ÖLÜLER SERGİSİ


Heidegger’e ilişkin boş tartışmanın kendine özgü bir felsefi anlamı yoktur. Bu tartışma, yalnızca, kendine yeni bir enerji bulamadığından saplantılı biçimde kökenlerine, göndermelerinin katıksızlığına geri dönen ve yüzyılın başındaki ilk sahnesini bu yüzyıl sonunda acıyla yeniden yaşayan bir düşünce zayıflığının günümüzdeki belirtisi niteliğindedir. Daha genel olarak Heidegger vakası yüzyıllık bilanço vakti geldiğinde bu toplumu saran kolektif canlanmanın belirtisidir: Faşizme, nazizme, soykırıma duyulan ilginin yeniden canlanışı; burada da ilk tarihsel sahneyi yeniden öğretme, kadavraları aklama ve hesapları temize çıkarma eğilimi, aynı zamanda da şiddetin kaynaklarına dönüşün sapkın büyüleyiciliği ve kötülüğün tarihsel gerçeğine ilişkin kolektif sanrı vardır. Geçmişten böylesine keramet umuyorsak, bugünkü hayal gücümüz hayli zayıf, kendi durum ve düşüncemiz karşısındaki umursamazlığımız hayli büyük olmalıdır.

Heidegger Nazi olmakla suçlanıyor; suçlanmasının ya da aklanmasının ne önemi var: Suçlayan da aklamaya çalışan da, herkes, sığ bir düşüncenin, göndermede bulundukları şeyin bile gönencini taşımayan, bunları aşma enerjisi de kalmamış, elinde avcunda kalanları da tarihsel tetkiklerde, davalarda, şikâyetlerde ve ispatlarda çarçur eden öfkeli bir düşüncenin tuzağına düşüyor. Üstatlarının ikircikliğine imrenen (hatta üstat düşünürler gibi onları ayaklar altında çiğneyen) felsefenin öz savunması, başka bir tarih üretememiş olduğundan, varoluşunu, hatta suçlarını kanıtlamak için geçmiş tarihi didiklemeye mahkûm tüm bir toplumun özsavunmasıdır.

Bu kanıt da nesi?

Politik ve tarihsel olarak bugün yok olduğumuzdan (bizim sorunumuz bu), 1940 ile 1945 arasında Auschwitz’te ya da Hiroşima’da öldüğümüzü kanıtlamak istiyoruz; bu, hiç olmazsa sağlam bir tarih. Tıpkı Ermenilerin 1917’de tehcir edildiklerini kanıtlamak için kendilerini tüketmeleri gibi. Ulaşılmaz, gereksiz; ama bir anlamda yaşamsal kanıt. Felsefe, günümüzde yok olduğu için (onun sorunu bu: Yok olma durumunda nasıl yaşanır?) Heidegger ile kesin olarak lekelendiğini ya da Auschwitz ile konuşma yeteneğini yitirdiğini kanıtlamak zorunda. Tüm bunlar ölümden sonra ortaya çıkan bir hakikate, ölümden sonra ortaya çıkan bir aklanmaya umutsuzca yapılan tarihsel bir başvurudur; ve bu tam da herhangi bir doğrulamaya varmak için yeterli hakikatin kalmadığı, tam da kuramla uygulama arasında herhangi bir ilişki kurmak için yeterli felsefenin kalmadığı, tam da olup biten konusunda herhangi bir tarihsel kanıt göstermek için yeterli tarihin kalmadığı bir anda yapılmaktadır.

Geçmişteki trajik olaylar dahil, tüm gerçekliğimizin medyanın dolayımından geçtiğini biraz fazlaca unutuyoruz. Bunun anlamı, bu olayları doğrulamak ya da tarihsel açıdan anlamak için çok geç olduğudur; çünkü çağımızı, bu yüzyıl sonunu özellikle niteleyen şey, bu anlaşılırlığın araçlarını yitirmiş olmamızdır. Tarih, tarih varken anlaşılmalıydı. Heidegger’i vakit varken ihbar etmeli ya da savunmalıydık. Bir dava ancak suçun hemen ardından gelen bir süreç olduğu zaman eğitici olabilir. Şimdi çok geç, başka bir yere aktarıldık; televizyondaki Holocauste dizisi ve hatta Shoah filmi ile iyice görüldü bu. Bu olayları elimizde olanaklar varken anlamadık. Bundan böyle de asla anlamayacağız. Artık anlaşılmayacaklar; çünkü sorumluluk, nesnel nedenler, tarihin anlamı (ya da anlamsızlığı) gibi temel kavramlar yok oldu ya da yok olmaktalar. Ahlâksal bilinç ve kolektif bilinç etkileri tamamen medyanın egemenliğindeki etkilerdir ve bu bilinci diriltmeye çalışan sağaltım hırsında bundan geriye ne kadar az bir güç kaldığını görebiliriz.

Nazizmin, toplama kamplarının ve Hiroşima’nın anlaşılır olup olmadığını asla bilmeyeceğiz; artık aynı zihinsel evrende değiliz. Kurbanın ya da celladın yer değiştirebilmesi, sorumluluğun kırılmaya uğraması ve erimesi; muhteşem ara yüzeyimizin erdemleri bunlardır. Unutma gücümüz yok artık, bellek yitimimiz görüntülere dair.

Herkes suçlu olduğuna göre kim genel af ilan edecek?

Otopsiye gelince, olayların anatomik doğruluğuna kimse inanmıyor artık: Modeller üzerinde çalışıyoruz. Olaylar burada, apaçık, gözümüzün önünde olsa bile ne bir şey kanıtlayabilir ne de bir şeye inandırabilirler. Böylelikle, nazizm, gaz odaları vs. çözümlemek için incelene incelene giderek daha anlaşılmaz hale geldi ve inanılmaz gelen şu soru sonunda mantıklı biçimde soruldu: “Peki aslında tüm bunlar gerçekten oldu mu?” Bu tahammül edemeyeceğimiz bir soru belki, ama ilginç olan, bu soruyu mantık olarak olanaklı kılan şeydir. Bu soruyu olanaklı kılan da olayların, düşüncelerin ve tarihin medya tarafından bir başka olay, düşünce ve tarihle ikame edilmesidir; bunları inceledikçe, nedenleri kavramak için ayrıntıları daha sıkı ele aldıkça, var olmaları, var olmuş olmaları o denli imkânsızlaşmaktadır. Olayları aydınlattıkça, belleğe kaydettikçe, bu olayların kimlikleri bile bulanıklaşır. Belleğin umursamazlığı, tarihi umursamazlık, tarihi nesnelleştirme çabalarına denktir. Bir gün, Heidegger diye biri var oldu mu, diye sorulacak. Faurissoncu paradoks iğrenç gelebilir (gaz odalarının var olmadığı yolundaki tarihsel iddiası iğrençtir de), ama başka bir açıdan bu paradoks, bütün bir kültürün devinimini tam olarak yansıtır; unutmak olanaksız olduğundan, tek çıkışı inkârda bulan ve kökenlerinden duyduğu korkuyla büyülenmiş sanrılı bir yüzyıl sonunun çıkmazı.

Her halükârda davayı aydınlatacak tarihsel söylem kalmadığına göre, kanıt gereksizse ceza da olanaksızdır. Auschwitz ve soykırım onarılmaz niteliktedir. Buna eşdeğer olacak hiçbir ceza olası değildir ve cezanın gerçekdışılığı beraberinde olayların gerçekdışılığını getirir. Bizim yaşamakta olduğumuz bambaşka bir şeydir. Bütün davalar, bütün polemikler aracılığıyla, kolektif olarak, belli belirsiz biçimde meydana gelen şey, tarihsel evreden söylencesel bir evreye geçiştir; tüm bu olayların söylencesel ve medyatik biçimde yeniden inşasıdır. Bu söylenceye dönüştürme, bir anlamda, bizi ahlâksal açıdan temize çıkarmasa da bu kökensel suçtan hayali olarak bağışlatabilecek yegâne işlemdir. Ama bunun için, bir cinayetin bile söylence haline gelmesi için, tarihsel gerçekliğe son verilmiş olması gerekir. Aksi halde faşizmi, kampları ve soykırımı tüm bunlar bizim için tarihsel olarak çözümlenemez olduğundan ve böyle olmayı da sürdürdüğünden “ilksel bir sahne” (Freud ) gibi sonsuza dek yinelemeye mahkûm oluruz. Tehlikeli olan, faşist özlemler değildir; tehlikeli ve gülünç olan, herkesin, gaz odalarının gerçekliğini yadsıyanlar gibi savunanların da, Heidegger’in aleyhinde olanlar gibi savunucularının da, eşsüremli ve neredeyse suç ortağı oyuncuları olduğu bir geçmişin hastalıklı biçimde yeniden gündeme gelişidir; çağımızda eksik olan bütün hayal ‘gücünü, bugün aldatıcı olan her tür şiddet ve gerçekliği, bir tür, o dönemi yeniden yaşama ve orada bulunmamış olmaktan duyulan derin suçluluk çırpınışı içinde o çağa doğru götüren toplu sanrıdır. Tüm bunlar, bu olayların gerçeklik düzleminde bizden kaçması karşısında umutsuz bir ani tepkinin ifadesidir. Heidegger olayı, Klaus Barbie davası vs., bu gerçeklik yitimi oysa günümüzün gerçekliği budur karşısındaki gülünç çırpınmalardır. Faurisson’un önermeleri, bu gerçeklik yitimini utanmazca geçmişe taşımaktadır. “Bu var olmadı” demek, düpedüz, bir anıya sahip çıkacak kadar bile var olmadığımız ve yaşadığımızı hissetmek için de elimizde artık yalnızca sanrı olanaklarının olduğu anlamına gelir.

Haşiye

Tüm bunlar gözönüne alınarak bu yüzyıl sonundan tasarruf edilemez miydi? 90’lı yılların peşin olarak çıkarılmasını ve doğrudan doğruya 1989’dan 2000 yılına geçmeyi öneriyorum. Ölü kültürüne dayalı hastalıklığıyla, bitmek bilmeyen yanıp yakınmaları, anma törenleri ve müzelemeleriyle bu yüzyıl sonu şimdiden bu noktaya gelmişken, bu keşmekeş içinde on yıl daha canımızı sıkmamız mı gerekiyor?

Düzeltme: Yaşasın! Tarih dirildi!

Yüzyıl sonu olayı islim üstünde! Totaliter ideolojinin el koymasıyla bir an soluğu tıkanan tarihin; Doğu Avrupa ülkelerindeki ablukanın kalkışıyla seyrini eskisinden de iyi biçimde yeniden bulduğu düşüncesi herkese bir soluk aldırdı. Tarih alanı, halkların beklenmedik devinim ve özgürlüğe susamışlığına sonunda yeniden açıldı. Genelde yüzyıl sonlarına eşlik eden çöküntü söylencesinin tersine, bu olay, son süreçte görkemli bir kızışma, yeni bir umut ve tüm kozların yeniden ileri sürülmesini başlatmakla yükümlü gibi görünüyor.

Yakından görüldüğünde olay biraz daha gizemlidir ve kimliği belirlenemeyen bir “tarihsel” nesne olmaya çok daha yakındır. Doğu Avrupa ülkelerindeki buzların çözülmesinin olağanüstü bir değişiklik olduğuna kuşku yok; ama buzlar çözüldüğünde özgürlük ne hale gelir? (Yapılamayacak tek şey, buzları çözülmüş bir şeyin yeniden dondurulmasıdır.) Sonucu belirsiz nazik bir iş. SSCB ve Doğu Avrupa ülkeleri hem özgürlük için bir dondurucuydu, hem de bir test ve deneysel bir ortamdılar; çünkü özgürlük bu ülkelerde hapsedilmiş ve çok büyük baskılara uğramıştı. Batı, özgürlük ve insan haklarının koruyucusudur yalnızca, ya da daha doğrusu, hurdalığıdır. Doğu Avrupa evreninin ayırıcı ve olumsuz işareti aşırı-donduruculuğu ise, âdet ve görüşlerin özgürleşmesi ve özgürleştirilmesi nedeniyle özgürlük sorunu artık ortaya bile ahlamadığından, Batılı evrenimizin aşırı-akışkanlığı daha da sakıncalıdır. Özgürlük sorunu sanal olarak çözümlenmiştir. Batı’da özgürlük ve özgürlük düşüncesi ölümlerin en güzeliyle ölmüştür; yakın zamandaki tüm anma törenlerinde özgürlük düşüncesinin yok olduğu iyice görüldü. Doğu’da ise özgürlük düşüncesi öldürüldü; ama bir cinayet asla kusursuz değildir. Özgürlüğün tüm göstergelerinin silinmesinin ardından yeniden diriltildiğinde, yeniden açığa çıktığında, özgürlüğün ne durumda olduğunu görmek deneysel açıdan çok ilginç olacaktır. Ölüm sonrası bir canlandırma, rehabilite etme süreciyle özgürlüğün ne hale geldiği görülecektir. Buzları çözülmüş özgürlük göze pek hoş gelmeyebilir de. Ya bu özgürlüğün elektronik ev aletleri ve otomobil tutkusuna pazarlanmak, yani anında Batı parasına çevrilmek, yani dondurucu bir tarih sonundan aşırı-akışkan ve dolaşıma dayalı bir tarih sonuna geçmek gibi, üstelik açgözlü ve pornografik, tek bir acele etme nedeni olduğu fark edilirse?

Çünkü Doğu Avrupa’daki bu olayların heyecan verici yanı, taze bir enerji (ve yeni pazarlar) getirerek nekahet halindeki bir demokrasinin uslu uslu toparlandığını görmek değil; Tarih’in sonuna özgü iki kipliğin toplama kamplarında donarak sona eren Tarih ile tersine, iletişimin bütünsel ve merkezkaç yayılmasıyla sona eren Tarih’in iç içe geçtiğinin görülmesidir. Her iki durumda da nihai bir çözüm vardır; Doğu’daki insan haklarının buzlarının çözülmesi, “Batı’daki basınç dengesi yitimi”nin sosyalist eşiti olabilir: Yarım yüzyıl boyunca Doğu’da hapsedilmiş enerjilerin Batı boşluğunda basitçe yitirilmesidir bu.

Olayların coşkusu aldatıcı olabilir: Doğu Avrupa ülkelerindeki coşku yalnızca ideolojisizleşmenin coşkusu ise veya bütün özgürlüklerin teknik yaşam kolaylığına karşılık verilmiş olduğu liberal ülkeleri taklit etmenin bir coşkusuysa, o zaman özgürlüğün kesin olarak neye mal olduğu ve belki de asla bir ikinci kez bulunamayacağı ortaya çıkar. Tarih asla temcit pilavı değildir. Buna karşın, Doğu’daki bu buzların çözülmesi uzun vadede bir politik sera etkisi yaparak ve komünist buzulların eriyişiyle gezegen üzerindeki insan ilişkilerinde Batı kıyılarını su altında bırakacak bir ısınma yaratarak, yüksek atmosfer tabakalarındaki karbon gazı fazlası kadar zararlı olabilir. Ne garip ki buzların çözülmesini politik düzlemde tüm gücümüzle arzularken, buzların ve buzulların iklime bağlı bu eriyişinden kesinlikle bir felaketmiş gibi korkuyoruz.

Vaktiyle SSCB altın stokunu dünya pazarına sürmüş olsaydı, bu pazarı tamamen istikrarsızlaştırmış olurdu. Doğu Avrupa ülkeleri dondurarak korudukları dev özgürlük stokunu yeniden dolaşıma sokarlarsa, özgürlüğün artık eylem olarak değil de etkileşimin sanal ve uzlaşmalı biçimi olarak, dram olarak değil de liberalizmin evrensel psikodramı olarak görünmesini isteyen Batılı değerlerin aşırı kırılgan metabolizması istikrarsızlaşacaktır. Gerçek mübadele olarak, şiddetli ve etkin aş kınlık olarak, fikir olarak ani bir özgürlük şırıngası, değerleri ılımlı bir tarzda ayarlayarak dağıtma tarzımız açısından her noktada felaket olur. Oysa Doğu ülkelerinden istediğimiz bu:

Özgürlüğün maddi göstergeleri karşılığında takas edilen özgürlük, özgürlük görüntüsü. Birilerinin ruhlarını, diğerlerinin ise rahatlarını kaybetme tehlikesine maruz kaldıkları tamamen şeytani sözleşme. Ama belki iki taraf için de böylesi daha iyidir.

Maskeli toplumlar (komünist toplumlar) maskelerini çıkardı. Yüzleri neye benziyor? Biz maske çıkaralı çok zaman oldu, artık ne maskemiz var ne de yüzümüz. Belleğimiz de yok. Suyun içinde iz bırakmayan belleği arıyoruz; yani moleküllerin izleri kaybolmuşsa da hâlâ bir şey kaldığına inanıyoruz. Özgürlüğümüz de bu durumda: Herhangi bir göstergesini üretmekte hayli güçlük çekmekteyiz; yoğunluğu son derece azaltılmış (programlanabilir, işlemsel) bir ortamda, artık ancak suya ait olan bir belleğin içinde yalnızca hayaleti gezinen özgürlüğün son derece küçük, ele gelmeyen, bulunamayan varoluşunu talep etme durumundayız.

Batı’da özgürlüğün kaynağı öylesine kurumuş ki (Fransız Devrimi’ni anma töreni buna örnektir), her şeyi, sonunda açılan ve keşfedilen Doğu Avrupa’nın maden kaynaklarından ummamız gerekiyor. Ama bu özgürlük stoku bir kez serbest bırakıldığında (Özgürlük düşüncesi doğal bir kaynak kadar az bulunur hale gelmiş olduğundan), arkasından, bütün pazarlarda görülen dev bir yapay mübadele enerjisi ve ardından da diferansiyel enerji ve değerlerin hızla çöküşünden başka ne gelebilir?

Glastnost ne anlama geliyor?

Hızlandırılmış ve elden düşme tüm modernlik göstergelerinin (Özgün modernlik versiyonumuzun post-modern bir yeni yapımı bu neredeyse) olumlu olumsuz, iç içe geçmiş tüm göstergelerin; yani yalnızca insan haklarının değil, düzenin serbestleştirilmesinden bu yana SSCB’de coşkulu bir artma gösteren cinayetlerin, felaketlerin, kazaların da şeffaf biçimde geriye dönüşü. Hatta şimdiye dek sansüre uğramış olup, diğer her şey gibi yeniden ortaya çıkışını kutlayan pornografi ve dünya-dışı yaratıkların yeniden keşfedilmesi de bunlara dahildir. Buzların topyekûn çözülmesinde deneysel olan budur: Cinayetlerin, nükleer ya da doğal felaketlerin, bastırılmış olan her şeyin (din ve moda da dahil elbette) insan haklarının bir parçası olduğunu görüyoruz; demokrasiye ilişkin iyi bir temel ders bu. Çünkü burada, bir tür ideal sanrı ve bastırılmış olanın dönüşü içinde, Batı “kültüründe en kötü, en sıradan ve en cılkı çıkmış ne varsa dahil olmak üzere, bizi biz yapan her şeyin, insanlığın sözde evrensel tüm amblemlerinin yeniden ortaya çıktığını ve bundan böyle ülkeler arası sınırların artık gereksiz kaldığını görüyoruz. Yani bu kültür için, bir hakikat zamanıdır bu; tıpkı bütün dünyadaki yaban kültürlerle bir yüzleşme zamanı olduğu gibi (bu işten Batı’nın başarıyla sıyrıldığı söylenemez). Olaylar öyle ironik ki Doğu Avrupa ülkelerinin tamamen unutulacağı bir gün, Stalinizmin tarihsel anısını biz kurtarmak zorunda kalacağız belki de. Tarihin devinimini dondurmuş bu despotun anısını bizim dondurarak korumamız gerekecektir; çünkü bu buzçağı da evrensel mirasın bir parçasıdır.

Bu olaylar bir başka açıdan da dikkat çekicidir. Tarihin sonuna erdemli bir şekilde düşman olanların, bu güncel gelişmeler içinde, tarihin yalnızca (yine doğrusal bir tarih fantezisinin bir parçası olan) sonuna doğru değil, geri dönüş ve sistemli silinişe doğru girdiği dönemeci görmeleri gerekir. Bütün XX. yüzyılı silmekteyiz. Soğuk savaşın tüm göstergelerini, hatta belki İkinci Dünya Savaşı’nın tüm göstergelerini ve XX. yüzyılın politik ya da ideolojik tüm devrimlerinin göstergelerini de tek tek silmekteyiz. Almanya’nın yeniden birleşmesi ve daha birçok şeyin kaçınılmazlığı tarihin öne doğru bir atılımı anlamına gelmez; tüm XX. yüzyıl, yüzyıl sonunun rahat rahat on yılını alacak şekilde geriye doğru yeniden yazılmaktadır. Bu gidişle yakında Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na geri gelmiş olacağız. Bu yüzyıl sonundan bekleyeceğimiz aydınlanma ve tarihin sonuna ilişkin tartışmalı formülün asıl anlamı da budur belki. Bir çeşit heyecanlı yas faaliyeti içinde bu yüzyıla damgasını vuran tüm olayları örtmekle, yüzyılı aklamakla meşgulüz; sanki bu süre içinde olup biten her şey devrimler, dünyanın paylaşılması, soykırım, devletin şiddetle uluslar ötesine geçişi, nükleer gerilim, kısacası tarihin modern evresi, çıkışsız bir açmazdan başka bir şey değilmiş ve sanki herkes tarihi yaparken duyduğu heyecanla bu tarihi bozmaya koyulmuş gibidir. Eski sınırların, eski farkların, özelliklerin, dinlerin onarımı, gerilemesi, rehabilitasyonu ve canlanması; gelenekler düzeyinde bile pişmanlık. Bir yüzyıldan bu yana elde edilmiş özgürleşme göstergelerinin tümü güç kaybediyor sanki ve sonunda birer birer yitip gidecekler belki de: Dev boyutlu bir revizyonizm süreci içindeyiz; ideolojik bir revizyon değil, tarihin revizyonu bu ve belki yeni bin yıl ile birlikte her şeye yeniden sıfırdan başlamanın gizli umudu içinde bu revizyonu yüzyılın sonundan önce yapabilmek için acelemiz var gibi.

Her şeyi ilk haline getirebilir miyiz? Ama hangi zamandan önceki haline getireceğiz; XX. yüzyıldan önceki haline mi, Fransız Devrimi’nden önceki haline mi? Bu dağılıp yok olma ve temizleme bizi nereye kadar götürebilir? Tarih yapımı değil de, neredeyse viral ve salgınlı bir biçim alan toptan bir tarih yıkımı söz konusu olduğundan, her şey (Doğu’daki olayların gösterdiği gibi) çok çok hızlı gelişebilir. Eskiden ileri sürmüş olduğumuz gibi sonuçta 2000 yılı gerçekleşmeyecek bile belki; çünkü tarihin eğrisi bu zaman ufkunu bundan böyle hiç aşamayacak kadar ters yöne katlanmış olacak; hepsi bu. Tarih, belirsizce sonuna yaklaşan, ama bu sonla asla buluşamayan ve sonuç olarak bu sondan ters yönde uzaklaşan asimptotik [kavuşmaz ]  bir yörünge haline geliyor. Sh: 96-105

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

BENİM “KALEM SAHAF”DIR


Sahaflar eski veya ikinci el kitabı saklayan değil, yılların eskitemediği bilgiyi koruyan bugüne ulaştıranlardır. Kitapçılar size bir kitabı tavsiye edemez. Fakat onlar bir kütüphaneci gibi birçok konuyu vakıf olup anlatabilecekleri gibi, hususi okumanıza da destek olacak tavsiyeleri vardır. Onlar yazın [literatüre] sarraflarıdır. Unutmayın ki bir kitap sahafa düştü mü, mihenge vurulmuş değer kazanmıştır. Kitap artık bir kağıt tomarı değildir. Gazeteleri ancak arşivciler toplar. Dergilerde bundan aşağı kalamaz. Ama kitap bir çocuk gibi doğar, yaşar. Ölüm ise bir kısım üzerine hala gelmiş değil. Kitaplar ölemez.

Bir kimse kitabı okurda, kaybolmasına üzülüyorsa, en son çaresi onu sahafa emanet bırakmasıdır. Yoksa ikinci/elden düşmüş kitaba, Sahhafın sermayesi  diye bakmak yanlıştır. Sahhaf onun emanetçisidir, belki. Eğer her ikinci el kitap sahaf raflarını doldursaydı, bugün basımevleri iflas etmiş olurdu. Birçok gerçek yazar yeni yazılan eserleri okumaz/okutmaz. Onlar kadim dehlizlerde tozlanmaya kalmış kitabın bilgilerine kavuşmaya, aydınlığa çıkartmaya çalışırlar. İlham her kişini kârı değildir.

Sahhaf fikir süzgecinden geçmiş kitabın korumasını yaparken, sahaflar gerçek kitabın şefkat sığınağıdır.

Bu işi para için yapan çok yoktur; çünkü getirisi de çok değildir.  Ancak güzel ve sabırlı insanların yapabileceğini de unutmayınız. Eğer bir kitap antika ise zaten bunu sahaf alamaz ve satamaz, onun simsarları vardır. Bu simsarlarda ancak kitabın değerini ve kimliğini bulmak için sahhafa sormaya gelirler. Bunun dışında başka bir şeyde yoktur.

Sahaf bilginin kalesidir. Ben Sivaslıyım. Sivas İlinde “Kalem Sahaf” ım Hasan Bey’dedir.  Adı gibi kalem. Güzel Kalem. Burçları bilgi olan, ulvî kalem. Bu yıl tatilim epey uzun sürdü. Tatil uzun olsa ne ki, sevdiğim kitaplarıma kavuşacağım bir “Kalem” vardı. Sabırla okunmayı bekleyen mürekkebin ve ağacın kokusunu dışına vurmaya başlamış kitaplara ulaşmak benim için çok kolaydı. Evimiz yakındı, Kalem Sahaf da yakındı. İstanbul’un sıcağını bilene Sivas’ın sıcağı yeldâ gecelerdeki meltem kadar olmasa da huzurlu/derin mana yüklü kelimeleri yudumlamak ve bunları internetteki sitemde paylaşabilmek hazzına doyum olmadı. Bir yaz böyle geldi ve geçti.

İşte her günün feyzini coşturan bir kitabı bulabilmek, yeni bilgilerin kucağında doğrulabilmek, sosyal medyanın saldırısından kurtulabilmek ve eğlenebilmenin güzelliğini vefalı arkadaşım kitaplar ile benliğime güç veren vefalı Kalem’e borçluyum.

Kalem sahaf’tır.

Kale vardır, sığınmak için; kale vardır uzaklara bakmak için. Sivas’ın da iki kalesi vardır. Biri taştan, diğeri kitaptan. Hangisini varırsan var, sana huzur verir. Büyük insanlar yüksek yerlere çıkmayı sever. Sivas’ta kaleye çıkarsanız muhteşem manaları ve Daniel aleyhisselamın iki ırmağın birleştiği yerdeki sırlı kabrini temaşa edeceğinizi tahmin edebiliyorum.

Sahaf Kalem ise başka bir dünya. Ruhumun derinliklerini kaynatan bilgiyi dağıtan dünya.

Kalenin sahibi birde güzel insan olunca nasıl vazgeçilirdiniz okumaktan.

İşte kalem’e her varışımda bir önceki zamanın ilerisinde çok daha fevkimde idim.

Kalem bencil duygularımdan arındığım yerdir. Kalem yazmanın zevkidir. Kalem okumanın şevkidir. Her sene yaz tatilinde yazı yazmak için Sivas’ın Kalem sahafına varmak benim için ibadetlerin terk edilmeyenlerindendir.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Öyleyse okuyanla okumayan da bir değildir.

Her varışımda bir kitabın biz unutulduk mu diye sessiz çığlığını duyunca sinnimde, “seni unutmak ne mümkün seni koruyan Kalem  var! birde seni okuyacak biri var, diyebilme sevincine erdim.

Sahhaf-ı güzeli, suhufu güzeli, arıyorsanız Kalem Sahaf’ı bir bulur, pir tanırsınız; bu mevzuda Sivas’ta bir daha başka şeye ihtiyaç duyamazsınız.

Sivas’ta eli kalem tutan, kelama âşina olan birine sorarsanız, yerini size tarif edeceğini ve Kalem’in de sizi beklediğini göreceksiniz.

İhramcızâde İsmail Hakkı
Ağustos-2014
Sivas

RAINER MARIA RILKE


HZL. Sabri Tandoğan

     1958 kışının çok soğuk bir günüydü. Yedek subaydım. Eğitimden dönmüştük. Birden Nurettin Özdemir’i gördüm karşımda. Her zaman ki gibi sevgi dolu, sıcak ve samimi hali ile yaklaştı, Sabri dedi, gidelim, hem çaylarımızı içelim, hem de biraz sanattan, edebiyattan konuşalım…

     Ve bana Rilke’yi anlattı o akşam. Malte’den ezbere bölümler okudu. Çok heyecanlanmıştım. İlk fırsatta gittim aldım Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı. Bir daha da bırakamadım. Özellikle gecenin ilerlemiş saatlerinde çevrede tam bir sessizlik varken, uzaktan, derinden gelen bekçi düdüklerine köpek havlamaları karışırken, elimde Rilke, kendimi mutluluğunda ötesinde, sınırsız hazlar ve heyecanlar içinde bulurdum. Kendimi garip, yalnız, kimsesiz hissettiğim zamanlarda elim kendiliğinden Rilke’ye uzanırdı. Okudukça açılır, ferahlar; içim, iyi, güzel, tertemiz duygularla dolardı. Rilke en yakın dostum, arkadaşım olmuştu artık… Sorunlarımı çözen, yürüyeceğim yolu gösteren, gözyaşıma ortak olan, düşüncelerimi paylaşan bir dost…

     Bana Rilke’yi tanıttığı için, o ışıklı evrenin kapılarını araladığı için Nurettin Özdemir’e ne kadar teşekkür etsem azdır… Keza, başarılı çevirisiyle Malte’ı dilimize kazandıran şair Behçet Necatigil’i “Genç Bir Şaire Mektuplar” çevirisiyle Rilke’yi sevmemde en büyük etken olan Prof. Melâhat Özgü’yü, Rodin’i çevirirken dil ve anlatım güçlüklerini yenmesini bilen Esat Nermi’yi ve yıllardır Rilke’yi şiirleriyle Türk okuruna tanıtabilmek için çırpınan Turan Oflazoğlu’nu, burada minnet, şükran ve saygı ile anarım. Yazıda ki alıntıları da bu kitaplardan yaptım.

     Rodin, ün kazanmazdan önce yapayalnızdı. Ulaştığı ün ise onu belki daha da yalnızlaştırdı. Çünkü ün dedikleri de, alt tarafı yeni bir ad etrafında toplanan bütün yanlış anlaşılmaların toplamıdır. Böyle diyor Rilke, Rodin için. Ne var ki, biraz biraz da kendini anlatmış oluyor. Rilke de ömrü boyunca kendi büyük yalnızlığını yaşadı. Yaşamının büyük bir bölümü değil kendisi oldu yalnızlık… Kendi yüreğinin sesini dinleyenler için, bundan doğal ne olabilirdi? Madem ki O, kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile başbaşa kalmış bir insandı…

     Rilke, Yalnızlık isimli şiirinde “Akar yalnızlık ırmaklarla” derken de kendi yalnızlığının yoğunluğunu vurgular. Her yere beraberinde götürür yalnızlığını. O, Duino Şatosunda yaşarken de yalnızdır, Paris’in göbeğinde yaşarken de…

     Genç Şaire Mektuplar’ında bakın ne diyor:

     “İçinize dönün, hayatınızın kaynadığı derinlikleri yoklayın; onun kaynağında siz, yaratmanız gerekiyor mu sorusunun karşılığını bulacaksınız. İçinizdeki ezgileri size seslendikleri gibi alın. Belki sanatçı olarak doğduğunuzu tanıtlar. Boyun eğin o zaman alın yazınıza, yükünü ve büyüklüğünü de dıştan gelebilecek bir karşılık beklemeden taşıyın, çünkü yaratıcı, başlı başına bir dünya olmalı ve her şeyi içinde bağlandığı tabiatta bulmalı.

     Ama belki, içinize, yalnızlığınıza bu inişten sonra da gene, şair olmaktan vazgeçmek zorunda kalırsınız (dediğim gibi, yazmamak için) insanın yazmadan da yaşıyabileceğini duyması yeter. O zaman da gene, sizden dilediğim bu içe dönüş boşuna değildir. Hayatınız, o andan başlayarak öz yollar bulacaktır.”

     Malte Laurids Brigge’nin notlarında:

     “Ve kimseniz yoktur ve hiç bir şeyiniz yoktur, elinizde bir valiz ve bir kitap sandığı, bir tecessüs bile duymadan, dünyada dolaşır, durursunuz.” diyerek sanki ileride yaşayacağı yıllarında bir özetini vermiş oluyor.

 RAİNER MARİA RİLKE

Ömrü yalnızlık ve yolculuklarla geçen Rilke 4 Aralık 1875’te Prag’da doğdu. Babası orta halli bir memurdu. Annesi zengin bir ailenin kızı idi. Rilke’nin doğumundan 9 yıl sonra annesi ve babası ayrıldılar. Çocuk annenin yanında kaldı. Aile yapısı, Rilke’nin duygulu kalbinde bir ömür boyu üzerinden atamayacağı izlenimler bıraktı. Anne, baba ayrı dünyaların insanı idiler. Anlaşamıyorlardı. Baba Jozef Rilke daha duygulu, dünyası daha geniş, içli bir insan. Prag o zamanlara Avusturya’nın egemenliği altında. Almanlar azınlıktalar. Jozef Rilke, Avusturya ordusunda subay olmak istemiş, yükselemeden ayrılmış. Demiryollarında müfettiş olarak çalışıyor. Hayatı olduğu gibi kabullenen, rahat, sade bir insan. Anne tam karşıt. Tutkuları sınırsız, mağrur, hırçın ve kaprisli. Oğlunun subay olmasını istiyor. Belki tutkuları, doyumsuzluğu oğlunun parlak rütbelerinde yeni olanaklar arayacak…

     Oysa Rilke yedi aylık doğmuş, cılız bir çocuktur. Sophia oğlunu altı yaşına gelinceye kadar kız gibi büyütmüştür. Kız gibi giydirmiştir. Çünkü Sophia’nın ilk çocuğu kızdır ve doğduktan kısa bir zaman sonra ölmüştür. Sophia, Rilke’de ölen çocuğunun anılarını ve özlemlerini yaşamaktadır. Onun ölümüne, yıllar geçtikten sonra da bir türlü alışamamıştır.

     Rilke’cik St. Pölten’deki askeri okula verilir. Ve onun masum, tertemiz dünyası kapkara bulutlarla kapanır. Acı dolu, sıkıntı ve bunalım dolu yıllardan sonra Rilke okuldan ayrılır. Kendisi, sonradan bu yıllarını cehennemden farksız olduğunu söylemiştir. Öyle bir an geldi ki, sabrı tahammülü tükendi. Ailesi de, onu oradan alıp, Linz’deki Ticaret Okuluna verdiler. Beş yıl süren uğraşmalar sonunda, özel dersler alarak lise öğrenimini tamamlar. Rilke’nin amcası saray noteridir. Amca mesleğini sürdürmesi istenir. Hukuk Fakültesine girer. Babası Jozef Rilke, oğlunun hiç olmazsa avukat olmasını istemektedir. Ne var ki bu çabalar da olumlu bir sonuca ulaşamaz.

     Ama o dünyaya bir sanatçı olarak gelmiştir. Ve bu yazgıyı değiştirmek kimsenin elinde değildir. Kim ne derse desin, Rilke, kendi dünyasına çoktan dalmıştır. Çılgın gibi çalışmakta, bir yandan kendi içinde derinleşirken, bir yandan da şiirleri oyunlar yazmakta, yazdıklarını Alman ve Avusturya sanat dergilerinde yayınlamaktadır.

     Rilke ilk şiirleri ve yazılarıyla bile dikkati çekmeyi bilmiştir. Ünü yavaş yavaş yayılıyor. Sevilen, beğenilen, takdir edilen bir imza olmaktadır. Fakat o, bunlara önem vermez. Derinleşmek bir tutku olmuştur onda. Eşyada ve insanda derinleşme istemektedir. Çağının insanlarına kaybetmiş oldukları iç zenginliğini yeniden kazandırmak istiyordu. Bu döneminde yazdığı şu şiir ne kadar anlamlıdır:

  BUDUR BENİM ÇABAM

 Budur benim çabam, bu:
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden—
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın tâ ötesinde,
tâ ötesinde zamanın!

     Rilke sadece gözleriyle değil, bütün varlığı, bütün hücreleri ile görmek istiyordu. Gördüğü her şey onda heyecan uyandırıyor, görünenin arkasında gizlenen, görünmeyeni bulmak, ele geçirmek, yaşamak, kendine katmak istiyordu. Beklemek ve özlemek en sevdiği kelimelerdi. En uzaktakinin olduğu kadar, en yakınındakinin de özlemini duyuyordu. Her yerde, her şeyde, sırların sırrını, Allah’ı arıyordu. Güneşin doğuşu, kuşların ötüşü, derelerin ezgiler söyleyerek akışı, ormanlar, kır zambakları, geceleyin yıldızların görünüşü, onu biraz daha Allah’a yaklaştırıyordu. Yine bu döneminde yazdığı bir şiir:

BAYILIRIM KIR ZAMBAKLARINA

Bayılırım kır zambaklarına, uzak,
çaresiz hep birini bekleyip duran;
ve kızlara, saçlarına çiçek takarak
ıssız pınarların orda düşler kuran;
Ve güneşte şakıyan çocuklara,
yıldızlara bakıp bakıp da şaşan;
bana şarkılar getiren günlere sonra;
ve gecelere, çiçeklerle dolup taşan.

     İşte bu sıralarda, Rilke, ölümüne kadar sürecek olan yolculuklarına başlıyordu. Kleist, Nietzsche, Hölderlin gibi Rilke de yalnız adam olarak yaşamını sürdürürken, yazgısı onu Alman edebiyatının güncel yaşantısının dışında bırakacaktı. Ne var ki, Goethe’den sonra Alman dilinin ve Alman ruhunun doruklarından biri olarak sonsuza dek yaşayacaktı.

     1897 yılında, Rilke, Münih’te Lou Salome ile karşılaştı. Bu Rilke için son derece önemlidir. Lou, Rilke’den on dört yaş büyüktür ve çok ilginç bir kadındır. Rus Çarı II. Aleksandre zamanında genelkurmay başkanı olan General Von Salome’nin kızıdır. Lou ev içinde çok sevilmektedir. İyi bir eğitim görmüştür. Birkaç yabancı dil bilmektedir. 1873 yılında Petersburg’daki Hollanda Elçiliğinin protestan papazlığına atanan Hendrik Gillot çok kültürlü, güzel konuşan, yakışıklı bir kimsedir. Lou’ya bir süre ders verir. Onun gösterdiği kavrama gücüne, en çetin felsefe sorunlarını yorumlamada vardığı aşamalara hayran olur. Bu hayranlık, giderek aşka dönüşür. Evlenmek ister. Fakat Lou olumsuz cevap verir. Çünkü Gillot evlidir. İlişki kopar, Lou ıstıraplar içinde kalır, hastalanır. Ailesi, onu Zürih’e götürür. Burada hem tedavi görür hem de teoloji profesörü Biedermann’ın derslerini izler. Lou, yine bütün varlığıyla kendini kitaplarına ve derslerine verir. Yine sağlığı bozulur. Roma’ya giderler.

     Bu sırada Nietzsche de hastadır. Arkadaşı Malvida onu Roma’ya, konağına çağırır. İşleri olduğu için bir süre geç kalır. O sırada Malvida’nın arkadaşı Paul Ree ile Lou Salome, konakta tanışırlar. Paul, Lou’ya hayran olur. Evlenme teklif eder. Lou reddeder. Bu sırada Nietzsche çıkagelir. Lou’ya büyük bir tutkuyla bağlanır, içini döker. Kadınların en zekisi der Lou için. “Onda bir kartalın keskin bakışı, bir aslanın yürekliliği var” diye yazar kız kardeşine. Ama bu büyük sevgi de yarıda kalır. Lou, Nietzsche’yi de istemez. Bu, filozofu cinnetin, deliliğin uçurumuna kadar götürecek olayların başlangıcı olur.

     Lou, elli yaşındayken, Freud da onu tanır ve hayran olur. Lou, güzel cazibeli bir kadın değildir. Ama üstün zekâlı, yetenekleri gelişmiş, gerçekten kültürlü bir kimsedir. Olağanüstü insanlarla tanıştığında, onların içindeki dehayı uyandırmakta, gün ışığına çıkarmakta,  sonra sessizce aradan sıyrılmakta, onları kendi uğraşları ile başbaşa bırakmaktadır.

     Lou, 1899 ve 1900 yıllarında Rusya yolculuğuna çıktığı zaman Rilke’yi de beraber götürdü. Rilke bu yolculukta Tolstoy’la ve ressam Leonid Pasternak’la tanıştı.

     Rusya yolculuğu, Rilke için yepyeni ufuklar açıyordu. Dünyası değişiyordu. Anılarında şöyle anlatır Rusya izlenimlerini:

     “Rusya benim için gerçekleşti, aynı zamanda da beni gerçeğin uzakta bir şey olduğuna ve ancak sabırlı olanlara yavaş yavaş yaklaştırdığına inandırdı.

     Rusya, insanların, yalnızlık içinde yaşayan insanların diyarıdır. Her birinin içinde dağlar kadar karanlıklar var; her biri tevazu ile içlerinin derinliklerine gömülmüşlerdir; korkmadan eğilirler, bunun için dindardırlar.” Rusya, sert ve vahşi iklimi, uzayıp giden stepleri, sınırsız ufukları, alabildiğine girift ve derin, dindar ve çilekeş insanları ile genç Rilke’yi büyüledi adeta. 21.1.1920’de Schözer’e yazdığı mektubunda, “…..Rusya’ya neler borçlu değilim ki… Bugünkü varlığımı ona borçluyum. Kafamın vatanı, benliğimin kökü oradadır…” diyordu. Rilke’nin fakirlere, dilencilere, zavallılara ve hastalara karşı duyduğu merhamet, yakınlık Tolstoy’un etkisi ile başladı.

     Rusya, Rilke için yalnız yaşayanların ülkesi idi. Yalnızların içinde derin karanlıklar vardır, diyordu. Bu karanlıklar içinde onlar, alçak gönüllükleriyle kendi içlerinin derinliklerine inerler.

     Rilke, Rusya gezisinden dönerken, yüreğinin tekmil pencerelerini mistik duygulara ve zihnini mistik düşüncelere açmıştı. Ondan sonradır ki, Rilke’de mistik duyuş ve şiir elele verdiler ve bir denge meydana getirdiler.

     Rilke, hep fizikötesi kuvvetlerin etkisi altında yaşadı, düşündü, çalıştı. Rilke kadar dindar çok az sanatçı vardır. Sanatına Allah fikrinin hakim olması da bu inancının sonucuydu.

     Rilke’nin ağaçlarda, çiçeklerde, nehirlerde ve dağlarda bulduğu öz, üzerinde gerekli derinlikle düşünülebilirse, bir din haline gelebilecek güçtedir. Algının kapıları aralandırılırsa, her şey, insana, gerçekte olduğu gibi, sonsuz görünecektir.

     Rilke durmaksızın düşünüyor, sorular bir burgu gibi kıvrılıyordu kafasının içinde…

     İnsanın esas meselesi kendisini anlamak değil miydi? Kendimize, iç dünyamızı ayıracak zaman ve olanak bulamadıkça, nasıl tanıyacaktık gerçek varlığımızı?

     Çevrenin sahte değerleri içinde yaşadığımız sürece, gerçek varlığımızdan uzaklaşmış, harcanmış olmayacak mıydık?

     Yaşamak, gerçek boyutlarıyla, ancak, yalnızken elinde değil miydi insanın?

     İnsan kendi gerçeğinden sorumlu değil miydi?

     Kierkegaard’ın, 1835’te defterine yazdığı bir sözü anımsıyordu:

     “Uğrunda yaşama ve ölmek istediğim bir gerçeğe muhtacım. Fakat o benim dışımda değil, içimde olsun.”

     Rilke, kesinlikle inanıyordu ki, biz dikkatimizi, dışarıya, başkalarına çevirince kendi temel varlığımızı unutuyoruz. Kendimizi bulmamız için zaman zaman çevreden ayrılıp, içimizden gelen sesi dinlememiz gerekir. Etrafımızdaki eşyanın bilincine erdikçe, yaşamak bir dua olur.

     Rilke, dini anlayış ve kavrayış noktasından, Sören Kierkegaard’a yaklaşmıştı. Dinde önemli olan, objektif bir olay gibi anlaşılan gerçek değil, fakat daha çok fertlerin dinle olan samimi bağlılığı idi. Kierkegaard’ın, “Herşeyi bir kenara itip, düşünce yönüne sığınırım. Sıkı sıkıya sarılırım ona… Tek avuntum üstün yetilerim, tek sevincim düşünce oldu… İnsanlar artık uzak bana…” sözlerini Rilke, günlük yaşamında kendiliğinden uyguluyordu artık.

     Yazmak, yeni bir anlam katıyordu Rilke’nin kişiliğine. O, biraz da yazdıkları ile gelişiyordu. Önündeki beyaz kâğıtlar, bir okyanus oluyordu o yazarken… Kendine, iç dünyasına daha bir yaklaşıyor, daha bir keşfediyordu kendisini… Günlük yaşamaların biteviyeliğinden, sarartan, solduran, yıpratan etkisinden kurtuluyordu.

     Rilke’nin bu dönem yazdığı şiirleri okurken, Allah ile beraber olan insanın yüceliğini görüyoruz. Genellikle insanların istediği kendini unutmak, ciddi konulardan ve düşünceden kaçmaktı. Rilke, insanın kendi üzerinde durup düşünmesini istiyordu. Koca Yunus:

Bir siz dahi sizde bulun
Benim bende bulduğumu

     dememiş miydi?

     Rilke’ye göre, din, biraz da duygusal yaşam üzerine kurulmuş bir kurumdu. Neşe ve coşkunluğunu yitirmiş, tümü ile duygusal yönü sıfıra indirgenmiş bir kimse, nasıl olur da, dinsel yaşamında erdemli olabilirdi?

     İnsan için, duygusal yaşam bu denli önemli olduğuna göre, duygularımızın da yücelmesi, arınması, kişinin en başta gelen sorunlarından biri olmalıydı. Tüm yaşamı ve varlıkları sevmek, düşkünlere acımak, insanlara yararlı olmak için çırpınmak; içimizi, kin, nefret, haset ve riyadan temizlemek için gücümüz yettiğince çaba harcamalıydık.

     Sanatçı, böylece daha bir güçlü, daha bir derin olacak, gerek anlatımı, gerek içeriği, yepyeni, erişilmez boyutlara ulaşacaktı.

     İnsanlara anlatacak bir şeyleri olanlar ve anlatmasını bilenler, doğadaki her nesneden, kişiye ürpertiler veren, ona ufuklar açan büyük, kalıcı “her dem taze” yapıtlar ortaya koyabilirlerdi.

     Rilke, çok iyi biliyordu ki, sevgimiz Allah’a ve kalbe dayanmadıkça, iyi rol yapan bir oyuncudan farkımız olmayacaktı.

     Sanatçı, içinde devcesine büyük, yüce duygular yaşamalıydı ki, onu verebilsin…

     Andre Malraux, ilk Sovyet Yazarları Kongresinde “sanat, bir hâle boyun eğme değildir; fakat o hâli fethedebilmedir.” diyordu.

     Rilke, Lou Salome ile çıktığı Rusya gezisinde bir çok yerler gördü, birçok insanlarla tanıştı. Lou, Rilke’ye göstereceği kimseleri değişik tiplerden ve sınıflardan seçiyordu. Kimi zaman devlet adamı, sanatçı, kimi zaman sessiz, kimsesiz, kendi iç dünyasının derinliklerine gömülmüş, dindar, mütevekkil kimseler… Anılarının bir yerinde “Burada insanlar susuyorlar, sustukları için de anlaşılmıyorlar” diyordu. Tolstoy, Rilke’yi öylesine etkilemişti ki, onun eserlerini asıllarından okuyabilmek için Rusça alışmaya başladı. Dönüşte arkadaşlarına gezi izlenimlerini anlatırken, “Tolstoy’un ışıklı yüzünü görebildim.” diyordu. Bu arada şunu önemle belirtmek isterim ki, Rilke’nin gerek Rusya, gerek diğer ülkelere olan gezilerinde asla siyasal bir amaç ve düşüncesi olmadı. Siyasetle ilgili olan her şeyden hiç kimse onun kadar nefret etmemiştir. Rilke, Rusya’da, içinden deniz gibi nehirlerin aktığı ve üzerlerinde Allah’a kadar sonsuz bir göğün gerildiği, sınırsız ovaları gördü. Oralarda çilekeş, dertli, kahırlı ama inanç dolu köylülerle tanıştı. Onlar Rilke’yi yanlarında toprak üstünde yatırıyor, onunla ekmeklerini paylaşıyor, kendisine kardeş diyorlardı. Yaşlı bir büyükanne, ölümünden önce kendisine bir konuk yollamak lütfunda bulunduğu için Allah’a şükretmişti. Rilke, tamamen Allah’la dolmuştu.

     Rusya dönüşü Rilke için ıstıraplı oldu. Ruhen ve bedenen sarsıntı geçirdi. Rus ikliminin ve insanının mistik havasından, birden kendisini Paris’te tramvay gürültüleri, telaşla oraya buraya koşuşturan insanlar ve onların şamatasıyla dolu bir bulvarda, sıkıcı bir otel odasında yapayalnız buldu.

     Artık Rilke için yeni bir dönem başlıyordu.

     Goethe’yi İtalya nasıl etkilemişse, Paris de Rilke için öyle olacak, şekli anlama, eşyaya bakma yeteneklerini kazanacak, görmesini öğrenecekti. Çünkü Fransız sanatı esasen şekle ait bir sanattı.

     Bu dönemde iki kişi, Rilke üzerinde olduğu kadar sanatı üzerinde de etkili oldular. Rodin ve Cézanne…

     Rilke Rodin’i olanca varlığı ile sevdi ve ona eşine az rastlanır bir saygı ve hayranlıkla bağlandı. Rodin’in ölüm haberini aldığı zaman, günlerce odasına kapanmış, kimseyle görüşmek istememişti. Bir dostuna yazdığı mektubunda, “Rodin’in ölüm haberi bütün benliğimi sarstı, onun ölümüyle bir dünya çöküyor.” demişti.

     Rilke, Rodin’den, doğada, gerçek olmak koşulu ile, çirkin bir şeyin olmadığını; yaşamın sırlarının doğanın içine gizlendiğini, doğadan uzaklaşmanın, yaşamdan uzaklaşmak olacağını öğrenmişti.

     Rodin, herşeyden önce bir gözden ibaretti. Asıl işi bakmaktı. Bir ağacın önünde sessiz, saatlerce duruyor ve ona, bütün çizgilerini, bütün giriftliklerini, ışık ve gölgelerini, parlak ve koyu taraflarını tamamiyle içine sindirinceye kadar derin derin, bıkmadan, usanmadan bakıyordu.

     Bunu yaptıktan sonradır ki, işini gördüğüne kani, memnun bir halde, oradan ayrılır giderdi. Bazan sabah karanlığında Versailles parkına gider, tabiatın uyanış harikasına derin bir huşu içinde bakardı.

     Eşyayı anlamayı amaçlayan bu ön çalışmalardan sonra, herhangi bir esere başlamak isteyince, deneye kadar giden bilimsel bir araştırma devresi başlardı. Balzac’ın statüsünü yapmağa başladığı zaman onu tanıma çabası yıllarca sürmüştü. Balzac’ın doğduğu yere gitmiş, mektuplarını okumuş, romanlarını inceden inceye etüt etmişti. Balzac’ın tam olarak yedi ayrı heykelini yapmış ve sonra üstlerini üstadın giydiği rahip cübbeleriyle örtmek suretiyle meydana çıkan şekillerin, aslı hakkında edindiği bilgileri doğrulayıp doğrulamadıklarını anlamak istemişti. Yaptığı sayısız çini mürekkebi etütleri de bu çalışmaların dışındaydı. Böylece bütün bu şeyler üzerinde ve kendisinde sonuna kadar bilinmiyen, anlaşılmayan, gölgeli bir husus kalmayıncaya kadar didinir dururdu.

     Rodin’in sanatı, büyük bir idea üzerine değil, küçük belli gerçekler, erişilebilen şeyler ve bir iktidar üzerine kurulmuştu (Rilke, İnsel, 1930 Cilt 4, s. 310).

     Rilke Paris’te bütün empresyonist sanatkârların yaptığı gibi görmekle işe başladı.

     “Görmeği öğreniyorum. Her şey içimde daha derinlere gidiyor ve herşey içimde evvelce sona varmış gibi göründükleri yerde kalmıyor. Evvelce varlığından hiç haberdar olmadığım bir iç âlemim var…” (Rilke, İnsel, 1930 Cilt 5, s. 9) diyordu. O görmenin alfabesini önce, herşeyi beraber yaptığı Rodin’den öğrendi. Sonra bu görme eylemini parklarda Paris’in cadde ve meydanlarında, Güzel Sanatlar Akademisinin anatomi derslerinde, galeri ve sergilerde ilerletti. Resim sergilerini, galerileri, belli başlı müzeleri sayısız defalar gezdi. Cézanne’a hayran oldu.

     Bu günlerin anılarını Malte’de şöyle anlatır: “Paris benim dünya görüşümde ve hayatımda bazı değişmelere neden oldu. Bu etki altında bende, her şeyi tamamıyla başka bir şekilde anlayan bir kavrayış meydana geldi. Burada beni insanlardan, şimdiye kadarkinden daha çok ayıran bazı farklar var. Herşey yeni olduğu için, bu anda biraz zorluk çekiyorum. Yeni hayatımın acemisiyim.

     Görmeği öğrendiğim için artık şimdi biraz çalışmaya başlamam gerektiğini sanıyorum.”

     Bu çalışma evvelâ görmeyi, işitmeyi, koklamayı ve dokunmayı öğrenmekten ibarettir. Bu, görülebilen, işitilebilen, koklanabilen ve dokunulabilen her şeyi hakkıyle idrak etmeği sağlayan bir çalışmaydı.

     Sonra, duyularının aldığı bütün izlenimleri, en uygun sözcüklerle anlatabilmek için çalışmalara başladı. Dile, bütün olanaklarıyla egemen olmak istiyordu. Yabancı dillerden Almanca’ya çeviriler yaptı. Tolstoy’u, Jacobsen’i, Valery’i çevirdi. Bu çevirilerinde, sözcükler üzerinde uzun uzadıya duruyor, en ince ayrıntılarına kadar iniyordu. Bıkmadan, usanmadan, olanca gücü ve sevgisi ile çalışıyordu.

     Rilke bir yönden, bütün duyularını en ince duyguları duyacak kadar eğitirken, öte yandan Almanca’nın derinliklerine iniyordu. Rodin’in yaptığını dilde uygulamak istiyordu. Durmaksızın, hergün biraz daha artan sonsuz bir çabayla çalışıyordu. Eğer dehanın çalışmadan ibaret sanıldığı bir an olmuşsa, bu an Bach gibi Rilke’de de tecelli etmiştir. Kim diyordu Bach, benim kadar çalışsa o da bir Bach olurdu. Sonunda başardı. Ve bunun meyvesini “Yeni Şiirler” de tattı. Eserini Rodin’e ithaf etti. Bütün konuların hepsi somuttu.

     Rilke’nin şiirlerini ağır bir matematik problemi çözüyormuşçasına, özel bir dikkat ve duyarlıkla okumak gerekiyordu.

     Rilke konularından bütün fazlalıkları atmış ve onları bütün yüklerden kurtarmıştı. Bıkmadan, usanmadan tekrar okumak… okumak gerekiyordu onları. Güzelliklerini birden ele vermiyorlardı. Yavaş yavaş, duya duya, sindire sindire, içimizde eriyip, kanımıza, varlığımıza geçinceye kadar sonsuz bir dikkat ve özel bir ruh hali içinde okunmaları gerekiyordu. Ve bütün bunlar az bile gelirdi onun için. Çünkü Rilke, tabir caizse onları kanıyla yazmıştı.

     1895 yıllarında, Bremen yakınlarındaki Worpswede’de bir sanatçılar kolonisi kurulmuştu. Rilke, burada Clara Westhoff adında bir heykeltıraşla tanıştı. Clara, Rodin’in öğrencisi idi. Zeki, güçlü, iradeli bir kızdı. Güzeldi de. Arkadaşlıkları ilerledi. Evlendiler. Ama, bu evlilik tıpkı, Rilke’nin anne ve babasının evliliği gibi oldu. İki ayrı dünyanın insanları bir araya gelmişlerdi. Öylesine ayrıydılar, öylesine farklıydılar ki birbirlerinden, sonu gelmiyeceği daha başından belliydi. Bir yıl sonra kızları Ruth doğdu. 1903 yılında Clara ve Rilke bir türlü birbirine alışamayan, ısınamıyan bu mutsuz çift ayrılmaya karar verdi.

     Fakat, belki de Rilke, kızının geleceğini düşünerek resmen ayrılmadı. Evlilik bağı şeklen devam etti. Ama hiçbir zaman kaynaşamadılar ve birbirlerini sevemediler. Şurası muhakkak ki, Rilke’nin Rodin’i ölesiye sevmesinde, Clara’nın büyük etkisi oldu. Clara, Rodin’in kişiliğinden, sanatına ve uğraşına olan saygısından Rilke’ye uzun uzun anlatmış, onda gıyabî bir saygı ve hayranlık uyandırmıştı hocasına karşı…

     Rilke’nin “Rodin” adlı yapıtı Esat Mermi tarafından Türkçe’ye çevrildi ve 1968’de yayınlandı.

     Rilke’yi Rodin’den sonra en çok etkiliyen Cézanne oldu. O, Rodin’i ve Cézanne’ı tanıdıktan sonra anlamıştı ki, gerçekten yoğun ve anlamlı olmak; sağlam düşünmek, gerçeği görebilmek ve ölesiye çalışmak demekti. Rilke Cézanne’dan sanatın, duygudan, düşünceden kurtulmak, yapacağı etkiyi düşünmemek ve renklerin yalnız kendi içinde oluşabilmesi için sanatın ne ölçüde yürekli olması gerektiğini öğrendi.

     Cézanne için, bir tablonun sağlamlığı ve büyüklüğü, yalnız buluşlardan, taslağından ve kuruluşundan değil, aynı zamanda işçiliğinden, her ögenin yüzeyde yerleştirilmiş biçiminden geliyordu.

     Rilke Cézanne’ın resimlerini seyretmeye doyamıyordu. En çok ressamın mavi rengi onu heyecanlandırıyordu.

     Rilke görme eğitiminde Cézanne’dan çok yararlandı. Çünkü Cézanne, bu konuya bütün ömrünü vermişti. “İnsan gördüğünü sandığı şeyi değil, ancak gördüğü şeyi resmetmelidir.” diyordu. Sanatçıların ilk ve esaslı işleri görmekti. Sanki kendilerinden öncekiler hiçbir şey görmemişlerdi. Onlar eşyaya o kadar uzun, o kadar dikkatle bakarlardı ki, artık görülmedik hiçbir taraf kalmazdı.

     Kendilerine konu olan eşyayı doğanın içindeki yerlerinde arıyorlardı. Paletlerini aldıkları gibi her şeyin sun’i olarak durmadığı ve bundan daha doğal, daha serbest olamayacağı yerlere, eşyanın bol hava içinde yüzdüğü, sisin nemi ile yıkandığı ve parlayan güneşle oynaştığı açık havaya gidiyorlardı. Örneğin bir ot yığını her yandan başka idi. Sabah başka, akşam başka, bulutlu havada başka, güneşli havada yine başka idi. Bu yüzden Manet, aynı ot yığınını 15 çeşitli şekilde resimlendirmişti.

     Cézanne, Manet’nin tabloları önünde saygıyla eğilmiş ve “Manet, gözden başka bir şey olmayan bir mahlûk, fakat Yarabbim nasıl bir göz” demişti.

     Cézanne’da kalıcılık düşüncesi her zaman ön plâna geçti. O en basit ve en sade şeyleri bile ebedileştiriyordu. Cézanne için Profesör Waldmann “O, yirminci yüzyılın yolu üstünde muazzam bir kaya gibi duruyordu” diyor. Mâna âleminden geldiği için, çağın ölçüleri ile anlaşılacak bir insan değildi. Onun için fakir ve kimsesiz bir halde kendi kendini yiyip kahroluncaya kadar, tanınmadan ölüp gitti.

     Cézanne, sanatının zirvesindeyken bile ölesiye çalışıyordu. Louvre’a gidiyor, İngres’den kopyalar yapıyordu.

       Rilke, Cézanne’ı tanıdıktan sonra, zaman duygusu veren unsurları yok etmeye, olaylarda ve insanlarda değişmeyen tarafı bulmaya çalıştı. Zaman dışına çıkıp, zamana bağlı olmayan, onun etki ve yıkımından uzak kalan öz gerçeği yakalamaya çalıştı. İnsanı küçülten sanat, hayatın mucizelerine aldırmayan sanattı ve mucizeleri görebilmek için de göz lâzımdı. Görmekse disiplinle, eğitimle, bütün varlığını vererek ölesiye çalışmakla oluyordu.

     Hayatın sırrını içinde duyan ve sezen Cézanne, insana ilk bakışta renksiz ve anlamsız görünen bu hayatta, ne kadar güzel renkler ve ahenklerin gizli olduğunu gösterdi.

     Ressam John Marin:

     “Size (bir temrin olarak) şunu telkin etmek isterdim— bir kere olsun aklınızı— ve dostlarınızın aklını— evde bırakarak— yalnız iki gözünüzle sokağa çıkınız— öyle şeyler görmeye başlıyacaksınız ki, şaşıracaksınız.” der.

     Sanatta görme konusunda Emerson’un da güzel bir sözünü anımsıyorum:

     “Şair, gören insandır. Güzel, insanın evrensel kaderine karışmıştır. Gerçek gibi güzel de, ancak görülebilen, bütün güzelliğine râm olana görünür…”

     Eşyayı anlamak için sevmek, daha iyi sevebilmek için onları anlamak, anlıyabilmek için de görmek gerekiyordu. Cézanne, bir ömür boyu, gözü, beyni ve kalbiyle, yalnız eşyanın karakterlerini, doğanın formlarını derinden öğrenebilmeye ve görebilmeye çalıştı. Muşambasının birkaç santimetrelik bir yerini renklendirmek için, kendini öldürürcesine çalışırdı. Son derece ağır çalışan Cézanne, daha geç buruştuğu ve rengini bütün incelikleri ile daha uzun zaman sakladığı için elmaları çiçeklere üstün tutardı. Deha, uzun bir sabır mıdır bilinmez. Ama, sanatın uzun bir sabır olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

     “Elmalı Natürmort” dört yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Natürmortta yer alan otuzdan fazla elmanın herbiri başlı başına bir tablodur.

     Çağdaş resim tarihinde, bir resim karşısında Cézanne kadar büyük bir sabırla çalışan ikinci bir sanatçı daha yoktur. Bir anlık izlenimlerini, çarçabuk kâğıda ya da beze geçiriveren çağdaşları yanında onun bu erişilmez sabrı gerçekten şaşılacak bir şeydir. Cézanne’ın en çabuk yaptığı resim iki yıl sürmüştür. Bu çileli ve bilgili çalışması ile geleceğin sanatçılarına yepyeni ufuklar açmış, günümüze kadar bu etki devam edip gelmiştir. Onun, babasından aldığı eğitim, disiplin ve intizam esasına dayanıyordu. Her fırça darbesi bir düşünce ürünü, her leke bir duygunun anlatımı idi. Resimlerinde gereksiz tek noktacık bile yoktu. Rilke, Cézanne için, “birbirleriyle tartışan hatta kavga eden bir sürü renk. Ama her birinin ruhu ayrı ayrı incelenince, aslında çok iyi anlaştıkları görülür. İşte bu renklerin birbirleriyle olan bağları, gerçek resim dediğimiz şeyi meydana getiriyor” demişti.

     Rodin ve Cézanne’ın, gerek sanatı ciddiye almaları, gerek çalışma yöntemleri yönünde gene Rilke üzerinde çok olumlu etkileri oldu.

     Malte’de “Bilmem, söyledim mi? Görmeyi öğreniyorum. Evet, başlıyorum. Henüz beceremiyorum ama vaktimden istifade etmek istiyorum. Meselâ, ne çok insan yüzü olduğunun şimdiye kadar hiç farkına varmamışım. Bir yığın insan var ama çehre daha fazla, çünkü her insanın birkaç çehresi mevcut.” derken bu etkiler açık olarak belirmektedir. Artık Rilke için görmek halletmek demek oluyordu. İnsanlar ne biliyorlardı sanki. Bir dağın ne kadar “harikulâde” olduğunu seziyorlar mı? Ellerinde birçok şeyler dönüyor, fakat hepsi susuyorlar. Ancak şairler ve şair gibi duyanlar, çocuklar ve genç kızlar içlerinde çınlayan sesleri işitirler. Ancak, bunlar için, iç ile dış arasında bir sınır yoktur. Bunun için şair, kendisini eşyaya daha yakın hisseder. Onun ruhu, kendisine en yakın bulunanda olduğu gibi en uzak olanda da, yine kendi ruhunu, Allah’ı keşfeder. Muammalar sevgi ile çözülür…”

     Rilke kişiliğini bulmuştu. Üstatlarının gösterdiği yolda giderek kendi kendisi olmuştu artık. Genç Bir Şaire Mektuplarda, “çok saygıdeğer Herr Kappus’a” verdiği cevap olağanüstü bir güzellik ve görkem taşır:

     “Mısralarınızın iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz. Benden önce de başkalarına sordunuz. Onları dergilere gönderiyorsunuz. Başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz. Yazı Kurulları bu denemelerinizi beğenmeyince de canınız sıkılıyor. Peki öyleyse (değil mi ki öğüt vermemi istediniz) size yalvarırım, bütün bunlardan vazgeçin. Siz dışa bakıyorsunuz ve işte asıl bunu yapmamalısınız. Size hiç kimse öğüt veremez, hiç kimse de bir yardımda bulunamaz. Yalnız bir tek yol vardır: İçinize dönün. Size yaz diyen nedeni araştırın. Kökleri, yüreğinizin en derinliklerinde dal budak salıyor mu, buna bakın. Yazmanız yasak edilince, artık yaşayamayacak mısınız? Bunu söyleyin. En çok da gecenin en sessiz bir anında, yazmalı mıyım diye kendi kendinize sorun. Buna içinizin derinliklerinden bir karşılık çıkarmaya bakın. Eğer bu karşılık “evet” diyorsa, bu ağırbaşlı soruya, bütün gücünüzle, sadece yazmalıyım diyebiliyorsanız, o zaman yaşamınızı bu ihtiyacınız göre kurun. O zaman da ilk insanlar gibi, gördüğünüzü, yaşadığınızı, sevdiğinizi ve yitirdiğinizi söylemeye çalışın. Aşk şiirleri yazmayın. Her şeyden önce de, bilinen, hiçbir özelliği bulunmayan biçimlerden kaçının. Bunlar en güç olanlardır; çünkü bol bol vardır, sonra da iyileri, hem de çoğu parlak olanların yanında; öz yaratıcılık için büyük, olgun bir güç ister. Bunun için genel konulardan kaçının ve günlük hayatınızdan gelen konulara sığının. Acılarınızı, isteklerinizi, aklınızdan geçenleri ve her hangi bir güzelliğe karşı olan inancınızı anlatın, bütün bunları, içten, usul usul, alçak gönüllülükle, açıkça anlatın; anlatabilmek için de, çevrenizdeki eşyayı, düşlerinizin görülerini, anılarınızın konularını kullanın. Günlük hayatınız size zengin görünmüyorsa, bundan yakınmayın. Kendinizden yakının, zenginliklerinizi görecek yeterlikte sanatçı olmadığınızı söyleyin. Çünkü yaratıcı için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur. Duvarları, dünyanın hiçbir gürültüsünü duyurmayan bir cezaevinde bile olsanız – gene hiç değilse bir çocukluğunuz, anılarınızın bu değerli, görkemli zenginliği, bu hazineniz yok mudur? Gözlerinizi oraya çevirin. Bu uzak geçmişin uyumuş duygularını canlandırmaya bakın. O zaman kişiliğiniz sağlamlaşacak, yalnızlığınız da büyüyecek ve uzaktan, içinde bir yankı bulmadan gelip geçen bir saray olacaktır. – Bu içe dönüşten, bu kendi dünyanıza dalmaktan mısralar doğarsa, o zaman siz, bunların güzel mısralar olup olmadığını sormayı aklınızdan bile geçirmezsiniz. Artık sanat dergilerini de, sizinle ilgilenmeleri için uğraştırmazsınız; çünkü siz, onlarda, sevgili ve doğal malınızı, hayatınızdan bir parçayı görecek, hayatınızdan bir ezgi duyacaksınız. Sanat eseri ancak yaratma ihtiyacından doğarsa güzeldir. Onun yazgısı, doğuşunun bu türündedir, bunun bir başka yolu yoktur. Bu yüzden çok sayın Herr Kappus, size şundan başka bir öğüt veremeyeceğim: İçinize dönün, hayatınızın kaynadığı derinlikleri yoklayın; onun kaynağında siz, yaratmanız gerekiyor mu sorusunun karşılığını bulacaksınız. İçinizdeki ezgileri, size seslendikleri gibi alın. Belki sanatçı olarak doğduğunuzu tanıtlar. Boyun eğin o zaman alın yazınıza, yükünü ve büyüklüğünü de dıştan gelebilecek bir karşılık beklemeden taşıyın; çünkü yaratıcı başlı başına bir dünya olmalı ve her şeyi içinde, bağlandığı tabiatta bulmalı.

     Ama belki, içinize, yalnızlığınıza bu inişten sonra da gene, şair olmaktan vazgeçmek zorunda kalırsınız(dediğim gibi, yazmamak için, insanın yazmadan da yaşayabileceğini duyması yeter.) O zaman da gene, sizden dilediğim bu içe dönüş boşuna değildir. Hayatınız, o andan başlayarak öz yollar bulacaktır. Bu yolların da iyi, zengin ve geniş olmasını, size söyleyebileceğimden çok dilerim.

     Size daha ne söyliyeyim? Hepsini değerine göre belirttiğimi sanıyorum. Sonunda, gönül hoşluğu içinde, ağır başlılıkla gelişerek, kendinizi olgunlaşmaya bırakmanız için öğüt vermek istiyordum. Bunu da, soruları, ancak içten, duygularınızın, hem de en sessiz anlarınızda ancak cevaplandırabileceği soruları, dışa bakıp, cevaplandırmasını beklerseniz, kösteklemiş olursunuz…”

     Genç bir şaire mektuplar, bir kere okunmakla bırakılacak kitaplardan değildir. Rilke tarafından her cümlesi üzerinde uzun uzun düşünülerek yazılmış, oya gibi işlenmiştir. İnsan Rilke’yi asıl gece anlıyabilir… Ona böyle, kimseler yokken, saygı ile yaklaşarak, günün dağ dağasından uzak, çevresini sevgiyle dolanarak, dört yönünden bir bütün gibi onu kavramaya çalışarak anlıyabilir. Rilke’nin özel bir atmosferi vardır. Oraya girebilmek, orada eşine az rastlanan fikir, duygu ve sanat ziyafetinde bulunabilmek için kişinin bir ön hazırlıktan geçmesi gerekir. Biraz kendine gelmesi, biraz kalbini ve kafasını günün karmaşasından kurtarması gerekir. Rilke, dağınık, savruk, derbeder, gelişi güzel kimseleri kabul etmez. Zira o bilir ve inanır ki, kendini güzelleştirmemiş insanların güzelliğe yaklaşmaya hakları yoktur. Öyle ince, uçucu güzellikler vardır ki, onları yakalayabilmek, sezebilmek için özel bir ruh hali içinde bulunmak gerekir. Ve, bir güzelliği duymak ve yaşamak da, onu meydana getirmek kadar güç bir sanattır.

     Rilke, daima uyanıktı, dikkatliydi. Her an, var olan güzellikleri yakalamaya, kavramaya çalışan bir güzellik avcısı gibi idi. İnsanların çoğu, ya kendi içlerinde ya da dışlarında yaşarlar. Rilke hayatı boyunca, bu iki dünyayı da, olanca derinliği ile yaşamaya, kavramaya çalıştı. Rilke de, içten dışa doğru taşan, varlığı aşan bir şey vardı. Onun eserlerine bakınca sanki hayatın gizli derinlikleri meydana çıkmış, bütün varlıkların gizli kaynağı kendini açığa vurmuş sanırız.

     Rilke, yeryüzündeki her şeyi, insanları, bütün varlıkları, balıkları, kuşları, köpekleri, leoparları, eşyayı, rüzgârları, yağmurları kucaklamak, içine almak, kendine katmak istiyordu. Üslubu hayat kadar canlı, renkli ve derin olan yazarları seviyordu. İnsan Rilke’yi okurken alıştığından daha başka bir dünyaya girdiğini hisseder. Rilke, hayatla, insanlarla, doğa ve eşya ile sanki yeni karşılaşıyormuş gibidir. Ön yargılardan uzak, evrene ve insanlara hayret ve hayranlıkla bakar.

     Rilke, duyarak, içten, derin bir şekilde, tekrar tekrar okunursa yoğurur insanın iç dünyasını, bir güzel şekil verir ona, insanı kendi kendi ile, kendi aslıyla yüz yüze getirir. İnsan Rilke’yi okudukça, kendi içinin derinliklerine iner. O zaman gözleri daha başka şeyler görmeye, kulakları daha başka şeyler duymaya başlar. Kolları adeta, bir gerçeğe doğru uzanır.

     Edebiyat alanında Rilke’nin en çok etkilendiği ve sevdiği yazar Danimarka’lı şair Jacobsen olmuştur. Bakın, ona olan sevgisini ve hayranlığını nasıl dile getiriyor:

     “Şimdi de güzelliklerin ve derinliklerin kitabı olan “Niels Lyhne” nin dünyası size açılacaktır. Bu kitap, ne kadar çok okunursa, hayatın en ince güzel kokusundan, olgun yemişlerin tadına kadar hepsini içine alıyor. İçinde anlaşılmamış, kavranmamış, duyulmamış, titrek yansılarla anılar içine alınmamış bir şey yoktur. Hiçbir yaşantı küçümsenmemiştir. En küçük olay bile alın yazısı gibi açılır. Alın yazısının kendisi de eşsiz güzellikte, geniş bir doku gibidir. Bu dokunun ipliklerinin çok ince bir el dokumuş; iplik, bir ikincisinin yanına konmuştur, yüzlerce de el bunu tutmuş, taşımıştır. Siz bu kitabı okumak mutluluğunu ilk kez duyacaksınız, yeni bir rüya görüyor gibi de hayretler içinde kalacaksınız…”

     Eleştiri konusunda Rilke’nin ilginç düşünceleri vardır:

     “…..Siz öyle estetik bakımdan eleştirel yazıları pek okumayın— bunlar, ya bir yan tutan görüşler, canlılıklarını yitirerek katılaşmış, taşlaşmış boş yazılardır; ya da bugün bu görüşü, yarın da buna aykırı bambaşka bir görüşü savunan ustalıklı sözcük oyunlarıdır. Sanat eserleri, sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler. Onlara eleştiri ile yaklaşılamaz. Onları ancak sevgi kavrayabilir, sevgi yaşatabilir onları ve her birinin hakkını gene sevgi verir ancak… Siz, bu türlü tartışmalarda, konuşmalarda, açıklamalarda kendinize, duygunuza hak verin; haksız mısınız, o zaman iç hayatınızın tabii gelişmesi sizi yavaş yavaş, zamanla, başka inançlara götürür. Bırakın yargılarınız, sessiz, engelsiz gelişsin. Bunlar her ilerlemede olduğu gibi, iç derinliklerden gelmeli ve hiçbir şey onları zorlamamalı, çabuklaştırmamalı. Hepsi, içte taşındıktan sonra bir doğurmadır. Bu duygunun her etkisini, her özünü içte, karanlıkta, söylenemeyende, şuur altında, akılla erişilemez olanda olgunlaştırmaya bırakmalı, büyük bir alçak gönüllülükle, hiç ses çıkarmadan bekliyerek, yeni bir aydınlığın yere ineceği anı beklemeli: Buna işte ancak sanat yaşantısı denilir. Anlamak için, yaratmak için gereken sanat yaşantısı budur. Burada zaman ölçüsü yoktur, yıl yoktur. On yıl hiçtir. Sanatçı olmak demek, özünü zorlamadan rahatça, bahar fırtınalarına göğüs gererek, ya ardından bir yaz gelmezse diye düşünmeden, duran ağaç gibi olgunlaşmak demektir. Yaz gene de gelir ama, yalnızca sabredenlere gelir, önlerinde sonsuzluk varmış gibi tasalanmadan, sessiz ve yürekleri geniş olanlara gelir. Ben bunu günden güne daha iyi anlıyorum. Onu, gönül borcu duyduğum acılar içinde öğreniyorum: Sabır her şeydir…”

     Rilke’yi ağır ağır, sindirerek okuyanlar duygularına, düşüncelerine yeni bir düzenin, yeni bir ölçünün geldiğini, renkli, müstesna, pırıl pırıl bir dünyaya girdiklerini farkederler. Çünkü O’nun bakışları, her zaman günlük olayların üstüne çıkan, ölümün, duanın, şiirin, sonsuzluğun, hiç bitmeyecek olan bir yalnızlığın anlamları ile yüklü idi… Rilke’nin yalnızlığı, küskünlükten, olumsuz düşüncelerden doğan yalnızlık değil, gönül rahatlığı ile, severek kabul edilen, seçilen yalnızlıktı. Rilke’den sadece sanatçıların değil, yaşı, öğrenimi, sosyal durumu ne olursa olsun, herkesin öğreneceği çok şey vardır. Önemli olan, varlığa, hayata, dünyaya, tabiata, insana bakış tarzıdır. Büyük Yunus’un,

     “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.”

     Derken duyduğu heyecanı, hayreti, hayranlığı, ürpertiyi duyabilmektir.

     Rilke, onunla karşı karşıya oturuyormuş gibi, sonsuz bir sevgi, saygı ve ilgiyle okunması gereken bir yazardır. Her bulduğunu okuyan, gelişigüzel satırlara göz gezdiren, cümlelere, emercesine, içine sindirmek, kendine mal etmek için sonsuz bir açlıkla değil de, çarçabuk gelip geçen bir sürat katarı gözü ile bakanlar Rilke’yi pek sevemezler.

     Kitap, koşarak değil, sözcükler üzerinde durarak, üzerinde düşünerek, kılı kırk yararak okunmalıdır.

     Okunmaya değer bir kitap, tekrar tekrar okunmalıdır. Ta ki, okunanlar insanın içine sinsin, ondan bir parça olsun, kanına girsin, damarlarında dolaşsın.

     Eski çağlarda insanlar az kitap okuyorlardı, fakat iyi okuyorlardı. İçlerine sindiriyorlardı ve okuduklarına göre yaşıyorlardı.

     Rilke’nin, yazılarında, yalnızlık üzerine ısrarla durması bir rastlantı değildir. Bencil, gururdan ve kendini beğenmişlikten doğan bir yalnızlık, insanı toplumdan uzaklaştırmakla kalmaz, başkalarına, hatta kendine bile faydalı olmaktan alı koyar… Önemli olan, yüzyıllar görmüş çınarlara benzeyen görkemli yalnızlıktır. Dünya nimetlerinin en tadılmamışının, en bilinmeyeninin yaşandığı, insanı geliştiren, büyüten, yücelten, yalnızlık… İnsan, yalnızlığını bilinçle seçerse, kendi iç dünyasına iner; iyiyi, güzeli, doğruyu arama yoluna girmiş olur. İnsanın güncel yaşantısındaki binbir şey üzerinde parça parça, bölük pörçük dağılan duygu ve düşüncelerini toparlar. Düşüncesinde daha parlak bir ışık, kalbinde daha derin bir yaşama sevinci, iradesinde yepyeni bir dayanma gücü bulur.

     Gözlerini dıştan içe çevirebilenler, çokluktan tekliğe dönebilenler, gerçekten duyabilen ve düşünebilenlerdir. Ruhlarının mimarı olanlardır. Pascal, “insanların mutsuzluğu tek bir şeyden doğar. Boş zamanlarda bir odada sessiz ve sakin oturmayı bilmemekten…” diyordu. Kişilik, kendini ve şartlarını benimseyerek, ona derin ve güzel bir şekil vermektir. Hile, menfaat ve gevezeliğin hâkim olduğu günlük hayatın daracık sınırları içinde, bir insanın ruhen yücelmesine olanak var mıdır? Yaşamak, gerçek boyutlarıyla ancak yalnızken elindedir insanın…

     Rilke, “Malte Laurids Brigge’nin Notları” nı yazarken çok uğraştı. Didindi. Eseri, dilimize kazandıran Behçet Necatigil, (“Malte Laurids Brigge’nin Notları” bir günce— romandır. Aralıklı günlerde tutulmuş, notlardan, güncelerden oluşan bir roman)’dır diyor. 1902-1910 yılları arasında yazıldı. Yazdığı vakte kadar geçen yaşamının, deneylerinin, düşlerinin, çalışmalarının birikimiydi… Malte 28 yaşındadır. Danimarkalıdır. Paris’tedir ve yapayalnızdır. Notlar için klasik anlamda roman diyemeyiz. Yer yer şiirsel denemeler demek daha uygun düşer. Notlar’da bir ömür boyu okunsa yine de doyulmayacak, bıkılmayacak harikulâde güzel bölümler vardır. Değişik çevrelerde, değişik ruh halleri içinde yüzlerce kere okunsa, insan her defasında yeni bir heyecan duyabilir, yeni bir hazla sarsılabilir…

     Rilke, Notlar’da eriştiği büyük başarı ile bir çok büyük sanatçıyı kendisine hayran bıraktı. Kitapta bütünü ile Jean Peter Jacobsen’in dramını görürüz. Paris’te herkesten uzak yaşayan, son derece içli ve duygulu gördüklerinin ve işittiklerinin etkisi altında yaşayan Malte, bir yandan, kendini dış dünyaya verir, bu dünyayı korkunç da olsa içine almak ister. Bir yandan da, kendisini iç dünyaya, görünmeyen, özlü ve yüksek olana, Allah’a bağlar.

     Notlar’ın dünya edebiyatında çok sevilen, aranan, tekrar tekrar basılan bir kitap oluşu, biraz da, pek çok genç insanın, Malte’ın kişiliğinde kendilerinden bir şey bulmalarından ileri gelir; kitabın ikinci baskısı Aralık 1966’da yayınlanırken, arka kapakta şu ilginç tümceyi okuyoruz:

     “Yaşları bugün yirmi beşle, otuz beş arasında olan bir kuşağın çocukları “Malte Laurids Brigge’nin Notları” ndan söz edildiği zaman, bayağı heyecanlanır, ezbere satırlar okur, O bizim başucu kitabımızdı.” derler.

     Lou Salomé’ye yazdığı bir mektupta Rilke diyor “…..bir vakitler büyük, korkak bir şaşkınlığın içine düştüğüm gibi, şimdi de adı hayat olan bir dehşetle kuşatıldım. “Ama artık bu” Rilke’nin ilk kez dehşetle tanıştığı yer olan “Paris” kısmen, ruhî – biyografik bir roman olan “Notlar” da “acının okulu, Hissin, Görmenin ve Ortaya Koymanın gücü yanında hiçbir pahaya reddedilemeyen bir meydan okuma olur.” (Abdurrahman Cahit, Edebiyat, Şubat – 1974, sayı 7).

     Notlar’dan alınan şu parça, Malte’ın kişiliği hakkında yeterli bir fikir verebilir.

     “…..OTURUYOR ve bir şairi okuyorum. Salonda pek çok insan var, ama farkına varılmıyor. Kitapların içindedirler. Bazen uyuyan ve iki rüya arasında sağından soluna dönen kimseler gibi, yapraklar arasında kımıldanıyorlar. Ah, kitap okuyanlar arasında olmak ne güzeldir. İnsanlar, niçin hep böyle değiller? Birinin yanına gidip hafifçe dokunabilirsin; hiçbir şey duymayacaktır. Ve ayağa kalkarken yanındakine bir parça çarpar ve özür dilersin, sesin geldiği yana bakar, başını kaldırır ama görmez seni ve saçları uyuyan bir insanın saçları gibidir. İnsan için ne hazdır bu. Oturuyorum ve bir şairim var. Ne talih. Salonda belki üç yüz kişi okuyor şimdi; ama ayrı ayrı her birinin bir şairi olması imkânsız. (Allah bilir, neleri var onların) Yoktur üç yüz şair. Ama bak, ne talih, ben bu okuyanların belki en hakiri, bir yabancı: bir şairim var. Gerçi fakirim. Gerçi her gün giydiğim elbise yer yer eskimeye başlamış, gerçi ayakkaplarımda şu veya bu kusur bulunabilir. Doğru, yakam temizdir, çamaşırlarımda öyle ve bu halimle büyük bulvarlardan birinde istediğim pastaneye gidebilirim ve rahat rahat, elimi bir pasta tabağına uzatır, bir şey alabilirim. Böyle bir davranışı garipsemez kimse ve beni azarlamazlar ve bana kapıyı göstermezler.”

     Dr. Traugott Fuchs, ilk Malte çevirisine yazdığı önsözde;

     “…Rilke’nin anlaşılması biz Almanlar için de zordur; hatta aramızda, birkaç sayfasını karıştırdıktan sonra, bunca müşküle, karanlığa ve kendi kanaatlerince klasik açıkçılık ve güzellik yoksulluğuna kızarak onu, bir çırpıda reddedip, itinalı bir tasniften geçmiş kütüphanelerinin mariz intizam perverliğine hapsedenler de bulunur. Yıllanmış koltuklarından kalmak istemeyen katılaşmışların kütüphanelerde o tutuşmuş, yanmakta olan yalnız; gurbette gibidir ve bekler: Derken bir hayran gelir ve o hor fakir görülmüş kitapların birini, zengin raflardaki naçarlıktan kurtarıp, kalbinin hürriyetine ve fakir odasının enginliğine götürür ve kendi malıymış gibi kesin ve amansız, o kitabın üzerine kendi adını yazarsa, Tanrı şahidim olsun, bu suç bağışlanacak türdendir…” diyordu.

     Yine “ Malte’dan aldığımız şu bölüm ne kadar anlamlı:

     “…..İçinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! Seni hiçe sayarlar, sana itiraz ederlerse, tanıdığın görüştüğün kimseler senden tamamen el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse; seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

     Küçümseyerek bile olsa, senden bahsetmesi için kimseye ricada bulunma. Ve zaman geçer de isminin insanlar arasına yayıldığını görürsen, onların ağzında bulduğun bütün şeylerden daha ciddiye alma bu ismi. Şöyle düşün: adın kötüye çıktı ve hemen bırak bu ismi. Bir başka isim al, Tanrının gece vakti seslenebileceği başka, herhangi bir isim al. Ve bunu herkesten sakla.”

     Malte’ın bölümleri içinde beni en çok heyecanlandıran, düşündüren bölüm şu oldu:

     “…Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve bütün bir ömür boyu, mümkünse uzun bir ömür boyu, mâna ve lezzet toplamalıydı ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi, hisler değil (his pek erken başlar), tecrübelerdir. Bir mısra için insan, birçok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanımalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, halâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı; o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzde esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir; bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hatıraları olmalıdır; doğuran kadınların haykırışlarına ait, içine kapanan, hafif beyaz, uyuyan lohusalara ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanın hâtıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir ve insanın, hâtıralar gelecek diye beklemekte büyük sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar nacak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, esinsizleştikleri ve artık bizden ayırt edilemedikleri zaman işte ancak o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısraın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder.”

     “Malte Laurids Brigge’nin Notları” yayın yılı 1910, birçok edebiyat tarihlerince Modern Avrupa Edebiyatı’nın başlangıcı sayılıyor… Joyce, Proust ve Kafka’dan önce Rilke, 19. yüzyılın gelenekçi romanı yanına, boş bir arsaya, modern romanın temellerini attı. Varoluşçu bir yöntemle, bireyin iç dünyasındaki depremleri vurguladı. Bu romanın bizim için bir önemi de, batı kültür hazinesini tanımamız konusunda zengin, canlı bir müze oluşturmasıdır.” (Behçet Necatigil, Milliyet Sanat Dergisi, 12 Aralık 1975, sayı: 162)

     Andre Gide, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra, “İki haftadır sizinle yaşıyorum, kitabınız bütün varlığıma el koydu. Sizi daha iyi tanımak, daha çok sevmek de ondan” diye yazıyor Rilke’ye. Valéry ise, “Bugüne dek tanıdığım olağanüstü kişiler arasında, en büyüleyici olanlardan biri ve en esrarlı olanı Rilke’ydi. “Büyü” sözünün herhangi bir anlamı varsa, diyebilirim ki, onun sesi, bakışı, davranışları, onunla ilgili her şey, büyülü bir varlık izlenimi bırakıyordu kişide” diye söz ediyor ondan (Turan Oflazoğlu; Rilke, Seçme Şiirler, Cem Yayınevi, İstanbul 1976, s.10).

     Malte’ın yayınlanmasından ve büyük başarısından sonra, Rilke için bir başka dönem başlıyordu. Yeni bir sessizlik, yeni bir susuş ve arayış dönemi… Rilke kendine özgü olanı bulmak istiyordu. Daha yeni, daha başka bir sese ve soluğa sahip olmak istiyordu. Yazdı. Okudu. Gezdi. Görüştü. Kazandığı ünü yitirmekten korkmuyordu. Çünkü zaten istemiyordu ünü. Ün dedikleri, gelişmekte olan bir insanın üstüne kitlenin yürümesi ve onun gelişmesini durdurması değil miydi?

     Nihayet, bu uzun susuş, ürününü verdi ve bir çok eleştirmenlerce çağımızın en önemli şiirleri sayılan Duino Elejileri gün ışığına çıktı.

     Burada Rilke, bütün başarılarımız sırf gösterişlerden ibaret olduğu için bu âlem kendi hakiki tadımızı vermiyor ve biz dünyadaki adetlerimizi yerine getirmek için çalışmıyoruz, diye yakınıyordu. Bir zamanlar insanlar büyük ve hemen hemen Allah’a yakınken, kalplerimizde ıstırabın maden kuyusunu deşmişler ve bu kuyunun derinliklerinde saf bir halde duran ezeli acıdan pırıl pırıl cevherler çıkarmışlardı. Halbuki bu günün insanları acıları israf etmektedirler. Kendilerini hayatın gürültülü panayırında kaybetmekte, bu panayırın atış yerlerindeki sayısız hedefler önünde hesapsız kazançların zevkini çıkarmaktadırlar.

     Bugünkü insanlar aşkta da başarılı olamıyorlar. Aşkları hiçbir zaman hercai bir sevdadan öte geçemiyor.

     Istırap ve aşk gibi kökleri aynı toprakta bulunan ölüm karşısında, biz hemen hemen zavallı ve çaresiz kalıyoruz. Toprağın bu kutsal ilhamını kendi öz benliğimiz gibi içimizde olgun bir hale getireceğimize, vakti gelince, onu herkes, ucuz ve manasız bir kışlık şapka gibi hazırcı terzi “ madam Lamort’dan” alıp başına geçiriyor. (Beşinci Eleji).

     Fakat ıstırap ve ölüme karşı duyduğumuz duygulara ve sevgideki yetersizliğimize karşın, toprağın bize yüklediği ödev, evrenin yaratılışından bugüne kadar hep aynı kalmakta ve bu ödev bizi, hep aynı şekilde, faniliği kendi içimizde ebedilik haline çevirmeye zorlamaktadır. Dış âlem her gün biraz daha kaybolmalıdır. Çünkü dünya hiçbir zaman içten başka bir yerde değildir. (Yedinci Eleji).

     Ölüme karşı bilinçli yaşamak, anlamını kavramak, onu hayata eklemek…. büyük ve anlatılmaz olan buydu.

     Rilke Rusya’da yolun başında iken genç adamın ilkesi “Allah’ı gerçekleştir”di. Yolun olgun sonuna gelince bu ses, “gerçeği ölümsüzleştir” olmuştu.

     Duino, İtalya’da, Venedik’le Triesta arasında, Adriyatik kıyılarında bir yalçın kayalığın üstüne kurulmuş, on ikinci yüzyıldan kalma bir ortaçağ şatosunun adıydı (Zahide GÖKBERK, Rilke ve Duino Şatosu, Varlık Dergisi, Sayı 514, sf.8-9, 15 Kasım 1959). Şato yapıldıktan sonra çeşitli eller değiştirmiş, on yedinci yüzyılın başında, bugünkü sahipleri olan ve eski bir Alman soyundan gelen “Thurn und Taxis” Prenslerinin eline geçmişti. Rilke, şatonun o zamanki sahibi bulunan ve kendisinden bir hayli yaşlı olan Prenses Marie Thurn ve Taxis’le bir vesile ile tanışmış, kültürlü, ince yaradılışlı, duygulu, zeki ve anlayışlı bir kadın olan ve şatosu devrinin birçok ünlü sanatçılarına açık bulunan Prenses, Rilke’nin ne ölçüde bir sanatçı olduğunu, gelecek için neler vadettiğini hemen anlamış, ona ölünceye kadar derin bir dostluk,  eşine az rastlanır bir anne yakınlığı ve şefkati göstermiştir. Bu tanışmadan sonra, Duino Şatosu Rilke’ye ömrü boyunca kendi evi gibi açık olmuş, şair istediği zaman oraya gidip, haftalarca, aylarca kalmış, burada tabiatın akıllara durgunluk veren sessizliği, güzelliği içinde yaşamış, çalışmış ve yazmıştır.

     Rilke, her biri yüzyılımızın gerçeğe karşı güveni sarsılmış, gideceği yolu yitirmiş, çaresiz insanın melankolisini dile getiren ve bu insanın kendine bir yol bulmak, bir yön vermek denemesi olan on şiirin adını acaba neden Duino Elejileri koymuştu? Bununla Prensesin kendisine gösterdiği yakın dostluğa karşı minneti mi anlatmaya çalışmış, yoksa bu şiirlerin, esrarlı Duino şatosunun, uçsuz bucaksız bir dünya ortasında kaybolmuş Duino kırlarının, Duino manzaralarının anlatılmaz güzelliğinin içinde yarattığı duyguları dile getirmek için yazıldığını mı söylemek istemişti?

     Rilke, Duino Elejilerini on yılda tamamlamıştır. Onları, önce 1912 yılında Duino şatosunda yazmağa başlamış, 1922 yılında İsviçre’de ömrünün son yıllarını içinde geçirdiği Muzot Şatosunda bitirmiştir. Rilke’nin bu elejileri yazmaya başlayışını Holthusen, Rilke biyografisinde şöyle anlatır: “…O günlerde olup bitenler Rodin ve Cézanne’ın anladığı mânada, isteyerek, irade gücü ile ortaya konmuş bir çalışma ürünü değildir; anlaşılmaz, esrarlı bir ilham ve kendinden geçiş ile meydana gelmişlerdir.

     Şato’da, Rilke’nin çalışma odası, deniz tarafına penceresi olmayan yarı loş bir kütüphane odası idi. “Rilke yalnızlığını, doğayla ve meleklerle paylaşıyordu. Bu melek temasının, Rilke’nin şiirlerinde çok önemli bir yeri vardır. İlk eleji’nin ilk mısraı “Haykırırsam, melekler ülkesinde beni kim anlar ki” diye başlar. Bunlar sanki, bütün hayatı boyunca birlikte yaşadığı melekler için yazılmıştır. Rilke, burada göklere çıkarak meleklerden haber verdiği gibi, yere inerek acılar içinde kıvrandığı dünyayı da anlatır.” (Genç Bir Şaire Mektuplar, Çeviren Melâhat Özgü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1963, ikinci baskı, sf.92).

     Ölüm üzerindeki düşüncelerinden, zamanla insanlar uğruna çekilen acılardan, az ve tam olanlardan, çocuklardan, genç kızlardan, erken ölenlerden, kutsal varlıklarından ve yiğitlerden, bitki ve hayvanlardan, Allah’a yakın olanlardan, sevgili sessiz şeylerden haber verir. Her biri ayrı bir şiirde işlenmiştir; her birine birer başlık aranacak olursa, birine erken ölenlerden, ötekine yiğitlerden, sevgililerden ya da acı çekenlerden denecek olsa, hiç biri özünü tam anlamıyla vermez.

     Rilke, evrenden kendini sıyırıp, bir seyirci gibi Allah’ın büyüklüğünü ve insanın hiçliğini görüp, bu gözlemlerden sonsuz ve temel gerçekleri çıkararak, bütün şiirini insanın manevi görüş ve açıklık uğrundaki çabasına yöneltmiştir. Kendi dinî buhranları ve zaferleri, insanlığın mücadele, ölüm ve yeniden doğmasının sembolüdür.

     “Bu büyük eser ancak GOETHE’nin ‘FAUST’ eseriyle karşılaştırılabilir.” (Sedat Umran, R. M. Rilke, Hisar Dergisi, Eylül 1976, Sayı. 153, sf. 23).

     …. “Şiir işlevinde ve deyiş araçlarına o güne değin erişilebileni aşmıştır. Bütün Avrupa’nın kültür maddeleri ve görünümleriyle beslenmiş ve etkisini göstermiştir. Okuyucuya da, dünyanın ve yaşamın yeni bir derinlik boyutunu kazandırmıştır. ……Bir yabancıyı anlamak, onunla dialog kurmaktır. Dialog ise, kendimizi kendimize anlatır. Bunun için Rilke’yi anlamak gerek.” (Melâhat Özgü, Rilke’yi Anlamak, Türk Dili Dergisi, Ocak 1977, Sayı: 304, sf. 81).

     Rilke, şu satırları ile, sanki ilerde yazacağı, çağının şiirinin muştusunu verir gibidir:

     “….Bu dili iyi anladıkları nispette, sade bir şekilde kullandılar. Eşyanın büyük sükûneti içine daldılar. Hiç beklemeden, sabırsızlık etmeden, varlıkların kanunlar içinde nasıl eridiğini duydular.” (Manzara, R. M. Rilke, Çeviren Melâhat Özgü, Tercüme Dergisi, Mayıs 1951, Sayı:52, sf. 247).

     Duino Elejileri’ni yazarken, Rilke, hastalıklarından, karamsarlıklarından sıyrıldı. Bambaşka bir kişiliğe büründü. Yüzü gülüyor, hayata umutla bakıyordu.

     “Ölümüne dört yıl kala, onu ziyaret eden dostları, onu gerginliği yatışmış, yeniden canlanmış, daha mutlu buldular. Haziranda prensesi, Temmuzda Kippenber ailesini kabul eder Rilke. Amacı yeni yapıtlarını okutmaktır onlara. “Değişmiş bir insan gördüm” diye yazar Prenses o zamanki ziyareti üzerine. “Işıyan ve mutlu. Hiçbir zaman bakışını unutmayacağım.” Sonra, günlük notlarında şunları açıklar Prenses: “Ve okuduğu müddetçe, yalnız onun okuyabileceği harikulâde okuması müddetince, sürekli yüreğimin atışlarını duyar, gözyaşlarımın yüzüme doğru aktığını hissederdim…” (Rilke, Haus Egon Holtkusen, R.Verlag Çeviri: M. Eşref Selçuk, yayınlanmamıştır).

     Şiirin alanı görünen eşyayı aşar, görünmeze varır. Eşyada mevcut olmayan şeyleri görmek şiirdir. Büyük, harikulâde, güzel ve kutsal olan her şey sırlara bürünmüştür. Şiir, sırrın dilidir. Rilke’nin elejilerini okurken, bir güzellik ve derinlik duygusu sarıverir insanı. Anlatılması olanaksız bu durum, Rilke’nin yüce gönlünden okurun gönlüne akar. Bu şiirlerde O, insan ruhunun en gizli köşelerini gördü ve gördüklerini kendine özgü bir yöntemle gün ışığına çıkardı.

     Rilke, bir ömür boyu, ruh temizliği içinde yaşadı. O temizlik ve arılıkla dolmuştu sanki. İçinde vardı. Zaten ruh arılığı öğrenilemez ki… Sadece duyulur ve yaşanır.

     Nietzsche “Yazılarıma her zaman bütün hayatımı ve bütün kişiliğimi koydum.” der. Benzer durumu Rilke’de de görüyoruz; en gizli ruh hallerini öyle somutlaştırmıştı ki, onları unutmak düşünülemez. Çünkü O’nun sanatının en büyük özelliği değişmiyeni kavrayabilmesinde idi. Rilke en iyi, en güzeli gerçekleştirmeye nefsini adamış bir kişi idi, 19. yüzyılın son çeyreği ile, 20. yüzyılın ilk çeyreği arasında yaşadı. Bilim, evren görüşünü süresiz genişletiyordu. Olanaklarımızın sınırları çoğalırken, O, evrenin sonsuzluk ve karmaşıklığını daha iyi anlıyordu. Bir düşünceden kök alan inançtı. Köksüz, sübjektif bir duygulanış değildi bu.

     Düşünce ve inançla gereği gibi yuğrulmayan, fizikötesi acıyı gereği kadar tadamayan hangi şair, ölümsüzlüğe ulaşmıştır? İnsanın duyguları kadar, bilinç altı karanlıkları kadar, düşünceleri ve inançları da şekillendirir. Şairin şiire ulaşmadan önce, gerçek, insana ulaşması önemlidir.

     Rilke’ye göre gerçek bir yönlü değil, çok yönlü idi. Her şeyin olduğundan daha başka türlü olabileceğini söylerdi. O, duyduğu, hatta duyduğunu sandığı her şeyi söyledi ama yine de en kavranılmayan sırlarla dolu bir yazar olarak karşımıza çıkıyor.

     Birinci Eleji’nin ikinci mısraı: “Diyelim ki, birisi beni ansızın bağrına basıyor ve ben O’nun güçlü varlığında eriyorum.” Üçüncü mısraı, “Çünkü güzel olan, ürpertici olanın başlangıcından başka bir şey değildir.”

     Şu iki mısra dahi, Rilke’nin hiç de kolay anlaşılır bir şair olmadığını kanıtlar. O’nun çalışması ve araştırmaları için hiç çekinmeden, “Kahramanca” diyebiliriz. Kolay gerçekleri, toplumun gerçektir deyip geçiştirdiği değer yargılarını Rilke, bıkmadan, usanmadan tekrar tekrar irdeliyordu. Kolaylıkla, ne genel kanılara, ne de uzmanların yetkilerine uyuyordu.

     Rilke, en karışık, görünüşte nizamsız olan şeylerde bile bir nizam arardı. Aslında çok basit gibi görünmekle beraber, bu dünyayı ve hayatı değiştirecek bir düşünce idi. Yaşadıkları günlük hayata, bu fikri uygulayanlar sonsuz bir güzellik ve ihtişamla karşılaşırlar. Rilke’ye göre, eşyası yerli yerine konmuş bir oda huzur vericiydi. Zaten sanat, kaosu kozmos haline getirmek, karışıklığa nizam vermek değil miydi?

     Bu yapıdaki bir insanın, birinci dünya savaşı sırasında ne kadar acı çektiğini herkes anlıyabilir. Paris’teki evi, bütün varı yoğu ile soyularak yıkıldı. Muzot’dan, 28 Kasım 1921’de, Simone Brüstlein’e yazdığı mektup, bu durumu belgelemektedir:

     “……Ah, anlıyorsunuz değil mi?

Savaşı ve acıyı anlıyorsunuz!

Anladığınızı biliyorum. Savaş yıllarındaki hadiselerin bütün varlığımla yaptığım çalışmayı nasıl böldüğünü, gerek bu, gerekse başka bir sebepten derinliğe dalmanın, şifa bulmanın, yeniden işe koyulmanın imkânsızlaştığını biliyorsunuz. Savaştan sonra da: Bir sene kadar önce, nihayet varlığıma dönebileceğimin ve çalışmaları orada geliştirebileceğimin ümidedildiği koruyucu sığınağa, dağa davet edildiğimi biliyorsunuz. Daha sonrasını da biliyorsunuz. Bir alın yazısı ile her şeyin nasıl değiştiğini. Baş gösteren gam ve endişenin, benim daldığım bu durumdan çıkarmanın çok uzak, korkunç derecede uzak olduğunu biliyorsunuz. Bu bilinmeyen endişe belli bir derecede yatıştırılana kadar, sükûnetin bir daha geri gelmeyeceğini biliyorsunuz. Görülmemiş bu sarsıntı bütün içyapıyı bozdu. En kötüsü de hayatımda ilk defa işime ihanet etme isteğine kapılmış olmamı hissetmemdir.”(Çeviren: Gülsen Önalp, yayınlanmamıştır).

     Duino Elejileri ile hemen hemen aynı zamanda “Orpheus’a sone” adlı şiirleri yayınlandı. Üstün bir sanat gücünü yansıtıyorlardı.

     Rilke gülleri çok severdi. Bıkmadan, usanmadan bakar, sanki onların iç yüzünü görmek isterdi. Sanatında gülün yeri çok büyüktür. Mezar taşına kazınmak üzere yazıp bıraktığı mısraların ana motifi de güldü.

 “Gül, ey saf çelişki, nice gözkapağının altında
hiç kimsenin uykusu olmamanın
sevinci.”

     Rilke, son zamanlarında Vallis Alplerinde Dr. Werner Peinhard’ın, ona satın aldığı köşkte yaşadı ve burada 29 aralık 1926 gününde öldü. İsviçre’nin bir dağ köyünde, küçücük bir kilisenin mezarlığında gömülüdür. Kendisini haftalarca yatağa bağlayan ağır ve işkenceli bir kan hastalığından sonra 51 yaşında hayata gözlerini yumdu. Yaşadığı sürece, ölümü, hayatın tamamlayıcısı diye kabul etmişti. Çok sevdiği bir dostuna yazdığı bir başsağlığı mektubunda şöyle diyordu: “Matemleri için teselli bulmuş olanlara yazık. Ölümün aydınlığı, berraklığı yanında bütün teselliler bulanıktır.”

     “Rilke, sâkin bir gecede, inzivada öldü. Yanında bir tek hizmetçisi vardı. Can çekişirken beş isim mırıldandığını söylerler: Tanrı, İsa, Köylü Rus Şairi Droşin, Tolstoy ve Rodin. Sonra hırıltı gibi birkaç kelime, tam ölürken: Dilenciler, hastalar, zavallılar…” (Şair Rainer Maria Rilke, Celâlettin Ezine, Hamle Dergisi, Eylül 1940, Cilt I, sayı 2, sf.3-9).

     Rilke ömrü boyunca manen ve maddeten temiz bir hayat yaşadı. Kibardı, zarifti. Sessizliği ve yalnızlığı severdi. Çok güzel konuşur; basit, önemsiz bir konu bile, onun dilinde yepyeni boyutlar kazanırdı. Onu dinlemenin tadına doyulmazdı. Son derece titiz, dikkatli bir insandı. Yazdığı yazılarda, mürekkebin renginden, harflerin güzelliğine, satırların düzgün oluşundan, kâğıdın kalitesine kadar her şeye dikkat ederdi. Bir kelimeyi bile değiştirse derhal o sayfayı yeniden temize çekerdi. Giysileri, göze batmaz fakat her zaman temiz, zarif ve bakımlı olurdu. Konuşurken kullanacağı kelimelere bile çok dikkat ederdi. En basit bir yerde bile otursa, vazosuna koyacağı renkli bir çiçek, duvara asacağı güzel bir tablo ile derhal kişiliğinin damgasını vururdu oraya… O kadar dikkatli, her şeye, bilhassa güzelliğe karşı o kadar duyarlı idi ki, yoldan yürürken gördüğü güzel bir tabelaya bile hayranlıkla bakardı. Bazan bir hayvanın, bazan bir çiçeğin önünde saatlerce durup onu incelemekten, ondaki güzelliği yaşamaktan yorulmazdı.

     Gösterişten, ünden daima kaçtı. Dergilerde resimlerinin basılmasını istemezdi. Halbuki yakından incelenirse insanı etkiliyen bir güzelliği vardı. Kendine bir kitap ödünç verildiğinde, bunu ipek bir kâğıda sarıp, yanına bir çiçek, ya da kendine özgü bir kaç söz katarak iade ederdi.

     Kimseyi kırmadı, kimseye kırılmadı. Mütevazî idi. Yavaş sesle ve az konuşurdu. Dedikodu yapmazdı. Lüzumsuz söz söylemezdi. Daima, müspet ve hayırlı konuşur yoksa susardı. Yalan söylemez, gösterişten hoşlanmazdı. Eşyanın hakikatini görebilmek için çırpınırdı. Düzenli yaşar, lüksten kaçardı. Çalışma masası her zaman intizamlı idi. Yazı masasının üstünde kurşun kalemleri, yazı kalemleri dümdüz sıralanmış olarak, boş kâğıtlar da tam bir dikdörtgen biçiminde dururdu. Asil kalbi, ottan Allah’a kadar bütün varlığa karşı sevgi ve saygı ile doluydu. Hiçbir konuda yüzeyde kalmayı sevmezdi. Olanaklarının elverdiği ölçüde, gerçeğe varmaya çalıştı. Kimsenin sözünü kesmez, başkalarına saygı aşılardı. Çevre O’nun yüce kişiliğini kendiliğinden kabul ederdi. Ön yargılardan uzaktı. Hoşgörü sahibi idi.

     Sağlam ve doğru düşünmesini bilen nadir insanlardan biri idi. Gerçekçi idi. En girift, en karışık sorunları, en ince ayrıntılarına kadar, bıkmadan, usanmadan inceler, analiz eder, gerçeğe ulaşmaya çalışırdı. Hiç bir zaman şımarmadı. Kendini yanlış anlayanlara da hoşgörü ile davranır, bunu bir sorun haline getirmezdi.

     Duydukları, gördükleri, okudukları, tanık oldukları, düşünceleri oranında, varlığın ve eşyanın hakikatini öğrenmeye, Tanrıyı sevmeye, O’na yakın olmaya çalıştı. Burada, çalıştı kelimesi hafif kalıyor. Kendini helâk edercesine uğraştı, çırpındı, didindi… Bu yolda ne yapılabilirse onu yaptı. Hangi çizgiye kadar gelinebilirse, oraya kadar geldi.

     Carlyle’ın anladığı mânada, o, bir kahramandı. Çünkü, kahramanlar kahramanca yaşadı. Çünkü ivazsız garazsız bir hakikat arayıcısı oldu. En halisinden bir Hak aşığı idi. Burada bir soru akla geliyor. Acaba daha ötelere gidemez miydi? Daha yücelere… ötelere… ötelerin ötesine…

     Evet, cevabı zor bir soru… Ne var ki insanlar, bir yerde, olanaklarıyla sınırlılar…Eğer Rilke daha başka bir zamanda ve çevrede, daha farklı durumlar ve kişilerle karşılaşsaydı, belki yaşam çizisi daha değişik olurdu. Belki gönül ikliminde daha fazla yol alabilir, nasibi daha bir başka olabilirdi. Bir gönül eri ona rastlasa, elinden tutsa, yol gösterse, belki mâna âleminde daha büyük, daha uzak iklimler fethedebilirdi.

     Ama, o saf ve temiz ruh, o zarif ve ince insan, elindeki malzemeden ne yapabilirse o kadarını yaptı. Hani, halk arasında yaşayan bir söz vardır, babamın adı Hıdır, elimden gelen budur, derler ya. Öyle işte… O kadarını yapabildi. Gücünün ve olanaklarının son çizgisine kadar geldi. Bir ömür boyu gerçeğin arayıcılığını yaptı. İnsanca yaşadı. Sevdi, sevildi ve öldü…

Kaynak Yazı : Sabri Tandoğan Özel sitesi
http://www.gonulsohbetleri.net/html/rainer_maria_rilke.asp

****************

20. YÜZYIL BÜYÜK ALMAN ŞAİRLERİ

 

 

YEZİDİLER / EZİDİLER -Tarih-İbadet-Örf ve Adetleri-


Yayına Hazırlayanın Önsözü

Türkiye’deki Yezidiler konulu çalışmalara bir yenisinin katılması, gösterilen ilgisizlik ve yapılan çalışmaların azlığı göz önüne alındığında anlamlı ve önemlidir. Özellikle Yezidilerin yaşadıkları Güneydoğu Anadolu Bölgesi göz önüne alındığında bu çalışma daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü Yezidiler konulu bu çalışma Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde müftü olarak görev yapmış olan Cizreli bir din adamı tarafından hazırlanmıştır.

Eser, Mahmut Bilge’nin izah ettiği gibi kendisinden Yezidiler hakkında bilgi almak isteyenlerin çokluğu nedeniyle kaleme alınmıştır. Bu konuda kendisinden o kadar çok talep olmuş ki hatta bir keresinde Ağrı hakimlerinden birisi kendisinden bilgi isteyince ona uzunca bir mektupla cevap vermiş. Topladığı bilgiler ve konuşma imkanı bulduğu Yezidiler’den elde ettiği bilgilerden de yararlanarak bu eseri hazırlamıştır.

Mahmut Bilge’nin Yezidiler isimli eseri hakkındaki ilk bilgiye Abdullah Yaşin’in (Bütün Yönleriyle Cizre) adlı eserinde rastladık. (Abdullah Yaşin, Bütün Yönleriyle Cizre, Cizre: 1983, s 160-162. ) Abdullah Yaşin, adı geçen eserinde Cizre’nin Meşhurları başlığı altında Mahmut Bilge’den bahsetmektedir. Hayatı ve eserleri hakkında kısa bilgi vermektedir. Haklarında bilgi verilen bu eserler arasında Yezidiler adlı eser de mevcut idi. Bilahare Abdullah Beyle irtibata geçerek yazan ve eser hakkında bilgi aldık. Aynı zamanda eğer varisleri elinde bu eser mevcut ise üzerinde çalışmamız hususunda yardımcı olmalarını da talep ettik.

Bunun üzerine eseri görmek için Mahmut Bilge’nin torunu Salih Bilge ve Mahmut Bilge’nin kızı ve Salih Beyin annesi Behiye Hanım ile görüştük. Müteaddit defalar görüşmemiz neticesinde eserin bir nüshasını yayına hazırlanmak üzere aldık. Eser üzerinde çalışmaya başladık. Bu esnada Mahmut Bilge’nin sayılı öğrencilerinden Abdülkerim Özervarlı Hocaefendi ile görüştük ve hocası hakkında kendisinden bilgi talep ettik.

Yazar hakkındaki bilgilerimize ailesi, öğrencileri, dostları, yazılı kaynaklar ve Diyanet İşleri Başkanlığı personel dosyasını ve Hürriyet Gazetesi’nde hakkında yayınlanan bilgileri de ekledik.

Bizim araştırmamızın bu şekilde devam etmesi Mahmut Bilge’nin akrabalarını, öğrencilerini ve dostlarını son derece sevindirdi ve heyecanlandırdı. Çünkü yazar hayattayken yayınlanmak üzere bu eseri hazırlamıştı ve yayınlayamamıştı. Ayrıca kendisi hayattayken yine üç eserini yayınlamıştı. Böylece bu çalışma ile hem onun yarım bıraktığı bir çalışmasını yayınlamış olacağız hem de uzun zaman sonra eserlerinin dördüncüsü de yayınlanmış olacaktır.

Kısa zamanda eser üzerinde çalışmaya başlayarak yazarın kullandığı kaynaklan gözden geçirdik. Tespit edilen kaynaklardan kütüphanemizde olmayan eserlerin temini yoluna gittik. Bunlardan özellikle kütüphanemizde olmayan bir tanesini belirtmek istiyoruz. Çünkü yazarın bahsettiği kaynaklardan birinin tek nüshası Viyana Devlet Kütüphanesi’nde idi. Adı geçen eserin temini yolunda gerekli girişimlerde bulunduk ve Viyana’da din görevlisi olarak bulunan Değerli Hasan Çağlar Beye ulaştık. Hasan Bey, binbir zahmete katlanarak istediğimiz kısmın mikrofilmi ve fotokopisini gönderdi. Bu anlamlı ve unutulmaz erdemli tavrından ve yardımseverliğinden dolayı kendisine teşekkür ederiz.

Yazarın kullandığı dipnotların dışında dipnotların bir kısım tarafımızdan konuldu. Bunu yazarın dipnotundan ayrıştırmak iyin (A T) şeklinde gösterdik. Yazarın metin içerisinde verdiği bazı kaynaklan olduğu gibi dipnota indirdik. Bununla beraber yazarın özellikle kaynaklan yazar ve eser adı şeklinde verdiği dipnotlarına cilt ve sayla numarası ekledik. Ayrıca kullandığı kaynaklan arasında Türkçe’ye çevirileri olanlarını vermeyi tercih ettik. Türkçe olmayanlar da ise elimizde olan eserlerin ilgili sayfalarını tespit edip verdik. Böylece dolaylı da olsa özellikle ilk kaynaklar bakımından Türkçe’de neler olup olmadığı hususunda ilgililere bilgi vermiş olduk.

Yine yazarın eser içerisinde kullandığı kısaltmalar için ayrıca kısaltmalar listesi koyduk. Bunların dışında yazarın eserde göstermiş olduğu kaynakların tam metin çevirilerini EK’ler bölümünde verdik. Çünkü ülkemizde Yezidiler konusunda yapılan çalışmalarda kaynak olarak daha çok Batı dillerinde yapılan araştırmalar ve Doğu dillerinde yazılmış olan eserler kullanılamamaktadır. Kullanılamayan bu eserlerin bir kısmında, dilinin Arapça olması münasebetiyle araştırmacılar tarafından istifade edilememekteydi. Bu nedenle Arapça olan bu eserlerdeki ilgili bölümleri çevirip araştırmacıların istifadesine sunduk. İstifadeye sunulan bu eserlerin her biri aynı zamanda Yezidilik konulu bütün eserlerin temel kaynaklarıdır. Bu eserlerin bazılarının kullanımı ise daha çok Batı kaynaklarından aktarma veya tahkik ve neşr şeklinde Batı dillerine aktarılanlar, çevrilenler şeklinde olmasından dolayı yararlarıılmıştır. Bu ikinci elden ulaşmayı bir nebze olsun azaltmak maksadıyla çevirilerini vermeyi uygun bulduk.

Aynca yukarıda belirttiğimiz hususu göz önüne alarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Araştırma Görevlisi Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte bir proje kapsamında Arap dünyasında Yezidiler ile ilgili ve konunun başvuru kaynaklarından kabul edilen eserleri Türkçe’ye kazandırmaya karar verdik. Şimdilik Ahmet Teymur Paşa’nın El-Yezidiyye adlı eseri üzerinde çalışmaya başladık ve son düzeltmeleri yapmaktayız. İkinci sırada olan İsmail Bek Çöl’ün El-Yezidiyye adlı eserinin çevirisini de bitirmek üzereyiz.

Yazarın özellikle çevreden gelen talep üzerine hazırladığı eserinin önemli kaynakları arasında bizatihi görüşüp konuştuğu, hatta bazı duaları dahi kendisinden yazdığı Kavallar da vardır. Kavallardan bin bir güçlüklerle yazdığı bu dualar da eserin kıymetini bir kat daha artırmaktadır.

Yazıldığı dönem, yazarın tarafsız olma isteği ve Yezidileri olduğu gibi anlatma gayreti dikkate alındığında eserin önemi bir kat daha artmaktadır. Bir de Diyanet Teşkilatı mensubu bir görevlinin çevresindeki farklı inançlara sahip olan kişilerle olan ilişkileri, onları tanıma, tanıtma gayreti ve bu gayretine de objektiflik kazandırması ülkemizin hem muhtaç olduğu hem de arzuladığı amaçlarından biridir.

Dolayısıyla bu çalışmanın belirgin sonucu iki noktada ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi, Yezidiler konulu yeni bir çalışmanın su yüzüne çıkarılması, diğeri de Mahmut Bilge gibi önemli bir şahsiyetin tanıtılmış olmasıdır. Bizim bu çabamız, yazarın görüşlerine katılıyoruz anlamına gelmiyor. Bilakis hem eseri, hem de yazarını gün ışığına çıkarmış olduk. Tabii Yezidiler konusu ülkemizde hemen hiç çalışılmayan konulardan birisidir. Ayriyeten bu çalışmaların bir kısmı istisna edilirse, yeterli olmayışı gayretimizi daha da anlamlı kılmaktadır.

Mahmut Bilge’ye ait bu eserin yayına hazırlama aşamalarında birçok kişinin yardımlarım gördük. Bunların çoğunun adını burada yazmam mümkün olmayacak. Fakat bazılarının isimlerini velimden edemeyeceğim. Bunlardan özellikle Abdullah Yaşin, Salih Bilge, Behiye Bilge, Abdlilkerim Özervarlı, Lokman Özervarlı ve Doç. Dr. Sait Özervarlı’ya eserin incelenmesi ve yayınlanması hususundaki yardımları, Prof. Dr. Hulusi Kılıç Beyi ve Sevgili Eyyüp Tanrıverdi’ye eserin hazırlarıması hususundaki yardım ve cesaretlendirici tavırları ile göstermiş oldukları yakınlıktan dolayı teşekkürü bir borç biliriz.

Uzun süre önce yayına hazırlanan bu eser, maddi yetersizlik nedeniyle yayınlanamamıştı. Eserin yayınlanması için maddi katkı sağlayan vefakâr, fedakâr ve bilim aşığı Sayın Suat Öğül Beyefendiye şükran ve minnet borçluyuz.

Eserin katkı sağlayacağı umudu ile…

MAHMUT BİLGE’NİN HAYATI VE ESERLERİ

Mahmut Bilge 1904’te Cizre’de dünyaya geldi. Bilge ailesi bireyleri arasında alim, müderris ve-müftüler bulunmakta idi. İlmi bir havanın teneffüs edildiği bir ailede doğmuş olmanın bir sonucu olarak ailenin geleneğine uyup ilmiye sınıfına dahil olmuş.

Babası müderris Abdurrahman Efendi’den dini ilimleri okumuştur. Özellikle Arabi ve Farisi tahsilini babasından görmüş ve 1922 yılında babası Abdurrahman Efendi’den icazet almış.

İlkokulu, 1919 yılında Cizre’de pekiyi derece ile tamamlamış. Ortaokulu, 1961 yılında Trabzon İmam Hatip Lisesi’nin orta kısmını tamamlamış.

1962    yılında Trabzon İmam Hatip Lisesi’nden pekiyi derece ile mezun olmuş.

1962 yılında Hac’ca gitmiştir.

Uzun süren memuriyet hayatında:

On yıl kadar ilkokul öğretmenliği,

Bir yıl kadar Belediye Başkatipliği ve Muhasebeciliği,

On iki yıl kadar Nüfus memurluğu, (1934 yılından 1946 yılma kadar altı yıl Nusaybin, üçer yılda Kızıltepe ve Cizre’de, 1946 yılından 1948 yılına kadar da Mardin’de Nüfus Başkatipliği) yapmıştır.

1948 yılından itibaren Cizre, Birecik ve Silopi’de yirmi üç yıl müftü olarak görev yapmıştır.

Mahmut Bilge, 5.4.1974 yılında Cizre’de vefat etmiş ve aile mezarlığına defnedilmiştir.

Eserleri:

Mahmut Bilge hayattayken eserlerinden üç tanesini bastırmışın Bunlar:

1-        Ay Risalesi, Ankara: 1963.

2-        Resulü Ekrem Muhammed Mustafa’nın Nüfus Hüviyet (’Uz dam, Ankara: 1965.

3-        Nuh aleyhisselâm ve Tufan, Ankara: 1965.

Basılı olan eserlerinden Ay Risalesi’nde dile getirdiği düşüncelerinden dolayı “Cizre Müftüsü İnsanların Aya Gitmeleri An Meselesi Diyor” başlığı altında Hürriyet Gazetesinin 21 Mayıs 1961 yılındaki nüshasında haber olmasından dolayı önemli tepkiler almıştır. Geleneksel halk inançlarına göre aya gitmenin mümkün olamayacağı gibi güçlü bir inanç yaygınken Mahmut Bilge bu inancın Kuran’a aykırı olduğunu ve bilakis Kuran’da dahi aya gidilebileceğini delilleriyle anlatıyor. Bunun üzerine birçok müftüden kendisini destekler mektuplar alıyor.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Muhammed Mustafa’nın Nüfus Hüviyet Cüzdanı adlı eserinde ise, uzun süre nüfus memurluğu yaptığı için Hazreti Muhammed için de bir nüfus cüzdanı hazırlamaya karar verir. Bu eser Hazreti Muhammed’in soy kütüğü mesabesindedir.

Nuh Tufanı isimli esere gelince, Cizre’nin Hazreti Nuh’un tufanı ve tufandan sonra gemisinin Cizre’ye yani Cudi Dağında durduğu ve izlerinin ise hâlâ var olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır.

Basılı olan bu eserlerin dışında risale ve kitap halinde hazırlanmış birçok eseri daha vardır. Bunlardan bazılan ise:

1-        Tefsir   İlminde

2-        Hadis   İlminde

3-        Siyer    ve Şemail İlminde

4-        Akait    ve Kelam İlminde

5-        Maani   İlminde

6-        Edebiyat ve Şiir

7-        Nahiv ve Sarf İlminde

8-        Tarih    ve Teracim-i Ahval

9-        Ahlak   İlminde

10-      Mantık İlminde

11-      Rüya    İlmi ve Fal

12-      Sosyoloji         İlminde şeklinde konu başlıklarıyla verilmiştir. Mahmut Bilge’nin öğrencisi Abdülkerim Özervarlı’nın hocası hakkında anlattıkları ise şöyledir: ‘Hocam, çok vakur, alicenap ve heybetli idi. Bununla beraber pek mütevazi ve cana yakındı. Yürürken herkese tebessümle selam verirdi. Hastalan ziyaret ederdi. Cenazelere katılır ve cenaze alayına mezara kadar eşlik ederdi. Ekser zaman biz öğrencileriyle gezerdi. İki parmak bizden önde giderdi. Yolda hep ilmi meşeleri konuşurduk. Nükte, muamma çözerdi, sual sormayı çok severdi ve sorduğu sorulara kendisi hemen cevap verirdi. Hocam, aynı zamanda kuvvetli bir şair idi. Pekçok kaside ve manzumeleri mevcuttur. ’

Yazarın Önsözü

Bölgemizde ve yakınlarımızdaki yerlerde (Yezidi-Şimdilerde Ezidi olarak anılmak isteniyorlar.) denilen bir millet yaşamaktadır. Kendilerine göre bir dine mensupturlar. Hatta kendilerini Müslüman sanırlar. Fakat İslamlıktan uzaklaşmış bir duruma girmişlerdir. İnançları, ibadetleri, gelenekleri, dini hükümleri bambaşkadır. Mensuplarının çoğu dahi kendi dinlerini bilmezler. Çok defa bunlarla konuşup görüştüm. Kavalların dahi dinleri hakkındaki bilgileri kıttır. Ya bilmezler, ya da saklarlar. Bunları çok inceledim. Sordum, hulul ettim. Az şeyler kaptım. Yezidiler hakkında yazılan birçok eserleri gözden geçirdim. Nihayet şu birkaç sayfalık eseri. Yezidiler hakkında az fakat öz bir bilgi toplayarak risale halinde bastırdım. Yezidiler hakkında bana zaman zaman sorular geliyordu. Bildiğim kadar cevap verir, yazar gönderirdim. [Yazarın bahsettiği bu mektup kendi arşivinde mevcuttur.]

Mesela: Bu konuda, Ağrı ili Hukuk Hakimi Ali Haydar Semercioğlu Beye 5-6 sayfa bir yazı yazarak isteği üzerine gönderdim’.   Yezidiler hakkında hayli bilgi verdim.

Hülasa birçok yerlerden böyle mektuplar aldım. Kimisine bilgi verdim. Kimisine mazeret beyan ettim. Bu kere bu risaleyi yazmakla bu konuya merak saran arkadaşlara genel bir cevap vermiş oluyorum, ayrıca arzularını yerine getirmekle sevinç duyuyorum. Bilhassa dinleri hakkında hiç bilgisi olmayan veya pek az bilgisi bulunan Yezidilerin kendilerine de tam bir malumat vermeğe çalışıyorum. Onlar da dinlerine muttali olduktan sonra kendi nefisleri ile muhasebeye geçerler. Bu risaleyi yazmakla her halde büyük bir mükâfata ve sevaba nail olacağımı ümit ederim. Bu kere Allah’ın yardımı ile konuya geçiyorum.

Cizre 1969

YEZİDİLER VE YEZİDİLİĞİN MENŞEİ

Tarihçilerin bir kısmı Yezidileri, Emevi halifelerinden Muaviye oğlu Yezid’e, diğer bir kısmı da Farsça Allah demek olan Yezdan’a veya yine Allah demek olan İzzet’e, diğer bir kısmı da İran’da bulunan Yezdücerd şehrine, diğer bir kısmı da Üneyse oğlu Yezidi Hariciye nispet ederler. Bunu da Yezidi kelimesinden delalet ederler. Yezdan’a nispet edenler bu dini ayrı bir din olarak kabul ederler. Lâkin mühim bir tarihçiler, bu dini Müslümanlıktan bozulmuş bir din olarak kabul ederler. Yezd şehrine nispetleri sebebi ise Yezidilerin orada çokça bulunmaları veya bu dinin oradan zuhuru olarak tevil edilir.

Emevi halifeleri zamanında Şam’da zuhur eden Yezidilerin Halidiye, Dümbüliye, Mahmudiye, Tasniye, Pespaniye, Keşaniye adlarında kabileleri vardı. Bugün en meşhur kabileleri ise Musiyan, Şarkıyan, Sincariye vs.dir.

Bunlar Şam dan bu havaliye gelmişlerdir. Ve dinlerini yaymaya başlamışlardır.

Bunlar, Müsafir oğlu Şeyh Adi’nin tebası ve müritleri olduklarını iddia ederler.
Semavi kitapları inkâr ederler ve şeriatları tanımazlar; bu şeriatların, âlemin nizamı için insanlar tarafından yazılmış olduğunu iddia ederler.
Yezidiler içkiyi helal bilirler.
Onlarda İslam’daki namaz ve oruç haramdır.
Bunların şeyhlerine Fakir denir. Fakirler hep Şeyh Adi’nin kardeşi Berakat’ın sülalesindendirler. Şeyhlerine her şeyleri mubahtır.
Onlara göre Cenâb-ı Hakk yer, içer, uyur.
Hıristiyanları severler ve bazı itikatlarını beğenirler.
Yezidiler şer ve fitnenin defi için Kelime-i Şahadet getirmekte bir beis görmezler.
Şeyh Adi’yi bütün nebilere tercih ederler.
Hakk Teâla’nın azametine, Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şerefine aykırı bazı hikayeleri vardır.
İblisi bütün meleklerden üstün görürler. İblis hakkında kötü söz söyleyeni kafir bilirler.
Muaviye oğlu Yezid’i nebilerden üstün görürler. Hazreti Hasan, Hüseyin ve sülalelerini sevmedikleri gibi âlimleri de sevmezler. Şeyhleri, erenleri, müritleri severler.
Kutsal kabul edilen yerlere ve adlara secde ederler.
Yezidiler inançları bakımından dört bölümde ele alınabilir:
Birincisi: Şeyh Adi’yi Yezid’e tercih ederler.
İkincisi: Yezid’i, Şeyh Adi’ye tercih ederler.
Üçüncüsü: Şeyh Adi’nin Allah olduğuna inanırlar.
Dördüncüsü: Şeyh Adi’nin, Allah’ın, peygamberi, veziri, müşaviri olduğuna ve Şeyh Adi olmaksızın hiç bir şey yapamadığına inanırlar.
Şeyh Adi’yi, Şeyh Hadi şeklinde telaffuz ederler.

Hakkari dağlarında Musul ili dahilinde, Dicle nehrinin sol kıyısında otururlar. Musul ili yakınlarında Laleş isminde bir köy vardır. Ayrıca Laleş ise Yezidilerin Kabe’si sayılır. Çünkü Şeyh Adi’nin mezan buradadır. Laleş’deki Akpınar adındaki su ise Yezidiler tarafından Zemzem olarak kabul edilmektedir.

Laleş’te daima yüksek rütbeli bilginleri vardır. Her zencin Yezidinin, yılda bir kere bu din adamlarını ziyaret etmesi lüzumlu bu bilginlerine saygı göstermeyen, onlara para toplamayan ve seçtir etmeyen kafirdir.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Ümmetim yetmiş üç kısma ayrılacaktır. Birisi hidayettedir. Diğerleri hep ateştedir’ buyurmuştur’*

(*) Abdüsselam Efendi, Ümmü’l-lber, Varak, 117a-117b, 118a. Abdüsselam Efendinin, Ümmü’l-lber isimli eserinden ilk defa Mehmet Şerafettin bahsetmiştir. Mehmet Şerafettin, Daru’l-Fünun ilahiyat Fakültesi Mecmuasının dördüncü sayısında Yezidilerle ilgili kısmı çevirerek mecmuada yayınlamıştır. Yayınladığı bu bilgiyi ise daha önce üçüncü sayıda Yezidiler hakkında verdiği bilgiye ilave olarak neşretmiştir. Abdülselam Efendinin eserinin bilinen iki nüshası vardır. Mehmet Şerafettin’in yukarıda adı geçen çevirisine esas aldığı nüshasının dışında, bilinen diğer nüshası da Mardin Müzesindedir. Mardin İl Halk Kütüphanesinde bulunan yazma eserlerin bölge yazma kütüphanesine aktarımı esnasında kütüphanede bulunan diğer nüsha Mardin Müzesine devredilmiştir. Daha sonra eserin Mardin Tarihi bölümü, yüksek lisans tezi olarak hazırlarımıştır: Süleyman Baybara, Abdüsselam Efendi, Hayatı, Eserleri, Ümmü’lIber incelenmesi ve Dil Yönünden incelenmesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994. (A.T.)

 

YEZİDİLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞLARI

İslamiyet başlangıcından itibaren eski dinlerden arta kalan inançların etkileri, hurafe ve batıl inançları yok ettiyse de bazı küçük topluluklarda (Müslüman illeri dahilinde) bu tip hurafe ve kötü geleneklerin geçerli olduğunu görmekteyiz. İşte o zamandan beri mevcut olan, bir takım sahte mezhep ve batıl inançlar, kavimden kavime intikal suretiyle, asırlar sonra kendilerini yeniden göstermeğe başlamışlardır. Asrı Saadetten ve bilhassa ilk dört halife döneminden sonra dal budak salan ve birçok adlarla anılan mezhep ve görüşlerden faydalanarak kendi sakat inançlarını da o arada tam bir serkeşlik ile su yüzüne çıkarmağa muvaffak olan bazı kitlelere rastlamaktayız.

Yezidiler de bu şekilde ve yukarda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı ancak son zamanlarda tarih sahnesine çıkabilmiş, bulundukları yerlerde ise azınlık olagelmişlerdir.

Yezidilerin şimdi bulundukları topraklarda eski zamanlarda “Tirhaya” denilen Mecusi bir millet otururdu. [Tirhaya ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız: lbni Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye (İslam Tarihi), c. 12, Çev., Ahmet Ağırakça Abdülkerim Özaydın, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987, s. 177-178. (A.T.)]

Bunların, İran’ı Müslümanların fethinden sonra kaçarak Hulvan dağlarında saklanan kavimler oldukları sanılmaktadır. Fakat bunlar, yukarda belirttiğimiz gibi kuvvetli Müslüman oluşları ve onlardan korktuklarından İslam’ı kabul etmiş gibi görünmeye mecbur kalmışlardı! . Hatta bu gün de Yezidilerde İslam akidelerinin büyük bir kısmı bozulmuş şekliyle vardır. Zaman geçtikçe yeni yetişen nesil, eski Mecusiliğini unutarak İslamiyet ile karışık gördükleri dini kabul etmeye başladılar.

Eskiden, kavimlerin hidayet, tenvir ve talimleri için birçok kimseler mürşit sıfatıyla bu kavimlerin arasına girer, gezer yeni bir tarikat ile çalışır çok defada orada ölür giderdi. Fakat geride birçok halifeler bırakırdı. Müritler ve halifeler pirlerinin merasimine devam ederlerdi. Bazen milli dinin kaideleri İslam kaidelerine karışarak tuhaf bir şekil alırdı. Yezidi tarihinde Müsafır oğlu Adi de bu büyük mürşitlerden birisidir. Bu mürşitler, insanlardan ayrılarak ücra bir yere giderek orada bulunan iptidai ve cahil insanları irşada başlarlardı. O yerde bulunan kimselerde bu mürşitlerin salahlarına inanarak kendilerine saygı gösterirler ve onlara itaat ederlerdi. Bazen müritlerin şeyhleri hakkındaki itikatları ifrat derecesine vararak aklın, dinin kabul etmeyeceği bir sonuca varırdı. Mürşit de tenvir ve irşatta vaaz ve hutbelerle iyi bir tesir yapardı. O öldükten sonra halifeleri aynı şekilde hareket ederlerdi. Lâkin o kavim asıl ve doğru yoldan saparlardı. İşte Yezidilerin ataları olan Tirhayalar, tevhitten uzak bir inanca mensup idiler. İslamlık aralarına girmesine rağmen bu eski inançları hala ruhlarında mevcuttu.

Abbasoğulları, Emevileri katlettiler. Bu katliamdan kurtulanlar her tarafa kaçtılar. Müsafır oğlu Adi’de Şam’dan kaçarak Irak’ın kuzeyinde bulunan ŞENGAL  DAĞLARI [Sincar dağları. (A.T.)] ile çevrilmiş Laleş vadisine sığındı ve burada bir tekke yaparak Adeviye, tarikatını kurdu. [Adeviye tarikatı adını, Adi b. Müsafır’e nispetle almıştır. (A.T.) ] Bu tarikat sonradan Yezidilik adı ile şöhret buldu. Tarikata birçok Arap ve Kürt intisap ederek tarikatın bunlar arasında revaç bulmasını sağladılar. Şeyh Adi, muttaki iyi bir insandı. Hiç evlenmedi. Hicri 550 tarihinde öldüğünde 90 yaşlarında idi. Vefatından sonra kardeşi Şeyh Berakat’ın oğlu ikinci Adi tarikatın başına geçti. Onun zamanında Yezidilik, Anadolu sınırına kadar yayıldı. İkinci Adi’den sonra yerine oğlu Şeyh Hasan geçti. Yezidilik Şeyh Hasan zamanında en parlak dönemine ulaştı. Müritlerinin sayısı 80.000 ulaştı. Endişe yaratan bu kuvvete karşı Musul emiri Zengi Umadettin savaş açtı. Umadettin’in veziri Bedrettin Lü’lü komutasındaki ordu Şeyh Hasan’ı büyük bir hezimete uğrattı. Öyle ki Bedrettin Lü’lü, Şeyh Adi’nin mezarını kazarak kemiklerini yaktı’. [İbn Fuvati, Havadisü’l-Camia, Beyrut: Daru’l-Garbi’l-lslami, 1997, s.315; Bedrüddin el-Ayni, Ikdü’l-Cüman, Tahkik, Muhammet Emin, c.,2, Kahire: 1988, s. 331. (A.T.)

MÜSAFİR OĞLU ŞEYH ADİ’NİN HAL TERCÜMESİ

Bütün tarihçilerle neseplere dair yazılan kitap sahipleri, Şeyh Adi’nin dindar, zahit ve iyi bir adam olduğunda birleşmişlerdir. Tarihçilerin büyük bir kısmı Şeyh Adi’nin Mervan’ül Hakem’in sülalesinden olduğunu kayıt etmişlerdir. Bu zat, Adeviye tarikatının mucidi ve Piridir. Şeyh Adi, Suriye’nin Baalbek kasabasına bağlı Beytifar adındaki köyde doğmuştur. Doksan yaşlarında vefat etmiştir. Bütün hayatını züht ve takvada geçirmiştir. Babası olan Müsafir de çok iyi bir zattı. Allah’a ibadet etmek üzere insanlardan ilgisini keserek bir ormanlıkta tam kırk yıl kalmıştır.[Tadifi, Kalaidü’l-Cevahir (Cevherden Gerdanlıklar), Çev., Naim Erdoğan, İstanbul: Sinan Yayınevi, 1972, s. 315. (A.T.)]

Kırk yıldan sonra şöyle bir rüya görmüş: ‘Gaybtan bir ses kendisine demiş ki: ‘Bu ormandan çık, evine git, karınla temasta bulun. Allah hazretleri sana bir oğlan verecek, bütün dünyaya şan salacak ve adı yayılacaktır.’ Müsafır, bu rüyadan sonra ormanlığı bırakarak evine gelmiş ve karısı ile temasta bulunmak istemiş ise de karısı ona: ‘Minareye çık geldiğini halka ilan et, ondan sonra’ demiştir. Bunun üzerine Müsafir, minareye çıkmış ve: ‘Ey halk! Ben Müsafır’im, evime geldim. Kısrağıma binmek için emir aldım. Her kim bu gece kısrağına binerse Allah ona veli bir oğlan verecektir’, diye bağırmıştır. Birçok kimse onun sözüne riayet etmiştir. O gece üç yüz on üç velinin dünyaya geldiği söylenmektedir’.[ Tadifi, age.. s. 312-313.]

Kalaidü’l-Cevahir adlı kitabın müellifinin deyişine göre: ‘Şeyh Adi’nin doğumu sırasında bir çok olağanüstü olaylar olmuştur. Ezcümle: Şeyh Adi, anasının karnında iken veliler kendisine selam vermişlerdir. Kendisi de doğduktan sonra selamlarının cevabını vermiştir. Daha yeni doğduğu halde konuşmuştur’. [ Tadifi, age., s. 313.]

Şeyh Adi, çok iyi yetişmiş o zamanın en büyük bilginlerinden ilim almış, o zaman bir ilim merkezi olan Bağdat’a gitmiş, ilim tahsil etmiştir. Seyit Ahmet Rufai (kaddesallâhu sırrahülazîz), Şeyh Abdülkadir Geylani (kaddesallâhu sırrahülazîz), Ali Hiti gibi büyük zatlarla temasta bulunmuştur. Daha tahsilde iken büyük bir şöhret sahibi olmuştur. En son Hakkari dağlarında inzivaya çekilmiştir. [‘Musul illerinden Hakkari’nin, birçok kaleleri ve köyleri vardır’, Ibni’lEsir, El-Llibab, c. 3, Beyrut: Daru Sadr, s. 390.]

Adi, Hakkâri’nin dağlarında bulunan ormanlarda, mağaralarda yalnız başına yaşamaya uzun zaman devam etmiştir. O bölgedeki insanlar, kendisine tabi olmuşlardır. Hülasa birçok kimseler, Şeyh Adi’nin zühdünden, takvasından bahsetmişlerdir’.[ Şatanufi. Behcetirl-Esrar, Kahire: Matbaati’l-Meymeniyye, 1304, s. 150.]

“O Ahali, Şeyh Adi’ye fazla iltifat ettiler. Bunun üzerine inzivadan çıkarak halkı irşat ve tenvire başladı. Git gide müritleri çoğaldı. Her şeye hatta Şeytana bile lanet etmenin haram olduğunu söyledi. Çünkü oradaki halkın herkese sık sık lanet okuduklarını görünce lanet etme itiyadını kaldırmak için, bu kelimeyi Şeytan hakkında dahi olsa ağızlarına almayı yasak eyledi. Bilahare, Yezidiler bu sözü mesnet alarak Şeytana lanet okumanın haram olduğunu dini inanç olarak kabul ettiler. Şeyh Adi’den hayli zaman sonra artık Şeytanın tekvin ve yaratma işinde Allah ile ortak olduğuna inandılar”[ Abdürrezzak El-Haseni, El-Yezidiyyun, Bağdat: Mektebeti’l-Yekzati’l Arabiyye, 1370, s. 22.]

Müsafır oğlu Adi’yi bize tanıtan ve hal tercümesini yazan İbni Hallikan ise: ‘Şeyh Adi bin Müsafir bin İsmail bin Musa bin Mervan bin Hasan bin Mervan Hakkari’de otururdu. İyi bir zattı, Adeviye tarikatının kurucusuydu. Ünü her tarafa yayıldı. Birçok insan ona tabi oldu. Onların onun hakkındaki hüsnü itikatları haddi aştı. O kadar ki o. kendisine doğru namaz kıldıkları kıbleleri ve Ahirette güvenecekleri azıkları oldu.

Meşhur Salihlerden ve ileri gelen Meşayihten birçoğunun sohbetinde bulundu. Mesela: Akil El-Menahi, Hammad Ed-Debbas, Şehrizorlu Ebu’n-Necib Abdülkadir, Abdülkadir Geylani ve Ebu’l Vefa El-Hulvani gibi zatlarla temasta bulundu.

Sonra Musul köylerinden olan Hakkari dağlarına çekildi. Orada kendisine bir zaviye yaptı. O havalide hiçbir zaviye sahibine nasip olmamış bir şöhret, rağbet ve sevgiye mazhar oldu.

Baalbek köylerinden Beytifar’da doğmuştur. İçinde doğduğu ev, bu güne kadar ziyaret edilmektedir. 557 (555 olduğunu söyleyenler de var.) yılında Hakkari’deki köyünde vefat etmiş ve yaptırdığı zaviyesine gömülmüştür. Allah ona rahmet etsin’.

[‘Onlara göre; kabri onlar tarafından saygı gösterilen belli başlı ziyaret yerlerindendir. Onun yerine geçen torunları, ilkelerini korumaya ve izinden gitmeye çalışıyorlar. Halk, Şeyhin onlara karşı ( yani torunlarına ) hüsnü itikat ve büyük bir hürmet beslemektedirler.

Ebu’l-Berekat İbnü’l-Müstevta, Tarihü’l-Erbil [Bu eser hakkında daha fazla bilgi için Ek-I bakınız. ] adlı kitabında ondan söz etmiş ve Erbil’e gelenler arasında zikretmiştir.

Erbil Beyi Muzafferiddin, Allah ona rahmet etsin, derdi: Ben küçükken Şeyh Adi b. Müsafir’i Musul’da gördüm. O, orta boylu esmer bir adamdı. Onu hayırla yad ederdi. Şeyh Adi doksan yıl yaşadı, Allah ona rahmet etsin.”

İbn Hallikan, Vefayatü’l-Ayan, Tahkik: İhsan Abbas, c.3, Beyrut: Daru’s Sadr, 1978,s.254-255. (A.T.) ]

Bir çok tarihçi Şeyh Adi’nin hal tercümesini yazmıştır. Ezcümle: İbnü’ l-Verdî*, İbnü’l-Esir**, İbn Fırat***, Ebu’l-Fida****.vs Bu saydığımız zatlar İbni Hallikan’ın verdiği malumata bir şey katmayıp, hepsi de Şeyh Adi’nin salih, iyi, muttaki, mürşit, dindar ve büyük zatlarla temasta bulunduğunda ve bir çok insanların kendisine tabi olduğunda müttefiktirler.

Not: *İbnü’l-Verdi, Tetimmeti’l-Muhasar, Tahkik, Ahmet Rıfat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970, s.l(X>-103. Daha fazla bilgi için Ek II bakınız. (A.T.)

** ‘Şeyh Adi b. Müsafir Ez-Zahit de bu senede (557 H.) öldü. Musul’a bağlı Hakkari’de ikamet ederdi. Aslen Suriye’deki Baalbek şehrindendi, sonra Musul’a gitti, yöredeki halk da ona tabi olup, itikatlarını sundu. Onun hakkında hüsnü zanda bulundular. Gerçekten meşhur bir zat idi.’

lbnü’l-Esir, El-Kamil (İslam Tarihi), Çev., Abdülkerim Özaydın, c. 11, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987, s.236. (A.T.)

***Ibnü Fırat, Tarihu İbn Fırat, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: 814, 160a161b. Eserin bilinen tek yazma nüshası Viyana Devlet Kütüphanesinde bulunmaktadır. Eserin ilgili bölümlerini, büyük zahmetlere katlanarak büyük bir fedakarlık örneği göstererek fotokopilerini bize ulaştıran Hasan Çağlar Beyefendiye teşekkür ederiz. Eser hakkında daha fazla bilgi için EK III bakınız. (A.T.)

****Zahit, Şeyh Adi b. Müsafır Muharrem ayında 557 yılında vefat etti. Musul’a bağlı şehirlerden Hakkari’de yerleşmişti. Şeyh Adi, aslen Şam’ın Baalbek şehrindendi. Daha sonra Musul’a göçtü. Bu şehrin dağlarda ve ovalarda yaşayan halkı ona tabi oldu. Ona itaat etti ve onun hakkında iyi niyet sahibi oldular.’

Ebü’l-Fida, Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Tahkik, Mahmut Deyyub, c.2, Beyrut: Daru’l-Kütübü’l-Ilmiye, 1997, s, 114. (A.T.)

 

Amerikan nüshası ve aynı zamanda kutsal kitaplarından olan Cilve adlı kitabın önsözünde Şeyh Adi hakkında şöyle deniliyor: ‘El-Muktedir Billah zamanında 290 H. tarihinde Hallacı Mansur ve Abdülkadir Geylani’nin sağ oldukları bir sırada Hakkari dağlarında bir zat meydana çıktı. Aslen Halepli ve Baalbekli idi. Hakkari dağlarına geldi. Laleş adlı mabedi yaptırdı’. [Ahmet Teymur, El-Yezidiyyetti ve Menşeü Nihletihim, Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye, 1352, s 29.]

Bazı tarihçiler de: ‘Şeyh Adi’nin Harranlı ve Hakem oğlu Mervan’nın sülalesinden olduğunu, adının Müsafir bin İsmail bin Musa bin Mervan bin Hasan bin Mervan olduğuna ve 558 tarihinde vefat ettiğini ve kabrinin Baadr’da olduğunu iddia ederler. İşte Yezidiler, bu Şeyh Adi’nin müritleri olan insanların torunlarıdır demişlerdir.

Bazıları da Yezidileri, Yezid’e, bazıları da Hasan el Basri’ye nispet ederler.”‘[Ahmet Teymur, age., s 30.]

‘Musul’un Hulvan dağlarında kalabalık bir Yezidi kitlesine rastladım. Oradaki köylerde züht ediyorlardı. Kat denilen ve sofuların, şeyhlerin, zahitlerin yedikleri otu yerlerdi. İnzivaya çekilmiş bu kitle Muaviye oğlu Yezidi’n emin ve hak üzerinde olduğuna inanırlardı.

El-Edip El-Hasen demiş ki, ‘Sincar’a gittim. Onlara mahsus bir mescide girdim. Yezidilerden birisi bana sordu: ‘Yezit hakkında fikriniz nedir?’ ‘Allah’ın kitabının birçok yerlerde adını zikrettiği zat hakkında daha ne diyeyim’ diyerek (Yezidü fl’l-halkı ma-yeşa’)‘ [ ‘O, yaratmada dilediğini artırır.’ 35 Fatır 1.]  ve (Yezidullahullezinehtedev huden)  [‘Allah, yola gelenlerin hidayetini artırır.’ 19 Meryem 76.] ayetlerini okudum. Bunun üzerine, bana çok saygı gösterdiler, yemek verdiler’. [Sem’ani, Kitabu'l-Ensab, Tahkik, Abdullah Ömer El-Barudi, c. 5, Beyrut: Daru’l-Fikr, 1988, s. 693.]

ŞEYH ADİ’NİN KABRİ

Şeyh Adi’nin mezarının bulunduğu yer hakkında araştırma yapan Yezidiler, mumaileyhin kabrinin bulunduğu yer hakkında ihtilafa düşmüşlerdir.

Nesturi rahiplerinden ‘Ramişu’nun 1452 M. yılında Keldani dili ile yazdığı gayri matbu ve çok eski olan eserinde; Şimdi Musul’un bir köyü olan Ayinsifni adlı köyde bulunan Adi’nin makamı, evvelce Kilise olduğunu ve bu kilise miladın 7. yüzyılında Mar Yuhanna ve İşu’ Sabran adlı iki rahip tarafından inşa edildiğini Şeyh Adi’nin babası olan Kürt Şeyh Müsafır, bu kilisenin koyun çobanı bulunduğunu ve Şeyh Müsafır öldükten sonra koyun çobanlığının oğlu Şeyh Adi’ye geçtiğini, fakat sonra Adi bu kilisenin rahibine galebe çalarak kiliseyi gasbettiğini ve kilisenin reisi, Kudüs ziyaretinden dönerken o sırada Horasan’da bulunan Moğol Komutanına Adi’yi şikâyet ettiğini ve bu Komutandan kafi kuvvet alarak kiliseyi tekrar aldığını ve Kürt olan Adi’yi 1223 M. yılında öldürdüğünü ve lâkin birkaç yıl sonra öldürülen şeyhin varisleri tekrar kıyam ederek ikinci defa olarak kiliseyi rahiplerinden aldıklarını ve ebediyen ellerinde kaldığını kayıt etmiştir. Fakat bu rivayet iki cepheden merduttur.(kabul edilemez)

1)         Eğer bu rivayet doğru dahi olsa Yuhanna ve İşu’ Sabran adlı iki rahip tarafından inşa edilen kiliseyi gasp eden Adi, Baalbek’in Beytifar köyünden Hakkari dağlarına mürşit ve mübeşşir olarak gelen Şeyh Adi olmadığı muhakkaktır. Çünkü bu Şeyh Adi’nin salah ve takvasında bütün müverrihler ittifak etmişlerdir. Böyle tarikat kumcusu, dindar, mürşit ve muttaki bir zatın kiliseye ait koyun çobanı olması makul ve muhtemel değildir.

2)         Bu el yazısıyla ve Keldani dili ile telif edilen eserde: Kiliseyi işgal eden Şeyh Adi’nin Kürt ve Tirhayi olduğu ve 1223 M. (620 H) yılında öldürüldüğü, tasrih ediliyor. Halbuki Arap ve muttaki olan Şeyh Adi’nin oturduğu zaviyenin sonradan Kürt olan Şeyh Adi tarafından makam ittihaz edildiği ihtimal dahilindedir. Çünkü bu zaviye eski kilise tarzı mimarisine benzemektedir. Yezidiler ise, Şeyh Adi’nin burada gömüldüğüne inanmazlar. Çünkü Yezidiler, ‘Şeyh Adi’nin vefatından sonra kutsal bir şekle girerek göklere çıktığına ve vasiyetlerini yerde bıraktığına ve kendisinden sonra dindar bir melek zuhur ederek kabrini kendilerine göstermiş olduğuna inanırlar. İşte Yezidiler bu kabri ziyaret ederler. Belki de haklarındaki takibat ve tenkitler dolayısıyla cesedi, kemikleri çıkarılıp yakılmasın diye bu göklere çıkış meselesi ileri sürülmüştür’ [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 28-32.]

Hatta Bedrettin Lü’lü, Müsafır oğlu Adi’nin kabrini açarak kemiklerini Ayinsifni’de 652 H. 1255 M. tarihinde yaktı, bu Bedrettin Lü’lü, Şeyh Adi’nin bir halifesi olan Şemsettin’in nüfuzundan korkarak kendisini tuttu, hapsetti. Ve 644 H. tarihinde Musul kalesinde iple boğdu.[ Ahmet Teymur Paşa, age., s. 19-20.] Bedrettin, Kürtlerin ansızın Musul’u basarak Şeyhin emri ile o havaliyi ellerinden alacağından korkuyordu. O havalideki Kürtler Şeyh Şemsettin’in döneceğine inanırlardı. Yezidiler ona adak ve zekat toplarlar’ [Tirahi mezhebi, Zerdeştidir. İbni Esir tarihinin 12. cilt 87 sayfasında yazıyor ki: Tirahiler kafirdirler. Dinleri, mezhepleri yoktur. Şihabettin’e karşı gelerek fesat çıkaranlardır. Tacettin, haklarında takibat yaparak birçoklarını öldürdü. İbni Esir bunların daha bazı inançlarından bahsetmiştir]

BU KAVME NEDEN YEZİDİ DENMİŞTİR?

Bilindiği gibi, herhangi bir din veya mezhebin mahiyetini, aslını, esasını adından, unvanından veya şöhretinden anlamak çok zordur. Çünkü bu ad ve tabirlerde birçok değişikler, yanlışlıklar, tahrifler olmuştur. Kelimenin iştikakından dinin aslını bilmeye imkân yoktur. Bu şekilde kelime iştikakından Yezidiliği anlamak isteyenler de bir noktada birleşmemişlerdir. Bazıları, Yezidilerin Hariciye partisinin bir hizbi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü bazı Haricilerde de acayip inanışlar vardır. Fakat, İslam inanışlarına istinat eden Haricilik ile birçok dinlerden derli toplu olan Yezidilik arasında pek büyük farklar vardır. Onun için bu iddia şayanı kabul görülmemiştir.

‘Yaptığım incelemelere göre bu tarifeye ilkin Adeviye denilirdi ve aralarında yaşayan, şeyhleri ve mürşitleri olan ve Adeviye tarikatının piri bulunan Müsafır oğlu Şeyh Adi’ye nispet edilirdi. Şeyh Adi de Muaviye oğlu Yezid’in iyi bir kimse ve hilafetinin sahih olduğuna kail idi’. [Ahmet Teymur Paşa, age., s. 57.]

Ahmet Teymur, bundan sonra Şeyh Adi’nin itikada dair yazdığı bir kitabından şöyle bir ibare nakletmiştir: ‘Muaviye oğlu Yezid halifedir ve halife oğludur. Halife olunca Allah yolunda çalıştı. Hadis ve diğer kutsal bilimler kendisinden rivayet edilmiştir. Hazreti Hüseyin’in alehisselâmın katli yüzünden Rafızilerin kendisi hakkında söyledikleri her fenalıktan uzaktır. Hakkında uydurulan sözler makbul değildir ve bu sözlere önem verilmez’ [Ahmet Teymur Paşa, age., s. 58.]

Şeyh Adi’nin, Yezid’in iyi olduğuna ait inanışından müritleri olan Adeviyelerin inanışları türedi. Lâkin zamanla bu inanış ifrat derecesine vardı. O derece ki, Yezid’i Allah saydılar. Bu şekilde delalete ve evhama kapıldılar. Hatta Şeyh Adi’nin de bizzat Allah olduğuna inandılar. Yezid’in iyi adam olduğunu ilk söyleyen Şeyh Adi değildir. Sünnet ve cemaat bilginlerinden bazıları da bu fikirde bulunmuşlardır. İşte Yezid’in iyi bir adam olduğu fikri, Allah olduğu fikrine döndükten sonra bunlara Yezidi denilmeye başlanmıştır. Bu inkılabın Şeyh Şemsettin zamanında olduğu kuvvetle muhtemeldir deniliyor. Şemsettin’in asıl adı Hasan’dır.

YEZİDİLER ŞEYTANA NASIL TAPTILAR?

Yukarıda yazdığımız gibi Müsafır oğlu şeyh Adi, Hakkari dağlarındaki inziva yerinden çıkınca ve müritleri etrafına toplanınca, bu çevrede çok yaygın olan lanet getirme, kötü söz söyleme ve sövme adetlerini yok etmek üzere, Şeytana dahi lanet getirmemek fikrini ortaya atmıştır. Bu fikir bazı İslam bilginleri arasında özellikle mutasavvıflar arasında yaygındı.

Meşhur Muhammed bin Muhammed Gazali’nin kardeşi Ahmet de İblise lanet getirene kızardı ve: “İblis muvahhitlerin başkanıdır’ derdi. Hatta Ahmet, bir gün minberde: ‘İblisten tevhit öğrenmeyen zındıktır. Allah’tan başkasına secde edilmesi emir edildiği zaman, niçin kabul etmedi? Demiştir’.

[lbn Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehcü’l-Belağa, Tahkik, Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, e. 1-2, Kahire: Daru İhyai’l- Kütüb’ül-Arabiyye, 1965, s. 107. (A .T.)]

Fakat maalesef Adi’nin bu yasağını zamanla o kadar ileri götürmüşlerdir ki, Şeytana lanet okumanın haram olduğuna inanmışlardır. Nitekim Muaviye oğlu Yezid’in iyi adam olduğu itikadı da o derece ileri götürülmüştür ki, haşa ilah olduğu itikadına varılmıştır. Fakat bu fikri ilk ortaya atan Adi değildir.

İşte bu şekilde Yezidiler şeytana kıymet verdiler, hatta bazı kelamcıların: ‘Allah, kötülüğü yapmaz, ancak kötülüğü yaratan İblistir, tarzındaki inanışları, Yezidilerin bazı tarikat mümessillerinin fikirlerinde yer tutmuş ve onlardan da Yezidi cahillerine geçmiştir. Yezidilerin, inançları ve dinlerinin temel faslında, bu husus daha iyi bir şekilde açıklanacaktır.

YEZİDİLERİN OTURDUKLARI YERLER VE NÜFUSLARI

Yezidiler, bilhassa Irak’ın kuzeyinde, Ermenistan’da , Kafkasya’da ve Doğu Anadolu’nun bazı yerlerinde otururlar. Lâkin kutsal yerleri ve türedikleri yerler Musul mutasarrıflığının iki kazası olan Şeyhan ve Sincar’dır. Baadri köyü merkezleridir. Yezidilerin bu havalide nüfusları yaklaşık olarak 27-30 bin kadardır. Vaktiyle nüfusları bu miktardan çok fazla idi. Fakat siyasal olaylar, genel katiller ve evlenmedeki din inanışları ve diğer uluslarla evlenmeleri ve karışmaları gibi görenekleri gittikçe nüfuslarını azaltmaktadır. Yapılan istatistiklere göre yeryüzünde takriben on milyon altı yüz bin Yezidi yaşamaktadır.*

* Yezidilerin halen reisi olan Muaviye Emeviye’nin Türkiye’yi ziyaretinde yaptığı konuşmadan nakledilmiştir. Muaviye Emeviye halen Yezidilerin başkanı olup Irak-Musul’da ikamet etmektedir. 1930’da Irak’ta doğmuştur. Emir Şeyhan ailesine mensuptur. Yezidhan, Beyazıt ve Göküs adında üç kardeşi vardır. Emrinde on beş bin adamının olduğu ve İrak Hükümetinden yılda altmış bin dolar aldığı söylenmektedir. Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, Hürriyet 13 Mart 1966, s. 4.

Dünya üzerindeki dağılımları şöyle sıralanabilir:

Rusya : Üç milyon

Hindistan : Üç milyon

İran      : Bir milyon

Irak      : Bir milyon

Yemen : Bir milyon

Himalayalar: Bir milyon

Azerbaycan: Beş yüz bin

Türkiye: Elli bin

Suriye: Elli bindir.

Türkiye’deki Yezidiler Midyat, Nusaybin, İdil, Derik, Viranşehir, Bismil, Çınar, Beşiri ve Batman ilçelerinde kalabalık kitleler halinde yaşamaktadırlar *

Bugün itibariyle Türkiye’de Yezidilerin bulundukları yerler:
Diyarba­kır ili merkeze bağlı bir köy;
Mardin ili: Midyat ilçesi yedi köy,
Nusaybin il­çesi sekiz köy;
Şanlıurfa ili Viranşehir ilçesi on bir köy;
Batman ili merkeze bağlı bir köy,
Beşiri ilçesi beş köy ve Oğuz beldesi;
Gaziantep ili Nizip ilçesi bir köy:
Ayrıca Güneydoğu Anadolu Bölgesi dışında muhtelif şehirlere göçler münasebetiyle yayılmışlardır. Yezidilerin hemen tamamı Batı ülkelerine göç etmişlerdir. Daha fazla bilgi için bakınız; Ahmet Taşğm, ‘Anadolu’da Yok Ol­maya Yüz Tutan Dini Topluluklardan: Yezidiler’, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri 23-28 Ekim 2000 Ürgüp/Nevşehir, ERVAK Yayınları, Ankara-2001, ss. 731-752.

1-YARATILIŞ

a-Alemin Yaradılışı

Âlemin yaradılışı hususunda Yezidiler ikiye bölünmüşlerdir. Bir bölümü ilk yaratıcı kuvvetten ve bu kuvvetin vasıflarından bahsediyor, diğer bir bölümü ise yalnız insanlardan ve insan türeyişinden söz açıyorlardı. Fakat netice itibariyle ikisinin de birbirinden farklı olmayan inanış ve duyuşları vardır. Yani sureten bu iki inanış ayrı ise de, hakikatte arasında bir fark yoktur, hatta diğer milletlerin ve diğer dinlerin dini kitaplarındaki yaradılışı hakkındaki telakkilerden hemen hemen ayrı bir şey değildir. İlerde bahis konusu edilecek olan, bu dinin kutsal kitaplarının incelenmesinden anlaşılacağı üzere Yezidilerin itikatlarına göre: Bu kainatı yaratan el güzel dizmemiş, iyi kuramamış, karışık ve mütenakızdır.

Şöyle ki:

Yaratılış: Güya Allah, önce kendi esrarından bir beyaz inci ve Fakir denilen bir kuş yarattı. Bu inci tam 40 yıl bu kuşun sırtında durdu. Sonra Tanrı yedi melek yaratmaya başladı.

Pazar gününde Azrail adlı meleği yarattı. Bu Azrail, meleklerin tavusu ve başkanıdır.

Pazartesi günü ise Derdail’i yarattı. Bu da Şeyh Hasan Basri’dir.

Salı gününde İsrafil’i yarattı. Bu da Şemsettin’dir.

Çarşamba günü Mikail’i yarattı. Bu da Kadibü’l-Ban’dır.

Perşembe günü Secaattin’i ve Cuma günü de Semail’i yarattı, bu da Nasirüttin’dir.

Cumartesi gününde de (Şeyh Adi)’yi yarattı.

Sonra yedi kat gök ve yedi kat yeri suretlendirmek fikriyle insanları, kuşları ve vahşi hayvanları yarattı ve yaratan da, bütün bu süre içinde sözü geçen incinin içinde idi. Yedinci günde bu inciden çıktı. Yedi melek tehlil ve tespihler okuyarak etrafını sardılar. İşte bu yedi melek, gökleri ve yerleri yaratmışlardır. Bu yedi melek, Tanrı zatının ruhları ve nurunun şahaplarıdır. Ezelidirler. Kutsal kitaplarında açıklanacağı gibi, bu yedi melek nöbetleşe her bin yılda bir kanunlar yaparlar, resuller kurarlar ve bunun için yere inerler. Sonra mezkur inci yarılarak yedi burç vücuda geldi. Bunlardan su akmaya başladı, denizler meydana geldi. Dünya kürelileşti ve bu sular üzerinde yüzmeğe başladı. Bunun üzerine Tanrı elini uzatarak dört yönü tayin etti. Bu inciden büyük iki parça ve küçük birçok zerreler aldı. Büyük iki parçadan birisini güneş ve diğerini ay yaptı. Küçük parçalan da saçtı ve gökler için süs yaptı. Bunlar da yıldızlardır. Dağlan, ovalan, ot ve meyveleri, ağaçları yetiştirdi. Sonra da Nurani olan Laleş dağı üstünde bir felek yarattı. Bu felek, tam otuz bin yıl bu dağ üzerinde kaldı.

b-Beşer

Tanrı, kainatı yaratmak isterken meleklerine ilan etti, dedi ki: ‘Ben Adem ve Havva’yı yaratacağım, bütün insanları da onlardan türeteceğim. Adem ve evladının sırları açıklanacak. Sonra ben Melek-i Tavusu ve yahut Yezidi milletini yaratırım. Ayrıca, Şam’da ve kutsal yerlerde bulunan Laleş dağında Tanrının tecelli ettiğine dört taraftan bir takım zerreler toplamak için Cibril’e emir verdi. Tanrı bu zerrelerden 4 unsur olan su, hava, ateş ve toprağı yarattı. Bunlara ruh üfledi. Böylece Âdem vücuda geldi. Tanrı, Âdem’i cennete götürdü. Buğday ağacından başka cennetin her nimetinin ve ağaçlarının her meyvesinin kendisine mubah olduğunu bildirmek için Cibril’e emir verdi. Yüz yıl sonra Melek Tavus, Tanrıdan sordu: ‘Beşer nasıl Adem’den türeyecek? Nesli nerededir?’ Bunun üzerine Tanrı Melek-i Tavus’a: ‘Bu işi sana tevdi ettim bu işle seni görevlendirdim’ dedi. Bu kere Melek Tavus Âdem’in yanına gitti ve ‘sen buğday ağacından yedin mi diye?’ Sordu. Adem cevaben: ‘Hayır, çünkü Tanrı bana o ağaçtan yememi yasak etti’ dedi. Bunun üzerine Melek Tavus, Adem’e: ‘Sen bu ağaçtan ye! Sana iyi şeyler verilecektir’ dedi. Adem de ağaçtan yedi. Karnı şişti. Melek Tavus, Âdem’i cennetten çıkardı ve yere indirdi. Sonra da göklere çıktı. Âdem’in oturacağı delik olmadığı için sıkıştı, ağlamaya başladı, Tanrı, Cibril’e emir verdi. Cibril bir kuş gönderdi. Adem’in oturacağını didikledi ve bir delik açtı. Âdem’de rahat etti. Yüz yıl tek başına kaldı. Canı sıkıldı. Ağladı, tövbe etti, Tanrı Cibril’e emir verdi. Cibril yere indi. Adem’in böğründen Havva’yı yarattı. Âdem ve Havva beşer neslinin ikisinin arasında müşterek olmamasını ve ayrı ayrı olmasını istediler. Hayvanlar gibi olsun istediler. Bunun üzerine her birisi, menisini birer testiye bıraktı, ağızlarını kapattılar. Dokuz aydan sonra testileri açtılar. Âdem’in testisinde, biri erkek ve diğeri kız olmak üzere iki çocuk vardı. Havva’nın testisinde ise kurt ve haşereler vardı. Âdem’in testisinde doğan kız ve erkekten yalnız Yezidiler türedi. Bu iki çocuğa süt vermek için Tanrı Âdem’in göğsünde iki meme yarattı. İşte o günden beri erkeklerde de meme hâsıl oldu. Sonra Adem ile Havva, Arafat dağında buluştular ve barıştılar. Ondan sonra artık bütün insanlık ikisinden türedi. Şu hale göre Yezidiler yalnız Âdem’den ve diğer bütün insanlar ise Adem ile Havva’dan dünyaya gelmişlerdir.

c-Tufan

Yezidilerce iki tufan olmuştur. Birinci tufan Musul şehri yakınında ve Yezidilerin kutsal bir köyü olan Ayinsifni’den çıkmıştır. Gemi de Sincar dağı üzerinde idi. Gemi Zap suyu üzerinde bulunan Sen kasabasında bir taşa çarptı bu çarpıştan bir yılan çıktı. Gemi Cudi dağı üzerinde durdu. Yılanın nesli çoğaldı. Nuh yılanları tutup yaktı. Külünü havaya verdi. Bu külden pireler türedi. Bu tufandan sonra Yezidilere karşı gelenleri boğmak üzere ikinci bir tufan olmuştur. Birinci tufanda Yezidilerin babası yalnız Nuh’tu. Diğer insanlar ise Nuh oğlu Ham’dan teşaüp etmiştir. [Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma ] İkinci Tufanda ise Yezidilerin babası ölü melek Selam (Meyvan) dır. Tanrı, Şam toprağından, Şeyh Adi’yi Yezidi dininin öğretmek ve yaymak üzere kutsal ve nurani olan (Laleş) dağına gönderdi.

d-Fedâi

Yezidilerin inanışına göre: Tanrı, meleklerden birisini yere gönderdi. Bu melek, cehennemi yarattı. Bu meleğin (Erif) adında bir oğlu vardı. Melek, Yezidileri ateşten kurtarmak için bu oğlunu fidye yaptı. Cesedi üzerine dökülen göz yaşlan kum gibiydi. Beş yıl üzerinde kaldı. Cesedi şişti. Tanrı, bu cesedi ateşe attı ve bu göz yaşlan ile ateşi söndürerek insanları bu azaptan kurtardı.

e-Sancaklar

Yezidilerin inanışlarına göre: âlemi yaratmakta hizmetleri geçen yedi meleğin her birisine ait bir sancak var. Melekler, bu bayrakları filozof Süleyman’a emanet olarak teslim ettiler. Süleyman’ dan sonra sancaklar Yezidi meliklerine geçti. Bu sancaklar da Halep. Sincar, Tikrit, Şirkat, Samira, Urfa, Şam, Siirt, Nusaybin, Beyazıt, Van ve Hakkari sancaklarıdır. Yezidiler, kutsal kabirleri ziyaret ederlerken bu sancakları kaldırırlar. Adakları toplamak üzere de bu sancakları kaldırarak köy köy gezerler. Melek-i Tavusun timsalini de beraber alırlar. Bir köye yaklaştıkları zaman bunlardan birisi yüksek bir yere çıkarak: ‘Ey Yezidiler, Meleklerin timsali size geliyor. Saygı ile karşılayanız’ diye bağırıyor. Bunun üzerine köy halkı hususi bir düzenle bulunanları, çiçekleri, güzel kokulan kaldırarak ve adakları beraber götürerek sancakları karşılamaya çıkarlar. Büyük bir sahavetle sadakaları sancakların sandığına koyarlar.

2 -HAYIR VE ŞER (İYİLİK VE KÖTÜLÜK)

İnsanlarda hayır ve şer inanışı ezelidir. Hatta bir takım fîlozofların görüşüne göre: İnsanları, din ve imana süren biricik amil bu inanıştır. Tabii olaylar, insan maneviyatına büyük etkiler yapmıştır ve ruhunda türlü türlü inanışlar yaratmıştır. Bu olaylar insanlarda başlıca iki türlü tesir göstermiştir. Bir kısmı faydalıdır. İnsanları sevindirir, ram eder. Diğer bir kısmı da zararlıdır, insanları korkutur. En basit inanışlı insanlar bile bu iki tesirden kurtulamamıştır. Eski insanlar, bu hadiselerin doğrudan doğruya dünyadan ve zahiri olaylardan geldiğine inanırlardı.

Yezidiler de kötülüğe şeytan mefhumu altında inanmışlar ve şeytanı Tanrı Kuşu şeklinde tasvir etmişlerdir.

[ Tavus, horoza benzer, yüksek bir göğsü, küçük bir kafası, geniş ve renk­li bir kuyruğu vardır. Gagası altında hafif bir eğrilik bulunur. Bu eğrilik tavus ku­şunun gagası altındaki etçiği tasvir eder.]  

 

Yezidiler, Tavusu şu hurafeden çıkarmışlardır.

Güya, Tanrı bir gün Melek Tavusa kızdı. Onu cennetten kovdu. Şimdi Melek Tavus cennet dışında yaşıyor. Lâkin kıyamet gününde Tanrı melek tavus ile barışacak. Melek tavus, İlliyyine, cennete, yüksek makamlara dönecektir. Eskisi gibi hak ve hakikat köprüsü üzerinden geçecektir. O sırada etrafındaki veliler ve mukaddes melekler ona saygı gösterecekler ve emirlerini yerine getireceklerdir.

İşte Yezidilerce Şeytan, bu Melek Tavus’tur. [Tavus kelimesinin Yunanca manası Tanrı demektir. Tios’tan muharreftir.]

Bu Meleği, Tavus kuşu şeklinde temsil etmişlerdir. Yezidiler bu meleğin Tanrı ile beraber kainatı yarattıklarına inanırlar. Çünkü Yezidilerce kainat iki kuvvetten vücuda gelmiştir. Birisi Hayır, diğeri ise Şer kuvvetidir. Hayır kuvvetine Tanrı; Şer kuvvetine de Şeytan derler. Tanrı, Şeytana galebe etmiştir. Onu melekuttan çıkarmıştır.

İşte görülüyor ki, Yezidiler nazarında şeytan tart edildikten sonra tekrar iade edilmiş eski bir melektir. Kötülüğü yaratan ve her fenalığa sebebiyet veren odur. Onun için Yezidiler, onun adını getirmekten çekinirler. Tevrat’ta zikredilen Âdem, yılan ve tavus hikâyesini ona atıf ederler. Ve cennetten kovulan Tavusun Şeytan olduğunu bilirler.

Yezidiler Tanrıya şükran ve minnet duygulan ile taparlar. Şeytana ise, korktuklarından yalvarma duygulan ile ibadet ederler. Şeytanı sevdiklerinden değil, gazabından emin kalmak için ona saygı gösterirler.

Şeytanın adını dillerine getiremezler. Ona lanet okuyamazlar, hatta Şeytan kelimesinden müştak kelimeleri bile ağızlarına getiremezler. Lanet, nial gibi kelimeleri ve Şeytan kelimesi vezninde bulunan: ‘Seretan’, ‘Hitan’, ‘Bostan’, ‘Şat’, ‘Bat’, ‘Nat’ gibi kelimeleri dillerine alamazlar. Çünkü bu kelimeleri telaffuz etmekle Şeytanı gücendirdiklerini sanırlar.

Yezidiler, şeytandan o kadar korkarlar ki, artık iyilik ve salah yaratan ve hiç bir kimseye kötülük yapmayan Tanrı ibadetinden yüz çevirmişler ve şerrinden fenalığından korunmak için Şeytana ibadet etmeye başlamışlardır. Onlarca saadete varmak için Tanrının ibadetini bırakmak ve Şeytana bütün varlıkları ile tapmak gerektir.

Kur’an-ı Kerim’deki ‘Taavvuz’, ‘Şeytan’, ‘Lanet’ kelimelerin balmumu ile kapattıklarını görenler çoktur.

Bundan anlaşılıyor ki: Yezidilik inançlarında, Manilik (İyilik ve kötülük fikri) dehşetli bir tesir yapmıştır. Bu şekliyle Mecusilikle kuvvetli ilgisi olduğu anlaşılıyor.

YEZİDİLERİN KİTAPLARI

Yezidilerin iki kutsal kitapları var. Birisi, Mushaf-ı Reş diğeri de Cilve’dir. Mushaf-ı Reş, Şeyh Adi tarafından ceylan derisine yazılmış dini düsturlardır. Cilve ise, Şeyh Hasan tarafından yazılmış ve Mushaf-ı Reş’in şerh ve tefsiridir.

Yezidilerde okuma, yazma haram olduğu için iki kitap da çoğaltılmamıştır. Cilve’den iki nüsha mevcuttur. Birisi de Şengal dağındaki bir mabette ve diğeri ise Irak’ın Şeyhan köyündedir.

Yezidilerin Mushaf-ı Reş hakkında fazla malumatları yoktur. Ancak bir ilim arama heyeti Musul’un Esiya köyünde bu kitabı görmüş ve beraberlerinde alıp götürmüşlerdir.

Muaviye Emeviye’nın deyişine nazaran: Bu kitap şimdi Almanya’nın Kooper kitapevindedir. Kendisi Almanya’ya gidecek ve bu kitabı elde edecektir. Bu kitap 1917 yılında çalınmıştır. Almanya’da Kooper kitapevinde olduğunu Yezidilere bildiren Iraklı olup Almanya’da tıp tahsili yapan Nasır el-Gafıki adında bir gençtir. Bu genç, Mushaf-ı Reş’in fotoğrafını da almıştır. Takriben iki bin sayfadır. Yezidiliğe ait çok meçhul cihetlerin bu kitaptan öğrenileceği kanaati mevcuttur ’

[Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, 17 Mart 1966, s. 4.]

Yezidilere göre; Cilve, Tanrının kullarına hitabıdır. Cilve’de, Tanrının kadim olduğuna, bera ve kudret sıfatlarına, Tanrının vaidlerine, ruhların tenasühüne, dair sözler ve hükümler vardır. Cilve’ye göre: ‘Yezidi olmayanların ellerinde bulunan kutsal kitaplar hep tahrif edilmiştir. Yezidi sünnetine uyan kısım makbuldür. Uymayanlar ise değiştirilmiştir. Mushaf-ı Reş ise: Göklerin, yerin, denizlerin, ağaçların, dağların, melek, arş, Adem ve Havva’nın yaradılışlarından, Müsafır oğlu Şeyh Adi’nin Şam’daki Beytifar köyünden Irak’taki Musul’un kuzeyinde bulunan Laleş’e gelişinden Melek Tavus (Yani Şeytanın) yere inişinden ve Yezidi hükümdarlarını tayin ve düşman olan milletlere galebe çaldırmak için yaptığı yardımdan bahseder.

Mushaf-ı Reş göre: Bütün insanlar Adem ve Havva’dan türemişler. Şu kadar ki, Yezidiler, babalan olan Şit, Nuh ve Enuş vasıtasıyla yalnız Âdem’den dünyaya gelmişlerdir ve bir mucize olarak Âdem bunları vücuda getirmiştir. Bu itibarla Yezidiler, diğer bütün milletlerden üstündürler.

Yezidilerce bütün milletlerden üstünlüklerini gerektiren olaylardan birisi de şudur: Güya Nuh tufanından başka yedi bin yıl önce bir tufan daha olmuştur. Bu yedi bin yıl içinde ve her bin yılbaşında şeriatlarını zamana göre tanzim etmek üzere, gökten bir müceddid inmiş, güya en son bin yılda inen müceddit Yezid’tir. Bunun için de dinlerine Yezidi denilmiştir.

Mushaf-ı Reşte buna benzer birçok şeyler vardır. Kara kitap, Tanrı ve Tanrının derece ve rütbelerinden bahsederek diyor ki: Şu geçen yedi bin yıl içinde ilk yere inen müceddid ve ilah, Melek-i Tavus (Şeytan) dır. Fakat Şeytan da dâhil olmak üzere bütün ilahlar kahhar ve faili muhtar olan büyük ilahtır. Ondan başka Şeytan gelir. En sonuncusu da Yezid’dir. Yezidilerce şeriatlarını kuran bizzat bu ilahlardır. Bunun için ve bu gayeyi hakkıyla tahakkuk ettirmek için yere inerlermiş.

Bu kitapta helal, haram, evlenme, fakirlere yardım, resmi ziyaretler, bayram merasimi ve bilhassa yılbaşı bayramında Şeyh Adi’nin kabrini ziyaret törenleri, sadaka toplamak, Sancakları dolaştırma, ölüleri ziyaret etmek, cenaze kaldırmak gibi konular mevcuttur.

Cilve kitabından beş faslın tercümesini buraya geçirelim. Bazı anlaşılmayan kelimeler çıkarılmıştır. [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 52-55.]

Birinci Fasıl

Ben ezelden ben mevcudum, ebede kadar da varım, benim için son yok, bütün yaratılışa hakimim. İşleri çeviren tedbir eden benim. Bütün milletler emrimdedir. Herkes benden imdat bekler, herkes beni kendine yakın görür. Her yerde mevcudum. Benden hali bir yer yok. Ben her zamanı idare ederim. O, benim (Kişverim)’dir.[ Memleket, ülke. * İklim. ]  Her millet hatta meleklerin başkanları bile benim hükmümdedir, durumları elimdedir. Onlara her şeyi veren, zengin eden, kâinatı yaratan benim. Bana isyan eden melekler, pişmanlık ateşiyle yanacaklardır. Hiç bir kimse idareme karışamaz, hariciler (yani Yezidi olmayan milletler)’in ellerinde bulunan kitaplar da her ne kadar Nebilere gönderilen kitaplar ise de tahrife uğramışlardır. Hariciler bunları değiştirmişler ve yoldan sapmışlar ve birbirlerini yalanlamışlardır.

İkinci Fasıl

Doğruluğa gel, bil, öğrettiklerimi öğren, zevk ve sevinç içinde yaşarsın. Size iyilikler verdim. Yanımda mevki kazandınız. Bana isyan edenlere ancak benim bildiğim cezaları veririm. Ben yer üstünde ve altında bulunan her şeyi bilirim. Bana muhalefet edenleri tenkil ederim. Zarar veririm. Kendilerini denediğim ve emin olduklarını anladığım kimselere işlerimi tevdi ederim. Dilediğim gibi onları mükafatlarıdırırım. Türlü türlü nimetlerle onları sevindiririm. İşte esas ümmetim ve şuram bunlardır. İnsanları zengin eden, fakir eyleyen benim. Onları mesut ve şaki eden yine benim. Gereğine göre kimisine hastalık, açlık veririm. Bana karşı gelenleri helak ederim. Takdir ettiğim süreden fazla hiç bir kimseyi bu dünyada bırakmam. Dilediğimi de ikinci, üçüncü defa (ruhun tenasühü suretiyle) tekrar dünyaya getiririm.

Üçüncü Fasıl

Dilersem kitapsız olan kişiyi hidayete erdiririm. Dostlarımı sevdiklerimi doğru yola götürürüm. Zamana ve icaba göre hükümler teşri ederim. Bu şeriatıma aykırı hareket edenleri kıyamette cezalandırırım. Âdemoğlu ahvale muttali olmadığı için çok defalar doğru yoldan sapıtır. Karada yaşayan hayvanlar, havada uçan kuşlar, denizde yüzen balıklar hep emir ve irademin altındadırlar. Yer altında bulunan defineleri bilirim. Mucizelerim olağanüstü olaylarım vakti geldiğinde benden istenebilir. İsteyenlere gösteririm. İnsan, büyüklüğünün mahiyetini bilmez. Onları aydınlatan benim. İyilikler, başarılar hep elimdedir. Zaman geçtikçe, nesiller değiştikçe insanoğluna başarılar veren benim ve veririm.

Dördüncü Fasıl

İktidarımı hiç bir kimseye vermem. Halkın ihtiyacı için dört unsur, dört zaman ve dört rükün yarattım. Sınırlarımı, buyruklarımı muhafaza edenlere vaat ettiğim iyiliklerimi ihsan ederim. Rızam için zahmetlere katlananları bu dünyada da mükafatlarıdırırım. Bana karşı gelenlere, sözlerimi inkar eden, vasiyetlerimi reddeden, tamimlerime kulak asmayan, adımı tenzih etmeyen, beni övmeyen kimselerle cihat etmek ümmetime farzdır.

Beşinci Fasıl

Şahsıma, suretime saygı gösteriniz. Bana itaat ediniz. Hizmet yapınız. Şahsımı ve suretimi övünüz. Size gaybtan hakikatler öğretiyorlar, onlara inanınız vs.

YEZİDİLERDE REİS VE DİN BÜYÜKLERİ

Diğer milletlerin olduğu gibi Yezidilerin de dini reisleri mevcuttur. Bunların hususi imtiyazları, ruhi meziyetleri, özel mevkileri vardır. Bütün bu vasıflar da irsidir. Babadan, dededen evlada, ahfada geçer.

a)        Mir-i Şeyhan

Bütün Yezidilerin ruhani ve maddi başkanları Mir-i Şeyhan denilen prenstir. Bir zamanlar bu görev Sait Bey, Bin Ali Bey, İbn’i Hüseyin Bey’de idi. Yezidilerin bu Bey’e itaatleri mutlaktır. Bütün Yezidi kâhinleri bu Bey’e tam itaat ederler. Dini hükümlerde yasa koyan, davaları hal ve fasleden, düşmanlıkları yatıştıran, evlenmeleri akit eden hülasa bütün hükümleri tatbik eden bu Bey’dir. Helali haram ve haramı helal eden de odur. Yezidilerce bu Bey tam bir nebi görevini yapar. Yezidiler onu Şeyh Adi’nin vekili kabul ederler ve ona itaatin farz olduğunu bilirler. Bu görev de muayyen bir familyaya mahsustur. [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 63-73.]

b)        Fakir

Mir-i Şeyhan rütbesinden daha aşağı rütbeye Fakirlik denir. Bu fakir, Mir-i Şeyhan’ın mutlak vekilidir. Onun adına dini emirleri tebliğ eder ve kendisinden sonra gelen dini liderlere emir verir. En önemli görevi, oğlan ve kızları toplayarak def çaldırmak ve dans ettirmek ve dini oyunları öğretmek, Şeyh Adi’nin kabrine dini hizmetlerde bulundurmaktır.

c)         Köçek

Fakirden sonra Köçek gelir. Köçeğinde başlıca görevleri şunlardır: Ölüleri kefenlemek, gömmek, telkin duasını yapmak ve ruhları keşfetmektir.

d)        Pir

Pirler de ruhani bir sınıftır. Cenaze ve namazlarda önderlik yaparlar. Bunlarda oruç, iftar gibi işlerle görevlidirler.

e)        Şeyh

Şeyhlere gelince bunlar da ruhani kimselerdir. İki kısma ayrılırlar: Bir kısmı Edani diğeri de Katanidir. Müritler bu şeyhlere zekat verirler ve emirlerini yerine getirirler. Şeyhler Emirlere karşı sorumludurlar.

f)         Kaval

Kaval def çalar, şarkı söyler, tanrıyı, melekleri dini methiyelerle över.

g)        İmam

Kavallardan sonra İmam gelir. Bunların görevleri ise, çocuklara duaları ve dini konuları okutmak ve belletmektir. Müritlere ise görevlerini anlatmaktır.

Bütün bu sınıflar belirli ailelerden olmak zorundadır. Herhangi bir Yezidi çok üstün meziyetlere de sahip olsa veya çok bilgili de olsa bu sınıflardan hiçbirine sahip ve dâhil olamaz.

YEZİDİLERDE İBADET

Varlığı yaratanın rızasını kazanmak üzere her milletin kendisine göre bir takım ibadetleri, kuralları, törenleri ve ihtifalleri vardır. Yezidilerde bu ibadet ve törenler, mevcut milletlerin merasimlerinin heyeti mecmuasından alınmış muhtelif adet ve taklitlerden müteşekkildir. Mesela: Mecusilikten, Yezidilere geçmiş birçok törenler, Hıristiyanlıktan geçmiş bir çok adetler, İslam dininden geçmiş bir çok ibadetler vardır. Şu halde Yezidiler karışık bir ibadet yapıyorlar. Bu çeşit ibadet artık kedilerine has bir şekil almıştır. Bunlardan bir kısmını zikredelim:

a)        Namaz.

Kainatı yaratana tazarru maksadıyla her milletin kendisine göre bir namazı vardır. Yezidilerin de kendilerine göre her gün muayyen vakitlerde hususi törenlerle kıldıkları namazları vardır. Yezidiler güneş doğarken doğuya yüzlerini çevirerek secde ederler ve namazlarını secde ederek kılarlar.

Yezidiler bazen namazlarında aşağıdaki duayı okurlar:

[Bu duayı bir Yezidi Kaval’dan aldım. Duayı yazıya geçirinceye kadar Kaval belki elli kere okumuştur. Çünkü O çok hızlı okurdu. Ben bir iki kelime yazıncaya kadar duayı bitirirdi ve tekrar baştan başlardı. Ancak bu şekilde duayı yazabildim.]

Amin, amin, Allah tebarekeddin, Himmete Şemsettin, Fahrettin, Nasiruddin, Sadrettin, Umadettin, Bahaattin. Şişim sar Kuvvetettin, Sultan Şeyh Hadi, Tace ji evvel ha ta bi ahirin. Hira didi, şerra verdiğerini Elhamdülillahi rabbilalemin.

Sıbeye ruj zeriki, nur ji nuri şefıki, melek Hamran li ifiki, suphan ji te halikı, ji mali hatamali Şişim hudani sikali, Şişim na birim ji hey ali. J’ı sutuni hata sutuni çil mifte hünd iryi hazini, dan desti hudani marifeti ve nasini. Ji derinci hata derinci hata piya Şişim ez. nekişandim danim defi riya. Ya Şişim tu rahmani, tu halikı geyani.

Tercümesi:

Amin! Amin! Allah dinin bereketidir. Şemsettin, Fahrettin, Nasirinin, Sadrettin, Umadettin, Bahaattin’in himmetlerini dilerim.

Sultan Şeyh Hadi (Adi) evvel ve ahir bir taçtır, iyilikleri o verir. Kötülükleri de o giderir. Elhamdülillahi rabbilalemin.

Sabah oldu, güneş doğdu. Nurdan nur söktü. Melek Hamram rastladı. Ne kadar büyüksün ey yaratan. Evden eve kadar Şişim tasfiye sahibidir, cezalandırır. Şişim’i hatırımdan hiç uzaklaştırmam. Sütundan sütuna definenin içinde kırk anahtar var. Bilgi ve marifet sahibinin elindedir. Dereceden dereceye Şişim feraç sahibidir. Zemzemi, Kabe’i şerifi ve Haccı tavaf ediyorum. Gözümden ayağıma kadar Şişim beni süsledi ve yolların ağzına koydu. Ey Şişim sen rahmansın, sen halikı geyansın.

Talaat aleyye’ş-şemsü ve cae aleyye isnani mine’l-celladin. Fe ya miskimi kum veşhed şehadettin ve hiye innellaha vahidun. Ve’l melek eş-şeyh hüve habibullah ve sellim selamen ala eş-şeyh Adi ve ala ümmetihi ve’l-kubbeti’l-kebir el-mevcudeti tahteha. Ve ala kubbeti turis ala Fahrettin ve ala eş’şeyhi ve’l-piri ve ala mezarı dirisurveşhed bi ennehu bi kuvveti zirai’ş-şeyhi elleti refeaha sarennasu yezidiyyeten.

Tercümesi:

Güneş üzerime doğdu, Çellolardan ikisi geldi. Ey zavallı kalk, din şahadetiyle şahadet getir. Dinin şahadeti şudur ki: Tanrı birdir. Melek Şeyh ise tanrının sevgilisidir. Şeyh Adi’ye, ümmetime altında bulunan büyük kubbeye, Turis’in kubbesine, Fahrettin’e* Şeyhe, Pire Derasor mezarına selam söyle. Bilirim ki, Şeyhin kaldırdığı ** kolun kuvvetiyle insanlar Yezidileşmişlerdir.

* Yezidi inançlarına göre Fahrettin güneşi temsil etmektedir.

** Şeyh Adi kastedilmiş olsa gerek.

Yezidilerin Çarşamba ve Cuma sabahı okudukları duaları:

[Bu duanın metni Bağdat'ın tanınmış şahsiyetlerinden Yakup Serkis’in eski bir yazmadan fotoğraf ile naklettiği yazıdan alınarak tercümesi ile verilmiştir.]

 Amin! Amin! Tebarekeddin’il-evvelin el-ibneyni’l-hadimeyn. Ya Allah, ya daim, ya gafur, ya mevcud, ya fettah, ya rezzak, ya müdebbire kevni, ya sair, ya emdin, ya Şemseddin, ya Fahreddin, ya Şecaaddin, ya Azrail, ya Cebrail, ya Semnesail, ya Mikail, Ya Derdail, ya İsrafil, ya rabbi ente tebarekettin, ya rabbi ala şe’nike, ala mekanike, ala sultanike, ala azametike ed’u ve escudu ma lena gayruke, ya kaimu kayyim, terrahham, terrahhamni, ente kerimi, ente daimiyyun, ente mevcudun, ente mabudun, ente huday, nurun nurullah, verdim, mendim, tu hudayi, bi suci, bi günahi, hayri, mabudike, ruhi, maliki mülki, cihali, halik.

Duanın tercümesi oldukça zor. Çünkü birçok kelimeler anlaşılmamakta ve cümlelerde birbirini tutmamaktadır. Mümkün mertebe tercüme etmeye çalıştım:

Amin! Amin! Din kutludur. Evveller, iki oğlan ve iki hizmetçi. Ya Allah, ya daim, ya gafur, ya mevcut, ya fettah, ya rezzak, ey kainatı idare eden. Ya Sair, ya emdin, ya Şemseddin, ya Fahreddin, ya Azrail, ya Cebrail, ya Mikail, ya İsrafil, ya Şecaaddin, ya Semnasail, ya Derdail, ya rabbi sen dinin kutlususun. Ya rabbi, senin mevkiin, saltanatın ve büyüklüğün ile dua ediyorum ve secdeye kapanırım. Senden bizim başka bir kimsemiz, yok. Sen kaimsim. Bizi düzelt. Merhamet et bize merhamet eyle. Sen kerimsin. Sen daimsin. Sen varsın, sen mabutsun, sen hüdasın, suçun, günahın yok. İyisin, sana taparız.. Sen ruhumsun, malikü’l-mülksün. Cehali. Halik.

b)        Oruç

Yezidiler her yıl Ocak ayında fasılasız üç gün oruç tutarlar. Yezidilerce bütün din ve şeriatların asıl kaynağı olan kutsal kitapta oruç için nazil olan hüküm, Kürtçe se ruz yani üç gündür. Müslümanlar ise sih ruz yani otuz gün tuttular. Bazı Yezidiler ise Kur’anı Kerim’de ‘men cae bil-hasenatı felehu aşru emsaliha” [En’am 160.(A.T.)] yani kim ki bir iyilik yaparsa Hak Teala yaptığı iyiliğe karşı on iyilik verir, mealindeki ayete müsteniden üç gün oruç tutmakla otuz gün sevabını kazanırlarmış, orucun başlama ve sonu, iftar zamanı, orucu bozan şeyler gibi hususlar hemen hemen İslam dinindekilerin aynısıdır. Yalnız Yezidilerde tuza batırılmış bir parça ekmekle iftar etmek farzdır. Yahudilerin de Cumartesi orucunun iftarında bu şekil hareket ettikleri malumdur. Yezidiler bunu Yahudilerden almışlardır. Yezidiler, Ramazan aylarında Müslümanlar oruçlu iken onların gözleri önünde yiyip içmezler ve Müslümanlara saygılarından dolayı gizli bir şekilde yiyip içerler.

c)         Hac

Yezidilerin Kabesi, Laleş’te Baazra (Baadri) köyünde bulunan Şeyh Adi’nin mezarı veya makamıdır. Yezidiler, her yıl özel törenlerle burayı tavaf ederler. Burada toplanırlar. Bir de Yezidiler erenlerinin ve başkanlarının mezarlarını ziyaret ederler.

Yılbaşı bayramı (Sersal) ise, Nisan ayının ilk Çarşamba günüdür. Bu bayram yaklaşınca yukarıda zikrettiğimiz yedi kutsal sancağı kaldırarak davul eşliğinde Şeyh Adi’nin makamına giderler. Oraya vardıklarında kadın erkek kendilerine has bir şekilde dans ederler ve oynarlar. Sonra hazırlanmış yemek sofrasına oturarak hep beraber yemek yerler. Bütün bu yemekler, Şeyh Adi’nin mülk ve gelirinden yapılır. Hiçbir misafir kendi yemez ve kendi cebinden bir şey harcamaz. Yezidilerce, bugün, bu yer kutsal kızıl bir nur ile çevrilmiş dolayısıyla bugün o çevreye girmiş her Yezidinin günahı affolunurmuş. Bayramın birinci günü olan Çarşamba bu şekilde geçer. Sonra Musul’a bağlı Başıka denilen köye giderler. Perşembe ve Cuma günlerini burada geçirirler. Burada bulunan Şeyh Mehmed’in makamında, bir gün önce Şeyh Adi’nin makamında yaptıkları merasimi aynen icra ederler. Oynarlar, dans ederler, yemek yerler. İkinci Cuma gününde ise Şeyh Hasan Farduş’un kabrini ziyaret etmek üzere Deraviş köyüne giderler. Haccın son günü olan üçüncü Cuma günü de Bahzani köyüne yakın olan Şeyh Ebi Bekir’in kabrini ziyaret ederler. Burada oynarlar, cirit yaparlar, def çalarlar. Gerçekleştirilen bu dini törenler iki gün devam eder. Artık bundan sonra hac merasimi bitmiş olur.

Yezidiler, başka zamanlarda da bazı ölülerini özel törenlerle (oyun ve danslarla) ziyaret ederler.

Yılbaşı bayramında hacca giden Yezidiler Şeyh Adi’nin makamından bir miktar toprak alırlar ve bu topraklan hap (küçük fındık şekline) haline getirirler. Memleketlerine döndüklerinde mübarektir diye herkese verirler. Hatta bazı din adamları topraktan yaptıkları bu hapları hastalara satarak geçimlerini bu şekilde temin ederler. Bu hapların hastalara şifa verdiğine inanılır.

Yezidiler, ziyaretlerden önce dini bir şekilde yıkanmakla mükelleftirler. Oysa başka zamanlarda Yezidiler el ve yüzlerini bile yıkamazlar. Çünkü inanışlarına göre: dini bir gusül yaptıktan sonra artık vücudu yıkamaya lüzum yok.[ Bu hususiyetin aynısına H ıristiyanlıkta rastlamaktayız.]

 YEZİDİLERİN ÖRF VE ADETLERİ

a)        Evlenmek

Yezidilerde evlenme birkaç aşamada olmaktadır: [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 83-89.]

Birinci aşama: Erkek, sevdiği ve istediği kıza evlenme teklifinde bulunur. Aralarında önce şahsi bir sözleşme ve anlaşma olur. Bu da en çok hac mevsiminde yapılır. Çünkü bu mevsim ve bu yerde herkes rahat, birbiri ile konuşabilir ve birbirine karışabilir. Erkeğin vereceği başlık ve çeyiz aralarında tayin edilir. Kızla evlendikten sonra Yezidi olmayanlarla temastan çekinmesi şart koşulur. Bu durum Mecusilik gibi eski dinlerde de İbahicilikte mevcuttur.

İkinci aşama: Kendi aralarında anlaşan kız ve oğlan durumlarını kız, anasına ve oğlan da babasına bildirerek evlenmelerinin gerçekleştirilmesini isterler. Bunun üzerine isteme törenleri yapılır, şartlar koşulur, başlık miktarı ilan edilir. ( Bu başlık Yezidilerde bir miktar gümüşten ibarettir. Başka bir şey olamaz.)

Anne ve baba bu evliliği uygun bulmaz ise erkek kızı kaçırır. Büyük bir zata sığınıp yardım talep eder. Bu zat araya girer, onları barıştırır ve böylece evlenme törenleri yapılır.

Üçüncü aşama: Bu aşama da dini evlenme akdi yapılır. Şöyle ki: Kahinlerden birisinden bir parça ekmek getirilir. İkiye bölünür. Bir parçası erkeğe, diğer parçası ise kıza verilir. Ekmek bulunmadığı takdirde Şeyh Adi’nin türbesinden getirilen bir parça toprak, gelin ve damat arasında savrulur ve merasime son verilir.

Yezidilerde birden fazla kadınla evlilik caizdir. Erkek için evlenme yaşı 20-30, kızlar için de 15-20 yaşları arasındadır. Yılın ilk ayı olan Nisan ayı ki Sersal bayramıdır, evlilik caiz değildir.

Evlenen kızın babasıyla ilgisi tamamen kesilir. Hatta babasına varis bile olamaz.

Her Yezidi ancak her bakımdan kendi dengi ile evlenebilir. Başkası ile evlenemez. Mesela bir Şeyhin oğlu ancak bir şeyhin kızı ile ve bir şeyhin kızı ancak bir şeyhin oğlu ile evlenebilir. Aynı şekilde şeyhin oğlu veya kızı bir köçeğin oğlu veya kızıyla evlenemez.

Yezidi olabilmek için Yezidi anne veya babadan doğmuş olmak gerekir. Kardeş ve amca kızlarıyla evlenme caiz değildir. Ayrıca Yezidilerin, Yezidi olmayanlarla evlenmeleri yasaktır. Yezidi kanına başkalarının kanı karışmaz. İşte Yezidilerin neslini inkıraza sürükleyen sebeplerden en önemlisi budur. Birçok araştırmacı Yezidilerin böyle devam ederse soylarının bitebileceğim ve tarih sahnesine gömüleceklerini düşünmektedirler.

Bir Yezidi, Yezidi olmayan biriyle zina ederse cezası ölümdür.

b)        Boşanma

Kadının zina yapması, çocuk dünyaya getirememesi veya taraflardan birinin evi üç yıldan fazla terk ederek geri dönmemesi halinde boşanma için gerekçelerdir. Boşanan kadın ömrünün sonuna kadar başkası ile evlenemez. Fakat aynı kural erkekler için geçerli değildir.

c)         Sünnet

Yezidiler çocuklarını bir yaşını doldurur doldurmaz sünnet ettirirler. Ayrıca çocuk doğduğunda yıkanarak vaftiz edilir.

d)        Kirve

Yezidiler çocuklarını sünnet ettirirken bir Müslüman’ı Kirve yaparlar. Sünnet yapılırken çocuğun bir damla kanı Müslüman kirvenin üzerine damlatılır. Bu münasebetle aralarında akrabalık tesis edilmiş olur ve sürekli olarak her türlü konuda birbirlerine yardım ederler.

e)        Ahiret Kardeşliği

Her Yezidinin ruhani sınıftan Ahiret Kardeşi vardır. Ahirette kendisine yardım erecektir ve kardeşlik farzdır. Bu kardeş, Ahiret kardeşi olan Şeyh veya Pire yılda belirli bir vergi verir. Dünyaya geri dönecek olan ruh fanidir.

YEZİDİLERDE YASAKLAR

[Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 93-96 .]

a)        Yiyecekler

Marul, lahana ve insan pisliği ile yetişmiş sebzelerin yenmesi yasaktır. Anlatılana göre, Şeyh Adi Bağdat’tan memleketi olan Hakkariye gelirken yolda pislik içinde yetişmiş bir marul görmüş, marula pislikten çıkmasını emretmiş ise de marul çıkmamış. Bunun üzerine Şeyh Adi marulun üzerine tükürmüş ve ‘marul yemeyi Yezidiler için haram kıldım demiştir. Yezidi şeyhleri ise marula kıyasla diğer pislikte yetişmiş sebzeleri de haram kılmışlardır.

b)        Giyecek

Yezidilerde mavi elbise giymek yasaktır. Beyaz renkli elbise giymek sevaptır.

c)         Saç-Sakal Tıraşı

Yezidiler de bıyıklan tıraş etmek veya yolmak haramdır. Yalnız makasla biraz alınabilir. Sakalın tıraş edilmesi müstehaptır. Fakat dini liderlerin sakal tıraş etmesi haramdır.

d)        Okuma-Yazma

Bir kasaba veya şehirde yaşayan Yezidilerden sadece bir kişiden başka diğerlerinin okuma yazma öğrenmesi haramdır. Bunun sebebi şu: güya Yezidi halkı Yezidiliğe muttali olursa dini, felsefi bir takım nazariyeler meydana çıkacak ve dolayısıyla türlü türlü mezheplere ayrılacak ve Yezidilik zaafa uğrayacaktır. Bu ihtimali önlemek için halkın okuma yazma öğrenmesi yasak edilmiştir.

e)        Mekânlar

Yezidilerce hela ve hamamlar Şeytan’ın yeridir. Onun için helaya girmek, hamama gitmek yasaktır. Herhangi bir yere kaza-i hacet yaparlar. Bu durumu edebe aykırı görmedikleri gibi hoş karşılarlar.

f)         Söylenilmesi Yasak Olan Kelimeler

Genel anlamda Yezidiler Ş, L ve H harfiyle başlayan kelimeleri kullanmazlar” [Yasak olan yiyecekler ve giyecekler ve kullanılması yasak kelimelerde dahil olmak üzere hepsinin ortak özelliği Ş, L, H harfleriyle başlıyor olmasıdır].Bunların dışında at ve kısraklara yük yüklemek, cünüplükten yıkanmak haramdır.

ÖLÜ VE CENAZE

Yezidilerde özel bir cenaze töreni vardır. Yezidilerden birisinin ölümünde Şeyhlerden birisinin oraya gelmesi şarttır. Def ve saz çalınır. Yanık seslerle mersiyeler söylenir. Kadınlar elleri ile göğüslerine vururlar. Kadın, erkek ağlaşırken Kaval gelir. Cenaze alayının önüne düşerek def, saz, mersiyeler eşliğinde cenaze mezarlığa götürülür. Herkes suskun bir vaziyette bekler. Topluluktan birisi ölen kişinin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bahseder. Ölünün vücudu Şeyh Adi’nin kabrinden getirilmiş toprakla (kafur yerine) tahnit edilir. Cenaze defnedildikten sonra Şeyh telkin duası yapar. Yezidilerin kabirlerinin şekli Müslümanların mezarlarından farklı değildir. Yalnız mezara cas [Tahıl yığını, hububat ] koymazlar ama kabri süslemekle ve geceleyin sabaha kadar kabri başında ateş yakmakla yükümlüdürler. Taziye üç gün devam eder. Kadınlar bu üç gün zarfında sabah ve akşam olmak üzere her gün kabri ziyaret ederler. Hatta öğle vaktinde giderlerken yol boyunca def ve saz çalarlar. Kabre yaklaştıklarında ise elleriyle yüzlerine vurmaya başlarlar. Taziyenin üçüncü günü akşamında yemek yaparlar. Bu yemeği ölünün mezarının başına bırakırlar. Ölünün o gece bu yemekleri yiyeceğine inanırlar.

RUHLARIN TENASÜHÜ

Yezidiler, ruhların tenasühüne inanırlar. Onlara göre ruhlar iyi ve kötü olmak üzere iki türlüdür. Kötü ruhlar, kötü olduğuna inanılan hayvanların mesela domuz, köpek, eşek gibi benzeri hayvanların vücuduna girerler ve bu şekilde azap görmüş olurlar. Bunlara ervah-ı habise (kötü ruhlar) denir. İyi ruhlara da ervah-ı tayibe denir. İyi ruhlar hep havada uçarlar. Hayatta olanlara gayptan haber ve gizli sırları bildirirler. Dolayısıyla iyi ruhların gayp alemiyle bağlantılan vardır. Onun içindir ki Yezidi din adamları Yezidilerden birisi ölünce onu rüyada görmeye çalışarak akıbetini bu şekilde anlamak isterler. Ölen kişinin ruhunun dönüşünü, durumunu ve ruhunun nereye gittiğini keşfetmeye çalışırlar. İyi ruhların hayatta olanlara verdikleri bilgiler ise cennetlik ve cehennemlik ruhları bildirmekten ibarettir.

İşte ruhların göçü inancı esas inançlardan birini teşkil etmektedir. Ruhların göçü ile ilgili keşifler ancak din adamlarına mahsustur.

SOSYAL HAYATTA YEZİDİLERİN ROLLERİ

Yezidilerin sosyal hayatta yerleri yoktur. Herkes onları hakir görür. Çok iptidai, cahil ve vahşi bilirler. Her müstevli hükümet, onları istila etmiş ve imhalarına çalışmıştır. Müslümanlarca, Mecusiler gibi Yezidiler de kafirdirler. Osmanlı Devleti zamanında Yezidilerden çok kimseler öldürülmüştür. Hele Kuran-ı Kerimdeki taviz ve şeytan kelimelerini balmumu ile kapatmaları Müslümanları büsbütün aleyhlerine kışkırtmıştır. Özellikle Musul’a giden her vali bunları tenkil etmiştir. 1260 hicri yılında Osmanlı ordusu Musul Vilayeti içinde yaşayan Yezidilerin katlini emretmiştir. Bu genel katillerde Yezidilerin dörtte üçü öldürülmüştür. Bu olaylar Yezidiler arasında, mersiyelerle, şarkılarla her zaman canlı tutulmakta ve bu vakıalar nazmen ve mufassal olarak yad edilmektedir.

1311 hicri yılında Osmanlı Devleti Ruslarla savaşırken her tarafta olduğu gibi Yezidilerden de asker toplamak üzere Tahir Bey zamanında bir komutan Yezidiler arasına girdi. Fakat Yezidiler, dini bir takım mahzurlar ileri sürerek askere gidemeyeceklerini gösterir bir layiha yazarak askeri albaya sundular. Özürleri hükümetçe kabul edildi, nakdi bedel alınmakla yetinindi. O gün Yezidilerce bayram yapıldı ve her yıl da bu bayram şenliklerle yapılır. Layihada gösterilen özürler şunlardır:

1)         Kadın, erkek her Yezidi her yıl üç defa Melek-i Tavusu ziyaret etmekle mükelleftir.

2)         Her Yezidi her yıl 15-20 Eylül tarihleri arasında Şeyh Adi’nin kabrini ziyaret etmek zorundadır.

3)         Her Yezidi her sabah güneşin ilk ışıklandırdığı yeri (Müslim, Gayrimüslim) hiç bir kimse onu görmeden ziyaret etmekle mükelleftir.

4)         Her Yezidi her sabah, kendisine en yakın olan en büyük din adamının ellerini öpmekle görevlidir.

5)         Bir Yezidi namaz kılarken Müslüman birinin görmesi haramdır. Tesadüfen onu gören Müslüman’ı ya öldürecek ya da kendisi intihar edecektir. Bu iki şıktan birisini yapamaz ise yedi gün oruç tutacak ve Melek-i Tavus için kurban kesecektir. [ Yezidi inancına göre, Müslümanların namazlarında küfür sayılan hususlar var imiş]

Bir Yezidi öldükten sonra günahlarının affı için ona telkin yapmak üzere Şeyhin onun yanına gelmesi gerekir.

Her Yezidi, her gün aralarında bulunan en büyük din balkanının Şeyh Dükani denilen yerde, kurulan sofrada yemek yemekle ödevlidir.

Her Yezidi kendi evinde oruç tutmakla, aile efradının yediğinden, içtiğinden yemek ve içmekle, oruçlu olduğu her günün sabahında dini başkanın huzuruna ve her akşam da oruç olduğunu ispat etmek için ruhani başkanın yanına gidip ispatı vücut etmekle vazifelidir.

Bir Yezidi bütün bir yıl müddetle gurbette kalsa ve karısının yanından ayrılsa karısı kendisinden boşanmış olur.

Her Yezidi yeni bir gömlek yaptığı zaman Şeyh Adi’nin mezarı yanındaki zemzem suyu ile yıkamakla mükelleftir.

Her Yezidi yeni bir gömlek yaptığı zaman kardeşi, bu gömleğin cebini açacaktır.

Müslüman veya Yahudi veyahut Hıristiyanların sürmeleri ile sürme çekmek ve tarakları ile taranmak Yezidiler için haramdır. Usturaları ile tıraş olmak onlar için yasaktır. Zaruret halinde yapılırsa Zemzem suyu ile yıkamak lazımdır.

Helaya, hamama girmek ve ölmüş hayvanların etini yemek Yezidilerce haramdır.

İnsan pisliğinde yetişen sebzeleri yemek haramdır. Bazı Yezidiler ise balığın yenilmesini de haram kılarlar. İşte bu yasaklan isteyerek ve hatta istemeyerek yapan Yezidi dinden çıkar.

YEZİDİLERDE İLİM VE TAHSİL

Yezidilerin Mushaf-ı Reş isimli mukaddes kitaplarına göre okuma yazma öğrenmeleri haramdır. Daha öncede bahsedildiği gibi okuma yazma hakkı sadece sayıları çok az olan din büyüklerine tanınmıştır. Mushaf-ı Reş ise Yezidiliğin kurucusu kabul edilen Şeyh Adi tarafından yazıldığına inanılmaktadır.

Emir İsmail’in oğlu Muaviye Emeviye Yezidi inancına göre yenilmesi haram olan marul, lahana ve ıspanak gibi sebzelerin yenmesini helal kıldığı gibi okuma ve yazmaya fetva vererek serbest bıraktı. [Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, 18 Mart 1966, s. 4.]

Irak’ta Yezidilere ait beş yüzden fazla medrese vardır. Bu medreselerde yirmi bin Yezidi okumaktadır. Emeviye’nin kardeşi Yezidhan halen Bağdat’ta hukuk tahsili yapmaktadır. Son zamanlarda Yezidilerin çocuklarını okullara göndermeye rıza göstermeleri onlarda müspet bir uyanmanın işaretleri sayılabilir.

Yezidiler bulundukları çevrede konuşulan dili konuşmakla beraber hepsinin dili Kürtçe’dir.

************************

EK- I

Şeyh Adi B. Müsafîr El-Hakkari

Ünlü ve meşhur bir şeyhtir. Birçok insan onun yolunu izlemiştir. Bu insanlar ona o kadar çok bağlanmışlardır ki nihayet onu namazlarında kıble, ahirette dayanak konumuna yükseltmişlerdir. Seçkin münevverlerin hiçbiri onun seviyesine ulaşamaz. Şeyhin; Akil El-Menbici, Hammad Ed-Dabbas, Ebu’n-Necib Abdulkadir, Ebu’l-Vefa El-Hulvani ve Ebu Muhammed Eş-Şünbiki ile dostluk ilişkileri vardı. Şeyh, Erbil’e gitmiş sonra Kerhini’ye yerleşmiş, Hakkari’deki zaviyesine çekilinceye kadar da burada yaşamıştır.

Ebu’l-Fereü Abdurrahman b. Necm b. Abdulvahhab El-Hanbeli El Vaiz ilaveten şöyle demiştir: Hakkari’de züht hayatı yaşayan Şeyh Adi’nin kardeşinin oğlu Şeyh Adi b. El-Berekat, Şeyh Adi’nin doksan yıl yaşadığını ve 557 yılında öldüğünü söyledi. Şeyh Hammad b. Muhammed b. Cessas şöyle demiştir: ‘Adi’den daha güzel yaşayan, ondan daha heybetli daha mütevazı ve daha duygusal kimse görmedim. Sözü edilen bu Hammad, Şeyh Adi’nin bir dostudur. Hammad aynca şöyle demiştir: ‘Adi bir küheylâna bindi; ölünceye kadar ondan inmedi. Gündüzleri bir lokma yutmadı, geceleri uyumadı. Kimsenin ne yiyeceğini yedi, ne de içeceğini içti. Hiç kimse onu kötü bir huy ile itham etmemiştir.

Amcam Ebu’l-Hasen Ali b. El-Mübarek dedi ki: ‘Ömer b. El-Mella şöyle dedi: Adi bir gün şöyle dedi: Amire! Dün gece seni dergâhta göremedim?’ Dedim ki: ‘Sen içeri girdiğinde, ben kapının arkasında idim veya bu anlamda bir şey söyledim.’

Ebu Said Kökböri b. Ali b. Bektegin bana şunu anlattı: Tarif El-Belhasi’yi şöyle derken işittim: Ama bir adam Şeyh Adi’yi ziyarete geldi. Ona; her adım için sevap vardır dedim. Adi dedi ki: ‘Bilakis her adım bir hacc (a bedel )dir. Allah selamet versin o, bu sözleri, şeyhi inkar sadedinde zikrederek alimleri methetti, cahilleri zemmetti.

Ahmed b. Şuca b. Menan’ın beyanına göre El-Hıdr b. Abdullah El-Kalanisi şöyle demiştir: Şeyh Adi’nin huzurunda Erbil Kalesinden söz etmiştik. Şeyh şöyle dedi: ‘Orada iki tane veli vardır. Biri batı diğeri doğu kapısında her ikisi de surlardadır. Batı kapısında adak sunulan bir yer vardı. Nasraniler, bunun günümüzde Halebi Hapishanesi denilen kale hapishanesinde bulunan şehit olduğunu iddia ederler. Adi’nin kastettiği şahıs budur. Bu düşünce daha tutarlıdır. Daran yolundaki kabre dikkat çeken de yine Adi’dir.

Ebu Said Kökböri şöyle dedi: ‘Küçüklüğümde Adi’yi Musul’da gördüm, kısa boylu, esmer bir adamdı. Hasan b. Adi, Adi’nin 555 yılında öldüğünü ifade etti.

[Şerefüddin b. Berakat El-Mübarek b. Ahmed El-Lahmi El-Erdebili, Tarihli Erbil, Tahkik, Sami b. Es-Seyyid Hamas Es-Sakar. Kısmu’l-Evvel, Bağdat: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980, s. 116-117.]

Ek II

Adi Bin Müsafir El-Hakkari

Zahit, Şeyh Adi b. Müsafir Musul’un bir vilayeti olan Hakkari’de 557 vefat etti. Baalbek asıllıdır ve daha sonra Musul’a göç etmiştir. Banliyö ve taşra halkı kendisine tabi oldu ve saygı gösterdi.

Bunu da ilave etmek gerekir ki:

İmanı Nureddin Ebu’l-Hasen Ali b. Yusuf b. Cerir b. Midad b. Fazl El Lahmi Rahimehullahi Teala Behçetü’l-Esrar ve Madinü’l-Envar isimli eserinde şöyle der: ‘Şeyhülislam Muhyiddin Abdülkadir El-Cili, Adi’yi çokça metheder ve överdi. Onun otorite olduğunu kabul ederek şöyle demiştir: Eğer peygamberlik mücahede ile elde edilmiş olsaydı Adi b. Müsafir onu elde ederdi.’

Şeyh Ebu Muhammed Abdullah El-Batayili’nin şöyle dediği nakledilmektedir:

‘Şeyh Adi secde ettiğinde beyninden; mücahedenin şiddetinden çakıl taşlarının kuru toprağa düşerken çıkardığı ses gibi bir ses çıkardı. Adi işin başında çöllerde, dağlarda, sahralarda ikamet etmiş, insanlardan uzak kalmış, sürekli dolaşmış ve muhtelif mücahedeler yaşamıştır. Dağlar ona alışkındı, çöller ona aşinaydı, yabani hayvanlar onu tanırdı. Ve doğu illerinde, sadık müritlerin terbiyesi için gönderilen, süluklarının ve problemlerinin çözümlerinin kendisinde son bulduğu kişilerden biridir. Ve ayrıca (O) gençken Tacü’l-Arifin Ebü’l-Vefa Rahimehullahi Aleyhin (vefat ettiğinde) cenazesini yıkamış birisidir.

Şeyh Ebu Muhammed Abdullah b. Kamil El-Hüseyni El-Beysani’nin şöyle dediği nakledilmiştir:

Halife Bağdat’ta bir ziyafet verdi ve bütün Irak ileri gelenlerine ve âlimlerini davet etti. Şeyh Abdülkadir, Şeyh Adi ve Ahmed b. Er-Rufai, Allah cümlesine rahmet eylesin, dışında herkes, bu davete icabet etti Davetliler gidince, vezir, Halifeye: Şeyh Abdulkadir. Şeyh Adi ve Şeyh Ahmet! gelmediler dedi. Halife: ‘Benim nazarımda sanki hiç kimse gelmemiş demektir.’ karşılığını verdi ve sonra kapı muhafızına Şeyh Abdulkadiri çağırmasını ve Şeyh Adi ile Şeyh Ahmed’i getirmek üzere Hakkari Dağına ve Ümmü Ubeyde’ye gitmesini emreder. Dedi ki: Daha kapı muhafızı Halife’nin huzurundan ayrılmadan ve daha emirnameler yazılmadan. Şeyh Abdulkadir bana şöyle dedi: Şavir, Halbe Kapısının dışındaki mescide git, orada Şeyh Adi’yi ve yanında iki kişi daha göreceksin, onları buraya çağır. Sonra Şuniziyye Mezarlığına git. Orada da Şeyh Ahmet b. Er-Rufai’yi ve yanında iki kişi daha göreceksin onları da buraya çağır. Dedi ki, ‘Halbe Kapısının dışındaki mescide gittim. Orada Şeyh Adi’yi gördüm, yanında iki kişi vardı. Dedim ki: ‘Efendim! Şeyh Abdulkadir sizi istiyor.’ ‘Memnuniyetle’, dedi ve kalktılar. Ben de onlarla beraber yürüdüm. Şeyh Adi bana: ‘Şavir, Şeyhin sana emrettiği üzere, Şeyh Ahmed’e gitmeyecek misin?’ Dedi. Ben de; ‘Gideceğim’ dedim ve Şuniziyye Mezarlığına vardım. Şeyh Ahmed’i buldum, yanında iki kişi vardı. Dedim ki: ‘Efendim, Şeyh Abdulkadir sizi istiyor.’ ‘Memnuniyetle1, dedi.

Hemen kalktılar, iki Şeyh akşam vakti Şeyh Abdulkadir’in evinde buluştular. Şeyh onları karşıladı. Çok geçmeden kapı muhafızı Şeyhin evine geldi ve ikisinin de orada olduğunu gördü. Hemen Halifeye giderek, onların orada olduğunu bildirdi. Halife bizzat kendi eliyle bir yazı yazıp oğlu ve kapı muhafızıyla onlara göndererek gelmelerini istedi. Onlar da bu isteği yerine getirip oraya doğru yola koyuldular. Şeyh, benim de onlara katılmamı emretti.

Kıyı boyunca Şeyh Ali b. El-Hili, Allah ona rahmet etsin ile karşılaştık. Şeyhler onunla görüştüler. O da onlarla beraber yürümeye başladı. Güzel bir eve vardığımızda; Halife kemerini kuşanmış ayakla bekliyordu. Yanında iki tane de hizmetçi vardı. Evde onlardan başka kimse yoktu. Halife onları karşılayarak: ‘Efendiler, krallar tebaasını davet ettiğinde, yollarına ipek sererler’, dedi ve elbisesini yollarına serdi ve yürümelerini istedi onlar da yürüdüler. Bizi, hazırlanmış bir sofranın olduğu bir mekana götürdü. Herkes oturdu ve yemeğe başladılar. Onlarla beraber ben de yedim.

Sonra çıktılar İmam Ahmed h. Hanbel (rahmetüllâhı aleyh)’nın mezarını ziyaret etmeğe gittiler. Çok karanlık bir gece idi. Şeyh Abdulkadir, önünden geçtikleri her kaya, kütük, duvar ve mezarı eliyle işaret ediyor, o da ay ışığı gibi ışık saçıyordu. Onlar da bu ışıkta yürüyorlardı. Bu ışık bitince, Abdulkadir başka bir şeye işaret ediyor bu defada o ışık saçıyordu. Böylece ışıkla yürümeye devam ederler. İmam Ahmed’in mezarına kadar hiç kimse Şeyh Abdulkadir’in önüne geçmedi. Dört şeyh ziyaret için mezarlığa girdiler. Onlar dönünceye kadar biz, mezarlığın kapısında bekledik. Ayrılık vakti geldiğinde, Şeyh Adi, Şeyh Abdulkadir’e: Bana ne tavsiye edersin? Dedi. Şeyh Abdulkadir; ‘Kitap ve Sünneti tavsiye ediyorum’ dedi ve ayrıldılar.

Şeyh Adi’nin hizmetçisinden şöyle nakledilir:

Ona yedi yıl hizmet ettim. Birçok kerametini gördüm. Bunlardan bir tanesi şudur: Bir gün eline su döküyordum. Bana: ‘Dileğin nedir? Dedi. Ben de: ‘Kuran okumak istiyorum. Fakat Fatiha ve İhlâs surelerinden başka bir şey ezberleyemedim, ezber bana çok zor geliyor’ dedim. Eliyle göğsüme dokundu, aynı anda Kur’ân-ı Kerim’in tamamını ezberleyiverdim.

Bir gün ona: ‘Efendim, bana gayb vakası göster’ dedim. Mendilini bana verdi ve: ‘Bununla yüzünü ört’ dedi. Ben de mendil ile yüzümü örttüm, sonra: ‘Kaldır’ dedi. Ben de mendili kaldırdım: Yazıcı melekleri gördüm; insanların amellerini yazıyorlardı. Üç gün bu hal üzere kaldım; hayat bana ağır gelmeye başladı. Ondan yardım istedim. Aynı mendil ile yüzümü örttü. Sonra mendili kaldırdım ve bütün bunları görmez oldum.

Bir gün bana Şeyh Akil El-Membeci’yi anlatıyordu. Bu zat, Şeyh Adi’nin şeyhidir. Ona dedim ki: Onu bana gösterebilir misin? Bana bir ayna verdi ve ona bakmamı emretti. Aynada kendime baktım. Sonra ben kayboldum ve aynada bir şahıs belirdi. Onun yüzünü ayrıntılarına kadar hatırlıyorum. Şeyh Adi bana: ‘Saygılı ol, zira o, Şeyh Ukayl’dır.’ Uzun bir süre öylece ona baktım. Sonra bu zat kayboldu ve aynada ben belirdim.

Bu zat, Şeyh Şerefüddin Ebu’l-Eedail Adi b. Müsafir b. İsmail b. Musa b. Mervan b. El-Hasen b. Mervan b. El-Hakem b. Mervan El-Emevi’dir.

[İbnü’l-Verdi, Tetimmeti’l-Muhtasar, Tahkik, Ahmet Rıtat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970, s. 100-103. ]

Ek  III

Adi Bin Müsafîr El-Hakkari

Adeviye Taifesinin kendisine nispet edildiği, ünü her tarafa yayılmış ve pek çok kimsenin kendisine tabi olduğu salih ve meşhur bir kimsedir. Bağlıları haddi aşacak bir inanca sahip oldular. Hatta onu namazları için bir kıble ve ahiretleri için yegane azık addettiler. Adi, birçok Şeyh, Salih ve Meşhur kimselerle arkadaşlık ettikten sonra Musul nahiyelerinden olan Hakkari dağlarına [ 160a ] çekildi. Orada bir zaviye inşa etti. Daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde çevredeki insanların teveccühüne mazhar oldu.

Ebu’l-Berakat İbnü’l-Mustevfi, Tarihü’l-Erbil adlı eserinde Şeyh Adi’yi zikredip, onu Erbil’i ziyaret edenler arasında sayar. Erbil Meliki Muzaffereddin şöyle der: ‘Çocukken Musul’da Adi b. Müsafir’i gördüm. Adi orta boylu, esmer biriydi.’

Adi’nin salih bir kimse oluşu ile ilgili birçok rivayet anlatılırdı. Rivayete göre Adi, Baalbck nahiyelerinden Beytifar denen bir köyde doğmuştur. Adi bin Müsafir’in doğduğu ev hala ziyaretgahtır.

Adi 557 yılında bir görüşe göre de 555 yılında kendi şehrinde vefat etmiş ve kendi zaviyesinde defnedilmiştir.

Adi’nin kabri kendisine teveccüh edilen sayılı türbelerdendir. Şu vakte kadar da onun izlerinin hatırasını ayakta tutup yolunu takip etmektedirler. İnsanlar, Adi’nin dönemindeki insanların ona gösterdiği saygı ve inancı hala korumaktadırlar. 90 yıl yaşamıştır [160b ].

[İbn Furat. Nasuriddin Muhammed Bin Abdurrahim Ali El-Mısri, Tarih’ud-Düvel ve'l-Muluk (Tarih-u Furat), Cilt 3, 160a-160b, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: AF. 119. (Bu yazmanın ilgili bölümlerinin fotokopisini bize ulaştıran Hasan Çağlar Beyefendiye teşekkür ederiz.)]

Kaynaklar

ABDÜRREZZAK EL-HASENİ, El-Yezidiyyun, Bağdat: Mektebeti’lYekzati’l-Arabiyye, 1370.

ABDÜSSELAM EFENDİ, Ümmü’l-İber, Varak, 117a-117b, 118a.

AHMET TEYMUR PAŞA, El-Yezidiyyetü ve Menşeli Nihletihim, Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye, 1352.

BAYBARA Süleyman, Abdüsselam Efendi, Hayatı, Eserleri, Ümmü’lİber’in Tercemesi ve Dil Yönünden İncelenmesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994.

BEDRÜDDÎN EL-AYNÎ, Ikdü’l-Cüman, Tahkik, Muhammet Emin, c.,2. Kahire: 1988.

EBÜ’L-FİDA, Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Tahkik, Mahmut Deyyub, c.2, Beyrut: Daru’l-Kütübü’l-İlmiye, 1997.

ERK Erol, ‘Yezidiler Arasında, Hürriyet 13-19 Mart 1966, s. 4.

İBN EBİ’L-HADÎD, Şerhu Nehcü’l-Bclağa, Tahkik, Munammed Ebu’lFazl İbrahim, c.1-2, Kahire: Dam İhyai’lKütüb’ül-Arabiyye, 1965.

İBN FURAT, Nasuriddin Muhammed Bin Abdurrahim Ali El-Mısri, Tarih’ud-Düvel ve’l-Muluk (Tarih-u Furat), Cilt 3, 160a160b, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: AF. 119.

İBN FUVATİ, Havadisü’l-Camia, Beyrut: Daru’l-Garbi’l-İslami, 1997.

İBN HALLİKAN, Vefayatü’l-Ayan, Talıkik: İhsan Abbas, c.3. Beyrut: Daru’s-Sadr, 1978.

İBNİ KESİR, El-Bidaye ve’n-Nihaye (İslam Tarihi), c. 12, Çcv., Ahmet Ağırakça-Abdlilkerim Özaydın, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987.

İBNİ’L-ESİR, El-Lübab, c. 3, Beyrut: Daru Sadr.

İBNÜ’L-VERDİ, Tetimmeti’l-Muhtasar, Tahkik, Ahmet Rıfat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970.

MEHMET ŞERAFETTİN, ‘İlave’, Sayı 4, Daru’l-Fünuıı İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1926, ss, 273-275.

MEHMET ŞERAFETTİN, ‘Yezidiler’, Sayı 3, Daru’l-Fünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1926, ss, 1-29.

SEM’ANİ, Kitabu’l-Eıısab, Tahkik, Abdullah Ömer El-Barudi, c. 5, Beyrut: Daru’l-Fikr. 1988.

ŞATANUFİ, Behcetü’l-Esrar, Kahire: Matbaati’l-Meymeniyye, 1304.

ŞEREFÜDDİN B. BERAKAT El-Mübarek b. Ahmed El-Lahmi El-Erdebili. Tarihü Erbil, Tahkik, Sami b. Es-Seyyid Hamas Es-Sakar, Kısmu’l-Evvel, Bağdat: Kültür Bakanlığı Yayınları. 1980.

TADİFİ, Kalaidü’l-Cevahir (Cevherden Gerdanlıklar), Çev., Namı Erdoğan, İstanbul: Sinan Yayınevi, 1972.

TAŞGIN Ahmet, ‘Anadolu’da Yok Olmaya Yüz Tutan Dini Topluluklardan: Yezidiler’, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri 23-28 Ekim 2000 Ürgüp/Nevşehir, ERVAK Yayınları, Ankara-2001. ss.731-752.

Kaynak: Mahmut BİLGE, YEZİDİLER/EZİDİLER, Tarih-İbadet-Örf ve Adetler, Yayına Hazırlayan: Ahmet Taşgın, Kalan Basım, Yayın, Dağıtım, Birinci Basım: Temmuz 2002, Ankara

*****************

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)

İNSANLARI DEĞİŞTİRME SANATI


ÖNSÖZ

Çağımızın en büyük problemlerinden biri, belki en büyüğü, kanaatımızca, insanlığın geçirmekte olduğu ruhi bunalımdır. Dünyanın her köşesinde, hemen her gün, bu ruhi bunalımın çeşitli şekillerdeki belirtilerini görüyor, okuyor veya işitiyoruz. Bu olaylardan kulağımıza gelmeyenlerin ise, gelenlerden daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Sosyologlar, sayıları her gün biraz daha artan bu idealsiz, gayesiz, hedefsiz ve bencil insan tiplerini, dünyamızın geleceği için bir tehlike saymaktadırlar. Devlet adamları ve idareciler, aile ocaklarından başlayarak yaşantımızın bütün bölümlerine yayılan ve beraberlerinde çeşitli problemler getiren, bu anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla nasıl başa çıkılabileceği üzerinde durmaktadırlar.

Modern savaşlarda kullanılan korkunç silâh ve vasıtalar, insanlar üzerinde büyük ruhi depresyonlar meydana getirmiştir. Savaş sonrasındaki açlık, işsizlik ve sefalet, fertlerin ve toplumların yaşantıları ve değer ölçüleri üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır.

Diğer taraftan insanlar, çağımızın teknolojik ilerlemelerine ve hızla değişen sosyal şartlarına ayak uyduramamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin tüketim hattâ israf esasına dayanan ekonomik sistemi, gelir dağılımı dengesizliğinin, gelişmemiş ülkeler aleyhine bir kat daha artmasına sebep olmaktadır. Dünya nüfusunun %70’inin yaşadığı topraklardaki halkın birçoğunun ellerine, bugün bile, yeteri kadar yiyecek geçmediği, hattâ açlıktan ölenlerin bulunduğu herkesçe bilinen gerçeklerdendir. Bu yerlerdeki nüfus patlamaları ise, yakın bir gelecekte, durumun daha da ağırlaşmasına yol açacaktır.

Sayılan bu sebeplere, daha birçok diğer faktörler de eklenince, insanların karakterlerinde bir katılık meydana gelmekte ve onları, yalnız kendi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bencil olmağa doğru itmektedir. Bu suretle de insan yaradılışının esasında, doğal olarak mevcut bulunan “Egosantrizm” elle tutulacak bir yoğunluğa varmaktadır.

Ancak, insanlığın geçirdiği ruhi bunalımın doğurduğu moral çöküntüsünün, fertler ve toplumlar üzerinde yaptığı korkunç yıkıntılar, çözümlenmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, tarihin her devrinde, insanlık çeşitli bunalımlar geçirmiştir. Fakat, haberleşme ve ulaştırmanın günümüzde son derece gelişmiş olması, bu tür olayların gününde hattâ saatında, dünyanın dört bir köşesine yayılmasını sağlamakta, bu da insanlar üzerindeki etkinin artmasına yol açmaktadır.

Yüzyıllar boyu sömürge idareleri altında, bir esir hayatı yaşadıktan sonra özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına yeni kavuşan ülkelere bir göz atalım: Politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda geri kalmış durumda bırakılan bu ülkeler halkının, aralarında bir birlik ve beraberlik kurulmasına fırsat verilmeden, yurtları iki ayrı ideoloji blokunun savaş alanı haline sokulmakta ve sel gibi kardeşkanı akıtılmaktadır.

Diktatörlüklerde, insanlar hâlâ kitle halinde sürülmekte ve toplama kamplarına gönderilmektedirler. Bu yerlerde ilkokul çocukları, analarını babalarını polise ihbar edecek derecede şartlandırılır. Vatandaşlar, hayatlarını devam ettirebilmek için, yalan söylemeyi, bir sanat haline getirmeğe mecbur edilirler. Komşu, rejime sadakatini isbat etmek için, komşusunu jurnal eder. “İşçi Cennetinde grev hakkı tanınmaz ve “Demokratik Cumhuriyet”lerinde düşünce, söz ve basın özgürlüğü bulunmaz. “Şef’in ölümünden hemen sonra, başlayan, iktidar mücadelesi sırasında “Tasfiye” adı altında sahneye konulan kanlı olaylar, bu DEMOKRASİ’lerin niteliği hakkında kesin fikir vermeğe yeterlidir. Her an korku içinde yaşayan insanlarda, şahsiyetin gelişmesi, insanlık şeref ve haysiyetinin teşekkül etmesi mümkün olamayacağına göre, polis rejimi altındaki ülkelerde, dürüstlük, ruh temizliği, diğergâmlık ve insan sevgisi gibi manevi değerlerden söz etmek gerçeklerle alay olur.

Refahın doruğuna varmış ülkelerde ise; şantaj, silâhlı soygun, kaçakçılık, adam kaçırmalar, ırza tecavüz ve daha akla gelen ve gelmeyen her türlü şiddet olayları yaşantılarının bölümleri halinde akıp gitmektedir. Ayrı kıtalardan iki uygar ülkeden iki örnek verelim: Birleşik [Amerika'nın büyük bir şehrinde, gündüz gözüyle ve sokak ortasında, yaşları 16 ile 18 arasında üç kolej öğrencisinin tanımadıkları yaşlıca bir adamı, elle karate vuruşuyla boyun kemiğini kırmak suretiyle öldürdüklerini gazeteler yazdı. Almanya'da yaşları 14 ile 16 olan iki öğrencinin, aynı şekilde, gebe bir kadını zincirle döğerek, çocuğunun kaybına sebep olduklarını gazetelerde okuduk. (Yıl 1977) Şimdiki zamanda her gün bir yerde bu olaylar oluyor.]

Hiçbir ideale dayanmayan, hiçbir gaye ve hedefi bulunmayan, sakat hattâ sapık bir karakter Taşıyan bu tür suçların, gençlik arasında hızla yayılması, insanlığın geleceği için bir tehlike teşkil edecek boyutlara varmıştır. Çoğunluğunu üniversite, yüksekokul hattâ lise öğrencilerinin teşkil ettiği bu gençler, kendilerine yakıştırdıkları çeşitli adlar altında, örgütler kurmakta ve etrafa saldırmaktadırlar. Ancak, silâhlı soygundan, adam öldürmekten sabotaja kadar varan, her türlü şiddet olaylarını kapsayan bu ağır suçlar, gençlikte bulunması lâzım gelen RUH ASALETİ’ni gölgeleyecek hattâ lekeleyecek sınırlara ulaşmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının acısını tatmayan bu gençler, darboğazlardan geçmedikleri için, özellikle demokrat ülkelerde teneffüs ettikleri hürriyet havasının değerini takdir edememektedirler. Kendilerini, gayesinden saptırılmış EPİKÜRİZM [ ehlikeyif; hazlara düşkün (adam)] felsefesine kaptıran bu gençler, “Benden sonra tufan” diyen bir ruh hâleti içinde, ne kendi nefislerine ne de içinde yaşadıkları topluma karşı bir mesuliyet yüklenmek istemektedirler.

Bir zamanlar, dünyanın hemen her tarafını sarmış olan öğrenici olayları sona erdiği halde, yurdumuzda, fikir münakaşası sınırlarını da aşarak, şuursuz bir tempo ile sürüp gitmektedir. Çalışıp hak etmediği notu alamadığı için öğretmenini öldürecek, kendisi gibi düşünmeyen arkadaşlarını şişleyecek veya dördüncü kat penceresinden aşağı atacak, feyiz aldıkları irfan yuvalarına karşı sabotaj düzenleyecek kadar ağır suçlara yönelmiş bulunmaktadır. Gençlerin bu davranışları, iki kuşak arasında açılmış olan uçurumun gittikçe derinleşmesine yol açmakta ve doldurulmasını da güçleştirmektedir.

Sonuç olarak; dinbirliği’nin, inançbirliği’nin,. dilbirliği’nin, güzel sanatlar’ın ve binlerce yıllık geleneklerin mahsulü “milli kültür” tehlikeye girmektedir. Milli birliğe ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir devirde yaşadığımızı, gençlerimizin iş işten geçmeden biran önce idrâk etmeleri, milletçe en büyük ümit ve temennimiz olmalıdır.

Gerçi, durumun önemini ve ciddiyetini kavrayan dünya milletleri, karşılarında bulunan bu problemlerin çözümlenmesi için, örgütler kurmak ve aralarında konferanslar düzenlemek yoluna gitmektedirler. Ancak, insanların bir de manevi cephelerinin bulunduğu ve bunun gerek fertlerin gerek toplumların davranışları üzerinde son derece etkili olduğu göz önünde tutulmamaktadır, Bu yüzden de, bu örgütlere bağlanan ümitleri gerçekleştirdiklerini söylemek mümkün değildir.

Mânevi Cihazlanma Derneği üyelerinden Dr. Paul Campbell ile Peter Howard İsviçre’nin Bern şehrinde “İnsanları Değiştirme Sanatı” adında bir kitap yayınlamışlar ve bu konuları ele alarak, derinlemesine incelemişlerdir. Çağımızın bilmecesi, Şahsiyetin Anatomisi, Çözüm Yolları ve Kudretin Kaynağı bölümlerini ihtiva eden bu eser, dünyanın belli başlı dillerine çevrilmiştir.

Bu kıymetli eserin yurdumuza yararlı olacağına inandığım için dilimize çevirmeyi uygun gördüm.

Saygılarımla…

Ankara 1977 Mithat SAN

ÇAĞIMIZIN BİLMECESİ

Dünyamız, anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla doludur. En önemli problem, bu insanlarla nasıl başa çıkılabileceğidir… Bu tip iş arkadaşı, politikacı, çocuk, karıkoca, sınıf, ırk veya ulus!.. Bu durum her gün binlerce dilde konuşulan ana temalardan biridir.

Bu problemin çözümlenmesi için, çeşitli metodlar uygulandı. Bugün, milletler arasındaki görüşmelerde, veto’ya sık sık başvurmak bir gelenek haline geldi. Yaşantımızın bir parçası olan veto’lar, bütün dünyada konferans ve konuşma masaları sınırlarını aşarak, kahvealtı masalarına kadar yayılmıştır. Bütün bu haller ise, insanlar arasında bir görüş birliği ve beraberliği yerine, karakterlerde bir katılık ve acılığın meydana gelmesine sebep olmuştur.

Yüze gülüp arkadan hançerlemek, özel ve toplumsal yaşantımızda, günlük olaylar halinde akıp gitmektedir. Uygulanan diğer metodlara gelince; bunlar da: Diktatörlük, insanların manen veya maddeten ölüme sürüklenmesi, zorbalık, toplama kampları, topyekûn tasfiye ve nihayet savaş!..

İşte bütün bu metodların ortaya koyduğu durumlar ve bunlara eklenen sosyal güçlükler, gelecekte çözümlenmesi gereken birer problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, bu dünyada hiçbirimizin, herkesi memnun edemeyeceği de sabit olmuş bir realitedir.

Bugün Sovyet Rusya’da, ağızdan ağıza dolaşan en önemli soru şudur: “Acaba nasıl bir insan tipi yaratılmalıdır ki, yeni toplum düzeni işler bir hale gelsin?..” Komünizmin bunu başaramadığı bugün artık günşığına çıkmıştır.

Norveç Komünist Partisi kurucularından Oestfold Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hans Bjerkholt şöyle diyor: ‘‘Yeni insan tipi problemi Sovyet Rusya’nın programında çözümlenmemiş bir düğüm olarak kalacaktır. Rusya’da bütün konferanslarda, yeni bir insan tipinin nasıl yaratılacağı teması üzerinde sık sık ve ısrarla durulmaktadır. Ancak insanları bir kalıptan geçirmek suretiyle, bunu başaracağımız hakkında boş bir kuruntuya kapılmamalıyız. Yeni bir insan tipi yaratılmadıkça da, ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir sistemin topluma, gerçek barış ve özgürlüğü getiremeyeceği, su götürmez bir realite olarak karşımızda duracaktır.”

Hepimiz kapitalist değiliz. Hepimiz Komünist de değiliz. Fakat bizlerden hemen herbirimiz, herkesin ve her şeyin olduğundan başka türlü olmasını isteyen bir kişiyi tanırız. Eğer bizde, herhangi bir şahsın olduğundan başka türlü olmasını istersek, bu takdirde şu soruya dürüst ve namuslu bir şekilde cevap vermeliyiz: “Acaba, ben niçin onun başka türlü olmasını yani değişmesini istiyorum?..” Her şey bir tarafa, başkalarının değişmesini istemekle, aslında hiçbir şeyin değişmesini sağlamış olmayız.

Aileler, problemli çocuklarının veya akrabalarının, olduklarından başka türlü olmasını isterler. Burada ana motif, bu ailelerin sakin bir hayat sürmek istemeleri veya komşularının, kendi haklarında, daha elverişli duygu beslemeleri arzusuna dayanır.

İşveren, bilânçosunun daha kabarık bir kârla kapanmasını sağlamak için, karşısında daha uysal bir işçi topluluğu görmek ister.

Halkın bir sınıfı, elinde olanı korumak veya elinde olmayanı ele geçirmek için, diğer sınıfların değişmesini yani başka türlü olmalarını isterler.

Demokratlar, alışılmış olan kolay ve rahat yaşantılarını sürdürmek için, diktatörlerin başka türlü olmalarını isterler.

Sömürge halkı, haklı olarak, kendilerini sömüren emperyalistlerden nefret ederler ve özgürlük isterler. Fakat özgürlüğe kavuştuktan sonra da çoğunlukla, yüreklerinde biriken intikam duygusunu bir tarafa atamazlar.

Konferans masasında, bizim partimiz, rahatsız edilmeden şimdiye kadar yapageldiği şeyleri, bundan sonra da işine elverdiği şekilde, yapmak için, muhalefetin değişmesini ister.

Görüldüğü gibi, bütün bu hallerde, ana motif, şuur altında yatan bencilliğin su yüzüne çıkmasıdır. Bu fikirlerimizi, istediğimiz kadar barış, eşitlik, insan hakları, vatanseverlik, milliyetçilik, özgürlük, adalet gibi yaldızlı sözcüklerin arkasına saklamağa çalışalım, fakat yine de gerçek şudur: “Bizim toplumumuza ve bizlere kolaylık sağlanması için, diğer toplumlar değişmelidir.”

Karşı taraftakiler, bizim düşüncelerimize aykırı düşecek davranışlarda bulunmadıkları sürece, yaptıkları bizim için hata sayılmaz ve değişmelerini istemek aklımıza gelmez. Ancak, fikirlerimizin hattâ niyetlerimizin tehlikede olduğunu sezdiğimiz anda, aykırı fikir besleyenleri, gerekiyorsa, zor kullanarak susturmaya hazar oluruz. Bir şahsın veya bir toplumun gidişini zorla değiştirmek belki mümkündür. Ancak, bu yoldan onların karakterlerini değiştirmek kabil değildir. İşte bu nedenlerledir ki, uluslararasında, kuvvet dengeleri değiştiği halde, bir çağın ana akımları kolay kolay değişmez. Zamanımızın değişen ana akımları ise, bizleri hızla felâkete doğru sürüklemektedir.

Atom çağı, maddenin en küçük birimini, yani atomu meydana koydu, ideoloji çağı ise, toplumun en küçük birimini, yani insanın kişiliğini gözler önüne serdi. Bilgide, teknolojide ileri olan ve ham madde kaynaklarına sahip bulunan uluslar, silâhlanma yarışını kazanacaklardır. Aynı şekilde, insanların tabiat ve mizacını değiştirecek sırları öğrenenler ve bu sanatı bilen milletler de, yeni bir dünyanın kurulması için gerekli ideolojik yarışı kazanacaklardır.

Bir ideolojinin gücü, atom enerjisinin gücünden çok daha etkilidir. Çünkü; atomu parçalayan insan akıl ve şuuruna irade kumanda eder. Atomun zorbalığına nerede, ne zaman ve nasıl son verilmesi gerektiğine dair kararı da irade verir. Kaldı ki; atomun patlama gücü varsa, fikirlerin de ayakları vardır. Bundan başka, bir milletin gücü yalnız ekonomisi, teknolojisi, potansiyeli, kaynakları ve sahip olduğu insan yığını ile de ölçülemez. Ortak bir fikir ve ülkü birliğinin vurucu gücü her şeyden daha üstündür. Eğer yaşadığımız zamanı anlamak istiyorsak, bu gerçekleri daima göz önünde tutmak mecburiyetinde olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Bir sınıfa, bir ırka veya bir ulusa inhisar eden fikirler, dünyayı değiştirmek için yetersizdir ve erimeye mahkûmdur. Böyle güçsüz fikirler ise, hedeflerine varmak için, zor kullanmaya mecbur olurlar. İnsanların tabiatını ve mizacını değiştirecek kadar güçlü olan bir ülkü, ancak, sınıfları, ırkları ve ulusları birleştirecek kadar güçlü olabilir. Bir ideoloji insanları parçalanmaya, kaosa, diktatörlüğe veya savaşa sürüklerken bir diğer ülkü, insanlara sosyal, politik ve ekonomik rönesansı getirir.

Mânevi cihazlanmanın kurucusu Frank Buchman, bütün ömrünü, yeni bir toplum düzeni kuracak güçte ve karakterde, insanların çoğalmasını sağlamak için harcamıştır. Buchman, insanları değiştirebilmenin, ancak, devlet adamlarının, idarecilerin, toplumun ve şahısların mânen cihazlanması suretiyle mümkün olacağı kanısındadır. Her şahsın kendisini bu esaslara göre vazifeli saymasını istiyor ve herkesin, insanların derin acılarını dindirmek sanatını öğrenebileceğine inanıyor. Buchman’a göre, insanların değişmesine yardım etmek, her şahıs için hem bir görev ve hem de bir hak olmalıdır.

Bkz: “GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ” (ROSE CROİX) (GÜL HAÇ ÖRGÜTÜ

Frank Ruchman şöyle diyor: “insanların tabiatını ve mizacını değiştirmek mümkündür. Bu temelde yatan bir cevaptır. Ulusların ekonomisi değiştirilebilir. Bu ise cevabın meyvasıdır. Tarihin akışını da değiştirmek kabildir. Bu da çağımızın kaderi olacaktır.” Ve ilâve ediyor: “Bizlerin yepyeni ülkü ve nitelikte devlet adamlarına ihtiyacımız vardır. Toplumun iyi idare edilebilmesi için, insanları yönetecek sanatı bilen ve üstün iktidar sahibi olan bakanlara ve idare adamlarına ihtiyaç vardır. Fakat, çoğunlukla, bu hususlar bakanlar ve idareciler tarafından akla bile getirilmez.”

Frank Buchman’m, bu alandaki çabalarının başarı derecesini, iki ayrı kıtanın iki ayrı devlet adamının ağzından dinleyelim: Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman şöyle diyor: “Eğer Buchman’ın fikirleri yalnızca bir teori olsaydı, kuşkuya düşerdim. Fakat o fikirler, gerçek olaylar üzerindeki etkileriyle, ruhumuzun tâ derinliklerine işlemektedirler. O fikirler, yaşadığımız bu zamanlardan başlayarak, çok daha uzaklara ulaşacak sosyal bir devrimin habercisidirler. ’’

İkinci devlet adamı ise, Seylan’ın İngiltere’deki Yüksek Komiseri Sir Chlaude Corea’dır. Bu zat, Washington’da Seylan Büyükelçisi bulunduğu 1953 yılında, seçkin bir diplomat ve devlet adamları topluluğu önünde şunları söylemiştir: “İki büyük olay, son beş yıl içinde, Asya’nın çehresinde silinmez izler bırakmıştır. Bunlardan birisi, 500 milyon insanın özgürlüğüne kavuşmuş olması, diğeri ise Frank Buchman’ın 25 ayrı ulustan oluşan 200 ülkü arkadaşıyla birlikte Asya’yı ziyaret etmesidir.”

Uzak Doğu’nun politikacıları, sanayicileri ve sendikacıları tarafından davet edilen Frank Buchman, manevi cihazlanmada görev alan fikir arkadaşlarıyla Asya’yı dolaşmıştı. Gerek Doğu’nun gerek Batı’nın münevverleri ve devlet adamlarıyla halk arasındaki ilişkilerin, hak ve adalete dayanan bir temele oturtulması lâzım geldiğini ve bunun da, ancak derin bir aşk ve insancıl bir felsefe ile mümkün olacağını, bugünden anlamağa başlamışlardır. Bu ise, fertlerde ve toplumlarda, yepyeni bir düşünüş şekli yaratacak bir ülkünün insanların kafalarına yerleştirilmesiyle gerçekleşebilir. Aslında, insanların tabiat ve mizacının dokusunu, dünya tarihi oluşturur. İşte bu insan tabiat ve mizacı da, ilerlemelerin, başarıların, fakirliğin, konferanslarda uğranılan başarısızlığın ve nihayet savaşın bütün sorumluluklarını omuzlarında taşır, insan tabiat ve mizacı dediğimiz o sihirli kudret, bugünkü dünyanın dokusunun atkı ve çözgüsü olduğu gibi, gelecekteki yenidünyanın da ilk maddesi olacaktır.

Çağımıza, materyalist ideolojinin damgasını vurmuş olanlar, bu gerçekleri bilmektedirler. Karmakarışık ırk ve sınıf teorilerinin örtüsü altında, insan mizacının yaralı duygularını, nefretini, korkusunu, haysiyet telâkkisini ve hırsını sömürmesini bildikleri için, bir avuç militanla, uluslara hattâ kıtalara hâkim olmayı başarmışlardır.

Demokrasilerde ise zorlayıcı bir ideolojik hedef olamayacağı için, insanların tabiat ve mizacıyla uğraşılmağa lüzum görülmez. Daha doğrusu buna güçleri yetmez. Bu durumun sonucu, demokrasi rejiminin cılızlığında, kararsızlığında ve fikir ayrılıklarında kendini gösterir. “izm”lerin —komünizm, faşizm ve ilh.— ihtilâllerine ve ulusların üzerlerinden bir silindir gibi, onları ezerek geçmelerine, demokrasiler sadece, özgürlük, beraberlik ve kardeşlik teraneleriyle karşı koymak isterler. Halbuki bugün artık bu idealler, halkın günlük yaşantısında kendisini hissettirmediği için, inandırıcı güçlerini kaybetmişlerdir. İşte bu nedenlerle de, demokrasiler, bütün “İzm”lerden daha etkili ve çekici bir güce sahip oluncaya kadar ve insan tabiat ve mizacını değiştirecek kabiliyete erişinceye değin, insanların düşünüşleri üzerinde sürdürdükleri umutsuz savaşı kaybedeceklerdir.

Yalnız, insan tabiat ve mizacının değişmesiyle, insanlık bir birliğe, beraberliğe ve gerçek özgürlüğe kavuşabilir. Bu değişiklikler ise, ancak devlet adamlarının, bu ülküleri yürekten benimsemeleriyle gerçekleştirilebilir, bizlere de hasretini çektiğimiz sürekli barışı sağlar. Bu değişiklik, aynı zamanda, diğer sistemlerin topyekûn tasfiye ettiği insan tabiat ve mizacına, baskı altında tuttuğu insan iradesine karşı, özgür insanlığın bir cevabı olacaktır. Diğer taraftan, demokrasinin yozlaşmış durumuna, fikir ayrılıklarına ve geçirmekte olduğu uyku nöbetine bir son verecektir.

Geçmiş çağlarda, bizler, karakterin meydana gelmesini ve gelişmesini aile ocaklarına, okullara ve din kurumlarına bırakmıştık. Fakat bugün için artık bu uygulama yeterli değildir. Bir çocuğun hayata nasıl hazırlanması lâzım geldiğini pek az aile bilmektedir. Zamanımızın okulları, öğrencilerine sadece genel ve teknik bilgi vermekle yetinmekte ve onların mânevi cepheleriyle ilgilenmemektedirler. Milyonlarca insan ise, ibadet yerlerini, yalnızca dış duvarlarından tanımaktadırlar.

Şayet demokrasiyi, ikiyüzlü, sahte ideolojilere boğdurmak istemiyorsak, bu takdirde, her vatandaş mânen cihazlanmak suretiyle buna karşı koymak sanatını öğrenmelidir.

Devlet adamları, analar, babalar, öğretmenler, insanları idare eden sanayi ve işçi teşekkülleri, ordu camiası bu sanatı bilmelidir.

Eğer bizler, fert olarak ve toplum olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlayıp insan tabiat ve mizacını değiştirmeyi öğrenmek zahmetine katlanmazsak, dünyanın bir çöküntü ile karşılaşacağını bilmeliyiz.

Şayet yaşadığımız yüzyılın, dünyamızın kendi kendisini yok edeceği yüzyıl olmasını istemiyorsak, o zaman herkesin bu sanatı öğrenmek mecburiyetinde olduğunu, hiçbir vakit aklımızdan çıkarmamalıyız.

ŞAHSİYETİN ANATOMİSİ

18. ve 19. yüzyıl insanlarının tutkusu, dünyayı araştırmak ve gördüklerini açıklamak oldu. Bu da akılcı bir çağ yarattı. 20. yüzyılın insanları, dünyaya hükmetmek sevdasına kapıldılar. Bu ise, insanların iradesine ağır darbeler vuran, bir terör çağı meydana getirdi. Karl Marks’ın hemen herkesçe bilinen bir sözü vardır ki o da: “Filozoflar dünyayı anlattılar. Bizim görevimiz o dünyayı değiştirmektir.” Bunu söylemekle Marks, yeniçağın geleceğini önceden açıklamış oldu.

Bugün dünyanın her tarafında, insan iradesine hâkim olmak için, sürdürülen dev bir savaşın yaygarası işitilmektedir. Bu savaş, insan iradesine gem vurarak, onu dünya ihtilâlini gerçekleştirmek uğruna, disiplinli bir şekilde ve bir robot uysallığıyla, savaş cephelerine sıralamak için sürdürülmektedir.

Gerçi, bir insan topluluğunun diğer bir insan topluluğunu köle derekesine indirmesi, demokrasinin ruhuna aykırıdır. Ancak, demokrasilerin cılız yürütme güçleri, totaliter iktidarlara karşı koyacak durumda değildirler. Her ne kadar, demokrasiler bu gibi hallerde direnmek isterlerse de, çağımızın gerçeklerini görmezden geldikleri için, bu alandaki atılımları gözü kapalı ve cılız bir mırıltıdan ileri gidememektedir.

Bugün karşısında bulunduğumuz can alacak problem şudur:

“İnsan iradesinin müsbet hedeflere yöneltilmesi suretiyle, toplumları birliğe, beraberliğe ve özgürlüğe kavuşturarak, insanlığı bir kişimin, bir grubun veya bir sınıfın diktatörlüğü altına girmek tehlikesinden kurtarmak mümkün olacak mıdır?..”

İrade, topyekûn bir sonuç elde etmek ister. İrade, açık bir hedefe tek taraflı olarak, yoğun bir şekilde yöneltildiği zaman, kendini rahat hisseder. İnsan iradesi, büyük ve önemli problemler için, kendisini adamaya karar verir. İşte o zaman, ruh yükseldiği yaratıcılık mertebesini durmadan sürdürür. Beden de, disiplinli bir şekilde formunu korumak mecburiyetini duyarak, İradenin emirlerine boyun eğer. Kararın büyüklüğü insanın kişiliğine bağlıdır. İnsanın; kararlı, olgun ve dengeli bir şahsiyet kazanması ise, ancak, hayatını zamanın problemlerine cevap verecek şekilde, büyük hedeflere adamasıyla mümkündür.

Bir zamanlar, bu hedefler sanatta, ilimde, politikada ve ekonomide kendini göstermişti. Fakat bugün, bu tür hedefler, artık gayeye varmak için cılız kalmaktadır. Dünyamız, büzülerek ve küçülerek bir yumak haline geldikçe, insanlar birbirlerinden ayrılmakta ve parçalanmaktalar. Eğer insanlar arasında, bir birlik ve beraberlik sağlanamazsa, dünyamızın bir çöküntü ile kargı karşıya geleceğini, akıl ve mantık bizlere haykırmaktadır. İnsan iradesini, ancak, dünya çapında büyüklüğü olan ve engin bir manevi niteliğe sahip bulunan bir gaye tatmin edebilir.

Komünizm, sınıf şuurunun baskısı altında bulunduğu için, böyle ulvi bir gayeyi temsil edecek güçte değildir. İşin esasına bakılacak olursa, kıyasıya sürüp giden bu sınıf kavgalarının sonucunda, iki kuvvet blokunun günün birinde, bir atom savaşıyla karşı karşıya gelmeleri ihtimali ortaya çıkmaktadır. Sayılan bu sebeplerden dolayı, komünizm, çağımızın modern ve münevver insanlarının, ideolojik ve mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek vasıflardan yoksundur.

Bugün yaşadığımız demokrasi dahi, politik, ekonomik ve sosyal yönleri ile insanları bu hedefe ulaştıracak durumda değildir. Demokrasimizin, bu alandaki çabaları, dağınık ve sisli olduğu kadar, fertlerden istediği şeyler de ufak ve değersizdir. O, ferdiyetçiliği ve bencilliği hoş görmekle kalmaz, aynı zamanda onları teşvik eder. Demokrasimizin, su yüzüne çıkmış olan politikasının ana temeli, menfaat duygusuna ve yaşama içgüdüsüne dayanmaktadır.

Bu sebepler yüzünden, çağımızın münevver insanlarında, huzursuzluk ve endişe, yaşantılarının bir simgesi halinde kendini belli eder. İnsanların dünyada kendilerine ayrılan yerleri alabilmeleri için, manevi yönden değiştirilmeleri ve ülkülerinin temelden yenilenmesi lâzımdır. Eğer şahsiyetin anatomisini incelemeğe devam edersek, yukarıdaki sözlerin gerçeğe ne kadar yakın olduğunu görürüz.

Geçmiş çağların ekolüne ve geleneklerine göre, insan hayatı üç alanda mütalâa edilirdi. Bunlar da: Ruh, beden ve irade. Her biri başlı başına birer güç olan bu varlıklar, şahsiyette o derece birbirlerine girmişlerdir ki, bunlara bir sınır çizmek çetin olduğu kadar, insanların davranışları üzerinde, hangisinin daha tesirli olduğunu tesbit etmek de o derece zordur. Bununla beraber, insan tabiat ve mizacının anatomisi, içiçe girmiş olan bu zincirin halkaları hakkında, bize bilgi verebilir. Biz burada, insanların davranışları üzerinde etkili olan güçleri ele alacak ve bu güçlerin nasıl değiştirilebileceği problemi üzerinde duracağız.

Birçoğumuz, düşünüşümüzün yaşantımızdan çok daha günahkâr olduğuna inanırız. Her ne kadar daima yapmıyorsak da, yine de genellikle gideceğimiz doğru yolu seçmek kabiliyetine sahip olduğumuz kanısında bulunuruz. Gerçekte ise, düşünüşümüz de yaşantımız kadar karmakarışık ve şaşkın bir haldedir. Ruhumuz, harikulâde sihirli bir mekanizmadır. Fakat, o, beden ve irade güçlerinin baskısı altındadır, insan eğri yaşayıp doğru düşünemez. Günlük yaşantıda, “saf ve akılcı düşünce” bir istisnadır. Bu vasıflar ise, bir tabiat vergisi olarak, ancak, insan şahsiyetinin cevherinde bulunur.

Bir örnek verelim: Kendimizi, olduğumuzdan daha üstün görmeye ve akıllı hayal etmeye ne kadar kolaylıkla meyil ederiz. Büyük lâf eder fakat küçük bir hayat süreriz. Bu haller ise, herbirimizde sanki üç ayrı insanın gizlenmiş olduğu görüntüsünü verir. Söz gelimi; içimizde, kendimiz sandığımız bir şahsiyet vardır. Fakat o şahsiyet, sadece fantazimizde yaşayan bir kişiliktir. Bütün ideallerimiz ve azimli çabalarımız, bu kişilikle içiçe olduğu halde, yine de, davranışlarımıza uymayabilir. Bundan başka bir de, arkadaşlarımızın gördüğü bir kişiliğimiz vardır. Bu dahi, gerçekte, bizim kişiliğimize aykırı olabilir, fakat bizim ikinci şahsiyetimizdir. En son olarak, bütün gururumuzla, nefsimize karşı hoşgörümüzle, huysuzluğumuzla, türlü ruh hâletimizle, duygusal yönlerimizle, acı ve tatlı tecrübelerimizle asıl karakterimizi kapsayan gerçek bir şahsiyetimiz vardır.

Bu suretle kendimizi yanlış tanımamız, bizleri, etrafımızdaki dünyayı da yanlış tanımaya itmektedir. Anaların ve babaların gururu, çocuklarını gerçekçi bir gözle görmelerine engel olur. Aynı menfaatları paylaşan ve aynı ekonomik örgüte bağlı bulunan, işverenle işçiler çoğu zaman, birbirlerine karşı aykırı görüşlere saparlar. Bizler mensup olduğumuz toplum hakkında, dağınık ve sisli görüşler taşırız. Duygularımızı ve kalblerimizi harekete getiren kuvvetleri, dürüst olarak tanımağa ve tanıtmağa hazır olmadığımız için, ulusumuzun fertlerini harekete getiren güçlere de kör gözlerle bakarız. Başka milletlerin, halkımız hakkındaki kanaatlarını duyunca, önce şaşırırız sonra gururumuz yaralanır ve nihayet kızarız. Sorgusuz sualsiz, bunu söyleyenlerin yanıldıklarına hattâ kasıtlı davrandıklarına karar verir ve bizdeki eksiklikleri de onlara yüklemeye çalışarak, durumu daha çapraşık bir hale sokarız.

Eğer komşularımız, bizim bencil ve menfaatçı niyetlerimizi önceden sezerek, onları boşa çıkarmayı başarırlarsa, o zaman komşularımızı derhal menfaatçi ve bencil olarak damgalar ve hemen etrafa yayarız. Artık, şiddeti gittikçe artan bir kuruntu altında, yığdığımız barikatların arkasına geçip, kendimizi saldırılara karşı emniyete aldığımızı sandığımız hayal dünyamızda, yok edici peşin hükümlerimizden, hiçbir kimse yakasım kurtaramaz. Daha sonra da, iç âlemimizin bu fantazi denizinde, “herkes bizim gibi erdemli davranmak basiretini gösterse” dünyada her şeyin düzeleceğine kendimizi inandırmağa çalışırız. Hal böyle iken, fertlerin arasında olduğu gibi, partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların aralarında, hem de ana temalardaki meydana çıkan görüş aykırılıklarına şaşarız. İnsanlık da, gayesinden saptırılmış felsefeden yaka silker ve yaygın bir hal alan şarlatanlık bataklığında boğulacak derecelere gelir. Bizler de, ciddi emek harcadığımız plânların, niçin bir türlü gerçekleşmediğine hayret ederiz.

Her şey bir tarafa, bir defa kendi vücut sağlığımıza karşı, nasıl davrandığımızı düşünelim!.. Tıp dünyası, korkunç bir oranda artan akciğer kanseri ile savaşmaktadır. Klinik araştırmalarının sonuçlan, artan tütün tüketimiyle akciğer kanseri arasında bir münasebet bulunduğu yolundaki şüpheleri kuvvetlendirmektedir. Sigaranın kan dolaşımı üzerinde olumsuz etki yaptığı ispatlanmış bir gerçektir. Hal böyle iken, insanların birçoğu “neden sigarayı bırakayım?..” derler. Halbuki insanların “Niçin sigara içmeye devam edeyim?..” demeleri daha akıllıca bir söz olurdu.

Bir adım daha atarak, alkol problemi üzerinde duralım: Kronik bir dert hattâ bazı yerlerde bir âfet haline gelen alkolizmin, insan sağlığı üzerinde yaptığı tahribatı ve ulusların ekonomisine getirdiği zararları, çok iyi bilmekteyiz. Fransa’da ulusal bir problem haline gelen, ruh ve karaciğer hastalıklarının yaygın bir şekil alması, aşın derecede şarap ve diğer ispirtolu içkilerin kullanılmasına bağlanmaktadır. Alışkanlık haline getirilen içkinin, miktarı az dahi olsa, ara sıra şişenin dibi gözükecek kadar içilenden, daha zararlı olduğu tıpça tesbit edilerek ortaya konmuştur.

İnsanların birçoğu, bulundukları toplantıda, oyunbozanlık etmemek için içki içerler. Bazıları da “korkak” damgasını yememek için “hayır” diyemez. Birçokları, zor bir durumu geçiştirmek veya bir kederi avutmak için içerler. Bu insanlar, istedikleri zaman, derhal bırakabilecekleri inancında oldukları için, sigara ve içki içtiklerini söylerler. Fakat, bir defa yakasını bunlara kaptıranlardan, milyonlarca insanın, bu belâlardan kurtulmayı başaramadıkları gerçeğini unutmuş görünürler. Bu insanlardan birisine, “Neden doktorunun tavsiyesine uyarak sigarayı bırakamıyorsun?..” diyecek olursak alacağımız • cevap, “Bırakamıyorum!..” olmaktadır.

Eğer bizler, fert olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlamamış isek, moralimizde eksikler ve gedikler varsa, bu durumda, başka şahıslara, toplumlara veya uluslara, bu alanda yardım etmekliğimizin mümkün olamayacağını açıkça bilmeliyiz. Herhangi bir meselede, haksız olduğumuzu bildiğimiz halde, bir uzlaşmaya gideceğimiz yerde, hudutsuz bir menfaat hırsıyla, başkalarının mecalsizliğinden yararlanmağa çalışırız. Halbuki; ufak tefek feragatlerle, gönül tokluğu göstermekle, başkalarına yardım etmek için, ne derece büyük moral gücü kazanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.

Haklı oldukları halde, güçsüz olan tarafın, devlet adamlarının ve diğer ilgililerin, bu gibi durumlarda yapacakları fedakârlığın bedelini, milyonlarca masum halk ödemek zorunda kalır. Ulusların kaderleri üzerinde karar vermek mevkiinde bulunan idareciler ise, gerek kendi devlet adamlarının zebunluğu gerekse karşı tarafın adamlarının moral eksikliği ve zalimce davranışları yüzünden meydana gelen bu ağır durum karşısında bir şey yapamazlar. En sonda, âdet olduğu üzere, yeniden, tomarlarca iç ve dış politika programları düzenlenir.

Anaların ve babaların, dinmek bilmeyen, çeşitli arzu ve heveslerine karşı koyamamaları yüzünden, meydana gelen şefkat eksikliğinin cezasını çocukları çeker. Bu kırattaki ana ve babalar, çocuklarına, hayatlarını değerlendirecek bir ülkü aşılayamazlar. Gençlik de, bu boşluğu doldurmak için, kendisini umutsuzca dedikoduya kaptırır, beyaz zehire saldırır ve şuursuzca cinsiyet duygularını kamçılatmaya koşar.

Gerçi, aklımız bize, neler yapmaklığımız gerektiğini kesin olarak bildirir. Fakat, istek ve arzuların esiri olan beden, irade ile birlikte akla karşı çıkar, bazı hallerde de hem aklı hem de mantığı alteder. Şayet, iradeyi akılcı yola yönelecek bir değişikliğe tabi tutarsak, o zaman, şehvete, sigaraya, alkole ve beyaz zehire karşı bedenin aşın derecedeki isteğine gem vurulabilir. Bu alışkanlıklar bırakılırsa, hayatlarının ıssız bir çöle döneceği kuruntusu, birçok insanın kafasında yer etmiştir. Halbuki, irade değiştirilerek müsbet bir yöne doğrultulursa, bütün bu kötü alışkanlıklar, yavaş yavaş çekiciliğini kaybeder ve o andan itibaren kurtuluş başlar.

Bize kumanda eden içgüdülerimizin, köklü bir devrimle değiştirilmesi halinde, ruh ve beden sağlığımızın normal ve dengeli bir düzene girmesini sağlayabiliriz. Bir insanın, hayatının çekirdeği olan gerçek benliğine, biz o adamın “iradesi” diyoruz. İrade dediğimizi bu kavram, bütün davranışların kaynağıdır. Sevgi, nefret, cesaret, korku, hırs duygulan bir hâle şeklinde iradenin etrafım sarar ve iç evrenimizin en kudretli yıldız kümesini meydana getirir. Etrafında dönen gezegenler üzerinde güneşin yaptığı etkiyi, irade de bizim iç âlemimizde, düşünce ve davranışlarımız üzerinde yapar. Dünyanın gidişini değiştirmek üzere verilecek zorlu savaşın hedefine ulaşabilmesi ancak, insan iradesinin değiştirilmesi için harcanacak süresiz ve insan üstü bir çaba ile mümkündür.

İrade gücü, akıl almayacak derecede büyüktür. “Zayıf irade” diye bir şey yoktur. Bazıları, “Benim iradem çekici şeylere karşı koyacak güçte değil” derler. Gerçekte ise, bunu söyleyen şahsın iradesi, hiçbir yargıya değer vermeden, kişisel eğilimini sürdürecek kadar, kuvvetlidir. Başladıkları işleri bir türlü sona erdirmeyen insanları, “iradesizlik” ile suçlarız. Aksine, o şahıs, doğacak bütün sonuçlara aldırış etmeden, ‘kendi istediğim yapacak kadar güçlüdür.

İnsan iradesi, kendisini, daima istekleriyle belli eder. Her istekte, bizler, gerçekten irademizi hissederiz. İnsan olarak isteklerimiz ise, kendisini üç ana temelde gösterir. Bunlar da: Seks, emniyet ve başarıdır. Bu üç itici güç, birbirlerine karşı şaha kalkmış durumda oldukları gibi, birbirlerini de kontrol ederler. İnsanın güvenini ve başarısını tehlikeye atacağı için, bedenin başıboş ve sınırsız cinsi yaşam isteğine, diğer iki güç karşı çıkar. Başarıya ulaşmak için de, insanın, toplum kurallarını hiçe sayarak, cesetlerin üzerinden geçmesi mümkün değildir. Buna da diğer iki güç karşı koyar. Bu sebeplerden dolayı da, irade, bedenin açgözlülük derecesine varan, bu aşırı isteklere engel olmak için, ustaca birçok manevralara başvurmak zorunda kalır.

CİNSİ HAYAT

İrade, insan hayatında bâzı şekil ve biçimlerde, cinsiyet yoluyla kendini meydana atar ve kabul ettirir. Bir misâl olarak flört’ü ele alalım: Karşı tarafın, gerçekten bir katılma isteği olup olmadığına bakılmadan, bir tarafın davranması, flört’ün karakteristik vasfıdır. Bir taraf, gözlerin karşılıklı bakışlarından ve yakında olmanın verdiği duygusal avantajlardan yararlanarak, öteki tarafı elde etmeye çalışır. Hiçbir kimse, bu davranışının karşısındakini ne hallere soktuğunu, düşünmek gereğini bile duymaz. Bir flört’ün devam ettiği sürece de aile bağlantısı kavramı silinir ve sorumluluk duygusu işlemez hale gelir. Bir toplantıda, bütün erkeklerin, oradaki en güzel kızın, etrafında nasıl çöreklendiklerini her sefer görmek mümkündür. Bu davranışların, orada hazır bulunanlar üzerinde yapacağı etkiler akla bile getirilmediği gibi, genç kızın da düşeceği durumlara aldırış edilmez, işin bu derece ileri götürülmesine cüret edilmesinin sebeplerini de, erkeklerin kuruntularında aramak gerektiğine bu arada işaret edelim.

Seks, ekonomik hayatta, sermaye olarak ortaya konulur ve bu hal, otomobil satışlarından sigara reklâmlarına kadar, her alanda görülür. Film prodüktörleri, cinsi arzuları kamçılayacak, açık saçık sahnelere bol bol yer vermek suretiyle, insanların bilinen bu tutkularından faydalanmak yoluna giderler. Resimli mecmualar, gazeteler ve romanlar da aynı metoda başvururlar.

Homoseksüellik (cinsi sapıklık) eğilimi ister kadınlar ister erkekler arasında olsun, bu hal birisini hükmü altına almak isteyenlerle, birinin himayesi veya hükmü altına girmek isteyenler ve bu ihtiyacı duyanlar arasında görülür. Homoseksüeller arasındaki bağlılık, bunların, politik, sosyal ve kültürel mevkilerini ayaklar altına alacak kadar kuvvetli olmaktadır. Bu durumdaki insanların, meydana getirdikleri kliklere olan bağlılıkları, yüklendikleri görevlerin kudsiyetinden hattâ vatan sevgisinden daha güçlü olduğu çok defa görülen olaylardandır. Yabancı ajanların, homoseksüel klikler aracılığıyla, birçok hükümetlerin en önemli ve gizli yerlerine sızdıkları bilinen gerçeklerdendir.

Klik veya asıl Türkçe adıyla Bölek, (İngilizce: Clique) sosyal bilimlerde; bir grup içerisinde, gruptaki diğer kişilere göre daha düzenli ve sık şekilde çıkarları doğrultusunda birbirleriyle iletişim halinde olan gruplara verilen isimdir. Kliklerde bulunan kişiler arasında cinsiyet, etnik köken, popülerlik gibi paylaşımlar bulunur ve klikler kuralcı sosyal gelişimin bir parçasıdır. Klikler sıklıkla ergenlik veya orta çocukluk aşamalarında görülse de, tüm yaş gruplarında bulunabilirler.

Bir cinsi sapığın, şayet durumu tesbit edilir de memuriyetinden atılırsa, bunun yapacağı etki, suçüstü yakalanan bir anarşistin hapse tıkılmasından daha büyük değildir. Bu uygulamayla da, bu toplum âfetinin köküne inmek şöyle dursun, yakınma bile varmak mümkün olamamaktadır. Bunun için, idareciler, okul direktörleri, subaylar insanların nasıl değiştirilebileceklerini öğrenmelidirler. Aksi takdirde, yaygın ve tehlikeli bir hal alan bu toplum âfetine karşı koyamazlar.

Şöhretli politikacıların, sanayicilerin ve sendikacıların evlilik dışı ilişkilerini doğal sayan görüşü ele alalım: Meşru olmayan ilişkilere karşı duracak gücü kendisinde bulamayan bu insanlardan, kendilerine emanet edilen vazifeleri yerine getirmeleri ve gerektiği zaman fedakârlık yapmaları beklenemez. Moral çöküntüsünün, insanların kişiliği üzerinde yaptığı etkinin, o şahsm toplum hayatındaki durumunu zedelemeyeceğini düşünmek bile, büyük bir çelişkiye düşmek olur. Nitekim, gizli tutulmasına özel çaba harcanan bu tür ilişkiler sırasında meydana gelen olaylar, aksini savunanların suratlarına keskin bir tokat gibi inmektedir.

Ayrı cinse mensup iki insan arasındaki “gizli” veya “özel” ilişki alışkanlıkları yaygın bir hal almıştır. Bu ilişkilerin doğal, zararsız, hattâ lüzumlu olduğu yolunda, gençliğe yıllarca telkin yapılmıştır. Bir kere bu alışkanlıkların esiri olanlar, önüne geçilmez bir ezikliğe, zaman zaman içe kapanıklığa, toplumdan kaçan hallere, suçluluk psikozuna, yersiz utangaçlığa, ürkekliğe, çekingenliğe ve aşağılık duygusuna yakalarını kaptırırlar. Bu davranışların normal ve zararsız olduğuna, en ateşli savunucuları bile, kimseyi inandıramazlar. Nitekim; bu alışkanlıktan kurtulan kadın ve erkeklerin, nefislerine karşı güvenlik duygulan artmakta, rahata, sevince, bir kelimeyle iç sükûna kavuşmaktadırlar. Toplumdan saygı görmeye başlayan bu insanlar, açık yürekli ve başkalarını düşünen nitelikleriyle, diğerlerine oranla, dikkati çekecek derecede bir ayrılık ve üstünlük gösterirler.

GÜVENLİK İÇİN HARCANAN ÇABALAR

İnsan iradesi, ikinci açlığını, güvencede arar. Bu tutku, insanların paraya, taşınır ve taşınmaz mallara sahip olmak için gösterdikleri çabalarla belli olur. İnsanlar bunu sağlamak amacıyla, sermayeye, kâra, gelire ve ücrete sıkı sıkıya sarılırlar ve bu maddi nesnelerin kendilerine güvenlik getireceğine inanırlar. Halbuki, insanların serveti arttıkça, güvenlik duyguları azalır. Çünkü, varlık arttıkça, daha fazlasına sahip olmak hırsı da artar. Eğer varlıkla, insanda güven duygusu sağlanmış olsaydı, servete karşı duyuları açlığın nihayet bir yerde durması lâzım gelirdi. Halbuki, durum tamamıyla tersinedir ve irade bu konuda pek az ahvalde akılcı ve mantıklı davranır. İrade, kör bir hırsla, asla doymak bilmeyen bir iştihanın peşinden koşar. Artık para, bir vasıta değil, bir gaye olarak insanların ve toplumun yaşantıları üzerinde, bağlayıcı ve paralize edici bir etki yapmağa başlamıştır. İş bu dereceye geldikten sonra da, önemli ve nüfuzlu mevkilerde rüşvet olayları alır yürür, insanlar, güvenliklerini sağlamak için, aşın derecelerde servet edinmek lâzım geldiği duygusundan yakalarını kurtaramadığı sürece, politik, ekonomik ve kanuni tedbirlerin bu problemi çözümlemeye yetmeyeceği bir gerçektir.

İrade, aynı zamanda, parlak bir ışık altında görünmeyi de, bir güvenlik faktörü olarak ister. Bu hırs, yalnızca etrafına etki yapabilmek için, öğrencileri sınavlarda hile yapmaya, yetişkinleri de güçlerinin üstünde lüks yaşamaya zorlar. Bu yüzden, analar babalar, yaşantılarının karanlık köşeleri hakkında çocuklarına açıklama yapamazlar ve bu yüzden çocuklar da altında ezildikleri düşünceleri ana ve babalarına anlatamazlar. Ve yine bu yüzden sağlığa kavuşturulması gereken marazlar, asla günışığına çıkamaz.

İnsanların nefislerini kandırmak için, güvence diye besledikleri bu aşın hırs, demokrasinin yozlaşmasına da yol açmaktadır. Politikacılar, dürüst olarak seçmenlerine, gerçekleri söyleyecekleri yerde, çoğunlukla, seçmenlerinin işitmek istediklerini söylemek yoluna sapmaktadırlar. Bu suretle, memleketin yararları göz önünde tutulmayarak, seçmenlerin duygularıyla oynanmakta ve gelecek seçimler için, oy hesaplarına dayanan bir politika güdülmektedir. Gerçi, dürüst davranan politikacılar da vardır. Ancak, bunlar azınlıkta kalmaktadırlar. Halbuki, demokrasi çoğunluk rejimidir.

İrade, güvenliği bir de plânlamada arar. Plân ve program, gerçi insan ve toplum hayatının düzenli geçmesi için gereklidir. Plân, aynı zamanda, organizasyon yoluyla, insanları güvensizlikten kurtarmak için, verilen kararın, gözle görülen maddi belgesi de sayılabilir. Plânları, hangi ölçüde güvenlik için yaptığımız, ancak, onları değiştirmemiz, haklı olarak bizden istenildiği zaman açıklığa kavuşur. Bir plânın değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman, değerine bakmadan, en hoşumuza giden, resmi veya özel projelerimize, bir katıra şeref verecek bir inatla, sımsıkı sarılırız.

Haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda da, bir güvenlik duygusu içinde bulunuruz. Ancak bu hali, birçoğumuz kendimize, bir sanem, bir put yaparız. Daima haklı olmak sevdasında bulunan bir insanın, toplumun en sevimsiz mahlûku ve en yalnız canlısı durumuna düşeceği gerçeğini görmeyecek kadar kör oluruz. Bu gibi hallerde, hiçbirimiz, yanıldığımızı söyleyerek, eleştiricilerin ellerinden silâhlarını alıp, nefsimizi gerçek bir sevince kavuşturmak yoluna gitmeyiz. Şayet, çağımızda yazılan biyografilere ve hâtıralara bakılacak olursa, bu sürede yüksek makamlarda bulunanlardan hiçbir kimsenin, hata işlemediğine inanmak icabetmektedir.

Halbuki; daima haklı olmak veya haklı olduğunu sanmak tutkusu, haksız olmak korkusuyla elele yürür. Bu ruh hâle ti, benliğimizin derinliklerine işleyerek birçok reaksiyonlara sebep olur. Bunun sonucu olarak da, herhangi bir iş eğri giderse, derhal ve otomatik bir surette, suçu diğerlerine yükleriz. Ancak, insanların ve ulusların karşılıklı olarak suçları birbirlerinin üzerlerine atmaları, ne problemlerin çözümlenmesine ne de bu yanlış düşüncelerin ortadan kalkmasına yarar.

BAŞARI TUTKUSU

İradenin üçüncü büyük tutkusu başarıya ulaşmaktır. İnsanların çoğunluğu, toplum içindeki değerlerini, komşularına oranla elde ettiklerini sandıkları başarı derecesiyle ölçerler. Buradaki başarı derecesinin ölçüsü ise, şık giyimli bir eşe, büyücek bir otomobile, gösterişli bir eve, parlak bir mevkiye veya kârlı bir işe sahip olmaktır. Özellikle, rakip saydığımız insanların durumlarını, güçlerini ve halk tarafından sevilme derecelerini adım adım izleyerek, onları eleştirmek fırsatım kollamamız, bizim başarı hırsımızın bir belirtisidir. Başarıya ulaşmak, hiç olmazsa ulaşmış görünmek için, başkalarının başarısını küçültmenin yeteceğini sanırız. Bizler, rakiplerimizin başarılarını, bir taraftan mübalâğalı bir dille ve şeytanca bir ustalıkla, önce göklere çıkarır sonra da en ufak ve doğal bir başarısızlığı etrafa yayarak, onları yere vurmak sanatını çok iyi biliriz. Bu arada, rakibin zayıf yönlerinin meydana çıkması karşısında takındığımız sevinçli durum, en azından bizim, ne kadar kıskanç ve hırslı olduğumuzu göstermeye yeter ve artar.

İnsanları, başarıya ulaşmak için, çaba harcamağa iten gücün de, irade olduğunu söyleyelim. Hayatı boyunca dürüst davranmağa karar vermiş olan büyük bir bankanın direktörü, müşterilerinin borsa oyunlarındaki kayıplarını, birçok defalar, kendi cebinden ödediğini itiraf etmiştir. Direktör, müşterilerinin mali müşaviri sıfatıyla, adına gölge düşürmemek için bunu yaptığım sözlerine eklemiştir. Başarılarımızı herkese kabul ettirmek hırsı, spor alanlarından başlayarak devlet dairelerine kadar her yerde, yaptığımız işleri ve davranışlarımızı iğrenç bir hale sokar. Bu tutku, aynı zamanda, gerçek çehrelerinin görülebileceği endişesiyle, insanları daima korku ve baskı altında tutar. işte bu sebeplerle de, insanların, evlerinde, ekonomik hayatlarında ve politikada nerede ve ne durumda olduklarını kestirmek imkânı gerçekten zorlaşmaktadır.

İnsanlar, mutlaka başarıya ulaşmanın hırsıyla, yalnız anladıklarını sandıkları alanlarda, mesuliyet almak eğilimini gösterirler. Bunun sonucu olarak da, zahmete katlanmadan, ciddi çaba harcamadan ve toplum üzerinde yapacağı olumsuz etkiye aldırmadan, bencil bir düşünce ve davranışla, kendilerini başarıya ulaştıracağına inandıkları, projelere ve işlere karşı ilgi gösterirler. İnsanların, içinde yaşadıkları toplumun yararlarını umursamadan, kolay başarı peşinde koşmaları, çoğunluk rejimi olan demokrasi için bir handikaptır. Kendileri tarafından, sınırlı bir alanda, ölçülüp biçilip seçilen, sanayi, ticaret, bilim, güzel sanatlarda veya başka bir dalda, elde ettikleri önemsiz bir haşandan ötürü gururlanmaları, işin en acıklı yönünü ortaya koyar. Evlerinde, işyerlerinde diktatörce davranan bu insanlar, toplum tarafından birer demokrat olarak değerlendirilirler. Vergilerini ödeyip seçime katılmakla, topluma karşı görevlerini yerine getirdiklerine inanan bu insanlar, artık şahsi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bunu elde etmek için de her vasıtayı kullanmağa hak kazandıklarını sanırlar. Bunun sonucu olarak da, inançsız ve prensipsiz bir azınlık iktidarı ele geçirir ve vicdansız insanlar kilit noktalarını tutarlar ve demokrasi de, diktatörlerin eliyle boğulmadan önce, demokratların kalbinde ölür.

Toplum düzenini yaralayan zararlı bir inanç daha vardır ki o da; insanların, aynı zamanda paralel olarak sürdürdükleri ekonomik ve politik yaşantıları sırasında, namuslu ve dürüst kalamayacaklarıdır. Bu peşin yargının insanların şuurları altına yerleştirdiği sakat inanış, onları, çevrenin bu görüşüne inanmaya zorlamakta, sosyal, politik ve moral bakımından haksız olan davranışları hoş görmeye hattâ onlardan faydalanmağa itmektedir. Bunun acısını duyan milyonlarca insanın, meşru olmayan bu haksız durumlara son verecek bir sistemi bulmak için, büyük çabalar harcadıklarına şaşmamalıdır.

Yakasını, başarı hırsının pençesine kaptıran bir insan, her davranışıyla kendini belli eder. Böyle bir insan, bütün şerefleri tek başına kendine mal etmek ister. Arkadaşlarının düşüncelerine kulak vermeyi güçsüzlük sayar. Onlar için kollektif çalışma, bir beceriksizlik belirtisidir. Bu gibi insanlar, dua etmek için diz çöktükleri mihrabın önüne, kendi iradelerinin büyüklüğüne secde etmek durumuna düşerler.

Beynin ve sinir sisteminin, vücut üzerinde yaptığı etkiyi, irade de insanların kişiliği üzerinde yapar. Kollarımız, bacaklarımız ve vücudumuzun diğer azaları nasıl beynin emirlerine boyun eğerlerse, irademiz de mânevi ve ideolojik bir hedefe yöneltilmediği sürece, cinsi istek, güven ve başarı tutkularının arkasından öylece koşar.

ÇÖZÜM YOLLARI

İnsan şahsiyetinin bu karmakarışık mekanizması, acaba nasıl değiştirilebilir?.. Bu problemin çekirdeğini, insan iradesinin hangi metotlarla esaslı bir devrime tabi tutulması lâzım geldiği düğümünde aramak lâzımdır, iradesiz insan kişiliği, bir et ve kemik külçesinden başka bir şey değildir ve erimeye mahkûmdur. Bu itibarla, insanlarda iradenin bulunması mutlaka lâzımdır, iradeye hâkim olmak suretiyle, mânevi ve ruhi bir çöküntünün elde edilebileceğini bilen zalimler, modern metotlar uygulamak suretiyle, fiziki ve ruhi işkencelerle irade gücünü yok ederler. Kurbanları ise, birer robot uysallığıyla, efendilerinin emirleri altına girmiş olurlar. Ancak bu metotların müsbet bir sonuç vermesi için, uzun bir zaman ve şiddetli bir baskı altında bu uygulamanın sürdürülmesi gerekir. Bu da bize, iradenin değiştirilmeye karşı ne kadar büyük bir direnme gösterdiğini anlatır.

İstediğimiz şekilde davranmaya bizleri iten güçleri normal buluruz. Bunu anlamamız da mümkün olur. Ancak, bu güçlerin başka bir tarafa yöneltilmesi bahse konu olunca, mesele kökünden değişir. Problemin iyi anlaşılmış olması veya yapılacak şeylerin bilinmesi, yalnız başına, insan şahsiyetine şekil vermeye yeterli değildir. Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır: Eğer, marazın bir kısmı kendi kişiliğimizde yerleşmiş ise, başkalarına şifa getireceğimizi düşünemeyiz.

İrade belki zorlanmak suretiyle, boyun eğmeye mecbur edilebilir. Fakat iradenin şekillenmesi, ancak, mânevi bir inanışla ve varılacak kati bir kararla mümkündür. İnsanlar, yaradılışları bakımından, işin kolayına kaçmak eğilimini gösterirler. Ancak, bu konuda yumuşak ve rölatif ölçüler insanlara sevimli ve sempatik görünse dahi, yine mutlak ve kesin kıstaslara ihtiyaç vardır. Çünkü, iradenin gücü, yumuşak ölçülerle girişilen davranışları geriye iter. İradenin gücünü kırmak için ve onu değişmeye zorlamak için, kesin mânevi ölçülerin ve kıstasların uygulanmasına lüzum vardır.

Bilindiği gibi, hemen her değişim teşebbüsü, direnim ile karşılaşır. Her değişme isteğine karşı, insan iradesi; gurur, korku, haysiyet ve hırs gibi duygulardan oluşan barikatların arkasına sığınarak, kendim korumaya çalışır. Bu duygular, âdeta soğan zan gibi, iradenin çevresini kat kat sararlar. Davranışlarımızı değiştirmekliğimiz için bizlere yapılacak bir teklif, birçoğumuzda derhal bir karşı koyma duygusu yaratır. Hattâ buna dair bir imada bulunursa bile, hemen bir itiraz ile karşılık veririz. Bu alanda gösterilen tepkinin derecesi, vicdanımız üzerinde meydana gelen etkinin şiddeti ile orantılıdır. Bu haller yaşantımız üzerinde yoğun bir alışkanlık derekesine varır. Bir gün önce, bu tür bir olayla karşılaşıp etkisinin tortusunu daha atamamış bir koca, kahvaltı masasında, her gün içtiği kahvenin, bugün berbat olduğunu mırıldanarak karısına söyler. Politikacılar, yanlış tutumları ve kendi hataları yüzünden, meydana gelen durumları örtmek amacıyla, halkın dikkatini başka yerlere çevirmek için, diğer ülkelerin idarecilerine ve politikacılarına ağız savaşı açarlar. İşte bütün bu haller; aslında kendi yıkılışımızın, perde üzerindeki bir görüntüsü ve projeksiyonudur.

İrade, eleştiri karşısında, çok alıngandır ve bu gibi durumlarda, irade, kendisini saldırıya uğramış sayar, iradenin arkasına gizlenen gurur, korkunç bir güce sahip bir dev olup niteliği icabı çok da alıngandır. Gurur denilen bu kavram, şahısların başarısızlıklarını asla itiraf etmelerine izin vermeyecek surette ve mübalâğalı bir şekilde, nefislerine güvenmeyi, insanlara telkin eder. Gurur, şahsiyetin yüreğini, bir kale duvarı gibi çepeçevre sarar.

Eğer bizler, boş ve yersiz gururumuzun, bazı hallerde, insanlığa nelere mal olduğunu önceden kestirebilseydik, gururumuz kendiliğinden un ufak olurdu. Hele kendimizin ne durumda olduğunu takdir edecek duyguya erişseydik, o zaman başkalarını uluorta eleştirmekten derhal vazgeçerdik.

Çatışmaya varan anlaşmazlıklarda, suçu başkalarına yüklemek kolaydır. Kore, Çinhindi ve Malaya olaylarında suçu Rusya’ya yüklemiştik. Fakat, gerçekleri göz önünde tutarak, tarafsız bir inceleme yapacak olursak, içinde bulunduğumuz toplum düzeninin, haksız ve beceriksiz davranışlarının terörizmi yarattığını itiraf etmek mecburiyetinde kalırız. Komünizm/Kaitalizm/Empeyalizm ise, bugün bizlere, vaktiyle işlediğimiz ve hâlâ da işlemekte olduğumuz bu hataların faturasını ödetmek yolundadır.

Almanya’nın iki dünya savaşı arasındaki durumunu ele alalım: Eğer savaşı kazanmış olan Batı devletleri, demokrasi rejimlerinin icabı olarak, iyi niyetle ve gönül alacak bir surette, yardım ellerini uzatmak erdemliğini ve basiretini, bir nebzecik olsun gösterebilmiş olsalardı, Hitler gibi bir adamı “kurtarıcı” olarak Almanya’da sahnede görmelerine hacet kalmazdı. İtalya’da bir Mussolini de yaratılmazdı.

Aynı şekilde, geçen yüzyıllar boyunca, Asya milletlerine reva görülen ekonomik, politik ve sosyal davranışlarda da, Batı milletlerinin suçlulukları daha az değildir. Batının, bu suçluluklarını itiraf ederek günahını bağışlatmaya yönelmesi zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir bile. Sömürgecilerden miras kalan, rüşvet ve iltimas gibi âfetler, Asya uluslarını bölünmeye hattâ parçalanmaya doğru itmektedir. Gelecek kuşakların idarecileri, bu problemlerle başa çıkmak zorundadırlar. Asya milletlerinin sayılan bu sosyal problemleri bir çözüme bağlanırsa, ancak o zaman halkının geniş nefes alması mümkün olur. Bir insanı veya bir toplumu değiştirmek, onlara açık bir yürekle derin bir sevgi göstermek ve yardım elini uzatmakla mümkündür. İşte bu gerçekler karşısında, diğer sınıflara, ırklara ve uluslara kayıtsız davranmaktan, soğuk karşılamaktan ve onlara acı yüz göstermekten vazgeçmeliyiz.

Ancak, kendi nefsini olgunluğa eriştirebilen ve bencil duygularına gem vurabilen insanlar, başkalarını değiştirmek gücüne sahip olabilirler ve toplumların ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Bu, vaaz vermekten ve nasihat etmekten bambaşka olduğu gibi, bir operatörün hayat kurtaran anatomi derslerinden de apayrı bir şeydir ve bir sanattır. Hayatlarında bu sırra erenler, ancak, diğer insanlara ve topluma yön vermek gücünü kendilerinde bulabilirler. İşte o zaman, artık her şey yeni bir görünüşe bürünmüştür. Bütün sahtelikler, haksızlıklar ve ahlâksızlıklar insanları umutsuzluğa, acı duygu beslemeye sürükleyecek yerde, onları olgunluğa götürür. Bizler de, bugüne kadar olan yaşantımızı sürdürerek teröristleri suçlayacağımız yerde, daha inandırıcı ülkülere sarılıp onları gerçekleştirmek suretiyle, ancak, terörizme etkili cevabı verebileceğimiz gerçeğini kavramak yolunu tutabiliriz.

Nelerin âdil olduğunu bilmeleri ve büyük ahlâki bir mirasa sahip bulundukları için duydukları ateşli gurur dahi, sayılan bu kavramları, âdil bir davranışın yerine ikame etmek hakkım insanlara vermez.

Hayal ettiğimiz, hayat hayatımızda hiç uygulamadığımız bir ideal, bizi ve uluslarımızı pençesinde kıvrandıran, hırsın, acılığın ve parçalanmaların katı gerçeklerine karşı koyacak güce ulaştıramaz. Kafamızda yaşayan ideal, bizleri kolaylıkla kendimizi olduğumuzdan daha akıllı ve üstün görmeye iter. Nitekim insanlar, kendileri hakkında, hayallerinde yaşayan ideale göre, komşuları hakkında ise onların davranışlarına göre hüküm verirler. Sıkı sıkıya bağlı olmaklığımız gereken, mânevi esasları bildiğimiz halde, onları uygulamayız. Bu ruh hâleti ise, üzerimizde, duygu hâzinelerimizi uyuşturan bir afyon etkisi yapar. Bizler de haklı olduğumuz kuruntusunun altında, düştüğümüz bataklığa derinlemesine saplanırız.

Eğer bizler; dürüstlüğü, yürek temizliğini, diğerkâmlığı ve sevgiyi samimi bir surette ve mutlak ölçü ve kıstaslarla ele alarak imanlı bir inanışla uygulayacak olursak, o zaman nerede bulunduğumuzu ve neleri değiştirmekliğimiz Iâzım geldiğini, bütün açıklığıyla görmek imkânına kavuşuruz.

Diğerkâmlık

Diğerkâmlık,“başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme” ya da “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve ‘bencillik karşıtı hareketler’de bulunma” olarak tanımlanır.

Bencilliğin (egoism) karşıtanlamlısı olan ve “özgecilik, elcilik” olarak da bilinen diğerkâmlık (altruism),tanımlarından da anlaşılabileceği gibi, “kendi gelişim gereksinimlerini bir kenara itip yalnızca başkalarının çıkarlarını sağlamaya çalışma” anlamında değil, başkalarını da kendisi kadar düşünme, başkalarını da kendisi kadar sevme ya da başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme anlamında kullanılır.

DÜRÜSTLÜK

İnsanlar çoğunlukla, kendi dürüstlüklerini, üçüncü şahısları örnek alarak tesbit etmek yolunu tutarlar. Bu metotla varılan sonuçlar, aldatıcıdır. Çünkü, içtenlikle ve mutlak manevi ölçüleri uygulayarak varacağımız sonuç ile, diğer insanlara kıyas ederek çıkaracağımız sonuç, birbirlerinden tamamıyla ayrı şeylerdir. Nitekim; elimize kâğıt ve kalem alarak, mutlak bir dürüstlükle, bütün hayatımızı gözden geçirirsek, on dakika içinde, yanlışlıkları düzeltmek için nereden ve nasıl başlamaklığımız gerektiğini, açık olarak kâğıda dökebiliriz. Gerçi, kendi gücümüzle düzeltemeyeceğimiz birçok şeyler olacaktır. Fakat bugün başlarsak, dünkü yanlışların bir kısmım, yarın düzeltmek imkânına sahip olabiliriz. O halde hemen başlamalıyız!.. İnsanlar; yapamayacakları şeyler için üzülürler, fakat yapabileceklerini de yapmazlar. Bu da, insan yaradılış ve tabiatının, ezelden beri bilinen bir gözboyacılığıdır.

RUH TEMİZLİĞİ

İnsan olarak birçoğumuzun hayatı, her çeşit ruh kirliliğinin etkisi altında, telâş ve karamsarlık arasında, bir saat rakkası gibi sallanıp durmaktadır. Eğer ruh temizliğini, mutlak mânevi kıstaslara uygun olarak değerlendirecek olursak, işte o zaman, birçoğumuz içgüdülerimizin meydana getirdiği barikatların arkasındaki sükûnetimizin sarsıldığım ve sinirlerimizin gittikçe artan bir şekilde gerildiğini duyacağız. Erkeklerde ve kadınlarda, ruh kirliliği, bu şahısların varlıklarını kötüye kullanmaları, karşı cinsle meşru olmayan ilişki kurmaları, homoseksüellik, cinsi sapıklık veya sadizm şeklinde kendini belli eder. Bu da insanların, nasıl bencil, nefislerinin esiri ve çiğ yaratıklar olduğunu gösterir.

Heveslerine ve duygularına, sınırsız serbest bir akım veren evli çiftler, başkalarına kıyas yoluyla, bu davranışlarını zamanın gidişine uygun görebilirler. Fakat, her şeye rağmen bu aşın kaprislerin asıl sebeplerini, ana ve babaların, çocuklarının gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kendilerini adamak feragatini gösterememelerinde aramak lâzımdır. Evlilik içinde bu yollara sapan ana ve babaların, çocuklarına birer örnek olacaklarını gözden uzak tutmamaları ve çocuklarının böyle davranışlarına şaşmamaları icabeder.

Toplumun çekirdeğini meydana getiren, halkın güç kaynağı olması gereken mukaddes bir aile ocağı, bu derekeye düşerse, o zaman evlilik yavan ve ruhsuz bir bağlılık haline gelir. Herkesçe bilinen bir atalar sözü var: “Olgun ve dolgun bir sevgi, korkuyu uzaklaştırır.” Fakat, gerçek sevgi yalnız korkuyu değil, aynı zamanda bencilliği ve ruh kirliliğini de uzaklaştırır. Başkalarına yardım etmek gayesini güden, dünyayı yenilemek amacına kendilerini adayan insanların, yüreklerini yepyeni bir sevgi kaplar. İşte böyle bir tutku ancak, diğer tutkuların yerini alabilir.

Modern dünyamızda, bilinerek ve istenilerek, durmadan cinsi cazibeden söz edilir. Kadınların ve erkeklerin, kendilerini içgüdülerinin bu esaretinden kurtarabilmeleri için, bazı kolay ve basit çareler vardır: Başı çabuk dönen insanların, mutlaka uçurum kenarlarında gezintiye çıkmalarına hiç de lüzum yoktur. Hayâllerinde, bir çağrışım yapacağım bildikleri resimlerden ve kitaplardan, insanlar uzak durmalıdırlar. Bunu yapmakla, güzel sanatlar yönünden büyük kayıplara uğramış olmazlar ve fakat büyük içgücü kazanmış olurlar. Bir baraj seddinin zayıf bir noktası, koca bir toprak parçasını sular altında bırakabilir. İnsanlarda da çöküntü, birtakım merhalelerden geçerek gelişir ve su yüzüne çıkar. Bunlar sırasıyla, bakış, üzerinde düşünüş, aşırı istek ve sonuçta tuzağa düşüş!.. Bu gelişme zincirinde, insanın nefsine hâkim olabileceği en uygun zaman, ilk bakış anıdır. Eğer bizler, her şeye kötü tarafından bakmazsak, doğru yolu daha çabuk buluruz.

Bir düşünce ekersek, bir olay biçeriz.
Bir olay ekersek, bir alışkanlık biçeriz.
Bir alışkanlık ekersek, bir karakter biçeriz.
Bir karakter ekersek, bir kader biçeriz.

DİĞERKÂMLIK

Yaradılışımızda, doğal olarak, bencilliğin bulunduğu bir gerçek olsa bile, bunun mutlaka gerekli olduğu bu suretle ispat edilmiş olmaz. Egoizmin meydana getirdiği sonuçlar bile, yalnız başına, onun ne şahısların ve ne de toplumun yararına olduğunu göstermeye yeterlidir. Yalnız kendi nefsini ve menfaatim düşünen çıkarcılar, insanlığın yararına kurulmuş müesseselerden uzaklaştırılmalıdırlar. Ne yazık ki; bugüne kadar bencil insanlara ve çıkarcı toplumlara karşı, kullanılacak etkin bir çare bulunamamıştır.

Acaba gerçekten, diğer şahısları, kendi nefsi derecesinde sevgi ve saygıya lâyık gören insanlar var mıdır?..

Diğer insanların mutlu olduğunu görmek, acaba bizleri, elde edeceğimiz maddi menfaatlardan daha fazla sevindirir mi?..

Acaba insanlar; diğer sınıfların, ırkların ve ulusların ihtiyaçlarını ciddi ve akılcı bir şekilde, kendi ihtiyaçları gibi karşılarlar ve duygularını paylaşırlar mı?..

Bir adım daha ileri giderek, acaba birbirlerinden farklı ve çeşitli partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların apayrı düşüncelerinin ve ulusal çıkarlarının hüküm sürdüğü bir düzeyde, birlikte ve ahenk içinde yaşayabilirler mi?..

Eğer bu sorulara, samimi olarak “evet” cevabı verilebilirse o zaman insanları birleştirecek yeni bir düşünce gerçekleştirilebileceği gibi dünyayı kapsayacak yeni bir toplum nizamı da ortaya konulabilir. Yok eğer bu sorulara “hayır” cevabı verilirse, bu takdirde, insanlık şiddeti gittikçe artacak bir kaos’un, parçalanmaların, zorbalığın, diktatörlüğün pençesine düşecek ve yıkılacaktır. Kâğıt üzerinde çok mükemmel görünen metod ve sistemlerin bile, insanların bencü duygularını dindiremediğini ve hırslarını tatmin edemediğini, tarih bize göstermektedir. Aksine insanoğlunun hırsı, o mükemmel sistemleri dejenere etmiştir.

Nasıl olup da, başka insanların yakasına yapışan korku ve endişenin kendisinde bulunmadığı, aynı zamanda diğer insanların mutluluklarıyla sevindiği, Frank Buchman’a sorulduğu vakit, şu cevabı vermişti: “Ben asla, yalnız kendi nefsimi düşünmeyeceğime dair, bir kez kati karara vardım.” insanın, böyle bir kararı, hayatı boyunca uygulayabilmesi için, onu dürüst ve ciddi bir şekilde kafasına ve kalbine yerleştirmesi lâzımdır. Şayet nefsimiz, kendisini bencil bir şekilde, aşın cinsi arzuya, başarı ve emniyet hırsına kaptırmak isterse, irademiz sarsılmaz bir azim ve kararla, ona karşı koymaya hazır olmalıdır.

İçimizden bazıları, kendilerini düzeltmek ve değiştirmek isterlerse, buna sevinmeliyiz. Bir kısmı da, diğer insanları düzeltmek ve değiştirmek yolunu öğrenmek isterlerse, onları selâmlamak gerektir.

En son olarak da, uygarlığımızın yozlaşmasına karşı, insanlığı uyarmalıyız. Bunu başarabilmek için de, milyonlarca insanın saflarımıza katılması lâzımdır. İnsanların, kalblerinin ve kafalarının birbirlerine kenetlenmesi suretiyle, ancak bencilliği baskı altında tutarak, diğer insanlara karşı samimi ve gerçek bir sevginin gösterilmesine imkân hâsıl olur.

SEVGİ

Birçoğumuz, az sayıda insana karşı, belli bir dereceye kadar varabilen bir sevgi besleriz. Buna karşı, birçok insana antipati, soğukluk, acılık hattâ açık bir nefret duygusu besleriz. İşin en acıklı yönü de, hiç görmediğimiz insanlara ve toplumlara karşı bu duyguları beslememizdir. Yalnızca propagandanın, bütün bir sınıfı, ırkı ve ulusu yoketmek için, başka bir sınıfı, ırkı veya ulusu harekete getirdiğinin örneğini tarih bizlere bol bol vermektedir. Sevginin aksinin daima nefret olması gerekmez. Bu hal, daha ziyade, başkalarına karşı ilgi duymamakla ve onları umursamamakla kendini gösterir. Tanıdığım bir mistik kadını bir defa bana şunları söylemişti: “Kimseden nefret ettiğimi sanmıyorum, ama kimse ile de ilgilenmiyor ve kimseyi umursamıyorum.”

Katıksız ve mutlak bir sevgi, herkese karşı iyi niyet beslemeyi ve müsbet davranmayı gerektirir. Ancak bu davranışı, haksızlık yapan zorbalara karşı, yüreksiz insanların, müraice boyun eğmeleri haliyle karıştırmamalıyız. Zira, bu gibi durumlarda, zorbalığa boyun eğmek, halkın kayıtsızlığını artırarak, onları bezgin ve yılgın bir hale getirir. Böyle kısa görüşlü bir davranışın sonucu da, kilit noktalarının insafsız ve vicdansızların eline geçmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramaz.

Mutlak sevgi, kötülüklerin hoşgörü ile karşılanması demek olmayıp, gerektiği zaman, insanların haklı dâvaları için, mücadeleye girişmelerini telkin eden bir ülküdür. Mutlak sevgi, bir insanı, bir sınıfı, bir ırkı, bir ulusu düzeltmek ve değiştirmek için gerekli bütün güçleri seferber edecek nitelikte olmalıdır. Mutlak sevgi, insanları birleştirmek ve dünyayı yenileştirmek için, açık ve gerekiyorsa katı bir mücadelenin bütün güç kaynağını teşkil etmelidir. Bu tür sevgilerle kalbi dolu olan bir kadın, kocasına şöyle diyordu: “Seni olduğun gibi seviyorum! Fakat seni ulaşman icabeden yüksekliğe çıkarıncaya kadar mücadele edeceğim.”

Dünyayı, yıkıntıya götüren güçlerden biri de, insanların yüreklerinde çöreklenen, acılık ve katılık duygularıdır. Fakat çoğunlukla, bu etkenler adaletli göründükleri için, insanlar bunlara katlanırlar. Ancak, insanların bu acı ve keskin yanlarının, adaletli olmayan yönleri kadar, kötü olduğu da bir gerçektir. Büyük zenci lideri Booker T. Washington şöyle diyor: “Beni, hiçbir kimse, kendisinden nefret ettirecek kadar alçaltmaya yeltenmemelidir.”

Washington’da yüksek mevki sahibi bir memur, bakanlıktaki bütün çabalarının, şefi tarafından boşa çıkarıldığı sanısına kapılmıştı. Bu ruh hâleti altında şöyle diyordu: “Şefim ile aramdaki ilişkiler, hayatımın en büyük kırıklığını ve acılığını teşkil etmektedir.” Fakat aynı memur, kısa bir zaman sonra, peşin hükümle verilmiş bu haksız kararı ve yaralanmış duyguların arkasına gizlenen yersiz gururu farkedince şefinden özür diledi. Daha önceleri, bakanlıkta esen ayırıcı ve zehirleyici havanın o anda dağıldığım ve yerine ılık bir barış havasının yayıldığını görerek kendisi de gönül rahatlığına kavuşmuş oldu. Karamsar ve yıkıcı davranışlarının, bütün kötülüklerini kaldıran bu gücü, memura, sağlam, insancıl ve akılcı bir düşünüş sağlamıştı. Karamsarlığa yakasım kaptıran bir insan, umutsuzluğa sürüklenir ve hiçbir kimseyi düzeltemeyeceği gibi, kendi karamsarlığını da ortadan kaldıracak gücü bulamaz.

Mutlak sevgi; insanların renklerine, sınıflarına, politik inançlarına ve milliyetlerine bakmadan, onların hayat standardını doğal ve normal bir duruma getirmek için, durmadan çaba harcamayı gerektiren gerçek sevgidir. Ancak, böyle bir inanış ve davranış, dünya çapında düşünen ve dünya için yaşayabilen, insan tipini yaratabilir. Bir önyargı ile politik ve ideolojik görüşler yüzünden yüzlerce seneden beri çeşitli kamplara ayrılan ve halkı da birbirlerine düşman olan dünyamız, birleştirici bir faktör olarak, böyle bir insana şiddetle muhtaçtır. Ancak bu suretle, bir beraberlik ve kardeşlik sağlanabilir ve düşmanlarımız da gerçek dostlarımız olmak yolunu tutarlar.

İnsan iradesiyle başa çıkabilmenin ve ona şekil verebilmenin tek yolu; mutlak mânevi kıstasları, samimi bir surette ve peşin olarak kabul etmek ve onu hayat boyunca, içtenlikle uygulamaktır.

KUDRETİN KAYNAĞI

İradeye istenilen şekli verebilmek için, mutlak mânevi ölçülerin uygulanmasından başka, bir de insanüstü çaba harcamak gerekmektedir. Modern savaşların korkunçluğu, açlığın, işsizliğin ve sefaletin acılan iradeye, istenilen şekli vermeye muvaffak olamadığı gibi, dikta devletlerin disiplini ve diktatörlerin zorbalıkları da, irade karşısında âciz kalmaktadır, İyi niyet, moral eğitimi, vaaz ve nasihatlar da uzun boylu bir başarı sağlayamamaktadır. Bizler de, meşhur terbiye metodlarımızla ve hayret verecek derecede artan bilgi hâzinelerimizle, yeni bir insan tipi yaratmayı başaramadık.

Fakat, bencillikle gözleri kamaşan ve nefislerinin kölesi olan insanları, bu tutkularından, radikal bir surette azad ederek, onlara doğru yolu gösterecek bir kudret vardır. Böyle bir kudretten nasibini alan kadın ve erkeklerin, uluslarına büyük hizmetler ettiklerini, üzerlerinde derin etkiler yaptıklarını ve yaşantılarını büyük ölçüde değiştirdiklerini tarih bize anlatmaktadır.

Burada, insanın aklına ister istemez bazı sorular gelir. Şöyle ki: Acaba bu insanların yaradılışlarında, diğer insanlardan farklı fevkalâde bir hal mi vardır?..

Acaba bu şahıslar, diğer insanlarda bulunmayan bazı nurlar ve kudretlerle mi cihazlandırılmışlardır?..

Hayır!.. Tarih bizlere, bu insanların da, dünyadaki her fâni erkek ve kadın gibi normal olarak yaşayıp hayatlarını tamamladıklarını nakletmektedir. Kaldı ki mânevi cihazlanma derneği tecrübeleriyle, bizlere, dünyanın herhangi bir köşesinde, lâyık olan her şahsın, murat ettiği mertebeye vararak, halka iyilik ve yenilik getirebileceğini isbat etmiştir.

Bir insan düşünmekle, kendi boyuna ve endamına bir şeyler ekleyemez. Herhangi bir düşünceyi, bir tek defa kafasından geçirmekle de, kendi karakterini değiştiremez. İnsanların vücutça gelişmesi ve büyümesi, dışarıdan alınan besin maddeleriyle kabil olmaktadır. İnsan tabiat ve mizacının değişmesi de, dışarıdan tesir edecek mânevi bir kuvvetin, şahsiyete enjekte edilmesiyle mümkündür. Bir insanın hayatındaki en önemli dönüm noktası, o şahsın dışarıdan gelecek telkin ve ilhamları kabul etmeye hazır bir mertebeye eriştiği andan itibaren başlar.

Bir insan nasıl ki, kendi perçeminden yakalayarak, kendi kendini düştüğü bataklıktan çıkaramazsa, yalnız kendi gayretiyle de kendini yenileyemez. Bunun için, belli bir zaman, yalnızlık içerisinde ve sükûnetle kalbini, kafasını ve ruhunu buna hazırlaması lâzımdır. Bu oluş, aslında çok basittir ve bunun açıklanması da kolaydır. Elektrik konusunda olduğu gibi!.. Bazılarımız, elektrikten çok anlarız, bir kısmımız ise az. Fakat hiçbirimiz bunun ne olduğu gerçeğini bilmeyiz. Ancak elektrik düğmesini çevirdiğimiz zaman, ampulün ışık verdiğini görürüz. Karanlık bir yerde, elektriğin nasıl ışık verdiğini bilmediğini ileri sürerek, elektriğin düğmesini çevirmekten kaçınması için, bir insanın aptal olması lâzımdır.

Karanlık bir yerin aydınlatılması için, elektrik düğmesinin çevrilmesi pratik bir işlemdir. Yalnızlık ve sükûnet içerisinde, kendim dinlemek de, bir insanın karakterine şekil verebilmesi için, yapacağı pratik bir işlemdir. İnsanlar, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet içerisinde, düşünmek ve dinlemek durumuna geçtikleri zaman, benliklerinde bir ışık parlar ve bir güç akımı meydana gelir .

Bu mertebeye varan insanlar, ilk önce uyanan vicdanlarının yükselen sesini duymağa başlarlar. İnsanların, dürüstlük,. diğerkâmlık, ruh temizliği ve derin bir sevgi ile cihazlanmasını sağlayacak olan bu mertebe, onların olaylara doğru açılardan da bakmasını sağlar. Bu suretle, insan olarak kendi şahsi hatalarımızı görmeyip başkalarının kusurlarını mübalâğalı bir şekilde büyültmek hastalığından da kurtulmuş oluruz. Yeni kazanacağımız bu manevi kavram, başaşağı duran tersine dönmüş kişiliğimizin de düzelmesini sağlar, artık bencil olan benliğimiz de idealimiz olmaktan çıkar. Bu kişiliğin perçinlenmesi için, uzunca bir zaman, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet süresi geçirilmesi lâzımdır. O zaman, ancak, varacağımız mertebeye ulaşmak için, tırmanmaklığımız gereken merdivenin ilk basamağına ayak atmış oluruz.

Vicdanımızın sesinin yükselmesine fırsat verdiğimiz anda, irademiz, yapmış olduğumuz yanlış bir davranışı düzeltip düzeltmeyeceğimiz hakkında, karar vermek durumuna gelir. Bu, bizim hakkımız olmadan aldığımız bir paranın geri verilmesi gerektiği şeklinde ortaya çıkabilir. Bir iş adamının akima birdenbire, ödemediği bir vergi gelir. Derin bir nefes aldıktan sonra, beyannameyi doldurur ve vergi dairesine gönderir. Yersiz bir hırs veya kıskançlık yüzünden, haksız olarak, tenkit ettiğimiz bir şahıstan özür dilemekliğimiz gerekebilir. Ailemize karşı, yepyeni bir ruh hâleti ile, dürüst ve namuslu davranmamız lâzım gelebilir. Takatimiz ölçüsünde, her şeyi iyiye götürmek için çaba harcadığımız zaman, yüreğimizi mengene içine almış olan bencil duygulardan ve boş gururlardan kurtulduğumuzu ve hafiflediğimizi hissederiz.

Her gün kendimizi dinlemek üzere, sükûnete ayırdığımız anlarda, düşüncelerimizi yazmak, bir çoklarımız için en iyi ve sağlam bir yoldur. Aksi halde gururumuz, tutmak istedi

Kimiz doğru yoldan bizleri saptırmak için, şeytanca usullere başvurarak, düşüncelerimizi yok edebilir. Korku ve kuruntu dahi, yapmak istediğimiz iyiliklerden bizleri alıkoyabilir. İşte bu nedenlerle, yersiz gurur, korku ve kuruntu yüzünden, yapmayı tasarladığımız, hafızalarımızdaki fikirlerin silinip süpürülmesine karşı bir çare olarak, düşüncelerimizi yazmak en güvenilir bir yoldur. İnsanlar, sükûnet halinde iken düşündüklerini yazıya dökmezlerse, ruhlarının zincirleme bir şekildeki olgunlaşma mertebelerini izleyemezler; istenilen hedefe varmanın çok güç olduğu tecrübeyle ispatlanmış bir gerçektir.

Her gün belli bir zaman, sükûnet haline geçerek düşünmeyi bir âdet haline getirirsek, kısa bir zaman sonra, her zamankinden daha açık ve doğru düşünmeye başladığımızı görürüz. Hırs, korku ve kuruntu kapakçıkları, emniyet altına alınmış bir ruhun sahibi, başka insanları düşünecek ve bu arada kendi problemleriyle beraber onların da problemlerini, daha kolay çözecek özgürlüğe ve güce kavuşur. Ancak böyle bir ruhun sahibi, dost ve düşman bütün insanları, toplumları ve ulusları değiştirmek için bir plân yapacak gücün ve açık düşüncenin sahibi olabilir.

Vicdanının ve kalbinin sesini duyacak mertebeye varmış olan insanlar için, bir ilham kaynağı daha vardır ki, bunu tadanlar sıradan bir insan iken, fevkalâde bir duruma gelirler. Bu ilâve kudretin sırrına eren şahsiyetler, diğer insanların ve milletlerin, gerçek ihtiyaçlarına nüfuz ederek onların uğradıkları zorlukları ortadan kaldırırlar. Bizlere de, bu mertebeye varmak için, kişiliğimizin ve karakterimizin teşekkül etmesini sağlayacak yolu ve yönü gösterirler. Bu kudret, insan akıl ve mantığından çok daha üstündür. Peygamberler ve onlara inanan ümmetleri, bu kudretin ilhamı ve ışığı altında yaşamışlardır. Bu kudret insanlara, yaşantıları boyunca nasıl davranmaları gerektiğini gösterir. Bu sırra ermiş olan şahısların, insanlığa, sayısız ve paha biçilmez hizmetler ettiklerini, tarih bizlere nakletmektedir.

Bu sırra eren, Özgür toplumun mimarlarından “Lincoln” şöyle diyor: “Külli iradenin var olduğuna ve bunun Allah’tan geldiğine dair, asla şüphe edilmeyecek birçok kesin delillere sahip bulunuyorum. Yapılması veya yapılmaması icabeden hususların, şu veya bu şekilde ve fakat açık bir surette, bana ilham edildiğine birçok defalar şahit oldum.” Bu İlâhi kudrete lâyık olan ve onu isteyen her şahıs, dünyanın her yerinde onu bulabilir. Bir mistik bana şunları söylemişti: “Cenâbı Hakk’ın, ne zamandan beri, kullarına seslenmediğini ve onlardan vazgeçtiğini, daima kendi kendime sorardım. En sonunda, Allah’ın kullarından vazgeçmediğine ve fakat kulların, Allah’ın sesine kulak tıkadıklarına inandım.”

Her sınıftan, her ırktan ve her ulustan, yüzbinlerce insanın, kendilerini günün gürültüsüne kaptırmadan, sabahın erken saatlerinde, gerçek bir sükûn içinde dürüst ve riyâdan uzak bir ruh haleti altında, düşüncelerini kâğıt üzerine döktüklerini düşünelim: Disiplinli bir tarzda kâğıt üzerine yazıları bu düşüncelerin sahibi, onları hayatı boyunca uygularsa, olgun bir benliğe ve sağlam bir karaktere erişir. Diğer insanlara karşı duygularında ve davranışlarında büyük değişiklikler meydana gelir ve bu suretle de toplumlara giden, mânevi devrim yolu hazırlanmış olur.

Burada, unutulmaması icabeden önemli bir nokta vardır, o da: Düşüncelerimizin doğruluğunu ve geçerliliğini tesbit etmek üzere, onları esaslı bir incelemeden geçirmekliğimizin ve güvenilir mihenk taşlarına vurmaklığımızın lâzımgeldiğidir. Zira, bencil arzularımız, akıl ve mantığımız üzerinde etki yaparak onu yolundan saptırabilir.

Allah tarafından gönderildiklerini iddia eden ve her yaptıkları işte ilhamın Cenâbı Hak’tan geldiğini ileri süren, birtakım insanlar ortaya çıkmıştır. İsteklerine karşı konmasına tahammül edemeyen bu diktatör yaradılışlı şahısların, milyonlarca insanı, nasıl büyük felâketlere sürüklediklerini, dünyamız acı tecrübelerle öğrenmiş ve bunun bedelini de masum insanlar ödemişlerdir. Bu gibi hallerde, uygulanmak üzere ortaya atılan düşünceler derinden derine incelenmeli ve bunların mutlak bir dürüstlüğe, diğerkâmlığa, ruh temizliğine ve engin bir sevgiye dayanıp dayanmadığı araştırılmalıdır. Şayet bu düşünceler veya bu düşüncelere dayanan plânlar üzerinde, en ufak bir kuşku belirirse, bu takdirde bunların olgunlaştırılması yoluna gidilmesi için çaba harcamak lâzımdır. Bununla da yetinmeyerek, bu düşüncelerin güvenilir şahısların etüdüne tâbi tutulması ve fikirlerinin alınması çok faydalı olur. Bilindiği gibi, bir odanın pencere sayısı ne kadar fazla olursa, o odaya o kadar fazla ışık girmesi sağlanmış olur. Ortaya atılan bir düşünce ve buna dayanan plânlar üzerinde inceleme yapan, bilgili ve olgun insanların tavsiyelerine uyularak meydana konan yanlışlıkların düzeltilmesi cihetine gidilmezse, bu davranışın bir inat mahsulü olduğu kendiliğinden belli olur, inat mahsulü bir düşünceye dayanan bir plân, eksik ve hattâ sakat olacağından insanlığa bir yarar sağlaması mümkün değildir.

İlhamın sırrına eren bir şahsın, tek başına, insanların ve ulusların problemlerini açıklaması hattâ çözümlemesi belki kabil olabilir. Ancak, bu mertebeye eren toplulukların, insanlığa, bir şahıstan çok daha fazla hizmet edeceği, yararlı işler yapacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Bu durumda olan ve birlik, beraberlik içinde bulunan bir insan topluluğunda ise, fertlerin birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarını, kendileri açıkça görürler. Meydana gelen bu durumun insanlar üzerinde yapacağı etkiler, bir devrimin (rönesans) etkisinden az değildir.

Aile ocağı, mânevi devrimle karşılaşmıştır. Ana, baba ve çocuklar, aile içindeki diktatörlüklerine, gönül rızasıyla, kendileri son verirler, bunun yerini ahenkli bir beraberlik alır. Baba oğula, oğul babaya karşı dürüst davranmağa başlar. Korkudan, kuruntudan ve yersiz utangaçlıktan doğan gizliliğe lüzum kalmaz. Ailenin bütün fertleri arasında, karşılıklı içten gelen saygı ve sevgiye dayanan bir arkadaşlık ruhu doğar ve bir birlik meydana gelir. Artık komplekslerin ve moral çöküntüsünün yerini, gelecek kuşakların mimarları olacak olan gençliğin zaferi almış ve aileler de topluma güç ve neş’e aşılayacak birer ocak haline gelmişlerdir.

İş adamları, birinci derecedeki görevlerinin, dünyanın yemlenmesi için çaba harcamak olduğuna inanırlar. Bu da yurt ekonomisine büyük bir canlılık getirir. İşçiler de, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için verilecek savaşta, işverenlerin kendilerinin müttefikleri olduğunu keşfederler. İşverenlerle işçiler, karşılıklı olarak, birbirlerine muhtaç oldukları sonucuna varırlar. Burada, en önemli olan nokta, ekonomik hayatta “kimin haklı olduğu” değil “neyin adaletli olduğu” hususunun ortaya konulmasıdır. Bu espri altındaki davranışın, dünyanın sayısız ve çeşitli işletmelerindeki insanlar üzerinde, sınıf kavgalarından çok daha büyük ve güçlü bir etki yaptığı görülür.

Devlet adamlarının, idarecilerin, işverenlerin, işçilerin, hülâsa bütün insanların, kafalarında ve kalblerinde yeşeren bu ülkü, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için, elele vermelerini sağlar. İlâhi hitâba kulak veren, ayrı partililerin politikacıları, yurt hizmetinde yürünecek ortak bir yolu bulurlar. İnsanlar, sınıf kavgalarının, bütün ırk kuruntularının ve şovenizmin peşin hükümlerinden sıyrılarak, kendi problemleriyle birlikte, diğer ulusların da problemlerini çözümlemek için çaba harcarlar. Basın, bu sorunun cevabını sabırsızlıkla bekleyen, milyonlarca insan bulunduğunun, birdenbire farkına varır.

İlâhi adalete inanan ve onu en üstün otorite olarak kabul eden, bütün ırkların, sınıfların ve ulusların insanları elele vererek, yeni bir dünyanın temellerinin atılmasına çalışırlar. Bunun sonucu olarak da, işletmelerde, köylerde, aile ocaklarında, parlâmentolarda, okullarda, bürolarda, hülâsa bütün dünya yüzünde, hücreleri daima artan ve genişleyen bir şebeke kurulmuş olur. Bu hücreler ise, yeni çağdaş toplumun üreme merkezlerini meydana getirirler.

İlâhi hitaba kulak veren, yaratıcı kudretten ilham alarak mutlak kıstaslara göre, dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğerkâmlığı ve derin sevgiyi hayatlarında kendilerine rehber eden, şahıslar ve toplumlar, diğer insanların ve ulusların iradeleri üzerinde etki yapacak bir mertebeye ulaşabilirler.

YENİ İNSAN TİPİ OLUŞTURMA

Bir şahsın yemlenmesi işlemi, doğal olarak beş etapta meydana gelir. Bunlar da sırasıyla: örnek, durum, bağlarından kurtulmak, netice ve karardır.

Örnek

Diğer herhangi bir şahsı değiştirmeyi başarabilmek için, buna teşebbüs eden insanın, her şeyden evvel, gerçekten yürekten inandığı doyurucu bir ideolojiye sahip olması icabetMektedir. Bundan başka da, bu yeni insan tipini, nefsinde temsil etmesi lâzımdır.

Norveç Parlâmento Başkam Dr. C. J. Hambro vaktiyle Buchman’ı ülkü arkadaşlarıyla birlikte memleketine davet ettiği zaman, yeni insan tipi hakkında şunları söylemiştir: “Yeni insan tipini nefislerinde yaşayan bu kadınlar ve erkekler, bizlerde eksik olan, yüksek bir yaşantı düzeyine varmışlardır. Onlar, bencilliklerini unutmayı başarmışlar ve yardıma muhtaç olan diğer insanlara her an yardım ve hizmete hazır bir duruma erişmişlerdir. Bizler gerçekte, şahsiyetimizi olgunlaştıran cevherlerin bulunduğu hâzinenin anahtarlarını kaybetmiş durumdayız. Kalbimizin gizli bir köşesine gömdüğümüz ve sonra da orada unuttuğumuz ve lâzım olduğu zaman da arayıp bulamadığımız değerler üzerinde, onlar açık doğal bir şekilde konuşmaktadırlar. Kusurlarını ve eksikliklerini açık yüreklilikle itiraf edip af dilemesini bilmektedirler. Bir kimseye haksızlık ettikleri zaman, bunu tamir etmek yoluna gidecek kadar, bencillikten ve boş gururdan yakalarını kurtarmışlardır. Yepyeni bir ruha sahip olan bu insanların, toplum içerisinde hiçbir kimseden gizli bir şeyleri bulunmadığı için, korkudan ve kuruntudan uzak yaşadıkları ve mutlu oldukları açıkça görülmektedir.” Toplum içerisindeki insanların mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek mertebeye erişen yeni insan tipinin, üç özelliğe sahip olması lâzımdır.

Açık Yüreklilik*

Birçok manevi değer ve nitelik isteyen bu görevin b aşariyle yerine getirilebilmesi için, onu üzerine alacak insanın herşeyden önce, dürüst, tabii ve gerçekçi olması lâzımdır. Birçok insan yaşantısını dile getiremez ve konuştuğunu da yaşayamaz. Bu sebepten de sözleri inandırıcı ve etkili olamaz. Yalnız nefse karşı dürüst olmak da yeterli değildir. Başarıya ulaşabilmek için bir insanın nefsine karşı dürüst olması ile beraber, bu alanda vaktiyle karşılaştığı başarısızlıklar sonucunda kendisinin dahi gayesinden vazgeçecek derecelere geldiğini ve arasıra bu yoldan sapmak üzere bazı adımlar bile attığım ortaya dökecek kadar açık yürekli olması lâzımdır. Böyle bir insanı, ne rol yapan bir şahıs ne de mürai bir tip olarak damgalamağa hakkımız olmamalıdır. Ancak bu tipte ve karakterde olan insanları diğer şahıslar da anladıkları için onlara yüreklerini açarlar.

Dr. Buchman bu alanda şu sözleri söylemektedir: “Bizler kendi nefsimize olduğu kadar toplum içindeki varlığımıza karşı da dürüst olmalıyız. Bu, hepimizin öğrenmesi lâzım gelen bir fazilettir. Eğer onu öğrenmek lüzumunu duymazsak, Allah yardımcımız olsun. Çünkü bizler bu erdemliği yalnız kendi nefsimiz için değil, çocuklarımızın geleceği ve mutluluğu için öğrenmek mecburiyetindeyiz. Ancak bu suretle, çocuklarımız kendiliklerinden kalblerini bize açarlar ve yaşantılarının bütün bölümlerini, bu arada uğradıkları güçlükleri açık yürekle önümüze sererler. Bunun sonucu olarak da gençliğin güveni ve sevgisi kazanılmış olur. Etrafımızda daimi surette kalabalık bir gençlik topluluğunun bulunmasının sırrı da budur. Çünkü gençlik kendisini iyilik meleği olarak ortaya atan ve bilgiçlik taslayan insanlardan kaçar.

Ancak vaktiyle kendisinin de, aynı yollara saptığını açıkça söyleyecek kadar, nefsine karşı dürüst olan şahısların ve gençliğin bazı davranışlarını anlayacak kadar hoşgörü sahibi insanların yanına koşar.”

(*) Büyük Türk düşünürü Mevlânâ Celâleddini Rumi, bunu 700 yıl önce şu veciz sözlerle ifade etmiştir: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”M. San

İnsanlara Yardıma Hazır Olmak

Şahıslarla teker teker uğraşmayı güç buldukları için, hayatlarının kalan kısmını topluma armağan eden filozofların, bu davranışlarını anlayışla karşılarız. Şahsi ilişkilerinde aşırı derecede içe kapanıklık gösteren ve bir cehennem kadar karanlık olan bazı insanları tanırız. Bu insanlar, hayır cemiyetlerine yardım konusunda, inanılmaz cömertlikler gösterirler. Demek onlar da insanlarla teker teker uğraşmayı göze alamadıkları için bu yolu tercih etmektedirler. Hâlbuki insanlara gerçekten yardım etmek isteyen her şahıs, her şeyden önce insanları teker teker tanımak için ciddi çaba harcamalı, göze batacak sivri davranışlarda bulunmaktan ve karşısındakini minnet altında bırakacak hareketlerden kesin surette kaçınmalıdır. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir güçlük karşısında yılmadan, sabrını yitirmeden, çileden çıkmadan ve hattâ homurdanmadan, içten gelen gerçek bir sevgi ve şefkatle bu yardım yapılırsa, hedefine ancak o zaman varabilir. İnsanların kalbini kazanmak için, şahsiyetin anatomisini bilmek ve insan tabiat ve mizacının derinliklerine nüfuz etmek lâzımdır. Kendisini ön plâna sürmeden, insan haysiyetini ve vakarını incitmeden, büyük bir incelikle hitap etmesini bilenler, ancak, insanların tabiat ve mizacım iyiye doğru yöneltmeyi başarabilirler. Bir toplantıda, herkesin kendisini evinde hissedecek bir atmosferin yaratılmasını sağlamak için çaba harcayanlar ve bunda da başarılı olanlar, ancak insanlara yardım edebilirler. Böyle bir ortamın yaratılabilmesi için çok dikkat sarf etmek, titizlikle hareket etmek ve her şeyi en ince ayrıntılarına kadar yerli yerinde uygulamak lâzımdır. Bir odanın döşenmesinde, misafire yapılan ikramın şeklinde veya bir mektubun yazılışında bu sevgi ve incelik kendini gösterir. Karşısındaki insanların ilgilerini çekecek surette, onların huylarını ve zevklerini öğrenmek zahmetine katlanacak kadar onlara önem vermeliyiz. Eğer bizler, ayakkabısında delik bulunan bir kimseyi gördüğümüz vakit, kendi ayağımızın üşüdüğünü hissedersek, ancak o takdirde, dostluğun inceliğini kavramış ve diğer insanlara yardım edebilmek sanatının basamaklarına ayak atmış oluruz.

Dinleme Sanatı

Bizler, çoğunlukla fazla konuştuğumuz için, insanlara yardım etmek fırsatını elimizden kaçırırız. Bir görev yüklendiğimiz zaman, bunun yerine getirilmesi sırasında, kendi yaşantımızın söylediklerimizden çok daha inandırıcı olduğunu unuturuz. Halbuki, insanların kalblerini ve güvenlerini kazanabilmenin bütün sırrı, onları sabırla dinlemek sanatında gizlidir. Yüreğimiz ne kadar rahatsız olursa, o derece fazla konuşuruz. Toplantıda bulunan diğer insanları unutarak, yalnız kendi nefsimizi düşündüğümüz için, konuşmalarımızda devamlı surette şahsımızı ortaya atar ve bu suretle de her toplantının odak noktasını teşkil etmek sevdasına düşeriz. Bizim söyleyeceklerimizin, toplantıda bulunan herhangi bir şahsın söyleyeceğinden daha önemli olduğunu sanarak çok konuşmaya başladığımız zaman, mantık silsilesini kaybeder ve çoğunlukla gülünç durumlara düşeriz.Eğer bizler; insanlara, gerçekten muhtaç oldukları şeyleri vermek istiyorsak, bu takdirde, bizim onlara söyleyeceklerimizin değil onların bize söyleyeceklerinin çok daha önemli olduğunu, öncelikle bilmeliyiz. Geveze bir adamın, insanlığın ciddi bir problemini çözümlemek hususunda, bir işe yaramayacağını asla hatırdan çıkarmamalıyız. Çünkü, aklı başında olan bir insan, kendisine ait bir problemin çözümlenmesi için, dilini tutamayan bir boşboğaza asla bel bağlayamaz.

Dr. Buchman bir seminerde şunları söylüyordu: “Bazılarımız, çok konuşmakla, durup dururken kendimizi suçlu duruma düşürmekteyiz. Bu şekilde davranarak, uluorta konuşmakla, hiçbir kimsenin kalbini kazanamayacağımızı ve hiçbir kimseye mânevi destek sağlayamayacağımızı bilmeliyiz. Yerinde ve sırasında susmasını bilen insan en güzel konuşmayı yapmış olur. Herhangi bir konuyu çok iyi bildiğimiz halde, karşınızdaki bu mevzuda bir şey söylemeden, sizler de ağzınızı açmayınız. İnsanların kalplerini, sevgilerini ve güvenlerini kazanmanın bütün sırrı budur. Aksi halde, kan beyninize hücum edinceye ve yüzünüz morarıncaya kadar mânevi cihazlanma hakkında konuşsanız ve büyük meseleler üzerinde fikir yürütseniz dahi, yine de bir fayda sağlamadığım göreceksiniz. İhsanların nutuk çekerek değil, sükût içinde dünyaya geldiğini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız. Bu konuda eğer sizlere bir fikir verebildimse kendimi mutlu sayarım.”

Her şeyden önce, yeni insan tipini, içtenlikle duyarak bunu kendi nefsimizde yaşamamız lâzımdır. Bu birinci adım olacaktır. Tatmin edici bir ülküyü kendi nefsinde yaşayan bir şahsın, bunun diğer insanları nasıl mutlu edeceğini göstermesi için çaba harcaması lâzımdır. Bu da atılacak ikinci adım olmalıdır.

Böyle Bir ideoloji Her Yerde Geçerli Olmalıdır

Lenin, 1909 yılında şunları söylüyordu: “Bir sınıfa dayanmayan hiçbir ideoloji olamaz.”

Lenin bunu söylemekle komünizm ideolojisinin tek bir sınıfa inhisar ettiğini ortaya koymuştur. Halbuki mânevi Cihazlanma, bütün sınıflar, ırklar, uluslar ve bütün insanlar için bir ideoloji bulunduğunun en kesin ve inandırıcı örneğini vermektedir. Hiçbir kimseyi dışarda bırakmayacak surette, herkese kapılarını açmakta ve ideolojisinin temelini insanların değişmesi esasına dayamaktadır. Çünkü değişmek iyiye doğru gitmek için ve aralarındaki farklara bakmaksızın insanlara birleşmek için güç verir.

Bu atom çağında ise, dünyayı birleştirecek bir devrimi yaratacak güçte olan bir ideoloji, ancak insanları tatmin edebilir.

Bombay’da yayınlanan Bharat Jyoti, 16 Kasım 1952 sayılı nüshasında şunları yazıyordu: “Komünizm, dünyayı birleştirecek kadar, büyük ve güçlü bir ideolojiye sahip değildir. Kapitalizm de öyledir. Gerçi mânevi cihazlanma bunlara karşı değildir. Fakat her ikisinden de büyük ve güçlüdür. Çünkü o, diğer iki ideolojinin hiçbirisinde bulunmayan, insanların tabiat ve mizacını değiştirmek gibi, inkılâpçı bir ülküye sahiptir.

Böyle Bir ideoloji Hayatın Bütün Alanlarını Kapsamalıdır

İnsanların tabiat ve mizacım değiştirebilecek olan bir ideoloji toplumların karakterlerinin şekillenmesini sağlayacak ve bu suretle de ulusların ekonomik, sosyal ve politik hayatlarını da değiştirecek güçte olmalıdır. İnsanların yüreğindeki katılığı, korkuyu ve endişeyi uzaklaştıramayan, zorbalık ve tahakküm arzusunu söndüremeyen bir ideoloji, insanlığa gerçek barışı ve güvenliği getiremeyecek kadar güçsüzdür. Halbuki; insanların tabiat ve mizacını, bütün dünyada değiştirmeyi başaramadığımız sürece, insanlığı savaşa ve kaosa götüren bugünkü yolda yürümeye devam edileceğini bilmeliyiz. Böyle bir ideolojinin gerçekleşebilmesi için, bütün güçler ve imkânlar ortaya konulmalıdır. Bizler; bütün dünyayı değiştirmeyi hedef alarak dünyanın dört bir köşesine yayılan ve kararından asla dönmeyecek olan idealist bir savaş takımı kurmak mecburiyetindeyiz. Bu kesinlikte bir karara varılmazsa, şu veya bu fırsatta, birkaç kişiyi belki iyi bir yola sevkeder ve onları mutlu kılarız. Fakat ancak, bu şekilde kesin bir kararla ve kendimizi taahhüt altına sokmak suretiyle ve hayatın bütün alanlarını kapsayan bir ideal ile dâvasına inanmış kapitalistleri ve Komünist militanları kazanabiliriz. Toplumun yeniden inşası için, dürüst bir şekilde etkili yol arayan şahıslar, işte o zaman doğru yolu bulduklarına inanırlar.

Dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren bu ideolojik savaş sırasında, gözönünde tutulması gereken en önemli nokta Rusya ile Çin’i bu hususa inandırıp inandıramayacağımız meselesidir. Gerçi bu ideoloji, her iki Komünist devletin bugün sahip oldukları ideolojiden daha sağlam ve büyüktür. Ancak, onlara bu inanışı, vermek için, her şeyden önce, bizim endüstri, politik, sosyal, ulusal ve şahsi yaşantımızda bu ülkü üstünlüğünün kendisini göstermesi lâzımdır. Barış ve emniyet için yaptığımız plân ve programlar eğer bu hususları kapsamıyorsa, bu takdirde bu alandaki çabalarınız hiçbir işe yaramayacaktır. İşte o zaman, bizler, askeri alanda bir meydan okumaya kendimizi hazırlamalıyız. Belki bununla da yetinmeyerek aynı zamanda ekonomik ve politik bir meydan okumayı da göze almalıyız. Her şeyin sonuçta buna bağlı olmasına rağmen; karşı tarafın ideolojik bir meydan okumasıyla asla karşılaşmayacağını bilmeliyiz. Çünkü onlar, ideolojilerinin güçsüzlüğünü idrâk etmektedirler. Mutlak bir sorumluluk yüklenmek ve bunu içtenlikle ve bütün irademizle kabul ederek meydana koyacağımız bir programı ciddi şekilde uygulamak suretiyle, başarıya ulaşacağımızı bilmeliyiz. Ancak büyük devrimleri başarabilecek bu çapta bir program, inkılâpçı ruhları kendisine çekebilir.

YENİ İNSAN TİPİ DURUM

Vücutça hastalandığımız zaman, bizi muayene eden doktor, hastalığın belirtilerine göre, bir teşhise vararak ilâç verir ve doktorun verdiği ilâç, bizi şifaya kavuşturabilir. Mânevi marazlarda ise, kati bir teşhise varılmadan uygulanan bu usûl hiçbir sonuç vermez. Mesele iradeye dayanıyorsa, o zaman bu tedavi şekli, birinci katın penceresinde duran bir adamın gözüne, bir üst katın penceresinden aşağıya damlatılan göz ilâcının etkisinden öteye geçemez.

Moral çöküntüsünün karakter üzerindeki etkileri tıpkı maddi hastalıkların vücudumuzda yaptığı yıkıntıya benzer. Her ikisi de doğru bir teşhisin yapılabilmesi için gerekli belirtileri gösterirler. Nasıl ki bir doktorun, hastanın şifa bulacağı ilâcı vermek için hastalığın belirtilerini görmesi icabediyorsa, bir inşam yenilemek için de, her şeyden önce o şahsın moral eksikliklerini tesbit etmek ve ideolojik kanaatlarını bilmek lâzımdır. Bir insanın ideolojisi, o şahsın uyguladığı moral kıstaslarına göre şekil alır. Esasen bu iki kavramdan her birisi, diğerinin aynasıdır. Mutlak mânevi ölçüleri uygulamayan bir şahıs, ister terörist/anarşist olsun isterse kapitalist, eninde sonunda bu dünyada bir bencillik ve katılık hüviyetini iktisap eder. İşte bu sebepler yüzünden de, dünyamızda bugün için ne bölünmelere ve ne de sömürüye bir çare bulunabilmektedir. Yine bu nedenlerle antiteröristler, teröristliğin katılığına karşı çare bulamamakta ve diktatörlüğün zorbalığına karşı duramamaktadırlar. Yalnız mutlak mânevi kıstaslar göz önünde tutularak düzenlenen bir plân, hayat boyu uygulanırsa, ancak insanlığa musallat olan materyalizme deva bulunur ve toplumların parçalanmasının ve sömürülmesinin önüne geçilebilir. Mutlak mânevi kıstasları samimiyetle kabul edip onu nefsinde yaşamayanlar, bayılıncaya kadar terörizme karşı mücadele etseler bile, hiçbir sonuca varamazlar. En sonunda, nefret ettikleri materyalizme karşı üstelik kendi kişiliklerinde, bir uzlaşma eyleminin kuvvetlenmekte olduğunu görürler.Bir Marksist de, kan tepesine çıkıncaya kadar kapitalizm ile mücadele edebilir. Ancak mânevi değerlerden yoksun olan kişiliğinde birikmiş katılık ve bencillik onun bütün çabalarını boşa çıkarır. Marksistlerin; kendi saflarında bile, barışçı ve adaletli bir toplum düzeni kuramamalarının en önemli sebeplerinden birisi de, şuur altına yerleşen, mânevi değerlerden yoksun ve insan sevgisinden mahrum katılıktır. Yarım yamalak uygulanan manevi değerler ile ideolojik şaşkınlık, birbirinden ayrılmayan iki yoldaştır. İnsanların çözümlenmemiş moral ve ideolojik problemleri, kişilikleri ve yaşantıları üzerinde, birtakım belli izler bırakır. Bu izler üç esas noktada kendilerini açığa vururlar: Seks, emniyet duygusu, başarı çabası. Gerçi her insanda bunların belirtilerini görmek mümkündür. Ancak, şahıslara göre, bunlardan birisi diğerlerinden daha etkili bir şekilde kendisini hissettirir. Bir misal ile aydınlatalım: Kapitalistlerde, genellikle emniyet faktörü ön plânda yer alır. Buna karşı teröristlerde başarı çabası ön plânda gelir. Esas mesele, doğru bir netice elde etmek için teşhisin doğru yapılmasıdır. Nasıl ki bir operatör doğru bir teşhis yapmadan operasyona kalkarsa, neşterini illetin odak noktasına vuramayacağı için, başarı ümidi o oranda az olur. Şahıslar, yaptıkları ve yapmadıkları hareketlerle kendilerini ele verirler. İnsanların karakterlerine yeni şekil vermek isteyenlerin ise, şahısların davranışlarının ifade ettiği mânayı iyice bilmeleri lâzımdır.

ŞEHVETİN ESİRİ OLANLAR

Hayatlarında, aşın derecede utangaçlık gösteren ve anormal ürkek olan insanların, moral çöküntüsünün etkisi altında ezildikleri sonucuna varmak hiç de hatalı sayılmamalıdır. Bu gibi şahısların en özledikleri şey yalnızlıktır. Birşeylere bağlı oldukları hissini uyandıran bu davranışları ve sessizlikleri, hiç de doğal değildir. Hareket hatları, köşeli, sert, dağınık ve perişandır. Karakterleri; erdemlik ve iyilikle ilgisi bulunmayan ve net bir nitelik göstermeyen sahte bir yumuşaklık taşır. Bu hal ise, hak ve adalet hakkında, net bir kavrama sahip olmayan şahısların çehrelerinde görülen silik ve mânâsız bir yumuşaklıktır.

Bir insanın giyinişi; hangi renkleri tercih ettiği, nasıl bir ayakkabı giydiği, saçının kestirilme şekli, konuşma tarzı, erkeklere ve kadınlara karşı davranışı, o insanın moral problemlerini açığa vuran bir aynadır. Bu belirtiler bir erkeğin homoseksüel olup olmadığını gösterir. Gerçi, podösüet [Yumuşak, yüzü ince havlı bir tür deri, süet: ] ayakkabı giyen bütün erkekler homoseksüel değildir. Fakat Avrupa ve Amerika’da, bu cins ayakkabılar, çoğunlukla homoseksüeller tarafından giyilir, bu erkekler, genellikle yeşil rengi tercih ederler. Mendillerini göze batacak şekilde dışarıda bırakırlar, saçlarını uzatmak eğilimini gösterirler, parfüm sürünürler, kelimelerin üzerine basarak konuşurlar. Hareketleri ve davranışları kadınlara benzer. Çoğunlukla güzel sanatlara karşı kabiliyetlidirler. Kendilerini teşhir etmeğe meraklıdırlar. Çok zalim ve intikamcı olabilirler. Esasen sadizmin kökünü, cinsi sapıklıkta aramak hiç de yanlış olmaz. Bu gibi insanlar genellikle, cilveli, şımarık ve kaprisli haller gösterirler.

Karşı cinse aşırı ilgi gösteren, hayatlarını bu yolda tüketecek derecede şehvetin esiri olanlar, çoğunlukla mütecaviz, öfkeli olurlar ve en ufak bir nedenle hindi gibi kabarırlar. Karısını aldatan erkekler, çok konuşurlar ve daima mübalâğalı hareketler yaparlar. Ve artan neşeli davranışlar göstermeye meylederler. Nefislerinde bir çöküntü yaratacak kadar seksüel tutkuya yakasım kaptıranlar, özellikle ham ve sahte bir sofuluk taslarlar. Herkesi kendisine açındıracak surette konuşan insanlar ruh kirliliğinin etkisi altındadırlar. Bir kadının giyinişi, makyajı onun kişiliği hakkında teşhise yarayan en önemli faktörlerdir. Dudak boyasının rengi, elbisesinin biçimi, dikkati çekmek isteğinin birer belirtisidir. Macera peşinde koşan erkekler için bunlar birer sinyaldir. Hangi cinse mensup olursa olsun, aşırı şehvetin esiri olanlar, sigaraya, alkole, beyaz zehire kolaylıkla yakalarını kaptırırlar. Bu gibi şahıslar gerek kendi cinslerine, gerekse karşı cinse, sebepsiz ve lüzumsuz el, kol ve omuz hareketleriyle sürünürler, işte bu teklifsiz ve laubali davranışları ile de kendilerini ele verirler. Esasen cinsi sapıklar arasında dirsek teması hemen herkesçe bilinen bir işarettir. Cinsiyet problemleriyle başedemiyen insanlar, topluma ve fertlere karşı hiçbir ilgi duymazlar. Konfora düşkündürler. Diğer insanların ihtiyaçları, hattâ felâketli durumları onlar üzerinde en ufak bir etki yapmaz. Sonuçları çok ciddi olan meselelere karşı bile, dikkati çekecek bir hafiflik ile çabucacık karar verirler. Ekonomide, politikada, sosyal meselelerde, hulâsa hayatın her alanında, prensipten fedakârlık etmek suretiyle sonuca varmayı, normal bir başarı sayarlar.

GÜVENLİK HIRSININ KÖLESİ OLANLAR

Aşırı derecede güvenlik tutkusuna yakasını kaptıran insanlar, daimi surette korku içindedirler. Olduklarından daha fena duruma düşmek korkusu ve kuruntusu her an yüreklerini kaplar. Gururları ise, bu korkularını belli etmemeğe onları zorlar. Bu gibi şahıslar vücutlarını dik tutmak ve çehre hatlarına keskin ve sert bir görünüş vermekle, korkularını saklamağa çalışırlar. Bu suretle davranmakla da, diğer insanlara karşı, kendi nefislerine olan itimatlarının, bir belirtisini verdiklerine inanırlar. Hâlbuki böyle bir görüntü, korkunun doğurduğu ölçüsüz bir sertlik demektir. Bu sertlik marazi bir korkunun izlerini taşır. Aslında, sert tavırlı bir insan iliklerine kadar korku duyan bir insandır.

Güvenlik tutkusunun esiri olanlar; ister ailede, ister ekonomide ve isterse politikada olsun, her problemin para kuvvetiyle çözüleceğine inanırlar. “Para her kapıyı açar” sözü bu şahısların ve daha birçok insanların, yaşantılarında ve davranışlarındaki temel felsefeyi temsil eder. Hayatta hemen her şeyi, güvenlikte ariyan fertlerin ve toplumların en cılız tarafları, insanların yalnız para ile tatmin edilebileceklerini düşünmeleridir. Onların inançlarının ağırlığını, her şahsa yiyecek, giyecek, oturacak, okuyacak ve çalışacak imkânlar sağlanırsa Komünizmin ortadan kalkacağı merkezindedir. Bu insanlar, dünyanın en yüksek hayat standardına sahip ve kültürün doruğuna varmış ülkelerde, anarşizmin yayılmasının sebeplerini anlamaktan âciz olduklarını, bu sakat inançları ile isbat etmektedirler. Güvenlik hırsına yakasını kaptırıp, korkunun pençesinde yalnız maddi varlığa bel bağlayan bu şahıslar, insanların midelerine yiyecek, sırtlarına giyecek sağlamakla onların mutlu olamayacakları, bu insanların yürekleri için bir inanca muhtaç bulundukları gerçeğini göremeyecek kadar kördürler.

Güvenceyi ana motif olarak kabul eden insanlar, çevrelerine hırslarının ve korkularının projeksiyonunu yansıtırlar. Bu duruma düşen şahıslar, karşımdakilerin cömertçe davranışını ve sehavetini anlayamazlar. Bazı zaman, mânevi değeri maddi değerinden üstün olan bir hediyeyi, nezakete yakışmayacak bir tarzda, geri çevirirler. Halbuki, bu gibi korkulardan ve kuruntulardan uzak olan insanlar, akılcı ve samimi ölçülerde, hediye vermek suretiyle cömertliklerini belirtirler ve başkalarının gösterdikleri cömertlikleri de hoşgörü ve sevinçle karşılarlar. Bu insanlar, yerinde ve zamanında verilen bir hediyenin, dostlar üzerinde yaratacağı sevincin derecesini bildikleri için, onları bu sevinçten mahrum etmek istemezler.

Bütün varlığını emniyet faktörünün üstüne bina edenlerin korkularının bir belirtisi de, eğri giden her şeyin suçunu başkalarına yüklemek çabasıdır. Bu gibi şahıslar güvensizliğe katlanamazlar, haksız görünmeye asla dayanamazlar ve bunun sonucu olarak da kendi suçlarının bile sorumluluğunu üzerlerine almaya yanaşmazlar. Ellerinde bulunan bir plân, ister işe yarasın isterse hiçbir işe yaramasın, onlar için, yine de fırtınalı denizde bir cankurtaran simidi niteliğindedir ve ona sıkı sıkıya sarılırlar. Hele bu plân bir de kendileri tarafından yapılmış ise ve bunun değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman büyük bir inatla bu isteğe karşı korlar. Bu plânın, toplumun ihtiyacıysa cevap verip vermediğine bakmazlar, hattâ onların duygularını yaraladığına bile aldırış etmezler. Şayet, bu plânın mutlaka değiştirilmesi lüzumu ortaya çıkarsa, işte o zaman, hiçbir akılcı sebeple açıklanamayacak şekilde bir hiddet fırtınasına tutulurlar.

BAŞARI TUTKUSUNA YAKASINI KAPTIRANLAR

Başarı tutkusunun esiri olan insanlar, aşırı derecede mevki ve şöhret düşkünü olurlar. Bu şahıslar rahat bir nefes bile alamazlar. Hayatları boyunca, kendileri koştukları gibi, başkalarını da koşturmaya uğraşırlar. Dinlemeye hakları olmadığını, bir önyargı ile kabul ettikleri için, daha genç yaşlarında tıknefes olurlar. Bunlar için, dinlenmek boşuna vakit kaybetmek, rahat bir nefes almak için durmak ise ölümdür. Çünkü insanları hedefe ulaştıracak yolun, durmadan çabalamak olduğu inancındadırlar. Fakat tabiat kanunlarına aykırı olan bu davranışları sonunda, ruhi ve bedeni yorgunluk kendisini göstermekte gecikmez ve bunu gidermek için de, dozu gittikçe artan miktarlarda, tenbih edici ilâç almaya mecbur olurlar. Bu gibi şahıslar, çoğunlukla sigaralarını birbirinden yakarak söndürmeyen ve üstelik kendilerini alkole veren insanlardır. Bütün başarıları ve şöhretleri, yalnız başlarına, kendi nefislerine mal etmek sevdasındadırlar. Kendilerine lâyık görülecek, sıra ve mevki hususunda çok alıngandırlar. Sıra ve mevkilerini kıskandıkları insanlara yaltaklanırlar ve şirin görünmek için her çareye başvururlar. Maksatları, bir fırsat elverdiği zaman onları yere vurmaktır.

Bu gibi şahıslar, sırf kendilerini yükseltmek için, diğer insanları durmadan tenkit ederler. Başkalarının kabiliyetlerini ve işlerindeki başarılarını görmezden gelirler, hele onları takdir etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Kendilerini başarıya ulaştıramayacağına inandıkları hiçbir yola gitmezler. Bu husustaki kararlarından asla dönmezler ve kafalarına koyduklarını yaparlar. Başkalarının refahına çok az ilgi gösterdikleri için, diğer insanlarla çalışmanın, kendilerine güç geleceğini bilirler ve yalnız başlarına çalışmayı tercih ederler.

Başarı hırsına yakasını kaptıran insanların, kuvvete ve otoriteye dayanan, bir tek ideolojisi vardır. Bu şahıslar; tek taraflı, saygısız ve vicdansız olurlar ve kararlarından dönmezler. Onların tek ölçüsü, hedefe varmak için, gerekli olan kuvvettir. Kullandıkları vasıtaların, haklı veya haksız olması hattâ gayrimeşru olması, onları ilgilendirmez bile… Çağımızda; bir insanın manevi değerlere verdiği kıymet, o şahsın mânevi ve ideolojik inançlarını gösteren kesin bir delildir. Yakalarını aşırı derecelerde bir tutkuya kaptıranları, ancak yaşantılarında mutlak mânevi ölçüleri uygulayanlar teşhis edebilirler. Bir ideolojiyi tanımak ve teşhis etmek için, insanın kendisinin bir ideolojiye sahip olması lâzımdır. Biraz makul olan dürüst bir insan, gerçekte var olan mânevi cihazlanmaya karşı bir itirazda bulunmamalıdır. Çünkü var olan bir şeye saldırmak hiçbir sonuç vermez. Mânevi cihazlanmaya karşı çıkanlar, kendi yaşantılarında manevi değer ölçülerini tatbik edemeyen şahıslardır. Bu gibi insanlar, fırsatçı olurlar. Hayatları boyunca sosyal, ekonomik ve politik hedeflerine varmak için, dürüst ve namuskâr yolları seçemezler ve diğerkâm olamazlar.

Halbuki mutlak manevi ölçüleri kabul ederek hayatlarında uygulayanların ise, dürüst olmayan yolları, ruh kirliliğini ve bencilliği bir tarafa itmeleri lâzımdır. Mânevi değerlere kıymet vermeyerek, materyalist ideolojinin çukuruna saplananlar, yaşantılarında, niçin dürüstlüğe, ruh temizliğine, diğerkâmlığa ve insan sevgisine yer vermediklerinin sebeplerini ortaya dökmeli ve münakaşasını yapmalıdırlar. Yoksa bütün bunların, bir safsatadan ibaret olduğunu söylemek, hiçbir kıymet taşımayan bir demagojiden öteye geçemez.

Bir de görevleri icabı ve meslekleri bakılmadan, mânevi ölçülere değer vermeleri ve hayatlarını bu prensiplere göre sürdürmeleri lâzımgelen şahıslar vardır. Başkalarını yola getirmek görevini yüklenmiş olan bu insanlar, kendileri mânevi prensiplere dayanmayan bir yol tuttukları için başarıya ulaşamazlar. Mânevi ölçülere değer veren, onları gerçekten uygulayan ve erdemli bir hayat süren insanlarla karşılaştıkları zaman, gûya bu başarısızlıklarını örtmek için, kıskançlık ve hasetle, hattâ bir suçluluk psikozu altında, azametli bir eda ile ve fakat isterik bir tarzda, bu insanlara saldırırlar. Bu saldırılar, istisnasız olarak, enine boyuna düşünülüp ustalıkla yanlış bir temele oturtulduktan sonra, mânevi cihazlanmaya yöneltilir. Mânevi kıymetlerin değerini ve esprisini kavrayamayan insanlar, suçu daima mânevi cihazlanmanın umdelerine yüklemeye çalışırlar. İşin acıklı tarafı, bu bâtıl fikirlerine kapılan insanları da bulabilirler. Bu şahıslar daha da ileri giderek, materyalizmin birer savunucusu kesilirler ve sözde (?) delillerini bu materyalist ideolojiye dayandırırlar. Halbuki; Moskova radyosu, 21 Kasım 1953 günkü yayınında şunları söylüyordu:“Mânevi cihazlanma, şimdi hemen bütün ülkelerde köprü başlan kurmuş bulunmaktadır. Buralarda teşkil ettiği kadroları yetiştirmektedir. Bu kadrolarda bulunan inançlı insanlar ise, büyük bir kararlılık içinde, yüklendikleri görevleri yerine getirecek ve ideolojilerini bütün dünyaya yayacak güce sahiptirler. Buna da başarıyla devam etmektedirler.” Bu yayının, dünyayı hükmü altına almak için türlü plânlar yapan materyalist ideolojinin baş-mimarı Komünist Rusya’nın radyosundan gelmesi dikkate değer. Demek ki: Komünistler, mânevi cihazlanmanın mânevi ideolojisinin, kendi materyalist ideolojilerini iptal edeceği gerçeğini görmüşlerdir.

Nasyonal sosyalistlerin, mânevi Cihazlanma hakkındaki düşünceleri ise, bir gestapo yetkilisinin raporunda şu şekilde anlatılmaktadır: “Mânevi cihazlanmanın, nasyonal sosyalizme karşı müsamahasız bir savaş durumunda bulunduğu kabul edilmelidir. Onlar, Reich’ın sınırları içerisinde yeni bir politikanın ve yeni bir dünya görüşünün meydana gelmesinin şartları üzerinde çalışmaktadırlar.”

Materyalistler, ister sağcı isterse solcu olsunlar, bunlar çocukça hattâ gülünç yakıştırmalarla, mânevi cihazlanmayı, işlerine geldiği şekilde, bâzan Komünizmin destekçisi, bâzan kapitalizmin bir âleti olarak tanıtmaya çalışırlar. Gerçekte ise, dört umdeyi uygulayarak erdemli bir yaşantı sürdüren ve hakkı kendilerine rehber eden bu insanlar, ne sağa, ne sola, ne işçilere, ne işverenlere, ne Amerika’ya ve ne de Rusya’ya karşıdırlar. Onlar yalnız, her şeyi değiştirmek ve iyiye yöneltmek çabasındadırlar.

Bir şahsın mânevi değerlere karşı telâkkisi ve tutumu, onun saplandığı güçlük bataklığını teşhis etmekliğimizi ve kişiliği hakkında doğru bilgi elde etmemizi sağlar. Herkesin bilmesinde yarar olan bir gerçek vardır ki o da: ‘‘Kendi nefsine karşı dürüst davranan insanların yüreklerinde, başkalarına hükmetmek hevesi yer edemez ve bu insanlar kendilerini herkesten üstün görmek kuruntusuna kapılanmazlar.”

YENİ İNSAN TİPİ

NEFSİN BAĞLARINDAN KURTULMAK

Atılacak üçüncü adımla, nefsin bağlarından kurtularak âzat olmak sağlanır. Bir insanın kendi nefsine karşı, açık yürekle ve köklü şekilde, dürüst davranarak yaptığı haksızlıkları düzeltmeye yönelmesiyle, ilk adım atılmış olur. Eğer bir insan, başkalarının kendisini gördüğü gibi, kendi kusurlarını görür ve bunu da bütün çıplaklığıyla söyleyebilirse, işte ancak o zaman bütün bağlarından kurtulmak ve âzat olmak yolunu tutmuş demektir. İnsanlar, yalnız gerçekleri görürlerse kendi bağlarından kurtulabilirler. İnsanların, gururlarının cerahat bağlamış çıbanına neşter atmak cesaretim kendilerinde görebilmeleri, yüreklerinde bir ümit ışığının parlamasına bağlıdır. Aksi halde, dün yapılan ve fakat bugün açıklamaktan utanılan haller için, gurur, sahibini sükûta zorlar.

En karışık ruhi problemlerin dahi, çözümlenebileceği ümidini insanlara aşılamak suretiyle onlara mânevi destek sağlanmalıdır. Senelerce moral çöküntüsünün altında ezilmiş olan insanlara dahi, bir kurtuluş yolunun bulunduğu gerçeğine onları inandırmalıdır. Ruhi bunalım içinde bulunan arkadaşlarınıza, başkalarının aile hayatında, ekonomide ve politikada karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüklerini açıklayarak, onlara yardımcı olunuz. Bu gerçekler, ne kadar açık ve iyi anlatılırsa, o derece büyük başarı elde edilir. Bunalım içinde bulunan arkadaşlarınızı, sorunlarını çözümlemiş olan insanlarla tanıştırınız. O zaman, aynı yükün altında ezilip de buna çare bulmuş bir insanın, söyleyeceği içten gelen basit birkaç cümlenin, saatlerce süren parlak bir nutuktan, çok daha etkili olduğunu göreceksiniz.

Moral çöküntüsünün pençesinde kıvranan bir arkadaşınıza rastladığımız vakit, zamanı iyi seçerek, dürüst bir şekilde, sizin de vaktiyle aynı durumlara düştüğünüzü anlatınız. Kendi hayatınızı açıkça önüne serdiğiniz arkadaşınızın kalbine açılan kapının anahtarını elde etmiş olursunuz. Arkadaşınız da, içinde bulunduğu sorunlar da yalnız başına olmadığını, başkalarının da vaktiyle aynı duruma düştüğü halde, bir çözüm yolu bulduklarını görecektir.

Bir insanı yeniden halketmeğe, ancak Allah muktedir olur. İnsanların, bu gerçeği akıldan çıkarmayarak, bu husustaki yüksek konuşma sanatının ve gösterecekleri bürhan ve belgelerin hiçbir fayda sağlamayacağını bilmeleri lâzımdır. Eğer bir şahıs, kendi nefsinde “İlâhi kudreti’’ vehmeder de başkalarından değişmelerini isterse ve onların nasıl olmaları icabettiğini dikte etmeye kalkarsa, o zaman ümit ettiği sonucun tamamıyla tersini elde eder. Bir insanın, eksikliklerini sıralayarak, bunları kafasına vururcasına söylemekle hiçbir şey elde edilmiş olmaz. Böyle bir davranış, o insanın kendi nefsine karşı saygısını yitirmesine yol açar ve dürüst duygu beslemene engel teşkil eder. Bu gibi hallerde, başarı sağlamanın sırrı, atılacak adımın zamanım iyi seçmeğe ve söylenecek her sözün, karşı tarafın üzerinde yapacağı etkiyi hesap etmeğe bağlıdır. Bazen sizin, şahsen dürüst davranmanız suretiyle, başkalarına yardım edeceğiniz durumlar olur. Bazen de arkadaşlarınızın davranışlarının, başkalarının hayatları üzerinde, ne büyük çöküntüler meydana getirdiğini, onlara söylemeniz doğru olur. İşlenen günahlar, işleyenleri kör eder. Eğer zamanında, içten gelen duygu ve şefkatle, manevi bir destek sağlanırsa, bu kör gözlerin açılmasına yardım edilmiş olur. Bu günahkâr insanlar da, belki kendilerini oldukları gibi görürler.

Çağımızda, insan iradesinde bir devrim yapmak için, dünyanın hemen her köşesinde sürdürülen amansız savaş, çeşitli ideolojilerin gayelerinin çekirdeğini teşkil etmektedir. Fakat insan iradesinde, köklü ve kalıcı bir devrimin meydana getirilmesi, birçok etapların birbiri arkasından aşılmasıyla mümkündür. Özellikle, seks, güvence ve başarı tutkusuna aşırı derecede yakasını kaptırmış olan insanların, her şeyden önce kendi iradelerinin karşısına, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisinden ibaret moral umdelerini mutlak ölçülerle koymaları lâzımdır. Ancak, bu moral umdelerinin kesin olarak uygulanması suretiyle, irade’nin olduğu gibi bütün çıplaklığıyla ortaya konulması mümkün olabilir.

İtina ile seçeceğiniz bir dostunuza, Hak yolundan ayrılmayarak, ahlâk kurallarına bağlı erdemli ve dürüst bir hayat sürmesini teklif ediniz. Arkadaşınız, bu denemeyi belki sizinle birlikte, belki de yalnız basma yapmak isteyecektir. Kendisine bu dört umdeyi yazdırınız. Bu kıstasları tatbik ederek yaşantısını devam ettirdiği sürece, kendi şahsı hakkındaki düşüncelerini, açık yüreklilikle ve dürüst olarak not etmesini söyleyiniz. İlk denemede, arkadaşınızın gururu, onun ancak bir veya iki düşüncesini yazmasına müsaade edecektir. Buna rağmen, bu bir iki düşünce bile, bazı hallerde net bir sonuç elde etmeye yarayabilir. Ancak, bu deneylerin doğru bir netice vermesi için, mutlak bir dürüstlükle hareket edilmesi lâzımdır.

İkinci etapta, ilk tecrübeyi geçiren bu arkadaşınızın, şimdi kendi şahsı hakkında ne düşündüğünü size söylemesini isteyiniz. Eğer bu arkadaşınız, kendi hakkında düşündüklerini açık yürekle size anlatacak olursa, o zaman mutlak bir dürüstlükle hareket etmiş demektir. Arkadaşınız, gururunu yendiğini ve nefsinin tahakkümünden kurtulduğunu, kendisi de hissederek bir hafiflik duyacaktır. Dürüst davranmaya yanaşmak istemeyenler ise, gururlarını yenememeleri yüzünden, mevki, debdebe ve şöhretlerini feda edemeyen şahıslardır. Yahut bunlar, şimdiye kadar yaptıklarını bundan sonra da yapmağa peşinen karar vererek bu yolu başından seçmiş olanlardır.

Nefsin bağından kurtulmak isteyen insanların, geçmişteki hallerinden ve gelecekteki düşüncelerinden, hiçbir hususu gizli tutmağa yeltenmemeleri lâzımdır. Bütün kartlar, açık olarak, masanın üzerine serilmelidir.

Üçüncü etapta, elimize kâğıt ve kalem alarak, geçmiş zamanlarımızda dürüst davranmayarak ruh kirliliğinin etkisi altında, bencillik duygulan ile ve nefretle hareketimiz yüzünden, bazı şahıslara yaptığımız fenalıkları not etmemiz lâzımdır, işte o zaman, kimlerden af dilemekliğimiz gerektiğini ve hangi hatalarımızı düzeltmemiz icabettiğini açıkça görürüz. Bütün davranışlarında, mutlak namuslu ve dürüst olan insanlar, kendilerinin affedilmeğe muhtaç olduklarını idrâk ederek, başkalarını affetmek durumunda olduklarını hissederler. Esasen; katıksız, saf ve hâlis bir pişmanlık duygusu, sahibinin vaktiyle yaptığı bir haksızlıktan dolayı af dilemeğe sevk eder. Bunu yapmayanların ise, Allah’tan af dilemeleri beyhudedir. Ancak haksızlık yaptıkları şahıslardan af dileyenler, Allah’tan af dilemeye hak kazanırlar.

Sayılan bu merhaleleri aşan insanlar, bütün hareket tarzlarını sükûnet içerisinde daima yeniden gözden geçirmeli ve kıstaslara uymayan davranışlarını düzeltmek çarelerini aramalıdırlar. Bir kimsenin, herhangi bir olayda, yüzde on kabahatin kendisinde, yüzde doksanın ise karşısında olduğu kanaatına vardığım farzedelim… Şayet bu şahıs, hatasını düzeltmek yoluna gidecek olursa, bu takdirde yalnız kendi kabahatından söz etmeli ve bu düzeltmeyi, hiçbir karşılık beklemeden yapmalıdır. Böyle bir durumla karşı karşıya gelen şahıs; “fakat bu söylenilenler, benim bütün hayatım boyunca sürecek bir fedakârlığı göze almaklığımı gerektirir..” diyecek olursa, verilecek cevap şu olmalıdır: “Hayatınızın kalan kısmını, daha hayırlı ve faziletli bir şekilde geçirmeniz mümkün değildir.” Allah bizlerden, gücümüzün yettiği kadar iyilik yapmamızı ve iyi davranışlarda bulunmamızı ister.

Hoyrat ve inatçı bir şahsın yüzüne karşı, “bu inatçı huyundan vazgeç” demek hiçbir şey sağlamaz. Fakat aynı şahsa, yumuşak bir tarzda, herhangi bir meselede, dürüst ve insaflı davranması söylenirse, o şahıs çoğunlukla, bunu kabul eder. Samimi bir şekilde yapılacak bu telkinler sonunda hoyratlığın ve inatçılığın, hayatında hiçbir şey ifade etmediğinin farkına kendisi varacaktır. Eğer bizler gücümüzün yettiği iyilikleri yaparsak, gücümüzün yetmediklerini de Cenâb-ı Hakk bizlere bahşeder.

Bilerek veya bilmeyerek yapılan hataların düzeltilmesi ve elden gelen iyiliklerin yapılması suretiyle, diğer insanların da aynı yola gitmelerini ve kendilerini düzeltmelerini sağlamış oluruz. Zamanla, şahıslarda birçok değişiklikler meydana gelir. Fertlerin ve toplumların yaşantılarında iyilikleri ve kötülükleri birbirinden ayırdedecek bir durum hâsıl olur ve nefislerin ıslahı yolu açılır. Bu mertebelere varan insanlar, tecrübelerini değerlendirerek, diğerlerini de istifade ettirirler. Şahsen kendisinin, toplumunun, ırkının veya ulusunun haksız davranışlarını görecek duruma gelir. Yepyeni bir ruh ve davranışla, dürüst bir kararla, yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi yoluna gidilir. Samimi bir af dileğiyle, geçmişte peşin hüküm sonucu, diğer şahıslar, toplumlar, ırklar ve milletler hakkında verilen kararlar ortadan kalkar ve nefret duyguları kendiliğinden yok olur. Bu başlangıç, ideoloik hislerle parça parça edilen dünyamız insanlarının, aralarındaki nifak yerini dostluğa terk eder.

Son merhalede ise, eğer insanlar iradelerini samimi olarak, bir devrime tabi tutmak isterlerse, o takdirde, hayatlarını tanzim eden, yüksek bir iradenin varlığına inanmaları lâzımdır. Bu kanaat ve inanç bu alandaki başarının kaynağını teşkil eder. İradenin devrimi, yürekten gelen bir istekle gerçekleştirilmezse, başlangıçta bazı ilerlemeler görülse bile, bunlar geçici bir hevesten öteye gidemez. Bu duruma düşen şahıslar ve toplumlar, yavaş yavaş ümitsizlik bataklığına saplanırlar ve her türlü çabanın faydasız olduğuna inanmağa başlarlar. Umudunu kaybeden bir kimsenin ise, bu alanda başkalarına yardım etmesi beklenemez. İrade çelik bir yay gibidir, kuvvet tatbik edilerek bir tarafa eğilebilir. Ancak bu kuvvet kalkınca yay eski durumunu alır. Eğer iradeye tatbik ettiğimiz mânevi baskıyı gevşetecek olursak, irade derhal önceki durumuna döner. İnsanlarda bir iradenin mutlaka bulunması lâzımdır. Bu kendi iradesi olacağı gibi ulvi bir irade de olabilir. Bunlardan birini tercih etmemiz icab eder.

İrade, nefsin tâ kendisidir. Eğer, samimi olarak irademizi daha ulvi bir kudretin emrine verecek olursak, nefsin heveslerinden vazgeçmek lâzım geleceğini, kesin olarak bilmekliğimiz lâzımdır. Çünkü bu hal, yaşantımızdan bir kısım fedakârlık yapmaklığımızı kabul mânasına gelir ve bir çeşit nefsin ölümü demektir. Büyük bir devrimci, “Ben her gün ölüyorum” diyor. [*] Bizler insan olarak, irademizi, ulvi bir kudretin emrine verip veremeyeceğimiz hakkında kesin bir karara varmalıyız. Bir kere verilecek bu karar, her gün yenilenmeli ve dürüstlükle tatbik edilmelidir. Burada esas olan, hayatını kendi nefsinin heveslerine değil ulvi bir iradeye adamaktır. Bu da bir atalar sözüyle ifade edildiği gibi, “Bağrına taş basmak”la mümkündür. Bu akide, hiçbir dinin ve inancın inhisarında değildir ve her şahıs için her yerde uyulması lâzım gelen bir hükümdür, insanların, din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir yaşayış şeklini benimsemeleri, insanlığın geçirmekte olduğu mânevi marazın ve ruhi bunalımın en kati devası olacaktır. Bu akide ve felsefe ancak, fertlerin ve milletlerin değişmesini sağlayacak ve onlara iyiye gidecek yolu gösterecektir. Mahatma Gandhi bu gerçeği anlamış ve bu sırra ermiştir.

(*) Yazarların anlatmak istediği bu ruh haletini bir Türk mutasavvıfı şu beyitle veciz bir şekilde ifade eder:

“Hayati cavidanı şeyhu kâmilden sual ettim

Ölmeden ölmektir deyince intikal ettim.”

M. San

YENİ İNSAN TİPİ NETİCE

Şimdiye kadar, dürüst davranılarak yapılan hataların ve elden gelen iyiliklerin yapılması lüzumundan söz ettik. Bir adım daha ileri giderek, insanın hayatı boyunca, ihtiyaç ve zaruret içinde bulunan diğer şahısların ve toplumların yardımına koşması gerektiği sonucuna varmalıyız. Böyle bir kabul, bir mukavele veya bir akit ciddiyetinde ve niteliğinde olmalıdır. Şöyle ki:

Bu kabulün sahibi; yaşantısını, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisi esasına göre tanzim etmelidir. Bu prensibini gerçekleştirmek için, her gün sabahın erken saatlerinde, yalnız başına sükûnet içerisinde vicdaniyle başbaşa, bir nefis muhasebesi yapmalıdır. Bu suretle, bir gün evvelki yaşantısı sırasında, düşüncede, sözde veya fiilde işlediği hataları not ederek bunlardan mümkün olanlarını düzeltmek yoluna gitmelidir. [*]

(*) İslâmiyet, sabah namazını dini bir fariza haline getirmekle, bundan 1400 yıl önce, tanyeri ağarmadan ve dünya gürültüsü başlamadan, her gün ALLAH huzurunda nefis muhasebesi yapmak fırsatını müslümanlara bahsetmiştir. M. San

Bütün münasebetlerinde, vereceği kararlarda ve yapacağı plânlarda dürüstlükle hareket etmeli ve nefsine hâkim olmalıdır. Ailesi hakkındaki son sözünde, işine ve servetine ait huhuslarda, hattâ kullanılmasında hulâsa bütün davranışlarında insaftan, adaletten ve hak mefhumundan ayrılmamalıdır. Bunları gerçekleştirmek için de, aynı gayeleri güden idealistlerle fikir alışverişi yaparak, ana noktalar üzerinde anlaşmaya varmalıdır. Bu yolda bir ömür harcamış olan mücahitlerin hayatını incelemelidir.

Yeni bir dünyanın kurulması için, mânevi bir mücadeleyi yürütmek üzere kurulmuş idealistler topluluğuna katılmalı ve geriye dönmeyecek şekilde nefsini bu yola adam alıdır. Bunu ciddi bir vazife saymayanlar ve hafife alanlar, kendilerini aldatmış olurlar. Yürekten gelen bir aşkla buna sarılanlar ancak kendilerini, dünyayı yenileyecek bir savaşın içinde bulurlar ve ihtiyaç içinde bulunan, ıstırap çeken insanların ve milletlerin acılarını dindirmek gücünü kendilerinde bulurlar.

Herkes tarafından paylaşılacak idealin, bir araya getirdiği bir topluluk, ancak manevi değerleri yok ederek, insanlığı parçalayan materyalist ideolojinin saçtığı zehirleri temizleyerek, dünyayı yenileyebilir.

Bu umdeler ve prensipler ise, manevi cihazlanmanın tâ kendisidir. Gerçek demokrasi ideolojisinin esprisidir. Bu umdeler bir organizasyonu değil bir organizmayı temsil eder. Buraya ne girilir ve ne de çıkılır. Bu bir uzviyette olduğu gibi, ancak, yaşanır. Derin bir ıstırap ve ihtiyaç içinde bulunan insanlara yardım etmek için duyulan his, şahısları herhangi bir organizasyondan çok daha etkili bir şekilde birbirine yaklaştırır. İşte bu mânevi kuvvet sayesinde, insanlar birbirlerine kenetlenerek tarihe kargı olan vazifelerini yerine getirirler. Bu organizma aynı zamanda yaratılacak modern dünyanın, hücrelerinin çekirdeğidir.

Bu mertebeye varmış olan insanlar bile, henüz idealist bir inkılâpçı pâyesine erişmiş sayılamaz. Fakat ne de olsa, çile devresinin yansım tamamlamış olur. Nefis disiplin altına alınmış ve sağlam bir idealle, ulvi bir gâyeye doğru yönelinmiştir, bu suretle yeni bir toplum ve yeni bir arkadaşlık doğmuş ve dünya ailesinin zincirine bir halka ilâve olunmuş demektir.

YENİ İNSAN TİPİ NİHAİ KARAR

Sıralanan bu merhalelerin aşılması, insanların doğru kararlara ulaşmasını sağlar. Fakat verilecek bu yoldaki bir kararın tatbik edilebilmesi her şeyden önce nefsini adayacak şahsiyetin yüksek bir mertebeye ulaşmış olmasına bağlıdır. İnsanlar, nefislerini, ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve sevgi ile bezedikten ve bunları hayatlarının düsturu olarak kabul ederek tatbik ettikten sonra ancak, başka insanları iyi yola sevk edebilirler. Din ve ahlâk kurallarına uymayan ve erdemli bir hayat sürmek istemeyen fertlerin ve toplumların, dünyanın her köşesinde, ruhi buhranlar içerisinde çırpındıklarını görüyoruz. Mânevi değerlere ve ahlâk kaidelerine karşı müraice davranışlar, insanları ve milletleri yanlış yollara sürükler, aralarındaki sevgi ve saygının yok olmasını doğurur ve ayrılıklara yol açar.

Hemen hepimiz, mânevi değerlere kıymet vermeden, nefsimizin hava ve heveslerine kapılarak, doğru yoldan saptığımla pekâlâ biliriz. Vaktiyle birisi şöyle söyleniyordu: “Bu dünyada hoşuma giden her şey, ya gayrimeşru veya ahlâka aykırı sayılmaktadır ve bu da benim canımı sıkmaktadır.”

İnsan olarak, başımızdan birçok olay geçebilir. İrili ufaklı bir sürü hata yaparız. Hattâ doğru yoldan bile sapabiliriz. Fakat birçoğumuz bu tecrübelerden ders almayız. Daha sonra, bu nâhoş olayları te’vil yoluna giderek, onları kalbimizin gizli bir köşesine gömmeyi tercih ederiz. İşte o zaman, bizler gün ışığına çıkamadıkları için, mağaraların karanlık ve kuytu yerlerine saklanan, yarasaların durumuna düşeriz.

İnsanlar, işledikleri günahları kabul ederek pişmanlık duyarlarsa, yüreklerini bir mengene gibi sıkan duygulardan kurtulurlar. Hatalarını olduğu gibi görmek cesaretini gösterenlerin, nefislerine karşı saygıları artar. Bizler, gerçi kargaların başımızın üzerinden uçup gitmelerine engel olamayız. Fakat, baykuşların tepemizde yuva yapmalarına mâni olabiliriz. Bunun içinde, işlediğimiz hataları bütün ağırlıklarıyla kabul etmeli ve neşter atılması gereken cerahat dolu yaralara, acı dindirici merhem sürmeğe kalkışmamalıyız. Fakat, ne yazık ki, hemen hepimiz çirkinliklerin üzerini yaldızlı boyayla örteriz.

Birkaç örnek verelim: Bizlerin flört dediğimiz şey, aslında şehvetperest’liğin tâ kendisidir. Tenkitlerimizin altında yatan gerçek ise, kendini beğenmenin ve kıskançlığın su yüzüne çıkan belirtileridir. Eğer, istisnasız olarak, hiçbir şeyi takdir ve tasvip etmek istemiyorsak, o zaman, tatmin edilmemiş bir gururun ve yaralanmış bir haysiyet kuruntusunun zebunu olduğumuzu anlamalıyız. Kendilerini kâh diğer insanlardan üstün görmelerin, kâh aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmaların gerçek sebeplerini, bu şahısların yakalandıkları “Megalo Mani” hastalığında aramalıyız. Yapılan haksızlıkların insanların yüreklerine kin tohumları saçacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bizler, duygularımızın sebeplerini ve karakterini, dürüst bir şekilde tanımak için çaba harcayacak olursak, ancak zafere ulaşabiliriz. Halbuki, doğru yoldan saptığımız zaman, gururumuz bize ağzımızı sıkı tutmayı telkin eder. Bizler de, işlediğimiz günahları tevil yoluna gider ve insanlığın beklediği feragati gösterecek yerde, boş hayâllerle kendimizi avutmağa uğraşırız. Gerçi, böyle bir hayatı ömür boyunca sürdürmek kolay değildir. Nefislerim ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve insan sevgisiyle bezeyenler ve kendilerini hak yoluna adayanlar böyle bir hayatı yaşamak için gerekli kuvvet ve kudreti ancak kendilerinde bulabilirler. Böyle ulvi nihai bir karar vererek bunu devam ettirmek isteyen şahısların, nefislerini insanlığın yükselmesine adamış olan idealistlerle fikir alışverişinde bulunmaları gereklidir. Bu yola bas koyan şahısların, insanlığa karşı olan manevi vazifelerim, daima mevkilerinden üstün tutmaları lâzımdır. Bazı insanlar, “Benim işim başımdan aşkın, daha fazlasını yüklenemem” derler. Halbuki, mânevi cihazlanma için harcanacak çaba, hiç de fazladan bir iş değildir, hayatta yerine getirilmesi gereken kudsi bir vazifedir. Ancak bu vazifeleri yapacak idealistler çoğaldığı takdirde, yeryüzündeki milyonlarca insan fikir esaretinden kurtarılarak özgür düşünceye kavuşturulabilir.

Materyalist ideolojilerin hüküm sürdüğü yerlerdeki ilerlemeler, orada yaşayanların inancından değil, başlarındaki idarelerin zalimce baskılarından ileri gelmektedir. Oralardaki insanlara, hayat mücadelelerinde, başka yolları seçmek imkânı verilmez. Akidesi bozuk olan vicdansız insanlar, bütün dünyayı hükümleri altına almak için işbirliği halindedirler. Milletlerinin ve içinde yaşadıkları toplumların, birliğe ve beraberliğe kavuşturulması için, hayatlarını adayacak idealist insanların çoğalması, ancak bu kötü niyetleri boşa çıkarabilir.

Zarlar atılmış ve hüküm günü belli olmuştur. Önümüzde seçilecek iki yol vardır ki bunlar da; ya organize bir materyalist ideolojinin pençesine düşmek veya mânevi cihazlanmamızı gerçekleştirmektir.

Verilecek bu karar, insanlığın geleceğini tâyin edecektir.

Birçok Şeylerin Ters Gitmesinin Nedeni

Bugünün dünyasında, her teröristin, neler yapması lâzım geldiği ve meydana konacak toplum şekli, ayrıntılarıyla tesbit edilerek kendisine bildirilir. Hayatını sürdürebilmesi için bunları yerine getirmek zorunda olan anarşist/terörist, bazı hususlarda, diğer insanlardan daha kararlı davranmak mecburiyetindedir.

Terörizmin karşısında yer almış olan milyonlarca insan ise, kendi kabuğuna çekilmiş bir durumdadır. Bu insanlar, sözde kendi dürüstlüklerinin kuruntusu içinde ve hayal âleminde yaşarlar ve fakat hiçbir etkili davranışta bulunmazlar. İşte bu yüzden de, hedefe varmakta teröristlerden geride kalırlar.

Geçen yüzyılların insanlarının, dünyayı araştırmak ve gördüklerini yazmak merakında olduklarını, bunun da akılcı bir çağ yarattığını, yaşadığımız yüzyılın insanlarının ise, dünyayı hükümleri altına almak hevesine kapıldıklarını, bunun da bir terör çağı meydana getirdiğini söylemiştik. Eğer zamanımız insanlarında, bir rönesans devri açıp dünyayı yenilemek ideali yaratılabilirse, işte o zaman insanlık tarihi, yeni bir çağın başladığım yazacaktır.

Fakat bu ümidin gerçekleşmesi, milyonlarca insanın, şahıs iradesinin nasıl değiştirileceğini bilmelerine bağlıdır. Aksi halde zora dayanan anarşizmin/terörizmin stratejisi başarı kazanmaya devam edecek ve fakat buna kargı koymak isteyenlerin harcayacağı çabalar boşa gidecektir.

Hepimizin gördüğümüz gibi, anarşistler/teröristler birbirlerine kenetlenmiş şekilde ve büyük bir iştiha ile, dünyaya hâkim olmak için cephe kurmuşlardır. Terörist olmayanlar ise, isteksiz bir halde, birlik olmadan sağa sola yalpa vurmaktalar. Yaptıkları teşebbüsler, barış isteğinden, nutuk atmaktan ve protesto çekmekten öteye gidemez.

Terörizm ile mutabık olmayanların en zayıf taraflarından birisi de, teröristlerin fert olarak, sınıf olarak, millet olarak, hangi kuvvetlerin etkisi altında hareket ettiklerini, dürüst bir şekilde, tesbit etmekten kaçınmalarıdır. Daha da ileri giderek, teröristlerin genelde materyalist ideolojinin militanları vasıtasıyla, bütün dünyayı ele geçirmek amacında olduklarını görmezden gelirler. Bu insanlar, çoğunlukla miskin bir hedefin peşinden koşarlar ve icat ettikleri birtakım yanlış kavramlara ve değerlere dayanarak kendilerini tatmine uğraşırlar.

Bütün şahısların, toplumların ve milletlerin, şu iki ana fikirden birisi tarafından sevk ve idare edildiği bir gerçektir. Bunlar da: “Ben ne istiyorum?..”, “Hangisi doğrudur?..” Gerçi her insanın vicdanında, bu iki kavram arasındaki farkın, duruma göre, nerede olduğunu tartacak bir terazi vardır. Ancak yüzlerce yıldan beri insan zekâsı, vicdanının sesini boğmak için delil aramakla meşguldür. O derecede ki, “Hangisi doğrudur?..” mefhumu yerine, “Ben ne istiyorsam o doğrudur” hükmü ikame olunmuştur» 20. yüzyıl insanlarının bugün içinde bulunduğu ruh haleti bizlere, kafanın kalbe üstün geldiğini, hakkın yerini çıkarın aldığını açıkça göstermektedir.

Bu dünyada, her şahsın üzerinde en fazla etki yapan bir şey vardır. Bu korku olabilir. Başkalarının hakkımızda ne düşüneceği korkusu!..

Başarıya ulaşamamak korkusu!..

Gülünç olmak korkusu!..

Gözler önüne serilmek korkusu!.. işini kaybetmek korkusu!..

Azınlıkta kalmak korkusu!..

Seçimi kaybetmek korkusu!..

Diğerlerinin gözünde büyüklük hissini kaybetmek korkusu!…

Elinde olanı kaybetmek korkusu!..

Elinde olmayanı ele geçirememek korkusu!..

işte bunlar, bugünün sınıf kavgalarının ve milletler arasındaki anlaşamamaların asıl sebepleridir.

Diğer taraftan para, topluluk hayatı sürenler üzerinde, büyük rol oynar. Gerçi para, mücerret olarak hiçbir kıymet ifade etmez. Para yenilemez ve banknotlarla bir ev de yapılamaz. Fakat paraya verdiğimiz değer ve mâna, çoğunlukla paranın insanları nasıl sevk ve idare ettiğini gösterir. İnsanlar ve milletler, bütün ömürlerini, varlıklarını ve servetlerini çoğaltmaya harcarlar. Her şahıs, mümkün olanın da fazlasını elde etmek için uğraşır. Bu da insanların, paraya karşı durumunu açıklamış olur. Para artık, vasıta olmaktan çıkmış, gaye olmuştur.

Ağır sanayii misal olarak ele alalım: Dünyanın en değerli kafaları, burada yalnız ortakların servetini artırmak ve hisse senetlerinin fiyatını yükseltmek çabasındadırlar. Buna karşı, sendika yöneticileri, yıl boyunca her defasında ve her fırsattan istifade ederek, işçi ücretlerinin artırılması için uğraşırlar. Gerek iş verenler gerek işçiler, birbirlerine karşı sınırsız bir menfaat hırsıyla, sürdürdükleri bu savaşın, dengeyi bozacağını düşünmezler. Grevlerin, lokavtların yurt ekonomisini sarsarak, materyalist ideolojiye kapıları ardına kadar açacağını ve sonuç olarak da ülkede diktatörlük idaresinin yerleşeceğini akıllarına bile getirmezler.

Gerçi, haksız olduğu bilinen kötü bir idare şekline normal olarak insan yüreği tahammül edemez. Bu sebepten ötürü, birtakım yaldızlı sözler söylenmekte, sloganlar imal edilmekte, teoriler icat olunmakta, bu suretle de milyonlarca insanın kafasına yanlış kavramların yerleştirilmesine gayret sarfedilmektedir.

Küçük yaşlardan başlayarak çocuklarımıza, saygıdeğer bir insan olmak için, ailelerini lüks içinde yaşatmak için, çok para kazanmak lâzım geldiğini sanki mukaddes bir vazife imiş gibi telkin ederiz. Bencil bir felsefeyi ve sınırsız bir hırsı temsil eden bu hedef, insanları fasit bir daireye sokar. Belki bu davranış, geçici bir zaman için şahsına, sınıfına ve milletine bir yarar sağlar. Fakat buna karşılık, sonunda, dünyayı tahrip eden bir âfet olarak insanlığın karşısına dikilir. Ne yazık ki, okullarda ve üniversitelerde bu yanlış telkinlere dair tek söz söylenmez. Öğrencilere, hayatlarını daha değerli kılacak hedefler verilmez, daha yüksek idealler aşılanmaz. Sonuç olarak, milyonlarca gencin taze kafası materyalist ideolojiye saplanır ve terörizme müsamaha ile bakmaya meyleder.

Bugünün toplumunda bencilliği bile, husus! hayatta, bir fazilet örneği olarak göstermek marifeti “sağduyu” diye vasıflandırılmaktadır.

Yine bu sakat görüşten hareket edilerek: Sendikasına bağlı işçilerin az çalışıp eksik randıman vermelerine rağmen, onlara, en yüksek ücreti koparan sendika yöneticisi “becerikli” sayılmaktadır. Değersiz mallara karşı, halktan en çok para çeken adam, “iyi sanayici” olarak adlandırılmaktadır. “Partimize yarar sağlayan her şey haktır” sözlerini diline pelesenk eden ve ahlâka uymayan yaşantısıyla ve müraice lâflarıyla, halkın en kötü taraflarına alkış tutan politikacı “vatansever” olarak itibar görmektedir. Bu tip politikacılar ise bu tür davranışlarıyla, gerçekte halklarının mahvına sebep olmaktadırlar.

Kasıtlı olarak ortaya atılan bu yanıltıcı ölçüler, ne yazık ki halkın kafasında, bir gerçekmiş gibi yer etmektedir. Bu durum insanlık arasında, çok yaygın bir hal almıştır. O derecede ki; memleketine gerçekten hizmet etmek isteyen idealist insanlara küfürler yağdırılmakta, hakaretler savurulmakta ve bu idealistler alaya alınmaktadırlar. Bu yanlış değerlendirmeler, “Ben ne istersem yaparım” veya “Yararım olan her şeyi, gayrimeşru olsa da yaparım” diyebilen insanların, toplumdan saygı görmelerini hattâ idarenin kilit noktalarına yerleşmelerini mümkün kılmaktadır.

Halbuki 20. yüzyılın başlarında, uygar ülkelerin birçoğunda, aile babası olmak niteliğinden yoksun, sözüne güvenilemeyen ve dürüst olmayan insanların, toplum hayatında saygı görmeleri şöyle dursun, onların hoşgörü ile karşılanmaları bile bahse konu olamazdı. Bugün ise, dürüst ve medeni cesaret sahibi birisi çıkar da, ahlâkı mazbut olmayanların işbaşına getirilmelerinin, milletçe en zayıf tarafımız olduğunu söylemeğe kalkarsa, derhal başkalarının özel hayatına karışmakla suçlanır ve faşistlikle damgalanır.

Zamanımızın insanlarının çoğunluğu, eğer ahlâk zayıflığını ve haksızlığı hoşgörü ile karlarlarsa, modern bir insan olacakları kuruntusundadırlar. Hâlbuki yaşadığımız bu ideoloji çağında, şahısların hayatlarının milletlerin gidişini etkilediği ve ahlâk düşkünlerinin bulundukları topluluklarda, daima bir beşinci kol meydana getirdikleri ya bilinmemekte veya bilinmezden gelinmektedir. İki kuşak arasında, mânevi kıymet ölçülerinin bu derece büyük bir aykırılık göstermesinin sebeplerinin, ahlâktan yoksun insanların, yalnız menfaat esasına dayanan ortak bir organizasyona gitmelerinde aramak lâzımdır.

Bütün dünya ‘basınında, radyosunda ve yayın organlarında, moral eksiklikleri yüzünden, aşağılık duygusunun pençesinde kıvranan ve birbirlerine kenetlenmiş durumda çalışan insanlar vardır. Bu insanlar, senelerden beri bir klik halinde birleşmiş durumdadırlar. Kendilerine engel olacaklarını bildikleri, ahlâklı ve dürüst insanların şeref ve haysiyetiyle oynarlar ve onları dile düşürmeğe uğraşan’lar. Bu şahıslar, kendileri ayarında olan ahlâktan yoksun mahlûkları topluma, “örnek insan” diye takdim ederler. Bu gibiler, topluma radikal bir rönesans getirebilecek her ahlâk ve ideal akımım boğmak için kesin kararlıdırlar. Son hedefleri ise, dünya ölçüsünde bir parçalanmayı gerçekleştirmektir. Bu davranışlarına da, sıkılmadan “ilericilik” adını verirler.

“Bir insanın özel hayatı kimseyi ilgilendirmez” sözünü bir kalkan gibi kullanırlar ve gerçekleri örtmeğe çalışırlar. Halbuki: “Ben şahıs olarak nasıl, yaşadığım toplumun bir modeli isem, toplumum da dünyanın bir örneğidir”’

Manevi Cihazlanma bugün, insan iradesine yeni bir istikamet verecek güçte organizasyon kurmuş ve dünya çapında manevi savaş trupları meydana getirmiştir. Bu suretle bir moral kalkınması sağlayarak, son yüzyılın materyalist ihtilâline cevap verecek bir inkılâbı gerçekleştirecek güce sahiptir.

William Penn şöyle diyor: “İnsanların, ya din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat sürmeye veya ahlâksızlığın lânetlenmiş bataklığında yüzmeye karar vermeleri lâzımdır.” Dünyamız insanları, bugün bu alanda bir karar vermek durumuyla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar.

BİR İNSAN MİLYONLARA YÖN VEREBİLİR

(*) Namık Kemâl bunu Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) için söylediği şu beyitle, veciz şekilde ifade etmiştir:

“Eder tedviri âlem bir mekkinin kuvvei azmi

Cihan titrer sebatı payı erbabı metanetten.”

Mânevi cihazlanma mensupları, bugünün dünyasında yaşayan diğer insanlardan iki hususta daha ileri bir durumda bulunmaktadırlar. Birincisi; onlar şahıs olarak, ilk önce kendilerinin neler yapması lâzım geldiğini ve sonra da toplum düzeninin nasıl olması icabettiğini kesin olarak bilirler. İkincisi ve önemlisi de, bu bilgilerinin bir zora veya bir teoriye değil bir tecrübeye ve inanca dayanmasıdır.

Frank Buchman, kendisine yön veren ilk hayat tecrübesini, genç yaşında geçirmişti. O zamanlar, büyük bir endüstri şehrinin işçi mahallesindeki ıslahevinde bulunan çocukların terbiyesini üzerine almıştı. Günün birinde, ıslâhevinin parasının azaldığı vakit, mütevelli heyetinin öteki altı üyesi, Frank Buchman’a iktisat yapmasını ve çocuklara daha az yiyecek vermesini söylediler. Frank Buchman bu teklifi kabul etmeyerek istifa etti.

Frank Buchman, altı mütevelli heyeti üyesinin bu davranışlarının bencil olduğu ve kendisinin ideale dayanan çabalarına yıkıcı bir darbe vurduğu duygusuna kapıldı. Kendisine çok acı gelen bu olay, onu yalnız hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış, ümitsizliğe sürükleyerek yatağa düşürmüştü. Zamanın şöhretli mütehassıs doktorlarına başvurdu. Kendisine her sabah bir sıcak ve arkasından bir de soğuk duş yapmasını tavsiye ettiler. Bu tavsiyeleri aylarca yerine getiren Buchman’da hiçbir iyilik belirtisi görülmüyordu.

Buchman, bu olayda kendisinin haklı olduğuna inandığı için, uzun bir zaman, yenemediği bir öfkenin pençesinde kıvrandı durdu. Birçok büyük devrimci, geçirdiği bu gibi acı tecrübeler sonucunda, bugünkünden başka vasıflara sahip olan insanların, toplumların ve milletlerin daha adaletli bir dünya yaratabilecekleri kanaatına varmışlardı. Buchman da, bu çeşit bir ruh hâletine yakalanmıştı. Buchman, uzun zamandan beri, pençesinde kıvrandığı bu acı duyguların sebebini araştırıyordu. Nihayet günün birinde, bu olayda dünyanın rahatsızlığından ve altı mütevelli heyetinin davranışlarından gayri kendisinin de suçlu olduğu inancına vardı. Kendi kendisine şöyle diyordu: “Eğer o altı kişi haksız karar vermişlerse, ben de yedinci olarak onlara kin beslediğim için haksızım.”

Buchman, dünyayı değiştirmek isteyip de, kendisini değiştirmeye hazır olmayan bir şahıs kadar, lüzumsuz ve reaksiyoner bir insan bulunamayacağını anlamıştı. Derhal mütevelli heyeti üyelerine altı mektup yazdı. Kendilerine uzun zamandan beri kin beslediğini belirterek af diledi. Aynı gün ikindi vakti, kendisiyle birlikte deniz kenarında gezintiye çıkan arkadaşı, Buchman’daki değişikliğin farkına vardı. Arkadaşı, Buchman’ın bütün bağlarından kurtuldu sebebini öğrenen arkadaşı, bu olaydan payının olduğunu ve hafiflediğini görüyordu. Bu değişikliğin düşen dersi aldı.

Frank Buchman, Birinci Dünya Savaşı sonrası silâhsızlanma konferansına katılmıştı. Bu sırada bir İngiliz generali, kendisine bir kart göndermişti. Bu kartın yukarı köşesinde bir kafa resmi vardı ve altında şu sözler yazılıydı: ‘’Allah, insanlara iki kulak bir ağız vermiştir. Acaba insanlar, neden bir söyleyip iki dinlemezler?..” Buchman, üzerinde büyük etki yapan ve onu derin düşüncelere sevkeden bu sözlerden şu sonuçları çıkardı:

Bu hasta dünyada, ilâhı adalete inanan ve bunu yaşantısında kendilerine rehber edenler, sağlıklı insanlardır.

Samimi ve dürüst insanlara, Cenâbı Hak doğru yolu ilham eder.

Din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat tarzı, insanlar ve milletler için en normal bir yaşantıdır.

Frank Buchman 1921 yılında, bir gece trenle seyahat ederken, bir düşünce açık olarak bütün benliğini sardı. İçinden bir ses kendisine, “Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!..” diyordu. Buchman için bunun mânası; kendisine iyi bir aylık gelir sağlayan, üniversitedeki öğretim görevini bırakması ve ömrünü yeni bir dünyanın kurulması uğruna adaması demekti. Buchman görevini bıraktı ve o tarihten itibaren bir santim bile aylık ücret almadı. Diğer birçok mânevi cihazlanma üyeleri de aynı durumda bulunmaktadırlar.

1838 yılında mânevi cihazlanma hareketi, dünya çapında bir önem kazandı ve o tarihten itibaren de, mukaddes bir düşüncenin öncüsü olarak, zaferden zafere koştu. Frank Buchman, seyahatlerinden birisinde, Karaorman bölgesine geldiği vakit şöyle diyordu: “Bütün dünya milletlerinde meydana gelecek ilk büyük hareket, manevi ve ruhi cihazlanma alanında olacaktır.”

İkinci Dünya Harbinden soma, Caux’daki mânevi cihazlanma konferansına 120 ülkeden 125.000 delege katılmıştı. Frank Buchman, bu konferans sırasında mânevi cihazlanma hakkında şunları söyledi:

“Mânevi cihazlanma, peşin bir hükmün ve şahsi çıkarın esiri olmayan her insanın hayatına karışır.

Mânevi cihazlanma, her sınıftan, her ırktan ve her milletten olan insanların —politik temayülleri ve dini inançları ne olursa olsun— bir fikir birliği etrafında toplanmalarını mümkün kılar.

Manevi cihazlanma, Allah’ın kullarına bahşettiği, ahlâklı ve inançlı bir hayatı şahıslara ve milletlere mal ederek, dünyayı içinde bulunduğu ruhi marazdan kurtarmak amacındadır.

Mânevi cihazlanma, gerek şahıslar ve gerek milletler için; dürüstlüğün, ruh temizliğinin, diğerkâmlığın ve sevginin sembolüdür.

Mânevi cihazlanma, insanları değiştirmek için lâzım olan kuvveti temsil eder. Bu insanlar, dostlarımız, düşmanlarımız, komşularımız olacağı gibi komşu ülkeler de olabilir.

Mânevi cihazlanma, herkes için yararlıdır. Fakat bizler için lüzumludur.

Mânevi cihazlanma vasıtasıyla, insanlar ve milletler bencilliğe ve bölünmelere karşı cihazlandırılmış olurlar.

Mânevi cihazlanma’nın ikili bir hedefi vardır. Birincisi ilk önce, insanların ve milletlerin din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayata erişmelerini sağlamaktır. İkinci olarak da, mânevi cephelerini müsbet bir hedefe yönelterek, moral çöküntülerinin ortadan kalkmasını temin etmektir.

Mânevi cihazlanma, dünyadaki bütün insanların kalblerine ve evlerine nüfuz etmelidir.

Manevi cihazlanma, zamanla, bütün nişanları ve dünyayı değiştirmeyi amaç edinen bir mukavemet yansıdır.”

Frank Buchman, çağımızda sürdürülen ideolojik savaş için şöyle diyor: “İdeolojik savaşlar, mukaddes kitaplarda, İlâhi emirlerin granit temellerini teşkil ediyordu. Bugün ise, birçok insana granit yerine şeker verilmektedir. Fakat bu usulle materyalizmin yenilmesi mümkün değildir. Mânevi cihazlanma, problemlerin esasına el atar ve günahları göz önüne serer. Ancak günahtan kurtulmak için insanların, günahtan nefret etmeleri onu tekrar işlememeleri, dürüst davranmaları ve işlenen günahlardan mümkün olanlarının düzeltilmesi için çaba harcamaları lâzımdır.”

Belki siz de, “Günah sözünü işitmek istemiyorum!..” diyebilirsiniz. Çok yazık!.. Hatasız insan olamayacağına göre, günahı saklamakla bir şey kazanılamaz. Günah işlendiği zaman, söylenmeli ve onu işleyenler pişmanlık duymalı ve nefsini ıslah etmek için gayret sarfedilmelidir.

Gerçi, bugün için bunlar bir mucize sayılabilir. Fakat bugün de, büyükbabalarınızın zamanında olduğu gibi, ibadet yerlerine gidip, ahlâk dersleri veren ve iyilik telkin eden âlim din adamlarını dinlemek ihtiyacım duymalıyız ve buna vakit ayırmalıyız. İşlenen günahlar ve suçlar üzerine, mümkün olduğu kadar çok şeyler işitmeliyiz, bunlardan da ders alarak, nefsimizi ıslah etmeğe ve birlik olmağa yönelmeliyiz.

Bu söylediklerimiz, dünün temel gerçekleri idi. Bugünün ise, en lüzumlu prensipleri olmalıdır. Bencillik, insanlar ve milletler arasında son sınırlara ulaşmış ve şahsi kazanç hırsıyla gözler kararmıştır. İşte, bu hallerin günlük yaşantının ayrılmaz bir parçası imiş gibi akıp gittiği bu zamanda, mânevi cihazlanma, sade ve basit dört umdesiyle bu akışa karşı çıkmaktadır.

Dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğergâmlığı ve sevgiyi düşünelim!.. İçinizden birçokları, belki, bu kavramlardan bir şeyler beklemeyebilir. Fakat yine de, fertleri ve toplumları manen cihazlandırmak için, onlara sade ve basit dört temel kıstası vermeliyiz.

Dürüstlük ile başlayalım!.. Bunun yurdumuzdaki görünümüne bir göz atalım: Dürüst olmayan iş adamlarının ve esnafın durumları nasıldır?.. Hilekârlık, karaborsacılık, korsanlık ve kaçakçılık almış yürümüştür. Bu durumu sürdürmek ve piyasaya hâkim olmak için, fedailer beslenmekte ve halkın sırtından bunlara milyonlara varan paralar ödenmektedir. Eskiden namussuzlar için, hiçbir kinişe iyi tek bir söz sarf edilmezdi. Bugün ise, azılı haydutlar itibar görmektedir.

Ya ruh temizliği!.. Belki siz dahi, “Bu husus herkesin kendi şahsını ilgilendirir” diyeceksiniz. Peki!.. Fakat bu hallerin toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisine ne diyeceksiniz?..

Ruh kirliliğinin birçok işletmelerde yaygın bir hal aldığı halk arasında ısrarla söylenmektedir. O derecede ki, buralarda vasıtalar gaye gibi gösterilmekte ve işçilerin özvarlıklarını kötüye kullanmaları, yıkıcı unsurlar tarafından sistemli bir şekilde organize edilmektedir*.

(*) 13. yüzyılın ortalarına doğru, Âhi Evran tarafından Kırşehir’de kurulan Ahilik kısa zamanda Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Üyelerinin; milli birlik ve beraberliği, karşılıklı sevgi ve saygıyı, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke saydığı bu kuruluş elbirliği, gönülbirliği ve kardaşlık havası içinde din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı sağlam yürekli düzenli bir toplum meydana getirmişti. Meslek sahibi sanatkârlardan ve esnaf kişilerden oluşan bu kuruluş, 19. yüzyılın başlarına kadar sapasağlam ayakta kalmış ve her mesleke özgü lonca’larda çalışma ve iş ahlâkı âdeta ibâdet mertebesine yükseltilmiştir. M. San

İnsanlar, moral çöküntüsünün pençesine düşmeden önce, sağduyularını kaybederler ve düşünceleri şaşkınlığa uğrar. Halk ise bu haller için, “çok fena” demekle yetinir fakat kimse, bu yaygın ruh kirliliğinin Önüne geçmek için çaba harcamaz. Hemen hiçbir kimsenin şifa aramadığı bu toplumun hali ne olacaktır?..

Parçalanmış aileler, ortada kalmış çocuklar, dejenere olmuş bir kültür ve çürümüş bir topluluk.

Diğerkâmlık ve sevginin ise, artık lâfı bile edilmemektedir. Bugünün insanları, ruh temizliğini, dürüstlüğü, diğerkâmlığı ve sevgiyi, modası geçmiş birer mefhum saymaktadırlar. İnsanlar, her şeyden önce, içinde yaşadıkları toplumun gidişine bakıp ona göre, kendilerine yön vermektedirler. Bu yüzden de, bütün dünya bugünkü hale düşmüş bulunmaktadır. Eğer ahlâk kurallarına bağlı ve erdemli hayat süren insanlara rastlarsanız ve size kucak açarlarsa, onlara sarılınız. İşte o zaman, şehrinizde bir kuvvet merkezi doğmuş olur ve bu yaratıcı gücü kimse görmezlikten gelemez.

İçinizden idealist olan birçoklarının, ümitlerinin gerçekleşememesi hattâ aile içinde bile karşılık görmemesi, çok acıdır. Bir vatandaş olarak yurt içinde, üstümüze düşen hizmetleri yerine getirmek zahmetine katlanmayız. Bütün bunları politikacıların yapmasını bekleriz ve sonra da bu rejimin adına “demokrasi” deriz.

Batmaya yüz tutan bir toplumun ilk önce sağduyusu yok olur ve düşünceleri iflâs eder.

Zamanımız insanları, sağa mı yoksa sola mı yönelmek icabettiği hususunda, karmakarışık düşünlere sapmaktadırlar. Fakat gerçekte, gideceğimiz yolun hak ve adalet yolu olduğunu idrâk etmeliyiz. Bu kavramlar, samimi olarak kafamıza yerleştiği zaman şaşkınlıktan kurtuluruz.

Eğer, içinde yüzdüğümüz moral çöküntüsüne bir deva bulamazsak, demokrasimizin düşeceği acıklı hali akıldan çıkarmamalıyız. İçimizden birçoklarının, şahsi işlerinden vakit ayıramadıklarını bahane ederek, halka karşı vazifelerini yapmamaları, bir mazeret sayılamayacağı gibi, onları mânevi mesuliyetten de kurtaramaz.

EĞRİ YOL VE DOĞRU YOL

Dr. Frank Buchman’ın, 81. yaş günü münasebetiyle, Haziran 1959 tarihinde, Manevi Cihazlanma Derneğinin zirve toplantısının açılışında yaptığı konuşma.

Bizler, içinde bulunduğumuz bu dünyada yaşamaya henüz hazır değiliz.”

Bu sözleri Sputnık’e karşı Atlas’ı uzaya gönderen dâhi söylüyordu. 400 bilim adamı ile 3500 yardımcısının başında bulunan bu dâhi, Ulusal Bilim Akademisi tatbikat yöneticisi Dr. Douglas Cornell’dir. Sözlerine şöyle devam etmektedir:

“Bugün teknoloji, öğle yemeği ile kokteyil zamanı arasındaki kısa sürede, yaşadığımız dünyanın yok edilmesi imkânlarını yaratmıştır. Ancak, bu korkunç realitenin suçunu, bilime ve teknolojiye yüklemek doğru değildir. Bu sorun, bugünün insanının bünyesinde yatmaktadır. Bunun için de, çağımıza lâyık insan tipinin yeniden yaratılması lâzımdır.”

Terörizme karşı koymanın, hattâ meydan okumanın bir eğri yolu bir de doğru yolu vardır. Asya milletlerinden birisinin ordusunu yetiştirmiş Amerikalı bir general şöyle diyor: “Ben, iyi yetiştirilmiş bir ordu ve düzgün bir ekonomi ile, terörizme karşı savaşmaya çalıştım. İyi asker yetiştirdim. Fakat onlara, terörizme üstün gelecek bir ideal aşılamayı başaramadım. Manevi Cihazlanma, bu ideali bünyesinde taşımakta ve doğru yolu göstermektedir.”

Biz insanlar, uzun yıllar hayatımızı geçirdiğimiz bu eğri yollan, artık normal yol olarak kabul edecek bir duruma gelmiş bulunmaktayız. Halbuki; dağılmış yuvalar, çökmüş tesisler, bölünmüş milletler ve bir türlü neticeye varamayan konferanslar hiç de normal sayılacak belirtiler değildir. Bunlar ancak, yanlış hareketlerin ve davranışların kaçınılmaz sonuçlarıdır. Birçoğumuz terörizmi lânetlemekteyiz. Fakat, bugün toplumumuzun içinde yüzdüğü bölünmelerin, kargaşalığın doğurduğu nefretin, açgözlülüğün, korkunun ve bencilliğin suçunu terörizme yüklemekle hiçbir şey kazanamayız. Terörist partisine asla girmeyecek olan milyonlarca insanın tuttuğu yol ve sürdüğü hayat tarzı ise, terörizme yeşil ışık tutmaktadır.

Moskova’da büyükelçi olarak bulunmuş Amerikan Deniz Harekâtı Başkam Amiral William H. Stanley bu gerçeği anlamış ve bütün dünyaya şu sözlerle duyurmuştur: “Amerika için, bugün artık seçilecek iki yol vardır ki o da ya mânevi cihazlanma yahut komünizmdir.”

Amerikan Stratejik Hava Kumandanlığına bağlı olan ve iki yıllık bir süre için 8000 kişilik bir kuvveti her onbeş dakikada bir alârma hazır durumda tutmakla yükümlü bulunan bir hava generali şöyle diyor: “Bana gönderilen gençler, demokrasinin ne olduğunu bilmezler. Onlar, diledikleri gibi yaşarlar. Terörizmin de ne olduğunu bilmezler. Anlamak için de hiçbir çaba harcamazlar. Bu konu onları ilgilendirmez bile. Ancak; atomik bir saldırıya karşı koymak için silâhlı hazırlık yaparken, hep birlikte, ruhumuzu da bu saldırıya karşı hazırlarız. Bu da hiç şüphesiz, mânevi cihazlanma yoluyla olmaktadır.”

Benim tuttuğum “doğru yol” değildir. Hattâ sizinki de “doğru yol” değildir. Doğru yol “Hak yolu”dur. Birçok insan, hürriyet ve demokrasi’yi “herkesin istediğini yapması” mânasına alır. Bu sakat düşünce ile de, herkes kararını kendisi verir ve kendi çizdiği yolu izler.

Analar ve babalar, diledikleri gibi yaşarlar. Çocuklarının kendilerini taklit ettiklerini görünce şaşarlar ve dehşete kapılırlar. Amerika’da 1959 yılında, bir milyondan fazla gencin çocuk mahkemeleri karşısına çıkacağı tahmin edilmektedir. Dağılmış yuvalar, ortada kalmış çocuklar bütün millete umutsuzluk saçmaktadır.

Bir grup genç Amerikalı, kendi hayat tecrübelerine dayanarak, “Yeni Amerikalı” adını taşıyan bir tiyatro eseri meydana koymuşlardır. Bu eserde; şahıslar arasındaki suçluluk, toplumlardaki yıkıcılık, ayrılmalar ve boşanmalar ele alınarak işlenilmekte ve Amerikan halkına bazı çözüm yolları gösterilmektedir. Genelkurmayın isteği üzerine, bu eser, bütün dünyadaki Amerikan deniz ve hava üslerinde ve tesislerinde ve yüksek okullarında sahneye konulmuştur. O sıralarda ünlü bir gazete şunları yazdı: “Bu tiyatro eseri, yürekleri sevinçle dolduracak, büyük ve itici bir kuvveti temsil etmektedir.” Bir şehrin belediye başkanı, bu temsili gördükten sonra şöyle diyordu: “Bu tiyatro eseri, şehrimizde yaşayan insanlara, şimdiye kadar, yeryüzüne gelen en sağlam sesi getirmiştir.” Bu tiyatronun gösterildiği başka bir şehrin belediye başkanı ise; “Bu eser, mutlaka, bütün Amerika’nın okullarında ve kolejlerinde gösterilmelidir.” demiştir.

ÇOK HAYRET VERİCİ OLAYLAR

Devlet adamları için dahi, doğru ve eğri yollar vardır. Halen Alman Dışişleri Bakanlığının yüksek dereceli memuru olan, daha önceleri Kanada Büyükelçiliğini yapmış bir zat, basına bir demeç vermişti. Bu demecinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Avrupa politikasındaki en şaşırtıcı olayın, Almanya ile Fransa arasında barışın ve daha da ileri gidilerek işbirliğinin kurulması olduğunu söylemiştir. Bu iki eski düşman arasında, böylece sürekli bir dostluğun kurulmasını sağlayan başlıca faktörün ise, manevi cihazlanmanın esprisi olduğunu belirtmiştir. Almanya Şansölyesi Dr. Adenhauer bana yazdığı mektuplardan birinde şu sözler vardı: “Mânevi cihazlanma hareketi genişleyip yayıldıkça, dünya barışını korumak için, başka çabalara lüzum kalmayacaktır. Çetin meselelerdeki uluslararası anlaşamamazlıkların giderilmesinde, şimdiden, manevi cihazlanmanın gözle görülemeyen etkili bir gücü vardır.”

Son onbeş yıl içinde, hemen bütün milletlerarası konferanslarda bulunmuş olan bir diplomat şöyle diyor: “Son aylarda meydana gelen üç olay diplomatları hayretlere düşürmüştür. Her üç olayda dahi, manevi cihazlanmanın umdelerini benimseyen şahıslar, bu çetin ve karmaşık problemleri çözümlemişlerdir.”

İlk olay Lübnan krizi idi. Dünyayı iki cepheye bölmek tehlikesini gösteren bu meseleyi, on Arap ulusundan meydana gelen birlik çözdü. Arap Birliği Genel Sekreteri, o sırada Mısır’da bulunuyordu. Genel Sekreter, kendisine Allah’tan geldiğine inandığı bir ilham ile derhal New York’a uçtu. Bu meselede en fazla mesuliyet yükünü omuzlarında taşıyan Genel Sekreter, orada bütün Arap devletlerinin birbirlerine karşı ihtilâf halinde bulunduklarını gördü. Diğer milletler de, Arap ülkelerine karşı, kendi aralarında bölünmüşlerdi. Arap ülkelerinin bir savaş alanı değil, barışa ulaşacak bir köprü olması lâzım geldiği kanaati, bir sabah Genel Sekreterde doğdu. Bütün temsilcileri bir araya topladı ve hepsinin kabul edebileceği bir çözüme varıncaya kadar birarada kaldılar. Varılan karar Birleşmiş Milletler’de oybirliğiyle kabul edildi. The Times, London, “Bir gece içerisinde, neredeyse mucizevi bir değişiklik sahneye kondu” diye yazdı.

ASYA’DA YENİ BİRLİK

İkinci olay, Asya’da yeni doğmakta olan birliktir. Bu birliğin söz götürmez işaretlerinden birini, Filipinler Başkanının Japonya ziyareti ve Japon Diyet Meclisinin kabul resmi teşkil etmektedir. Daha bir yıl öncesine kadar, böyle bir davranışın, iki ülke arasındaki nefret duygusu dolayısıyla, teşebbüs edenler için politik bir intihar sayılacağı düşünülmekte idi. Filipinler Başkanını kabul eden Japon Diyet Meclisi Başkanı, daha önce Filipinler’le barış anlaşmasını imzalamıştı. Bu zat şunları söylemiştir: “Son iki yıl içinde manevi cihazlanmanın esprisi, Japonlarla Filipinler arasındaki uzlaşmayı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Japonya’nın iktidardaki tek güçlü siyasi partisini de teröristlerin pençesine düşmekten kurtarmıştır. Bunun bir sonucu olarak da; Endonezya ve Vietnam ile yeni ilişkilerin kurulması ve Çin ile de anlaşmazlığın giderilmesi mümkün olmuştur. Şimdi de, Güney Kore ile Kuzey Kore’nin birleşmesini gerçekleştirecek teşebbüslere girişilmiştir.” Filipinler Devlet Başkanı, bu açıklamalara karşı; “Geçmiş yıların acı hâtıraları, şefkat ve müsamaha duygularıyla ortadan silinmiştir.” cevabını vermiştir.

New York World Telegram gazetesi şu yorumu yapmıştır: “Filipin Devlet Başkanı’nın Japonya ziyareti, İkinci Dünya Savaşı sonrasının, tarihi bir dönüm noktasını meydana getirmiştir.”

KIBRIS OLAYI

En sonuncusu Kıbrıs olayıdır. Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs olayına, uzun süre boş yere bir çözüm yolu aramış olan komitenin başkam Asyalı büyükelçi beni ziyarete gelmişti. “Kıbrıs problemi çözülmeden kalırsa, Avrupa birliği gölgelenecektir. Bundan başka bu mesele, Avrupa’da bir savaşın bile çıkmasına bir sebep teşkil edebilir.” diyordu. Fakat bu çözüm; İngilizler, Yunanlılar ve Türkler tarafından getirildi. Bütün taraflar, işleri yürütmekte yanlış yol seçtiklerini dürüst bir şekilde kabul ettiler. Bu da mânevi cihazlanma’nın bir zaferi oldu. Bir İngiliz parlementeri, bir kısım Kıbrıslı liderleri görmeye gitti, iyi niyetle, kendisinin ve ülkesinin hangi noktalarda yanlışlık yaptığını tesbit ederek bunları kabul etti. Bir Yunanlı lider Londra’ya gelerek, yetkililere, Kıbrıs’ta geçen acı olaylardan ve dökülen kanlardan dolayı duyduğu üzüntüyü belirtti. Bir Türk gazetecisi Atina’ya giderek, bütün Yunan gazetelerinde çıkan makalesinde, Türklerin ve Yunanlıların birbirlerine düşman olarak değil dost olarak yaşamaları lâzım geldiğini yazdı. New York Times gazetesi bu sonucu; “Bütün münevver devlet adamlarına örnek teşkil edecek bir olay” diye yorumladı. Bu olay, aynı zamanda, bizim fazla çalışmaktan yorulmuş ve espritüel güçlerini kaybetmiş devlet adamlarımıza bir ibret levhası olmalıdır.

AFRİKA İÇİN TEK ÜMİT

Çok tecrübeli bir diplomat, bana şunları söyledi: “Afrika’nın her yerinde, gördükleri beyazlara —buradan ne zaman gideceksiniz?..— diye sorarlar. Halbuki aynı Afrika’nın her yerinde, manevi cihazlanma üyelerinden beyaz kadın ve erkekleri gördükleri zaman —ne vakit tekrar geleceksiniz?..— diye sorarlar.” Gana Başbakanı Nkrumah, Doğu Nijerya’yı resmen ziyaret etmişti. Doğu Nijerya Başkanı dostum Dr. Azikiwe bu fırsattan istifade ederek, misafirine özgürlük filmini göstermişti. Bütün dünyaya seslenen bu filim, Afrikalılar tarafından yazılmış ve filme alınmıştır. Filmin mevzuunu; özgürlüğüne yeni kavuşmuş genç bir ulusun, terörizmin pençesine düşerek, yok olmaya doğru sürüklenirken, doğru yolu nasıl bulup da birleşerek kurtulduğu teşkil etmektedir. Daha sonra, Başbakan Dr. Azikiwe, 36 milyonluk Nijerya halkına şunları söylemişti: “Biz Afrikalılar, özgür kadın ve erkeklerden meydana gelen, nefretten, korkudan ve açgözlülükten uzak bir Afrika kurmalıyız.”

Batı Afrika’nın en büyük üniversitelerinin bulunduğu Ibadan şehir gazetesinde şu başlık okunuyordu: “Manevi Cihazlanma tek ümidimizdir.” Adı geçen bu film, Güney Afrika’nın büyük şehirlerinde halka gösterildi. Capetownda film halka §u sözlerle takdim edildi: Bizler, özgür ülkelerde, hedefe varmak için en etkili silâhın, halka doğru yolu göstermek olduğuna inanıyoruz.” Güney Afrika’daki Afrikalı öğretmenlerin eski başkanı olan zat, bu filmde başrolü almıştı. Filmin sonunda, ekranın önünde durarak, film çevrilirken rol icabı giydiği muhteşem elbiselerle halka hitab etmektedir. Salonda bulunan beyazlar, bir Afrikalıyı, bir Afrikalı hatibi, muhtemelen ömürlerinde ilk defa dinlemektedirler. Filmin gösterildiği sürece, hemen her gece, dinleyiciler konuşmacının etrafım sararak, gelecek yaşantıları boyunca ve Afrika’nın geleceğinde, doğru yolu bulmak için neler yapmaları ve nasıl davranmaları lâzım geldiği hakkında, onu sual yağmuruna tutmaktadırlar.

DÜNYA İÇİN SÜRDÜRÜLEN KAVGA

Colwell adında üç genç Amerikalı kardeş, her gösteride şarkı söylerler. Hollywood ile yaptıkları mukaveleyi bozan bu üç kardeş, pek az Güney Afrikalının başarabildiği bir şeyi yapmışlardır. Güney Afrika dilinde söyledikleri şarkılarla, yalnız Güney Afrika’nın uyanışında ve başkaldırmasında etkili olmakla kalmamışlar, aynı zamanda bütün Afrika ve Asya’nın özgürlüğü için çaba harcayan liderlerinin üzerinde de etkili olmuşlardır. Güney Afrika’nın özgürlüğe kavuşması için, hayatlarını feda edeceklerini söyleyen bu gençler, halkın dertlerine çözüm yolu bulunmasına Hollywood’ın yardım etmesini istemektedirler. Kaliforniya’da yaşadıkları şehrin belediye başkam, bu üç kardeş için şunları söylemektedir: “Bu üç genç Amerikalı şarkıcı, Amerika’nın savunmasına katkıda bulunmaktadırlar.”

Aslında bu üç genç, bütün dünya için yapılması lâzımgelen kavga’nın mesuliyetini yüklenmiş bulunmaktadırlar. Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ve Amerika’daki anneleri düşünelim!.. Bu anneler; batıda çevrilen birtakım değersiz filmlerin etkileri altında, yanlış yollara sapan çocuklarının akıbeti için ağlamaktadırlar. Walt Disney’in sihirli kameramanı Richard Tegström özgürlük filmini çekmek üzere Afrika’ya gitmişti. Oralarda gördüğü filmleri anlatırken; “Mai-Siyah Afrika gecelerinde beyaz perdede, Batı uygarlığının film üretiminin kokmuş tortularının ve posalarının her gece savunmasız masum ve genç Afrikalılara nasıl sunulduğunu gördüm.” diyordu.

The Crowning Experience filminin çekimini sürdüren Tegström, bu film için, zenci bir köle ana ve babadan doğan Mary McLeod Bethune’nin hayatından ilham almıştır. Bu kadın, Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanlığı Müşavirliğine kadar yükselmiştir. Mary, mânevi Cihazlanma için şunları söylemektedir: “Çağımızın bu büyük ve birleştirici gücünün bir parçasını teşkil etmek şerefine nail olmak, benim için hayatın en yüksek zirvesine tekabül etmektedir.” Crowning Experience, Güneyde, tiyatro oyunu olarak aralıksız dört ay oynamıştır. Washington’da National Tiyatroda, 123 seneden beri beklenen rekoru kıracak şekilde uzun bir zaman gösterilmiştir. Atlantalı bir gazeteci bu piyes için, “Güneyde, şimdiye kadar yaşanmış en büyük olay” demiştir. Tegström şöyle diyor: “Bu nitelikte filmlerin çekilmesi, insanlığın ve dünyanın, bugün için muhtaç olduğu ve gelecek için ihtiyaç duyacağı şeyleri bilenlerin ve anlayanların, eli ile olmalıdır.”

Burma’nın büyük devlet adamı U. Nu beni görmeye gelmişti. Sohbetimiz sırasında, devlet adamlarının, insanları, tıpkı matbu bir kitap gibi okuyabilmeleri icabettiği üzerinde durduk. Maraza teşhis koyabilecek ve tedavi edebilecek kabiliyetteki devlet adamlarının, her türlü yozluğa ve yıkıcılığa karşı koymaları gerektiğini belirttik. Ancak bu suretle, milletlerin yanlış yollara sapmaktan alıkonacakları sonucuna vardık. Etraflarında, temiz ellerle saf kalplerin sahipleri kadın ve erkekleri yaratacak ve onlara yozlaşmamayı öğretecek liderler üzerinde durduk. İdeolojik çabalara ışık tutacak ve doğru yolu gösterecek idealistlerden söz ettik.

Japonya’yı ziyaret ettiği zaman U. Nu’yu, .Japon, Filipinler ve Vietnam başbakanları ile mânevi cihazlanma üyeleri karşılamışlardı. Mânevi cihazlanma derneğinin gayesi, milletleri, moral yönünden, tepeden tırnağa kadar cihazlandırmaktır. Bu derneğin Japonya’da kullandığı vasıtalardan birisi de endüstrileşmiş çağdaş Japonya’nın kurucularından bir zatın torununun oğlu tarafından yazılan bir tiyatrodur. Bu eser özellikle, hükümet adamlarını, her partiden politikacıları, endüstri ve işçi liderlerini de almaktadır. Bu zevatın; para ile satın alınabilecekleri gibi, mevki hırsı veya birtakım iptilâları yüzünden, terörist stratejisinin ağına düşebilecekleri veya yara alacakları temalını işlemektedir. İçten gelen samimi üslûp ile kaleme alman, esasa korkusuzca dokunan ve doğru yolu gösteren bu eser, bütün halk tarafından alkışlanmaktadır.

Yeni kurulacak bir dünya için, lider mevkiinde ve durumunda bulunanlar gönül rızasıyla, içten gelen bir istek ve inançla Hak Yolu’nu seçerlerse, ancak o zaman insanlık birliğe kavuşabilir. Bu birliğin kadınları ve erkekleri, nefreti ve korkusu bulunmayan ve açgözlü olmayan devlet adamlarını ve idarecileri yetiştirirler. Bu liderler, devlet adamları ve idareciler ortak bir fikir etrafında toplanarak, kendilerini bu ideale vakfederler. Ve dünyanın kurtuluşu da ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

Devlet adamları için de bir yanlış ve bir de doğru yol vardır. İnsanlardaki korku, nefret ve açgözlülük yok edildiği zaman, ulusların ve uluslararası en karmaşık problemlerin bile çözümlendiğini manevi cihazlanma defalarla ispat etmiştir.

Gözlerimizin önündeki panorama budur! Bu kadar basit olmasına rağmen birçoğumuzun göremediği gerçek budur! Bunları görmesek veya görmezden gelsek bile yine de onsuz yapamayız. İşte bilmekliğimiz lâzım gelen esas gerçek budur.

*************

Kaynak: DR. PAUL KAMPBELL — PETER HOWARD, İnsanları Değiştirme Sanatı, Çeviren: Mithat SAN(Eski Ulaştırma Bakanı) Mânevi Cihazlanma Derneği Yayınları: 9, Ankara — 1977

************

MANEVİ CİHAZLANMA DERNEĞİ/Aytunç ALTINDAL

Neo-Naziler Türkiye’de!

Aytunç Altındal, ‘derneğin Türkiye kanadında, Nazizmin babası gizli Thule örgütüyle ilişkili Almanlar ve Avusturyalılar vardı. Dernek, 60’larda ordu içinde etkiliydi’ diyor. 1995 yılında Aktüel dergisinin 229. sayısında yayınlanan dosyada ilginç iddialar yer alıyor:

İsviçre’de, Montrö yakınlarındaki Caux kentinde tarihi bir şato… Umberto Eco’nun romanından çekilen “Gülün Adi” filminin sahnelerini andıran bir Ortaçağ dekoru. 1500 kişilik dev salonlar, antikalarla dolu uzun koridorlar. Ve ortalıkta dolaşan siyah cübbelerinin arasında kollarını kavuşturmuş; yaşlı papazlar… Burası bir kilise değil, Hiristiyanlık üzerine ulaslararası çalışmalarıyla tanınan, araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’a göre “Moral Re-Armament”in, yani “Manevi Cihazlanma Derneği”nin karargâhı.

SON TOPLANTI 1994’TE

Altındal’a göre, bu karargâhta uzun yıllar çeşitli Türkler eğitim gördü. Son olarak da, l994’te ünlü bir kadın reklamcının organizasyonuyla, 20 başarılı Türk gazetecisi bir hafta ağırlandılar. Papazlar, Türk gazetecilerinin ayaklarını bile yıkadı…

“Tüm bunlarda ne var?” denebilir. Altındal’a göre ise, “Çok şey var”:

AB’NİN FİKİR BABALARI

“1920’de bir rahip tarafından kurulan bu dernek, 1936’da İngiliz İstihbaratı’nca gizli Nazi sempatizanı olmakla suçlandı. Yıkıcı faaliyetlerle bulunmakla da… İngilizler, derneği ‘Beşinci Kol faaliyetlerinde bulunan ‘yıkıcı kuruluşlar listesi’nin en başındaki ilk üçe soktular. Dernek, Hitler’in yenilgisinden sonra 1945’te Fransız ve Alman önde gelenlerini gizlice buluşturarak, 5 yılda 3 bin kişiyi bir araya getirdi. Avrupa Topluluğu’nun da nüvesi bu görüşmelerde atıldı. Derneğin ilkesi, Hiristiyan ahlakının üstünlüğü çerçevesinde katolikleri, protestanları ve Ortodoksları birleştirmekti…”

Aytunç Altındal, derneğin bugün de çok etkin olduğunu ileri sürüyor:

“Manevi Cihazlanma Amerika’da en etkili kurumlardan biridir. Bill Clinton yönetiminde çok etkilidir. Butros Gali, Zbigniew Brzezinski gibi ünlü şahsiyetler de derneği övüyor ve Clinton’dan özellikle İslam ve AT konusunda örgütle temas halinde olmasını istiyorlar. Yakın bir gelecekte derneğin Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde arabuluculuk görevine soyunduğunu görürseniz, hiç şaşırmayın!”

ÖNEMLİ TÜRKLER DE ‘CİHAZLANMIŞ’

Aytunç Altındal bu iddialarını Sabah’ta yayınladığı “Mitler Doğmadan Önce” yazı dizisinde, “Türkiye ve Ortodokslar” adlı kitabında ve Aktüel’le yaptığı söyleşide dile getirdi. Altındal’a göre derneğin bir de Türkiye kolu vardı. “1950’lerde Neo-Nazi hareketler yeni isimler aldılar. 54-55’lerde İstanbul’u ve büyük şehirleri güzelleştirme dernekleri sardı. Birçok işadamının Avrupa ve İsviçre ile bağlantıları, bu dernekler aracılığıyla oldu” diyen Altındal. Türkiye’de Manevi Cihazlanma Derneği’nin de kurulduğunu açıkladı:

’27 MAYIS’TA ETKİLİ OLDULAR’

“Dernek, Caux’daki şatoda eğitilmiş Türkler tarafından 1958’de Ankara’da kuruldu. 40 kişilik kurucu kadrosunun toplantıları Bulvar Palas’ta yapılırdı. Derneğin onursal başkanı, dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dı. Ünlü mason Ekrem Tok ve İstanbul’da yaşayan bazı Alman, Avusturyalı ve Polonyalılar da üyeler arasındaydı. Bunların bir kısmı, geçmişte Nazi Partisi’nin babası olan gizli Thule örgütüyle sıkı ilişkileri olan kişilerdi. 27 Mayıs’ta çok etkili oldular. Dernek, Fener Patrikhanesi’ne Vatikan gibi ‘Devlet içinde devlet’ statüsü verdirmek için uğraştı, Menderes’e tavsiyede bulundu. 60’larda ordu içinde de etkiliydi…”

Aktüel, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Dernekler Masası’ndan derneğin kayıtlarını araştırdı. Aldığımız cevap, “Dernek 1967’de feshedilmiş. Evrakları da SEKA’ya gönderilmiş” oldu…

Manevi Cihazlanma Derneği’nin kurucu listesine ulaşmak mümkün olamadı. Kurucuların çoğunun yaşamadığını da öğrendik. Ama derneği çok iyi hatırlayan biri vardı: 27 Mayıs döneminin devrimci gençlik lideri Dr. Memduh Eren. 12 Mart döneminde sol cunta davalarından yargılanan ve ağır işkenceler gören Eren, dernekle ilgili duyduklarını şöyle anlattı:

CELİL PAŞA VE İKİ YAHUDİ AİLE

“Dönemin ihtilalci subaylarından, rahmetli Celil Gürkan Paşa’nın en yakın dostlarındandım. Paşa ve eşi 1972’de bana derneğin kendileriyle ilgilendiğini anlattılar. 1960’da; ihtilalden 10 gün sonra Celil Paşa Kıbrıs’ta görevli iken, İstanbul’dan komsuları olan iki Yahudi aile ziyaretlerine geliyor. Ve birlikte İsviçre seyahati yapmayı teklif ediyorlar. Paşa ‘Mümkün değil. İhtilal oldu, görevimi terkedemem’ diyor. Bunun üzerine İstanbul’daki 1. Ordu Komutanının telefon emriyle Celil Gürkan’a 3 ay izin çıkartılıyor. Gürkan ve eşi, Yahudi ailelerle beraber İsviçre’deki derneğin şatosuna gidiyor. Orada 15 gün boyunca, günde 6 saat ders altında, beyin yıkamaya maruz kalıyorlar. Sonunda da “Spor elbisesi alacağız’ diye şatodan kaçıp Paris’e, yakınlarının yanına gidiyorlar…”

NAZİ LİDERİ TÜRKİYE’DE Mİ SAKLANDI?

Altındal’ın Sabah’taki dizisinde ortaya attığı bir çarpıcı iddia da, Hitler’e ve Nazi partisine kaynaklık eden gizli Thule örgütünün liderinin, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi yenilgisinin ardından, “ölü” gösterilerek yıllarca Türkiye’de saklandığı… Peki Manevi Cihazlanma Derneği ile bu liderin gizlenmesi arasında bir bağlantı var mı? “İki olay paralellik arzeder” diyor Altındal. “Thule’nin lideri Rudolf von Sebottendorf, 1945-1957 arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ tarafından korundu. Balıkesir ve Adana’da saklandı” diye de ekliyor. Peki saklayanlar kim? “Beni fazla zorlamayın. Ben de hir kitap yazıyorum. Önümüzdeki günlerde ABD’de çıkacak kitabımda bazi şeyleri açıklayacağım” diyerek bu soruyu yanıtlamıyor.

Aytunç Altındal’a, “Hem ‘Dernek Nazi sempatizani’ diyorsunuz, hem de üyeler arasinda Masonların da bulunduğunu söylüyorsunuz. Bu çelişkili değil mi? Yahudilikle masonluk arasında bir ilişki yok mu?” diye soruyoruz. Buna cevabı da şöyle:

“Dernek Yahudi aleyhtarıdır. Bünyesine hiç Yahudi almamıştı. Türkiye’deki şubesinde de Yahudi yoktu. Ayrica sanıldığınin aksine Yahudiler Masonları değil. Masonlar Yahudileri kullanır. Almanya’daki 24 bin masondan, sadece 400’ü Yahudidir…”

Dünyayı yönetenler arasında gerçekten insanlığın bilmediği gizli örgütler de mi var? Bunların kolları Türkiye’ye de mi uzanıyor? Aytunç Altındal’ın bu sorulara cevabı “Evet!”. Bu cevabın daha somut kanıtlarını öğrenmek için ise, ABD’de çıkacak kitabı beklemek gerekecek anlaşılan…

MİT ESKİ DAİRE BAŞKANI MAHİR KAYNAK:

“Neo Nazizm’in arkasında ABD var!”

Aytunç Altındal’ın ortaya attığı, son yılların bu en çarpıcı komplo teorisi hakkında, bir başka komplo teorileri uzmanı olan Prof. Mahir Kaynak’ın da görüşünü aldık. Kaynak, teoriyi kısmen doğrulayarak şunları ekledi:

“2. Dünya Savaşından sonra Alman gizli servisinin artıklarını Amerika devraldı. Bu kadroların büyük bölümünü Güney Amerika’ya kaçırdılar. Hatta buna ‘Odessa Operasyonu’ adı verildi. ABD’nin Güney Amerika’daki operasyonlarını bunlar yürüttüler. Bunlar, yenik, esir ve suçlu eski Nazilerdir. Ve Amerika bunları istediği gibi kullanır. Çünkü istendiği an idam edilebilirler!

Neo-Nazizm’i de Almanya’nın hareket alanını sınırlamak için ABD hortlattı. Şu anda Alman gizli servisi, Nazi aleyhtarı ve sosyal demokrat ağırlıklıdir.”

Osman Aytun Altındal Kimdir?

Lise yıllarında, okuduğu Kabataş Lisesi’ni kundaklama teşebbüsünden, bugünün uluslararası din uzmanlığına uzanan ilginç bir hayat çizgisi var Aytunç Altındal’ın. 1970’lerde TKP’nin “Bizim Radyo”su onu “Atatürk’ün kurdurduğu sahte TKP’nin üyesi” olmakla suçlarken, Marksist dergiler çıkartıyordu. Son yıllarda ise Refah Partisi’ne ve askerlere yakınlığıyla göze çarpıyor. Altındal, yılın yarısını ABD’de geçiriyor, Hiristiyanlıkla ilgili çalışmalar yapıyor.

HİTLER’İN ARKASINDAKİ ADAM SEBOTTENDORF’UN TÜRKİYE GÜNLERİ

Nazizmin kurucusu, Türkiye’de saklanmış 1912’de kurulan gizli Thule örgütü, Aytunç Altındal’a göre Hitler’in ve Nazizmin babasıydı. Hitler’i siyasete sokan, yükselten ve ona mali destek bulan da Thule’ydi. Gamalı haçlı Nazi bayrağını bile Thule hazırlamıştı. Bu örgütün lideri Baron Rudolf von Sebottendorftu. 1875’te dogan “Baron”, aslında bir isçinin oğluydu. Ama 1910’larda bir soylu Alman ailesi tarafından evlat edinilerek “Baron” sıfatını kazanmıştı. Nazi Partisi’nin ilk hali olan Alman İşçi Partisi’ni de Baron ve örgütü kurmuştu.

Alman tarihçileri “Baron 1934’te Hitler’le çelişkiye düştü ve öldürüldü” dedilerse de, ölmemiş ve İstanbul’a kaçırılarak 1934-45 yılları arasında Alman istihbaratı görevlisi olarak çalışmıştı. Burada Taksim ve Teşvikiye’de yaşamış, Türk önde gelenleriyle dostluklar kurmuştu.

İngilizler “1945’te Almanya teslim olunca baron intihar etti” diyorlardı. Aytunç Altındal ise tersi görüşteydi: “Baronun hayatını araştırdım. Ve Baronun ‘öldüğü’ söylenen tarihten 12 yıl sonra, bir başka soyadı ile 1957’de Balikesir’den Antalya’ya gelen 3 kişilik bir Alman heyetinde yer aldığını, Antalya’da iki gece Cumhuriyet Oteli’nde kalarak Adana’ya geçtiğini saptadım. Sebottendorf’un 1945-57 yılları arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ce korunduğu sanılıyor…”

Ya Manevi Cihazlanma Derneği? Onun burada rolü var mı? Altındal, “Detayları kitabımda yazacağım” diyor Ama “Dernekle Sebottendorf arasında paralellik var’ demekten de kendini alamıyor…

Erişim: http://kaleburc.blogcu.com/manevi-cihazlanma-dernegi/1358999

******

MANEVİ CİHAZLANMA CEMİYETİ

[SONER YALÇIN]- Hürriyet – 26 Nisan 2009

Ömer Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.

Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, “halifesi” oldu.

Zamanla kendi dergâhını kurdu. “Şeyh” oldu.

1942’de “İlahiyat Kültür Derneği“ni kurdu.

Amacı “dinlerarası diyalog” idi.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.

Rahip Buchman ABD’de 1929 yılında “Manevi Cihazlanma Cemiyeti“ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim…

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti.

Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı.

Yaptığı konuşmayı İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi kitabına aldı:

“Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkanlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir.”

İsviçre’deki toplantının nedeni “diyalog” idi ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore’ye gönderilmesini savunan kitap yazdı.

“Kore Savaşı’na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret.”

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Uzatmayayım…

Görüldüğü gibi “cemaatlerin” dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, “soğuk savaşın piyonu” haline geliveriyorlardı.

Demem o ki:

Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden “cemaat” olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız.

Erişim: http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/7598-manevi-cihazlanma-cemiyeti.html

KORKUYU YÖNETMEK


GÜNEYDOĞU’DA SİYASİ ÇÖZÜM ARAYIŞLARININ İDEOLOJİK KÖKENLERİ

Türkiye’nin son yıllarda gündemi en fazla dolduran husus, hiç kuşkusuz Güneydoğu’da yaşanan ve sürekli tırmanma gösteren PKK terörüdür. Terör örgütü, eylemlerin temel unsur olarak Güneydoğulu gençleri kullanmaktaydı. Bölgedeki ailelerin önemli bir kısmı, genç çocuklarının terör malzemesi olarak kullanılmasına engel olmak üzere, onları ülkenin Batı bölgelerindeki büyük kentlere göndermişlerdir. Böyle bir imkânı bulamayan dağlık ve kırsal alanlardaki ailelerin genç çocuklarının teröre zorla katılması sonucunda bu kaynağın aşırı bir şekilde kullanılmasıyla da son on yıl içerisinde PKK terör örgütü, yeterli eylem malzemesi olan insan bulmakta güçlük çekmekteydi. İşte tam böyle bir zamanda, başta Amerikan ve Almanya olmak üzere Batılı ülkeler, PKK terörüne karşı tedbirler alarak, bölge üzerinde operasyonlarında ve müdahalelerinde, başka dinamikleri kullanma stratejisine yöneldiler.

Batının, Türkiye’nin, dünyada çok önemli değişmelerin ve gelişmelerin olduğu bir zamanda, yoğun iç sorunlarla uğraşarak enerjisini ve gücünü bu alanda harcamasına yöneltilmesi çerçevesinde ortaya attığı yeni kavramlar içerisinde en ilgi çekici olanı “Siyasi çözüm” şeklindeki, ne anlama geldiği tam olarak anlaşılamayan, şimdilik içi boş bırakılmış, muğlak ve belirsiz bir ’’sihirli formüldür”.

“Siyasi çözüm” konusunda yakın bir zamanda Türkiye’de, başta iletişim araçları olmak üzere, birçok siyasi parti ve derneklerin faaliyetleri ile çeşitli kuruluşların çalışmalarında, bir kaşık suda fırtınalar koparılmaya başlandığını hep birlikte göreceğiz. Şimdilik, “siyasi çözüm” ün ne olduğu, kasıtlı olarak toplumun ve kamuoyunun bilgisinden saklanıyor. Çünkü, ilgili kaynaklar, toplumun öncelikle bu kavramın sihrine ve büyüsüne alışmasını beklemektedirler. Toplumun yöneticileri ve ülkedeki bu konuda duyarlı kamuoyu, belirli ölçülerde bu çerçevesi henüz doldurulamamış olan formüle alıştıktan sonra, peteğin içi yavaş yavaş doldurulmaya çalışılacak ve bu hususta “zihinsel planda” bir terör estirilecektir.

Batının Güneydoğu ile ilgili yeni stratejisinde, Türkiye’de kendisine bulacağı en önemli yandaş grupları, ideolojik yapılarında var olan bazı evrensellik özellikleri bakımından Marksistler, kapitalistler ve fundamantalistlerdir. Görünüşte tam birbirlerinin zıttı olan hem teoride, hem de uygulamada birbirinin can düşmanı gibi gözüken bu düşünce akımlarının, Türkiye’nin bölünmesi ve Türk devletinin yıkılması hususunda çok ilgi çekici ve çarpıcı bir işbirliği ve dayanışma sergiledikleri gözlenmektedir. Bu çerçevede Marksist, kapitalist, ve fundamandalist düşüncelerin ideolojik yapılanmaları ve temel dinamikleri hakkında kısa bir analiz, konunun daha açık anlatılmasına ve açıklanmasına katkıda bulunacaktır.

Marksist düşüncenin temelinde, “diyalektik” yani “ceddeleşme” kavramı vardır. Tarihi diyalektiğe göre, insanlar ve toplumlar günümüze kadar, birbirleriyle mücadele ederek, kavga yaparak ve savaşarak gelmişlerdir. Marksizm’in öngörülerine göre, toplumların tarihi macerası, toplayıcılık, avcılık, kölelik, feodalite ve kapitalizm aşamalarıyla kendini göstermektedir. Her önceki toplum yapısı, bir sonraki tarafından yıkılmış ve sona erdirilmiştir. Marksizm’in iddiasına göre, bütün bu ceddeleşmeler zinciri, komünizmin aşamasıyla son bulacaktır. Komünizmin, mutlu bir son olarak insanlar ve sınıflar arası mücadeleyi sona erdirmesinde ise en önemli engel devlet olarak görülmektedir. Bu anlamda, Marksist düşüncenin hep özlemini çektiği “proleterya ihtilalinin” kopmaması ve kominizim aşamasına ulaşılmasının, dolayısıyla Marksist şemanın gerçekleşmemesinin tek sorumlusu güçlü devlet olgusudur. Bu bakımdan bütün Marksistlerin bilinçaltı devlet düşmanlığı ile doludur. Türkiye bağlamında konuyu değerlendirecek olursak, ülkemizde Marksist düşünce akımı, birçok türevi ile birlikte, Türk devletini zayıflatacak ve güçsüz bırakacak bütün hareketlere destek vermektedir. Marksistler ülkedeki ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlerin fikir öncülüğünü yaptıkları gibi, bilinçaltlarında var olan devlet düşmanlığı ile de “siyasi çözüm” formüllerinin mucitliğini ve en hızlı savunuculuğunu yapmayı sürdüreceklerdir.

Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusundaki en duyarsız sosyal kesimin ikinci grubu, kapitalist düşünceyi, temsil eden kişilerdir. Batı toplumlarında büyük bir sosyallik hamlesi yaparak toplumla bütünleşmeyi sağlayan iş çevreleri çoğunlukta iken, Türkiye’deki kapitalist sınıf, halen 19. yüzyıl kapitalist düşüncesinden kurtulmuş değildir. 19. yüzyıl kapitalizminin temel felsefesi, ne pahasına olursa olsun maksimum (en fazla) kârı elde etmektedir. Ayrıca, maksimum kârı elde etme yönündeki bütün çabalar da, kapitalistlerin en doğal ve meşru hakları olarak görülür. Bu çerçevede “sermaye” nin vatanı ve devleti de olmaz. “Sermaye’nin tek vatanın ve devleti vardır, o da “maksimum kâr”dır. Batı toplumlarında iş çevreleri ve girişimci sınıf, “sermaye’nin sınır tanımazlığından çok, bulunduğu iç ve dış çevre şartları çerçevesinde bir uzlaşmaya öncelik vererek “optium kâr” anlayışına yönelmiş iken, gelişmekte olan bir ülke konumundaki ülkemiz kapitalist kesiminin -toplumsal uzlaşmaya yönelik küçük bir grup hariççoğunlukla hali hazırda böyle bir zihinsel ve kültürel sıçramayı gerçekleştirememiş oldukları gözlenmektedir. Kapitalistlerin Güneydoğu hakkındaki düşünceleri ve teklifleri hep bu “maksimum kâr” motifi üzerinde kuruludur. Ülkenin önemli kaynaklarının, Güneydoğu’ya aktarılarak ekonomik davranılmadığı biçiminde, açıkça söylenemeyen ve ifade edilmeyen, ama bilinçaltlarında saklı tuttukları, bazı ön yargılar vardır.Bazı kapitalistlerin söylediklerinden hareket ederek, söylemedikleri ve sakladıkları düşüncelere ulaşmak mümkündür, işte bu konuda bazı söylenenler: “PKK örgütüne Güneydoğu’da üç il verilebilir’’, “Nu mutlu Türkiyelim diyelim”, “Türkiye, Kürt kimliği üzerine siyasi parti kurulmasına izin vermelidir” v.b. gibi. Öyle anlaşılıyor ki, kapitalist kesimin önemli bir kısmı, Güneydoğu’nun ekonomik geriliğini, Türkiye’nin üzerinde bir kambur gibi görüyor ve olayları bu açıdan değerlendirerek, bölünme ve ayrılma sürecinin ilk adımı “siyasal çözüm” formülünü hararetle savunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti ibaresinin sözlü ifadesinde PKK’nın geliştirdiği bir “T.C.” söyleyiş biçimini, ısrarla tekrarlayan ve vatanın bölünmesi konusunda en yoğun çalışmaları sürdürten sac ayağının üçüncüsü, fundamantalist eğilimlerdir. İslamiyet’i anlamaktan ve yaşamaktan çok, ideolojik bir kavga ve savaş cihazı gibi kullanmak çabası biçiminde örgütlenmiş olan bu akımın temel hareket noktası ise belirsiz ve sınırsız bir “ümmet” kavramıdır (Acaba Müslüman Türkler bu kavrama dahil mi?). Fundamantalist ibarelerde ve iletişimde, teorik olarak belirsiz bir kavram olarak kullanılan “ümmet” deyiminin arkasında, ilgili kişilerce açıkça söylenmese de, bilinç altına saklanmış olan ve bazen kendi aralarında konuşulan yönleriyle çoğunlukla İslamiyet’in İran tecrübesi vardır.Güneydoğulu Türk vatandaşlarının din gibi önemli bütünleşme unsurunu, bizzat bölünme ve ayrılmada birer araç olarak kullanma yöntemini tercih eden fundamantalist akımında temel dinamiklerinden biri, yaygın ve yoğun bir Türk devleti düşmanlığıdır. Bu düşünce akımının mensuplarının bütün Müslüman ülkelerde, zihin ve düşünce arka planında çoğu Marksist kökenli kişilerin olması bir tesadüf değildir. Temelde fundamantalistlerin devlet düşmanlığı ile Marksist devlet düşmanlığı duyguları, birbiriyle örtüşmekte ve benzeşmektedir. Fundamantalistlerin devlete ve nihayet toplumla olan çatışmalarında ve sürtüşmelerinde, kendi amaçlarına ulaşma konusunda en büyük engel, devlet örgütlenmesi gibi gözükmektedir. Bu bakımdan, fundamantalist akım büyük engel, aralarında büyük zıtlıklar varmış gibi gözüken Marksist düşünce gibi devletin zayıflaması ve gücünü kaybetmesi bağlamında, sonuçta yumuşak bir bölünme sürecine götürecek olan “siyasal çözüm” teklifler ne büyük önem vermektedir.

Sonuç olarak, henüz şartlandırma, aşılama ve alıştırma aşamalarında bulunan “siyasal çözüm” ve “kültürel haklar” gibi formüller, PKK’nın şiddet yoluyla gerçekleştiremediği bölünmeyi, bazılarının deyimiyle “barışçı yöntemle” ve “sivil çözümle” gerçekleştirme stratejisinin ilk adımlarıdır. Bu kapı aralanmaya görülsün, sonuna kadar açılmasını önlemek, PKK terörünü önlemekten daha çok zor olacaktır. Bu anlayış içerisinde, bu topraklara “benimdir” diye sahip çıkabilme yeteneğinin ve yürekliliğini gösterebilen bütün insanlar ve “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” ya da “Türk milletinin bir ferdi” olma şerefini taşıyan herkes, Türk devletinin birliğim ve Türk milletinin bütünlüğüne, her ortak ve bağlamda sahip çıkmalıdır.

Sh: 27-33

ALMANYA’NIN ORTADOĞU POLİTİKASININ YENİ BOYUTLARI

Batı Almanya Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının başlatılmasında ve genişletilmesinde birinci derecede sorumlu bir ülke idi. Dünyadaki yeni gelişmeler doğrultusunda Doğu Almanya ile birleşmesinden sonra, yeni bir süper güç haline gelmiş durumdadır. Şu anda, Birleşik Almanya ekonomik ve teknolojik gücünü, askeri ve siyasi bir etkinlik haline dönüştürme çabası içerisindedir. Tabiattaki her canlının, sahip olduğu gücü çevresine gösterme ilkesine uygun olarak, Almanya da sahip olduğu gücünü, yaşama alanını genişletme doğrultusunda, daha etkili bir şekilde kullanmaya yönelik çeşitli stratejiler gelişmektedir. Almanya’nın yenidünya düzeninde, yenidünyanın enerji ve pazar alanlarının yeniden paylaşılması sürecinde, Ortadoğu ile olan ilgisinde son derece dikkat çekici bir artış olmuştur. Çünkü, Alman ekonomisi ve sanayisinin can daman olan enerji kaynağı, Basra Körfezi ile Hazar Havzası’dır. Ayrıca, bir ihracat ekonomisine sahip olan Almanya, ürettiği malları dış pazarlara satamadığı zaman önce ekonomisi, sonra da sosyal ve siyasi yapısı büyük bir çıkmaz içerisine girer. Bu anlamda, Alman sanayisinin çarklarının aynı hızda ve hatta daha fazla dönmesi için en uygun pazar alanları da yine önemli hammadde kaynaklarına sahip olan Ortadoğu ülkeleri ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleridir.

Dünya coğrafyasının en önemli enerji ve pazar alanları olarak görülen bu bölgeler büyük ölçüde Türk ve İslam dünyası ile ilgili coğrafyadır. Bu coğrafya, şu anda yenidünya düzeni çerçevesinde, büyük ekonomik ve askeri güce sahip olan süper devletlerin yaşama ve nüfuz alanlarını genişletmek için birbirleriyle yarıştıkları ve mücadele ettikleri bir çatışma alanı gibi gözükmektedir. Bu bölgede, son elli yıldır hiç çatışmasız ve savaşsız kalmamıştır. Önceleri, Arap-İsrail savaşları iken, daha sonradan çok Müslüman toplulukların birbiriyle olan mücadeleleri (mesela, Iran-Irak, Irak-Kuveyt gibi) sürekli kışkırtılmış ve hareket geçirilmiştir. Ayrıca, bölgede önemli bir güç dengesi ve unsuru olmaya aday iki müslüman ülke olarak Türkiye ve Mısır’ın devlet ve yönetimi mekanizmalarını sürekli meşgul edecek iç sorunlar yaratılarak, bu ülkelerin Ortadoğu çatışma alanına etkili bir güç olarak katılmaları sürekli olarak engellenmiştir.

Almanya, Ortadoğu’da yaşama ve nüfuz alanını genişletmek ve yeni mevziler ve çıkarlar elde etmek isteyen güçlerden sadece biridir. Ama, bölgedeki çeşitli iç ve dış krizlerin yaratılmasında rol oynamak bakımından en etkili olanlardan biridir. Bu çerçevede, Türkiye’nin çok önemli bir güç potansiyeline sahip olduğu bilinirse, ki Batıklar bunu bizlerden daha iyi bilmektedir, sürekli olarak Türkiye’nin bu gücü fiiliyata geçirmesi çeşitli yollardan engellenmeye çalışılmıştır. 12 Eylül öncesinde Türkiye, hem Sovyetler Birliği hem de Batılılar tarafından geniş ölçüde desteklenen Marksist ve Leninist bir kültür kirlenmesi ile karşı karşıya bırakılmış ve ülke bir savaş alanına döndürülmüştür. Böylece, milletlerarası ekonomik yarışta Türkiye, sanayileşmesini tamamlayamayarak ve beklenen ekonomik hamleyi gerçekleştiremeyerek, çok gerilerde kalmıştır. 1984’ten başlayarak yaklaşık 10 yıldır Türkiye görünüşte Ermeni-PKK terörü ile uğraşıp durmaktadır. Bu terör kaynağı farklı da olsa önceki gibi 10 yıldır Türkiye’yi hem içte hem de dışta yoğun bir şekilde meşgul etmiş ve böylece, Türkiye’nin potansiyel gücü bir türlü fiiliyata geçme fırsatı yine bulamamıştır. Dünyaya yukarıdan kuş bakışı bakılırsa herhalde şu manzara gözükür; gelişmiş Batılı ülkelerin ekonomisi durmadan üretim yapıyor ve dışarıya mal satıyorlar, Türkiye gibi ülkeler de böyle bir üretim yapamayarak dışarıdan sürekli ithalatta bulunuyorlar.

Bu manzaranın özellikle Türkiye bağlamında ayrıca yine terör, yine kan, yine gözyaşı var. Türkiye yeni yarışta önemli ekonomik, siyasi ve diplomatik mevziler kaybediyor. Bu arada, bu manzarayı yaratmakla görevli PKK terörü, kendi insan ve finansman desteğinin bütün potansiyelini kullanıyor ve TBMM’deki siyasi temsilcileri de ülkedeki bazı “demokratlık kompleksine” yakalananların himayesine rağmen önemli ölçüde yıpranıyor. Hem dış kamuoyunda hem de iç kamuoyunda, özellikle de PKK terörünün kendine dayanarak yapmaya güney doğulu vatandaşlar gözünde bu örgütün tam bir cinayet mekanizması olduğu iyice pekişiyor. Bunlardan daha önemlisi, Türk devleti de, daha önceki dönemlere nazaran çok hissedilir, terörle mücadele konusunda daha kararlı olduğu görünümünü veriyor. Ayrıca, on yıldır uğraşılan PKK terörü ile baş etme yönünde çok önemli tecrübeler kazanıyor. Yıllarca önce başvurulması gereken özel hareket timlerinin yetiştirilmesi, nihayet aktif bir şekilde terörle mücadelenin ana eksenini oluşturuyor.

Türkiye’yi, sürekli olarak bir terör konusu ile meşgul eden Batılılar, özellikle de Almanya şimdi ne yapabilir?

Almanya’nın bu durumda yapacağı şey, çok önemli bir spor karşılaşmasında oyuncusu çok yıpranan ve yorulan takım yöneticisinin yaptığını yapmak oluyor. Yani, oyunun hızın kesmek için önce mola istemek sonra da yeni oyuncuyu oyuna hazırlamaktır. Açıkçası, bu PKK terörü zaten bitecekti. Hem de yalnızca Türk devletinin kendi kadrolarıyla ve tedbirleriyle bitecekti. Almanya ve diğer ülkeler, daha erken bir manevra ile lütufta bulunuyormuş gibi, kendi kucaklarındaki terör oyunundan çekme kararı aldılar. Böylece, Türk devletinin kararlılığı ile etkili bir şekilde terörün bitirilmesi konusundaki toplumun çok ihtiyacı olan yüksek bir “kendine güven” duygusunun doğmasını engellemiş oldular.

Almanya’nın PKK ve yandaşları kuruluşları yasaklamasının arkasında, ileriye yönelik başka çıkarlar ve hesaplar da vardır. Bunlardan biri de, terörün bitmesinde etkili rol oynama şeklindeki bir yapay ve haksız bir pazarlık gücü ile Türkiye’nin başta Kuzey Irak’taki peşmerge devletine engel olmaması yanında, Güney doğuda birtakım “siyasi çözüm” ve “kültürel haklar” ile ilgili bazı adımları atmasını beklemek ve istemektir.Ancak, bu beklenti ve isteklerini de, zannedildiği gibi kendi kurumlan ve birimleri aracılığıyla değil, Türkiye’deki nasıl ve görsel medyanın “şovmen” starları aracılığıyla iletecektir (yakında, ünlü televizyon kanallarının ünlü haber ve tartışma programlarında ünlü “medya” yıldızları, bu konuda toplum üzerinde, psikolojik bir hazırlama görevine başlayacaklardır).

Almanya’nın ve diğer ülkelerin PKK’yı yasaklamalarının arkasında, bu oyuncuların yorulması ve yerlerine başka bir oyuncu grubunun hazırlanmaya çalışılması dışında, Türkiye’deki başka bir gelişme de çok önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’de PKK terörü, sayısız tahribatlar yaratmakla beraber, Türk kimliği konusunda toplumda bir uyanışa da sebebiyet vermiştir. Batılıların Türkiye için ortaya koyduğu her senaryoda “Türk kimliği” nin uykuda olması önemli bir faktördür. Eğer bu kimlik, fikirde, sanatta, kültürde, ekonomide ve yönetimde, çok etkili olmaya başlarsa, başta Almanya olmak üzere, bütün Türkiye ile rekabet içinde olan bütün toplumların bu ’Türk kimliği”ne göre yeniden stratejiler tespit etmeleri gerekir. Bu durum ise belirsizlikler içinde geleceği planlanmak biçiminde startejik yönetimin en istenmeyen ortamını yaratır. Çünkü bütün siyasi-ideolojik hareketleri çok kolay yönlendirmek mümkün iken, milliyetçilik akımları üzerine oyun teorisi üretmek oldukça zordur.

Almanya’nın bölgedeki terör oyunundaki görevini tamamladığı için PKK’yı yasaklamasına karşılık, bu oyun için hazırladığı yeni oyuncular kim olacak, sorusu hemen akla gelmektedir. Bu oyuncu, öyle bir oyuncu olmalı ki, bir taraftan belki Türkiye’ye bir on yıl daha başka bir terör konusunda uğraştırmak, bir taraftan da önceki PKK terör nöbeti sırasında tırmanma gösteren Türk milliyetçiliğinin gelişmesini durdurmaya yönelik olmasıdır. Bölgedeki bu terör oyunlarının yeni oyuncuları kimler olabilir?

Bu sorunun cevabı, Ortadoğu’da Almanya ile önemli siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkiler içerisinde bulun bir ülkenin etki alanı içerisinde gözüken çeşitli akımlardır. Bu noktada birşey daha akla geliyor; Almanya, PKK’yı legal olan, legal olmayan kuruluşları ile yasaklarken, orada bulunan bazı Ortadoğu kaynaklı terörist kolonilere neden dokunmadı acaba?

Sonuç olarak, Türkiye, her on yılda bir terör dalgası ve fırtınası ile boğuşmak zorunda kalmaktadır. Birinci terör döneminde, Türkiye’nin çok önemli sayıda üniversite gençliğinin beyni komünizmle kirletildi ve bazı sanayi işçileri üretim sürecinde çok önemli darboğazlar yarattılar. İkinci terör döneminde, ülkenin geniş bir coğrafyasında ekonomik, sosyal, psikolojik ve yönetsel sıkıntılar ortaya çıktı. Almanya ve diğerleri, yine boş durmayacak ve üçüncü bir terör döneminin hazırlıklarına başlayacaklardır. Her defasında teröre karşı hazırlıksız yakalanan Türk devleti bu defa daha hazırlıklı olmalıdır. Ancak, geçmişten alman dersle, bu hazırlığın milliyetçi kadrolarla yapılması gerekir. Türkiye’nin her türlü probleminde olduğu gibi terörle ilgili konularda da, gerçek çözümlerin üreticilerinin ve uygulayıcılarının milliyetçi kadrolar olduğu inşallah iyi anlaşılmıştır.

Sh: 50-56

İLETİŞİM SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN TÜRK KİMLİĞİ HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER

İnsanın, insanla ya da toplumla olan ilişiklerinin temelinde iletişim olgusu vardır. Belirli bir topluluk içerisinde yaşayan ve kendi dışındaki diğer insanlar ile sosyal teması kaçınılmaz olan her birey, iletişim sürecine ihtiyaç duymaktadır.

İnsanlar, sosyal hayatın akışı içerisinde başkalarıyla olan ilişkilerinde, iletişim olgusundan, yalnızca belirli anlayış ve mesajların alışveriş biçimi olaraktan değil, aynı zamanda kendi varlık ve kişiliklerinin ortaya konulması aracı olarak da yararlanırlar. Bu anlamda, bir bireyin çeşitli, grup ve toplulukları içerisinde sosyal statü ve önem derecesi, iletişim mekanizmasını kullanma biçimine ve bu bağlamda kendi kimliğini vurgulama etkinliğine bağlıdır.

Her sosyo-kültürel yapı, kendi iletişim geleneklerine ve dinamiklerine uygun bir iletişim ve kimlik ortaya koyar. Bu anlamda, bazı toplumsal gelenekler ve değişkenler, bireylerin başkalarıyla olan ilişkilerinde daha kolay ve açık bir iletişim düzeni tayin ederken, aynı zamanda bireyin sosyal ilişkideki önemini vurgulamasının da teşvik edecek bir dil mantığı, geliştirmişlerdir. Buna karşılık, bazı toplumlarda ise bireylerarası iletişim imkânı ve fırsatı, bir taraftan mümkün olduğu ölçüde sınırlanırken, öte taraftan da büyük çoğunluğun kendi kişilik ve kimliğinin ön plana çıkarıcı bir tarzda iletişimde bulunmasını engelleyici bir gelenek oluşturmuşlardır.

Batılı kültürler, son derece açık ve rahat bir iletişim olgusunu imkan tanırken, aynı zamanda de iletişim sürecinin aktif bir sübjesi olarak, bireylere, kendilerini “ben” şeklinde vurgulama fırsatının da vermektedir. Doğulu kültürler ise çoğunlukla bireylerarası iletişimi kısıtlayarak, bu olguyu toplum içindeki hiyerarşik sıralamanın üstünde yer alanların doğal bir hakkı olarak görmüşlerdin Mesela, “Söz gümüş ise sükut (sessizlik) altındır”, “büyük lokma ye, büyük söz söyleme”, “Büyüklerin yanında konuşulmaz ve onlara karşılık verilmez” şeklindeki Türkçe atasözü ve özdeyişlerin varlığı, Türk kültür yapısında iletişimin sınırlandırıldığının açık örnekleridir. Bundan başka, sınırlı ve kısıtlı da olsa, başvurulan sözlü iletişim sırasında, iletişim sübjesinin kendini özellikle “ben” şeklinde ortaya koyması hiç istenmeyen bir durumdur. Telefon görüşmeleri sırasında, çoğunlukla telefon açıldığında kim olduğunu söylememek ve illada karşı tarafı kimliğinin açıklatmaya yöneltici tavırlarda bulunmak alışkanlığı da aslında, iletişimde “kimliği” tebarüz ettirmeme geleneğinin bir uzantısı olarak görülebilir. Bu bağlamda, “Ben demek şeytana yakışır” anlayışı içerisinde “ben” diyerek başlayan konuşmalar, çok ukala ve toplum dışı bir tavır olarak değerlendirilir, “enel hak” dediği için yanlış anlaşılma nedeniyle büyük bir tepki aldığı bilinen Hallac-ı Mansur’un bu sözünün belki de “Enel-Ben” kısmı, büyük bir öfkenin doğmasına yol açmıştır.

İletişim teknolojisindeki büyük ilerlemeler, sanayileşme ve kentleşme olguları, her toplumdaki insanların, bu gelişmelerin, henüz yeterince gerçekleşmediği zamanlara göre, birbiriyle daha fazla bir iletişim içerisine girdikleri bir döneme girmelerine yol açmıştır. Gündelik ve sosyal hayat içerisinde iletişimin sayısında ve türünde çok farklı değişmeler meydana gelmektedir. Her ne kadar, bu hızlı ve çok yönlü iletişim sürecine “cemaat” biçimindeki enformal örgütlenmeler ile belirli sınırlar getirilmeye çalışılsa da, artık modern hayatın iletişim çeşitliliğinden uzak kalmak pek mümkün olmayacak gibi görünmektedir. Bu çerçevede, bütün makro ve mikro grupların geleneksel iletişim sınırlamalarına rağmen, bireyler daha fazla iletişim ve doğal olarak da daha fazla kimlik arayışı içerisine girmişlerdir.

Türk toplum yapısının, iletişim konusundaki kültürel sınırlamaları doğrultusunda, “kimliğin” belirlenmesi hususunda da pek çok büyük ihmallerin olduğu da açıkça görülmektedir. Türklerin tarihe pek önem vermedikleri herkesin malumudur. Göktürk yazıtlarının dışında, Türk tarihi ile ilgili bilgilerin çoğunu, Çin, Arap, Fars ve Batılı kaynaklardan almış olmamız bize göstermektedir ki, Türkler tarih yapmışlar ve yaratmışlar, ama bunu kayıt altına almayı ihmal etmişlerdir. Bunun sosyolojik nedeni ise Türklerin kendilerinden ve “kimliklerinden” söz etmekten pek hoşlanmamalarıdır. Zira tarih bir toplumun kendinden söz etmesidir. Oysa Türkler, tarih boyunca kendilerinden söz etme gereği duymayacak kadar kendilerinden emindirler. Bu çerçevede de, Türkler, en güçlü oldukları zaman, yani Osmanlı devletinin yükselme döneminde dahi, özellikle çok farklı milletler üzerinde egemenlikleri sürerken, “Biz Türk’üz” deme ihtiyacı duymamışlardır. Egemen ve üstün konumuna rağmen Osmanlı Devletinde Türk kimliğini sahiplenmeme olgusu, büyük ölçüde diğer toplumların rencide edilmek ve horlanmak istenmeyişi gibi bir gerçek “Türk efendiliğinin” sonucu olarak da görülmelidir.

19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılda da bütün hızıyla sürmekte olan değişim rüzgârları, bütün toplumların, ekonomik, siyasi, sosyo-kültürel ve zihniyet yapılarında da büyük sarsıntılara ve değişmelere yol açmıştır. Bunlar içerisinde, özellikle kişilerarası iletişim ve kitle iletişimi alanındaki kapsamlı ve şiddetli değişim ki bu çağa enformasyon çağı denildiğini de hatırlarsak -birçok hususta olduğu gibi insanların kimlik arayışlarına da, büyük bir ivme kazandırmıştır. Her toplumda, ortalama insan, daha fazla iletişimde ve dolayısıyla da daha fazla kişiliğini ve kimliğini vurgulama tavrı içerisine girmektedir. Bu doğrultu da, toplum içinde bireylerin, milletlerarasında da toplumların, kendi kimlikleriyle ilgili söylemeleri daha da yükseltmek gibi bir genel eğilim içerisinde olduklarına, her geçen gün biraz daha tanık olmaya başlayacağız.

Sonuç olarak, millet olma aşamasına henüz gelmemiş bulunan ya da böyle bir imkânı, gerekli sosyolojik ve antropolojik öğelerden yoksun olduğu için de bulamayacak gibi gözüken ve değişik milli kültürler içerisinde varlıklarım sürdüren bazı mikro grupların bile “kültürel kimlik” arayışına yönelmeleri, çağımızda kimliğinin vurgulanması konusundaki duyarlılığın, ne ölçüde yaygınlaştığının açık bir örneğini teşkil eder. Tarihi süreç itibariyle belki milli kimliğini ortaya konmasına gerek yoktu. Ama bugün için milli kimliğinin yükseltilmesi, çok doğal bir “ben de varım” davranışıdır.

“Var olanlar açıklanır ve söylenir” anlayışına bağlı olarak, ister Türklerin efendiliğinden, ister alışkın olmadıklarından dolayı, şimdiye kadar pek söylemedikleri Türk kimliği, her fırsatta ortaya konmalıdır. Aksi takdirde, kendi kimliklerini açıklıkla ve cesaretle vurgulayanlar “Türk kimliği” gibi bir olgunun olmadığını söylemeye başlayabilirler.

Sh: 112-116

Kaynak: Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU, Korkuyu Yönetmek, Berikan Yayınları Düşünce Dizisi – 2000, Ankara

 ***********

MAHİR KAYNAK: KÜRTLER, TÜRK DÜŞMANI DEĞİLLER

TÜRKÇENİN ZAAFLARI, İNGİLİZCENİN GÜCÜ!


Bugün “dünya dili” denildiğinde ilk önce “İngilizce” akla gelmektedir, şu sıralar ne Almanca ve ne de Fransızca onunla rekabet edebilmektedir. Elbette bu dillerle birlikte İspanyolca, Rusça, Çince ve Arapça yeryüzünde belirli bir güce sahiptir. Fakat bu güçlü dillerin dünya dili olmak bakımından söz sahibi oldukları anlamına gelmez. Elbette, bunda İngilterenin bir-bir buçuk asırlık dünya hâkimiyetinden sonra, İngilizce konuşan ABD’nin dünya hâkimi olmasının büyük rolü var. Fakat, İngilizcenin dil olarak kendine mahsus bir gücünün olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Peki İngilizcenin gücü nereden geliyor?

Türkçeye bilhassa tarihî gelişim itibarıyla atfettiğimiz “kusur”lar İngilizce için sözkonusu olabilir mi?

Bu konuda öyle derinlemesine araştırmaya bile gerek yok. Eğer Türkçenin tarihî gelişimini iyi biliyorsanız, ingilizce için ansiklopedik bilgiler dahi bu konuda fikir sahibi olmanız için yeterlidir.

Sezar’ın, yani Roma’nın, milattan hemen sonraki istilamdan önce İngiltere’nin hâkimi “Kelt”lerdi. Roma hâkimiydi boyunca, Keltçenin yerini geniş ölçüde Latince kelimeler aldı. Romalılardan sonra Anglo-saksonlar adaya hâkim oldular (MS. 5. Yüzyıl). Bu Germen asıllı kavimler ada halkını, Germenleştirdiler. Çekimsiz bir dil meydana geldi. 7. asırda Hristiyanlığın tesiriyle Latin menşeli kelime haznesi oluştu.

9. asırda İskandinav kökenli Vikingler İngiltere sahillerini vuruyor, bilahire içerilere doğru ilerliyorlar. İskandinav dilinden bilhassa askerlikle, hukukla ilgili kelimeler alınıyor bu sefer de. 11. yüzyılda ise Norman istilası var. Resmî dil olarak Fransızca hâkim oluyor. Daha sonra Fransızca o kadar tesirli oluyor ki, bugün İngiliz sözlüğünde her İngilizce kelimenin neredeyse bir Fransızca eş manalısı vardır. Ancak 14. asırda İngilizce yeniden yüksek tabakanın dili hâline gelebiliyor. “Londra diyalekti” hâkim oluyor. İngilizce için üç devir tasnifi yapılıyor: Eski, orta, yeni İngilizce dönemleri. Norman istilasına kadar “eski İngilizce” dönemi, istiladan sonra orta, 1500’den sonra yeni veya modern İngilizce. Orta İngilizcede Latin-Germen ağırlığı var. Sömürgecilik döneminde uzak doğu dillerinden kelimeler giriyor, böylece İngilizcenin söz varlığı daha da renkleniyor ve çeşitleniyor.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Germen kolundan. Almanca ve Hollanda diliyle yakınlığı var. Norman istilasından sonra Fransızca etkili. 15. yüzyıl İngilizce için dönüm noktası. Bir taraftan Londra İngilizcesi önem kazanıyor, diğer taraftan matbaa faaliyete geçiyor. Bir yandan da rönesans düşüncesi İngiltere’ye yayılıyor. Rönesansla birlikte İngilterede yabancı dil, özellikle de eski yunanca ve klasik Latince bilen birçok bilgin yetişti Bu bilginlerin dil konusundaki esnek tutumları, İngilizcenin yabancı dillerden çok sayıda sözcük alması sonucunu doğurdu. Çoğu dil uzmanı, çağdaş İngilizcenin başlangıç tarihini 1500 olarak belirler.

İngilizceyi Hind-Avrupa dillerinden ayıran, çekimli (bükünlü, tasrifi) dil olma niteliğinin zayıf olması. Kelimeler büyük esnekliğe sahip. Bir kelime sıfat, isim veya fiil olarak kullanılabiliyor. Kelime dağarcığı esnek. Başka dillerden kelime alma, türeterek yeni kelimeler meydana getirme ve birleşik kelimeler oluşturma konusundaki rahatlık zengin bir kelime haznesinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor.

İngilizcede güçlü bir vurgulama var. Tonlama, kelimenin anlamını değiştirebilecek kadar önemlidir. Kelimeler ön-ek veya son-ek alabilir. Ekler İngilizce olabileceği gibi, latince veya yunanca da olabilir. Yunanca ve Latince, aynı sözcük için yer alabilecek kadar İngilizceye uyarlanmıştır.”

İngilizcede bir de “geri türetme” var. Bir kelimenin köküne ek getirilerek yeni kelime oluşturmanın tersi bir işlem bu. Bir kelime köküne gidilerek benzetme yoluyla kelime türetilebiliyormuş.

“Çağdaş İngilizce, sözcük dağarcığının yaklaşık yansım Germen dillerinden (eski İngilizce ve İskandinav dilleri), yarısını da halik dillerle Roman dillerinden (Fransızca ve Latince) almıştır. Ayrıca Yunancadan gelme birçok bilimsel kavram ve başka dilden alıntım çok sayıda sözcük barındırır. Nesne adları ve hemen hemen bütün temel kavramların yanı sıra kişi adlarının çoğu, yardımcı fiillelin tümü, basit edatların çoğu, bütün bağlaçlar ve hemen hemen bütün sayılar eski İngilizceden (Anglosakson dili) alınmıştır. Cins adlarının, sıfatların ve fiillerin çoğu İskandinav kökenlidir. İngilizcede giyim kuşam, mutfak, siyaset, edebiyat ve sanatla ilgili teriminin çoğu Fransızcadan gelir. Küçük el sanatları için kullanılan sözkler genellikle Fransızca, zanaatçılıkla ilgili sözcüklerse genellikle eski İngilizce kökenlidir. Fransızca ile İngilizcedeki eşanlamlı sözkler karşılaştırıldığında, Fransızcadakilerin daha kavramsal ve soyut, İngilizcedekilerin ise günlük yaşama daha yakın ve daha somut olduğu görülür. İngilizcedeki birçok yunanca birleşik sözcük ve türevin, benzer ya da oldukça farklı anlamlar taşıyan Latince eşdeğerleri vardır. “( Tırnak içindeki ibareler, Ana Britannica’nın ” İngilizce” maddesinden alınmıştır, C.ll)

Bu bilgilere, Türkiye’de dille uğraşan, “öztürkçecilik” satan, kelime tasfiye eden, sözlüğümüzde etnik temizlik (Stalin gibi büyük diktatörlerin “temizlik” hareketlerine benzer bir şekilde) yapan, bütün bunları yapmakla büyük bir iş becermiş, “boyunduruk kırmış” edasıyla övünen herkes kolaylıkla ulaşabilir. Devlet ansiklopedileri ile özel ve tercüme ansiklopedilerde de yeterli malûmat vardır.

MUKAYESESİZ DÜŞÜNCE OLMAZ!

İnsan, aklı olan, bu yüzden de sürekli kıyaslama yapan bir varlıktır. Kendimizi günün objektif kriterleriyle değerlendiriyor ve bir “gelişmişlik” derecesi belirleyebiliyoruz. Mesela, gayrisafi millî hâsıla, fert başına düşen millî gelir, bir takım alanlardaki harcamalar, okuryazarlık, kitap yayını, vb. gösterge olarak kabul ediliyor.

Mukayese dil konusunda da yapılabilir. Elbette bu öyle iki kere iki dört eder cinsinden basit bir işlem değildir. Fakat tarihî gelişme ve dillerin içinde bulunduğu durumlar birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Bunu daha kaba biçimde sözlüklerdeki kelimeleri kıyaslayarak yapıyoruz. İngilizce sözlüklerin ulaştığı kelime sayısı bazılarımıza dehşet verici geliyor.

Türkçenin elde bulunan ilk yazılı metinleri, şimdilik Orhun Yazıtları ve sekizinci asra tarihleniyor. Bu tarihe kadar İngiIterenin macerasını yukarıda özetledik. Bu asırda, İngilizci Hıristiyanlığın tesiriyle dillerinde Latince kelimeleri çoğaltıyorlardı. Türkler için bu tarih, 10. Asırdan sonra gelmişti. Orta Türkçe devri olarak adlandırılan bu devirde Türkçe yazı dili olarak teşekkül etmiştir. İslâm medeniyeti dairesine giren Türklerin dillerinde çok büyük değişiklikler meydana geİmiş, din dili arapçanın yanında, Türklerin islâmiyeti kabul ettiği Türkistan şehirlerinde müessir olan Farsçadan da etkilenmiştir. Her iki dilden de çok sayıda kelime Türkçeye girimiştir. Neredeyse aynı dönemlerde, İngilizler için Latince, Türkler için Arapça ile İngilizler için Fransızca, Türkler için Farsça aynı rolü oynamışlardır. Türklerin Farsçadan etkilenmesi, İngilizlerin Fransızcadan etkilenmesi gibi bir istila veya işgal sonucu olmamıştır.

Müslüman Türk devletleri ve bilhassa Selçuklular döneminde Türkçe resmî dil olarak kullanılmamışsa da, sözlü ve yazılı olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Osmanlılar Türkçeyi devlet dili olarak güçlendirmişler, bu yüzden öncelikle Anadolu’da Türkçe edebî dil olarak da etkili olmuştur. Türkçe 15 19. asırlar boyunca gelişmiş, yazı dili olarak tam mânasıyla teşekkül etmiş ve güçlenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren ise, batı tesirinde “yeni Türkçe” devrine girilmiştir. Türkçeyle İngilizce belki burada ayrılmaktadır. Türkçe İktisadî ve teknolojik üstünlük sonucu güçlenen Batı dillerinden iktibaslara girişirken, İngilizce bu dönemde sömürgeleştirdiği ülkelerden veya ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelime almaya devam etmiştir. Sh: 81-85

BİR İNGİLİZCE SÖZLÜĞE BAKARSAK…

İngilizce sözlüklerle işi olanlar, sürekli elinin altında bulunduranlar, bu sözlüklerde yer alan kelimelerin etimolojisi hakkında az çok bilgi sahibidirler. Biz böyle bir merakı olmayanlar için, hem de kaybolmuş bir emeği hatırlatmak maksadıyla bir İngilizce-Türkçe sözlüğün başından ve sonundan yüzer kelimeyi taradık. Ebette bu bütün sözlüğü temsil edecek bir örnekleme değildir. Fakat yine de bize bir fikir verebilir. Sözünü ettiğimiz sözlük, Mehmet Gülbahar’m “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat ’i (3. C. Bursa, 1940, 1947, 1948). Kitabın başındaki ifade şöyle: “5. 000 resmi ve 50.000 kelimeyi telaffuzlarıyla alır.”

Lügati hazırlayan Mehmet Gülbahar, “Bursa Erkek ve Askerî Liseleri İngilizce Öğretmeni” ve “Kıbrıs Lefkoşa İngiliz Ticaret Koleji mezunlarındandır. Üç ciltlik sözlüğün sahibi olan Gülbahar yaptığı işi önemsemektedir: “Şimdiye kadar çıkan lügatlerin en doğru telaffuzlu, kelime ve mâna itibariyle en zengin ve resimli ilk lügat olduğunu işaret etmek isterim.” (Önsöz)

“TÜRKÇE SÖZLÜK” 15 BİN KELİME, “İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK” 50 BİN KELİME!

Bu “Önsöz” 1940 tarihini taşımaktadır. Sözlüğün kaç yılında hazırlandığını bilmiyoruz ama, üç cilt halinde ve yedi yılda (1940, 1945 ve 1947) yayınlanabildiğini biliyoruz. Bu arada, 1945 yılında TDK ilk Türkçe sözlüğünü yayınlamıştır. Bu sözlüğün söz varlığı, 15 bin civarındadır. Bu itibarla, aynı dönemde yayınlanmış olan bir İngilizce Türkçe sözlüğün 50 bin kelimelik kapsamı dikkat çekicidir.

İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’in ilk yüz kelimesinden her hangi bir başka dile ait olduğu belirtilmeyenler 58 adettir.. Latince olduğu kaydedilenler 162 Latince Grekçe olduğu belirtilenler 43, Fransızca Latince olduğu belirtilenler 104, Fransızcalar 95, Arapça 2 ve farsça 16

İlk bakışta, 58’i ingillizre asıllı, 42’si yabancı menşeli görünen ilk yüz kelime, dikkatle incelendiğinde, kökeni belirtilmemekle beraber başka dillerden geçtiği kolaylıkla anlaşılanlar, özel Kelimeler, şüpheliler ve yabancı köklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında, durum değişmektedir.Bu durumda bulunan 35 kelime çıkarıldığında hepi topu 23 “İngilizce” kelime kalmaktadır.

Sözlüğün başı böyle de sonu nasıl acaba?

Burada da durumun pek farklı olmadığı görülüyor. Gerçi, menşei belirtilmeyen kelime sayısı bu sefer daha fazla: 74 kelimenin bu hesapça İngilizce olması gerekiyor. Fakat yunanca kök ve eklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında 49 sayısına ulaşılıyor ki, geriye 26 “halis” İngilizce kelime kalıyor.

Sh: 86-87

DİL DEVRİMİ: RİVAYET MUHTELİF AMA, “PLANLAMA” DEĞİL!

Uzun süre ABD üniversitelerinde mesai sarfeden ve dünya ilim âleminde, fen bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Oktay Sinanoğlu, yıllar sonra Türkiye’ye döndü ve döner dönmez de dilimiz ve kültür hayatımızla ilgili yüksek sesle konuşmaya, daha doğrusu feryad”a başladı. Uzun müddet sonra memleketine dönen ve gördükleri, duydukları karşısında “tevahhuş eden” bir vatandaşın ürküntüsünü belirtecek şekilde İngilizce başlık taşıyan “Bye Bye Türkçe” isimli kitabı bu feryadın ürünlerinden. Sinanoğlu, 1956 yılında Amerika’ya gittiği sıralarda okuduğu bir kitaptan söz ediyor eserinde. “Pantürkizm” adlı kitabın sonunda şöyle deniyormuş:

“Amerika, İngiltere Türkiye halkını anglosaksonlaştırıyor; eğilim dilini İngilizce yapacak. Sovyetlerde ise ruslar Türk halklarını ruslaştırıyor, orada da rusça eğitim yapan okulların sayısı artırılıyor, halk böyle okullara özendiriliyor. Rusça okullara ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar gittikçe söndürülüyor. Böylece birkaç nesil sonra dünyada ne Türkiye türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak ”

1950’lerde, yani 20. yüzyılın ortalarında, o sıralar “en yeni büyük müttefiki”nin Türkiye ile ilgili, kendilerine âşikâr bize nihan ugulamaları ve konuyla alâkalı kişilerin geleceğe yönelik olarak tartıştıkları ilgi çekici değil mi?

Ya, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren (ve elbette Türkiye’yle ilişkisini hiç kesmeyen) Yağmur Atsız’ın 21. yüzyılın başlarındaki tahminine ne demeli? Yağmur Atsız’ın sorusu şu: “Türkçe 22. yüzyılı görebilir mir (Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 2002) Bu soruyu sormak durumunda kalan bir kimse, bittabiî olumlu bir cevap vermeyecektir: “Korkarım ki 22. yüzyılda ne Türkçe kalacak ne de Türk milleti.”

Elbette uzun müddet yurtdışında yaşayan her iki değerli şahsiyet de kızgınlıkla, küskünlükle böyle konuşmaktadır. Onlar esasen tahminlerinin asla ve kat’a tahakkuk etmemesini istemektedirler. Bakın Yağmur Bey ne diyor:

“Kendisine aid her şeyi, ama her şeyi böylesine barbarca bir hoyratlıkla red ve inkâr eden, millî benliğini ve haysiyetini böylesine satan bir topluluk bundan böyle yaşama hakkından da feragat ediyor demektir.. .Bu hükme içim kan ağlayarak vardığımı, varmak zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.” (Yazarın imlâsına sâdık kalınmıştır).

Yağmur Atsız’a göre, Türkçe objektif olarak ölüm tehlikesiyle yüzyüzedir.

“İşin garibi, ölmüyor, ÖLDÜRÜLÜYOR ve ona ölümcül darbeleri indirenlerin başında Türkçeyi sözümona çok sevdiklerini iddia eden bir takım zümreler geliyor. Ortak özellikleri Türkçe ve genellikle dil meseleleri üzerindeki cehaletleri ve buna bağlı olarak BİR FİKRİ SON HADDİNE KADAR DÜŞÜNMEKTEN ÂCİZ OLUŞLARI (vurgu bizim, DMD). Zira böyle olmasa en azından daha işin başında fark ederlerdi ki kendine ‘ilerici’ yaftasını münasib gören hiç kimse bir yandan ‘etnik’ bağlamda ‘ırkçılık’ karşıtı iken aynı zamanda ‘dil ırkçılığına tevessül edemez

 Ederse zihin yapısında sakatlık var demektir. …Dünyadaki; İngilizce, Arapça, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca vs. gibi en gelişkin dillerin, başka dillerden en fazla kelime almış diller olduğu ve bununla üstelik iftihar ettikleri gerçeğinden bihaberdirler.”

Dünya görmüş, yurtdışında yaşamış ve kendini kabul ettirmiş iki önemli şahsiyet yürek yangınlığı ile böyle feryad ediyor. Türkçenin dününe, bugününe bakarak, olup bitenleri tahlil süzgecinden geçirerek yarınla ilgili “kötü” tahminde bunuyor, kara haberler veriyorlar.

Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili olumlu-olumsuz çok şey söyleniyor. Fakat ne söylenirse söylensin, bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun miladı, “dil devrimi” olarak adlandırılan faaliyetin başladığı 1930’lardır. 1930’lu yıllarda, dil “devrim” konusu olarak ele alınmış, Türkçe bir süre gerçekten “devrim”e maruz bırakılmış, daha sonra her ne kadar Atatürk’ün sağlığında bundan vazgeçilmişse de, ölümünden sonra, daha pürist/tasfiyeci bir yaklaşımla bu faaliyet sürdürülmüştür. Bu ideolojik ve siyasî müdahale Türkçeyi yarım asır sonra tükenme noktasına getirmiştir.

21. yüzyılın başında bürokrasi, düzgün cümle kurmaya muktedir olamamakta, eskiden Osmanlı divanında değil kâtiplerin, kapıcıların dahi yapmayacağı dil yanlışları en üst kademedeki yöneticilerin yazışmalarında görülebilmektedir.

İlk öğretim kurumlarında 300-500 kelime öğretilmekte, orta öğretimde İngilizce ve fen bilimlerine verilen ağırlık Türkçe-edebiyat derslerini geri plana itmekte, zaten yetişkinlik döneminde kimseden iyi Türkçe bilmesi istenmemektedir.

Yükseköğretimde en cazip üniversiteler, fakülteler yabancı dille öğretim verenlerdir. Türkçe çoktan öz yurdunda “üvey evlat” durumuna düşürülmüştür.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 57. Hükümet’in Millî Eğitim Bakanı, Türk edebiyatının iki klasik dönemini, klasik Osmanlı ve Tanzimat sonrası Batı tesirindeki edebiyatı ders kitaplarından çıkarmayı marifet sanarak program geliştirtmeye kalkışmış ve bin yıldır kullandığımız “millet, vatan, meclis, hak, hukuk, kanun” gibi çok sayıda kelimeye yasak koymuştu… (Yıl: 2002)

Bu manzara karşısında çok dikkatli düşünmemiz, gerçeği hoşumuza gitmese de kabul etmemiz ve “nerede hata yaptık” dememiz gerekiyor.

MEĞER HATA DEĞİL “PLAN” YAPMIŞIZ!

Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmaz! Son zamanlarda Türkçenin içine düşürüldüğü durumla ilgili tesbitlerde pek fazla farklılık bulunmuyor. Türkçe, 21. yüzyılın başında ciddi bir sıkıntı içinde. Bunu öğretim sisteminden, iletişim sistemine kadar her yerde gördüğümüz gibi, sokaklarda da yüzümüze tabelalar hâlinde çarpıyor. Bundan ötürü Türkçenin geleceği ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Tesbit bu, “teşhis” ne? Neden böyle oldu? Bu konuda fikir birliğine varılamıyor. Kültür Bakanlığı tarafından iki defa üst üste yayınlanan bir kitabın teşhisine bakarsak, işimiz kolay! Her şey “dil devriminin ellinci yılına kadar” (1983) iyi gitmiş. Yani, Türk Dil Kurumu’nun devlet kuruluşu hâline getirilmesine kadar. Ondan sonra, TDK vazifesini gereğince yapmadığı için işler sarpa sarmış! Yani Türkçenin geleceğini karartan, yirmi yıllık “icraatsızlık” dönemi imiş!

Daha önceki TDK “sivil toplum kurumu” gibi gösterilse de, tecahüle gerek yok! Bu Kurum bir zamanlar Millî Eğitim bakanlarının başkan, Cumhurbaşkanlarının şeref başkanı olduğu bir kuruluştu. Çok partili hayata geçişten sonra, devletin asıl sahibi tafrası satan bazı kuruluşlar gibi sistem üzerinde etkili oldu. Bütün darbelerden sonra bu gücünü artırdı. Yalnızca 12 Eylül müdahalesi tersine bir işlem yürüttü ve akademik niteliği ağır basan bir kuruma vücut verildi. İşin yapılış tarzını, hukukî zeminini her zaman eleştirebiliriz. Fakat yeni TDK’nun eskisine göre Türkçeye daha doğru ve ilmî ölçülere uygun hizmette bulunduğu kesindir.

Gelelim “dil devrimi”nin yeni “bilimsel kılıfı”na!

“Dil devrimi”nin dünyanın hiç bir yerinde savunulamayacak bir kavram olduğunu kitabın adı bile bize ifşa ediyor: Türkiye’de Dil Planlaması: Dil Devrimi.

“Dil devrim”i savunulabilir bir şey olsa idi nice yıl sonra allanıp pullanıp “planlama” olarak sunulur muydu? Dil devriminin asla bir planlama olmadığı, Kâmile İmer’in kitabı tetkik edildiğinde kolaylıkla anlaşılıyor. Çünkü verdiği “planlama” örnekleri ile Türkiye’de uygulanan dil devriminin alâkasını kurmak neredeyse imkânsız.

Kâmile Hanım, “dil planlaması” teriminin bizim dil devrimimize göre yeni bir kavram olduğunu şöyle ifade ediyor: “Dil planlaması terimi ilk olarak 1959’da Haugen tarafından kullanılmış olup o zamandan bu yana giderek yaygınlaşmıştır. Haugen başlangıçta bu terimi Norveç’te ulusal dilin çağcıllaştırılması (modernization), geliştirilmesi ve erginleştirilmesi amacıyla harcanan çabaları betimlemek için kullanmıştır.”

Yani bizler, yetmiş yıl önce “dil devrimi” adı altında “dil planlaması” yapmışız. Batılı bilim adamları da bunu otuz sene sonra başka bir vesile ile “tesmiye” etmişler!

Burada şu soruyu sormamız lâzım: “Norveç, dil konusunda Türkiye’ye örnek teşkil edebilir mi?” İlk bakışta neden etmesin, hem Batılı hem gelişmiş bir ülke” denilebilir. Elbette okuyucunun böyle değerlendireceği düşünülmüştür. (Burada sakatlık, “Norveç’te dilin “çağcıllaştırılması” ibaresinde aranabilir. Avrupa’nın ta batısındaki Norveç ve dili o zamana kadar “modern” değil miydi yoksa?)

Şöyle kaba hatlarıyla bir bakalım: Norveç, dünyanın en küçük dil topluluklarından biri olarak kabul ediliyor.Norveç dili Norsk Kuzey Germen öbeğinin Batı İskandinav koluna bağlı. İki farklı şekli var. Birincisi, Bokmal/Kitabî Norveççe veya Riksmal/Resmî Norveççe, Dan-Norveç dili. Danimarka’nın Norveçle birleştiği dönemde (1330-1814) kullanılan Danca’ya dayanıyormuş. İkincisi ise, Yeni Norveç dili/Lansmal-Kır Norveççesi. 19. asırda Ivar Aasen tarafından eski İzlanda dili geleneğini sürdürmek için batıdaki kır kesimi lehçeleri temel alınarak geliştirilmiş. Dan Norveç dili daha yaygınmış. İki dil de resmî yazışmalarda ve öğretimde kullanılıyormuş…

Model olarak kullanmamız “önerilen” planlama deyimi, böyle iki dilli bir topluluktaki durum esas alınarak ortaya konulmuş. Türkiye’de böyle bir durum mu vardı? Türkçe Türkiye’de yedi yüz yıldır devlet dilidir. Bütün farklılıklarına rağmen tarih boyunca tek bir Türkçe olmuştur. Ülkemiz Allaha şükür hiç bir devletin istilasına uğramamış ve bu istila sonucu bir dili kabul etmek zorunda kalmamışız.

Peki, Norveç’te yapılan nedir? İki dili yakınlaştırıp ortak bir Norveç dili meydana getirmek!

Şu satırları da bir itiraf olarak kabul edebiliriz: Özellikle bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde dil/değişke seçimi, seçilen dilin/değişkenin kodlanması, sözlük, dilbilgisi ve yazımın belirlenerek ölçünleştirilmesi ve kurumlarda, kuruluşlarda, eğitimde, kitle iletişim araçlarında yaygınlaştırılması ve günün gereksinimlerini karşılayacak biçimde işlevinin genişletilmesi çabalan bu kuram ve modeller kapsamında yaygın olarak 70’li yıllardan bu yana betimlenmeye başlanmıştır.”

İşin özü şu: Dil devrimini en azından dışarıda munisleştirmek için dil planlaması” terimi seçilmiş. Fakat, bu kavram Norveç gibi iki dilli toplumlar dikkate alınarak ortaya konulmuş, daha sonra ise, bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde” yapılan uygulamalarla bağlantılı olarak kullanılmış!

Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan bir devlet mi? Dil ve kültür bakımından “gelişmekte olan bir ülke” mi? Dünyanın kaç devletinin yedi yüz yıllık resmî dili var? Yer yüzünde kaç dilin bizim edebiyatımız kadar zengin yazılı edebiyatı var?

Dil devrimini yücelteceğiz diye Türkiye ya iki dilli topluluklarla karşılaştırılıyor ya da üçüncü kümeye, sömürge ligine düşürülüyor. Dil planlamasının bazı ülkelerde petrol şirketleri vs. eliyle yürütüldüğü de kitapta yer alan hususlardan.

MİSYONERLERİN İŞLERİ!

Kitaptan okuyalım: “Dil planlaması olarak görülebilecek etkinlikler çok çeşitlidir. Bir yöre dilinin ulusal dil olarak geliştirilmesinden (Endonozya ve Filipinler’de olduğu gibi) eski dillerin canlandırılmasına (İsrail ve İrlanda’da olduğu gibi), çatışma hâlindeki dile bağlılıktan (Norveç ve Hindistan’da olduğu gibi) yazı değişimi, sözvarlığının genişletilmesi yolundaki örgütlü çabalara (19. yüzyıldan beri Mısır’da olduğu gibi) kadar pek çok etkinlik dil planlaması kapsamında düşünülmektedir. Ayrıca bu terim Çin’de, Japonya’da ve Hindistan’da yazı düzeltim önerilerini de içermektedir.” (sf.16)

Bu paragrafla ilgili dipnota baktığımızda, bu faaliyetlerin “14. yüzyılda Perm’li Aziz Stefan’ın yaptığı gibi misyonerliğin bir parçası” olarak nitelendirildiğini görüyoruz.

“Dil planlaması konusunda çalışanlar ayrıca yönlendirici bir takım ilkelerden de söz etmektedirler ki bunlar daha çok konum planlaması kapsamında düşünülebilir. Cobarrubias’a göre, bir toplumda dil planlamasını yönlendiren dört ilke vardır: Bunlardan dilsel benzeş(tir)me (linguistic assimilation), kökeni ne olursa olsun herkesin toplumdaki baskın dili öğrenmesidir. Dilsel benzeştirme ilkesi dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmaktadır. Başka ülkelere göç etme sonucu göçmenler de bu ilkeye uymak durumunda kalmaktadırlar… Dilsel çoğulculuk (linguistic pluralism) karmaşık bir ulam (kategori, takım- DMD) olup bir ülkede farklı dil konuşan grupların varlığını, bunların dillerini sürdürme ve eşit temellere dayanarak işleme haklarının bulunmasını içermektedir. Kimi ülkelerde resmi olarak iki yada daha çok dil bulunması (örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca İtalyanca ve romans; Belçika’da Fransızca, flamanca ve Almanca; Sri Lanka’da sinhaliz ve tamil vb.) bu ilkenin geçerli olmasındandır. Yerlileştirme (vernacularization), yerli (indigenous) bir dilin onarılması ve/ya da genişletilmesini ve resmi dil olarak benimsenmesini içermektedir. Ölü bir dili canlandırma (İsrail’de İbranca), klasik bir dili onarma (Suriye, Mısır ve Fas’ta arapçalaştırma), resmi nitelik kazandırma ve ölçünleştirme (Filipinlerdeki tagalog ve Peru’daki keuça) gibi yollarla bu yapılmaktadır, uluslararasılaştırma (internationalism), yerli olmayan yaygın bir iletişim dilinin resmi dil olarak ya da çeşitli düzeylerde öğretim dili olarak benimsenmesini kapsamaktadır, üluslararasılaştırmanın da çeşitli dereceleri ayırt edilmektedir. İngilizce pek çok ülkede bu ilke doğrultusunda uygulanmaktadır,(sf.17)

Metinde adı geçen ülkelerin bir kısmı, iki veya çok dilli ülkeler. Bir kısmı ise, eski sömürge ve “mandat”lar. Eski sömürge/mandat ülkelerin bir kısmı mahalli dilleri güçlendirmeye çalışıyorlar, bir kısmı ise asırlar boyu kullandıkları güçlü dillerinin yerine ikame edilmiş Batı dillerinin hâkimiyetini sona erdirmeye gayret ediyorlar. Bilhassa Fas gibi Mağrib ülkeleri, Fransız sömürgesi oldukları dönemde etkili hâle gelen ve hatta Arapçanın önüne geçirilen Fransızcaya karşı tabiî olarak kendi dillerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

“Çeşitli etkenler içeren dil planlamasında doğal olarak tek bir amaçtan söz edilemez. Kaldı ki, bilim adamları hangi tür dil planlaması olursa olsun dili ilgilendiren tüm sorunların siyasal, ekonomik, bilimsel, toplumsal ve kültürel durumla ilgili olduğunu da belirtmektedirler.” (sf.17)

“Dilsel amaçlar dilbilimci ile yazarların işbirliğini gerektirmektedir. Bu amaçlar dilin sözvarlığını, yapısını ve biçimini ilgilendirir. Sözvarlığı alanında genişletme (üretici süreçler ve pratik planlama), ölçünleştirme (hem uzmanlık alanındaki hem de uzmanlıkla ilgili olmayan alandaki sözvarlığı, ağızlar) ve toplumsal anlamlı (sosyosemantik) kararlar yer almaktadır. Toplumsal anlamlı kararlar sözvarlığını genişletme kaynaklarındaki kararlar olup bunlar içinde; yabancı yerine yerli öğeleri kullanma, aynı dilin eski biçimlerinden ödünçleme, ağızlardan ödünçleme, yakın akraba dillerden uyarlama, argo ve halk diline izin verme yer almaktadır.” (sf.19)

“Nahir’e göre dil devrimi (language reform), kullanımı kolaylaştırmak amacıyla bir dilde belirli yönlerdeki değişmeyi anlatmaktadır ve bu genellikle yazıda, yazımda, sözvarlığında ya da dilbilgisindeki gelişmeleri ve yalınlaştırmaları kapsar. Nahir bunun dil devrimin dar anlamını gösterdiğini belirtmekte ve geniş anlamda ele alındığında dil devriminin dil planlamasıyla eşanlamlı görülebileceğini belirtir.” (sf. 21)

Sh: 95-113

Kaynak: D. Mehmet DOĞAN, Yüzyılın Soykırımı, Şubat, 2006, İstanbul