ŞEYHEFENDİNİN RÜYASINDAKİ TÜRKİYE


Hzl. İsmail KARA,

II. Abdülhamit döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. “Kahriye” okunacak, yani “Ya Kahhâr” zikri çekilerek Mustafa Kemal’in ve rejiminin “kahr u tedmiri” için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır.

Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür:

Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lâkin alçak duvarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözüönünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.

Mustafa Kemal, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahçup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimiz’e bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.

Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyetiyle rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve tarikat kültüründe rüya, doğrudan bilgi kaynaklarından biridir). Abdestini alır, namazı cemaatla kılmak için arkadaşlarının yanına gider. Namaz eda edilir, dua biter, Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar…

Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâm’a alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kaim ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğini gösteriyor. Gerek Efendimiz’in ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfi… Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkamayız.

Kahriye okumaktan vazgeçilir ve şeyhler, halifeler memleketlerine dönerler…*

Bu rüyanın detaylarını ciltçi Ahmet Ağabey’e borçluyum. Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiği günün ertesinde Cağaloğlu’nda karşılaşmıştık. Özal’ın kişiliği ve icraatı üzerine daha önceleri çokça konuşmuşluğumuz vardı. Kendisi Özal hayranıydı ve bu konuda hiçbir zaman anlaşamadık. Anlaşmak ne kelime, benim her seferinde “yanılıyorsun Ahmet Ağabey, Özal’ın kendisine mahsus hemen hiçbir görüşü yok, fakat tecrübeli ve zeki olduğu için yapmaya icbar edildiği şeyleri kendisi yapıyormuş gibi gösteriyor” gibi sözlerime içerliyordu. Çünkü bu rüyayı gören Şeyh Efendi’den el alan bir zata mensuptu ve tabii olarak alçak siyah duvarların aşılacağı zamanın gelişini bekliyordu. Durdu, ışıldayan gözleri ve hevesle telaffuz edilen kelimelerle konuştu: “Yarın cuma. Cumhuriyet tarihinde ilk defa cumhurbaşkanlığı forsunu taşıyan bir araba Kocatepe Camii’ne yanaşacak. Siz de göreceksiniz… “

Sh: 9-10

BİR ŞEYH EFENDİNİN MÜHENDİSLERE BAKIŞI

Şeyh Abdülaziz Bekkine merhumu tanır mısınız bilmiyorum. Son devir Halıdî Nakşiliği’nin yetiştirdiği en ulu ve derya gönüllü insanlardan biri olarak tanınıyor. Biz de onu özellikle müritlerinden merhum Nurettin Topçu vasıtasıyla öyle tanıdık. Ömrünün büyük bir kısmını imamlık ve hatiplik görevi doldurdu. Cemaatının önemli bir kısmı onun aynı zamanda büyük bir âlim, başarılı bir hoca (müderris) ve şeyh olduğunu farketmedi. Yıllarca Arapça ve İslâmî ilimler okuttu. Talebelerinin kahir bir ekseriyetine tasavvuftan, şeyhliğinden bahsetmedi. (Kendisinden yıllarca ders okuyan Prof. Dr. Nazif Şahinoğlu beyefendi bu durumun yaşayan şahitlerinden biri.) Bu iki grup onda olgun bir insanın ve bereketli, feyizli dersler veren bir hocanın yüzünü temaşa ettiler. Ya müritleri? Herhalde merhumun çok yönlü şahsiyetini tanımakta en şanslı onlar idi. 1952 yılında göçüp Edirnekapı Sakızağacı şehitliğine sırlandığı zaman yetimliğin ağır yükü omuzlarına çöken insanlar vardı.

Tabip talebelerinden birinden dinlemiştim. Şeyh Abdülaziz Efendi merhum, bir sohbetinde şu cümleleri söylemiş:

“Biyoloji ve tıpla uğraşanlar tabiat kanunlarına mahkum olurlar. Hukukçular insan elinden çıkma kanunların zebûnu. Hesapla (matematikle) meşgul olanlar hayalcilikten kurtulamaz. Onun için bizim bunlarla fazla ilgilenmemiz uygun değil. Hendese ile uğraşanlarda hayalcilik olmaz, hendese insanı muhafazakâr yapar. Onun için mühendislerle özellikle meşgul olalım.”

İlk bakışta şaşırtıcı değil mi? Bir şeyh efendi bu kadar “realist” olsun ve daha sonra memleketin başına musallat olan, maddi kalkınmanın sınırlı alanlarından başka bir şey görmeyen, o alanda da ne kadar başarılı oldukları çok su götüren mühendislerden yana tavır koysun; hatta kendisi ve etrafında bulunan insanlar için böyle bir önemli meşgale alanı açsın!

Tanıyabildiğimiz kadarıyla merhum Abdülaziz Efendi realist falan değildi, böyle bir bakışaçısı ve tavır, mesleği, meşrebi ve hayatıyla da uyuşmuyor. Nurettin Topçu merhumdan öğrendiğimize göre etrafında dört dönen (şimdi yüksek yerlerdeki) mühendislerden de çok hoşnut değildi.

O zaman bu sözleri nasıl anlamalı?

Modernleşme ile birlikte gelen bilim hayranlığı ölçüsünü kullanmak burada çok işimize yaramaz. Çünkü Şeyh Efendi biyoloji, tıp, matematik, hukuk gibi o dönemde çok itibarlı, bugün için bile müslümanların katında itibarları haleldar olmamış bilimleri tahsil etmeyi çok önemsemiyor. O yıllarda mühendisler üzerinde fazla bir vurgu da yok. Böyle bir vurgunun ortaya çıkması için DP’li, Menderes’li yılları beklemek gerekiyor…

Bana sorarsanız Abdülaziz Efendi’nin öne çıkardığı şey “muhafazakârlık”tır ve burada çok “realist bir politika” gütmektedir. Hemen hatırlatmalıyız ki o yıllarda muhafazakârlık bugünkü gibi sağcılık mânasına değil dinine, imanına, namusuna, değerlerine sahip çıkmak, bunları muhafaza etmek demekti. 1970’li yıllara kadar da muhafazakâr milliyetçilik bugünkü İslâmcılığa tekabül ediyordu.

Hendese eğitimi ve mühendislik insanlarda bir şeyleri muhafaza etme duygusunu geliştirecek veya bu duyguyu tahkim edecekse oraya yatırım yapılmalıydı

Diyeceksiniz ki iyi yetişmiş mühendisler bu “realist politika”ya layık olduklarını gösteren bir cevap verdiler mi?

Bu soruyu da lütfen siz cevaplayın.

Sh: 34-35

SİYASÎ LİDERLİK VE GEVEZELİK YAHUT İMAMET VE HİTABET

1965 seçimleri arefesinde Hatay’da faziletli bir imam şöyle bir rüya görür:

Cuma namazını kıldırmak üzere cüppesini giyer, sarığını sarar, besmele ile evinden çıkar. Bir de ne görsün, caminin giriş kapısı önünde askerî kıyafetleriyle birkaç paşa içeriye girmek üzere postallarının bağlarını çözüyor. Yaklaşınca heyecanı ve ürpertisi daha da artar; paşalardan biri Mustafa Kemal’dir. Hepsiyle tokalaşır ve içeri girerler.

Mustafa Kemal hutbeyi kendisinin okuyacağını söyler. İmam efendi ne diyebilir? Sünneti kılarlar. Mustafa Kemal hutbeye çıkar ve sert bir hutbe okur; laiklikten, irticadan bahseder, ses tonunu artırarak birilerine çatar, yüz hatları gergin olarak hutbeyi bitirir, minberin merdivenlerinden inmeye başlar.

İmam Efendi âdaba uygun olarak namazı kıldırmayı da ona teklif etmek durumundadır, fakat tedirginliği daha da artmıştır.

Buyurun Paşa hazretleri, namazı da kıldırın

Hayır, namazı siz kıldırın.

İmam efendi biraz rahatlamıştır, mihraba geçer, olan biteni unutmaya çalışarak “Allahu ekber” der ve namazı kıldırır. Sonra sünnetler, sonra tesbihât, sonra da dua…

Birlikte çıkış kapısına yönelirler. Paşa’nın yüz hatları yine gergin, önüne bakıyor, konuşmuyor. Tam ayrılacakları sırada bir avuç parayı imam efendinin eline sıkıştırır ve diğer paşalarla birlikte uzaklaşır…           ‘

İmam Efendi kan ter içerisinde uyanır. “Hayırlara gitsin” der ama bu dehşet verici rüyayı, özellikle de eline tutuşturulan sıkıntıyı artırıcı parayı bir şeye yoramaz. Oturur, o yıllarda İstanbul’da talebe olan oğlu Emin Işık’a mektup yazar. Rüyayı aynen anlatır ve Cerrahi âsitanesi şeyhi merhum Fahrettin Efendi‘den rüyanın tabirini öğrenip acele kendisine yazmasını ister. Fahrettin Efendi rüya tabiri konusunda yedi tûla sahibidir ve bu özelliği halifelerine de geçmiştir.

Emin Işık ilk fırsatta Fahrettin Efendi’ye gider ve mektubu okur.

Şeyh Efendi tebessüm ederek tabire başlar:

Korkulacak bir şey yok. Bu bir siyasî rüyadır. Önümüzde seçimler var. Halk partililer bu seçimde de müslümanlar aleyhinde çok konuşacaklar, tehdit edecekler; hitabet ona işarettir. Mihraba geçip imamlık yapsaydı o müşkil bir mesele idi, çünkü orası siyasî liderlik ve iktidara işarettir ve önemli olan imamettir. Namazı hoca efendi kıldırdığına göre seçimi muhalifler kazanacak.

Eline tutuşturulan paraya gelince, orada da korkulacak bir şey yok, pederinizle alakalı bir şey değil, seçimlerden sonra gelen hükümet imamların, diyanet mensuplarının maaşlarına zam yapacak…

Çok önemsediğim bu rüya burada bitiyor. (İsmet Özel Beyefendi’nin Üç Mesele kitabında yer alan “Rüya ve Siyaset” yazısını okuduktan sonra rüyalara atfettiğimiz değer daha bir yerine oturdu. Rüyayı değil de hayali önemseyenler bu yazıya baksınlar). 1965 seçimlerini muhalifler (AP) kazanıyor ve imamların maaşına zam geliyor.

Önümüzde duran soru şu: Türkiye’nin siyasî liderleri hitabeti, güzel ve parlak konuşmayı, gevezeliği mi öne çıkarıyorlar yoksa imameti, siyasî önderlik vasıflarını mı?

Rüyayı unutmayın; para ve koltuk dağıtanlar, bunları vaadedenler gerçek iktidar sahipleri değil.

Sh: 57-59

BİR SİYASÎ RÜYANIN TAHKİYESİ

Otuzlu veya kırklı yıllardı; yaman sıkıntılı yıllardı. Şeyh efendi veya müderristi yahut hocaefendi idi ama heybetli ve vakurdu. Başında sarık, tac veya fötr şapka dolanıyordu, lâkin başı örtüktü. Hangi yıllardı, hangisi idi ve başında ne vardı? Burada bir sarahat yok. Renkler de öyle; siyah, yeşil, kırmızı…

Rüya bu, hem de siyasî bir rüya.

Bir zeval vakti. Uyku ile uyanıklık arasında rüya alemine geçmişti. İyice küçülmüş, mini minnacık olmuş bir bülbül olarak gördü kendini. Cüsse olarak bu kadar küçülmüş olmasını bir türlü kendine yediremiyordu. Zamanında cesareti ve heybetiyle şöhret bulmuştu; patlayacaktı. Fakat bünyesinin küçülüp büzülmesine inat nağmesi gittikçe keskinleşiyor, sesi âfâkı inletiyordu.

Rüyada kendi rüyasını tabir ediyordu: Maddeten zayıflatılmış ama manen güçlendirilmişti. Bununla teselli bulmaya çalışıyordu. Kurban olduğum Allah’ım ikisini birden almamıştı ya! Buna da şükür.

Seher vakti, terkedilmiş harap bir bahçede, sudan eser kalmamış havuzun kenarında bildiği bütün şarkıları en yakıcı nağmelerle söylüyor, şakıyordu. Taş toprak, börtü böcek, dal budak, yaş kuru ona kulak kesiliyordu…

Kara bulutların arasından menhus bir karga çıkageldi. Asık suratlı, bed sesli, haşin… Deccal mı idi yoksa şeytan mı? Bütün nağmeler dindi, sesler tükendi. Kibirli bir eda ile durdu, sertçe baktı ve kötü sesiyle bağırdı: Bu memlekette bir daha sesiniz duyulmayacak. Ayakları üzerinde yaylandı, başını salladı ve gitti.

Ürperdi, yutkundu. Beterin beteri dedikleri bu olsa gerekti. Hafızasının derinliklerinden bir beyit akmaya başladı:

Bir mevsimi baharına geldik ki âlemin

Bülbül hamûş havz tehî gülsitan harab

Uzun uzun düşündü. Kaderine küsemezdi, çünkü inançlarına aykırı idi; memleketini terkedemezdi, çünkü gidecek yeri yoktu.

Günler geçip geceler döndükçe kararı belirginleşmeye doğru seyretti: Karganın hükmü kıyamete kadar baki olamazdı. Kendi ömrü de sınırlı idi. Tükenmeye doğru giden iki şeyden bir tükenmeyen çıkmazdı. Bir halef, bir hayru’lhalef bulmalı, yetiştirmeli idi. Hocalığını şeyhliğini, sarığını, tacını, fötr şapkasını, sesini, nağmesini ona bırakabilirdi.

Mağaralarda, kuytu yerlerde bülbül yavrusu yetiştirirken buldu kendini. Güçlü bir ses, harika bir eda. Gizli gidiş gelişler günlerce, aylarca sürüyor. Karganın tehdit ve teftişleri korku ve dehşetlerini artırdığı ölçüde küçük bülbülün sesini ve nağmesini de biliyor.

Korku ümidi besliyor. Ümit kara bulutlan ağartıyor.

Karışıklıklar, karanlıklar, inkıtalar.

..

Karga ferman çıkardı: Bülbüllerin ötmesi serbest.

Habere inanamadı. Bedenini yokladı, yine mini minnacıktı. Sesini yoklamaya ne hali ne mecali vardı. Her sabah erkenden mağaralara, kuytu yerlere ses ve nağme talimine gitmekten yorgun düşmüş yavru bülbülü uyandırdı. Endişe içinde müjdeli haberi verdi. Kanatlar beraber açıldı, bir top ağacın üzerine kondular. Kendi sesini denemeye hiç niyetli değildi. Bütün gücünü ve nefesini toplayarak yavruya işaret verdi:

Hadi şakı! Sesin âfakı tutsun!

Bu ürperti ve heyecanla rüya mı kesintiye uğradı, uyanıklık mı geldi, devran mı döndü, kıyamet mi koptu… Açık değil.

Sarih olan bir şey vardı: O kadar emek verilen yavru bülbülden karga sesi geliyordu. (20. 6.1996).

Sh:73-75

“MÜSLÜMAN ERKEK KADINSILAŞTI”

Hep kadınların ne olması, nasıl olması gerektiği konuşuluyor, yazılıyor. Bu meseleye diğer ucundan bakmayı deneyerek, erkeklerin de bir içe bakış (instrospection) yolunu açmalarını sağlamayı düşünüyoruz. Erkeklik psikolojimin tezahürü olan davranış ve tutumların İslâmî bir örtüye büründürülmesi, bunların irdelenemez olduğu imajını vermektedir. İki asırdır her sahaya nüfûz etmiş olan modernizmin Müslüman erkek imajına kattığı veya ondan götürdüğü şeyler var mı?

Meseleyi “müslüman kadın”, “müslüman erkek” (şimdi de bu çıktı karşımıza!) şeklinde ortaya koymanın sahteliğini isterseniz biraz hafifleteyim uyarılmışlığını hiçbir dahiyane açıklama gideremez. Usul hatası yapmayalım; bunlar bizim iç meselemiz ve hayatî meşgalelerimiz değil, bize dışarıdan dayatılmış problemlerdir. Bunu ancak İslâm dünyasının, hatta bütün dünyanın modernleşme sürecini gözardı ederek hayatî bir vakıa haline sokabiliriz. O zaman da siz veya meseleniz değil, “moda” öne geçmiş olur; aileyi dağıtma ve bireyi (kadını, erkeği) tek başına öne çıkarma.

Dış dayatmalarla bizim problemimiz haline gelmiş bir şeyi görmeyelim mi, önemsemeyelim mi?

Bu yerinde bir sorudur ve cevabı da “önemseyin, görün” şeklinde olmak gerektir. Fakat iki görme biçimi arasında çok önemli farklılıklar var.

Bana kalırsa aile kavramını öne çıkararak doğru(yu) anlama imkânlarımızı çoğaltabiliriz. Çünkü erkek, kadın, çocuk ailenin bir parçası, aile içinde yoğrulmuş, şekillenmiş, buradan da hem kendilerine, hem topluma açılmış varlıklardır. Erkek ve kadını aileden bağımsız olarak ele almak, onu bizim din ve kültür dairemiz içinde tanımsız ve biçimsiz hale getirmektir.

İslâm’da öngörülen aile biçiminin piramite benzer bir yapı gösterdiğini söyleyebiliriz. En yukarıda erkek, kadın (veya kadınlar) çocuklar, gelinler, torunlar, akrabalar… İsmet Özel’in deyişiyle bir tür aşiret. Riyaset ve itaat çerçevesinde bir hiyerarşiyi gösteren bu yapı, hem büyük hem çekirdek (küçük) aileye ait özellikleri birlikte bünyesinde barındırır. Yani evlenenler müstakil bir ailedir, ayrı “ev”leri vardır; fakat anne ve babaları yaşadığı müddetçe varlıklarını her zaman hissederler veya onlar kendilerini hissettirirler.

Piramit gözünüzü korkutmasın, çünkü bizim sofralarımız yuvarlaktır ve oturma şeklimiz de halkadır. Yani riyaset ve itaatteki hiyerarşi günlük yaşantıda eşitsizlikleri öne çıkarmaz, aksine onları gölgeler veya ortadan kaldırır. Kadın, erkek, çoluk-çocuk, misafir, dilenci sofra etrafında eşit konumdadır. Bir de köşeli ve baş-koltuklu oturma düzenlerini düşünün. Bizim de Tanzimat sonrasında ithal ettiğimiz bu kalıplar eşitsizliği ve sınıflılığı vurgular.

Kim ne derse desin Müslüman Türk kadınının ezilmişliğini veya önemsiz bir yer tuttuğunu öne çıkarmak, bilgisizlikten ve toplumu tanımamaktan kaynaklanmıyorsa ancak bazı renkler ve ayrıntıları görmeyen farklı gözlükler kullanmakla açıklanabilir. Bizim toplumumuzda kadının çok özel ve itibarlı bir yeri vardır ve bugünkü kadın tasvirleri daha çok kurgusaldır; masabaşı ve ideolojiktir.

Niçin İslâm’da kadın başlığı altında birçok kitap yazılmış da İslâm’da erkek namı altında herhangi bir matbu eser yok?

Kasım Emin’in 1899’da basılan ve iki defa Türkçe’ye tercüme edilen Tahriru’l Mer’e (Kadının Esaretten Kurtarılması) adlı kitabı kadının erkeğe karşı durumunu, İslâmî kalıplar ve yaşama tarzına bağlı kalarak değil, Avrupa medeniyeti merkezli ve oryantalistlerin ortaya koyduğu tarzda ıslah etme, düzenleme peşindedir. İşin daha da önemli tarafı bu kitaba cevap sadedinde kaleme alınan ve İslâm’a bağlı kalarak meseleyi ortaya koyma iddiası taşıyan savunmacı eserler de benzer sakatlıklarla malüldür, çünkü merkezde “tahriru’l mer’e” bulunmaktadır. Ferit Vecdi’nin Kasım Emin’e cevap olarak yazdığı ve Akif tarafından Müslüman Kadını adıyla tercüme edilen el-Mer’etü’l Müslime adlı eseri ve birçok benzeri buna örnektir.

Birçok konuda olduğu gibi “İslâm’da kadın” (şimdi de erkek!) konusunda da okumuş yazmışlarımızın tevarüs ettikleri zihniyet ve kalıplar, modernleşme sürecinin büyük etkisi ve baskısı altında vücut bulmuştur. Bu hususta ve birçok başka hususta müslümanların hayli laik ve dünyevî bir kafa yapısına sahip oldukları açıktır. Dinî ve geleneksel yapılar kırılmış, roller sönükleşmiş veya altüst olmuş, normlar zedelenmiş, statüler belirsizleşmiştir. Böyle bir hayatî vâkıayı görmeden, bu vâkıanın tabiatını tanımadan İslâm’da kadın ve erkek meselesinin son iki asırdan farklı ve sahih bir çerçevede ele alınabileceğini sanmıyorum. Çarpıklıkları daha da artırmamız çok muhtemeldir. Mesele gelip modernleşme ve çağdaş İslâm düşüncesini yeniden ele almaya dayanıyor. Kadının ve erkeğin yeri, bunun çok tâli bir karesi olabilir. Modernizmin yerinden ettiği müslüman kadını, müslüman erkeği, müslüman çocuğu yerine yerleştirecek süreci tekrar başlatabilsek!

Son olarak bir şey daha söyleyeyim. Modern dünyada ve müslüman toplumlarda erkek hayli kadınsılaşmıştır. Artık kahramanlık, yiğitlik, velilik, şehitlik, hamiyet, tahammül… gibi erkeğin yaratılışına ve tabiatına uygun özellikler gitmiş, yerine daha çok kadınların tabiatında var olan iş bitiricilik, iş kotarıcılık, beceriklilik, pratiklik… öne çıkmıştır. Bu noktada feminist hareketlerin savaş aleyhtarlığı ve kahramanlık düşmanlığıyla olan yakın ilgisini hatırlamak da faydadan hali değil. İzlenim, Ağustos 1993

Sh: 253-255

Kaynak: Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye, İsmail KARA, Kitabevi, İstanbul, Nisan 1998

 

BOLD NATİVE (2010)


Yönetmen:Denis Hennelly

Senaryo:Denis Hennelly   

Ülke: ABD

Tür:Aksiyon, Macera, Komedi, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Mart 2011 (ABD)

Süre: 105 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Johann Carbajal, Joaquin Pastor

Oyuncular    Joaquin Pastor,    Randolph Mantooth, Sheila Vand, Matt Shea,    Kristine Louise

Özet:

İnsanın yeme hırsının geldiği seviyeyi ve hayvanlara yaptığı zulmü  görmek için seyretmeniz gereken bir film.

Bu filmin yapımı sırasında da hayvanlara zarar veriliyordu. Ama bizim tarafımızdan değil. Geçen yıl, sadece Amerika’da 10 milyar hayvan iğrenç koşullarda hapsedildikten sonra yemek için öldürüldü. 150 milyondan fazla hayvan Amerika Laboratuvarlarında kafeslerde tutulup işkence görüyor. Her yıl veganlar [etin yani sıra süt ve süt ürünleri de yemeyen vejetaryen] en az 90 canlıyı kurtarıyor.

Filmden

Özgürlük nedir?

 Özgür mü doğarız yoksa onu hak mı ederiz?

 Ve sessiz olan için özgürlüğü reddedersen, sözü olmayanların (hayvanları) ve kendini özgürleştirebilir misin?

 Ya da kendi merhamet eksikliğin tarafından kafeslenirsen?

 Adım Charlie Cranehill.

Haberlerde benim hakkımda söylenenleri göreceksiniz. fotoğraflarımı göreceksiniz ismimden sonra gelen terörist kelimesiyle birlikte. Diyorlar ki özgürlük özgür değil. Lanet olsun ki kesinlikle doğru. Hayatlarımızı “hayır” diyerek harcıyoruz. Ben değilim. Benim kavgam değil. Benim problemim değil. Bu gece olmaz. Sizinle benim aramda ne fark var. Bir kaç yıl önce evet diyen biri oldum. Ben. Benim kavgam. Benim problemim.

**

Neden zor birşeyi yapmayı denemiyorsun?

 Bütün bahsettiğin hayvan özgürlüğü ve bunun nasıl sivil haklar hareketine benzediği… …ya da kadınların oy hakkı… ya da kölelik.

 – Öyle. Tamam. Benimle yasaları çiğnemek ister misin?

 Nicole bir harekat organize etti.

 – Ne tür bir harekat?

 Üniversite labratuvarlarına girme, ve hayvanları özgürleştirme…

**

Sen havyan hakları savunucususun..

-evet biz hayvan hakları savunucusuyuz. Bu sadece senin hayvan kelimesinden ne anladığına bağlı Mesela ailenin tam aksine,senin evlenme hakkın var.

**

HKTY’de ismi geçiyor tüm bunlar Hayvan Kuruluşları Terörizm Yasası’nı oluşturuyor. Hayvan … Kuruluşları… Terörizm …Yasası..

 – Peki. Bu yasa hayvan aktivistlerini hedef alıyor. Neticede,hayvan aktivistlerini susturup onların etkisiz hale gelmelerini istiyor. Bu eylemler hayvan kuruluşlarıyla ilgili olduğundan ,onları mala zarar verme ile suçlayıp onların tüm bu eylemlerine terörizm diyorlar. ilaç sektörü,et sektörü, Bunlar büyük işler. Bunlar bir araya gelip bir kanun istediler, bu kanun için lobi kurdular ve oldukça başarılı oldular. Milletvekilleri sağ kanat radikaller için terörist yasalarını öne sürmezler. insanları öldüren ya da yaralayan Hükümet karşıtları, kürtaj karşıtları ve ırkçılar onların terörist listesinde değil. Bu sektörler devleti ,bu bir “iç terör” diyerek ikna edip Terörizm Yasası’nı çıkarttırıyorlar. Cezalar katlanarak arttı.

**

Bence her şeyi istemek ya da hiçbir şeyi istememek biraz bencilce. Hayvanların bunda bir çıkarı yok. Biraz daha iyi şartlarda yaşamayı tercih ederlerdi ve biraz daha insancıl yollarla öldürülmeyi tercih ederlerdi. Ve eğer şu an tüm yapabileceğimiz buysa bence buna değer. Ve kalan herkesin bunu bu şekilde göreceğini sanıyorsun?

 Ya da duble domuz etli çizburgerlerini bir çeşit huzurla alacaklarını mı sanıyorsun o hayvanların düzgün muamele gördüklerini bildikten sonra?

 Birilerinin açıkça söylemesi gerekiyor ve bunları önemsiz görmemek lazım. Sonuçta yasalar iyileşiyor. Değişen tek şey birinin artık açıkça şunu söyleyebiliyor oluşu: “Kölelik doğru bir şey değil.”

**

BABAM /ANNEM BENİ ANLAMIYOR DİYEN GENÇLER İÇİN


!!!!!!!!!!!Okuyun!!!!!!!!!!!

 

Sağlıklı Eğitim Sağlıklı Toplum- Önsöz

Dünya sürekli bir değişim içinde. Değişmeyenler tutunamazlar oldukları yerde. Değişmeyen, eskimeyen hiçbir olgu, hiçbir yaşama biçimi yoktur. Bu değişime ayak uyduramayanlar zaman içinde ya yok olurlar ya da önemini yitirirler. Bu yüzden yeniliklerden yana olmak, onlardan yana tavır koymak yaşamsal zorunluluk haline gelmiştir. Bilginin çok hızlı bir biçimde çeşitlendiği, çoğaldığı ve de eskidiği günümüzde bu gerçekler bizi yeni bir tavır, yeni bir konum almaya götürmelidir. Gençleri geleceğe hazırlamak, onların güvenle yaşama sarılmalarını sağlamak, çağın beklentilerine yanıt verecek bilgi ve beceri donanımlarına sahip olmaları için ortamlar yaratmak, eğitim daha doğrusu tüm yetişkinlerden beklenilmeli. Eğitim kurumlarının amacı üstün nitelikli insan yetiştirmek, insan kaynaklarını verimli bir şekilde kullanmak, toplumsal huzuru, kalkınmayı sağlamaktır.

Çağdaş eğitimin olanaklarından yararlanarak ülkenin kaynaklarını en verimli şekilde kullanıp çağdaş insanı yaratmak çağdaş toplumun en öncelikli görevi haline gelmiştir. Olumsuzlukların kaynağını kime sorsanız sistemde olduğunu söyleyecektir. Sıkıntı sistemde değil, sistemi işletiş biçiminde, sistemi işletecek olgunlukta olmayışımızda yatmaktadır

Sistemlerin birinin ötekine üstünlüğü vardır elbette, çağa uygun olanı, eskimiş olanı; önemli olan sistemi işletebilmek ve onun zamanla eskiyen yönlerini yenileriyle değiştirmektir.

Nitelikli insan yetiştirmek için öncelikle eskimiş basmakalıp bilgilerle gençlerimizi oyalamaktan, ezberciliği bir eğitim yöntemi olmaktan çıkararak işe başlamalıyız. Bu yöntemlerle yaratıcı, üretici insan yetiştirmenin olanaklı olmadığını bugüne kadar hep yaşadık; olumsuzlukların yarattığı çatışmalar beraberinde irdelemeyi, sorgulamayı getirdi, bir şeylerin yanlış gittiğini anlamamızı sağladı. Şimdi sıra sağlıklı yaklaşımlar, tavırlar sergilemede.

Gençlere yapılan her türlü yatırımın ülkenin geleceğine, insanlığın geleceğine, barış ve huzurun egemen olacağı bir dünyanın kurulmasına yatırım olacağını bilmeyen yoktur. Fakat önemli olan bunu yaşama geçirmektir.

Bu bir birikim, bu bir olgunluk işidir. Bu konuma gelmek için kapalı kapıları aralamak zorundayız. Elbette toplumun genel anlayışına direnmek kolay değildir. Gelenek haline gelmiş birçok tutumumuzun doğru veya yanlış farkında bile değiliz.

Dünyadaki gelişmeleri, esintileri dikkatle izlemeliyiz, belli bir hıza ulaşabilmek için rüzgârı arkamıza almamız gerekmektedir. Rotamız belli değilse, hangi limana gideceğimizi bilmiyorsak hiçbir enerjinin hiçbir gücün bize yararı olmaz. Boşa oyalanmak, sahip olduğumuz enerjiyi boşa harcamaktan başka bir şeye yaramaz. Planlı programlı olmak çağın gereğidir. İnsan kaynaklarını başka türlü yerinde kullanma olanağına kavuşamayız.

Geleneklerimizin iyisi de, eskimişi de yanlışı da kolay kolay yaşamımızdan çıkmıyor. Bu bir şeyin iç yüzünü bilmeden, onun ya yanında ya da karşısında yer almaktan kaynaklanıyor. Yüzleştiğimiz her olguyu irdeleyerek, sorgulayarak yaşamın gerçeğini yakalayabiliriz. Buna göre organize olabiliriz, savunduğumuzu da karşı çıktığımızı da bilerek yapar ve kazançlı çıkarız.

Çağın yükselen değerleriyle donanmadan çağımızın dünyası ile baş edebilmek giderek olanaksız hale geliyor. Mevcut eğitim anlayışımız ve gençlere yaklaşım tarzımız bizi başarıya götürmek bir yana, yaşadığımız bütün olumsuzluklara kaynaklık ediyor. Bir şeylerin normal gitmediğini hemen herkes biliyor. Dünyadaki gelişmeleri yakından takip edemeyen, kendini yenilemeyen eğitim kurumlarının hastalık ürettiğini, bunu topluma bulaştırdığını kimse yadsıyamaz. Sorunlara çözüm üretmek bir yana çözümsüzlük içinde bocalar hale gelmiş bir toplum içinde yaşamanın sonucu olumsuzlukları doğal sayan, kaderimiz sayan hale gelişimiz hep birlikte. Hedefi olmayan, nereye gittiğini bilmeyen, amaçsızca oyalanan bu toplumun ürettikleri de bizi ne yazık ki tatmin etmiyor. Gelişmiş ülkelerin bilgi birikimleri, insan kaynakları ve rekabete dayalı ekonomileri karşısında varolmak, varlığımızı sürdürebilmek, olanaklarını, kaynaklarını çarçur eden ülkemiz için giderek zorlaşıyor.

Türkiye nereye gidiyor sorusunu zaman zaman sorarız kendimize. Aslında nereye götürüyorsak oraya gidiyor diyebiliriz. Sağlıklı işlemeyen kurumlarıyla, iyi şeyler üretmeyen, çağın gidişine ayak uyduramayan toplumuyla gideceği yer bizi mutlu etmez. Ülkenin, kurumların bilgisi, birikimleri, gücü nereye taşıyabilirse oraya götürecek bizi. Suçlu arıyoruz ve buluyoruz da, ama kendi dışımızda bu suçlular. Tüm toplum olarak üzerimize sinen koku aynı. Bu koku iyi koku değil. Bu kokudan bir an önce arınmalıyız. Kurumlan sağlıklı işletecek toplumun tümüdür. Bugün yaptığımız gibi siyasetçiyi veya toplumun bir kesimini suçlamak sağlıklı bir çözüm arayışı olamaz. İyi şeyler de kötü şeylerde tüm toplumun üretimidir. İyi şeyler üretemeyen, iyi şeylerle yüzleşemez ve bunu da beklemeye hakkı yoktur. Öyle bir noktaya geldik ki kötü gidişten yakınmak yerine, nerede yanlış yapıyoruz bunu irdelememiz gerekir. İşte bu kitap eğitim boyutu ile buna cevap aramaya çalışıyor.

Bugün eğitimden sorumlu olan veya olmayan her yetişkinin çocuklardan beklentisi, kendi açtıkları izden, kendi çizdikleri yoldan, kendi değişmez doğrularını rehber edinerek yürümeleridir. Gençleri korumak adına korkuyu, baskıyı, cezayı kurumsallaştırdık. Bu temel anlayışımızın toplumun geleceğini nasıl yok ettiğini, genç kuşakları eskimiş, çağdışı olmuş kuralların, faşizan baskısı altında tutsak hale getirdiğimizi göremez olduk.

Oysa çağdaş dünya birey üretme, kendi yolunu kendi belirleyecek olgunlukta insan yetiştirme peşinde; kendi kendine yeten, eleştirel düşünceyi rehber edinmiş, kendi aklını kendi kullanan ve kendine ait görme, yorumlama, karar verme biçimine ulaşmış bireylere bu toplumun çok gereksinimi var. Yeni kuşaklara egemen olmak yerine, onları anlamak, onlarla uyum aramak, onların bize benzemelerini sağlamak yerine, farklılıklarını çağın gereği olarak görmek yetişkinlerin en öncelikli sorumluluğudur. Eğer genç beyinleri kısırlaştırmak, insanımızı başkalarına malzeme olacak kalıplar içine sokmak istemiyorsak, kendimizi, yaptıklarımızı ve modern dünyanın dayattıklarını, yani yükselen değerleri tüm yetişkinler iyi incelemelidirler. Eskimişe, geleneksel olana sırtını dönmek, eleştirel düşünceyi yaşamın en önemli öğesi saymanın yolunu açmak modern insana verilmiş bir roldür zaten.

Bugünün insanının beklentilerine yanıt veremeyen eskimiş kurallardan sapmayalım derken, yaşamın gerçeklerinden uzak kaldık. Gençleri anlayamadık, anlamak için de çabalamadık.

Kurallar mı bizi yarattı, biz mi kuralları yarattık?

Biz mi onlara egemen olacağız, onlar mı bize?

Kalıpların şekline mi gireceğiz, yoksa kalıpları yaşamımızdan söküp atacak mıyız?

Bunları sorgulamakta geç bile kaldık.

Hep yaptığımız gibi, ağlamanın, yakınmanın, eleştirdiğimiz olumsuzluklara çare olacağı yok. Ziyan olan oldu hiç değilse yeni kuşakları modern eğitim anlayışı ile yetiştirebilsek. Kimse bunu önümüze koymayacaktır. Bunun için yeni bir anlayışa, büyük bir çabaya gereksinim vardır. Bu kitap bu yolda kendimizi gözden geçirmek, sorgulamak için bir yol açarsa, bir işlev üstlenirse amacına ulaşmış olacaktır.

Kafka ve Hesse’den konuya ışık tutacak, renk katacak birer örnek aldık. Dünyanın bu iki dev yazarının eğitim konusuna nasıl baktığını okurla paylaşmak istedik.

