ADNAN MENDERES’İ, KİM YIKTI?


“Ben asla yorum yapamam”
Francis Urquhart
HOUSE OF CARDS [Kartların Evi] (1990) Mini Dizi

***************

“Politika yolunda ilerledikçe anladım ki iktidar ateşten bir gömlek­miş. “
Adnan Menderes
Her kaynak kendi içerisindeki iyi yönlerini söylerken, eksik ve kötü yanlarını görmezden gelmesi yaratılış gerçeklerindendir. İnsanlar yaptıkları iyilikler ile anılırken, kusurları unutulmaz. Bir zaman sonra hatıralardan gerçek hakikatleri sızar. Bu hatıralar ise “House Of Cards”larını yıkmaya başlamıştır. Beşerin bu şekilde hareket etmesi, dünyanın ve hayatın dinamik olması ve kaderdir. İnsan fıtraten kendi nefsini öteki ile kıyasladığında, minnettârlığını hiçbir şekilde kullanmak istemez. Velev ki, bu kişiler ebeveynleri olsun. Hep hataları yüze vurur. Unutmayalım ki, dünyada her şeyin bir sonbaharı yani “ölüm”ü vardır. Gerçek dirilişini görmek için kışını ilkbaharını görmeden duramaz. Ne var ki;  Allah Teâlâ’nın da buyurduğu gibi “Sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.” [Bakara, 281] Kıyamette kazançlar ellere teslim edilecektir. O zaman insanların/mahlûkâtın  iyiliklerine eyvallah, kötülük/zulümlerine itiraz salahiyeti yoktur. Aşağıda alıntı yaptığımız kitap bir dönemin iyilik ve yanlış taraflarını sorguluyor. Biz burada “bilenen bilinmeyenler” kısmına düşenleri/hataları zikrederek kendimize ders vermek istedik. Ayrıca “tarih tekkerürden ibarettir” diyerek kendimizi affedemeyeceğimizi de hatırlatmak istedik.. Her zaman olduğu gibi “Doğruyu vaktinde söylemeyenlere, doğruyu vaktinde duyup da dinlemeyenlere de binlerce kere eyvâhlar olsun.”
İhramcızâde İsmail Hakkı

*****

“27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ

  • Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı”
    İsimli Eserden Alıntılar

Çoğu zaman hükümetler gerçekleştirdiklerinden ve iyiliklerinden çok, yaptıkları hatalara bakılarak yargılanır.Demokrat hükümeti, memleket hizmetindeki gayretlerinin yanında, ne yazık ki, sonunda kendisinin düşüşüne yol açan vahim hatalar da işledi.

Şimdilik pek fazla ayrıntıya girmeksizin, muhalefet karşısında aşırıya kaçan hassaslık, bazen de müsamahasızlık göstermiş olduğunu gözlemlemekle yetinelim.

Özel hayatında son derece yumuşak ve sevimli olan başbakan, yürüttüğü politikaya yapılan, isterse iyi niyetle olsun, en ufak tenkit karşısında kibirli ve kırıcı olup çıkıyordu. Diktatörlüğe eğilimli tutumundan ötürü, kendi bakanları da dâhil, herkesten sadece alkışlar ve övgüler bekliyordu.

Aslında bu tavrıyla o bir geleneği, kendi aleyhine de olsa, devam ettirmekten başka bir şey yapmıyordu. Maalesef Türkiye’de ve genellikle doğu ülkelerinde kendilerini tenkit edenlere karşı tavizsiz, ekseriya da sert görünmek devlet adamlarının pek çoğu için, neredeyse bir kuraldır.

Aslına bakarsanız, Menderes hükümetinin hatalarının pek çoğu, muhalefet karşısındaki hoşgörüsüzlüğüyle, görüş ayrılıklarından aşırı derecede korkmasıyla izah edilebilir. İşte birkaç misâl:

1954 yılında muhalefet partilerinden birinin (Millet Partisi’nin) yasaklanması, ardından liderine karşı oynanan oyunlar, sonunda da hemen hemen keyfî bir şekilde hapse atılması.
Daha az vahim olmayan bir başka hata: Muhalefetin gazetelerine yapılan baskı, özellikle de bazı tanınmış yazarların tutuklanması.
1954 seçimlerinde muhalefet safında yer aldılar ve hükümetin isteğine karşı çıkarak Demokratların rakibi Osman Bölükbaşı’yı seçtiler diye Kırşehir ilinin ilçe hâline getirilmesi hatası.

Yine, Türkiye’nin Yunanistan’la Kıbrıs adası konusundaki tartışmaları sırasında işlenmiş olan son derece ciddî bir yanlış: Hükümetin ileriyi görememesi ve ihmali 1955 Eylül’ünde İstanbul’da müthiş bir gösterinin yapılmasına imkân verdi. Selânik’te Atatürk’ün doğduğu evde patlamış olan bombayı bahane eden eski başşehir İstanbul’un kenar mahalle halkı, ekserisi Rum kökenli olan Türk vatandaşların oturduğu semtlere hücum edip mağazaların vitrinlerini kırdı, içlerindeki eşyayı yağmaladı veya sokağa atıp ayakların altında çiğnedi. Güvenlik güçleri ise yapılanlara müdahale etmeksizin seyretmekle yetindiler. Neticede hükümet bu tedbirsizliğini bir tazminat kanunu çıkararak telâfi yoluna gitti. Maddî zarara uğramış kimselere otuz milyon İsviçre Frangı’na kadar varan bir meblâğ ödendi.

Ve 1955’te yapılan bir diğer hata ile bu seriyi tamamlayalım: Bir propaganda gezisi sırasında, muhalefet partisinin liderine karşı, kasıtlı veya kasıtsız, çıkarılan güçlükler ve ayak takımı tarafından kendisine yapılan hakaretler. Sh:23-24

**

Hatta bir keresinde, Meclis’i çok dehşetli bir şekilde sarsan bu tartışmalardan birinde CHP lideri İsmet İnönü kürsüden Demokrat Parti milletvekillerine ve hükümet üyelerine şu esef verici, aynı zamanda da tarihî sözleri söyler.

“Arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâller meşru bir haktır, bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.”

Haber bütün yurda yıldırım hızıyla yayıldı. Herkes şaşkına döndü. Gerçi, insanlar bir aydır huzursuzluk içinde yaşıyor ve “ihtilâl”kelimesi ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bununla beraber hiç kimse Demokrat iktidarının bir tek gecede, dahası birkaç saat içinde, çürük bir bina gibi yıkılıp gideceğini düşüne- miyordu.

Öte yandan ise, Demokrat kabinesinin Başbakanı ve iktidar partisinin lideri Adnan Menderes, orada burada verdiği nutuklarda kendisi de ihtiyatsızca şöyle diyordu:

“Gûya onlar (muhalefettekiler) bir ihtilâl yapmaya hazırlanıyorlarmış. Gülerim ben buna. Bilsinler ki ihtilâli yapabilenler sadece muhalefettekiler değildir. İktidardaki parti de yapabilir, hem de en âlâsını!”

Sh:19

**

Demokrat Parti’nin Parçalanması ve Millet Partisi’nin Doğuşu

“Dörtler”in, özellikle de Bayar’ın rakiplerinin başında, yeni partinin il başkanı, İstanbul’un ünlü avukatı, karakter ve büyük medenî cesaret sahibi Avukat Kenan Önerbulunuyordu. Kendisi Meclis’e girememiş olmasına rağmen, Demokrat milletvekilleri ve bilhassa aydın çevrelerde büyük bir nüfuz ve itibara sahipti.

General Sadık Aldoğan, Osman Bölükbaşı ve Fuat Amagibi belli sayıdaki milletvekilleriyle birlikte Demokratların saflarından ayrılıp “Millet Partisi”adında üçüncü bir parti kurdu (20 Temmuz 1948).

Tavrının ve programının orijinalliğiyle bu yeni siyasî oluşum büyük ilgi çekiyordu. Prensipler konusunda, Demokrat Parti CHP’den pek bir farklılık arzetmiyordu.Devletçilik ve lâiklik konusunda ufak tefek değişikliklerle CHP’nin altı temel ilkesini olduğu gibi almıştı. Buna karşılık, tuttuğu yeni yolla Millet partisi CHP’den olduğu kadar DP’den de ayrılıyordu. Gerçekten de bu partinin programı açıkça iktisat sahasında liberal, millî gelenekler konusunda ise muhafazakâr bir demokrasiyi savunuyordu. Zaten Millet Partisi’nin kurucuları Demokratların sıralarını terk etmezden önce de aşırı demokrat muhafazakârlar olarak ünlenmişlerdi.

Daha sonra çeşitli darbelere, birçok değişikliklere uğrayacak olan yeni parti, devlette özel girişime daha büyük yer verilmesini isteyen herkesi bayrağı altında toplayıverdi, bu yeni oluşumun yayılmasını dizginlemek için, rakipleri olan CHP’liler ile DP’liler haksız yere MPlileri “gerici yobazlar” diye karaladılar.Sh:58-59

**

Dört Bakanın Suçlanması

Daha sonra da o dönemde hayli gürültü koparan bir siyasî skandal patlak verdi.

O sırada bu “61’ler”, olumsuz tavırlarına rağmen, henüz Demokrat Parti’nin Meclis grubundan ayrılmamışlardı. Bunlar belli bir bakanlığın koltuğunda oturan üç bakan ile bir devlet bakanı aleyhinde en ağır suçlamalarda bulundular. Bunlar, (Yassıada Mahkemesinde idama mahkûm edilip İmralı’da asılan) Maliye Bakanı Haşan Polatkan, (Kayseri hapishanesinden yeni çıkan) Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı, (ölüme mahkûm edilip İmralı’da idam edilen) Dışişleri Bakanlığına vekâlet eden Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski devlet bakanı ve milletvekili Mükerrem Sarol idi.

Demokrat Parti Meclis grubundaki sert tartışmaların ardından, bu iç muhalifler, sonunda adı geçen dört kişi hakkında bir araştırma yapılması kararını aldırmayı başardılar. Bu maksatla da kabine değişikliğine başlandı.

Suçlama, çok büyük ölçüde yolsuzlukları, özellikle de söz konusu üç bakanın yer aldığı “Döviz Tahsis Komisyonu”nda nüfuzun kötüye kullanılmasını hedef alıyordu.

Gerçekte bu komisyonun vazifesi, kamu kesimi ile özel kesimden gelen döviz isteklerini incelemek ve belgeleri gördükten sonra gerekli izinleri vermekti. O yüzden de bu araştırma, muhtemel döviz kaçırma veya yetkililerin görevleri sırasında yaptıkları tahsislere karşılık “bahşiş” alıp almadıklarıyla ilgiliydi.

Milletvekili sıfatıyla, gayrimeşru yollardan zengin olduğu şeklindeki aynı suçlama Mükerrem Sarol’a da yapılıyordu.

Araştırma komisyonu, iki kanadının da neredeyse aynı oranda temsil edildiği, sadece Demokrat Parti milletvekillerinden oluşuyordu. Araştırma olumsuz olarak sonuçlandı ve komisyon raporunun bütün milletvekillerinin hazır bulunduğu Meclis’te okunmasının ardından da adı geçen dört şahıs aklandı.

Araştırma, suçlanan kişilerin kendi partili arkadaşları tarafından yapıldığı için, aslında bu karar kimseyi tatmin etmedi. Kamuoyunda bu mesele tam bir neticeye bağlanmadan kaldı. Ortadan kalkmayan şüpheye rağmen, Menderes kabinesini bir kere daha değiştirdi ve Fatin Rüştü Zorlu’yu tekrar Dışişleri Bakanlığına, Haşan Polatkan’ı da Maliye Bakanlığına getirdi. Elbette bu gözü pek ve yüce gönüllü bir davranıştı, fakat siyaseten yanlıştı, zira bu iki adama halkın güveni sarsılmıştı.

Bakanlara Yapılan O Suçlamaların Dayandığı Delillerle İlgili Tartışma

Şimdi de, bakanlar ve milletvekilleri aleyhinde suç delili toplama hakkı konusundaki meşhur tartışmaya geçelim. Bu kavgadan “Hürriyet”adında yeni bir parti ortaya çıkacaktır.

Gerçekten de Türk ceza kanununa göre, bir kişiyi meselâ bir gazetede vurguncu, hırsız, vs. olarak teşhir etmek isteyen kimsenin, konuyla ilgili bilgi ve belgeleri yayınlama hakkı yoktur; buna karşılık, söz konusu kanunun 481. maddesine göre, bu niyetinden savcıyı haberdar etmek zorundadır. Bu yasak, kamuoyunda elbette skandal çıkarmayı önlemeye yönelikti. Şayet bu şekilde suçlanan şahıs bir devlet memuru veya hizmetlisi ise, o zaman o kanunun 482. maddesi suçlayan kimseye suç isnadının delillerini açıklama izni verir.

Bakanlar ve milletvekillerine gelince, onlar öteden beri memur sınıfının dışında tutula gelmişlerdir. Özellikle de Temyiz Mahkemesinin 1949’da bu yönde vermiş olduğu bir karardan sonra, onlar hukuken normal vatandaşlarla bir tutuldular ve dolayısıyla 481. maddenin kapsamına girdiler.

O yüzden de, gerekli delillerin yetkili mahkemeye sunulacağı ifade edilerek, bakanlar ve milletvekillerine karşı karalayın bir yayın kabul edilmiyordu. Bu yeni parti aslında hiçbir varlık gösteremedi; belli bir süre faaliyette bulunduktan sonra, kendisini kapatma kararı aldı ve “19″ların çoğu CHP saflarına katıldı.

Bu tartışmada kim haklıydı?

O dönemde Menderes’in ve taraftarlarının bakış açısını pek kavrayamayan kamuouyunun büyük kesimi” 19″ları haklı bulmuştu. Gerçekten de ilk bakışta, “Suçluyorum ve delillerimi mahkemeye sunacağım”gibi bir açıklamadan daha mantıklı ne olabilirdi? Suçlayan bir kimseye suçu ispat edecek belgeleri sunmasına imkân vermekten daha doğru ve davasını daha mahkemeye taşımazdan önce kendisini cezalandırmaya kalkışmaktan daha yanlış da bir şey olamazdı. En azından, o zamanın kamuoyundaki duygu ve düşünce böyleydi.

Sh:86-91

**

“Milliyetçiler Derneği” Şubelerinin Kapatılması

Hükümet ilk hatalarından birini Malatya’da meydana gelen bir hadise dolayısıyla işledi.

İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerde, özellikle üniversite öğrencilerinin en iyi kesimini bir araya getiren ve bir taraftan gençler arasında komünist propagandası yapılmasına bir set oluşturma, diğer taraftan da memleketin örf ve âdetlerini koruma gayesi güden “Milliyetçiler Derneği”adıyla dernekler kurulmuştu. Çağdaş Türk milliyetçiliğinin anlamı ve hedefi kısaca şöyle belirlenmişti: Her türlü komünist ideolojiyi red, vatana ve millî değerlere gönülden bağlılık.

Türk milliyetçiliğine karşı çıkan fikirleriyle tanınan “Vatan” gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman,o sırada gazetesi için bir araştırma yapmak maksadıyla Anadolu’daydı. Malatya’ya geldikten sonra, bir akşam postahaneye gitti. Issız, dar bir sokaktan dönerken üzerine tabancayla beş el ateş edildi, fakat kendisine bir kurşun isabet etti. O da çok yüzeyden bir yaralamaydı, zaten birkaç günde sağlığına kavuştu.

Saldırgan, bir lise talebesi olan Hüseyin Üzmez, hemen yakalandı ve yirmi yıl ağır hapse mahkûm edildi. Tutanaklara göre, kendisinin “Milliyetçiler Derneği” taraftarlarından olduğu bahane edilerek suç bütün teşkilâta mal edildi ve bu derneğin şubeleri kapatıldı (Ocak 1953).

Bu aşırı ve acemice tedbir, Demokrat Parti hükümeti için ileride çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bunu yapmakla üniversite çevrelerindeki sağlam bir destekten kendisini yoksun bırakıyor ve bundan böyle oralarda sadece komünist eğilimlerin değil, fakat bilhassa CHP propagandasının iyice güçlenmesine zemin hazırlamış oluyordu. Gerçekten de o Milliyetçiler Derneği mensubu gençler, hem solun ve kozmopolitliğin saldırılarına, hem de komünizm kadar Moskova tipi lâiklik anlayışı dolayısıyla nefret ettikleri CHP’nin gizli heveslerine karşı da bir kale oluşturuyorlardı.

O andan itibaren meydanı boş bulan CHPliler, her biri İnönü’nün partisine gençler kazandırma gayesi güden “CHP Gençlik Kollan”, “Devrim Ocakları” ve “Mustafa Kemal Derneği”başta olmak üzere üniversite gençliği arasında çeşitli kışkırtma odakları kurdular. Demokratlar ise bu hareket karşısında tepkisiz kaldılar ve yaptıkları o çok büyük yanlışın farkına ancak felâket günü, yani 28 Nisan 1960′ta İstanbul Üniversitesi öğrencileri ayaklandığı zaman vardılar.

Millet Partisi’nin Kapatılması Bir Öncekinden Daha Ağır Bir Hata Oluyor

Gelelim öncekinden de daha vahim olan bir başka yanlışa, yani “Millet Partisi”nin 18 Ocak 1954’te kapatılmasına. 1951 ’e kadar çok sınırlı öneme sahip bu parti, o tarihten itibaren ülkenin bazı bölgelerinde, özellikle de muhafazakâr kesimlerde gelişmeye başladı. Gelecekte bir rakip olacağım belli eden bu yaygınlaşmadan kaygılanan Menderes hükümeti, “Millet Partisi”nin halkın dinî duygularını sömürdüğünü ileri sürerek partinin feshine ve teşkilâtının kapatılmasına karar verdi.

Halbuki Demokratlara muhalif olmasına rağmen bu parti, hiç değilse Demokratlarla CHPliler arasında tampon vazifesi görüyordu.Sh:94-95

**

Ekonomik ve Malî Sıkıntı (Liberal Sistem İflâs Ediyor)

1954 sonundan başlayarak birkaç sene süren kuraklık, genel bir ekonomik krizi başlattı.Söylemeye bile gerek yok, ilk kurban, Türkiye’deki önemi bilinen tarım oldu. Sadece kuraklık değil, üç dört sene önce ithal edilmiş olan traktör ve makinelerin bakımsızlıktan yıpranması da tarım işlerini aksatır hâle geldi. Bu traktörler ve bu makineler dışarıdan, bakım ve tamirleri için gerekli yedek parçalar hiç düşünülmeden ithal edilmişti. Bu ise hükümetin ileri görüş ve organizasyon eksikliğini gösterir.

Tarımdaki kriz ihracatın durmasına yol açtı, bu ise ödemeler dengesinin bozulmasından ötürü ithalâtın âniden yavaşlamasını doğurdu. Döviz yokluğundan Merkez Bankası sayısız yabancı alacaklıların taleplerini karşılayamıyordu. Krizin hızla yayılması iç piyasayı tamamıyla rayından çıkardı. Kamu yatırımlarının durması ve böylece işsizliğin alıp başını gitmesi bundan kaynaklanıyordu.

Birkaç sene önce uygulamaya konulan liberal sistem yerini çarçabuk dengeleme sistemine bıraktı ve ithalât en gerekli maddelere indirildi. O kadar ki, iç piyasada ilâçlar gibi zorunlu maddeler bulunamaz oldu. İnsanlar senelerce kahveden mahrum kaldı ve meselâ aspirin karaborsaya düştü. Durum, Türkiye’nin son dünya savaşında yaşadığı o korkunç 1940 ilâ 1944 yılları arasındakinden bile vahim hâle geldi. Ülkenin taze ürünlerini tüketmeye alışmış olan halkın büyük hayal kırıklığı içinde, ABD’den buğday ve dondurulmuş et, tavuk ithal edilmeye başlandı.

Bu acınası hâle bir çare aramak yerine hükümetin başı olan Menderes, İstanbul veya Ankara gibi büyük şehirlerde devasa çapta imar hareketlerine girişti.

O andan itibaren de, kamu yararı ileri sürülerek ve baskı uygulamaktan bile çekinil- meyerek toplu istimlâklere başlandı.Bunlara hiçbir bedel ödenmiyor, hatta önceden haber dahi verilmiyor, verilse bile çoğu zaman sadece yirmi dört saatlik bir süre tanınıyordu.

Derken, insanlar evlerini ve dükkânlarını yıkılmış olarak buluyorlardı.

Meselâ şu aile babasından bahsedilir: Kendisi işine gitmek üzere sabahleyin evinden ayrılır, dönüşte evini bulamaz, çünkü molozları bile çoktan kaldırılmıştır.

Yıkımlardaki bu hızdan hareketle halk “Menderes Fırtınası” der olmuştu.

Halk elbette yıkım bedellerini istiyordu, fakat belediyenin kasaları boştu. Mülkleri bu şekilde ellerinden alınan insanlara İstanbul Belediyesinin borcunun beş yüz milyon Türk lirasını aştığı tahmin ediliyordu. Bu sıkıntıyı aşmak için eski borçları kapsayan kâğıtların dağıtılması yoluna gidildi. Alacaklılara ister istemez dayatılan bu değerli evrak ise beş para etmiyordu.

Beş sene süren bu imar çalışmaları sayesinde ge İstanbul bugün gördüğümüz modern şeklini aldı. Fakat ne kadar ıstırap ve gözyaşı pahasına?

Sonuçta, CHPliler de şeytanî bir zevk alarak bu millî çöküşe katkıda bulunmaktan geri kalmadılar. 1954 seçimlerindeki bozgunlarına rağmen, pusuda bekleyen ve rakiplerinin karşısına çıkmak için fırsat (ki bu fırsatı DP beceriksizliği yüzünden, CHP’ye vermekte gecikmedi) kollayıp duran CHPliler, halkın sefalet ve sızlanmalarını hem tahrik etmeye, hem de bundan yararlanmaya başladılar.

sh:97

**

1957 Seçimleri ve Bu Seçimlerden Doğan Meclis

Öyleyse bu çıkmazdan kurtulmak gerekiyordu. Ama nasıl?

Millet, sonuçta, hükümet tarafından yürütülen bu siyaseti onaylıyor muydu, onaylamıyor muydu?

Bu soruya, son sözü vatandaşlara bırakan demokrasi kuralı gereği, yeni seçimlerin vereceği cevaptan daha iyi hiçbir cevap verilemezdi. 

1957 sonbaharına doğru karar alındı: Normal seçimlerin yapılacağı zamandan bir sene önce seçmenin huzuruna çıkılacaktı.

Demokratlar için bunun oldukça uygunsuz bir zaman olduğunu söylemeye hâcet yok, çünkü gösterdikleri çabalar meyvelerini daha henüz yeni yeni vermeye başlamıştı. Bu halka danışmanın neticesi ne olursa olsun, iktidardaki parti neye dayanacağını açık seçik bilmek istiyordu.

Seçim nispeten normal şartlar altında 27 Ekim’de yapıldı. Gaziantep’te olandan hariç önemli bir olay çıkmadı. O şehirde ise Demokrat taraftarlar ile CHP yanlıları arasındaki kavgalarda yaralananlar oldu. CHPliler valilik konağı başta olmak üzere kamu binalarına saldırdılar; silâhlı kuvvetlerin araya girmesiyle hadise fazla bir hasara meydan vermeden kapandı. Diğer başka her yerde seçimler sükûnet içinde geçti.

Menderes’in partisi, İnönü’nün partisinin yararına olarak önemli bir kayba uğradı. Herkesi şaşırtan bir sonuçla CHP, Demokratların 404 sandelyesine karşılık 178 sandalye kazandı; Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ise 4 milletvekili çıkardı.Demokrat iktidarının bu düşüşü, yaptığı yanlışların elbette bedeli olarak görülebilir. Gerçekten de Ankara’da, İstanbul’un büyük bir kısmında ve diğer büyük şehir merkezlerinde, yani kamu yararı sebebiyle ön ödeme yapmadan istimlâk etme politikasını en ileri noktaya vardırdığı, böylece de halk arasında en fazla hoşnutsuzluğa sebep olduğu bütün yerlerde tam bir bozguna uğradı.

Bu beklenilmedik başarı karşısında ise CHPliler derhal başlarını kaldırdılar ve gitgide daha uzlaşmaz hâle geldiler. Bundan böyle Meclis’te, her mesele, özellikle de hükümetin veya DP grubundan bir üyenin her teklifi, ne kadar güzel olursa olsun, bitmez tükenmez bir tartışma fırtınası koparacaktı. sh:104

**

CHP’nin Ordu İçinde ve Üniversite Gençliği Arasındaki Entrikaları

(Dokuz Subay Olayı)

Bütün bu olup bitenler yetmezmiş gibi, bir de CHP’nin gizli dolapları ordu içinde ve aynı zamanda da üniversite gençliği arasında günden güne artıyordu.

Bu amaçla muhalefet, Güney Kore ayaklanmasını ve bilhassa da 14 Temmuz 1958 Bağdat ihtilâlini alabildiğince sömürüyordu. “Bizim ordumuz ve bizim gençliğimiz de bizdeki zalimleri devirmek için gerekli cesarete elbette sahiptir” gibi sloganları ortalığa yayarak ordu ve gençlik kışkırtılıyordu. CHP çevreleri tarafından bu yönde yapılan yoğun propaganda etkisini göstermekte gecikmedi.

