SİVAS ÇİFTE MİNARE MEDRESESİ (670 H/M 1272)


Vezir Şemsedin Medresesi de denilen ve halk arasında (Darü’l-Hadis) veya (Çifte Minare) diye maruf olan bu medrese, Sivas’ın Hükümet Konağı civarında ve Şifaiye Medresesi karşısındadır.

Binanın şarka yani sokak tarafına tesadüf eden en güzel kısmı yanlarının tamirine mebni muhafaza edilememiştir. Dâhili akşamı ise bakımsızlıktan dolayı yarım asır evvel yıkılmıştır.

Medresenin cümle kapısı insanı hayrette bırakacak derecede müzeyyendir. Bu kapı kısmının üstünde ve iki tarafında birer şerefeli ve külahları düşmüş, tuğladan yapılmış iki minare vardır. Minarenin duvarları müruruzamanla aşınmış ve çinileri düşmüştür. Minarenin birisinin şerefeden yukarı kısmı yıkılmıştır. Zeminden, minare kapısına kadar yirmi iki ve oradan da şerefeye kadar yetmiş üç cem’an doksan beş kadem irtifa vardır.

Medresenin cephe duvarları hem mürtefı’ ve hem de pek güzeldir. Rivayete nazaran şimdi mevcut olmayan medrese binası müstatil şeklinde imiş. Burası 1300 H / M 1882 senesine kadar mevcut olup sonradan harap olmasına binaen Sırrı Paşa zamanında yıktırılmış ve şimdiki bina, hastane olarak yaptırılmış ise de sonradan mektep olmuştur.[1]Daha sonra burası bir askerî müfrezeye verilmiş ve bunu müteakip 1317 H / M 1899 senesinde Sivas Askerî Rüştiyesi bu binaya nakledilmiş ve 1332 H / M 1914senesinden beri de ilk mektep olarak istimal edilmekte bulunmuştur. Mektebin şimdiki ismi İsmet Paşa İlk Mektebi’dir. ( İsmet İnönü bu okulda okuduğu için)

Binanın cephe kısmı sonradan istinat duvarlarıyla takviye edilmek suretiyle uzun müddet yıkılmak tehlikesinden kurtarılmıştır[2]

Bu bina bakayası, Sivas’taki eserlerin en güzel ve en ince bir numunesidir.

Medrese kapısının sağ ve solunda ve binanın cephe duvarlarında müzeyyen hücreler görülür.

Binanın kitabesi celî hatladır. Kitabe, kapının sağ tarafındaki hücrenin üstünden başlar, oradan ortaya yani asıl kapının üstüne, oradan da sol taraftaki hücrenin üstüne geçerek nihayet bulur.

Bu medrese 670 H / M 1272 senesinde yapılmıştır. Bu da Buruciye ve Sahibiye Medreseleri gibi 111. Gıyaseddin Keyhusrev zamanına aittir.

Medrese sahibi kitabede kendisini sâhib-i a’zam yani başvekil ve yine aynı manada sâhibü’d-dîvân olarak zikrettiriyor

Bundan başka kitabedeki (şemsü’d-dünyâ ve’d-dîn) ve (halledallahu devletehu) tabirlerinin kullanılması Buruciye, Sahibiye Medreselerinde olduğu gibi hükümdar isminin zikredilmemesi nazar-ı dikkati caliptir.

Malûm olduğu üzere hükümdarlar (ed-dünyâ ve’d-dîn) terkibini istimal ederler: izzü’d-dünyâ ve’d-dîn gibi. Veziriazam vesair nafiz zevat (ed-devletü ve’d-dîn) tabirini kullanırlar: sahibü’d-devleti ve’d- dîn gibi.

Bir de şimdiye kadar gördüğümüz kitabelerde (halledallahu devletehu) duası ancak hükümdarlar için müstameldir. Medrese banisinin hükümdarlara mahsus elkabı istimali kendisini Selçukî hükümdarlarıyla hem-mertebe addettiğini gösterir.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanının en nafiz bir racül-i hükümeti olan Sahib Ata Fahıeddin Ali bile bütün asarında (fahru’d-devleti ve’d-dîn) terkibini kullanmıştır.

*

*            *

Acaba bu binanın sahibi, sâhib-i divan Şemseddin Mehmed b. Mehmed b. Mehmed kimdir?

Evvela şunu söyleyelim ki bu devirde Anadolu Selçukî devleti ismen mevcuttu. Memleketin hakiki idaresi Moğolların ellerinde idi. Gerek hükümdar gerekse en nafiz veziri Fahreddin Ali İlhanî hükümdarlarının muti bir memuru vaziyetinde bulunuyorlardı.

Medresenin banisi Şemseddin Mehmed takriben 658 H / M 1260’da IV. Kılıç Arslan’ın zamanından itibaren 683 H / M 1284 tarihine kadar bilâ-fâsıla sâhib-i dîvân olan Şemseddin Mehmed Cüveynî’dir. Bu devirde bu isimde başka bir zat yoktur.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanında Sahib Ata Fahreddin Ali veziriazam idi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî ise Selçukî ricalinden olduğu hâlde İlhanîler tarafından sâhib-i dîvân vazîfe-i mühimmesiyle tavzif edilmişti. Yani bütün Selçukî devleti umuru ancak bu zatın rey ve muvafakatiyle cereyan ediyordu. İbn Bîbî Selçuknamesinde de Şemseddin Mehmed Muinüddin Süleyman Pervane’nin katli esnasında sâhib-i dîvân olarak gösteriliyordu. Hatta tabîat-ı şi’riyesi olan Şemseddin Mehmed, katlinden müteessir olduğu Pervane Süleyman hakkında iki beyit ile ızhâr-ı teessür etmiştir.[3]

Sahib Şemseddin Mehmed’in III. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında vukua gelen Cimri Vakası’ın müteakip İlhanî hükümdarı tarafından askerle Anadolu’ya gönderilerek Selçukîlerin Îlhanîlere vermekte olduğu vergilerin müterakim kısmının tasfiyesine ve Anadolu asayişini teskine memur edildiği İbn Bîbi’ide muharrerdir.[ İbn Bîbî Selçuknamesi,  Avrupa Baskısı, s. 322.]

Şemseddin Mehmed Anadolu ahvalini mehmâ-emken tanzim ile bazı ufak tefek ıslahat yapıp asileri itaat altına almıştır.

Yine bu zat, bütün Selçukî devletinin muâmelât-ı mâliyyesini tetkik ile İlhanîlere verilmeyerek biriken borçlara mukabil Erzincan ve tevabiini mübâyaa-i şer’iyye ile!! İlhanî ülkesine ilhak ettirdi. Şu hâle göre Selçukîler borçlarını yani İlhanîlere vermekte oldukları vergilerini verememek yüzünden Erzincan ve havalisini borçlarına mukabil satmış oldular.

Sâhib-i Dîvân bu işleri gördükten sonra Tebriz’e gitti ve Şerefeddin’in oğlu Hoca Harun’u Anadolu’ya gönderdi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî, İlhanîler tarafından her cülusta ibkâ edilmek suretiyle otuz seneye yakın mevkiini muhafaza etmişti.

Argun Han’dan evvel biraderi, İlhanî hükümdarı idi. Argun biraderine karşı Horasan’da kıyam etti. Sâhib-i Dîvân Şemseddin Mehmed, Ahmed Han’a sadık kalarak onu Argun üzerine harekete teşvik etti. Argun Han saltanatı elde edince Şemseddin Mehmed’i, kardeşine müzaheretle itham etti. Şemseddin korkusundan Gilâıı’a kaçmak istediyse de yakalandı ve Azerbaycan’da Ehr denilen mahaldeki nehir kenarında 683 H / M 1284 senesi Şabanının dördüncü pazartesi günü katlolundu.[4]

Şemseddin Mehmed’in vefatına şu tarihler söylenmiştir: [5]

Sâhib-i Dîvân Mehmed’in vefatıyla beraber idare ettiği işlerin bozulduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar.

Mezkûr tezkire, bu zatın âlim, fazıl, kâmil bir vezir olduğunu, yazdığı muharreratm emsalini meydana getirmek mümkün olmadığını, idâre-i umur için bütün fezaili nefsinde cem’ eden, hatip, beliğ bir devlet racülü bulunduğunu, otuz senelik memuriyetinde daima hayr- hâhâne bir meslek takip ettiğini ve verdiği emirlerin bütün Selçukî memalikinde nafiz ve cari olduğunu, ulema ve şuaranın hakkında medh ü sitayişte bulunduklarını zikreder.[6]

Aşağıdaki rubai de Şemseddin Mehmed hakkında söylenmiştir:

Sen tahtta oturdukça halkın zulüm elini bağladın.
Ben suna İlyas dediysem sen ondan da öndesin.

Sana Hızır dediysem Hızırsın.

 

Sh: 172-177-(orijinal: 113-117)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

 

 


[1]     Asıl cephenin mukabilindeki kısım 1270 H’de mâil-i inhidam olduğundan yıktırılarak enkazı Hacı İzzet Paşa Camii’nde kullanılmıştır.

[2]     Medresenin pek güzel olan cephe kısmı Müzeler müdürü bulunan Halil Beyefendi’nin şâyân-ı şükran himmetleriyle kurtarılmış ve istinat duvarları yapılmak suretiyle bu kısım tahkim edilmiştir. Eğer bu himmet sarf edilmemiş olsa idi biz bu millî abideyi bugün görmeyecek idik.

Binayı gören herhangi bir zair, muhterem üstadın gösterdikleri alakaya karşı şükran hissiyle meşbu olarak avdet eder.

  [3] Şemseddin Mehmed’in Pervane hakkındaki mersiyesi (İbn Bîbî, s. 321)

Manası: “Türklerin Sebe mülkünden gayr-i şuûrî olarak huruçlarını görünce evvelce söylenmiş olan ‘Süleyman öldü, şeytanlar çözüldü’ mısraını müteessirane inşad ettim. Süleyman Pervane Türkleri idare altında tutuyormuş, o ölünce serbest kalan Türkler serkeşliğe başlamışlar!”   İbn Bîbî Selçuknamesi, Avrupa Baskısı, s. 322.

 

[4] Şemseddin Mehmed’in biraderi olup Selçuklu devleti ricalinden olan Alâeddin Atâ Melik 681 H senesinde vefat etmiştir. Atâ Melik’in Anadolu’da bir hayli asarı olduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar. (Millet Kütüphanesi’ndeki nüsha, C 2, s. 23).

[5] 41′ Şehitlik şerefi ulaştı. Başı göklere değen vezir Sâhib-i Dîvân Mehmed otuz yıl cihanı afetten korudu. 683 H Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti cihanı gör ki öyle bir adamı bırakmadı, feleği gör ki öyle bir nefsi incitmedi. Dünyanın düzeni, zamanının biricik incisi Sâhib-i Dîvân Mehmed b. Mehmed 683 H yılı Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti felek ırmağında tam bir teslimiyetle denizin arzusu üzerine kılıç kadehi ile kahır şerbetini dopdolu olarak içti.

[6] Sâhib-i Dîvân tabiriyle beni an ki sen bundan daha büyük isim ve nesep sahibisin. Mülkün seçkin kimseleri Süleyman ’m yüzüğüne sahiptirler. Memleket senin elindedir, inci ve cevhere sahipsin. Şimdi eziyet yok oldu, adaleti istediğin kadar yapacaksın. Halkın ihtiyacı kalmadı, lütuftun sen neyi alacaksın?

 

SİVAS’IN KADERİNİ DEĞİŞTİRENLER


İKİNCİ GIYASEDDİN KEYHUSREV ZAMANI VE SİVAS

Alâeddin Keykubad’m oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında (634-644 H / M 1237-1247) Moğol kumandanı Baycu Noyan Erzurum’u zapt ile katliam yapmıştı.

Bu vakayı haber alan Gıyaseddin etraftaki devletlerden yardım istedi. Gıyaseddin’in ordusunda Frenk ve Ermeni askerleri de vardı.

Tecrübe görmüş emirler ordunun Sivas’ta kalarak Moğolların burada karşılanmasını ve Sivas gibi mühim bir noktayı müdafaa eylemeyi tavsiye ettiler ise de Gıyaseddin buna ehemmiyet vermeyerek Sivas’ın tahminen 60 kilometre kadar şarkında bulunan Kösedağ’a *doğru yürüdü..

* Kösedağ; Zara kasabasının şimâl-i şarkîsine vc Suşehri’nin cenup taraflarına tedadüf eder. Bu dağa evvelleri Alakuh derlerdi.

641 H / M 1243 senesi Muharreminin 6. günü vukua gelen Kösedağ Muharebesi’nde Selçukî ordusu dağıldı ve Gıyaseddin güç hâl ile kaçabildi. Bu galibiyet üzerine Moğollar, müstahkem olan Sivas üzerine yürüdüler. Sivas kadısı Necmeddin Kırşehrî, evvelce Harezm hükümdarı Mehmed Han’ın memleketinde iken Moğollara mukavemet eden şehirlerin bi’l-muhârebe zaptını müteakip hak ile yeksan ve ahalisinin katledildiklerini görmüş ve zaten ortada kendilerinin yardımına gelecek bir kuvvet de kalmamış olduğundan Sivas’ın tahrip ve katliamdan sıyaneti için Moğollara karşı çıkarak ahalinin mutavaatını bildirdi.

Moğol kumandanı Baycu Noyan katliam ve tahripten sarf-ı nazarla şehrin üç gün yağma edilmesini emretti. Bu hususa dair verdiği emir mucibince Sivas’ın bütün kapıları kapanarak yalnız Erzincan Kapısı açık kalacaktı. [Bu kapı sonradan Erzurum Kapısı ismini almıştır.]

Kumandanın verdiği emir üzerine hareket edildi. Sivas üç gün yağma, levâzımât-ı harbiyye ihrak ve suru hedmedildi.*

*(… Sivas’a yöneldiler. Sivas kadısı İmam Rabhani Necmeddin-i Kırşehrî Moğolların Harezm’i istilası ve Mehmed’in sıkıntısı sırasında oradaydı. Ona hizmet edip ferman vermişlerdi. Hediye ve armağanlarla karşıladı. Baycu onu tanıdı. Fermanı gösterince onu öperek başına koydu. Şehri ona bağışladı. Erzincan Kapısı’nı açık tutup diğerlerini kapattılar. Ordudan bazıları şehre müdahale ettiler ve üç gün süreyle yağmaladılar. Dördüncü gün o kapıyı da kapatmalarını emretti. Artık zahmet vermediler ve Kayseri’ye gittiler [(İbn Bibî, Houtsma baskısı, s. 241.)]

Dördüncü gün kumandanın emriyle kapı kapandığından169 Moğollar da buradan hareketle Kayseri yolunu tuttular (641 H / M 1243).**

** Nüveyri’ye atfen Döson (C 3, s. 82) Moğolların bu esnada pek çok insan kati ve şehir surlarını hedmettiklerini yazıyor. İbnü’l-Îrî Târîh-i Muhtasara ’d-Düvel’inde şu malûmatı veriyor: (… işi gerçekleştirince Rum ülkesine yayıldılar. Önce Sivas şehrine inip aman dileterek oraya sahip oldular. Halkın mallarını canlarına karşılık aldılar, harp aleti olarak ne varsa hepsini yaktılar ve şehrin surunu da yıktılar…) (s. 440 Beyrut tab’ı) Encümen’in Osmanlı Tarihi de aynı malûmatı verir, (s. 445)

Sh: 79-80 (orijinal. 51-52)

OSMANLILAR İDARESİNDE SİVAS VE DEMİRLENG

Bundan evvelki kısmın sonlarında yazıldığı veçhile Kadı Burhaneddin Ahmed’in katlinden sonra onun nüfuz ve kudretini idame edecek evladı olmadığından dolayı kuvvetli bir hükümetin idaresine geçmek isteyen Sivaslılar 801 H / M 1398 senesinde memleketi Yıldırım Bayezid Han’a teslim eylemişler ve o da büyük oğlu Emîr Süleyman’ı Sivas’a hâkim nasbetmişti.*

* Sivas’ın Yıldırım’a geçmesini ( Tevârîh-i Âl-i Osman, Heşt Bihişt) 797 H ve  Tâcu’l-Tevârîh798 H, İbn  Hacer Askalânî 799 II / M 1397 olarak göstermişlerse de hakiki olan tarih 801 H / M 1399 senesidir. Tarihlerin buna muhalif olarak beyân-ı mütalaa etmeleri, Burhaneddin’in bu tarihten daha evvel vefatını zannettiklerinden ve bir dc Burhaneddin’in Yıldırım Bayezid’le vaki ilk muharebesini müteakip Sivas’ın alındığı zehabına kapılmalarından ileri gelmiştir.

Esbabı tarihlerde malûm olan vaziyetler dolayısıyla Demirleng ile Yıldırım Bayezid’in araları açılmıştı. Demirleng 802 H / M 1399 senesi sonunda Sivas üzerine yürüdü. Sivas Emîri Süleyman, babası Bayezid’den istimdat etti. Bayezid, o sırada İstanbul muhasarasıyla meşgul olduğundan oğluna bizzat yardım edemedi. Mamafih diğer oğlu Çelebi Mehmed ve Demirtaş vasıtasıyla muavin kuvvetler irsal eyledi.**

**Şerefeddin Ali Yezdî’nin  Timurname’siyle,  Ravzatu’s-Safada Yıldırım ’ın oğlu Güreşçi’yi Demirtaş’la beraber Sivas’a muavenete gönderdiği muharrerdir. Bazı Arap tarihleri Çelebi Mehmed’e (Güreşçi) yani pehlivan derler. Bu ihtimale ve Çelebi Mehmed’in o sırada Sivas’a yakın olan Amasya’da bulunmasına binaen biz, Mehmed Çelebi’nin muavenete geldiğini kabul ile metinde onun ismini yazdık. Güreşçi lakabı  hakkında Hayrullah Efendi’de şu kayıt vardır: (C 7, s. 75) “Çelebi Mehmed’e Güreşçi Çelebi dahi derler. Zira memâlik-i Şarkiyye ahalisi katında güreş tutmak kahramanlığa delalet eder bir alâmettir.”

Vaziyetin tehlikeli olduğunu gören Emîr Süleyman, şehri müdafaa için icap eden tahkimatı yapmaya başladı, ümera ve rüesayı kale bedenlerine dağıttı.

Emîr Süleyman, bizzat müdafaadan korktuğu için yerine ümeradan Mustafa Bey’i vali bıraktı, mühimmat ihzar edip gelinceye kadar kaleyi müdafaa etmelerini maiyyetine tavsiye ederek kaçtı, ümera çarnaçar müdafaaya karar verdiler.

Sivas’a yaklaşan Demirleng etrafa gönderdiği casuslar vasıtasıyla Emîr Süleyman’ın kaçmakta olduğunu öğrendi. Derhâl emirlerinden Emîr Süleyman Şah, Emîr Cihanşah, Emîr Şeyh Nureddin ve Seyyid Hoca Şeyh Ali Bahadır vesair ümerayı mühim bir kuvvetle Emîr Süleyman’ın takibine gönderdi.

Takip kuvvetleri Kayseri’yi geçerek firarilere yetiştiler ve bunları dağıttıktan sonra aldıkları ganaimle Sivas önüne gelmiş olan Demirleng ordusuna iltihak ettiler.

Demirleng 802 H / M 1401 senesi Zilhiccesinin on yedisinde büyük bir kuvvetle * Sivas’a gelmişti.** Sivas kalesini görünce müteaddit tecrübelerine binaen buranın az zamanda zapt olunacağını söyledi.***

*İnbâu’l-Gumr’da Sivas muhasarasının 803 H senesi Muharreminin ilk günü başladığı muharrerdir.

** Demirleng, Sivas hududuna geldikte orada yerli Mehmed Paşa’yı buldu. Bu zat toplayabildiği askerle ordu kurmuştu. Fakat vukua gelen müsademede mahv u perişan edildi (Minyö’nün  Osmanlı Tarihi,s. 52).  Bu mütalaayı başka yerde görmedik. Acaba bu Mehmcd Paşa gerçekten yerli midir- Yoksa Çelebi Mehmed midir?

*** Acaibü ‘l-Makdûr’a göre on sekiz günde fethederim, demişmiş.

Üç dört bin kadar süvari ve okçudan ibaret olan mahsurlar* kalenin metin ve müstahkem olmasına güveniyorlardı. Kale, daha evvel Demirleng’in muhasara etmesi ihtimaline binaen Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından tahkim edilmiş ve üç tarafından yani garp, şimal ve cenuptan içi su dolu hendekle çevrilmişti.

* Kale muhafızlarını  Acâibü’l-Makdûrve  en-Nücûmü’z-Zâhireüç bin,   abîbii’s-Siyer, Fezleke, Ravzatu ’s-Safâ, Tâcu ‘t-Tevârîh, Ravzatu ’l-Ebrâr, Timurnâme-i Yezdîdört bin gösteriyorlar.

