TÜRK SOLU İSMET PAŞA İÇİN NE SÖYLEDİ?


“İsmet Paşa CHP’de kadiri mutlaktır. CHP’de parti içi demokrasi olmadığını, tek adamın sözünün geçerli olduğunu göstermiştir. İtiraz edenleri Haysiyet Divanları beklemektedir. Ülke, Ülkenin başı, iktidar partisi, iktidar partisinin başı, zinde güçler, bir İsmet Paşa despotizmi ile karşı karşıyadır.

-Demokrasiye kimse el dokunduramayacaktır.. demektedir. Bu sözleri ile tehdit ettiği, vaktiyle dayandığı zinde güçledir. Hangi demokrasi? Kendi sözünün geçerli olduğu demokrasi. Yani af istedi mi, af çıkacak, kanun istedi mi kanun çıkacak” yafasında bir entrika kurduysa o yürüyecek, yürütülecek. On anladığı demokrasi bu. Ulusal bağımsızlık yitirilmiş. Adana Havaalanına Türk uçağı inemiyormuş, madenler, yeraltı ve yerüstü servetleri emperyalizmin elindeymiş, toprak ilişkilerinde feodal düzen süregitmiş, çağdaş kültürden yoksunmuşuz, memleketin bürokrat ve aydınlarının ağzını bıçak açmıyormuş, bunların hiçbiri umrunda değildir. Bir Osmanlı Paşası azametiyle bütün ipleri elinde tutarak “dediğim dediktir” düdüğünü çalma tadır. Sultan Abdülhamid bile bu kadarını, bu kadar uzun sür sürdürmemiştir”.[ Kemal, Mehmet; Türkiye'nin Kalbi Ankara, İstanbul 1983, s.193-194.]

“Ağır kaçmasın ama, şunu söyleyeyim, İsmet Paşa ile hiç kimse hesaplaşamamıştır. İsmet Paşa, çıkışından batışına değ hesap vermeden sahnede görünmüştür”.[ Kemal, Mehmet; a.g.e., s.190.]

İnönü’nün Türkiye’ye egemen olduktan sonraki tabloyu hatırlayınız: Ufak ufak koyarak sonunda Batılı emperyalizmle cephesiyle kaynaşma, ufak ufak istiklali tam ilkesinden fedakâ lık ederek işi ülkemizde Amerikan posta idaresinin kurulmasına kadar kaydırma, ulusal bileşim yerine öykünmeci bir Batı kültürü propagandası, köklü kalkınma tedbirleri yerine daha çok ulusal eğitime ve kültüre dayanan bir üst yapısal kalkınma programı, tek parti tek şef tek millet sloganı, Cumhuriyet tarihinde ilk kez “aşısol ve aşırı sağ”öğretici ve Atatürkçülüğe Kuvayı Milliye dinamiği olarak değil de, soyut bir egemen sınıflar milliyetçiliğinin ideolojisi olarak işlemesi ve basbayağı faşizanlaştırılması, aralıksız atılım ve devrim yerine, çeşitli ödünler klasik bir burjuva demokrasisi düzenine geçişin planlanması. Bunların uluslararası politikada görünüşü ise malum: Atlantik Paktına giriş, NATO, CENTO ve Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarının bekçiliği.
İsmet Paşa, geniş ölçüde bürokrasiye ve eşrafa dayanan merkeziyetçi bir diktanın tartışmasız lideri oldu.
Ama ben, İnönü Atatürkçülüğünün en büyük zararını ilericilik diye bürokrasiden çeşitli aydın katlanna sindirmiş kültürel Batıcılık tutkusunda görüyorum”.[ İlhan, Attila; Hangi Sol, 3. Basım, İstanbul 1980, s.175-176.]

“İsmet Paşa, Partinin üstünde “tanrının bir parçası” idi.

Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı konutundan zaman zaman şehre inerdi İsmet Paşa. Ya bir konser ya da yaverlerinden birinin üzerine kayıtlı atının yansını izlemek üzere hipodroma giderdi.

Halk, İnönü’nün yüzünü görmezdi. İnönü yerine, egemen CHP’nin elleri dilediği zaman halkı okşar, yerine göre sıkardı. İnönü’yü halk, bu yöntemle görmüş sayılırdı sanki. İsmet Paşa eline, vücuduna dokunulmazlığıyla bizden ayrı yaratılmış bir başka dünya idi. Belki evrenin bir parçasıydı ama, insanların yaşam için kaynaştığı dünyanın gerçek bir parçası değildi, gerçeküstü bir varlıktı. Her sözü buyruktu. Aydınların bir kesimi, ozanlar, öykü yazarları, düşün insanları İsmet Paşa’nın yarattığı bu dünyanın, Türkiye’nin, Türk halkının gerçek dünyası olmadığını söyler, aralarında tartışırlardı.

O yıllar, İsmet Paşa’yı kimse sevmezdi. Bizim gezindiğimiz ortamda İnönü’nün adı, korku verirdi. İnönü’den, olağan insanlarla yönetimden, eşitlikten, vb. söz edilirken, her ses tonunu alçaltırdı. Egemen insanların dışında, başkentin fes alıp veren çoğu kesiminde olumsuz tepkiyle anılan İnönü beyaz “özel trenine” biner, yurt içinde geziye çıkar, hat aralıklarla dizilmiş askerlerce güvenliği sağlanırdı.

“Milli Şefe dayalı haberlerde gereken özeni göster yen gazetelerin Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’nün buyruğu ile kapatıldığı günlerin anısı henüz tazeydi”.[Arcayürek, Cüneyt; Açıklıyor-1, İstanbul 1983, s.28-29-30.]

“Atatürk sevgisine alışmıştık. Tek tarih kitabı okuyor, tek siyasi bilimler öğreniyorduk. Tarih bizim için, orta Asya’da gelen Türklerin dünyaya yayılma serüveni idi. Bütün padişahlar hain, tarihte büyük işler yapmış uluslar da, adı ne olursa ol sun, kökleri Türk olan kavimlerdi. Şimdi Tarih Kurumunun patenti altında bulunan bu tarih kitapları ortadan kalkmıştır. Ardından ortaokullarda, liselerde bir de “İnkılap Tarihi” okurduk. Bu da, bütün emperyalist ve kapitalistleri yenen öfkeli generallerin öyküsüydü. Bunun dışında ne bir bilgi vardı, ne de bir görüş.Pullardan, paralardan Atatürk’ün adı ve resmi kalkmağa, yerine İsmet Paşa’nınki konmaya başladı. İsme Paşa’nın bilgili ve Avrupai bir insan olduğu düşüncesi yayılmaya başlandı. İsmet Paşa fizik dersi alıyordu, kimya öğreniyordu. (Demek İsmet Paşa’nin bilimle ilgisi vardı.) İsmet Paşa keman dersi alıyordu. (Demek İsmet Paşanın sanatla ilgisi vardı.) İsmet Paşa İngilizce çalışıyordu. (Demek İsmet Paşa Batılı idi) kulaklarımız bu sözlerle doluyordu”. [Kemal, Mehmet; Türkiye'nin Kalbi Ankara, İstanbul 1983, s. 199-200]

“İsmet Paşayı net çizgilerle Üniversite kampında gördüm. Ata binmiş, çoluk çocuğunu da atlara bindirerek, gezmeye çıkmıştı. Ardında at üstünde Mevhibe İnönü, Ömer İnönü, Erdal İnönü ve Özden İnönü, yaverleri ve seyisleri. Biz kampın yemeğini sevmiyorduk. Karavanlar, toprak üstüne yere serilmişti. Boykot etmiştik. İşte o sırada İsmet Paşa geldi. Öyle sevinmiştik ki, bize arka çıkacak, bizden yana olacak, bize bu pis karavanaları yedirenlere çıkışacak sanıyor, seviniyorduk. Sordu, soruşturdu. Boykotumuzu öğrendi. Attan indi. Hışımla bizden yana döndü. Çizmesinin ucuyla yerdeki karavanaya dokundu.

-Ya bunu yerler, ya da aç kalırlar…dedi.

Böyle, dedi mi, demedi mi, ama öğrenciler arasında İsmet Paşa bir kurtarıcı değil, bir diktatördü. Artık ondan korkmaya başlamıştık. Atatürk düşüncesinde de, sevgiyle karışık bir korku duygusu vardı. Fakat bunda iyice korku hakim olmuştu”.[ Kemal, a.g.e., s.200-201.]

İnönü, hem CHP Genel Başkanı, hem de Cumhurbaşkanı… Ankara savcısı da, Hikmet Bayur her “Bay İnönü”dediğinde Cumhurbaşkanına sövgü maddesinden ceza yasasına göre bir kovuşturmaya geçerdi. Bayur mebus olduğu için ona dokunan olmazdı. Ama ben haftada birkaç gün Anafartalar’daki Adliyeye tırmanırdım. 1950’de DP’den Ankara Milletvekili olacak olan savcı da durmadan ifademizi alırdı. Kolay mıydı İsmet Paşaya o dönemde Bay demek, ama Hikmet Bayur diyordu ve ceremesini biz çekiyorduk.

Başsavcı Kemal Bora vardı; bir gün o çağırdı:

“Yahu, çıkarsana adamın makalesinden şu bayları… zin yüzünüzden Çankaya’dan boyuna zılgıt geliyor…”di”.[ Kemal, Mehmet; Türkiye'nin Kalbi Ankara, istanbul 1983, s.228.]

Atatürk, İsmet Paşa için;

“Onun karnında elli tilki birbirini kovalar, ama hiç ötekinin kuyruğunu yakalayamaz. “ [ Kinross, Lord; Atatürk, 3. Baskı, İstanbul 1981, s.19.]

Kaynak: Mehmet KAFKAS, Geçmişi Bilmek 1,İzmir-1994

TÜRK-ARAP MÜNASEBETLERİNİN BOZULMASI


Bildiğimiz gibi I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Almanya-Avusturya ve Bulgaristan ile müttefikti.

Mehmet Akif, Arap şeyhlerini İngilizlere dönmekten vazgeçirip Osmanlı’ya kazandırmak için Arabistan’a yollanmış. Dönüşünden sonra, bir ara Almanya’ya giderken yolda Viyana’ya uğramış. Şehre varmış ki ne görsün; olanca kilise çanları veryansın çalıyor; şehir velvele içinde. Akif içinden, “E, hadi bakalım, her halde ya biz ya da müttefiklerimiz bir zafer kazandı da onu kutluyorlar.” demiş. Ama soracağı da tutmuş. Aldığı cevap şu: İngiliz General Allenby Kudüs’e girdi. Onu kutluyoruz [Berkes, Niyazi; İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm, 2.baskı, Ank. 1979, s. 18.].

Bu hâdise Osmanlı’nın Hristiyanlar tarafından aldatıldığının bir delilidir.

Bir tane daha:

Arap bağımsızlık hareketi yavaş gelişmekteydi. Doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hristiyandı[Mansfield, Peter; Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Çeviren: Nuran Ülken, İstanbul 1975. s: 30.].

Buyrun bir tane daha:

Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Arap milliyetçiliğinin ilk ocaklarından biri oldu. Bu misyonerlerin bugün en son temsilcileri bile, Arapları Türk boyunduruğundan kurtarmada kendilerinin ne kadar büyük rolü olduğunu kıvançla hatırlarlar [Berkes, a.g.e., s. 22] .

Kitapta geniş olarak okuyacağınız bizim ve Arapların cehaletine bir kaç misâl vermek’ istiyoruz. Böylece siz muhterem okuyucular, henüz kitabın başında Türk-Arap ilişkilerinde Hristiyanlık kadar cehaletin de önemli yer tuttuğunu göreceksiniz:

Şevket Süreyya Aydemir, İngilizlerin şöyle bir düzmece oyun ile Arapları kandırdığını anlatır. Bu uydurma propagandanın az da olsa etkisinin görülmesi, o günkü cehaleti ortaya koyması bakımından çok ilginçtir.

İngilizler, “Araplara yalnız silâh, para ve diğer yardımlarda bulunmazlar. Aynı zamanda propaganda malzemesi de kullanılır. Ve isyancılar bu propaganda malzemesini, omuzlarında bayrak gibi çöllere taşırlar. Meselâ şunları verelim:

Muhyiddin-i Arabî, bir Arap bilgini ve mutasavvıfıdır. 1165te doğmuş 1240’ta vefat etmiştir. Kabri Şam’dadır. Yani altı yüzyıl evvel yaşamıştır. Ama tam Arap isyanı sırasında ortaya onun bir kehâneti yayılır. Buna göre; “birgün bir “Ennebi”gelecektir.”

“Ennebi-El Nebi” Peygamber demektir. Demek ki bir Peygamber beklenmektedir. Bu müjde şöyle tamamlanır: Bu peygamber Mısır’dan çıkacaktır. Nil suyunu Sînâ çölüne akıtacaktır. Ve Araplık, o zaman kurtulacaktır. Hem de Ennebî, artık zuhur etmiştir. Yani çıkmış, görünmüştür. Bu “Ennebî”, Mısır’daki İngiliz kuvvetleri Başkumandanı ve İngiliz Mareşali Allenby’dir.

Bu isim, Arapça alfabe ile ve eski Osmanlıca’da da olduğu gibi “Alnebi” olarak yazılır. Arapça’da “Ennebî” “El-Nebî” olarak yazılır. Nil suyu da Sînâ çölüne ulaşmıştır. O halde Arapların kurtuluş saati de çalmıştır. [Aydemir, Ş. Süreyya; Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, istanbul 1978, c. III, s. 290-21.]

-Elbetteki Muhyiddin-i Arabî bu şekilde birşey yazmamıştır. Ancak o günün (1915) şartlarında buna inananların varolabileceği İngilizleri bu oyuna sevketmiştir.

Cemal Paşanın yaveri, sonraları Atatürkçü Falih Rıfkı Atay 1916  da Enver ve Cemal Paşa’larla Peygamber Efendimiz’in ravzasını ziyaret ederler. Namaza dururlar. Bazı fakir Araplar namaz esnasında su satarlar, almaları için zorlarlar. Namaz esnasında suyu içip para verirler[Atay, Falih Rıfkı; Zeytindağı, İstanbul 1981, s. 55-56.]. Hem bizden hem Araplar’dan cehalet. Bu insanlar elbette aldatılabilir.

İttihad ve Terakki Partisi’nin 1909’dan sonra Araplara yönelik politikaları hatalıdır. Meselâ Arapların din eğitimi dışındaki eğitiminde, Türkçe mecburiyeti getirilmiştir [Mansfield, a.g.e., s. 46.]. Anlamsız ve de kritik günlerde Arapların tepkisine yol açmıştır. Bu da İngilizlerin maksadına yönelik sonuç veriyor.

Herşeye rağmen birçok Arap, I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer alıyor. Meselâ Mart 1917 Gazze savunmalarında Türk ve Arap askerleri beraberce kahramanca savaşıyor. [Cemal Paşa; Hatıralar. 4. Baskı, İstanbul 1977, s. 230.]. Böyle olsa da oyun tutmuştur. Osmanlı yıkılmış Araplar İngilizlerin yanında yer almıştır.

İNGİLİZ’İN TÜRK DÜŞMANLIĞI

İngiltere Başbakanı Lloyd George, Türkler hakkında şunları söyler: “Bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlenmiş bir yara…” [Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni., 1.Kitap, s. 35.]. Başbakanları böyle konuşunca İngiliz askerlerine gayr-i insanî davranmak gayet normal geliyordu, İngilizler Sina-Tilistin Cephesi’nde esir aldıkları Türk askerlerini Kahire sokaklarında çıplak dolaştırdılar, Halife ve İmparatorluğu tezyif için[Atay, a.g.e.. S: 105..] Lloyd George, Kudüs’ü bizden alan Allenby için; “General Allenby’in adı, Haçlı seferlerinin sonuncusu ve en şereflisinin faili olarak her zaman hatırlanacaktır”[Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni., 1.Kitap, s. 35.]. Sh:38

1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında bir İngiliz diplomatları söylüyor:

“Batı’daki milliyetçilik akımını ezemediğimiz gibi, Pan-İslamizmi de ezemeyiz. Amacımız, parçalamak, uzlaştırmak ve yönetmek olmalıdır. Parçalamak ve uzlaştırmak gereklidir; çünkü müslümanların, bir temel ilke olan ama şimdilik hemen hemen unutulmuş bulunan, “müslümanlar müslüman olmayanlar-yönetilmez” ilkesi etrafında toplanmalarını istemiyoruz” Sonyel, Salahi,Türk Kurtuluş Savaşı ve DışPolitika, Ankara1973,c.I,s.187

Meşhur casus Lawrence ise şunları söylüyor:

“Araplar hiçbir zaman bir bayrak altında toplanamayaklar ve tek bir devlet olamayacaklardır. Onlar için en mükemmel idare, Türk idaresidir. Biz kendi menfaatlerimizin icabı ola ihtiyarlamış ve değişen şartlara göre yaşama gücünü tazelememiş bu idareyi yıkacağız ve istediklerimizi elde edeceğiz, kat hiç bir zaman Türkler’in yerini alamayacağız. Bu yer, ebediyyen boş kalacaktır” [Kutay, Cemal, Tarihte Türkler-Araplar, İstanbul 1970, s. 247.]

Bu alıntımız tamamen doğrudur. İngiltere’nin maksadını ortaya koymakla beraber İslâm’ın güzel bir prensibinide belirtmektedir. Sh:74

YAHUDİLERİN TUTUMU

Ayrı bir konu olduğu için burada arz edemeyeceğiz, ancak biliyoruz ki II. Abdülhamid döneminde Yahudilerin arzularına gem vurulmuş, kendilerine itibar edilmemişti. Yahudiler II. Abdulhamid’i tahtan uzaklaştırmakla Filistin topraklarında yerleşme, sonrasında da devlet olma merhalelerine ereceklerini biliyorlardı. Bu sebeple de Jön Türk denilen grubun içerisine sızmışlar, İttihat ve Terakki ile bu maksatlarına ulaşmışlardır. Nitekim; “Arapların Jön Türklere gösterdikleri tepki, başlangıçta olumlu oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde önemli bir yerleri yoktur, “çoğu subay” birkaç Arap cemiyete girmiş ve liderli ile yanyana çalışmışlarsa da bunu Arap milliyetçileri olarak değil,Osmanlı vatandaşı olarak yapmışlardı. Aslında bu hareket içinde Osmanlı Yahudileri, Araplardan çok daha önemli rol oynamışlardı” [Mansfield;a.g.e,s.92.]

I.Dünya savaşında Nablus ve Gazze savaşlarını Yahudilerin ihanetleriyle kaybettik.[Ünal,Tahsin,TürkSiyasiTarihi1700-1958,5.Baskı,Ankara1978,s.447].

Genelkurmay Başkanlığı bir yayınında Filistin’deki Yahudi ihanetleri hakkında şunları söylemektedir:

“Filistin’de Siyonizm cereyanına taraftar bazı Musevilerin Osmanlı egemenliğini bozacak gizli örgütleri olduğu biliniyordu. Yapılan araştırma sonunda, birçok belgeler hükümetin Bu kuşkusunu doğrulamıştır. Bu gizli örgütün özel postası, mahkemesi, bayrağı ve doğrudan doğruya devletin egemenliğiyle ilgili diğer faaliyetlere rastlanmıştır. Bunun üzerine kesin tedbirler alınmış ve belirli bir süre içinde Osmanlı uyruğuna geçmek isteyen Fransız, İngiliz ve Rus musevileri yurt dışına çıkarılmıştır”[ GenelkurmayBaşkanlığı, ...Filistin-SinaCephesi, c.IV,Kısım,s.6-7].

HATALAR

Araplar’ın Hataları

Araplar İslâmiyet’le birlikte devamlı yükselmişler, inanılma sı zor bir zamanda büyük medeniyet sahibi olmuşlardır. Sebep İslâmiyet’e uymalarıdır. Yani Allah’ın dediklerini yapmalarıdır.

Araplar 1916’da Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Osmanlı kadar hatalı politika izlerse izlesin Hristiyan dünyasıyla birli halifenin ülkesine karşı gelinmemeliydi. İsyanın sonunda Araplar Batı’nın, özellikle İngiltere’nin kontrolüne girmişler 1945’e kadar durum bu şekilde kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet Rusya’nın etkisi görülmeye başlamış birçok Arap ülkesinde başta Irak, Suriye ve Mısır’da komünizm hızla yayılmıştır. 1970’lerden itibaren çeşitli sebeplerle bu sefer de yine Batı taraftarlığı başlamış ve günümüze gelindiğinde koca Ortadoğu Amerika’nın kontrolüne girmiştir.

Araplar bir Batı bir Sovyet taraftan olup, bunların kültürlerini yaşamaya çalışmıştır. Ancak ne kadar yazıktır ki ARAP ÂLEMİ 1916’DAN BERİ BİR KERE DAHİ OLSUN, NE İSTTİKLÂL MÜCADELELERİNDE, NE DE SONRASINDA İSLAMİYET’İ AKILLARINA GETİRMEMİŞLERDİR. İslâmiyet onlar için sadece salavât getirmek düzeyinde kalmıştır. 1988 yılın ilân edilen Filistin Devleti’nin anayasasına baktığımızda İslâmiyet’ten söz edilmiyor. İslâmiyet’i camilere gömmüşler [Halloum,a.g.e,s.259...vd.]

Araplar birleşmiyor. Başlarındaki diktatörler sırtlarını Batı ya da Sovyet’e dayamışlar, Batı’nın ahlâksızlıklarını yaşıyorlar. Araplar bunlardan kurtulduğu zaman birleşebilecektir.

Araplar kendi tarihlerini, Osmanlı ile olan münasebetlerini Batı tarihi ile okumaya son vermelidirler.

Türkler’in Hataları

Türkler’in yani en büyük hatamız; Batı’ya, Batı kültürüne yönelik, Batı’nın öğrettiği haliyle 1916 için Araplar’a kırılmak, onları ağır biçimde suçlamak ve yöneticilerimizin çoğunun İslâmlamiyein dostluk ve kardeşliğinden uzak olmalarıdır. Dış politikamızda izzet-i nefsimizi bir kenara bırakarak, Amerika’nın yörüngesine girmek ayrı bir hatadır. Aslında bütün mesele; hem Türkler’in hem de Araplar’ın İslâm olmayışıdır. Ne kadar yazılırsa yazılsın, meselenin bilinen bütün boyutları ne olursa olsun İslâmiyetbu hususda mihenk taşıdır. Türkiye 1949’da olduğu gibi birçok kereler Amerikan doları için Arapları yalnız bırakmıştır.

ORTADOĞU’NUN HUZURSUZLUĞU

Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da büyük bir huzursuzluğun Vıişandığı açıktır. Önce İngiliz ajanı Ağa Han’ın sözlerini aktaralım:

“Türkiye, zamanında tek bağımsız Müslüman ülke olarak dünyada yalnız başına ayakta durabilmiştir. Bütün eksiklerine rağmen İstanbul’daki rejim, İslâmlığın dünyevî yüceliğinin gözle görülür kalıntısını temsil etmekteydi. Halifelik de bütün Sünnîleriçin büyük önem taşıyan bir bağ niteliğindeydi.

İslâm topluluğunun Türk İmparatorluğunun parçalanmasına karşı oluşu bir temele dayanıyordu. Bu temel, Osmanlı’ların Ortadoğu’nun çetrefilli siyasal gerçeklerini anlamış ve kavramış gerçek devlet adamları oluşuydu” .[ Mansfield;a.g.e,s.92.]

Osmanlı’nın lslâmî politikası vücudu saran bir ruh gibi Ortadoğu’yu içine almıştı. Ortadoğu’da Osmanlı yani lslâmî politika çekilince, milliyetçilik, sosyalizm gibi kavramlar ortaya çıkmaya başladı. Kargaşa doğdu. Batı sömürü yansına ve kavgasına girişti. Osmanlı bu bölgeye herhangi bir karşılık beklemeden herşeyini verdi. Onun yerini arz ettiğimiz gibi hayasızca yapılan sömürü kavgası aldı. Sh: 138

 

Kaynak: Mehmet KAFKAS, Geçmişi Bilmek 1,İzmir-1994

 

JAPONLARI TANIMAK İSTEYENLER İÇİN


İnsanı Tanımak, İnsanları Tanımaktır.

 “Fuji Dağı’yla Konuştum”isimli kitabından sizin için seçtiklerim.

 

İçimde dağlanan bir sevinçle, inerek, çıkarak, düşerek, kalkarak, bazı gün ve gecelerde ben de Fuji Dağı’yla konuştum. O Fuji Dağı ki, “Güneş ve Ay insanın içine doğarsa, ne kadar güzeldir,” der, Hokusay’ın ünlü tablosundaki Fuji Dağı. Dağ gibi köpük dalgalarının ufkunda, sanki uzakta ve gizlenmiş duran, ama onların öykündüğü ve hakikatleri olan Fuji Dağı

“Yener SONUŞEN”

**

Japonların çok araştırdıkları ve okudukları söylenir. En büyük ilk üç gazetenin toplam abone adedinin kırk küsur milyon olduğu, her ay çok yüksek telif eserin basıldığı, sadece aylık fotoğraf dergilerinin dört buçuk milyon civarında satıldığı gibi figürler, Japonya’da bir kez kitapçıya gitme gafletinde bulunan herkese bunun ne demek olduğunu anlatır.

Dönem başladıktan çok kısa bir süre sonra sık sık kütüphanede bulduğum bazı kitaplar üzerine Fujita Hoca ile konuşurken, “Senden bir şey rica edebilir miyim,” dedi. “Çok okuyorsun ve bazı kitapların kütüphanede olmadığını biliyorum. Sana kitap ısmarlama makbuz koçanını vereyim, istediğin kadar kitap ısmarlayabilirsin. Sayfaların altlarını imzalamak için bana getir, biraz kitap dedikodusu da yaparız, ” dedi. Böylece eğer aklımda yanlış kalmadıysa belki iki yüz kadar kitabı sadece kendi konumla sınırlı kalmayarak, kütüphaneye ısmarlamış oldum. Böyle bir imtiyaz ve şans öyle sanıyorum hemen hemen tüm üniversitelerimizdeki hocalarımızın en sınır tanımaz rüyalarında bile göremeyebileceği bir şeydi.

Japonya hakkında kitap okumak tamam, ama yazmaya gelince çok şaşırtıcı, geniş ve derin bir kültürü olan Japonya için, Japonya’da birkaç hafta kalanlar (belki de) kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamları, makale tasarlarlar, birkaç yıl kalan, ya yazmayı hep erteler, ya da reddeder, derler. Ben bu satırlarda Japonya diye belki de kendimi anlatıyorum. Cyrano de Bergerac’ın dediği gibi, “Sensin”derseniz, “Hayır, bu satırlar arkadaşlarım, kan bağı olmayan akrabalarım, hocalarım ve iyilik gördüğüm insanlardır”derim. “Forrest Gump”ta üste düşen tüy neyse, Japonya’da karşıma çıkan insanlar işte onu simgeler

 “Uzakta (ama) yakın ülke Türkiye”başlıklı bu kitap, Japonya’da Türkiye üzerine yazılı olduğunu bildiğim, daha Türkiye’deyken (1983) duyduğum ve Japonca olduğu için sadece sayfalarına bakabildiğim bir kitaptır. Adı, anlam olarak çok güzel. Eğer bir gün Japonya üzerine bir kitap yazabilirsem, cevaben Türkiye kelimesinin yerini Japonya olarak değiştirip bir kitap yazmak isterim, diye düşünürdüm o zamanlar. İnsan çoğu kez uzak olduğuna ya da bilmediğine düşmandır. Bu uzaklık bazen coğrafi uzaklık olarak da ifade edilebilir. Ama bugün dünyadaki coğrafi yakınlık ve komşuluk ilişkilerine bakıldığında, sanki herkes komşularına düşman, komşularının düşmanlarına dost gibidir. Hâlbuki komşuluk, hakkı verilerek yapılsa çoğu kez akrabadan ileri bir ilişki ve statü oluşturmaktadır. Hani fıkradaki gibi, Polonyalılara sormuşlar, “En sevdiğiniz ülke neresidir?” diye. “Tayland!” demişler. “Niye?” diye sorulunca da, “Komşu değiliz!” demişler. Komşunuzla siz iyi olsanız, bazı kereler diğer komşular, sizi ve onları bırakmaz. Ben hiçbir tarihi bağ gözetmeksizin Japonya’da böyle bir kitap yazılmış olmasını, tek başına gerçek komşuluk şansı diye düşünüyorum. Bugün de komşu olmadığımız bilindiği için, kimse araya girmeden kıta ötesi bir yakınlık ne büyük imkân diye düşünüyorum.

**

Japonya’ya ilk geldiğimde bir Pakistanlıyla karşılaştım. İnançlı bir insandı. Ünlü bir bankacıydı. “Mr. Sonuşen, hiçbir zaman Japonlarla inanç konusunda tartışmayın, ya da bizim inancımız şöyledir diye onları uyarmaya çalışmayın. Çünkü ‘Niye domuz eti yemiyorsunuz?’ diye sorabilirler. Çoğu kez zaten cevabı biliyorlardır. Dolayısıyla siz ‘ domuzun içinde şöyle tenyeler, mikroplar barınır’ derseniz, size ‘ bugün artık domuzlar eskisi gibi pis yerlerde yaşamayabilir, pislikle beslenmeyebilir, hattâ süt havuzunda büyütülebilir, böyle bir durumda veteriner kontrolünden de geçerse o zaman yemenizde bir mahsur yoktur değil mi?diye sorabilirler.

**

Nitekim sonraları gerçekten bana birkaç defa böyle söylediler. Bir seferinde hem soruyu hem cevabı söylediler, ben hiçbir söylememiş olmama rağmen. Yine bir gün bir Japon, galiba bir barış derneği üyesiymiş, “Yenersan sizin dininiz barış dini midir?”diye sordu. Ben de, “Evet, İslam, selam, bunlar hep barışla ilgili mesajları içerir, etimolojik olarak da,”dedim. O Japon da bana, o günlerde savaşmakta olan iki komşumuz için “Iran ve Irak’ ta yaşayanlar müslüman değil mi?” dedi. Artık bir daha bu konuların üzerinde en naif bir cevabı bile vermemeye karar verdim. Versem de Fûzûlî’nin, “sualime cevaptan gayrı şey vermediler” dediği gibi, sadece cevap olarak algılanacağını hissettim. Aynen Kapalıçarşı’da satıcıların “Buyrun içeri dediği zaman Japonların kaçması gibi, inanç konusunda da Japonların tavrı aynıdır. Siz bir şey söylerseniz kaçarlar, ancak bir şekilde kendilerinin merak edip, araştırıp, bulup, inanıp, sahip çıkmaları hâlinde, Japonların inançları konusunda farklı şeyler yapmaları mümkün olabilir.

**

Fuji Dağı’yla Konuştum

Boye de Mente’nin “Japonlarla İş Yapmak”kitabında şöyle bir paragrafa rastladım. “Japonya  da herkes sizi görür, herkes sizi bilir, ama sizinle sadece görüşmesi gerekenler muhatap olur,”diyordu ve ekliyordu “Mesela birçok insanın görev yaptığı altmış-yetmiş kişilik, açık ofis düzeni Japon şirketlerinden birine girdiğinizde biriyle göz teması sağlayıp, şu kişi ya da şu departmanı nasıl bulurum, diye sormak istediğiniz zaman çok zorlanırsınız. Çoğu kez yabancı dil düzeylerinin o kadar da yeterli olmadığını düşünebilecek olan ve kapıya yakın oturan genç, genellikle de hanım çalışanlar, sizi daha görür görmez, ‘gerekli olduğu gibi yardımcı olamaya bilirim, iletişim kuramayabilirimya da ‘ başıma dert almayayım duygularıyla hemen önlerindeki bir şeylerle ilgilenmeye başlarlar. Böylece hâl diliyle onlara sormamanızı size anlatmış olurlar,” diyor. Bunu okuyunca hakikaten de durumu iyi tespit etmiş diye düşündüm. Nitekim ilk gittiğim Japon şirketinde muhtemelen kırk katlı bir iş merkezinin, otuz küsuruncu katında, tahminen her katında üç yüz-dört yüz kişi çalışıyordu, aradığım kişiyi nasıl bulabilirim diye sormak için kitaptaki hileye başvurdum. Hızla büyük ofise girdim. Beni gayrı ihtiyari gören insanlar daha durumu idrak edip kendileri açısından ne yapacaklarına karar vermeden, bir tanesini seçip göz temasıyla hafifçe öne eğilerek “Bir dakika,” diye işaret ettim. Benim de şahit olduğum ve de Mente’nin bahsettiği gibi, intikal süresi geçtikten sonra, hemen başını önüne eğip, koltuğuna oturmaya fırsat bulamadan önce o kişiyi yakalamış oldum. Tam otururken kalktı. İçimden “Aferin de Mente’ye” dedim. O hafta gidip bir kitabını daha satın aldım.

**

Japonya’dan döndükten sonra, bir gün Kapalıçarşı’ya arkadaşım Erdener’in dükkânına ziyarete gittim. O sırada bazı Japon turistler vitrinin önüne geldiler. Kapalıçarşı’da genellikle âdettir ya, müşteriyi içeriye davet etmek için çok ısrarlı ikna hamleleri yapılır. Hattâ sokaklardaki satıcı çocuklar mutlaka, “Yes Mr!”, “Where are you from Mr/Mrs?”, sonra birkaç ayrı dilde çoğu kez tüm bilgileri yine o dillerdeki “Where are you from?” olduğunu tahmin edebileceğiniz cümleler sarfederler. Cüretle. Satıcı dediğin zaten öyle olur. Turkish iş. Ancak Erdener’in dükkânında gördüğüm şey beni şaşırttı. Hemen içerden seslendi, “Oğlum içeri girin,” diye. Sordum, “Ne o Japonları ikna etmeye çalışmıyor musunuz?” Sanki Japonya’da dört yıl geçiren ben değilmişim gibi. Sosyo kültürel olarak çok doğru bir şey söylediJaponların eğer bir şey satmaya çalışırsan, zorlandıklarını ya da baskı altında olduklarını hissederlerse, bazen de davet edildikten sonra reddetmenin kendileri için çok güç olduğunu bildikleri için, hemen kaçarlar. Beğenirlerse nasıl olsa içeri girip, sorarlar ve alırlar,”dedi. “Bu nasıl bir teknik,” dedim, “yakında sosyal antropolog olacaksın korkarım.” “Tabii abi,” dedi. “Mesela geçen gün bir adam geldi, şöyle elli yaşlarında, yanında da yirmi beş yaşlarında bir hanım var. Durumu anladım. (Adamın psikolojisini kullanarak, mal satabilmek için) biraz pahalıca bir yüzüğün fiyatını sordukları zaman, sanki çok yakın davranıyormuşum gibi poz takınarak, ‘ o size gelmez, olmaz, ’dedim. Bizim buralarda klasiktir bunlar. Kadın bir tuhaf oldu, adam irkildi. ‘Niye?dedi. ‘Biraz pahalıdedim. Adam kızdı. ‘Ne demek pahalı, çıkartın lütfen’ dedi tahmin edeceğin gibi. Toplam alışveriş on dakika sürdü. Ben de çok pahalı bir yüzüğü, çok özel bir psikolojinin esiri olan birine hemen satmış oldum. Bizim meslek böyledir.”

**

Sergio, bir televizyon programında o günlerde yeni yeni ünlü olmaya başlayan (Allah korusun) AIDS hastalığıyla ilgili yapılan bir programda, uzun uzun Japonların AİDS olmayacağı, fakat yabancıların muhtemelen taşıyacağı gibi bir yoruma rastladığını söyledi. Hatta izleyicilerden biri, “Trenlerde ve otobüslerde yabancıların tuttuğu tutamaklara dokunmamalı mıyız? diye sormuş.

Bunun üzerine onunla birlikte, muziplik olsun diye, Japonların çokça görebileceği bir şekilde bulunduğumuz tren vagonunda ikimiz de dokunabildiğimiz kadar çok yere dokunup, “Bakalım dokunduğumuz yerlere Japonlar dokunacak mı?” diye araştırma yaptık. Herhalde biraz da beklentimizden, bazılarının sanki korkuyla baktığını görür gibi olduk. Tabii ki o günlerde bu hastalık yeni bilinmeye başlamıştı.

Yine de Japonlar en azından bizim başka bir hastalığa duçar olduğumuzu düşünmüş olabilir.

**

“Japonyada hep birileri sizi görür, izler ama siz bilmezsiniz. ”Bunu Japonya’da yaşayan bir yabancı söyledi.

Mesela trende giderken aslında en az birkaç kişi size bakıyordur ama siz farkında değilsinizdir. Çünkü bakanlar, Batılılar gibi değil, Japonlar gibi bakar. Yani sizin onları görmeyeceğiniz bir an ve şekilde,”diye de ekledi…

Bunu duyar da durur muyuz? Hemen ertesi gün genellikle sadece koltukların dolu olduğu ve ayakta sadece birkaç kişinin olduğu, bir vagonda tutamağı tutmuş ufuklara doğru bakarken, birdenbire yumuşak bir bakışla da olsa sağ tarafıma hızla dönüp “Bakan var mı?” diye denedim. Üç kişiyle göz göze geldik. Çok şaşırdılar. Doğrusu ben de gülmemek için kendimi çok zor tuttum. Sanki onlar için bakmadığımı hissettirmeye çalıştım. Ama o kadar tuhaf bir durum oldu ki, bir sonraki istasyonda herkes indi.

Sanıyorum hepsi gideceği istasyona bir sonraki trenle gitmişlerdir.

**

Japon ve Türk arkadaşlarımla birlikte bir balıkçıda yemek yiyorduk. Kocaman gözlü bir balık geldi. Japon arkadaş da gözü ağzına atarak yemeye başladı. Türk arkadaş yüzünü buruşturarak “Balık gözünü böyle mi yiyorsunuz,” dedi. Türkiye uzmanı olan Japon arkadaşımız da, “Siz de Türkiye* de koyun kellesinin gözünü böyle yemiyor musunuz?” diye sordu. Bu iki göz arasındaki fark insanın ancak aydınlanma gözü kadar farklıdır

**

GAİJİN yabancı demektir. Enteresandır, Japoncada ayrıca YABANJİN diye bir kelime daha var ki, yaban adam demek. JİN kelimesi [cin diye okunuyor] insan için kullanılıyor. Bunun çok daha nazikçesi gaikokujin. Yani yabancı ülkelerden gelen insan. Dolayısı ile gaijin biraz amiyane tâbirle gâvur sözcüğü gibi vurguya sahip. Bir akşam üstü Mitaka istasyonundan otobüse bindim, yorgun argın iş dönüşü. Otobüs nisbeten kalabalık. Yoldaki duraklardan birinde dört-beş yaşlarında çok tatlı bir kız çocuğuyla, -herhalde- büyükannesi, benim yanımdaki koltuğa kadar ilerlediler. Küçük kız beni görünce ninesine, “Nineciğim gaijin böyle mi oluyor?”diye sordu. Ninesi büyük bir telaş içinde, “O sözü söylemeaman sakın ha”diyerek, bir yandan da kendi bakışlarını gizlemeye çalışarak, Japonca bilip bilmediğimi anlamaya çalışıyordu. Bilmiyor gibi yaptım. Ama çok komik. Düşünsenize, karşınızdaki minnacık Japon size “Gâvurlar böyle mi olur?” diyor. Çok eğlenceli. Artık giderek akıllanıyor olmalıyım ki, otobüsten inmeme iki dakika kala çocuğa doğru eğilip, muhtemelen ninesinin de duyduğu bir sesle, “Boşverin dedim, “ben bir gaijin’im. Rahat rahat söyle.”Bu yaştaki özgürlük, gerçek ifade özgürlüğünün yaşandığı tek dönemdir. Başımı kaldırıp nineyi yapabildiğim en zarif şekilde selamlayıp, zaten durmuş olan otobüsten indim. Çok şükür ben Japonya’dan döndükten bir müddet sonra Japonların incelmiş kültürlerinin ve hayat tarzlarının yanlış anlaşılmasına sebep olan “ALİEN REGİSTRATİON”sözcüğü kaldırılmış. Nitekim aynı Japonlar, Japonya’daki TORUKO BURN, yani Türk hamamı diye anılan ve normal banyo yapılan hamamlardan farklı hizmetleri olduğu söylenen yerlerden, Türk Büyükelçiliğinin ısrarlı ve başarılı çalışmalarıyla Türk ismini de aynı yıllarda kaldırttılar. (Hem de özel sektöre ait olmalarına rağmen)

**

Japon arkadaşlarla Levent’teki evde sohbet ediyoruz. Kim bilir kaçıncı sohbet.

Arkadaşlarımızdan biri, “Biz hep beraber Konya, ya Şeb-i Arûss’ a gidiyoruz, sen de gelir misin”dedi. Hiçbir rezervasyonumuz olmadan, otobüsle Ankara üzerinden aktarmalı, geceli gündüzlü bir yolculukla, Konya’ya gidiyoruz. Arkadaşlarımın ellerinde bilgi dolu kitaplar, kafaları merak yüklü, yürekleri temiz. Allah’tan Mevlânâ, bütün kalp sahiplerini güzelliğe çağırmış. Beni bir bakıma onların güzel kalbi götürdü.

**

Tokyo’da, üşümekten harabolduğumuz bir gecede, beş film sinemasında, Hal Ashby’nin yönettiği ve Peter Sellers’ın oynadığı Being There” (Türkçeye (Bahçıvan adıyla çevrildi) filmini izlemiştik. İnsanın kendini keşfetmesine olan inancımla, İstanbul’a döndükten sonra, küçük bir bahçe edinip, çeşit çeşit ağaçlar ve çiçekler ektim. Bir gün, o sıralarda çalıştığım şirket için ambar yöneticisi aranırken, aday olarak gelen beyin CV’sinde hobiler arasında bahçeciliği de gördüm. Çok da haz etmemiş gibi yaparak, “Bu bahçecilik de nedir?”dedim. “Keşke yazmasaydım”der gibi bir ifadeyle, “Ben,” dedi, “efendim çiçekleri severim” “Öyle mi,” dedim, “peki bu işte ne kadar iyisindir?” “Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi,” diye gözlerimin içine bakarak, “Ben, dedi, “çiçeklerle konuşurum,” “O zaman iş şenindir,”dedim. “Ben mi seçildim?” diye sordu. “Kıymetlerimizi emanet etmek için, çiçek ya da kuşdili bilen birisinden daha emin kim vardır ki,” dedim.

Yener SONUŞEN Kimdir?

1959 yılında Eskişehir’de doğdu. Çocukluğun-dan itibaren satır aralarını okuma alışkanlığı edindi. Çok özel durumlar dışında sadece dinlemeyi değil konuşmayı da seçti. Çalışarak okuduğu Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü hariç, yurtiçi ve yurtdışı birçok okuldan diploma ve belgeler topladı. Okumayı sevdi. Dört yıl Japonya olmak üzere, seyahat etmeyi ve güzellikleri keşfetti.

İnsan ömrünün her safhasının bütünü ilgilendiren seyirler olduğuna inandı. Yolculuğun kalp ve insan’a doğru olduğunu anladı. 2003-2005 yılları arasında bir numaralı profesyoneli olduğu şirket, bu dönemde 2,27 milyar dolardan 6.6 milyar dolar ciroya ulaştı ve uluslararası şirketler ligine girdi. Son iki yıldır şirket alım-satımları ve danışmanlık işlerini sürdürüyor. Fuji Dağı’yla Konuştum, hazırladığı üçlemenin ilk kitabı.

Daha fazlasını bulmak için Kaynak: Yener SONUŞEN, Fuji Dağı’yla Konuştum, Beta Basım Yayım Dağıtım A. Ş.1.Basım Mart 2008, İstanbul

 

NEYZEN TEVFÎK EFENDİMDEN DERSLER


NE DESEM

Acaba ben de bugün kendime insan mı desem
Yoksa emsalimi temsil ile hayvan mı desem
 Her yanından kemirir yurdumu azgın bir hırs
Çekilen kahra, lutûf, çileye ihsan mı desem
 Dahli yok kimseciğin, hep kabahat kendimde
Delilik mintarafıllâh bana bir şan mı desem
Gözünü açma da sen var elin efkârına uy
Eli dinle, ele bak, el sözüne kan mı desem
 Şu sadakat denilen köhne tuzak yok mu bugün,
Yeni dinde buna ben sure-i şeytan mı desem.
 Dalkavukluk denilen ilm-i hulûlun sırrı
Bilinirse apışır servet-ü sâman mı desem
 İşte yüz bulduların yaptığı iş, bildiği söz
İstikamet karaborsa, çala tırpan mı desem.
 Gizlidir bir el izi var her dolabın çarhında,
Ser dümen dalgada, gel bak şuna kaptan mı desem.
 Soramaz kimse cesaretle şeririn işini,
Astığı astık olur, kestiği kurban mı desem.
 Yedi Eylül ile fethetti refâhın yolunu,
Topatan kal’asına işte kumandan mı desem.
 Eski bir egzamadır şimdiki Van meselesi,
Çok karıştırma yalandır, bu da bühtan mı desem.
 Karagözcü ne komuş perdeye (gösterme) ye bak
Sen bırak da sözü, git dertlerine yan mı desem.
 İsterim ben de öğünmek hani bilgi nerede,
Her kelin perçemine sünbülü reyhan mı desem.
 Vâızın sunduğu kevserle cemaat sarhoş,
Camiye bar mı desem, mescide dükkân mı desem.
 Yaptırır âdeme her şey’i geçim dünyası,
Kara kaplı kitabın falları ferman mı desem.
 Sonu yoktur, bu didişmek ezelîdir
Neyzen Hikmetin buyruğu elân kemakân mı desem.

*****

HAVALE

Düzelmeyen şu âlemin işini,
Ulu Tanrı’m olan nûra bıraktım.
Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişimi,
Gün görmeyi Nefh-i Sûra bıraktım.
 Avrupa’yı siyâseti, plânı,
Devletlerce, uydurulan yalanı,
İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı
Felek denen şu kambura bıraktım.
 Enver’ini, Topal’ını, Şaşı’yı
Sakallı’yı, bizim Çeribaşı’yı
Malta’daki tavşanlara aşıyı
Vurmak için bir doktora bıraktım.

Burada kastedilen isimler, sırası ile; Enver Paşa, dönemin Levazım Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Talat Paşa ve II. Abdülhamid’dir.

Tetkik ettim her mesleği, her dini,
Bulamadım gamsız bir tek ferdini
Anlatmak için Siyonist’e derdimi,
Marko Paşa ile Tur’a bıraktım.
Binbir asrı doğururken bir gece,
Güvenilmez bu feleğe zerrece
Bak tarihe saltanatlı bir nice
Süleyman tahtını murga bıraktım.

Murg: Karınca

Çok krala çalkayınca eleği,
Hâkim ettim kazma ile küreği,
Milyarlarca mehpâreyi, meleği
Mezâr gibi bir çukura bıraktım.
Görsün cihan serseriler pîrini,
Allah’a da vermem Türk’ün yerini,
Müselleste olan üçün birini,
Kostantin’le Anzavur’a bıraktım.
 Kulak asmam gürültüye, sese ben,
Baktım kalbim ile ben.
Yeri göğü yapan mühendise ben
İrfân adlı bir mezura bıraktım.

Mezur/a: Ölçü

Feylosofa kaptan etsem Papi’yi.
Göremezler fırtınayı tipiyi
İspermeçetzâde ile Kirpi’yi
Mihrân ile Haçador’a bıraktım.
Dilencilik yetmez gibi eline,
Dâr-ül hikme çıktı hakkın halline,
İstibrâyı sürsün frenk eline,
Mes’eleyi bir kubura bıraktım.
 Yeni sahne zannetme ki bozuktur.
Piyesine hırlıyanlar buçuktur.
İnci midir sancı mıdır ne boktur.
Kemiğini direktöre bıraktım.
 Veli Neyzen al mansuru destine,
Terâneyle selâm yolla dostuna.
Matbuatın masasının üstüne
Seyyâh iken kırık billûr bıraktım

Tıp Fakültesi Hastanesi Haydarpaşa,
12
/ 2 / 1337[12.04.1921]

 

GEÇER

Iztırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez, hânde-i hurrem de geçer,
Devr-i şadî’de geçer gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.
Bu tesellî-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı yoksa ki hicrân seli mi?
İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ûnun filimi,
Ney susar, Mey dökülür, gulgule-i Cem’de geçer.
İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.
Niyyet-i hilkâtı bul aşk-ı cihân – arâdan,
Önü yokdan, sonu boktan, bu kuru da’vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
 Ne şeriat, ne tariykat, ne hakiykat, ne töre,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflâs eder, efsâne-i Âdem’de geçer.
 Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pîr olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

İstanbul – Fatih, 11 Birinci kanun 1943 [11.12.1943]

Kaynak:
Neyzen Tevfîk Külliyatı, Şevki KOCA/Murat AÇIŞ, Nazenin Yay. 2000, İstanbul

 

İKİ ADALET ARASINDA KALMAK


Ülkemizde ne yazık ki büyük ölçüde gazete köşelerinde sürdürülmekte olan gündelik, kısır ve çapsız siyaset tartışmalarından usanç duyan düşünen insanlarımıza felsefî düzeyde geniş ufuklar açabilecek bir çalışma sayısı çok azdır. Örneğin siyaset felsefesinde son yirmi otuz yıllık dönemin en önemli çatışması tarihselci doğrultuda geliştirilmiş olan komunitaryanizm ile radikal / rasyonalist / kuramsalcı doğrultuda geliştirilmiş olan ve büyük ölçüde a-historik bir refleksiyonun ürünü olan liberal evrenselcilik arasındaki çatışmadır.

Doğruluğun (truth), düşünce sistemlerinin ilk erdemi olması gibi, adalet, toplumsal kurumların ilk erdemidir….

adalet, bazılarının özgürlüğündeki eksilmenin, başkaları tarafından paylaşılan daha büyük bir iyi ile haklı kılınmasını kabul etmez….

adaletin temin ettiği haklar, politik pazarlığa veya toplumsal çıkar hesapları yapmaya tabi değildir….

Bir adaletsizliğe, yalnızca daha da büyük bir adaletsizlikten kaçınmak zorunlu olduğunda katlanılabilir (tolerable).

İnsanî etkinliklerin ilk erdemleri olan doğruluk ve adaletten ödün verilemez.

LİBERALLER VE KOMUNİTARYANLAR

LİBERAL Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya’daki dinsiz sosyalistliğin zıddı.

KOMUNİTARYAN:Son zamanlarda komunitaryanizm’e karşılık olarak ‘cemaatçilik’in kullanıldığına tanık olabilirsiniz. Burada ’komunitaryan’ ve ’komunitaryanizm’ sözcükleri, aynı kökten gelen community, communitarian, communitarianism, sırasıyla cemaat, cemaatçi, cemaatçilik diye karşılandığında belki topluluk, toplulukçu, toplulukçuluk’tan daha iyi karşılanmış oluyor; ama özellikle ‘cemaatçi’ ve ‘cemaatçilik’ bizim yaşadığımız kültürel bağlam içerisinde, genelde dinsel, özelde İslamî bir birlikteliğe, ister istemez çağrışım yapıyor. Oysa communitarian veya communitarinasizm, aynen değilse de Türkçe okunuşuyla bırakıldığında, kendi orijinine, Batı dilleri içerisindeki orijinine sadık kalmış oluyor ve kendi bağlamı içinde yapması muhtemel kimi çağrışımları (örneğin komün, komünist, komünizm gibi çağrışımları) koruyor.

Biliyoruz ki, adaleti savunan sistemlerin arasında kaldığınızda fikirler hakkında tercih yapmak bir trajedidir.Bu nedenle ne zaman  iki görüş hakkında hemen şu düşünce bize yönelirde “ikisinin de haklı olduğunu kabul etmek durumunda” kaldığımızda, doğrusunu isterseniz, durum “trajik”tir, diyebilirsiniz.

Bu meyanda hayatlarımızı nasıl en iyi şekilde yaşayacağımız konusunda hiçbir ilke veya ilkeler kümesi, hepimize hemen yanıt veremeyebilir ve hiçbir argüman, insanı erdemli olmaya, âdil olmaya ikna edemez. Fakat buradan hareketle;

Liberal teorilerin ‘iyi hayat’hakkında konuşmaktan vazgeçmesi ve ‘hakkın iyiye önceliği’zemininde durarak, bize ‘haklarımızı’ ve aslında ‘birbirimize karşı kozlarımızı’sıralamaya devam etmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ‘hayat’ın birliğini zedeliyor.

Liberal düzen, dayandığı kamusal alan-özel alan ayrımıyla, tek tek bireylerden yarı gönüllü bir dindarlık, yarı gönüllü bir âdillik, yarı gönüllü bir ahlâklılık istiyor. Tüm çetrefil yanlarına rağmen, liberal düzen egemen olanın karşısına marjinde duranı dikebiliyorsa, bir alternatif de sunuyor, yani daha doğrusu teori olarak ‘başka olan’ı/ötekiyi,  ’olan’ın karşısında var kılıp, ‘başka olan’a dokunuyor; liyakat adaletini hatırlatırken, Hayat’a da dokunuyor.

Örneğin “pratik” kavramında, pratik’e içsel iyilerin, pratik’e katılma deneyimiyle tanınabileceğini söylerken; “narratif birlik” (hikâye tarzında) nosyonuyla, yaşamlarımızın veya insan yaşamının —hayatın— çeşitli dilimlere ayrılmasının, yani çalışmanın boş zamandan, kamusal yaşamın özel yaşamdan ayrılmasının, çocukluğun, yetişkinliğin, yaşlılığın birbirinden ayrılmasının, doğumu yaşama ve yaşamı ölüme bağlayan birliği nasıl zedelediğini anlatırken; ‘insan için iyi nedir?’sorusundan vazgeçmenin “moral yaşama birliğini veren”şeyden vazgeçmek olacağını söylerken; arayışın hüsranla sonuçlanma ihtimaline rağmen, insan yaşamının birliğinin narratif bir arayışın birliği olduğunu, arayışın, seyahatin hedefinin, arayışın kendisinden ayrı olmadığını söylerken; “birinin mensub olduğu veya karşı koyduğu geleneklerin “tam uygun” anlamına sahip olması erdemi” ile tüm geleneklere dokunma çağrısında bulunuyorken, ‘liberal olmayan’ sıfatındaki ‘olmayan’ kısmını dile getirir ve ortak ölçülemez bir söyleme yerleşiyor. Ama yine de ‘liberal olmayan’daki vurgunun gösterdiği gibi; ortak-ölçülemezliğini bağdaşmazlığa, rakipliğe, kritiğe çevirip; dahil olduğu kültüre, yani nesnesine belli bir mesafeden bakar.

‘Ne olmayan?’sorusunun yanıtı ‘liberal olmayan’ olduğunda, bunun liberal olana göreliliği ‘varolan’ın kavramlaştırılmasından ziyade kritiğini dile getirdiğimizde üzerinde düşünülmesi gerektiğini varsayabileceğimiz şu sorular oluşur.

İnsan haklarıyla başlayan süreç, yolda içine hayvan haklarını katıp, kişi hakları, bireysel haklar, azınlık hakları, kadın hakları vs. diye devam ederken, yaşama hakkı ölme hakkına (ötenazi) dönüşüyor; çocuk hakları yetmiyor, cenin haklarını tartışmaya başlıyorsak, bu tartışmalar, kendi kurumlaşmaları içinde ‘sınırlar’ı giderek muğlaklaştırmaz mı?  Yani örneğin ölme hakkına sahip hastanın, bu hakkının fiilî kılınması için, öldürme hakkına —ve tabi görevine— sahip doktorlar gerekmeyecek mi?

Eğer cenin hakları, müzakerelerin sonunda çocuk haklarının günümüzde geldiği noktaya gelirse, ne bileyim, sperm haklarını tartışmaya başlamak —yoksa başlandı mı?— zorunda kalmayacağımızı söyleyebilir miyiz?

 ‘Tartışmak iyi bir şeydir, gerekirse sperm haklarını tartışırız’ demek, komşumuzun çiçeklerini vaktinde sulamadığını görüp, çiçeklere haksızlık yaptığını düşünmeye ve çiçek haklarını da tartışmaya götürmez mi?

Çocukları ailelerine karşı korumayı veya cenini annesine rağmen korumayı hedefleyen rasyonaliteyi eleştirmek, çocuklara kötülük etmek mi?

Paradan, ekonomiden bahsetmeyen, bunun yerine erdemlerden söz edenler, hakikaten ‘çağdışı’, ‘yavan’, ‘zavallı’ mı?

 ’Filancının malvarlığı, beni, politikacı olarak değil, ama yurttaş olarak rahatsız ediyor’ diyen biri, politikacı olmaya lâyık mı?

“Sekiz sayfalı finans ekonomi” nicelemesiyle çıkan bir gazete “yeni bir zihniyetle doğuyor” mu?

‘Şikayet etme, oy’unu kullan’diye bağıran reklam spotları, ‘analitik habercilik’ yapanların haberleri, ‘özel Toplum Güzel Toplum’ adlı haber programları, hangi narratifin birliği içinde anlaşılabilir?

Temellendirici ilkeler verme girişiminden ziyade, tarihsel hesaplaşma bize daha çok yardım etmez mi?

Sokrates’in ‘adaletsizlik yapmaktansa adaletsizliğe maruz kalarak ölmesi’ne kadar ‘soylu’ olursa olsun, Aristoteles’in ‘adaletsizliğe maruz kalmadan, ama kesinlikle de adaletsizlik yapmadan’nasıl yaşayacağımızı araması bakımından çağdaşımız olduğuna inanırken; ve Aristoteles’in, Sokrates’in ölümü karşısında girilen açmazı ‘Sitemin bir adaletsizlik daha yapmaması için kaçıyorum’ diyerek açmasındaki tutumu, hiç de bir araçsal akıl tutumuna indirgemeden benimserken, birilerine adaletsizlik yapar mıyız?

Farklı standardı çifte standarddan ayırdedebilir miyiz?

Bu soruya ‘evet, ama bunun yolu temellendirici ilkelerden değil, phronésis erdeminden geçer’ diye yanıt vermek, hiçbir şey dememek midir?

Phronesis (Phronesis) bilgelik ya da felsefe tartışma ortak bir konudur zeka türü için Yunanca bir kelimedir. Böyle episteme ve techne gibi – – pratik düşünce erdem olarak Aristotelesçi etiği, Nicomachean Etik örneğin, bilgelik ve entelektüel erdemlerin diğer bir deyişle ayırt edilir. Bu nedenle Latince “basiret” olarak sadece bilgelik ya da istihbarat anlam kelimeyle tercüme olmadığı zaman, genellikle “pratik bilgelik” olarak tercüme edilir, ve bazen de (daha geleneksel).

Felsefeden bize narratifler, tarihsel öyküler anlatmasını istemek ve felsefenin bütün hayatımızı değiştirmesini beklemekten vazgeçmek, onun böyle bir gücü olmadığını ve hiçbir teorinin böyle bir gücü olmadığını kabul etmek, felsefe ve teori ile ve sanat ile ve bilim ile ve din ile barışmak mı bozuşmak mıdır?

‘Dil oyunları oynarken, bir dil oyununun bizi oyuna getirmesinden nasıl kaçacağız?’ sorusuna yanıtın ‘mümkün olduğu kadar çok dil oyunu okuyarak’ olması, oyuna gelmiş olmak mıdır?

Doğru, adil olmanın muadili rasyonel olmaktır, ama hangi rasyonaliteye göre rasyonel olduğumuza bağlı olarak adilliğimiz ve onunla beraber ahlâkımız ciddi bir tehdit altındadır. Bu tehdidi farketmek, bana adil olmanın en önemli adımı olarak görünüyor.

Evet, hepimiz, adaletsizlik yapmadan ama adaletsizliğe de maruz kalmadan yaşamaya çalıştığımız sürece adil olabiliriz.

Adalet erdemine sahip olmak, cesaret, namus, aklıbaşındalık, itidal, basiret, sebat, dostluk v.b. gibi erdemlere sahip olmaktan bağımsız olamaz.

Bu zor zamanlarda, ahlâkı -veya karakteri ve ahlâkın o gitgide daha çok unuttuğumuz pratik-temelli ’bütünsellik’ini hatırlamak, sanırım en çok ihtiyacımız olan şey.Unutmaya ihtiyacımız olan şey ise, günlük dil içerisinde karşımıza çıkıp ahlâkı neredeyse tümüyle cinsel çağrışımlı bir sözcüğe dönüştüren kullanımlar: örneğin bu tür kullanımlar ile “Ahlâk Zabıtaları”nı ve “Ahlâk Masası’nı yarattık.

Bu gibi kullanımlar, vaktiyle bir birlik içinde düşünülen ve yaşanan erdemlerin adlarının nasıl pratik bağlamlarını yitirdiğini sergilemeyi sürdürürken, biz bu zabıtaların veya masaların neden birer erdem olan adaletin, cesaretin, sebatın, itidalin v.b.nin karşıtlarının veya ifratlarının ve tefritlerinin peşine düşmediklerini kendimize sormadık bile.

İşte şimdi, belki de böyle sorular sormalıyız. Ahlâklılık, cesur, adil, namuslu, sabırlı, yücegönüllü, kendini-bilir, aklıbaşında, zeki, dost, cömert olmaktan ayrı düşünülebilir mi?

Bu erdemlerden herhangi biri eksik ise diğerlerinin tam olması mümkün müdür?

Bu sorulara ‘evet’ yanıtı verildiği için, bugün, zor zamanlarda yaşadığımızı düşünüyoruz. O yüzden yanıtlardan ziyade, mevcut yanıtların sorularına yeniden dönmeli ve bunun ‘benim tercihim’ değil ‘hepimizin tercihi’ olur mu diye düşünmeliyiz.  Sh: 368-373

Derleme Kaynak:
Prof. Dr. Solmaz Zelyüt HÜNLER,
Ravvls ve Maclntyre İki Adalet Arasında Liberal ve Komunitaryan Düşüncelerin Çatışma Alanı, 1997, Vadi Yayınları, ANKARA

 

İNSANLARI ALDATMANIN TEMEL İLKELERİNDEN


 İnsanları aldatmaktan Allah Teâla’ya sığınırız. Bu yazı
Site prensip kararı yorumlar yayınlanmadığı halde
sahte mailler ile görüşlerini bildirenlere ithaf edilmiştir.

İnsan diliyle çok kolay yalan söyleyebilir. Bir aldatıcının en büyük sermayesi yalandır. Ancak bir insanın bedeniyle yalan söylemesi herkesin rahatlıkla yapabileceği bir şey değildir. Yalan söyleyen çoğu insan bir süre sonra göz teması kurmaktan kaçınmaya başlar. Ses tonu, kullandığı mimikler ve her zamanki doğal tutumu neredeyse tamamen değiştiği görülebilir.

Ne var ki mesleğinden ya da düşük ahlak anlayışından dolayı yalanı bir gerçek hayat tarzına dönüştüren kişiler, yalanın neredeyse hiçbir belirtisini göstermeyebilirler/veya göremezsiniz. Onlar gerçek sahtekârlardır.

Bir insanın hem yalan söyleme yetisine sahip hem de bunu hiçbir sınır gözetmeksizin kullanabilecek kadar ahlaktan yoksun ise, onun gerçek bir sahtekâr ve potansiyel bir suçlu/günahkâr olduğu söyleyebilirsiniz.

Unutmayalım ki hayatında bir dolandırıcılık hikâyesi duymayan veya tezgâhından geçmeyen çok az insan vardır.  Aldatılmanın tümdetaylarını tek bir karede görme fırsatıherkes için yok gibidir.  Her aldatma metodu bilinmeden sonra bir evrimleşme geçirerek daha karışık biçimlere tahavvül eder. Bu şu demek oluyor. Tabii ki aldatıcının oyununun çözülmesi demek, bir sonra ki oyunun daha grift ve mükemmel icadına vesile olmak demektir.

Allah Teâlâ’nın şeytana kıyamete kadar mühlet vermesi bu hikmetin gerçeğinden başka bir şey değildir.

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir..”

ALDATANLARIN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Kendine inançları kuvvetlidir.

“Bütün ünlü sahtekârlarda güçlerini borçlu oldukları dikkate değer bir özellik vardır. Gerçek aldatma olayında onlara egemen olan duygu kendilerine inançlarıdır; bu kadar mucizevi bir şekilde konuşan ve etrafındakilerin ilgisini çeken şey budur. ”

Friedrich NIETZSCHE

İyi tarafları vardır

“Nice kötü insanlar vardır ki hiç iyi yanları olmasa daha az tehlikeli olurlardı. ”

L. ROCHEFOUCAULD

Çift kişiliklidirler

“Bir insanın ikinci benliği kendi kendisinin en sevdiği görüntüsünden başka bir şey değildir. ”

Frank William ABAGNALE

Konuşmaları baldan tatlıdır.

“Ağzında bal olan arının, kuyruğunda iğnesi vardır. ”

John LYLY

İnsanların aldatılmaya meyilli olduğunu bilirler

“İnsanlar o kadar basit kafalı ve acil ihtiyaçlarının baskısı altındadırlar ki, bir hilekâr aldatılmaya hazır bir sürü insan bulabilir. ”

Niccolo MACHIAVELLI

 

Yalanı doğrunun içine saklamakta mahirdirler

“Uzun süre boyunca inandıklarımı söylemedim, söylediğim şeylere de inanmam ve eğer gerçeği söylesem bile o kadar çok yalanın arasına gizlerim ki bulmak çok zordur. ”

Niccolo MACHIAVELLI

Övülüyorsanız aldatılmaya hazırsınız demektir.

“Üzerine yeterince övgü serpildiği sürece, insanlara her şey yutturulabilir. ”

Cimri, MOLIERE

Adı çıkmış sahtekârla beraberseniz muhakkak sizi aldatacaktır

“Bir sahtekâr sizi öptüğü zaman dişlerinizi sayın. ”

İbrani atasözü

Onlar bazen Tanrı, bazen de şeytan gibidirler

“Çölde yaşlı bir keşiş bir gezgine bir zamanlar tembih etmiş: Tanrının ve Şeytanın sesleri nadiren ayırt edilebilir. ”

Loren Eiseley

Vasıfları kullanmada mahirdirler ve yumuşak ikna sanatını bilirler

Rüzgâr ve güneş hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışıyorlardı. Yoldan geçen birinin elbiselerini çıkarmasını hangisi sağlarsa onu galip ilan etmeye karar verdiler. İlk önce rüzgâr denedi. Fakat onun şiddetli esişleri adamın elbiselerine biraz daha sıkı sarınmasına neden oldu ancak ve biraz daha sert esince adam soğuktan rahatsız olarak fazladan bir atkı sardı boynuna. Sonunda rüzgâr denemekten yoruldu ve adamı güneşe teslim etti. Güneş önce yumuşak bir sıcaklıkla parladı, bu adamın paltosunu çıkarmasını sağladı. Sonra öylesine hararetle parladı ki, adam dayanamayıp soyundu. Ve en yakındaki nehre yıkanmaya gitti. İkna güçten daha etkilidir.

Ezop Masalları

Kaybolmayı iyi bilirler

“Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış ve sonra… birden kaybolmuş. ”

The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

Aldatanların özel yetiştirilmiştir.

“Aldatma karakteri, insana ömrünün ilk yıllarında öğretilirse o insanın kişiliğine yerleşir kalır. ”

Anonim

Aldatan karanlıktakiler gibidir.

“Birileri karanlıkta… Diğerleriyse aydınlıkta… Aydınlıkta olanları görüyoruz da… Karanlıktakiler görünmüyor!”

Bertolt BRECHT

ALDATILMAYA MÜSAİT İNSANLAR

Aldatmak için acı çekmiş insanlar tercih edilir.

“Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarına bile getirmezler. ”

Samuel JHONSON

Aptal veya zeki olmak aldatılma sebeplerinden değildir.

“Dolandırılabilmesi bir insanın aptal olduğu anlamına gelmemelidir. ”

Büyük Oyun, David W. MAURER

Temiz insanları aldatmak kolaydır.

“Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur ”

LA FONTAINE

Derleme Kaynağı:
Merve SAYGIN, Suçlu Kim?, Yakamoz Yay. Ekim- 2010, İstanbul

**************
TEKRARLANAN ALDATMA HİKÂYESİ
“İSMİNİ SAKLAYAN …….!” HAKKINDA

YÖNETİMDE ERKEK VE KADIN NE DEMEKTİR?


Devlet ve millet menfaatlerinde erkeklerimiz duyarsız mı oldular?

Kadınlarla yönetilmemizin zamanı mı geldi?

Türk Milleti kendi içinde huzursuz olduğundan bir annenin şefkatine mi ihtiyaç duyuyor?.

Unutmayalım ki,  Türk milleti içinde bir erkekten daha erkek ve cesur kadınlarımız vardır.  Günümüzde nice insanımızın kimlik karmaşası içinde cinsiyet sorgulamasına düştüğünü görmekteyiz. Erkeklerimiz erkek gibi davranmıyor.  Bu nedenle sağlam karakter gösteremeyenleri tercih etmek yerine kadınlarımız üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Yani, seçimlerimizde kadınlarımızı öne çıkarma zamanının geldiğini söyleyebilirim.  Bir yöneticinin kadın veya erkek olması meselesinden duruma bakılırsa, meclisi olan ve kararlarına saygılı olan biri için cinsiyet sorun teşkil etmez.  Sonuçta Türk Milletinin şefkat edenleri beklemesi bir haktır, diyoruz.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki; “Merhamet edin ki, merhamet olunasınız.”

“Kırklar kaç erdir?Diye zâtın birine sormuşlar.

Kırk nüfustur,demiş.

Niçin er demediniz de nüfus dediniz?Diye tekrar sorunca:

“İçle­rinde kadın da vardır da onun için…Buyurmuş. (Ken’an Rifâî, Sohbetler . s. 340)

 

Tezkire-i Evliya adlı kitapta, Feridüddin Attar kuddise sırruhu’l aziz buyurur ki;

“Hususi bir mahremiyet perdesi altında saklı ve ihlâs örtüsü ile gizli olan, aşk ve iştiyakla tutuşan, yakîn ve yanık olmaya vurulan, Meryem-i Safiye aleyhisselâma nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha’dır.(h.y.t. 185)

Biri çıkıp onu; “Niçin erkekler safında zikr ettin,”diye sorarsa bana, derim ki; Hâce’-i Enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ sizin suretinize bakmaz…”buyurmuşlardır.

Şimdi amel, surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dinimi­zin üçte birini Aişe-i Sıddîka radiyallâhü anhadan almak caiz ise, aynı şekilde onun cariyelerinden, (yâni halefleri olan veliye hanımlardan) dini­mizi öğrenmek (ve feyz) almak da caizdir.

Bir kadın, Allah Tealâ’nın yolunda er olursa, artık ona kadın de­nilmez.
Nitekim Abbase-i Tusî:
“Yarın Arasat meydanında, “Ey erler!” diye nida edildiği vakit, rical (erkekler) safına ilk önce ayağını basacak olan Hz. Meryem’dir,”
demiştir.

Bir şahıs (Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha) ki, o mecliste ha­zır olmayınca Hasan Basri radiyallâhü anh konuşmazdı. Öyle bir şahsın mutlaka er­kekler safında yâd edilmesi lazım gelir. Belki hakikat açısından ba­kılınca, görülür ki, bu zümrenin bulunduğu makamda herkes tevhidde yok, (İlahî Vahdette fâni) olmuştur. Şu halde tevhidde: “Ben” ve “sen” namına bir şey kalmamış,  olduğundan :  “Erkek” ve “kadın” ayrımından söz edilemez.

Nitekim Ebu Ali Fârmedî  (h.y.t. 477) nübüvvet, izzet ve şerefin ta kendisidir, “orada büyüklükten-küçüklükten söz edilemez,” demiştir. İmdi velayet de aynen öyledir, bahis konusu olan Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha olursa. Zira muamele ve marifet itibarı ile çağında onun bir eşi daha yoktu. O zamandaki büyükler ne ise; muteber olup çağdaşlarına karşı sözü kat’î bir hüccet idi.” (Tezkiretü’l-Evliya, s. 111–112)

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Kadınlara dikkat ediyor musun?
Onların içinde erkekleri vardır.

Onlara iyi dikkat et.”

 Kaynak: ALTUNTAŞ, İ. H. (2007). Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları. İstanbul: Gözde Matbaa.

SOYLU TÜRK KADINLARI

BÜYÜKE HATUN

Tohtamış Han’ın torunudur. Yıllarca Ruslara kasrı savaştı, esir düştüğünde iffetini korumak için kendi hançeri ile canına kıydı…

KAHRAMAN TÜRK KADINI TOMRİS

Yüce hakan Tomris Hatun, yaklaşık 2500 yıl önce Türkistan’da devlet kurmuş olan Saka ve Peçenek Türklerinin hakanı idi aynı çağda İran’da da Ahamenid Sülalesi hakim bulunyordu. Bu sülale zamanında İran orduları bir kaç defa Doğu’ya saldırarak Türklerle savaşmışlardı. Tomris’in hakan oldoğu çağda, İran’lıların başında Kırus adında bir hakan bulunuyordu. Bu hakan önceleri Şaka Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı Türklerinin güney kısımlarını ele geçirmişti. Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kırus, Peçeneklere saldırdı. Savaşın sebebi, Kırus’un Tomris’le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi. Tabi bu sebep, o çağdaki usullere göre çok önemli idi. Çünkü, Tomris, İran hakanıyla evlendiği taktirde, hakan bulunduğu ülkelerde, Kırus’un eline ve dolaysıyla İranlılara geçmiş olacaktı. İşte teklifi, Türklerin kadın hakanı tarafından geri çevrilince, esasen kan dökücü bir insan olan Kırus, çılgına döndü ve kendisi ile evlenmeyi kabul etmeyen bu kadın Hakanına cezasını vermeye karar verdi. Kırus önce, Tomris’in oğlunun emri altındaki Türk öncü kuvvetleriyle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Tomris’in oğlu yagılara (düşmana) yenilmenin verdiği yaşla kendini öldürdü. Bu savaşı kazanan ve gözleri dönmüş olan Kırus, Türk Hakanı Tomris Hatunun da üzerine yürüdü. Türklerle, İranlılar bir kere daha karşı karşıya getiren bu savaş, pek kanlı oldu. Onca her iki taraf birbirlerine ok atmaya başladılar. Bu oklaşmalar öyle şiddetli oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hemen kimse kalmadı. Böylece gayet kanlı bir başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlar ile göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu ile İranlıların erkek Hakanının yönettiği bu savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık, askerlik kabiliyeti ve bilimde üstün olan Türklerin oldu. Bu savaşı yine Türkler kazanmıştı.

Yüce Türk Hakanı Tomris Hatun hem ulusunun ve ulu yurdunun sevgisiyle ve hem de savaşta yenildiği için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun, gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve başardığı bu kahramanca dövüşle, İran ordusunun büyük kısmını cansız olarak yere sermiş olmakla birlikte Ahamenid sülalesinin azgın Hakanı Kırus’uda kaiyp (telef) etmişti. Kırus hayatında çok kan akıtmış bir Hakandı. Bunun için, kahraman Türk kadını Tomris, bu kan akıtıcı adama, acuna (dünyaya) ibret teşkil edecek muamelede bulundu ve Kırus’un kafasını kan dolu bir fıçıya atarak, ”hayatında kan içmeye doyamamıştın, şimdi doya doya iç” dedi. Bu olay yüzyıllarca uluslar arası dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı. İşte Tomris hakkında tarihin (kaynak) bilgileri bundan ibarettir. Geri kalan birçok hususlar efsanelerle karışmaktadır.

Tomris Hatun, o sırada Türklerin bir bölümünün, yani Peçeneklerin Hakanı idi, karşısındaki Ahamenid ise bütün İran’ın Hakanı idi ve İranlıların ordusu çok büyüktü ve basında bir erkek vardı ama karşısındaki ise ulusu ve yurdunu sevgisi ile dolu bir Türk kadını idi

 KARA FATMA (FATMA SEHER)

“Kara Fatma” olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. İ. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider.

Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır.

Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir

Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı

 TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA

Asıl adı “Adile” olan, “Adile Hala” ve “Adile Onbaşı” diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anıldığı bilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir.

Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır.

Milis kuvvetlerine yardım eden “Nafize Kadın”, Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez.

GÖRDEŞLİ MAKBULE

Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördeşli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler

FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN

Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer.

BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI

Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır.

TAYYAR RAHMİYE

Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine “Tayyar Rahmiye” lakabı verilir.

Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır

BİNBAŞI AYŞE

İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:

“…Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım.

Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Kocarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.

İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahir Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”…

Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yâdiğâri olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir.

 SÜREYYA SÜLÜN HANIM

İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım…Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve tarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, biraraya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır.

 Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazid’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalımı yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı…

 Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan döğüştüler. Oluyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü.

NENE HATUN

(1857 – 1955) Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum’da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı.

Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü. Nene Hatun, Erzurum’da doğdu. 98 yıl Erzurum’da yaşadıktan sonra yine Erzurum’da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından ANNELER ANNESİ seçilmişti.

NEZAHAT HANIM

Gördes ve İnönü meydan savaşlarında , çarpışmalara katılan 70. Alay Komutanı Hafız Halit Beyin kızı olan Nezahat Hanım 8 yasında öksüz kalmış ve babasıyla cephelerde dolaşmıştır. Askerlere hizmet ve cesaret veren Nezahat Hanım’ın 100 den fazla düşman askeri öldürdüğü bilinmektedir

İPARHAN

Türk tarihinde önemli rol almış kahramanlar içinde birçok kadın vardır. Bunların içinde önemlilerinden birisi de İparhan’ın hikâyesidir.

Doğu Türkistan 1759 yılında Çin Mançu Yönetimi tarafından işgal edildi. Uygur Türkleri vatanı işgal eden Çin ordusuna karşı yıllarca direndiler. Tam 42 kez bağımsızlık mücadelesi verildi, sonuçta sayı ve teçhizat bakımından kıyaslanamayacak derecede fazla olan Çin ordusu, Rusların da yardımıyla bu mücadelelerden galip çıktı.

O dönemin Doğu Türkistan Han’ı Cihangir Hoca şehit edildi. Bunun üzerine Cihangir Han’ın eşi İPARHAN eşinin mücadele bayrağını ordunun başına geçerek sürdürdü. Büyük mücadelelerden sonra Çin ordusu tarafından esir alınan İPARHAN, Pekin’e Çin İmparatoru Qienlung’a götürüldü. İmparator İPARHAN’a evlenme teklifi etti ancak İPARHAN tarafından bu teklif şiddetle reddedildi. Bu kahraman Türk Kadını iffeti ve milletinin geleceği için, bir Çin’li ile evlenmektense canına kıydı.

Bir kahraman gibi yaşadı ve bir kahraman gibi şehit oldu. Türk kadınının yüreğinde “Gelinlerin Anası” unvanıyla yaşayan kahraman İPARHAN örnek alınacak bir Türk kadın kahramanıdır

DİLŞÂD HATUN

200 yıl önce Türkistan’da yaşamış kahraman bir Türk kadını…

Güzelliği ile birlikte kahramanlıkları da dillere destan olan prenseslerimizin en meşhurlarından olan, Dilşâd Hatun, aynı zamanda Budist Çinlilerle Müslüman Türkler’in yaptıkları mücadelenin en şanlı ve tertemiz sayfalarından birini teşkil eder.

 Vİİİ. yüzyılda Doğu Türkistan’ı sınırları içine almak isteyen Çin İmparatoru Chien Lung, bu maksatla Doğu Türkistan’daki karışıklıklardan istifade etmeye çalıştı.

Kuçar Beyi Hocası Beg ile Hoten Beyi Hoşkepek Beg’in ihaneti Chien Lung’un işini kolaylaştırdı. Onların casusları sayesinde Hocalar’ın ve Kalmukların askeri durumlarını öğrenen Mançu İmparatoru Sao-Hui komutasında 1757’de Doğu Türkistan’ı fethetmek üzere kuvvetli bir orduyu gönderdi. Halk arasında yapılan propagandalar sayesinde bir çok şehirler savaşmadan teslim oldu.

Bütün bunlara rağmen Hocalar vatanlarını 2 sene kahramanca müdafaa ettiler. 1759’da her taraftan birden hücum eden muazzam Mançu ordusu karşısında mukavemet edemeyen Hocalar, hanımları, çocukları ve yakınları ile birlikte Kunlun dağını aşarak batıya kaçtılar. Mançu ordusu da arkalarından takip etti. Bedehşan hududunda binlerce kişi teslim oldu. Eskiden Bedehşan’ı istila etme fikrinde olan Hocalar, Bedehşan Emirleri tarafından iyi karşılanmadılar.

Mançu ordusu komutanı Sao-Hui, Bedehşan Emirlerinden iltica eden Hocalar’ın teslim edilmesini istedi. Mançular’dan korkan Bedehsar Emiri Peygamber soyundan olanları gayrimüslimlere teslim etmek İslam dinine göre caiz olmadığından, her iki Hoca’yı öldürüp başlarını Mançu’lara teslim etti. Pekine götürülen bu başlar orada uzun uzun teşhir edilmiştir.

Dilşâd Hatun, Burhanettin Hoca’nın kardeşi, Küçük Hoca diye tanınan Hoca Cihan’ın hanımıdır. Mançu İmparatoru Chein Lung’un Doğu Türkistan’ı istilasında kocası ile birlikte düşmana karşı savaşarak vatanı müdafaaya çalışmış kahraman bir Türk kadınıdır. Üstün düşman kuvvetleri karşısında mukavemet edemeyerek Bedehşan’a sığındıkları zaman Dilşâd Hatun da beraberinde bulunuyordu.

Çok eski zamandan beri Çin ve civarında, mağlup düşen tarafın kraliçe ve prensesleri ile evlenerek düşman tarafı ile akrabalık bağları kurma adeti vardı. Mançu İmparatorları da İmparatorluk içinde çok az olduklarından, büyük bir yabancı kitleyi uzun müddet idare edebilmek için bu siyaseti takip etmişler, idareleri altındaki kavimler ile akrabalık bağı kurmaya çalışmışlardır.

Dilşâd Hatun’un dillere destan güzelliğini işiten Mançu İmparatoru Chien Lung, hem böyle güzel bir kadına sahip olmak, hem de Doğu Türkistan’daki Müslüman Türkler’in dostluğunu kazanmak ve gelecekte vuku bulacak herhangi bir ayaklanmayı önlemek istiyordu. Bu maksat Doğu Türkistan’daki Mançu ordusu başkumandanı Sao-Hui’ye Dilşâd Hatun’u Pekin’e getirmesini emretti.

Bunun üzerine kumandan, Bedehşan Emiri Sultan Şah’dan Dilşâd Hatun’un diri olarak kendine gönderilmesini istedi. Emir’in bunu kabul etmemesi üzerine bu sefer meşhur birkaç ulemayı Bedehşan’a gönderdi.

Öte yandan kocasının öldürülerek, basının Mançu’lara teslim edildiği haberi Dilşâd Hatun’dan gizlenmişti. Bu olaylardan dolayı çok üzüntülü olan Dilşâd Hatun, devamlı surette kocasını ve vatanın durumunu düşünüyordu.

Bedehşan’a gelen Said Molla önce Sultan Şah ile görüştü. Dilşâd Hatun’u Kaşgar halkının arzusu üzerine istediğini, ailesini yanına gönderileceğini söyleyerek Sultan Şah’ı hileli yollardan kandırdı. Daha sonra Dilşâd Hatun ile görüşen Said Molla, onu da kandırmaya muvaffak oldu. Müslüman halkının zulüm ve işkenceden çok şikâyetçi olduğunu, Çinli kumandanın: “Eğer Dilşâd Hatun İmparatordan rica ederse, kurtulursunuz” dediğini söylemiş, kendinin de Kaşgar halkı namına ricacı olarak geldiğini bildirmişti. Dilşâd Hatun, umumun menfaati için her türlü fedakarlığa katlanan bir kadındı. Onlara faydalı olabilmek ümidi ile bu teklifi kabul etti.

Göz yaşları ile uğurlanan Dilşâd Hatun ikiyüz Türk askeri ve bir Çinli alayının muhafazasında yol alıyor, uğradığı şehirlerde büyük hürmet ile karşılanıyordu.

Kumandan, Dilşâd Hatun’un kederli halinden endişelenerek belki intihar eder de Pekin Sarayı’na karşı müşkül vaziyette kalırım korkusuyla; kocasının sağ olduğunu, İmparator tarafından affedilebileceğini ve bir müddet sonra tekrar Kaşgar’a dönebileceğini söylemiş, fakat kocasının kurtulamasa için Prenses’in Pekin’e gitmesinin şart olduğunu sözlerine ilave etmişti. Aynı zamanda Dilşâd Hatun’u oyalamaları için emrine eski Müslüman hizmetçileri vermişti.

Kafile Pekin’e 3 aylık bir yolculuktan sonra varabildi.

Pekin’e geldikten sonra; kocasının ve diğer akrabalarının öldürülmüş olduğunu öğrenen Dilşâd Hatun’un artık 2 gayesi vardı. Bunlardan biri Mançu İmparatoru’nun Doğu Türkistan’dan çekilmesini temin etmek, diğeri ise diğeri olmadığı takdirde Mançu İmparatoru Chien Lung’un öldürülmekti.

İmparator’un huzurunda diğer taraftan Chien-Lung, bütün Asya’da güzelliği ve kahramanlığı ile o zamana kadar duyulmamış bir şöhret kazanan bu Türk Prensesini bir an evvel görebilmek için sabırsızlanıyordu.

Ziyaret günü Dilşâd Hatun, huzura çıkmadan önce etrafındakilerin bütün ısrarına rağmen, normal hanım elbiseleri giymeyerek, Çinlilerle savaştığı sırada giydiği zırhlı elbiseleri giymiş, İmparator sarayına da atla girmişti. İstenildiği ve zannedildiği gibi muhteşem saray, onun iman dolu ve intikam ateşiyle yanan göğsüne hasret ve korku vermemişti. Şerefini muhafaza edebilmek için Tanrıya yalvarıyordu. Onun büyüklüğüne güvenerek merasim salonuna girdi. Beraberinde Kalmuk Han’ı Davacı’nın hanımı da bulunuyordu.

Etrafında, bütün saray erkanın sıralandığı salonun ortasında yüksek tahtına oturmuş olan Mançu İmparatoru’nun önüne gelince, evvelce yapılan tembihlerin aksine, herkes secde ettiği sırada o eğilmedi. Bu hareket karşısında İmparator yanında oturan annesine: “Sessiz, fakat bana kızgın,” demekten kendini alamamıştı.

Vali tarafından yere kapanması için yapılan ihtar üzerine Dilşâd Hatun, Biz yalnız Tanrıya secde ederiz. Üstelik o benim düşmanımdır,” diye cevap verdi.

Binlerce senelik Çin İmparatorluk sarayında, İmparatorun huzurunda vuku bulan bu itaatsızlık olayı yüzünden bütün saray erkanı hayret ve korkuya düşmüştü. Bu hareket İmparatora karşı büyük bir hakaret sayılırdı, cezası da ölümdü. Fakat İmparator Dilşâd Hatun’un bu davranışını anlayışla karşılamış salondakilerin de içi rahat etmişti.

İmparatorun kalkıp “Hoş geldiniz,” demesi üzerine kılıcını çekti. Etrafta uyanan büyük heyecanın aksine sükunetle İmparatora uzatarak:

-Bu, bir teslim olma değildir, kılıcımı size Çin askerlerinin Türkistan’dan çekilmeleri şartı ile veriyorum, dedi. İmparator, Dilşâd Hatun’un kılıcını aldı ve alaycı bir tavırla geri verdi. Ana İmparatoriçe çok sinirlenmiş, İmparator ise, Dilşâd Hatun’un güzelliğine cesaret ve olgunluğuna kendini alamamıştı.

İmparator, Dilşâd Hatun’u kendisine zorla bağlamak istemiyor, onu memnun ederek bir gün teklifini kabul ettireceğini umuyordu. Dilşâd Hatun, bundan sonra bütün günlerini üzgün ve düşünceli, ibadetle geçirmeye başladı. Kendine bunun sebebi sorulduğunda “Vatanımı özledim. Beni oraya gönderin,” diye cevap veriyordu.

Ana İmparatoriçe, Dilşâd Hatun’un burada kalmasının tehlikeli olduğunu, geri gönderilmesi icap ettiğini söyledi ise de, İmparator bunu kabul etmedi. Annesinin arzusu hilafına, onu memnun edebilmek için her gün fevkalade güzel hediyeler göndermeye başladı. Bunlar arasında saadeti temsil eden inciden bir bilezikle yeşimden bir asa da vardı. Dilşâd Hatun bu iki hediyeyi hiç bir şey söylemeden kabul etmişti.

Chien Lung’un aşkı İmparator Chien Lung, köşke giderek bazen ziyaret ediyor, fakat Prenses daima ondan kaçıyor ve “Eğer bana dokunursan, hem seni, hem kendimi öldürürüm” diyerek, yaklaşmasına mani oluyordu.

Dilşâd Hatun’un eşsiz güzelliği ile dolup taşan İmparator, şimdi yalnız onu memnun etmeyi düşünüyor, gözü başka hiç bir şey görmüyordu. Bunun için de her türlü çareye baş vuruyordu. Bu maksatla bir gün nedimi Ho-şen’i çağırtarak, prensesi neşeli görebilmek için daha neler yapabileceğini sordu. Ho-şen de İmparatora sarayın içinde çarşıyla, bahçesiyle ve camiiyle bir Müslüman mahallesi yaptırmasını tavsiye etti. Böylelikle, prenses, doğduğu şehri hatırlayacak ve belki de kederli yüzüne biraz renk gelecek, yeni muhitine daha ziyade ısınacaktı. Bu fikir İmparatorun hoşuna gitti. Türkistan’ın en meşhur mimarlarını getirterek, Dilşâd Hatun için Türk mimarı tarzında bir mahalle inşa ettirdi.

Ayrıca sarayın bahçesine onun doğduğu yerlerde yetişen ağaç ve çiçek çeşitleri ekilmişti. İmparator, Dilşâd Hatun Müslüman mahallesine yerleştirilmiş olan hemşerilerinin çarşıya gidip gelişlerini rahatça seyredebilsin diye parkta bir kule de yaptırmış ve içini devrin en güzel eşyaları ile döşetmişti. Dilşâd Hatun, etrafındakilere “Benim memleketimde, gövdesi demirden, yaprakları gümüşten ağaçlar vardı. Özledim,” diye söyleyince, bu ağaçlar Türkistan’dan kökleri ile çıkarılıp arabalarla getirilmiş ve sarayın bahçesine ekilmişti. (Bu ağaç iğde ağacıdır. Ve Pekin’de İmparatorluk bahçesinden başka hiç bir yerde mevcut değildir)

Sarayda Dilşâd Hatun için Kaşgâr’dakinin aynı ir Türk hamamı da inşa edilmiştir. Kendi yurtlarına dönmelerine müsaade edilmeyen esirler, cangan kapısının batı tarafına iskân edildi. Onlara Çinli halka tanınan memuriyet, ticaret, seyrüsefer hakkı tanındı.

Beylerin refakatinde gelen ve savaşlarda esir edilen Türk askerleri teşkilatlandırılmış ve muhafız alayı olarak, Dilşâd Hatun’un emrine verilmiş ve 3 Çin gümüş lirası maaş bağlanmıştı.

Bütün bunlardan sonra Çin’de Tanrı’nın oğlu sayılan İmparator, kabul edileceğinden emin olarak Dilşâd Hatun’a evlenme teklif etti. Bu teklif kendi dininden olmayan bir düşmanıyla evlenemeyeceğini söyleyen Dilşâd Hatun tarafından şiddetle reddedildi.

İmparatorun Dilşâd Hatun üzerine bu derece düşmesi, annesini kuşkulandırmaya başlamıştı. Bunun üzerine ana İmparatoriçe korkunç planlar tasarlamaya başladı. Önce Dilşâd Hatun’a bir hançer göndererek, “Ya evlensin, Ya da kendini öldürsün” diye haber yollamış, fakat o “Ölümden korkmuyorum, fakat daha vazifelerim var. İntikam almadan ölmek istemiyorum,” diye cevap vermişti.

İmparatorun annesi, hiddet ve korkuya kapılarak İmparatoriçe ile birleşti. Beraberce bu yabancı prensesten kurtulmanın çarelerini aramaya başladılar. İmparator, her yıl olduğu gibi, o günlerde de Sema Mabedi’ne adaklarını sunmaya gidecekti. Adet olduğu üzere İmparator mabede gitmeden önceki üç gün oruç ve ibadet için saraya çekilince, Ana Kraliçe, İmparatorun yokluğundan faydalanarak, kanlı planını tatbike fırsat buldu.Dilşâd Hatun’a sahte bir dostluk göstererek, ona “Resimler Sarayı”nı gezdirmeyi teklif etti. Bir müddet gezip resimlere baktıktan sonra, bir resmin önünde durarak, Dilşâd Hatun’un dikkatini çekti. Bu, Emir Sultan Şah’ın, zevci Hoca Cihan’ın başını, Çinli valiye verdiğinin temsili resmiydi. Dilşâd Hatun, bu resme bakınca dehşetle ürperdi. Ana Kraliçe “Seni bize düşman eden, en unutamadığın sebeplerden biri bu değil mi? Seni, oğlumu ve devletimi kurtarmak için, ortadan kaldıracağım,” diyerek hizmetkarı çağırdı.

Dilşâd Hatun da:

-Ben ölümden korkmam, fakat intikam alamadığım için çok üzülüyorum. Bana bir hançer ver, Ben ölmesini de bilirim, demesini dinlemeyerek, çağırmış olduğu hizmetkara onu ipek iple böğdürmüştü.

Dilşâd Hatun’un sadık hizmetkarından biri vasıtasıyla korkunç haberi öğrenen Chien Lung, ibadetini bırakarak koşup geldi, ama geç kalmıştı. Sevdiği kadını artık uzaktan da olsa bir daha göremeyecekti.

Ölümü hakkında çeşitli kaynaklardaki rivayetlerden bir tanesi de Sui Cien Sin’in “Şiang-Fei”adlı eserinde anlattıklarıdır. Sui Cien Sin’e göre, prenses, İmparator ile evlendikten birkaç sene sonra İmparatorun annesinin: “Ben seni sekiz senedir deniyorum. Sana bir türlü güvenemedim. Senin bir gün oğlumun hayatına mal olacağından korkuyorum. Bunun için en iyi yol, seni ortadan kaldırmaktır. Oğlumun babası da çok akıllı bir İmparatordu, fakat sarayda yirmi yaşındaki bir Çinli cariye tarafından öldürüleceğini hiç aklına getirmemişti,” diyerek onu intihara zorlamış ve neticede de öldürülmüştü.

Bu hikaye gerçeğe uygun değildir. Dilşâd Hatun, hiç bir zaman İmparatorla evlenmeyi kabul etmemiş ve İmparatora karşı yanında daima keskin bir hançer taşımıştır. Chien Lung’un evlenme tekliflerini: “Memleketimi istila eden, kocamı ve akrabalarımı öldüren bir kimse ile asla evlenemem,” diyerek defalarca reddetmiştir.

Dilşâd Hatun, düşmanına teslim olmak bir tarafa, hayatında bir kere dahi Çinli elbisesi giymemiş, Türk ananesine, örf ve adetlerine sadık kalmıştı. Bu cesur, mağrur ve tertemiz hali sebebiyle, bugün bütün Çin’de Türkistan’da bir iffet sembolüdür.

Mezarı hakkında bir rivayet mevcuttur. Çinliler’e göre; Büyük Mançu İmparatorlarının kabirlerinin bulunduğu yer olan Tung-Ling’de İmparator Chien Lung’un mezarının yanındadır.

Güzel kokulu Prenses, Türkistan’da halk arasındaki yaygın rivayetlere göre de; cesedi Kaşgar’a getirilip, ecdadından ve Hoca Hidayetullah!ın bulunduğu türbeye defnedilmiştir. Müslümanlar bu türbeyi hem Hidayetullah Hoca, hem Dilşâd Hatun için ziyaret ederler. Çinliler ise, her şeye rağmen, onu hükümdarlarından birinin hanımı olarak kabul ettiklerinden, mezarını mukaddes bilir ve ziyaret ederler. Onun türbesinde daha kapı önünde secde etmeye başlayan Budistler’le ellerini açıp fatiha okuyan Müslümanlara her zaman rastlanabilir.

Kaşgar’daki mezarın içinde “CO” denilen bir sedye vardır. Halk arasında Dilşâd Hatun’un cesedinin bu tahtırevan ile Pekin’den getirildiği söylentileri dolaşmaktadır. Türkistan’da Dilşâd Hatun olarak tanınmıştır. Çin halkı ise onu “Şiang-Fei” ismiyle tanır. Şiang-Fei, güzel kokulu prenses anlamına gelir. Bu kelime aynı zamanda mukaddes, ulvi manasını da taşımaktadır. Saray lisanında ise İmparatoriçeden sonra gelen hanım manasında kullanılır.

Bugün Pekin’de o devirden kalma Müslümanlar’a ait eserlere rastlanmaktadır. Sarayın karşı tarafındaki Müslümanlar mahallesi, hala mevcuttur. Burada yaşayanlar artık Türklüklerini kaybetmiş, Müslüman Çinliler haline gelmişlerdir. Fakat asıllarını bilmektedirler.

O devirde yapılan eserlerden sadece mescit 1911’de yıkılmıştır. Diğerleri olduğu gibi durmaktadır. Mescidin de temeli bellidir. Müze olarak muhafaza edilmekte olan Hamam, Çin’de Türk mimarı tarzında yapılmış yegane Türk hamamıdır.

Dilşâd Hatun, yıllardan beri romancılara ilham kaynağı olmaktadır. Hakkında pek çok makaleler, romanlar (Sui Cien Sin “Şiang-Fei”, Pearl Buck “Imperial woman”) yazılmış, hatta Japonlar bu konu ile ilgili bir de filim çevirmişlerdir

HALİME ÇAVUŞ (KOCABIYIK)

Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı. Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. “Sen kız misin?” “Evet.” Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah traş olmaktan vazgeçti. Savaş sonrası Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya çağrıldı. Ailesi önce korktu, Paşa Halime’yi neden çağırıyordu ki? “Gitme” dediler,o yine dinlemedi …Kapıda yavere “Paşa hangisi bilmiyorum” dedi. Yaverin “soldaki ” demesiyle koşup elini öptü. O’nun ” Seni yollamıyorum, bizim kızımız ol” önerisine “Annem babam beni bekler” şeklinde cevap veren Halime Çavuş, “Ben ana-babaya itiatlı evlada saygı duyarım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından çeşitli hediyeler verilerek tekrar evine yollandı ve kendisine maaş da bağlandı.75 yasında hayata gözlerini yumdu

HAFIZ SELMAN İZBELİ

Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve Kastamonu’da ilk kadın meclisi üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle bir “Cumhuriyet kadını”idi… Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonu’ daki kadınları toplamış, asker için çorap, kazak, fanila ordurup cepheye göndermişti. Varlıklı bir aileden geliyordu. Asker Kastamonu’ya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu. Hep “Ben Cumhuriyetçiyim” dermiş. Savaştan sonra yeni baştan herkes gibi Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmişti. Hafız Selman Hanım’a milletvekilliği de önerilmişti. “Hafız olduğum için başımı açamam. Başımı açamayacağım için de milletvekili olamam” diyerek kabul etmemişti. Mustafa Kemal’in Kastamonu’ya geldiği sırada İzbeli Konağı’nı ziyaret ettiği ve karşılıklı kahve içtikleri söylenmektedir.

 GÖRDEŞLİ MAKBULE HANIM

1921’de eşi Usturumcalı Ali Efe ile birlikte Milli Mücadelede çete savaşlarına katılmıştır. 17 Mart 1922’de Akhisar Sungurlu hududu üzerinde bulunan Koca Yayla’da elinde silah düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit edilmiştir

 AYŞE HATUN

Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde?

Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir?

Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum.

Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaşlar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun.

Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor.

Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?

(Alıntı)

 

SAMSON VE DALİLÂ (1949) Samson and Delilah


Yönetmen:Cecil B. DeMille      

Senaryo: Jesse Lasky Jr., Fredric M. Frank, Harold Lamb             

Ülke: ABD

Tür: Macera, Dram, Tarihi, Romantik

Vizyon Tarihi: 21 Aralık 1949 (ABD)

Süre: 131 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Victor Young     

Nam-ı Diğer: Cecil B. DeMille’s S

amson and Delilah

Oyuncular Hedy Lamarr,    Victor Mature, George Sanders ,   Angela Lansbury,    Henry Wilcoxon

Özet

Samson gücünün kaynağını kimsenin bilmediği efsanevi bir kahraman. Gönlünü Semadar’ın kardeşi Delilaha kaptırır .Semadar öldürülünce Samson intikam peşine düşer ama Delilah onun gücünün sırrını keşfedip, Samson’u düşmanlarına teslim eder..

Hakkında

Samson (İbranice: שמשון , Şimşon, İÖ XII. yy’ın sonu), Antik İsrail’in son hâkimlerinden biri. Serüvenleri Eski Ahit’in Hakimler Kitabı’nda (13-16) anlatılır. İsrailoğullarının Kenan ülkesinde Filistilerin boyunduruğu altında bulunduğu dönemde (İÖ 1200-1000) yaşayan Samson, Hâkimler Kitabı’nda sözü edilen öteki kutsal savaşçılar gibi İsrailoğullarını yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışan bir önderdir.

Hakimler Kitabı’na göre Samson’un anne babası Danoğulları kabilesindendir. Tanrı, Kudüs yakınlarındaki Tsora’da çiftçilik yapan Manoah adindaki bir adamin kisir olan karisina meleklerinden birini gönderir. Melek kadina: “İşte şimdi, sen kısırsın ve doğurmuyorsun, fakat gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın” (Hakimler Bap. 13: 3) der. Kadin olan bitenleri kocasina anlatır, fakat kocasi pek inanmaz ve Tanrı’ya yalvararak meleğini tekrar göndermesini ister. Dilek geregince Tanri meleğini gönderir ve melek, daha önce karisina söylemis olduklarini ona tekrarlar. Manoah Tanrı’ya ekmek ve oglak takdimesinde bulunur. Az zaman sonra bir oğlu olur ve adini Simson koyar.

Çocuk büyür ve bir nezir (Tanrı’ya adanmış kutlu kişi) olur; saçını kesmemek, şarap içmemek ve ölüye el sürmemek üzere ant içerek kendini Tanrı’ya adar. Samson olağanüstü güçlüdür; bir aslanı elleriyle parçalar, bir eşek çenekemeğiyle binden fazla Filisti’yi öldürdü ve tutuklu bulunduğu Gazze kentinin kapılarını sökerek kaçar. Nezirlik andını bozmasıyla gücünü yitirmesi, efsanenin ahlaki içeriğini oluşturur.

Ne var ki, Filisti kadınlarına olan düşkünlüğü, onun mahvına yol açtı; Samson andını ilk kez, Timna kentinde gördüğü bir kızla ziyafet düzenleyip eğlenerek bozar. Sonra, İsrailoğullarının can düşmanı sayılan Filisti halkından olmasına karşın bu kızla evlenir. Düğünde sorduğu bir bilmece yüzünden kız tarafıyla kavgaya tutuşur ve karısının geri götürülmesi üzerine Timna’ya inip çok sayıda Filisti’yi öldürür. Gazze’de bir fahişeyle beraberken de gene Filistilerle dövüşür ve onları uzaklaştırır. Sonra Sorek Vadisinden Delila adlı bir başka Filistiye aşık olur ve onun oyununa gelip düşmanlarının eline düşer. Delila, Samson’un ağzından laf alarak gücünün uzun saçlarından kaynaklandığını öğrenir. Uykudayken saçlarını kesip Samson’u Filistilere teslim eder. Samson, gözleri oyulduktan sonra bir değirmende köle olarak çalıştırılır. Ama saçları yeniden uzayınca eski gücüne kavuşur ve Tanrı Dagan’a (Tevrat’ta “Dagon” diye geçer) adanan büyük Filisti toprağını yerle bir eder; kendisi de tapınakta bulunan Filistilerle birlikte ölür (Hakimler 16:4-30)

Hakimler Kitabı’nın bu konuyla ilgili bölümleri, hikaye ve efsane türünden söylentilerle karışık basmakalıp anlatılardan oluşan bir popüler tarih niteliğindedir. Bu anlatılar, Yahudi toplumunun o dönemdeki durumunu ve uygarlığını yansıtır. Hakimler Kitabı’nın, Samson’un bir eşek çenekemiğiyle 1000 Filisti’yi öldürdüğünü anlatan bölümü (15:15-17) üzerinde çok inceleme yapıldı. Mezopotamya’da, sapı bitümden ya da bir hayvan çenekemiğinden yapılmış çakmaktaşından oraklar bulundu.

Kutsal Kitap kahramanı, roman döneme ait birçok sütun başlığı üzerinde ve Gil de Siloé (Miraflores Manastırı’nda II. Jean’ın mezarı) ve Claude Lestocard (Paris’te, St-Etienne-du-Mont vaaz kürsüsü) gibi heykelciler tarafından betimlendi. Delila ile olan şansız serüveni, Andrea Mantegna, Lucas Cranach, Guido Reni, Domenico Fiasella, Peter Paul Rubens, Anthony van Dyck, Rembrandt, Jan Steen, Gustave Moreau tarafından işlendi. Georges Rouault, Samson değirmentaşını çevirirken (Los Angeles) adlı bir tablo gerçekleştirdi.

Filmden

Tarihin şafağından önce, insan ruhunu keşfettiğinden beri kendisini esir almaya çalışan güçlerle mücadele etmiştir. Doğanın korkunç gücünün kendisine karşı geldiğini görmüştür. Şimşeğin nazarı,  Yıldırımın dehşet veren sesi,  Rüzgârın çığlıklarıyla dolu karanlık, korkunun prangalarıyla zihnini köle etmiştir. Korku, insanın aklını kör ederek batıl inançları da doğurmuştur. Şeytani tanrılar insanı ele geçirmiştir. Putperestliğin sunağında insanlık onuru kaybolmuştur. Ve insanın ruhunu, fatihin ayakları altında ezen bir zorbalık doğmuştur. Fakat insanın yüreğinin derinliklerinde o dinmek bilmez özgürlük arzusu hiç sönmemiştir. Bu kutsal kıvılcım ister rahip olsun, ister asker, isterse sanatçı, vatansever, aşık veya devlet adamı bir ölümlünün kalbinde alev alev tutuştu mu o kişinin yaptığı işler insanlığın gidişatını değiştirir ve onun adı çağları aşar. İsa’nın doğumundan bin yıl önce Dan diyarında, Zorah köyünde  böyle bir adam yaşamış. Bu kişide büyüklük ve zayıflık, güç ve akılsızlık bir aradaymış. Fakat bunların yanında bir de cesur hayali varmış: Ulusuna özgürlük getirmek. Bu adamın adı Samson’mış. Filistinliler kırk yıldır halkını esir tutuyormuş.

**

Bazen bir arı, bir öküzü harekete geçirebilir.

**

Hangi bilmeceymiş o?

 Sor bakalım. Yiyenden et geldi. Güçlüden tatlılık geldi.

Yiyenden et,  Aptalca bir bilmece bu!

 – Cevap ver o zaman!

 – Bir anlamı yok.

 – Güçlüden tatlılık mı geldi?

 – Kelimelerle oynuyor!

 – Bilmeceymiş!

**

Bilmecenin cevabını söyle. Beni öyle mutlu eder ki! Bir bal kovanıyla mutlu olacaksan bir aslan bile ayıramaz bizi. Bal kovanı!Cevap bu mu?

 Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 Güneşten kemikleri kurumuştu ve yabani arılar oraya üşüşmüştü. Bana getirdiğin bal kovanı oydu demek Samson!

 – Baldan tatlı ne vardır?

 – Bir aslandan daha güçlü olan nedir?

**

. Dünyada külden ve ölümden başka bir şeyiniz kalmadı.

**

. İnsanlar neden hep en güçlülere ihanet eder?

**

Burası Lehi’ın yeri.

Yüce Tanrım, duy beni. Düşmanlarımın kılıçlarına karşı savaşa hazırla beni. Beni kurban etme ey Tanrım, kollarımı güçlendir ki senin sürülerini dağıtan aslanları yok edeyim.

**

Şimdi benimle evlenir misin?

 Aramıza çok fazla yalan girdi. Beni sevmekten çok benden korkuyorsun hâlâ. Senden yeterince korkmuyorum.

 – Bana yeterince güvenin yok.

 – Seni yeterince seviyorum. Öyleyse,  Öyleyse gücünün sırrını ver bana.

 – Gücümün mü?

 Benim gücüm,  Hayır Samson. Hayır! Seni yok edebileceğim bir silah istemiyorum. Silah mı?

 Beni gerçekten sevsen silah olmaz. Samson, Samson, nasıl hâlâ içinde şüphe olabilir?

 Varsa da buna şimdi son vereceğim. Etrafına bir bak. Gece vahayı aydınlatan ay,  Gündüz ışığını veren güneş. Bunların varlığı tesadüf değil. Başlangıçta, o Tek Güç ışığı yaratıp dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratana dek sadece karanlık vardı.

 – Senin görünmeyen Tanrın,

 – Benim gücümün kaynağı odur. Peki onun gücü sana nasıl ulaşıyor?

 Şimdi burada bizimle mi o?

 O her yerdedir. Rüzgarda, denizde, ateşte,  Ona inanıyorsan kalbinde. Dünyada bir tohumu kırıp koca bir ağaç olmasını sağlayacak tek güç onunkidir. Ve ben bu gücü seninle paylaşabilir miyim?

 Herkes paylaşabilir. İnsanları olduklarından üstün kılan bir güçtür bu. Onun sayesinde bazıları müzikle ruhu harekete geçirir. Bazıları insanların kalplerindeki hakikati okuyup onları affedebilir. Bende, beni tutmaya çalışan her şeyi yok etme gücüdür bu.

 – Bu güç daima sende mi olacak?

 Kadri mutlak olana inancım sürdükçe! Ben ona bağlanalı çok oldu. Çok yemin bozdum. Ama bunu tuttum.

 – Bu yemin seni güçlü mü kıldı?

 – Çok daha fazlası. Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 – Asla unutamam. O aslanın gücü onu hayvanlar kralı yapar. Görkemli yelesi de gücünün işaretidir.

 – Devam et Samson.

Çöl insanları bilir ki aygırların da uzun yelesi güçlerinin işaretidir. Benim halkım, en güçlü koçun yünü en bol olan olduğunu söyler. Fakat gücünün işaretini alır, onu kırkarsan gülünç bir şey olur. Kartalın göğe yükselişini görmüşsündür. Ama bir kanadının ucundan iki büyük tüy kopartırsan o güçlü kartal bir daha uçamaz. Gücünün işareti gitmiştir. Gücünün işareti.

Samson, bu da senin gücünün işareti. Saçların. Bunlar kesilirse,

 – Her insan kadar zayıf düşerim.

Yüce Tanrın sana gücünü saçınla mı verdi sence?

 Buna inanıyorsun, değil mi?

 Annem bana en başından beri öyle öğretti.

Gücün saçında demek.

Samson’un saçları hep yandan kesilirken resmedilmiş. bu tablo bu yüzden ilginç. olayı önden göstermiş. assereto gioacchino imzalı.

Ne güzel bir güç bu. Bak, parmağımın ucunda nasıl kıvrılıyor. Kuzgun kanadı gibi simsiyah ve fırtına gibi vahşi. Koparıp gücünü çalabilir miyim?

 – Zaten senin olanı çalamazsın. Benimle Mısır’a gel. Orada ne Danlı ne Filistinli, sadece Samson ve Delilah oluruz. Nil Vadisi’nde havaya reçinenin tatlı kokusu yayılır, göklerdeki tek karanlık da ibis kuşlarının gölgesi olur. Gelir misin benimle?

 Gözlerim asla sende gördüğümden üstün bir güzellik bulamaz. Ebediyete dek hiçbir şey seni benim kollarımdan alamaz.

**

Her şey yolunda Beni daha ne kadar unutacaksın ey Tanrım?
 Daha ne kadar bana karşı duracaksın?
 Uzun geceler boyu sana yakarıyorum ama duymuyorsun beni. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı; onlar sana yakardı mı yetiştin. Beni kurban etme ey Tanrım. Hisham, nöbetçiyle beraber dışarıda bekle. Kimse içeri girmesin. Yaklaşmayın ona hanımefendi! Parçalar sizi. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı,  Ey Tanrım, bütün insanlar küçümsüyor beni. “Tanrısı yardımına yetişecekmiş.” diye alay ediyorlar benimle. Sen benim Tanrımsın, benden yüz çevirme. Çünkü sığınacağım başka kimsem yok. Gücüm mum gibi eridi, kalbimde umutlar tükendi. Kör kaldım ve düşmanlar arasındayım. Ey Tanrım,  Ey benim kuvvetim,  Bir işaret gönder bana!

**

O çok güçlüydü,

 Neden öldü ki?

 Onun gücü asla ölmeyecek Saul.

.

Samson’un saçının kesildikten sonraki çıldırma anı. anthonis van dyck imzalı

GELİBOLU’YA YENİ KORUMA KALKANI KOMİSYONDA


 29 Mayıs 2014 Perşembe

Haber

TBMM (AA) – TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlandı.

Tasarı hakkında bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, 2015 yılının Çanakkale Deniz Savaşları Zaferi’nin 100. yıl dönümü olduğunu hatırlattı. Bu nedenle daha kapsamlı anma törenleri ve etkinlikler gerçekleştirileceğini ifade eden Çelik, şunları kaydetti:

“Anma törenlerine geçen yıl 29, bu yıl ise 34 ülke temsilcisinin katıldığını belirtmek isterim. Dost düşman herkese çok şey anlatan ve halen de anlatmaya devam eden Çanakkale Savaşlarının yılda bir kez yapılan tören ve etkinliklerle hatırlanmasını yeterli bulmuyoruz. Anma törenleri gibi dönemsel etkinliklerin kalıcı bir etki bıraktığını söylemek zordur. Bu amaçla Çanakkale Savaşlarının geçtiği Gelibolu yarımadasında sadece 100. yıl anma törenleriyle sınırlı kalmadan sürekli görev yapacak, hizmet verecek bir yapılanmaya gitmek ve bu doğrultuda yeni bir yapı kurmak ertelenemez hale gelmiştir. Bu çerçevede Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nı hazırladık.”

Çanakkale Savaşları’nın insanlık tarihinde bir dönüm noktası, kahramanlık ve fedakarlığın doruk noktaya ulaştığı bir mücadele olduğunu vurgulayan Çelik, bu savaşın verilen büyük kayıplara rağmen bugün bile tüm dünyada barışçıl bir anlayış ve saygı uyandırdığına dikkati çekti.

AK Parti hükümetlerinin Gelibolu Yarımadası’nda çok önemli ve kapsamlı çalışmalar yaptığını ifade eden Çelik, bundan sonrası içinde yeni ve önemli çalışmaların planlaması içinde olduklarını söyledi.

Çelik, şöyle devam etti:

“Bundan sonra Çanakkale’deki çalışmalarımıza yeni bir yaklaşım tarzıyla hazırladığımız bu kanun tasarısıyla kurulması öngörülen Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ile yön ve şekil vereceğiz. Yeni yaklaşım ve bakış açısı ile kastımız bütünsel bir bakışla tarihi alanda yapılacakları planlamak, projelendirmek ve uygulamaktır. Bu kapsamda öncelikle tarihi alanın savaş dönemindeki aslına uygun şekilde planlaması yapılacaktır. Siper, mevzi, cephe, şehitlik, sahra hastanesi gibi tüm savaş alanları gün yüzüne çıkarılacak, restore edilecek ve yaşanan olayları da yansıtacak şekilde yapılandırılacak bir anlamda her alan ve her mekan kendi hikayesini kendisi anlatacaktır. Bu yıl çalışmaları tamamlayacak nitelikte müze, sergi alanı gibi kültürel mekanlar yapılacak. Çanakkale Savaşları’nın ruhunu yansıtacak, gezdiğimiz şehitliklerdeki şehitlerin hangi amaçlar doğrultusunda can verdiğini anlatacak sinema, animasyon, belgesel, CD, müzik, drama, kitap ve benzeri görsel ve işitsel eser ve canlandırmalar üretilecektir. Sonuçta tarihi alan bir açık hava müzesi olarak düzenlenecek ve ziyaretçilerin hizmetine sunulacaktır. Örneğin bu çalışma tamamlandığında siper ve mevzilerin içinde gezebilecek, gezerken bulgur çorbası için askerlerle oturacak ve hikayelerini onlardan dinleyebilecek, en son teknolojiyle hazırlanmış çok boyutlu animasyonlarla çıkarma ve çarpışmaları bizzat içindeymiş gibi izleyebileceğiz.”

Kurulması öngörülen Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın başta 18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Zaferi olmak üzere Çanakkale Savaşları ile ilgili tarihi alanda yapılacak anma etkinliklerini de yürüteceğini anlatan Çelik, bu konuda da bir uyum, eşgüdüm ve birliktelik sağlanacağını bildirdi. Çelik, bakanlığın teşkilat yapısı ve yetkileri ile idari ve mali yapısının da bu hizmetleri verebilecek şekilde düzenlendiğini aktardı. Tarihi alan kapsamındaki orman alanlarının bu vasfının korunacağının da altını çizen Çelik, şunları söyledi:

“Özünde Çanakkale Zaferi’ni kazandıran yüksek ruhun, Mehmetçiğin hatırasının ve manevi mirasının yaşatılması, nesilden nesile aktarılması, çocuklarımızın mazimizden beslenerek büyümesini sağlama gayreti yatan bu tasarı ile bugüne kadar tarihi alanın önem ve değerine uygun olarak korunması ve Çanakkale Savaşları’nın günümüzde dahi devam etmekte olan etkilerinin hem milletimizin hem de ilgili diğer milletlerin yeni nesillerine aktarılabilmesi için çalışmaların daha verimli ve koordineli yürütülmesini, alınan neticelerle hedefler arasında arzu edilen uyumun daha çabuk ve üst seviyede teminini amaçlamaktadır.”

-“Kurulda devlet var, millet yok”

CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, söz alarak tasarının kapsamlı ve çok bileşenli bir konu olduğunu, bu nedenle CHP milletvekilleri olarak alt komisyona sevkini talep ettiklerini söyledi. Serter, Gelibolu’nun yeniden düzenlenmesine, eksikliklerinin giderilmesine ve  bölgenin koruma altına alınmasına itirazlarının olmadığını, ancak tasarıda tarihi alan kavramının geçtiğini, bu kavramın kapsamının ise açıklanmadığını savundu. Serter, tasarı incelendiğinde bölgenin Milli Park vasfının kaldırılacağının görüldüğünü ileri sürerek, buna neden ihtiyaç duyulduğunun açıklanmasını istedi. 

CHP Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan da tasarının yerel yöneticiler ve sivil tolum örgütleriyle işbirliği içinde hazırlanmadığının görüldüğünü ifade ederek, bu durumu eleştirdi. 

CHP İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan ise bu tasarıların önemli bir konuyu içerdiğini ve pek çok bileşeni bulunduğunu, bu nedenle kapsamlı olarak ele alınması gerektiğini savundu. Eyidoğan, bu tür düzenlemelerin koruma merkezli yapılmasının gerektiğini de söyledi.

CHP Trabzon Milletvekili Volkan Canalioğlu tasarının geneli üzerine yapıtığı konuşmasında düzenlemede yerel yönetimin gözardı edildiğini savundu. Canalioğlu, “Çanakkale Belediyesi neden burada yok?” diye sordu.   

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri ise Gelibolu Yarımadası’nda tarihin canlandırılmasına ve koruma altına alınmasını olumlu bulduklarını, ancak tasarının dayandığı arkeolojik, kültürel ve sanatsal altyapının açıklıkla ortaya konmadığını söyledi.  Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı bünyesinde oluşturulacak koordinasyon kurulunun yapısını da eleştiren Yeniçeri, “Bu kurulda devlet var, millet yok. Yerel yöneticiler niye yok? Tarih diyoruz tarih kurumu başkanı da yok” ifadelerini kullandı.

CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, muhalefet partisi olarak önlerine gelen tasarılara şüphe ile baktıklarını belirterek, bunun sebebinin tasarıların tek elden yönlendirmeyle hazırlanması olduğunu savundu. Özkoç, “Bütün yetkilerin Başbakan’da toplanması bizi rahatsız ediyor. Size ve kurumlarınıza olan güvenlerimizin sarsılmamasından yanayız, her kararın tek iradede toplanmamasını istiyoruz” dedi.

Tasarıya ilişkin kaygılarının da giderilmesini isteyen Özkoç, bölgedeki mevcut personelin durumu, başkanlığın kurulmasının ardından yaratılacak 300 yeni kadro ve devam eden kira sözleşmelerinin akıbeti konusunun aydınlatılması gerektiğini vurguladı.

AK Parti Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş ise son dönemde tarihi bölgede önemli çalışmalar yapıldığını ve tarihi dokunun yaşatılmasına katkı sunulduğunu söyledi. Çanakkale’nin tarihi dokusu dolayısıyla yoğun ilgi gördüğünü, Çanakkale Deniz Zaferinin 100. yılı olan 2015 yılında ise çok daha yoğun bir ilgi beklediklerini, bu nedenle gerekli düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler devam ediyor.

Kanun Teklifi:309350.pdf

web.tbmm.gov.tr/gelenkagitlar/metinler/309350.pdf

*******************************

NOT: Din ve vatan yolunda şehit olan Türk Milletinin aziz hatırasına sahip çıkalım diyerek şahsî veya gayri millî menfaat gözetenlerden Allah Teâlâ’ya sığındığımız gibi, sayısını bilmediğimiz şehitlerimiz konusunda hassasiyet gösterilmesi hususunu açıkça beyan ederiz.

***

“Allah yolunda öldürülenler için ‘ölü’ demeyin. Onlar diridirler; lâkin siz farkında değilsiniz.”

Bakara, 154

***

5. Ey insanlar! Allah’ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!

6. Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.

7. İnkâr edenler için şüphesiz çetin bir azap var, iman edip iyi işler yapanlara da mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

8. Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helak etme. Allah onların ne yaptıklarını biliyor.

(Fâtır Suresi)

 

**********************************************

 

NOT: Çanakkale Savaşı hakkında
Yetkin İŞCEN’in sitesini zayaret edebilirsiniz.

http://www.gallipoli-1915.org/

ZİON KATIR BÖLÜĞÜ (ZİON MULE CORPS)


Yahudi  Katır (Ester) Bölüğü, 1. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Lejyonu”, İspanyol İç Savaşı’ndaki “Botwin Bölüğü” ve 2. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Alayı”ndan önce kurulmuş ilk “diaspora” birliğiydi… Bu birlik, 2000 yıldan bu yana, Yahudi tarihinin “bir savaşa katılan ilk askeri birliği” olma şöhretini kazanacaktı.

Ancak, onların öyküsünü anlatmadan önce, Yahudiler’in I. Dünya Savaşı öncesinde “bir Yahudi devleti kurmak” adına çizdikleri eylem planlarından söz etmek gerekir.

*************************

Theodore Herzl, Siyonizm’in fikir babasıydı.   Henüz 44 yaşındayken kalp krizinden öldü…

Yahudilerin “vadedilmiş topraklar”a yönelik özel bir ilgisi veya dikkate değer bir söylemi olmamıştır. Babil sürgününden sonraki 1000 yıldan fazla süre içinde yerleşim tercihleri, ya ekonomik çıkarları nereye yönlendirmişse, ya da hangi egemenlik aygıtı onların yaşamasına izin vermişse öyle biçimlenmiştir. Ancak, 10. yüzyılda Avrupa ve özellikle Rusya’da yükselen antisemit dalga, Filistin’e yönelik yurt özlemlerinin yeniden hatırlanmasına yol açmıştır.

 Yahudiler’in bir kısmı, binlerce yıl önce kovuldukları Filistin’e dönmek için bir Mesih beklerken, diğer bir kısmı da buna gerek olmadığını, Filistin’e kendilerinin de dönebileceğini düşünüyordu. Bu kişilerden biri de 1896’da “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) adlı eseri yazan Theodore Herzl adlı Budapeşteli bir Yahudi’ydi. Yahudiler’in ancak bir Yahudi devleti kurarak özgürleşebileceklerini savunan Herzl, bu devleti kurmak için de üç şartın yerine getirilmesi gerektiğine inanıyordu: 1- Bir banka, 2- Filistin’de toprak satın almak için oluşturulacak bir Yahudi Ulusal Fonu, 3- Yahudileri birbirine bağlayacak bir siyasal örgüt (Dünya Siyonist Örgütü)…

Herzl’in bu önerisi, dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında güçlü bir destekle karşılanacak ve bu sayede uluslararası Yahudi hareket, Siyonizm bayrağı altında çok büyük bir etkinlik elde edecekti.

I. Dünya Siyonist Kongresi’ni Basel‘de toplayan Herzl, dünya Yahudileri’nin en zenginlerini seferber etti. İkinci girişimi ise Osmanlı devleti ile ilişki kurmak oldu. 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Amacı, Filistin’deki topraklardan bir kısmını satın almaktı. Ödeyeceği parayla Osmanlı devletinin ekonomisinin düzeleceğini ve o günün parasıyla 30 milyon Sterlin’i bulan dış borçlarının ödeneceğini söyleyen Herzl’in arzu ettiği alanın sınırları da şöyleydi: Kuzeyde Kapadokya dağları, güneyde Süveyş Kanalı’na kadar olan bölge..

17 Haziran 1896’da, Abdülhamid‘in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’e Sultan’ın hasta olduğu söylendi ve görüştürülmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid’in şu yanıtı verdiği söylenir:

Eğer Mösyö Herzl senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim…

II. Abdülhamid, sadece Siyonistler’in teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudîler’in “Siyonistleşmesi”ni de engellemeye çalışmıştı. “Duhûliye Nizamları” hazırlatmış, Siyonistler’in yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudiler’in arazi satın almalarını yasaklamıştı.

Aslında bu teklifin reddi, Abdülhamid’in vatanseverliğinin değil, temel meşruiyet dayanağı olarak geliştirilen pan-İslamist siyasetin zorunlu gereğiydi. Çünkü Abdülhamid, Osmanlı topraklarını vatan değil sülalesinin mülkü, kendini de tanrının yeryüzündeki gölgesi gören ve “Vatan, insanların ayaklarının bastığı yerdir. Onun uğruna ölmeyi anlamıyorum” diyen biriydi. Arapça’nın devletin resmi dili olmasını öneren ve kişisel parasını da yabancı ülkelerdeki bankalarda Ceb-i Hümayun Nazırı Agop Paşa‘ya işlettiren bu Sultan, petrol kokusunu alınca Musul’u da özel arazileri arasına katmıştı…

Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmedi; Osmanlı sultanından sonra İtalya kralına gitti, ona da “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’inin Yahudiler’e verilmesi için çalışırsa, İtalyanlar’ın Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyledi. Ama aldığı yanıt olumsuz oldu. Bu sıralarda, Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudisi Filistin’e göçüyordu. Sayıları kısa zamanda 80.000’leri bulacaktı… Almanya ve Osmanlı devletlerinden yüz bulamayan Siyonistler, bu kez İngiltere’ye yöneldiler. Ancak, o dönemde İngiltere, yerel Arap egemenlerle ilişkide olduğundan Yahudi çıkarlarına uygun bir siyasetten kaçınmak zorundaydı. Bu yüzden İngiliz Başbakanı J. Chamberlain, Yahudiler’e Kenya’da bir yerleşim yeri kurma teklifi yaptı. Ne var ki, T. Herzl’in onayına rağmen, bu teklif de Siyonist Birliği’nce reddedildi…

1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Yahudiler’in Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun, yabancı Siyonistler’in Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler’e herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudiler’e Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir miktar toprak parçasının Siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akkâ’da Yahudiler’in iskânı sürekli hâle getirildi. 

Bu satışlara göz yumanlar da ne yazık ki, yöredeki Osmanlı idarecileri ve memurlarıydı. Çünkü, başkentten uzak ve yönetimin unuttuğu bu imparatorluk beldesinde bütün kapıları açan bir anahtar vardı: Rüşvet… Yahudiler, bu anahtarı kısa zamanda keşfetmekte gecikmediler; her türlü engele rağmen arazi almayı sürdürdüler. Ancak, hepsi de başarılı olamıyordu; bölgenin daha eski Yahudileri, sahip oldukları şeyleri kaybedecekleri korkusuyla yeni komşularını Osmanlı vatandaşı olmaya zorlarken, bir taraftan da Osmanlı ordusuna katılıyorlardı.

Abdülhamid’in devrilmesi sonrasında İttihat ve Terakki nezdinde önceki tekliflerini yineleyen Siyonistler, tekrar hayalkırıklığına uğradılar. Çünkü İttihatçılar, her ne kadar özgürlükçü ve halkçı olarak işe başladılarsa da, Balkan savaşları sonrasında merkeziyetçi ve Türkçü bir siyaset tutturmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle, Arapları bir de Yahudi meselesiyle ilgili olarak karşılarına almak istemiyorlardı. Yahudiler’e verilecek hakların bölgede zaten bir süredir kıpırdanmakta olan Araplar’ı da kışkırtacağı bilinmeyen birşey değildi. Bunun üzerine de Siyonizm, ABD’deki etkisiyle ve ABD üzerinden İngiltere’yi zorlamaya başladı.

Osmanlı hükümeti, Yahudiler’in Filistin’de oradan oraya göçmesine, seyahat etmesine, Arap çapulculara karşı kendilerini savunacak güvenlik birimleri oluşturmalarına izin vermiyordu. Sayıları giderek artan ve 80.000’e ulaşan bu göçmen Rus  Yahudileri’nin düşmanla işbirliği içine gireceğinden kuşkulanıyordu. Mısır’dan yapılacak bir İngiliz saldırısında, bu Yahudiler’in onlara yardım edeceğinden korkuluyordu. Gerçekten de, bu göçmen Yahudiler’in büyük kısmı, gizliden gizliye silah edinmeye ve İngilizler lehine casusluk yapmaya başlamıştı. (Hatta, Osmanlı ordusunda yıllarca çalışıp rütbe aldıktan sonra İngiliz ordusuna kaçan birçok Yahudi oldu…) Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI (netzah yisrael lo yeshaker-I Sam. 15:29) adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizler’e bilgi uçuruyordu. Osmanlı yöneticilerinin bu duruma karşı takındığı tavır da sert oldu; birçok Yahudi yakalandı, öldürüldü veya Mısır’a göçe zorlandı. Çünkü, artık Osmanlı, bütün Yahudiler’e “casus” muamelesi yapmaya başlamıştı. Telaviv zorla Yahudiler’den arındırıldı. İngilizler de bu Yahudiler için Mısır’da çadır kamplar oluşturdular… Özellikle ABD bandıralı USS. Tennessee gibi içinde orkestra bulunan gemiler, bu Yahudiler’i İskenderiye’ye taşıyordu.

1914 yılının Aralık ayında, İskenderiye’de dörtte üçü Rus Yahudisi olan yaklaşık 12.000 göçmen toplanmıştı. Bunlardan Mısır Yahudi Topluluğu ve İngiliz askeri yetkilileri tarafından korunup kollanan 1200 tanesi, Mısır İçişleri Bakanlığı Mülteciler Masası Şefi Mr. Hornblower tarafından Cabbari ve Mafruza kamplarına yerleştirilmişti. Bu mülteciler, kendilerine verilen bir kimlik kartı sayesinde, günde üç öğün yemek yiyebiliyorlar ve kamp içinde çalışabiliyorlardı. Ancak, her yeni gelen mülteci grubu, Filistin’de kalanların “Türkler’den kötü muamele gördüklerine dair” haberler taşımakta ve bu haberler de kampta bekleşenleri öfkelendirmekteydi…

Mordehay Margolin

3 Mart 1915 akşamı, 8 kişilik bir Yahudi komitesi, Gabbari kampında, bir akaryakıt firmasının temsilcisi olan Mordehay Margolin’in odasında toplandı. Bu adamlardan ikisi, daha birkaç gün önce tanışmıştı: Ze’ev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, o sıralarda Siyonist liderler olarak biliniyorlardı. Bu ikisi; fizikçi Dr. Weitz, Şarap Birliği temsilcisi Victor Gluskin, Amerikalı işadamı G. Kaplan, Anglo-Palestine Bankası’ndan Z. D. Loventin ve agronomist Akiva Ettinger’e yeni bir “Yahudi Lejyonu” planı sundular. Plan, 5 kabul, 2 red, bir de çekimser oyla kabul edildi. 12 Mart günü, Mafruza kampında, ahırdan bozma bir salonda toplanan 200 Yahudi’ye Jabotinsky’nin yaptığı duygulu bir konuşma da etkisini gösterdi; bir defterden yırtılmış A4 büyüklüğünde bir kağıda İbranice yazılan 7 satırlık kararı 180 kişi imzaladı.

*************************

Komite’ye bu planı sunan Ze’ev Jabotinsky, 1880’de Odessa’da doğmuş, Rusya’da eğitim almış ve 1898’de Bern ve Roma’da hukuk öğrenimi görmüştü. Geçimini gazetecilikle kazanıyor; iki Odessa gazetesine muhabirlik yapıyordu…

 

Vladimir Jabotinsky

1880-1940

1901’de Odessa’ya döndüğünde Siyonist hareketten iyice etkilenmiş durumdaydı. Ayrıca, Rusca, İbranice, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Yiddiş dillerini bildiğinden, nereye gitse kalabalıkları yönlendiren bir güce sahipti. Bu nedenle, Siyonist kongrelerinde oldukça etkileyici oluyordu. Önceleri, Yahudiler’in Filistin’e yerleşmelerini ve Diaspora’daki politik ve eğitimsel eylemlerini destekledi. Doğu Avrupa ve Rusya’da Yahudi düşmanlığının toplu katliamlara dönüşmesi nedeniyle birçok Siyonist lider gibi o da Theodore Herzl’in düşüncelerine katılmıştı. Bu sırada çıkan 1. Dünya Savaşı nedeniyle gazetesi onu batıya gönderdi. Osmanlı İmparatorluğu Merkezi Güçler (Almanya-Avusturya-İtalya) yanında savaşa girdiğinde, Jabotinsky de “Avrupa’nın hasta adamı”nın artık yıkılacağını öngörmüştü. Bu öngörüsü onu, o ana kadar tarafsız olan Siyonist hareketin Filistin’le ilgili emelleri için, savaşta artık İtilaf Güçleri (İngiltere-Fransa-Rusya) yanında yer alması gerektiğine inandırmıştı.

Jabotinsky, 1908 Jön Türk devriminden sonra İstanbul’a gelmiş ve geniş bir çevre yapmıştı. Jön Türkler arasında da aktifti ve bu sayede Türkler’i de yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Türkler’i, “büyük devlet adamları çıkaran ve asker yetiştiren, iyi kalpli ve misafirperver bir millet” olarak düşünmekteydi.

(Jabotinsky, 1917 yılında yayınladığı “Turkey and the War” [Türkiye ve Savaş] adlı kitabında, I. Dünya Savaşı’nın çıkış nedeninin, İtilaf devletlerinin iddia ettiği gibi Alman militarizmi değil, “şark meselesi” olduğunu ileri sürecekti. Savaşın Osmanlı Asyası’nı paylaşmaktaki ahenk yoksulluğundan çıktığını söyleyen Jabotinsky’ye göre Almanya, tüm Osmanlı’yı himayeye almak bahanesiyle Şark’ın zenginliklerine sahip çıkmak isterken; Fransızlar Suriye’ye, İngilizler Mezopotamya’ya, Rusya Doğu Anadolu ve Boğazlar’a, Yunanlılar ve İtalyanlar da İzmir’e göz dikmişlerdi.. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu artık parçalanmaya yüz tutmuştu. “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını isteyen, Türk halkının düşmanı değil dostudur” diyen Jabotinsky’ye göre, Osmanlı artık bölünmeli ve milli devletlerin kurulmasına izin verilmeliydi. Bu düşünceler ve Siyonizm davası, onda Osmanlı’ya karşı savaşma fikrini doğurmuştu; Jabotinsky de bu savaşı yüksek sesle öneren ilk kişiydi.)

Joseph Trumpeldor

1880-1920

Jabotinsky’nin İskenderiye’ye gittiğinde tanıştığı adam, Joseph Trumpeldor adında biriydi. Trumpeldor,   St. Petersburg Üniversitesi’nin Dişçilik Fakültesini bitirmiş, ancak kariyerini askerlikte yapmış bir Rus Yahudisi’ydi. 1904-1905 Japon-Rus savaşında, ünlü Port Arthur kuşatmasında Rus ordusunda savaşırken sol kolunu kaybetmiş ve bu nedenle Rus Çarı tarafından ülkenin en büyük 4 şeref madalyasıyla onurlandırılmış bir gerçek kahramandı.  Kendisine orduda tekrar görev verilmesine rağmen Trumpeldor Rusya’da rahat değildi;  Filistin’e yerleşerek toprakla uğraşmayı istiyordu.. 1914’te Filistin’e geldi ve burada, kendisi gibi göçmüş Rus Yahudiler arasında siyasi faaliyetlere girişti.

Jabotinsky ile Trumpeldor, ilk kez Aralık 1914’te, Mısır’da Cabbari mülteci kampında karşılaştıklarında aynı idealleri paylaştıklarını anlamışlardı.  Trumpeldor,  mültecilerden bir lejyon oluşturup bu birliği Türkler’e karşı İtilaf Güçleri’nin hizmetine sunmayı ve bunun karşılığında da İsrail’i kurmakta İngilizler’den yardım almayı savunuyordu. O da, yapılan savaşa katılmazlarsa, Filistin’i Türkler’den kurtarmak ve “Yahudiler’e vaadedilmiş ülke İsrail” yaratmak için asla talepkâr olamayacaklarına inanıyordu..

Trumpeldor ve Jabotinsky, İskenderiye’deki bu mülteci kalabalığından yararlandı; 1000 kişilik bir liste hazırlayıp bir dilekçeyle Mısır’daki İngiliz güçlerinin komutanı General Sir John Maxwell’e başvurdular.  Ne var ki Maxwell, 22 Mart 1915 günü aldığı bu dilekçeyi, “Filistin’e bir taarruzun şimdilik sözkonusu olmadığı”ndan başka, “İngiliz ordusu kurallarının yabancı ulusların mensuplarından askere almaya izin vermediğini” belirterek reddetti. Ancak generalin bir başka teklifi vardı; neden bu gönüllülerden diğer Türk cephelerinde kullanılacak bir katır ulaştırma birliği oluşturmuyorlardı? Hatta, bu birliğe bir de isim bulmuştu; “Asuri Yahudi Mülteci Katır Birliği“…

Jabotinsky ve komite üyeleri bu teklifi derhal reddettiler. Teklif ve birliğin adı onur kırıcıydı. İtilaf ordusunun içinde bir “katır taburu” olmayı içlerine sindirememişlerdi. Ama Trumpeldor, “herhangi bir anti-Türk gücün Sion yolunu açacağı”na kalpten inanıyor ve sadece Yahudiler’den kurulu böyle bir birliğin, İsrail’i özgürlüğüne kavuşturacak gücün başlangıcı olacağını iddia ediyordu:

“….Bir askerin bakış açısıyla… Filistin’e özgürlüğünü vermek için Türkler’i yok etmeliyiz. Ve onları nerede, güneyde mi kuzeyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele… Herhangi bir cephe bizi Zion’a ulaştırır…”

Alb. John H. Patterson

1867-1947

Tam bu noktada, sahneye Yarbay John H. Patterson adlı bir İngiliz subayı girdi. Kraliyet istihkamcılarından olan bu demiryolu mühendisi, 1898’de Uganda’ya gönderilmiş; Hintli Müslüman işçilerle Mombasa-Nairobi demiryolunu yapmıştı. Boer Savaşı gazisi bir İrlandalı’ydı. Hindistan ve Güney Afrika’da çok şöhret kazanmıştı. Özellikle Afrika’da yöre halkının “insan yiyen” adını taktığı iki aslanı öldürmüş, ama adı bir seks skandalına karışınca ortalıktan kaybolmuştu. Skandalın nedeni, bir subay arkadaşının karısıyla aşk yaşamasıydı…

Patterson’u Kahire’ye çağıran, General Maxwell’di. Onun Eski Ahit ve diğer dini kitapları okumuş, tarihi Yahudi kahramanları hakkında bilgi sahibi bir adam olduğunu biliyordu. Patterson Yahudiler’e de çok sempati duyuyordu. Bu nedenle kısa zamanda Jabotinsky ve Siyonizm destekçisi oldu. 19 Mart günü, Mafruza kampında göçmenlere hitaben yapılan bir toplantıda, Patterson; “savaşta ileri hatlara cephane ve malzeme taşıyan bir kişinin, ileri hatta düşmana kurşun sıkan kişi kadar cesur olması gerektiği“ni vurgularken, onlara eşlik eden Gen. Alexander Godley de, “Bugün, İngiliz halkı, Yahudilerle bir akit imzalamıştır” dedi…

 

Patterson, Hindistan ve G. Afrika’da görev yapmıştı. Afrika’da insan yiyen iki aslanı öldürmesiyle büyük şöhret kazanmıştı. Bu olayı, daha sonra kitap yaptı…

Böylece, Yahudi Katır Bölüğü, Mısır’da, 23 Mart 1915’te, Yarbay Patterson yönetiminde göreve başladı. Trumpeldor, birlikteki 2. komutandı. İkisi, Kahire’den Yahudi mültecilerin yaşadığı İskenderiye’ye gittiler ve Rue Sesostris 14 numarada bir karargah kurdular. 31 Mart’ta, Yahudi toplumunun önde gelenleri, özellikle de Hahambaşı Prof. Raphael de la Pergola’nın yardımlarıyla Cabbari’de gönüllü kaydettiler. İlk 500 kişiye yemin ettiren Hahambaşı Pergola, yaptığı konuşmada Patterson’u, “İsrail’in Mısır’dan Vadedilmiş Ülke’ye ulaşmasını sağlayacak 2. Musa” olarak tanıttı. Başlangıçta bu birliğe karşı olan Jabotinsky ise Avrupa’ya gitmeye karar verdi. Roma, Paris ve Londra’da, İtilaf Güçleri’nin içinde “tam teşkilatlanmış bir Yahudi lejyonu” kurulmasına destek vermeleri için birtakım devlet adamlarıyla görüşmeler yapmayı planlamıştı. Ama, görünürde pek de umutlu değildi.

Tam bu sırada, İskenderiye’deki Rus konsolosu Petrov, Mısır ve İngiliz yetkililerini uyararak, Rus Yahudileri’nin Rusya’ya geri gönderilmelerini istedi; çünkü bunlar Rus ordusunda kullanılacaktı. Ancak, Hahambaşı Pergola, Jabotinsky ve Yahudi banker Edgar Suarez’in de yardımıyla, ilişkilerini kullanarak bu konunun rafa kaldırılmasını sağladı.

Zion Katır Birliği’nin arması…

Bu yeni birlik, Mısır Seferi Gücü’nün bir birliği olarak tasarlandı. Birlik, 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subaydan oluşacaktı. 20 at ve 750 yük katırı, eyer ve yük sandıkları, her biri 4 galon su alan bidonlar İskenderiye’de temin edildi. Yahudi subaylar, İngilizler’den yüzde 40 daha az ücret alacaktı. Birlik, her biri iki subaylı 4 takıma, her takım, bir çavuş yönetiminde 4 bölüğe, her bölük de başlarında birer onbaşı olan alt birimlere ayrıldı.. Emirler İngilizce ve İbranice verilecekti. Hahambaşı da “onursal din görevlisi” olarak nitelendi. Subayların ve askerlerin birçoğu yüksek okul okumuş ya da öğretmenlik, avukatlık yapmış profesyonel insanlardı. Sıhhiye ekibinin başına getirilen Dr. Meshulam Levontin de bunlardan biriydi.

Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da ANZAC Kolordusu’yla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak, bu ikinci grup, görünürde nedensiz,  Mısır’a geri gönderildi. Hamilton’un bir mektubunda belirttiğine göre, bu tasarrufun nedeni, Anzac askerlerinin, Katır Birliği mensuplarına “Türk zannederek” ateş etmeleriydi. Diğer grup ise, savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı.

Savaşa Gen. Ian Hamilton’un kurmay heyetinde görevli olarak katılan ve 1932’de “Çanakkale Askeri Operasyonu” adlı önemli kitabı yayınlayan Gen. C.F. Aspinall-Oglander, Hamilton’un Yahudi Katır Bölüğü için şöyle dediğini anlatacaktı:

Birlik, sahile indirilen malzemeyi katırlara yüklüyor…

Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudiler’den kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türkler’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla, İsa’dan sonra 70’de Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”

 Savaş sırasında, uluslararası kamuoyu, cephedeki bu biricik Yahudi birliğine büyük ilgi gösterdi. New York’ta yayınlanan Yahudi gazetesi Der Tag, bu birlik hakkında Ian Hamilton’a başvurmuş ve bilgi istemişti. Hamilton şöyle yanıtladı Der Tag’ı:

 “Bildiğiniz gibi, burada emrimde savaşan bir Yahudi birliği var. Bildiğim kadarıyla da, Hıristiyanlık çağında böyle bir olay ilk kez oluyor.

Bu insanlar, Türkler tarafından, aileleri ile birlikte, acımasızca,  aç-bilaç Kudüs’ten kovulunca Mısır’a gelen kişiler…

Tüm birlik bu insanlardan oluşturuldu ve benimle burada Türkler’e karşı savaşıyorlar. Bu birlik resmi olarak Zion Katır Bölüğü olarak adlandırıldı; subay ve erleri yoğun ateş altında su, cephane taşımakta büyük cesaret gösteriyorlar. Bunlardan özellikle bir er için Majesteleri Kral’a DCM madalyası ile ödüllendirilmesi için teklif ettim. (Zaten 3 tanesine verilmişti)

 Ne var ki, bu birlik için işler hep böyle iyi gitmedi. Birlikte, kimi zaman sonu herkesin önünde kamçıyla cezalandırmaya varan ciddi disiplinsizlik olayları görülüyordu. Ayrıca, Yahudi idealistlerle birlikte Mısır’daki mülteci kampının zor şartlarından kurtulmak için birliğe yazılmış olanlar arasında çatışmalar oluyordu. Bu da, “Trumpeldor’un Rusları” ile Sefarad Yahudileri’ni kavgaya sürüklüyordu. Ancak, Patterson’un iyi niyeti ve sabrı ile Trumpeldor’un fedakarlıkları bir çimento olarak bu birliği Gelibolu macerasının sonuna kadar bir arada tutmayı başardı. Gelibolu savaşı sona erdiğinde, birliğin 15 üyesi ölmüş, 25’i de yaralanmıştı. Katır kaybı ise 47’diydi. 1915’in Haziran ayında Patterson, adam toplama, bir üs kurma ve iki birlik daha oluşturması için İskenderiye’ye gönderildi ama Gelibolu’daki birlik Kahire’den sadece 150 kişilik bir takviye alabildi.

Amerikan Yahudi dergilerinde yayınlanan “Zion’un Kızı” posteri…

Zion Katır Bölüğü’nün görevine, bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle, İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi, tamamı Yahudiler’den oluşan ve Yahudi Lejyonu adını alan bir muharip birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekatına katılacaktı. Bu kez, neredeyse dünyanın her yerinden gönüllü aranıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan Yahudi dergilerinde boy boy posterler basılıyor, bu posterlerde Yiddish dilinde “Sion’un kızı… Eski ülkesini istiyor. Yahudi Alayı’na katıl!!!” yazıyordu.

Trumpeldor ise, 1917’de Rusya’ya dönerek Geçici Hükümet’e Rus ordusu içinde bir Yahudi alayı kurmak için yardım etti. Bu alay da Kafkas cephesinde Türkler’e karşı kullanılacaktı. Ancak bütün bu uğraşısı, Rusya’nın Almanya’yla 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasını imzalamasıyla boşa gitti. Ertesi sene Filistin’e döndü ve bölgedeki Yahudi yerleşimcilerin Arap saldırılarına karşı kendilerini savunma çabalarına yardım etti. 1 Mart 1920’de, Tel Hai  adlı yerleşim yerinin savunulması sırasında da Araplar tarafından kalleşçe öldürüldü. Ölmeden önceki son sözleri “Ein davar, tov lamut be’ad arzenu” oldu.

Yani, “Boşverin, vatan için ölmek güzel…

Trumpeldor, Siyonistler ve İsrail için bugüne kadar bir kahraman olarak kaldı. 1923’te Litvanya’nın Riga kentinde Siyonist bir gençlik hareketi olarak kurulan ve üye sayısı 1938’de 90.000’e ulaşan oluşumun adı “BETAR”dı, yani “Berit Trumpeldor” (Trumpeldor Akdi)…

  Tel Hai’de Trumpeldor’un öldürüldüğü ev ve anısına dikilen anıt.

*****************************

Parçalanan Osmanlı’nın topraklarında kendilerine “vaadedilen ülke“lerini kurabileceklerini düşünen, çoğunluğu Rusya’dan göçme Yahudiler, İtilaf güçleri yanında Çanakkale Savaşı’na katılmakta fayda gördüler. Hesaplarına göre, İngilizler galip çıktıklarında, katkılarının karşılığı olarak bu toprakları kendilerine vermek zorunda kalacaklardı. Nitekim, biraz gecikse de sonuç böyle oldu.

 

Kuleli mezunu Mülazım-ı Sani Abdullah Abut Abigadol, birliğinin başında cepheye giderken (solda)… Dr. Abraham Abravanel ise, önce Çanakkale’de Harp Madalyası, sonra İstiklal Madalyası almış bir Osmanlı Yahudisi’ydi…

Yahudiler, savaşın garip bir cilvesi olarak, karşılarındaki siperlerde Osmanlı askeriyle omuz omuza savaşan Osmanlı Yahudileri’ne kurşun atacaklardı. Siyonist Yahudiler Osmanlı’nın yıkılmasını “yeni bir gelecek” olarak görürken, Osmanlı Yahudileri ise bu olayı “geleceklerinin mahvolması” olarak algılamışlardı. Yüzyıllardır askerlik bile yapmamış olan Osmanlı Yahudileri, kendilerini 400 yıldan beri kucaklayan devletin bu savaştan hasarsız kurtulabilmesi için cepheye de gitmişler, cephe gerisinde de hizmet etmişlerdi. Ama dünya siyaseti, yüzyılın başında onları cephede birbirine kırdırıyordu…

Yahudi katırcıların Gelibolu yarımadasında Türkler’e karşı savaştığı Filistin’de 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa‘nın da kulağına gitmişti. Onu ve diğer Türk yetkilileri teskin etmek isteyen bölgedeki Osmanlı Yahudileri, cemaate bir duyuru yaparak, “İngilizlerle birlikte savaşa katılmanın doğru olmadığı“nı açıklamış ve hatta Kudüs’te bir protesto yürüyüşü bile düzenlemişlerdi. Ancak, cemaat olarak güvenilirliklerini bir kere yitirdiklerinden Osmanlı devletinin bölgedeki Yahudiler’e baskısı arttı ve bu tutum da, aslında bölgeye sonradan göçen Rus Yahudileri gibi devlete sadık Yahudiler’in Osmanlı yönetimine desteğini de yok etti.

Kuşkusuz, İngilizler, Yahudiler’i, onlara bir devlet yaratmak için kullanmamıştı. En baştaki korkuları, Filistin’e yayılmış yaklaşık 80.000 Yahudi’nin, Osmanlı’nın müttefiki Almanya ile anlaşıp kendilerine karşı savaşmalarıydı. Ama, Araplar’a olduğu gibi Yahudilere yapılan vaadler bu olasılığı engelledi. General Ian Hamilton bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyordu:

“.…. Yahudiler’i kendi çıkarlarımız için istismar edip Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık. Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katar, Yahudi bankerler de kesemize para yağdırırdı…

Jabotinsky ise hatıralarında şöyle anlatıyordu:

“Mafruza kampında bir hafta içinde mülteci gençleri topladık. İngiliz ordusu eninde sonunda Mısır’dan Filistin’e yürüyecekti. Yafa’dan hergün kötü haberler geliyordu; Türkler, sokaklardaki İbranice işaretleri bile yasaklamışlardı. Yahudi halkın liderlerini tutukluyor ve savaştan sonra hiçbir Yahudi göçüne izin vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Yahudi Katır Birliği, görev başında…

Yahudi Katır Birliği mensuplarından birinin Gelibolu’daki İngiliz mezarlığındaki mezarı…

Ertesi gün delegasyon olarak General Maxwell’in karşısına çıktık. Trumpeldor bütün madalyalarını takmıştı… General onu dikkatle süzdü ve kısaca ‘Port Arthur’dan mı?’ diye sordu. Ama sözlerinin geri kalanı, bizi büyük bir hayalkırıklığına uğrattı. Bir diğer takıntımız da ‘diğer bir Türk cephesi’ ifadesiydi. Neden ‘diğer’ bir cepheye yollanacaktık? Bunun anlamı açıktı; bizi Filistin’e sokmayacaklardı. Bu yüzden bu teklifi reddetmeliydik. O gece sabaha kadar tartıştık. Biz siviller, şu ‘Katırcı Birliği’ ifadesini reddediyorduk. Tüm diaspora tarihindeki ilk Yahudi birliğinin Sion ve Katırcılar olarak anılacak olması utanç vericiydi.

Trumpeldor farklı bir düşüncedeydi; ‘Cephede siperlerle ulaştırma arasında hiç fark yoktur. Her iki işi de askerler yapar. Biri olmazsa diğeri de olmaz ve tehlike her ikisinde de ciddidir. Sizin ‘katırcı’ sözüne takıldığınız belli, ama bu çok çocukça… Filistin’e özgürlük kazandırmak için Türkleri yenmeliyiz. Nerede yeneceğimiz, kuzeyde mi güneyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele… Hepsi de bizi Sion’a götürecek…’ diyordu…

Ben tarih değil, kişisel hatıralarımı yazıyorum. Ben Gelibolu’ya gitmedim. O nedenle size Gönüllü Birlik’in hikayesini anlatamam. Ama şunu açıkça belirtebilirim: Trumpeldor, o zaman görüşlerinde haklıydı… Savaşmak amacıyla Gelibolu’ya giden 600 katırcı, Siyonizm’e yepyeni ufuklar açmıştır… Eğer biz 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile Filistin’de yurt edinme konusunda söz aldıysak, buna ulaşan yol Gelibolu’dan geçmiştir..”

*****************************

Jabotinsky, her ne kadar böyle söylemişse de, İngilizler’den “Filistin’de yurt edinme sözü“nü o ya da Trumpeldor değil, yine bir başka Yahudi 1917 yılında alacaktı: Bu kişi, Theodor Herzl’in ölümünden sonra Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanı olacak olan İngiliz Yahudisi, ünlü kimyager Haim Weizmann‘dı…

Haim Weizmann

Alman kimyagerler kimyasal gaz üretmek için deney üstüne deney yaparken, İngiltere’de de Haim Weizmann isimli bir Musevi kimya profesörü, önemli bir kimyasal maddeyi bakteriyel fermantasyonla büyük miktarlarda elde etmeyi başarmıştı. Bu madde asetondu ve “cordite” isimli dumansız barutun üretilmesinde son derece gerekli bir kimyasaldı. Cordite, 19. yüzyılın sonlarında yine İngilizler tarafından bulunmuş bir patlayıcıydı. “Dumansız sevk barutu” olarak tanımlanabilecek bu patlayıcı, nitroselüloz ve nitrogliserin isimli patlayıcıların karışımından meydana geliyordu ve o günden beri de İngiliz İmparatorluğu’nun askeri amaçla top ve roketlerde kullandığı patlayıcısı olmuştu. Bütün kara ve donanma topçusu, mermilerinde bu patlayıcıyı kullanıyordu. Cordite, iki açıdan yarar sağlamıştı; hem mermiyi daha güçlü fırlatıyor hem de duman çıkarmıyordu. Bu ikinci yarar, top bataryasının yerinin düşman tarafından hemen belirlenmesini önlüyordu.

Cordite barutu

Kimya sektöründe “endüstriyel fermantasyonun babası” olarak anılan Weizmann, clostridium acetobutylicum adı verilen bakteri ile aseton üretme yöntemini 1912’de bulmuştu ama, o sıralarda kimse ticari olarak fazla önem vermemişti. Savaş çıkınca Weizmann, Lloyd George ve Churchill’le tanıştırıldı. Bu ikisi, Weizmann’ı Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuvarı’nın başına getirdi. Aseton önceleri tahıldan elde ediliyordu. Ancak, Çanakkale’nin geçilememesi ve bu nedenle Rus buğdayının Karadeniz’den çıkamayışı, bu kez İngiltere’de tahıl kıtlığı yarattı. Weizmann, kısa sürede buna da çözüm buldu; aseton için gereken nişastayı atkestanesinden üretti. Bu nedenle İngiliz Hükümeti, ilkokul çocuklarına savaş boyunca tüm ülkede atkestanesi toplatacaktı.

Theodore Herzl, Einstein ve Weizmann

Mucidi olduğu yöntemle çok ucuza aseton üreterek özellikle İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlayan Weizmann, İngiliz Hükümeti tarafından ödüllendirilmekte gecikmedi. Ödül töreninde kendisine “Dile İngiltere’den ne dilersen” diyen Başbakan’a Weizmann’ın yanıtı, “Halkım için bir vatan…” sözleri oldu… Bu “vatan”ın neresi olacağı da 2 Kasım 1917 tarihli ünlü Balfour Deklarasyonu’yla belirlendi.

Weizmann, Siyonizmin fikir babası Theodore Herzl’in Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’den milyonlarca sterline alamadığı Filistin topraklarını, bu buluşuyla İngiltere’den bedavaya koparmış oldu…

Weizmann, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda İngilizler’e yaptığı gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Amerikalılar’a bir şıklık yaptı ve onlara 1942’deki buluşu sentetik lastiği hediye etti. Böylece, 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu garantileyecek, ardından da bu ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçilerek halkı tarafından onurlandırılacaktı…

Yetkin İŞCEN

Mayıs 2004

KAYNAKLAR:

Benis M. Frank – Shanghai Gönüllü Birlikleri Yahudi Bölüğü’nün Diğer Yahudi Diaspora Savaşçı Birimleriyle Kıyaslanması, 1992

B.Gen. C.F. Aspinall-Oglander  – History of the Great War: Operations. Gallipoli. 1932

Bulletin of the Igud Yotzei Sin

Capt Eric Wheler Bush - Gallipoli, 1925

Bemard M. Casper - With the Jewish Brigade, 1947

Encyclopaedia Judaica

Benis M. Frank - “The Shanghai Volunteer Corps: A Socio-Military History,”

Kirk George – The Middle East in the War, 1952

LtCol. John H. Patterson - With the Judaeans in the Palestine Campaign, 1922

LtCol. John H. Patterson - With Zionists at Gallipoli, 1916

Albert Prago - “The Botwin Company in Spain, 1937-1939,”  1992

Joshua Rothenburg - “The Jewish Naftali Botwin Company” , 1980

Cyril Silverthorn - “The ‘Righteous Colonel’ and the Jewish Legion,” , 1985

Vladimir E. Zhabotinskii,  Samuel Karz, trans. –  The Story of the Jewish Legion, 1945

Martin Sugarman - The Zion Muleteers of Gallipoli (March 1915 – May 1916)

Vladimir Kroupnik – Russian Jew in the Gallipoli Battle

Fahir Armaoğlu – 20. yy Siyasi Tarihi

Yusuf Besalel - Yahudi Tarihi, 2000

Yusuf Besalel – Osmanlı ve Türk Yahudileri, 1999

A. Hikmet Eroğlu – Osmanlı Devletinde Yahudiler, 2001

Ahmet Fettahoğlu – Maceracı Jabotinsky, Tarih ve Düşünce dergisi, 2002/6

Melek Fırat – Balfour Deklarasyonu, Türk Dış Politikası, 2002

Avram Galanti – Türkler ve Yahudiler, 1993

Naim Güleryüz – Türk Yahudileri Tarihi, 1993

Funda Keskin – Siyonizm, Türk Dış Politikası, 2002

Süleyman Kocabaş – Vaad Edilmiş Toprak Filistin İçin Mücadele, Türkiye ve Siyonizm, 1994

Berta B. Özgün – Yedi Nesil Öncesinden Günümüze Yolculuk

Mahir Ruşen – Siyon Katırcı Birliği, Tarih ve Düşünce Dergisi, 2002/6

Hikmet Tanyu – Yahudiler, İslam Ansiklopedisi,1989

Hikmet Tanyu – Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler

Yörünge Haftalık Siyasi Gazete, 1991/3

Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İstanbul 1991

Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye, 1311

 

**************************************

İngiliz askeri istihbarat subayı

Aubrey Herbert’in günlüğünden

Zion Katır Birliği

Günlük. Salı, 27 Nisan

Bizimle birlikte, şüpheliden çok daha fazla, varlıkları en çılgın dedikoduları besleyen bir sürü adam da vardı. “Siyonistler” ve daha bir sürü başka adla anılıyorlardı. Bunlar Suriye’den sürülmüş olan Yahudiler’di ve katırlara bakıyorlar, “aslan avcısı” diye tanınan Albay Patterson’ın kumandası altında Katır Müfrezesi’ni oluşturuyorlardı. Bunlar oldukça iyi hizmet verdiler ve olağanüstü cesarete sahip olduklarını ispatladılar. Bir kaç kere katırların soluk soluğa kaldıklarını ve Katır Bölüğü’ndekilerin görevleri esnasında son derece sakin olduklarını gördüm.

Bir gece bana öyle geldi ki, sonunda, gerçekten az rastlanır ilginç bir olay yaşadık. Nefes nefese kalmış bir Avustralyalı, Katır Müfrezesi elemanı kılığına girmiş bir Alman’ı esir aldıklarını haber vermek için geldi, fakat ne yazık ki adam, yakalanmadan önce birini öldürmüştü. Sorguladığımda, adam ismini Fritz Sehmann olarak verdi ve onunla en rahat anlaşabildiğimiz dil Almanca’ydı. Doğru olduğu anlaşılan bir açıklama yaparak kendisini haklı çıkarmayı başardı. Katırıyla birlikte uçurum boyunca geceleyin yürümekteyken hayvanı vurulmuş ve Fritz Sehmann’la birlikte uçuruma yuvarlanmıştı. Birlikte, aynı patlamada ölmüş olan talihsiz bir askerin üstüne düşmüşlerdi…

Diary. Tuesday, April 27th.

(We had with us, too, a remarkable body of men who were more than suspect, and whose presence fed the wildest rumours. These were called Zionists, Zionites, and many other names. They were the Jewish exiles from Syria, who looked after the mules, and constituted the Mule Corps, under Colonel Patterson, of lion-hunting fame. They performed very fine service, and gave proof of the greatest courage. On several occasions I saw the mules blown to bits, and the men of the Mule Corps perfectly calm, among their charges.

One night it did seem to me that at last we had got the genuine article. A panting Australian came to say that they had captured a German disguised as a member of the Mule Corps, but that he had unfortunately killed one man before being taken. When I examined this individual he gave his name as Fritz Sehmann, and the language in which we conversed most easily was German. He was able to justify himself in his explanation, which turned out to be true. He had been walking along the cliff at night with his mule, when the mule had been shot and fallen over the cliff with Fritz Sehmann. Together they had fallen upon an unfortunate soldier, who had been killed by the same burst.)

Mons, Anzac & Kut

Hutchinson & Co. Ltd., London

**************************************

Zion Katır Birliği

“……….V sahilinde, malzemeye nöbetçi bırakılmış bir Zion Katır Birliği mensubu Fransızlar tarafından yakalanmıştı. Sadece Türkçeyi andıran İbranice ve Rusça bilen; üzerinde de Türkler’den ele geçirilmiş bir tüfek ve süngü taşıyan bu Yahudi, hemen casus olarak tutuklanmış, divan-ı harbe çıkarılmış ve kurşuna dizilmesine karar verilmişti. Duvarın dibinde infaz edilmek üzere dikildiğinde olayı farkeden ve Fransızca bilen  bir Zion Katır Birliği çavuşu tarafından kurtarılmıştı………”

(……In one strange incident on V beach, a Zion Mule Corps soldier who had been left guarding the baggage was arrested by some French soldiers. Since he could speak only Russian or Hebrew, which must have sounded like Turkish, and was armed with a captured Turkish rifle and bayonet, he was taken for a spy, court martialled and condemned to be shot. It was only when he was about to be executed against the wall of a nearby ruin that a Zion Mule Corps sergeant realized what was happening and, since he could speak French…….)

The Zion Muleteers of Gallipoli
(March 1915 – May 1916)

Martin Sugarman, BA
Association of Jewish Ex-Servicemen and Women (AJEX) Jewish Military Museum

Kaynak:http://www.gallipoli-1915.org/yahudi.katir.birligi.htm

NOT: FAZLA BİLGİ İÇİN Yetkin İŞCEN’in sitesini zayaret edebilirsiniz.
http://www.gallipoli-1915.org/

ÖLÜNÜN ODASI


Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…

Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm

Necip Fazıl Kısakürek

HEİ TAİ YANG 731 / Unit 731/”Güneşin (Japonya’nın) Arka Yüzündeki Adam” (1988)


Gelişmiş dediğimiz devletlerin
hepsinin geçmişi çok karanlık

 

Yönetmen: Tun Fei Mou            

Senaryo: Mei Liu, Wen Yuan Mou, Dun Jing Teng         

Ülke: Hong Kong, Çin

Tür: Dram, Tarihi, Korku, Savaş

Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1988 (Hong Kong)

Süre: 105 dakika

Dil: Çince

Nam-ı Diğer: Men Behind the Sun | Men Behind the Sun

Oyuncular    Jianxin Chen, Hsu Gou, Linjie Hao, Haizhe Jin, Tie Long Jin

Özet

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Çin toprakları üzerine kurulan, askeri üs Filo 731′den isim alan film, burada gerçekleştirilen gizli deneyleri anlatıyor. Tutsak Çinliler ve bir miktar Rus, bu deneylerde canlı kobaylar olarak kullanılıyor.

Filmden

Dostluk başka, tarih ve geçmiş ise başka bir şeydir.
Şu an dost da olsak, bu tarihî gerçeklerin hatırlatılmasını ve yeni kuşaklara aktarılmasını engellememelidir.

**

Mançu 731’in bulunduğu alan ve ondan geriye kalanlar. Ping Fang Bölgesi, Harbin Şehiri, Çin. İkinci Dünya Savaşı öncesi. Japon militaristler, Çinin kuzeydoğu bölgesini işgal edip kukla bir devlet olan Manchoukou’yu kurdular. Büyük Doğu Asya imparatorluklarını daha da genişletebilmek için Japonlar burada birçok hazırlık denemesi ve çalışması yaptı. Bu çalışmalardan en az bilineni Mançu’da 731.

http://en.wikipedia.org/wiki/Unit_731

https://eksisozluk.com/birim-731–1009893

Gizli birlik tarafından yapılmış olan bakteriyel biyolojik silahlarla ilgili çalışmalardır. Bu 731. birliğin birçok alt bölümü vardı. Bunlar: Helier, Sun Wu, Lion Kou, Mu Dan Jiang ve deneylerin yapıldığı, An Da Rural üssüydü. 731’in ana ofisleri Harbin denilen bir yerleşim bölgesinde bulunuyordu. Ofisler geniş bir alana yayılmıştı. Merkez karargâhda gizlilik en üst düzeydeydi ve etrafı yüksek voltajlı elektrikli tellerle çevrilmişti. İçinde tarımsal üretim yapılan alanlar bir hayvan çiftliği,..  bir krematoryum bir patoloji laboratuvarı, bir hapishane elektrik üreten bir santral yüksek rütbeli subaylara ait bir kışla ve çeşitli deneysel projelerin gerçekleştirildiği, diğer başka bölümler vardı. Tarih Şubat 1945’i gösterdiğinde durum Japon kuvvetleri için hiç parlak değildi ve ön cephelerde büyük kayıplar veriyorlardı. Savaşı biyolojik silahlarla kazanabilmek için Genelkurmay, bir korgenarali, birliğin başına komutan olarak atadı. Oysa, aynı kişi daha önce, rüşvet ve görevi suistimal suçlamaları yüzünden bu görevden, el çektirilmişti. Bu adam, Ishit Su Arıtıcısının mucidi aynı zamanda bir askerî doktor olan, Korgeneral Ishii Shiro idi.

**

Korgeneral Ishii Shiro: Genelkurmay, biyolojik silahların değerinin farkına henüz vardı ve savaştaki önemini kabul etti. Şunu sakın aklınızdan çıkartmayın, biyolojik ve kimyasal silahlar Japonya’nın geleceğini büyük ölçüde etkileyecek gelecekte de çok büyük bir rol oynayacaktır. Bu yüzden deneyler üzerine, daha fazla yoğunlaşmamız lazım.

**

Bu “kütüğe” (ÇİNLİ ADAM) üç kez veba virüsü enjekte edildi. Fakat hiç bir hastalık belirtisi göstermedi. Şimdi de ayrıntılı bir inceleme gerçekleştiriyoruz. Onun hastalanmamasını sağlayan, özel şeyi bulabileceğiz. Güzel!

 Doğru veri,..  ancak, denekler üzerinde yapılan sürekli testlerle elde edilebilir. Bu yüzden bu “kütükler”in,..  sadece canlı kalmasının sağlanması yetmez,..  aynı zamanda zinde ve sağlıklı da olmalılar. Böyle canlı nesneler üzerinde deneyler yapabilmek,..  çok nadir bulunabilen bir imkândır. Nedir bu?

 Bir adam!

 Nedir bu?

 Çinli bir adam. Nedir bu?

 Kötü bir Çinli adam!

 Bu bir “kütük”. Ateşi beslemeye ya da tabut yapmaya yarayan alelade bir kütük,..  deneyler için bir materyal. Ona “kütük” deniliyor.

Nedir bu?

 Bu bir “kütük”. Nedir bu?

 “Kütük”!

 Nedir bu?

 “Kütük”!

 Nedir bu?

 “Kütük”!

**

Bu bir insanlık meselesi, burada insanlar sözkonusu. Hayır!

 Bu Büyük Japon İmparatorluğu’nun düşüşü, ya da yükselişi ile alâkalı bir şey. Dinle Ishikawa, onlar da senin benim gibi insan. Onların da tıpkı senin gibi anne ve babaları var!

 Sen neden bahsediyorsun, be?

**

Bana söylesene, onun doğuracağı çocukla  “kütükler” arasında ne fark var?

 Artık sen fazla oluyorsun  Sen neden bahsediyorsun?

 Bu doğru değil!

 “Kütüklerle” Japonları aynı kefeye koyamazsın. Anlaşılan sen ve ben ayrı dilden konuşuyoruz.

Lütfen, artık daha fazla bir şey söyleme.

**

Nisan 11, 1945. Bu kahrolası Japonlar nasıl bir bokun peşindeler?

**

Efendim, önceki test sonuçlarına göre,  şimdikinden 60 kat güçlü bir veba virüsü üretmek oldukça zor bir iş olacak. Bu 7. deneye ait sonuçlar. Diğerleri de son birkaç testin kayıtları!

 Efendim, Almanların bizimkilere benzer deneyler gerçekleştirmek için, Yahudileri kullandığını duydum. Ve onlar iyi sonuçlar elde etmişler. O halde acaba biz de  Doktor Ishii savaştan önce bu konuda, Avrupa’da araştırmalar yaptı. Ona göre, bu alanda Almanların araştırmaları bizden çok çok geride. Böyle bir yerle karşılaştırıldığında, imkânları bizimkinden epey geri. Şimdiye kadar elde ettikleri sonuçların, bizlere hiç faydası olamaz. Moralini bozma, çalışmalara devam et. Deneyler tamamlandığında hemen bana rapor ver.

Emredersiniz, efendim!

**

1945 yazının başlarında Japonlar Pasifik cephesinde geri çekilmeye başlamışlardı. Aynı zamanda Çin’de de büyük kayıplar veriyorlardı. Japon kuvvetlerinin morali son derece bozuktu. Bütün Japonya seferber olmasına karşın yine de hemen her şeyde büyük kıtlık çekiliyordu. Japon kuvvetlerindeki büyük açık giderek daha fazla reşit olmamış yaşı küçük gencin, askere alınmasıyla kapatılmaya çalışılıyordu. Gidişat pek iyi değil. Böyle giderse yenilme riskimiz giderek artacak. Diğer bir deyişle, 731. birliğin başarısı veya başarısızlığı,  imparatorluğun devam edip etmeyeceğini tayin edecek. O halde bugün,..  Kwangtung Ordusu ile ilgili boş hayallar kurup, kendimizi kandırmamamız gerekir. Çünkü Kwangtung ordusu da, biyolojik silahlarımıza bel bağlamış durumda. Savaşı bu saatten sonra başka türlü kazanmamız mümkün değil. Ben her zaman biyolojik silahların, bombardıman uçaklarından ve silahlardan daha etkili olduklarını düşünmüşümdür. Şimdi yapmamız gereken en acil şey, güçlerimizi yeniden organize edip hepsini seferber etmek olacaktır. Sizden iki kat daha fazla çalışmanızı rica ediyorum, hatta yalvarıyorum. Yaklaşan biyolojik savaş için, kendimizi çok çok iyi hazırlamamız gerekli.

Beyler, sorusu olan var mı?

 Lütfen, buyurun!

 Şimdiden, normal veba virüsünden 60 kat daha güçlü bir virüsü başarıyla büyük miktarlarda üretmeyi başardık. Elimizdeki kültür miktarı yaptığımız hesaplamalara göre  insan ırkını tümüyle ortadan kaldırmaya yetecek kadar güçlü. Aynı zamanda  Bakteri taşıyan sıçanların sayısını 3 milyona, hastalık taşıyan pirelerin miktarını da 300 kiloya kadar çıkardık.Taşıdıkları bakteri miktarı, tahmini 10 milyar kadar. Eğer bu 10 milyar, bakteri taşıyan pirelerin hepsini salacak olursak cephedeki durumun aniden bizim lehimize değişeceğini tahmin etmek pek güç olmayacaktır. Bu durumda mutlak zafer bizim olacaktır. Umutlar biyolojik silahlara bağlandığı için Büyük Japon İmparatorluğu’nun kaderi bizlerin elindedir. Yaptığımız birçok deneye rağmen hâlâ bakterileri içinde hapseden metal kovanlar fırlatıldıklarında çok ısınıyorlar. Ve içindeki hastalık taşıyan pirelerin çoğunluğu ölüyor. Sonuçta, düzgün taşıyıcı bir kapsül olmaması yüzünden, beklenilen sonuçlar bir türlü elde edilemedi.

Silah Geliştirme Dairesi  Başka bir şey var mı?

**

Karargâhtan acil telgraf geldi, efendim!

 Nagasaki bombalanmış. Ruslar bize savaş ilan etmişler. Kwangtung Ordu Komutanlığı, gerekiyorsa, tüm birliklerin çekilmesini emretmiş. Geri dönüyor musunuz, efendim?

 Bu doğru olamaz. Bütün birliklerin geri çekilmesi mi?

 Ne yapacağız, efendim?

 Hiroshima ve Nagasaki, Amerikalılar tarafından bombalandı.Her iki şehir de, tamamen yokoldu. Şimdi de Ruslar bize savaş ilan ettiler. Kaderimiz artık çizildi. Geri çekilme emri almış bulunmaktayız. Ama kişisel olarak düşüncem,..  731. birliğin faaliyetleri çok gizli bilgiler içeriyor. Bu yüzden, şu söyleyeceklerimin yapılmasını istiyorum:

1) Kalan tüm “kütükleri” imha edin ve ardından tüm tesisi yok edin.

2) Mühendisler nezaretinde bu arazi dümdüz edilmeli, bir tek iz kalmamalı.

3) Bütün verileri ve dökümanları derhal yok edin. Birliğin gençler kolu, Tung Hwa’ya geri çekilsin.

4) Diğer tüm birimler intihar etsin.

5) Aileri ve altlarındaki departmanlarda çalışan diğer personel de intihar etsin. Diğer bir deyişle,  geriye hiçbir kanıt kalmamalı!

 Doktor Ishii birliğimizde bir sürü kalifiye eleman var onlara ölmelerini emretmek, sizce bir ziyan olmaz mı?

 İnsanların kendilerini anlamsızca feda etmelerine izin vermemeliyiz. Bunun ben de farkındayım General Kikuchi ama bu yerin sırlarını korumak zorundayız. Doktor Ishii, eğer siz intihar edecek olursanız, ben de size katılırım. Bu askerler ve onların aileleri, Japonya’dan Mançurya’ya kadar gözlerini kırpmadan, hep peşinizden geldiler. En azından şimdi siz,..  onların eve geri dönmelerini sağlamalısınız. Bu daha mâkul olmaz mı?

 731. birliğin başı olarak, onlar sizin sorumluluğunuzda. Onların ölmesini emretmek yerine, onları korumayı seçmelisiniz. Sorumluluklarınızdan kaçmayacağınızı umuyorum.

General Kikuchi haklı. Anavatanımıza geri dönmeli ve tüm verileri beraberimizde götürmeliyiz. Bu olabilir ama yakalanma riskine karşı yine de hazırlıklı olmalıyız. Ne olursa olsun bu sırların açığa çıkmasına izin veremeyiz.

Buna ne dersiniz?

 Herkese bir şişe siyanür dağıtırız. Biri yakalanacak olursa o zaman, siyanürle intihar eder. Şey, o halde yapacağımız iş bu olacak. Ben geri çekilme hazırlıklarıyla bizzat ilgilenip yolculuk için gerekli aracı ayarlayacağım. Verdiğiniz bu karardan dolayı çok mutluyum. Eminim buradaki herkes de size minnettardır.

Ne yapıyorsun?

**

731. BİRLİKTEN GERİYE KALAN SONUÇ

1945, Ağustos 11-15 arasında geri çekilen birlikleri nakletmek için 15 tren kullanıldı. Trenler Çin’in An Dong bölgesinden geçerek, Kore’nin Pusan bölgesine vardılar. 1945, Ağustos 18-25 arası, 731. birliğin mensupları Kore Pusan’dan bir gemiye binip Japonya’nın Saseho, Ikaruga, Sensaki gibi çeşitli limanlarına geldiler.

25 Eylül 1945’de, Shiro Ishii Japonya’ya geri döndü ve Tokyo’nun Shinjuku mahallesindeki, Wakamatsu otelinde kalmaya başladı.

Aralık 1945’de, Shiro Ishii Tokyo’dan ayrılıp Chiba bölgesindeki evine döndükten bir süre sonra Amerikan Gizli Servis elemanları tarafından tutuklandı ve Tokyo’ya geri getirildi.

1946’da, Shiro Ishii Amerikalılarla bir anlaşma yaptı ve elindeki deney sonuçlarını Amerikalılara vermesi karşılığında, işlediği savaş suçlarından dolayı yargılanmaktan muaf tutuldu.

Haziran 1946’da, 731. birliğin geride bıraktığı hastalık taşıyan pireler yüzünden,  Harbin’in Ping Fang bölgesinde, hıyarcıklı veba salgını baş gösterdi.

10 Nisan 1947’de, Amerikalılar Ruslar’a, Shiro Ishii ve 731. birliğin diğer sorumlularının kayıp olduklarını duyurdu. Bu yüzden, hiçbiri işledikleri suçlar yüzünden mahkemeye çıkarılamadı.

1951’de, Shiro Ishii Tokyo’dan çıkıp, Kore savaşının sürdüğü ön cepheye geldi.

28 Ocak – 17 Şubat 1952 arası, Biyolojik silahlar Kore savaş alanlarında boy gösterdi.

9 Ekim 1959’da, Shiro Ishii Chiba bölgesinde hastalık sonucu öldü.

Birliğin diğer üyeleri Japonya’nın dört bir yanına dağıldılar.

Eski gençlik kolu üyesi kişilerden birçoğu çok zor bir yaşam sürdü. Çünkü almış oldukları eğitim toplum tarafından geçerli sayılmadı.

731. birliğin yürüttüğü deneylerden geriye kurtulup sağ kalan tek bir kişi bile olmadı. Peki, Çinli, Koreli, Rus ve diğer milletlerden yaklaşık 3000 kişi olduğu tahmin edilen tüm bu kurbanlar, boşuna mı öldü?

**

http://www.bianet.org/biamag/siyaset/149548-kimyasal-ve-731-birim

ZİHİN KONTROLÜ:
MANÇURYA KOBAYI OPERASYONU BAŞARILDI MI?

 

“ŞEVKETLÜ SULTAN MUHAMMED VAHİDEDDİN EFENDİMİZ HAZRETLERİNİN BEYANNAME-I HÜMAYUNLARIDIR”


Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anılarında anlatıyor.

 Evrakımı karıştırırken —hiç de aklımda kalmamış ve bir kere bile okumaya sıra gelmemiş— fena bir kağıda, kaba Arap harfleriyle yazılmış risale şeklinde bir şey elime geçti: Arapça ve Türkçe bir beyannamedir bu. Evirip çevirerek ötesine berisine göz gezdirince tarihî bir vaka olduğunu anladım: Vahideddin Han’ın firarından sonra davet edildiği “Mekke’’de basılmış ve yayınlanmış olacak. Ne tarih var, ne de matbaa, ne nâşir ismi ve yeri. Türkçe kısmının başlığı şu:

(Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyan-nâme-i Hümâyunudur)

Öyle sanıyorum ki bizim matbuatta ve belki de hiçbir tarih eserimizde bahsedilmemiş, vesikalar arasında da böyle bir beyanname yer almamıştır. Bu itibarla meraklılarca okunup bilinmesi —yine tarih bakımından— faydalı olsa gerektir. Ben de zaten şu sayfaya geçirirken ilk defa okumuş olacağım. Hele bir kendimizi sıkıp okuyalım da, sonra bir fikir beyan etmek lâzım gelirse beş, on söz söyleriz.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umumînin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçlan) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda biraderimin vefat-ı müessifi vukua gelerek Kanun-u Esasî-i Osmanînin bahşettiği hakka istinaden ve ehlü-l hail ve-l akdin (bağlayıp çözenlerin, yani devlet ileri gelenlerinin) biat-ı umumiyyesiyle (genel onayıyla) makam-ı hilâfet ve saltanata câlis olmuştum (tahta çıkmıştım). O günler gözönüne getirilirse, makam-ı hükümdarîyi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilâtın derece-i ehemmiyet ve azameti takdir olunur. Bilâhare cephelerimizin birbirini müteakip sukut etmesiyle sabit olduğu üzere hiçbir ümid-i galebeye makrun (yaklaşmış) olmayan harb-i hâilin temadisi (korkunç savaşın sürüp gitmesi) ve usul-ü meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikâbı (örtüsü) altında 324-1908’den beri re’s-i idaremize yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkânından müfrit ve müteneffız (aşırı ve ileri gelen) kısmının harpten bilistifade dahil-i memlekette revaç verdiği yağma, ihtikâr [s.3] ve anlaşılmayan maksatlarla bir bir ika’ettikleri gûnagun (renk renk» türlü türlü) yangınlar sebebiyle payitahttan müntehay-ı hududa (sınırın sonuna) kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve üsare-i hayatiyyesi hevlengiz (cansuyu korkunç) bir surette heder olup gitmekte idi. Bu fecâi karşısında tevcih-i mesâi edilecek hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin (barışıklığın) iadesinden başka, bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terâhi tevciz edilmemiş (gecikmeye izin verilmemiş) ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat, harbin devamından müteneffi olmakla (yararlanmakla) beraber, memleketimizde daima daire-i hukuk ve selâhiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile yine o hükûmet-i mütehakkimenin (diktatör yönetimin) etrafında tesis eylediği şebeke-i ihanet, mesâimin semeredâr olmasına hâil (engel) olarak münferiden müzakerat-ı sulhiyyeye girişmekle elde edilecek menâfi (çıkarlar) ve şerait-i müsaideye (uygun koşullara) ve muhterem milletin hun-u mazlumunu (günahsız kanını) bilâsebep heder olmaktan vikâyeye imkân-ı vusul (korumayı sağlama olanağı) bırakmadı ve harp bütün dehşet-i tahripkâranesiyle meş’um (Mondros) mütarekenamesini imlâ mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların, elyevm Ankara’daki heyet-i vekile reisi Rauf Beyin taht-ı riyasetinde, ve o zaman memleketin en mühim kuvve-i askeriyesinin de şimdiki Ankara meclisi [s.4] reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatır-nişanıdır.

Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selâhiyetini düvel-i itilâfiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felâketlerin menşe ve masdarı (kaynak ve dayanağı) bulunan mezkûr mütarekenamenin akd ü imzası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde bilâhare İzmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkûr işgallere istinatgâh olan Mondros Mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devlet-i böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal (katkısı) bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı aliyyenin (yüce başların) mes’ul ve müttehem olması lâzım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün mesailde (sorunlarda) Kanun-i Esasî mücibince mes’uliyetten müstesna (sorumsuz) olan makam-ı hükümdarı için hükûmet-i mes’ulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayr-i kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imlâ ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felâketlere [s.5] karşı bilâhare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllisini esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayan-ı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte taht-ı Osmaniye cülusundan sonra ilk mühim hatve-i siyasiyyeyi (siyasal adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil ıslahat ve icrata germi (sıcaklık hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsat-ı siyasiyyeye devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (genel kızgınlığın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek (bekleyebilmek) için vakit kazanmaktan ibaret idi. İzmir işgali hadidesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düvel-i selâse-i muazzamanın kat’i ve nagehanî (üç büyük devletin kesin ve âni) kararına istinad etmekte olduğu gibi vak’anın bize tebliği de doğrudan doğruya düvel-i selâse-i müşarünileyha (anılan) tarafından vuku bulduğu cihetle düvel-i muazzama [s.6] meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahavvülü Yunanistan’daki vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülü ile düvel-i muazzama-i müşarünrileyhanın ittifakına haleldârî olduktan (girdikten) sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bir kararı kafinin tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle hakkımızdaki gayz-i umumiyyenin zevaline intizaren teşebbüsat-ı siyasiyye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkûru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlûp olmamak şartıyla mukavemete ben de tarafdar idim ve nitekim bu his ile kuva-yı milliyeye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. Şu kadar var ki, o devrelerde Mustafa Kemal devlet-i metbuasına (tâbi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş (çıkmış- başkaldırmış) ve Anadolu’da birçok aksakallı müftilere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir belâ kesilmiş idi.

Tıpkı İzmir hadisesi gibi, “Sevr” muahedesine ait teklif-i düvelî de Yunanistan’da vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülünden ve devletlerin aleyhimizdeki ittifak-ı şedidine haleldârî olmadan mukaddem olarak (önce), hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek yirmi [s.7] dört saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben “Sevr” müahedesini kesb-i katiyyet etmiş addolunacak surette tasdik etmedim. Meselenin kat’iyet kesbetmesi, Meclis-i Meb’usanın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf (bağlı) olduğunu ve hak ve adaletle te’lif olunamayacak surette gayr-i tabiî olan böyle bir muahedenin devam ve tekerrür edemeyeceğini (yerleşemeyeceğini) bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hululüne kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile, muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.

Mondros mütarekesi, İzmir hadisesi, “Sevr” muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telâkki ettiğim vekâyiden sonra gelen mesailde, daima icabat-ı meşrutiyete tevfik-i hareket eyledim (meşrutiyet gereklerine uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif (çelişen) içtihatlarına riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilâhare devlet-i metbuasını tanımadığı cihetle tenkili (bastırılması) için kuvve-yi askeriyye şevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda (uymamda) hükûmet-i mes’ule ile makam-ı hükümdarînin münasebet-i mütekabilesine (karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten ayrılmamak arzusu ve bazı esbab-ı zaruriyye-i siyasiyye âmil olmuştur. Bundan maada gerek kabine tebeddülâtında, gerek icraat-ı sairede nâzım-ı harekâtım, efkâr-ı hissiyat-ı şahsiyyemden [s.8] ziyade daima efkâr-ı umumiyye veyahut gayr-i kabil-i mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en bariz delili; son Tevfik Paşa kabinesini, sırf aleyhinde efkâr-ı umumiyye tezahüratı meşhut olmadığı (gözlemlenmediği) için, şahsım ve makamım hakkında su-i niyetleri zâhir olan (görünen) Kemalcilerin, İstanbul’da tesis-i nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevki-i iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

Ankara ile İstanbul arasındaki ikiliğin izalesi emrinde bu gibi fedakârlıklardan geri durmamakla beraber, hilâfetin saltanattan tefriki veya tahtın İstanbul’dan Anadolu’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi, ulema-yı İslâmın malûmu olduğu veçhile şer’-i şerife (kutsal şeriate) katiyyen mugayir (aykırı) ve müekkilim bulunan (temsilcisi olduğum, gönderilmişlerin [peygamberlerin] övüncü = Hz. Muhammed) Fahr ül-Mürselîn efendimiz hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla (içermekle) benim için selâhiyet ve imkân haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı (yaranma) mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, hilâfeti İstanbul gibi siyasî ve tarihî bir istinatgâhtarı mahrum eylemek demek olduğu cihetle katiyyen gayr-i kabil-i kabul idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularını tebaiyyet etmediğim (uymadığım) için bana hıyanet-i vataniyye izafe ve isnat edenlerle birlikte, her akıl ve iz’an sahibinin bilmesi lâzım gelir ki [s.9] dünyanın en büyük cah ü mansıbı (onuru) olan hilâfet ve saltanat makamını fiilen ve bi’l-irs ve’l-istihkak (babadan kalarak ve lâyığı olarak) haiz bir hükümdarı, hıyanet-i vataniyye gibi bifcürm-ü şenîe (kötü suça) sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların ve simâ-i hilâfet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muvakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile göze alırdım. Bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumîden sonra kendi ef’alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tâbi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i İlahînin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de “Elfiraru mimma la-yutak min sünenil mürselîn” [dayanma takatim aşandan kaçmak, peygamberlerin sünnetindendir.] fehvayı şerifi (kutsal kavramı) üzere müekkil-i zî-şanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyeierine ait olan sünnet-i seniyyeye itba’ etmekten (uymaktan) ibarettir.

Müdafaa-i vatan gibi müstahsen gayelerle hiç münasebeti olmadığı halde Ankara meclisinin ittihaz ettiği mukarrerat-ı âhire (aldığı son kararlar) üzerine, muarızlarımla aramızda tahaddüs eden (ortaya çıkan) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyet-i âhireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:

Ceddim Osman Gazi’den Selim-i Evvel’e kadar Devlet-i Osmaniyye namıyla Türk Saltanatı [s. 10] var idi, Selim-i Evvei’den sonra ise bu saltanat hilâfetin inzimamıyla (eklenmesiyle) Saltanat-ı Muhammediyye haline geçmişti.

Şimdi bana bi-gayr-ı hakkın ihanet-i vataniyye isnat edenler, hilâfeti hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tatil ederek bu Saltanat-ı Muhammediyye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün âlem-i Islâma ihanet etmişlerdir. Ben, devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harb-ı umumîye iştirakimizdeki ifratların acısını attıktan sonra, siyaset-i hariciyyede muarrızlarımın tâbiri veçhile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, ıcab eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında, muarrızlarımın müfrit ve herçibâd abâd mesleği (aşırı ve her şeyi göze alır yolu) müntec-i isabet ve muvaffakiyet olur (doğruluk ve başarıyla sonuçlanır) ise, şahsen ben kaybedecektim, fakat devlet kazanacaktı; halbuki onlar devlete Saltanat-ı islâmiyyesini kaybettirdiler.

Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrib ve tagbirine (yıkılmasına ve gücendirilmesine) (bazı müstesna şahsiyetlerden maada) bütün vükelâ ve ulemâ ve ukalâ ve ricâl-i memleket tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdedir. Ben, devletin hayat ve mematıyla herkesden ziyade alâkadar olan münevveran-ı [s. 11] milletimin, vazife-i vataniyye ve vicdaniyyelerini bu derece suistimal etmeyecekleri hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.

Netice-i kelâm olarak şurasını beyan ederim ki, hilâfet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlût (kuşkulu ve karışık), askerîden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh ve mücber (korkutulmuş ve zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bî-haber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum Türk kavminin selâhiyeti dâhilinde olmayıp, bu; üçyüz milyonluk âlem-i İslâmın tamamına taallûk edecek bir mesele-i azimedir. Binaenaleyh şimdi ben, hilâfet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzulî ve cebrî hükmü kat’iyyen kabul etmeyerek ve hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları), isnad edenlere kemal-i nefretle red ve iade ederek, memleketin ve bilâtefrik-i cins ve mezheb bütün ahalinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan, ve adi ü itidalin hâkim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlûp edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar hak-i ıtrnâkinin ezelûen müştakı (güzel kokulu toprağının ötedenberi özleyeni) olduğum haremeyn-i şerifeynde ve şimdilik civar beytüllahta ımar-ı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

Beni ‘‘beldetüllah”a isal eden (Tanrı’nın şehrine ulaştıran) şu maceret-i mucib ül-mefharet (övünülmesi göçme) ile, [s. 12] hilafetin saltanattan tecridi teklifine karşı sebat ve mücahedem, nasibe-i hestîmi ve dehr-i ahiretimi teşkil edecektir.

Misafir olduğum bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin hükümdar-ı âlîtebarı (yüce soylu) ile ahali-i necîbesi (temiz soylu halkı) taraflarından gerek benim hakkımda ve gerek vatan-cüda diğer hemşehrilerim hakkında gösterilen âsâr-ı mihman-nevaziyi (konukseverlikleri) şükür ve mahmidetle (övgüyle) yad ettiğim gibi, haiz oldukları asalet-i mümtaza ve mutahharaya muvafık (seçkin ve temiz soyluluğa uygun) bir suretle hareket eden müşarünileyh celâlet ül-mülk hazretleriyle aile-i muhteremeleri erkânının teâli-i şan ü şereflerini ve bu sayede bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin ve sekene-i necibesinin tarihe ziynet veren mazileriyle lâyık oldukları inkişaf-ı mes’uda mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

İstanbul’dan müfarekatimden sonra bu ilk beyanımdır.

Vesselamu ala men itteba’l-Hüda [Tanrı’ya uyanlara (doğru yoldan gidenlere) selâm olsun.]

Muhammed Vahideddin bin es-Sultan Abdülmecid Han.”

Şimdi [yapılacak en doğru iş,] —lisan itibarıyla güçlükle okunup mânâsını kavramakta da epey zorluk çektiğimiz— şu beyanname hakkında söylenecekleri de tarihe bırakmaktır. Ancak tarih inceleyici ilim adamları için bir vazife var: beyanname kimin kaleminden çıkmıştır? Bunu meydana koymak eski padişahla birlikte, Hicaz’a kimlerin gittiğini belirttikten sonra yazılış tarzına bakarak o adamların birini seçmektir.

Fikrimce bu, daha ziyade resmî kitabeye tamamıyla vakıf bir zatın eseridir. Araya o kitabete pek uygun düşmeyen cümleler de karıştırılmışsa da, umumî hitabı değiştirilmemiştir. Tarihçi olmadığıma göre ben bu işin ehli değilim, vaktimi de öldüremem. Ancak padişaha yoldaşlık edenler arasında Rıza [Tevfik] merhumun da bulunduğunu biliyorum, ama üslûp onunki değil.

Zaten hasbıhallerinde Filozof Hicaz seyahatini —hatta lüzumsuz noktalara kadar— birçok kere anlattığı, tekrarladığı halde tizlere bir beyannameden bahsetmedi. Kâbe’yi nasıl süpürdüğünü belki sekiz, on defa dinledik. Mısır’dan Kral Abdullah’ın ısrarıyla heyete katılması, kafileye pek geç ve güç yetişmesi hikâyeleri de çok anlatıldı, daha bir sürü tafsilat… Fakat beyanname lâfı geçmedi.

Böyle olduğuna göre, Rıza Tevfik’in rolü ya hiç yoktur yahut pek siliktir. Beyanname —kim verdi veya kim yolladı? hatırlamıyorum— elime geçtikten sonra, ben de, başka işlere dalarak dosyama attığımdan, unuttuğumdan dolayı olacak kendisinden sormadım. Esasen “dosya” dediğime de bakmayınız; bir gün gelip de vesikalar dolu, tarihî kıymette bir eser yazacağımı hiç düşünmediğim ve hâlâ da öyle bir iddiada bulunmadığım için, sadece kağıtları yırtıp atmaz, bir tarafa koyardım. Artık bunu da yapmıyorum.

Şimdi ihtiyaç hasıl oldu da, mevzu çıkar ve bir şeyler hatırlatır diye gerçekten perişan vaziyette duran o kağıtlara göz atıyorum. Meğerse bir şeyler de varmış aralarında…

Eğer “beyanname” tahminim gibi henüz elde edilmemiş ve yayınlanmamışsa, bir nokta daha aydınlanmış oldu. Tarih çorbasında tuzum var demektir. Yayınlanmışsa okuyucusu artmış olacağı için, yine de bir işe yaramış sayılır.

Tarih zaten birtaraflı olmakta devam edemez. Uzun zaman yaptığımız hep öyle idi; tek taraftan bırakıyorduk, bakmakla da kalmıyor, tek tarafı tutuyorduk, öte tarafa sadece atıp tutuyorduk. Bugün de tarafsız görmemize ve düşünmemize elverişli bir devreye eriştiğimiz, yıllar aştığımız, ciddî mânâsıyla tarih’e girmek çağında bulunduğumuz için her noktayı aydınlatacak vesikaları ortaya koyabiliriz.

Vahideddin de bir şeyler düşünmüş ve yapmış; söylüyor, dinleriz. Bizi kandırması artık bahis konusu değil; zamanı geçmiştir… Ama bunların tarihe geçmesini de yine tarih namına isteriz.

Not: Bu belgeyle ilgili geniş bilgi için, Tarih ve Toplum dergisinin 16. sayısındaki (Nisan 1985), J.-L. Bacque-Grammont ile Hasseine Mammerî’nin “VI. Mehmed’in Sürgündeki Hac Yolculuğu” yazısına bakılabilir.

Refik Halid KARAY

(İstanbul 1888 — İstanbul 1965) Türk romancısı, hikâyecisi ve yazarı. İlk öğrenimini Vezneciler’de ve Göztepe’de tamamlamış, daha sonra Galatasaray’da (1900-1906), bir yılda (1907) Hukuk Mektebi’nde okumuştur. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gazeteciliğe başlayan Karay, 1913’e kadar Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazar ve mütercim olarak çalışmıştır. Bu arada, Kalem ve Cem dergilerinde “Kirpi” takma adı ile mizah, Eşref dergisinde “Yeniler” başlığı altında Şehabeddin Süleyman, Fazıl Ahmet (Aykaç), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) vb. üzerine portreler ve tanıtma yazıları yazmıştır. 1909’da Fecr-i Âti adlı edebî topluluğa katılmıştır. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yardımı ile 1912’de Beyoğlu Belediye Başkâtibi olan Karay, 1913’te yeniden iktidara gelen İttihatçılar tarafından İstanbul dışına çıkarılmış; Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te beş yıl sürgün kalmıştır. Mütareke yıllarında (1918) İstanbul’a dönen Karay, bir süre Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği ve Yeni Mecmua’da yazarlık yapmış, daha sonra Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Genel Merkezi’nde görev almıştır.

1919’da Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Karay, Alemdar, Peyam-î Sabah gazeteleri ile Aydede dergisinde yayımlanan yazıları ile de Anadolu’da başlayan Millî Mücadele Hareketi’ne aleyhtar olmuş, bu yüzden Millî Hükümet’in yurt dışına sürdüğü Yüzellilikler arasında 9 Kasım 1922’de yurdu terk etmiş, 1938’de af kanunu çıkıncaya kadar 16 yıl Beyrut ve Haleb’de kalmıştır. Yurda dönüşünde, Tan’da, diğer bazı gazete ve dergimde hikâye, roman ve fıkralar yayımlamış, sürgünde kaleme alınmış 19 kitaplık külliyatını çıkarmıştır (1939-1944). Bir ara Aydede dersini de yeniden yayımlamıştır (1948-1949).

Açık, sade, terkipsiz bir dille yazan, roman ve hikâyeleri kadar mizah ve taşlamaları ile de ün kazanan Karay’ın başlıca eserleri şunlardır:

Sakın Aldanma, İnanma, Kanma (1915), Üç Nesil-Üç Hayat (1915-1943), Kirpi’nin Dedikleri (1916), Ago Paşa’nın Hâtırâtı (1918) Ay Peşinde (1918), Memleket Hikâyeleri (1919-1939), İstanbul’un İçyüzü (1920), Guguklu Saat (1922), Tanıdıklarım (1922), Deli (1939), Bir içim Su (1939), Yezid’in Kızı (1939), Çete (1939), Gurbet Hikâyeleri (1940), Bir Avuç Saçma (1940), ilk Adım (1941), Sürgün (1941), Makiyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün, 3 cilt (19501961), Yeraltında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), 2000 Yılın Sevgilisi (1954), Bugünün Saraylısı (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi, 2 cilt (1956), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Sonuncu Kadeh (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Minelbab ilelmihrab (1964), Yerini Seven Fidan (1977), Ayın Ondördü (1980), Yüzen Bahçe (1981), Ekmek Elden, Su Gölden (1985) (Bu bibliyografyaya yazarın ölümünden sonra yayımlanan kitapları da eklenmiştir.)

Bir Ömür Boyunca

Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anıları, Minelbab İlelmihrab’ın devamıdır. Bu eserin ilk kısmı, 1946 yılında Yeni Tanin gazetesinde (30 Mayıs — 13 Temmuz arası, günlük 45 sayı); üçüncü kısmı ise, 1985 yılı boyunca Tarih ve Toplum dergisinde (aylık 12 sayı) tefrika edilmiştir.

Refik Halid, hiç kuşkusuz, tarihçi değil, gazeteci ve edebiyatçı idi. Ama anılarının önemi, ciddi tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılmasından bellidir.

Bir Ömür Boyunca kronolojik bir sıra takip etmez. Tefrika yapısına uygun olarak kaleme alınmış episodlar, bazan 1918 öncesine, yazarın ta çocukluk günlerine uzanır, bazen 1922-38 arası sürgünlük yıllarına; bazen da Minelbab İlelmihrab’ta anlatılan olayların, orada geçiştirilmiş bir ayrıntısını işler.

Refik Halid, Hürriyet ve itilâf Fırkası’nın bir mensubu olarak Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış, ama sonradan o dönemde yaptıklarına ve yazdıklarına nedamet duymuş, kefaretini de ödemiştir. Bugünden bakılınca, Refik Halid’in yapıp ettiklerinden, yaşayıp gördüklerinden daha önemlisi, onları nasıl akıcı bir üslûpla hikaye ettiği oluyor.

Bu anıların ikinci bölümü Yeni Tanin’de tefrika edilmeye başlamadan bir gün önce, o gazetede Refik Halid’le yapılmış bir röportaj çıkmıştı. Refik Halid şöyle diyordu:

Ben hayatta her şeye muhalifim, ama benim bu hareket tarzım her zaman yanlış anlaşılmıştır. Ben Atatürk’e hiçbir zaman karşı olmadım. Daha doğrusu, her ikimiz de birbirimizi yanlış anladık. Ben İttihat ve Terakki Fırkası’na muhaliftim. Atatürk’e muhalefetim oradan gelir. İttihat ve Terakki’yle beraber çalıştığı için uzak kaldım. O da bir süre sonra onlardan uzaklaşınca, onun yanma geldim. Bir İmparatorluğu mahvetmiş bir partinin yanında olamazdım. Sonradan anladım ki, o da onları temizlemeye kararı vermiş.

Bundan başka, eskiden de hoşlanmadığı İsmet Paşayı hedef alan bir söz söylüyordu: “Bugün hükümet idare edenler, Atatürk’ün tam zıddıdır. O cesurdu, bugünküler ise korkaktır.” Röportajı yapan gazeteci (Ergin Konuksever), Refik Halid’in şimdi (ölümünden bir yıl önce) tamamıyla Epiküryen bir hayat sürerek günlerini geçirdiğini söylüyor ve onun “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” dediğini aktarıyor.

Kaynak:

Refik Halid KARAY,
Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayıncılık, 1990, İstanbul sh: 239-248

 

THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)

 

A CRUDE AWAKENİNG: THE OİL CRASH/ Ham Madde Rüyasının Sonu: Petrolün Çöküşü (2006)


Akıllı Yatırımcılar:  Geri Dönüşümcü Düşüncenin Gelişmesi İçin

Yönetmen: Basil Gelpke, Raymond McCormack, Reto Caduff 

Senaryo: Basil Gelpke, Raymond McCormack  

Ülke:  İsviçre, Almanya Almanya

Tür: Belgesel, Savaş

Vizyon Tarihi:01 Mart 2006 (ABD)

Süre: 84 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Philip Glass, Daniel Schnyder   

Nam-ı Diğer: A Crude Awakening | OilCrash

Oyuncular    Wade Adams, Abdul Samad Al-Awadi, Fadhil J. Al-Chalabi,    Roscoe Bartlett, Robert Bottome

Çeviri: lonelyloner

Belgesel Metni

Petrol şeytan dışkısıdır.
Petrol siyah kandır.
Petrol dinozorların kanıdır.
Dünya ekonomisinin atardamarı budur.
Petrol, Dünya’nın kanıdır.

Ucuz ve bol bir enerji çağından sınırlı, elde edilmesi zor ve pahalı bir enerji çağına geçiyoruz. Aynı zamanda, Dünya’nın hayli buhranlı bölgelerindeki oldukça tutarsız rejimlere kendimizi bağımlı hale getiriyoruz. Dünya’nın petrol bağımlılığını olabildiğince uzatmak önemlidir. Ülkemizdeki insanların 50’de 1’i, hatta 100’de 1’i bile yaşayacağımız muhtemel problemden haberdar değil.İşsizliğin, yoksulluğun, iflasların ve açlığın artması, tüm bunlar bir toplum çöktüğünde ortaya çıkacak olan şeylerdir. Oldukça inanılmaz boyutlardaki yeni bir Dünya’da yaşamaya başlayacağız ve fazla da vaktimiz yok.

Çok Kıymetli ve Yenilenemez

Merhaba arkadaşlar, ben bir karbon atomuyum ve ham petrolün her hidrokarbonunun önemli bir parçası olduğumdan benzin hakkında sizlere bilgi vermeye geldim. Petrol buğday gibi her sene tarlada yetişen bir şey değildir. Petrol, jeolojik tarihin milyonlarca yıllık emeğinin ürünüdür. Dünya petrolünün büyük bölümü, 90 ve 150 milyon yıl önce yaşanan kısa süreli büyük küresel ısınma anlarında oluşmuştur.

Okyanusta ölen hayvan ve bitkiler kum birinkileri altında sıkışmışlar ve yıllar geçtikçe bu kum birikintileri daha fazla baskı uygulamış ve onları ezmişlerdir. Daha sonraki zaman içinde de, şimdi “mutfak” olarak tabir ettiğimiz yerde pişmişlerdir. Organik maddeler 2.000 metrelik bir derinliğe gömüldüğünde, kimyasal reaksiyona girerek petrole dönüşmüşlerdir. Bu dönüşüm, jeolojik zamanda bir kerede olup bitmiştir ve bizler 1 ya da 2 yüzyıldır bu mahsulü tüketip duruyoruz.İşlendiğinde 42 galon benzin elde edilen ve 100 doların biraz üzeri bir paraya satın alınabilen bir varil petrol, bir yıl boyunca sizin için çalışan 12 kişi kadar enerji ve iş üretmektedir. 25.000 saatlik fiziksel emek harcayan sıradan bir insanı ele alırsak, ürettiği toplam enerjinin bir varil petrolün barındırdığı enerji ile aynı olduğunu görürüz. Bu petrol varili, eğer Irak’ta doldurulursa, sadece 1 dolara doldurulabilir. Bu, ortaya 1 dolar koyup, 25.000 saatlik insan emeği almak demektir. Bu enerji kaynağı çok yoğundur ve temelde bedava enerjidir. Tamamen yenilenemeyen, oldukça pahalı sermaye gerektiren ve muhtemelen de şu ana dek keşfedilen en değerli ham madde kaynağıdır.

Her Şeyde Onu Kullanıyoruz!

Daha önce hiç görülmemiş bir şey görüldüğünde yaşanan heyecanı tatmak üzeresiniz. Güzel, heyecan verici, mükemmel bir yeni Dünya’ya ayak basmak üzeresiniz. 1960’ın Dünyası’na. Tarihte ilk kez göreceğiniz şey: Ford’un mükemmel yeni Dünyası.

1960 model Thunderbird!

Petrol Tanrı konumundadır. İsa’ya, Buda’ya, Allah’a ya da başka bir şeye taptığını söyleyen biri, aslında petrole tapmaktadır.

Petrol varillerinin %70’i, ulaşımda kullanılmak için rafine edilmektedir. Ulaşımdan kasıt benzin, mazot, jet yakıtı, tren yakıtı ve gemi yakıtıdır. Ulaşım enerjisinin %98’i petrolden sağlanmaktadır. Ortalama bir arabanın yapımında, 24 ila 54 varil petrole eş değerde enerji kullanılmakta ve bu veriler hangi kaynağı kullandığınıza göre bu değişmektedir. Ortalama bir masaüstü bilgisayarın yapımında kendi ağırlığının 10 katı kadar fosil yakıt kullanılmakta, mikroçip yapımında ise, kendi ağırlığının 630 katı kadar fosil yakıt kullanılmaktadır. Amerika’da ve muhtemelen diğer sanayileşmiş ülkelerde aldığınız her kalori hidrokarbon enerjisinden 10 kalori götürmektedir.Sanırım Dünya üzerinde şu an 6.4 milyar insan yaşamakta ve bu insanların çoğu da oldukça iyi beslenmektedir, bu durum 20. yy.ın ikinci yarısında “Yeşil Devrim” olarak adlandırılan gelişmenin sonucudur.

Yeşil Devrim petrokimyasallarla, yani petrolden elde edilen gübrelerle toprağın oldukça yoğun şekilde gübrelenmesine dayanmaktaydı. Çiftçilik, önceki 1.000 yıla oranla son 50 yıl içinde oldukça değişmiştir. Bugünün çiftçisi babasının sürdüğü tarlayı 5 kat daha fazla sürebilmekte ve buna rağmen babasının hiç sahip olamadığı kadar boş vakte sahip olmaktadır. Bu modern ırgatları çalıştıran petrol gelişimi ve tarla ekip-biçmeyi sınırlandırmamış, çiftçi eşlerinin hayatlarını da kolaylaştırmıştır. İşin özüne inecek olursak, petrol endüstrisi Bayan Martin’i ve onun gibi milyonlarcasını memnun etmelidir. Bugün, daha şimdiden plastik pastırma ambalajı ve süt kutusu da dahil, petrol ürünlerinden 87 tanesini kullandı bile ve gün bitmeden 100’ün üzerine çıkmış olacak.

Petrolün işlenişi ve rafine edilişi sırasında ortaya çıkan sıvılar petrokimyasalların, kimyevi maddelerin, plastiklerin, ilaçların ve daha milyarlarcasının yapımında bir yapı taşı vazifesi görmüştür.

- Lastikler, böcek ilaçları, kozmetikler, otkıranlar, hayatı daha da güzelleştiren milyonlarca çeşit ürün. Daha fazla para kazanmak için birbiriyle yarışanlar sadece petrol şirketleri değildir, aynı durum neredeyse tüm Dünya’daki her başarılı işletme için geçerlidir.

Belki farkındasınız, belki de değilsiniz ama bu güzel kadının tuvalet masasının üzerindeki her bir ürün, giymiş olduğu her şey petrolden etkilenmiştir. Onun da gözlerinin önünde, petrolden üretilen tüm ürünleri alıp götürelim: el aynasını, kozmetiklerini, parfümünü ve plastikten yapılmış manikür takımını, sentetik ipek sabahlığını, ipek iç çamaşır.

 Bilimin de bir sınırı var. Ani Yükselişten İflasa

Hazar Denizi, Dünya’daki ilk petrol kaynaklarından birisiydi. İnsanlar Bakü’de petrol üretmek için basit çukurlar kazıyorlardı, asıl petrol üretimi, 1800’lü yılların sonunda batılı şirketlere ruhsat verilmesiyle tam anlamıyla tavan yapmıştır.

1900’de, Rus petrolünün %95’i Bakü’den sağlanıyordu. Bu petrol alanları, en parlak dönemlerinde günde 5.000 ton ham petrol üretmişlerdir. Bakü o zamanların büyük bir endüstri merkezine ve Dünya’nın en varlıklı şehirlerinden birisine dönüşmüştür.

Babam nerede, anne?

 Jeff, sana şuradan göstereyim. Biz burada, Amerika’dayız ve baban da burada, Venezüella’da. Tam burada, yani Maracaibo petrol sahasında. Babanın çalıştığı yer işte burası, Jeff. Bizim için de bir ev ayarladığında, biz de yanına gideceğiz.

Venezüella petrolü 20. yy.ın başlarında keşfetmiştir. İlk asıl keşif 1914 yıllarına rastlar. Asıl dönüm noktası 16 Aralık 1922’de Cabimas’ta kazılan kuyudan petrolün fışkırmasıyla yaşanmıştır ve bu tarih “kara yağmur” olarak bilinmektedir.

2 ya da 3 gün boyunca fışkıran kuyudan, 150.000 varillik petrol havaya saçılmış, bu durum Venezüella’nın bir anda Dünya Petrol Haritası’ndaki yerini almasını sağlamıştır. Venezüella o zamanlarda, Dünya’daki en büyük ihracatçı konumuna yükselmiştir.

Dünya’nın lider petrol üreticisi Suudi Arabistan değil, Amerika’ydı, ayrıca askeri ve endüstriyel gücümüzün büyük kısmı dev petrol endüstrimizden kaynaklanmıştır.

1950’lere kadar Dünya’nın Suudi Arabistan’ı bizdik. McCamey, Teksas – 1930 McCamey uzun yıllar boyunca kalkınmaya devam etmiştir. Bu durumun sonsuza kadar devam edeceğini düşünüyorlardı ve bence bu insanlar basiretli davranarak Teksas’ın bu kısmındaki petrolün kökünü kurutabileceklerini görememişlerdir. Petrol her yerden çıktığından ve her şeye bulaştığından, tükendiğini fark edememişlerdir.

McCamey, Teksas – Bugün Artık kaynakların er ya da geç, bir şekilde tükeneceğini biliyoruz. Artık binlerce dinozor yapmıyorlar.

Maracaibo, Venezüella – Bugün Bakü, Azerbaycan –

Bugün Savaş Mıknatısı Petrol, bir savaş mıknatısıdır. Petrol yüzünden savaşlar çıkmaktadır.

Örneğin; Sudan’ın Darfur Eyaleti. Herkesin etnik ve dini çatışma olarak düşündüğü olaylar, aslında Güney’deki büyük petrol kaynakları için yapılan çatışmalardır. Bu da demek oluyor ki; farklı bir etnik ve dini görüşe sahip Kuzey’deki hükümet, bu petrolün geliri kendine gelsin diye oradaki insanları tehcir etmekte ve bölgeden çıkartmaktadır. Petrol her zaman savaşlarla ilişkilendirilmiştir. Tarihteki ilk savaşlarda, 1. ve 2. Dünya Savaşı’nda petrol her zaman önemli bir yer tutmuştur, kimi zaman savaşın sebebi, kimi zaman devam ettiricisi olmuş, kimi zaman da levazımı koruma altına almıştır. Makinelerin savaşı olan 2. Dünya Savaşı esnasında, Bakü’den yapılan sürekli yakıt ikmâli Rusların Almanlar karşısındaki zaferini garantilemiştir.

70’li yıllar boyunca Mısır ve İsrail arasında petrol boykotu da dahil, siyasi sorunlar ve bir savaş yaşanmıştır. Humeyni Devrimi, Filistin’le yaşanılan sorunlar, Irak-İran savaşı… Tam anlamıyla petrol yüzünden çıkan ilk savaş; bir petrol sahasını ele geçirmek için Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesidir.

Irak, 2003 Ekselansları, bayanlar ve baylar; Irak petrolü uzun yıllardır uykuda olan bir devdir. Söz konusu petrol en az keşfedilmiş, en az geliştirilmiş ve en az üretilmiş olan petroldür. Eğer Washington’u dinleyecek olursanız, yaşanan savaşın petrolle alâkası olmadığını söyleyecek olanların sayısı oldukça yüksektir. Biz de savaştan bahsederken “P” Savaşı diye bahsederdik. Aslına bakılacak olursa, tüm kanıtlar Amerika’nın kitlesel imha silahlarını emniyet altına almadığını ama petrol alanlarını emniyet altına aldığı gerçeğine işaret etmektedir.

A.B.D. daha önce Irak’ta çalışmasına izin verilmeyen Amerikan şirketlerinin Irak’ta çalışmasını sağlayacak planlar yapmıştı. Savaş planlarının arasında petrol sahalarının haritaları da vardı, 1998’de, yani savaştan çok önceleri Amerika’nın enerji kaynaklarını güvence altına almanın bir yolunun bu olduğunu söyleyen insanlar vardı.Irak’la savaşa girme gerekçelerini öğrenmek için akıllarını okuyamam ama orada bulunma sebeplerinden en az birkaçının, Irak’ın jeopolitik konumu olduğuna inanan birçok insan var ve aslına bakarsanız Irak Dünya petrol rezervlerinin tam da ortasında bulunmaktadır. Iraklılar Saddam Hüseyin’den kurtulmak istemişler ve Amerikalılar yardım ettiğinde mutlu olmuşlardı, ama ne olduğuna bir baksanıza. Saddam Hüseyin’den sonra, ortada ne bir kurum, ne devlet, ne ordu, ne de kolluk kuvveti kalmıştır, insanlar kaçırılmakta, öldürülmekte, infaz edilmektedirler. Kanunsuzluk almış başını gitmiş, ülke devletsiz bırakılmıştır. Barış ortamı yaratmak yerine, çatışma ortamı yaratılmaktadır. Gittikçe istikrarsızlaşan, güvenliği azalan ve ilk başlarda petrol vermede sorun çıkaran yerlerden petrol sevkiyatı giderek artacaktır.

Petrol savaşların deposunu doldurur, katalizör vazifesi görür, savaşların süresini uzatır, şiddetlendirir, ortaya da güzel bir resim çıkmaz.

Veriler Çok Akla Yatmıyor

Rezervlerin sınıflandırılması, öyle sanıyorum ki; sınıflandırmayı yapan kişinin motivasyonuna göre değişiyor. İnsanları bir şekilde tahmin etmeye zorlayın ki, dengeleri bozulsun. Bahsettiğimiz bu sonuçlara bizi ulaştıran Dünya genelindeki rakamların çoğu kanıtlanmış artı muhtemel, hatta bazen de kanıtlanmış artı olası verilerin toplamıdır. Aslında, kamusal veriler oldukça yanıltıcıdır ve yanlış algılanmaktadır. OPEC her çeşit politik sebepten ötürü, kalan petrol miktarını şişirmektedir. Orta Doğu rezervlerinin basında yayınlanan miktarı konusunda şaibe çıkartmak, süregelen oyunlardan birisidir.

1985’te, Kuveyt rezervlerini bir gecede %50 arttırmıştır, o zamanlar OPEC kotası, yani OPEC Ülkeleri’nin üretebileceği petrol miktarı rapor edilen rezervlere bağlıydı. Yani daha fazla rapor edince, daha fazla üretebiliyordunuz.

İki yıl sonra Venezüella rezervlerini bir gecede ikiye katladı ve bu durum diğer ülkelerin, en sonunda da Suudi Arabistan’ın üretim kotasını korumak için bir gecede müthiş artışlar duyurmasına sebep oldu. O günden sonra da bu rakamlar hiç değişmedi ve sürekli üretimde kalan kaynaklara ait rakamların aynı kalabileceğini hayal bile etmek imkânsızdır.

Onlara ben de aynı soruyu sordum. “Günde 8 ila 9 milyon varil petrol üretiyorsunuz ama yıl sonundaki rezervler yıl başındakiyle aynı kalıyor, hatta 10 yıl öncekiyle aynı kalıyor.” dediğimde, bana: “Planımız da bu zaten.” dediler. Ayrıca, “Petrolü ürettikten sonra, yıl boyunca ürettiğimiz petrolü dengelemek için rezervleri ayarlıyoruz, böylece gelecek yılın başında rezervlerimiz bir önceki yılla aynı oluyor.” dediler.

Siz inanıyor musunuz bilmiyorum ama dedikleri tam olarak buydu. Planları tam olarak bu şekilde işlemektedir.

OPEC Ülkeleri 20, 30 ya da 40 yıl sonra ne olacağını umursamamaktadırlar, sadece bugün ceplerine ne girdiğiyle ilgilenmektedirler.

Çünkü; onlar politikacıdır ve harcamak için her zaman daha fazla para istemektedirler. Mantıklı olsun ya da olmasın, bir bütçeleri vardır ve bu bütçelerin esiri haline gelmişlerdir. 20 yıl sonra ölmüş olacaklarından ne olabileceği hiç umurlarında değildir.

Zirveden İniş

Korkarım çoğu insanın düşündüğünden daha kısa bir zaman içinde petrol ve benzinimiz bitmiş olacak. Bence üretim zirve yaptığında, yarısından çoğu çoktan yeraltından çıkarılmıştı. Tabii ki, zaman ilerledikçe şu an çıkarılandan daha fazlasını çıkarmanın bir yolunu belki de bulabilirler. Zamana yayarak da çıkarabilirler ama bu ister istemez ekonomik olarak uygun olmayacaktır, çünkü o durumda bir varilin fiyatı 50 doların üzerine çıkabilecektir. Ama öyle bir zaman gelecek ki, hiç petrolümüz kalmayacak. Bu durum petrolcülerin takıntılarından biridir. “Gün gelecek, petrol üretimi daha fazla artmayacak, tersine dönerek inişe geçecek ve yavaş yavaş azalmaya başlayacak.”derler. O noktadayız, yakınız, uzağız, kimse bilmiyor. Amerika’daki petrol üretiminden ders almaya çalışmışlardırlar. Gerçek petrol efsanesi Peru’da, California’da, Teksas’ta, Oklahoma’da, Pennsylvania’da hiç olmadığı süratle devam etmektedir. Milyonlarca işçi, mühendis, jeolog yeni rezervler bulmakta, yeni kuyular açmakta, yeni şaftlar daldırmaktadırlar. Amerika yaklaşık 100 yıl boyunca Dünya’nın en büyük petrol üreticisi konumundaydı ve hiç kimse en üst sınıra ulaşacağımızı düşünmemişti. Pompalar gece gündüz durmadan çalışırlar. Her gün onlar için aynıdır. Sürekli olarak 24 saatlik gelişim sağlarlar. Vatanımızı geliştirir, güvenliğini sağlar, Amerika’nın geleceğini garanti ederler. Hepsi değilse de, çoğu petrol jeologu, bu durumun sonsuza dek süreceğini düşünüyordu. Yarım yüzyıllık süre boyunca, Dr. Hubert enerji kaynakları ve bu kaynakların insan ilişkilerindeki etkileri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Dr. Hubbert son 20 yıldır, petrol endüstrisindeki meslektaşlarına; Amerika’nın 10 ila 15 yıl içinde petrol üretiminde muhtemelen en üst noktaya ulaşacağını belirtmektedir. Bu kadar saçma bir tahminde bulunduğu için adeta kendisiyle dalga geçilmiştir. O zamanın iyimserleri, bu fikrin çılgınlık olduğunu, tüketilen her varile karşılık 6 varil çıkarıldığını, hiçbir zaman tükenmeyeceğini, üst sınıra varılmayacağını ya da bunun gibi bir şey olmayacağını söylüyorlardı.

Petrol keşiflerinin 1930’larda zirve yaptığını ve inişe geçtiğini fark etmişti. Ayrıca, ne kadar petrol kaldığını da hesaplayabilmişti. Keşfettiğiniz miktar ilk başlarda hızlı bir şekilde yükselirken, bir süre sonra keşfedilecek miktar azaldığından, yavaşlamaya başlar. Ve en sonunda inişe geçerek, bu şekilde aşağıya inecektir. Petrol üretim, çıkarım ve kullanım oranı ise, ikinci bir çan eğrisi oluşturacak ve üretime geçmeden önce keşfetmek zorunda olduğunuzdan ister istemez bundan sonra gelecektir. Böylece, üretim için bu şekilde ikinci bir eğri olacak ve en sonunda o da sıfıra inecektir. Ve buradaki zirve, yani üretim eğrisindeki zirve, Hubbert Zirvesi olarak adlandırılmaktadır.

100 yılda sadece 50 milyar varil ürettiysek ve hâlâ üreteceğimiz 100 milyar varilimiz daha varsa petrol sıkıntısı yaşamamıza ne kadar kaldığını merak ediyorum. Amerika 10 ila 15 yıl içinde, petrol üretiminde en üst noktaya çıkmış olacaktır. Tarih 1970’i gösterinde, olaylar tam da söylediği şekilde gelişti.

1970’in Aralık ayında, Amerika günde 10.2 milyon varil petrol üreterek en üst noktaya çıktı ve petrol fiyatları tavan yaptı, petrol arama çalışmalarında da müthiş bir artış yaşandı. 10 yıl sonra, zirve yaptığımız zamanlara oranla 4.5 kat daha fazla petrol kuyusu açıyor ve bitiriyorduk ve Alaska hariç tüm eyaletlerden ve kıtalar arası sahanlığın sığ sularından sağlanan yurt içi petrol üretimimiz günlük 10.2 milyon varilden 6.9 milyon varile gerilemişti.

 30 yıl öncesinde bulduğumuza oranla, her sene daha fazla petrol tüketerek yaşıyor oluşumuz tamamen mantıksız değildir. Sanırım er ya da geç, kaçınılmaz olarak bu noktaya ulaşacaktık. Alaska North Slope, Sibirya ve Kuzey Denizi petrolü yeni petrol keşiflerinin son büyük sınır noktası haline gelmiştir ve bu keşifler 1967, 1968 ve 1969 yıllarında gerçekleşmiştir. Kuzey Denizi’nde petrolün bulunması tam bir sürpriz olmuştu, hiç kimse doğal olarak böyle bir şey beklemiyordu.Ünlü Leydimiz Thatcher da iktidara gelip, girişim, yatırım, gayret, rekabet vb. şeyler hakkında nutuklar atınca, siz de tahmin edersiniz, herkes bildiği en hızlı yöntemle petrol üretmeye başladı. Ama bu işle ilgili komik bir ironi söz konusudur, petrol ve gaz çıkarma işini ne kadar iyi yaparsanız, o kadar çabuk işsiz kalırsınız.

İngiliz Hükümeti, gelecek yıl dış ticaret açığı vereceğini ve 2020 yılında petrolün tamamen biteceğini şimdiden kabul etmektedir.

Bu, büyük bir değişikliktir. Yani, Kuzey Denizi kadar büyük herhangi bir kuyunun gözden kaçacağını düşünmek bile abesle iştigaldir. Dünya’daki diğer ülkelere baktığımızda, aynı yapının her ülkede sürekli olarak kendini tekrarladığını görüyoruz. Günümüzde aktif olarak üretim yapan yaklaşık 58 ülkenin geçmişe oranla daha az üretim yaptığı görülmektedir. Petrol endüstrisinin kullanabileceği verimli alanların tümü yeterince keşfedilmiştir. Yüksek verimlilikteki alanların hepsi belirlenmiştir. Keşfedilmemiş yeni bölgelere her zaman bir matkap ucu uzaklığındayız, keşifleri müthiş kılan şey de zaten budur ama gerçeği söyleyecek olursak oldukça uzun bir zamandır kayda değer yeni bir saha bulunamamıştır. Yenilikler ve bilimsel gelişmeler ışığında petrol mühendislerinin petrol bulmaya devam edecekleri konusunda oldukça ümitli ve iyimserim. Ekonomistlerin, “Teknoloji ve yaratıcılık tüm bu değişimleri yapacaktır.” dediklerini duymak çok hoşuma gidiyor, ben de onlara: “Hadi canım siz de!” diyorum. Petrol teknolojisinin çok geliştiğini biliyorum ama ortada bir sonuç yok ve tüm bu müthiş aletleri geliştirmek bile 30 ila 35 yıla mâl olmuştur. Elimizin altında petrol bulmak için müthiş bir teknoloji var. İnanılmaz çözünürlükte sismik araştırmalar yapabilmekte, yer kabuğundaki en ufak oluşumları fark edebilmekteyiz.

Petrol üretiminde çok ileri bir mühendislik bilgisine sahibiz. Gelişmiş üretim tekniklerinin doğmasına yol açan tüm bu müthiş aletler, sadece çıkarılması kolay olan petrolü daha yüksek hızlarda yer altından çeken süper çubuklardı ve belirli bir petrol sahasından üretilebilecek petrol miktarında fark edilir bir artış sağlayamamışlardır. Hepsi tamamen masaldı. Bazı kuyulardan çıkan petrol ucuz, üretimi kolay ve hızlı, bazıları ise tam tersidir.

Orta Doğu’da fışkıran bir kuyudan üretilen petrolle, Kanada’nın katranlı kumunu tıpkı bir maden arar gibi kazarak üretilen petrol arasında dağlar kadar fark vardır. Petrol üretmek için, yağlı şistlerden ve katranlı kumdan elde edilenden daha fazla doğal gaz enerjisi kullanmaktadırlar. Aslına bakarsanız, insanların “Petrollü kumdan petrol üreteceğiz.” demeleri zirveye çok yakın olduğumuzun göstergesidir. Çünkü iyi malzemenin hepsini tüketmeden, bu tip yerlere gitmezsiniz.

Petrol rezervlerinin 3’te 2’si Orta Doğu’da, yani esas olarak Basra Körfezi’ndedir ve burada herhangi bir kaynağın 10 katı kadar petrol bulunmaktadır. Şu anda, Dünya’nın zirve yapmamış tek bölgesi Orta Doğu’dur.

2030’a dair ciddi projelerin çoğu, Orta Doğu’dan günde 50-51 milyon varil petrol çıkarılacağını varsaymaktadır. İran’ın 1978’de günde 6 milyon varille zirve yaptığını ve şu anda günde 3 ila 3.5 milyon varil arasında kalmaya çalıştığını biliyoruz.

Kuveyt günde tam olarak 2.5 milyon varil üretmeye çalışmakta, “Belki günlük üretimi yarım milyon daha arttırabiliriz, belki B.A.E. günlük üretimi yarım milyon daha arttırabilir.” diye düşünmektedirler. Bu noktaya ulaşabilmek için Suudi Arabistan’ın günlük üretimini 20 ila 25 milyon varile, hatta 30 milyon varile çıkarmasını sağlamanız gerekmektedir. O günler biteli çok oldu. Şu an için günde 15 milyon varil rakamı; önümüzdeki 50, 75 hatta 100 yıl için yeni sihirli rakamlarıdır. Suudi Arabistan’dan çıkan güçlü seslere kulak verecek olursak, verdikleri açık mesaj şudur: “Günde 12 milyon varil mi?

 Muhtemelen tamam ama bu rakamdan 1 fazlasını bile düşünmek kesinlikle hayal olur.” Son 35 yıldır yoğun olarak arama yapmışlar ama bir bölge, yani Qatif Bölgesi hariç 1967’den 2005’e kadar dikkate değer bir yer bulma başarısı gösterememişlerdir. Suudi Arabistan sürdürülebilir zirve miktarını arttırabilirse, Dünya’nın sürdürülebilir zirve miktarını attırdığına dair güçlü şüpheler duymaya başlarım.

Zirveye vardığınızda, dağın en üst noktasına varmışsınız demektir. Bazen dağın diğer tarafından iniş oldukça yavaştır ama bazen de oldukça serttir. Asıl önemli olan, dikkat edilmesi gereken şey; zirveye çıktığınızda vadiye giden uzun, acımasız ve amansız meylin zirvenin diğer tarafından nasıl göründüğüdür.

Mesele şudur ki; bu sıradağların sürekli yükselmesine alışmış olan Dünya’nın, madalyonun diğer yüzüyle yüzleşmek zorunda oluşudur. Şu an herkes bir tepe noktası olduğu fikrini kabul etmiş gibi görünmektedir.

M. King Hubbert yeni yüzyılın başlangıcında bunun Dünya genelinde gerçekleşeceğini öngörmüştü. Arap petrol ambargosu yüzünden aniden artan petrol fiyatları ve belirgin bir şekilde petrol talebini azaltan Dünya genelindeki durgunluk yüzünden tarih biraz sapmış ve tepeye çıkışı, çoğu insana göre günümüze kadar ertelemiştir. Petrol çağının birinci yarısının sonuna gelmek üzereyiz. Bu 150 yıl boyunca, her şeyde yaşanan gelişmelere şahit olduk.

Endüstride, ulaşımda, ticarette, tarımda. İnsan nüfusunda patlamalar yaşadık. Bunların hepsi ucuz ve bol olan petrol kaynaklı enerjinin tedarik edilmesiyle gerçekleştirilebilmiştir.

Bitmek Bilmeyen Talep

Talep eğrisi yükselmekte, arz eğrisi ise düşmektedir. Şu an günde 80 milyon varil olan ve 2030 yılında 120 milyon varile çıkacak olan talebi karşılamak istiyorsanız, petrol tedarik etmek zorundasınız demektir. Ama bu profili karşılamak için, günde 200 milyon varil yeni petrol eklemek zorundasınız. Çünkü, bu yeni petrolün büyük kısmı şu an var olan kuyuların açığını kapatacaktır. 70’lerin başlarında, Dünya’nın yarısından fazlası tam anlamıyla petrol kullanmamıştır. Gerçek manada petrol tüketenler; Avrupa, Japonya’nın bir kısmı, Amerika, Kanada ve Eski Sovyetler Birliğiydi. Afrika bir zerre bile petrol kullanmamıştır. Orta Doğu, Asya’nın hiçbir bölümü ve Japonya da hiç petrol kullanmamıştır. Bugün, Papua Yeni Gine çok az petrol kullanmaktadır. Güney Pasifik’te hiç petrol kullanmayan muhtemelen 2 ya da 3 ada vardır. Bunların haricindeki herkes bize benzeyen bir toplum yaratmaya çabalamaktadır. Enerji talebi 5 yıl önce tahmin edilenden daha hızlı bir şekilde yükselmektedir. Dünya’nın her yerindeki insanlar gelişmiş ülkelerin nasıl yaşadığını ve bu bölgelerdeki insanların ne kadar iyi şartlarda yaşadıklarını görmektedirler. Bu yüzden bize özenmekte, güzel arabalara binip, kliması ve buzdolabı olan güzel evlerde yaşamak istemektedirler. Ayrıca neden yaşamasınlar ki?

 Enerji talebi ancak, Hindistan’ın yaşam standartları arttıkça, ekonomisi çeşitlendikçe, dinamikleştikçe yükselecek ve gelişmiş ülkelerle olan fark kapanmaya devam edecektir.

Çin sert bir iniş yaşamak üzere değildir, enerji ihtiyaçları katlanarak artmaktadır ve daha yeni yola çıkmışlardır. Şehirde yaşayan çoğu Çinli, 5 sene içinde kendi arabasına bineceğine inanmaktadır, Çin otomobil pazarının en hızlı geliştiği ülkedir.

Şu anda yaklaşık 3 kişiden 1’inin ehliyet sahibi olduğu Çin’de, gelecekteki petrol ve benzin talebinde tam anlamıyla patlama yaşanacaktır.

Çin geçen yıl petrol ithalatını %25 arttırarak, Dünya’nın 2. büyük ithalatçısı konumuna yükselmiştir. Petrol tüketimlerini arttırdılar, tam nasıl hesapladılar bilmiyorum ama %14.7 gibi bir rakam okumuştum. Ama bu rakam yılda %10 büyüyen bir ekonomi için oldukça tutarlıdır ve yeri gelmişken, %10 büyüme hızıyla 7 yılda 2’ye katlanacak, 14 yılda da 4 kat daha büyük olacak ve çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklar demektir. Çin ve Hindistan deyim yerindeyse, bardak yarıya kadar boşalınca partiye katılmışlardır. Bu yüzden, kalan miktar için bizimle savaşmak zorunda kalacaklardır.

Amerikan Rüyasının Sonu

Bence, Hummer daha çok bir statü göstergesidir. Bilirsiniz işte; “Herkes ama herkes bana baksın. Hummer alacak param var, en iyisini sürüyorum.” Sürüş halinde, sürekli olarak 1 galonla 16 km yol gideceksiniz. Şehir içi ya da dışı olması bir fark yaratmayacaktır. 6.0 litre, 325 beygir ve 380 tork motor. Beğensek de beğenmesek de, biz canlı bir modeliz ve Dünya petrolünün %25’ini kullanmaktayız. Biz 22 kişiden sadece biriyiz ve bilinen petrol rezervlerinden sadece %2’sine sahibiz. Aşırı derecede enerji kullanıyoruz. Biz zengin, enerji de ucuz kaldığı sürece bu durum böyle devam edecektir. İçme suyuna, benzinden daha fazla para ödüyoruz. Benzin Amerika’da satın alabileceğiniz en ucuz sıvıdır, böyle kaldığı sürece, Amerikalıların rahatı hiçbir zaman bozulmayacaktır.

# En kaliteli hizmet ve en temiz benzin. #

# Esso güneşinin sıcaklığı içinize işlesin. #

# E – s – s – o arabanızı şahlandırır.

# Mutlu yolculuklar!

Şu an Amerika’da, insanlar bir galon benzine 3.20 dolar ödediğini düşününce, gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi oluyor. Bu, bir fincana 20 sent vermek demektir. Bir fincana ödenen 20 sent az gibi görünebilir ama sıradan bir otomobiliniz varsa, sıradan bir Amerikan otomobili olduğunu düşünelim, bu otomobile 6 kişi binmiş, bagaja da bir şeyler koymuşsanız, 2.5 km.yi 20 dakikada 20 sente gidersiniz. Ama eğer benzininiz yoksa, fayton, bisiklet ya da şanslıysanız çekçek süren bir adamla pazarlık yaparak: “Affedersiniz, beni ve arkadaşlarımı 20 sente 2.5 km uzağa götürebilecek olanınız var mı?” diye sorduğunuzda, o insanları kendinize güldürmüş olursunuz.

Bu yüzden, petrol fiyatlarını yükseltmemiz gerektiğini, örneğin bir fincana 5 dolar gibi, oldukça değerli ve yenilenemeyen birçok şeye ödediğimiz fiyatlarla aradaki farkı kapatacak rakamlar ödememiz gerektiğini düşünüyorum.

3. Dünya Ülkeleri’ndeki insanlar, Avrupalıların çevreyi koruma ve vergilendirmeye bu kadar önem verirken, Amerikalıların neden önem vermediğini anlayamıyorlar. Ülkemizdeki insanların 50’de 1’i, hatta 100’de 1’i bile yaşayacağımız muhtemel problemden haberdar değil. Değişim için petrol fiyatlarının yükselmesini beklersek, bunun çok ciddi ekonomik sonuçları olacaktır.

10 yıl önce bile önlem alınsa, ciddi ekonomik sonuçlar doğacaktır. Herhangi bir ekonomik sonuç olmaması için, 20 yıl önceden önlem almak gerekmektedir.

20 yılımız kalmadığından adım gibi eminim, 10 yılımız kaldığını da düşünmüyorum, bence şu an o noktadayız. Herkese geldiği için teşekkür ederim, lütfen oturun. Açıklayın da, gerçekleri herkes görsün.

Resmi ağızdan topluma açıklama yapan kişilerin, bu sorun hakkında tamamen dürüst olduklarını düşünmüyorum.

Seçimleri kazanacak olan kişi, topluma en inandırıcı şekilde yalan söyleyebilen, toplumun duymak istediklerini söyleyebilen kişidir. Söyleyeceği şey de; “Her şey çok güzel olacak, yeter ki bana oy verin.”dir.

Enerji kaynaklarımız tam olarak geliştirilebilirse, yüzyıllar boyunca, enerji ihtiyacımızı karşılayabilirler. Şu anda ihtiyacımız olan şey; enerji kaynaklarımızı arttıracak kararlı ve güvenilir adımlardır. Bu adımlar, ekonomimizi, çevremizi ve ulusal güvenliğimizi düşünerek atılan adımlar olacaktır.

Antik Yunan’da, kötü haber getiren kişiler infaz edilirdi, günümüzde ise kötü haber veren politikacılar çoğu kez yeniden seçilememektedirler.

 

Siyasal sistemimiz büyük şirketlerin elindedir.

 

Bu durumu makul bir şekilde ifade etmek için radikal bir şekilde atmamız gereken adımlar ölçek küçültme gerektirir. Yani, siz büyük bir şirketin CEO’su olsanız, “Ekonomiyi yavaşlatmak, araba satışlarını düşürmek istiyorum.” diyen bir politikacıya maddi destek verir misiniz?

 Böyle bir durumda, araba süren insan sayısı azalacak, bu da insanları– Arabalar çok fazla bakıma ihtiyaç duymayacaktır. Bu araba üretim sektörüne darbe indirecek, bu da ekonomiyi küçültecektir. Kimse buna oy vermez. Ben bile buna oy verir miyim, vermez miyim, bilmiyorum. Amerika, Dünya’daki tüm ülkelerden daha fazla hareket halindedir. Otomobiller ve ardındaki güç, her zaman ülkemizin gelişimindeki en büyük etkenler olmuşlardır. Eğlence de dâhil her sebeple, istediğimiz her yere, her zaman arabamızla gidebiliriz. Bir bakıma başarımızın kurbanı olduk. Banliyöler başlı başına sorunludur çünkü buralarda oturan herkes işe gidip gelmek için her gün 60, 70 ya da 80 km yol yapmaktadır. Bu durum sadece ucuz benzin bulunabildiği müddetçe mümkündür.Ülkemiz rastgele bu şekilde yayılmamıştır, araba kullanımı için şehirlerimizi bu şekilde geliştirdik. Daha etkili ve kullanılabilir toplu taşıma için şehirleri en baştan yeniden inşa etmemiz gerekecek. Arabanın icat edilmesinden önce yerleşmiş olan Avrupa Şehirleri için durum çok daha farklıdır. Bu yüzden, evet, bu derece sevdiğimiz petrolümüzün bitmesi, Amerika için korkunç bir darbe olacaktır. Uzun zamandır geçiştirdiğimiz ve ihtiyacımız olan 3 şey artık bitmek üzeredir. Onlardan birisi paradır, ki biz bu ülkede para konusunda endişelenmek yerine, çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ödünç alarak borçlanmayı tercih ederiz. Fakat diğer 2 şeyi, yani zaman ve enerjiyi çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ödünç almamız mümkün değildir. Yatırımda kullanılacak enerji bulmak ve zaman kazanmak için oldukça güçlü bir koruma programı sistemine sahip olmamız gerekmektedir. Amerika, Dünya petrolünün dörtte birini kullandığından, diğerlerine örnek olmalıdır. Amerikalıların büyük bir vatanseverlik ve girişimcilik ruhuna sahip olduklarına inanıyorum, sorunun gerçekten ne kadar büyük olduğunu bilseler, bu savaştan en az yarayla çıkmamız için gerekli olan adımları atmada oldukça sorumlu davranacaklardır.

Eğer Amerikalılara: “Hidrojen motorlu yeni bir araba yapıldı, kendi arabanıza binmek yerine, bir tane ondan alabilirsiniz.” derseniz, onlar da size: “Tamam, harika.” der ve satın alırlar ama onlara bisiklete binmeleri gerektiğini söylerseniz, bu, hayatlarında büyük bir değişime neden olacağından böyle bir şey yapmak istemezler.

20 Temmuz 1969, Pazar. Dünya’dan Ay’a gönderilen ilk insan, ilk adımlarını atmaya hazırlanırken tüm Dünya’da yaklaşık 1 milyar insan da bu anı televizyondan izlemektedir. Amerikan Başkanı J.F. Kennedy’nin 1960’da: “On yıl içinde, Ay’a ilk insanı göndereceğiz.” dediğinde, bunu yapmak büyük teknik zorluklar gerektirdiği halde bunu başarmışsak, yine bir Amerikan Başkanı çıkıp: “On yıl içinde, bilim adamlarımız ve mühendislerimizi fosil yakıt alışkanlığını nasıl bırakabileceğimizi öğretmekle görevlendiriyorum.” derse, sanırım bu şekilde başarabiliriz. Yaşadığımız sorun Ay’a insan göndermekten ziyade, Plüton’u sömürgeleştirmeye çalışmaya benzemektedir. J.F. Kennedy: “On yıl içinde, 100.000 insanı Plüton’da 3 yatak odalı evlerde yaşatacağız.” deseydi, tabii ki böyle bir şeyi başaramayacaktık.

Son 40 yıllık dönem içinde, petrol şirketleriyle en sıkı fıkı olan yönetim Bush iktidarıdır ve enerji güvenliğini, ulusal güvenlik ve Amerikan dış politikasıyla en üst seviyede ilişkilendiren yine aynı iktidardır.

Bilinen rezervlerin %2’sine sahipseniz, Dünya petrolünün %25 kullanıyor ve kullandığınızın 3’te 2’sini de ithal ediyorsanız, bu koşullar, sizin dış politikanızı ister istemez etkileyecektir. Petrol sahalarını koruma altına alma ve aslında bunu Amerikan halkının desteğini alarak yapma ve daha tutarlı bir Dünya yaratma yolunun, Orta Doğu’yu demokratikleştirmeden geçtiğine inanmaktadırlar. Orta Doğu’ya demokrasi getirmenin, petrol sahalarını fiilen koruma altına almanın bir yolu olduğuna inanmaktadırlar. Doğu ve Batı, gelişimde yeni çığırlar açmada öncülük yapmak için güçlerini birleştirdiler.

Suudi Arapların, Amerika’nın amaçlarına hizmet edecek ve Amerikan sisteminin serbest girişim ruhunu gözler önüne serecektir.Bu sistem, bu yeni bölgeden Dünya Petrol Ticareti’ne petrol pompalayarak, modern medeniyetimizin en büyük yapı taşlarından birisi haline gelecektir. Amerika’nın 1945’ten günümüze kadar uyguladığı dış politikanın temelini; güvenli, ucuz, değerli petrolün alınması ve karşılığında da Suudi Arabistan’da hüküm süren düzenin korunması oluşturmaktadır. Aslına bakarsanız, bu değiş-tokuş tehlike altındadır. 10, 15 yıl önce kişi başına düşen milli gelir 28.000 dolar iken, bugün 6.000 dolardır.

Sıradan bir Suudi’nin yaşam standartlarında muazzam bir düşüş söz konusudur.

Suudi Arabistan büyük bir genç nüfusa sahiptir, iş arayan birçok insan kendisine uygun bir iş bulamamakta ve kendisini toplumun bir hissedarı olarak değil, yabancı gibi hissetmektedir.

Ülkeyi yöneten oligarşi düzeniyle, ülkede yaşayan insanlar arasında gerginlikler yaşanmaktadır ve radikal harekete mensup birçok insan yönetimin, yani Suudi Arabistan iktidarının tamamen yozlaştığını, tüm petrolü Batı’ya sattığını, Batı’nın yönetime silah temin ettiğini, yönetimin de bu silahları kendi insanına karşı kullandığını düşünmektedir.

Radikal hareket güçlü ve tehlikelidir. Hiç şüphesiz, Irak’ta sorun çıkaran ve infaz gerçekleştirenlerden bazıları Suudi Arabistanlıdır.

Bu, gerçek bir çatışma düzeni, oldukça tehlikeli yönlere doğru gitmekte olan bir ülke düzenidir. Suudi Arabistan’ın istikrarı uzun vadede tartışmaya açıktır. Eğer Krallık dağılacak olursa, petrol ihraç eden bir ülkeye verilen öneme binaen, Amerika’nın sadece köşesine çekilip krallığın dağılmasını seyretmesi pek muhtemel değildir.

Irak’ta yaşanılan onca soruna, alınan onca derse rağmen, Amerika kesinlikle müdahil olacaktır. Ben de dâhil, birçok insanın korktuğu şey; Krallık dağıldığında, ihtiyacımız olan petrolü gidip, silah zoruyla alacak oluşumuzdur ve bu durum bizi çok farklı bir ülkeye, Dünya’yı da çok farklı bir Dünya’ya dönüştürecektir.

Aslında uzun süredir devam eden, birçok nesli ilgilendiren kaynak savaşlarını seyrediyoruz. Sonuç olarak, ortada 2 seçenek vardır. Birincisi; petrol alımını askerileştirmektir, yani eğer insanlarınız ciplere binmeye, araba sahibi olmaya ve aynı şekilde enerji tüketmeye devam etmek istiyorlarsa, bunun için sürekli savaşmak zorunda kalacaklarını anlamalarını sağlamalısınız. Diğer seçenek ise; kaçınılmaz olanı karşılamaya hazırlanmaktır, yani ucuz petrol dönemi kapanacak, daha temiz, daha güvenli ve petrol ihraç eden ülkelerin politik ve sosyal yapısına daha az zarar veren alternatif enerji teknolojilerine yatırımlar başlayacaktır.

Teknoloji Bizi Kurtarabilecek Mi?

 Petrol ve doğal gazın yerine bir şey koymamız gerekecek mi acaba diye, 100 yıl boyunca hiç ama hiç düşünmedik. Doğal kaynaklar tükenebilir ama insan yaratıcılığı gelişime açıktır. Petrol tükendiğinde, insan zekâsının alternatif beslenme ve yakıt kaynakları bulacağına inanıyorum. Taş bittiği için Taş Devri’nin sona ermemesi gibi, at nesli tükendiği için atlardan inip otomobile binmeye başlamadık. İnsanların pratik zekâsını görmezden gelmiyorum. Günümüzde yaşanan son gelişme; hem yanmalı motoru, hem de elektrik motoru olan elektrikli hibrit otomobillerdir. Ben bir Prius kullanıyorum, bir galonla 72 km gidiyor, bir galon benzin 10 dolar olsaydı, yine de depomu doldurup 800 km gidebilecektim, hiç de fena bir rakam değil. Sihirli bir asanız olsa ve şu an yollarda olan tüm arabaları dönüştürseniz dahi, önümüzdeki 5 ila 7 sene boyunca yine şu an kullandığımız miktarda petrol tüketimi yaşanacaktır. Çünkü; her geçen sene ekonomi büyümekte ve hep daha fazla petrol ihtiyacı oluşmaktadır. Bu yüzyılda oldukça büyük sorunlarla karşılaşacağız. Şu an Dünya üzerinde 6 milyar insan yaşamaktadır ve yüzyıl sonunda bu rakam muhtemelen 9 milyara çıkacaktır.

Sorunumuz çok büyüktür, 2050 yılında 14 teravat enerjiye ihtiyaç duyacağız, bu kadar büyük bir enerji için bize yeni bir kaynak gerekecek. Bu miktar, günde 220 milyon varil petrole eş değerdir. Dünya yollarında hareket eden içten yanmalı motora sahip 700 milyon aracımız var. Yine ölçek hakkında konuşuyoruz ve ulaşımda fosil yakıtların yerini değiştirmenin bize neye mâl olacağını düşünüyoruz. Asıl olay hidrojendedir, işimizi görüp en sonunda petrolün yerini alacak olan odur. Hidrojen kullanımı kavramsal olarak iyi bir fikirdir. İşin özüne bakacak olursanız, karşınıza büyük sorunlar çıkar. Endüstride yaşanacak sorun da bir çeşit kısır döngüdür. İşletmeler yakıt pili teknolojisine yatırım yapmaya pek hevesli değildir, çünkü hidrojeni ucuz şekilde üretecek ve dağıtacak bir hidrojen altyapısı yoktur. Öte yandan, hidrojene talep olmadığından, bu altyapı elverişli de değildir. Bu durumda nereden başlayacaksınız?

 Ve her ikisi de teknolojide, yakıt pili teknolojisinde, hidrojen üretim teknolojisinde, hidrojen sevkiyatı ve stoklanmasında büyük atılımlara ihtiyaç duymaktadır, bunlar henüz çözülememiş temel sorunlardır. Şu anki durum şudur; 1 galon benzinle bir arabanın aldığı mesafeyi almamızı sağlayacak miktarda hidrojen yapmak için 3 ila 6 galona eş miktarda benzin kullanıyoruz.Bu yüzden, hidrojen kullanımı şu an için bir şey ifade etmemektedir. Eğer hidrojenden bahsediyorsanız, kullanımı en az 40 yıl alacaktır. En az 30 ila 50 sene.

Biyoyakıta geçmedeki ana sorun biyoyakıtın genel olarak yetersiz oluşudur.Ülkemizin oldukça saygı duyulan birkaç bilim adamına göre, etanol üretimindeki tüm enerji girdilerine bakılacak olursa, etanol üretimine harcanan fosil yakıt miktarı, elde edilen enerjiden daha fazladır. Etanolden ve biyodizelden elde edilen miktar oldukça küçüktür ve tükettiğimiz petrolün çok az bir kısmının yerini tutabilmektedir. Biyodizel üretimini en üst seviyeye çıkarsanız ve bu üretimi de 10 katına bile çıkarsanız, petrolden elde ettiğimizle kıyasladığınızda elinizdekinin devede kulak olduğunu görürsünüz.

Tarlalarımızın ne kadarını yakıt yetiştirmeye ayıracağız?

 Eğer yakıtı tercih edersek açlığa ne kadar dayanabileceğiz?

 Malzemelerin güvenli bir şekilde muhafazası konusunda son 20, 30, 40 yılda edindiğimiz tecrübelere bakacak olursak NÜKLEER ENERJİ oldukça maliyetli olacaktır. Özellikle Avrupa’da, atıklara ne yapılacağı, nereye atılacağı konusunda çok fazla tartışma yaşanmaktadır. Bu tip enerji kullanımı yeniden düşünülmelidir. Patlama riskinden, bir çeşit nükleer kaza olabileceğinden, hatta terörist bir eylem ihtimali yüzünden insanlar diken üstündeler.

Bugün Dünya genelinde yakılan tüm fosil yakıtların yerine geçecek miktarda, yani 10 teravat nükleer enerji üretmek istiyorsanız, en büyüğünden 10.000 adet nükleer santral yapmanız gerekmektedir. Ve bunu yapsanız ve içlerinde U-235 yaksanız dahi, 10 ila 20 yıl içinde Dünya uranyum rezervleri tükenmiş olacaktır. Bu yüzden, en iyi ihtimalle kısa bir zamanı kurtarmış olacaktır. Rüzgâr enerjisi gitgide daha popüler ve ekonomik olarak uygun hale gelmektedir ama sürekli olmayışı ve düşük güç yoğunluğu yüzünden, enerji ihtiyacımızı karşılamada hiçbir zaman büyük bir yer tutamayacaktır. Rüzgâr ya da güneş enerjisi çok yeterli değildir.

- Evet, çalışmaya başladı.

- Işığı biraz daha açabilir miyiz?

 – İşte çalışıyor.

- Tamam. Bu küçük mekanizma ışığı elektrik enerjisine çevirmektedir, şu an yapay ışık geliyor olsa da, güneş ışığında da aynı olay gerçekleşmektedir. Gelen ışığın %10 ila 12’sini elektrik enerjisine çevirmektedir. Şu an bu teknolojiye sahibiz, nasıl yapıldığını biliyoruz. Yarın sabah güç santralleri inşa edecek değiliz ama nasıl yapılacağını biliyoruz. Çok fazla gelişim gerektirse de, şu an nasıl yapılabileceğini biliyoruz. Gezegenimize ulaşan toplam güneş ışığı, şu an kullandığımız fosil yakıt gücünün 20.000 katıdır. Yani, güneş ışığı denizinde yüzüyoruz, elde edilebilecek çok enerji var ama tam olarak nasıl kullanmamız gerektiğini henüz bilmiyoruz. Güneş ışığından elektrik üretiminin önündeki asıl engel; maliyetidir. Fosil yakıttan elde ettiğimiz gücün aynısını elde etmek için California’nın yarısı büyüklüğünde bir alanı kaplamanız gerekmektedir.

Şu ana kadar tüm Dünya’da üretilmiş tüm güneş pilleri muhtemelen sadece 10 km karelik bir alanı kaplayacaktır, bu çok küçük bir alandır, bu yüzden imkânsız ya da olanaksız değildir ama çok büyük bir teknolojik atılım gerektirmektedir.

Her çeşit enerji kaynağını araştırmak zorundayız ve hepsini bir araya getirsek bile, fosil yatıklardan elde ettiğimiz enerji kalitesi ve miktarını yakalayabilmemiz konusunda çok ama çok iyimser olmak durumundayız.

Dünya genelindeki talep toplamı şu an günlük 25 ila 30 milyar varil arasındadır ve endişe verici şekilde yükselmektedir. Asıl sorun da budur, talep çok fazla ama bu miktarda talebi başka bir kaynakla karşılayabilme durumumuz söz konusu değildir. Çok fazla fikir var ama bu fikirleri birisi deneyip, çalışıp çalışmadığını göstermezse ya da bir yan etkisi olup olmadığı anlaşılmazsa yok olup gitmektedir. Buna araştırma denilir ve biz şu anda böyle bir şey yapmıyoruz.

Zirve Sonrası Yaşam

Olmuş olanı geri çeviremezsiniz. Gelişim hep ileriye doğrudur, geriye doğru gidemeyiz, yani gelişim farklı bir şekilde oldu diye tarlalara geri dönecek değiliz, kısacası yeni koşullara ayak uydurmak zorundayız. Hubbert Zirvesi’nin diğer tarafına bir kez geçince, şu an sürdürdüğümüz hayatları daha fazla sürdürebilecek olmamız mümkün değildir. Petrol çok ucuz, çok kolay işlenebilir olduğundan, bu durumu kullanma ve sürdürülebilirliği imkânsız olan bir hayat şekli kurma tutkusu vardı. Atların, otomobillerde olmayan bir albenisi vardır. At canlı bir şeydir ve bazen atla sahibi arasında duygusal bir yakınlık oluşmaktadır. Şu an saatte 14 km hızla gidiyoruz. Benzin Alınabilecek Azami Miktar: 10 Galon Petrol zirve yaptığında ne olabileceğinin provasını yapmıştık.

- Benzin yok.

- Benzin yok mu?

 – Yok. 1973’te geçici bir zirve yaşanmıştı. Orta Doğu ve OPEC ülkeleri İsrail’deki 1973 Savaşı’ndan dolayı sinirliydiler ve petrole ambargo koydular. Biz de gelecekteki hayat şeklimiz konusunda panik yapmaya başlamış ve benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşturmuştuk. Gelecekte araba sürmek ya da uçağa binmek sıradan bir insanın karşılayabileceği bir şey olmaktan çıkarak sadece süper elit kesime, yani %1’in %1’ine hitap eden bir şeye dönüşecektir.

Mezun olmak üzere olan bir öğrencim bana: “Torunlarımın uçağa binme şansı olacak mı?” diye sordu. Müthiş bir soru sormuştu, çünkü cevabın “Hayır.” olma ihtimali yüksektir.

Uçak yolculukları son bulacaktır. Çoğu insan Dünya’yı döndüren şeyin para olduğunu düşünmektedir, ama aslında çoğunluğu petrolden sağlanan ucuz temel enerji kaynaklarıdır. En sonunda, “Hangisi daha gerçek, finansal pazar mı, yoksa yer altındaki petrol kaynakları mı?” diye sorarsınız ve herkes yer altındaki petrol kaynaklarının daha gerçek olduğu konusunda birleşecektir.

Finansal sistem, petrol gelirleriyle dönen bir sistemdir ve bu gelirleri çıkaracak olursanız, küçülmeye mahkûmdur.

Borsaya kayıtlı olup da, bir alım satıma üstü kapalı olarak ucuz petrol kaynağı gözüyle bakmayan bir şirket yoktur. Eğer bu durum değişirse, borsadaki hemen hemen her şirkete aşırı değer biçilmiş olacaktır ve mali piyasalar bunu fark ettiği anda da, bu durum aşırı tepkileri tetikleyecek ve borsa çökecektir. Böyle olması çok muhtemeldir.

1930’lardaki Büyük Buhran’a kıyasla daha kötü bir krize davetiye çıkarırsa, şahsen ben şaşırmam, çünkü bu seferki spekülatif bir balondan çok, doğanın zoruyla ortaya çıkacaktır.

Bu zaman çizelgesini 5.000 yıl öncesi ve 5.000 yıl sonrası şekilde hazırladım. Kayıtlı tarih dediğimiz dönem 5.000 yıl önce başlamaktadır. Bu çıkıntı, fosil yakıtların; kömürün, petrolün, doğal gazın ve insanlık tarihindeki tüm fosil yakıtların gösterildiği bölümdür. İnsanlığın başına gelen en sinir bozucu şeydir. Teknolojik toplumun sorumlusudur ve insanlık tarihi açısından bakıldığında da oldukça kısa bir çağdır. İsa zamanında Dünya’da yaklaşık 300 milyon insan yaşamaktaydı, bu rakam 18. yy.ın sonunda ikiye katlanmış, kömür, ardından da kaliteli petrolün devreye girmesiyle nüfus birden 6 katına çıkmıştır. Bırakın 20 ya da 30 yıl sonrasını, Dünya’nın şu anki nüfusunu petrokimyasal kullanmadan devam ettirebileceğimizi sanmıyorum. Bu, petrolden önceki nüfusa yakın bir rakama mı dönmek zorunda kalacağız demek oluyor?

 Dünya fosil yakıtlar olmadan ne kadar insanı besleyebilir?

 Birçok insan bu sayının 1.5 ila 2 milyar insan olduğunu düşünüyor. Genellikle haksız çıkmayı ummayız ama umarım haksız çıkarım, petrol zirvesi konusunda endişelenen tanıdığım herkes haksız çıkmayı ummaktadır. Yanılacağımı ya da onların yanılacaklarını zannetmiyorum. Bir çeşit eşsiz, emsalsiz bir durumla karşı karşıya oluşumuz, kabullenemeyişimizin nedenini bir nebze de olsa açıklıyor, insanlar bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyor. Bu tip şeyleri düşünmek yapımıza terstir, hoşumuza gitmez, kendimizi bildiğimizden beri dolum istasyonlarını kullanmaya alışmışızdır ve herkes “Onlar gelecekte de orada olacaklar.”der. Çok zordur ve daha önce böyle bir şeyin yaşanmaması durumu daha da zorlaştırmaktadır. Yapımıza, tutumlarımıza, tecrübe ve davranışlarımıza ters geldiğinden, oldukça hazırlıksız yakalanmış durumdayız. Petrolün gücüyle yaşayan hidrokarbon memeliler olarak tabir ettiğimiz türün günleri artık sayılıdır. Modern insanoğlu hep birlikte daha farklı, daha basit bir şekilde yaşamanın yolunu bulabilecek mi, bulamayacak mı?

 Bu da başka bir konu.

Şu an sadece Amerika’da değil,
Dünya’nın hiçbir yerinde bizi bu problemden haberdar edecek ve bu konuda bir şeyler yapacak türde bir politik lider bulunmamaktadır.

Bu konuda politikacıların önayak olması çok düşük bir ihtimaldir çünkü iktidardaki insanlar için bir politikacı için bir kriz ortaya çıkmadan önce önlem almak yerine, ortaya çıktığında müdahalede bulunmak çok daha kolaydır.

İş, toplumun vekillerini ve Kongre’yi arayıp: “Bir şeyler yapmalısınız ve alacağınız tüm kararlarda biz sizin arkanızdayız.” demesine bağlıdır. Bugünlerde bu amaçla telefona sarılan kimse dahi bulunmamaktadır.

Not:

Akıllı Yatırımcılar:
Geri Dönüşümcü Düşüncenin Gelişmesi İçin

**************************************************
PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ

A. HİTLER İLE DİKTATÖR KİMLİĞİ


HİTLER’İN PSİKOPATOLOJİSİ

İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1943’te, İngiliz Haberalma Örgütü’nün Hitler’in kişiliğini tanımak amacıyla Dr. Walter C. Langer başkanlığında bir bilim adamları kuruluna yaptırdığı inceleme. İlk olarak 1972’de yayımlanarak gün ışığına çıkan bu “gizli rapor”, Hitler’in psikopatolojik kişilik yapısını ruhbilimsel çözümlemelerle gözler önüne seriyor. Propaganda amacıyla değil, dönemin İngiliz yöneticilerini bilgilendirmek üzere hazırlanmıştır. Aslında siyasîlerin güzel bir analizidir.

KENDİ İNANCINA GÖRE HİTLER

1936’da, Rhineland’ın yeniden işgali sırasında, Hitler kendisini yönlendiren etkiyi olağanüstü bir biçimde şöyle açıklamıştı:

“İnandığım yolda, bir uyurgezerin sakınmazlığı ve inadıyla yürürüm ben.”

Daha o zaman bile, uluslararası bir bunalımın ortasındaki altmış yedi milyonluk bir halkın tartışmasız önderi olabilmek için yapılan bu konuşma, dünyayı şaşkınlığa sürüklemişti. İzlediği yolun akla uygunluğundan kuşku duyan ihtiyatlı yandaşların eleştirilerine karşı verilen bir güvenceydi bu. Gene de bu sözlerde gerçeğe uygun bir itiraf payı vardı. İhtiyatlı yandaşları, Hitler’in Rhineland’ı yeniden işgal etme önerisinden yalnızca daha çok toprağa sahip olma anlamını çıkarmışlardı. Bu uyurgezer yürüyüşü, onu kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği yollara sürüklemiş; sonunda kimsenin erişemediği bir başarının doruğuna ulaştırmıştı, ama bu yol onu aynı zamanda bir felaketin kıyısına da sürükledi. Hitler, tarihin sayfalarına dünyanın şimdiye kadar tanıdığı en sevilen ve en nefret edilen bir kişi olarak geçecektir.

Çoğu kişi duraksayıp, şu soruyu sormuştur kendi kendisine:

“Bu adam girişimlerinde gerçekten inançlı mı, yoksa düzenbazın teki mi?”

Geçmişi konusundaki en küçük bir bilgi bile böyle bir soruyu sormamızı zorunlu kılmaktadır. Dahası, onun yaşamına tanık olanların verdiği bilgilerde bile, birbiriyle çelişen pek çok nokta bulunmaktadır. Bir insanın hem bu denli içten olabilmesi hem de Hitler’in yaptıklarına benzer işler yapması inanılmaz gibi görünüyor. Gerek onunla daha önceleri ilişki kurmuş olan görüşebildiğimiz kişiler, gerekse bu konuda uzman sayılabilecek yabancılar, Hitler’in, kendi büyüklüğüne kesin bir inancı olduğu konusunda aynı şeyleri söylediler. Fuchs, Berchtesgaden’de Schuschning’e Hitler’in şöyle dediğini aktarır:

“Gelmiş geçmiş en büyük Alman’ın huzurunda bulunduğunuzun farkında mısınız?”

Bu sözleri ister söylesin ister söylemesin, şu sıralarda bunun bizim açımızdan pek bir önemi yoktur. Bu cümlede özetlenen bakış açısı, kişisel olarak görüştüğümüz tanıkların anlattıklarında da belirtilmişti. Örneğin, Rauschning’e bir keresinde şöyle demişti Hitler:

“Benim tarihsel açıdan büyüklüğüm, sizin onayınızı gerektirmeyecek kadar açıktır.”

Bir zamanlar Hitler’ den korktuğunu açıkça belirtmiş olan Strasser’e göre, onun şöyle dediğini öğreniyoruz:

“Yanılmam ben. Söylediğim ve yaptığım her şey tarihtir.”

Bu konuda, daha başka örnekler de verilebilir. Oechsner, Hitler’in bu düşüncesini, aşağıdaki gibi özetliyordu:

“Alman tarihinde, hiç kimsenin Almanları kendisi kadar üstün duruma getirememiş olduğu inanandaydı. Bütün Alman devlet adamları bu sanıya kapılmışlar ama gerçekte başaramamışlardır.”

Bu düşünce onu, bir devlet adamı olarak sınırlamaz yalnızca. En büyük savaş tanrısı olduğuna da inancı vardı. Örneğin Rauschning’e şunları söylemişti bu konuda Hitler:

“Bana göre savaş bir oyun değildir. Generallerin bana emretmelerine izin vermem. Savaşı ben yönetirim. Saldırı için en uygun anı ben belirleyeceğim. En hayırlı an olacak bu, onu sarsılmaz bir azimle bekliyorum. Kaçırmayacağım o anı.”1

Onun, birçok Alman saldırı ve savunma planına katkısı olduğu da bir gerçektir. Kendisini, yargı konularında da yetkili bir kişi olarak görmekteydi. Hatta, Reichstag’da bütün dünyaya karşı yaptığı bir konuşmada şunları söylemekten yüzü hiç kızarmamıştır:

“Şu son yirmi dört saat için Almanya’nın en yüce yargıcıydım ben.”

Dahası, kendisini Alman mimarlarının en büyüğü olarak da görür, çoğu zamanını yeni bina taslakları, yeni kent modelleri çizmekle geçirir. Güzel Sanatlar Okulu giriş sınavlarında başarı gösterememesine rağmen, kendisini bu alanda tek uzman olarak görür.

Birkaç yıl önce, bütün sanat konularında son yargıyı vermek üzere üç kişilik bir kurul atamış, ama vardıkları sonucu beğenmeyerek onları görevlerinden alıp, bu işi kendisi üstlenmişti. İktisat, öğretim, dış ilişkiler, propaganda, sinema, müzik ve kadın giyimi konularında da bundan farklı davranmaz. Her alanda, kendisini sorgusuz sualsiz bir otorite olarak kabul etmektedir.

Kendi katı tutumu ve acımasızlığıyla da övünmektedir.

“Belki de yüzyıllardan beri, Almanya’da gelmiş geçmiş en kah tutumlu Alman’ım ben. Şimdiye kadar hiçbir Alman önderinin sahip olmadığı yetkilere sahibim. Ama hepsinden öte, kendi başarıma inanıyorum. Kayıtsız şartsız inanıyorum.”

Kendi gücüne olan inancı, “kaadiri mutlak”lık duygusunun sınırındadır. Bu konudaki düşüncelerini açıklamaktan da kaçınmaz:

“Son bir yıl içindeki olaylar boyunca, onun kendi dehasına, içgüdülerine ve rahatlıkla söyleyebilirim ki, yıldızına olan inancının sınırsız olduğu ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar, kendisinin yanılmaz ve yenilmez olduğuna inancını dile getirir. Bu duygu, eleştiriye ya da kendisininkiyle uyuşmayan bir düşünceye dayanamayışını da açıklar. Ona karşı çıkmak demek, kendi açısından, Lèse Majesté (devlete karşı işlenen) bir suçtur. Her ne yönden gelirse gelsin, planlarına karşı çıkmak, tam anlamıyla kaadir-i mutlaklığının vurucu gücünü gösteren bir tepkiyle karşılaşırlar,”

Sir Nevil Henderson diyorki;

“Onunla ilk karşılaştığımda olaylar hakkında akıl yürütmesi ve gerçekler karşısında uyanıklığı, beni etkilemişti. Ama zaman geçtikçe, gitgide akıl dışı tutumu benimsediğini, yanılmazlığı ve büyüklüğü konusunda temelsiz ama kesin bir inanca sahip olduğunu anladım.”

Görülüyor ki, Hitler’in kendi büyüklüğüyle ilgili bu sarsılmaz inancı konusunda, küçük bir şüphe kıvılcımı bile ortaya çıkmamaktadır. Şimdi, bu inancın kökenini araştırma sırası geldi. Hemen hemen tüm yazarlar, Hitler’in kendisine güvenini, yıldız falına olan büyük inancına ve kendisine tutacağı yol konusunda öğütlerde bulunan falcılarla olan sürekli ilişkisine dayandırırlar. Kesinlikle söyleyebiliriz ki, bu doğru değildir. Hitler’i oldukça yakından tanıyan, görüştüğümüz bütün kişiler, bunu saçma olarak karşıladılar. Hepsinin birleştikleri nokta, Hitler’in tutumunu belirleyen olguların kaynağının yine kendisinde olduğudur. Hollanda’nın Berlin’deki elçiliğinin bir mensubu da bu görüşü paylaşıyor ve şöyle diyor:

“Führer, yıldız falına inanmadığı gibi, bu tür şeylere karşıydı da. Çünkü farkında olmadan onlardan etkilenme korkusu içindeydi.”

 Oldukça anlamlı bir durum da, Hitler’in, savaştan bir süre önce Almanya’da yıldız falcılığını ve her türlü falcılığı yasaklamış olmasıdır.

Hitler’in kendi yanılmazlığı hakkındaki kanısının ve duygusunun ona bir çeşit kılavuzluk görevi yaptığı görülüyor. Yukarıda belirttiğimiz aydınlatıcı bilgiler, olasılıkla, partinin kuruluş yıllarına dayanır. Strasser’e göre, 1920’lerin başlarında Hitler, Hanussen adında, yıldız falcılığı da yapan birinden etkili konuşma ve kitle ruhbilimi konusunda düzenli dersler almıştı. Oldukça zeki biriydi bu. Strasser ve Hitler’e, kitleler üzerinde etkili olmak için, yığınlara nasıl “hitap etmek” gerektiği konusunda epey şey öğretmişti. Öğrenildiğine göre, Hitler’in Nasyonal Sosyalist hareketin özü ve izlenmesi gereken yol konusunda herhangi bir özel düşüncesi yoktu. Hanussen’in o zamanlar Münih’te epey etkin olan falcılarla ilişkisi olduğundan söz ediyor Von Wiegand. Hanussen aracılığıyla, Hitler’in de bu falcılarla ilişkisi olabilirdi. Von Wiegand şunları yazıyor bu konuda:

“Adolf Hitler’le ilk tanıştığım 1921-22 yıllarında o, yıldız falına inanan bir çevre ile ilgileniyordu. Yeni bir Reich ve yeni bir Charlemagne’in ortaya çıkacağı söylentileri yaygındı. O günlerde, Hitler, bu yıldız falı ve kehanetlere ne dereceye kadar inanıyordu, bunu bilmiyordum. Bunları ne yadsıyor, ne de onaylıyordu. Gene de, bu fallardan ve kehanetlerden, içindeki inancı ve o zamanki yeni, mücadeleci eylemini geliştirmek için yararlanmaya da karşı değildi.”

Olasılıkla falcılarla olan yakınlığı söylentisi gittikçe artmıştır da.

Çeşitli konularda epey kitap okumasına rağmen bu “yanılmazlık” ve “her şeyi bilirliğinin” kitaplardan doğduğuna inanmaz. Tam tersine iş, ulusların kaderlerini yönlendirmeye gelince kitapları bile yok sayar. Gerçekte, akla hiç değer vermez. Bu konuda, çeşitli yerlerde söylediği birkaç söze bakalım:

“Ussal yeteneklerin geliştirilmesinin önemi ikincildir.”

“Bilgi ve zekâya sahip olan okumuş kişiler, içgüdülerin yönlendirici gücünden yoksundurlar.”

“Herkesten çok şey bildiğini sanan şu reziller (aydınlar)…”

“Akıl her şeye hükmedecek bir biçimde gelişti, yaşamın bir hastalığı haline geldi.”

Hitler’in uygulamalarına yön veren, bütünüyle farklı bir şeydi. Açıkça görüldüğü gibi, Hitler kendisinin, Almanya’ya kurtarıcı bir Tanrı olarak gönderildiğine, özel bir görevle (mission) yükümlü olduğuna inanmaktadır. Gerçi, bu özel görevin boyutları konusunda kesin bir fikri yoktur, ama Alman halkını kurtarmak ve Avrupa’ya yeni bir düzen getirmek için seçilmiş olduğundan da kuşkusu yoktur. Bu görev nasıl yerine getirilecektir?

Bu konuda açık bir düşüncesi olmamasına rağmen, attığı her adıma yön veren “içindeki ses”in peşinden gidiyor, onu yalnız bu ilgilendiriyor. İşte bu içsel ses, onun kendi yolunda bir uyurgezerin sakınmazlığı ve güveni içinde yürümesini sağlıyor.

“Bana, Tanrı’nın yüklediği görevleri yerine getiriyorum

“Dünya üzerinde hiçbir güç Alman devletini sarsamaz şimdi; Yüce Tanrı, bu Germanik görevibaşarıyla yerine getirmemi buyurdu.”‘

“Bu ses buyurduğunda, harekete geçmenin tam vaktidir.”

(Germanik görev: (Germanik Task) Alman ulusunu öteki uluslardan üstün kılmayı amaçlayan metafizik inanç)

Bu özel göreve sahip oluş, Tanrı’nın koruyuculuğu ve kılavuzluğu kanısı, Hitler’e Alman halkı üzerinde bu nitelikleriyle etkili olma sorumluluğunu da aşılamıştır.

Çoğu kişi, Hitler’deki bu yazgı (kader) ve görev duygusunun, kazandığı başarılarla ortaya çıktığına inanır. Doğru değildir bu. İncelememizin Beşinci Bölümü’nde, sarsılmaz bir inan durumuna gelmesi çok sonralara rastladığı halde, Hitler’in bu duyguyu uzun yıllar içinde taşıdığım göstermeye çalışacağız. Bu sarsılmaz inancın, son savaş (II. Dünya Savaşı) boyunca Hitler’in eylemlerine, her zamankinden çok yön vermesi zorunluydu. Bu konuda Mend (arkadaşlarından biri) şöyle diyor:

“Bu hususta, garip bir ‘kehanet’i akla geliyor: 1915 Noelinden kısa bir zaman önce, bir gün kendisinin olağanüstü işler başaracağım söyledi. Yapacağımız tek şey, o zamanın gelmesini beklemekti.”

Daha sonraları da, kendisinin söylediğine göre, “Tanrısal Koruma” altındadır. Bunun en çarpıcı örneği aşağıdaki sözleridir:

“Birkaç arkadaşla siperde yemek yiyordum. Birden bir ses sanki bana, ‘Kalk yerinden, öte tarafa geç,’ der gibi oldu. Bu o denli kesin ve açıktı ki, elimde olmadan uydum. Sanki bir askeri emirdi bu. Önce ayağa kalktım, yirmi adım kadar, elimde yiyecek olarak verilen konserve kutusu olduğu halde, siper boyunca yürüdüm. Sonra oturup yemeğime devam ettim. Kafam o anda bomboştu, yemeğimi yemeyi sürdürdüm. Biraz önce terk ettiğim yerde, içimdeki sesin sağır edici somut kanıtı, ani bir patlamayla belirdi; bir top mermisi, biraz önce birlikte olduğum arkadaşlarımın başında patlamış, hepsi ölmüştü.”‘

Gazın yol açtığı ileri sürülen geçici bir körlükten dolayı Pasewalk’taki hastanede acılar içinde kıvranarak yatarken, içine doğan başka bir şey daha vardı:

“Yatağa çivilenmiş olarak yatarken Almanya’yı kurtarıp, onu yüce bir devlet haline getirme fikri içime doğmuştu. Bunu hemen yerine getirmeliyim.”

Anlattıklarının, daha sonra, Münihli yıldız falcılarının görüşleriyle tam bir uyum içinde olması gerekir; dahası, Hitler bu falcıların kehanetlerinin altında bir doğrunun yattığına inanıyorsa, büyük bir olasılıkla, onların kendisinden söz ettiğine de inanıyor olmalıdır.

Ama o günlerde, falcılarla kendisi ya da sahip olduğuna inandığı Tanrısal önderlik arasındaki bir ilişkinin varlığına da hiç değinmemiştir. Bu tür bir ilişkinin varlığını açıklamanın, daha işin başındayken, kendisine bir yararı olmayacağını düşünmüş de olabilir. Gene de, Von Wiegand’in belirttiği gibi, amacına ulaşma yolunda, bu tür kehanetlerden yararlanmanın da karşısında değildi. O zamanlar, gerçek kurtarıcının ortaya çıkışını haberleyen “muştucu” rolü, tahmin edildiği kadar önemsiz ve masum da değildi. Bu, 1923’teki, Almanya’da Nazi rejimini getirmek için bir başlangıç olarak Bavyera Eyalet Hükümeti’ni devirmeyi amaçlayan başarısız girişimin duruşması sırasında verdiği ifadede de kendisi tarafından açıklanmıştır. Şunları söylemişti bu konuda:

“Ne koltuk hırsım var, ne de bunun için mücadele etmek gerektiğine inanıyorum; bunu kabul etmelisiniz. Tarihe, yalnızca bir bakan olarak adını yazdırmak isteyen bir büyük adam için bunun ne değeri olabilir? Daha ilk günlerden beri aklımdan binlerce kez geçirmişimdir: Ben, Marksizmi yok edip ortadan kaldırmakla yükümlüyüm. Bu görevi yerine getireceğim. O zaman, hükümette bir unvan sahibi olmak, benim gibi bir adam için, ne ifade edebilir? Richard Wagner’in mezarını ziyaretimde, daha ilk andan itibaren kalbim övünçle doldu. İşte şurada bir adam yatıyor ki, mezar taşında şunlar kazılı: ‘Burada Şehir Senatosu Üyesi, Orkestra Başyöneticisi BARON RICHARD WAGNER cenapları yatıyor.’ Şununla övünüyorum ki, o ve Alman tarihindeki nice nice büyük adamlar, gelecek kuşaklara unvanlarını değil, sadece adlarım bırakmakla yetinmişlerdir. Beni bir muştucu rolü oynamaya iten alçakgönüllülük değildir; önemli olan da budur, gerisi hiçi”

Landsberg hapishanesinde geçirdiği günlerden sonra, Hitler, artık kendisini bir “muştucu” olarak adlandırmayacaktır. Arada bir kendisini Aziz Matta’nın deyişiyle “vahşet içinde bir çığlık” ya da görevi, ulusu güçlülüğe ve zafere ulaştıracak olanın (İsa’nın) çıkışı için yol açmak olan Vaftizci Yahya olarak niteliyordu. Sık sık da, hapishanedeyken Hess tarafından yakıştırılan “Führer” adıyla anardı kendisini.

Gittikçe, kaderin kendisini Almanya’yı zafere ulaştırmakla görevlendirdiği bir mesih olarak düşündüğü ortaya çıkıyordu. İncil’den daha sık örnekler getiriyor, böylece giriştiği eylem dinsel bir görünüm kazanıyordu. Konuşmalarında, İsa ile kendisi arasındaki karşılaştırmalar gittikçe çoğalıyordu. Örneğin:

“Birkaç hafta önce Berlin’e gelip de Kurfuerstendamm’daki bezirgânlığı, görkemi, baştan çıkmışlığı, günahkârlığı, adaletsizliği ayyuka çıkmış görmüştüm. Yahudi maddiyatçılığı beni o denli iğrendirmişti ki, çıldıracak gibi olmuştum. Bir anda kendimi, Baha’sının tapınağına girip yağmacı para babalarıyla karşılaşan Hz. İsa gibi düşündüm. Eline kırbacı alıp yağmacıları tapınaktan atarken, O neler hissettiyse, ben de aynı şeyleri hissediyordum,”

Hanfstaengel’e göre, Hitler bu sözleri söylerken, elindeki kamçıyı Almanya’nın ve Alman onurunun düşmanları olan karanlık güçleri ve Yahudileri yok etmek istercesine, şiddetle sallıyordu. Hitler’in geleceğin önderi olduğunu ilk anlayan ve bu çabalarına tanık olan Eckart, daha sonraları

“Bir adam kendisini Hz. İsa ile aynı kaba koyarsa, onun yeri tımarhanedir,”

demiştir. Bu özdeşleştirme işi, çarmıha gerilmiş İsa ile değil, öfkeli, yağmacıları kırbaçlayan İsa ile yapılmıştır gerçekte oysa. Hitler, çarmıha gerilmiş İsa’ya pek saygı duymuyordu. Bir Katolik olarak yetiştirilmesine ve savaş sırasında Komünyon törenlerine katılmasına rağmen, sonraları kiliseyle ilgisini kesmişti. İsa’yı yumuşak, zayıf ve Alman Mesihi’ne yakışmayacak nitelikleri olan biri gibi düşünüyordu. Alman Mesihi, Almanya’yı kurtarıp muzaffer kılacaksa, haşin biri olmalıydı.

“Hıristiyan olarak duygularım, bana yüce Tanrı’nın ve Kurtarıcı’nın (İsa’nın), mücadeleci varlıklar olduğunu bildiriyor. Yine bu duygularımın bildirdiğine göre, bir zamanlar çevresinde birkaç kişiden başka kimse bulunmayan yalnızlıklar içindeki adam, bu Yahudilerin ne mene kişiler olduğunu ortaya koydu ve çevresine topladığı kişilerle onlara ‘cihat’ açtı; Tanrı’nın Gerçeği (İsa), yalnızca ilahi acı çeken birisi değil, aynı zamanda bir ‘mücahit’ olarak da en büyüktü. Sonunda, İsa’nın nasıl öfkelenip kıyam ettiğini ve eline kamçısını alarak, o engerek ve çıyan soylarını (Yahudileri) Baba’sının Tapınağından sürdürdüğünü anlatan bölümleri, kitabından, sınırsız bir aşkla okudum. Yahudi zehirine karşı, dünyanın selameti için çarpışmak, ne müthiş bir şeydi!”

Ve bir seferinde, Hitler’in Rauschning’e söz ettiği gibi:

“Kadınsı duyarlığı ve acıma ahlakıyla Yahudi tipi Hıristiyan inancı.”

Yeni devlet dininin Hitler planının bir bölümü mü olduğu, yoksa bunun gerçekleşebilir duruma girmesinin, gelişen olayların sonucunda mı ortaya çıktığı sorunu açığa kavuşmadı. Bilinen bir şey varsa, bu devlet dini anlayışını Rosenberg öteden beri savunmuştu, ama iktidara gelinceye kadar Hitler böyle sert bir tutum takınmaya eğilimli değildi. Böyle bir değişikliği yapabilmesi için güçlü bir duruma gelmeyi beklemiş olmalıydı, yoksa kazandığı başarılar kendisine dinsel bir bağlılık duyan halkın gözünde ürkütücü görünüm kazanacaktı. Bunu yapmadı. Her şeye rağmen, bu tanrınınkine benzer rolü hiç duraksamadan benimsedi. White’m belirttiğine görene, Hitler, “Heil Hitler, kurtarıcımız!” diye selamlandığında hafifçe eğilir, bu gönül okşayıcı selamlamadan memnun olduğunu belli eder, buna da inanırmış. Gittikçe, Hitler’in kendisinin gerçekten “seçilmiş biri” olduğuna ve dünyaya, zalimlik ve şiddetten kaynaklanan yeni bir değerler dizgesi getirmek için görevlendirildiğine inancı artmakta, kendisini ikinci bir İsa olarak kabul etmektedir. Kendisinin bu rol içindeki görüntüsüne âşık olmuş, çevresini hep kendi resimleriyle donatmıştır.

Anlaşıldığına göre, bu görevi daha yükseklere tırmanmada ayartıcı bir rol oynuyor ona. Bu geçici kurtarıcı rolünden pek hoşnut değil, daha yüksek amaçlar peşinde artık: Gelecek kuşaklar için örnek yaratmak… Von Wiegand şöyle diyor:

“Hayati konularda Hitler, başarı ve başarısızlıklarla dolu tarihi eksiksiz olarak gelecek kuşaklara bırakmak konusunda titizlik gösterir.”

 Bu örnek yaratma işinin de, gelişigüzel gerçekleşmesine karşıdır. Geleceği güvence altına almak için ilkelere bağlı olmak gereklidir, bu işi de tek başına yapabileceğini düşünür ve bu yüzden, Alman halkı için kendisinin ölümsüz bir varlık olduğuna inanmaktadır.Her şey yüce ve Hitler’in onuruna yakışır bir anıt olmalıdır. En azından bin yıl sürecek sonsuz bir yapı kurma düşüncesini içinde yaşatır. Yaptırdığı otoyollar “Hitler otoyolları” diye anılmalı ve Napolyon’un yaptırdığı yollardan daha uzun süre dayanmalıdır. “İmkânsızı mümkün kılmalı” ve ülkeye damgasını vurmalıdır.

Gelecek kuşaklar için, Alman halkının belleğinde uzun yıllar kalabilmek için düşündüğü yollardan biridir bu. İçlerinde Haffner, Huss ve Wagner’in de bulunduğu birçok kişinin belirttiğine göre Hitler, kendi ANITGÖMÜTÜ (MAUSOLEUM) için ayrıntılı planlar hazırlamıştı. Görüştüğümüz daha önce Almanya’yı terk eden kişiler, bu bilgiyi doğrulayacak konumda olmamalarına rağmen, gene de bunun doğru olabileceğini düşünüyorlardı. Bu anıtgömüt, Hitler’in ölümünden sonra Almanya’nın Kâbe’si olacaktır. Hemen hemen 210 metre yüksekliğindeki bu anıtın her taşı, ziyaret edenlerde ruhsal bir etki yaratmak için, ayrı ayrı ince bir biçimde işlenecektir.

1940’ta Paris’in işgalinden hemen sonra Napolyon adına yapılmış olan Dome des Invalides’e gidip anıtı incelediği de söylenir. Birçok yönden hatalı sayılabilecek bir şey bulmuştu bu anıtta: Napolyon’u yer düzeyinden aşağıda, çukur bir yere gömmüşlerdi. Bu durumda ziyaretçiler aşağıdan yukarı bakmak yerine yukarıdan aşağı bakmak zorunda kalıyorlardı.

“Hitler birdenbire, ‘Ben asla böyle bir yanlış yapmayacağım,’ dedi. ‘Ölümümden sonra, halk üzerindeki etkimi nasıl sürdüreceğimi ben bilirim. Halkın yüksekte yer alan mezarıma bakıp beni anımsayacakları, evlerinde daima benim hakkımda konuşacakları bir Führer olacağım. Yaşamım ölümle bitmeyecektir asla; tersine, o zaman başlayacaktır.

Hitler’in şimdiye kadar benzeri görülmeyen ve sonsuza dek yaşayan bir anıtgömüt olan Kehlstein’ı yaptırdığına bir süre inanıldı. Hit- ler’in, bu konuda benzersiz bir tasarısı var idiyse bile bunu daha görkemli bir tasarıyı gerçekleştirmek için bırakmış olması da olasıdır. Belki de Kehlstein, büyük halk yığınlarının “huşuyla ziyaret” edip manevi yönden etkilenmeleri için pek erişilmezdi. Bütün bunlara rağmen, pek çok plan üzerinde çalışıldığı gerçek gibi görünüyor. Hitler’in planı, bu amtgömütle histerik halk yığınları üzerinde sürekli bir duygusal etki yaratma amacını güdüyor; bu duygusal etkiyle o, ölümünden sonra, başarılarını pekiştirecek ve son amacına ulaşacak…

Şuna kesinlikle inandı ki, içinde yaşadığı ve eylemde bulunduğu o çağ açan atılganlık dönemi (bu dönemi biçimlendirme ve harekete geçirme gücünün kendisi olduğuna tam olarak inanıyordu) ölümünden hemen sonra, başlıca özelliği eylemsizlik olan uzun bir çözülme sürecine dönüşüp dünyayı sarsarak kapanacaktı. ‘Bin yıllık Reich’ında Alman halkı, onun adına anıtlar dikecek, bu anıtların çevresini tavaf edip yaptığı işleri anımsayacaklar… İşte böyle düşündü Hitler. 1938’de Roma’ya yaptığı o ihtişamlı ziyaretini anlatırken bin yıldan, yani o görkemli dönemden de söz etmiş ve bugünün çalkantılarının gelecek kuşakların ilgisini çekmemesi gerektiğini söylemişti.”

Birkaç yıl önce Hitler, amacına ulaştıktan sonra dinlenmeye çekileceğinden de epey söz etmişti. Olasıdır ki, Berchtesgaden’e çekilecek ve ölümüne kadar bir Tanrı gibi, Reich’ın kaderine yön verecekti. 1933’teki Birahane Ayaklanmasıyla iktidara gelişi arasındaki o verimli on yılı nasıl heba ettiğini acı bir dille anlatmıştı. Çünkü, ardılma bırakacağı işlerin tam anlamıyla olgunlaşabilmesi, onun tahminine göre, yirmi yıl alacaktı. Çekildikten sonra Nasyonal Sosyalizm’in İncil’i sayılabilecek ve sonsuzluğu dile getirecek bir kitap yazmak istediği de kimi yazarlar tarafından öne sürülmüştür. Bu konu, Roehm’ün yıllar önce yaptığı bir konuşmayı belirtirsek, daha da ilgi çekicilik kazanır:

 “Bugün bile Hitler’in en sevdiği şey, dağlarda durup Tanrı rolü oynamaktır.”

Bütün bu kanıtların incelenmesi, bizi, Hitler’in kendisini, dünyaya yeni bir toplumsal düzen getiren bir Yapıcı ve Almanya’nın Yeni Kurtarıcısı olmak üzere Tanri tarafından seçilmiş Ölümsüz Hitler olarak gördüğü sonucunu oluşturmaktadır. Bütün dertlere ve belalara karşı azimle yürüyeceğine, sonunda amacına ulaşacağına kesinlikle inanmaktadır. Geçmişte onu koruyan ve yolunu gösteren içsel sesin buyruklarını izlemesi, tek koşuludur onun. Bu içsel sesin kendisine yol gösterdiği kanısı, fikirlerinin doğru olduğundan değil, kendi büyüklüğüne inancından kaynaklanır. Howard K. Smith ilginç bir gözlemde bulunuyor:

 “Ben o zandayım ki, Hitler mitiyle koşullanmış milyonların her biri, kendi içinde birer Adolf Hitler taşıyor.”

******************

 

Hitler Kitle Psikolojisine Birçok Etmenin Önemini Kavrayarak Uygulama Yoluna Gitmiştir.
Bunlar Şöyle Özetlenebilir.

1.Bir hareketin başarılı olmasında kitlelerin önemini tam olarak değerlendirmesi.

2.Gençlerin desteğini kazanmada büyük başarısı.

3.Herhangi bir toplumsal hareketin gelişiminde kadınların rolünü değerlendirmesi.(ve toplumu kadın gibi görmesi)

4.Ortalama bir Alman’ın duyarlılığını ve en temel gereksinimlerini ateşli bir dille ifade etme, kendini onunla özdeş tutma yeteneği.

5.İnsandaki en yüce eğilimleri olduğu gibi, en ilkel eğilimleri de ortaya çıkarma yeteneği.

6.Kitlelerin günlük ekmeğe olduğu gibi, politik eylem içindeki sağlam bir ideolojiye de açlık çektiğini değerlendirdi.

7. Çatışan insan güçleri canlı bir biçimde anlatabilme ve sıradan bir insan için bile anlaşılması kolay, somut imgeler yaratabilme yeteneği.

8.Halkın geleneklerini bilme ve klasik mitolojik temalarına başvurarak dinleyicilerin en derin heyecanlarını canlandırma yeteneği.

9.Coşkulu olmayan bir siyasal eylemin gerçekleştirilemeyeceğini kavraması.

10.Kitlelerin ruhsal değerler ya da toplumsal gelişim uğruna kendisini kurban etme isteğini, giderek tutkusunu anlayıp değerlendirmesi.

11. Büyük toplantı, gösteri ve şenliklerin düzenlenmesinde, sanatsal ve darmatik ögelerin yoğunluğunun önemini kavraması.

12. Sloganların gönül okşayıcı sözlerinin, dramatik etkisi olan ifadelerin ve ruhu derinden kavrayan özlü sözlerin değerini bilmesi.

13.Zor koşullar altında yaşayan halkın kaygı verici yalnızlık ve bir kenara atılmışlık duygusunu bilme yetisi.

14.Üyeleri arasında dolaysız bir ilişkinin bulunduğu sıra düzeni ( hiyerarşisi) olan esaslı bir siyasal örgütün gerekliliğini kavrama.

15.Çevresinde kendi yeteneklerini tamamlayan yeteneklere sahip olan, kendisine adanmış denecek kadar bağlı kişiler bulundurma ve bunların bağımlılıklarını sürdürme yeteneği.

16.Hükümet ve parti içinde yeterlilik ve kararlılık göstererek, halkın güvenini kazanmanın önemini kavraması.

17.Halkın moralini oluşturmada ve sürdürmede sıradan insanın günlük yaşamını etkileyen küçük şeylerin oynadığı rolün önemini bilmesi ve değerlendirmesi.

18. Önder, halkın saygı ve güvenini kazanmışsa , onların yönetilme , bir şey yapmaya istekli olma ve itaat etme eğilimlerini bilmesi.

19.O bunu taktik alanında bir deha olması sayesinde başarmıştır.

20.Hitler’in en önemli özelliği, belki de yüklendiği göreve olan o sarsılmaz inancı ve yaşamını bu inanca tümüyle adamış olmasıdır. Ulusların yazgısı yalnız ve yalnız ateşli tutkuların yarattığı bir fırtınayla değiştirilebilir, yeter ki bu tutkuları içinde taşıyan bir adam var olsun.

21.Hitler’in halkının koruyucu ve duygudaş ilgisini yükseltmek, kendisini halkın geleceğini ve dertlerini yüklenmiş biri olarak sunmak yeteneği de vardır.

22.Hitler toplumsal açıdan en sorumlu devlet adamlarının kararlarını ve kendisine göre ipe sapa gelmez düşüncelerini etkisizleştiren siyasal kararlar almada vicdansız davranır.

23.Hitler’in korkutma yöntemlerini kullanması ve halkın korkularını harekete geçirebilmesini sağladı.

24.İnandıkları ve temsil ettikleri her şeye şiddetle karşı olduğu kişilerden bile çok şey öğrenme yeteneği vardı.

25.Propaganda sanatının ustasıdır o. Bir konuda birden fazla olasılık düşünmez; yapılan bir hatadan dolayı suçlanmayı kabul etmez; yapılan her hatayı düşmana yükler ve onu suçlar; halk , büyük bir yalana küçük bir yalandan daha çabuk inanacaktır ; bir yalan kırk kez yinelenirse , halk er geç inanır elbet.

26.Bıkmaz usanmaz bir ruh vardır onda. En can sıkıcı tersliklerden sonra , yakın arkadaşlarını toplayıp hemen bunu giderme planları yapmaya başlayabilir. Başkalarını yıkabilecek olaylar, hiç olmazsa geçici olarak ,Hitler’in gücünü artırmada bir uyarıcı gibi rol oynar görülmektedir.

 

 Hitler’in en iyi iki silahı öfke ve kötü davranıştır. Zaman zaman pek derin ruh bunalımlarına düştüğü kesin olarak bilinmektedir. İnsanlarla dengeli bir ilişki sürdürebilme gücü epey zayıftır. O, diğer insanlarla kendisi arasında önemli sayılabilecek bir mesafe bırakmaya dikkat etmiştir. Halkın özellikle arkadaşlarının dikkatlerini başka yana yönelten kurnazlıklardan bir başkası unutkanlığıdır. Bugün söylediğinin yarın tam tersini söyleyebilmektedir. Müthiş bir taklit yeteneği vardır. Hitler’in zaaflarından biri de halktan bilinçli bir şekilde gizlenen merakıdır. Bütün ilişkilerini gizli sürdürmüştür. Yirmi beş yaşlarındayken arkadaşlarının yergisine konu olan tek yanı, üst rütbedeki subaylara karşı kul-köle tavrıdır.

Hitler’de iki kişilik vardır:

Birisi oldukça yumuşak , duygusal ve kararsızdır; yöneldiği alanlar oldukça sınırlı, özlediği, hoşlandığı ve istediğinden de azına razı olan bir kişilik bu.

Öteki ise tam karşıtıdır bunun: Katı, acımasız, enerji yüklü ve karalı. Aynı zamanda ne istediğini bilen, onun peşini bırakmayan, ne olursa olsun onu gerçekleştiren kişilik.

Fry,’’Ruhsal yalnızlık , Hitler’in yazgısı olmalı’’ diye yazıyor. Dünya Adolf Hitler’i güçlü olma konusundaki doymak bilmez tutkusu, acımasızlığı, zalimliği, duygusuzluğu, yerleşik kurumlara karşı nefreti ve ahlaksal kısıtlamalardan yoksun oluşu ile tanımaya başladı.

Bir deli olarak yalnız Hitler yaratmamıştı Alman çılgınlığını; bu çılgınlık da Hitler’i yaratmıştı. Tanrı tarafından seçildiği ve yerine getireceği kutsal bir görevi olduğu inancına da kaptırmıştır kendisini. Tüm kötülüklerin kaynağında yahudileri görür. Yahudiler insanlığın kanını emen en büyük asalaklardır ve büyüme yolunda olan her ulusun bulaşıcı hastalıktan kendisini koruması gerektiğini düşünür. Dev binalar, stadyumlar, köprüler, yollar vb. inşa etme tutkusunu , yalnızca özgüven eksikliğini giderme çabası olarak yorumlayabiliriz.

Alman halkının düşüncesi, duygusu ve eylemiyle aşırı bir özdeşleşme olmuştur. Sanki Hitler , Alman bireyinin bütün önemli işlevlerini felce uğratmış ve kendisine göre bir role uyarlamıştır onları Hitler’in izleyeceği yol kendisine ölümsüzlüğü sağlayacağı kuşkusuz olan yoldur; aynı zamanda bu yol, kendisini küçük gören dünyadan öcünü almasını sağlayacak olan yoldur ona göre.

Kaynak: Hitler’in Psikopatolojisi Walter C. Langer   Çevirmen   Kemal Bak Zeki Çakılalan Yayınevi: Donkişot (8/2002)

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK HAKKINDA…

Adolf Hitler’in hayranlık beslediği devlet adamı ve askerler arasında Mustafa Kemal Atatürk de vardı. Hitler, Atatürk’e hediye ettiği zırhlı bir Mercedes ile de gösterdiği bu hayranlığını çeşitli vesilelerle hep yinelemiştir. Versailles Anlaşmasını yırtarken, Sevr’i kastederek ‘Atatürk’ün 10 yıl önce yaptığını, biz şimdi yapabiliyoruz.’ deyişi ünlüdür.

Hitler’in Türkiye’de pek bilinmeyen bir kitabında da Atatürk hakkında söyledikleri çok dikkat çekici. “Hitler’in Sofra Sohbetleri”adlı bu kitap, Alman devlet adamının 2. Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken gizli karargâhındaki akşam yemeklerinde yaptığı konuşmalardan oluşuyor. İngilizce çevirinin 3. baskısında 223. sayfada şunu söylüyor:

Mustafa Kemal; bir milletin, bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır.
Arkasında ordusu olmayan bir kumandan uzun süre ayakta kalamaz. Atatürk de iktidarını Halk Partisi sayesinde güvenceye aldı. İtalya ‘da da aynı şey geçerli.
Bizim amacımız dünyayı Nazi egemenliği altına almak ama ben Türkiye ile hiçbir zaman düşman olmayacağım yani, dünyada savaşmayacağım tek ülke Türkiye ’dir.
Benim ustam Mussolini ’dir, ama onun ustası da Mustafa Kemal ’dir.
Bütün enerjimi Atatürk’ten alıyorum. O’nun hayatı bizim feyizli ışığımızdır.
Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi de benim.
Kemal Atatürk öldükten sonra Türkiye ’de kimseye önem verilmedi. Artık şef ve efendi yoktu, kalanların hepsi ikinci, üçüncü derecede insanlardı. Her şey yorgun Türk milletinin hazımına bağlıydı. Meclisleri her an yıkılabilirdi, mizaçsız inslar- dı. Kemal Atatürk’den sonra Türkiye ’yi bir takım akılsızlar yönetiyor.

[Ata NİRUN, ADOLF’un KAVGASI, Wızart Entertaınment 1. Baskı: Nisan 2014, İstanbul, Sh:122]

**

ADOLF HİTLER’E GÖRE SİYASET VE DİN İLİŞKİSİ

Her zaman vicdan yoksulu bir takım kişiler vardır ve olacaktır. Böyleleri dini kendi karanlık siyasal görüşlerine aracı yaparlar ama unutulmamalı ki, dini veya mezhebi kendileri için kötüye kullananların yüzünden din ve mezhepleri sorumlu tutmak mümkün değildir. Bu soysuz kişiler, kendi soysuz içgüdüleri adına kötüye kullanacakları başka kuruluşlar varsa, hiç çekinmeden onları da sömürürler. Böyleleri dinin kurtarılması gerektiğini öne sürüp, borçlu olunmasına direnirler. Bu insanların kavganın baş çıkarcıları olduklarını kimse anlamaz.

Ya da belleği zayıf olan kamuoyu bunları hatırlamaz ve soysuz kişi amacına ulaşır. Siyasi partilerin din sorunlarıyla hiçbir ilişkisi ve işleri yoktur. Bu tür sorunların etkileri ulusal yaşama karşı olmamalı ve ulusun ahlakına bir zarar vermemelidir. Siyasi partiler, çekişmelere dini karıştırmamalıdırlar.

[Ata NİRUN, ADOLF’un KAVGASI, Wızart Entertaınment 1. Baskı: Nisan 2014, İstanbul] Sh:323

*********************************

A. HİTLER ÖRNEĞİ İLE FANATİK LİDERİN ARKAPLANI

 

MİSTİK CİNAYET ROMANI YAZARI: DOSTOYEVSKİ


Ahmet ÜMİT

Kimi eleştirmenler Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Karamazov Kardeşlerini polisiye roman olarak adlandırırlar. Benzer değerlendirmeler Sofokles’in Oedipus’u ve Shakespeare’nin Hamlet’i için de yapılmıştır. Hamlet’in başına geldi mi bilinmez ama önemli tiyatro okullarında öğrencilerin Oedipus’u dedektif giysileri içinde sergiledikleri bile olmuştur. Gerçekten de bu yapıtların ekseninde suç, dahası cinayet yer alır. Onları polisiye olarak tanımlanmasına yol açan da bu özellikleridir. Üç yazarın içinde polisiye romana en yakın olanı Dostoyevski’dir.
Yazarımızın yaşadığı ve yapıtlarını kaleme aldığı dönem, polisiye romanın doğuşuyla aynı yıllara rastlar. Fiyodor Mihayloviç Dostoyevsky 1821 yılın¬da dünyaya gelir. O yirmi yaşındayken ve yazar olmaya henüz karar ver¬mişken ilk polisiye olarak kabul eadilen Edgar Allan Poe’nun, “The Murders in the Rue Morgue” (1841 – Morgue Sokağı Cinayeti) romanı yayınla¬nır. Bu bir rastlantı değildir; insanın mayasında olan suç eğilimi, kapita¬lizmde kendini olgu olarak ifade edebilecek sosyo-ekonomik bir sistem bulmuş, hırsızlık, dolandırıcılık, yağma, cinayet, terör toplumun bütün kat-manlarını sarmıştır. Suçun edebiyattaki yansıması polisiye romandır. Suç olaylarının yaygın olarak görüldüğü yerler ise kentlerdir. Her geçen gün artan yoksul nüfus, suç işleme ve gizlenme olanaklarının kentlerde kırsal alana göre daha fazla olması, suçu merkezlere kaydırmıştır.
Dostoyevski, Tolstoy ve Turgenyev gibi köyü, kırsal alandaki ilişkileri anlatan bir yazar değil, Gogol gibi kentli bir sanatçıdır. Bir hastanede dünyaya gelir, yoksul bir apartmanda ölür. Onun romanlarının geri planında Petersburg, Moskova ve Rusya’nın taşra kentleri vardır. Olaylar çoğunlukla meyhanelerde, izbe evlerde, pis kokulu sokaklarda, tavan aralarında geçer. Dostoyevski’nin romanlarındaki suç, Sofokles ve Shakespeare’in yapıtlarındaki gibi soyluların arasında değil, 19. yüzyıl kentlerinde toplumun yoksul tabakalarının günlük yaşamında kendini gösterir. Aç öğrenciler, hırsızlar, tefeciler, fahişeler, kimsesiz çocuklar, malını mülkünü yitirmişler üst sınıfla ilişkileri içinde anlatılır. Bu ilişki ağının ekseninde mutlaka bir suç vardır. Suç Dostoyevski ve romanları için vazgeçilmez bir temadır. Bu tema, modern çağın çocuğu olan polisiyenin temasıyla aynıdır.
Dostoyevski’nin polisiye roman yazarlarıyla bir başka benzer yanı da yapıtlarının çoğunun konusunu gazete sütunlarından, özellikle de adliye haberlerinden almış olmasıdır. Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Ecinniler, Budala gibi başyapıtları gazete haberlerinden esinlenerek yazılmıştır. Bilindiği gibi polisiye romanların konuları da çoğunlukla gazete haberlerinden alınmadır. Dostoyevski’nin üslubu da polisiye romana çok yatkındır. O yıllarda Rus yazarları arasında da oldukça yaygın olan sayfalarca kent, mekân, insan tanımlamalarının aksine neredeyse yok denecek kadar az betimleme. Bu betimlemelerin çoğunda hava karanlık veya kasvetli ya da yağmurludur. Eşyalar çürümüş kokular getirir burnumuza, evler basık ve karanlıktır. Ama insanlar… Dostoyevski bütün projektörü insanların üzerine tutar. Onları konuşturarak, dış görünümlerini ve daha çok iç dünyalarını gözler önüne serer. Bu yüzden romanları zaman zaman gevezeliğe varan bol diyaloglardan oluşur. Tıpkı polisiye romanlarda olduğu gibi yarı alaycı, kıvrak bir dil okuru sürükleyip götürür.
“Dostoyevski’nin kahramanları sustukları sürece, gölgelerden hayaletlerden başka bir şey değildirler; sözler, ruhlarını verimli, bereketli hale getiren çiğ damlaları gibidirler. Konuşurlarken, kendilerinde var olan şeyleri keşfederler, renklerini belli ederler, onları dölleyecek olan çiçek tozunu açığa vururlar. Tartışmalar içerisinde kızışırlar, canlanırlar; Dostoyevski’nin ürperen dehası, uyanık insana kendini tutkulara kaptırmış olan insana bağlanmaktadır. Böyle bir insanın ruhunu kavrayabilmek için de, önce ruhundan kopan sözleri yakalamaktadır.”(1)
Kendi ülkesinden başta Puşkin ve Gogol olmak üzere birçok şair ve yazardan etkilenmiştir. Yabancı yazarlardan ise Schiller, Goerge Sand, Balzac en çok okuduğu yazarlardır. Hatta Balzac’ın “Eguene Grandet”sini Rusça’ya çevirir. Bu tür klasik yapıtların yanı sıra şiddet ve cinayet konularını işleyen romanları da okumayı sever. İnsanlarla kolay ilişkiye geçemeyen yazarımız Petersburg Askeri Mühendislik Okulu’ndayken, boş zamanlarında bu tür romanları elinden düşürmez. Polisiye romana geçişte bir ara halka diye tanımlanan Eguene Sue’nun “Paris’in Esrarı” adlı yapıtı çok sevdiği söylenir. Suç ve cinayet konuları onu tuhaf bir biçimde çekmektedir. Yazarın gizemli bir gerçekçiliği benimsemesinde gençlik yıllarında okunan bu romanların etkisi olduğu da yadsınamaz. Ama bu yazarların arasında Edgar Allan Poe onu özel bir biçimde etkilemiştir.
“Dostoyevski’nin romanlarındaki hayaller bu noktada Balzac’tan çok Victor Hugo, E.T.A. Hoffman ve Edgar Allan Poe’ya yakındır. 1861-1862 yıllarında yayınladığı Vremya dergisinde Poe için şunları yazar: “Hemen her zaman en garip gerçeklikleri seçmektedir. Poe, kahramanlarını en akıl almaz fiziksel ve psikolojik konumlara sokmaktadır, ardından bu insanların ruh durumlarını büyük bir öngörü ve şaşırtıcı bir kesinlikle betimlemektedir.(2)
Yukarıda sıraladığımız nedenlere karşın Dostoyevski’yi polisiye roman yazarı olarak tanımlamak yeterli olmayacaktır. Tıpkı onu, ideoloji ya da psikoloji yazarı olarak tanımlamanın doğru olmayacağı gibi. Dostoyevski’nin üslubu, yapıtlarının içeriği, bildirisi kendi sancılı yaşamının bir yansımasıdır. O yaşadıklarından çıkardıkları sonuçları, hem de bilincinde psikolojisinde büyük yaralar açan sonuçlarıyla kâğıda dökmüştür. Dostoyevski’nin yapıtları, tinsel dünyasının bir haritasıdır. Ama bu öyle bir haritadır ki, onu bakarak kendi tinsel dünyamızda da bir yolculuğa çıkabilir; insanın tinsel yapısı üzerine önemli yöntemsel bilgiler edinebiliriz. Dostoyevski’nin polisiye romandan ayrıldığı yer tam da burasıdır.
Dostoyevski’nin yapıtlarında önemli olan suç ya da cinayetin gizemi, suçlunun kim olduğu merakından çok, suçun insan psikolojisi ve yazgısı üzerindeki etkileridir. Yazarımıza göre suç insanoğlunun varoluş biçimlerinden biridir. Ama hiçbir zaman tek başına ele alınamaz. Suç, yaşanıp sona eren bir süreç değildir. İnsanın iç dünyasındaki birçok öğeyi harekete geçirir. Basit bir vicdan azabı değildir ortaya çıkan. İnsan varlığının sorgulanmasına kadar uzanan geniş kapsamlı bir düşünsel sistem, bir dünya görüşüdür. Sürekli devinim halindeki bir su kitlesine benzeyen insanoğlunun tinsel dünyasında birçok itkiyle birlikte yer alır suç. Zaman zaman farkı güdü ve isteklerin arasına gizlenir, bazen de en kaba ve bencil biçimiyle ortaya çıkar.
Sigmund Freud, “Dostdoyevski ve Baba Katilliği” başlıklı makalesinde yazarımızın kişiliğinde yaratıcı sanatçı, sinir hastası, ahlakçı ve günahkâr olmak üzere dört ayrı kimlikten söz ediyor ve ekliyor.”… Dostoyevski’nin konularını seçerken sert, katil ruhlu, bencil kişileri ayırarak kendisindeki bu gibi eğilimlere işaret etmesinden ve kumar tutkusu, genç bir kıza tecavüz etmesi gibi yaşamındaki belli olaylardan geldiğidir. Dostoyevski’nin kendisini kolaylıkla katil yapabilecek çok kuvvetli yıkıcı içgüdüsünün gerçek hayattan en çok kendisine çevrildiğini (dışa dönük değil, içe dönük), böylece suçluluk duygusu ve mazohizim olarak ortaya çıktığını anlamak buradaki karşıtlığı açıklar… Buna göre Dostoyevski, küçük şeylerde başkalarına, büyük şeylerde kendisine karşı sadist, daha doğrusu mazohistti-yani en sakin, en iyi, en yardımsever bir insan”(3)
Freud’un söz konusu makaleyi kaleme almasında, ünlü “Oedupus Kompleksi” teorisini ispatlama kaygısı ağır basar. Ünlü bilim adamı aynı kaygıyla Oedipus ve Hamlet’i de sık sık örnek vermiştir. Bilimsel bir teoriyi anlatmak için yazınsal yapıtları ve kişilikleri örnek vermek belki konunun daha iyi kavranması sağlayabilir ama yapıtı da sınırlar. Sınırları sonsuza ulaşan imgesel düşünce, soyut mantıksal düşüncenin cenderesine sokulur. Sanat yapıtını incelerken amaç bir teoriyi ispat etmeye dönüşünce öznelliğe düşmek de kaçınılmaz olur. Ama Freud’un yazdıklarında önemli bir gerçek vardır ki, o da Dostoyevski’yi hiçbir zaman terk etmeyen suçluluk duygusudur. Bu duygunun kökeninde baskıcı bir ailede büyümenin getirdiği sakıncalardan tutun da, kendi kölelerinden 16 yaşında bir kızı hamile bıraktığı için öldürülen babasının trajik sonundan duyduğu utanca, kendi kişiliğindeki sapkınlıklardan, sanayileşmenin başlarında olan Rusya’da cesur düşüncelerle dolu ama bağımsız davranabilme yetisi henüz gelişmemiş bir aydın olmanın getirdiği ağır yüke kadar bir dizi neden sıralanabilir.
Yazarımız tinsel dünyasında fırtınalar koparan bu suçluluk duygusunu evrensel boyutta algılar. Kendi kişisel deneyimleriyle, toplumların tarihsel deneyimleri birleşir. İmgeleminde insanlığın manevi görüntüsü canlanır. Ama bu hoş bir görüntü değildir. Çelişkili, tutarsız bir kişilik, sömürü, yıkım ve ölümlerle dolu bir tarih. Böylece dibe kadar iner yazarımız. İnsanın çaresizliğine, zavallı bir yaratık olduğu sonucuna ulaşır. Başyapıtların habercisi sayılan “Yeraltından Notlar” adlı yapıtında bu düşüncesini anlatır.
“Son derece onurlu bir adamım ben. Evhamlıyım; bir kambur, bir cüce kadar alınganım. Gene de öyle zamanlar oldu ki birisi yüzüme bir şamar aşk etse sevinç duyardım belki… Ciddi söylüyorum; herhalde bunda bambaşka bir zevk bulabilirdim. Bu şüphesiz kederden doğan, fakat kederin derecesi, insanın içinde bulunduğu durumun zorluğu nispetinde tadı artıran bir zevktir. Tokadı yiyince insan maneviyatı hırpalanır, pestil gibi ezilir. Bana en çok dokunan her zaman, her yerde haklı veya haksız bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi herkesten önce kendimi suçlu görmemdi.”(4)
Dostoyevski’ye göre insanoğlu ruhsal özürlüdür. Bütün iyi niyetine, kahramanca dünyayı değiştirme ideallerine karşın henüz kendi kişiliğindeki olumsuzlukları bile gideremeyecek kadar, iradesiz, korkak ve basit bir yaratıktır. Onu böyle bir sonuca götüren yaşadığı yüzyıldaki insanlığın durumu, birlikte yaşadığı kişiler üzerindeki gözlemi ama daha çok kendi yaşam deneyimidir.
Kendi yaşam deneyimini aktarmada son derece dürüst davranır Dostoyevski. Yapıtları düşüncelerindeki çelişkiyi, kararsızlığı, umutsuzluğu gizleyip saklamaya gerek görmeden anlatır. Bu yönüyle başta Franz Kafka olmak üzere birçok yazara öncülük edecektir.
1849 yılında yaşamının akışını değiştirecek çarpıcı bir olay meydana gelir.
Dostoyevski kendini tümüyle yazın çalışmalarına vermek için askerlikten ayrılmıştır. Bir yıl sonra Şair Nekrassov ve eleştirmen Belinski ile tanışır. Biraz da bu arkadaşlarının etkisiyle ütopik sosyalist Fourier’in öğretisini okumaya başlar. O yıllarda ütopik sosyalizm Rus aydınları arasında oldukça yaygındır. Avrupa aydınlarının aksine Rus aydını bağımsızlıktan yoksun olduğu için, kendini halktan soyutlayamaz. Kurtuluş düşleri halkla, köylülerle birliktedir. Ama halk ve köylüler çoğu zaman böyle bir kurtuluş sorunları olduğunun bile farkında değillerdir. Bu yüzden Rus aydını o ünlü Slav umutsuzluğunu ve karamsarlığını taşır. Avrupa’da 1848 devrimlerinin patlak vermesiyle Rusya’daki baskılar da artar. Dostoyevski eğitim çalışmaları yaptığı ve bir takım önemsiz eylemler de gerçekleştirdiği Petraşevski grubun üyesi olarak tutuklanır. Çar’ın ustaca düzenlenmiş oyunuyla ölüm cezasıyla yüzyüze gelip, son anda Sibirya’ya sürgün edilir. Dostoyevski Sibirya’da sürgündeyken büyük bir düşünsel dönüşüm yaşar. Çar’a karşı çıkan, bildiriler imzalayan yazarımız sürgünde değişir; cezasını işlediği suçun bedeli olarak algılar ve Çar’dan af diler. Sibirya’nın Omsk bölgesinde cezasını çekerken sıradan insanlarla karşılaşır. Onların yaşamından etkilenir. Rus köylüsüne hayranlık duymaya başlar. Çünkü Rus köylüsü alçakgönüllüdür, kime yalvaracağını bilmektedir. Üstelik acı çekilerek varılacak olan kurtuluş düşüncesine gönülden bağlıdır.
Ortodoks inancından alınan bu düşünceye göre suç işlemek, ceza görmek başka anlamlar kazanır. Acı çekilmeden, manevi kurtuluşa ulaşmak olanaksızdır. Bu yüzden suç ve ceza, acıyı yaratarak tinsel olgunluk için bir gereklilik halini almaktadır. Bireyselden toplumsal kurtuluşa uzanan bu çileli köprüde suç arındırıcı bir işlev yüklenmektedir. Dostoyevski’nin başyapıtlarının finalinde tinsel dinginliğe ulaşmak ya da yıkılış vardır. Suç ve Ceza’da Raskolnikov gerçek mutluluğu bulur, Budala’da Mişkin katı dünyanın acımasızlığı karşısında yeniden akıl hastanesinin yolunu tutar. Ecinniler’de Stavrogin tinsel açmazdan kurtulamadığı için intihar eder, Karamazov Kardeşler’de ateist İvan delirir, Dimitriy kürek cezasına çarptırılır, ama Alyoşa inançlı bir insan olarak tinsel dinginliği hep koruyacaktır.
Dostoyevski’nin kendi düşüncelerini en iyi biçimde anlatmak için suç temasına gereksinimi vardır. Buradaki suç, klasik polisiyedeki suç temasından oldukça farklıdır. Yalnızca merak uyandıracak bir öğe olarak yer almaz romanda. Yazarımızın düşüncelerini açıklaması için, kahramanlarının ruhsal dünyasını alt üst etmesi, büyük düşünsel depremler yaratması için suça ya da cinayete gereksinimi vardır.
Raskolnikov önce mantığını, saf aklı kullanır. O gencecik, topluma yararı dokunacak bir öğrencidir. Ama parasızdır. Bugünü ve geleceği belirsizdir. Oysa yaşlı tefeci kadın, topluma hiçbir yararı dokunmadığı halde Raskolnikov’un gereksindiği paraya sahiptir. Onu öldürürse yalnızca kendisi değil, bir anlamda toplumun da geleceği kurtulacaktır. Böylece öldürmenin doğru olduğunu düşünür. Ve eylemi gerçekleştirir. Ama sonra onu insan yapan başka güdüler devreye girer ve pişmanlık duyar. Bu pişmanlık onun akla dayalı düşünsel sistemini de değiştirecektir. Ecinniler’deki Stavrogin, yarım akıllı nişanlısının ölümünü engellemediği için, belki de Şatov’a düzenlenecek suikaste göz yumduğu için kendini öldürür. İvan Kara- mazov içten içe babasının ölümünü istemekte, hatta bunu sesli olarak dile getirmektedir ama adam öldürülünce düşüncesi değişir.
Kahramanlarının düşünceleri bir suç ve onun sonuçlarına yaklaşım temelinde anlatılır, değerlendirilir ve değişime uğrar. Ama Dostoyevski düşüncelerini hiç bir zaman didaktik bir tarzda anlatmaz. Kahramanlarının kendi düşünceleri vardır. Ateist İvan sonuna kadar görüşlerinde ısrar eder, ikna olmadığı için de çıldırır. Ecinniler’deki Stavrogin de işin içinden çıkamadığı için kendini öldürür.
“Arnold Hauser, ‘Bir yazarın dünya görüşünü belirleyen şey hangi tarafı tuttuğundan çok, kimin gözleriyle dünyaya baktığındadır,’ der. Ve Dostoyevski dünyaya bütün kişilerinin gözüyle bakar. Kişilerini tüketir, varlıklarının bütün olanaklarını sonuna kadar kullanır. Hiçbiri utanç ve aşağılanmadan kaçamaz, hiçbiri saldırıdan kurtulamaz. Dostoyevski’nin dünyasında hiç kimse bağışlanmaz, ama çok büyük bir avunç vardır; hiç kimse de dışarıda kalmaz.”(5)
Dostoyevski Batı Aydınlanmasıyla Rus mistisizmi arasında sıkışıp kalmış 19. yüzyıl Rus aydınlarının en özgün temsilcisidir. Rus aydının batı ile doğu arasındaki çelişkisini benliğinde en çok duyan, en yakıcı olarak yaşayan ve buna kişisel çözüm yolları arayan yazardır. İki uçtan yana da olmaz. Bir sentez peşindedir ama Rusya topraklarındaki kültür buna olanak tanıyacak kadar gelişmemiştir. Aklı ona aydınlanmanın yanında yer almasını söyler, ama yaşadığı toprağın dinsel kökenli kültürü onu inanca çeker. Bir psikolog titizliğiyle incelediği insan tinselliği de kafasını karıştırır. Şiddetle şefkatin, doğrulukla sapkınlığın, şeytanla meleğin birarada bulunduğu insanın iç dünyası, onu korkutur. Bu korku daha büyük bir gücün varlığına gereksindirir onu. O güç insana yol gösterecek, ruhunu olgunlaştıracaktır. Karanlıkta kaldığı için de büyüklüğü, gücü daha etkili olacaktır. Bu Tanrı’dan başkası değildir. Ama Tanrı bütün insanlığın değil yalnızca Rusların tanrısıdır. İnanç da ulusal-dini bir inançtır.
“Uluslar bütünüyle değişik bir güç tarafından biçimlendirilip, hareket ettirilmektedirler. Bu gücün nereden kaynaklandığı hiçbir zaman açıklanamamıştır. Bu güç bir amaca ulaşmanın önüne geçilmez isteğidir. Aynı zamanda da bu amacın inkârıdır. Bu güç hayatın yorulmadan, sürekli olarak olumlanması ve ölümün inkârıdır. Kutsal kitabın dediği gibi, bu güç bir estetik ilkesi, bir ahlak ilkesidir…. Hiçbir zaman bütün ulusların ortak bir tanrısı olmamıştır. Uluslar ortak bir tanrıya inanmaya başladıkları zaman ölürler. Halklar ve inançları da ölür. Bir ulus ne kadar güçlüyse tanrısı o kadar farklıdır ötekilerden.”(6)
Dostoyevski batıya dönük mantığıyla Tanrı’nın varlığına karşı çıkar. Üslubunu gerçekçi-devrimci yapan etken de budur. Ama insanlığın açmazlarını kendi yaşam deneyiminden de yola çıkarak düşündüğünde Tanrı’ya inanmak gerektiğini söylemek zorunda kalır. Bu sözlerin altında uygarlığın tıkandığını hisseden bir sanatçının eleştirileri vardır. Belki de Dostoyevski, modernizme yönelik ilk tartışmaları başlatmaktadır. Saf aklı eleştirmekte, insanı yalnızca akıldan oluşan bir yaratık olarak gören mantığa karşı çıkmaktadır. Çözüm önerileri yanlış olabilir ama sorunu can damarından yakalamıştır. Çünkü o insana bakmakta ve mutsuzluğu görmektedir. Yürürlükteki sistem bu mutsuzluğu önleyeceği yerde onu üretmekte, insandaki kötülüğü azdırmaktadır. Oysa insan bu kötülüklerden kurtulabilir. İşte bu noktada Dostoyevski çözüm olarak eski olanı önermekte, mutluluğa ancak, büyük acılardan, büyük aşağılamalardan sonra ulaşabileceği yanlış düşüncesini dile getirmektedir. Büyük acıları, büyük trajedileri yaratan ise genellikle suçtur. Dostoyevski bu yüzden suça yatkındır. Ya da tersi suça yatkın biri olduğu için bir ulusal-Tanrı düşüncesine gereksinimi vardır.
“Yine de Dostoyevski dünya çapında önemli bir yazardır. İnsanlık soyunun ve kendi ülkesinin buhranlı durumunda, imgelemsel ve kesin anlamlı sorular ileri sürmesini bildi. Öyle kişiler yaratmıştır ki, bunların alınyazıları ve iç dünyaları, öbür kişilerle çatışmaları ve karşılıklı ruhsal ilişkileri, insanları ve fikirleri kabul edip etmemeleri, normal hayatta olduğundan daha çabuk, geniş ve derin bir şekilde o çağın bütün manevi ve ahlaki gelişiminin imgelemsel olarak önceden sezinlenmesi ve yaşanması Dostoyevski’nin yapıtlarının güçlü ve tükenmez çekiciliğini sağlar.”(7)
Görüldüğü gibi Dostoyevski’nin romanlarındaki suç, polisiye romanlardan oldukça farklı bir tarzda ele alınır. Gerçi Suç ve Ceza’da, Karamazov Kardeşler’de, hatta Budala’nın son bölümünde cinayet sahneleri, değme polisiye romanlara taş çıkartacak denli büyük bir gerilim yaratılarak kaleme alınmıştır. Ama sonra cinayet ve onu saran gizem kayar, suçun kahramanlar üzerindeki ağırlığı kalır. Onu büyük yaratıcıların arasına sokan da, o tuhaf dehasının bulduğu bu ilginç yöntemdir. Başyapıtlarının ekseninde yer alan suç insan yazgısıyla ilgili trajik muğlaklıkları yaratan bir öğe olarak rol oynar. Oysa klasik polisiyede-klasik polisiye diyorum çünkü, günümüzde suçu trajik boyutlarıyla anlatan, cinayeti bir motif, bir dekor olmaktan kurtaran polisiye romanlar da yazılmaya başlanmıştır-suç “şey”leşmiş halde yer alır.
“Geleneksel olarak, bir zihin meşguliyeti bakımından, ölüm, antropolojik bir sorun (büyü, ilahiyat, felsefe) ya da bireysel bir trajedi (kurumlaşmış din, edebiyat, psikoloji) olarak ele alınır. Dedektif romanını özgül bir edebi tür olarak gelişiyle birlikte, bu gelenekte belirgin bir kopuş meydana gelir. Ölüm-ve özgül olarak da cinayet- polisiye romanın bizzat merkezinde yer alır. Şiddete dayalı bir ölüm içermeyen böyle bir tek roman zor bulunur. Ama polisiye romanda ölüm, insanın yazgısı olarak ya da trajedi olarak ele alınmaz. Ölüm, orada bir soruşturma nesnesi haline gelir; yaşanan, acı çekilen, korkulan ya da karşısında savaşılan bir şey değildir. Teşhir edilecek bir ceset, analiz edilecek bir şey haline gelir. Ölümün şeyleşmesi, polisiye romanın bizzat can damarıdır.
Ölümün polisiye romandaki bu şeyleşmesi fenemone, insan mukadderatıyla ilgili zihin meşguliyetinin yerine cinayetle ilgili zihin meşguliyetinin konmasına varır…. büyük edebiyatta-Sofokles’ten Shakespeare’e, Stendhal’e, Goethe’ye, Dostoyevski’ye, Dreiser’e dek- meydana gelen cinayetlerle polisiye romanlardaki cinayetleri birbirinden ayıran çizgi işte budur.”(8)
Dostoyevski’yi polisiye roman yazarlarından ayıran bir başka özellikte, kurgularının bir polisiye roman kurgusuna göre çok daha dağınık ve karmaşık olmasıdır. Oysa polisiye roman bir bütünsellik içerir, olay örgüsündeki yan öyküler ana eksene bağlanmalı, var olan sorulan yanıtlarken yeni sorular ortaya atmalıdır. Dostoyevski romanlarında ana eksenle ilgili olmayan öyküler de anlatır. Böylece kurguyu bozar dağıtır. Polisiye roman bu yönetimi kabul edemez; çünkü bütün kurgu bozulmaya, iskele çarpıklaşmaya başlar. Böyle bir iskelenin üzerinde sağlam bir polisiye doku oluşturulamaz.
Bütün bu sıraladığımız nedenlere karşın Dostoyevski giderek daha çok polisiye roman yazarı olarak anılmayı sürdürecektir. Çünkü günümüzde polisiye ile öteki roman türleriyle içiçe geçmektedir. Borges, Dürenmatt, Robe-Grillet gibi bu türde ürün vermeyen yazarlar bile polisiye yazmışlardır. P. Modiano ve Paul Auster gibi yazarlar ise polisiyenin sağlam yapısının üzerine konularını oturtmayı seçmişlerdir. Günümüzde kimi yazarları, Patricia Highsmith örneğinde olduğu gibi polisiye yazarı mı, değil mi ayırt etmek bile zorlaşmaktadır. Yani Dostoyevski’nin kimi yapıtlarının polisiye sayılması çok da yanlış değildir.
Dünyanın en büyük yazarlarından biri olan bu tuhaf adamın yapıtlarını yeniden okumaya, polisiye mi, değil mi, kendiniz karar vermeye ne dersiniz?
(1) Dünya Fikir Mimarları/ÜçBüyük Usta/Stefan Zweig Çev: Dr. Ayda Yörükân/İş Bankası Yay. s. 154
(2) Dostoyevski’nin Mirası/ Dünya Edebiyatı Bağlamında “Suç ve Ceza”/Klaus Stadtke/Derleyen: Oğuz Özügül/Pencere Yayınları, s.61)
(3) Dostoyevski ve Baba Katilliği/Sigmund Freud/Çev.:Oya Berk/ Yeni Dergi Nisan 1970 sayı: 67
(4) Yeraltından Notlar/Dostoyevski Çev: Nihal Yalaza Taluy, MEB Yay. s 9-10
(5) Dostoyevski Kurtuluş Politikası/Irwing Howe Çev: Melika Arduman/Yeni Dergi Ağustos 1971 Sayı: 83
(6) Ecinniler/Dostoyevski/Çev: İsmail Yerguz, Engin Yay. Cilt I s.288
(7) Dostoyevski/György Lucaks/Çev: İsmail İzgü/Yeni Dergi Kasım 1970 Sayı: 74
(8) Hoş Cinayet/Enest Mandel/ Çev: N. Saraçoğlu-Bülent Tanatar, Yazın Yay. s. 62)

Erişim:http://www.usdusunveotesi.net

 

EMİR TİMÛR GÜRGÂN’IN, YILDIRIM BAYEZİD’İ NASIL YENDİĞİNİN SIRRI


   Hâce Ahmed Yesevî kaddesellâhü sırrahu’l azizin kerametlerinden

Altmış üç yaşına geldikte Yesi’de hânekahında üç ar­şın yer altında bir çillehâne yaptırarak, Cenâb’ı Risâletin (Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem) ömürleri mikdarına hürmeten, hayatının bakiyesini bu­rada irşâd ve ibâdetle geçirmiştir.

Dost ve muârızlarına gösterdiği kerametler menâkıbında mazbuttur.(kayıtlıdır) Emir Timûr Gürgân hazretleri kendile­rine mu’tekid [bağlısı] idi. Yesideki türbesini, Hâce’nin  rüyada Timura vâki işareti üzerine, kendisi yaptırmıştır. (Vâkıât’ı Timûr) tercümesine nazaran Emir Timûr Yıldırım Bâyezide karşı açtığı sefer için, Ankara muharebesinden evvel, Hâcenin Makamâtından tefe’ül [fal gibi açma] ettikte bu «beşâreti» (müjdeyi) bul­muş ki:

«Her ne zaman müşkülâta uğrarsanız bu rubâiyi okuyunuz:

« Yeldâ giceni şem’i şebistân itgân, »

« Bir lâhzada âlem nî gülistân itgân »

« Bes müşkül işim tüşüptür âsan itgil »

« Ey barçeni müşkülnî âsan itgân. »

Emir Timûr «Ben bu rubâiyi hıfz ettim. Kayser’i Rûm askeriyle karşı­laştığımda bunu yetmiş kere okudum, zafer hâsıl oldu,»diyor

Kaynak:
Hasan Lûtfi ŞUŞUD, İslâm Tasavvufunda Hâcegân Hânedanı, 1958, İstanbul, sh: 15; Reşahat;  İlk Mutasavvıflar, F. Köprülü

Not:  Allah Teâlâ dostları ile fazla uğraşmak ve alaya almak hayır getirmez. Bunun neticesi zuhur eden musibetin izâlesi ve bir panzehiride yoktur.

***************

MUAVİYE’NİN VE YEZİD’İN MEZARLARI

Yavuz Bülent Bakiler
yb@bizimsivas.com
02 Mayıs 2013

AŞIKPAŞA Tarihinde okumuştum: Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

Tellallar Timur adına:

Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar. Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;

Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş

Açın demiş bu alçağın mezarını!

Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti.İslama çok büyük bir tefrika soktu. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına pisleyecektir”” diye emir vermiş.

Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. Yezidiler olaya çok büyük bir üzüntüyle bakakalmışlar. Askerler işlerini bitirdikten sonra Timur, Şam’daki bütün Yezidileri katlettirmiş. (1401)

2002 yılında TRT adına 15 gün kalmak üzere Şam’a gittim. Yedi bölümlük belgeli bir TV. Programı hazırlamakla görevliydim.

Şam’a araştırdım. Yezid’in mezarı yoktu. Kimsede onun nerede yattığını bilmiyordu.

Yalnız Yezid’in babası olan Muaviye’nin Şam mezarlığındaki kabrini bana gösterdiler.

Adeta viran haldeydi. Muaviye bizim kerpiçle örülmüş köy evlerimiz gibi dört duvar arasında yatıyormuş. Bu duvarlardan ikisi yıkılmıştı. Ben dik açı şeklindeki iki duvarlı halini gördüm. İran hacıları, Muaviye’nin mezarını taş yağmuruna tutmuşlar. Muaviye’nin üzerinde yumruk büyüklüğünde binlerce taş vardı. Kabir tam bir sefalet içindeydi. Şam mezarlığında Hz. Peygamber’in hanımlarıyla Bilal-ı Habeşi’nin de mezarlarını gördüm. Osmanlı devleti o mezarlara sahip çıkmış, üzerlerine birer türbe kondurmuş. Fakat Devlet-i Aliyye Suriye’de 400 yıl hüküm sürdüğü halde, Muaviye’nin mezarına katiyen ilgi göstermemiş.Bu tespiti şunun için yazıyorum: Timur, Yezidi’lerle olan hesabını gidip Şam’da bizzat Yezidle ve Yezidilerle görmüş.

Bizim millet olarak, ne Hz. Ali’nin nede Hz. Hüseyin’in şehit edilmelerine milyarda bir bile mesuliyetimiz yok. Biz o acı hadiseler cereyan ederken, millet olarak daha Müslüman bile değildik. Müslüman olduktan sonra da, Eyhibeyt’e yapılan zulmü, haksızlığı kat’iyen kabul etmedik, benimsemedik.

Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bir takım gerçekleri, Alevi ve Sünni camiaya bir türlü anlatamadık. Çok yanlış suçlamaları ortadan kaldıramadık. Vebal, önce idarecilerimizin sonra her aklı başında olan Sünni ve Alevilerin omuzlarındadır.

En büyük düşmanımız cehalettir.

PKK silah bırakıyor diye sevinenler var.

Doğrusu olayları ben büyük bir endişe ile takip ediyorum. Çünki Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu bir resmi rapora göre, son yirmi yıl içerisinde, İslam ülkelerinde, mezhep kavgaları yüzünden on milyon insan öldürülmüştür. Iraktaki ve Suriye’deki deşhet verici katliamları görmüyor musunuz?

Sünniler Şiilerin camilerin bombalıyorlar, Şiilerde Sünnilerin camilerine bomba atıyorlar. O camilerde namaz kılan Sünniler ve Şiiler büyük bir cehalet yüzünden öldürülüyorlar. Benim büyük endişem buradan kaynaklanıyor: PKK silah bıraktıktan sonra, büyük devletler tarafından görevlendirilen militanlar Türkiye’de aynı günde 5-10 Alevi ve Sünnileri öldürüp kenara çekilecekler.

Sonra iki taraf arasında kanlı bir boğuşma başlayacak. Ben böyle bir çarpışmanın PKK felaketinden daha büyük, daha kanlı olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan hem alevilerimize hemde Sünnilerimize çok büyük bir vazife düşüyor: Aman herkes çok dikkatli olsun milletimiz aman bir oyuna gelmesin. Aleviler Sünniler’in Sünnilerde Alevilerin, hem soy bakımından hem de din bakımından kardeşleridirler.

Herkes düşman oyunları karşısında çok dikkatli olmak mecburiyetindedir.

***********

AVUSTURYALILAR’IN MEZAR DEŞME İŞİNDE TİMURDAN ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR

Murat Bardakçı

Dün, gazetelerde ufak bir haber vardı: Neo-Naziler’in âyini andıran ziyaretlerinden bıkan Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, Adolf Hitler’in babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarındaki taşın kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Taş kaldırmanın bir mezarı unutturmaya yaramayacağını gayet iyi bildiğim için, mezar yok etmek isteyenlere ders alabilecekleri “Timur örneğini” hatırlatıyorum…

Yukarı Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, hafta içerisinde Adolf Hitler’in 1903’te ölmüş olan babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarında dikili olan taşı ve isim tabelâsını kaldırmaya karar verdi. Belediye, karara gerekçe olarak Neo-Naziler’inmezarı kutsal bir mekân gibi ziyaret edip başında gösteri yapmalarını ve bu durumun kasabanın imajını kötü etkilemesini gösterdi.

TOPRAK YIĞINI OLACAK

Adolf Hitler’in babası Alois Hitler, üstelik mezarında yalnız da değildi. Son uykusunu üçüncü karısı, yani oğlu Adolf’un son üvey annesi Klara Hitler ile beraber uyuyordu. Alois’in mezarı, bundan sonra üzerinde taş olmayan bir toprak yığını hâlinde kalacak… Avusturya’daki küçük bir kasaba belediyesinin aldığı bu kararı okuyunca “Bu adamlar bir mezarın ortadan nasıl kaldırılması gerektiğini hiç bilmiyorlarmış” diye düşündüm. Sonra, Timur’un 1400 senesi Ekim’inde Şam’daki birmezara yaptıklarını hatırladım ve kendi kendime “Leondinger belediyesinin bir mezarın ne şekilde yok edileceği konusunda Timur’dan öğrenmesi gereken çok şey var” dedim.

SAHABE MEZARLARI

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevî halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin ile yakınlarının Kerbelâ’da şehid edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbü’s-sagîr Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada bu yıkım ve yoketme işinden Muaviye’ninmezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a, ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da üzerlerine dermeçatma kulübelerin yapılmış olduğu bazımezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca “Sahabe”nin yani Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında bulunmuş bazı kişilerin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazi mezarların hemen ilerisinde, Emevî Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve “Sahabemezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız” diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti!

Timur’un bu hareketi, sonraki asırlarda başka mezarların ortadan kaldırılmaları konusunda tam bir örnek teşkil edecek ve bu arada Muaviye ile Yezid’in kaybolan mezarlarının yerlerinin bulunduğu yolunda ortaya yeni iddialar atılacaktı. Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslâm’ın ilk senelerine kadar uzanan Bâbü’s-sagîr’de şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafında tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Bâbü’s-sagîr’de 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise, tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyorlar… Velhasıl, Adolf Hitler’in babasınınmezarını unutturmak isteyen Leondinger belediyesinin, Timur’un bu “mezar operasyonu”ndan öğreneceği çok şeyler var!

TİMUR’UN MEZARINI AÇIP KAFATASINI ETİKETLENDİRDİLER

Muaviye’nin oğlu Yezid’in Şam’daki mezarını ortadan kaldıran Timur’un kabri de beş asır sonra açılmış, kemikleri çıkartılıp Moskova’ya götürülmüş ve geriye seneler sonra dönebilmişlerdi… Başşehri Semerkand’da 1405’te ölen Timur, orada “Gûr-ı Emîr”ismi verilen muhteşemtürbeye defnedildi. Mezarı eski Türk geleneklerine uyularak “zîr-i zemîn”denen şekilde yapıldı, yani cenaze zemin seviyesinin altına gömüldü ve türbede mezarın tam üzerine gelen yere de yeşimden somaki mermer bir taş kondu. Mezarın başına, iki defa bazı işler geldi. Timur’a hayran olan İran hükümdarı Nadir Şah, 1740’tamezartaşını çaldırdı ama taş İran’a götürülürken kırılıp iki parçaya ayrıldı ve kendi başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı geri gönderip yerine koydurdu. Aradan asırlar geçti ve bu defa 1941’de bir başkası Timur’un mezarını açmaya heveslendi: Sovyet diktatörü Josef Stalin… Stalin, Semerkand’a Mihail Gerasimov adındaki arkeoloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak hükümdarın fiziksel özelliklerini ortaya çıkartmalarını emretti. Gerasimov ve yanındaki uzmanlar, Semerkand’da Özbekler’in protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları asırlardır söylenen bir efsaneyi tekrar ediyor ve Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felâket geleceğini söylüyorlardı.

MEZAR KİTABESİNDEKİ LÂNET

Hükümdarın mezar taşındaki kitabede de zaten “Kimki mezarına saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” deniyordu. Askerler göstericileri türbeden uzaklaştırdılar ve Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’unmezarını açarak kemiklerini çıkardı ama tamüç gün sonra, 22 Haziran’da Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edip işgale başladı.

Semerkand’dan çıkarttığı kemikleri Moskova’ya götüren Gerasimov bunların üzerinde uzun zaman çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan “aksak” lâkabının doğru olduğunu, zira hükümdarın kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemikler üzerinde yapılan “etlendirme” tekniğini ilk uygulayanlardan olan Gerasimov, Timur’un kafatasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir de kalıbını çıkardı ve bunu büst haline getirdi. Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkand’a geri götürülüp çıkartıldığı mezara tekrar defnedildi. Ama, Timur’un söylenen lâneti yerine gelecek ve Sovyetler Birliği savaş sırasında 20milyon insanını kaybedecekti…

YEZİD’İN MEZARINI AÇTIRAN TİMUR CESEDİ YAKTIRMIŞ VE ORDUSUNU ÜSTÜNE İŞETMİŞTİ

En başta Edirneli Oruç Bey olmak üzere, eski devir tarihçileri, Timur’un 1400 yılı Ekim’inde Şam’ı almasından hemen sonra Yezid’in mezarına yaptıklarını uzun uzun anlatırlar… Evliya Çelebi ise, meşhur “Seyahatnâme”sinin dokuzuncu cildinde korku filmini andıran ama rengârenk sahneler nakleder ve Timur’un sadece mezarı tahrip etmekle kalmadığını, Yezid’e saygı gösteren binlerce kişiyi de yaktırdığını anlatır. Aşağıda, Evliya Çelebi’nin bu konuda yazdıklarının bir bölümünü günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum: “…Timur, Şam’ı aldıktan sonra Emevî Camii’ne gelip Yezid’in yolundan gidenlere ‘Burayı taht merkezi yapmaya karar verdim ama yapayalnızım. Beni evlendirin. El sürülmemiş öyle güzel bir kız bulun ki, cihanda bir benzeri olmasın’ dedi.

40 GÜN 40 GECE

Yezid’in yolundan gidenlerin şeyhi ‘Padişahım, şayet cariyen olmasına tenezzül buyurursan benim kızımı al!’ diye öne çıktı, Timur kabul edip kırk gün kırk gece düğün yaptı. Öyle bir şenlik oldu ki, koskoca Şam’da tek bir çadır daha kuracak yer kalmadı. Timur, kırk birinci gün, Yezid’in yolundan gidenlerin bütün şeyhlerini huzuruna davet edip genç karısı ile Emevî Camii’nin yakınında gerdeğe girmek istediğini söyledi. Yezid’in şeyhleri hemen ‘Olmaaaz! Bu kadar kalabalık içerisinde Züleyhâ gibi güzel olan o kızın avret yerini keşfetmeye kalkarsanız şeyhimizin namusu incinir’ dediler. Bu sözü işiten Timur ‘Bre mel’unlar’diye haykırdı. ‘Hazret-i Peygamber’in mübarek soyundan gelen İmam Hüseyin’i Kerbelâ’da şehid edip mübarek başını şehir şehir dolaştıran, evlâdını susuzluktan helâk eden, soyundan gelenleri orda burda teşhir eden siz değil misiniz? Bunları yapmaya utanmadınız da şimdi şu mel’un herifin nikâhlayıp aldığım kızı ile kapalı bir yerde gerdeğe girmemden mi utanıyorsunuz? Bre sizin ırzınız nedir? Söyleyin bana, sizi ne şekilde katledeyim?’

HAYDİ KÜLLER HAVAYA

Askerine emretti, her taraftan odun getirtip Yezid’in yolundan gidenleri Nemrud ateşi içerisinde bıraktı. Sonra gidip Yezid’in kabrini açtırdı. Cesedin hâlâ bozulmadığını gören bazı askerlerinin ‘Sultanım, bu Yezid ne de olsa sahabedendir; affeyle!’demelerine daha da hiddetlendi, bir ateş daha yaktırdı, Yezid’in cesediyle beraber 13 kişiyi orada ateşe attı ve Yezid’in küllerini havaya savurttu. Bu iş de bitince bütün askerini çağırıp mezarın üzerine işetti.”

****

Fâilâtün,  fâilâtün,  fâilâtün,
Yüzün suyu değer cihanı bütün
Verirlerse dünyayı sen alma satın
Yüz aklığı iki cihana değer
**
Hak kul elinden intikamını kul eli ile alır

İlm-i Hakk-ı bilmeyenler anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya haktandır kul eli ile işlenir
Emr-i Bâri olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taş kıymet kazanır, nede kâse kıymetten düşer.

 

 

MUAVİYE’NİN VE YEZİD’İN MEZARLARI


Yavuz Bülent Bakiler
yb@bizimsivas.com
02 Mayıs 2013

AŞIKPAŞA Tarihinde okumuştum: Timur, Suriye’ye girdiği vakit tellal çağırtmış.

Tellallar Timur adına:

Ben Yezidiyim! Ne kadar Yezidi varsa ortaya çıksınlar! diye bağırmaya başlamışlar. Yezidin soyundan gelenler, yezidin yolunda olanlar, sevinçle bir meydanda toplanmışlar.

Timur Yezidilere seslenmiş;

Ey Yezidiler demiş şimdi bana Yezid’in mezarını gösterin.

Timur, o kalabalıkla birlikte Yezid’in mezarına yürümüş. Ordusu da Timur’un arkasında. Şam’ın büyük mezarlığına gelmişler. Yezidiler büyük bir sevinçle Timur’a Yezid’in mezarını göstermişler.

Hükümdar, ordusundan bir kaç kişiye emir vermiş

Açın demiş bu alçağın mezarını!

Açmışlar Yezidin kemikleri meydana çıkınca Timur, ordusuna dönmüş “Yezid denilen bu alçak, sevgili Peygamberimizin torunu olan Hz. Hüseyin efendimizi şehit etti.İslama çok büyük bir tefrika soktu. Bütün İslam Alemi asırlardan beri bu ikiliğin acısıyla sancılanıp duruyor.Şimdi benim ordumun her bir neferi gelerek bu Yezid’in mezarına pisleyecektir”” diye emir vermiş.

Askerler Timur’un emrini yerine getirmişler. Yezidiler olaya çok büyük bir üzüntüyle bakakalmışlar. Askerler işlerini bitirdikten sonra Timur, Şam’daki bütün Yezidileri katlettirmiş. (1401)

2002 yılında TRT adına 15 gün kalmak üzere Şam’a gittim. Yedi bölümlük belgeli bir TV. Programı hazırlamakla görevliydim.

Şam’a araştırdım. Yezid’in mezarı yoktu. Kimsede onun nerede yattığını bilmiyordu.

Yalnız Yezid’in babası olan Muaviye’nin Şam mezarlığındaki kabrini bana gösterdiler.

Adeta viran haldeydi. Muaviye bizim kerpiçle örülmüş köy evlerimiz gibi dört duvar arasında yatıyormuş. Bu duvarlardan ikisi yıkılmıştı. Ben dik açı şeklindeki iki duvarlı halini gördüm. İran hacıları, Muaviye’nin mezarını taş yağmuruna tutmuşlar. Muaviye’nin üzerinde yumruk büyüklüğünde binlerce taş vardı. Kabir tam bir sefalet içindeydi. Şam mezarlığında Hz. Peygamber’in hanımlarıyla Bilal-ı Habeşi’nin de mezarlarını gördüm. Osmanlı devleti o mezarlara sahip çıkmış, üzerlerine birer türbe kondurmuş. Fakat Devlet-i Aliyye Suriye’de 400 yıl hüküm sürdüğü halde, Muaviye’nin mezarına katiyen ilgi göstermemiş.Bu tespiti şunun için yazıyorum: Timur, Yezidi’lerle olan hesabını gidip Şam’da bizzat Yezidle ve Yezidilerle görmüş.

Bizim millet olarak, ne Hz. Ali’nin nede Hz. Hüseyin’in şehit edilmelerine milyarda bir bile mesuliyetimiz yok. Biz o acı hadiseler cereyan ederken, millet olarak daha Müslüman bile değildik. Müslüman olduktan sonra da, Eyhibeyt’e yapılan zulmü, haksızlığı kat’iyen kabul etmedik, benimsemedik.

Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bir takım gerçekleri, Alevi ve Sünni camiaya bir türlü anlatamadık. Çok yanlış suçlamaları ortadan kaldıramadık. Vebal, önce idarecilerimizin sonra her aklı başında olan Sünni ve Alevilerin omuzlarındadır.

En büyük düşmanımız cehalettir.

PKK silah bırakıyor diye sevinenler var.

Doğrusu olayları ben büyük bir endişe ile takip ediyorum. Çünki Birleşmiş Milletlerin yayınlamış olduğu bir resmi rapora göre, son yirmi yıl içerisinde, İslam ülkelerinde, mezhep kavgaları yüzünden on milyon insan öldürülmüştür. Iraktaki ve Suriye’deki deşhet verici katliamları görmüyor musunuz?

Sünniler Şiilerin camilerin bombalıyorlar, Şiilerde Sünnilerin camilerine bomba atıyorlar. O camilerde namaz kılan Sünniler ve Şiiler büyük bir cehalet yüzünden öldürülüyorlar. Benim büyük endişem buradan kaynaklanıyor: PKK silah bıraktıktan sonra, büyük devletler tarafından görevlendirilen militanlar Türkiye’de aynı günde 5-10 Alevi ve Sünnileri öldürüp kenara çekilecekler.

Sonra iki taraf arasında kanlı bir boğuşma başlayacak. Ben böyle bir çarpışmanın PKK felaketinden daha büyük, daha kanlı olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan hem alevilerimize hemde Sünnilerimize çok büyük bir vazife düşüyor: Aman herkes çok dikkatli olsun milletimiz aman bir oyuna gelmesin. Aleviler Sünniler’in Sünnilerde Alevilerin, hem soy bakımından hem de din bakımından kardeşleridirler.

Herkes düşman oyunları karşısında çok dikkatli olmak mecburiyetindedir.

***********

AVUSTURYALILAR’IN MEZAR DEŞME İŞİNDE TİMURDAN ÖĞRENECEKLERİ ÇOK ŞEY VAR

Murat Bardakçı

Dün, gazetelerde ufak bir haber vardı: Neo-Naziler’in âyini andıran ziyaretlerinden bıkan Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, Adolf Hitler’in babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarındaki taşın kaldırılmasını kararlaştırmıştı. Taş kaldırmanın bir mezarı unutturmaya yaramayacağını gayet iyi bildiğim için, mezar yok etmek isteyenlere ders alabilecekleri “Timur örneğini” hatırlatıyorum…

Yukarı Avusturya’daki Leondinger kasabasının belediyesi, hafta içerisinde Adolf Hitler’in 1903’te ölmüş olan babası Alois Hitler’in kasabadaki mezarında dikili olan taşı ve isim tabelâsını kaldırmaya karar verdi. Belediye, karara gerekçe olarak Neo-Naziler’inmezarı kutsal bir mekân gibi ziyaret edip başında gösteri yapmalarını ve bu durumun kasabanın imajını kötü etkilemesini gösterdi.

TOPRAK YIĞINI OLACAK

Adolf Hitler’in babası Alois Hitler, üstelik mezarında yalnız da değildi. Son uykusunu üçüncü karısı, yani oğlu Adolf’un son üvey annesi Klara Hitler ile beraber uyuyordu. Alois’in mezarı, bundan sonra üzerinde taş olmayan bir toprak yığını hâlinde kalacak… Avusturya’daki küçük bir kasaba belediyesinin aldığı bu kararı okuyunca “Bu adamlar bir mezarın ortadan nasıl kaldırılması gerektiğini hiç bilmiyorlarmış” diye düşündüm. Sonra, Timur’un 1400 senesi Ekim’inde Şam’daki birmezara yaptıklarını hatırladım ve kendi kendime “Leondinger belediyesinin bir mezarın ne şekilde yok edileceği konusunda Timur’dan öğrenmesi gereken çok şey var” dedim.

SAHABE MEZARLARI

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevî halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin ile yakınlarının Kerbelâ’da şehid edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbü’s-sagîr Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada bu yıkım ve yoketme işinden Muaviye’ninmezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a, ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da üzerlerine dermeçatma kulübelerin yapılmış olduğu bazımezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca “Sahabe”nin yani Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında bulunmuş bazı kişilerin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazi mezarların hemen ilerisinde, Emevî Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve “Sahabemezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız” diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti!

Timur’un bu hareketi, sonraki asırlarda başka mezarların ortadan kaldırılmaları konusunda tam bir örnek teşkil edecek ve bu arada Muaviye ile Yezid’in kaybolan mezarlarının yerlerinin bulunduğu yolunda ortaya yeni iddialar atılacaktı. Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslâm’ın ilk senelerine kadar uzanan Bâbü’s-sagîr’de şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafında tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Bâbü’s-sagîr’de 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise, tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyorlar… Velhasıl, Adolf Hitler’in babasınınmezarını unutturmak isteyen Leondinger belediyesinin, Timur’un bu “mezar operasyonu”ndan öğreneceği çok şeyler var!

TİMUR’UN MEZARINI AÇIP KAFATASINI ETİKETLENDİRDİLER

Muaviye’nin oğlu Yezid’in Şam’daki mezarını ortadan kaldıran Timur’un kabri de beş asır sonra açılmış, kemikleri çıkartılıp Moskova’ya götürülmüş ve geriye seneler sonra dönebilmişlerdi… Başşehri Semerkand’da 1405’te ölen Timur, orada “Gûr-ı Emîr”ismi verilen muhteşemtürbeye defnedildi. Mezarı eski Türk geleneklerine uyularak “zîr-i zemîn”denen şekilde yapıldı, yani cenaze zemin seviyesinin altına gömüldü ve türbede mezarın tam üzerine gelen yere de yeşimden somaki mermer bir taş kondu. Mezarın başına, iki defa bazı işler geldi. Timur’a hayran olan İran hükümdarı Nadir Şah, 1740’tamezartaşını çaldırdı ama taş İran’a götürülürken kırılıp iki parçaya ayrıldı ve kendi başına bir iş gelmesinden korkan Nadir Şah taşı geri gönderip yerine koydurdu. Aradan asırlar geçti ve bu defa 1941’de bir başkası Timur’un mezarını açmaya heveslendi: Sovyet diktatörü Josef Stalin… Stalin, Semerkand’a Mihail Gerasimov adındaki arkeoloğun başkanlığında bir heyet gönderdi ve heyete Timur’un mezarını açmalarını, kemikleri üzerinde çalışarak hükümdarın fiziksel özelliklerini ortaya çıkartmalarını emretti. Gerasimov ve yanındaki uzmanlar, Semerkand’da Özbekler’in protestoları ile karşılandılar. Şehrin yaşlıları asırlardır söylenen bir efsaneyi tekrar ediyor ve Timur’un mezarının açılması halinde ülkenin başına bir felâket geleceğini söylüyorlardı.

MEZAR KİTABESİNDEKİ LÂNET

Hükümdarın mezar taşındaki kitabede de zaten “Kimki mezarına saygısızlık eder, Allah’ın lânetinden kurtulamaz” deniyordu. Askerler göstericileri türbeden uzaklaştırdılar ve Gerasimov 19 Haziran 1941’de Timur’unmezarını açarak kemiklerini çıkardı ama tamüç gün sonra, 22 Haziran’da Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edip işgale başladı.

Semerkand’dan çıkarttığı kemikleri Moskova’ya götüren Gerasimov bunların üzerinde uzun zaman çalıştı. Timur’un boyunun 1.73 olduğunu ve takılan “aksak” lâkabının doğru olduğunu, zira hükümdarın kalça kemiğindeki bir incinmeden dolayı her zaman topalladığını ortaya çıkardı. Kemikler üzerinde yapılan “etlendirme” tekniğini ilk uygulayanlardan olan Gerasimov, Timur’un kafatasını inceden inceye ölçerek yüzünün çok benzer bir de kalıbını çıkardı ve bunu büst haline getirdi. Timur’un Moskova’ya taşınan kemikleri ise seneler sonra yine Stalin’in emriyle Semerkand’a geri götürülüp çıkartıldığı mezara tekrar defnedildi. Ama, Timur’un söylenen lâneti yerine gelecek ve Sovyetler Birliği savaş sırasında 20milyon insanını kaybedecekti…

YEZİD’İN MEZARINI AÇTIRAN TİMUR CESEDİ YAKTIRMIŞ VE ORDUSUNU ÜSTÜNE İŞETMİŞTİ

En başta Edirneli Oruç Bey olmak üzere, eski devir tarihçileri, Timur’un 1400 yılı Ekim’inde Şam’ı almasından hemen sonra Yezid’in mezarına yaptıklarını uzun uzun anlatırlar… Evliya Çelebi ise, meşhur “Seyahatnâme”sinin dokuzuncu cildinde korku filmini andıran ama rengârenk sahneler nakleder ve Timur’un sadece mezarı tahrip etmekle kalmadığını, Yezid’e saygı gösteren binlerce kişiyi de yaktırdığını anlatır. Aşağıda, Evliya Çelebi’nin bu konuda yazdıklarının bir bölümünü günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum: “…Timur, Şam’ı aldıktan sonra Emevî Camii’ne gelip Yezid’in yolundan gidenlere ‘Burayı taht merkezi yapmaya karar verdim ama yapayalnızım. Beni evlendirin. El sürülmemiş öyle güzel bir kız bulun ki, cihanda bir benzeri olmasın’ dedi.

40 GÜN 40 GECE

Yezid’in yolundan gidenlerin şeyhi ‘Padişahım, şayet cariyen olmasına tenezzül buyurursan benim kızımı al!’ diye öne çıktı, Timur kabul edip kırk gün kırk gece düğün yaptı. Öyle bir şenlik oldu ki, koskoca Şam’da tek bir çadır daha kuracak yer kalmadı. Timur, kırk birinci gün, Yezid’in yolundan gidenlerin bütün şeyhlerini huzuruna davet edip genç karısı ile Emevî Camii’nin yakınında gerdeğe girmek istediğini söyledi. Yezid’in şeyhleri hemen ‘Olmaaaz! Bu kadar kalabalık içerisinde Züleyhâ gibi güzel olan o kızın avret yerini keşfetmeye kalkarsanız şeyhimizin namusu incinir’ dediler. Bu sözü işiten Timur ‘Bre mel’unlar’diye haykırdı. ‘Hazret-i Peygamber’in mübarek soyundan gelen İmam Hüseyin’i Kerbelâ’da şehid edip mübarek başını şehir şehir dolaştıran, evlâdını susuzluktan helâk eden, soyundan gelenleri orda burda teşhir eden siz değil misiniz? Bunları yapmaya utanmadınız da şimdi şu mel’un herifin nikâhlayıp aldığım kızı ile kapalı bir yerde gerdeğe girmemden mi utanıyorsunuz? Bre sizin ırzınız nedir? Söyleyin bana, sizi ne şekilde katledeyim?’

HAYDİ KÜLLER HAVAYA

Askerine emretti, her taraftan odun getirtip Yezid’in yolundan gidenleri Nemrud ateşi içerisinde bıraktı. Sonra gidip Yezid’in kabrini açtırdı. Cesedin hâlâ bozulmadığını gören bazı askerlerinin ‘Sultanım, bu Yezid ne de olsa sahabedendir; affeyle!’demelerine daha da hiddetlendi, bir ateş daha yaktırdı, Yezid’in cesediyle beraber 13 kişiyi orada ateşe attı ve Yezid’in küllerini havaya savurttu. Bu iş de bitince bütün askerini çağırıp mezarın üzerine işetti.”

****

Fâilâtün,  fâilâtün,  fâilâtün,
Yüzün suyu değer cihanı bütün
Verirlerse dünyayı sen alma satın
Yüz aklığı iki cihana değer
**
Hak kul elinden intikamını kul eli ile alır

İlm-i Hakk-ı bilmeyenler anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya haktandır kul eli ile işlenir
Emr-i Bâri olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Kazara bir sapan taşı bir altın kâseye değse
Ne taş kıymet kazanır, nede kâse kıymetten düşer.

 

 

LA HORA DE LOS HORNOS: NOTAS Y TESTİMONİOS SOBRE EL NEOCOLONİALİSMO, LA VİOLENCİA Y LA LİBERACİÓN/ KIZGIN FIRINLAR SAATİ (1968)


Emperyalistlerin zulümlerine şahit olmak ve ibret alıp  “(Her konuda) Kendi devrimimizi icat etmek” için seyredilmesi gereken belgesel.

Yönetmen: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Senaryo: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Ülke:  Arjantin
Tür: Belgesel, Tarihi, Savaş
Vizyon Tarihi: 06 Aralık 1968 (İtalya)
Süre: 260 dakika
Dil: İspanyolca, İngilizce, Portekizce
Müzik: Roberto Lar, Fernando E. Solanas
Nam-ı Diğer: The Hour of the Furnaces
Oyuncular María de la Paz, Fernando E. Solanas,    Edgardo Suárez,    Fidel Castro, Ernesto ‘Che’ Guevara

Özet

Bir kolaj (kesyap) şeklindeki bu çığır açan belgesel, Solanas’ın ilk filmi, Hollywood ve Avrupa auteur sinemasına karşı siyasal, Üçüncü Sinema’nın başlangıcıdır. Bu, millî-devrimci eylem üç bölümden oluşuyor: [Yeni Sömürgecilik ve şiddet], [Kurtuluş için eylem] ve [Şiddet ve kurtuluş]

Irkçılık, toplumsal başkaldırı, yerlilerin katliamı ve siyasal durumları, Amerikan emperyalizmi ve Arjantin aristokrasisini acımasızca eleştirerek anlatan film, Arjantin’de Devrimci Peronist ve  Sosyalist devrimin önemli simgelerinden biri oldu.

Bu filmden kendimiz ve milletimiz açısından birçok hisseler çıkarmalıyız. Arjantin Millî Devriminde sonucunda görülen en önemli unsurlar, devrimci hareketin maneviyat/ahlak çizgisinde boşluk içermesi nedeniyle sürekli sukuta ermesi ve başarısına gölge düşürmesidir. Eğer bu çeşit millî hareketler doğu milletlerinde olmuş olsaydı, dünya tarihini günümüzde daha değişik algılayabilirdik. Unutmayalım ki sosyal refah ve eşitlik düzeyi, korunaklılığını idâme edişinde sürekli zorluklarla karşılaşmaktadır. Bu hususun en büyük destekçisi maneviyatın hakikatine sadık olanların varlığıdır.  Buna “Özü sözüne uygun her çeşit insan/fikir grubu”diyebiliriz. Kurtuluş savaşı döneminde yurdumuzun emperyalistler elinden kurtuluşunda Gazi Mustafa Kemal’e yardım edenler arasında maneviyat liderlerinin varlığını/gerekliliğini bu belgeselle daha iyi anlamış olacağız.  Ayrıca her unsurun kendi başına yeterli olmadığı gibi, bir ötekisinin varlığına muhtaç olmasının  gereği ilede açıklayabiliriz.

Dünya ihtiyaç/muhtaçlık düzeni üzerine kurulmuştur. İslam tarihine geçen “Şa’rat-u Muaviye/Muaviye’nin ipi” diye geçen bir Muaviye’nin siyaset ilkesi vardır. Muhaliflerimle hiçbir zaman aradaki ipi koparmam; onlar ipliği gerdikçe ben gevşetirim, onlar gevşettikçe ben gererim, bırakmam ve koparmam.” 

Sonuç: Manevî cephesi olmayan bütün eylemci hareketlerin sonu başarısızlık ile sonuçlanmaktadır. Emevi hanedânı,  Hz. Ali kerremallâhü vechenin elinden entrikalarla gasbettikleri iktidarı maneviyat gerçekliğinin yoksunluğu nedeniyle yüz sene gibi kısa bir zaman sonra kaybettiler. Yine burada Emevi halifesi Muaviye’nin siyasî bir sözünü hatırlayalım.

 “Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam…Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem” 

Belgesel Metni

KIZGIN FIRINLAR SAATİ

ARJANTİN 1966-67 Yeni-kolonyalizm, şiddet ve özgürleşme üzerine notlar ve tanıklıklar

1. BÖLÜM YENİ-KOLONYALİZM (Sömürü Düzeni) VE ŞİDDET

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz. Arjantinlilerin millî bilincini kuran Peronist proletaryaya adanmıştır.

PERONİZM (İspanyolca; Peronismo), Arjantin’de 1946-1955 arasında ve 1973-1974’te devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron‘un popülist ve milliyetçi politikalarına verilen ad. Bu politikayı savunanlara da peronist denmektedir.
Juan Peron devlet başkanlığı döneminde kentlerdeki sanayi işçileri ve sendikaları yanı sıra alt ve orta sınıflar ile sanayicilerin de desteğini kazandı. 1955’te, General Aramburu önderliğindeki bir askeri darbeyle devrilerek sürgüne gönderilmesine karşın,
Adaletçi Millî Hareket adı altında toplanan peronistler 1973’teki askeri yönetimin izin verdiği ilk genel seçimlerde büyük bir zafer kazandılar. Sürgünden dönerek başkanlığı üstlenen Peron’un kısa süre sonra ölmesi üzerine yerine karısı İsabel Peron geçti. Bu dönemde peronistlerin sağ ve sol kanatları arasında şiddetli çatışmalar baş gösterdi. Peronistler 1983 başkanlık seçimlerinde başarılı olamadılarsa da 1989’da Peronistlerin adayı Carlos Menem başkanlığa seçildi.

Verilerin alındığı yerler: C.G.T.; Havana İkinci Deklarasyonu; UNESCO; Millî Planlama Örgütü ve çağdaş yayınlar.

Sahneler şu filmlerden alınmıştır: “Tire Die” – Fernando Birri, “Mayoria Absoluta” – Leon Hirxmann “El cielo y la tierra” – Joris lvens,

Özet görüntüler: “Faena” – Humberto Rios; Frankestein Tiyatrosu

Arger film’e katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Bu film, Arajantin ve Latin Amerika’da henüz özgürlüklerine kavuşmamış ülkelerdeki yeni-kolonyalizm ve şiddet üzerinedir. Bundan dolayı, Amerika’daki ilk özgür bölge olan Küba’yı ele almıyor. Bu film, Che Guevara ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmıştır.

BÜYÜK ÜLKE LATİN AMERİKA
BÜYÜK TAMAMLANMAMIŞ MİLLET

İlk adım: KURBAN

Soy adım: KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMÜŞ

Durumum: İSYANCI Aime Cesaire

Ortak Geçmiş Ortak Düşman Ortak Olanak Açlığın Coğrafyası Mülksüz, Engellenmiş, Lanetlenmiş Bize Yanlış Bir Tarih Öğretildi Yanlış Umutlar Ve Yanlış Zenginlik Yanlış Bir Milletler Arası Bakış Açısı Yanlış Ekonomik Düşünceler Yanlış Bir Özgürlük. Scalabrini Ortiz

İlk Adımımız İlk Kelimemiz Özgürleşmek Arjantin’in Temel Sorunu Siyasidir. Sömürge Olmamak İçin Tek Seçenek Millet İktidarıdır. Peron

İdeoloji Yaratmak Devrimimizi Organize Etmek Devrimcinin Görevi Devrimi Yapmaktır. Fidel Castro

Hiç Bir Sosyal Düzen İntihar Etmez, Uzun Bir Savaş Acımasız Bir Savaş Cezasız Kalmaz. İnsan Olmanın Bedeli, Nefret Duymayan Bir Millet Zafere Ulaşamaz. Sömürgeleşmiş Olan Şiddet Yoluyla Özgürleşir. Fanon

Medenileşmemiş, Medenileşmiş Olana Öğretecek. Hernandez Arregui

Güç Özgürleştirir. Tüm Yaptıklarımız Emperyalizme Karşı Bir Çığlıktır Ve Büyük Düşman Abd’ye Karşı Birleşmeye Çağırmaktır. Che Guevara

“Çok fazla sevdiğimiz için “
Latin Amerika savaş halindeki bir kıtadır:
Yönetici sınıf için bu savaş, baskılama savaşı baskı altındaki millet içinse, özgürleşim savaşıdır.

1. TARİH

Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı daha başında ihanete uğradı. İhanet edenler, liman şehirlerindeki ihracatçı elit kesimlerdi. Aynı yıl Bolivar, Ayacucho’da bağımsızlığı pekiştirdi. Rivadavia, Buenos Aires’de Baring Brothers bankasıyla hileli bir kredi anlaşması imzaladı. İngiliz tacirler, ülkenin parasını basan bankayı devraldı ve serbest ticaret adına onların imalatçıları, iç pazarı işgal ettiler. Bu andan itibaren, neredeyse tüm kıtayı ele geçirmede İngiltere İspanya’nın yerini aldı. Daha önce istediklerini ordularıyla alamayanlar şimdi verdikleri borçlarla istediklerini aldılar. Ülke, yün ihracat ediyor, tekstil ürünleri ithal ediyordu. Et ve deri ihracat ediyor ve büyük piyanolar ithal ediyordu. İhracat yapan zırai burjuvazi bu yüzden, Avrupa endüstrilerine zırai açıdan muhtaç duruma geldi. Tarihte ilk defa burada, Latin Amerika’da tahakkümün yeni bir biçimi uygulanmaya başlandı: Yerel burjuvazi aracılığıyla kolonyal [SÖMÜRGE] ticaretin sömürüsü. Böylece yeni-kolonyalizm doğdu.

Yeni-kolonyalizmi empoze etmek için kıtayı bölmek gerekiyordu. Amerika’nın birliği yıkıldı. Canning’in diplomasisi, kıtanın güneyini birbirine düşman ufak ülkelere böldü. Sonrasında Yanki imparatorluğu, işini kıtanın kuzey ve ortasında tamamladı. İki büyük imparatorluğun kolonyal ihtirasları Latin Amerikalı kanından tatmin olmuşlardı.  Meksika’dan Plate ırmağına kadar. Bir millet diğerine karşı bir eyalet diğerine karşı mücadeleye girişti. Bir yüz yıldan kısa bir sürede, dört naiplikten 20 millet ortaya çıkarıldı. Monroe Doktrini ve savaş tehtidi kıtaya karşı açık saldırıları legalleştirdi. Bir yüz yıldan kısa bir süre içinde, Birleşik Devletler Latin Amerika’da, 41 adet silahlı müdahalede bulundu. Bugün, bu tarz saldırıların cezasız kalmasını  O.A.S (Amerikan Ülkeleri Organizasyonu) örgütü garanti ediyor. Önce balkanlaştırma, günümüzde ise pan-Amerikanizm her ikisi de yeni-kolonyalizm politikasının görünüşleridir.

2. ÜLKE

Arjantin:4 milyon kilometre kare yüz ölçüm ve kıtasal yüz ölçüm 2,800,000. İspanya, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Polonya, Hollanda, Çekoslavakya, Avusturya, Danimarka, Bulgaristan, Macaris’tan’ı içerebilecek uzun bir üçgen. Antarktik’ten torpikal ormanlara kadar, tüm iklimler var. Kullanılmamış geniş doğal kaynaklar. Bir milyon kilometre kare ormanlık alan. Dört bin kilometre uzunluğunda okyanus kıyısı. Bir milyon kilometre kare kayalık. La Pampa, dünyanın en ünlü ovası. Kişi başına 9 milyon kalori üreten fakat 10 milyon tüketen ve daha fazlasına ihtiyaç duyan su gücünün neredeyse sadece yüzde 3’ünü ve tarıma elverişli topraklarının yüzde 10’unu kullanan bir ülke. Uçsuz bucaksız bir ülke, pratik olarak çölleştirilmiş. 23 milyon nüfus, yüzde 70’i şehirlerde toplanmış. Nüfusun yüzde 45’i, 23 elayet içerisinde sadece birisinde, Buenos Aires’te yaşıyor. Burada endüstrinin ve işçi sınıfının yüzde 60’ı yer alıyor. Federal başkette, kilometre kare başına 24 binden fazla kişi düşüyor. Bu arada Patagonya’da, bu oran kilometre kare başına 2’nin altında. Sosyo ekonomik yapı olarak, Arjantin Latin Amerika’nın geri kalanına en az benzeyen, oransal olarak en çok endüstrileşmiş bir ülkedir. Kırsal popülasyon en düşük oranda, orta sınıf vatandaşların oranı ve yaşam standardı en yüksekler arasında bulunmaktadır. İşçi sınıfı sendikalaşmış durumda. Entelektüelleri bolca var ve bunlar yetenekli ama belki de kıtadaki en az Latin Amerikalı olanlardır. Ülkeye çoğu zaman “Pays Estancia” denmektedir. “Çiftlik Evi”, “Konserve Fabrikası”, “Dünyanın Ekmek Sepeti”oligarşi için üç faktör demek: İngiliz altını İtalyan mülkiyeti, Fransız kültürü.

3. GÜNLÜK ŞİDDET

Latin Amerika Milletlerinin Maruz Kaldığı Şiddet Düzenli, Planlı, Sistematik Bir Şiddettir.

Ben bir işçiyim, fedakarlık yapanlardan. Her zaman çallıştım, Pazar günleri bile. Şimdi pek iş yok  Birçok fabrika kapanıyor  Hükümet polise binayı çevirmelerini söyledi  Benim bir sendika üyesi olduğumu anladıklarında

GÜNLÜK ŞİDDET İNSANLARI BASKILAMAK İÇİN, NAPALM VE ZEHİRLİ GAZ HENÜZ GEREKMİYOR

ŞİDDETİN EKONOMİK, POLİTİK VE KÜLTÜREL TÜRLERİ VAR

BUNLAR SİLAHLAR KADAR ETKİLİ

Elbette, işimi kaybetmekten korkuyorum. Kendi aileni düşün, benim gibi. Polis arkadşlarımızdan üçünü öldürdü  Beni işten attılar, çünkü Peron gittiğinde tüm personeli değiştirdiler. Havaya değil, üzerimize ateş ediyorlardı! Polis kapılara bekçiler yerleştirdi. Fabrikada işkence

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET UYGULANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
ŞİDDETİN POTANSİYEL OLARAK VAR OLMASI YETERLİDİR.
BİZİM SAVAŞIMIZ BARIŞ, DÜZEN, SİSTEMİN NORMALLEŞMESİ İÇİNDİR.

 Arjantinlilerin yüzde 75’i kazandıklarıyla temel ihtiyaçlarını karşıamaktan uzaklar.

Milletin satın alma gücü son yıllarda yüzde 40 oranında düştü.

Çalışma saatleri günde 11 saate çıktı. Ülkemizde bir milyon tarım işçisi var fakat bunların sadece yarısının düzenli bir işi var.

Latin Amerika’da, 20 milyon kilometre karenin sadece yüzde 6’sı tarım yapılabilen alanlar.

Toprağın yüzde 50’si arazi sahiplerinin yüzde 1.5’inin elinde bu arada nüfusun yüzde 80’inin bir toprağı yok.

Kırsal nüfusun yüzde 90’ı baraka ve küçük kulübelerde yaşıyor. Bunlar, eski zamanlardan farklı değil. Elektrik, içme suyu eksik, sağlık hizmetleri de yetersiz. Bunlar, yetersiz beslenme, hastalık ve açlığın yetiştiği yerler.

Arjantin’de, 900 bin terk edilmiş çocuk var. Kırsal kesimde, 100 bebekten, 70’i gayri meşru.

Doğan 10 bebekten 4’ü ölüyor. Brezilya’da, bebeklerin yüzde 43’ü açlıktan ölüyor. Bu, yılda 300 bin ölüm demek.

Her yıl, Hiroshima ve Nagasaki’den daha fazla çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor. Kent nüfusunun yüzde 40’ı karışık cinsel ilişkiler yaşıyor.

Buenos Aires ve çevresinde 800 bin kişi standart altı evlerde yaşıyor. 45 milyon Latin Amerikalı sefalete teslim olarak gecekondularda ve baraka şehirlerde, teneke mahallelerde (favela) yaşıyor. Arjantin’de bir milyon frengi vakası bir buçuk milyon tüberküloz vakası iki milyon “chagas hastalığı” (tropik parazit ısırması) vakası görülüyor.

Latin Amerika’da, işçilerin ortalama maaşı üst sınıflarınkinden 20 kat daha aşağıda. 110 milyon kişi için (nüfusun yarısı) yıllık gelir 120 doları aylık on doları, günlük 30 cent’i bulmuyor.

Eğer günümüzdeki gelişme hızı devam ederse, Arjantinliler bir Fransızın gelirine ulaşmak için 70 yıl ve bir Amerikalı’nın gelirine ulaşmak için 200 yıl bekleyecekler.

“Cennetin yükseklerinde”

“Savaşçı bir kartal”

“Cesurca yukarı kanatlanıyor”

“zafer uçuşuyla”

“Kanadındaki mavi”

“Denizin rengi”

“Diğer mavi kanat”

“Gök yüzünün rengi”

“Yukarılarda süzülüyor”

“Işıldayan şafak vakti”

“Okların gösterdiği”

“Altın yüzü andırıyor”

“Ve mor gök yüzünde bir girdap oluşturuyor”

“Kanat terastır”

“Kartal da bayrak”

“Ülkemin”

“Bayrağıdır”

“Güneşten doğmuş”

“Tanrı’nın bana verdiği”

4. LİMAN ŞEHRİ

Buenos Aires yeni kolonyal politikaların merkezidir.

Beyaz ve melez Amerika şehri. Tüm ülke pahasına kurulmuş bir şehir. 7 milyon nüfus. 1 milyon yabancı. Latin Amerika’daki en büyük şehir. Dünyanınsa beşincisi.

Buenos Aires: Büyük metropollerin askıntısı. Burada bir “gaucho” (Latin Amerika kovboyu) Paris, Londra ya da New York’taki kadar egzotiktir.

Yeni-kolonyal çıkarların muhafızlığını yapan göçmenlere göz kulak olan yöneticiler ve profesyoneller şehri. Bir zamanlar oligarşinin kullandığı ve koruduğu büyük orta sınıfların beşiği. Günümüzde, hiç olmadığı kadar savunmasız bir şekilde çırpınıyor. Küçük burjuvazi: Dünya üzerine sızlanıyor.

Onlar için, ülke toleranssız, ama değişmez. Değişim gerekiyor, ama olanaksız. Kendi statüsüne ve prestijine derin bir şekilde bağlı ama en son Avrupa modasını izlemek için hazır en son Avrupa modasını.

Psikologların öğretici nutuklarından ve ahlakçı TV programlarından memnun. Buenos Aires: Sırtını ülkeye dönen şehir. Büyük Rio de la Plata’da heykeller saygı uyandırmaktan çok güvensizlik hissi veriyor. Mahkeme heyetinin basının, ordu merkezlerinin ve ülkenin gangsterlerinin yüzde 80’inin mekanı. Burası milletin çıkarlarının yoğunlaştığı yer.

Burası,
“Bu eyaletler,  yasalarına uymak ve hükümetine bağlı olmak için İngiltere’ye ait olmak istiyor”
diyen anıtların yeri.
“Onun güçlü etkisi altında yaşayın.”
CARLOS MARIA DE ALVEAR

(Not: İstanbul’a ne kadar benziyor)

5. OLİGARŞİ

2 milyon 500 bin, 2 milyon 500 bin  Ödüllü ve iki yaşında  Mükemmel kalitede, güzel ifadeli  Erkek, güçlü, kuvvetli  San Juan tipinde bir boğa, tüm kalitesiyle birlikte. Modern zamana ait bir boğa. Satılık, Pareira’nın ödüllü ve iki yaşındaki boğası  2 milyon pezo teklif edildi.

Tarımsal Arjantin sosyetesi  Oligarşimizin geleneksel merkezi. Buradalar, on milyon dönümden fazla toprağın sahibi olan Buenos Aires’in 50 ailesi. Tek bir aile, Braum Menendez Behetys’ler, 15 milyon dönüm toprağa sahip. İşte onlar. Sığır yetiştirenlerin yüzde 2’si, toplam stoğun yüzde 40’ına sahip. Çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 5’i. Bunlar, her yıl millî gelirin yüzde 42’sini alıyor. Ülkenin sahipleri!

Geçmişte tek ürünlü ve İngiliz sermayesine sadık olan kişiler bugün endüstriyel burjuvazi ve Amerikan finans kapital ile ilişkili durumda. Yabancı şirketlerin elinde 87 milyon dönüm toprak var.Atalarımız ülkenin büyüklüğünü inşaa etti. Ayrıca, aristokrasimizi görüyorsunuz. Birçok açıdan Avrupalılara benziyorlar. Hatırlıyorum da bir keresinde, Londra’da Lord Grifford ile aristokrasimiz üzerine konuşuyorduk. Bizimkini Polonyalıların asaletiyle kıyaslamıştı. Örneğin Carcano kızlarından birisi Lord Astor ile evlendi. Diğer kız, Janita Diaz sokağa bırakılan ve evlat edinilen kız, Luin Dükü ile evlenmişti. Gerçekten pek paramız yok. Bugün giyim eşyası satan bir iş adamı kadar değersiziz. Ve hala “espinillo” ya da “tala” ağacından fincanlarla içkilerimizi içiyoruz. Bir zamanlar askerlerimiz vardı, onlar gerçek birer sivildiler. Bilmenizi isterim ki General Mitre, Dante’yi çevirdi şiir yazdı ve “La Nacion”u kuran ünlü bir gazeteciydi. General Rocca da yüksek eğitimli bir kişiydi. Ve, şimdi çok az kişi onu hatırlar, General Augustin P. Justo ülkede Arjantin tarihi ile ilgili en iyi kütüphaneye sahipti. Bu modern haklar ne biliyor ki?

 Bir yıl öncesine kadar Punta del Est’e gidebilirdiniz.

Pekiyi ya şimdi?

 Geçen yıl neredeyse dayanılmazdı. Her köşede sonradan görmeler!

Birleşik Devletler’de yaşamak isterdim. Orada, gidilecek, görülecek çok yer var. Örneğin, Paris’te yürürken, gerçekten Eğer Fransızlar yaptıysa, bu zaten yeterli. Ve Klee’yi, Miller’in üç yapıtını ve Saint-John Perse ve Antonio Artaud ve soyut ve somut sanatları, Pop ve operayı bilmek 

Gerçekten inanılmaz. Şu köylüleri evinde çalıştırıyor. Ve geçen defa kardeşimin yatağını onlara verdi. İki gün içinde onu yaktılar. Şimdi onları yerde yatırıyor. Bugünlerde, hükümet işleri yoluna koymak istiyor. İnsanlara gereken de bu. Yıllar boyunca, Genel Emek Konfederasyonu çok şey vaad etti ve para topladı. Genel Emek Konfederasyonu, büyük bir işletme. Aslında güçlü bir banka. Fakat tüm o paralarla ne yapıyor?

 Hiç bir şey! Sendika delegeleri etrafta arabaları ve ipek giyleri ile dolaşıyor. Ve sokakta bu şekilde giyinmiş birisini görürseniz, sadece köylüye benziyorlar. Onları, iyi bir ailenin oğluyla karşılaştıramazsınız. Örneğin, Saint George okulunda okuyan bir çocukla  İnsan çevreleriyle ilişkili. Daha doğrusu etik çevrelerler. Evet, doğru kelime bu, etik! Ailenin ve toplumun hıristiyanlık anlayışıyla yetişiyor. Bu tarz birini diğerleriyle kıyaslayamazsınız. Tamamen kültürsüz bireyler. Cahiller. Genelde, söylevlerini ne yazabiliyor ne de yazması için başkasını buluyorlar. Kendi ülkelerinde yabancı gibi hissediyorlar. Altın çağlarını arıyorlar. La Belle Époque! İşte buradalar. Geçmişte İspanyol atalarıyla övünüyorlardı. Günümüzde ise övündükleri Avrupa ve Birleşik Devlerler’le olan bağları. İşte buradalar. Liberalizm adına yerel milleti imha ettiler. Ülkeyi birçok kez kan banyosuna çevirdiler. İşte buradalar. Milletin üzerine uygulanan günlük şiddetten suçlular. Birçok Arjantin neslinin hayal kırıklığından suçlular. Bu, onların mezarlığıda ayrıdır.. Tarihi kristalize etmek için. Zamanı durdurmak için. Geçmişi gelecek yapmak için. İşte oligarşinin rüyası.

6. SİSTEM

Vietnamlılar, düşmanı görmek için sadece başlarını kaldırmalı. Bizim için, bu daha zor. Yeni-kolonyalizm bizimle aynı dili konuşuyor bizim deri rengimize ve milliyetimize sahip bizimle dindaş. Düşmanı tanımak o kadar kolay değil.

Arjantin’de, en geniş manevra alanıyla çalışıyorlar. Eğer iç güçler olanaklı kılmasaydı yeni-kolonyalizm varolamazdı. Ülkemizde, bu faktörler tarımsal oligarşi ve büyük endüstriyel burjuvazidir. Silahlı güçler bu politikayı koordine ediyor ve legalleştiriyor.

Herkesin çıkarı tek bir yerde toplanıyor: Sistem.

Sistem ülkenin kapılarını yeni-kolonyal nüfuza açık tutan iç düşman. Her şehirde izin verilen görevler. Yüzlerce “Barış Heyeti” organizasyonları kırsal kesime sızıyor. Tüm dinlerden misyonerler her ülkenin en ücra köşesinde cirit atıyor. Burslar ve krediler, üniversitelere, sendikalara ve entelektüellere yapılan destekler özendiriliyor.

Bu sızmaları ortak bir amaç birleştiriyor:

Millî bilincin yok edilerek ülkenin baskılanmasını kolaylaştırmak.

Askeri varlıklarını sürdürmek doların stabilizasyonu için benzersiz hizmetler sağlamak deniz aşırı yatırımlarımızı genişletmek Asya ve Afrika’da yardım ve işbirliği programlarımızı sunmak ve yarım küremizin gelişimi için müttefiklerimizden gelen vaatlere koşulsuz şartsız saygı duymalıyız.

7. POLİTİK ŞİDDET

Latin Amerika milletlerinin, burjuva demokrasisinin kurumlarıyla kendi kaderlerini değiştirme şansları bulunmuyor. 20 hükümetten 17’si ya hileli seçimlerin ya da askeri darbelerin sonucunda ortaya çıktı. 12 yıldır, Arajantin milleti, politik olarak yasa dışı yaşadı. Çoğunluğun hareketi olan Peronizm, yasa dışı ilan edildi. Lideri sürgün edildi. Latin Amerikalıların özgürleşim savaşında peşinde koştuğu insanlığının iade edilmesidir. Bu insanlık, yeni-kolonyalizm tarafından sürekli olarak inkar ediliyor.

8.YENİ-IRKÇILIK

Bağımlı bir ülkenin insanı, baskın milletler için her zaman farklı, az gelişmiş alt-insan olarak kalacaktır. Sömürgeleştirilmiş bir ülke ırkçılığın doğrudan biçimlerini gerektirir. Bağımlı, yeni-kolonyal ülkelerde ayrımcılık biçimleri hemen göze çarpmasa da oldukça etkilidir.

Arjantin oligarşisi, ayrımcılığı, değişik zamanlarda tarih boyunca kullanıma sokmuştur. Sarmiiento’nun mottosu olan “Barbarlığın sivilizasyonu”nu izleyerek “Monorena” katliamında, ilk millî direniş biçimi yok edildi.

Hemen ardından, anti-millî, yabancı sivilizasyon empoze edildi. Geçmişin “gauchos” ya da “montoneros”ları “crilleros” ya da “chusmas”ları bugünün “descaminados” ya da “grasa”ları ve bir yere kadar da “mersa”ları. Şüpheye yer yok.

Milletin insanlık itibarı her zaman inkar edildi. Ülkenin belirli kırsal yerlerinde ırkçılık, şehirlerde kullandığı incelikleri kullanmaz ve açıkça işini görür.

Kızıl derililer beş para etmez, derler. Ve hepimiz aynı kandan geldiğimiz için bu böyle değil. Aynı kana sahibiz, ama farklı bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden beni çıplak olarak görüyorsunuz. Bizim için, “criollos” lar için, yıllar önce kendilerini sıkmadılar. Kimse bize yardım etmedi bugüne kadar. Çevrede köpeklerimizle ayakta kalmak için gerekli şeyleri aramayı giderdik. Ya da boş bir konserve kutusu bulur, nehre balık avlamaya giderdik. Tüm hayatımız buydu. Kimse bize yardım etmedi çünkü kızıl derililer beş para etmezdi. Sadece hıristiyanların değeri vardı. Şimdi bize kardeşleri gibi davrandıklarını düşünüyorlar çünkü kendi dinlerini kabul etmeleri gerekti. Bizimle baş edebileceklerini kızıl derililerin beş para etmediğini düşündüler. İşte böyle, nedeni yok. Şimdi onlarla aynı kana sahibiz ve onlar gibi yürüyoruz. Fakat sömürgeci sömürgeleştirdiği insanın kanının kendisiyle aynı olduğunu kabul edecek mi?

 Burada, ülkenin büyük bir kısmında erkekler, kadınlar, bireyler var olmuyorlar. Sadece eski kızıl derili kabilelerinden “mataco”lar, “coya”lar, “chulupie”lerden hayatta kalanlar var. Bu isimler, sahiplerin ağızlarında, sömürgeciliğin kurbanlarını reddediyor. Arjantin yerli milletinin yüzde 80’inde tüberküloz ve frengi var. “Criollo” ya da beyaz adamın gazabına uğramamak için film kamerasından kaçarak insan ya da potansiyel insan kalabiliyorlar. Benimsemişler, ama daha aşağıda olduklarına ikna değiller. Neredeyse konuşmayan, şarkı söyleyemeyen insanlar.

9. BAĞIMLILIK

Kırsal Kesimde Yaşayanlar Sonsuz Altının Olduğu Dağlardan Bahsediyorlar.

Latin Amerika ülkelerini karakterize eden şeylerden birisi de onların bağımlılığı. Ekonomik, politik, kültürel bağımlılık. Önce İspanya, sonra İngiltere şimdi de Birleşik Devletler. Ülkelerimizin tarihi, sonsuz bir sömürgesel yağmadır. Politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan var olamaz.

Jose Marti şöyle demişti:
“ÖZGÜR OLMAK İSTEYEN BİR MİLLET, ÖNCE İŞTE ÖZGÜR OLMAK ZORUNDADIR.
BAĞIMLILIK HERHANGİ BİR GELİŞMEYE İZİN VERMEZ.”

Buenos Aires gibi birkaç şehrin görünüşteki gelişimi ekonomimizdeki büyük güçlerin genişlemesinin sonucu. Geçmişte Mitre, Pellegrini, Pinedo  Günümüzde Prebisch, Prigerio, Alsogray. Krediler ve yatırımlar her zaman aynı bağımlılık politikasının parçası oldu. Emperyalist yardımların onu alanlara onu verenlerden daha fazla maliyeti vardır. Latin Amerika’ya yatırım olarak gelen her bir dolar emperyalistlere dört kat kazandırıyor. Altın ve kahve, et ve petrol tahıl ve teneke: Milletin emeği, ucuz iş gücüne dönüştürüldü. Bu sayede, büyük güçlerin zenginliği oluşturuldu. Bu sömürüde geri kalmışlık yoksulluk ve baskı yatıyor. Bu sayede finansman ve zengin milletlerin zenginliği garanti altına alınıyor. Bunun altında yatan ise, emperyalizmin ne olduğu belirsiz şu kelime bulunuyor: Az gelişmişlik.

HER GÜN DAHA FAZLA İHRAÇ ETTİĞİMİZDE, AYNISINI GER ALIYORUZ.
HER GÜN DAHA FAZLA ÇALIŞTIĞIMIZDA, AYNISINI GERİ ALIYORUZ.
ARJANTİN’İN DIŞ BORCU ALTI MİLYAR DOLAR.
YABANCI TEKELLER VE ONLARIN YEREL TEMSİLCİLERİ NEREDEYSE TÜM MİLLÎ EKONOMİYİ KONTROL EDİYOR.

Tüm et endüstrisi, enerji, petrol hububat ticareti, kimya endüstrisi, selüloz üretimi tungstenin yüzde 70’i, kurşunun yüzde 92’si, çinkonun yüzde 98’i para, altın ayrıca basın kuruluşları ve kitle iletişim araçları

10. KÜLTÜREL ŞİDDET

Brezilya’daki, Bolivya’daki Peru’daki, Venezüella’daki Guatemala’daki, Nikaragua’daki Haiti’deki, Dominik Cumhuriyeti’ndeki milletin büyük çoğunluğu okur-yazar değil. 70 milyon insan, Latin Amerika nüfusunun üçte biri okuma ve yazma bilmiyor. Cehalet ve eğitimin sömürgeleştirilmesi, el ele ilerliyor. Açık bir şekilde sömürgeleştirilmiş bir ülkede ideolojik sızma gerekli değildir. Ama yarı-sömürge bir ülkede ideolojik sızma temel bir işleve sahiptir. İnsanların kafasında millet olma düşüncesini yok ediyor ve bağımlılığı kurumsallaştırıyor ve normalleştiriyor. İdeolojik sızmanın temel işlevi insanların kendi yeni-kolonyal konumlarını anlamalarını ve bunu değiştirmek istemelerini engellemektir.Bu biçimde, eğitimde sömürgeleştirme etkili bir şekilde kolonyal polisin işini devralmaktadır.

Nüfusun orta sınıfı yeni-kolonyal ideolojinin taşıyıcısıdır.

Üniversiteler, bu kolonyalizasyonun temel aracı durumundadır.

Akademik özgürlük mitinin arkasında öğrenciler, baskı altındaki bir millette üniversitenin bir demokrasi adası olduğuna inandırılır. Üniversiteler var olan  politik iktidarın bir aracı konumundadır. Bunlar, sisteme uygun akılların üretimini sağlar. Akademik özgürlük safsatası ardında bağımlılığı legalize eden liberalizmin felsefesi ticaret, yeni-kolonyal gelişme, teknoratizm ideolojileri yatmaktadır. Tüm yerel düşünceler sansürlenir ya da görmezden gelinir. Bu yüzden, ülkenin gerçekleriyle  ve halkla bağı olmayan bir entelijentsiya yetişmiştir.

Şimdi Pepsi Cola salonunu ziyaret edelim. Burada Arjantin Yazarlar Akademisi Güzel Sanatlar Millî Akademisi üyesi olan Manuel Mujica Lainezson kitabını imzalıyor: “Kraliyet Günlükleri”Mujica Latinez son olarak “Kennedy” ödülü almıştı. Ve bundan önce Millî Edebiyat ödülü Belediye Ödülü, Gerchunoff ödülü ve Pen Kulübü ödülü ona verilmişti. Ayrıca en önemli ödül olan Yazarlar Derneği ödülü İtalyan hükümetinin altın madalyası Fransız yazarları nişanı ve hatırlamadığım “Gerchunhoff” tipi diğer ödüller de kazandı. Avrupa kültüründen etkilendiniz mi?

 Evet. Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim. Hatta çocukken bile klasik bir formasyon aldım. Bunun için bazı çeviriler yaptım. Bunları, bu hazırlıklar olmadan yapamazdım. İş sadece İngilizce bilmekle bitmiyor. Önemli olan Elizabetyen ruhu yakalamaktır. – Nerede yaşamak isterdiniz?

 – Venedik’te, her zaman son anıma kadar orada yaşamak isterdim. Burada her şey çok karmaşık. Orada daha basit. Çocuklar tatillerinde trene biniyor ve Venedik’e, Madrid’e, Paris’e canları nereye isterse, oraya gidiyor. Her yere çok yakınlar! Biz çok uzağız. Yani yakışık değil!

Bu seçenek yeni-kolonyal güce tabi olmuş olan bir entelijensiya tarafından paylaşılıyor. Bu elit kesit, baskıcı ülkelerin ideolojilerini küçük burjuva entelektüelleri için İspanyolcaya aktarıyor. Melez, şahsiyetsiz bir elit. Her zaman apolitizm ya da nesnellik farksızlık ya da bilgiye dayanıyor.

11. MODELLER-YABANCILAŞMA

” BİZİM İÇİN IRKÇI BİR HÜMANİZDEN DAHA MANTIKLISI YOK.
AVRUPALILAR KÖLE VE CANAVARLAR YARATARAK İNSAN OLDULAR.”
J.P. Sartre
“YOLDAŞLAR!
DEVLETLER, KURUMLAR VE TOPLUMLAR YARATARAK AVRUPA’YI ONURLANDIRMAYALIM.
İNSANLIK, BİZDEN, BU KARİKATÜRSÜ VE İĞRENÇ İMİTASYONDAN (Taklit) DAHA FAZLASINI BEKLİYOR.”
Frantz Fanon

Bağımlı ülkenin bir çocuğu, okumayı öğrenir öğrenmez sivilizasyonun tüm modellerinin saldırısına uğrar.

Çocuk, bunları, tek ve evrensel bir değer olarak kabul etmeye zorlanır. Burjuvazi ve emperyalizmin bir sınıf ve sistem olarak kendilerini yaygınlaştırmaları onların baskınlığını destekleyen kültürün de yaygınlaşmasına neden olur. Evrensel kültür mitinin ardında Latin Amerika’da, kolonyal bir sınıf olarak çıkarlarını gizlediler.

Hegel şöyle demişti:
“ÇOCUĞUN OYUNCAĞI İLE YAPABİLECEĞİ EN İYİ ŞEY, ONU KIRMAKTIR.”

Çocukluktan beri inanılmış olan bu değerlerin yıkılması sonucunda yeni-kolonyalizm, varlığını sürdürmek için insanları, aşağılık olduklarına inandırmak zorundadır. Er ya da geç, aşağılık insan büyük harfle yazılan İnsan’ı tanıyacaktır. Ve bu tanışma tüm savunma mekanizmalarının yıkılması demektir. Baskıcı, eğer gerçekten insan olmak istiyorsanız benim gibi olmalısınız, benim dilimi konuşmalısınız kendi özünüzü inkâr etmeli, kendinizi benim içinde yabancılaştırmalısınız der.

Yeni-kolonyal insan, entelektüel, sanatçı sadece metropoller tarafından tanınıyorsa, bir değere sahiptir. Avrupa kültürünün babacılığı kolonyal güçte derin bir şekilde kökleşmiş olan ırkçılığı örtbas etmeye yarar. 17. yüzyıl misyonerleri, Avrupa sanatını kopye etmede yerlilerin olağanüstü yetenekleri olduğunu söylerler. Kopyacı, çevirici, yorumcu en iyisinden bir izleyici. Yeni-kolonyal insan, her zaman için kendi yaratıcı yeteneklerini kullanmamaya yöneltilmektedir. Kendi kültürünü yaratmak için diğer kültürlerin değerlerini almak ve dönüştürmekten uzaklaşmada tüm araştırmaları ve buluşlarından vaz geçiyor.

Sonuç: Kısıtlama, köklerinden uzaklaşma kaçışçılık, kültürel kozmopolitizm sanatçı imitasyonu, ülkeye ihanet.

Evrensel değerlere, evrensel kültüre sahip evrensel insan modeli her zaman tarihsel ve sınıf değerlerine karşı galip gelecektir. “Evrensel seviyede, emperyalizmi ve sınıflı toplumu yok ettiğimizde insanın tam özgürleşmesini evrenselleştirdiğimizde işte o zaman, kültür, insanlığın hizmetinde evrensel bir gerçeğe dönüşecektir.”

İsa, hasta adama dokundu körün ölü gözlerine dokundu ve onun yeniden görmesini sağladı. Sağırın kulaklarına dokundu ve yeniden duymasını sağladı. Ellerini kötürümün üstüne koydu ve onlar ayağa kalktı ve yürüdüler. Ölü canlı oldu. Kudüs’ün güzel insanı ellerindeki çivileri sök güçlü, bağışlayan insanlığın tüm acılarını anlayan Veronicas gibi sen de anlayacaksın!

**

Oradaki beyfendinin parmağında bir yüzük olduğunu görüyorum. Metal bir yüzük. Pekiyi ya kravatı?

 Yeşil. Ona istediğiniz soruyu sorun. Sizi özel olarak dinleyecek. Çünkü, doğal olarak, herkesin içinde sorulamayacak sorular vardır. Madam Diana on soruya bedava olarak yanıt verecek. Şimdi ona bedeva soru sorabilirsiniz. Para, aşk, sağlık ile ilgili sorunu olan herhangi biri  Eğer paranız yoksa, ona sorun. Madam Diana bedava olarak yanıtlayacak.

Size tek gereken inanç ve umut.

Beyfendinin maça 7’yi çektiğini gördüm. Maça 7, iyi olmadığı anlamına geliyor, depresif durumda. Tek yapması gereken, bana bununla ilgili soru sormak. “Soledad! Nihayet Pepito’nun itiraf etmesini sağladım.” “Şimdi polise gidiyorum. Masum olduğumu öğrenecekler.” “Anne! Nihayet şansım döndü!”

PAPAZLAR, FALCILAR, İNANÇ TAZELEYİCİLERİ, AVUKATLAR ASTROLOGLAR, AHLAK PROFESÖRLERİ  SİSTEMLE İNSANLAR ARASINDA GÖREVLERİ KAFA KARIŞIKLIĞI YAYMAK OLAN İNSANLARDAN OLUŞAN BİR AĞ VAR.

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET, BU SAYEDE, İNCELTİLMİŞ BİÇİMLER DE ALIR. TANRI, KADER, ALIN YAZISI, ÖLÜMSÜZLÜK YÖNETİCİ SINIF TARAFINDAN YARATILMIŞ DURUMLAR İÇİN SORUMLUDUR.

12. İDEOLOJİK SAVAŞ HALİ

Latin Amerika’da, temel olarak, savaş insanların zihninde sürdürülmektedir. İdeolojik cepheler, konvansiyonel olanlarla yer değiştirir.

Kitle iletişim araçları, konvansiyonel silahların yerini alır.

Yeni-kolonyalizm için, kitle iletişim araçları napalmden daha etkilidir.

Psikologlardan, sosyologlardan motivasyon analizcilerinden oluşan bir ordu sendikaları, politik ve öğrenci organizasyonlarını bölmeye ve ele geçirmeye çalışır.

Millet hareketleri, nefessiz bırakılır ya da kötülenir liderleri lekelenir.

Filmler, dergiler, radyo ve periyodik yayınlar insanları depolitize etmeye şüpheciliği ve kaçışçılığı yaymaya çalışır.

Yerli olan her şeye karşı, önyargılar ve karmaşıklık yaratılır. İnsanlara İngilizce düşünmeleri öğretilir.

TÜM KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI CIA TARAFINDAN KONTROL EDİLİR.
SANSÜR VE İDEOLOJİK BASKI GERÇEKLİKTİR HAKİKİDİR MANTIKTIR İNSANLAR GİBİ KANUNUN KILICINDADIR.
SANATÇI VE ENTELEKTÜELLER, SİSTEME ENTEGRE EDİLİR.
ŞİDDET SUÇ YIKIM BARIŞA DÜZENE NORMALLİĞE DÖNÜŞÜR.

Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim.
Evrensel ve sınırsız.
Bizler bir ülkenin değil, dünyanın vatandaşlarıyız.
İnsanlık, barış, aşk.
Maça 7’li iyi değil.
Etik, evet, doğru kelime bu, etik.
Soyut sanat, pop.

CANAVARLIK, GÜZELLİĞİN YERİNE GEÇER.

13. SEÇENEK

Latin Amerikalılar mahkum edilmiş milletlerdir.

Yeni-kolonyalizm, kendi yaşamlarını ya da kendi ölümlerini seçmelerine izin vermez.

Yaşam ve ölüm, her ikisi de, günlük şiddetle karşı karşıyadır.

Bu bizim savaşımız.

Açlıktan, tedavi edilebilir hastalıklardan, prematüre yaşlarda Latin Amerika’da dakikada 4 kişi ölüyor günde 5,500, yılda 2 milyon eder.

Bu bizim savaşımız! 15 yılda, Birinci Dünya Savaşı’ndaki soy kırım rakamına ulaşılacak.

Latin Amerikalılar için geriye sadece tek bir şey kalıyor.

İsyan ederek, kendi yaşamlarını ve ölümlerini seçmek. Özgürleşim mücadelesinde ölenler için ölüm artık bir son değildir.

Özgürleşmenin, zaferin adıdır. Kendi ölümünü seçen insan aynı zamanda kendi yaşamını da seçer.

Yaşar ve kendini özgürleştirir  Bu devrimci harekette, Latin Amerikalılar kendi varlıklarının farkına varırlar.

*****************************************

2. BÖLÜM KIZGIN FIRINLAR SAATİ

27 TEMMUZ 1819 /GENEL EMİRLER

And Dağları’ndaki ordunun yoldaşlarına:
Elimizden geldiğince savaşmak zorundayız.
Paramız olmayabilir, ama et ve tütünümüz olacaktır.
Kıyafetlerimiz eskidiğinde, kadınlarımızın bize diktiği kıyafetleri giyeceğiz ya da atalarımız olan kızıl derililer gibi, çıplak savaşacağız.
Özgür olacağız.
Bundan daha önemli bir şey yok.
Ülke tamamen özgürleşinceye kadar savaşacağımıza yemin edelim ya da cesur adamlar gibi savaşarak ölelim.

**

Yoldaşlar!
Üç Kıtadaki Kardeşlerimiz Devrimci Şiddet, Emperyalist Suçlara Bir Son Verecektir.
Özgürleşme Ya Da Ölüm!
“Emperyalizmin Doğasında, İnsanı Canavara Dönüştürmek Vardır.”
Emperyalizm Milletler Arasıdır Ve Bu Yüzden Milletler Arası Mücadele Gerektirir.
Üçüncü Dünya! Latin Amerika Afrika – Asya
“Millet Haklarını Savunuyor. Ne Wessın Ne Amerikalılar Ne De Ölüm Bizi Durdurabilir.”
Emperyalizm İle “Bir Arada Yaşamak” Onun Barbarlığını Legalleştirir.
Birlik!
Saldırıya Uğramış Milletle Aktif Dayanışma! “
Birden Fazla Vietnam Yaratmak, Görev Budur. İki  Ve Daha Çok.
” Savaşın Köklerinde, Yaşasın Enternasyonalizm! Devrim En Büyük Kültürel Manifestomuzdur.
Baskı Altındaki Ülkelerin Millîliği Baskı Kuranların Millîliğinı Boşa Çıkartır.
Anavatan Ya Da Ölüm! Emperyalizmin Yıkılması İnsanı Özgürleştirecek.
ABD Emperyalizmine Ölüm!
Ya Sosyalist Devrim Ya Da Sahte Devrim.
Yeni İnsan Üçüncü Dünya Ülkelerinin Zaferi Tüm İnsanlık İçin Bir Zaferdir.

Yoldaşlar, bu sadece bir film gösterisi değildir. Bir gösteri hiç değildir. Her şeyden önce, Arjantin ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi için bir eylemdir. Anti-emperyalist birliğin eylemidir. Bu mücadeleye katılmak isteyen herkes için yer vardır. Burası izleyiciler ya da düşmanın suç ortakları için bir yer değildir. Bu filmin belgelemeye ve açıklamaya çalıştığı sürecin yazarları ve aktörleri için bir yerdir. Bu film, farklı isteklerin araştırıldığı diyaloğun başlangıcıdır. Dikkatinize sunduğumuz, film gösteriminden sonra tartışacağımız açık bir rapordur. En önemlisi bu birlik alanını yaratmak özgürleşme için diyaloğu başlatmaktır. Bizim görüşlerimiz, sizinkiler kadar değerlidir ve bu eyleme özgürleşme sürecini zenginleştirecek görüş ve deneyiminizi ekleyebilirsiniz. Bitirmek için, konuşmacı yoldaşımız söze başlayacak. Güncel koşullara göre, bu eylemin doğasını güncelleştirecektir. Sizden istediğimiz, birleşik iradenin ilk eylemi olarak şiddetli bir biçimde emperyalizm ve kolonyalizme karşı savaşan tüm insanlar ve silahlı birlikler için saygıda bulunmaktır. Politize olmak demek, ruhu açmak, uyandırmak ve doğurmaktır. Cesaire’in dediği gibi, ruhları yaratmaktır. Birim ve komite toplantıları dinsel eylemlerdir. Bunlar duymak ve konuşmak isteyen insanlar için ayrıcalıklı fırsatlardır.

“Genel kurtuluş mücadelesinde, eğer herkes riske atılmak zorundaysa saf eller, izleyiciler ya da masumlar olmaz. Hepimiz ülkemizin bataklıklarında beyinlerimizin boş alanlarında ellerimizi kirletiriz. Her izleyici ya da bir korkak ya da haindir.” Frantz Fanon.

PERONİZM GÜNLÜKLERİ

1945-1955 Birçok Latin Amerika ülkesinin tarihinde, millî ve millet hareketleri ilk görülenler oldu. Bunlar, yeni-kolonyal derebeyliklerin yıkılması için ilk formülleri barındırır.

17 EKİM

17 Ekim 1045’de Arjantin milleti, ilk defa olmak üzere millî politika sahnesine çıktı. Ebedi mülksüzler, marjinalleşmişler tarihimizde büyük aktörlere dönüştü. 17 Ekim, günümüzdeki sürecin Arjantin’in özgürleşmesinin başlangıcı oldu. Binlerce işçi kendiliğinden bir şekilde, çelik ve taş şehrine saldırdı. Yasak çeşmelere ayaklarını daldırdılar sivil uşaklar ve koloni yöneticilerinin korkulu bakışları altında. Kendiliğinden, Buenos Aires’in sokaklarını işgal eden “gömleksizler” San Martin’i And Dağları’nda izleyen Varela ya da El Chacho ile birlikte giden “Montoneras”ların çocuklarından başkaları değildi. Millet o günü, liderlerinin özgürlük günü olarak kabul etti. Ekim’in 17’si Perón’un doğum günü oldu. Perón, bağımsızlıklarını kazanmak isteyen milletin millî sözcüsü oldu. Evita, en alttaki ve en çok sömürülen tabakaların bayrağı oldu. Çalışan millet, ana vatanın alçak gönüllü insanlarıdır.

Perón, kurtuluş ve çalışan kitleler için adalet bayrağını yükseltirken onlar burada duruyor ve tüm ülkede onu izliyorlar. Onu, iç ve dış hainlerin baskılarına karşı durabilmek için izliyorlar. Çünkü milletimin bilmesini istiyorum ki hepimiz Perón için ölmeye hazırız. Ve hainler bilsinler ki Perón’un 28 Eylül’de yaptığı gibi bizler onlara selam durmayacağız. Adaleti kendi ellerimize alırken öleceğiz. Düşman gizlenmiş hiç bir zaman affetmez. Ve ülkeyi birkaç dolara satmak için bekleyenler de onlar da gizlenmişler uygun anı bekliyorlar. Ama biz milletimiz ve biliyorum ki, eğer millet açık gözlü davranırsa bizler yenilmeyiz çünkü bizler ana vatanın kendisiyiz.

Peronizm kötü şöhretli bir çağa son vermek üzere iş başına geldi. Bu çağ, 1930’da Irigoyen’i deviren oligarşik askeri dikatatörlük ile başlar. Millî yozlaşma ve aş ocakları aşağılık dolandırıcılar ve komitenin idamları çağı. Arjantin politikalarının, İngiliz elçiliği ve ordu arasında yönetildiği bir dönem. Millî zenginlikler, utanmazca el değiştirdi.

ENTELEKTÜELİZM, “SÖZDE-SOL”  VE PERONİZM

1945’de dünya nasıldı?

 Emperyalistler arasındaki savaş bitmek üzereydi. Dünyanın yeni bölüşümü başlamıştı. Çin Devrimi varlığını sürdüremedi aynı şekilde millet demokrasileri de var olamadı. Arap ülkeleri özgürleşemediler. Hindistan henüz bir cumhuriyet olmamıştı. Asya ve Afrika’nın büyük bir kısmında kolonyalizm iş başındaydı. Marksizm adına Sovyet ve ABD ordularının birlikte hareket ederek, tüm insanları özgürleştireceği fikri savunuluyordu. Üçüncü Dünya, henüz aktif bir proje olmaktan uzaktı.

O zamanlar, Peronizmin yükselişinin anlamı neydi?

 Peronizm önde bulunan ve ülkemiz için yeni bir gerçekti. Arjantinli entelektüeller “Montoneras” ve Irigoyenism’de olduğu gibi yine yönlerini şaşıracaktı. “Justicialist”devrim, onların ön yargılarını sınamak üzereydi. Karşılarında, açık bir liderlik yoktu bir grup askerden oluşuyordu. Kızıl bayraklar değil mavi ve beyaz Arjantin bayrakları sallanıyordu. Avrupalı devrim modellerine bağlı olan bir entelektüel sınıf nasıl endişelenmesindi?

 1945’de, entelektüeller millî gereksinimlere karşılık veremediler. O günlerde, üniversite federasyonu Roosevelt’in ölümüne yas tuttu ve Borges müttefikleri övdü. Birileri ya müttefiklerin yanında, ya da Nazi’ydi ama Arjantinli değildi. “Millî” olan herhangi bir şey alarm ve şüphecilik demekti. Entelektüeller ve yeni-kolonyal düşüncelerden etkilenmiş olan orta sınıflar Peronizmde sadece Nazi-faşist-falanjist komplo gördü. Komünist Parti liderleri onu “sınıfsız”ların, fahişe ve serseriler topluluğu olarak gördü. Demokratik Birlik Cephesi altında anti-millî gruplarla birleştiler. “Demokratik Birlik’in oluşumuna tanıklık etmeye gidiyoruz. Şimdi, Komünist Parti lideri Rodolfo Guioldi konuşacak.”

“Millet, Demokratik Birlik’e oy verecek, çünkü öncelikle bu birlik, anayasal bir normalizasyon ve Arjantin için demokratik bir barış süreci demektir. İkinci olarak, birliğin programı, milletin ilerlemesini ve milletin refahını garanti ediyor. Bu birliğe oy veren millet, Arjantin Cumhuriyeti’ndeki Nazi-faşist ekseni yenecektir.”

“İlerici Demokratik Parti’den Dr. Díaz Arana:”

“İlerici demokratik Parti uzun zamandır demokratik güçlerin birleşmesini ortak eylemle ilerlemeyi anayasal normalleşmeyi ve tam demokratik dikatatörlüğün yıkamayacağı bir rejimi savundu.”

Yazı yazabilenlerin söyleyecek bir şeyi yoktu. ABD elçisi Braden’in tezahürati altında kol kola yürüdüler. Okur-yazar olmayanlar ise eylemle, Millî Özgürleşme‘yi savundular. Eski bir şarkı olan “evet ayakkabılara, kitaplara değil” yabancıların etkisindeki entelektüellere karşı milletin haklı bir yanıtı oldu. Hareket gittikçe güçleniyordu ama Millî Devrimci entelektüelizm eksikti. Bağımlı entelektüelizm, Arjantin’de hem solda hem de sağda görülüyordu.

Sosyalist parti, Avrupa sosyal demokrasilerinin liberal modelleri ile uyumluydu.
Komünist Parti, sağlıksız milletler arası talimatları izliyordu.
“Millet Cepheleri” ise, burjuvazi “merkeziyetçilik” ve Browderizm ile Stanilizmin politik ifadeleriydi.

J. Abelardo Ramos şöyle diyor:

“Stalinizm Latin Amerika’da hiç bir zaman gerçek anlamda millî hareketleri desteklemedi, daha çok anti-millî koalisyonlara destek verdi.
Bu politika yüzünden, 1945’den itibaren Arjantin’de komünizm, Marksizm ve sosyalizm kelimeleri gerçek komünizm, Marksizm ve sosyalizmin suçu olmadan proletarya için ihanet demekti.”

PERONİZM İKTİDARDA

Peronizm, oligarşi ve emperyalizme ülke tarihinde ilk büyük yenilgiyi tattırarak, onlardan iktidarı devraldı. Bir kaç ay içerisinde iyice güçlenen kitle hareketi çok özel millî ve milletler arası koşullardan kaynaklanıyordu.

Endüstriyel gelişmenin yarattığı güçlü işçi sınıfı ve burjuvazi geleneksel partiler tarafından temsil edilmediklerini hissediyordu.

Millî ordu ve bir lider Perón, bu iki yeni gücü bir araya getirdi üstelik Arjantin ekonomisi için olabilecek en iyi zamanda.

Millî Cephe, ordu endüstriyel burjuvazinin bazı sektörleri kilise, iç bölgelerdeki orta sınıflar tarım işçileri ve genç proletaryanın tümü tarafından oluşuyordu. Bu hareketi üç bayrak birleştirdi: Ekonomik bağımsızlık, politik egemenlik ve sosyal adalet.

Peronizm, yarı-koloni çobanlardan bağımsız bir millete geçiş denemesidir. Bu deneme, ekseninde proletaryanın ve 1945 devriminde derin bir anti-emperyalist anlam bulan hareketler tarafından yürütüldü.

Perón bir Marksist olarak değil politika ve bir parti kurmaya zorlanan millî bir politikacı olarak iktidarı aldı. O, kitlelerin gücünün somutlaşmasıydı. Bu kitleler, hala millî bir hareket ve onun liderinden farklı olamayacak kadar olgunlaşmış değildi. Hareketin millî ve milliyetçiliği 1945’de serbest kalan, o zamanın ülkemizde olabilecek en gelişkin özgürleşme süreciydi.

1945-1955: MİLLÎ DEMOKRASİNİN 10 YILI

İlk defa olarak, tüm dış borçlar, ülkeye geri çağrıldı ve emperyalist ülkelerle hiç bir anlaşma imzalanmadı. Dış ticaret merkezileştirildi endüstri korundu. Yüksek maaşlar. İşsizlik yok. Merkez bankası kamulaştırıldı, aynı şekilde demiryolları, gaz ve telefon kamu hizmetleri ve banka kredileri. Kadınlar ilk defa oy kullandı. İşçilerin Birliği ve endüstriyel sendikalar kuruldu. 76,000 kamu işi açıldı. Millî tarihin bir buçuk yüz yılda yaptığı okul sayısından çok daha fazlası 10 yılda kuruldu.

MİLLÎ HAREKETİN ÇELİŞKİLERİ

Millî ve milliyetçi bir hareketin iktidarda olması derin çelişkiler yaratır: Emperyalizm ve oligarşi ile savaşımda bazı dışsal birçok farklı sosyal sınıfların dahil olması dolayısıyla içsel çelişkiler.

 1945’de hareketin gücü olan, birden fazla sınıfa dayanma sonrasında hareketin en güçsüz yanı olacaktı. Endüstriyel burjuvazi uyumluydu ve millî bilinci yoktu. Emperyalizme itaat etmekten çok proletaryanın isteklerinden korkmuştu.

Peronizm iktidarı oligarşiden devralmıştı, fakat içerisinde oligarşik müttefikler vardı. Bu yüzden, oligarşik ekonomik güç aynen devam etti. Eski rejimin kurumları büyük ölçüde değiştirilmemişti.

Düşmanla olan temel çelişkilerini ortadan kaldıramayan bir millî devrim iç çelişkileri tarafından zayıf düşürülür. Politikaları kararsızlaşır. Oligarşiye saldırır fakat, onun dayanaklarını ortadan kaldıramaz. Sosyal devrimi ister ancak millî devrimi tam olarak gerçekleştiremez. Millet demokrasisi ile bürokratik diktatörlük arasında gider gelir.

PERONİST DÖNEMDE KRİZLER

1950’den itibaren Millî Cephe’yi olanaklı kılan koşullar ortadan kalkmıştı. Politik ve sendika liderlikleri açık bir bürokratizm sürecine girmişlerdi. Evita öldükten sonra hareket en savaşçı figürünü kaybetti. Proletarya tek  başına sorunlarla yüzleşmeye istekli değildi. Bir süredir frenlenen sınıf savaşımı hareket içerisinde görünmeye başlamıştı.

1955’de, Millî Cephe, sonunda, tamamen bölündü. Kilise, ordunun bazı kesimleri ve oligarşiye teslim olmuş olan burjuvazinin tümü devrimin düşmanı oldu.Parti bürokratik bir yapıya dönüşmüştü. Devrimci organizasyon ve liderlik eksikliği hareketin en zayıf tarafıydı. Bu olmadan, her kitle örgütlenmesi düşman için kolay bir hedeftir.

16 Haziran 1955

16 Haziran 1955’te bazı donanma birimleri tarafından desteklenen uçaklar hükümet konağına ve şehir merkezine saldırdı. 1945’deki gibi, işçiler aniden fabrikaları terk ettiler ve şehre dağılıp Perón’u desteklediler. Ülke tarihinde ilk defa siviller kitlesel bombalamaların hedefi oluyordu. Ordudan silah istediler, ancak işe yaramadı. Eski silahlar, coplar ve taşlar ile Donanma Bakanı’nı öldürmek istediler ancak makineli tüfeklerle karşılandılar. İşçiler, birkaç saat öncesine kadar orduyla yan yana savaşmıştı. Hareket ilk kanını dökmüştü. Zafer, 300’den fazla sivilin ölümüne mal oldu.

Birkaç gün sonra Perón, düşmandan silah bırakmasını istedi.

” Koşullar ve gerçeklerden dehşete düşmüş olarak iyi niyetle karşılığını görmeyi umarak, elimizi düşmana uzatıyoruz. İyi niyetimizi ve parti içindeki disiplini kanıtlamak için tüm üyelerimizden politik bir ateşkes talep ediyoruz. Bu samimi isteğin sonucunu bekleyeceğiz bu sırada ise sakin bir şekilde duracağız. Geçmişteki sıkıntılarda olduğu gibi atılacak adımlar bellidir: Evden işe ve işten eve gideceğiz. Her zaman tetikte ve gözümüz açık olarak.”

31 Ağustos 1955

 Fakat ikiye bölünmüş bir ülke, ateşkesi kabul etmez. 31 Ağustos’ta Perón istifasını başkanlığa sundu. Millet yeniden sokaklara döküldü ve onu istifasını geri almaya zorladı. Bu arada, oligarşi kendi grevini hazırlamıştı. Solun önemli bölmeleri, Peronizme katıldı ama iş işten geçmişti.Perón, düşmanla anlaşma yapmış en aşağılık bir bürokrasi tarafından izole edilmişti  Ordu onu yalnızlaştırdı. Hükümet  konağının balkonlarından Perón, hareketi oligarşiye karşı savaşmaya çağırdı. Bu, onun millete dönük son söylevi oldu.

Mayo Meydanı, en son ne zaman millet düşmanlarının aşağılık tavırlarına tanıklık etti?

 Sonsuz özgürler, özgürlük, adalet, din peşindeler ama tek istekleri şey 1943 öncesi duruma geri dönmek. Şiddete karşı, daha güçlü bir şiddetle karşı koymalıyız. Her Peronist için doğru eylem ister izole edilmiş, isterse de bir organizasyon içinde olsun şiddet eylemlerine, daha güçlü bir şiddetle karşı durmaktır. Ve bizden birisi ölürse onlardan beşi ölecek. Ya yarattıklarımızı korumak için savaşacağız ya da oligarşi ülkeyi yok edecek. Hepiniz şunu hatırlamalısınız: Şimdi “savaşmak” zamanı ve her yerde savaşacağız! Bitirirken, size hatırlatmak isterim bugün bizim için yeni bir silahlı teyakkuz dönemi başlıyor. Hepimiz milletin savaşının bizim omuzlarımızda olduğunu bilmeliyiz ve her gün her eylemimizle milletin savaşını kazanacak olan iradeyi göstermeliyiz.”

MİLLÎ YENİLGİ

Birkaç gün sonra, ordu, Perón’u iktidardan uzaklaştırdı. Hareketin kalan dayanağı organize işçi sınıfı ve bazı orta sınıf kesimleriydi. Peronizm kavgasız bir şekilde yenildi. İşçileri milis kuvveti kurmaya çağıran Genel Emek Konfederasyonu şimdi barış için anonslar yapıyordu. Peronist yüksek konsey de aynı şekilde davrandı. Bazı işçi mahallerinde meydana gelen direnişler ordu tarafından kolayca bastırıldı. Gri ve boş bir günde önceden millî olan ordu şehri işgal etti.

Peron iktidarı neden bıraktı?
Milletin üçte ikisinin oyunu alan bir hükümet kavgasız-dövüşsüz nasıl alaşağı oldu?
Milletini silahlandırmamak Peron’un hatası mıydı?
Bunu yapabilirdi.
Hareket bir iç savaşa hazır mıydı?
Hangi yönde?
Hangi organizasyonla?

 Gerisi günlüklerden ibaret.

GORİLLER PARTİSİ

Taş ve demir şehri kutlamalara hazırdı. Kırsal kesim, zaferlerini sokaklarda kutladı. Dükkanlar kapandı. Bayrakların asılması kiliselerden istendi. Liberaler Mayo Meydanı’nda Vatikan’ın bayrağını dalgalandırdılar. Yine, Arjantin entelektüelleri, düşmana hizmet ediyorlardı. Arjantin Yazarlar Derneği, Peron’un düşüşünü kutladı.

Üniversite Federasyonu şu açıklamayı yaptı: “Bugünün sevinci ve endişesi sorumluluğumuzun boyutunu bize gösteriyor.”

Sosyalist Partişöyle dedi: Arjantin milletinin gerçekleştirdiği özgürleşme çabalarını selamlıyoruz.”

Komünist Parti‘nin lideri Victorio Codovila  “Bu devrim, faşist diktörlük rejimini yıktığı için olumludur.”dedi.

Daha önce milleti zoolojik topluluk ile kıyaslayan radikal lider Ernesto San Martinoşöyle dedi: “İnanıyorum ki, Parti birlik içinde savaşmalıdır. Radikalizm, bu derin politik, sosyal ve ahlaki krizden sonra ülkenin beklediği tek organik, ciddi ve sorumlu çözüm radikalizmdir.”

ÖZGÜRLEŞENİN ŞİDDETİ

Bu arada, sistem şiddetini planlıyor. Kongre dağıtılacak. Peronizme eziyet edilecek ve onun sembollerinden bahsetmek, onları yayımlamak ya da teşhir etmek yasaklanacak. Milletin hafızasından 10 yıllık tarih parçası silinmeye çalışılacak.

150,000 sendika lideri yasaklanacak. Binlerce kişi tutuklanacak. Bunların birçoğu Patagonya’ya gönderilecek.

Sendikalar, ordu ve sivil komandolar tarafından yok edildi.

4,000 öğretmen ve üniversite çalışanı mahkemeye çıkarılamadan, görevlerinden uzaklaştırılacak.

Raul Previs serbest pazara dayalı bir ekonomik planın temelini oluşturacak. Peron’un uzaklaştırılması sırasında dış borcumuz yoktu.

10 YIL SONRA, DIŞ BORÇ 6,000 MİLYON DOLARA ÇIKACAKTI.
IMF MİLLÎ EKONOMİYE MÜDAHALEYE BAŞLAYACAK.

Ekonomide millîleştirme karşıtı politikalar izlenecek işçilerin, ailenin, yaşlıların, eğitimin ve kültürün haklarını koruyan 1949 anayasası yürürlükten kaldırılacak.
Şiddet çağı başlamak üzereydi.

BİR DİYALOG İÇİN YANSIMALAR

1955 yenilgisi, Arjantin’de millî çok sınıflı bir cephe için girişilen en gelişkin denemenin yenilgiye uğraması demekti. Burjuvazinin özgürleşme sürecini taşıyamaması aşikardı. 1955 yenilgisi bir kez daha, millî özgürleşme savaşımının sınıf mücadelesinden ayrılamayacağını göstermiş oldu. Eğer ortada bir sosyal devrim yok ise millî bir devrimin kazanılamayacağını gösterdi. Geçmişe dönüp, eleştirel sonuçlar çıkarmak günümüzdeki mücadeleyi güçlendirmek için gereklidir. Sadece savaşın içindekiler kaybedecek ya da kazanacaklar. Millî bir hareketin sınırlılıkları, sadece içeriden millî ve sosyal devrim mücadelesi aracılığıyla anlaşılabilir.İktidardayken Peronizm, hatalar yaptığı için suçlanabilir ama bunlar sadece verili bir tarihsel anın sınırlılıkları içerisinde değerlendirilebilir.

Eylül 1955’de Amerikan paralı askerlerinin Guatemala’yı işgal etmeleri ve milletin seçtiği hükümeti devirmeleri üzerinden bir yıl geçmişti. Vargas, emperyalizmi suçlayarak Brezilya’da intihar etti. Bir yıl sonra, Playa Giron’da çıkarmaya başladı. İki yıl sonra, Cezayir’deki savaş herkesi sarstı. Beş yıl sonra Lumumba Afrika’da kıtasal düzeyde bir önem kazandı. Beş yıl sonra Küba’nın Amerika’nın ilk özgür ülkesi oldu. “Justicialist” devrim kıtasal devrimin sadece ek bir ifadesi oldu. Aynı devrimler Meksika, Bolivya, Guatemala’da gerçekleşti ve emperyalizme karşı ilk büyük zafer Küba’da gerçekleşti.

DİRENİŞ

Yoldaşlar bu filmi yaparken, niyetimiz, 1955’den sonra insanlarımızın yürüttükleri mücadeleler hakkında bilgi toplamaktı. Bu bilgilerin sistem tarafından karartıldığını ve resmi arşivlerde kütüphanelerde ve sine-klüplerde yer almayacağını biliyorduk. Fakat milliyetçi örgütlerin kendilerinde, sendikalar hatta politik örgütlerde bile, gerekli bilgilerin olmadığını gördük.

Bu, nasıl olabilirdi?

 Örgütlerden mi kaynaklanıyordu?

 Az sayıdaki millî aydınlar yüzünden miydi?

 Belli ki, evet. Henüz özgür olmayanlar henüz tanımlanmamış bir mücadele hakkında kesinleşmemiş fikirler bilgiler ya da sonuçlar toplayamazlar. Güncel mücadelenin acilliği savaşın önemi konusunda milleti bilinçlendirmez. Tarih, kolektif bilinç altında varolmayı sürdürür. Bu yüzden bizler araştırmamızı bu kolektif hafızaya yönelttik. Bunu, işçilerle, sendikal eylemcilerle politik liderlerle köylülerle, öğrenci ve çalışanlarla konuşurken dikkate alıyoruz. Bu deneyim bize entelektüeller ile milletin arasındaki mesafeyi gösterdi. Birçok yoldaşımız, sistemin misilleme yapmasından korktukları kadar doğal bir güvensizlikten dolayı da bunu açıkça dillendirmiyor. Ülkede millî bir entelektüel temelin olduğunu göstermek zorundaydık. Ayrıca, başkaları da bu doğrultuda ilerliyor. Gizli çalışmak elbette bilgilere ulaşmayı zorlaştırdı. Buna rağmen, burada sizlere unsurları, notları, deneyimleri sunuyoruz ki bunları değerlendirebilesiniz. Bu derlemenin amacı film gösteriminde sonra, bugünkü savaşı en etkili şekilde sürdürmenin yollarına dikkatinizi çekmektir.

KENDİLİĞİNDEN OLUŞ

Peronizm hakkındaki bölümde söylediğimiz gibi Eylül 1955 özgürleşmenin uzun savaşında sadece taktiksel bir yenilgidir. Kendiliğinden bir şekilde, işçi sınıfı yenilmediğini göstermek için sokaklara döküldü. Sevinç gösterisi yaptıklarını düşünenlerin bayrakları parçalandı. Genç insanlar duvarlara tırmanarak balkonlardaki bayrakları kaldırdılar. İnsanlarla dolu kamyonlar geldi. Bazı liderler arabayla geldiler.

“Arkadaşlar, köprünün oraya gitmeyin, orada ordu var” dediler. Ama kimse dinlemedi. Coşku en üst seviyedeydi. Aniden atlar üzerinde insanlar belirdi. Tekstil sendikası üyesi yoldaşımız Eylül 1955’de, oligarşinin iktidarı aldığı aynı gün Buenos Aires’te kendiliğinden meydana gelen gösteri hakkında konuşuyor.  Köprüye doğru ilerledik ve bağırmaya başladık: Mayo Meydanı! Mayo Meydanı!

Sanki 17 Ekim 1945’i yeniden yaşıyorduk. Köprüye ulaştık, ama ordu oradaydı. Askerleri görünce, millet durdu ve ordu ateş açmaya başladı. İnsanlar kaçtılar  Sonra bazıları  “Kuru sıkı atıyorlar. Haydi ilerleyelim. “Hep birlikte bağıralım: Viva Perón!”dedi. Coşku doruk noktasındaydı. Aslında kuru sıkı atmıyorlardı. Gerçek mermi kullanıyorlardı. Duvarda ve asfaltta delikler açılmıştı! Olay ciddileşti  Bazıları düştü  Önümde birisi vardı. Ona ne olduğunu bilmiyorum, ama yere düştü ve bir daha ayağa kalkamadı. Sonra arbede başladı. Yaklaşık bin kişiydik. Coşkumuz doruk noktasındaydı, ama yalnızdı. Çünkü ne yapmak istediğimizi bilmiyorduk. Herkes gösteriyi izledi. Sayıca çoktuk, bir şeyler yapmak istiyorduk. Ama herhangi bir emir almamıştık. Nasıl saldırılacağını bilmiyorduk. Ayrıca, nasıl savaşılacağını da bilmiyorduk. Bize liderlik yapacak kimse yoktu. Her şey kendiliğinden oldu. İnsanlar her tarafa kaçmaya başladı.

- Herhangi bir organizasyon olmadan insanlar kendiliğinden direnişe katıldı.

Peronizm, bu hareketliliğe millî bir uyum, bir görev verdi. Son yıllarda bu kendiliğinden hareket, Arjantin kitlelerinin üstünlüğüne dönüştü. Sistemi düzeltmeye değil, yıkmaya çalışıyordu.

Politik mücadelenin ve sendikaların amacı millet için iktidarı yeniden ele geçirmekti. Eylemler, teorik formülasyonlardan önce gerçekleşti. Saygısızcaydı. Devrimin eski teorisyenleri tarafından görmezden gelindi. Sabit bir ideoloji yerine, bir ideoloji yaratma, araştırma avantajı vardı.

YER ALTI

İki otomobil sendikası lideri olan yoldaş Martiniano Martin’in deneyimi tüm Arjantin işçi sınıfının bir örneği oldu. 1955’den bugüne çok temel değişiklikler oldu. 1955’de kimse iş kanunlarını bilmiyordu. Sendikaya gider, şikayette bulunurdunuz. Eğer bir problem varsa görevliler, “ona hakkını verin” derdi. Sadece bu kadar. Ama 1955’den sonra, istediğimiz gibi bir şikayette bulunabilirdik ama ortada bir heyet yoktu başınıza gelecek olan kovuşturma ve tutuklama olurdu. Birçok yoldaşımız ülkeyi terk etti ve komşu ülkelerde mülteci konumunda. Yoldaşlarımız, sürekli devam eden işkenceden korkmuşlardı. Hatta birbirlerine sır vermekten dahi korkmaya başlamışlardı. Diğeri onu gammazlayabilirdi. Personel müdürü, zulüm demekti. Yani, gece yarısı yatağınızdan alınabilir ve çocuklarınızla birlikte kendinizi sokakta bulabilirdiniz. Sonra gizli bir direniş örgütlemeye başladık. Kahvehanelerde ya da yoldaşların evlerinde buluşmaya başladık. Polis tarafından yakalanma riski her zaman vardı. Sıklıkla, hapisteyken direnişler örgütledik. Yoldaşlarımız tutuklandığında aracılarla eylemlerimize bir şekilde devam ettik. Her türlü şekilde . Birçok yoldaşımız hapiste öldü. Birçoğu polis tarafından dövüldü. Ama iki yıl içinde, Genel Emek Konfederasyonu‘nu yeniden hayata geçirdik. Angel Taborda, sendikacı. Metalurji sektöründe çalışıyordum. Her gün devriyeler gelir ve müdürlere yönetimdeki yoldaşımıza ya da şirketin delegesine ders verirdi. Ve denediler  Onları aldılar, onları cezalandırdılar. Çünkü orada bir Peronist direniş grubu olduğu söylenmiş. Polislerin şey yaptıklarını hatırlıyorum  Orada Evita’nın bir büstü vardı  Direniş, millî mücadelenin yeni bir evresine girdi. Bu evre ilk yer altı hareketi olacaktı. Bu savaşım sırasında, işçi sınıfı, daha önce hiç uygulamadığı bazı direniş biçimleri buldu ya da keşfetti.

1955-1959 GÜNLÜKLERİ

Peronizm, politik sistem için lanetli bir olgudur. Sendikaların desteğiyle son on yılda demokratik-liberal kurumlar için en ciddi kriz kaynağı olacaktı. Dünya çapında, Arjantin işçi sınıfı en büyük politik-sendikal savaşımı veriyor olarak görüldü. 1955 darbesinden sonra ülke işgalci bir ordu tarafından zaptedilmiş gibiydi. Tanklar, askerler, jandarmalar sokakları işgal ediyor, fabrikaları tahliye ediyor sendikalara karşı harekete geçiyor. Yer altında, işçi sınıfı, ilk grevleri organize ediyor. Genel Emek Konfederasyonu, Kasım 1955’de ülke çapında bir greve çağrı yapıyor. Daha sonra, metal işçilerinin grevi, 50 gün sürecek ve 30.000 işçinin işten atılmasıyla ve 2.000 eylemci ve delegenin tutuklanmasıyla sonuçlanacaktı. İşçi sınıfının her harekete geçişi, baskının daha da sıkılaştırılmasına neden oluyordu. Haziran 1956’da, Léon Suarez meydanında yasal olmayan bir şekilde, birçok millî yurtsever öldürüldü. Baskıya rağmen  1957’de, 252 sendikal grev organize edildi. Bunların çoğu millî grevlerdi. 1959’da ise 397 grev yapıldı. Gorilla Devrimi, yeni seçime çağırıyor. Yasaklı Peronistler, oylama kartlarını boş olarak veriyorlar ve oyların çoğunluğunu elde ediyorlar. Sendikalar her mitingde, hareketin temel kaleleri oluyor.

1958’de, Peronistler, Frondizi’nin kazanmasını sağlıyorlar. Aynı yıl, petrol endüstrisi greve gidiyor ve sendika konfederasyonu, Frondizi’nin emperyalistlerle imzaladığı antlaşmaya karşı direniş örgütlüyor. Bundan önce, Genel Emek Konfederasyonu’nun arabuluculuğuyla ortaya çıkan 62 organizasyon Cordoba’daki “Falda” programını onayladı.Bu program yabancı tekellerin tasfiyesini büyük taşınmazların kamulaştırılmasını millî ekonomiye zarar veren antlaşmaların iptal edilmesini temel ekonomik kaynakların millîleştirilmesi işçilerin üretim ve ticareti kontrol etmelerini öneriyordu.

SENDİKALAR

1955’de, Arjantinli sendikalar yarı-kamu kurumlar olmaktan çıktı ve direnişin itici gücüne dönüştürüldü. Bunlar, işçi sınıfının okulu, üniversitesi oldu. Birçok yolda, mücadeleye katıldı ama kendimizi kandırmamalıyız. Peron’un düşüşünden sonra işçi sınıfının partisi kalmamıştı.Bahsettiğim, yasal bir partidir. Sendikalar, sadece sınırlı bir eylemlilik yarattılar. Delegeler, sendika liderleri hareketin yararlanabileceği tek ileri görüşlü entelektüellerdi. Arjantin gibi yeni-kolonyal bir ülkede, son dönemde sendikaların ikili bir işlevi vardı: Örgütlülük ve politik parti.

Victor Guilder,milliyetçi yurtsever:  en az istenenin tüm sistemi sarsmak ve ekonomik, sosyal ve politik dengeyi rahatsız etmek olan bir yerde. Gelişmiş, bağımsız ülkelerden çok farklı. Buralarda, politik savaşımında farklı sektörler bağımsız olarak, kendi talepleriyle ortaya çıkabilir. Bunlar iktidarı elinde bulunduranlarla uyumlu olabilir. Burada durum böyle değil. Tam tersi. Bir çoğu durumumuzu gelişmiş ülkelerdeki ile eşitlemeye çalıştı. Bunu yaparken, işçi hareketinin gerçek hedeflerini gizledi, bizleri bağımsız bir ülkede olduğumuza inandırmaya çalıştı. Aslında bizler az gelişmiş, bağımlı ve sömürge bir ülkedeyiz. Sendikalar kendilerini, işçi sınıfının ekonomik koşulları dolayısıyla imkansız olan bir reformizmle sınırlandırmak istediler. Arjantin’deki sol ve sözde milliyetçi partilerin başarısızlığı sendikaların geniş işçi kesimleriyle dayanışmasını olanaklı kıldı.

Angel Perelman,metal işçileri sendikasının kurucularından. Arjantin sendikal hareketi sadece maaşlar için savaşmaz. Bizler büyük bir millî sosyal devrim hayali kuruyor ve buna inanıyoruz. Bu, işçi sınıfının ve bağımsızlıktan beri uğruna savaştığımız ülkenin hayrınadır. Binlerce yıl önce  Bir piskopos şunu demişti: “Militia est vita hominis super terram” yani, “dünyadaki insanların yaşamı sürekli bir savaş halidir”.

Raimondo Ongaro,Mart 1969’da yeni Genel Emek Konfederasyonu’nun (CGT) genel sekreterliğine getirildi. Sadece sendikaların izleyecekleri yollardan konuşamayız. Çünkü savaşın hareket ettiği, olağanüstü koşullardaki bir devlette yaşıyoruz. Zengin ve özelikli sendikalara sahip olmak için ve belli sektördeki işçilerin doğru yaşam koşullarından yararlandıkları fakir bir ülkede bağımlı bir ülkede insanları fakir olan bir millette medeniyetin yaşam için zorunluluk olarak adlandırdıklarına erişmek için ne yapacağız?

 Bu yüzden, tüm Arjantin’i düşünen sadece sendikanın belli bir alanını kapsamayan, tüm ülkeyi içeren bir sendikal hareket fikrini kalbimizde taşıyoruz. Bunun dışındakiler eskide kaldı. Kendi gelişemeyen bir ülkede hiç kimse kendisini geliştiremez ne bir grup ne de bir insan olarak. Tarih yapmaya hazır olanlarımızda aynı ruh hali var: Yer altındaki mezarlarında yatan insanlar, hükümete karşı geldiklerinde iktidarı karşılarında buldular. Baskının silahları ve yöntemleri modernize oldu. Değerli Arjantinlilerin kanı tüm baskılara karşı dökülmeye hazır durumda.  bize diz çöktüremeyecekler. Bizi vurmak isteyenlerin silahları bizi ıskalayacak, buna inanıyoruz. Çünkü, Arjantinlilerin istediklerine ulaşmak için her zaman savaşmaya gönüllü olacaktır.

GELİŞİM ÇAĞI

1955’de oligarşik hegemonyayı kabul eden aynı orta sınıf 3 yıl sonra Frondizi ile, işçi sınıfını yeni endüstriyel sektörlerde kullanmayı amaçlayan orta yol bir politika denedi. Sadece emperyalizmle ilişkili orta-sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir entegrasyona Peronizmin bazı kesimleri sokulmak istendi. Frondizi, burjuva oportünizminin en açık örneği oldu. Naif bir şekilde, gelişim politikası yeni bir sponsör bulmayı umdu: ABD. Aynı, eski oligarşinin İngiltere’yi bulduğu gibi. Bu politikanın sonucu özel girişmciliğin özendirilmesi ve yabancı sermayeye tüm kapıların açılması kamu şirketlerinin özelleştirilmesi küçük ölçekli endüstrinin ortadan kaldırılması IMF’ye itaat ve millete karşı baskı oldu. Yatırımcıların çıkarları ile uyumlu bir sonuç. Milliyetçi direniş varsayımsal Kennedyen gelişme tarafından ön görülmüştü.

Ocak 1959’da, mezbaha işçileri greve gitti ve özel yönetime geçmesini engellemek için mezbahayı işgal etti. Polis güçleri, silahlı araçlarla binaları boşalttı, direnişi kırdı. Altı ay sonra, banka memurları, 60 günlük bir greve başladılar. Çalışanlardan 100’ü, tutuklandı. Öğrenciler de mücadelede yerlerini aldı. O yıl boyunca, 250 öğrenci protestosu oldu.

1959 yılındaki kadar, hiç bir zaman, işçi sınıfı kendi gücüne bu kadar güvenmiyordu. Bu yıl, daha önce olmadığı kadar politik sendikal eylemlerin sınırlılıkları açıkça ortaya çıktı.

1959’da, millet iktidarı savaşı oldukça şiddetlendi. Peronizm, sendikal mücadele ile terörizmi sabotajı ve askeri eylemleri birleştirdi. İlk gerillalar, Uturunco’nun komutasında Tucuman’da eyleme geçti. General Iniguez Rosario’daki isyanı destekledi. Bir tank ve Cordoba’daki Shell şirketine ait bir benzinlik havaya uçuruldu ve 300 milyon litreden fazla benzin yandı. “Plan Canintes”in doğuşunu duyuran polis baskısı vahşi işkencelere ve cinayetlere neden oldu. Sistemin kolluk kuvvetlerine karşı yapılan direniş kaybolmadı.

1959 ile 1964 arasında 1400 civarı terör ve sabotaj eylemi gerçekleştirildi. Peronist terörist taktikleri, iktidarın ele geçirilmesinde başarılı olamadı. Ama 1959 ile 1962 yılları arasında belli millî hareketlerin dahil olduğu Frondizi’nin entegrasyon tuzaklarını engelledi. Betancourt, Haya de la Torre, Figueres ve birçokları gibi Frondizi, Latin Amerikan burjuvazisinin strelliğini ve onların tarihsel olarak ölümünü sembolize eder.

ORTA SINIF VE ENTELEKTÜELLER

Kitle hareketlerinin savaşımı ondan güç almış olan anti-millî cephenin zayıflamasını başlattı. Oligarşi orta sınıf üzerindeki geleneksel etkisini kaybetti. Enetelktüeller arasında Arjantin’i bir millet olarak anlamaya çalışan fikirler gelişti ve gittikçe güçlendi. Arjantin’de, özellikle de sol entelektüellerin rolünü açıklamak bana önemli geliyor.

Franco Moni,yazar ve gazeteci. Bugüne kadar Arjantin’de, sol entelektüeller ciddi bir role sahip değillerdir. Sol ya da devrimci hareket ile uyumlu değillerdi. Onlar, sistemin çok zarif bir gerekçesiydi, sistemin onlara biçtiği kendi rollerini oynuyorlardı. Arjantin milletinin en parlak anlarını neden anlamamışlardı?

 Sol entelijensiya, örneğin Peronist süreç ile neden bağ kurmamıştı?

 Çünkü onlar her zaman eski Avrupa’nın etkisinde kaldılar ellerin pis ya da temizliğine buna göre karar verdiler. İnanıyorum ki, bilinç, saflık, Oedipus kompleksi gibi bu eski sorunu da çözmenin zamanı gelmiştir. Avrupa tarafından yaratılmış bu gölgeyle işlev gördüğü sürece Arjantin solu sistem ve liberal eğitim sistemi tarafından çoğalmak dışında amaçsız olacaktır.

ORDU

1962 eyalet seçimleri, orduyu şaşırtır. Tekstil sendikası genel sekreteri