Bu tür telkinlere duyarlı olan çok sayıda subay memnun olmayanlar safında yerlerini aldılar. Bu hoşnutsuzluk ilk defa meşhur “dokuz subaylar”olayında kendisini gösterdi. Gerçekten de 1958’de bir askerî komplo ortaya çıkarıldı. General Faruk Güventürk(Demokrat Parti iktidarının amansız düşmanı ve şimdiki Kayseri garnizon komutanı) ve Albay Cemal Yıldırım’ın (şimdilerde emekli) da içlerinde olduğu dokuz subay bir araya gelmişti.

Anlaşıldığına göre, Demokrat Parti hükümetini devirip iktidarı İnönü’ye vermeye azmetmişlerdi. Komplo, aralarından biri, başarısızlığa uğrayacaklarından korkan Yarbay Samet Kuşçu tarafından, ihbar edildi.
Dokuz komplocu tutuklanır tutuklanmaz, konu, kendisi zaten ihtilâlciler tarafında olan General Cemal Tural’ın başkanlık ettiği askerî mahkemeye taşındı: Menderes hükümetinin şu körlüğünü varın siz hesap edin! Uzun süren duruşmalardan sonra, delil yokluğundan bütün zanlılar beraat etti, buna karşılık komployu haber veren yarbay, mahkemenin gerekçeli kararına göre, yalan beyanda bulunmak ve meslektaşlarına iftira etmekten ötürü on yıl hapse mahkûm edildi!

Olayların daha sonraki gelişimi tabii ki, bu komplonun gerçekliğini ispatlamakta gecikmedi. Zira söz konusu subayların çoğunluğu, bilhassa da General Güventürk, Albay Yıldırımve askerî mahkeme başkanı General Cemal Tural, 27 Mayıs hükümet darbesini hazırlayan kimselerin başında yer almadılar mı?

Üniversite gençliğine gelince, hatırlayalım ki, CHPliler bu gençliği ihmal etmemişlerdi. Taraftarları olan bazı kimselerle, yani İstanbul Hukuk Fakültesindeki profesörlerle işbirliği ederek, daha önce bahsettiğimiz “Milliyetçiler Derneği” kapatılır kapatılmaz kurmuş oldukları çok sayıdaki örgütü harekete geçirdiler. Zaten onlar çoktan hem orduyu, hem de gençliği davalarına kazandırmışlardı. 

1960 Nisan ayında bu çifte destekten güç alan CHPliler, altından kalkılmaz güçlüklerin pençesine düştüğü için bütün cephelerde bozguna uğrayan Menderes hükümetini kuşatma altına aldılar ve dört bir yandan saldırıya geçtiler.

Demokrat İktidar Düşüşte (Ünlü “Yetki Kanunu “)

1960 yılının o Nisan ayında ortaya çıkan olaylar, Demokrat Parti iktidarının kaderinde, 27 Mayıs hükümet darbesiyle sonuçlanana kadar, kesin bir rol oynadı. Muhalefetin sürekli kışkırtması, ayrıca sol unsurların tahrikleri, iktidarın çalışmalarını tamamıyla felce uğratıyordu. O yüzden Demokrat Parti meclis grubu bütün bu karışıklıklara son vermek için elverişli tedbirleri görüşmek üzere hemen hemen her gün toplanıyordu.

7 Nisan’daki oturumda söz alan birçok milletvekili, özellikle de Sebatı Ataman, Mazlum Kayalar ve Sait Bilgiç, iktidarı zorla ele geçirmek niyeti taşıdığını apaçık gözler önüne serdikleri CHP’nin eylemlerine ve canice manevralarına karşı tavır alıp seslerini yükselttiler. Zaten Menderes de 31 Mart 1960’ta Zonguldak’ta yaptığı bir konuşmada, biraz farklı kelimelerle ifade etse de böyle bir niyeti gözler önüne serip kınamıştı.

Muhalefetin bütün eylemlerinin zor kullanarak iktidarı devirmeyi hedeflediğini ve bir ihtilâlin ilk homurtularının çoktan net bir şekilde duyulmaya başlandığını açıkça dile getirdikten sonra, 7 Nisan’daki o grup konuşmacıları sertlikle harekete geçmenin ve gerekli tedbirleri almanın gerekliliği ve âcilliği ile sözlerini noktalamışlardı.

Sonunda, 18 Nisan günü, çok hareketli geçen bir oturumdan sonra, grup anlaşır ve neticeleri ağır bir karar alır. Bu karar, geniş yetkilerle donatılmış bir Meclis araştırma komisyonunun kurulmasıdır. Bu maksatla “YETKİ” adı verilen kanun tasarısını hazırlamakla yükümlü bir komisyonun belirlenmesiyle işe koyulunur. İvedilikle hazırlanan bu tasarı, 27 Nisan’da görüşülür ve Meclis çoğunluğu tarafından kabul edilip kanunlaşır.

Bu ünlü yasanın temel hükümleri şöyle özetlenebilir:

Öncelikle şüphelileri sorgulama, ardından gerekirse tutuklatıp yetkili mahkemeye sevketme kararını vermeye salâhiyetli bir araştırma komisyonunun oluşturulmasını öngörüyor. Bu komisyon demek ki, bir bakıma, asliye mahkemesi sorgu hâkimi rolünü oynayacaktı. Bu sıfatla da, herhangi bir gerçek veya -söylemeye gerek yok- partiler de dâhil tüzel kişinin faaliyetleri ve malî kaynakları hakkında derin incelemelerde bulunabilecekti. Nihayet, gerekli gördüğü hâllerde, Meclis görüşmeleri konusundaki değerlendirmelerin gazete ve süreli yayınlarda yayınlanmasını da yasaklayabilecekti.

Önce grup kararı, ardından da kanun tasarısının Meclis’e sunulması CHP çevrelerinde tam bir protesto fırtınası kopardı. Bu arada, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden bazı profesörlerin az çok belli desteğiyle üniversite öğrencilerinin bir kısmı ayaklandı. Sh:112-115

**

Beşli Görüşme

Başbakan benden tavsiye istemişti. Fikrimi söylemenin ve somut bir teklifte bulunmanın zamanı gelmişti:

Bu kritik saatlerde vakit dardır. Hemen harekete geçmek, tedbirleri almakta acele etmek gerekir. Bir kere daha söyleyeyim, bana göre, şayet bir felâkete meydan verilmemek isteniyorsa, doğruca zora başvurmaktan kaçınılmalıdır. Bir iktidarın ayakta kalmak ve güçlükleri altetmek için sahip olduğu bütün çareler arasında, baskı yöntemi son çare olarak düşünülmelidir. İş o noktaya varmazdan önce, işte benim teklif ettiğim çözüm:

En başta, Menderes kabinesi derhal istifa etmeli. Ardından, mümkün olduğu ölçüde muhalefete de birkaç bakanlık vererek, Meclis’in ılımlı milletvekilleriyle yeni bir bakanlar kurulu oluşturulmalı. Böylece de bir çeşit koalisyon veya daha doğrusu bir millî birlik kabinesi kurulmalı. Bu yeni hükümet, öncekinin siyasetinden sorumlu olmayacağı için, kararlarını tam bir serbestlik içinde alacak ve Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen kanunların, bilhassa da yetki kanununun değiştirilmesini Parlâmento’ye teklif edebilecektir. Bu durumda muhalefet artık suçlayacak bir şey bulamayacak ve siyasî tansiyon düşecektir.

Cumhurbaşkanı Bayar bu teklife şiddetle karşı çıktı:

Böyle bir hareket zaaf işareti olur ve rakiplerimizi daha da cesaretlendirmekten başka bir netice de doğurmaz. Bu sıkıntılı günlerde kabine değişikliğinden daha anlamsız bir şey olamaz. Tam aksine direnmeli, kararlı olmalı ve oldukça sert tedbirlere başvurulmalı.

“Söz konusu olan bensem, dedi Menderes, hiçbir tereddüt etmeden derhal istifa eder ve yerimi milletvekili arkadaşlarımdan birine bırakırım.”Fakat, dedi konuşmasına kısa bir ara verdikten sonra, “Sayın Hocam, bir kabine değişikliğinin bütün bu çalkantıya son vereceğinden emin misiniz?”

“Durmak şöyle dursun, gittikçe daha beter bir hâl almasından korkarım.”

Başbakan, çok açık bir şekilde, benim tekliflerimi Cumhurbaşkanı’ndan daha anlayışla ve daha soğukkanlılıkla karşılamıştı. Cevap verdim:

Böylesi durumlarda bir kabine değişikliği, demokratik ülkelerde müracaat edilen ilk tedbirlerden biridir. Bu, bilgelikle gerçekleştirilen bir çözümdür. Bunu bir yana bırakıp, her ne pahasına olursa olsun hemen zora başvurmak, tekrar ediyorum, bana gereksiz ve oldukça riskli görünüyor.

Bize tarihimizde basit birkaç sokak gösterisinin baskısıyla yerini başkasına bırakmış bir hükümet örneği verebilir misiniz?

Ben demokratik bir gelenekten söz ettiğim için, önce müsaade buyurun da ben size sorayım: Siz bana on yıldan beri ülkemizde girişilmiş demokratik uygulamaya benzer bir uygulama örneğini tarihimizde gösterebilir misiniz?…

Bizim memleket idaresinde böyle bir gelenek hiç olmadı, o yüzden Sayın Başbakan bunun ilk örneğini vermek şerefi bundan böyle size düşüyor.

Celâl Bayar araya girdi:

Sayın profesör, içinde bulunduğumuz benzer şartlardan dolayı bizimkinden başka bir ülkede yapılmış bir hükümet değişikliği misali verirseniz memnun olurum.

Fransa’da ortaya çıkmış benzer bir olayı hatırlıyorum. Geçen perşembe İstanbul Üniversitesi’ndeki gösterileri gördüğüm gibi o hâdiseleri de yaşadım. 1925 yılı Mayıs ayı idi, o sıra Paris Üniversitesinde eğitim görüyordum. Bir Uluslararası Kamu Hukuku kürsüsü boşalmıştı. Profesörler Kurulu toplandı ve âdet olduğu üzere iki aday -Sayın Le Fur ile Sayın Georges Sel- belirlendi. O zamana kadar uygulanan yönteme göre Profesörler Kurulu, Millî Eğitim Bakanlığı’na gönderdiği takdim mektubunda, belirlenen adayları sıralama tercihinde bulunurdu -böylece de kendi tercihinin asaleten tayin edilmesini istemiş olurdu-, dolayısıyla ilk sıradakinin atanması gerekirdi. Bu durumda Bay Le Fur’ün başta yer alıyordu. Alışılagelenin aksine, o zamanki radikal hükümete karşı gösterdiği apaçık sempatiden ötürü, bakan tarafından atanan Sayın Sel oldu.

Bu kurallara uymazlık, üniversite öğrencileri tarafından öğrenilir öğrenilmez, ilkin sert bir protesto ile karşılandı, ardından da Paris Talebe Derneği’nin kışkırtmasıyla protesto genel bir başkaldırmaya dönüştü ve çok geçmeden de gerçek bir isyan havasına büründü. Sayın Sel’in ders vermesi engellendi, Hukuk Fakültesine maddî zarar verildi, sokaklarda ve meydanlarda “Herriot’ya yuh! Herriot istifa!” sloganları atılmaya başlandı. Çıkan bu olaylar yüzünden üniversiteyi on beş gün kapatmak zorunda kalındı ve sonunda Herriot kabinesi de mecburen istifa etti. Yeni kurulan hükümet kürsüyü Sayın Le Fur’e verdi ve düzen sağlandı.

Bizde şu an görülmekte olan olaylar, anlattığım o hâdiselerle benzerlik taşımıyor mu?

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da tartışmaya katıldı:

Orası Fransa, burası Türkiye.Her ülkenin kendi yapısı vardır. Başbakanla Eskişehir’e gideli daha iki hafta olmadı. Hiç abartmadan söyleyeyim, iki yüz bin kişi Menderes’i coşkuyla alkışlayıp bağrına bastı. Böyle bir olayın hiçbir anlamı yok mu?Sanırım Sayın Profesör İstanbul Üniversitesi’ndeki gösteriler karşısında duyduğu heyecanın etkisinden kurtulamamış.

Elbette halkın devlet adamlarına gösterdiği sevginin anlamı küçümsenemez. En azından demokratik bir ülkede bu yakın ilgi, iktidarın takip ettiği siyaseti ayrıca beğendiğini de gösterir. Şüphesiz ki, bu iyidir ve oldukça teşvik edicidir. Fakat öte yandan buna fazlaca bel bağlamamak ve yapılan o alkış ve gösterilen o tezahüratın sağlamlığına da haddinden fazla güvenmemek lâzımdır. Halkın duyguları çoğu zaman ters yönden esen rüzgâra göre istikamet değiştirir. Tarihte bir gün önce taptıkları insanların suratına ertesi gün tüküren yığınlar görülmedi mi?

Burada Menderes biraz sinirli bir tavırla araya girdi:

Şahsen benim kimseden korkum yok. Hemen yarın Kızılay Meydanı’na korumasız gidecek, bir konuşma yapacak ve kalabalık bir kitleye durumu izah edeceğim ve başım dik olarak bana hakaret etmelerini bekleyeceğim.

Sayın Başbakan, böyle bir maceraya kalkışmaktan sakınınız. Sizin gibi önemli bir kişi için kalabalığın arasına rastgele dalmak tehlikeli olur, çünkü orada sizi sevenler olduğu kadar size diş bileyenler de olabilir. Diş bileyenlerin her zaman bir rezalet çıkarma riski vardır. İstirham ederim bu fikirden vazgeçin. [Bu görüşmeden aşağı yukarı on beş gün sonra Menderes kafasındakini yaptı, o meydana gitti, kalabalığın içine girdi ve yuhalandı.]

Efendiler, dedi Cumhurbaşkanı, ben fikrimi söyledim ve bunda kararlıyım. Yararlı görüyorsanız, sizler bu görüşmeyi sürdürün. Lütfen beni bağışlayın. Yarın NATO Konseyi’nin açılışında bulunacağım için trenle İstanbul’a gitmeliyim.

Saat on bir buçuk olmuştu. Kalkıldı. Bitişik salonda bekleyen Benderlioğlu beni otelime götürdü.

Yolda kendisine tartışmayı ve hükümetin istifa etmesi gerektiği telkinimi kısaca anlattım.

Tam da, dedi, benim düşündüğüm gibi konuşmuşsunuz. Ben de başka bir çıkar yol göremiyorum. Birazdan Bakanlar Kurulu toplantısına katılacağım. Oturum gecenin on ikisinde başlayacak. Orada sizin tavsiye ettiğiniz kabul edilse bari. Yarın görüşürüz.

Pazar sabahı, saat 10′da Benderlioğlu’nun evindeydim. Kendisi çok yorgundu. Bakanlar Kurulu toplantısı galiba saat 3.30′a kadar sürmüş ve karar, ne yazık ki, hükümet değişikliğine gitmeme şeklinde alınmıştı.

Bana ise haksız çıkmayı temenni etmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

30 Nisan akşamında İstanbul’a döndüm.

Mayıs Olayları

Her geçen gün durum daha kaygı verici bir hâl alıyordu. Sıkıyönetim ilân edilmiş olmasına rağmen, eski başşehir İstanbul’da da, yeni başkent Ankara’da da talebe çevreleri fokur fokur kaynıyordu. Her Allah’ın günü Ankara’da, Kızılay Meydanı’nda az ya da çok önemli gösteriler oluyordu. İstanbul’da ise gençler ayaklanma günü öldürülen arkadaşlarının nâşını istiyorlardı. Yüzlercesi tutuklanıyor, şehrin biraz dışındaki, eski tarihî kışla olan Davutpaşa’ya götürülüyordu.

Bir gün, Hukuk Fakültesinden birkaç meslektaşımla orada tutuklu bulunan öğrencileri ziyarete gittim. Aralarında benim eski asistanım, hâlen Türkiye İşçi Partisi lideri Mehmed Ali Aybar gibi solun bildik simalarını, tanınmış bir ressam olan Râtip Tahir‘i ve daha başkalarını görünce çok şaşırdım.

Demek ki, CHPliler bu ayaklanmayı başlatmak ve devam ettirmek için solla ittifak yapmışlardı. Hükümete gelince, olayların patlak vermesinden itibaren artık ne yapacağını bilemez hâle geldiğinden, hemen hemen hareketsiz, cansız duruyordu. Demokrat Parti Meclis Grubu ise yerli yersiz toplanıyor ve alınması gereken tedbirleri boş yere tartışıyordu.Menderes’e bakarsanız, moralini hiç bozmuyordu. Ani bir kararla İzmir’e gidiyor, yüz binleri aşan kalabalığa kendisini alkışlatıyordu. Oradan Turgutlu’ya geçiyor, çok sert bir konuşma yapıyor, bazı profesör ve avukatların tutumunu ağır bir dille eleştiriyordu.Çünkü o sıra profesörlerle avukatlar -her zaman olduğu gibi CHPlilerin kışkırtmasıyla- siyah cübbelerini giyerek İstanbul sokaklarında sessiz bir yürüyüş yapmışlardı.

Ben ise, gelmekte olduğunu gördüğüm felâketi durdurabilmek için yapılması gerekenleri yapmaya gücüm yetmediğinden, bütün bu olayları endişeyle takip ediyordum.

Hükümetin iktidara inatla yapışıp kalması bana anlamsız geliyordu. Ve benim bu sezgim, Kızılay Meydanı’ndaki ardı arkası kesilmez gösterilerle, iktidarı resmen hırpalayan ve dolayısıyla hükümetin hedeflerine erişmesine artık hiçbir şans tanımadığını açıkça gösteren kalabalığın tutumuyla da -şayet ispatı aranıyorsa- ispatlanıyordu.

Acaba hükümet, 29 Nisan gecesi Çankaya’daki beşli görüşme sırasında Bakanlar Kurulu’nun muhtemel bir istifasını çok kesin ve net olarak reddetmiş olan Celâl Bayar’ın etkisi altında mı kalıyordu? Fakat Başbakan’ın anlamış olması gerekirdi ki, şayet Cumhurbaşkanı böyle bir ısrarda bulunduysa, bunun, on dört seneden fazla süren bir dostluğa sadakatten, Menderes gibi hâlâ dirayetli ve kabiliyetli bir yol arkadaşını son anda terketmek düşüncesinin doğurduğu samimi bir üzüntüden ileri geldiğini, -en azından ben bu kanaatteyim- anlaması gerekirdi. Öte yandan, çok güçlü bir karakter yapısına sahip olduğu için, bugün kendisinin ve ekibinin karşısına çıkan engelleri, uzun devlet adamlığı boyunca nice zorlukları altetmiş olduğu şekilde belki de yine aşabileceği umudundaydı. O dönemde Menderes’in halk tarafından çok sevilip tutulması meselesine gelince, daha önce belirttiğimiz destansı başarılarına rağmen, insaf ve iz’an yoksunu bir basının hep tesiri altında kalan kamuoyunun büyük bir kısmı, eskiden topluca derin bir kalbî bağlılık duydukları bu adamdan uzaklaşır gibi görünüyordu.

Doğrusu, bir an, yeni bir görüşme yapıp Başbakan’ı son bir kere daha ikna etmeyi denemek için az kaldı Ankara’ya gidiyordum. Ama neye yarardı? İlk denememdeki başarısızlık, ikinci bir girişimin de kesinkes aynı şekilde sonuçlanabileceğini gözler önüne serecek kadar açık ve net değil miydi?

Derken, Kurtuluş Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biri olan Emekli General Ali Fuat Cebesoyaklıma geldi. Eski Meclis Başkanı ve o sırada Parlâmento’da bağımsız milletvekili olan Cebesoy, nâmı ve tecrübesiyle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a herkesten daha fazla etki edebilecek konumdaki bir şahsiyetti.

Kendisiyle Münip Hayri Ürgüplü’nün evinde buluştuk. Paşa’ya Ankara seyahatimle ilgili bilgi verdim.

Bence de, dedi, Menderes’in istifa etmesinden başka bir çıkar yol görünmüyor.

Çok güzel! Mademki krizin tek çözüm yolunun bu olduğu konusunda aynı fikirdeyiz, o hâlde Paşam meseleye el atmalı ve derhâl Ankara’ya gitmelisiniz.

Karar verildi. Ne yazık! Artık çok geçti. Çünkü 22 Mayıs günü Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında sessiz yürüyüşlerini yapmışlardı. Hiç şühpesiz bu gösteri okul komutanları tarafından gizlice hazırlanmıştı. O yüzden de bu yürüyüş -en azından Türk tarihini bilenler için-, bundan sonra olacak olayların kesin bir işareti olarak gözüküyordu. Bundan böyle hiçbir şeyin Demokrat Parti hükümetini yıkılmaktan alıkoyamayacağı anlaşılıyordu.

Sh:133-150

**

Demokrat İktidarın Düştüğü Hata ve Aşırılıklar

“Benim arkamda millet var…”
Adnan Menderes

Buraya kadar sergilediğimiz olayların bütününden çıkan sonuç şudur ki: Demokrat Parti iktidarının düşme sebeplerinin arasında, en başta yöneticilerin bazı yanlışlarının ve bazı aşırılıkların konulması gerekir. Bu hataların çoğunu şimdi bizer biliyoruz, fakat asıl önemli olan, temel yanlış neydi, onu bilmek.

Bizce bu temel yanlışın kaynağı, gevşeklikle karışık bir ihtiyatsızlıktır. Çünkü iktidardakiler, sanki İngiltere veya İsviçre gibi eski bir demokrasi ülkesinde hükümet ediyorlarmış gibi, kendi güvenliklerini ihmal ettiler.

Bu yüzden, onlar sadece, şartlan bakımından, iğrençliğine tarihte az rastlanan kara bir yazgıya mahkûm olmakla kalmadılar, ülkeyi de öyle bir karışıklık içinde bıraktılar ki, Türk milletinin bundan kurtulabilmesi için muhtemelen onlarca sene gerekecektir.

Türk tarihi, onlara bu ülkede ihtirasların oynadığı rolü öğretmiş olmalıydı. Jön Türkler zamanında siyasi partileri parçalayıp bölen ve sonunda Osmanlı Cihan Devleti’ni yıkılışa sürükleyen o içler acısı çatışmalar ortadaydı.

Türkiye’de halkın egemenliği dönemini açtıklarına inanan Demokratlar, hasımlarının şeytanca ihtirasları olduğunu bilemediler. Bu dikkatsizlik onlara pahalıya mal oldu.

1950 seçimleri ertesinde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Celâl Bayar, selefi İnönü’nün en ufak yer değiştirmesinde bile kendisine eşlik eden o ünlü motorize polis korumasını istememişti. Milletin iradesi ve gücüyle bu makama geldiğini düşünerek -işin teorik yanına bakarsanız, elbette haklıydı- ve bundan dolayı da her türlü tehlikeden uzak olduğuna inanarak, her hangi bir vatandaş gibi gidip geliyordu. Aynı şekilde, İnönü’nün büyük bir gösterişle yolculuklarını yaptığı o beyaz ve zırhlı treni kullanmayı da reddetmişti.

Peki, kendisini korumak için hiçbir tedbir almadan sade bir vatandaş gibi o da kalabalıkların içine karışan şu temiz kalbli Menderes’e ne demeli?

Ya, Millî Savunma Bakanlığı’nın kendi binalarında hazırlanmakta olan komployu tahmin edememek bir ihmal, daha da kötüsü burnunun ucunu görememek değil midir?

Hâlbuki adam akıllı örgütlenmiş bir gizli polis gücü vardı ellerinde. Böylesi bir gevşeklik kesinlikle affedilmez gözüküyor. Tehlikenin geldiğini, yarının kurbanları olacak kişiler dışında, herkes görüyordu.

Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüş yaptığı günün akşamı Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun (hâlen Kayseri hapishanesinde mevkuf) yanında bir grup subayla beraber okul komutanı General Sıtkı Ulayile görüşmeye gider ve ona:

Bu disiplinsizlik kabul edilemez. Suçluları cezalandırmalısınız.

Hayır Generalim, öğrencilerimi cezalandırmaktansa istifa etmeyi tercih ederim.

Bu ret karşısında geri adım atan Erdelhun, öğrencileri paylamak ve nasihat etmekle yetindi. Has askerler bunu zaaf olarak değerlendireceklerdir.

Aslına bakarsanız, seçim döneminin sonunda, kalleşçe bir propagandanın da etkisiyle Menderes hükümeti, gücünden ve kendine olan güveninden çok şey kaybetmişti. Her adımda düşeceğinden korkan ihtiyarlara dönmüştü.

Muktedir olamadığını, acze düştüğünü kabul etmeyi reddettiği için de, kendisine kalan son çareye başvurmak istemedi:
Çekilmek.
Hayal ve kuruntularında ısrar edip durdu.

Nitekim, felaketten az önce, Menderes’e en gözde bakanlarından biri olan Samet Ağaoğlu sohbet sırasında şöyle der:

Muhterem Başbakanım, sıkıyönetimi devam ettirmek için hep sadece ve sadece orduya dayandınız, halbuki güvenlik güçlerine ağırlık verebilirdiniz.

Menderes cevap vermediği için Ağaoğlu devam eder:

Bu tutumu hiç mi hiç doğru bulmadığımı söylememe müsaade buyurun. Çünkü olaylara ikide bir müdahale etmeye alışan ordu, bir gün bize karşı ayaklanacak olursa, onlara karşı koymak için elimizde hiçbir örgütlü gücümüz olmayacak.

Doğru söylüyorsunuz, dedi Menderes, benim ne Mussolini gibi faşist silahlı gruplarım, ne de Hitler gibi SS’lerim var, fakat benim arkamda bütün bir millet var.