Sh: 9-13



 

 [Franz KAFKA; Babama Mektup, Taşrada Düğün Hazırlıkları, Çev.: Şipal, Kamuran; Cem Yayınevi, Istanbul-1994, s. 155-212. (Öykü alıntıları bu yapıttan yapılmıştır)]

NEDEN KAFKA?

“BABAMA MEKTUP” Otoriter eğitim anlayışının bir genç üzerinde yaptığı yıkımın boyutlarım ayrıntılı bir şekilde Kafka’nın babasına yazdığı mektupta görüyoruz. Kafka örneğini bu kitaba alarak, çocuk ve gençlere karşı bilinçsizce sergilediğimiz tavırların genç bir yaşamda, nasıl acılar yumağına dönüştüğünü, duygusal zekânın gelişiminin nasıl engellediğini yetişkinlerle paylaşmak istedik.

Yaşam boyu çalışkanlığın, başarının simgesi olarak gördüğü babasının gölgesinde kalmış olan F. Kafka (1883-1924) yaşadığı olumsuzlukların, çektiği ruhsal acıların faturasını babasına çıkarmıştır. 36 yaşına gelmesine, daha sonra onu dünyanın en ünlü yazarları arasına sokacak olan yapıtlarını büyük ölçüde tamamlamasına karşın, ruhu hala özgürlüğüne ulaşamamıştır Kafka’nın. Bu yaşta bile babasının nefesini ensesinde hisseden Kafka, bu psikolojik baskıdan kurtulmak için babasına 80 sayfalık bir mektup yazmıştır. Amacı bu mektubu ona göndermek değildir. Babası ile kurmaca bir diyaloga girmek, yaşamını ve babası ile olan ilişkilerini sorgulamak, içini dökmek, ruhsal arınmaya ulaşmak, sıkıntılarından kurtulmaktır amacı.

Babasıyla bir hesaplaşmaya, kavgaya tutuştuğu bu mektup geç kalmış bir özgürlük arayışı, onu sıkan, boğan bağlardan kurtuluş özlemiydi. Bu mektup dünya yazınında, sağlıksız yürüyen baba-çocuk ilişkisini her boyutu ile işleyen, yetişkinlerin eğitim anlayışını sorgulayan eşsiz bir yazın ürünü olarak yerini almıştır. Bu mektup, yetişkinlerden topluma ulaşan olumlu veya olumsuz tüm kazanımlarda, yetişkinlerin payının büyük olduğunu anlatırken, iyi niyetine, özverili tavırlarına rağmen, geleneksel otoriter baba tavrıyla F.Kafka’nın babasının, Kafka ve kardeşleri üzerinde yaptığı yıkımı anlatıyor.

Burada babadan çok yeni gelişmelere yanıt veremeyen tüm toplumu kuşatmış olan, yaşamımızın her alanında karşılaştığımız geleneksel, baskıcı, otoriter yetişkin anlayışı eleştirilmektedir:

“Bu o vakitler ufak bir başlangıçtı; ama şimdi beni çokluk saran hiçlik duygusu (başka bakımdan soylu ve verimli bir duygu kuşkusuz); büyük bölümüyle senin üzerimdeki etkinden alıyor kaynağını. Bütün aradığım biraz yüreklendirme, biraz güler yüz, yolumun biraz açık tutulmasıydı. Oysa sen yolumu kapadın, kuşkusuz bir başka yol izlemem için iyi niyetle yaptın bunu. Gel gelelim, bende aradığın yetenek yoktu. ”s.l60

Babasının heybetli görünüşü yanı sıra, kendinden emin, iyi niyetli de olsa dayatmacı hali karşısında sürekli eziliyordu Franz:

“Bütün bunlara uygun düşen de, senin manevi alanda ki o baskın otoritendi. Yalnız kendi gücünle çalışıp çok yüksek bir aşamaya ulaşmışken, kendi düşüncelerine karşı sınırsız güvenin vardı. Çocukken pek değil ama, biraz büyümeye başlayınca, bunun göz kamaştırıcı etkisini iyice duydum üzerimde. Koltuğuna kurulmuş, dünyayı yönetiyordun. Senin düşündüğün doğru, seninkinden başka her düşünce kaçık, çılgınca, anormaldi. Beri yandan kendine o kadar güven besliyordun ki tutarlı davranmak zorunluluğunu duymuyor, ama hep haklı çıkmak istemekten de bir türlü vazgeçmiyordun. Kimi vakit öyle olabiliyordu ki belli bir konuya ilişkin hiçbir görüşün bulunmayabiliyordu, ilgili konuda akla gelebilecek tüm görüşleri ayrıcasız yanlış diye nitelemeden yapamıyordun. ”s. 161-162

Yetişkinlerin gelişi güzel tutarsız tavırları, konuşmaları ve tavırları arasındaki çelişkileri çocukların yetişkinlere güvenmemesini sağlıyor veya onların inandırıcılıklarını yok ediyor. Hele çocukların bilgilerini, yeteneklerini sergileme sırasında karşılaştıkları alaycı tavırlar onların özgüven kazanmalarını engelliyor, bir birey gibi davranma, kendi yaşamını istediği gibi düzenleme özgürlüğüne ulaşma olanağı vermiyor. Franz da babasının bu tutumundan, onu küçümsemesinden yakınıyor:

“Tüm düşüncelerim senin ağır baskın altındaydı nihayet, seninkilerle uyuşmayan düşüncelerim de bunların içindeydi ve özellikle söz konusu düşüncelerde baskın kendini daha çok hissettiriyor, senden bağımsız gibi görünen düşüncelerim, daha başından beri, üzerlerinde senin yadsıyıcı yargının damgasını taşıyordu. Bir düşünce olgunlaşıp süreklilik kazanana dek buna katlanman neredeyse olanaksızdı. Hani bir takım yüksek düşünceleri söylemek istiyor değilim; çocukluk dönemine ilişkin her küçük girişimde aynı şeyle karşılaşıyordum. Bir olaydan ötürü mutlu, dolayısıyla yüreğim sevinçle dolup taşarak ilgili olayı açığa vurmaya kalksam, hemen alaylı bir göğüs geçiriş, onaylamayan bir baş sallayış, parmaklarla masaya tıklatış cevap yerine hazırdı. ‘Ama ben bir şey gördüm, daha güzeldi’, diyor ya da : ‘Al sana büyük bir olay daha!’. Yaşamın sıkıntıları, eza ve cezalar içinde geçtiğine göre, çocuksu ufak şeylere karşı senden bir hayranlık beklenemezdi kuşkusuz. Zaten böyle bir şey söz konusu değildi. Tersine bir başka durum vardı ortada: oğlunu, her vakit ilke olarak bu gibi düş kırıklıklarına uğratmadan duramıyordun, bu da senin karşıt yaradılışta biri olmandan ileri geliyordu. Öte yandan, söz konusu karşıtlık, bunun için gerekli malzemenin birikmesiyle sürekli güçlenip alışkanlığa dönüşüyor, sonunda, arada bir, benimle aynı düşünceyi paylaşsan bile, bu alışkanlıklar sesini duyurmaya başlıyordu. Son bir noktada, oğlunun karşısına çıkardığın düş kırıklıkları, normal yaşamda bilinen türden değildi, her şeyin ölçütünü oluşturan şahsınla ilgili bulunduğu için, beni can evimden yaralıyordu bunlar. Sen karşı çıkınca, şu ya da bu nedenle duyduğum cesaret, azim, güven ve kıvanç sonuna kadar sürmeyerek yarıda kesiliyordu. Hatta senin yalnız karşısında yer alabileceğini düşünmek yetiyordu bunun için, ki yaptığım hemen her işte hiç kuşkusuz böyle bir düşünceye kapılınabilirdi. Bu tutumun düşünceler gibi insanları da içeriyordu. Bir kimseye karşı biraz ilgi göstermeyeyim- hani yaradılışım bakımından pek sık görülen bir şey değildi bu-, hemen duygularımı hiç umursamaksızın, yargılarımı hiç dikkate almaksızın atıp tutmalar, kara çalmalar, aşağılamalarla seğirtiyordum. ”s.l63

Franz büyük acılar içinde kıvranıyor. Bu babasının gelişi güzel bilinçsiz tavırlarından, duyarsız yaklaşımlarından kaynaklanıyor: Onu, çevresini küçümsemesini, sosyal bir varlık olarak doğal gelişimini sağlayacağı çevreden, dış dünyadan soyutlanmasını ve bunun babası tarafından yapılmasını bir türlü kabullenemiyor ve babasıyla giriştiği kurmaca diyaloglarla ona sitemlerde bulunuyor:

“Löwy’yi şimdi aklımdan çıkmış korkunç benzetmelere konu ediyor, onu bir haşereyle kıyaslıyor, beğendiğim kimselere karşı pek sık yaptığım gibi otomatik olarak körler ve şaşılar atasözüne başvuruyordun. Oyuncu Löwy’yi çok iyi anımsıyorum, çünkü senin kendisiyle ilgili sözlerini o vakit şöyle bir notla beraber bir kenara kaydetmiştim: ’ işte babamın hiç tanımadığı bir dostum üzerinde, salt o kimse dostum olduğu için böyle konuşuyor. İlerde kendisine bir baba gibi gereken sevgiyi göstermediğim, gerektiği gibi minnettarlık beslemediğim suçlamasını tarafıma yöneltti mi, ben davranışını hep başına kakacağım’ sözlerin ve yargılarınla bana yaşattığın büyük acı ve utanç karşısında nasıl düpedüz duygusuz kalabildiğini bir türlü anlamıyordum. ”s. 163

Baba, kendine bağımlı olması, Franz’daki otorite ve etkisini koruyabilmesi adına bencilce onu doğal yaşam ortamından, büyüyüp gelişeceği, kendini yetiştireceği, yaşamı yaşayarak tanıyacağı ortamlardan soğutmak ve uzaklaştırmak istiyor. Bunun farkına varan Franz, çevresinden değil babasından uzaklaşıyordu. Franz, ona karşı sergilediği tutarsız davranışlardan dolayı, bir zamanlar nerdeyse tanrı yerine koyduğu, her sözünü tanrı buyruğu saydığı babasına, şimdi sözleri ve eylemleri arasındaki uyumsuzluklardan ötürü öfke duyuyor, bunlarla hesaplaşıyor, hayal kırıklığı ve acı içinde, kıvranıyordu:

“Ama ben çocuktum, söylediklerini doğrudan doğruya tanrı buyruğu sayıyor, bunları unutmuyordum. ”s,164

“Salatanın suyunu höpürdete höpürdete kaşıklamak ayıptı, ama sen kaşıklayabiliyordun. ”s. 165

“Ben, hep bir yüzkarası içinde yaşıyordum; ya senin buyruklarına uyuyordum, ki bu yüz karasıydı, çünkü buyruklar benim için konmuştu; ya da dik kafalı davranıyordum, bu da yine yüz karasıydı, çünkü sana nasıl dik kafalı davranabilirdim.” s. 165

Franz kişiliğinin gelişmesi önündeki en büyük engel olarak babasını görüyordu. Kişiliğinin besleneceği dallanıp budaklanacağı demokratik ortam ailede yoktu. Baba tek otoriteydi. Korkularının, bunalımlarının, utançlarının kaynağı buydu. Babasın: eleştirmek bir yana onunla yüz yüze konuşma cesaretine bile sahip değildi. Babasının dayatmaları, baskısı ve otoritesi altında sağlıksız şekillenen kişiliği buna elvermiyordu, sürekli olarak ta bundan yakınıyordu:

“Oysa benim için böyle değildin, seçme özgürlüğüm yoktu benim, ne sunulursa almak zorundaydım Hem de ağzımı açıp bir şey söylemeden yapmam gerekiyordu bunu; çünkü aklına yarmayan ya da kaynağını senden almayan bir konu üzerinde serinkanlı söyleşinin daha baştan üstesinden gelemeyen birisin; senin diktatörce doğan, böyle bir şeye izin vermez. Sen yıllardır bunu kalbindeki sinirsel rahatsızlığa bağlıyorsun, ama böyle enikonu başka türlü davrandığın zamanı da biliyorum doğrusu. Kalbindeki rahatsızlık, evde daha bir amansızlıkla egemenliğini sürdürmeni sağlayan bir bahane idi hep. ” s. 166

“Seninle rahat rahat konuşulup görüşülemeyişi, bende doğal sayılması gereken bir başka sonuca daha yol açmış bulunuyor ki o da şu: konuşmasını unuttum. Zaten genellikle pek cerbezeli biri değildim, ama yine de akıcı bir konuşmanın üstesinden gelebilirdim zamanla. Ancak, sen erkenden söz söylemeyi bana yasakladın: ‘İtiraz yok!’ diye verdiğin göz dağlarının yanı sıra dini havaya kaldırışların öteden beri hiç çıkmıyor aklımdan. ”s.l67

Sağlıklı bir aile ortamı, aklı kullanma, yetenekleri geliştirme yolunda çocukları yüreklendirebilir. Böylece onlara eğilimlerinin ortaya çıkması için olanak hazırlanmış olur. Franz’ın babası ise tam tersi bir tutum içindedir. Franz’a olan yanlış tutumu yüzünden onunla sağlıklı bir diyalog kuramıyor ve onu kendinden uzaklaştırıyor. Duygusal, içe dönük, güvensiz, yaşama sevinci elinden alınmış, sürekli acı çeken, iç çatışmalar yaşayan, sosyal yaşamını yoluna koymayan bir yetişkin üretiyor Franz’ın babası bu tutumuyla. Sonra da bundan yakınıyor:

“Beni en başta sen eğittiğinden, bu durum yaşamımın bütün alanlarında hissettirdi kendisini. Senin hiç sözünü dinlemediğime inanıyorsan, tuhaf bir yanılgıdan başka bir şey değil bu. Senin sandığın ve benim başıma kalktığın gibi, ‘hep ters tutumu’ hiç de sana karşı yaşamımın bir ilkesi yapmadım. Sözünü daha az dinleseydim, benden daha memnun kalırdın kuşkusuz. Ama öyle olmadı, beni eğitmek için başvurduğun bütün çareler üzerimde kesinlikle etkili oldu, hiçbirinin elinden kendimi sıyırıp alamadım. Şu anda nasılsam (yaşamın temellen ve etkisi kuşkusuz bir yana), senin uyguladığın eğitimle benim uysallığımın bir sonucudur bu. Ama ilgili sonuç yine de hoşuna gitmiyor, hatta bunu kendi eğitim yönteminin sonucu diye benimsemekten kaçınıyorsun; nedeni de senin eğitici elinle bende eğitilecek malzemenin birbirine denk düşmemesidir. ‘itiraz yok!’ demiştin hep, böylelikle içimdeki karşıt güçleri susturmak istemiştin. Ancak, böylesine bir etkileme benim için fazla güçlü, bense fazla uysaldım, büsbütün sesini keserek bir köşe bulup sinmiş, kudretli elinin hiç değilse doğrudan yetişemeyeceği kadar senden uzaklaştıktan sonradır ki kımıldamayı göze alabilmiştim. Ama sen bunu beğenmemiş, yine kendine ‘karşıt’ bir davranış görmüştün; oysa şendeki gücün ve bendeki güçsüzlüğün pek doğal sonucundan başka bir şey değildi. ” s. 168

Otoriter babaya karşı Franz’da içten içe bir kin, bir öfke duygusu uyanıyor, bir öç alma arzusuna dönüşüyordu:

“Senin karşında biraz tutunabilmek, biraz da senden öç almak için, çok geçmeden kendimde gözüme çarpan ufak tefek gülünçlükleri gözlemeye, bunları derleyip olduğundan büyük göstermeye koyuldum.” s. 172

Franz babasının baskısından kurtulmak için çaba da göstermiyor değildi, ama başarılı olamıyordu. Kendisine birçok bakımdan bağımlı yapılmıştı. Bu durum Franz’da suçluluk duygusu yaratmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Bu da babasının işine geliyordu, böylece onu kendine bağımlı yapıyordu. Onu kendine bağlamak için başka taktikler, maskeler de kullanabiliyordu. Franz’a direk olarak kötü davranmıyor, şiddet kullanmıyordu; ama onun yanında başkalarına sergilediği kaba saba davranışlar, çirkin sözler, hoşgörüsüz tavırlar onu yeterince yaralıyordu. Dayak yemiyordu ama dayağı hak ettiği, cezalandırılması gerektiği ona duyumsatılıyordu. Bu da onda var olan bir tehlike karşısında hep korku ve endişe duyan, sürekli huzursuz bir insan karakteri yaratıyordu:

“Ve yine doğru olan bir şey, beni gerçekten bir kez bile dövmedin. Ama bağırıp çağırmaların, yüzünde beliren kırmızılık, pantolon askılarını çarçabuk soyunup çıkarışın, sandalyenin yakalığında onların hazır bekleyişi, benim için dayaktan da beterdi. Sanki asılmak istenen biri vardı ortada; geçekten asıldı mı ölüm, her şey de kapanıp giderdi. Ne var ki asılması için gerekli hazırlıkların yapıldığını kendisi de görüp yaşar ve ancak ilmik boynuna geçmek üzere gözlerimin ö- nünde sallanıp durduğu bir sırada bağışlandığını öğrenirse, bu ona yaşam boyunca acı verirdi. Bu bir yana, senin pek çok kez açık seçik belirttiğin gibi, sopayı hak edip tarafından bağışlanarak kıl payı bundan kurtulmalarım da, yine içimde ağır bir suçluluk bilincinin birikimine yol açıyordu. Yani ne yaparsam, hep karşında suçlu duruma sokuyordu beni. ” s. 174

Franz çocukluk ve gençlik çağında büyük değişimler yaşıyordu. Bu sorunlu günlerinde babasından doğal olarak anlayış bekliyordu. Babasının, onun hatalı davranışları karşısında alaycı tavır takınmasını, onu başkalarının önünde aşağılaması iletişim bozukluğuna neden oluyor ve onu yetişkinlerden soğutuyordu. Babasının bu tutumundan ötürü incinen Franz onun eğitim anlayışın şu şekilde yeriyordu:

“Bildim bileli sürekli başıma kakıyor, (hani bunu da gerek beni yalnızken, gerek başkalarının önünde yapıyordun; başkalarının önünde böyle bir şeye kalkışmanın ne denli onur kırıcı olduğunu hissetmiyordun, çocuklarının sorunlarının herkesin önünde konuşulmasında hiç sakınca yoktu senin için)” s.174

“Alayla eğitim yöntemine ayrı bir güven duyuyordun, bana karşı üstünlüğüne en uygun düşen yöntem de buydu. Bir uyarmada bulunmak ı’stesen, diyordun ki genellikle; ‘Bunu şöyle yapamaz mısın.’’ Bu kadarı çok mu olur yoksa? Elbet vaktin var mı böyle davranabilesin?’ Öte yandan, bu çeşit sorulan tarafıma yöneltirken kötü, kötü güler, yüzünü kötü, kötü ekşitirdin.; böylece insan, fena bir iş yaptığını adeta anlamaya fırsat bulamadan cezalandırılırdı. Paylamalarla başvurduğun kışkırtıcı bir yolda insana üçüncü bir kişiymiş gibi davranışın, yani karşısına alıp kendisiyle kötü, kötü konuşmaya bile onu lay’kgörmeyişin. ”s.169-170

Babasının anlayışsızlıkları, davranış bozuklukları ve bilinçsiz tavırları, eğitim aracı olarak korkuyu kullanması Franz’a göre çocuklar ve baba arasında soğukluk yaşanmasına, ilişkilerin zehirlenmesine yol açıyor. Bu durum çocuklarda çevreye, yetişkinlere karşı güvensizlik, içedönüklük, duyarsızlık yaratıyor ve mutsuz bir aile ortamı oluşturuyordu.

“Zaten sürekli korkutmalar altında duygular küntleşiyor, bir vurdumduymazlığa sürükleniyordu; sopadan geçirilmeyecektik nihayet, bu bakımdan neredeyse giderek bir güven beslemeye başlamıştık. Asık suratlı, dikkatsiz, söz dinlemez bir çocuğa dönüşüyorduk; hep kaçışlardaydı aklımız, çokluk içe kaçışlardaydı. Böylece sen ıstırap çekiyor, biz ıstırap çekiyorduk. ”s. 171

Franz’ın babası çocuklara sevgiyle yaklaşma, onları kendi düzeyinde görme gibi onları kişilikli yapacak tavırları sergilemiyordu. Daha doğrusu böyle bir sorumluluğa sahip olması gerektiğinin farkında bile değildi. Sevgiyle, anlayışla yaklaşmanın çocukları çizgiden çıkaracağı endişesi onu baskıcı yapmıştı. Tahtını ancak böyle koruyabilirdi. Çocukların maddi gereksinimlerini karşılamakla görevini yapmış sayıyordu. Onun bu tavrı Franz ve kardeşlerini kendisinden uzaklaştırmıştı. İlişkiler sahte temeller üzerine kurulmuş, tatsız tuzsuz bir hal almıştı. Yaşama sevinci uçup gitmişti, daha doğrusu bu aileye hiç gelmemişti.

Bu soğuk aile ortamı, hassas bir kişiliğe sahip olan Franz’ın yaşamını alt üst etmişti, yaşama tutunması için gerekli gücünü yok etmişti. Babasının yaptıklarından ötürü böbürlenmesini çocuklar “başa kalkma” olarak görüyor ve eziliyorlardı.

“Bizim sana göre bir dezavantajımız varsa, çektiğimiz sıkıntılarla senin gibi öğünüp kimsenin onurunu kırmayacak oluşumuzdur. Ayrıca, senin büyük ve başarılı çalışmanın yemişlerinden gerçekten doğru dürüst yararlanabilir, bunları değerlendirebilir ve bunlardan yola koyularak çalışmalarımı daha Hep bir noktaya götürüp seni sevindirebilirdim; gel gelelim, aramızdaki yabancılaşma beni alıkoydu bundan. Senin bana sunduklarından yararlanmıyor değildim; ama ancak utanç, bezginlik, güçsüzlük ve bir suçluluk bilinci içerisinde yapıyordum bunu. Dolayısıyla, senin bütün bağışlarına çalışarak değil, ancak bir dilenci gibi teşekkür edebiliyordum. Üzerimde uyguladığın eğitim yönteminin görünürde sağladığı sonuç, daha uzaktan seni anımsatır gördüğüm her şeyden kaçmamdı. ”s.l76

Franz’ın da burada itiraf ettiği gibi, eğitim adı altında sergilenen yaklaşımlar bırakın çocukları toplumun gereksinim duyduğu insan haline çevirmeyi, yarınlara, yetişkin yaşamına hazırlamayı engelliyor, yaşamdan soğutuyor.

Kişilikli gençler düzen bozucu damgasını yerler. Onların sorgulayan tavırları yetişkinleri huzursuz etmeye yeter. Bu yüzden iticidirler. Franz’ın kız kardeşi babası ile olan tüm ilişkilerini koparmıştır. Franz’a göre de kişilikli kimlik babaya ürkütücü, sevimsiz gelmektedir. Bunun tipik örneğini mektupta görüyoruz:

“Ottla’nın babasıyla bir bağlantısı yok, benim gibi yolunu tek başına arayıp bulmak zorunda; özgüven, kendi kendine inanç, sağlık, ataklık bakımından bana üstünlüğü var, senin gözünde benden daha kötü ve sinsi biri” s. 184

Franz okul başarıları dışında pek başarılı olamamıştır. Kısa yaşamı ızdırap içinde geçmiştir. Babasının ona ve çevresine olan tavırları onu sürekli incitmiştir. Özgüveni elinden alınmış, yaşama sevinci yok edilmiş Franz, sosyal ilişkilerinde başarısızlığa adeta mahkûm edilmiştir:

“Senin karşında kendi kendime güvenini yitirmiş, karşılığında sınırsız bir suçluluk bilinci edinmiştim. Başka kimselerle bir araya geldim mi, öyle ansızın değişemiyor, daha derin bir suçluluk içerisinde yuvarlanıyordum. ”s. 186

Bu yüzden o kendi dışında her şeyi büyük görüyor, ulaşılmaz sanıyordu. Dolayısıyla ilişki kurması zorlaşıyordu.

“Dolayısıyla insanlara karşı güvensizlik, kendime güvensizliğe dönüşüyor, benim dışımdaki her şeyden sürekli korkmama yol açıyordu.” s. 187

Bu mektupta annenin üstlendiği geleneksel rol de sorgulanıyor. Baba ve çocuklar arasındaki çekişmeden en çok annenin etkilendiğine tanık oluyoruz. Sağlıksız baba çocuk ilişkilerinin yarattığı gerilimli ortamı yumuşatmak, her iki taraftan gelen saldırıları göğüslemek annenin görevidir. Bir aile ancak böyle var olabilir, varlığım sürdürebilir. Annenin en büyük görevi de babanın yarattığı boşlukları doldurmak, hatalarının yarattığı yıkımı gidermek.

“Senin yüzünden, bizim elimizden, bizim yüzümüzden senin elinden çekmediği kalmadı annemizin, bizi şımarttığı için haklı sayılacağın durumları hiç saymıyorum hani. Bu şımartma da, kimi vakit, senin eğitim sistemine karşı bilinçaltında sürdürülen sessiz bir direnişten başka bir şey değildi. Bizim hepimize beslediği sevgiden ve bu sevginin mutluluğundan güç olmasaydı, annem bürün bunlara dayanamazdı kuşkusuz. ”s. 181

Franz, bu mektubunda da böylece baskıların yıkımını, ancak şımartmanın telafi edeceğini, annesinin çocuklarına yaklaşımı ile ortaya koyuyor. Annesinin bu çabalarına karşın Franz, sanki büyük bir suç işlemiş gibi eziklik duyuyor, suçluluk duygusundan bir türlü kurtulamıyor, kendisini beceriksiz, işe yaramaz biri olarak görüyor, babasından iyice uzaklaşıyor ve ilişkilerini sahte bir zemin üzerine oturtuyor:

“O zaman yine senin karşında ışıktan ürken bir yaratığa, bir düzenbaza, suçluluğun bilincine varan ve hakkı gördüğü bir şeyin yanma hiçliğinden ötürü ancak gizli yollardan gölge gibi sokulabilen bir kişiye dönüşüyordum. ”s. 174

Franz, içinde babasına karşı günden güne çoğalan öfkeyi, kini korkusundan açığa vuramıyor. Bu onda büyük gerilimler yaratıyor, iç çekişmeler onu içten içe yiyip bitiriyor, içedönük bir yaşama itiyordu.

“Seninle ikimiz arasında geçenler, aslında bir savaş sayılmazdı; çok sürmeden işim bitirilmişti; geriye kala kala kaçışlar, hınçlar, üzülmeler, içten içe sürdürülen boğuşmalar kalmıştı. ”s. 183

Babasının baskıları sonucu içedönük bir kişiliğe bürünen, korkak, ürkek ve özgüvenden yoksun olan Franz iş yaşamında da başarılı olamıyor.

“Gerek büroda (hani tembelliğin göze batmadığı bir yerdi burası; kaldı ki, çekingen, ürkek mizacım belli bir sınırı aşmamı önlüyordu) gerek evde yapıp çıkardığım işlerin toplam tutan azmi azdı. Ne denli az olduğunu bilsen, dehşete kapılırdın, yaşadığım yerde azarlanmış, hesabı görülmüş, savaşta yenilgiye uğratılmıştım; başka bir yere kaçıp kurtulmak içinsekendimi zorlayabildiğim kadar zorluyor, ama çabalarım sonuç vermiyordu. ”s. 195

Franz, yaşamına anlamlı bir yön verememiştir. 36 yaşına gelmiştir, ama başına buyruk değildir. Toplumsal yaşamın hiçbir alanında başarılı değildir. Babasının gölgesi her zaman onun üzerindedir. Nereye gitse, hangi işe girişse, baba ikinci karşıt bir ruh gibi onu kararsızlığa, bocalamaya götürür. Yetişkin yaşına gelmiş oğlunu hala b<r çocuk gibi görmekte, evlenmek istediği kızı tanımadığı halde onu aşağılayarak Franz’ı etkilemeye uğraşmaktadır:

“Belki göz kamaştırıcı bir bluz giyip çıktı karşına; Prag’lı Yahudi kızlar hani iyi becerirler; sen de bunu görünce, tabii onunla evlenmeye karar verdin. Hem de elden geldiği kadar çabuk, bir hafta içinde, hemen yarın, bugün. Seni anlamıyorum doğrusu; ne bileyim, yaşın başını almış birisin, kentte yaşıyorsun üstelik, rasgele bir kızla evlenmen doğru mu yani!” s. 203

Hassas bir kişiliğe sahip olan, her konuda titiz, zor karar verebilen Franz için evlilik kararı almak olağan dışı bir olaydır zaten. Her iki evlilik girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Babasının yargılarına aslında güvenmemektedir, ancak ona acı verse bile, onun her sözünün etkisinde kalmaktadır. Onu en çok üzen de babasının onu tanıyamaması, anlayamaması, anlamak içinde çaba göstermemesidir.

“Hani ikisi de benim bir rastlantı sonucu seçtiğim kızlardı, ama alabildiğine isabetli düşmüştü seçim. Benim gibi çekingen, duraksamalı, her şeye kuşkuyla bakan bir kimsenin bir çırpıda kalkıp, örneğin bir bluzun görünümüyle kendinden geçerek evlenmeye karar verebileceğin inanabilmen, beni yine hiç anlamadığını ortaya koyuyordu. Tersine, gerçekleşselerdi, ikisi de akla dayanan izdivaç olacaktı bunların; demek istiyorum ki birincisinde yıllar, İkincisinde aylar boyu gece gündüz tüm düşünme gücümü söz konusu izdivaç planlan için seferber etmiştim. Kızlardan hiçbiri düş kırıklığına uğratmadı beni, ama ben her ikisine karşıda bunu yaptım. ”s 204

Franz her türlü başarısızlığın yetişme tarzının onda yarattığı eksikliklerden kaynaklandığını söylüyor:

“Ancak, bana asıl darbeyi indiren bir başka şeydir, korkunun, güçsüzlüğün, kendini küçümsemenin genel baskısıdır. ” s.205

Babasının bütün karşı çıkmalarına karşın yazmaya başlamıştı Franz. Bu onun için özgürlük demekti.

“Yazıp çizmeme ve senin beklemediği bununla ilgili diğer kimi çabalarıma karşı gösterdiğin soğukluk ‘daha etkiliydi’. Bu noktada gerçekten biraz bağımsızlığa yönelip senden uzaklaşmıştım; gerçi arkada bir ayağın üzerine bastığını hissederek, zorla koparıp kendini yolun kenarına atmaya çalışan bir solucanı anımsatıyordu durumum, ama olsun. Bir ölçüde kendimi güven içinde hissediyordum, rahat bir soluk alma imkanını ele geçirmiştim. ”s. 193

Franz’a göre, başarabilseydi evlilik de onu özgürleştirecekti. Babası ile eşit konuma gelmesinin tek yolu buydu: “Evlilik sonucu aramızda doğacak ve senin herkesten daha iyi anlayabileceğin eşitlik gözüme pek güzel görünüyorsa, nedeni benim o zaman özgür, sana minnettar, suçsuz dürüst bir evlat, şeninde sıkıntıdan kurtulmuş, barbarca davranmayı bırakmış, karşısındakinin duygularını paylaşan memnun bir babaya dönüşeceğindir. ”s. 206

Daha iyi eğitme adına babasının yarattığı korku ve baskı ortamı, özgüvenini yok etmişti. Kendini hep ezik, eksik ve yetersiz buldu. Özgürlük bedel istiyordu. Bu bedeli ödeyecek birikimi yoktu. Yaşam boyu bunların yarattığı acılara katlanmak zorunda kaldı. Hatta yazdıklarının çoğunu da yayınlama cesaretini bulamadan öldü gitti.

Çocukluk çağında yaşadığı bu olumsuzluklar ve bunların onun ruhunda yarattığı yaşama karşı güvensizlik ve kötümserlik, Franz’ın daha sonraki yaşamında sorunlar yaratıyor. Bir türlü sosyal yaşamını düzenleyemiyor. İçe dönük karakteri kendi dünyasını başkalarına açmaya elvermiyor. İki defa nişanlanmasına karşın evlenemiyor. Başkalarına acı vermektense kendi acılarıyla boğuşmayı yeğliyor.

Franz’ın babası çocuklarını çevrenin kötü etkilerinden korumayı, onları iyiye, güzele yönlendirmeyi, yaşamlarında başarılı olmalarını sağlamayı hep amaç edinmiştir. Ne var ki bilinçsiz tavırları, geleneksel baba tutumu yüzünden Franz korkak, ürkek, özgüvenden yoksun zavallı bir insana dönüşmüştür. Yaşama bir türlü dört elle sarılma olgunluğuna erişememiştir. Franz Kafka örneği bize sağlıklı bir eğitim için iyi niyetin yetmeyeceğini, bunun bir birikim, bir olgunluk işi olduğunu öğretiyor.

Franz’ın babası zengin, ama eğitimsiz biri. Onun tek bir amacı var; zengin kalmak. Çocuklarına sağlıklı yaklaşacak, onların ruhsal sorunlarına, duyarlılıklarını hesaba katacak olgunluğa sahip değil. Onlara paradan başka bir şey verecek donanıma sahip değil. O yaşadığı zamanın bir ürünü, rengi aynı toplumun rengi, istese de bunun dışına çıkamaz. Kafka’nın eleştirel yaklaşımı biz yetişkinlere, kendimizi sorgulama olanağı veriyor. Babanın tavrı o zamanın koşullarında normal sayılabilir ve başka çocuklarda Franz’da yaptığı yıkımı yapmayabilir. Her çocuğa kendi özellikleri dikkate alınarak yaklaşmanın sağlıklı olabileceğini duyumsatıyor Kafka bize.

Kafka’nın bu mektubunu tüm okurlara okumaları için öneriyoruz. Bunu okuyanların etkileneceğine, çocuklarına ve gençlere karşı o ana kadar sergiledikleri davranışlarını tekrar gözden geçireceklerine ve değişeceklerine inanıyoruz.

Sh:59-75



Hermann HESSE, Çocuk Ruhu, Gençlik Güzel Şey, Çev.:Behçet Necatigil- Kamuran Şipal, Cem-Yayınları-Bilge Nobel Dizisi, İstanbul, s. 95-130 (Öykü alıntılan bu yapıttan alınmıştır)

ÇOCUK RUHU – Neden Hesse?

Dünya yazınında, yapıtlarında eğitim sorunsalına onun kadar eğilen ve çocukların ruh dünyasına onun kadar sokulan çok fazla yazar yoktur. Sorunlu bir çocukluk dönemi geçiren, okulu sevemeyen Hesse bunların nedenlerini yapıtlarında kahramanları aracılığı ile sunmuştur. Bizim de amacımız sağlıksız eğitimin temellerine inmek olduğu için bu kitap Hesse ile iyi örtüştü. Yetişkinlerin yanlış tavırlarının onun yaşamında ne tür yıkımlara neden olduğuna tanık oluyoruz.

Yazarın yaşamının izdüşümü olan Çocuk Ruhu (Kinderseele) öyküsünü yorumlamaya çalışarak eğitim sorunsalını açmaya çalıştık.

100 yıl önceden bugünleri görecek kadar keskin bakışlı, perspektif sahibi, yazarlıktan da öte bir dahi H.Hesse (1877- 1962). Hırsın, açgözlülüğün, sahip olma adına, günü kurtarma adına geleceğini yok eden insanlığın bugün yüzleştiği trajedileri, o günlerin toplumsal gelişmelerinden yola çıkarak duyumsatıyor bize. Huzur arayanlara, barışa özlem duyanlara reçete gibidir onun yapıtları. Ona göre bir insanın düşmanı, kendi benlik duygusundan başka bir şey değildir. Buna yenik düşen için, huzura ulaşmak olanaksızdır. Bir amaç uğruna çırpınmak onun kahramanlarının arkasından koştuğu en yüce değerdir.

Kötüye, çirkine, gelişme adına bu dünyayı çekilmez, yaşanılmaz hale getirenlere karşı çıkanlar onun yolundadırlar. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, çevre ile uyum sağlayacak olgunluğa ulaşması yolunda engel olabilecek her şeye karşı koyacak kadar duyarlı ve cesur yürektir Hesse.

Ruhun derinliklerine yolculuk etme, ızdırapların kökenine inme onun asıl amacıdır.

Barışçıl bir şekilde yaşama olgunluğuna ulaşmayı engelleyen, insanlık tarihi boyunca tüm yıkımların kaynağı olan “egemen olma” anlayışını yenme yolundaki çırpınışların ürünüdür onun yapıtları.

Eğitim kurumlarını, aileyi kendi çocukluk yaşamından da yola çıkarak eleştiren Hesse, bütün olumsuzlukların kaynağını yetişkinlerin gençlere olan yaklaşımlarında görmektedir. Dolu dolu yaşamayı, doğallığı korumayı yeğlerken, geleceği kurmak adına bugünü savsaklamayı, yaşamı hep ertelemeyi eleştiriyor Hesse.

Hesse’nin yapıtlarında otobiyografik unsurlarla sık sık yüzleşiriz. Kişiliğin gelişmesi önünde duran toplumsal kurallarla, engellerle yaşam boyu tüm yapıtlarında hesaplaşan ve bunları öykü formunda veren Hesse yetişkinlerin tavır ve davranışlarını, aileyi, eğitim anlayışlarını hep eleştirmiştir. Okul yılları ve çocukluk çağının onda yarattığı hayal kırıklıkları ve iç hesaplaşmalar birçok öykünün özünü oluşturmaktadır. Birey ve toplum arasında yaşanan uyumsuzluklar sorgulanırken geleneksel yaşam anlayışının, kalıplaşmış yaşam biçiminin birey özgürlüğünün gelişmesini nasıl tahrip ettiğini okura duyumsatıyor Hesse. Günlük yaşama dair yaşantılar, gözlemler, izlenimler ve çelişkilerin kahramanlarda yarattığı iç çatışmalar, huzursuzluklar tüm yapıtlarında öne çıkan öğelerdir.

Onun yapıtlarını sağlıksız değişime, dünyanın geleceğini tehdit eden potansiyel tehlikelere karşı bir uyarı, bir tepki olarak görebiliriz. Bu yüzden de batı toplumunda bugün bile çevre sorunlarına duyarlı, savaş karşıtı gençlerin yoğun ilgisini çekmektedir.

Siddharta (1922) romanında, olmak, olgunlaşmak ve dünyadaki kötü ile baş edebilmek yolunda Hesse’nin kendini toplumdan soyutlayarak bilge kişiliğe, yüce yalnızlığa erişme özlemini buluruz, içinde yaşadığı zaman diliminde olan bitenlerden, toplumsal değişimden, yabancılaşmadan ürken, doğallığını yitirmeye yüz tutmuş, gelecekten endişe eden bir idealist, bir romantiktir Siddharta.

Unterm Rad (1906) romanında yazarın yaşamından izler buluruz. Farklı iki yaşam anlayışını simgeleyen iki arkadaşın yaşadıkları oluşturuyor romanın özünü. Okulun ve ailesinin sağlıksız yaklaşımları onların yaşamını gölgeliyor. Birisi ailesi tarafından başarıya koşullandırılmış, yaşamı çalışmak ve başarmaktan ibaret gören Hans, öteki hayal dünyası zengin, yaşamayı seven, kurallara ve yetişkinlerin tutumlarına, eğitim anlayışına başkaldıran Hermann. Bu iki gencin arkadaşlıkları yetişkinler tarafından sakıncalı bulunuyor ve arkadaşlıkları engellenmeye çalışılıyor.

Yetişkinlerin baskıları, okulun aşırı disiplini Hans’ın ruh sağlığını bozmuştur. Hermann ise manastır okulunun kurallarından sıkılmış ve okulu terk etmiştir.

Otobiyografik unsurlar içeren bu romanda kahramanımız Hermann Hesse’nin kendisidir. Yazar olma sürecinde peşinde koştuğu özgürlük onun olgunlaşmasına, kendini gerçekleştirmesine, üretici konumuna gelmesine büyük katkı sağlıyor. Bu roman bize, eğitim kurumlarının ve yetişkinlerin köhnemiş eğitim anlayışı, sevgi anlayışının genç ruhlar üzerinde yapsa yapsa yıkımlar yapacağını anlatıyor.

Hermann Hesse’nin adının duyulmasını sağlayan ilk romanı olan Peter Camenzind’in (1904 ) gelişim romanları arasında önemli bir yeri vardır.

Kırsal kesimden gelen, toplumsal yaşama ayak uydurmaya çalışırken birçok hayal kırıklıkları, ikili ilişkilerde başarısızlıklar yaşayan Peter için şehir yaşamı çekilmez bir hal alır ve geldiği yere döner. Şehir yaşamının kaosu, karmaşası ve doğal yaşamın sadeliği, güzelliği kıyaslanır bu romanda. Toplumun, yetişkinlerin eğitim anlayışına da eleştiri getirilmiştir.

Yazarın yaşamından en çok izler taşıyan romanlarından biri de Gertrud’tur (1910). Kendini gerçekleştirme sürecinde yaratıcılığını geliştirme çabalan ve yaşadığı yaratıcılık krizleri, yalnızlık, çaresizlik dışlanmışlık gibi acılar bir yumak oluşturur bu romanda.

Knulp (1915) romanında ise toplumsal yaşamın dayatmacı kurallarından sıkılan, başıboşluğu, avareliği yaşam biçimi olarak tercih eden, ömrünü sorumsuzca geçiren bir kahramanın yaşamına tanık oluyoruz. Hesse bu romanda kahramanına kendini sorgulatarak onu bir iç hesaplaşmaya, özeleştiriye götürüyor. Şen, vurdumduymaz Knulp bu başıboşluğun yarattığı acı ve gerilimleri yaşamak zorunda kalıyor. Yazar bir taraftan da tanrının insana verdiği rolleri sorguluyor. Knulp’a göre tanrı nasıl isterse insan öyle yaşar, iyinin, kötünün, doğrunun, yanlışın sorumlusu tanrıdır görüşünü tanrı ve kahraman arasında geçen diyalogla okura sunar. İnsanların yaptıklarının, yapamadıklarının tek sorumlusu olarak insanları göstermeyerek tanrı imgesini okura sorgulatmak istiyor Hesse. Kısacası yazar bu roman aracılığı ile okura yaşamın anlamını sorgulatıyor.

Demian (1919) romanında da toplumun eğitim anlayışı sorgulanıyor. Kendini geliştirme ve gerçekleştirme çabası içinde olan bir gencin önüne çıkan engeller söz konusudur bu romanda. Eskimiş, modası geçmiş değerlere, ailenin köhnemiş kurallarına ve toplumun baskılarına getirilmiş eleştiri olarak ta görülebilir bu yapıt. Yazar kendi gençliğinde yaşadığı acıları, doyumsuzlukları öyküleştirmiştir burada.

Birçok yapıtta olduğu gibi Rosshalde (1914) romanında da sosyal yaşamını sağlıklı bir şekilde düzenleyemeyen bir ressamın yaşamı, çelişkileri, bunalımları anlatılıyor. Burjuva yaşamına ayak uyduramayan ressam düşe kalka yürüttüğü evliliğini, karısı ile arasında bağ görevi üstlenmiş olan oğlunun ölümüyle bitiriyor. “Bir sanatçıyı ancak yaratıcı gücü, yarattıkları yaşama bağlayabilir” tezini Hesse bu romanda işlemektedir.

Bozkır Kurdu (1927) romanında ruhsal yalnızlık, yabancılaşma Harry Haller’in kişiliğinde yansıyan çağın rahatsızlığıdır. Bir bozkır kurdu ile benzeşiyor kahramanımızın yaşamı. Kalabalıkta yalnız hissediyor Haller kendini; çünkü farklı bakıyor ötekilerden dünyaya. Yer yer hezeyanları olan, aşırı duygusal, kuşkulu biri Haller. Yazarın yaşadığı zamanın tipik bir simgesi olmasa da geleceğin insanının ilk modeli gibidir. Baskıcı eğitim anlayışını da eleştiren Hesse, bu anlayışın sorunlu, sağlıksız insanlar ürettiğini ima ediyor. Modern dünyanın hızlı değişimine yenik düşmüş, ruh sağlığı sallantıda olan çağımızın insanı kendini sorgulama olanağı buluyor bu romanda.

Narziss und Golmund (1929-30) romanında da yazar iki farklı kişilik yapısına sahip kahramanlar yaratıyor. Kendini yaşamın keyfine kaptıran, sürekli bir yerde kalamayan, düzensiz bir yaşam süren, bohem yaşamının iniş çıkışlarıyla hırpalanan Heykeltıraş Goldmund’u ve düzenli bir yaşamı olan, amaçları doğrultusunda çabalayan, başpapazlığa kadar yükselen Narziss’i iki farklı kişilik olarak sunan yazar yaşamı farklı boyutlarıyla sorgulatıyor okura. Karşıt tipler, karışık yaşam biçimleriyle yazar aynı zamanda çağın ruhunu, dolayısıyla kendi ruhsal portresini, dünyayı sorgulayış biçimini sunuyor bize.

Hesse, bütün yapıtlarıyla varmak istediği amaca Boncuk Oyunu (1943) yapıtıyla yaklaşmıştır. Nobel Edebiyat ödülü almasında Boncuk Oyunu’nun büyük katkısı vardır Hemen hemen bütün yapıtlarında olduğu gibi burada da ana konu eğitimdir. Oyun da bir eğitim biçimi olarak bu yapıtla yerini almıştır. Roman kahramanı Josef Knecht’in çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinin işlendiği tipik bir gelişim romanıdır Boncuk Oyunu. Akıl ve duygu hep karşı karşıya getirilmiştir roman boyunca. Bu iki zıt duygu daha sonra Knecht’in yaşamında bir uyum oluşturacaktır.

Çocukluk döneminde duygu yoğunluğu, gençlik döneminde eleştirel akıl, yetişkinlik döneminde ise akıl ve duygu bir uyum oluşturarak Knecht’in huzura erişmesini sağlamaktadır. Boncuk oyunu ustalığını bırakarak kendini öğretmenlik mesleğine adayan Knecht, öğrenci ve öğretmen arasındaki mesafeyi küçültmeye çalışması bakımından çağdaş eğitimin öncülerindendir.

Çocuk Ruhu öyküsünün çözümlenmesi:

Hesse birçok yapıtında olduğu gibi Çocuk Ruhu adlı öyküsünde de yaşadığı çağın sorunlarıyla, değişen yüzü ile hesaplaşmaktadır. Eğitim sorunsalı, kuşakların anlayış farkı, yetişkinlerin çocuklara karşı sergiledikleri sağlıksız yaklaşımlar, kalıplaşmış yaşam tarzı, köhnemiş kurallar bu öyküde öne çıkan konulardır. Bu öykü Hesse’nin kendi çocukluk günlerini anlatmaktadır. 10 yaşında yaşama sevincini kaybeden, intihar etmeyi bile düşünen bir çocuğun iç çatışmalarıyla, iç hesaplaşmalarıyla yüzleşiyoruz burada.

Toplumsal dayatmalar ve bunların çözdüğü karşı direnç kahramanımızda suçluluk duygusuna ve vicdan azabına yol açıyor. Kendini günahkâr gören, özgüvenini yitirmiş, yetişkinlere güvenmeyen, kendini sürekli insanlardan soyutlayan, giderek çevreye ve kendine yabancılaşan bir çocuğun yalnızlığına, acılarına, mutsuzluğuna tanık oluyoruz bu öyküde.

Yazar başarılı ruh çözümlemeleriyle okura, çocuğun korkularının, endişelerinin kaynaklarına giden yolu açıyor ve yetişkinlerin bilinçsiz tavır ve yaklaşımlarının çocukların dünyasında ne gibi olumsuzluklara neden olacağını gösteriyor.

Öykünün kahramanı “Ben” anlatıcıdır. Onun ağzından öğreniyoruz olanı biteni. Baştan sona kadar bir ruh çözümlemesi olan öyküde babasının birkaç kuru incirini çalan bir çocuğun korkularıdır öykünün özünü oluşturan.

Yazarın anlatım tutumu eleştireldir; çocukların yanında yer almıştır. Yetişkinleri sevimsiz göstererek, çocukları haklı çıkarmaktadır. Çocukların olumlu veya olumsuz tüm davranışlarının sorumlusu yetişkinlerdir. Bilinçsizce sergilenen bir tavrın çocukların dünyasında ne kadar büyük yıkımlara neden olacağını bu öyküde bir kez daha görme olanağına ulaşıyoruz.

Daha çocuk yaşında yaşadığı ortamın sıkıcılığından bunalmıştı; yaşadığı ev kahramanımıza çok sevimsiz geliyordu. Her şey ona babasının soğuk ve itici tavırlarını anımsatıyordu:

“Baba denen, ağırbaşlılık ve otorite denen ceza ve vicdan rahatsızlığı denen şeyden bir parçaydı sanki.” s. 96

Daha öykünün başında yazar çok kasvetli bir ev betimlemesi ile karşılıyor okuru. Öykünün kahramanı ve anlatıcı figür olan çocuk içinde bulunduğu ruh halinin ne kadar kötü olduğunu çevre betimlemeleriyle veriyor. Çocuk yaşında yaşama sevincini yitirmesine neden olan okul çevresi, yetişkinlerin dünyası, daha doğrusu yüzleştiği her şey onu sıkıyor, onu boğuyor ve yaşamı çekilmez yapıyor.

Yetişkinlerin çocuklara sunduğu bu acımasız, boğucu atmosferin çocukların dünyasında yaptığı yıkıma tanık ediyor bizi anlatıcı:

“Öyle bir duygu ki, zamanın sonsuzluğu, bizim hep böyle ufak ve güçsüz kalacağımızı, bu pis kokan budalaca okul boyunduruğundan yakamızı bir türlü kurtaramayacağımızı, yıllar ve yıllar geçse de bunun bir türlü üstesinden gelemeyeceğimizi, tüm yaşamın anlamsızlığını ve tiksindiriciliğini söyler durur bize. ”s. 96

Sevgiye, hoşgörüye en çok ihtiyaç duyduğu bir çağda, bırakın bunlara sahip olmayı tam tersi bir tutumla sürekli yüzleşen çocuk kahramanımız ona sunulan ortamla bunalıma itiliyor ve sürekli ağır bir baskı altında eziliyor:

“ Her şey bir araya gelmiş, benim öteden beri aşinası bulunduğum çaresizlik ve umutsuzluk duygusunu yine dirilt- mişti içimde. ”s. 96

Onun bir değer olarak görülmemesi, en küçük ilginin esirgenmesi onu okuldan ve çevresinden soğutmuştu. Bu yaşta ona sunulan yaşamın ezici baskısını küçücük yüreğinde hep duymuştu. Anlatıcı varlıklı bir ailenin çocuğuydu, maddi gereksinimleri yerine getiriliyordu, ama sevgiyle, anlayışla şımartılmamıştı. Yokluklarla boğuşan, birçok sıkıntıyı göğüsleyen çocuklara imreniyordu. Onun sahip olamadığı bir şeye sahipti onlar. Yaşamın içinde birçok zorluklarla karşılaşmalarına karşın ruhları özgürdü onların. Kahramanımız gibi ailesinin anlamsız kısıtlamalarından bunalmıyordu onlar. Disiplin adı altında ona sunulan kalıplar, sınırlamalar onun ruhunu tutsak ediyor, yaşama sevincini elinden alıyor, gerçek yaşamdan soyutlayarak köklerinden koparıyordu. O çocuklar bir çok şeyi yaşamla boğuşarak öğreniyorlar, zorluklara karşı koyacak direnci buluyorlardı kendilerinde. Bunlar anlatıcının özlemini duyduğu, ama sahip olamadığı, hiçbir zamanda sahip olamayacağı şeylerdi.

Oskar kısa süre önce arkadaşlık kurduğu birisiydi. Arkadaşlığı da çok kısa sürdü. Oskar bütün yokluklara karşın yaşama sevinci olan biriydi. İçten içe ona imreniyordu:

”Beni onda kendisine çeken şahsı değil, bir başka şeydi: diyebilirim ki, onun kendi gibilerinde, kendi yaradılışındaki hemen bütün oğlanlarda rastlanan özelliklerdi bu, belli bir yüzsüzlüğü içeren yaşama sanatıydı; pratikte karşılaşılan küçük sorunları bilip tanımaydı; paraya, mağazalara ve atölyelere, mallara ve bunların fiyatlarına, mutfak, giysi vb. nesnelere aşinalıktı. Okulda dayak yeseler canlan acımaz görünen, uşaklar, arabacılar, fabrikadaki işçi kızlarla akrabalık ya da dostluk ilişkisi içinde yaşayan Oskar gibilerin dünyada benimkinden daha değişik ve güvenli bir yerleri vardı. Adeta benden daha yetişkin durumdaydı hepsi; babalarının günde kaç para kazandıklarını biliyorlardı. Ayrıca benim acemisi bulunduğum daha bir sürü şeyin farkındaydılar kuşkusuz. Bazen öyle söz ve nüktelere gülüyorlardı ki ben bunların anlamıyordum. Üstelik benim göze alamayacağım gibiydi gülüşler; çirkin ve kaba, ama yetişkin ve «erkeksi». Kendilerinden daha zeki olmak, okulda daha çok şey bilmek, karşılarında bana bir üstünlük sağlamıyordu. Daha iyi giyinmem, saçlarımı daha iyi taramam, elimi yüzümü temiz tutmamın da, yine bir üstünlük sağladığı yoktu. ” s. 98

Eğitim adına, yaşama hazırlama adına ailesinin ona sunduğu yapay dünyanın kurallarından sıkılmıştı kahramanımız. Yazar bize burada yaşamın içinde olarak, zorlukları göğüsleyerek çocukların ancak yetişkin yaşamına kendilerini hazırlayabileceklerini duyumsatıyor. Hesse’nin kendisi de bu tür kuralların kurbanıydı zaten.

Okuldan ve yetişkinlerin ona sundukları dünyadan sıkılmış ve başarılı bir öğrenci, ailesinin gururlanacağı bir çocuk, bir genç olamamıştı. Zorlamalar, dayatmalar onda karşı direnç doğurmuştu. Babasından çaldığı kuru incirler onun için fazla bir şey ifade etmiyordu. Onu bu eyleme sürükleyen, babasının görkemli dünyasını kuşatan duvarlarda bir gedik açmaktı; onun duyarsız yüreğine, yasaklarına, bencilliğine, ayrıcalıklı konumuna çocukça bir ayaklanma, direnme idi.

Aslında yaşamında ters giden bir şey yoktu, her şey her zamanki seyrinde akıp gidiyordu. Kimsenin de bu gidişten yakındığı falan yoktu. Onun duyarlı yüreği başkalarından farklı olarak olanı biteni sorgulatıyordu. Bu ona mutsuzluk getiriyordu.

Genel olarak var olan yaşam anlayışı, yetişkinlerin davranışları, özellikle de kendi aile yapısı, ailede tek otorite olan, her sözü tanrı buyruğu sayılan babasının hoşgörüsüz, sevgisiz tavrı onun yaşamını alt üst etmeye yetiyordu; kendini yalnız hissediyor, farklı bir pencereden dünyaya bakıyordu. Onun acıları farklı oluşundan, yaşama farklı bakışından, yalnızlığından, güven duygusundan yoksun oluşundan kaynağını alıyordu:

“Oysa ben hep dışarıdaydım, hep kıyıda kenarda kalacaktım; tek başıma, güvensiz, sezgilerle dolu ve bir kesinlikten yoksun yaşayıp gidecektim hep. ” s. 98

Geçirdiği her gün aynıydı; onu sevindirecek, ona sevimli gelecek hiçbir şey yoktu yaşamında; tek düzelikti onun en çok huzurunu bozan; yaşamın çirkinliklerine katlanmak gücünü kendinde bulamıyordu; Yetişkinlere doğal gelen bu ortam onu korkutuyordu:

“Büyüklerinki de olmak üzere sürekli alışkanlık kokuyordu yaşam; her şey kepazenin ve bayağının zafer kazanmasını sağlayacak gibi düzenlenmişti. ”s.99

Anlatıcı yetişkinlerin ikiyüzlü tavırlarına, çocuklara karşı sergiledikleri sevgisiz, anlayışsız tutumlara, aşağılamalara eleştirel yaklaşıyor, öğretmenleri, yetişkinleri ve tüm toplumu suçluyor, yargılıyor, anlamsız tutum ve davranışlara bir anlam veremiyordu:

“Baş belası ve iğrençti bu yaşam, sahteydi, tiksindiriciydi. Büyükler, sanki dünya dört başı mahmurmuş da kendileri yarı tanrıymış, biz çocuklarsa pislik ve süprüntüden başka bir şey değilmişiz gibi davranıyordu. Ah şu öğretmenler! insan, şevkle, tutkuyla ise koyuluyor. Yunanca kuraldışı fiillerin ezberlenmesinde ya da üst başın temiz tutulmasında olsun, anne baba sözünün dinlenmesinde ya da tüm acı ve aşağılanmaların gık demen göğüslenmesinde olsun, dürüst ve coşkulu atılımlarda bulunuyordu. ”s.99

Yetişkin desteğine, güven duygusuna en çok gereksinim duyduğu bir çağda babası tarafından yüzüstü bırakılması onda büyük sarsıntılar yaratmıştı. Yaşama sevinci yok olmuş, güvendiği, sığındığı kaleler birer birer yıkılmıştı. Okul, baba evi, daha doğrusu onu kuşatan çevre, onun gereksinim duyduğu sıcaklıktan yoksundu; kime güvenecekti?

Kendini bu dünyada yapayalnız görüyordu; her zaman sığınacak bir liman olması gereken yuvası, baba ocağı, ana kucağı onu bağrına basmıyor, kendinden itiyordu, daha doğrusu anlatıcı böyle duyguların baskısı altında eziliyordu. Anlatıcının kusur bile sayılmayacak bir tavrı büyük bir suç olarak görülüyordu; hem de bu babası tarafından yapılıyordu. Çok basit bir suç yüzünden alacağı ceza değildi asıl onu ürküten. Onun için asıl yıkım en yüce, en saygıdeğer konumda olması gereken yetişkinlere olan güveninin sarsılması idi. Kin duygularının yüreğinde kabarması onun sağlıklı düşünmesini engelliyordu. Bu koşullarda gelecek ona artık güzel şeyler getirmekten uzak görünüyordu.

Anlatıcı büyük bir acı içinde kıvranıyor, intihar etmeyi bile düşünüyordu. Bütün suçu babasının çekmecesinden birkaç kuru incir yürütmekti. Kuralların dışına çıkmış, babasının ondan esirgediği şeyi izinsiz almıştı. Bu büyük bir suçtu, kuralları çiğnemişti. Yakalanacağı korkusu yaşamını zehir etmişti. Bir çıkış yolu arıyordu. Bazen bir hastalığa sığınmak, büyüklerin ilgisini çekmek işe yarıyordu. Büyüklerden böyle öğrenmişti, yalan her zaman bir çıkış yolu olarak önünde duruyordu. Yalanı şimdi, bu illeti ona bulaştıranlara karşı kullanıyordu. Çocukları yetişkin yaşamına hazırlamak, onları kendilerine benzetmek demekti. İleride büyük sorunlar yaratacak da olsa yalan geçici bir rahatlama sağlamıştı anlatıcıya:

“Böylesi durumlarda çokluk en iyisi hastalanmak, kusmak ve yatağa yatmaktı. Böyle yapıldı mı, bazen zararsız atlatıla- biliyordu durum. Anne ya da kız kardeş çıkageliyor, çay pişirip veriyor, sevecenlik taşan bir özenle sarılıyor çevre, insan ağlayabiliyor, uyuyabiliyor ya da iyileşmiş ve neşesi yerinde, baş aşağı değişip esenliğe kavuşmuş, aydınlık bir dünyada yeniden gözünü açıyordu.” s. 102

Babasının baskıcı tutumundan başka bir şey değildir onu yalana, yeni suçlara iten. Suçluluk duygusu onu eziyor ve vicdan azabı duymasına neden oluyordu. Nasıl kurtulacaktı bu azaptan. Kaçmanın kurtuluş olmadığını anlamıştı. Nereye gitse onu yalnız bırakmıyordu korkuları. En iyisi korkunun üzerine gitmekti. İslediği suçu itiraf edecek ve bağışlanması için babasına yakaracaktı.

Bağış söz konusu değildi, cezasını çekecekti. Baba böyle ortamlar yaratarak bundan yararlanıyor, yarı tanrı tavrını sürdürüyordu. Onu kendine ancak böyle kul, köle, yani bağımlı yapabiliyordu. Anlatıcı yaşama tutunabilmenin yolunun babanın ilkeleriyle uyum içinde olmaktan geçtiğini anlamıştı:

“Kendisinden ne kadar korkarsam korkayım, bazen babama başvurup, işlediğim kabahatleri yalvarıp yakararak ona bağışlatmak rahatlatıyordu beni. Ama babamın ağzından çıkacak yatıştırıcı sözler daha değerliydi benim için, yargılayıcı vicdanımla bir barışma demekti bu. Sıkıcı sahneler, soruşturmalar, itiraflar ve cezalandırmalardan sonra babamın odasından çokluk düzelmiş ve arınmış olarak çıkıyordum. Cezaya çarptırılıyor, korkutma ve uyarmalara konu yapılıyordum gerçi, ama ruhun yeni karar ve niyetlerle doluyor, hain kötüye karşı, güçlünün dostluğunu kazanıp güçleniyordum ”  s. 102

Anlatıcının kendine aykırı olan şeylere direnecek gücü yoktu. Hem bu acı veriyordu. En iyisi yetişkinlere benzemekti. Yetişkinler ne yapıp yapıp çocukları kendilerine benzetirlerdi. Bundan böyle anlatıcıya anormal görünen şeyler normal olacaktı. Artık acı duymayacak, vicdan azabı çekmeyecekti. Çünkü sıradanlaştı, topluma uydu. Bundan böyle toplumun yaşam diye sunduğu her şey ne olursa olsun, nasıl olursa olsun ona doğal gelecekti. Sürüden ayrılmanın tehlikeli olduğunu anlamıştı. Yok olmaktansa sağlıksız olmayı yeğlemişti. İçinde yaşadığı ortam onu korkak, ürkek, güvensiz, sürekli kompleks altında ezilen biri yapmıştı. Sürekli bir yargılanma süreci yaşıyordu. Babasının kurduğu mahkemede yargılanıyor, yaptırımlarla yüz yüze kalıyordu. Yargılandıktan, suçunu çektikten sonra bir süre iç huzura ulaşıyordu. Ama bu onu tatmin etmekten uzaktı. Sarayında krallar gibi saltanat süren babasının bu tavrı ona huzur vermiyordu:

“Korkuları ve vicdan azaplarını yüzlerce kez yukarılara taşımış, inatları ve hırçın öfkeleri yukarılara götürmüş, çok vakit esenlikler ve yeni güvenlerle inmiştim aşağı. Evimizin alt katı, annemle benim barınağımdı; masum bir hava eserdi burada. Yukarısını ise güç ve zeka kendine yurt edinmiş, yukarıya mahkeme, tapmak ve »baba saltanatı» yuvalanmış- tı.”s. 102

Şartlı salıverilmiş bir hükümlü gibi yaşamı sürekli denetleniyordu. Daha doğrusu o böyle sanıyordu. Bu duygunun altında eziliyordu. Ne yapsa, ne etse suçlu hissediyordu kendini. Aşağılanmanın, azarlanmanın, cezalandırmanın korkulardan, vicdan azabından kurtulma yolu olduğunu, bu eğitim anlayışının toplumda kökleşmiş olduğunu artık biliyordu.

Acılar içinde öylesine kıvranıyor, baskılar altında öylesine eziliyor ki bir an önce ceza ve şiddetin barınağı olan yetişkinlerin dünyasına sığınmak istiyordu.

İçindeki şeytana uyuyor kahramanımız ve incirleri çalıyor. Babasının incirleri çocuklarından saklayıp yalnız kendisinin yemesi suç olmuyor da çocuğunun bunlardan bir kaç tane alması çok büyük suç oluyor. Elbette, neyin suç, neyin olmadığını yetişkinler karar verir. Kuralları onlar belirler. Her şey onların insafına kalmıştır. Eğer kendisi de böyle yetişmişse, aynı yoldan yürüyecektir.

içindeki şeytan nedir, nereden gelmiştir? Yetişkinlerin dayatmalarına karşı çocukta gelişen direnç, kin ve nefret değil midir şeytan? Toplumun ürettiği, insana bulaştırdığı suçtan başka nedir şeytan? Anlatıcı da şeytana uyduğunu suç işlediğini benimser hale gelmiştir. Şeytanı yaratan, 10 yaşındaki bir çocuğun içine yerleştiren toplumdan, yetişkinlerden başka kimdir?

Yazar öykü boyunca okurun vicdanına seslenerek onlarda çocuklara karşı bir duyarlılık oluşturma ve kendilerini sorgulama olanağı veriyor. Anlatıcının şu yakınmalarına hangi yürek duyarsız kalabilir:

“Bir gelip kurtaran çıkmıyor beni, içimdeki şeytanın istediğinden başka türlü davranamıyordum. Suçluluk duygusu midemi, kasıp büzüyor, parmak uçlarımı soğutuyor, yüreğim korkuyla pır pır ediyordu. Henüz ne yapacağımı ne edeceğimi bildiğim yoktu. Bildiğim tek şey, kötü bir durumdaydım. ” s. 103-104

Anlatıcı ölümü bir kurtuluş, yetişkinlerin soğuk, ürkütücü, iğrenç, sahte dünyalarından bir kaçış olarak görmeye başlıyor:

“Zehir içmek, evet, en iyisi buydu, ya da kendimi asmak. Zaten ölmek yaşamaktan yeğdi. Çünkü her şey öylesine uydurma ve iğrençti ki! Kitaplığın önünde dikiliyor ve düşünüyordum. ”s.l07

Anlatıcı kendini işe yaramaz biri olarak görmeye başlıyor. Çevre ona ne güven duygusu vermiş, kendini geliştirmesine olanak tanımış, ne de ruh sağlığı için gerekli olan sevgiyi, ilgiyi göstermişti. Onun bu dünyada bir yeri, bir önemi olduğunu ona hiç kimse duyumsatmamıştı. Her şeyle uğraşıyor, ama hiçbir şeyin üstesinden gelemiyordu. Yeteneklerini ortaya çıkaracak, ilgisine göre yön bulacak bir ortama hiç sahip olmamıştı. Yüzleştiği her başarısızlıkta bunun acısını duyuyor ve şöyle yakınıyordu:

“Bense, hangi işi verseler elime yüzüme bulaştırıyor, hep acele ediyor, hiçbir şeyi gereği gibi kıvıramıyordum. Tahta işlerinde böyle, yazdığım yazılarda, yaptığım resimlerde böyle, kelebek koleksiyonumda böyle, başka ne varsa hepsinde böyleydi durum. ”s.l07

Kendini işe yaramaz gören, her fırsatta aşağılanan, horlanan, bu gelişme çağında psikolojik gereksinimleri karşılanmayan çocuk için bir yol kalmıştır; büyüklerin ilgisini çekmek, bende varım demek. Bunu yetişkinlerin kurallarını çiğneyerek, yahut da kendisine zarar vererek gösterecektir.

Öykü kahramanımız da bu yoldan gitmeyi düşünmektedir, kendine zarar vererek intikam almak, bu yolla onlarda vicdan azabı yaratmak istiyor:

“Derken bardak taşacak, o zaman her şey tüyler ürpertici biçimde sona erecekti. Günlerden bir gün, tıpkı bugünkü gibi bir gün boylu boyunca kötünün batağına gömülecek, yaşamın saçma katlanılmazlığından ötürü inat ve hırsa kapılıp dehşet verici ve kesin bir adım atacaktım; dehşet verici ve kurtarıcı bir adım, korkulan ve işkenceleri sürekli silip atacak bir adım. Nasıl bir adım olacağı belirsizdi hani; ama buna ilişkin hayaller, buna ilişkin inatçı düşünceler, birçok kez beni serseme çevirerek zihnime üşüşmüştü; öyle canice düşünceler ki, dünyadan hıncımı almamı, kendimi feda edip yok edebilmemi sağlayacaktı. ”s. 108

Hesse toplumun gelişi güzel tavırlarının, kalıplaşmış, değişmez köhnemiş kuralların peşine takılmasının bir çocuğu bile hangi noktalara getirebileceğini bu öykü aracılığı ile okurla paylaşmak ve onda duyarlılık yaratmak istiyor. Öykü kahramanı bu toplumsal düzen içinde o kadar itilmiş, o kadar soyutlanmıştır ki sorunlarını paylaşacak, içini dökecek hiç kimse yoktur çevresinde; Ne bir arkadaşı, ne bir öğretmeni, ne de ailesinden bir kişi. Dünya onun için bir cehenneme dönüşmüştür; topluma, tanrısal düzene isyan etme noktasına gelmiştir. Bu toplumsal düzen içerisinde 10 yaşında bir çocuğun yapacağı bir şey yoktur. Çocuk isyan etme, intikam alma hırsı ile yanıp tutuşmaktadır, intikam planlarını eyleme dönüştürme yerine, bunları aklından geçirerek bir rahatlamaya ulaşmaktadır:

“ipe çekilip öldüm de, öbür dünyayı boylayıp o ezeli yargıcın önüne çıkarıldım mı, asla boyun eğmeyecek, asla onun otoritesini benimsemeyecektim. Hayır, hayır! Tüm melekler gelip dizi dizi çevresini kuşatsa, tüm kutsallık ve görkem bu yargıçtan ışın ışın etrafa saçılsa, yine yapmayacaktım böyle bir şey. isterse beni cehenneme yollasın, isterse katran kazanlarında kaynatırsındı. Asla yargılama dilemeyecek, tenezzül edip bağışlanmamı istemeyecek, yaptıklarımdan hiçbiri için nedamet getirmeyecektim. Bana: «Şunu, yaptın mı?» diye sordu mu: «evet yaptım!» karşılığını verecek, hatta daha da ileriye gidip: «yaptığım için de pişman değilim, elimden gelse yine yaparım » diyecektim. «Adam öldürdüm, evleri ateşe verdim. Neden mi?

Hoşuma gidiyordu da, ondan. Seninle dalga geçmek, seni kızdırmak istiyordum da, ondan. Evet, çünkü senden nefret ediyorum ve işte yüzüne tükürüyorum senin. Bana eziyet ettin, yapmadığını koymadın, kimsenin uyamayacağı yasalar çıkardın karşımıza: büyük insanları yarattın ki, küçüklere yaşamı zehir etsinler.» Bütün bunları açık seçik kafamda tasarlayıp, tıpkı düşündüğüm gibi davranacağıma ve konuşabileceğime kesinlikle inandım mı, kendimi bir süre tekin sayılamayacak bir rahatlık içinde buluyordum. Ama çok geçmeden eski kuşkular yeniden sesini duyuruyordu içimde: Acaba yumuşamayacak mıydım?

Yılmayacak, boyun eğmeyecek miydim gerçekten?

Diyelim ki, inatçı irademin buyurduğu gibi yaptım her şeyi; acaba Tanrı bir çıkış yolu bulup, yetişkinlerin ve güçlülerin her vakit becerdiği bir oyuna başvurmayacak mıydı?

Elinde bir kozla çıkıp gelerek, sonunda insanı utandırmayacak mıydı?

Dedikleri üzerinde pek durmayarak, o kahrolası iyilikseverlik maskesi altında insanı rezil ve kepaze etmeyecek miydi?

Ne yazık ki, bütün işin böyle biteceğin kuşkusuzdu.

Kafamdaki düşünceler bir o yana bir bu yana gidip geliyor, bazen benim, bazen Tanrı’nın yenik düşmesine yol açıyor, kimi boyun eğmez bir cani aşamasına yüceltiyor beni, kimi bir çocuk ve güçsüz bir kişi duruma sokuyordu. s.109-110

Okul da kahramanımıza göre çocuklara ceza verilen, işkence edilen yerdi. Çocuklar için hiçbir çekiciliği yoktu; okuldan soğumuştu; gitmemek için bahaneler arıyordu. Çocukların eğitiminden sorumlu okul, kahramanımızın gözünde önemini çoktan kaybetmişti:

“Yarın sınıfta adım okunacak, paylanıp azarlanacaktım En iyisi derse gitmemekti; nasıl olsa bir işe yaramayacaktı gidişim. Ama iyi düşünülmüş, ustaca düzenlenmiş ve inandırıcı bir özürle gidilirse, belki o zaman …gel gelelim, yalan söyleme bakımından okulda ne kadar iyi yetiştiriliyorsak da, şu an bu türden hiçbir özür gelmiyordu aklıma. Şu an yalan atacak, kafamdan bir şey uydurup çıkaracak durumda değildim. En iyisi hiç okula uğramamaktı. ”s. 111

Babası adeta bir fildişi kulesinde yaşıyordu; ayrıcalıklı bir konumu vardı. O ne derse o olurdu. Kimse buna karşı çıkmazdı. Onun dünyasına sokulabilmek olanaksızdı. Hatta suçtu. Birde, bütün ailesinden esirgediği, kendisine sakladığı, yalnız kendi tükettiği incirlere musallat olmak daha da büyük suçtu. Kahramanımız babasının bu tutumunu şöyle yadırgıyordu:

“Ama babamın da komodinin gözünde böyle kuru incirler saklamasının ne gereği vardı, bilmem?” s. 111

Babasının bencilliği aile bireyleri arasındaki ilişkileri soğutmuştu. Bazı maddi şeyler dışında paylaşacak bir şeyleri yoktu. Her şey güçlüden yanaydı, her şey güçlü içindi. Bu tanrısal düzene isyan ediyordu. Yetişkinlerin tavırlarından tanrıyı sorumlu tutuyordu:

“Bana eziyet ettin, yapmadığını koymadın, kimsenin uyamayacağı yasalar çıkardın karşımıza; büyük insanları yarattın ki biz küçüklere yaşamı zehir etsinler. ”s. 110

Yaşam anlatıcı için bütün çekiciliğini kaybetmişti; korku egemendi bütün ruhuna. Kendini suçlu yapan, suçlu olduğu duygusu uyandıran her şeyden kurtulmak istiyordu. Ama bu olası değildi. Birkaç kuru incir yüzünden başına bunlar gelmişti. Korkuları, babası karşısındaki çaresizliği yaşamını cehenneme çevirmişti: yaşama sevinci uçup gitmişti:

“Başka zaman kıvançla seyrettiğim bütün o şirin ve neşe saçan nesneler, şimdi yabancı ve büyülenmiş gibi duruyordu karşımda! Bilmediğim bir duygu değildi hani, bir vicdan tedirginliğiyle alışılmış bir yerden koşarak geçmenin tadını daha önce tatmıştım! Şu an en seyrek rastlanır kelebeklerden biri çimenler üzerinden uçarak gelse de, ayaklarımın hemen önünde yere konsa, bir hiçti benim için; beni sevindirmez, beni çekmez kendine, bana bir avuntu sağlamazdı. Şu an, en şahane kiraz ağacı, en çok kiraz yüklü dalını bana buyur etse, benim için değer taşımaz, bana hiçbir mutluluk sağlamazdı. Şimdi kaçmaktı öneli olan; babamdan, cezadan, kendimden, kendi vicdanımdan kaçmaktı; kaçmak, dur durak bilmemek, elinden kurtulamayacağım o amansız sonun er geç gelip beni bulacağını unutmayarak, bu kaçışı sürdürmek.. ”s. 112

Babasının göstereceği küçük bir ilgi, küçük bir hoşgörü onu yeniden yaşama bağlayacak, hatalı davranışlardan koruyacaktı.

Hesse, bu öykü aracılığı ile toplum eleştirisi yapıyor. Toplumsal düzen, aile, okul çocukların kendilerini suçlu görmelerini sağlıyor, böylece onları sevk- idare etmeyi kolaylaştırıyorlar. Suçluluk duygusundan kurtulamayan bir çocuğun sağlıklı yetişmesi olanaksız hale geliyor. Çocuk şöyle düşünmeye başlıyor:

“Benden bir şey olmaz. Ben topluma uyamıyor, sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. İşe yaramaz biriyim!” Bu duyguyu toplum onlara veriyor. Eleştirel düşüncenin toplumda yerleşmesi engelleniyor. Yetişkinler kendi sözde rahatları adına çocukları gençleri perişan ediyorlar. Toplumun suç saydığı şeylerle boğuşmaktan, suçluluk duygusu altında ezilmekten başka bir şeye zaman bulamıyor kahramanımız. Nasıl olmuştu da, böyle perişan bir duruma gelmişti. Yazar kahramanımızı kendi kendiyle şu şekilde hesaplaştırıyor:

“Öylesine sen, öylesine memnun, öylesine şükranla dolu, öylesine arkadaş canlısı, anneme karşı öylesine sevecen, öylesine korkulardan uzak, akıl almayacak kadar mutlu?

Bu benim eski halim miydi? Şimdiki duruma nasıl düşmüştüm peki?

Nasıl böyle bambaşka, böyle kötü, böyle içi korkuyla dolu, böyle yıkık biri olup çıkmıştım?

Her şey yine eskisi gibiydi; orman, ırmak, eğrelti otları, çiçekler, şato ve karınca kümeleri eskisi gibi; ama yine de her şeye bir ağu sinmiş, her şey altından girilip üstünden çıkılmıştı sanki. Oraya, bir zaman mutluluk ve safiyetin bulunduğu yere bizi götürecek hiçbir yol yok muydu artık?

Bir vakit nasılsa, hiç öyle olamaz mıydı artık?

Bir daha hiç öyle gülemeyecek, kız kardeşimle oynayamayacak, paskalya yumurtaları arayamayacak mıydım?

Koşuyor, koşuyordum. Alnımda terler birikmişti; ardım sıra işlediğim kabahat koşuyor, kocaman adımlar atarak ve devcileyin, babamın gölgesi ardımdan seğirtiyor, bir türlü peşimi bırakmıyordu. ”s. 112-113

Ne yapsa, ne etse hepsi suçtu. Nasıl davranılacağını bilemiyordu. Yetişkinlerin karşısında kendini hep suçlu görüyordu. Bu yetişkinlerin taktiği idi. Kendilerine bağımlı yapma, korku ile onları sindirme, kendi istedikleri biçime sokma yöntemiydi bu. Çocukları kendilerine boyun eğdirme, itaat ettirme yöntemiydi bu. Sanki aralarında gizli bir sözleşme yapmış gibi bütün yetişkinler böyle davranıyordu. Düzeni sağlamanın en kestirme yolu buydu. Kendisine hiçbir yetişkin yardım edemezdi. Buna amcası da dahildi:

“Amcam şimdi olsa, bulunsa bile yardım elini uzatmazdı bana. O şimdi hanidir büyük ve yetişkin adamdı, bir rahipti yetişkinlerin tarafını tutar, beni gözden çıkarırdı. Hepsi böyleydi bunların. Biz çocuklara karşı hepsi ikiyüzlü davranıyor, yalan dolana sapıyordu; bir rol oynuyor hepsi, kendilerini gerçektekinden başka türlü gösteriyordu. ” s. 114

Hesse bir çocuğun ağzından yetişkinlere uyarıda bulunuyor. Bir çocuk olarak her şeyin farkında anlatıcı. Yetişkinlerin ahlak yalancılığını sorguluyor. Söylemlerin davranışlara yansımadığının altını çiziyor.

Anlatıcı sıcak bir yuva özlemi çekiyordu. Herkesin herkesi sevdiği, anladığı, dayanışma içinde olduğu bir aile ortamına hiç sahip olamamıştı. Hiçbir zaman kendisini kucaklamayan, bağrına basmayan evine dönmektense ölmeyi yeğliyordu:

“Evet, bu kez eve dönmesem!’ Bir olay dönmemi engelleyebilirdi; bir yerden düşüp ölebilir, diyelim suda boğulabilir, tren altında kalabilirdim. O zaman her şey bir başka havaya bürünürdü. O zaman beni alıp eve getirirlerdi; kimsenin sesi çıkmazdı o zaman, herkes korkuyla bekler ve ağlardı, herkes acırdı halime, incirlerin de sözü edilmezdi. ” s. 114

En küçük hoşgörünün çocukların dünyasında yapacağı olumlu gelişmeleri anlatıcının ağzından şöyle öğreniyoruz: ‘’Babam bir çakı armağan etmişti; birlikte gezmeye çıkmıştık, şen ve tatlı bir huzur içindeydik; ben çalılıktan kendime uzun bir değnek keseyim istemiş, babam da bu banka oturmuştu. Değneği keserken bıçağı zorlayıp kırmıştım, sapın hemen yanından kırılmıştı bıçak, korkuyla babamın yanma dönmüştüm, ilkin saklamak istemiştim, ama babam sormuştu. Bıçağın kırılışı bütün neşemi alıp götürmüştü, çünkü babamın beni paylayacağını düşünmüştüm. Ama babam yalnızca gülümsemiş, elini hafifçe omuzlarıma dokundurup şöyle demişti: «Ne yazık! Ne yazık!» O zaman ne kadar sevmiştim babamı? İçten içe ne özürler dilemiştim kendisinden. Ve şimdi babamın o zamanki yüzünü düşünüyorum da, sesini, acımasını düşünüyorum da, ne canavarın biri olmalıydım ki, böyle bir babayı sonradan iki de bir üzdüm, yalanlar söyledim kendisine ve bugün de çekmecesinden öteberilerini aşırdım.. ”s.l 14-115

Saygın bir ailenin terbiyeli çocuğu rolü onu sıkmaya başlamıştı. Bunu da zaten ikiyüzlülük olarak görüyordu anlatıcı. Yaşamın ortasında olmak, her yönünü yaşamak onu sevindiriyordu. Acı duymasına, canı yanmasına karşın büyük bir mutluluk duyuyordu. Daha önce hiç yapmadığı bir şey yapmıştı, Arkadaşı ile kavga etmişti. İlk kez kendine çizilen yolun dışına çıkmıştı, bu onu çok mutlu etmişti:

“Gözlerimden yaşlar geliyor, ağzımdan kanlar akıyordu. Bir harikuladelik kazanmıştı dünya, bir anlam taşıyordu şimdi; yaşamak güzel, bir yerinin kanaması ne güzel, başka birinin bir yerini kanatması güzeldi. ”s.l 17

İlk kez kuralların dışına çıkmıştı. Bu onun için ilk özgürlük denemsiydi. Bedelini ödeyerek çok istediği bir şeye ulaşmıştı.

İçindeki korku bir kartopu gibi giderek büyüyor, katlanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Bundan kurtulmak uğruna her şeye razıydı. Bu birey olma özlemi duyan bir çocuğun yenik düşmesiydi. Anlatıcı kendi yenilgisini şöyle dile getiriyordu:

“Ansızın korkunç bir düş kırıklığı çullandı üzerime. Eve ayak attığımdan beri içimi oyup kemiren tek bir yakıcı isteğin benliğimi kapladığını fark etmiştim. Eve gelince fırtınanın artık kopmasından, yargılanmaktan, müthiş şeyin gerçekleşip korkunun sona ermesinden başka bir şey düşünmemiş ve özlememiştim. Her şeyi göze almıştım. Hazırlıklıydım her şeye. Ağır cezalara çarptırabilirler beni, dövebilir, evde bir yere hapsedebilirlerdi. Aç bırakabilirlerdi isterlerse. Bana lanetler okuyabilir, beni kapı dışarı edebilirlerdi. Yeter ki, içimdeki şu korku bitsin, gerginlik sona ersindi. ” s.l 19

Babası onun birkaç incir yürüttüğünü biliyordu, ama ona itiraf ettirmeye çalışıyordu. Onda eziklik, suçluluk duygusu yaratarak, onu kendine kul, köle, bağımlı yapmaya uğraşıyordu. Hesse bunu bizzat kendisi de çocukluğunda yaşamıştı. O bu öyküyle yetişkinlere mesajlar vermeye, onların kendilerine çekidüzen vermelerine önayak olmaya çalışıyor. Çocukların ruhsal gereksinimlerinin, öteki gereksinimlerden daha önemli olduğunu vurgulamak istiyor. Karınlarım doyurmak, barınacak bir yer vermek, gündelik maddi gereksinimlerini sağlamakla, yetişkinlerin sorumluluklarını yerine getirmiş olamayacaklarını vurgulamak istiyor.

Aslında toplumun genel anlayışına göre yetişkinlerin tavırlarında bir anormallik yoktur. Böyle gelmiş, böyle gidiyor. Geleneksel yaşam anlayışından kopmak kolay değildir. Bu dışlanmayı, horlanmayı göze olmak demektir. Ruhsal gelişimlerini sağlıklı bir şekilde geliştirecek ortamlara onlarda sahip olmamıştır. Hesse’nin eleştirisi de kişilere değil zaten, kişilerin şahsında tüm topluma yönelik. O bir sanatçı duyarlılığı ile içinde yaşadığı toplumu, onun eğitim anlayışını sarsmayı ve değişimin yolunu açmayı amaçlamıştır. Birçok yapıtı gibi bu öyküde yetişkinlere kendilerini gözden geçirmeleri için bir çağrı. Bu dünyayı dar yapan, yaşamaya değmez kılan, yaşamın yalnız gölgeli taraflarını gösteren neydi?

Bu sorunun yanıtını okur öyküde bulmaktadır.

Sh:77-101

 

SONUÇ

Yetişkinleri eleştiren yaklaşımımıza karşın şunu da söylemeliyiz ki yetişkinlerin işi hiç de kolay değildir. Ama işimiz zor diye sorumluluklarımızdan uzak duracak değiliz. Zaten başarıya da zorluklar aşılarak ulaşılabilir.

Gençlere nasıl yaklaşacağımızı bilmek, bunu uygulamak ve bundan sonuç almak bazen bu konunun uzmanlarını, eğitim bilimcileri bile aşmaktadır. Günümüzün çok boyutlu dünyasında gereksinimler çoğalmakta, çeşitlenmektedir. İletişim çağının dünyayı evimize getirdiği, bütün değerlerini altüst ettiği günümüzde kendi doğrularımızdan yola çıkarak gençlere yardımcı olamayız; onlara yabancılaşır ve onları kendimizden uzaklaştırırız. Hatta diyebiliriz ki onların eğitimi bizlerin elinden neredeyse çıktı. Biz değil, zaman onlara şekil ve ruh veriyor.

Biz yetişkinlere düşen, gelişmeleri yakından izlemek, yabancılaşma tuzağına düşmeden çocuklarla, gençlerle sağlıklı iletişim kurmaktır; her gün yeni gelişmelerle yüzleşen gençlerin dünyayı anlamasında ve kavramasındaki zorluklarını aşmada onlara yardımcı olmaktır. Onlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getiremediğimizi test etmek için zaman zaman kendimize şu sorulan sormalıyız:

Gençlerin psikolojik gereksinimlerini tatmin buluyor mu?

Onlara güvenli bir ortama sahip oldukları inancı veriliyor mu?

Onların özgüven kazanmaları için olanak tanınıyor mu?

Onlara özdisiplin kazanmaları için ortam yaratılıyor mu?

Gençlerin çevresinden gördükleri ilgi, sevgi yeterli mi?

Gençler toplumda bir yer edinebiliyor, bir değer olarak görülüyor ve önemseniyorlar mı?

Gençler kendilerini geliştirme ve gerçekleştirme ortamına sahip mi?

Gençlerin yeteneklerini ortaya çıkarma ortamı var mı ve bu yönde yüreklendiriliyorlar mı?

Gençler demokratik bir ortama sahipler mi?

Bu gereksinimlerin tümü karşılanabilirse biz yetişkinler görevimizi yapmış, sorumluluklarımızı yerine getirmiş sayılırız. Bu soruların evetlenme oranı arttıkça gençlerin ruh sağlığı ve dolayısıyla doğal gelişimleri seyrinde gidiyor demektir.

Bireysel çabalarımız elbette bir anlam ifade eder, ama bu sorular ancak ve ancak demokrasi kültürünün kök saldığı toplumlarda sorun yaratmazlar.

Ne yazık ki var olan eğitim anlayışı ve yetişkinlerin çocuklara, gençlere karşı sergilediği baskıcı tavırlar bütün toplumsal rahatsızlıklara çare olacak olan demokrasi kültürünün gelişmesi ve yaygın hale gelmesini engellemektedir.

Demokrasi kültürünü benimsemek, benimsetmekten geçer sağlıklı toplum. Aileyi oluşturan her üyenin, bir yeri, bir değeri, bir sözü olmadığı sürece sağlıklı toplum yaratmak olası değildir.

Bütün dünyanın özlemini duyduğu barışa ulaşmak, hoşgörünün, anlayışın, sevginin egemen olduğu toplumlar yaratmak bir niyet bir istek işinden çok bir olgunluk, bir birikim, yani demokrasi kültürünü benimseme, onunla yoğrulma işidir.

Toplumsal barışın güvencesi olan, insanın beynini aydınlatan, yüreğini duyarlı kılan, sorumluluk sahibi bireylerin yetişmesine zemin hazırlayan demokrasi kültürünün toplumlarda yerleşmesini sağlama yolunda en büyük görev eğitim kurumlarına düşer. Kendi beynine kendi rehber olan, kendi vicdanını kendi şekillendiren, kendini gerçekleştirme olanağı bulan bireylere demokrasi kültürünün yaygınlaştığı toplumlarda rastlanabilir. Böyle şekillenmiş gençler insanlığı aydınlık geleceğe, barışın egemen olduğu bir dünyaya, kişi ve zümre egemenliğine yer olmayan toplumlara götürebilir.

Ancak o zaman tek doğrulara, tek tip düşüncelere sığınma, ideolojik kamplara bölünme gibi insanlığın geleceğini tehdit eden olumsuzluklardan, kavgadan, kargaşadan, savaştan uzak tutabilir toplumlar kendilerini.

Ancak o zaman hukuk düzeni toplumlarda egemen olur, toplumsal şiddet zemin ve güç bulamaz, sosyal adalet yerleşir, barış gelir, huzurlu bir ortam oluşur ve kalıplaşmış düşünceler ve önyargılar toplumu yönlendirmez.

Ancak o zaman insanlar sağcı-solcu, inanan-inanmayan, laik-antilaik veya alt kimliklerine göre kamplara bölünmeyecek ve ideolojik kavgalar son bulacaktır.

Ancak o zaman terör, kitleleri hedef alacak güce erişme olanağı bulamayacak, korku kol gezmeyecek, anarşi topluma egemen olmayacaktır.

Ancak o zaman toplumlardaki farklılıklar bir kavga nedeni olarak görülmek yerine, toplumun bir zenginliği, bir ayrıcalığı olarak görülecektir.

Ancak o zaman olumsuzluklar karşısında tavır koyacak, aydınlık beyinlerin, duyarlı yüreklerin sayısı toplumda hızla artacaktır.

Ancak o zaman her şey insanların gözleri önünde cereyan edecek, insanları tedirgin eden saklı gizli bir şey kalmayacaktır.

Ancak o zaman insanlar kaderine razı olmayacak, toplumda olup biten olumsuzluklara teslim olmayacak, onların karşısına çıkacak beyin ve yürek gücüne sahip olacaktır.

Ancak o zaman eğitim sisteminin çağdaş ve üretici olması, üretim toplumu, bilgi toplumu haline gelmesi olanaklı hale gelecektir.

Ancak o zaman toplumlar, yeniliklerden yana tavır koyma olgunluğuna erişecek, karanlıkta debelenip durmayacak, hiçbir bağnazlığa yenik düşmeyecek ve karanlıklar artık aydınlığa meydan okuyacak güce erişemeyecektir.

Aklın, bireyselliğin ve şeffaflığın yükselen değerler olarak yerini aldığı demokrasi kültürü tüm toplumunu aydınlatacaktır. Bu aydınlıkta bütün çirkinlikler, tuzaklar kendini ele verecektir. 21. yüzyılda güven içinde yol almak için demokrasi kültürünü en önemli donanım olarak görmek ve benimsemek zorundayız. Bu özgürlüğün, barışın, insan haklarının korunmasının ve hukukun egemen kılınmasının tek yoludur.

Geleneksel eğitim anlayışımız demokrasi kültürünün gelişmesi ve toplumda yaygınlaşmasını engellemektedir. Demokrasi kültürünün temel öğeleri olan sorgulama, irdeleme, eleştirme ve karara katılma sorumluluğuna ulaşmanın yolu artık eğitim kuramlarında açılmalıdır. Zaman eskitir, çürütür, yok eder, aynı zamanda da yaratır, yani zaman yargısını yerine getirir; buna direnenin ise kaynakları kurur, zayıf düşer ve yok olup gider. Acı verse de yetişkinler bu gerçeğe yüzlerini dönmelidirler. Batıklar iki asırdır eleştirel düşünmeyi yaşamın vazgeçilmez öğesi yaparak bütün kurumlarını sağlıklı bir şekilde işler duruma getirdiler. Biz bugün halen eleştirel aklın sağlıklı topluma giden en önemli yol olduğunun farkında bile değiliz.

Demokrasi kültürünün toplumda yerleşmesinin çok uzun bir süreç gerektirdiğini bilmemize karşın, bir şeyler yapmak, bu süreci kısaltmanın yollarını aramak, sağlıklı toplum üretmenin yolunu açmak gibi bir sorumluluk taşımamızın kaçınılmaz hale geldiğini de bütün insanlara duyumsatmak istiyor bu kitap.

Bu yapıttaki anlatım tutumu eleştireldir. Bu tutum okuru düşündürmek, sarsmak için özellikle seçilmiştir. Eleştiri, eleştiri yapanı sevimsiz yapabilir, onun birçok sorun yaşamasına yol açabilir, ama sağlıklı bir topluma açılan başka bir yol yoktur. Hiçbir aydın bunu göze alma sorumluluğundan kaçamaz, birileri rahatsız olsa bile. Bu yapıtta bazı genellemeler yapılmıştır. Genellemeler bütünü asla kapsamaz. Zaman zamanda abartı sanatı kullanılmıştır. Okuru düşündürmek, sarsmak ve tavır almaya yönlendirmekten başka amaç güdülmemiştir.

Sh:103-107

Kaynakça

Froese, Leonard; Zehn Gebote für Erwachsene, Suhrkamp, 1979, Frankfurt a.Main., s. 198

HESSE, Hermann; Çocuk Ruhu, Gençlik Güzel Şey, Çev.:Behçet Necatigil-Kamuran Şipal, Cem-Yayınları- Bilge Nobel Dizisi, İstanbul, s. 95-130

Hölderlin, Friedrich; Hyperion I- Batı Klasikleri, MEB kayınları, İstanbul, 1990, s.7.

KAFKA Franz; Babama Mektup, Taşrada Düğün Hazırlıkları, Çev.: Şipal, Kamuran; Cem Yayınevi, İstanbul-1994, s. 155-212

Raabe Paul / Wilhelm Schmidt-Biggemann; Aufklārung in Deutschland, Hohwacht Verlag, Bonn 1979, s. 9

 

Kaynak: Yılmaz ÖZBEK, Sağlıklı Eğitim Sağlıklı Toplum, Birinci Baskı ÇİZGİ KİTABEVİ Ocak 2004, Konya

 

VİETNAM’DA SAVAŞ SUÇLARI -War Crimes in Vietnam – Bertrand Russell


 

Türkçesi : Niyazi Atakoğlu

Batı’nın, özellikle Amerika Birleşik Devletlerinin ırkçılığı, az gelişmiş ülkelerin ‘iç’ işleri sayılması gereken meselelerde Amerika’nın sorumluluğunun meydana çıkarılmasının son derece güç olduğu bir hava yaratmış bulunuyor. Vietnam’daki savaşa, geriliğin, yoksulluğun ve vahşiliğin, Güneydoğu Asya’ya özgü sayılan, kaçınılmaz ve acıklı bir ürünü gözüyle bakılıyor. Bugünkü çatışmanın kökleri, karanlık geçmişte aranıyor: kuzey ile güney arasındaki eski çatışmalar taranıyor. İleri sürülen bu görüşe göre Amerikan müdahalesi, geçici ve arızîdir. Vietnamlıların, iç işlerine karışmaya Amerikalıları istemeye istemeye —ne yazık ki— çağırmış zavallı yaratıklar oldukları düşünüldü.

Irkçılık, Vietnam savaşının tarihî kaynaklarını karıştırıp bozmakla kalmıyor; Amerikan pilotları hastahaneleri, okulları, su setlerini ve sivil merkezleri bombaladıkları zaman da barbarca, şovence bir yaygara koparılmasını sağlıyor. Vietkong’lu esirler yakalanır yakalanmaz hemen kurşunlanırken Ameri kan basınının, Senatonun ve daha birçok kamu kuruluşunun sessiz kalmasını, Amerikan dünya görüşünü destekleyen ırkçılık temin ediyor. Ama gene de bu kuruluşlar, Amerikan pilotları işledikleri suçlar yüzünden yargılanacak olurlarsa Kuzey Vietnam şehirlerinin yerle bir edilmesini istemektedirler. Savaş esirlerine nasıl davranılacağı konusundaki 1949 Cenevre Anlaşmalarının Amerikalılar tarafından nasıl ihlâl edildiği çoktan beri, herkesçe bilinmektedir. Örneğin 1 Aralık 1965 tarihli New York Times’ta «Cenevre’deki Kızılhaç Uluslararası Komitesi… A.B. Devletlerinin esirlere davranış konusundaki bir uluslararası anlaşmayı ihlâl etmesinden tekrar şikâyet etmiştir.» haberi vardı. Bu açık suçlamaya karşı gösterilen kayıtsızlık, sivil halkın her gün napalmlar ve beyaz fosforla bombardıman edilmesi karşısındaki kayıtsızlığı hesaba katmasak bile, çarpıcıdır.

Burada gerçekleştiğini görmek ve doğrulamak istediğim temel olgu Vietnam savaşının sorumlusunun Amerika olduğudur. Bu zalim savaşın anlaşılmasında en önemli ilk doğru, budur. Bu savaşı anlamak için Amerika’yı anlamalıyız, ama bu, Vietnam halkının tarihini bilmezlikten gelmek değildir. Vietnam kültürü zengindir ve İlkçağlara kadar dayanır. Ağızdan ağıza geçen efsaneler, kahramanlık geleneklerini özellikle eski derebeylik Çin’inin kovulmasını anlatan söylentileri sürdürür. Fakat gittikçe daha fazla hızlanan tarih hareketi öyledir ki bugünün Vietnam’ı, eskiden gelen kalıtına (mirasına) kendi bugünkü dünyasına olduğundan daha az bağlıdır. Vietnam millî hayatının son yüzyılı, onu, dünya sahnesine çıkarmış bulunuyor. Vietnam’ı ve onun mücadelesinin büyük acılarım anlamak için; Vietnam’ı, Üçüncü Dünya’yı ve daha az dramatik olmakla birlikte bizzat Batı’yı, dönüştürmekte olan sömürgeciliğe karşı kuvvetler burcu içindeki yerinde görmeliyiz. Vietnam’ın geçmişini ne kadar deşersek deşelim, Vietnam’ın anlamını tek başına, soyut olarak ele almaktan vazgeçmedikçe Vietnam anlaşılamayacaktır. Vietnam’a uluslararası bir önem kazandırmış olan, Amerika’dır.

Vietnam’da Amerika’nın rolünün başlangıcı, Ngo Dinh Diem ile iş karıştırmaya başlaması ünlü olayından önce olmakla birlikte, Vietnam’ın kültür kalıtını (mirasım) hemen hemen  yok etme şerefinin Fransa’ya ait olduğu belirtilmelidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Fransa, kendi sömürge işlerini, mağrur bir kendine güvenle yürütürdü. İngiltere’nin rakibi olarak Çin’e yeni bir giriş kapısı ararken, 19. yüzyılda Vietnam’ı yokladı. Fransız savaş tekneleri, Fransız misyonerlerini, Hıristiyanlaştırmaya çalıştıkları vahşilerin misillemelerine karşı korumak bahanesiyle, 1840’larda Güney Vietnam’a girdiler. Sömürge istilâsı bütün ciddiyetiyle başlamıştı. Bir iki on yıl içinde, yalnız Vietnam’ın tümü değil, Laos ve Kamboç da (Cambodia) Fransız sömürge yönetimi altına sokulmuştu. Büyük Çin-Hindi bileşiminin her bölgesi değişik bir hukukî statüye ve hükümet yapısına sahip olmakla birlikte, Fransız’lar her yerde yerli halkın boyun eğmesini sağlamakta amansızdılar. Fransız egemenliği tartışılamazdı ve sömürgenin her yanında kanunları ve nizamları tayin etmek, onların keyiflerine ve isteklerine bağlı haklarıydı. Şurda burda, rastgele ve örgütsüz gerilla direnmesi Fransızlara karşı koydu ve bu direnme yirminci yüzyılda da sürdü.

Vietnam toplumunu yıkan ve Vietnam halkı ile geçmişi arasındaki bağlan koparan, totaliter sömürgeleştirme süreci oldu. Sömürgeleştirilen halkların hünerleri, âdetleri ve inançları, üstü örtülü bir çıkarcılık tarafından yargılanıp değerlendirilmeye başlanır: sömürgecinin çıkarma uygun olan şey, yararlı ve iyi sayılır. Milâttan sonra 937 yılında Çinlilerin kovulmasından çok uzun zaman sonra da Vietnam’da ayakta kalmış bulunan Mandarin sistemi altında, devletin desteklediği bölge düzeyindeki okullara ek olarak, ayrıca 20.000 kadar da tek öğretmenli özel köy okulları vardı. Sömürgeci Fransız’lar, Fransa’nın karbon kâğıdından çıkmış bir kültür kopyasını yaratmak çabası içinde, bu okulları büsbütün ortadan kaldırdılar, Vietnam dilini Romalılaştırıp yeni bir resmî dil (quoc ngu) meydana getirdiler ve bütün Vietnam’da sadece 14 ortaokul ve lise ile bir üniversite kurdular. Öğretim kurumları bu kadar az olunca, yeni yazı ile okuryazarlık yoklamasını az kişi başarabilirdi. Sömürgecilerin ihtiyaçlarının meydana getirdiği ekonomik değişiklikler de aynı derecede derindi. En çok arzulanan, tüketim ürünleri değil, sanayi ham maddeleriydi. Otomobilin ortaya çıkması, yeni bir kauçuk talebi yarattı, bu da binlerce Vietnam köylüsünü büyük kauçuk çiftliklerinde çalışan ırgatlar haline getirdi. Para ekonomisinin kurulması hızla başarıldı. Köylüler mal satın almak ve vergilerini ödemek için paraya gittikçe daha fazla muhtaç olduklarından, topraklarını ipotek etmek ve satmak zorunda kaldılar. Bu süreç içinde, Vietnam hayatının el sürülmedik yanı kalmadı.

Beyaz, Avrupalı üstünlüğü, sömürgeci devletin karşı konulmaz egemenliği ile hep bir arada yürüyordu. Fransız memurları bütün memleketteki her yetkili mercii işgal ettikleri için, geleneksel soylular ve Mandarinler bütün itibarlarını ve saygıyı kaybettiler. Yürürlükte ve yaygın olan kuşku ve güvensizlik havası içinde, sömürgeci, yaltaklanma belirtileri ve timsalleri arıyordu. Beyaz adamın inancının otoritesine bilerek boyun eğmiş olan dönme Hıristiyan, en az korkulan unsurdu ve bu sebeple mükâfatlandırılıyordu. Bu şartlandırılmış aşağılık duygulan, geniş ölçüde yerleşti. Böyle bir durumda Japonya’nın 1905’te Çarlık Rusya’sına karşı kazandığı zafere, birçok Vietnamlılar sembolik bir önem verdiler. Bu, elbette, Asyalı bir devletin Batı’yı bozguna ve utanca uğratabileceğinin kanıtıydı. Gariptir, bu olayın bilinmesi, Vietnam’da yerleşen Fransızların Vietnamlıların Fransızca öğrenmeleri konusundaki ısrarları yüzünden mümkün olmuştu. Bu yeni dil, az sayıda Vietnam aydınına kendi sınırları dışında olan olayları incelemek olanağını veriyordu. Gene bu sıralarda, Vietnam milliyetçileri tarafından, sömürge sistemleri içinde reformlar elde etmek için kuvvetli çabalar harcanmaktaydı. Örneğin, kendi kültürlerinin yeniden hayata geçirilmesini sağlayabilecek, ücretsiz okullar açılması için mücadele ediyorlardı. İlerde en ateşli milliyetçiler işte bu okullardan yetişeceklerdi.

Milliyetçi istek ve özlemlerin gelişmesini etkileyen başka bir etken de Birinci Dünya Savaşı oldu. Bu savaşla ilgili haber ve bilgiler, Fransızların yönettiği okullarda okumuş bulunanlara sınırlı kalmadı. Cephelerdeki ağır kayıplar, Fransızların savaş çabası için aynı derecede hayatî önem taşıyan fabrika çalışmalarında kullanılabilecek erkek emeği miktarını etkiledi. Bu emek yetersizliğini gidermek için Fransız’lar Çin anavatanından ve güney Asya’ dan Fransa’ya büyük sayıda ırgat ithal ettiler. Fransa’ya gelen Vietnamlılar yabancı ve yeni bir dünyaya girdiler. Ana vatan Fransa’nın, sömürgelerde bilinmeyen, üstelik yasaklanmış olan düşünce düzeni ve bu düzenin benimsediği özgürlük, eşitlik ve kardeşlik eğilimleriyle doğrudan doğruya temasa geldiler. Vietnam’da yerleşmiş Fransız’lar tarafından bu memlekete ihraç edilen Fransız kültürünün zorla kabul ettirilmeyen tek yönü Fransız Devrimi geleneği idi. Paris’teki Vietnamlılar, batı siyasî düşünce geleneklerinin liberal ve sosyalist fikirleriyle ve ülküleriyle zehirleniyorlardı.

Bir de büyük savaşın «dünyayı demokrasi için güvenli bir hale getirmek» maksadıyle yapıldığı iddia ediliyordu. Savaş, boşuna bir kırım (katliâm) için kendi hayatlarına son vermeye en az istekli olanları bile esinlendirip harekete geçirebilecek, çok ateşli ve çok ülkücü bir belagat getirmişti. Paris’teki bir grup Vietnamlı milliyetçi, müttefiklerin verdikleri sözleri kabul etme kararma vardı. Kiralık resmî kılıklar giyinip Versay’a başvurarak müttefiklerin, Çin Hindi’nin kendi kaderi hakkında karar vermek ükesini tanımalarını istediler. Bu milliyetçiler arasında Ho Chi Minh de vardı. Bu trajikomik toplantı, onun yurdunun bağımsızlığı için tartışmaya katıldığı ilk girişimiydi. Bu yeni diplomatların istek ve iddialarının sağır kulaklara çarptığını söylemeye lüzum yok. Sömürgelikten kurtuluş öyle kolayca gelecek değildi.

Amerika Birleşik Devletleri o tarihlerde artık bir dünya devleti olarak ortaya çıkmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, en çok da uzak doğudaki Açık Kapı siyasetiyle, eski imparatorlukların mutlak denetimi altındaki ticaret haklarını bütün dünyada kırmak peşindeydi. Sömürülecek çok büyük zenginlikler vardı ve Amerika Birleşik Devletleri pay istiyordu. Bu aşamada, mevcut devletlerarası ilişkilerin çoğunu bozmaya ve rekabet halindeki güçleri yok etmeye ihtiyaç yoktu. Her şey, herkese yetiyordu. Örneğin eski Deniz Kuvvetleri Bakam Franklin D. Roosevelt 1923’te «Japonya’ya Güvenecek miyiz?» (Shall We Trust Japan?) başlığı ile yayımlanan bir konuşmasında şu görüşü açıklamıştı:

«Pasifik ticaretinin gelişmesine karışmakta, hatta belki de bu yüzden çatışmalara girmekte devam edeceğimiz doğrudur; fakat Kuzey Pasifik ve Güney Pasifik okyanusları kıyılarındaki geniş ülkelerin ve çok büyük nüfus kalabalıklarının ticaretini gözönünde bulundurduğumuz zaman, hem Japonya için hem de bizim için gelecekte bile yetip de artacak kadar ticaret alanı bulunduğu görülecektir.. » (Far Eastem Revieıv, XIX, Ağustos 1923, s. 5058).

Herhalde, Doğu’da Amerikan politikasını ilkelerden başka bir şeyin yönettiği açıkça bellidir.

İki dünya savaşı arasındaki yıllar esnasında Vietnam’da hoşnutsuzluk ve soğukluk çeşitli gelişmelerde yansıdı. Milliyetçi düşünce yeşeriyordu. Okumuş yazmış orta sınıfların saflarında Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarına karşı karışık bir tepki vardı. Kimileri, bir yandan kendi kaderleri hakkında karar vermek ilkesini savunurken bir yandan da en zalim sömürgeciliği uygulayan «demokrasiler»in bu sahtekârlıklarını kabul ediyorlardı. Bunlar, sömürge siste mi içinde göstermelik reformlar peşindeydiler. Görünürde reform diye bir şey yoktu; ama yumuşak iyileştirmelerin bu savunucularının çoğu Fransız yönetim örgütü içinde mülkiye memuru veya daha küçük görevler ile mükâfatlandırıldılar. O kadar kolay tatmin edilmeyenler ise Batı’nın siyasî kavramlarını sömürgeleştirilmiş Asya’nın sosyal meselelerine uygulamak gibi uzun süreli ve çetin bir işe giriştiler. Gerçekten özgün (original) siyasî bir öğreti (doktrin) meydana getirilinceye kadar birkaç yıl geçti. Bu süre içinde yabancı bir politikanın taklidi ve kabaca benimsenip uygulanması beylik ve yaygın hale geldi. İlk siyasî partilerin çoğu, Chiang Kai Shek’in Kuomintang’ına uydurulmuş olanı dahil, hep yabancı partilerin kopyalarıydı.

Bütün bu dönem boyunca, Fransa, duruma tamamiyle hâkimdi. 9 Şubat 1930’da «Viet Nam Quoc Dan Dang» (VNQDD) başarısız kalan bir isyan yönetti. Bu ayaklanmaya karşı Fransız garnizonları o kadar etkili ve başarılı olmuşlardı ki, bu milliyetçi parti tamamiyle ezildi ve onbeş yıl sonraya kadar bir daha görülmedi. Rus devrimi birçok Vietnamlı aydını etkilemişti. 1930 yılında üç küçük grup kuvvetlerini bir araya getirerek Çin-Hindi Komünist Partisi’ni kurdular ve bu parti, büyük zorluklar karşısında, üye sayısını yavaş olmakla birlikte sürekli olarak artırdı. Bu zor yıllarda Komünistler bazı grevleri başlatıp örgütlendirmişler ve Ha Tinh ve Nghe An’da bir süre için «Sovyet»ler de kurmuşlardı; fakat millet ölçüsünde örgütlenmiş bir hareket yoktu. Mekong deltası bölgesinde ve şehirlerde zaman zaman meydana gelen grevler Fransız yönetim örgütüne zarar ve tehlike getirmiyordu. Millet ölçüsünde bir hareket meydana getirmek için yapılan her girişim, ücretli Fransız askerî birlikleri tarafından hızla ve amansızca eziliyordu. 1932 yılında birçok Fransız hapishanesi ve toplama kampı 10.000’den fazla mahkûm barındırıyordu. Vietnamlılar o yıllarda çok şehit vermişlerdir. Mezarlarında sadece «ırgat» işareti bulunan, kim oldukları bilinmeyen ölülerin sayısı daha da çoktur. Birçokları da sürgüne gönderilmişlerdir; sürgünün bazı üstün ve yararlı yanları vardı. Sürgün, Ho Chi Minh’i ve daha başkalarını, mücadelelerinin boyutlarının tam bilincine varmış, gerçek uluslararası savaşçılar haline getirmiştir.

Uzun süreli siyasî mücadelelerin zorlukları Vietnam toplumunun hoşnutsuz unsurlarının bazüannı, kurtuluşun, daha çok manevî ve ruhî olacağına inandırdı. Dinî yenidenuyamş, garip yeni şekiller aldı ve yurdun kır bölgelerine boydan boya yayıldı. Yeni mezheplerin en önde geleleri Hoa Hao Ue Cao Dai idi, bu sonuncusu ötekinden daha da acayipti. Cao Dai’lik Budizmin, Hıristiyanlığın ve Hinduluğun bazı unsurlarım birleştiriyordu, azizleri arasında Victor Hugo da vardı. Bu mezhepler çok taraftar kazandılar, bunun sonucu olarak da Fransız’lar tarafından korkulur ve güvenilmez duruma geldiler. Bu yüzden uğradıkları baskı ve takipler bu mezheplerin silâhlı topluluklar meydana getirmelerine sebep oldu; dünyevî mücadele önlenememişti. Tekerlek tam daire haline geldikçe, bunlar, siyasî çatışmanın ana kuruluşlarına katılarak, gittikçe artan önemli siyasî roller oynadılar.

Bu yıllarda Japonya, Asya’da mutlak egemenliğe doğru kararlı bir tutumla yürüyordu. 1910’da Kore’yi zaptetmişti, 1930’larm başlarında Mançurya’da egemenliğini iddia etmek için harekete geçti; 1937’de Kuzey Çin’i istilâ etti. Bu hareketler, daha önce söylediğimiz sebeplerle, Amerika Birleşik Devletleri’ni ilkin pek ürkütmedi. Japonya ile ticaret ve iş birliği, Amerikan iş adamları için çok kârlıydı; çünkü Japonya Asya’nın öteki bölgelerine yaklaşılıp girilmesini sağlıyordu. Doğudaki Amerika yatırımlarının en büyük kesimi, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Japonya’ya bağlıydı. Bu yüzden Amerika’nın Japonya’yı düşman olarak görmesine kadar, yıllar geçti. Amerika, sonunda kesin olarak Chiang Kai Shek’i kabul ve tasdik edinceye kadar, birçok Amerikan siyaset yapımcısının gözünde, Çin’de Japon egemenliği bağımsız bir cumhuriyetten daha iyi idi.

Fransa Nazilerin eline düştüğü zaman, Japonya Çin-Hindin’de kendisine fırsat düştüğünü gördü. Amerika, Japon rekabetinin artan tehlikesini hissetti ve Japonya’ya Asya’da «ikinci devlet» statüsünden fazlasını tanımamak kararım açıkladı. Roosevelt, Fransa eğer Çin-Hindi’ni bugün Japonlara verirse savaştan sonra tamamen kaybedeceğini bildirerek Vichy hükümetini uyarmakta tereddüt etmedi. Fransız’lar bu sömürge üzerinde beyaz (FransızAlman) üstünlüğünü korumak düşüncesiyle duygusuzca Hitler’e başvurdular. Bu açıkça ırkçı öneri, Mihver tarafından reddedildi. Vichy hükümeti, kısa zamanda, Japonların isteklerine boyun eğdi. Çin-Hindi’nin işgali Thailand’ın Mihver’e katılma kararı ile birlikte, Japonya’ya Asya’nın bütün öteki bölgelerinin istilâ edilmesi için kuvvetli mevziler sağladı. Çin-Hindi’nde Fransız sömürge yönetim cihazı el sürülmeden, olduğu gibi bırakıldı; sadece yeni efendilere hizmet etti. Burma ve Java gibi başka yerlerde ise Japon’lar, «Asya, Asyalılar için» şiarı ile milliyetçi ve Batı karşıtı duyguları ustalıkla kullanarak Asyalı işbirlikçiler buldular. Hem Çin-Hindi’nde Fransızlarla iş yapmış olanları, hem de Asya’nın öteki kesimlerinde «milliyetçi» işbirlikçileri tutmaları, Japonların, mevcut sosyal yapıları sarsmadan bu bölgelerin kaynaklarım kullanmak gibi faydacı bir girişimlerini yansıtıyor.

Japon’ların ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarları, uzlaştırılamazdı. Amerika Birleşik Devletleri önderleri, yıllar yılı, Japon’lara, eşit olmayan bir ortaklık önermişlerdi. Washington Deniz Konferansı Japon’lara askerî bakımdan aşağı bir durumu açıkça kabul ettirmişti. Japonya, Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmanın zor bir iş olduğu kararına vardı ve en son tuttuğu yol, Washington’a açık bir meydan okumaydı. Bu yola savaş tehlikesi hep eşlik ediyordu. Kışkırtıcı davranışlar, Pearl-Harbour ile başlamış değildir. ABD gambotu Panay’a yapılan saldırı, hem Japonya’nın bu kararının hem de Amerika’nın her zaman hazır deniz tehdidinin işareti olmuştur. Çin’deki Amerikan çıkarlarının korunması ihtiyacı, uzun zamandan beri, Doğuda Amerikan savaş gemilerinin bulundurulması gereğini emretmiş bulunuyordu. Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki ilişkilerin son ve kesin olarak kopması, tesadüf eseri değildi. 6 Aralık 1941’ de Pearl-Harbour’un bombalanması sadece coup de grace (son darbe) olmuştu.

Amerika’nın Pasifik’teki savaş hedefleri oldukça karışıktı. En açıkça belli olanı, Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’yı askerî bakımdan yenmek, bozguna uğratmak peşinde olduğudur. Amerika bu amacım gerçekleştirmek için, komünistler tarafından yönetilen milliyetçi hareketler dahil, değişik kaynaklardan meydana gelmiş bir müttefikler topluluğu topladı. Fakat savaşın siyasî hedefleri bu kadar basit değildi. Başkan Roosevelt, savaşa girmeden önce bile, savaş sonrası muhtemel kazançları uzun uzun düşünmüştü. İngiliz imparatorluğunun parçalanıp dağılması, Amerikan iş çıkarları için özel bir önem taşıyordu. 12 Ocak 1940’ta Başkan, iş-ticaret dergilerinin sahip ve yayımcılarından bir gruba şunları söyledi :

«Bildiğiniz gibi, İngiliz’ler bu savaşta paraya muhtaçtırlar… Bütün yeryüzünde… tramvay, elektrik ışığı kumpanyaları gibi pek çok şeye sahiptirler, Ama bu savaşı sürdürürken İngiliz’ler bu denetimden uzaklaşmak zorunda kalabilirler, belki de biz sonunda oralardaki mal sahipliklerine adım atabilir veya büsbütün elimize geçirmek için gerekli malî düzeni kurabiliriz. Bu, müthiş ilgi çekici bir iştir ve gelecekteki ticaretimizin en önemli işlerinden biri, bunu o ışık altında incelemektir.»

(Basın Konferansı 614A)

Demek, Roosevelt, savaş sırasında, Churchill’in İmparatorluğu eski haline getirme planlarım tutmakta özel bir ilgi göstermiş değildi. İngiliz Hindistan’nın bağımsızlığını da, özellikle onaylamıştı.

Savaşın daha başlangıç noktalarında, Chiang Kai Shek’in yönetimi altında «kuvvetli» bir Çin’in, savaş sonrası Asya politikasının temeli olması, belirsiz bir şekilde, kararlaştırılmıştı. Bu demektir ki Amerika’nın Doğuda istikrar kurma planı, Asya’nın kendi dışında kalan kesimlerine göre «kuvvetli», fakat Amerika Birleşik Devletleri’ne kıyasla zayıf bir Çin meydana getirmekti. Amerikalılar, Amerikan kapitalizminin çıkarlarına düşman olan geleneksel Batı emperyalizminin iki niteliğini doğru olarak tespit etmişlerdi. İlkin, İngiliz imparatorluğunun sömürgelerine Amerikalıların yaklaşmasını, bu karşı kuvvetin siyaseti iyice sınırlandırıyordu. İmparatorluk sömürgeleri ile ticaret söz konusu olduğu zaman hiç bir eşitlik, hiç bir «açık kapı» yoktu, olamazdı. Bu, sanayiin büyüyüp genişlemesi döneminde bile Amerika Birleşik Devletleri’nde beslenmiş olan sömürgeciliğe karşıt ruhu meydana getiren önemli bileşenlerden biridir. İkinci olarak, kaba ve zalim yönetimin, huzursuzluk ve toplumsal devrime sebep olarak, kendi kendini yıkıp yok etmekte olduğu görülmüştü. Amerikalılar, komünist olmayan millî devrimlerin dahi Amerikan mallarına el konulmakla sonuçlanabileceğini Meksika meselesinde görmüş bulunuyorlardı. Bundan dolayı, tedbirli yöneticiler, bir yandan sömürgeciliğe karşı ve millî bağımsızlıktan yana imiş gibi görünürken, bir yandan da, büyük sosyal değişikliklere girişmeyecek olan yerli seçkinlere yardımı öngören bir siyaseti benimsediler. Yerel (mahallî) egemen gruplarla ve iş adamlarının çıkarlarıyla ortaklık etmek, tam sömürgeleştirmenin tehlikesine tercih ediliyordu. Çin, bu siyasete bir örnekti. Filipinler’de komünistlerin yönettiği milliyetçi gerillalara karşı duyulan korku, aynı çizgiler içinde bir savaş sonrası bağımsızlığı için plânlar yapılmasını tahrik etti.

Vietnam meselesi, daha zordu. Çin’den ve Filipinler’den farklı olarak Çin Hindi, Amerikan sermayesinin girmiş olmadığı ve hemen hiç Amerikan nüfuzunun bulunmadığı bir bölgeydi. Fransızlar, yerli yöneticileri yetiştirmek için hemen hiç bir adım atmamışlardı. Kokuşmuş «milliyetçiler» ile, adı var olup kendi olmayacak, saymaca (itibarî) bağımsızlığın verilmesi yolunda hiç bir anlaşmaya varılmamıştı. Ağır ve tehlikeli bir durum, hızla gelişmiş bulunuyordu. Fransız’lar, Japonlarla işbirliği yapıyorlardı. Japonlarla Fransızların karşılıklı güvensizlikleri yüzünden meydana gelen kaçınılmaz karışıklıktan yararlanarak, sürgündeki Vietnam gerçek milliyetçileri Güney Çin’den geçip sınırı aşmaya ve bir direnme hareketi kurmaya başladılar. Bu harekette başlıca teşebbüsü komünistler yapmışlardı. Viet Nam Doc Lap Dong Minh veya kısaca Viet Minh) diye tanınan bir güçbirliği (coalition), Ho Chi Minh’in önderliğinde, kuruldu. Bu kuruluşa katılma, unutulmaz bir genişlikteydi. Viet Minh, Japonlara ve onlarla işbirliği yapanlara karşı bir gerilla savaşı yürüterek bütün kır ve köylük yerlerde direnme hareketini yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri Viet Minh’i desteklemeyi kabul ettiler ve gerillalara havadan bazı araç, gereçler ve erzak attılar. Viet Minh’i komünistlerin yönettiği ise, elbette, bilinmeyen bir sır değildi. Savaş sona erince Amerika Birleşik Devletleri Vietnam’ın en iyi nasıl «istikrara» kavuşturulacağı ve Amerikan çıkarları için en iyi nasıl elde edileceği meselesi ile karşı karşıya kaldı.

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi Amerika Birleşik Devletleri Vichy hükümetini savaştan sonra ÇinHindi’ni kaybetmek tehlikesiyle tehdit etmişti. Savaş sırasında Çin-Hindi’nin gelecekteki kaderinin tartışıldığı büyük devletlerarasındaki konferanslardan Hür Fransızlar da dışarda bırakılmışlardı. Amerika Birleşik Devletleri bu gibi meseleleri ele alan dördüncü devlet olarak Chiang Kai Shek’i tercih ediyordu. 1944’te bile Cumhurbaşkanı Roosevelt Çin Hindi meselesinde en iyi çözüm yolu olarak bir «vesayet»ten üstü örtülü bir şekilde söz ediyordu. Bu gibi önermeler kısa zaman içinde meydana getirilmek üzere olan Birleşmiş Milletler kuruluşunun ışığı altında tartışılıyordu. Fakat vesayet, bağımsızlığa, yöresel muhtar hükümetlere doğru derece derece ilerlemeyi gerektiriyordu. Viet Minh bu taslağın ilersindeydi.

9 Mart 1945’te Japon’lar, bir darbe sahneye koydular. Müttefik kuvvetler zafere daha çok yakınlaştıkça, işbirliği yaptıkları Fransızların güvenilmez elemanlar haline gelmelerinden korkuyorlardı. Fırsatçılık edip taraf değiştiremezler miydi? Japon’lar hemen, büyük sayıda Fransız’ları yakalayıp hapsettiler. Bunlardan bir çoğu da kamunun önünde küçük düşürüldüler. Japonların Fransızlarla başa çıkacak kadar kuvvetleri vardı, fakat bu kuvvetler Viet Minh ile uğraşmakta büsbütün yetersiz kalıyorlardı. Milliyetçilerden bazılarını elde etmeye giriştiler ve Bao Dai adında birinin kendi vasilikleri altında «İmparator» mevkiini kabul etmesini başardılar. Kendi saflarında savaşmak üzere gençlik birlikleri ve Vietnamlı askerî birlikler kurma girişimleri, aslında başarısızlığa uğradı; sadece birçok Vietnamlının askerlik hünerlerini öğrenmesi ve Viet Minh kuvvetleri için silâh elde etmesi imkânım vermekle kaldılar. 1945 ilkbaharında Viet Minh’in kazançları çok büyük oldu; özellikle Kuzeyde geniş bölgeler elde edilip sağlamlaştırılmıştı. Yaz geldiğinde, artık, fiilî (de facto) devlet iktidarı olduklarım iddia edecek ve böyle olduklarının tanınmasını isteyecek duruma gelmişlerdi.

Bu çeşitli olaylar 1945 yılında, karar verme durumundaki Amerikalılar için bir bunalım havası yaratmıştı. Kurtulan Avrupa’da ortaya çıkan ve yükselen komünist kuvvetlerin gücü, birçok siyaset planlayıcılarının savaş zamanı stratejisini yeniden gözden geçirip yeniden değerlendirmelerine sebep ol muştu. Bundan başka Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Demokrat Parti’nin 1944 genel toplantısında tutucu (muhafazakâr) unsurlar kendilerini kuvvetle hissettirmişlerdi. Cumhurbaşkanı yardımcısı Henry Wallace’ın yerini Harry S. Truman almıştı. Bunun ardından, Dışişleri Bakanlığında önemli değişiklikler oldu: Dışişleri Bakanı Edward R. Stettinius oldukça değişik bir dış politikayı çizerken, kendisine yardımcı olarak Dean Rusk ve Nelson Rockfeller gibi adamları seçiyordu. Roosevelt’in ölümü ve bunu izleyen personel reorganizasyonu takım değişikliğini kesinleştirdi. Dışişleri Bakam Byrnes’in antikomünizmi, şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı. Bu yeni takımın ilgilendiği başlıca mesele, Japonya’nın askerî bakımdan yenilip bozguna uğratılması değildi. Aslında bu, zaten başarılmıştı; 1945 ilkbaharında Japon deniz ve hava kuvvetleri her bakımdan hareket edemez hale getirilmiş bulunuyordu. İlkbahar başlangıcında Japonları muhtemel teslim şartları konusunda Sovyet önderleriyle temasa geçmişler ve Sovyetler de bu haberi Amerika Birleşik Devletleri’ne aktarmışlardı. Fakat bu sıralarda Amerikalılar, artık, ince siyasî meselelerle fazlasıyla meşguldüler.

Amerika Birleşik Devletleri, savaş sonrası dünyasında tartışma götürmez, tartışılamaz egemenlik istiyordu. Rus’lar, gerçek bir tehlike değillerdi. Savaş onları hemen hemen mahvettiği için, Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî ve sınaî gücü ile boy ölçüşemezlerdi. Bundan başka, Stalin’in ideolojik etkisi Amerika’yı doğrudan doğruya tehdit etmiyordu. Gerçekten Stalin, birleşik «cephe»yi canlı tutmak için devrimci yolla iktidarın ele geçirilmesine karşı fikir ve öğüt verme isteğim göstermiş bulunuyordu. Örneğin Fransa’daki durumda, Maürice Thorez Moskova’da uzun zaman kaldıktan sonra döndüğünde, komünistlerin yönetimindeki yeraltı hareketi (FFI), iktidarı ele geçirmek üzereydi. Maurice Thorez, Partisini, uluslararası komünist hareketin genel ve tümel çıkarlarının, De Gaulle’ün Paris hükümetine bütün iktidarın verilmesini emrettiğine inandırdı. Bununla birlikte Asya’da hayli değişik bir durum vardı. Savaş sırasında sömürgeciliğe karşı çok büyük kuvvetler meydana gelmişti. Yüz milyonlarca Asyalı —Çinli, EndonezyalI, VietnamlI, Filipinli— kendi hayatlarını geri dönülmez bir tarzda değiştirmekte olan bir mücadelenin parçalarıydılar. Burada, Amerika Birleşik Devletleri’nin uğraşmak zorunda olduğu, yerleşik ve derin bir toplumsal kuvvet vardı.

Amerikalılar, başlangıçta, Asya’da Sovyet etkisini azaltmaya çalıştılar. Bağımsızlıkları için dövüşmekte olan bölgelerde sosyalist devletlerin ortaya çıkmasını cesaretlendirecek her şeyden korktukları için, Rusların Asya’da her faaliyetini önlemek istiyorlardı. Yalta Anlaşmalarının şartları, 1945 yazında, Rusların Asya sahnesine girmelerini sağlamıştı. Hiroshima’yı ve Nagazaki’yi yakıp kül etme karan verilirken bu faktör, bir de milliyetçi hareketlerin gücü sıkı sıkıya akılda tutulmuştu. Bu kararın alınmasına varan sebeplerin tümü, elbette, karmaşıktır. Bununla birlikte iki şehirde değişik tipte iki atom bombasının kullanılmış olması, binlerce insanın canı pahasına, hesaplı bir deney yapılmış olması fikrini akla getiriyor. Atom bombasının bütün gelişimi boyunca, önde gelen siyaset yapımcıları, şüphesiz, bunun Sovyet üst yöneticilerini sindirmek için ne kadar yararlı olacağını hesap ediyorlardı. Fakat nükleer cihazların korkunç gücü, insanların oturmadığı bölgelerde kullanılarak da kolaylıkla gösterilebilirdi. Demek ki bunları Asya şehirleri üzerinde kullanmak kararının iki sebebi olduğu anlaşılabilir. İlkin, psikolojik sebep vardır: Atom bombalarını Japon’lar üzerinde kullanmak bir efsaneyi, yani Japon’ların teslim olmalarını sağlamakta şehirlerin bombalanmasının kesin etken olduğu efsanesini doğurdu. Açıkça görülen sebeplerle Sovyet önderlerinin bu efsaneye inanmaları beklenemezdi. Fakat Japonların altı ay önce barış isteğinde bulunmuş olduklarını bilmeyen milliyetçi Asyalı liderler ve Batı’nın sıra insanları, masalı hemen doğru olarak kabul ettiler. Batılılar, kara savaşına tercih edilecek teknolojik bir başka yolun (altemative’in) var olduğuna inanmak istiyorlardı. İkinci olarak, bombalar, Amerikan gücünün Asyalı yığınları bir tek darbede yok etmek için kullanılabileceğini ve kullanılacağını açıkça göstermek için atılmıştı. İki Japon şehrinin yakılıp kül edilmesinin Amerika’ya Asya’da halkın sevgisini kazandırması, hele Asyalı milliyetçilerin Japonya’ya karşı —evvelce belirtildiği gibi— çok kesin olmayan belirsiz tutumu gözönüne alınırsa, pek beklenemezdi. Bu korkunç bombalama eylemi, ancak. Asyalı milliyetçileri dehşet içinde bırakmak için düşünülmüş olabilir.

Viet Minh, sinecek gibi değildi. 1945’in Ağustos ayı içinde güçlerini pekiştirmeye giriştiler. 19 ağustosta Hanoi’de bir hükümet kuruldu, Fransızların ve Japonların emri altındaki kukla imparator Bao Dai tahttan çekilmeye razı edildi. 25 Ağustosta Saigon’da yeni hükümetin desteklendiğini ilân etmek üzere büyük bir miting yapıldı. 2 Eylül 1945 günü Ho Chi Minh, kaderin cilvesine bakın, 4 Temmuz 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi esası üzerine dayanan bir bağımsızlık bildirisi yayımladı. Viet Minh’in açık ve cesur hareketi, Amerika Birleşik Devletleri’ni Çin Hindi meselesinde bir karara varmaya zorladı. Müttefikler Ho Chi Minh’e sırtlarım çevirerek oradaki Japon’ları daha «güvenilebilir» elemanların teslim alması yolunu seçtiler. Viet Minh’in Japonların silâhlarım almasına ve böylece kendi bağımsızlıklarım savunmak üzere silâhlanmalarına imkân vermektense, müttefikler, Çin Hindi’nde Japon’ların teslim alınması sorumluluğunu Kuomintag’a ve İngilizlere verdiler. İngiliz sömürge birlikleri Burma ve Hindistan’dan gelerek Vietnam’ın güneyine girecek, Chiang Kai Shek’in birlikleri de kuzeyde hareket edecekti. Gerçekte bu kuvvetlerden hiç biri açıklanan görevi gerektiği gibi yerine getiremedi. Güneyde Tümgeneral Douglas Gracey komutasında İngiliz yönetimindeki birlikler Japonların silâhlarım almak ve Japon’ları yurtlarına göndermekten çok Fransız yönetimini yeniden kurmakla ilgileniyorlardı. Japon’lar tarafından son tevkif edilmiş bulunan Fransızların serbest bırakılmalarım derhal sağladılar ve beş bine yakın Fransız’ı yemden silâhlandırdılar. İngiliz’ler açıkça Viet Minh’i iktidardan indirmek için hareket ettiler ve 23 Eylülde Fransız’lar, İngilizlerin tamamıyla desteklediği bir darbeyi sahneye koydular. Fransız’lar, Asyalılar elinde küçük düşürülmelerinin intikamını almak için yanıp tutuşuyorlardı. Egemenliklerinin, tam bir hükümet cihazı kurma çabası içinde bulunan Viet Minh tarafından tehdit edildiğini doğru olarak hissediyorlardı. Fransız’lar, İngilizlerin yardımıyla, Viet Minh’e karşı temizleme hareketlerine giriştiler. Fransız’lar ve İngilizler birçok defalar bu hareketlere katılmak üzere Japon askerî birliklerini de kullandılar. İngiliz’lerin Viet Minh’e ilk olarak Viet Minh’in Japon ajanları olduğu bahanesi ile saldırdıkları, hatırlanmaya değer.

Bu arada kuzeyde Kuomintang, ayırd edici niteliği olan, tehlikeden ve savaştan çekingenliğini ortaya koyuyordu. Bu kokuşmuş kuvvetler, her zamanki gibi, en yüksek fiyat verene veya ona en yakın fi yat teklif edene hizmet etmek istiyorlardı. Bunun sonucu olarak da Viet Minh Japon’ları fiilen teslim almakta olduğu halde onlar işlere çok az karışıyorlardı. Üstelik, Kuomintang muvazzaf erlerinden bir çoğu, ellerindeki değerli Amerikan silâhlarım Viet Minh’e satıyorlardı. Viet Minh, bu sebeplerle, güneydeki zorluklara rağmen, barışın ilk ayları esnasında, kuzeyde durumunu kuvvetlendirmeye doğru büyük adımlar atabilmişti.

Bu savaş sonrası dönemi, öyle görünüyor ki, Viet Minh için pek çok şaşırtıcı olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’ni bir düşman gibi göremediler. Amerika Birleşik Devletlerinin onlara karşı tavrı elbette açık olmamıştı. Örneğin New York Times 21 Eylül 1946 günlü başyazısında şöyle diyordu:

«Ho Chi Minh… Viet Nam’dır. Görünüşte uysal ve mazlum ama amacında çok kararlı olan bu garip, ufaktefek şahsiyet, yeni devletin ruhunu, isteklerini, özlemlerini ve belki de geleceğini cesaretlendirdi. O, bu devleti yoğurup ona biçim verdi, ateşten geçirdi, gelecekte de ona rehberlik edecektir.»

Viet Minh, bunun gibi, Fransa’daki sosyalist-komünist koalisyon hükümetine de belli bir ölçüde güvenmişti. 1945 ile 1947 arasında Viet Minh, Fransa’dan en ılımlı şartlarla bağımsızlığım almak için konuşmalara girişti. Bu dönemin Viet Minh edebiyatı, Çin — Hindi’nde Fransız sömürgeciliğinin sürdürülmesinin, Fransız halkı veya Amerikan halkı, hatta

Amerikan kapitalistleri tarafından değil, sadece Fransız kapitalistleri küçük grubu tarafından destekleneceği görüşünü yansıtır. Fakat 1945 yılı sona ermeden önce Fransız’lar güney Vietnam’a elli bin kadar asker gönderdiler. Cumhurbaşkanı Ho Chi Minh, Fransız’larla Mart 1946’da bir anlaşma imzaladı; bunda açıkça şöyle deniyordu:

«Fransa hükümeti, Vietnam Cumhuriyetini kendi hükümeti ve parlamentosu, kendi ordusu ve maliyesi olan ve Fransız Birliği’nin Çin-Hindi federasyonunun bir kısmını teşkil eden özgür bir Devlet olarak tanır».

Fransız’lar Viet Minh’e verdikleri bütün sözleri bilmezlikten geldiler ve bu sözleri tutmak yerine on binlerce asker göndererek güçlerini hızla eski hale getirdiler. Yabancılar Lejyonu askerlerinin varlığı, şehirlerde hemen çarpışmalara sebep oldu. Kıyımlar (katliâmlar) yaygınlaşmıştı. Fransızların geçici çözüm yoluna (modus vivendi) gösterdikleri saygı, komediydi. Son bir kuvvet gösterisi olarak 23 Kasım 1946’da Haiphong’u bombaladılar. Masum binlerce sivil öldürüldü. Barışçı hiç bir çözüm yolu, mümkün değildi.

Marshall plânı olmasaydı, Fransa, bu olayların ardından gelen, çok masraflı ve sürüp giden savaşın giderlerini ödeyecek durumda olmayacaktı. Amerikan yardımı savaşı mümkün kılmakla kalmadı; savaşın yürütülüş tarzı üzerinde de önemli etki yaptı. Fransa’daki koalisyon hükümetlerinin ayırdedici nitelikleri üzerinde Amerikan yardımının yaptığı etki konusunda yorum yapmadan şunu anlayabiliriz: Amerika Birleşik Devletleri Çin Hindi savaşı için yeni bir görünüm (image) yaratmaya girişti, bu savaşın malî yükünü gittikçe daha fazla taşımaya başladı ve kısa bir zaman sonra, Fransızların kazanamayacakları belli olunca, o savaşa müdahale etmeyi düşünmeye başladı. Başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri Çin Hindi’nde Fransız egemenliğinin yeniden kurulmasından yana idiler; bunu Fransız sömürgeci çıkarlarına olan büyük sevgilerinden değil, fakat, Fransa, yatırım yapan Amerikalılarla işbirliği yapmaya ve Amerikan yardımım kabul etmeye sosyalist Vietnam’dan daha hazır göründüğü için yapmışlardı. Fransız’lar Amerika’nın müşterileri idi; bu ilişkiler belli olduğuna ve bilindiğine göre Çin-Hindi’nde Fransa’nın yüzeyde kalan egemen durumlarından Amerikalılara herhangi bir zorluk gelmesi pek beklenemezdi. Fakat Fransız’lar yerlilerin bir başkaldırmasını bastırmak zorunda kalmışlardı, Amerika Birleşik Devletleri ise başka birinin zalim sömürgeci savaşını desteklemek için en az sıkıntılı yolu bulmak durumundaydı.

Amerika Birleşik Devletleri Fransızlara, savaşa bir sömürge istilâsı görünüşü verilirse Ame rikan yardımının kesileceğini açıkladı. Amerikalılar, savaşın antikomünist bir haçlılar seferi; yıkıcı unsurlara, haydutlara ve âsilere karşı yapılan bir savaş; Sovyet emperyalizminin saldırgan taşanlarım durdurmak için yapılan bir savaş görünüşüne sahip olması gerektiğim ileri sürüyorlardı. Böyle bir savaşı yürütecek olumlu yana gelince, savaş, Vietnam’daki daha «gerçekten» milliyetçi bir kuvvet tarafından yapılmalı ve sömürgeci bir devlet tarafından değil, Fransa ve onun Hür Dünya Müttefikleri tarafından cömertçe desteklenmeliydi. Ortada duran besbelli bir zorluk vardı: savaş devam ediyordu, Fransızların milliyetçi bir hükümeti desteklemek iddiaları da yoktu. Gerçekten Fransa, gerektiği gibi seçilmiş olan Ho Chi Minh hükümetinin meşruluğunu 1946’da tanımıştı. Dövüşün ortasında Amerika Birleşik Devletleri, desteklediği tarafın kişiliğinin iptal edilmesini öneriyordu. Bu siyaset yeteri kadar zordu; fakat bu saçma plana katılacak bir «milliyetçi» bulma görevini yerine getirmek ise hemen hemen imkânsızdı.

Bu, baştan itibaren bir Amerikan plânıydı

Çin’in ve Filipinler’in «bağımsızlıkları» konusundaki Amerikan planlarından geniş ölçüde esinlenmişti. Uygun, elverişli «milliyetçi»yi bulanlar, Amerikalılar oldu. Cumhurbaşkanı Harry S. Truman, adamı Wüliam C. Bullit’i araştırmayı yönetmekle görevlendirdi. Bullitt’in bulduğu adam, hiç de hayal gücünü gerektiren biri değildi; bulunan adam, evvelce Japon’larla yaptığı iş birliği sebebi ile sivrilmiş olan Bao Dai’den başkası değildi. Bundan başka, Bac Dai, daha önce, Viet Minh lehine resmen tahttan çekilmiş ve Ho Chi Minh’in fahrî siyasî danışmanı görevini almıştı. Viet Minh hükümetine duyduğu il gi kısa ömürlü olmuş, Hong Kong’un gece hayatının isimsiz kargaşalığına dalıp kısa zamanda gözden kaybolmuştu. Hong Kong’tan Fransız Rivyerasına gitti sonunda; Bullitt ona işte orada rastladı. Bao Dai’yi yeniden «siyaset»e dönmeye ikna etmek çok zaman aldı, fakat iki yıl süren tartışmalardan sonra, o, tahttan çekilme kararım geri almaya ve kendisine yeniden verilen «İmparator» sanım kabul etmeye razı oldu. Fransız sömürgeci savaşının, resmen, «meşru» Bao Dai hükümetinin savunma savaşı haline dönüşmesi ancak 1949 yazından itibaren olmuştur.

Çin-Hindi savaşının değişiminin (metamorphosis) acayipliği ve yavaş yürümesi, Amerikan siyasetini kuranlar için bir büyük kızgınlık kaynağıydı. Bundan başka, Bao Dai’nin ayyuka çıkan ünü de, Chiang Kai Shek’in çevresinde toplanmış bulunan kokuşmuş kliğin taşıdığı kara lekeyi hatırlatmaktaydı. Çin’de uğranan başarısızlık, tehlikeli bir işaretti. Bütün bunlar, Fransızların uğradıkları başarısızlıklarla birlikte, Amerikan haber alma ajanlarını [casuslarını] başka birini bulmanın gerekli olduğuna inandırdı. Bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri personelinin gizli çalışmaları, Graham Greene’nin The Çuiet American (Sessiz Amerikalı) romanına konu olmuştur. Hırpalanmış Fransız kuvvetleri o boşu

boşuna savaşlarım sürdürdükçe, enerjik ve çoğu zaman bön C.I.A. ajanları, kimi zaman da üniversite mensupları kişiliğine bürünerek Bao Dai’nin yerine geçebilecek binlerini sessizce arayıp taramaya başladılar. Seçtikleri kişi iyi bilinir: Tokyo’da 1950 yılında Profesör Wesley Fishel tarafından keşfedilen, Ngo Dinh Diem.

Savaş, Fransız’lar hesabına kötü gidiyordu. Savaşı Savunma Bakanlığı değil de Sömürgeler Bakanlığı yönettiği için, Fransız Anayasasının kurallanna göre Çin Hindi’nde savaşmak üzere kur’a askeri göndermek imkânsızdı. Bu yüzden Fransız subaylan, Viet Mirıh direnme hareketine karşı yabancılar lejyonunundan, ücretli askerlerden ve sömürge ordularından meydana gelen karmakarışık bir tayfayı yönetiyorlardı. Afrika’dan ve Batı Hindistan’dan gelen siyah renkli askerler, tecrübelerden güçlü dersler aldılar. Irkçı bir istilâ savaşında bozuk para gibi harcanmakta olduklarını çabuk fark ettiler. Bundan başka, Afrika’daki askerî garnizonlardan büyük sayıda sömürge askerlerinin çekilmesi, kuzey Afrikadaki sömürgelerde Fransız savunmasını zayıflattı. Garnizonların zayıflamasının, Afrikalıların askerî tecrübe kazanmasının ve Viet Minh’in mücadelesinin doğrudan doğruya esinlemesinin birlikte etkisi Tunus (1952), Fas (1953) ve Cezayir (1954) savaşçı direnme hareketlerinin gelişmesine katkıda bulundu. Vietnam’daki devrimin uluslararası önemi iş te böyledir.

1954’te Fransa Çin-Hindi’ne 400.000 den fazla insan dökmüş bulunuyordu. Birleşmiş Mületler’de Fransız delegesi Jules Moch’un 22 Temmuz 1954 tarihli New York Times’ta çıkan sözlerine göre Fransız saflarında 92.000 ölü ve 114.000 yaralı vardı. Savaşın maliyeti yedi milyar dolar kadardı. Fransız subayları Saint Cyr’deki Fransız askerî akademisini bitirir bitirmez Vietnam’da yok ediliyorlardı. Fransız’lar, savaşı yürütmekte gittikçe daha az istekli hale geliyorlardı. Doğrudan doğruya Amerikan müdahalesi için sahne hazırdı. 4 Temmuz 1954 tarihli New York Times şu haberi veriyordu:

«İçinde bulunduğumuz yılda Çin Hindi’ndeki savaşta Fransız Birliğinin giderlerinin yüzde yetmiş sekizini Amerika Birleşik Devletleri ödemektedir.»

1954 yılı başlarında Dien Bien Phu kuşatması başladığı zaman Amerika’nın müdahalesi meselesi, araçlardan sadece bir tanesiydi. John Foster Dulles’ın Bidault’ya Dien Bien Phu’da nükleer silâhlar kullanılmasını önerdiğine dair işaretler vardır. Cumhurbaşkanı yardımcısı Nixon, 1954 Nisanında, Vietnam’da Amerikan kara kuvvetleri kullanıldığı takdirde kamu tepkisinin ne olacağım ölçmek için deneme balonları uçuruyordu. O tarihte bu gibi askerî taahhüt ve bağlantılara girilmesini önleyen birtakım faktörler vardı.

Dien Bien Phu savaşı sırasındaki Senato müzakerelerinde John F. Kennedy gibi etkili politikacılar Amerika Birleşik Devletleri’nin Fransız’lardan yana müdahalesine karşı koymuşlardı. Kore anıları henüz yaşıyordu. Amerikan halkı kendi çocuklarım bir Asya savaşında ölmek üzere göndermeye çok istekli değildi. Amerika Birleşik Devletleri hükümetinde etkili unsurlar, bunu, Vietnam’da işe yeni ve başka bir noktadan başlamak için fırsat saydılar. C.I.A. çoktan beri Bao Dai’den kurtulmak ve hiç çekici olmayan sömürge savaşı görüntüsünü kenara atmak istiyordu. Bütün taraflar dikkatlerini Cenevre Konferansına topladılar.

Konuşmalar, aylarca sürdü. Dien Bien Phu, 8 Mayısta düştü ve Fransız’lar Vietnam’ı bırakmak istediklerini açıkladılar. İngiliz’ler ve Amerikalılar sade bir strateji kullanıyorlardı: onlara, ne olursa olsun, vadediniz. Cenevre anlaşmalarının metni Viet Minh aleyhine kolay yorumlanamazdı. Anlaşmalar bütün yabancı personelin geri çekilmesini, serbestçe seçilmiş bir hükümetin yönetimi altında millî birliği ve yeni yabancı askerî birliklerin sokulmasını yasaklayan hükümleri kapsıyordu. Bununla birlikte, sahnenin arkasında Amerikalılar çok çalışıyorlardı.

7 Temmuzda Bao Dai, Amerika’nın adamı Ngo Dinh Diem’i başbakan tayin etmeye razı edildi. Buna ek olarak Amerikalılar «danışman»larını ve başka sivil kişilerini gizlice Güney Vietnam’a sokmaya başlamışlardı.

1954’ten bu yana hikâye iyi bilinir. Amerikalıların sorumluluğu açıkça meydandadır. Şimdi neye ihtiyaç olduğu, oyun yazarı Peter Welss tarafından inandırıcı bir biçimde anlatılmıştır:

«Zengin milletlerin işgali, ceset kokularına bulanmıştır. Bu ülkelerdeki politikacıların gözyaşlarına boğulmuş seslerle sözünü ettikleri ilerleme, gittikçe daha fazla, insan hayatının sona erdirilmesinde ilerleme gibi görünmektedir. Amerika, birçok gerçek demokratı barındıran o ülke, özgürlükleri ve bağımsızlıkları için uğraşan halklara, Guernica’nın, Lidice’in ve Maidenek’in mirasçısı olarak görünüyor. Tarafsızlar, durumu seyrediyor, zaman zaman protestolarını dile getiriyor, fakat gene de büyük ticaret ortağı ile anlaşmazlık haline girmek istemiyorlar ve uzlaştırıcı yönler araştırıyorlar. Batı ülkelerindeki işçiler, dev gibi sendikalarıyla, susuyorlar. Bu işçiler, orta sınıf değerlerini devralmakla meşgul iken, Afrika ve Lâtin Güney Amerika proletaryasının hâlâ en utanç verici şartlar içinde yaşadıkları ve Güneydoğu Asya’da yüzbinlercesinin canına kıyıldığı gerçeğine gözlerini yumuyorlar. Susuyorlar, oysa, hep birlikte, ortak bir bildiri ile bu kan deryasını önleyebilecek olanlar, sadece onlardır. Bugüne kadar öğrencilerin, bilim ve sanat adamlarının ve yazarların seslenmelerinin etkisi hep sınırlı oldu. Fakat milyonlarca işçi sonunda bir ayağa kalkıp da konuşsaydı ve Amerikan savaş hareketlerine artık son verilmesini kendi emrindeki bütün araçlarla ve ke sinlikle istemiş olsaydı, Johnson ve hükümetinin cinayetleri sürdürmesi güç olurdu.»

Sh:9-33

Kaynak. Bertrand Russell, Vietnam’da Savaş Suçları, [1967. War Crimes in Vietnam.] TÜRKÇESİ : NİYAZİ ATAKOĞLU, Bilgi Yayınevi 1967, Ankara

 

BATI FELSEFESİ TARİHİ- Bertrand Russell


Çeviri: MUAMMER SENCER

RUSSELL’İN FİZİK GÖRÜŞLERİ

(MUAMMER SENCER) Russell’ın fizikle ilgili görüşlerini anlatmağa çalışacağım. Anlatacaklarım, artık aramızda bulunmayan Russell’ı biraz daha tanıma imkânı verecektir sanırım.

Russell gibi çok yazmış bir düşünürün, çeşitli yapıtlarına dağılmış görüşlerini derleyip toparlamak oldukça güçtür. Genellikle onun, fizikteki gelişmelere karşı ilgisi, yirminci yüzyılın başında görelik (izafiyet) kuramlarının ortaya çıkışıyla yoğunlaşmıştır denebilir. Bunu, Dış Dünya Hakkındaki Bilgimiz (1914), Göreli Çekim Kuramı (English Review, c. 30 (1920), Atomların ABC’si (1923), Göreliğin ABC’si (1925), Maddenin çözümlenmesi (1S27), Özet Olarak Felsefe (1927) gibi yapıtlarda görüyoruz.

DÜNYADA HER ŞEY OLAYLARDAN KURULUDUR

Russell’ın fizik hakkındaki görüşlerine onun olay kavramını dile getiriş tarzıyla girilebilir:

Dünyada her şey olaylardan kuruludur. O, küçük, sonlu bir süreye ve uzay içinde sonlu bir uzanıma sahiptir. Uzay zamanın sonlu küçük bir miktarını ihtiva eder. Tek tek renkler, sesler ve cansız dünyada onların husule gelmesini sağlayan nedenler, birer «olay»dır (Özet Olarak Felsefe, s. 276 v.ö.)

Russell’ın bu tanımı, olayın niteliği hakkında bilgi vermemektedir. Meselâ, çekim, diyelim ki bir parçacığın yönünü değiştirir. İmdi burada olay nedir? Çekim mi, parçacığın hareketi mi, yoksa, onun değişen yönü mü? Biz sadece tanımlamak istediğimiz bir durumu ele alıyor ve onu, ötekilerin diline aktarıyoruz. Böylece, olayı değil, bir olayın başka olaylarla ilişkisini dile getirmekteyiz.

Olaylar dünyası, matematikçinin dünyasından farklıdır. Çünkü o dünya, nedensellik zincirini ihtiva eder. İşin içine, ışık dalgası ve insan zihni karışır. Matematikte sadece zihin hâkimdir. Russell, zihnin çözümlenmesinde duyumları, dolayısıyla, nedensellik zincirini ön plânda tutar. Ona göre duyumlar gerçektir. Beyin, bizim nesnel verilerimizi basit bir tarzda özetlemek için kullanmış olduğumuz bir deyimdir, varsayımsal bir kuruluştur.

EVRENSEL UZAY VE ZAMAN YİNE VAR

Nedenler zincirine indirgenebilen dış dünyada, fiziksel olaylar matematik kuruluşlardır. Görelik teorisinde de madde, denklemler halinde ifade gücüne kavuşur. Russell bu denklemlerde görelik kuramının evrensel uzay ve zamanı ortadan kaldırdığını ifade eder. Şimdi bu nokta üzerinde duralım:

Newton mutlak uzaya «esir» adını vermişti. Bu tek biçimli, evrensel ve gözlenemez bir varlıktı. Cisimlerin ivmesini ve uzaydaki dairesel hareketini sağlıyordu

Görelik kuramında da, esire benzer tümel bir varlık vardır. Örneğin, Einstein tabiatta kozmik saati kabul etmiştir. Ona göre, radyoaktif çözüşme periyodu bu zamanın temeli sayılabilir. Radyoaktiflik, hareketten, ısı ve daha başka fiziksel koşullardan bağımsızdır. Foucault pandülü de, kozmik zamanın ölçüsü olabilir.

(Fransız fizikçisi J. B. L. Foucault 1851 yılında Paris’teki Pantheon kilisesinin kubbesinden bir sarkaç sarkıttı. 80 metre uzunluğundaki pandül, meridyeni temsil eden bir çizgi boyunca gidip geliyordu. Pandül düzlemi (kilisenin zemini) saat yönünde hareket etmekteydi. Yerin dönüşü dolayısıyla, meridyenin yönünde değişme husule geliyordu. Paındül’ün meridyenden sapması için geçen zaman Einstein’a göre kozmik zaman niteliği taşıyordu.)

Einstein, 1905 yılındaki makalesinde (Annalen der Physik’te) materyel hareketle, ışığın evrensel hızı arasındaki ilişkiden hareket ediyor ve zamanla uzayı, yeni bir çözümlemeye tâbi tutuyordu. Böylece, elektro dinamik ve optik yasalarının bağımsızlığı ortaya çıkmaktaydı.

Einstein için önemli olan, uzaklık ve süre algılarını göreleştirmek değil, tabiat yasalarının değişmez olduğunu belirtmekti. Değişen, gözlemcilerin görüşüydü.

İmdi, materyel cisimlerin tek biçim olmayan hareketleri sonucunda uydusal kuvvetler husule gelir. Daire hareketi sırasında doğan merkezkaç kuvveti gibi. Burada ortaya çıkan etmenlerden biri, mekanik kütle (eylemsizlik kütlesi), öteki de çekimle doğan «ağır kütle»dir. Eylemsellik kütlesiyle ağır kütlenin eşit olduğu ispat edilmişti (Fötvös tarafından).

Sonuçta Einstein, uzay ve zamanın yapısının uzaysal ve zamansal kütlelerle, yani enerjilerle belirlenmesi gerektiği sonucunu çıkardı. Söylendiği gibi, Einstein bu sonuca, eylemsizlik (atalet) kütlesiyle, çekim etkisindeki «ağır kütlemin eşit olması olgusundan varmıştı.

İşi gök fiziği alanına aktarınca, şunlar söylenebilirdi: Gezegenlerin çizmiş olduğu yollar, Eukleidesçi uzaydakine benzer doğru çizgilerle hesap edilebilirdi. Fakat bu, en kısa çizgilerin hesaplanıp toplanmasından ibaret olurdu. Eukleides geometrisindeki doğrulara benzeyen bu en kısa çizgiler, enerji dolayısıyla bükülmüş Riemann çizgileriydi. Zaman uzay sürekliliği bu çizgilerden teşekkül ediyordu.

Russell, Einstein uzay zamanıyla, çekimin uzay zaman, içinde, çok küçük parçalara ayrıldığını ileri sürer. Einstein maddeyi, sözünü ettiğimiz Riemann eğrisinin «neden»i (sebebi) saymıştı. Russell için hiç değilse görelik kuramı maddeyi ortadan kaldırma yönünde bir eğilim göstermektedir.

Russell madde teorisini, quantum ve görelik fiziğinin gelişmesine dayandırır Ona göre madde, doğrulanabilir şeylerin terimleriyle dile getirilir. Materyel nesneler, algılanır ve algılanmaz kısımlardan teşekkül eder. Algılanmayan kısımlar bütünüyle, algılanan kısımlar gibi olabilir.

Felsefenin Sorunları’nda o, algılanan duyu verileri niteliklerinin fiziksel nesne ve algılayan organizma gibi iki ortak nedenin ürünü olduğunu savunur. Bu realizm tipinde, algılanan nitelikler biz onları algılamadığımız zaman ortadan kalkmış olacaktır. Fakat, duyu organlarının, duyu niteliklerinin doğuşuna yol açmadığı başka bir realizm kabul edilebilir. Duyu organının yaptığı, hangi duyu niteliklerini algılayacağımızı bulmaktır. İşte modem fizik için Russell’ın kabul edeceği realizm bu olmalıdır. Çünkü modem fizik, doğrudan doğruya gözlenemeyen, hakkında ancak dolaylı olarak bilgi edindiğimiz madde türünü kabullenmiştir.

Örneğin genel görelik kuramı, «kuvvet» kavramı üzerinde gelişir. Çekim kütlesiyle eylemsizlik kütlesini Einstein, kuvvet düşüncesinin geometrik yorumu aracılığıyla karşılaştırmıştı. Dolayısıyla, genel görelik kuramı, elektro manyetik kuvvetlerin yorumunu başarıyla yapmıştı. Tabiatta var olan kuvvetler veya çekimsel ya da elektromanyetiktir. Bundan, elektro manyetik alanda yüklü bir parçacığın onun yüküyle kütlesi arasındaki ilişkiye bağlı bulunduğu ve parçacığın yapısına göre değiştiği çıkar.

EMPİRİKLİĞE ÇIKIŞ

Dolayısıyla, fiziksel gerçeklik, dış dünyayla özdeştir. Russell dış dünyadaki her varlığın özne aracılığıyla bilindiğini kabul ettiğine göre, Kant geleceğine geri gitmekle ve kendi içinde şey’e (Ding an sich) varmaktadır. Yani, gerçek olan dış dünyanın, öznelerden bağımsız bir yapısı vardır. Bizim partiküller hakkındaki bilgimiz dolaylıdır.

Russell’ın, Zihnin Çözümlenmesi adlı kitabı böyle bir izlenim veriyor. Bu Russell’ın, fizikteki yeni gelişmelere paralel olarak benimsediği bir görüştür. (Zihnin Çözümlenmesi 1921’de yayınlandı.)

Empirik: bilginin tecrübe ile edinildiğine inanan kimse; şarlatan.

Böylece, Einstein’in görelik kuramının empirikliğe ait olduğu anlaşılıyor. Empirikliğin, bilgimizi duyu deneyine dayandırdığı düşünülürse, ilk bakışta Einstein kuramı için şaşırtıcı gelebilen bu durum, tüm doğa yasalarını, basit tümevarım genellemelerinden çıkaran Bacon ve Mill emprikliğine karşılık değildir. Modem fizikte, empriklik, matematik bir kutulusu ifade eder. Böylece, o, gözlemsel verileri, tümevarımsal işlemlerle bağlar ve bizim yeni gözlemsel verileri çıkarımlamamıza yardımcı olur.

Matematik fizik nihaî doğruluk ayracını duyu algısına bıraktığından emprik olarak kalır. Böylece, Einstein emprıkliği, tümdengelimsel mantığın sınırına girer. Halbuki Russell, felsefe için büyük sonuçlar umduğu görelik (izafiyet) kuramının emprikliğe dayandığı gerçeğini emprikliği eleştirirken zaman zaman gözden kaçırmıştır.

Örneğin o, kurumsal önermeler deney ötesine geçtiği için empriklik kuramının kendi kendini hayırladığını (reddettiğini) ileri sürer (An İnquiry into Meaning and Truth, s. 207). Bu takdirde empriklikle birlikte modern fiziğin büyük ölçüde yanlış olacağı sonucu çıkar.

Böylece Russell, doğruluğu, sınanabilmeyle özdeş tutmuş oluyor. Çünkü matematik olarak saptanmış bazı durumlar, sınanabilir olmadığı için bu emprik görüşte kabul edilmeyecek, böylece, matematiğin alanı daralacaktır. ,

Russell burada sınanabilirliği, ille laboratuvar aygıtlarıyla sınanabilirlik biçiminde yorumlayarak, doğruluğu tümdengelim yoluyla elde edemeyeceğimizi düşünmektedir. Halbuki tümdengelimin dayandığı postulatumlar pek âlâ empirik olabilir. Onlar Kant’ın sentetik a priori (deneyden önce) zorunlu doğruluklarına benzerler. Sentetik a priori ilkeleri bilgimizin temeli sayan Kant’ın, onların sentetikliği üzerinde duruşu ilgi çekicidir. Gerçi XX. yüzyılda bilimin gelişmesiyle Kant metafiziğinin kavramlarında değişiklik yapılması gereği ortaya çıkmıştır. Eukleidesci geometrinin sarsılmasıyla birlikte gelen kavramlar arasında sentetik a posteriori bilgi ilkeleri bulunmaktadır. Bence, Einstein’la birlikte bu sentetik a posteriori kavramı üst ucuna ulaşmıştır. Örneğin bugün, ışık hızının etkileri gündelik hayatta sonsuz hız durumundaki etkilerden ayrıdır. Böylece, Lorentz biçim değiştirme kuralları zorunlu ve apaçık görülür. İşte bu sentetik a posteriori bir bilgi ilkesidir ve emprikliğe dayanır.

Ayrıca, Fermat teoremi empirik olmadığı bir sonuca ulaşmadığı halde, günümüzün bilimin yönünden kabul edilebilmektedir. Bu, bilimin empirik ilkeyi genel geçer saymadığı anlamına gelmez. Çünkü matematiğe dayanan her sonuç kanımızca sentetik a posteriori bir temelden gelişi bakımından empiriktir. (Burada, «kanımızca», sözcüğünü Russell kınayabilir. Fakat, Princlpia Mathematica’da atomsal önermeler, yine inanca dayanır.)

Russell, genel görelik kuramında metafizik bir yanı olduğunu sonucuna varmak istemiştir kanısındayım. Bu tür bir imâ, onun modem fiziği ele alan kitaplarında, zaman zaman göze çarpar. (Örneğin, An Autline of Philosophy. s. 270 v. ö.) Bu yolda bir sonuca varmak kolay değildir. Genel görelik kuramıyla ilgili olarak bilinen tek şey, Merkür’ün perihelionunundaki düzensizlikti. Einstein’ın tahmini, güneş çevresinde ışığın eğik olduğu ve güneşten gelen ışığın kırmızı ötesine doğru kaydığı yolundaydı. Fakat Einstein güneşin çekimsel kütlesini bilmekteydi ve güneş çevresi dışında, Newton’un çekim yasasının geçerli olduğunu Minkowski’nin, uzay ve zamanı uzay zaman’da birleştirmesini yani dört boyutu biliyordu. Bu uzay ve zaman ölçülerini, fiziksel dünyanın sürekli olmayan özelliklerine uygulayabilir. Fakat, elektronlar veya Plank quantum’u gibi kesiksiz olgular için böyle bir uygulama güçleşmektedir.

Eınstein’in ereği, bütün fizik olgularını (kesikli kesiksiz) tek bir yerde, uzayda toplamak, maddeyi ortadan kaldırmaktı. (Science Dergisi, Haziran, 1930, s. 607-608). Fakat, tabiatta, elektrondan, insan beynindeki bir düşünceye kadar kesikli pek çok olgu vardı. Dolayısıyla Einstein’ın bu, metafizik diyebileceğimiz ütopyası gerçekleşmedi. Ayrıca, bu genel görelik kuramının hangi noktaya kadar uzanacağı da henüz belli olmuş sayılmaz. Bu bakımdan, onun metafizik sonuçlarından söz etmenin büyük bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Hem, Russell bir yandan bu yolda imâda bulunurken bir yandan da empirik görüşle genel göreliği empirik görüşün yapısına tıpatıp uyan bir temele oturtur ve onun uzay zaman’ı bir takım: maddi kırışıklıklara indirgediğini söyler. (An Outline of Philosophy). Fakat bu, maddeye ait bir özelliktir. Zaten Einstein’a göre de madde,, uzayın veya uzay zaman eğrisinin nedenidir. Nihayet, bu kırışıklıkları belirleyen birşey olmalıdır. Çünkü, çekimsel alan kesinlikle değişir. Burada eğriler ve kırışıklık deyimleri maddenin mecazi anlatımıdır.

Asıl metafizik, Russell’ın, duyumlar ve algıları nihaî doğruluklar saymasıdır. Russell bu düşünceye, dünyada her şeyin olaylardan kurulu olduğunu kabul ederek varmıştır. «Dünyada herşey olaylardan kuruludur. Bir olay, uzayda, küçük sonlu süresi, küçük sonlu uzanımı olan, yani uzay zamanın küçük bir parçasını işgal eden bir şeydir.» (An Outline…, s. 276). Tek tek renkler, sesler v.ö. olaydır. (An Outline…, aynı yer). Burada Russell olayları uzay ve zamana bağlı kılarken dünyadaki her şeyin gözlenebileceğini içkin olarak söylemiş oluyor. Böylece, duyumlar ve algıların bilgimizin asıl temeli olduğunu söylemiş oluyor. Duyumlar ve algılar yeni ve gözlemsel olmayan soyutlamalara yol açabileceğinden, bu empirik görüşün dışına çıkılmış Russell’cı empirikliğin, yani sınanabilir empirikliğin dışına çıkılır ve maddeye dayalı olmakla birlikte zihin alanını da kapsayan geniş anlamlı bir empirikliğe gidilir.

Hem, duyum ve algılar, soyutlama yetenekleri açısından, her zaman sınanabilir bizzat sınanabilir olmadıklarından veya sınanabilir sonuçlara yol açmadıklarından, Russell’ın empiriklik koşulu olarak sınanabilirliği ileri sürmesiyle, dünyanın bu kuran olayları duyum ve algılara indirgemesi çelişmeye yol açar (An Outline… s. 280).

Russell’ın olay tanımı görünüşüne rağmen empirik değildir. Zihinsel olay ve varlıklara işaret eder. Bir fiziksel deneyde ışık, olayın yapısını etkiler. Dolayısıyla onun ışık olmadığı zaman sahip bulunduğu nitelikler ancak zihinde hesap edilebilir. Bu bakımdan geleneksel empirik tanım eksiktir. Daha genel bir tanımı üzerinde durulmalıdır. Eğer olayların hafızası olsaydı, yani onlardan biri öbürü üzerinde mutlak iz bıraksaydı, belki böyle bir tanımı gereksinmeyecektik.

Bu noktada Russell’in doğruluk koşullarını anlamla özdeş tutmayışıyla karşılaşıyoruz. Bu görüşü dünyaya uygularsak olayların sınanabildiği için doğru olduğu, onun dışındakilerin anlamlı olabileceği sonucuna varırız. Burada Russell, doğruluğu bütünüyle duyu deneylerine indirgemektedir.

Fakat bu durumda, örneğin Gödel sistemini anlamlı’ sayabilecek fakat, onun doğruluğu konusunda herhangi bir yargı veremeyeceğiz. (AvusturyalI mantıkçı Gödel, aritmetiğin doğal sayıların biçimlenişini var sayan formel sistemlerin eksikliğini göstermiştir. O, böyle sistemlerin, kendi çerçeveleri içinde red veya ispat edilemeyecek önermeler içerdiğini ortaya koymuştur. Gödel’in dökümü, Alonzo Church, Stephan Cole, Kleene, Tarski gibi düşünürlerin, formel sistemleri sınırlamak konusunda çalışmaları için bir uyarı olmuştur.) Dolayısıyla Russell, empirik olma yolunda, matematikçiliğinden biraz uzaklaşmıştır.

ALGISAL YARGILAR

İmdi Russell’ın algısal yargıları, felsefesinin temeli sayması üzerinde biraz duralım. Önce bu, bilimsel nedensellik ilkesinin yerinde bulunmasını gerektiren bir görüştür. Bir takım gözlemlerin algılara, algıların olaylara yol açması, Russell’ın bir nedensellik zincirini temel aldığını gösterir. Fakat bu olay tanımından çok, yerinde bulunması için hiçbir çaba gösterilmemiş bilimsel bir nedenselliktir.

Russell, olayların meydana geldiği çerçeve olan uzay ve zamanı belli uzay ve zaman noktalarına göre ortaya çıktığım düşünür. Onun, öznel veya özel uzay ve zamanla herkes için ortak olan, nesnel veya kamusal diyebileceğimiz uzay ve zamanı ayırt ettiğine de burada değinelim.

Fakat burada da yine bir metafizik sorun çıkabilir karşımıza uzaysal olanı zamansal olandan ve her iki ilişkiyi başka tür ilişkilerden ayıran nedir? Belli bir ayrım bulmazsak sonsuz bir geri gidişin içine düşeriz. Bu noktada metafizik bir varlığa gitmek de, doğaya ait uzaysal ve zamansal ilişkilerin a priori olarak belirlenebileceğini kabul etmek olur. Burada idealist bir noktaya çatıyoruz.

Zamanın yapısına biraz eğilirsek bu durumu daha iyi açıklarız sanıyorum. Özel gereklik kuramının çıkış noktası, yeni ve şaşırtıcı bir zaman görüşüne, zamandaşlığın göreliğine (izafiliğine) götürür. Özel görelik kuramına göre iki olayın zamandaş oluşu nesnel anlamını yitirmiştir. Çünkü, ele alman iki gözlemciden ikisi de böyle bir zamandaşlık iddiasında bulunamaz. İmdi burada, değişimin nesnelliğini reddedip, onu algı tarzının değişimine bağlayan Kant ve modem idealistlerin görüşlerine ulaşılmış olur. Onlara göre değişme, sadece zamanın akışıyla kabil olur. Nesnel bir zaman değişmesiyse, gerçekliğin bir zamanlar an olmuş noktaların yağışımından meydana geldiği sonucunu verir.

Eğer zamandaşlık, bu anlamda göreliyse, gerçekçilik, nesnel olarak belirlenmiş bir biçimde böyle katmanlara ayrılamaz. Her gözlemci kendi «anlar», «şimdi»ler dizisine sahiptir. Bu değişik sistemlerden hiç biri zamanın nesnel akışını temsil eden bir sistem getirdiğini iddia edemez.

Maddenin, aynı şekilde uzay zaman eğrisinin varlığı değişik gözlemcilerin eş-zamanı algılamasını engeller. Çekime ait denklemlerin kozmolojik çözümlerinde, gözlemciler bir dünya zamanına göre ayarlanır. Halbuki öbür gözlemcilerin ölçmelerinin farklı oluşları, hareket halindeki maddeden doğar.

Buna karşılık görelik kritik bir gerçekçilik açısından da ele alınabilir. Kritik gerçekçilik, uygulamada, tümevarımsal metafiziğin temeli gibi görünmüştür. Bu metafizik, aşağı yukarı bir töz felsefesi gibi çıkar karşımıza. Klâsik fizikte kütle eylemsizlik ve çekim yüklemleriyle bir töz görünümü içindedir. Elektromanyetiklik, dolayısıyla kutupluluk yüklemi kazandırması; bununla, mekaniğin elektromagnetizme indirgenebilirliği sorunu ortaya çıkmıştır. Fakat, enerji, aynı zamanda töz karakterini almış ve bir cismi biçimleyen niteliklerden ayrı birliği sağlayıcı bir rol oynamıştır.

Eşdeğerlik ifadeleri, mekanik ve elektromanyetik enerjinin karşılaştırılması için geçerlidir. O kanalla, gerçek bir monizme ulaşmanın mümkün olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü, Joule’un mkg sistemine dönüştürülmesi, iki enerji biçiminin özce aynı olduğunu ispat etmez. Bir elektronun, kütleye sahip olduğu için kütle olduğunun söylenememesi gibi.

Bununla ilgili olarak, mutlak ölçü sistemi için, üç eski büyüklüğü, kütleyi, uzunluğu ve zamanı alıkoymanın daha uygun olup olmadığı sorusu da gerçek bir monizme ulaşıp ulaşamayacağımız sorusuyla bağlantılıdır.

Sonuçta kütle olsun, enerji olsun, töz, daha başlangıçta, kendini matematik düzene göre etkili duruma getirme yeteneğine sahiptir. Materyel gerçeklik, potansiyelliğin aktüel olduğu yerde uzaysal zamansal olarak görünür ve bu suretle anlaşılır.

NOKTALAR HAKKINDA

Russell’ın, «olay» konusundaki tanımlarından başka fiziksel varlıklar hakkındaki düşüncelerine geçebiliriz. Örneğin o, nokta anlarını bu yolda tanımlar: Her olay, öbürleriyle birlikte mevcuttur. Yani her olay, belirsiz sayıda başka olayla, ortak bir bölgeye sahiptir. Eğer, birlikte ortaya çıkan olaylar gurupu, andaş olma karakterini değiştirmeksizin daha fazla olanı kapsıyamıyorsa, o gurupa «nokta» adı verilir.

İmdi sorun, böyle tanımlanan olayların var olduğunu ispata ve bütün olayların iyi düzenlenebileceğini göstermenin de böyle bir ispata yettiğini açıklamağa kalıyor.

Fakat burada Russell’ın gözden kaçırdığı bazı noktalar bulunmaktadır. Örneğin olayların psikolojik ilkeller olarak kavranmaması gibi. Böylece, olaylar, yetişkin bir deneyin ham maddesi olmamaktadır. Yani, onlar yetişkin, bilinçli varlıkların algı alanı dışında kalmaktadır. Russell’ın noktalar hakkındaki ifadesini uygulamak için, önce, sonunda noktaların belirlendiği olayları yalıtmak belli başlı bir iş olacaktır.

Bu işlemi sonuçlandırmak için, makroskopik bulgular elde etmelidir. Olaylar yalıtılsa bile andaş olay gurupları bulunmalıdır. Andaş guruplar, belirsiz sayıda olaylardan kurulu olduğundan, verilen bir gurupun andaş olduğunu iddia etmek, genellikle bir var sayım olacaktır. Fizikçi, andaş noktalardan ibaret olan andaş grupları belirleyip çıkartacaktır. Olaylar sınıfının bir nokta olduğu iddiası böylece bir tahminden öte geçmeyecektir. Eğer Russell’ın inandığı gibi, fiziksel nesnelerin varlığı, çıkarımı içermekteyse, bu çıkarımlar, noktaların varlığını ileri sürmek için gerekli çıkarımlara nispetle geride kalır.

Russell’ın nokta tanımı, fizikçilerin, aktüel olarak kullandığı noktayı pek ilgilendirmemektedir. Önce, fizikçilerin, terimi, olayların yapısına uyguladığı açık değildir. Tersine, fizikçilerin nokta kavramını başka bir anlamda kullandığı söylenebilir. Fizikte nokta cisimsel bir yapıya sahiptir. Onun, olaya göre değişen, ölçülebilir bir varlığı bulunmaktadır.

Russell’ın matematik için daha değişik bir nokta görüşüne sahip olduğunu söyleyebilirim: Örneğin o, noktaların uzayda geometrik biçimleri kurduğunu kabul eder.. Fakat bu noktalar tanımlanamaz (Principles of Mathematics, Ailen and Unwin, ikinci baskı, s. 382). Russell, bütün pojektif geometriyi bu tanımlanamaz noktalar üzerine kurmuştur. Onun, noktaları, olaylar aracılığıyla tanımladığı yapıtının tarihi daha yenidir. (Matematiğin İlkeleri 19C3’te çıkmıştı, noktaları olaylar aracılığıyla tanımladığı Özet Olarak Felsefeyse 1927’de. Olaylar aracılığıyla tanımın, çeşitli geometri dallarını kapsayıp kapsamadığı ayrı tartışma konusudur. Yalnız, Matematiğin İlkeleri’nde sınıf kavramı olarak gözüken noktanın, değişik geometrilerde aynı olmasının gereği bulunmadığına işaret edilmektedir. S. 382).

Russell, noktanın bir noktalar sınıfı belirlediğine, iki noktanın ayrı ayrı, birer noktalar sınıfı belirlediğine işaret ederek değinmektedir. Bu yapıtta, dikkati çeken bir ayrım da rasyonel ve irasyonel noktaların ayrımıdır. Rasyonel noktalar, verilen üç noktadan çıkan, rasyonel koordinatlara sahip noktalardır. Bir düzene sahip olan o noktalardır. Eğer, başka noktalar varsa, onların rasyonel nokta dizilerinin limitleri olmasının anlamı yoktur. Onlara irasyonel koordinatlar yüklemek gereksizdir. Bu yüzden o noktalara, rasyonel noktalar dizisinin limiti denmez. Rasyonel limiti bulunmayan bir dizi irasyoneldir onlar.

Deskriptif geometrideyse ideal nokta tanımına rastlamaktayız. Aynı noktadan geçen bütün çizgilerin sınıfı dikkate alındığında bu doğrular sınıfı o noktaya baş vurmaksızın dile getirilebilen bazı özelliklere sahiptir. Söz gelimi, alınan noktadan başka bir nokta, doğrular demetinin bir doğrusuna sahip olabilir. Demetin iki doğrusu eş düzlemlidir gibi. Doğrular demetinin, alman noktaya başvurmaksızın dile getirilen bütün özellikleri, ana ortak noktası bulunmayan doğruların bazı sınıflarına aittir.

Eukleidesçi bir uzayda, verilen bir doğruya paralel olan bütün doğrular, geçtikleri bir ortak nokta bulunmayan doğrular demetini temsil eder. İşte bu, gerçekten bir nokta olduğu var sayılamayacak ideal bir noktadır. Russell’e göre o doğrular demetinin başka adıdır.

GERÇEK NOKTALARLA GÖRÜNÜŞTEKİ NOKTALAR

Russell’in fizik görüşlerini incelerken üzerinde önemle durulması gerekli yanlardan biri, onun noktalara karşı çıkardığı mantıksal itirazlardır. Bu, Matematiğin İlkeleri’nin LI. konusunu kapsayan bu itirazlar esas olarak Russell’in daha doğallıkla daha önce yazılmış bir makalesine dayanır (Zaman ve Uzay içindeki Konum Mutlak mıdır Göreli mi?, Zihin (Mind), sayı 39). Russell burada, Leibniz’tenberi filosoflann noktalardan kurulu uzayı olanaksız saymasıyla ilgili görüşleri eleştirir.

Ona göre iki ana kuram vardır bu yolda:

1— Uzaysal ilişkilerin uzaysal noktalar arasında değil, materyel noktalar arasında olduğu,

2— Uzaysal ilişkilerin uzaysal noktalar arasında olduğu görüşü.

Birinci görüş göreli, İkincisi mutlak görüşü temsil eder. İkincisi, maddî noktalar arasındaki ilişkiyi zamansız ve değişmez sayar. Uzaysal ilişkilerin ileri sürüldüğü doğru önermeler bulunduğunu kabul eder. Uzaysal bir ilişki, her önermenin, terimleri (maddî noktalar) arasında bir zamanı içermesi demektir. Böylece, en basit uzaysal ilişkiler, zaman ve iki maddî noktadan teşekkül eden üçgen bir ilişkiyi temsil eder.

İmdi Russell, uzayın noktalardan kurulu olduğunun mantıken kabil olabileceğini göstermeğe çalışır. Bu, sanıyorum, uzayın fizikselliğini ve fizik cisimlerin noktalardan kurulduğunu söylemeğe varır. Şöyle düşünür Russell:

Noktalardan kurulu bir uzay çelişmeli midir? Soruyu incelemeden önce Lotze’un Metafizik adlı yapıtından, uzayın noktalardan kurulu olmadığı yolundaki kanıtları alır. Bu kanıtlar şunlardır:

1—İlişkiler, ya bağlayıcı bir bilinçteki tasavvurlardır, ya da bu ilişkide bulunduğu söylenen gerçek öğelerin iç durumlarıdır.

2— Boş uzayın varlığı ne etkiler husule getiren varlıktır ne de salt bir doğruluk gerekçesi olarak geçerlidir. O halde, boş uzay nedir?

3— Bütün noktalar, tıpatıp birbirine benzer. Yine de her nokta çiftinin, kendine özgü bir ilişkisi vardır. Her ilişki, tıpatıp öbür ilişki gibi olduğundan bütün çiftler için aynı kalacaktır.

4—Her noktanın varlığı, onun kendisini başka her noktadan ayırt etmesinden teşekkül etmelidir. Her nokta, dolayısıyla, öbürü karşısında değişmez bir mevkie sahipti. Böylece, uzayın varlığı, onun değişik noktalarının karşılıklı koşullanmasından ibarettir. Bu, karşılıklı etki demektir.

5— Eğer, noktaların ilişkisi salt olgu olsaydı, onlar hiç değilse düşüncede değiştirilebilirdi. Fakat, bu imkânsızdır. Biz noktaları hareket ettirip, uzayda boşluklar tasavvur edemeyiz.

6— Eğer gerçek noktalar varsa, ya bir nokta kendisiyle uygun ilişkide başkalarını yaratır, ya da zaten var olan noktaları ve yapıları bir ayrılık göstermeyen noktaları uygun İlişkilere sahip kılar.

Sonra Russell, bu kanıtları birer birer reddetmeğe girişerek, uzayın noktalardan kurulu olmayışının, çelişmelere yol açtığını göstermeğe çalışır. Lotze’un, kanıtlarına karşılık Russell’ın yanıtları ve bu yanıtlarda bizim tespit edebildiğimiz boşluklar şunlardır:

1— Bütün bu kanıtlar, özca, ilişkiler konusundaki birinci dogmaya dayanır. Lotze «bütün ilişkilerin sadece, bağlayıcı bir bilinçteki tasavvurlar olduğunu» söyler. Bu dogmayı kabul edersek iki tür ilişki ayırt etmeliyiz:

a-Bağlayıcı bir bilinçteki tasavvurlar,

b-Bağlandığı var sayılan öğelerin iç durumları.

Sonunda bunlar özdeş olabilir Fakat, ayrı gibi düşünüldüğünde, bağlayıcı bilinçteki tasavvurların nelerden ibaret olduğunu araştırmaya geçebiliriz. Bu tür önermelerde inanç bulunduğundan tasavvurların inançtan ibaret olduğu dikkate alınmalıdır. Fakat, ilişkilerin, inançların kendilerin dışında bir varlığı olmadığı kabul ediliyorsa bu inançlar yanlıştır. Haklarında, inançlara sahip olduğumuz nesneler arasında bir bağlantı kurulmuş değildir. Gerçekte, nesneler de olamaz. Çünkü, çoğul, değişikliği içerir ve değişikliğin ilişkisi konusundaki bütün inançlar yanlıştır.

A’nm, B’nin babası olduğuna inanıyorsam, durum; bu değilse, inancım yanılmıştır. A’nın, B’nin batısında olduğuna inanıyorsam, batılılık sadece zihnimdeyse yine yanılıyorum demektir.

İmdi, görünüşte ilişkili nesnelerin iç durumlarına indirgenebilen ikinci sınıf ilişkiler için ne diyeceğiz?

Dikkat edilirse Russell, bu tür önermelerde inançlar bulunduğu noktasına dayandırıyor uzayın noktalardan kurulu olduğu yolundaki tezini. Ve bilinçte varlığı duyulan, gerçekte var olduğuna inanılan şeyin gerçekte var olup olmayacağını düşünmekten çok, inancın kendisi üzerinde duruyor. Ona göre, bilinçte olan bir şey inançtadır. O inancın kendisi de zorunlu olarak yanlıştır. Doğallıkla bu, ispatı isteneni, ispatlanmış saymaktan başka bir şey değildir. Ayrıca, inancın kendisinden çok, inanılan şeyin kendisi üzerinde durulması gerekir. İnsan dışında varlığı denetlenebilecek olanlarla, sadece zihin yönünden bilinebilecek olanların doğruluk koşullan değişiktir. A’nın B’nin babası olup olmadığını, esnel olarak tahkik edebiliriz.

Doğallıkla birşey inanıldığı için doğru değildir. Fakat, ancak zihinde bilinecek ilişkilerle, inancı karıştırmak, yanlış sonuçlara götürecektir. Aslında, A’nın B’nin batısında olduğuna inanmak önemlidir. (Burada doğallıkla ortak inancı kasdetmekteyim. Yoksa öznel bir mantık kabul edilerek, düşünce anarşisine girilmiş olur.) Yani bir şeyin, bir şeyin batısında olduğuna herkes aynı şeye inandığı, için inanmaktayız. Russell «batılılıksın sadece kendi zihninde olmasıyla yanlış olduğunu düşündüğünde, her şeyin mutlaka bireyler dışında var olduğunu, bireyler yönünden bilinmese de var olacağım savunan bir epistemolojik görüşe girmiş oluyor.

Dıştan ilişkili nesnelerin iç durumlarına indirgenebilen ikinci tür ilişki sınıfına gelince Russell, bu ilişkiler sınıfının nesnelerin çokluğunu önceden var saydığını ileri sürer. Böyle bir ayrılık olunca da o, birinci sınıf bir ilişki olamaz. Yani, A’nın B’den farklı olduğu olgusu, A’nın ve B’nin iç durumlarına indirgenmelidir. Fakat, A’nın B’den ayrı bir iç durumu olduğunu ayırt etmeden bunu söyleyemeyiz. Eğer A’nın ve B’nin tıpatıp benzer, fakat yine de iki olduğu söyleniyorsa, onların ayrılığının iç durumlarının ayrılığından doğmadığı, bu ayrılıktan önce geldiği kabul edilmeli. Böylece, iki şeyin görünüşteki ilişkisinin, tek bir şeyin iç durumlarından teşekkül ettiği görüşüne geri geliriz. Bu da bizi, ilk ilişki tipindeki katı birciliğe sürükler.

İlk bakışta, Russell’ın mantığı sağlam gibi görünüyor. Fakat, A’nın B’den iç durumları bakımından ayırt edilmesi için, o ikisinin ayırt edilmesindeki önceliğin nereden doğduğu araştırılırsa o mantıkta bazı boşluklar olduğu görülür. Aynı biçimde, iki şeyin iç durumları, ayırt edildikten sonra, ayırt edildiği dc söylenebilir. Aynı zamanda erek, maddî noktaların varlığını ispatlamaksa, o zaten kabul edilmiş, fakat noktalar arası ilişkiler göreli sayılmıştır. Dolayısıyla mutlakçıların ispata çalıştıkları, görelikçilerin reddettiği bir şey değildir. Russell, gerçekte, mevcut gerçek noktalar arasındaki ilişkileri algılayışımızın mutlaklığını ispat etmeliydi.

Sonra Russell, doğru veya yanlış her önermenin, Lotze’un kuramına göre bir özneye yüklem verdiğini ileri sürer ve ilişkileri ortadan kaldırdığını ileri sürer. Bu tek bir özne olduğu sonucunu verir. Doğallıkla o, bu sonuca, şeylerin görünüşteki ilişkisinin tek bir şeyin iç durumlarından teşekkül ettiği sonucundan varır. Fakat görelikçi uzay tanımından hiç değilse Lotze’un önerdiği biçimde böyle bir monizmin çıkmayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla, mutlakçılığa karşı olanlarm, yine mutlakçılığa gitmesi gibi bir çelişme de ortadan kalkar.

2— Lotze’un boş uzaya itirazının mantıksal karakteri üzerine eğilen Russell, görelikçiler için sadece ve sadece üç tür varlık olduğunu ve onlardan hiç birinin uzaya ait olmadığını ileri sürer. Bu varlıklar şunlardır:

a-Faaliyet ve bir şey ortaya koyma gücünden teşekkül eden varlıklar.

b-Bir doğruluğun geçerliği.

c-Tasavvurlarımızın içeriğine ait olan varlık.

Buna karşılık tek varlık ileri sürer Russell. Gerçekte ve tasavvurdaki varlık. Göreli uzay kuramını reddetmek için tasavvurdaki varlığını yeterli görür ve Lotze’un üç tür varlığını şöyle eleştirir:

a-Faaliyet, Lotze’un haksız olarak çözümlenemez saydığı karmaşık bir kavramı içerir. Faal olan hem tasavvurda, hem aktüel olarak var olmalıdır. Aktüel varlık kavramsal olarak faaliyetten ayırt edilebilir. Faaliyet, var olanın tümel işareti olabilir. Fakat varlıkla, pek eş anlamlı olamaz.

b-Dolayısıyla, Lotze, var olanın faal olması gibi, tartışmalı bir düşünceyi kabul zorundadır. Bu önermenin doğru cevabı, onun lehine ileri sürülen temellerin çürütülmesinde faaliyetin, zamanın aktüel varlığını içerdiğini ispatta bulunur.

Doğruluğun geçerliği hiç de bir varlık değildir. Burada kasdedilen doğruluğun doğruluğudur. Bir önermenin doğruluğu, doğruluğa herhangi bir ilişkiden teşekkül eder ve önermenin zihinsel varlığını var saydırır. Zihinsel varlıklar açısından yanlış önermeler de aynı seviyededir. Böylece geçerlik bir varlık zihinsel varlık türü değildir. Zihinsel varlık, aynı şekilde, geçerli ve geçersiz önermelere aittir.

c-Tasavvurlarımızın içeriğine ait olan zihinsel varlık en büyük karmaşıklığı ortaya çıkaran bir konudur. Lotze, zihin yönünden sezinlenen aktüel varlığını ileri sürmüştür. Bu varlıklar, zihin onları sezinlemezse olmayacaklardır. Bu. bir idea’yla onun nesnesi arasındaki ayrımı görmemekten doğar.

İmdi, Lotze’un bu üç varlık türünü, boş uzayı reddetmek için ileri sürdüğünü hatırlatarak Russell’ın düşüncelerini toplayabiliriz. Boş uzay olsaydı orada gerçekten maddî noktalar ve noktalar arası gerçek ilişkiler bulunabilecekti. Böylece, değişmez uzaysal ilişkiler karşısında kalacaktık. Onlar, görüntüler dünyasına değil, gerçek dünyaya ait olacaktı. İşte Russell, boş uzayın varlığını ileri sürerek, oraya aktüelliği olan noktalar yerleştirebileceğini düşünmektedir. Bu aynı zamanda, uzayın aktüelliğini ileri sürmektir.

Bu sonuca ulaşmak için Russell’ın, faaliyeti varlıkla eş anlamlı saymaması bence eksikliktir. Doğallıkla o, faaliyetle aktüel varlığı böylece ayırmak ve aktif olmadığı halde var olabilecek bir uzayı ileri sürmek istemektedir. Var olan bir şeyin (zihinsel olsun, aktüel olsun) faaliyetinden söz etmek, hiç de mantıksal saçmalığa düşmek demek değildir. Hem Russell, aktif olmayanı aktüel olarak da var saymakla aktüelliğin sınırım zorlamaktadır. Aktifliğin, aktüel varlıkla eş anlamlı olmadığı doğrudur. Fakat aktif olmayan aktüel varlığı nasıl kavrayacağız, bunun ayracı nedir? Sanıyorum Russell, burada, zihinsel bir ayraca baş vurarak, yine görünüşte, yani kişiye göre uzaysal ilişkileri kabul eden görelikçilerin tezine yaklaşmış olmaktadır.

Boş uzayın bir doğruluğun geçerliğini sağlamadığı, yani geçerli bir doğruluk olmadığı düşüncesine Russell’ın verdiği cevaba gelince, şunu söyleyebiliriz:

Bu konuda mantık oyununa kaçmak gereksizdir. Lotze’nin, bir doğruluğun geçerliğiyle doğruluğun kendisini değil, önermenin varlığını kasdetmiş olması pek âlâ kabildir. Çünkü bir doğruluk, bence bir aktüel varlığa karşılık olmaktadır. Bu konuda Tarski’nin ünlü doğruluk tanımını hatırlamak yeter: «Kar beyazdır» önermesi, sadece ve sadece kar beyazsa doğrudur. Lotze, boş uzayın böyle bir doğruluğa karşılık olmadığını düşünmüştür. Hem, geçerliğin bir varlığı temsil eden önermelerin niteliği olması, varlığın geçerli ve geçersiz önermelere ait olmasına engel değildir.

Tasavvurlarımızın içeriğine ait olan varlıkla da Lotze mantık dışı lâf etmemiştir kanısındayım. Bununla sadece boş uzayı tasavvur edemeyeceğimizi söylemiştir o kadar. Russell’ın bu düşünceyi, sezinleyemediğimiz şeylerin olmadığını ileri süren Kant’çı teze yorması, eleştiri için eleştiridir.

3— Lotze’un mutlak uzay konumuna karşı ileri sürdüğü itirazlardan her noktanın aynı olduğu, böylece herhangi iki noktanın aynı karşılıklı başka iki noktayla aynı karşılıklı ilişkiye sahip bulunduğu yolundaki itiraza dair olanını, Russell özne yüklem mantığına dayandırır. Tıpatıp aynı olmak, Leibniz’in ayırt edilmezlerin özdeşliğinde olduğu gibi, ayrı yüklemlere sahip olmamak anlamına gelir. Öznelerle yüklemler arasında esaslı bir ayırım bulunmadığında iki basit terim iki oluşuyla ayrılır.

Ayırımlar, karmaşık terimlerde, çözümlemeyle ortaya çıkar. Örneğin bir terim A, B, C, D, öbürüyse A, E, F, G, biçiminde kurulmıuş olabilir. B, C, D, E, F, G ayrımları dolaysızdır, fakat, bütün dolaylı ayrımların kaynağı olabilir. Gerçekten, eğer öznelerle yüklemler arasında nihaî bir ayrım varsa, öznelerin yüklemlerin ayrılıklarıyla ayırt edilebileceğini sanmak mantıksal bir yanlışlığa düşmektir. Çünkü iki özne yüklemleri açısından ayırt edilmeden iki olmalıdır.

Noktalar, ilişkinin ayrılığından teşekkül eden daha bir ayrılığa da sahiptir. Onlar sadece Lotze’un dediği gibi (Russell Konuşuyor) birbirleriyle ilişkileri açısından değil, içlerindeki nesnelelere ilişkileri açısından da ayırt edilebilirler. O halde, bütün noktaların tıpatıp aynı olduğu yolundaki görüşün akla uygunluğu nerededir?

Russell, noktaların ayırt edilmezliği hakkındaki düşünceyi, mantıksal değil psikolojik bir sanrı olarak görmektedir. Aynı anda karşımıza çıkan noktalar arasında bir ayrım yapmak kolaydır. Sürekli olarak hareket etmemize ve yeni noktalara ulaşmamıza rağmen, bu olguyu duygularımızla anlayamayız. Biz yerleri, sadece içerdikleri nesnelerle bilebilmekteyiz. Noktalar arası dolaysız bir ayrımı kabul etmemek için bir neden yoktur. Şöyle bir benzetme yapalım. (Russell): İnsan yüzleri konusunda çok kötü bir hafızası olan birini düşünelim. O, herhangi bir anda bir veya birkaç simayı gördüğünü farkedecek fakat o yüzlerden birini önceden görüp görmediğini bilmeyecektir. Böylece, o gördüklerini, onları gördüğü çerçeve içinde tanımağa, hatırlamağa çalışır.

Fakat Russell’a denebilir ki, madem ki iki şeyin birbirinin aynı olduğunu ileri sürebilmek için önce onların iki olduğunun ayırt edilmesi gereklidir, o halde onların birbirinden ayrılmadığını ileri sürmenin başka bir yolu da yoktur. Çünkü «iki» olmak, onlardan herhangi birine ait bir nitelik değildir, ortak nitelik de değildir. Hem görelikçiler hareketi kabul ettiklerine göre, çok sayıda noktalar kabul etmişler demektir.

Eğer «ikilik» gerçekten bir nitelik olsaydı, örneğin Tanrı’nın «bir» olduğunu söylemek, onun bir niteliğini tanımlamak sayılabilecektir. Halbuki «birliğin» yüklem olmadığını Russell da tanıtlar kuramında kabul etmiştir. O halde, cisimlerin sayısını bilmekle onları tanımış olmuyoruz. (Doğallıkla bir okulda bunun istisnası görülebilir. Örneğin belli bir sayı verilen bir öğrencinin sayısı söylenince, arkadaşları yönünden tanınması gibi. Ancak burada, önce, kişiler tanınmış sonra sayılar verilmiştir.

Ve o sayı, öğrencinin niteliği değildir, öğrenciyi temsil eden bir semboldür. Onun adı, soyadı yerine kullanılan bir kısaltmadır. Bir ad gibi, onun, fiziksel de zihinsel özelliklerini de yansıtır.)

Şu halde, zaten çok sayıda noktanın olabileceğini kabul eden görelikçilere, noktaların, önce sayı bakımından ayırt edilmesi gerektiğini ve sayı yönünden ayırt edilen noktalarınsa ayırt edilmiş sayılacağını söylemenin gereği yoktur.

Sima hafızası çok zayıf olan birinin, gördüğü yüzleri belli nesnel çerçeveye yerleştirerek hatırlamağa çalışacağı kabul edilebilir. Fakat bunun gereği de yoktur. Örneğin, çoğumuz «ben bu adamı görmüştüm, ama nerede?» diye düşünebildiğimiz yani nesnel çerçeveyi zihnimizde çıkartamadığımız çoktur. Hem, göz hafızasıyla, noktaları algılamadığımız noktaların hafızası arasında fark yok mudur? Noktalar, cisimlerin hareketinden çıkardığımız, vardığımız zihinsel soyutlamalardır. Russell, bunu kabul etmezse, zaten noktaların uzaysal olduğunu kabul etmiyor demektir. Halbuki bu, Russell’ın savunmakta olduğu mutlakçı görüşün tersine bir tutumdur.

Dolayısıyla, biz noktaların varlığını ve değiştiğini, cisimlerin hareketiyle algılıyoruz. Mutlak olarak, uzayda var olan ve birbirinin aynı noktalar olduğunu kabul zorunda değiliz. Zaten Russell’ın hafızası zayıf adamı da bir şeylerin değiştiğini, değişen şeyler aracılığıyla farketmektedir.

4— Lotze, her noktanın kendinin başka noktadan ayırt ettiğini ve birbirine göreli değişmez bir konum aldığını ileri sürer. Russell, bu kanıtta çok yanlış bulunduğunu söyler. O yanlışlar şunlardır:

Her şey, başkası olduğu söylenmekle açıklanmış olmaktadır. Böylece, nokta oluş, Lotze için başka noktalardan ayrı oluşla ortaya çıkan bir niteliktir. Noktanın, kendini başka bütün noktalardan ayırt etmesi, kendini ileri sürme gibidir. Nokta, başkalarından ayırt edilmezse sanki ayrı olmayacaktır. Bu teklif, noktalar arası ilişkilerin gerçekte, karşılıklı etki olduğu sonucunu verir.

Halbuki karşılıklı etki karmaşık bir kavramdır (Russell). Başka bir sürü ilişkiyi önceden var saydırır. Bir şeyin niteliklerinden ayrılığım önceden var sayar. Karşılıklı etki bir eylem ifade eder. Eylem, genellikle bir veya daha çok şeyin bir veya daha çok durumları arasındaki nedensel ilişkiyi dile getirir. Bu ilişki aynı şeyin haldeki durumuyla sonraki durumu arasındadır. Böylece, karşılıklı etki şu ilişkilerden kuruludur:

1 — Şeyler arasındaki ayrılık, 2 — Şeylerin durumları arasındaki ayrılık, 3 — Zamandaşlık, 4 — Ardışıklık, 5 — Nedensellik, 6 — Bir şeyin durumlarına ilişkisi.

Bu bakımdan, karşılıklı etki temel bir ilişki olamaz. Böylece, noktaların ilişkisini karşılıklı etkiye indirgemek, en basit çözümleme sorunlarında bir yeteneksizlik ifade eder. Noktaların ilişkileri karşılıklı etkiler değildir. Onlar, varlıkların ebedî ilişkisidir.

Russell’a burada haklı görünmesine rağmen şunu sorabiliriz: Bir şeyin başkalarıyla olan ilişkisi onu tanımlamağa engel midir? Russell, bu hususu abartarak, her şeyin tözsel bir varlığı olduğunu söylemeğe vardırıyor işi. Halbuki, İslâm tasavvufunda geçerli olan bir düşünce buraya iyi gidiyor: «Şeyler zıddıyla kaimdir.» Sıcağı soğukla, acıyı tatlıyla, siyahı beyazla bilişimiz gibi. Gerçi örneğin bazı şeyleri karşıtlarına veya başka şeylere ilişkileriyle tanımlayanlayız. Örneğin bir meyvenin tadını, başka meyvelerin tadıyla ilgili olarak tam tamına tanımlayamayışımız gibi. Fakat bu, başkalarıyla ilişki, bütün türünden gerçekleri anlamsız saymakla sonuçlanmamalıdır. Yerine göre tözsel varlıkları kabul, yerine göre reddediş, Russell mantığının bir özelliğidir. (Örneğin o, Leibniz’in Tanrı hakkındaki görüşünü eleştirirken böyle bir varlığı reddeder.)

Russell’ın karşılıklı etkiyi de abarttığına tanık olmaktayız. Bence o karşılıklı etkide eylem anlamı olduğunu kelimenin İngilizcesinden çıkarmıştır (karşılıklı etki İngilizcede «interaction», eylemse «action» sözcükleriyle karşılanır. Ben Russell gibi davranmış olmamak için, «action»u birinci kelimede etki diye çevirdim.) Hem Russell’ın çözümlemesini kabul ettiğimizde (eylem çözümlemesi için doğrudur onun dedikleri) bile yine uzayın varlığının, onun noktalarının birbirlerini Russell’cı biçimde etkilememesinden doğduğunu ileri sürebiliriz. Çünkü, uzayın varlığı, ondaki hareketten doğar.

Russell, mutlakçı görüşle noktaların ilişkisine l’in 2’ye ilişkisini, örnek veriyor, «ebedî ilişki» diyor ona. Fakat Lotze’un ereği, noktaların ilişkisiyle uzayın varlığını açıklamaktadır. O da hareketle kabildir. Russell’ın buna karşı statik ilişkiyi öne sürmesi ne uzayı açıklar ne de hareketi. Hem zaten Lotze da örneğin 1 ve 2 nokta arasındaki değişmez ilişki kabul ettiğine göre (bunlar 1 ve 2 noktaları olabilir) kanıt onun aleyhine kullanılamaz. Lotze, bu değişmez ilişkilerin başka noktalarla ilişkilerinden doğduğunu söylerken, örneğin l’in kendinden önceki en küçük, kendinden sonraki en büyük sayıyla belirlendiğini (yani 1 olduğunu )söylemiş olmaktadır.

Russell’ın ebedi ilişkiye örnek verdiği, karşılıklı etkenin nedenselliğe ilişkisi de Lotze’un sözünü ettiği noktalar ilişkisinden farklıdır. O tür ilişkilerin uzaysallığı şart olmadığından, Russell’ın örneği yersizdir. Karşılıklı etki ve nedenselliğin nasıl, değişmez birer nokta muamelesi gördüğü, yani uzay içinde, başka ilişkilere başvurmaksızın tek başlarına nasıl belirlendiği kolay cevap verilemeyecek bir sorudur. Öte yandan, psikolojik nedenlerle, karşılıklı etki nedensellik ilişkisinin değişmez (ebedî) olduğunu olmadığını söyleyebilirim. Karşılıklı etki, nedensellikten önce gelir. Fakat her ikisi arasında değişik bağlantı dereceleri vardır. Bu ilişki uzaysa! olmadığı için, Russell’in görüşü dışına çıkar. (Bu bakımdan yersizdir). Esas tartışması gereken, uzaysal ilişkiler olmalıydı, noktalar konusunda. Russell bu ilişkilerin uzaysal noktalar arasında olup olmadığını zaman zaman bir yana bırakmış harekete yetenekli, yani uzaysal ilişkilerini değiştiren maddî noktalar arasında olduğu yolundaki ve eleştirdiği görelikçi görüşe yaklaşmıştır. Bu da doğallıkla, noktalarla uzaysal ilişkilerin gerçek değil, görünüşte olduğunu demeye varır.

5— Uzaysal ilişkilerin bir olgu olmadığını ileri süren beşinci Lotze kanıtı Russell’a göre, Kant’ın uzayı a priori sayan görüşünü ispat için ileri sürülmüştür. Russell, uzay konusunda zorunlu önermeler bulunduğunu ileri sürer. Bu zorunluk insana dayanır. Kant’çı uzay görüşü, böyle bir şeye inandığımız için doğrudur.

Lotze, zihin dışında uzay olmadığını söylemiştir (Russell). Halbuki her şey bir anlamda olgudur. Bir önerme, öncüllerinden çıkarıldığı zaman doğru sayılır. Fakat öncüllerle çıkarım kuralı kabul edilmelidir. Böylece, nihaî öncül bir anlamda olgudur. Bir önerme, öncül olduğu önermeler sınıfına göre az çok zorunludur. Bu anlamda mantık önermeleri en yüksek zorunluğa sahiptir. Fakat, bu zorunluk anlamı, bizim uzayda boşluklar tasavvur etmeğe yetenekli değiliz diye, tasavvurlarımız dışında herhangi bir uzay bulunmadığı sonucuna varmamıza yol açmaz.

İmdi Russell, bir önermenin ispatlanmasına yol açan öncülün zorunlu olduğunu bildiriyor ama, uzayın gerçekliği konusuna bu düşüncesinin nasıl uygulanacağını göstermiyor. Her şey bir anlamda salt olduğuna göre, acaba görelikçilerin düşünceleri de bir anlamda salt olgu sayılamaz mı? Russell’ın Lotze’a itirazı, uzayın gerçekte var olduğunu göstermiş değildir. Onun düşüncesi, her şeyin bir anlamda olgu oluşunda düğümleniyor. Bu, Russell’ın eleştirdiği inanca dayanan bir önermedir. Doğru bir önermenin yanlış olduğunu söylemenin anlamsız olmasıyla bir önermenin doğruluğunun ispatı aynı şey değildir. Ve buradan dışımızdaki uzaya çıkacak bir yol bulamadığımız için, Russell’ın Lotze’a cevap verdiğini kabul etmiyorum.

6— Russell, Lotze’un son kanıtını, noktaların bağımsız varlıklar olması durumunda bir noktanın kendisine uygun ilişkilerle başka nokta yaratamayacağını göstermeğe çalışarak çürütmek ister. «Eğer» der, bağımsız nokta başka noktalarla ilişkiliyse o, ya ilişkilere sahip başka noktalar yaratır veya o zaten var olan noktalara ilişkiler yaratacaktır. Fakat bu durumda onlardan bazısının var olmadığını söylemek çelişmeli değildir.

Fakat hiç bir tekil önerme çelişmeli değildir. Örneğin «hiç bir önerme doğru değildir» önermesi bile kendi doğruluğunu içerir. Burada da, bu içerimi inkâr etmek, kesinlikle kendisiyle çelişmeli değildir. Her yerde apaçık oldukları için kabul edilen önermelere rastlamaktayız. Çelişme yasasının kendisi de böyle bir önermedir.

Uzayın bütün noktalarının karşılıklı içerimi başkadır. Noktalar arasından sadece bazısının reddi, aynı nedenle reddedilmelidir. Böyle bir önermenin hem doğru, hem yanlış olmasının yanlış olması nedeniyle.

Fakat, imkânsız da olsa, önceden olmayan bir nokta var olduğunda o yeni noktalar yaratmayacak, zaten var olan noktalarla uygun ilişkiye sahip olacaktır. Gerçekte nokta, zaten varlığa sahip olmuş olacak ve bir varlık olarak başka noktalarla, ortaya çıktığı zamanki ilişkilerin aynına sahip bulunacaktır.

Burada, Russell’a karşı ileri sürülecek tek husus, bazı noktaların Lotze yönünden yoktan var olur sayılmadığı temeli üzerine bina edilecektir. Russell bir an tipler kuramına aykırı olarak hiç bir tekil önermenin kendisiyle çelişmeli olmadığını kabul etmekle birlikte uzayın bütün noktalarının karşılıklı içerimi hakkındaki önermeyi bunun dışında tutuyor.

Bir kez, «hiç bir tekil önerme kendisiyle çelişmeli değildir.» önermesine bakalım. Bu önerme de çelişmeli olmayacaktır.

öte yandan Lotze, bazı noktaların olmadığını söylememiştir. Bilinmeyen noktaların bilinenler aracılığıyla ortaya çıkacağını veya. Zaten ikinci şık da bunu açıklar. (Bir nokta, varolan noktalarla uygun ilişkiler kurar.) Lotze’un her iki şık arasında bir ayrım gözetmemesi, onların ayrılayıcı (exclusive) olmadığını, birbirlerinin anlamlarını açıkladığını gösterir.

4.Kanıta cevaba ek

Mutlakçı görüşe sahip olanları göre, boş uzay bulabileceğiz. Böylece, sayılar arası sonsuz bölünmeden söz edilemiyecek. Evren hiçten doğmuş olacaktı. Nedensellik zincirinde sonsuz bir geriye gidiş görülmeyecektir.

Kant’ın uzay görüşünü değiştirmekte kullanılan Russell’cı bir kanıtı (Principles of Mathematics, 1937, s. 460) burada kendisine karşı çevirmek kabildir. Kant, uzayın basit parçalardan değil uzaylardan kurulu olduğunu söylemişti. Russell, «dogma» diye nitelendirdiği bu düşünceye karşılık, örneğin l’le 2 arasındaki oranların, yine uzaydan ibaret olacağı, onları ne kadar küçük parçalara bölersek bölelim sayıları elde edemeyeceğimizi söyler. Aynı düşünceyle, uzay hakkındaki mutlakçı görüşte de, uzayın daima ve daima noktalardan ibaret olduğundan 1 ile 2 arasındaki oranlan ne kadar küçük parçaya ayırırsak ayıralım hep noktaları elde edeceğimiz, sayılarına ulaşamayacağımız iddia edilebilecektir.

Böylece Russell, fizik felsefesinin temelini teşkil eden noktalar sorunundaki bazı mantıksal güçlüklere daha 1903 yılında (Matematiğin ilkeleri ilk kez bu yıl basılmıştır) dikkati çektiği için, o güçlükleri çıkar yola vardırmamış bile olsa, saygıya değer.

Muammer SENCER

**

MACHİAVELLİ

Rönesans kuramsal (teorik alanda çalışan) önemli bir filozof yetiştirmemesine rağmen siyasal felsefede üstün bir ada sahiptir. Bu ad, Locolo Machiavelli’dir. Machiavelli karşısında dehşete düşmek âdet olmuştur. O gerçekten bazen şaşırtıcıdır. Fakat başka pek çok insan da aynı biçimde yersiz yüklemelerden sıyrılırsa şaşırtıcı olur.

Machiavelli’nin siyasal felsefesi onun olaylar üzerindeki kendi yaşantılarına dayanan bir felsefedir. Bu felsefede ortaya atılan bazı sonlara varma yolu incelenir. Bu sonların iyi ya da kötü olmasına bakılmaz. Fırsatı düştükçe Machiavelli arzu ettiği sonlardan söz açar. Onlar hepimizin alkışlayacağı türdendir.

Machiavelli adına yüklenen geleneksel ters yorumlardan çoğu, yapılan kötülükleri açık açık söylemekten nefret eden iki yüzlülerin gücenikliğinden doğmaktadır.

Gerçekten eleştiriyi gerektiren yerler de yok değildir Machiavelli’de. Fakat, bu noktalarda o, zamanının koşullarını dile getirmektedir. Siyasal namussuzluk konusunda zekânın bu derece namuslu olması başka herhangi bir zamanda veya başka bir ülkede pek zor görülür. (Belki, kuramsal eğitimlerini safsatacılara (sofistlere) ve pratik eğitimlerini küçük devletlerin savaşlarına borçlu olan kişilerin yaşadığı Yunanistan bu kuralın dışında tutulabilir. Yani siyasal bozukluğu insan düşüncesi orada açık açık dile getirebilmiştir. Klâsik Yunanistan’da da Rönesans İtalya’sında olduğu gibi küçük devletler bireysel zekâya siyasal açıda eşlik etmiştir.)

Machiavelli (1467-1527) Floransa’lıydı. Ne zengin ne de yoksul olan bir hukukçunun oğluydu. 20 yaşlarındayken Floransa Savanarola’nın egemenliğiydi. Savanarola’nın acıklı sonu Machiavelli üzerine büyük etki yapmıştı. Çünkü o «bütün silâhlı peygamberler başarıya ulaşır, silâhsızlar yenilgiye uğrar» demektedir. Böylece Savanarola’yı silâhsızlar sınıfına almış olmaktadır.

Silâhlılar sınıfına da Musa’yı, Cyrus’u, Theseus’u ve Romulus’u alır Machiavelli. İsa’dan söz edilmemesi rönesansın tipik özelliğidir.

Savanarolanın idamından hemen sonra Machiavelli, Floransa hükümetinde küçük bir görev aldı (1498). Önemli diplomatik görevler sırasında, Medici’ler yeniden iş başına gelene değin (1512) Floransa hükümetine önemli diplomatik işler çıktıkça hizmet etti. Sonra Medici’lere daima karşı çıktığından tutuklandı, fakat beraat etti, Floransa yakınındaki bir sayfiye bölgesinde emeklilik hayatı yaşamasına izin verildi.

Machiavelli başka bir uğraşı aradığı için yazar olmuştur. Onun ünlü kitabı Hükümdar 1513 yılında yazılmış ve Muhteşem Lorenzo’ya adanmıştır. Machiavelli böylece Medici’lerin lütfunu elde etmek istiyordu. Fakat bu umudun boş olduğu anlaşıldı sonradan.

Hükümdar’ın tonu belki kısmen bu pratik erekten doğmuştur. Machiavelli’nin daha uzun yapıtı olan Hükümdar yazıldığı sırada yazılan Söyleşiler (veya Konuşmalar) adlı yapıtı daha cumhuriyetçi ve daha liberaldi. Hükümdar’ın başlangıcında, cumhuriyetlerden söz edilmeyeceğini söyler, çünkü onların başka yerde ele alınacağı söylenir. Söyleşiler’i okumamış bir kişi, Machiavelli’nin öğretisini tek yönüyle tanımaktan öteye geçemez bu yüzden.

Medici’leri yola getirmekte başarısızlığa uğradığından, Machiavelli yazmağa devam etmek zorunda kaldı. Ölümüne kadar kıyıda yaşadı. Öldüğü yıl V. Charles’ın orduları Roma’yı yağma ediyordu. Dolayısıyla Machiavelli’nin ölüm yılı, aynı zamanda İtalyan Rönesans’ının bitimi sayılabilir.

Hükümdar, bir prensliğin nasıl elde edileceğini, nasıl elde tutulacağını ve nasıl yitirileceğini tarihten ve çağdaş olaylardan çıkarmağa çalışır. XV. Yüzyıl İtalya’sı bu konuda büyüklü küçüklü pek çok örnekle doludur.

O yüzyılda sadece birkaç yönetici meşruydu. Papalar bile çok kez seçimleri hile ve rüşvetle kazanırlardı. Başarı elde etme kuralları daha dengeli yıllarda görülenlerin bütünüyle aynı değildi. Çünkü kimse VIII. ve XIX. yüzyıllarda bir adamın bertaraf edilmesine ve niteliksiz sayılmasına yol açan zalimlik ve hainlikler karşısında dehşete düşmüyordu.

Belki zamanımızda Machiavelli daha iyi değerlendirilir. Çünkü çağımızın en göze batan başarıları Rönesans İtalya’sında kullanılanlar ölçüsünde aşağılık yöntemlerle sağlanmıştır. Hitler’in Alman parlamento binasını yakması, 1934 yılında parti içinde yaptığı tasfiye ve Münich anlaşmasını bozması, Machiavelli yönünden, devlet yönetimi konusunda artistik bir bilgi olarak alkışlanabilirdi.

VI. Alexandros’un oğlu Caesar Borgia çok öğülür eserde. Borgia’nın karşısındaki sorun güçtür. Önce, kardeşinin ölümüyle babasının hanedan kurma yolundaki tutkusuna elverişli tek kişi olacaktır. Sonra, papa adına Alexandros’un ölümünden sonra, papalık devletlerine değil, kendisine ait olacak topraklar fethedecektir.

Caesar, üçüncü olarak da Kardinalleri idare edip, gelecek papanın kendi dostu olmasını sağlayacaktır.

Caesar Borgia bu güç sonu büyük hünerle yürütmüştür. Machiavelli’ye göre, onun uygulamasından bir hükümdar kendi ilkelerini türetmelidir. Caesar’in başarısızlığa uğradığı doğrudur. Fakat, bu sadece «taliin olağanüstü kötülüğünden» doğmuştur.

Babası öldüğü zaman Borgia tehlikeli surette hastaydı. Hastalıktan kurtulduğunda onun düşmanları artık örgenleşmişlerdi, güçlerini ve amansız düşmanını papa yapmışlardı. Bu papanın seçimi sırasında Caesar Machiavelli’ye şöyle demişti: «Her şeyi hazırlamış, fakat babamın ölümünde, benim de ölüm derecesinde hasta olacağımı kestirememiştim.»

Caesar’ın tilkiliklerini yakından bilen Machiavelli şunları söyler:

«Dük’ün (Caesar) bütün eylemlerini yeniden gözden geçirince ayıplayacak bir şey bulamıyorum. Tersine onu, tâli eseri veya başkalarının silâhlarıyla iktidar mevkiine yükselmiş herkesçe taklid edilmesi gerekli bir örnek olarak ileri sürmeğe zorlanmış saydım kendimi ve öyle de yaptım.»

Hükümdar’da «Dinsel Prenslikler Üzerine» adlı ilginç bir konu yer almaktadır. Konu, Söyleşiler’de sözü edilenler dikkate alındığında Machiavelli’nin düşüncesinin bir bölümünü kaplar. Gizlemenin nedeni kuşkusuz, Hükümdar Medici’leri hoşnut etmek için tasarlanmış ve bir Medici’nin tam papa olacağı sırada yazılmıştır. (O sırada papa seçilmek üzere olan Medici, X. Leon’dur.)

Hükümdar, dinsel prenslikler noktasından tek güçlüğün, onları elde etmek olduğunu söyler. Çünkü onlar elde edildiklerinde zaten eski dinsel geleneklerle korunur.

Eski dinsel gelenekler hükümdarları, onların davranışı ne olursa olsun iktidarda tutmağa elverişlidir.

Prensliği yönetenlerin orduya ihtiyacı yoktur. Çünkü onları, insan zihninin aşamadığı yüksek dâvalar destekler. O hükümdarlar «Tanrı yönünden yüceltilir ve korunur.» «Onları tartışmak, küstah ve ahmak bir kişinin işi olacaktır.» Bununla birlikte Machiavelli VI. Alexandros’un papalığın dünyasal gücünü hangi araçlarla arttırdığının araştırılmağa değer olduğunu ekler sözlerine.

Söyleşiler’de papalık güçlerinin tartışılması daha uzun ve daha içtendir. Burada Machiavelli ileri gelen kişileri bir ahlâk sıra düzenine sokar. En iyisi ona göre din kurucularıdır. Ondan sonra monarşi, ya da cumhuriyetlerin kurucuları, en sonra da edebi sanatlarla uğraşanlar gelir. Bu kişiler iyidir. Fakat dinleri tahrib edenler, cumhuriyetleri ya da krallıkları yıkanlar ve güzel sanatların ya da erdemin düşmanları kötüdür.

Tiranlıkları kuranlar, Julius Caesar dahil tiranlık kurucuları da habistir. Öte yandan Brutus iyidir. (Bu görüşle Dante’nin arasındaki karşıtlık klâsik edebiyatın etkisini gösterir.)

Dante, dinin devlette önde gelen bir mevkii olmasını istiyordu. Bu durum, dinin doğru oluşundan değil, toplumu birbirine bağlamasından doğmaktaydı. Romalı’lar, fala inanmakta ve ona aldırış etmeyenleri cezalandırmakta haklıydılar. Machiavelli kendi zamanındaki kiliseyi iki türlü eleştirmiştir.

Eleştirilerden biri, kilisenin dinsel inanç perdesi altında yürüttüğü kötü davranış, öbürüyse papaların dünyasal gücü konusundaydı. Papaların dünyasal gücü esin verdiği politikayla İtalya’nın birleşmesine engel oluyordu.

Bu eleştiriler büyük bir vurguyla dile getirilmiştir:

«İnsanlar dinimizin başı elan Roma kilisesine yaklaştıkça daha az dinsel oluyor.. Bu kilisenin yıkılması ve cezasını bulması yakındır… Biz İtalyanların dinden sapışı ve kötülüğü, Roma kilisesi ve onun rahipleri yüzündendir. Fakat bizim için bir şeyin daha nedeni olmaktadır: Felâketimizin. Bu da kilisenin ülkemizi bölüşü ve bölmekte devam edişidir.» (Machiavelli’nin düşüncesi 1870 yılına kadar doğru kaldı.)

Bu parçaları dikkate aldığımızda Machiavelli’nin Caesar Borgia’ya karşı duyduğu hayranlığın onun erekleri dolayısıyla değil hüneri dolayısıyla doğduğu varsayılmalıdır. Üne götüren ustalık ve eylemlere karşı duyulan hayranlık Rönesans zamanında çok büyüktü. Bu tür bir duygu doğallıkla daima var olmuştur. Napoleon’un düşmanlarından çoğu onu askerî bir stratejist olarak hayranlıkla karşılamışlardır.

Machiavelli dönemi İtalya’sında ustalığa karşı artistiğe benzer bir hayranlık daha önceki ve daha sonraki yüzyıllardan çok daha fazlaydı. Onu Machiavelli’nin önemsediği daha büyük ölçüdeki siyasal ereklerle uzlaştırmağa çalıştırmak doğru olmayacaktır. îki şey, hüner sevgisi ve İtalyan birliği konusunda yurtseverce bir arzu onun zihninde yan yana yaşamıştı ve herhangi bir derecede senteze varmış değildi.

Böylece o, Caesar Borgia’vı ustalığı dolayısıyla övebilir ve İtalya’yı bölünmüş durumda tuttuğu için yerebilir. Onca en eksiksiz karakterin araçlar dikkate alındığı yerde değişik bir sonucu gözönünde tutan Caesar Borgia gibi zekî ve vicdanında bir kuruntu duymayan fakat değişik bir sonucu göz önünde bulunduran bir kişide ortaya çıktığı var sayılmalıdır.

Hükümdar, İtalya’nın egemenlikleri, «soysuzlaşma» barbarlardan (yani Fransızlarla İspanyollardan) kurtarılması konusunda Medicilere hitaben kaleme alınmış belâgatli satırlarla sona erer. Machiavelli bu işe bencil olmayan gerekçelerle değil, güç, daha önemlisi ün sevgisi dolayısıyla girişileceğini umuyordu.

Yöneticilere ait davranışın söz konusu olduğu yerde izlenen ahlâkı açık açık kınamaktadır Hükümdar. Bir yönetici eğer daima iyi olursa mahvolacaktır. O bir tilki kadar kurnaz, bir arslan kadar yırtıcı olmalıdır. Kitapta «Hükümdar İmanını Nerede, Ne zaman Korumalı?» başlıklı bir konu görülmektedir (XVIII. Konu). Buradan öğrendiğimize göre, hükümdarlar eğer karşılığında birşeyler elde edebiliyorlarsa koruyacaklardır imanlarını, Yoksa korumayacaklardır. Bir hükümdar yeri geldikçe imansız olmalıdır.

«Fakat yukarda anlatılan karakteri iyice saklama yeteneğini elde bulundurmak ve büyük bir sahteci ve gösterişçi olmak gereklidir. İnsanlar öyle basit ve karşılarındaki gerekimlere uymağa öyle hazırdırlar ki, bir hilekâr, karşısında daima aldanacak kişiler bulabilir.»

«Sadece bir modern örnekten söz edeceğim. VI. Alexandros insanları aldatmaktan başka bir iş yapmadı. Başka birşey düşünmüyor ve ne yapıp edip fırsatını bularak, insanları aldatıyordu. Onun kadar kimse teminat üstüne teminat veremez ve şunun bunun için en kuvvetli yeminleri onun kadar edemezdi. Fakat hiç kimse bu teminata bu yeminlere ondan daha az uyamazdı. Bununla birlikte VI. Alexandros aldatmacalarında daima muvaffak oldu. Çünkü işin bu yanını gayet iyi biliyordu.»

«Böylece bir hükümdar için yukarıda sözü geçen bütün niteliklere (geleneksel erdemlerdir onlar) sahip olmak gereklidir. Fakat onlara sahipmiş gibi davranmak daha çok gereklidir.»

Machiavelli bir hükümdarın herşeyden önce dinsel görünmesi gerektiğini söyleyerek sürdürür konuyu.

Livius’un adal (nominal) bir açıklanımı olan Söyleşiler’in tonu çok farklıdır. Kitapta sanki baştanbaşa Montesquieu tarafından yazılmış duyusunu veren konular vardır. Söyleşiler’in büyük bir bölümü onsekizinci yüzyıl liberalleri tarafından eve denerek (tasvib edilerek) okunmuş olabilirdi.

Kitap denetimler dengeler öğretisini açıkça ortaya atar. Hükümdarlar, soylular ve halk devlet kuruluşuna katılacaklar, «sonra bu güçler birbirlerini karşılıklı olarak denetleyeceklerdir » Lykurgos tarafından kurulan biçimiyle Isparta’nın yapısı en iyi yapıydı. Çünkü o en eksiksiz dengeyi ortaya koymuştu. Salon’un kurduğu yapı çok demokratikti, böylece Peisistratusrun tiranlığına yol açtı. Roma’nın cumhuriyetçi bünyesi, Senato’yla halkın uzlaşmazlığı dolayısıyla iyiydi.

«Özgürlük» sözcüğü kitap boyunca, değerli bir şeye işaret eder biçimde kullanılmıştır. Fakat, işaret edilen şey açık değildir. Doğallıkla bu, eski dönemlerden gelir ve, XIX. yüzyıllara aktarılır.

Toskania şato ya da kibar kişiler (gentlemen) içermediğinden özgürlüğünü korumuştur, («kibar kişi» belki yanlış bir çeviridir, fakat hoştur.) Siyasal özgürlüğün kentlilerde belli bir kişisel erdemi gerektirdiği kabul edilmiş görünüyor. Yalnız Almanya’da probity ve dinin hâlâ yaygın olduğu ve böylece, o ülkede pek çok cumhuriyet bulunduğu söylenmektedir.

Livius ve başkaları tersini ileri sürerse de halk genellikle hükümdarlardan daha bilge ve daha değişmezdir.

«Halkın sesi Tanrı’nın sesidir» sözleri boşuna söylenmemiştir.

Graikosların ve Romalıların cumhuriyetle yönetildiği günlerdeki siyasal düşüncesinin XV. yüzyılda nasıl gerçekleştiğini izlemek ilginçtir. Bu siyasal düşünce, Yunanistan’da Aİexandros ve Roma’da Augustinus zamanından beri böylesine bir gerçeklik kazanmamıştı.

Yeni Platoncular, Araplar, kilise babaları, Platon metafiziğine ve Aristoteles e karşı tutkulu bir ilgi gösterdiler. Fakat onların siyasal nitelikteki yazılarına bakmadılar bile. Çünkü, kent devletleri çağının siyasal sistemleri bütünüyle ortadan kalkmamıştı. İtalya’da kent devletlerinin gelişimi, bilginin yeniden dirilişiyle aynı zamana rastlar ve hümanistlerin cumhuriyet yönetiminde yaşamış Graikoslar ve Romalılar’ın siyasal kuramlarından yararlanmalarını olanaklı kılmıştı.

«Özgürlük» sevgisi ve denetimler dengeler kuramı Rönesansa eski dönemlerden ve modern çağlara, doğrudan doğruya eski çağlardan gelmekle birlikte, büyük ölçüde rönesanstan miras kalmıştı. Machiavelli’nin bu yanı en azından Hükümdar’daki daha ünlü «ahlâkdışı» öğretiler kadar önemlidir.

Machiavelli’nin herhangi bir siyasal kanıtı Hristiyanlık, ya da İncil temeline asla dayandırmadığını kaydetmek gerekir. Ortaçağ yazarları bir «meşru güç» kavramına sahiptirler. Bu güç papanın, imparatorun gücüydü veya onlardan türemişti.

Kuzeyli yazarlar Locke’a kadar, Cennet Bahçesinde neler olduğu konusunda fikir yürütmüşler ve oradan belirli güçlerin «meşru» olduğu konusunda kanıtlar türetebileceklerini düşünmüşlerdi. Machiavelli’de Cennet Bahçesi kavramı yoktu. Güç, özgür yarışmayla onu elde etme hünerini gösterenlerindi.

Machiavelli’nin halk hükümetini tercih edişi, «haklar» düşüncesinden değil, halk yönetimlerinin tiranlardan daha az zalim, daha çok vicdanlı ve sürekli olduğunu: gözlemesinden doğmuştu.

Machiavelli’nin öğretisindeki «ahlâk» ve «gayrı ahlâkî» bölümlerden, onun yapmamış olduğu sentezi yapalım: Aşağıdakiler, benim kanılarım değil, içkin ve açık Machiavelli’nindir.

Belirli siyasal iyilikler vardır. Onlardan şu üçü özellikle önemlidir:

— Ulusal bağımsızlık.

— Güvenlik.

— Düzenli devlet yapısı.

En iyi devlet düzeni, hükümdarlar, soylular ve halk arasında onların gerçek gücünün oranını dikkate alarak kurulan düzendir. Çünkü, böyle bir kuruluşta başarılı devrimler güç olur ve böylece denge olanaklıdır. Fakat, denge dikkate alındığında, halka daha çok güç vermek gerekli olacaktır. Erekler için söylenenler bu kadar.

POLİTİK ARAÇLAR

Fakat aynı zamanda politikada da araçlar sorunu vardır. Politik bir ereği, başarısız kalmağa mahkûm araçlarla izlemek boşunadır. Eğer varılacak erek iyiyse biz, onun elde edilmesini sağlayacak araçları seçmeliyiz.

Araç sorunu salt bilimsel yolla sonların iyiliğine ve kötülüğüne aldırış edilmeksizin ele alınabilir. «Başarı», ne olursa olsun ereğinizin elde edilmesi demektir. Eğer bir başarı bilimi varsa o, iyilerin (gerçekte daha iyilerin) başarılarında olduğu ölçüde kötülerin başarıları için de geçerlidir. Çünkü başarılı günahkâr örnekleri başarılı aziz örneklerinden çok daha fazladır.

Fakat bilim kurulursa bir kez, azize olduğu kadar günahkâra da yarar sağlayacaktır. Çünkü aziz eğer politikayla uğraşacaksa, tamamen günahkâr gibi başarı sağlama arzusunda olmalıdır.

Sorun en sonunda bir erk (iktidar) sorunudur. Siyasal bir sonuca varmak için şu, ya da bu tür bir erke (iktidara) sahip olmak icabeder. Bu açık olgu «hak galip gelecektir» veya «kötünün zaferi çok sürmeyecektir» türünden sloganlarla gizlenir.

Eğer sizin doğru sandığınız taraf galip gelirse bu, onun üstün güce sahip olmasındandır. Propagandada düşmanınızdan veya karşıtınızdan daha erdemli görünmenizin bir üstünlük olduğu ve erdemli görünmenin tek yolunun erdemli olmak olduğu doğrudur. Bu nedenle zaferin, kamuca erdemli olduğu düşünülen şeye en çok sahip olan yanda kalması bazen mümkündür.

Bu hususun XI., XII. ve XIII. yüzyıllarda kilisenin gücünü artırması ve XVI. yüzyılda reformun başarıya ulaşmasında önemli bir öğe olduğunu kabul ederek Machiavelli’ye uymalıyız. Fakat, bunun önemli sınırlamaları vardır. Önce, propagandayı denetleyerek güç elde edenler yandaşlarının erdemli görünmesini sağlayabilirler. Söz gelimi kimse New York, ya da Boston halk okulunda VI. Alexandros’un kötülüklerinden söz edemez. Sonra, apaçık köleliğin sık sık göründüğü karma karışık dönemler vardır. Machiavelli’nin dönemi de onlardan biriydi.

“Halk Okulu (Public Scholl) Amerika’da halkın verdiği vergilerle beslendiği için bu adı alan bir ilk veya ortaokul. Bu okullar, belediyeler, kent meclisleri veya devlet makamlarınca denetlenir. Parasızdır”

Böyle zamanlarda çabucak gelişen ve insanlara bedelini ödediği her şeyi bağışlatan bir köpeksilik (kynike’cilik) baş eğilimi baş gösterir. Machiavelli’nin kendisinin söylediği gibi, bu zamanlarda bile cahil halkın karşısına erdemli bir görünüşle çıkmak arzulanır bir şeydir.

Sorun bir adım öteye götürtülebilir. Machiavelli, uygar kişilerin hemen kesinlikle, vicdanı tasasız benciller olduğu kanısındadır. O gün cumhuriyet kurmak isteyen bir kişinin o cumhuriyeti büyük kent ahalisiyle olmaktan çok, dağlılarla daha rahat kurabileceğini söyler. Çünkü kentliler artık bozulmuşlardır. (Rousseau’nun bu biçimde öncelendiğini görmek ilgi çekicidir. Machiavelli’yi hayal kırıklığına uğramış bir romantik olarak yorumlamak bütünüyle yanlış olmayacak, tersine hoş kaçacaktı.)

Eğer bir kişi vicdanında kuruntu taşımayan bir bencilse, en bilgece davranış yolu onun iş görmek zorunda olduğu topluluğa dayanacaktır. Rönesans kilisesi herkesi dehşete düşürmüştür. Fakat bu kilisenin reform istetecek ölçüde dehşete düşürmesi ancak Alplerin kuzeyinde mümkün olmuştur.

Luther isyana başladığında papalığın geliri epey çoktu. VI. Alexandros’la II. Julius erdemli olaydı papalığın, bu denli geliri olmazdı. Eğer bu doğruysa, rönesans İtalia’sındaki köpeksiliğin sonucudur Bundan politikacıların, erdemli kişilerden destek görmeleri durumunda, iyi davranacağı sonucu çıkar. Bu davranış onların gücünü, ahlâksal yasalara aldırış etmeyen birine dayandırması durumundan daha iyi olacaktır. Aynı zamanda politikacılar suçları (eğer varsa) büyük ölçüde bilinebilecek bir toplulukta daha iyi davranacaklardır. Bu davranış, sıkı bir sansürün geçerli olduğu topluluklardakinden daha iyi olacaktır.

İkiyüzlülükle birtakım başarılar kazanılabileceği kesindir. Fakat bu başarılar, uygun kurumlarla azaltılabilir.

Machiavelli’nin siyasal düşüncesi, eskilerin çoğunun düşüncesi gibi bir bakıma oldukça sığdır. O Lykurgos ve Solon gibi daha önce var olana bakmaksızın topluluğu tek bir parça biçiminde yarattığı varsayılan yasa koyucular üzerinde durulmuştur.

Topluluğun organik bir gelişme (bu gelişimi bir devlet adamı sağlar belli bir sınıra kadar) gibi görülmesi, daha çok moderndir ve evrim kuramıyla büyük ölçüde güçlendirilmiştir. Bu kavram Machiavelli’de Platon’dan daha yaygın değildir.

Toplumun evrimsel görünüşünün, geçmişte doğruysa da artık uygulama özelliğini yitirdiği, imdi (hâl) ve gelecek için çok daha mekanist bir görüşle değiştirilmesi gerektiği söylenebilir.

Rusya ve Almanya mitolojik bir figür olan Lykurgos’un, İsparta’nın siyasal yapısında yarattığı varsayılan yolun hemen hemen aynı bir yolda yeni toplum yaratmıştır.

Eski yasa koyucu cana yakın bir efsaneydi, yeni yasa koyucuysa dehşet verici bir gerçekliktir. Dünya eskisinden daha çok Machiavelli’ci olmuş ve onun felsefesinin hayırlamayı uman modern insan XIX. yüzyılda gerektiğinden daha derin düşünmek zorunda kalmıştır.

Sh: 55-67

Kaynak: Bertrand Russell, Çeviri: Muammer Sencer, Batı Felsefesi Tarihî, (Modern Çağ) (Yeni Çağ), 1970, İstanbul

(1945. A History of Western Philosophy and Its Connection with Political and Social Circumstances from the Earliest Times to the Present Day. New York: Simon and Schuster.)

 


Bertrand Russell: YAŞANTIM — Muammer SENCER


1956 yılında yedek subay okulu sınavlarına katılmak üzere ilk kez gittiğim Ankara’da rastlantıyla tanıdım Russell’i. Yeni koşutlarda olmanın sıkıntısı içinde Ulus’taki bir kitabevine girmiş yabancı kitapları karıştırıyordum. Batı Felsefesi Tarihi’ne rastladım. Kitap, filozofları, toplumsal koşulların ürünü gibi ele aldığını ilan ediyordu. Satın aldım onu. Düşünceleri, ekonomik ve siyasal koşulların ürünü gibi görmeye henüz alışmamıştık. Koşullanmış ergilerimiz (zihinlerimiz) için bir yenilikti bu. Dolayısıyla kıta görevi yaptığım Adapazarı’nda Batı Felsefesi Tarihi’ni çevirmeye koyuldum.

Russell’la böylece başlayan tanışıklığımız, beni onun hemen tüm yapıtlarını okumaya itli. “Principia Mathematica”da dahildir bunlara. Felsefe Tarihi’nin önsözüne yazdığım gibi, bu yapıtın Whitehaed yönünden yazılan bölümlerini Russell’in. Russell yönünden yazılan bölümlerini Whitehaed’in okumadığı söylenir şaka yollu.

Birinci dünya savaşından başlayarak, yaşantısını ilgilendiren çeşitli yazılar ve makaleler yayınlamış Russell. Türk okuyucusunun, özellikle Stockholm’de Amerika’nın yargılanması dolayısıyla ve nükleer silahlar karşıtı işlevlikleriyle tanıdığı bu düşünürü, söz konusu yazılardan esinlenerek daha yakından tanıtmak isteğine kapıldım. Pek çok akademik kişiye yön vermiş, siyasal düşünceleri etkilemiş ve zamanına, yaşadığı topluma göre ileri olmasını bilmiş olan Bertrand Russell olumlu bir örnektir.

Her nenden önce, bir insancı (hümanist) olarak ele alıyorum Russell’ı. Onun bize uygun düşmeyen yanları bulunabilir doğallıkla. Kendisinin de belirttiği gibi (s. 297) bir İngilizdir o. Hem de «tutkulu» bir İngiliz. Ancak, tek yanlılıktan sıyrıldığı yönleri ağır basar. Örneğin uzgörüşü. Çan Kay Şek (s. 270), 1914 Türk İngiliz savaşı (s. 258), Amerikan Faşizmi (s. 250) Süveyş harekatı ve Kıbrıs üzerine söylediklerinin yanlışlığını kimse saptayamaz. Önsezi ve öngörü ürünüdür onlar. (Ayrıca Çin, Hindistan, Güney Doğu Asya üzerindeki kanılarına da dikkat ediniz.) Dört ay önce basımevine verilen bu çalışmayı, yeniden değerlendirmek, anı yitimi nedeniyle güçleşiyor. Ancak Russell’in siyasal tutuklulara ilgisi, kanser kuşkusu ardında bile yaşantıya bağlılığı, dostlarına yardımı (örneğin Whitehead), gençleri elinden tutuşu (Wittgenstein, Scheffer, Nicod gibi), hele sonradan büyük yapıtlar veren Tarski’ye (mantıkçı, matematikçi) yer açmak için kürsüsünden çekilmeye kalkışı unutulur türden değil. Özellikle bu olayı, koltuklarına sımsıkı sarılıp, yetenekti gençleri bilim alanından uzaklaştırmak uğruna türlü dolaplar çeviren öğretim üyeleri ibretle okumalı (s. 274).

Düşüncelerinden ödün (taviz) vermemek için üniversiteden atılmağa, tutuklu kalmağa razı oluşunu klasik ve yozlaşmış sosyo ekonomik kuramlara karşı çıkışı nedeniyle bazen komünist bazen feodal kent soylu sayıldığını; tüm canlı düşüncelerini şu sıralar tartıştığımız müstehcenlik konusunda olduğu gibi yer yer Rousseau’nun itiraflarına benzer tümcelerini anımsıyorum Russell’ın. Amerikan devine karşı, insanî nedenlerle, güçlükleri göğüsleyip açtığı savaş nedeniyle bizim sağcılarımız (Orhan Seyfi Orhon. Ahmet Kabaklı gibi genç beyinler) gazetelerinde, Amerikalı ağızlardan aktardıkları bir deyimle «bunak» damgasını basmışlardı ona. Russell, bir mantıkçı serinkanlılığıyla bu savı da içerde yanıtlıyor (s. 343).

Mektuplar konusuna bir aksaklığı sonradan ayırt ettim: Başlangıçta, olayların izlenimi yitmeden, aynı konudaki aydınlatıcı mektupların okunmasında yarar görmüştüm. İmdi, onların, konuların akışını dağıtmamak açısından, kitap sonuna toplanmasının, daha yararlı olacağı; ancak bu biçimleriyle bile felsefecileri toptum ve siyaset bilimcilerini ilgilendireceği kanısındayım.

Kitapta adı geçen bilim ve siyaset adamlarının özgeçmişlerini birkaç satırla aydınlatmak isterdim. Ancak, Russell’ın bu konuda az çok bilgi vermesi ve kitabın zaten gereğince hacimli oluşu, bu düşüncemi uygulamamı engelledi. İsteyen okuyucunun, ansiklopedik nitelikte uzmanlık yapıtlarına başvuracağını umarım.

Yaşantım’ı okurken, bir takım tarihsel olayların ergimizde (zihnimizde) derinliğine aydınlanacağını, kendi yaşantımızı aynı yöntemle daha iyi de değerlendireceğimizi, başımızdan geçenleri daha düşündürücü bulacağımızı sanıyorum.

Kapağa, Russell’ın, Nobel alırken çekilmiş bir resmini koymak istemiştim. Bulamadım. Milliyet gazetesi, elindeki çeşitli Russell portrelerini vermek istemedi. Kapaktakini, Türk Haberler Ajansı Gene! Müdürü Kadri Kayabal’a borçluyum. Sayın Kayabal’a teşekkürler.

Muammer SENCER

(sh: önsöz)

KİTAPTAN

«ÖZGÜRLÜKÇÜ ON BUYRUK»

Yazan: Bertrand RUSSELL

1.         Herhangi bir nedenden, bağsız olarak güvenli olma.

2.         Gerçeği gizlemeyi beceri sayma.

3.         Başarı göstereceğin işte düşüncenin cesaretini kırmağa çalışma.

4.         Muhalefetle karşılaşırsan, eşinden çocuklarından da gelse, onu otoriteyle değil ikna yoluyla yenmeğe çalış. Otoriteye dayanan utku (zafer), gerçek değil imgeseldir (hayalidir).

5.         Başkalarının otoritesine saygı gösterme. Çünkü daima karşı otoriteler bulunabilir.

6.         Zararlı olduğunu sandığın düşünceleri bastırmak için kuvvet kullanma. Kullanırsan, düşünceler baskı altında tutar seni.

7.         Düşüncede eksantrik [tuhaf ] olmaktan korkma. Çünkü, şimdi onanan (kabul edilen) her düşünce bir zamanlar eksantrikti.

8.         Zeka işi uyuşmazlığı pasif uyuşmaya yeğ tut (tercih et). Eğer zekâya gereğince değer veriyorsan, birincisi İkincisine bakıldığında Daha derin bir uzlaşma içerir.

9.         Doğruluk sana uygun gelmezse bile iyice doğru ol. Çünkü doğruyu saklamağa çalışman daha uygunsuzdur.

10.       Aptallar cennetinde yaşayanların mutluluğunu kıskanma. Çünkü o, ancak bir aptala mutluluk gibi gelir.

Sh: 305-306

SON SÖZ

Basit. Ancak tüm benliğimi saran üç tutku yönetmiştir yaşantımı:

1.         Sevgi özlemi.

2.         Bilgi araştırması.

3.         insanlığın çektiği eziyet karşısında duyduğum dayanılmaz acı.

Bu tutkular, büyük rüzgârlar gibi, oradan oraya savurdu beni.

Önce sevgiyi aradım. Çünkü sevgi coşkunluğu getirir. Coşkunluk öylesine büyüktür ki yaşantımın geri kalan bölümünü bir kaç saatlik coşkunluk için feda edebilirim. Sevgiyi aynı zamanda, yalnızlığa derman olduğu için aradım, içinde, titreyen bir tinin dünyayı, dibine varılmaz soğuk bir uçurum gibi gördüğü yalnızlığa.

Sevgiyi, onun yol açtığı duygulanımla birlikte, azizlerin ve şairlerin hayal ettiği cennetin bir ön biçimini verdiği için istedim. Aradığım buydu, insan yaşantısı için pek elde edilir görünmeyen bir nesne de, sonunda onu buldum.

Eş tutkuyla bilgiyi araştırdım, insanların yüreklerini anlamak istedim. Yıldızların neden parladığını bilmek istedim. Sayılan su yüzünde tutan Pythagorasçı gücü anlamağa çalıştım. Bunu da bir parça başardım.

Sevgi ve bilgi beni göklere çıkardı. Fakat, acıma yer yüzüne indirdi. Yüreğimde yansır acı çığlıkları. Aç çocuklar, zalimlerin eziyet ettiği mazlumlar, bütün bir yalnızlık ve yoksulluk dünyası insan yaşantısının ne olduğunu anlatır. Bu kötülükleri bastırmağa çalışıyorum. Bastıramıyorum. Eziyet çekiyorum.

Yaşantım budur. Onu yaşamağa değer buldum. Bir şans daha verilseydi, yeniden yaşamak isterdim.

Sh: 382-383

Kaynak: B. Russell : YAŞANTIM/ Muammer SENCER, ERK Yayınları, Temmuz 1974. İstanbul

 

ÜÇ ÇEŞİT ÇATIŞMA- Bertrand Russell


 

Bir şeylerle çatışma halinde olmak insanın yaradılışı gereğidir. Bu çatışmada, insanların kimi yener, kimi yenilir. Genel olarak, yenilenlerin soyu azalır ya da tükenir. Bunun sonucu şudur ki, insandan insana geçen psikoloji, yenenlerin psikolojisidir. Yenme şansının yüzde elli olduğu her yerde, insan iyimserliği bu şansı olduğundan fazla görür. Bunun böyle olması, yaşayanlar için mutlu bir şeydir. Yenilenin görüşü ise unutulup gider.

İnsanların, ister istemez giriştiği çatışmalar üç çeşittir: Bunlar:

1.            İnsanın tabiatla,

2.            İnsanın insanla,

3.            İnsanın kendisiyle olan çatışmalarıdır.

Bu çatışmalar, özleri bakımından birbirinden çok ayrıdır ve tarih boyunca bunların görece önemi durmadan değişir. Bu üç çatışmayı yöneten yollar birbirinden apayrıdır. Tabiatla olan çatışmayı, fizik bilimleri ve teknik ustalık yürütür. İnsanla olan çatışma, politika ve savaşla yürür. İnsanın iç savaşım da, bugüne kadar din yönetmiştir. Bugün, bu çatışmayı psikanaliz metotlarıyla, bilimsel olarak yürütebileceklerini ileri sürenler vardır. Ama, bu metotların bütün ihtiyaçları karşılayacağını sanmıyorum.

Tabiatla olan çatışma, bir anlamda, en ağır basanıdır. Çünkü, bu çatışmada yenmek yaşıyabilmenin koşuludur. Buzlar çağında ya da bereketli topraklar kuruyunca, ya da depremler bütün vadileri altüst edince yok olan insanlar, tabiatla olan çatışmada yenilmişlerdir. Bütün kıtlıklarda ve hastalık salgınlarında ölenler gibi. Tabiata karşı elde edilen her zafer, insan soyunun sayıca artmasını mümkün kılmış ve başlıca da bu uğurda kullanılmıştır.

Ama, insan çevresini dizginledikçe, benzerleriyle olan ilişkileri önem kazanmaya başlıyor. Çünkü, tabiatı dizginleme, en ilkel insan gruplarından daha tutarlı toplumsal toplulukları gerektiriyor, bir de, günlük ekmek gittikçe daha kolay kazanılınca, arta kalan insan gücü düşmanları öldürmek üzere biriktirilebiliyor. İnsanın gelişmesinde, bir an gelir ki, teknik sayesinde insan, düşmanlarını öldürmekten çok, rakipleriyle anlaşma yoluyla zenginleşir. Bu döneme gelince, tekniğin gerekleri insanın insanla çatışmasının durmasını, ya da, hiç olmazsa, gevşemesini gerektirir. Bu dönemde (ki insanlık bugün ona ulaşmıştır) çözümlenmesi en önemli sorun, insanın kendisiyle olan çatışmasıdır. Öbür iki çeşit çatışma çağlar boyunca insan tabiatını, eskiden benimsenmiş ama, bugün teknik bakımdan eskimiş kalıplara sokmuştur. Dış savaş çağları, ruhundaki bir iç savaşta yansıdılar. Bu ruhtaki iç savaşta bir taraf öbür tarafa «günah» adını veriyor ve onu yenmeğe çalışıyor. Ama, bu savaşta, zafer hiç bir zaman dış çatışmadaki kadar tam olmuyor, ve her bozgundan sonra, günah çirkin başını kaldırıyor. Başlangıçta dış savaşın bir yankısı olan bu sonsuz iç savaş, sonradan, tam tersine, bir dış savaşın kaynağı oluyor. Günah, tabiatın sadece bir yanıdır ama, düşmanlarımın bütün tabiatıdır. Eski ahlâkçıların inancı buydu. Böyle olunca, kendi ile barış halinde olmayan ruh, dış dünya ile de olamaz. Ve dış davranışlar, insanın kendi içindeki savaşı gizlemek için sürüp gitmek zorundadırlar. Bunun içindir ki, insanın kendi ile savaşı, insanın gelişmesi sonunda en büyük önemi kazanmaktadır.

Her çeşit savaşın bir uzlaşma ile bitmesi gerekir. Tabiatla çatışma bir uzlaşma ile bitmiştir. Çünkü, insan tabiatın sırlarını öğrendiği için onunla işbirliği yapabilecek duruma gelmiştir. İnsanın insanla çatışmasının, herkese yetecek kadar besin bulunmadıkça, bir görevi vardır. Ama, tabiatın dizginlenmesiyle herkesi beslemek olanağı kazanılınca ve gelişen teknik işbirliğini geniş ölçüde yararlı hale getirince, insanın insanla çatışması bir «anachronisme» oluyor. Bu çatışmanın, dünya devleti istiyenlerin düşündüğü gibi, politik ve ekonomik bir birleşmeyle sona ermesi gerekir. Bu yoldan insanla insan arasında bir dış uzlaşma kurulabilir. Ama, insan kendi kendisiyle uzlaşmaya varmadıkça, (kendi içinin bir yanını yenilmesi gereken bir düşman saymaktan vaz geçemedikçe) bu dış uzlaşma temelli olmayacaktır. İşte, insanların tarihi, geçmişi ve umarım, yarını, kısaca budur.

Sh:205-207

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul