayınlan, İstanbul 1994.

Evren Değer, “Uğur Mumcu Dosyası”, Cumhuriyet, 26 Ocak 1994.

Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 1962.

Yalçın Doğan, “CİA… TOBB… Dublin… Ve Yeni Devlet”, Milliyety 12 Ağustos 1995.

Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, İkinci Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996.

Doğan Duyar, “ABD’yi Avrupa’da İstemiyoruz”, Aydınlık, 20 Ocak 1996.

Şükrü Elekdağ.’Türklerin Görüntüsü”, Milliyet, 25 Nisan 1993.

Işın Eliçin, “Türkiye’ye Osmanlı Modeli” / “Osmanlı Modelini Deneyin”, Yeni Yüzyıl, 5 Ekim 1996 (Fuller ile konuşma).

Muzaffer İİhan Erdost, “Anadil Yasağı Üzerine”, Kanı Kanla Yıkamak İnsan Hakları ve Türkiye, Onur Yayınları, Ankara 1994.

Muzaffer İlhan Erdost, Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas, Onur yayınları, Ankara 1996.

Muzaffer Ilhan Erdost, “Ana: Gülhanım”, Bir Fotoğrafa Altyazı, Onur Yayınları, Ankara 1991.

Sedat Ergin, “ABD’den Kürt Küstahlığı”, Hürriyet, 12 Şubat 1988.

Nedret Ersanel, “CIA, Türkiye’yi çökertti!”. Nokta, 10-16 Mart 1996, Yıl: 14, Sayı: 11.

M. Fethullah [Gülen], “Takriz”, Bediüzzaman’dan Çözümler, Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994.

Graham E. Fuller, “Fate of the Kurds”, Foreign Affairs, Spring 1993; “Kürtlerin Kaderi”, Avrasya Dosyası, cilt 1, Sayı 1, ilkbahar 1994; “Turkey’s New Eastern Orientation”, Turkey’s New Geopolitics / From the Balkans to Western Chine, Westiew Press, A Rand Sturdy, Boulder —San Fransisco— Oxford, 1993; Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği / Balkanlar’dan Batı Çin’e, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınlarından. İstanbul 1995; Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.

Graham E. Fuller, lan Lesser, Kuşatılanlar/İslâm ve Batı’nın Jeopolitiği, Sabah Kitapları, İstanbul 1996.

Gazi M. Kemal, Nutuk/Söylev, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara 1989.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Bize, Yayma Hazırlayan: Sunullah Ansoy, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1987.

Zeynep Göğüş, “Uzun soluklu hoşgörü”, Sabah, 10 Mayıs 1997.

Yavuz Gökmen, Özal Yaşasaydı, Verso Yayınlan, Ankara 1994.

Yavuz Gör, “Lübnan’daki Ermeniler”, Cumhuriyet, 8 Mart 1996.

Ufuk Güldemir, “Kerkük-Musul Senaryosu”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 1987; “Irak’ı ABD Yıkacak, Türkiye Kuracak”, Cumhuriyet, 10 Şubat 1991; “Türkiye’ye yeni konum”, Cumhuriyet, 16 Şubat 199Ö; “Musul-Kerkük Türkiye’nin Hakkı”, Cumhuriyet, 3 Kasım 1990; “Türkiye’nin Rolü Ortadoğu’da”, Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.

Ufuk Güldemir, Texas Malatya, Tekin Yayınlan, İstanbul 1992.

Jacob Heilbrunn, Michael Lind, “Third American Empire”, The New York Times, January 2, 1996.

Paul B. Henze, “Turkey: Toward the Twenty-First Century”, Turkey’s New Geopolitics, A Rand Study, Westiew Press, Boulder —San Fransisco— Oxford 1993; “Türkiye: Yirmibirinci Yüzyıla Doğru”, Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul 1995; “Kafkasya’da çatışma: Geçmiş Sorunlar ve Gelecek için öneriler”, Avrasya Etüdleri, sayı 1.

Uluğ İğdemir, Heyeti Temsiliye Tutanakları, TTK, Ankara 1975.

Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, TTK, Ankara 1986.

İsmet G. İmset, PKK — Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı/1973-1992), Turkish Daily News Yayınları, Ankara 1993.

Yaşar Kaya, Gündem Yazıları, Belge Yayınları, İstanbul 1993.

Paul Kennedy, Robert S. Chase, Emil B. Hill, “Eksen Ülkeler ve Amerikan Stratejisi”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 47, Eylül-Ekim 1997.

Henry Kissinger, “Size gerekli olan korkusuz bir lider”. Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996.

Sadi Koçaş, Atatürk’ten 12 Mart’a Anılar, 4. cilt, İstanbul 1977.

Fuat Kozluklu, “Demokratikleşme Sözü”, Cumhuriyet, 21 Aralık 1997; “Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır”, Cumhuriyet.

Chris Kutschera, “The Middle East, Talks to Abdullah Öcalan,” Middle East, April 1999.

Mihail Lazarev, “Uluslararası Paris Kürt Konferansı, 14-15 Ekim 1989, Doz Yayınlan, İstanbul 1992.

Alparslan İşıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları, Tüze Yayıncılık, Ankara 1998.

Prof. Dr. İlhan Lütem. “Birleşmiş Milletleri Müşahit (Gözlemci) Sıfatıyla izleyen Öraütler, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, c. XLVI, Ocak-Haziran NoT 1-2.

Malmisanij. Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Doz Yayınlan, İstanbul, 1991.

Şerif Mardin, Bediüzzaman Saidi Nursi Olayı, İletişim yayınları. İstanbul, 1994.

Marx, Engels, Doğu Sorunu [Türkiye], Sol Yayınlan, Ankara 1987.

Uğur Mumcu, “Hakkı Yok”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 1992; “Senaryo”, Cumhuriyet, 12 Ekim 1992; “Karanlığa Doğru”/”Anadolu Federasyonu”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 1992; “Kürt Oyunu”, Cumhuriyet, 12 Mart 1991; “Osmanlı Bakiyesi”, Cumhuriyet, 12 Ocak 1993; “Stratejik İşbirliği”, Cumhuriyet, 27 Mart 1991; “Henze’nin İşi”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992.

Erol Mütercimler, Türkiye-Türk Cumhuriyetleri İlişkiler Modeli, Anahtar Kitapları Yayınevi, İstanbul 1993.

Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şantiye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1993.

Osman Olcay, Sevr Andlaşmasına Doğru, SBF Yayınlan, Ankara 1981.

Baskın Oran, “Kalkık Horoz” —Çekiç Güç ve Kürt Devletleri—, Bilgi Yayınevi, Ankara, Şubat 1996.

Öymen, “Çağlayangil Anlatıyor”, Milliyet, 12 Aralık 1984.

Edip Emin Oymen, “Türkiye Kuzey Irak’tan Girmeli”, Cumhuriyet, 25 Ocak

İ991-

Çetin Özek, Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, Varlık Yayınlan, İstanbul 1964.

Bülent Paksoy, ”Pan Adlı İki Kurgusal Yaratık”, Avrasya Eiiidleri, cilt 1, Sayı 1, Yaz 1994.

Esat Pala, “Pantürkizm İdeolojisi Türkleri Felakete Sürükler”, Cumhuriyet, 6 Temmuz 1992.

Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk, cilt I, 1919-1928; Cilt II, 1928-1938, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Araçları ve Denetim Dairesi Başkanlığı, Ankara 1991.

Stephen C. Pelletiere, “Ortadoğu’da Türkiye ve Amerika: Kürt Bağlantısı”, Avrasya Dosyası, cilt 1, Sayı 3, Sonbahar 1994.

Nevval Sevindi, “Fethullah Hoca ile New York Sohbeti”, Yeııi Yüzyıl, 21, 22 Temmuz 1997.

Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek, Zelal Yayınlan, İstanbul 1998.

Muzaffer Sencer, Belgelerle insan Hakları, Beta. İstanbul 1988.

Erik Siesby, “Avrupa Topluluğu İnsan Haklan Seksiyonu İçin Rapor (1987)”, (Teksir).

İsmet Solak, “Muhtıra Hazırlığı Var”, Hürriyet, 10 Ekim 1995.

Necmeddin Şahiner, Bediüzzaman Said Nursî, 12. Baskı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1996.

Ahmet Tan, “Özal’dan ‘Özel’ İzlenimler”, Cumhuriyet, 25 Ocak 1991.

Necip Torumtay, Değişen Stratejilerin Odağında Türkiye, Milliyet Yayınları, İstanbul 1996.

Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 1. ve 2. kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara.

Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17-28 Ocak 1998.

Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, Milliyet Yayınlan, İstanbul 1997.

Ayşe Yıldınm, “Özal’ın Hayali Musul’du”, Cumhuriyet, 1 Mart 1988.

Meryem Weld, İslâm, Batı ve Risale-i Nur, Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1986.

Barçın Yinanç, “Ortadoğu Birleşik Devletleri Kurulmalı”, Milliyet, 12 Kasım 1995-

M. Can Yüce, “Bağımsızlık ve Federasyon Üzerine Bazı Düşünceler”. Özgür Halk, Haziran 1993, Yıl: 4, Sayı: 32.

BELGELER, RAPORLAR, TUTANAKLAR

Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslâmcı Akımlar, Beyan Yayınlan, İstanbul 1990.

Country Reports on Human Rights Practices for 1988, February 1989, Washington 1988.

Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 21, yasama Yılı: 2, 154üncü Birleşim, 31 Ağustos 1983.

European Charter for Régional Minority Languages, Strasbourg, 2.X.1992, ETS No: 148.

Framework Convention for the Protection of National Minorities, Strasbourg, II. 1995, ETS No: 157.

Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, Cilt 11, 176ncı Birleşim, 19 Ekim 1983.

Uluslararası Paris Kürt Konferansı, Doz Yayınlan, İstanbul 1992.

İMZASIZ HABERLER

Akşam, 28 Temmuz 1995: “CIA başkanını halıcılar yakaladı”.

Akşam, 28 Temmuz 1995: “ABD, Özal’a verdiği planı gündeme getirdi”.

Akşam, 11 Ağustos 1995: “Büyük Tuzak”.

Akşam, 11 Ağustos 1995: “Clinton devrede”.

Akşam, 11 Ağustos 1995: “Genelkurmay raporundan”.

artı+haber, Sayı 1, 20-26 Aralık 1997.

Aydınlık, 25 Ocak 1998, Sayı 549: “ABD’nin Sevr Planı”.

Aydınlık, 20 Haziran 1999: “Haziran Mutabakatı”.

Cumhuriyet, 31 Aralık 1959: (Saidi Nursi’yi Demokrat Partili beş milletvekilinin ziyareti).

Cumhuriyet, 7 Mart 1990: “Roberts’e göre laiklik”.

Cumhuriyet, 30 Ocak 1991: “Özal: Harita değişecek”.

Cumhuriyet, 31 Ocak 1991: “Bölgesel Muhtariyet”.

Cumhuriyet, 2 Şubat 1991: “Talabani’den Özal’a Övgü”.

Cumhuriyet, 9 Şubat 1991: “Özal’dan Batıya Kürt Sözü”.

Cumhuriyet, 2 Şubat 1993: “Türkiye Süper Güç Olma Yolunda”.

Cumhuriyet, 20 Ağustos 1993: “Güneyde Sevr Parmağı”

Cumhuriyet, 25 Ağustos 1993: “ABD’de Şeriat Kampı”.

Cumhuriyet, 3 Haziran 1995: “Türkiye’nin bütünlüğü tehlikede”.

Cumhuriyet, 28 Temmuz 1995: “CIÂ’yı Çiller Çağırdı”.

Cumhuriyet, 1 Ağustos 1995: “Cain: Artık Doğuya yönelik projelere ağırlık veriliyor”.

Cumhuriyet, 10 Ağustos 1995: (Öcalan’ın Kom’a yazdığı mektup).

Cumhuriyet, 7 Eylül 1995: “DSP lideri Ecevit: Türkiye Tuzağa Sürükleniyor”. Cumhuriyet, 16 Kasım 1995: “ABD’den PKK’ye Kınama”.

Cumhuriyet, 18 Kasım 1995: “PKK’ye Meşruiyet Kazandırma çabalan”. Cumhuriyet, 19 Nisan 1996: “PAB’da azınlıklar tartışması / PKK’ya Yunan Desteği”.

Cumhuriyet, 5 Mart 1997: “Türkiye AB’ye tam üye olamaz”.

Cumhuriyet, 14 Aralık 1997: “Zirveden Türkiye’ye Azınlıklar Uyansı”. Cumhuriyet, 14 Aralık 1997: “Türkiye’nin kartı Kıbns”.

Cumhuriyet, 14 Aralık 1997 “Zirveden Türkiye’ye Azınlıklar Uyarısı”. Cumhuriyet, 17 Aralık 1997: “Bill Clinton: Türkiye, Batı Dünyasında demirli kalmalı”.

Cumhuriyet, 23 Aralık 1997: “Klaus Kitıkel: Türkiye hazır değil”.

Cumhuriyet, 24 Aralık 1997: “Amerikan Basınından AB’ye Eleştiri”. Cumhuriyet, 4 Ocak 1998: “Kinkel: Kürt Sorununa Çözüm”.

Cumhuriyet, 22 Ocak 1998: “Kürt Sorunu Türkiye’de Çözülür”.

Cumhuriyet, 23 Eylül 1998: “Kur’an’ı Anlama Sempozyumu”.

Cumhuriyet, 27 Haziran 1999: “ABD Bölgeyi Kanştırıyor”.

Hakimiyeti Milliye, 30 Birinci Teşrin 1933: “Büyük Gazi’nin Nutku.” “Milli kültürümüzü, Muasır Medeniyet Seviyesinin Üstüne Çıkaracağız…”. Hakimiyeti Milliye, 2 İkinci Teşrin 1933: “Reisicumhur Hz. Dün Büyük Millet Meclisinin Toplanma Yılını Milletine Yeni İlerleyiş Direktifleri Veren Bir Nutukla Açtı.”

Hakimiyeti Milliye, 30 İkinci Teşrin, 1 Birinci Kanun 1933: “Duce’nin Yeni Nutku: Faşizmin Yeni İstikameti Nedir?”

Hepileri, Şubat 1998, Sayı: 11: “Evet, CIA, Rus’lardan önce Afganistan’a girmişti!.”

Hürriyet, 22 Kasım 1995: (Lummer’ın Öcalan’la görüşmesi).

Meydan, 9 Ocak 1996: “Türkiye’yi böyle bölmek istiyorlar”.

Milliyet, 9 Eylül 1996: (Huntington ile konuşma).

Milliyet, 14 Mayıs 1997: “Sevr Sendromu Aşılıyor”.

Nsibin, Sato: 12, Menyona: 62/2, Tarix, 6747•; 1997.

Özgür Halk, Haziran 1995, Yıl: 6, Sayı 56 (Öcalan’ın ARD TV ile görüşmesi

Özgür Halk, Kasım 1995, Yıl: 6; Sayı 60 (Öcalan’ın Novore Vremya muhabiri Makarenko Vadim ile görüşmesi).

Özgür Halk, Ocak 1996, Yıl: 7, Sayı 62.

Posta, 10 Ağustos 1995: “İşte sır toplantı”.

Radikal, 13 Ekim 1996: “3. Amerikan İmparatorluğu”.

Radikal, 13 Ekim 1996: “Ortadoğu’nun Alternatifi Orta Asya”.

Sabah, 16 Kasım 1997: “Almanlar Türkiye’yi dörde böldü”.

Siyah Beyaz, 10 Ağustos 1995, “Öcalan’dan ABD’li diplomata mektup / ABD çıkarlarına karşı değiliz”.

Ulus, 7 Eylül 1966: “Nurculuk tehlikeli bir hal almıştır”.

Ülkede Gündem, 27 Ağustos 1997: “Silah dolu trenler nereden geldi?”. Vatan, 17 Ocak 1956: “Başbakan, seçim yaklaştı diyor”.

Yeni Sabah, 8 Ocak 1960: “İnönü: Saidi Nursi seçim vazifesi yapıyor”. Yeni Sabah, 8 Ocak 1960: (Saidi Nursi’nin Time muhabirine söyledikleri). Yeni Şafak, 12 Ocak 1996: (Üçüncü Amerikan İmparatorluğu ile ilgili). Zafer, 20 Ekim 1958: (Menderes’in Emirdağ’da konuşması).

 

Kaynak: Muzaffer İlhan ERDOST, Yeni Dünya Düzenine Zorlanması Odağında Türkiye, Birinci Baskı Ağustos 1999, Ankara

 

 

İNGİLTERE’DE TİYATRO


Hıristiyanlık çağının başında Kilise, puta tapanların kültürüyle bağıntılı sanatı doğal olarak ilençlemişti.[ İlenmek amacıyla söylenen söz, ilenme, beddua. ]  Bu nedenle, ortaçağda tiyatronun kilise törenlerinin bağrından yeniden doğmasına şaşmamak gerekir. Kilisede ekmek ve şarabın kutsandığı tören, İsa’nın son aylarında çektiği acıları ve çarmıha gerilişini temsil eder; dramatik episodlarda [olay, bölüm, perde, kısım ] bol bol kutsal sözlere rastlanır; ve din adamları, inananların düşünsel ve ahlaksal eğitimi amacıyla bunlardan bazılarını sahnelemişlerdir. Bunlar kiliseden kilise bahçesine çıkmışlar ve Latinceden konuşma dillerine dönüşmüşlerdi. Fransa’da ve İspanya’da yalvaç oyunları adını alan mucize oyunları böyle doğmuştur. İngiltere’den loncalar, Kitabı Mukaddes’i baştan sona oyunlaştırdılar ve Adem ile Havva’nın işlediği günahtan Kıyamete kadar evrenin bütün tarihini betimlemeye çalıştılar. Günlerce süren bu dramatik gösteriler genellikle mayıs ayında gerçekleştiriliyordu. Denizciler Nuh’un Gemisi’ne bindiriliyor, çobanlar koyun getiriyor, aşçılar Son Yemeği hazırlıyorlardı. Tiyatro sanatı mucize oyunlarından ibret oyunlarına, yani kahramanları kötülüklerden ve erdemlerden oluşan alegorik nitelikte oyunlara yöneldi. Bunların en ünlüsü Everyman dir (Her insan).

Dinsel tiyatronun, yerini dindışı tiyatroya bırakmakta olduğu dönemin ilk parlak adı Christopher Marlowe’dur (1564-1593). Canterbury’li bir kunduracının oğlu olan Marlowe, tiyatro topluluklarının oyunları sahnelettikleri profesyonellerle boy ölçüşen Üniversiteli Yazarlar topluluğundandı. [Üniversiteli Yazarlar; İngiltere'de, 16. yüzyılın son 15 yılı içinde İngiliz ara oyun ve tarihsel oyun mirasından yararlanarak yazdıkları nitelikli ve çok çeşitli oyunlarla bu mirası canlı bir tiyatro geleneğine dönüştüren bir grup oyun yazarına verilen addır. William Shakespeare’in dehası bu yazarların hazırladığı ortamda yeşermişti. Grubun en büyük yazarı Christopher Marlowe’du.]

Marlowe’ın, tarihçi ve gezgin Sir Walter Raleigh’in eviinde düzenlenen ünlü Gece Okulu’na gittiği söylenir. Bir tanrı-tanımaz ve dinsizdi Marlowe. Casusluk da yaptı ve yirmi dokuzunda bir meyhanede bıçaklanarak öldürüldü. Amerikalı bir eleştirmen, Shakespeare’in yapıtlarını bile ona yakıştırmıştır. Ben Jonson’ın ‘yüce dize’ adını verdiği şeyi o bulmuştu. Bütün tragedyalarında, kaçınılmaz olarak, tek bir kahraman vardır, ahlâk kurallarına meydan okuyan bir adamdır bu kahraman: Timurlenk, dünyayı ele geçirmeye; The Famous Tragedy of the Rich Jew of Malta’ daki (1633, Maltalı Zengin Yahudinin Unlit Trajedisi) Yahudi Barabbas, altınları ele geçirmeye; Faust da tüm Bilgi’yi ele geçirmeye çalışır. Bütün bunlar, uzayın sonsuzluğunu açıklayan Kopernik ile Gece Okuluna gelen ve yakılarak öldürülen Giordano Bruno’nun başlattıkları çağa denk düşüyordu.

[Giordano Bruno (1548-1600), İtalyan filozof, astronom, matematikçi. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Felsefenin görevinin ’doğayı bilmek’ olduğunu savunan Bruno, İngiliz filozof Roger Bacon’ın başlattığı ve ortaçağ karanlığının aşılmasını sağlayan yeni doğa felsefesinin en coşkun temsilcisidir. Roma’da Engizisyon tarafından yargılanmış ve diri diri yakılmıştır.]

Eliot, Marlowe’da abartmanın her an karikatürün sınırında dolaştığını, ama hiçbir zaman karikatüre dönüşmediğini gözlemler. Aynı gözlem, Gógora ve Hugo için de geçerli sayılabilir. Kendi adını taşıyan tragedyada, Timurlenk, tutsakları olan dört kralın çektiği bir arabada görünür; sövgüler yağdırıp kırbaçlar onları. Bir başka sahnede, Osmanlı sultanını demirden bir kafese atar. Gene bir sahnede, kutsal kitap Kuran’ı ateşe atar; burada Kuran, Marlowe’un izleyicilerinin gözünde Kitabı Mukaddes’i simgelemiş olsa gerektir. Dünyayı ele geçirmenin yanı sıra, Timurlenk’in yüreğinde tek bir tutku egemendir, o da Zenocrate’a olan aşkıdır. Zenocrate öldüğünde, Timurlenk ilk kez kendisinin de ölümlü olduğunu anlar. Çılgına dönmüştür; askerlerine pusatlarını göğe doğrultmalarını ve tanrıların Öldürülüşünü simgelemek amacıyla gök kubbeyi kara bayraklarla donatmalarını buyurur. Marlowe’un Timurlenk’e söylettiği, ama Timurlenk’ten çok Faust’a yakışan şu sözler, Rönesans’a özgüdür: “Doğa, dünyanın olağanüstü yapısını anlayalım diye yarattı ruhlarımızı.”

[Gógora (1561-1627), döneminin en etkili İspanyol şairlerinden biridir. Góngorismo (Gógoracılık) diye adlandırılan yoğun barok üslubu, onun kadar usta olmayan şairleri abartılarak taklit edilmiştir. Bu yüzden de Gógora’nın sanatının çoğu özelliği, yeniden değerlendirildiği 20. yüzyıla değin karanlıkta kalmıştır.]

The Tragicall History of Dr. Faustus’u (1604, Doktor Faustus, 1943, 1965) Goethe övmüştü. Yapıtın kahramanı, Mephistopheles’e Helena’nın hayaletini getirtir; şöyle bağırır coşkuyla: “Demek, bu yüz uğruna denizlere açıldı bin gemi, İlium’un surları bu yüz uğruna yakılıp yıkıldı. Güzel Helena, bir öpüşünle ölümsüz kıl beni!” Goethe’nin Faust’unun tersine, Marlowe’un Faustus’u kurtulmaz sonunda. Son gününde güneşin batmakta olduğunu gördüğünde şöyle haykırır: “Bakın, Isa’nın kanı sel gibi akıyor gökyüzünde. Tek bir damlası kurtarırdı ruhumu, yarım damlası bile.” Toprağın kendisini saklamasını diler; okyanusta bir damla, bir toz parçacığı olmak ister. Saat on ikiyi vurur, şeytanlar Faustus’u alır götürürler. “Kesildi sonuna kadar büyüyebilecek bir ağaç dalı, yandı bu bilgili adamda kimileyin göğeren Apollon’un defne dalı.”

Marlowe, arkadaşı olan Shakespeare’in gelişinin muştucusudur. Uyaksız koşuğa o güne dek görülmemiş bir parlaklık ve esneklik getirmiştir.

William Shakespeare’in (1564-1616) yazgısı, ona çağının dışından bakanlarca gizemli diye değerlendirilmiştir. Oysa gerçekte gizem mizem yoktur Shakespeare’in yaşamında. Shakespeare, kendi çağında, bizim çağımızdaki gibi neredeyse tapınılan bir yazar değildi. Nedeni de çok basitti, bir tiyatro yazarıydı Shakespeare ve o günlerde tiyatro, edebiyat dünyasının ikincil dallarından biriydi. Shakespeare bir oyuncu, bir yazar ve bir emprezaryoydu.[    Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse.] Ben Jonson’ın toplantılarına katılırdı; nitekim Ben Jonson yıllar sonra onun ‘az Latincesiyle daha da az Yunancasından’ küçümseyerek söz edecekti. Onunla çalışan oyunculara bakılırsa, Shakespeare olağanüstü bir kolaylıkla yazıyordu ve tek bir satırı karalamıyordu, iyi bir edebiyatçı olarak Ben Jonson, “Keşke bin satırı karalasaydı,” demekten alamamıştı kendini. Shakespeare, ölümünden dört beş yıl önce köyüne, Stratford-on-Avon’a çekildi, orada artık erince erdiğini gösteren bir ev aldı kendine ve davalara, borç işlerine verdi kendini. Ün ilgilendirmiyordu onu; yapıtlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra yapıldı.

O  zamanlar, Londra’nın dış mahallelerinde (çoğu Thames’in karşı yakasında) yer alan tiyatroların üstü açıktı. Halktan izleyiciler bir orta avluda ayakta dururlardı. Çepeçevre, daha pahalı olan galeriler yer alırdı. Sahnede dekor ya da perde yoktu. Saraylılar, iskemlelerini taşıyan uşaklarıyla birlikte gelirler, sahnenin yanlarına otururlardı; oyuncular sahneye çıkmak için onların arasından geçmek zorundaydılar. Günümüzde bir oyuncunun sahneye çıkmadan başladığı bir konuşma perde kalktıktan sonra da sürebilir. Shakespeare’in zamanında oyuncuların önce sahneye çıkmaları gerekiyordu. Gene aynı nedenle, yani perde olmadığı için, genellikle son perdede sayıları artan ölüleri sahnenin dışına taşımak zorundaydılar. İşte, Hamlet’in görkemli bir askeri törenle gömülmesinin nedeni budur. Dört komutan Hamlet’i gömütüne taşırken, Fortinbras şöyle der:

Çalsın borazanlar, gürlesin toplar

Şanına lâyık olsun töreni.

Bereket, dekor olmadığından Shakespeare, oyunlarındaki sahneleri betimleyen sözcükler kullanmıştır. Kimi durumlarda ruhbilimsel nedenlerle böyle yaptığı da olmuştur. Kral Duncan, kendisini bir gece öldürecekleri Macbeth’in şatosunu gördüğünde kuleye bakar ve uçuşan kırlangıçları görür; yazgısından habersiz, acıklı bir iyimserlikle: “Yaz misafiri kırlangıç, o tapınaklar kuşu/Nazlı yuvasını kurduğuna göre buraya/Göklerin soluğunda cennet kokulan olmalı,” der.[ Jorge Lııis Borges’i» burada William Shakespeare’in Macbeth adlı yapıtından aktardığı sözler aslında Duncan’ın değil, Bonquo’nun. Küçük bir bellek sürçmesi olsa gerek.] Oysa kralı öldüreceğini bilen Lady Macbeth, haberci Duncan’ın geldiğini bildirdiğinde, “Karganın da sesi onun için kısıldı demek, der. “Ne zaman gidecek?” diye sorar Macbeth’e. “Yarın gitmek niyeti,” deyince, “Hayır, güneş hiçbir zaman/Öyle bir yarın görmeyecek,” diye yanıtlar Lady Macbeth.

Goethe, bütün şiirin durum ve koşullarla bağıntılı olduğu kanısındaydı; Shakespeare’in de, tüm yazının en coşkun yaratılarından biri olan Macbeth’in tragedyasını yazmasında, konunun İskoçlarla ilgili bir konu olması ve o sıralar Iskoçya Kralı I. James’in Ingiltere tahtında oturuyor olması önemli bir rol oynamıştır belki de. Macbeth’teki (1605-06; Makbet, 1908 / Macbeth, 1931, 1946, 1989) üç cadıya ya da Yazgılar’a gelince, Kral I. James’in büyücülük üstüne bir inceleme kaleme aldığını ve büyüye inandığını anımsamakta yarar var.

Hamlet (1600-01; Hamlet, 1908, 1944, 1990 / Hamlet Danimarka Prensi, 1941) Macbeth’ den daha karmaşık ve daha ağırdır. Hamlet’in özgün konusu, Danimarkalı tarihçi Saxo Grammaticus’un [Saxo Grammaticus (ürün verdiği dönem 12. yüzyıl ortası-13. yüzyıl başı), Danimarkalı tarihçi. Gesta Danorurn (Danlur’ın Tarihi) adlı yapıtı, Danimarka tarihiyle ilgili ilk önemli çalışma ve Danimarka’nın dünya edebiyatına yaptığı ilk katkıdır.] kitaplarında; ama Shakespeare okumuş değil tarihçinin yazdıklarını, belki dinlemiş. Kahramanın kişiliği, sayısız tartışmanın konusu olmuştur. Coleridge’e bakılırsa, Hamlet’te düş gücü ve akıl, istençten üstündür. Oyunda, bir anlamda, tek bir ikincil kişi yoktur. Hamlet’in kafatasını ellerine alarak söylediği birkaç sözle ölümsüzleştirdiği Yorick’i nasıl unutabiliriz? Tragedyanın iki kadın kahramanı da aynı ölçüde unutulmazdır: Hamlet’i anlayan ve onun tarafından terk edilmiş olarak ölen Ophelia ve Hamlet’in annesi, katı, acılar çekmiş, kösnül Gertrude. Hamlet’te bir de büyüleyici bir buluş, oyun içinde bir oyun vardır; Schopenhauer’in göklere çıkardığı bir buluş Cervantes’in de hoşuna giderdi sanırız. Her iki tragedyada da, Macbeth’ te de, Hamlet’ te de ana izlek bir suçtur; birincisine yol açan hırstır, İkincisine yol açansa hırs, öç alma ve hakkın yerini bulması gereksinimi.

Shakespeare’in romantik tragedyası Romeo and Juliet (1594-95; Romeo-Julyet, 1938 / Romeo ile Juliet, 1985, 1992), az önce sözünü ettiğimiz iki yapıttan epeyce farklıdır. Romeo ile Juliet’in izlediği, iki sevgilinin talihsiz sonları olmaktan çok, aşkın yüceliğidir. Shakespeare’in bütün yapıtlarında olduğu gibi bu yapıtta da ilginç ruhbilimsel sezgiler vardır. Romeo’nun Rosaline’i bulmak amacıyla bir maskeli baloya giderken Juliet’i görüp ona vurulması, övgü ve hayranlıkla karIil.mu hop. Çünkü o sırada ruhu aşka hazırdır Romeo’nun. Marlowe\la da olduğu gibi, sık sık rastlanılan abartmaları her zaman doğrulayan bir tutku söz konusudur. Romeo, Juliet’i golüme bağırır: “Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere!” Daha önce sözünü ettiğimiz Yorick’in durumunda olduğu gibi, birkaç sözcükle gözler önüne serilen iki kişiyle tanışırız. Oyunun konusu, kahramanın zehir elde etmesini gerektirdiğinde, eczacı ona zehir satmaya yanaşmaz. Romeo, ona altın vermeyi önerdiğinde, “Arzum değil, yoksulluğum boyun eğiyor buna,” der eczacı. Romeo’nun yanıtı şu olur: “Ben de arzun.! değil, yoksulluğuna veriyorum paranı.”

Yatak odasındaki ayrılık sahnesinde, atmosfer bir ruhbiIimsel öğe olarak girer araya. Romeo da, Juliet de ayrılığı geciktirmek istemektedir; Juliet, sevgilisini, sabahı haberleyen horozun değil, bülbülün öttüğüne inandırmak ister; ölümle burun buruna olan Romeo da şafağın ayın kurşunsu bir yansıması olduğuna inanmaya hazırdır.

Shakespeare’nin romantik nitelikteki bir başka oyunu da Othello’ dur. (1604-05; Othello, 1931, 1943, 1985) Othello’da işlenilen izlekler aşk, kıskançlık, katkısız kötülük ve çağımızda kullanılan deyimiyle aşağılık duygusudur. Othello’dan nefret eden lago, rütbesi kendisinden yüksek olan Cassio’dan da tiksinir. Othello, Desdemona’nın yanında aşağılık duygusuna kapılır, çünkü ondan çok yaşlıdır; sonra Othello bir Magripli’dir. Desdemona yazgısına boyun eğer ve ölümüne yol açacak suçu üstüne almaya çalıştıktan sonra Othello tarafından öldürülür. Aşk ve efendisine bağlılıktır onun nitelikleri, lago’nun oynadığı oyun ortaya çıkınca, Othello Desdemona’nın erdemlerinin farkına varır ve kendini hançerler; ama vicdan azabından değil, Desdemonasız yaşayamayacağını anladığı için yapar bunu.

Bu kısa kitabın dayattığı sınırlar, Antony and Cleopatra (1606-07; Antuvan ile Kleopatra, 1921 / Antonius ile Kleopatra, 1944-1988); Julius Caesar (1599-1600; ]ül Sezar, 1912 / Julius Caesar, 1930, 1991); The Merchant of penice (1596-97; Venedik Taciri, 1930, 1973): King Lear (1605-06; Kral Lir, 1912 / Kral Lear, 1937, 1986) gibi önemli yapıtlardan söz etmemize olanak tanımıyor. Ne var ki, Don Kişot gibi gülünç, ama sevimli bir şövalye olan Falstaff’a değinmeden geçemeyeceğiz. Falstaff’ın Don Kişot’tan farkı, on yedinci yüzyıl edebiyatında pek rastlanmayan bir mizah duyarlığına sahip olmasıdır.

Shakespeare, yüz kırk kadar da sone bıraktı ardında. Bu soneler, hiç kuşkusuz özyaşam-öyküsel bir nitelik taşır ve bugüne dek kimsenin bütünüyle aydınlığa kavuşturamadığı bir aşk öyküsünden söz eder. Swinburne, “Ölümsüz ve tehlikeli belgeler,” diye niteler bu soneleri. Sonelerden birinde yeni platoncu ‘dünya ruhu’ öğretisine, kimilerinde de evrenin tarihinin çevrimsel olarak yinelendiği yolundaki Pythagorasçı öğretiye değinilir.

Shakespeare’in yazdığı son oyun The Tempest idi, (1611-12; Fırtına, 1935, 1964) Ariel ve karşıtı Calibon olağanüstü buluşlardır. Büyü kitabım ortadan kaldırıp büyü sanatından vazgeçen Prospero’nun, Shakespeare’in kendi yaratıcı Çalışmalarına veda edişini simgelediği de söylenebilir. Sh: 29-35

 

ÇAĞIMIZ BRİTANYA’SINDA EDEBİYAT

Zamanın yüzyıllık dönemlere bölünmesi yararlı bir alışkanlıktan başka bir şey olmadığına göre, okurlarımız bu alışkanlığa körü körüne bağlı kalmadığımız için bizi bağışlamalı. Ama £ene de, yazmaya on dokuzuncu yüzyılda başlayıp yirminci yüzyılda da sürdüren yazarlar arasında hiçbirinin bize Henry James (1843-1916) kadar yakın olmadığı inancındayız, onun için de bu bölümü James’le başlatıyoruz. Henry James, varlıklı ve aydın bir ailenin çocuğu olarak New York kentinde doğdu. Erkek kardeşlerinden biri, ünlü ruhbilimci William James’di. Henry James’in dostları arasında Turgenyev, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Wells ve Kipling’i sayabiliriz. Avrupa’yı epeyce gezdikten sonra İngiltere’ye yerleşen Henry James, ölümüne bir yıl kala İngiliz uyruğuna geçti.

James’in ele aldığı ilk izlerden biri de, Avrupa’da yaşayan Amerikalıydı. Avrupa’da yaşayan Amerikalının ahlaksal bakımdan Avrupalıdan üstün olmakla birlikte, kişilik açısından Avrupalı kadar karmaşık olmadığı kanısındaydı James. 1877’de The American (Amerikalı) adlı romanı yayımlandı. Bu romanın kahramanı son bölümde öç almaktan cayar. Ama caymasının nedeni bağışlayıcılığı ya da dinine bağlılığı değildir. Öç almasının, onu kendine haksızlık edenlere bağlayan zincire bir halka daha eklemekten başka bir işe yaramayacağını sezinlemiştir. Başka bir romanı, What Maitie Knew (1897; Maisie’nin Bildiği) dünyadan habersiz küçük bir kızın masum gözlerinden izlediğimiz acımasız bir öykünün ipuçlarını verir; kız olup biteni anlamadan anlatır öyküyü. James’in kısa öykülerinde bilinçli bir belirsizlik egemendir. Sözgelimi, en çok tartışılan öyküsü The Turn of the Screw (1898; Yürek Burgusu, 1988) en az iki yorum kaldırır. Hiç kimse, James’in bu öyküyü yazarken, bu değişik yorumlar için, hiçbirini benimsemeksizin çaba göstermiş olabileceğini kabule yanaşmamıştır. Son öyküsü The Sense of the Past (1917; Geçmiş Duyusu) bir türlü tamamlanmadı. James bu öyküsünde, Well ‘in Zaman Makinesi’nin etkisinde, kendini düşünmeye ve yalnızlığa vererek on sekizinci yüzyıla dönen ve en sonunda şimdi de nasıl bir yabancıysa geçmişte de öyle yabancı olduğunun farkına varan genç bir Amerikalının serüvenlerini anlatır. Henry James’in kendi yaşamı da farklı olmasa gerekir: Düşüncelere gömülmüş bir yalnızlık ve bir sürgün duyarlığı. Bütün yazarlar Henry James’i usta bilirler, ama kimse okumaz kitaplarını. Öykülerinden birinde, cennetin karşımıza lüks bir sanatoryum olarak çıkması anlamlıdır. Henry James umuttan yoksun yaşadı, ama otuzu aşkın ciltten oluşan yapıtlarının önemine ve yetkinliğine yürekten inandı.

Gilbert Keith Chesterton (1874-1936), yalnızca Peder Brown’in ve Katolik inancının etkili bir savunucusu değil, bir denemeci, eşsiz bir yaşamöyküsü yazarı, tarihçi ve şairdi. Desen ve resim çalışmaları da yapan Chesterton, dostu Hilaire Belloc’un kimi kitaplarını resimledi. Daha sonraları kendini bütünüyle edebiyata veren Chesterton’ın yazdıklarında hep güçlü bir resim öğesi göze çarpar. Kişileri, sahneye çıkan oyuncular gibidir. Canlı, ama gerçekdışı görünüm betimlemeleri belleğimizde yer eder. Chesterton, Finde siécle (19. yüzyıl sonu) diye anılan iç karartıcı yılları yaşadı. Edmund Bentley’e adadığı bir şiirinde, ‘sen ve ben gençken, dünya çok yaşlıydı gerçekten,’ der. Bu kaçınılmaz iç sıkıntısından onu kurtaran, Whitman ve Stevenson oldu. Ama gene de, o karamsarlıktan bir şeyler kaldı geriye; ürkünç olana duyduğu güçlü eğilimi sürdürdü Chesterton. Nitekim, en tanınmış romanı The Man Who Was Thursday’in. (1908; Bay Perşembe, 1988) altbaşlığı Bir Karabasan dır (A Nightmare). Chesterton, bir Edgar Allan Poe ya da bir Kafka olabilirdi, ama çok şükür Chesterton olmayı yeğledi. 1911 ’de, Büyük Alfred’in Danimarkalılara karşı giriştiği savaşları dile getiren The Ballad of the White Horse (Beyaz Atın Baladı) adlı bir epik şiir yayımladı. Olağanüstü bir benzetmeyle karşılaşırız bu şiirde: ‘Mermer, som ayışığı sanki; altınsa, donmuş bir ateş.’ Bir başka şiirinde geceyi şöyle betimler: ‘Dünyadan büyük bir bulut, gözlerden oluşan bir canavar.’Ballad of Lepanto (İnebahtı Baladı) da yabana alılır cinsten değildir. Şiirin son bölümünde, Yüzbaşı Cervantes, kılıcını kınına sokar ve hafifçe gülümseyerek, Kastilya’nın bilimsiz yollarında dolaşan bir şövalyeyi düşünür. Peder Brown öyküleri, en ünlü yapıtıdır Chesterton’ın. Her öyküde, çözülmesi olanaksız görünen, ama sonunda akla uygun bir biçimde çözülen bir olay sunulur. Paradoks ve nükte, on sekizinci yüzyılda dine karşı kullanılmıştı. Chesterton bunları dini savunmak için kullandı. Chesterton’ın Hıristiyanlık savunusu Orthodoxy (1908; Ortodoksluk) adlı yapıtını Alfonso Keyes İspanyol cay a büyük bir ustalıkla çevirmiştir. 1922’de Anglikan Kilisesi’nden ayrılan Chesterton Katolikliği benimsedi. Eleştirel denemelerinden, Ermiş Francis, Ermiş Thomas, Chaucer, Blake, Dickens, Browning, Stevenson ve George Bernard Shaw’la ilgili olanlar geliyor aklımıza. Bir de, The Everlasting Man (1925; Ölümsüz İnsan) adlı çok güzel bir insanlık tarihi yazdı. Yapıtlarının tümü yüz cildi aşar. Nüktelerinin ardında derin bir bilgi sezilirdi. Şişmanlığı ise dillere destandı Chesterton’ın: Bir gün otobüste kalkmış, üç kadına yerini vermiş. Zamanının çok sevilen yazarı olan Chesterton, edebiyat dünyasının en albenili kişilerinden biridir.

Bir madenci ile bir öğretmenin oğlu olan David Herbert Lawrence (1885-1930), çocukluk çağını, 1913’te yayımlanan Sons and Lovers (1913; Oğullar ve Sevgililer, 1989) adlı romanında dile getirdi. Önce ilkokul öğretmenliğini seçen Lawrence, 1911’de yayımlanan ilk romanı The White Peacock (Beyaz Tavuskuşu) ile birlikte yazarlıkta karar kıldı. Bir yıl sonra Frieda Weekley ile birlikte İtalya’ya yerleşti; 1914’te evlendiler. Aynı yıl The Prussian Officer and Other Stories’i (Prusyah Subay ve Başka Öyküler) yayımladı. Ardından Tlıe Rainbow (1915; sansürlü basımı 1916; Yağmur Kuşağı, 1975 / Gökkuşağı, 1984, 1990) Twilight in Italy (1916; İtalya’da Alacakaranlık), ona bir ödül kazandıran The Lost Girl (1920; Kayıp Kız, 1982), The Plumed Serpent (1926; Kanatlı Yılan, 1959) ve bir Avustralya gezisinden sonra Kangaroo (1923; Kanguru) geldi. Tıpkı puta tapanlar ve Walt Whitman gibi D. H. Lawrence da, bedensel aşkta kutsal bir yan olduğunu düşünüyordu. Lady Chatterley’s Lover (1928; Lady Chatterley’in Sevgilisi, 1981, 1985) adlı romanının üç değişik metninde, Lawrence bu düşüncesini yansıtmaya çalışır.

[ D. H . Lawrence,  Lady Cbutterley’in Sevgilisi'n'i üç kez yazdı. Floransa’da (1928) ve Paris’te (sınırlı sayıda basılan romanın sansürlü basımı İngiltere’de 1932’de yapıldı. Yazanımı onayladığı yazanı, 1928’de Floransa’da kendisince bastırılan yazımdır. Tam metin ancak 1959’da New York kentinde, |960’da da Londra’da yayımlanabildi ve yankılar  uyandıran bir davaya konu oldu.]  

Lawrence, kimi zaman açık tan açığa, kimi zaman ince bir örtüklükle dile getirir bu düşüncesini. Onu 1925’ten 1928’e kadar uğraştıran Lady Chatterley’in Sevgilisi belki de başyapıtıdır, ama başyapıtı olmasa bile en ünlü kitabı olduğu su götürmez. Lawrence’ı en sonun da öldüren veremin, onun duyarlılığını bilediği ve aşırı tutumlarını haklı gösterdiği de söylenebilir.

Öyle sanıyoruz ki, Lawrence’a saldıranlar ile Lawrence’ı savunanların azgınlığı, ona hep önyargılı bakılmasına yol açmıştır. Bu kalem kavgalarının artık son bulduğu günümüzde, büyük bir yazar olarak karşımızda durmaktadır D. H. Lawrence.

Arabistanlı Lawrence diye bilinen Thomas Edward Lawrence (18881935), bir söylence, destansı bir kişilik ve 1926’da yayımlanan The Seven Pillars of Wisdom (Bilgeliğin Yedi Temel Direği) adlı uzun düzyazı destanın ozansı yazarıdır. Oxford’da okudu. Arkeoloji uzmanıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap boylarının Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasına komuta etti. Kitabının biricik kusuru, bu serüveni özellikle anlatan sayfaların fazlalığıdır. Çok yürekli bir insan olan T. E. Lawrence, çok duyarlıydı da. Bir yerlerde, ‘zaferin bedensel utancı’ndan söz eder. Başka bir yerde, düşman alayının yiğitliğini şöyle över: ‘Bu savaşta ilk kez, kardeşlerimi öldürenlerin gözüpekliğinden övünç duydum.’ İtilaf Devletleri’nin 1918’de Araplara ihanet ettiği inancındaydı. Bu yüzden, bütün saygınlık ve ayrıcalığını (adını bile) bir yana bıraktı ve Shaw adıyla gidip Hava Kuvvetleri’ne girdi. Bir motosiklet kazasında öldü.

T. E. Lawrence yetkin bir Yunancacıydı. İngilizcedeki otuz kadar Odysseia çevirisi arasında onunki en iyilerden biridir.

Virginia Woolf (1882-1941), tanınmış bir yazar olan babası Sir Leslie Stephen’ın kitaplığında öğrendi ne öğrendiyse. Gerçekte şiire yatkın olmasına karşın romanı yeğledi ve bu alanda Henry James ve Proust etkisinde görülmemiş deneylere girişti. Aynı adı taşıyan en ünlü romanının kahramanı Orlando yalnızca bir birey değil, aynı zamanda eski bir aileyi örnekleyen bir tiptir. Uç yüz yıl yaşar ve bu uzun öyküsü içinde cinsiyet değiştirir. Night and Day (1919; Gece ve Gündüz), Jacob’s Room (1922; Jacob’m Odası), To the Lighthouse (1927; Deniz Feneri, 1982, 1989) ve The Waves de (1931; Dalgalar, 1974, 1988) Woolf’un güzel romanlarındandır. Flush’da (1933) Browning’lerin öyküsü köpeklerinin gözünden anlatılır. Virginia Woolf’un kitaplarında olay örgüsü, değişen bilinç durumları ve incelikle betimlenmiş görünümler kadar önemli değildir. Hem görsel, hem müziksel bir üslup kullanır. Woolf, ikinci Dünya Savacı günlerinde bir ırmakta canına kıydı.

Soylu Victoria Sackville-West (1892-1962), arkadaşı Virginia Woolf’un Orlando’da anlattığı soylu ailedendi. 1913’te, İngiltere’nin İran Büyükelçisi ve Verlaine ile Swinburne’ün yaşamöykücüsü Harold Nicholson’la evlendi. 1922’de yılın işlerini ve günlerini mevsimlere göre anlattığı The Land (Toprak) adlı şiiri yayımladı. Toprağın işlenmesine ilişkin öteki şiirleri The Garden (Bahçe), Orchard and Vineyard (Meyve Bahçesi ve Bağ) ve Some Flowers’ dır (Bazı Çiçekler). Otuz cilt tutan yapıtları içinde üç roman öne çıkar: The Edwardians (Edward Dönemi İnsanları), The Dark Island (Kara Ada) ve adını Milton’m Samson Agonistes’mm son dizesinden alan All Passions Spent (Bütün Tutkular Tükendi). Bu son kitabında anlatım geriye doğrudur. Hindistan genel valilerinden birinin artık yaşlanmış dul karısı, görkemli geçmişini anımsamaktadır, ama sonunda geçmişin bütün o ağırlığından bıkar ve geçmişinden kurtarır kendini. Bu kitap, tıpkı The Edwardians’da. olduğu gibi, İngiliz soylularının yirminci yüzyıl başlarındaki duygularını ve alışkılarını, şiirselliğin de eksik olmadığı bir incelik ve alaycılıkla aktarır. Bayan West, ayrıca, İngiltere’de ortaya çıkan ilk kadın yazar, aynı zamanda bir casus ve kösnül kitaplar yazarı Bayan Aphra Ben üstüne bir inceleme kaleme aldı; barok şair Andrew Marvell, Jan Dark ve Azize Teresa üstüne yazılar yazdı.

İrlandalı James Joyce (1882-1981) yüzyılımızın en olağanüstü yazarlarından biridir kuşkusuz. En büyük yapıtı Ulysses (1922) yoksun olduğu bütünlüğün yerine inceden inceye işlenmiş bir bakışımlar sistemi getirmeye çalışır. Bu dokuz yüz sayfalık romanda olaylar tek bir günde geçer. Her bölüm bir renge, insan bedeninin bir işlevine, bir organa, bir söz sanatına ve belirli bir saate denk düşer. Örneğin, bir bölümde kan dolaşımı ve abartma sanatının yanı sıra kırmızı renk ağır basar. Başka bir bölüm, soru-yanıt yöntemine göre düzenlenmiştir. Gene bölümlerden birinde, kahramanın yorgunluğunu yansıtabilmek amacıyla, anlatım da giderek savruklaşır, özensiz seçilmiş deyimler ve beylik sözler gitgide çoğalır. Ayrıca, Stuart Gilbert’ın belirttiği gibi, kitaptaki her öykü Odysseia’ nın bir bölümüyle örtüşür. Bölümlerden biri, bir sanrı niteliğindedir; hayaletlerle nesneler arasındaki söyleşimlerden oluşur. Dublin kerhanelerinden birinde geçer bu bölüm. Okurda bir sona eriş, bir yineleme, bir uyanış duygusu, uyandıran Finnegan’s Wake (1939) daha da tuhaftır. Ulysses bir uyanıklık kitabıysa, Finnegan’s Wake bir düşler kitabıdır. Finnegan’s Wake*in kahramanı Dublinli bir meyhanecidir; damarlarında Kelt, İskandinav, Sakson ve Norman kanı dolaşır. Her gördüğü düşte bu atalarından biri olur; dünyada akla gelebilecek kim varsa o olur. Romanın söz dağarı ilgeçleri ve harf-i tarifleri bir yana bırakırsak, aralarında İzlandaca ve Sanskritçeyi de sayabileceğimiz çeşitli dillerden alınmış bileşik sözcüklerden oluşur. İki Amerikalı bilim adamı, [Campbell ve H. M. Robinson] yıllarca uğraşıp A Skeleton Key to Finnegans’s Wake (Finnegan’s Wake İçin Maymuncuk) adlı ne yazık ki onsuz edilemez bir kitap yayımladılar.

Joyce’un yadsınmaz dehası, özünde sözseldir. Ne yazık ki, bu dehasını romanda tüketen Joyce iyi şiir yazmaya pek az yöneldi. Sözünü ettiğimiz kitaplarının çevrilmesi olanaksızdır. Ama The Dubliners’daki (1914; Dublinliler, 1987, 1990} adlı o güzel özyaşam-öyküsel romanı için aynı şey söylenemez.

James Joyce Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris, Zürih ve Trieste’de yaşadı. Kendi deyişiyle, sürgünde ve özlemde yazdı. Zürih’te öldüğünde yoksul, yorgun ve kördü. Virginia Woolf, Ulyssesin şanlı bir yenilgi olduğunu söylemiştir.

William Butler Yeats (1865-1939), T. S. Eliot’a göre, zamanımızın en önde gelen şairidir. Yapıtlar iki döneme ayrılır; ilk dönemi, İrlanda ulusal edebiyatının canlandığı bir evreye denk gelir. Yeats’in bu döneminin temel özellikleri müziğinin güzelliği, bile bile belirsizleştirilmiş imge düzeni ve sık sık eski İrlanda mitologyasına başvurmasıdır. Yeats bu döneminde hiç kuşkusuz Ön-Raffaellocu akımın şairlerinden etkilenmişti. Buna karşılık, ikinci döneminde, başka bir deyişle olgunluk evresinde bambaşka bir şair çıkar karşımıza. Şiirinde varlığını sürdüren mitologya artık süsleyici ya da geçmişe özlem duyan niteliklerinden sıyrılmıştır, anlam yüklüdür. Dahası, canlı ve somut, çağdaş imgelerle iç içe geçmiştir. Yeats’in şiiri dolaylı söyleyimleri değil açıklığı amaçlar. Evrensel bir belleğin varlığına inanıyordu Yeats. Tek tek bütün bellekler bu evrensel belleğin birer parçasıydı ve onu belirli simgelerle canlandırmamız olanaklıydı. Teosofik düşünme, Yeats’i yakından ilgilendiriyordu; daha birçokları gibi o da çevrimsel bir tarih öğretisi düşünüyordu. Dediğine bakılırsa, bu öğretiyi ona bir Arap gezginin ruhu açıklamıştı. Yeats’in gerçekçilikten bilinçli bir biçimde uzak kılınmış tiyatro yapıtlarını, Japon tiyatro sanatının tekniği etkiledi. Sözgelimi, oyunlarından birinin bir sahnesinde savaşçıların kılıçları düşmanlarının kalkanlarına iner. Yeats, bu sahnede, kılıçların kalkanlara çarpmaması ve bir gong sesiyle düşsel bir çarpışın vurgulanması gerektiğini belirtir.

Rastgele seçtiğimiz şu dize, bir güzellik ve derinlik örneğidir. Birkaç güzel kadın merdivenden ağır ağır inmektedir. Birisi bu kadınların ne için yaratıldığını sorar ve şu yanıtı alır: ‘Günah ve aşk gecesi için.’ 1923’te Yeats’e Nobel Edebiyat Ödülü verildi.

Bir mühendisin oğlu olan Charles Langbridge Morgan (1894-1948), Kent kontluğunda dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanlar’a tutsak düştü ve Hollanda’da dört yıl tutuklu kaldı. The Fountain (Çeşme) adlı romanında Hollanda’ya ilişkin bilgilerinden yararlandı. Morgan’ın yapıtlarında ele aldığı iki ana konu, insan duygularının tinselleştirilmesi ve aşk ile görev arasındaki çatışmadır. En önemli üç romanı Portrait in a Mirror (Aynadaki Portre), The Fountain ve Sparkenbroke’ dur. Portrait in a Mirror, sevdiği kadının portresini ancak onu tümden anlayabildiği ve bir daha birlikte olamayacaklarını öğrendiği zaman tamamlayabilen genç bir adamın öyküsüdür. The Fountain’da, birbirlerini seven ve sayan iki adamla bir kadının öyküsü anlatılır ve çözümlenir. En karmaşık kitabı olan Sparkenbroke’ da, Morgan, bir yazarın acı veren yetkinlik tutkusunu ve en sonunda bir başına kalışını dile getirir, imgelerin güzelliğine ve en ince duygu titreşimlerine ihanet etmek istemediğinden, akışı ağır bir anlatımı vardır Morgan’ın.

Henry James gibi Tlhomas Stearns Eliot da (1888-1964) Amerika Birleşik Devletlerinde doğdu. Gerek İngiltere, gerek dünyada Paul Valéry’ninkine benzer bir yeri vardır. İlk başlarda, açıkça ve bağlılıkla taşkın Ezra Pound’un yolundan gitti. 1922’de ilk ünlü şiiri The Waste Land (Çorak Ülke) yayımlandı. Yirmi yıl sonra Four Quartets (Dört Kuartet) adlı ilginç şiir kitabı çıktı. Eliot Quartet’lerden birinde, sözcükleri değil, yer yer başka bir dilden alınma, birbiriyle ilintisiz dizeleri kullanır. Böylece, yaygın bir Avusturya müzikhol şarkısı ile Verlaine’den bir dize art arda gelebilir. Arjantin’de Rafael Obligado, Las Quintas de mi tiempo (Benim Zamanımdaki Kır Evleri) adlı şiirinin ilk düzesinde aynı yönteme başvurmuştu; ama onun amacı hüzünlü bir etki uyandırmaktı, yoksa Eliot gibi çarpıcı bir karşıtlığı yakalamak değil. Eliot’ın, kişileri akılda zor kalan oyunları her şeyden önce deneysel bir değer taşır. Eliot, Shakespeare döneminin uyaksız on seslemli koşuk biçimi gibi, çağımızı yansıtacak bir koşuk biçimi bulmaya çalışıyordu. The Family Reunion’da (1939; Aile Toplantısı), yeniden canlandırdığı koroya, insanların duyumsayıp da söylemedikleri şeyleri söyletir. Büyük bir emek ürünü olan eleştinlerinde genellikle romantik akıma karşı Yeni-Klasik akımı yüceltme eğilimindedir. Dante ve Milton üstüne, Seneca’nın Elizabeth çağı tiyatrosuna etkisi üstüne incelemeleri de vardır.

1933 yılında İngilizf uyruğuna geçen Eliot, 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şiirleri, yazılırlarken nasıl yaz boz tahtasına döndüklerini unutturamayacaklar bize. Ama yer yer eşsiz olan bu şiirlere, geçmişe özlem ve yalnızlık egemendir. Zaman zaman Latin ozanlarındaki özlülüğü yakalar Eliot. Bir yerde, ‘tüfek için yaratılmış’ erkek geyiklerden söz eder. Dinsel bakımdan bir Anglo-Katolik, edebiyatla klasikçilik yanlısı, siyasette ise monarşi yandaşı olduğunu yazmıştı.

ÖZET KAYNAKÇA

Chesterton, G. K., The Victorian Age in Literature. Harvey, Sir Paul, The Oxford Companion to English Literature.

Kennedy, Charles W., The Earliest English Poetry.

Ker, W. P., Medieval English Literature.

Lang, Andrew, History of English Literature.

Legouis, Emile ve Cazamian, Louis, A History of English Literature.

Saintsbury, George, A Short History of English Literature. Sampson, George, The Concise Cambridge History o English Literature.

Sh: 74-83

Kaynak: Jorge Luis BORGES, DENEME-Bir Ada Bir Kıta, Türkçesi Celâl ÜSTER, Can Yayınları, Mayıs 1995 İstanbul

 

KELİME VE KELİMESİ KELİMESİNE ÇEVİRİ


Çevirmenlere çoğu kez kelimesi kelimesine mi yoksa anlama uygun çeviriyi mi tercih ettikleri sorulur ve çeviri kelimesi ile birlikte sık sık «serbest» sözcüğü kullanılır. «Kelimesi kelimesine» ve «anlama uygun» kelimelerinin niçin birbirleriyle zıt olduğunu tam anlayamadığımız için, bu sözlere kulaklarımızı tıkamalıyız; Ayrıca çeviri bağlamı içinde «serbest» sözcüğü de kulağımıza hoş gelmiyor. Fakat tecrübelerimiz daha çok dram ve nesir çevirilerine dayanıyor, şiir çevirisi yapana «serbest» sözcüğü hiç de o kadar korkunç gelmeyebilir. Her kelimenin bir anlamı var, kelimesi kelimesine çeviri çoğu kez bundan dolayı cümlenin anlamına da uygun düşer ve çevirmenin o meşhur özgürlüğü bazen yalnız kötü durumlardan ve dip notların anlaşılmaz ürkekliğinden doğan özgürlükten öteye geçmez.

«Beans» kelimesi tabii ki her zaman «Bohnen» olarak çevrilmez, «my beans» kelimesi kelimesine de, anlamına uygun olarak çevrildiğinde de «Mein Brötchen» veya sosyal durumların değişikliğine göre «Mein Fressen» olarak Almancaya çevrilmelidir. Salinger’in anlatıcısı Seymour, en ciddi edebi sorunlarda bile süsleme vardır, diyor. Salinger 5. cadde için «cold potato» deyimini kullanmıştır; cold kelimesinin Almancaya «heiss» mı yoksa «kalt» olarak mı çevrileceği kesinlik kazanmamıştır.

Amerikalılar da bizim her zaman dediğimiz gibi «wie eine heisse Kartoffel» mı diyorlar veya Salinger «cold» diyerek kendi şivesini mi yoksa Newyork’da kullanılan Newyork ağzını mı kullanmıştır acaba?

Bu durumda «kalt» kelimesinin, «heiss» olarak çevrilmesi daha doğru olacaktır; «kalt» kelimesinin, kelimesi kelimesine de, anlama uygun olarak da «heis:s» olarak çevrilmesi, çevirmenin özgürlüğünden kaynaklanmıştır.

Serbest çeviriyi çok fazla seven çevirmenler için bazı nahoş durumlar meydana gelebilir. Bir zamanlar bizim de tespit ettiğimiz gibi, bir çevirmen «undertaker» kelimesini Almancaya kelimesi kelimesine, anlama bakmaksızın «Unternehmer» olarak çevirmiş ve çeviriden tıpkı «Bauunternehmer» gibi bir anlam çıkmış, «Undertaker» ile ilgili diğer bütün kelimeler de inşaat mühendisliği alanı ile ilgili olmuş; böylece tabutlar alet sandığı, yas için kullanılan mendiller, tabut örtüsü v,s. gibi anlamlara sahip olmuştu. Çevirmenin bir kelimeyi anlamını kontrol etmeden olduğu gibi çevirmesinden daha kötü ve aralarındaki benzerlikten ötürü çok içiçe olan kelimelerden daha tehlikelisi olamaz. Menşei aynı olan kelimeleri çoğu kez tamamen farklı çevirilerin asıl nedenidir ve bundan dolayı belki de Hollandacadan Almancaya çeviri yapmak, Rusçadan Almancaya çeviri yapmaktan daha da zordur.

Shaw’ın «Caesar und Cleopatra» eserinin çevirisinde bir kelime bize oldukça sıkıntılı anlar yaşattı. Shaw‘in kitabın sonsözünde «Jude» kelimesinin karşıtı olarak kullandığı «gentile» kelimesi. Shaw kelimeyi şöyle açıklıyor : «Bir Yahudi ile Gentile arasındaki fark, bir İngiliz ile bir Alman arasındaki fark gibidir. İngilizlerin özelliği daha çok konumlarından ileri gelir, ırkçı değildirler.»

Gentile kelimesini, «Yahudi olmayan ırk» yoksa «dinsiz» olarak mı çevirmemiz gerektiğini tam bilmediğimizden, uzun süre tereddüt ettik, sağa sola başvurup sorduk; her ikisi de olabilirdi, her ikisi de kelimesi kelimesine ve anlama uygun çevrildiğinde esere tam uyuyordu. Sonunda İngilizcede tam olarak dinsiz anlamında kullanılan bir kelime bulduk : «pagan» veya eski İngilizcede kullanılan «heaten». Asıl sorun, Shaw’m Jude kelimesini ırkçı anlamda ele alıp, onun teolojik ve dini anlamının da olabileceğini düşünmemekle, devrindeki —eser 1898 yılında yazılmıştır— meşhur hataya düşmesinden ve gentile kelimesini, teolojiden bağımsız olmamasına rağmen, ırkçı anlamına zıt anlamda seçmesinden kaynaklanıyor. Fakat çevirmenin görevi, çevirdiği yazarın hatalarını düzeltmek değildir. Teolojideki «gentes» kelimesinden gelen «gentile», hepsi Yahudi olmayan Yahudiler, hepsi Hristiyan olmayan Hristiyanlar ve Yahudi olmayanlar için kullanılmaktadır; yani dinsiz toplum demektir. Bunun dışında, Romalı asiller kendilerini «populos», halkın karşıtı olarak «gentile» diye adlandırırlardı, Julier, Fabier gibi gentile isimleri vardı, böylece gentile kelimesi belki o devirde ‘asil’ veya ‘asil doğmuş kişi’ anlamında kullanılıyordu.

Shaw bu kelimeyi kesinlikle asil kişi anlamında kullanmış olamaz, zira onun zamanında İngiltere’de bir çok Yahudi ailesine asalet unvanı verilmişti, Yahudi’nin karşıtı olarak «ikamet eden kişi» kelimesi ise bize daha da kötü geldi: Rheinland ve Westfalen bölgelerinde, Polonya’da ve Rusya’nın değişik bölgelerindeki Yahudiler, başka yerlerden gelen bir çok insandan daha da yerli sayılırlardı. Dili ve yüreği ile tam Köln’lü olanların, Leicester, Bounes Aires veya Newyork’da oturan birçok Yahudi aileleri var ve İngiltere’den Avustralya’ya giden gemide, alman olarak göz altına alınmış, sonra da jurnalci veya casus zannı ile Avrupa’dan çıkartılan Yahudi mülteciler, kötü şöhreti olan o meşhur Ostermann şarkısını, belki Köln’lü askerlerin de söylediği hararetle söylemişlerdi. Yahudi mülteciler de, o Köln’lü askerler kadar gentile idiler.

Gentile kelimesi «ikamet eden kişi» ve aynı zamanda «Elit tabaka» anlamında kullanıldığında, örneğin Amerika’da bazı klüb ve lokallerde «yalnız gentile girebilir» yazısı okunduğunda, çeviri zorlaşır ve çeviri olarak insanın aklına «Yahudiler istenmiyor» gelebilir, bu böyle zenciler de hariç tutuluyordur şüphesiz, ama onların dışlanması, tabelalarla vurgulanması gerekmeyecek kadar normaldir.

Bir İngiliz ile bir Alman arasındaki fark, bir İngiliz Yahudi’si ile bir Alman Yahudi’si arasındaki farkla aynıdır. Ren bölgesinden bir katolik ile Bavyera’lı bir katolik arasındaki fark, Bavyera ile Ren bölgesi arasındaki farka benzer; öte yandan bir Hollanda’lı ile Ren bölgesinden bir katolik, Bavyera’lı ile Ren bölgesinden olan biri ile olduğundan daha çok ortak özelliklere sahiptir. Bu durum, din olgusunun, o devirde insanları, altında yaşadıkları gök yüzünden daha az etkilediğini gösteriyor; İnsanlık, kelime olarak değil de kelimesi kelimesine ele alındığında, insanların birbirleriyle aynı olmadığı görülür, ama hepsi de aynı ölçüde farklı, aynı ölçüde birbirleriyle akraba, ve birbirlerine aynı ölçüde yabancıdırlar. Belki de İsrail’de gentile ile günün birinde Yahudilerin karşıtı olarak kabul edilecek olan insanlar arasındaki savaş devam edecek, hatta bu savaş belki çevirmenlerin «Yahudi ve gentile» kelimelerinin çevirisinin, bizim için yarattığı zorluklardan bizi kurtarana kadar bir süre daha devam edecek.

Sonunda gentile kelimesini «Heide» olarak çevirdik, Shaw’ın ne kastettiği tam bilinemediğinden, buna izin verildi, belki de Shaw Hristiyan ve Heide anlamından daha çok Yahudi olmayan insanı kast ediyordu, ama Hristiyanları Yahudi olmayanların arasına sokmak da bize ters geldi.

Heinrich Böll’den çeviren : Nuran ÖZYER

Kaynak: Denemeler Seçkisi, (Almanca Edebiyatlardan), Hazırlayan : Gürsel AYTAÇ, Gündoğan Yayınları, 1990 Ankara