Ah Menderes, ah! Bu ne saflık! Ha halka güvenmişsin, ha karınca sürüsüne.

Sh:165-168

**

Sonunda, 1961 Eylül’ünün kasvetli ve yağmurlu bir gününde Menderes, iki arkadaşı Fatin Rüştü Zorlu ve Haşan Polatkan’ın ardından idam edilmek üzere, Marmara’nın diğer bir adacığına, İmralı’ya götürülecektir.

Aydın’ın zengin ve asil bir çiftlik sahibinin bu biricik oğlunun kaderi işte bu oldu. Yumuşak huylu, son derece terbiyeli, en iyi niyetlerle bezeli bu adamın, parlak siyasi hayatının bir gün adi bir haydut gibi idam sehpasında noktalanacağı kimin aklından veya hayalinden geçebilirdi ki! Kadere inananlar buna “alın yazısı”diyeceklerdir.

Sh:164

**

SONUÇ

27 Mayıs Felâketinin Dört Sorumlusu

“Kendi ayrıcalıklarının sınırları içinde kalarak, hataya düşmeden ve aşırılığa kaçmadan iktidarını yürütebilen, ılımlı bir hükümetin yönettiği;
Yönetmenin ağır sorumluluğunu yüklenmiş olanlara yardımcı, yapıcı ve iyi niyetli bir muhalefetin bu idarecilere tavsiyeleriyle yardım ettiği, tenkitleriyle de aydınlattığı;
Seçkin aydınlarının taşıdıkları yüksek ahlâk ile halk kitlesine kılavuzluk ettiği;
Her şeyden haberdar, fakat dürüst bir basının, maddi çıkarlar karşısında özgürlüğünü koruduğu; Ülkeye ne mutlu!”

Sağlıklı bir demokrasinin temelleri işte bunlardır ve bunlar Türkiye’de yoktu, hâlâ da yok. sh: 165

Kaynak:

Ord. Prof. Ali Fuad BAŞGİL: 27 MAYIS İHTİLALİ ve SEPEBLERİ- Görüp Yaşadıklarım- Çağdaş Türkiye’nin İç Siyaset Tarihi Araştırmalarına Katkı : Eserin Özgün Adı: La Râvolution militaire de 1960 en Turquie (Ses origines) Contribution a letude de Vhistoire politique intârieure de la Turquie contemporaine , trc: Cemal AYDIN, Yağmur Yayınevi, 5 Basım: Nisan 2011, İstanbul

“ALLAH” LAFZINDA GİZLENEN “HAÇ”


Rituel Sembolleri bir şeyin içine gizlemek/saklamak insanoğlunun zevkleri arasındadır. Bunu başaranlar kendilerince orgazm hissine kapılmışlardandır demekte yerinde olur. Bu “Aklın düzülmesi”ni  sağlamış bir cinsel dürtü gibidir. Zamanımızda cinselliğin binlerce türü düşünülünce, bu söz doğrudur. Yine bu tür davranışlar psikolojik hastalıklardan sayılabilir. Yani kendi ritüel sembolünü sevmediğin/sevdiğin birinin değerinde gizlemek başarılı bir sunumdur da diyebiliriz.

Kitap hazırlayan biri olduğumdan ilk dönelerde bir okuyucumun biri beni “duâ” duraklarına yerleştirdiğim

  { } şekilleri bir papazın icad ettiğini ve haç işaretini temsil ediyor şeklinde uyarması ile terk etmiştim. O zaman bu tür aldanmaların/aldatmaların farkına varabilmiştim. Mesela Bir zamanlar Selçuklular zamanında yapılan binaların süslemelerinde “ALİ” yazısını yerleştiren İranlı-Şii ustaların durumu gibi.  (Tabi ki bu tür yazıların konulması hakkında olumlu veya olumsuz fikirler ileri sürülebilir. Buradan yazının pdf sine bakabilirsiniz.)  Fakat bu istifler konulmuştur. Buradaki söz birileri şöyle – böyle birilerini aldatıyor mu, aldanıyor muyuz, gerçek nedir, yalnızca varılacak netice yazıyı oraya koyanın kalbinde gizli olmasıdır. Sözü buradan son dönemlerde hat sanatını icra edenler arasında istiflemede yapılan bize göre yanlışlardan biride “Allah” الله     Lafzında bilerek/bilmeyerek elifin yerini tahrif ederek ikinci “lam” harfinden sonraya nakşetmesi ile haç’ı imâ eden tavrı yerleştirmek moda olmuştur.

haç gizlenmiş allah lafzı2

Günümüz itibarıyla Mekke-Hârem’de  inşa edilen kaşanelerin tepesinde de hükmeden bir edâ ile haç işareti sehven (!) yerleştirilmiş bu form vardır. Umumiyetin bu konuda çok bir görüşü/farkındalığı olmayacağından Lafza-i Celâlin acilen değiştirilmesini düşünüyoruz. Ayrıca binaların durumu da ayrı bir haç komposizyonu oluşturmaktadır.

Kabe

Unutmayalım ki, hiçbir zaman ecdâdımız, hürmeti nedeniyle Harem civârında Kâbe-i Muâzzama’dan yüksek bina yapmamış/izinde vermemişlerdir. Bugün dahi izdiham konusu olmasa müminlerin ekserisi metaf alanında (tavaf yerinde)  bulunan üst katlarda tavaf yapmaktan hazer ederler. Müslümanların bu konuda uyanık olmaları dileği ile.

İhramcızâde İsmail Hakkı

“NAPOLYON” Olanın Sonu “LÜTFÜ” Olmaktır


Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova hezimetine üç pencereden bakalım. (Not: Belki, pencerelerin hepsini okuyamazsanız da 3.pencereden bakmayı es geçmeyin)

1. PENCERE (Tarihçi Bakışı)

Fransızların ünlü komutan ve devlet adamı Napolyon Rusya’yı işgal etmek istemişti. Napolyon Moskova’ya ulaşınca Rusların pes edeceğini ve hemen kendisine boyun eğeceklerini düşünüyordu. Hesap etmediği şey anavatanından çok uzaklaşacağı ve Rusya’nın meşhur kışı idi. Ruslar ise zaten Moskova’yı gözden çıkarmışlardı. 14 Eylül 1812’de Moskova’ya giren Napolyon dörtte üçü yanmış harabe bir şehre girmişti.

Napolyon Rusları Friedland savaşında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşın arkasından Napolyon ile Çar Aleksander arasında Tilsit görüşmesi gerçekleşti.(1807) iki düşman görüşme bittiğinde dost olmuşlardı hatta aralarında bir ittifak antlaşması bile imzalamışlardı. Amaç İngiltere’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaktı.

Fakat ilerleyen zaman içerisinde Ruslar antlaşma şartlarından taviz vermeye başladılar hatta antlaşmanın en önemli kısmını oluşturan İngiltere’nin siyasi ve ekonomik tecritti ilkesine aykırı olarak İngiltere ile ilişkileri geliştirmeye başladılar. Bu durum Napolyon’u fazlasıyla kızdırdı. Napolyon 1812 Haziranında büyük bir ordu ile Rusya seferi için yola çıktı.

Rus savunma hatları arka arkaya kırıldı ve Ruslar geri çekilmeye başladılar. Son olarak Borodino’da şiddetli bir meydan savaşı oldu. Her iki tarafta ağır kayıplar verdiler ama üstünlük Napolyon’daydı. Ancak Napolyon için durum giderek zorlaşmakta idi. Çünkü Fransa topraklarından çok uzaklaşılmış bu nedenle kayıpların yeri doldurulamıyor asker lojistik destek alamıyordu. Üstelik kış yaklaşmaktaydı. Napolyon’un amacı Ruslara ağır bir darbe indirmek bu nedenle de Moskova’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Napolyon kışı Moskova’da geçirmeyi planlıyordu.

Fakat Rusların da bir planı vardı. Soğuğu kullanarak topraklarından çok uzaklaşmış olan Napolyon’u çaresiz bırakmak. Rusların geri çekilişi devam etti hatta Moskova’yı da boşalttılar. Napolyon nihai hedefine ulaşmıştı.

14 Eylül 1812’de Napolyon Moskova’ya girdi. Ancak o gece Moskova’nın her tarafında yangınlar başladı. Moskova askeri valisi General Rastopçin Moskova’nın yakılmasını önceden planlamıştı. Yaklaşık üç gün süren yangında Moskova’nın dörtte üçü yanmış koskoca şehir harabeye dönmüştü. Napolyon’un askerleri için kalabilecekleri barınaklar yol olmuştu. Ayrıca yiyecek sıkıntısı da ortaya çıkmıştı. Etraftaki Rus köyleri de Rus ordusu tarafından kontrol altına alınmıştı. Almanya ve Lehistan bölgesinden yardım alması imkânsızdı. Napolyon tam bir şaşkınlık içerisine düşmüştü. Napolyon bu durumda Ruslarla barış görüşmesi yapmak istediyse de sonuçsuz kaldı. Neticesi olan bir antlaşma ile Ruslarla masaya oturamadı.

Geri çekilmekten başka çaresi kalmayan Napolyon bütün askeri yeteneğini kullandı ve Rusların ağır bir darbe indirmesine fırsat vermedi. Ancak Rusya’nın soğuğu Rus saldırılarında çok daha etkili oldu Napolyon 420 bin kişilik büyük orduyla girdiği Rusya’dan sadece 30 bin kişilik bir askerle çıkabildi.

2. PENCERE (Felsefi/Edebiyatçı Bakış)

Napolyon ‘un Moskova seferi  Napolyon’un sonunu hazırlarken Ruslarda ki vatanseverlik duygularını harekete geçirmiş ve Rus milliyetçiliğini geliştirmiştir. Tolstoy’un Harp ve Sulh/Savaş ve Barış isimli eserinde bu savaş konu edilmiştir.

Bu eserde hem savaş felsefesi hem de tarih felsefesi hakkında önemli tartışmalar yapılmaktadır. Savaşların nedenleri, savaşların yapısı, savaşların sonucu gibi konularda tartışmaları bu eserde görmek mümkündür.  Romanda halkı idare eden kişilerin eylemlerini ele alarak bütün ulusun eylemlerini değerlendirir. Ulusu idare eden insan gücünü Allah Teâlâ’dan almaktadır. Sorunlar Tanrı’nın insanların işlerine direk/dolaylı müdahale ettiği meselesidir. Tarihî olaylar ilâhî bir iradenin etkisi altında olarak kolayca yorumlanıyordu. Fakat, yeni tarih anlayışı içinde Tolstoy bunu reddetmiştir. Savaşların nedenleri nedir, neden milyonlarca insan birbirini öldürüyor, neden topraklar çorak kalıyor, ticaret yön değiştiriyor, milyonlarca insan yoksullaşıyor, zenginleşiyor, göç ediyor, aynı Tanrı’ya inanan milyonlarca Hıristiyan birbirini öldürüyor, bütün bunların neden ne olmaktadır, insanları birbirine öldüren bu kuvvet nedir? Rus yazar Tolstoy bu meselelerin anlaşılabilmesinin tek yolunun ise insanlığın aynası olan tarihte saklı olduğunu savunmaktadır. Tolstoy eserinde 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferini anlatmaktadır. Tolstoy, savaşın nedenleri, savaşın yapısını, savaşta lider konumundaki insanların etkisini tartışmaktadır. Tolstoy’a a göre savaş gibi büyük olaylar bir insanın iradesinden ziyade birçok faktörün yığılmasından oluşmaktadır. Yani büyük insanları tarihteki rolü bir etiket niyetindedir Oysa belli zamanın şartları içinde gelişen savaş oyunu pek çok şeyin birleşmesinden meydana gelir, burada cansız makineleri idare eden, ek bir irade değildir, savaş pek çok hareketin sayısız çarpışmasından doğmaktadır. Tolstoy’a göre yarım milyon insanın öldüğü bu savaşın tek nedeni Napolyon olamaz. Tolstoy’un deyimiyle bir insan nasıl tek başına bir dağı deviremezse bir insanda beş yüz bin kişinin ölümüne neden olamaz. Tolstoy’a göre bu olay insanlığın kaçınamayacağı bir kaderin sonucudur.

Dünyanın yaratılışından beri öldürmenin fiziksel ve ahlaki açıdan kötü olduğu bilindiği halde, neden milyonlarca insan birbirini öldürdü? Tolstoy bu sorusuna yine kendisi cevap vermiştir.

“Demek ki bu o kadar kaçınılmaz bir şekilde zorunluydu ki, bunu yapan insanlar, arıların sonbaharda birbirlerini yok ederek yerine getirdiği erkek hayvanların yok olmasına yol açan doğaya ait zoolojik yasayı uygulanmış oluyorlardı. Bu korkunç soruya başka bir yanıt verilemez”

Bu romanda savaşa gitmeden önceki duygularla savaş sonrasında yaşanan duygular ve hayal kırıklığı dile getirilmiştir. Tolstoy’un eserlerinde ise en acımasız savaş aracı olarak top göze çarpmaktadır. Tolstoy eserlerinde cephe gerisinde şan, şeref ve kahramanlık gibi duygulardan söz ederken, savaş sırasında ise hastalık, açlık, sakatlık ve ölüm kavramlarıyla zıt duygulara dikkat çekmektedir. Tolstoy aynı zamanda savaş ve barış felsefesi ile ilgili tartışmalara girmektedir. Tolstoy; savaşları anlatırken analojilerden de yararlanmaktadır. Sık sık kullandığı analojiler ise şunlardır:

Saat, karınca yuvası, sönmüş kovan, gemi, satranç ve eskrimdir

Tolstoy; Rus askerlerinin iklimler yaşadığı gibi Napolyon’un da ikilimler yaşadığını belirtmiştir. Bir taraftan şan, şeref, madalya ve zafer duyguları diğer taraftan da yalnız kaldığı zamanlardaki ruhunu dinlediği düşünceleri farklıdır

Kişisel insanca duygular, hayatın onca kulluk ettiği yalancı, yapay yönüne bir an için üstün çıkmıştı. Savaş meydanlarında seyrettiği ölümü, acıları, kendi içinde de hissediyordu. Başının, göğsünün ağrısı, kendisinin de ölebileceğini, acı çekebileceğini acı çekebileceğini, hatırlatıyordu ona. Şimdi artık ne Moskova’yı zapt etmek ne zafer kazanmak ne de şan alaka istiyordu. Şan ona lazım değildi artık. Tek istediği dinlenmek, sessizlik ve özgürlüktü.” 

Komutanlar gibi askerlerin duyguları da değişiklik göstermektedir. Özellikle askerler savaş meydanında son anlarında hayalleri savaşlardan çok uzaklara gitmektedir. Romanın kahramanlarından Prens Andrey de yaralıyken babasının ölümünü, ilk aşkını düşünmektedir. Çektiği acılar yavaş yavaş kaybolarak geçmişe dadısının başında ninniler söyleyip, masallar anlattığı zamanı yaşamaktadır artık.

Tolstoy, tarihçilerin fetihlerin olduğu yerde fatihler de vardır sözlerine katılmakla beraber savaşlara tek adamın neden olduğu fikrine katılmamaktadır.  Bununla beraber savaşlar milletlerin de kaderini belirlemektedir.

“Bir milletin ordusunun, başka bir milletin ordusuna karşı elde ettiği büyük ya da küçük başarılar milletlerin güçlenmesine ya da zayıflamasının nedenleri ya da hiç değilse önemli belirtileridir. Ordu zafer kazanır yenen milletin hakları yenilen milletin zararına olarak çoğalır hemen. Ordu hezimete uğrar hezimetin derecesine göre millet haklarından mahrum edilir, ordusunun uğradığı hezimet tam bir hezimet ise, bütünüyle boyun eğer.”

Eserde ayrıca savaş zamanındaki değişimlere de dikkat çekilmiştir. Savaş zamanında at, altın yük arabası fiyatları sürekli artarken kağıt para, lüks eşya, mobilya ayna fiyatları ise sürekli ucuzlamaktadır  Bunun yanında savaşlar değerlendirildiğinde savaş şartlarının önemli olduğu bir gerçektir. Savaşı sonradan değerlendiren tarihçiler sık sık komutanın taktik yanlışlıklarına dikkat çekmektedir. Tolstoy burada soğukkanlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini söylemektedir. Çünkü komutan değişen bir süreç içerisindedir. İstihbarat raporları farklı olabilmektedir. Subaylar birbirinden farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapabilirler. Bunun yanında ordunun ve erzakın sevk ve idaresi gibi konularda da son söz komutanındır. Yani komutan süregelen olaylar içerisinden en doğru kararı vermek zorundadır. Tolstoy komutan Kutuzov’u merkeze alarak değerlendirmelerini yapmıştır. Türklerle yapılan savaşta da yararlılık gösteren bu komutana bazı çevreler savaş sırasında alayla bakmışlardır. Bir gözü görmediği için “bu komutanla ancak kör ebe oynanabilir”denilerek dalga geçen insanlar bile vardır. Savaşın kazanılmasında büyük rolü olan bu komutana ne Rus devlet erkânı ne de tarihçiler yeterli vefayı göstermiştir. Tolstoy ise büyük insanların bu tür övgüler eksik kalsa bile kendilerinden bir şey kaybetmeyeceğini belirtmiştir. Tolstoy’a göre bir uşağın büyük insana saygı göstermemesi önemli değildir. Çünkü uşağın büyüklük anlayışı kendine göre değişmektedir. Tarihçiler benzer iddiaları Napolyon içinde ileri sürmüştür.

“Bazı tarihçiler savaşın kazanılması için Napolyon’un hassa kuvvetlerini ileri sürmesi yeterliydi diyorlar. Napolyon hassa kuvvetlerini ileri sürseydi şöyle olurdu, böyle olurdu demek, tıpkı sonbahar ilkbahar olsaydı şöyle olurdu böyle olurdu demeye benzer.”

Tolstoy savaş ve barışın aslında her zamvan iç içe de olduğunu belirtmiştir.

“Önceleri askeri kıtaların başında kitlelerin hareketini, savaş, sefere ve çarpışana emirleriyle yöneten tarihî kişilikler şimdi kaynayan hareketi siyasi, diplomatik görüşmelerle, kanunlarla, antlaşmalarla idare ediyorlar.”

Tolstoy, Savaş ve Barış kavramını ele alırken insanlığın felsefesi, hayata bakışı değişmedikçe yeryüzünde barışın olamayacağını savunmuştur. 1812 savaşını insanlığın gördüğü en büyük felaket olarak nitelendiren yazar daha büyük felaket olan I. Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiştir. İnsanlığın mevcut felsefesiyle barışı elde edemeyeceği iddası Rus yazarı haklı çıkarmıştır. Tüm anlatılanlar, savaşları anlamakta tarihi kaynaklar gibi romanların da önemli ürünler olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.

3 PENCERE (Halkın/Gerçeğin Bakışı)

Fransızların haşarı çocuğu Napolyon öteden beri var olan İngiltere husumetini kıta ablukası diye bir şey icat ederek pekiştirir. Kıta ablukası’na göre; Avrupa kıtasındaki Fransa ve yandaş devletler, Napolyon’un diktasıyla İngiltere ile ticaret yapmayacaklar ve limanlarını İngiliz mallarına kapatacaklardı. Bu yandaş devletlerden bazıları da; Rusya, İspanya, İtalya, Hollanda, Avusturya idi.

Bu gelişme sonucunda İngiltere; “ulan bana pazar mı yok” diyerek farklı pazar arayışlarına girişmiş, Avrupa dışındaki memleketlere yayılmak suretiyle devasa sömürge imparatorluğunun temellerini hazırlamıştır. Ayrıca deniz ablukası karşılığını vererek Avrupa’nın ticaretine darbe vurmaya başlamıştır. Midyat’a pirince giden Napolyon ve ablukaya zorladığı devletler evdeki bulgurdan olunca, Rusya; “yerim ulan ablukasını” diyerek limanlarını İngiliz gemilerine açmıştır.

İşte Napolyon’u sefere götürecek fitilin ateşi bu gelişme sonrası ateşlenmiştir. Sadece bu da değil elbette. Napolyon, 1797′de evlendiği ve çocuğu olmadığı için boşanma kararı alıp boşadığı Josephine’den sonra kendisine uygun bir eş aramaya başlar. Gözüne de Rus Çarı Aleksandır’ın kızını kestirir. Ancak kızın ailesi bu evliliğe karşı çıkar. hahah türk filmi gibi. Her neyse, bunun üzerine Napolyon; “bana kız mı yok” mottosuyla hareket edip Avusturya İmparatorunun kızı Marie Louise ile ikinci kez dünya evine girer. Girer girmesine ama Napolyon Çar’ın bu yamuğunu asla yediremez kendisine. Çikolatasıyla çiçeğiyle kös kös evinin yolunu tutan Napolyon’un adeta; “şimdi gidiyorum ama dönüşüm muhteşem olacak” arabeskliğiyle gözünü karartmış bir şekilde Moskova’ya dayanacağını kimse bilemezdi sanırım.

Tüm bu gelişmelere ek olarak Rusya’nın Fransa’dan alınan mallara gümrük koyması Napolyon’u çılgına çevirmişti. Tanrım bu bardağı taşıran son damlaydı! Dünyanın en ihtiraslı kumandanı ve imparatoru listesinin demirbaşı Napolyon artık kararını vermişti; Rusya dize getirilecekti!

Çoğunluğu yabancı milletlerin askerlerinden oluşan 600 bin kişilik bir ordu kuran Napolyon, Niemen Nehri’ni geçtiğinde takvimler 24 Haziran 1812′yi gösteriyordu. Artık büyük derbiye sayılı dakikalar kalmıştı. O zamana dek önüne geleni deviren Napolyon, yine öyle olacağını düşünüp Rusya’ya dişini göstereceğini sanıyordu. Fakat böyle olmadı. Evet, Napolyon’un büyük ordusu hızla ilerliyordu ancak Ruslar dağılmak yerine akıllıca bir taktikle bütün olarak geri çekiliyordu. Bunun yanında çekilirken etrafı aleve verip gerilla faaliyetleriyle Napolyon’un ikmal güçlerine darbe üstüne darbe indirerek Fransızların hastalık, yorgunluk ve açlık gibi sebeplerden büyük kayıplar vermesine neden oluyordu. Napolyon başına gelecekleri bildiğinden kış bastırmadan önce Moskova’ya girmeyi planlıyordu. Ruslar ise geniş Rus düzlüklerinden ve kış mevsiminden yararlanmak için savaşmayıp geri çekilme taktiğine devam ediyordu.

Napolyon ise Rusları kovalamaktan sıkılmış, ilerlemesini durdurarak Vilnius’ta beklemeye koyulmuştu. Rus Çarı Aleksandır da ne anlaşmaya ne de savaşmaya yanaşmıyordu. Oyuncak sanki bu! Çeşitli muharebelerde Fransızlar üstün gelse de Ruslar geri çekilmeye, Fransızlar ise uçsuz bucaksız Rus düzlüklerinde ilerlemeye devam ediyordu. Vilnius’ta oyalanarak vakit kaybeden Napolyon bunu pahalıya ödeyecekti. Zira Rusların amacı General Kış‘tan yararlanmaktı. Ruslar zamana oynuyor, topu sürekli taca atıp duruyorlardı.

7 eylül 1812′de Ruslar Moskova’ya yaklaşık 100 km kala Fransızları karşılamış ve “Borodino Muharebesi” olarak bilinen savaş başlamıştı. Fransızlar Napolyon yönetiminde 130 bine yakın asker ve 500 kusur topla hücuma girişirken Ruslar 120 bin asker ve 600 kusur topla General Kutuzov önderliğinde sahaya yayılıyordu. Güçler hemen hemen eşitti ancak Fransızlar savaş sırasında daha etkili olmuş ve Ruslara daha fazla kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine General Kutuzov mevzileri boşaltıp geri çekilmiştir. Borodino muharebesi o gün için Fransızların ilerleyişini durdurarak bir günlüğüne de olsa Rusların arkasını kurtarmıştır diyebiliriz.

Savaşın kazanılmasıyla birlikte Napolyon ve ordusu Moskova’ya girdiğinde alev alev bir şehirle karşılaşır. Çekilen Ruslar ortalığı talan etmekten geri durmamıştır çünkü. Fransızlar Moskova’da halkın gerilla saldırılarıyla da boğuşur.

35 gün Moskova’da bekleyen Napolyon ve ordusu şartların kötü oluşu, ikmal yetersizliği, general kış’ın soğuğu ve henüz yok edilememiş Rus güçlerinin etkisiyle kaderin cilvesine bakın ki işgal ettiği düşmanının şehrinde düşmanı Çar’a tam üç kez barış teklif etmek zorunda kalır fakat Çar’dan her defasında red cevabı alır. Bunun üzerine Napolyon, Tosun Paşa’daki Lütfü karakteri gibi “e biz gidelim o zaman”diyerek 19 Ekim 1812′de itin kıçına girmiş bir halde Moskova’dan tarihin gördüğü en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çekilir. Bu çekilmeyi fırsat bilen Ruslar kontra atağa çıkarak Kazaklar yardımıyla Fransızlara büyük kayıplar verdirmeyi başarır.

600/500 kusur bin askerle yola çıkan Napolyon, 50/30 bin kişiyle geri dönebilmiştir. Tarihin gördüğü en büyük kara harekâtlarından biri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Napolyon’un karizması derinden çizilmiş, sonunu hazırlayan bir sürecin başlangıcı olmuştur. bir benzerini 129 yıl sonra hitler denemiştir;Onun sonucuda malum.

 [24.01.2010 -sosyal munzevi- https://eksisozluk.com/1812-seferi--1085555]

“SAVAŞ VE BARIŞ” ROMANINDAN SEÇMELER

“Günahkârım Tanrım, ama geçerli sebeplerim var.”

**

“Her sabah uyandığımda, kendimden iğreniyorum, bir önceki gece yaptıklarımdan. Kendime, ”Bugün farklı ol,” diyorum

**

Başımın ağrısı çok kötüyse, ”Pierre…” ”bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın.” diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve ”Tek bir votka, Pierre,” diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş.

**

Keşfetmek istiyorum! Herşeyi… Neyin doğru olduğunu bildiğim halde neden hala yanlış yaptığımı. Mutluluğun ne olduğunu ve acı çekmenin değerini. Erkeklerin neden savaşa gittiklerini ve dua ederken gerçekten ne dediklerini. Seviyorum dediklerinde kadınların ve erkeklerin ne hissettiklerini.

**

- Sen âşık olmayı düşünmüyor musun?

 - Çok, ama eğlencesine. Dans eder gibi erkek arkadaş değiştiriyorum. Ben birine, ”Seni seviyorum” der ve ciddiysem, yenilmiş bir general gibi, düşmanına kılıcını teslim etmek gibi olurdu. Değişeceksin. Genç olunca herkes değişeceğini söylüyor.

**

Planlar! Çatışma sonrası planların işe yaramamasına çok nedenleri olacak. Kendileri hariç herkesi suçlayacaklar.

 Sizce yarın nasıl olacak?

 Çatışmayı kaybedeceğimizi düşünüyorum. Savaşı bir çatışma yüzünden kaybetmeyeceğiz Andrey. Sonra barış olacak… ve sonra yeni bir savaş. Napolyon gibi insanlar asla durmaz, kendi ihtirasları onları yıkana kadar. Önemli olan tek çatışma son olandır.

**

Yenildiler. Neden alkışlıyorlar?

 Savaştıkları için, hayatta oldukları ve eve döndükleri için

**

İyi adamları öldürmek kolaydır. Dolokov gibi adamlar sadece savaşmak için iyidir. Savaş aralarında kafeslerde tutulmalı. Al. Moskova’dan ayrılmak isterim. Öldürmenin doğal olduğunu düşünen bu insanlardan kaçmak istiyorum.

**

Andrey senin burada kalmanın kötü, yanlış olduğunu düşünüyorum. Yıllarca, düşünceli, keşiş hayatı sürmen yanlış. Kötü mü?  Yanlış mı?

 Hayatta yanlış olan iki şey var Pierre. Vicdan azabı ve hastalık. İkisinden de iyileşince dünyaya geri döneceğim.

- Neden vicdan azabı duyuyorsun?

 Çok geç kalmıştım. Liza’nın sevgisiz ölmesine izin verdim. Şöhretimle o kadar meşguldüm ki, karımı rahatlatamadım. Şöhreti buldum. 100 askerin çekilmesini durdurdum. Kaybedilmiş bir savaşın, kaybedilmiş bir cephesinde ölü bırakıldım. Bana bütün bunları bir şey unutturursa bu hayatı bırakırım.

**

Pierre!

Andrey!

- Sonunda.

- Burada ne arıyorsun?

 Söylemek hala çok zor. Çatışmayı görmeye geldim.

Neden?

 Açıklamak zor, Andrey.

Çok büyük bir olay. Yarın burada olacakların sonucunda hayatlarımız değişecek.

- Babanın ölümüne üzüldüm.

- Yaşlı bir adamdı. Toprağından koparılma fikrine daha fazla dayanamadı. Moskova’da nasıl karşılıyorlar?

 Mary, halanlara gitti. Onları zamanında dışarı çıkaran Nikolai Rostov’du. Demek Anatol Kuragin, Kontes Rostova’yla evlenme şerefini göstermedi. Yapamazdı. Evliydi zaten. Çok uzun zaman önceydi. Hayal kırıklığını unutacak zamanı oldu.

- Eski konuşmamızı hatırlıyorum?

 - Evet. Düşen bir kadın affedilmeli demiştim. Ama onu affedemiyorum.

Ama Nataşa’yı düşen bir kadına benzetemezsin.

Romantik hayallerim vardı. Ona yeniden evlenme teklifinde mi bulunayım?

 Evet, çok asil olur. Ama… Özür dilerim. Sen nasılsın?

 Çok garip, rahatsız görünüyorsun.

Erkekler savaştan önceki gece rahatsız görünür. Bundan daha fazla. Belki de öyle. Birçok savaş alanında bulundum ama ilk defa öleceğimi hissediyorum.

- Saçma. Neden?

 - Sadece hissediyorum. Gerçekten neden buradasın Pierre, savaş ve şiddetten nefret eden sen?

 Bilmiyorum. Çünkü hiç tanımadığın ve anlamadığın bir şeyden nefret edemezsin. Çatışma nasıl olacak?

 Pozisyonumuz iyi. Başarı hiçbir zaman pozisyon, emir, plan hatta sayılara bağlı değildir. Savaş kazanmaya kararlı askerlerle kazanılır. Savaşı oyun sanan adamların dışında, savaş hayattaki en korkunç şeydir ve ben asla tutsak almazdım. Fransızlar benim düşmanım, evimi yıktılar, kız kardeşim ve oğlumu evlerinden sürdüler. Moskova’yı yok etmek istiyorlar. Tutsak almak savaşta oyun oynamaktır. Tutsak alma! Öldür ve öl! Savaşta oyun olmasaydı, şimdiki gibi sadece öldürmek için savaşırdık. Özür dilerim. Seni bunlarla neden sıkayım?

 Yarın ikimiz de hayattaysak bir şişe içkiyle bunlara güleriz. İzninle, uykun var. Benim de uyumam gerekiyor. Burada kalmak isterim. Git. Git! Senin için zamanım yok. Tek arkadaşım yarın benimle savaşacak olan askerler.

**

Öldürülüp öldürülmeyeceğimize karar verenler bizler değiliz. Bir sonraki dünyada Tanrı bize bir açıklama yapacaktır.

**

. Kanun olduğu yerde adaletsizlik vardır. Hadi oğlum kalk. Sinek kurdu lahanayı yese de, ilk o ölür.

Ne?

 Olaylar, planladığımız gibi değil Tanrı’nın istediği gibi olur.

**

Güzel bir evimiz ve iyi bir parça toprağımızla Tanrıya şükredeceğimiz bir evimiz vardı. Tarlaya yedi kişi çıkardık. Gerçek köylüler. Bir gün başka birinin ormanına odun kesmeye girdim. Bekçi beni yakaladı ve ceza olarak orduya gönderildim. Bunun kötü şans olduğunu düşündük ama sonuçta Tanrı’nın lütfuymuş. Benim günahım olmasaydı ağabeyim gönderilecekti ve onun beş çocuğu var. Benim arkada bıraktığım sadece bir karım var. Küçük bir kızımız vardı ama Tanrı ben gitmeden aldı onu bizden.

Kötü şansın varmış. Bunu ya bedbahtlık ya da neşe haline getirmek elimizde.

Kötü şans dip ağındaki suya benzer, çekersin ve şişer. Ama dışarı çıkarınca içinde bir şey yoktur.

**

Bu dünyada sevdiğim her şeyden çok seviyorum seni. Belki de manastırın bir etkisi vardır. Belki de rahipler aşkı gerçekten biliyor. Şimdi ben de anlamaya başladım. Belki de ölüm benim kendi manastırımdır.

**

Çok güzel bir rüya gördüm. Bir kapı vardı. Arkasını göremedim. Rüyamda öldüğümü gördüm. Öldükçe de uyanıyordum. Evet ölüm uyanıştır aslında. Bu kadar basit.

Bitti mi?

 Şimdi nerede?

**

Napolyon: Avrupa’nın en iyi ordusunu getirdim bu şehre. Karşımda ne var?

 Yağmacı ve sarhoş yığınları. Artık asker değiller! Beş para etmezler. Çöplük adamları! Kutuzov teslim olma koşulları için elçi göndermiş olmalı.

Ne oldu?

 Göz altına mı alındılar?

 Vuruldular mı?

 Ben kendim kumandanlara açık talimatlar verdim. Rus karargâhından bir elçi gelmedi. Şehir burnumuzun altında yanıyor. Yavaş yavaş! Kundakçıları vurma emri verdim ama dumanın iğrenç kokusunu üzerinizden atamıyorsunuz! Beyler, kendinize gelin yoksa hepinizi değiştireceğim. Bütün unvanlarınızı, madalyalarınızı ve rütbelerinizle birlikte! Önüme çıkan ve sarhoş olmayan ilk askerleri alıp yerlerinize koyacağım! Sizi uyarıyorum beyler burada daha fazla oturup ordumun çöküşünü izleyemem. Biriniz pencereyi kapatsın! Yaban kazları güneye uçamaya başladı bile.

Kışın burada kalırsak ne olur?

**

 Zaman ve sabır, sabır ve zaman. Büyük ordu yaralı, ama ölümcül bir yara ile mi?

 Bir elma yeşilken dalından koparılmamalı. Sabır ve zaman.

**

Yaradan, Tanrım. Dualarımızı duydun. Rusya kurtuldu! Sana şükürler olsun, Tanrım. Rus kadınları. Fethedenlerle yaşayan pireler. Ya onlarla gidecekler ya da ölecekler. Saldır. ”Saldır” kelimesi sürekli ağzınızda. Beyler, ülkemize çekirge gibi geldiler, arkalarında bir şey bırakmadan, yiyecek veya sığınak. Şimdi de geldikleri gibi gidiyorlar, yıkıntıların arasından. Üşümüş, aç bir ordu, evinden 3.000 km uzakta, her Rus’un istediğini yaparak. Ülkemizden mümkün olduğu kadar çabuk kaçıyor. Ülke onları yok ediyor. Rus ordusu?

 Borodino’dan beri, geri çekildik.

- Şimdi saldırmalıyız!

 - Ne için?

 On Fransız’a karşı bir Rus bile vermem! Geri çekilmeler Fransız ordusunun yok oluşuna sebep oldu. Ülkemizin kurtuluşunu da onlar getirecek. Hayvan kaçıyor. Onu takip edeceğiz sağrısını kamçılayarak hareket etmesini sağlayacağız. Ülkemizin sınırlarına kadar onu takip edeceğiz. Fransızlar’a batıya giden altın bir köprü sunacağız.

Pierre! Tutsak alındığını duyduğumuzda çok endişelendik. Geri geldin. Bu ev gibisin. Acı çeker, yaralarını gösterir, ama ayakta kalırsın.

**

EN ZOR AMA TEMEL OLAN ŞEY HAYATI SEVMEKTİR, ACI ÇEKERKEN BİLE SEVMEK. ÇÜNKÜ HAYAT HERŞEYDİR. HAYAT TANRIDIR VE HAYATI SEVMEK ONU SEVMEKTİR.

 

Kaynak:
Özgür AKTAŞ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi-Journal of the Institute of Social Sciences 11 – 2013, 45-62,

http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/2012/10/lev-tolstoy-savas-ve-bars.html
https://eksisozluk.com/1812-seferi–1085555
http://www.dunyabulteni.net/haber/174652/Napolyonun-rusya-seferi-neden-hezimete-donustu
http://www.tarih.gen.tr/Napolyonun-rusya-seferi.html
Rusya Tarihi (Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat, TTK 1987)
Siyasi Tarih (Dr. Rıfat Uçarol, Filiz Kitabevi 1985)
Siyasi Tarih (Oral Sander, İmge Kitabevi 2006)

TRİPLE AGENT (2004) Üçlü Ajan


Yönetmen: Eric Rohmer             

Senaryo:  Eric Rohmer 

Ülke: Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan, Rusya

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 13 Şubat 2004 (Almanya)

Süre: 115 dakika

Dil: Fransızca, Rusça, Almanca, Yunanca

Nam-ı Diğer: Triple Agent | Triple Agent

Oyuncular: Katerina Didaskalou, Serge Renko,    Cyrielle Clair ,   Grigori Manoukov,    Dimitri Rafalsky

Özet

82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız Auteur Eric Rohmer, son el attığı konulardan biri olan casusluk filmidir. Daha sonra 2007 de Les Amours D’astree- (Romance of Astree et de Celadon) filmini çekmiş, 11 Ocak 2010 yılında Paris’te vefat etmiştir.

4 milyon Euro bütçeye sahip Triple Agent (Üçlü Ajan) isimli filmin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde bir skandala konu olan gerçek bir Rus casus ile karısının hikâyesi üzerinden, [Beyaz Rus general ( ve gizli Sovyet ajanı ) Nikolai Skoblin ve kaybolması ve diğer Beyaz Rus generalin Evgenii Miller cinayetinde yer alması gerçek bir hikayesine dayanılarak] çözülmemiş bir gizemi konu alan hayali bir kurgu olarak çekilmiştir.  Filmdeki isimler, karakterler ve hikayedeki bazı döngüler hayal ürünüdür.

    Arsinoe: Katerina Didaskalou

    Fiodor Voronin: Serge Renko’nun

    Maguy: Cyrielle Clair

    Boris: Grigori Manukov

    General Dobrinsky: Dimitri Rafalsky

Özet

(Mayıs/ 1936)  Halk Cephesi Fransada genel seçimleri kazanmış, İspanyada iç savaş başlamıştır. Paris’te bir apartman dairesinde , Fiodor Voronin[Serge Renko],Çarlık ordusunun emekli bir generalin Yunan karısı Arsinoe [Katerina Didaskalou]ile görünüşte sakin bir hayat yaşıyorlar. Voronin Beyaz Rus Askeri Birliği bir milletvekili olduğundan ve yakında yaşlanan General Dobrinsky [Dimitri Rafalsky] yerine aday olmak istemektedir. Ancak sahte Alman görüntüsü veren Ruslar tarafından Dobrinsky bir iz bırakmadan ortadan kaçırılır. Bu olayda Voronin yakın planda ve generalin yardımcısı olduğu için bir şüpheli kabul edilir. Voronin’in sorgulamaya giderken kaçar ve Dobrinsky gibi izi bulunamaz. Eşi Arsinoé nerede olduğunu kanıtlayamaz.  Evde, çiftin adına düzenlenmiş bir Çek pasaportu bulunduğundan o da casuslukla suçlanır. Kanıtlara rağmen General Dobrinsky’nin kaçırılmasının suç ortaklığı suçlamasıyla suçlu bulunur.  Arsinoé ağır hapis cezası alır.  Hapiste, daha önce başlamış olan kemik veremi daha da kötüleşir.  9 Eylül 1940 tarihinde, sol ayağı kesilir ve bir ay sonra ölür.

Bu kaçırılma olayından sonra Nazi Almanya’sının ve Sovyet Rusya’nın imzaladığı anlaşmanın şaşırtıcı haberi, demokratik toplumları şaşırttır ve bu ikiyüzlülük, herkesi dehşete düşürür.

Voronin, General Dobrinsky’yi kaçıran casus olarak kabul edilsede, Almanlar, Ruslar ve Fransızlara çalışan birimi olduğu kesinleşmez.. Akibeti  hakkında birçok varsayımlar ileri sürülür. NKVD tarafından öldürüldüğü ihtimali üzerinde durulur.

NKVD (Narodnıy komissariyat vnutrennnih del) veya İçişleri Halk Komiserliği, Sovyetler Birliği’nin çeşitli meselelerini[kaynak belirtilmeli] idare eden devlet birimidir. Sovyetler Birliği’nin gizli polis teşkilatları OGPU ve Çeka’nın yerini alan Devlet Güvenlik Baş Müdürlüğü (GUGB), NKVD’nin en çok bilinen bölümüdür. Katyn Katliamı ve Holodomor’dan sorumlu oldukları iddia edilir. Stalin zamanında günde 600-700 kişi tutukladıkları da söylenir.

Aslında bu tür ajanlar öldürülmez dördüncü bir ülkeye kaçar/sırlanır. Yakın zamanda Ajanslara düşen Hitler haberi bu tür varsayımların gerçek olabileceğinin işaretidir diyebiliriz. Filmin “üçlü Ajan” olarak adlandırılması Voronin’in kabiliyetini göstermesi açısından önemlidir. Ajan Voronin, eşini, çevresini ve devletleri idare etmesi, kullanması ve ikinci dünya savaşı başlayışında çıkan olaylar içinde aktif olarak bulunması ve 82 yaşındaki Usta yönetmen Fransız auteur Eric Rohmer, ihtiyarlığında casusluk filmi çekmesi birçok soru işaretini akla getiriyor. Kısacası Ajan Voronin her tarafı idare etmiş, izini kaybettirmiştir. Unutulmaması içinde kurgu film fantezisiyle sunulmuş tarihte yerini almıştır.

****

Nazi lideri Adolf Hitler’in ölümüyle ilgili olarak ortaya şok bir iddia daha atıldı

27-01-2014  06:47:24

Hitler’in aslında 1945′te Berlin’deki sığınağında intihar etmediğine kanıt olarak bir fotoğraf dahi yayınlandı.

Bir kitapta yayınlanan fotoğrafta Hitler’in aslında 1945 yılında Berlin’den kaçmayı başararak önce Arjantin’e sonra Paraguay’a gittiği belirtilirken Hitler’in burada 95 yaşına kadar yaşadığı ileri sürüldü.

Hitler’in Adolf Leipzig ismi kullandığı ve 12 bin kişilik Nossa Senhora do Livramento kasabasında “yaşlı Alman” olarak anıldığı ölümüne dek siyahi kız arkadaşı Cutinga ile birlikte oldukça mutlu bir şekilde yaşadığı iddia edildi.

http://www.muhalifgazete.com/haber/90218/hitlerin-olumuyle-ilgili-sok-iddia.html

 **

 Hitler’in ölümüyle ilgili şok iddia! Kafatası başkasının çıktı!

28-09-2009 08:44

ABD’li bilim adamları, Hitler’in intihar olarak bilinen ölümünü incelemeye alarak şok bir iddia ortaya attı. İşte ayrıntılar.

ABD’li bilim adamları, yıllarca Rus arşivlerinde saklanan Hitler’in kafatası kalıntılarının bir kadına ait olduğunu ortaya çıkardı.

Hitler’in 30 Nisan 1945′te kendisini kafasından vurarak intihar ettiği iddia ediliyordu. Connecticut Üniversitesi’nin Hitler’in kafatası üzerinde yaptığı DNA testleri bu iddiayı çürüttü.

History Channel için hazırlanan “Hitler’in Kaçışı” isimli belgeselde açıklanacak araştırmaya göre kafatası 40 yaşında bir kadına aitti, Hitler ise 1945′te 56 yaşındaydı.

http://www.medyafaresi.com/haber/29934/yasam-hitler-in-olumuyle-ilgili-sok-iddia-kafatasi-baskasinin-cikti.html

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2009/09/28/hitlerle_ilgili_sok_iddia

Filmden

“Kapitalist bir toplumda yaşayan herhangi bir sanatçı veya aydın için akademik sanatın susturulması demek hâlihazırda sosyalist bir ülke sınırları içinde ‘değiştirilebilir’ bir eylem demektir.”

**

“Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz.”

**

Yoldaş Thorez: “Gücü ele almanın zamanı değil. Tüm grevler sonlanmalı. “

Fiodor Voronin: Aferin, Yoldaş Thorez! Joe amca seni iyi eğitmiş.

Bunu nereden biliyorsun?

 Güven bana. Oldukça çok şey biliyorum. Sovyet politikası değişiyor. Bu durum biz Beyaz’lar için sorun teşkil etmiyor; fakat yeni komşularımızın bu U-dönüşünü nasıl açıklayacağını merak ediyorum.

Peki ya grevler?

 Ne düşündüğümü mü soruyorsun?

 Partimin bu işte bir parmağı yok. Grevler, işçilerin verdiği içgüdüsel tepkilerden ibaret.

Peki bunu onaylıyor musun?

 Bu farklı bir konu. Grevler gerçek. Parti bunu dikkate almalı. Fakat utanç verici bir gerçek?

 Öngörülemeyen her olay gibi, politikacılar buna da adapte olmalı. Kesinlikle katılıyorum. Fakat bir vatandaş olarak, senin de içgüdüsel bir tepkin yok mu?

 Tabii ki var. Bu olaylar beni şaşırtıyor ve beklentiye sokuyor.

Düşmanlık yok mu?

 Gerçek bir Komünist ezilen kitlenin sesine karşı çıkamaz. Yine de, Trotsky’cilerin ve Pivert’cilerin Fransız Devrimi’ni ilan etmesi konusunda endişeliydim. Neden siz Komünistler devrime karşısınız?

 Popüler Cephe tarafından ateşlenen umut ateşini söndürecek olan ve başarısızlık ile sonuçlanacağı kesin olan bir devrime karşıyız. Trotsky’nin Faşizm’e karşı Radikal’lerle birlik olmanın  “suç teşkil eden” ve “aptalca” bir davranış olduğunu söylediğini gördüğüm zaman akli becerilerinin söndüğünü farkettim. O, Faşizm ve Nazizm’in getirdiği değişiklikleri göremeyen, kör bir aptal. Biz Komünistler sadece Radikallerle ve Sosyalistlerle değil tüm demokratlarla birlik olacağız. Burjuvalarla, Katolik’lerle  Ortodokslar?

 Ve Protestan’larla, tabii kolonilerdeki Müslüman’larla, hatta Beyaz Ruslarla bile. Generallerle bile mi?

Evet, onlar artık zararsız. Kusura bakma, sen General olarak hizmet vermiş miydin?

 İç Savaş’ta. 22 yaşındaydım. 20 yaşında bir general ha?

 Bu Napolyon’dan bile iyi. Kariyerim onunkinden kısa oldu. Eğer Kızıl olsaydım tıpkı sınıf arkadaşım Mikhail Nicolayevitch Tukhachevsky gibi ana karargahta Komutan olmuştum. Fakat sürgünde, dikkat çekici rütbeme rağmen, masa başında çalışıyorum. Geçmişte olduğu gibi, şimdi de Kızıl’larla savaş halindeyim. Fikirlerimiz uyuşmuyor; fakat hayat bizi yan yana getiriyor. Ana karargah komutanı Tukhachevsky benim eski bir arkadaşım. Kardeşim onun emrinde hizmet verdi.

Ve kader seni Fransa’da, Kızıl bir komşuyla karşılaştırdı.

İşimin bir kısmının Sovyet ajanlarının aramıza sızmasını engellemek olduğunu inkar edecek değilim. Bunu herkes biliyor, özellikle de Parti’dekiler. Ne var ki, bir şey olmayacak. Artık Sovyetlerle ilgilenmiyoruz.

Dimitrov geçen sene ne demişti, biliyor musun?

 “Bizim için Beyaz Ordu, bir filin 1000 mil uzağında sıçrayan bir pire gibi.” Asıl amacımız 6 sene önce Sovyetlerin General Kutyepov’u kaçırdığı zaman olanların tekrar yaşanmamasını önlemek. Fakat Sovyetlerin bu işte parmağı

Bu konuya girmeyelim.

Olan oldu, Kutyepov ortadan kayboldu. O popüler ve kararlıydı; bu yüzden tehlikeliydi, ki bunu şu anda görevde olan zararsız General Dobrinsky için söylemek mümkün değil.

**

Fiodor Voronin: Alexei!

- Seni görmek ne güzel!

- Paris’te misin?

 Evet, taksi şoförlüğü yapıyorum.

Arsinoé, kuzenim Prebs Alexei Trofimovitch Cherepnin ile tanış.

Memnun oldum.

Yemek yemeden hiçbir yere gitmiyorsun.

İşte, mütevazı bir hayat sürüyorum fakat bundan daha farklı bir şeyler yapmayı tercih ederdim; daha değerli şeyler.

Beni Beyaz Ordu kadrosuna alamaz mısın?

 Korkarım bunu yapamam. Birliğimiz çok fakir. Rusya’dan getirdiğimiz kaynaklarla yaşıyoruz; fakat zavallı Dobrinsky bazı yersiz yatırımlar yaptı ve neredeyse sıfırı tükettik.

Neşelen! Taksi şoförlüğü, masa başında çalışmaktan daha onurlu ve daha eğlenceli bir iştir.

Belki de bazı dostlarımın izinden gidip Franco’nun ordusuna katılmalıyım.

Bunu yapmanı tavsiye etmem. Franco için savaşmak istiyormuş.

Neden olmasın?

 Komünist mi oldun?

 Neredeyse tamamı Komünist olan bir toplumda yaşıyorum. Birliğimizden ben sorumluyum. Şu andaki hükümet, İspanyol milliyetçilerine, Kızıl’lara el altından destek vererek karşı çıkıyor. Birliğimizden bazılarının benimle aynı fikirde olmadığını biliyorum. Dobrinsky, Salamanca’da Franco’nun sağ kolu olmamı istedi. Ben reddettim. O da pes etti. Yavaş yavaş ondan daha güçlü bir konuma geliyorum. Dobrinsky’nin yakında emekli olacağını ve senin onun yerini alacağını söylüyorlar. Eğer bu gerçekleşirse, Birliğimizi tepeden tırnağa değiştireceğim.

Ne anlamda?

 Geleneksel ve intikam odaklı duyguları temizleyerek.

Vatanımızı kendi kaderine mi terk edelim yani?

 Ne yapabiliriz ki?

 Kaygılanma. Hâlâ Komünizm’in kendi kendini yoketmeye yönelik bir ütopya olduğunu düşünüyorum.

Bu gerçekleşmediği sürece, Bolşevikler ortadan kalkmaz. Görünüşe ya eski atılganlıklarını kaybediyorlar, ya da akılları başlarına geliyor. Artık global devrimle ilgilenmiyorlar.

Söylediklerine inanıyor musun?

 Sorun şu ki, aslında bunları söylemiyorlar. L’Echo de Paris*’nin geçen haftaki sayısını okudun mu?

 Parti’nin tüm yetkililerini büyük bir planla öldürmeyi düşündüğü o saçmalığı mı?

 “Büyük plan!” Tanrı aşkına! Buna inandın mı?

 Bu ultra-militaristler ve Corvignolles ajanları tarafından uydurulmuş bir haber. Kesin konuşmak gerekirse, La Cagoule*’un askeri kanadı tarafından.

Oldukça iyi bilgilendirilmişsin.

Bunları sana kim söyledi?

 Asla kaynaklarımın adını vermem. Benim bir Cagoule üyesi olmadığımı nerden biliyorsun?

 Eğer olsaydın, söylemezdin.

Buna güvenme. Sana inanılmasını istemiyorsan, bazen doğruyu söylemek yalan söylemekten daha akıllıcadır.

Bana inanmıyor musun?

 Hayır.

Tam üstüne bastın!

Gitmem gerek. İşe dönmeliyim.

Taksi işine. Yemek için çok teşekkürler.

Yakında görüşürüz. Çok yakında.

**

Arsinoe:     Kuzenin oldukça meraklı görünüyor.

Fiodor Voronin: Bu normal. Kendi hakkında bilgi veriyor. Her şeyi bilme konusunda abartılmış bir üne sahibim. Böyle durumlarda konuyu değiştirmek hoşuma gider. Fakat bunu ona yapmam. O iyi biri. Ona acıyorum.

- Yeterince mutlu gözüküyor.

- O asil biri. Sürgün edilmedi. Araba kullanabilecek kadar şanslı. Bu bir prens için aşağılayıcı bir iş fakat Ruslar aşağılanmaya yatkındır. Fakat ben öyle biri değilim. Tanrı’ya şükür, kendimi aşağılamıyorum. Kimseye emir de vermiyorum, en azından açık açık. İpleri çekiştiriyorum. Ne ipi?

 Ne demek istediğini anlıyorum, fakat nasıl oluyor?

 Bu bir meslek sırrı. Hatta bir devlet sırrı.

Karar veremedin mi?

 Ne oldu?

 Bir şey yok. Yemekte söylediklerimi düşünüyordum. Meraklı olan kuzenin değildi. Konuşkan olan kişi sendin. Onunla daha kısa konuşabilirdim. Esprili biri sayılmaz, fakat iyi biri. Sorun onunla alakalı değil. Birileri yanımızdayken, bana hiç söylemediğin şeyleri öğreniyorum.

Ne gibi şeyleri?

 Mesela, İspanya’daki şu konferansa katılmayacağını.

Sana söylemedim mi?

Belki de söylememişimdir. İlgileneceğini düşünmedim. Sana her şeyi anlatmıyorum. Başkalarına daha fazlasını anlatıyorsun. Hatta Komünist komşularımıza bile. Bu doğal. Beyazlar ve Kızıllar politika için yaşar. Senin elinde sanatın var. Ben de politikayla ilgileniyorum, bunu biliyorsun! Bu yüzden Rusça konuştuğumuzda sana tercümanlık yapıyorum.

Sağol yahu.  Benimle politika konuşuyorsun; fakat kendi politikanı değil.

Politika meraklısı değilim.

Devlet sırların yok, öyle mi?

 Birkaç tane var. Fakat sır

Olmayanlar da mı var?

 Bunları da söylemiyorsun! Bunları ikinci ağızdan öğrenmek zorunda kalıyorum. Mesela?

 İspanya’ya gitmeyi reddetmen gibi. Buna özel bir ilgi göstereceğini düşünmemiştim. Bunu daha önce söyledim, yine söylüyorum. Kusura bakma ama, neyin beni ilgilendirdiğine sen karar veremezsin. Yabancılara kendi karından daha çok güveniyorsun!

Tabii ya

Sana her şeyi anlatmamı ister miydin?

 Anlatabileceğim her şeyi?

 Hayır Fedya.

Biraz abarttım. Fakat sana daha önce söylemediğim bir şey söyleyeceğim. Bu seni üzebilir. Daha önce birbirimize hiç kötü şeyler söylememiştik. Seni olduğun gibi, yeteneklerinle ve zayıflıklarınla sevdiğimi biliyorsun. Beni rahatsız eden ve senden soğutabilecek tek şey, bu tavrını haklı çıkarmaya çalışman

Suskunluğumu mu?

 Sanırım doğru kelime bu. Yalan söylemiyorsun, bir şey de saklamıyorsun fakat benimleyken, devlet sırlarını normal bilgilerle aynı kefeye koyuyorsun. Belki de bunun sebebi, başkalarına yalan söylemeyi umursamıyor olmamdır. Konu sen olunca, bunu umursuyorum.

Hiç yalan söylemediğini söylemiştin. Şaka yapıyordum.

Benim işimde, üzeri örtülmüş  

- Bu ifadeyi biliyor musun?

 - Tabii ki. Aslı Yunanca. “Süsleyerek üzerini örtmek”.

Benim işimde, üstü örtülmüş bir ifadeyle söylemek gerekirse, “istihbarat” veya “casusluk” konusunda, neyin sır olup neyin olmadığını söylemek çok zordur. Bu yüzden bugün Alexei’ye karşı dürüst olmuş olmama rağmen zararsız şeyler konusunda dürüst olamam. Dolaylı yoldan anlattığımı söyleyeceksin.

Dinliyorum.

Bunu nasıl daha açık anlatabilirim?

 Gizlilik yemini ettim. Bazı konularda, yalan söylememek adına hiç konuşmuyorum. Fakat yakın olmadığım bazı kişilere küçük yalanlar söylüyorum. Diğer insanlar umrumda değil. Fakat sana karşı her zaman tamamen dürüst olmayı deniyorum ve bunu isteyerek yapıyorum.

**

Arsinoé, çantamı gördün mü?

 Buradaymış. Birkaç günlüğüne Belçika’ya gidiyorum.

- Kasım’da olduğu gibi mi?

 - Evet, Brüksel’e.

Ya sonra?

 Sonra eve geleceğim.

Berlin üzerinden mi?

 Bunu kim söyledi?

 Geçen gün Maguy söyledi.

Ne dedikodu ama!

Ona kim söylemiş?

 Sadece Dobrinsky ve ben biliyorduk. Kayınbiraderi seni görmüş.

Doğru, o Berlin’de yaşıyor. Gelip bir selam verebilirdi. Biriyle birlikteymişsin. Ardından bir bakanlığa girmişsin.

- Hangisine?

 - Bilmiyor. Hepsi bu mu?

 - Sinirli görünüyorsun.

- Bu çok gizli bir işti!

- Karına söyleyemeyecek kadar mı?

 - Başkalarını boşver!

- Onlar zaten biliyor.

- Umarım yanlış kişiler bilmiyordur. Boris’e karısının çenesini kapatmasını söyleyeceğim! Tabii çok geç olmamışsa. Bu sefer, sana güvenmediğimi söyleme. Açıklayacağım.

Hayır, eğer bu bir sırsa, yapma.

Her şeyi söylemeyeceğim. Birliğin paraya ihtiyacı var. Kaynaklarımızın yarısı tükendi. Bazı Alman firmaları bize yardım etti ama artık tüm para hareketleri Nazi’lerin onayından geçiyor. Farkedildiğimde bunun peşinde koşturuyordum. Nazi’lere yakın oluyormuş gibi gözükmemeliyiz. Bu çok komik!

Komik mi?

 Sanmıyorum. Burada güç solun elinde. Maguy bana farklı bir şey söyledi. Komünist ajanı olmandan şüpheleniliyor. Buna gülerim işte. İstersen bana ikili ajan de, istersen üçlü! Her şeyi Beyaz Ordu’nun veteranlarını desteklemek için yapıyorum! Bu kolay bir iş değil. İki tarafla da dostça ilişkiler yürütmek kurnazlık ister. Ben bir askerim. Kurnazlığı savaş alanında öğrendim. Bu durumu satranç oynar gibi idare ediyorum; hamlelerimi saklıyorum. Bu askerlikten daha az onur verici; fakat kimseye boyun eğmiyorum. Bir taksi şoförü, memur veya satış danışmanı gibi dalkavuk değilim. Dünyanın gözü önünde değilim; fakat perdenin arkasında iyi bir yerim var. Devletlerin derinliklerine inmeyi, asıl işleri bu olan gazetecilerden daha iyi başarıyorum. Onlar gibi, sadece gözlem yapmakla yetinmiyorum. Olaylarda bir rolüm var. Bunu dolaylı yoldan yapıyorum; fakat olayları etkileyen insanlarla yaptığım bilgi alışverişi belirleyici olabiliyor. Çılgın olduğumu mu düşünüyorsun?

**

Arsinoé:

Voronin: Peki ya sahte Alman?

 O nereden geldi?

 Doğruyu söylemek gerekirse sahte değildi. O kişi, eskiden elçilikte askeri bir ateşe olarak görev yapan ve politik sebeplerden dolayı gözden düşen Albay Werner von Nussdorf’du. Naziler için çalışıyor olması imkansız.

Ayrıca bu işten ne gibi bir kazançları olabilir ki?

 Rusların ne kazancı olabilirdi ki?

 Bunu da anlayamıyorum. Bu yüzden şüpheye düşmedim. Bir Kutyepov vakası daha ha?

 Çok aptalca. Tıpkı satranç gibi. Yenilmesi en zor hamleler, en aptalca olanlardır. Herkes bir çömeze yenilebilir. Benim gibi yani?

 Fakat onlar çömez değil. Zavallı Dobrinsky nasıl bir tehdit oluşturabilirdi ki?

 Belki de basit bir kaçırma olayı değildi. Belki de Dobrinsky yolundan çekilmeni isteyip sana bir zarf attı. Bu onun tarzı değil. Bu işi Sovyetler yaptı. Fakat Tanrı aşkına, neden?

 Bu çok mantıksız. Rusya’da onun için bir geçiş töreni yapıp, Sovyet cennetinde emekliye ayrıldığını söylemek ha?

 Bunu işkence altındayken bile söylemez. Peki ya onu benzer biriyle değiştirirlerse?

 Sahte bir general yaratıp, fotoğrafını çekip, filme alırlarsa?

**

 

‘STRANGER İN STRANGER LAND’ YABAN DİYARLARDAKİ YABANCI


440px-Franz_von_Stuck_003
Ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein ve eseri olan ‘Stranger İn Strangerland’ [Yaban Diyarlardaki Yabancı], Türkiye okur kitlesi arasında için çok bilindik bir isim değildir.

Ülkemizde epey geç yayınlanan ‘Stranger in Strangerland’ (Yaban Diyarlardaki Yabancı/Garib) ile gündeme düşen olan Heinlein, Almanya’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1907′de Butler, Missouri’de dünyaya geldi. Heinlein’in kendini bulduğu ve mutlu olduğu yer okul sonrası girdiği orduydu. Ama görevinin beşinci yılında (1934) sağlık sorunları nedeniyle çürüğe ayrılınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bilimkurgu yazarlığına epey geç yaşta ve tesadüflerle geçiş yaptı. Bir işe yaramama, ordudan çürüğe ayrılmanın kompleksi, bu alanda büyük bir azim ve hırs göstermesini sağladı.

İlk bilimkurgu öyküsü ‘Lifelin’ 32 yaşındayken (1939) Astounding Sci-Fi Magazines’in mayıs sayısında yayımlandı. Bu başlangıç Heinlein’in önündeki barajı yıkmış gibiydi, bundan sonraki aylarda çeşitli dergilerde öyküleri çıkmaya başladı.

1941 yılında Denver’da yapılan Dünya Bilimkurgu kongresine şeref konuğu olarak çağrılan yazar yine aynı yıl okurların anketinde en popüler yazar seçildi. Savaş sonrası 1947′de bilimkurgu yazarlığına dönüş yaptı ve ardı ardına eserler verdi. Bazı eserleri filme de çekilen Heinlein’in 1951 yılında basılan ‘Puppet Masters’ soğuk savaşın ayak seslerinin hissedildiği yıllarda büyük bir ilgi ile karşılandı.

Heinlein’in eserlerindeki militarist ve faşist yönetim yanlısı içerikler yüzünden tartışılan bir yazar olmuştur. Özellikle ‘Starship Troopers’taki demokratik hakların geçerli olmadığı toplum yapısı ve bazı yazılarındaki faşizme benzeyen fikirler, otoriter yöneticiler hakkındaki tercihi bu açıdan delil olabilir. 

Eserlerin militarizme rastlanır olması, orduda kendini bulmuş ve iki dünya savaşı arasında büyümüş olmasındandır. Ayrıca Alman kökenli bir aile olarak, elbetteki Hitler’in savaş sonrası Almanya’yı faşizm sayesinde nasıl yükselttiğini, morali bozuk, boynu bükük Alman gururunu nasıl ayağa kaldırdığını gözlemlemiş, uzaktan sempatiyle bakmış olabilir. Unutmayalım ki, Almanya yükselirken A.B.D. 1929′daki Kara Perşembe sonrası ciddi bir ekonomik kriz yaşıyordu. Ve savaşta İngiltere tarafını seçene kadar A.B.D. içindeki çok ulusluluk yüzünden tam konumunu belli etmemişti.

Heinlein bu tartışmalar nedeniyle bilimkurgunun bir kesimi tarafından dışlanmış, hatta Türkiye’de sol düşünceyi benimsemiş bilimkurgu kesimi içinde bile tartışılan, soğuk bakılan bir isim olmuştur. Üzeri örtülmüş ve ilgisizliğe terk edilmiştir.

Heinlein’in bir başka özelliği bilimkurgu okuru olarak nitelendirilmeyecek okuyucuları da kendisine çekmesidir. Stranger in Strangerland basıldığı yıllarda 7 milyon adet gibi bir satış rakamına ulaşmış olması önemlidir.

Heinlein Karısı Virginia, diyor ki, Robert 1948 yılında, Marslılar tarafından yükseltilmiş bir insan kavramı ilginç bir hikâye olacağını düşündük. Heinlein bazı notlar aldı ve onları saklayabildi. 1961 yılında nihayet yayınlandığı zaman, yeni bir Hugo Ödülü kazandıysa da sansürlenen kısımları oldu. (1988 yılında Heinlein ölümünden sonra, Virginia 1991 yılında yayınlanan orijinal kısaltılmamış versiyonunu çıkardı.) Heinlein ölümünden Karısı Virginia’nın kitap için yazdığı önsözde şu hususları dile getiriyor.

Bu kitabın Yaban Diyarlardaki Yabancı’nm ilk baskısından daha kaim olduğunu ve daha fazla sayfa içerdiğini düşünüyorsanız, haklısınız. Bu baskı, orijinal olandır: Robert Heinlein’in kafasında oluşturduğu ve kağıda döktüğü hali.

Önceki baskı 160.000’den biraz fazla sözcük içeriyordu, bu baskıdaysa 220.000 civarı sözcük var. Robert’ın el yazı kopyası diyalogların miktarına göre genelde sayfa başı 250 300 kelime içeriyordu. Yani, ortalama 275 kelime olduğunu kabul edersek, el yazması da 800 sayfa olduğuna göre elimizde toplam 220.000, belki de biraz daha fazla kelime olur.

Bu kitap, basıldığı 1961 yılında bilim kurgu okuyucularına sunulandan son derece farklıdır. Editörler ilk baskıda, halkın rahatsız olabileceği bazı sahneleri kitaptan çıkarmışlardır.

Astounding Science Fiction dergisinin Kasım 1948 sayısında editöre yollanmış bir okur mektubunda, bir yıl sonraki sayı için öykü başlıkları öneriliyordu. Bu başlıklar arasında Robert A. Heinlein tarafından yazılacak bir öykü de vardı: “Körfez.”

O editör, John W. Campbell Jr. ve Robert arasında geçen uzun bir konuşma sonucunda okuyucunun başlıklarını verdiği öykülerin yazılması için yeterli zaman olduğuna karar verildi; bu sayı Kasım 1949’da çıkacaktı. Robert, o başlığı taşıyan bir kısa öykü yazmaya söz verdi. Diğer yazarların çoğu da bu oyuna katılmaya karar verdiler. Bu konu, ‘Zamanda Yolculuk’ adıyla anılmaya başlandı.

Robert’in sorunu, kendisine verilen başlığa uygun bir öykü bulmaktı.

Böylece birlikte bir ‘beyin fırtınası’ yaptık. Uygun olmayan diğer fikirlerin arasında ona, yabancı bir ırk tarafından yetiştirilmiş bir insan çocuğun öyküsünü önerdim. Robert, bu fikrin bir kısa öykü için fazla kapsamlı olduğunu söyledi ama bunu bir kenara not aldı. O akşam çalışma odasına gitti, birtakım uzun notlar tuttu ve bunları bir kenara koydu.

‘Körfez’ başlığı için başka bir öykü yazdı.

Aldığı notlar bir dosyada birkaç yıl bekledi ve sonra Robert, sonunda Yaban Diyarlardaki Yabancı olacak kitabı yazmaya başladı. Nedense, hikâye yerli yerine oturmadı ve Robert kitabı bir kenara kaldırdı. Birkaç kez elyazmasına döndü ama kitap 1960’a kadar tamamlanmadı: şu anda elinizde tuttuğunuz o versiyondur.

1960’ın koşullarında Yaban Diyarlardaki Yabancı, yayıncılarını korkutan bir kitaptı: fazlaca sıra dışıydı. Bu yüzden, olası kayıpları en aza indirmek amacıyla Robert’ten el yazmasını 150.000 kelimeye indirmesi istendi; yaklaşık 70.000 kelime kaybolacaktı. Editör, yayınlama riskini göze almadan önce başka değişiklikler de istedi.

Uzun, karmaşık bir kitabın neredeyse dörtte birini çıkarıp atmak neredeyse imkânsız bir işti. Ama birkaç ay sonunda Robert bunu başardı. Son sözcük sayısı 160.087 idi. Robert daha fazlasını çıkarmanın mümkün olmadığına inanıyordu ve kitabın bu uzunluğu kabul edildi.

Kitap, 28 yıl boyunca o şekilde basıldı.

1976’da Kongre yeni Telif Yasasını kabul etti. Buna göre, yazarın ölümü ve dul eşinin telif hakkını yenilemesi halinde tüm eski kontratlar iptal oluyordu. Robert 1988’de öldü ve ertesi yıl Yaban Diyarlardaki Yabancı’nın telif hakkının yenilenmesi zamanı geldi.

Diğer pek çok yazarın aksine Robert, orijinal daktilo kopyasını yayınlanmak üzere sunduğu haliyle arşivciliğini yapan Santa Cruz’daki Kaliforniya Üniversitesi kütüphanesinde bir  dosyada saklamıştı. O kopyadan bir tane istedim ve yayınlanan versiyonla ikisini karşılaştırarak okudum. Ve kitabı kesmenin bir hata olduğu sonucuna vardım.

Böylece bu daktilo kopyasını Robert’in menajeri Eleanor Wood’a yolladım. Eleanor da iki kopyayı birlikte okuduktan sonra kararımı onayladı. Ve yayınevine haber verdikten sonra onlara yeni/eski versiyonu sundu.

Kimse kitabın bu kadar ciddi bir şekilde kesilmiş olduğunu hatırlamıyordu; yıllar içinde yayınevinin editörleri ve yetkili müdürleri değişmişti. Dolayısıyla bu versiyon, onlar için tam bir sürpriz oldu.

Orijinal versiyonun kesilmiş olandan daha iyi olduğunu onayladılar ve bu versiyonu yayınlamaya karar verdiler.

Şu anda elinizde, Robert Anson Heinlein tarafından yazıldığı haliyle orijinal Yaban Diyarlardaki Yabancı ‘yı tutmaktasınız.

Baş karakterlerin adları olay örgüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Hepsi dikkatle seçilmiştir: Jubal, Eski Ahid’de Kabirin torunu Yubal, Michael Başmelek Mikhail’dir. Diğer isimlerin anlamını bulmayı okuyucuya bırakıyorum.  -Virginia Heinlein/Carmel, Kaliforniya

‘Stranger in Strangerland’ hem okurların hem de yazarın bizzat kendisinin beklemediği bir tepki yaratmış olması,  içerisinde daha sonraki yıllar da dinler arası diyalog ile dinlerin eleştirel konuma geleceğinin Bilim Kurgu romanında işlenmiş olmasıdır. Eleştiriler yapılırken bir kurtarıcı ve Mesihin beklentisi hissini de insana duyuruyordu. Kitabın tercümesi dahi 750 sayfayı geçince okuyana zorluk vermesi de okuyucuyu uzak tutmasına sebep oluşturmuştur.

 Kısaca bir Özet

 ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’, Mars’a keşfe giden Enwoy adlı gemide kazaya uğradıktan sonra sağ kalan Valentine Michael Smith‘in hikâyesidir.

Kahraman Valentine Michael Smith Mars’a giden ilk seferindeki astronotun oğludur. Ancak bu seferdeki mürettebat öldükten sonra yetim kalan Smith, akıl, beceri ve organları  üzerinde tam kontrole sahip Marslıların kültürüyle büyütüldü. Yaklaşık yirmi yıl sonra düzenlenen ikinci seferde ise mürettebat Smith’i bulur ve Dünya’ya getirilir.

Smith gezegenler arası seyahat yapan ve  değerli buluşların sahibi annesinin Lyle Drive’nde bulunduğu  bir partinin kaderi varisi olduğu için, varlığı siyasi piyon haline gelir.

Michael, Marslılar ve onların kültürüne göre yetiştiğinden arz insanı kültürüne olabildiğince yabancıdır.  Dünya’nın atmosferine ve yerçekimine alışık değildir. O bir kadın görmemiştir. Bu nedenle Bethesda Hastanesi’nde sadece erkek personel tarafından tedaviye alınma zorunluluğunu doğurdu. Ancak bu hususu bir  meydan okuma ve kısıtlama olarak gören , Hemşire Gillian Boardman Smith’i görmek için korumaları geçerek Simth ile bir bardak su paylaşarak onun arzda gördüğü ilk kadın ” su kardeşi “ olur. (Havva Misali) Bu ilişki  “su kardeşliği” Mars ilkelerine göre kutsal bir ilişki olarak kabul edilmiştir.

Gillian, Smith’ le olan hadiseyi muhabiri Ben Caxton söyler, onlar Smith hakkında hükümetin yalanlarını karşı hareket etme düşüncesini doğurur. Ben, daha sonra, Gillian ile  Smith’i ikna ederek hastaneden ayrılmayı başarırlar. Ancak Dünya Hükümeti’nin emriyle hükümet ajanları tarafından saldırıya uğrarlar. Takibe alınırlar.  Gillian, aynı zamanda bir doktor ve bir avukat olan ünlü bir yazar olan Jubal Harshaw’ın  evine Smith’i taşırlar .

Smith psişik yetenekleri ve çocuksu bir saflık ile birleştiğinde insanüstü arz bilgilerini groklamaya ve anlayış göstermeye çalışır. Harshaw, Smith’e dinini anlatmaya çalıştığında, Smith sadece her şeyde  kaybolmamış organizma içeren ” groks biri ” olarak “Tanrı” kavramını anlar . O bu kötü bir çeviri olduğunu bildiği halde bu ifade ” Sen Tanrı’sın “ (Sen Tanrının Sanatısın) dır.  Bu ifade Mars kavramını ifade etmek için en uygun olandır.  Mars’ta hükümet “eskilere” ait bir gerçektir. Marslıların ruhları ölmüş, savaş, giyim ve kıskançlık gibi diğer birçok insanî kavramlar, ona yabancıdır . Bu aynı zamanda komünyon bir ruhla, sevdiklerini ve ölü bedenlerini yemek için arkadaşlar için gelenektir. Sonunda Harshaw, Smith için özgürlük ve Mars sahipliğini verilmesini hukukunu düzenler.

Smith ünlü olur ve Dünya’nın elit tarafından ağırlanır. O New Vahiy Fosterite Kilisesi, popülist dâhil olmak üzere birçok dinleri araştırır.  Onu etkileyen Fosterite Kilisesisi Kurucusu Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi.

Smith zamanla bir büyücü gibi kısa bir kariyere sahip oldu. Sonunda Smith ile Fosterite kültünün (özellikle cinsel açıdan) öğelerini Mars-kültü ile birleştirerek  “Bütün âlemlerin Kilisesi” kurar.  Batı ezoterizmin üyeleri Mars dil öğrenmek ve psikokinetik yetenekleri kazanmak için kiliseye dâhil olurlar.Ancak bu kilise sonunda Fosterites tarafından kuşatılır “küfür” binası olur. Kilise birçok siyasetçiye ve karşı çıkanlara karşı şiddet eylemi gerçekleştirmektedir. Smith ve onun takipçileri güvenliği tehlikeye girer. Smith polis tarafından tutuklanır ama,  kaçar ve onun takipçileri döner. Daha sonra Jubal devasa servet ve kilisenin mirasçısı olduğunu açıklar. O ve yeni yetenekleri ile Kilise üyeleri yeniden organize insan toplumları ve kültürleri mümkün olacaktır. Smith, Fosterites tarafından hazırlanmış bir çete tarafından vurulur. Smith,  ölüm korkusu ve sonra intihar girişiminde kurtardığı Juballe, konuşur ve ölür. Jubal Smith’in hatıraları kaybolmadan ve istekleri doğrultusunda eski koşulları yeniden yaratmak için Jubal evine döner. Bu arada Smith enkarne olarak  Fosterites kurucusu Baş Melek olarak  belirir .

ROBERT A. HEİNLEİN VE ETKİLERİ

Kitapta başlıca aşağıdaki konulara el atar.

•             50′li yılların muhafazakâr doğasını sorgular

•             evlenmeden birlikte yaşamaya

•             bireysel özgürlükler

•             barış

•             hükümetin eylemleri sorgulamak

 

Kitabın içindeki komünal yaşantı, serbest seks ilişkileri, iktidara karşı güvensizlik Heinlein’den beklenmeyen fikirlerdir ve çıktığı yıllarda A.B.D. ölçütünde küçük çaplı  olaylara sebep olur. Savaş sonrası hippi akımının yükselişe geçtiği yıllardır ve Hippiler bu kitabı kutsal kitap gibi kabul ederler.

Hatta o kadar ki Heinlein’in evinin çevresine hippi hayranları kamp yapmaya başlar, bir tür kutsal mekân olur. Oysa yazarımız askeri geçmişten de gelen etkiyle -Stranger in Strangerland içinde tersini yazsa bile bunlara hâlâ karşıdır ve hippilerden rahatsız olup evinin çevresine dört metre yüksekliğinde duvar ördürür.

Valentine Michael Smith, romanda, bazen Adem aleyhisselâm, İsa aleyhisselâm, Mesih, görünümlerine  girerken, bazen de bütün dünya dinlerini birleştirmek için geri dönmüş bir peygamber ve mesih olduğu  görülmesi; kitaptaki dine karşı eleştiriler dinsizliğin propagandası haline döndüğünden Hıristiyan dünyada yasaklanmaya ve sansürlenmesine neden olmuştur. İslam dünyası Dr Mahmud ile eleştirilmiştir. (Bizim dünyada zaten kimseler pek bilmiyor) Daha sonraki bölümlerde Hz İsa yı çağrıştıracak ögeler taşıyınca kutsal kitap özelliğine bürünmesini sağlar. Bu şekilde Marstan Gelen Adam, tanrılaşmış kişiliğe bürünmüş vasfıyla dünyaya yeni düzen getirmek isteyenlere ilham kaynağı olmuştur. Yine  Hz. İsâ aleyhisselâm gibi Smith öldürülür. Enkarne olur.

Oberon Zell-Ravenheart tarafından oluşturulan “Dünyalar Kilisesi” ve inanışın temelleri Robert A. Heinlein’in yazdığı “Stranger in a Strange Land” adlı romandan ve Yunan Mitolojisi, paganizm ve şamanizmden  esinlenerek oluştu. Oberon Zell-Ravenheart sadece kilise kurmakla kalmadı, ayrıca insanların birbirlerini iyileştirmeleri için “Grey School of Wizardry” adında bir büyücülük okulu da açtı. Oberon ve karısı Morning Glory Zell-Ravenheart tarafından yönetilen kilisenin amaçları arasında, Yunan tanrıçası Gaia’yı uyandırmak da vardır.

Yine Charles Manson kurduğu tarikatı Robert Heinlein’ın yazdığı Yaban Diyarlardaki Yabancıromanındaki yapılanmaya dayandırır. Hatta müritlerinden birinin oğlunun adı Valentine Michael Smith’tir.

Kaynak:

Robert A. Heinlein, ‘Yaban Diyarlardaki Yabancı’ Orijinal Adı : Stranger in a Strange Land İngilizce Aslından çeviren : Kağan Çam,  Yayına Hazırlayan : Ferhan Ertürk, Artemis Yayınları, 1. Basım : Aralık 2003, İstanbul

Heinlein, Robert A. Stranger in a Strange Land. 1961. NY: Ace Books, 1987.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yaban_Diyarlardaki_Yabanc%C4%B1

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land_%28disambiguation%29

http://en.wikipedia.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2493

http://en.wikiquote.org/wiki/Stranger_in_a_Strange_Land

http://www.shmoop.com/stranger-strange-land/

http://www.sparknotes.com/lit/strangeland/

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/01/10/charles-manson-bir-seri-katilin-hikayesi/

KİTAPTAN ALINTILAR “Türkçe Çeviri”

Smith bir insan değil. Bir insanın genlerine ve soyuna sahip ama insan değil. İnsandan daha çok bir Marslı o. Biz gidene kadar asla bir insan görmemişti. Bir Marslı gibi düşünüyor, bir Marslı gibi hissediyor. Bizimle hiçbir ortak noktası olmayan bir ırk tarafından yetiştirildi. Yahu, cinsellik bile yok onlarda. Smith daha önce hiç kadın görmedi ve emirlerime uyulduysa hâlâ da görmemiştir. İnsan soyundan gelme ama çevresi ve yetiştirilişiyle bir Marslı.

Şimdi, eğer onu çıldırtmak ve meşhur ‘bilimsel hâzinenizi’ ziyan etmek istiyorsanız, kaim kafalı profesörlerinizi çağırın da onu didik didik etsinler. Ona iyileşip güçlenmesi ve bu dünya denen tımarhaneye alışması için hiçbir şans vermeyin. Devam edin, limon gibi sıkın onu. Benden günah gitti; işimi yaptım!”

Sessizlik Genel Sekreter Douglas’ın bizzat kendisi tarafından sakince bozuldu. “İşinizi çok da iyi yaptınız, Kaptan. Önerileriniz dikkate alınacaktır ve alelacele bir şeyler yapmayacağımıza emin olun. Eğer bu Smith denen adamın ya da Mars’tan Gelen Adam’ın uyum sağlamak için birkaç güne ihtiyacı varsa, eminim ki bilim biraz bekleyebilir, bu yüzden, sakin ol, Pete. Tartışmanın bu kısmını kapatalım beyler ve diğer konulara geçelim. Kaptan Van Tromp yorgun.” Sh: 16

“‘Kesinlikle Kadın Yok’ emri de ne demek oluyor? Bu adam bir çeşit seks manyağı mı?”

“Bildiğim kadarıyla değil. Tek bildiğim onu buraya Champion’dan (Uzay Gemisi) getirdikleri ve kesin bir sessizlik içinde olması gerektiği.

“‘Champion mu?’” dedi ilk piyade. “Tabii! Şimdi anlaşılıyor.

“Ne anlaşılıyor?”

“Sebebi var. Aylardır hiç kadınla beraber olmadı, hiç kadın görmedi, hiçbir kadına dokunmadı. Ve hasta. Anlıyor musunuz? Eğer bir kadınla olursa kendisini öldürür diye korkuyorlar.” Göz kırptı ve dumanı üfledi. “Benzer durumda olsaydım ben kesin kendimi öldürürdüm. Etrafında hiç piliç istememelerine şaşmıyorum.” Sh: 21

Hemşire Jill sütunun Ben’in kendi sendikaya bağlı makalesi olduğunu gördü.

KARGA YUVASI-Ben Caxton
Herkes, hastanelerin ve hapishanelerin ortak bir yönü olduğunu bilir: İkisinden de kurtulmak çok zor olabilir. Bazı yönlerden bir mahkûm bir hastadan daha az tecrit edilmiştir; avukatını çağırtabilir, Adil Tanık talebinde bulunabilir, Kamuya açık bir mahkemede kendisini hapseden makamdan sebep göstermesini isteyip Habeas Corpus’tan yararlanabilir.

Habeas Corpus: Kişinin keyfi olarak gözaltına alınamayacağını ve bir mahkeme emri gerektiğini belirten hukuki terim. 16.yüzyılda İngiltere’de Habeas Corpus Act adı altında kanunlaşmış ve Dünya çapında bir hukuk kavramı olmuştur.

Fakat kafadan kontak kabilemizin büyücü doktorlarından birisinin emriyle konulan basit bir ZİYARET YASAK levhası, bir hastayı Demir Maskeli Adam’ın karşılaştığı unutulmuşluktan çok daha derinine atabiliyor.
Tabii ki hastanın en yakın akrabası bu yöntemle uzak tutulamaz ama Mars’tan Gelen Adam’ın en yakın akrabası yokmuş gibi görünüyor. Talihsiz Envoy’un mürettebatının Arz’da kalan bağları çok azdı; eğer ki Demir Maskeli Adam’ın, pardon “Mars’tan Gelen Adam” demek istemiştim, çıkarlarını koruyan herhangi bir akrabası varsa, (bu satırların yazarı da dahil olmak üzere) birkaç bin araştırmacı gazeteci hâlâ bunu doğrulayamadı.
Öyleyse Mars’tan Gelen Adam adına kim konuşuyor? Kim çevresine silahlı nöbetçiler yerleştirilmesini emretti? Ondaki dehşetengiz hastalık ne ki bırakın ona bir soru sormayı, adamı göz ucuyla bile gören yok. Size sesleniyorum Sayın Genel Sekreter; “fiziksel zafiyet” ve “G-Yorgunluğu” açıklamalarını yutmuyoruz; eğer cevap bu olsaydı, silahlı muhafızların işini kırk beş kiloluk bir hemşire de yapardı. Bu hastalık, doğası gereği mali olmasın sakın?
Ya da (kibarlığı elden bırakmayalım) siyasi? Sh:56-57

“Ben, neden biri böyle bir gücü istesin ki?”

“Neden güveler ışığa doğru uçarlar? İktidar hırsı cinsellik güdüsünden bile daha mantıksız ve daha güçlüdür.. Ama  bunun iki yönlü bir soru olduğunu söylemiştim. Smith’in mal varlığı neredeyse Mars’ın sözde Kralı-İmparatoru olmasının yarattığı özel durumu kadar önemli. Hatta, bir Yüksek Mahkeme kararı onu Mars üzerindeki fiili işgal hakkından edebilir ama Lyle İtkisi ve Lunar Girişimcilik’teki yüklü hissesi üzerindeki mülkiyetini sarsacak bir şeyin varlığından şüphe ederim. Her şeyden önce sekiz vasiyet kamuya açık kayıtlar ve en önemli üç durumda vasiyetli ya da vasiyetsiz mirasa konuyor. Ölürse ne olur? Bilemiyorum. Tabii ki ortaya binlerce kuzen adayı fırlar ama Bilim Vakfı böyle açgözlü pislikleri yirmi yıldır savuşturmayı becerdi. Öyle gözüküyor ki eğer Smith vasiyet bırakmadan ölürse muazzam serveti devlete kalacak.” Sh:66

“Sefahat dolu bir hafta sonu için Atlantic City’ye gidelim hemen, sadece ikimiz.”

“Ama Jubal!”

“Faydalanmaya kalktığımda minnetin ne kadar derine kadar gidebildiğini gördün mü?”

“Ah! Hazırım. Ne zaman gidiyoruz?”

“Haydi oradan! Kırk yıl önce gitmiş olmalıydık. Kapa çeneni. Söylemek istediğim ikinci şey; haklısın; çocuk gerçekten de insan âdetlerini öğrenmek zorunda. Camiye girerken ayakkabısını, sinagoga girerken şapkasını çıkarmak ve tabu bunu gerektirdikçe çıplaklığını örtmek zorunda, yoksa kabilemizin şamanları onu sapkınlıkla suçlayıp yakarlar. Ama çocuğum, Şeytan’ın beş farklı yüzü adına, ne yaparsan yap, bu süreçte onun beynini yıkama. Her zaman alaycı kalmasını sağla.”           

“Ih, bunu nasıl başarabileceğimi bilmiyorum, Jubal. Yani, Mike’ta alaycılığın zerresi yok gibi.” Sh:183

“Şimdi bana o stereovizyonda ne gördüğünü ve ondan ne grokladığını anlat.”

Ardından yaptıkları konuşma Mike ile yapılan her zamanki sohbetlerden bile daha uzun, karmaşık ve yorucuydu. Mike aptal kutusunda gördüğü her bir ayrıntıyı, hareketi, sesi ve mimiği -reklamları da dahil ederek anlattı. Ansiklopediyi okumayı neredeyse bitirmişti. “Din”, “Hıristiyanlık”, “İslam”, “Musevilik”, “Konfüçyüsçülük”, “Budizm” ve din ile ilgili başka birçok maddeyi de okumuştu. Ama bunların hiçbirini groklamamıştı.

En azından Jubal kafasındaki bazı fikirlerden emindi, (a) Mike Fostercı töreninin dini bir şey olduğunu bilmiyordu; (b) Mike dinler hakkında okuduklarını hatırlıyor ama bunları anlamadığının farkında olduğundan gelecekte üzerine düşünmek için saklıyordu; (c) aslında Mike’ın asıl anlamadığı sözlükte yazan dokuz karşılığını da tekrarlayabilecek durumda olmasına rağmen “din” kelimesinin kendisiydi; (d) Mars dilinde buna karşılık gelen ve Mike’ın karşılaştırabileceği bir kelime (ya da kavram) yoktu; (e) Jubal’in Duke’e anlatmış olduğu Marslı “dinsel törenler”in Mike’a göre bunlarla ilgisi yoktu; Mike için bu gibi şeyler Jubal için markete gitmek zorunluluğu kadar sıradandı; (f) Mars dilinde “din”, “bilim”, “felsefe” gibi insana özgü kavramları ayrı ayrı ifade etmeye imkân bulunmuyordu. Mike da artık akıcı bir İngilizce konuşuyor olsa da hâlâ Marsça düşündüğünden bu kavramlardan herhangi birini diğer ikisinden ayırabilmesi mümkün değildi. Tüm bu meseleler kısaca “Eskiler”den gelen öğretilerdi. Hiç şüphe duymamıştı ve araştırması gerekmemişti (Marsça’da her iki kavramın da karşılığı yoktu); her sorunun cevabı Eskiler’den alınmalıydı. Onlar, ister kozmik teoloji isterse sh:239

“Sonuç?”

“Sen bana ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dedin.”

“Hayır! Hayır!” dedi Harshaw, aceleyle. “Ben sana tüm bu dinlerin açıklamaları farklı olsa da çoğunun ‘Dünyayı Tanrı yaptı’ dediğini söyledim. Bunu tam olarak groklamasam da kullanılan terimin ‘Tanrı’ olduğunu söyledim.”

“Evet, Jubal,” diye onayladı Mike. “Kelime ‘Tanrı’,” diye ekledi. “Grokluyorsun.”

“Hayır! İtiraf edeyim ki groklamıyorum.” “Grokluyorsun,” diye ekledi Mike, kararlı bir şekilde. “Ben açıklayacak kelimeyi bulamamıştım. Sen grokluyorsun. Anne grokluyor. Ben de grokluyorum. Ayaklarımın altındaki çimen de mutlu ve güzelce grokluyor. Ama kelimeye ihtiyacım vardı. Bu kelime ‘Tanrı’.”

Jubal kafasını temizlemek istercesine iki yana salladı. “Devam et.”

Mike zafer kazanmış edasıyla parmağını Jubal’e doğrulttu. “Sen Tanrı”sın!”

Jubal eliyle alnına vurdu. “Ah, İsa aşkına: Ben ne yaptım? Bak, Mike, sakin ol! Acele etme! Beni anlayamadm. Üzgünüm. Çok üzgünüm! Söylediklerimi unut ve başka bir gün en baştan başlayalım. Ama…”

“Sen Tanrı’sm,” diye tekrarladı Mike, sakince. “Groklayabilen kişi. Anne, Tanrı. Ben Tanrı’yım.sh:249

Smith hâlâ “Tanrı” denilen insan sözcüğünü doğru grokladığını düşünüyordu; karışıklık, onun diğer insan sözcüklerini seçmekteki başarısızlığından kaynaklanmıştı. Kavram aslında o kadar basit, o kadar temel ve o kadar gerekliydi ki herhangi bir yuvalı bunu rahatlıkla açıklayabilirdi tabii ki Marsça’da. O zaman sorun, doğru şekilde konuşmasını sağlayacak insan sözcüklerini bulmakta ve kendi insanlarının dilindeki benzerlerin uyacak şekilde sıraya koymaktaydı.

Bunu, İngilizce’de bile olsa söylemenin neden zor olduğu üzerine kısa bir an için şaşkınlıkla düşündü, sonuçta bu, herkesin bildiği bir şeydi… öyle olmasa canlıyken groklamak mümkün olmazdı. Belki de kelimelerin durmadan değişen anlamlarıyla uğraşıp durmak yerine insanların Eskilerine bunu nasıl tarif edeceğini sormalıydı. Eğer öyleyse, Jubal bunu ayarlayıncaya kadar beklemeliydi çünkü burada kendisi sadece bir yumurta sayılırdı ve böyle bir şeyi ayarlaması mümkün değildi.sh:256

“Her zaman bir seçenek vardır! Bu seferki ‘kötü’ ve ‘daha kötü’ arasında bir seçim… bu da ‘iyi’ ve ‘daha iyi’ arasındakinden çok daha üzücü.”

“Şey, Jubal? Ne yapmamı bekliyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye karşılık verdi Harshaw. “Çünkü bu gösteriyi tümüyle kendim yürüteceğim. Ya da neredeyse hiçbir şey diyelim. Şu yazdığın günlük pislikte Joe Douglas’ı bu görüşmeyle ilgili olarak yerden yere vurmaktan kaçınmanı istiyorum hatta onu ‘bir devlet adamı gibi kendini kontrol edebildiği’ için biraz övebilirsin de.”

“Şimdi kusacağım!”

“Çimenlere kusma lütfen. Şapkanı kullan. Çünkü, neler yapacağımı, neden yapacağımı ve Joe Douglas’ın bunları neden kabul edeceğini sana önceden söyleyeceğim. Bir kaplanın sırtında yolculuk etmenin en önemli kuralı, kulaklarını asla bırakmamaktır.”

“Ukalalığı bırak. Durum ne?”

“Kaim kafalılığı bırak da dinle. Bu çocuk meteliksiz bir ‘hiç kimse’ olsaydı, sorun olmazdı. Ama o, Karun’un hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir servetin tartışmasız tek varisi… artı Sekreter Fall’ın Doherty’nin vermediğini kanıtladığı rüşveti almakla suçlanması örneğinden bu yana görülen en aptalca politik-adli iddia ile bu servetten de büyük bir politik güce sahip olduğu düşünülüyor.”

“Evet ama…”

“Kontrol bende. Jill’e de söylediğim gibi, şu ‘Gerçek Prens’ saçmalığıyla işim yok. Ayrıca tüm o serveti ‘onun’ olarak da görmüyorum; bir kuruşunu bile kendisi kazanmış değil. Kendisi kazanmış olsaydı bile -onun yaşında bu imkânsız ‘mülk’, çoğu insanın düşündüğü doğal ve açıkça ortada olan kavramdan biraz farklıdır.”

“Anlayamadım?”

“Herhangi bir şeyin mülkiyeti çok karmaşık bir soyutlamadır, mistik bir ilişkidir, gerçekten de Tanrı biliyor ki hukuk teorisyenlerimiz bu gizemli ilişkiyi iyice karmaşık hale getiriyorlar; ama bunun ne kadar ince bir nokta olduğunu Marslıların anlayışını görünceye kadar fark etmemiştim. Marslıların mülkü yok. Hiçbir şeyin… kendi vücutlarının bile  sahibi değiller”

“Bir dakika, Jubal. Hayvanların bile mülkü vardır. Marslılar hayvan değiller; büyük şehirleri ve tüm o başka şeylerle çok gelişmiş bir uygarlıkları var.”

“Evet. ‘Tilkilerin delikleri ve havadaki kuşların yuvaları vardır.’ Ye kimse bir mülkün sınırlarını ve onunla ilgili hakları bir bekçi köpeğinden daha iyi bilemez. Ama Marslılar öyle değil. Tabii ki her şeyin birkaç milyon ya da milyar yaşlı vatandaş -sana göre ‘hayalet’ tarafından ortak olarak sahiplenilmesine ‘mülkiyet’ diyorsan başka.”

“Söylesene, Jubal, şu Mike’m bahsettiği ‘Eskiler’ de ne?” “Resmi versiyonu mu istersin? Yoksa benim kişisel fikrimi mi?”

“Ha? Kişisel fikrini. Ne düşünüyorsun?”

“O zaman bunu kendine sakla. Bence tümüyle dinsel bir saçmalık, gübre olarak kullanılacak nitelikte. Bence, bir çocuğun kafasına daha sonra kurtulmasını imkânsız kılacak kadar erken yaşlarda sokulmuş bir batıl inanç bu.”

“Jill, sanki inanıyormuş gibi konuşuyor.” Sh:320-321

Marslıların bireyler arası ilişkilere verdikleri yüksek değeri doğru şekilde grokluyordu.

Ortada yapacak bir şey yoktu; Valentine Michael ile suyu paylaşmıştı ve şimdi dostunun güvenini boşa çıkarmaması gerekiyordu... elinden sadece bu Yankeelerin tümüyle onursuz insanlar olmadıklarını ümit etmek geliyordu.

Böylece yüzünde sıcak bir gülümsemeyle Jubal’in elini sıktı. “Evet. Valentine Michael bana –gururla hepinizin onunla…” (Dr. Mahmud Marsça bir kelime söyledi) “… olduğunuzu söyledi.”

“Hı?”

“Su kardeşliği. Anlıyor musunuz?”

“Grokladım.”

Mahmud’un bu konuda ciddi şüpheleri vardı ama belli etmeden devam etti: “Zaten onunla böyle bir ilişkim olduğundan ailenin bir parçası olarak kabul edilmeyi diliyorum. Sizin adınızı biliyorum ve sanırım bu da Bay Caxton; aslında resminizi köşenizin üzerinde görmüştüm, Bay Caxton; fırsat buldukça okuyorum. Bakalım genç bayanları tanıyabilecek miyim. Şu, Anne olmalı.”

“Evet. Ama şu anda cüppesi üzerinde.”

“Evet, tabii ki. Mesleğiyle meşgul olmadığı bir zamanda ona saygılarımı sunarım.”

Harshaw onu diğer üçüyle tanıştırdı… ve Jill onu, bir su kardeşine söylenen hitap şeklini doğru kullanarak şaşırttı. Sesi yetişkin bir Marslıya göre üç oktav daha tizdi ama gırtlaktan gelen aksansız telaffuzu doğruydu. Bu, Jill’in güçlükle anladığı yaklaşık yüz kelime içinde telaffuz edebildiği birkaç kelimeden biriydi; bu kelimeyi çok iyi öğrenmişti çünkü her gün defalarca duyuyor ve kullanıyordu.

Dr. Mahmud’un gözleri şaşkınlıktan hafifçe büyüdü; belki de bu insanlar basit, sünnetsiz barbarlar olmayabilirlerdi… ayrıca genç dostunun sezgileri güçlüydü. Hemen Jill’e doğru hitapla karşılık verdi ve başını eğerek onu selamladı.

Jill, Mike’ın durumdan çok memnun olduğunu açıkça görebiliyordu; biraz beceriksizce ama anlaşılır şekilde bir su kardeşinin karşılık vermekte kullanabileceği dokuz sözcükten en kısa olanını söyledi; oysa bunun anlamını tam olarak groklayamıyordu ve insan biyolojisindeki karşılığını (İngilizce olarak) yeni tanıştığı bir adama karşı kesinlikle kullanmazdı!·

Oysa Mahmud, söyleneni anladı ve (insanlar için imkânsız olan) direkt tercümesini değil, sembolik anlamını aldı ve uygun karşılığı verdi. Ama Jill’in linguistik yeteneğinin sınırı bu kadardı; adamın söylediğini anlamamıştı ve gündelik İngilizce’yle bile kişilik veremezdi.

Ama bir anda ilham geldi. Masaya belirli aralıklarla insanların yüzyıllardır konuşma sırasında kullandıkları birer eşya konmuştu; su dolu sürahiler ve yanlarında da bardaklar. Uzandı, sürahilerden biriyle bir bardak aldı ve su doldurdu.

Mahmud’un gözünün içine baktı. “Su. Yuvamız senindir,” dedi içtenlikle. Bardağı dudaklarına değdirdi ve Mahmud’a uzattı.

Mahmud ona Marsça bir karşılık verdi, sonra anlamadığını görünce tercüme etti. “Suyu paylaşan her şeyi paylaşır.”

Bir yudum aldı ve tam bardağı Jill’e geri veriyordu ki yanlışını düzeltti, Harshaw’a baktı ve bardağı ona sundu.

“Ben Marsça konuşamıyorum, evlat; ama su için sağ ol.

Asla susuz kalmayasın,” dedi Jubal. Bir yudum aldı, sonra bardağın üçte birini bitirdi. “Ah!”sh:334

“Dilin kendisi bir insanın en temel düşüncelerini belirler.”

“Evet ama… Doktor Mahmud, Arapça biliyorsun, değil mi?”

“Eh? Uzun yıllar önce, pek de iyi olmasa da biliyordum,” diye kabullendi Jubal. “Bir süre AFS aracılığıyla Filistin’de bulunmuştum. Ama artık pek hatırlamıyorum. Hâlâ biraz okuyabiliyorum… çünkü peygamberin sözlerini orijinal haliyle okumayı tercih ediyorum.”

“Gayet uygun. Kuran tercüme edilemeyeceğinden dolayı… ne kadar dikkatli olunursa olunsun tercüme sırasında ‘harita’ değişir. Öyleyse İngilizce’nin bana ne kadar zor geldiğini anlayabilirsin. Sadece benim dilimin kelimelerinin anlamlarının daha sınırlı olması ya da zamanların daha az olması değil; tüm ‘harita’ değişiyor. İngilizce, insan dilleri içinde en genişi  en yakın rakibinden birkaç kat fazla kelime içeriyor; sadece bu bile İngilizce’nin dünyanın lingua francası ’ [Lingua franca: İtalyanca, eri yaygın şekilde kullanılan dil.] olmasının kaçınılmaz olduğunu gösteriyor çünkü -barbarların etkisine rağmen en zengin ve en esnek dil bu… ya da belki de barbarların etkisi yüzünden demeliyiz. İngilizce, karşısına çıkan her şeyi yutuyor ve buradan yeni bir İngilizce türetiyor. Kimse, korunan ve sınırları olan bazı dillerde olduğu gibi bu süreci durdurmaya çalışmadı… muhtemelen bunun sebebi de bir ‘Kraliyet İngilizcesi’nin olmayışı; çünkü ‘Kraliyet İngilizcesi’ Fransızca’dır. İngilizce, kimsenin nasıl büyüdüğünü umursamadığı karışık bir dildi… ve o da büyüdü! Devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki bu canavarı kucaklamayı göze almayan kimse eğitimli sayılmıyor artık.

“Bu çeşitlilik, incelik ve mantıksız, yerel ağızlara bağlı bu karmaşıklık, başka dillerde söylenmesi mümkün olmayan şeyleri İngilizce söylememizi sağlıyor. Bu, neredeyse beni çıldırtıyordu… ta ki bu dilde düşünmeyi -ve bu sayede doğup büyüdüğüm ‘haritanın’ üzerine bir başkasını koymayı öğrenene kadar. Birçok açıdan daha iyi bir harita bu; en azından daha ayrıntılı olduğu kesin.”

“Ama yine de basit bir dil olan Arapça’da söylenip de İngilizce’de karşılığı olmayan şeyler var.”

Jubal başıyla onayladı. “Çok doğru. İşte bu yüzden, az da olsa Arapça okumayı bırakmadım.”

“Evet. Ama Mars dili İngilizce’den öyle karmaşık -ve evrenin algılanmasını soyutlayışı bakımından çok farklıki kıyaslarsak İngilizce ve Arapça aynı dil sayılabilir. Bir İngiliz ve bir Arap birbirlerinin düşüncelerini diğerinin dilinde anlamayı öğrenebilirler. Ama herhangi birimizin (kendine özgü bir şekilde öğrenen Mike dışında) Marsça düşünebileceğinden emin değilim -evet, ikinci bir dil olarak Marsçayı öğrenebiliriz zaten benim konuştuğum da bu.

“Şimdi bu kelimeyi ele alalım: ‘grok’. Anlamı sanırım Marslıların bir ırk olarak düşünmeye ve konuşmaya başladıkları zamana kadar uzanıyor -bu da onların tüm ‘haritasını gözler önüne seriyor ve aslında oldukça basit. ‘Grok’, ‘içmek’ demek.”

“Ha?” dedi Jubal. “Ama Mike sadece içmekten bahsederken asla ‘grok’ demiyor. O…”

“Bir dakika.” Mahmud, Mike’la Marsça konuştu.

Mike biraz şaşırmış görünüyordu. “Grok içmek demek,” dedi ve konuyu kapattı.

“Ama Mike aynı zamanda,” diye devam etti Mahmud, “söyleyeceğim yüzlerce başka kelimeyi de kabul ederdi, bizim farklı kavramlar, hatta zıt kavramlar olarak adlandıracağımız sözcükleri bile. Ve ‘grok’, nasıl kullandığınıza bağlı olarak bu anlamların hepsini kapsıyor. ‘Korku’ demek, ‘sevgi’ demek, ‘nefret’ demek Marslıların ‘haritasına’ göre bir şeyi tümüyle groklamadan, onunla kendinizi bütünleşmiş sayacak kadar iyi anlamadan ondan nefret edemezsiniz. Kendinizden de nefret etmeniz gerekir. Ama bu, aynı zamanda o şeyi sevmenizi ve bağrına basmayı gerektirir. İşte o zaman nefret edebilirsiniz ve (bence) Marslıların nefreti öyle yoğun bir duygu ki bizim buna en yakın duygumuz onun yanında ancak hafif bir hoşnutsuzluk gibi kalır.”sh:355

“Kaptan, Jubal’in çıkarımını destekleyecek sağlam kanıtlar var,” diye aniden araya girdi Mahmud. “Bir kültürü diline bakarak analiz edebilirsin ve Marsça’da ‘savaş’ anlamına gelen bir sözcük yok.” Durdu, kafası karışmış gibiydi. “En azından ben olmadığını sanıyorum. Ayrıca ‘silah’ ya da ‘kavga’ anlamına gelen sözcükler de yok. Bir dilde bir kavramla ilgili sözcük yoksa, o sözcüğün sembolize ettiği şey de yok demektir.”

“Ah, saçmalama, Kokarca! Hayvanlar dövüşür… hatta karıncalar organize savaşlar yapar. Bana onların savaşmadan önce bunun için bir kelime icat etmek zorunda olduklarını mı söylemeye çalışıyorsun?”sh:385

Örneğin, “Zuruf suresi’ yetmişinci ayet, değil mi, Kokulu?”

“‘Cennet’e girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız.’ İngilizce’ye aşağı yukarı bu şekilde tercüme edilebilir,” diye onayladı Mahmud.

“Şey,” dedi Miriam, “Muhammedi erkeklerin cennete gittiklerinde oynamaları için onlara sunulan güzel hurilerden bahsedildiğini duydum, bu da karılarına pek ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor.”

“Huriler kadın değildir,” dedi Jubal. “Onlar, tıpkı cinler ve melekler gibi farklı yaratıklardır. İnsan ruhlarına ihtiyaçları yoktur, onlar zaten ruhturlar, yaşlanmazlar, değişmezler ve güzeldirler. Erkek huriler de vardır ya da en azından erkeğe eşdeğer olanlar. Hurilerin Cennet’e girmek için uğraşmaları gerekmez, onlar zaten çalışanlar listesindedirler. Sınırsız lezzetli yiyecekleri, asla baş ağrısı yapmayan içkileri taşırlar ve istenildiğinde başka eğlenceler de sunarlar. Ama insan kadınlarının ruhları da tıpkı erkekler gibi Cennet’te ev işi yapmak zorunda değildir, değil mi, Kokulu?”

“Gerçeğe oldukça yakın, kullandığın saygısızca sözcükleri saymazsak tabii. Huriler…” Bir anda durdu ve öyle hızla doğruldu ki Miriam sırtından düştü. “Hey! Siz kızların ruhu olmayabilir! ”

Miriam doğruldu. “Seni nankör kâfir! Sözünü geri al!” dedi kızgın bir sesle.

“Sakin ol, Meryem. Ruhun yoksa zaten bir ölümsüzsün demektir, ruha ihtiyacın olmaz. Jubal… bir insanın ölmesi ve bunu fark etmemesi mümkün mü sence?”

“Bir şey diyemeyeceğim. Hiç denemedim.”

“Mars’ta ölmüş ve eve döndüğümü sadece hayal etmiş olmam mümkün mü? Etrafına bak! Peygamberin kendisinin bile memnun kalacağı bir bahçe. Her an leziz yiyecekler ve içecekler taşıyan dört huri. Hatta, huysuzluk edip fazlasını istersen erkekler de var. Burası Cennet mi?”

“Öyle olmadığını garanti ederim,” dedi ona Jubal. “Bu hafta vergilerimi ödemem gerekiyor.”

“Bu beni etkileyen bir şey değil.”

“Ve şu hurileri ele alalım -tartışma adına onların tanıma uygun olarak kabul edilebileceklerini varsaysak bilesonuçta güzellik gözlerdedir, bakılanlarda değil…”

“Kesinlikle geçer not alırlar.”

“Ve bunu ödeyeceksin, Patron,” diye ekledi Miriam.

“… hâlâ hurilere ait bir özellik eksik kalıyor,” dedi Jubal. “Hımm…” dedi Mahmud, “bu konuya girmesek iyi olur. Cennet’te bu geçici bir fiziksel durum değil, kalıcı bir ruhsal durum olurdu; düşünüş şekli gibi. Değil mi?”

“Bu durumda,” dedi Jubal, “bunların huri olmadıklarına eminim.”

Mahmud iç çekti. “Bu durumda birini kendi dinime çekmem gerekecek.”

“Neden sadece birini? Dünya üzerinde hâlâ kotanın tamamını doldurabileceğin ülkeler var.”

“Hayır, dostum. Yasalar dördüne izin verse de Peygamber’in hadislerinde bir erkeğin birden fazla kadınla hakkını vererek ilgilenmesinin imkânsız olduğu yazar.” Sh:454

Neden, biliyor musun? Bir ahmağı ahmak yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorsun; onların zihnine giremiyorsun. Gerçek bir sihirbaz sadece ufak bir bozuk para numarasıyla bile kurbanların ağzını bir karış açık bırakır. Şu yaptığın Thurston levitasyonu… bundan daha mükemmelini yapanı görmedim ama kurbanlar bir türlü ısınamadılar. Psikoloji yok. Şimdi, örnek olarak beni alalım. Ben havadan bir çeyreklik bile yaratamam… lanet olsun, kendimi yaralamadan çatal bıçakla yemek yemeyi bile zor beceriyorum.

Oyunculuk yeteneğim de yok… ama işe yarar bir numara, var. Kurbanları tanıyorum. Kalplerinde neyin yattığını, nerede ve ne kadar, olduğunu biliyorum. Onlar bilmese bile ben neyi arzuladıklarını biliyorum. Şovmenlik budur, evlat. Seçilmeye çalışan bir politikacı da olsan, kürsüde tepinen bir vaiz de olsan… bir sihirbaz da olsan budur. Ahmakların ne istediklerini öğren, numaralarının yarısını yapmana gerek bile kalmaz.”

“Haklı olduğundan eminim.”

“Haklı olduğumu biliyorum. Ahmaklar seks, kan ve para ister. Onlara gerçek kan vermeyiz… tabii alev yutan ya da bıçak atanlardan biri korkunç bir hata yapmadığı sürece. Onlara para da vermeyiz; sadece kazanma umudu sunarız ve bu sırada ceplerindeki parayı azar azar alırız. Onlara gerçek seks de sunmayız. Peki neden her on müşteriden yedisi ekstra sürprize bilet alır? Bir hatunu çıplak görmek için -ve sadece bakmanın karşılığında iki onluk kazanma şansı olduğundan oysa muhtemelen evlerinde en az bizimki kadar, belki daha da güzel ve üstelik istediklerinde çıplak görebilecekleri bir tane vardır. Onlar çıplak bir kadın da görmez, para da kazanmazlar; buna rağmen onları evlerine mutlu bir şekilde yollarız.

“Ahmaklar başka ne ister?”

 Gizem! Öyle olmadığını gayet iyi bilmesine rağmen dünyanın romantik bir yer olduğunu düşünmek isterler. Senin işin bu… sadece nasıl yapacağını henüz bilmiyorsun. Lanet olsun, evlat, kurbanlar bile senin numaralarının sahte olduğunu bilir… sadece gerçek olduğuna inanmak isterler ve onların, çadırda oldukları sürece inanmalarını sağlamak da senin işin. İşte sende bu eksik.”

“Bunu nasıl yapabilirim, Tim? Ahmakların ne istediğini nasıl öğrenebilirim?” sh:476

Peder Foster, mesele dini özgürlükleri savunmak olunca bronz muştalar, sopalar ve polislerle kavga etme hevesinin pasif direnişten çok daha etkili olduğunu daha en başta fark etmişti. Onun kilisesi kuruluşundan itibaren militandı. Ama kendisi aynı zamanda bir taktisyendi; büyük savaşlar ancak topçu desteği Tanrı’nın yanındaysa yapılıyordu. “… ve onu kurtarıyorlar, onu oraya atan putperest yargıcı da katran ve tüye buluyorlar. Ön tarafa dönüyoruz. Ih, pek iyi göremiyorsunuz; sutyenim çoğunu örtüyor. Ne kötü.” Sh:491

“Patty Teyze dedi ki  “Inancın bana neler yaptığını görmenizi istedim. Ama bu sadece dışarıdan görünen; esas değişiklik içeride. Mutluluk. Bunu size anlatmayı denemeliyim. Yüce Tanrı biliyor ya, benim hitabet yeteneğim hiç yoktur… ama denemek zorundayım. Sonra da becerebilirsem sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. Öncelikle diğer sözde kiliselerin Şeytan’nın tuzakları olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Sevgili İsa Gerçek İnancı duyurdu, Foster böyle söylüyor ve ben de ona inanıyorum. Ama Karanlık Çağlarda onun sözleri bilerek çarpıtıldı ve eklemelerle İsa’nın kendisinin tanıyamayacağı hale getirildi. İşte Foster bu yüzden dünyaya gönderildi, Yeni Vahiy’i duyurmak ve her şeyi düzeltip açıklığa kavuşturmak için.”

Kilise mensubu Patricia Paiwonski bir parmağını uzattı ve bir anda çok etkileyici göründü, kutsal bir ahlak ve mistik sembollerle donanmış bir rahibe gibiydi. “Tanrı Mutlu olmamızı istiyor. Tüm dünyayı, eğer ışığı görürsek bizleri mutlu edecek şeylerle doldurdu. İçip neşelenmemizi istemeseydi üzüm suyunun şaraba dönüşmesine izin verir miydi? Üzüm suyu olarak kalmasını sağlayabilirdi… ya da kimseye azıcık keyif bile vermeyerek doğrudan sirkeye dönüşmesini. Bu doğru, değil mi? Tabii ki körkütük sarhoş olup karınızı ihmal etmenizi ve çocuklarınızı dövmenizi kastetmedi… ama bize kullanabileceğimiz güzel şeyler verdi, tabii ki kötüye kullanmamız… ya da umursamamamız için değil. Ama ışığı görmüş arkadaşlarının arasında birkaç kadeh içmek istiyorsan ve bu da sende zıplayıp dans ederek Tanrı’ya şükranlarını sunma isteği uyandırıyorsa… neden yapmayasın? Tanrı alkolü de yarattı, ayakları da… ve onları ikisini bir araya getirip mutlu olalım diye yarattı.”

Durakladı. “Kadehi doldur, şekerim; vaaz vermek insanı susatıyor; bu sefer o kadar fazla gazoz koyma; viski gayet güzel. Ve hepsi bu da değil. Tanrı kadınlara bakılmasını istemeseydi, onları çirkin yaratırdı… bu mantıklı, değil mi? Tanrıhile yapmaz. Bu oyunu kendisi yarattı; onu kurbanların asla kazanamayacağı şekilde ayarlamamıştır. Hileli bir oyunda kaybettikleri için kimseyi Cehennem’e yollamaz.

“Pekâlâ! Tanrı Mutlu olmamızı istiyor ve nasıl olacağını da söylemiş: ‘Birbirinizi sevin!’ Zavallının ihtiyacı varsa bir yılanı sevin. Işığı görmüşse ve kalbinde sevgi varsa komşunuzu sevin… ve sizi belirlenmiş yoldan saptırıp Cehennem çukuruna götürmeye çalışan günahkârlar ve Şeytan’ın yoz uşaklarına da elinizin tersiyle çakıverin. Ve ‘sevgi’ derken sadece tenin baştan çıkarıcılığına kapılmamak için kafasını ilahi kitaplarından kaldırmayan şu duygusal yaşlı teyze sevgisini de kastetmedi. Tanrı tenden nefret ediyorsa, Niçin o kadar ten yarattı? Tanrı ödlek değildir. Grand Canyon’u ve gökyüzünde gezen kuyruklu yıldızları, kasırgaları ve depremleri yarattı… tüm bunları yapan bir Tanrı’nın, genç kızın biri bir şey almak için eğildi ve adamın biri de onun göğüslerini gördü diye altına kaçırıyor olması mümkün mü? Öyle olmadığını iyi biliyorsun, şekerim; ben de biliyorum! Tanrı bize sevmemizi söylediğinde bize bir kart uzatmıyordu; gerçekten onu kastediyordu. Sürekli altlarının değişmesine ve sevgiye ihtiyacı olan küçük bebekleri sevelim ve güçlü, kokulu erkekleri de sevelim ki sevecek başka bebekler de olsun… ve ikisinin arasında sevişmeye devam edelim çünkü sevişmek çok güzel!

“Tabii ki bunda da bir viski şişesine fazlaca dalarak sarhoş olup sonra da gidip bir polis dövmek gibi aşırılığa kaçmayacağım. Aşkı satamazsın, mutluluğu satın alamazsın, ikisinin de fiyat etiketi yoktur… öyle olduğunu düşünüyorsan, Cehennem’e giden yollar sana açık demektir. Ama açık yüreklilikle verir ve Tann’nın sonsuz kaynağından alırsan, Şeytan sana dokunamaz. Para mı?” Jill’e baktı. “Şekerim, şu su paylaşma işini birisiyle, diyelim bir milyon dolar karşılığı yapar mıydm? On milyon yapalım, vergisiz.”

“Tabii ki hayır.” (“Michael, bunu grokluyor musun?”)

(“Neredeyse tümüyle, Jill. Beklemek var.”)

“Görüyor musun, tatlım? Ne anlama geldiğini biliyordum, o suda sevgi olduğunu biliyordum. Sizler arayıcısınız, ışığa çok yakınsınız. Ama sizi ikiniz, içinizde sevgiyle Michael’ın dediği gibi ‘suyu paylaşıp daha da yakınlaştığınıza’ göre, size normalde bir arayıcıya anlatmayacağım şeyleri de anlatabilirim…”

Kendi kendini öyle ilan etmiş ya da doğrudan doğruya Tanrı tarafından ilan edilmiş, otoriteden otoriteye değişir. Rahip Foster, yaşadığı kültür ve zamanın nabzını tutmak konusunda en az, becerikli bir panayır çalışanının bir kurbanı tanıması kadar yetenekliydi. “Amerika” adıyla bilinen ülke ve kültür tüm tarihi boyunca bölünmüş bir kişiliğe sahip olmuştu. Kanunları, Rabelaisçi [Rabelais, François: Ortaçağ skolastizmini ve batıl inançlarını eleştiren Fransız yazar ve hümanist] olmaya eğilimli bir halk için fazlasıyla püritendi; büyük dinlerinin hepsi çeşitli derecelerde Apolloncuydu; dinlerin yeniden uyanışlarıysa Dioniysosçu denecek kadar isterik olabiliyordu. Yirminci yüzyılda (Arz’ın Hıristiyan Dönemi), seks Dünya’nın hiçbir yerinde, Amerika’daki kadar baskı görmemişti ve başka hiçbir yerde de sekse bu kadar büyük bir ilgi yoktu.

Rahip Foster, dünyadaki tüm diğer büyük dini liderlerin sahip olduğu iki özelliğe sahipti: Çok çekici bir kişiliği vardı (onu eleştirenler, başka sıfatlarla birlikte “hipnotize edici” sözünü de sık sık kullanıyorlardı) ve cinsel olarak insan normları içinde bir yere sahip değildi. Dünyadaki büyük dini liderler ya tümüyle cinsellikten uzaktılar ya da bunun tam tersi geçerliydi. (Büyük liderler, yeni bir şeyi başlatanlar ama üst düzey yöneticiler değil.) Foster cinsellikten uzak değildi.

Karıları ya da baş rahibelerinin hiçbiri de öyle değildi. Yeni Vahiy Kilisesi’ne geçiş ve kabul edilme, genellikle Valentine Michael Smith’in daha sonradan yakınlaşma için uygun bulduğu töreni de içerirdi.

Tabii ki bu, yeni bir şey değildi. Arz tarihindeki pek çok mezhep, tarikat ve sayılamayacak kadar çok sayıda büyük din özünde aynı tekniği kullanmıştı ama Foster’ın zamanından önce Amerika’da bunu büyük ölçekli bir şekilde görmek mümkün olmamıştı. Metodu ve organizasyonunu tarikatının yayılmasını sağlayacak şekilde “mükemmelleştirmeyi” başaramadan Foster’ın, kasabalardan kovalandığı çok olmuştu. Organizasyonunda masonluk, Katoliklik, Komünist Parti ve Madison Caddesi’nden  etkilenmeler vardı, tıpkı Yeni Vahiy’i yazarken eski metinlerden birçok parçayı bir araya toplaması gibi… ve hepsini, müşterilere uygun şekilde Hıristiyanlığın özüne dönüş adında bir şekerle kaplamıştı. Herkesin katılabileceği bir dış kilise ayarlamıştı… insan, bu kilisenin pek çok hizmetinden yararlanıp yıllarca “arayıcı” olarak kalabilirdi. Sonra sırada dışarıya “Yeni Vahiy Kilisesi” olarak görünen orta kilise vardı, günahlarından arınmış mutlu kişiler, katkı paylarını ödüyorlar, kilisenin sürekli genişleyen iş bağlantıları ağından yararlanıyor ve hepsinin keyfîni bitmek tükenmek bilmez karnaval atmosferinde çıkarıyorlardı, Mutluluk, Mutluluk, Mutluluk!

Günahları bağışlanıyordu ve kiliselerini destekledikleri sürece geriye günah olan pek az şey kaldığından diğer Fostercılarla dürüstçe geçiniyor, günahkârları lanetliyor ve Mutlu kalıyorlardı. Yeni Vahiy özellikle eşlerin birbirini aldatmasını savunmuyordu; sadece cinsel ilişkiyi tartışırken mistik bir hava takınılıyordu.

Orta kilisenin günahtan arınmış üyeleri doğrudan saldırı gerektiğinde şok askerleri olarak görev yapıyorlardı. Foster, yirminci yüzyılın başlarında var olan Wobblielerden [Wobblieler: Tüm işçilerin gücü ve etkinliğini artırmayı hedefleyen radikal bir işçi sendikası. ]bir numara ödünç almıştı; bir toplum gelişen Fostercı hareketini bastırmaya çalışırsa, başka yerlerden gelen Fostercılar, polis de hapishaneler de yetersiz kalıncaya dek o kasabaya doluşuyorlardı ve genellikle polisler dayak yiyor, hapishaneler de yıkılıyordu.

Bir savcı olaylardan sonra dava açacak kadar cesur davransa bile, davayı sürdürmesi imkânsız oluyordu. Foster (savaş alanında dersini aldıktan sonra) böyle suçlamaların gerçekten de kanuni suçlamalar olduğunu fark çtmişti; bir Fostercınm tutuklanması, Foster aleyhinde ne eyalet mahkemesinde, ne de ulusal Yüksek Mahkeme’de bir dava açılmasına yol açmadı.

Ama görünürdeki kiliseye ek olarak bir de İç Kilise vardı, bu isim dışarıya hiç sızmamıştı… bunlar sadece rahipliğe yükselecek kadar adanmış olanlar, kilisenin tüm cemaat liderleri, anahtarları ve kayıtları koruyanlar ile politika belirleyenlerden oluşuyordu. Bunlar “yeniden doğanlar”dı, günahın ötesindeydiler, cennetteki yerleri hazırdı ve iç kilisenin gizemlerini sadece onlar bilirdi… ayrıca doğrudan Cennet’e yollanmaya sadece onlar adaydı.

Foster, bunları büyük bir titizlikle seçiyordu, operasyon çok fazla büyüyene kadar her birini kendi elleriyle seçmişti. Mümkünse kendisi gibi erkekler ve rahibe eşleri gibi, dinamik, tümüyle ikna olmuş (kendisinin olduğu gibi), inatçı ve en basit, insani anlamıyla kıskançlıktan uzak (ya da günah ve kusurları temizlendikten sonra böyle olmaya hazır) kadınlar. Hepsi de potansiyel satirler ve nymphelerdi çünkü iç kilise, Amerika’da hiç görülmemiş ve bu yüzden talebin çok fazla olduğu Dioniysyen bir yapıya sahipti.

Ama çok dikkatli davranıyordu; adaylar evliyse, her iki de gelmek zorundaydı. Bekâr bir adayın cinsel açıdan çekici ve yine cinsel açıdan atak olması gerekirdi; ve rahiplerine her zaman erkeklerin sayısının kadınlara eşit ya da daha fazla olmasını öğütlemişti. Hiçbir yerde Foster’ın Amerikan tarihindeki benzer tarikatların tarihini araştırdığı yazmıyordu… ama bunların çoğunun çöküş sebebinin rahiplerin sahiplenici cinsel tutkularının sonuçta kıskançlığa ve şiddete yol açması olduğunu ya biliyordu ya da hissetmişti. Foster bu hataya asla düşmedi; hiçbir kadını sadece kendisine saklamadı, yasal olarak evli olduğu karısını bile.

Ayrıca kendi iç grubunu büyütmeye de çalışmadı; halk tarafından bilinen orta kilise, suçluluk duygusuyla yüklü ve mutsuz kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterince seçenek sundu. Bir yerdeki uyanış, “Cennetsel Evliliğe” uygun iki çift bile çıkarsa, Foster’a yetti; eğer uygun kimse yoksa Foster tohumların büyümesini bekledi ve bir rahip ya da rahibe göndererek bunların beslenmesini sağladı.

Ama mümkün olduğu sürece her zaman aday çiftleri, yanında birkaç adanmış rahibeyle birlikte kendisi test etti. Böyle bir çift zaten orta kiliseden geçip “arınmış” olduğundan pek bir risk taşımadı… kadın adayla ilgili risk hiç yoktu ve her zaman rahibelerini yollamadan önce erkek adayı kendisi iyice değerlendirirdi. Sh:504-507

Jill, Mike’ın yumuşak ama kesin bir sesle konuştuğunu duydu.

“Sen Tanrı’sın.”

“‘Sen Tanrı’sın…’” diye uyuşmuş gibi bir sesle fısıldadı Patricia.

“Evet. Jill Tanrı’dır.”

“Jill… Tanrı’dır. Evet, Michael.”

“Ve sen de Tanrı’sın.”

“Sen Tanrı’sın. Şimdi, Michael, şimdi!”

Jill sessizce yatak odasına döndü ve dişlerini fırçaladı. Bu sırada zihninden sessizce Mike’a uyanık olduğunu haber verdi ve Mike’ın bunu zaten bildiğini öğrenince hiç şaşırmadı.

Oturma odasına tekrar geldiğinde perdeler açılmış, sabah güneşi içeriyi dolduruyordu. “Günaydın, sevgililerim!” İkisini de öptü.

“Sen Tanrı’sın,” dedi Patty, basitçe.

“Evet, Patty. Ve sen de Tanrı’sın. Tanrı hepimizin içinde.” Patty’ye sabahın çiğ, parlak ışığında baktı ve yeni kardeşinin hiç de yorgun görünmediğini fark etti. Patty sanki bir gecelik uykusunu, hatta biraz da fazlasını almış gibiydi… üstelik her zamankinden daha genç ve tatlı görünüyordu. Bu etkiyi biliyordu… Mike, okumak ya da düşünmek yerine bütün gece ayakta kalmaya karar verirse Jill, ona eşlik etmekte hiç zorluk çekmiyordu… ayrıca önceki gece aniden uykusunun bastırmasının da Mike’ın fikri olduğundan şüpheleniyordu… ve zihninde Mike’m bunu onaylayan düşüncesini duydu.

“Şimdi, siz iki sevgilime birer kahve… ve bana da tabii. Ayrıca, bir kutu portakal suyu da almıştım.”

Mutluluk içinde, hafif bir kahvaltı ettiler. Jill, Patty’nin düşünceli olduğunu gördü. “Sorun nedir, tatlım?”

“Ih, bunu söylemekten nefret ediyorum… ama siz çocuklar neyle geçineceksiniz? Patty Teyze’nin oldukça dolu bir cüzdanı var ve düşündüm de…”

Jill bir kahkaha attı. “Ah, sevgilim, üzgünüm; gülmek istememiştim. Ama Mars’tan Gelen Adam zengin! Bunu biliyorsun herhalde? Yoksa haberleri okumuyor musun?”sh:514

Benmerkezcilik Turnuvası’ndan adının silindiğini hatırlıyorum, bu onun serbest görevde olduğuna işaret çünkü Mike bu bölgedeki en hevesli benmerkezcilik oyuncularından biridir.”

“Ama bu düşünce müstehcen!”

“Patronun en iyi fikirlerinin kaçının bazı bölgelerde ‘müstehcen’ olarak adlandırıldığını duysan şaşarsın ya da yerinde araştırma sırasında yaptıkların göz önüne alınırsa, şaşırmaman gerekir. Ama ‘müstehcen’ diye bir kavrama ihtiyacın yok; teolojik bir anlam içermiyor. ‘Temiz olana her şey temiz gelir.”’

Ama… sh:519

“Teşhircilik”, onun için sadece anormal psikolojide kullanılan bir sözcük olmuştu; hep aşağılayarak baktığı nevrotik bir zayıflıktı. Oysa şimdi, kendi hislerini incelediğinde ya böyle bir kendini beğenmişliğin normal olduğuna ya da başından beri kendisinin anormal olduğu ama bunun farkına varmadığına karar verdi. Ama kendini anormal hissetmiyordu; sağlıklı ve mutluydu… hatta her zamankinden daha da sağlıklıydı. Sağlığı hep yerinde olmuştu -hemşirelerin böyle olmaları gerekirdi ama en son ne zaman burnunu çektiğini ya da midesinin kötü olduğunu hatırlamıyordu bile… hey, diye düşündü şaşkınlıkla, âdet dönemi sancıları bile yoktu.

Pekâlâ, gayet sağlıklıydı -ve sağlıklı bir kadın kendisine bakılmasından hoşlanıyorsa, tabii ki bir biftek gibi değil! sağlıklı bir erkeğin bir kadına bakmaktan hoşlanması da gecenin ardından gündüzün gelmesi kadar normaldi, yoksa işin bir mantığı olmazdı! O anda nihayet Duke ve resimlerini entelektüel bir düzeyde anladı… ve zihninde Duke’ten özür diledi.

Bunu Mike’la tartıştı, değişen bakış açısını ona anlatmaya çalıştı… kolay değildi çünkü Mike, Jill’in herhangi bir zamanda, herhangi biri tarafından kendisine bakılmasını neden umursadığını anlayamıyordu. Dokunulmak istememesini anlıyordu; Mike da kabalık etmeden bunu yapabiliyorsa el sıkışmaktan kaçmıyordu, sadece su kardeşlerine dokunmayı ve onların kendisine dokunmasını istiyordu. (Jill, bunun Mike’ın kafasında erkek kardeşlerini ne kadar kapsadığından tam olarak emin değildi; Mike, hakkında bir şeyler okuyup groklamayı başaramadığında ona homoseksüelliği açıklamıştı… hatta ona bir homoseksüel gibi görünmemesi ve birilerinin ona asılmasını önlemesi konusunda öğütler de vermişti. Çünkü Mike, tatlı biriydi ve Jill onun böyle şeylere maruz kalacağını -doğru şekilde tahmin etmişti. Mike onun tavsiyelerine uyup yüz hatlarını başlangıçta sahip olduğu androjen güzellikten kurtarıp daha erkeksi bir hale getirmişti. Yine de Jill, Mike’ın, diyelim Duke’ten gelecek böyle bir daveti reddedeceğinden emin değildi… neyse ki Mike’ın erkek su kardeşlerinin hepsi oldukça erkeksi adamlardı, tıpkı diğer kardeşlerinin oldukça dişi kadınlar olduğu gibi. Jill, her şeyin böyle kalmasını umuyordu; zaten Mike’ın zavallı arada kalmışlarda bir “yanlışlık” groklayacağım düşünüyordu… öylelerine asla su sunulmazdı.)

Mike onun artık kendisine bakılmasından neden hoşlandığını da anlamıyordu. İkisinin bakış açılarının neredeyse aynı olduğu tek zaman, panayırdan ayrıldıkları dönemdi. Jill, bakışları umursamamayı öğrenmişti… Patty’ye söylediği gibi, bir işe yarayacak olsa gösterilerine “anadan doğma” da çıkabilirdi.

Jill, şu andaki kendini tanımasının o noktada gelişmeye başladığını fark etti; gerçekte hiçbir zaman için erkeklerin bakışlarına karşı kayıtsız kalmamıştı. Mars’tan Gelen Adam’la birlikte yaşamanın tamamen kendine has gerekliliklerine uyum sağlayabilmek için o yapay, eğitimle geliştirilmiş kişiliğinin, hiçbir şekilde saçmalığa yer olmayan bir mesleğin tüm zorluklarına rağmen, bir hemşirenin koruyabildiği o hanımefendilere özgü titiz kaygıların bir kısmını fırlatıp atmak zorunda kalmıştı. Ama Jill, bundan kurtuluncaya kadar böyle titiz kaygıları olduğunun farkında bile değildi.

Tabii ki Jill her zamankinden bile daha fazla “Hanımefendi”ydi ama kendini bir “centilmen” olarak düşünmeyi tercih ediyordu. Ama artık içinde bir yerlerde çevredeki erkek kedileri azdırmak için göbek atan kızışmış bir dişi kedi kadar utanmaz bir şeyler olduğunu kendinden gizleyemiyordu (gizlemek gibi bir isteği de yoktu). Sh:528

Bir gün Jill eve geldi ve Mike’ı transta olmadığı halde hiçbir şey yapmadan kitapların ortasında otururken buldu. Bunların aralarında Tevrat, Kama-Sutra, çeşitli İncil versiyonları, Ölüler Kitabı, Mormonlar Kitabı, Patty’nin değerli Yeni Vahiy kopyası, çeşitli Apocryphalar, [Apocryphalar: İbranice orijinal metinde yer almadığı için Protestanlar tarafından kabul görmeyen 14 kitaplık İncil metinleri grubu.] Kurân, Altın Dal’ın orijinal kopyası, Yol, Kutsal Metinler Anahtarıyla Birlikte Bilim ve Sağlık, küçüklü büyüklü bir düzine başka dinin kutsal metinleri hatta Crovvley’in Kanun Kitabı gibi sıra dışı eserler bile vardı.

“Sorun nedir, tatlım?”

“Jill, groklamıyorum.” Eliyle kitapları işaret etti. (“Beklemek, Michael. Tamamlanana kadar beklemek var.”)

“Beklemenin bunu tamamlayabileceğini sanmıyorum. Ah, sorunun ne olduğunu biliyorum; ben gerçek bir insan değilim, bir Marslıyım; yanlış bir vücuda hapsolmuş bir Marslıyım.”

“Bana göre yeterince insansın, tatlım… ayrıca vücudunun şekline de bayılıyorum.”

“Ah, neden bahsettiğimi grokluyorsun. İnsanları groklamıyorum. Dinlerin bu çeşitliliğini anlamıyorum. Benim insanlarım arasında…”

538 “Senin insanların mı, Mike?”

“Üzgünüm. Marslılar arasında demeliydim, sadece bir din vardır… üstelik o da bir inanç değildir, kesin bir gerçektir. Sen grokluyorsun. ‘Sen Tanrı’sın!’”

“Evet,” diye onayladı Jill. “Grokluyorum… Marsça’da tabii. Ama biliyorsun, tatlım, İngilizce’de ya da bir başka insan dilinde aynı şeyi ifade etmiyor bu. Nedenini bilmiyorum.” “Hımm… Mars’ta, bilmemiz gereken bir şey olduğunda herhangi bir şey Eskilere danışırız ve aldığımız cevap da asla yanlış olmaz. Jill, insanların ‘Eskiler’inin olmaması mümkün mü? Bunun anlamı ruhların olmaması demek. Biz çözüldüğümüzde –öldüğümüzde tümüyle ölüyor muyuz… geriye hiçbir şey kalmıyor mu? Bir önemi olmadığı için mi cehalet içinde yaşıyoruz? Yaşamımız bir Marslının bir konuyu düşünmek için harcayacağı kadar kısa bir zamanda, hızla geçip gittiği için mi? Söyle bana, Jill. Sen insansın.”

Jill sakin ve ciddi bir şekilde gülümsedi. “Bunu bana sen kendin söyledin. Sonsuzluğu bana sen öğrettin ve bunu geri alman da mümkün değil. Ölemezsin, Mike; ancak çözülebilirsin.” Elleriyle kendi vücudunu gösterdi. “Senin gözlerinle görebilmeyi bana öğrettiğin ve o kadar güzel şekilde sevdiğin bu vücut… bir gün yok olacak. Ama ben bir yok olmayacağım… ben neysem oyum! Sen Tanrı’sın, ben Tanrı’yım ve hepimiz Tanrı’yız, sonsuza dek. Nerede olacağımı ya da bir zamanlar hastaların altlarını temizlerken ve sahne ışıkları altında vücudunu sergilerken mutlu olan Jill Boardman olduğumu hatırlayıp hatırlamayacağımı bilmiyorum. Bu vücudu sevdim…”

Mike, alışılmadık derecede sabırsız bir hareketle Jill’in giysilerini yok ediverdi.

“Teşekkürler, tatlım,” dedi sessizce Jill, oturduğu yerde, ufak bir hareket bile yapmamıştı. “Bu benim için güzel bir bedendi -senin için de onun hakkında düşünen ikimiz için de. Ama işim bittiğinde onu özleyeceğimi hiç sanmıyorum. Umarım ben çözüldüğümde bedenimi yersin.”

“Ah, seni yiyeceğim, tabii ki… tabii ki ben senden önce çözülmezsem.”

“Öyle olacağını sanmam. Güzel vücudun üzerindeki o sağlam kontrolün sayesinde en azından birkaç yüzyıl yaşayacağını sanıyorum. Tabii ki bunu istersen. Daha önce çözülmeyi seçmezsen.”

“Bunu yapabilirim. Ama şu an değil. Jill, denedim, denedim. Kaç kiliseye gittik?”

“San Francisco’daki tüm kiliselere sanırım… tabii ki adreslerini rehberlere koymayan küçük, gizli kiliseler hariç. Kaç kez arayıcı ayinlerine katıldığımızı hatırlamıyorum bile.” Sh:538

“Jubal, sen korkağın tekisin.”

“Aynen öyle, bayım! Beni endişelendiren, bu masumların kendi düzenlerini çirkin bir dünyaya uydurup uydurmayacakları. Ah, bunu daha önce de deneyenler oldu ve her seferinde dünya onları asit gibi yıpratıp yok etti. İlk Hıristiyanlardan bazıları -anarşi, komünizm, grup evliliği hatta şu kardeşlik öpücüğünde bile ilkel, Hıristiyanca bir hava var. Belki de Mike bunu oradan öğrenmiştir, sonuçta yaptığı her şey, özellikle de şu Toprak Ana töreni, diğer inanışlardan hazırlanmış bir karma.” Jubal kaşlarını çattı. “Bunu ilkel Hıristiyanlardan aldıysa -yani sadece kızları öpmekten hoşlandığı için yapmıyorsa bu durumda erkeklerin erkekleri öpmesini de beklerim.”

Ben homurdandı. “Söylemeyi unuttum, onu da yapıyorlar. Ama bu homoca bir şey değil. Bir kez yakalandım; sonrakilerden kurtulmayı başardım.”

“Yani? Her şey yerli yerine oturuyor. Oneida Kolonisi [Oneida Kolonisi: 1848’de Oneida, New York’ta kurulan ve 1880’de dağılan, komünist ilkelere dayanan bir dinsel ve sosyal deney sayılabilecek ütopik topluluk.] Mike’ın ‘Yuva’sına oldukça benziyordu; uzunca bir süre ayakta kalmayı başardılar ama nüfus yoğunluğunun düşük olduğu bir yerdeydiler; kalabalık bir şehrin ortasında değil. Pek çok başka örnek de var, hepsinin de hikâyesi aynı: kusursuz bir paylaşım ve kusursuz bir sevgiyi düşünerek hazırlanmış, büyük umutlar ve idealler içeren bir plan… hemen arkasından gelen suçlamalar ve kaçınılmaz başarısızlık.” Jubal

 “Daha önce Mike için endişeleniyordum; şimdi hepsi için endişeliyim.”

“Sen mi endişelisin? Sence ben ne haldeyim?
Jubal, senin şu tatlı mutluluk teorini kabul edemem. Yaptıkları yanlış!”

“Ne olmuş? Ben, senin boğazında kalan şey sadece şu son olay.”

“Şey… belki de. Ama hepsi o değil.”

“Hemen hemen hepsi o. Ben, seksin etiği can sıkıcı bir problemdir… çünkü hepimiz ‘ahlaki değerler’ denilen aptalca, işe yaramaz ve kötü bir toplum kuralları sistemiyle uyum sağlayabilmek için pragmatik çözümler bulmak zorundayız. Çoğumuz bu sistemin yanlış olduğunu biliyor ya da en azından öyle olduğundan şüpheleniyor ve bu kuralları çiğniyoruz. Hepimiz toplum içinde bunları onayladığımızı söyleyip gizli gizli çiğnemenin suçluluğunu duyarak bedelini ödüyoruz. İster istemez, bu kural bizi yönetiyor, ölü ve pis kokuyor. Biliyorum, kendini özgür birisi olarak görüyorsun ve bu şeytani kuralı kendin yıkmış durumdasın ama cinsel ahlak açısından daha önce rastlamadığın bir sorunla karşılaştın, bilinç düzeyinde uymayı reddettiğin bu Yahudi-Hıristiyan kuralını bilinçaltında geçerli kıstas olarak aldın. Dolayısıyla, otomatik olarak miden bulandı… ve senin refleksinin seni ‘haklı’, onları da ‘haksız’ gösterdiğine inandın hâlâ da inanıyorsun. Öğğğ! Senin mideni suçu tespit eden bir araç olarak kullanmaktansa eziyet çekmeyi tercih ederim. Midenin yansıtabildiği tek şey, daha mantığın oluşmadan önce sana öğretilmiş olan önyargılar.”

“Senin midenden ne haber?”

“Benimki de en az seninki kadar aptal ama ben onun aklımı yönetmesine izin vermiyorum. Ben en azından Mike’ın ideal bir insan ahlakı yaratma çabasındaki güzelliği görebiliyorum. Ve bu -sen dahil pek çok insanı ürkütecek kadar radikal değişiklikler içerse de böyle ideal bir ahlakın ancak ideal cinsel davranışlarla kurulabileceğini gördüğü için de onu alkışlıyorum. Bu yüzden ona hayranlık duyuyorum… onu Filozoflar Birliği’ne aday göstermeliyim. Çoğu ahlak filozofu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kültürümüzün cinsel kurallarının doğruluğunu kabul eder; aile, tekeşlilik, kendini kontrol, şu senin canını çok sıkan gizlilik kanunu, cinsel ilişkiyi gerdek gecesine bağlama ve benzeri şeyleri. Kültürel kurallarımızın tamamının üzerinde uzlaştıktan sonra ayrıntılarla uğraşırlar… kadın göğsünün görünmesinin ahlaksızlık olup olmadığı gibi saçmalıklarla! Ama çoğunlukla insan denen hayvanın bu kanunlara uymaya nasıl ikna edileceğini ya da zorlanacağını tartışırlar, oysa çevrelerinde gördükleri acılar ve trajedilerin bu kurallara uymamaktan değil, tam tersine bu kuralları birebir uygulamaktan kaynaklandığını görmezden gelirler.

“Şimdi, Mars’tan Gelen Adam dünyaya iniyor, bu kutsal kuralları görüyor ve hepsini birden reddediyor. Mike’ın cinsellik anlayışını tam olarak anlamıyorum ama bana anlattığın azıcık şeyden bile onun görüşlerinin tüm Dünya’daki tüm büyük devletlerin kanunlarına karşı olduğunu ve herhangi bir dine bağlı ‘aklı başında’ birini -hatta agnostiklerin ve ateistlerin çoğunu da öfkelendireceğini anlayabiliyorum. Ama yine de bu zavallı çocuk…”

“Jubal, tekrar söylüyorum, o bir çocuk değil, yetişkin bir insan.”

“O bir ‘insan’ mı? Acaba? Anlattığına göre bu zavallı yapay Marslı, seksin birlikte mutlu olmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Buraya kadar Mike’a katılıyorum: Seks mutluluk getirmeli. Oysa biz en kötüsünü yapıp seksi birbirimizin canını yakmak için kullanıyoruz. Asla acı vermemeli; mutluluk getirmeli ya da en azından keyif vermeli. Bundan başka bir şey olması için anlamlı bir sebep yok.

“Kurallar diyor ki: ‘Komşunun karısına göz dikmeyeceksin’; peki sonuç ne? Gönülsüz bekâret, zina, kıskançlık, trajik aile kavgaları, yumruklar ve bazen cinayetler, dağılan yuvalar ve mahvolan çocuklar… ve şehir kulüplerindeki dansçı kızlara yapılan ufak, gizli ziyaretler, cinsel birleşme olsun olmasın hem erkeği hem de kadını alçaltacak türden. Bu emre uyan oldu mu? ‘Göz dikmemeyi’ öngören Emirden bahsediyorum; fiziksel bir şeyden değil. Sanmam. Bir erkek bana gelip sadece öyle emredildiği için bir başkasının karısına yan gözle bakmadığına dair İncil üzerine yemin etse ya adamın kendini kandırdığını ya da cinsel bir eksikliği olduğunu düşünürüm. Bir çocuk sahibi olabilecek kadar erkek olan herkes pek çok kadına yan gözle bakmıştır; bir girişimde bulunup bulunmamasının önemi yoktur.

“Şimdi, Mike gelip diyor ki: ‘Benim karıma yan gözle bakmana gerek yok… onu sev! Onun sevgisinin sınırı yok, böylece hepimiz kazanırız… korku, suçluluk, nefret ve kıskançlık dışında kaybedeceğimiz bir şey yok.’ Bu teklif o kadar safça ki muhteşem. Hatırladığım kadarıyla sadece uygarlık öncesi Eskimolar bu kadar saftılar ve bizden o kadar uzaktaydılar ki onlara da ‘Mars’tan Gelen Adamlar’ diyebilirsin. Ancak, kısa sürede onlara kendi erdemlerimizi aşıladık ve onlar da artık bizim gibi mutlu bir paylaşım yerine bekâret ve zinaya sahipler; tabii ki bu sadece dönüşüm sırasında hayatta kalmayı başaranlar için geçerli. Acaba onlara ne yararı oldu? Ne dersin, Ben?”

“Eskimo olmayı istemem, teşekkür ederim.” Sh:638-640

Kadınlarla ilgili bir şey.”

“Şu anda duymak istemiyorum. Sabaha söylersin.”

“Şimdi, Jubal.”

İç çekti. “Konuş. Olduğun yerde kal.”

“Jubal… sevgili kardeşim. Erkekler, biz kadınların nasıl göründüğüne çok önem verir. Biz de güzel olmaya çalışırız ve bu da bir iyiliktir. Bir zamanlar bir striptizciydim, bildiğini biliyorum. Bu da bir iyilikti, erkeklere onlar için ne kadar güzel olduğumu göstermek. Benim verebileceklerime ihtiyaçları olduğunu bilmek de benim için bir iyilikti.

“Ama Jubal, kadınlar erkekler gibi değildir. Biz bir erkeğin ne olduğuna önem veririz. ‘Varlıklı mı?’ gibi aptalca bir şey de olabilir, ‘Çocuklarıma bakıp onlara iyi davranacak mı?’ gibi bir şey de. Ya da bazen bu ‘İyi biri mi?’ olur senin iyi olduğun gibi, Jubal. Bizim sizde gördüğümüz güzellik, sizin bizde gördüğünüzden farklıdır. Sen güzelsin, Jubal.”

“Tanrı aşkına!”

“Doğru konuştuğunu düşünüyorum. Sen Tanrı’sın ve ben de Tanrı’yım; ve sana ihtiyacım var. Sana su sunuyorum. Paylaşıp yakınlaşmama izin verecek misin?”

“Ah, bak, küçük kız, ne sunduğunu yanlış anlamadıysam…”

“Grokladın, Jubal. Sahip olduğumuz her şeyi birlikte paylaşmak. Kendimizi. Benliğimizi.”sh:707

Not: Roman aşırı uç  fikirleri ile cennetvârî bir hayatı, savaşın, acının olmadığı her şeyin yekdiğeriyle uyumlu olabilirliğini savunsa da, sonuçta insan fıtratından getirdiği vahşilik, cahillik, bencillik vb sıfatlarla bunu başaramadığından, kanun ve din penceresinin hakimiyeti altında tutulması toplum düzeni için gerekli oluşunu hatırlatır. Fikirler içerisindeki hususların kabul edilip edilmeme konusunda içtimâi sansürün etkili olması ve  bünyesinde sakladığı vasıfların sikleti ile bağlantılı da olunca, aynı siyasette en yüksek mertebede bulunan Niccolò Machiavelli’nin başına gelenler olması, süpürülmesi işin kolay tarafı olmuştur. Her düşünce sahibi itiraz edenin hücumuna uğrasada, bir yandan bu hususlarına itirazcı göz kırpar. Bazı fikirler, şarabın kadehte durduğu gibi sakin değildir. Bunları bilmemizde fayda olabilir. Yeri gelmişken Mevlana Celaleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimizden bir hususu nakledilim:
Bir gün Sultan  Veled hazretleri (Tanrı onun sırrını kutlasın) zamanı överek:  “Bu zaman ne de güzel bir zamandır; bütün insanlar mutekit  ve samimîdirler. Münkirler varsa da kuvvetleri yoktur,” diyordu. Mevlânâ hazretleri:
“Bahâeddin, bunu nasıl söylüyorsun?” dedi. Sultan Veled:
“Şundan dolayı ki, bundan önceki  zamanlarda:
‘Ben Tanrı’yım,’ dediği için Mansur’u idam ve  kaç defa Bayezid’in katline kastettiler, ne kadar ulu şeyhi öldürdüler ve belki ‘haksız yere peygamberleri öldürdüler’ (Kur’ân-ı Kerim, Âli İmran, 181)  âyeti geçmiş asırlar hakkında vâki olmuştur. Tanrı’ya  hamdolsun zamanımızda Hudâvendigâr’ın her beytinde bir  ‘Ben Tanrı’yım, ve ben tesbih edilmeğe lâyıkım’ sözü vardır.  Kimse de ağzım açıp itiraz edemiyor,” dedi. Mevlânâ hazretleri gülerek:
“Onların makamı âşıklık makamı idi. Âşıklar belâlara müptelâ olurlar,’ buyurdu. Şiir:
“Dostun belâda ve öd ağacının da ateşte bulunması iyidir.”
Bizim makamımız ise mâşukluk makamıdır. Mâşuk daima hükmünü yürütür ve mâşuka itaat olunur. O ruhların sultanı ve nefislerin emîri, akılların hâkimi olur,” buyurdu. Nitekim demiştir. Şiir:
“Şems-i Tebrizî’nin ayağı ruhların başlan üzerinde mi? Onun ayağının bastığı yere ayağını basma, başını koy.” Ve başka bir yerde de: Şiir:
“Aşk delidir, biz delinin delisiyiz. Nefis emmaredir, biz emmarenin emmaresiyiz,” buyurdu (Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 439. Menkabe)