“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ


’Hansoyu Kitabı’nda   “İstekli bir zihin için hiç bir şey imkânsız değildir.” denilir. Bu nedenle “savunma sanatı”nın nefis mücadelesinde uygulanabileceğini düşündüğümüzden sizin için tadımlık bir bilgiyi aktarıyorum.

ZİHNİN HAZIRLANMA AŞAMASI

Zihnin Boşaltılması

Bu konuda bir Çin savunma sanatlarından, zayıfın kuvvetliye karşı şansı olarak tanımlanabilen, his ve reflekslere dayalı özel öğretileri olan bir sistem olan Wing Tsun Sisteminin en büyük ustası ve Bruce Lee’ nin de hocalığını yapmış büyük usta Yip Man’ dan bir hikayeyi Bruce Lee’ nin ağzından dinleyelim.

“Hikaye, zen konusunda bilgi edinmek isteyen bir üniversite profesörünü konuk olarak kabul eden bir zen ustasını anlatıyor.

Usta daha konuşmasının başında profesörün zen hakkında bir şey öğrenmekle ilgilenmediğini, yalnızca bu konudaki bilgisi ve düşünceleriyle kendisini etkilemeye çalıştığını anlamış. Ancak, buna karşın konuğunu sabırla dinleyip, ardından onu çay içmeye davet etmiş. Önce konuğunun fincanına çay doldurmaya başlamış. Konuğunun fincanı dolmasına karşın, usta halen çay dökmeye devam ediyormuş.

Çayın fincandan taşacağını gören profesör dayanamayıp “fincan dolu, daha fazla almayacak.” demiş.

“Bu fincan gibi senin zihnin de yılların yargıları ve bilgileriyle dolu” demiş usta. “Zihnini boşaltmadıkça sana zen’in ne olduğunu nasıl gösterebilirim?”

(Hyams, Joe. (çeviri)., Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s: 17)

Asya insanının gizemli kültüründe ‘gel ve kendin için kendin öğren’ anlayışı vardır. Alan Watts’ a göre, batılıların bilimsel eğitim tarzı ile hareket etme anlayışları oldukça gelişmiş olduğundan, eleştirel bakış açısı ile olayları değerlendirmektedirler. Bununla birlikte, eleştirel bakışını kapının önüne koyup öylece içeri girilmesi gerektiği durumlarda, zihnin insanı nasıl aldatabileceğinin farkındadırlar. Watts bu tarz insanları ‘objektif gözlemciler’ olarak tanımlıyor. Watts’ın gözlemlerine göre, Objektif gözlemciler istisnasız hedefi ıskalamakta ve akşam yemeği yerine önlerine menüyü koymakta, öte yandan geleneksel hiyerarşi ile yetişenler ise akşam yemeği olarak yedikleri şeyin ne olduğunu bilmemekteler. (Watts, Alan, (çeviri)., Uğur, Sena. Zen Yolu, s:14)  Öyleyse bu iki fikir arasındaki ideal çizgiyi yakalamak en doğrusu olsa gerektir.

Yeni bilgiler için zihnimizi boşaltıp, hazır hale getirmeliyiz ki yeni şeyler öğrenebilelim ve yeni ufuklara açılabilelim. Zihnimizde yeni bilgiler için yer açılmalı ki yeni şeyleri algılayabilelim. İşte öğrenmenin ilk şartı budur. “Öğrenme ev değil, kapıdır. Kapıyı gördüğünüz zaman, onun bir ev olduğunu düşünmeyin, eve ulaşmak için -ki kapının arkasındadır- kapıdan geçmek zorundasınız.”( Cleary, Thomas. (çeviri)., Kaya, Şen Süer. Japon Savaş Sanatı, s:60)

Yeni bilgiler öğrenebilmek için zihnimizi boşaltmamız, yalnızca bilgi için yer sağlamamız demek değildir. Aslında insan hafızası öyle hemen dolacak ve artık başka bilgilere yer kalmayacak bir kutu da değildir. Tam tersine insan hafızası, bilgiler çoğaltıldıkça kapasitesi artan esnek bir yapıya sahiptir. Ancak, zihnimizin boşaltılması beynimizin veya hafızamızın boşaltılması anlamına gelmez. Zihnin boşaltılması, yeni bir konuyu öğrenebilmek için zihinde yeni bir sayfa açılması ve öğrenme için hazır hale getirilmesi demektir. Zihnimizin hazır olması bir konu hakkında daha önceki bilgilerimiz dâhil hiç bir şeyle ilgilenmeden yalnızca o anki kaynakla kontak kurması ve açık olması demektir. Böylece yeni öğrenilecek bilgilerin, hafızamızdaki ön yargılardan veya bilginin başka versiyonlarından ve başka yorumlarından olumsuz yönde etkilenmeyeceği bir ortamın yaratılması sağlanmış olacaktır.

Uzakdoğu kültüründe, öğrenmede zihnin boşaltılmasına çok önem verilmektedir. Taoistik düşüncede hakikatin ancak boşaltılmış bir zihne ulaşabileceğine inanılır. (Özbudun, Sibel. (Çeviri)., Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:33)

Öğrenmede zihnin boşaltılması, tıpkı çocuklarda olduğu gibi, zihnin ön yargısız, meraklı ve boş bir teyp kaseti gibi her şeyi kaydetmeye hazır, bilgiye ve öğrenmeye susamış bir kıvama getirilmiş olması demektir. Ancak, bu durumu ‘şartsız ve kritik yapmadan kabullenme’ ile karıştırmamak gerekir. Zihnin boşaltılması, öğrenmede, öğreten kişiyi anlayabilmek için ‘önyargılardan arınma’anlamında kullanılmaktadır. Öğrenme talebinde bulunan bireyin, öğretici durumundaki eğitmeninin vereceği bilgileri kavrayabilmesi, duyumsayabilmesi ve bilginin özünü anlayabilmesi için eğitmen ile aynı frekansı paylaşmaları gerekmektedir. Zihnin boşaltılması, eğiticinin frekansının yakalanması için elzem olan bir haldir. Aynı frekansı paylaşmayan kişilerin birbirleri ile iletişim kurmaları olası değildir. İletişim kuramayan bireylerin anlaşması mümkün olamayacağı gibi, karşılıklı bilgi alış verişi ve eğitim sürecinin başlatılması da mümkün olmayacaktır.

Açı Sadakatini Yok Etme

İnsanlar arasındaki iletişim bozukluğu karşılıklı ilişkileri olumsuz yönde etkilemekte, dargınlıklara ve ilişkilerde soğukluklara sebep olmaktadır. Dolayısıyla iletişim bozukluğu, insanlar arasındaki soğukluk, dargınlık ve fikir ayrılığı gibi kanaatlerin en önemli sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Belki de çoğu zaman tartışan insanlar arasında belirgin bir fikir ayrılığı da yoktur. Genellikle iletişim eksikliği sebebiyle birçok insan aynı şeyi iddia ettikleri halde saatlerce tartışırlar. İnsanlar günlük yaşantılarında genelde etrafındaki olup bitenleri ve sorunları kendi açısından değerlendirmekte ve bunun neticesinde insan hafızasında zaman içerisinde oluşmuş olan fikirlerin kriteri ile olaylar hakkında doğru veya yanlış kanaati oluşmaktadır. İnsanların doğru veya yanlış kanaatleri kendi bakış açılarına göredir. Bundan dolayıdır ki insanlar arasında fikir ayrılıkları oluşmakta ve birçok konularda doğrular sürekli tartışılmaktadır.

Karşımızdaki kişinin fikirlerini anlayabilmemiz için dış dünyayı onun penceresinden görmemiz gerekmektedir. Aksi taktirde karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine, bizim gibi fikirleri olan birisini bulmaya çalışmış veya insanları bizim gibi düşünmeye zorlamış oluruz. Neticede, yaptığımız şey ile, dinlediğimiz kişinin bizim fikirlerimize ne kadar uyup uymadığını test etme işleminden öteye gidememiş oluruz. Bu açıdan iletişimde Empati çok önem kazanmaktadır. Bireyin sabit fikirli olması, olaylara adeta at gözlüğü ile bakması ve yalnızca kendi penceresinden olayları gözlemleyebilmesi veya diğer bir ifadeyle, ısrarla kendi frekansını muhafaza etmesi ve karşısındaki şahsın frekansına girmeyi denememesi ‘açı sadakati’ olarak adlandırılmaktadır. “Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir.”

‘Açı sadakati’ ve ‘ben bilirimcilik’ alışkanlıklarının en belirgin özellikleri, anlamaktan çok görüşlerinin anlaşılması ve kabul edilmesi için mücadele vermeleridir. İnsanlar ‘ben bilirimcilik’ yarışına tutuşunca körü körüne savunuculuk başlar ve devamında ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu önem kazanır. Bir an önce karşımdaki nefes alsın da sözü ben alayım düşüncesi ağır basınca, dinleme ve anlama işlevinin yerini tahammül etme gayreti alır. Bu durum ise alevli kısırdöngü tartışmaların kaynağını oluşturmaktadır.

Önyargının kaynağını oluşturan nedenlerin, kişinin kendi zihninde var ettiği ya da ulaştığı yargı değil, nedenlerin daha çok bireyin zihninin dışında oluştuğu kabul edilmektedir. Zaman zaman kişi başkalarına ait yargıların sahibi olabilir. İletişim ve etkileşimin kaçınılmaz sonucu olarak düşünceler zihinden zihine geçer, benimsenir ve özümsenir. Ancak, bununla birlikte kendine ait olmayan bazı düşünceler bireyin zihnine sahip olup, zihne yerleşip, onu esareti altına alarak kanı, yargı, tutku ve inanç durumuna dönüşebilmektedir. Zihnin verimli kullanılabilmesi ve gerçeklere ulaşılabilmesi için ön yargıların tutsaklığından arınarak yaşamayı keşfetmemiz gerekmektedir.

George Hebert Mead’a göre, iletişimde insan kendi içinden çıkıp, sanki başkalarının gözüyle kendine bakabilmektedir. Bu sayede sadece kendine değil, başkalarına da başkalarının gözüyle bakabilmeyi öğrenir.

Yeni konular veya yeni anlayışlar öğrenildikten sonra, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı bilginin başka yorum ve versiyonlarının yargılamasından geçirilerek sentez çıkarılır.

Etkilenme devam ederse araştırma ve öğrenme de devam eder ve hafızamızdaki yeni bilginin veya kanaatin yoğunluğu giderek artarak, zamanla o konuda hakimiyet sağlar ve fikirlerimizde değişikliğe sebep olur. Böylece zaman içerisinde fikir ve kanaatlerimizde gelişme ve değişmeler yaşanır.

Zihnin boşaltılması, şartsız ve önyargısız bir zihinle yeni bilgilere açılmak suretiyle gerçekleri olduğu gibi kabullenmenin yoludur. Diğer insanları anlama, olaylara onların gözüyle bakmakla mümkün olur. Bu sayede, yalnızca doğru olanı kavramaya çalışarak doğruya ulaşabilmenin yolunda mesafe kat etmiş ve daha önceden doğru olduğunu zannettiğimiz bir çok yanlış, önyargı ve kanaatlerden de zamanla arınma imkânına kavuşmuş oluruz. Bilge kişi her şeyden önce insanı kurumlaşmış yargı ve düşüncelerin tutsaklığından kurtarmayı ve içsel bir özgürlük kazandırmayı amaçlar. Bu özgürlük sadece toplumsal önyargı ve kalıplara karşı kazanılan bağımsızlık değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, kişinin kendi ön yargılarının, kendi şartlanmışlıklarının ve saplantılarının tutsaklığından arınarak içsel ve dışsal tabulara karşı özgürleşmesidir. Aslında kişinin tam olarak objektif olmasının imkansızlığının yanında ön yargılardan arınması bu hususta alınabilecek en büyük mesafe olsa gerektir.

Bu prensip normal yaşantıda da uygulanabilir. Fikirlerinden istifade etmek istediğiniz bir bilim adamını, bir üstadı veya bir arkadaşınızı dinlerken zihninizi boşaltmayı deneyin. Zihninizi o konu hakkında bilgiye susamış bir kıvama getirin. Böylece onun fikirlerini kavramaya çalışın. Bu konuda hiç bilginiz yokmuş gibi pür dikkat onu dinleyin. Göreceksiniz ki çok daha fazla bilgi sahibi olacaksınız, aynı konuda daha önce fark etmediğiniz bir çok nüansları keşfedecek ve sohbetinizden her ikiniz de memnun kalacaksınız. Bırakın sizin de o konuda çok bilginiz olduğunu anlatmaya çalışmayın. Yalnızca dinleyin ve kafanıza takılanları sorun. Sonunda yeri ve zamanı gelirse kendi fikirlerinizi söylersiniz. Ama önce bilgisinden istifade etmek istediğiniz arkadaşınızın fikirlerini öğrenin. İşte bu metoda Savunma Sanatında sanatında yeni bir bilgi öğrenmek için “Zihnin boşaltması” denir.

Savunma sanatları alanında çok kıymeti ve önemi bulunan ‘Aile gelenekleri kitabı’nda Yanyu, Zen ustası Takuan’ın öğretisi üzerinde yoğunlaşırken, öğretiyi genişleterek, sanatçının zihninin duruluğu ile olması gereken kıvamını şöyle izah etmektedir.

“Kafanızda hiç bir şey olmadığı zaman her şeyi yapmak daha kolay bir hale gelir. Bu nedenle bütün zen ustalarının incelemesi, kafanızda olanları temizleme amacıyla yapılır. Başlangıçta hiçbir şey bilmezseniz, kafanızda soru bile oluşmaz. Sonra incelemenin içine girdiğiniz zaman kafanızda bir şeyler oluşur ve bunlarla engellenirsiniz. Bu her şeyi zorlaştırır. İnceledikleriniz kafanızdan tamamen çıktığı ve pratikte yok olduğu zaman, ilgilendiğiniz sanat hangisi olursa olsun, teknikleri kolayca, yaptıklarınız hakkında kaygı duymaksızın ve yaptıklarınızdan sapmaksızın başarırsınız. Bu, böyle yaptığınızın farkında olmaksızın kendiliğinden olur.”

“Merak, heves, ilgi, konsantrasyon, problem çözmek, bellek ve hayal gücü öğrenmenin gerekli unsurlarıdır. Marş motoru meraklı olmaktır. İlgi ve heves alçak vitestir; konsantrasyon ve bellek ise yüksek vitesler olup, başarı, sabit hızda rahat bir sürüş için gerekli olan orta vitestir.” Merak, heves, ilgi, konsantrasyon olmadan öğrenmenin gerçekleşmesi mümkün olamayacağı veya zoraki yapılan öğrenme faaliyeti neticesinde başarının imkansız olacağı aşikardır. Bu unsurların otomatik olarak sağlanması da ancak zihnimizde yeni bir sayfa açarak, öğrenmeye hazır ve bilgiye susamış hale getirilmesi ile mümkün olacaktır. Aslında gerçeklere ulaşabilmenin yolunda şartlanmalardan ve ön yargılardan arınarak özgür bir zihin ile bilgilere ulaşmak öğrenmenin en etkin metodudur.

Wu-Hsin (Zihnin Yokluğu)

İnsanlar karşılaştıkları karmaşık sorunlarını çözümlerken tıpkı bedensel hareketlerde olduğu gibi zihinsel hareketlerde de refleks tepkiler verebildiğinde ve böylece içinden geldiğince, riyasız eylemlerde bulunulduğunda daha başarılı ve mutlu olduğu ve böylece sezgi yeteneği (prajna) ön plana çıktığı kabul edilmektedir. Zihinsel işlerlikte, zihnin yalnız bırakılarak, kendi kendine, duru bir şekilde çalışması sağlandığında önsezinin ortaya çıktığı, daha isabetli ve hızlı hareket edildiği, ona güvenildiğinde sezgi yeteneğinin keşfedildiğine inanılmaktadır. Bu sayede zihin doğal olarak hareket etmekte ve daha iyi çalışarak karmaşık sorunlar karşısında bile doğru hareket edebilmektedir.

Zihnin boşaltılması veya diğer bir ifadeyle bilinçli zihnin yok edilmesi kavramlarından kasıt zihnin tamamının alıcı durumuna getirilerek, yine tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Yoksa anlatılmak istenen şey hafıza kaybına uğramak değil, zihnin akıcılığını sürekli kılmak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir. “Wu-hsin sözleriyle anlatılmaya çalışılan kuşkusuz bir koma durumu değildir. Amaç zihni daha alıcı duruma getirmek, zihnin tümünün birden daha doğal, daha uyumlu biçimde çalışmasını sağlamak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir.”

Zihnin yokluğu deyimiyle aslında anlatılmak istenen şey, refleks zihin durumu, yani zihnin yalnızca bir kısmının değil, tamamının devreye sokulması ve maksimum işlerlik kazandırılmasıdır. Bu sayede zihin daha üstün bir işlerlik kazanıp, dar kalıplardan kurtularak, daha geniş alanlarda, daha verimli faaliyet gösterebilmektedir. Bununla anlatılmak istenen şey, zihinsel devinimin arttırılması ile maksimum kabiliyetin kazanılmasıdır. Böylece tüm olaylara’ hakim olan ve bütünlük içerisinde işleyen bir zihinsel yetenek kazanılmış olunur.

Etrafımızdaki olayları eksiksiz ve fazlasız olarak olduğu gibi, ön yargısız bir şekilde algılama ve daha önce kazanılmış yetenekler sayesinde refleks tepkiler gösterme savunma sanatındaki en önemli esaslardan biridir. Muhtemel bir saldırı karşısında etkili bir savunma ve karşı hamle gerçekleştirebilmek için en etkili ve en doğru savunma tekniği binlerce kere tekrar edilmek suretiyle bilinçaltına yerleştirilerek etki karşısında iyi bir savunma refleksi kazanılması amaçlanır. Düşünerek karar vermeye zaman ve imkân olmayan durumlarda refleksler vücudun savunma mekanizmasını oluşturur. Saldırıya uğrayan birey daha önce çalışarak kazandığı savunma refleksleri sayesinde etkin savunmasını gerçekleştirme şansını yakalar.

Wu-hsin bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi anlamına gelmektedir ve amacı da bilinçli zihnin olumsuz etkisini ortadan kaldırarak önseziyi ön plana çıkarmaktır. Böylece kazanılmış reflekslerin daha verimli ve etkin kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu sağlandığında zihnin bütünleşmesi ve doğal çalışması başarılmış olur. Bu durum zihnin devreden çıkarılması anlamına gelmez, tam tersine asıl amaç zihnin bir kısmının değil de tamamının devreye sokulup, yine zihnin tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Buna zihnin duruluğu, daima akıcı hale getirilmesi veya zihnin boşaltılması da denilmektedir. Aslında bu durumda zihin tüm olayları ve şeyleri kapsamakta ve onlara hükmetmektedir. Bundan dolayı bomboş, istenmeyen gürültülü düşüncelerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arıtılmış, sürekli akıcı ve berrak bir zihin savunma sanatçısının başlıca hayalidir.

Wu-hsin ifadesiyle doğal ve yapmacıklıktan uzak, içten geldiği gibi olma ve böylece önsezi ile davranarak refleks tepkilerle hareketleri gerçekleştirme anlatılmaktadır.

İçsel Özgürlük Kazanma

Psikolog Virginia Satirinsanların doğuştan beş temel özgürlüğe sahip olduklarını iddia etmektedir. Satir, bu özgürlükleri kısaca şu şekilde sıralamaktadır:

1-           Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü,
2-           Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
3-           Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
4-           Bir şeyi kendi isteklerine göre isteme ya da reddetme özgürlüğü,
5-       Olmak  istediği yönde geliştirerek, kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü, şeklinde sıralandıktan sonra, sağlıksız aile, okul ve çevre vs. ortamları bu özgürlüklerin kaybedilmesine neden oldukları belirtilmektedir.

( Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Çocuk., s:63; Bilim ve teknik. Bilim Dergisi. Sayı:347., s:56)

Savunma sanatında, öğrenmede zihnin boşaltılması ve usta ile aynı frekansın paylaşılmasının yanında, insanların doğuştan var olduğu iddia edilen bu özgürlüklerinin keşfedilmesi veya muhafaza edilebilmesi ch’an sanatının en önemli amacını oluşturur. Bilgenin en büyük amacı insana içsel özgürlük kazandırmaktır.

Zihnimizin şartlanmalardan kurtulması ve devinimini arttırması ile maksimum işlerlik kazanması sayesinde zihnimiz tam tarafsız olarak bilgilere erişme yeteneğine ve imkanına sahip olmakta, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı konunun diğer yorumlarının olumsuz etkisinden kurtulmuş olmaktadır. Aslında bu durum bir nevi içsel özgürlük kazanmaktır. Başkalarının bizleri fikren veya bedenen tutsak edebilmesinin yanında, insan kendi önyargılarının da esiri olabilmekte ve olaylar karşısında önyargılarının tutsaklığı dolayısıyla objektif hareket edememektedir. Bu önyargıların tutsaklığından kurtulma faaliyetine “içsel özgürlük kazanma” denir. Yani, hafızamızdaki bilgilerin ve yılların birikiminin tutsaklığından kurtulup, kendi içimize karşı bile fikren hür hale gelmektir. Böylece yeni bir konu veya eski bir konunun yeni bir yorumu katıksız ve ön yargısız olarak kavrandıktan sonra hafızamız ve zihnimiz, aklımızın, mantığımızın süzgeci ile kazanılmış tüm bilgilerin sentezini yaparak kendi bağımsız, hür yargısını oluşturabilecektir.

“Zihnimizi bütün bağımlılıklardan kurtarmadıkça işin özünü, esasını kavramamız pek olası değildir. Bütün sorun zihnimizi bağımlılıkların da nedeni olan koşullanmalardan, alışkanlıklardan kurtarabilecek dönüşümü nasıl oluşturabileceğimiz, zihnimizin tümünü nasıl devreye sokabileceğimiz noktalarında düğümleniyor.”

 ‘Zihnini boşaltma’ hadisesi zen sanatında zihni devreden çıkarma, zihindeki bilgileri silme veya hafıza kaybına uğrama şeklinde algılanmamalıdır. Zihni boşaltma, zihnin bir kısmını kullanma yerine tamamını devreye sokma, daha önceki bilgi birikimimizin olumsuz etkilerinden ve ön yargılardan sıyrılarak, şartlanmışlıklardan arınarak yeniden doğmak gibi ön yargısız ve tarafsız bir zihinle hareket etmektir. Zihni belli bir noktada durdurmak yerine sürekli akan bir zihne sahip olmaktır. Birçok konu ve bilgi ile abur cubur ve gereksiz yoğrulmak ve kafamızdaki gizli düşüncelerin vızıltılarını dinlemek yerine duru bir zihne sahip olmak, çer çöpten arınarak duru olarak akmaktır. Olayları olduğu gibi, katıksız bir şekilde, dış etkilerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arınmış haliyle görebilmek ve olduğu gibi algılayabilmek için zihni olumsuzluklardan, şartlanmalardan ve takıntılardan arındırarak zihni otomatiğe takmak ve yeni bilgiler için hazırlamaktır.

Zihnini boşaltma hadisesi zihne yeni bilgiler için yeni bir sayfa açmak olduğunu belirtmiştik. Aksi taktirde dolu sayfa üzerine işlenen bilgiler önceki bilgilerle karışacak, sayfa karalanacak ve zihindeki önceki yargıların olumsuz etkileri yeni bilgilerin kavranmasını engelleyecektir. Böylece kafamız karışacak ve her yeni bilgi eski bilgilerin eleştiri yağmuruyla karşı karşıya kalacak, yeni bilgi daha palazlanmadan pasifize edilecek ve zihnimiz her defasında meşgul olacaktır. Bu durumda kalan yeni bilgi, toplumdaki ön yargılardan dolayı aralarına kabul edilmeyen yeni komşu gibi, kendini anlatma ve haklılığını dile getirme şansından mahrum bırakılmaktadır. Bu da zihnin duruluğunu bozar ve birey yeni bir bilgiden mahrum kalır. Oysa zihnin duruluğu Zen sanatında olduğu gibi savunma sanatlarında da çok önemlidir. Zira zihnin duruluğu hislerin ve reflekslerin çalışmasında ve refleksleri uyaran duyu organlarımızın duyarlılığına önemli derecede etki ettiği kabul edilmektedir. Çünkü, zihnin duru ve akıcılığı dikkatin yoğunlaştırılması ve her şeye hazır olma durumudur.

Savunma sanatlarında eğitim almak isteyen bir öğrenci ustasının yanına gittiğinde ustasından aldığı ilk ders ‘daha önceki bildiklerini unut ve zihnini boşalt’şeklindedir. Aslında usta öğrencisinden bunu isterken başka sanatları etkisiz ve saçma gördüğünden değil, öğrenme için zihnin boşaltılmasını öğütlemektedir. Önceki bildiklerini unut öğüdünün altında yatan gerçek işte budur. Zira dünyada sayısı bile kesin tespit edilememiş yüzlerce savunma sanatı ve bu savunma sanatlarının da ayrıca pek çok versiyonları veya sistemleri vardır. Bu sistemlerin hepsinin de birbirinden farklı duruş ve teknikleri mevcuttur. Rakipten gelecek sınırlamasız tüm ataklara karşı en etkili savunma ve karşı atak geliştirmeye yönelik her birisinin ayrı-ayrı anlayış ve dolayısıyla da teknikleri bulunmaktadır. Hal böyle iken savunma sanatı çalışmak isteyen kişi karmaşıklığa düşmemek ve ustasından tam istifade edebilmek için şartlanmalardan kurtulmalı ve dolayısıyla da zihnini boşaltmalıdır. Aksi taktirde verimsiz bir kısırdöngüye kapılınacaktır. Savunma sanatlarında sistemler arasında teknikler açısından büyük farklılıklar varken zihinsel öğretiler savunma sanatının değişmez ortak felsefesini oluşturur.

Zihnin ideal durumu, bir dere kenarında oturup dereye bakmak gibi bir şeydir. Derenin akışını ve gürültüsünü duyumsa, ama ona dalıp, takılıp kalma. Dalıp, takılıp kalmak demek zihnimizin akıcılığının durdurulması demektir. Bu da olanları etraflıca görmemizi engeller ve kendimizi savunabilmek için rakibimizin yapacağı hamleyi tahmin etmeye bizi zorlar. Tahmin, düşünerek hareket etme çabasıdır. Böylece, rakibin yapacağı hamle üzerine kumar oynanmış olunur. Eğer isabet ettirilirse tasarlanmış bir savunma hareketi gerçekleştirilebilir. Ancak, tahminimizin dışında bir atakla karşılaştığımızda ise, ki genellikle böyle olur, şaşalayarak savunmasız ve aldatılmış duruma düşeriz. Aldatıldığımız durumda ise savunma yapmamız adeta imkansızlaşır. Çünkü, iki pozisyonu yaşamamız gerekir. Bunlardan biri, yanlışımızı fark etmek, diğeri ise, zihnimizi toparlayıp yanlışımızı telafi ederek savunma yapmaktır. Böylece zaman kaybına uğrayacak ve savunmada oldukça gecikilmiş olunacaktır.

Dereyi seyrederken her şeyi olduğu gibi görmeye çalış, her şeyi hakkınca ve büyüklüğünce görmek için deredeki çöplere dikkatini verme, onlara dalıp, takılma.

Deredeki çer çöpün akıp gitmesine izin ver ve sen onları takip etme, zihnini işgal etmelerine izin verme. Çalılara, çöplere takılıp kalma durumu, zihnin işgal altında olması halidir. Zihnin işgal altında olması demek, zihnin yapa geldiğimiz işin haricinde bir düşünce veya işle ilgilenmesi demektir. İşgal altındaki bir zihnin akıcılık kazanması, dikkat göstermesi ve olaylar karşısında refleks tepkilerde bulunması mümkün değildir.

Zihnin akıcılık kazanması için, hep baktığın kesite konsantre ol ve o kesitteki her şeyi görüp fark etmenin yolunu keşfet. Bu yol, bir kitabı hızlı okumanın tekniği gibi, sayfayı ya da paragrafı olduğu gibi, tüm olarak görmeye benzer. Eğer harf harf, hece hece okumaya çalışırsanız hem yavaşlar ve hem de dikkatiniz dağılır. İşte zihnimiz de bir şey üzerine takılıp kalmamalı ve sürekli akıcılığını devam ettirmelidir. Zihin akıcılığını sürdürür ve devinimini hızlandırırsa dikkat tüm alternatifler üzerinde yoğunlaşır ve maksimum işlerlik kazanır. Zihnin akıcılığı zihinsel refleksleri daima diri tutar ve bu da savunma sanatı açısından tüm saldırılara konsantre olmanın ve refleksleri çalıştırmanın yöntemidir.

Anını Yaşa

Dünün bugünü fazlaca tüketmesine izin vermeyin

“Geçmişteki hatalar üzerinde çok fazla üzülüp tasalanarak zaman kaybetmeyin. Bir kez karar vermişseniz, unutun gitsin. Hep tap taze olarak başlayın.”

 Geçmişle ya da gelecekle değil yalnızca ve yalnızca anınla ilgilenmeli ve o anı en iyi değerlendirmelisin. Dövüşçü bulunduğu o an yaşadığı hamlesine konsantre olmalıdır. Günlük hayatındaki sorunlar ve planlar geçmişte kalmıştır. Antrenman halinde iken ve müsabaka anında sanatçı dış dünyanın sorunlarından sıyrılmalıdır.

Kendimi savunmak zorunda kaldığımda rakibin gücü ve tekniği beni ilgilendirmez. Rakibimin ünü ve ne kadar büyük bir dövüşçü olduğu benim için hiç önem taşımaz. Ben o anımı yaşarım O an karşımda rakibim vardır ve o bir insandır. Yalnızca bir insan. Ve o insanı asla küçümsemem, basite almam. Ve ondan asla korkmam. O an rakibim bana bir saldırı yapar. Benim ise reflekslerim uyarılınca saldırıyı savuştururum. Hamlenin kuvvetini ve etkisini o an kollarım algılar ve gereğini yapınca zihnim dupduru kesilir ve her şeyi düşünüp, tüm ataklara hazır olabilmek için hiç bir şey düşünmem. Az sonra rakibimden gelecek karşı konulamaz bir atak endişesi veya az önce yediğim bir darbe benim ilgi alanımın tamamen dışındadır. Geçmiş geçti ve gelecek de gelmedi. Geçenler için yapılacak hiç bir şey yok ve gelecek geldiğinde de gereğini yapacağım. Bütün dikkatimi, konsantremi o an için kullanırım. Geçmişe veya geleceğe harcanacak atıl kuvvetim yoktur. Savunma  sanatı bizlere, yaşamın sadece yaşadığımız bu anında yaşanması gerektiğini öğütler. Bu anda yaşayarak hem çevrenle, hem de kendinle tam olarak bağlantıya girersin, geçmişin yorumu veya diğer bizi meşgul eden olumsuz etkisi ile geleceğin endişesi dikkat ve enerjimizi bölmemelidir. Böylece gücünü boşa harcamamış olursun.

“Geçmişi ve geleceği düşünmek, şu an ile olan bağlantılarımızı bozmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Oysa zaman, sadece şu anda yaşanır. Sen ve yaptığın her şey bir bütünsünüz ve işte Zen de budur. Bir şeyi yaparken onu en iyi şekilde yapmalısın.”

Diğer bir ifadeyle: İyi bir savaşçı zihnini daima tek bir şey üzerine, tahmin içerisinde olmamak kaydıyla, rakibinin yapabileceği tüm saldırı ve hareketlere yöneltir. Ancak, bu bir düşünme ve rakibin yapacağı hamleyi tahmin etmeye çabalama değildir. Zihin dupduru, berrak ve oldukça akıcı bir hale gelmelidir Zihin her şeyi olduğu gibi alır, tıpkı eller ve kollar gibi adeta zihin de refleksleri ile hareket eder, onu bitirir ve diğerine geçer Savunma sanatçısı da bir Ch’an ustası gibi geçmiş veya gelecek ile değil, yalnızca şu an ile ve yaptığı şey ile ilgilenir. Çünkü, onun zihni güçlü ve dinamiktir, gücünü hep aynı seviyede ve maksimum işlerlikte tutabilir.37 Bu durumu sağlayabilmek için asla kendini sıkma, zihnini akıcı, diri ve duru tut ve yalnızca bulunduğun ana konsantre ol. Zihnine akıcılık kazandır ve bir noktaya takılıp durmasına asla müsaade etme. Çünkü bu zihnin işgali durumudur.

“Başkalarını anlamak bilgeliktir, kendini anlamaksa aydınlanmaktır.”
(Lao Tzu)

Aydınlanmak

Başkalarını anlamak bilgelik, insanın kendini anlayabilmesi ise aydınlanmaktır. Nedir bilgelik ve nedir aydınlanmak? Bunlardan hangisinde sırlı cevher saklıdır? Bilgelikle aydınlanma arasında nasıl bir ilişki ve nasıl bir fark vardır? İşte bu birbiri içerisine girmiş kavramlar Lao Tzu’ nun sözlerinde aydınlanıyor ve çizgileri netleşiyor.

Dünya bilimlerini anlama ve bilgilerle donanarak alanında hatırı sayılır olabilme ve bu sayede insanları anlayabilme başarısını göstermek işte bunda bilgelik vardır ve bu bilgeliktir. Bilgelik, sahip olduğu üstün bilgilerle gerçeği keşfedebilme yeteneğini sağlar. Yaptığı çalışmalar neticesinde bilgilerini zenginleştiren insanlar zaman içerisinde bilgeliğe ulaşabilseler de aydınlanmak daha farklı birşeydir. Aydınlanmak, daha çok bireyin kendisini tanıması, kendisini anlaması, dünyayı tahlil ederek kendisinin mutluluğuna malzeme haline getirmesi ve daha doğrusu dünyada insanlarla barışık olarak, mutluluğu elden bırakmadan yaşamanın yollarını keşfetme olayıdır. Kısacası aydınlanmak, bir yaşama sanatının keşfedilerek uygulanmasıdır. Dünyada karşısına gelen kişilerin dertlerini keşfeden ve sorunlarına çareler üreten sayısız bilgeler vardır. Ancak kendisini keşfedebilen, kendini bilen ve anlayabilen az sayıda insan yetişmiştir.

Aydınlanmanın Uzakdoğu kültüründe çok önemli bir yeri vardır. Eski Çin bilginleri ve Zen ustaları hayatlarını hep aydınlanma yolunda mesafe alabilmek için sarf etmişler. M. Ö. 6. yy. da yaşamış olan Çin’in ünlü filozofu Lao Tzu bu konuyu Tao Te Ching’ isimli eserinde izah etmektedir. Lao Tzu, aydınlanma yolunda giden bireyin hırslanmadan, sabırla eksikliklerini tamamlaması gerektiğini kabul etmektedir.

Eksik olan tümleşir
Eğri olan düzleşir
Boş olan doldurulur
Eski olan yenilenir
Az olana verilir
Çok olandan alınır
Kutlu kişi de öyle
Bir’i kucaklar, örnek olur dünyaya
Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır
Kendisine değer vermez ve yüceltilir
Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır
Çünkü, savaşmayanla
kim savaşabilir dünyada
eskilerin sözüdür- eksikliğini eksilt
boş laf değil, yetkinlik var bu sözde
İyi yönetmeyi bilen savaşkan olmaz
İyi savaşmayı bilen öfkeli olmaz.
(Lao Tzu)

( Tulgan, Ömer. Yol ve Erdem Kitabı, (çeviri)., s:41,78)

İnsan olarak hepimiz kendimizi ihmal ederek, başkalarına endeksli olarak yaşıyoruz. Hep başkalarının eksiklerini arar, hep başkalarının en uygun hareket tarzlarını araştırır ve herkese öğüt dağıtan, her derde deva gösteren bir tavır takınırız da kendimizi unuturuz. Herkesin elinde bir fener, bir projektör etrafındakileri aydınlatmaya çalışıyor da kendileri karanlıktalar ve kendi sorunlarına çare üretemiyorlar. Oysa, aydınlanmış olanlar kendilerini aydınlatır ve diğer insanlar da onları örnek alarak istifade ederler.

Bilge kişi başkalarını aydınlatan kişi iken, aydınlanmış kişi ise kendisini anlayan, kendini bilebilen, daha doğrusu kendisini aydınlatan kişidir. Aydınlatan kendisi aydınlanmaz, bunun içindir ki projektörlerin dibi karanlık olur, mum dibini aydınlatmaz. Aydınlanma yolunda mücadele veren Zen öğrencisi kendini aydınlatmaya çalışır. Onun için başkalarını aydınlatmak gibi bir amaç yoktur. Ancak, kendisini aydınlatan kişiye bakarak, onun yolundan giderek aydınlanan başkaları da vardır ve bu anlamda o bir rehberdir.

Yaradılışından insanlar bir kısım yetenek ve eğilimlerle hayata gözlerini açar ve yaşadıkça bu yeteneklerini geliştirirler. İnsanlar gözlerini dünyaya açtıkları ilk günden itibaren kendisini değil de başkalarını, kendisinden başka kişi ve nesneleri, daha doğrusu görülebilir her şeyi görme yeteneğine haiz gözlere sahip olurlar ve sürekli olarak başkalarını gözlemektedirler. İnsanların en az gözlemlediği ve en az araştırdığı şey ise kendisidir.

Başkalarını görebilmek için hiç bir işleme ihtiyacı olmamasına rağmen, insanın kendisini görebilmesi için aynaya bakması gerekmektedir. Tarihte insanoğlu, maddi olarak kendi simasını görebilmek için aynanın icat edilmesine kadar sabretmek ve su birikintileri ile idare etmek zorunda kalmıştır. Ayna icat edildiğinde ise insanoğlu sağını solda ve solunu da sağda görme imkanına kavuşmuştur. Yani, kişinin kendisini görebilmesi için ekstradan bir işlem yapılması gerekmektedir. Aslında insan aynaya baktığında bile kendisinin yansımasını görmekte ve sağını solda, solunu da sağda görmektedir. İşin gerçeği insanın kendisini aynıyla, canlı olarak görmesi fiziksel olarak adeta imkânsızdır. Kendisini video kameralardan seyrettiğinde, geçmişteki kendisini, naklen yayında ise yansımasını görmektedir. Bu durum sosyolojik ve psikolojik olarak ta aynıdır. İnsanlar hep karşısındaki kişilerin hatalarını görebilmekte ve hep onları kolayca keşfedebilmektedir.

Kişinin kendini anlayabilmesi, kendi eksikliğini fark edebilmesi, eksiklikleri ve sorunları karşısında en uygun ve en isabetli davranışı sergileyebilmesi oldukça zor olmaktadır. Oysa aynı şahıs, kendisiyle benzer bir sorunu yaşayan arkadaşına çok mantıklı ve makul önerilerde bulunabilmektedir. Başkalarının olaylar karşısındaki davranışlarını sağlıklı değerlendirebilen insanoğlu, kendi davranışlarını aynı kolaylıkla analiz edememektedir. İşte bu durum, kişinin kendisine ayırdığı zamanın azlığı ve kendisini bilme ve anlamasının, kendi hatalarını görebilmesinin zorluğundan kaynaklanmaktadır.

Tüm kurbanların en büyüğü zamanın kurban edilmesidir.
(Plutark)

Kendine Zaman Tanımak

Savunma sanatlarını öğrenirken, sanatında usta bir eğitmenin antrenörlüğünde çalışmak, doğru ve etkili tekniğin öğrenilmesinin en önemli şartıdır. Ancak, yalnızca iyi bir antrenör (si-fu, sensei vs.) eğitim için yeterli değildir. Bununla birlikte öğrencinin istekli ve yetenekli olması ve en az bunlar kadar önemli olan ise, öğrencinin sabırlı olması ve kendine zaman tanımasıdır. Sabırlı olmak ve kendisine zaman tanımak derken birbirinden farklı iki kavramdan bahsedilmektedir. Bu husus, Cem Şen’in Zen ve Savaş Sanatları isimli tercümesinde bir ustanın dilinden çok güzel bir örnekle izah edilmiştir.

“Bong Soo Han orta boylu, kır saçlı, Koreli bir ustadır. Söylediği her sözde ve yaptığı her şeyde büyük bir ciddiyet vardır Hiç bir sözü ya da hareketi gereksiz değildir.” Han usta kendine zaman tanımak hususunda görüşlerini şöyle anlatır.

“Kendine zaman tanımaya istekli olmadıkça nasıl başarılı olabileceğinizi asla öğrenemezsiniz. Sabırlı olmak dingin ve dayanım gücüne sahip olmak demektir. Kendine zaman tanıman ise, başarıya ulaşmak için herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, amacına giden yolda büyük bir hevesle ilerlemen demektir.”

Sabır ve kendine zaman tanıma kavramları birbirinden ayrı iki kavramlardır. Bu kavramlar her ne kadar zaman-zaman iç içe var olsa da savunma sanatında daha doğrusu zen sanatında farklı anlamlarda kullanılırlar. Bilgi örenme yolunda, hiçbir zaman sınırlaması yapmaksızın, o yolda çalışmayı kabullenme ‘kendine zaman tanıma’ iken, tekniklerin öğrenilmesi süresince tüm zorluklara katlanma ve göğüs germe ise sabırla alakalıdır. Kendine zaman tanıma kavramını, tekniklerin öğrenilmesi aşamasında tam olarak pozisyonların kavranabilmesi için öğrenmede sebat gösterme olarak tanımlayabiliriz.

Aslında Ch’an sanatında ileriye yönelik özellikle uzun vadeli planlamalara yer verilmez. Ch’an, ‘an’ ı yaşamayı ve o ‘an’ dan maksimum verim almayı ve hayatı geçmiş ve geleceğin endişesi olmaksızın doya daya yaşamayı, sorunlar karşısında refleks hareketlerle en doğru ve en etkili tepkiyi vermeyi amaçlar.40 Bundan dolayıdır ki Ch’an amaca giden yolda bir zaman sınırı koymayı asla kabul etmez. Ch’an ustası aynı zamanda bir yaşama sanatçısıdır ve yalnızca elinden geleni yapar. O becerememenin, hedefe ulaşamamanın veya gelecekteki engellerin endişesini asla yaşamaz, bulunduğu anda elinden gelen maksimum gayreti gösterir ve işi oluruna bırakır. Bu konuyu Yusuf Has Hacip ne güzel ifade etmiş ve ‘kendine zaman tanıma’ gerçeğini yüzyıllar önce aşağıdaki mısralarla dile getirmiştir;

Küçük çocuğa da akıl ulaşır,
Zaman gelmeyince kalem dolaşır.

“‘Silahdaroğlu, Fikri. Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması, s:35

Her konunun öğrenme süresi ve her kişinin öğrenme yeteneği farklı farklıdır.Hatta aynı şahıs bir kısım konuları çok erken öğrenirken, bir başka konuyu öğrenmede zorluk çekebilir. Savunma sanatında da her teknik aynı kolaylıkta kavranamaz. Bu kavrama hızı kişilere ve konulara göre değişkenlik arz eder. Hatta bazı insanlar tekniğin ilk aşamasını oldukça zor kavrarken, öğrenilen tekniğe değişik versiyonlar kazandırma ve geliştirmede üstün başarı gösterebilirler. Bunun için öğrenme yolunda kendimize herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, sürekli çalışarak amaca giden yolda ilerlememiz gerekmektedir. Aksi taktirde kısa bir çalışmadan sonra bıkkınlık ve yılgınlık baş gösterebilir.

Savunma sanatçısı hedefine giden yolda kendine zaman tanıyarak amaca ulaşmada zaman sınırlamasını ortadan kaldırmalı ve aynı zamanda da zamanını boşa harcamayarak, en etkili bir şekilde çalışmalarını sabırla devam ettirmelidir.

Mükemmele ulaşabilmenin yolu sürekli olarak başarıya giden yolun izlenmesidir. Başarı için hedeflerin tespit edilmesi, hedefe giden yolların ve araçların belirlenmesi, hiç zaman kaybetmeden aksiyona geçilerek mesafe alınması ve esas hedefe ulaşıncaya kadar çalışmaların devam ettirilmesi gerekmektedir. Başaracağına inanmış müteşebbisler için başarısızlık diye bir kavram yoktur. Birşeyleri başarabileceğine inandıkça başarıya da o kadar yatırım yapmış olunur. Başaramama korkusu aynı zamanda başarısızlığın alt yapısını ve nedenlerini üreten bir bataklık gibi aleyhte çalışır.

Ancak çok başarılı insanlar başarısız olduklarında öğretici bir deneyim kazandıklarını düşünen insanlardır.”

Bu anlamda başarısızlık zannedilen şey sadece bir geri besleme durumudur ve ihtimaller arasından doğru neticeyi veremeyen birinin daha keşfedilmiş olması durumudur. Bu da başarıya yalnızca bir adım daha yaklaşmak demektir.

Thomas Edison hakkında bir hikaye anlatılır.

“Edison 9999 kere denedikten sonra kusursuz ampulü keşfedemeyince biri sorar: ‘Onbininci başarısızlığı da göze alabilecek misiniz?’ O da cevap verir.

‘Başarısız olmadım, yalnızca ampulü keşfetmeyen bir yol daha buldum.’’

(Robbins, Anthony., (çeviri), Değirmenci, Mehmet., a.g.e., s.79.)

Abesle Uğraşma

Savunma sanatı çalışılırken, hatta herhangi bir iş yaparken yeteneklerimizi keşfetmemiz ve tanımamız gerekmektedir. Yapabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz hareketler olduğu gibi, asla başarmamız mümkün olmayacak hareketler de olabilir. Her dövüşçü aynı teknikleri kullanarak kendini savunmada mükemmellik kazanmaz. Kişiye göre, kişinin vücut yapısı ve yeteneklerine göre mükemmel teknik anlayışı değişir. Sizin için en iyi teknik bünyenize en uygun ve en kolay yapabildiğiniz etkili tekniktir.

Gerçek bir savunma ortamında, kendini savunmak durumunda kaldığında basit, kolay ve etkili teknikler tercih edilmelidir. Bunun için birçok gerekçeler mevcuttur.

Uygulanmadan önce iyi bir ısınmayı gerektiren tekniklerin ısınmadan yapılması sağlığımız açısından sakıncalıdır. Gerçek bir saldırı ortamında kendimizi savunabilmemiz için vücudumuzu ısındırma imkanına sahip olamayız. Bunun yanında, yeterince antrenman yapmış ve doğuştan esnek vücuda sahip bazı dövüşçüler hiç ısınma ihtiyacı hissetmeden bile üst seviye tekmeler atabilirler.

Ancak, tekmelerin üst seviyeye atılmasının bir diğer sakıncası da tekmelerin yükseldikçe izdüşümünün kısalması, yani daha yakına atılabilmeleri, rakibe ulaşabilmesi için ona yaklaşma ihtiyacının doğmasıdır. Bu durumda düz ve karın seviyesinde bir tekme atan rakip daha uzağa ulaşabileceğinden bize karşı rahatlıkla üstünlük sağlayabilir.

Üst seviye tekmelerin kullanılmasında, yere basan diğer ayak, diz, kasık ve karın bölgelerinde boşlukların oluşması diğer çok önemli bir dezavantajdır.

Akrobatik teknikler, hem gerçek bir savunma ortamında uygulanması zor, etkinliği az ve hem de, eğitim aşamasında daha zor öğrenilebilen hareketlerden oluşmaktadırlar. Bu gerekçelerden dolayı savunma sanatları savunma sporlarından ayrılırlar. Çünkü gerçek bir savunma durumu, sınırlaması olmayan, kuralsız ve yasaksız bir ortamı konu alır.

İlla da ayağınızı rakibinizin kafasına kadar kaldırmanız gerekmez. Yeteneklerinizi iyi keşfetmeniz ve neyi yapabilip, neyi yapamayacağınızı tespit ettikten sonra bu çerçevede çalışmalarınıza devam etmeniz gerekmektedir. Yeteneklerinizi etkileyen birçok faktörler vardır. Bunlar doğuştan gelen faktörler olabileceği gibi, sonradan kazanılmış bilgi birikiminiz (teknik), yaş, kilo vs. gibi daha birçok faktörler sayılabilir. Örneğin, kırkbeş yaşında, doksan kiloluk bir kişinin zor bir jimnastik hareketini yapmada ısrarlı olması veya illa da 180 derece bacaklarını açmaya uğraşması abestir. İmkansızı başarmak uğrunda harcanacak zamanı yeteneklerimizi geliştirme yolunda akıllıca ve verimli bir şekilde kullanarak imkansızmış zannettiğimiz başarılara imza atabiliriz.

Bazı insanlar doğuştan, genetik olarak daha şanslı ve daha yeteneklidir. Savunma sanatı insanda var olan ve geliştirilmeye elverişli bulunan yeteneklerin gelişmesini sağlar. Bunlar bedensel yetenekler olabileceği gibi, savunma sanatında kişinin, zihinsel yetenekler ve cesaret gibi psikolojik alanlarda da gelişim sağlaması mümkündür. Sonuç olarak, savunma sanatları yetenekleri geliştiren ve yeni konularda yetenek kazandıran bir etkiye sahiptir.

İmkansızla zaman kaybetmeyin, yeteneklerinizi keşfedip, onları benimseyin ve geliştirin. Yetenek sınırlarınızı bilin ve yeteneklerinizle barışık olun. Kendinize güvenin ve kendinize haksızlık etmeyin. Basit fakat etkili teknikler kullanaıak savunma sanatınızı mükemmelleştirebilirsiniz. Mükemmel bir savunma sanatı akrobatik ve zor hareketlerde değil, basit görünen temel tekniklerin kusursuz yapılmasında gizlidir. Ustaların acemilerden farkı, acemiler yeni öğrendikleri ve akrobatik teknikleri yapmayı tercih edip fazlaca kuvvet harcarken, ustaların ise basit fakat etkili olan temel teknikleri mükemmelce uygulamalarıdır.

Bruce Lee bu konuda özel öğrencisi Joe Hyams’a bakın nasıl ders veriyor:
“Kendini bütün sınırlarınla birlikte kabullenmeye hazır olmadıkça asla yeni bir şey öğrenemezsin. Yalnızca bazı şeyleri yapabilecek yeteneğinin olduğunu, diğerlerinin senin yetenek sınırlarını aştığı gerçeğini kabul etmeli ve yetenekli olduğun alanlarda kendini geliştirmelisin. Benim sağ bacağım sol bacağımdan üç santimetre kadar kısadır. Bunu ilk fark ettiğimde kabullenmek benim için oldukça zor oldu. Fakat sonuçta yapılabilecek bir şey yoktu. Bunun üzerine kısa olan bacağımdan yararlanmanın yollarını aradım. Sonunda bu durumun bazı tekmeleri atmamda bana avantaj sağladığını gördüm. Ayrıca, zorunlu olarak yaptığım düzensiz devinimler bana oldukça hız kazandırıyordu.”
ve Bruce devam ediyor:
“Bunun yanında kontak lens kullanıyordum. Çocukluğumdan beri yakını iyi göremiyorum. Gözlük takmadığım zamanlar hasmıma iyice yaklaşmadan onu görebilmem imkansızlaşıyor. Wing Chun’a başlamamın en büyük nedeni göğüs göğüse çarpışmalar için çok uygun bir yöntem olmasıydı. Her şeyi yapmaya çali|mak yerine, yetenekli olduğun alanlarda mükemmelleşmeye çalış.”

Önemli olan şey sizin kendi yeteneğinizdir, yetenekli olduğunuz alanlardır, yeteneksiz olduğunuz konular değil. Sizin zihinsel davranışlarınız ve yetenekleriniz fiziksel eksikliğinizden daha önemlidir. İkincisi için bir şey yapamayabilirsiniz ama birincisi için çok şey yapabilirsiniz ve de yapmalısınız. Tedavi edilemeyecek olan, tedavisi imkânsız olan şeye tahammül edilmelidir. Bu konuda bir hikâye anlatılır.

“Bahçıvanın biri tarım bakanlığına bir yazı yazmış, adam şöyle diyordu: ‘Ayrık otlarından kurtulmak için, kitapçıklarınızda ne varsa hepsini uyguladım, ama onlar hala duruyor’ Adam bir sonraki postadan şu akıllıca tavsiyeyi aldı: ‘Sayın Bay, size söylediğimiz her şeyi yapmışsanız ve zararlı otlar hala duruyorsa, o zaman yapılacak bir tek şey kaldı onları sevmeyi öğrenin!

Savunma sanatının eğitimi imkânsızı değil, geliştirilebilecek yetenekleri konu alır. Ayrıca, hiçbir gerçek ve etkili savunma tekniği gizemli ve olağan hareketlerin dışında bir kısım olağan üstü gösteri tekniklerinden oluşmaz. Dünyada hem Uzakdoğu’da hem de batıda birçok kimse gösteri amaçlı olağanüstü teknikler sergileyebilmektedirler. Ancak, bu türden olağanüstü tekniklerin hiç birisi gerçek bir savunma ortamında etkili ve faydalı olamamaktadır. Bunlar, yalnızca gösterilere has, belirli konsantrasyon ile, vücudun belirli yerlerine, yine belirli dozajda uygulanan bir baskı veya vuruş sayesinde elde edilebilen tekniklerden ibaret olmakta ve bu şartların gerçek bir saldırı ortamında uygulanabilirliğinin imkansızlığı kabul edilmektedir.

Yeteneklerinizi Arttırın

‘Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması’ isimli eserinde, ünlü eserin günümüz Türkçesine uyarlamasını yapan Fikri Silahdaroğlu, Yusuf Has Hacip’ in fikirlerini etkileyici üslubuyla Türk insanının bilgisine sunarken biz de 11. Yüzyılın büyük Türk bilgesi ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olma imkânına sahip olduk. Yusuf Has Hacip mütevazi üslubuyla bilgeliğini konuşturarak bilgiyi anlatırken şu mısraları kullanıyor:

Bütün iyilikler, bilgiden olur,
Bilgi ile insan, göğe yol bulur.
Bilgiyi vermezse, bilgin dilinden,
Işık yaratamaz, bu bildiğinden.

 üstün bir teknikle gereksiz kuvvet harcamadan onu etkisiz hale getirmeye çalışmalısın. Aksi takdirde yaptığın yalnızca yerinde acizce kısır bir çırpınış olacaktır.

Rakibinize karşı üstünlük sağlamanız için tercih edeceğiniz yol mevcut yeteneklerinizi geliştirmeniz ve onları en verimli bir şekilde kullanmanız olmalıdır. Bu en onurlu hareket yoludur. Hileye başvurmak rakibinizin üstünlüğünü ve ondan korktuğunuzu kabullenmenin belirtisidir. Bu da yenilginin başlangıcıdır. Kendisini yükseltebilmek için başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hisseden alçaktadır. Bu prensibi asla unutma ve mertlikten ayrılma. Ancak kazanmak için kaybedecek binlerine ihtiyacı olmayan ve kendi kendisine de kazanmayı bilen insanlar gerçek başarılı olan insanlardır. Kendilerine karşı zafer kazananların başkalarına karşı savaş açmaya ihtiyaçları yoktur.

Başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hissetmemek için yeteneklerini iyi tanı ve onları geliştirmenin yoluna bak ve unutma ki var olan yeteneklerinizi geliştirerek, eksikliklerinizi tamamlayarak ve bu yeteneklerinizi en verimli şekilde kullanmak suretiyle üstesinden kalkamayacağınız sorun yoktur. İşin püf noktası yeteneklerinizi bilmeniz ve kendinizle barışık olmanızdadır. Bunun için asla imkânsızla vakit harcamayın. Çünkü, imkansız için artık kabullenmekten ve barışık olmaktan başka yapacak hiç bir şey yoktur. Bundan öte her şey kendinize eziyet ve psikolojik yıkıntıdır.

Haklı ya da haksız olayım seni bedensel olarak yenebilirim, ancak, seni düşünsel olarak yenebilmem için haklı bir nedenim olmalıdır. (Jim Lau)

Hyams, Joe. (çeviri), Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s:67.

Su tepelerden derinlere akar ve derinlik yükseklikten daha büyük bir duygudur. (Lao Tzu)

Wu-Wei (düşüncenin yokluğu-eylemsiz etkinlik)

Wu wei, gizli seslerin abur cubur vızıltısı, fısıltısı ve gevezeliğinden zihnimizi kurtarıp duru olma yolunda sessizliğe düşmeyi anlatır. Wu wei Tao (Do) dan sonra en önemli prensip olarak kabul edilir. Kişinin zihnini yalnız başına bırakabildiği ve kendi başına iş görmesi hususunda ona güvenildiği taktirde çok daha etkili bir işleve sahip olacaktır. Wu-wei bir ‘eylemsizlik öğretisi’, bir nevi ‘oluruna bırakmak’ veya ‘eylemsiz etkinlik’ olarak tanımlanabilir. Ancak wu-wei aldırmazlığın sakıncasını da kabul eder.

Zihnimiz sürekli bizimle olan, olukça fazla konuşkan bir arkadaş gibidir. Uğraştığımız her işte bizi sürekli meşgul eder. Hatta zaman zaman kafamızda istenmeyen fikir ve konular adeta kümesteki tavuklar gibi gak-gaklayarak kavga ederler de biz onlara bir türlü engel olamayız. İşte bütün bunların hepsi wu weı nin konusuna giren gürültülü düşüncelerdir ve wu wei bunları yok ederek sessiz, duru, berrak ve akıcı bir zihnin kazanılmasını amaçlar. Neyi nasıl yaptım, başka ne yapabilirim, ne yapsaydım daha iyi olurdu, arkasından ne gelebilir? vs. gibi bir sürü gereksiz abur cubur düşünceler adeta zihnimizi işgal eder. Bir iş ile meşgul iken, irademiz dışında uğraştığımız o işten başka bir sürü konu hakkında abur cubur düşüncelere dalarız ve bu durum dünyada olup bitenleri doğal haliyle, katıksız olarak izleme ve keşfetmemizi imkânsızlaştırır.

Zihninizin abur cubur vızıltılarından kurtulabilmek için kafanıza takılanları önemsemeyin ve onların zihninizden akıp gitmesini sağlayın. Veya Alan Watts’ın dediği gibi, düşüncelerin zihindeki akışını sıkmak kullanışlı bir yöntem değildir. Yani, hemen hemen tüm yetişkin kimselerin kafasında bu her zaman vardır. İstemsiz düşünceler durmuyor ve zihninizi işgal ediyorsa, onların akıp gitmesine izin verin. Onları dinlemeyin. Onu bir trafik gürültüsü veya tavukların gak-gaklaması gibi farz edin. Böylece onlardan kurtulabilirsiniz.

Zihin su gibi olmalıdır. O okyanusa akan bir nehir gibi sürekli akmalıdır. Öyle ise zihnin duru ve dingin kalabilmesi için şu hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir:

İstenmeyen bir düşünce zihne takılınca kurtulmak için zihin asla onunla boğuşmamalıdır, yalnızca o akmaya devam etmelidir. Çünkü akan su pislik tutmaz. Dövüşçü dövüş anında su gibi olmalıdır. Su dövüşçü için en büyük öğretmendir. Bu öğreti aynı zamanda Taoizmin de temelidir.

Su yumuşaktır, dövüşçü yumuşaklığın gücünü kullanmalıdır.

Su hareket etmek için ihtiyaç duyduğu kuvveti rakibinden alır. Dövüşçü de öyledir ve savunma sanatı ‘Rakibinin kuvvetiyle hareket etme’ sanatıdır.

Eyim varsa su akar, boşluk oluşmuşsa su boşluğa dolar.

Su akmak ile akmamak arasında asla tereddüde düşmez, asla zaman kaybetmez.

Su tüm hareketlerini ansızın ve istemsiz olarak yapar. Savunma sanatçısı refleksleriyle hareket eder.

Su asla bayır yukarı akmaya çalışmaz, . imkansızı zorlamaz, abesle uğraşmaz.

Su akarken asla duralamaz ve sürekli akmayı devam ettirir.

Suyun önüne bir engel çıktığında onunla uğraşmaz, engeli devirebilirse tereddüt etmeden yıkar, eğer deviremeyecekse etrafından dolaşarak en kısa boşluktan akmaya devam eder.

Suyun önüne bir set kurulduğunda buna aldırmaz ve akmaya devam eder, su aktıkça set dolar, suyun potansiyeli artar. Set biriken suyun basıncına dayanamayarak yıkılır, aksi taktirde yıkılmazsa, su çağlayan olup üstünden akar.

Su bulunduğu kabın şeklini alır, en zayıf yerini zorlar, ilk boşluktan sızar ve kuvvetli ile çatışmaz

İçinizden geçenler sürekli zihninizi meşgul ediyor ve artık onlardan kurtulmak istiyorsanız onlara savaş açmayın ve bu olayı kafanıza takmayın. Çünkü zihnin gevezeliği beynimizin ilgisiyle beslenir. Dolayısıyla onlarla ilgilenmeyin. Böylece önemsemeyerek onlardan kurtulabilirsiniz. Unutmayın ki akan su pislik tutmaz ve çöp barındırmaz. Zihninizin sürekli akmasını sağlayın ve onu akışına bırakın. Gereksiz şeylerle meşguliyeti önlemek için size gerekli olan şeylerle meşgul olun.

Tao anlatılırken, daha doğrusu anlatılmaya çalışılırken, ‘Tao akıl aşılmadan anlaşılmaz’ denilmektedir. Sanatçının en büyük emeli bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi, zihnin yalnız başına olarak hadiseler karşısında riyasız, içinden geldiği gibi, özü ve sözü bir, refleks tepkiler gösterebilmesidir. Bunun başarılabilmesi için zihnimizde var olan abur cubur vızıltılardan, istenmeyen düşünce ve gürültülerden kurtulmamız gerekmektedir. Zira zihnimiz, sürekli bu istenmeyen düşünce ve vızıldayan gürültülerden rahatsız olmakta, bu durum dikkatimizi dağıtmakta ve adeta beynimizi işgal etmektedir. Zihnimizin istenmeyen abur cubur vızıltılardan kurtulması wu wei kavramıyla ifade edilmektedir. Zihni refleks tepkilerle, adeta ışık hızında hareket ettirerek etrafımızda olup bitenleri anında eksiksiz olarak algılama yeteneğinin kazandırılması olan Wu Wei öğrenilmedikçe Tao kavranamaz.

Wu- wei nin kelime anlamına gelince: (Wu) Yok yani olumsuzluk, Wei ise, işlem yapma, iş uğraş gibianlamlara gelir. Bu, ısrarla didinmenin yokluğunu, eylemin pasifliğini savunur. Kısacası Wu-Wei zihni otomatiğe takmak olarak izah edilmektedir. Tıpkı suyun akarken düşünmemesi gibi, boşluk oluşunca, eğim oluşunca suyun akması gibi bir şeydir. Tıpkı gözün görmek için istemle değil de var olan görülebilir nesneleri gözün görme alanına girmesi ile istemsiz olarak kendiliğinden görmesi, odak noktasına göre kendiliğinden, doğal olarak kendi kendini ayarlaması gibi, zihnimiz de otomatik olarak tüm olayları anında takip edebilmektedir.

Lao-Tzu’. (Lao Çe)nin ardılı Chuang Tzu’nin sözleriyle Tam adam zihnini bir ayna gibi kullanır, her şey ona yansır. O hiç bir şeyi kavramaz. Hiç bir şey de kalmaz orada.”  Bu da zihnin akıcılığıdır. Zihin su gibi sürekli akmalıdır. Su boşluğa doğru akar, akarken asla tereddüt etmez ve akan su pislik tutmaz, çer çöp barındırmaz. Zihin aktığı sürece otomatiği yakalamıştır

‘‘Hep sokaklarda çevresiyle ilgilenen, sağını solunu gören bir kimseye rastlayacak mıyım, diye bakınır dururum. Çocuklar dışında böyle bir kimseye rastlamadım. Uyurgezerler dolaşıyor sokaklarda Genellikle karşılarındakilere çarpmadan, otomobil altında kalmadan, ayakları kaldırıma takılmadan yürüyorlar ama gene de görmüyorlar.  Gözlerine, düşüncelerine bir perde indirmişler, ne göğün mavisinden, ne yaprağın yeşilinden, ne gelip geçen insanların yüzlerinden haberleri var. Çevremizi, tüm dikkatimizi üzerinde yoğunlaştıracak kadar önemli ve detaylı bulmuyoruz. Bunun için de değer ve önem sıralamalarımızla, önyargılarımızla, inançlarımızla çevremizden seçtiğimiz ayrıntılardan kendimize göre bir dünya yaratıyoruz. Gerçek dünyada değil de zihnimizin kurgusu düşsel bir dünyada yaşayıp gidiyoruz.”

Tzu-Jan (zorlamasızca yaklaşım yeteneği)

Zen konusunda ciddi çalışmaları olan İlhan Güngören’e göre, çocuklarda var olan içten geldiği gibi, doğal olarak hareket etme ve her şeye kendiliğinden, zorlamasızca yaklaşım yeteneği Konfiçyüsçuluğun gelenekleri ve katı kalıpları sayesinde yok edilmekte, ancak taoculuk ise tekrar bu doğallığı, içtenliği, içinden geldiği gibi, zihnin olumsuz engellenmeleri olmadan davranma gücünü yeniden kazandırmak, geliştirmek yollarını öğretmeye çalışmaktadır. Bu doğal, içten geldiği gibi olmak (spontaneity) Çin’ce (tzu-jan) Taoculukta en çok değer verilen bir yetenek olarak kabul edilmektedir.

Harry Lorayne ise çocukların büyüklere kıyasla çok daha kolay, çabuk ve iyi öğrendiklerine dikkat çekerek, bunun nedenini de çocukların kafalarında bilgiyi depolayacak boş alanların daha fazla olmasına bağlamaktadır. Bazı kimselerin çocukların hızlı öğrenmesini gerçek bir öğrenme değil de taklit etme olarak nitelendirdiğini belirten Lorayne, bazılarının ise bunu hem çocukların kafalarında bilgi depolayacak boş alanların çok olmasına ve hem de onların meraklı, dinç ve dingin bir yapıya sahip olmalarına bağladıklarını savunmaktadır.

ilhan Güngören ise, zihnin işine karışılmadığı, onun kendi başına bırakıldığı ve ona güvenildiği taktirde sezgi yeteneği (prajna) nın ortaya çıktığını savunmaktadır. Güngören, böylece zihin doğal olarak (Tzu-jan) daha iyi ve verimli çalışıp, karmaşık sorunları bile daha doğru olarak kavrayabildiğin’! savunmaktadır.

Boşluk ve Te

Uzakdoğu düşünce sisteminde yin ve yang’ın kaynağını ‘boşluk’ kavramının oluşturduğuna inanılır. Buna göre yin ve yang’ın kaynağı boşluk ve hiçliktir. Boşluk, her türlü olasılığı içeren ayırımsız birlik, kaos, wu ji- hiç kaynak olarak tanımlanmaktadır. Kaos-ayırımsız birlik-wu ji kavramlarının ise hiçlikten kaynaklandığına inanılmaktadır.

Taoculukta, boşluğa çok önem verilmektedir. Boşlukta, var olanda değil de, olmayanda büyük bir erdem Te’ olduğu düşünülmektedir. Tao düşüncesinin en tanınmış ve en büyük düşünürü Lao Tzu bu kavramı mısralarında dile getirmektedir. O olanı değil, olmayanı anlatmaya çalışmaktadır. Tao’da herşey boşlukta kıymet kazanır. “Lao-Tzu boşluğu, olmayanı ‘Tao-Te- Ching’ de şöylece övüyor.

Tekerleğin göbeğini
Otuz çubuk bölüşür.
Ortadaki boşluktur,
Onu yaralı kılan…
Bir testi yaparsın Çamurdan,
İçindeki boşluktur Onu yararlı kılan…
Pencereler, kapılar Oyarsın odaya,
Oyuklardır Onu yararlı kılan.

Kısacası Te’doğal olarak kendiliğinden, zorlamasız beceri, yaratıcılık yeteneğidir.” Te, kişinin doğal olarak davranması ve yaratıcı gücünü ortaya çıkarması becerisidir. Su boşluğa dolar ve suyu hedefine ulaştıran boşluktur. Nehirler okyanusa boşluklardan akarlar ve boşluklara dolarlar.

Savunma sanatında usta boşluklardan rakibine ulaşır. Rakibinde boşluk olmazsa veya sanatçı oluşan boşluğu dolduramazsa rakibini yenemez. Boşluğu olmayan yenilmezdir.

Savunma ortamında zihin duru ve boş iken kıymetlidir. Zihin boşaltılmaya çalışılır.

Nehir boşluğa akar, su boşluğa dolar. Teknikler rakipte oluşturduğu boşluklarla kıymetlidir, eller rakipteki boşluklara akabildikçe kıymetlenir. İşte bundan dolayı savunma sanatı eğitiminde müsabaka sırasında oluşması kaçınılmaz boşluklar kapatılmaya çalışılır.

Savunma sanatı boşluk oluşturmadan savunma ve atak yapma sanatıdır. Bununla birlikte, rakibimizde oluşacak tüm boşlukları ansızın ve istemsiz olarak bulma ve karşı atak geliştirerek rakibe aman vermeden saldırıda bulunma savunma sanatlarının diğer bir yönüdür.

Boşluk o kadar kıymetlidir ki aslında yaşamımız boyu önümüze çıkan boşlukları değerlendirerek başarıya ulaşırız. Boşluk aslında bir fırsattır. Fırsat zamanında değerlendirilmelidir. Zamanında değerlendirilmeyen fırsatlar elden kaçtığı gibi, zamanında doldurulmayan boşluklar da elden kaçmakta ve rakibimize peşkeş çekilmektedir.

“Sıradan insanlar, görünüşlere dikkatlerini yoğunlaştırma yoluyla önyargılı davranışlar yaratarak, böylece öfke, kızgınlık ve yanlış anlama düşünceleriyle yola çıkarak gerçekler konusunda aldatıcı düşüncelere kapılırlar. Her tür psikolojik üzüntüyü üreten ve özgün aklı yitiren bu insanlar, akıllarının şaşırdığını ve bir noktada odaklandığını, hangi düşünce ortaya çıkarsa çıksın ona yenildiklerini görürler.”

******************

“Yüz savaşın yüzünde de zaferler kazanmak öyle büyük bir başarı değildir. Gerçek başarı, düşmanını onunla savaşmadan yenebilmektir.” (Sun Tzu)

“Eğer kalıplardan özgürleşebilirsen, bu olağanüstü bir şeydir; ama eğer kasten alışılmadığa değer veriyorsan, bu olağanüstü değil, gariptir. Kirlenmişlere katılmıyorsan, o zaman arısın demektir; ama eğer arılığı ararken toplumu reddediyorsan, bu arılık değil, fanatikliktir.”

(Huanchu Daoren) (çeviri), Özbudun, Sibel. Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:67

Kaynak

Mustafa GEDİKLİ, (Hislerin Dansı) Savunma sanatı-Zihinsel öğretileri, Ankara 2000, sh:21-56

***********************

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERΠ  الحكم العطائية  ابن عطاء الله السكندري  
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI

HACI BAYRAM VELÎ KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZİZİN BİR BUÇUK MÜRİDİ


Abdulbâki GÖLPINARLI Melâmîlik Ve Melâmîler isimli eserinde bu konuda Semerâtül Fuâd isimli eserden kayda düştüğü not şudur ki;

Hacı Bayrâmı Velînin nüfuzu o kadar kuvvetlenmişti ki bunun üzere tarafı padişahîden müntesiplerinin hükümet tekliflerinden muaf addedilmesi emredilmişti. Fakat bu emir, birçok mukallitlerin de Bayramî tarikine duhul ettikleri nedeniyle şeyhten müritlerinin mikdarı sorulmuştur. Hacı Bayram Velî kaddesellâhü sırrahu’l aziz de “Bir mürtefi mahalde (Solfasol)  hayme (çadır) kurup dervişan gelip ol havali mâlâmâl (lebâleb, ağzına kadar dolu ) oldukta Hacı Bayram Velî Bir teşmiri sâideyn edip bir tığ-ı tiz alıp
“dervişler; bana iradet getürenleri bugün fîsebilillah kurban eylesem gerektir” deyu salâ ettikte herkes mütereddit olup bilahare ricalden (erkek)biri ve nisadan dahi birisi (جانومالوسرفدادرراحتو    ) deyu cur’et edüp teslim olduklarında ikisin dahi hayme içine getürüp mukaddema bir erkek koyun ihzar etmekle anı kurban ediip haymeden taşra hûni fırâvân revân oldukta azîze sevdâ salebe etmiştir deyu dervişan perakende ve perişan olmakla…(olay cereyan etmiştir.) sh:  540
Hacı Bayram Veli de garip bir imtihandan sonra «bir buçuk dervişim vardır» diye mektupla cevap vermiştir.

Günümüz Türkçesine uygun anlatım ile

Sultan 2. inci Murad, Hacı Bayram Veli’nin bunca kemalâtını görüp kalben ona bağlandı ve kendisine mektup yazarak şöyle dedi:

“Sizden tâc takan ve elbise giyen kimler varsa hepsi de işçilik, vergi, askerlik ve sair tekâliften muaftırlar.”

Bu fermanı duyanlar dervişlik tâc ve elbisesini giydiler. Hükümet me’murları onları böyle görerek kendilerini tekâliften muaf kıldılar. Keyfiyet Padişaha arz edildi. Hükümdar Hacı Bayram’a tekrar bir mektup yazarak onun dervişlerinin gerçek sayısını sordu. Hacı Bayram Veli, gerçek olan veya olmayan müritlerini imtihan için tellallar vasıtasıyla ziyafete çağırdı. Ziyafete gelenler muazzam bir kalabalık teşkil ediyorlardı. Hacı Bayram Veli, eli ne keskin bir kılıç alarak onlara şöyle hitap etti :

“Bana iradet getirenleri Allah’ın yolunda kurban edeceğim.”

Dervişler bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik diye söylenmeğe başladılar ve bizim aziz Şeyhimiz galiba aklını oynatmış dediler.

Neden böyle söylediler?

Çünkü Hacı Bayram Veli’nin hitabına ancak bir erkekle bir kadın: “Canımız, malımız ve başımız sana feda olsun” diye teslim oldular. Ötekiler ise evvelâ tereddüt gösterdiler. Hacı Bayram Veli, o ikisini yüksek yerde kurdurduğu çadırına aldı. Önceden hazırlattığı koyunu kesti. Kurban kanı dışarıya akınca öteki dervişler o iki kişi kesildi sanarak dağılmağa ve kaçışmağa başladılar Bunun üzerine Hacı Bayram Veli, Sultan 2. inci Murad’a şu cevabı verdi :

“Ey Gazi Hünkârım! şimdilik gerçek müridim 2 kişidir: Biri erkek, öbürü kadın.” 

 —-

Bu meyanda erkek Müridinin Ömer Sikkîni Hazretleri olduğunda birçok rivayet bulunurken kadın velinin kimliği hakkında bariz bir kelam işitilmemiştir.

Konu üzerine mütalaa eden bir kardeşimize mana âleminde Abdulbâki GÖLPINARLI bu müridin Sun’ullah Gaybî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin geldiği sülalenin selefinde bulunan bir hanımefendi olduğunu tebşir buyurmuştur.  

Allâhu a’lem.

 

Kaynak:

Abdulbâki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler,1931, İstanbul

SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ


Sun Tzu tarafından yazılan Savaş Sanatı isimli eser ilk strateji kitabı olarak bilinir. Bundan 2000 yıl önce yazılan Çince “Sunzi Bınga” diye anılan bu yapıt hala etkinliğini sürdürmektedir. Kitap savaş sanatı ile ilgili olduğu kadar yaşam sanatı ve stratejisi hakkında da düşünceler içermektedir.

Hun’lar Çin Seddi’ni hallaç pamuğu gibi atarken, bu güçlü düşmanlarına karşı Çinliler strateji bilimini kurmak ve geliştirmek ihtiyacını duymuşlardı. Çinliler bu bilim sayesinde kuvvetli düşmanlarını bölmüşler, onların hedeflerini doğudan batıya çevirmeyi başarmışlardır.Bugün Çin yine dev bir ülke olarak varlığını sürdürürken, Hun’lardan hiçbir iz kalmamıştır. Kanımızca Çin’in başarısından çok bilimin özellikle strateji biliminin üstünlüğünün bir kanıtıdır.

Bu eşsiz eserde sürekli vurgulanan temel ilke savaşmadan kazanmaktır. Savaş sanatında verilen bilgilere göre akıl, bilgi, çabukluk ve güç nasıl zaferin sırrı ise, öfke ve kızgınlık da yenilginin temel nedenidir. Sun Tzu zaferin inşa edileceğini söyler, sessizlik ölçüsünde esrarengiz olmayı öğütler. Böylelikle düşmanın yazgısını yönetme gücünün artacağını belirtir.

Adına olgunluk da diyebileceğimiz üç hâzinesinden söz eder.

Bunlar sevecenlik, tutumluluk ve başkalarına önderlik taslamamakolduğundan güçlü görünmeyi salık vermez. Yeterliyken yetersiz, etkinken etkin değilmiş gibi davranmayı öğütler. Sonra başarının sırrını söylemez, okurlarına sorar;

“Hangi siyasal dalkavukları bir kenara itip akıllı insanlara yanaşabiliyor,

seninki mi?

Yoksa düşmanınki mi?”.

Bilge Sun herkesin bildiğini bilmenin pek yararı olmadığını, bilinmeyeni öğrenmenin önemini vurgular.Buna derin bilgi der.

Başarıyı derin bilgi ve güçlü eylem sahiplerine bağışlar. Güçlü eylemse tüm durumlara uyarlanarak sürekli yenilenmek ve güçlenmektir. (sh: 175-176)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ
KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ


Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

 Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

KİŞİ HAKLARINA SAYGI


En Yüce bağışlayıcı (Erhamür-rahimin) olan Allah bana kul hakkı ile gelmeyin, bana olan borçlarınızı bağışlayabilirim ama başkalarına olan borçlarınızı bağışlamaya gücüm yetmez der.

Bütün büyük ahlakçılar peygamberler kişi haklarına yani adalete çok saygılı olmuşlardır. Konfüçyüs’e göre ahlakın esası kişi haklarına saygıdır. Konfiçyüs “Yüksek insan adaleti (Yi) anlar, alçaklar da menfaati (Lı)” der. Yüksek insan adaletli yani ahlaklı kişidir. Bütün ahlak öğretisi ise (Yi) ile (Lı) yı ayırma işlevidir.

Sokrates de baldıran zehri ile mahkum edildiğinde kişi haklarına saygının örneğini vermiştir. Baldıran zehri yavaş yavaş onun yaşama gücünü yok ederken yüzündeki örtüyü açıp yakını Krıton’a “Asklepios’a bir horoz borçluyuz, parasını ver unutma!” der. Kritos’un “peki, olur” sözünü işittikten sonra gözlerini yumar.

Dinimizin kurucusu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bütün yaşamı adaletli davranmaya ve kişi haklarına saygıya dayanmıştır. Bu yüzden ikinci adı “Emin” olarak söylenmiştir. Onun kişi haklarına saygısının derinliği konusunda aşağıda anlatacağımız olay hepimize çok güzel bir örnek olacaktır.

Veda haccı sonrası hicretin on birinci yılında Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hastalanmıştı, öleceğini biliyordu. Hasta ve halsiz bir durumda minbere çıktı, orada şunları söyledi:

“Ey nas! Her kimin arkasına vurmuşsam işte arkam, gelsin vursun. Bunlar birbirine takas olsun ve her kimin benden bir alacağı varsa işte malım, gelsin alsın!

Birisi kendisinden üç dirhem alacağı olduğunu iddia etti, parasını Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem derhal ödedi. Bundan sonra Ukkaşe adında bir sahabe ayağa kalkarak;

 “Ey Allah’ın resulü, filan gazada filan gün benim devem senin devene yaklaştığında sen deveye kamçıyla vurduğun zaman vuruşun bana çarpmış, canımı yakmıştı. Şimdi kısas isterim”dedi. Bu söz üzerine ileri gelenler müdahale edip

“Resulullah’ın dermansız ve takatsiz olduğunu görmüyor musun? Kastın olmadığı bu kısastan vazgeç”diye ricada bulundular. Hatta bazı mü’minler, Ukkaşe’ye kısastan vazgeçerse büyük miktarlara varan bağışta bulunacaklarını söylediler. Ukkaşe ısrar etmekte devam edince Hz. Ali kerremallâhü veche

“Ya Ukkaşe dilersen bana yüz değnek vur. Resulullah’ın hiç dayanacak gücü yok”diye yalvardı. Fakat Ukkaşe isteğinde direnmekte devam ediyordu. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem onlara “karışmayın vursun hakkıdır alsın” diye buyurdu. Ukkaşe’nin

“Ya Resulullah, sen benim çıplak tenime vurdu idin, halbuki senin arkanda hırka var” demesi üzerine yüce peygamber hırkasını çekerek vücudunu açtı. Ukkaşe koşulların eşit olmasında diretiyordu, bu sefer kullanılacak değneğe itiraz etti.

“Sen bana hezaren çubuğundan üzeri örme bir kamçı ile vurmuştun, ben de sana öyle bir kamçı ile vurmalıyım” dedi. Bunun üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem odasında bulunan söz konusu kamçıyı getirtti.

Cemaat Ukkaşe’nin davranışını uygun bulmayarak tedirgin durumdaydı. Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise sükunetle bekliyordu.

Ukkaşe eline kamçıyı alarak peygambere yaklaştı. Kamçıyı vuracakken kaldırıp attı ve yüzünü peygamberin kutsal vücuduna sürerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin de gözlerinden yaşlar geliyordu. Bütün cemaat hep birlikte ağlıyordu. Bir hakkı ödemek için hasta vücudunu kamçılatmaya razı olan bu Allah Teâlâ elçisinin kişi haklarına saygısı karşısında kendimizi nasıl tutabiliriz. (sh: 130-131)

(Günümüz insanlarına duyururlur)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

THE ATHEİSM TAPES/ Ateizm Kayıtları (2004- ) Belgesel


Ateistlerde tam olarak bir fikir birliği oluşmadığını görmek için seyretmeniz veya okumanız gereken diyaloglar.

Yönetmen:  Richard Denton

Ülke: İngiltere

Sezon: 1.Sezon

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 12 Kasım 2012 (İngiltere)

Dil: İngilizce

Özet

Jonathan Miller, ateizm felsefesi ve düşüncesi üzerine biyolog Richard Dawkins, filozof Daniel Dennett, teolog Denys Turner, oyun yazarı Arthur Miller, felsefeci Colin McGinn ve Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg ile röportajlar yapmıştır. Her bölümde bu kişilerin ateizm hakkındaki farklı düşüncelerine ve bunu takip eden teizm eleştirilerine yer verilmektedir. Alanlarında uzman bu kişiler hayata bakış açılarını da katarak samimi bir sohbet tadında görüşlerini dile getirmektedirler.

Colin McGinn, Steven Weinberg, Daniel Dennett, Arthur Miller, Richard Dawkins, Denys Turner

**********

“ATEİZM, İNANÇSIZLIĞIN KISA TARİHİ” BELGESELİNİN DİYALOG METNİ

Jonathan Miller diyor ki:  

2003 yazında, “Ateizm, İnançsızlığın Kısa Tarihi” adlı belgeselin çekimine başladım. Bu sürecin bir parçası olarak birkaç yazar, bilim adamı, tarihçi ve felsefeciyle görüştüm. Onların işbirliğine güvenerek çekilen belgeselin 24 saati aşması sebebiyle büyük bir kısmı montaj odasında atıldığı için çok mahcup olmuştum. Fakat bu olurken, BBC bu 6 parçalık programın ve görüşmelerin çöpe atılamayacak kadar ilginç olduğu konusunda bana katıldılar ve orijinal materyalin geri getirilmesiyle bendeki görüşmelerin bazılarının yayınlaması konusunda son derece olağandışı bir karar aldılar. İngiliz biyolog, Richard Dawkins Amerikan filozof, Daniel Dennett Cambridgelı teolog, Denys Turner Amerikan oyun yazarı, Arthur Miller İngiliz filozof, Colin McGinn ve Amerikan, Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg ile görüşme yapıldı.

İngiliz filozof Arthur Miller ile yapılan mülâkat

Amerika’nın en seçkin oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller, uzun profesyonel yaşamı boyunca nükteleriyle ve zekâsıyla Amerikan sahnesine yeni bir soluk getirdi. Onunla New York’taki dairesinde görüştüğümde ona, yaşamının önceki kısmında Yahudilik’e karşı olan tutumunu ve günümüz Hristiyanlık anlayışına göre garip bir birliktelik sayılan Yahudilik ve inançsızlık arasında büyümesinin- ki bu durumda, Yahudiler, laik birer dinsiz gibi ayrıcalıklı bir konumda sayılıyor – etkilerini sordum.

Tabii ki anti -semitizm, binlerce farklı maske altına saklanıyor. Bunlardan biri de Yahudiler’in özünde ateist olduklarıdır. Elbette ki onlar İsa’ya inanmıyorlar. Ve bu, herkesi, eğer ateist değilse, dinden uzaklaştırıyor. Bir kafir sayılır belki de.

Brooklyn’de bir çocukken ailen ortodoks ya da dindar mıydı?

 Yılda 2 ya da 3 defa dini bir etkinliğe katılırlardı. Bunun dışında hayatlarını sürdürmek ve bundan keyif almaya bakarlardı. Biz şey değildik Onlar Onları bir kalıba sokacaksak, dindar ya da ortodoks diyebiliriz. Ama bu, yalnızca “kutsal tatiller” boyunca ortaya çıkıyordu. Dinlenme zamanlarında istediklerini yapmakta özgürdüler. Her cumartesi Sinagog’a gitmezlerdi, dua etmezlerdi. Bir çeşit uyum sağlamaktı yaptıkları. Böyle bir ailedeki bir çocuk olarak, birçok yönden benim durumuma da benziyordu, kendini tanımladığından daha az dindar olmana sebep olmuştur.

Kendine, ait olduğun ortodoks altyapısından farklı olduğunu söylemeye başladığın oldu mu?

 12, 13, 14 yaşımda dindar biri olmaya çalıştım. Bunu 2 yıl sürdürdüm. Daha sonra birden geçti gitti. Bir gece uyumaya gittim ve sonra uyandığımda tüm inancım gitmişti. Sanırım inançlı dönemim, büyüme sürecimde, hayatımın kaynağını bir yerlerde aradığım zamanlardı. Anlamı başka yerde buldum. Dinlerde bulamadım. Çünkü din, özellikle 30′lardaki buhranda, saçma bir şekilde uyumsuzdu. Korkunç bir sosyal krizin ortasındaydık ve din, genel olarak, bu konuda hiçbir şey söylemiyordu. Peki dinin politik uyumsuzluğundan başka sebepler var mıydı?

 “Düşünmek” için başka rasyonel sebeplerin var mıydı?

 Daha fazla inanamazdım. Gençliğimin sonlarında, okumaya ve dinin, evrenin sonsuz bir parçası olabilme adına insanların arzularından doğduğundan kuşkulanmaya başladım. Yetişkin biri olarak, dindar insanlara saygı duymak zorundayım. Çünkü bazıları bizim geçirdiğimiz mücadeleyi, bilirsin işte, korkunç buluyor. Birçok alanda dini kurallara göre hareket etmeyi öğrenmişler. Bu yüzden tüm bu şeyleri görmezden gelmem. Fakat benim inanma yeteneğim yok. Arıyorum, ama yok işte. Tanrı yerine büyük babamı görüyorum. Artık inanamıyorum. Felsefi açıdan, bana öyle geliyor ki, bir insanın kendini cennette görmeyi hayal etmesinin sebebi, burada olamayacağı kadar güçlü olmayı, ahlaklı olmayı, saygın olmayı, intikamını alabilmeyi ve dünyada yapılmasına izin verilmeyen her şeyi yapabilmeyi düşünmesinin ve kendini beyaz kıyafetler, sakal ve hayallerinde düşleyebileceği her şeyi yapabileceği bir yer olmasının sonucudur.

Böyle bir düşünceyi boş veremem. Bu çocukluk anıları, katı Yahudiler arasında böyle bir dini septisizmin ‘sol’a ne derece meyilli olduğu düşüncesini akla getirdi. Bu yüzden Arthur Miller’a, bu meyilliliğin 20. yüzyıl anti-semitisminin gelişmesinde herhangi rol oynayıp oynamadığını sordum.

Kuşkusuz Yahudilik ile sol arasında yakın bir ilişki var. Bir çeşit inanç üçlemesi gibi. Tanrıya inanmama, Yahudilik ve tanımladığın sorunların sırasıyla çözümünü sunan birinin dahil olduğu politik hareketler.

- Evet.

- Neden böyle olduğunu düşünüyorsun?

 Bir şey sebebiyle, Yahudiler Şimdilerde saygı duyulandan farklı bir dönem vardı. Amerika’da anti-semitizm şaha kalkmıştı. Önü açıldı. Örneğin, birçok insan doktor olmak için Avrupa’ya gitmek zorundaydı. Kolombiya Üniversitesi’ne kabul edilmiyorlardı. Neredeyse tüm Amerikan Üniversiteleri Yahudilere çok sınırlı bir kontenjan belirlemişti. Amerika’daki en çok dinleyicisi olan radyo yayınında Goebbel’den alıntılar yapılıyordu.

- Peder Coughlin’di.

- Peder Coughlin. FDR hariç en çok dinleyiciye o sahipti. Nazi’lerin işsizliğe nasıl güzel çareler bulduğunu, kendi ırksal saflıklarını nasıl güzel koruduklarını anlatıyordu. Ve o, katolik bir papazdı! Bir gün Brooklyn’de yürüdüğümü hatırlıyorum. Temmuz ortalarında sıcak bir gündü. Tüm pencereler açıktı. Sanırım pazar öğleden sonrasıydı, birbiri ardında evlerden sesler duyabiliyordunuz. Alaycı ve boğuk seslerdi. Gerçekten gürültücü bir kalabalık yaratmıştı. Buhran için Yahudileri suçluyordu. Esas şey buydu. Tapınaktan atılan faizciler geri gelmişlerdi. Piyasayı, büyük şirketleri ve diğer her şeyi gizlice kontrol ediyorlardı. Devletteki başlıca sorunları yaratan gizli şeytanlardı. O günlerde işçiydim, ama  kamyon şoförlüğünden ayrılıp dinlenmeye gönderildim. İş ilişkilerini birden kesebiliyordunuz. Zalimceydi. Yollar açılmıştı. Bu konuda şüphe yoktu. Yahudilerin pozisyonu belirlenmişti. ‘Vis-à-vis’ Toplumu. Öldürülmüyorlardı. Kibarca ve kesin bir şekilde ana görüşten uzaklaştırılıyorlardı. Yahudilerin yönetiminde büyük şirketler yoktu. Eşi görülmemiş bir durumdu. Bunun da bir işkence olduğu görülebiliyor. Bu yüzden sola doğru yöneldiler. Çünkü ne sağ ne de liberaller, bu problemlerle ilgilenmiyordu. Çok tehlikeliydi. Tüm bunlardan sonra, Almanya’dan gelen, Yahudi yüklü bir gemi New York limanına geldi, ama karaya çıkmalarına izin verilmedi. Bunlar, umutsuz insanları güçsüzleştirmiyordu. Bu yolculuğu yapabilecek ve her şeylerini toplayıp Almanya’dan kaçabilecek parası olan orta sınıf insanlar vardı. Onlar geri gönderildiler. Geminin adı ‘St. Louis’ idi. Daha sonra, buradan Küba’ya gittiler. Okuduğum çalışmalara göre, Amerikalılar daha sonra sağın diktatörlüğü olacak Küba hükümetine gitmelerini istemiyorlardı. Çünkü neler yaptıklarını ve nasıl acımasız olduklarını belli etmek istemiyorlardı. Kimse olanlarla yüzleşmek istemiyordu. Onları Almanya’ya geri gönderdiler. Bence hepsi öldürüldü. Polonyalı bir aydınla yaptığım konuşmayı hatırlıyorum da, bana; “İsa’nın bir Yahudi olduğu fikrini kabul edebilirim. Ama beynimize kazınan fikir, Kutsal Anne’nin Yahudi olduğudur.” demişti. Tüm bu şeyleri başlatan ışığın nerede parladığını düşünmek çok yorucu. Yaratılış ile ilgili olan, “Dünyanın ve Diğer İş Alanlarının Yaradılışı” adlı bir oyun yazıştım. Amacım bu değildi ama bir şekilde, İncil’le, hiç olmadığım kadar haşır neşir oldum. Tarihin farklı zamanlarında farklı insanlar tarafından yazılan şeylerin, eski hahamlar tarafından İncil’de bir araya getirilmiş olması ilgimi çok çekti. İncil’e başlamak için herhangi bir bölümü seçebilirlerdi. Şüphe yok ki, önlerindeki tablo yalan söylüyordu. Bazı editörler, “Açılış bu olmalı.” demek zorunda kaldılar. Kardeş katli ile açılıyor perde. Kardeş katli, -bir kardeşin gidip diğer kardeşi öldürmesi-, sanıyorum ki, olabilecek en kötü şeydir. Çünkü yabancıları dışlıyor. Hala da kapsamıyor. Ruth Mellinkoff’un “The Outsider” adlı kitabını okuduğumu hatırlıyorum. İncil’deki çeşitli karakterlerin simgelediği, sanat tarihindeki resimlerinin koleksiyonuydu. 16. yüzyılın başlarında; Kabil Yahudi, Habil ise değildi.

- Nasıl oldu?

 - Şöyle diyeyim Kardeş katli yayılmıştı, geçmişe ait iğrenç Yahudi kimlikleri bir şekilde aşmalıydılar. Harika değil mi?

 Olağanüstü. Bu eski Alman resimlerinde, Habil’i kan içinde görürsün.

- Ve bukleli, sakallı Kabil’i.

- Hemen bir hikaye anlatayım. 50′lilerin başlarında, Foggie’den bir arkadaşımla seyahate çıkmıştım. O, Foggia’da hiç tanışamadığı, öğretmen olan teyzesini arıyordu. Ve onu bulduk. İtalyan, Amerikan karması ve katolikti. Benim ne olduğumu merak ediyordu ve arkadaşım, “O Yahudi’dir.” dedi. Kadın şaşırdı. Arkadaşım da, “Hani, şu İncil’deki insanlar.” dedi. Kadın, “Anlıyorum sonuçta İsa’ya inanıyorlar.” dedi. Sanıyorum, bu, .kaçınılmaz bir durum ve aynı şekilde kalacak. Birinin ait olduğu grup, tanıdıktır ve tehlikesiz görünür; öteki gruplar ise her zaman tehditkârdır, çünkü yabancıdır. Onlar farklı görünür, bizim konuştuğumuz gibi konuşmazlar. Haşlanmış yumurtalarını geniş yerinden kırmak yerine, dar yerinden kırarlar. Sonsuza kadar sürer gider. Fakat politikacılar bu farklılıkları- ya da endişeleri yakaladıklarında- Özellikle dini farklılıkları.

ve dini farklılıkları politik programlarının merkezine koyduklarında, son yaklaşıyor demektir. Onunla görüştüğümüzde, Irak savaşının patlak vermesiyle, son, biraz daha yakınlaşmıştı. Bu yüzden Arthur’a, septisizmin neden politik olarak, giderek artan bir biçimde, Amerikalılar arasında yanlış, yıkıcı, kabul edilemez ve vatan-hainliği gibi göründüğünü sordum.

Avrupa’da edindiğim izlenime göre, geçtiğimiz 18 ayda, muhtemelen öncesinde de, ateizm ya da inançsızlık ya da septisizm bir çok Amerikalıya politik olarak yanlış, yıkıcı ve kabul edilemez görünüyor. Böyle düşünmekte haklı mıyım?

 Muhtemelen durum bu. Dindarlık, vatanseverliği kapsayıcı bir biçime bürünüyor. Bu ülkede hep böyleydi. Buradaki insanlar diğer yerlerdekinden daha fazla kiliseye gidiyor. Giderek daha da artıyor bu katılım. Bir araba alabilmek gibi bir fırsatın doğması için tanrıya yalvarıyorlar. 11 Eylül’den sonra mı oldu, yoksa?

 Hep böyleydi. Ama giderek yoğunlaşıyor. Çünkü çoğunluk, bir şeylere tapınmanın doğurduğu köleliğin, tanrıya ulaşmanın kolay yolu olduğunu düşünüyor.

- Bu, politik bir olay. – Fakat uzun yıllardır ilk kez böyle bir hükümet, böyle bir başkan– Devletin bunu kendi kendine yaptığını ifade etmiyorum. Olmuş da olabilir ama fark etmedim ben. Yani, bir hükümetin hastalıkları veya işsizliği önemseyen inanç bazlı kurumlar kurduğunu hiç duymadım. Önceden hükümetler bunu yapardı. Irak’a girişin bir çeşit inanç bazlı vatanseverlik olduğu izlenimi var. Sadece vatanseverlik değil; Hristiyanlık ve vatanseverlik. Savaş zamanı Sanırım, bunu, 2. Dünya Savaşı’nda da bir derece yaptık, fakat düzenli bir oluşum değildi. Roosevelt tanrıyı mevzu bahis yaptı ve bu, onu çok rahatsız etmedi. Tanrının işin içine karıştırmasına rağmen, görev çağrısının arkasında aslında Hristiyan olmasının bir etkisi olduğu izlenimine kapıldın mı?

 Bunu kullanmadı hiç. Şimdilerde ikna amaçlı kullanılıyor. Apaçık ortada ve belli. Bir program başlatmak için tanrıya başvururlar. Bir çeşit sivil bir program. Tanrıya karşıysan, dini laf kalabalığıyla bunun üzerini örterler. Bir çok Amerikalı var Sanırım onlar azınlık. Ancak çok konuşuyorlar; bir Ayetullah arıyorlar. 17. yüzyıl başlarına gidersek, dini bir departmana sahip olmak istiyorlardı, bir kiliseye, resmi bir kiliseye sahip olmak. Ama bir çok insanı, bu ülkeyi kuranların dini bir hükümetin baskısından kaçarak; ve burada özgürce nefes alan ve dini hükümete itaat etmek zorunda olmadıkları için şükreden insanların kurduğunu unutmalarını sağladılar. Fakat daha sonra yine teokratik bir yönetim haline döndü. Bir nesilden diğerine geçen bir prensibe dayanıyor gibi. Şu an, hiç olmadığı kadar sert. Çünkü devlet kendini, resmi dinin tarafında görüyor zaten. Tüm bu şeylerle ilgili canımı sıkan şey Bu ülkede, kendini din diye tanımlayan bir girişimin sebep olduğu sorunlarla git gide daha çok karşılaşıyoruz. Onların gerçekten dindar olduğundan emin değilim. Sanırım onlar milliyetçi insanlar. Hristiyanlık veya Yahudilik’in milliyetçilik ile birlikteliği öldürücü sonuçlar doğurur kanımca. Eğer bakarsan Sanırım, dünyadaki her şiddet dolu anlaşmazlık papazlar, hahamlar ve imamlar tarafından yönlendiriliyor.Olağanüstü bir şey. Yüzlerce yıllık süreçte, böyle bir şeyin olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. Bunlar, tüm bu dinlerdeki kilise militanları. Sundukları programa artık bu din-milliyetçilik ölümcül karışımını da koydular. Böyle ölümcül olmasının sebebi, bir dine inanmanın anlamının farklı dinlere inanmamak olmasıdır. İki dine birden inanamazsınız. Birine inanırsınız ve diğerleri yanlış olur. Çoğu zaman da yok edilmek zorundadırlar. Mücadele edilip, yok edilmeyi hak ederler. Demek istediğim, dini inanç fikrinin temelindeki gizli niyet budur. Normal koşullarda dinin düşüncesi budur. Hem katolik hem de protestan olamazsınız. Bana öyle geliyor ki -öncelikli olarak akla uymayan- Yahudilerin Hristiyan olduğu zaman – İsa’nın geleceği fikrini birleştiren

- Evet.

- Amerika’daki muhafazakar Hristiyanlar ile- Hristiyan bağnaz kimseler ile Ortodoks Yahudiler arasında, kutsal olmayan bir ilişki var. Bu haber, buradaki birçok Yahudi için şok etkisi yaratacaktır. Ancak şov böyle: Müthiş Savaş gelir, Yahudiler İsa’ya inanır ve İsa döner. Bizler de saf dışı bırakılırız. Oldukça zor bir durum. Bu, özellikle son 2–3 yılda şiddetli boyutlara ulaştı. Birçok politik boşluk yaratacak, bir çeşit entelektüelliğin iflası. Benden oldukça yaşlı olmasına rağmen, ne Arthur Miller’ı ne de beni korkak tavuk diye adlandırmamak adil olur. Bu yüzden ona, ölümden sonra yaşam olması ihtimali hakkında ne düşündüğünü sormak mantıklı göründü.

Söylediğim septik şeyler, en iyi ihtimalle, bir şey tarafından koşullanır; o da yaşamın nerede ya da nasıl başladığını bilmediğimizdir. Bunu kimse gerçekten bilmiyor. Ölümün, yani bilinçlilik halinin sonunun, bunu deneyimleyen herhangi birinin buna karşı bir cevabının olmadığını bildiği muhteşem bir gizem olduğunu da kimse gerçekten bilmiyor. Bilinçlilik halinin ortadan kaybolabileceği fikri artık kabul edilebilir bir şey değil. Kabul edilemez…

- Bunu hiçbir şekilde kabul edemem.

- Peki, bunu kabul etmeyi reddedişinde bunun, sanki bir tür tatilden sonra gizemli bir şekilde devam ettiğini ve herhangi bir yerde devam edeceğini varsaymak için- cezbedilmiş olabilir misin?

- Umduğum şey bu.

- Gerçekten mi?

 - Evet. Sonra, bence, sanatta devam eder. Ve sonuçta sanatçı bize kendi bilincini bırakır. Böylece, yaptığın iş senden çok daha kalıcı olur.

Ancak, sen kendinin, herhangi bir şekilde, hatıranın korunacağı eserine ek olarak, bazı alternatif şekillerde, bedenden ayrılmış olarak, varolmaya devam edeceğine inanmak ya da bunu umut etmek için cezbedilmiş gibi hissediyor musun?

 Hissedemem…  Bu fikri daha fazla kabullenemem. Hayır. Ancak  diğerleri için… Mesela 40 yaşındaki karım yaklaşık 1.5 yıl önce öldü. Ve şu an onun bütün eşyaları ve hayatı etrafımı sarmış durumda. Ve onun burada olmadığı fikri onu yeniden yaratmaya ilişkin bazı hisleri yok ediyor. Fakat ben, o ani isteğin ne olduğunu biliyorum. Bu, basitçe bu saçmalığı kabul edememedir. Bütün o bilinçliliğin ve güzelliğin artık olmadığını.

Ve bir tür buluşma olacağını inananlar gibi, belki Hristiyanlar, Yahudilerden daha fazla kabullenir, açıkça kabul etmiyorsun?

 Hayır, bu beni aşar. Bu konuda bir fikrim yok açıkçası. Ben inanmam. Söylediğim gibi, eğer ortada bir hatıra varsa,  düşünürüm. Çünkü konuştuğumuz şey bir tür anı, eğer varsa, bir kişinin yaptığı eylemlerde, yarattığı sanat eserlerinde bazı durumlarda belki de çocuklardadır.

- Ama o kadar.

- Bu yüzden, o bilincin sanki kendi kendini tanımladığı, vücudun ölümünün ötesine geçen sürekli bir bilinç fikrine benim anlam veremediğim gibi sen de anlam veremezsin. Bu sevimli olmaz mıydı?

 Sence olur muydu?

 Elbette bizden bir sürü olurdu. Bence bayağı kalabalık bir yer olurdu. Akşam saat 5′teki metro gibi olurdu. Biran önce inebilmeyi dilerdin. Ancak, sanki nüfus problemine ek olarak… Bence, o dürtü hep orada. Bu şeyi koruma dürtüsü. Ve eğer dikkatli olmazsan, sonsuz yaşamı isteyebileceğini varsayarım. Ama daha önce de söylediğim gibi, ölüm en büyük karışıklıktır. Ve özellikle bilinç, vücut gibi olmadığı için. Tüm bu gözlemleme, konuşma, görüntüleri biriktirme yeteneği… Bunları başarmak için 60, 70 ve daha bir sürü yıl harcadık. Bir rüzgârda uçar gider. Dünyayı ve sahip olduğumuz yaşamları yüklenmemize rağmen; ölümsüzlük kavramının inanma kapasitemi kolayca aşmasına rağmen; Biz Yahudilerin yaşamdan sonrası hakkında neye inandığımızı hiç çözemedim. Gerçekten var olmadığını hissediyorum. Bu, şüpheli bir alan.Bana, sürekli, bilen ya da biliyormuş gibi görünen insanlar tarafından, bunun Kolombiya’daki bir seminerden bütünüyle farklı olmadığı söylenir. Senin de gittiğin- Üye olduğun!- Üye olduğun ve Musa size, hukukun sonsuz inceliklerini öğretir. Ve bu öğretilenlerin dışında bir şey yoktur. Arkadan kitlenen bir kapı gibi görünüyor.

Colin McGinn ile yapılan mülâkat

İngiliz filozof Colin McGinn ile New York’daki dairesinde görüştüğümde “ateizm” dizisindeki tartışmalarda önemli bir yer tutan “inanç” kelimesinin anlamı üzerinde durduk. Böyle bir başlangıç için Amerika gibi muhafazakar bir ülkede septik bir İngiliz filozof olmanın Colin’e nasıl hissettirdiğini öğrenmek istedim.

Bazen Amerikanlar “Demek Tanrı’ya inanmıyorsun ha?” der. Ben de “Doğru, Tanrı’ya inanmıyorum.” derim. Sonra onlar “Peki herhangi bir şeye inanıyor musun?” derler.

- Anlıyorum. –

“Herhangi bir şeye inanıyor musun?” Ben de “Bir çok şeye inanıyorum” derim ve “Masa ve sandalyelere inanırım” gibi şakalar da yapmam. “Çeşitli etik amaçlara ve politik fikirlere ya da estetik, entellektüel değerlere inanıyorum.” derim. “İnandığım çoğu şey bunlar.” “Tüm inandıkların bunlar mı?” derler. “Tüm inandıklarım bunlar.” “Tanrısal bir şeye inanmıyor musun?” Ya da “Sen aslında geleneksel Tanrı’ya inanmıyorsun.” “Orada bir şeyler olduğuna inanmıyor musun?” Ve ben de “Hayır. Orada bir şey yok.” derim. Ateist olmanın bu çeşit bir şeye inanmadığınız anlamına geldiğini inançlılara anlatmanız oldukça güçtür. Düşündüğünüz gibi doğa Tanrı değildir ya da kişisel özellikleri olan veya buna benzeyen bir şey yoktur. Bunun gibi bir şeye inanmayız. Doğaüstü bir şey yoktur. Mucizevî bir şey yoktur, batıl bir şey yoktur. Hayalet yoktur, telepati yoktur. Buna benzer şeyler yoktur. Yani bu Hristiyanlığın Tanrı’sına sataşmak ve O’na inanmamak gibi bir şey değil. Peki benim muhafazakar olmayanlardan aldığım şu karşılığı almıyor musun; demek istediğim 3 tektanrılı dinlerden birine inanmayanlar kısaca şunu diyorlar: “Bir şeyler varolmalı.” Ki ben de seninle aynı cevabı veriyorum ama “Maneviyatın nereden geliyor?” Aksi halde bazı şeyler eksik kalacak gibi duruyor.

Fakat vitamin eksikliği gibi bir şeyse bu, ben asla alamayacağım. Bununla tam olarak neyi kastediyorlar? Demek istediğim Bir ateist ruhani olabilir mi?

 Sanırım bu bir tanımlama sorunu. Doğaüstü bir şeyi ifade ediyorsa ruhani olamaz. Ama estetik ve etik değerler insanların manevi dediği şeye benzeyebilir. İnsan davranışlarıyla ilgili en derin inançlar manevi olarak değerlendirilebilir. Doğa hakkındaki duygular olabilir. Ben bu kelimeyi kullanmazdım. Kullanmak için iyi bir kelime gibi durmuyor, fakat bu bazı şeyler hakkında derin görüşlerinizin olmadığı anlamına gelmez. Ya da derin kanaatlerinizin olmadığı anlamına. Defne yaprakları arasında diz çöken bir rahip bir anda sıçrayıp; “Aha! Kaynağı belirsiz derin duyguların aslında inkar ettiğin Tanrı’nın işareti.” der. Pekala, en derin duygularımdan biri Tanrı’nın olmadığı yönünde ve bu da Tanrı’ya inanmak için kötü bir fikir. Oldukça zarar verici. Eğer bu Tanrı’ya olan inancımı yansıtıyorsa çok garip bir durum. En derin kanaatlerimden biri şu: “Tanrı yok.”

Colin’in, Tanrı’nın olmadığı yönündeki kanaatini paylaşıyorum. Benim durumumda, ben hiç inanmadım. Colin’in yaşamının daha önceki safhalarında Tanrı’ya inandığı zamanların olup olmadığını merak ettim.

Bende, aslında bu açıkca tasvir edilmişti. Tam tarihini ve tam zamanını şimdi hatırlayamıyorum. Tanrı inancı içimde belirdiğinde sanırım 17 ya da 18 yaşındaydım-ki Hristiyanlığa maruz kalmıştım- ve bu inancın aşağı yukarı bir yıldan fazla sürmediğini söyleyebilirim. 10 yaşındayken “Tanrı’ya inanıyor musun?” diye sorsaydınız muhtemelen “Evet, inanıyorum.” derdim. Ama bu ciddiye alınacak bir şey değildi. Öylesine bir şeydi, “Herkes inanır, değil mi?” Sürü gibi. Herkes inanırdı. Fakat sonra ciddi anlamda İncil üzerinde çalışmalara başladım çünkü tanrı-bilim dersi alıyordum. Böylecce çalışmalara başladım fakat karizmatik ve coşkulu bir öğretmenimiz vardı-otobiyografimde de yazdığım, takdire değer Bay Marsh- ve bize İncil’i öğretiyordu. Ben de öğrenmek zorundaydım. Sıkı bir şekilde çalışıyordum. Eski Ahit’i, Yeni Ahit’i Bu yüzden Yeni Ahit’i bir çok Hristiyan’dan daha iyi biliyorum. Ve şimdi bile, 25 yıl sonra, din hakkında bir çok dindardan çok şey biliyorum. Bunu oldukça iyi biliyorum. İncil üzerine çalışmalar beni din üzerine düşünmeye itti ve aynı zamanda felsefeye de ilgi duyduğum için felsefenin içine soktu. Burası iki faktörün birleşme noktasıydı biri metafiziksel sorunlarla ilgilenmekti evren hakkındaki temel sorunlar. “Tüm bunların anlamı ne?” Bunun gibi sorular. Öte yandan tamamlayıcı bir ahlaki parça vardı. Çünkü Yeni Ahit’te hayatın ahlaki yönüne dair açık ve çok güçlü ifadeler görürsünüz. İdealist bir gençtim, 60′lı yıllardı ve bu üzerimde derin etkiler bıraktı. Ahlaki açıdan. Ahlaki fikirlerin ayrıntılı olarak tartışıldığı bir evde büyümedim. Ahlaki yönünün hala da üzerimde derin etkileri var. Bu iki şey, hayatın yetiştiğim Blackpool’daki eğlenceli çarşılar, barlar, balıklar, lokantalar ve dondurucu soğuk gibi dünyevi gerçekliklerden daha fazlası olduğunu düşünmeme sebep oldu. Felsefi, metafiziksel ve yüksek ahlaki düşüncelerin fikirleri vardı. İyi bir birleşimdi. Böylece bu konuyla ilgilenmeye başladım ve bir dönem bundan etkilendim. Bu yüzden psikoloji okumak için üniversiteye gittim. İncil çalışmalarını bıraktıktan sonra Bay Marsh’ı görmedim ama bunu yine devam ettirdim ve bazen insanlarla din hakkında konuştum. Daha sonra yavaşça unutulup gitti. Sonra bununla yaşamanın, bunu devam ettirmenin zor olduğunu ve dindar insanlarla buluştuğumda oturup onları dinleyince “Bu tamamen saçmalık. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum.” dediğimi hatırlıyorum. Bertrand Russell’in “Neden Hristiyan Değilim?” gibi kitaplarını okuyordum. Detayları hatırlamıyorum ama oldukça kısa bir sürede tüm bunların yanlış olduğuna karar verdim. Aynı zamanda ahlakî ve felsefî yönü koruyarak üstünüzdeki yükü boşaltabileceğinize de karar verdim. Russell alternatif bir inançlı idealizmi yaratmamda öncülük etti. Daha dünyevi bir idealizmdi. Din olmadan da bazı uygun olan görüşlere sahip olunabileceğini farkettim. Ve bakire doğum, mucizeler evrenin nasıl oluştuğuna dair ilginç fikirler ve bunun gibi inanması zor şeyleri kesip atarak iyi şeyleri sürdürebileceğinizi farkettim. Böylece dinin ilahi yükünü atıp istediğiniz yönünü sürdürsünüz. Benim de temel olarak yaptığım şey buydu. Burada bir kriz doğmuyor mu?

 Yani metafiziksel ögeyi sıyırıp onayladığın ahlaki yönü devam ettirmende?

 Benim durumumda değil. Sanırım bu diğer insanların durumundan farklı. Russell’in teizmden çıkışı kendi tanımlamasıyla son derece acı verici, travmatik, telafi edilemez bir evre. Tüm hayatını bir şekilde bunun üstesinden gelmekle uğraştı. Bende olmadı bu evre. Göreceli bir şekilde kolaydı. Kendiliğinden bir anda oluverdi. Otobiyografimde de dediğim gibi; deri değiştirmek gibiydi derin dökülür ve yeni bir deri elde edinirsin ve güzel görünür.

Deri değiştirirken bir rahatlama hissi var mıydı?

 Hayır, rahatlama demezdim buna. Sanırım bir hayal kırıklığıydı. Dinimin doğru olmasını isterdim. Doğru olmasını isterdim çünkü ölümsüzlüğün, erdemli insanlara ödülün olmayanlaraysa cezanın olmasını isterdim. Özellikle cezalar iyi olurdu. Bu dünyada adalet yok ve olması gereken uygun bir yolla adaleti dağıtan kozmik bir güç olsaydı iyi olurdu. Ahlaksız insanların başarılı olup ahlaklıların olamaması hala da bende daimi bir öfke ve acı kaynağı oluşturuyor. Bu açıdan biraz hayal kırıklığı oldu fakat yine de biraz neşe vardı. Russell’in, bence kendine mâl ettiği, tanrısız bir evrenin bir anlamda hayat dolu bir evren olduğu yönünde bir tanımlaması var. Sağlıklı bir şeyler var bunda; canlandırıcı bir şeyler var. Oysa varoluşunuzun her anını izleyen hesaplayan, belirleyen bir şeyin olması fikri oldukça bunaltıcı. Bu şekilde düşünmek biraz sıkıcı. Pekala, anladım. O halde durum şu; şu an tamamen, olmayı istediğin bir filozof haline geldin. Bir filozof olarak geliştirdiğin basitçe “deri değiştirme” diyebileceğimiz görüşünü oldukça beğendim. Şimdi daha sistematik bir şekilde bu konuyu masaya yatır. Tanrı fikrinin neden olağanüstü bir iddia olduğunu açıkla. Bunun için ilk argümanımız “kanıt yokluğu argümanı”dır. Russell bunu, Yunan tanrıları yerine Hristiyanlığın Tanrı’sına inanmak için daha fazla hiçbir sebep olmadığını söyleyerek belirtir. Böyle bir inanç için olumlu hiç bir kanıt yok. Başka teorilerle açıklanamayan doğal olguları açıklamak için, Tanrı fikrinin zorunlu olarak kabul edilmesini söyleyen bir teori yok. İnsanlar bazen; “mucizeler gerçekleşti” diyor. Mucizelerin gerçekleştiğine dair geçerli bir kanıt yoktur. Bunlar Tanrı’nın varlığına bağımsız olarak inanma sebeplerinden ziyade Tanrı’nın varlığını öncelikli olarak buna bağlayan muhakemelerdir. Bu açıdan kimsenin bir mucize gözlemlediğine dair kanıt yoktur. Dünyada Tanrı’yı koşulsuz kabul etmeden açıklanamayan bir olgu yoktur. Yani Zeus ya da diğer Yunan tanrılarına inanmak yerine “Tanrı”ya inanmak için yeterli bir sebep de yoktur. Olup olmaması bir kenara, inanmak için bir sebep yok ortada. Burada şu soru akla gelir; inanmamak için bir sebep var mı?

 Buna karşı olumlu bir kanıt var mı?

 Bunun için ontolojik argüman gibi iddialar var.

- Hadi bize bundan bahset.

- Ontolojik argüman. Hoş bir argümandır. Canterbury’li Anselm 15. yüzyılda bunu ortaya attı. Tanrı’nın tanımının, Tanrı’nın varlığını gerektirdiğini söylüyordu. Harika bir durum olurdu. Sadece Tanrı’nın tanımlanması bize Tanrı’nın varlığını göstermektedir.

Peki Tanrı’nın tanımı nedir?

 “Akla uygun en mükemmel varlık.” Ya da “akla uygun en güçlü varlık” da eşit ölçüde iyi bir tanımlama. Sonra Anselm iddiasını şöyle sürdürür düşünün ki bu en güçlü veya en mükemmel varlık hiç varolmadı. O halde “O” varoluş vasfından yoksun olurdu ama varoluş vasfı bir şeyi mükemmel ya da güçlü yapan bir şeydir. Dolayısıyla tanımlama ile birlikte en mükemmel varlık için varoluş vasfı da gerekmektedir, bu yüzden de Tanrı vardır. Hadi bu iddiayı ayrıntılı olarak inceleyelim. Tanrı tanımını ele alalım.

Tanrı nasıl tanımlanır?

 Tek boynuzlu at ile karşılaştıralım. Tek boynuzlu at nasıl tanımlanır?  Tek boynuzlu at alnında bir boynuz olan attır. Bu tanımlamadaki hiçbir şey tek boynuzlu atın varlığını gerektirmemektedir, gerektirmez de. Hadi Tanrı’yı tanımlayalım. En güçlü, en iyi, en bilgili varlık. Bunlar O’nun niteliklerinden bazıları. Ve herkes bu Tanrı tanımına katılır. Demek ki tanımlamalardan biri O’nun en mükemmel varlık olduğudur. O’nun özelliği en uç sınırda ve en yüksek mükemmelliktir. Tanrı’nın tanımı bu. Anselm şunu diyor; Tanrı olmasaydı, o zaman O, böyle bir varlığın varolduğu durumdan daha az mükemmel hale gelmiş olmaz mıydı?

 Çünkü varolmak, varolmamaktan daha mükemmeldir. Varolmak varolmamaktan daha iyidir. Tanrı olabileceğinin en iyisi ve en üstünüdür. Bu yüzden O varolmalıdır. Tanımlama ile birlikte Tanrı vardır. Görkemli bir iddia fakat bunu duyan herkes için de tamamen ikna edici değildir. “Bunda yanlış giden bir şeyler var” diye düşünüyorlar. Çok ilginç bir argüman. Pekala, bize neyin yanlış olduğunu anlat. İşte zorluk burada. Kimse tam olarak yanlışın ne olduğunu saptayamadı. Ben burada bana göre yanlış olan şeyi söyleyeyim. Yine de mesele tamamen açıklığa kavuşmaz. Bence burada çok eğlenceli bir şey var. Yanıltıcı bir şeyler sizi yakalar; “Tanrı en mükemmel varlıktır. Varoluş mükemmelliğin bir parçasıdır.” Yüzeysel olarak bakıldığında mantıklı gibi ancak gerçekte neyi ifade ediyor? “Mükemmelliğinin bir parçası” Bunu “Hadi akla uygun en lezzetli yiyeceği alalım” diyen biri ile karşılaştırmak istiyorum. “Akla uygun en lezzetli yiyecek” Bu bir anlam ifade ediyor mu?

 Yediğim en lezzetli yemek?

 Hiç iyi tanımlanmamış. Akla uygun en lezzetli yemek ya da akla uygun en iyi futbol oyunu.

Ne anlama geliyor bu?

 Çok açık bir anlamı olan ifade değil. Tanrı’yı en mükemmel varlık olarak tanımladığımızda, mükemmel ile aslında ne kastedildiğini ortaya koymayız.

En mükemmel varlığın anlamı ne?

 O’nun en mükemmel renkleri olmadığını biliyoruz çünkü hiçbir biçimde renk vermedi. Ne anlama geldiği hiç açık değil. Her zaman “akla uygun en mükemmel F” gibi bir ifadenin anlamlı olduğunu düşünemeyiz. Bazen anlamlıdır. Akla uygun en mükemmel üçgenle tüm açıları tamamen 180 derece olan üçgen kastedilir. “Akla uygun en mükemmel ahlaki varlık?”

Bunun anlamı ne?

 Çok iyi bir tanımlama değil. Bence yanlış olan şey bu. Fakat bir çok felsefi argüman gibi bir iddiayı çürütemiyor olmak o iddiayı ciddi anlamda kabul etmen ya da sağduyunu bu iddiaya göre şekillendirmen gerektiği anlamına gelmez. Pekala, bu kadar ontolojik için bu kadar yeter.

- Peki ötekisi için ne dersin?

 - İşte sevdiğim biri. Psikolojik olarak oldukça önemlidir insanlar için. Bu argüman psikolojik açıdan muhtemelen daha önemli. İnsanlar; “Tanrı olmaksızın bu hayat anlamsızdır. Hani anlam nerede?” diye düşünür. “Boş bir sinema oyunu her şey birbirinden anlamsız, amaçsız, değersiz.” Buna verilecek ilk cevap hayat dışında, hayatın anlamını aramanın zorunlu olmadığıdır. Öncülümüz şu; bu argümanın varsayımı insan hayatı dışında bir varlık olmadan insan hayatının anlamsız olduğudur. Yani insan hayatının anlamı başka bir varlığa dayanmak zorundadır. Sorum şu; varlıklara anlamlarını ne verir?

 Tanrı’nın hayatının anlamı nereden kaynaklanmakta?

 Bir ikilem, değil mi?

 Tanrı’nın hayatının anlamı ya varoluşuna dayalı olarak aslen doğmuştur ya da doğmamıştır. Eğer doğmuşsa demek ki kendiliğinden anlamlı bir hayat olabilir. Peki ya bizim hayatlarımız neden kendiliğinden anlam kazanmasın?

 Anlamları başka bir varlığa dayanmamaktır. Ancak dindar insanlar ontolojik iddiaya bile bakmaksızın elde ettiğimiz gerçek değerlerin ve anlamların aslında tıpkı yaratılış iddiasının bir şeyin tasarlanmış olduğunu söylemesi gibi o şeyin de anlamlara sahip olduğunu ileri sürmektedirler. Burada iki önemli nokta var. Biri, değerlerin varlığının kendiliğinden Tanrı’nın varlığının kanıtı olduğudur. Kanıt argümanı gibi. Diğer nokta ise ahlakın yalnızca Tanrı’nın emri, dileği veya isteği üzerine oluşabileceğine dayanan fikirdir. İlk nokta için şunu söyleyebiliriz topluma ait değerlerin Tanrı’nın varlığına dayandığını söylemek için. ortada bir neden yoktur. Neden olsun ki?

 Kulakların varlığını bir “neden” kabul etmek yerine. .Tanrı’yı kabul etmemiz için mantıksal bir gerekçe yok. İnsan yaşamının çok çeşitli yönleri vardır: Sanat, değer, aile gibi bizi değerli kılacak bir sürü şey. Neden tüm bunlar varlığını açıklayabilmek için Tanrı öncülüne ihtiyaç duysun?

 Çok daha kaygı verici sorun; insanların Tanrı onaylamadıkça, meşrulaştırmadıkça ahlaksal olarak kesin bir kaynak görememeleridir. Burdaki önemli noktayı görebilirsiniz. Platon’un “Euthyphro argümanı” olarak uzun yıllar önce tartıştığı bir durum var. Sokrates saygı duyulacak şekilde bu iddianın aksini ispatlamıştır ve bu böylece devam etmiştir.

Varsayalım ki, ahlaki bir prensip olarak “çalmak yanlıştır”. İnsanlar “Neden yanlış? Çalmanın neresi yanlış?” derler. Cevap: “Çünkü Tanrı böyle dedi”. Tanrı çalmamanı emretti. Bu noktada Sokrates şunu söylemeye çalışır diyoloğunda Tanrı bu ahlaki kuralı nasıl temel olarak belirler?

 Ahlakî bir kural kendiliğinden ahlakî bir kural olarak vardır. Dışardan bir emirle meşruluk ve doğruluk kazanamaz. Örneğin varsayalım ki şöyle bir kuralımız var: “Öldürmek doğrudur”. Biri “Hayır bu doğru değil. Öldürmek yanlıştır” dedi. Diğeri “Ama Tanrı öldürmenin doğru olduğunu söyledi” diye cevapladı. Bu sizi öldürmenin doğru olduğu konusunda ikna etmez. Eğer Tanrı doğru olmayan bir şeyin doğru olduğunu söylüyorsa, Tanrı yanılıyordur. O, bir şeyin sadece doğru olduğunu söyleyerek, o şeyi doğru yapamaz. Tanrı emirleriyle doğru olan şeyleri yansıtmak zorundadır. Yaptığı şey budur. Çalmak yanlıştır. Çalmak ve öldürmek yanlıştır. Tanrı bu yanlıştır diyor ve bu konuda haklı.

Neden?

 Çünkü bu iki şey de yanlış. O, söyleyerek bunları “doğru” kılmaz, kılamaz. Eğer bu çok fazlaysa, Tanrı’nın ahlakına saygı duymak için sebep yoktur. Yani Tanrı bizim spontane ve bize özgü olan değerlerimizi kendine mâl ediyor. Varsayımsal varlığını bize yansıtıp- inançları meşrulaştırıyor – Kesinlikle. Yani Tanrı’nın bizim ahlakımızı onaylamasına ihtiyacımız yoktur. Yasallaştıramaz da zaten. Onun görevi sadece neyin doğru ya da yanlış olduğu konusunda bizi uyarmaktır. O ahlakî olarak “yanlış” olan bir şeyi “doğru” yapamaz. Öte yandan neyin doğru ya da yanlış olduğu Tanrı’nın özgür kararına veya kaprisine bağlı olamaz. İnsanlar neyi ahlaksal olduğunu görebilirler. Neyle yükümlü olduklarını bilirler. Fakat insan yapısı zayıftır. Arzularımıza karşı güçsüzüzdür. Her daim neyle yükümlü olduğumuzu çok iyi bilemeyiz. Birçok insan suçluluk duygusuna kapılır. Suçluluk insan zihninde oldukça güçlü bir negatif zorlayıcıdır. İnsanlar suçluluk duygusundan nefret eder. Bu duygu çok kötüdür. Bu yüzden suçluluğu engellemek için bir şeylere ihtiyaç duyarsınız. Doğru olduğunu düşündüğünüz şeyleri yapmaya ihtiyaç duyarsınız. Ama insan yapısı zayıf olduğundan beri her zaman doğru olduğunu düşündüklerini yapmaz oldu. Tanrı doğru olanı yapma konusunda öbür dünya ahlakı gibi ekstra bir motive veriyor. Bu anlayış sizi motive ediyor fakat bu motive kırılgan olabiliyor. Geçici, aralıklı ve kolay kırılan. Eğer Tanrı fikrini benimsiyorsanız size daha çekici gelebilir, daha fazla güç verebilir ve doğru olanı kolayca yapabilirsiniz. Daha düzenli ve tamamen duyarlı olabilirsiniz. Akla yatkın bir durum. Mantıksız değil, neyse, bir ateist belki bizim veya insanların Tanrı’ya ihtiyaç duyduğumuzu düşünebilir. Çünkü onlar Tanrı olmadan doğru olanı yapmazlar.

Ben bizzat buna inanmıyorum.

Bence insanlar, dindar ahlakının söylediği gibi ahlaktan yoksun değiller. Bence çoğu insan normal şartlarda doğru olduğunu düşündükleri şeyi yapacaklardır. Her zaman yapmayacaklar ama normalde yapacaklardır. Tanrı’ya ihtiyaçları yok. Ahlakî destekçi olarak Tanrı’yla yaşayan ve ahlakî değerlerini O’ndan alan insanlar Tanrı’ya inanmayı bıraktıkları zaman şüpheci biri olarak da ahlaklı olmanın çok zor olmadığını hissederler. Aslında bu daha iyi bir durumdur. Çünkü Tanrı fikrinde ayartıcı bir bölüm var. Tanrı’nın seni ödüllendireceği ve iyi duruma getireceği düşüncesiyle bir şeyleri iyi olarak yapıyorsun. İşte bu ayartıcı bir düşüncedir.Bir şeyi sadece iyi olduğu için iyi olarak yapmak daha iyidir. Bir şeyi iyi olarak yapmanın tek sebebi budur. Bu fikir daha samimi hissettirecek. “Tanrı benden memnun olacak. Bunu yaptım.” Ahlak bu şekilde bir yükümlülük olmamaktadır. Önerilen çeşitli argümanları tartışmak Tanrı’nın varlığı tartışmalarına benzemektedir.

Colin’e inanmamak için en iyi sebeplerin ne olduğunu sordum.

Buna karşı sürülen en klasik argüman “Kötülük problemi”dir. Dindar insanları bile rahatsız etmektedir bu. Şöyle anlatayım; Tanrı her şeyi bilen, en güçlü ve en iyi olan varlık anlamına gelmektedir. Peki acı ve üzüntü neden dünyada var?

 Tanrı neden buna izin veriyor?

 Tanrı en iyi olansa, her düzgün insan gibi, kötülüğün olmasının olmamasından daha kötü olduğunu bilir. Yine de olmasına izin verir. Eğer bunu değiştiremiyorsa sorun yok. Fakat en güçlüyse ve dindarların bize anlattığı gibi tüm zamanları kullanabiliyorsa neden bir çocuğun ölmesinin veya mahkuma işkence edilmesinin önüne geçmiyor?

 Yapmıyor. Yine de Tanrı’nın tamamen kötü biri olduğunu kabul etmek istemiyorsunuz. Aklınıza uyan sonucu çizebilirsiniz. Ancak bu tutarsız iki karasteristik olaydan başka size ne bunu kabul ettirebilir ki. O, en iyi ve en güçlü en bilgili çünkü olan her şeyi bilmek zorunda. Ama en iyi ve en güçlü ile kötülüğün varlığı birbiriyle bağdaşmamaktadır. Dini savunanlar standart olarak şu cevabı verirler “Tanrı insana özgür irade verdi.” Peki, gelinecek korkunç sonucu bile bile neden böyle yaptı?

 Oldukça kötü bir şeydi bu. Ama hadi bunu bir kenara koyalım. Argümandaki temel sorun dünyadaki tüm kötülüklerin insan iradesinin sonucu olmamasıdır. Çoğu insan iradesine bağlıdır. Fakat olmayanlar da vardır doğal felaketler ya da hastalıklar kazalar. Bu çeşit şeyler insanlara çok büyük acılar çektirebilir. Birinin genetik bir hastalıkla doğmasında insanlar hiçbir rol oynamıyor. Doğadan geliyor bu hastalık. Ya da bize anlatıldığına göre, Tanrı’dan geliyor. Yani Tanrı dünyayı masum insanların kaçınılmaz olarak acı çekebileceği bir yer olarak yarattı. Burada inançlı insanların şöyle bir iddiaları olabilir Tanrı bunları insanların özgür iradelerini kullanarak en iyi şekilde aşabilecekleri bir engel olarak yarattı. Ben her zaman bunun, bizi katı kalpli yapacağını ve ahlaksızlığa sürükleyeceğini düşündüm. Bir adamın çok hastalıklı ve masum bir çocuğu olduğunu düşünün ve Tanrı da kalkıp diyor ki: “Benim aslında birilerini sınamam gerekiyor böyle bir engel koyulması gerekiyor. Bu küçük kızla uğraşacağım başkalarını sınamak için ona korkunç bir acı çektireceğim.” Eğer herhangi bir insan sana ne yaptığını sorsa ve sen de “Benim kararlarıma inanın, benim ilmim bu, birilerini sınamam gerekiyor onların ahlakını yükseltmem gerekiyor bu yüzden çocuklarına inanılmaz derecede korkunç şeyler yapacağım.” deseydin, senin dünyadaki en kötü insan olduğunu düşünürdüm. Tanrı neden olmasın?

 Bunların aynısını Tanrı yapıyorsa, O’na karşı da saygı duymam. Bu oldukça kötü bir şey. Tanrı böyle yapmamalı. Tanrı insanlığı önemsiyorsa bunların olmasına izin vermemeli. Bu argümanı tartışmak her iki taraf ve dindarlara karşı neden hala da bir çok insanın inanmaya ihtiyaç duyduğu konusuna getirir bizi.

Ben birinin bunu açıklamak için çok iyi bir fikri olduğunu sanmıyorum. Özellikle neden bu kadar uzun vadeli inanç besledikleri konusunda.

Bence bu ölüm fikriyle ölümden sonra yaşamla, cennet ödülleri ve cehennem cezaları ile ilgili bir durum. Sanırım bir çeşit kozmik yalnızlık duygusu. Bunun arkasında duran şey bu. Yalnız olduğumuz ve kimsenin bizi önemsemediği fikri, kabul edilmesi zor bir fikirdir.

İnsan zihninin başka zihinlere mühürlü olması esas sebep bence.

Benim zihnim seninkine bağlı. Biz birbirimizi sadece dolaylı olarak bedenlerimizin işaretleriyle biliyoruz. Yine de başka insanlarla iletişim kurmayı özlüyoruz. Aşk da bunu yapmaktır. Varlığımızı bilinçli olarak somutlaştıran ve bir şekilde içimizdeki yalnızlığı çıkartıp atan bir hissimiz var. Savaştığımız duygu işte bu. Bu konuya olan ilgiyi edebiyatta da görebilirsiniz. Frankenstein aslında çoğunlukla bununla uğraşmıştır. Evrendeki var olan metafiziksel yalnızlığı hissediyoruz ve Tanrı şahane bir panzehir oluyor. Tanrı’nın durumunda Tanrı’yı zihinlerimizde hissediyoruz ve Tanrı’yla doğrudan ilişki kuruyoruz. Tanrı doğrudan bedenlerimizi bilmiyor fakat kişisel olarak zihinlerimizde. Ve bu, insanın özü dışında bir şeyle ortak paydaya sahip olma özlemini tatmin ediyor. Şunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Benim gibi sen de bizi tanımlayan “ateist” kelimesini kullanma konusunda isteksizsin. Özellikle son derece dindar bir ülkede bu tanım bizim görüşümüzü belirtmekten ziyade, suçlayan bir ifade. 21. yüzyıl Amerika’sında böyle fikirleri desteklemenin zor olduğunu düşünüyor musun?

 Etiketleme konusunda söylediğin ilk şey için bir şey söylememe izin ver lütfen. Ateist olarak adlandırmak olumsuz bir görüş katar ve bir çeşit profesyonel ateistmişsiniz izlenimini uyandırır. Russell gibi, tüm hayatınızı Tanrı’ya karşı tartışmalar yürüterek geçirmek gibi. Bence bu anlamsız ve onurlu olmayan bir muamele. Öncelikle bir Tanrı’nın olmadığına karar verirsiniz bunda yanlış olan bir şey yoktur ta ki Tanrı inancının büyük bir zarar verdiğini düşünene dek. Zaten kimse diğer insanlara Yunan tanrılarının olmadıklarını ispatlamakla uğraşmaz. Sadece olmadığına karar verirsiniz ve hikâye biter. Bu yüzden burada “ateizm” ile “anti-teizm”i ayırmak istiyorum. Anti-teizm teizm karşıtlığıdır. Ben bir anti-teistim çünkü dinin insan yaşamı için zararlı olduğunun düşünüyorum.Bu yüzden bir anti-teistim. Birdenbire sahip olduğum değerlerin kabul etmediğim şeyler olduğunu düşünen bir atesit değilim. Buna oldukça karşıyım. Ayrıca gizlice arkada bıraktığın, zihnin yaptığı yararlı bir ayrım olan “post-teizm” ile “post-ateizm”i de ayırırım.Şimdi bunu yapamayız çünkü kötü sonuçlar doğuran birçok din var dünyada. Bana göre, ideal bir toplumda din sorunu ortaya çıkmayacak ya da insanlar için önemli bir sorun olmayacak. “Bilirsin işte, insanlar inanmaya alışık, geçmişte 2003′te bazıları Tanrı denilen şeye inandı bazıları inanmadı” diyecekler. “Bunun nedeni hakkında TV programları yapıldı. Tatlı çekişmelerdi”. İşte bunların bir sorun olmadığı toplum, post-teist bir toplum olurdu.

Amerikalı filozof Daniel Dennett ile yapılan mülâkat

Amerikalı filozof Daniel Dennett ile olan özel görüşmelerimde her zaman eğlenmişimdir. İnançsızlığın gelişmesi adına Darwin’in evrim teorisine verdiği değeri biliyordum. Bu yüzden kitabına neden “Darwin’in Tehlikeli Fikri” adını verdiğini sordum. Yaptığı şeylerden biri de evrim teorisini anlaşılır kılmaktı ve bu yaptığı, aslında tehlikeli bir şekilde yıkıcıydı.

Öteki önemli bilimsel gelişmelerden farklı olarak, örneğin geriye bakarsak, Newton ya da Einstein ya da bu duruma en çok uyan kuantum teorisi gibi acayip devrimlerden farklı olarak bence Darwin’in teorisi anlaşılmaya çok müsait. Belli bir matematiğe ihtiyacınız yok. Temel fikir oldukça basit. Çeşitleme var ve kaçınılmaz bir şekilde, bir popülasyonda çeşitleme varsa bazıları diğerlerinden daha iyi olur ve ötekilerden daha iyi olanlar, daha az ayrıcalıklı olanlara göre, daha çok yavru sahibi olacaktır ve ortaya çıkan ürün ebeveynlerine benzeyecektir. Böylece bu küçük mekanizmaya sahip olursunuz. Ve gerçekten de böyle basit bir mekanizmayla bu kadar yükü kaldırma fikri harikadır. Şüphecilerin çoğu; “Böyle basit bir işlem ile bu kadar değişiklik yapmak çok zor.” şeklinde bir iddia ileri sürmüşlerdi. Ancak zaman bize, yeterli zamanımızın olduğunu gösterdi. Bu işlem düşündüğümüzden çok daha güçlü. Başlangıçta bu küçük mekanizma, bir şeylere adapte olmak adına yapılan önemsiz işlemler size mantıksız gelebilir.

Merak ettiğim şey, Darwin’in fikrinin neden anlamsız değil de tehlikeli göründüğünü düşünüyorsun?

 İlk 50 yılda Darwin’in fikrinin öteki fikirlerden daha saçma ve saygısız olduğunu gösteren yeterli bilgi yok. Şimdi neden tehlikeli görünüyor bu fikir?

 Darwin’in tüm çabalarına rağmen herkes üzerinde bir etki doğdu. Sadece kuşlarla, arılarla, çiçeklerle ilgili değildi söyledikleri. Bizi anlatıyordu. Zihnimizi anlatıyordu. Vicdanımızı, ruhumuzu anlatıyordu. Eğer Darwin haklıysa, her şey bu ufak mekanizmanın ürünü haline geliyor. Ve her şey, mekanik, kör, amaçsız aslında. Bu büyük bir değişim çünkü o zamana kadar “Élan vital” ya da maddeden farklı, tamamen ayrılmış bir ruh ya da bir şekilde bilinçli, kontrollü ve güdümlü bir şekilde yaratıcı, hesaplı, akılcı vb. süreçler gibi bir takım nedenlerin hayatın başlangıcı olduğu düşünülmüştü. Ahlakımız, kendimiz ve ruhumuz hakkındaki bu tüm fikirler akla yatkındı, Darwin’e kadar. Darwin’den sonra insanlar ruhun yerini buna benzer mekanizmaların alabileceğini gördü ve bu endişe verici bir fikir. Yani Darwin bu tehlikeli fikri ortaya atmasaydı, imansızlığın, ateizmin, inançsızlığın ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, gelişimi sekteye mi uğrardı?

 Varsayalım ki bu bir kişinin üzerinde dikkatlice araştırma yapması gereken tarihi bir soru, ki bence değil. Darwin’in bu engeli ortadan kaldırmış olması bana mantıklı geliyor. Çünkü Darwin’den önce; “Bu nasıl oluştu?

 Bu kuş neden böyle güzel kanatlara sahip?

 İlahi bir varlık oluşturmadıysa nasıl varoldu tüm bunlar?” gibi sorular için iyi bir cevap yoktu ortada. Bu etkili sorunun bir cevabı yoktu. William Paley’in söylediği de buydu ve bence Paley’in tasarım argümanı gerçekten de çok çok güçlü. Tüm düşünürlere alternatif bir iddia ortaya atmaları bakımından meydan okuyordu. Darwin de onun blöfünü gördü. Paley’in argümanını reddetmedi, “Kafa kafaya çarpışacağım.” dedi. “Doğru, olağanüstü bir tasarım var ortada ama sana bir tasarımcı olmadan bu tasarımın nasıl ortaya çıkabileceğini göstereceğim.” Darwin bir tasarımcı varolmadan, nasıl tasarım varmış zannına kapıldığımızı açıklamada başarılı olmuş olsa bile hala da bilinç ile beyin arasındaki ilişkiyi çözmek oldukça zor. Filozoflar, örneğin Descartes, uzun zaman önce beyin ile zihnin tamamen ayrıldığını ileri sürüyorlardı. Şimdi bile zihnin, ruhun ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, ruhani bir varlığı olduğuna dair ısrarcı bir inanç var.

Daniel Dennett, bilinç sorunu üzerine çalışmalar yapmıştı, bu yüzden ona Darwin’in bu konudaki tutumunu sordum. Nasıl oldu da Descartes maddi olmayan bir ruh kavramını savunurken Darwin, Hristiyan olmasına karşın bir şekilde böyle bir mabedin korunma ihtimalini düşünmemiştir?

 Güzel soru. Özellikle Wallace Descartesçi bir hamle yapmıştı. Wallace doğal seçilimi keşfetmesiyle birlikte bunun insan ruhuna kadar her şeyi kapsadığını söyledi ve Descartes’in çizdiği sınırın tamamen aynısını çizdi. Wallace, “Hayır. İnsan zihni için bir istisna yapmalıyız.” dedi. Darwin de ona şu harika mektubu yazdı: “Yavrularımızı öldüreceksin.” Darwin için Descartesçılığın bittiği, Maginot sınırının savunulamaz hale geldiği açıktı. Çünkü bizlerin birer primat olduğu ortadaydı. Bizler memeliyiz. Doğanın işleyişi, diğer türler sahip olmazken gezegen üzerindeki tek bir türe mucizevilik bahşetmeyecekti. Bir kez İtalya’da bir röportaj vermiştim ve sonraki günkü yazının başlığı harikaydı. Koleksiyonum için sakladım. “Si. Abiamo un anima, ma e fatta de tanti piccoli robot.” “Evet ruhumuz var.” “Ama bir çok küçük robottan yapılmış.” Kesinlikle doğru. Bir ruhumuz var. Ama mekanik bir ruh. Hala da bir ruh. Yine de ruhun yaptığı tüm işleri yapıyor. Nedenlerin kaynağı, ahlaki yükümlülüğümüzün kaynağı o. Kötü şeyler yaptığımızda vicdan azabı duymamıza sebep olan o. İyi şeyler yaptığımızda övgüyü haketmemizin nedeni. Gizem dolu mucizevî şeyler yığını değil.

- Bizim dışımızda varolan. – Bizim dışımızda varolan. Evet, bundan vazgeçmek zorundayız. Bu, ruh fikrinin tükenmeyen cazibesinin büyük bir kısmı. Yapmanız gereken şey, ailesi ölmüş bir çocuğu teselli etme göreviyle yüzleşmek. Yaşamaya devam eden ruh fikrinin doğal cazibesi inkar edilemez. Sevdiği birini kaybetmiş çocuğa destek olunurken, insanın kendisine gerçekte sığınacak bir durum yaratır. Ya da sevdiği birini kaybetmiş bir yetişkin için bile.

- Herhangi birini kaybetmek.

- Kesinlikle. Bizlerin maddi olmayan ruh fikriyle söylediği şey, bu maddi olmamanın aynı zamanda yıkılamaz olduğudur. Ölümden sonra yaşayacak olan maddi olmayan ruh fikrinin kaynağı, muhtemelen, yaşayan ruhlarımızın, yaşayan beyinlerimizin gelecekte yapmayı tasarladıkları amaç ile oldukça ilişkili. Bu geleceği görmek bir yerde. Ve gelecek ile ilgili umutlar taşımak, planlar yapmak. Bu projeler, planlar ve beklentiler bizi biz yapan şeyler. Ve biz bunu paylaşırız. İnsanların beklenti eğrileri olduğunu biliriz ve bizlerin de başkalarının amacıyla çakışan kendi beklentileri vardır. Çocuklarımız için umutlarımız vardır ve kötü ya da tehlikeli bir şey yaptıklarında arkadaşlarımız için endişe duyarız. Bu, öylece kapatamayacağımız sinir sisteminin ileri görüşlülüğü, geleceği tasarlama etkinliği ile ilgilidir. Biri öldüğünde tüm bu projeler aniden sürüncemede kalır. Ve onlar hakkında düşünmeye devam etmek dünyadaki en doğal şeydir. “Sam burda olsaydı, şöyle söylerdi veya böyle yapardık.” diye düşümek, “Aslında o hala da burada. Burada değil, burada.” demeye doğru adım atmaktır. Fakat onların, kendisini cisimleştirmemiş ruhani bir süreklilik fikrini nasıl formüle edip, bunu mantıklı bulduğunu hala da tam olarak anlayabilmiş değilim. Yani nasıl oluyor da belirli bir kişiliğe ve belirli bir plana sahip biri böyle bir düşünceyi benimseyebiliyor. Proje, eğilim, umut ve plan gibi fikirlerin somut şeylerle bir ilgisi varmış gibi görünür hep.

Evet.

Bence herkes bu konu üzerinde düşünürken hileye başvurur. Bilimadamları hayal edilmesi zor şeyler hakkında kafa yorarken bu yolu kullanır. İnsanlar da maddesel olmayan ruhu, hayaletvari şeyleri düşünürken tamamen fiziksel olmamakla birlikte belli bir fiziksel durumu olan; kolları, bacakları olan yarı saydam bir madde hayal ediyorlar. Bir çeşit hologram gibi. Bunun doğru olmadığını biliyorlar. Ruhun gerçekte böyle olmadığını biliyorlar. Bedenden ayrılmış bir ruhu hayal edemeyeceklerinin farkındalar. Fakat sorun değil. Bu şeyleri hayal etmek güçtür. Fizikçiler kuantum mekaniğini hayal edemezler ve bizler de maddi olmayan ruhu hayal edemeyiz. Fakat hayal etmeyi deneyebiliriz ve bulutlar üzerinde arp çalan insanları hayal etmek düşüncemizi çok zorlamaz. Öğrencilerime sık sık, çocukken çizgi romanlarda okudukları veya televizyonda izledikleri sevimli hayalet Casper’ın hem duvardan geçip hem de topu yakalayabilmesinin onları rahatsız edip etmediğini sorarım. “Neden top elinin içinden doğruca geçip gitmiyor?” Neredeyse hepsi birazcık keyif kaçıran bu uyuşmazlığı farkettiklerini dile getirir ama herkes bunula yaşamaya devam eder. Yine de bunun tutarlı olmadığının farkındalar.

Pekala, o zaman Senin ve benim, kökten, değiştirilmemiş Darwinizm fikrine katıldığımız gerçeğini göz önüne alırsak bizlerin tamamen mekanikleşmesi fikriyle nasıl başa çıkabiliriz?

 Eğer gerçekte, hepimiz belli bir mekanizmanın ürünüysek nasıl birer birey olabiliriz?

 Sanırım bizler her zaman zaten olduğumuz gibiydik. Şimdi, kendi ruhumuzun çalışması hakkında daha açık bir görüşe sahibiz. Ama önceden, ruhlarımızın iyi olduğunu düşünürdük, ruhlarımızı seven, karar veren, iyi ve kötü sebepler için sözler veren ve bunları bozan bir şey olarak düşünürdük. Artık hayal aleminden çıktık. Bu sürecin doğası hakkında gözümüzün açıldığını söylemeliyim. Ama bizlerin ahlaki ikilemimiz önceden de vardı. Ahlaki arzumuz önceden vardı. Sevme veya nefret etme kapasitemiz hiç bozulmamış. Darwinizm hakkında evrensel olarak konuşurken, modası geçmiyor. Her şey değişiyor ve her şey yine aynı kalıyor.

Sonunda, bir çok konuşmamda ortaya çıkan bir sorunu yönelttim ona. Daniel’in inançsızlığını, modern Amerika’da tanıtmasının ne kadar zor olduğunu öğrenmek istedim. Ama önce ona, kendisinin hiç dini bir inanca sahip olup olmadığını sordum. Söylediğin ve yazdığın her şeyin neticesinde sanıyorum ki sen ve ben diğer insanlar tarafından ateistler olarak anılıyoruz. Senin ateist olmana sebep olan önemli bir olay oldu mu?

 Her zaman bir ateist miydin? Ya da senin durumunda inançsızlığın gelişmesinin belli bir dönemi mi oldu?

 Kuzeydoğu Amerika’nın mülayim bir kenar mahallesinde, protestan inanç çerçevesinde büyüdüm. Diğer tüm inançları zorlayan toplu bir inancın bir çok iyi ilahisi ve töreni vardı. Pazar okuluna gittim ve aşama aşama İncil’i öğrendim. Yaratılış, Göç, Yükseliş, Şiirler, vs. İncil ilmini iyi öğrendim ama geniş bir hayal gücüyle, şiddetli bir dindar olarak yetişmedim. Her zaman entellektüel ve felsefi olarak buna ilgi duydum. Küçük bir filozof tomurcuğuydum. Sanıyorum bu şekilde akademik bir eğilimim olduğunu fark ettiğimde genç bir delikanlıydım. Tüm bu şeylerin hepsine inanmadım. Ve gerçekten de bunlara inanıp inanmadığımı ya da geleneğin bir parçası olup olmadığımı hiç merak etmedim. Yaşamıma devam ettim çünkü bu tür şeyler kafa tutmak için saldırgan şeylerdi. Demek istediğim, çok şişman birini gördüğünüzde, gidip ona, “Aman tanrım, ne kadar şişmansın.” demezsiniz. Böyle şeyler yapmıyoruz, çünkü çok kaba. Eğer çevrenizdeki insanlar dindarsa, onları karşınıza almak kabalıktan daha kötüdür. Şöyle söyleyeyim, inancım hiç değişmedi benim. Zamanla fark ettim ki, bu şeylere inanmıyormuşum. Gençliğimde tanrıya gerçekten inanan insanlarla tanıştığımı hatırlamıyorum. Bence, tanrıya inandığını söyleyen hiçbir insan Doğu’da tanrıya inandığını söyleyen insanlar gerçekten de tanrılarına inanıyorlar. Tanrı inancına bile inanmıyorum ben. Onlar tanrıya inanmanın iyi bir şey olduğuna inanıyorlar. Bu, uğraşacak bir şey ya da belki başarılı olunduğunda gurur duyulacak bir şey. Kesinlikle tanrıya inanmayı denemeliler ama başkalarını tanrıya inanmaya zorlamamalılar. Tanrıya inandığına inanan kimselerin bizim gibi davrandığını görürüz. Kiliseye gitmeli, ilahiler söylemeli, kiliseye bağışta bulunmalısınız, vesaire. Tanrıya gerçekten inanıyorsanız tüm bu çılgınca şeyleri yaparsınız. Ve çevremizde bu tür şeyler yapan çok fazla insan görmüyoruz. Tanrıyı hayatlarının merkezine almıyorlar. Bu, biraz da Noel Baba’ya inanmak gibi. Bir şeyler yapıyoruz, üzerine konuşuyoruz ve belki de bu tanrıya inanma numarası yapmaktır. Yetişkin olmayan biri tanrıya inanabilir, ama büyüdükçe unutulur. Neden insanların inançları ve dindarlıkları konusunda vicdan muhakemesi yapıyoruz?

 Oysa bizler politik fikirleri tartışırken son derece kaba, tartışmacı ve zorlayıcı olabiliyoruz?

 Kutsal bir inançta durum neden böyle olmuyor?

 Bilmiyorum, ve bunu oldukça merak ediyorum. Çünkü Dini inançlar konusunda daha haşin ve açık sözlü olmamızın daha iyi olacağını düşündüğüm zamanlar oluyor. Bugün çevremize dönüp bakarsak, daha fazla tehlikenin ve zararın dini inançlardan geldiğinizi görürüz. Evet, dinler gerçekten zor durumda olan insanlara yardım sağlıyor, hayatlarına bir anlam veriyor ve rahatlatıyor. Sanırım inkâr etmek istememizin sebebi bu. Evet, benim için de öyle ama yine de insanların dini inançları hakkında konuştuğumda çok kaba olduğum gerekçesiyle sitem ediliyorum. Çok defa, özellikle kalabalık yerlerde, din hakkında tartışmaya girdiğim için pişman olmuşumdur. Daha sonra eve gittiğimde, karım, “İnsanların tutunduğu kutsallar hakkında böyle konuşmamalısın.” diyor. Karım, stand-up gösterilerimde Sovyet Komünizmi veya Stalin’in vahşeti hakkında konuşsaydım daha az utanacakmış gibi. Gerçeğin tek başına, bir şeyleri söylemek için haklı bir sebep olduğunu sanmıyorum. Hepimiz bunun farkındayız. Şişman insanlara şişman olduklarını söylemeyiz, çirkin insanlara çirkin olduklarını söylemeyiz. Her gün insanların yüzlerine karşı söyleyebileceğimiz ve hatta bunu ispatlayabileceğimiz onlarca gerçekle karşılaşırız. Ama bu, sadece zararlı bir şey olurdu. Hakkımda bilmemekten mutlu olduğum şeyler var ve umarım diğer insanlar da bunu bilmiyorlardır. Benim hakkımdaki böyle şeyleri diğer insanların etrafta yaymasını kesinlikle istemezdim. Bilmediğimiz için şanslı sayıldığımız onlarca şey var.

İnsanlar için sorun oluşturan şeyleri irdeleyen sorgulama türlerinin, özellikle felsefenin, durumu bu.

Bence, bir görüşü ortaya koymanın çevresel etkisinin neler olduğunu iyice düşünmek zorundayız. Kendi içinde kusursuz derecede doğru olan bir durumu sunmak, ciddi zarara, hasara yol açabilir. Hadi bunun sınırlarına bakalım. Eğer biri, bir tarikatın üyesiyse, kaba olmamızda ve bununla eğlenmemizde bir sorun yoktur. Ya da kuyrukluyıldızlarla ilgilenip, çeşitli kıyamet kehanetleri bulunanlarla Kehanet gerçekleşmediğinde, biz o insanlarla dalga geçeriz ve tüm dünya da bizimle birlikte dalga geçer. Demek ki bazı dini inançların ciddiye alınmayacak derecede çılgınca olduğu bir sınırımız var ve bizlerin, sınırı aşan şeyler hakkında konuşması sorun oluşturmaz.

- Bunun sebebi, bu görüşlerin azınlıkta kalması mı?

 - Bence öyle.

Hepsi öyle.

Ve bence bu, sadece politik. Eğer Hristiyanlık dünyada küçük bir mezhep olsaydı ciddiye alınmayacaktı. Ama şu Hristiyanların inşa ettiği onca kiliseye baksana! Şu ihtişamlı sanata bak! Şu harika müziğe bak! Böylesi bir kültür oluşturan bir din hakkında sert konuşmak çok zor. Richard Dawkins ile bu sorun sebebiyle dostça bir fikir ayrılığına düşmüştüm. “Richard, tabii ki dediklerine katılıyorum ama insanların da duygularını incitmemelisin.” dedim. “Neden insanları kırıyorsun?” Uzunca bir süre onun iyi bir mazeretinin olmadığını düşündüm. Ama son günlerde düşünüyorum da, belki de birkaç insanın duygularını incitmeliyiz. Belki de durumu tersine çevirmeliyiz. Belki de bunu karşımıza almalıyız. Evet kötü şeylere katlanacağız çünkü bizler kabayız, şeytanız. Fakat bariyerleri biraz dahi olsa hareket ettirdiğimizi düşünelim. Belki de Richard ile birlikte daha da agresif olmalıyız. Gerimizdeki boşluğu açmak için. Bu, sadece bu alanda, dinde, geçerli değil; Amerika’nın gerçekten açık sözlü, cesur, ciddi liberallere ihtiyacı var. Evet, seçilemeyecekler fakat onlara ortaya çıkmaları ve büyük bir gürültü kopararak merkezi kaydırmalarına izin vermeliyiz. Geçerli olan merkezi kaydırmalılar. Özellikle Amerika, Hristiyan inancı ile sarıp sarmalanmış durumda. Kesinlikle. Başbakanımızın sofu bir Hristian olduğu bir gerçek, ama sağ-görüşlü politikacılarla sağlam ilişkiler kuran ve Hristiyanlığı tekrar doğuran Bush gibi biri veya Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadındaki biri gibisi ortaya çıkamaz. Dindar bağnazların garip bir özgüvenleri var. Dünya’nın, dinlerinin söylediği gibi olduğundan eminler. İyi adamlar ve kötü adamlar var. Bizler iyi adamlarız. Kötü adamlardan kurtulacağız. Diyelim ki, açık sözlü, dobra ve samimi olmanın önemli olduğu hakkındaki hislerin arttı. Felsefenin ilgi alanında olan, etkili ve önemli, bir çok felsefi ve bilimsel görüş içeren kitap yazdın. Felsefenin dinden daha fazla ilgi gördüğü bir yer hayal etmek güç.

Dini, dinin bizleri eleştirdiği enerjiyle eleştiren bir kitap yazma hakkında ne düşünürsün?

 Böyle bir kitap yazmak isterdim, yazabilseydim. Ama tabii ki korkularımdan biri, daha sonra ne olacağı. Nasıl bir kargaşa olacak?

 Dinin, bizlerin medeniyetini ve içimizdeki iyiliği bir şekilde koruduğunu düşünen insanlara bunu yapmak ne kadar doğru?

 Din, bir çok insan için, ahlaki Viagra gibidir. Bazı insanların ahlaklı olmada yardıma ihtiyacı olduğunu düşünürler. Ve bunu inkar etmiyorlar.Eğer bu doğruysa, din insanların ahlaki yaşamlarına yol gösteriyorsa, herhangi biri çıkıp ciddi bir şekilde bizlerin bertaraf edilmemiz gerektiğini öne sürecek ve iş, altta kalanın canı çıksın durumuna dönüşecek. Çünkü altta bir çok kişi kalabilir ve bizler, bu insanların korkusundan bir kaos yaratabiliriz. Birçok insan hayatlarının bir anlamı olmasını istiyorlar ve bu nereden gelecek?

 Öyle ama dinden daha iyi bir şey olmalı. Evet, kesinlikle bir umut var. Bakalım neler olacak?

 Cambridge tanrı bilimcisi Denys Turner ile yapılan mülâkat

Ateizm üzerine bir seri yapmakla ilgili konuştuğum ilk insanlardan biri tanrı bilimi kürsüsündeki açılış dersi “Nasıl Bir Ateist Olunur” olarak adlandırılan Cambridge tanrı bilimcisi Denys Turner idi. Aslında, yaptığımız konuşma final serisinde yer almamıştı, çünkü tanrı bilimi ve felsefe arasındaki mevcut ilişkiyle igili inançsızlığın tarihiyle ilgili olandan daha çok yapılacak şeyin olduğu ortaya çıktı. Ancak, Professor Turner’ın teolojik argümanları o kadar ilginç ve etkileyiciydi ki şimdi onları tam uzunluğunda gösterme fırsatını yakaladığım için çok memnunum.

Denys, tartışacağımız nedenlerde de göreceğin gibi, kendim için ateizm kelimesini kullanmakta tereddütlüyüm. Kendimi bir ateist olarak adlandırmak konusunda isteksizim. Ancak, senin açılış dersinden “biz ateistlerin”, bu kelimeyi kullanmam doğru mu bilmiyorum, bir şekilde hedefi ıskaladığımızı hissettiğin, aynı zamanda dersinin başlığından, ateizmin bir tür başarı ya da birinin iyi olduğu bir şey olduğu ve birinin bunu kötü bir şekilde yaptığı ya da kötü bir şekilde başardığı izlenimine kapılıyorum. Şimdi, öncelikle neden ateizmin alıştırma yapılması gereken bir şey olduğunu ve alıştırmanın onu mükemmelleştireceğini ve bizim bunu yanlış anladığımızı düşünüyorsun açıklayabilir misin?

 Pekala, bence eğer düzgün resmi bir ateist olacaksan belirli bir tür sorudan kaçınmanın bir yolunu bulmalısın. Bence bir kişi gündemden atılan belirli bir tür soru olduğunu fark ettiğinde teist olmaya başlar. Anlatmak istediğim şey, sorunun tekrar ortaya çıkmaya devam etmemesini sağlamak için oldukça sıkı çalışmalısın. Ve o soru “sahip olduğumuz farzedilen şeyler nasıldır?”dan farklı olarak “neden herhangi bir şey var?”dır. Ve bence, yeniden ortaya çıkan o tür bir soru karşısında duruşunun sağlamlığından emin olma oldukça fazla çalışma alır. Marx bir keresinde “Her çağ sadece cevaplayabileceği sorular sorar.” demişti. Ve bu gündemdeki sorularda kesinti yapmaktır, ki bana buradaki önemli mesele bu olacakmış gibi geliyor. Tanrının var olup olmadığı sorusundan bile daha önemlisi hangi soruların mantıklı olduğudur ve zamanımızda teistik duruşa standart bir cevap olan “Tanrı” adının bir tür cevap olduğu sorunun bir soru olarak mantıklı olmadığıdır. Bu kabul edilmez. Bu yüzden bu, benim başlangıç noktam olan soruların gündemidir. Ve neden bir kültür kendisini, kolayca cevaplama yöntemlerine sahip olduğu basmakalıp sorularla sınırlar?

 Soruları cevaplamak için sahip olduğumuz yöntemler neredeyse hangi soruların sorulabileceğine izin vereceğimizi belirlemiş gibidir. Ve bence, diğer soruların üzerinde ayrıntılara takılıp kalan çok sıkıntılı bir soru var. Eğer o daha büyük ve sıkıntılı soruya geri dönersek, ancak resmi ateistler için şu ana gelirsek. Senin de dediğin gibi önceleri şimdi olduklarından daha fazlalardı. Olay, duruşlarını kabul ettirmiş ve insanları toplayan, belirgin, makale yazan resmi ateistlerin neden bu kadar çok olduğu değil mi?

 Örneğin, Bradlaugh gibi insanlar, ya da Annie Besant ve John Stuart Mill, mesela.Onların bu kadar belirgin şekilde resmi olmalarının nedeni kendilerinin inançsız olmalarını yasaklayan resmi bir kuruma karşı ayakta durmalarıdır. Elbette. O günler resmi bir ateist olmanın entellektüel olarak ilginç olduğu zamanlardı. Bence böyle entellektüel olarak ilginç bir şekilde de kaldı, ki bu da Richard Dawkins gibi resmi bir ateistin beğenilerini daraltılmış bir teizmden çok belirli bir türün çevirilmiş bir resmi olarak görmemin nedenidir. Dawkins’in reddedildiği, aynadaki yansımanın çevrilmesindeki gibi eşleşen, ateizmi hakkında bir tür köktencilik vardır. Bu resmi ateist karşı olduğu aynı zamanda ateist tarafta teistik tarafta belirli sorular sorulmasının reddedilmesini karşılaştıran sabit bir teizm formuna kilitlenmiş gibi görünüyor. Pratik bir örnek vermek gerekirse, eğer bu dünyada evrim tarafından doldurulması gereken bir boşluk olduğunu ve her türlü boşluğun evrim tarafından doldurulduğunu varsayarsanız, tanrı bunun dışında bırakılmalı bence böylelikle hangi yolu seçtiğin gerçekten farketmez. Eğer evrimci bir teorist iseniz tanrıyı yoksaymak zorunda kalacaksınız. Aynı şekilde eğer bir teist iseniz, evrimi yok saymak zorunda kalacaksınız. Bir bakıma her iki tarafta da eşdeğer bir köktencilik var.Bu yüzden bir teiste çok daha fazla sıkıntı veren şey militan ateistlikten çok umursamama durumudur. Örneğin Dawkins’inkinden farklı olarak senin duruşun.

Neden benim gibi umursamayan, bunun hiçbir zaman onlar için gerçekten sorun teşkil etmediği insanlar olması sana rahatsızlık veriyor?

 Küçükken aklım hiç almıyordu. İnsanların bu tek heceli kelimeyi kullandıklarını duyardım ama ne hakkında konuştuklarını hiç bir zaman anlamadım. Entellektüel olarak seninkinden daha heyecan verici bir yaşamım oldu. Bence herşey tanrının var olup olmadığı sorusuna bağlıdır. Ancak diğer taraftan, bazı resmi ateistleri reddettikleri şeyler dışında reddetmeleri gereken şeyler konusunda eğitmek isterim. Diğer taraftan, gördüğüm kadarıyla sorulmayı bekleyen sorular var.

Bence insanları bunları sormaları için zorlandığında, ve onlara “Neden hiçlik yerine bir şeyler var?” sorusu sorulduğunda bu soruların anlaşılabilir ya da hassas ya da her halükarda önemsenmeyen sorular olarak göz ardı edildiği görülür.

Bence, daha özgün bir yolda olmasına rağmen önemsenmelidir. Eğer “hiçbir şeyden fazla her hangi bir şey yok” gerçeğine cevap “bir şeyler olmalı” ise bu dünyayı algılama şekline etki etmeyecektir. Bu var olanın varlığını açıklar bunun ne tür bir dünya olduğunu değil. Wittgenstein’ın dediği gibi bu dünyanın nasıl olduğu değil şaşkınlığın nedeninin bu olmasıdır. İnsanların herhangi bir şeyin olmasından kaynaklanan şaşkınlıklarını arttırmak istiyorum. Bir şeyin olduğu ve şaşırtmak için ve çeşitli zümrelerin inançlı insanlarının söylediği, “Ruhsal duygularınızı nereden ediniyorsunuz?” gibi duyguları üretmek için hiç durmadığı gerçeği hakkında ürkütücü ve dikkate değer bir şey olduğunu düşünmekle birlikte “ruhsal” kelimesini kullanmaktan nefret ediyorum. İhtişamın korkuyla karışık saygı duygusu ya da Freud’un dediği gibi edindiğim “sonsuzluk duygusu” beni suçüstü yakalıyor ve “Bilincimin var olması harika bir şey” ve “Bilincimin bir içeriği var” diyor. Ancak bu azalmış, putlara tapmayan teizm türünde bile senden ayrıldığım nokta “Neden herhangi bir şey var?” sorusunu sorabilirsen cevabın “Bunu açıklayacak bir şey vardır.” olduğudur. Sonra “Neden o zaman tanrı var?” diye kendime sorarım. Bütün bunların nedeni ve taşıyıcısı hakkında soru sorarken neden soru sonsuz bir gerilemeler serisine girmiyor?

 Kendisi bir açıklama gerektirmez mi?

 Şimdi sen ve ben kendimizi bir tartışmaya kaptırdık. Bunun hakkında çok karmaşık ve detaylı bir konuşma yapabilirdik ve burada bir problem olduğu hissiyle başlamak istediğim nokta da bu. Ve burada bir problem olması en azından bir kişiyi tanrı sorusuna karşı mutlak entellektüel aldırmazlık durumundan uzaklaştırır. Şu an bir kavga devam ediyor. Ve görünüşe göre, birisinin buna verdiği cevabın önemsendiği günlere geri döndük. Sorunu henüz cevaplamadım. Basitçe diyorum ki, senin benimle yaptığın tartışma zaten benim kitabımda teoloji adı altında yapılan bir şey olarak var. Neden bu, kişinin, bir çok tahmin edilemeyen şeyi inceleyen, örneğin gerçekten görülmemiş bir dünya asla görmeyeceğimiz atomların dünyası ve sonra atomaltı parçacıklar dünyası, alan kuvveti vesaire ve matematiksel olarak tanımlanabilir görünen belirsizliklerin dereceleri, “doğal bilimler” olarak adlandırabileceği şeyin uzantısı yerine teoloji olarak adlandırılmak zorunda?

 Onlar kendi kendine bir açıklamadan fazlasını gerektirmeyen doğal bilimler alanı içinde her türlü olasılığı geliştiriyorlar. Bunun teoloji olarak adlandırılması gerektiğinden emin değilim. Bu isimlere aldırmazdım ama bunun bir nedeni var. Neden sadece doğal bilimlerin bir uzantısı olamıyor. Dünyadaki bütün aldırmazlık bir şeylerin nasıl olduğuyla ilgili soru ve bir şeylerin olduğu gerçeği ile ilgili soru arasındaymış gibi görünüyor. Çünkü eğer bir şeylerin hiçliğin geçmişine karşı olduğunu anlatıyorsan o zaman kişi yaratılışla ilgili soruları aklında tutmaya başlar. Ve yaratılışın klasik teistik doktrinine göre yaratılış yoktan oluşmuştur. Bu tuhaf anlatım, Thomas Aquinus’un da işaret ettiği hiç, herhangi bir cinsin garip bir türü değildir. Hiçin isim koyduğu bir tür yoktur. Tersini savunan filozoflar olsa da Thomas Aquinus bu konuda kesinlikle net bir tavıra sahip. Der ki, “Bu bahsettiğin, yaradılışın garip bir şekli. Çünkü olumsuzlama yaradılışın dışındakilere karşıdır fakat burada “dışında” devam eden bir şey yok.” Beni bu rahipler ve din bilimciler ile ilgili daima endişelendiren konulardan biri Bu arada bunlardan sadece yalnız olmadığımı kanıtlamak amacıyla bahsettiğimi belirtmek isterim, çünkü burada konuştuğumuz şey klasik teizm. Evet, bunların uzun süredir savunulan argümanlar olduğunu biliyorum fakat bu, yapımcılığını benim yaptığım Alice Harikalar Diyarında’da Arkadaşım John Bird’ün uşak kurbağayı biraz zekice doğaçladığı zaman yaptığına benziyor. Aniden ve zekice Caroll tarzı bir doğaçlama yaptı. Alice mutfaktaki aşçılara tehditler savururken ve içeri giremezken uşak, “Senin için ne yapacağımı söyleyeceğim.” der sonra kız uşağa bakar, uşak da der ki, “Senin için ne yapacağımı söyleyeceğim: Hiçbir şey” “Bu sana uyar mı?” Şöyle devam eder, “Bunu hemen yapamam çünkü tüm bunlar ortaya çıkmaya devam ediyor.” Ardından zekice ve iyimser bir şekilde, “Senin için hiç bir şey yapacak olsaydım “bunu araya sıkıştırmak için zaman bulmak zorunda kalırdım.”, der. Bu esprinin hoş bir anlaşılabilirliği var. Ama espri olmasının nedeni ‘hiçbir şey’i konuşabileceğimiz bir şeymiş gibi kullanıyor olmasını biliyor olmamız. Fakat daha sonra, bu hiçlik içinde her şeye gücü yeten ve hiçliğin dışında bir şeyler yaratan veya temin eden bir yaratıcınının var olmasını kavramsal olarak anlamakta güçlük çektim ve zihnimde şu soru belirdi:

“Sonuç olarak Tanrı niçin var?” Bunu ve elbette aynı şekilde Tanrı’nın böyle bir sorunun içinde olamayacağını savunan din bilimcileri anlamakta zorlandığını kabul ediyorum. Klasik din bilimcilerine göre Tanrı, herhangi bir şeyin türü değildir. Çünkü Tanrı bir şeyin türüyse bu, onun diğer türlerden sadece biraz farklı olduğunu gösterir. Yaradılış atlasındaki bir şeyden bahsetmiyoruz burada. Bahsettiğimiz, bu atlasın dışında olan, bu konuşmayı niçin yaptığımız, şu an nasıl konuştuğumuz Doğrusunu istersen, bu saçma bir çeşit göz boyama. Yeri gelmişken, buna negatif teoloji denir. Konuştuğun şeyi bilmediğinin farkında olmak da denebilir. Ve sanırım, bu, gerçekten teolojinin temel noktası. Konuştuğumuz dilin ruhunda bulunan, onu içine almadığı ama yine de onu ayakta tutan bir şeylerin varolması söz konusu. Bence Wittgenstein’ın peşinde olduğu şey, Tractatus’un sonunda belirttiği “Söylediklediklerimizi nasıl söylediğimizin altında yatan neden kendi başına söylenmiş olamaz.  cümlesi ile açıklanabilir. Evet, bu da tanrının ta kendisidir. Fakat anlatılan ya da söylenen şeyin ötesinde yatan ihtimaller hakkında uygunsuz şeyler söylemek yerine susa dabilirsiniz. Konuyu, aynen Russell’in Peder Coplesten ile yaptığı tartışmadaki gibi, burada bırakabilirsiniz. Basitçe, “Neyse ne.” diyebilirsiniz.

Ama bence kimse bir çocuğun tekrarlanan “Neden?” sorusuna engel olamaz çünkü arkasında defalarca öğrenmeye çalıştığınız sonsuzluğa dair bir soru işareti var. Tekrarlaman elbette ki devamlılığın bir işareti değildir.

Hayır, hayır. Katılıyorum. Bence ortaya koyulan argüman sorunun mantıklı ya da rahatsız edici olup olmadığını aynı bir çocuğun olası ihtimallerden birinin ardındaki soru işaretini araması gibi tartışıldı.

Sorunun bir anlam ifade etmediğini belirtme durumu var ortada, ama yine de dünyanın öylece olduğunu söyleyemezsiniz. Aksi durumda buna ekleyecek bir şeyimiz olmaz. Soruların bir anlam ifade edip etmediği konusunun tartışılması reddedilir. Bence ortada tartışılması gereken bir durum var ve bu durumu tartışmak teolojiyi zaten doğuracaktır.

Tüm bunlardan anlayacağınız üzere, modern ya da modern olmayan teoloji çıldırtıcı derecede karışık olabiliyor. Fakat ilgimi çeken şey, Denys’in konferasında “Neden ‘hiçbir şey’ yerine ‘bir şey’ler var?” sorusuna yanıt olarak tanrı fikrinin konulmasını açık bir şekilde puperestlik olarak koyması. Ve Denys’in bu çeşit bir tanrı anlayışını günlük hayatına nasıl soktuğu çok ilginç geldi bana.

Zaten sorulması gereken soruları sormam konusunda başlangıçtan beri bir-iki adım geri tuttun. Bana, hiçliği açıklama şeklin çok rafine edilmiş gibi görünüyor ve bu yüzden hayatını yöneteceğin ve ahlaki seçimlerin için kaynak olacak şeyleri inancın içerisinde bulacağını sanmıyorum. İşte az ve öz bir cevap. Russell der ki, “Dünya bize öylece sunuldu.” Bu bir gerçek. Tamamen doğru diyebilirim ama değil. Çünkü dünya, aslında, bahşedildi. Bir çeşit lütuf gibi düşünmeliyiz bunu.

- Ama sunuldu

- Bir bağışlayıcı tarafından lütfedildi. Ortada olan şey nasıl bir ‘gerçek’ olarak tanımlanırsa tanımlansın belli olan bir yaratıcının olduğudur. Bu yüzden varoluş kesinlikle bir çeşit lütuftur. Benim ya da bir başkasının varlığı, ve hatta henüz olmamış olan bir şeyin varlığı bile bu lütfun bir yansımasıdır. Tabii ki, biri inandığım doğrultuda bir şeyler söylerse, misal, dünyanın bize öylece sunulduğunu söylerse, biri de bu doğrultuda devam edip, bunun bir yaratıcısının olduğunu, tanrı tarafından verildiğini söyler. Bir sonraki adım, bunun ironik bir hediye olarak görmemek; iyi ve sevgi dolu bir tanrının hediyesi olarak görmektir. Atılması gereken tüm adımlarda, bunun gibi, tanrı hakkında çok çok ilkel kalan düşüncelerden uzaklaşmak gerekmektedir. İnancın derecesine göre bu adımları atmaya engel olan birçok sorun vardır. Bunlardan en önemlisi, elbette ki, kötülük problemidir. Şimdilik kötülük problemini bir kenara bırakalım. Lütuf ve bağış konusunda konuşalım. Dil bakımından bakarsak, bana öyle geliyor ki, bağışlayan ve lütfeden fikri, ‘alan’ ve ‘alıcı’dan-bağımsız olarak düşünülemez.

-Evet. Bilmek istediğim, bu lütuf kime bahşediliyor?

 Bu noktada bilinçli bir alıcı olmanın koşulu insan olmaktır. Eğer bu bağış kocaman bir hediye kutusuysa minnettar olan, şükreden bir alıcı yaratmak neden bu kadar uzun sürüyor?

 Neden evrenin o ilk uzun yıllarında alıcı kimse olmadı?

 Bu dünyadan daha uygun bir dünya olabilir mi?

 Biri olası bir dünyayı keşfedebilir. Aslında bazı kozmologlara göre bütün olması mümkün olan dünyalar var. Ancak işlerin bildiğimiz şekilde ilerlemesi için her şeyin bu dünyada olması gerekliydi. Olduğumuz hale nasıl geldik sorusuna bir açıklama getirme çalışmalarından biridir bu. Fakat bunu bir anlığına bir kenara bırakırsak, neden bu dünyada değil?

 Başka bir dünyada..?

 Tüm cehaletimle bunu yanıtlamaya çalışayım. Atom-altı parçacıkların alternatif işleyişleri hakkında yeterli bilgiye sahip olacak kadar fizik ve matematik bilmiyorum. Ama geriye doğru adım adım gitmek isterim, ve sanırım bu da sormak istediğin bir soru ortaya çıkaracak.

Bunu kendi aramızda da sorabiliriz. Lütuf fikri, amacın ne olduğunu önceden varsayar. Biyoloji çalışmış biri olarak, bulduğum şeylerden biri, -ki sanıyorum Richard Dawkins de buna katılır, Daniel Dennetts ise kesinlikle katılır- niyet ve ona benzer evrende varolan şeylerin, ki Dennett’in ‘ilgiler’ dediği şey oluyor, kendi kendisini sürdürünceye dek görünmeye başlamamasıdır.

Ve evrenin çok çok gerilerinde kalıncaya dek bu niyetlerin ne olduğu anlaşılmaz. Bence at arabasından önce el arabasının olması bu yaratıcının niyetlerini başlatma şekli. Bu bağışlayani, bir amaç ve niyet edindiğinde, ortaya bir şeyler çıkarmak için kendi kendini hayatta tutma amacı taşıyan biyolojik sistemleri ortaya çıkarıyor. Burada “amaç” kelimesini nasıl anlamam gerektiğini kestiremiyorum. Bilimsel açıklamalar ve bu açıklamaların ne derece amaçsal fikirleri ortaya koyduğu hakkında bazı soruların olduğunu biliyorum. Kimileri evrimsel teorileri amaca yönelik bir biçimde inceliyorlar Ancak Dawkins böyle yapmıyor. Sorularıyla ve ‘amaç’ ile hedefledikleri şey nihai bir sonuç elde etmek olanları hesaba katarsak amaçsal bir açıklamadan ziyade estetik bir açıklama daha yerinde olur. “Dünya neden var?” gibi bir soru sormak “Mozart, The Marriage Of Figaro’yu neden yazdı?” gibi bir soru sormaya benziyor. En basit cevap, olabildiğince çabuk paraya ihtiyacı olduğudur. Ancak daha iyi bir cevap olarak, çünkü bu, kendi yaratıcı gücünü tetikleyecek, hem eseri sergileyecek hem de dinleyecekler için büyük bir keyif sunacak harika bir çalışmaydı. Yani söz konusu şey, doğal güzelliği ile kendi kendisini gerekçelendirmiştir. Bu da bir lütuf ile ilgilidir ve karşılıksız olarak vardır. Söz konusu olan varoluş amacı değil. O şey var, çünkü varolması güzel bir şey. Bir şeyin güzel olduğunu söylemek için o şeyin neden varolduğunu da söylemek gerekir. Eğer, “Neden güzel şeyler?” diye soracak olursanız, güzelliğin anlamını yanlış anladığınızı düşünürüm. Kafamda hala da birçok soru işareti vardı.

Yaratılışın nasıl olur da estetik nedenlerden dolayı tanrının üstlendiği bir icraat olduğunu ya da hiç sadeleştirmeden kilisede pekiştirerek sahip olacağın inanca dayalı bir Hristiyanlık anlayışının  Deny’nin kendi ifadesiyle  putperestlik olduğunu anlayamadım. Pekala, iddianı kabul ettiğimi varsayalım ve seni Pazar gününün Hristiyanlık teolojisindeki yeri ve önemini söylemen için biraz sıkıştırayım. İbadeti nasıl şekillendiriyor?

 Sence günlük alışkanlıklar dışında kalan kısım için göz önüne alınan dini deneyimler, davranışlar ve duygular ne ifade ediyor?

 Kimin için?

 Örneğin, duaların yöneldiği şey için. Ya da dua gibi bir şey, bahsettiğin ve kabul ettiğin putperestlik taşımayan din için geçerli mi?

 Sanırım dua ederken kendimi sık sık kendimle bir çeşit diyalog içerisinde buluyorum. Ancak bazen aklının yetmediği bir noktaya gelirsin ve apaçık senden çok daha büyük bir şeyin merhametine muhtaç olduğunu sezinlersin. Aklının yetmediği zamanlar geldiğinde artık büyük değilsindir ve o zamanlarda kendinden büyük bir şey bulmakta zorlanmazsın. Aklın yettiği zamanlarda bile sık sık -eğer sürekli bir iş peşinde koşmuyorsan- kendinden büyük olan şeylere kapılırsın. Senin kastettiğin ile bunlar arasındaki fark nedir?

 “Ne güzel bir günbatımı?

” “Ne koca bir evren!” “Neden bir şeylerin farkındayım?

” Bu, bizlerin yaşadığı şaşkınlık ve hayretlerimizden nasıl farklı oluyor?

 O kadar da farklı olduğunu sanmıyorum. Eğer buna deneyimlenen hisler bakımından bakıyorsan arada hiçbir fark göremiyorum. Bazen buna bir isim vermenin önemli bir hamle olacağını düşünürüm. Kendimi de onlardan biri saydığım saygılı ateistler için saygılı olmak, tanrının hükümranlığına saygılı olmaktır. Benim şaşkınlıkların tanrıyla ilgili değil ancak bazen kendimi neden tüm bunlar var derken buluyorum ya da kendi varoluşum sebebiyle kendimi sarsılmış buluyorum. Ve, sabah yediğim yumurta günün sonunda garip bir gizem haline geliyor benim için. Sahanda yumurta gibi önemsiz bir şey bile önemli bir hale gelebiliyor benim kadar. Ya da herhangi biri kadar. Bu, canlanmanın en gizemli hali gibi görünür ve Beytüllahim’de olandan (İsa’nın doğduğuna inanılan yer) daha önemli gelir. Neden varoluşun olağanüstü görkemine ibadet edebilmek için Beytüllahim’e geri gitmek zorundayız?

 Ya da yaratıcıya bunun için dua etmesek olmuyor mu?

 Varolan her şeyin tanrının sevgisinin bir lütfu olduğunu kanıtlayan tek bir felsefi tartışmaya bile girmeyi başarabilecğeimi sanmıyorum. Böyle bir şeye inanmak için vahiy gönderilmiş olması gerekiyor. Birçok karşı kanıta rağmen O halde şöyle bir soru sormak istiyorum: Dindar birinde böyle bir bilincin oluşması için hangi yolla, hangi şekille ve hangi aşamalarla bir vahiy gelmelidir. Her şekilde. Ya her şeyde görürsünüz ya da yanılmışsınızdır. Özel olarak bir şeylerde olamaz. Yaratılmış olanlar da böyle olmalı. Şöyle veya böyle, her şey sizi hikâyenin içine sürüklemelidir. Bu konuda seçici olunamaz. “Bu tanrının vahyidir. Bu ise değil.” bahsine geri dönmek istemiyorum. Bazı şeyleri bu tarz terimlerle açıklayabilirsiniz ama bazılar da bu açıklamaya uymayabilir. Bana da bu, entelektüel tutarlılık gibi görünüyor zaten. Daha fazlası olmalı. You’ve either got to accept that everything Her şeyin, şu veya bu yolla tanrının varlığını gösterdiğini kabul etmen gerekiyor, ki buna başarısızlık da dahil. İşte bu çok şaşırtıcı bir düşüncedir çünkü Hristiyanlık hikayesinin temelinde başarısızlık zaten bulunmaktadır. Ani felaketler veya karşılıksız aşklar gibi başarısızlıkları, tanrıyı tanımlayan resmin  içine dahil etmemiş olsaydık, Herbert McCabe’ın de söylediği olurdu: “Eğer birini sevmezseniz güç bela yaşarsınız, ama severseniz kesinlikle öldürülürsünüz.” Bana aynı İsa’nın hikâyesi gibi geliyor bu. Çok kapsamlı bir hikâye. Her şeyi bir şekilde açıklıyor. Aşk gizeminin vahyi. Her şeyin olması ya da olmaması durumunda da doğru konumdasınız. Kimsenin ihtiyacı olmayacak şekilde. Daha başka açılardan da konuya yaklaşabilirsin ya da bir hikâyeye ihtiyacın yoktur bile. Bana göre bu, vahyin ta kendisi. Senin ve benim aramda duran bu soruyu mantıklı bir şekilde ele alacak bir argüman olduğunu sanmıyorum. Bu noktada sorun inanç sorunudur ve kabul eden de olur etmeyen de. Bence ancak felsefi olarak düzgün bir şekilde konuşulabilecek noktanın ötesine geçildiğin inanç hakkında doğru düzgün bir tartışma yapabileceğim bir yere geliriz. Yani, benim inancımın içeriğini sorduğun anda bir tartışma zeminine doğru taşındı sohbetimiz. Çünkü ya benim durduğum noktayı kabul edersin ya da etmezsin.

Ateist Biyolog Richard İle Yapılan Mülâkat

Richard Dawkins, ile yaptığımız söyleşide, Evrim Teorisi’nin, onun dini inançlarını sarsmasındaki önemli rolüne değineceğimiz aşikar. Tam da Irak Savaşı’nın patlak verdiği zamanda görüştük. Darwin meselesine geçmeden önce, dinin, Hristiyan İngiliz Başbakanı ve Hristiyan Amerika Başkanı’nın izlediği politikalardaki yerine değinerek başladık.

Blair, entelektüel bilgi bakımından açıkça Bush’dan daha üst seviyede. Bunu anlamak zor değil. Ancak Bush’un da tamamen saf olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen ikisi bir araya gelip, iyi ve kötü arasında bir savaşın başlayacağı fikri üzerinde yoğunlaşmışlar. Bush, hatta bir çok Amerikalı, sanıyorum ki Saddam Hüseyin ile Usame Bin Ladin arasındaki farkı söyleyemezler bile. Hepsi ‘kötü’ sonuçta. 11 Eylül sonrasında Amerikan toplumunda, Irak’a karşı durduk yere ortaya çıkan tamamıyla yersiz bir terörizm nefretinin sebebi de bu. 11 Eylül’de olanlardan sonra, insanlar ‘kötü’ye odaklanmaya başladı. Şu bir gerçek ki; ‘Onlar’a karşı ‘Biz’ var. Bu aşamadan sonra insanların aklındaki ‘kötü’ tanımını karıştırmak daha kolay oldu.

Onları kötülüğün neferleri olarak tanımlarken- İnanıyorum ki, kötülüğün, evrende var olan bazı varlıkların -ruhların- temel prensibi olduğunu düşünüyorlar. Evet. Kötülük kavramının, otonom bir prensip gibi, tanrısallığa dayalı dini bir inancın ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyor musun?

 Buna benzer bir şey. İnsan karakterindeki bir çeşit tepki gibi. İyinin ve kötünün, insanların ‘durum’lara verdiği tanımlamalar olduğunu kavramak yerine -iyi şeyler, kötü şeyler gibi- iyilik ruhu, kötülük ruhu olduğunu, ve bunlar arasında bir çeşit savaş olduğunu düşünmek eğilimindedirler. Böylece, kötülüğü, kötü insanlarla savaşarak öldürebilirsiniz. Ancak, özünde kötü olmayan birçok insanın da -farkında olmadan- terörist saldırılarda bulunmasına sebep olursunuz. Yani diğer bir deyişle, insanların yaptıkları kötü işlerin arkasında bir çeşit metafiziksel ilke var.

Bence öyle olduğunu düşünüyorlar. Doğrudan olmasa da -ki Bush, bence doğrudan inanıyor.

- Blair’in de bilinçaltında bu olabilir.

Peki bu, metafiziksel ilkelerin olduğuna inanan büyük dinlere inanmanın kaçınılmaz bir sonucu mu?

 Sanırım öyle. Tabii ki dini inançla bir ilgisi var. Ancak bu ilginin direkt olarak dinden mi geldiğini, yoksa tüm insanlarda ortak olduğunu düşündüğüm zihinsel bir eğilimin sonucundan mı ileri geldiğini bilmiyorum.

Richard’ın iddia ettiği gibi, tüm insanlarda bir inanma eğilimi varsa, onun da yaşamının önceki kısımlarındaki inanma deneyimini öğrenmek istedim. Şimdiye kadar, kendilerini ateist veya inançsız olarak çeşitli derecelerde sınıflandıran bir çok insanla görüştüm; ve onların bu noktaya nasıl ulaştıklarını veya başlangıçta mı içlerinde inançsızlık olduğunu merak ediyorum. Richard’ın hayata, -benim gibi- dini bir düşünceden yoksun olarak başlayıp başlamadığını sordum.

Normal bir İngiliz gibi yetiştirildim. Birçok farklı dinin olduğunu ve bunların hepsinin doğru olamayacağını anladığım zaman şüphelenmeye başladım. İngiliz Kilise’sine gidiyor olmam bir rastlantıdan ibaretti. Bu, şüphelerimin oluşmasını sağladı. Bunun sonucunda 9 yaşımda inançsız biri oldum. Ama daha sonra, 16 yaşıma kadar tekrar dine döndüm. Burada biraz dur. Böyle kritik anlar ilgimi çekiyor.

- Evet.

- Şüpheci tavrından sonra tekrar geri dönmene sebep olan şey nedir?

 Sanırım, tasarım argümanıydı. Yaşamın muhteşem karmaşıklığını takdir ediyordum ve o zamanlar, Darwinci bir açıklamayı kavramamıştım. Bu yüzden, saf davranıp, “Bir şey tasarlanmış gibi görünüyorsa muhtemelen tasarlanmıştır.” diye düşündüm ve 16 yaşıma kadar alternatif bir açıklamanın olduğunu anlamadım. Ayrıca, Darwinci bir açıklama olmasa dahi, ‘tasarım’ın yaşamın karmaşıklığını açıklamak için kötü bir açıklama olduğunu da anlamadım. Çünkü tasarımda bir kısır -döngü söz konusu. Tasarımcıyı da açıklamanız gerekiyor. Bu yüzden iyi bir açıklama değil. Nihayet Darwinizmi keşfettiğimde 16 yaşımdaydım. Darwinizmi öğrendim ve şunu fark ettim ki, sadece yaşamın karmaşıklığına karşı açıklama getirmiyor; aynı zamanda, Darwinci evrim şeklinde, heyecan verici, basit ama mükemmel bir açıklama getiriyor. Hissettiğin bir aydınlanma gibi miydi, yoksa kaybettiğin zamana duyduğun üzgünlük ve pişmanlık mıydı?

 Pişmanlık hissettiğimi hatırlamıyorum. Keyif verici bir aydınlanmaydı. Dünyanın açıklanmasında tatmin etmeyen yönüne ilişkin özgürlük hissinin verdiği keyif duygusu vardı. Dünyanın işleyişine ilişkin tatmin edici açıklamaya sahip olmanın getirdiği olumlu duyguların verdiği keyif vardı. Önümde, bunun ayrıntılarını anlamaya çalışmak için uzun bir ömür vardı.

Pekala. Şimdi 9-15 yaş periyoduna geri gidersek; 9 yaşında ilk defa kuşku duymaya başladın, çünkü bir çok din vardı ve 15 yaşında biyolojik olarak muhteşem bir değişim yaşayıp Darwin okumaya başladın. Diğerlerine göre şüpheci sayılmayan dini anlayışın nasıl bir şekil aldı?

 Dini gelenekler ve dualar bakımından?- Bir şekilde işte- Anlıyorum. 9-15 yaş arasında oldukça dindar biriydim. Kiliseye kabul edildiğimde dua ediyordum. Yatılı okuldayken çeşitli küçük fantezilerim vardı; küçük kiliseye gidip diz çöker ve dua ederdim; melek görüntüleri falan vardı. Kabul törenine kabulümü hatırlıyorum ki aslında o zamanlarda bile bunun saçmalık olduğunu görebiliyordum. Kendimi inanmaya zorluyor gibiydim, çünkü orada cüppeli bir rahip bana sürekli dini anlatıyordu. Fakat çok uzun sürmedi bu. Artık anlamsızlaşıyordu. Dünyanın güzel bir yer olduğu ve bunun için bir tasarımcıya ihtiyaç duyduğu fikrini kabul edebilirdim. Ancak her şey bununla bitmiyordu. ‘İlk Günah’ gibi şeyler vardı. O zamanlarda bile bana tutarsız gelen şeyler. Yani sorunun, yaratılışın güzelliğinden ziyade ‘günahkarlık’ gibi ahlakla ilgili olan şeylerle ilgiliydi. Kabul törenine hazırlık kısmı öyleydi. Demek ki rahip, sürekli, insanın doğası gereği bazı günahların mirasçısı olduğunu söylüyordu. Tam olarak hatırlamıyorum. Parça parça şeyler var aklımda. “Hastalık, günahların sonuçlarıdır.” gibi saçma sapan şeyler. Hastalıklar bakterilerin, virüslerin ya da kanserli tümörlerin sonucu değil de günahların sonucuymuş. Bunun bana anlatıldığını ve sonra başka insanlardan da bunu duyduğumu hatırlıyorum, ki bu fikri de ciddiye alıyorlardı. Böyle bir inancın olağanüstü tatsız ve mantıksız olduğunu fark etmiyorlardı.

16 yaşına geldiğinde Darwin ile tanışmanın sebebi Darwin’in sana öğretilmiş olması mıydı, yoksa ‘Türlerin Kökeni’ni mi okumaya başlamıştın?

 Hayır, öğretmişlerdi.

Peki bunu öğretenler, böyle bir şeyin teolojik sonuçları olacağının farkında mıydılar?

 Hayır, pek sanmıyorum. Böyle bir şey sezdirmemişlerdi bana.

Ne kadar sonra derslerin teolojik sonuçları olduğunu ve az ya da çok tasarım fikrini yere serdiğini fark ettin?

 Bu fikri yere serebilecek denli büyük bir işi yapacağını anlamadan önce Darwinizm prensibini kavradığımı hatırlıyorum. Prensibi anladım ve sonra bunun bu işi yapabileceğini fark ettim ancak yeterince büyük bir şey olduğunu düşünmüyordum. Daha sonra bu denli büyük olduğuna karar verdim.

O halde bir soru sorayım hemen: Soracağım şey izleyicilerin merak ettiği garip bir soru. Darwin Teorisi’nin en inandırıcı yönünü sunabilir misin bize?

 Tabii ki. Öncelikle evrim gerçeği ile nesilden nesile geçerek, aşamalı bir şekilde bakteriyel atalarımızdan bugünkü tüm canlılara ulaşmayı sağlayan gerçek değişim arasında ayrım yapmak isterim. Değişimi bir nesilde fark etmeniz mümkün değildir; doğrudan gözlenemez, ancak fosiller ve canlı varlıklardaki etkileri ile görülebilen bir değişim.

Peki bunun böyle olmasına sebep olan güç nedir?

 Doğal seçilim. Bunu en iyi şöyle açıklayabilirim: Tüm canlılar, kendi yansımalarını taşıdıkları bir dijital koda sahiplerdir, ve kendilerini oluşturmak ve kendilerine daha fazla benzetmek için dijital kodlar içeren talimatlar taşıyorlar. Bu talimatlar, bedenlerin hayatta kalmalarındaki veya üremelerindeki başarılarına göre bir sonraki nesle aktarılıyor ya da aktarılmıyor. Böylece dünyada sadece hayatta kalma kapasitesine sahip ve o talimatları tekrar üretebilecek bedenlere sahip canlılar kalıyor. Aslında ikna edici olan bu tezi duyan bir çok kimse, sana ve bana, sıklıkla şunu soruyor: “Doğal seçilimin işini gerçekleştirmesini sağlayacak materyal nereden geliyor?

” İnsan şöyle düşünüyor: “Tamam, doğal seçilim değişime yön veriyorsa bile, bu farklılıkların en başta nasıl çıktığını da açıklamalı.” Farklılıklar, gen havuzundaki mutasyonların ve seksüel çaprazlamaların sebep olduğu genetik varyasyonlamalardan ileri geliyor. Bu farklılıklar düzenli veya zekice değil. Rastgele ve çoğunlukla zararlı. Çoğu mutasyon kötüdür. Bu yüzden, doğal seçilime bu olayın pozitif tarafı olarak bakmalısınız. Tasarlanmış gibi görünen canlılar sadece doğal seçilimin bir ürünüdür. Tasarlanmış gibi görünmelerinin sebebi farklılıklarından gelmiyor. O farklılıkların filtreden geçirilmiş halinden geliyor. Ancak tartışma şu noktaya geliyor hep: Sezinlenemez davranışlar gelişir ve değişirken işe yarar bir şeylere doğru gider. Sık sık, “Bu birikimlerin, fark edilebilir bir adaptasyon haline gelmeden önceki dönemdeki amaçları neydi?” diye sorulur. “Doğal seçilim, bir sivilceden fazlası olmayan bir şey üzerinde ne zaman etkisini göstermeye başlıyor?” Doğru bir nokta. Bu konuda çok konuşma yaptım. Faydalı olmayan ara türlerin olması mümkün değildir. Doğal seçilimde, “Bu şekilde evrilmeyi önümüzdeki 10 milyon yıl boyunca sürdürürsek, yararlı hale geliriz.” gibi bir sağduyu mekanizması yok. İşler böyle yürümez. Her durumda bir ‘seçim baskısı’ mevcuttur. Bu yüzden, hücrelerde, “Bakın! Sabırlı olmalısınız. Tüyleriniz bu şekilde çıkacaktır. İnanın bana.” gibi bir süreç işlemiyor. Sydney Bremner, Kambriyen Dönem’de ortaya çıkan bir proteinin Mezozoik Dönem’in sonunda işimize yarayacak hale geleceği için saklandığını hayal ettiğini söyleyerek bu konuyu oldukça güzel bir şekilde hicvetmişti. Elbette böyle olmuyor. Tüylerin oluşabilmesi için her halükarda bir üstünlükler serisinin oluşması şart. Böyle bir süreci düşünemiyorsan, bu, doğal seçilimin değil; senin sorunundur. Doğal seçilim fikrinin çok tutarlı ve güçlü olduğuna inandığım andan beri bu teori benim için vazgeçilmez bir hale geldi. Tüylerden bahsetmiştik. Tüylerin, ısı dengesini sağlamak için, sürüngenlerin pullarının hafif hafif değişmesiyle oluşması mümkün görünüyor. Şu an uçan kuşların kanatlarındaki tüylerin kusursuzluğu çok daha sonra ortaya çıkmıştır muhtemelen. İlkel tüyler, sürüngenler arasında sıcaklığı korumak için gerekli olan farklı kıllanmaların ürünü olabilir. Defalarca, bir organın ilk başta tek bir görevi yaparken, daha sonra değişerek başka bir görevi de yaptığı durumlarla karşılaştık. Ancak bir biyologun kapasitesini de tüm bunları nasıl tasarladığını ölçüp tartarak belirlemek pek doğru değil. Çünkü- Belki de bizler aslında ne olup bittiğini anlayacak kadar zeki değiliz. “Bu olanlar için geçerli bir açıklama düşünemiyorum, bu yüzden bunlar tasarlanmış olmalı.” gibi aslında hiç kullanmamamız gereken genel bir kanı var. “X’in nasıl oluştuğunu anlayamıyorum, öyleyse tasarlanmış olmalı.” gibi bir ifade içeren argüman inanılmaz zayıf bir argümandır. Örneğin, Hodgkin ve Huxley’in üzerinde çalıştıkları, ünlü bir bilimsel keşif olan, sinir tepkilerinin nasıl çalıştıklarını anlama incelemesi çok zor matematiksel düşünce içeren, zor bir sorundu. Onlar için bunun çok zor geldiğini varsayalım. “Bu sinir tepkilerinin nasıl çalıştığını anlayamıyorum, Hodgkin. Sen anlıyor musun?

“Hayır, Huxley, ben de anlamıyorum.

Haydi, bırakalım bu işin peşini; tanrı yapmıştır, değil mi?” deselerdi onlara saygı duyar mıydık? Yanlış olan, pes etmek ve yenilmek. “Bunun nasıl çalıştığını anlayamıyorum, öyleyse tasarım açıklamasına geri dönelim.” Evet, bir yaratıcının tasarladığı bir şeyin kusursuz bir parçası gibi gözükmese de söylediklerin bana, 19. yüzyılda yükselen ‘dirimsellik’ prensibini hatırlattı. ‘Dirimsellik prensibi’veya ‘ilk etki’gibi şeyler aslında hiçbir şeyi açıklamıyor. Sadece sorunu yeniden tanımlıyorlar. Ancak zararlılar, çünkü insanlar bunların gerçekten bir şeyi açıkladığını sanıyorlar. Sanki birazcık bir şeyi açıklıyor gibiler. İnsanlar da bu dünyadaki karmaşık şeylerin tasarlandığı ve yaratıldığını düşünmeye meyillidirler. Ancak “Bunları tanrı yarattı.” dediğinde, aslında hiçbir şeyi açıklamamış oluyorsun. Çünkü yaratıcının nereden geldiği sorununa bir açıklama getirilmiyor. Ortada bir açıklama yok. Açıklama adayı olarak bile alamayız bunu.

Eskiden, oldukça zeki olan bazı biyologların ‘dirimsellik prensibi’ gibi şeylerle yaşayan varlıkların kendiliğindenliğini açıklamaya çalışması hakkında ne düşünüyorsun?

 Biz şimdi bu açıklamaların anlamsız olduğunu görürken, onlar görememişlerdi. Bizlerin şu anda bu açıklamaların saçma olduğunu söylememiz çok da zor değil. Ancak elinizdeki veriler yetersiz olduğunda mesela Hume’un zamanında, “Evet, bu, kötü bir açıklama.” diyebilirdi ve haklı da olurdu. Ama bu sefer de yerine koyacak daha iyi bir açıklaması olmazdı. Felsefi bir konunun tamamen yanlış olduğunu göstermek için çok güçlü bir entelektüel cesarete sahip olmalısınız. Bunun için de, tam anlamıyla tatmin edici bir açıklama üreten Darwin’i beklemeliydik. Eğer Hume, Darwin’in açıklamasını duymuş olsaydı o anda büyülenirdi. Richard için, Evrim Teorisi, inançsızlığını besleyici bir unsur oldu. Ancak ateizmin onun için neden öncelikli bir konu olduğunu öğrenmek istedim. 21. yüzyılda, bizler bu sorunun çözüldüğünü düşünürken, bu argüman neden bu kadar önemli bir halde ve bizler kendimizi bir savaş alanında buluyoruz?

 Bu argümanı önemli kılan şey ne?

 Bir bilim adamı olarak benim için önemli, çünkü doğaüstü yaratıcı hipotezi, benim için bilimsel bir hipotez. Bence yanlış bir hipotez ama tamamen bilimsel. “Sana katılmıyoruz. Din sadece ahlak ile ilgileniyor ve bilim de evrenin işleyişiyle. Bu yüzden aralarında bir sorun yok.” diyen teologlara katlanamıyorum. Ortada bir sorun var: Doğaüstü bir yaratıcı hakkında konuşurken doğru veya yanlış bir bilimsel hipotez öne sürersiniz. İçinde doğaüstü bir zeka barındıran evren, saf bilim temelli evren anlayışından çok çok farklı bir evren. Ve bu çok ilginç bir farklılık. Hatta, devasa bir farklılık. Süper bir akıl barındırmayan evren fikrine bilimsel bir entelektüellikle bağlanmak çok daha ilginç, ki ben de öyle yapıyorum. Belki de bizim sahip olduğumuzdan daha üstün zekaya sahip olan canlılar vardır, ancak onlar da yavaş, aşamalı ve ilerleyen bir süreçten geçmek durumundalar. Başlangıçtan beri öyle olamazlar. İnsanlar, başlangıçtan beri orada olan ve her şeyden sorumlu olan doğaüstü bir zekanın varlığı şeklinde karşıt bir görüşe sarılıyorlar ve tamamen farklı olan bu bilimsel hipotez de ya doğru ya da yanlış olmalı. Doğru ya da yanlışın ne olduğuna karar veremezsek bile en azından çok farklı, hipotez olduğunu ve bu yüzden önemli olduğunu kabul etmeliyiz.

Ama ben sık sık şöyle düşünen dindar insanlarla karşılaşıyorum.

“Aslında öyle değil.” diyorlar. “Bunu bilimsel bir hipotez olarak ele alamayız.” “Bu, bir çeşit inanç meselesi.” Diğer bir deyişle, onlara göre bu, doğruluğu veya yanlışlığı ispatlanabilecek bir şey değil. Doğruluğunu veya yanlışlığını ispatlamak mümkün değil, çünkü söz konusu fikir kanıtlanması, araştırılması, irdelenmesi mümkün olmayan şeylerin varlığına dayanmaktadır. Seni bu yaratıcıyla bir tutan, ‘inanç sıçraması’ dedikleri bir şeyler var. Böyle düşünceler beni pek etkilemiyor. Empati bile kuramıyorum. Teorik olarak, bunu ispatlamanın mümkün olmama ihtimalini anlayabiliyorum. Sorularına cevap olabilecek bilimsel bir deney yapmak mümkün olmayabilir. Bunu da anlıyorum. Ama bana göre, yine de bu, o şeyin doğru ya da yanlış olmasını etkilemiyor. ‘İnanç sıçraması’ dedikleri, bir insanın içindedir ve başka insanlara ispatlayamayacağı, başka insanlarla paylaşamayacağı içsel duygulara dayanmaktadır, ve bana göre bu, zihinsel bir rahatsızlıktır. Öyleyse insanlar neden bu ‘inanç sıçraması’nı kendilerindeki bir tür zayıflık olarak değil de, senin-benim gibi insanlarda eksik olan bir üstünlük gibi görüyor?

 Sanki ayrıcalıklı bir iyi niyetleri varmış gibi ve bu iyi niyet, bizlerde olmayan ruhani bir cömertliğin ürünüymüş gibi. Şunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor, üzerine konuştuğumuz insan türü, yaratışçılık ve benzeri şeyleri tartışmalarının yanı sıra aslında entelektüel hayvanlardır ve bu yüzden dünyaya müdahalede bulunan bir tanrı fikrini kabul edebilirler. Ancak içsel bir vahye sahip insanlar, büyük ihtimalle, tanrılarının dünyaya karışmadığını kabul ediyorlar, çünkü diğer türlü, bunun bilimsel bir hipotez olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Yani, o varlığın çalışma şekli, garip bir şekilde, dünyadan bağımsız olmakla birlikte, insanlardaki özel içsel duygulara dayanıyor. Ancak bizlerin o çalışma alanının dışında -tutulduğumuz için talihsiz olduğumuzu ima ediyorlar.

-Evet, doğru. Söylediğim gibi, bir çeşit-yetenek yoksunluğu bu, ya da – Evet. tanrının iyiliği ve görkemini görmemizi engelleyen bir körlük.

Neye aşık olacağımızı bilmiyor gibiyiz. Mahrum bırakılmışız ve önemli konularda eksikmişiz gibi.

Evet, bunu anlayabiliyorum. Bence o kadar da mahrum değiliz bu yetenekten. Çünkü sen ve ben yıldızları, galaksileri ve engin jeolojik çizgide yaşamı düşündüğümüzde muhtemelen birbirine benzer mistik bir hayret duygusu içinde kalıyoruz. Onların adına tanrı dedikleri mistik bir çağrışım yaratan içsel duyguları ben yaşıyorum. Muhtemelen sen de yaşıyorsundur. Bu sebep yüzünden dindar bir insan olarak adlandırılacak olursam, buna sert bir şekilde karşı çıkarım: “Kelimelerle oynuyorsun!” Çünkü insanların çoğu ‘dindar’ı benimki gibi mistik bir deneyimden tamamen farklı ve üstün bir şeyi ifade etmek için kullanıyor. Kastettikleri, dünyaya karışan ve dünya üzerinde bir etki bırakan bir varlık ve bu yüzden bu, bilimsel bir hipotez. Dindar insanlardaki ve dindar olmayan insanlardaki o aşkın ve mistik duygu kelime anlamıyla çok farklı şeylerdir. Aksi durumda, ben de muhtemelen dindar bir insan olurum. Sen de muhtemelen dindar bir insan olursun. Ama bu, dünyaya etki eden, onu değiştiren veya dua ya da tövbe etmemizi isteyen doğa-üstü bir varlığın olduğu anlamına gelmez. Ama bir kere bunu kabul ettiğimizde, mesela merak, korku veya görkem ya da gizemle ilgili bir durumu dile getirdiğimizde, benim ‘defne yaprakları arasındaki rahip’ dediğim duruma davetiye çıkarırız. Mesela, mitokondriye şiirsel bir duyguyla daldığınızda,-defne yapraklarının- Evet. arasından rahip sıçrar ve,-”Tüm bunlardan sonra, sen de bizden birisin.” der.

-Kesinlikle.

Defalarca yaşadım bunu.

Bence bu çok sahtekarca bir davranış.

Kelimelerle aptalca oynamaktan ve normal insanların kullandığı kelimeleri anlamaksızın ve sahtekarca kullanmaktan ibaret. Bu yüzden, ‘dindar’ ve ‘tanrı’ gibi kelimeleri kullanırken dünyadaki insanların çoğunluğunun anlayacağı şekilde kullanırım ve bahsettiğin rahip gibi insanlar karşı o duygularımı anlatmak için farklı bir dil kullanırım. Ancak biri bunu kabul ettiğinde, dindar insanlardan-ki hepsi Ortodoks değildir; ama çoğu enerjilere, titreşimlere ve aromalara ilgi duyar

- “Bir şeyler olmalı.” gibi bir ifade duyarsın. Evet ama hiçbir ilgisi yok. “Bir şeyler olmalı.”diyenlere cevabım şu olur: “Evet, bir şeyler var, ve bu, ‘her şey’dir;içinde süper güç bulunmayan tüm prensipler. Ancak sanırım daha sert bir cevap vermeliyim: Bir bilim adamının evrene veya mitokondriye kafa yormasını sağlayan merak duygusu, geleneksel amaçlara veya dinsel gizemlere karşı duyduğunuz hislerden daha muhteşemdir.

Nobel Ödüllü Amerikalı Fizikçi Steven Weinberg İle Yapılan Mülakat

Steven Weinberg sık sık dinin zararlı etkileri üzerinde duruyor. Onunla Teksas’ta görüştüğümde, entellektüel fizikçi atalarının, dünyanın güzelliğini ve evrenin fiziksel düzenliliğini inkar edilemez bir tanrısal tasarıma kanıt olarak görmelerine karşı nasıl bir tepki oluşturduğu sorusunu sorarak başladım.

Geçmişte, doğaya bakıldığında, tasarımın karşı konulamaz bir etkisi olmuş olmalıdır. Biraz da konforlu aslında. Hoş bir dünya ve her şey çok iyi çalışıyor. Evren hakkında daha fazla şey öğrendikçe gördük ki, çok dost canlısı bir yer değil. Bizler sadece kozmik bir lotoda kazananlarız. Hala da, diğer gök cisimlerinin yerlerinin inkar edilemez bir şekilde yaşam için uygun olmadığına inananlar olabilir. Fakat dünyadayız işte ve -onların aynen diyecekleri gibi- yaşam koşullarını sağlamak adına harika bir düzenleme var.

Eee, ne bekliyorlardı ki?

 Tüm bu milyonlarca gezegenin bazılarının koşulları uygun olacaktır ve yaşamın ortaya çıkmasının tek sebebi budur. Ancak, örneğin, Newton ve Samuel Clark gibi insanlar dünyanın rahatlığını ve keyfini pek dikkate almıyorlardı. Newton insanlık için uygun koşulları olup olmamasına bakmayarak doğanın düzeninden etkilenmişti. İnsanlığın varoluşuna uygunluğunu dikkate almadan, hareket yasaları ile gökyüzü sisteminin düzenlenişini tasarımın bir ifadesi olarak düşündü.

Evet, o inançlıydı.

Evreni, aynen Book of Daniel’da (Eski Ahit’te bir bölüm) söylendiği gibi büyük bir puzzle olarak gördü. Tanrı’nın insanların çözmesi için bıraktığı mesajlardı. Güneş sisteminin nasıl çalıştığını çözdü ve İncil’in kronolojisini çözmek için uğraştı. Artık böyle şeyler yapmıyoruz.

Düzenliliğin bir düzenleyiciyi içerdiğini ve hatırlattığını düşünen meslektaşlarınızı hala da görmemize rağmen, gerçekte bunu kabul etmek için bir neden var mı?

 Aslında, yok Bir gizem var. Bunu kabul etmeliyim. Doğayı anlamaya çalışıyoruz ve sorular sorup cevaplar alıyoruz. Sonra bunu takip eden sorular soruyoruz. “Neden bu doğru?” En sonunda, her şeyi açıklayan zarif fizik yasalarına ulaşmayı umuyoruz. Buna ulaşınca da gizem varlığını sürdürecek. Çünkü bizler her zaman “Neden bu teori doğru da diğerleri değil?” gibi sorular soracağız. Cevaplardan biri, bir tasarımcının tüm bu düzenliliği oluşturduğu olabilir. Ancak bu her şeyi cevaplamaz. Daha sonra “Neden tasarımcı böyle?” diye sorular sormak zorunda kalırız. Hayalinizde canlandırdığınız iyiliksever, kıskanç, komik veya her neyse işte, her bir tanrı çeşidi için bu soruyu sormalıyız. Ya da aklınızda hiçbir şey yoktur ve bu konuda konuşmazsınız. Eğer aklınızda bir şeyler varsa şu soru doğuverir “Neden bu doğru?” Bizleri yaratan bir tasarımcıyı görmüyorum. Bence bizler bir şeylerin neden öyle olduğuna dair en derin olasılıkları göremeyecek kadar trajik bir pozisyondayız. Bununla yaşamalısınız. “Bir tasarımcı var” demek bunu çözmez, yardımcı olmaz. Hadi bir deistin avukatı olduğunu varsayalım.

- Şeytanın yerine ha?

- Evet, şeytanın avukatı yerine. Hadi bunların bir şeyi göstermediğini veya tasarım sorusuna cevap olmadığını varsayalım. Çözülemez bir gizem varsa İnsanların nasıl böylesi bir gizem ile huzurlu hissettikleri anlaşılabiliyor mu?

 Yani, bu ruhani bir şey ya da yaratıcı tarafından yerleştirilen bir çeşit teolojik takozun zayıf sonu sonuçta.

- Ben hissetmiyorum bunu.

- Ben de hissetmiyorum. Sanırım bir çok kişi hissediyor. Bence insanların çoğunun inançlı olmasının sebebi kendilerinin ve sevdiklerinin öleceklerini bilmeleri. Bu tam bir trajedi, can sıkıcı bir durum. Nihai amaca ulaşamamanın trajedisi değil bu. Bu kendi hayatınızın, yapabileceğiniz ve yaşayabileceğiniz tüm o harika şeylerin, sevdiğiniz insanların, yani tüm her şeyin son bulacak olmasının trajedisidir. Bana öyle geliyor ki bu, felsefi meraklardan daha çok dinin itici gücünü gösteriyor. Zamanın başlangıcının sorunları yıllar öncesinde Augustine tarafından çok akıllıca tartışılmıştı. O, zaman başlamadan önce ne olduğu sorusuyla boğuşuyordu ve Tanrı dünyayı zaman ile birlikte yarattı dedi. Zaman yaratıldı. Bundan evvel “önce” diye bir kavram yoktu. Bu da yaratılışın bir parçası. Verilebilecek en iyi cevap bu, sanırım. Fakat şurası ilginçtir ki, Augustine gibi biri, kuantum fiziğinin kazandırdıkları, Einstein’ın kazandırdıkları, yaptığın işteki herhangi bir çalışmanın kazandırdıkları olmadan zamanın kendi başına bir başlangıcı olduğu gibi bir fikri hesaba katabilmişti. Augustine çok zeki bir adamdı. Zamanın, bilimsel anlamda düzenin bir parçası olduğuna ilişkin tartışmaların olduğu -ki sanırım ilk Galileo idi bunu tartışan- binlerce yıl öncesine bakmak harika bir şey. Galileo zamanı fiziksel yöntemlerle ölçmeye çalışan ilk insandı. Eğimli bir alanda çeşitli topları aşağı yuvarlayarak zamanı ölçmeye çalıştı.

Şu kuralı buldu: Alınan yol, zamanın karesiyle doğru orantılı. Daha önce kimse zamanı doğa kanunları ile açıklamaya çalışmamıştı. Fakat Galileo için düzeni gözlemlemek ve aşağı yuvarlanan toplar arasındaki ilişkiyi gözlemlemek zaman alıyordu ve buna matematiksel bir ifade vermek, onun gibi katı bir dindar insan için aslında, Tanrı’nın zihnini ispatlamaktı. Galileo’nun böyle bir sonuca vardığını sanmıyorum. Eğer varsaydı haberim olurdu. Fakat bilim adamı olmak ile inançlı olmak arasında bir çatışma bulunması gerekmediğini düşünüyorsanız, sanırım buna katılmak zorundayım. Şimdi bile derinden inançlı olan birçok iyi bilim adamı var. Bir kaçını biliyorum. Ancak neler olduğunu düşünüyorum. Galileo ve Newton ile gelişmeler başladı. Bunun olgunlaşması uzun bir zaman aldı. Gelişmelerin çoğu dini inançların ilkel temellerinin bilim tarafından çözülmesinde yatıyordu. Bilimsel buluşların dini imkansız kıldığı anlamına gelmiyordu. Dinsizlik ihtimalini yaratıyor. Bir şeylerin dini açıklamalar olmadan nasıl çalıştığını anlama ihtimali doğdu. Özellikle Darwin ve Wallace’in yaptıkları herhangi bir fizikçinin yaptığından çok daha önemliydi. Sanırım Daniel Dennett ile tartıştığımız konu buydu. O, din üzerindeki en yaralayıcı etkinin Galileo’dan ziyade Darwin ile meydana geldiğini düşünüyor. Katılıyorum. Bir fizikçi olarak bu gururumu yaralasa bile öyle. İnsanlar gezegenlerin gerçekten güneşin mi yoksa başka bir şeyin mi etrafında döndüğünü umursamıyorlar. Kesinlikle topların eğimli düzeyde yuvarlanmalarını umursamıyorlar. Onların umursadıkları yaşamın ta kendisi. Özellikle kendi yaşamları ve kendi ilişkileri. Umursadıkları şey, direkt kendileriyle ilgili olarak varolan şeyler. Darwin’in yaşayan şeylerin neden böyle olduklarını anlaması, özellikle insanların neden böyle olduğunu anlaması kahrediciydi. Darwin kendi inancını kaybetti. Geçenlerde Lytton Strachey’in yazdığı Cardinal Manning’e ait harika kısa biyografiyi tekrar okudum ve Manning şeyi okuduğu için ikna olduğunu söylüyordu –

- Paley’in

- Doğal Teoloji’sini.

Canlıların muhteşem adaptasyonu onu bir yaratıcının varolduğu konusunda ikna etmişti. Bir kişi, bir kişilik tüm bunları yarattı. Ve bu birden olmuştu. Bir yaratıcının olmadığına dair bir keşif yapılmadı ama bu iddia ortadan kaldırıldı. İnsanlık kültürü için bilimin bu yaptığı kadar önemli bir şey yapıldığını sanmıyorum. Böyle bir şeyi tespit etmek oldukça ilginç. Genellikle, bilim camiasında biyoloji ile ilgilenen inançsızların oranı senin de meslektaşın olan fizikçi ve kimyacı olan inançsızların oranından daha fazla.

Öyle mi?

 Bilmiyordum. Aslında bazen, meslektaşım olan fizikçilerle din hakkında konuşmalar yapıyoruz ve ezici bir şekilde bu konuya karşı ilgisizlik görüyorum onlarda. Bir keresinde ateistleri deneyerek nitelikli hale getirmeyi önemsemediklerini söyledim. Onlar bu konuya sadece abartılan aptal bir soru olarak bakıyorlar. Ben, bazı belirsiz nedenlerden ötürü, bunu önemsiyorum ve dinle ilgileniyorum. Ancak bir çok fizikçi arkadaşım önemsemiyor.

İnancın değişik yanlarını görürsünüz. Bir arkadaşım, oldukça seçkin bir astrofizikçi, bana bir çok sorun ortaya çıktığı için Ortodoks Yahudilik’e uyduğunu söyledi.Ancak Tanrı’ya inanmıyordu. Onun için din, ailesinden miras kalan hayatının çatısını oluşturuyordu. O bununla büyüdü. Bununla yaşamak istiyor. Fakat bunun arkasında bir şey olduğunu düşünmüyor. Sanırım İngiliz Kilisesi’ndeki birçok insan da böyle hissediyor. BİRÇOK İNSAN DİNE GERİ DÖNÜYOR, AYNI SÖYLEDİĞİN GİBİ. ANCAK İNANCA DÖNMÜYOR. GÜVEN VEREN DİNSEL TÖRENLERE DÖNÜYORLAR.Yahudilerin bu bakımdan Hristiyan’lardan daha fazla olduğu konusunda şüpheleniyorum. Yahudiler için inancın, dini törenlerden daha az önemli olduğunu söyleyebilmemiz için yeterli sebeplerimiz var.

Bu oldukça doğru.

Bunun sebepleri hakkında tartışılabilir. Ancak sadece Yahudilik’in bu bakımdan bir örnek oluşturduğunu sanmıyorum. Bu Hinduizm için de geçerli. Hinduların neye inandıklarına çok açık bir biçimde baktıklarını sanmıyorum. İnancın her türlüsüne izin veriyorlar. Brahman rahiplerine göre okyanusu geçmemek veya inekleri öldürmemek önemli şeyler. Önemli olan şey bunlar.

Gerçekten ne düşünüyorsunuz?

 Brahma, Vishu, Shiva hakkında Hindular arasında sorgulayan biri olduğunu sanmıyorum. Öte yandan Hristiyanlık, İslam ya da geniş ölçüde bakarsak Budizm gibi dinlere sahipsiniz. Bunlar misyoner olan dinler. Dışarı çıkıp diğer insanları değiştirmeye çalışırlar ve bu dinlerde teolojinin önemli olduğu ve önemli şeyler yaptığına ilişkin evrensel bir tutku var. Bir bakıma, bu beni daha çok cezbediyor. Çünkü bir bilim adamı olarak gerçeği aramayı ve dünyanın teorisini oluşturmayı önemsiyorum. Hristiyanlık ya da Budizm, bu sorun bakımından dünya için alternatif bir teori sunuyor. Söylemem gereken bir şey –

- Bu konuda söylemem gereken bir şey olduğunu hissediyorum. Bununla bir şeyleri etkileyip cevaplayabilirim. Öte yandan, insanlar domuz yemeyi ya da inek öldürmeyi istemiyorsa ya da her neyse işte, bu onlara daha çok güç katar. Benimle ilgisi yok.

Bunda bir şüphe yok. Yani bir bakıma sen, Hristiyanlık ve Budizm’in aslında, bilimsel dünya görüşünü anlaşılır kılan ve tamamlayan farklı bir yönü olduğunundan dolayı gerçekçi ve güçlü bir duygu hissediyorsun.

Evet bir teorileri var. Bu teoriye katılmıyorum ama ortada bir teori var. Bir teori olmadan ne diyebilirim ki?

 Kullanabileceğim bir şey kalmaz. Bir keresinde aşırı liberal Hristiyanlar hakkında olumsuz bir eleştiri yazısı yazdım ve birden aşırı tutucu biri oluverdim! Belli ki onlar bir şeylere inanmanın nasıl olduğunu unutmuşlardı. Ve tutucu bir gazeteden bir nüsha aldım. Sanırım New Mexico’dan beni öven bir yazıydı! Onlar gerçekte- Sanırım onların gerçekten ilgilendiği şey sıradışı ateist-fizikçi değil. Endişelendikleri şey bu değil. Endişeleri liberal Hristiyanlar.

Anlıyorum. Yani aslında tutucu Hristiyanlar seni – Saygın bir muhalif olarak görüyorlar.-

- Yani

- Aynı şekilde bilimadamlarını-

Böyle bir izlenim bırakmak istemezdim. Sanırım Hristiyanlık kanadının liberalleriyle olan ve önemsedikleri mücadelede şaşırtıcı bir müttefik bulmuşlardı. Fakat yanlış bir izlenim oluşturmak istemem. Bence en büyük zararı din verdi. Sadece din adına verilenler değil, dinin kendisi-

- Sanırım-

- Nasıl zarar verdi?

 Din tarafından verilen zarar ile din adına verilen zararı anlat bana.

Bence işyerlerine emir üzerine uçakları çarptıranlar gerçekten cennete inanıyorlar ve bu davranışı tanrılarının istediğini ve bunun için cennetle ödüllendirileceklerine inanıyorlar. İnanmıyorlarsa, gerçekten aptalca bir kariyer hamlesi olur.

 Evet. Fakat Tanrı fikri adı Allah ya da Yehaova ya da başka bir şey olsun kesin davranış biçimleri kesin tapınma şekilleri ve başkalarını da bu şekilde davranmaya ve tapınmaya zorlamayı dikte ediyor. Tüm zamanlar boyunca samimiyetle inanan insanlar tarafından verilen zararları düşünün. Dinlerinin yol gösterdiği içten inançlı insanların davranışları birike birike en kötü şeyleri yapabilmiştir. Ama aslında bu çoğunlukla sürgünden önceki Yahudilerin görünüşüydü. Kesinlikle doğru. Buna katılıyorum ama konuştuğumuz konuya geri dönersek dinlerin dünya hakkında bir teorileri var ve bu bana, en azından son yüzyıllarda zarar verici görünüyor. Gerçekten samimi olan inançlılar dikkat çektiğin gibi, kendilerini liberal dindarlardan daha entellektüel gösterseler bile oldukça tehlikeliler. Gerçeğe bakarsak, bugünkü Amerika başkanı “gerçek samimi inançlı” olarak tanımlanabilir.

Ben, Steven’ın kendi ülkesinde açıkça büyüyen bağnaz Hristiyanlık için kendi adına endişelenip endişelenmediğini öğrenmek istedim.

Amerika’nın oldukça rahatsız edici olan dini uyanışı anladığını sanmıyorum.

BENCE DÜNYADA ÇOK DAHA TEHLİKELİ OLAN İSLAMDIR. Bana öyle geliyor ki bu insanlar dinlerini çılgınlık derecesinde ciddiye alıyorlar. Dünya tarihinde İslam’ın Hristiyanlıktan daha toleranslı olduğu zamanlar da vardı. Ama şimdi durum böyle değil. Avrupalılarda, kesin olarak Hristiyanlık ve vatanseverlik arasında güçlü bir bağın varolduğu şeklinde bir izlenim var. Benim ülkemde pek yok, İngiltere’de. Evet -

- Böyle bir izlenimin olduğunu biliyorum ve bence Amerikalı’lar Avrupalı’lardan daha fazla bağlı dinlerine. Bazen Amerikalıların Avrupalılardan daha fazla inançlı olduğunu düşünüyorum. Tanrıya Avrupalılardan fazla inanmıyorlar ama dinin kendileri için iyi olduğuna ve sadakatli bir dindar olmamanın anlamsız olduğuna inanıyorlar. Dindar olduğunu söyleyen ve her pazar kiliseye gidip kilisenin organizasyonlarına katılan insanlar tanıyorum. Onlara “Gerçekten yaşamdan sonra hayatın olduğuna inanıyor musun?” diye sorduğunda “Bilmiyorum, tüm bunlar bir gizem, fakat dindar olmanın iyi olduğunu düşünüyorum. Ben bu inançla büyüdüm.” diye cevap veriyorlar. Bir fizikçi olarak düşündüğünüzün doğru olup olmadığına karar vermelisiniz ve bu şekilde bir entellektüel aktiviteyi huy edinmelisiniz. Çünkü yanlış teori üstünde çalışırsanız ve o da doğru değilse profesyonel zamanınızı boşa harcamış olursunuz. Doğru ile yanlış arasında muhakeme yapmayı sürdürürsünüz ve böylece doğrular çok daha önemli görünür size. Birçok insan için doğru, iyi bir davranış kadar kendi etnik grubuna ya da aile geleneklerine duyduğu sadakat kadar önemli değildir. Böylece de “doğru” üzerinde pek kafa yormadığınız bir şey haline gelir. Üstelik, tabii ki, Orta Çağ’larda ve insanların 17. yüzyılda ateizm karşıtı olduğu zamanlarda dinin doğruluğunun iyi davranışları garanti ettiğinde ısrar ediliyordu. Evet, bir çok insan buna inanıyor ama bir çok insan da bunun doğru olup olmadığına aldırmıyor. Dindar olmalısınız çünkü bu, iyi davranmanızı sağlar. Gibbon’un pagan dinlerine karşı harika dizesi var. Çok tanrılık hakkında Gibbon diyor ki sıradan insanlar onları eşit ölçüde doğru buluyor filozoflar eşit ölçüde yanlış buluyor ve hakimler eşit ölçüde yararlı buluyor. Sanırım Amerika’daki ve şüphesiz ki Avrupa’daki bir çok insan Gibbon’un bahsettiği “hakim” konumundalar. Onları yararlı buluyorlar. Gerçekten böyle düşünmüyorum. Dinin ahlaki davranışlara ilham verdiğini sanmıyorum. Aslında, sık sık insanların “Orta Doğu’da dini sebeplerden ötürü kendilerini havaya uçuran insanlar var ya da cami yıkan Hindular var ya da Hindu öldüren Müslümanlar var ama onlar gerçek dindar değil dinleri bu şekildeki davranışları öğütlemiyor onlara.”derler. Ne söyleniyorsa onlara, onlarda dindar olanlarla, dindar olmayanlar arasında ayrım yapmasına olanak tanıyanın ahlaki bir duygu oluşturuyor. Örneğin George Bush “Bu teröristler aslında din korsanlığı yaptılar. Çünkü onların hareketleri, terörist davranışlar dini anlayışa uymuyor.”dedi.

Peki gerçekte orada neler oldu?

 Onlar ahlakın ne olduğuna karar vermek için dini kullanmak yerine dindarların nasıl olması gerektiğine ilişkin akılcı bir ahlaki anlayışla karar verdiler.

Durum buysa, dinin amacı ne?

 Nihayet,  Steven’ın birçok meslektaşından daha fazla din hakkında konuşma yapmayı gerekli görmesinin belirli bir sebebinin olup olmadığını öğrenmek istedim.

Bunun için özel bir çaba sarfetmedim. Yerel bir ateist olmak istemedim. Füze savunma sistemleri veya post-yapısalcılık ve neo-modernizm gibi birçok sorun ile uğraştım. Ama sanırım dinle ilgilenmem gerekenden biraz daha fazla ilgilendim ve ona karşı kesin bir düşmanlık edindim. Sanırım en rasyonel neden dinin gördüğüm zararlarıdır. Daha öncesi hakkında konuşuyorduk. Bir çok insan samimi dindarlardan dolayı korkunç şeyler yapar Saddam Hüseyin gibi dini kendisine zırh olarak kullanmadan ama gerçekte onlar bu yapılanların tanrının kendilerinden istediği şey olduğuna inanırlar. Tüm bunlar İshak’ı gönüllü olarak kurban etmeye razı olan İbrahim’e kadar gidiyor çünkü Tanrı ona bunu yapmasını söylemişti. TANRIYI İNSANLIĞIN KARŞISINA KOYMAK KORKUNÇ BİR ŞEY.Başka bir sebep de etrafımızda olan yılışık sofuluğa karşı kırgın olmamdır. Muhtemelen Amerika’da Avrupa’dan daha fazla var. Aslında zararlı değiller aşırı değiller hatta ciddiye bile alınmamalılar ama işte -

- Bir süre sonra rahibin çeşitli toplulukların kutlamalarında ettiği duaları duymaktan sıkılıyorsunuz. Ve bunun dışında yaşayamaz mıyız?

 Bunları dinlemek zorunda mıyız?

 Ama belki bunun temelindeki şey -

- Tanrıyı gerçekten sevmiyorum. Tanrıyı sevmiyorum demek aptalca çünkü tanrıya inanmıyorum ama bazı durumlarda Iago’yu da sevmiyorum ya da Reverend Slope’u sevmiyorum ya da edebiyattaki öteki canileri sevmiyorum. Geleneksel Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’daki tanrı bana yanlış bir karakter olarak görünüyor. O, kendisine tapan insanları derecelendirme konusunda tavizkâr ve kendisine doğru şekilde tapmayanları cezalandırma konusunda kaygılı bir tanrı. Bir çok insanın artık kendisini müslüman, yahudi ve hristiyan olarak tanımlamadığının farkındayım. Geleneksel bir tanrı var ve yanlış oluşturulmuş bir karakter. Hoşlanmıyorum ondan.

Bir arkadaşım var -ya da vardı, öldü-, adı Abdul Salam Gulf’daki üniversitelere bilimi getirmeye çalışan çok sadık bir müslümandı ve bana çok kötü zamanlar geçirdiğinden bahsetmişti. Teknolojiye karşı çok açık fikirli olmalarına karşın bilimin dindarların inançları için aşındırıcı bir şey olabileceğini düşünüyorlardı ve bu konuda endişeleniyorlardı. Kahretsin, sanırım haklıydılar. Bilim, dindarların inançlarını yıpratır ve bu da iyi bir şey. Korkunç bir şey bu!

**********

ATEİSTLERİN POLEMİKLERİ (Belgesel)
NASIL ATEİST OLUNUR VE NASIL ÇIKILIR?
BATI’DA SEKÜLER DÜŞÜNCENİN GELİŞİMİNE KATKI -Aytunç ALTINDAL
DİNDÂRIN CİNSELLİK KONUSUNDA YALANLA OLAN İLİŞKİSİ

KEOPS PİRAMİDİ’NİN SIRRI


 20. yy. uygarlığı her geçen gün dev adımlarla ilerlemekte. Ancak hala birçok gizemli eseri tam olarak çözememekte. İşte Piramitler çözülemeyen gizemlerini koruyan yapılar olmak özelliklerini hala korumakta.

Elektrik ve elektronik alanındaki gelişmeler son yıllarda büyük hız kazandı. Piramidal yapılar biçimlerinden ötürü bazı enerjileri odak noktası olmakta. Ve, makrokozmosa enerji yaymakta. Piramit enerjisi gerçekten son derece esrarengi bir enerji türüdür. Bir çok araştırmacı bu enerjiye değişik adlar vermiştir. Yale Ünv. Harold Saxton Burr “Elektrik benzeri alan”, Rus Dr. Patrick Flanagan “Piramit ve biyokozmik enerji ile ilişkisi” tanımlamalarını uygun bulurlar.

Keops Piramidi sırf beş köşeli olmasından ötürü mikrodalga ve makrodalga radyasyonu üretir. (Dört taban köşesi ve bir tepe) Piramitteki madde atomlarından çıkan radyasyon, köşe açılarını ortadan bölen ve bu radyasyonun bir ışınını piramidin merkezine aktaran ışın halinde birleşir. Enerji arttıkça, elektron yörüngeleri genişlemeye başlar.

George Van Tassel’e göre Büyük Piramidin içinde oluşturulan enerji öylesine yoğundu ki, bunu bilen firavunlar bedenlerini bu özel enerji ile “ŞARJ” ederek uzun ömürlülüğün sırrını çözmüşlerdir.

Arap Tarihçisi Ebu Zeyd el-Balki’ye göre, Ünlü İslam düşünürü Muhittin Arabi’nin yazdığı Futuhat el-Mekkiye’ye göre ve İskoçyalı bir bilim adamı olan Piazzi Smytlve göre piramitlerin yapılış tarihleri sanıldığından çok daha öncelere uzanmaktadır. Araştırmacı yazar George van Tassel, Bilim ve Din adlı kitabında ilginç bilgiler vermektedir. Ona göre, Gize’deki Keops dünyanın 25.816 yıldan beri el sürülmeyen tek yapısıdır. Bu gezegen üzerinde inşa edilmiş olan en büyük enerji santralidir. Bu anlamda binlerce yıl önce kullanıldığı dönemlerde üretilen enerji, Niagara Şelalesinden binlerce yılda elde edilecek miktardaki enerjiye eşdeğerdir. Büyük Piramit (Keops) hiç bir zaman firavunlara mezar olarak inşa edilmemiştir. Onlardan çok önceleri (Mısır ve Hiksoslar) vardı. Piramit istenilen enerjiyi sağlamak için güneş sistemindeki dakik ölçümler göz önüne alınarak yapılmıştır. Bütün ölçüleri de en doğru şekilde hesaplanmıştır.

Toth Kitabına göre Piramit, Adem ırkı torunlarının yardımıyla Enoch (Hz. İdris) tarafından süslendi. Gizli kayıtlardan yararlanarak SONSUZ IŞIK GÜCÜNÜN ENERJİSİNİ KULLANDILAR.

Piazzi Smyth’e göre Keops Piramidinin dünya üzerindeki konumu da önemlidir. Gize tam olarak Ekvatordan kutba kadar olan uzaklığın üçte birini belirleyen 30 derece kuzey enlemi üzerindedir. Büyük Piramit Mısır’ın tam merkezinde ve üstelik de dünyanın merkezi olarak kabul edilebilecek bir yerde yükselmektedir.

Piramitlerle ilgili en ilginç deneyler Nobel Fizik Ödülünü kazanan Dr. Luis Alvarez tarafından gerçekleştirilmiştir. Dr. Alvarez, Gize’deki piramitlerin taş kütleleri içinden geçen kozmik ışınların ölçülmesi yöntemini geliştirmişti. ABD Atom Enerjisi Komisyonu ve Simithsonian Enstitüsü tarafından desteklenen bu proje için bilgisayarların kullanımı gerekti. Kahire yakınlarındaki Kefren piramidinde yapılan deneylerde, bilim adamları uzay çağına ait elektronik aygıtların kayıtlarını alt üst eden gizemli etkiler karşısında şaşkına döndüler. Çünkü hiç bir kayıt bir öncesinin aynı olmuyordu. Ve bilimin bilinen tüm yasalarını alt üst ediyordu.

Tanınmış araştırmacı ve kahin Edgar Cayce’ye göre Büyük Piramit ile Sfenks arasında bir “KAYITLAR PİRAMİDİ” vardır. Bu yer, insanlık bencilliğini, egosunu yeninceye, belli bir idrak seviyesine ulaşıncaya kadar da gizli kalacaktır.

Cayce’ye göre Keops Piramidinde geometrik, matematiksel ve insanlığın ilerleyişine ait bilgiler vardır.

Danimarkalı mimar Prof. Hubert Paulsen’e göre yapının içinde henüz bulunmayan pek çok gizli bölme vardır. Doğu Alman mimar ve arkeolog Friedrich Hinkel bu konudaki çalışmalarını sürdürmektedir.

Ünlü Mimar, Mimar Sinan’da Mısır’da incelemelerde bulunmuştur. Sinan’a göre Keops’un aşırı derecede yüksek bir ruhsal gücü vardır ve bilinmemesine rağmen hissedilmektedir. Piramidin yanında veya yakınında bulunanlar hafifliyor, huzur dolu bir ortam içinde boşlukta kalıyordu. Mimar Sinan: “Bu tür yapıları inşa etmenin en büyük güçlüğü, yapının tam hizalı olmasındaki güçlüktür. Dolayısıyla evvela tepesi kapanan piramitte aşağıya doğru her kademede, yapı kenarları tam ölçüye girerek hatasız inşa edilmesi sağlanır”demiştir. “Piramidi tabandan başlayarak yapmaya kalkan kim olursa olsun, istenilen boyutta son taşı koyamaz” diye eklemiştir.

KEOPS PİRAMİDİ

Arkeolojik yapılarda, insanlığın merakını sürekli olarak çekmiş olan bir formdur.

Piramit, dünyanın içten dışa doğru yayılmakta olan, enerjinin toplandığı (odaklandığı) bir yapı formudur. Yapıları meydana getiren uygarlıklar, malzemeyi amaca göre seçmişlerdir.

Piramitte etkinliği ortaya çıkaran formdur. Uzay cisimlerin şeklinde görülen gravitik enerji çekişleri, küresel form dolayısıyla yapının merkezinde toplanır. Yer yuvarlağı da uzaydan çekmiş olduğu enerjiyi sınırsız bir şekilde toplayamaz. Zira merkeze yönelik bu dinamizmin çıkış yolu (ucu) yoktur. Bütün formların güç hatlarının bir giriş, bir de çıkış yolu vardır. Oysa geometrik form küre şeklinde olursa, çıkış noktası da küre merkezinde toplanmış olur. Çıkış kapalıdır ve burada yüksek potansiyele varan bir güç oluşur.

Gezegenler ya da yıldızlar içlerinde topladıkları bu enerjiyi dışarıya çıkartmak zorundadırlar. Güneşler büyük atomik kütlelerindeki enerjiyi, termik radyasyon olarak dışarıya verirler. Unutmamalıdır ki bir gezegenin parçalanması hiç bir zaman soğuması sonucu değil, aksine merkezin ısınması sonucunda oluşur. Yer yuvarlağının dışa yansıttığı fotonik enerji toprakta toplanır. Hücrenin bölünme enerjisini sağlayan da budur. Yer yuvarlağından sürekli olarak dışa fışkıran bu enerji bir noktada toplanması istendiğinde geometrik bir forma ihtiyaç duyulur. Bu da piramit ya da konidir. Eski insanların bu konuyu çok iyi uyguladıkları görülüyor.

Piramitler, yer kabuğunun içinden gelen bu enerjiyi en yoğun biçimde toplarlar. Piramit içinde toplanan güç, ateş yakmak suretiyle ya da güneşten elde edilmeye çalışılan enerjiyle aynıdır. Piramidin tepe noktası toplanan güçlerin deşarj edildiği noktadır. Bu nokta da elektriksel bir etki görülür. -aynı bölgeye inşa edilen piramit uçlarında da manyetik akımların görülmesi doğaldır.

Mısır Piramitlerinin bulunduğu bölgeye bakılacak olursa, Sahanın düzgünlüğü ve Büyük Sahra Çölü dikkati çeker. Ancak akla hiç de uygun gelmeyen nokta, Kuzeyde bolgüneşli ve yağmurlu Akdeniz, Atlantik’Okyanusu’ndan gelen rüzgarlar, yağmurlar. Nedense Büyük Sahra’ya bir damla yağmur düşmez. Bunu da toprakta toplanan fotonik enerjinin (hücre bölünmesine yarayan, bitkileri büyüten) piramitlerde toplanmasından dolayı olabilir.

Piramitler bir tür antendirler. Biyokozmik enerjiyi toplayıp, neşrederler. Altına ya d;» üstüne yerleştirilen herhangi bir maddeye ya da insana güç ve bilgi kazandırırlar.

ABU SİMBEL (ABU SUNBUL)

Mısır Firavunu 2. Ramses’in yaptırdığı iki tapınağın bulunduğu yerdir. Ancak tapınak bugün bu adla anılmaktadır. (Abu Simbel aynı zamanda NÜBYE’li bir deve sürücüsünün adıdır).

Ana tapınağın önünde yer alan dört adet anıtsal Ramses heykeli Mısır Sanatının en önemli örneklerindendir. Nil’in batı kıyısındaki ASSUAN İlinde bulunan Korosko’nun (BU GÜN KURUSKU) güneyinde, Sudan sınırının yakınındaki kum taşı kayalarının oyulmasıyla gerçekleştirilmiştir. 1813’te keşfedilene kadar dünya tarafından bilinmiyordu.

Ana tapınağın girişinin her iki yanında ikişer tane olan ve yüksekliği 20 m.’yi bulan, oturur halde tasvir edilen bu heykeller kayalığın oyuk yüzüne dayandırılmışlardır. Ayaklarının çevresinde, Ramses’in kraliçesi NEFERTARİ’nin ve çocuklarının küçük heykelleri oyulmuştur.

Bu iki tapınak güneş Tann’ları AMON-RA ve RA-HORAKTHE’ye adanmıştır. Biribiri içinden geçen üç salondan oluşur. Tapınak yaklaşık 55 m. kadar kayalığın içine girer. Tapınak yılın belirli günlerinde sabahın ilk ışıkları, en dipteki kutsal mekanda bulunan mezarı aydınlatacak biçimde inşa edilmişti.

Ana tapınağın hemen kuzeyinde TANRIÇA HATHOR’a tapınmak için NEFERTARİ’ye ithaf edilen küçük bir tapınak daha vardı. Kral ve kraliçenin 10 m. boyundaki heykelleri de bu tapınaktaydı.

1960’ların başında inşa edilen ASSUAN BARAJI’nın ABU SİMBEL’i sular altında bırakacağı anlaşılınca, UNESCO ve MISIR HÜKÜMETİ ile 50’den FAZLA ÜLKENİN oluşturduğu vakfın maddi ve manevi desteğiyle, bilgisayarlar yarımıyla, bir YAP-BOZ OYUNU gibi parçalara ayrılarak, ırmağın yatağından 60 m. daha yükseklikte bulunan bir alana tapınak yeniden kuruldu. Mühendis ve bilim adamlarından oluşan gurup, kayanın tepesini kazıdılar (1964-1966).

 Konu Hakkında Başka Bir Yazı

Piramitlerin Sakladıkları Sır



YERYÜZÜNDE BULUNAN PİRAMİTLER

AMERİKA

VERACRUZ’da (TOTONACS) El-Tazin’de, NİCHES PİRAMİDİ. Yüksekliği 24 m.’den fazladır, her bir taban kenarı 36 m.’dir. Yılın her gününe karşılık gelen 365 adet kare ile dekore edilmiş, 7 kattan oluşur.

PLANQUE KESİK PİRAMİT

MEKSİKA-CUİCULCO’da DAİRESEL BİÇİMLİ PİRAMİT CHOLULA TEPESİ BÜYÜK PİRAMİT (NUESTRA SENORA DE LAS REMEDIOS) Cholula Tepesi’nde yer alan bu piramit, Keops Piramidinden büyüktür.

GUATEMALA (TİKAL-MAYA KUTSAL KENTİ) SİVRİ UÇLU PİRAMİTLER. Bu piramitlerin yükseklikleri 69 m.’dir.

TİKAVde DEV JAGUAR TAPINAĞI (İnsanların kurban edildiği Piramit)

ORTA AMERİKA Yaklaşık 350.000 mil karelik alanda, hepsi bulunmasa da, Arkeologların tahminlerine göre 100.000 piramit vardır.

PERU MOCHE PİRAMİDİ PERU VİRU PİRAMİDİ MİSSİSİPİ VADİSİ PİRAMİTLER OHİO Vadilerinde PİRAMİTLER

CHİPCHEN İTZA (MAYA BAŞKENTİ) EL CASTİLLO PİRAMİDİ. Bu piramidin 365 adet basamağı ve 23 m. yüksekliği vardır.

MEKSİKA UXMAL’da SİHİRBAZ PİRAMİDİ. 89 adet korkulukları olmayan basamaklı rampası vardır. Yan yüzlerinin eğim açısı Kefren Piramidi ile aynıdır.

MEXİCO CİTY SANTA CECILLIA-AZTEK PİRAMİTLERİNİN MÜKEMMEL ÖRNEĞİ

TULA (TOLTEK İMPARATORLUĞUNUN BAŞKENTİ) VENÜS GEZEGENİNİN SOMUT ÖRNEĞİNE ADANMIŞ OLAN PİRAMİT

YUCATAN (MAYA KENTİ PALANQE) PAÇAL PİRAMİDİ-YAZITLAR TAPINAĞI

MEXİCO 60 mil güney batısında XOCHİCALO PİRAMİDİ. Bu piramitte bulunan yazıtlarda, Batık Kıta MU detaylı biçimde anlatılır.

PASİFİK ADALARI

TİNİAN ADASI Okyanusun batısındadır. Üstünde Piramitler vardır.

SWALLOW ADASI Ponapenin 120 mil batısındadır. Piramitler vardır.

CUAM ADASI Piramitler

TİNİAN ADASI Piramitler

PİTCAİRN ADASI PİRAMİTLER

KİNGSMİLL ADASI KİNGSMİLL PİRAMİTLERİ

ANADOLU

NEMRUT DAĞI YIĞMA PİRAMİT. Doğa şartlarının çok çetin olması henüz bu Piramidin içine girilmesine izin vermemektedir.

MEZOPOTAMYA

BABİLON ZİGGURATI (BABİL KULESİ) 89 m. yüksekliktedir.

SÜMER VE KALDANİ’LERİN BAŞKENTİ UR’DA ZİGGURAT. Her kenar 81 m.

BİRS NEMRUT (BARSİPPA) ZİGGURAT

AKARKUL (BAĞDAT YAKINLARINDA) ZİGGURAT

URUK BEYAZ TAPINAK

UR’DAKİ ZİGGURAT’IN alt kademelerinde siyahla, üst kademelerinde kırmızıyla renklendirme yapılmıştır. Bu uygulama karanlık ve aydınlık arasındaki zıtlığı belirtmek ve vurgulamaktadır.

KUZEY IRAK

NİNEVEH-KOSABATDA ASUR ZİGGURATI. KIRMIZI DEKOR TAŞLARI, BEYAZ-SİYAH-TURUNCU-ALTIN-GÜMÜŞ İLE TONLANDIRILMIŞTIR.

İRAN

(ELAM) ÇOĞA ZAMBİL 5 Kademeli, 48 m. yükseklikte en BÜYÜK ZİGGURAT.

HİNDİSTAN

MADURA MADURA TAPINAĞI (PİRAMİDİ) 40-50 m. YÜKSEKLİKTE

SARMATH

DEKHAN HAYSALA’DAKİ PİRAMİT

BODHGAYA 7 KATLI PİRAMİT. 160 m. YÜKSEKLİĞİ VARDIR.

MISIR

MENFİS JOZER (ZOSER) PİRAMİDİ. Basamaklı Piramittir. Mimarı İMHOTEP’dir. 60 m. Yükseklikte, 6 basamaklıdır.

DAHŞUR EĞİK PİRAMİT (GÜNEŞ PİRAMİDİ) 97 m. yüksekliktedir.

MAİDUM YAMUK PİRAMİT. Toprak kaymasından ötürü oluşan eğilik yüzünden bu şekilde anılmaktadır.

DAHŞUR SENEREFU’NUN KUZEY PİRAMİDİ 99 m. yüksekliktedir.

GİZE KEOPS PİRAMİDİ (DÜNYANIN 7 HARİKASINDAN BİRİSİDİR). 226 m. karelik alana yayılmıştır. Duvar eğimi 51 derece 52 dakikadır. Yan duvarlar, kuzeyden güneye ve doğudan batıya uzanır. 105 m.’lik çıkış koridoru ALPHA-DRACONİS adlı kutup yıldızına dosdoğru uzanır. 145 m. yüksekliği olan piramidin gölgesi kışın 80 m. ilkbaharda ise daha azdır. Mevsimlerin hesaplanmasında kullanılmıştır.

GİZE KEFREN PİRAMİDİ. 102 m. yüksekliktedir. Üzerine oturtulduğu tepe nedeniyle KEOPS’tan 135 m. daha yüksekte görülür.

GİZE MİKERİNOS PİRAMİDİ (MİSERİNUS) Daha ufak boyutlardadır.

Mısır’da bu piramitlerin dışında yüzlerce irili ufaklı piramit bulunmaktadır.

Kaynak:
Gör Anla, Çalış Kavra, Araştıran: Mihriban DEMİRAĞ, Derleyen: Meryem YÜZÜAK, Mart 1996, sh:238-244

Sırlar Taşıyan Bir Kitap:
“GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”

Sırlar Taşıyan Bir Kitap: “GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”


“Işığı camsız görmeye alış ki cam kırıldığında kör olmayasın.”
Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz
“Her şeyin bir gölgesi varsa sizler neyin gölgesisiniz?”

Işığı ve Hakikâti bulmaya çalışanlar için “Gör Anla, Çalış Kavra” isimi ile hazırlanmış bu eser 250 adet basılmıştır. İçinde kendine mahsus bir takım sırlar barındırdığı görülmektedir. Araştırmacılar için içinden az bir kısmı sizlerle paylaşmak istedim. İncelemenizde fayda vardır.

ışık 1

O zaman unutulmaması gereken şeylerden bazıları şunlardır
  1. Her şeyin bir nedeni vardır.
  2. Olayları tek tek değil bütün olarak görmelisiniz.
  3. Bizde sonuna kadar terk yoktur.
  4. Ulaşılan sonuç hep tektir.
  5. Tesadüfe yer yoktur.
  6. Zıtlıklar doğruyu bulmanız içindir.
  7. Deliller ve işaretler hayatın her köşesinde gizlidir.
  8. Şüpheye yer yoktur.
  9. İnananla uğraşın, inanmayan sizin sorununuz değildir.
  10. Gözlerinizi açmak için, Yaradan’ın her yarattığını çok sevin, görmeye çalışın, o zaman gözleriniz açılır.
  11. Enerjiniz için gerekeni yaşarsınız. Önemli olan onu görmektir.

İyi ve kötü diye yorumladıklarınız bedensel yaşamınızın olgularıdır. Ancak, nedendir bilinmez, “iyi” diye yorumladığınız bir olguyla karşılaşınca hiçbir zaman neden ve niçinini düşünmez “şükür yaradana.” Dersiniz. “Kötü” diye yorumladığınız olguyla karşılaşınca da, ilk işiniz “neden?” Diye sormaktır.

Neden?

Diye sormayı bırakıp, niçin?

Diye düşünmeniz ve nedeni niçinde aramanız gerekmez mi?

O zaman enerjinizin neye ihtiyacı olduğunu bulmanız da kolaylaşır.

Yine içinizdeki zıtlık karşınızdadır.

Bir yandan: “Allah Teâlâ, sevdiği kuluna çektirir.” Der, bir yandan da isyana kalkışırsınız. Hiç düşündünüz mü?

Bu isyan; kime ve ne için?

“Her Şeyi Görmek İsteyip Göremiyorsan, İçini Aç, Aynaya Bak.”
“Işıktan aynanızı kullanmasını biliyorsanız, yansıtma ile ortaya çıkarabilirsiniz.”

Eski zaman ilim sahiplerinde kelimelerin sırları için Ebced ilmi dediğimiz sayı sistemi ile “harflerin Sırları” bulmaya çalışmışlar.  Günümüzde bundan başka daha değişik uygulamalarda vardır. Bu nedenle  günümüz Türkçesine muadil olabilecek Latin esaslı hesap sistemini kullanımında gerekliliği fark edenler bu konuda bazı ilerlemeler kaydetmiştir.  Kelimelerini ve kelâmını Türkçe kullananın sırrıda ona münasip olur kaidesince, harflerin sayısal sırrıda yönden uygun olur; diye düşünülmüştür. Bu gerekçe ile aşağıda hazırlanmış tabloları gözden geçirip sizlerde bazı sırlara kavuşabilir ve gelecek için öngörü sahibi olabilirsiniz.

 ışık 5

ışık 2ışık 3ışık 4

Örnek verecek olursak:

ışık7

Kaynak:
Gör Anla, Çalış Kavra, Araştıran: Mihriban DEMİRAĞ, Derleyen: Meryem YÜZÜAK, Mart 1996,
astral alem*****************

GİZEMLİ BİLGİLERİN KAYNAKLARINDA ASTRAL ÂLEMİN YEDİ KATMANI

BİLMEK VEYA BİLMEMEKTE PAYLAŞIMIN SINIRI

BİLGİ KURAMININ TEMEL KAVRAMLARI

JESUS CAMP- İsa’nın Yaz Kampı (2006) Film


Evanjelik Hıristiyanların irticaî uygulamadaki sosyal faaliyetlerini görmek için bu filmi kaçırmayın. Özellikle çocuklar üzerindeki şartlandırma ve beyin yıkama metodlarının Hitlerin yaz kamplarındaki gibi olduğunu görürsünüz. Bu korkunç durumu gözler öne seren film niçin piyasaya sürüldü diyecek kadar kafa karıştırıcı olduğu görünmektedir. Bu meyanda Hristiyan dünyasının yeni nesli yönlendirme çalışmalarının nedenlerini araştırmak ve düşünmek gerekiyor.

Yönetmen: Heidi Ewing , Rachel Grady

Ülke: ABD

Tür: Belgesel Dram

Vizyon Tarihi: 15 Eylül 2006 (ABD)

Süre: 84 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Force Theory, Neill Sanford Livingston , Michael Furjanic

Görüntü Yönetmeni: Mira Chang , Jenna Rosher

Yapımcılar:Laura Bell ,Nancy Dubuc , Heidi Ewing

Firma: A&E IndieFilms | Loki Films

Ödüller: Adaylık; Oscar, 3 ödül ve 4 adaylık

Web Sitesi: Official site

Çekim Yeri: Colorado Springs, Colorado, USA

Oyuncular:    Becky Fischer,    Ted Haggard,    Mike Papantonio

Özet

Evangelist ahlakla yetiştirilmiş bir grup çocuğun, İsa adına toplandıkları yaz kampında yaşadıkları üzerine bir belgesel.

Onlar, kendi deyimleriyle, İsa’nın askerleri. Yarının Evangelist ordusunun yılmaz neferleri. ‘Kids on Fire’ adlı kampta, çocuklar oyun oynamak, yüzmek, ateş etrafında birbirlerine öyküler anlatmak yerine, gerçek birer ‘Hıristiyan savaşçısı’ olmayı öğreniyor. Kendilerine ait, muhafazakâr, Tanrı eksenli bir yaşamları var. Hayatlarını İncil’e adamışlar ve bu yolda kendilerine benzemeyen herkes düşmanları. Felsefelerini tek cümle ise özetlemişler; “İsa için, Amerika geri alınacak.”

Amerika’da yayınlanan ’Jesus Camp’(İsa’nın Kampı) adlı bir belgesel olay yarattı. Kuzey Dakota’daki bir yaz kampını tanıtan belgeselde, yaşları 7 ile 13 arasında değişen 30 çocuğun Hıristiyan savaşçısı olarak yetiştirilmesi anlatılıyor. Evangelist aileleri tarafından kampa gönderilen çocuklar güne sabah duasıyla başlıyor. Daha sonra İncil eğitimi alıyorlar. Kendilerini Hz. İsa’nın birer askeri olarak gören çocuklar, ayin sırasında ağlıyor ve affedilmek için Tanrı’ya yalvarıyor. Daha sonra da askeri eğitim alıyor.

FİLİSTİNLİLER GİBİ OLUN

Bu sırada kampın lideri Papaz Becky Fischer çocuklara, “Bu bir savaş. Hükümetteki düşmanlarımızı yerle bir edeceğiz. Hazır mısınız” diye bağırıyor. Çocuklar hep bir ağızdan, “Evet” diye yanıtlıyor. Fischer, sonra da “İslam’a olan bağlılıkları için hayatlarını feda edenler gibi olun. İncil ve İsa için hayatınızı vermeye hazırlanın. Onlar nasıl İsrail’de Filistin’de, Pakistan’da radikal bir şekilde hayatları pahasına savaşıyorsa siz de bunun için kendinizi hazırlayın” diye bağırıyor.

KİTAPLAR ŞEYTANI

Kampa gelen çocuklardan biri içinde şeytani şeyler olduğu için kitap okumadığını söylerken, bir diğeri “Burada birer savaşçı gibi eğitiliyoruz, ama bu eğlenceli yoldan yapılıyor” diye konuşuyor. Amaçlarının Amerika’da yeniden Hıristiyanların hakim olmasını sağlamak olduğunu söyleyen Papaz Fischer, “Burada ABD Hükümeti’ni, Parlamentosu’nu, yargısını yeniden şekillendirecek nesiller yetiştiriyoruz” diyor. Kamp ABD’yi ikiye böldü. Ilımlı Hıristiyanlar bu çocukların ileride birer politik militan olarak kullanılmasından endişe duyuyor. Muhafazakar Hıristiyanlar ise kampla ilgili belgeselin yayınlanması sayesinde mesajlarının daha geniş kitlelere ulaşacağı umudunda. Fischer, çocukların beyinlerini yıkadığı yönündeki eleştirileri reddediyor. “Ben Tanrı korkusuna sahip Hıristiyanlar yetiştiriyorum. Amerika’da Hıristiyanların hakim olmasını amaçlıyoruz. Tanrı’nın ordusunu kurmak için çocukları küçük yaşta eğitmeliyiz… “

******************

HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMIN NÜZULÜ MESELESİ: DİNİ VE POLİTİK YAKLAŞIMLAR

Hz. İsâ aleyhisselâmın Nüzulü meselesi, İslam öncesinde dinlerde, kültürlerde, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneğinde bulunduğu gibi, genel manada “Kurtarıcı Mesih” anlayışı bazında her din, toplum ve kültürde isimleri farklı olmakla birlikte olduğu görülmektedir.

İlâhî dinlerde “Yahudilikteki Kurtarıcı” Davut soyundan gelecek ve Yahudileri Mutluluğa ulaştıracak Tanrı Krallığını kuracaktır.

“Hristiyanlıktaki Kurtarıcı” ise Mesih İsâ’dır. Ve ahir zamanda gelip Tanrı Krallığını Deccal’i yok ederek kuracak Milenyumu başlatacaktır.

İslamiyet’te ise “Nüzulü İsâ” meselesi ile ilgili Kur’ân-ı Kerimde ise bilgi bulunmamaktadır. Hadis külliyatında ise bu konuda rivayetler olsa da, bu rivayetlerin hem sened hem de metin açısından birçok zayıf yönleri olduğu bulunmaktadır.

“Kur’ân-ı Kerim ve hadis birbirine muhalif olmaz” kuralından hareketle Kur’ân-ı Kerim son rasülün ve nebinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu, O’ndan sonra nebi ve rasül gelmeyeceği ve her canlının fani olduğu ilkelerinden hareketle Nüzulü İsâ meselesinin olmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle İslam geleneğine bu meselenin daha çok diğer din ve kültürlerden geçtiği şüphesini uyandırmakta ve bu konudaki ortaklıklar bu şüpheyi kuvvetlendirmektedir.

Nüzulü İsâ Meselesini Siyasi ve politik olarak kullanan günümüz Hristiyan cemaatlerinden Evanjelizm, bu teolojiyi Küresel amaçlar için Bush’un önderliğinde Evanjelistlerin ve Fundementalist Hristiyanların Mesih’i Söylemini kullanmaları birçok amaçlara müstenit olduğu görülmüş ve şu sonuçlara ulaşılmıştır.

Aslında bu muhafazakâr grup Evanjelistlerin Yahudileri kollamalarının arkasında dünyanın Hıristiyanlaştırılması ideali yatmaktadır.

Ortadoğu’ya Yahudilerin yerleştirilmesi planlanarak o bölgedeki kaos ve kargaşadan da faydalanarak Hıristiyanların dünya misyonerlik faaliyetlerini rahatça yapmalarına katkı sağlanmak istenmiştir.

Evanjelik Hıristiyanların esas amacı, Yahudilerin dünya hakimiyetini gerçekleştirmek değil, bilakis Hıristiyanlığın ve Amerikalıların dünyaya tamamen hakim olabilmesi için Yahudilerden yararlanmaktır. Bunu Yahudiler biliyorlardı ama Yahudiler de Büyük İsrail’i gerçekleştirmek İçin Amerika’lıların desteğinden güç kazanıyorlardı. Bu sebeple Evanjeliklerle devamlı irtibat halinde oldular.

EVANJELİSTLER VE FUNDEMENTALİST GRUBLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY, BİR AN ÖNCE İSÂ MESİH’İN YERYÜZÜNE GELİŞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTİR. Mesih’in yeryüzüne gelmesi ve “Bin Yıllık Tanrısal Krallığın” kurulması için ise dünyanın bir an önce Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Onlara göre dünya Hıristiyanlığının önündeki en büyük engeli Müslümanlar oluşturmaktaydı.Yahudilerin arz-ı mev’udu üzerinde bulunan Müslümanlarla en iyi mücadeleyi verecek olan da hiç şüphesiz Yahudiler olacaktır.Kutsal Kitaba dayalı yenidünya düzeninin kurulması, İsâ Mesih’in dünyaya gelişi anlamına geleceği gibi beklenen kıyametin de kopuşu olacaktır. Dolayısıyla bu zannedildiği gibi “Yahudi Kıyameti” değil, bilakis bir Hıristiyan “Armegedonu” (kıyameti) olacaktır

11 Eylül 2001 tarihindeki ABD’ye yapılan terörist saldırılarından sonra yapılan istatistiklere göre Amerikan halkının % 50′si kıyametin kendileri hayattayken kopacağına inanmaya başlamıştır. Eskiden sadece marjinal gruplar bu arzu ve beklenti içerisindeyken, artık günümüzde dünyanın bilhassa da Amerika’nın yaşadığı bazı felaketler, insanları kıyametin kopacağına inandırmaya başlamıştır. Zaten Amerika Halkı devletin güttüğü siyaset yüzünden şu anda büyük bir kaos ve korku ortamı yaşamaktadırlar.

Hıristiyan yayılmasının önündeki en büyük engelin Müslümanlar, Müslümanlar içinde de Türkler olduğu düşünülmektedir.

Oysa bu dönemde Hz. İsâ’nın yeryüzüne gelebilmesi için dünyanın hızla Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Zira dünyanın Hıristiyanlaşmasını sağlamadan İsâ Mesih’in gelişini beklemek hayal olacaktır. Bundan dolayı fundamentalist gruplar, Anadolu’nun parçalanmasını Armegedon (Kıyamet alameti) olarak algılamışlar ve bu düşüncelerini kutsal metinleri olan Yeni Ahit’in Vahiy Kitabı’nın 9. ve 16. bablarına dayandırmışlardır:

“Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrının önündeki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. Ses, ‘elinde borazan olan altıncı meleğe, Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran dört meleği çöz’ dedi. Tam o saat, gün, ay ve yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü “, “Altıncı melek tasını Büyük Fırat Irmağını boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye Fırat Irmağı kurudu… “

Buradaki İncil ifadelerinden anlaşılan mana şudur ki, Tanrının bizzat meleklerini kıyametin kopmasında görevlendirmiş olmasıdır.

Dicle ve Fırat ırmaklarının görevli melekler tarafından kurutulması ve bu bölgedeki kaosun ve savaşların ortaya çıkartılması ise kıyametin başlaması olarak algılanmaktadır. Türklerin Anadolu’yu fethi, İncil ifadelerinin kaleme alınışından bin yıl sonraya denk düşmektedir. Dolayısıyla bu ifadelerden, doğrudan Türkiye’nin parçalanması gibi bir mana çıkarmak zordur.

Ancak İncil’e göre kıyametin zuhurunda vuku bulacak hadiseler Anadolu topraklarında başlayacaktır. Anadolu’nun şu anki sakinleri Türklerdir. Günümüzde bazı Evanjeliklerin kıyametin kopmasını hızlandırmak için çırpınmalarının ülkemize zarar verme ihtimali vardır.

Büyük Ortadoğu Projesi, Evanjelik yenidünya düzenini gerçekleştirmede, Evanjelik Hıristiyanlarının Mesih planının en önemli sacayaklarından biridir.

Malum olduğu üzere Ortadoğu, büyük oranda Müslüman ülkelerden oluşmaktadır. Evanjelik Hıristiyanlara göre yenidünya düzeni kurabilmenin yolu Ortadoğu’dan geçmektedir. Çünkü İslam ülkelerinin gücü tamamen kırılmadan, güçsüz ve yetersiz hale getirilmeden, dünyaya şekil vermenin zor olduğu düşünülmektedir. Günümüzde Müslüman ülkelerin görünürde çok fazla güçlü olduklarını da söylemek zordur. Ancak Evanjelik kurguya göre, Müslüman ülkelerin İslam’dan aldıkları ilhamla kendilerine yeniden çeki düzen verebilmesi ve güç birliği yapmaları da ihtimal dâhilindedir; Yenidünya düzeni kurma arzusundaki Evanjelikler, bu ve buna benzer pek çok ihtimali de hesaplamaktadırlar, ince eleyip sık dokumaktadırlar.

Irakla başlayan sözde demokratikleştirme hareketi, dalgalar halinde bölge ülkelerine de kaydırılmaya çalışılmaktadır. Unutmamak gerekir ki Türkiye de bu ülkelerden birisidir. Dolayısıyla gönlümüz hiçbir zaman arzu etmese de Türkiye de, komşularının kaderini paylaşmak durumunda kalabilir. Temennimiz ülkemizin başına asla bir belanın gelmemesidir; ancak temenniler olacakları önlemeye yeterli de olmayabilir. Yani çok dikkatli ve tedbirli olmalıyız., böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamamız için bütün alanlarda çalışmaya devam etmeliyiz.

Büyük ülkelerin tek bir sebep ve gerekçeyle Ortadoğu’ya çeki düzen vermeye çalışmaları da düşünülemez ve bu girişimi tek bir sebebe bağlamak da gerçeklerle bağdaşmaz. Dini gerekçeler de bu sebeplerden biridir. Ancak emperyalist emeller, dini arzuların önünde engel teşkil etmez. Siyasi, ekonomik, kültürel yatırım ve yaptırımları da dini dizaynlarına paralel olarak pekâlâ işleyebilirler. Nitekim tarihte emperyalizmin, bazı zamanlarda misyonerizmin öncü kolu olarak çalıştığını söylemek mümkündür. Hatta bu projede dinden ziyade Emperyalist emeller birinci sıradadır. Ortadoğunun petrol havzası olması, Ortadoğu’nun enerji kaynakları, bunları küresel pazarlara açan ulaştırma hatları, Ortadoğu’nun su kaynakları, bölgedeki insan kaynakları, Amerika’nın iştahını kabartmaktadır. Ayrıca üç kıtaya yakınlığı bulunan Ortadoğuda Amerika üssü olması Amerika’nın dünyanın jandarmalığını yapması açısından önemlidir.

11 Eylül süreci, daha çok imparatorluk iştahını kabartan bir rol oynamış; stratejinin siyasete dönüşmesini mümkün kılmıştır. Küresel kapitalizmin kutsal mabetlerini hedef alan eylemin çapı ve faillerinin “radikal İslâmcı” bir kimlikle ilişkilendirilmesi, Ortaçağ’ın karabasanı olan “Haçlı ruhu”nun çağrılması için yeterli olmuştur.1

Bu sebeple tekrar hortlayan Haçlı zihniyetine yem olmamak için tüm Müslümanların birlik beraberlik içerisinde olmaları gerekmektedir.Unutulmamalıdır ki Haçlı zihniyetinin, istedikleri ortamı oluşturabilmeleri için Müslümanların özelliklede Türklerin ilerlememesi gerektiğini düşünmektedirler. Daha doğrusu Türklerin yok olması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmeleri için de Misyonerlik, Ilımlı ve Radikal İslam, İnsan Hakları, Kürt sorunu …. vb kavramlar altında sinsi planlar yapmaktadırlar. Bu sinsi planlara karşı uyanık olmak lazımdır. Ve kendimize ait değerlere sahip çıkarak küresel güçlerin oyunlarına gelmemeliyiz.

Kaynak:

Mehmet AKBEN; Hz İsâ’nın Nüzulü Meselesi: Dini Ve Politik Yaklaşımlar, T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Master Tezi, Ankara – 2007

1 Esat ÖZ : “Küresel İmparatorluk Stratejisinin Bir Aracı Olarak Din ve “Ilımlı İslâm” Projesi” 2023 dergisi 06 / 04/ 2005.

*******************

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor
THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (GÜNAHA SON ÇAĞRI)

İNANÇ VE İNKÂR ARASINDA


Tanrı’nın var olduğuna/olmadığına inanma ya da başka bir deyişle Tanrı’nın varlığı sorunu, hayatımızı belirleyen önemli meselelerden biridir.

“Tanrı’nın var olup olmadığı, insan ruhunun ölümsüz olup olmadığı üzerinde ne lehte, ne de aleyhte hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Ancak biz yine de bir Tanrı olduğuna ve insan ruhları­nın ölümsüz olduğuna inanma hakkına sahibiz.” deriz.1

Tanrı’nın var olduğunu ispat eden delillerin çürütülmesinin var olmaklığını ortadan kaldırmaz.

2. Tanrı’nın var olmadığını ispat eden delillerin çürütülmesi de, Tanrı’nın var olmadığı iddiasını çürütmez”2

Bu sorgulama bir noktaya gelir ki, iyi ve kötü arasındaki savaş artık insanın dimağında çelişkiler içeren bir krize dönüşür:

“Küçük bir çocuk olarak okulda dayak yemeyeyim diye bü­yük bir şevkle Tanrı’dan yardımını diliyordum. Duamı kabul etmediğinde de, bunu benim iyiliğim için yaptığını düşünüyordum. Başıma kötü bir şey gelmesini istemeyen büyükler, hatta anne ve babam yediğim sopalara gülüyordu; oysa yediğim sopalar benim için büyük bir üzüntü kaynağıydı…

Oyun oynamayı seviyordum; be­ni cezalandıranlar da oynamayı seviyorlardı. Ama büyüklerin oyunlarına iş deniliyordu. Çocukların oyunları onlarınkine ol­dukça benzemesine rağmen onlar büyüklerce cezalandırılıyorlar­dı ve hiç kimse onlara acımıyordu… Çocukken bir gün mide ra­hatsızlığından aniden ateşim yükseldi; neredeyse ölüyordum; Sen bunları gördün, o zaman benim koruyucum değil miydin?”3

İnsan kendini bulmak için çocukluğundan beri arayacağı ve bulmakta zorlanacağı bir yola girmiştir. Artık inanma/inkâr sorunu onun bir meselesidir. Clifford diyor ki:

“Eğer bir kişi, çocukluğunda ya da hayatının daha sonraki bir döneminde kazandığı bir inanca, onunla ilgili aklına gelen tüm şüpheleri bastırarak ve zihninden uzaklaşarak bağlılığını sürdürüyorsa, inancını tartışmaya açan ya da onu tartışan ki­taplardan ve insan topluluklarından bilinçli bir şekilde uzak du­ruyorsa; hatta inancını rahatsız eden soruları dinsizlik olarak addediyorsa, o kişinin hayatı insanlığa karşı işlenmiş büyük bir günahtır. ”4

O zaman aklın yardımına muhtaç oluruz.

“Aklın, Allah’a inanmayı ve itaati insana borç kılması ya bir fayda içindir veya boş yeredir. Aklın boş yere itaati gerekli kılması doğru olmaz. Çünkü akıl, boş yere emretmez. Eğer bir fayda için gerekli kılı­yorsa bu fayda ya mabut olan Allah’a veya kula râci olur. Al­lah’a ait olamaz. Çünkü Allah illet, amaç/garaz ve faydadan münezzehtir. Hatta inkâr, iman, taat, isyan Allah nazarında müsavi olan şeylerdir. (Yani Allah için bir kâr ve zarar düşünü­lemez). Kul’a râci bir faydası bakımından da muhaldir. Zira fayda ya dünyada ya da ahirette olur. Dünyada olamaz; çünkü itaatin peşin bir gayesi yoktur. Belki nefsine galebe çalması ba­kımından bir sürü eziyet çekmesi vardır. Gelecekte de bir gaye taşımaz. Çünkü gelecekte itaate mükâfat, isyana ceza olduğunu akıl nereden bilebilir? Hâlbuki akıl için isyan ile taatin ikisi birdir. Çünkü hiçbir şeye ayrı meyli olmadığı gibi hiçbiri hak­kında da ihtisası yoktur. Bütün bunları bildiren şeriattır. O hal­de Allah’ı bilmek aklen değil şer’an vaciptir.”5

Eğer bilmeceye cevap vermek istemiyorsak, bu bir tercihtir; fakat yaptığımız her tercihte kendimizi tehlikeye atarız.

Eğer bir insan Tanrıya ve geleceğe sırtını dönmek isterse kimse onu engelleyemez; kimse makul bir şüphenin ötesinde onun yanlış yaptığını ispatlayamaz.

Eğer bir insan başka türlü düşünür (yani Tanrı’nın varlığına inanırsa) ve düşündüğü gibi davranırsa ben kimsenin onun yanlış yaptığını ispatlayabileceğini düşünmüyorum. Herkes en iyi olduğuna inandığı davranışı yapmalıdır; eğer yaptığı davranış kötüyse davranışının zararını en çok davranışı yapan kimse görecektir. [Amerikalı filozof W. James]

 “Edindiğim tecrübeler ve gözlemlerim sonucunda inananla­rın, inanmayanlara nazaran genellikle daha mutlu veya daha mutsuz olduğunu görmedim. Yani inanmak insanları daha mut­lu kılmıyor. Aynı şekilde inanmamak da insanları mutsuz kıl­mıyor. Bana göre, esas ve önemli olan erdemler, iyi kalplilik ve zekâdır. İnanç vb. değildir. Böyle olmasına rağmen zekâ, her türlü inançla engellenir; iyi kalplilik ise günah ve ceza duygu­suyla körleşir” 6

D. Lane, şunları söyler:

“Her dinî tecrübe, kişiye Tanrı tarafından bir lütuftur. Dinî tecrübe asla İnsanî bir gayretin sonucu değildir. Dünyada Tan­rının lütfü, tecrübe vasıtasıyla hissedilir ve böyle bir tecrübe bi­ze zarar vermez. Elbette Tanrı’nın, olayların normal akışı ve ta­rih içerisinde, insan durumunun şartlarına uygun kurtuluşu gös­terdiği unutulmamalıdır. Lutüf doğa içerisinde gelişir, o doğayı yıkmaz ve doğaya kayıtsız kalmaz. İnsanla temas kuran Tanrı, onun kurtuluşu için bazı şeyleri vasıta kılar. Bu bazen Tanrı’nın kendisi, bazen peygamber, bazen de bir kurum olarak kabul edi­lir.”7

Ancak diyebilirsin ki;

“Allah’ın bazı kimseleri peygamber seçip, bütün insanlardan üstün tuttuğunu, peygamberleri önder yapıp insanları onlara muhtaç kıldığını nereden biliyorsun? Peygamberler yüzünden in­sanların birbirine düşmesini, düşmanlık duygularının gelişip sa­vaşların artmasını ve bu sebeple insanların helak olmasını İlâhî hikmetle nasıl bağdaştırıyorsun?

Hakîm ve Rahîm olan Allah’ın hikmet ve merhametine yaraşan, dünya ve ahirette yararlı ve zararlı olan şeylerin bilgisini bütün kullarına ilham etmek ve in­sanları birbirinden üstün tutmamaktır. Böylece insanlığı felake­te sürükleyen görüş ayrılıkları ve çekişmeler ortadan kalkmış olur. İnanç ayrılıkları sonucunda insanların birbirlerinin kanını dökmesinden, düşmanlık duygularının savaşlara yol açıp bir fe­laket halini almasındansa, bizim söylediğimiz daha tutarlı ve daha güvenli bir yoldur. Nitekim nice kimselerin bu yüzden öl­düğünü görmekteyiz. ”8

“Senin için kötü yoktur, fakat yalnız senin için değil, bütün evren için de; çünkü onun dışında senin kurmuş olduğun düzeni bozacak ve dağıtacak hiçbir şey çıkmaz. İşin ayrıntısında bazı öğeler başkalarıyla uyum içinde olmadıklarından onları kötü addederiz. Oysa bu öğeler aslında başkalarıyla uyum içindedir; bu yüzden de gerçekte iyidirler.” 9

Kirizden kurtulmak için ne yapmalıyız;

Hakikatlere ulaşmak daima delil ile olur zannedenler Allah’ın geniş ve sonsuz rahmetini daraltanlardır. Şunu kesin olarak anladım ki bir ilme son haddine kadar vakıf olmayan kimse o         ilimdeki bozukluğu anlayamaz.[Gazalî]

“Eğer dinin etkisi olmazsa, insan kalbini heva ve hevesten korumak mümkün değildir; şeytanlar onun kalbine girer. Bu du­rumda Allah onların nefislerini muhafaza etmeyip, onları şey­tanın vesveseleriyle baş başa bırakır. Böylece şeytan onları dai­ma şerre, kötülüğe çağırır, kötü işlerle onları aldatır; mayala­rındaki bozuk şeylere, şehvete, isyana, Allah’ın buyruklarına karşı çıkmaya davet eder. Bunların neticesinde (de) nefs adeta şeytanlaşır.”10

“Kalpten şeytanın vesvesesini atmak ancak o vesveseyi veren şeyden başkasını kalbe koymakla mümkündür: Allah’ı zikirden başka kalbe ne korsan şeytanın vesvesesine yardımcı olursun. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan, ancak Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmada şeytanın nasibi yoktur. Bir şey ancak zıddıyla tedavi edilir. Şeytan vesvesesinin zıddı da Allah’ı anmak ve O’ndan yardım dilemektir… Buna ancak kendilerine zikrullah galebe çalan muttakiler yol bulur. Şeytan, bunların etrafında ancak çapulcu bir hırsız gibi dolaşır.”11

Gazalî, inanç yeri olan kalbi bir savaş arenasına benzetir. İyilik ve kötülüğü sembolize eden kabiliyetler bu arenada durmadan bir mücadele içindedir:

 “Şeytan ve meleğin askerleri arasındaki kovuşturma, kalbin harp meydanında devam eder. Ta ki biri galebe çalar ve açılan kapıdan içeri girer, orada oturur, mesken tutar ve diğerinin o rada dolaşması artık bir anlam ifade etmez (ihtilas/şeytan ol­manın hakkını verememek). Nice kalpler var ki, onları şeytan orduları feth etmiş; onlara malik olmuş ve kalbi ahireti arkaya atıp dünyalığı tercih eden vesveselerle doldurmuştur. Bunların kalbi ele geçirmesinin ilk yolu şehvet ve hevaya uymaktır. Bun­dan sonra kalp, ancak şeytanî kuvvetlerden tahliye ile feth edi­lebilir. Söz konusu şeytanî kuvvetler de heva ve şehvettir. Bun­lar kalpten boşaltıldıktan sonra kalp ancak Allah’ı zikretmekle tamir edilebilir. Çünkü melekler buralarda bulunur.12

Ancak bu söylenenlerin yetmediği insanlar vardır. Onlar için şunları söyleyebiliriz.

“Konuşurken ‘kötü sözler’ kullanan bir adam, kullanma­yandan mantığa göre, daha kötü bir kimse değildir. Ne var ki, herkes bir ermişi hayalinde canlandırmaya çalışırken onun hiç­bir zaman sövmemiş olduğunu düşünür. Mantığın ışığı altında bakılacak olursa bunun saçmalığı açıktır.13

Kırlarda yaptığım gezintilerin birinde, bitkinlik derecesinde yorulmuş olduğu halde hâlâ koşmaya çalışan bir tilki gördüm.

Birkaç dakika sonra da avcılarla karşılaştım.

Bana tilkiyi görüp görmediğimi sordular; ben de gördüğümü bildirdim. Onlar ne yana gittiğini sorunca da yalan söyledim.

Doğruyu söylemekle daha iyi adam olacağımı hiç sanmıyorum. Benim de çok kez her şeyin boş olduğunu düşündüren bir ruh haline kapıldığım olmuştur; bu düşüncelerden herhangi bir felsefenin yardımıyla değil yapılması gereken sıradan gündelik işlerle kurtulmuşumdur. (İnsanların son zamanlarında niye bahçe işleri ile uğraştığını anlamış oluruz.) [Bertrand Russell]

Augustinus sözü bitirelim:

“Ben Seni geç sevdim, ne denli eski ve o denli yeni Güzellik,

Seni geç sevdim!

Ben dışarıdayken, Sen benim içimdeydin ve ben Seni dışarıda arıyordum. İğrençliğimle çekici yaratıklarına saldırıyordum.

Sen benimleydin, ama ben Seninle değildim.”

Yazının Hazırlandığı Kaynak:
Dr. Aydın IŞIK, İnanç Krizi/ Augustinus, Gazalî, Kant, Russell, Ötüken, İstanbul, 2009

“İnanç Krizi” Kitabının Kullandığı Literatür:

Abrahamov, Binyamin, Islamic Theology, Edinburg University Press, Edinburg, 1998.

Alston, William P., Perceiving God, Cornell, University Press, London, 1991.

Aquinas, Thomas, Summa Theologica I, Ed. Anton C. Pegis, Random House, New York.

Augustine, Contra Julianum (Against Julian), trans. Matthew A. Schumacher, Nicence and Post-Nicene Fathers (içinde), Edinburg Edition.

Augustine, De Gestis Pelagii (On The Proceedings of Pelagii), trans. Peter Holmes and Robert Ernest, Nicence and Post-Nicene Fathers (i- çinde), Edinburg Edition.

Augustine, De Natura et Gratia ( On Nature and Grace), Basic Writings of Saint Augustine, trans. Phomes, Ed. Whitney J. Oates, Cilt. 4. Random House, New York, 1948.

Augustine, De Spiru et Littera (On The Spirit and Letter), Basic Writings of Saint Augustine, Trans. P: Holmes, Ed. WhitneyJ. Oates, Cilt. 1, Rondom House, New York, 1948.

Augustine, On Free Choice of The Will, trns. Thomas Williams, Hackett Publishing, Indiana, 1993.

Augustine, On The Teacher, Basic Writings of Saint Augustine (içinde), Trans. P. Holmes, Cilt. 1, Ed. Whitney J. Oates, Rondom House, New York, 1948.

Augustine, On Admonition and Grace, Basic Writings of Saint Augustine (içinde), trans. P. Holmes, Ed. Whitney J. Oates, Cilt. 4, Rondom House, New York, 1948.

Augustine, On Grace and Free Will, Basic Writings of Saint Augustine (içinde), trans. P. Holmes, Ed. Whitney J. Oates, Cilt. 1, Rondom House, New York, 1948.

Augustine, On Predestination of the Saints, Basic Writings of Saint Augustine (içinde), trans. P. Holmes, Ed. Whitney J. Oates, Cilt. 1, Rondom House, New York, 1948.

Augustine, The City of God, trns. John Healey, Hazell- Watson and VineyLtd., London, 1934.

Augustine, The Confessions of Saint Augustine, Trs. E.B. Pusey,Rondom House, New York, 1999.

Aydın, Mehmet, “Gazalî’nin ‘Kurt)’ Nazariyesinde Allah’ın Sıfatla­rının Anlam ve Önemi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XXII, Ankara, 1978.

Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, D.E.Ü. Yay., İzmir, 1987.

Bakıllani, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar; Mucize, Keramet, Sihir, Çev. Adil Bebek, Rağbet Yayınları, İstyanbul, 1998.

Beauchamp, Tom L., “Naturalistic Fallacy”, Philosophical Ethics, McGrawtHill Book Company, New York, 1982.

Brightman, “Russell’s Philosophy of Religion”, The Philosophy of Bertrand Russell, Ed. Paul Arthur Schilipp, Harper Torchbook, London, 1944.

Brinton, Crane, “Enlightenment”, The Encyclopedia of Philosophy, V. 1-2, Ed. Paul Edwards, Macmillan Pub., New York, 1967.

Buber, Martin, Ben ve Sen, Çev. İnci Palsay, Kitabiyat, Ankara, 2003.

Cassirer, Ernst, Kant’ın Yaşamı ve Öğretisi, Çev. Doğan Özlem, 2. Baskı, İnkılâp Yayınevi, İstanbul, 1996.

Clark, Mary, Augustine: Philosopher of Freedom, Desclee, New York, 1958.

Clifford,WiUiam, ‘The Ethics of Belief’, The Radonality of Belief in God, ed. George I. Mavvrodes, Prentice-Hall, New Jersey, 1970.

Copleston, Kant, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul, 1989.

Couenhoven, Jesse, “Augustine’s rejection of Free-Will Defence: An Overwiev of The Late Augustine’s Theodicy”, Religious Studies, Cilt: 43, Cambridge University Press, Camridge, 2007.

Craig, William Lane, The Problem of Divine Foreknowledge and Future Contingents From Aristotle tu Suarez, E.J. Brill, New York, 1988.

Cüveyni, Kitabü’l irşad, Tah. Es’ad Temim, Müesset’l Kütüb es- Sekafıyye, Beyrut, 1996.

Cüveyni. İrşad (A Guide to Conslusive Proofs for the Princible of Belief), Çev. Paul Walker, Reading, 2002.

Çelikel, Bülent, Gazalî ve Eğitim, Basılmamış Doktora Tezi, İzmir, 2006.

Dalkılıç, Bayram, Bertrand Russell’ın Felsefesinde Tanrı Problemi, (Ba­sılmamış Doktora Tezi), Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997.

Dihle, Albrecht, The Theory of Will in Classical Antiquity, University of California Press, Berkeley, 1982.

Eliot, T.S. “Dry Salvages”, Complete Poems and Plays, Harcourt, 1952.

Eliot, T.S. “Little Gidding”, Complete Poems and Plays, Harcourt, 1952.

Farabî, el-Medinetü’l Fazıla, çev. Ahmet Arslan, Vadi Yay., Ankara, 1997.

Fazlur Rahman , Prophecy in İslam, George Ailen & Umving Ltd., London, 1958.

Frank, Richard M., “Moral Obligations in Classical Müslim Theology”, Journal of Religious Ethics, Sayı: 11, 1983.

Gazalî, el-Ecvibetü’l-Gazalîyye fi’l-mesaili’l-uhreviyye, (Mecmuatu Resail içinde 4. Cilt), daru’l-Kütübi’l-Tlmiyye, Beyrut, 1994.

Gazalî, el-İktisad fı’l-itikad, Ankara Üniversitesi İ.F. Yayınları, thk. İ.A. Çubukçu-H. Atay, Ankara, 1962.

Gazalî, el-Munkiz mine’d-dalal, Mecmuatu Resail içinde 7, Darü’l Kütabi’l Tlmiyye, Beyrut, 1988.

Gazalî, el-Mustasfa min ilmVl-usul I, Daru’l Sadır, Bulak-Mısır, h. 1322.

Gazalî, er-Risaletü’l-ledüniyye, Mecmuatu Resail içinde 3, Daru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrut, 1994.

Gazalî, Eyyühe’l-veled, Mecmuatu Resail içinde 3, Daru’l Kütabi’l ‘ilmiye, Beyrut, 1988.

Gazalî, Fedaihu’l-batıniyye(Batiniliğin İçyüzü), Çev. Avni İlhan, Türki­ye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993.

Gazalî, Feysalu’t tefrika beyne’l İslam ve’z-zendaka, (Mecmuatu Resail içinde Cilt 3), nşr. Darü’l-kütübi’l- ‘ilmiye, 1. Baskı, Beyrut, 1994.

Gazalî, Hülasa et-tasanife fi et-tasavvuf, (Mecmuatu Resail içinde 2. Cilt), Daru’l-Kütübi’l-Tlmiyye, Beyrut, 1994.

Gazalî, İhya ulumi’d-din, c. IV, Müessesetü’l Halebi, Kahire, 1967.

Gazalî, İlcamu’l-avam ani ‘ilmi’l-kelam, Mecmuatu Resail içinde 4, Daru’l Kütübi’l İ’lmiyye, Beyrut, 1994.

Gazalî, Kanun’t-te’vil, (Mecmuatu Resail İçinde 7 Cilt), Daru’l Kütübi’l ‘Ilmiyye, Beyrut, 1988.

Gazalî, Mearicu’l kuds, Matbaatu’l-istikameti bi’l-Kahire, Mısır, trs.

Gazalî, Minhacu’l-abidin, çev. Y. Arıkan, Dede Korkut Yay., İstanbul, 1968.

Gazalî, Tehafütü’l-felasife, Çev. Bekir Karlığa, Çağrı Yayınları, İstan­bul, 1981.

Gazalî, Tevhid Risalesi, Çev. Celal Yıldırım, Ticaret Matbaacılık T.A.Ş., İzmir, 1964.

Gilson, Etienne, The Christian Philosophy of Saint Augustine, trns. L.E.M. Lynch, Vintage, New York, 1960.

Grifell, Frank, “El-Gazalî’s Concept of Prophecy: The Introduction of Avicennan Psychology into As’arite Theology”, Arabic Sciences and Philosophy, Cambridge University Press, Vol. 14, Cambridge, 2004.

Hava Lazarus-Yafeh, Studies in Ghazali, The Magnes Press, Jerusalem, 1975.

Heidegger, Being and Time, Çev. Sein und Zeit, Harper & Row, New York, 1962.

Hourani, George F., Islamic Rationalism, Clarendon Press, Oxford, 1971.

Hourani, George, Juwayni’s Criticisms of Mu’tazilite Ethics, The Müslim World, ed. Williem A. Bıjlefeld, Cilt:LXV, E.J. Brill Pub., New York, 1975.

Işık, Aydın, Bir Felsefi Problem Olarak Vahiy ve Mucize, Elis Yay., An­kara, 2006.

İbn Haldun, Mukaddime I, Çev. Zakir Kadiri Ugan, Milli Eğitim Ba­kanlığı Yayınları, İstanbul, 1989.

İbn Rüşd, Keşf Thk. Mahmut Kasım, Kahire, 1964.

İbn Sina, Şifa: İlahiyat II, Çev. Michael E. Marmura (Healing: Metaphysics), Medieval Political Philosophy, Ed. Ralph Lerner& Muh­sin Mehdi, 6. Baskı, Cornell University Press, New York, 1989.

John Herman Randall-Jr. Justus Buchler, Felsefeye Giriş, çev. Ahmet Arslan,Ege Üniversitesi Yay., İzmir, 1989.

Jones, Richard H., Mysticism Examined, State University of New York Press, New York, 1993.

Kadı Abdül Cebbar, Mugni, Cilt:VI, Thk. Mahmut Muhammet Ka­sım, Ed. İbrahim Medkur-Taha Hüseyin, Kahire, 1962-1965.

Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev. İoanna Kuçuradi, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1982.

Kant, An Answer to the Question: What is Enlightenment?eserver.org/ philosophy /Kant.

Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1993.

Kant, Eğitim Üzerine, Çev. Ahmet Aydoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2006.

Kant, Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı, Çev. Seçkin Cılızoğlu, Havass Yayınları, İstanbul, 1982.

Kant, Gelecekte Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena, Çev.İoanna Kuçuradi, Yusuf Örnek, 2. Baskı, Türkiye Fel­sefe Kurumu, Ankara, 1995.

Kant, Lectures on The Philosophical Doctrine of Religion, Çev. Ailen W. Wood, (Religion and Rational Theology’nin içinde) Cambridge University Press, Cambridge, 1996b.

Kant, On The Miscarriage of Ali Philosophical Trials in Theodicy, Çev. George Giovanni, (Religion and Rational Theology içinde), Cambridge University Press, Cambridge, 1996d.

Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev. İoanna Kuçuradi, Ülker Gökberk,- Füsun Akatlı, 3. Baskı, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1999.

Kant, Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Çev. George di Giovanni, Cambridge University Press, Cambridge, 1996a.

Kant, The Conflicts of The Facuties, Çev. Mary J. Gregor ve Robert Anchor, (Religion and Rational Theology içinde), Cambridge University Press, Cambridge, 1996c.

Kaufman, İnsanı Anlamak, Çev. Aziz Yardımlı, 2. Baskı, İdea Yay., İstanbul, 1997.

Kierkegaard, Soren, Kierkegaard’s Concluding Unscientific Postsript, trns. David. F. Swenson, Princeton University Press, Princeton, 1968.

Lane, Dermot A., The Experience of God: An Invitation to do Theology, Paulist Press, New York, 1981.

Lonergan, B., The Subject, DLT, İkinci Baskı, London, 1974.

Macquarrie, John, “Pietism”, The Encyclopedia of Philosophy, Ed. Paul Edwards, V. 5-6., Macmillan Pub., New York, 1967.

Makdisi, George, “Ash’ari and Ash’arites in Islamic Religious History”, Studia Islamica, Vol. 18, 1983.

Marmura, Michael E., “Ghazali and Ash’arism Revisted”, Arabic Sciences and Philosphy, Vol. 12, Cambridge University Press, Cambridge, 2002.

Nieto, Jose C., Religous Experience and Mysticism, University Press of America, Maryland, 1997.

Özcan, Hanifi, “Birbirine Zıt İki Epistemolojik Yaklaşım: Temelci- lik ve İmancılık”, A.Ü.İ.F. Dergisi Necati Öner Armağanı, Cilt: XL, Ankara, 1999.

Özcan, Hanifi, “Matüridi’ye Göre Kur’an’daki Kıssa ve Mesellerin Epistemolojik Amaç ve Önemi”, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, İzmir, 1995.

Özcan,Hanifi, Epistemeolojik Açıdan İman, M.Ü.İ.F.Y., 2. Baskı, 1997.

Özkan, Senail, Schopenhauer, Paradokslar Üzerinde Raks, Ötüken Neş­riyat, İstanbul, 2006.

Pascal, Blaise, Pensees, Çev. A. J. Krailsheimer, Penguin Books, London, 1995.

Paulsen, Friedrich, Immanuel Kant, His Life and Doctrine, Çev. J.E. Creighton and Albert Lefevre, Kessinger Publishing, Whitefısh, 2007.

Pike, Nelson, Mystıc Union, Cornell University Press, London, 1992.

Plantinga, Alvin “Is Belief in God Properly Basic”, Faith and Rationality: Reason and Belief in God, Ed. Alvin Plantinga and Nicolas Wolterstorff, Nötre Dame Pub., London, 1993.

Plantinga, Alvin, “The Free Will Defence”, Philosophy of Religion, ed. Steven M. Cahn, Harper&Row Publisher, New York, 1970.

Plato, Timaios, çev. Erol Güney-Lütfı Ay, M.E..B. Yay., İstanbul, 1997.

Quasem, Muhammad Abul, The Ethics of Al-Ghazali: A Composite Ethics in İslam, Caravan Books, New York.

Rahner, Kari, “Thoughts on the Possibility of Belief Today”, Theological Investigadons, Sayı:5, DLT, London, 1966.

Rahner, Kari, Foundations of Christian Faith, D.L.T., London, 1978.

Razi, Hatim, A’lamu’n Nübüvve, Çev. Mahmut Kaya, 1 Baskı, Klasik, İstanbul, 2003.

Rogers, Katherin A., “Augustine’s Compatibilism”, Religious Studies, Cambridge University Press, Cilt:40, Camridge, 2004.

Rusell, İnsanlığın Geleceği, Çev. Memduh Balaban Ataç Kitapevi, 3. Baskı, İstanbul, 1963.

Russell, “What is an Agnostic?”, The Basic Writings of Bertrand Russell, Ed. Robert Egner-Lester Denonn, New York, 1961.

Russell, B. Sorgulayan Denemeler, çev.Nermin Arık, 4. Baskı, TÜBİTAK Yay., Ankara, 1996.

Russell, Bertrand, “What is an Agnostic?”, The Basic Writings of Bertrand Russell, Ed. Robert E. Egner-Lester E. Denonn, New York, 1961.

Russell, Bertrand, Inguiry into Meaning and Truth, Penguen Books, Harmondsvvorth, 1965.

Russell, Bertrand, The Scientific Outlook, Norton Library, 1. Published, New York, 1962.

Russell, Dünyamızın Sorunları, Çev. S. Eyüpoğlu- V. Günyol, Can Yay., 2. Baskı, İstanbul, 1963.

Russell, Felsefe Sorunları, Çev. Vehbi Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yay., İs­tanbul, 1993.

Russell, Human Knowledge Its Scope and Limits, George Ailen & Unwin Ltd., London, 1971.

Russell, Mutluluk Yolu, Çev. Nurettin Özyürek, Varlık Yay., 7. Bas­kı, İstanbul, 1992.

Russell, Power, Routledge, 2. Baskı, London and New York, 1995.

Russell, The Analysis of Mind, George Allen-Unwin Ltd., 9. Impression, London, 1968.

Russell, Why I am not a Chiristian, Unwin Books, 2. Impression, London, 1969.

Sarıoğlu, Hüseyin, İbn Rüşd Felsefesi, Klasik, İstanbul, 2003.

Schillebeeckx, E., “Faith Functioning in Human Self- Understanding”, The Word in History, Sheed and Ward, New York, 1966.

Schillebeeckx, E., God and Man, Sheed and Ward, London, 1969.

Schmaus, M. Dogma, Sheed and Ward, London, 1968.

Shea, J., Stories of God, Thomas More Press, Chicago, 1978.

Sherif, Mohamed Ahmed, Ghazali’s Theory of Virtue, State University of New York Press, New York, 1975.

Smith, Jonathan (ed), The HarperCollins Dictionry of Religion, Harper, San Francisco, 1995.

Smith, Wilfred Cantwell, “Faith as Tasdiq”, Islamic Philosophical Theology, State of New York Press, New York, 1979.

Söle, Dorothee, Thinking About God, SCM Press, London, 1990.

Stumpf, Samuel Enoch, Philosophy: History & Problems, Fifth Edition, McGraw-Hill, New York, 1994.

Swinburne, “Reply to Richard Gale”, Religious Studies, Sayı: 36, Cambridge University Press, 2000.

Swinburne, Providence and Problem of Evil, Clarendon Press, Oxford, 1998.

Swinburne, Richard, “Rewiews”, Religious Studies, Sayı: 16, 1980.

Swinburne, The Existence of God, Clarendon Press, Oxford, 1979.

Tillich, Paul, Sytematic Teology I, The University of Chicago Press, Chicago, 1967.

Titus, Living Issues in Philosophy, Van Nostrand Reinhold Company, Edition, New York, 1970.

Tracy, D., “The Task of Fundamental Theology”, Blessed Rage for Order, Seabury Press, New York, 1975.

Waterhouse, E.S., “Pietism”, Encylopaedia of Religion and Ethics, Ed. James Hasting, V. 10., T&T Clark Ltd., Edinburg, 1994.

William Wallace, Kant, Batoche Books, London, 2000.

Yaran, Cafer Sadık, Tanrı İnancının Akliliği, Etüt Yay., Samsun, 2000.

Yılmaz, Sabri, Kadı Abdulcebbar ve Gazalide Te’vil Problemi, Basılma­mış Doktora Tezi, İzmir, 2004.

 Dip Notlar

1Samuel Enoch Stumpf, Philosophy: History & Problems, Fifth Edition, McGraw-Hill, New York, 1994, s. 393.

2Dorothee Söle, Thinking About God, SCM Press, London, 1990, s. 171-182.

3Augustine, Confessions, s. 12-13

4 William Clifford, “The Ethics of Belief’, The Rationality of Belief in God,

5  Gazalî, İhyâİhyâ, I, s. 153-154.

6   Russell, Sorgulayan Denemeler, s. 215.

7   D. Lane, The Experience of God, s. 14

8   Hatim er-Râzî, A’lamu’n-Nübüvve, Çev. Mahmut Kaya, 1 Baskı, Klasik, İstanbul, 2003, s. 83-84.“A’lamu’n Nübüvve eserinde Hatim er-Razi, Ebu Bekir er-Razi’yle nübüvvet üzerine yapmış olduğu diyalogu aktarır

9  Augustine, Confessiorıs, s. 135.

10 Gazalî, Tevhid Risalesi, Çev. Celal Yıldırım, Ticaret Matbaacılık T.A.Ş., İzmir, 1964, s. 24-25.

11  Gazalî, İhya, III, s.34-37.

12  Gazalî, İhya, III, s. 35-36.

13  Russell, Mutluluk Yolu., s. 44-45.

*************

İNANCIN ALDANMASI
İKNA VE ALDANMANIN TESİRLERİ
İKNA-ALDATMA

CANKUŞU-YAŞAMINI YİTİRDİ


Hayâtın ikinci yüzü ölümdür. Eskiler ölümü uykunun kardeşi olarak kabul etmişlerdi. İslâm’a göre ölüm, bir ot gibi çürüyüp gitmek, yok olmak, yitmek-bitmek değildir. Ölüm, yeni bir dünyaya doğmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:

“Her nefis, ölümü tadıcıdır. Sonra da ancak, Bize Allah’a döndürülürsünüz”

İslâm ulularının eserlerinde, ölüm bir kadife yumuşaklığıyla anlatılmıştır. Meselâ Hz. Mevlâna’ya göre “ölmek, şeb’i arus’tur, yâni sevgiliyle buluşmak-kavuşmak gecesidir. Sevgililer sevgilisi de Allah’tır”.

Hz. Mevlâna’nın sandukası üzerine yazılan 9 beyitlik gazelinde ölüm, tam bir İslâm inancıyla anlatılmıştır. Hz. Mevlâna diyor ki:

“Öldüğüm gün, benim tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma!

Bana ağlama!

Yazık yazık, vah vah deme!

Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahm sırası o zamandır.

Yazık yazık o zaman denir. Cenâzemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme.

Benim buluşmam, görüşmem o zamandır.

Beni mezara koyunca elvedâ, elvedâ deme.

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret.

Güneş’le Ay’a, batmadan ne zarar gelir ki?

Sana batma görünür ama, o doğmadır.

Mezar hapishane gibi görünür ama, canın hapisten kurtuluşudur.

Yere hangi tohum ekildi de tekrar bitmedi?

Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun?

 Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı?”

 

Mevlevîler, kat’iyyen öldü, vefât etti, yitti gitti demezler. “Hakk’a yürüdü” derler. Ne güzel, ne sıcak bir ifâde. “Hakk’a yürüdü”. Dünyada doğumu ve ölümü, aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olan şâir Arif Nihat Asya kadar, acaba kim yumuşak ve güzel anlatabilmiştir. Arif Nihat Asya bir mensur şiirinde diyor ki:

“Bir yanağından öptüm söyle ey Dünya, öbür yanağından da öpmek için, kaç günlük yol yürümeliyim?”

Mevlevî Arif Nihat Asya doğumu, dünyanın bir yanağından Öpmek olarak kabul ediyor. Ona göre ölüm, Dünyanın öbür yanağını öpmektir. Ne güzel, ne rahat, ne yumuşak bir söyleyiş.

Şimdi, zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenazelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz “yaşamını yitirdi” ifâdesini kullanıyorlar. “Yaşamını yitirdi” ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bazıları. Bir kimse dünyasını değiştirince ondan sadece “öldü” veya “yaşamını yitirdi” diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu, Cennete kavuştu, Cennetlik oldu, Canını kurban etti, Dünyasını değiştirdi, Dâr-ı bekaya irtihal etti, Ecel şerbetini içti, Ebediyete göçtü, Gerçek hayata uyandı, Hak’ka yürüdü, Hak’ka kavuştu, Kalıbını dinlendirdi, Kulağının dibi sarardı, Kuş gibi uçtu gitti, Merhum oldu, Mevlâsma kavuştu, O dünyaya gitti, Ömrünü size bağışladı, Ölüm kapısını dövdü, Ömür defteri kapandı, Rahmet-i Rahman’a kavuştu, Rahata erdi, Ruhunu teslim etti, Şehit düştü, Sizlere ömür oldu, Topraktan geldi toprağa gitti, Ukbâya irtihal eyledi, Yatağından kalkamadı, Yensiz gömlek giyindi, Vefât etti, Azrail sinesine kondu, Bir varmış bir yokmuş oldu, Gor’a gitti. Ve daha niceleri, ve daha niceleri…

Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum. Geberdi, Zıbardı,

Nalları dikti, Gorbegor oldu, Tahtalı köye gitti… gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçe’mizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

Ne olmuş ne olmuş?

-Yaşamını yitirmiş!

-Haydi oradan zavallı adaml Yiten-biten bir şey yok yitirilmek bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

“Yaşamını yitirmiş”miş! Yitirilen, kaybedeline bir şeyi bulmak ihtimali varolduğuna göre, ‘‘yaşamını yitirenlerin” yakınları, yitirdikleri yaşamları arasınlar biraz. Şurada-burada bulabilirler (!) belki.

(sh:51-53)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

TÜRKÜLERDEN DESTANLARA!


Türküsüz millet olmaz. Oyunsuz, efsânesiz, masalsız, destansız, şiirsiz, şâirsiz, müziksiz bir millet olmaz. Olur diyenler, millet gerçeğini hiç bilmeyenlerdir. Olur diyenler susuz, tuzsuz, yağsız, baharatsız, malzemesiz yemek yapılacağını sananlardır.

Biz çocuklarımızı ninnilerle, laylalarla büyüten, onları türkülerle evlendiren, türkülerle askere gönderen, gurbette kalanlara türküler yakan, türkülerle sevinen, hüzünlenen, Rahmet-i Rahman’a kavuşanların arkasından türküler, ağıtlar söyleyen bir milletiz. Türkülerimiz, Türkçemizin elvan-elvan açıldığı, güzelleştiği çiçek bahçelerimizdir. Efsânelerimiz, masallarımız, destanlarımız da öyle. Millet hayatımızda onların güzelliğini ve büyük önemini anlatmak için saatler lâzım.

Yalnız şu hususu bilhassa dikkatinize sunmak istiyorum. Dünyada kültürün ne demek olduğunu, ne kadar büyük önem taşıdığını en iyi anlayan devlet adamları arasında Sosyalist Rus idarecileri de var. Türk Cumhuriyetlerine -Türkî Cumhuriyetlere değil 9-10 defa gidip gelen, oralarda yapılanları gören, duyan, okuyan bir kimse olarak söylüyorum. Sosyalist Rus idarecileri, kültürün bir millet hayatındaki büyük önemini çok iyi bildikleri için çok ciddî, çok sistemli, çok cazip uygulamalarla Türkçe’yi unutturup yerine Rusça’yı hâkim kılmaya çalıştılar. Ve bizim binlerce yıllık destanlarımızı yasakladılar. Meselâ siz biliyor musunuz ki Türkistan’da Dede Korkut destanları yasaklanmıştır. Biliyor musunuz ki; Türkmenistan’da üç ilim adamı, üniversitede, Dede Korkut destanları üzerinde çalıştıkları için, hem çok ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar, hem de üniversiteden atılmışlardı. Ve siz biliyor musunuz ki; Türkmenistan bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov, hem Dede Korkut Destanları üzerindeki yasağı kaldırmış, hem de o ilim adamlarının itibarlarını derhal iâde etmişti. Bırakınız camileri, destanları, efsâneleri… Sosyalist Rus idârecileri, Türkmenlere millî bir şahsiyet verdiği için, Türkmen yaşayışının ayrılmaz bir parçası olduğu için, dünyaca meşhur o güzelim Ahalteke atlarını bile, her gün koyun keser gibi, tavuk keser gibi, üçer beşer, üçer beşer keserek ortadan kaldırmak, o mübarek atların bile köklerini kazımak istediler.Ve siz biliyor musunuz ki; 1917 Sosyalist ihtilâlinde birkaç milyon olan güzelim Ahalteke atları, 1990 yılında Sovyet Rusya İmparatorluğu kendiliğinden yıkıldığında, sadece 5-6 yüz civarında kalmıştı. Ve Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov,yok edilmek istenen o çok zarif o çok mahir, o çok iyi koşan, o dünyanın en pahalı atları olan Ahalteke Türkmen atlarını yeniden çoğaltabilmek koruyabilmek için, bir Atçılık Bakanlığı kurdurdu. Şimdi dünyada Atçılık Bakanlığı olan ve atı ülkesinin sembolü haline getiren tek ülke kardeş Türkmenistan’dır. Bunları niçin anlatıyorum? Bizim pek farkında olmadığımız bazı kültür hâzinelerimizi, birileri çok iyi tespit ettikleri ve milletimizi yavaş yavaş törpüleyip bitirmek istedikleri için, o hayat damarlarımızı birer birer koparmaya çalışıyorlar.

Sosyalist Rus idarecileri, Türkistan’da ve Azerbaycan’da iki çok önemli kaynağı kurutmak istedi.Bunlardan biri Türk ismidir, ötekisi İslâm kelimesi.

Mâlum idâreciler, Türkiye ile Türkistan ve Azerbaycan arasındaki bütün kültür köprülerini atabilmek için, “Türk” kelimesini bile yok etmeye koyuldular.

Onlara göre, Türkistan’da Türk yoktu. Azerbaycanlı, Türkmen, Özbek, Kırgız, Kazak ve Tatar vardı. Dünkü resmî iddiâya göre Türkçe yoktu. Azerbaycanca, Türkmence, Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Tatarca vardı. Sosyalist rejime göre, Sovyetler’deki tek Türk topluluğu, sayıları 400 000 civarında olan Ahıskalı Türklerdir, Garabete bakınız ki devrimci rejim, bir Ahıska ailesinin yansını Türk, yarısını Azerbaycanlı diye tescil etmişti. Eğer Rusya’da Sosyalist rejim uygulanmasaydı ve o iptidaîlik yüzünden rejim çökmeseydi 50 yıl sonra, atayurdumuzda Türk’ten, Türk kültüründen İslâm’dan hiç bir eser kalmayacaktı.

Şimdi Azerbaycan ve Türkistan Türkçesi’yle Türkiye Türkçesi’ndeki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atmakla, dildeki farklılıkları artırmakla çoğaltmakla biz kime ve neye hizmet ediyoruz acaba? Güya bu yazıda size Türkistan’daki Köroğlu destanlarından bahsedecektim. Söz başka bir mecraya doğru uzadı. Türkistan’ı ve Azerbaycan’ı neden çok iyi bilmeli ve çok sevmeliyiz? Bunun cevâbını gecikmeden vermeye çalışacağım.

(sh:267-269)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

KRALIN SOYTARILARI TÜRKÇE SEVDÂLILARI


“Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!
Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?”

Ordinaryüs Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat diyor ki:

“Bir milletin dili» birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle, yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayâldir. Kelime ve tâbir, konuşmanın bir vâsıtasıdır. Asıl konuşulan, mânâ ve maksattır, his ve hayâldir. Fakat kelime ile bu mânâ, his ve hayal, asırların sinesinde, o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca, mânâ ve maksat da, his ve hayâl de berâber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Dilin her kelimesi ve tâbiri arkasında bir târih yaşar. Millet ise târihin yapıp yoğurduğu bir birliktir. Mîsal olarak, “Büyük Millet Meclisi” tâbirini alacağım. Bu tâbirin arkasında bütün bir Millî Mücâdele târihimiz ve İstiklâl Harbi sahneleri vardır. Vatan ve millet sevgisi de bundan doğar!” Ord. Prof. Rahmetî Arat, Dünya çapında bir ilim adamımız. Tespitleri, asırlardan beri hiç değişmeyen ilmî gerçekler. Elbette bir milletin dili yaz-boz tahtası değildir. Dilin canlı bir varlık olduğunu hiç kimse inkâr etmiyor. Dile zamanla birtakım kelimeler girebilir, dilden birtakım kelimeler düşebilir. Ama bunun büyük gerekçeleri vardır. Bu gelişmeleri millet yapar. Edipler yapar. Bir milletin diliyle, birtakım kimseler, birtakım heveskârlar, hatta birtakım idareciler oynayamaz. Bir milletin dili şunun-bunun hevesine, keyfine kurban edilemez. Ordinaryüs Prof. Reşit Rahmetî Arat’ın da dediği gibi “Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle -yoğrula meydana gelir. Dilin her kelimesinin arkasında bir târih yaşar. ”Hal böyle iken, Türkiye’de birtakım kimseler çıkıyor, sâdece 70 milyonluk Türlüye Türklüğü’nün değil, 200 milyonluk Dünya Türklüğü’nün dilindeki ortak kelimeleri atıyor, yerine uyduruk kelimeler koyuyor. Meselâ bütün Dünya Türklüğü’niin bin yıldan beri kullandığı “hayat” kelimesini dilimizden atıyor, yerine “yaşam ” ucubesini koyuyor. “Şehir” kelimesini unutturmaya çalışıyor; yerine Türkçe olmayan Soğdça’dan çarpılan “Kent” kelimesini sokuşturuyor. Tamam en Türkçe olan o güzelim “bütün” kelimesini çiğniyor, tepeliyor, yerine Farsça olan “tüm ” kelimesini baş tâcı ediyor.

Bu ve benzeri davranışlar, nesiller arasında anlaşmazlıklar meydana getirmek ve millet birliğimizi parçalamak içindir.

Şu müthiş hâdiseye dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bundan iki bin yıl kadar önce, Roma İmparatorluğumda, öfkesiyle hatta zulmüyle meşhur olan Kral Tiberius, otoritesini daha da arttırmak için, seçilmişler meclisinde kürsüye çıkarak, yüksek sesle konuşmaya başlar. Bu arada uydurma bir kelime de kullanır. O uydurma kelimeyi orada senatörleri daha çok korkutmak için birkaç defa tekrarlar. Mecliste bulunan Marcellus isimli yürekli bir senatör ayağa kalkarak bağırır:

“Haşmetmaab!” der. “Lütfen milletimizin diline hürmet edin ve uydurma bir kelime kullanmayın!”

Senato üyelerinden ve kralın dalkavuklarından biri olan Copito ayağa fırlar:

“Ey Marcellus!” der. “İtiraz ettiğin o uydurma kelime memleket dilinden olmayabilir. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun şanlı sahibi olan aziz kralımızın ağzından çıkmıışsa, o kelimeyi büyük kralımız kullanmışsa, bilesin ki artık o kelime bizim dilimizin bir kelimesi olmuştur. Çünkü kralımız her şeyin üstündedir ve her şeye kadirdir”

Bu dalkavukluğa, yiğit Marcellus daha fazla dayanamaz. Kalkar ve senato salonunu dolduran bir sesle, doğrudan doğruya krala hitab eder. Der ki:

“Copito yalan söylüyor Sezar! Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatını verir, onları mevki ve makam sahibi yapabilirsin. Fakat uydurma bir kelimeye Romalı olma hakkı kazandıramazsın!”

Türkiye’de kralın soytarıları bile dilimizi keyiflerince bozup duruyorlar. Mikrofon başına geçenler, kamera karşısına oturanlar, eline kalem alanlar arasında o eski Roma Kralına benzer pek çok adam var. Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!

Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?
(sh:157-159) 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

İRAN TÜRKLERİ


Bu gün İran’da otuz milyon civarında Türk yaşıyor. Onlar bizim can kardeşlerimizdir, kan kardeşlerimizdir, sultan kardeşlerimizdir.

İran devletiyle elbette dostuz. Dost kalmalıyız. İran’da yaşamakta olan otuz milyon Türk, bu dostluğun sağlam temellerinden ve gerekçelerinden biri sayılmalıdır.

Bildiğiniz gibi Selçuklu orduları, Anadolu’nun büyük kapısını, bize Malazgirt’te 1071 yılında açtılar. Daha önce, Sultan Alpaslan’ın 1064 yılında Kars’ın Ani bölgesini fethettiğini düşünsek bile, diyebiliriz ki Selçuklular, Anadolu’ya girmeden 22 yıl önce, İran topraklarında hâkimiyet kurdular. Bu hâkimiyet tam 883 yıl devam etti. Yâni İran toprakları önce 1042 yılında Selçukluların eline geçti. Sonra bir başka Türk boyu olan Harzemşahlar’m, arkasından İlhanlılar’ın, sonra Calayırlar’ın sonra Karakoyunlular’ın, Timur’un, Akkoyunlular’ın, Safevîler’in, Afşarların, Kaçarların hâkimiyetinde kaldı. İran’da 1042 yılında başlayan Türk idaresi 1925 yılma kadar uzadı. Tam 883 yıl. Alparslan’ın oğlu Sultan Melikşah zamanında, İran ve Türkiye tek devlet halinde birlikte yaşıyorlardı. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail kavgasında, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda, onbin devşirme yeniçeri vardı. Şah İsmail’in orduları ise yüzde yüz Türkmenlerden ibâretti.

1925 yılında, Pehlevî hânedânı, bir hükümet darbesiyle İran’da Türk Kaçar hâkimiyetine son verince, Türkler için zor bir dönem başladı.

Iran topraklarında bugün Türkçe düşünen Türk olan; Azerbaycan Türkleri, Kaşgaylar, Afşarlar, Kaçarlar, Şahsevenler ve Türkmenler yaşıyorlar. Onlar bizim can kardeşimizdirler.

İran Türkleri, Şah Rıza Pehlevı zamanında, çok zor şartlar altında kaldılar. Amansız bir polis baskısıyla ezildiler. Türkçe eğitim yasaktı. Türkçe neşriyat yoktu. Ancak 1978 yılında Türkçe neşriyat yasağı kalktı. Şimdi İran Türklerinin yayınladıkları “Varlık” isimli bir sanat edebiyat dergileri var. “Varlık” Tahran’da basılan bir dergi. Ancak bu derginin Kuzey Azerbaycan’da ve Türkiye’de okunması imkânsız gibi. Çünkü “Varlık”, Arap alfabesiyle çıkıyor. İran, Arap alfabesini kullanıyor.

Kuzey Azerbaycan Türkleri’ne ise Ruslar 1926 yılında Lâtin Alfabesini uyguladılar. 1928 yılında biz de Lâtin Alfabesine geçtik. Ruslar bu defa kuzey Azerbaycan’da Kiril alfabesini ileri sürdüler. Kuzey Azerbaycan’da ve bütün Türkistan’da İran Türkleri, iki büyük Türk topluluğu arasında çaresiz kaldılar.Doğularındaki Azerbaycan ve Türkistan Türkleri Kiril alfabesiyle, Batılarındaki Türkiye Türkleri Lâtin alfabesiyle okuyup yazıyorlardı. Kendileri ise, Arap alfabesinde tutulmuşlardı. Böylece ne Türkiye’de basılan kitaplar, dergiler İran’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da okunuyordu ne de Türkistan’da ve Azerbaycan’da basılan eserler İran’da ve Türkiye’de okuyucu buluyordu.

Zamanımızdan 500 yıl önce yaşayan Şah İsmail Hatayı, anadiliyle Türkçe şiirler yazıyordu. Türkçe ve aruzla. Şah İsmail’in peygamber sevgisine bakınız:

Âsiyim! Yüzim karasın sil Muhammed Mustafa

Dertliyim! Derdim çaresin kıl Muhammed Mustafa.

Yerde görmez, gökte görmez kör münafıklar seni.

Yerde sensin gökte sensin Ya Muhammed Mustafa.

Rûz-i mahşerde gelüben şefaat it sen bize

Vardığın Mîraç hakiyçün ya Muhammed Mustafa

Hatay’îm isyan içinde yüz tutup hazretine

Aybımızı gelme yüze ya Muhammed Mustafa

İran Türkleri’nin önemli şairleri ve yazarları var. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle:

Seyid Eşrefeddin Gilanî, Mehemmed Ali Seffet, Mahmud Kenizâde, Cabbar Eskerzâde Bağçaban, Ali Fitret, Seyid Cafer Pişeveri, Mir Mehdi Etimad Heddat, Penâhi Abbas Makulî, Hebib Sahir, Şehriyar, Genceli Sebahî, Hüseyin Sehhaf, Mir Mehdi Çavuşî, Abas Bariz, Coşgun, Gehreman Gehremanzâde, Bulud Garaçorlu Sehend, Balaş Azeroğlu, Alav, Medine Gülgün, Sönmez, Hesârl, Mirze Hüseyin Kerimî, İmran Selahî, Mehemmed Biriya, Mir Tağı Milânı, Hamid Nutgî, Dr. Cevat Heyat, Sevalan, Barışmaz, Eziz Selâmî, Daşgın, Hadi Karaçaylı.

 (sh:140-142)

GAFİL AVCININ SONU

(Eğitimin gerçek Yüzü)

Hikâyeyi bilenler elbette çoktur. Ama ben, duymayanlar için bir daha anlatmak istiyorum:

Avcının biri, bir gün, avlanırken, dağda bir ayı yavrusu bulmuş. Hayvanı kucaklayıp evine getirmiş. Bahçesinde onun için küçücük bir kulübe yapmış. Avcı her gün o ayı yavrusuyla meşgul olmaya başlamış. Onunla oturup konuşuyor, şakalaşıyor, bazen de alt alta, üst üste boğuşuyormuş. Ayı yavrusu da sahibini çok seviyormuş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Ayı yavrusu büyüyerek, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada sahibinden 15-20 kelime de öğrenmiş. Sahibi “gel” deyince geliyor; “dur” deyince duruyor”; “kalk” deyince kalkıyormuş. Kocaman ayı, artık sahibiyle birlikte ava gidiyor, çok sevdiği efendisinin peşinden ayrılmıyormuş.

Bir gün, yine birlikte ava gitmişler. Dere-tepe aşmışlar. Avcı, akşama doğru çok yorulmuş. Bir ağaç gölgesine uzanıp biraz uyumak istemiş. Ayısına dönerek emir vermiş:

“Sen burada başucumda beni bekle. Sakın bir yere ayrılma!” demiş.

Ayı, söylenenleri anlamış. Sevgili sahibinin başucuna çöküp kalmış. Bir süre sonra, avcıya bir kara sinek musallat olmuş. Vızıldayarak gelip avcının terli suratına konmuş. Avcı, yarı uyanık, yarı uykuda sineği, elinin tersiyle kovmuş. Sinek dönmüş, dolaşmış tekrar avcının yüzüne yapışmış. Avcı sineği bir daha kovalamış. Sinek bir daha, bir daha gelmiş. Ayı, sevgili sahibini rahatsız eden sineğe çok kızmış. Gidip kocaman bir kaya parçası alıp gelmiş. Kara sinek, bilmem kaçıncı defa avcının suratına konunca, ayı havaya kaldırdığı o kocaman kaya parçasını bütün öfkesiyle kara sineğin üstüne yapıştırmak istemiş. Taşın rüzgârından ürken karasinek, vızıldayarak aradan uçup gitmiş. Tabiî, olan, zavallı avcıya olmuş; uzandığı yerden bir daha doğrulup kalkamamış. Kocaman kaya parçasını zorlukla kaldıranlar, câhil avcının pul gibi ezilen, paramparça dağılan yüzünü tanıyamamışlar. Bu hikâyeyi anlatışımın elbet bir sebebi var. Nâmık Kemâl merhum, bir yazısında diyor ki:

“Bir insanın zekâsıyla bildiği kelimeler arasında ciddî bir bağ vardır. Yani bir insan, ne kadar çok kelime biliyorsa, aldım da o nispette kullanmış olur. Az kelime bilen az zeki olur. Söylenenleri-yazılanları az anlar, az anlatır. Çok kelime bilenler ise okuduklarını çok daha iyi anlar, merâmını çok daha rahat anlatırlar.”

Yâni, kelime dünyası çok zengin olanlar, aydınlıkta kitap okuyan kimselere benzerler. Harfleri, kelimeleri rahatlıkla seçip okurlar, okuduklarını rahatlıkla anlarlar. Kelime dünyaları zayıf olanlar ise, alacakaranlıkta kitap okumaya çalışanlar gibidirler. Okuduklarını kolay kolay anlayamazlar. Bilim adamları diyorlar ki; “Aklımızın çalışması, zekâmızın artması kitap okumamıza, araştırmamıza bağlıdır”.

Bakın şimdi!

Resmî rakamlara göre, ABD’de ilk eğitimden geçen çocuklar 70 bin kelimeyle okuyup yazıyorlar, Türkiye’de ise ilk eğitim kitaplarımızda 5-6 bin civarında kelime var. Çocuklarımız da bu 5-6 bin kelimenin ancak birkaç yüzüyle konuşup düşünüyorlar. Birkaç yüz kelimeyle düşünüp yazanlar, konuşanlar Cumhuriyet Devri Edebiyatımızı bile katiyyen anlayamazlar. Ne şiir zevkleri olur, ne hikâye, ne roman… Ders kitapları dışında bir şey okuyamazlar. Okuduklarını kolay kolay kavrayamarlar. Bu bakımdan doğru dürüst bir dilekçe bile yazamazlar.

Bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz güzelim kelimelerimizi dilimizden çıkanp atmak isteyenler var. Bunlara tasfiyeciler diyoruz. Dilde tasfiyeciler, yâni eciş bücüş “sözcükler” uydurarak dilimizi kısırlaştıranlar, ayıyla dostluk kurmaya çalışan o zavallı avcıya benziyorlar. Dilde tasfiyeciler, sâdece kendilerini değil, milletimizi de felâkete doğru sürükleyen gafillerdir. Çünkü dil varlık sebebimizdir. Türkçe’nin kısırlaşması, kuruması, bozulması» bir kişinin değil, bir milletin özünden, kökünden kopmaya, kurumaya başlaması demektir. Dilde tasfiyecilere dikkat etmeliyiz ve katiyyen, dili kısırlaştıranlardan, kurutanlardan olmamalıyız.

(sh:117-119)

 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

NEDEN İKİNCİ BİR DİL?


İsimlerinin sıralanması bile 5-10 dakikaya sığmayacak kadar pek çok kimse bize soruyorlar:

Sözüm ona Batılı devletler, Türkiye’de neden ikinci bir dil istiyorlar? Bugün bize, ikinci bir dil daha tavsiye eden Batılı Devletlerin yarın başka başka diller için baskılarda bulunmayacaklarına dair elimizde bir teminat var mı ?” diyorlar.

Soru çok mühimdir. Konu, Türkiye’de yaşayan herkesin hatta bir kara karıncanın bile uykularını kaçıracak kadar çok önemlidir. Tarihimiz bilinmeden bu sorunun cevabı verilemez.

Değerli tarihçilerimizden Prof. Dr. Halil İnalcık, Balıkesir’de bir açıklamada bulundu. Dedi ki “Milletimiz, tarihte eşi görülmemiş bir Haçlı taassubu ve düşmanlığıyla karşı karşıya bulunuyor”

Bu çok doğru bir tespit. Hocanın konuşmasını birazcık açarsak, şunları söylemek mecburiyetinde kalırız:

Selçuklu orduları, yani Oğuzların Kınık boyu, Anadolu’ya 1064 yılında, Kars’ın Ani bölgesinden girdiler. 1071 tarihinde, Malazgirt Zaferinden sonra bize büyük Anadolu kapısı açıldı. Türk orduları 5 yıl sonra İznik önlerine geldiler. İznik bütün Hristiyanlık Dünyasının en mukaddes şehirlerinden birisiydi. Selçuklu orduları, İznik’i fethettiler ve onu, Anadolu Selçuklu devletinin başkenti yaptılar. Bütün Hristiyan Dünyası ayağa kalktı. Üzerimize 8 Haçlı seferi düzenlendi. İlk Haçlı seferlerini papazlar düzenlediler. Bize bazen 100.000, bazen 500.000 kişilik ordularla saldırdılar. İstediler ki, Anadolu’yu fetheden Türk ordularını bir tek kişi kalmamak üzere tekrar Türkistan bozkırlarına sürsünler ve Anadolu’yu yeniden Doğu Roma imparatorluğuna katsınlar. Batılı Devletler, bu gayelerine “Şark Meselesi” dediler. Şark bildiğiniz gibi doğu karşılığında bir kelime. Biz Avrupa’nın şarkında, yani doğusunda olduğumuz için, bizi yok etme dâvasına böyle bir isim koydular.

Haçlı ordularının bizi Anadolu’dan kazıyıp atmak hülyâları kursaklarında kaldı. Avrupa içlerine kadar uzanmamıza da engel olamadılar. 1595 yılında Osmanlı Devleti, 23.334.600 kilometrekare üzerine yayılan muhteşem bir devletti. 1683 Viyana muhasarasında biz hezimete uğrayınca bu defa Batı devletleri taarruza geçtiler. Biz savunmaya çekildik.

Haçlı orduları bizi önce Avrupa içlerinden Balkan topraklarına sürüp attılar. Balkanlardan Anadolu’ya iteklediler. Birinci Dünya Savaşında İngiltere Başbakanı, bizi Asya’nın ve Balkanların Kızılderilileri olarak görüyor, en son ferdimize kadar yok edilmemiz gerektiğini söylüyordu.

Eğer biz Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Millî Mücadele’den muzaffer çıkmasaydık bu gün belki de 100.000 200.000 kilometrekarelik bir toprak üzerinde sıkışıp kalacaktık.

1595 yılını dikkate alırsak, kaybettiğimiz toprak parçası bugünkü Türkiye’nin 25 katı kadardır ve Osmanlı’nın kaybettiği topraklarda bu gün onlarca ayrı devlet bulunmaktadır.

Romen devlet adamlarından T.G. DJUVARA, Avrupa devletlerinin, Osmanlı’yı yıkmada için nasıl 100 plân hazırladıklarını 650 sayfalık bir çalışmayla ortaya koydu. DJUVARA bu ciddi çalışmasıyla, Paris’te Sorbon üniversitesinde doktor unvanını aldı. 1907 yılında Milletlerarası Hukuk dalında Nobel Barış ödülü kazanan Prof. Dr. Louis Renauld, DJZJVARA’nın bu çok önemli çalışmasını göldere çıkaran bir makale yazdı.

Eski Isparta milletvekillerinden Yakup Üstün, DJUVARA’nın “Türkiye’yi Parçalamak îçin 100 Plân” isimli eserini 1/3 nispetinde kısaltarak Türkçe’ye çevirdi. “Türkiye’yi Parçalama Plânları” ismiyle basılan kitap, Türkiye Diyânet Vakfı Yayınları arasında çıktı. Batı Dünyası, dünkü Şark Meselesinden, günümüzde vazgeçmiş değillerdir. Batının Şark Meselesini bilmeden, birtakım devletlerin bize neden ikinci bir dil teklif ettiklerini anlayamayız. Tarih bilenler kabul edeceklerdir ki, en büyük acıyı, en büyük felâketi belirli bir zaman sonra, ikinci bir dille eğitim yapanlar çekeceklerdir.

Atatürk’ün bir tesbitiyle dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

“Biz, Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır. Bu da İslâv Araştırma Cemiyetlerinin kurduğu Dil Kurumlandır. Bizim içimizdeki insanların millî tarihlerini yazıp, millî şuurlarını uyandırdığı zaman, Biz, Balkanlarda, Trakya hudutlarına çekildik”

Batı devletleri, bizden niçin ikinci bir dil istiyor? Ermeniler: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu işgal edilmiş Ermeni topraklarıdır!” diyorlar. İsrail: “Fırat’tan Niie kadar uzayan topraklar bize vaat edilmiştir” iddiasında.

Ermenilerin ve Yahudilerin Anadolu üzerindeki iddialarını bilmeyenler, ikinci dil tuzağını fark edemezler.

(sh:184-186)

**

Batının Şark Meselesi yüzünden, Türkiye’den 25 misli büyük toprak kaybettik. Yâni 23 milyon 334 bin 600 km kareden 780 bin lan kareye düştük. Hristiyan Batı bu gün de Şark Meselesini den katiyyen vazgeçmiş değil. Anadolu toprakları üzerinde Yunanistan’ın, Ermenistan’ın, Suriye’nin, İtalya’nın, İsrail’in, Rusya’nın büyük plânları var. Ermenistan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. Anadolu’da bin yıl birlikte yaşadığımız, kendimizden ayırmadığımız, Ermeni asıllı vatandaşlarımıza sadrazamlık yâni Başbakanlık makamı verdiğimiz, çeşitli bakanlıklara Ermenileri oturttuğumuz halde 1915 yılında, Birinci Cihan Savaşı’nda müthiş bir ihanetle karşı karşıya kaldık. Ermeni çeteleri Doğu Anadolu’da ordumuzu ve halkımızı arkadan vurdular. Yüzlerce köyümüzü yakıp yıktılar. Karşılıklı bir savaş başladı. İstemediğimiz hadiseler oldu. Bu hadiselere katiyyen biz sebebiyet vermedik. Ermenistan, hâlâ eski hayalleri peşinde. 22 Kasım 2000 tarihli Hürriyet Gazetesinin 30. sayfasında, yeni bir haritayla yeni bir haber yayınlandı.

Rusya’da, Nezavisimaya Gazetesine bir ilân veren Ermeniler, sürgünde bir parlamento hükümeti kurarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarına el koyma plânlarını açıkladılar. Bir de harita yayınladılar. Ermeniler şu şehirlerimizi gelecekteki Ermenistan’a katacaklarını bütün Dünya’ya duyurdular: “Kars İğdır Ardahan Ağrı-Artvin Trabzon Rize Gümüşhane Bayburt Erzurum Erzincan Van Bitlis Muş Siirt Batman Şırnak ve Hakkari Ermenistan’ın olacak dediler.”

Aç tavuk kendisini buğday ambarında görürmüş. Bunlar zavallı hayâllerdir. Batı Dünyası, Ermeni Dâvasının arkasında. Hristiyan Batı, Türkiye’yi bölmek için Kürtçe eğitim ve TV yayınını istiyor. Hesapları şudur: Önce Doğu Anadolu’yu Türkiye’den ayırmak sonra orada kalan vatandaşlarımızın başına binerek müstakbel Ermenistan’ı kurmak. Türkiye yeni bir Haçlı oyunuyla karşı karşıya. Çok dikkatli olmalıyız.

Batının bu Şark Meselesi yanında bir de İsrail’in Arz-ı Mev’ûd dâvası var. İsrail devlet adamları da Fırat’tan Nil’e kadar olan toprakların Tevrat’la kendilerine vaad edildiğini iddia ediyorlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin şah damarlarıdır.

Türkiye, kendi kültür değerlerine bağlı kalarak güçlü, vurucu, caydırıcı ve müreffeh bir devlet hâline gelmedikçe, Şark Meselesi’nden ve Arz-ı Mev’ûd kıskacından kurtulamayacaktır.

(sh:214-216)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”


Anayasamızın 3. maddesi aynen şöyle:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Anayasamızın 48. maddesiyse “Eğitim ve öğretim hakkıyla” ilgili. Bu maddede de deniliyor ki:

“Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”

Anayasamızdaki bu açık ve kesin hükümlere rağmen, sözüm ona bazı dost devletler, daha doğrusu dost kılıklı ve 72 dilli devletler, Türkiye’de Türkçe’den başka dillerin de resmî dil olmasını istiyorlar. Niçin?

Sözüm ona insan hak ve hürriyetleri için! Türkiye’de de “İnsan haklarından” bahseden bazı kimselerin, Atatürk’ün ifâdesiyle nasıl gaflet, dalâlet ve ihânet içinde olduklarını çok iyi biliyoruz.

 Türkiye dışından da bize insan haklan edebiyatı yapan devletleri çok iyi tanıyoruz. Gerçek niyetlerinin farkındayız. Şimdi “insan hakları” şamatası altındaki yalancılığa, iki yüzlülüğe, başımıza örülmek istenen çoraplara veya üzerimizde oynanan büyük oyunlara lütfen dikkat buyurun! Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna, “Şark Meselesi” isimli kitabında, “Birleşik Amerikanın Anatomisi” başlıklı yazısında diyor ki:

“Birleşik Amerika, bir azınlıklar ülkesidir. Şu andaki nüfusu 255 milyona erişmiştir. Bu nüfusun anadillerine göre tasnifi şöyledir:

9.7 milyon Alman, 8 milyon İtalyan, milyon İspanyol, 2.8 milyon Fransız, 1.2 milyon Rus, 4.8 milyon Leh (Polonyalı), 1.6 milyon İsveçli, 1.3 milyon Norveçli, 2 milyon Çekoslovak, 31 milyon zenci, bir kısmı Hristiyan olmuş 15 milyon Yahudi.

Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna bugün Amerika Birleşik Devtetleri’nde yaşayan Macarların, Yunanların, Finlerin, Flamanların, Portekizlilerin, Litvanların, Danların, Slovenlerin, Rusların, Romenlerin, İrlandalıların, Bulgarların, Estonlarm, Letonlarm, Basklarm, İzlandalıların, Ermenilerin, Çinlilerin, Korelilerin, Arapların, Türklerin, Çerkezlerin, İranlıların, Hindistanlıların, Kızılderililerin, Eskimoların da nüfuslarını ayrı ayrı bildiriyor. Amerika Birleşik Devletlerinde 50’den fazla millet yaşamakta!

Peki ABD’nin tek resmi dili ne? İngilizce.

Yılmaz Öztuna diyor ki:

Amerika, Ankara’ya kabile şivelerini himaye etmesini öğütlüyor da, kendisi, ülkesinde en az İngilizce kadar anlı şanlı diller olan Fransızca, İtalyanca, Almanca, İspanyolca gibi dillere en küçük bir müsamaha göstermiyor. Hele Birleşik Amerika’nın, en küçük bir resmî makamında bu dillerle meramınızı anlatmaya çalışın, bakın başınıza ne haller gelir! Zaten her Amerikan vatandaşının İngilizce bilmesi ve Amerikan târihini öğrenmesi şarttır. Bu sınavlardan geçmeyen hiç kimseye vatandaşlık hakkı ve kimliği verilemez”

Yılmaz Öztuna devam ediyor;

“Ya Fransa! Paris’te Kürdoloji enstitülerini, hem de antitürk politikaya dönük olarak (yani Türk’e, Türklüğe karşı olan politikaları destekleyerek) kuruyor, besliyor. Ama ülkesinde kendi dili dışında hiçbir dilin kullanılmasına müsamaha etmiyor. Böyle bir şeyi ilkellik sayıyor. Alzas’ın dilinin Almanca, Korsika’nın İtalyanca, Brötanya’nın Brötanca, Beam’ın Baskça, Rousillon’un Katalanca, Flandre’nin Flamanca olduğunu kulakları duymuyor.”

Başka devletlerden örnekler veremiyorum. Ama bilmeliyiz ki Rusya’da da resmi dil Rusça, Almanya’da da resmi dil Almancadır.

Türkiye’de, Türkçe’den başka dillerde yayın, öğretim yapılmasını isteyenlerin esas maksatları Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye’nin parçalanması dmek, Türkiye’de yaşayan bütün toplulukların büyük felâketlerle yok olup gitmesi demektir. Batı dünyası, Anadolu’da, bizim varlığımıza tahammül edemiyor. Üzerimizde büyük ve kanlı oyunlar oynanıyor. İçerideki ve dışarıdaki gaflet ve ihânet ocaklarına bir eski türkümüzü kırk defa dinletmeliyiz:

Ey millî dost, millî dost
Yetmişiki dilli dost
Yüze güler oynarsın
Kalbi düşman, yüzü dost

Bize yetmiş iki dilli ve düşman yürekli milletlerin dostluğundan fayda gelmez, gelmiyor.

Ziya Gökalp’in şiirini hatırlayacaksınız:

Turan ‘m bir ili var

Ve yalnız bir dili var.

Başka dil var diyenin

Başka bir emeli var.

(sh. 36-38)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

KIRIM TÜRKLERİNE KURULAN TUZAK


Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir. Bir zamanlar Kırım’da oynanan oyun şimdi de Türkiye’de sahneye konulmak istenmektedir.  (Tarih Tekerrür Eder mi?)

Bana sorarsanız, size derim ki, bu kitapta şimdiye kadar yazılanlar bir tarafa, şimdi söylenecek olanlar bir tarafa. Ah keşke okullarımız ve üniversitelerimiz, çocuklarımızı ve gençlerimizi kuvvetli bir târih şuuru ve zengin bir Türkçe ile yetiştirmekte dâima başarılı olabilselerdi. Çünkü milletimizin ve vatanımızın dirliği, birliği hep bu başarıya bağlı.

Size şu birkaç sayfa içinde Kırım Hanlığı’ndan ve Kırım Türklüğü’nden bahsetmek istiyorum.

Kırım Hanlığı, Altın Orda veya Altın Ordu Devleti’nin yıkılmasından sonra 1441 yılında kuruldu. Tatar diye de adlandırılan Kırım Türkleri, Kıpçak Türkçesi’nin bir koluyla konuşmaktadırlar. Yâni Tatarlar hem soy bakımından, hem de dil bakımından Türk’türler. Kırım Hânı Mengli Giray Han, Fatih Sultan Mehmed’e yazdığı mektuplarda, ona hep “karındaşım” yani “kardeşim” diye hitab ediyordu. Mengli Giray Han 1475 yılında, Kırım’ın Osmanlı Devletiyle birlikte yaşamasına, kendi gönlüyle karar verdi.

Mengli Giray Han aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in de Kayın atası idi. Kırım Hanlığı 356 yıl yaşadı. Bu sürenin 296 yılını Osmanlı Devletiyle birlikte geçirdi.

Biz, 1683 yılında Viyana’da bozguna uğrayınca, Ruslar da 1684 yılında Kırım’a ve Azak Kalesi’ne saldırdılar. 1756 yılında Kırım yarımadasını işgal ettiler. Güzelim Bahçesaray şehrini iki bin evle birlikte yakıp yıktılar. Han Saraylarını ve ülke kütüphanelerini yok ettiler.

Rus İmparatoriçesi 2. Katerina Kırım Türkleri’ne seslendi

Gelin Osmanlı Devletinden ayrılın, hür ve bağımsız bir devlet kurun. Biz de size bu konuda yardımcı olalım!”

dedi.

İkinci Katerina’nın bu teklifi üzerine Kırım halkı ikiye bölündü. Bu teklife şiddetle karşı koyanlar yanında, inanmak gafletinde bulunanlar da oldu. Kırım Hânı, Şahin Giray, Rusya taraftarıydı. Osmanlı’dan, yâni kendi kardeşlerinden ayrılmak istiyordu.

1774 yılında yapılan Kaynarca antlaşması gereğince, Kırım tamamen müstakil bir devlet haline getirildi. Ruslar tek başına kalan Kırım Hanlığı’na 1783’te saldırdılar. General Potemkin 30.000 Kırım Türkü’nü katletti. Kırım’a 75.000 Rus yerleştirildi ve Kırım, Rus çarlığının bir vilâyeti hâline getirildi.

Ruslar, 80.000 kişilik bir kuvvetle, Kırım’a ikinci bir defa daha saldırdılar. Bu defa 25.000 Kırım Türkü’nü toprağa gömdüler.

Böylece Kırım, öz kardeşlerinden, Osmanlı Türkleri’nden ayrılmanın, tek başına kalmanın büyük felâketini âdeta kana boğularak yaşadı. Yüzbinlerce Kırım Türkü, yerinden, yurdundan kaçarak Türkiye’ye sığındı.

Ruslar, Kırım Türkleri’ne son darbeyi 1944 yılında vurdular. Stalin’in emriyle, en az 500.000 Kırım Türkü bir gece içinde, Kırım’dan, öz vatanlarından, uzak diyarlara sürüldü. 20. Yüzyılın başına kadar sürgüne gönderilen Kırım Türkü’nün sayısı 1 milyon 200 bin civarındadır.

Şimdi Kırım topraklarında 200 bin karındaşımız yaşıyor.

Ruslar, Kırımdan sürüp çıkardıkları soydaşlarımıza kuvvetli bir aşı da yaptılar. Rusça’yı birinci dil hâline getirdiler. Kırım Türkçesi’ni unutturmaya çalıştılar. Böylece Kırım Türkleri bağımsızlık diye diye, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da oldular. Yüzbinlerce insanın öldürülmesine, yerinden yurdundan olmasına yol açan Kırım Faciasını en iyi bir şekilde Cengiz Dağcı anlattı.

Cengiz Dağcı Kırım Türklerinden! Onun, o birbirinden sürükleyici, birbirinden ibret verici, “Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi”isimli romanlarını okumadınızsa ziyanda sayılırsınız.

“Bir milletin târih şuurundan kopması ne demektir? Dilinden, dininden, vatanından uzaklaşması nasıl felâketler doğurur?” sorularının cevabını bir de Cengiz Dağcı’nın eserlerinden almalısınız.

Cengiz Dağcı’yı mutlaka okumak lâzım. Çünkü görülecektir ki; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir.Bir zamanlar Kırım’da oynanan oyun şimdi de Türkiye’de sahneye konulmak istenmektedir.

Dehşet verici bir köksüzlükten bahsetmeden bu Kırım faciasını kapamak istemiyorum. Bir süre önce Eskişehir’e gittim. Orada bir devlet kuruluşunun üst yöneticileriyle tanıştım. Kırım Tatarlarından idiler. Türkiye’de doğup büyümüş yüksek tahsilden geçmişlerdi. Hepsine teker teker sordum; Cengiz Dağcı ismini duymamış, Onun Kırım faciasıyla ilgili kitaplarını okumamışlardı. (sh:151-153)

 

**

Yol arkadaşım büyük bir dikkatle ve hayretle beni dinledi ve:

-”Çok utandım efendim!” dedi. Çok utandım! Târihimiz, milletimiz ve Türkçe’miz üzerine bize doğru dürüst bir şey öğretmemişler ve biz de okumamışız. Ben ki yüksek tahsil yapmış biriyim. Çok utandım!

Kırım’a gittim. Bahçesaray’da Türk Ocakları bir gençlik şöleni düzenlemişti. O şölende beni bir İngiliz gazeteciyle tanıştırdılar. İsmi Lora idi. Lora güzel bir Türkçe ile konuşuyordu. Tokalaşırken ona çok açık bir şekilde sordum.

İngiltere devleti sizi buraya casus olarak mı gönderdi Lora?” dedim. Aramızda şiddetli münâkaşa oldu. Ve inanır mısınız üç gün sonra Lora’nın mükemmel bir İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı. Ah ne olurdu, Kırım’da düzenlediğimiz bir gençlik şölenine koskoca İngiltere’nin gösterdiği büyük ilginin onda birini olsun biz de kendi milletimize, kendi târihimize, kendi meselelerimize gösterebilseydik; böyle utanmazdık herhalde. (sh:243)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

CODE OF SİLENCE (1985) Suskunluk Yasası/ Sessizlik Yemini


Yönetmen : Andrew Davis

Yazar/Senaryo : Michael Butler, Dennis Shryack

Oyuncular : Chuck Norris, Henry Silva, Bert Remsen, Mike Genovese, Nathan Davis, Ralph Foody, Allen Hamilton, Ron Henriquez, Joe Guzaldo,Molly Hagan, Ron Dean, Wilbert Bradley, Dennis Farina, Gene Barge, Mario Nieves

Diğer Adı : Sale temps pour un flic

Süre : 101 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

 

Özet:

Mafya hesaplaşmaları, kanlı pazarlıklar ve bir polis. Birtakım yanlışlara göz açtırmayan müthiş bir dövüşçü.. Ancak bu sefer doğru bildiği yolda çok büyük engeller vardır.

Belanın geldiğini görseler de Polisler ve Comacho Mafyasından kimse konuşmuyor.

Dedektif Cragie ve Nick baskın olayında ortak polislerdir. Fakat Cragie baskında suçsuz bir çocuğu öldürür. Fakat merkeze yanlış aksettirilsede mahkeme açılır. Nick, Cragie’nin yalan ifadesinden rahatsızdır. Herkes “Sessizlik yemini” etmiştir.Bu durum Eddie (Chuck Norris) e açar.

Nick:

- Eddie Bazen çok korkuyorum, anlarsın yani.

Eddie:

- Sadece aptallar korkmaz.

- Sana göre söylemesi kolay. Tüm cevapları biliyormuşsun gibidir. Ama benim açımdan, bilemiyor. Bilemiyorum. Cragie silahı çocuğa doğrulttu. Boşa harcadı. Pisi pisine öldürdü. Ben de buna razı oldum. Ortak. Yani yarınki duruşmada ne yapacağımı bilmiyorum.

-Doğruyu anlat.

-Gördün mü?  Kolayca basite indirebiliyorsun. Bir karım, bir çocuğum var  ve bana intihar etmemi tembihliyorsun. Kendi ortağımı satarsam böyle adamlarla nasıl yaşayabilirim?

- Ya satmazsan?

 -Cragie paçasını kurtarır. Ve yaptığı şeyi tekrarlayabilir.

-Bir hataydı. Kazara oldu. Tamam mı?

- Ama bir çocuk öldürüldü.

- Biliyorum. Farkında olmadığımı mı?  Ne zaman gözlerimi kapasam çocuğun yüzünü görüyorum.

-Nick, Olduğu gibi anlat,

-Seni kollarım.

Diye konuşsalar da Nick sonradan pişman olsa da yalan ifadesini mahkemede sürdürür.

Eddie Cusack’da operasyonlarda bütün polislerce yalnız bırakılan dedektif olmuştur. Müdahalelerinde yardım çağrısına diğer polisler, sudan bahaneler ile karşılık vererek yardım etmeme kararı almışlardır. Ancak Eddie Cusack olayların üstesinden gelir.

 

İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ


Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

 

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor


Yönetmen: Alex Gibney

Oyuncular: Ethan Hawke, Larry Hunt , Matthew Ryan Hughes

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2012 (106 dk)

Senaryo: Alex Gibney

Yapımcı Firma: Jigsaw Productions

Yapım Ülkesi: ABD

Dil: İngilizce

Orijinal Adı: Mea Maxima Culpa: Silence in the House of God

 

Özet

Oscarlı yönetmen Alex Gibney’den, kilise çatısı altında yaşanan sarsıcı bir trajediyi gözler önüne seren, cesur bir belgeseldir.

Belgesel Peder Lawrence Murphy Milwaukee ile başlıyor.  Peder Murphy, 1943 yılında St Francis Ruhban okuluna girmiş ve 1950 yılında bir rahip olmuştur. Daha sonra Sağırlara eğitim veren St John Okula müdür olmuştur. Saygın bir rahip görüntüsü veren Peder Lawrance Murphy, kendi koruması altındaki 200’den fazla sağır çocuğa eziyet dolu cinsel tacizlerde bulunmuştur. Bu acımasız işkenceye bizzat maruz kalan dört kahraman daha sonraki dönemlerde yapılan tacizleri belgesel filmde anlatmaktadır.

Film Hakkında

 İrlanda ve İtalya’da da benzeri vakaları araştıran belgesel, Vatikan’ın gizli arşivlerine kadar uzanmaya çalışıyor.

Ayrıca konulara değinmektedir.

Vatikan’da 1995 yılında, çocukluk çağı cinsel istismar çeşitli sorunların örtbas edilmesi ve engellenmesi için 7 milyon $ bir bütçe ayrıldığını;

 Bu şekilde kilisenin itibarını korumak için dünya çapında taciz politikası skandalı gizlediğini; fakat başarılı olmayacağı daha sonraki yıllarda açığa çıktığını;

Vatikan Peder Murphy hakkındaki bilgiyi yaklaşık 20 yıldır bildiği halde saklamayı başardığını;

Tacize uğrayan çocuklar savcılığa dahi başvursalar da Peder Murphy sorumlu bulunduğu kilisenin  bütçe ve para ve her şeyi yönetiyor olması nedeniyle, okuldan alınması konusunda başarılı olamadıklarını;

Bu olay üzerine Kilise pedofili rahibleri için İtalya, Fransa, İngiltere, Afrika, Güney Amerika ve Filipinler özel merkezlerinde 2.000 ‘den fazla rahip tedavisi için 80.000.000 $ harcandığını dile getirmektedir.

Pedofili, çocuklara karşı cinsel duygular beslenmesine neden olan zihinsel bir hastalıktır. Aktif ve pasif olmak üzere iki çeşidi vardır. Pasif pedofili kişinin kendi içinde yaşanan, psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilmektedir. Aktif pedofiliyse çocuklara karşı cinsel istismar ve hatta çocuk tecavüzü gibi olaylara bile varabilecek ağır bir hastalıktır.

Belgesel devamında bazı gerçekleri göz önüne seriyor.

Sorunlar bir türlü çözüm aşamasına ulaşamıyordu. Çünkü Vatikan’ın suçlara karşı olan tutumu, yani “rahiplerin sorunları sivil yetkililerle ilgili değildir” diye tavır koyması sorunları sürekli artırıyordu. Bu politikası yanında Vatikan tarafından 1866 yılında konulmuş olan “kesinlikle gizli tutmak, ilke” side her şeyi biraz daha gizliliğe sevk ediyordu. Ancak cinsel taciz skandalları Kanada, Amerika Birleşik Devletleri sadece olur intibası Peder Murphy davaları ile birden yıkıldı. Ve, aniden, 2010 yılında Avrupa’da büyük skandallar patladı. Belçika’da, Fransa’da, İsviçre’de, Avusturya’da, Almanya’da, İrlanda’da ile devam etti.. Herkes bunun Vatikan en yüksek koridorlarında götüreceğini düşünmeye başladı. Aslında Kilise 1700 yıl cinsel taciz ile uğraşıyordu. 2001 yılında, Kardinal Ratzinger, II. John Paul tarafından onaylanan bir yetki ile bütün cinsel istismar davalarını topladı. Kardinal Ratzinger, XVI Papa Benedict, cinsel istismar ile ilgili dünyanın en bilgili kişileri oldular.

Olaylar ardından “neden rahipler bu duruma düşüyor” diye sorulmaya başlandı.

Bir adam bir rahip rütbesi aldığı zaman, ontolojik (varlık) olarak değişiyordu. Rahipler kendilerini farklı bir insan, melek gibi veya daha fazla olarak İsa Mesih gibi hissediyorlardı. Çünkü onlar Tanrı tarafından seçilen doğaüstü kişiler oluyorlardı. Bu nedenle yaptıklarından dolayı vicdanen rahatsızlık hissetmedikleri gibi kilisenin kendilerini korumalarını istiyorlardı. Bu nedenle kilisede, neticesiyle dikkatli davranması gerektiğini düşünüyordu.

Yüzyıllar boyunca Vatikan mükemmel olduğunu her zaman dünyaya göstermek zorunluluğunu bünyesinde hissetmiştir. Buna ilaveten Vatikan, ruh, zihniyet ve hiyerarşinin ahlakı bir parçası olan “Omerta=suskunluk yasası” ile sırlarını da koruyunca her geçen gün gizliliği daha da artırmıştır. Bu yasanı birçok faydası da vardı. Bu yasa ile Vatikan kilise düşmanlarını yok etmek dışında, diğer  karşıt faaliyetleri kendinden uzak tutmayı da başarmıştır.

Vatikan Katolik Kilisesi 1929 yılında, Mussolini Papa ile bir anlaşma yaptılar. Kilise Mussolini’ye vereceği destek karşılığında devlet niteliğini kazanmıştır. Faşistler tarafından Katolik Kilisesi için bir devlet oluşturulmuştur. Günümüzde 178 ülke Vatikan’ı bir devlet olarak kabul eder.  Hakikatte Vatikan gerçekten bir devlet olmadığı gibi Roma’da, minik bir dini yerleşimi vardır. Aslında bir halkı olmayan bekâr din adamlarından oluşan bir grubdur. Görünen bir ordusu, futbol takımı, devlet niteliklerini taşıyan hiç bir özelliği de yoktur. Yine de, dünya siyasetine yön verecek kuvvette tarihi bir anomali gücü vardır.

Sonuç olarak belgesel film, itiraf olarak, Vatikan’da cinsel taciz sorunları bitmediğini, sorunun üzerine giden veya uğraşamaya Papa XVI. Benedict’in “bu sorunu çözmek mümkün olduğunu sanmıyorum” diyerek  15 Şubat 2013 de altıyüzyıl sonra bir ilk olarak istifa ettiğini söyleyerek sonlanıyor.

EK BİLGİ:

Cinsel istismarın tarih boyunca ve kuvvet ve iktidar/muktedir olmuş kurumlarca sürdürülmesinin bir gerçeğinin var olmasını düşünüyoruz. Mesela, Roma ve devamında Osmanlı İmparatorluğunda erkekler arası olan Lûtîliğin göz yumulması arkasında sosyolojik bir gerçeğin var olması iktidarların ve kuvvetli olmanın gerekçesi gibi görmüşlerdir, denilebilir. Ahmed  Cevdet Paşa’nın ünlü eseri ‘‘Máruzát’’tında 19. yüzyılın sonlarında yazdıkları  bilgiler ile yapılan tahliller devlet ve millet  yapısındaki sosyolojik ve piskolojik  gerçekleri dile getiriyor.

“Zen-dostlar çoğalup mahbûblar azaldı. Kavm-i Lut sanki yere batdi. İstanbul’da öteden berü delikanlılar içün ma’rûf u mu‘tâd olan aşk u alâka, hâl-i tabî’îsi üzre kızlara müntakil oldu. Sultan Ahmed-i Sâlis zamânından berü mu‘tâd olan Kâğıdhâne seyri ziyâde rağbet buîdu. Gerek orada, gerek Bâyezid meydânında arabalara işaretlerle mü’âşaka usûlü hayli meydân aldı. Küberâ içinde gulâmpârelikle meşhur Kâmil ve Âlî Paşalar ile anlara mensûb olanlar kalmadı. Halbuki Âlî Paşa da ecânibin ilirâzâtından ihtiraz ile gulâmpâreliğini ihfâya çalışurdu.”

Günümüz Türkçesiyle

‘‘…(Tanzimat’tan ve 1854′teki Kırım Savaşı’ndan sonra) Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Káğıdhane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü gelişti. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kámil ve Álî Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbuki Álî Paşa yabancıların eleştirisinden çekinerek kulamparalığını gizlemeye çalışırdı’’

(Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât, trc: Yusuf Halaçoğlu, Çağrı yay. 1980, İstanbul, sh: 9)

Bu konuya ilaveten J. Edgar Hoover’den bahsetmek gerekir.

Amerika bugün FBI ile gurur duyuyorsa bunda hiç şüphesiz ki J. Edgar Hoover’ın on yıllarca kendisini mesleğine ve büroya adamış olmasının etkisi vardır. 20.yy.’ın en tartışmalı, en esrarengiz ve en güçlü portrelerinden biri olan J. Edgar’ın Amerikan Adalet Bakanlığı’ndaki yükselişi ve neredeyse 50 yıl boyunca Federal Büro üzerindeki etkisi, FBI´ın tarihsel gelişimi sürecinde Kennedy suikastı‚ Sovyet komünizmi‚ Martin Luther King‚ Nixon hatta Rockefeller gibi zenginlere karşı güçlü oluşu yanında korkuları, zaafları, kapalı kapılar ardında sakladığı büyük sırlarını birçoğumuz duymuşuzdur. (J. EDGAR (2011) –Film)

Bu iki örnekten çıkarak şu sonuca ulaşılabilir.

Yasak ilişkiler ve dolayısıyla toplumun ve kültürün kabul etmediği olaylar çıkar ilişkilerini kuvvetlendirdiği gibi zaman içerisinde yıkılması güç olan yapıların oluşmasına ve sömürmeye sebebiyet verir. Her geçen gün olaylar ve ilişkiler neticesinde kararan yapısı ile oluşan bu tür kurum ve komiteler, toplumu istismar etmek şöyle dursun daha otoriter bir oluşuma dönerler.

Bu gibi yapıları yıkmak çok zordur. Bu türlü oluşumların yıkılışında kurum veya cemaatlerden çok belgeselde bahsedildiği gibi zayıf karakter özelliği taşıyan ferd bazlı unsurlar ve kişiler ile yıkılırlar. Onların zayıflıkları en büyük güçleridir. İlk başta basit gibi görünseler de zamanla illegalleşmiş örgütü ve kurumu  paramparça ederler.

Belgeselde dört tane sağır insanın yıkılmaz Vatikan’a başkaldırışı örnek bir davranış olarak görmemiz gerekir. Ancak Vatikan’ın kısa bir zaman içerisinde içinde barındırdığı tutarsızlığı çabukça yok edebileceğini düşünmek biraz zor görünüyor. Yalnızca Allah Teâlâ’nın onlara bahşedeceği İslâm hakikatini kabullendikten yani Hristiyanların Müslüman olduktan (Nüzülü İsâ  zuhur ettikten) sonra sorunların çözüleceği bir gerçektir. Çünkü evlenme engeli olan bu insanların fuhşiyatı aşmaları insan tabiatına aykırıdır. Bu sorun yani evlenme durumları çözülmeden Vatikan’ın sorunları da çözmeyeceği gibi gizli, örgüt olma özelliğini de mecburen devam ettirecektir.

[Bk: http://samil.ihya.org/ansiklopedi/ruhban.html%5D

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur.

“Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden koruyucular, otoriteler edinenlerin durumu, dişi örümceğe sığınanların durumuna benzer. Dişi örümcek bir yuva yapar, bir aile kurar. Evlerin en çürüğü, tehlikeye en açık olanı, ailelerin en çok sıkıntı çekeni, dişi örümceğin evi ve ailesidir. Keşke, anlayabilselerdi.” [Kur'ân-ı Kerim, 29 / Ankebût – 41]