Kale, temelinden burçlarına kadar Alâeddin Keykubad tarafından yonma taştan yaptırılmıştı. Her taşı iki üç arşın tülünde idi. Kalenin irtifası burçlarına kadar yirmi arşın idi. [  Ravzatu s-Safâ,cüz: 6, 1891 tab’ı.] Kale duvarının temelinin genişliği on ve en üst kısmının genişliği de altı arşın idi. [Timurname: Şerefeddin Yezdî.]

Kale kumandanı Mustafa Bey kuvvetini icap eden mahallere yerleştirmiş ve müdafaa vaziyeti almıştı. Kalenin yedi kapısı vardı.

Kalenin şark tarafında yani Demirhan’ın karargâhının bulunduğu cihette hendek yoktu. Lağım kazarak, setler yaparak kaleye bu cihetten taarruz edildi. Sekiz bin lağımcı istihkâmlar altına girdi. Toprağın akmasını men için açılan lağımlara büyük kazıklar diktiler, kuvvetli tahtalar döşediler. Lağımlar vüs’at-i matlûbeyi bulunca lağımcılar, kazıklara ateş vererek geri çekiliyorlar ve istihkâmatın büyük parçaları müthiş gürültülerle yıkılıyordu.”[ Hammer Tarihi, Atabeg Tercümesi (C 2, s. 43).]

İçeriden ve dışarıdan mancınık ve arrade’. [Arrade, mancınıktan daha küçük bir harp aleti olup taşları uzak yerlere kadar atardı. Râ’nm teşdidiyledir. Koşmak ve seğirtmek manasına olan (Ta’rîd)’den alınmıştır. Çoğulu arrâdât’tır. (Muhîtü'l-Muhît ve Tâcu ’l-Arûs)] ile taşlar ve mevâdd-ı müşte’ile istimal ediliyordu.

Demirhan, bütün şehre hâkim, yüksek bir mevki bina ederek üzerine ateş saçan makinelerini, mancınıklarını yerleştirmişti. Bunlarla suru tahrip ediyordu.

Her iki tarafta da fevkalade faaliyet ve gayret görülüyordu. On yedi gün muharebeden sonra Demirleng ordusu tarafından mütemadiyen atılan taş ve mevâdd-ı müşte’ile tesiriyle kale burçları yıkılmaya başladı. Kalede delikler açıldı. Burçlara iskele kurdular. Surun destek hizmetini gören kazıklarına ateş verildi. Çıkan duman, mahsurîne dehşet ve hayret verdi. Kalenin bir hücum ile elde edilmesine bir şey kalmadı. Kale muhafızı Mustafa Bey ümitsiz bir hâlde, ahali dc heyecan içinde idi. Kaleyi teslim etmekten başka bir çare kalmadığı anlaşıldı.

Sivas’ın âyân, eşraf ve uleması Mustafa Bey’le birlikte Demirleng’in katına çıkarak ayaklarına kapandılar ve kendisinden merhamet istediler. Demirhan, istirhamlarını kabul etti.

Sivas, muhasaranın on sekizinci günü yani 803 H / M 1401 senesi Muharreminin iptidasında zapt ve kalesi tahrip edilmiştir.[ Acâibii 'l-Makdûr ile en-Nücûmü ’z-Zâhire Muharremin beşinci günü zapt edildiğini yazarlar.]

Şehirdeki Müslümanlara aman verildi ve ona mukabil kendilerinden fıdye-i necât olarak bir miktar para alındı. Şehirdeki Hristiyanların malları yağma olundu, şehri müdafaa eden ve ekserisi Türk’ün gayrı olan Yıldırım’ın askerleri’ [Dögini, bu askerlerin kısm-ı a’zamının Ermenilerden mürekkep olduğunu yazar (C 7, s. 104).]  kıtale sebep olduklarından dolayı diri diri çukurlara atılıp üzerlerine toprak örtülmek ” [Timurname, Ravzatu ’s-Safâ.] suretiyle itlaf edildiler. [Timürleng, güya kan dökmeyeceğine dair söz vermiş ve yemin içmiş olduğundan muhafızları, diğer muhariplere ibret olmak üzere çukura gömmek suretiyle kan dökmeden telef edilmelerini muvafık gölmüş ve "Ben kan dökmedim, yeminimde sabitim" demiş. en-Nücûmü 'z-Zâhire, Avrupa tab’ı, s. 50.]

Demirleng, muhafız Mustafa Bey’i evvela esir addetti ve bilahare serbest bıraktı.*

  * Lütfi Paşa Tarihi(s.53,54) Mustafa isminin yerine Malkoç Bey diyor. “Sivas’ta Malkoç adlı bir bey vardı, onu öldürmedi ve eyitti: Git, var Yıldırım Han’a vaziyetimizi de, dedi.”

Hayrullah Efendi Tarihi(C 5, s. 17) Mustafa Malkoç Bey diyor ve o da Lütfi Paşa’nm mütalaasını  tekrar ediyor

“ İbn Arabşah, Acâibü’l-Makdûr’unda şöyle diyor:

“Muharebe bitip muharipleri derdest edince bunların hepsini bağlattı ve kazdırdığı hendeklere diri diri attırdı.*  Müdafıler üç bin kişi idiler. Sonra yağmaya koyuldu. Ahalinin kısm-ı küllisini kati ve bir kısmını esir eyledi.**Bu şehir, en güzel bir iklimde şehirlerin en medeni ve en güzeli idi. Müstahkem ve mamur ebniyesi ve âsâr-ı kadîmesi ve meâbid ve hayratıyla meşhurdu.”

Hammer Tarihi, Sivas’ın müstahkem şehirlerden olup Timur istilası zamanında yüz binden fazla nüfusu olduğunu yazar. [Hammer Tercümesi,C 2, s.43.]

Sivas’ın zapt u tahribine müteaddit tarihler söylenmiştir. (Harap) kelimesi Sivas’ın zaptına tarih düşmüştür:

Şam ülkesine kadar uzanan Sivas ve Halep bayındırlık hususunda peçesiz gelin gibidir. (Harab)tarihinin gösterdiği sene ve aylarda Timiir ordusunun ateşiyle harap oldu.

Fatih’in veziri Mahmud Paşa namına yazılmış Düstûrnâme ismindeki manzum tarihte şu beyitler görülmektedir:

Çün sekiz yüz üç yıla hicret irer
Geldi Sivas ’a Timür leşker direr
Ol  la’in eyledi Sivas ’ı har âb
Döndü yine şahdan edip icünâb

Bu manzum eser yirmi bab üzerine tertip edilmiştir. Bir nüshası Ankara Maarif Kütüphanesi’ndedir. Demirleng Sivas’ı zapt ve tahrip ettikten sonra Malatya üzerine yürüdü.  Âlî Tarihi, Demirleng’in Sivas’ı Kara Yülük Osman Bey’e verdiğini beyan ediyor (c. 3, s. 27).

* Dört bin Ermeni süvarisi teslim mukavelenamesi mucibince esir ediliyordu. Demir bu esirleri askerine teslim etti, Hristiyanlar başları iplerle bacaklarının arasına sıkıştırılmış olduğu hâlde onar onar geniş hendeklere dolduruldular. Çukurlar tahta ile örtülerek üzerine toprak konuldu. Bu suretle bunlar eziyetle geç ölecek idiler (Hammer Tercümesi, C 2, s. 43).

** İbn Arabşah’ın bu mütalaasıyla Habîbü ’s-Siyer, Timurnameve  Kavzattı ’s-Safâ’nın mütalaaları birbirini tutmaz. Bu eserler Demirleng’in yalnız muhafızları itlaf ettiğini ve Hristiyanların mallarının yağma edilmesiyle iktifa olunduğunu ve Müslümanların fidye-i necât ile selamete erdiklerini yazarlar. Diğer bazı müverrihlerin mütalaaları da şöyledir:

en-Nücûmü ’z-Zâhire, Demirleng’in Sivas’ı alarak halkının kısm-ı a’zamını katlettiğini yazar (Ayasofya Kütüphanesi, C 6, s. 29).İbn Ayas  (Bedâyiü ’z-Zuhûr)ismindeki tarihinde (C 1, s. 326)

Demirleng’in Sivas’a girerek ahalisini öldürdüğü ve bazı insanları diri diri toprağa gömerek bazılarını da ateşe atarak yaktığı haberinin şayi olduğunu beyan eder. Tevârîh-i Âl-i Osmân,”Sivas şehrini alıp harap edip halkını helak edip hisarını yıkıp (s. 32)

Hammer Tarihi”Sivas’ın eli silah tutan ahalisinin ve hastalıklarının diğerlerine sirayet etmemesi için cüzzam illetiyle ma’lul olanların katledildiğini yazar (C 2, s. 45).

Hayrullah Efendi de şöyle der: (C 5, s.6 4) “Derûn-ı hisârda bulunan sekene ve ahali bu hâlden gafil olarak başlarında Kur’an, ellerinde toprak zükûr ve inastan altı bin kadar etfali önlerine katıp kale kapısından taşra çıkıp huzûr-ı Timur’a vararak inayet ve merhamet istidasında bulundular. Demirleng bunları atların ayağı altında telef ettirip birtakımını dahi çukurlar ve kuyular kazdırıp içine

Sh: 143-147(orjinal 93-96)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

RUSYA’DA TANRI’YA DÖNÜŞÜ SAĞLAYAN “SPİRİTÜALİZM BİLGİSİ”


Soljenitzin Bir Devrin Sembolüdür

“Soljenitzin’in suçu sadece Sovyet komünizminin şiddet metotlarına karşı çıkması değildir. Soljenitzin eserlerinde insan ruhuna ve Tamı sevgisine yer vermek sureti ile Rus milletinin özlemini dile getirmiş ve bu suretle komünizmin Tanrı’yı inkâr eden materyalist öğretisine ve hayat felsefesine karşı çıkmıştır.”

Sayın Prof. ismet GİRİTLİ’nin, asrın olayını yorumlarken koyduğu teşhis, meselenin ruhunu, özünü bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmaktadır. En veciz anlatımla Soljenitzin olayının temelindeki gerçek budur. Soljenitzin’in isyanı sadece Sovyet yöneticilerine karşı değil, bütün tutucu çevrelere karşıdır. «Bunu yaparken şu fikrin etkisinde olmalıydı: kendisi gibi düşünenler, yeni bir dünyanın kuruluşu için çaba sarfederken, daha önceki aksaklıkları ortaya koysunlar. Ya da, bu fikri paylaşsınlar. Bu nedenle soljenitzin’e yalnız bir yazar, romancı gözü ile bakmak doğru olmaz. O yazarlığın üzerinde başka vasıfları taşıyan bir insandır.»

“Aleksander Soljenitzin hakkında ne düşünürsünüz?” diye sorulduğunda ünlü yazar şöyle diyordu: “Gelecekte bu konuyla ilgili olarak hiç bir problem doğmayacaktır, buranın insanları şartlandırılmıştır. Bu yüzden kimse taşkın ve coşkun davranışlarda bulunamaz. Bu sebeple yeni Soljenitzin’lerin doğacağını ummuyorum.”

“Bu konuşmanın ışığı altında düşünülecek olursa, Soljenitzin’in ülkesinden sürülmesi yenik düşmenin tabii bir itirafı olacaktır. Bu da Rusya’nın psikolojiyi ön plâna alan mesleklere ve toplum rızasıyla doğacak hükümetlere hiç tahammülü olmadığını açıkça gösteriyor. Rus idarecileri halâ insan ruhundan ve duygularından doğan kuvvete karşı korku duymakta, bütün güç ve güvenini kaba kuvvetten almaktadır.”

International Herald Tribüne’ün bu görüşüne rağmen idareciler, Rusya’da, ruhsal olaylarla ilgili araştırmaları teşvik etmekte ve bu konudaki çalışmalara inanılmaz ödenekler ayırmaktadır (12 milyon Ruble).

Bu davranışın sebebi ne olabilir?

“Bir Sovyet vatandaşının psikolojik arzu ve tutkuları hiçe sayılır, bu duygulardan doğacak enerjisi sadece sosyal faydalar sağlamak amacı için kullanılır” diyor Soljenitzin.

Bir noktaya işaret etmek isteriz burada. O psikolojiden çok onun en uçtaki görünüşü, parapsikoloji denen olağan üstü ruhsal olayları konu edinen bilimdir. Fakat bu Soljenitzin’in sözlerini çürütmez aksine, psikolojiyi bile rejimin katı çıkarları yolunda kullanan Sovyet idarecilerinin, parapsikolojinin olağan üstü verilerini, özel maksatlarla kullanabilecekleri görüşünü kuvvetlendirir. Nitekim Soljenitzin de GULAG TAKIM ADALARI’nın bir bölümünde mahkemelerde, kendi aleyhine konuşan tutuklulara, «kişiyi iradesinde eden Tibet otu veya ipnotizma uygulandığını” söylemektedir. Yine yazarın ifadesine göre 1920’lerde Sovyet gizli polisinin bünyesinde bir ipnotizma okulu varmış. Bugün Rusya’da ipnotizma, modası geçmiş bir uğraşıdır; parapsikoloji çalışmalarında ancak yardımcı bir unsurdur. Sovyet bilim adamları şimdi telepatinin, çatal çubukla toprak altındaki su ve madenleri keşfetmenin, büyünün, nazarın bilimsel açıklanmasını yapabiliyor ve fizik bedenimiz dışındaki gözle görülemeyen ikinci bedenimizin fotoğraflarım çekebiliyor! Ama sonuçlarının, bütünüyle, batı dünyasına açıklandığına inanmak saflık olur. Bu kitaptaki bilgilere gelince, ya batıyla bu konuda bir bilgi alışverişine girme isteği ile açıklanmıştır veya idareciler bilim adamlarını uyarmakta gaflete düşmüşlerdir (!).

Ne şekilde olursa olsun bize ulaşan bu bilgiler, Bati da yakın zamana kadar “fantastik olaylar” olarak damgalanan bilimsel gerçeklerdir. Bilimsel gerçekler damgasını taşımasına rağmen, Batıda,, bu verileri şüpheyle karşılayan bilim adamları çoğunluktadır. Fakat bilim, evriminin ulaştığı en üç noktasında fantastik saydığı olaylarla içiçe girmiş durumdadır. Fantastik saydığımız âlemden bilgilerimizi aşan gerçekler çıkıyor karşımıza; inkâr ve izah edemediğimiz gerçekler… Maddeyi enerjiye dönüştürüveren Einsteinin, izafiyet teorisiyle, Batının materyalist çocukları, ulaştığı fantastik ülke sınırında yapayalnız ve çaresizdir.

Batı, astronomisinden tıbbına kadar pek çok bilim dalını Doğu ve bilhassa İslâm kültüründen aktardığı bilgiler üzerine kurmuştur. Fakat bu aktarmada, manevi değerlere önem veren insanların yarattığı bu medeniyetlerin deney ve laboratuarlara sokulamayan verileri hiç dikkate alınmamıştır. Sadece İslâm medeniyeti değil tâ, İnka, Maya, Atlantis, Mısır, Mezapotamya, Orta Asya ve Uzak Doğu Medeniyetleri hep spritüalist geleneklerin ürünleridir. Batının bu konuya, bu görüşe önem vermemesi 16. Asır Avrupası’nda bütün kilise karşısında verdiği kanlı savaşlar yüzündendir. Bu sebeple Batı, Islâm kültürünü aktarırken temelinde metafizik kokusu sezdiği her olayı reddetmiştir. Ve şuuraltına yerleşen bu korku Batı da halâ aynı tazelikte yaşamaktadır.

Batıda parapsikoloji ve psikoloji çalışmaları için pek eski tarihler verilebilir. Fakat bunlar çok kişisel çalışmalar olmuş ve hiç bir zaman genel eğilim sağlayamamışlardır.

Her bakımdan ruhsal dediğimiz, yepyeni enerjiler dünyası ile ilgili çalışmaları Batı dünyasından bekIerken bu konudaki keşiflerin katı materyalist, Tanrı Ummayan bir diyardan gelmesi çok gariptir.

Acaba SOLJENİTZiN RUSYASI TANRI’YI MI ARIYOR?

Uygarlık tarihine baktığımızda, insanların akıldan ruha, oradan da TANRI fikrine ulaştıklarını görürüz. Gönümüzdeki düşünce evrimi de aynı paralelde olmaktadır.

SOLJENİTZİN bir ruh bilimci, bir spiritüalist değildir. Fakat eserlerinde özellikle insan ruhuna ve Tanrı sevgisine yer vermekle, Rus halkının özelliği kadar, bütün insanlığın özlemini de dile getirmiştir. SOLJENİTZİN’in isyanı sadece gerçekleri saklayan Sovyet idarecilerine karşı değildir. O, 16. asırda Batı biliminin kilise karşısında verdiği savaşın intikamını, bütün ruhsal gerçekleri inkâr ederek almak isteyen, çözemediği ruhsal olayları görmemezlikten gelen, geçmişi sırlarını çözemediği için tabu sayan, bütün bilim adamlarına da karşı çıkmıştır. SOLJENlTZlN, bu kutsal isyanı ile, bir devrin sembolü olmuştur. Bunun için ASRIMIZIN SPARTAKÜS’Ü diyoruz o’na..

BİLİNMEYEN GERÇEKLER

L. Pavvels «Eskiler pek basit tekniklerle, bizim de yaratabileceğimiz fakat sebebini açıklayamadığımız sonuçlara ulaşmışlardı. Bu basitlik, eskiçağ biliminin özelliğidir.» diyor, çağımız bilimini aşan kaybolmuş bilgiler, korunabilenlerden çok fazla.

«Uygarlığımız, eskilerin bilgilerine, makineyle ulaşma yolunda harcanmış bir çabanın sonucudur.» Teknik, giderek eskilerin sırma yaklaşan bir hüviyetle sadeleşiyor. Bir gün evrensel güçler bir avuç içine sığabilecek belki de!» Evrensel güçler henüz bilemediğimiz kanunlarla işliyor. Kozmik güçler periyodik olarak hayatı etkiliyor, çözemediğimiz pek çok problem kozmik etkilerin esrarına bürünmüş. Brookhaven’deki nükleer enerji reaktörünün ışıma alanındaki beyaz karanfiller, renk değiştirip, mor olmuş. Bunlardan üretilecek karanfiller de mor olacak.. İşte, kozmik tesirlerin hücre yapısındaki etkilerine en canlı örnek.. İnsan, hayat, şuur, bilgi… gibi konularda kozmik etküerin rolü büyüktür.

Eski uygarlıklardan kalan en önemli miras Simya’dır. Simyacılar, potalarında eriyen eczayla birlikte, vücutlarının da değişikliğe uğradığına inanırlardı. Isınan, çeşitli tesirlerle değişikliğe uğrayan maddenin enerji saldığım biliyoruz. Yüksek frekans cihazlarıyla çalışan teknisyenlerin, vücutlarından çıkan çıtırtılı bir ses duydukları, zihnen konuşabildikleri bilimin son buluşlarıdır. Yine yüksek frekans alanında çekilen fotoğraflarda insanın, ikinci bir enerji bedene sahip olduğu görülmüştür. Yakın zamanda, insan vücudunun bir radyo istasyonu gibi çalıştığı, çeşitli hastalık ve ruhi durumlarda değişik dalga boylarında yayın yaptığı keşfedilmiştir.

İnsanın telepati, önsezi gibi bazı olağanüstü güçlere sahip olduğu artık biliniyor. İnsanın, diğer insanlarla ve evrenle ilişkisini sağlayan bu güç nedir?

Beynin ancak onda bir bölümünü tanıyoruz. Bugüne kadar dikkatimizi hep bilinç altında olanlara yöneltmişiz. Bilinç ise, bilinçaltından gelme bir fenomen olarak görülmüştür. Bilinç altı, Freud’a göre misel içgüdüler, Pavlov’a göre şartlandırılmış iç tepiler… Aslında insan beyni, sonsuz imkânlara sahiptir. Beynin, olağanüstü ruhsal olaylarda rol oynayan, bir üst donanımı vardır. Bilinç üstü denilen iiHtün uyanıklık hali, yüksek hızda titreşen zekâ, eski rahiplerin, simyacıların ve büyücülerin uğraşı olmuştur. Bilinci üstün uyanıklık haline ulaşan bir inim için, zaman ve mekânın sırları kalmaz, ve uzaydaki diğer şuurlu varlıklarla ilişki kurabilir.

Işık hızı duvarını saniyedeki hızı 300.000 Km. yi aşan cisimlerin kütlesi sonsuz olur ve ağırlığı yok ulur. Işık hızı duvarının ötesindeki âlem, acaba, ruhlar âlemi dediğimiz âlem mi? «Acaba ölümle aşılını ışık hızı duvarı mıdır?» Spitüalistlerin «atomların arasına kadar bütün evreni dolduran töz» olarak tanımladığı esiri madde acaba, ışık hızı üstünde titreşen bir âleme mi aittir? Yüksek frekans alanlarında çekilen fotoğraflarda görülen, ikinci bedenimizin maddesi, o esrarlı âleme mi bağlıyor bizi?

Bilmediğimiz bir âlem var. Bu âlemle ilişkimiz bugün ancak metafizik çalışmalar alanında kalmakladır. Fakat metapsişik cemiyetlerin bedensiz varlıklardan (ruhlardan) aldıkları bilgiler, çeşitli bilim dallarının verileriyle düşündürücü bir paralellik gösteriyor. Ruhlar âleminden alman bir tebliğde« Dünyanızda ne düşünürseniz, fizik bir aksiyon halinde materyalize olur ve sizin fizik dünyanız için ne kadar gerçekse o da bizim için o kadar reeldir. Bu bir kıyas meselesidir. Bizim varlık alanımızda düşünce sizin varlık seviyenizdeki madde kadar reeldir.» «… uyanınca rüya gördüm dersiniz şimdi rüya görmediğinizi nereden biliyorsunuz? Farketmeniz gereken şudur: Siz, ruhu olan beden değil, bedene sahip ruhlarsınız. Ruh maddeye üstündür.»

Evrenin her zerresinde hayat ve şuur var. Hayat her yerde, bulunduğu çevrenin şartlarına uygun şekilde materyalize olmakta, vücut bulmaktadır.

Günümüzde gezegenlere ulaşmakla, zihnin hayatın, ruhun sırlarına ulaşmak aynı derecede önem kazanmıştır. Ruh bilim çalışmaları henüz aydınlığa kavuşamamış, kanunlarını koyamamıştır. Ruhun derinliklerine inemiyoruz fakat ruhsal olayları da artık inkâr edemiyoruz. Zihin haritasında da pek çok boşluklar var.

Çağdaş aklın işleyişi idrakimizi sonsuz ötesine ulaştırmıştır. Düşünce, tarihte olduğu gibi akıldan ruha, ruhtan Tanrıya ulaşan bir evrim içindedir.

«Tanrı hakkındaki bilgiler bugün artık gizli bilimler olmaktan çıkmış hemen her ülkede kurulmuş olan spritüalist cemiyetler tarafından açıkça ve kendilerine özgü yollarla toplumlarına verilmeğe başlamıştır. Toplantılar, seminerler düzenlenir, ruhlar âleminin her tabakasıyla ilişki kurulur ve alman bilgiler insanlığa verilir.»

Spitüalizmin tanımı da şöyle yapılıyor:

«Spritüalizm; Rularla ulaşım imkânı ve gerçekliğini deneysel olarak gösteren ve ruhların bildirdiği hakikatler hakkında bilgi ve açıklamalarda bulunun bir ilahi gelişim yoludur. Spritizmanın konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamak üzere gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile evrensel hakikatlere, ulaşmaktır. Spritizmayı yalnızca bedensiz varlıklarla ilişki kurmak ve bu ilişkiden doğacak olan bilgilere göre işlem yapmak diye tanımlamak yanlış olur. Dinlerin ve sapık olmayan felsefe ve inançların temelini oluşturan prensipler spritizmanın hareket noktasıdır, ve bunların gerçek açıklamalardır, insanlığın binlerce yıldan beri kavuşmak istediği bilgiler, açıklamalar yalnız spritizma yolunun açılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır.»

Uzay konusu ile spritiializm arasındaki bağlantıları birkaç madde halinde sıralamaya çalışalım:

1          — En başta uçan daireler ve uzaylılar hakkında bilinen bilgilerle spritüalizmin esas nüvesini oluşturan ruhsal tebliğler hemen hemen birbirleriyle tam bir uyum halinde olmak niteliğini göstermekte ve “pritüel kavramların hemen hemen hepsinde birleşmektedirler. Uzaylı dostlar, ruhsal dostlarla aynı amacı gütmekte, dünya insanını uyarmaya çalışmaktadırlar.

2          — ikinci önemli şık ise ruhsal tebliğlerde bizzat bedensiz varlıklar, anlatım ve sözleriyle uzaylıları doğrulamakta ve desteklemektedirler.

3 — Bir diğer madde de, uzay ve uzaylılar konularında geçen kozmik enerji, levitasyon, teleportasyon, telepati, klerroyan vb., gibi çeşitli konulardır. Bütün bu kavramlar gerçekte spritüel bilimin yani spritoloji’nin çalışma alanı içindeki olayları anlatır. Bugünün uzay yolculuklarında bütün bu yetenekler yavaş yavaş kullanılmaya başlanacak olan spritüel ilkelerdir. Günün astronotları artık telepati çalışmakta ve bilindiği gibi Apollo uçuşlarında bu yetenekten yararlanılarak yörünge değişiklikleri yapılmıştı. İşte üstte belirttiğimiz Levitasyon (eşyanın dayanıksız yükselmesi). Teleportasyon (Bedeni araçsız yer değiştirtme). Telepati (iki kişi arasında uzaktan düşünce ve duygu nakli). Klervoyan (Duygular dışı görme ve idrak). Konsantrasyon (Zihnin tek bir şey veya fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir). Meditasyon (Tek bir konu üzerinde özel bir şekilde düşünme eylemidir). Tüm bunlar uzaylı ağabeylerin daha bilmediğimiz birçok ruhsal ve bedensel yeteneklerinden birkaçını oluşturmaktadır. Görülüyor ki, fizik dünyalarda (ruhsal) esaslar üzerine kurulmuş hayatlar sürdürmektedirler.

Spritüalizm, insanlığın daha bilinçli olmasını yüksek duygusal ve akli değerler kazanmasını ister ve bunun için gerekli bir takım ilahi prensipleri tanıyıp yaymaya çalışır. Spritüalistler daima şu savı ileri sürmüşlerdir:

Modern spritüalizmi Allan Kardec (1804 1869) kurmuştur. Allan Kardec «Modem Ruhçuluğun İlkelerinii şöyle açıklıyordu:

a — Maddi varlıklar, görünen, bir cismi olan varlıklar, madde dışı varlıklar ise görünmeyen, «yani Ruhlar Âlemini» meydana getiren varlıklardır.

b — Ruh, bedeni terkederek ruhlar âlemine girer. Zaten yeniden yaratılışa kadar dünyadaki bedeni terketmiştir. Ruhun tekrar yaratlıştaki bedenlenme zamanına kadar aradan bir süre geçer ki, bu süre içinde, o durumda bulunan ruhların, büyük kısmı berzahta başıboş avare ruhlardır.

c — insan ruhlarının tekrar, yeniden bedenlenerek ahiret yurduna yine gelmeleri daima insan halinde olur, insan ruhunun hayvan bedeninde yaşayacağı yanlıştır.

d — Ruh, ruhlar âlemine gideceği zaman, dünyada iken ne tanıdıysa, hepsini orada bulur ve geçmiş zamanla ilgili bütün anıları yaptığı iyilik ve kötülüklerle beraber belleğinde canlanır.

e — İzinli ruhlar evrenin çeşitli dünyalarında mekân tutarlar.

f — İzinsiz veya başıboş, gezici ruhlar, belirli ve sınırlı bir alandadırlar. Biz (canlıları) görürler, bizimle devamlı olarak bağlantı halindedirler, çevremizde kaynaşır dururlar, fakat etkileri olmaz.

g — Ruhlar ya kendilerinden ya da çağrı üzerine gelirler. Bütün ruhlar çağrılabilir, ister geri (olgunluğu erişmemiş), ister çok ünlü hangi çağda yaşamış olursa olsun, ruhlar, çağrılınca gelir..

h — Bunlar, yakınlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız, olabilir. Onlardan yazıyla ya da konuşarak, öğütler, öbür âlemdeki yaşayışlarına veya bizim hakkımızdaki düşüncelerine dair bilgiler alabiliriz..»

Artık ruhlar âlemini aklı başında olan bir kimse inkâr edemez. Size küçük bir deneme tavsiye ediyoruz. 40X40 boyutlarında bir cam levha alın. Bunun üzerine, daire şeklinde plastik harfler sıralayın. Dairenin ortasına bakalit bir şişe kapağını ters olarak koyunuz. Parmağınızı hafifçe kapağın içine bastırarak iyi ahlâklı bir ruhla temas etmek istediğinizi yavaş bir sesle söyleyiniz. Bu çalışmayı mavi ışıkla aydınlatılmış bir odada, ruhen ve bedenen temizlenmiş olarak yapmanız tavsiye ediliyor. Ayrıca müslümanların çalışmadan önce 3 İhlâs süresi bir Fatiha suresi okumaları gerekir. Zihnen iyi ahlâklı bir ruhla, veya bir yakınınızın ruhu ile ilişki kurmak istediğinizi düşünün. Gelmesini istediğiniz ruhu annesinin adıyla çağırınız. Bekleyiniz. Bir müddet sonra kapağın titrediğini göreceksiniz.

O zaman sorulan sorun Kapak harfleri dolaşarak somlarınıza, cevap verecektir. Sorularınız bitince ruha nezaketle teşekkür edip gitmesini, çağırdığınız zaman tekrar gelmesini söyleyiniz… Bu deneme bize ruhlar âleminin varlığını ispat edecektir. Bu konularda daha geniş bilgiyi METAPİŞİŞlK ARAŞTIRMALAR CEMİYETİ’nden (Sıra selviler Taksim İstanbul) ve yayınlarından öğrenebilirsiniz.

«HAYAT» IN SIRLARI

Sırlarına tam olarak eremediğimiz eskiler canlı organizmalarla cansız varlıkların yapı taşlarını ayrı ayrı düşünürler, insan, bitki ve hayvanların «vis vital hayat kudreti» tarafından meydana getirildiklerine inanırlardı. Bu esrarlı «hayat kudretinin» yapay olarak elde edilmesi imkânsızdı. Fakat Wöhler’in 1828’de organik bir madde olan «üre»yi laboratuvarda elde etmesiyle bu düşünce kökten yıkıldı. Artık biyoloji alanına giren bütün konular, sorunlar fizik ve kimya ile açıklanır oldu. Canlı organizmalarla diğer maddelerin, temeldeki yapılarının, fizik ve kimyanın konusu olan atom ve moleküllerden meydana gelmiş olması bu iki ilim dalı ile biyoloji arasındaki duvarları yıktı. Giderek biyoloji fizik kimya içinde eriyiverdi. Bu gelişme vitalist *görüşü geçersiz hale getirdi fakat, hayat olaylarının açıklamasını, bütünüyle fizik ve kimyadan beklemek ne dereceye doğrudur?

*[dirimselcilik: Hayat olaylarını fiziksel kimyasal güçlerle değil de, özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti. (birine) pervane olmak      Birinin yanında onun hizmetine hazır olduğunu gerekli gereksiz göstermek.]

Çoğunluğun tuttuğu mekanik görüşe göre hayat olayları, ne kadar karmaşık olursa olsun fizik ve kimya olayıdır. Bu çevreye sığmayan bir hayat olayı yoktur.

Mekanik görüş karşısında, vitalist görüş gerçekten geçersiz midir? Yoksa, vitalistlerin açıklamalarında bir eksiklik mi var?

«Vitalist görüşü temsil edenler, fizik ve kimyanın buluşlarını kabul etmekle beraber hayatı, özel bir varlık olarak ele alırlar. Canlı organizmalar ve onları meydana getiren dokular, hücreler fizik ve kimya kanunlarına uydukları kadar ayrıca canlılıkları nedeniyle özel bir amilin de etkisi altındadırlar. Bu amil eskilerin «canlıları yapan esrarlı hayat kudreti» değildir. Fakat, canlı organizmalar şuursuz, yönsüz bir varlık değillerdir. Davranışları yaşama ve üreme gibi bir amaca yönelmiştir. Fizik ve kimya-protein ve bir çeşit moleküllerle birleşip virüs haline gelir. O halde virüs’ün özü nüklein asittir.

İki türlü nüklein asit bulunmuştur. 1 — Dezaksi ribo nüklein asidi = DNA, 2 — Ribo nüklein asidi RNA

Bugüne kadar incelenen organizmaların proteinleri yirmi kadar amino asitten kuruludur ve bir protein molekülündeki amino asitlerin sıralanması, düzenlenmesi, DNA’daki dört bazın (genetik kod) sıralanmasıyla belirlidir.

Genetik kodun yapısını bildiğimiz halde kromozomlarda depolunan. bilgiyi okuyamıyorum. Bununla beraber amino asitlerin bütün hayatı oluşturdukları, ve protein molekülleri içindeki düzenlenişlerinin genetik kod tarafından yönetildiğini düşünmek bile akla durgunluk vericidir.

Nukleoproteinlerin virüs yapısında yeri büyüktür. Bu bakımdan virüsler, hücrenin çekirdeğinde kromozom üzerine yerleşmiş ve irsi vasıfları nesilden nesile taşıyan «Gen» leri hatırlatmaktadır.

Virüsleri ele almamızın sebebi bunların hayat belirtileri büyük ölçüde nukleoprotein moleküllerine hatta bunun bir kısmı olan «Nüklein asidi = DNA veya RNA» moleküllerine bağlıdır. Virüslerin canlı olup olmadıkları, DNA’nın canlı olup olmadığına bağlıdır.

«Kaliforniya, Palo Alto’daki Stanford Üniversitesi bilim adamları, biyolojik açıdan etkili olabiliecek bir virüs çekirdeğinin sentezini başarmışlardı. PhiX 174 adlı bir virüs türünün genetik modelini izleyen      bilginler, ellerindeki çekirdekçiklerden, bütün hayat işlemlerini denetleyen dev bir DNA molkülü kurmuşlardı. Suni Virüs çekirdeği daha sonra taşıyıcı bir hücreye konmuştu. Bir süre sonra suni virüsler aynen doğal olanlar gibi gelişmişlerdi. Parazit oldukları için de bulundukları hücreleri, Phi X 174’ün modelini izleyen milyonlarca virüs üretmeye zorlamışlardı.

 DNA molekülünün verdiği emirlere uyan hücreler amino asitlerden milyonlarca protein bileşimi üretmişlerdi. Her yeni bileşim programlanan örneğe kesinlikle uyuyordu. Kaliforniya’lı bilim adamları yüz milyon yeni hücrenin yaratılması sırasında yalınız bir tür «genetik hata» oluştuğunu görmüşlerdi.»

Watson, Crick ve Wilkins’in DNA yapısını açıklın imasından onbeş yıl sonra önemli bir bilimsel keşif yapılmıştı. Nobel ödüllü Prof. A. Komberg ve arkdaşları, Phi X 174 virüsünün genetik kodundaki binlerce bileşimin şifresini çözerek laboratuarda HAYAT üretmişlerdi.»

Bir atomu da bir hücre olarak düşünebiliriz. Bilinen çekirdeği etrafında dönen elektronlar belki bugün tanımadığımız bir zar meydana getiriyor. Bilindiği gibi hücrenin çevre ile ilişkisinde değişimler hücre protoplozmasında olur. Hücre çekirdeği olaylımı pek az karışır. Canlı bir hücrede gördüğümüz şuurluluk aynen atomlar âleminde de görülmektedir. Nobel ödülü kazanmış BAHR: «Atom âleminde bizi bilinmeyen bir değişmecilik ve tam rakamlar ahengi olmalıdır.» diyor. Fakat atomlar âlemini dengede tutan kuvvet nasıl bir kuvvettir? Atomda kendi kişisel hayatını koruma ve sürdürme amacı yok mudur?

Atom konusunun derinliğine inilmesiyle madde ile enerji ilişkilerinin sırlarına ulaşıldı. Artık madde partikülleri birer enerji yığını olarak görülmektedir. Bugün bütün evrenin bir madde özünün çeşitli durumlarıyla dolu olduğunu biliyoruz. Madde ve enerjinin bugün aynı öz’ün iki hali olduğu değişmez bir gerçektir.

Isının etkisiyle atomların titreşim genişlikleri (amplitüd) artar, atomlar birbirlerinden daha uzak durmak zorunda kalırlar. Atomların her birinde elektron hareketleri hızlanır ve merkezden (çekirdekten) uzaklaştıran bir merkez kaç kuvveti doğuyor. işte atomda zorlamaya karşı görülen reaksiyon. Her canlı gibi atom da, giderek elektronlarını normal yörüngesini oturtmak amacıyla, meydana gelen ısı enerjisini ışık enerjisi olarak dış âleme veriyor ve eski durumuna dönüyor. Elektronların ısının tesiriyle dış yörüngelere uzaklaşması, sonra tekrar çekirdeğe doğru kısa dalga boyunda ışık enerjisi vererek hep bir spiral hareket içindedir. Spiral şekil de bildiğiniz gibi eski çağlardan beri hep hayatın simgesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca DNA molekülünün, güneşin, gezegenlerin, nebülozların… hep spiral bir hareket içinde bulunuşları çok düşündürücüdür.

Acaba bu evrensel spiral hareketler içinde şuurun yeri nedir? Çünkü bu evrenin düzeni içinde amacın şuurun yeri olmadığını söylemek imkânsızdır, Çünkü bu evrenin hiç değilse bir yerinde, meselâ insan varlığında bir amacın, bir şuurun varlığını inkâr edemeyiz. Sadece bir yerde olsa bile amaç ve şuurun açıklanmasını MEKANİK GÖRÜŞ’ten bekleyemeyiz. O halde ne türlü mümkünse, ne türlü doğruysa o şekilde açıklamak üzere şuur ve amacı her yerde aramalıyız. Çünkü açıklayamadığımız olaylarda, evrenin ulaşamadığımız bilinmeyen her köşesinde de bu düzeni ayakta tutan bir şuurun varlığı gerekli görünüyor.

MATERYALİZM VE SPİRİTÜALİZM

MEKANİK GÖRÜŞ, bütün hayatsal olayları fizik ve kimya ile açıklarken vitalist ve neo vitalist görüş canlı organizmalarda görülen olaylarda, fizik ve kimya ile açıklanamayan bir unsuru düşünmek gerekir, fikrindeydi. Bu unsur, amaç ve şuurdu.

Evreni yalnız maddeden yapılmış gören, her olayın fizik ve kimya ile açıklanacağına inanan felsefi, görüş «Materyalizm» dir. Mekanizm ve materyalizm birbirinin desteği veya aynı şeyin iki türlü ifadeleridir.

Diğer taraftan vitalizm de, felsefe alanında Spiritülaizm» ile beraberdir. Vitalizm, biyolojik oIaylarda mekanik üstü bir cevheri, bir özü sezer fakat bir inanç öne sürmez. Spiritüalizm ise, madde üstücevher yani, «RUH» hakkında çok daha fazla bilgi edinmeye ve söylemeye çalışır. Bir insanın hayatını, sonsuz hayatın şimdiki kısmı olarak ele alır.

Evrenin büyük olayları, hayatsal olayları, mekanizm ile vitalizmden daha çok, materyalizm ile spiritüalizm arasında çatışma konusudur. Materyalizm «menist» tir; evreni sadece maddeyle kurulmuş sayar. Spiritüalizm ise «düalist» tir, madde ve ruh olarak iki unsurdan bahseder. Bir de «monist spiritüalizm» vardır ki bunlara göre evrende ruhtan başka birşey yoktur.

Monist ve düalist görüşler bütün tarih boyunca çatışagelmişlerdir. Bazan biri, bazan diğeri üstün olmuştur. Müspet ilmin doğup gelişmesiyle materlayizm, dünya görüşü haline gelmişti. Fakat, giderek müspet ilim, materyalizmdeki boşlukları da tanımaktadır. Gelecek, materyalizm ile spiritüalizmden birinin zaferine değil, ikisinin birleşerek insanlığa hizmet yolunda bir görüşe yer hazırlamaktadır.

İnsan aklı, kaskatı kaba maddeye dikkat edince, fizik ve kimyayı daha sonra da fiziko kimyayı yarattı. Fiziko Kimya ile daldığı atomların derinliğinde, «Mekanik görüşle kavranamayan» bir başkalık gördü, insan aklı, bedeni atomlardan, moleküllerden ve onların toplulukları hücrelerden oluşmuş sayarak biyolojiyi kurdu, geliştirdi. Fakat, burada da her an amaç ve şuurla karşı karşıyaydı. Evrenin bilmediğimiz köşelerini amaçsız ve şuursuz saysak bile biz insanlar amaçsız ve şuursuz muyuz?

Evet, materyalizm çerçevesi içinde kurulan insan ilminin pek ilginç yönleri vardı. Fizyoloji reflekslerden üstün birşeyle ilgilenmiyor. Psikoloji insan ruhuna girmiyor, insanın çevresi ile olan ilişkisini fizik gibi inceliyor Ve ben ruh ilim değil davranış ilmiyim, diyor. Felsefe bile kendini kısıtlamış. Herkes büyük ve asıl konulardan kaçıyor. İlim adamları kendilerine birer küçük konu seçmişler, onun ayrıntıları ile ilgileniyorlar.

Düalizmin, ruh madde İkilisinin şuurlu unsurunu dikkate almadıkça proton, nötron, elektronları atomların kuruluşlarını, atomların birleşerek çeşit çeşit fakat bir kanun içinde— moleküller meydana getirmesini açıklayanlayız. Yine atom ve Moleküllerin bir hücre içindeki dizilişlerini, hücrelerin muazzam hücre devletleri olan bitki, hayvan ve insan vücutları haline gelmesini «ruhsuz» açıklayanlayız. Ve bizim ruhsal seviyemiz ile hücrelerimiz seviyesi arasındaki alanlar materyalist görüş ile doldurulamayacak kadar büyüktür. Biz hücrelerimizden ibaret olamayız. Biz hücrelerimizden çok üstün başka bir şeyiz. Kendimizi, hayatımızı ve evreni yeni bir sentez ile tanımak zorundayız. Bu yeni sentezin bir tarafı ruh bir tarafı maddedir.

Her alanda müspet ilmin materyalizmin dar kalıplarına sığmadığı görülmektedir. Müspet ilmin önündeki çıkar yol düalizmdir.

ŞUURUMUZUN ALTI ve ÜSTÜ

Evvelce edinilmiş her türlü şekil, renk, tat, ses,, koku… imajları sübjektif iç hayatımızın çalışma malzemeleridir. Bunlar hafıza kudretimizle saklanmakta ve istendikleri zaman şuur ile aydınlatılarak hatırlanmakta ve zihinsel çalışmaların malzemesi olarak kullanılmaktadır.

İnsan ilk bakışta şekil, renk, tat, koku… nun fizik âlemde varolduğunu sanır. Halbuki bunlar dışarda yoktur, bunlar ancak duyu organlarımızın berisinde bizim sübjektif iç âlemimizde meydana gelen ve bizim tarafımızdan orada tanındıktan sonra dış âleme uygulanan kavramlardır. Bunlar, duyu organlarımızın dışarda bulup aldıkları şeyler olmayıp, dışarda buldukları şeyler hakkında zihnimize söyledikleridir. Bugünkü bilgiye göre dış âlem, ancak atom ve moleküller yığınıdır. Bu madde ve enerji yığınlarının çeşitli halleri duyu organlarımız tarafından sübjektif iç hayatımızdaki renklere, seslere, tatlara, güzelliklere, çirkinliklere tercüme olunmaktadır.

İnsan düşünürken fizik âlemde değil, «Sübjektif iç âlem» de yaşar ve atomları değil «Duyu elementlerini» kullanır. Fakat sübjektif iç âlem ile fizyolojik ve fizik çevrenin bazı unsurları birbirleriyle ilgilidir.

İnsanın sübjektif iç yapısını inceleyen araştırıcılar bir «şuur altı» düşünmüşlerdir. İç âlemimizde şuur aydınlığı, bazı imajlarımızı kullanırken diğerleri şuur altındadır. Freud’a göre bu depo, cinsiyetle ilgili ve şuur tarafından itilen imajlarla dolu olarak tarif edilmiştir. Sonradan kapsamı genişletilerek her türlü arzu ve anının bir gün şuur sahasına çıkmak üzere şuur altında beklediği kabul edildi. Her türlü heyecanın kökleri de şuur altına bağlı sayıldı.

Prof. Muammen BİLGE ye göre «alt şuur», vejetatif hayatımızı idare eden şuurdur. Burası vejetatif sinir sistemimize dayanarak bütün iç organlarımızın çalışmalarını düzenler ve idare eder.

«Şuur» diyebileceğimiz sübjektif seviye ise, fizyoloji bakımından, beyin kabuğu ile ilgilidir, içimizde hissettiğimiz ve sübjektif olarak tanıdığımız psikolojik aydınlık şuurumuzdur. Bunun altı ve üstü kendine ait olmayıp kendisiyle karıştırılmamalıdır. Sübjektif iç âlemimizi meydana getiren duyu elementleri, idraklar, hatıralar, fikirler… ihtiyaca göre şuurumuz tarafından kullanılır veya kullanılmadıkları zaman da «Hafıza» mızda saklanırlar. Şuurun kovduğu imajların depo edildiği bir şuuraltı yoktur.

«Üst şuur» umuza gelince, bu bizim sübjektif hayatımızın üstünde «süper psikolojik seviyemizin» görünümleridir. Bu seviye ve onun şuuru olan üst şuur bizim sübjektif hayatımızı yukardan yönetir. Üst şuur tarafından benimsenen prensipler, şuurumuz tarafından da benimsenince mutlu oluruz.

Bu üç seviye bizim psikolojik kudretimizin her biri için ayrı ayrı düşünülebilir, düşünülmelidir. Şuurumuz seviyesinde bulunup onunla beraber çalışan «irade, hayal gücü, hafıza…» gibi kudretlerin alt şuur ve üst şuur seviyesinde de aynıları vardır. Bu üst kudretler insanın kendi kudretleridir, insan kendi iç varlığını daha derinlere doğru tanıdıkça bu kudretlerini daha iyi tanıyıp bilerek kullanacak ve yükselecektir.

Duyu organlarımızın dışardaki fizik âlemden aldığı tesirleri şuurumuzda yorumlayarak kendi iç âlemimizde renkli, şekilli, tatlı ve acı imajlarla dolu bir evren «Bir sübjektif âlem» elde etmiş bulunuyoruz. Bu iki âlemin ikisi de vardır. Ve birbirine bağlıdır.

Materyalizm, insanı atom ve molekülden yapılmış bir hücre yığını olarak gördü. Bu bu tarif eksikti. Biz yine tarif edilmiş değildik. Materyalizm, atom ve molekülleri; «Laplace ruhu» ile tanıdığı zaman bile, «ahenktar bir müzik parçasına uyan atom hareketlerinin» beynimizin ötesinde neden bir «hazza» ve «ateşle meydana gelen atom harketlerinin» neden dolayı bir eleme karşılık olduğunu açıklayamadı; « ignorabimus = bilemiyeceğiz» sonucuna vardı.

İnsan hakkındaki sırların çözülmemesinin nedeni, iç âlemimizdeki bazı seviyelerin şuurumuzun üstünde kalmasıdır. Evreni ve hayatı tanımak için biraz da üst şuurumuzun diliyle konuşmalı, üst şuurun gözleriyle bakmalı ve üst şuurumuzun bildiklerini şuurumuzun anlayabildiği dile çevirmeliyiz. Bugün, daha fazla ilerleyebilmek için, insan şuuruna insan üst şuurunu katmalıyız, insanda bir üst şuurun ve ona bağlı üstün duyu organlarının ve hareket kudretlerinin varlığı zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Bunlara bağlı yeni bir ilim Prof. Charles Richet tarafından «Metafizik» adıyla kurulmuştur. Metapsişik yeteneklerle bazı insanlar uzakları görüyor (clair voyance), insanlardan zihinsel mesajlar alabiliyor (telepati), yeraltındaki sular ve madenleri bulabiliyor, (radyestezi), ellerini kullanmadan eşyaları kaldırabiliyor (tele kinezi). Bu olayları tanımalı ve kanunlarını bulmalıyız.

Üst şuurumuzun varlığı ve hayatımızda büyük rolü olduğu bir gerçektir. Psikanalitik araştırmalar giderek artık bir şuur altından ziyade bir şuur üstüne inanmanın gerektiğini ortaya koymuştur.

Üst şuur ile uykunun, rüyanın, hipnotizmanın, hipnotik uykunun ilişkileri çok önemlidir. Normal uyku sırasında üst şuur ile şuur arasında, keza üst şuur ile dış âlem arasındaki ilgi tamamen kesilmemiştir. Selektif permeabl bir mekanizma ilişki sağlamaktadır. Burada üst şuur, dış âlemden uyanmayı gerektiren bir tesir alınca, şuuru etkilemekte ve uyanma olmaktadır. Uyku sırasında şuur, üst şuurun tesirindedir. İsterse üst şuur onu geçici olarak dinlenmeye bırakır ve sübjektif hayat kararır. Fakat yine üst şuur, vücudu uyandırmadan şuuru faaliyete geçirebilir; işte bu anda rüya görülür. Rüyalarımız şuurumuzda meydana gelen sübjektif olayların aynıdır. Uyanık ve dalgın insanın düşünmesi de bir çeşit rüyadır. Rüyanın olmasında, gerek vejetatif hayatımızdan, gerek şuurumuzu dış âleme bağlayan duyu organlarımızdan ve gerek üst şuurumuzun dış âlemle ilişkisini sağlayan metapisişik antenlerimizden gelen her çeşit tesirler rol oynar.

Normal şuurun dışında, onunla anlayamadığımız bir başka şuurumuz ve dereceleri deneysel hipnotizmanın alanlarına girer. Hipnotizmada süje’nin (uyutulan kişinin) gösterdiği hal hem normal uyku, hem narkozdaki hem de esrar sarhoşluğundaki uyku ve rüya hallerinin hepsini belli ölçüde kapsamaktadır. Hipnotik uyku ile şuur dereceleri, çift şuurluluk, kişiliğin ikileşmesi problemlerine de çözüm yolu bulunabilinir.

Hipnotizmada hipnotizör, (uyutan, operatör) kişinin üst şuuruna seslenmekte ve onunla ilgi kurarak süjenin şuuruna ve vucüduna hakim olmaktadır. İnsanın üst şuuru, hem şuurla, hem de onun bilmediği daha başka psiko fizyolejik bağlarla dış âleme bağlıdır. Hipnotizörlerin başarısı, insanların üst şuurlarına yapacakları etkiye bağlıdır. Bunlar, bir kişinin üst şuuruna çok bilgili, çok kabiliyetli ve çok iyi görünebildikleri takdirde üst şuur onlara tabı olacak ve icab ederse şuuru da arkasından sürükleyecektir. Gerçekten insanın şuuru, üst şuur emrinde bir oyuncak gibidir. Uykuda birçok dış tesirleri duymayız. Bu şuurumuz etrafındaki kapıların kapalı olmasından ileri gelir. Hipnotizmada da süje hipnotizörün telkinlerine göre birçok tesirleri duymamaktadır. Yine uykuda, şuurun bütün kapıları tamamıyla kapalı olmadığı gibi, hipnotizmada da süje hipnotizörün izin verdiği tesirleri almaktadır. Hipnotizmada süje, hipnotizörün en küçük fısıltılarını duyarken başkalarınıın bağırmalarını duymaz.

Şuurumuzda her an yaşanan durumların, şuurun «hafızasına» girmesi veya girmemesi de üst şuura bağlıdır. Bu sebeple hipnoz uykusundaki süjenin, hipnoz durumunda yaşadığı halleri hatırlaması veya hatırlamaması hipnotizörün telkinine bağlıdır. Hatta hipnotizma ile süjeye (uyutulan kişiye) bazı hatıraları şuurundan (hafızadan) attırmak ve oraya bambaşka hatıralar yerleştirerek süjenin kişiliğini değiştirmek mümkündür. Rusların bu konudaki deneylerini ve basanlarını kitabımızın ilerki bölümlerinde okuyacaksınız.

İnsanın üst şuuru her an bilinmeyen bir âlemle ilişki halindedir. Üst şuurun çalışma şekli olduğu kadar, ona tesir eden etkenler de şimdilik bilinmiyor. Meselâ, uykuda gezen bir kimse hipnotizma edilmiş bir insan gibidir. Fakat burada üst şuurun tabi olduğu bir hipnotizör yoktur. Bu olayda insanın üst şuurunun kendiliğinden veya bilmediğimiz tesirlerle hareket ettiği muhakkaktır.

Aynı şekilde çift şuurluluk, kişilik ikileşmesi bir hipnotik vetireden başka birşey değildir.

İnsanı tanımak istersek, şuur seviyesinde kalmamalı üst şuurun sırlarını çözmeliyiz. Üst şuurunuz hem sonsuz hayatımızın deneyleriyle hem de önümüzdeki hayatın sonsuz amaçlarının tohumları ile doludur. Bu sebeple onu şuurumuz yardımıyla çözümleyemez, açıklayanlayız.

Üst şuurumuza girebilen yabancı etkenler, biz farkında olmadan oranın malı gibi görünürler. Psikonevroz grubu hastalıklardaki refulmanlar, hiphozdaki post hipnotik (hipnoz sonrası) telkinler, üst şuurumuzu girebilmiş yabancı unsurlardır.

Periyodik devrelerle dünyamızı etkileyen kozmik tesirleri etraflıca tanımıyoruz. Cin çarpması, nazar değmesi gibi olayları açıklayamıyoruz. Büyünün bilimsel yönünü incelememişiz, insanın ruhuna (daha doğrusu üst şuuruna) şeytan hâkim olabilir mi bilmiyoruz. Bildiğimiz tanıdığımız dalga boyları dışında titreşen bir âlem var mıdır?

Varsa tesirleri ve yapısı nedir?

İşte böyle sırlara bürünmüş bir evrende daha mutlu yaşayabilmek için kitabımızı çok dikkatli okumanızı istiyoruz.

Not: «Hayatın Sırları» bölümü yurdumuzun çok yönlü aydın bilim adamı Prof. Dr. Muammer BlLGE’nin METABİYOLOJİ adlı eserinden derlenmiştir.

Sh: 5-32

Kaynak: Sheila OSTRANDER — Lynn SCHROEDER, RUSYA’DA TANRIYA DÖNÜŞ, Özgün adı: Pıschısic Discoveries Behind The İron Curtain, Altın Yayınları,

METAFİZİK VE PARAPSİKOLOJİ ÜZERİNE ARAŞTIRACAĞINIZ KONULAR
İnsanlar Radyo mu Olacak?
Telepati Ve Yoga İlişkisi
Telepatik Büyü Mümkün mü?
Telepati Ve Astroloji İlgisi
Ruh Ve Beden Yoluyla Çift Haberleşme
Düşünce Okunabilin mi?
Hayvanlarla Telepati yapılacak
Elektronik Büyücülük
Hastalık Uzaktan Nakledilebilir mi?
Telepatik Tedavi
Diktatöre Karşı Telepati
Kanunlara Yön Verebilen ve  Değiştiren Adam
Kuşlak Beyin Dalgalarının Maddeyi Nasıl Etkilediğini Biliyor mu?
Beyin Ve Elektrik Bağlantısı,
Kozmik Etkiler Ve İnsan
Ruh Enerjisi Nasıl Şey?
Telekineziye Bilim Neden İnanmıyor?
«Psikokinezi Bir Silah Olabilir mi»
Ruhsal Olaylar Ve Uzay İlişkisi
Uçan Dairelerle Nasıl Bağlantı kurulur?
Uçan Daireler Ve Psi Olayları Mesih İlişkisi
Ruslar Uçan Dairenin Sırrını Çözdüler
Uzaktan İpnotizma Yapılabilir mi?
Telepati Yetenek mi Teknik mi?
Ölüm Anında Neler Oluyor?
Ölüm Anında Telepati Daha Kolay mı Oluyor?
Telepatik Mesaj Gönderebilirsiniz
İğneli Büyüler
Parapsişik Yeteneklerin Pratikle Geliştirmesi
Astroloji Veya Kozmik Biyoloji?
Telepatik Casuslar
Hayvanlarla Telepati Yoluyla Konuşulabilir mi?
Esrarlı Sıvı Kristaller
Sınırdaki Bilim: Parapsikoloji
Suni Reenkarnasyon
Sovyetler İnsana Başka Bir İnsanın Ruhunu Aşılıyorlar
Saklı Güçlerimizi Nasıl Ortaya Çıkarabiliriz?
Çin Tedavisi Tekrar Canlanıyor
Üstün Bir Sanatkârın Ruhunu Kendinize Nasıl Aşılayabilirsiniz?
Ruhsal Tedavi
Sun’i Dahiler Yaratılabilinecek mi?
Amerika’nın Rönesans Adamı Buckminster Fuller’e Göre Artık «Telepati Çağı» Gelmiştir.
Zaman : Zihnin Yeni Sınırı
Zaman Da Bir Enerjidir
Zaman Enerjisi Demirden Bile Rahatça Geçebiliyor
Düşünceyle Zamanı Durdurabilir miyiz?
Çiçek Sahibini Tanır mı?
Zamanı Durdurabilecek miyiz?
Aletsiz Uçabilecek miyiz?
«Her Şey Çift Yaratık»
Gözsüz Görüş
Parmaklarınızla Görebilirsiniz
Cisimler Boşlukta İz Bırakıyor
Çatal Çubuk ( ) Radyestezi
Modern Define Arayıcıları
Çelik Çatal Çubuk Nasıl Tapılır ?
Çatal, Çubukla Hastalık Teşhisi
Kirlian Fotoğrafları
İnsanın Kartpostallardaki Veya Röntgen Filmindeki Görüntüsüne Benzemeyen resimler
Esrar Dünyasına Açılan Pencere
Alkol Ve Ruhsal Hayat
Aura’nın Temel Renkleri
Bilim Enerjisi Bedeni İnceliyor
Enerji Beden Duyu dışı İdrak  İlişkisi
Ruhsal Şifacılar
Enerji Beden Ve Akupunktur
Halk Şifacıları
Görünmez Olmak Mümkün mü?
Gizli Bilimler Ve Toplum Başarısı
D.D.İ. Bir Savaş Aracı mı?

 

KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI- AŞIRI FENOMENLER ÜZERİNE BİR DENEME JEAN BAUDRİLLARD


İRADE SAPMASI

Ötekinin sırrı, kendim olma imkânının bana asla verilmemiş olmasıdır ve ancak dışarıdan gelenin kaçınılmaz saptırmasıyla var olurum. Schnitzler’in kısa öyküsünde insan, yakasını bırakmayan ve kendisini yok edecek olan o mikrop türünün hayatının içinde yaşar: Birbirlerine yabancıdırlar, ama yazgıları aynıdır. Venedik Takibi’nde S. kendisinin ne kim olduğunu ne nereye gittiğini bilir: Dolayısıyla, varoluş daima bir anlam ya da anlamsızlık sapmasıyla, başka şeyin saptırmasıyla biçimlenir. Kendi irademiz yoktur ve öteki, kendi irademiz uyarınca yüz yüze geldiğimiz şey asla değildir. Öteki, dışarıdan gelenin zorla girişidir, dışarıdan gelenin öncelliğidir, yabancılığın çekiciliği ve yabancılığın aktarımıdır.

Dolayısıyla, felsefenin sırrı, belki de kendini tanımak veya nereye gittiğini bilmek değil, ötekinin gittiği yere gitmektir; kendi kendine düşlemek değil, ötekilerin düşlediğini düşlemektir; kendi başına inanmak değil, inananlara inanmaktır: Dıştan gelen tüm belirlemelere öncelik tanımaktır. Bunlar okunamaz, deşifre edilemez olsalar da fark etmez; önemli olan herhangi bir olayın, herhangi bir nesnenin, herhangi bir beklenmedik varlığın yabancı biçimiyle birleşmektir; çünkü asla kim olduğunuzu bilemezsiniz. İnsanların gölgelerini yitirdikleri günümüzde, biri tarafından izleniyor olmak son derece gereklidir; her birimizin kendi izlerini yitirdiği günümüzde birinin izlerinizin içine girmesi son derece acildir; böyle yaparak bu izleri silip sizi yok etse de yok olmayla suç ortağı olan bir yoldur bu; burada simgesel bir zorunluluk biçimi, bağlanmanın ve kopmanın bulmacamsı bir biçimi söz konusudur.

Her birimize kendi yaşam sorumluluğunu üstlendirmeyi amaçlayan bir kültür içinde yaşıyoruz. Dinî gelenekten miras alınmış ahlâki sorumluluk, her birimize kendi yaşam koşullarının tümünü üstlendirmek için tüm modem haberleşme ve iletişim aygıtından destek görür. Her şeyin bireysel hücrenin kendine yeterli olmasına katkıda bulunduğuna bakılırsa bu, varoluşun programlı yönetimi içinde tamamen gereksiz hale gelen ötekinin dışlanması anlamına gelir.

Oysa saçmalıktır bu. Kimse kendi yaşamının sorumluluğuna katlanacak diye bir şey yoktur. Dinî ve modern bu düşünce, boş ve kibirli bir düşüncedir. Dahası temelsiz bir ütopyadır. Kişinin kendi kimliğinin, iradesinin, sorumluluğunun ve isteğinin kölesi olmasını gerektirir. İnsanın tüm devrelerini; genlerinde, sinirlerinde, düşüncelerinde kesişen dünyanın tüm devrelerini denetlemeye koyulmasını gerektirir. Görülmemiş bir kölelik!

Kişinin kendi bahtını, isteğini, iradesini başka birinin ellerine bırakmak çok daha insancadır. Sonuç nedir?

Sorumluluk dolaşımı, iradelerin sapması ve biçimlerin sürekli aktarımı.

Yaşamım, başka bir yaşamda etkili olduğu için kendine sır haline gelir. İradem, ötekine aktarıldığı için kendine sır haline gelir.

Aldığımız hazzın gerçekliği konusunda, irademizin gücü konusunda hep kuşku duyarız. Garip bir biçimde, bundan hiçbir zaman emin değilizdir; diğerinin aldığı haz sanki daha belirgindir. Kendi aldığımız hazza daha yakın olduğumuzdan bu hazdan kuşku duymak için daha uygun bir konumdayızdır. Herkesin kendi görüşlerine daha gönülden güvenmesini isteyen önerme, (karşısındakinin hazzını garanti etmek ve bundan derinleşmiş bir bilgi ve enerji çıkarmak için insanın kendi aldığı hazzın ertelendiği Çin erotizminde olduğu gibi) kendilerine ait bir görüş sahibi olmak için daha uygun bir durumda bulunan diğer kişilerin görüşüne bel bağlama eğilimini küçümser. Öteki varsayımı, belki de yalnızca aldığımız haz konusundaki bu kökten kuşkunun sonucudur.

Baştan çıkarma, ötekinin kendisi için ebediyen sır olarak kalan bir şeyin sezgisiyle, asla bilemeyecek olsam da giziyle beni çeken şeyle ilgilidir; oysa bugün ötekinin kendisi için gizli kapaklı bir şeyi kalmadığından baştan çıkarmaya açık pek fazla alan da kalmamıştır. Herkes kendinin ve kendi isteğinin hınzırca farkındadır. Her şey öylesine basit ki maskeli kişi bile gülünçlüğe sığmıyor. Baştan çıkarma kumarı nerede o halde?

Psikanalizdeki kuramsal yanılsama ile devrimlerdeki politik yanılsama bir yana, arzudaki yanılsama nerede?

Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz.

İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi, ama ikinci bir merciye devredilerek, genel olarak ilga edildiler. Zaten her halükârda ekranlar, videolar, röportajlar arasında artık yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Artık yalnızca görülmüş olanı görmeye muktediriz. Karar verme sorumluluğunu yakında bilgisayarlara bırakacağımız gibi bizim için görme sorumluluğunu da makinelere devrediyoruz. Organik ve hatta duyumsal işlevlerimiz bile uydular tarafından devralındı. Hazzın zihinsel bölünmesiyle benzerlik kurulabilir: Arzu nasıl gereksinim değilse, haz da doyum değildir. Her ikisi de gereksinime ve doyuma dayanır; bunlar yukarıda belirtilen ikinci dereceden stratejilerdir.

Her halükârda, insanın kendini denetlemesindense, başka biri tarafından denetleniyor olması daha iyidir. İnsanın kendi tarafından ezilmesi, sömürülmesi, hırpalanması ve kullanılmasındansa başka biri tarafından ezilmesi, sömürülmesi, hırpalanması ve kullanılması daha iyidir.

Bu anlamda, daha büyük bir özerkliği, yani tüm denetim ve baskı biçimlerinin özgürlük ortamında derinleşmiş içselliğini hedefleyen özgürleşme ve bağımsızlık hareketinin tümü bir gerileme biçimidir. Bize dışarıdan gelen ne olursa olsun, en beter sömürü de olsa, dışarıdan geliyor olması olumlu bir niteliktir. Bu yüzden, yabancılaşma, kendine ait olamama olarak yakınma konusu olsa bile yararlıdır; yabancılaşmış yanımızı elinde bulundurduğu için öteki kalıtımsal bir düşman haline gelmiş olsa da yabancılaşma yararlıdır. Öznenin kendi irade ve isteğini yeniden ele geçirmesi olarak buradan türetilecek bir yabancılaşmanın giderilmesi kuramı da basite indirgeyicidir. Bu perspektifte, özneye kendisinden ve kendisi aracılığıyla gelen her şey, özgün olduğundan iyidir; dışarıdan gelen her şeyin adı ise sahteye çıkmıştır; çünkü öznenin özgürlük alanına ait değildir.

Tamamen tersi olan durumda ısrar etmek ve paradoksu genişletmek gerekir. Nasıl ki başka biri tarafından denetleniyor olmak daha iyiyse, kendinden başka biri tarafından mutlu ya da mutsuz edilmek de her zaman daha iyidir. Yaşamımızda bize bağlı olmayan bir şeye bağlı olmak her zaman daha iyidir. Bu varsayım beni her tür kölelikten kurtarır. Kendi varoluşum da dahil, bana bağlı olmayan bir şeye boyun eğmek zorunda değilim. Doğduğum andan itibaren bağımsızım, aynı anlamda, ölümümde de bağımsız olabilirim. Bundan daha gerçek hiçbir özgürlük asla olmamıştır. Tüm oyun, tüm koz, tüm tutku, tüm çekicilik burdan doğar: Bize tamamen yabancı olmakla birlikte üstümüzde gücü olan şeyden; ötekisi olup da baştan çıkarmamız gereken kimseden doğar.

Yabancılık aktarımına dayalı ahlâk, bir kurnazlık felsefesi içerir. Kurnazlık temel yapaylıktır; kendi enerjimizle, kendi irademizle değil de başkalarından, dünyadan, sevdiklerimizden, nefret ettiklerimizden aşırdığımız enerji ile, irade ile yaşıyor olmamızdır. Kaçamak bir enerjiyle, çalıntı bir enerjiyle, baştan çıkarılmış bir enerjiyle yaşıyoruz. Ve öteki, yalnızca bu dolaylı ve kurnaz kapma, baştan çıkarma ve aktarma edimiyle var olur. İstemenin, inanmanın, sevmenin ve karar vermenin bir başkasına devredilmesi; bu bir vazgeçme değil, bir stratejidir. Ötekini kendi yazgınız yaparak ondan en incelikli enerjiyi çekip alırsınız. Yaşamınızın sorumluluğunu bir olay ya da göstergeye aktararak yaşamınızın biçimini aşırırsınız.

Bu strateji masum değildir. Çocukların benimsediği stratejidir. Yetişkinler çocukları kendilerinin yetişkin olduklarına inandırıyorlarsa, çocuklar da büyüklerin, kendilerinin çocuk olduklarına inanmalarına izin verirler. Bu iki stratejiden İkincisi en incelikli olanıdır; çünkü yetişkinler yetişkin olduklarına inansalar da çocuklar, çocuk olduklarına inanmıyorlar. Çocukturlar, ama buna inanmıyorlar. Çocukluk bayrağı altında, bir gönül alır gibi dolaşıp dururlar. Kurnazlıkları (ve çekicilikleri) eksiksizdir. Schnitzler’in tarif ettiği mikrop türüne uzak da değiller zaten: Canlılık ve gelişimlerinin, onları çevreleyen üst dünyanın (yetişkinler dünyasının) yıkımına bağlı olduğu farklı bir cins gibiler. Çocukluk, yetişkin evrenin içinde incelikli ve canice bir var olma hali gibi hareket eder. Çocuk bu anlamda yetişkinin ötekisidir: Onun yazgısıdır, doğuştan gelen en kurnaz halidir ve hiçbir özel iradesi olmayanlara özgü hoşlukla hareket ederken yetişkini acımasız biçimde yadsıyan biçimidir.

Kitleler de böyledir. Kitle adlandırması altında onlar da bir gönülsüzce hoşnut etme yazgısı altındaymış gibi dolaşıp dururlar. Onlar da politikanın karanlığı içinde garip, düşman, anlaşılmaz bir cins, ani zehirliliği her tür politik düzenin yıkıcısı olan, neredeyse biyolojik bir cins gibi büyüdüler. Onlar da iktidarın ötekisidir; politika labirentine dadanmış, iktidarın tanıyamadığı, adlandıramadığı, gösteremediği kör bir taraftır. Bu incelikli bozma gücünü uy gülüyorlarsa, bu aynı bilinçdışı “bırakın istesinler, bırakın inansınlar” stratejisini kullandıklarındandır. Kendi kitle niteliklerine inanma tehlikesine düşmezler: Öznellik ve söz onlara yasak olduğundan, politik ayna evresinden hiçbir zaman geçmemişlerdir. Bu onları, kendi yüceliklerine inanan ya da inandığını belirten tüm politikacılardan ayırır. Politikacıların kinizmi,* kitlelerin (var olmayan) özleri konusundaki nesnel kinizme asla erişemez.

*Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes’in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

Bu, kitleye yarışta iyi bir avantaj; çünkü ötekiler onun yabancılaşmış olduğuna inanırlar, kitle de ötekilerin buna inanmasına izin verir. Dişilik de bu “şehvetli” ironiye katılır. Kadınlar erkeklerin kendilerini erkek sanmasına izin verirler, oysa kadınlar, gizliden gizliye, kendilerinin kadın olduklarına inanmazlar (Çocukların, çocuk olduklarına inanmamaları gibi). İnanmaya izin veren, inanandan ve inandırandan her zaman üstündür. Kadının cinsel ve politik özgürleşmesindeki tuzak, tam da kadınları kadın olduklarına inandırmak oldu: O zaman da kadınlık ideolojisi baskın geldi ve kadın hakları, mevki, düşünce gibi şeyler kadınların kendi özlerine olan inançla birlikte baskın geldi. Bundan böyle “özgürleşen” kadınlar kendilerinin kadın olduğunu öne sürüyorlar, artık cemaatin üst perdeden alaycılığı da kayboldu. Herkesin payına düşeni aldığı bir talihsizliktir bu; böylelikle kendilerini özgür insanlar olarak gören erkekler de gönüllü kölelik içine düştüler.

“…Önerdiğim insan dışarıdan yaratılmıştır, hiçbir zaman kendi olmayıp insanlar arasında doğan bir biçim tarafından tanımlanmış olduğundan kendi özünde bile sahtedir. Ebedi ve ezeli oyuncudur kuşkusuz, ama doğal oyuncudur; çünkü yapaylığı doğuştandır, hatta bu onun insanlık durumunun özelliklerinden biridir… İnsan olmak oyuncu olmak demektir, insan olmak insan taklidi yapmaktır, özünde insan olunmadığı halde bir insan gibi davranmaktır, insanlığı papağan gibi tekrarlamaktır… İnsana maskesini çıkarmasını öğütlemiyorum (bu maskenin ardında yüz yok), ondan istenebilecek şey, durumundaki yapaylığın bilincine varması ve bunu itiraf etmesidir. Yapaylığa mahkûmsam…

Eğer kendim olmama hiç izin verilmediyse…”

Gombrowicz

İnsan olma taklidinde, insanın kendisi olmamasında büyük bir yapmacıklık vardır. Tüm doğruluk ve dürüstlük kültürümüz insanın kendi yazgısını incelikli dış göstergelerle, yapmacık ve “özgün olmayan” göstergelerle düzenleme biçimini mahkûm eder. Yapmacıklık, Gombrowicz’in dediği gibi insanın kendi durumundaki yapaylığının bilincine tam olarak vardığı ve kendine bir tür yapay ikiz yaratmak, ikizinin yapay gölgesinin altına girmek, kendi özünden yapay bir robot üretmek, yani göstergelerin yardımı sayesinde kendini öteki olarak dışsallaştırmak anlamına gelen o şaşırtıcı ruh halidir. Tüm robotlarımız, yapay makinelerimiz ve tekniklerimiz aslında büyük bir yapmacık değil mi?

Andy Warhol, “Bir makine olmak istiyorum,” dediğinde zirvedeki züppeliğin formülünü açıklar. Kendi tekil makinesini, birazcık daha fazla simülasyon ve sunilik ile, makineler ve hileli nesneler sistemine ekleyerek makineleşmenin hilelerini ortaya serer. Sıradan makinenin nesne ürettiği yerde Warhol, nesnenin çoğaltılması anlamına gelen gizli erekliliğini üretir. Aşırı-erekliliği içinde, nesnelik sürecinden doğan gizli anlamsızlık içinde nesneyi yeniden üretir (çoğaltır). Diğerlerinin ilave bir ruh aradıkları yerde o ilave bir makine arar; ilave bir anlam aradıkları yerde o ilave bir yapaylık arar. Giderek daha az kendi ve giderek daha yapmacık olarak, dünyanın sıradan kesinliğinin yeniden üretilmesi yoluyla makinenin büyücülüğüne erişir. Giderek daha az arzu öznesi olarak, nesnenin hiçliğine daha da yakınlaşır.

Sh: 169-176

DİĞER YAZILAR

Enerjinin Yazgısı
Terörizmin Aynası
Fotokopi Ve Sonsuz
Uzlaşmazlık
Kendi Cehennemimizi Yaratırken
İşlemsel Temizlik
İrade Sapması
Viral Konukseverlik
Venedik Takibi
Farklılık Melodramı
Ölüler Sergisi
Tuhaf Cazibe Olarak Nesne
Kökten Egzotizm
Trans-Estetik
Hepimiz Sanal Olarak Bağışıklık Sistemi Özürlüleriyiz
Orji Bitti, Şimdi Ne Yapacağız?

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

AŞIRI-İLETKEN OLAYLAR


Trans-politik biçim olarak terörizmin, patolojik biçim olarak AIDS ve kanserin, genel anlamda cinsellik ve estetik biçimi olarak Trans-seksüelliğin ve travestiliğin aynı zamanda ortaya çıktığını görüyoruz. Günümüzde sadece bu biçimler büyüleyicidir. Cinsel özgürleşme, politik tartışma, organik hastalıklar ve hatta konvansiyonel savaş artık kimsenin ilgisini çekmiyor (savaş konusunda sevindirici bu: Kimseyi ilgilendirmeyeceği için birçok savaş da gerçekleşmiş olmayacak). Hakiki fanteziler başka yerde. Bunlar, temeldeki bir işleyiş bozukluğundan ve bu bozukluğun sonucundan kaynaklanan üç biçimin içindeler: Terörizm, kanser, travestilik.Bunların her biri politik, cinsel ya da genetik oyundaki bir şiddetlenmeye, aynı zamanda da sırasıyla politika, cinsellik ve gen kodlarındaki bir yetersizlik ve çöküntüye denk düşmektedir.

Bunların hepsi viral, büyüleyici, farksız ve görüntülerin zehirleyici gücüyle çoğalmış biçimlerdir; çünkü günümüzde medyanın viral bir gücü vardır ve zehirleyicilikleri de bulaşıcıdır. Bedenlerin ve zihinlerin sinyal ve görüntülerle yayıldığı bir kültürün içindeyiz; ve bu kültürün en güzel sonuçları yaratmış olması gibi en öldürücü virüsleri de yaratmasına niçin şaşıralım? Bedenlerin nükleerleştirilmesi Hiroşima’da başladı, ama kitle iletişim araçlarının, görüntülerin, göstergelerin, programların ve iletişim ağlarının yayılmasıyla belli bir çevrede bedenler sürekli ve ardı arkası kesilmez biçimde nükleerleştirilmektedir.

Bu tür vakitsiz ve kıtalararası “aşırı-iletken” olaylar bombardımanının artık devletleri, bireyleri ve kurumlan değil; cinsellik, para, haberleşme ve iletişim gibi bütünlüklü çapraz (geçişli) yapıları ilgilendirmesi açısından şanslıyız aslında.

AIDS, iflas, elektronik virüsler ve terörizm birbirlerinin yerine geçebilir şeyler değildir; ama bir tür aile oluştururlar. AIDS, bir anlamda cinsel değerlerin iflasıdır, tıpkı Wall Street iflasında bilgisayarların “zehirleyici” bir rol oynaması gibi. Ama bilgisayarlara da virüs bulaştığından bilgi işlemsel değerlerin iflasının da eli kulağındadır. Salgın yalnızca her bir sistemin içinde etkin olmakla kalmayıp bir sistemden diğerine de etkili olur. Bütün bu eğilimler, bir felaket senaryosu etrafında dönmektedir. Bu düzensizleşmenin işaretleri uzun zamandır ortadaydı elbette: Salgın hale gelmeden önce var olan AIDS, bir öncül oluşturmuş 1929 örneğiyle ve hep mevcut tehlikesiyle iflas, şimdiden yirmi yıllık tarihe sahip elektronik korsanlıklar ve kazalar. Ama belli bir çevrede sürekli var olan tüm bu biçimlerin birbirine bağlanması ve çok hızla gelişen bir anomali haline neredeyse eşsüremli geçişleri, ilginç bir durum yaratıyor. Ama halkın bilinci üzerindeki etkilerinin kaçınılmaz biçimde aynı olduğu söylenemez: AIDS gerçek bir felaket olarak yaşanabiliyor, oysa iflas daha çok bir felaket oyunu gibi görünüyor; elektronik virüse gelince, bunun feci sonuçları olabilir; ama gülünüp geçilen ironik bir hali de yok değil ve bilgisayarların üstüne çullanan ani salgın, haklı bir neşeyle (profesyoneller hariç) karşılanabiliyor.

Diğer etkenler de aynı sonuca katkıda bulunuyor. Sanat, her yerde sahteye, kopyaya, simülasyona ve aynı anda da paranın radyasyonuna maruz kalan bir bedenin hakiki metastazı olan sanat pazarındaki çılgın açık artırmaya tutsak oluyor. Terörizmi ele alalım. İçinde bulunduğumuz, radyasyona maruz kalmış (Tam olarak neye? Mutluluğun, güvenliğin, enformasyon ve iletişimin aşırı ışımasına mı? Simgesel çekirdeklerin, temel kuralların, toplumsal sözleşmelerin parçalanmasına mı? Who knows? Metinde İngilizce: “kim bilir?”) toplumlarda terörizmin zincirleme tepkisine AIDS’in, mali yağmacıların, bilgisayar korsanlarının zincirleme tepkisinden daha fazla benzeyen hiçbir şey yoktur artık. Terörizmin bulaşıcılığı ve büyüleyiciliği de tüm bu olaylarınki kadar anlaşılmazdır. Bir bilgisayar program yapımcısı programa bir “soft bomba” yerleştirerek programı yok etmeyi baskı aracı olarak kullandığında, yaptığı şey, programı ve programın tüm işlemlerini rehin almaktan başka nedir? Yağmacılar, şirketlerin borsada batmaları ya da çıkmaları üzerine spekülasyon yaparlarken, şirketleri rehin almaktan başka ne yapmaktadırlar? Bütün bu uygulamalar terörizm modeline göre faaliyet göstermektedir (hisse senetleri ve tablolar gibi rehinlerin de rayici belirlenmiş bir değeri vardır); ancak terörizmi pekâlâ AIDS, elektronik virüs ya da borsadaki halka açık satın alma teklifleri modeline göre de yorumlayabilirdik: Birinin diğeri üzerinde bir ayrıcalığı yoktur, hepsi aynı türden olaylardır (Kısa süre önce yapılan bir açıklama: AIDS hakkında bilgiler içeren bir disket piyasaya sürülür ve disket de bilgisayarları tahrip eden bir virüs taşımaktadır).

Bu bir bilimkurgu mu?

Neredeyse öyle. Enformasyon ve iletişimde iletinin değeri, ileti görüntüden görüntüye ve ekrandan ekrana geçtiğinden, aynı zamanda katıksız dolaşımın değeridir de. Bu yeni merkezkaç değerden (borsa, sanat pazarı, yağmacılar) sanki bir gösteriymiş gibi hepimiz zevk alıyoruz. Sanki bu, sermayenin bir an için güzelleşmesiymiş, sermayenin estetik çılgınlığıymış gibi zevk alıyoruz hepimiz. Bu sistemin gizli patolojisinden, o güzelim makinelere girip bunları bozan virüslerden de zevk alıyoruz. Oysa gerçekte virüsler sistemlerimizdeki aşırı mantık tutarlılığının bir parçasıdır; bu mantığın tüm yollarından geçiyor ve hatta yeni yollar açıyorlar (elektronik virüsler, elektronik ağların bile öngörmediği köşe bucakları keşfediyorlar).

Elektronik virüsler dünya çapında enformasyonun ölümcül şeffaflığının ifadesidir.

AIDS bütün insan grupları ölçeğinde cinselliğin ölümcül şeffaflığının ifadesidir.

Borsa iflasları üretimin ve değişimin özgürleşmesinin de temeli olan değerlerin başdöndürücü dolaşımının ifadesidir.

Bir kez “özgürleşen” tüm süreçler, bu süreçlerin prototipi olan nükleer aşırı-kaynaşma benzeri bir aşırı-kaynaşmaya girerler. Olaylar zincirinin bu aşırı-kaynaşması, çağımızın tek çekici yanı değildir.

Bunların öngörülemeyen olaylar olması da bundan daha az çekici değildir. Her halükârda, herhangi bir öngörü insana yalanlama isteği verir. Olaylar, bazen bu yalanlama işini üstlenir. Örneğin, fazlasıyla öngörülmüş kimi olaylar vardır ki bunlar olmayabilir; bu olaylar habersiz ortaya çıkanların tersidir. Beklenmedik gelişmeler üzerine, konjonktürel sürprizler üzerine bahse girmek gerekir, olayların bu dil sürçmesi (witz) üzerine… Kaybetseniz bile en azından bu nesnel olasılıklar budalalığına meydan okumuş olma zevkini tatmış olursunuz. Ortak kalıtımsal mirasın parçası olan yaşamsal işlevdir bu. Hem zaten yegâne gerçek zihinsel işlevdir; çelişki, alay, tersini söyleme, eksikliğin keşfi ve tersine çevrilebilirlikle ilgili olan, yasaya ve gerçekliğe her zaman karşı çıkacak işlevdir bu. Bugün entelektüellerin söyleyecek hiçbir sözü olmaması da bu ironik işlevi ellerinden kaçırdıkları içindir; çünkü entelektüeller kendilerini ahlâki, politik ya da felsefi bilinç alanıyla sınırlı tutuyorlar, oysa ki oyunun kuralı değişti ve tüm ironi, tüm kökten eleştiri rastlantısalın, zehirliliğin, felaketin, kazara ya da sistemli ani dönüşün tarafına geçti; oyunun yeni kuralı, bugün her şeye egemen olan ve yoğun bir entelektüel zevkin (kuşkusuz manevi bir zevkin de) kaynağı olan kesinlikten yoksunluk ilkesidir. Örneğin bilgisayarlardaki virüs etkisi: Bu tür bir olay karşısında içimizin sevinçten titremesi felaketten alınan sapkın zevk ya da kötülüğe olan eğilimimiz yüzünden değildir; ortaya çıkışı insanda daima bir coşku uyandıran yazgısal olan burada yüzeye çıktığı için sevinç duyarız.

Mukadderat, bir şeyin ortaya çıkışının ve yok oluşunun gerisinde aynı belirtinin var olmasıdır, bir yıldızın (astre) felaketin (désastre) peşine takıldığı andır veya bilgisayar virüsleri örneğinde olduğu gibi bir sistemin genişleme mantığının o sistemin tahrip edilmesini buyurmasıdır. Mukadderat, kazanın tersidir. Kaza sistemin kenarındadır, mukadderat ise sistemin can damarındadır (ama mukadderat her zaman felaket değildir, öngörülemeyen şeyden coşku duyulabilir de). Demek, bu şeytanca ilkeyi istatistiki evrenimizi değiştiren küçük anormalliklerde ve hatta küçük düzensizliklerde, çok küçük dozlarda bile olsa buluyor olmamız gözardı edilmemelidir.

Olayların bu sürçmesini [dil sürçmesi gibi] her defasında tahmin edebilir miyiz? Tabii ki hayır. Ama, tam da zaten, apaçıklık asla kesin değildir. Karşı çıkılamaz olayım diye direttikçe hakikat bile inanılırlığını yitirir, bilim dayanaksız kalır. Yani istatistiksel hakikatin her zaman yalanlanabilir olduğunu ileri sürmek akademik bir varsayım değildir. Toplumun kurnaz dehasının en nadide kısmından kaynaklanan bir umuttur bu.

Eskiden kitlelerin sessizliğinden söz ediliyordu. Bu sessizlik, geçmiş kuşakların uğraştıkları olaydı. Günümüzde kitleleri harekete geçiren şey, kopma değil, bulaşmadır. Kitleler karmakarışık fantezileriyle kamuoyu yoklamalarına ve tahminlere mikrop bulaştırıyor. Belirleyici olan artık çekimserlikleri ya da sessizlikleri değil (bu henüz nihilist bir görüştü); şimdi önemli olan, belirsizlik çarklarını kullanmalarıdır. Geçmişte kitlelerin gönüllü köleliklerinden mükemmel biçimde yararlanılırken, bundan böyle gönülsüz belirsizliklerinden yararlanılıyor. Bu şu demektir; kitlelerle ilgilenen uzmanların ve onları etkilediklerini sanan hilebazların haberi olmadan, kitleler politikanın sanal olarak öldüğünü, ama oynasınlar diye kendilerine verilen yeni oyunun, borsa dalgalanmaları kadar heyecan verici olduğunu biliyorlar. Bu oyunda kitleler izleyicilerle, karizma ve saygınlık oranlarıyla, görüntülerin rayiciyle dama taşıyla oynar gibi katlanılmaz bir hafiflikle oynarlar. Kitleleri olasılıklar hesabına canlı canlı kurban etmek için kasıtlı olarak moralleri bozuldu, ideolojisizleştirildiler; ama günümüzde tüm görüntüleri istikrarsızlaştıranlar ve politikanın hakikatiyle alay edenler kitlelerdir. Kendilerine ne öğretildiyse ona oynuyorlar; istatistik ve görüntü borsasına spekülasyon yaparak tıpkı bir spekülasyoncu ahlâksızlığıyla oyun oynuyorlar. Aptalca kesinlik ve rakamların acımasız bayağılığı karşısında, kitleler, sosyoloji alanındaki belirsizlik ilkesini sınırlarda canlandırıyorlar. İktidar sistemi, istatistiki düzeni elinden geldiğince örgütlerken (ve günümüzde toplumsal düzen istatistiki bir düzendir), kitleler gizliden gizliye istatistik! düzensizliği gözetiyorlar.

Bu viral, şeytani, ironik ve tersine çevrilebilir düzenlemeden beklenmedik bir sonuç, dil sürçmesine benzer bir olay umulabilir.

Bu toplum bundan böyle yalnızca kesin olmayan, aydınlatılması mümkün olmayan olaylar yaratmaktadır. Eskiden bir olay gerçekleşmek için vardı, günümüzde ise gerçekleştirilmesi tasarlanan şeydir. Yani olay artık medyatik biçimlerin travestisi gibi sanal bir yapay ürün olarak ortaya çıkıyor.

Amerika’nın bütün bilimsel ve askeri bilgisiyar ağını beş saat boyu kırıp geçiren bilgisayar virüsü belki de yalnızca bir sınamaydı (Virilio), bizzat Amerikan gizli askeri servislerinin bir deneyiydi. Üretilmiş ve simüle edilmiş bir olay. Yani ya virüslerin yadsınamaz zehirliliğini kanıtlayan gerçek bir kazadır, ya da günümüzde en iyi stratejinin hesaplı istikrarsızlık ve aldatmaca olduğunu kanıtlayan tam bir simülasyon.

Meselenin özü ne?

Deneysel bir simülasyon varsayımı doğru olsa bile, bu durum, sürecin denetim altında olduğunu asla garanti etmez. Test-virüsü yıkıcı bir virüse dönüşebilir. Zincirleme tepkileri kimse denetleyemiyor. Bu durumda, simüle edilmiş bir kazayla değil de bir simülasyon kazasıyla karşı karşıyayız. Ayrıca herhangi bir kaza ya da doğal felaket terörist eylem olarak üstlenilebileceği gibi, böyle bir eylem de kaza ya da doğal felaket olarak kabul edilebilir. Varsayımların sonu yok.

Bu nedenle tüm sistem toptan teröristtir. Çünkü asıl terör, şiddet ya da kaza terörü değil, belirsizlik ve caydırma terörüdür. Vaktiyle bir soygun simülasyonu yapmış olan bir grup, gerçek silahlı soygun yapandan daha ağır bir cezaya çarptırılmıştı: Gerçeklik ilkesinin ihlali gerçek saldırıdan daha ciddi bir saldırıdır.

Buradan ortaya çıkan şey dev bir belirsizliktir; işlemsel canlılığın merkezindeki dev bir belirsizliktir. Bu tür bir panik durumunu önceden gören yine bilim oldu: Deneysel arayüzey içinde öznenin ve nesnenin karşılıklı konumlarını yitirmeleri, nesnenin ve bilginin nesnel gerçekliği karşısındaki bu kesin belirsizlik durumunu yaratır. Bilimin kendisi de garip çekim güçlerinin etkisi altına girmişe benziyor. Ama ekonominin durumu da böyledir; ekonominin canlanışı bu alanda hüküm süren mutlak öngörülemezliğe bağlıdır. Enformasyon tekniklerinin ani gelişmesi de böyledir; bu gelişme, burada dolaşan bilginin karar verilemezliğine bağlıdır.

Tüm bu tekniklerin gerçek dünyanın aktif bir parçası olup olmadığı son derece kuşkuludur. Tekniğin ve bilimin amacı, bizi her tür hakikat ve gerçeklik ilkesinin ötesindeki, mutlak olarak gerçekdışı bir dünyayla yüz yüze getirmektir daha çok. Çağdaş devrim, belirsizliğin devrimidir.

Bunu kabullenmeye yanaşmıyoruz. İşin paradoksal yanı, ilaha fazla enformasyon ve daha fazla iletişimle bu belirsizlikten kurtulacağımızı umuyoruz, oysa böyle yapmakla belirsizlik ilkesini daha vahim hale getiriyoruz. Heyecan vericidir ileri kaçış: Tekniklerin ve sapkın etkilerinin, insanın ve klonlarının Möbius şeridi üzerindeki koşusu daha yeni başlıyor.

Sh: 42-49

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

ENERJİNİN YAZGISI


Betimlenen tüm olaylar ikili fizik ve matematik bir tanıya bağlıdır. Fiziksel açıdan, dengesizlik halindeki bir insanlık sistemi içinde bir çeşit devasa geçiş aşamasıyla uğraşmaktayız. Bu geçiş aşaması, fiziksel sistemler için olduğu kadar bizim için de büyük ölçüde gizemli olmayı sürdürüyor; ama bu felaketli evrim kendi başına ne yararlı ne de zararlıdır, sözcüğün gerçek anlamında felaketlidir yalnızca.

Bu kaotik sapmanın, başlangıçtaki veriler karşısındaki bu hiper-duyarlılığın prototipi olan şey, enerjinin yazgısıdır. Kültürümüz tersinmez bir enerji özgürleşmesi sürecinin geliştiğini gördü. Önceki bütün kültürler dünyayla tersine çevrilebilir bir anlaşmaya, enerji bileşenlerinin de katıldığı dengeli bir düzenlemeye bağlıydı, asla bir enerji özgürleşmesi ilkesine değil. Enerji “serbestleştirilecek” ilk şeydir ve sonraki tüm özgürlükler bu modele göre düzenlenecektir. İnsan da enerji kaynağı olarak serbest bırakılmıştır ve böylelikle de tarihin ve tarihin hızlanışının devindirici gücü haline gelmiştir.

Enerji modernliğin tüm sanayi ve teknik düşlerini besleyen, fantastik bir yansıtma türüdür; insan anlayışını da bir irade dinamiğine indirgeyen odur. Bununla birlikte, hortum, kaos ve felaket olaylarına ilişkin en yeni modern fizik buluşları sayesinde herhangi bir akışın, herhangi bir doğrusal sürecin, hızlandırıldığında felaket eğrisine benzer tuhaf bir eğrilik edindiğini biliyoruz.

Yolumuzu gözleyen felaket, kaynakların tükenmesi felaketi değildir. Tüm biçimleriyle enerji giderek artacaktır, en azından sonrasında bizi artık insan olarak ilgilendirmeyecek bir zaman vadesi çerçevesinde artacaktır. Nükleer enerji tükenmez denir; Güneş enerjisi, gelgitlerin, büyük doğal akışların, hatta doğal felaketlerin, depremlerin ya da volkanların enerjisi tükenmeyecektir (teknik imgeleme güvenebiliriz). Buna karşılık dramatik olan şey, dengesizliğin dinamiğidir; enerji sisteminin çok kısa vadede öldürücü bir düzensizleşme yaratabilecek şekilde zıvanadan çıkmasıdır. Nükleer enerjinin serbest bırakılmasının birkaç parlak örneği şimdiden var elimizde (Hiroşima ve Çemobil); ama viral ya da radyoaktif, her zincirleme tepki potansiyel olarak felakettir. Tam bir salgından bizi hiçbir şey korumuyor; atom santrallarını çevreleyen şeyler bile. Enerji aracılığıyla dünyayı dönüştürme sistemi, bütün olarak, enerjinin; özüne denk düşen viral ve salgınlı bir evreye girebilir; önce olumlu sonuçlar doğuran bir harcama, bir düşüş, bir diferansiyel, bir dengesizlik, minyatür bir felaket halindeyken, kendi devinimi tarafından aşıldığında global bir felaket boyutu alabilir.

Enerji sonuçlar doğuran bir neden gibi düşünülebilir; ama kendini üreten, böylelikle de her tür nedenselliğe boyun eğmeye son vermiş bir sonuç gibi de düşünülebilir. Enerjinin paradoksu, birbirlerinden neredeyse bağımsız biçimde hem nedenlere ilişkin hem de sonuçlara ilişkin bir devrim olması ve yalnızca nedenlerin birbirine bağlandığı bir yere değil, sonuçların da zincirinden boşaldığı bir yere dönüşmesidir.

Enerji aşırı-ışıma evresine giriyor. Dünyayı dönüştürme sistemi bütünüyle aşırı-ışıma evresine giriyor. Enerji, maddesel ve üretici değişken iken, kendiyle beslenen baş döndürücü bir süreç haline geliyor (onu yitirme tehlikesinin olmamasının nedeni de zaten bu).

New York kentini ele alalım. Bir gün önce öyle enerji harcanmıştır ki her şeyin ertesi gün yeniden başlaması bir mucizedir. Bu, akılcı bir enerji yitimi ilkesi olmadığının, New York gibi bir megapolün işleyişinin termodinamiğin ikinci yasasına ters düştüğünün, kendi gürültüsünden, kendi artıklarından, kendi karbon gazından beslendiğinin düşünülmesi dışında açıklanamaz; bu bir tür ikame mucizesi yoluyla, enerji harcamasından doğan enerjidir. Bir enerji sisteminin yalnızca niceliksel verilerini ölçen uzmanlar enerjinin, kendi tüketiminden doğan benzersiz enerji kaynağını azımsıyorlar. New York’ta bu harcama tamamen bir gösteriye dönüşmüştür, kendi görüntüsüyle voltajı artırılmıştır. Jarry’nin cinsel etkinlikle ilgili olarak betimlediği (Le Surmâle / Aşırı Erkek) enerjinin bu aşırı-ışıması, zihinsel ya da mekanik enerji için de geçerlidir: Trans-Sibirya’nın ardından Sibirya’yı da geçen deküpletin üzerinde kimi bisikletçiler ölür, ama pedal çevirmeye devam ederler. Kadavralara özgü sertlik kadavralara özgü devingenliğe dönüşür, ölü durmadan pedal çevirir, hatta cansızlaştıkça hızlanır. Ölümün cansızlığı enerjiyi son derece artırır.

Bu, Mandeville’in Arılar Masalı’na benzer: Bir topluluğun enerjisi, zenginliği ve parıltısı kusurlarından, kötülüklerinden, aşırılık ve zayıflıklarından gelir. Ekonomi postulatının ters anlamı: Eğer bir şey harcanmış ise önce onun üretilmiş olması gerekir. Bu doğru değildir. Enerji ve zenginlik ne kadar harcanırsa o kadar artar. Felaketin enerjisidir bu ve hiçbir ekonomik ölçüm bunun hesabını tutamaz. Zihinsel süreçlere ait belli bir kendinden geçme biçimi bugün maddi süreçlerde yeniden görülüyor. Tüm bunlar eşdeğerlik terimleriyle anlaşılmaz; ancak tersine çevrilebilirlik ve aşırılık terimleriyle anlaşılabilir.

Böylece New Yorklular enerjiyi insanlık açısından düşünülemez bir çevreden, kokuşmuş havadan, hızdan, panikten, soluk alınamayan koşullardan alıyorlar. Uyuşturucu ve bunun yol açtığı tüm çılgınca etkinliklerin bile şehrin canlılık ve gayrisafi metabolizma oranına dâhil olması muhtemeldir. Her şey bu orana dâhil; en pis işler de, en saygın işler de. Tam bir zincirleme tepki. Her tür normal işleyiş düşüncesi yok oldu. XVIII. yüzyılda söylendiği gibi, bütün varlıklar fesat içindeler; yaşama gerekliliğinin iyiden iyiye uzağına düşen ve daha çok gerçekdışı bir hayatta kalma saplantısına, herkesi ele geçiren ve kendi öfkesinden beslenen o soğuk hayatta kalma tutkusuna bağlı olan aynı taşkınlık ve aynı dramatik aşın uyarılmaya el birliğiyle katılıyorlar.

New Yorkluları bu saçıp savurmadan, bu savurganlıktan, bu insanlık-dışı ritimden vazgeçirmek ikili bir yanlışlık olur. Birincisi, normal bir insan için tüketici olabilecek faaliyetlerini tüketici bulmuyorlar; tersine bu anormal enerjiden besleniyorlar. İkincisi, eğer hızlarını keserler veya enerjilerinden tasarruf ederlerse aşağılanırlar. Bilinçli ya da bilinçsiz oyuncuları oldukları, dünyada eşi benzeri olmayan kentsel bir ölçüsüzlüğü ve devingenliği sağlayan kolektif yüksek yaşam düzeylerinde bir zayıflama olur bu.

İnsan türünün maruz kaldığı tehlikeler, eksiklikten kaynaklanan tehlikeler (doğal kaynakların tükenmesi, çevrenin tahrip olması, vs.) olmaktan çok aşırılıktan kaynaklanan tehlikelerdir: Enerjinin zıvanadan çıkması, denetlenemeyen zincirleme tepki, çılgın özerkleşme. Bu ayrım başattır; çünkü eksiklikten kaynaklanan tehlikelere, ancak günümüzde kabul edilmiş olan Yeni Ekoloji Politik’le (Uluslararası insan soyu haklarının parçasıdır bu) cevap verilebilir; ama bu diğer içkin mantığa, doğayla kumar oynayan bu hızlanmaya kesinlikle hiçbir şey karşı koyamaz. Bir yandan ekolojik çevremizdeki dengenin yeniden sağlanması ve enerjinin yeniden dengelenmesi mümkünken, öte yandan kesinlikle “denge-dışı” bir devinimle karşı karşıyayız. İlk durumda etik ilkeler, yani yalnızca hayatta kalma biçiminde de olsa, maddi süreci aşan bir ereklilik işin içine giriyor olabilir, ama öte yanda tek erekliliği sınırsız bir hızla çoğalma olan süreç her aşkınlığı emer ve bütün failleri yutar. Böylelikle gezegene özgü tam bir şizofreni içinde, bir yanda her tür ekolojik önlemin, dünyayı iyi kullanma ve dünyayla ideal etkileşim stratejisinin geliştiği görülürken aynı zamanda da yıkım ve dizginsiz performans girişimlerinin hızla çoğaldığı görülür. Zaten çoğunlukla aynı insanlar aynı anda her ikisine de katılırlar.

Hem zaten ilk devinimin yönü (Ekolojik ortak yaşam yoluyla türün kurtarılması) görece olarak daha açık gözüküyor, ama diğerinin gizli yönelimi hakkında ne biliyoruz?

Bu hızlanmanın, bu dış-merkezli devinimin bir sonu olmalı, insan türünün bir yazgısı olmalı, dünyayla denge ve etkileşim ilişkisinden çok daha karmaşık ve muğlak başka bir simgesel ilişki olmalı. Yine yaşamsal, ama bütünlüklü bir tehlike içeren bir yönelim yok mu?

Varacağımız yer buysa, kuralını bilmediğimiz bir tür Büyük Oyun içinde tekniğin ve enerjilerin öngörülemeyen bir sona doğru bu acele gidişine karşı ekolojinin akılcı tanrısallıklarının hiçbir şey yapamayacakları apaçık ortadadır.

Güvenlik, denetim, suç veya hastalık önleme tedbirlerinin içerdiği sapkın etkilerden bile korunamıyoruz. Toplumsal, tıbbi, ekonomik ve politik tüm alanlardaki korunmanın hangi tehlikeli aşırılıklara yol açabileceği biliniliyor: En yüksek güvenlik adına âtıl (endémique) bir terörün, bir denetim saplantısının yerleşmesi çoğunlukla felaketin salgın tehdidi kadar tehlikelidir. Bir şey kesin: İlk verilerin karmaşıklığı, tüm sonuçların potansiyel olarak tersine çevrilebilirlikleri hiçbir akılcı müdahale biçimine ilişkin olarak kendimizi aldatmamamızı sağlıyor. Oyuncuların bireysel ve kolektif iradesinin böylesine uzağından geçen bir süreç karşısında kabul edilebilecek tek şey, her tür iyi ve kötü ayrımının (dolayısıyla bu durumda teknolojik gelişmenin doğru ölçüsünü bulma olanağının) akılcı modelimizin yalnızca çok sınırlı bir çerçevede değer taşıdığıdır. Etik bir düşünce ve pratik bir karar bu sınırlar içinde olanaklıdır; bu sınırın ötesinde kendi başlattığımız ve bundan böyle doğal bir felaketin acımasızlığıyla bizsiz gelişen bütün süreç düzeyinde -neyse ki ya da ne yazık ki- iyilikle kötülüğün ayrılmazlığı, yani biri olmadan diğerini uygulamanın olanaksızlığı hüküm sürer. Bu, tam olarak lanetli pay teoremidir;ve bu olmalı mı diye sormak yersizdir, bu böyledir, bunu tanımazlıktan gelmek de en büyük yanılgıya düşmek olur. Bu durum, yaşamımızın etik, ekolojik ve ekonomik alanında yapılabilecek olanları bozmaz; ancak yapılabileceklerin etkisini, yazgı alanı olan simgesel düzeyde tamamen göreceli kılar.

Sh: 106-111

LANETLİ PAY TEOREMİ

Kesintisiz olumluluk üretiminin korkunç bir sonucu vardır. Çünkü olumsuzluk kriz ve eleştiriye gebeyse, abartılı olumluluk da homeopatik dozlarda kriz ve eleştiriyi süzme yeteneksizliğiyle felakete gebedir. Tohumlarını, basillerini, parazitlerini, biyolojik düşmanlarını kovalayan ve eleyen her biyolojik bedenin metastaz ve kanser tehlikesiyle, yani kendi hücrelerini yutan bir olumluluk ya da bundan böyle işsiz kalan kendi antikorlarınca yutulma tehlikesiyle karşı karşıya olması gibi, kendi olumsuz öğelerini kovalayan, kovan, defeden her yapı da tam bir tersinmenin getireceği felaket tehlikesine maruz kalır.

Kendi lanetli yanını temizleyen her şey kendi ölümünü imzalar. Lanetli pay teoremi böyledir.

Lanetli payın enerjisi ile lanetli payın şiddeti, kötülük ilkesinin ifadesidir. Uzlaşmanın şeffaflığı koşullarında kötülüğün geçirimsizliği vardır. Kötülüğün direngenliği, saplantısı, indirgenemezliği ve ters enerjisi her yerde iş başındadır: Şeylerin düzensizliğinde, viral saldırıda, süreçlerin hızlanmasında, kaotik sonuçlarında, nedenlerin ötesine geçilmesinde, aşırılıkta ve paradoksta, kökten yabancılıkta, tuhaf cazibelerde, olayların eklemlenmemiş bağlantılarında.

Kötülük ilkesi ahlâki değildir; bir dengesizlik ve baş dönmesi ilkesi, bir karmaşıklık ve acayiplik ilkesi, bir baştan çıkarma ilkesi, bir aykırılık, uyuşmazlık ve indirgenemezlik ilkesidir. Bir ölüm ilkesi değildir, tam tersine, yaşamsal bir kopma ilkesidir. Kötülük ilkesi bizi cennetten mahrum bıraktığından bu yana, kötülük bir bilme ilkesidir. Madem cennetten bilme suçuyla kovulduk, hiç olmazsa bundan tam yararlanalım. Lanetli payı geri almaya yönelik her tür girişim, kötülük ilkesini geri almak için her girişim olsa olsa sahte cennetler kurabilir, uzlaşmanın sahte cennetlerini; gerçek birer ölüm ilkesidir bunlar.

Çağdaş sistemleri felaketlerinde, başarısızlıklarında, çözümsüzlüklerinde olduğu kadar, çok başarılı olma ve kendi işleyişlerinin esrikliğinde kendilerini kaybetme biçimlerinde de çözümlemek, lanetli pay teorem ve denklemini her yerde tekrar ortaya çıkarmak, yok edilemez simgesel gücünü her yerde doğrulamaktır.

Kötülük ilkesinden yana olmak her şeyde yalnızca eleştirel olmak değil, suçla ilgili bir yargıda bulunmaktır. Bu yargı liberal (bizimki gibi!) de olsa, her toplumda hâlâ kamusal alanda telaffuz edilemez bir yargı olmayı sürdürüyor. İnsanlık-dışı olandan ya da kötülük ilkesinden yana olan her tavır, bütün değer sistemlerince reddedilmiştir (kötülük ilkesi derken değerler, hak, iktidar, gerçeklik vb. üzerine birkaç acımasız gerçekliğin yalın önermesini anlıyorum yalnızca). Bu açıdan Doğu, Batı, Güney ya da Kuzey arasında hiçbir fark yoktur. Camdan bir duvar kadar geçirimsiz ve billursu olan ve çağdaş ahlâk ya da ahlâksızlıktaki hiçbir ilerlemenin bir şey değiştiremediği bu hoşgörüsüzlüğün sona erdiğini görme şansı da hiç yoktur.

Dünya olumlu duygular, saf duygusallıklar, kuralcı kibirlilikler ve dalkavukluklarla öyle dolu ki burada ironi, karamizah ve kötülüğün öznel enerjisi her zaman daha zayıf kalıyor. Ruhun biraz olumsuz her tür devinimi olayların akışı içinde yeniden yasa-dışına düşecektir. En ufak zihinsel ima şimdiden anlaşılmaz hale geliyor. Yakında hangisi olursa olsun, herhangi bir çekinceyi dile getirmek olanaksız hale gelecektir.

Ne mutlu ki muzip deha nesnelere geçti: Kötülüğün nesnel enerjisidir bu. Kendi yolunu açan şeye ne denirse densin, lanetli pay ya da tuhaf cazibeler, yazgı ya da başlangıçtaki verilere duyusal bağlılık bu fiili tırmanmadan, bu kat sayılı yörüngeden, ölçüsüz sonuçların bu gerçek patafiziğinden kaçamayacağız. Sistemlerimizdeki dış-merkezlilik engellenemez. Hegel’in dediği gibi, “ölmüş olanın kendi kendine hareket eden yaşamı içinde”, dolu dolu yaşıyoruz. Bazı sınırların ötesinde neden-sonuç ilişkisi kalmadı; artık yalnızca sonuçtan sonuca giden viral ilişkiler var, sistem de bütünüyle durgunluk içinde deviniyor. Bu fiili tırmanışın, ölümün bu yırtıcılığının ve çevikliğinin oluşumu, lanetli payın modem öyküsüdür. Söz konusu olan bunu açıklamak değil, bu oluşumun gerçek zamandaki aynası olma gerekliliğidir. Özgürleşmenin hızını çoktan aşmış olan olayların hızını aşmak gerekiyor. Uyumsuzluğun, anomalinin, felaketin söylenmesi gerekiyor, soykırımla ve eş-süremli olarak kimi gizemli kurallarla ilişkide olan tüm bu aşırı olayların yaşamsallığının dile getirilmesi gerekiyor.

Kötülük lanetli pay gibidir; kendini harcayarak yeniden üretir. İyilikle kötülüğün ayrılmazlığının metafizik açıdan ahlâkdışı olabilmesi gibi bu da ekonomi açısından ahlâkdışıdır.

Akla zor kullanmadır bu; ama şeyleri kendi hedeflerinin ötesine, başka nihai koşullara hangileri? Aşırı bir bağımlılık içinde gönderen bu şiddetin, bu öngörülemez artışın yaşamsallığını kabul etmek gerekiyor.

Her özgürleşme iyilikle kötülüğü eşit olarak etkiler, gelenekleri ve zihinleri özgürleştirir, ama cinayetleri ve felaketleri de serbest bırakır. Hukukun ve zevkin özgürleşmesi kaçınılmaz olarak cinayetin özgürleşmesini getirir (Marquis de Sade bunu iyi anlamıştı, bu yüzden de hiç bağışlanmadı).

SSCB ’de Perestroika politikasına etnik ve politik taleplerin yanı sıra kaza ve doğal felaketlerdeki artış da eşlik etmektedir (önceki cinayet ve kazaların yeniden keşfedilmesi de buna dahil). İnsan haklarının yayılması ve liberalleşme bir tür kendiliğinden terörizm doğuruyor. Tüm bunlar sözde eskiden de varmış, ama sansürlüymüş (Stalinci düzene yönelik en derin yakınmalardan biri bunca kanlı, sansür edilmiş, böylelikle de gelecek nesillerin politik bilinçdışı olmaları dışında yararlanılamayan olaylardan bizi yoksun bırakmış olmasıdır. İşledikleri suçların ağız sulandıran kanlı biçimlerini dondurmuş, buzlandırmış olmalarıdır. Bu, yine neredeyse kusursuz bir cinayet olan Nazilerin katliamı gibi, evrensel haberleşme yasasına karşı gelmektir).

Ama burada sansürün kalkmasından daha fazla bir şey vardır: Cinayetler, suçluluk, felaketler yapay ışığa üşüşen sinekler gibi (neden asla doğal bir ışığa üşüşmezler?) Glastnost’un ekranına üşüşüyorlar. Bu felaketli artıkdeğer, bir hayranlığın, doğanın gerçek neşesinin sonucu olduğu gibi politik koşullar uygun olur olmaz tekniğin içinden gelen bir huzursuzluk çıkarma eğiliminin de sonucudur. Uzun süre buzdolabında saklanan cinayetler ve felaketler neşe içinde ve resmi olarak sahneye çıkıyorlar. Bunlar sonuçta özgürlüğün ve dünyanın doğal düzensizliğinin öylesine hakiki göstergeleri ki olmasalardı icat edilmeleri gerekirdi.

İyilik ve kötülüğün bu bütünlüğü bizi aşıyor, ama bu bütünlüğü kabullenmeliyiz. Nesneleri kavramanın bu temel kural dışında hiçbir yolu yok. İyiliği ya da kötülüğü yüceltmek içki bu ikisini birbirinden ayırmak saçmadır (Bu, kötülüğe kötülükle cevap verme yanlılarını da suçlu çıkarır; çünkü sonunda onlar da iyilik yapacaklardır).

Buradaki hiçbir olayı öngöremeyiz. Olaylar çoktan meydana gelmiştir ya da görüş alanımıza yeni girmektedir. Yapabildiğimiz tek şey, bu olaylardan bazılarının oyuna getirilmek inceliğine sahip olacaklarını umarak, bir biçimde bir projektör yöneltmek ve bu sanal dünyanın üzerindeki teleskobik açılımı korumaktır. Kuram yalnızca şu olabilir: Gerçekliğin oyuna gelecek denli saf olacağı umuduyla kurulmuş bir tuzak.

Önemli olan, projektörü doğru yöne çevirmektir. Ama doğru yönün nerede olduğunu bilmiyoruz. Gökyüzünü araştırmak gerekiyor. Çoğu zaman, öyle uzak, metafizik açısından öyle uzak olaylar söz konusu ki ekranlarda yalnızca hafif bir ışıma etkisi uyandırıyorlar. Bunları bir fotoğraf gibi tabetmek ve büyütmek gerekiyor. Olaylara bir anlam bulmak için değil; çünkü bunlar logogram [sözcük ifade eden işaret ] değil hologramlardır. * Bu olaylar bir yıldızın sabit tayfından ya da kırmızının değişkenlerinden fazla açıklanamaz.

* Mercek kullanmaksızın oluşturulan üçboyutlu görüntü,

Bu acayip olayları yakalamak için kuramın kendisini yeniden tuhaf bir şey haline getirmek gerekir: Kuram, ya kusursuz bir cinayet ya da tuhaf bir cazibe olmalıdır.

Sh: 112-116

 

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

TERÖRİZMİN AYNASI


Peki, niçin var terörizm? Toplumsal alanda şiddetli bir ani tepki değil mi terörizm?

1985’te Brüksel’de Heysel Stadyumu’ndaki olayda düşündürücü olan şey, yalnızca şiddet değildir; şiddetin, televizyon tarafından dünya çapında bir hal almasının sağlanması ve böylelikle de kılık değiştirmesidir.

“XX. yüzyılın sonunda böyle bir barbarlık nasıl mümkündür?” sorusu yanlıştır. Geçmişten gelen bir şiddetin dirilmesi değildir bu. İlkel şiddet hem daha vecd hali içindedir hem de daha çok kurban etmeyle ilgilidir. Bizim şiddetimiz, aşırı modernliğimizin ürettiği şiddet, terördür. Simülakr bir şiddettir bu: Tutkudan çok ekrandan doğar, görüntülerin doğasıyla aynı yapıdadır. Şiddet, ekranın zihinsel evrende açtığı oyuk aracılığıyla, kuvve halinde ekranın boşluğundadır. Öyle ki televizyonun varlığından kaynaklanacak şiddetli bir eylemin yüksek olasılığı göz önüne alınarak, televizyonun çekim yaptığı halka açık bir yerde bulunmamak yeğdir. Medya her zaman terörist şiddetin ön saflarındadır. Terörist şiddeti özellikle modern bir biçim haline getiren budur; bu şiddete yüklenmek istenen politik, sosyolojik, psikolojik “nesnel” nedenlerden çok daha modern bir biçime dönüştüren de budur; bu nedenlerden hiçbiri terörist şiddete denk değildir.

Böyle bir olayda dikkat çeken şey, bir anlamda olayın bekleniyor olmasıdır. Olay gerçekleştiğinde duygulansak ya da alt üst olsak da kaçınılmaz bir senaryo bekleyişinde hepimiz suç ortağıyız. Şiddet patlamasını önlemek için polisin hiçbir şey yapmadığı söyleniyor; ama hiçbir polis, bu çeşit bir baş dönmesi ve terörist modeli bu toplu kışkırtma tarzı karşısında önlem alamaz.

Bu tür bir olay, örtük şiddetin aniden açık seçik bir hal almasına bağlıdır. Bu, düşman güçlerin bir çatışması ya da karşıt coşkuların vuruşması değildir; (atıl durumdaki televizyon seyircilerinin de parçası olduğu) işsiz güçsüz ve ayrışmamış güçlerin ürünüdür. Hooliganların,*  yalnızca farksızlığın öldürücü bir açık seçiklik kazanmasına dayandığı için böylesine yankı bulan şiddeti, farksızlığın doruk noktasındaki bir biçimidir.

* Hooliganlar: Başlangıçta İngiltere’de görülen, sonra birçok ülkeye yayılan futbol maçları sırasındaki şiddet olaylarını yaratan çetelere verilen ad.

Bu şiddet bir olay olmaktan çok, aslında terörizm gibi olay yokluğunun aldığı patlayıcı biçimdir. Ya da daha çok içte patlayan bir biçimdir: (Şu ya da bu grubun hıncından çok) politik boşluktur bu, tarihin suskunluğudur (bireylerin psikolojik bastırılmışlıkları değil). Bu olayda içte patlayan şey herkesin farksızlığı ve suskunluğudur. Öyleyse toplumsal yaşamımızın akıl almaz bir olayı değildir bu: Yaşamın boşlukta hızlanış mantığına tamamen uygundur.

Bu olay, rolleri tersyüz etme girişimi olan başka bir mantığa da bağlıdır: Seyirciler (İngiliz taraftarlar) oyuncu olurlar. Kahramanların (futbolcuların) yerine geçip medyanın gözü önünde kendi gösterilerini (itiraf edelim ki bu öbüründen daha büyüleyicidir) yaratırlar. Modern seyirciden beklenen de bu değil midir?

Ondan oyuncu olması, seyirci durağanlığını bırakması ve gösteriye müdahale etmesi istenmiyor mu?

Tüm katılım kültürünün nakaratı bu değil mi? Paradoksal bir biçimde, katılımcı tipteki modern hiper-toplumsallık, kendine rağmen de olsa, bu tür olaylar içinde somutlanmış bulunuyor. Ne kadar üzülüyormuş gibi yapılsa da bir rock konserinde kırılan iki yüz koltuk başarı işaretidir. Katılım nerede bitiyor, katılım aşırılığı nerede başlıyor?

Gerçekte, katılım söyleminde itiraf edilmemiş olan şey, iyi katılımın katılım göstergelerinin başladığı yerde durmasıdır. Ama olaylar her zaman böyle gelişmiyor.

Romalılar, hayvanlar ve gladyatörlerle, doğrudan sahne üzerinde bu tür gösteriler sunma açıkyürekliliğine sahiplerdi; biz bu tür olayları kendimize yalnızca kulislerde, kazara, yasadışı şekilde, bir yandan da ahlâk adına kınayarak sunuyoruz (ama televizyonda bunları bütün dünyaya yem olarak gösteriyoruz: Heysel Stadyumu’ndan yapılan birkaç dakikalık televizyon yayını yılın en iyi görüntüleri arasında yer aldı.) 1984 Los Angeles Olimpiyatları bile, 1936’da Berlin’de olduğu gibi, üzerinde kuvve halinde bir terörist gösterinin estiği dev boyutlu bir törene, dünya çapında bir şova dönüştürüldü; dünya çapındaki spor gösterisinin soğuk savaş stratejisi haline getirilmesi, olimpiyat ilkesinin tam bir kötüye kullanımı. Spor, ilkesinden bir kez saptırıldı mı, her tür amaçla kullanılabilir: Prestij gösterisi ya da şiddet gösterisi. (Caillois’nın sınıflandırmalarına başvurursak) yarışma ve temsil oyunundan sirk ve baş dönmesi gösterisine geçer. Temsil sistemlerinden simülasyon ve baş dönmesi sistemlerine geçiş: Toplumumuzun genel eğilimidir bu. Politika da bu eğilimden kaçamaz.

Heysel trajedisinin ardında devlet terörizminin bir biçimi var zaten. Devlet terörizmi kendini yalnızca programlı eylemlerde (CIA, İsrail, İran) açığa vurmakla kalmaz. Kimi modern devletlerin izlediği politikanın parçası olan daha kötü bir politika, kendi yurttaşlarını provoke etme politikasını sürdürmenin, nüfusun bütün kategorilerini neredeyse intiharın eşiğindeki bir duruma itecek kadar umutsuzluğa düşürmenin bir yolu vardır. Örneğin, Bayan Thatcher “daha kötü”nün stratejisiyle, madencileri tasfiye etmeyi başardı: Grevciler sonunda toplumun gözünde saygınlıklarını yitirdiler. İşsiz hooliganlara karşı da aynı strateji uygulanır. Sanki onlar, Thatcher’ın yurt dışma gönderdiği komandolardır; elbette onları kınamaktadır, ama hooligonların sergilediği kabalık Thatcher’ın iktidar uygularken sergilediğinin aynısıdır. Kriz kandırmacasının ardına sığınarak tüm modern devletler tarafından az ya da çok sert biçimde sürdürülen bu tasfiye stratejisi, ancak bu tür aşırılıklara yol açabilir ki bu aşırılıklar devletin hiç de düşman olmadığı bir terörizmin dolaylı sonuçlarıdır.

Devletler, birbirlerine saldıramadıkları ya da birbirlerini yok edemedikleri anda, devletin kendi doğal göndermesine karşı savaşı olan bir tür sivil savaş, iç savaş içinde, neredeyse otomatik olarak kendi halklarına ya da kendi topraklarına yönelirler (Anlam taşıyan ve temsil eden her göstergenin, her makamın yazgısı kendi doğal göndermesini ortadan kaldırmak değil midir?)

Bu, her halükârda politikanın iç yazgısıdır; ve temsil edenler gibi temsil edilenler de bunu, örtük biçimde olsa da çok iyi bilirler. Hepimiz farkında olmadan Makyavelciyiz; çünkü temsiliyetin diyalektik bir kurmaca olduğuna dair belirsiz bir bilince sahibiz; ve bu diyalektik kurmaca, muhtemel ifadesini insanın gönüllü kölelik içinde kendini yitirmesinde bulan Öteki’nin kaybı istenci ile güç istenci arasındaki bir ölüm kalım düellosunu gizler: Her iktidar, Prens’in Hâkimiyeti ve Halkın Kurban Edilişi’ne dayanır.

Dolayısıyla artık ne temsil edilen halk vardır ne de yasal hükümran. Bu politik görünüm yerini bundan böyle toplumsal sözleşmenin söz konusu olmadığı bir düelloya, totaliter biçimde kendine göndermede bulunmayı amaçlayan bir makam ile ironik ya da boyun eğmeyen, bilinemezci ve çocuksu (artık konuşmuyor, ama gevezelik ediyor) bir kitle arasındaki trans politik bir düelloya bırakıyor. Kendi organlarını yutan bedenin hastalık hastası durumudur bu. İktidarların, devletlerin kendi kentlerini, kendi manzaralarını yok etmeye, kendi özlerini hatta kendi kendilerini yok etmeye harcadıkları öfke, eskiden düşmana ait olan şeyleri yok etmeye harcadıkları öfkeyle kıyaslanır ancak.

Özgün bir politik strateji yokluğunda (belki artık mümkün değil bu), akılcı bir toplum yönetiminin olanaksızlığı karsısında, devlet toplumsallığı ortadan kaldırıyor. Artık politik iradeye göre değil; şantaja, caydırmaya, simülasyona, kışkırtmaya ya da göstermelik özen göstermeye göre işliyor devlet. Devlet, bir sevgisizlik ve umursamazlık politikası keşfediyor. Her tür resmi politikanın arkasındaki transpolitikanın gerçekliği budur; toplumsallığın yok olması karşısındaki hayasız taraftarlık. Hooliganların yaptığı, bu transpolitik durumu uç noktaya taşımaktır: Katılımı trajik sınırına dek itiyor ve aynı zamanda da şiddet ve tasfiyeyle şantaj yapıyorlar. Teröristlerin tüm yaptığı budur. Her tür ahlâki tepkiye karşın bu işlemde bizi büyüleyen de bu modelin son derece güncel olmasıdır; bu olayların, politik toplum olarak yok oluşumuzun aynası oldukları gerçeğidir; sözde “politik” olaylar bu yok oluşu umutsuzca kamufle etmeye çalışırlar.

Bir başka vaka Heysel’deki olayın devamıdır: Eylül 1987’de Madrid’de Real Madrid-Napoli Avrupa kupası maçı, uluslararası federasyonun önceki bir maç sırasında Madrid halkının aşırılıklarına karşı aldığı bir disiplin önlemi uyarınca, gece, hiçbir seyircinin olmadığı boş bir statta yapılır. Binlerce taraftar stadyumu kuşatır, ama içeri giremez. Maç baştan sona televizyondan yayımlanmıştır.

Bu tür bir yasaklama şoven futbol tutkusunu hiçbir zaman yok etmeyecektir; ama buna karşın bu yasaklama, bağlamından koparılmış “gerçek” olayın boşlukta gerçekleştiği ve yalnızca uzaktan, televizyon görüntüsü olarak görülür olduğu dünyamızın terörist hiper-gerçekçiliğini çok iyi gösteriyor. Gelecekteki olaylarımızı cerrahi olarak önceden bildirme türü: Hiç çıkmayabilecek denli küçük bir olayın ekran üzerinde azami büyütülmesi. Olayın küçük ayrıntılarını kimse yaşamış olmayacak, ama herkes görüntüsünü elde etmiş olacak. Bu, katıksız bir olay haline gelmiştir; her tür doğal göndermenin dışındadır ve ancak sentez görüntüler buna denk görülebilir.

Bu hayalet maç, Heysel maçına elbette bağlanabilir; orada da gerçek futbol olayı dramatik bir şiddet biçimiyle gölgelenmiştir. Seyircinin kurban ya da cani olmak için seyirci olmayı bıraktığı, sporun terörist eyleme dönüşmek için spor olmayı bıraktığı bu her zaman olası anlam kaymasından kurtulmak için, bundan böyle televizyon görüntüsündeki bir olaydan başka şeyle uğraşılmayacağından emin olmak için, işi fazla uzatmadan seyirci ortadan kaldırılır. Olayın televizyonun zihinsel ekranı üzerinde kabul edilebilir olması için her tür gönderme ortadan kaybolmalıdır.

Politika işleri de bir anlamda boş bir stadyumda (temsiliyetin boş biçimi) cereyan eder, gerçek seyirci bu stadyumdan kovulmuştur; çünkü aşırı coşkulara kapılmaya elverişlidir. Bundan böyle buradan yalnızca televizyon görüntülerinin bir kopyası (imajlar, istatistikler, kamuoyu yoklamaları) yayılır. Politika hâlâ faaliyette, hatta bizi kendine tutsak etmeyi de sürdürüyor, ama incelikli bir şekilde; sanki bir Uluslararası Politika Federasyonu belirsiz bir süre için halkı askıya almış ve maçın nesnel akışını garanti etmek için bu seyirciyi bütün stadyumlardan kovmuş gibidir. Trans-politika sahnemiz budur: Oyuncuların geri çekilmiş olduğu kamusal alanın o şeffaf biçimi, coşkuların geri çekilmiş olduğu bir olayın o katıksız biçimi.

Sh: 81-87

 

PEKİ, O HALDE KÖTÜLÜK NEREYE GİTTİ?

Bütün biçimleriyle terörizm, kötülüğün trans-politik aynasıdır. Çünkü asıl sorun, tek sorun şudur: O halde kötülük nereye gitti?

Cevap: Her yere; çünkü çağdaş kötülük biçimlerinin ana-morfozu* sonsuzdur.

*  Görsel sanatlarda bir perspektif tekniği. Bu teknikle yapılmış resimlere alışılmış görüş açısından bakıldığında, figürler çarpıtılmış olarak görülür. Ancak özel bir açıdan bakılırsa ya da resim eğik yüzeyli bir aynaya tutulursa çarpıklık ortadan kalkar ve normal görüntü elde edilir. Bir başka deyişle, figürler kuvve halinden fiili hale geçerler de diyebiliriz,

Korunma sayesinde, doğal göndermeleri öldürme sayesinde, şiddetin temizlenmesi sayesinde, tohumları ve tüm lanetli payları yok etme sayesinde ve olumsuza estetik cerrahi yaparak bundan böyle yalnızca hesaplı yönetim ve iyilik söylemiyle uğraşmak isteyen bir toplumda, kötülükten söz etme olanağının kalmadığı bir toplumda, kötülük yakamızı bırakmayan bütün viral ve terörist biçimlere bürünür (méta-morphose).

Aforoz etme gücünü, kötülükten söz etme gücünü yitirdik. Ancak bu güç başka bir yerde yeniden doğuyor. Örneğin Rushdie (Selman Rüşdi) olayında Humeyni -rehini bizzat Batı’ya muhafaza ettirmesi ve bir anlamda Batı’nın kendisini toptan rehin durumuna düşürme numarasının ötesinde- hitabetin simgesel gücü aracılığıyla tüm güç ilişkilerini tersine çevirme olanağını şaşırtıcı biçimde kanıtlamıştır.

Tamamen olumsuz politik, askeri ve ekonomik koşullar içinde, Ayetullah’ın bütün dünyaya karşı maddi gerçekliği olmayan, ama mutlak silah olmaya aday tek bir silahı vardır: Kötülük ilkesi. İlerleme, akılcılık, politik ahlâk, demokrasi vs. gibi Batılı değerleri yadsıma. Bütün bu “iyi şeyler” üzerindeki evrensel uzlaşmayı yadsımak Humeyni’ye kötülüğün enerjisini, dışlanmış olanın şeytani enerjisini, lanetli payın görkemini veriyor. Bugün tek o söz sahibi, çünkü herkese karşı Maniheizme*  özgü kötülük ilkesini tek o üstleniyor, kötülükten söz etmeyi ve defetmeyi tek o üstleniyor, terör yoluyla kötülüğü temsil etmeyi tek o kabul ediyor. Onu azmettiren şeyi biz anlayamayız.

* Mani’cilik ya da Maniheizm: M.S. III. yy.’da İran’da ortaya çıkan, iyilik ve kötülüğün kesin karşıtlığına dayanan, sonradan bir din halini alan akım,

 Buna karşın hiçbir yerde kötülükten söz etme olanağının bulunmadığı, en ufak olumsuzluğun sanal uzlaşma tarafından boğulmuş olduğu Batı karşısında bunun Humeyni’ye verdiği üstünlüğü gözlemleyebiliriz. Politik iktidarlarımız bile, işlevlerinin gölgesinden başka bir şey değil artık. Çünkü iktidar ötekini, düşmanı, kozu, tehdidi, kötülüğü belirtmenin simgesel gücüyle var olur yalnızca. Bugün artık iktidar buna sahip değil ve karşısında iktidarı kötülük olarak belirtebilecek ya da belirtmek isteyen bir muhalefet de yok artık. Şeytani, ironik, kavgacı ve çatışmacı enerji açısından çok güçsüz hale geldik; bağnazca cansız ya da cansızca bağnaz topluluklara dönüştük. Lanetli payı kendimizde arayıp yalnızca olumlu değerlerin yayılmasına izin vere vere en ufak virüs saldırısı karşısında ve kuşku yok ki bağışıklık yetersizliği durumunda olmayan Humeyni’nin saldırısı karşısında acınacak biçimde dayanıksız hale geldik. Humeyni’ye karşı ileri sürmek üzere elimizde yalnızca, zayıf bir çare olan ve her halükârda politik bağışıklık yetersizliğinin parçası olan İnsan Hakları var. Üstelik de İnsan Hakları adına Humeyni’ye “Mutlak Kötü” muamelesi yapmakla (Mittenand) işin içinden çıktık; yani aydınlanmış bir söylemin kurallarıyla çelişerek kendimizi Humeyni’nin bedduasına uyarlamakla işin içinden çıktık (bugün bir deliye “deli” muamelesi yapılıyor mu? Artık bir özürlüye bile “özürlü” muamelesi yapılmıyor; Kötülükten böylesine korkuyoruz, Öteki’ni, uğursuzu, indirgenemezi belirtmekten kaçınmak için böylesine örtmecelere boğuyoruz kendimizi). Kötülüğün dilini tam anlamıyla, zafer edasıyla konuşabilen birinin, aydınların dilekçelerine rağmen, zayıf Batı kültürlerinde böyle bir gedik açmasına şaşırmayalım.Bu, yasallığın, vicdani rahatlığın, hatta aklın bile bedduayla suç ortaklığı etmesindendir. Bu kavramlar, tüm aforoz kaynaklarını seferber etmekten başka bir şey yapamazlar ve özünde bulaşıcı olan kötülük ilkesinin tuzağına düşerler.

Kim kazandı?

Humeyni tabii ki. Onu yok etme gücüne hâlâ sahibiz kuşkusuz, ama simgesel olarak kazanan odur ve simgesel güç silahların ve paranın gücünden daima üstündür. Bir anlamda, “Öteki Dünya”nın öcüdür bu. Üçüncü Dünya, Batı’ya asla gerçekten meydan okuyamamıştı. On yıllar boyunca Batı’ya göre kötülük ilkesinin temsilcisi olmuş SSCB de yavaş yavaş iyiliğin, olayları ılımlı biçimde yönetmenin tarafına belirgin biçimde geçmiştir (şaşırtıcı ironi; kimse farkına varmadan beş yıl süresince Afganistan’da Batılı değerleri savunduktan sonra, Batı ile Tahran Şeytanı arasında aracı olarak kendini ileri süren de SSCB ’dir.)

(Selman ) Rushdie’ye ilişkin ölüm hükmüyle başlayan dünya çapındaki büyülenme, etkilenme ve antipati, uçağın iskeletindeki bir gedik ya da çatlaktan dolayı uçak kabinindeki basınç dengesinin ani bozulmasına benziyor (Bu tür bir olay kazara da olsa, daima terörist bir eylemi andırır). İki mekân arasındaki basınç farkı uyarınca her şey şiddetle dışarıya, boşluğa doğru çekilir. Bunun için iki dünyayı aynan aşırı ince zarda bir gedik ya da oyuk açmak yeter. Yapay olan ve yapay olarak korunan bir dünyada (bizimkinde), terörizm ve rehin alma, bu tür bir gedik açma eylemin âlâsıdır. Kesinlikle ortaçağdaki gibi olmayan ve ahlâksal ya da dinsel değil de stratejik terimlerle değerlendirilmesi gereken bugünkü İslam, bütün İslam, (Doğu Bloku ülkeleri de dahil olmak üzere) Batı sistemini yalnız bırakmaktadır ve zaman zaman tek bir eylem ya da tek bir sözle bu sistemde gedikler açmakta ve tüm değerlerimiz bu gedikten boşluğa düşmektedir. İslam Batı dünyası üzerinde devrimci baskı uygulamıyor, Batı’yı İslam’a kazandırma ya da fethetme riskine girmiyor: Karşısına hiçbir şey çıkaramadığımız bu kötülük ilkesi kapsamında; bu viral saldırıyla ve soluduğumuz havanın (değerlerin) ani basınç dengesi bozulmasının (bizim) korunaklı dünyamız için oluşturduğu sürekli tehlike olan, iki ortam arasındaki basınç farkının oluşturduğu bu sanal felaket temelinde, Batı’yı istikrarsızlaştırmakla yetiniyor. Batı dünyamızdaki her tür yarık ve aralıktan şimdiye dek bir hayli oksijenin dışarı sızmış olduğu doğrudur. Oksijen maskelerimizi çıkarmamamız yararımıza olur.

Tüm söylenmek istenenlerin tersine, Humeyni’nin stratejisi şaşırtıcı biçimde moderndir. Bizimkinden çok daha moderndir, çünkü modern bir bağlamın içine arkaik öğelerin bir fetva, bir ölüm fermanı, bir beddua gibi şeylerin kurnazca şırıngalanmasına dayanır. Batılı dünyamız dayanıklı olsaydı, bunun anlamı bile olmazdı. Tersine, bütün sistemimiz boğazına kadar bu strateji içindedir ve onun yankı bulmasına hizmet eder: Aşırı iletken olarak bu virüse hizmet etmektedir. Bunun anlamı nedir? Yine Öteki Dünya’nın öcü söz konusudur: Dünyanın geri kalanına yeterince tohum, hastalık, salgın ve ideoloji taşıdık, bunların karşısında onlar savunmasızdı, olayların ironik tersyüz oluşuyla bugün alçak ve küçük bir arkaik mikrop karşısında savunmasız olan sanki biziz.

Rehinin kendisi mikroplu hale geliyor. Alain Bosquet son kitabında (Le Métier d’otage/ Rehinlik Mesleği) Batı dünyasının o yolu boşluğa döndürülmüş kesiminin, kuşkusuz kendi gözünde küçük düştüğünden, ama özellikle de sahip olduğu her şey ülkesi ve hemşerileri, zorlama edilgenlikleri, her zamanki korkaklıkları özünde alçaltıcı ve sapma kadar gereksiz olan pazarlık yüzünden toptan küçük düşmüş olduğundan, nasıl artık kendi evine geri dönemediğini, dönmek de istemediğini gösteriyor. Pazarlığın ötesinde, her rehin alma olayı bütün olarak toplulukların, en ufak üyesinin karşısında bile inkâr edilemeyecek korkaklığının kanıtı haline gelir. Topluluğun bu umursamazlığının karşılığı her bireyin topluluğa karşı umursamazlığıdır: Batı’da böyle (kötü) işgörüyoruz ve rehin stratejisinin acımasızca açığa çıkardığı şey de politik sefalettir. Tek bir bireyi istikrarsızlaştırarak bütün bir sistem istikrarsızlaştırılır. Bu yüzden rehin, taraftarlarının kendisini iki arada bir derede kahraman yapıvermiş ve üstüne üstlük hemencecik de yok edivermiş olmalarını bağışlayamaz.

Biz ne Humeyni’nin aklından geçenleri ne de Müslümanların yüreğini okuyabiliriz. Yapabileceğimiz şey, her şeyi dinsel bağnazlığa yükleyen zayıf düşünceden kurtulmaktır. Ancak, aynen uzlaşma gibi, şişirmece bir yapının tüm özelliklerini alan bir anma töreni için, Fransız Devrimi’nin anısından tam da Terör’ü silmeye çalıştığımız anda, bu simgesel şiddetin meydan okumasına karşılık vermek için gerekli donanıma sahip olmamamızdan endişe duyuyorum. Kendi tarihimizden şiddeti silmeyi tercih ediyorsak, bu yeni şiddet karşısında ne yapabiliriz?

Kötülüğü dile getirmeyi bilmiyoruz artık.

Bildiğimiz tek şey, insan Hakları söylemini bağıra bağıra tekrarlamak; dindar, zayıf, gereksiz, ikiyüzlü, iyiliğin doğal çekimine olan aydınlıkçı inanca ve insan ilişkilerinin idealliğine dayanan bir söylem (oysa kötülüğe kötülükle karşılık vermekten başka çıkar yol yoktur).

Üstelik bu İyilik, bu ideal değer her zaman koruyucu, zavallılaştıran, olumsuz ve tepkisel biçimde kavranmıştır. Bu, kötülüğün en aza indirgenişi, şiddetten korunma ve güvenliktir. İyi niyetin alçakgönüllülük gösteren ve çökertici gücüdür bu; ve bu güç dünyada olsa olsa doğruluk hayal eder ve kötülük eğrisini, kötülüğün akıllılığını göz önünde bulundurmaya yanaşmaz.

Söz, bir bireyin “özgür” ifadesi olarak anlaşılıyorsa, “söz hakkı” vardır. Söz düello, suç ortağı, çatışan, baştan çıkarıcı biçim olarak anlaşılıyorsa, o zaman hak kavramının artık hiçbir anlamı yoktur.

Arzulama hakkı, bilinçdışı hakkı, haz hakkı diye bir şey var mı?

Saçma. Hak terimleriyle konuşulduğunda cinsel özgürleşme de gülünç olur. İnsan Hakları anıldığında devrimimizi “kutlamak” da gülünç olur.

“Yaşama hakkı” tüm dindar ruhları titretir, öyle ki sonunda ölme hakkı olmaya varır ve tüm bunların saçmalığı da burada açığa çıkar. Çünkü sonuçta ölmek ya da yaşamak (mutlu ya da mutsuz) bir yazgı, bir kaçınılmazlıktır, yoksa bir hak değildir.

Neden erkek ya da kadın olma “hakkı” istenmesin? Neden Aslan ya da Kova ya da Yengeç olma hakkı istenmesin?

Peki böyle bir hak varsa, erkek ya da kadın olmak ne demektir?

Heyecan verici olan şey, yaşamın sizi erkek ya da kadın yapmış olması ve sizin de kabullenmenizdir. Bu simgesel bir oyunun kuralıdır ve bu kuralı ihlal etmenin hiçbir anlamı yoktur. Satranç atını düz çizgi üzerinde ilerletme hakkı isteyebilirim, ama bunun ne anlamı olabilir?

Bu tür işlerde hak aptalca bir şeydir.

Çalışma hakkı: Acımasız bir ironiyle işler bu noktaya vardı.

İşsizlik hakkı!

Grev hakkı!

Bu şeylerdeki gerçeküstücü mizahı kimse fark bile etmiyor artık. Bununla birlikte bu karamizahın açığa çıktığı vesileler de var; örneğin, kendisini bağışlatmak için çırpman bütün o insan hakları birliklerine karşı infaz hakkı isteyen ölüm mahkûmunun durumu gibi. Burada mesele ilginçleşiyor. Böylelikle haklar üstesinde beklenmedik değişkenler ortaya çıkıyor; Her zaman kurban olmanın ardından İsrailliler kendi halkları karşısında katil olmayı bir tür hak olarak istiyorlar. Sonunda kendine yasal suçluluk lüksünü sunabilmeli insan!

Çemobil, Ermenistan’daki deprem ve atom denizaltısının batması ile birlikte SSCB’nin insan hakları yolunda dev (Helsinki ya da başka bir yerdekinden hayli daha büyük) bir adım attığına kuşku yok: Felaket hakkı. Esas temel hak; kaza hakkı, suç hakkı, yanlışlık yapabilme hakkı, kötülük hakkı ve en kötü olma hakkıdır, yoksa yalnızca en iyi olma hakkı değil: Mutluluk hakkından çok daha fazla, sizi adına yaraşır bir insan yapan budur işte.

Hak, karşı konulmaz biçimde bu uğursuz eğimi izler ve böylece bir şey kendiliğinden iyi gittiğinde her tür hak gereksiz hale gelir; ve eğer hak talebi dayatılıyorsa, istenen şey kaybedilmiş demektir: Su, hava, yer hakkı tüm bu öğelerin adım adım yok olduğunun teyit edilmesidir. Cevap hakkı diyalog yokluğunu gösterir, vs.

Sömürü ve kıtlık topluluklarında görüldüğü gibi, bireyin yabancılaşmış, kendi varlığından yoksun bırakılmış, kendine yabancı bir varlık değil de, postmodern formülüyle, göndermesi kendisi olan ve kendi kendisiyle rekabet eden bir varlık olduğu andan itibaren, birey haklarının anlamı kalmaz. Böyle bir bağlamda insan hakları tamamen yetersiz ve yanıltıcı hale gelir; esnek, hareketli, değişken geometrili birey artık bir hak sahibi, bir özne değil, bir taktik uzmanı ve kendi varoluşunun reklamcısıdır; artık herhangi bir hukuksal makama değil, yalnızca kendi işinin ya da performansının niteliğine başvurur.

Buna karşın İnsan Hakları’nın dünya çapında güncellik kazanması da günümüzde oluyor. Bugünlerde kullanılabilecek tek ideoloji bu. İdeolojinin sıfır noktası, tüm tarihin indirimli satışı âdeta. İnsan hakları ile ekoloji, uzlaşmanın iki kolay beslenme kaynağıdır. Gezegenimizin güncel anayasası Yeni Politik Ekoloji’dir.

Tehlike altında olmakla birlikte, bu yüzyılın sonunu uzlaşmanın bütün fenerleriyle aydınlatmayı vaat eden başyapıt olan İnsan Hakları’nın kutsanmasında, budalalığın önlenemeyen tırmanışını mı görmek gerekiyor?

Sh:88-95

 

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul