Milliyetçilik

THE SHOCK DOCTRİNE (2009) Felaket / Vandal Kapitalizm


 Yönetmen: Mat Whitecross, Michael Winterbottom  

Senaryo: Naomi Klein  

Ülke: İngiltere

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 09 Şubat 2009 (Almanya)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular Ewen Cameron, Janine Huard , Naomi Klein, Franklin D. Roosevelt, Milton Friedman

Çeviri: Deniz KOCATÜRK ve Murat KOCAMAN

Özet

ŞOK DOKTRİNİ Naomi Klein’in kitabından uyarlanmıştır.

Yazarın tanımı şöyle:
ŞOK DOKTRİNİ:
Felaketlerden planlı bir şekilde yararlanarak bunlarla kombine edilmiş ekonomik fırsatların kullanımına felaket kapitalizmi diyor.

Sosyalist sistemin çökmesinden sonra neo-liberalizmin argümanı, serbest pazar ekonomisinin ancak özgür ortamlarda kurulup, yeşerebildiği, bu bağlamda da, demokrasinin daha fazla ülkeye götürülmesi gerektiği üzerinde temellendi. Ancak sorun bunun nasıl başarılacağıydı. Diğer bir deyişle, ABD ‘nin güdümünde “demokrasi”lerin nasıl kurulacağıydı.

Bu amaçla, demokrasinin ihraç edilmesi gereken ‘aday’ ülkeler sıralandı. 2001’den sonra bu ülkelerin bir kısmı “şeytan ekseni” altında gösterilirken, diğerleri, “kifayetsiz” ülkeler listesine layık görüldü. Sonuç olarak, bu ülkeler başta olmak üzere, dünya, liberal ekonomiyi temel alarak özgürleştirilmeliydi, neo-con’ların teorisyenlerine göre.

Kapitalizmin, böyle bir ekonomik projeye uygun, toplumsal yapılanma ve ruh halini tetikleyecek politik olayları, eğer kendiliğinden ortaya çıkmazsa bizzat yaratmaya çalıştığı yeni bir olgu değil. Yine de, ister doğal, ister toplumsal felaket olsun tüm ülkeyi kapsayan ‘şok anları’nın bu tür fundamental dönüşümleri hızlandırdığı bir gerçek. Naomi Klein, “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi”adlı son kitabında işte bu ‘şok anları’nı, bunları hazırlayan etmenleri ve sonrasında hayata geçirilen sistemi ayrıntılı bir şekilde analiz ediyor.

Anti-global hareketin ‘Das Kapital’i olan görülen “No Logo”nun (2000) yazarı, gazeteci ve aktivist Klein “Şok Doktrini” kitabında, ABD emperyalizminin, bir avuç küresel şirketin (corporate) çıkarı için doğal felaketler, savaşlar ve her türlü ulusal krizi, söz konusu ülkenin doğal kaynakları ve kamu kuruluşlarını özelleştirerek serbest pazar ekonomisini dayatmak için nasıl kullandığını yüzlerce belge ve örnekle ortaya koyuyor.

Bu stratejinin kökünü ise, Chicago Üniversitesi’ni bu konudaki görüşleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle “Chicago Okulu”na dönüştüren Milton Friedman’a dayandırıyor. Prof. Cameron’un geliştirdiği psikiyatride tedavi amaçlı kullanılan şok terapi’nin nasıl tutukluların sorgulamalarında kullanıldığından başlayarak, elli yıl önce Chicago Üniversitesinin iktisat bölümünün Milton Friedmanın yönetiminde ekonomiye uyarlanışını ve günümüze kadar uzanan hikâyesini Naomi Klein’nin üniversitelerde verdiği seminerlerden kesitler, CIA tarafından işkence görmüş biriyle yaptığı röportaj ve CIA belgeleriyle birleştirerek yorumluyor.

Friedmanın ve Chicago Okulu iktisadının görüşleri doğrultusunda, ekonomik politikalar, şok ve dehşet salan savaşlar ile 1950lerde CIAin finanse ettiği üstü örtülü elektroşok ve duyusal yoksunlaştırma deneyleri arasında doğrudan bir bağ vardır ve bu bağ günümüzde Guantanamo Körfezindeki hukukdışı hapishanelere kadar devam ettirilmiştir.

Şilideki 1973 Pinochet darbesinden Brezilya’ya, Uruguay’dan Arjantin’e ve 1989’da Çin’de Tiananmen Meydanı katliamına kadar dünyanın manzarasını değiştiren olaylarda şok doktrini yönteminin nasıl uygulandığını ve büyük şirketlerin çıkarlarını kollayan yeni kapitalizm modelinin dünya halkları adına nasıl bir yıkım ve yoksulluğa yol açtığını takip ederek arşiv görüntüleri eşliğinde sunmaktadır.

Belgesel Metni

Bir şok devleti Bu, kötü bir şey olduğunda bize ne olacağıyla ilgili değil. Bu, hikâyemizi bitirdiğimiz zaman bize ne olacağıyla ilgili Geçmişimizi kaybettiğimizde, şaşırmış hâle geldiğimizde. Odaklanmamızı sağlayan, uyaran, ve şoktan çıkmamızı sağlayan Geçmişimizdir Kriz dönemleri, şuan içerisinde bulunduğumuz kriz gibi geçmişimiz hakkında düşünmek için çok iyi bir zaman. sürekliliği düşünmek için, köklerimizi düşünmek için. Kendimizi insanlığın uzun mücadele hikâyesine yerleştirmek için çok iyi bir zaman.

Dr. Donald Hebb: Hikâyemiz 1 Haziran 1951′de başIıyor. BatıIı haber alma ajanslarının temsilcileri gizlice Montreal’s Ritz-Carlton’daki otelde akademisyenlerle bir araya geldi. Toplantı, askeri finansman ile desteklenen McGill Üniversitesi’ndeki duygusal yoksunluk çalışmalarını araştırmak için yapıImıştı. Duygusal yoksunluk, aşırı monotonluğu üretmenin bir yoludur. Kritik kapasite kaybının ana nedenlerindendir düşünceler daha az belirginleşir ve denekler, hayal edememekten bile şikâyetçidirler. Hayalleri olmayan üniversite öğrencileriniz varsa, kötü bir yoldasınızdır.

Fiziksel rahatsızlık ve ağrıların bile yoksunluk koşullarından daha katlanılabilir olduğu üzerinde çalışmalar yaparken ilk kez düşünmeye başlamıştım.

Hebb araştırmayı durdurmaya karar verdi. Kısır bir silahın, acımasız bir potansiyel silah olabileceğini önerdiğim zaman hiç bir fikrim yoktu. Ancak, McGill’deki deneyler devam etti hem de Dr. Ewan Cameron gibi iddialı bir psikiyatrın elinde. Cameron, bizim yaptıklarımızdan daha fazlasını yaptı. Biz çalışmaları, deneği istediğimiz zaman eskiye döndürebileceğimiz anlayış ile yapmıştık ve bazılarında da başarılı olduk. Cameron’ın hastaları o kadar şanslı değillerdi. Çalıştığı Allan Memorial Enstitüsü ürkütücü bir hapishaneye benzemeye başlamıştı. Cameron, psikiyatri hastaları üzerinde tuhaf deneyler icra ediyordu. Cameron, hastalarının hafızalarını silerek tekrar yazılabilir boş yazı tahtası yapmak istedi.

Janine Huard dört çocuğa sahip bir anneydi doğum sonrası depresyon yaşıyordu.

Janine Huard: “Yarın bir şok tedavisine alınacaksın. ” dendiğin zaman titremeye başlıyordum. Öyle korkmuştum ki, çok titriyordum. Başka bir odada uyandım kafam çok karmaşık ve üzgündüm daha sonra da beni çok üzgün hâle getirmişti. Etrafta dolaşan zombi gibi oluyorsunuz.

Cameron, şok terapisi ve uyku terapisini bir araya getirdi. Ve arka arkaya tekrarlanan kaset kayıtları. Diyor ki: “Janine, Janine sorumluluklarından uzaklaşıyorsun. ” “Sen çocuklarını ve kocanı korumak istemiyorsun. “ Hep aynı şey. Kulağa sorgu ediliyormuşsunuz gibi geliyor.

Evet, sogulama, ama hangi amaçla?

 Bu, CIA’in Camero’nun araştırmasını pratiğe dökmesinden çok önceydi. KUBARK olarak bilinen “karşı sorgulama klavuzunda” bu teknikler yer almaktadır. Bunlar kılavuzda yer alan sözlerdir: Bu el kitabındaki temel bir hipotezi tekniklerin bir kişilik regresyonu üretme yöntemleri üzerine kuruludur. Bazı olumsuz şeyler arasında son derece kısa bir zaman aralığı vardır. Psikolojik şok ve felç gibi. Deneyimli sorgulayıcılar görünür gerçeğin farkındadırlar. Ve “kaynağın” telkine ne zaman açık olduklarını bilirler. “Kaynağın” şoka gireceği anı anlarlar.

**

Bir Diğer Dr. Shock Aynı zamanda, Dr. Ewen Cameron’un gerçekleştirdiği deneylerinden ayrı bir başka şok türü çok uzakta değildi. Milton Friedman Chicago Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veriyordu. Friedman, ekonomik şok terapisinin, toplumun yeniden düzenlenmiş kapitalizmin en saf hâlini kabul ettireceğine inanıyordu.

Ekim 2008′de 1929′daki krizden beri görülmüş en büyük finansal krizin ortasında Naomi Klein, Milton Friedman hakkında konuşmak için Chicago Üniversitesi’ne gitti.

Naomi Klein: Milton Friedman 90 yaşına geldiğinde Bush, Beyaz Saray’da onun adına doğum günü partisi düzenledi. O gün Geoerge Bush dahil herkes konuşma yaptı. Ama Donald Rumsfeld tarafından yapıIan konuşma gerçekten etkileyiciydi. Rumsfeld’in konuşmasındaki benim en sevdiğim alıntı şu: “Milton, fikirlerin sonuçları olduğu gerçeğiyle şekillenmiş bir kişidir. “Benim burada tartışmak istediğim şey Wall Street’te gördüğümüz ekonomik kaos ve Main Street’te, ve Washington’da tabii ki, pek çok faktörün meyvesidir, ama bunların arasında Milton Friedman’ın fikirleri de vardır.

**

Wall Street’te yaşanan 1929′daki çöküş, 1930′daki Büyük Buhran’a yol açtı. Friedman’ın tezi, Roosevelt’in bir konuşmayla duyurduğu “Yeni Anlaşma”ya muhalefet oldu. Bizim en büyük birincil görevimiz, insanları işe yerleştirmek. Akıllıca ve cesurca yüzleştiğimiz zaman aşılamayacak sorun değildir. Bu inancımı savunmam için bana izin verin. Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir. Ekonomist John Maynard Keynes’in etkisiyle Roosevelt, insanların tekrar iş sahibi olabilmeleri için kamu istihdam politikasını uygulamaya başladı. Bugün yaşadığımız durgunluk hafızanın gerilemesidir. Milyonlarca erkek ve kadına istihdam sağladık ve böylece güven ve umut geri gelecektir. Bu o kadar basit değildi. Buhran, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar devam etti. Ancak savaştan sonra, Marshall kapsamına giren Keynes modeli Avrupa’da yayılmaya başladı. Onun ilkeleri yaygın bir şekilde kabul edildi. Ancak, Chicago Üniversitesi’nin Ekonomik Bölümü öyle düşünmüyordu.

Naomi Klein: Milton Friedman, üniversiteden, “Yeni Anlaşma”ya karşı bir savaş başlattı. Friedman, Mount Pellerin Society adlı bir grubun üyesiydi. Bu grup Avusturyalı Ekonomist Friederich von Hayektarafından kurulmuştu. Grup, hükümetin hizmet vermeyi ve piyasalara müdahale etmeyi durdurduktan sonra ekonominin kendisini düzelteceğine inanıyordu. 50′li yıllarda çılgın olarak görülüyorlardı Ancak, son 30 yılda ekonomik doktrinleri baskın hâle gelmeye başlamıştı. “Şok Doktrini” adlı tez bu dünya politikaları bize anlatıldığı zaman bir peri masalı olarak anlatıldı. Özgürlükleri ve demokrasileriyle dünyanın ilgisini çekmediler ama şoka, krize ve olağanüstü hâle ihtiyaçları vardı. Milton Friedman, krizin yararlarını anladı. Sadece gerçek ya da algısal kriz, gerçek bir değişimi üretir. Bir kriz oluştuğunda eylemler, etrafa yayılmış düşüncelere bağlıdır.

İIk Test: Şili

Bu okulun ilk projesi olarak da, demokratik bir seçimle başa gelen Salvador Allende’nin ABD destekli askeri bir darbeyle devirilmesinden sonra ülkeye gelen “okul” öğrencilerinin  ülke kaynaklarını özelleştirdiği Şili’yi örnek gösteriyor. Faşist Pinochet’in çok sayıda ekonomi uzmanı Friedman’ın öğrencisi olduğu için ‘Chicago Okulu Devrimi’ olarak adlandırılan Şili darbesinden sonra Friedman’ın oğlanları her türlü kesinti ve pürüzden arınmış, saf bir kapitalizm yaratmak, Friedman’ın ilk defa kullandığı deyimle, “ekonomik şok tedaviyi uygulamak amacıyla Arjantin, Uruguay, Bolivya’ya geçip, devlet ekonomilerini paramparça etme taktiklerini örneklerle irdeliyor.

Friedman’ın öğrencileri büyük bir şok ve krizden yararlanmayı ilk olarak Şili’de öğrendiler. Şili Üniversitesi Genellikle, neoliberalizmin resmi hikâyecileri, resmi gazetecileri Şili’den bahsetmezler. Onlar, Thatcher ve Reagan’ı anlatırlar, bu şekilde daha fazla takdir edilirler. 50′li ve 60′lı yıllarda Şili’nin ileriye dönük kalkınma politikaları bölgedeki bir etkiydi. Hükümet sağlık, eğitim ve endüstriye yatırım yapıyordu. Amerikan şirketleri, çıkarları için endişeleniyordu. Buna karşıIık, ABD Dış İşleri Bakanlığı Şili ve Güney Amerika’nın diğer ülkelerindeki öğrencilere Friedman’ın serbest ekonomi çalışmalarına katıImaları için sponsor oldu. Chicago Üniversitesi, Şili Katolik Üniversitesi ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği, pek çok öğrenci Chicago Üniversitesi’ne geldi bizim tarafımızdan eğitildiler ve doktora aldılar. Bu öğrencilerin Şili’ye geri döndüğü düşünülmektedir.Santiago’daki Katolik Üniversitesi Ekonomi Bölümü küçük bir Chicago Okulu oldu. Programın sorumlu ekonomisti Arnold Harberger kendisini ciddi bir misyoner olarak nitelendirdi. 1970 yılında, Salvador Allende’nin Halk Birliği hükümeti ekonomideki büyük sektörlerin millileştirilmesi üzerine bir seçim kazandı. Şili’nin telefon şirketinin çoğunluğu Birleşik Devletler şirketi ITT’ye aitti. ITT başkanı Allende’nin başkan seçilmesini engelleme girişimine başladı ve Beyaz Saray başkanı Richard Nixon da onu destekliyordu. Ben orada değildim, ama şimdi bildiğimiz bir gerçeği size söyleyebilirim. Nixon, CIA’e talimat verdi ve Allende’nin başkan seçilmesinin önlenmesini emretti. Aslında, Allende seçildikten hemen sonra benim Şili askeri üzerinde baskı yapmamı sağlamaya çalıştı. CIA’in tüm çabalarına rağmen, Allende, başkan olarak yemini etti. Richard Nixon, ekonomik bir kriz yaratması için CIA’e emir verdi.Bay Nixon, Amerika Birleşik Devetleri ve Şili başkanı değil. Bay Nixon’a karşı aşağılayıcı bir terimim var: Bay Nixon, Şili başkanına ne zaman saygı gösterdi?

 Askeri darbe için hazırlıklar başladı. Kendilerine “Chicago Boys” diyen Şilili’ler 500 sayfalık “Tuğla” adlı bir ekonomi planı hazırladı. Birleşik Devlet fonları ile ekonomiyi istikrarsızlaştırmak için her şeyi yaptılar. Kamyon sürücüleri greve gitti, fabrikalar ve mağazalar durma noktasına geldi. 29 Haziran 1973′te başarısız bir darbe girişimi oldu. 11 Eylül’de, ordunun liderlerinden General Pinochet önderliğinde Başkanlık Sarayı’nda saldırı başaldı. Savaş Şoku Şili, 41 yıl boyunca huzurlu demokrasi kuralı ile yaşıyordu ama artık devrildi. Pinochet ve destekçileri darbeyi bir savaş olarak nitelendirdi. Kesinlikle bir savaş gibi tasarlanmıştı. Bir Şilili şok ve dehşet için öncü oldu. Salvador Allende Sadece, vatansever ve kolcu güçlerin ilhamı ile ülkeyi kaostan çıkarıp Salvador Allende’nin Marksist Hükümeti’ni yıktık. Chicago Boys, TUĞLA adlı ekonomik planı Pinochet’e teslim etti. Daha sonraki günlerde 13 binden fazla aleyhtar tutuklandı ve hapsedildi. Binlerce esir Ulusal Stadyum’da yollandı ve işkence edildi. Şili, dünya çapında ünlü olmaya başlamıştı.

- Kaç kişi var? 10 bin.

**

Kasım başında, 5 bin tutuklu serbest bırakıldı. Geride kalan 900 kişi diğer gözaltı merkezlerine gönderildi. Bir aydan az süre sonra FIFA Şili’ye izin verdi ve Dünya Kupası elemeleri aynı stadyumda yapıldı. Rakipleri Sovyet Rusya’ydı ve orada oynamayı reddettiler. Sonrasında, Şili boş kaleye gol atarak puan aldı ve 1974′teki Dünya Kupası finallerine kadar çıktı.

Ekonomik Şok

Pinochet, şoktaki nüfusa Chicago Boys’un önerdiği politikaları empoze etti. Bu politika, fiyat kontrollerinin kaldırılması, devlet şirketlerinin satılışı, ithalat engellerinin kaldırılması ve devlet harcamalarının kesimleriydi. Sonrasında, Friedman, açıkça Şili deneyimlerinin önemini kabul etti. Komünizm’e karşı yapılan ilk hareketimiz bu olmuştu ve serbest piyasa hareketi tarafından değiştirildi. Bu işe yaramadı. Bir yıl sonra enflasyon yılda %375 oranına çıktı. Dünyanın en yüksek enflasyonuydu. Mart 1957 yılında, Arnold Harbenger ve Milton Friedman Santiago’ya gitti. O, gerçek ekonomik krizde kimsenin kullanmadığı bir ifade kullandı. O, buna “Şok Tedavisi” diyordu. O, salgında acı çeken bir ülkeye yardım edecek bir doktor olduğunu söylüyordu. Ve reçetede sadece o ilaç vardı: Şok tedavisi. Friedman, General Pinochet şok tedavisi fikrini çekici bulduğunu yazdı. Sadece geçici işsizliğin biraz sıkıntıIı olacağını söyledi. Hızla belli oldu ki, Friedman’ın ekonomik politikaları fakirlere kötü sonuçlar doğururken, zenginlerin yararına oluyordu.Ortalama gelire sahip bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için harcamalarının %74′ünü gıdaya yöneltmeleri gerekiyordu. Otobüs ücretleri ve süt gibi öğeler lüks sayılıyordu. Böylece Pinochet daha sonra yakın arkadaş olacağı bir İngiliz bakanının okulda süt dağıtımı hareketinden kurtulmuş oldu. Bu ekonomik politikaları uygulamak için korkulacak bir düşmanın olması gerekiyordu. Bunun Marksizm üzerinde gerçek bir zafer olduğuna inanmıyorum. Marksizm hayalet gibidir onu yakalamak çok zor, hatta imkânsızdır. Friedman ve Harberger özgürlük ve demokrasi ile el ele giden serbest piyasa ekonomilerini savundu. Ama Şili’de bu fikirler, askeri diktatörlük kapsamında uygulandı. Yani, tam tersi geçerliydi. Latin Amerika’da yaşayan insanların çoğu, milyonlarca kişiyi etkileyen ekonomik şoklar ile başka türden bir topluma inananlar üzerinde yaygın hale gelen işkence arasında direkt bir bağlantı olduğuna inanıyor. Onlardan birisi Orlando Letelier idi. Letelier, Washington’da Allende’in büyükelçisiydi. Leteiler, Amerika’ya sürgün edilmeden önce Pinochet’in cezaevlerinin birinde tam bir yıl geçirdi. Bu görüntüler kaynak dosyadandır. Letelier, 1976′da şöyle yazdı: “Ekonomik plan yürürlükte kalmak zorundaydı ve sadece Şilili’ler bağlamında, yüzlerce kişi öldürüldü. Tüm ülke çapında toplama kampları kuruldu ve 3 yıl içerisinde 100 binlerce kişi hapsedildi. “ Bir aydan az bir süre sonra, Letelie, otomobiline konan bir bombayla öldürüldü. Bugün, güçIü bir bomba genellikle sessiz olarak bilinen elçilik yolunda güçIü bir bomba otomobili parçaladı. Şilili Orlando Letelier Salvador Allende’nin Marksist rejiminin son aylarında dışişleri bakanı olmuştu. Pinochet’in gizli polis üyesi Michael Townley bombalamanın arkasındaki isimdi. CIA bilgisi dahilinde Birleşik Devletlere sahte bir pasaport ile girmişti. Şili’nin adalet sistemine güveni var mı?

 Bir vatansever olarak, bir anti-Marksist savaşçı olarak ve bir cunta destekçisi olarak benim tam güvenim var. Onun güvenine rağmen, Townley Birleşik Devlet’lere iade edildi ve Letelier cinayetinin sorumlusu olarak mahkum edildi. Pinochet, Şili’yi 17 yıl boyunca askeri diktatörlük ile yönetti. Ancak, röportajda Harberger ile görüşmeyi reddetti. Uzun bir serbest ekonomi sistemi içerisinde uzun süreli baskıcı bir hükümet olarak kalamazsınız. Orlando Letelier cinayetinin gerçekleştiği yıl Milton Friedman, Nobel Ekonomi Ödülü’ne lâyık görüldü. Sizin neler olduğuna dair çarpık fikirleriniz var. Size bazı gerçekleri söyleyeyim: İlk olarak, Şili’ye gitmeden önce oradaki üniversiteler tarafından iki onursal derece teklif edildi. Onları reddettim, çünkü bu üniversiteler kısmen de olsa, kamu fonları tarafından destekleniyordu. Ben, Şili’deki herhangi bir politik sistemden destek alıyormuşum gibi görünmek istemedim. Ben Şili’nin bir temsilcisi değilim, danışmanı da değilim. Şili hükümetiyle hiçbir bağlantım da yok. Ve şimdi Profesör Milton Friedman 1976, İsveç Nobel Ödül Töreni

“Friedman evine dön!” Bu olay için çok üzgünüm. Daha kötüsü olabilirdi. Devrim Yayılıyor Neden Şok Doktrini üzerine çalışıyorum?

 Bu saf kapitalizmin vahşi geçmişine dair bir hikâye anlatmak için mi?

 Kapitalizm, kontrolsüz bir şekilde dünyaya hakim oldu. Şili, Chicago Okul politikalarını destekleyen Güney Amerika’daki tek ülke değildi. Friedman’ın destekçileri Brezilya’daki önemli bölgelere ve Uruguay hükümetine önemli tavsiyeler veriyordu. Daha sonra, 26 Mart 1976′da Arjantin’deki bir askeri darbe Isabel Perón hükümetini devirmek istiyordu. General Videla önderliğindeki ordu Arjantin’deki üç bölgede kontrolü ele aldı. Chicago Boys, askeri yönetime önemli mesajlar verdi. Büyük bir ekonomik sistem ve sosyal mühendislik için fırsat ele geçirdi. Darbe bir yıl içerisinde, %40′Iık bir ücret düşüşüne sebep oldu. Fabrikalar kapandı ve yoksulluk arttı. Bu ekonomik politikaların kabulü için Şili’deki gibi halkın terörize edilmesi gerekiyordu. Videla, Pinochet’in deneyimlerini öğrendi. O, insanları yok etme taktiğini uyguladı. Kamu ve özel korku arasında bir denge sağlandı. Ortadan kaldırma güpegündüz yapılıyordu ve her zamanki gibi inkâr ediliyordu. Biz, Arjantin toplumunu savunuyoruz Bu oyunun kuralları sıradışıdır. Biz aramadık ve provoke etmedik. Şili ve Arjantin ordusunun kullandığı pek çok teknik Birleşik Devletler’in etkisi altındaki Amerikan Okulları’nda öğreniliyordu. İşkence teknikleri öğretildi. Tecavüz için soyundurma, sivri nesnelerle işkence, el ve ayak kırma, gözleri dışarı çıkarma, dağlama Latin Amerika’da insan haklarını ihlal eden pek çok rejim var. Siyasi cinayetler, işkence, sürgün, yargısız infaz, bunların hepsi o okullarda öğrendiklerin tekniklerden bazılarını içine alıyor. Haklı olabilirsin. Eğer burada uyguladığımız teknikleri kullandığımızı söylersen bunu inkâr edemem. Bilinen bir askeri düşmana yapılan işkence askeri bir avantaj elde etmek için uygulanır. Ben, doğru ve akıllıca olduğunu düşünüyorum. Ama bunların ötesinde, işkence tekniklerinin insanları korkutmak için kullanılması tamamen yanlış. Etik dışı ve ahlâksızlıktır. Ama Arjantin ve Şili’de bu teknikler sadece asker ve teröristler üzerinde kullanıImamıştır. Öğrenci ve sendika üyeleri üzerinde de kullanıIdı. Serbest piyasa ekonomisine muhalifler bu işkence tekniklerine maruz kaldı. 1978 yıIında, Arjantin, Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı. Final maçı, binlerce mahkûmun işkence gördüğü dünyadaki en büyük toplama kampından 2 km ötedeki stadyumda oynandı. “GOL! GOL!” haykırışlarının tutsakların seslerini bastırdığı bir gerçekti. Dünya Kupası’ndaki şimdiye kadar yapılmış en iyi ve olağanüstü bir organizasyon. Binlerce bayrak, .. binlerce kısılmış ses, Açık mavi ve beyaz renginin arkasında 25 milyon Arjantinli var. Futbol ülkemiz için bir mucizedir. ÜIkemiz muhteşem olduğu için başkaları tarafından eleştirilmektedir. Arjantin, terörist rejimi Şili’den bir adım daha öteye götürdü. Kaybolanlar arasında yüzlerce hamile kadın vardı. Kadınların öldürülmeden önce doğum yapmalarına izin verildi. Tüm hamile kadınlara cezaevinde doğum yapmaları için izin verildi. Böylece, onlar öldükten sonra çocukları çalabileceklerdi. Bu 500 çocuk için yapıldı. O 500 çocuktan birisi de benim. Bu çocukların bir çoğu askere bağIı aileler tarafından büyütüldü. Cunta projesinin bir hatırlatıcısı olmak ve ütün bir topluma değişklik yapmak için alıkonmuşlardı. Cunta hâlâ iktidardayken Kaybolanların bir grup anne ve büyükannesi Plaza de Mayo’da protesto yaptı. Kayıp çocukları için dedektifler tuttular. Cunta çökertildikten sonra, bir kısmı bulundu ve ailelerine geri verildi. Bazılarının sadece kalıntıları bulunmuştu. Ama çoğunluk hiçbir şey bulamamıştı. General Videla, cinayet, alıkoyma ve işkenceden suçlu bulundu. Ben bir ifade kullanmak istiyorum, bu benim için değil ama Arjantinliler, “Bir daha asla onurunuz olmayacak!” Videla, ömür boyu hapse mahkûm edildi.

**

Latin Amerika’daki bu ilk deneyler Friedman ve yandaşlarına ciddi bir ideolojik sorun sundu. Friedman’ın söz verdiği bu politikalar elit kesimi daha zengin yapmayacaktı, ama mümkün olduğunca daha özgür toplumlar yaratacaktı. Bu zulme karşı bir savaş oldu. Kapitalizm ve özgürlük el ele ilerledi. Ancak, görüyoruz ki, 70′li yıllarda bu politikayı uygulayan ülkeler askeri diktatörlüklerdi. Nixon, bu askeri diktatörlerin hükümetlerinin serbest piyasa ekonomilerini ciddi anlamda desteklemişti. Ancak, Birleşik Devletler’in iç ekonomi politikalarına geldiğimiz zaman Nixon yeniden seçilme endişesine girdi. Bu çok farklı bir hikâyeydi.

Chicago Okulu ve İngilizce Konuşan Dünya

Friedman’ın Nixon ile dostça bir ilişkisi vardı. Chicago Okul Kolejleri ve öğrencileri çeşitli hükümet çalışmalarına dahil edildi. Donald Rumsfeld onlardan biriydi. Ama 1971 yılında, ekonominin çöküşüyle Nixon, Friedman’ın fikirlerine sırtını döndü. ve ücret-fiyat politikası uygulamaya başladı. Sorumlu olarak Rumsfeld seçildi. Ben, uzun süre ücret ve fiyat politikasına karşı çıktım. İçerdiği devlet müdahalesinin özgür bireyler için sıkıntı yarattığına inanıyorum. Keynesyen politikası başarılı oldu.. ve Nixon elde ettiği bölgesel çoğunluk sayesinde ikinci dönemi kazandı. Bu, Friedman için bir darbe oldu. Daha sonra 1979 yılında, Margaret Thatcher Büyük Britanya başbakanı seçildi. Thatcher’ın akıl hocası ise Friedman’ın eski hocası Friederich von Hayek oldu. Ve bir yıl sonra, Ronald Reagan Birleşik Devletler başkanı seçildi. Şimdi Britanya ve Amerika, Friedman’cılar tarafından yönetiliyordu. Margaret Thatcher’ın programı hükümet harcamalarında kısıtlama, vergi oranlarında indirim, devlet mülkiyetini azaltmak, sanayi veya sanayi düzenlemesi çalışmalarını azaltmak, ve ılımlı, istikrarlı bir para politikasını ve enflasyonu düşürmeyi destekliyordu. Görevindeki ilk 3 yıl içerisinde işsizlik mesajları ekonomide iki katına çıktı ve bu da bir grev dalgasına yol açtı. Thatchers’ın kişisel onay oranları %25′lerde seyrediyordu. İngiltere’nin büyük şehirlerinde ayaklanmalar baş gösterdi. Hatta Margaret Thatcher hayranlarının bile kuşkuları vardı. Thatcher’ın hükümeti ve ekonomik performanslar birbirine girmiştir. Medyanın “U dönüşü” söylemini duymak için nefeslerini tutmuş bekleyenlere söyleyeceğim tek bir şey var:

Sen dönmek istiyorsan dön “Leydi” dönmeyecek.

Friederich von Hayek, Thatcher’ı baskı yaparak Pinochet’in ekonomik şok terapisi politikalarını uygulamasını istedi. Thatcher’ın cevabı şöyle oldu: İngiltere’de demoktratik enstitülerimiz var ve Şili’deli yüksek derecede uzlaşma gerektiren bazı olaylara karşı alınan önlemler kabul edilemez Thatcher’ın derin şöhreti bir kez daha derinlemesine araştırılmış gibi görünüyordu. Diktatörlüklerden ziyade, demokratik ülkelerde uygulanan serbest piyasadaki aşırı tutuculuğunu devam ettirmesi insanların zararına olacaktır ve bunun devam ettirilmesi imkânsızdır. Peki, Thatcher’ı uçurumun kenarından çekip kurtaran neydi?

 Kriz. Kesinlikle. Nihai kriz oldu. Bu bir savaştı. Çok uzun yıllardır biz buradayız. İngiliz toprakları yabancı bir güç tarafından işgal edilmiştir. Hükümet, büyük bir görev kuvvetinin denize açıImasına karar verdi. En kısa sürede tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra yenilmez HMS bu kuvvete öncü olacak. İngiltere’de yaşayan insanların birçoğu Falkland’dan bile habersizdi. Ama Arjantin, güneydoğusunda yüzlerce metre ötedeki Falkland Adaları’nın işgal ettiğinde Thatcher, “Demir Leydi” olduğunu kanıtlamak için şans yakaladı. Savaş 3 ay içerisinde bitti. Askerler İngiltere’ye döndüğü gibi vatansever kutlama dalgaları ülkeyi sardı.Thatcher, büyük bir çoğunluk sayesinde 1983 seçimlerini kazandı. O, şimdi Şili’de tanık olduğu ekonomik şok terapisinin benzerini uygulamaya aldı. İngiltere’deki en güçlü sendika Madem İşçileri Ulusal Birliği oldu. National Carbon, çukurları kapatmaya başladığında, madenciler greve gitti. Londra’nın merkezi, binlerce madenciye ve onların grevlerine destek verenlerle doldu. Bu, 1926′dan bu yana İngiltere’deki en uzun, en acı, ve en pahalı grev oldu. Grev neredeyse 1 yıl sürdü. Thatcher, sendikaları yok etmek için her aracı kullandı. Sonunda, yenilen madenciler oldu. Thatcher, bu zaferi İngiltere’ye Chicago Okulu devrimini getirmek için kullandı. Parlak reklam dizileri özelleştirmenin büyük ölçüde reklamını yaptı. Thatcher, çelik endüstrisini, suyu, elektriği, benzini, telekominikasyonu, havayollarını, ve yağı sattı. Toplu konut satıldı. Konsey hizmetleri azaltıIdı. 1986 yılında, banka ve finans hizmetleri serbest bırakıIdı. Buna Büyük Patlama dendi.Bu gece burada, bunun bir “Büyük Patlama” olduğunu hatırlatmam gereken kimse yok.

1982 Falkland savaşı

Margaret Thatcher İngiltere’de 1982 yılında Falkland savaşını benzer amaçlarla kullandı. Savaş nedeniyle oluşan karışıklık ve milli duyguların uyanması sayesinde grev yapan madencileri büyük bir şiddet kullanarak bastırdı ve batı demokrasisindeki ilk özelleştirme dalgasını(rage) başlattı.

Ve Özelleştirme, kapitalizmin var oluşunun en temel öğelerinden biridir. Bu anlamda yeni değildir. Klein bu kitabında, kapitalizmin bunu başarabilmek için geliştirdiği taktiklerin giderek radikalleşmesine dikkat çekiyor. Kabaca, bu taktikler, sel, su basması, deprem gibi doğal felaketler, savaş, darbe ya da terörist saldırılar arkasından yaşanan ‘kolektif şok’la birlikte halkın şaşırması sonucu, normalde hiç de popüler olmayan, hatta halkın karşı çıtığı ekonomik önlemlerin ve toplumsal yasaların hızlı bir şekilde gündeme getirilip, yürürlüğe konmasını içeriyor.

İngiltere’de Thatcher’dan önce, bir CEO bir işçiden ortalama on kat daha fazla kazanırken 2007 yılına gelindiğinde, 100 katı kazanmaya başladı. Birleşik Devletler’de, Reagan’dan önce CEO’lar ortalama bir işçiden 43 kat daha fazla kazanıyordu. 2005 yılına gelindiğinde, 400 kat daha fazla kazanmaya başladılar.

Friedman, açıkça Chicago Okulu politikalarının dünyada yayılmasında Thatcher ve Reagan’ın önemini kabul etti. Thatcher ve Reagan’ın aynı dönemde göreve başlamaları ekonomik ve parasal politika için farklı bir yaklaşımın dünya çapında genel kabul görmesi için çok önemliydi. Şimdi tarif ediyorum ki, uzun vadede özgürlük ve demokrasi yürüşü için umut planı Marksizm ve Leninizm’i tarihin üzerine bir kül gibi serpecek. Tıpkı diğer zulüm edenlerin özgürlüğü ve demokrasiyi kısıtladığı gibi kısıtlayacak.

1989 Göklerin Barışı Meydanı

1989’da Çin, Göklerin Barışı meydanında kan döküldü ve on binlerce kimse tevkif edildi. Bu şok sayesinde komunist partisinin önünde büyük export bölgeleri kurmak için bir engel kalmadı.

Demir Perde Ötesinde

Her yerde, komünizmin düşüşü hakkında hikâyeler duyuyoruz. Reagan ve Thatcher’ın ülkelerini refah içinde gören eski komünist bloğu insanları serbest piyasa ekonomileri için talepte bulundular. Bu tamamen bir masaldan ibaret. Otoriter komünizm altında yaşayan insanlar gerçekten demokrasi istedikleri doğru mu? ve gidip blue jean satın almak istiyorlar, Big Mac yemek istiyorlar, bu doğru. Ama bu, vahşi batı kapitalizminin sosyal güvencesiz olmayı istediği anlamına gelmez. Pek çok doğu ülkesi yıkıIdı ve bu güne dek acınası bir şekilde yaşadılar. Thatcher, İngiltere’deki sendikaların gücünü kırmak için her şeyi yapmıştı. Ama 1988 yılında, Thatcher Polonya’ya gitti ve buradaki amacı işçi sendikalarıyla “Dayanışma” içerisinde olduğunu göstermekti. Şimdi sürece ve nerede olduğunuza bakın, olmak istediğiniz yere.Polonya’daki grevler Haziran 1989′daki genel seçimlerde itiraz hakkı tanınmasını sağladı. Bu durum, Doğu Avrupa boyunca süren gösteri dalgalarını tetikledi. Geçmişte, Sovyetler Birliği, demokratik hareketleri önlemek amacıyla askeri gücünü kullanmıştı. Ama Sovyetler Birliği yeni bir lider modeli edinmişti, Mihail Gorbaçov. Glasnost ve Perestroika’yı öneren kişi. Gorbaçov, üçüncü bir yoldan bahsediyordu, İskandinav stili sosyal demokrasiye aşamalı bir geçişi. Serbest pazar kapitalizmi ile komünizm arası bir işleyiş. Gorbaçov Batı’nın kamusal ve politik işleyişini cazip hale getiriyordu. O cesur ve kararlı bir liderdi. Gorbaçov’un iktidara geldikten sonra, eski komünist rejimlerin bir bir çöküşünü izledi. Yıl sonunda Avrupa’nın bölünüşünün en ünlü sembolü altüst oldu ve sona erdi. Friedman ve Chicago Boys için yeni bir dünyanın kapıları açıIdı. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov, ekonominin aşamalı olarak reformunu umut ediyordu.

1991’de Gorbaçov Londra’daki G7 zirvesine davet edildi. Kademeli ekonomik reformları için finansal destek umut ediyordu. Bunun yerine radikal şok terapisi benimsenmedikçe başarının gelmeyeceğini düşündüğü konuşuluyordu. Bir ay sonra ona karşı bir darbe girişiminde bulunuldu. Komünist tarafın etkin isimlerinden oluşan bir grup Gorbaçovu Kırım’daki tatil evinde hapsetti. Tanklar Rus Parlemontosu’nun Beyaz Saray’ını çevreledi.Sokak çatışmaları başladı. Fanatiklerin pozisyonlarını sağlamlaştırmak için şiddete başvuracağı belliydi. İnsanlar ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalar Rus devriminin ilk zamanlarından beri karşılaşıImamış kadar ağırdı. Sabah şafak vakti geldiğinde bir enkaz yığını ortaya çıktı. Darbe ağır şekilde etki etmeye başlamıştı. Rus parlamento binası etkilenmemişti. Askeri kuvvet hamlesini yapmamıştı, ve Boris Yeltsin içeride her zamankinden daha güçIüydü. Bu Yeltsin’in en iyi durumuydu. Gorbaçov serbest bırakıldı ve Moskova’ya geri döndü. Ancak gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. Kasım 1991’de, Sovyetler Birliği dağıIdı. Rus halkı derin bir şok yaşamıştı. Yeltsin artık Rusya federasyonu ekonomik politikasının başındaydı. Böylece serbest piyasa Rusya’ya gelmiş oldu. Kaos oluşmuştu. Rusya’da Chicago Okul politikaları benimsendi.Serbest piyasa, Haçlı Seferleri’nde yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Bu tamamıyla şoktu, terapi değildi.

Popüler kapitalizmin teşviki için kamunun tüm çabalarına rağmen gerçekte bir avuç iş adamı büyük servetlerin sahibi oldu. Devlet endüstrileri pazarlıkla satıIdı. Rus basını Yeltsin’in reklamını yapıyordu. Chicago Boys. 1992’de Yeltsin’in şok terapisiyle Rusya 1991’e oranla %40 oranında küçüldü.

Rusya’nın 3′te 1’i yoksulluk sınırının altına düştü. Maaşlar aylarca ödenmedi. Bugün uzmanlar yaklaşık 140 milyon Rus’un çok yakında yoksulluk sınırının altında yaşayacağına inanıyor. Yoksulluk yaygınlaştı ve organize suçlarda patlama yaşandı. Moskova yeni vahşi batı olmuştu. Rusların büyük çoğunluğu Chicago Boys’un radikal vizyonuna karşı koydu. Mart 1993’te parlamento önemli bir karar aldı. Yeltsin’e verilen özel güçlerin kalkması için oylama yapıldı. Yeltsin olağanüstü hâl ilan etti. Anayasa Mahkemesi, bunun yasadışı olduğuna karar verdi. 21 Eylül’de Yeltsin, Pinochet seçeneği olarak bilinen sıfatı aldı ve parlamento’yu dağıttı. Batı Yeltsin’i destekledi. Biz Boris Yeltsin’in Rusya’daki en büyük umut olduğunu düşünüyoruz.

2 gün sonra, parlamento Yeltsin’in görevden alınması için oylama yaptı ve sonucu 636’ya 2 oydu. Beyaz Saray etrafında toplanan binlerce destekçisi televizyon istasyonunda yürüyüş yaptı. Görünüşe göre parlamento destekçileri kazanıyordu. Yeltsin tatil evinden Moskova’ya geri döndü. O gece 100 gösterici Yeltsin güçlerinin karşı atağıyla öldürüldü. 4 Ekim’de Beyaz Saray’ı durdurmak için askeri birlik oluşturdu. 2 sene önce korumuş olduğu yapıyı bombaladılar. Birleşmiş Milletler eyalet sekreteri şöyle diyordu: Amerika, parlamentonun eylemini desteklemiyor. ama bunlar olağanüstü zamanlardır. Yeltsin artık çok güçIüydü. Chicago Boys’un tavsiyesiyle kapitalizm formunu yönetiyordu. Ayrıca, devlet sektörleri satıIdı. Devasa bir politik etkileşimle, yeni bir milyarder iş adamları sınıfı oluştu. Oligarşi. 1998’de Rus çiftliklerinin %80′i iflas etti ve 70.000 devlet fabrikası kapatıIdı. 8 yıIda açlık sınırında yaşayanların sayıları 72 milyon arttı. Bu sırada Moskova, dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar çok milyardere sahip olacaktı. Yeni Düşman İyi günler. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Bugün sizlere Donald Rumsfeld’in adını sunmaktan onur duyarım. Yeni Savunma Bakanı olarak. Ülkemize yeniden hizmet etmeyi bekliyorum. Rumsfeld, Gerald Ford’un altında savunma bakanı olmuştu. Şimdi korkulması gereken Sovyet Rusya’ydı. Rusların geldiğini kesin olarak söylemiyorum. Diyorum ki, koşullar bu. Ruslar 3 metre uzunluğunda demiyorum. Diyorum ki, 5.3 milyondular, 5.9 oldular. Büyümeye devam ediyorlar. Şimdi evin çok yakınında yeni bir düşman vardı. 10 Eylül 2001’de, Rumsfeld planlarını açıklayan bir konuşma yaptı. Birleşik Devletler ordusunun büyük ölçüde özelleştirilmesiyle ilgili bir açıklama. Milton Friedman bununla gurur duyacaktı. Şöyle dedi: Bugünkü konu tehlikeli, bir düşmanla ilgili, Birleşik Devlet’in güvenliğini tehdit eden ciddi bir tehlike. Bu düşman, 5 yıllık bir diktatörlük planı dayatan, merkezi planlamada son kalelerden birisidir. Belki de, bu düşman eski Sovyetler Birliği olarak söylenebilir, ama o düşman ortadan kalktı. Bu düşman evimizin çok yakınında. Pentagon bürokrasisi. Bugün, bürokrasiye savaş ilan ediyoruz. Ertesi gün, Amerikan Hava Yolları 77 nolu uçağı, Pentagon’a çarparak 184 kişinin ölümüne yol açtı.

9/11 Şoku

Bu saldırılardan sonraki hisleri düşünün. Kim bu insanlar?

 Nereden geliyorlar?

 Bize neden kızgınlar?

 Toplu anlatımda büyük bir kayıp var. Yaşadığımızı düşündüğümüz dünyada yaşamıyorduk. Ve de politik liderlerimizden saldırılardan önceki, düşündüklerimiz ve anladıklarımız geçerli değildi. Yeni kavramımız vardı:

9/11 öncesi düşünce.. Ve her ne olduysa aniden yeni hikayeler sihirli bir şekilde ortaya çıktı. Biz bir medeniyetler çatışması içindeydik ve içinde yaşadığımız dünya bu hâle gelmişti. Bir kötülük ekseni vardı ve biz teröre karşı savaşıyorduk. Bu kazanılamaz savaşın özeti çok büyük ekonomik sonuçlar getirdi.

 2001’den önce, Homeland Security zar zor bir endüstri olarak elde edildi. Bugün bu, Hollywood ve müzik endüstrisinin birleşiminden daha büyük hâl aldı.

11 Eylül 2001 ve 2006 arasında Homeland Security departmanı özel taşeronlara 130 milyar dolar dağıttı. Bu, kapitalizm karmaşasının felaketidir. Yeni bir ekonomik korku üzerine kuruldu.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 1

İyinin kötüye karşı gerçekleştirdiği bu muazzam çatışma elbette olacaktı.

G.Bush: Teröre karşı en iyi savunma, teröre karşı küresel bir saldırıdır. Bu her yerde olabilir.

Bu savaşın ilk evresi Afganistan’ın bombalanmasıdır. Taliban hükümeti hızla devrildi. Savaş sonrası daha da karmaşıktı. Terörizme karşı kavgamız Afganistan’da başladı, ama burada bitmeyecek. Şu anda istihbarat toplayabileceğimiz tutuklulara bakıyoruz. Guantanamo, KUBARK kılavuzu teknikleri Amerikan güçleri tarafından açıkça ve alenen ilk kullanılan tekniklerdi. Resmi olarak Beyaz Saray tarafından kullanılan bir yayın tarafından dünyada açıkça yayınlanıyordu. Fiziksel ve psikolojik yalıtımlar yakalanma anından itibaren muhafaza edilmelidir. Direnç kapasitesi kaybolarak azalır. Mahkumlar her zaman sessizliklerini korumalıdır. Hiçbirinin diğeriyle konuşmasına izin verilmemelidir.

Mahkumlardan üçü Asif Iqbal, Rhuhel Ahmed ve Shafiq Rasul Tipton İngiltere’dendi. BırakıImadan önce Guantanamo’da 2 yıldan fazla zaman geçirdiler.

Mantıken doğru. Konuşmamalısınız, bir şey yapmamalısınız, doğrulamazsınız. Oturduğunuz yerde düşünmelisiniz: Neler oluyor?

 Neredeyim ben?

 Hayatımızın geri kalanını burada mı geçireceğiz?

 Eve dönecek miyiz?

 Ailelerimizi bir daha görecek miyiz?

 Guantanamo’daki 779 mahkumdan sadece üçü herhangi bir suçtan mahkûm oldu.

G. Bush: Şu anda, kesin emin olduğum tek şey bunların kötü insanlar olduğudur.
Tüm dünya için bir mesajdı, mesaj açıktı: Eğer bizim yolumuza girersen böyle olur.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 2

Terörle savaş, tek bir adama ve tek bir ülkeye yönelik değildir. Irak’ın işgalinin gerçekleşmesi için birçok neden vardı. Birleşik Devletler, El-Kaide liderinin gerçekten gizlendiği bir ülkeye saldırmak isteseydi, nükleer silahları olan ve diğer ülkelere nükleer silah satan Pakistan açık bir seçim olurdu. Pakistan’ın taliban ile bağlantısı vardı ve diktatörlük ile yönetiliyordu. George Bush, Pakistan yerine dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahip Irak’ı seçti.

Toplu İşkence Benzeri Savaş

Şimdi, Savunma Bakanlığı’nın savaş planı Bir önceki Körfez Savaşı benzemiyor. Daha çok 1989′daki Panama İşgali’ndeki plana benzeyecek. CBS’in haberine göre, savaş “A-günü” başlayacak. Buradaki A “hava saldırısı”, Saddam’ın askerlerini bu oyunu oynamak için mümkün oldukça isteksiz ve aciz bırakacak. Fikir tahmin edilemeyecek düzeyde gök gürültüsü gibi yağacak: “Şok ve dehşet”.Eğer, Pentagon bir gün savaş planını sunduğu zaman, Hava ve Deniz Kuvvetleri, Irak hedeflerine günde 300 ile 400 kadar seyir füzesi gönderecek. Bu, 40 günlük ilk Körfez Savaşı’nda gönderilenlerden daha fazlasını oluşturuyor. Bu büyüklükteki bir saldırı daha önce ne görüldü, ne de düşünüldü. Halla Ullman şok ve dehşet konseptini oluşturanlardan birisi, ve bu çok sayıda hassas güdümlü silahlara dayanmaktadır. Yani, günlük veya haftalık değil, Hiroşima’daki anlık bir etkiye eş değerdir. Şehir düşüyor. Güçlerini kırıyorsun. Onları yıpratacak acımasız bir kampanya başlatıyorsun. Yani onları 2, 3, 4 ve 5 gün içerisinde fiziksel, duygusal ve fiziksel olarak yoruyorsun. Dün gece, Bağdat’ta 2 km’lik alan cehennem gibi görünüyordu. Bombalamanın ilk dalgasında Bağdat halkı, KUBARK klavuzunda yer alan duygusal yoksunluğu yaşıyordu. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Birleşik Devlet’ler yağmanın durdurulması için hiçbir şey yapmadı.Bazı Birleşik Devletler yetkilileri bunları Irak’ın parçalanması için başlangıç olarak gördü. Yüksek öğretimde yeniden yapılanma müdürü John Agresto, okul yağmalarının, temiz bir başlangıç için fırsat olduğunu söylüyordu. Aslında, yaptırımlardan önce Irak, bölgedeki en iyi eğitim sistemine sahipti. Iraklı’ların %89′u okur-yazardı. Buna karşılık, John Agresto’nun devletinde, New Mexico’da, okuma-yazma bilmeyen kişi sayısı %46′larda seyrediyordu.

Irak’taki şokun üç farklı biçimi vardı.

Bunlar eş zamanlı olarak birlikte işliyordu.

İIk önce savaş şoku gerçekleşti, hemen ardından Paul Bremer tarafından empoze edilen ekonomik şok tedavisi bunu izliyordu. Hızlıca gelişen bu ekonomik şokun sağladığı ekonomik dönüşüme karşılık direnci kırmak için işkence şoku dahil, zorlama şoku vardı.

3 çeşit şok vardır.

Ekonomik Şok

2003 yıIında, Paul Bremer, Irak’a Birleşik Devletler elçisi olarak atandı. İki hafta sonra, Irak’ı ticari işlere açık ülke olarak ilan etti. Irak ekonomisine yön vermek için koalisyonun geniş bir yetkisi olduğuna inanıyoruz. Bremer, Irak hakkında az şey biliyordu ama felaket kapitalizmini çok iyi biliyordu. Bremer, Homeland Security patlamasının başlarında Kriz Danışmanlık Uygulaması’nı başlattı. Bugün, Bağdat için çok önemli bir gün. Bremer, ilk 4 ayı Chicago Okulu yasalarını uygulayarak geçirdi. Rumsfeld, özgür dünyadaki bası aydınlara Irak’ı vergi ve yatırım kanunlarına sahip bir yer olarak tarif etti. Bremer’in ilk icraatlarından biri 500 bin devlet işçisini kovmak oldu. Bu, hükümetleri tahrip etmek için kısmen başarılı oldu, aynı zamanda Friedman için de bir avantajdı. ÜIkenin yeniden inşası para vaad edildi.

G. Bush: Afganistan ve Irak’ın geleceğine yaptığımız yatırım Marshall planından bu yana en büyük yatırım olacak.

Ama tam tersi oldu. Marshall planının, Avrupa’daki sanayii gelişimini amaçlanmışken, Irak’taki Amerikan paraları, Amerikan şirketlere aktarıldı. Eğer bir Irak’lı iş için gelirse taşeron listesinin sonuna yazılıyordu.

Bu arada kültür ve tarih de unutulmuyor. Tam bir kaos içindeki ülkede müzeler, tarihi kalıntılar, kültür değerleri yağmalanıyor. ABD askerleri ya buna göz yumuyor ya da kendileri de yağmacılara katılıyor. Klein’a göre, ABD’nin kültürel değerlere karşı sorumsuz davranışı plansızlığın ya da yabancı bir kültüre karşı duyulan kayıtsızlık değil, bilinçli bir politikanın sonucudur. Böylece, sadece yeni bir  ekonomik sistem yerleştirmek için ‘terra nullius’, yani boş topraklar yaratılmıyor, ayrıca bunun gelecekteki temellerini atmak amacıyla yaratılan kültürel bir holokostla birlikte ‘boş bir sayfa’ yaratılıyor.

Creative Associates yeni müfredata uygun eğitim sistemi ve yeni kitapların yazımı için 100 milyon dolarlık sözleşme imzaladı. Yönetim ve teknoloji danışmanı Bearing Point Irak’ta pazar odaklı bir sistem oluşturmak için 240 milyon dolar karşılığında sözleşmeleri aldı. Merkezi Kuzey Karolina’da bulunan RTI Irak’a demokrasi getireceği düşünülen fikirleri 466 milyon dolarlık sözleşmeyle satın aldı. Irak’taki sözleşmelerin değeri arttı, Halliburton’a 20 milyar dolar kazandırdı. Parsons’a, Irak’ta 142 sağIık kliniği inşa etmesi için 186 milyon dolar verildi. Sadece 6 tanesi tamamlanabildi. İIk 4 yıl içerisinde harcanan milyar dolarlara rağmen elektrik ve su kaynakları çok gelişmemişti.

Paul Bremer: Burada başarılı olacaktık. Başarılı olduğumuz zaman, önemli bir şey yapmış olacaktık. Sadece Irak halkı için değil tüm bölgede batı çıkarlarına hizmet etmek için önemli bir şey yapacaktık. Hatta, yeni Irak para birimi yurtdışında basıldı. Size bu paralardan birini göstermem için bana izin verin.

Birleşik Devletler, sözleşmeleri kazanan özel taşeronları izleyebilmek için onlara para ödüyordu.

İŞ İSTİYORUZ!

Naomi Klein: 2004 yıIında Bağdat’taydım bu dönemde patlama olayları, düzenli olarak gerçekleşiyordu. Bağdat’a vardığım gece, kaldığım otelin hemen yanında bir bomba patladı. Ama bu dönemde kaosa ve şiddete rağmen bana çarpıcı gelen şey ertesi gün oldu. Iraklı’lar sokaklara döküldü ve protestoya başladılar. Necef’de 19 ölü ve 100 yaralı vardı. Onların talep ettikleri, seçimlerin yapılmasıydı. Onlar, Saddam sonrası dönemde söz hakkı sahibi olmak istiyorlardı. İşgalin ilk yıllarındaki protesto barışçıldı. Ama zaman geçtikçe anlaşıldı ki, bu protestoların bir etkisi yoktu. Daha fazla Irak’lı silahlı direnişe katıIdı.

Şiddet kontrolden çıktı.30 yıI önce Güney Amerika’da olduğu gibi başkalarına bir uyarı niteliğinde yol kenarlarına bırakıIıyordu. Iraklı’ların hepsi kayboldu.

Şok Enformasyon

Muhalefeti bastırmak için son derece agresif yöntemlere ihtiyaç vardı. İşgalin ilk 3 buçuk yılında 61.500 Irak’Iı ele geçirildi. 2007 baharında, 19.000 kişi gözaltında tutuldu. Hapishanede uygulanan sorgulama tekniklerin birçoğu CIA tarafından gelişitirilen 1950′lerde Ewan Cameron’ın geliştirdiği tekniklerden oluşuyordu.

KızıI Haç’a göre, Birleşik Devletler askeri yetkilileri, Irak’taki tutuklamaların %70 ile %90′ında hata olduğunu kabul etti.

Irak’taki kaos, şok tedavisinin bir yenilgisi gibi görünse de felaket kapitalizmi devam etti. Şimdi felaket, kendisi için bir kâr sağIıyordu.

Savaştan İstifade

Birleşik Devletler askeri harcamaları 2001 yıIından bu yana iki katına çıkmıştı. YıIda 700 milyar dolara yaklaşmıştı. 1961 yıIında olduğu gibi, başkan Eisenhower, tanınmış bir liberal değilken güçIü bir askeri tehlike konusunda uyarmıştı.

Başkan Eisenhower: Muazzam bir askeri kuruluş .. ve büyük bir silah sanayisi, Amerika için yeni bir deneyimdir. Böylece, biz, istenmeyen etkilere karşı korunuyoruz. Askeri sanayii tarafından aranmış ya da aranmamış olsun bu ağırlıkların özgürlük ve demokrasi süreçlerine ağırlık koymasına asla izin vermemeliyiz.

Irak Savaşı, modern tarihin en özelleştirilmiş savaşıdır. Bağdat’taki yeşil bölge olarak adlandırıIan yer dünyada ne olup bittiğinin örneğidir. Özelleştirilmiş, güvenli olarak adlandırıIan dünya bu kaostan korunmaktadır.

1991 yıIında, ilk Körfez Savaşı’nda 100 asker içinde 1 taşeron (özel güvenlik) vardı. 2003 yıIında, Irak Savaşı’nın başında her 100 asker içinde 10 taşeron vardı. 2006 yıIı itibariyle, her 100 asker içinde 33 taşeron vardı. Bir yıI sonra, her 100 asker için 70 taşeron vardı. Haziran 2007′de, Irak’ta askerden çok taşeron vardı.

Bu, Milton Friedman’ın cesaretle umut ettiklerinin de ötesine gidiyordu.

Milton Friedman: Sadece, ordu güçleri, mahkemeler ve bazı yollar ve otoyollar özelleştirilemez.

En yüksek mertebedeki komutalardan biri de: “Karadeniz Birleşik Devletler’in” diyordu.

Nisan 2004′teki Necef ayaklanması süresince Karadeniz üzerinden Birleşik Devletler’in gemileri komuta ediliyordu. Düzinelerce Irak’lı operasyonlar sırasında öldürüldü. Birleşik Devletler, Irak yasalarına karşı özel taşeron tazmin ediyordu. Sonuç olarak küçük bir Guantanamo gibi bir serbest baloncukla yönetiliyorlardı.

Gazeteci: Birkaç ay önce savunma bakanınıza da sordum Onları hangi kanunlar yönetiyordu?

 G. Bush: Ona soracaktım. Devam et. Yardım edin!

**

Cameron’un şok terapisi hastalarını şaşkın ve zarar görmüş halde bırakıyordu. Böylece Irak çoklu şoka maruz bırakıIdı. ÜIke kanunsuzluğa, şiddete ve mezhep ayrımına terkedildi. Saddam Hüseyin’in 2006’daki idamıyla beraber her hafta 1000 Irak’lı öldürülüyordu.

Nisan 2007’de, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komisyonu, yaklaşık olarak 4 milyon kişinin evlerini terketmek zorunda kaldığını, ve yüzbinlerce Iraklı’nın öldüğünü açıkladı.

Paul Bremer: Bence tarihçiler bizim burada yapmış olduğumuz büyük asil şeyleri yazacaklar.

**

New Orleans

Aynı yöntemin ABD’yi vuran Katrina fırtınası sonrası New Orleans’a da uygulandığını anlatıyor Klein. Sular çekildikten sonra, tüm devlet okulları özelleştirilmiş, yıkılan evlerini yeniden inşa edemediği için geri dönemeyenlerin, ki bunlar çoğunlukla siyahlardı, arsaları yine Halliburton gibi şirketlerin eline geçmişti.

New Orleans şehrinde de benzer bir durum yaşanır. New Orleans deniz seviyesinden alçakta kurulmuş bir şehirdir. Denizle şehri ayıran setin zayıflığı son on yıldır sürekli olarak ikaz edilmiş, ancak bu konuda hiç bir girişim yapılmamıştı.

 

Ağustos 2005’te, Katrina Kasırgası New Orleans’ı vurduğunda tüm dünya bir ırkçıIık felaketine tanık olmanın şokunu yaşadı.Ekonomik açıdan güvenli şehir dışı sürüşü on binlerin savunmasız olarak mahsur kaldığı zaman eyaletten çok az ya da hiç yardım olmadan gerçekleşiyordu. Hâlâ sular altındayken New Orleans’a gittim ve gördüğüm şey Irak’ta tanık olduğum olayların tekrar ediyor olduğuydu. Bir savaş sonu olmasa da muazzam bir doğa olayının sonucuydu.

2006 yıIında, Milton Friedman öldü Verdiği en son teklif önerisi Wall street gazetesi için yazdığı yazıydı. Katrina Kasırgası’dan 3 ay sonra yazıImıştı. “Miltie Amca”Şöyle diyordu: “Kalıntılar arasındaki New Orleans okullarında orada kalmış çocukların evleri vardır. Çocuklar ülkenin her yerine dağıImış haldedirler. Bu bir trajedi, ama aynı zamanda eğitim sisteminin radikal olarak değişmesi için bir fırsattır. “

O, bu şehrin okul sistemine delik açmak için özelleştirme uygulaması yapıyordu. Bu bir nevi onun Kuğu Şarkısı idi.

**

Naomi Klein: 26 Aralık 2004 Ben 2004’te Tsunami sonrasında benzer bir olaya tanık oldum. Yıllarca kumsallarda yaşamış olan insanlar geri dönüşü engelliyordu. Böylece tüm bölgeler özelleştirilebilecek ve Iüks otellere satılacaktı. İşte Şok Doktrin’den kastım tam olarak, bir felaket sonrası kamudaki sistematik yükseliştir. İnsanlar gündelik aciliyetlerine fazlasıyla yoğunlaşmışken ilgilendikleri şeyleri korumak için. Belki de direnişin ilk sahnesi toplanan hafızaların silinmesine engel olmaktır.

Sri Lanka, Thailand ve Endenozya

2006 yılına bir hafta kala Sri Lanka, Tayland, Endonezya kıyılarını vuran deprem ve sonrasında da tsunaminin yarattığı felaket hala belleklerdedir. 250 bin kişi yaşamını yitirmiş, milyonlarcası evsiz ve aç kalmıştı. Bu felaket yöre halkı için tam bir yıkım getirirken, Friedman’cılar için bulunmaz bir fırsattı. Sri Lanka kıyıları doğal güzellikleriyle çok önceleri küresel şirketlerin dikkatini çekmişti. Zengin turistlerin tatil yapabileceği otellerle doldurmak istiyorlardı, tropik ormanların binlerce kilometrelik altın kumsalla birleştiği yerleri. Ancak yöre halkı bu projeye yığınsal protestolarla, şiddetle karşı çıktı. Yapılan referandumda da projeye ezici bir çoğunlukla hayır dedi. Sonra, depremle gelen tsunami kıyı boyunca yer alan köyleri silip süpürdü. Sri Lanka hükümetinin elbette halkın yaralarını saracak, yeniden yapılandırmayı sağlayabilecek ekonomik gücü yoktu. Dünya Bankası ve IMF imdada yetişti. Biz size borç para veririz dediler. Ancak kıyılardaki “yeniden yapılandırma programı”na da evet demesi gerekiyordu hükümetin. Yani halkın daha önce ‘hayır’ dediği her şeye evet demek zorunda kaldı hükümet. Daha depremin şokundan kurtulmamış olan halk daha ne olup bittiğini anlamadan hükümet anlaşmayı imzaladı, yöre halkının kıyılara geri dönmesi yasaklandı. “Yeniden inşa”başladı.

**

2008 yılında, Naomi Klein, Isabel Morel’le beraber Villa Grimaldi’yi ziyaret etti. İşte orada. Villa Grimaldi, Pinochet rejiminin pisliğine dair en çok hatırlanan ve aynı zamanda, kaçınıImaz sonuyla da akıllarda yer etmiş bir isimdi. Villa Gramaldi, ekonomik şok zamanı ana işkence merkeziydi. Bu, kitapta söz edebileceğin şeylerden biri.

Bu tecrit hücresi, hapsedilebileceğin bir yerdi. Pinochet’i sevdiğim söylenemez ama bana göre o pek çok açıdan bizim öğretmenimizdi. Kötülüğü öğrenmiş olduk.

1998 yıIında, Pinochet Londra’dayken yakalandı. Eski müttefiki Margaret Thatcer onun safında yerini aldı. Size ne kadar borcum olduğunu biliyorum. Ekonomik deneyimler 30 yıl sürdü. Irak’a dayatıIan dünyanın test sürüşü Pinochet’e nasip oldu. Ama geçmişte ve şu anda olanlar arasındaki benzerlikler endişe vericiydi. Pinochet’in konsantrasyon kamplarıyla, Bush’un Guantánamo’daki tutuklu kampları arasındaki gibi. Şili’de ortadan kaybolanlar ve Irak’takiler kaybolanlar arasındaki gibi. Abu Ghraib tutuklularına yapıIan işkencelerin arasında Ewen Cameron deney fikirleri de yer alıyordu. Tüm geçmişi sildi ve bunun için elektro şok verdi hastaların tüm geçmişi sildi ve yeni fikirler ortaya koydu.Ama Janine reddetti. CIA, 1998’de Janine’e ve Ewan Cameron deneylerinin diğer kurbanlarına tazminat ödemeyi kabul etti. Janine, seni yolundan saptırmaya çalışmandan ve bu kadar şiddetle savaşmanla gurur duyuyor musun?

 Gittiğim yol, benim yolumdur. Çünkü içimde tohumlanan güce sahip olmalıyım. Hükümetle savaşmak aşırı zordur. İnsanlar bana şöyle diyecekti: “Janine, hükümetle savaşma. Senin sorunun nedir?

 Çok büyükler. Ancak kazanacağımız umudunu taşıyordum.

**

Düzensiz piyasaların doğasında olan şey geçici olmaktır. Baloncuklar şişirilmeye başladı ve ardından kaçınılmaz patlama gerçekleşti. Big Bang’in 80’lerdeki serbestleşmesinden beri.. pek çok piyasa şoku ortaya çıktı.

1987’nin meşhur Kara Pazartesi’si. Piyasalarda olağanüstü bir düşüş görüldü. Bu, stok piyasası tarihindeki en büyük tek günlük düşüştü. 1992’nin Kara Çarşamba’sı. Piyasa spekülatörlerinin Pound’a karşı bahis yarışına girdikleri zaman. 1997’de Asya’da bir küçülme gerçekleşmişti. Bir yıIda, Asya piyasası stoklarından 600 milyar dolar uçtu gitti. Ve 2008’e gelindiğinde ekonomi piyasası çöktü.

G. Bush: Piyasa doğru bir şekilde işlemiyordu. Geniş çaplı güven kaybı gerçekleşti.

15 Eylül’de “Lehman Kardeşler” bölüm 11 iflas koruması açtı. Henüz 1 hafta geçmişti. New York ofisindeki işçiler ikramiyelerinden 2.5 milyar doları paylaşacaklardı. Geçtiğimiz yıl, Wall Street’in 18.4 milyar dolar ödediği tahmin ediliyor. Çarpışma yılı.

Naomi Klein: Şişman kedilerin sorumluluğu ya da küçük adam için duruşumuzu sergilemek ve küçük insanlar dahil Main Street’i kurtarmak için aya kalkmalıyız. Wall Street için değil. Dipsiz bir sağlık transferinin tanıklığını yapıyoruz. Bu, para transferi halkın elinden hükümetin elinden, normal insanlardan ve vergilerden toplanıp, dünyadaki zengin şirket ve bireylerin eline verildi. Belirtmek gerekir ki, sıradan bireyler ve şirketler bu krizin sorumlusudur.

**

Alan Greenspan – Eski Birleşik Devletler Fon Başkanı: Yüzyılın kredi tsunamisinin tam ortasındayız. Bir pürüz buldum ve bunun ne kadar önemli ya da kalıcı olduğu hakkında bir fikrim yok. Ancak, bu sonuçtan dolayı oldukça üzüntülüyüm.

 Birleşmiş Milletler’de Obama’nın zaferini koruyan bir mali kriz gerçekleşti. Amerikalılar tabii ki bir değişim istiyordu. Bu kriz açık şekilde hemen hemen herkesin ortaya çıkan serbest özelleşme ideolojisinin doğrudan sonucu olarak yer alması şeklinde anlaşıIdı. Kriz ölçeği değişimi vadediyor. Bir strateji olarak Şok Doktrini işlevselliğini devam ettirmek için bizim hiç bir şey bilmediğimizden emin olarak hareket ediyor. Varolan ekonomik krizlerle ilgili en umut verici bulduğum şey.. mevcut taktiklerin işlevini kaybediyor oluşu. Çünkü artık sürpriz faktörü ortadan kalktı. Şu an onlarlayız ve bu hiç bir işe yaramıyor. Şoka dayanıklı hale geliyoruz.

1933′de, insanlar Yeni Anlaşma’nın ürünü olan Keynesyan politikalarına yöneldi. Korkmamız gereken tek şeyle ilgili inancını belirteyim Korkunun ta kendisi. 2 milyondan fazla kişi Washington’a Obama’nın açıIış konuşmasını.. dinlemek için geldi. Pek çok gazeteci FDR ile kıyaslama yapıyordu. Son zamanlarda Obama’nın, Franklin Delano Roosevelt’le kıyaslanması en çok konuşulan konulardan birisiydi. Şimdi birazcık da muhteşem bir hikayesi olan FDR’den bahsetmek istiyorum.

Yenilikçi bazı organizasyon ya da birlikler tarafından ziyaret edildiğinde yeni bir takım anlaşmaların parçası olmaları istenen Yeni Anlaşma önerilecekti. O onları duyabiliyordu, onları dinliyordu ve sonunda şöyle dedi: “Şimdi oradan çık ve bana bunu yaptır. ” Ve yaptılar. 1937 yılı, Yeni Anlaşma’nın yılı oldu.

Bu ülkede kaç tane grev yapıIdığını biliyor musunuz?

 20 günlük bir sürede 4.740 grev gerçekleşti.

2007’de kaç grev gerçekleştirdiklerini biliyor musunuz?

 21.

Şimdi, bu çatışma tarihini hatırlamamız için bir neden de bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor olmasıdır. Şu anda pek çoğu tehlikedeyken, hatırlamamız gereken bir şeyi.. Eğer, ekonomik krizin karşısında durmak istiyorsak, daha barışçıl, sağlıklı ve adil bir dünya istiyorsak, oraya giderek bunları yaptırmalıyız.

NAOMİ KLEİN, “ŞOK DOKTRİNİ” ve FELAKET KAPİTALİZMİ -(1)- Ahmet Yıldırım

ABD GİZLİ SERVİSLERİ VE ORDUSUNUN GİZLİ İSKENCE DÖKÜMANI:
K U B A R K!

İşkence Üzerine KUBARK

Bu günümüzde hemen her devleti resmi olarak kabul edilmese de uyguladığı bir yöntemdir. İşkence sistematiktir ve bunu bilimsel olarak uygulanışı vardır. Her devlet kendine özel işkenceciler yetiştirirler ve istihbarat elde etmek için ele geçirilen kişiler üzerinde uygulanırlar. Geçerliliği tespit edilmiş bir gerçektir. Fakat bu aynı zamanda işkence uygulanacak kişinin konumuna, üye olduğu örgütün sosyolojik yapısına uygun olarak yapılırlar. Bu konuda size Amerikan yamyamlarından örnek vereceğim.

CIA’de KUBARK kod adı ile bilinen bir sorgulama talimatnamesi vardır. KUBARK ilk olarak 1963 yılında oluşturuldu ve 1983 yılında şimdiki uyguladıkları yöntem kabul edildi. Bunun adı “Human Resource Exploitation Training Manual (İnsan Kaynaklarının İstismarı Talimatnamesi)”. Bu talimatı oluşturanlar bugün de görevlerinin başında bulunmaktadır, yani kim ne derse desin bir devlet politikasıdır. Şimdi bu talimatnamenin bölümlerine bir göz atalım.

1.  Bölüm: Baskı Teorisi;

Bu bölümdeki temel amaç suçlunun psikolojik olarak direnmesini devre dışı bırakacak normalin çok üstünde baskı ve güç uygulanmasına dayanıyor. Böylece suçlu psikolojik olarak zayıflayacak ve kırlma yaşamasına yol açacak. Bu kırılmanın üstüne daha fazla baskı ve güç uygulanarak yaratıcılığını kullanmasını, yalan söylemesini engellemek yolu ile bilgi aktarırken yalan söyleyemeyecek ve stres ile baş edemeyerek çökecek ve istenen noktaya getirilecektir.

2. Bölüm: Zorlayıcı Teknikler;

Burada olay ilk olarak “tutuklama” sırasında başlatılıyor. Tutuklanma şekli ve zamanlaması o kadar iyi ayarlanır ki hiç düşünemeyeceği kadar ani olduğundan bir sinir harbi yaşar. Tutuklama anı öyle bir ayarlanır ki suçlu fiziksel ve zihinsel olarak bu tutuklama sonucunda bilgi verecek şekilde kısa zamanda gelebileceği zaman özellikle seçilir.

Zamanlama olarak sabahın erken saatleri seçilir. İnsanların genel olarak uykuda olduğu bu vakitler şok yaşamalarına, sinir sisteminin felç olmasına, ani tepki vermekte, yaratıcı zekâyı kullanmakta zorlanırlar.

Bundan sonra “alıkoyma” aşamasına geçiliyor. Bu aşamanın özelliği insanın normal yaşamında kişiliğinin oluşmasında etkisi olan sosyal eşya ve çevreden koparılması ve tamamen arıtılması esas alınır. İnsanlar kimliklerini oluştururken alışkanlıkları yolu ile geliştirirler ve bu insanın bir parçası olur. Doğal olarak bunlardan koparıldığınızda kendinizi güvende hissedemez ve psikolojik ve fiziksel olarak zorlanmaya ve konuşturulmaya hazır hale gelirsiniz.

3. Bölüm: Duyu Organlarından Yoksun Bırakmak;

Bu bölümde suçlu tamamen normal yaşamdan soyutlanır ve stres oranı yükseltilir. Bu gibi durumlarda insanların inançlarında bozulmalar meydana gelir ve saçma inanç sistematikleri geliştirirler. Burada suçlu halüsinasyonlar görmeye başlar. Hatta bazı suçlular sorgulayıcılarına bile sevgi besleyecek duruma gelebilmektedir.

4. Bölüm: Tehdit ve Korku;

Suçlu kişilerin özelliğine bağlı olmakla birlikte genel olarak şiddeti direk uygulamak yerine dolaylı olarak şiddetle korkutmak daha fazla verim verdiği bir gerçektir. Bu bölüm asıl direnci kıran kısımdır. Diğer bölümlerde yıpratılan kişi bu bölümde artık konuşmaya hazır hale getirilir. Dava adamları genelde çözülmekte zorlanılır, bu gibi adamlara fiziksel işkence yapılmasının hiçbir sonuç vermediği ortaya çıkmıştır. Herhangi bir uyuşturucu satıcısı ya da adi suç işleyen kişi fiziksel işkence ile çözülürken örneği din temelli sağlam bir dava adamı bu yolla çözülmemektedir. Bu yüzden bu tür kişiler için psikolojilerinin ve inançlarının ellerinden alınması daha ciddi sonuçlar vermektedir.

Fakat bu kısımda öldürülme korkusu yaşatılmaz. Çünkü ölüm ile tehdit edilen adam için durum umutsuz olduğundan konuşmayı reddeder. Buna karşın yapılacak işkencenin o konuşana kadar sürekli devam edeceği hissi verilmesi daha caydırıcı bir özellik olur. Tabi bir de suçlu kişinin bilgi edinmek için tek kişi olması durumu söz konusu ise bu durumu avantaj olarak gören kişinin konuşması daha da zor olur, yapılanların çoğu blöf olarak görülür. Bunun için yapılan tehdit ve korkutma teknikleri inandırıcı ve ciddi anlamlar içermelidir. Mesela Guantanamo da Kur’an üzerine işeme, kadın sorgu memurlarının cinsel olarak taciz etmesi gibi konular birçok kişinin dinden çıkmak korkusu ile çözülmesine neden olmuştur.

5. Bölüm: Acı;

İşkence uygulanan kişinin yapısal özellikleri burada önem kazanır. Çünkü yanlış bir acı verici teknik suçlunun çözülmesini engeller. Bunun için çekilen acıların kendisinin neden olduğu hissini yaratacak şekilde uygulanır ve bu hisse kapılan kişinin çözülmesi gerçekleşir. Aşırı derecede şiddet uygulamak fayda vermez, önemli olan hedefi buna hazır hale getirebilecek uzun ve sabırla sürecek bir bölümdür. Uzun zaman gerektirir ama genelde ilk itiraflar sahte kurgular üstüne olduğu yönündedir. Bunun için suçlu sürekli olarak ciddi bir şekilde yapısına uygun şekilde zorlanır.

6. Bölüm: Hipnoz ve Yüksek Derecede Telkine Açık Olmak;

Buradaki strateji hedefin direk hipnoza girmesi değildir, hipnoz edilmiş düşünmesini sağlamak yolu ile sorgulamaktır. Bunun nedeni hipnoz altında alınan ifadelerin doğru sonuçlar vermediği ve hipnozcunun yönlendirmesine dayandığı için gerçeği yansıtmadığından yola çıkılmıştır. Hedef, hipnoz baskısı ile konuşturulmaya çalışılır. Bu kısımda en çok kullanılan teknik ise sihirli oda adı verilen yöntemdir.

Sihirli oda için örnek vermek gerekirse kişiye hipnoza girdikçe ellerindeki ısının artacağı söylenir. Bu ısının asıl nedeni ise diatermal bir cihazdır. Ya da hedefe içeceği sigaranın acı geleceği söylenir ve kendisine verilen sigara bu hissi yaratacak şekilde hazırlanır. Bu duruma inanan kişi yüksek ihtimalle konuşmamak için direnme mekanizmalarını tamamen yitirecek ve çözülecektir.

7. Bölüm: Narkoz;

Bilinenin aksine insanların konuşmasını sağlayacak hiçbir ilaç bulunmamaktadır. Bunun için kullanılan yöntem sahte ilaçlar kullanılması yolu ile hedefin buna inandırılması esasına dayanır. Birçok hasta üzerinde yapılan araştırmada inancın iyileşmesi imkânsız hastalıkların bile iyileşmesi gerçeğine dayanarak hedefin konuşmasına yol açacağı tasarlanmıştır. Çünkü burada kişi kendine uygulanan ilaçtan dolayı konuştuğuna inandığı için vicdani olarak da bir sıkıntı yaşamayacaktır.

Evet, genel olarak bu durumda sonra hedef konuşur. Artık tüm dayanaklarını yitirmiştir. Bu kısımda hedefe vicdani telkinler verilir. Bunun sadece kendisine ait değil herkesin aynı şeyi yapacağı yönünde telkinler verilerek konuşması için daha fazla rahatlaması sağlanır. Bu uygulamalar konusunda uzman bir psikolog veya psikiyatrist gözetiminde yapılır. Çünkü yöntemlerin aşırılığa kaçmaması önemlidir, dozu ayarlanmazsa hedefin konuşturulması imkânsızlaşır.

Gördüğünüz gibi bu konuda ciddi olarak düşünülüp taşınılmış ve ince ince hesaplanmıştır. Bilimsel olarak uygulanmakta ve başarı oranı oldukça yüksektir. Bu yüzden işkenceyi tartışmak anlamsızdır. İtiraf edilmese de bu her devletin sistematiğinde yer alır.

Bakınız:

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması…(1)
 Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (2)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması-(3)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (4)

 

 

TURQUİE DİPLOMATİQUE GAZETESİ ARŞİVİNDEN SEÇME YAZILAR


İNSANSIZ HAVA TAŞITLARININ “KATIL” VERSİYONLARI YÜKSELİYOR
Uzaktan Kontrollü Öldürme Yöntemleri, Savaş Biçimlerini Değiştirdi

Sayı: 40

GIDADAKİ ENERJİ:
Gıdanın İçine Ticari Olarak Konan Enerji

Sayı: 35

İNSANSIZ HAVA ARAÇLARI VE ŞEKİL DEĞİŞTİREN ROBOTLAR
Savaşın Uzaktan Kontrollü Geleceği

Sayı: 34

TÜRKİYE’NİN KİLİT KONUMU
İsrail Yeni Savunma Stratejileri Geliştiriyor

Sayı: 36

Kaynak:
TURQUİE DİPLOMATİQUE GAZETESİ

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE TÜRK-YAHUDİ İLİŞKİLERİNİN STRATEJİK BOYUTU


Prof. Dr. Ömer Faruk HARMAN

Türklerin gerek büyük kitleler hâlinde İslâm dinine girmeden önce, gerekse Müslüman ol­duktan sonra Yahudilerle ilişkileri olmuş ve bu ilişkilere daima Türklerin müsbet, İnsanî tavır­ları damgasını vurmuş; tarih içinde Hazarlar gibi bazı Türklerin bu dini benimsemelerinin öte­sinde herkesin Yahudileri kovduğu, hor gördüğü bir ortamda sadece Türkler onlara sahip çı­kıp kucak açmış, himaye edip haklarını savunmuştur.

Türk-Yahudi ilişkilerinin mevcut durumunu iyi değerlendirebilmek, geleceğe yönelik ön gö­rülerde bulunabilmek için geçmişteki ilişkileri ve bu ilişkilere esas teşkil eden bakış açılarını bil­mek gerekir.

I- Türk-Yahudi ilişkileri:

a)           Tarihî boyutu:

Türk-Yahudi münasebetlerinin tarihi bir hayli eskiye dayanmaktadır. Bu münasebetleri çok daha gerilere götürüp bu iki milleti kardeş kabul edenler de vardır. Avram Galante, Hz. İbra­him’in iki oğlu İsmail ve İshak’la ilgili Tevrat’taki rivayetlerin Yahudilerce nasıl tefsir edildiğini aktarırken, kardeşlerden İsmail Arapların, İshak da Yahudilerin atası, ayrıca İsmail’in soyun­dan gelen İslâm peygamberi Arap olduğundan, İslâmî kabul etmiş olan diğer milletlerin de İs­mail’e mensup sayıldıkları dolayısıyla ishak’ın soyundan gelen Yahudiler ile bütün Müslüman­ların ve İslâm ailesine mensup olan Türklerin kardeş oldukları şeklindeki yorumu nakletmekte ve bu yorumun, eski dinî İbrânî edebiyatında olduğu gibi halk indinde de kabul edildiğini be­lirtmektedir.”’

Türkler ve Yahudiler kardeş olmasalar bile Yahudiler, uzun tarihî süreçte Türklerden hep kardeşlik görmüşler, Yahudilere karşı hiçbir milletin göstermediği hoşgörü ve himayeyi Türk­ler göstermişlerdir.

Yahudiler milât öncesi dönemlerde ve milâdî ilk asırlarda önce Asurlular ve Babilliler, da­ha sonra da Romalılar tarafından baskı ve zulme maruz bırakılarak bir kısmı katledilmiş, bir kısmı da sürgün edilmiş, neticede Yahudiler çeşitli yerlere dağılmış, bu çerçevede Anadolu topraklarına ve Türklerin bulundukları bölgelere göç etmiş, dolayısıyla Türklerle temas başla­mıştır.

Türkler ile Yahudilerin ilk temasları muhtemelen Mezopotamya’da Irak Türkleri ile olmuş, en belirgin temas ise Selçuklular döneminde vuku bulmuştur.

Selçuklular gerek fethettikleri şehirlerde buldukları Yahudi cemaatlerine, gerek Anadolu’da kurdukları devlete sığınan, Bizans’tan kaçmış Yahudilere din ve vicdan özgürlüğü tanımışlar­dır.

Anadolu topraklarında Yahudi yerleşim merkezleri, eski tarihlerden itibaren mevcuttu. Ya­hudilerin bu topraklara ne zaman geldikleri kesin bir şekilde bilinemiyorsa da M. S. 70 yılında Süleyman Mabedi’nin ikinci kez yıkılışından önce bir kısım halkın bu bölgeye ve Balkanlar’a göç ederek Roma İmparatorluk topraklarında yerleşmeye başladıkları bilinmektedir. Eski Ahit’te Peygamber Yoel,Ege bölgesindeki Yahudi varlığı hakkında ilk bilgiyi vermektedir.[1] Anadolu’da Yahudi varlığına dair gerek M. Ö. III. yüzyılla tarihlenen Helen-Selevki Hanedanlı­ğı dönemine, gerek M. Ö. I. yüzyıla ait bilgi ve belgeler mevcuttur. Anadolu’da mevcut Yahu­di cemaatleri, Süleyman Mabedi’nin Romalılar tarafından yıkılmasından sonra bölgeye gelen Yahudilerin de eklenmesiyle sayıca çoğalmış ve Yahudiler, Anadolu ile Balkanlar’ın muhtelif yörelerine dağılmıştır. Hristiyanlığın ilk yüzyılında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Yahudilerin mevcudiyeti bilinmekte, Yahudi tarihçi Josephus Filavius, milât öncesinde Anadolu’da Yahu­dilerin bulunduğunu nakletmektedir.[2]

Gerek Edirne’de, gerek Türkiye’nin diğer şehirlerinde bulunan Musevîler, muhtelif devlet­lerin idaresi altında baskı ve zulüm görmüşlerdir.

Hristiyan olmadan önceki Roma İmparatorluğu’nda Yahudiler kısmen rahat iken, Doğu Roma’da Hristiyanlığın devlet dini olmasını takiben devlet ve kilisenin Yahudilere karşı tavrı değişmiş, imparator Konstantin’den itibaren Bizans imparatorları birçok Yahudi aleyhtarı ya­sa çıkarmışlar, Yahudi hayatını çeşitli önlemlerle sınırlamaya, Yahudileri aşağılamaya ve ez­meye başlamışlardır. Bizans döneminde oldukça sıkıntılı bir hayat geçiren Yahudiler,[3] Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Osmanlılar başlangıçtan beri Yahudilere karşı iyi davranmışlardır.Orhan Bey ve kardeşi Alaeddin, komşu ülkelere kaçanları geri çağırmışlar, bunun üzerine Bizans topraklarından, hatta Şam’dan Yahudiler Bursa’ya gelip yerleşmişlerdir. Orhan Bey bir ferman çıkararak Bursa’da bir sinagogun kurulmasına izin vermiştir.Edirne merkez olduktan sonra Roma yöneti­minden bıkan Balkan Yahudileri Osmanlı topraklarına göç etmeye başlamışlar, Edirne baş ha­hamı bütün Osmanlı topraklarındaki Yahudiler üzerinde otorite hakkı kazanmış, kentteki dinî medrese (Yeşiva) devletin her yanından öğrenci çeken bir merkez olmuştur.

1376 yılında Macaristan’dan ve 1394 yılında Kral VI. Charles tarafından Fransa’dan kovu­lan Aşkenaz Yahudilerin bir kısmı Osmanlı ülkesine sığınmışlar ve Sultan II. Murad Yahudilere karşı çok olumlu bir tavır takınmıştır. Fatih Sultan Mehmed şehri aldıktan sonra Yahudilere imtiyazlı bir statü tanımıştır.1470 yılında X. Ludvig tarafından Bavyera’dan kovulan Yahudiler Osmanlı yurduna sığınmışlardır. Sultan II. Bayezid, ispanya’dan kovulan ve sayıları tartışmalı olan (100 binden 800 bine kadar varan farklı rakamlar ileri sürülmektedir) Yahudilere kucak aç­mış, Osmanlı kadırgaları bu Yahudileri Osmanlı topraklarına taşımıştır. Kanuni dönemi ve 16. yüzyıl, Osmanlı Yahudilerinin altın dönemidir. Kanuni, Yahudileri himaye ettiği gibi Kudüs’ü imar etmiş, surları onarmıştır.[4]

Bir Musevî tarihçinin ifadesiyle Türkler sayesinde Yahudiler zulmetten nura, esaretten hür­riyete kavuşmuşlardır. Yahudiler Türklere yalnız galip ve toprağın efendileri nazarıyla değil, kendi dinleriyle karabeti olan kardeş nazarıyla bakmışlardır. Buna karşılık Türkler de, Hristiyanların Yahudilere ve dinlerine karşı olan husumetini bildikleri hâlde onlara muhabbet besle­mişlerdir. Türklerin Yahudilere itimat ve emniyetleri vardı; çünkü onlarda Yahudiliği islâma yaklaştıran sünnet, oruç, kutsal mekânlardaki sadelik, dinî temizlik gibi âdetlerin mevcut oldu­ğunu görmüşlerdir.[5]

Türkiye’deki Yahudiler devletin himayesine mazhar olmuş, rahat yaşamışlardır. Dünyanın hiçbir memleketinin Yahudileri, Türkiye Yahudileri kadar himaye görmemiştir.[6]

b-Musevî Türkler:

Tarihte bazı Türk boylan veya aileleri diğer dinler yanında Yahudiliği de benimsemişlerdir. Yahudiliği benimseyen Türkleri iki grupta toplamak mümkündür:

1-Karaimler (Karaylar):

Etnik bakımdan Oğuzlardan olan Hazarlar, kesin olmamakla birlikte Bulan Hakan hâkimi­yeti zamanında Musevîliğin Karay mezhebini kabul etmiş görünmektedirler. Hazarlar muhte­melen 740 tarihinde Musevîliği kabul etmişlerdir. Mes’udi, Hazarların Musevî dinini kabulünün Halife Harun Reşid (768-809) zamanında olduğunu belirtmekte, bu tarihi 10. yüzyıla kadar çı­karanlar da bulunmaktadır. Yahudi kaynakları ise olayın 7. yüzyıldan itibaren başladığını bildir­mektedirler. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, Musevîlik Hazarlar arasında hakan ve çev­resi veya en çok yönetici ve aristokrat zümreyle sınırlı kalmış, geniş kitleler arasında pek ta­raftar bulmamıştır.[7]

Hazar Türklerinin bir bölümü Musevîliğe girmekle birlikte geleneksel dinlerinden birçok inanç ve uygulamayı devam ettirmişlerdir. Musevîliğe geçen Hazarlar, İbranî yazısını kullan­mışlardır. Dört asırlık parlak bir dönem yaşayan Hazarlar, Selçukluların İslâm dünyasına hâkimiyet­leri döneminde tarih sahnesinden çekildiler. Halkın büyük çoğunluğu Müslümanlıkta karar kıl­dı. Moğol istilâsı sonucunda Karayların bir kısmı Kırım’da toplandı. 1917 Devrimi’nden sonra mabedleri yıkıldı veya yıkılmaya terk edildi. Çeşitli bölgelere dağılmış olan Hazar grupları ara­sında Karailik günümüze kadar varlığını devam ettirdi. Bunların çoğu II. Dünya Savaşı’nda Batı’ya göç etmiştir.

Karai mezhebi, Talmudist Rabbani Yahudilikten oldukça farklıdır. Karaylar, Musa’nın şeri­atına bağlı olan ve Tevrat’ın dışında hiçbir yorumu kabul etmeyen fundamentalist bir akımı temsil etmektedir.

Kırım, Polonya, Azerbaycan vb. ülkelerde yaşayan Karaylar, kutsal kitap olarak Tevrat’ı ka­bul etmekte, Talmud’u reddetmektedir.

Karayların eski Sovyetler Birliği içindeki sayıları 3.300 kişidir.

Azerbaycan’daki Musevî kolonilerin tarihi 7-10. yüzyıllara uzanmaktadır. Orada dağ Yahudileri diye bilinen bu Karayların tarihi de muhtemelen Hazar imparatorluğu’na bağlanmaktadır.[8]

2-Kırımçaklar:

Karayların tersine Tevrat’ın yanında Talmud’u da kabul eden Kırımçaklar, sayı itibarıyla oldukça azdır. Kırım’da özellikle Akmescid’de küçük bir Kırımçak cemaati mev­cuttur.[9]

Türk kavimlerinden bazılarının, Ortodoks Yahudilikçe kabul edilmese de bir Yahudi mez­hebi olan Karailiği benimsemiş olması, Türk-Yahudi ilişkileri tarihinin önemli ve farklı bir say­fasını teşkil etmektedir.

II-   Türklere göre Yahudiler:

Türklerdeki Yahudi imajında, İslâmın kutsal kitabında ifadesini bulan ve özellikle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem dönemi olayları sebebiyle bahis konusu olan bakış açısıyla birlikte genelde hoşgörü hâkimdir.

İslâmın geldiği dönemde Eyle’den Yemen ve Uman’a, Medine’den Bahreyn’e kadar Arap Yarımadası’nın hemen her tarafında ve yoğun olarak da Medine, Vâdil-kurâ, Hayber ve Teyma’da Yahudiler bulunmakta idi. Mekke’de sadece fuarlarda ticarî mal satan veya kâhinlik ya­pan küçük bir grup vardı. Arap Yarımadasındaki Yahudilerin büyük çoğunluğu ırk olarak Yahudi ve Filistin menşeli olmakla beraber içlerinde Arap asıllı olanlar da vardı.

Mekke’de önemli miktarda Yahudi bulunmadığı için Kur’an’ın Mekke döneminde nazil olan surelerinde doğrudan İsrail oğullarına hitap edilmemekte, daha çok geçmişte onlara verilen ni­metler hatırlatılmaktadır. Medine’de ise üç büyük Yahudi kabilesi mevcuttu ve Medine, âdeta onların dinî, siyasî, İçtimaî ve İktisadî merkezleri konumundaydı. Müslümanların Medine’ye hicretini takiben gittikçe güçlenmeleri Yahudilerin menfaatine dokunmaya başladı. Hicri II. yüzyılın sonunda ilişkiler bozuldu ve Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldılar. Kur’an’ın da onlara karşı üslubu değişti; İslâmî davet karşısındaki inatçı ve inkârcı tavırları, Allah’ın emirle­rine uymamaları, kelâmını (Tevrat) tahrif etmeleri, peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri söz konusu edildi.[10]

Kur’an, Yahudilere verilen çeşitli nimetleri hatırlatarak Allah’a kulluk başta olmak üzere çe­şitli emirlerle yükümlü kılındıklarını, fakat kendilerine verilen nimetlere rağmen onların, verdik­leri sözü tutmadıklarını, birçok peygamberi inkâr edip öldürdüklerini, Allah’ı unutup başka ilâh­lara taptıklarını, söz dinlemeyip haddi aştıklarını, yeryüzünde bozgunculuk çıkardıklarını belirt­mektedir. Onlardan bir grup Allah’ın kelâmını bile bile tahrif ederek elleriyle yazdıklarını Allah’ın kelâmı diye takdim etmişlerdir.[11]

Allah’ın emirlerini dinlemedikleri, ayetlerini inkâr ettikleri, haksız yere peygamberleri öldür­dükleri için çeşitli musibetlere maruz kalan İsrail oğulları yoksulluk ve aşağılıkla damgalanmış­lar, ahidlerini bozdukları için lânetlenmiş, kalpleri katılaştırılmıştır.[12]

Müslümanların Yahudilere bakışını belirleyen temel kriterler Kur’an’ın onlarla ilgili bu değer hükümlerinden kaynaklanmakta, onları mahkûm eden ayetler göz önünde bulundurularak menfî bir tavır takınılmaktadr. Türklerle Yahudiler arasındaki ilişkilerin geleceğini belirlemede bu kitabî ve dinî tavrın belirleyici bir rolü vardır.

Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, Kur’an’da İsrailoğulları ile ilgili değerlendirmeler ve ten­kit noktaları onlara karşı haksızlık ve iftira olmadığı gibi onları peşinen ve ebedî olarak mahkûm etme anlamına da gelmemektedir; zaten bu İlâhî adaletle bağdaşmaz. Kur’an’ın mahkûm et­tiği Yahudi ırkı değil, sergilenen ahlâk ve karakter yapısıdır. Bu karakterin Kur’an’daki en be­lirgin tezahürlerinden bazıları Allah’a verdikleri sözü tutmamaları, yaptıkları ahitleri bozmaları, başka ilâhlara meyletmeleri, ırk ve şekilciliği ön plâna çıkararak özü ve ruhu ihmal etmeleridir.

İslâm dünyasında Yahudilikle ilgili menfî yaklaşımın dinî olduğu kadar sosyal ve siyasî se­bepleri de vardır. Kur’an’ın Yahudiler hakkında çizdiği çerçeve, Müslümanların zihninde belli bir ön kabul oluşturmuştur. Buna Hz. Peygamber zamanındaki Yahudilerin tutumu da eklenin­ce Yahudilik ve Yahudilere karşı Müslümanların tutumu dogmatik bir mahiyet kazanmıştır. 19. yüzyılın sonlarında başlayan Filistin’deki Yahudi yerleşiminin sebep olduğu olaylar da bu dog­matik tutumu perçinlemiştir. Bu yüzden İslâm dünyasında Yahudilik ve Yahudilerle ilgili olum­lu bir fikre rastlamak pek mümkün değildir. Müslümanlar arasında yaygın olan kanaate göre Yahudiler lânetlenmiş bir millettir. Yahudilik, Yahudilerin emelleri doğrultusunda tahrif edilmiş­tir. Bu dinin öğretilerinde gayriahlâkî unsurlar vardır. Yahudiler kendilerinin seçkin bir millet ol­duklarını iddia eder, Yahudi olmayanları insan olarak görmezler.[13]

Gerek İslâmın kutsal kitabındaki değer hükümleri ve bazı tesbitler, gerekse bazı tarihî olay­lar sebebiyle Türklerin Yahudilere bakışı menfî olmasına rağmen genelde Yahudilerle ilişkiler­de hoşgörü hâkim olmuştur. Islâm tarihi boyunca Müslümanların, Yahudilere karşı uygulama­ları da bunu göstermektedir.

Yahudiler İslâm memleketlerinde daima himaye görmüşlerdir. 640’ta İskenderiye’yi fethe­den Hz. Ömer, oradaki 40 bin Musevîyi himaye etmiş, Abbasi halifelerinden Mansur ve Harun Reşid, çeşitli görevlerde Yahudilerden istifade etmişler, Selçuklular ve Osmanlılar da, Hristiyanların menfî tavrına karşılık Yahudileri himaye etmişlerdir.

Dolayısıyla Türk-Yahudi ilişkilerinde Türklerin Yahudilere bakışını belirleyen dinî ve tarihî şartları hesaba katmak gerekmektedir.

II-Yahudilerin Müslümanlara bakışı:

Yahudiliğe göre Yahudi olmanın bazı ırkî ve dinî şartları vardır ve bunlar Yahudi hukuk sis­teminde açıkça belirtilmiştir. İrken Yahudi olmayıp Yahudiliğe giren kimse de Yahudi hukuk sistemine (Halakhah) göre Yahudi sayılmaktadır; ancak irken Yahudi olmak, genel Yahudilik anlayışında bir seçilmişliğin işaretidir. Allah, diğer milletlerin arasından Yahudileri seçmiştir ve bu yüzden onlar seçilmiş halktır. Bu seçilmişlik ve bir goy (ümmi=yabancı) olmamak, Allah’a şükrü gerektiren bir husustur. Klâsik Rabbani anlayışta ve modern Ortodokslukta bu anlayış hâkimdir.[14]

Kur’an’da da Yahudilerin bu tavrına işaret edilmekte ve kendilerine kitap verilmiş ve bir­çok peygamber gönderilmiş olması hasebiyle daha üstün olduklarını iddia ettikleri belirtilmek­tedir.[15]

Diğer taraftan Yahudi dünyasında Müslüman denilince genellikle Araplar anlaşılmaktadır ve İsmail ile İshak arasında Tevrat’ta anlatılan olaylar sebebiyle Galante’nin naklettiği ve yu­karıda zikredilen cümleleri kardeşliği ön plâna çıkarsa da düşmanlık söz konusudur. Rabbi Hiyya İsmail oğullarından bahisle, “İsmail oğulları, İsrail oğullarının vatanlarına dönmelerine mani olacaklar, gelecekte dünyada büyük savaşlar çıkaracaklar, kutsal topraklardan sökülüp atılacaklar ve oraya İsrail oğulları hâkim olacaktır”demektedir.

Hz. İsmail’e duyulan kin ve olumsuz düşünceler onun soyu olan Araplara ve daha sonra Müslümanlara da yöneltilmiştir.[16]

Türk-Yahudi ilişkilerinde dikkat edilecek hususlardan biri de Yahudilerin, kendileri dışında­kilere özellikle de Müslümanlara bakışı ve bunu belirleyen kriterlerdir.

III-Siyasî ve Ekonomik Yönden Türk-Yahudi ilişkileri:

Türk-Yahudi ilişkilerinin geleceği ile ilgili temel belirleyicilerden biri de siyasî ve ekonomik boyuttur. Geçmişte olduğu gibi günümüz dünyasında da ülkeler ve milletler arasındaki ilişki­leri belirleyen sebepler sadece dinî ve ırkî değildir. Özellikle günümüzde gittikçe sınırlı bir hâ­le gelen kaynaklardan daha çok istifade etme ülkelerin temel politikalarındandır. Bir taraftan Yahudilerin, kendi kutsal kitaplarından da kaynaklanan vadedilmiş topraklar inancı ve sınırla­rı Tevrat’ta çizilen bu topraklara sahip olma hedefi, diğer taraftan petrol bölgelerine ve su hav­zalarına sahip olma gayreti Türk-Yahudi ilişkilerinde de temel belirleyicilerden olacaktır.

Orta Çağ Yahudi düşüncesi Tevrat’ta yer alan ve İsrail oğullarına ilelebet mülk olarak ve­rilmiş bulunan toprakların kuzey sınırını Güneydoğu Anadolu olarak belirlemektedir. Dolayısıy­la gerek dinî, gerek dünyevî maksatlarla bu sınırları gerçekleştirmek isteyen Yahudilerin, Türk topraklarına da göz dikecekleri düşünülebilir. Bu noktada siyasî siyonizmin taktik ve faaliyet­leri gözden uzak tutulmamalıdır.

Öte yandan Yahudilerin İsrail’de kalabilmeleri su kaynaklarına sahip olmalarına bağlıdır. Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi bugün de o bölgedeki en önemli unsur sudur. Bu açıdan bakıldığında GAP bölgesi kaçırılmayacak bir fırsat ve hazır bir imkândır.

Bölgede uzun süreli hâkimiyetin temel araçları petrol ve sudur.
Petrol Araplarda, su ise Türklerdedir.

Türklerin Müslüman olmaları, Yahudilerle ilgili İslâmî kaynaklarda yer alan değer hükümle­ri dikkate almalarını gerektirmekte, öte yandan İslâm dünyasıyla ilişkilerini iyi bir düzeyde sürdürmelerini zorunlu kılmaktadır. Diğer taraftan bölgede önemli bir güç hâline gelen ve Batı dünyasının önemli lobi ve güç merkezlerinin desteğini alan İsrail ile ilişkilerin belli bir düzeyde tutulması da bölgedeki huzur açısından önemlidir.

1517’den 1917’ye kadar bölgeye hâkim olup Arap ve Yahudileri sulh içinde bir arada ya­şatan Osmanlı’nın varisi olan, Arap-İsrail çatışmasında taraflardan biriyle din birliği içinde olan, jeopolitik açıdan önemli bir konumda bulunan ve bölgenin su kaynaklarını elinde tutan Tür­kiye’nin, temsil ettiği tarihî misyon açısından da çatışan taraflar arasında aktif rol üstlenerek barışı sağlaması gerekmektedir.

Bu ise Türk milletinin kendine güvenmesi ve tarihiyle gurur duyması, geçmişle övünmekle yetinmeyip bilim ve teknolojide kendini geliştirmesiyle mümkündür. Ancak bu takdirde geleceğin plânlanmasında aktif rol alması mümkün olacaktır.

  Kaynak:
21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği Muzaffer Özdağ’a Armağan II. Cilt, Derleyenler: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ Dr. Yaşar KALAFAT Mehmet Seyfettin EROL Avrasya Bir Vakfı Asam Yayınları: 61 Jeopolitik-Strateji-Terör Araştırmaları Dizisi: 16 Ankara, 2003

[1]     Kitab-ı Mukaddes, Yoel, 4/6.

[2]      M. S. Sharon, Türkiye Yahudileri, (Jerusalem: 1982), ss. 3-4; N. Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi, (İstanbul: 1993), ss. 17-19.

[3]     Sharon, a. g. e., s. 5.

[4]     Naim Güleryüz, a. g. e., ss. 49-73.

[5]     A. Galante, a. g. e., ss. 15-16.

[6]     A g. e., ss. 18-19.

[7]     Rasony, Tarihte Türklük, (Ankara: 1988), s. 115.

[8]     Ü. Günay, H. Güngör, Türk Din Tarihi, (Kayseri: 1998), ss. 206-214.

[9]     H. Güngör, Türic Bodun Bitimi Aaraştırmalan, (Kayseri: 1998), ss. 16-17.

[10]     el-Bakara 2/74-81, 87-93; en-Nisa 4/44-52; el-Cum’a 62/5-8.

[11]    el-Bakara 2/61, 63-64, 74-80, 83, 246; el-Maide 5/13,70,78.

12   el-Bakara 2/61; el-Maide 5/13.

[13]   B. Adam, Yahudilik ve Hristiyanlık Açısından Diğer Dinler, (İstanbul; 2002), ss. 19-20.

 [14]   B. Adam, a.g. e., ss. 24-26.

[15]    Al-i Imran 3/75.

[16]    B. Adam, a. g. e., ss. 46-47.

SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7′nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7′yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7′nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7′nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18′de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK

 

Beyaz Arif AKBAŞ YAZILARI


SOL’UN DİN ALERJİSİ

PARYA LİBERALİZMİ

YALNIZLIK SALGINI

BÜYÜLÜ ANLATILAR: ‘Ulysses’

NİTELİKSİZ ADAM

PROUST VE ŞARLO

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz