YEZİDİLER / EZİDİLER -Tarih-İbadet-Örf ve Adetleri-


Yayına Hazırlayanın Önsözü

Türkiye’deki Yezidiler konulu çalışmalara bir yenisinin katılması, gösterilen ilgisizlik ve yapılan çalışmaların azlığı göz önüne alındığında anlamlı ve önemlidir. Özellikle Yezidilerin yaşadıkları Güneydoğu Anadolu Bölgesi göz önüne alındığında bu çalışma daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü Yezidiler konulu bu çalışma Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde müftü olarak görev yapmış olan Cizreli bir din adamı tarafından hazırlanmıştır.

Eser, Mahmut Bilge’nin izah ettiği gibi kendisinden Yezidiler hakkında bilgi almak isteyenlerin çokluğu nedeniyle kaleme alınmıştır. Bu konuda kendisinden o kadar çok talep olmuş ki hatta bir keresinde Ağrı hakimlerinden birisi kendisinden bilgi isteyince ona uzunca bir mektupla cevap vermiş. Topladığı bilgiler ve konuşma imkanı bulduğu Yezidiler’den elde ettiği bilgilerden de yararlanarak bu eseri hazırlamıştır.

Mahmut Bilge’nin Yezidiler isimli eseri hakkındaki ilk bilgiye Abdullah Yaşin’in (Bütün Yönleriyle Cizre) adlı eserinde rastladık. (Abdullah Yaşin, Bütün Yönleriyle Cizre, Cizre: 1983, s 160-162. ) Abdullah Yaşin, adı geçen eserinde Cizre’nin Meşhurları başlığı altında Mahmut Bilge’den bahsetmektedir. Hayatı ve eserleri hakkında kısa bilgi vermektedir. Haklarında bilgi verilen bu eserler arasında Yezidiler adlı eser de mevcut idi. Bilahare Abdullah Beyle irtibata geçerek yazan ve eser hakkında bilgi aldık. Aynı zamanda eğer varisleri elinde bu eser mevcut ise üzerinde çalışmamız hususunda yardımcı olmalarını da talep ettik.

Bunun üzerine eseri görmek için Mahmut Bilge’nin torunu Salih Bilge ve Mahmut Bilge’nin kızı ve Salih Beyin annesi Behiye Hanım ile görüştük. Müteaddit defalar görüşmemiz neticesinde eserin bir nüshasını yayına hazırlanmak üzere aldık. Eser üzerinde çalışmaya başladık. Bu esnada Mahmut Bilge’nin sayılı öğrencilerinden Abdülkerim Özervarlı Hocaefendi ile görüştük ve hocası hakkında kendisinden bilgi talep ettik.

Yazar hakkındaki bilgilerimize ailesi, öğrencileri, dostları, yazılı kaynaklar ve Diyanet İşleri Başkanlığı personel dosyasını ve Hürriyet Gazetesi’nde hakkında yayınlanan bilgileri de ekledik.

Bizim araştırmamızın bu şekilde devam etmesi Mahmut Bilge’nin akrabalarını, öğrencilerini ve dostlarını son derece sevindirdi ve heyecanlandırdı. Çünkü yazar hayattayken yayınlanmak üzere bu eseri hazırlamıştı ve yayınlayamamıştı. Ayrıca kendisi hayattayken yine üç eserini yayınlamıştı. Böylece bu çalışma ile hem onun yarım bıraktığı bir çalışmasını yayınlamış olacağız hem de uzun zaman sonra eserlerinin dördüncüsü de yayınlanmış olacaktır.

Kısa zamanda eser üzerinde çalışmaya başlayarak yazarın kullandığı kaynaklan gözden geçirdik. Tespit edilen kaynaklardan kütüphanemizde olmayan eserlerin temini yoluna gittik. Bunlardan özellikle kütüphanemizde olmayan bir tanesini belirtmek istiyoruz. Çünkü yazarın bahsettiği kaynaklardan birinin tek nüshası Viyana Devlet Kütüphanesi’nde idi. Adı geçen eserin temini yolunda gerekli girişimlerde bulunduk ve Viyana’da din görevlisi olarak bulunan Değerli Hasan Çağlar Beye ulaştık. Hasan Bey, binbir zahmete katlanarak istediğimiz kısmın mikrofilmi ve fotokopisini gönderdi. Bu anlamlı ve unutulmaz erdemli tavrından ve yardımseverliğinden dolayı kendisine teşekkür ederiz.

Yazarın kullandığı dipnotların dışında dipnotların bir kısım tarafımızdan konuldu. Bunu yazarın dipnotundan ayrıştırmak iyin (A T) şeklinde gösterdik. Yazarın metin içerisinde verdiği bazı kaynaklan olduğu gibi dipnota indirdik. Bununla beraber yazarın özellikle kaynaklan yazar ve eser adı şeklinde verdiği dipnotlarına cilt ve sayla numarası ekledik. Ayrıca kullandığı kaynaklan arasında Türkçe’ye çevirileri olanlarını vermeyi tercih ettik. Türkçe olmayanlar da ise elimizde olan eserlerin ilgili sayfalarını tespit edip verdik. Böylece dolaylı da olsa özellikle ilk kaynaklar bakımından Türkçe’de neler olup olmadığı hususunda ilgililere bilgi vermiş olduk.

Yine yazarın eser içerisinde kullandığı kısaltmalar için ayrıca kısaltmalar listesi koyduk. Bunların dışında yazarın eserde göstermiş olduğu kaynakların tam metin çevirilerini EK’ler bölümünde verdik. Çünkü ülkemizde Yezidiler konusunda yapılan çalışmalarda kaynak olarak daha çok Batı dillerinde yapılan araştırmalar ve Doğu dillerinde yazılmış olan eserler kullanılamamaktadır. Kullanılamayan bu eserlerin bir kısmında, dilinin Arapça olması münasebetiyle araştırmacılar tarafından istifade edilememekteydi. Bu nedenle Arapça olan bu eserlerdeki ilgili bölümleri çevirip araştırmacıların istifadesine sunduk. İstifadeye sunulan bu eserlerin her biri aynı zamanda Yezidilik konulu bütün eserlerin temel kaynaklarıdır. Bu eserlerin bazılarının kullanımı ise daha çok Batı kaynaklarından aktarma veya tahkik ve neşr şeklinde Batı dillerine aktarılanlar, çevrilenler şeklinde olmasından dolayı yararlarıılmıştır. Bu ikinci elden ulaşmayı bir nebze olsun azaltmak maksadıyla çevirilerini vermeyi uygun bulduk.

Aynca yukarıda belirttiğimiz hususu göz önüne alarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Araştırma Görevlisi Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte bir proje kapsamında Arap dünyasında Yezidiler ile ilgili ve konunun başvuru kaynaklarından kabul edilen eserleri Türkçe’ye kazandırmaya karar verdik. Şimdilik Ahmet Teymur Paşa’nın El-Yezidiyye adlı eseri üzerinde çalışmaya başladık ve son düzeltmeleri yapmaktayız. İkinci sırada olan İsmail Bek Çöl’ün El-Yezidiyye adlı eserinin çevirisini de bitirmek üzereyiz.

Yazarın özellikle çevreden gelen talep üzerine hazırladığı eserinin önemli kaynakları arasında bizatihi görüşüp konuştuğu, hatta bazı duaları dahi kendisinden yazdığı Kavallar da vardır. Kavallardan bin bir güçlüklerle yazdığı bu dualar da eserin kıymetini bir kat daha artırmaktadır.

Yazıldığı dönem, yazarın tarafsız olma isteği ve Yezidileri olduğu gibi anlatma gayreti dikkate alındığında eserin önemi bir kat daha artmaktadır. Bir de Diyanet Teşkilatı mensubu bir görevlinin çevresindeki farklı inançlara sahip olan kişilerle olan ilişkileri, onları tanıma, tanıtma gayreti ve bu gayretine de objektiflik kazandırması ülkemizin hem muhtaç olduğu hem de arzuladığı amaçlarından biridir.

Dolayısıyla bu çalışmanın belirgin sonucu iki noktada ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi, Yezidiler konulu yeni bir çalışmanın su yüzüne çıkarılması, diğeri de Mahmut Bilge gibi önemli bir şahsiyetin tanıtılmış olmasıdır. Bizim bu çabamız, yazarın görüşlerine katılıyoruz anlamına gelmiyor. Bilakis hem eseri, hem de yazarını gün ışığına çıkarmış olduk. Tabii Yezidiler konusu ülkemizde hemen hiç çalışılmayan konulardan birisidir. Ayriyeten bu çalışmaların bir kısmı istisna edilirse, yeterli olmayışı gayretimizi daha da anlamlı kılmaktadır.

Mahmut Bilge’ye ait bu eserin yayına hazırlama aşamalarında birçok kişinin yardımlarım gördük. Bunların çoğunun adını burada yazmam mümkün olmayacak. Fakat bazılarının isimlerini velimden edemeyeceğim. Bunlardan özellikle Abdullah Yaşin, Salih Bilge, Behiye Bilge, Abdlilkerim Özervarlı, Lokman Özervarlı ve Doç. Dr. Sait Özervarlı’ya eserin incelenmesi ve yayınlanması hususundaki yardımları, Prof. Dr. Hulusi Kılıç Beyi ve Sevgili Eyyüp Tanrıverdi’ye eserin hazırlarıması hususundaki yardım ve cesaretlendirici tavırları ile göstermiş oldukları yakınlıktan dolayı teşekkürü bir borç biliriz.

Uzun süre önce yayına hazırlanan bu eser, maddi yetersizlik nedeniyle yayınlanamamıştı. Eserin yayınlanması için maddi katkı sağlayan vefakâr, fedakâr ve bilim aşığı Sayın Suat Öğül Beyefendiye şükran ve minnet borçluyuz.

Eserin katkı sağlayacağı umudu ile…

MAHMUT BİLGE’NİN HAYATI VE ESERLERİ

Mahmut Bilge 1904’te Cizre’de dünyaya geldi. Bilge ailesi bireyleri arasında alim, müderris ve-müftüler bulunmakta idi. İlmi bir havanın teneffüs edildiği bir ailede doğmuş olmanın bir sonucu olarak ailenin geleneğine uyup ilmiye sınıfına dahil olmuş.

Babası müderris Abdurrahman Efendi’den dini ilimleri okumuştur. Özellikle Arabi ve Farisi tahsilini babasından görmüş ve 1922 yılında babası Abdurrahman Efendi’den icazet almış.

İlkokulu, 1919 yılında Cizre’de pekiyi derece ile tamamlamış. Ortaokulu, 1961 yılında Trabzon İmam Hatip Lisesi’nin orta kısmını tamamlamış.

1962    yılında Trabzon İmam Hatip Lisesi’nden pekiyi derece ile mezun olmuş.

1962 yılında Hac’ca gitmiştir.

Uzun süren memuriyet hayatında:

On yıl kadar ilkokul öğretmenliği,

Bir yıl kadar Belediye Başkatipliği ve Muhasebeciliği,

On iki yıl kadar Nüfus memurluğu, (1934 yılından 1946 yılma kadar altı yıl Nusaybin, üçer yılda Kızıltepe ve Cizre’de, 1946 yılından 1948 yılına kadar da Mardin’de Nüfus Başkatipliği) yapmıştır.

1948 yılından itibaren Cizre, Birecik ve Silopi’de yirmi üç yıl müftü olarak görev yapmıştır.

Mahmut Bilge, 5.4.1974 yılında Cizre’de vefat etmiş ve aile mezarlığına defnedilmiştir.

Eserleri:

Mahmut Bilge hayattayken eserlerinden üç tanesini bastırmışın Bunlar:

1-        Ay Risalesi, Ankara: 1963.

2-        Resulü Ekrem Muhammed Mustafa’nın Nüfus Hüviyet (’Uz dam, Ankara: 1965.

3-        Nuh aleyhisselâm ve Tufan, Ankara: 1965.

Basılı olan eserlerinden Ay Risalesi’nde dile getirdiği düşüncelerinden dolayı “Cizre Müftüsü İnsanların Aya Gitmeleri An Meselesi Diyor” başlığı altında Hürriyet Gazetesinin 21 Mayıs 1961 yılındaki nüshasında haber olmasından dolayı önemli tepkiler almıştır. Geleneksel halk inançlarına göre aya gitmenin mümkün olamayacağı gibi güçlü bir inanç yaygınken Mahmut Bilge bu inancın Kuran’a aykırı olduğunu ve bilakis Kuran’da dahi aya gidilebileceğini delilleriyle anlatıyor. Bunun üzerine birçok müftüden kendisini destekler mektuplar alıyor.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Muhammed Mustafa’nın Nüfus Hüviyet Cüzdanı adlı eserinde ise, uzun süre nüfus memurluğu yaptığı için Hazreti Muhammed için de bir nüfus cüzdanı hazırlamaya karar verir. Bu eser Hazreti Muhammed’in soy kütüğü mesabesindedir.

Nuh Tufanı isimli esere gelince, Cizre’nin Hazreti Nuh’un tufanı ve tufandan sonra gemisinin Cizre’ye yani Cudi Dağında durduğu ve izlerinin ise hâlâ var olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır.

Basılı olan bu eserlerin dışında risale ve kitap halinde hazırlanmış birçok eseri daha vardır. Bunlardan bazılan ise:

1-        Tefsir   İlminde

2-        Hadis   İlminde

3-        Siyer    ve Şemail İlminde

4-        Akait    ve Kelam İlminde

5-        Maani   İlminde

6-        Edebiyat ve Şiir

7-        Nahiv ve Sarf İlminde

8-        Tarih    ve Teracim-i Ahval

9-        Ahlak   İlminde

10-      Mantık İlminde

11-      Rüya    İlmi ve Fal

12-      Sosyoloji         İlminde şeklinde konu başlıklarıyla verilmiştir. Mahmut Bilge’nin öğrencisi Abdülkerim Özervarlı’nın hocası hakkında anlattıkları ise şöyledir: ‘Hocam, çok vakur, alicenap ve heybetli idi. Bununla beraber pek mütevazi ve cana yakındı. Yürürken herkese tebessümle selam verirdi. Hastalan ziyaret ederdi. Cenazelere katılır ve cenaze alayına mezara kadar eşlik ederdi. Ekser zaman biz öğrencileriyle gezerdi. İki parmak bizden önde giderdi. Yolda hep ilmi meşeleri konuşurduk. Nükte, muamma çözerdi, sual sormayı çok severdi ve sorduğu sorulara kendisi hemen cevap verirdi. Hocam, aynı zamanda kuvvetli bir şair idi. Pekçok kaside ve manzumeleri mevcuttur. ’

Yazarın Önsözü

Bölgemizde ve yakınlarımızdaki yerlerde (Yezidi-Şimdilerde Ezidi olarak anılmak isteniyorlar.) denilen bir millet yaşamaktadır. Kendilerine göre bir dine mensupturlar. Hatta kendilerini Müslüman sanırlar. Fakat İslamlıktan uzaklaşmış bir duruma girmişlerdir. İnançları, ibadetleri, gelenekleri, dini hükümleri bambaşkadır. Mensuplarının çoğu dahi kendi dinlerini bilmezler. Çok defa bunlarla konuşup görüştüm. Kavalların dahi dinleri hakkındaki bilgileri kıttır. Ya bilmezler, ya da saklarlar. Bunları çok inceledim. Sordum, hulul ettim. Az şeyler kaptım. Yezidiler hakkında yazılan birçok eserleri gözden geçirdim. Nihayet şu birkaç sayfalık eseri. Yezidiler hakkında az fakat öz bir bilgi toplayarak risale halinde bastırdım. Yezidiler hakkında bana zaman zaman sorular geliyordu. Bildiğim kadar cevap verir, yazar gönderirdim. [Yazarın bahsettiği bu mektup kendi arşivinde mevcuttur.]

Mesela: Bu konuda, Ağrı ili Hukuk Hakimi Ali Haydar Semercioğlu Beye 5-6 sayfa bir yazı yazarak isteği üzerine gönderdim’.   Yezidiler hakkında hayli bilgi verdim.

Hülasa birçok yerlerden böyle mektuplar aldım. Kimisine bilgi verdim. Kimisine mazeret beyan ettim. Bu kere bu risaleyi yazmakla bu konuya merak saran arkadaşlara genel bir cevap vermiş oluyorum, ayrıca arzularını yerine getirmekle sevinç duyuyorum. Bilhassa dinleri hakkında hiç bilgisi olmayan veya pek az bilgisi bulunan Yezidilerin kendilerine de tam bir malumat vermeğe çalışıyorum. Onlar da dinlerine muttali olduktan sonra kendi nefisleri ile muhasebeye geçerler. Bu risaleyi yazmakla her halde büyük bir mükâfata ve sevaba nail olacağımı ümit ederim. Bu kere Allah’ın yardımı ile konuya geçiyorum.

Cizre 1969

YEZİDİLER VE YEZİDİLİĞİN MENŞEİ

Tarihçilerin bir kısmı Yezidileri, Emevi halifelerinden Muaviye oğlu Yezid’e, diğer bir kısmı da Farsça Allah demek olan Yezdan’a veya yine Allah demek olan İzzet’e, diğer bir kısmı da İran’da bulunan Yezdücerd şehrine, diğer bir kısmı da Üneyse oğlu Yezidi Hariciye nispet ederler. Bunu da Yezidi kelimesinden delalet ederler. Yezdan’a nispet edenler bu dini ayrı bir din olarak kabul ederler. Lâkin mühim bir tarihçiler, bu dini Müslümanlıktan bozulmuş bir din olarak kabul ederler. Yezd şehrine nispetleri sebebi ise Yezidilerin orada çokça bulunmaları veya bu dinin oradan zuhuru olarak tevil edilir.

Emevi halifeleri zamanında Şam’da zuhur eden Yezidilerin Halidiye, Dümbüliye, Mahmudiye, Tasniye, Pespaniye, Keşaniye adlarında kabileleri vardı. Bugün en meşhur kabileleri ise Musiyan, Şarkıyan, Sincariye vs.dir.

Bunlar Şam dan bu havaliye gelmişlerdir. Ve dinlerini yaymaya başlamışlardır.

Bunlar, Müsafir oğlu Şeyh Adi’nin tebası ve müritleri olduklarını iddia ederler.
Semavi kitapları inkâr ederler ve şeriatları tanımazlar; bu şeriatların, âlemin nizamı için insanlar tarafından yazılmış olduğunu iddia ederler.
Yezidiler içkiyi helal bilirler.
Onlarda İslam’daki namaz ve oruç haramdır.
Bunların şeyhlerine Fakir denir. Fakirler hep Şeyh Adi’nin kardeşi Berakat’ın sülalesindendirler. Şeyhlerine her şeyleri mubahtır.
Onlara göre Cenâb-ı Hakk yer, içer, uyur.
Hıristiyanları severler ve bazı itikatlarını beğenirler.
Yezidiler şer ve fitnenin defi için Kelime-i Şahadet getirmekte bir beis görmezler.
Şeyh Adi’yi bütün nebilere tercih ederler.
Hakk Teâla’nın azametine, Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şerefine aykırı bazı hikayeleri vardır.
İblisi bütün meleklerden üstün görürler. İblis hakkında kötü söz söyleyeni kafir bilirler.
Muaviye oğlu Yezid’i nebilerden üstün görürler. Hazreti Hasan, Hüseyin ve sülalelerini sevmedikleri gibi âlimleri de sevmezler. Şeyhleri, erenleri, müritleri severler.
Kutsal kabul edilen yerlere ve adlara secde ederler.
Yezidiler inançları bakımından dört bölümde ele alınabilir:
Birincisi: Şeyh Adi’yi Yezid’e tercih ederler.
İkincisi: Yezid’i, Şeyh Adi’ye tercih ederler.
Üçüncüsü: Şeyh Adi’nin Allah olduğuna inanırlar.
Dördüncüsü: Şeyh Adi’nin, Allah’ın, peygamberi, veziri, müşaviri olduğuna ve Şeyh Adi olmaksızın hiç bir şey yapamadığına inanırlar.
Şeyh Adi’yi, Şeyh Hadi şeklinde telaffuz ederler.

Hakkari dağlarında Musul ili dahilinde, Dicle nehrinin sol kıyısında otururlar. Musul ili yakınlarında Laleş isminde bir köy vardır. Ayrıca Laleş ise Yezidilerin Kabe’si sayılır. Çünkü Şeyh Adi’nin mezan buradadır. Laleş’deki Akpınar adındaki su ise Yezidiler tarafından Zemzem olarak kabul edilmektedir.

Laleş’te daima yüksek rütbeli bilginleri vardır. Her zencin Yezidinin, yılda bir kere bu din adamlarını ziyaret etmesi lüzumlu bu bilginlerine saygı göstermeyen, onlara para toplamayan ve seçtir etmeyen kafirdir.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Ümmetim yetmiş üç kısma ayrılacaktır. Birisi hidayettedir. Diğerleri hep ateştedir’ buyurmuştur’*

(*) Abdüsselam Efendi, Ümmü’l-lber, Varak, 117a-117b, 118a. Abdüsselam Efendinin, Ümmü’l-lber isimli eserinden ilk defa Mehmet Şerafettin bahsetmiştir. Mehmet Şerafettin, Daru’l-Fünun ilahiyat Fakültesi Mecmuasının dördüncü sayısında Yezidilerle ilgili kısmı çevirerek mecmuada yayınlamıştır. Yayınladığı bu bilgiyi ise daha önce üçüncü sayıda Yezidiler hakkında verdiği bilgiye ilave olarak neşretmiştir. Abdülselam Efendinin eserinin bilinen iki nüshası vardır. Mehmet Şerafettin’in yukarıda adı geçen çevirisine esas aldığı nüshasının dışında, bilinen diğer nüshası da Mardin Müzesindedir. Mardin İl Halk Kütüphanesinde bulunan yazma eserlerin bölge yazma kütüphanesine aktarımı esnasında kütüphanede bulunan diğer nüsha Mardin Müzesine devredilmiştir. Daha sonra eserin Mardin Tarihi bölümü, yüksek lisans tezi olarak hazırlarımıştır: Süleyman Baybara, Abdüsselam Efendi, Hayatı, Eserleri, Ümmü’lIber incelenmesi ve Dil Yönünden incelenmesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994. (A.T.)

 

YEZİDİLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞLARI

İslamiyet başlangıcından itibaren eski dinlerden arta kalan inançların etkileri, hurafe ve batıl inançları yok ettiyse de bazı küçük topluluklarda (Müslüman illeri dahilinde) bu tip hurafe ve kötü geleneklerin geçerli olduğunu görmekteyiz. İşte o zamandan beri mevcut olan, bir takım sahte mezhep ve batıl inançlar, kavimden kavime intikal suretiyle, asırlar sonra kendilerini yeniden göstermeğe başlamışlardır. Asrı Saadetten ve bilhassa ilk dört halife döneminden sonra dal budak salan ve birçok adlarla anılan mezhep ve görüşlerden faydalanarak kendi sakat inançlarını da o arada tam bir serkeşlik ile su yüzüne çıkarmağa muvaffak olan bazı kitlelere rastlamaktayız.

Yezidiler de bu şekilde ve yukarda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı ancak son zamanlarda tarih sahnesine çıkabilmiş, bulundukları yerlerde ise azınlık olagelmişlerdir.

Yezidilerin şimdi bulundukları topraklarda eski zamanlarda “Tirhaya” denilen Mecusi bir millet otururdu. [Tirhaya ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız: lbni Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye (İslam Tarihi), c. 12, Çev., Ahmet Ağırakça Abdülkerim Özaydın, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987, s. 177-178. (A.T.)]

Bunların, İran’ı Müslümanların fethinden sonra kaçarak Hulvan dağlarında saklanan kavimler oldukları sanılmaktadır. Fakat bunlar, yukarda belirttiğimiz gibi kuvvetli Müslüman oluşları ve onlardan korktuklarından İslam’ı kabul etmiş gibi görünmeye mecbur kalmışlardı! . Hatta bu gün de Yezidilerde İslam akidelerinin büyük bir kısmı bozulmuş şekliyle vardır. Zaman geçtikçe yeni yetişen nesil, eski Mecusiliğini unutarak İslamiyet ile karışık gördükleri dini kabul etmeye başladılar.

Eskiden, kavimlerin hidayet, tenvir ve talimleri için birçok kimseler mürşit sıfatıyla bu kavimlerin arasına girer, gezer yeni bir tarikat ile çalışır çok defada orada ölür giderdi. Fakat geride birçok halifeler bırakırdı. Müritler ve halifeler pirlerinin merasimine devam ederlerdi. Bazen milli dinin kaideleri İslam kaidelerine karışarak tuhaf bir şekil alırdı. Yezidi tarihinde Müsafır oğlu Adi de bu büyük mürşitlerden birisidir. Bu mürşitler, insanlardan ayrılarak ücra bir yere giderek orada bulunan iptidai ve cahil insanları irşada başlarlardı. O yerde bulunan kimselerde bu mürşitlerin salahlarına inanarak kendilerine saygı gösterirler ve onlara itaat ederlerdi. Bazen müritlerin şeyhleri hakkındaki itikatları ifrat derecesine vararak aklın, dinin kabul etmeyeceği bir sonuca varırdı. Mürşit de tenvir ve irşatta vaaz ve hutbelerle iyi bir tesir yapardı. O öldükten sonra halifeleri aynı şekilde hareket ederlerdi. Lâkin o kavim asıl ve doğru yoldan saparlardı. İşte Yezidilerin ataları olan Tirhayalar, tevhitten uzak bir inanca mensup idiler. İslamlık aralarına girmesine rağmen bu eski inançları hala ruhlarında mevcuttu.

Abbasoğulları, Emevileri katlettiler. Bu katliamdan kurtulanlar her tarafa kaçtılar. Müsafır oğlu Adi’de Şam’dan kaçarak Irak’ın kuzeyinde bulunan ŞENGAL  DAĞLARI [Sincar dağları. (A.T.)] ile çevrilmiş Laleş vadisine sığındı ve burada bir tekke yaparak Adeviye, tarikatını kurdu. [Adeviye tarikatı adını, Adi b. Müsafır’e nispetle almıştır. (A.T.) ] Bu tarikat sonradan Yezidilik adı ile şöhret buldu. Tarikata birçok Arap ve Kürt intisap ederek tarikatın bunlar arasında revaç bulmasını sağladılar. Şeyh Adi, muttaki iyi bir insandı. Hiç evlenmedi. Hicri 550 tarihinde öldüğünde 90 yaşlarında idi. Vefatından sonra kardeşi Şeyh Berakat’ın oğlu ikinci Adi tarikatın başına geçti. Onun zamanında Yezidilik, Anadolu sınırına kadar yayıldı. İkinci Adi’den sonra yerine oğlu Şeyh Hasan geçti. Yezidilik Şeyh Hasan zamanında en parlak dönemine ulaştı. Müritlerinin sayısı 80.000 ulaştı. Endişe yaratan bu kuvvete karşı Musul emiri Zengi Umadettin savaş açtı. Umadettin’in veziri Bedrettin Lü’lü komutasındaki ordu Şeyh Hasan’ı büyük bir hezimete uğrattı. Öyle ki Bedrettin Lü’lü, Şeyh Adi’nin mezarını kazarak kemiklerini yaktı’. [İbn Fuvati, Havadisü’l-Camia, Beyrut: Daru’l-Garbi’l-lslami, 1997, s.315; Bedrüddin el-Ayni, Ikdü’l-Cüman, Tahkik, Muhammet Emin, c.,2, Kahire: 1988, s. 331. (A.T.)

MÜSAFİR OĞLU ŞEYH ADİ’NİN HAL TERCÜMESİ

Bütün tarihçilerle neseplere dair yazılan kitap sahipleri, Şeyh Adi’nin dindar, zahit ve iyi bir adam olduğunda birleşmişlerdir. Tarihçilerin büyük bir kısmı Şeyh Adi’nin Mervan’ül Hakem’in sülalesinden olduğunu kayıt etmişlerdir. Bu zat, Adeviye tarikatının mucidi ve Piridir. Şeyh Adi, Suriye’nin Baalbek kasabasına bağlı Beytifar adındaki köyde doğmuştur. Doksan yaşlarında vefat etmiştir. Bütün hayatını züht ve takvada geçirmiştir. Babası olan Müsafir de çok iyi bir zattı. Allah’a ibadet etmek üzere insanlardan ilgisini keserek bir ormanlıkta tam kırk yıl kalmıştır.[Tadifi, Kalaidü’l-Cevahir (Cevherden Gerdanlıklar), Çev., Naim Erdoğan, İstanbul: Sinan Yayınevi, 1972, s. 315. (A.T.)]

Kırk yıldan sonra şöyle bir rüya görmüş: ‘Gaybtan bir ses kendisine demiş ki: ‘Bu ormandan çık, evine git, karınla temasta bulun. Allah hazretleri sana bir oğlan verecek, bütün dünyaya şan salacak ve adı yayılacaktır.’ Müsafır, bu rüyadan sonra ormanlığı bırakarak evine gelmiş ve karısı ile temasta bulunmak istemiş ise de karısı ona: ‘Minareye çık geldiğini halka ilan et, ondan sonra’ demiştir. Bunun üzerine Müsafir, minareye çıkmış ve: ‘Ey halk! Ben Müsafır’im, evime geldim. Kısrağıma binmek için emir aldım. Her kim bu gece kısrağına binerse Allah ona veli bir oğlan verecektir’, diye bağırmıştır. Birçok kimse onun sözüne riayet etmiştir. O gece üç yüz on üç velinin dünyaya geldiği söylenmektedir’.[ Tadifi, age.. s. 312-313.]

Kalaidü’l-Cevahir adlı kitabın müellifinin deyişine göre: ‘Şeyh Adi’nin doğumu sırasında bir çok olağanüstü olaylar olmuştur. Ezcümle: Şeyh Adi, anasının karnında iken veliler kendisine selam vermişlerdir. Kendisi de doğduktan sonra selamlarının cevabını vermiştir. Daha yeni doğduğu halde konuşmuştur’. [ Tadifi, age., s. 313.]

Şeyh Adi, çok iyi yetişmiş o zamanın en büyük bilginlerinden ilim almış, o zaman bir ilim merkezi olan Bağdat’a gitmiş, ilim tahsil etmiştir. Seyit Ahmet Rufai (kaddesallâhu sırrahülazîz), Şeyh Abdülkadir Geylani (kaddesallâhu sırrahülazîz), Ali Hiti gibi büyük zatlarla temasta bulunmuştur. Daha tahsilde iken büyük bir şöhret sahibi olmuştur. En son Hakkari dağlarında inzivaya çekilmiştir. [‘Musul illerinden Hakkari’nin, birçok kaleleri ve köyleri vardır’, Ibni’lEsir, El-Llibab, c. 3, Beyrut: Daru Sadr, s. 390.]

Adi, Hakkâri’nin dağlarında bulunan ormanlarda, mağaralarda yalnız başına yaşamaya uzun zaman devam etmiştir. O bölgedeki insanlar, kendisine tabi olmuşlardır. Hülasa birçok kimseler, Şeyh Adi’nin zühdünden, takvasından bahsetmişlerdir’.[ Şatanufi. Behcetirl-Esrar, Kahire: Matbaati’l-Meymeniyye, 1304, s. 150.]

“O Ahali, Şeyh Adi’ye fazla iltifat ettiler. Bunun üzerine inzivadan çıkarak halkı irşat ve tenvire başladı. Git gide müritleri çoğaldı. Her şeye hatta Şeytana bile lanet etmenin haram olduğunu söyledi. Çünkü oradaki halkın herkese sık sık lanet okuduklarını görünce lanet etme itiyadını kaldırmak için, bu kelimeyi Şeytan hakkında dahi olsa ağızlarına almayı yasak eyledi. Bilahare, Yezidiler bu sözü mesnet alarak Şeytana lanet okumanın haram olduğunu dini inanç olarak kabul ettiler. Şeyh Adi’den hayli zaman sonra artık Şeytanın tekvin ve yaratma işinde Allah ile ortak olduğuna inandılar”[ Abdürrezzak El-Haseni, El-Yezidiyyun, Bağdat: Mektebeti’l-Yekzati’l Arabiyye, 1370, s. 22.]

Müsafır oğlu Adi’yi bize tanıtan ve hal tercümesini yazan İbni Hallikan ise: ‘Şeyh Adi bin Müsafir bin İsmail bin Musa bin Mervan bin Hasan bin Mervan Hakkari’de otururdu. İyi bir zattı, Adeviye tarikatının kurucusuydu. Ünü her tarafa yayıldı. Birçok insan ona tabi oldu. Onların onun hakkındaki hüsnü itikatları haddi aştı. O kadar ki o. kendisine doğru namaz kıldıkları kıbleleri ve Ahirette güvenecekleri azıkları oldu.

Meşhur Salihlerden ve ileri gelen Meşayihten birçoğunun sohbetinde bulundu. Mesela: Akil El-Menahi, Hammad Ed-Debbas, Şehrizorlu Ebu’n-Necib Abdülkadir, Abdülkadir Geylani ve Ebu’l Vefa El-Hulvani gibi zatlarla temasta bulundu.

Sonra Musul köylerinden olan Hakkari dağlarına çekildi. Orada kendisine bir zaviye yaptı. O havalide hiçbir zaviye sahibine nasip olmamış bir şöhret, rağbet ve sevgiye mazhar oldu.

Baalbek köylerinden Beytifar’da doğmuştur. İçinde doğduğu ev, bu güne kadar ziyaret edilmektedir. 557 (555 olduğunu söyleyenler de var.) yılında Hakkari’deki köyünde vefat etmiş ve yaptırdığı zaviyesine gömülmüştür. Allah ona rahmet etsin’.

[‘Onlara göre; kabri onlar tarafından saygı gösterilen belli başlı ziyaret yerlerindendir. Onun yerine geçen torunları, ilkelerini korumaya ve izinden gitmeye çalışıyorlar. Halk, Şeyhin onlara karşı ( yani torunlarına ) hüsnü itikat ve büyük bir hürmet beslemektedirler.

Ebu’l-Berekat İbnü’l-Müstevta, Tarihü’l-Erbil [Bu eser hakkında daha fazla bilgi için Ek-I bakınız. ] adlı kitabında ondan söz etmiş ve Erbil’e gelenler arasında zikretmiştir.

Erbil Beyi Muzafferiddin, Allah ona rahmet etsin, derdi: Ben küçükken Şeyh Adi b. Müsafir’i Musul’da gördüm. O, orta boylu esmer bir adamdı. Onu hayırla yad ederdi. Şeyh Adi doksan yıl yaşadı, Allah ona rahmet etsin.”

İbn Hallikan, Vefayatü’l-Ayan, Tahkik: İhsan Abbas, c.3, Beyrut: Daru’s Sadr, 1978,s.254-255. (A.T.) ]

Bir çok tarihçi Şeyh Adi’nin hal tercümesini yazmıştır. Ezcümle: İbnü’ l-Verdî*, İbnü’l-Esir**, İbn Fırat***, Ebu’l-Fida****.vs Bu saydığımız zatlar İbni Hallikan’ın verdiği malumata bir şey katmayıp, hepsi de Şeyh Adi’nin salih, iyi, muttaki, mürşit, dindar ve büyük zatlarla temasta bulunduğunda ve bir çok insanların kendisine tabi olduğunda müttefiktirler.

Not: *İbnü’l-Verdi, Tetimmeti’l-Muhasar, Tahkik, Ahmet Rıfat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970, s.l(X>-103. Daha fazla bilgi için Ek II bakınız. (A.T.)

** ‘Şeyh Adi b. Müsafir Ez-Zahit de bu senede (557 H.) öldü. Musul’a bağlı Hakkari’de ikamet ederdi. Aslen Suriye’deki Baalbek şehrindendi, sonra Musul’a gitti, yöredeki halk da ona tabi olup, itikatlarını sundu. Onun hakkında hüsnü zanda bulundular. Gerçekten meşhur bir zat idi.’

lbnü’l-Esir, El-Kamil (İslam Tarihi), Çev., Abdülkerim Özaydın, c. 11, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987, s.236. (A.T.)

***Ibnü Fırat, Tarihu İbn Fırat, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: 814, 160a161b. Eserin bilinen tek yazma nüshası Viyana Devlet Kütüphanesinde bulunmaktadır. Eserin ilgili bölümlerini, büyük zahmetlere katlanarak büyük bir fedakarlık örneği göstererek fotokopilerini bize ulaştıran Hasan Çağlar Beyefendiye teşekkür ederiz. Eser hakkında daha fazla bilgi için EK III bakınız. (A.T.)

****Zahit, Şeyh Adi b. Müsafır Muharrem ayında 557 yılında vefat etti. Musul’a bağlı şehirlerden Hakkari’de yerleşmişti. Şeyh Adi, aslen Şam’ın Baalbek şehrindendi. Daha sonra Musul’a göçtü. Bu şehrin dağlarda ve ovalarda yaşayan halkı ona tabi oldu. Ona itaat etti ve onun hakkında iyi niyet sahibi oldular.’

Ebü’l-Fida, Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Tahkik, Mahmut Deyyub, c.2, Beyrut: Daru’l-Kütübü’l-Ilmiye, 1997, s, 114. (A.T.)

 

Amerikan nüshası ve aynı zamanda kutsal kitaplarından olan Cilve adlı kitabın önsözünde Şeyh Adi hakkında şöyle deniliyor: ‘El-Muktedir Billah zamanında 290 H. tarihinde Hallacı Mansur ve Abdülkadir Geylani’nin sağ oldukları bir sırada Hakkari dağlarında bir zat meydana çıktı. Aslen Halepli ve Baalbekli idi. Hakkari dağlarına geldi. Laleş adlı mabedi yaptırdı’. [Ahmet Teymur, El-Yezidiyyetti ve Menşeü Nihletihim, Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye, 1352, s 29.]

Bazı tarihçiler de: ‘Şeyh Adi’nin Harranlı ve Hakem oğlu Mervan’nın sülalesinden olduğunu, adının Müsafir bin İsmail bin Musa bin Mervan bin Hasan bin Mervan olduğuna ve 558 tarihinde vefat ettiğini ve kabrinin Baadr’da olduğunu iddia ederler. İşte Yezidiler, bu Şeyh Adi’nin müritleri olan insanların torunlarıdır demişlerdir.

Bazıları da Yezidileri, Yezid’e, bazıları da Hasan el Basri’ye nispet ederler.”‘[Ahmet Teymur, age., s 30.]

‘Musul’un Hulvan dağlarında kalabalık bir Yezidi kitlesine rastladım. Oradaki köylerde züht ediyorlardı. Kat denilen ve sofuların, şeyhlerin, zahitlerin yedikleri otu yerlerdi. İnzivaya çekilmiş bu kitle Muaviye oğlu Yezidi’n emin ve hak üzerinde olduğuna inanırlardı.

El-Edip El-Hasen demiş ki, ‘Sincar’a gittim. Onlara mahsus bir mescide girdim. Yezidilerden birisi bana sordu: ‘Yezit hakkında fikriniz nedir?’ ‘Allah’ın kitabının birçok yerlerde adını zikrettiği zat hakkında daha ne diyeyim’ diyerek (Yezidü fl’l-halkı ma-yeşa’)‘ [ ‘O, yaratmada dilediğini artırır.’ 35 Fatır 1.]  ve (Yezidullahullezinehtedev huden)  [‘Allah, yola gelenlerin hidayetini artırır.’ 19 Meryem 76.] ayetlerini okudum. Bunun üzerine, bana çok saygı gösterdiler, yemek verdiler’. [Sem’ani, Kitabu'l-Ensab, Tahkik, Abdullah Ömer El-Barudi, c. 5, Beyrut: Daru’l-Fikr, 1988, s. 693.]

ŞEYH ADİ’NİN KABRİ

Şeyh Adi’nin mezarının bulunduğu yer hakkında araştırma yapan Yezidiler, mumaileyhin kabrinin bulunduğu yer hakkında ihtilafa düşmüşlerdir.

Nesturi rahiplerinden ‘Ramişu’nun 1452 M. yılında Keldani dili ile yazdığı gayri matbu ve çok eski olan eserinde; Şimdi Musul’un bir köyü olan Ayinsifni adlı köyde bulunan Adi’nin makamı, evvelce Kilise olduğunu ve bu kilise miladın 7. yüzyılında Mar Yuhanna ve İşu’ Sabran adlı iki rahip tarafından inşa edildiğini Şeyh Adi’nin babası olan Kürt Şeyh Müsafır, bu kilisenin koyun çobanı bulunduğunu ve Şeyh Müsafır öldükten sonra koyun çobanlığının oğlu Şeyh Adi’ye geçtiğini, fakat sonra Adi bu kilisenin rahibine galebe çalarak kiliseyi gasbettiğini ve kilisenin reisi, Kudüs ziyaretinden dönerken o sırada Horasan’da bulunan Moğol Komutanına Adi’yi şikâyet ettiğini ve bu Komutandan kafi kuvvet alarak kiliseyi tekrar aldığını ve Kürt olan Adi’yi 1223 M. yılında öldürdüğünü ve lâkin birkaç yıl sonra öldürülen şeyhin varisleri tekrar kıyam ederek ikinci defa olarak kiliseyi rahiplerinden aldıklarını ve ebediyen ellerinde kaldığını kayıt etmiştir. Fakat bu rivayet iki cepheden merduttur.(kabul edilemez)

1)         Eğer bu rivayet doğru dahi olsa Yuhanna ve İşu’ Sabran adlı iki rahip tarafından inşa edilen kiliseyi gasp eden Adi, Baalbek’in Beytifar köyünden Hakkari dağlarına mürşit ve mübeşşir olarak gelen Şeyh Adi olmadığı muhakkaktır. Çünkü bu Şeyh Adi’nin salah ve takvasında bütün müverrihler ittifak etmişlerdir. Böyle tarikat kumcusu, dindar, mürşit ve muttaki bir zatın kiliseye ait koyun çobanı olması makul ve muhtemel değildir.

2)         Bu el yazısıyla ve Keldani dili ile telif edilen eserde: Kiliseyi işgal eden Şeyh Adi’nin Kürt ve Tirhayi olduğu ve 1223 M. (620 H) yılında öldürüldüğü, tasrih ediliyor. Halbuki Arap ve muttaki olan Şeyh Adi’nin oturduğu zaviyenin sonradan Kürt olan Şeyh Adi tarafından makam ittihaz edildiği ihtimal dahilindedir. Çünkü bu zaviye eski kilise tarzı mimarisine benzemektedir. Yezidiler ise, Şeyh Adi’nin burada gömüldüğüne inanmazlar. Çünkü Yezidiler, ‘Şeyh Adi’nin vefatından sonra kutsal bir şekle girerek göklere çıktığına ve vasiyetlerini yerde bıraktığına ve kendisinden sonra dindar bir melek zuhur ederek kabrini kendilerine göstermiş olduğuna inanırlar. İşte Yezidiler bu kabri ziyaret ederler. Belki de haklarındaki takibat ve tenkitler dolayısıyla cesedi, kemikleri çıkarılıp yakılmasın diye bu göklere çıkış meselesi ileri sürülmüştür’ [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 28-32.]

Hatta Bedrettin Lü’lü, Müsafır oğlu Adi’nin kabrini açarak kemiklerini Ayinsifni’de 652 H. 1255 M. tarihinde yaktı, bu Bedrettin Lü’lü, Şeyh Adi’nin bir halifesi olan Şemsettin’in nüfuzundan korkarak kendisini tuttu, hapsetti. Ve 644 H. tarihinde Musul kalesinde iple boğdu.[ Ahmet Teymur Paşa, age., s. 19-20.] Bedrettin, Kürtlerin ansızın Musul’u basarak Şeyhin emri ile o havaliyi ellerinden alacağından korkuyordu. O havalideki Kürtler Şeyh Şemsettin’in döneceğine inanırlardı. Yezidiler ona adak ve zekat toplarlar’ [Tirahi mezhebi, Zerdeştidir. İbni Esir tarihinin 12. cilt 87 sayfasında yazıyor ki: Tirahiler kafirdirler. Dinleri, mezhepleri yoktur. Şihabettin’e karşı gelerek fesat çıkaranlardır. Tacettin, haklarında takibat yaparak birçoklarını öldürdü. İbni Esir bunların daha bazı inançlarından bahsetmiştir]

BU KAVME NEDEN YEZİDİ DENMİŞTİR?

Bilindiği gibi, herhangi bir din veya mezhebin mahiyetini, aslını, esasını adından, unvanından veya şöhretinden anlamak çok zordur. Çünkü bu ad ve tabirlerde birçok değişikler, yanlışlıklar, tahrifler olmuştur. Kelimenin iştikakından dinin aslını bilmeye imkân yoktur. Bu şekilde kelime iştikakından Yezidiliği anlamak isteyenler de bir noktada birleşmemişlerdir. Bazıları, Yezidilerin Hariciye partisinin bir hizbi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü bazı Haricilerde de acayip inanışlar vardır. Fakat, İslam inanışlarına istinat eden Haricilik ile birçok dinlerden derli toplu olan Yezidilik arasında pek büyük farklar vardır. Onun için bu iddia şayanı kabul görülmemiştir.

‘Yaptığım incelemelere göre bu tarifeye ilkin Adeviye denilirdi ve aralarında yaşayan, şeyhleri ve mürşitleri olan ve Adeviye tarikatının piri bulunan Müsafır oğlu Şeyh Adi’ye nispet edilirdi. Şeyh Adi de Muaviye oğlu Yezid’in iyi bir kimse ve hilafetinin sahih olduğuna kail idi’. [Ahmet Teymur Paşa, age., s. 57.]

Ahmet Teymur, bundan sonra Şeyh Adi’nin itikada dair yazdığı bir kitabından şöyle bir ibare nakletmiştir: ‘Muaviye oğlu Yezid halifedir ve halife oğludur. Halife olunca Allah yolunda çalıştı. Hadis ve diğer kutsal bilimler kendisinden rivayet edilmiştir. Hazreti Hüseyin’in alehisselâmın katli yüzünden Rafızilerin kendisi hakkında söyledikleri her fenalıktan uzaktır. Hakkında uydurulan sözler makbul değildir ve bu sözlere önem verilmez’ [Ahmet Teymur Paşa, age., s. 58.]

Şeyh Adi’nin, Yezid’in iyi olduğuna ait inanışından müritleri olan Adeviyelerin inanışları türedi. Lâkin zamanla bu inanış ifrat derecesine vardı. O derece ki, Yezid’i Allah saydılar. Bu şekilde delalete ve evhama kapıldılar. Hatta Şeyh Adi’nin de bizzat Allah olduğuna inandılar. Yezid’in iyi adam olduğunu ilk söyleyen Şeyh Adi değildir. Sünnet ve cemaat bilginlerinden bazıları da bu fikirde bulunmuşlardır. İşte Yezid’in iyi bir adam olduğu fikri, Allah olduğu fikrine döndükten sonra bunlara Yezidi denilmeye başlanmıştır. Bu inkılabın Şeyh Şemsettin zamanında olduğu kuvvetle muhtemeldir deniliyor. Şemsettin’in asıl adı Hasan’dır.

YEZİDİLER ŞEYTANA NASIL TAPTILAR?

Yukarıda yazdığımız gibi Müsafır oğlu şeyh Adi, Hakkari dağlarındaki inziva yerinden çıkınca ve müritleri etrafına toplanınca, bu çevrede çok yaygın olan lanet getirme, kötü söz söyleme ve sövme adetlerini yok etmek üzere, Şeytana dahi lanet getirmemek fikrini ortaya atmıştır. Bu fikir bazı İslam bilginleri arasında özellikle mutasavvıflar arasında yaygındı.

Meşhur Muhammed bin Muhammed Gazali’nin kardeşi Ahmet de İblise lanet getirene kızardı ve: “İblis muvahhitlerin başkanıdır’ derdi. Hatta Ahmet, bir gün minberde: ‘İblisten tevhit öğrenmeyen zındıktır. Allah’tan başkasına secde edilmesi emir edildiği zaman, niçin kabul etmedi? Demiştir’.

[lbn Ebi’l-Hadid, Şerhu Nehcü’l-Belağa, Tahkik, Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, e. 1-2, Kahire: Daru İhyai’l- Kütüb’ül-Arabiyye, 1965, s. 107. (A .T.)]

Fakat maalesef Adi’nin bu yasağını zamanla o kadar ileri götürmüşlerdir ki, Şeytana lanet okumanın haram olduğuna inanmışlardır. Nitekim Muaviye oğlu Yezid’in iyi adam olduğu itikadı da o derece ileri götürülmüştür ki, haşa ilah olduğu itikadına varılmıştır. Fakat bu fikri ilk ortaya atan Adi değildir.

İşte bu şekilde Yezidiler şeytana kıymet verdiler, hatta bazı kelamcıların: ‘Allah, kötülüğü yapmaz, ancak kötülüğü yaratan İblistir, tarzındaki inanışları, Yezidilerin bazı tarikat mümessillerinin fikirlerinde yer tutmuş ve onlardan da Yezidi cahillerine geçmiştir. Yezidilerin, inançları ve dinlerinin temel faslında, bu husus daha iyi bir şekilde açıklanacaktır.

YEZİDİLERİN OTURDUKLARI YERLER VE NÜFUSLARI

Yezidiler, bilhassa Irak’ın kuzeyinde, Ermenistan’da , Kafkasya’da ve Doğu Anadolu’nun bazı yerlerinde otururlar. Lâkin kutsal yerleri ve türedikleri yerler Musul mutasarrıflığının iki kazası olan Şeyhan ve Sincar’dır. Baadri köyü merkezleridir. Yezidilerin bu havalide nüfusları yaklaşık olarak 27-30 bin kadardır. Vaktiyle nüfusları bu miktardan çok fazla idi. Fakat siyasal olaylar, genel katiller ve evlenmedeki din inanışları ve diğer uluslarla evlenmeleri ve karışmaları gibi görenekleri gittikçe nüfuslarını azaltmaktadır. Yapılan istatistiklere göre yeryüzünde takriben on milyon altı yüz bin Yezidi yaşamaktadır.*

* Yezidilerin halen reisi olan Muaviye Emeviye’nin Türkiye’yi ziyaretinde yaptığı konuşmadan nakledilmiştir. Muaviye Emeviye halen Yezidilerin başkanı olup Irak-Musul’da ikamet etmektedir. 1930’da Irak’ta doğmuştur. Emir Şeyhan ailesine mensuptur. Yezidhan, Beyazıt ve Göküs adında üç kardeşi vardır. Emrinde on beş bin adamının olduğu ve İrak Hükümetinden yılda altmış bin dolar aldığı söylenmektedir. Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, Hürriyet 13 Mart 1966, s. 4.

Dünya üzerindeki dağılımları şöyle sıralanabilir:

Rusya : Üç milyon

Hindistan : Üç milyon

İran      : Bir milyon

Irak      : Bir milyon

Yemen : Bir milyon

Himalayalar: Bir milyon

Azerbaycan: Beş yüz bin

Türkiye: Elli bin

Suriye: Elli bindir.

Türkiye’deki Yezidiler Midyat, Nusaybin, İdil, Derik, Viranşehir, Bismil, Çınar, Beşiri ve Batman ilçelerinde kalabalık kitleler halinde yaşamaktadırlar *

Bugün itibariyle Türkiye’de Yezidilerin bulundukları yerler:
Diyarba­kır ili merkeze bağlı bir köy;
Mardin ili: Midyat ilçesi yedi köy,
Nusaybin il­çesi sekiz köy;
Şanlıurfa ili Viranşehir ilçesi on bir köy;
Batman ili merkeze bağlı bir köy,
Beşiri ilçesi beş köy ve Oğuz beldesi;
Gaziantep ili Nizip ilçesi bir köy:
Ayrıca Güneydoğu Anadolu Bölgesi dışında muhtelif şehirlere göçler münasebetiyle yayılmışlardır. Yezidilerin hemen tamamı Batı ülkelerine göç etmişlerdir. Daha fazla bilgi için bakınız; Ahmet Taşğm, ‘Anadolu’da Yok Ol­maya Yüz Tutan Dini Topluluklardan: Yezidiler’, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri 23-28 Ekim 2000 Ürgüp/Nevşehir, ERVAK Yayınları, Ankara-2001, ss. 731-752.

1-YARATILIŞ

a-Alemin Yaradılışı

Âlemin yaradılışı hususunda Yezidiler ikiye bölünmüşlerdir. Bir bölümü ilk yaratıcı kuvvetten ve bu kuvvetin vasıflarından bahsediyor, diğer bir bölümü ise yalnız insanlardan ve insan türeyişinden söz açıyorlardı. Fakat netice itibariyle ikisinin de birbirinden farklı olmayan inanış ve duyuşları vardır. Yani sureten bu iki inanış ayrı ise de, hakikatte arasında bir fark yoktur, hatta diğer milletlerin ve diğer dinlerin dini kitaplarındaki yaradılışı hakkındaki telakkilerden hemen hemen ayrı bir şey değildir. İlerde bahis konusu edilecek olan, bu dinin kutsal kitaplarının incelenmesinden anlaşılacağı üzere Yezidilerin itikatlarına göre: Bu kainatı yaratan el güzel dizmemiş, iyi kuramamış, karışık ve mütenakızdır.

Şöyle ki:

Yaratılış: Güya Allah, önce kendi esrarından bir beyaz inci ve Fakir denilen bir kuş yarattı. Bu inci tam 40 yıl bu kuşun sırtında durdu. Sonra Tanrı yedi melek yaratmaya başladı.

Pazar gününde Azrail adlı meleği yarattı. Bu Azrail, meleklerin tavusu ve başkanıdır.

Pazartesi günü ise Derdail’i yarattı. Bu da Şeyh Hasan Basri’dir.

Salı gününde İsrafil’i yarattı. Bu da Şemsettin’dir.

Çarşamba günü Mikail’i yarattı. Bu da Kadibü’l-Ban’dır.

Perşembe günü Secaattin’i ve Cuma günü de Semail’i yarattı, bu da Nasirüttin’dir.

Cumartesi gününde de (Şeyh Adi)’yi yarattı.

Sonra yedi kat gök ve yedi kat yeri suretlendirmek fikriyle insanları, kuşları ve vahşi hayvanları yarattı ve yaratan da, bütün bu süre içinde sözü geçen incinin içinde idi. Yedinci günde bu inciden çıktı. Yedi melek tehlil ve tespihler okuyarak etrafını sardılar. İşte bu yedi melek, gökleri ve yerleri yaratmışlardır. Bu yedi melek, Tanrı zatının ruhları ve nurunun şahaplarıdır. Ezelidirler. Kutsal kitaplarında açıklanacağı gibi, bu yedi melek nöbetleşe her bin yılda bir kanunlar yaparlar, resuller kurarlar ve bunun için yere inerler. Sonra mezkur inci yarılarak yedi burç vücuda geldi. Bunlardan su akmaya başladı, denizler meydana geldi. Dünya kürelileşti ve bu sular üzerinde yüzmeğe başladı. Bunun üzerine Tanrı elini uzatarak dört yönü tayin etti. Bu inciden büyük iki parça ve küçük birçok zerreler aldı. Büyük iki parçadan birisini güneş ve diğerini ay yaptı. Küçük parçalan da saçtı ve gökler için süs yaptı. Bunlar da yıldızlardır. Dağlan, ovalan, ot ve meyveleri, ağaçları yetiştirdi. Sonra da Nurani olan Laleş dağı üstünde bir felek yarattı. Bu felek, tam otuz bin yıl bu dağ üzerinde kaldı.

b-Beşer

Tanrı, kainatı yaratmak isterken meleklerine ilan etti, dedi ki: ‘Ben Adem ve Havva’yı yaratacağım, bütün insanları da onlardan türeteceğim. Adem ve evladının sırları açıklanacak. Sonra ben Melek-i Tavusu ve yahut Yezidi milletini yaratırım. Ayrıca, Şam’da ve kutsal yerlerde bulunan Laleş dağında Tanrının tecelli ettiğine dört taraftan bir takım zerreler toplamak için Cibril’e emir verdi. Tanrı bu zerrelerden 4 unsur olan su, hava, ateş ve toprağı yarattı. Bunlara ruh üfledi. Böylece Âdem vücuda geldi. Tanrı, Âdem’i cennete götürdü. Buğday ağacından başka cennetin her nimetinin ve ağaçlarının her meyvesinin kendisine mubah olduğunu bildirmek için Cibril’e emir verdi. Yüz yıl sonra Melek Tavus, Tanrıdan sordu: ‘Beşer nasıl Adem’den türeyecek? Nesli nerededir?’ Bunun üzerine Tanrı Melek-i Tavus’a: ‘Bu işi sana tevdi ettim bu işle seni görevlendirdim’ dedi. Bu kere Melek Tavus Âdem’in yanına gitti ve ‘sen buğday ağacından yedin mi diye?’ Sordu. Adem cevaben: ‘Hayır, çünkü Tanrı bana o ağaçtan yememi yasak etti’ dedi. Bunun üzerine Melek Tavus, Adem’e: ‘Sen bu ağaçtan ye! Sana iyi şeyler verilecektir’ dedi. Adem de ağaçtan yedi. Karnı şişti. Melek Tavus, Âdem’i cennetten çıkardı ve yere indirdi. Sonra da göklere çıktı. Âdem’in oturacağı delik olmadığı için sıkıştı, ağlamaya başladı, Tanrı, Cibril’e emir verdi. Cibril bir kuş gönderdi. Adem’in oturacağını didikledi ve bir delik açtı. Âdem’de rahat etti. Yüz yıl tek başına kaldı. Canı sıkıldı. Ağladı, tövbe etti, Tanrı Cibril’e emir verdi. Cibril yere indi. Adem’in böğründen Havva’yı yarattı. Âdem ve Havva beşer neslinin ikisinin arasında müşterek olmamasını ve ayrı ayrı olmasını istediler. Hayvanlar gibi olsun istediler. Bunun üzerine her birisi, menisini birer testiye bıraktı, ağızlarını kapattılar. Dokuz aydan sonra testileri açtılar. Âdem’in testisinde, biri erkek ve diğeri kız olmak üzere iki çocuk vardı. Havva’nın testisinde ise kurt ve haşereler vardı. Âdem’in testisinde doğan kız ve erkekten yalnız Yezidiler türedi. Bu iki çocuğa süt vermek için Tanrı Âdem’in göğsünde iki meme yarattı. İşte o günden beri erkeklerde de meme hâsıl oldu. Sonra Adem ile Havva, Arafat dağında buluştular ve barıştılar. Ondan sonra artık bütün insanlık ikisinden türedi. Şu hale göre Yezidiler yalnız Âdem’den ve diğer bütün insanlar ise Adem ile Havva’dan dünyaya gelmişlerdir.

c-Tufan

Yezidilerce iki tufan olmuştur. Birinci tufan Musul şehri yakınında ve Yezidilerin kutsal bir köyü olan Ayinsifni’den çıkmıştır. Gemi de Sincar dağı üzerinde idi. Gemi Zap suyu üzerinde bulunan Sen kasabasında bir taşa çarptı bu çarpıştan bir yılan çıktı. Gemi Cudi dağı üzerinde durdu. Yılanın nesli çoğaldı. Nuh yılanları tutup yaktı. Külünü havaya verdi. Bu külden pireler türedi. Bu tufandan sonra Yezidilere karşı gelenleri boğmak üzere ikinci bir tufan olmuştur. Birinci tufanda Yezidilerin babası yalnız Nuh’tu. Diğer insanlar ise Nuh oğlu Ham’dan teşaüp etmiştir. [Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma ] İkinci Tufanda ise Yezidilerin babası ölü melek Selam (Meyvan) dır. Tanrı, Şam toprağından, Şeyh Adi’yi Yezidi dininin öğretmek ve yaymak üzere kutsal ve nurani olan (Laleş) dağına gönderdi.

d-Fedâi

Yezidilerin inanışına göre: Tanrı, meleklerden birisini yere gönderdi. Bu melek, cehennemi yarattı. Bu meleğin (Erif) adında bir oğlu vardı. Melek, Yezidileri ateşten kurtarmak için bu oğlunu fidye yaptı. Cesedi üzerine dökülen göz yaşlan kum gibiydi. Beş yıl üzerinde kaldı. Cesedi şişti. Tanrı, bu cesedi ateşe attı ve bu göz yaşlan ile ateşi söndürerek insanları bu azaptan kurtardı.

e-Sancaklar

Yezidilerin inanışlarına göre: âlemi yaratmakta hizmetleri geçen yedi meleğin her birisine ait bir sancak var. Melekler, bu bayrakları filozof Süleyman’a emanet olarak teslim ettiler. Süleyman’ dan sonra sancaklar Yezidi meliklerine geçti. Bu sancaklar da Halep. Sincar, Tikrit, Şirkat, Samira, Urfa, Şam, Siirt, Nusaybin, Beyazıt, Van ve Hakkari sancaklarıdır. Yezidiler, kutsal kabirleri ziyaret ederlerken bu sancakları kaldırırlar. Adakları toplamak üzere de bu sancakları kaldırarak köy köy gezerler. Melek-i Tavusun timsalini de beraber alırlar. Bir köye yaklaştıkları zaman bunlardan birisi yüksek bir yere çıkarak: ‘Ey Yezidiler, Meleklerin timsali size geliyor. Saygı ile karşılayanız’ diye bağırıyor. Bunun üzerine köy halkı hususi bir düzenle bulunanları, çiçekleri, güzel kokulan kaldırarak ve adakları beraber götürerek sancakları karşılamaya çıkarlar. Büyük bir sahavetle sadakaları sancakların sandığına koyarlar.

2 -HAYIR VE ŞER (İYİLİK VE KÖTÜLÜK)

İnsanlarda hayır ve şer inanışı ezelidir. Hatta bir takım fîlozofların görüşüne göre: İnsanları, din ve imana süren biricik amil bu inanıştır. Tabii olaylar, insan maneviyatına büyük etkiler yapmıştır ve ruhunda türlü türlü inanışlar yaratmıştır. Bu olaylar insanlarda başlıca iki türlü tesir göstermiştir. Bir kısmı faydalıdır. İnsanları sevindirir, ram eder. Diğer bir kısmı da zararlıdır, insanları korkutur. En basit inanışlı insanlar bile bu iki tesirden kurtulamamıştır. Eski insanlar, bu hadiselerin doğrudan doğruya dünyadan ve zahiri olaylardan geldiğine inanırlardı.

Yezidiler de kötülüğe şeytan mefhumu altında inanmışlar ve şeytanı Tanrı Kuşu şeklinde tasvir etmişlerdir.

[ Tavus, horoza benzer, yüksek bir göğsü, küçük bir kafası, geniş ve renk­li bir kuyruğu vardır. Gagası altında hafif bir eğrilik bulunur. Bu eğrilik tavus ku­şunun gagası altındaki etçiği tasvir eder.]  

 

Yezidiler, Tavusu şu hurafeden çıkarmışlardır.

Güya, Tanrı bir gün Melek Tavusa kızdı. Onu cennetten kovdu. Şimdi Melek Tavus cennet dışında yaşıyor. Lâkin kıyamet gününde Tanrı melek tavus ile barışacak. Melek tavus, İlliyyine, cennete, yüksek makamlara dönecektir. Eskisi gibi hak ve hakikat köprüsü üzerinden geçecektir. O sırada etrafındaki veliler ve mukaddes melekler ona saygı gösterecekler ve emirlerini yerine getireceklerdir.

İşte Yezidilerce Şeytan, bu Melek Tavus’tur. [Tavus kelimesinin Yunanca manası Tanrı demektir. Tios’tan muharreftir.]

Bu Meleği, Tavus kuşu şeklinde temsil etmişlerdir. Yezidiler bu meleğin Tanrı ile beraber kainatı yarattıklarına inanırlar. Çünkü Yezidilerce kainat iki kuvvetten vücuda gelmiştir. Birisi Hayır, diğeri ise Şer kuvvetidir. Hayır kuvvetine Tanrı; Şer kuvvetine de Şeytan derler. Tanrı, Şeytana galebe etmiştir. Onu melekuttan çıkarmıştır.

İşte görülüyor ki, Yezidiler nazarında şeytan tart edildikten sonra tekrar iade edilmiş eski bir melektir. Kötülüğü yaratan ve her fenalığa sebebiyet veren odur. Onun için Yezidiler, onun adını getirmekten çekinirler. Tevrat’ta zikredilen Âdem, yılan ve tavus hikâyesini ona atıf ederler. Ve cennetten kovulan Tavusun Şeytan olduğunu bilirler.

Yezidiler Tanrıya şükran ve minnet duygulan ile taparlar. Şeytana ise, korktuklarından yalvarma duygulan ile ibadet ederler. Şeytanı sevdiklerinden değil, gazabından emin kalmak için ona saygı gösterirler.

Şeytanın adını dillerine getiremezler. Ona lanet okuyamazlar, hatta Şeytan kelimesinden müştak kelimeleri bile ağızlarına getiremezler. Lanet, nial gibi kelimeleri ve Şeytan kelimesi vezninde bulunan: ‘Seretan’, ‘Hitan’, ‘Bostan’, ‘Şat’, ‘Bat’, ‘Nat’ gibi kelimeleri dillerine alamazlar. Çünkü bu kelimeleri telaffuz etmekle Şeytanı gücendirdiklerini sanırlar.

Yezidiler, şeytandan o kadar korkarlar ki, artık iyilik ve salah yaratan ve hiç bir kimseye kötülük yapmayan Tanrı ibadetinden yüz çevirmişler ve şerrinden fenalığından korunmak için Şeytana ibadet etmeye başlamışlardır. Onlarca saadete varmak için Tanrının ibadetini bırakmak ve Şeytana bütün varlıkları ile tapmak gerektir.

Kur’an-ı Kerim’deki ‘Taavvuz’, ‘Şeytan’, ‘Lanet’ kelimelerin balmumu ile kapattıklarını görenler çoktur.

Bundan anlaşılıyor ki: Yezidilik inançlarında, Manilik (İyilik ve kötülük fikri) dehşetli bir tesir yapmıştır. Bu şekliyle Mecusilikle kuvvetli ilgisi olduğu anlaşılıyor.

YEZİDİLERİN KİTAPLARI

Yezidilerin iki kutsal kitapları var. Birisi, Mushaf-ı Reş diğeri de Cilve’dir. Mushaf-ı Reş, Şeyh Adi tarafından ceylan derisine yazılmış dini düsturlardır. Cilve ise, Şeyh Hasan tarafından yazılmış ve Mushaf-ı Reş’in şerh ve tefsiridir.

Yezidilerde okuma, yazma haram olduğu için iki kitap da çoğaltılmamıştır. Cilve’den iki nüsha mevcuttur. Birisi de Şengal dağındaki bir mabette ve diğeri ise Irak’ın Şeyhan köyündedir.

Yezidilerin Mushaf-ı Reş hakkında fazla malumatları yoktur. Ancak bir ilim arama heyeti Musul’un Esiya köyünde bu kitabı görmüş ve beraberlerinde alıp götürmüşlerdir.

Muaviye Emeviye’nın deyişine nazaran: Bu kitap şimdi Almanya’nın Kooper kitapevindedir. Kendisi Almanya’ya gidecek ve bu kitabı elde edecektir. Bu kitap 1917 yılında çalınmıştır. Almanya’da Kooper kitapevinde olduğunu Yezidilere bildiren Iraklı olup Almanya’da tıp tahsili yapan Nasır el-Gafıki adında bir gençtir. Bu genç, Mushaf-ı Reş’in fotoğrafını da almıştır. Takriben iki bin sayfadır. Yezidiliğe ait çok meçhul cihetlerin bu kitaptan öğrenileceği kanaati mevcuttur ’

[Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, 17 Mart 1966, s. 4.]

Yezidilere göre; Cilve, Tanrının kullarına hitabıdır. Cilve’de, Tanrının kadim olduğuna, bera ve kudret sıfatlarına, Tanrının vaidlerine, ruhların tenasühüne, dair sözler ve hükümler vardır. Cilve’ye göre: ‘Yezidi olmayanların ellerinde bulunan kutsal kitaplar hep tahrif edilmiştir. Yezidi sünnetine uyan kısım makbuldür. Uymayanlar ise değiştirilmiştir. Mushaf-ı Reş ise: Göklerin, yerin, denizlerin, ağaçların, dağların, melek, arş, Adem ve Havva’nın yaradılışlarından, Müsafır oğlu Şeyh Adi’nin Şam’daki Beytifar köyünden Irak’taki Musul’un kuzeyinde bulunan Laleş’e gelişinden Melek Tavus (Yani Şeytanın) yere inişinden ve Yezidi hükümdarlarını tayin ve düşman olan milletlere galebe çaldırmak için yaptığı yardımdan bahseder.

Mushaf-ı Reş göre: Bütün insanlar Adem ve Havva’dan türemişler. Şu kadar ki, Yezidiler, babalan olan Şit, Nuh ve Enuş vasıtasıyla yalnız Âdem’den dünyaya gelmişlerdir ve bir mucize olarak Âdem bunları vücuda getirmiştir. Bu itibarla Yezidiler, diğer bütün milletlerden üstündürler.

Yezidilerce bütün milletlerden üstünlüklerini gerektiren olaylardan birisi de şudur: Güya Nuh tufanından başka yedi bin yıl önce bir tufan daha olmuştur. Bu yedi bin yıl içinde ve her bin yılbaşında şeriatlarını zamana göre tanzim etmek üzere, gökten bir müceddid inmiş, güya en son bin yılda inen müceddit Yezid’tir. Bunun için de dinlerine Yezidi denilmiştir.

Mushaf-ı Reşte buna benzer birçok şeyler vardır. Kara kitap, Tanrı ve Tanrının derece ve rütbelerinden bahsederek diyor ki: Şu geçen yedi bin yıl içinde ilk yere inen müceddid ve ilah, Melek-i Tavus (Şeytan) dır. Fakat Şeytan da dâhil olmak üzere bütün ilahlar kahhar ve faili muhtar olan büyük ilahtır. Ondan başka Şeytan gelir. En sonuncusu da Yezid’dir. Yezidilerce şeriatlarını kuran bizzat bu ilahlardır. Bunun için ve bu gayeyi hakkıyla tahakkuk ettirmek için yere inerlermiş.

Bu kitapta helal, haram, evlenme, fakirlere yardım, resmi ziyaretler, bayram merasimi ve bilhassa yılbaşı bayramında Şeyh Adi’nin kabrini ziyaret törenleri, sadaka toplamak, Sancakları dolaştırma, ölüleri ziyaret etmek, cenaze kaldırmak gibi konular mevcuttur.

Cilve kitabından beş faslın tercümesini buraya geçirelim. Bazı anlaşılmayan kelimeler çıkarılmıştır. [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 52-55.]

Birinci Fasıl

Ben ezelden ben mevcudum, ebede kadar da varım, benim için son yok, bütün yaratılışa hakimim. İşleri çeviren tedbir eden benim. Bütün milletler emrimdedir. Herkes benden imdat bekler, herkes beni kendine yakın görür. Her yerde mevcudum. Benden hali bir yer yok. Ben her zamanı idare ederim. O, benim (Kişverim)’dir.[ Memleket, ülke. * İklim. ]  Her millet hatta meleklerin başkanları bile benim hükmümdedir, durumları elimdedir. Onlara her şeyi veren, zengin eden, kâinatı yaratan benim. Bana isyan eden melekler, pişmanlık ateşiyle yanacaklardır. Hiç bir kimse idareme karışamaz, hariciler (yani Yezidi olmayan milletler)’in ellerinde bulunan kitaplar da her ne kadar Nebilere gönderilen kitaplar ise de tahrife uğramışlardır. Hariciler bunları değiştirmişler ve yoldan sapmışlar ve birbirlerini yalanlamışlardır.

İkinci Fasıl

Doğruluğa gel, bil, öğrettiklerimi öğren, zevk ve sevinç içinde yaşarsın. Size iyilikler verdim. Yanımda mevki kazandınız. Bana isyan edenlere ancak benim bildiğim cezaları veririm. Ben yer üstünde ve altında bulunan her şeyi bilirim. Bana muhalefet edenleri tenkil ederim. Zarar veririm. Kendilerini denediğim ve emin olduklarını anladığım kimselere işlerimi tevdi ederim. Dilediğim gibi onları mükafatlarıdırırım. Türlü türlü nimetlerle onları sevindiririm. İşte esas ümmetim ve şuram bunlardır. İnsanları zengin eden, fakir eyleyen benim. Onları mesut ve şaki eden yine benim. Gereğine göre kimisine hastalık, açlık veririm. Bana karşı gelenleri helak ederim. Takdir ettiğim süreden fazla hiç bir kimseyi bu dünyada bırakmam. Dilediğimi de ikinci, üçüncü defa (ruhun tenasühü suretiyle) tekrar dünyaya getiririm.

Üçüncü Fasıl

Dilersem kitapsız olan kişiyi hidayete erdiririm. Dostlarımı sevdiklerimi doğru yola götürürüm. Zamana ve icaba göre hükümler teşri ederim. Bu şeriatıma aykırı hareket edenleri kıyamette cezalandırırım. Âdemoğlu ahvale muttali olmadığı için çok defalar doğru yoldan sapıtır. Karada yaşayan hayvanlar, havada uçan kuşlar, denizde yüzen balıklar hep emir ve irademin altındadırlar. Yer altında bulunan defineleri bilirim. Mucizelerim olağanüstü olaylarım vakti geldiğinde benden istenebilir. İsteyenlere gösteririm. İnsan, büyüklüğünün mahiyetini bilmez. Onları aydınlatan benim. İyilikler, başarılar hep elimdedir. Zaman geçtikçe, nesiller değiştikçe insanoğluna başarılar veren benim ve veririm.

Dördüncü Fasıl

İktidarımı hiç bir kimseye vermem. Halkın ihtiyacı için dört unsur, dört zaman ve dört rükün yarattım. Sınırlarımı, buyruklarımı muhafaza edenlere vaat ettiğim iyiliklerimi ihsan ederim. Rızam için zahmetlere katlananları bu dünyada da mükafatlarıdırırım. Bana karşı gelenlere, sözlerimi inkar eden, vasiyetlerimi reddeden, tamimlerime kulak asmayan, adımı tenzih etmeyen, beni övmeyen kimselerle cihat etmek ümmetime farzdır.

Beşinci Fasıl

Şahsıma, suretime saygı gösteriniz. Bana itaat ediniz. Hizmet yapınız. Şahsımı ve suretimi övünüz. Size gaybtan hakikatler öğretiyorlar, onlara inanınız vs.

YEZİDİLERDE REİS VE DİN BÜYÜKLERİ

Diğer milletlerin olduğu gibi Yezidilerin de dini reisleri mevcuttur. Bunların hususi imtiyazları, ruhi meziyetleri, özel mevkileri vardır. Bütün bu vasıflar da irsidir. Babadan, dededen evlada, ahfada geçer.

a)        Mir-i Şeyhan

Bütün Yezidilerin ruhani ve maddi başkanları Mir-i Şeyhan denilen prenstir. Bir zamanlar bu görev Sait Bey, Bin Ali Bey, İbn’i Hüseyin Bey’de idi. Yezidilerin bu Bey’e itaatleri mutlaktır. Bütün Yezidi kâhinleri bu Bey’e tam itaat ederler. Dini hükümlerde yasa koyan, davaları hal ve fasleden, düşmanlıkları yatıştıran, evlenmeleri akit eden hülasa bütün hükümleri tatbik eden bu Bey’dir. Helali haram ve haramı helal eden de odur. Yezidilerce bu Bey tam bir nebi görevini yapar. Yezidiler onu Şeyh Adi’nin vekili kabul ederler ve ona itaatin farz olduğunu bilirler. Bu görev de muayyen bir familyaya mahsustur. [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 63-73.]

b)        Fakir

Mir-i Şeyhan rütbesinden daha aşağı rütbeye Fakirlik denir. Bu fakir, Mir-i Şeyhan’ın mutlak vekilidir. Onun adına dini emirleri tebliğ eder ve kendisinden sonra gelen dini liderlere emir verir. En önemli görevi, oğlan ve kızları toplayarak def çaldırmak ve dans ettirmek ve dini oyunları öğretmek, Şeyh Adi’nin kabrine dini hizmetlerde bulundurmaktır.

c)         Köçek

Fakirden sonra Köçek gelir. Köçeğinde başlıca görevleri şunlardır: Ölüleri kefenlemek, gömmek, telkin duasını yapmak ve ruhları keşfetmektir.

d)        Pir

Pirler de ruhani bir sınıftır. Cenaze ve namazlarda önderlik yaparlar. Bunlarda oruç, iftar gibi işlerle görevlidirler.

e)        Şeyh

Şeyhlere gelince bunlar da ruhani kimselerdir. İki kısma ayrılırlar: Bir kısmı Edani diğeri de Katanidir. Müritler bu şeyhlere zekat verirler ve emirlerini yerine getirirler. Şeyhler Emirlere karşı sorumludurlar.

f)         Kaval

Kaval def çalar, şarkı söyler, tanrıyı, melekleri dini methiyelerle över.

g)        İmam

Kavallardan sonra İmam gelir. Bunların görevleri ise, çocuklara duaları ve dini konuları okutmak ve belletmektir. Müritlere ise görevlerini anlatmaktır.

Bütün bu sınıflar belirli ailelerden olmak zorundadır. Herhangi bir Yezidi çok üstün meziyetlere de sahip olsa veya çok bilgili de olsa bu sınıflardan hiçbirine sahip ve dâhil olamaz.

YEZİDİLERDE İBADET

Varlığı yaratanın rızasını kazanmak üzere her milletin kendisine göre bir takım ibadetleri, kuralları, törenleri ve ihtifalleri vardır. Yezidilerde bu ibadet ve törenler, mevcut milletlerin merasimlerinin heyeti mecmuasından alınmış muhtelif adet ve taklitlerden müteşekkildir. Mesela: Mecusilikten, Yezidilere geçmiş birçok törenler, Hıristiyanlıktan geçmiş bir çok adetler, İslam dininden geçmiş bir çok ibadetler vardır. Şu halde Yezidiler karışık bir ibadet yapıyorlar. Bu çeşit ibadet artık kedilerine has bir şekil almıştır. Bunlardan bir kısmını zikredelim:

a)        Namaz.

Kainatı yaratana tazarru maksadıyla her milletin kendisine göre bir namazı vardır. Yezidilerin de kendilerine göre her gün muayyen vakitlerde hususi törenlerle kıldıkları namazları vardır. Yezidiler güneş doğarken doğuya yüzlerini çevirerek secde ederler ve namazlarını secde ederek kılarlar.

Yezidiler bazen namazlarında aşağıdaki duayı okurlar:

[Bu duayı bir Yezidi Kaval’dan aldım. Duayı yazıya geçirinceye kadar Kaval belki elli kere okumuştur. Çünkü O çok hızlı okurdu. Ben bir iki kelime yazıncaya kadar duayı bitirirdi ve tekrar baştan başlardı. Ancak bu şekilde duayı yazabildim.]

Amin, amin, Allah tebarekeddin, Himmete Şemsettin, Fahrettin, Nasiruddin, Sadrettin, Umadettin, Bahaattin. Şişim sar Kuvvetettin, Sultan Şeyh Hadi, Tace ji evvel ha ta bi ahirin. Hira didi, şerra verdiğerini Elhamdülillahi rabbilalemin.

Sıbeye ruj zeriki, nur ji nuri şefıki, melek Hamran li ifiki, suphan ji te halikı, ji mali hatamali Şişim hudani sikali, Şişim na birim ji hey ali. J’ı sutuni hata sutuni çil mifte hünd iryi hazini, dan desti hudani marifeti ve nasini. Ji derinci hata derinci hata piya Şişim ez. nekişandim danim defi riya. Ya Şişim tu rahmani, tu halikı geyani.

Tercümesi:

Amin! Amin! Allah dinin bereketidir. Şemsettin, Fahrettin, Nasirinin, Sadrettin, Umadettin, Bahaattin’in himmetlerini dilerim.

Sultan Şeyh Hadi (Adi) evvel ve ahir bir taçtır, iyilikleri o verir. Kötülükleri de o giderir. Elhamdülillahi rabbilalemin.

Sabah oldu, güneş doğdu. Nurdan nur söktü. Melek Hamram rastladı. Ne kadar büyüksün ey yaratan. Evden eve kadar Şişim tasfiye sahibidir, cezalandırır. Şişim’i hatırımdan hiç uzaklaştırmam. Sütundan sütuna definenin içinde kırk anahtar var. Bilgi ve marifet sahibinin elindedir. Dereceden dereceye Şişim feraç sahibidir. Zemzemi, Kabe’i şerifi ve Haccı tavaf ediyorum. Gözümden ayağıma kadar Şişim beni süsledi ve yolların ağzına koydu. Ey Şişim sen rahmansın, sen halikı geyansın.

Talaat aleyye’ş-şemsü ve cae aleyye isnani mine’l-celladin. Fe ya miskimi kum veşhed şehadettin ve hiye innellaha vahidun. Ve’l melek eş-şeyh hüve habibullah ve sellim selamen ala eş-şeyh Adi ve ala ümmetihi ve’l-kubbeti’l-kebir el-mevcudeti tahteha. Ve ala kubbeti turis ala Fahrettin ve ala eş’şeyhi ve’l-piri ve ala mezarı dirisurveşhed bi ennehu bi kuvveti zirai’ş-şeyhi elleti refeaha sarennasu yezidiyyeten.

Tercümesi:

Güneş üzerime doğdu, Çellolardan ikisi geldi. Ey zavallı kalk, din şahadetiyle şahadet getir. Dinin şahadeti şudur ki: Tanrı birdir. Melek Şeyh ise tanrının sevgilisidir. Şeyh Adi’ye, ümmetime altında bulunan büyük kubbeye, Turis’in kubbesine, Fahrettin’e* Şeyhe, Pire Derasor mezarına selam söyle. Bilirim ki, Şeyhin kaldırdığı ** kolun kuvvetiyle insanlar Yezidileşmişlerdir.

* Yezidi inançlarına göre Fahrettin güneşi temsil etmektedir.

** Şeyh Adi kastedilmiş olsa gerek.

Yezidilerin Çarşamba ve Cuma sabahı okudukları duaları:

[Bu duanın metni Bağdat'ın tanınmış şahsiyetlerinden Yakup Serkis’in eski bir yazmadan fotoğraf ile naklettiği yazıdan alınarak tercümesi ile verilmiştir.]

 Amin! Amin! Tebarekeddin’il-evvelin el-ibneyni’l-hadimeyn. Ya Allah, ya daim, ya gafur, ya mevcud, ya fettah, ya rezzak, ya müdebbire kevni, ya sair, ya emdin, ya Şemseddin, ya Fahreddin, ya Şecaaddin, ya Azrail, ya Cebrail, ya Semnesail, ya Mikail, Ya Derdail, ya İsrafil, ya rabbi ente tebarekettin, ya rabbi ala şe’nike, ala mekanike, ala sultanike, ala azametike ed’u ve escudu ma lena gayruke, ya kaimu kayyim, terrahham, terrahhamni, ente kerimi, ente daimiyyun, ente mevcudun, ente mabudun, ente huday, nurun nurullah, verdim, mendim, tu hudayi, bi suci, bi günahi, hayri, mabudike, ruhi, maliki mülki, cihali, halik.

Duanın tercümesi oldukça zor. Çünkü birçok kelimeler anlaşılmamakta ve cümlelerde birbirini tutmamaktadır. Mümkün mertebe tercüme etmeye çalıştım:

Amin! Amin! Din kutludur. Evveller, iki oğlan ve iki hizmetçi. Ya Allah, ya daim, ya gafur, ya mevcut, ya fettah, ya rezzak, ey kainatı idare eden. Ya Sair, ya emdin, ya Şemseddin, ya Fahreddin, ya Azrail, ya Cebrail, ya Mikail, ya İsrafil, ya Şecaaddin, ya Semnasail, ya Derdail, ya rabbi sen dinin kutlususun. Ya rabbi, senin mevkiin, saltanatın ve büyüklüğün ile dua ediyorum ve secdeye kapanırım. Senden bizim başka bir kimsemiz, yok. Sen kaimsim. Bizi düzelt. Merhamet et bize merhamet eyle. Sen kerimsin. Sen daimsin. Sen varsın, sen mabutsun, sen hüdasın, suçun, günahın yok. İyisin, sana taparız.. Sen ruhumsun, malikü’l-mülksün. Cehali. Halik.

b)        Oruç

Yezidiler her yıl Ocak ayında fasılasız üç gün oruç tutarlar. Yezidilerce bütün din ve şeriatların asıl kaynağı olan kutsal kitapta oruç için nazil olan hüküm, Kürtçe se ruz yani üç gündür. Müslümanlar ise sih ruz yani otuz gün tuttular. Bazı Yezidiler ise Kur’anı Kerim’de ‘men cae bil-hasenatı felehu aşru emsaliha” [En’am 160.(A.T.)] yani kim ki bir iyilik yaparsa Hak Teala yaptığı iyiliğe karşı on iyilik verir, mealindeki ayete müsteniden üç gün oruç tutmakla otuz gün sevabını kazanırlarmış, orucun başlama ve sonu, iftar zamanı, orucu bozan şeyler gibi hususlar hemen hemen İslam dinindekilerin aynısıdır. Yalnız Yezidilerde tuza batırılmış bir parça ekmekle iftar etmek farzdır. Yahudilerin de Cumartesi orucunun iftarında bu şekil hareket ettikleri malumdur. Yezidiler bunu Yahudilerden almışlardır. Yezidiler, Ramazan aylarında Müslümanlar oruçlu iken onların gözleri önünde yiyip içmezler ve Müslümanlara saygılarından dolayı gizli bir şekilde yiyip içerler.

c)         Hac

Yezidilerin Kabesi, Laleş’te Baazra (Baadri) köyünde bulunan Şeyh Adi’nin mezarı veya makamıdır. Yezidiler, her yıl özel törenlerle burayı tavaf ederler. Burada toplanırlar. Bir de Yezidiler erenlerinin ve başkanlarının mezarlarını ziyaret ederler.

Yılbaşı bayramı (Sersal) ise, Nisan ayının ilk Çarşamba günüdür. Bu bayram yaklaşınca yukarıda zikrettiğimiz yedi kutsal sancağı kaldırarak davul eşliğinde Şeyh Adi’nin makamına giderler. Oraya vardıklarında kadın erkek kendilerine has bir şekilde dans ederler ve oynarlar. Sonra hazırlanmış yemek sofrasına oturarak hep beraber yemek yerler. Bütün bu yemekler, Şeyh Adi’nin mülk ve gelirinden yapılır. Hiçbir misafir kendi yemez ve kendi cebinden bir şey harcamaz. Yezidilerce, bugün, bu yer kutsal kızıl bir nur ile çevrilmiş dolayısıyla bugün o çevreye girmiş her Yezidinin günahı affolunurmuş. Bayramın birinci günü olan Çarşamba bu şekilde geçer. Sonra Musul’a bağlı Başıka denilen köye giderler. Perşembe ve Cuma günlerini burada geçirirler. Burada bulunan Şeyh Mehmed’in makamında, bir gün önce Şeyh Adi’nin makamında yaptıkları merasimi aynen icra ederler. Oynarlar, dans ederler, yemek yerler. İkinci Cuma gününde ise Şeyh Hasan Farduş’un kabrini ziyaret etmek üzere Deraviş köyüne giderler. Haccın son günü olan üçüncü Cuma günü de Bahzani köyüne yakın olan Şeyh Ebi Bekir’in kabrini ziyaret ederler. Burada oynarlar, cirit yaparlar, def çalarlar. Gerçekleştirilen bu dini törenler iki gün devam eder. Artık bundan sonra hac merasimi bitmiş olur.

Yezidiler, başka zamanlarda da bazı ölülerini özel törenlerle (oyun ve danslarla) ziyaret ederler.

Yılbaşı bayramında hacca giden Yezidiler Şeyh Adi’nin makamından bir miktar toprak alırlar ve bu topraklan hap (küçük fındık şekline) haline getirirler. Memleketlerine döndüklerinde mübarektir diye herkese verirler. Hatta bazı din adamları topraktan yaptıkları bu hapları hastalara satarak geçimlerini bu şekilde temin ederler. Bu hapların hastalara şifa verdiğine inanılır.

Yezidiler, ziyaretlerden önce dini bir şekilde yıkanmakla mükelleftirler. Oysa başka zamanlarda Yezidiler el ve yüzlerini bile yıkamazlar. Çünkü inanışlarına göre: dini bir gusül yaptıktan sonra artık vücudu yıkamaya lüzum yok.[ Bu hususiyetin aynısına H ıristiyanlıkta rastlamaktayız.]

 YEZİDİLERİN ÖRF VE ADETLERİ

a)        Evlenmek

Yezidilerde evlenme birkaç aşamada olmaktadır: [Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 83-89.]

Birinci aşama: Erkek, sevdiği ve istediği kıza evlenme teklifinde bulunur. Aralarında önce şahsi bir sözleşme ve anlaşma olur. Bu da en çok hac mevsiminde yapılır. Çünkü bu mevsim ve bu yerde herkes rahat, birbiri ile konuşabilir ve birbirine karışabilir. Erkeğin vereceği başlık ve çeyiz aralarında tayin edilir. Kızla evlendikten sonra Yezidi olmayanlarla temastan çekinmesi şart koşulur. Bu durum Mecusilik gibi eski dinlerde de İbahicilikte mevcuttur.

İkinci aşama: Kendi aralarında anlaşan kız ve oğlan durumlarını kız, anasına ve oğlan da babasına bildirerek evlenmelerinin gerçekleştirilmesini isterler. Bunun üzerine isteme törenleri yapılır, şartlar koşulur, başlık miktarı ilan edilir. ( Bu başlık Yezidilerde bir miktar gümüşten ibarettir. Başka bir şey olamaz.)

Anne ve baba bu evliliği uygun bulmaz ise erkek kızı kaçırır. Büyük bir zata sığınıp yardım talep eder. Bu zat araya girer, onları barıştırır ve böylece evlenme törenleri yapılır.

Üçüncü aşama: Bu aşama da dini evlenme akdi yapılır. Şöyle ki: Kahinlerden birisinden bir parça ekmek getirilir. İkiye bölünür. Bir parçası erkeğe, diğer parçası ise kıza verilir. Ekmek bulunmadığı takdirde Şeyh Adi’nin türbesinden getirilen bir parça toprak, gelin ve damat arasında savrulur ve merasime son verilir.

Yezidilerde birden fazla kadınla evlilik caizdir. Erkek için evlenme yaşı 20-30, kızlar için de 15-20 yaşları arasındadır. Yılın ilk ayı olan Nisan ayı ki Sersal bayramıdır, evlilik caiz değildir.

Evlenen kızın babasıyla ilgisi tamamen kesilir. Hatta babasına varis bile olamaz.

Her Yezidi ancak her bakımdan kendi dengi ile evlenebilir. Başkası ile evlenemez. Mesela bir Şeyhin oğlu ancak bir şeyhin kızı ile ve bir şeyhin kızı ancak bir şeyhin oğlu ile evlenebilir. Aynı şekilde şeyhin oğlu veya kızı bir köçeğin oğlu veya kızıyla evlenemez.

Yezidi olabilmek için Yezidi anne veya babadan doğmuş olmak gerekir. Kardeş ve amca kızlarıyla evlenme caiz değildir. Ayrıca Yezidilerin, Yezidi olmayanlarla evlenmeleri yasaktır. Yezidi kanına başkalarının kanı karışmaz. İşte Yezidilerin neslini inkıraza sürükleyen sebeplerden en önemlisi budur. Birçok araştırmacı Yezidilerin böyle devam ederse soylarının bitebileceğim ve tarih sahnesine gömüleceklerini düşünmektedirler.

Bir Yezidi, Yezidi olmayan biriyle zina ederse cezası ölümdür.

b)        Boşanma

Kadının zina yapması, çocuk dünyaya getirememesi veya taraflardan birinin evi üç yıldan fazla terk ederek geri dönmemesi halinde boşanma için gerekçelerdir. Boşanan kadın ömrünün sonuna kadar başkası ile evlenemez. Fakat aynı kural erkekler için geçerli değildir.

c)         Sünnet

Yezidiler çocuklarını bir yaşını doldurur doldurmaz sünnet ettirirler. Ayrıca çocuk doğduğunda yıkanarak vaftiz edilir.

d)        Kirve

Yezidiler çocuklarını sünnet ettirirken bir Müslüman’ı Kirve yaparlar. Sünnet yapılırken çocuğun bir damla kanı Müslüman kirvenin üzerine damlatılır. Bu münasebetle aralarında akrabalık tesis edilmiş olur ve sürekli olarak her türlü konuda birbirlerine yardım ederler.

e)        Ahiret Kardeşliği

Her Yezidinin ruhani sınıftan Ahiret Kardeşi vardır. Ahirette kendisine yardım erecektir ve kardeşlik farzdır. Bu kardeş, Ahiret kardeşi olan Şeyh veya Pire yılda belirli bir vergi verir. Dünyaya geri dönecek olan ruh fanidir.

YEZİDİLERDE YASAKLAR

[Abdürrezzak El-Haseni, age., s. 93-96 .]

a)        Yiyecekler

Marul, lahana ve insan pisliği ile yetişmiş sebzelerin yenmesi yasaktır. Anlatılana göre, Şeyh Adi Bağdat’tan memleketi olan Hakkariye gelirken yolda pislik içinde yetişmiş bir marul görmüş, marula pislikten çıkmasını emretmiş ise de marul çıkmamış. Bunun üzerine Şeyh Adi marulun üzerine tükürmüş ve ‘marul yemeyi Yezidiler için haram kıldım demiştir. Yezidi şeyhleri ise marula kıyasla diğer pislikte yetişmiş sebzeleri de haram kılmışlardır.

b)        Giyecek

Yezidilerde mavi elbise giymek yasaktır. Beyaz renkli elbise giymek sevaptır.

c)         Saç-Sakal Tıraşı

Yezidiler de bıyıklan tıraş etmek veya yolmak haramdır. Yalnız makasla biraz alınabilir. Sakalın tıraş edilmesi müstehaptır. Fakat dini liderlerin sakal tıraş etmesi haramdır.

d)        Okuma-Yazma

Bir kasaba veya şehirde yaşayan Yezidilerden sadece bir kişiden başka diğerlerinin okuma yazma öğrenmesi haramdır. Bunun sebebi şu: güya Yezidi halkı Yezidiliğe muttali olursa dini, felsefi bir takım nazariyeler meydana çıkacak ve dolayısıyla türlü türlü mezheplere ayrılacak ve Yezidilik zaafa uğrayacaktır. Bu ihtimali önlemek için halkın okuma yazma öğrenmesi yasak edilmiştir.

e)        Mekânlar

Yezidilerce hela ve hamamlar Şeytan’ın yeridir. Onun için helaya girmek, hamama gitmek yasaktır. Herhangi bir yere kaza-i hacet yaparlar. Bu durumu edebe aykırı görmedikleri gibi hoş karşılarlar.

f)         Söylenilmesi Yasak Olan Kelimeler

Genel anlamda Yezidiler Ş, L ve H harfiyle başlayan kelimeleri kullanmazlar” [Yasak olan yiyecekler ve giyecekler ve kullanılması yasak kelimelerde dahil olmak üzere hepsinin ortak özelliği Ş, L, H harfleriyle başlıyor olmasıdır].Bunların dışında at ve kısraklara yük yüklemek, cünüplükten yıkanmak haramdır.

ÖLÜ VE CENAZE

Yezidilerde özel bir cenaze töreni vardır. Yezidilerden birisinin ölümünde Şeyhlerden birisinin oraya gelmesi şarttır. Def ve saz çalınır. Yanık seslerle mersiyeler söylenir. Kadınlar elleri ile göğüslerine vururlar. Kadın, erkek ağlaşırken Kaval gelir. Cenaze alayının önüne düşerek def, saz, mersiyeler eşliğinde cenaze mezarlığa götürülür. Herkes suskun bir vaziyette bekler. Topluluktan birisi ölen kişinin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bahseder. Ölünün vücudu Şeyh Adi’nin kabrinden getirilmiş toprakla (kafur yerine) tahnit edilir. Cenaze defnedildikten sonra Şeyh telkin duası yapar. Yezidilerin kabirlerinin şekli Müslümanların mezarlarından farklı değildir. Yalnız mezara cas [Tahıl yığını, hububat ] koymazlar ama kabri süslemekle ve geceleyin sabaha kadar kabri başında ateş yakmakla yükümlüdürler. Taziye üç gün devam eder. Kadınlar bu üç gün zarfında sabah ve akşam olmak üzere her gün kabri ziyaret ederler. Hatta öğle vaktinde giderlerken yol boyunca def ve saz çalarlar. Kabre yaklaştıklarında ise elleriyle yüzlerine vurmaya başlarlar. Taziyenin üçüncü günü akşamında yemek yaparlar. Bu yemeği ölünün mezarının başına bırakırlar. Ölünün o gece bu yemekleri yiyeceğine inanırlar.

RUHLARIN TENASÜHÜ

Yezidiler, ruhların tenasühüne inanırlar. Onlara göre ruhlar iyi ve kötü olmak üzere iki türlüdür. Kötü ruhlar, kötü olduğuna inanılan hayvanların mesela domuz, köpek, eşek gibi benzeri hayvanların vücuduna girerler ve bu şekilde azap görmüş olurlar. Bunlara ervah-ı habise (kötü ruhlar) denir. İyi ruhlara da ervah-ı tayibe denir. İyi ruhlar hep havada uçarlar. Hayatta olanlara gayptan haber ve gizli sırları bildirirler. Dolayısıyla iyi ruhların gayp alemiyle bağlantılan vardır. Onun içindir ki Yezidi din adamları Yezidilerden birisi ölünce onu rüyada görmeye çalışarak akıbetini bu şekilde anlamak isterler. Ölen kişinin ruhunun dönüşünü, durumunu ve ruhunun nereye gittiğini keşfetmeye çalışırlar. İyi ruhların hayatta olanlara verdikleri bilgiler ise cennetlik ve cehennemlik ruhları bildirmekten ibarettir.

İşte ruhların göçü inancı esas inançlardan birini teşkil etmektedir. Ruhların göçü ile ilgili keşifler ancak din adamlarına mahsustur.

SOSYAL HAYATTA YEZİDİLERİN ROLLERİ

Yezidilerin sosyal hayatta yerleri yoktur. Herkes onları hakir görür. Çok iptidai, cahil ve vahşi bilirler. Her müstevli hükümet, onları istila etmiş ve imhalarına çalışmıştır. Müslümanlarca, Mecusiler gibi Yezidiler de kafirdirler. Osmanlı Devleti zamanında Yezidilerden çok kimseler öldürülmüştür. Hele Kuran-ı Kerimdeki taviz ve şeytan kelimelerini balmumu ile kapatmaları Müslümanları büsbütün aleyhlerine kışkırtmıştır. Özellikle Musul’a giden her vali bunları tenkil etmiştir. 1260 hicri yılında Osmanlı ordusu Musul Vilayeti içinde yaşayan Yezidilerin katlini emretmiştir. Bu genel katillerde Yezidilerin dörtte üçü öldürülmüştür. Bu olaylar Yezidiler arasında, mersiyelerle, şarkılarla her zaman canlı tutulmakta ve bu vakıalar nazmen ve mufassal olarak yad edilmektedir.

1311 hicri yılında Osmanlı Devleti Ruslarla savaşırken her tarafta olduğu gibi Yezidilerden de asker toplamak üzere Tahir Bey zamanında bir komutan Yezidiler arasına girdi. Fakat Yezidiler, dini bir takım mahzurlar ileri sürerek askere gidemeyeceklerini gösterir bir layiha yazarak askeri albaya sundular. Özürleri hükümetçe kabul edildi, nakdi bedel alınmakla yetinindi. O gün Yezidilerce bayram yapıldı ve her yıl da bu bayram şenliklerle yapılır. Layihada gösterilen özürler şunlardır:

1)         Kadın, erkek her Yezidi her yıl üç defa Melek-i Tavusu ziyaret etmekle mükelleftir.

2)         Her Yezidi her yıl 15-20 Eylül tarihleri arasında Şeyh Adi’nin kabrini ziyaret etmek zorundadır.

3)         Her Yezidi her sabah güneşin ilk ışıklandırdığı yeri (Müslim, Gayrimüslim) hiç bir kimse onu görmeden ziyaret etmekle mükelleftir.

4)         Her Yezidi her sabah, kendisine en yakın olan en büyük din adamının ellerini öpmekle görevlidir.

5)         Bir Yezidi namaz kılarken Müslüman birinin görmesi haramdır. Tesadüfen onu gören Müslüman’ı ya öldürecek ya da kendisi intihar edecektir. Bu iki şıktan birisini yapamaz ise yedi gün oruç tutacak ve Melek-i Tavus için kurban kesecektir. [ Yezidi inancına göre, Müslümanların namazlarında küfür sayılan hususlar var imiş]

Bir Yezidi öldükten sonra günahlarının affı için ona telkin yapmak üzere Şeyhin onun yanına gelmesi gerekir.

Her Yezidi, her gün aralarında bulunan en büyük din balkanının Şeyh Dükani denilen yerde, kurulan sofrada yemek yemekle ödevlidir.

Her Yezidi kendi evinde oruç tutmakla, aile efradının yediğinden, içtiğinden yemek ve içmekle, oruçlu olduğu her günün sabahında dini başkanın huzuruna ve her akşam da oruç olduğunu ispat etmek için ruhani başkanın yanına gidip ispatı vücut etmekle vazifelidir.

Bir Yezidi bütün bir yıl müddetle gurbette kalsa ve karısının yanından ayrılsa karısı kendisinden boşanmış olur.

Her Yezidi yeni bir gömlek yaptığı zaman Şeyh Adi’nin mezarı yanındaki zemzem suyu ile yıkamakla mükelleftir.

Her Yezidi yeni bir gömlek yaptığı zaman kardeşi, bu gömleğin cebini açacaktır.

Müslüman veya Yahudi veyahut Hıristiyanların sürmeleri ile sürme çekmek ve tarakları ile taranmak Yezidiler için haramdır. Usturaları ile tıraş olmak onlar için yasaktır. Zaruret halinde yapılırsa Zemzem suyu ile yıkamak lazımdır.

Helaya, hamama girmek ve ölmüş hayvanların etini yemek Yezidilerce haramdır.

İnsan pisliğinde yetişen sebzeleri yemek haramdır. Bazı Yezidiler ise balığın yenilmesini de haram kılarlar. İşte bu yasaklan isteyerek ve hatta istemeyerek yapan Yezidi dinden çıkar.

YEZİDİLERDE İLİM VE TAHSİL

Yezidilerin Mushaf-ı Reş isimli mukaddes kitaplarına göre okuma yazma öğrenmeleri haramdır. Daha öncede bahsedildiği gibi okuma yazma hakkı sadece sayıları çok az olan din büyüklerine tanınmıştır. Mushaf-ı Reş ise Yezidiliğin kurucusu kabul edilen Şeyh Adi tarafından yazıldığına inanılmaktadır.

Emir İsmail’in oğlu Muaviye Emeviye Yezidi inancına göre yenilmesi haram olan marul, lahana ve ıspanak gibi sebzelerin yenmesini helal kıldığı gibi okuma ve yazmaya fetva vererek serbest bıraktı. [Erol Erk, ‘Yezidiler Arasında’, 18 Mart 1966, s. 4.]

Irak’ta Yezidilere ait beş yüzden fazla medrese vardır. Bu medreselerde yirmi bin Yezidi okumaktadır. Emeviye’nin kardeşi Yezidhan halen Bağdat’ta hukuk tahsili yapmaktadır. Son zamanlarda Yezidilerin çocuklarını okullara göndermeye rıza göstermeleri onlarda müspet bir uyanmanın işaretleri sayılabilir.

Yezidiler bulundukları çevrede konuşulan dili konuşmakla beraber hepsinin dili Kürtçe’dir.

************************

EK- I

Şeyh Adi B. Müsafîr El-Hakkari

Ünlü ve meşhur bir şeyhtir. Birçok insan onun yolunu izlemiştir. Bu insanlar ona o kadar çok bağlanmışlardır ki nihayet onu namazlarında kıble, ahirette dayanak konumuna yükseltmişlerdir. Seçkin münevverlerin hiçbiri onun seviyesine ulaşamaz. Şeyhin; Akil El-Menbici, Hammad Ed-Dabbas, Ebu’n-Necib Abdulkadir, Ebu’l-Vefa El-Hulvani ve Ebu Muhammed Eş-Şünbiki ile dostluk ilişkileri vardı. Şeyh, Erbil’e gitmiş sonra Kerhini’ye yerleşmiş, Hakkari’deki zaviyesine çekilinceye kadar da burada yaşamıştır.

Ebu’l-Fereü Abdurrahman b. Necm b. Abdulvahhab El-Hanbeli El Vaiz ilaveten şöyle demiştir: Hakkari’de züht hayatı yaşayan Şeyh Adi’nin kardeşinin oğlu Şeyh Adi b. El-Berekat, Şeyh Adi’nin doksan yıl yaşadığını ve 557 yılında öldüğünü söyledi. Şeyh Hammad b. Muhammed b. Cessas şöyle demiştir: ‘Adi’den daha güzel yaşayan, ondan daha heybetli daha mütevazı ve daha duygusal kimse görmedim. Sözü edilen bu Hammad, Şeyh Adi’nin bir dostudur. Hammad aynca şöyle demiştir: ‘Adi bir küheylâna bindi; ölünceye kadar ondan inmedi. Gündüzleri bir lokma yutmadı, geceleri uyumadı. Kimsenin ne yiyeceğini yedi, ne de içeceğini içti. Hiç kimse onu kötü bir huy ile itham etmemiştir.

Amcam Ebu’l-Hasen Ali b. El-Mübarek dedi ki: ‘Ömer b. El-Mella şöyle dedi: Adi bir gün şöyle dedi: Amire! Dün gece seni dergâhta göremedim?’ Dedim ki: ‘Sen içeri girdiğinde, ben kapının arkasında idim veya bu anlamda bir şey söyledim.’

Ebu Said Kökböri b. Ali b. Bektegin bana şunu anlattı: Tarif El-Belhasi’yi şöyle derken işittim: Ama bir adam Şeyh Adi’yi ziyarete geldi. Ona; her adım için sevap vardır dedim. Adi dedi ki: ‘Bilakis her adım bir hacc (a bedel )dir. Allah selamet versin o, bu sözleri, şeyhi inkar sadedinde zikrederek alimleri methetti, cahilleri zemmetti.

Ahmed b. Şuca b. Menan’ın beyanına göre El-Hıdr b. Abdullah El-Kalanisi şöyle demiştir: Şeyh Adi’nin huzurunda Erbil Kalesinden söz etmiştik. Şeyh şöyle dedi: ‘Orada iki tane veli vardır. Biri batı diğeri doğu kapısında her ikisi de surlardadır. Batı kapısında adak sunulan bir yer vardı. Nasraniler, bunun günümüzde Halebi Hapishanesi denilen kale hapishanesinde bulunan şehit olduğunu iddia ederler. Adi’nin kastettiği şahıs budur. Bu düşünce daha tutarlıdır. Daran yolundaki kabre dikkat çeken de yine Adi’dir.

Ebu Said Kökböri şöyle dedi: ‘Küçüklüğümde Adi’yi Musul’da gördüm, kısa boylu, esmer bir adamdı. Hasan b. Adi, Adi’nin 555 yılında öldüğünü ifade etti.

[Şerefüddin b. Berakat El-Mübarek b. Ahmed El-Lahmi El-Erdebili, Tarihli Erbil, Tahkik, Sami b. Es-Seyyid Hamas Es-Sakar. Kısmu’l-Evvel, Bağdat: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980, s. 116-117.]

Ek II

Adi Bin Müsafir El-Hakkari

Zahit, Şeyh Adi b. Müsafir Musul’un bir vilayeti olan Hakkari’de 557 vefat etti. Baalbek asıllıdır ve daha sonra Musul’a göç etmiştir. Banliyö ve taşra halkı kendisine tabi oldu ve saygı gösterdi.

Bunu da ilave etmek gerekir ki:

İmanı Nureddin Ebu’l-Hasen Ali b. Yusuf b. Cerir b. Midad b. Fazl El Lahmi Rahimehullahi Teala Behçetü’l-Esrar ve Madinü’l-Envar isimli eserinde şöyle der: ‘Şeyhülislam Muhyiddin Abdülkadir El-Cili, Adi’yi çokça metheder ve överdi. Onun otorite olduğunu kabul ederek şöyle demiştir: Eğer peygamberlik mücahede ile elde edilmiş olsaydı Adi b. Müsafir onu elde ederdi.’

Şeyh Ebu Muhammed Abdullah El-Batayili’nin şöyle dediği nakledilmektedir:

‘Şeyh Adi secde ettiğinde beyninden; mücahedenin şiddetinden çakıl taşlarının kuru toprağa düşerken çıkardığı ses gibi bir ses çıkardı. Adi işin başında çöllerde, dağlarda, sahralarda ikamet etmiş, insanlardan uzak kalmış, sürekli dolaşmış ve muhtelif mücahedeler yaşamıştır. Dağlar ona alışkındı, çöller ona aşinaydı, yabani hayvanlar onu tanırdı. Ve doğu illerinde, sadık müritlerin terbiyesi için gönderilen, süluklarının ve problemlerinin çözümlerinin kendisinde son bulduğu kişilerden biridir. Ve ayrıca (O) gençken Tacü’l-Arifin Ebü’l-Vefa Rahimehullahi Aleyhin (vefat ettiğinde) cenazesini yıkamış birisidir.

Şeyh Ebu Muhammed Abdullah b. Kamil El-Hüseyni El-Beysani’nin şöyle dediği nakledilmiştir:

Halife Bağdat’ta bir ziyafet verdi ve bütün Irak ileri gelenlerine ve âlimlerini davet etti. Şeyh Abdülkadir, Şeyh Adi ve Ahmed b. Er-Rufai, Allah cümlesine rahmet eylesin, dışında herkes, bu davete icabet etti Davetliler gidince, vezir, Halifeye: Şeyh Abdulkadir. Şeyh Adi ve Şeyh Ahmet! gelmediler dedi. Halife: ‘Benim nazarımda sanki hiç kimse gelmemiş demektir.’ karşılığını verdi ve sonra kapı muhafızına Şeyh Abdulkadiri çağırmasını ve Şeyh Adi ile Şeyh Ahmed’i getirmek üzere Hakkari Dağına ve Ümmü Ubeyde’ye gitmesini emreder. Dedi ki: Daha kapı muhafızı Halife’nin huzurundan ayrılmadan ve daha emirnameler yazılmadan. Şeyh Abdulkadir bana şöyle dedi: Şavir, Halbe Kapısının dışındaki mescide git, orada Şeyh Adi’yi ve yanında iki kişi daha göreceksin, onları buraya çağır. Sonra Şuniziyye Mezarlığına git. Orada da Şeyh Ahmet b. Er-Rufai’yi ve yanında iki kişi daha göreceksin onları da buraya çağır. Dedi ki, ‘Halbe Kapısının dışındaki mescide gittim. Orada Şeyh Adi’yi gördüm, yanında iki kişi vardı. Dedim ki: ‘Efendim! Şeyh Abdulkadir sizi istiyor.’ ‘Memnuniyetle’, dedi ve kalktılar. Ben de onlarla beraber yürüdüm. Şeyh Adi bana: ‘Şavir, Şeyhin sana emrettiği üzere, Şeyh Ahmed’e gitmeyecek misin?’ Dedi. Ben de; ‘Gideceğim’ dedim ve Şuniziyye Mezarlığına vardım. Şeyh Ahmed’i buldum, yanında iki kişi vardı. Dedim ki: ‘Efendim, Şeyh Abdulkadir sizi istiyor.’ ‘Memnuniyetle1, dedi.

Hemen kalktılar, iki Şeyh akşam vakti Şeyh Abdulkadir’in evinde buluştular. Şeyh onları karşıladı. Çok geçmeden kapı muhafızı Şeyhin evine geldi ve ikisinin de orada olduğunu gördü. Hemen Halifeye giderek, onların orada olduğunu bildirdi. Halife bizzat kendi eliyle bir yazı yazıp oğlu ve kapı muhafızıyla onlara göndererek gelmelerini istedi. Onlar da bu isteği yerine getirip oraya doğru yola koyuldular. Şeyh, benim de onlara katılmamı emretti.

Kıyı boyunca Şeyh Ali b. El-Hili, Allah ona rahmet etsin ile karşılaştık. Şeyhler onunla görüştüler. O da onlarla beraber yürümeye başladı. Güzel bir eve vardığımızda; Halife kemerini kuşanmış ayakla bekliyordu. Yanında iki tane de hizmetçi vardı. Evde onlardan başka kimse yoktu. Halife onları karşılayarak: ‘Efendiler, krallar tebaasını davet ettiğinde, yollarına ipek sererler’, dedi ve elbisesini yollarına serdi ve yürümelerini istedi onlar da yürüdüler. Bizi, hazırlanmış bir sofranın olduğu bir mekana götürdü. Herkes oturdu ve yemeğe başladılar. Onlarla beraber ben de yedim.

Sonra çıktılar İmam Ahmed h. Hanbel (rahmetüllâhı aleyh)’nın mezarını ziyaret etmeğe gittiler. Çok karanlık bir gece idi. Şeyh Abdulkadir, önünden geçtikleri her kaya, kütük, duvar ve mezarı eliyle işaret ediyor, o da ay ışığı gibi ışık saçıyordu. Onlar da bu ışıkta yürüyorlardı. Bu ışık bitince, Abdulkadir başka bir şeye işaret ediyor bu defada o ışık saçıyordu. Böylece ışıkla yürümeye devam ederler. İmam Ahmed’in mezarına kadar hiç kimse Şeyh Abdulkadir’in önüne geçmedi. Dört şeyh ziyaret için mezarlığa girdiler. Onlar dönünceye kadar biz, mezarlığın kapısında bekledik. Ayrılık vakti geldiğinde, Şeyh Adi, Şeyh Abdulkadir’e: Bana ne tavsiye edersin? Dedi. Şeyh Abdulkadir; ‘Kitap ve Sünneti tavsiye ediyorum’ dedi ve ayrıldılar.

Şeyh Adi’nin hizmetçisinden şöyle nakledilir:

Ona yedi yıl hizmet ettim. Birçok kerametini gördüm. Bunlardan bir tanesi şudur: Bir gün eline su döküyordum. Bana: ‘Dileğin nedir? Dedi. Ben de: ‘Kuran okumak istiyorum. Fakat Fatiha ve İhlâs surelerinden başka bir şey ezberleyemedim, ezber bana çok zor geliyor’ dedim. Eliyle göğsüme dokundu, aynı anda Kur’ân-ı Kerim’in tamamını ezberleyiverdim.

Bir gün ona: ‘Efendim, bana gayb vakası göster’ dedim. Mendilini bana verdi ve: ‘Bununla yüzünü ört’ dedi. Ben de mendil ile yüzümü örttüm, sonra: ‘Kaldır’ dedi. Ben de mendili kaldırdım: Yazıcı melekleri gördüm; insanların amellerini yazıyorlardı. Üç gün bu hal üzere kaldım; hayat bana ağır gelmeye başladı. Ondan yardım istedim. Aynı mendil ile yüzümü örttü. Sonra mendili kaldırdım ve bütün bunları görmez oldum.

Bir gün bana Şeyh Akil El-Membeci’yi anlatıyordu. Bu zat, Şeyh Adi’nin şeyhidir. Ona dedim ki: Onu bana gösterebilir misin? Bana bir ayna verdi ve ona bakmamı emretti. Aynada kendime baktım. Sonra ben kayboldum ve aynada bir şahıs belirdi. Onun yüzünü ayrıntılarına kadar hatırlıyorum. Şeyh Adi bana: ‘Saygılı ol, zira o, Şeyh Ukayl’dır.’ Uzun bir süre öylece ona baktım. Sonra bu zat kayboldu ve aynada ben belirdim.

Bu zat, Şeyh Şerefüddin Ebu’l-Eedail Adi b. Müsafir b. İsmail b. Musa b. Mervan b. El-Hasen b. Mervan b. El-Hakem b. Mervan El-Emevi’dir.

[İbnü’l-Verdi, Tetimmeti’l-Muhtasar, Tahkik, Ahmet Rıtat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970, s. 100-103. ]

Ek  III

Adi Bin Müsafîr El-Hakkari

Adeviye Taifesinin kendisine nispet edildiği, ünü her tarafa yayılmış ve pek çok kimsenin kendisine tabi olduğu salih ve meşhur bir kimsedir. Bağlıları haddi aşacak bir inanca sahip oldular. Hatta onu namazları için bir kıble ve ahiretleri için yegane azık addettiler. Adi, birçok Şeyh, Salih ve Meşhur kimselerle arkadaşlık ettikten sonra Musul nahiyelerinden olan Hakkari dağlarına [ 160a ] çekildi. Orada bir zaviye inşa etti. Daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde çevredeki insanların teveccühüne mazhar oldu.

Ebu’l-Berakat İbnü’l-Mustevfi, Tarihü’l-Erbil adlı eserinde Şeyh Adi’yi zikredip, onu Erbil’i ziyaret edenler arasında sayar. Erbil Meliki Muzaffereddin şöyle der: ‘Çocukken Musul’da Adi b. Müsafir’i gördüm. Adi orta boylu, esmer biriydi.’

Adi’nin salih bir kimse oluşu ile ilgili birçok rivayet anlatılırdı. Rivayete göre Adi, Baalbck nahiyelerinden Beytifar denen bir köyde doğmuştur. Adi bin Müsafir’in doğduğu ev hala ziyaretgahtır.

Adi 557 yılında bir görüşe göre de 555 yılında kendi şehrinde vefat etmiş ve kendi zaviyesinde defnedilmiştir.

Adi’nin kabri kendisine teveccüh edilen sayılı türbelerdendir. Şu vakte kadar da onun izlerinin hatırasını ayakta tutup yolunu takip etmektedirler. İnsanlar, Adi’nin dönemindeki insanların ona gösterdiği saygı ve inancı hala korumaktadırlar. 90 yıl yaşamıştır [160b ].

[İbn Furat. Nasuriddin Muhammed Bin Abdurrahim Ali El-Mısri, Tarih’ud-Düvel ve'l-Muluk (Tarih-u Furat), Cilt 3, 160a-160b, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: AF. 119. (Bu yazmanın ilgili bölümlerinin fotokopisini bize ulaştıran Hasan Çağlar Beyefendiye teşekkür ederiz.)]

Kaynaklar

ABDÜRREZZAK EL-HASENİ, El-Yezidiyyun, Bağdat: Mektebeti’lYekzati’l-Arabiyye, 1370.

ABDÜSSELAM EFENDİ, Ümmü’l-İber, Varak, 117a-117b, 118a.

AHMET TEYMUR PAŞA, El-Yezidiyyetü ve Menşeli Nihletihim, Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye, 1352.

BAYBARA Süleyman, Abdüsselam Efendi, Hayatı, Eserleri, Ümmü’lİber’in Tercemesi ve Dil Yönünden İncelenmesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994.

BEDRÜDDÎN EL-AYNÎ, Ikdü’l-Cüman, Tahkik, Muhammet Emin, c.,2. Kahire: 1988.

EBÜ’L-FİDA, Muhtasar fi Ahbari’l-Beşer, Tahkik, Mahmut Deyyub, c.2, Beyrut: Daru’l-Kütübü’l-İlmiye, 1997.

ERK Erol, ‘Yezidiler Arasında, Hürriyet 13-19 Mart 1966, s. 4.

İBN EBİ’L-HADÎD, Şerhu Nehcü’l-Bclağa, Tahkik, Munammed Ebu’lFazl İbrahim, c.1-2, Kahire: Dam İhyai’lKütüb’ül-Arabiyye, 1965.

İBN FURAT, Nasuriddin Muhammed Bin Abdurrahim Ali El-Mısri, Tarih’ud-Düvel ve’l-Muluk (Tarih-u Furat), Cilt 3, 160a160b, Viyana Devlet Kütüphanesi, No: AF. 119.

İBN FUVATİ, Havadisü’l-Camia, Beyrut: Daru’l-Garbi’l-İslami, 1997.

İBN HALLİKAN, Vefayatü’l-Ayan, Talıkik: İhsan Abbas, c.3. Beyrut: Daru’s-Sadr, 1978.

İBNİ KESİR, El-Bidaye ve’n-Nihaye (İslam Tarihi), c. 12, Çcv., Ahmet Ağırakça-Abdlilkerim Özaydın, İstanbul: Bahar Yayınları, 1987.

İBNİ’L-ESİR, El-Lübab, c. 3, Beyrut: Daru Sadr.

İBNÜ’L-VERDİ, Tetimmeti’l-Muhtasar, Tahkik, Ahmet Rıfat Bedravi, c.2, Beyrut: Daru’l-Marife, 1970.

MEHMET ŞERAFETTİN, ‘İlave’, Sayı 4, Daru’l-Fünuıı İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1926, ss, 273-275.

MEHMET ŞERAFETTİN, ‘Yezidiler’, Sayı 3, Daru’l-Fünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1926, ss, 1-29.

SEM’ANİ, Kitabu’l-Eıısab, Tahkik, Abdullah Ömer El-Barudi, c. 5, Beyrut: Daru’l-Fikr. 1988.

ŞATANUFİ, Behcetü’l-Esrar, Kahire: Matbaati’l-Meymeniyye, 1304.

ŞEREFÜDDİN B. BERAKAT El-Mübarek b. Ahmed El-Lahmi El-Erdebili. Tarihü Erbil, Tahkik, Sami b. Es-Seyyid Hamas Es-Sakar, Kısmu’l-Evvel, Bağdat: Kültür Bakanlığı Yayınları. 1980.

TADİFİ, Kalaidü’l-Cevahir (Cevherden Gerdanlıklar), Çev., Namı Erdoğan, İstanbul: Sinan Yayınevi, 1972.

TAŞGIN Ahmet, ‘Anadolu’da Yok Olmaya Yüz Tutan Dini Topluluklardan: Yezidiler’, Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi Bildirileri 23-28 Ekim 2000 Ürgüp/Nevşehir, ERVAK Yayınları, Ankara-2001. ss.731-752.

Kaynak: Mahmut BİLGE, YEZİDİLER/EZİDİLER, Tarih-İbadet-Örf ve Adetler, Yayına Hazırlayan: Ahmet Taşgın, Kalan Basım, Yayın, Dağıtım, Birinci Basım: Temmuz 2002, Ankara

*****************

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)

HİCRÎ 1400. YILA YAKLAŞIRKEN “KÖLELİKTEN EFENDİLİĞE” Sâmiha AYVERDİ


[38 Yıl Öncesinden Müslümanlara Yapılan Bir Çağrıdır]

[Bu eser, İslâmla şereflenmiş her müslüman milletin kitabıdır ve İlây-ı Kelimetullaha davettir.

Hacmi küçük, muhtevası derin ve manalı, hedefi yüce, niyeti Allah'ın rızasını tahsil olan bu eser, 1400. senesini idrâk etmek üzere olan Hicri Takvimi, bütün İslâm Âlemi’nin birlikte karşılamasını teklif ve temin etmek maksadıyla yazılmıştır.

İslâm Âlemi’ni yakından ilgilendiren pek çok mühim mesele üzerinde durulmakla beraber bu eserde şu noktaya bilhassa dikkatimiz çekilmekte:

İslâm Âlemi’nin dışındaki dünya, batıl inanışları an'aneleştirip mukaddes günler, yortular, bayramlar, karnavallar adıyla kutlayarak kitle psikolojisini kamçılayıp uyanık tutarken, 1400. senesine kavuşmak üzere olduğumuz şu günlerde Hicret-i Nebevi'nin, İslâm Dünyası için nasıl uyarıcı bir fırsat, ilmin ve imanın ışığında nasıl bağlayıcı ve birleştirici bir imkân olduğunu idrâk etmemek büyük eksiklik ve büyük gaflet olur...

Yazarı değerli insan Sâmiha Ayverdi, neşreden DAMLA YAYINEVİ ise de bu eser sizindir, bizimdir ve bütün Müslümanlarındır. Sahip çıkınız ve mutlaka okuyunuz.]

ÖNSÖZ          

Ey Müslüman Emirler, İslâm Münevverleri, Devlet Reisleri ve Müslüman Kardeşlerim!

Bu küçük risale, 1400. senesini idrâk etmek üzere olan Hicrî takvimi, bütün İslâm Âlemi’nin birlikte karşılamasını teklif etmek maksadiyle yazıldığı kadar, din kardeşlerimizle müşterek dert ve dâvalar üstünde kısaca dertleşip halleşmek niyet ve maksadını da içine almaktadır.

Hicret-i Nebevî’nin 1400. senesini idrâke üç yıl kaldı. (Bugün 18 Şevval 1435)

Ey Müslüman Emirler, Münevverler, Devlet Reisleri!

Dünyâ, bâtıl inanışları, yakıştırma nasları bile, teologların şâşaalı polemikleri ile an’aneleştirip mukaddes günler, yortular, bayramlar adiyle kutlayarak kütle psikolojisini kamçılayıp uyanık tutarken, 1400. senesini idrâk etmek üzre olduğumuz Hicret-i Nebevi, İslâm Âlemi için nasıl uyarıcı bir fırsat, ilmin ve imânın ışığında, nasıl bağlayıcı ve birleştirici bir çığır olmalıdır?

Evet, yer yüzünü tevhîd güneşi ile aydınlatmış ve insanoğluna hak ve hürriyetin şerefli yolunu göstermiş bu mübarek dînin 1400. senesini, el ve gönül birliği ile biz Müslümanlar nasıl kutlamalıyız? İslâm dünyâsı bu müstesna gün için ne düşünebilir, ne hazırlar ve bilhassa neler ümid edip ne gibi faydalar bekleyebilir?

İşte, risalemizin bir yönü dertleşip halleşmek ise, bir yönü de Müslüman devletlerin idarecileri-ne sormak istediğimiz böyle bir suâlle, asırlardır alaca karanlıkta uyuklayan îlâ-yı Kelimetullah gibi mihver bir fikrin ilim ve iman tezgâhında işlenip dokunmasını temennî eylemektir.

Gerçi 1976 senesinde İstanbul’da toplanan İslâm Kongresi, İslâm Birliği’ne doğru atılmış bir merhale idiyse de, bir bakıma, sâdece mes’ûd bir buluşma diyebileceğimiz bu Kongre’de hâkim olan hava, gene de politikadan yakasını kurtaramamış hesaplardı.

Halbuki İslâm Birliği, siyâset mazgalından gözlendiği müddetçe, ulaşması temenni olunan hedefe vâsıl olması düşünülemez. Bu yüzden de o ulvî ve ilâhı neticeyi elde etmenin tek gerçek yolu, İslâm Birliği idealine, ilim ve imanını hareket noktası olarak seçmek olsa gerektir.

Söze başlarken, Cenâb-ı Hakk’ın şehâdeti muvâcehesinde, peşin olarak dilediğim, bu kitabı okuyacak olanlarda, şahsım hakkında uyanabilecek şüphe, endişe, vesvese ve zanların bertaraf olmasıdır. Dünyânın hemen beş kıtasını da sarmış olan fikir ve amel sahtekârlığı, haklı olarak, herkesi herşeyden şüphe eder hâle getirmiş bulunduğuna göre, bu risaleyi yazanın da, karanlık, bulanık ve gizli bir maksadı olduğu düşünülebilir.

Her yer Allah’ın huzurudur O’na âşikâr olmayan hiçbir şey yoktur. İşte bu satırları yazanın da, hayâtı boyunca, vatan ve iman yolunda, maddî mânevi herhangi bir menfâat gözetmeden, İslâm’a ve Türk’e, tâkatı ölçüsünde hizmet eylemeyi cihad kabûl etmiş olmasıdır. Allah’ın şâhid olduğu bu gerçeğe, vatandaşı olan olmayan dindaşlarının inanıp inanmamaları, zihnî ve derûnî kıstaslarına bırakılmıştır.

Bu risâle, bir fantezi, bir iddiâ, bir heves ve aceleye gelmiş bir kararla yazılmamıştır. Aksine, İslâm Âlemi’nin garipliği ve horlanışı karşısında, uzun yıllardır duyulan ıstırâbın yüze çıkmasından ibârettir.

*

*          *

İtiraf etsek de etmesek de, İslâm’ın çatısı altında birleşmiş olması lâzım gelen milletler ve topluluklar, aslında, dağılmış bir zincirin halkaları gibi, parçalar hâlinde bölük bölüktür. Yek-pâre ve birbirine kenetli olması îcâb eden bu parçalan yeniden birbirine lehimleyip, birleştirecek olanlar da, herhangi şahsî bir ihtiras, zümre ve siyâset endîşesiyle gözleri şaşılaşmamış ve gönülleri kararmamış âlimler ve müşâvirler kadrosunun desteğini kazanmış emirler, devlet reisleri, cumhurbaşkanları ve kütlelerin idâri ipuçlarına hâkim olan şuurlu devlet adamlarıdır.

Onun için de bu küçük kitabı, halkın kaderine hükmedenlere ithaf ediyorum.

Bu arada: «Sen kimsin? Kim oluyorsun ki kalkmış bize hitâb etmek cesaretini gösterebiliyorsun?» diyebilirsiniz. Haklısınız. Amma benim de haklı olduğumu zannettiğim nokta, işte bu, belki sizi şaşırtan hattâ belki de öfkelendiren ve: «Kim oluyorsun?» demenize yol açan sıfatsızlık ve selâhiyetsizliğime rağmen, gönlünde İslâm’ın aşkı alev alev yanan, bütün İslâm Âlemi’nin birliği ve beraberliği temennisindeki ihlâs ve samimiyetine Allah’ı şâhit tutan bir Müslüman oluşumdandır.

Bir memleketin ajanı, bir zümrenin sözcüsü, herhangi bir menfâatin kovalayıcısı olsaydım, inanıyorum ki böyle ulvî bir dâvâyı gizli bir emele basamak yaptığım an, Allah’ın gayret sıfatı tecellî ederek, bir kirli veyâ gizli maksat için kullanır olduğum o muhteşem dâvâ, kılıç olup başımı keserdi.

Amma, ey Müslüman emirler, İslâm münevverleri ve Müslüman kardeşlerim! Size hitâb eden bir Müslüman Türk kadınıdır.

«Kimsin? Ne sıfat ve cesâretle bizi karşına almaktasın?» diyebilirsiniz.

Kim olduğumu söyledim. Müslüman ve Türk’üm elhamdülillah. Sıfatımın da sıfatsızlık olduğu-nu tekrar edebilirim. Esâsen cesâretim de, yokluğun verdiği bu huzurlu varlıktan ileri gelmektedir vesselam.

26 Ocak/
20 Şubat 1977 İstanbul

KÖLELİKTEN EFENDİLİĞE DAVET

Bir Müslüman Türk olarak dünyâya gelmiş bulunduğum için Allâha hamdederim. Ancak, mensub olduğum milletimin, bin yıl, uğrunda kanını canını vermiş bulunduğu iman hayâtına karşı, son devirlerde, o târihî ve ihtişamlı vazîfe ve mesuliyet çizgisinden ayağının kaymış olduğunu da üzülerek söylemek isterim.

Amma, siyâset platformu üstüne yeni yeni çıkmış bulunmanın acemiliğinden henüz kurtulamamış diğer İslâm devletlerinin de, bir yandan istiklâllerinin gurûruna kapılmak, bir yandan da Garblı devletlerin oyununa getirilmek sûretiyle şaşırtılmış oldukları bir gerçektir.

Bir de bu devletlerarasında, zengin bir yeraltı hazînesinin, petrol adıyla yerüstüne çıkıp, ülkelerine refah ve bollukla berâber, ciddiyet, metodlu bir çalışma şevki, plânlı bir sanayileşme gücü, ilme ve imana dayalı bir tâze aşı getirdiği de maâlesef düşünülemez.

Zira fertlerde olsun cemiyetlerde veyâ devletlerde olsun, ancak geçmiş, hâl ve gelecek üçlüsü hesaba katılarak, basiretli ve ileri görüşle yapılan şuurlu hamlelerdir ki o fertleri ve toplulukları rehâvete ve kof bir güvene düşmek tehlikesinden korur. Böylece de, yıkıcı ve kötü niyetli iç ve dış cereyanların çemberini yarıp selâmete çıkmak mümkün olur.

Bir zamanlar dünyâya parmak ısırtmış, yol göstermiş, ışık saçmış olan İslâm dünyâsının boğazında, hâlâ Muhammed Ümmeti’nin imanına diş bileyenlerin doladıkları çember takılı bulunmaktadır. Ama bu kölelik alâmeti, artık olduğu yerden sökülüp çıkarılmalıdır. Çünkü dünyâ, İslâmiyetin efendilik devrini tanımış, yaşamış, mes’ûd olmuş, yüzü gülmüştür. Bu gün de ona hasrettir. İslâmiyetin, yolunu şaşırmış, aradığını bilip bulamamış, akıl almaz maddî imkânlarına rağmen ne yapacağını kestiremez olmuş bu gökkubbe ehline, yeni bir harman, yeni bir istif ile gelip tekrar insanoğlunu selâmete çıkarması ondan beklenen bir İlâhî vecîbedir.

İslâm, dünyânın direğidir. Onun için Müslüman dünyâsının salâhı ve uyanışı, kâinâtın salâhı ve uyanışı kargaşalığı ve fesadı ise kâinâtın kargaşalığı ve fesâdıdır. Yeter ki evvelâ İslâm Âlemi, yattığı gaflet döşeğinden fırlayıp kalksın, ondan sonra da imdat bekleyen dünyâya el uzatsın.

Gerek İslâm Âleminin Atlas Okyanusu’ndan Çin Şeddine kadar rakipsiz bir medeniyet kurduğu şâhikalaşmış asırlar, gerek gürül gürül akan bir Ortaasya Medeniyeti’nin kurucusu olmuş müstakil Türk devletleri ve nihâyet Selçuklu ve Osmanlı asırları, tevhide dayalı bir devletçilik anlayışı ile idâre edildikleri müddetçe, diinyâ medeniyet ve siyâsetinin saygı mihrakları veyâ belkemiği idiler.

Zîra İslâm, madde plânı ile mânâ plânı arasında bir köprü, zihnî ve rûhî kuvvetler arasında bir vahdet, bir orkestrasyondu. Çünkü İslâm tefekkürünün henüz beyni kireçlenmemiş, zihnî tecessüsü dondurulmamış ve idrâkinin ağzına cehâlet ve taassup gemi vurulmamıştı.

İşte kanı canı çekilip kaskatı kesilmiş olan dünyâ, yeniden İslâm güneşi ile ısınıp kendine geleceği o lâtif devirleri hasretle bekliyor..

İSLÂM BİRLİĞİ

İslâm devletlerinin hududlarını tâyîn eden harîtalar, İslâm Birliğini  ayıran çizgiler olmamalıdır.

Sınırlar ve siyâsî menfâatler, bir bakıma, gene de ayrı olabilir. Fakat İslâm Âlemi’ne, hududların ve her türlü menfâatlerin üstünde bir İslâm Birliği lâzımdır.

Birkaç defâ, gayeleri sırf siyâsî olan Arap Birliği teşebbüsleri olmuş, fakat liderlerin kaprisleri ve hayâlleri seviyesini aşamayan bu hareketler, kâğıttan kuleler gibi, ilk sarsıntıda yıkılıp gitmiştir.

Amma İslâm Birliği ruhu, Müslümanlığın mayasında ve temelinde mevcûd olan ana cevherdir ve menfâate dayanan bütün engelleri ve çeşitli ideâlleri ağırlığı altına alacak ve kütleleri tek müşterek çehrede birleştirecek manevî ve ulvî bir gayedir.

Bu, yalnız Arapiara değil bütün dünyâ Müslümanlarına şâmil öyle bir iman çatısıdır ki, onun kubbesi altında tahakkuk edecek bir alış veriş, yalnız manevî birlik bakımından değil, siyâsî ve iktisâdı şahlanış bakımından da, bütün Müslüman devletlerin güçlerine güç katacak bir kudret kaynağıdır. Yeter ki peşin olarak buna biz kendimiz inanalım.

Bu gün İslâm ülkelerini tâyîn eden hudud işaretleri dünyâ politikacılarının usta ve kasıtlı ellerinde, İslâm Birliği’ni tehdîd eden siyâsî kozlar, askerî tehlikeler ve tehdidler olarak kullanılmakta, çeşitli kışkırtmalar, sürtüşmeler, en azından kaş çatmalar hâlinde tecellî ve tahakkuk ederek Müslüman devletlerin iç ve dış siyâsetlerine istedikleri istikameti vermektedir.

Büyük kütle dediğimiz halk, bu gerçeği görmeyebilir. Görmemekte de mazur ve haklıdır. Amma devletlerinin idâre mes’uliyetini üstlerine almış olanların düşman oyununa gelmemeleri, durendiş, basiretli ve uyanık olmaları, birlik ve berâberlik anlayışının bütün İslâm câmiâsı için bir hayat ve memat meselesi olduğunu hem nazarî hem de amelî mânâda bilip, tatbikatında da acele etmeleri lâzımdır.

Şu bir hakikat ki, İslâm devletlerini birbirleriyle düelloya dâvet eden gizli ve sinsi kuvvetler vardır. Henüz Asya ve Afrika Müslümanlarının bir kısmı OsmanlI İmparatorluğu’nun çatısı altında iken o gizli kuvvetler, bu düelloyu Türk ve Arap kavimleri arasında tertîb etmekte idiler. Başlıca senarist de, İngiltere sonra Çarlık Rusyası idi.

Tecrübeli ve kurnaz olduğu kadar gaddar ve merhametsiz de olan İngiliz siyâsetinin yüzünü güldüren haber alma ve câsusluk teşkilâtı hem münevverler hem de halk üstüne tatbik ettiği politikada elhak muvaffak olmuş ve Arab’ı Türk’e diş biler hâle getirmiştir.

Birkaç sene evvel gazetelerde, hiç de dikkati çekmeyen, basit bir yazı çıkmıştı. Çöllerin en yaşlısı olduğu tesbît edilen bir adam ile Garblı bir gazeteci arasında geçen kısa bir konuşma. İhtiyar olduğu kadar câhil de olan bu çöl sakini, kendince çok yaşamanın sırlarını söyledikten sonra, İngilizler sayesinde zengin olduğunu, kendisini Türklerle vuruşmaya teşvîk eden İngiliz ajanlarından çok para aldığını, bu sâyede de on yedi defâ evlendiğini iftiharla söylüyordu.

Muhammed ümmetinden bir gafilin, İsâ ümmetinden bir casusun altın keselerine tamah ederek dindaşlarına kılıç sallaması ve bununla da övünmesi kadar ağdalı bir cehâlet az bulunur. Amma ne yazık ki bu gaflete düşen, çölün o tek adamı değil, çöller dolusu Müslüman, aldatılmış ve elde edilmiş büyük kütlelerdir.

Bu, cehâletin zaferi idi. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm : «Oku!» âyeti ile başlıyordu. İç ve dış tabîat bilgilerine teşvîk eden, hattâ emreyleyen bu İlâhî sese riâyet ettiği ölçüde İslâm Âlemi dünyâya ışık tutmuş, rehber olmuş ve kütlelere, akı karadan seçecek kıstası vermişti.

Artık bugün İngiliz politikasının balonu sönmüş ve Büyük Britanya İmparatorluğu denen o azametli varlık, kabuğuna büzülüp kalarak, târihde bir göz açıp kapama müddeti denecek kadar kısa zamanda sağa sola avuç açar hâle gelmiştir.

Amma İslâm Âlemi’ni biribirine düşürmekte büyük menfâati ve payı olan mihraklar kurumamış hattâ yeni yeni fesat merkezleri türemiş bulunmaktadır.

Ancak, bunlar artık Türklerle Arapların arasını açmanın değil, siyâsî istiklâl kazanmış Arap devletlerini birbirine düşürmenin politik keyfi ve kazancı ile faaliyetlerini de bu istikamete çevirmişlerdir.

Bir vakitler Avrupa’nın can damarına kadar ilerlemiş olan Türk ordularına karşı, sırasında birbirini yiyen Avrupalı devletler nasıl birleşmiş idiyseler, şimdi de, İslâm Âleminin yekpâreleşmesine karşı aynı zihniyet kılıç sallamakta bulunuyor.

Siyâsî şartların elâstikiyeti, artık bir Türk-Arap soğukluğuna lüzum göstermediği için de, çatışma alanı, Arap ülkeleri arasına intikal etmiş bulunmaktadır.

Gerçi siyâset sahnesinde zaman zaman Türk-Arap zıddiyeti olmuş idiyse de resmî çerçeve içinde kalan bu ihtilâflar, Türk’ün Arab’a olan saygısını ve sevgisini asla sarsmamıştır. O kadar ki, Kurana ve Peygamberine bağlılığı sonsuz olan Türk, değil mukaddesâtı horlamak, yediği hurmanın çekirdeğini dahî çöplüğe atmayıp ayak basılmayan bir yere bırakacak kadar bir çöl meyvesini bile azîz tutmayı bilmiştir.

Kroniklere dayanan târihî bilgilerde, dâima gerçeklerle efsâneler yan yana yürümüştür. Amma şu var ki, efsâneler hangi devre âit ise, o devrin görüş ve anlayışını aksettirmesi bakımından mühimdir.

Meselâ rivâyete göre, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, misafir olduğu Şeyh Edebâli’nin evinde, kendisine tahsîs edilen odanın duvarına asılı bir Kur’ân-ı Kerîm olduğunu görünce, Hak kelâmına karşı uzanıp yatmayı saygısızlık addederek, sabaha kadar elpençe ayakta durmak sûretiyle imanının îcâb ettirdiği hürmet, sevgi ve bağlılığı göstermiştir.

Bu motif, devlet kurucusunun kütleye akseden ve kütle karşısında teyîd ve kabul olunan derûnî duygusudur. Gerçekten de o devrin iman anlayışından tâ bugüne uzanan ve halkın şuur altında yatan aşk ve iman hazînesi budur.

(Bu satırlara yazanın çok yakın bir asker akrabası vardı. Namazını kıldığı da olurdu, kılmadığı da, Kezâ orucunu tuttuğu da olurdu, tutmadığı da. Hovarda meşrep ve iş­retten zevk alan insandı. Evine gelip, çoluğunun çocuğu­nun arasında şöyle bir keyiflendiği zamanlar, sargile iç­mekten de hoşlanırdı. Amma bulunduğu odanın duvarın­da veya rafında bir Kurân-ı Kerîm olduğunu farkederse. derhâl büyük bir hürmetle nargilesini bırakır ve ya­nındakilere : Burada hem Kur’ân-ı Kerîm olduğunu görü­yor hem de nargilemi getiriyorsunuz… diye çıkışırdı.

Bu, bin yıldan bu yana Türkün iliğine kemiğine işle­miş ve hiç değişmemiş olan Kur’an saygısının kıyâmete sürecek zaferi idi. Hem de sofusunda da sefihinde de, bu buydu. Ve gene bu, yediden yetmişe cemiyetin müşterek imanının ortak bir neticesi idi.

Şeyh Edebâli’nin evinde Osman Bey’i sabaha kadar ayakta tuttuğu rivayet edilen İlâhî bağlılık, o zamandan bu zamana kopmadan, örselenmeden gelmiş ve Osman Bey’de tecellî eden haşyet, dürüst, faziletli, fakat içki ka­dehi ile hemhâl olan bir zevk ehlinde bile yoluna devâm eylemiştir.

Amma bu gün, asırların arkasından dağ bayır aşıp gelen o sevgi ve saygının ayak izlerine, cemiyet içinde rastlamak ne yazık ki eskisi kadar kolay değil. S. Ayverdi)

İSLÂM MÛCİZESİ

‘İslâmiyet, Mekke’de ilk beşâretini verip Medine’de şahlanarak çöllere sahrâlara ve nihâyet izi ve sesi, arz-ı meskûnun büyük bir kısmına hızla yayıldı. Bu öyle bir patlayış idi ki, uyuklayıp başı önüne düşmüş eski medeniyetlere, cehalet ve zulme gömülmüş insanlık âlemine yeni bir hayat yeni bir hamle getirmiş oluyordu.

Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in büyük mucizesi olan Kur’an’ın bütün beşer sınıflarına ve çeşitli idrâk seviyelerine söyleyecek bir sözü vardı. Allah’ın Resûlü, câhil, putperest dağınık ve serkeş bâdiye ehlini, insan gücünün dayanamayacağı bir celâdet, azîm, sebat ve imanla yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda eritip, liberal esaslara göre yeni baştan döküp şekillendirdi.

Böylece de, bir gerilme ve yaylanma devresine giren İslâmiyet, bir taraftan Hind Okyanusu’na doğru sarkarken, Ortaasya Türk Devletlerinin kucağında izzet ve ikbâl ile sevilip okşandı.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na da Anadolu Selçuklularına ve nihâyet Osmanlı Devleti’ne de ruh, nizam, üslûp, idâre, hukuk, iktisat ve san’at ölçüleri getiren bir îtidâl ve muvâzene unsuru, beşerî-İlâhî idrâkin tâ kendisi idi

Askerî fütûhâtına muvâzî olarak, ilimde ve medeniyette geniş ufuklar açmış olan İslâm Âlemi, karanlıklar içinde emeklemekte olan dünyânın cehaleti ortasında, târihin kaydettiği en ince medeniyetlerden birini sür’atle âbideleştirmeye muvaffak olmuş bulunuyordu.

Bir yandan Bağdad’da ihtişam ve şâşaa ile parlayıp, yeryüzüne ilimden ve teknikten sinyaller verirken, bir yandan da Müslüman dünyâ, düşünmeyi ve okumayı terketmediği müddetçe, ilerlemekte devâm etti.

Emperyalist emeller gütmeyen bu âdil ve müsâvatcı din, hemen hemen bir solukta Mısır’ı Cezayir’i Fas’ı Tunus’u geçip Endülüs’e atladı ve Sicilya kapılarını Avrupa asilzâdelerine açtı.

750 senelerinden XIII. asrın sonuna kadar Müslüman medeniyeti, Atlas Okyanusu’ndan Çin Seddi’ne kadar uzanan bir sâha üzerinde rakipsiz bir hükümranlık kurdu. [ Haydar Bammad; (Ter. Bahadır Dülger) İslâmiyetin Manevî ve Kültürel Değerleri, S. 3ö3. Resimli Posta Matbaası, Ankara, 1963.]

Abbasî halîfelerinin aşağı yukarı beş asır devam eden devletleri, Endülüs’deki üç asır süren parlak devrinden sonra bir o kadar daha ömrü olan İslâm devletleri kütlelerin yüzünü güldüren bir örnek medeniyet ve kültür merkezleri idi.

San’atta olsun ilimde olsun Endülüs, ENDÜLÜS’ÇE o medeniyet cenneti olmuştu ki adım İSLÂM başında çiçeklenmiş san’at eserleri, saraylar, kasırlar, câmiler, medreseler, her karış toprağı nakil gibi donatmış bulunuyor, o kadar ki refah ve bolluğa gark olmuş halk arasında, sadaka ve zekât verecek bir fakir vatandaş bulunmuyordu.

Endülüs limanlarından hareket eden ticâret filoları, İstanbul, İskenderiye, Sicilya ve Akdeniz sahillerine, bu ince medeniyetin ticâret mallarını taşıyordu. San’at, ziraat ve ticâreti bütünleyen bir ilim ve edebiyat düşkünlüğü de, sanki buhar gibi kütlenin üstüne çökmüş ve teneffüs ettiği havaya karışmıştı. Bilhassa Avrupa prensleri ve asilzâdeler, bilgi tahsîli için Sicilya gibi Endülüs medreselerine de sel sel akıyor ve bu ilim pazarlarının metâını fikir dağarcıklarına doldurarak memleketlerine feyz ve ışık taşıyorlardı.

Şiir ise, cemiyette âdetâ hayâtî bir İhtiyaç ve ikinci tabîat olmuştu. Bollukla ilim ve san’atın yoğurup şekillediği kütle içinde en kıymetli nesne şiirdi. Öyle ki halk, sanata değer biçmekte âdetâ yarış ediyor, aldığı zevki değerlendirmek husûsunda san’atkâra, akla gelmedik ikramlarda bulunuyordu. Şâirlere bahâ biçilmez hediyeler bağışlamaya doyamayan hükümdarlar, devlet adamları ve memleketin ileri gelen tabakası, her birine bağlar bahçeler, kasırlar saraylar veriyor gene de bu bahşişleri az bularak, şâirlerin ağızlarını inci ve mücevherlerle dolduruyorlardı.

FIRSATLAR ve DEĞERLENDİRİLMESİ

Ârap yarımadasından başkaldıran iman güneşi, hangi ülkeyi ısıtmışsa, o coğrafyanın millî ve manevî rûhu ile çift olup kurduğu sentez ile dünyâ görüşünü ve hayat üslûbunu mayalamış, böylece de medeniyetlerin kurulmasında temel unsur olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in : «Oku!» emri ferdin hem kendi nefsini okuyup arıtması hem muhâsebeii, kontrollü bir manevî düzene girmesi hem de zihnî bilgiler kazanmak yolunda dirsek çürütmesiyle, cemiyet safları arasında tahakkuk ve tecellî etmiştir.

Amma bugün, İslâm Âlemi’nde ruha da maddeye de eğilen o derûnî, ilmî ve mantıkî alâkayı bulmak mümkün mü?

Gerçi petrol çıkaran Müslüman ülkeler kısa zamanda iktisâdî refâha kavuşmuş ve dünyâ siyâsetinin geçer akçesi olan ekonomik zenginlik yüzünden de, milletlerarası politika arenasında at sürer hâle gelmiştir.

Ne ki, lutufkâr bir hazîne olan petrol, kendisinden, çağın teknik imkânlarınca faydalanmayanlardan intikamım acı alır.

Getirdiği bolluk harvurup harman savrulan ve mahalline masruf olup gereği gibi kullanılmayan her mîras misâli, bu yeraltı serveti de elbette bir gün tükenip gider.

Şu ete var ki Avrupa, Amerika ve Rusya, petrolün yerine kaim olacak sun’î veya tabîî enerji kaynaklarının, daha şimdiden izi üstünde bulunmaktadırlar.

Esâsen petrol ihrâcı ile elde edilen gelirin büyük bir kısmı, kısa zamanda modası geçecek harb malzemesi satın almak üzre Batıya akmakta, hele fuzûlî ithâlât, şehir kurma ve îmâr işleri için petrol mukabili Avrupa’dan elde edilen kazanç, tekrar AvrupalI eliyle geri çekilmektedir. Buna karşılık İslâm Âlemi’nin geniş ölçüde teknik eleman yetiştirmesi, plânlı bir sanayileşme politikası, fabrika yapan fabrikalar kurma seviyesine erişme gayretleri, henüz ufukta görünmemektedir.

Petrol veyâ emsâli, hazıra konulmuş cömert tabiat mirasları, bir memleketi muayyen müddet refaha kavuşturabilir. Ancak, Müslüman dünyâsına asıl lâzım olan, kafa ve ruh zenginliğidir.

Yeraltı ve yerüstü madenlerinin, altın, gümüş, mücevher, petrol ve kömür gibi hazînelerden gelen veyâ gelebilen varlık, asırlardır kabuğuna çekilmiş ve düşüncesine karanlık basmış İslâm dünyâsına serbest tefekkür ve çağdaş teknik yarışını da birlikte getirdiği takdirde, devamlı ve faydalı olabilir. Aksi halde, mirasyedi hovardalığına dayalı geçici bir varlığa güvenmek, hatâların en fahişlerindendir.

ÇÖZÜLÜŞE DOĞRU

Müslüman âleminin hatâsı çoktur. Cehalete kapılarını açmakla hatalıdır. Taassuba düşmekle hatâlıdır. Düşmanlarını tanımamakla hatâlıdır. Bilhassa ve bilhassa Kuran ahlâkından uzaklaşmak, böylece de kendinden, kendi mânevi değerlerinden kopmakla hatalıdır.

Amma İslâm dünyâsının önce yerinde sayması sonra da geri geri gitmesindeki sebepler, yalnız şu saydığımız veyâ sayamadığımız iç bünye kusurlarına bağlanamaz. Ne ki biz, kısaca temas etmek istediğimiz dış tertip ve baskılara geçmeden evvel, burada bir Müslüman hânedâna âit hazîn bir hâtırayı nakletmek istiyoruz :

1958 senesi idi. Irak ihtilâlinin henüz kanlan kurumadığı günlerden birinde, Hâşimî Hânedânı’na mensup emirlerden ve maktul Kral Faysal’ın akrabalarından olan münevver bir zat tesadüfen Türkiye’de bulunmakla, ihtilâlcilerin kahrından kurtulmuştu.

Emir, uyanık ve aydın bir İnsan olmakla beraber, köklerinden sökülmemiş, Garbı çok iyi tanıması, kendisini Şarklı olmaktan alakoymamış böylece de geçmiş ile hâl, hattâ istikbâl arasına geçit kurabilmiş bahtiyarlardandı. Karşı karşıya konuştuğumuz bir gün : «Bu ihtilâli bizimkiler istedi» dedi.

Koyduğu teşhis ve verdiği hüküm, dinleyenleri şaşırtacak bir sözdü. Neden! Niçin istiyebilirler, bu vahşî ve barbarca kıtâle nasıl tâlib olabilirlerdi? Emîr, devam etti : “Onlar, birer esmer İngiliz idiler. Anglosakson kültürüyle yetişmiş ve milliyetlerini unutmuş bulunuyorlardı, iktidâra sâhib olduklarından bu yana da, cemiyetin muhtaç bulunduğu mânevî eğitimi bir yana bıraktılar. Başı boş ve imansız yetiştirdikleri nesiller de, işte onlara bu âkıbeti revâ gördü.”

*

*          *

İrak kral hânedânına mensûb olan Emîr, maalesef teşhîs ve tesbîtinde yanılmıyordu. Zîrâ gerek Müslüman hükümdarların, gerek devlet reisleri ve ileri gelenlerin evlâtları, daha kendi memleketlerinin târihî, dînî, içtimâî ve millî realiteleri ile zırh giyip sağlama alınmadan, «eti senin kemiği benim…» dercesine Garb’ın kucağına bırakılmakta ve hamurları, yabancı milletlerin kültürleriyle mayalanmış olarak memleketlerine dönmektedirler.

Bu millî gurur ve heyecânını kaybeden bir Şark hastalığı; «Beni kurtar!» dercesine, kuzunun kurttan medet ummasının hazîn, gafletli ve acıklı tablosudur.

Ancak, bir yandan iç bünyenin bu sakat ve ters tutumundan doğan kendi kendinden yabancılaşma, ortaya bir gafil münevverler sınıfının tehlikesini çıkararak, parçalayıcılığı çok iyi bilen dış tesirlerin de işlerini kolaylamaktadır.

UYANIŞA DÂVET

Öyle ki, İslâm Âlemi’ne çevrilmiş zehirli oklar nerelerden gelmiş ve kimler tarafından atılmış ve atılmakta bulunulmuştur? Bunu evvelâ idareciler kadrosunun bilmesi, böylece de uyanışın, zirvelerden kütleye ve eğitim çarkının içine alınarak, yedi yaşındaki çocuğun idrâkine kadar indirilmesi, İslâm dünyâsının ihmâle gelmez hayat teminâtıdır.

Münevveri, kendi toprağının gerçeklerinden câhil olan ülkeler için yaşama hakkı düşünülemez. Bugün İslâm Âlemi’ne lâzım olan, şoven bir milliyetçilik değildir. Ayrı idârelere ayrı hududlara ayrı menfaatlere rağmen, politika hesaplarının dışında ve Kur’an ahlâkının ölçüleri içinde yüksek voltajlı bir İslâmî şuur ve heyecan ile İslâm Âlemi’nin yekdiğerini desteklemesi lâzımdır. Zîrâ bu birliğin temîn edeceği menfaat, siyâsî ihtiras ve ümitler peşinde karşılıklı çelme takıp birbirini yere sermekten beklenen faydanın yanında ölçülemeyecek kadar azîmdir.

Ne ki, bir İslâm Birliği çatısı kurmanın, istisnâsız, bütün Müslüman ülkeler için artık bir ölüm kalım zarureti olduğunu görmezlikten gelip, bu muhteşem ve ilâhî fırsatı kaçırmış olmayalım.

Ey Emîrler, Devlet Reisleri, Münevverler ve Müslüman Kardeşlerim!

İslâm dünyâsının düşmanı çok olmuştur. Başlıcaları: Mûsâ ümmeti, İsâ ümmeti ve nihâyet bunları, komünist blokun devreye girmesi tâkîb etmiştir.

Dünyânın isiâmiyeti idrâki, daha evvel gelmiş olan dinlerin karşısına düşmanca dikilip horlamak ve mücâdele etmek gibi küçük ve ednâ hesaplara dayanmak gayesini gütmediği ve kitabında da açıkça : «Senin dînin sana benimki bana!»   demek suretiyle, vicdânî kanaatlara hürmetini cihâna îlân ettiği hâlde, değişik imanların atış hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Zîrâ, İslâmiyetin beşer nev’î için ciddî bir otorite ve gerçek bir istikrar müessesesi olduğunu sezmiş olmaları, onu yıkamasalar bile, yıpratmaya mâtuf hareketlere baş vurmaktan geri bırakmamıştır.

YAHUDİLİK

Yıkıcı hareketleri sınıflandırırken karşımıza dün de bugün de, ilk çıkan Yahudiliktir. Mûsâ ümmetinin ilk büyük fitnesi de Hz. Osman’ın şehâdetini hazırlıyan vak’adır.

Amma Yahudi’nin dünyâ târihine karşı binlerce senedenberi tatbîk edegeldiği sistemli bozgunculuk siyâsetinin içinden, yalnız Müslümanlığın hissesine düşen kısmı alıp, bu ihtilâller ve fitneler zincirini başından ve sonundan tecrîd edersek, tabloyu noksan çizmiş oluruz.

Azınlık ve dağınıklıklarından dolayı silâhlı çarpışmayı kabûl edemiyen İsrâiloğuIIarı için, yaşadıkları memleketlerin iktisâdı hâkimiyetini ele almak, sonra da bu ülkelerin içtimâi ve siyâsî haritası üstünde gerek anarşik hareketler, gerek kitap, gazete, çeşitli neşriyat, sinema, televizyon yollarıyla millî değerleri tahrîb etmek, bilhassa siyâsî, iktisâdî ve mâlî sâhalara el atmak gibi sinsi ve gizli faaliyetlerde bulunmak şaşmaz taktikleri olmuştur.

Mîlâddan asırlarca evvel siyâsî İstiklâlini kaybeden Yahûdî kavmi, bir yandan dünyâya yayılırken bir yandan da Buhtunnasır tarafından esir edilip Bâbil’e sürülmüş olmakla berâber, kısa zamanda memleket hayâtına intibak ederek faaliyet sâhaları bulmakta gecikmemiş, hükümdarın ölümünden sonra da, bu kalabalık cemaat; Keldânî devletinin idârî, iktisâdı ve içtimâi kontrolünü ele geçirmiştir.

Memleket mukadderatına hâkim olduktan sonra ise, komşu İran’la pazarlığa girişerek, yapmaya muvaffak olduğu anlaşma ile, Bâbil’i târih sahnesinden kaldırmıştır.

Bu defâ da İran, şükran ve minnet duygusuyla, Yahüdîye kapılarını açmışsa da, muhteşem İran medeniyeti, bu lütufkârlığının cezâsını pek ağır ödemiştir. Öyle ki saraya, idâreye, siyâsî ve içtimâî müesseselere derinlemesine dalan Siyon nüfuzu, Keldânîlerde olduğu gibi, İran devletinin de tepe aşağı gitmesindeki âmillerin önünde gelmiştir.

Faaliyet programlarını Mezopotamya’dan Garb’a doğru nakledip genişleten aynı kavim, an’ane, ahlâk ve mukaddesatı kundaklayan yıkıcı faaliyetlerine, nihâyet Roma’yı seçmiştir. Öyle ki, bu şövalye ruhlu devlet de, fikriyâtına nüfuz eden Yahûdî filozoflar ve hukukçular elinde kalarak, içtimâî, siyâsî ve hukukî müesseselerî ile ahlâk anlayışında onulmaz yaralar açılmış böylece de Yahûdî, binlerce yıldır yaşadığı sürgün hayâtının öcünü beşeriyetten bir kere daha almıştır.

Dünyâyı Yahûdîleştirmeyi gaye kabûi etmiş İsrâiloğulları, Romayı çökerterek maddî ve mâlî imkânlarını artırıp geniş bir nefes alacakları sırada, ne çâre ki karşılarına İsâ Peygamber ve onun ümmeti çıkacaktı.

İnsanoğluna muhabbet ve sükûnet vaad eden bir din, Tevrat anlayışına göre, muhakkak içinden hançerlenmeli idi. Nitekim pusuya çekilerek hazırlanan Yahûdî zekâsı, tekrar târihî rolünü alarak bir kere daha yeryüzünü kana boyadı. Kamçılanan ihtiraslar, insanlara kurtuluş ve huzur yolunu muştulayan Tanrı elçisini, çarmıha sürüklemeye uğraşıyordu.

İsâ’dan sonra ise peygamberine cefâ ve hakareti reva görmekle alnına silinmez damga yemiş Hristiyan dünyâsı ile Yahûdî şeriatçılığı, kâh yenerek kâh yenilerek asırlar boyu güreşmiştir.

İskenderiye Mektebi Tevrat mezhep ve felsefesini harman yapıp dünyâya dağıtırken Yahûdîliği fikir ve îtikad yolundan kabûl ettirmek metodu üstünde çalışmıştır. Böylece açtığı neoplatonik çığır ile gafil, zayıf ve masum kütleleri asırlarca tesîr ve nüfûzu altında tutmuştur.

*

*          *

Ne ki, zaman gelmiş, bu defa da beşeriyet, dünyânın koyu ve ağdalı cehaleti içinde birdenbire parlayan İslâmiyetin tevhîd, ihlâs ve iman bayrağı altında toplanır olmuştur. Gerçekten de, insanoğluna beklediği birlik ferahlığını, vicdânî hürriyet ve içtimâî adâleti getiren Müslümanlık, kısa zamanda yaylanıp, zuhûr ettiği ülkeden çok uzaklara fırlar olunca, beşeriyet için ideal ölçüler ve prensipler getiren bu tevhîdci din de, gene Yahûdînin târihî hücumlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Zîrâ İslâmın yeryüzü için gerçek bir otorite ve muvâzene unsuru olduğunu anlayan İsrailoğulları’nın, ellerini çabuk tutup fesad ve fitne kundakçılığı ile bu sefer de Muhammed ümmetinin birliğini parçalama faaliyetine girişecekleri tabîî idi. Nitekim öyle de oldu.

Renk ve ırk ayrılığını reddeden İslâmiyet, beşer nev’înin tamamına hitâbediyor, «Allah, âlemlerin Rabbıdır» diyerek cümle âlemi, açtığı tevhîd bayrağının altına çağırıyordu.

Bu dâvete icâbet edenlerin sayısı kısa zamanda kıtadan kıtaya atlayıp kan, kabile ve aşiret dâvâları, iğne değmiş balon gibi sönüverince, bu yeni düzenin getirdiği nizam ve dünyâ görüşü yüzünden menfaatleri zedelenenlerin olması tabiî idi. Bunların başında gelenler de Yahûdîlerdi. Çünkü onların Allah’ı, yalnız İsrailoğulları’nı benimseyip koruyan ve bunu da Tevrat âyetleri ile öğütleyen inhisarcı bir ilâhtı. Halbuki İslâmın tebliği bir zümreye değil, bütün cihâna şâmildi.

Ancak, binlerce yıldır ırkçılığının ve şeriatçılığının taassubu ile şartlanmış olan Yahûdî, yakalandığı üstünlük psikolojisi ile kendini büyük, cümle âlemi de Tevrat’ın yücelttiği kavminin ayakları altında küçük ve mahkûm kabûl etmeye alışmış bulunuyordu.

Yahûdînin inandığı ilâh nasıl bir ilâh idi ki, insanlık âlemini hiçe sayarak bütün üstünlükleri ve imkânları İsrâiloğulları’na tahsis etmiş bulunuyordu. Meselâ: Tevrat’ta; «Eğer Rabbın kelâmını dikkatle dinleyip benim sana bu gün tebliğ ettiğim emirlerin tamâmını hıfz ve icrâ edersen, Rab seni, cümle tâifelerine üstün kılacaktır», 28. bab âyet 1. «Şehirde mübarek ve sahrâda mübarek olacaksın» aynı bab âyet 3. «Aleyhine kalkan düşmanlarını Rab, senin önünde kıracaktır»», «Rab sana nîmet hazînesini, yâni gökleri açıp toprağın için yağmuru mevsiminde verip elinin her bir işini bereketleyecektir. Sen dahî çok kimselere ödünç vereceksin ve ödünç almaya çaksın.» âyet 12. «Rab seni kuyruk etmeyip baş edecektir. Sen dahî her zaman üst çıkacaksın ve alt olmayacaksın.» âyet 14.

Böylece Yahûdî, yalnız dar benliğini görmekten İlâhî gerçekleri görememiş, bu yüzden de o dar benliğin kamçıladığı tehlikeli bir cesâretle dünyânın da İslâmın da başına, onulması güç yaralar açmıştır.

Bir ırkın millî gurûru için mücâdele etmesi tabîî olduğu kadar güzeldir de. Amma İlâhî gerçeklere dayanmayan bir şerîatın körü körüne emrine girmiş Yahûdî, dünyâ hegemonyası peşinde ve kendi ırkından gayriye hak tanımıyan bir bâtıl zihniyet içinde bulunmakla, o temiz hakkı suistimâl eylemiş bulunmaktadır.

O kadar ki Yahûdî, yeryüzünü pençesinde zebûn eylemek gayesiyle bir bakıma dünyâ iktisadiyâtını hattâ siyâsetini bu emelle buyruğu altına almış ve İslâm âleminin merkezine bir çıban olarak gelip oturmuştur.

*

Hz. Peygamberin ölümünden sonra, İslâm’ın içinde bâzı anlaşmazlıklar ve hiziplere bölünmeler çıktı. Bunların bir kısmının kökü, ferdî ve kabileler arası düşmanlıklara dayanıyordu. Bu bölünmelerin en vahimi, mezhep farkları yüzünden doğan parçalanmalar oldu. Bütün bu anlaşmazlıklarda ve bölünmelerde Yahûdîlerin entrikaları çok ehemmiyetli ve çok zararlı bir rol oynadı. Öyle ki düşmanlıkları azdırdı ve İslâm’a ölçülemeyecek kadar büyük zararlar verdi.

HIRİSTİYANLIK

İslâmiyetin zuhûrunu tâkib eden asırlarda bir Müslüman Hıristiyan zıddiyeti olmamıştır.

Bir medeniyet hamlesini, insan hak, hürriyet ve haysiyetine saygı ve sevgiyi getirmiş olan İslâm, az evvel de söylediğimiz gibi: «Senin dînin sana, benimki bana!» demek sûretiyle çeşitli inanış ve imanlara gösterdiği saygıyı hıristiyanlardan da esirgememiştir. O kadar ki, Hz. Muhammed ve halîfeleri, sözlü ve yazılı beyanlarıyle, gerek keşişlere tanıdıkları imtiyazrar gerek hıristiyan halka gösterdikleri yumuşak ve tatlı muamele ile İslâm prensiplerini nazarî kalıplar hâlinde bırakmıyarak fiilen gerçekleştirmişlerdir.

*

Yahûdî, Yaradanın sahabet, himâye ve koruyuculuğunu tek kavme yâni İsrâiloğulları’na tahsîs etmiş olduğu için ilâhî hakîkati bulamamıştır.

Hıristiyan ise, Allah’ı üçe bölmüş ve onu göklerde aramış olduğu için ne hakdan ne de ilâhî gerçeklerden gereği gibi nasîb alabilmiştir.

Tek Allah’a inanan Müslümana gelince, bütün mükevvenatta ve her bir yaratılmışta Hakk’ın bir isim, sıfat, tecellî ve zuhûrunu görerek birliği bulmuştur.

Allah’ı, kendine şahdamarından daha yakın gören bu vahdet inanışından dolayı da vicdanlara, imanlara ve insanlara saygıyı, dolayısıyla da sevgi, adâ[et, merhamet ve insâfı, ibâdet ölçüsünde azîz tutmuştur.

*

*          *

Ne yazık ki artık bugün bir Müslüman Hıristiyan dostluğu kalmamıştır. Aksine, uzun asırlardan beri sürüp giden bir Müslüman Hıristiyan çekişme, çatışma hattâ nefreti mevcuttur.

Ancak, İslâmın zuhûrunu tâkîb eden yüzyıllar boyunca devâm etmiş bulunan bu iyi komşuluk münâsebetlerini bozmak ve araya ikilik, ayrılık ve ikrah sokmak mesuliyetini, bilhassa Haçlı Seferleri taşımakta ve anlaşmış iki dostu düşman hâline getirmeye muvaffak olmuş bulunmaktadır.

Bilindiği gibi, bir zamanlar hıristiyan Garb, vicdan hürriyetinin ve müsbet ilmin karşısında heyûlâ gibi dikilmiş bulunuyordu. Onun için de, serbest tefekkür ve bilgi, güneş görmeyen zindanların kürek mahkûmu idiler. Her kim mazgallardan başını uzatıp sesini duyurmak istese, o baş, ya kesiliyor ya da boğazına kızgın kurşun akıtılıyordu. Bunlardan, Hristiyanlığın yüz karası olan engizisyon mahkemeleri ise, serbest tefekkürü kanla boğan bir vahşet örneği idi.

Bu yüz kızartıcı senaryonun hazırlayıcısı da, doğrudan doğruya kilise idi. Halbuki o devirlerin İslâm dünyâsı, batmak bilmeyen bir ilim, hikmet ve irfan güneşi ile ışıl ışıl parlıyor, gerek aklî gerek naklî bilgilerin ufkunda sanki küheylânlar varış ediyordu.

İste fanatik, öfkeli ve şuursuz kilise, İslâmın bu göz kamaştırıcı üstünlüğünü çekemedi. Zîrâ tekniğin de ilmin de meşalesi İslâmın elinde bulunuvordu. Ya bu mes’alevi söndürmeli yâhut da onu kendi toprağına çekip almalı idi.

Böyle bir mücâdeleyi başlatmak için ise kilise, küçümsenmeyecek silâhlara malikti: Avrupa’nın fikir koması içinde bulunan asilzade şövalyeleri ile, şövalyeler ve kırsallar arasında ezildikçe ezilen sığ kafalı, câhil halk yığınları harekete geçmek için bir işarete bakmakta idiler.

Amma halk câhil idi de, şövalyeler değil miydi?

İşte kilisenin, bu dar görüşlü mağrur asilleri, câzip vaatlerle kandırması güç olmayacaktı. Nitekim olmadı da. Her ne kadar ilim ve irfandan yana fakir idilerse de, şatolarının hazînelerinde büyük servetleri vardı. Amma Şarka yapacakları seferler, onları hayâl edemeyecekleri efsânevî varlıklara boğduktan başka, alınlarına da kahramanlık damgası basacaktı.

Halk ise, câhil olduğu kadar da mutaassıptı. Üstelik bir tarafta derebeylerinin diğer tarafta kralların zâlim ve müstebit idareleri altında şaşkın ve canından usanmış bir çâresizlik içinde bulunuyordu. Onun için de, bu ezilmiş kalabalığın istenilen yere sevkedilmesi kolaydı.

Yarı bezginlikten yarı mâcerâ, vurgun ve ganimet ümidinden, daha da çok, Müslüman öldürmekle kazanacakları cennet ve sevap vaadlerinden gözleri karartılmış bu vahşî güruh, yüzlerce sene ve defâlarca memleketlerinden kopup İslâm ülkeleri üstüne çığ gibi inerek yaktılar, yıktılar, astılar, kestiler.

Bu durmadan tekrarlanan vahşî seferler karsısında, tabîî ki İslâm devletleri de kendilerini müdâfaa etmek mecburiyetinde idiler. Medeniyetlerinin varmış olduğu seviye ise bu müdâfaaya elverişli bulunuyordu. Şöyle ki :

“XII. asrın İslâm âlimleri, barutun formülünü kesin şekilde tesbît etmişlerdi. Batının devamlı Haçlı taarruzlarına karşı müdâfaa zarûretivle İslâm hükümdarları, dünyâca meşhur kimyagerlerini, kimyevî bir harb vâsıtası olan barutun yakıcı ve tahrîb edicî tesirlerini araştırmak üzere barut imâlâthânelerinde çalıştırıyorlardı. Müslümanların XIII. asrın yarısında roketler için itici bir vâsıta olarak barutu kullanacak vaziyette bulundukları muhakkaktır.” [ Dr. Sigrid Hunke; (Ter. Servet Sezgin) Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, s. 50 - 51, İstanbul 1972.]

Ancak, her Haçlı Seferi kapanırken muhârebe bilançosunun, asillere de halka da söylediği son söz, kilise tarafından aldatılmış olduklarının beyânı idi. Zîrâ Haçlı ordularını takdîs ederek sefere çıkaran papazların dedikleri gibi, yakıp yıkıp taş taş üstünde bırakmadıkları ülkelerde ne dört ayaklı ne de kuyruklu insanlar vardı. Aksine, bütün bu tahrîb eyledikleri memleketler birer ilim, irfan ve medeniyet merkezleri idi.

Her Haçlı Seferi’nin dalgası İslâm coğrafyasının üstünden çekilip kendi topraklarına dönerken, çektikleri ızdırap, sefâlet ve aldatılmış kütle psikolojisine rağmen, cehlin, bilgi, görgü, ilim ve hikmetle bu kanlı karşılaşması, câhil ve kirli paslı Garb’ı, elini şakağına koydurup uzun uzun düşündürmüş, bu mukayese ise, Batının lehine çıkacak zemini hazırlamak bakımından çok faydalı olmuştur.

*

O devirler Avrupası’nın medenî seviyesini tâyin etmek için tâ Haçlı Seferlerine kadar gitmeye de lüzum olmasa gerek. Garb âleminin birkaç yüz sene evvelki hâli ile aynı devirlerin Osmanlı medeniyeti kıyaslanacak olursa, karşımıza, Avrupa’nın aleyhine, tiksinilecek bir tablo çıkar. Meselâ, Brandeboug Prensinin 1624 senesinde verdiği bir ziyafetin davetiyesine misâfirlerin riâyet etmeleri gereken hususları kaydettirmiş olması, asillerin ve yüksek tabakadan Avrupalının terbiye, görgü ve muaşeret seviyesini belirtmesi bakımından üstünde durulmaya değer bir keyfiyettir. Davetiyeye ilâve edilen notlar şu tavsiye ve tembihleri ihtivâ etmektedir: «Sahanlara, dirseklerine kadar ellerini sokmak, yaladıkları kemikleri tekrar sahana koymak veyâ fırlatıp arkaya atmak, parmak yalamak, tabaklara tükürmek, örtü kenarlarına burun silmek yasaktır.»

Aynı târihlerde diğer Avrupa hânedan saraylarında da vaziyet başka türlü değildi. İngiltere Kralı Birinci Jaques’in sofrası da böyle idi. Fransa’nın kadifeler, danteller, atlaslar içinde salınıp gezen kral, prens ve prenseslerinin ise, kokudan yanlarından geçilmezdi. Batıdan Osmanlı Devletine gelen elçilerin, hamama sokulmadan evvel pâdişâhın huzuruna çıkarılamadıkları ise, bir târihî gerçektir.

Üçüncü Sultan Ahmed devri olan 1730 seneleri, Osmanlı İmparatorluğunun gerek askerlikte gerek siyâsette çok yorgun ve kırgın olduğu bir çağdır. İngiliz sefiresi olarak Türkiye’de bulunan. Lady Montague, kitap hâlinde neşredilen mektuplarında, Müslüman Türk temizliğini, terbiye, zarâfet ve nezâketini anlatmaya doyamaz ve sarayında misâfir olduğu Hafize Sultan’ın, bir el işi şaheseri olan peşkiri kendisine hediye ettiğini, fakat buna kıyıp da ağzım silemediğini ilâve eder.

Yemeğe oturmadan evvel elini yıkayan, sofradan kalktıktan sonra tekrar aynı isi yapan Türk temizliği, elbette Avrupalıyı şaşırtacak hareketlerdir.

Çok yakın zamanların meşhur sîmâlarından ve hastabakıcılığa medenî bir cehre getiren Florence Ninhtinoale’in kalemi ise, 1850 yıllarındaki İngiliz hastahânelerinden ve hastabakıcılarından bahsederken akıl almaz pislik, bakımsızlık, ihmâl ve ahlâksızlığı söylemekle bitiremez. Koğuşlar, seksen yüz kişiliktir. Duvarlar rutûbetten pamuklanmış, hastaların tabiî ihtiyaçları döşemelerin üstünde yığın yığındır.

Bugünün Avrupalısı, dünkü cedlerinin iptidâî seviyesinden alınmamalıdır. Ve biz de bu gerçekleri, Garb’ı küçültmek değil, Şarka: «İsterseniz siz de kısa zamanda dünyâ ile yarış eder hâle gelebilirsiniz…» diyebilmek için söylüyoruz.

Batı, medeniyetini kurarken emperyalizmden başka gayesi yoktu. Onun için, insanlığı bir tarafa iterek, kıyasıya bir çalışkanlık ve teşkilâtçılıkla maddî refâhın anahtarı olan teknolojide dev adımlar attı. Fakat mânevî disipline yer vermediği için moral çöküntü ile de yıkılır oldu.

İslâmın gayesi ise, hazır ve ideal bir nizamname olarak, eli altındadır: îlâ-yı Kelimetullah ve bu üstün gayenin tahakkukunu gerçekleştirecek rûhî kemâl. İslâm yeniden bu noktaya geldiği an, o şevk ile ancak kendine ve dünyâya faydalı olacak bir seviyenin zirvesinden beşeriyete hitâb edebilir.

İlâ-yı Kelimetullah, önce Müslüman Arap ordularının sonra da Müslüman Türk ordularının devraldıkları yücelerden yüce emânet.

Allah adını yükseltmeği ve yaymayı hedef tutmuş bir anlayış kadar beşeriyet için hangi gaye daha üstün olabilir?

Allah adını yüceltmek şevki, rûhu yücelmiş olanların kârıdır. Yalnız İslâm imanına sahip olanlar için değil, bütün beşeriyet için en kestirme en aydınlık ve aydınlatıcı yol budur. Zîra Allah aşkının hâkim olup saltanat sürdüğü yerde, ednâ, küçük ve kirli işlere, şerre, habasete nasıl yer olur? Şu dünyâ ah şu dünyâ. İlâ-yı Kelimetullah aşkı ile dolup taşmanın, onun için yaşayıp onun için ölmenin, ölümsüz hayâtın tâ kendisi olduğunu bir bilse, ne olur bir bilebilse…

*

Dikkate değer bir nokta da şudur ki, Haçlı dünyâ düşmanlıkta nasıl Türk’e karşı birleşmeyi bir iman borcu bilmişse, Garb’ın, kilise kürsülerinden duya duya körü körüne kazandığı bu zihniyet, dar bir ilim çevresi müstesna, günümüzün Hristiyan âleminde hâlâ bütün tâzeliği ile yaşamaktadır.

Bir zamanlar Katolik Protestan savaşları ile kıran kırana dövüşen, boğazlaşan Avrupa, gene Ortodoks mezhebine diş bileyen Katolik kilisesi, memleketlerinin siyâsî menfaatleri îcâb ettirdikçe kıyasıya birbirlerini dişlerken, Türk kam dökmek fırsatı çıkar çıkmaz silâha sarılmış ve İslâmiyeti kıt’adan kıt’aya taşımış olan Müslüman Türkler’e karşı cenkleşmek noktasında dâimâ birleşmişler ve bu arada, siyâsî, askerî, İktisadî ablukalarım sıkıştırdıkça sıkıştırmış, daraltdıkça daralmışlardır. Mâalesef şimdi de keyfiyet aynıdır.

Şu var ki, Tevrat anlayışına ve dolayısıyla Ahd-i Atîk çerçevesi içinde Yahûdî fikriyâtına yer vermiş olan Batı, İslâm tefekkür ve medeniyetinden alacağını aldıktan sonra, onu yıkmaya kararlı görünüyordu. Nitekim yaptığı da bu oldu.

Ancak, hamurunun terkîbine solüsyon hâlinde sızıp karışarak hâkim olmuş Yahûdî fikriyatının kâbusunu taşıyan Avrupa, İslâm’daki ilim ve medeniyet yükünü kendi topraklarına naklederken, onun spiritüel değerlerini de götürmek kudretini gösteremedi. Gösteremezdi de. Zîrâ katı, merhametsiz ve materyalist idi. Öyle de kaldı. Sert mizacı, gerçekler önünde eğilip bükülmeye elverişli değildi. Hz. İsâ’nın sevgi tavsiyesi, kendi peygamberlerine karşı bile nazarî kalıplar hâlinden çıkıp gerçekleşememiş, İncillerin satırları arasından dünyâ yüzüne fırlayıp boy gösterememişti.

Târihin şahâdetine dayanarak üstünde durulacak nokta, Hz. İsâ’nın vaz’ettiği prensiplerin, Hristiyanlıkta ifâde bulamamış olması, bu yüzden de cemiyete ideal ve tatmîn edici bir nizam getirememiş bulunmasıdır. Onun için de, Haçlı dünyâda, Müslümanlığın kendi kendine karşı samîmi ve kendi vicdânına hesap veren manevî düzeni sâbit olamamıştır.

Müslüman milletler, imanlarının esâsını rehber kabûl ettikleri müddetçe bu şevk ve heyecan, İçtimaî adâlet, manevî hürriyet, vicdanî huzur, kütleleri perçinleyen eşsiz bir enerji kaynağı olmuş ve yer yer çiçeklenen medeniyetler bu hızla meydana gelmiştir. İşte iman potasında temizlenerek cemiyet içine katılan ferâgatlı, şuurlu ve rehber insanlar, taşıdıkları seçkin vasıfları kütlelere de nakletmekle, çevrelerini mayalamış cemiyetin yüzünü güldürmüşlerdir. Öyle ki, ceza müeyyidelerinin bekçilik edemediği, kanunun pençeleyip durduramadığı beşer ihtiraslarını bir karar ve kıvâma ayarlayan bu rehber müminler, kanun vâz’ılarından daha kuvvet ve isâbetle cemiyet nizamlarının bekçiliğini etmişlerdir.

Amma İslâmın, düzenini kaybedip dışardan güç ve enerji alma mevkiine düştüğü zaaf devirlerinde, içtimâi adaleti sanki bir ithâl malı gibi fikir hududlarından içeri sokmak zavallılığına yakalanmışlardır. Farazâ, Fransız ansiklopedilerinin İnsan Hakları Beyannâmesi ile te’sîs etmeye uğraştığı o satıh üstü düzene, devirler boyu muhteşem bir adâlet, insaf ve şefkat tecrübesi yaşamış Müslüman dünyâsının avuç açması gülünçlüğü gibi…

GARB ŞARK ve İSLÂM DÜNYÂSI

Amerika’nın keşfi ve Rönesans’ı idrakten sonra Garb’ın büyük sanâyi devrine girmesiyle maddî refâhı ve maddeye tasarrufu attıkça, kahrı da artıyor ve duygu iffeti ise her geçen zamanla biraz daha eksiliyordu. Böylece de, kendini dünyânın merkezi ve tek söz sahibi zanneden Garb, şımardıkça şımarıyor ve bulunduğu kıt’adan dünyânın dört bucağına kol ata-rak, târihi boyunca emperyalist olmamış ve sömürme nedir bilmemiş Müslüman milletler de dâhil, çeşitli ırkları, topraklarıyla berâber paylaşıp mâsum İnsanları forsaya çakılmış esirler gibi, bütün insafsızlığı ile canlı bir malzeme olarak kullanıyor ve böylece de, sömürebildiği kadar sömürüyordu.

Gerçi artık uyanan bir dünyâ karşısında eli kolu bağlı bir Avrupa vardır. Amma gene de asırlar boyunca emek ve şekil verdiği organize bir cemiyetin henüz garantisi içinde görünmektedir. Ne ki, dikkat edilecek olursa, bu bir kâzib fecirden başka şey değildir.

Garb’ın düşünen ve araştıran ilim çevreleri, hâlâ hemen bütün müesseseleri ile ayakta bulunuşlarının bir yalancı aydınlığa benzediğini artık çok iyi bilmekte ve bunu da îkrâr ederek, kendilerini aldatma yoluna gitmemekte ve yıkılan felsefelerinin enkazı altında çırpınıp durmaktadırlar.

Madde rûhu doğurmayıp ruh maddeye can verdiğine göre, Garplı ilim adamı da, artık maddesine bir ruh aramakta ve bunun da İslâmda olduğunu hissedip, zihnî ve ruhî antenlerini o tarafa çevirmiş bulunmaktadır. Amma, hâlâ karşısına dikilen bir kilise, hâlâ kilise tarafından şartlandırılmış bir umûmî efkâra toslayıp ileri gidememekte, belki de gitmekten çekinmektedir.

Ancak, ona destek olması, kuvvet vermesi ve : «Aradığın bendedir!» diye imanına dâvet etmesi, hattâ o imanı ayağına götürmesi, İslâm Âlemi’ne düşerken, neden Müslüman dünyâ başbaşa verip bunu düşünmemekte ve zamanını olmadık işlerde israf edip bu fırsatı kaçırmaktadır?

Batı, aradığı mânevî nafakayı ve ruh disiplinini kilisesinden bulamamıştır. Ey Müslüman Emîrler, Devlet Reîsleri, İlim ve iman Adamları! Neden sizden meded umanları açlıktan kurtarmıyor, bekledikleri nafakayı onlardan esirgiyorsunuz?

Amelî ve maddî hayatta muvaffak olan, kilit ve hareket noktası materyalizm bulunan Avrupaiı, doğurduğunu yiyen kediler gibi, tasarruf ve hükmüne aldığı madde tarafından kemirildiğinin, henüz kütte olarak, tam şuurunda değildir. Zîrâ, İlmî, içtimâi, İktisadî, sınâî, hukukî ve siyâsî müessese, münâsebet ve muâmelesini tanzîm etmiş bulunan mekanikleşmiş bir maddeci düzenin kabuğu içinde bulunmaktadır. Acısı şu ki Avrupa, insanlaşmadan evvel sanâyileştlği için katı ve merhametsiz kalmış ve materyalizm hegemonyasının pençesinden yakasını kurtaramamış ve işte kurtaramamakta olmasının acısını çekmekte bulunmuştur. Onun için de, yumuşatıcı bir iman ve samimiyetle beraber örf ve âdetlerin yardım etmediği nizamların tek ayakla seke seke yürümeye çalışması gibi, tek taraflı kalmış dünyâ görüşüne çakılmış bulunmaktadır. Bu yüzden de organize ve tam randımanla işler görünen Garb cemiyeti, kuru, katı bir ortaklık ve menfaat mübâdelesinden öte geçememekten nihayet bu robot, maddeciliğin buz dağlarına çarpmaktan kurtulamamıştır.

Bugün dünyâ gençliği bir serseri mayın halindedir. İşte, buz dağlarına çarpıp iç bünyesi parçalandığı için, meselesi, gayesi, imanı da parçalanıp kaybolmuş, onun için de, sahte heyecanların peşine takılmış, gayesizliği gaye hâline getirerek âvâreleşmiştir. Şu hâlde modern cemiyetin fesat ve kargaşalıklar içinde oluşunun başlıca sebebi, alâka ve dikkatini sâdece dış bünyesine çevirip iç dünyâsını ihmâl etmiş olmasıyle sosyal ve kozmik âleme intibaksızlık, onu bol bol elde ettiği teknik imkânlara rağmen mes ud edememektedir.

Dünyâ, gaye fedâîleri olan merkezlerini kaybedeliberi, cemiyetler, tehlikeli bir hürriyetin başı boşluğu içinde kalmıştır. Bunun da mes’ulleri olarak, arkada bıraktığımız asrın fikir adamlarını görmek îcâb eder.

*

*          *

Bir vakitler karanlıklar ve cehâletler içinde kıvranan Garb, bir bakıma Şark’ı bozguna uğratıp benliği kalesi içine gururla yerleştikten bu yana, asırlar ve devirler gelip geçti. Artık çok geride kalan Rönesans ve bu hamleyi tâkîb eden Romantizme kadar, sür’atle inkişaflar gösteren Avrupa medeniyeti târihi, XVIII. asrın akliyecilik ve maddecilik felsefesine dört elle sarılırken, Şark’ın spiritüel verimlerine ters ve abus bir tavır takındı ve horladığı Şark’ın, hâlâ bütün dünyâya verebileceği bir gizli hayat nefhası olduğunu bilemedi.

Kuruyup kemikleşmiş dünyâsında ve bu dünyânın medeniyet saydığı teknolojisi içinde, Şark’ın sırlarına ve bu sırların başına ve sonuna bir göz olsun atmadı. Atamazdı. Zîrâ beşiğinden mezarına kadar «Ben varım» diyordu. Bugün çektiği ıztırap ve çözülüş de işte, o kendinden öte geçememesinin, egosantrik felsefesinin çilesinden başka birşey değildir,

Garb, hakîkaten ayağının altında bir medeniyet dünyâsının kayıp gittiğinin tam şuûruna varmış sayılmaz. Zîrâ mağrur ve ihtişamlı mâzîsinin renkli ve zengin tortusu ve artıkları hâlâ gözünü boyamaktadır. Medeniyetine temel olan felsefesi inkıraz etmiş olsa dahî, sosyal bünyenin bunu yiizdeyüz hissetmesi için henüz vakit erkendir. Zîrâ işlemekte olan içtimâî ve iktisâdı düzen hızını tam kesmemiş, onun için de amel hâline gelmiş bir otomatizm, çarkı çevirmeye devam eylemekte bulunmuştur.

Nitekim bir vakitler Şark’da da böyle olmuştu. Yıkılış, birden kendini göstermemiş, kütleler ilk sarsıntıları hemen hissetmemişlerdi. Lâkin tefekkürün yediği darbe, siyâsî, askerî ve içtimâî muvâzeneye te’sîr edince, çöküş de kendini hissettirir olmuştu.

Öyle ki bütün aktif kuvvetlerin evvelâ müdâfaaya geçişleri, müdâfaadan da hezîmete kayışları, cemiyeti sefâlet ve esârete kadar götürmüştü.

RENÉ  GUÉNON’un isabetle işâret ettiği gibi, Garb, tek dünyâ medeniyeti olduğunda ve ancak bâzı kademelere çıkmış medeniyet taslaklarının bulunduğunda ısrar ettikçe, Garbimin Şarklıyı anlaması mümkün değildir.

İşin hakikati şudur ki dünyâ, ayrı ayrı istikametlerde inkişâf etmiş çeşitli medeniyetlere sahne olmuştur. Bu yüzden de, onları birbirinden üstün veya aşağı olarak sınıflandırmak yanlıştır. Zîrâ, bütün cepheleriyse birbirine fâik medeniyet yoktur. Çünkü insanoğlu, faaliyetlerini her istikamette müsâvî olarak ve aynı zamanda, tahakkuk ettirmeye muktedir değildir. Bununla beraber, kıyas etmeye kalkışınca, fikrî ve rûhî faaliyet derecesiyle maddî faaliyet derecesi, şüphesiz birbirinden farkeder. Böyle olunca da, bir cephesiyle aşağı görünen bir medeniyet, diğer yönü ile inkâr götürmez bir üstünlük arzeder. Fakat bu üstünlüğe rağmen gene de zararlı çıkmış olabilir. Garb’ın Şark’ı hezîmete uğratıp elde ettiği üstünlük berâtını dünyânın gözüne sokması gibi.

Şayet basîretli ve tarafsız bir bakış, Garb’ın içyüzünün Şark’ın da dış yüzünün hasta ve sakatlanmış olduğunu görerek, bu iki ayrı medeniyetin derdi ile yakından alâkalansa, belki de tesbit ve hükmünü bunların, iki ayrı dünyâ görüşünün üstüne demir atıp kalmış olmalarıyla îzâh edecektir.

Şöyle ki Garb, durmadan: «Ben!» derken, Şark kendini inkârdan gele gele ulvîleştikçe ulvîleşmesine rağmen, madde plânında yaya kaldığı için pusudaki hasımları tarafından gafil avlanıp arkadan vurulmuş bulunmaktadır.

Onun için de, madde gücü zayıf düşerek âdeta cisimsız ve platonik bir şeffaflıkla yetinen Doğu, çöküş devirlerinden sonra sâdece mânevî gücüne baş eğip, açıkgöz komşusunun ileri adımlarım ne görmüş ne de tehdidlerine kulak asmıştır. Ne çâre ki hâlâ da asmamakta ve hazıra konan bir tüketici olarak kapılarım sâdece Garb’ın teknik hârikalarına açmış bulunmaktadır. Ardına kadar dayadığı bu kapılardan da içeri oluk oluk madde verimleri kadar maddeciliğin fikir tortuları da akmaktadır.

Halbuki İslâmiyetin dünyâya ışık saldığı devirlerde aklî bilgilerle naklî bilgiler yâni madde ve mânâ, atbaşı giden iki dost kuvvetti.

Hadîs, tefsîr, mantık, sarf nahiv, fıkıh, bedî’ beyân gibi hukûkî ve şer’î bilgiler kadar, tıpta, fizikte, kimyada, astronomide, matematikte zirveleşmiş müsluman âlimlerin sesine dünyâ kulak kabartıyor ve yazdıkları eserleri kervanlar, medeniyet merkezlerine taşıyordu.

Ne yazık ki o parlak devirlerin üstüne karanlık çökeliberi, İslâm Âlemi de adetâ kendinden utanır bir küçüklük duygusu ile Garb’a boyun kesmiştir.

Amma gene ne yazık ki Şark’ın bünye hususiyetini tanımayan, belki de tanımak istemeyen kafa adamı Garb, gönül adamı Şarka, ancak hazır veya eski elbise satan pazarlar gibi, kullanıp tecrübe ettiği veya yıprattığı madde mahsûllerini verebilmiştir.

Buhar kuvveti, elektrik enerjisi, telefon, televizyon, tren, tayyare, otomobil ve benzeri buluşlar, bir vakitler Avrupa fikir pazarlarına ilmin meyve ve mahsûllerini dökmüş olan Şark’ı teshîr edip kendinden utandırmaya yetmiş ve böylece de Garb, Şark’ın hayranlık mihrabı oluvermişti.

Ne ki, Haçlı dünyânın akıl verimlerine körü körüne müşteri olan İslâm Âlemi ona : «Biraz da huzur isterim!» diyememiştir. Zîrâ Şark’ın bilgi meş’alesini elinden kapmış olan Garb’da en bulunmayan gerçek, irfan, hikmet, hakikat ve huzurdur. Şark ise bunları orada bulamıyacağını çok iyi bilir. Bildiği için de Batının batpazarına, ancak madde müşterisi olarak gider. Öyle ki rûhî ve mânevî değerleri yıkan Batı çeteciliğinin ilk işi, her adım attığı ülkede mânevî kıymetlere saldırmaktır. Çünkü bu ülkeler ehlini kendi menfaatlerinin emrine alabilmek İçin, bir eşkiyâ insafsızlığı ile, gelmişten geçmişten neleri varsa yok etmekle ancak ondan sonra saltanatını kuracağını ve hükmünü yürüteceğini bilir. Zîrâ kendisine siyâsî, iktisâdı, ticarî bir otlak bir beslenme yeri olarak seçip ayak bastığı bu topraklar üstünde kültür emperyalizmini yerleştirip kütle fikriyâtına hâkim olması, hükümranlık menfaatinin sigortasıdır.

*

*          *

Spiritüel dünyâ görüşü ile insanoğluna gülümseyen İslâmî, egosuna tapan menfaatçı Garb’ın anlaması mümkün değildir. Anlayabilmiş olsa, bu, kurtuluşunun müjdesi olabilir. Hâlbuki o, Şark’ı et kemik bağlamamış bir medeniyet iskeleti olarak görmekte devâm eylemektedir.

İnsan hak ve hürriyetine geniş ufuklar açan, adâleti, güzel ahlâkı, merhameti, şefkati cömertce kütlelere dağıtan İslâm, zâlim ve barbar Avrupa müstemlekeciliğinin yanında, çatısı altına aldığı tâbî kavimlere haysiyetli muâmeleyi mübâreklemiş; ırk, mezhep, renk ayırmadan herkese insanca yaşama hak ve hürriyetinin çığırım açmıştır. H. G. VVells bu hakikati şöyle ifâde eder: «İslâmın şevket ve kudretinin üçüncü bir unsuru da, mü’minlerin, aralarında renk, menşe’ ve içtimâî mevki farkı olmaksızın kardeşliklerinde ve Allah katında müsâvî olduklarında ısrar eylemesinden ileri gelmektedir.» [H. G. Wells, Abrégê de Histoire du Monde» Cenevre baskısı, sh. 181. ] Yüksek seviyedeki Garb ilim adamlarının, âdeta bilgi ve idrâk göklerinden topladıkları takdir ölçüleri, ne yazık ki kiliseye toslayarak, asırlardır halkın seviyesine inememiştir.

Amma gene ne yazık ki hâlâ İslâm Âlemi, tek ayakla seken Avrupa’ya körü körüne hayranlık ve teslimiyet içinde bulunuyor. Hâlbuki artık Batının Doğuya değil, Doğu’nun Batı’ya söyleyeceği söz, dolayısıyla da, öğreteceği irfan ve hikmet devri gelmiştir. Bir bakıma Garb Şark’ı bozguna uğratmışsa da, bozulmak ve çözülmek sırası artık kendisinde olduğunu idrâk etmesi, bir ikbâl ve istikbâl garantisidir.

Evet Garb, artık bağ bozumu mevsimine girmiş bulunmaktadır. Lâkin İslâm Âlemi henüz bunun pek farkında değildir. Tek tük uyanık kafa varsa da, seslerini, büyük kütlelerin sağırlaşmış kulaklarına işittirememektedirler.

Bir umûmî efkâr seviyesi teşekkül etmemiş kütleler, siyâsî ve içtimâi her türlü psikoza her zaman açıktır. Onun için İslâm Âlemine fikrî ve derûnî bir irtifa ve seviye kazandırmak, bu yolda canını kütleye adamış İslâm büyüklerinin boyunlarına düşen bir iman borcudur.

Asırlardan beri Batinın avuçları içinde yumuşak mum gibi evrilip çevrilerek kalıptan kalıba sokulan Doğu’nun bir an evvel uykulu gözlerini açıp uyanması ve kendi şerefli makamına geçip oturarak kölelikten kurtulup efendiliğini bulması, İslâm için olduğu kadar, dünyâ milletleri için de selâmet ve huzûrun müjdesi demektir.

Akliyeci ve maddeci felsefesinin eteğine sıkı sıkı yapışmış olan Batı, demir atıp kaldığı dünyâ görüşünün doğru olup olmadığım düşünüp hazır ve idea! bir nizamname olan İslâmiyet’i anlayacak basireti göstermiş olsaydı, iç ve dış tabiatları arasında kuracağı âhenkle kendisinin de dünyânın da yüzünü güldürebilirdi.

Halbuki o, Şark’ın iç ve dış dünyâsını yıkmak için her türlü fesat, fitne ve şekaveti helâl bir vâsıta imiş gibi kullandı ve bu gayretinde de elhak muvaffak oldu.

Ancak, elindeki kazma bu gün ters dönüp kendisine çarpmış bulunuyor. Ama henüz ne İslâm dünyâsının ne de kendinin bu gerçekten gereği kadar haberi var.

Ne ki, hâlâ tapar olduğumuz Garb putu, artık kendi genç adamım bile doyurmuyor, hoşnut da etmiyor. Amma anası babası ve çevresinin insanı, henüz rûhunu, maddesinin kabuğu ile sarıp katılaştırmamış olduğundan, Garb’ın körpe ve genç nesli, içinin alacakaranlığına rağmen, bir şeyler sezer gibi oluyor. Bu yüzden de tatminsizlik ve huzursuzluk içinde kıvranıyor. Zîrâ o, maddeyi ve dolayısıyle de icatlarını ve keşiflerini aşıp kendi cevherini bulamamak, iç tabiatıyla âşinâlık kuramamış olmak azap ve ıztırâbını çeken bir dünyânın çocuğudur. Böylece de Batı gençliği içinde mânevi nafaka kıtlığından açlık krizleri geçiren bir zümre doğmuş bulunuyor. Bu huzursuz ve buhranlı gençlik ise, ya anarşinin kollarına atılıyor yâhut da cemiyetinden ve âilesinden kopup maddenin kıyasıya diş geçiremediği ve insanlarının da dünyâdan el etek çekmeyi mârifet saydığı topraklara göç edip sığınıyor.

Dikkat edilirse, bu fikir ve ruh muhâcirlerini bu yerini yurdunu terk eden buhranlı insanları cezbeden hava İslâm dünyâsından ziyâde, Buda’nın kucağı ve hayâtın değerini takdir edemeyen Budistlerin arası oluyor. Batı gençliği, neden bir kalemde İslâmiyeti görmezlikten gelip, Şark’ın iptidailiği içine, üstünde çürüyüp işe yaramaz hâle geleceği bir coğrafyaya doğru koşuyor? Koşuyor. Zira Haçlı dünyânın insanı, ana sütünden sonra, âilesinden cemiyetinden ve kilisesinden, devamlı olarak Müslüman kanı emmiş, ninnilerinde bile kulağına Müslüman düşmanlığı fısıldanmış, umacı olarak da gene hâyâline çizilen korkunç ima], Müslümanın yüzü olmuştur. İsâ ümmeti, Budist’den Mecûsî’den, Zerdüşt’den ve dîğer bütün iptidâi dinlerden bir tehlike olarak korkmamıştır ki, onu gündüz bir türlü gece bir türlü homurdana sayıklaya kötülesin.

*

*          *

Bilindiği gibi İslâm Âlemi, Garblı kafanın îcadları karşısında sâdece âciz bir müşteridir. Ne görür ne duyar ne bulursa almaya çalışır ve alabildiği kadar da alır. Zîrâ asırlardan beri keşiflerden, îcadlardan ve buluşlardan elini eteğini çekerek hazır yiyiciliğin kötü kaderini yaşamaktadır. Çünkü mâlik olduğu hazînesi yatalak bir sermâye hâlinde uyumaktadır. Bu hazîneleri açacak, işletecek ve gün yüzüne çıkarıp kütleleri hem maddî hem de rûhânî zenginliğe kavuşturacak o mübârek ve ihlâslı el nerede?

Dış tabîatın efendisi olduğu hâlde kendi benliğinin esîri olmaktan gelen azapla ıztırap çeken dünyâ, işte bu eli beklemektedir…

Şunu da bilmek lâzım ki, bir medeniyetin teknik seviyesi, o medeniyetin dünyâ muvacehesindeki şeref ve itibârının ölçüsü olamazsa da, bu şahlanmış gücün, ona sâhib olamamış milletler tarafından küçümsenmemesi gerektir. Amma Garb’ı küçümsememek, ona körü körüne havran olmak demek değildir. Esasen Garb’a hayran olanlar, onu üstünkörü tanı-yanlardır. İç yüzünü bilenler ise ihtişamlı manzarasının altında bir canavarın gizli olduğunu görerek ona yanaşmaktan korkup kaçarlar.

Biz Türkler de dâhil, câhil münevverler sınıfının söz sahibi olduğu Doğu dünyâsı, idrak felcinden yeni yeni kurtularak, vaktiyle görmediğimizi görmeye bilmediğimizi öğrenmeye başlamış bulunuyoruz.

Avrupa’yı, iç ve dış yapısını kuran felsefesiyle berâber tanımak lâzım. Tanıdığımız zaman da, insanlaşmadan sanayileştiği için, meydana getirdiği teknik zürriyeti tarafından boğazlanır hâle gelmiş bulunduğunu görmemek mümkün değildir.

Şu hâlde bugün İslâm Âleminin vâsıl olmaya mecbûr bulunduğu insânî nokta, bir yandan Garb maddeciliğinin seviyesini aşmaya uğraşırken bir yandan da, fikrî ve bedenî rehâvetten silkinerek, Batiya Doğu’nun spiritüel zenginliklerini götürüp, bu izdivaçla da dünyânın yüzünü güldürebilmektir.

*

İslâmın içinde bir tefekkür kâinâtı vardır. Sırları, derinlikleri, yere göğe sığmayan İlâhî coşkunlukları, meçhulleri mâlümları, şevkleri vecidleri ile ucu bucağı bulunmayan bir kâinat…

Amma dıştan gözlemekle onu fetheylemek ne mümkün? İslâmî, gerçek Müslüman ölçüleri ve haysiyeti ile yaşayıp potası içinde cürufundan arınmadan tanımak ve hele çevresine ondan nişan ve bereket vermek de imkânsız.

Ey Emîrler, Devlet Adamları, Âlimler ve Din Uluları!

Azgın bir maddecilik fırtınası içinde serseme dönmüş beşeriyet bir kurtuluş bekliyor. El yordamı ile birşeyler arayan, bir türlü de istikametini tâyîn edip gerçek hedefi bulamayan dünyâyı neden elinden tutup aydınlığa çıkarmıyorsunuz?

İnsanoğlu, bir mukaddes galeyan, muhayyilesini ateşleyecek bir ulvî heyecan bekliyor. İslâm ideali, siyâset menfaatlerinden bin kere üsttür. Kefene sarılmış bir cesed gibi, daha ne zamana kadar dünyâ hırslarının örtüsü altında çürüyeceğimiz günleri bekleyeceğiz?

Ey Emirler, Devlet Reisleri, Münevverler!

Neden bu çaresiz kütlelere kurtuluş yolunu açmıyor, soluk alacakları o kâinattan haber vermiyorsunuz?

Allah’ın kelâmı için : «Kur’an diğerleri gibi bir din kitabından ibâret değildir. O, insanlara siyâsî ve içtimâi ideal getiren rûhânî bir tebliğdir»  [  Joseph Chelhod, introduction  a la sociologfe de l’islam, 177. s., Paris 1958.] diyen adam, İslâm prensipleri üstüne başını eğmiş bir yabancıdır.

Amma İslâm’ın ve Kur’ân’ın yeryüzü için tek kurtuluş yolu olduğunun şuûruna evvelâ biz Müslümanların inanıp zihnî ve rûhî güçlerimizi o ateş içinde temizlememiz ve İslâma lâyık seviyeye gelmemiz gerek.

İslâm, aklın ve rûhun imtizaç ve izdivacının şahikasıdır. Kütlelerin, âhenk ve huzuru bulabilmesi için bu çifte kuvvetin, kuşu uçuran iki kanat gibi, insan varlığında muvazeneli faaliyeti gerektir. Zîrâ ne tek tarafİı madde, ne de tek taraflı mânâ, beşeriyetin muhtaç bulunduğu nizamı kurup içtimâi huzur ve adaleti temîn ve tesis edemez.

Su hâlde, fertlerin de kütlelerin de idrâklerini perdeleyen cehâlet ve gaflet kabuğunu ilim, irfan ve hikmetle çatlatıp gerçeklerle yüzleştirmek lâzımdır. Bu da sizin ihlâslı, şuurlu, plânlı ve basiretli himmetinizi bekliyor ey emirler, devlet reisleri, İslâm münevverleri ve din kardeşlerim…

HAC ve ZEKÂT

İslâm dünyâsının, üstünde durması gereken temel mesafelerden biri de, hac farizasıdır. Şüphe yok ki hac, Allah’ın farz kıldığı esasların en manâlılarından biridir. Ancak, değişen dünyâ şartları muvacehesinde en basitinden, Kâbe yolculuğunun da, hacca icâbet ölçüsünün de, değişikliklere uğraması tabîî idi.

Bir zamanlar, dünyânın en uzak köşelerinden bu farizayı yerine getirmek isteyenler, kafileler ve kervanlarla karalardan denizlerden ve en iptidâî nakil vâsıtaları ile hattâ yürüyerek, aylar süren yolculuktan sonra maksûd olan mahalle vâsıl olurlardı. Bu gün ise, uçak seferleriyle, günü gününe denebilecek kısa bir zamanda, memleketlerinden çıkmalarıyla Hicaz semâlarına girmeleri bir oluyor.

Gene eskiden, kemiyetleri mahdud olan hacılar,, bugün gerek Müslüman nüfûsunun artmış olmasından, gerek ulaşma kolaylıkları yüzünden, her iki mübârek şehirde de bir izdiham manzarası meydana getirmiş bulunuyorlar.

Ancak, haccın ana gayesi, dünyâ Müslümanlarıns bir arava toplayıp, aralarında, içtimâi, İktisadî, vicdanî, kültürel ve hattâ sivâsî bir alışveriş bir meşveret imkânı hazırlamak olduğu hâlde, gerek aşırı kalabalıktan, gerek bu türlü toplantı ve müzâkereler için teşkilâtlanılmamış olduğundan, bu vecidli zikr, bu rûhânî galeyan, şahısları aşıp bir sel yatağında birleşerek, İslâm milletlerini ardınca sürükleyip müşterek fikir ve aksiyonlara götürmüyor.

Eğer hac, meşverete açık bir ibâdet olmasaydı, Hz. Muhammed, en mühim hitabelerini hattâ Vedâ Hutbesi’ni hacda okur muydu?

Şu hâlde hac mevsiminde Hicaz, bir İslâm şûrasına sahne olup, her Müslüman devletten davet edilecek otoriteler ve selâhiyetler tarafından iktisat, teknik ve kültür mevzularında yapılacak müzâkerelerle İslâm’ın emrettiği karşılıklı yardımlaşma imkânları araştırılmalıdır.

Gene hac farizasına tekaddüm eden günlerde Mekke’de bir İslâm Devletleri Fuarinın açılması, Müslüman iktisâdiyâtı, işbirliği ve meşveret mevzuunda Müslüman dünyâsı için büyük faydaların başlangıcı olabilir.

Eskiden Csmanh Türklerinde de, ibadethane, etle tırnak gibi, İlâhî olduğu kadar beşerî, dolayısiyle de, İçtimaî ve medenî bir çehreye sâhipti. Bir ibâdet külliyesi dahî, yalnız diyânet kadrosundan birkaç vazifelinin ardınca toplanıp, ibâdet edilecek bir yerden ibaret değildi, öyle ki küllîyeler merkez olarak camii ortasına alıp etrafında bütün beşerî ihtiyaçlara cevap verecek müesseseleri toplayan bir manzume idi. Ana merkez olan camiin etrafında kütüphane, medreseler, aşhane, kilerler, mumhâne, şifâhâne, tabhâne, misâfirhâne, yolcu hayvanlarına mahsus ahırlar ve kopuşlar gibi etrafına topladığı sosyal müesseseierle ibâdethâne, dînî-İçtimaî bir canlı uzuvdu. Halk, hemen bütün medenî ve sosyâl ihtiyaçlarının cevâbını bu külliyenin içinde bulabilirdi. Hattâ bâzı camilerde, padişahların ve devlet erkânının siyâsî müşâverelerine tahsis edilmiş ayrı hücreler de bulunmaktaydı. İlâhî beşerî bir din olan İslâmiyet, son asırlarda bütün İçtimaî vazifeleri elinden alınarak âdetâ zorla cami içine itilmiş ve hapsedilmiştir.

Bir ahlâk, iman ve enerji karargâhı olan İslâm dîni, hele bâzı İslâm ülkelerinde öylesine ürkütülmüş, öylesine gücünden kuvvetinden tecrîd edilmiş bulunuyor ki, selâmeti câmiin dört duvarı arasına sığınmakta arayan kütle uyku taklidi yaparcasına sesini soluğunu kesmiş bulunmaktadır.

Gene İslâm Âleminin selâhiyetli kadrolarca ele alınması gereken teme! farzlarından biri de, zekât müessesesidir. İçtimâi huzûrun sigortası ve dolayısıyla siyâsî istikrârın teminâtı olan zekât kadar kütteler arasında sözü geçkin bir başka yol olmadığına göre, bilhassa aşırı varlıklı Müslüman zenginlerin, mallarının fazlasını atmak suretiyle o malı temizleyecek olan zekâtlarıyla, aşırı fakirliği ortadan kaldırmaları bir hayâl ve zan değil, hakikatin tâ kendisidir.

Asr-ı Saadet’ten bu yana, vergi mükellefiyetlerinin ağırlaşması, böylece de şahıslardan devlet hazînesine kayan meblağların zekât yerine kaim olduğu vehmini uyandırmış bulunmaktadır. Onun için de, bir Allah emrini gönüllerince tevîl etmek suretiyle işin içinden çıktıklarını zannedenlere, bir orta sınıfın teşekkülüne mânî oldukları kadar, fakir halkla berâber, kendilerini de bu barajın teminâtından mahrum bıraktıklarını anlatmak, gene selâhiyetli bir diyanet kadrosuna düşen kudsi vazifelerden biridir.

KOMÜNİZM

Âvrupa emperyalizminin gadir ve zulüm çiftinden bir veled-i zinâ doğmuştur: Komünizm.

Ferdî, içtimâî, idâri, siyâsî her gayr-i meşrü hâdise gibi, soysuzca başlayan bu hareket, evvelâ, Garb emperyalizminin bîr reaksiyonu olarak, yer yer ve zaman zaman Avrupa merkezlerinin orasında burasında patlak vermiş, yenmiş yenilmiş, sonunda da bir devlet idaresinde ifâde bulmuştur.

Daha sonra, karakterinden gelen bulaşıcı bir cür’etle etrafa sıçrayıp, bayrağını açtığı insan hak ve hürriyetinin zebânîsi kesilerek, kütlelere va’adettiği hürriyete rağmen, istibdadın tâ kendisi olmuştur.

Dış görünüşü ve sloganları ile beynelmilel olduğu hâlde, iç politikası ve tatbikatı ile şoven bir Rus milliyetçiliğinin ve Rus emperyalizminin gerçekleşmesi yolunda kendi halkı dâhil, gözünü kırpmadan dünyâyı kana boğarak XX. asrın alnına, silinmesi muhal bir kara leke basmıştır,

Amma XVIII. asırdan beri Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde zaman zaman çıkışlar yapan komünist mihraklarının, sonunda Çarlık Rusya’ya sıçrayıp bir imparatorluk kurmasında, mağrur, maddeci ve emperyalist Garb’ın günâhı büyüktür.

Onun için de, târihin kaydettiği sayılı istilâcı ve müstebit imparatorlukların başında olduğu söylenilebilecek Sovyet Rusya’nın, gerek bencil Garb’ı gerek boynu bükük Şark’ı gafil avlayıp, dünyânın beş kıt’ası üstünde yer yer nüfuz bölgeleri iesîs eylemiş olması yadırganmaz. Zîrâ, madde ve ruh terkiplerinin muvâzene dozu bozulmuş olduğundan Şark’ın da Garb’ın da bünyelerinde, menfî kuvvetlere karşı koyacak kudret, celâdet ve hamleyi aramak elbette abestir.

Zîrâ Haçlı dünyâ, hâlâ dostunu düşmanını seçemeyecek târihî hatâsının karanlığı içindedir. Öyle ki, elinde avucunda kalan medeniyet kırıntısına, malına, canına, toprağına ve İnancına göz dikmiş bir tabîat paraziti olan bu rejime karşı kendi insanını zihnî ve ruhî, daha kestirmesi, mukabil felsefî silâhlar ve bir İslâmî dünyâ görüşü ile donatacağı yerde, kendi başının selâmeti adına eteğine yapışması gereken İslâm dünyâsına kur yapmak şöyle dursun, hâlâ kıyasıya saldırmaktan vazgeçmemiştir.

O İslâm imanı ki bugün dahî şer ve bozguncu ceryanların kalesi olmak kudretini muhâfaza etmekte iken, Garblı kafanın taassubu, ona kendi çıkarına yarayacak bu hayatî tedbîri dahî düşündürmemekte ve ardı arası kesilmeyen hücumlarıyle, Müslüman âlemini bir iman müdâfaasına mecbûr ederek yormaktadır.

Gafil Garblı, hiç değilse Lenin’in : «Her millet komünist olabilir. Ancak Müslümanları komünist yapamazsınız. Onun için de evvelâ bu milleti dinlerinden soğutmak, ellerinden imanlarını almak lâzımdır.» demiş olduğunu dahî duymamış görünmektedir. Zîrâ haçlılar için misyonerlik, rahat, emîn ve her türlü maddî imkânları kolaylıkla ayağına getiren bir ekmek kapısı, vazgeçilmez bir menfaat tuzağıdır. Dünyânın en zengin müessesesi olan kilise, misyonerini emrinde kullandığını zannederken, aylıklı, bol tahsîsatlı misyoner, rahatlıkla kiliseyi emrine almış bulunmaktadır.

Şu da var ki misyonerlik teşkîlâtı, Avrupai devletlerin de arttan arda himâyesini görerek, Müslüman imanını zedelemekle vakit kaybetmek ve ziyâna girmek gafletinden vazgeçememektedir. Halbuki bir para, pazarlık ve menfaat ocağı olan bu teşkilâtın faal ve çeşitli gurupları, mücâdele enerjilerini bu çok iptidâî, tavı geçmiş ve utandırıcı yolda eritip tüketmekle neler kaybetmekte olduklarının farkında değillerdir. Daha doğrusu, farketmek menfaatlerine uygun gelmemektedir.

Müslüman, «ehl-i kitab» dediği hıristiyanı, kendi imanına kazanmak için, kilisenin tuttuğu bu gülünç ve sinsi yola asla sapmamıştır. Amma kilise, asırlardır, Kur’ân-ı Kerîm gibi kıyamete kadar, insanoğlunun maddesine de mânâsına da deva ve şifâ getirecek olan bir kitaba inananların imanına musallat olmak alışkanlığını terketmemiş ve abesle iştigalde devâm etmiştir.

*

Bugün komünizm ile demokrasilerin yaka yakaya cenkleri, görünüşte bir ideoloji çatışması ise de, gerçekte, iki tarafın da gayesi siyâsîdir.

Şöyle ki, Rusya, bir dünyâ hâkimiyeti peşindedir ve en kuvvetli silâhı da komünizmdir. Fakat elde etmek istediği bu hâkimiyetten maksat, beşeriyetin huzur, selâmet ve hürriyetini istemek gibi yüksek ve İnsanî bir hedefe yönelmiş değildir. Onun için de, demokratik düzenden tamâmiyle ayrı bir eğitim politikası tâkîb ederek gerek Slav gençliğinin gerek sömürge ve peyklerinin idrâklerini kabzetmekte, sonra da istediği biçime sokup meram ettiği istikamete sevketmektedir.

1917 ihtilâlinden bu yana, Sovyet Rusya’nın bir yandan tatbîk ettiği terör, baskı, işkence ve zulüm siyâseti bir yandan da genç ve körpe dimağlara kâbus gibi çöken eğitim politikasının doğmaları ile, elinde tuttuğu nesilleri, hür dünyânın nimetlerine karşı kör ve sağır hâle getirmek suretiyle, karşı rejimlerle kıran kırana mücâdeleye girmiş bulunmaktadır.

Hiçbir devletin maârif bütçesiyle kıyaslanmayacak bir cömertlik içinde gençliği sun’î ve zorlama gayretler sarfederek eğiten Sovyet maârifi, bu robotlaştırdığı makine insanlar kalabalığını bir malzeme gibi kullanarak, bir yandan sanayiini geliştirmiş bir yandan da el koymak istediği ülkelerde geniş bir ajan ve câsus şebekesi kurmak sûretiyle rejimini yayma faaliyetinde akıl almaz bir ustalık göstermiştir.

Amma insan hak ve hürriyetini tekmeleye tekmeleye zorla elinden alan, üç beş patronla avanesine yer açıp saltanat temîn eden bu rejim, daha ne kadar zaman pâdiyâr olur, ne kadar zaman dünyâyı kana boğmakta ve idrâklere kilit vurmakta devam eder, bilinmez. Bilinen bir şey varsa, o da, tabîat kanunlarına kafa tutan ve Allah’a harb îlân eden komünizmin, târihte bir göz açıp kapama müddeti sayılacak yarım asrı aşkın ömrünün uzun sürmeyeceği işaretleri görülmektedir. Zîrâ her ne ki insan yaradılışına aykırıdır, korku ve zorla kabul ettirilmiştir, onun için ikbâl ve istibâl asla tasavvur edilemez.

Ancak, salgının virüsü hızını kaybetmiş olmakla beraber, henüz hastalık devâm etmektedir. Binâenaleyh sirâyetini önlemeye çalışmak, muafiyet yollarına başvurmak şarttır.

İnsan bünyesi gibi dünyâ da bir bütündür. Faraza kolu ağrıyan kimsenin bacağı ağrımadığı hâlde gene de keyfi yerinde olamaz. Kezâ, gözünde bir arıza olanın, kulağı ve diğer uzuvları sağlam dahî olsa, gene de huzursuz ve rahatsızdır.

Zengin ve kibar görünüşüne rağmen Batı, doymak bilmez ye açgözlüdür. Onun için de, fakir sömürgelerinin sırtından geçinmeye alışmış bulunduğundan, asırlar boyu birikmiş olan günâhları, bir paratoner gibi komünist şimşeğini dünyânın üstüne çekmiştir. Amma ne çâre ki günahkâr Garbra, hâlâ hatâsının farkında denemez.

Bu arada, aynı gökkubbe altında yaşayan İslâm Âleminin de bu cihan hastalığından hissesini alacağı tabîî idi. Kaldı ki komünist Rusya için, Asya’da olduğu gibi Afrika’da ve Avrupa’da buyruk yürütmek, politikasının can damarlarından birini teşkil etmektedir. Onun için de, bilhassa bu emelinin önüne gerilmiş olan Türkiye, Rus’un diş bilediği en yakın komşusudur.

Gene Sovyet emperyalizmine geçit vermeyen hattâ göz açtırmayan engel, Kur’ân ahlâkı ve İslâm imanı ile sağlama alınmış milletler olduğundan, elbette ki bir yandan inançları sulandıracak çârelere başvurmak bir yandan da sûret-i haktan görünerek ajanları vâsıtasıyla taassubu kamçılamak ve gene, oyak sesi duyulmadan, memleketler arasında ağlarını kuran bu ajanlar marifetiyle İslâm Âlemini birbiri aleyhinde kışkırtmak, Rus menfaatinin îcablarındandır.’

Tıpkı kapitalist blok gibi, komünist blok da, İslâm devletleri üzerinde siyâsî ve İktisadî bir hegemonya kurabilmek için, bu emellerini bir gözbağcılık bir paradoks perdesi altında saklayarak, İslâm dîninin vazetmiş olduğu prensiplerin, kendi doktrinlerine yakın olduğunu iddiâ etmektedirler.

Hâlbuki târihî ve tabîî hakikatlerin bize açıkça ifâde ettiği gerçek, bu iddiânın tamâmiyle aksini göstermektedir. Şöyle ki, komünizm veyâ sosyalizm, insanı insan yapan millî ve mânevî değerleri temelinden reddederken, onu kendi doktrini diktatoryasının emrine vererek cansız ve idraksiz bir malzeme bir makine parçası olarak kabul edip muamelesini de ona göre îfâ eylemektedir.

Kapitalist doktrinde ise insanlara, bâzı hürriyetler tanınmakla berâber, bu rejim içinde de, bilhassa sömürge insanı, sermâye terakümünden istifâde edilen bir unsur olarak görülmektedir.

Bu iki doktrin muvâcehesinde ise İslâm, ne Jean Paul Roux‘nun ve bâzı Batılı oriantaiist ve yazarların iddiâ ettikleri gibi kapitalizmle ne de Maxim Rodinson ve Roger Garudy’nin söyledikleri gibi komünizm veya sosyalizmle aynı paraleldedir. Hattâ Roger Garudy’nin vazettiği ve bâzı İslâm devletleri tarafından kabûl edilen İslâm Sosyalizmini, İslâm adına müdâfaa etmek de mümkün değildir. [Maxime Rodinson, Marxisme et monde musulman, Paris, Ed. du Seuil, 1972 Jean Paul Roux, l'Islam en Asie, Paris, Ed. Payot, 1958.]

İslâmın insanlığa vazettiği siyâsî ve iktisâdî prensipler, yukarıda zikredilen doktrinlerden çok ayrı olup, onların ölçülemeyecek kadar ilerisinde ve üstündedir.

Her şeyden evvel, İslâmın iktisat ve siyâset prensiplerinde insan, birinci unsurdur. Her şey, topyekûn insanın maddî refâhı ve manevî inkişâfı içindir. Sosyal adâlet ise temel prensiplerinin başında gelir.

Raymond Lerouge : «Bugün bizim ortaya koymakta olduğumuz içtimâî mes eleleri, İslâmiyet hemen hallediverecek bir takım düsturlara sâhiptir. Bunu unutacak olursak, ferdî hukuk alanında yapmış olduğumuz inkılâpla, Sovyet Rusya’nın bütün dünyâya yaymak istediği komünist inkılâbına karşı İslâm Âleminin göstermekte olduğu reaksiyonun mâhiyet ve ehemmiyeti nasıl anlaşılabilir?

Devrin baskıları altında ürpertiler geçiren İslâm Âleminin, Kur an hükümlerini bugünkü cemiyetin ihtiyaçlarına tatbîk hazırlıklarını gerçekleştirmekte olduklarım anlamak, herhalde pek güç olmasa gerektir           

Şu da var ki, bu hükümler diğer iki inkılâp sisteminin daha fazla yayılmasına mânî olacak ve belki de günün birinde her ikisinin de iflâsını karşılayacak yeni bir terkib hâlini alacaktır. Zîrâ aradan ondört asır geçmiş olmasına rağmen Hz. Muhammed, zamâmmızda da günün adamıdır.».

der .[ Raymond Lerouge, “Vie de Mahomet” sh. 21. Paris 1939.]

Vakit vakit, peşin hükümlerin üstüne çıkarak fikir patlamaları ile hakikatleri yakalayan Garb’ın üst seviyedeki insanları, beşeriyet için kurtuluşun hangi ufuktan geleceğini görür gibi olmaktadırlar.

Dünyâ dünyâ olalıberi, insanoğlunun kaderine hükmeden çeşitli devlet idâreleri, bir karalama kâğıdı gibi dünyânın çehresine türlü rejimlerin damgasını vurmuştur.

İslâmiyetin yapısı ve hamuru ise, tevhîd doktrini gibi cihanşümul ve eşsiz bir gaye ile yuğrulmuş olduğundan, gerçek bir Müslümanın, zamanla eskiyecek ve türlü kalıplara ve şekillere dökülecek sahte, zorlama ve sakat ideolojilere ihtiyâcı yoktur.

Aynı fikre Amerikalı târihçi Will Durant da şöyle parmağını basıyor: «Kur’ân, onüç asır boyunca milyonlarca insanın hâfızasını süslemiş, hayâlini coşturmuş, karakterini düzenlemiş hattâ şuur ve idrâkini saygı ile ürpertmiştir. Ruhlara, dünyâda mevcud imanların en saf en açık olanını, dînî merâsim bakımından da en sâdesini getirmiştir. Bilhassa putperestlik ve papazlıkla asla alâkası olmayan bir tarzı temîn eylemiştir.

Kuran’daki ilâhî vahiy, mü’mmlerin mânevî ve fikrî seviyelerini yükseltmiş, içtimâî birliklerini ve cemiyet nizâmını tanzîm etmiş, beden sağlığı esaslarını öğretmiş, yalancılığı zulmü adaletsizliği sindirmiş, esâret şartlarını asgarîye indirmiş, fakirin ve yoksulun elinden tutup yükseltmiştir.»  [Will Durant, «L’âge de la foi» serisi «Histoire de la civilisation médiévale» sh. 233, Paris 1952 (Fransızca Tercüme)]

Bir milleti, ekmeksizlik değil gayesizlik öldürür. İslâmın gayesi îlâ-yı Kelimetullah olduğu müddetçe, kurduğu tevhîd ağı ile kıt’aları birbirine bağlamakta zorluk çekmemiştir.

1914-18 Cihan Harbi’nden sonra artık bir Türkiye yoktu. Ne bir Osmanlı İmparatorluğu ne de bir Türk Devleti kalmıştı. Amma gayesini kaybetmemiş, gönlündeki iman meş’alesi sönmemiş bir Türk Milleti vardı. Onun için direnme gücünü buluyor, anasının ak sütü gibi helalinden nafakalandığı gayesine sarılıyordu.

Topraklarım işgal edip paylaşan düşmanına karşı vatandaşını birliğe, beraberliğe, meşverete çağırırken : «Müslüman!» hitâbiyle davet ediyordu.

«Müslüman!

Önümüzdeki Cumâ günü resmî duâ gündür. Yevm-i mezkûrda Fâtih, Sultan Ahmed, Bâyezid Camilerinde Cuma namazından sonra Müslüman ve Türk yurdlarının halâsı için duâ edilecektir. Vatanını seven her müslümamn bu içtimâlarda bulunması vecîbe-i dîniyyedir. Camilerde, evlerde tazarrû et! Duadan sonra Allah’a yükselen kalbinle Sultan Ahmed’e, bütün Türk ve Müslümanların koşacağı büyük ve umûmî içtimaa gel! Sevgili vatanın parçalanıyor. Öldürücü felâketler yağıyor. Camilerini, mukaddesatını çiğneyecekler! Gözlerini aç, dindaşlarını, milletini düşün! İzmir facialarını Öğren! Anadolu senin de karârını bekliyor. Haksızlıklara karşı feryâd et! Âlemin vicdânına hitâb eden heyecanlarınla hakkını müdâfaaya ve parçalanan vatanının imdadına koş!

Bu mitingde kurtarıcı kararlarını ver ve halâsın için çalışmaya yemin et!

«Müslüman»

Yukarıya aldığımız yazı, 1919’larda Sultan Ahmed’de yapılan ve yüzbinlerce kişinin iştirak ettiği mitinglerin birinde dağıtılan beyannamenin suretidir. Aslının klişesini ise aşağıya koymuş bulunuyoruz.

Türkler 1914 -18 Harbinden, müttefikleriyle beraber, mağlûb olarak çıktıktan sonra Osmanlı İmparatorluğu, galip devletler arasında bölüşülmüş, Anadolu gibi İstanbul da, İngiliz, Fransız, İtalyan orduları ile bu devletlerin sömürge askerleri tarafından istîlâ ve işgal edilmişti. Ancak, Türk Milleti düşmanların vatanlarını ve istiklâllerini ellerinden almak karârına, akıl almaz bir şiddetle karşı koyarak, vatan ve iman aşkıyla kaplarına sığmaz hâle gelmiş, böylece de, tam bir birlik ve beraberlik içinde Anadolu’da yer yer teşekkül eden mukavemet mihraklarına, müttefiklerin göz açtırmayan tehdidlerine ve mâruz bırakıldıkları zulüm ve işkencelere rağmen, yardım etmekten geri kalmamışlardı. Sırasında sürülüyor, dövülüyor, öldürülüyor fakat gene de silâh ve cephane kaçırıyor sonra yüzbinlerce İstanbullunun iştirak eylediği mitingleri, coşkun fakat vekârlı ve haysiyetli bir nizâm içinde yapıyorlardı.

            [Ancak günümüzde imam-hatipler ve vaizler Cuma hutbelerinde ve vaazlarında Müslüman ve Müminler kelimesini terk ediyorlar/terk ettiriyorlar. Yeri gelmişken bu konuyu burada zikretmek uygun geldi. İhramcızade-2014 ]

 

*          *

Yalnız Türkiye için değil, bütün İslâm Âlemi için birbirine «Müslüman!» diye hitâb etmenin gurûru, işte tevhîd şuûriyle gerçekleşmiş bu birlik ve berâberlik, haçlı ve siyonist dünyâ tarafından asırlardan beri atış hedefi olmuş bulunuyor.

Elli küsûr seneden bu yana, Müslüman ülkelerde arabozuculuk ve yıkıcılık adına devreye girmiş bulunan üçüncü büyük güç, komünizmdir.

Garb kapitalizminin gayr-ı meşru çocuğu olan komünizm, insan hak ve hürriyeti parolasını kullanarak siyâset sahnesine çıkmasına rağmen, yüzü kızarmadan, politik sahtekârlıkların en bayağı ve gaddarına kaçmaktan utanmamış, böylece de iktidârının ipuçlarını eline alır almaz, insan hak ve hürriyetinin baş düşmanı kesilmiştir.

Artık bir Çarlık Rusya yoktur. Fakat bugünkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, çarlık devrinin istilâcılık politikasından vazgeçmek şöyle dursun, komünizmi, millî ideallerinin yem borusu olarak kullanmak suretiyle gafil, çaresiz ve müdafaasız milletleri gayelerinin ağı içine çekip düşürmekte bulunmuştur.

Dışa karşı beynelmilelci görünen Sovyet Rusya, kendi içinde öylesine millî ideallerine düşkündür ki, görünüşte çarlık devrinin amansız düşmanı olduğu halde, Sovyet ordusunun büyüklerine verilen askerî nişanlar bile, diş bilediği çarlık devri kahramanlarının isimlerini taşımaktadır.

Ancak, insan idrâkini ebediyen zincire vurmak mümkün olmadığına göre, sakat doğan bu hilkat garibesi, bu hastalıklı rejim, bir İçtimaî psikoz, bir epidemi olarak gününü tamamlayıp târih sahîfeleri arasında kanlı ve iğrenç bir çizgi bırakıp, belki de kısa zamanda yok olup gidecektir.

Ne ki, henüz sirâyet gücü tamâmiyle sönmemiş olan bu illetin zehrine karşı, kütleleri, taassup hudûduna girmeyen gerçek ve şuurlu bir iman panzehiri ile korumak, İslâm coğrafyası üstündeki devletlerin, teknik ve maddî hamlelere olduğu kadar, şuûrlu bir maârif politikasına da hız vermeleri, devânın ve şifânın tek yolu olarak görünmektedir.

İslâm fütûhâtının, her yayıldım topluluk tarafından bir kurtarıcı olarak karşılanıp benimsenmesinin ve adım attığı ülkelere kendinden bîr öz vermesinin başlıca sebebini berâberinde taşıdığı tevhîd, hikmet, adalet ve samîmi bir sevgide aramak lâzım olsa gerektir.

İlimde olsun, tefekkür ve sanatta olsun, dünyâya tepeden bakan bu zirvelere üç asır yalnız Müslümanlar tırmandı durdu.

Fakat yavaş yavaş fikirlerine karanlık basan Araplar’ın kültür bayraktarlığına rağmen, İslâmiyet üstündeki hâkimiyetleri ve kıt’alar üstünde perende atabilmeleri, üçyüz seneden fazla bir ömre sahip olamadı. Böylece de, İslâm dünyâsında mihver devlet olma pâyesi IX. asrın ortalarında Türklere geçti. Georgie Zeydan «Medeniyet-i İslâmîye» târihinde bu noktaya temâs ederken : «O zamâna kadar Türk askeri halîfeye sadâkat yemini ederken, ondan sonra halîfeler Türk askerine sadâkat yemini eder oldular» der.

Şayet bu gerileme ve inkırazın âmillerini arayacak olursak, karşımıza küçük bir risâle içinde îzâhı mümkün olmayan yığın yığın sebepler çıkar. Lâkin bunların en belli başlı olanları, idareciler sınıfının İslâmî prensipleri hafife almaya başlamaları, şahısların ve zümrelerin ise, yabancı şeriatlar tarafından desteklenen bölücülük, cehâlet, taassup ve tembelliğe kaymaları önde gelir.

Netîce itibariyle, dînin yumuşak dokusu katılaşarak zamânın akışını tâkipten geri kalıp elastikiyetini kaybetmiş böylece de, kütlenin heyecan ve hamle merkezi olan iman hayâtının sarsılması, ona bağlı olan medeniyetin bütününe sirayet eylemiştir.

Nihayet Arap kavminin kolu kanadı altında kendisine yeni inkişaf ufukları bulamayan İslâm medeniyeti, Ortaasya’nın feyz ve bereketiyle yüklü olan bir başka aksiyoncu kavmi seçerek, otağını onun bağrında kurmuş ve Müslüman akîde ve imanını Selçuklu ve Osmanlı isimleri altında dünyâ yüzüne yayacak yeni mihver devletlere döl ve zürriyet vermeye koyulmuştur.

KURTULUŞUN YOLU

Bü küçük risale, bir târih kitabı olmadığından, bin yıl imanı yolunda olmazları oldurmuş can verip can almış Türk kavminin o şerefli ve mübârek cihadlarından söz etmeyeceğiz.

Esasen temel mevzûumuz Müslüman Araba da Müslüman Türke de ve topyekûn bütün İslâm Âlemi nin içine kundak sokmakta yarış eylemiş Yahûdî, Hıristiyan ve nihâyet Moskof mâcerâsı üstünden kısaca geçtikten sonra, esas meselemiz olan ırk, millet ve renk ayrılığı düşünmeksizin, İslâmın birlik, beraberlik ve kardeşlik havası içinde uyanmasının lüzum ve çâreleri üstünde durmaktır.

İmânı uğrunda bin yıl kılıç sallamış Türk milletiyle Rus’lar arasında sayısız Türk-Rus muharebeleri oldu. Pek çoğunda yenildik. Osmanlı İmparatorluğu’nun hezimetleri, zâten Rus patronajı altına girmiş ve girmek tehlikesiyle karşılaşmış bulunan Ortaasya ve bilhassa Kırım Türklüğü’nün de esarete doğru giden adımlarını sıklaştırması demekti, nitekim öyle de oldu.

Fakat Akdeniz’in ılık sularına göz dikmiş Çarlık Rusyası’nın Uzak ve Yakın Şark Türklüğü’nü imhâ ve istîlâ politikası, zaferlerinin ve gayesinin tadını hiç bir galibiyette bugünkü kadar çıkaramadı. Öyle ki, asırlardır vahşî ve kanlı vuruşlarla Türkün canını, malını, topraklarını elinden almıştı amma vicdanına, irfanına, târihine, diline, imanına ve topyekûn kültürüne diş gecirecek darbeyi vuramamıştı. Onun için de, her maalûbiyet, Türk’ü Rus’a karşı daha kindar daha diş biler hâle getirdi. İntikam duygusunu arttırdı, eksiltmedi.

Halbuki, elli seneden beri giriştiği kültür savaşı ile, Türk’ü Türk yapan bütün mânevî değerleri tuz buz etti. Böylece de, asırlardır Türkün iman hâline getirdiği Moskof kînî, bir moskof hayranlığına can atar oldu. Memleketi bir iskelet hâlinde görmekten içi yanmayan menfaat gurublarım, âciz ve zavallı gafı! münevverleri elde eylemekle de, işini daha da kolaylaştırdı ve gayesine daha da süratle yaklaşmış oldu.

*

*          *

Türk olsun, Arap olsun, İranlı, Pakistanlı, Çinli, Sudanlı, Habeş, Arnavut, Boşnak, kitabı Kuran olan bütün İslâm devletlerinin, birlik ve beraberlik dâvâsını artık en ciddî en samîmî en menfaatsiz bir cihad rûhu ile ele alıp vatandaşlarım çatılarının mahremiyetine kadar uzanmış şakî ellerin tehlikesinden haberdâr eylemeleri bir ölüm kalım mes’elesidir.

Muhammed Ümmeti’nin, hangi ırk, hangi renk, hangi milletten olursa olsun, birbirine destek, yardımcı, koruyucu olması, omuz omuza diz dize verecek bir anlayış içinde yetişmesi, bugün İslâmiyetin ilk ve beiki de tek mes’elesidir.

Nasıl ki kolu, bacağı, gövdesi, başı kesilip parçalara ayrılmış bir vücut için hayat bitmişse, didik didik edilmiş ve birbiriyle maddî manevî irtibatı kalmamış İslâm Âlemi’ni de yeniden diriltmek için İslâmın müşterek ruhunu, Kur’an ahlâkını geri getirmek ve İslâm Birliği’ni kurmak gerek.

Müslüman haritası neden paramparça olmuş, içten ve dıştan niçin kendi kendine yabancılaşmıştım demeye lüzum yok. Zîrâ yukandanberi sayabildiğimiz ve sayamadığımız çeşitli sebep ve illet mihraklarına kısaca parmak basmış bulunuyoruz. Şu hâlde mademki hastalık meydana çıkmıştır, yapılacak iş, tezelden büyük bir dikkat, şuur ve uyanıklıkla tedâvîve geçmek, bu mübârek vücûdu eski sağlığına kavuşturmak olmalıdır.

TEMENNİLER

İlmî, İçtimâi ve Maârifle Alâkalı Hususlar

1          — İslâm memleketlerinin zihnî ve ruhî seviyelerini yükseltecek bir eğitim felsefesi tesbit edilip, Müslümanın Kuran ahlâkından koparılmadan, yaşadığı çağın ihtiyaç ve İcaplarına göre yetiştirilmesi.

2          — Yüksek ve tarafsız ilim çevrelerinde meşveret ve içtihada imkân verecek ve mezhep ayrılığının zararlarını önleyecek ilmî-dînî bir çalışma zemini hazırlamak üzere, Müslüman memleketlerinin ilim ve iman çevrelerinden teşekkül edecek olan bir akademi kurulması.

3          — Saf, sağlam ve ciddî ilim otoriteleri eliyle hazırlanacak bir ilmî araştırma fonu kurulması.

4          — İslâm memleketlerinde ortak bir burs teşkilâtı meydana getirilip kabiliyetli çocukların okutulmasının temini.

5          — Dünyâ literatürünün tâkip ve tercüme ettirilip kültür çevrelerinin alâkalarına sunulması ve İslâm kültür ve medeniyetinin meydana getirdiği büyük ve mühim eserlerin basılması, tercüme ettirilmesi, İslâm memleketlerine ve bütün dünyâya yayılması.

Bu arada kütüphanelerdeki elyazması eserlerin gün ışığına çıkarılmasından başka, siyer, târih, edebiyat, fıkıh, tasavvuf, tefsir, hadîs, kelâm, felsefe, mantık, matematik, tıp, astronomi, coğrafya, tabiat, mûsikî ve askerlik ilimleri sâhasındaki eserlerin de en mühimlerinin ilk elde neşredilmesi.

6          — Kral hanedanına mensup gençleri ve memleket idarecilerinin ve refahlı ailelerin evlâdlarını yabancı ülkelere tahsîle gönderip Batı emperyalizminin bir hayranı hâline gelmeleri tehlikesinin önlenmesi.

7          — Garb tesiri ile zihinleri ve ruhiarı şartlanmış olarak geri dönen bu genç insanların, memleketlerinin realitelerinden hakkiyle haberdâr olmaları mümkün olmadığına göre, İslâmî ahlâk ve değerlerini idrâk edebilen yerli ve fakat üstün seviyeli bir eğitim kadrosunun tez elden meydana getirilip kadın erkek, Müslüman gençlerin, bir İslâmî fazilet ve iman çerçevesi içinde yetiştirilmesi.

8          — İlericilik zannı ile İslâmî değerlere baş çevirip Batı kopyeciliğini bir kalkınma yolu kabûl etmek hatâsı ile, târihinden, imanından, örf ve âdetlerinden olma yolunu seçmiş Müslüman memleketlerin örnek alınmaması.

Birkaç Dînî Husus

9          — Hac farizasını kuru bir şekil ve kalıplaşmış bir ibâdet olmaktan kurtarıp, aslî mânâ ve gerçek ruhunun yeniden kazandırılması.

Bilhassa Müslüman münevverlerinin, bu mukaddes topluluktan şahsen kazançlı çıkmaları kadar, bilgilerinden görgü ve tecrübelerinden risâlemizin metin kısmında îzâh edildiği üzere gerek fertlere, gerek isiâm câmiasına itibar ve kazanç getirmesinin de sağlanması.

10        —Zekât müessesesinin işler hâle konulup İçtimaî bünye içinde, yoksulluğu yenmiş, şuurlu ve uyanık bir orta sınıfın teşekkülüne yardımcı olunması.

11        — İsraf ve sefahatten kaçınılması ve âile müessesesinin, devletlerin bünyeleri içinde sosyal yapının en küçük fakat en sağlam bir çekirdek olduğunu düşünerek, cemiyetin kudret ve değerlerinin hem sahibi, hem de bekçisi mâhiyetinde bulunduğunu gözönüne alıp onun, şer ve menfî hücumlara karşı kendini koruyacak bîr şuurla eğitilip silâhlandırılması.

İktisâdı, Ticarî ve Teknik Bâzı Hususlar

12        — Dünyâ petrol rezervleri, yapılan tahminlere göre, 2000 yılında tükenecektir. Avrupa, Amerika ve Rusya’da bu toprak altı hazînesinin yerine kaim olacak sun’î veya tabîî enerji kaynakları arandığına göre, bâzı Müslüman ülkelerde bulunan işbu mühim gelir kaynağının ehemmiyeti, yakın zamanda ortadan kalkmak tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Şu hâlde, petrol gelirine güvenmemek lâzımdır.

Bu meyanda, petrolden elde edilen gelirin büyük bir kısmı, başta yeni buluşlarla işe yaramaz hâle gelen harb malzemesine ve Batı’dan yapılan çeşitli fuzûlî ithâlâta, şehirler kurmaya ve îmar işlerine sarfedilerek, tekrar Avrupalılar Amerikalılar eliyle Garb tarafından çekilip geri alınmaktadır. Bu hayâtî nokta üstünde ciddiyetle durulup gereken tedbirlerin alınması.

13        — Petrol ihrâç eden memleket gelirlerinin, müşterek hareket edilerek bütün İslâm ülkelerinin kalkınması için kredi olarak kullanılmasının temîni ve yabancı bankalarda yatan ölü sermâyenin kurulacak bir İslâm bankasında kredi kaynağı olabilmesi.

14        — Şu halde Müslüman ülkelerde bir yandan teknik elemanların yetiştirilmesi ve plânlı bir sanâyileşme politikasının gerçekleştirilmesi yoluna gidilmesi, yalnız fabrikalar kurulması değil, fabrikalar yapan fabrikalar kurmak seviyesine çıkarılması, acele ve tez elden alınmak gereken çâreler olduğunun bilinmesi.

15        — Siyâsî coğrafyadan mühim olan târihî ve iktisâdı coğrafyanın İcaplarım değerlendirerek, Müslüman memleketler arasında müşterek faaliyetlere girmek üzere ortak kalkınma projeleri bursu ihdâs edilmesi. Hicaz, Irak, Suriye, Yemen, Tunus, Cezâyir, Fas, Libya ve Türkiye bin yıl iktisâdı bütünlük içinde yaşamış olduğuna göre, Lozan Andlaşması’nın getirdiği bölünme siyâsî hududlar ayrılığı, iktisâdî coğrafyanın emirlerini değerlendirmemize mânî olmamalıdır.

16        — 1976 yılında dünyâ üzerindeki İslâm ülkelerinin millî gelirleri, toplam olarak 150 milyar dolar olduğu hâlde, aynı yılda yalnız İtalya’nın millî geliri bu miktara müsavidir. Bu acı gerçek, İslâm memleketlerinin bir müşterek iktisat politikasında birleşmelerinin ne derece elzem olduğunun anlaşılmaya yetip artmasını göstermektedir.

17        — Dünyâ üzerindeki Hristiyan memleketler, Müslüman Türkiye’nin de dâhil olduğu, Nato’da, sosyalist memleketler ise, Varşova Paktı’nda birleşmişlerdir.

Şu hâlde bütün Müslüman memleketlerin kendi aralarında müşterek müdâfaa sistemi olabilecek bir anlaşma tesîs eyleme yoluna gitmeleri.

18        — Bir Müslüman ülke olan Türkiye’nin yetişmiş kafa ve el emeğini Hıristiyan Avrupa memleketlerine göndereceği yerde bu çalışma ekiplerinin bilgi ve tecrübelerini, diğer Müslüman memleketlerinin emrine vermesi her iki taraf için de müsbet ve mantıkî faydalar temîn eyleyeceğinin bilinmesi.

19        — İslâm ülkelerinin, artan petrol geliriyle büyük ölçüde ithalâta girdikleri görülmektedir. Aşırı meblâğlara varan bu malların nakli için, gene Hristiyan memleketlerinin nakiiye filolarına çok yüksek navlun bedelleri ödenmektedir. Müslüman memleketler arasında müşterek bir deniz ticâreti filosunun hem döviz tasarrufu sağlayacağım ve hem de ülkeler arası münasebetlerini geliştireceğini düşünmek ve değerlendirmek zamânının geldiğinin düşünülmesi.

20        — İslâm kardeşliğini siyâsî endîşe ve her türlü menfaatin üstünde tutarak politik düellolarla, bu birliğin parçalanmaması.

Bugün İslâm memleketlerinin başında bulunanlar, bu kısa devredeki fırsatı değerlendirerek târihe «Büyük İnsanlar» nâmiyle geçip bütün İslâm Âlemi tarafından minnet ve saygı ile anılacaklardır. Aksi takdirde, herkes gibi, zamanın sisleri arasında kaybolup gitmelerinin mukadder olduğunun bilinmesi.

21        — Yaklaşmakta olan 1400. Hicrî Yıldönümünün, Müslüman dünyâsı için bir yeniden doğuşun başlangıcı hâline getirilmesi. Bunun için de, İslâm Âlemi’nin müşterek parolası, şevk, aşk ve hamle kaynağı olan îlâ-yı Kelimetuilah için yaşamanın, onun uğrunda yaşamak kadar ölmenin de bir nîmet ve saâdet olduğunun zihinlerde ve gönüllerde gayeleşip zafere ulaşması.

NETİCE

Ey Emîrler, Devlet Reisleri, İslâm Âlimleri!

Müslüman dünyâsının nabzım elinize almak zamanı daha gelmedi mi? Milyonlarca garib, ezilmiş, câhil, yardım ve şifâ bekleyen dindaşınız bir fikir koması içinde bulunuyor. Bu gökkubbenin altında, münevver ve uyanık İslâm toplulukları olmakla beraber, İslâmın müşterek prensiplerini, müşterek hafızasını ve îlâ-yı Kelimetullah aşkım körletmeyi vazife bilen gafil ve kendilerini menfaatlerinin emrine vermiş şer kuvvetleri de vardır. Dolu dizgin at süren bu dalâlet erbabına daha ne zamana kadar göz açtıracaksınız? Bu zavallıların çoğu, alâkalıların kayıtsızlıkları ve ihmâlleri yüzünden gidecekleri yolu ters seçmiş kimsesizler, garib kişilerdir.

Güneşi tanıyan, idâre kandiliyle aydınlanmak istemez. Amma evlâtlarının eğitim ve öğretimine, çocuk yaştan yabancıların el koymasına izin veren devletleri, gençlerden güneşi esirgemekle suçlamak hiç de günâh olmaz.

Şu hâlde artık Müslüman memleketler, evlâtlarının zihinlerine ve ruhlarına sâhip çıkıp onlara öz değerlerinden zırh giydirerek düşman oklarının tehlikesinden korumalıdır.

Ey Emirler, Devlet Reisleri, ilim ve iman Büyükleri! Genç ve körpe insanlar sizden himmet elinizin kendilerine uzanmasını bekliyor. Onları ayıltıp şifâlandıracak devâ, ilim, irfan, hikmet ve îlâ-yı Keiimetullah aşkıdır. Bu uyurgezer bütün kütleleri, siyâset hesaplarından, iktidar rekabetlerinden, içine maddî manevî herhangi menfaat karışmamış ciddî, samîmî, ihiâslı, ölçülü, fîsebilillâh bir gayretle silkeleyip uyandırarak kendilerine getirin!

*

*          *

İslâm kardeşliğini politika hesaplarının üstünde tutmak, yalnız manevî birlik bakımından değil, Müslüman coğrafyası üstündeki bütün müstakil devletlerin menfaatleri yönünden de sonsuz faydalara gebe olduğunu bilmek gerek.

Amma çeşitli çıkarlarla gözleri kararmış şer kuvvetleri, zümre ve şahıs menfaatleri, İslâmın bu mes’ud dönüm noktasını elbette türlü fesat ve fitneler çıkararak önlemeye uğraşacaklardır.

Garb, kültür seferberliği ve teknik üstünlüğü ile Şark’ı ayağının altına almış, içtimâi ve fikrî hükümranlığı ile onu zaptedip kölesi hâline getirmiştir. Bu yüzden de, bir vakitler İslâm’ın uyandırmış olduğu meş’ale hâlâ Garb’ın elinde bulunuyor.

Batı’da bir Fransız bir Alman bir Avusturya bir İtalyan medeniyeti yok, Haçlı bir Avrupa medeniyeti vardır. Irkî husûsiyetler bir yana, eskiden İslâm coğrafyası da tek medeniyet çatısının müşterek esas ve prensiplerine sahip bulunuyordu.

Bugün mühim olan, İslâm Âlemi’ni tekrar aynı müşterek çizgi üstüne getirmek, böylece de çekirdeklikten çıkarıp yeşertmek, yeniden dal budak salacak meyve ve mahsûl verecek hâli ihya etmek zamânıdır.

Baştan beri söylediğimiz gibi, İslâm Âlemi’nin bilmesi gereken hakîkat: «Burası benimdir, şurası şenindir!» dîye çizdiği hudutlar içinde siyâsî istiklâl ve ayrılık dâvâsı gütmek yüzünden, İslâm Birliğini engelleyecek beşerî ve nefsânî aldanışlara düşmemek lâzımdır. Amma buna, evvelâ kendi kendimizin inanıp, Devr-i Saadet’teki o saf şevk ve galeyanla dâvamızı gerçekleştirdiğimiz takdirde, dünyânın karşısına kurşun işlemez bir salâbet ve bütünlükle çıkmak, hiç de güç olmayacaktır.

Ey Emirler, Devlet Reisleri, Müslüman Münevverler!

Artık bu birliğe hakikat çehresi verecek fırsat gününün ayak sesleri duyulur hâle gelmiştir. 1400. Hicret senesinin bütün İslâm Âlemi’nce müştereken karşılanması, İslâm Birliği şuurunun ilk adımı neden olmasın?

*    *

Asırlarca, Ortodoks Şarkî Roma’nın can çekiş meşine seyirci kalmış olan Katolik Garbi Roma, mağlûp ve perişan Ortodoks Bizans’ın bütün tâviz ve yalvarmalarına rağmen o zamanlar, bu mezhebi ayrı dindaşına yardım elini uzatmamıştı. Amma geç de olsa, hatâsını anlayan katolik dünyâ, Bizans, târih mezarına gömüldükten 500 sene sonra, dünyâ hıristiyan birliğine şirin görünmek ve bir yekpârelik manzarası çizmek üzere, taassup kaftanından sıyrılır bir edâ ile, bu suçunu, sembolik bir jest ile tâmîr etmek istedi ve Papa VI. Paul’ü 1967 senesinin Temmuz’unda İstanbul’a yollayarak eski bir kilise olan Ayasofya’nın mihrâbında haç çıkartarak diz çökertti.

Asırlar sonra katolik kilisesinin ortodoksluğa gösterdiği bu saygı nümâyişi, hâlâ kulağı ağır işiten ve basîret gözündeki perde düşmemiş olan İslâm Âlemine utandırıcı olduğu kadar acıklı ve alaylı bir ihtardır da.

Papanın diz çöküp haç çıkardığı Ayasofya, Bizans’ı Türkler fethettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed’in, içinde ilk Cuma namazını kılarak câmi hâline sokmuş olduğu bir mâbet bulunması bakımından da, bu ziyaretle Haçlı dünyâ, vahdâniyetci âlemden bir kere daha hınç almış bulunuyordu.

Sonra da aynı Papa, çeyrek asır içinde bir hokkabaz maharetiyle el ve dil çabukluğuna getirilerek Efes oluveren Selçuk kasabasındaki Meryem Ana Kilisesi’ne de giderek, Türk’ün bu şâhâne gafletinden faydalanıp şehri, Hıristiyanlık adına takdis ve tescîl etmiş oldu.

Bütün bu ince ince düşünülerek Müslümanlığın kalbine saplanan intikam oklarıyla da hıristiyanlık âlemi, bir kalemde mezhep ayrılıklarının ve nefretlerin üstüne kalın bir çizgi çeker ve Kur’ân ehline karşı dâimâ elele olduklarının her fırsatta işaretini verirken, Müslümanların, Allah katında değer taşımayan siyâsî menfaat ve iktidar çekişmeleri yüzünden birbirlerine dis bilercesine atıp tutmaları, haçlı, siyonist ve komünist dünyâ karşısında dağınık, perîşan ve kavgalı olmaları revâ mıdır?

İş, hatânın hatâ olduğunu anlayabilmektedir. Suç sabit olduktan sonra ondan rücü etmemek ise, insanlık şanına yakışır dâva değildir.

Ancak biz Müslümanlara hatâlarımızı kabûl etmek güç geliyor. Çünkü doğruyu yanlıştan ayıracak endazemizi kaybetmiş bulunuyoruz.

Dev adımlarla ileri atılan bir dünyâda, daha nice zaman el yordamıyla yürüyeceğiz?

Yahûdî, binlerce senedir dünyânın neresinde olursa olsun ve hanqi dili konuşursa konuşsun, ırkçılığının ve şeriatçılığının çizgisinden ayrılmadığı için, kendi kavminden başkalarına hayat hakkı tanımayan bir dînî taassubu dünyâya karşı silâh olarak kullanıyor. Amma dünyâ da, öylesine gafil ve çeşitli mes’elelerin içine öylesine dalmış bulunuyor ki, nedir bu Tevrat yobazlığı, nedir ona inananların insanoğluna etlikleri? demeye ya fırsat bulamıyor yahut da Yahudi gözbağcılığı veya tehdîdi, buna meydan vermiyor.

Hıristiyan ise, peygamberinden bir asır sonra türlü eller tarafından yazılan İncil’ine güvenemediği için kiliseye kuvvet vererek, haçı, onun yaşatılması yolunu tutmuş bulunuyor. Kilise de, kesesini ve kasasını günâhlarına siper ederek medenî cemiyetleri bir türlü, câhil ve iptidâi kabîle ve toplulukları bir başka türlü baskısı ve tesîri altında tutma yolunda her türlü insafsızlığı ve günâhı insanoğluna revâ görüyor.

Tek âyetinde dahî tereddüd ve şüphe olmayan, her emri ve tavsiyesi beşeriyete gerçek saadet ve huzûru müjdeleyen Kur an ehli Müslüman ise, bir eşsiz hazînenin sâhibi olduğu hâlde onu ne kendi açıp faydalanabiliyor ne de gökkubbe ehline : Gelin, gelin…. aradığınız buradadır! deyip Allah’a îlâ’yı Kelimetullah seferberliğine dâvet edebiliyor.

CİHÂDA DÂVET

Ey Emirler, Devlet Reisleri ve Münevverler! İslâmın kararmış çerâğını uyandırmak, Allâh’a ve kula karşı borçlu olduğunuz mes’uliyeti idrâk eylemek zamânı daha gelmedi mi?

Fîsebîlillah cihâdın, ibâdet ölçüsünde kutsi olduğunu bildiğiniz hâlde ne duruyor ne bekliyorsunuz? Celâdetiniz, cesâretiniz, şuûrunuz ve ihlâsımız ile kılıcı kınından çıkarmak zamanıdır.

Çarlık Rusya devrinde bir avuç Kafkasyalı Müslüman, Moskof birliklerinin o bitip tükenmez gece baskınları başlarken, münâdîler de mahalle mahalle dolaşır ve koşa koşa kapıların önüne gelerek : «Ey Müslümanlar uyanın… cennet ayağınıza geldi. Ne duruyorsunuz, koşun… Ya gazi olacaksınız ya şehîd!» diye bağırarak Dağıstan yiğitlerini, acele cihâda dâvet ederlerdi.

Amma bugün dünyâda kılıç kalkan, top tüfek hattâ mermi füze ile cenk eylemek ikinci plâna düşmüştür. İslâm Âlemi’ni de, ateşli silâhlar ve ordulardan ziyâde, yabancı kültür hayranlığı, yabancı fikir tuzakları, rehavet ve tembellik yıktı. Onun için de bugün, İslâm Âlemi’nin içine düştüğü kıymetler buhrânı, gerçeklerin yerini sahtelere bırakmış bulunuyor.

Ey Emirler, Devlet Reisleri ve Din Kardeşlerim!

«Cennet kapınıza geldi!» diye cihâda çağıran ses hâlâ kapı kapı dolaşıp bağırmakta. Uyanalım ve idrâkimizi saran dört duvar arasından fırlayıp savaşa koşalım. Amma belimize asılı kılıcı kınından çıkararak değil… Bir bakıma o devirler uzaklardadır. Uyanık bir gönül, uyanık bir kafa ile ileri atılıp, Garb’a kaptırdığımız ilim meş’alesini, Şark’ın hikmet ve irfânı ile zenginleştirerek yeniden elimize alalım.

*          *

Neden olmasın? İlimle bilenmiş tek kafa, aşk ve imanla cilâlanmış tek yürek, yeri yerinden oynatır. Öyle ki gafletten, cehaletten, şerden ve nifaktan haraç alır. Belki haraç da değil, ganimetler elde eder.

İslâmın eksiği ve kusuru, güvenip emîn olacağı ve sayacağı bir merkezî otoritesi olmayışıdır. Bu dağınıklık ise, İslâm devletlerinin birleşmesinden korkan karşı kuvvetlerin târihî taktikleri ile, oldu olası kışkırtılmak sûretiyle devam etmektedir.

İslâm dünyâsı, müşterek imanlarını tâzeleyecek ve diriltecek ilham, heyecan ve hayat kaynağına susamış bulunuyor. Ne duruyorsunuz, ey Allah’ın kendilerine akıl ve imkân verdiği siz Emîrler, Devlet Reisleri ve Münevverler?

*

*          *

Biz Müslüman Türkler de hatalıyız. Zîrâ İslâm’ın hikmet, irfan ve ahlâkına baş çevirerek redd-i mîras eylemiş bulunuyoruz. Onun için de işte topraklarımızda düşman kol geziyor. Tarihsiz, dilsiz, dinsiz nesiller yetiştirdik. Acısı büyük oldu. Amma gaflet ve hatâmızın henüz tam şuurunda değilsek bile, ufuklarda gün ağarmaya başlamış bulunuyor. Ne yazık ki bu hatâmız yüzünden kendi kendine düşmanlık eden bir eğitim politikası, yaptığının da yapacağının da farkında olmayan bir câhil münevverler kütlesini vatan sathında söz sâhibi eylemiştir.

Aydınlığın faydası âmâlara değil, görücü gözleredir. Biz ise yerli olmayan öyle bir okuryazarlar sınıfı meydana getirdik ki ezberlemiş oldukları Garb işi sloganlardan gayri karşılarında târihin ve imanın alev alev parlayan nurlarına görmez gözlerle kör kör bakmakta ve içine düşmüş oldukları gayyâyı dahî fark edememektedirler.

*

*          *

İslâmda «Sen, ben, biz, siz» olmaz. Türk, Arap, Acem, Kürt, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Çerkez, Zenci, Habeş ayrılığı yoktur. Zîrâ İslâm, ayırıcı değil birleştiricidir, birlikçidir. Şu hâlde ey Müslüman milletler, siz de birleşin, tevhîdin şânı, Allah’ın Kuranı, sizden bunu bekliyor.

Durmadan dirsek vuran ve İslâm Âleminin boynundan bir türlü pençesini çekmeyen haçlı, siyonist ve komünist dünyâ, elindeki ve kafasındaki en güçlü silâhlarla bizi hem iç hem dış varlığımızdan vurup yerle bir etmek fırsatını gözlüyor.

Ey merd-i meydanlar!

Çıkın ortaya… Uyandırın İslâm Âlemi’ni… Çığ gibi büyüye büyüye üstümüze yürüyen tehlikeleri görmezlikten gelmek ve rahat döşeğimizde istirahata varmak haram bize… İslâmın kıyametini koparmak için elele vermiş şer kuvvetleri, asırlardır pusudan çıkıp çıkıp bizi hançerlemekte…

Onlara, daha nice zaman göz yumacak karşı koymayacaksınız?

Kendinde olan sermedî sırrı etrafına sirâyet ettirebilmek gücünde bulunan müstesnâ kimseler ne bahtiyardır. Müslüman coğrafyası üstünde insan kıtlığı mı var ki büyük kıymetler, yüzlerine ölü toprağı serpilmiş gibi susuyorlar?

Ey varlıklarını Allah katında yokluğa çevirmiş olan mânâ zenginleri! Hayvânî duygularını ve beşerî hırslarını kara mangır gibi harcamış ulular! Çıkın, çıkın artık ortaya…

İnsanoğluna, adaletin, merhametin, haysiyet ve şerefin yolunu açmış Müslüman îmânının etrafındaki setleri siz yıkacak, bütün dünyâya birlik berâberlik ve kurtuluş yollarını siz işaretleyecek, siz gösterecek siz açacaksınız.

Ey Müslüman Emîrler, Devlet Reisleri, İdareciler, ilim ve iman Adamları! Siyâsî, kavmî ve şahsî öfke ve kinlerinizi beslemeyin, aç kalıp ölsünler.

Emîrler de, başbuğlar da, başkanlar da, âlimler, san’atkârlar bütün insanlar ve bu insanların kurup meydana getirdiği bütün düzenler, iktidarlar, ne var ne yok hepsi fânîdir ve birer semboldür. Tıpkı eskiler gibi bugünküler de gelip geçecektir. Siz ey ellerine Allah tarafından fırsat verilmiş olanlar! Geçmiyecek, fenâ bulmayacak olan ezelî ve ebedîye hizmet ederseniz siz de ebedîlerden olursunuz.

Her medeniyet için bir inkiraz davulunun çalması mukadder ise de, şuûr altında ve gözlerden ırak canlı hücrelerini kıskançlıkla saklamış olan medeniyetler için bir yeni nizam, ayakları çağının zeminine basmış bir yeni terkîb içinde dirilmek de alın yazısıdır ve mukadderdir.

İşte bugün bir iflâs manzarası arzetmesine rağmen, İslâm Âlemi’nin de ba’s-i ba’delmevte erişmesi uzak değildir.

Bir Müslüman için en büyük iftihar, İslâm ile müşerref olmuş bulunmasıdır. Zaman tozlarının tabakalaşıp karanlığa gömdüğü İslâm medeniyeti ile çağdaş dünyânın nikâhını tazelemek ve ortaya, cehâlet ve taassuptan arınmış bir dünyâ görüşü getirmek günüdür. Ne duruyor ne bekliyor ne düşünüyorsunuz?

Haydi ayağa kalksanıza…

İnsanoğluna adâletin, insâfın, haysiyet, şeref ve huzurlu bir dünyâ görüşünün kapılarım açmış olan bu mübârek dînin 1400. senesi aheste aheste geliyor.

Ey Emîrler, Devlet Reisleri, İlim Adamları, Münevverler ve Din Kardeşlerim!

Hepinizi, hepimizi tek anlayış tek âhenk tek gaye etrafında birleşmeye çağırıyorum. Gene hepinizi, hepimizi, dalı budağı eflâke uzanmış bu tevhîd ağacının altına çağırıyorum. Allah’ın, bütün yaratılmışlara eşsiz ihsânı olan Kur’ân ahlâkına çağırıyorum. Hakîkate çağırıyorum, Hakk’ın Resulüne çağırıyorum. Hakk’ın birliğine çağırıyorum.

Sizi Allâh’a, Allah’ın rızâsını kazanmaya çağırıyorum.

Kaynak: Sâmiha AYVERDİ Hanımefendi, Hicrî 1400. Yıla Yaklaşırken KÖLELİKTEN
EFENDİLİĞE, Damla Yayınevi, 1978, İstanbul

 

BİR IŞIK YOLCUSU: RENÉ GUÉNON


Evrensellik, bütün medeniyetlerin biricik amacı olmuştur; zira bu, genel kabule mazhar olmanın en güçlü bir göstergesi ve ifadesidir. Bunu başarabilmiş, daha doğrusu, bu gayeyi gerçekleştirdiğine tarihin şehadette bulunduğu bir medeniyet ise ancak, kapsayıcılık, kendine cezbetme, gerçeğe ulaşma yolundaki katıksız arayış ve sevda dolu hamlelerle, çırpınışlara münbit bir zemin, en nihayet de, “hakikat” e doğru uzanan bir vadi olabilmek gibi bir meziyete sahiptir.

Bu noktadan bakıldığında, İslam kültürü ve medeniyeti, dünyanın geniş coğrafyasını kendi alanı içine aldığı gibi, büyük bir fonksiyonu icra etmiş ve daima edecektir de.. Bu satırlarda işte biz, sonsuz İslam Okyanusuna akan, bereket yüklü ve hakikatin çileli bir araştırıcısı;”haç”ın kavurucu ve yok eden çöllerinden “hilal”in cennetî evrenine kayan bir yıldızdan, son nefeslerini, “Allah ! Allah !” diyerek Rabbine teslim eden (7 Ocak 1951, Kahire) René Guénon’dan, ya da gerçek kul olma sevincini dile getiren Abdulvahid Yahya’dan, onun görüşlerinden bahsedecek, üzerimize yansıtmaya çalışacağımız bir takım tesbitlerde bulunmayı deneyeceğiz..

Çok kıvrımlı yollardan geçerek ancak İslam’a vuslat eden bu ışık yolcusu, tefekkür hayatının her anında, ancak ömrünün son yirmi yılında elleri arasında hayran hayran seyredebilme mutluluğuna erebileceği “Hakikat” e karşı, hep, bir sonsuz ışığı yakalama heyecanı içinde olmuştur. Yaşamın her anını dolduran, adeta gerçeğe doğru bir kanat çırpışı ve aceleciliği ile biz onu, İslam’daki gerçek dirilişi öncesinde, “narsist, bencil, kendine hayran” Avrupa medeniyetini sarsıp silkeleyen; son bir vefa ve doğruluk jesti ile uyanlarda bulunup onu, yıkım’dan: bütün dünyanın değil, ama bir dünyanın, Batılı dünyanın yıkımından önce, esenliğe dönüş yollarım gösteren; bu kesitte, Batılı düşünce ve hayat modelini benimseyenlere de dersler sunan etkili bir öğreti adamı olarak görmekteyiz (Paul Chacomac, La Vie Simple de René Guénon.. Ed. Taraditionalles, Quai SaintMichel, Paris V 1982, s. 79-89).

Kali Yuga, Hint Zaman Anlayışı’na göre maddi ve manevi yozlaşmanın doruğa çıktığı dördüncü zaman devresidir. Hindu metinlerinin çoğu yorumcusuna göre Kali Yuga Krişnanın ömrünün sona ermesinden itibaren başlayan yaklaşık 5 yıl önce M.Ö. 3102  ve 432.000 yıl sürecek olan bu zaman döngüsü içinde Vişnunun son avatarı Kali, elinde kılıcı ve beyaz ata binmiş olarak ortaya çıkacak ve kötülüğü yok edecektir.

O, halihazırdaki insanlığın helâke, “kali yuga” ya doğru gözden kaçabilen, ama tarihî süreç içinde derin etkiler meydana getiren tercihler vasıtasıyla ilerlediğini kaydeder. Bu anlamda “seçmek” , kendi bireysel varlığımızı da aşan, başkalarının geleceğini doğrudan alakadar eden ” hayatî ve varoluşla ilgili” bir olay olup çıkmaktadır. Evet, öylesi bir an ki, ileriye doğru uzanacak karar ve fiillerimizin, öz ve şeklî olarak yapısını belirleyen çelin iş.. Seçmek, yani kısaca “belirlemek”.

Guénon, Batı medeniyetinin bir tercihin ürünü olduğunu belirterken, şu iki terime çok boyutlu manalar yüklemektedir: reform ve rönesans.. Bu iki kavram, Batı’da başlayan sapmanın nirengi noktasını teşkil etmekte olup, bütün anlayışları da kendi anaforuna doğru çekecek bir sosyalkültürel “makas değiştirme” nin adıdır. Böylece reform, zaten gerçek kimliğini ve özünü yitirmiş olan Hristiyanlık inancını beşer üstü bir otoritenin etkinliği olmaktan çıkartıp, bunun yerine, bütünüyle insanileştirilmiş (humanise) bir din anlayışı ikame etmeyi amaçlar. Yani, dini ufaltmak, onu bir kenara bırakılan herhangi bir şey: kendisine çok sınırlı ve mümkün olabildiğince dar bir hareket alanı ayrılan, öte yandan varoluşun geri kalan kısmı üzerinde hiç bir gerçek etkisi olmayan herhangi bir şey haline getirmek..

Yıkımın başka bir ayağı ise, vahiy ışımalarına, sembolik bir ifadeyle, “yeryüzünü fethetmek bahanesiyle Gökyüzüne, yani İlahî aşkın gerçeklere sırt çevirmektir”, yani, “hümanizm”… Terimin kültürel ve tarihsel içeriği, “insana duyulan saygı ve sevgi” gibi masum çağrışımları aşarak, artık sadece, sırf beşerî olana gönülden ve iradî bir bağlanmayı ifade eden, daha da önemlisi bir hareket doğrultusu olan, tahammülsüz bir ideoloji ile özdeşleşmiştir. ” Çünkü, demektedir Guénon, hümanizm, çağdaş laisizme dönüşmüş olan Batı düşüncesinin ilk biçimidir. Hümanizm, her şeyi, bizzat kendisi bir amaç olarak alınan insan ölçülerine indirgemeye çalışırken, safha safha daha aşağı derecelere inilmiştir. Öyle ki, artık sadece insanın yaratılışının maddî cephesiyle ilgili ihtiyaçların tatmini araştırılır olmuştur” (Guenon, La Crise.. s. 32).

Esasında insan, yatay bir ilerleme anlayışı içinde değil de, dikey bir yükselme basamağı içinde ele alınsaydı, daima yükselecek, Ulu Hakikate erecekti. Bu ise ancak, «salt bireycilik» ön-kabulünden kurtulmakla mümkün olabilecektir. Çünkü, “salt bireycilik” demek, beşer aklından üstün bir otoritenin mevcudiyetini reddetmek demektir. Neticede, modern zihniyet, kaynağını beşer üstü bir düzenden alan, kelimenin tam anlamıyla ruhî-manevî bütün otiritelerle, böyle bir otorite üzerinde temellenen bütün geleneksel kurumlan reddetmek zorunda kalacaktır..

İlahî, Müteâl temelden yoksun, âdil olmayan bir bilim…

Evrensel düzenin elden kaçırılması, yaşanılan yıkımın tek cümlelik özetidir. Bu ise, kendimize ve evrene bakışımızın ürünü demek olan bilgideki yozlaşma ve kaos ile yakından alâkalıdır; çünkü bilgi, eksiktir, âdil değildir.. Zira, sadece felsefe ve profan bilimler[dünyevi, dünyasal, laik, dinsel olmayan,... {secular}], yani üstün hakikati kavrama gücünün inkar edilmesi, bilginin en aşağı seviyede sınırlandırılması, hiç bir üst-ahlâkî prensiple bağlantılı olmayan deneysel ve analitik; sınırsız detay yığını içinde kaybolma; çok geçmeden peşpeşe yıkılan temelsiz varsayımlar ve sağa sola saçılan, disiplinim yitirmiş eksik görüşler yığını kabûl görmektedir..

Guenon’un kuvvetle işlediği ve gündemde tuttuğu ana tez, bilimi, değişken ve çelişik vadilere düşüren hususun, onun ” Temel Prensip” ten tecrit edilmiş olduğudur.. Bütün yazılarında, bu can alıcı manayı kapsayan “prensip” kelimesi, Guenonien düşünce şemasının anahtar bir terimi olup, daha sonra kendisinden bahsedilecek olan “metafizik” mefhumuna bir îma ve atıftır. Delaleti çok net olan bir ifadesinde, “prensibin yokluğu” ile anarşiyi özdeşleştirirken, “Anarşik veya prensipleri olmayan bir medeniyet.. Günümüz Batı medeniyeti’nin esasen durumu budur!” (Guenon, L’Orient.. s. 150) demektir. Hatta başka bir tesbitinde, Batı’nın başka medeniyetlerden değil, ama bizzat kendisine karşı korunması gerektiğini; çünkü diğerleriyle beraber onu da tehdit eden temel ve en korkunç tehlikelerin, bizzat onun mevcud temayüllerinden kaynaklandığım söylemektedir. ( Guénon, La Metèphysîque , s. 26). Gerçekte, bu “Müteâl Prensip”ten mahrum oluş, müessiriyeti bakımından, onun gösterişli bedenini içten içe oyan bir hançerdir.

” Metafizik ” kavramı, Guénon’ un düşünce yapısında çok özel ve merkezî bir konuma sahiptir. Meselâ, hayatında vermiş olduğu tek konferans olan ( Chacomac, La Vie Simple , s. 74 ) ve az sonra tercümesini sunacağımız ” La Métaphysique Orientale ” de, özellikle bu meseleyi ele alarak, diğer eserlerin değişik yerlerinde serpiştirerek zikrettiği görüşleri, özleşmiştir. Metafiziğin farklı biçimler arzeden düşüncelerde bir “öz” olarak bulabileceğini, ancak formların, değişik kültürel bünyelere adaptasyon zaruretinden dolayı değişebileceğini belirtmektedir. Şöyledir ifadesi : ” Pek tabiîdir ki, biçim ve formlar, bir medeniyetten diğerine değişirler; çünkü, formlar farklı durumlara uyarlanmak zorundadırlar (…) Bunda da herhangi bir mahzur yoktur; çünkü nihayet bunlar, aynı şeyin farklı ifade biçimleridirler. Bir kez daha söyleyeyim ki, hakikat birdir; ve o, herhangi bir yolla bilgisine ulaşmış kimseler için aynidir “ ( A.g.e. , s.7, 23; Guénon, Aperçus , s. 19, 53 ).

Guénon, Batı Düşünce yapısının bir buhrana doğru gittiğini sürekli vurgularken, bunu özellikle bilginin ve hayata bakış tarzının ” Metafizik Özler “ den boşalmış olmasına bağlamaktadır. Eliade’ın ifadesiyle, kutsaldan kaçarak, kutsal dışına sığınma (!); ya da, dünyanın sadece bir iş atölyesi görünümü alması.. Hatta, mütefekkirin, değişik başlıklar altında kaleme aldığı yazılarının bir araya getirildiği, Le Réné de la Quantité ( Niceliğin Tahakkümü ), Gallimard1945, adlı eseri, bu hususta sunulan etkili bir tez mahiyetindedir. Bu eser, manevî dünyadan koparılmış, içten ve gönülden bağlanacağı hiçbir cephesi kalmayan, madde ve maddesel olanın tahakkümü altında yaşamaya zorlanan, bu cendere içinde kendi yaratılış özüne ve kâinatın müteâl düzenine yabancılaşan, hayatının bir tanımı olarak, iş-mutfak ve WC arasına sıkıştırılmış “tekboyutlu insan” ın dramım gözler önüne serer.

İslam ile kendisini bulması öncesinde, Mutlak ve Mütâl olanın üstün seviyede bir keşfi çabalarının ürünü sayabileceğimiz, metafizik hakkındaki görüşleri, İslam’ın İlahî ve tevhidî kaynağı itibariyle değerlendirildiğinde, daha da önem arzetmektedir.

Şöyle ki: Bir kere, metafizik, insan kaynaklı ve onunla sınırlı değildir. O, sonsuza ve mutlak olana açılan bir pencere olarak, insanı aşar. Bizi, gerçek varolanın şuûr ve his dünyalarıyla tanıştıran saf entellektüel bilgi ve metafizik, bu bakımdan bütün bilgilerin en üstünde bulunur.. Tabiatın ötesinde ve üstünde: surnaturel ” bir şuûr olan metafizik, tabiî olgulardan elde edilen bilgilerle mukayese edildiğinde, şunu kesinlikle belirtmek gerekecek ki, “metafizik alan, olgular dünyasının tamamıyla dışındadır; modern bireyler ise, tabiî olarak sadece olguları bilebilirler ve onları araştırabilirler.. Metafiziğe karşı kabiliyetsizlikleri de bu temayülden kaynaklanmaktadır zaten “ ( Guénon, Métaphysique, s.21, 22 ). Mutlak değerler kaynağı ve üstün hakikatler ufkunun belirleyicisi olarak gördüğü ” metafizik “, bütün sistemlere hakim olması, onlara bir yön, amaç ve gaye belirlemesi gereken, toplumun hayatına inmesi zorunlu en üst sistemdir. Bu noktada, kendisinden ” vahiy Hakikati “ne daha soma geçeceği, lütfedilmiş İlahî sezgiler mecmûu..

Düşünceleri arasındaki bu çok kısa gezintiden sonra diyebiliriz ki, Guénon’ un büyüklüğü, tesbit ve önerilerinin hala geçerli olmasından kaynaklanmaktadır. O, fikri ve ruhî kemalinin doruğunda iken İslâm’ı seçmekle, daha önceki bütün arayış ve tarihlerine gerçeklik kazandırmış, bütün fikirlerinin altına yekûn hattını çekerek, İslâm ile kesinliğe ve karara kavuşmuştur.

İslâm ile müşerref olmasından önceki portresi verilirken, “görünüşler ötesine baktığı izlenimini veren aydınlık ve delici bakışlara sahip “ ( Chacomac, La Vie Simple , s. 63 ) ifadeleriyle tasvir edilen Guénon için, İslâm’ a girdikten sonra kendisini ziyaret eden bir ziyaretçiyse, şöyle diyecektir: “Çehresi öylesine pırıl pırıl ki, hakikaten bambaşka, meçhûl sahillere ulaşmış görünüyordu; ben ise, zaman zaman, aralarından nehrin akıp akmadığını görmek için, ayaklarına göz atıyordum” (A.g.e., s. 112)

Guenon, yani Abdulvahid Yahyâ, İslâm’ın, Hristiyanlık ve onunla temelleşmiş Batı Kültürü karşısında kazandığı büyük zaferlerin sadece bir tanesidir: etkileri içten içe devam eden ve bakışlarımızı hala üzerine çekmeye devam eden… Onun eserlerinin iyice özümsenip yeni tahlil ve tespitlere ulaşmasını gönülden dilerken, merhûma Cenâbı Hak’tan rahmet niyaz ederiz. [Prof. Dr. Sadık KILIÇ] Sh: 54-59

DOĞU METAFİZİĞİ

 

Eserin Özgün Adı: “La Métaphysique Oriantale” Editions Traditionnelles, Quai- Saint- Michel, Paris Ve, 1983

Bu konuşmanın konusunu Doğulu Metafizik anlayışı oluşturacaktır; belki, bir niteleme getirmeden sadece “metafizik” demek, daha uygun olacaktır. Çünkü, gerçekte, özü bakımından her türlü biçim ve her türlü ilintinin dışında ve ötesinde olan saf metafizik, ne Doğu’lu, ne de Batılı’dır. O, evrenseldir.. Bunlarsa sadece, bir ifade zaruretinden dolayı, açıklanabilir olanı açıklamak amacıyla metafiziğe yüklenmiş haricî biçimlerdir. Bunlar, Doğu menşe’li de olabilen. Batı menşe’li de olabilen biçimlerdir. Ama, biçimsel farklılıkların altında, her yerde ve daima bulunan değişmez bir öz ve temel mevcuttur.

Eğer bu öyleyse, özellikle Doğu Metafiziğinden bahsetmek niye?

Şu sebeple ki, şu anda Batı dünyasının içinde bulunduğu fikri koşullarda(conditions intellectuelles) metafizik unutulmuş, genellikle bilinmiyor, aşağı yukarı yitirilmiştir. Hâlbuki Doğu’da, metafizik daima fiilî bir bilginin konusunu oluşturmaktadır. Eğer metafiziğin ne olduğunun bilinmesi isteniyorsa, yönelinmesi gereken Doğu’dur öyleyse.. Hatta, eskiden Batı’da o zamanlar, bu günün aksine, Doğu’ya, dikkat çekecek kadar çok yakın olan bir Batıda varolabilmiş metafizik eski geleneklerden bir şeyleri tekrar bulmak istersek, bu bilhassa Doğu kökenli doktrinler yardımıyla ve onlarla mukayese yaparak başarılabilecektir. Çünkü, metafizik alanında, doğrudan incelenebilecek tek şey, bu doktrinlerdir. Yalnız bunun için, bu doktrinleri bizzat Doğuluların yaptıkları gibi incelemek, az çok farazî, bazan da tamamıyla fantazi olan yorumlara dalmamak gerektiği apaçıktır. Pek sık olarak, Doğulu medeniyetlerin daima var olageldikleri ve, hala seçkin mümessillere sahip oldukları, bu sebeple de, söz konusu olan “olan şeyi” gerçek mahiyetiyle bilebilmek için, bu seçkin kişiler yanında bilgilenmenin yeteceği unutulmaktadır.

 Doğu Metafiziği dedim de, sadece, Hint Metafiziği demedim, çünkü bu nitelikteki doktrinlere, içerikleriyle birlikte, sadece Hint’de rastlanmaz; her ne kadar bu doktrinlerin gerçek mahiyetim anlayamayan bazı kimseler bunun aksine inanıyorlarsa da.. Buna göre, Hind’in durumu hiç de istisnâî değildir; onun durumu, tam olarak, geleneksel bir temele sahip olan bütün medeniyetlerin durumu gibidir. İstisnâî ve anormal olan, bilakis böyle bir temelden yoksun olan medeniyetlerdir ki, gerçeği söylemek gerekirse, bunun bir tek örneğini tanıyoruz: Çağdaş Batı Medeniyeti! Yalnız Doğu’nun başlıca medeniyetlerini gözden geçirdiğimizde görürüz ki, Hind Metafiziği’nin bir benzeri Çin de, Taoizm’de bulunmaktadır; ayni şekilde, bir diğer taraftan, İslâm’ın bazı batıni (ésotériques) fikir hareketlerinde de bulunur. ( Zaten şunu iyi anlamak gerekir ki, bu İslâmî İçselliğin, çok büyük bir kısmında Grekler’den mülhem olan, Arabların dışsal (extérieur) felsefesiyle ortak bir yanı yoktur). Tek fark ise, Hind’den başka bir yerde, bu doktrinlerin çok sınırlı ve çok kapalı olan bir seçkinler zümresinde inhisar etmiş olmasıdır. Birçok bakımdan İslâm’ınkiyle mukayese edilebilen ve onun kadar saf bir metafizik olan; modern bireylerinse varlığından bile haberdar olmadıkları içselliğin (ésotérisme) Ortaçağ’da Batı’daki durumu bu idi.. Hind’de ise, kelimenin bu anlamında, bir içsellikten bahsedilemez, çünkü onda zahirî ve batınî olmak üzere, iki yüzlü bir doktrin bulunmamaktadır. Burada söz konusu olan, sadece doğal bir içselliktir; şu anlamda ki, her fert az çok doktrini derinleştirecek ve kendi öz zihnî (intellectuelles) kapasiteleri ölçüsünde, mümkün olduğunca daha ileriye gidecektir. Çünkü kimi bireyler için, bizzat kendi karakterlerine bağlı olan ve aşılması imkânsız sınırlar bulunmaktadır.

Doğaldır ki, biçimler bir medeniyetten diğerine değişmektedir; çünkü biçimler farklı durumlara uygulanmak zorundadırlar Ama ben, Hind menşe’li biçimlere daha çok alışmış olmakla birlikte, eğer bazı hususların anlaşılmasına yardımcı olabileceklerse, ihtiyaç halinde ondan başkalarını da kullanmakta tereddüt etmiyorum. Bunda da hiçbir sakınca yoktur, çünkü nihayet bunlar, ayni şeyin farklı deyimlerle ifade edilmelidir. Bir kez daha söyleyeyim ki, hakikat bir tanedir ve herhangi bir yolla bilgisine ulaşmış herkes için aynidir.

Bu demektir ki, burada “metafizik” kelimesine verilecek anlam üzerinde anlaşmak uygundur ve pek sık olarak herkesin bu kelimeyi aynı şekilde anlamadığına şahit olduğumdan, bu oldukça önemlidir. Birden çok manaya gelebilecek kelimeler için yapılacak en iyi şey, onlara mümkün olduğunca ilk ( primitive ) ve köküyle alâkalı (etymologique) anlamlarını yüklemektir. Öyle olunca, terkibi göz önüne alındığında ” metafizik ” kelimesi, ” fizik ” terimini eskilerin gözünde taşıdığı kavram, yani bütün şümulüyle ” tabiatın ilmi ” anlamına alırsak, tamı tamına “fiziğin ötesi” ne işaret eder. Fizik, tabiat alanına ait olan herşeyin araştırılmasıdır; metafiziğin ilgilendiği ise, tabiatın ötesinde olandır. Durum böyleyken, gerek konusu, gerekse elde edilme yolları bakımından, bazıları nasıl metafiziğin tabiî bir bilgi olduğunu öne sürebiliyorlar?! Bizzat terimlerde gerçek bir karşı anlamlılık ve karşıtlık bulunmaktadır; bununla birlikte daha şaşırtıcı olanı da, bu yanlışlığın, gerçek metafizik hakkında malûmat sahibi olmaları, yani onu modern filozofların sahte-metafıziğinden tam bir sarahatle ayırmaları gereken kimseler tarafından yapılmasıdır.

Ama, belki de denilecektir ki, eğer ” metafizik” kelimesi bu tür karışıklıklara yol açıyorsa, onu kullanmaktan vaz geçip, onun yerine daha az mahzurlu olan başkasını koymak daha iyi olmaz mı?

Gerçekle bu, can sıkıcı olacaktır, çünkü oluşumu itibariyle bu kelime söz konusu mevzuya çok uygun düşmektedir. Ve sonra, bu da pek fazla mümkün değildir; zira, Batı dilleri bu kullanışa uygun başka bir sözcüğe sahip değildirler. Metafizik en üst düzeyde ve bu isme mutlak olarak lâyık tek bilgi olduğundan, Hind’de yapıldığı gibi, onun hakkında sadece ” bilgi” kelimesini kullanmayı da pek düşünmemek gerekir. Çünkü ” bilgi-connaissance ” kelimesi, bilgi konusunda İlmî ve aklî sahanın dışında hiç bir şeye kıymet vermemeye alışmış olan Batılılar için fazla net olmayacaktır. Sonra, bu kelimenin yanlış kullanılışından fazla endişelenmek zorunlu mu ki?!

Eğer bu durumda olan bütün kelimeleri atmak gerekiyorsa, kullanılabilir kaç kelime kalacak elimizde?

Hataları ve yanlış anlamaları önlemek için, gerekli görülen önlemleri almak yeterli değil midir? Biz, ” metafizik ” kelimesine, diğer herhangi bir kelimeden daha fazla düşkün değiliz; ama, bize onun yerini tutacak daha mükemmeli önerilmediği sürece, biz, buraya kadar yaptığımız gibi, ondan yararlanmayı sürdüreceğiz..

Üzüntü vericidir ki, bilmedikleri şeyi” yargılama ” iddiasında olan; (bize göre sadece ilim ya da felsefe olan) saf beşerî ve aklî bir bilgiye “metafizik” ismini verdiklerinden, Doğu Metafiziği’nin bunlardan hiç de fazla bir şey olmadığını tahayyül eden ve, buradan da, mantıkî olarak metafiziğin gerçekten de şu yada bu ( herhangi ) bir neticeye götüremeyeceği sonucunu çıkaran insanlar mevcuttur. Halbuki o, fiilen buraya götürür bizi, ama onların tasarladıklarından tamamıyla başka bir şey olduğu için..

Ancak tabiat düzenine ait bir bilgi, kutsal-dışı ( profane ) ve haricî bir bilmek söz konusu olduğundan, onların itibar ettikleri şeylerin gerçek bir metafizik değeri yoktur; biz ise, hiç de bu husustan bahsetmek istemiyoruz. Öyleyse ” metafizik ” i, ” tabiatüstü-surnaturel ” in eş anlamı olarak alalım, ne dersiniz?

Böylesi bir eş anlamlı kılmayı memnunuiyetle benimseyeceğiz, madem ki tabiat, yani (onun, sadece son derece küçük bir parçası olan algılanabilir âlem değil), bütün boyutuyla şehadet alemi (monde manifeste) aşılamadığı sürece yine fizik alanda kalacağız!.. Metafiziğin ilgilendiği ise, daha önce dediğimiz gibi, tabiatın ötesinde ve üstünde, tam olarak söylenirse,” tabiatüstü ” olandır.

Ama şüphesiz buraya, ” Bu şekilde tabiatı aşmak mümkün müdür? ” diye itiraz edilecektir. Buna çok net cevap vermekte tereddüt göstermeyeceğiz: bu sadece mümkün olmakla kalmıyor, tahakkuk da ediyor.. Bunun göstergeleri nelerdir; bu olsa olsa bir kabullenmedir de denilecektir. Elde etmek için zorunlu olan çalışmayı yaparak onu bizzat algılamaya çalışmak yerine, bir bilginin mümkün olup olmadığının ispatını istemek, gerçekten tuhaftır. Bu bilgiye sahip olan birisi için, bütün bu tartışmaların hiçbir faydası ve değeri olamaz. ” Bilgi teorisini” bizzat bilginin yerine yerleştirmek, belki de modern felsefenin güçsüzlüğünün güzel bir itirafı sayılmalıdır.

Zaten, her türlü kesin bilgide ( certitude ), tam olarak temas kurulamayan (innocommunicable) bir şeyler bulunur; hiç kimse, tamamıyla kişisel olan bir çabadan başka bir yolla herhangi yolla herhangi bir bilgiye gerçekten ulaşamaz. Bir başkasının yapabileceği ise, ona fırsat vermek ve bu bilgiye ulaşma vasıtalarını ona göstermektir. Bu nedenle, saf entellektüel, düzeyde herhangi bir kanaati empoze etmeyi savunmak, boşuna olacaktır; bu bakımdan, en mükemmel delil bile, doğrudan elde edilen ve fiilî olan bilginin yerini alamayacaktır.

Şimdi metafizik, bizim anladığımız gibi tarif edilebilir mi?

Hayır; zira tanımlamak, daima sınırlamaktır, bunda söz konusu olan ise, özü bakımından, gerçekten ve mutlak olarak sınırsız olandır. Öyleyse onu, herhangi bir formül ve herhangi bir sistem içine hapsetmek mümkün olmayacaktır. Metafizik, herhangi bir biçimde, meselâ onun, evrensel prensiplerin bilgisi olduğu söylenerek nitelenebilir. Ama, tam söylemek gerekirse, bu da bir tarif sayılmaz. Bu sadece, onun hakkında oldukça belirsiz olan bir fikir verebilir. Eğer bu prensipler alanının, kısmî ve eksik bir biçimde de olsa, yine de metafizikle meşgul olan bazı Batılılar’ın düşünebildiklerinden daha ötelere uzandığını söylersek, buna bir şey ilave etmiş olacağız Aynı şekilde Aristo, metafiziği, varlığın var olmaya dair bilgisi olarak aldığında onu ontoloji ile özdeşleştiriyor, yani bütünün parçası olarak alıyordu. Doğu Metafıziği’ne göreyse varolmak ( Petre ), prensiplerin ne en ilkidir, ne de evrenseli, zira o daha şimdiden bir belirlenmedir. Öyleyse var olmanın da ötesine gitmek lazımdır ki, zaten en önemli husus da budur.. Bu sebeple, hakikaten metafizikle ilgili her kavramın, izah edilemez bir yanının olduğunu hatırda tutmak lazım. Ayni şekilde, izah edilebilir olan her şey, her türlü ifadeyi aşan şeyin karşısında tam olarak bir şey değildir; sonlu olarak büyüklüğü ne olursa olsun, sonsuz olan karşısında hiçtir. Açıklanandan daha çok şeyler söylenebilir; bu da son tahlilde, haricî biçimlerin burada oynadığı rol, demektir. İster kelimeler söz konusu olsun isterse bir takım semboller, bütün bu biçim ve formlar, kıyaslanamaz bir biçimde kendilerini aşan idrak imkanlarına yükselebilmek için bir destek, bir dayanak noktası teşkil ederler sadece.. Biz, bu konuya aşağıda tekrar döneceğiz.

Düşüncelerimizi anlatabilmek için kullanabileceğimiz başka bir terim olmadığından, metafizik kavramından bahsediyoruz. Ama sanılmasın ki, burada bilimsel veya felsefî kavramlarla en ufak bir benzerlik vardır… Burada söz konusu olan bazı ” soyutlamalar ” yapmak değil, fakat gerçeğin bilgisini, nasıl ise öylece, doğrudan almak ve elde etmektir. Bilim, aklî ve muhakemeye dayanan, daima dolaylı ve bir yankının bilgisidir; metafizik ise, akıl üstü (suprarationnelle) sezgiye dayalı ve dolaysız bir bilgidir. Kendisi olmadan gerçek metafiziğin de olmayacağı bu ” saf zihinsel sezgi “yi, bazı modern filozofların kendisinden söz ettiği sezgi ile hiçbir surette karıştırmamak lazımdır; çünkü bu beriki sezgi, akıl altına aittir (infrarationnelle) Bir saf idraka ait (intelleetüelle) sezgi vardır, bir de duyulara ait sezgi; birisi aklın ötesinde iken, diğeri de aklın altındadır. Bu sonuncusu, ancak değişmelerin ve oluşumların dünyasını, yani tabiatı, veya daha ziyade, tabiatın en alt unsurunu kavrayabilir. Saf idrak alanına ait sezgi ise, aksine, ebedi ve mutlak prensiplerin sahasıdır ki, metafiziğin alanı da budur.

Düşüncenin evrensel prensipleri kavrayabilmesi için, bizzat onun da evrensel nitelikli olması gerekir; bu ise ferdî bir güçle ilgili değildir ve, bunu böyle görmek de bir çelişki olacaktır. Çünkü bireyin kapasiteleri arasında kendi öz sınırlarını aşmak, fert olarak onu belirleyen şartların dışına çıkmak bulunmamaktadır. Akıl, tam ve hususî olarak beşerî bir güçtür; ama akim ötesinde bulunan ise, tam anlamıyla ” gayri beşerî ‘dir; budur işte metafizik bilgiyi mümkün kılan.. Ve bir kere daha söylemek lazım ki, metafizik bilgi, insandan kaynaklanan bir bilgi değildir. Başka ifadelerle söylersek, bu bilgiye ulaşan, insan olarak salt insan değildir; varoluş merhalelerinden birisinde insan (humain) olan, ayni zamanda başka bir şey ve İnsanî varlıktan daha çok şey olan, işte bu varlık (cet être) olarak insandır ona ulaşan.. Bu, metafiziğin gerçek konusunu teşkil eden veya, daha da iyisi, bizzat metafizik bilginin kendisi olan birey üstü hallerin fiilen bilincine varmaktır. Öyleyse burada, en temel hususlardan birine gelmiş bulunuyoruz ve, bu hususta fazlaca durmak da zarurîdir; eğer insan kusursuz, tam bir varlık olsaydı, şayet o Leibnitzh’in monadı gibi kapalı bir sistem teşkil etmiş olsaydı, metafizik de mümkün olmayacaktı; böylece, geri dönülmez bir biçimde kendi üzerine kapanmış olan bu varlık, kendisinin iştirak ettiği varoluş tabakasından olmayan şeyleri bilebileceği hiçbir imkana sahip olmazdı. Ama, durum böyle değildir..

Gerçekte fert, gerçek varlığın geçici ve mümkün bir tecellisinden başka bir şey değildir; o sadece, aynı varlığın diğer hallerinin meydana getirdiği sonsuz bir kesret içinde özel bir durumdur; ve bu varlık, bizatihi, bütün tezahürlerinden mutlak olarak bağımsızdır. Hind metinlerinde daima geçen bir benzetme ile söylersek, tıpkı güneşin, üzerinde yansıdığı muhtelif nesnelerden tamamıyla bağımsız olması gibi.. (Mutlak) Ben’i gösteren ” Soi ” ile (sınırlı) ferdiyeti gösteren ” moi ” arasındaki temel farklılık da böyledir. Nasıl tasavvurlar ışın demetleriyle, onsuz asla meydana gelemeyecekleri ve gerçeklik kazanamayacakları güneş kaynağına bağlıysalar, ayni şekilde, ister beşeri ferdiyet olsun isterse tezahürü ona benzeyen tamamıyla başka bir durum, ferdiyetde az önce söz konusu edilmiş olan Müteâl’i sezici aşkın zekâ (intellect transcendant) vasıtasıyla Mutlak Ben’e, varlığın ana merkezine bağlanır.. Ne bu görüşleri iyice geliştirmek, ne de varlığın muhtelif durumlarına dair teori hakkında oldukça net bir fikir vermek, bu seminerin boyutları içinde, mümkün değildir: ama bununla beraber, en azından gerçek metafizik ile irtibatlı bütün doktrinlerde bu hususun önemini belirtmek için, gerekeni söylemiş olduğumu da sanıyorum..

Teori dedim, ama burada söz konusu olan sadece teori değildir; ayrıca burada, izah edilmesi gereken bir başka husus daha vardır. Henüz, sadece dolaylı ve herhangi bir biçimde sembolik olan teorik bilgi, gerçek bilgi için zarurî olan bir hazırlanma safhasıdır sadece.. Bu bilgi şimdilik, kendisiyle sınırlı bir biçimde bağlantı kurulabilen ve henüz, bütünüyle elde edilmemiş biricik bilgidir. Bu sebeple her açıklama, bilgiye sadece bir yaklaşım vasıtasıdır. Her şeyden önce sadece potansiyel olan bu bilginin, en sonunda fiilen gerçekleştirilmesi gerekir. Biz, kendisine az önce îmada bulunduğumuz bu sınırlı metafizikle, meselâ varlıkla sınırlanmış olduğu için teorik olarak eksik olan ve, üstelik teorisi de, bütün Doğu doktrinlerinde olduğu gibi, bilinçli bir biçimde (bilgiye) uygun bir davranış için düzenlenmiş olma yerine, bizzat kendi kendine yeterli gibi sunulmuş olan Aristo metafiziği ile karşılaştırdığımızda, burada yeni bir fark daha görürüz.. Her şeye rağmen, bu eksik metafızikde ki biz ona, ” yarım metafizik ” demeyi deneyeceğiz bile bazan, iyi anlaşılmaları halinde, tamamıyla başka neticelere götürebilecek olan bazı açıklamalara rastlanabilmektedir. Nitekim Aristo, bir varlığın, kendisinin bildiği bütünden ibaret olduğunu açıkça demez mi? Bilgiyle özdeşleşmeyi ifade eden bu açıklama, metafizik gerçekleşme prensibinin ta kendisidir; fakat bu prensip burada (Aristo metafiziğinde) soyutlanmış olarak bulunduğundan, bütünüyle sırf teorik olan bir açıklama kıymeti taşımakta ve, bu nedenle de ondan hiç yararlanamamaktadır. Ayrıca öyle görülüyor ki, bu prensip ifade edildikten sonra, artık bir daha düşünülmüyor. Nasıl olur da bizzat Aristo ve izleyicileri bu prensibin içinde zımnen bulunan şeyleri iyi görememişlerdir?

Gerçek şu ki, daha birçok konuda durum böyledir ve onlar, saf zekâ ile akıl arasındaki farklılık kadar önemli olan diğer birçok şeyi de, onlar net bir biçimde formüle ettikten sonra unutmuş görünüyorlar; işte bunlar yadırganacak boşluklardır. Acaba bunda, az çok nadir olan, ama daima mümkün olan istisnaları bir kenara bırakacak olursak, Batılının ruhuna bitişik olan bazı sınırlamaların etkisini görmek gerekir mi?

Bu, belli bir ölçüde doğru olabilir, ama bununla birlikte Batılının zihnî istidadının, eskiden de, genellikle çağdaş dönemdeki kadar çok sınırlı olduğu sanılmamalıdır. Yalnız, oradaki doktrinler, kesin olarak dışa ait doktrinlerdir; metafizikle ilgisi olmayan başka düzeyden görüşlerle daima karışmış da olsa, her şeye rağmen gerçek metafizikten bir parça ihtiva ettiği için, diğer birçok doktrinden de üstündür. Kendi payımıza biz kesin olarak şuna eminiz ki, Antik ve Orta Çağ’da, (şu anda) Batıda olandan başka bir şey vardı: seçkin bir grup insan, modern pek çok birey için güç anlaşılır bir şey olan bu (mistik) gerçekleşme de dahil, saf metafizik, hatta kusursuz olduklarını söyleyebileceğimiz doktrinleri uygulamaktaydılar. Eğer Batı bu gün bu doktrinlerin hatırasını bile tamamıyla yitirmişse, bunun sebebi, kendi özgün gelenekleriyle bağlarını koparmış olmasıdır; ve bu nedenle de modern medeniyet normal olmayan ve sapmış (déviée) bir medeniyettir!.

Eğer tamamıyla teorik olan bilgi bizzat kendi kendisinin gayesi olur, metafizik de orada durmak zorunda kalırsa, şüphesiz bu da bir şeydir, fakat tamamıyla yetersiz kalacaktır. Daha önceden, böylesi bir bilgiye izafe edilen, matematik bir kesinlikten bile daha kuvvetli olan gerçek kesinliğe rağmen, kendisinden mukayese edilemeyecek denli üstün olan bir sistem içinde bu, olsa olsa, kendine ait aşağı düzeni içinde, yere ait ve beşerî olmakla sınırlı olacak ve, bilimsel ve felsefî bir spekülasyona benzeyecektir. Metafiziğin olması gereken yer, burası değildir; başkaları ” ruh oyunu ” ya da buna benzer şeylerle ilgilensinler, bu onların bileceği iş; bizim içinse, böylesi şeyler fazla ilgimizi çekmez. Sonra biz, bir psikoloğun tecessüslerinin bir metafizikçiye tamamen tuhaf ve yabancı gelebileceğini düşünüyoruz. Onun için söz konusu olan, var olan şeyi bilmek; onu, bizzat olabileceği biçimde ve (ona ait) bilinebilen her şeyi bilmektir.

Metafizik gerçekleşme vasıtalarına gelince, bu gerçekleşme imkanını inkar etmeyi görev bilen kişilerin, kendileriyle ilgili hususlarda hangi itirazı yapabileceklerini çok iyi bilmekteyiz. Bu vasıtaların gerçekte, insanın ulaşabileceği menzil içinde olmaları gerekir; en azından ilk saflarda, beşerî duruma uygun hale getirilmeleri gerekmektedir.. Çünkü, şu anda varlık, üstün hallerde kendisinden yola çıkarak sahip olabileceği bir durumda bulunmaktadır. Öyleyse varlık, şimdiki görünüşünün kendisi içinde kurulu olduğu dünyaya ait biçimler içinde ancak, bizzat bu dünyanın üstüne yükselebilmek için, bir dayanak noktası bulmak zorundadır; kelimelerin, sembolik işaretlerin, herhangi hazırlık ayini ve yöntemlerinin bundan başka ne varlık sebebi vardır, ne de görevi.. Daha önce de dediğimiz gibi, bunlar burada dayanak görevi görmekteler ve bundan da fazla bir şey değildirler. Ama bazıları, “Tamamıyla mümkün olan bu vasıtalar, onları sınırsızca aşan ve bizzat kendilerinin de ait oldukları varlık düzeninden tamamıyla başka bir varlık düzlemine ait olan bir neticeyi nasıl meydana getiriyorlar? diyecektir. Her şeyden önce şuna dikkat çekeceğiz ki, bunlar gerçekte, sadece geçici vasıtalardır ve, elde edilmesine yardım ettikleri netice de, asla onların sağladığı bir netice değildir; onlar, varlığı, bu neticeye kolay ulaşılması için istenilen konumlara sokarlar, hepsi bu.. Muhatap olduğumuz itiraz geçerli olsa bile, bu, vasıta ile ulaşılan netice arasındaki oransızlık hiç de küçük olmayan, meselâ dinî ayinler, Tanrı’ya yakınlaşma törenleri için de geçerlidir; bu itirazı yapanların bazıları, belki de bunu yeterince düşünmelidirler. Bize gelince biz basit bir vasıtayı, kelimenin gerçek anlamında bir sebeple karıştırmıyoruz ve, metafizik gerçekleşmeyi de, herhangi bir şeyin neticesi gibi görmüyoruz;, zira metafizik gerçekleşme, henüz olmayan bir şeyin meydana getirilmesi değil, aksine zamansal ya da mekansal her türlü ardardalığın dışında, sürekli ve değişmez bir biçimde var olanın algılanmasıdır. Çünkü varlığın, kendi yasaları içinde değerlendirilen bütün durumları, mevcut ebedî içinde, anlık bir mükemmellikte bulunmaktadır.

Demek ki biz, metafizik gerçekleşme ile ona götüren, yada tercih edilen ifadeyle, onu hazırlayan vasıtalar arasında ortak hiçbir münasebettin bulunmadığını itiraf etmekte hiçbir güçlük görmemekteyiz. Bunun içindir ki zaten, bu vasıtalardan hiç birisi, mutlak bir zorunlulukla, tamı tamına zarurî değildir; ya da en azından bu vasıta, sadece, hakikaten zorunlu olan yegane hazırlanma şeklidir. Ve bu, teorik bir bilgidir. Teorik bilgiyse, diğer taraftan, en önemli ve en sürekli rolü oynayacak bir husus olarak değerlendirmek zorunda olduğumuz bir vasıta olmadan, fazla ileriye gidemez. Bu vasıta, yoğunlaşmadır. İşte, mutlaka tuhaf ve, içinde, her şeyin sadece dağılma ve biteviye değişime yönelmiş olduğu Modern Batı’nın zihinsel alışkanlıklarına karşıt olan her şey buradadır. Diğer bütün vasıtalarsa, berikine göre ancak ikinci derecededirler. Onlar bilhassa yoğunlaşmayı kolaylaştırmaya ve, bu ferdiyet ile varoluşun üstün safhaları arasındaki fiilî iletişimi hazırlamak amacıyla, beşerî ferdiyetin değişik elemanlarını kendi aralarında ahenkli bir hale getirmeye yardımcı olurlar.

Zaten bu vasıtalar, hareket nokta-i nazarından, hemen hemen sınırsız bir biçimde farklılık gösterebileceklerdir; çünkü bunlar, kabiliyetlerine ve özel yeteneklerine uygun bir biçimde, her bireyin kendi mizacına mutabık olmak zorundadırlar. En sonunda da, farklılıklar giderek küçülecektir; çünkü burada, hepsi aynı amaca yönelen pek çok yol söz konusudur. Belli bir safhadan sonra da, bütün çokluklar ortadan kalkacaktır; o vakit de, mümkün ve ferdî olan vasıtalar kendi rollerini oynamayı sona erdireceklerdir. Bu rolün hiç de zarurî olmadığını göstermek için, bazı Hind metinleri onu, kendisi vasıtasıyla bir insanın yolculuğunun sonuna daha hızlı ve kolayca varacağı, ama hedefine o olmaksızın da ulaşabileceği bir atın oynadığı rolle karşılaştırırlar. Metafizik gerçekleşme için belirlenmiş ayinler, muhtelif yöntemler ihmal edilebilir ve bununla beraber, yalnız ruhun ve varlığın bütün güçlerinin bu gerçekleşme hedefi üzerinde devamlı yoğunlaşmasıyla da, sonunda bu üstün amaca ulaşabilirler. Ama eğer, neticeye ulaşmak için daha az güç sarfetmemize imkan veren vasıtalar varsa onları isteyerek niye terk edelim ki?

Madem ki biz, üstün durumların, sonra da en yüce ve şartlı olmayan ( inconditionné ) durumun fethedilmesi için, kendisi de mümkün olan bu durumdan yola çıkmak zorundayız; o halde beşerî halin şartlarını hesaba katmış olmamız, mümkün varlıkla Mutlak’ı birbirine karıştırmak mıdır?!

Şimdi, Doğu’nun bütün geleneksel doktrinlerinde müşterek olan bilgilere göre, metafizik gerçekleşmenin başlıca safhalarına işaret etmek istiyoruz. Bir ön aşamayı teşkil eden ilki, beşerî alanda meydana gelir ve ferdiyetin sınırlarının ötesine geçmez. Bu safha, avâmdan olan bir kimsede gelişebilen yegane taraf olan bedenî cihetin (modalité) sadece çok önemsiz bir bölümü temsil ettiği ferdiyetin belirsiz bir uzantısından ibarettir; bu bedenî modaliteden yola çıkmak gerekir… Başlangıç olarak, maddî düzeyden ödünç alınmış, giderek de beşerî varlığın diğer modalitelerinde de yankılanacak vasıtaların kullanılması bundandır. Sözünü ettiğimiz safha, neticede, beşerî ferdiyet içinde bilkuvve mevcut olan; onun, bedenî ve hissî olanın ötesindeki muhtelif istikametlere yayılan çok sayıdaki uzantılarını teşkil eden bütün imkanların gerçekleşmesi veya gelişmesi safhasıdır; sonunda da, ancak bu uzantılar yardımıyladır ki, diğer durumlarla temas gerçekleşebilecektir.

Bu bütüncül ferdiyetin gerçekleşmesi, bütün öğretilerin “fıtrî durum” (état primordial) diye niteledikleri, gerçek insanın durumu olarak mütalâ edilen ve, genel durumun bazı karakteristik sınırlarından, bilhassa fam olmaktan kaynaklanan sınırlılıktan uzak olan o halin yeniden inşası olarak gösterilebilir. Bu ” fıtrî duruma ” ulaşmış olan varlık, hala İnsanî bir ferttir, o bireyüstü herhangi bir durumun fiilen, mülkiyeti altında da değildir; bununla birlikte o, zamanın bağından kurtulmuş, nesnelerin görünen ardardalığı, onun için eşzamanlılığa dönüşmüştür. O, bilinçli bir biçimde, normal insanın meçhulü olan ve kendisine “ebedîliğin hissi” denilebilecek olan bir meziyete sahip olur. Bunun çok büyük bir önemi vardır; zira, zamana bağlı ardardalık görüş açısından kurtulamayan ve, bütün eşyayı eşzamanlı biçimde gözden geçiremeyen kimse metafizik düzeninin en küçük idrakine bile kabiliyetli değildir. Hakikaten metafizik bilgiye ulaşmayı arzulayan birisi için yapılacak ilk şey, zamanın dışına; eğer çok tuhaf ve alışılmadık bir deyim olarak görülmezse, diyeceğiz ki, “zamansızlık” ( non temps ) içine yerleşmesidir. Zamanla sınırlı olmayanın bilincine ise, az önce kendisinden bahsettiğimiz bu “fıtrî durum” un tamlığı ve doluluğu içinde elde edilmesinden önce dahi, çok eksik bir biçimde, ama bununla birlikte ne de olsa reel tarzda ulaşılabilir.

Belki şu sorulacaktır: “Fıtrî durum” ifadesinin anlamı nedir? Batı’nınki de dahil, ( çünkü İncîl başka bir şey dememektedir ), bütün gelenekler, halihazırdaki durum sadece, muayyen bir zaman dilimi boyunca çağların akışıyla meydana gelen tedricî bir tür maddîleşmenin etkisiyle, bir düşüşün sonucu iken; bu durumun, beşeriyetin başlangıcında normal olduğunu öğretmek konusunda hemfikirdirler. Biz, modernlerin, kelimeye vermiş oldukları anlamda “gelişme, tekamül” kavramına inanmıyoruz. Onların tasarladıkları sözde bilimsel hipotezler, hiçbir surette realiteye uymamaktadır. Burada ancak biz, bilhassa Hind doktrinlerinde geliştirilmiş olan Kozmik Çevrimler teorisine basit bir îmada bulunmaktan fazla bir şey yapamayız; böyle bir şey, konumuzun dışına çıkmak olacaktır. Çünkü kozmoloji, her ne kadar sıkı sıkıya ona bağımlı ise de, metafizik değildir. O sadece metafiziğin fizik planda bir uygulanmasıdır ve, gerçek tabiat yasaları da sadece, evrensel ve zorunlu yasaların göreli ve mümkün alandaki bazı sonuçlarıdır..

Metafizik gerçekleşmeye tekrar dönersek diyebiliriz ki; Metafiziğin ikinci safhası, tabakaları beşerî durumunkilerden tamamıyla başka olsa da, yine de şartlı olan ve ferdi aşan durumlara uygun düşmektedir. Burası, yani önceden içinde bulunduğumuz insanın dünyası, tamamıyla ve kesin olarak aşılmıştır. Daha açıkçası şunu söylemek lazım: Burada aşılan, ne olurlarsa olsunlar, bütün ferdî halleri kapsayan, en güzel kavranılışıyla biçimler dünyasıdır; çünkü biçim, bütün bu hallerde ortak bir şart olup, ferdiyet de ancak olduğu şekilde, onun vasıtasıyla belirlenir.

Artık kendisine beşerî varlık denilemiyecek olan varlık, Uzakdoğu ifadesiyle söylersek, “biçimlerin akıntısı” nın dışına çıkmıştır. Öte yandan yapılması gereken başka ayrımlar da olacaktır, çünkü bu safha alt bölümlere ayrılabilir: o, gerçekte şeklî olmasa da, yine de görünen varoluş âlemine ait olan hallerin tahakkukundan tutunuz da. saf varoluşun derecesi olan evrensellik derecesine varıncaya kadar, bir çok safhaları ihtiva etmektedir.

Bununla birlikte, bu durumlar beşerî durum ile karşılaştırıldığında ne kadar yüce ve ondan ne kadar uzak olursa olsunlar, onlar da ancak nisbîdirler; hatta, onlar arasında en yüksek derecede gerçek olan şey, onların tezahür prensibine uygunluğudur. Öyleyse denilebilir ki, bu duruma ulaşmak geçici bir sonuç olup, onun, metafizik gerçekleşmenin nihaî gayesiyle karıştırılmaması gerekir. Varlığın ötesinde bulunmaktadır, kendisine nisbetle geri kalan her şeyin bir araç ve hazırlık oluşturduğu bu gaye!.. Bu en yüce amaç, yani mutlak şartsızlık durumu her türlü kayıtlanmadan bağımsızdır. Hatta sırf bu sebeple o, tamamıyla açıklanamazdır ve, onun hakkında söylenebilecek her şey sadece olumsuzluk kipinin terimleriyle ifade edilebilir: bütün varoluşu kendi göreliliği içinde belirleyen ve tanımlayan sınırlamaların nefyedilmesi ( negation ). Bu durumu elde etme, Hind doktrininin şartlı durumlara göre değerlendirildiğinde “Kurtuluş-Delivrance”, Üstün Prensib’e göre mütalaa ettiğinde de “Birleşme-Union” adını verdikleri haldir.

Bu şartlı olmayan durumda, varlığın diğer bütün halleri zaten, prensip olarak mevcutturlar; ama başka bir biçime dönüşmüş ve ayrıca, bir zamanlar, özel durumlar olarak onları belirlemekte olan hususî şartlardan kurtulmuş bir halde.. Varlığını sürdürme, evet budur olumlu bir realiteye sahip olan; çünkü herşeyin prensibi olan bir haldir bu..

“Kurtulmuş” varlık, hakikaten kendi imkanlarının doluluğuna ulaşmıştır. Ortadan kaybolansa sadece, Aristo’nun bu kelimeden kastettiği anlamda, mevcudiyetleri bir mahrumiyeti simgeledikleri için tamamen olumsuz olan, sınırlayıcı şartlardır. Yine, bazı batılıların sandıkları gibi, bir tür yok olmak olmayan bu mhaî durum, aksine mutlak mükemmellik ve, karşısında herşeyin sadece bir hayal olduğu üstün realitedir.

Yine diyelim ki, metafizik gerçekleşme süresince varlık tarafından elde edilmiş olan her netice, kısmî bile olsa, belli bir biçimde metafiziktir. Bu netice, bu varlık için, hiçbir şeyin ona kaybettiremeyeceği sürekli bir karakter oluşturur. Bu düzen içinde yapılan iş, nihaî andan önce parçalanmış olarak vücude gelmiş bile olsa, bütün anların toplamı yerine bir defada yapılır ve, yine bundan ötürü de, zaman dışında bulunur. Bu, basit teorik bilgi hakkında da geçerlidir. Çünkü bu hususta, varlığın sadece anlık bir değişimi olan ve daima neticelerinden de ayrı olan eylemden hayli farklı olarak, her bilgi kendisinde kendi meyvesini de taşımaktadır. Neticeler zaten, onları meydana getirenlerle ayni alana ve varoluş düzenine aittirler. Fiilin, fiilden kurtarmada bir etkisi olamaz; sonuçları da, zaten kendisine uygun düşen gelişim bütünlüğü içinde değerlendirilen ferdiyetin sınırlarının ötesine geçemez.. Cehalete: bütün sınırların kökü olan cehalete muhalif olmayan fiil, ne olursa olsun, cehaleti yok edemez: güneş ışığının karanlıkları dağıtması gibi, sadece bilgi dağıtabilir cehaleti… İşte o zaman da, görünen görünmeyen bütün durumları değişmez ve ebedî prensibi olan ” Mutlak Ben-Soi ” bütün ihtişamı ile tezahür eder.

Bu çok eksik olan ve, sadece metafizik gerçekleşmenin ne olabileceği konusunda muhakkak ki çok yetersiz bir bilgi veren bu genel sunuştan sonra, ciddî yorum hatalarından kaçınmak için çok önemli bir uyan yapmak lazımdır: Burada söz konusu olan bütün bu şeylerin, az ya da çok harikulâde olan kimi olgularla herhangi bir ilişkisi yoktur. Fenomen olan her şey, maddî düzene aittir, metafizik ise, fenomenlerin ötesindedir. Bu sözcüğü biz, en genel anlamında ele alıyoruz. Diğer sonuçlar arasında, buradan şu neticeler çıkar ki: Kendisinden az önce bahsedilen durumların, kesin olarak hiçbir psikolojik karakteri de yoktur. Bunu bütün açıklığıyla söylemek lazım, zira bazen bu açıdan tuhaf yanlışlıklar olmaktadır. Tanımından bile anlaşılacağı gibi psikoloji, ancak beşerî durumlar hakkında bilgi sahibi olabilir ve, bu gün anlaşıldığı şekliyle ancak, ferdin, bu bilim dalı uzmanlarının tahmin edemeyeceği mesafelere uzanan imkanlarının çok sınırlı bir bölgesine ulaşabilir. İnsan ferdi, hakikatte, Batı’da genel olarak düşünüldüğünden, ayni anda hem fazla hem de noksandır. Genel olarak hakkında etüd ve inceleme yapılan her şeyin uygun düştüğü bedensel varlık tarzının (modalité corporelle) ötesine doğru sonsuz olarak uzanabilme ( extension ) imkanları sebebiyle, o çok büyüktür; ama yine o, çok eksiktir de.. Kusursuz ve kendi kendine yeterli bir varlık teşkil etmekten bir hayli uzak olduğu için, sadece dışa akseden bir görünüş ve, kendi bakîliği içinde ve özü hiçbir surette sonradan olmayan gerçek varlık tarafından yansıtılmış olan dayanıksız bir görünüştür.

Şu husus üzerinde İsrar etmek lazımdır ki, metafizik hakikat alanı, olgulara ait dünyanın tamamıyla dışındadır, zira modern zihniyetteki kimseler, alışkanlık gereği, sadece olguları tanıyor ve araştırıyorlar. Zaten deneysel bilimlere kazandırmış oldukları ilerlemelerin de gösterdiği gibi, hemen hemen özellikle bunlara ilgi duyuyorlar; onların metafizik yetersizlikleri de aynı temayülden kaynaklanıyor. Şüphesiz, metafizik gerçekleşme halinde bazı özel fenomenlerin meydana gelmesi, ama tamamıyla geçici bir biçimde, mümkün olabilir. Böyle bir şey daha ziyade hoşlanılmayan bir neticedir, çünkü bu tür şeyler, onlara herhangi bir önem atfetme cazibesine kapılabilecek birisi için, ancak bir engel oluşturabilirler. Bunlar tarafından durdurulan ve fenomenler sebebiyle kendi yoluna sırt çeviren; hele bilhassa, kendisini istisnaî güçler araştırmasına veren kimsenin, metafizik gerçekleşmeyi, sapma (deviation) meydana geldiğinde, daha önceden ulaşmış olduğu dereceden daha uzaklara götürme şansı pek azdır.

Bu açıklama bizi tabiî olarak, ” YOGA ” kelimesinin cari olan bazı yanlış açıklamalarını düzeltmeye sevketmektedir. Hakikaten zaman zaman, Hintlilerin, bu ” yoga ” kelimesiyle beşerî varlığın saklı bazı güçlerinin geliştirilmesini kastetmiş oldukları öne sürülmedi mi? Bizim az önce söylemiş olduklarımız, böyle bir tanımın reddolunması gerektiğini göstermeye kafidir. Doğrusu, bu “yoga” kelimesi, bizim mümkün olduğunca tamı tamına “Birleşme-Union” olarak çevirdiğimiz kelimeden başkası değildir; bu kelimenin delalet ettiği şey, öyleyse, metafizik gerçekleşmenin en üstün amacıdır ve yoga yapan kimse de, eğer en dar anlamda anlaşılmak istenirse, sadece ve sadece bu amaca ulaşmış kimsedir. Bununla beraber, teşmil yoluyla, ayni terimlerin, bazı durumlarda, “Birleşmeye” hazırlık safhalarına da veya basit başlangıç vasıtalarına bile; hatta, bu aşamalara uygun düşen hallere ulaşmış ya da ulaşmak için bu vasıtaları kullanan varlığa (birey, insan ) da tatbik edildikleri bir gerçektir. Ama, ilk anlamı ” Birleşmek ” olan bir kelimenin, tamamıyla veya aslî anlamda, nefes alıp vermesiyle alâkalı egzersisleri veya ayni cinsten başka bir şeyi gösterdiği nasıl iddia edilebilir? Genel olarak ritm ilmi diyebileceğimiz bir esas üzerinde temellenmiş olan bu egzersisler ve diğerleri, fiilen metafizik gerçekleşme için en fazla kullanılan vasıtalar arasında yer alırlar; ama, yalnız mümkün ve geçici bir vasıta olan şey amaç olarak alınmamalı ve yine, ancak tali derecede bir anlamı olan az ya da çok bozulmuş bulunan bir mana, bir kelimenin birinci derecedeki anlamı olarak benimsenmemelidir..

Aslında yoga’nın ne olduğundan bahsederken ve bu kelimenin daima esas olarak ayni şeyi gösterdiğini söylerken, hakkında şu ana kadar hiç bir şey söyleyemediğimiz bir soruyu sormak düşünülebilir: takdim ettiğimiz bütün verileri kendisine borçlu olduğumuz bu geleneksel metafizik doktrinlerin menşe’i nedir?

Her şeyi tarihsel bakış açısından ele almak isteyenlerin tepkilerine yol açma riskini taşıyorsa da, cevap çok basittir: onların hiçbir menşe’i yoktur! Bununla, zaman içinde tayin edilebilir beşerî bir menşe’i olmadığını söylemek istiyoruz. Başka kelimelerle söylersek, bu kök kelimenin, benzeri bir durumda var olma nedeni bulunmuş olduğunu farzetsek bile, geleneğin menşe’i, metafiziğin kendisi gibi “gayri beşerî” dir. Bu düzlemden doktrinler, insanlık Tarihinin herhangi bir anında ortaya çıkmamıştır. “Fıtrî durum” a yapmış olduğumuz îma ve, yine, diğer taraftan metafizik olan herşeyin zaman-dışılık niteliğine dair söylemiş olduğumuz şeyler, bazı önyargıların aksine, kendisine tarihî perspektifin hiçbir surette tatbik edilemeyeceği bazı şeylerin var olabileceğini kabûle yanaşmamız durumunda, bunu kolaylıkla anlamaya imkan vereceklerdir. Metafizik hakikat, ebedîdir; yine de daima, onu gerçekten ve tamamıyla tanıyabilmiş insanlar var olagelmiştir. Değişebilenler, haricî biçimler ve mümkün vasıtalardan başkası değildir; bu değişmenin bile, modern bireylerin “tekamül” adını verdikleri durumla hiçbir ilgisi olmayıp, bu sadece bir ırkın veya belirli bir çağın şu yada bu özel durumlarına, hususî şartlarına basit bir uyarlama işidir. Biçimlerin çokluğu, bundan kaynaklanmaktadır; ama doktrinin temeli bu değişim esnasında hiçbir biçimde değişmemekte veya bozulmamakta; ayni şekilde varlığın temel birliği ve hüviyeti, tezahür hallerinin çokluğu sebebiyle bozulmamaktadırlar.

Metafizik bilgi ve, onun gerçekten olması gereken şeyin tamamı olabilmesi için, kapsamış olduğu gerçekleşme (realisation) olgusu, öyleyse, en azından prensip olarak her yerde ve daima mümkündür. Bu mümkün oluş, sanki “mutlak” bir tarzda mülahaza edilse bile.. Ama gerçekte bunlar, şayet denilebilirse, pratik olarak ve pek tabiî ki nisbî bir anlamda, herhangi bir ortamda ve en ufak bir ihtimal hesabı söz konusu olmaksızın, eşit bir biçimde mümkün müdürler?

Bu konuda, en azından metafizik gerçekleşme konusunda, daha az tasvipkâr olacağız… Bu durum, metafizik gerçekleşmenin, başlangıçta, imkanlar düzeninde bir dayanak noktası edinmek zorunda olması olgusuyla izah edilir. Çağdaş batı Dünya’sının karşısına çıkardığı olumsuz ve, böyle bir çalışmayı orada imkansız kılacak denli menfi olan şartlar nevinden, hassaten elverişsiz olan koşullar bulunabilir.. Muhit tarafından temin edilen bir destek olmadığı ve, kendisini böyle bir çabaya veren kimsenin gayretlerine sadece karşı çıkan, hatta inkar eden bir ortam içinde bulunduğundan, bu işe girişmek tehlikeli bile olabilecektir. Buna karşılık, kendilerine “geleneksel” adını verdiğimiz medeniyetler öylesine örgütlenmişlerdir ki, orada, şüphesiz kesin olarak zorunlu olmayan, fakat haricî olmakla birlikte, kendisi olmaksızın fiilî sonuçlara ulaşılması bir hayli zor olan etkili bir yardımla karşılaşabilmektedir. Öte yandan bu medeniyetlerde, gerekli olan niteliklere sahip bile olsa, tek başına olan ferdin çabalarını aşan bazı başka şeyler de mevcuttur. Hiç kimseyi de, mevcut şartlar altında, durumu değerlendirmeksizin böyle bir teşebbüse girişmesi için cesaretlendirmek istemiyoruz. Ve bu, doğrudan doğruya bizim sonumuzu hazırlayacaktır.

Bize göre Doğu ile Batı arasındaki büyük fark, ( burada özellikle Modern Batı söz konusudur), hakikaten gerçekten var olan yegane fark, zira diğer bütün farklar buradan kaynaklanmaktadır, şudur: bir yandan, bütün kapsadıklarıyla beraber geleneği muhafaza etmek, diğer yandansa, ayni geleneği unutmak ve kaybetmek; bir taraftan metafizik bilgiyi sürdürmek diğer taraftan da bu alana uygun düşen bütün şeylerden tamamıyla  habersiz olmak… Kendi seçkin aydınlarına, hissettirmeye çaba sarfettiğimiz imkanları açan; ona, bu imkanları fiilen gerçekleştirmek için uygun vasıtalar sunan ve, en azından bazılarına bu imkanları dolu dolu gerçekleştirme müsaadesi veren., evet, bu geleneksel medeniyetlerle, tamamıyla maddî istikamette gelişmekte olan bir medeniyet arasında hangi ortak ölçü bulunabilir ki?..

Öyleyse, ” Ben hangi tarafın tutulacağını bilmiyorum ” düşüncesi ile basireti bağlanmadıkça, kim, maddî üstünlüğün fikrî düşüklüğü dengelediğini iddiaya cesaret edebilecek?

” Yüksek kavrayışla ilgili ve aklı- intellectuelle “, diyoruz; ama bu terimle, beşerî ve de doğal düzenle sınırlanmayan, gerçek aklîliği kastederek… Kendi aşkın mutlaklığı içinde metafizik bilgiyi mümkün kılacak olan da budur.. Bana öyle geliyor ki, bu hususta verilmesi uygun olan cevap hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüte düşmemek için, bu sorular üzerinde bir an düşünmek yeterlidir.

Modern Batı’nın maddî üstünlüğü inkar edilemez; hiç kimse bunu inkar etmediği gibi, inkar etmek niyetinde de değildir. Daha ileriye giderek şunu söylemek lazım ki: Bu aşın maddî gelişme, derhal kendine hakim olmazsa, bazı İslâmî sufî ekollerinde kullanılan bir ifadeyle, “fıtrî safvet haline dönüş” ü ciddî ciddî düşünmezse, er yada geç, Batı’yı helak olma tehlikesiyle yüzyüze getirecektir. Değişik muhitlerde bu gün, ” Batı’nın savunulması ” ndan çokça bahsedilmektedir; ama ne yazık ki, Batı’nın bizzat kendisine karşı korunmaya ihtiyacı olduğu, onu gerçekte tehdit eden başlıca ve en korkunç tehlikelerin onun bu günkü öz temayüllerinden kaynaklandığının anlaşıldığını sanmıyorum. Bu konuda biraz daha derinliğine düşünmek iyi olacak ve hala düşünmeye ehil olan bütün herkesi de buna davet etmek çok görülmeyecektir. Yine açıklamalarımı ben şu ifadelerle bitireceğim: Tamamıyla anlatamadımsa bile, en azından, benzeri artık Batı’da olmayan bu Doğu tefekkür tarzının ne olduğunu hissettirebildimse; gerçek metafiziğin, Hind’in kutsal metinlerinin dediği gibi, tamamıyla gerçek, mutlak, sonsuz ve en üstün yegâne bilginin ne olduğu hakkında, ne kadar eksik olsa da, bir özet sunabildimse, kendimi mutlu sayacağım…

Sh: 61-82

 

Kaynak: Prof. Dr. Sadık KILIÇ, Tabiattaki Metafizik Ve R. Guenon’un “Doğu Metafiziği” Akçağ Yayınları : 113, Baskı Tarihi: 1995Ankara

 

 

İNSANLARI DEĞİŞTİRME SANATI


ÖNSÖZ

Çağımızın en büyük problemlerinden biri, belki en büyüğü, kanaatımızca, insanlığın geçirmekte olduğu ruhi bunalımdır. Dünyanın her köşesinde, hemen her gün, bu ruhi bunalımın çeşitli şekillerdeki belirtilerini görüyor, okuyor veya işitiyoruz. Bu olaylardan kulağımıza gelmeyenlerin ise, gelenlerden daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Sosyologlar, sayıları her gün biraz daha artan bu idealsiz, gayesiz, hedefsiz ve bencil insan tiplerini, dünyamızın geleceği için bir tehlike saymaktadırlar. Devlet adamları ve idareciler, aile ocaklarından başlayarak yaşantımızın bütün bölümlerine yayılan ve beraberlerinde çeşitli problemler getiren, bu anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla nasıl başa çıkılabileceği üzerinde durmaktadırlar.

Modern savaşlarda kullanılan korkunç silâh ve vasıtalar, insanlar üzerinde büyük ruhi depresyonlar meydana getirmiştir. Savaş sonrasındaki açlık, işsizlik ve sefalet, fertlerin ve toplumların yaşantıları ve değer ölçüleri üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır.

Diğer taraftan insanlar, çağımızın teknolojik ilerlemelerine ve hızla değişen sosyal şartlarına ayak uyduramamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin tüketim hattâ israf esasına dayanan ekonomik sistemi, gelir dağılımı dengesizliğinin, gelişmemiş ülkeler aleyhine bir kat daha artmasına sebep olmaktadır. Dünya nüfusunun %70’inin yaşadığı topraklardaki halkın birçoğunun ellerine, bugün bile, yeteri kadar yiyecek geçmediği, hattâ açlıktan ölenlerin bulunduğu herkesçe bilinen gerçeklerdendir. Bu yerlerdeki nüfus patlamaları ise, yakın bir gelecekte, durumun daha da ağırlaşmasına yol açacaktır.

Sayılan bu sebeplere, daha birçok diğer faktörler de eklenince, insanların karakterlerinde bir katılık meydana gelmekte ve onları, yalnız kendi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bencil olmağa doğru itmektedir. Bu suretle de insan yaradılışının esasında, doğal olarak mevcut bulunan “Egosantrizm” elle tutulacak bir yoğunluğa varmaktadır.

Ancak, insanlığın geçirdiği ruhi bunalımın doğurduğu moral çöküntüsünün, fertler ve toplumlar üzerinde yaptığı korkunç yıkıntılar, çözümlenmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, tarihin her devrinde, insanlık çeşitli bunalımlar geçirmiştir. Fakat, haberleşme ve ulaştırmanın günümüzde son derece gelişmiş olması, bu tür olayların gününde hattâ saatında, dünyanın dört bir köşesine yayılmasını sağlamakta, bu da insanlar üzerindeki etkinin artmasına yol açmaktadır.

Yüzyıllar boyu sömürge idareleri altında, bir esir hayatı yaşadıktan sonra özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına yeni kavuşan ülkelere bir göz atalım: Politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda geri kalmış durumda bırakılan bu ülkeler halkının, aralarında bir birlik ve beraberlik kurulmasına fırsat verilmeden, yurtları iki ayrı ideoloji blokunun savaş alanı haline sokulmakta ve sel gibi kardeşkanı akıtılmaktadır.

Diktatörlüklerde, insanlar hâlâ kitle halinde sürülmekte ve toplama kamplarına gönderilmektedirler. Bu yerlerde ilkokul çocukları, analarını babalarını polise ihbar edecek derecede şartlandırılır. Vatandaşlar, hayatlarını devam ettirebilmek için, yalan söylemeyi, bir sanat haline getirmeğe mecbur edilirler. Komşu, rejime sadakatini isbat etmek için, komşusunu jurnal eder. “İşçi Cennetinde grev hakkı tanınmaz ve “Demokratik Cumhuriyet”lerinde düşünce, söz ve basın özgürlüğü bulunmaz. “Şef’in ölümünden hemen sonra, başlayan, iktidar mücadelesi sırasında “Tasfiye” adı altında sahneye konulan kanlı olaylar, bu DEMOKRASİ’lerin niteliği hakkında kesin fikir vermeğe yeterlidir. Her an korku içinde yaşayan insanlarda, şahsiyetin gelişmesi, insanlık şeref ve haysiyetinin teşekkül etmesi mümkün olamayacağına göre, polis rejimi altındaki ülkelerde, dürüstlük, ruh temizliği, diğergâmlık ve insan sevgisi gibi manevi değerlerden söz etmek gerçeklerle alay olur.

Refahın doruğuna varmış ülkelerde ise; şantaj, silâhlı soygun, kaçakçılık, adam kaçırmalar, ırza tecavüz ve daha akla gelen ve gelmeyen her türlü şiddet olayları yaşantılarının bölümleri halinde akıp gitmektedir. Ayrı kıtalardan iki uygar ülkeden iki örnek verelim: Birleşik [Amerika'nın büyük bir şehrinde, gündüz gözüyle ve sokak ortasında, yaşları 16 ile 18 arasında üç kolej öğrencisinin tanımadıkları yaşlıca bir adamı, elle karate vuruşuyla boyun kemiğini kırmak suretiyle öldürdüklerini gazeteler yazdı. Almanya'da yaşları 14 ile 16 olan iki öğrencinin, aynı şekilde, gebe bir kadını zincirle döğerek, çocuğunun kaybına sebep olduklarını gazetelerde okuduk. (Yıl 1977) Şimdiki zamanda her gün bir yerde bu olaylar oluyor.]

Hiçbir ideale dayanmayan, hiçbir gaye ve hedefi bulunmayan, sakat hattâ sapık bir karakter Taşıyan bu tür suçların, gençlik arasında hızla yayılması, insanlığın geleceği için bir tehlike teşkil edecek boyutlara varmıştır. Çoğunluğunu üniversite, yüksekokul hattâ lise öğrencilerinin teşkil ettiği bu gençler, kendilerine yakıştırdıkları çeşitli adlar altında, örgütler kurmakta ve etrafa saldırmaktadırlar. Ancak, silâhlı soygundan, adam öldürmekten sabotaja kadar varan, her türlü şiddet olaylarını kapsayan bu ağır suçlar, gençlikte bulunması lâzım gelen RUH ASALETİ’ni gölgeleyecek hattâ lekeleyecek sınırlara ulaşmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının acısını tatmayan bu gençler, darboğazlardan geçmedikleri için, özellikle demokrat ülkelerde teneffüs ettikleri hürriyet havasının değerini takdir edememektedirler. Kendilerini, gayesinden saptırılmış EPİKÜRİZM [ ehlikeyif; hazlara düşkün (adam)] felsefesine kaptıran bu gençler, “Benden sonra tufan” diyen bir ruh hâleti içinde, ne kendi nefislerine ne de içinde yaşadıkları topluma karşı bir mesuliyet yüklenmek istemektedirler.

Bir zamanlar, dünyanın hemen her tarafını sarmış olan öğrenici olayları sona erdiği halde, yurdumuzda, fikir münakaşası sınırlarını da aşarak, şuursuz bir tempo ile sürüp gitmektedir. Çalışıp hak etmediği notu alamadığı için öğretmenini öldürecek, kendisi gibi düşünmeyen arkadaşlarını şişleyecek veya dördüncü kat penceresinden aşağı atacak, feyiz aldıkları irfan yuvalarına karşı sabotaj düzenleyecek kadar ağır suçlara yönelmiş bulunmaktadır. Gençlerin bu davranışları, iki kuşak arasında açılmış olan uçurumun gittikçe derinleşmesine yol açmakta ve doldurulmasını da güçleştirmektedir.

Sonuç olarak; dinbirliği’nin, inançbirliği’nin,. dilbirliği’nin, güzel sanatlar’ın ve binlerce yıllık geleneklerin mahsulü “milli kültür” tehlikeye girmektedir. Milli birliğe ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir devirde yaşadığımızı, gençlerimizin iş işten geçmeden biran önce idrâk etmeleri, milletçe en büyük ümit ve temennimiz olmalıdır.

Gerçi, durumun önemini ve ciddiyetini kavrayan dünya milletleri, karşılarında bulunan bu problemlerin çözümlenmesi için, örgütler kurmak ve aralarında konferanslar düzenlemek yoluna gitmektedirler. Ancak, insanların bir de manevi cephelerinin bulunduğu ve bunun gerek fertlerin gerek toplumların davranışları üzerinde son derece etkili olduğu göz önünde tutulmamaktadır, Bu yüzden de, bu örgütlere bağlanan ümitleri gerçekleştirdiklerini söylemek mümkün değildir.

Mânevi Cihazlanma Derneği üyelerinden Dr. Paul Campbell ile Peter Howard İsviçre’nin Bern şehrinde “İnsanları Değiştirme Sanatı” adında bir kitap yayınlamışlar ve bu konuları ele alarak, derinlemesine incelemişlerdir. Çağımızın bilmecesi, Şahsiyetin Anatomisi, Çözüm Yolları ve Kudretin Kaynağı bölümlerini ihtiva eden bu eser, dünyanın belli başlı dillerine çevrilmiştir.

Bu kıymetli eserin yurdumuza yararlı olacağına inandığım için dilimize çevirmeyi uygun gördüm.

Saygılarımla…

Ankara 1977 Mithat SAN

ÇAĞIMIZIN BİLMECESİ

Dünyamız, anlaşılması ve bağdaşılması güç insanlarla doludur. En önemli problem, bu insanlarla nasıl başa çıkılabileceğidir… Bu tip iş arkadaşı, politikacı, çocuk, karıkoca, sınıf, ırk veya ulus!.. Bu durum her gün binlerce dilde konuşulan ana temalardan biridir.

Bu problemin çözümlenmesi için, çeşitli metodlar uygulandı. Bugün, milletler arasındaki görüşmelerde, veto’ya sık sık başvurmak bir gelenek haline geldi. Yaşantımızın bir parçası olan veto’lar, bütün dünyada konferans ve konuşma masaları sınırlarını aşarak, kahvealtı masalarına kadar yayılmıştır. Bütün bu haller ise, insanlar arasında bir görüş birliği ve beraberliği yerine, karakterlerde bir katılık ve acılığın meydana gelmesine sebep olmuştur.

Yüze gülüp arkadan hançerlemek, özel ve toplumsal yaşantımızda, günlük olaylar halinde akıp gitmektedir. Uygulanan diğer metodlara gelince; bunlar da: Diktatörlük, insanların manen veya maddeten ölüme sürüklenmesi, zorbalık, toplama kampları, topyekûn tasfiye ve nihayet savaş!..

İşte bütün bu metodların ortaya koyduğu durumlar ve bunlara eklenen sosyal güçlükler, gelecekte çözümlenmesi gereken birer problem olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi, bu dünyada hiçbirimizin, herkesi memnun edemeyeceği de sabit olmuş bir realitedir.

Bugün Sovyet Rusya’da, ağızdan ağıza dolaşan en önemli soru şudur: “Acaba nasıl bir insan tipi yaratılmalıdır ki, yeni toplum düzeni işler bir hale gelsin?..” Komünizmin bunu başaramadığı bugün artık günşığına çıkmıştır.

Norveç Komünist Partisi kurucularından Oestfold Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hans Bjerkholt şöyle diyor: ‘‘Yeni insan tipi problemi Sovyet Rusya’nın programında çözümlenmemiş bir düğüm olarak kalacaktır. Rusya’da bütün konferanslarda, yeni bir insan tipinin nasıl yaratılacağı teması üzerinde sık sık ve ısrarla durulmaktadır. Ancak insanları bir kalıptan geçirmek suretiyle, bunu başaracağımız hakkında boş bir kuruntuya kapılmamalıyız. Yeni bir insan tipi yaratılmadıkça da, ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir sistemin topluma, gerçek barış ve özgürlüğü getiremeyeceği, su götürmez bir realite olarak karşımızda duracaktır.”

Hepimiz kapitalist değiliz. Hepimiz Komünist de değiliz. Fakat bizlerden hemen herbirimiz, herkesin ve her şeyin olduğundan başka türlü olmasını isteyen bir kişiyi tanırız. Eğer bizde, herhangi bir şahsın olduğundan başka türlü olmasını istersek, bu takdirde şu soruya dürüst ve namuslu bir şekilde cevap vermeliyiz: “Acaba, ben niçin onun başka türlü olmasını yani değişmesini istiyorum?..” Her şey bir tarafa, başkalarının değişmesini istemekle, aslında hiçbir şeyin değişmesini sağlamış olmayız.

Aileler, problemli çocuklarının veya akrabalarının, olduklarından başka türlü olmasını isterler. Burada ana motif, bu ailelerin sakin bir hayat sürmek istemeleri veya komşularının, kendi haklarında, daha elverişli duygu beslemeleri arzusuna dayanır.

İşveren, bilânçosunun daha kabarık bir kârla kapanmasını sağlamak için, karşısında daha uysal bir işçi topluluğu görmek ister.

Halkın bir sınıfı, elinde olanı korumak veya elinde olmayanı ele geçirmek için, diğer sınıfların değişmesini yani başka türlü olmalarını isterler.

Demokratlar, alışılmış olan kolay ve rahat yaşantılarını sürdürmek için, diktatörlerin başka türlü olmalarını isterler.

Sömürge halkı, haklı olarak, kendilerini sömüren emperyalistlerden nefret ederler ve özgürlük isterler. Fakat özgürlüğe kavuştuktan sonra da çoğunlukla, yüreklerinde biriken intikam duygusunu bir tarafa atamazlar.

Konferans masasında, bizim partimiz, rahatsız edilmeden şimdiye kadar yapageldiği şeyleri, bundan sonra da işine elverdiği şekilde, yapmak için, muhalefetin değişmesini ister.

Görüldüğü gibi, bütün bu hallerde, ana motif, şuur altında yatan bencilliğin su yüzüne çıkmasıdır. Bu fikirlerimizi, istediğimiz kadar barış, eşitlik, insan hakları, vatanseverlik, milliyetçilik, özgürlük, adalet gibi yaldızlı sözcüklerin arkasına saklamağa çalışalım, fakat yine de gerçek şudur: “Bizim toplumumuza ve bizlere kolaylık sağlanması için, diğer toplumlar değişmelidir.”

Karşı taraftakiler, bizim düşüncelerimize aykırı düşecek davranışlarda bulunmadıkları sürece, yaptıkları bizim için hata sayılmaz ve değişmelerini istemek aklımıza gelmez. Ancak, fikirlerimizin hattâ niyetlerimizin tehlikede olduğunu sezdiğimiz anda, aykırı fikir besleyenleri, gerekiyorsa, zor kullanarak susturmaya hazar oluruz. Bir şahsın veya bir toplumun gidişini zorla değiştirmek belki mümkündür. Ancak, bu yoldan onların karakterlerini değiştirmek kabil değildir. İşte bu nedenlerledir ki, uluslararasında, kuvvet dengeleri değiştiği halde, bir çağın ana akımları kolay kolay değişmez. Zamanımızın değişen ana akımları ise, bizleri hızla felâkete doğru sürüklemektedir.

Atom çağı, maddenin en küçük birimini, yani atomu meydana koydu, ideoloji çağı ise, toplumun en küçük birimini, yani insanın kişiliğini gözler önüne serdi. Bilgide, teknolojide ileri olan ve ham madde kaynaklarına sahip bulunan uluslar, silâhlanma yarışını kazanacaklardır. Aynı şekilde, insanların tabiat ve mizacını değiştirecek sırları öğrenenler ve bu sanatı bilen milletler de, yeni bir dünyanın kurulması için gerekli ideolojik yarışı kazanacaklardır.

Bir ideolojinin gücü, atom enerjisinin gücünden çok daha etkilidir. Çünkü; atomu parçalayan insan akıl ve şuuruna irade kumanda eder. Atomun zorbalığına nerede, ne zaman ve nasıl son verilmesi gerektiğine dair kararı da irade verir. Kaldı ki; atomun patlama gücü varsa, fikirlerin de ayakları vardır. Bundan başka, bir milletin gücü yalnız ekonomisi, teknolojisi, potansiyeli, kaynakları ve sahip olduğu insan yığını ile de ölçülemez. Ortak bir fikir ve ülkü birliğinin vurucu gücü her şeyden daha üstündür. Eğer yaşadığımız zamanı anlamak istiyorsak, bu gerçekleri daima göz önünde tutmak mecburiyetinde olduğumuzu asla unutmamalıyız.

Bir sınıfa, bir ırka veya bir ulusa inhisar eden fikirler, dünyayı değiştirmek için yetersizdir ve erimeye mahkûmdur. Böyle güçsüz fikirler ise, hedeflerine varmak için, zor kullanmaya mecbur olurlar. İnsanların tabiatını ve mizacını değiştirecek kadar güçlü olan bir ülkü, ancak, sınıfları, ırkları ve ulusları birleştirecek kadar güçlü olabilir. Bir ideoloji insanları parçalanmaya, kaosa, diktatörlüğe veya savaşa sürüklerken bir diğer ülkü, insanlara sosyal, politik ve ekonomik rönesansı getirir.

Mânevi cihazlanmanın kurucusu Frank Buchman, bütün ömrünü, yeni bir toplum düzeni kuracak güçte ve karakterde, insanların çoğalmasını sağlamak için harcamıştır. Buchman, insanları değiştirebilmenin, ancak, devlet adamlarının, idarecilerin, toplumun ve şahısların mânen cihazlanması suretiyle mümkün olacağı kanısındadır. Her şahsın kendisini bu esaslara göre vazifeli saymasını istiyor ve herkesin, insanların derin acılarını dindirmek sanatını öğrenebileceğine inanıyor. Buchman’a göre, insanların değişmesine yardım etmek, her şahıs için hem bir görev ve hem de bir hak olmalıdır.

Bkz: “GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ” (ROSE CROİX) (GÜL HAÇ ÖRGÜTÜ

Frank Ruchman şöyle diyor: “insanların tabiatını ve mizacını değiştirmek mümkündür. Bu temelde yatan bir cevaptır. Ulusların ekonomisi değiştirilebilir. Bu ise cevabın meyvasıdır. Tarihin akışını da değiştirmek kabildir. Bu da çağımızın kaderi olacaktır.” Ve ilâve ediyor: “Bizlerin yepyeni ülkü ve nitelikte devlet adamlarına ihtiyacımız vardır. Toplumun iyi idare edilebilmesi için, insanları yönetecek sanatı bilen ve üstün iktidar sahibi olan bakanlara ve idare adamlarına ihtiyaç vardır. Fakat, çoğunlukla, bu hususlar bakanlar ve idareciler tarafından akla bile getirilmez.”

Frank Buchman’m, bu alandaki çabalarının başarı derecesini, iki ayrı kıtanın iki ayrı devlet adamının ağzından dinleyelim: Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman şöyle diyor: “Eğer Buchman’ın fikirleri yalnızca bir teori olsaydı, kuşkuya düşerdim. Fakat o fikirler, gerçek olaylar üzerindeki etkileriyle, ruhumuzun tâ derinliklerine işlemektedirler. O fikirler, yaşadığımız bu zamanlardan başlayarak, çok daha uzaklara ulaşacak sosyal bir devrimin habercisidirler. ’’

İkinci devlet adamı ise, Seylan’ın İngiltere’deki Yüksek Komiseri Sir Chlaude Corea’dır. Bu zat, Washington’da Seylan Büyükelçisi bulunduğu 1953 yılında, seçkin bir diplomat ve devlet adamları topluluğu önünde şunları söylemiştir: “İki büyük olay, son beş yıl içinde, Asya’nın çehresinde silinmez izler bırakmıştır. Bunlardan birisi, 500 milyon insanın özgürlüğüne kavuşmuş olması, diğeri ise Frank Buchman’ın 25 ayrı ulustan oluşan 200 ülkü arkadaşıyla birlikte Asya’yı ziyaret etmesidir.”

Uzak Doğu’nun politikacıları, sanayicileri ve sendikacıları tarafından davet edilen Frank Buchman, manevi cihazlanmada görev alan fikir arkadaşlarıyla Asya’yı dolaşmıştı. Gerek Doğu’nun gerek Batı’nın münevverleri ve devlet adamlarıyla halk arasındaki ilişkilerin, hak ve adalete dayanan bir temele oturtulması lâzım geldiğini ve bunun da, ancak derin bir aşk ve insancıl bir felsefe ile mümkün olacağını, bugünden anlamağa başlamışlardır. Bu ise, fertlerde ve toplumlarda, yepyeni bir düşünüş şekli yaratacak bir ülkünün insanların kafalarına yerleştirilmesiyle gerçekleşebilir. Aslında, insanların tabiat ve mizacının dokusunu, dünya tarihi oluşturur. İşte bu insan tabiat ve mizacı da, ilerlemelerin, başarıların, fakirliğin, konferanslarda uğranılan başarısızlığın ve nihayet savaşın bütün sorumluluklarını omuzlarında taşır, insan tabiat ve mizacı dediğimiz o sihirli kudret, bugünkü dünyanın dokusunun atkı ve çözgüsü olduğu gibi, gelecekteki yenidünyanın da ilk maddesi olacaktır.

Çağımıza, materyalist ideolojinin damgasını vurmuş olanlar, bu gerçekleri bilmektedirler. Karmakarışık ırk ve sınıf teorilerinin örtüsü altında, insan mizacının yaralı duygularını, nefretini, korkusunu, haysiyet telâkkisini ve hırsını sömürmesini bildikleri için, bir avuç militanla, uluslara hattâ kıtalara hâkim olmayı başarmışlardır.

Demokrasilerde ise zorlayıcı bir ideolojik hedef olamayacağı için, insanların tabiat ve mizacıyla uğraşılmağa lüzum görülmez. Daha doğrusu buna güçleri yetmez. Bu durumun sonucu, demokrasi rejiminin cılızlığında, kararsızlığında ve fikir ayrılıklarında kendini gösterir. “izm”lerin —komünizm, faşizm ve ilh.— ihtilâllerine ve ulusların üzerlerinden bir silindir gibi, onları ezerek geçmelerine, demokrasiler sadece, özgürlük, beraberlik ve kardeşlik teraneleriyle karşı koymak isterler. Halbuki bugün artık bu idealler, halkın günlük yaşantısında kendisini hissettirmediği için, inandırıcı güçlerini kaybetmişlerdir. İşte bu nedenlerle de, demokrasiler, bütün “İzm”lerden daha etkili ve çekici bir güce sahip oluncaya kadar ve insan tabiat ve mizacını değiştirecek kabiliyete erişinceye değin, insanların düşünüşleri üzerinde sürdürdükleri umutsuz savaşı kaybedeceklerdir.

Yalnız, insan tabiat ve mizacının değişmesiyle, insanlık bir birliğe, beraberliğe ve gerçek özgürlüğe kavuşabilir. Bu değişiklikler ise, ancak devlet adamlarının, bu ülküleri yürekten benimsemeleriyle gerçekleştirilebilir, bizlere de hasretini çektiğimiz sürekli barışı sağlar. Bu değişiklik, aynı zamanda, diğer sistemlerin topyekûn tasfiye ettiği insan tabiat ve mizacına, baskı altında tuttuğu insan iradesine karşı, özgür insanlığın bir cevabı olacaktır. Diğer taraftan, demokrasinin yozlaşmış durumuna, fikir ayrılıklarına ve geçirmekte olduğu uyku nöbetine bir son verecektir.

Geçmiş çağlarda, bizler, karakterin meydana gelmesini ve gelişmesini aile ocaklarına, okullara ve din kurumlarına bırakmıştık. Fakat bugün için artık bu uygulama yeterli değildir. Bir çocuğun hayata nasıl hazırlanması lâzım geldiğini pek az aile bilmektedir. Zamanımızın okulları, öğrencilerine sadece genel ve teknik bilgi vermekle yetinmekte ve onların mânevi cepheleriyle ilgilenmemektedirler. Milyonlarca insan ise, ibadet yerlerini, yalnızca dış duvarlarından tanımaktadırlar.

Şayet demokrasiyi, ikiyüzlü, sahte ideolojilere boğdurmak istemiyorsak, bu takdirde, her vatandaş mânen cihazlanmak suretiyle buna karşı koymak sanatını öğrenmelidir.

Devlet adamları, analar, babalar, öğretmenler, insanları idare eden sanayi ve işçi teşekkülleri, ordu camiası bu sanatı bilmelidir.

Eğer bizler, fert olarak ve toplum olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlayıp insan tabiat ve mizacını değiştirmeyi öğrenmek zahmetine katlanmazsak, dünyanın bir çöküntü ile karşılaşacağını bilmeliyiz.

Şayet yaşadığımız yüzyılın, dünyamızın kendi kendisini yok edeceği yüzyıl olmasını istemiyorsak, o zaman herkesin bu sanatı öğrenmek mecburiyetinde olduğunu, hiçbir vakit aklımızdan çıkarmamalıyız.

ŞAHSİYETİN ANATOMİSİ

18. ve 19. yüzyıl insanlarının tutkusu, dünyayı araştırmak ve gördüklerini açıklamak oldu. Bu da akılcı bir çağ yarattı. 20. yüzyılın insanları, dünyaya hükmetmek sevdasına kapıldılar. Bu ise, insanların iradesine ağır darbeler vuran, bir terör çağı meydana getirdi. Karl Marks’ın hemen herkesçe bilinen bir sözü vardır ki o da: “Filozoflar dünyayı anlattılar. Bizim görevimiz o dünyayı değiştirmektir.” Bunu söylemekle Marks, yeniçağın geleceğini önceden açıklamış oldu.

Bugün dünyanın her tarafında, insan iradesine hâkim olmak için, sürdürülen dev bir savaşın yaygarası işitilmektedir. Bu savaş, insan iradesine gem vurarak, onu dünya ihtilâlini gerçekleştirmek uğruna, disiplinli bir şekilde ve bir robot uysallığıyla, savaş cephelerine sıralamak için sürdürülmektedir.

Gerçi, bir insan topluluğunun diğer bir insan topluluğunu köle derekesine indirmesi, demokrasinin ruhuna aykırıdır. Ancak, demokrasilerin cılız yürütme güçleri, totaliter iktidarlara karşı koyacak durumda değildirler. Her ne kadar, demokrasiler bu gibi hallerde direnmek isterlerse de, çağımızın gerçeklerini görmezden geldikleri için, bu alandaki atılımları gözü kapalı ve cılız bir mırıltıdan ileri gidememektedir.

Bugün karşısında bulunduğumuz can alacak problem şudur:

“İnsan iradesinin müsbet hedeflere yöneltilmesi suretiyle, toplumları birliğe, beraberliğe ve özgürlüğe kavuşturarak, insanlığı bir kişimin, bir grubun veya bir sınıfın diktatörlüğü altına girmek tehlikesinden kurtarmak mümkün olacak mıdır?..”

İrade, topyekûn bir sonuç elde etmek ister. İrade, açık bir hedefe tek taraflı olarak, yoğun bir şekilde yöneltildiği zaman, kendini rahat hisseder. İnsan iradesi, büyük ve önemli problemler için, kendisini adamaya karar verir. İşte o zaman, ruh yükseldiği yaratıcılık mertebesini durmadan sürdürür. Beden de, disiplinli bir şekilde formunu korumak mecburiyetini duyarak, İradenin emirlerine boyun eğer. Kararın büyüklüğü insanın kişiliğine bağlıdır. İnsanın; kararlı, olgun ve dengeli bir şahsiyet kazanması ise, ancak, hayatını zamanın problemlerine cevap verecek şekilde, büyük hedeflere adamasıyla mümkündür.

Bir zamanlar, bu hedefler sanatta, ilimde, politikada ve ekonomide kendini göstermişti. Fakat bugün, bu tür hedefler, artık gayeye varmak için cılız kalmaktadır. Dünyamız, büzülerek ve küçülerek bir yumak haline geldikçe, insanlar birbirlerinden ayrılmakta ve parçalanmaktalar. Eğer insanlar arasında, bir birlik ve beraberlik sağlanamazsa, dünyamızın bir çöküntü ile kargı karşıya geleceğini, akıl ve mantık bizlere haykırmaktadır. İnsan iradesini, ancak, dünya çapında büyüklüğü olan ve engin bir manevi niteliğe sahip bulunan bir gaye tatmin edebilir.

Komünizm, sınıf şuurunun baskısı altında bulunduğu için, böyle ulvi bir gayeyi temsil edecek güçte değildir. İşin esasına bakılacak olursa, kıyasıya sürüp giden bu sınıf kavgalarının sonucunda, iki kuvvet blokunun günün birinde, bir atom savaşıyla karşı karşıya gelmeleri ihtimali ortaya çıkmaktadır. Sayılan bu sebeplerden dolayı, komünizm, çağımızın modern ve münevver insanlarının, ideolojik ve mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek vasıflardan yoksundur.

Bugün yaşadığımız demokrasi dahi, politik, ekonomik ve sosyal yönleri ile insanları bu hedefe ulaştıracak durumda değildir. Demokrasimizin, bu alandaki çabaları, dağınık ve sisli olduğu kadar, fertlerden istediği şeyler de ufak ve değersizdir. O, ferdiyetçiliği ve bencilliği hoş görmekle kalmaz, aynı zamanda onları teşvik eder. Demokrasimizin, su yüzüne çıkmış olan politikasının ana temeli, menfaat duygusuna ve yaşama içgüdüsüne dayanmaktadır.

Bu sebepler yüzünden, çağımızın münevver insanlarında, huzursuzluk ve endişe, yaşantılarının bir simgesi halinde kendini belli eder. İnsanların dünyada kendilerine ayrılan yerleri alabilmeleri için, manevi yönden değiştirilmeleri ve ülkülerinin temelden yenilenmesi lâzımdır. Eğer şahsiyetin anatomisini incelemeğe devam edersek, yukarıdaki sözlerin gerçeğe ne kadar yakın olduğunu görürüz.

Geçmiş çağların ekolüne ve geleneklerine göre, insan hayatı üç alanda mütalâa edilirdi. Bunlar da: Ruh, beden ve irade. Her biri başlı başına birer güç olan bu varlıklar, şahsiyette o derece birbirlerine girmişlerdir ki, bunlara bir sınır çizmek çetin olduğu kadar, insanların davranışları üzerinde, hangisinin daha tesirli olduğunu tesbit etmek de o derece zordur. Bununla beraber, insan tabiat ve mizacının anatomisi, içiçe girmiş olan bu zincirin halkaları hakkında, bize bilgi verebilir. Biz burada, insanların davranışları üzerinde etkili olan güçleri ele alacak ve bu güçlerin nasıl değiştirilebileceği problemi üzerinde duracağız.

Birçoğumuz, düşünüşümüzün yaşantımızdan çok daha günahkâr olduğuna inanırız. Her ne kadar daima yapmıyorsak da, yine de genellikle gideceğimiz doğru yolu seçmek kabiliyetine sahip olduğumuz kanısında bulunuruz. Gerçekte ise, düşünüşümüz de yaşantımız kadar karmakarışık ve şaşkın bir haldedir. Ruhumuz, harikulâde sihirli bir mekanizmadır. Fakat, o, beden ve irade güçlerinin baskısı altındadır, insan eğri yaşayıp doğru düşünemez. Günlük yaşantıda, “saf ve akılcı düşünce” bir istisnadır. Bu vasıflar ise, bir tabiat vergisi olarak, ancak, insan şahsiyetinin cevherinde bulunur.

Bir örnek verelim: Kendimizi, olduğumuzdan daha üstün görmeye ve akıllı hayal etmeye ne kadar kolaylıkla meyil ederiz. Büyük lâf eder fakat küçük bir hayat süreriz. Bu haller ise, herbirimizde sanki üç ayrı insanın gizlenmiş olduğu görüntüsünü verir. Söz gelimi; içimizde, kendimiz sandığımız bir şahsiyet vardır. Fakat o şahsiyet, sadece fantazimizde yaşayan bir kişiliktir. Bütün ideallerimiz ve azimli çabalarımız, bu kişilikle içiçe olduğu halde, yine de, davranışlarımıza uymayabilir. Bundan başka bir de, arkadaşlarımızın gördüğü bir kişiliğimiz vardır. Bu dahi, gerçekte, bizim kişiliğimize aykırı olabilir, fakat bizim ikinci şahsiyetimizdir. En son olarak, bütün gururumuzla, nefsimize karşı hoşgörümüzle, huysuzluğumuzla, türlü ruh hâletimizle, duygusal yönlerimizle, acı ve tatlı tecrübelerimizle asıl karakterimizi kapsayan gerçek bir şahsiyetimiz vardır.

Bu suretle kendimizi yanlış tanımamız, bizleri, etrafımızdaki dünyayı da yanlış tanımaya itmektedir. Anaların ve babaların gururu, çocuklarını gerçekçi bir gözle görmelerine engel olur. Aynı menfaatları paylaşan ve aynı ekonomik örgüte bağlı bulunan, işverenle işçiler çoğu zaman, birbirlerine karşı aykırı görüşlere saparlar. Bizler mensup olduğumuz toplum hakkında, dağınık ve sisli görüşler taşırız. Duygularımızı ve kalblerimizi harekete getiren kuvvetleri, dürüst olarak tanımağa ve tanıtmağa hazır olmadığımız için, ulusumuzun fertlerini harekete getiren güçlere de kör gözlerle bakarız. Başka milletlerin, halkımız hakkındaki kanaatlarını duyunca, önce şaşırırız sonra gururumuz yaralanır ve nihayet kızarız. Sorgusuz sualsiz, bunu söyleyenlerin yanıldıklarına hattâ kasıtlı davrandıklarına karar verir ve bizdeki eksiklikleri de onlara yüklemeye çalışarak, durumu daha çapraşık bir hale sokarız.

Eğer komşularımız, bizim bencil ve menfaatçı niyetlerimizi önceden sezerek, onları boşa çıkarmayı başarırlarsa, o zaman komşularımızı derhal menfaatçi ve bencil olarak damgalar ve hemen etrafa yayarız. Artık, şiddeti gittikçe artan bir kuruntu altında, yığdığımız barikatların arkasına geçip, kendimizi saldırılara karşı emniyete aldığımızı sandığımız hayal dünyamızda, yok edici peşin hükümlerimizden, hiçbir kimse yakasım kurtaramaz. Daha sonra da, iç âlemimizin bu fantazi denizinde, “herkes bizim gibi erdemli davranmak basiretini gösterse” dünyada her şeyin düzeleceğine kendimizi inandırmağa çalışırız. Hal böyle iken, fertlerin arasında olduğu gibi, partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların aralarında, hem de ana temalardaki meydana çıkan görüş aykırılıklarına şaşarız. İnsanlık da, gayesinden saptırılmış felsefeden yaka silker ve yaygın bir hal alan şarlatanlık bataklığında boğulacak derecelere gelir. Bizler de, ciddi emek harcadığımız plânların, niçin bir türlü gerçekleşmediğine hayret ederiz.

Her şey bir tarafa, bir defa kendi vücut sağlığımıza karşı, nasıl davrandığımızı düşünelim!.. Tıp dünyası, korkunç bir oranda artan akciğer kanseri ile savaşmaktadır. Klinik araştırmalarının sonuçlan, artan tütün tüketimiyle akciğer kanseri arasında bir münasebet bulunduğu yolundaki şüpheleri kuvvetlendirmektedir. Sigaranın kan dolaşımı üzerinde olumsuz etki yaptığı ispatlanmış bir gerçektir. Hal böyle iken, insanların birçoğu “neden sigarayı bırakayım?..” derler. Halbuki insanların “Niçin sigara içmeye devam edeyim?..” demeleri daha akıllıca bir söz olurdu.

Bir adım daha atarak, alkol problemi üzerinde duralım: Kronik bir dert hattâ bazı yerlerde bir âfet haline gelen alkolizmin, insan sağlığı üzerinde yaptığı tahribatı ve ulusların ekonomisine getirdiği zararları, çok iyi bilmekteyiz. Fransa’da ulusal bir problem haline gelen, ruh ve karaciğer hastalıklarının yaygın bir şekil alması, aşın derecede şarap ve diğer ispirtolu içkilerin kullanılmasına bağlanmaktadır. Alışkanlık haline getirilen içkinin, miktarı az dahi olsa, ara sıra şişenin dibi gözükecek kadar içilenden, daha zararlı olduğu tıpça tesbit edilerek ortaya konmuştur.

İnsanların birçoğu, bulundukları toplantıda, oyunbozanlık etmemek için içki içerler. Bazıları da “korkak” damgasını yememek için “hayır” diyemez. Birçokları, zor bir durumu geçiştirmek veya bir kederi avutmak için içerler. Bu insanlar, istedikleri zaman, derhal bırakabilecekleri inancında oldukları için, sigara ve içki içtiklerini söylerler. Fakat, bir defa yakasını bunlara kaptıranlardan, milyonlarca insanın, bu belâlardan kurtulmayı başaramadıkları gerçeğini unutmuş görünürler. Bu insanlardan birisine, “Neden doktorunun tavsiyesine uyarak sigarayı bırakamıyorsun?..” diyecek olursak alacağımız • cevap, “Bırakamıyorum!..” olmaktadır.

Eğer bizler, fert olarak, mânevi cihazlanmamızı tamamlamamış isek, moralimizde eksikler ve gedikler varsa, bu durumda, başka şahıslara, toplumlara veya uluslara, bu alanda yardım etmekliğimizin mümkün olamayacağını açıkça bilmeliyiz. Herhangi bir meselede, haksız olduğumuzu bildiğimiz halde, bir uzlaşmaya gideceğimiz yerde, hudutsuz bir menfaat hırsıyla, başkalarının mecalsizliğinden yararlanmağa çalışırız. Halbuki; ufak tefek feragatlerle, gönül tokluğu göstermekle, başkalarına yardım etmek için, ne derece büyük moral gücü kazanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.

Haklı oldukları halde, güçsüz olan tarafın, devlet adamlarının ve diğer ilgililerin, bu gibi durumlarda yapacakları fedakârlığın bedelini, milyonlarca masum halk ödemek zorunda kalır. Ulusların kaderleri üzerinde karar vermek mevkiinde bulunan idareciler ise, gerek kendi devlet adamlarının zebunluğu gerekse karşı tarafın adamlarının moral eksikliği ve zalimce davranışları yüzünden meydana gelen bu ağır durum karşısında bir şey yapamazlar. En sonda, âdet olduğu üzere, yeniden, tomarlarca iç ve dış politika programları düzenlenir.

Anaların ve babaların, dinmek bilmeyen, çeşitli arzu ve heveslerine karşı koyamamaları yüzünden, meydana gelen şefkat eksikliğinin cezasını çocukları çeker. Bu kırattaki ana ve babalar, çocuklarına, hayatlarını değerlendirecek bir ülkü aşılayamazlar. Gençlik de, bu boşluğu doldurmak için, kendisini umutsuzca dedikoduya kaptırır, beyaz zehire saldırır ve şuursuzca cinsiyet duygularını kamçılatmaya koşar.

Gerçi, aklımız bize, neler yapmaklığımız gerektiğini kesin olarak bildirir. Fakat, istek ve arzuların esiri olan beden, irade ile birlikte akla karşı çıkar, bazı hallerde de hem aklı hem de mantığı alteder. Şayet, iradeyi akılcı yola yönelecek bir değişikliğe tabi tutarsak, o zaman, şehvete, sigaraya, alkole ve beyaz zehire karşı bedenin aşın derecedeki isteğine gem vurulabilir. Bu alışkanlıklar bırakılırsa, hayatlarının ıssız bir çöle döneceği kuruntusu, birçok insanın kafasında yer etmiştir. Halbuki, irade değiştirilerek müsbet bir yöne doğrultulursa, bütün bu kötü alışkanlıklar, yavaş yavaş çekiciliğini kaybeder ve o andan itibaren kurtuluş başlar.

Bize kumanda eden içgüdülerimizin, köklü bir devrimle değiştirilmesi halinde, ruh ve beden sağlığımızın normal ve dengeli bir düzene girmesini sağlayabiliriz. Bir insanın, hayatının çekirdeği olan gerçek benliğine, biz o adamın “iradesi” diyoruz. İrade dediğimizi bu kavram, bütün davranışların kaynağıdır. Sevgi, nefret, cesaret, korku, hırs duygulan bir hâle şeklinde iradenin etrafım sarar ve iç evrenimizin en kudretli yıldız kümesini meydana getirir. Etrafında dönen gezegenler üzerinde güneşin yaptığı etkiyi, irade de bizim iç âlemimizde, düşünce ve davranışlarımız üzerinde yapar. Dünyanın gidişini değiştirmek üzere verilecek zorlu savaşın hedefine ulaşabilmesi ancak, insan iradesinin değiştirilmesi için harcanacak süresiz ve insan üstü bir çaba ile mümkündür.

İrade gücü, akıl almayacak derecede büyüktür. “Zayıf irade” diye bir şey yoktur. Bazıları, “Benim iradem çekici şeylere karşı koyacak güçte değil” derler. Gerçekte ise, bunu söyleyen şahsın iradesi, hiçbir yargıya değer vermeden, kişisel eğilimini sürdürecek kadar, kuvvetlidir. Başladıkları işleri bir türlü sona erdirmeyen insanları, “iradesizlik” ile suçlarız. Aksine, o şahıs, doğacak bütün sonuçlara aldırış etmeden, ‘kendi istediğim yapacak kadar güçlüdür.

İnsan iradesi, kendisini, daima istekleriyle belli eder. Her istekte, bizler, gerçekten irademizi hissederiz. İnsan olarak isteklerimiz ise, kendisini üç ana temelde gösterir. Bunlar da: Seks, emniyet ve başarıdır. Bu üç itici güç, birbirlerine karşı şaha kalkmış durumda oldukları gibi, birbirlerini de kontrol ederler. İnsanın güvenini ve başarısını tehlikeye atacağı için, bedenin başıboş ve sınırsız cinsi yaşam isteğine, diğer iki güç karşı çıkar. Başarıya ulaşmak için de, insanın, toplum kurallarını hiçe sayarak, cesetlerin üzerinden geçmesi mümkün değildir. Buna da diğer iki güç karşı koyar. Bu sebeplerden dolayı da, irade, bedenin açgözlülük derecesine varan, bu aşırı isteklere engel olmak için, ustaca birçok manevralara başvurmak zorunda kalır.

CİNSİ HAYAT

İrade, insan hayatında bâzı şekil ve biçimlerde, cinsiyet yoluyla kendini meydana atar ve kabul ettirir. Bir misâl olarak flört’ü ele alalım: Karşı tarafın, gerçekten bir katılma isteği olup olmadığına bakılmadan, bir tarafın davranması, flört’ün karakteristik vasfıdır. Bir taraf, gözlerin karşılıklı bakışlarından ve yakında olmanın verdiği duygusal avantajlardan yararlanarak, öteki tarafı elde etmeye çalışır. Hiçbir kimse, bu davranışının karşısındakini ne hallere soktuğunu, düşünmek gereğini bile duymaz. Bir flört’ün devam ettiği sürece de aile bağlantısı kavramı silinir ve sorumluluk duygusu işlemez hale gelir. Bir toplantıda, bütün erkeklerin, oradaki en güzel kızın, etrafında nasıl çöreklendiklerini her sefer görmek mümkündür. Bu davranışların, orada hazır bulunanlar üzerinde yapacağı etkiler akla bile getirilmediği gibi, genç kızın da düşeceği durumlara aldırış edilmez, işin bu derece ileri götürülmesine cüret edilmesinin sebeplerini de, erkeklerin kuruntularında aramak gerektiğine bu arada işaret edelim.

Seks, ekonomik hayatta, sermaye olarak ortaya konulur ve bu hal, otomobil satışlarından sigara reklâmlarına kadar, her alanda görülür. Film prodüktörleri, cinsi arzuları kamçılayacak, açık saçık sahnelere bol bol yer vermek suretiyle, insanların bilinen bu tutkularından faydalanmak yoluna giderler. Resimli mecmualar, gazeteler ve romanlar da aynı metoda başvururlar.

Homoseksüellik (cinsi sapıklık) eğilimi ister kadınlar ister erkekler arasında olsun, bu hal birisini hükmü altına almak isteyenlerle, birinin himayesi veya hükmü altına girmek isteyenler ve bu ihtiyacı duyanlar arasında görülür. Homoseksüeller arasındaki bağlılık, bunların, politik, sosyal ve kültürel mevkilerini ayaklar altına alacak kadar kuvvetli olmaktadır. Bu durumdaki insanların, meydana getirdikleri kliklere olan bağlılıkları, yüklendikleri görevlerin kudsiyetinden hattâ vatan sevgisinden daha güçlü olduğu çok defa görülen olaylardandır. Yabancı ajanların, homoseksüel klikler aracılığıyla, birçok hükümetlerin en önemli ve gizli yerlerine sızdıkları bilinen gerçeklerdendir.

Klik veya asıl Türkçe adıyla Bölek, (İngilizce: Clique) sosyal bilimlerde; bir grup içerisinde, gruptaki diğer kişilere göre daha düzenli ve sık şekilde çıkarları doğrultusunda birbirleriyle iletişim halinde olan gruplara verilen isimdir. Kliklerde bulunan kişiler arasında cinsiyet, etnik köken, popülerlik gibi paylaşımlar bulunur ve klikler kuralcı sosyal gelişimin bir parçasıdır. Klikler sıklıkla ergenlik veya orta çocukluk aşamalarında görülse de, tüm yaş gruplarında bulunabilirler.

Bir cinsi sapığın, şayet durumu tesbit edilir de memuriyetinden atılırsa, bunun yapacağı etki, suçüstü yakalanan bir anarşistin hapse tıkılmasından daha büyük değildir. Bu uygulamayla da, bu toplum âfetinin köküne inmek şöyle dursun, yakınma bile varmak mümkün olamamaktadır. Bunun için, idareciler, okul direktörleri, subaylar insanların nasıl değiştirilebileceklerini öğrenmelidirler. Aksi takdirde, yaygın ve tehlikeli bir hal alan bu toplum âfetine karşı koyamazlar.

Şöhretli politikacıların, sanayicilerin ve sendikacıların evlilik dışı ilişkilerini doğal sayan görüşü ele alalım: Meşru olmayan ilişkilere karşı duracak gücü kendisinde bulamayan bu insanlardan, kendilerine emanet edilen vazifeleri yerine getirmeleri ve gerektiği zaman fedakârlık yapmaları beklenemez. Moral çöküntüsünün, insanların kişiliği üzerinde yaptığı etkinin, o şahsm toplum hayatındaki durumunu zedelemeyeceğini düşünmek bile, büyük bir çelişkiye düşmek olur. Nitekim, gizli tutulmasına özel çaba harcanan bu tür ilişkiler sırasında meydana gelen olaylar, aksini savunanların suratlarına keskin bir tokat gibi inmektedir.

Ayrı cinse mensup iki insan arasındaki “gizli” veya “özel” ilişki alışkanlıkları yaygın bir hal almıştır. Bu ilişkilerin doğal, zararsız, hattâ lüzumlu olduğu yolunda, gençliğe yıllarca telkin yapılmıştır. Bir kere bu alışkanlıkların esiri olanlar, önüne geçilmez bir ezikliğe, zaman zaman içe kapanıklığa, toplumdan kaçan hallere, suçluluk psikozuna, yersiz utangaçlığa, ürkekliğe, çekingenliğe ve aşağılık duygusuna yakalarını kaptırırlar. Bu davranışların normal ve zararsız olduğuna, en ateşli savunucuları bile, kimseyi inandıramazlar. Nitekim; bu alışkanlıktan kurtulan kadın ve erkeklerin, nefislerine karşı güvenlik duygulan artmakta, rahata, sevince, bir kelimeyle iç sükûna kavuşmaktadırlar. Toplumdan saygı görmeye başlayan bu insanlar, açık yürekli ve başkalarını düşünen nitelikleriyle, diğerlerine oranla, dikkati çekecek derecede bir ayrılık ve üstünlük gösterirler.

GÜVENLİK İÇİN HARCANAN ÇABALAR

İnsan iradesi, ikinci açlığını, güvencede arar. Bu tutku, insanların paraya, taşınır ve taşınmaz mallara sahip olmak için gösterdikleri çabalarla belli olur. İnsanlar bunu sağlamak amacıyla, sermayeye, kâra, gelire ve ücrete sıkı sıkıya sarılırlar ve bu maddi nesnelerin kendilerine güvenlik getireceğine inanırlar. Halbuki, insanların serveti arttıkça, güvenlik duyguları azalır. Çünkü, varlık arttıkça, daha fazlasına sahip olmak hırsı da artar. Eğer varlıkla, insanda güven duygusu sağlanmış olsaydı, servete karşı duyuları açlığın nihayet bir yerde durması lâzım gelirdi. Halbuki, durum tamamıyla tersinedir ve irade bu konuda pek az ahvalde akılcı ve mantıklı davranır. İrade, kör bir hırsla, asla doymak bilmeyen bir iştihanın peşinden koşar. Artık para, bir vasıta değil, bir gaye olarak insanların ve toplumun yaşantıları üzerinde, bağlayıcı ve paralize edici bir etki yapmağa başlamıştır. İş bu dereceye geldikten sonra da, önemli ve nüfuzlu mevkilerde rüşvet olayları alır yürür, insanlar, güvenliklerini sağlamak için, aşın derecelerde servet edinmek lâzım geldiği duygusundan yakalarını kurtaramadığı sürece, politik, ekonomik ve kanuni tedbirlerin bu problemi çözümlemeye yetmeyeceği bir gerçektir.

İrade, aynı zamanda, parlak bir ışık altında görünmeyi de, bir güvenlik faktörü olarak ister. Bu hırs, yalnızca etrafına etki yapabilmek için, öğrencileri sınavlarda hile yapmaya, yetişkinleri de güçlerinin üstünde lüks yaşamaya zorlar. Bu yüzden, analar babalar, yaşantılarının karanlık köşeleri hakkında çocuklarına açıklama yapamazlar ve bu yüzden çocuklar da altında ezildikleri düşünceleri ana ve babalarına anlatamazlar. Ve yine bu yüzden sağlığa kavuşturulması gereken marazlar, asla günışığına çıkamaz.

İnsanların nefislerini kandırmak için, güvence diye besledikleri bu aşın hırs, demokrasinin yozlaşmasına da yol açmaktadır. Politikacılar, dürüst olarak seçmenlerine, gerçekleri söyleyecekleri yerde, çoğunlukla, seçmenlerinin işitmek istediklerini söylemek yoluna sapmaktadırlar. Bu suretle, memleketin yararları göz önünde tutulmayarak, seçmenlerin duygularıyla oynanmakta ve gelecek seçimler için, oy hesaplarına dayanan bir politika güdülmektedir. Gerçi, dürüst davranan politikacılar da vardır. Ancak, bunlar azınlıkta kalmaktadırlar. Halbuki, demokrasi çoğunluk rejimidir.

İrade, güvenliği bir de plânlamada arar. Plân ve program, gerçi insan ve toplum hayatının düzenli geçmesi için gereklidir. Plân, aynı zamanda, organizasyon yoluyla, insanları güvensizlikten kurtarmak için, verilen kararın, gözle görülen maddi belgesi de sayılabilir. Plânları, hangi ölçüde güvenlik için yaptığımız, ancak, onları değiştirmemiz, haklı olarak bizden istenildiği zaman açıklığa kavuşur. Bir plânın değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman, değerine bakmadan, en hoşumuza giden, resmi veya özel projelerimize, bir katıra şeref verecek bir inatla, sımsıkı sarılırız.

Haklı olduğumuza inandığımız zamanlarda da, bir güvenlik duygusu içinde bulunuruz. Ancak bu hali, birçoğumuz kendimize, bir sanem, bir put yaparız. Daima haklı olmak sevdasında bulunan bir insanın, toplumun en sevimsiz mahlûku ve en yalnız canlısı durumuna düşeceği gerçeğini görmeyecek kadar kör oluruz. Bu gibi hallerde, hiçbirimiz, yanıldığımızı söyleyerek, eleştiricilerin ellerinden silâhlarını alıp, nefsimizi gerçek bir sevince kavuşturmak yoluna gitmeyiz. Şayet, çağımızda yazılan biyografilere ve hâtıralara bakılacak olursa, bu sürede yüksek makamlarda bulunanlardan hiçbir kimsenin, hata işlemediğine inanmak icabetmektedir.

Halbuki; daima haklı olmak veya haklı olduğunu sanmak tutkusu, haksız olmak korkusuyla elele yürür. Bu ruh hâle ti, benliğimizin derinliklerine işleyerek birçok reaksiyonlara sebep olur. Bunun sonucu olarak da, herhangi bir iş eğri giderse, derhal ve otomatik bir surette, suçu diğerlerine yükleriz. Ancak, insanların ve ulusların karşılıklı olarak suçları birbirlerinin üzerlerine atmaları, ne problemlerin çözümlenmesine ne de bu yanlış düşüncelerin ortadan kalkmasına yarar.

BAŞARI TUTKUSU

İradenin üçüncü büyük tutkusu başarıya ulaşmaktır. İnsanların çoğunluğu, toplum içindeki değerlerini, komşularına oranla elde ettiklerini sandıkları başarı derecesiyle ölçerler. Buradaki başarı derecesinin ölçüsü ise, şık giyimli bir eşe, büyücek bir otomobile, gösterişli bir eve, parlak bir mevkiye veya kârlı bir işe sahip olmaktır. Özellikle, rakip saydığımız insanların durumlarını, güçlerini ve halk tarafından sevilme derecelerini adım adım izleyerek, onları eleştirmek fırsatım kollamamız, bizim başarı hırsımızın bir belirtisidir. Başarıya ulaşmak, hiç olmazsa ulaşmış görünmek için, başkalarının başarısını küçültmenin yeteceğini sanırız. Bizler, rakiplerimizin başarılarını, bir taraftan mübalâğalı bir dille ve şeytanca bir ustalıkla, önce göklere çıkarır sonra da en ufak ve doğal bir başarısızlığı etrafa yayarak, onları yere vurmak sanatını çok iyi biliriz. Bu arada, rakibin zayıf yönlerinin meydana çıkması karşısında takındığımız sevinçli durum, en azından bizim, ne kadar kıskanç ve hırslı olduğumuzu göstermeye yeter ve artar.

İnsanları, başarıya ulaşmak için, çaba harcamağa iten gücün de, irade olduğunu söyleyelim. Hayatı boyunca dürüst davranmağa karar vermiş olan büyük bir bankanın direktörü, müşterilerinin borsa oyunlarındaki kayıplarını, birçok defalar, kendi cebinden ödediğini itiraf etmiştir. Direktör, müşterilerinin mali müşaviri sıfatıyla, adına gölge düşürmemek için bunu yaptığım sözlerine eklemiştir. Başarılarımızı herkese kabul ettirmek hırsı, spor alanlarından başlayarak devlet dairelerine kadar her yerde, yaptığımız işleri ve davranışlarımızı iğrenç bir hale sokar. Bu tutku, aynı zamanda, gerçek çehrelerinin görülebileceği endişesiyle, insanları daima korku ve baskı altında tutar. işte bu sebeplerle de, insanların, evlerinde, ekonomik hayatlarında ve politikada nerede ve ne durumda olduklarını kestirmek imkânı gerçekten zorlaşmaktadır.

İnsanlar, mutlaka başarıya ulaşmanın hırsıyla, yalnız anladıklarını sandıkları alanlarda, mesuliyet almak eğilimini gösterirler. Bunun sonucu olarak da, zahmete katlanmadan, ciddi çaba harcamadan ve toplum üzerinde yapacağı olumsuz etkiye aldırmadan, bencil bir düşünce ve davranışla, kendilerini başarıya ulaştıracağına inandıkları, projelere ve işlere karşı ilgi gösterirler. İnsanların, içinde yaşadıkları toplumun yararlarını umursamadan, kolay başarı peşinde koşmaları, çoğunluk rejimi olan demokrasi için bir handikaptır. Kendileri tarafından, sınırlı bir alanda, ölçülüp biçilip seçilen, sanayi, ticaret, bilim, güzel sanatlarda veya başka bir dalda, elde ettikleri önemsiz bir haşandan ötürü gururlanmaları, işin en acıklı yönünü ortaya koyar. Evlerinde, işyerlerinde diktatörce davranan bu insanlar, toplum tarafından birer demokrat olarak değerlendirilirler. Vergilerini ödeyip seçime katılmakla, topluma karşı görevlerini yerine getirdiklerine inanan bu insanlar, artık şahsi çıkarlarının arkasından koşmağa ve bunu elde etmek için de her vasıtayı kullanmağa hak kazandıklarını sanırlar. Bunun sonucu olarak da, inançsız ve prensipsiz bir azınlık iktidarı ele geçirir ve vicdansız insanlar kilit noktalarını tutarlar ve demokrasi de, diktatörlerin eliyle boğulmadan önce, demokratların kalbinde ölür.

Toplum düzenini yaralayan zararlı bir inanç daha vardır ki o da; insanların, aynı zamanda paralel olarak sürdürdükleri ekonomik ve politik yaşantıları sırasında, namuslu ve dürüst kalamayacaklarıdır. Bu peşin yargının insanların şuurları altına yerleştirdiği sakat inanış, onları, çevrenin bu görüşüne inanmaya zorlamakta, sosyal, politik ve moral bakımından haksız olan davranışları hoş görmeye hattâ onlardan faydalanmağa itmektedir. Bunun acısını duyan milyonlarca insanın, meşru olmayan bu haksız durumlara son verecek bir sistemi bulmak için, büyük çabalar harcadıklarına şaşmamalıdır.

Yakasını, başarı hırsının pençesine kaptıran bir insan, her davranışıyla kendini belli eder. Böyle bir insan, bütün şerefleri tek başına kendine mal etmek ister. Arkadaşlarının düşüncelerine kulak vermeyi güçsüzlük sayar. Onlar için kollektif çalışma, bir beceriksizlik belirtisidir. Bu gibi insanlar, dua etmek için diz çöktükleri mihrabın önüne, kendi iradelerinin büyüklüğüne secde etmek durumuna düşerler.

Beynin ve sinir sisteminin, vücut üzerinde yaptığı etkiyi, irade de insanların kişiliği üzerinde yapar. Kollarımız, bacaklarımız ve vücudumuzun diğer azaları nasıl beynin emirlerine boyun eğerlerse, irademiz de mânevi ve ideolojik bir hedefe yöneltilmediği sürece, cinsi istek, güven ve başarı tutkularının arkasından öylece koşar.

ÇÖZÜM YOLLARI

İnsan şahsiyetinin bu karmakarışık mekanizması, acaba nasıl değiştirilebilir?.. Bu problemin çekirdeğini, insan iradesinin hangi metotlarla esaslı bir devrime tabi tutulması lâzım geldiği düğümünde aramak lâzımdır, iradesiz insan kişiliği, bir et ve kemik külçesinden başka bir şey değildir ve erimeye mahkûmdur. Bu itibarla, insanlarda iradenin bulunması mutlaka lâzımdır, iradeye hâkim olmak suretiyle, mânevi ve ruhi bir çöküntünün elde edilebileceğini bilen zalimler, modern metotlar uygulamak suretiyle, fiziki ve ruhi işkencelerle irade gücünü yok ederler. Kurbanları ise, birer robot uysallığıyla, efendilerinin emirleri altına girmiş olurlar. Ancak bu metotların müsbet bir sonuç vermesi için, uzun bir zaman ve şiddetli bir baskı altında bu uygulamanın sürdürülmesi gerekir. Bu da bize, iradenin değiştirilmeye karşı ne kadar büyük bir direnme gösterdiğini anlatır.

İstediğimiz şekilde davranmaya bizleri iten güçleri normal buluruz. Bunu anlamamız da mümkün olur. Ancak, bu güçlerin başka bir tarafa yöneltilmesi bahse konu olunca, mesele kökünden değişir. Problemin iyi anlaşılmış olması veya yapılacak şeylerin bilinmesi, yalnız başına, insan şahsiyetine şekil vermeye yeterli değildir. Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır: Eğer, marazın bir kısmı kendi kişiliğimizde yerleşmiş ise, başkalarına şifa getireceğimizi düşünemeyiz.

İrade belki zorlanmak suretiyle, boyun eğmeye mecbur edilebilir. Fakat iradenin şekillenmesi, ancak, mânevi bir inanışla ve varılacak kati bir kararla mümkündür. İnsanlar, yaradılışları bakımından, işin kolayına kaçmak eğilimini gösterirler. Ancak, bu konuda yumuşak ve rölatif ölçüler insanlara sevimli ve sempatik görünse dahi, yine mutlak ve kesin kıstaslara ihtiyaç vardır. Çünkü, iradenin gücü, yumuşak ölçülerle girişilen davranışları geriye iter. İradenin gücünü kırmak için ve onu değişmeye zorlamak için, kesin mânevi ölçülerin ve kıstasların uygulanmasına lüzum vardır.

Bilindiği gibi, hemen her değişim teşebbüsü, direnim ile karşılaşır. Her değişme isteğine karşı, insan iradesi; gurur, korku, haysiyet ve hırs gibi duygulardan oluşan barikatların arkasına sığınarak, kendim korumaya çalışır. Bu duygular, âdeta soğan zan gibi, iradenin çevresini kat kat sararlar. Davranışlarımızı değiştirmekliğimiz için bizlere yapılacak bir teklif, birçoğumuzda derhal bir karşı koyma duygusu yaratır. Hattâ buna dair bir imada bulunursa bile, hemen bir itiraz ile karşılık veririz. Bu alanda gösterilen tepkinin derecesi, vicdanımız üzerinde meydana gelen etkinin şiddeti ile orantılıdır. Bu haller yaşantımız üzerinde yoğun bir alışkanlık derekesine varır. Bir gün önce, bu tür bir olayla karşılaşıp etkisinin tortusunu daha atamamış bir koca, kahvaltı masasında, her gün içtiği kahvenin, bugün berbat olduğunu mırıldanarak karısına söyler. Politikacılar, yanlış tutumları ve kendi hataları yüzünden, meydana gelen durumları örtmek amacıyla, halkın dikkatini başka yerlere çevirmek için, diğer ülkelerin idarecilerine ve politikacılarına ağız savaşı açarlar. İşte bütün bu haller; aslında kendi yıkılışımızın, perde üzerindeki bir görüntüsü ve projeksiyonudur.

İrade, eleştiri karşısında, çok alıngandır ve bu gibi durumlarda, irade, kendisini saldırıya uğramış sayar, iradenin arkasına gizlenen gurur, korkunç bir güce sahip bir dev olup niteliği icabı çok da alıngandır. Gurur denilen bu kavram, şahısların başarısızlıklarını asla itiraf etmelerine izin vermeyecek surette ve mübalâğalı bir şekilde, nefislerine güvenmeyi, insanlara telkin eder. Gurur, şahsiyetin yüreğini, bir kale duvarı gibi çepeçevre sarar.

Eğer bizler, boş ve yersiz gururumuzun, bazı hallerde, insanlığa nelere mal olduğunu önceden kestirebilseydik, gururumuz kendiliğinden un ufak olurdu. Hele kendimizin ne durumda olduğunu takdir edecek duyguya erişseydik, o zaman başkalarını uluorta eleştirmekten derhal vazgeçerdik.

Çatışmaya varan anlaşmazlıklarda, suçu başkalarına yüklemek kolaydır. Kore, Çinhindi ve Malaya olaylarında suçu Rusya’ya yüklemiştik. Fakat, gerçekleri göz önünde tutarak, tarafsız bir inceleme yapacak olursak, içinde bulunduğumuz toplum düzeninin, haksız ve beceriksiz davranışlarının terörizmi yarattığını itiraf etmek mecburiyetinde kalırız. Komünizm/Kaitalizm/Empeyalizm ise, bugün bizlere, vaktiyle işlediğimiz ve hâlâ da işlemekte olduğumuz bu hataların faturasını ödetmek yolundadır.

Almanya’nın iki dünya savaşı arasındaki durumunu ele alalım: Eğer savaşı kazanmış olan Batı devletleri, demokrasi rejimlerinin icabı olarak, iyi niyetle ve gönül alacak bir surette, yardım ellerini uzatmak erdemliğini ve basiretini, bir nebzecik olsun gösterebilmiş olsalardı, Hitler gibi bir adamı “kurtarıcı” olarak Almanya’da sahnede görmelerine hacet kalmazdı. İtalya’da bir Mussolini de yaratılmazdı.

Aynı şekilde, geçen yüzyıllar boyunca, Asya milletlerine reva görülen ekonomik, politik ve sosyal davranışlarda da, Batı milletlerinin suçlulukları daha az değildir. Batının, bu suçluluklarını itiraf ederek günahını bağışlatmaya yönelmesi zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir bile. Sömürgecilerden miras kalan, rüşvet ve iltimas gibi âfetler, Asya uluslarını bölünmeye hattâ parçalanmaya doğru itmektedir. Gelecek kuşakların idarecileri, bu problemlerle başa çıkmak zorundadırlar. Asya milletlerinin sayılan bu sosyal problemleri bir çözüme bağlanırsa, ancak o zaman halkının geniş nefes alması mümkün olur. Bir insanı veya bir toplumu değiştirmek, onlara açık bir yürekle derin bir sevgi göstermek ve yardım elini uzatmakla mümkündür. İşte bu gerçekler karşısında, diğer sınıflara, ırklara ve uluslara kayıtsız davranmaktan, soğuk karşılamaktan ve onlara acı yüz göstermekten vazgeçmeliyiz.

Ancak, kendi nefsini olgunluğa eriştirebilen ve bencil duygularına gem vurabilen insanlar, başkalarını değiştirmek gücüne sahip olabilirler ve toplumların ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Bu, vaaz vermekten ve nasihat etmekten bambaşka olduğu gibi, bir operatörün hayat kurtaran anatomi derslerinden de apayrı bir şeydir ve bir sanattır. Hayatlarında bu sırra erenler, ancak, diğer insanlara ve topluma yön vermek gücünü kendilerinde bulabilirler. İşte o zaman, artık her şey yeni bir görünüşe bürünmüştür. Bütün sahtelikler, haksızlıklar ve ahlâksızlıklar insanları umutsuzluğa, acı duygu beslemeye sürükleyecek yerde, onları olgunluğa götürür. Bizler de, bugüne kadar olan yaşantımızı sürdürerek teröristleri suçlayacağımız yerde, daha inandırıcı ülkülere sarılıp onları gerçekleştirmek suretiyle, ancak, terörizme etkili cevabı verebileceğimiz gerçeğini kavramak yolunu tutabiliriz.

Nelerin âdil olduğunu bilmeleri ve büyük ahlâki bir mirasa sahip bulundukları için duydukları ateşli gurur dahi, sayılan bu kavramları, âdil bir davranışın yerine ikame etmek hakkım insanlara vermez.

Hayal ettiğimiz, hayat hayatımızda hiç uygulamadığımız bir ideal, bizi ve uluslarımızı pençesinde kıvrandıran, hırsın, acılığın ve parçalanmaların katı gerçeklerine karşı koyacak güce ulaştıramaz. Kafamızda yaşayan ideal, bizleri kolaylıkla kendimizi olduğumuzdan daha akıllı ve üstün görmeye iter. Nitekim insanlar, kendileri hakkında, hayallerinde yaşayan ideale göre, komşuları hakkında ise onların davranışlarına göre hüküm verirler. Sıkı sıkıya bağlı olmaklığımız gereken, mânevi esasları bildiğimiz halde, onları uygulamayız. Bu ruh hâleti ise, üzerimizde, duygu hâzinelerimizi uyuşturan bir afyon etkisi yapar. Bizler de haklı olduğumuz kuruntusunun altında, düştüğümüz bataklığa derinlemesine saplanırız.

Eğer bizler; dürüstlüğü, yürek temizliğini, diğerkâmlığı ve sevgiyi samimi bir surette ve mutlak ölçü ve kıstaslarla ele alarak imanlı bir inanışla uygulayacak olursak, o zaman nerede bulunduğumuzu ve neleri değiştirmekliğimiz Iâzım geldiğini, bütün açıklığıyla görmek imkânına kavuşuruz.

Diğerkâmlık

Diğerkâmlık,“başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme” ya da “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve ‘bencillik karşıtı hareketler’de bulunma” olarak tanımlanır.

Bencilliğin (egoism) karşıtanlamlısı olan ve “özgecilik, elcilik” olarak da bilinen diğerkâmlık (altruism),tanımlarından da anlaşılabileceği gibi, “kendi gelişim gereksinimlerini bir kenara itip yalnızca başkalarının çıkarlarını sağlamaya çalışma” anlamında değil, başkalarını da kendisi kadar düşünme, başkalarını da kendisi kadar sevme ya da başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme anlamında kullanılır.

DÜRÜSTLÜK

İnsanlar çoğunlukla, kendi dürüstlüklerini, üçüncü şahısları örnek alarak tesbit etmek yolunu tutarlar. Bu metotla varılan sonuçlar, aldatıcıdır. Çünkü, içtenlikle ve mutlak manevi ölçüleri uygulayarak varacağımız sonuç ile, diğer insanlara kıyas ederek çıkaracağımız sonuç, birbirlerinden tamamıyla ayrı şeylerdir. Nitekim; elimize kâğıt ve kalem alarak, mutlak bir dürüstlükle, bütün hayatımızı gözden geçirirsek, on dakika içinde, yanlışlıkları düzeltmek için nereden ve nasıl başlamaklığımız gerektiğini, açık olarak kâğıda dökebiliriz. Gerçi, kendi gücümüzle düzeltemeyeceğimiz birçok şeyler olacaktır. Fakat bugün başlarsak, dünkü yanlışların bir kısmım, yarın düzeltmek imkânına sahip olabiliriz. O halde hemen başlamalıyız!.. İnsanlar; yapamayacakları şeyler için üzülürler, fakat yapabileceklerini de yapmazlar. Bu da, insan yaradılış ve tabiatının, ezelden beri bilinen bir gözboyacılığıdır.

RUH TEMİZLİĞİ

İnsan olarak birçoğumuzun hayatı, her çeşit ruh kirliliğinin etkisi altında, telâş ve karamsarlık arasında, bir saat rakkası gibi sallanıp durmaktadır. Eğer ruh temizliğini, mutlak mânevi kıstaslara uygun olarak değerlendirecek olursak, işte o zaman, birçoğumuz içgüdülerimizin meydana getirdiği barikatların arkasındaki sükûnetimizin sarsıldığım ve sinirlerimizin gittikçe artan bir şekilde gerildiğini duyacağız. Erkeklerde ve kadınlarda, ruh kirliliği, bu şahısların varlıklarını kötüye kullanmaları, karşı cinsle meşru olmayan ilişki kurmaları, homoseksüellik, cinsi sapıklık veya sadizm şeklinde kendini belli eder. Bu da insanların, nasıl bencil, nefislerinin esiri ve çiğ yaratıklar olduğunu gösterir.

Heveslerine ve duygularına, sınırsız serbest bir akım veren evli çiftler, başkalarına kıyas yoluyla, bu davranışlarını zamanın gidişine uygun görebilirler. Fakat, her şeye rağmen bu aşın kaprislerin asıl sebeplerini, ana ve babaların, çocuklarının gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kendilerini adamak feragatini gösterememelerinde aramak lâzımdır. Evlilik içinde bu yollara sapan ana ve babaların, çocuklarına birer örnek olacaklarını gözden uzak tutmamaları ve çocuklarının böyle davranışlarına şaşmamaları icabeder.

Toplumun çekirdeğini meydana getiren, halkın güç kaynağı olması gereken mukaddes bir aile ocağı, bu derekeye düşerse, o zaman evlilik yavan ve ruhsuz bir bağlılık haline gelir. Herkesçe bilinen bir atalar sözü var: “Olgun ve dolgun bir sevgi, korkuyu uzaklaştırır.” Fakat, gerçek sevgi yalnız korkuyu değil, aynı zamanda bencilliği ve ruh kirliliğini de uzaklaştırır. Başkalarına yardım etmek gayesini güden, dünyayı yenilemek amacına kendilerini adayan insanların, yüreklerini yepyeni bir sevgi kaplar. İşte böyle bir tutku ancak, diğer tutkuların yerini alabilir.

Modern dünyamızda, bilinerek ve istenilerek, durmadan cinsi cazibeden söz edilir. Kadınların ve erkeklerin, kendilerini içgüdülerinin bu esaretinden kurtarabilmeleri için, bazı kolay ve basit çareler vardır: Başı çabuk dönen insanların, mutlaka uçurum kenarlarında gezintiye çıkmalarına hiç de lüzum yoktur. Hayâllerinde, bir çağrışım yapacağım bildikleri resimlerden ve kitaplardan, insanlar uzak durmalıdırlar. Bunu yapmakla, güzel sanatlar yönünden büyük kayıplara uğramış olmazlar ve fakat büyük içgücü kazanmış olurlar. Bir baraj seddinin zayıf bir noktası, koca bir toprak parçasını sular altında bırakabilir. İnsanlarda da çöküntü, birtakım merhalelerden geçerek gelişir ve su yüzüne çıkar. Bunlar sırasıyla, bakış, üzerinde düşünüş, aşırı istek ve sonuçta tuzağa düşüş!.. Bu gelişme zincirinde, insanın nefsine hâkim olabileceği en uygun zaman, ilk bakış anıdır. Eğer bizler, her şeye kötü tarafından bakmazsak, doğru yolu daha çabuk buluruz.

Bir düşünce ekersek, bir olay biçeriz.
Bir olay ekersek, bir alışkanlık biçeriz.
Bir alışkanlık ekersek, bir karakter biçeriz.
Bir karakter ekersek, bir kader biçeriz.

DİĞERKÂMLIK

Yaradılışımızda, doğal olarak, bencilliğin bulunduğu bir gerçek olsa bile, bunun mutlaka gerekli olduğu bu suretle ispat edilmiş olmaz. Egoizmin meydana getirdiği sonuçlar bile, yalnız başına, onun ne şahısların ve ne de toplumun yararına olduğunu göstermeye yeterlidir. Yalnız kendi nefsini ve menfaatim düşünen çıkarcılar, insanlığın yararına kurulmuş müesseselerden uzaklaştırılmalıdırlar. Ne yazık ki; bugüne kadar bencil insanlara ve çıkarcı toplumlara karşı, kullanılacak etkin bir çare bulunamamıştır.

Acaba gerçekten, diğer şahısları, kendi nefsi derecesinde sevgi ve saygıya lâyık gören insanlar var mıdır?..

Diğer insanların mutlu olduğunu görmek, acaba bizleri, elde edeceğimiz maddi menfaatlardan daha fazla sevindirir mi?..

Acaba insanlar; diğer sınıfların, ırkların ve ulusların ihtiyaçlarını ciddi ve akılcı bir şekilde, kendi ihtiyaçları gibi karşılarlar ve duygularını paylaşırlar mı?..

Bir adım daha ileri giderek, acaba birbirlerinden farklı ve çeşitli partilerin, sınıfların, ırkların ve ulusların apayrı düşüncelerinin ve ulusal çıkarlarının hüküm sürdüğü bir düzeyde, birlikte ve ahenk içinde yaşayabilirler mi?..

Eğer bu sorulara, samimi olarak “evet” cevabı verilebilirse o zaman insanları birleştirecek yeni bir düşünce gerçekleştirilebileceği gibi dünyayı kapsayacak yeni bir toplum nizamı da ortaya konulabilir. Yok eğer bu sorulara “hayır” cevabı verilirse, bu takdirde, insanlık şiddeti gittikçe artacak bir kaos’un, parçalanmaların, zorbalığın, diktatörlüğün pençesine düşecek ve yıkılacaktır. Kâğıt üzerinde çok mükemmel görünen metod ve sistemlerin bile, insanların bencü duygularını dindiremediğini ve hırslarını tatmin edemediğini, tarih bize göstermektedir. Aksine insanoğlunun hırsı, o mükemmel sistemleri dejenere etmiştir.

Nasıl olup da, başka insanların yakasına yapışan korku ve endişenin kendisinde bulunmadığı, aynı zamanda diğer insanların mutluluklarıyla sevindiği, Frank Buchman’a sorulduğu vakit, şu cevabı vermişti: “Ben asla, yalnız kendi nefsimi düşünmeyeceğime dair, bir kez kati karara vardım.” insanın, böyle bir kararı, hayatı boyunca uygulayabilmesi için, onu dürüst ve ciddi bir şekilde kafasına ve kalbine yerleştirmesi lâzımdır. Şayet nefsimiz, kendisini bencil bir şekilde, aşın cinsi arzuya, başarı ve emniyet hırsına kaptırmak isterse, irademiz sarsılmaz bir azim ve kararla, ona karşı koymaya hazır olmalıdır.

İçimizden bazıları, kendilerini düzeltmek ve değiştirmek isterlerse, buna sevinmeliyiz. Bir kısmı da, diğer insanları düzeltmek ve değiştirmek yolunu öğrenmek isterlerse, onları selâmlamak gerektir.

En son olarak da, uygarlığımızın yozlaşmasına karşı, insanlığı uyarmalıyız. Bunu başarabilmek için de, milyonlarca insanın saflarımıza katılması lâzımdır. İnsanların, kalblerinin ve kafalarının birbirlerine kenetlenmesi suretiyle, ancak bencilliği baskı altında tutarak, diğer insanlara karşı samimi ve gerçek bir sevginin gösterilmesine imkân hâsıl olur.

SEVGİ

Birçoğumuz, az sayıda insana karşı, belli bir dereceye kadar varabilen bir sevgi besleriz. Buna karşı, birçok insana antipati, soğukluk, acılık hattâ açık bir nefret duygusu besleriz. İşin en acıklı yönü de, hiç görmediğimiz insanlara ve toplumlara karşı bu duyguları beslememizdir. Yalnızca propagandanın, bütün bir sınıfı, ırkı ve ulusu yoketmek için, başka bir sınıfı, ırkı veya ulusu harekete getirdiğinin örneğini tarih bizlere bol bol vermektedir. Sevginin aksinin daima nefret olması gerekmez. Bu hal, daha ziyade, başkalarına karşı ilgi duymamakla ve onları umursamamakla kendini gösterir. Tanıdığım bir mistik kadını bir defa bana şunları söylemişti: “Kimseden nefret ettiğimi sanmıyorum, ama kimse ile de ilgilenmiyor ve kimseyi umursamıyorum.”

Katıksız ve mutlak bir sevgi, herkese karşı iyi niyet beslemeyi ve müsbet davranmayı gerektirir. Ancak bu davranışı, haksızlık yapan zorbalara karşı, yüreksiz insanların, müraice boyun eğmeleri haliyle karıştırmamalıyız. Zira, bu gibi durumlarda, zorbalığa boyun eğmek, halkın kayıtsızlığını artırarak, onları bezgin ve yılgın bir hale getirir. Böyle kısa görüşlü bir davranışın sonucu da, kilit noktalarının insafsız ve vicdansızların eline geçmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramaz.

Mutlak sevgi, kötülüklerin hoşgörü ile karşılanması demek olmayıp, gerektiği zaman, insanların haklı dâvaları için, mücadeleye girişmelerini telkin eden bir ülküdür. Mutlak sevgi, bir insanı, bir sınıfı, bir ırkı, bir ulusu düzeltmek ve değiştirmek için gerekli bütün güçleri seferber edecek nitelikte olmalıdır. Mutlak sevgi, insanları birleştirmek ve dünyayı yenileştirmek için, açık ve gerekiyorsa katı bir mücadelenin bütün güç kaynağını teşkil etmelidir. Bu tür sevgilerle kalbi dolu olan bir kadın, kocasına şöyle diyordu: “Seni olduğun gibi seviyorum! Fakat seni ulaşman icabeden yüksekliğe çıkarıncaya kadar mücadele edeceğim.”

Dünyayı, yıkıntıya götüren güçlerden biri de, insanların yüreklerinde çöreklenen, acılık ve katılık duygularıdır. Fakat çoğunlukla, bu etkenler adaletli göründükleri için, insanlar bunlara katlanırlar. Ancak, insanların bu acı ve keskin yanlarının, adaletli olmayan yönleri kadar, kötü olduğu da bir gerçektir. Büyük zenci lideri Booker T. Washington şöyle diyor: “Beni, hiçbir kimse, kendisinden nefret ettirecek kadar alçaltmaya yeltenmemelidir.”

Washington’da yüksek mevki sahibi bir memur, bakanlıktaki bütün çabalarının, şefi tarafından boşa çıkarıldığı sanısına kapılmıştı. Bu ruh hâleti altında şöyle diyordu: “Şefim ile aramdaki ilişkiler, hayatımın en büyük kırıklığını ve acılığını teşkil etmektedir.” Fakat aynı memur, kısa bir zaman sonra, peşin hükümle verilmiş bu haksız kararı ve yaralanmış duyguların arkasına gizlenen yersiz gururu farkedince şefinden özür diledi. Daha önceleri, bakanlıkta esen ayırıcı ve zehirleyici havanın o anda dağıldığım ve yerine ılık bir barış havasının yayıldığını görerek kendisi de gönül rahatlığına kavuşmuş oldu. Karamsar ve yıkıcı davranışlarının, bütün kötülüklerini kaldıran bu gücü, memura, sağlam, insancıl ve akılcı bir düşünüş sağlamıştı. Karamsarlığa yakasım kaptıran bir insan, umutsuzluğa sürüklenir ve hiçbir kimseyi düzeltemeyeceği gibi, kendi karamsarlığını da ortadan kaldıracak gücü bulamaz.

Mutlak sevgi; insanların renklerine, sınıflarına, politik inançlarına ve milliyetlerine bakmadan, onların hayat standardını doğal ve normal bir duruma getirmek için, durmadan çaba harcamayı gerektiren gerçek sevgidir. Ancak, böyle bir inanış ve davranış, dünya çapında düşünen ve dünya için yaşayabilen, insan tipini yaratabilir. Bir önyargı ile politik ve ideolojik görüşler yüzünden yüzlerce seneden beri çeşitli kamplara ayrılan ve halkı da birbirlerine düşman olan dünyamız, birleştirici bir faktör olarak, böyle bir insana şiddetle muhtaçtır. Ancak bu suretle, bir beraberlik ve kardeşlik sağlanabilir ve düşmanlarımız da gerçek dostlarımız olmak yolunu tutarlar.

İnsan iradesiyle başa çıkabilmenin ve ona şekil verebilmenin tek yolu; mutlak mânevi kıstasları, samimi bir surette ve peşin olarak kabul etmek ve onu hayat boyunca, içtenlikle uygulamaktır.

KUDRETİN KAYNAĞI

İradeye istenilen şekli verebilmek için, mutlak mânevi ölçülerin uygulanmasından başka, bir de insanüstü çaba harcamak gerekmektedir. Modern savaşların korkunçluğu, açlığın, işsizliğin ve sefaletin acılan iradeye, istenilen şekli vermeye muvaffak olamadığı gibi, dikta devletlerin disiplini ve diktatörlerin zorbalıkları da, irade karşısında âciz kalmaktadır, İyi niyet, moral eğitimi, vaaz ve nasihatlar da uzun boylu bir başarı sağlayamamaktadır. Bizler de, meşhur terbiye metodlarımızla ve hayret verecek derecede artan bilgi hâzinelerimizle, yeni bir insan tipi yaratmayı başaramadık.

Fakat, bencillikle gözleri kamaşan ve nefislerinin kölesi olan insanları, bu tutkularından, radikal bir surette azad ederek, onlara doğru yolu gösterecek bir kudret vardır. Böyle bir kudretten nasibini alan kadın ve erkeklerin, uluslarına büyük hizmetler ettiklerini, üzerlerinde derin etkiler yaptıklarını ve yaşantılarını büyük ölçüde değiştirdiklerini tarih bize anlatmaktadır.

Burada, insanın aklına ister istemez bazı sorular gelir. Şöyle ki: Acaba bu insanların yaradılışlarında, diğer insanlardan farklı fevkalâde bir hal mi vardır?..

Acaba bu şahıslar, diğer insanlarda bulunmayan bazı nurlar ve kudretlerle mi cihazlandırılmışlardır?..

Hayır!.. Tarih bizlere, bu insanların da, dünyadaki her fâni erkek ve kadın gibi normal olarak yaşayıp hayatlarını tamamladıklarını nakletmektedir. Kaldı ki mânevi cihazlanma derneği tecrübeleriyle, bizlere, dünyanın herhangi bir köşesinde, lâyık olan her şahsın, murat ettiği mertebeye vararak, halka iyilik ve yenilik getirebileceğini isbat etmiştir.

Bir insan düşünmekle, kendi boyuna ve endamına bir şeyler ekleyemez. Herhangi bir düşünceyi, bir tek defa kafasından geçirmekle de, kendi karakterini değiştiremez. İnsanların vücutça gelişmesi ve büyümesi, dışarıdan alınan besin maddeleriyle kabil olmaktadır. İnsan tabiat ve mizacının değişmesi de, dışarıdan tesir edecek mânevi bir kuvvetin, şahsiyete enjekte edilmesiyle mümkündür. Bir insanın hayatındaki en önemli dönüm noktası, o şahsın dışarıdan gelecek telkin ve ilhamları kabul etmeye hazır bir mertebeye eriştiği andan itibaren başlar.

Bir insan nasıl ki, kendi perçeminden yakalayarak, kendi kendini düştüğü bataklıktan çıkaramazsa, yalnız kendi gayretiyle de kendini yenileyemez. Bunun için, belli bir zaman, yalnızlık içerisinde ve sükûnetle kalbini, kafasını ve ruhunu buna hazırlaması lâzımdır. Bu oluş, aslında çok basittir ve bunun açıklanması da kolaydır. Elektrik konusunda olduğu gibi!.. Bazılarımız, elektrikten çok anlarız, bir kısmımız ise az. Fakat hiçbirimiz bunun ne olduğu gerçeğini bilmeyiz. Ancak elektrik düğmesini çevirdiğimiz zaman, ampulün ışık verdiğini görürüz. Karanlık bir yerde, elektriğin nasıl ışık verdiğini bilmediğini ileri sürerek, elektriğin düğmesini çevirmekten kaçınması için, bir insanın aptal olması lâzımdır.

Karanlık bir yerin aydınlatılması için, elektrik düğmesinin çevrilmesi pratik bir işlemdir. Yalnızlık ve sükûnet içerisinde, kendim dinlemek de, bir insanın karakterine şekil verebilmesi için, yapacağı pratik bir işlemdir. İnsanlar, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet içerisinde, düşünmek ve dinlemek durumuna geçtikleri zaman, benliklerinde bir ışık parlar ve bir güç akımı meydana gelir .

Bu mertebeye varan insanlar, ilk önce uyanan vicdanlarının yükselen sesini duymağa başlarlar. İnsanların, dürüstlük,. diğerkâmlık, ruh temizliği ve derin bir sevgi ile cihazlanmasını sağlayacak olan bu mertebe, onların olaylara doğru açılardan da bakmasını sağlar. Bu suretle, insan olarak kendi şahsi hatalarımızı görmeyip başkalarının kusurlarını mübalâğalı bir şekilde büyültmek hastalığından da kurtulmuş oluruz. Yeni kazanacağımız bu manevi kavram, başaşağı duran tersine dönmüş kişiliğimizin de düzelmesini sağlar, artık bencil olan benliğimiz de idealimiz olmaktan çıkar. Bu kişiliğin perçinlenmesi için, uzunca bir zaman, mutlak bir yalnızlık ve sükûnet süresi geçirilmesi lâzımdır. O zaman, ancak, varacağımız mertebeye ulaşmak için, tırmanmaklığımız gereken merdivenin ilk basamağına ayak atmış oluruz.

Vicdanımızın sesinin yükselmesine fırsat verdiğimiz anda, irademiz, yapmış olduğumuz yanlış bir davranışı düzeltip düzeltmeyeceğimiz hakkında, karar vermek durumuna gelir. Bu, bizim hakkımız olmadan aldığımız bir paranın geri verilmesi gerektiği şeklinde ortaya çıkabilir. Bir iş adamının akima birdenbire, ödemediği bir vergi gelir. Derin bir nefes aldıktan sonra, beyannameyi doldurur ve vergi dairesine gönderir. Yersiz bir hırs veya kıskançlık yüzünden, haksız olarak, tenkit ettiğimiz bir şahıstan özür dilemekliğimiz gerekebilir. Ailemize karşı, yepyeni bir ruh hâleti ile, dürüst ve namuslu davranmamız lâzım gelebilir. Takatimiz ölçüsünde, her şeyi iyiye götürmek için çaba harcadığımız zaman, yüreğimizi mengene içine almış olan bencil duygulardan ve boş gururlardan kurtulduğumuzu ve hafiflediğimizi hissederiz.

Her gün kendimizi dinlemek üzere, sükûnete ayırdığımız anlarda, düşüncelerimizi yazmak, bir çoklarımız için en iyi ve sağlam bir yoldur. Aksi halde gururumuz, tutmak istedi

Kimiz doğru yoldan bizleri saptırmak için, şeytanca usullere başvurarak, düşüncelerimizi yok edebilir. Korku ve kuruntu dahi, yapmak istediğimiz iyiliklerden bizleri alıkoyabilir. İşte bu nedenlerle, yersiz gurur, korku ve kuruntu yüzünden, yapmayı tasarladığımız, hafızalarımızdaki fikirlerin silinip süpürülmesine karşı bir çare olarak, düşüncelerimizi yazmak en güvenilir bir yoldur. İnsanlar, sükûnet halinde iken düşündüklerini yazıya dökmezlerse, ruhlarının zincirleme bir şekildeki olgunlaşma mertebelerini izleyemezler; istenilen hedefe varmanın çok güç olduğu tecrübeyle ispatlanmış bir gerçektir.

Her gün belli bir zaman, sükûnet haline geçerek düşünmeyi bir âdet haline getirirsek, kısa bir zaman sonra, her zamankinden daha açık ve doğru düşünmeye başladığımızı görürüz. Hırs, korku ve kuruntu kapakçıkları, emniyet altına alınmış bir ruhun sahibi, başka insanları düşünecek ve bu arada kendi problemleriyle beraber onların da problemlerini, daha kolay çözecek özgürlüğe ve güce kavuşur. Ancak böyle bir ruhun sahibi, dost ve düşman bütün insanları, toplumları ve ulusları değiştirmek için bir plân yapacak gücün ve açık düşüncenin sahibi olabilir.

Vicdanının ve kalbinin sesini duyacak mertebeye varmış olan insanlar için, bir ilham kaynağı daha vardır ki, bunu tadanlar sıradan bir insan iken, fevkalâde bir duruma gelirler. Bu ilâve kudretin sırrına eren şahsiyetler, diğer insanların ve milletlerin, gerçek ihtiyaçlarına nüfuz ederek onların uğradıkları zorlukları ortadan kaldırırlar. Bizlere de, bu mertebeye varmak için, kişiliğimizin ve karakterimizin teşekkül etmesini sağlayacak yolu ve yönü gösterirler. Bu kudret, insan akıl ve mantığından çok daha üstündür. Peygamberler ve onlara inanan ümmetleri, bu kudretin ilhamı ve ışığı altında yaşamışlardır. Bu kudret insanlara, yaşantıları boyunca nasıl davranmaları gerektiğini gösterir. Bu sırra ermiş olan şahısların, insanlığa, sayısız ve paha biçilmez hizmetler ettiklerini, tarih bizlere nakletmektedir.

Bu sırra eren, Özgür toplumun mimarlarından “Lincoln” şöyle diyor: “Külli iradenin var olduğuna ve bunun Allah’tan geldiğine dair, asla şüphe edilmeyecek birçok kesin delillere sahip bulunuyorum. Yapılması veya yapılmaması icabeden hususların, şu veya bu şekilde ve fakat açık bir surette, bana ilham edildiğine birçok defalar şahit oldum.” Bu İlâhi kudrete lâyık olan ve onu isteyen her şahıs, dünyanın her yerinde onu bulabilir. Bir mistik bana şunları söylemişti: “Cenâbı Hakk’ın, ne zamandan beri, kullarına seslenmediğini ve onlardan vazgeçtiğini, daima kendi kendime sorardım. En sonunda, Allah’ın kullarından vazgeçmediğine ve fakat kulların, Allah’ın sesine kulak tıkadıklarına inandım.”

Her sınıftan, her ırktan ve her ulustan, yüzbinlerce insanın, kendilerini günün gürültüsüne kaptırmadan, sabahın erken saatlerinde, gerçek bir sükûn içinde dürüst ve riyâdan uzak bir ruh haleti altında, düşüncelerini kâğıt üzerine döktüklerini düşünelim: Disiplinli bir tarzda kâğıt üzerine yazıları bu düşüncelerin sahibi, onları hayatı boyunca uygularsa, olgun bir benliğe ve sağlam bir karaktere erişir. Diğer insanlara karşı duygularında ve davranışlarında büyük değişiklikler meydana gelir ve bu suretle de toplumlara giden, mânevi devrim yolu hazırlanmış olur.

Burada, unutulmaması icabeden önemli bir nokta vardır, o da: Düşüncelerimizin doğruluğunu ve geçerliliğini tesbit etmek üzere, onları esaslı bir incelemeden geçirmekliğimizin ve güvenilir mihenk taşlarına vurmaklığımızın lâzımgeldiğidir. Zira, bencil arzularımız, akıl ve mantığımız üzerinde etki yaparak onu yolundan saptırabilir.

Allah tarafından gönderildiklerini iddia eden ve her yaptıkları işte ilhamın Cenâbı Hak’tan geldiğini ileri süren, birtakım insanlar ortaya çıkmıştır. İsteklerine karşı konmasına tahammül edemeyen bu diktatör yaradılışlı şahısların, milyonlarca insanı, nasıl büyük felâketlere sürüklediklerini, dünyamız acı tecrübelerle öğrenmiş ve bunun bedelini de masum insanlar ödemişlerdir. Bu gibi hallerde, uygulanmak üzere ortaya atılan düşünceler derinden derine incelenmeli ve bunların mutlak bir dürüstlüğe, diğerkâmlığa, ruh temizliğine ve engin bir sevgiye dayanıp dayanmadığı araştırılmalıdır. Şayet bu düşünceler veya bu düşüncelere dayanan plânlar üzerinde, en ufak bir kuşku belirirse, bu takdirde bunların olgunlaştırılması yoluna gidilmesi için çaba harcamak lâzımdır. Bununla da yetinmeyerek, bu düşüncelerin güvenilir şahısların etüdüne tâbi tutulması ve fikirlerinin alınması çok faydalı olur. Bilindiği gibi, bir odanın pencere sayısı ne kadar fazla olursa, o odaya o kadar fazla ışık girmesi sağlanmış olur. Ortaya atılan bir düşünce ve buna dayanan plânlar üzerinde inceleme yapan, bilgili ve olgun insanların tavsiyelerine uyularak meydana konan yanlışlıkların düzeltilmesi cihetine gidilmezse, bu davranışın bir inat mahsulü olduğu kendiliğinden belli olur, inat mahsulü bir düşünceye dayanan bir plân, eksik ve hattâ sakat olacağından insanlığa bir yarar sağlaması mümkün değildir.

İlhamın sırrına eren bir şahsın, tek başına, insanların ve ulusların problemlerini açıklaması hattâ çözümlemesi belki kabil olabilir. Ancak, bu mertebeye eren toplulukların, insanlığa, bir şahıstan çok daha fazla hizmet edeceği, yararlı işler yapacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Bu durumda olan ve birlik, beraberlik içinde bulunan bir insan topluluğunda ise, fertlerin birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarını, kendileri açıkça görürler. Meydana gelen bu durumun insanlar üzerinde yapacağı etkiler, bir devrimin (rönesans) etkisinden az değildir.

Aile ocağı, mânevi devrimle karşılaşmıştır. Ana, baba ve çocuklar, aile içindeki diktatörlüklerine, gönül rızasıyla, kendileri son verirler, bunun yerini ahenkli bir beraberlik alır. Baba oğula, oğul babaya karşı dürüst davranmağa başlar. Korkudan, kuruntudan ve yersiz utangaçlıktan doğan gizliliğe lüzum kalmaz. Ailenin bütün fertleri arasında, karşılıklı içten gelen saygı ve sevgiye dayanan bir arkadaşlık ruhu doğar ve bir birlik meydana gelir. Artık komplekslerin ve moral çöküntüsünün yerini, gelecek kuşakların mimarları olacak olan gençliğin zaferi almış ve aileler de topluma güç ve neş’e aşılayacak birer ocak haline gelmişlerdir.

İş adamları, birinci derecedeki görevlerinin, dünyanın yemlenmesi için çaba harcamak olduğuna inanırlar. Bu da yurt ekonomisine büyük bir canlılık getirir. İşçiler de, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için verilecek savaşta, işverenlerin kendilerinin müttefikleri olduğunu keşfederler. İşverenlerle işçiler, karşılıklı olarak, birbirlerine muhtaç oldukları sonucuna varırlar. Burada, en önemli olan nokta, ekonomik hayatta “kimin haklı olduğu” değil “neyin adaletli olduğu” hususunun ortaya konulmasıdır. Bu espri altındaki davranışın, dünyanın sayısız ve çeşitli işletmelerindeki insanlar üzerinde, sınıf kavgalarından çok daha büyük ve güçlü bir etki yaptığı görülür.

Devlet adamlarının, idarecilerin, işverenlerin, işçilerin, hülâsa bütün insanların, kafalarında ve kalblerinde yeşeren bu ülkü, adaletli ve emniyetli bir dünyanın yaratılması için, elele vermelerini sağlar. İlâhi hitâba kulak veren, ayrı partililerin politikacıları, yurt hizmetinde yürünecek ortak bir yolu bulurlar. İnsanlar, sınıf kavgalarının, bütün ırk kuruntularının ve şovenizmin peşin hükümlerinden sıyrılarak, kendi problemleriyle birlikte, diğer ulusların da problemlerini çözümlemek için çaba harcarlar. Basın, bu sorunun cevabını sabırsızlıkla bekleyen, milyonlarca insan bulunduğunun, birdenbire farkına varır.

İlâhi adalete inanan ve onu en üstün otorite olarak kabul eden, bütün ırkların, sınıfların ve ulusların insanları elele vererek, yeni bir dünyanın temellerinin atılmasına çalışırlar. Bunun sonucu olarak da, işletmelerde, köylerde, aile ocaklarında, parlâmentolarda, okullarda, bürolarda, hülâsa bütün dünya yüzünde, hücreleri daima artan ve genişleyen bir şebeke kurulmuş olur. Bu hücreler ise, yeni çağdaş toplumun üreme merkezlerini meydana getirirler.

İlâhi hitaba kulak veren, yaratıcı kudretten ilham alarak mutlak kıstaslara göre, dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğerkâmlığı ve derin sevgiyi hayatlarında kendilerine rehber eden, şahıslar ve toplumlar, diğer insanların ve ulusların iradeleri üzerinde etki yapacak bir mertebeye ulaşabilirler.

YENİ İNSAN TİPİ OLUŞTURMA

Bir şahsın yemlenmesi işlemi, doğal olarak beş etapta meydana gelir. Bunlar da sırasıyla: örnek, durum, bağlarından kurtulmak, netice ve karardır.

Örnek

Diğer herhangi bir şahsı değiştirmeyi başarabilmek için, buna teşebbüs eden insanın, her şeyden evvel, gerçekten yürekten inandığı doyurucu bir ideolojiye sahip olması icabetMektedir. Bundan başka da, bu yeni insan tipini, nefsinde temsil etmesi lâzımdır.

Norveç Parlâmento Başkam Dr. C. J. Hambro vaktiyle Buchman’ı ülkü arkadaşlarıyla birlikte memleketine davet ettiği zaman, yeni insan tipi hakkında şunları söylemiştir: “Yeni insan tipini nefislerinde yaşayan bu kadınlar ve erkekler, bizlerde eksik olan, yüksek bir yaşantı düzeyine varmışlardır. Onlar, bencilliklerini unutmayı başarmışlar ve yardıma muhtaç olan diğer insanlara her an yardım ve hizmete hazır bir duruma erişmişlerdir. Bizler gerçekte, şahsiyetimizi olgunlaştıran cevherlerin bulunduğu hâzinenin anahtarlarını kaybetmiş durumdayız. Kalbimizin gizli bir köşesine gömdüğümüz ve sonra da orada unuttuğumuz ve lâzım olduğu zaman da arayıp bulamadığımız değerler üzerinde, onlar açık doğal bir şekilde konuşmaktadırlar. Kusurlarını ve eksikliklerini açık yüreklilikle itiraf edip af dilemesini bilmektedirler. Bir kimseye haksızlık ettikleri zaman, bunu tamir etmek yoluna gidecek kadar, bencillikten ve boş gururdan yakalarını kurtarmışlardır. Yepyeni bir ruha sahip olan bu insanların, toplum içerisinde hiçbir kimseden gizli bir şeyleri bulunmadığı için, korkudan ve kuruntudan uzak yaşadıkları ve mutlu oldukları açıkça görülmektedir.” Toplum içerisindeki insanların mânevi ihtiyaçlarına cevap verecek mertebeye erişen yeni insan tipinin, üç özelliğe sahip olması lâzımdır.

Açık Yüreklilik*

Birçok manevi değer ve nitelik isteyen bu görevin b aşariyle yerine getirilebilmesi için, onu üzerine alacak insanın herşeyden önce, dürüst, tabii ve gerçekçi olması lâzımdır. Birçok insan yaşantısını dile getiremez ve konuştuğunu da yaşayamaz. Bu sebepten de sözleri inandırıcı ve etkili olamaz. Yalnız nefse karşı dürüst olmak da yeterli değildir. Başarıya ulaşabilmek için bir insanın nefsine karşı dürüst olması ile beraber, bu alanda vaktiyle karşılaştığı başarısızlıklar sonucunda kendisinin dahi gayesinden vazgeçecek derecelere geldiğini ve arasıra bu yoldan sapmak üzere bazı adımlar bile attığım ortaya dökecek kadar açık yürekli olması lâzımdır. Böyle bir insanı, ne rol yapan bir şahıs ne de mürai bir tip olarak damgalamağa hakkımız olmamalıdır. Ancak bu tipte ve karakterde olan insanları diğer şahıslar da anladıkları için onlara yüreklerini açarlar.

Dr. Buchman bu alanda şu sözleri söylemektedir: “Bizler kendi nefsimize olduğu kadar toplum içindeki varlığımıza karşı da dürüst olmalıyız. Bu, hepimizin öğrenmesi lâzım gelen bir fazilettir. Eğer onu öğrenmek lüzumunu duymazsak, Allah yardımcımız olsun. Çünkü bizler bu erdemliği yalnız kendi nefsimiz için değil, çocuklarımızın geleceği ve mutluluğu için öğrenmek mecburiyetindeyiz. Ancak bu suretle, çocuklarımız kendiliklerinden kalblerini bize açarlar ve yaşantılarının bütün bölümlerini, bu arada uğradıkları güçlükleri açık yürekle önümüze sererler. Bunun sonucu olarak da gençliğin güveni ve sevgisi kazanılmış olur. Etrafımızda daimi surette kalabalık bir gençlik topluluğunun bulunmasının sırrı da budur. Çünkü gençlik kendisini iyilik meleği olarak ortaya atan ve bilgiçlik taslayan insanlardan kaçar.

Ancak vaktiyle kendisinin de, aynı yollara saptığını açıkça söyleyecek kadar, nefsine karşı dürüst olan şahısların ve gençliğin bazı davranışlarını anlayacak kadar hoşgörü sahibi insanların yanına koşar.”

(*) Büyük Türk düşünürü Mevlânâ Celâleddini Rumi, bunu 700 yıl önce şu veciz sözlerle ifade etmiştir: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”M. San

İnsanlara Yardıma Hazır Olmak

Şahıslarla teker teker uğraşmayı güç buldukları için, hayatlarının kalan kısmını topluma armağan eden filozofların, bu davranışlarını anlayışla karşılarız. Şahsi ilişkilerinde aşırı derecede içe kapanıklık gösteren ve bir cehennem kadar karanlık olan bazı insanları tanırız. Bu insanlar, hayır cemiyetlerine yardım konusunda, inanılmaz cömertlikler gösterirler. Demek onlar da insanlarla teker teker uğraşmayı göze alamadıkları için bu yolu tercih etmektedirler. Hâlbuki insanlara gerçekten yardım etmek isteyen her şahıs, her şeyden önce insanları teker teker tanımak için ciddi çaba harcamalı, göze batacak sivri davranışlarda bulunmaktan ve karşısındakini minnet altında bırakacak hareketlerden kesin surette kaçınmalıdır. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir güçlük karşısında yılmadan, sabrını yitirmeden, çileden çıkmadan ve hattâ homurdanmadan, içten gelen gerçek bir sevgi ve şefkatle bu yardım yapılırsa, hedefine ancak o zaman varabilir. İnsanların kalbini kazanmak için, şahsiyetin anatomisini bilmek ve insan tabiat ve mizacının derinliklerine nüfuz etmek lâzımdır. Kendisini ön plâna sürmeden, insan haysiyetini ve vakarını incitmeden, büyük bir incelikle hitap etmesini bilenler, ancak, insanların tabiat ve mizacım iyiye doğru yöneltmeyi başarabilirler. Bir toplantıda, herkesin kendisini evinde hissedecek bir atmosferin yaratılmasını sağlamak için çaba harcayanlar ve bunda da başarılı olanlar, ancak insanlara yardım edebilirler. Böyle bir ortamın yaratılabilmesi için çok dikkat sarf etmek, titizlikle hareket etmek ve her şeyi en ince ayrıntılarına kadar yerli yerinde uygulamak lâzımdır. Bir odanın döşenmesinde, misafire yapılan ikramın şeklinde veya bir mektubun yazılışında bu sevgi ve incelik kendini gösterir. Karşısındaki insanların ilgilerini çekecek surette, onların huylarını ve zevklerini öğrenmek zahmetine katlanacak kadar onlara önem vermeliyiz. Eğer bizler, ayakkabısında delik bulunan bir kimseyi gördüğümüz vakit, kendi ayağımızın üşüdüğünü hissedersek, ancak o takdirde, dostluğun inceliğini kavramış ve diğer insanlara yardım edebilmek sanatının basamaklarına ayak atmış oluruz.

Dinleme Sanatı

Bizler, çoğunlukla fazla konuştuğumuz için, insanlara yardım etmek fırsatını elimizden kaçırırız. Bir görev yüklendiğimiz zaman, bunun yerine getirilmesi sırasında, kendi yaşantımızın söylediklerimizden çok daha inandırıcı olduğunu unuturuz. Halbuki, insanların kalblerini ve güvenlerini kazanabilmenin bütün sırrı, onları sabırla dinlemek sanatında gizlidir. Yüreğimiz ne kadar rahatsız olursa, o derece fazla konuşuruz. Toplantıda bulunan diğer insanları unutarak, yalnız kendi nefsimizi düşündüğümüz için, konuşmalarımızda devamlı surette şahsımızı ortaya atar ve bu suretle de her toplantının odak noktasını teşkil etmek sevdasına düşeriz. Bizim söyleyeceklerimizin, toplantıda bulunan herhangi bir şahsın söyleyeceğinden daha önemli olduğunu sanarak çok konuşmaya başladığımız zaman, mantık silsilesini kaybeder ve çoğunlukla gülünç durumlara düşeriz.Eğer bizler; insanlara, gerçekten muhtaç oldukları şeyleri vermek istiyorsak, bu takdirde, bizim onlara söyleyeceklerimizin değil onların bize söyleyeceklerinin çok daha önemli olduğunu, öncelikle bilmeliyiz. Geveze bir adamın, insanlığın ciddi bir problemini çözümlemek hususunda, bir işe yaramayacağını asla hatırdan çıkarmamalıyız. Çünkü, aklı başında olan bir insan, kendisine ait bir problemin çözümlenmesi için, dilini tutamayan bir boşboğaza asla bel bağlayamaz.

Dr. Buchman bir seminerde şunları söylüyordu: “Bazılarımız, çok konuşmakla, durup dururken kendimizi suçlu duruma düşürmekteyiz. Bu şekilde davranarak, uluorta konuşmakla, hiçbir kimsenin kalbini kazanamayacağımızı ve hiçbir kimseye mânevi destek sağlayamayacağımızı bilmeliyiz. Yerinde ve sırasında susmasını bilen insan en güzel konuşmayı yapmış olur. Herhangi bir konuyu çok iyi bildiğimiz halde, karşınızdaki bu mevzuda bir şey söylemeden, sizler de ağzınızı açmayınız. İnsanların kalplerini, sevgilerini ve güvenlerini kazanmanın bütün sırrı budur. Aksi halde, kan beyninize hücum edinceye ve yüzünüz morarıncaya kadar mânevi cihazlanma hakkında konuşsanız ve büyük meseleler üzerinde fikir yürütseniz dahi, yine de bir fayda sağlamadığım göreceksiniz. İhsanların nutuk çekerek değil, sükût içinde dünyaya geldiğini hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız. Bu konuda eğer sizlere bir fikir verebildimse kendimi mutlu sayarım.”

Her şeyden önce, yeni insan tipini, içtenlikle duyarak bunu kendi nefsimizde yaşamamız lâzımdır. Bu birinci adım olacaktır. Tatmin edici bir ülküyü kendi nefsinde yaşayan bir şahsın, bunun diğer insanları nasıl mutlu edeceğini göstermesi için çaba harcaması lâzımdır. Bu da atılacak ikinci adım olmalıdır.

Böyle Bir ideoloji Her Yerde Geçerli Olmalıdır

Lenin, 1909 yılında şunları söylüyordu: “Bir sınıfa dayanmayan hiçbir ideoloji olamaz.”

Lenin bunu söylemekle komünizm ideolojisinin tek bir sınıfa inhisar ettiğini ortaya koymuştur. Halbuki mânevi Cihazlanma, bütün sınıflar, ırklar, uluslar ve bütün insanlar için bir ideoloji bulunduğunun en kesin ve inandırıcı örneğini vermektedir. Hiçbir kimseyi dışarda bırakmayacak surette, herkese kapılarını açmakta ve ideolojisinin temelini insanların değişmesi esasına dayamaktadır. Çünkü değişmek iyiye doğru gitmek için ve aralarındaki farklara bakmaksızın insanlara birleşmek için güç verir.

Bu atom çağında ise, dünyayı birleştirecek bir devrimi yaratacak güçte olan bir ideoloji, ancak insanları tatmin edebilir.

Bombay’da yayınlanan Bharat Jyoti, 16 Kasım 1952 sayılı nüshasında şunları yazıyordu: “Komünizm, dünyayı birleştirecek kadar, büyük ve güçlü bir ideolojiye sahip değildir. Kapitalizm de öyledir. Gerçi mânevi cihazlanma bunlara karşı değildir. Fakat her ikisinden de büyük ve güçlüdür. Çünkü o, diğer iki ideolojinin hiçbirisinde bulunmayan, insanların tabiat ve mizacını değiştirmek gibi, inkılâpçı bir ülküye sahiptir.

Böyle Bir ideoloji Hayatın Bütün Alanlarını Kapsamalıdır

İnsanların tabiat ve mizacım değiştirebilecek olan bir ideoloji toplumların karakterlerinin şekillenmesini sağlayacak ve bu suretle de ulusların ekonomik, sosyal ve politik hayatlarını da değiştirecek güçte olmalıdır. İnsanların yüreğindeki katılığı, korkuyu ve endişeyi uzaklaştıramayan, zorbalık ve tahakküm arzusunu söndüremeyen bir ideoloji, insanlığa gerçek barışı ve güvenliği getiremeyecek kadar güçsüzdür. Halbuki; insanların tabiat ve mizacını, bütün dünyada değiştirmeyi başaramadığımız sürece, insanlığı savaşa ve kaosa götüren bugünkü yolda yürümeye devam edileceğini bilmeliyiz. Böyle bir ideolojinin gerçekleşebilmesi için, bütün güçler ve imkânlar ortaya konulmalıdır. Bizler; bütün dünyayı değiştirmeyi hedef alarak dünyanın dört bir köşesine yayılan ve kararından asla dönmeyecek olan idealist bir savaş takımı kurmak mecburiyetindeyiz. Bu kesinlikte bir karara varılmazsa, şu veya bu fırsatta, birkaç kişiyi belki iyi bir yola sevkeder ve onları mutlu kılarız. Fakat ancak, bu şekilde kesin bir kararla ve kendimizi taahhüt altına sokmak suretiyle ve hayatın bütün alanlarını kapsayan bir ideal ile dâvasına inanmış kapitalistleri ve Komünist militanları kazanabiliriz. Toplumun yeniden inşası için, dürüst bir şekilde etkili yol arayan şahıslar, işte o zaman doğru yolu bulduklarına inanırlar.

Dünyanın geleceğini yakından ilgilendiren bu ideolojik savaş sırasında, gözönünde tutulması gereken en önemli nokta Rusya ile Çin’i bu hususa inandırıp inandıramayacağımız meselesidir. Gerçi bu ideoloji, her iki Komünist devletin bugün sahip oldukları ideolojiden daha sağlam ve büyüktür. Ancak, onlara bu inanışı, vermek için, her şeyden önce, bizim endüstri, politik, sosyal, ulusal ve şahsi yaşantımızda bu ülkü üstünlüğünün kendisini göstermesi lâzımdır. Barış ve emniyet için yaptığımız plân ve programlar eğer bu hususları kapsamıyorsa, bu takdirde bu alandaki çabalarınız hiçbir işe yaramayacaktır. İşte o zaman, bizler, askeri alanda bir meydan okumaya kendimizi hazırlamalıyız. Belki bununla da yetinmeyerek aynı zamanda ekonomik ve politik bir meydan okumayı da göze almalıyız. Her şeyin sonuçta buna bağlı olmasına rağmen; karşı tarafın ideolojik bir meydan okumasıyla asla karşılaşmayacağını bilmeliyiz. Çünkü onlar, ideolojilerinin güçsüzlüğünü idrâk etmektedirler. Mutlak bir sorumluluk yüklenmek ve bunu içtenlikle ve bütün irademizle kabul ederek meydana koyacağımız bir programı ciddi şekilde uygulamak suretiyle, başarıya ulaşacağımızı bilmeliyiz. Ancak büyük devrimleri başarabilecek bu çapta bir program, inkılâpçı ruhları kendisine çekebilir.

YENİ İNSAN TİPİ DURUM

Vücutça hastalandığımız zaman, bizi muayene eden doktor, hastalığın belirtilerine göre, bir teşhise vararak ilâç verir ve doktorun verdiği ilâç, bizi şifaya kavuşturabilir. Mânevi marazlarda ise, kati bir teşhise varılmadan uygulanan bu usûl hiçbir sonuç vermez. Mesele iradeye dayanıyorsa, o zaman bu tedavi şekli, birinci katın penceresinde duran bir adamın gözüne, bir üst katın penceresinden aşağıya damlatılan göz ilâcının etkisinden öteye geçemez.

Moral çöküntüsünün karakter üzerindeki etkileri tıpkı maddi hastalıkların vücudumuzda yaptığı yıkıntıya benzer. Her ikisi de doğru bir teşhisin yapılabilmesi için gerekli belirtileri gösterirler. Nasıl ki bir doktorun, hastanın şifa bulacağı ilâcı vermek için hastalığın belirtilerini görmesi icabediyorsa, bir inşam yenilemek için de, her şeyden önce o şahsın moral eksikliklerini tesbit etmek ve ideolojik kanaatlarını bilmek lâzımdır. Bir insanın ideolojisi, o şahsın uyguladığı moral kıstaslarına göre şekil alır. Esasen bu iki kavramdan her birisi, diğerinin aynasıdır. Mutlak mânevi ölçüleri uygulamayan bir şahıs, ister terörist/anarşist olsun isterse kapitalist, eninde sonunda bu dünyada bir bencillik ve katılık hüviyetini iktisap eder. İşte bu sebepler yüzünden de, dünyamızda bugün için ne bölünmelere ve ne de sömürüye bir çare bulunabilmektedir. Yine bu nedenlerle antiteröristler, teröristliğin katılığına karşı çare bulamamakta ve diktatörlüğün zorbalığına karşı duramamaktadırlar. Yalnız mutlak mânevi kıstaslar göz önünde tutularak düzenlenen bir plân, hayat boyu uygulanırsa, ancak insanlığa musallat olan materyalizme deva bulunur ve toplumların parçalanmasının ve sömürülmesinin önüne geçilebilir. Mutlak mânevi kıstasları samimiyetle kabul edip onu nefsinde yaşamayanlar, bayılıncaya kadar terörizme karşı mücadele etseler bile, hiçbir sonuca varamazlar. En sonunda, nefret ettikleri materyalizme karşı üstelik kendi kişiliklerinde, bir uzlaşma eyleminin kuvvetlenmekte olduğunu görürler.Bir Marksist de, kan tepesine çıkıncaya kadar kapitalizm ile mücadele edebilir. Ancak mânevi değerlerden yoksun olan kişiliğinde birikmiş katılık ve bencillik onun bütün çabalarını boşa çıkarır. Marksistlerin; kendi saflarında bile, barışçı ve adaletli bir toplum düzeni kuramamalarının en önemli sebeplerinden birisi de, şuur altına yerleşen, mânevi değerlerden yoksun ve insan sevgisinden mahrum katılıktır. Yarım yamalak uygulanan manevi değerler ile ideolojik şaşkınlık, birbirinden ayrılmayan iki yoldaştır. İnsanların çözümlenmemiş moral ve ideolojik problemleri, kişilikleri ve yaşantıları üzerinde, birtakım belli izler bırakır. Bu izler üç esas noktada kendilerini açığa vururlar: Seks, emniyet duygusu, başarı çabası. Gerçi her insanda bunların belirtilerini görmek mümkündür. Ancak, şahıslara göre, bunlardan birisi diğerlerinden daha etkili bir şekilde kendisini hissettirir. Bir misal ile aydınlatalım: Kapitalistlerde, genellikle emniyet faktörü ön plânda yer alır. Buna karşı teröristlerde başarı çabası ön plânda gelir. Esas mesele, doğru bir netice elde etmek için teşhisin doğru yapılmasıdır. Nasıl ki bir operatör doğru bir teşhis yapmadan operasyona kalkarsa, neşterini illetin odak noktasına vuramayacağı için, başarı ümidi o oranda az olur. Şahıslar, yaptıkları ve yapmadıkları hareketlerle kendilerini ele verirler. İnsanların karakterlerine yeni şekil vermek isteyenlerin ise, şahısların davranışlarının ifade ettiği mânayı iyice bilmeleri lâzımdır.

ŞEHVETİN ESİRİ OLANLAR

Hayatlarında, aşın derecede utangaçlık gösteren ve anormal ürkek olan insanların, moral çöküntüsünün etkisi altında ezildikleri sonucuna varmak hiç de hatalı sayılmamalıdır. Bu gibi şahısların en özledikleri şey yalnızlıktır. Birşeylere bağlı oldukları hissini uyandıran bu davranışları ve sessizlikleri, hiç de doğal değildir. Hareket hatları, köşeli, sert, dağınık ve perişandır. Karakterleri; erdemlik ve iyilikle ilgisi bulunmayan ve net bir nitelik göstermeyen sahte bir yumuşaklık taşır. Bu hal ise, hak ve adalet hakkında, net bir kavrama sahip olmayan şahısların çehrelerinde görülen silik ve mânâsız bir yumuşaklıktır.

Bir insanın giyinişi; hangi renkleri tercih ettiği, nasıl bir ayakkabı giydiği, saçının kestirilme şekli, konuşma tarzı, erkeklere ve kadınlara karşı davranışı, o insanın moral problemlerini açığa vuran bir aynadır. Bu belirtiler bir erkeğin homoseksüel olup olmadığını gösterir. Gerçi, podösüet [Yumuşak, yüzü ince havlı bir tür deri, süet: ] ayakkabı giyen bütün erkekler homoseksüel değildir. Fakat Avrupa ve Amerika’da, bu cins ayakkabılar, çoğunlukla homoseksüeller tarafından giyilir, bu erkekler, genellikle yeşil rengi tercih ederler. Mendillerini göze batacak şekilde dışarıda bırakırlar, saçlarını uzatmak eğilimini gösterirler, parfüm sürünürler, kelimelerin üzerine basarak konuşurlar. Hareketleri ve davranışları kadınlara benzer. Çoğunlukla güzel sanatlara karşı kabiliyetlidirler. Kendilerini teşhir etmeğe meraklıdırlar. Çok zalim ve intikamcı olabilirler. Esasen sadizmin kökünü, cinsi sapıklıkta aramak hiç de yanlış olmaz. Bu gibi insanlar genellikle, cilveli, şımarık ve kaprisli haller gösterirler.

Karşı cinse aşırı ilgi gösteren, hayatlarını bu yolda tüketecek derecede şehvetin esiri olanlar, çoğunlukla mütecaviz, öfkeli olurlar ve en ufak bir nedenle hindi gibi kabarırlar. Karısını aldatan erkekler, çok konuşurlar ve daima mübalâğalı hareketler yaparlar. Ve artan neşeli davranışlar göstermeye meylederler. Nefislerinde bir çöküntü yaratacak kadar seksüel tutkuya yakasım kaptıranlar, özellikle ham ve sahte bir sofuluk taslarlar. Herkesi kendisine açındıracak surette konuşan insanlar ruh kirliliğinin etkisi altındadırlar. Bir kadının giyinişi, makyajı onun kişiliği hakkında teşhise yarayan en önemli faktörlerdir. Dudak boyasının rengi, elbisesinin biçimi, dikkati çekmek isteğinin birer belirtisidir. Macera peşinde koşan erkekler için bunlar birer sinyaldir. Hangi cinse mensup olursa olsun, aşırı şehvetin esiri olanlar, sigaraya, alkole, beyaz zehire kolaylıkla yakalarını kaptırırlar. Bu gibi şahıslar gerek kendi cinslerine, gerekse karşı cinse, sebepsiz ve lüzumsuz el, kol ve omuz hareketleriyle sürünürler, işte bu teklifsiz ve laubali davranışları ile de kendilerini ele verirler. Esasen cinsi sapıklar arasında dirsek teması hemen herkesçe bilinen bir işarettir. Cinsiyet problemleriyle başedemiyen insanlar, topluma ve fertlere karşı hiçbir ilgi duymazlar. Konfora düşkündürler. Diğer insanların ihtiyaçları, hattâ felâketli durumları onlar üzerinde en ufak bir etki yapmaz. Sonuçları çok ciddi olan meselelere karşı bile, dikkati çekecek bir hafiflik ile çabucacık karar verirler. Ekonomide, politikada, sosyal meselelerde, hulâsa hayatın her alanında, prensipten fedakârlık etmek suretiyle sonuca varmayı, normal bir başarı sayarlar.

GÜVENLİK HIRSININ KÖLESİ OLANLAR

Aşırı derecede güvenlik tutkusuna yakasını kaptıran insanlar, daimi surette korku içindedirler. Olduklarından daha fena duruma düşmek korkusu ve kuruntusu her an yüreklerini kaplar. Gururları ise, bu korkularını belli etmemeğe onları zorlar. Bu gibi şahıslar vücutlarını dik tutmak ve çehre hatlarına keskin ve sert bir görünüş vermekle, korkularını saklamağa çalışırlar. Bu suretle davranmakla da, diğer insanlara karşı, kendi nefislerine olan itimatlarının, bir belirtisini verdiklerine inanırlar. Hâlbuki böyle bir görüntü, korkunun doğurduğu ölçüsüz bir sertlik demektir. Bu sertlik marazi bir korkunun izlerini taşır. Aslında, sert tavırlı bir insan iliklerine kadar korku duyan bir insandır.

Güvenlik tutkusunun esiri olanlar; ister ailede, ister ekonomide ve isterse politikada olsun, her problemin para kuvvetiyle çözüleceğine inanırlar. “Para her kapıyı açar” sözü bu şahısların ve daha birçok insanların, yaşantılarında ve davranışlarındaki temel felsefeyi temsil eder. Hayatta hemen her şeyi, güvenlikte ariyan fertlerin ve toplumların en cılız tarafları, insanların yalnız para ile tatmin edilebileceklerini düşünmeleridir. Onların inançlarının ağırlığını, her şahsa yiyecek, giyecek, oturacak, okuyacak ve çalışacak imkânlar sağlanırsa Komünizmin ortadan kalkacağı merkezindedir. Bu insanlar, dünyanın en yüksek hayat standardına sahip ve kültürün doruğuna varmış ülkelerde, anarşizmin yayılmasının sebeplerini anlamaktan âciz olduklarını, bu sakat inançları ile isbat etmektedirler. Güvenlik hırsına yakasını kaptırıp, korkunun pençesinde yalnız maddi varlığa bel bağlayan bu şahıslar, insanların midelerine yiyecek, sırtlarına giyecek sağlamakla onların mutlu olamayacakları, bu insanların yürekleri için bir inanca muhtaç bulundukları gerçeğini göremeyecek kadar kördürler.

Güvenceyi ana motif olarak kabul eden insanlar, çevrelerine hırslarının ve korkularının projeksiyonunu yansıtırlar. Bu duruma düşen şahıslar, karşımdakilerin cömertçe davranışını ve sehavetini anlayamazlar. Bazı zaman, mânevi değeri maddi değerinden üstün olan bir hediyeyi, nezakete yakışmayacak bir tarzda, geri çevirirler. Halbuki, bu gibi korkulardan ve kuruntulardan uzak olan insanlar, akılcı ve samimi ölçülerde, hediye vermek suretiyle cömertliklerini belirtirler ve başkalarının gösterdikleri cömertlikleri de hoşgörü ve sevinçle karşılarlar. Bu insanlar, yerinde ve zamanında verilen bir hediyenin, dostlar üzerinde yaratacağı sevincin derecesini bildikleri için, onları bu sevinçten mahrum etmek istemezler.

Bütün varlığını emniyet faktörünün üstüne bina edenlerin korkularının bir belirtisi de, eğri giden her şeyin suçunu başkalarına yüklemek çabasıdır. Bu gibi şahıslar güvensizliğe katlanamazlar, haksız görünmeye asla dayanamazlar ve bunun sonucu olarak da kendi suçlarının bile sorumluluğunu üzerlerine almaya yanaşmazlar. Ellerinde bulunan bir plân, ister işe yarasın isterse hiçbir işe yaramasın, onlar için, yine de fırtınalı denizde bir cankurtaran simidi niteliğindedir ve ona sıkı sıkıya sarılırlar. Hele bu plân bir de kendileri tarafından yapılmış ise ve bunun değiştirilmesi istenilirse, işte o zaman büyük bir inatla bu isteğe karşı korlar. Bu plânın, toplumun ihtiyacıysa cevap verip vermediğine bakmazlar, hattâ onların duygularını yaraladığına bile aldırış etmezler. Şayet, bu plânın mutlaka değiştirilmesi lüzumu ortaya çıkarsa, işte o zaman, hiçbir akılcı sebeple açıklanamayacak şekilde bir hiddet fırtınasına tutulurlar.

BAŞARI TUTKUSUNA YAKASINI KAPTIRANLAR

Başarı tutkusunun esiri olan insanlar, aşırı derecede mevki ve şöhret düşkünü olurlar. Bu şahıslar rahat bir nefes bile alamazlar. Hayatları boyunca, kendileri koştukları gibi, başkalarını da koşturmaya uğraşırlar. Dinlemeye hakları olmadığını, bir önyargı ile kabul ettikleri için, daha genç yaşlarında tıknefes olurlar. Bunlar için, dinlenmek boşuna vakit kaybetmek, rahat bir nefes almak için durmak ise ölümdür. Çünkü insanları hedefe ulaştıracak yolun, durmadan çabalamak olduğu inancındadırlar. Fakat tabiat kanunlarına aykırı olan bu davranışları sonunda, ruhi ve bedeni yorgunluk kendisini göstermekte gecikmez ve bunu gidermek için de, dozu gittikçe artan miktarlarda, tenbih edici ilâç almaya mecbur olurlar. Bu gibi şahıslar, çoğunlukla sigaralarını birbirinden yakarak söndürmeyen ve üstelik kendilerini alkole veren insanlardır. Bütün başarıları ve şöhretleri, yalnız başlarına, kendi nefislerine mal etmek sevdasındadırlar. Kendilerine lâyık görülecek, sıra ve mevki hususunda çok alıngandırlar. Sıra ve mevkilerini kıskandıkları insanlara yaltaklanırlar ve şirin görünmek için her çareye başvururlar. Maksatları, bir fırsat elverdiği zaman onları yere vurmaktır.

Bu gibi şahıslar, sırf kendilerini yükseltmek için, diğer insanları durmadan tenkit ederler. Başkalarının kabiliyetlerini ve işlerindeki başarılarını görmezden gelirler, hele onları takdir etmeyi akıllarından bile geçirmezler. Kendilerini başarıya ulaştıramayacağına inandıkları hiçbir yola gitmezler. Bu husustaki kararlarından asla dönmezler ve kafalarına koyduklarını yaparlar. Başkalarının refahına çok az ilgi gösterdikleri için, diğer insanlarla çalışmanın, kendilerine güç geleceğini bilirler ve yalnız başlarına çalışmayı tercih ederler.

Başarı hırsına yakasını kaptıran insanların, kuvvete ve otoriteye dayanan, bir tek ideolojisi vardır. Bu şahıslar; tek taraflı, saygısız ve vicdansız olurlar ve kararlarından dönmezler. Onların tek ölçüsü, hedefe varmak için, gerekli olan kuvvettir. Kullandıkları vasıtaların, haklı veya haksız olması hattâ gayrimeşru olması, onları ilgilendirmez bile… Çağımızda; bir insanın manevi değerlere verdiği kıymet, o şahsın mânevi ve ideolojik inançlarını gösteren kesin bir delildir. Yakalarını aşırı derecelerde bir tutkuya kaptıranları, ancak yaşantılarında mutlak mânevi ölçüleri uygulayanlar teşhis edebilirler. Bir ideolojiyi tanımak ve teşhis etmek için, insanın kendisinin bir ideolojiye sahip olması lâzımdır. Biraz makul olan dürüst bir insan, gerçekte var olan mânevi cihazlanmaya karşı bir itirazda bulunmamalıdır. Çünkü var olan bir şeye saldırmak hiçbir sonuç vermez. Mânevi cihazlanmaya karşı çıkanlar, kendi yaşantılarında manevi değer ölçülerini tatbik edemeyen şahıslardır. Bu gibi insanlar, fırsatçı olurlar. Hayatları boyunca sosyal, ekonomik ve politik hedeflerine varmak için, dürüst ve namuskâr yolları seçemezler ve diğerkâm olamazlar.

Halbuki mutlak manevi ölçüleri kabul ederek hayatlarında uygulayanların ise, dürüst olmayan yolları, ruh kirliliğini ve bencilliği bir tarafa itmeleri lâzımdır. Mânevi değerlere kıymet vermeyerek, materyalist ideolojinin çukuruna saplananlar, yaşantılarında, niçin dürüstlüğe, ruh temizliğine, diğerkâmlığa ve insan sevgisine yer vermediklerinin sebeplerini ortaya dökmeli ve münakaşasını yapmalıdırlar. Yoksa bütün bunların, bir safsatadan ibaret olduğunu söylemek, hiçbir kıymet taşımayan bir demagojiden öteye geçemez.

Bir de görevleri icabı ve meslekleri bakılmadan, mânevi ölçülere değer vermeleri ve hayatlarını bu prensiplere göre sürdürmeleri lâzımgelen şahıslar vardır. Başkalarını yola getirmek görevini yüklenmiş olan bu insanlar, kendileri mânevi prensiplere dayanmayan bir yol tuttukları için başarıya ulaşamazlar. Mânevi ölçülere değer veren, onları gerçekten uygulayan ve erdemli bir hayat süren insanlarla karşılaştıkları zaman, gûya bu başarısızlıklarını örtmek için, kıskançlık ve hasetle, hattâ bir suçluluk psikozu altında, azametli bir eda ile ve fakat isterik bir tarzda, bu insanlara saldırırlar. Bu saldırılar, istisnasız olarak, enine boyuna düşünülüp ustalıkla yanlış bir temele oturtulduktan sonra, mânevi cihazlanmaya yöneltilir. Mânevi kıymetlerin değerini ve esprisini kavrayamayan insanlar, suçu daima mânevi cihazlanmanın umdelerine yüklemeye çalışırlar. İşin acıklı tarafı, bu bâtıl fikirlerine kapılan insanları da bulabilirler. Bu şahıslar daha da ileri giderek, materyalizmin birer savunucusu kesilirler ve sözde (?) delillerini bu materyalist ideolojiye dayandırırlar. Halbuki; Moskova radyosu, 21 Kasım 1953 günkü yayınında şunları söylüyordu:“Mânevi cihazlanma, şimdi hemen bütün ülkelerde köprü başlan kurmuş bulunmaktadır. Buralarda teşkil ettiği kadroları yetiştirmektedir. Bu kadrolarda bulunan inançlı insanlar ise, büyük bir kararlılık içinde, yüklendikleri görevleri yerine getirecek ve ideolojilerini bütün dünyaya yayacak güce sahiptirler. Buna da başarıyla devam etmektedirler.” Bu yayının, dünyayı hükmü altına almak için türlü plânlar yapan materyalist ideolojinin baş-mimarı Komünist Rusya’nın radyosundan gelmesi dikkate değer. Demek ki: Komünistler, mânevi cihazlanmanın mânevi ideolojisinin, kendi materyalist ideolojilerini iptal edeceği gerçeğini görmüşlerdir.

Nasyonal sosyalistlerin, mânevi Cihazlanma hakkındaki düşünceleri ise, bir gestapo yetkilisinin raporunda şu şekilde anlatılmaktadır: “Mânevi cihazlanmanın, nasyonal sosyalizme karşı müsamahasız bir savaş durumunda bulunduğu kabul edilmelidir. Onlar, Reich’ın sınırları içerisinde yeni bir politikanın ve yeni bir dünya görüşünün meydana gelmesinin şartları üzerinde çalışmaktadırlar.”

Materyalistler, ister sağcı isterse solcu olsunlar, bunlar çocukça hattâ gülünç yakıştırmalarla, mânevi cihazlanmayı, işlerine geldiği şekilde, bâzan Komünizmin destekçisi, bâzan kapitalizmin bir âleti olarak tanıtmaya çalışırlar. Gerçekte ise, dört umdeyi uygulayarak erdemli bir yaşantı sürdüren ve hakkı kendilerine rehber eden bu insanlar, ne sağa, ne sola, ne işçilere, ne işverenlere, ne Amerika’ya ve ne de Rusya’ya karşıdırlar. Onlar yalnız, her şeyi değiştirmek ve iyiye yöneltmek çabasındadırlar.

Bir şahsın mânevi değerlere karşı telâkkisi ve tutumu, onun saplandığı güçlük bataklığını teşhis etmekliğimizi ve kişiliği hakkında doğru bilgi elde etmemizi sağlar. Herkesin bilmesinde yarar olan bir gerçek vardır ki o da: ‘‘Kendi nefsine karşı dürüst davranan insanların yüreklerinde, başkalarına hükmetmek hevesi yer edemez ve bu insanlar kendilerini herkesten üstün görmek kuruntusuna kapılanmazlar.”

YENİ İNSAN TİPİ

NEFSİN BAĞLARINDAN KURTULMAK

Atılacak üçüncü adımla, nefsin bağlarından kurtularak âzat olmak sağlanır. Bir insanın kendi nefsine karşı, açık yürekle ve köklü şekilde, dürüst davranarak yaptığı haksızlıkları düzeltmeye yönelmesiyle, ilk adım atılmış olur. Eğer bir insan, başkalarının kendisini gördüğü gibi, kendi kusurlarını görür ve bunu da bütün çıplaklığıyla söyleyebilirse, işte ancak o zaman bütün bağlarından kurtulmak ve âzat olmak yolunu tutmuş demektir. İnsanlar, yalnız gerçekleri görürlerse kendi bağlarından kurtulabilirler. İnsanların, gururlarının cerahat bağlamış çıbanına neşter atmak cesaretim kendilerinde görebilmeleri, yüreklerinde bir ümit ışığının parlamasına bağlıdır. Aksi halde, dün yapılan ve fakat bugün açıklamaktan utanılan haller için, gurur, sahibini sükûta zorlar.

En karışık ruhi problemlerin dahi, çözümlenebileceği ümidini insanlara aşılamak suretiyle onlara mânevi destek sağlanmalıdır. Senelerce moral çöküntüsünün altında ezilmiş olan insanlara dahi, bir kurtuluş yolunun bulunduğu gerçeğine onları inandırmalıdır. Ruhi bunalım içinde bulunan arkadaşlarınıza, başkalarının aile hayatında, ekonomide ve politikada karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüklerini açıklayarak, onlara yardımcı olunuz. Bu gerçekler, ne kadar açık ve iyi anlatılırsa, o derece büyük başarı elde edilir. Bunalım içinde bulunan arkadaşlarınızı, sorunlarını çözümlemiş olan insanlarla tanıştırınız. O zaman, aynı yükün altında ezilip de buna çare bulmuş bir insanın, söyleyeceği içten gelen basit birkaç cümlenin, saatlerce süren parlak bir nutuktan, çok daha etkili olduğunu göreceksiniz.

Moral çöküntüsünün pençesinde kıvranan bir arkadaşınıza rastladığımız vakit, zamanı iyi seçerek, dürüst bir şekilde, sizin de vaktiyle aynı durumlara düştüğünüzü anlatınız. Kendi hayatınızı açıkça önüne serdiğiniz arkadaşınızın kalbine açılan kapının anahtarını elde etmiş olursunuz. Arkadaşınız da, içinde bulunduğu sorunlar da yalnız başına olmadığını, başkalarının da vaktiyle aynı duruma düştüğü halde, bir çözüm yolu bulduklarını görecektir.

Bir insanı yeniden halketmeğe, ancak Allah muktedir olur. İnsanların, bu gerçeği akıldan çıkarmayarak, bu husustaki yüksek konuşma sanatının ve gösterecekleri bürhan ve belgelerin hiçbir fayda sağlamayacağını bilmeleri lâzımdır. Eğer bir şahıs, kendi nefsinde “İlâhi kudreti’’ vehmeder de başkalarından değişmelerini isterse ve onların nasıl olmaları icabettiğini dikte etmeye kalkarsa, o zaman ümit ettiği sonucun tamamıyla tersini elde eder. Bir insanın, eksikliklerini sıralayarak, bunları kafasına vururcasına söylemekle hiçbir şey elde edilmiş olmaz. Böyle bir davranış, o insanın kendi nefsine karşı saygısını yitirmesine yol açar ve dürüst duygu beslemene engel teşkil eder. Bu gibi hallerde, başarı sağlamanın sırrı, atılacak adımın zamanım iyi seçmeğe ve söylenecek her sözün, karşı tarafın üzerinde yapacağı etkiyi hesap etmeğe bağlıdır. Bazen sizin, şahsen dürüst davranmanız suretiyle, başkalarına yardım edeceğiniz durumlar olur. Bazen de arkadaşlarınızın davranışlarının, başkalarının hayatları üzerinde, ne büyük çöküntüler meydana getirdiğini, onlara söylemeniz doğru olur. İşlenen günahlar, işleyenleri kör eder. Eğer zamanında, içten gelen duygu ve şefkatle, manevi bir destek sağlanırsa, bu kör gözlerin açılmasına yardım edilmiş olur. Bu günahkâr insanlar da, belki kendilerini oldukları gibi görürler.

Çağımızda, insan iradesinde bir devrim yapmak için, dünyanın hemen her köşesinde sürdürülen amansız savaş, çeşitli ideolojilerin gayelerinin çekirdeğini teşkil etmektedir. Fakat insan iradesinde, köklü ve kalıcı bir devrimin meydana getirilmesi, birçok etapların birbiri arkasından aşılmasıyla mümkündür. Özellikle, seks, güvence ve başarı tutkusuna aşırı derecede yakasını kaptırmış olan insanların, her şeyden önce kendi iradelerinin karşısına, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisinden ibaret moral umdelerini mutlak ölçülerle koymaları lâzımdır. Ancak, bu moral umdelerinin kesin olarak uygulanması suretiyle, irade’nin olduğu gibi bütün çıplaklığıyla ortaya konulması mümkün olabilir.

İtina ile seçeceğiniz bir dostunuza, Hak yolundan ayrılmayarak, ahlâk kurallarına bağlı erdemli ve dürüst bir hayat sürmesini teklif ediniz. Arkadaşınız, bu denemeyi belki sizinle birlikte, belki de yalnız basma yapmak isteyecektir. Kendisine bu dört umdeyi yazdırınız. Bu kıstasları tatbik ederek yaşantısını devam ettirdiği sürece, kendi şahsı hakkındaki düşüncelerini, açık yüreklilikle ve dürüst olarak not etmesini söyleyiniz. İlk denemede, arkadaşınızın gururu, onun ancak bir veya iki düşüncesini yazmasına müsaade edecektir. Buna rağmen, bu bir iki düşünce bile, bazı hallerde net bir sonuç elde etmeye yarayabilir. Ancak, bu deneylerin doğru bir netice vermesi için, mutlak bir dürüstlükle hareket edilmesi lâzımdır.

İkinci etapta, ilk tecrübeyi geçiren bu arkadaşınızın, şimdi kendi şahsı hakkında ne düşündüğünü size söylemesini isteyiniz. Eğer bu arkadaşınız, kendi hakkında düşündüklerini açık yürekle size anlatacak olursa, o zaman mutlak bir dürüstlükle hareket etmiş demektir. Arkadaşınız, gururunu yendiğini ve nefsinin tahakkümünden kurtulduğunu, kendisi de hissederek bir hafiflik duyacaktır. Dürüst davranmaya yanaşmak istemeyenler ise, gururlarını yenememeleri yüzünden, mevki, debdebe ve şöhretlerini feda edemeyen şahıslardır. Yahut bunlar, şimdiye kadar yaptıklarını bundan sonra da yapmağa peşinen karar vererek bu yolu başından seçmiş olanlardır.

Nefsin bağından kurtulmak isteyen insanların, geçmişteki hallerinden ve gelecekteki düşüncelerinden, hiçbir hususu gizli tutmağa yeltenmemeleri lâzımdır. Bütün kartlar, açık olarak, masanın üzerine serilmelidir.

Üçüncü etapta, elimize kâğıt ve kalem alarak, geçmiş zamanlarımızda dürüst davranmayarak ruh kirliliğinin etkisi altında, bencillik duygulan ile ve nefretle hareketimiz yüzünden, bazı şahıslara yaptığımız fenalıkları not etmemiz lâzımdır, işte o zaman, kimlerden af dilemekliğimiz gerektiğini ve hangi hatalarımızı düzeltmemiz icabettiğini açıkça görürüz. Bütün davranışlarında, mutlak namuslu ve dürüst olan insanlar, kendilerinin affedilmeğe muhtaç olduklarını idrâk ederek, başkalarını affetmek durumunda olduklarını hissederler. Esasen; katıksız, saf ve hâlis bir pişmanlık duygusu, sahibinin vaktiyle yaptığı bir haksızlıktan dolayı af dilemeğe sevk eder. Bunu yapmayanların ise, Allah’tan af dilemeleri beyhudedir. Ancak haksızlık yaptıkları şahıslardan af dileyenler, Allah’tan af dilemeye hak kazanırlar.

Sayılan bu merhaleleri aşan insanlar, bütün hareket tarzlarını sükûnet içerisinde daima yeniden gözden geçirmeli ve kıstaslara uymayan davranışlarını düzeltmek çarelerini aramalıdırlar. Bir kimsenin, herhangi bir olayda, yüzde on kabahatin kendisinde, yüzde doksanın ise karşısında olduğu kanaatına vardığım farzedelim… Şayet bu şahıs, hatasını düzeltmek yoluna gidecek olursa, bu takdirde yalnız kendi kabahatından söz etmeli ve bu düzeltmeyi, hiçbir karşılık beklemeden yapmalıdır. Böyle bir durumla karşı karşıya gelen şahıs; “fakat bu söylenilenler, benim bütün hayatım boyunca sürecek bir fedakârlığı göze almaklığımı gerektirir..” diyecek olursa, verilecek cevap şu olmalıdır: “Hayatınızın kalan kısmını, daha hayırlı ve faziletli bir şekilde geçirmeniz mümkün değildir.” Allah bizlerden, gücümüzün yettiği kadar iyilik yapmamızı ve iyi davranışlarda bulunmamızı ister.

Hoyrat ve inatçı bir şahsın yüzüne karşı, “bu inatçı huyundan vazgeç” demek hiçbir şey sağlamaz. Fakat aynı şahsa, yumuşak bir tarzda, herhangi bir meselede, dürüst ve insaflı davranması söylenirse, o şahıs çoğunlukla, bunu kabul eder. Samimi bir şekilde yapılacak bu telkinler sonunda hoyratlığın ve inatçılığın, hayatında hiçbir şey ifade etmediğinin farkına kendisi varacaktır. Eğer bizler gücümüzün yettiği iyilikleri yaparsak, gücümüzün yetmediklerini de Cenâb-ı Hakk bizlere bahşeder.

Bilerek veya bilmeyerek yapılan hataların düzeltilmesi ve elden gelen iyiliklerin yapılması suretiyle, diğer insanların da aynı yola gitmelerini ve kendilerini düzeltmelerini sağlamış oluruz. Zamanla, şahıslarda birçok değişiklikler meydana gelir. Fertlerin ve toplumların yaşantılarında iyilikleri ve kötülükleri birbirinden ayırdedecek bir durum hâsıl olur ve nefislerin ıslahı yolu açılır. Bu mertebelere varan insanlar, tecrübelerini değerlendirerek, diğerlerini de istifade ettirirler. Şahsen kendisinin, toplumunun, ırkının veya ulusunun haksız davranışlarını görecek duruma gelir. Yepyeni bir ruh ve davranışla, dürüst bir kararla, yapılan yanlışlıkların düzeltilmesi yoluna gidilir. Samimi bir af dileğiyle, geçmişte peşin hüküm sonucu, diğer şahıslar, toplumlar, ırklar ve milletler hakkında verilen kararlar ortadan kalkar ve nefret duyguları kendiliğinden yok olur. Bu başlangıç, ideoloik hislerle parça parça edilen dünyamız insanlarının, aralarındaki nifak yerini dostluğa terk eder.

Son merhalede ise, eğer insanlar iradelerini samimi olarak, bir devrime tabi tutmak isterlerse, o takdirde, hayatlarını tanzim eden, yüksek bir iradenin varlığına inanmaları lâzımdır. Bu kanaat ve inanç bu alandaki başarının kaynağını teşkil eder. İradenin devrimi, yürekten gelen bir istekle gerçekleştirilmezse, başlangıçta bazı ilerlemeler görülse bile, bunlar geçici bir hevesten öteye gidemez. Bu duruma düşen şahıslar ve toplumlar, yavaş yavaş ümitsizlik bataklığına saplanırlar ve her türlü çabanın faydasız olduğuna inanmağa başlarlar. Umudunu kaybeden bir kimsenin ise, bu alanda başkalarına yardım etmesi beklenemez. İrade çelik bir yay gibidir, kuvvet tatbik edilerek bir tarafa eğilebilir. Ancak bu kuvvet kalkınca yay eski durumunu alır. Eğer iradeye tatbik ettiğimiz mânevi baskıyı gevşetecek olursak, irade derhal önceki durumuna döner. İnsanlarda bir iradenin mutlaka bulunması lâzımdır. Bu kendi iradesi olacağı gibi ulvi bir irade de olabilir. Bunlardan birini tercih etmemiz icab eder.

İrade, nefsin tâ kendisidir. Eğer, samimi olarak irademizi daha ulvi bir kudretin emrine verecek olursak, nefsin heveslerinden vazgeçmek lâzım geleceğini, kesin olarak bilmekliğimiz lâzımdır. Çünkü bu hal, yaşantımızdan bir kısım fedakârlık yapmaklığımızı kabul mânasına gelir ve bir çeşit nefsin ölümü demektir. Büyük bir devrimci, “Ben her gün ölüyorum” diyor. [*] Bizler insan olarak, irademizi, ulvi bir kudretin emrine verip veremeyeceğimiz hakkında kesin bir karara varmalıyız. Bir kere verilecek bu karar, her gün yenilenmeli ve dürüstlükle tatbik edilmelidir. Burada esas olan, hayatını kendi nefsinin heveslerine değil ulvi bir iradeye adamaktır. Bu da bir atalar sözüyle ifade edildiği gibi, “Bağrına taş basmak”la mümkündür. Bu akide, hiçbir dinin ve inancın inhisarında değildir ve her şahıs için her yerde uyulması lâzım gelen bir hükümdür, insanların, din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir yaşayış şeklini benimsemeleri, insanlığın geçirmekte olduğu mânevi marazın ve ruhi bunalımın en kati devası olacaktır. Bu akide ve felsefe ancak, fertlerin ve milletlerin değişmesini sağlayacak ve onlara iyiye gidecek yolu gösterecektir. Mahatma Gandhi bu gerçeği anlamış ve bu sırra ermiştir.

(*) Yazarların anlatmak istediği bu ruh haletini bir Türk mutasavvıfı şu beyitle veciz bir şekilde ifade eder:

“Hayati cavidanı şeyhu kâmilden sual ettim

Ölmeden ölmektir deyince intikal ettim.”

M. San

YENİ İNSAN TİPİ NETİCE

Şimdiye kadar, dürüst davranılarak yapılan hataların ve elden gelen iyiliklerin yapılması lüzumundan söz ettik. Bir adım daha ileri giderek, insanın hayatı boyunca, ihtiyaç ve zaruret içinde bulunan diğer şahısların ve toplumların yardımına koşması gerektiği sonucuna varmalıyız. Böyle bir kabul, bir mukavele veya bir akit ciddiyetinde ve niteliğinde olmalıdır. Şöyle ki:

Bu kabulün sahibi; yaşantısını, dürüstlük, ruh temizliği, diğerkâmlık ve insan sevgisi esasına göre tanzim etmelidir. Bu prensibini gerçekleştirmek için, her gün sabahın erken saatlerinde, yalnız başına sükûnet içerisinde vicdaniyle başbaşa, bir nefis muhasebesi yapmalıdır. Bu suretle, bir gün evvelki yaşantısı sırasında, düşüncede, sözde veya fiilde işlediği hataları not ederek bunlardan mümkün olanlarını düzeltmek yoluna gitmelidir. [*]

(*) İslâmiyet, sabah namazını dini bir fariza haline getirmekle, bundan 1400 yıl önce, tanyeri ağarmadan ve dünya gürültüsü başlamadan, her gün ALLAH huzurunda nefis muhasebesi yapmak fırsatını müslümanlara bahsetmiştir. M. San

Bütün münasebetlerinde, vereceği kararlarda ve yapacağı plânlarda dürüstlükle hareket etmeli ve nefsine hâkim olmalıdır. Ailesi hakkındaki son sözünde, işine ve servetine ait huhuslarda, hattâ kullanılmasında hulâsa bütün davranışlarında insaftan, adaletten ve hak mefhumundan ayrılmamalıdır. Bunları gerçekleştirmek için de, aynı gayeleri güden idealistlerle fikir alışverişi yaparak, ana noktalar üzerinde anlaşmaya varmalıdır. Bu yolda bir ömür harcamış olan mücahitlerin hayatını incelemelidir.

Yeni bir dünyanın kurulması için, mânevi bir mücadeleyi yürütmek üzere kurulmuş idealistler topluluğuna katılmalı ve geriye dönmeyecek şekilde nefsini bu yola adam alıdır. Bunu ciddi bir vazife saymayanlar ve hafife alanlar, kendilerini aldatmış olurlar. Yürekten gelen bir aşkla buna sarılanlar ancak kendilerini, dünyayı yenileyecek bir savaşın içinde bulurlar ve ihtiyaç içinde bulunan, ıstırap çeken insanların ve milletlerin acılarını dindirmek gücünü kendilerinde bulurlar.

Herkes tarafından paylaşılacak idealin, bir araya getirdiği bir topluluk, ancak manevi değerleri yok ederek, insanlığı parçalayan materyalist ideolojinin saçtığı zehirleri temizleyerek, dünyayı yenileyebilir.

Bu umdeler ve prensipler ise, manevi cihazlanmanın tâ kendisidir. Gerçek demokrasi ideolojisinin esprisidir. Bu umdeler bir organizasyonu değil bir organizmayı temsil eder. Buraya ne girilir ve ne de çıkılır. Bu bir uzviyette olduğu gibi, ancak, yaşanır. Derin bir ıstırap ve ihtiyaç içinde bulunan insanlara yardım etmek için duyulan his, şahısları herhangi bir organizasyondan çok daha etkili bir şekilde birbirine yaklaştırır. İşte bu mânevi kuvvet sayesinde, insanlar birbirlerine kenetlenerek tarihe kargı olan vazifelerini yerine getirirler. Bu organizma aynı zamanda yaratılacak modern dünyanın, hücrelerinin çekirdeğidir.

Bu mertebeye varmış olan insanlar bile, henüz idealist bir inkılâpçı pâyesine erişmiş sayılamaz. Fakat ne de olsa, çile devresinin yansım tamamlamış olur. Nefis disiplin altına alınmış ve sağlam bir idealle, ulvi bir gâyeye doğru yönelinmiştir, bu suretle yeni bir toplum ve yeni bir arkadaşlık doğmuş ve dünya ailesinin zincirine bir halka ilâve olunmuş demektir.

YENİ İNSAN TİPİ NİHAİ KARAR

Sıralanan bu merhalelerin aşılması, insanların doğru kararlara ulaşmasını sağlar. Fakat verilecek bu yoldaki bir kararın tatbik edilebilmesi her şeyden önce nefsini adayacak şahsiyetin yüksek bir mertebeye ulaşmış olmasına bağlıdır. İnsanlar, nefislerini, ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve sevgi ile bezedikten ve bunları hayatlarının düsturu olarak kabul ederek tatbik ettikten sonra ancak, başka insanları iyi yola sevk edebilirler. Din ve ahlâk kurallarına uymayan ve erdemli bir hayat sürmek istemeyen fertlerin ve toplumların, dünyanın her köşesinde, ruhi buhranlar içerisinde çırpındıklarını görüyoruz. Mânevi değerlere ve ahlâk kaidelerine karşı müraice davranışlar, insanları ve milletleri yanlış yollara sürükler, aralarındaki sevgi ve saygının yok olmasını doğurur ve ayrılıklara yol açar.

Hemen hepimiz, mânevi değerlere kıymet vermeden, nefsimizin hava ve heveslerine kapılarak, doğru yoldan saptığımla pekâlâ biliriz. Vaktiyle birisi şöyle söyleniyordu: “Bu dünyada hoşuma giden her şey, ya gayrimeşru veya ahlâka aykırı sayılmaktadır ve bu da benim canımı sıkmaktadır.”

İnsan olarak, başımızdan birçok olay geçebilir. İrili ufaklı bir sürü hata yaparız. Hattâ doğru yoldan bile sapabiliriz. Fakat birçoğumuz bu tecrübelerden ders almayız. Daha sonra, bu nâhoş olayları te’vil yoluna giderek, onları kalbimizin gizli bir köşesine gömmeyi tercih ederiz. İşte o zaman, bizler gün ışığına çıkamadıkları için, mağaraların karanlık ve kuytu yerlerine saklanan, yarasaların durumuna düşeriz.

İnsanlar, işledikleri günahları kabul ederek pişmanlık duyarlarsa, yüreklerini bir mengene gibi sıkan duygulardan kurtulurlar. Hatalarını olduğu gibi görmek cesaretini gösterenlerin, nefislerine karşı saygıları artar. Bizler, gerçi kargaların başımızın üzerinden uçup gitmelerine engel olamayız. Fakat, baykuşların tepemizde yuva yapmalarına mâni olabiliriz. Bunun içinde, işlediğimiz hataları bütün ağırlıklarıyla kabul etmeli ve neşter atılması gereken cerahat dolu yaralara, acı dindirici merhem sürmeğe kalkışmamalıyız. Fakat, ne yazık ki, hemen hepimiz çirkinliklerin üzerini yaldızlı boyayla örteriz.

Birkaç örnek verelim: Bizlerin flört dediğimiz şey, aslında şehvetperest’liğin tâ kendisidir. Tenkitlerimizin altında yatan gerçek ise, kendini beğenmenin ve kıskançlığın su yüzüne çıkan belirtileridir. Eğer, istisnasız olarak, hiçbir şeyi takdir ve tasvip etmek istemiyorsak, o zaman, tatmin edilmemiş bir gururun ve yaralanmış bir haysiyet kuruntusunun zebunu olduğumuzu anlamalıyız. Kendilerini kâh diğer insanlardan üstün görmelerin, kâh aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmaların gerçek sebeplerini, bu şahısların yakalandıkları “Megalo Mani” hastalığında aramalıyız. Yapılan haksızlıkların insanların yüreklerine kin tohumları saçacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bizler, duygularımızın sebeplerini ve karakterini, dürüst bir şekilde tanımak için çaba harcayacak olursak, ancak zafere ulaşabiliriz. Halbuki, doğru yoldan saptığımız zaman, gururumuz bize ağzımızı sıkı tutmayı telkin eder. Bizler de, işlediğimiz günahları tevil yoluna gider ve insanlığın beklediği feragati gösterecek yerde, boş hayâllerle kendimizi avutmağa uğraşırız. Gerçi, böyle bir hayatı ömür boyunca sürdürmek kolay değildir. Nefislerim ruh temizliği, dürüstlük, diğerkâmlık ve insan sevgisiyle bezeyenler ve kendilerini hak yoluna adayanlar böyle bir hayatı yaşamak için gerekli kuvvet ve kudreti ancak kendilerinde bulabilirler. Böyle ulvi nihai bir karar vererek bunu devam ettirmek isteyen şahısların, nefislerini insanlığın yükselmesine adamış olan idealistlerle fikir alışverişinde bulunmaları gereklidir. Bu yola bas koyan şahısların, insanlığa karşı olan manevi vazifelerim, daima mevkilerinden üstün tutmaları lâzımdır. Bazı insanlar, “Benim işim başımdan aşkın, daha fazlasını yüklenemem” derler. Halbuki, mânevi cihazlanma için harcanacak çaba, hiç de fazladan bir iş değildir, hayatta yerine getirilmesi gereken kudsi bir vazifedir. Ancak bu vazifeleri yapacak idealistler çoğaldığı takdirde, yeryüzündeki milyonlarca insan fikir esaretinden kurtarılarak özgür düşünceye kavuşturulabilir.

Materyalist ideolojilerin hüküm sürdüğü yerlerdeki ilerlemeler, orada yaşayanların inancından değil, başlarındaki idarelerin zalimce baskılarından ileri gelmektedir. Oralardaki insanlara, hayat mücadelelerinde, başka yolları seçmek imkânı verilmez. Akidesi bozuk olan vicdansız insanlar, bütün dünyayı hükümleri altına almak için işbirliği halindedirler. Milletlerinin ve içinde yaşadıkları toplumların, birliğe ve beraberliğe kavuşturulması için, hayatlarını adayacak idealist insanların çoğalması, ancak bu kötü niyetleri boşa çıkarabilir.

Zarlar atılmış ve hüküm günü belli olmuştur. Önümüzde seçilecek iki yol vardır ki bunlar da; ya organize bir materyalist ideolojinin pençesine düşmek veya mânevi cihazlanmamızı gerçekleştirmektir.

Verilecek bu karar, insanlığın geleceğini tâyin edecektir.

Birçok Şeylerin Ters Gitmesinin Nedeni

Bugünün dünyasında, her teröristin, neler yapması lâzım geldiği ve meydana konacak toplum şekli, ayrıntılarıyla tesbit edilerek kendisine bildirilir. Hayatını sürdürebilmesi için bunları yerine getirmek zorunda olan anarşist/terörist, bazı hususlarda, diğer insanlardan daha kararlı davranmak mecburiyetindedir.

Terörizmin karşısında yer almış olan milyonlarca insan ise, kendi kabuğuna çekilmiş bir durumdadır. Bu insanlar, sözde kendi dürüstlüklerinin kuruntusu içinde ve hayal âleminde yaşarlar ve fakat hiçbir etkili davranışta bulunmazlar. İşte bu yüzden de, hedefe varmakta teröristlerden geride kalırlar.

Geçen yüzyılların insanlarının, dünyayı araştırmak ve gördüklerini yazmak merakında olduklarını, bunun da akılcı bir çağ yarattığını, yaşadığımız yüzyılın insanlarının ise, dünyayı hükümleri altına almak hevesine kapıldıklarını, bunun da bir terör çağı meydana getirdiğini söylemiştik. Eğer zamanımız insanlarında, bir rönesans devri açıp dünyayı yenilemek ideali yaratılabilirse, işte o zaman insanlık tarihi, yeni bir çağın başladığım yazacaktır.

Fakat bu ümidin gerçekleşmesi, milyonlarca insanın, şahıs iradesinin nasıl değiştirileceğini bilmelerine bağlıdır. Aksi halde zora dayanan anarşizmin/terörizmin stratejisi başarı kazanmaya devam edecek ve fakat buna kargı koymak isteyenlerin harcayacağı çabalar boşa gidecektir.

Hepimizin gördüğümüz gibi, anarşistler/teröristler birbirlerine kenetlenmiş şekilde ve büyük bir iştiha ile, dünyaya hâkim olmak için cephe kurmuşlardır. Terörist olmayanlar ise, isteksiz bir halde, birlik olmadan sağa sola yalpa vurmaktalar. Yaptıkları teşebbüsler, barış isteğinden, nutuk atmaktan ve protesto çekmekten öteye gidemez.

Terörizm ile mutabık olmayanların en zayıf taraflarından birisi de, teröristlerin fert olarak, sınıf olarak, millet olarak, hangi kuvvetlerin etkisi altında hareket ettiklerini, dürüst bir şekilde, tesbit etmekten kaçınmalarıdır. Daha da ileri giderek, teröristlerin genelde materyalist ideolojinin militanları vasıtasıyla, bütün dünyayı ele geçirmek amacında olduklarını görmezden gelirler. Bu insanlar, çoğunlukla miskin bir hedefin peşinden koşarlar ve icat ettikleri birtakım yanlış kavramlara ve değerlere dayanarak kendilerini tatmine uğraşırlar.

Bütün şahısların, toplumların ve milletlerin, şu iki ana fikirden birisi tarafından sevk ve idare edildiği bir gerçektir. Bunlar da: “Ben ne istiyorum?..”, “Hangisi doğrudur?..” Gerçi her insanın vicdanında, bu iki kavram arasındaki farkın, duruma göre, nerede olduğunu tartacak bir terazi vardır. Ancak yüzlerce yıldan beri insan zekâsı, vicdanının sesini boğmak için delil aramakla meşguldür. O derecede ki, “Hangisi doğrudur?..” mefhumu yerine, “Ben ne istiyorsam o doğrudur” hükmü ikame olunmuştur» 20. yüzyıl insanlarının bugün içinde bulunduğu ruh haleti bizlere, kafanın kalbe üstün geldiğini, hakkın yerini çıkarın aldığını açıkça göstermektedir.

Bu dünyada, her şahsın üzerinde en fazla etki yapan bir şey vardır. Bu korku olabilir. Başkalarının hakkımızda ne düşüneceği korkusu!..

Başarıya ulaşamamak korkusu!..

Gülünç olmak korkusu!..

Gözler önüne serilmek korkusu!.. işini kaybetmek korkusu!..

Azınlıkta kalmak korkusu!..

Seçimi kaybetmek korkusu!..

Diğerlerinin gözünde büyüklük hissini kaybetmek korkusu!…

Elinde olanı kaybetmek korkusu!..

Elinde olmayanı ele geçirememek korkusu!..

işte bunlar, bugünün sınıf kavgalarının ve milletler arasındaki anlaşamamaların asıl sebepleridir.

Diğer taraftan para, topluluk hayatı sürenler üzerinde, büyük rol oynar. Gerçi para, mücerret olarak hiçbir kıymet ifade etmez. Para yenilemez ve banknotlarla bir ev de yapılamaz. Fakat paraya verdiğimiz değer ve mâna, çoğunlukla paranın insanları nasıl sevk ve idare ettiğini gösterir. İnsanlar ve milletler, bütün ömürlerini, varlıklarını ve servetlerini çoğaltmaya harcarlar. Her şahıs, mümkün olanın da fazlasını elde etmek için uğraşır. Bu da insanların, paraya karşı durumunu açıklamış olur. Para artık, vasıta olmaktan çıkmış, gaye olmuştur.

Ağır sanayii misal olarak ele alalım: Dünyanın en değerli kafaları, burada yalnız ortakların servetini artırmak ve hisse senetlerinin fiyatını yükseltmek çabasındadırlar. Buna karşı, sendika yöneticileri, yıl boyunca her defasında ve her fırsattan istifade ederek, işçi ücretlerinin artırılması için uğraşırlar. Gerek iş verenler gerek işçiler, birbirlerine karşı sınırsız bir menfaat hırsıyla, sürdürdükleri bu savaşın, dengeyi bozacağını düşünmezler. Grevlerin, lokavtların yurt ekonomisini sarsarak, materyalist ideolojiye kapıları ardına kadar açacağını ve sonuç olarak da ülkede diktatörlük idaresinin yerleşeceğini akıllarına bile getirmezler.

Gerçi, haksız olduğu bilinen kötü bir idare şekline normal olarak insan yüreği tahammül edemez. Bu sebepten ötürü, birtakım yaldızlı sözler söylenmekte, sloganlar imal edilmekte, teoriler icat olunmakta, bu suretle de milyonlarca insanın kafasına yanlış kavramların yerleştirilmesine gayret sarfedilmektedir.

Küçük yaşlardan başlayarak çocuklarımıza, saygıdeğer bir insan olmak için, ailelerini lüks içinde yaşatmak için, çok para kazanmak lâzım geldiğini sanki mukaddes bir vazife imiş gibi telkin ederiz. Bencil bir felsefeyi ve sınırsız bir hırsı temsil eden bu hedef, insanları fasit bir daireye sokar. Belki bu davranış, geçici bir zaman için şahsına, sınıfına ve milletine bir yarar sağlar. Fakat buna karşılık, sonunda, dünyayı tahrip eden bir âfet olarak insanlığın karşısına dikilir. Ne yazık ki, okullarda ve üniversitelerde bu yanlış telkinlere dair tek söz söylenmez. Öğrencilere, hayatlarını daha değerli kılacak hedefler verilmez, daha yüksek idealler aşılanmaz. Sonuç olarak, milyonlarca gencin taze kafası materyalist ideolojiye saplanır ve terörizme müsamaha ile bakmaya meyleder.

Bugünün toplumunda bencilliği bile, husus! hayatta, bir fazilet örneği olarak göstermek marifeti “sağduyu” diye vasıflandırılmaktadır.

Yine bu sakat görüşten hareket edilerek: Sendikasına bağlı işçilerin az çalışıp eksik randıman vermelerine rağmen, onlara, en yüksek ücreti koparan sendika yöneticisi “becerikli” sayılmaktadır. Değersiz mallara karşı, halktan en çok para çeken adam, “iyi sanayici” olarak adlandırılmaktadır. “Partimize yarar sağlayan her şey haktır” sözlerini diline pelesenk eden ve ahlâka uymayan yaşantısıyla ve müraice lâflarıyla, halkın en kötü taraflarına alkış tutan politikacı “vatansever” olarak itibar görmektedir. Bu tip politikacılar ise bu tür davranışlarıyla, gerçekte halklarının mahvına sebep olmaktadırlar.

Kasıtlı olarak ortaya atılan bu yanıltıcı ölçüler, ne yazık ki halkın kafasında, bir gerçekmiş gibi yer etmektedir. Bu durum insanlık arasında, çok yaygın bir hal almıştır. O derecede ki; memleketine gerçekten hizmet etmek isteyen idealist insanlara küfürler yağdırılmakta, hakaretler savurulmakta ve bu idealistler alaya alınmaktadırlar. Bu yanlış değerlendirmeler, “Ben ne istersem yaparım” veya “Yararım olan her şeyi, gayrimeşru olsa da yaparım” diyebilen insanların, toplumdan saygı görmelerini hattâ idarenin kilit noktalarına yerleşmelerini mümkün kılmaktadır.

Halbuki 20. yüzyılın başlarında, uygar ülkelerin birçoğunda, aile babası olmak niteliğinden yoksun, sözüne güvenilemeyen ve dürüst olmayan insanların, toplum hayatında saygı görmeleri şöyle dursun, onların hoşgörü ile karşılanmaları bile bahse konu olamazdı. Bugün ise, dürüst ve medeni cesaret sahibi birisi çıkar da, ahlâkı mazbut olmayanların işbaşına getirilmelerinin, milletçe en zayıf tarafımız olduğunu söylemeğe kalkarsa, derhal başkalarının özel hayatına karışmakla suçlanır ve faşistlikle damgalanır.

Zamanımızın insanlarının çoğunluğu, eğer ahlâk zayıflığını ve haksızlığı hoşgörü ile karlarlarsa, modern bir insan olacakları kuruntusundadırlar. Hâlbuki yaşadığımız bu ideoloji çağında, şahısların hayatlarının milletlerin gidişini etkilediği ve ahlâk düşkünlerinin bulundukları topluluklarda, daima bir beşinci kol meydana getirdikleri ya bilinmemekte veya bilinmezden gelinmektedir. İki kuşak arasında, mânevi kıymet ölçülerinin bu derece büyük bir aykırılık göstermesinin sebeplerinin, ahlâktan yoksun insanların, yalnız menfaat esasına dayanan ortak bir organizasyona gitmelerinde aramak lâzımdır.

Bütün dünya ‘basınında, radyosunda ve yayın organlarında, moral eksiklikleri yüzünden, aşağılık duygusunun pençesinde kıvranan ve birbirlerine kenetlenmiş durumda çalışan insanlar vardır. Bu insanlar, senelerden beri bir klik halinde birleşmiş durumdadırlar. Kendilerine engel olacaklarını bildikleri, ahlâklı ve dürüst insanların şeref ve haysiyetiyle oynarlar ve onları dile düşürmeğe uğraşan’lar. Bu şahıslar, kendileri ayarında olan ahlâktan yoksun mahlûkları topluma, “örnek insan” diye takdim ederler. Bu gibiler, topluma radikal bir rönesans getirebilecek her ahlâk ve ideal akımım boğmak için kesin kararlıdırlar. Son hedefleri ise, dünya ölçüsünde bir parçalanmayı gerçekleştirmektir. Bu davranışlarına da, sıkılmadan “ilericilik” adını verirler.

“Bir insanın özel hayatı kimseyi ilgilendirmez” sözünü bir kalkan gibi kullanırlar ve gerçekleri örtmeğe çalışırlar. Halbuki: “Ben şahıs olarak nasıl, yaşadığım toplumun bir modeli isem, toplumum da dünyanın bir örneğidir”’

Manevi Cihazlanma bugün, insan iradesine yeni bir istikamet verecek güçte organizasyon kurmuş ve dünya çapında manevi savaş trupları meydana getirmiştir. Bu suretle bir moral kalkınması sağlayarak, son yüzyılın materyalist ihtilâline cevap verecek bir inkılâbı gerçekleştirecek güce sahiptir.

William Penn şöyle diyor: “İnsanların, ya din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat sürmeye veya ahlâksızlığın lânetlenmiş bataklığında yüzmeye karar vermeleri lâzımdır.” Dünyamız insanları, bugün bu alanda bir karar vermek durumuyla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar.

BİR İNSAN MİLYONLARA YÖN VEREBİLİR

(*) Namık Kemâl bunu Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) için söylediği şu beyitle, veciz şekilde ifade etmiştir:

“Eder tedviri âlem bir mekkinin kuvvei azmi

Cihan titrer sebatı payı erbabı metanetten.”

Mânevi cihazlanma mensupları, bugünün dünyasında yaşayan diğer insanlardan iki hususta daha ileri bir durumda bulunmaktadırlar. Birincisi; onlar şahıs olarak, ilk önce kendilerinin neler yapması lâzım geldiğini ve sonra da toplum düzeninin nasıl olması icabettiğini kesin olarak bilirler. İkincisi ve önemlisi de, bu bilgilerinin bir zora veya bir teoriye değil bir tecrübeye ve inanca dayanmasıdır.

Frank Buchman, kendisine yön veren ilk hayat tecrübesini, genç yaşında geçirmişti. O zamanlar, büyük bir endüstri şehrinin işçi mahallesindeki ıslahevinde bulunan çocukların terbiyesini üzerine almıştı. Günün birinde, ıslâhevinin parasının azaldığı vakit, mütevelli heyetinin öteki altı üyesi, Frank Buchman’a iktisat yapmasını ve çocuklara daha az yiyecek vermesini söylediler. Frank Buchman bu teklifi kabul etmeyerek istifa etti.

Frank Buchman, altı mütevelli heyeti üyesinin bu davranışlarının bencil olduğu ve kendisinin ideale dayanan çabalarına yıkıcı bir darbe vurduğu duygusuna kapıldı. Kendisine çok acı gelen bu olay, onu yalnız hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış, ümitsizliğe sürükleyerek yatağa düşürmüştü. Zamanın şöhretli mütehassıs doktorlarına başvurdu. Kendisine her sabah bir sıcak ve arkasından bir de soğuk duş yapmasını tavsiye ettiler. Bu tavsiyeleri aylarca yerine getiren Buchman’da hiçbir iyilik belirtisi görülmüyordu.

Buchman, bu olayda kendisinin haklı olduğuna inandığı için, uzun bir zaman, yenemediği bir öfkenin pençesinde kıvrandı durdu. Birçok büyük devrimci, geçirdiği bu gibi acı tecrübeler sonucunda, bugünkünden başka vasıflara sahip olan insanların, toplumların ve milletlerin daha adaletli bir dünya yaratabilecekleri kanaatına varmışlardı. Buchman da, bu çeşit bir ruh hâletine yakalanmıştı. Buchman, uzun zamandan beri, pençesinde kıvrandığı bu acı duyguların sebebini araştırıyordu. Nihayet günün birinde, bu olayda dünyanın rahatsızlığından ve altı mütevelli heyetinin davranışlarından gayri kendisinin de suçlu olduğu inancına vardı. Kendi kendisine şöyle diyordu: “Eğer o altı kişi haksız karar vermişlerse, ben de yedinci olarak onlara kin beslediğim için haksızım.”

Buchman, dünyayı değiştirmek isteyip de, kendisini değiştirmeye hazır olmayan bir şahıs kadar, lüzumsuz ve reaksiyoner bir insan bulunamayacağını anlamıştı. Derhal mütevelli heyeti üyelerine altı mektup yazdı. Kendilerine uzun zamandan beri kin beslediğini belirterek af diledi. Aynı gün ikindi vakti, kendisiyle birlikte deniz kenarında gezintiye çıkan arkadaşı, Buchman’daki değişikliğin farkına vardı. Arkadaşı, Buchman’ın bütün bağlarından kurtuldu sebebini öğrenen arkadaşı, bu olaydan payının olduğunu ve hafiflediğini görüyordu. Bu değişikliğin düşen dersi aldı.

Frank Buchman, Birinci Dünya Savaşı sonrası silâhsızlanma konferansına katılmıştı. Bu sırada bir İngiliz generali, kendisine bir kart göndermişti. Bu kartın yukarı köşesinde bir kafa resmi vardı ve altında şu sözler yazılıydı: ‘’Allah, insanlara iki kulak bir ağız vermiştir. Acaba insanlar, neden bir söyleyip iki dinlemezler?..” Buchman, üzerinde büyük etki yapan ve onu derin düşüncelere sevkeden bu sözlerden şu sonuçları çıkardı:

Bu hasta dünyada, ilâhı adalete inanan ve bunu yaşantısında kendilerine rehber edenler, sağlıklı insanlardır.

Samimi ve dürüst insanlara, Cenâbı Hak doğru yolu ilham eder.

Din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayat tarzı, insanlar ve milletler için en normal bir yaşantıdır.

Frank Buchman 1921 yılında, bir gece trenle seyahat ederken, bir düşünce açık olarak bütün benliğini sardı. İçinden bir ses kendisine, “Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!.. Vazifeni bırak!..” diyordu. Buchman için bunun mânası; kendisine iyi bir aylık gelir sağlayan, üniversitedeki öğretim görevini bırakması ve ömrünü yeni bir dünyanın kurulması uğruna adaması demekti. Buchman görevini bıraktı ve o tarihten itibaren bir santim bile aylık ücret almadı. Diğer birçok mânevi cihazlanma üyeleri de aynı durumda bulunmaktadırlar.

1838 yılında mânevi cihazlanma hareketi, dünya çapında bir önem kazandı ve o tarihten itibaren de, mukaddes bir düşüncenin öncüsü olarak, zaferden zafere koştu. Frank Buchman, seyahatlerinden birisinde, Karaorman bölgesine geldiği vakit şöyle diyordu: “Bütün dünya milletlerinde meydana gelecek ilk büyük hareket, manevi ve ruhi cihazlanma alanında olacaktır.”

İkinci Dünya Harbinden soma, Caux’daki mânevi cihazlanma konferansına 120 ülkeden 125.000 delege katılmıştı. Frank Buchman, bu konferans sırasında mânevi cihazlanma hakkında şunları söyledi:

“Mânevi cihazlanma, peşin bir hükmün ve şahsi çıkarın esiri olmayan her insanın hayatına karışır.

Mânevi cihazlanma, her sınıftan, her ırktan ve her milletten olan insanların —politik temayülleri ve dini inançları ne olursa olsun— bir fikir birliği etrafında toplanmalarını mümkün kılar.

Manevi cihazlanma, Allah’ın kullarına bahşettiği, ahlâklı ve inançlı bir hayatı şahıslara ve milletlere mal ederek, dünyayı içinde bulunduğu ruhi marazdan kurtarmak amacındadır.

Mânevi cihazlanma, gerek şahıslar ve gerek milletler için; dürüstlüğün, ruh temizliğinin, diğerkâmlığın ve sevginin sembolüdür.

Mânevi cihazlanma, insanları değiştirmek için lâzım olan kuvveti temsil eder. Bu insanlar, dostlarımız, düşmanlarımız, komşularımız olacağı gibi komşu ülkeler de olabilir.

Mânevi cihazlanma, herkes için yararlıdır. Fakat bizler için lüzumludur.

Mânevi cihazlanma vasıtasıyla, insanlar ve milletler bencilliğe ve bölünmelere karşı cihazlandırılmış olurlar.

Mânevi cihazlanma’nın ikili bir hedefi vardır. Birincisi ilk önce, insanların ve milletlerin din ve ahlâk kurallarına bağlı erdemli bir hayata erişmelerini sağlamaktır. İkinci olarak da, mânevi cephelerini müsbet bir hedefe yönelterek, moral çöküntülerinin ortadan kalkmasını temin etmektir.

Mânevi cihazlanma, dünyadaki bütün insanların kalblerine ve evlerine nüfuz etmelidir.

Manevi cihazlanma, zamanla, bütün nişanları ve dünyayı değiştirmeyi amaç edinen bir mukavemet yansıdır.”

Frank Buchman, çağımızda sürdürülen ideolojik savaş için şöyle diyor: “İdeolojik savaşlar, mukaddes kitaplarda, İlâhi emirlerin granit temellerini teşkil ediyordu. Bugün ise, birçok insana granit yerine şeker verilmektedir. Fakat bu usulle materyalizmin yenilmesi mümkün değildir. Mânevi cihazlanma, problemlerin esasına el atar ve günahları göz önüne serer. Ancak günahtan kurtulmak için insanların, günahtan nefret etmeleri onu tekrar işlememeleri, dürüst davranmaları ve işlenen günahlardan mümkün olanlarının düzeltilmesi için çaba harcamaları lâzımdır.”

Belki siz de, “Günah sözünü işitmek istemiyorum!..” diyebilirsiniz. Çok yazık!.. Hatasız insan olamayacağına göre, günahı saklamakla bir şey kazanılamaz. Günah işlendiği zaman, söylenmeli ve onu işleyenler pişmanlık duymalı ve nefsini ıslah etmek için gayret sarfedilmelidir.

Gerçi, bugün için bunlar bir mucize sayılabilir. Fakat bugün de, büyükbabalarınızın zamanında olduğu gibi, ibadet yerlerine gidip, ahlâk dersleri veren ve iyilik telkin eden âlim din adamlarını dinlemek ihtiyacım duymalıyız ve buna vakit ayırmalıyız. İşlenen günahlar ve suçlar üzerine, mümkün olduğu kadar çok şeyler işitmeliyiz, bunlardan da ders alarak, nefsimizi ıslah etmeğe ve birlik olmağa yönelmeliyiz.

Bu söylediklerimiz, dünün temel gerçekleri idi. Bugünün ise, en lüzumlu prensipleri olmalıdır. Bencillik, insanlar ve milletler arasında son sınırlara ulaşmış ve şahsi kazanç hırsıyla gözler kararmıştır. İşte, bu hallerin günlük yaşantının ayrılmaz bir parçası imiş gibi akıp gittiği bu zamanda, mânevi cihazlanma, sade ve basit dört umdesiyle bu akışa karşı çıkmaktadır.

Dürüstlüğü, ruh temizliğini, diğergâmlığı ve sevgiyi düşünelim!.. İçinizden birçokları, belki, bu kavramlardan bir şeyler beklemeyebilir. Fakat yine de, fertleri ve toplumları manen cihazlandırmak için, onlara sade ve basit dört temel kıstası vermeliyiz.

Dürüstlük ile başlayalım!.. Bunun yurdumuzdaki görünümüne bir göz atalım: Dürüst olmayan iş adamlarının ve esnafın durumları nasıldır?.. Hilekârlık, karaborsacılık, korsanlık ve kaçakçılık almış yürümüştür. Bu durumu sürdürmek ve piyasaya hâkim olmak için, fedailer beslenmekte ve halkın sırtından bunlara milyonlara varan paralar ödenmektedir. Eskiden namussuzlar için, hiçbir kinişe iyi tek bir söz sarf edilmezdi. Bugün ise, azılı haydutlar itibar görmektedir.

Ya ruh temizliği!.. Belki siz dahi, “Bu husus herkesin kendi şahsını ilgilendirir” diyeceksiniz. Peki!.. Fakat bu hallerin toplumlar üzerindeki yıkıcı etkisine ne diyeceksiniz?..

Ruh kirliliğinin birçok işletmelerde yaygın bir hal aldığı halk arasında ısrarla söylenmektedir. O derecede ki, buralarda vasıtalar gaye gibi gösterilmekte ve işçilerin özvarlıklarını kötüye kullanmaları, yıkıcı unsurlar tarafından sistemli bir şekilde organize edilmektedir*.

(*) 13. yüzyılın ortalarına doğru, Âhi Evran tarafından Kırşehir’de kurulan Ahilik kısa zamanda Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Üyelerinin; milli birlik ve beraberliği, karşılıklı sevgi ve saygıyı, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke saydığı bu kuruluş elbirliği, gönülbirliği ve kardaşlık havası içinde din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı sağlam yürekli düzenli bir toplum meydana getirmişti. Meslek sahibi sanatkârlardan ve esnaf kişilerden oluşan bu kuruluş, 19. yüzyılın başlarına kadar sapasağlam ayakta kalmış ve her mesleke özgü lonca’larda çalışma ve iş ahlâkı âdeta ibâdet mertebesine yükseltilmiştir. M. San

İnsanlar, moral çöküntüsünün pençesine düşmeden önce, sağduyularını kaybederler ve düşünceleri şaşkınlığa uğrar. Halk ise bu haller için, “çok fena” demekle yetinir fakat kimse, bu yaygın ruh kirliliğinin Önüne geçmek için çaba harcamaz. Hemen hiçbir kimsenin şifa aramadığı bu toplumun hali ne olacaktır?..

Parçalanmış aileler, ortada kalmış çocuklar, dejenere olmuş bir kültür ve çürümüş bir topluluk.

Diğerkâmlık ve sevginin ise, artık lâfı bile edilmemektedir. Bugünün insanları, ruh temizliğini, dürüstlüğü, diğerkâmlığı ve sevgiyi, modası geçmiş birer mefhum saymaktadırlar. İnsanlar, her şeyden önce, içinde yaşadıkları toplumun gidişine bakıp ona göre, kendilerine yön vermektedirler. Bu yüzden de, bütün dünya bugünkü hale düşmüş bulunmaktadır. Eğer ahlâk kurallarına bağlı ve erdemli hayat süren insanlara rastlarsanız ve size kucak açarlarsa, onlara sarılınız. İşte o zaman, şehrinizde bir kuvvet merkezi doğmuş olur ve bu yaratıcı gücü kimse görmezlikten gelemez.

İçinizden idealist olan birçoklarının, ümitlerinin gerçekleşememesi hattâ aile içinde bile karşılık görmemesi, çok acıdır. Bir vatandaş olarak yurt içinde, üstümüze düşen hizmetleri yerine getirmek zahmetine katlanmayız. Bütün bunları politikacıların yapmasını bekleriz ve sonra da bu rejimin adına “demokrasi” deriz.

Batmaya yüz tutan bir toplumun ilk önce sağduyusu yok olur ve düşünceleri iflâs eder.

Zamanımız insanları, sağa mı yoksa sola mı yönelmek icabettiği hususunda, karmakarışık düşünlere sapmaktadırlar. Fakat gerçekte, gideceğimiz yolun hak ve adalet yolu olduğunu idrâk etmeliyiz. Bu kavramlar, samimi olarak kafamıza yerleştiği zaman şaşkınlıktan kurtuluruz.

Eğer, içinde yüzdüğümüz moral çöküntüsüne bir deva bulamazsak, demokrasimizin düşeceği acıklı hali akıldan çıkarmamalıyız. İçimizden birçoklarının, şahsi işlerinden vakit ayıramadıklarını bahane ederek, halka karşı vazifelerini yapmamaları, bir mazeret sayılamayacağı gibi, onları mânevi mesuliyetten de kurtaramaz.

EĞRİ YOL VE DOĞRU YOL

Dr. Frank Buchman’ın, 81. yaş günü münasebetiyle, Haziran 1959 tarihinde, Manevi Cihazlanma Derneğinin zirve toplantısının açılışında yaptığı konuşma.

Bizler, içinde bulunduğumuz bu dünyada yaşamaya henüz hazır değiliz.”

Bu sözleri Sputnık’e karşı Atlas’ı uzaya gönderen dâhi söylüyordu. 400 bilim adamı ile 3500 yardımcısının başında bulunan bu dâhi, Ulusal Bilim Akademisi tatbikat yöneticisi Dr. Douglas Cornell’dir. Sözlerine şöyle devam etmektedir:

“Bugün teknoloji, öğle yemeği ile kokteyil zamanı arasındaki kısa sürede, yaşadığımız dünyanın yok edilmesi imkânlarını yaratmıştır. Ancak, bu korkunç realitenin suçunu, bilime ve teknolojiye yüklemek doğru değildir. Bu sorun, bugünün insanının bünyesinde yatmaktadır. Bunun için de, çağımıza lâyık insan tipinin yeniden yaratılması lâzımdır.”

Terörizme karşı koymanın, hattâ meydan okumanın bir eğri yolu bir de doğru yolu vardır. Asya milletlerinden birisinin ordusunu yetiştirmiş Amerikalı bir general şöyle diyor: “Ben, iyi yetiştirilmiş bir ordu ve düzgün bir ekonomi ile, terörizme karşı savaşmaya çalıştım. İyi asker yetiştirdim. Fakat onlara, terörizme üstün gelecek bir ideal aşılamayı başaramadım. Manevi Cihazlanma, bu ideali bünyesinde taşımakta ve doğru yolu göstermektedir.”

Biz insanlar, uzun yıllar hayatımızı geçirdiğimiz bu eğri yollan, artık normal yol olarak kabul edecek bir duruma gelmiş bulunmaktayız. Halbuki; dağılmış yuvalar, çökmüş tesisler, bölünmüş milletler ve bir türlü neticeye varamayan konferanslar hiç de normal sayılacak belirtiler değildir. Bunlar ancak, yanlış hareketlerin ve davranışların kaçınılmaz sonuçlarıdır. Birçoğumuz terörizmi lânetlemekteyiz. Fakat, bugün toplumumuzun içinde yüzdüğü bölünmelerin, kargaşalığın doğurduğu nefretin, açgözlülüğün, korkunun ve bencilliğin suçunu terörizme yüklemekle hiçbir şey kazanamayız. Terörist partisine asla girmeyecek olan milyonlarca insanın tuttuğu yol ve sürdüğü hayat tarzı ise, terörizme yeşil ışık tutmaktadır.

Moskova’da büyükelçi olarak bulunmuş Amerikan Deniz Harekâtı Başkam Amiral William H. Stanley bu gerçeği anlamış ve bütün dünyaya şu sözlerle duyurmuştur: “Amerika için, bugün artık seçilecek iki yol vardır ki o da ya mânevi cihazlanma yahut komünizmdir.”

Amerikan Stratejik Hava Kumandanlığına bağlı olan ve iki yıllık bir süre için 8000 kişilik bir kuvveti her onbeş dakikada bir alârma hazır durumda tutmakla yükümlü bulunan bir hava generali şöyle diyor: “Bana gönderilen gençler, demokrasinin ne olduğunu bilmezler. Onlar, diledikleri gibi yaşarlar. Terörizmin de ne olduğunu bilmezler. Anlamak için de hiçbir çaba harcamazlar. Bu konu onları ilgilendirmez bile. Ancak; atomik bir saldırıya karşı koymak için silâhlı hazırlık yaparken, hep birlikte, ruhumuzu da bu saldırıya karşı hazırlarız. Bu da hiç şüphesiz, mânevi cihazlanma yoluyla olmaktadır.”

Benim tuttuğum “doğru yol” değildir. Hattâ sizinki de “doğru yol” değildir. Doğru yol “Hak yolu”dur. Birçok insan, hürriyet ve demokrasi’yi “herkesin istediğini yapması” mânasına alır. Bu sakat düşünce ile de, herkes kararını kendisi verir ve kendi çizdiği yolu izler.

Analar ve babalar, diledikleri gibi yaşarlar. Çocuklarının kendilerini taklit ettiklerini görünce şaşarlar ve dehşete kapılırlar. Amerika’da 1959 yılında, bir milyondan fazla gencin çocuk mahkemeleri karşısına çıkacağı tahmin edilmektedir. Dağılmış yuvalar, ortada kalmış çocuklar bütün millete umutsuzluk saçmaktadır.

Bir grup genç Amerikalı, kendi hayat tecrübelerine dayanarak, “Yeni Amerikalı” adını taşıyan bir tiyatro eseri meydana koymuşlardır. Bu eserde; şahıslar arasındaki suçluluk, toplumlardaki yıkıcılık, ayrılmalar ve boşanmalar ele alınarak işlenilmekte ve Amerikan halkına bazı çözüm yolları gösterilmektedir. Genelkurmayın isteği üzerine, bu eser, bütün dünyadaki Amerikan deniz ve hava üslerinde ve tesislerinde ve yüksek okullarında sahneye konulmuştur. O sıralarda ünlü bir gazete şunları yazdı: “Bu tiyatro eseri, yürekleri sevinçle dolduracak, büyük ve itici bir kuvveti temsil etmektedir.” Bir şehrin belediye başkanı, bu temsili gördükten sonra şöyle diyordu: “Bu tiyatro eseri, şehrimizde yaşayan insanlara, şimdiye kadar, yeryüzüne gelen en sağlam sesi getirmiştir.” Bu tiyatronun gösterildiği başka bir şehrin belediye başkanı ise; “Bu eser, mutlaka, bütün Amerika’nın okullarında ve kolejlerinde gösterilmelidir.” demiştir.

ÇOK HAYRET VERİCİ OLAYLAR

Devlet adamları için dahi, doğru ve eğri yollar vardır. Halen Alman Dışişleri Bakanlığının yüksek dereceli memuru olan, daha önceleri Kanada Büyükelçiliğini yapmış bir zat, basına bir demeç vermişti. Bu demecinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Avrupa politikasındaki en şaşırtıcı olayın, Almanya ile Fransa arasında barışın ve daha da ileri gidilerek işbirliğinin kurulması olduğunu söylemiştir. Bu iki eski düşman arasında, böylece sürekli bir dostluğun kurulmasını sağlayan başlıca faktörün ise, manevi cihazlanmanın esprisi olduğunu belirtmiştir. Almanya Şansölyesi Dr. Adenhauer bana yazdığı mektuplardan birinde şu sözler vardı: “Mânevi cihazlanma hareketi genişleyip yayıldıkça, dünya barışını korumak için, başka çabalara lüzum kalmayacaktır. Çetin meselelerdeki uluslararası anlaşamamazlıkların giderilmesinde, şimdiden, manevi cihazlanmanın gözle görülemeyen etkili bir gücü vardır.”

Son onbeş yıl içinde, hemen bütün milletlerarası konferanslarda bulunmuş olan bir diplomat şöyle diyor: “Son aylarda meydana gelen üç olay diplomatları hayretlere düşürmüştür. Her üç olayda dahi, manevi cihazlanmanın umdelerini benimseyen şahıslar, bu çetin ve karmaşık problemleri çözümlemişlerdir.”

İlk olay Lübnan krizi idi. Dünyayı iki cepheye bölmek tehlikesini gösteren bu meseleyi, on Arap ulusundan meydana gelen birlik çözdü. Arap Birliği Genel Sekreteri, o sırada Mısır’da bulunuyordu. Genel Sekreter, kendisine Allah’tan geldiğine inandığı bir ilham ile derhal New York’a uçtu. Bu meselede en fazla mesuliyet yükünü omuzlarında taşıyan Genel Sekreter, orada bütün Arap devletlerinin birbirlerine karşı ihtilâf halinde bulunduklarını gördü. Diğer milletler de, Arap ülkelerine karşı, kendi aralarında bölünmüşlerdi. Arap ülkelerinin bir savaş alanı değil, barışa ulaşacak bir köprü olması lâzım geldiği kanaati, bir sabah Genel Sekreterde doğdu. Bütün temsilcileri bir araya topladı ve hepsinin kabul edebileceği bir çözüme varıncaya kadar birarada kaldılar. Varılan karar Birleşmiş Milletler’de oybirliğiyle kabul edildi. The Times, London, “Bir gece içerisinde, neredeyse mucizevi bir değişiklik sahneye kondu” diye yazdı.

ASYA’DA YENİ BİRLİK

İkinci olay, Asya’da yeni doğmakta olan birliktir. Bu birliğin söz götürmez işaretlerinden birini, Filipinler Başkanının Japonya ziyareti ve Japon Diyet Meclisinin kabul resmi teşkil etmektedir. Daha bir yıl öncesine kadar, böyle bir davranışın, iki ülke arasındaki nefret duygusu dolayısıyla, teşebbüs edenler için politik bir intihar sayılacağı düşünülmekte idi. Filipinler Başkanını kabul eden Japon Diyet Meclisi Başkanı, daha önce Filipinler’le barış anlaşmasını imzalamıştı. Bu zat şunları söylemiştir: “Son iki yıl içinde manevi cihazlanmanın esprisi, Japonlarla Filipinler arasındaki uzlaşmayı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Japonya’nın iktidardaki tek güçlü siyasi partisini de teröristlerin pençesine düşmekten kurtarmıştır. Bunun bir sonucu olarak da; Endonezya ve Vietnam ile yeni ilişkilerin kurulması ve Çin ile de anlaşmazlığın giderilmesi mümkün olmuştur. Şimdi de, Güney Kore ile Kuzey Kore’nin birleşmesini gerçekleştirecek teşebbüslere girişilmiştir.” Filipinler Devlet Başkanı, bu açıklamalara karşı; “Geçmiş yıların acı hâtıraları, şefkat ve müsamaha duygularıyla ortadan silinmiştir.” cevabını vermiştir.

New York World Telegram gazetesi şu yorumu yapmıştır: “Filipin Devlet Başkanı’nın Japonya ziyareti, İkinci Dünya Savaşı sonrasının, tarihi bir dönüm noktasını meydana getirmiştir.”

KIBRIS OLAYI

En sonuncusu Kıbrıs olayıdır. Birleşmiş Milletler’de Kıbrıs olayına, uzun süre boş yere bir çözüm yolu aramış olan komitenin başkam Asyalı büyükelçi beni ziyarete gelmişti. “Kıbrıs problemi çözülmeden kalırsa, Avrupa birliği gölgelenecektir. Bundan başka bu mesele, Avrupa’da bir savaşın bile çıkmasına bir sebep teşkil edebilir.” diyordu. Fakat bu çözüm; İngilizler, Yunanlılar ve Türkler tarafından getirildi. Bütün taraflar, işleri yürütmekte yanlış yol seçtiklerini dürüst bir şekilde kabul ettiler. Bu da mânevi cihazlanma’nın bir zaferi oldu. Bir İngiliz parlementeri, bir kısım Kıbrıslı liderleri görmeye gitti, iyi niyetle, kendisinin ve ülkesinin hangi noktalarda yanlışlık yaptığını tesbit ederek bunları kabul etti. Bir Yunanlı lider Londra’ya gelerek, yetkililere, Kıbrıs’ta geçen acı olaylardan ve dökülen kanlardan dolayı duyduğu üzüntüyü belirtti. Bir Türk gazetecisi Atina’ya giderek, bütün Yunan gazetelerinde çıkan makalesinde, Türklerin ve Yunanlıların birbirlerine düşman olarak değil dost olarak yaşamaları lâzım geldiğini yazdı. New York Times gazetesi bu sonucu; “Bütün münevver devlet adamlarına örnek teşkil edecek bir olay” diye yorumladı. Bu olay, aynı zamanda, bizim fazla çalışmaktan yorulmuş ve espritüel güçlerini kaybetmiş devlet adamlarımıza bir ibret levhası olmalıdır.

AFRİKA İÇİN TEK ÜMİT

Çok tecrübeli bir diplomat, bana şunları söyledi: “Afrika’nın her yerinde, gördükleri beyazlara —buradan ne zaman gideceksiniz?..— diye sorarlar. Halbuki aynı Afrika’nın her yerinde, manevi cihazlanma üyelerinden beyaz kadın ve erkekleri gördükleri zaman —ne vakit tekrar geleceksiniz?..— diye sorarlar.” Gana Başbakanı Nkrumah, Doğu Nijerya’yı resmen ziyaret etmişti. Doğu Nijerya Başkanı dostum Dr. Azikiwe bu fırsattan istifade ederek, misafirine özgürlük filmini göstermişti. Bütün dünyaya seslenen bu filim, Afrikalılar tarafından yazılmış ve filme alınmıştır. Filmin mevzuunu; özgürlüğüne yeni kavuşmuş genç bir ulusun, terörizmin pençesine düşerek, yok olmaya doğru sürüklenirken, doğru yolu nasıl bulup da birleşerek kurtulduğu teşkil etmektedir. Daha sonra, Başbakan Dr. Azikiwe, 36 milyonluk Nijerya halkına şunları söylemişti: “Biz Afrikalılar, özgür kadın ve erkeklerden meydana gelen, nefretten, korkudan ve açgözlülükten uzak bir Afrika kurmalıyız.”

Batı Afrika’nın en büyük üniversitelerinin bulunduğu Ibadan şehir gazetesinde şu başlık okunuyordu: “Manevi Cihazlanma tek ümidimizdir.” Adı geçen bu film, Güney Afrika’nın büyük şehirlerinde halka gösterildi. Capetownda film halka §u sözlerle takdim edildi: Bizler, özgür ülkelerde, hedefe varmak için en etkili silâhın, halka doğru yolu göstermek olduğuna inanıyoruz.” Güney Afrika’daki Afrikalı öğretmenlerin eski başkanı olan zat, bu filmde başrolü almıştı. Filmin sonunda, ekranın önünde durarak, film çevrilirken rol icabı giydiği muhteşem elbiselerle halka hitab etmektedir. Salonda bulunan beyazlar, bir Afrikalıyı, bir Afrikalı hatibi, muhtemelen ömürlerinde ilk defa dinlemektedirler. Filmin gösterildiği sürece, hemen her gece, dinleyiciler konuşmacının etrafım sararak, gelecek yaşantıları boyunca ve Afrika’nın geleceğinde, doğru yolu bulmak için neler yapmaları ve nasıl davranmaları lâzım geldiği hakkında, onu sual yağmuruna tutmaktadırlar.

DÜNYA İÇİN SÜRDÜRÜLEN KAVGA

Colwell adında üç genç Amerikalı kardeş, her gösteride şarkı söylerler. Hollywood ile yaptıkları mukaveleyi bozan bu üç kardeş, pek az Güney Afrikalının başarabildiği bir şeyi yapmışlardır. Güney Afrika dilinde söyledikleri şarkılarla, yalnız Güney Afrika’nın uyanışında ve başkaldırmasında etkili olmakla kalmamışlar, aynı zamanda bütün Afrika ve Asya’nın özgürlüğü için çaba harcayan liderlerinin üzerinde de etkili olmuşlardır. Güney Afrika’nın özgürlüğe kavuşması için, hayatlarını feda edeceklerini söyleyen bu gençler, halkın dertlerine çözüm yolu bulunmasına Hollywood’ın yardım etmesini istemektedirler. Kaliforniya’da yaşadıkları şehrin belediye başkam, bu üç kardeş için şunları söylemektedir: “Bu üç genç Amerikalı şarkıcı, Amerika’nın savunmasına katkıda bulunmaktadırlar.”

Aslında bu üç genç, bütün dünya için yapılması lâzımgelen kavga’nın mesuliyetini yüklenmiş bulunmaktadırlar. Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da ve Amerika’daki anneleri düşünelim!.. Bu anneler; batıda çevrilen birtakım değersiz filmlerin etkileri altında, yanlış yollara sapan çocuklarının akıbeti için ağlamaktadırlar. Walt Disney’in sihirli kameramanı Richard Tegström özgürlük filmini çekmek üzere Afrika’ya gitmişti. Oralarda gördüğü filmleri anlatırken; “Mai-Siyah Afrika gecelerinde beyaz perdede, Batı uygarlığının film üretiminin kokmuş tortularının ve posalarının her gece savunmasız masum ve genç Afrikalılara nasıl sunulduğunu gördüm.” diyordu.

The Crowning Experience filminin çekimini sürdüren Tegström, bu film için, zenci bir köle ana ve babadan doğan Mary McLeod Bethune’nin hayatından ilham almıştır. Bu kadın, Beyaz Saray’da Cumhurbaşkanlığı Müşavirliğine kadar yükselmiştir. Mary, mânevi Cihazlanma için şunları söylemektedir: “Çağımızın bu büyük ve birleştirici gücünün bir parçasını teşkil etmek şerefine nail olmak, benim için hayatın en yüksek zirvesine tekabül etmektedir.” Crowning Experience, Güneyde, tiyatro oyunu olarak aralıksız dört ay oynamıştır. Washington’da National Tiyatroda, 123 seneden beri beklenen rekoru kıracak şekilde uzun bir zaman gösterilmiştir. Atlantalı bir gazeteci bu piyes için, “Güneyde, şimdiye kadar yaşanmış en büyük olay” demiştir. Tegström şöyle diyor: “Bu nitelikte filmlerin çekilmesi, insanlığın ve dünyanın, bugün için muhtaç olduğu ve gelecek için ihtiyaç duyacağı şeyleri bilenlerin ve anlayanların, eli ile olmalıdır.”

Burma’nın büyük devlet adamı U. Nu beni görmeye gelmişti. Sohbetimiz sırasında, devlet adamlarının, insanları, tıpkı matbu bir kitap gibi okuyabilmeleri icabettiği üzerinde durduk. Maraza teşhis koyabilecek ve tedavi edebilecek kabiliyetteki devlet adamlarının, her türlü yozluğa ve yıkıcılığa karşı koymaları gerektiğini belirttik. Ancak bu suretle, milletlerin yanlış yollara sapmaktan alıkonacakları sonucuna vardık. Etraflarında, temiz ellerle saf kalplerin sahipleri kadın ve erkekleri yaratacak ve onlara yozlaşmamayı öğretecek liderler üzerinde durduk. İdeolojik çabalara ışık tutacak ve doğru yolu gösterecek idealistlerden söz ettik.

Japonya’yı ziyaret ettiği zaman U. Nu’yu, .Japon, Filipinler ve Vietnam başbakanları ile mânevi cihazlanma üyeleri karşılamışlardı. Mânevi cihazlanma derneğinin gayesi, milletleri, moral yönünden, tepeden tırnağa kadar cihazlandırmaktır. Bu derneğin Japonya’da kullandığı vasıtalardan birisi de endüstrileşmiş çağdaş Japonya’nın kurucularından bir zatın torununun oğlu tarafından yazılan bir tiyatrodur. Bu eser özellikle, hükümet adamlarını, her partiden politikacıları, endüstri ve işçi liderlerini de almaktadır. Bu zevatın; para ile satın alınabilecekleri gibi, mevki hırsı veya birtakım iptilâları yüzünden, terörist stratejisinin ağına düşebilecekleri veya yara alacakları temalını işlemektedir. İçten gelen samimi üslûp ile kaleme alman, esasa korkusuzca dokunan ve doğru yolu gösteren bu eser, bütün halk tarafından alkışlanmaktadır.

Yeni kurulacak bir dünya için, lider mevkiinde ve durumunda bulunanlar gönül rızasıyla, içten gelen bir istek ve inançla Hak Yolu’nu seçerlerse, ancak o zaman insanlık birliğe kavuşabilir. Bu birliğin kadınları ve erkekleri, nefreti ve korkusu bulunmayan ve açgözlü olmayan devlet adamlarını ve idarecileri yetiştirirler. Bu liderler, devlet adamları ve idareciler ortak bir fikir etrafında toplanarak, kendilerini bu ideale vakfederler. Ve dünyanın kurtuluşu da ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

Devlet adamları için de bir yanlış ve bir de doğru yol vardır. İnsanlardaki korku, nefret ve açgözlülük yok edildiği zaman, ulusların ve uluslararası en karmaşık problemlerin bile çözümlendiğini manevi cihazlanma defalarla ispat etmiştir.

Gözlerimizin önündeki panorama budur! Bu kadar basit olmasına rağmen birçoğumuzun göremediği gerçek budur! Bunları görmesek veya görmezden gelsek bile yine de onsuz yapamayız. İşte bilmekliğimiz lâzım gelen esas gerçek budur.

*************

Kaynak: DR. PAUL KAMPBELL — PETER HOWARD, İnsanları Değiştirme Sanatı, Çeviren: Mithat SAN(Eski Ulaştırma Bakanı) Mânevi Cihazlanma Derneği Yayınları: 9, Ankara — 1977

************

MANEVİ CİHAZLANMA DERNEĞİ/Aytunç ALTINDAL

Neo-Naziler Türkiye’de!

Aytunç Altındal, ‘derneğin Türkiye kanadında, Nazizmin babası gizli Thule örgütüyle ilişkili Almanlar ve Avusturyalılar vardı. Dernek, 60’larda ordu içinde etkiliydi’ diyor. 1995 yılında Aktüel dergisinin 229. sayısında yayınlanan dosyada ilginç iddialar yer alıyor:

İsviçre’de, Montrö yakınlarındaki Caux kentinde tarihi bir şato… Umberto Eco’nun romanından çekilen “Gülün Adi” filminin sahnelerini andıran bir Ortaçağ dekoru. 1500 kişilik dev salonlar, antikalarla dolu uzun koridorlar. Ve ortalıkta dolaşan siyah cübbelerinin arasında kollarını kavuşturmuş; yaşlı papazlar… Burası bir kilise değil, Hiristiyanlık üzerine ulaslararası çalışmalarıyla tanınan, araştırmacı-yazar Aytunç Altındal’a göre “Moral Re-Armament”in, yani “Manevi Cihazlanma Derneği”nin karargâhı.

SON TOPLANTI 1994’TE

Altındal’a göre, bu karargâhta uzun yıllar çeşitli Türkler eğitim gördü. Son olarak da, l994’te ünlü bir kadın reklamcının organizasyonuyla, 20 başarılı Türk gazetecisi bir hafta ağırlandılar. Papazlar, Türk gazetecilerinin ayaklarını bile yıkadı…

“Tüm bunlarda ne var?” denebilir. Altındal’a göre ise, “Çok şey var”:

AB’NİN FİKİR BABALARI

“1920’de bir rahip tarafından kurulan bu dernek, 1936’da İngiliz İstihbaratı’nca gizli Nazi sempatizanı olmakla suçlandı. Yıkıcı faaliyetlerle bulunmakla da… İngilizler, derneği ‘Beşinci Kol faaliyetlerinde bulunan ‘yıkıcı kuruluşlar listesi’nin en başındaki ilk üçe soktular. Dernek, Hitler’in yenilgisinden sonra 1945’te Fransız ve Alman önde gelenlerini gizlice buluşturarak, 5 yılda 3 bin kişiyi bir araya getirdi. Avrupa Topluluğu’nun da nüvesi bu görüşmelerde atıldı. Derneğin ilkesi, Hiristiyan ahlakının üstünlüğü çerçevesinde katolikleri, protestanları ve Ortodoksları birleştirmekti…”

Aytunç Altındal, derneğin bugün de çok etkin olduğunu ileri sürüyor:

“Manevi Cihazlanma Amerika’da en etkili kurumlardan biridir. Bill Clinton yönetiminde çok etkilidir. Butros Gali, Zbigniew Brzezinski gibi ünlü şahsiyetler de derneği övüyor ve Clinton’dan özellikle İslam ve AT konusunda örgütle temas halinde olmasını istiyorlar. Yakın bir gelecekte derneğin Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde arabuluculuk görevine soyunduğunu görürseniz, hiç şaşırmayın!”

ÖNEMLİ TÜRKLER DE ‘CİHAZLANMIŞ’

Aytunç Altındal bu iddialarını Sabah’ta yayınladığı “Mitler Doğmadan Önce” yazı dizisinde, “Türkiye ve Ortodokslar” adlı kitabında ve Aktüel’le yaptığı söyleşide dile getirdi. Altındal’a göre derneğin bir de Türkiye kolu vardı. “1950’lerde Neo-Nazi hareketler yeni isimler aldılar. 54-55’lerde İstanbul’u ve büyük şehirleri güzelleştirme dernekleri sardı. Birçok işadamının Avrupa ve İsviçre ile bağlantıları, bu dernekler aracılığıyla oldu” diyen Altındal. Türkiye’de Manevi Cihazlanma Derneği’nin de kurulduğunu açıkladı:

’27 MAYIS’TA ETKİLİ OLDULAR’

“Dernek, Caux’daki şatoda eğitilmiş Türkler tarafından 1958’de Ankara’da kuruldu. 40 kişilik kurucu kadrosunun toplantıları Bulvar Palas’ta yapılırdı. Derneğin onursal başkanı, dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dı. Ünlü mason Ekrem Tok ve İstanbul’da yaşayan bazı Alman, Avusturyalı ve Polonyalılar da üyeler arasındaydı. Bunların bir kısmı, geçmişte Nazi Partisi’nin babası olan gizli Thule örgütüyle sıkı ilişkileri olan kişilerdi. 27 Mayıs’ta çok etkili oldular. Dernek, Fener Patrikhanesi’ne Vatikan gibi ‘Devlet içinde devlet’ statüsü verdirmek için uğraştı, Menderes’e tavsiyede bulundu. 60’larda ordu içinde de etkiliydi…”

Aktüel, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Dernekler Masası’ndan derneğin kayıtlarını araştırdı. Aldığımız cevap, “Dernek 1967’de feshedilmiş. Evrakları da SEKA’ya gönderilmiş” oldu…

Manevi Cihazlanma Derneği’nin kurucu listesine ulaşmak mümkün olamadı. Kurucuların çoğunun yaşamadığını da öğrendik. Ama derneği çok iyi hatırlayan biri vardı: 27 Mayıs döneminin devrimci gençlik lideri Dr. Memduh Eren. 12 Mart döneminde sol cunta davalarından yargılanan ve ağır işkenceler gören Eren, dernekle ilgili duyduklarını şöyle anlattı:

CELİL PAŞA VE İKİ YAHUDİ AİLE

“Dönemin ihtilalci subaylarından, rahmetli Celil Gürkan Paşa’nın en yakın dostlarındandım. Paşa ve eşi 1972’de bana derneğin kendileriyle ilgilendiğini anlattılar. 1960’da; ihtilalden 10 gün sonra Celil Paşa Kıbrıs’ta görevli iken, İstanbul’dan komsuları olan iki Yahudi aile ziyaretlerine geliyor. Ve birlikte İsviçre seyahati yapmayı teklif ediyorlar. Paşa ‘Mümkün değil. İhtilal oldu, görevimi terkedemem’ diyor. Bunun üzerine İstanbul’daki 1. Ordu Komutanının telefon emriyle Celil Gürkan’a 3 ay izin çıkartılıyor. Gürkan ve eşi, Yahudi ailelerle beraber İsviçre’deki derneğin şatosuna gidiyor. Orada 15 gün boyunca, günde 6 saat ders altında, beyin yıkamaya maruz kalıyorlar. Sonunda da “Spor elbisesi alacağız’ diye şatodan kaçıp Paris’e, yakınlarının yanına gidiyorlar…”

NAZİ LİDERİ TÜRKİYE’DE Mİ SAKLANDI?

Altındal’ın Sabah’taki dizisinde ortaya attığı bir çarpıcı iddia da, Hitler’e ve Nazi partisine kaynaklık eden gizli Thule örgütünün liderinin, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi yenilgisinin ardından, “ölü” gösterilerek yıllarca Türkiye’de saklandığı… Peki Manevi Cihazlanma Derneği ile bu liderin gizlenmesi arasında bir bağlantı var mı? “İki olay paralellik arzeder” diyor Altındal. “Thule’nin lideri Rudolf von Sebottendorf, 1945-1957 arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ tarafından korundu. Balıkesir ve Adana’da saklandı” diye de ekliyor. Peki saklayanlar kim? “Beni fazla zorlamayın. Ben de hir kitap yazıyorum. Önümüzdeki günlerde ABD’de çıkacak kitabımda bazi şeyleri açıklayacağım” diyerek bu soruyu yanıtlamıyor.

Aytunç Altındal’a, “Hem ‘Dernek Nazi sempatizani’ diyorsunuz, hem de üyeler arasinda Masonların da bulunduğunu söylüyorsunuz. Bu çelişkili değil mi? Yahudilikle masonluk arasında bir ilişki yok mu?” diye soruyoruz. Buna cevabı da şöyle:

“Dernek Yahudi aleyhtarıdır. Bünyesine hiç Yahudi almamıştı. Türkiye’deki şubesinde de Yahudi yoktu. Ayrica sanıldığınin aksine Yahudiler Masonları değil. Masonlar Yahudileri kullanır. Almanya’daki 24 bin masondan, sadece 400’ü Yahudidir…”

Dünyayı yönetenler arasında gerçekten insanlığın bilmediği gizli örgütler de mi var? Bunların kolları Türkiye’ye de mi uzanıyor? Aytunç Altındal’ın bu sorulara cevabı “Evet!”. Bu cevabın daha somut kanıtlarını öğrenmek için ise, ABD’de çıkacak kitabı beklemek gerekecek anlaşılan…

MİT ESKİ DAİRE BAŞKANI MAHİR KAYNAK:

“Neo Nazizm’in arkasında ABD var!”

Aytunç Altındal’ın ortaya attığı, son yılların bu en çarpıcı komplo teorisi hakkında, bir başka komplo teorileri uzmanı olan Prof. Mahir Kaynak’ın da görüşünü aldık. Kaynak, teoriyi kısmen doğrulayarak şunları ekledi:

“2. Dünya Savaşından sonra Alman gizli servisinin artıklarını Amerika devraldı. Bu kadroların büyük bölümünü Güney Amerika’ya kaçırdılar. Hatta buna ‘Odessa Operasyonu’ adı verildi. ABD’nin Güney Amerika’daki operasyonlarını bunlar yürüttüler. Bunlar, yenik, esir ve suçlu eski Nazilerdir. Ve Amerika bunları istediği gibi kullanır. Çünkü istendiği an idam edilebilirler!

Neo-Nazizm’i de Almanya’nın hareket alanını sınırlamak için ABD hortlattı. Şu anda Alman gizli servisi, Nazi aleyhtarı ve sosyal demokrat ağırlıklıdir.”

Osman Aytun Altındal Kimdir?

Lise yıllarında, okuduğu Kabataş Lisesi’ni kundaklama teşebbüsünden, bugünün uluslararası din uzmanlığına uzanan ilginç bir hayat çizgisi var Aytunç Altındal’ın. 1970’lerde TKP’nin “Bizim Radyo”su onu “Atatürk’ün kurdurduğu sahte TKP’nin üyesi” olmakla suçlarken, Marksist dergiler çıkartıyordu. Son yıllarda ise Refah Partisi’ne ve askerlere yakınlığıyla göze çarpıyor. Altındal, yılın yarısını ABD’de geçiriyor, Hiristiyanlıkla ilgili çalışmalar yapıyor.

HİTLER’İN ARKASINDAKİ ADAM SEBOTTENDORF’UN TÜRKİYE GÜNLERİ

Nazizmin kurucusu, Türkiye’de saklanmış 1912’de kurulan gizli Thule örgütü, Aytunç Altındal’a göre Hitler’in ve Nazizmin babasıydı. Hitler’i siyasete sokan, yükselten ve ona mali destek bulan da Thule’ydi. Gamalı haçlı Nazi bayrağını bile Thule hazırlamıştı. Bu örgütün lideri Baron Rudolf von Sebottendorftu. 1875’te dogan “Baron”, aslında bir isçinin oğluydu. Ama 1910’larda bir soylu Alman ailesi tarafından evlat edinilerek “Baron” sıfatını kazanmıştı. Nazi Partisi’nin ilk hali olan Alman İşçi Partisi’ni de Baron ve örgütü kurmuştu.

Alman tarihçileri “Baron 1934’te Hitler’le çelişkiye düştü ve öldürüldü” dedilerse de, ölmemiş ve İstanbul’a kaçırılarak 1934-45 yılları arasında Alman istihbaratı görevlisi olarak çalışmıştı. Burada Taksim ve Teşvikiye’de yaşamış, Türk önde gelenleriyle dostluklar kurmuştu.

İngilizler “1945’te Almanya teslim olunca baron intihar etti” diyorlardı. Aytunç Altındal ise tersi görüşteydi: “Baronun hayatını araştırdım. Ve Baronun ‘öldüğü’ söylenen tarihten 12 yıl sonra, bir başka soyadı ile 1957’de Balikesir’den Antalya’ya gelen 3 kişilik bir Alman heyetinde yer aldığını, Antalya’da iki gece Cumhuriyet Oteli’nde kalarak Adana’ya geçtiğini saptadım. Sebottendorf’un 1945-57 yılları arasında Türkiye’de ‘Görünmeyen eller’ce korunduğu sanılıyor…”

Ya Manevi Cihazlanma Derneği? Onun burada rolü var mı? Altındal, “Detayları kitabımda yazacağım” diyor Ama “Dernekle Sebottendorf arasında paralellik var’ demekten de kendini alamıyor…

Erişim: http://kaleburc.blogcu.com/manevi-cihazlanma-dernegi/1358999

******

MANEVİ CİHAZLANMA CEMİYETİ

[SONER YALÇIN]- Hürriyet – 26 Nisan 2009

Ömer Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.

Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, “halifesi” oldu.

Zamanla kendi dergâhını kurdu. “Şeyh” oldu.

1942’de “İlahiyat Kültür Derneği“ni kurdu.

Amacı “dinlerarası diyalog” idi.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.

Rahip Buchman ABD’de 1929 yılında “Manevi Cihazlanma Cemiyeti“ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim…

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti.

Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı.

Yaptığı konuşmayı İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi kitabına aldı:

“Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkanlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir.”

İsviçre’deki toplantının nedeni “diyalog” idi ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore’ye gönderilmesini savunan kitap yazdı.

“Kore Savaşı’na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret.”

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Uzatmayayım…

Görüldüğü gibi “cemaatlerin” dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, “soğuk savaşın piyonu” haline geliveriyorlardı.

Demem o ki:

Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden “cemaat” olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız.

Erişim: http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/7598-manevi-cihazlanma-cemiyeti.html

TÜRKÇENİN ZAAFLARI, İNGİLİZCENİN GÜCÜ!


Bugün “dünya dili” denildiğinde ilk önce “İngilizce” akla gelmektedir, şu sıralar ne Almanca ve ne de Fransızca onunla rekabet edebilmektedir. Elbette bu dillerle birlikte İspanyolca, Rusça, Çince ve Arapça yeryüzünde belirli bir güce sahiptir. Fakat bu güçlü dillerin dünya dili olmak bakımından söz sahibi oldukları anlamına gelmez. Elbette, bunda İngilterenin bir-bir buçuk asırlık dünya hâkimiyetinden sonra, İngilizce konuşan ABD’nin dünya hâkimi olmasının büyük rolü var. Fakat, İngilizcenin dil olarak kendine mahsus bir gücünün olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Peki İngilizcenin gücü nereden geliyor?

Türkçeye bilhassa tarihî gelişim itibarıyla atfettiğimiz “kusur”lar İngilizce için sözkonusu olabilir mi?

Bu konuda öyle derinlemesine araştırmaya bile gerek yok. Eğer Türkçenin tarihî gelişimini iyi biliyorsanız, ingilizce için ansiklopedik bilgiler dahi bu konuda fikir sahibi olmanız için yeterlidir.

Sezar’ın, yani Roma’nın, milattan hemen sonraki istilamdan önce İngiltere’nin hâkimi “Kelt”lerdi. Roma hâkimiydi boyunca, Keltçenin yerini geniş ölçüde Latince kelimeler aldı. Romalılardan sonra Anglo-saksonlar adaya hâkim oldular (MS. 5. Yüzyıl). Bu Germen asıllı kavimler ada halkını, Germenleştirdiler. Çekimsiz bir dil meydana geldi. 7. asırda Hristiyanlığın tesiriyle Latin menşeli kelime haznesi oluştu.

9. asırda İskandinav kökenli Vikingler İngiltere sahillerini vuruyor, bilahire içerilere doğru ilerliyorlar. İskandinav dilinden bilhassa askerlikle, hukukla ilgili kelimeler alınıyor bu sefer de. 11. yüzyılda ise Norman istilası var. Resmî dil olarak Fransızca hâkim oluyor. Daha sonra Fransızca o kadar tesirli oluyor ki, bugün İngiliz sözlüğünde her İngilizce kelimenin neredeyse bir Fransızca eş manalısı vardır. Ancak 14. asırda İngilizce yeniden yüksek tabakanın dili hâline gelebiliyor. “Londra diyalekti” hâkim oluyor. İngilizce için üç devir tasnifi yapılıyor: Eski, orta, yeni İngilizce dönemleri. Norman istilasına kadar “eski İngilizce” dönemi, istiladan sonra orta, 1500’den sonra yeni veya modern İngilizce. Orta İngilizcede Latin-Germen ağırlığı var. Sömürgecilik döneminde uzak doğu dillerinden kelimeler giriyor, böylece İngilizcenin söz varlığı daha da renkleniyor ve çeşitleniyor.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Germen kolundan. Almanca ve Hollanda diliyle yakınlığı var. Norman istilasından sonra Fransızca etkili. 15. yüzyıl İngilizce için dönüm noktası. Bir taraftan Londra İngilizcesi önem kazanıyor, diğer taraftan matbaa faaliyete geçiyor. Bir yandan da rönesans düşüncesi İngiltere’ye yayılıyor. Rönesansla birlikte İngilterede yabancı dil, özellikle de eski yunanca ve klasik Latince bilen birçok bilgin yetişti Bu bilginlerin dil konusundaki esnek tutumları, İngilizcenin yabancı dillerden çok sayıda sözcük alması sonucunu doğurdu. Çoğu dil uzmanı, çağdaş İngilizcenin başlangıç tarihini 1500 olarak belirler.

İngilizceyi Hind-Avrupa dillerinden ayıran, çekimli (bükünlü, tasrifi) dil olma niteliğinin zayıf olması. Kelimeler büyük esnekliğe sahip. Bir kelime sıfat, isim veya fiil olarak kullanılabiliyor. Kelime dağarcığı esnek. Başka dillerden kelime alma, türeterek yeni kelimeler meydana getirme ve birleşik kelimeler oluşturma konusundaki rahatlık zengin bir kelime haznesinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor.

İngilizcede güçlü bir vurgulama var. Tonlama, kelimenin anlamını değiştirebilecek kadar önemlidir. Kelimeler ön-ek veya son-ek alabilir. Ekler İngilizce olabileceği gibi, latince veya yunanca da olabilir. Yunanca ve Latince, aynı sözcük için yer alabilecek kadar İngilizceye uyarlanmıştır.”

İngilizcede bir de “geri türetme” var. Bir kelimenin köküne ek getirilerek yeni kelime oluşturmanın tersi bir işlem bu. Bir kelime köküne gidilerek benzetme yoluyla kelime türetilebiliyormuş.

“Çağdaş İngilizce, sözcük dağarcığının yaklaşık yansım Germen dillerinden (eski İngilizce ve İskandinav dilleri), yarısını da halik dillerle Roman dillerinden (Fransızca ve Latince) almıştır. Ayrıca Yunancadan gelme birçok bilimsel kavram ve başka dilden alıntım çok sayıda sözcük barındırır. Nesne adları ve hemen hemen bütün temel kavramların yanı sıra kişi adlarının çoğu, yardımcı fiillelin tümü, basit edatların çoğu, bütün bağlaçlar ve hemen hemen bütün sayılar eski İngilizceden (Anglosakson dili) alınmıştır. Cins adlarının, sıfatların ve fiillerin çoğu İskandinav kökenlidir. İngilizcede giyim kuşam, mutfak, siyaset, edebiyat ve sanatla ilgili teriminin çoğu Fransızcadan gelir. Küçük el sanatları için kullanılan sözkler genellikle Fransızca, zanaatçılıkla ilgili sözcüklerse genellikle eski İngilizce kökenlidir. Fransızca ile İngilizcedeki eşanlamlı sözkler karşılaştırıldığında, Fransızcadakilerin daha kavramsal ve soyut, İngilizcedekilerin ise günlük yaşama daha yakın ve daha somut olduğu görülür. İngilizcedeki birçok yunanca birleşik sözcük ve türevin, benzer ya da oldukça farklı anlamlar taşıyan Latince eşdeğerleri vardır. “( Tırnak içindeki ibareler, Ana Britannica’nın ” İngilizce” maddesinden alınmıştır, C.ll)

Bu bilgilere, Türkiye’de dille uğraşan, “öztürkçecilik” satan, kelime tasfiye eden, sözlüğümüzde etnik temizlik (Stalin gibi büyük diktatörlerin “temizlik” hareketlerine benzer bir şekilde) yapan, bütün bunları yapmakla büyük bir iş becermiş, “boyunduruk kırmış” edasıyla övünen herkes kolaylıkla ulaşabilir. Devlet ansiklopedileri ile özel ve tercüme ansiklopedilerde de yeterli malûmat vardır.

MUKAYESESİZ DÜŞÜNCE OLMAZ!

İnsan, aklı olan, bu yüzden de sürekli kıyaslama yapan bir varlıktır. Kendimizi günün objektif kriterleriyle değerlendiriyor ve bir “gelişmişlik” derecesi belirleyebiliyoruz. Mesela, gayrisafi millî hâsıla, fert başına düşen millî gelir, bir takım alanlardaki harcamalar, okuryazarlık, kitap yayını, vb. gösterge olarak kabul ediliyor.

Mukayese dil konusunda da yapılabilir. Elbette bu öyle iki kere iki dört eder cinsinden basit bir işlem değildir. Fakat tarihî gelişme ve dillerin içinde bulunduğu durumlar birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Bunu daha kaba biçimde sözlüklerdeki kelimeleri kıyaslayarak yapıyoruz. İngilizce sözlüklerin ulaştığı kelime sayısı bazılarımıza dehşet verici geliyor.

Türkçenin elde bulunan ilk yazılı metinleri, şimdilik Orhun Yazıtları ve sekizinci asra tarihleniyor. Bu tarihe kadar İngiIterenin macerasını yukarıda özetledik. Bu asırda, İngilizci Hıristiyanlığın tesiriyle dillerinde Latince kelimeleri çoğaltıyorlardı. Türkler için bu tarih, 10. Asırdan sonra gelmişti. Orta Türkçe devri olarak adlandırılan bu devirde Türkçe yazı dili olarak teşekkül etmiştir. İslâm medeniyeti dairesine giren Türklerin dillerinde çok büyük değişiklikler meydana geİmiş, din dili arapçanın yanında, Türklerin islâmiyeti kabul ettiği Türkistan şehirlerinde müessir olan Farsçadan da etkilenmiştir. Her iki dilden de çok sayıda kelime Türkçeye girimiştir. Neredeyse aynı dönemlerde, İngilizler için Latince, Türkler için Arapça ile İngilizler için Fransızca, Türkler için Farsça aynı rolü oynamışlardır. Türklerin Farsçadan etkilenmesi, İngilizlerin Fransızcadan etkilenmesi gibi bir istila veya işgal sonucu olmamıştır.

Müslüman Türk devletleri ve bilhassa Selçuklular döneminde Türkçe resmî dil olarak kullanılmamışsa da, sözlü ve yazılı olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Osmanlılar Türkçeyi devlet dili olarak güçlendirmişler, bu yüzden öncelikle Anadolu’da Türkçe edebî dil olarak da etkili olmuştur. Türkçe 15 19. asırlar boyunca gelişmiş, yazı dili olarak tam mânasıyla teşekkül etmiş ve güçlenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren ise, batı tesirinde “yeni Türkçe” devrine girilmiştir. Türkçeyle İngilizce belki burada ayrılmaktadır. Türkçe İktisadî ve teknolojik üstünlük sonucu güçlenen Batı dillerinden iktibaslara girişirken, İngilizce bu dönemde sömürgeleştirdiği ülkelerden veya ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelime almaya devam etmiştir. Sh: 81-85

BİR İNGİLİZCE SÖZLÜĞE BAKARSAK…

İngilizce sözlüklerle işi olanlar, sürekli elinin altında bulunduranlar, bu sözlüklerde yer alan kelimelerin etimolojisi hakkında az çok bilgi sahibidirler. Biz böyle bir merakı olmayanlar için, hem de kaybolmuş bir emeği hatırlatmak maksadıyla bir İngilizce-Türkçe sözlüğün başından ve sonundan yüzer kelimeyi taradık. Ebette bu bütün sözlüğü temsil edecek bir örnekleme değildir. Fakat yine de bize bir fikir verebilir. Sözünü ettiğimiz sözlük, Mehmet Gülbahar’m “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat ’i (3. C. Bursa, 1940, 1947, 1948). Kitabın başındaki ifade şöyle: “5. 000 resmi ve 50.000 kelimeyi telaffuzlarıyla alır.”

Lügati hazırlayan Mehmet Gülbahar, “Bursa Erkek ve Askerî Liseleri İngilizce Öğretmeni” ve “Kıbrıs Lefkoşa İngiliz Ticaret Koleji mezunlarındandır. Üç ciltlik sözlüğün sahibi olan Gülbahar yaptığı işi önemsemektedir: “Şimdiye kadar çıkan lügatlerin en doğru telaffuzlu, kelime ve mâna itibariyle en zengin ve resimli ilk lügat olduğunu işaret etmek isterim.” (Önsöz)

“TÜRKÇE SÖZLÜK” 15 BİN KELİME, “İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK” 50 BİN KELİME!

Bu “Önsöz” 1940 tarihini taşımaktadır. Sözlüğün kaç yılında hazırlandığını bilmiyoruz ama, üç cilt halinde ve yedi yılda (1940, 1945 ve 1947) yayınlanabildiğini biliyoruz. Bu arada, 1945 yılında TDK ilk Türkçe sözlüğünü yayınlamıştır. Bu sözlüğün söz varlığı, 15 bin civarındadır. Bu itibarla, aynı dönemde yayınlanmış olan bir İngilizce Türkçe sözlüğün 50 bin kelimelik kapsamı dikkat çekicidir.

İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’in ilk yüz kelimesinden her hangi bir başka dile ait olduğu belirtilmeyenler 58 adettir.. Latince olduğu kaydedilenler 162 Latince Grekçe olduğu belirtilenler 43, Fransızca Latince olduğu belirtilenler 104, Fransızcalar 95, Arapça 2 ve farsça 16

İlk bakışta, 58’i ingillizre asıllı, 42’si yabancı menşeli görünen ilk yüz kelime, dikkatle incelendiğinde, kökeni belirtilmemekle beraber başka dillerden geçtiği kolaylıkla anlaşılanlar, özel Kelimeler, şüpheliler ve yabancı köklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında, durum değişmektedir.Bu durumda bulunan 35 kelime çıkarıldığında hepi topu 23 “İngilizce” kelime kalmaktadır.

Sözlüğün başı böyle de sonu nasıl acaba?

Burada da durumun pek farklı olmadığı görülüyor. Gerçi, menşei belirtilmeyen kelime sayısı bu sefer daha fazla: 74 kelimenin bu hesapça İngilizce olması gerekiyor. Fakat yunanca kök ve eklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında 49 sayısına ulaşılıyor ki, geriye 26 “halis” İngilizce kelime kalıyor.

Sh: 86-87

DİL DEVRİMİ: RİVAYET MUHTELİF AMA, “PLANLAMA” DEĞİL!

Uzun süre ABD üniversitelerinde mesai sarfeden ve dünya ilim âleminde, fen bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Oktay Sinanoğlu, yıllar sonra Türkiye’ye döndü ve döner dönmez de dilimiz ve kültür hayatımızla ilgili yüksek sesle konuşmaya, daha doğrusu feryad”a başladı. Uzun müddet sonra memleketine dönen ve gördükleri, duydukları karşısında “tevahhuş eden” bir vatandaşın ürküntüsünü belirtecek şekilde İngilizce başlık taşıyan “Bye Bye Türkçe” isimli kitabı bu feryadın ürünlerinden. Sinanoğlu, 1956 yılında Amerika’ya gittiği sıralarda okuduğu bir kitaptan söz ediyor eserinde. “Pantürkizm” adlı kitabın sonunda şöyle deniyormuş:

“Amerika, İngiltere Türkiye halkını anglosaksonlaştırıyor; eğilim dilini İngilizce yapacak. Sovyetlerde ise ruslar Türk halklarını ruslaştırıyor, orada da rusça eğitim yapan okulların sayısı artırılıyor, halk böyle okullara özendiriliyor. Rusça okullara ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar gittikçe söndürülüyor. Böylece birkaç nesil sonra dünyada ne Türkiye türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak ”

1950’lerde, yani 20. yüzyılın ortalarında, o sıralar “en yeni büyük müttefiki”nin Türkiye ile ilgili, kendilerine âşikâr bize nihan ugulamaları ve konuyla alâkalı kişilerin geleceğe yönelik olarak tartıştıkları ilgi çekici değil mi?

Ya, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren (ve elbette Türkiye’yle ilişkisini hiç kesmeyen) Yağmur Atsız’ın 21. yüzyılın başlarındaki tahminine ne demeli? Yağmur Atsız’ın sorusu şu: “Türkçe 22. yüzyılı görebilir mir (Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 2002) Bu soruyu sormak durumunda kalan bir kimse, bittabiî olumlu bir cevap vermeyecektir: “Korkarım ki 22. yüzyılda ne Türkçe kalacak ne de Türk milleti.”

Elbette uzun müddet yurtdışında yaşayan her iki değerli şahsiyet de kızgınlıkla, küskünlükle böyle konuşmaktadır. Onlar esasen tahminlerinin asla ve kat’a tahakkuk etmemesini istemektedirler. Bakın Yağmur Bey ne diyor:

“Kendisine aid her şeyi, ama her şeyi böylesine barbarca bir hoyratlıkla red ve inkâr eden, millî benliğini ve haysiyetini böylesine satan bir topluluk bundan böyle yaşama hakkından da feragat ediyor demektir.. .Bu hükme içim kan ağlayarak vardığımı, varmak zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.” (Yazarın imlâsına sâdık kalınmıştır).

Yağmur Atsız’a göre, Türkçe objektif olarak ölüm tehlikesiyle yüzyüzedir.

“İşin garibi, ölmüyor, ÖLDÜRÜLÜYOR ve ona ölümcül darbeleri indirenlerin başında Türkçeyi sözümona çok sevdiklerini iddia eden bir takım zümreler geliyor. Ortak özellikleri Türkçe ve genellikle dil meseleleri üzerindeki cehaletleri ve buna bağlı olarak BİR FİKRİ SON HADDİNE KADAR DÜŞÜNMEKTEN ÂCİZ OLUŞLARI (vurgu bizim, DMD). Zira böyle olmasa en azından daha işin başında fark ederlerdi ki kendine ‘ilerici’ yaftasını münasib gören hiç kimse bir yandan ‘etnik’ bağlamda ‘ırkçılık’ karşıtı iken aynı zamanda ‘dil ırkçılığına tevessül edemez

 Ederse zihin yapısında sakatlık var demektir. …Dünyadaki; İngilizce, Arapça, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca vs. gibi en gelişkin dillerin, başka dillerden en fazla kelime almış diller olduğu ve bununla üstelik iftihar ettikleri gerçeğinden bihaberdirler.”

Dünya görmüş, yurtdışında yaşamış ve kendini kabul ettirmiş iki önemli şahsiyet yürek yangınlığı ile böyle feryad ediyor. Türkçenin dününe, bugününe bakarak, olup bitenleri tahlil süzgecinden geçirerek yarınla ilgili “kötü” tahminde bunuyor, kara haberler veriyorlar.

Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili olumlu-olumsuz çok şey söyleniyor. Fakat ne söylenirse söylensin, bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun miladı, “dil devrimi” olarak adlandırılan faaliyetin başladığı 1930’lardır. 1930’lu yıllarda, dil “devrim” konusu olarak ele alınmış, Türkçe bir süre gerçekten “devrim”e maruz bırakılmış, daha sonra her ne kadar Atatürk’ün sağlığında bundan vazgeçilmişse de, ölümünden sonra, daha pürist/tasfiyeci bir yaklaşımla bu faaliyet sürdürülmüştür. Bu ideolojik ve siyasî müdahale Türkçeyi yarım asır sonra tükenme noktasına getirmiştir.

21. yüzyılın başında bürokrasi, düzgün cümle kurmaya muktedir olamamakta, eskiden Osmanlı divanında değil kâtiplerin, kapıcıların dahi yapmayacağı dil yanlışları en üst kademedeki yöneticilerin yazışmalarında görülebilmektedir.

İlk öğretim kurumlarında 300-500 kelime öğretilmekte, orta öğretimde İngilizce ve fen bilimlerine verilen ağırlık Türkçe-edebiyat derslerini geri plana itmekte, zaten yetişkinlik döneminde kimseden iyi Türkçe bilmesi istenmemektedir.

Yükseköğretimde en cazip üniversiteler, fakülteler yabancı dille öğretim verenlerdir. Türkçe çoktan öz yurdunda “üvey evlat” durumuna düşürülmüştür.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 57. Hükümet’in Millî Eğitim Bakanı, Türk edebiyatının iki klasik dönemini, klasik Osmanlı ve Tanzimat sonrası Batı tesirindeki edebiyatı ders kitaplarından çıkarmayı marifet sanarak program geliştirtmeye kalkışmış ve bin yıldır kullandığımız “millet, vatan, meclis, hak, hukuk, kanun” gibi çok sayıda kelimeye yasak koymuştu… (Yıl: 2002)

Bu manzara karşısında çok dikkatli düşünmemiz, gerçeği hoşumuza gitmese de kabul etmemiz ve “nerede hata yaptık” dememiz gerekiyor.

MEĞER HATA DEĞİL “PLAN” YAPMIŞIZ!

Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmaz! Son zamanlarda Türkçenin içine düşürüldüğü durumla ilgili tesbitlerde pek fazla farklılık bulunmuyor. Türkçe, 21. yüzyılın başında ciddi bir sıkıntı içinde. Bunu öğretim sisteminden, iletişim sistemine kadar her yerde gördüğümüz gibi, sokaklarda da yüzümüze tabelalar hâlinde çarpıyor. Bundan ötürü Türkçenin geleceği ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Tesbit bu, “teşhis” ne? Neden böyle oldu? Bu konuda fikir birliğine varılamıyor. Kültür Bakanlığı tarafından iki defa üst üste yayınlanan bir kitabın teşhisine bakarsak, işimiz kolay! Her şey “dil devriminin ellinci yılına kadar” (1983) iyi gitmiş. Yani, Türk Dil Kurumu’nun devlet kuruluşu hâline getirilmesine kadar. Ondan sonra, TDK vazifesini gereğince yapmadığı için işler sarpa sarmış! Yani Türkçenin geleceğini karartan, yirmi yıllık “icraatsızlık” dönemi imiş!

Daha önceki TDK “sivil toplum kurumu” gibi gösterilse de, tecahüle gerek yok! Bu Kurum bir zamanlar Millî Eğitim bakanlarının başkan, Cumhurbaşkanlarının şeref başkanı olduğu bir kuruluştu. Çok partili hayata geçişten sonra, devletin asıl sahibi tafrası satan bazı kuruluşlar gibi sistem üzerinde etkili oldu. Bütün darbelerden sonra bu gücünü artırdı. Yalnızca 12 Eylül müdahalesi tersine bir işlem yürüttü ve akademik niteliği ağır basan bir kuruma vücut verildi. İşin yapılış tarzını, hukukî zeminini her zaman eleştirebiliriz. Fakat yeni TDK’nun eskisine göre Türkçeye daha doğru ve ilmî ölçülere uygun hizmette bulunduğu kesindir.

Gelelim “dil devrimi”nin yeni “bilimsel kılıfı”na!

“Dil devrimi”nin dünyanın hiç bir yerinde savunulamayacak bir kavram olduğunu kitabın adı bile bize ifşa ediyor: Türkiye’de Dil Planlaması: Dil Devrimi.

“Dil devrim”i savunulabilir bir şey olsa idi nice yıl sonra allanıp pullanıp “planlama” olarak sunulur muydu? Dil devriminin asla bir planlama olmadığı, Kâmile İmer’in kitabı tetkik edildiğinde kolaylıkla anlaşılıyor. Çünkü verdiği “planlama” örnekleri ile Türkiye’de uygulanan dil devriminin alâkasını kurmak neredeyse imkânsız.

Kâmile Hanım, “dil planlaması” teriminin bizim dil devrimimize göre yeni bir kavram olduğunu şöyle ifade ediyor: “Dil planlaması terimi ilk olarak 1959’da Haugen tarafından kullanılmış olup o zamandan bu yana giderek yaygınlaşmıştır. Haugen başlangıçta bu terimi Norveç’te ulusal dilin çağcıllaştırılması (modernization), geliştirilmesi ve erginleştirilmesi amacıyla harcanan çabaları betimlemek için kullanmıştır.”

Yani bizler, yetmiş yıl önce “dil devrimi” adı altında “dil planlaması” yapmışız. Batılı bilim adamları da bunu otuz sene sonra başka bir vesile ile “tesmiye” etmişler!

Burada şu soruyu sormamız lâzım: “Norveç, dil konusunda Türkiye’ye örnek teşkil edebilir mi?” İlk bakışta neden etmesin, hem Batılı hem gelişmiş bir ülke” denilebilir. Elbette okuyucunun böyle değerlendireceği düşünülmüştür. (Burada sakatlık, “Norveç’te dilin “çağcıllaştırılması” ibaresinde aranabilir. Avrupa’nın ta batısındaki Norveç ve dili o zamana kadar “modern” değil miydi yoksa?)

Şöyle kaba hatlarıyla bir bakalım: Norveç, dünyanın en küçük dil topluluklarından biri olarak kabul ediliyor.Norveç dili Norsk Kuzey Germen öbeğinin Batı İskandinav koluna bağlı. İki farklı şekli var. Birincisi, Bokmal/Kitabî Norveççe veya Riksmal/Resmî Norveççe, Dan-Norveç dili. Danimarka’nın Norveçle birleştiği dönemde (1330-1814) kullanılan Danca’ya dayanıyormuş. İkincisi ise, Yeni Norveç dili/Lansmal-Kır Norveççesi. 19. asırda Ivar Aasen tarafından eski İzlanda dili geleneğini sürdürmek için batıdaki kır kesimi lehçeleri temel alınarak geliştirilmiş. Dan Norveç dili daha yaygınmış. İki dil de resmî yazışmalarda ve öğretimde kullanılıyormuş…

Model olarak kullanmamız “önerilen” planlama deyimi, böyle iki dilli bir topluluktaki durum esas alınarak ortaya konulmuş. Türkiye’de böyle bir durum mu vardı? Türkçe Türkiye’de yedi yüz yıldır devlet dilidir. Bütün farklılıklarına rağmen tarih boyunca tek bir Türkçe olmuştur. Ülkemiz Allaha şükür hiç bir devletin istilasına uğramamış ve bu istila sonucu bir dili kabul etmek zorunda kalmamışız.

Peki, Norveç’te yapılan nedir? İki dili yakınlaştırıp ortak bir Norveç dili meydana getirmek!

Şu satırları da bir itiraf olarak kabul edebiliriz: Özellikle bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde dil/değişke seçimi, seçilen dilin/değişkenin kodlanması, sözlük, dilbilgisi ve yazımın belirlenerek ölçünleştirilmesi ve kurumlarda, kuruluşlarda, eğitimde, kitle iletişim araçlarında yaygınlaştırılması ve günün gereksinimlerini karşılayacak biçimde işlevinin genişletilmesi çabalan bu kuram ve modeller kapsamında yaygın olarak 70’li yıllardan bu yana betimlenmeye başlanmıştır.”

İşin özü şu: Dil devrimini en azından dışarıda munisleştirmek için dil planlaması” terimi seçilmiş. Fakat, bu kavram Norveç gibi iki dilli toplumlar dikkate alınarak ortaya konulmuş, daha sonra ise, bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde” yapılan uygulamalarla bağlantılı olarak kullanılmış!

Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan bir devlet mi? Dil ve kültür bakımından “gelişmekte olan bir ülke” mi? Dünyanın kaç devletinin yedi yüz yıllık resmî dili var? Yer yüzünde kaç dilin bizim edebiyatımız kadar zengin yazılı edebiyatı var?

Dil devrimini yücelteceğiz diye Türkiye ya iki dilli topluluklarla karşılaştırılıyor ya da üçüncü kümeye, sömürge ligine düşürülüyor. Dil planlamasının bazı ülkelerde petrol şirketleri vs. eliyle yürütüldüğü de kitapta yer alan hususlardan.

MİSYONERLERİN İŞLERİ!

Kitaptan okuyalım: “Dil planlaması olarak görülebilecek etkinlikler çok çeşitlidir. Bir yöre dilinin ulusal dil olarak geliştirilmesinden (Endonozya ve Filipinler’de olduğu gibi) eski dillerin canlandırılmasına (İsrail ve İrlanda’da olduğu gibi), çatışma hâlindeki dile bağlılıktan (Norveç ve Hindistan’da olduğu gibi) yazı değişimi, sözvarlığının genişletilmesi yolundaki örgütlü çabalara (19. yüzyıldan beri Mısır’da olduğu gibi) kadar pek çok etkinlik dil planlaması kapsamında düşünülmektedir. Ayrıca bu terim Çin’de, Japonya’da ve Hindistan’da yazı düzeltim önerilerini de içermektedir.” (sf.16)

Bu paragrafla ilgili dipnota baktığımızda, bu faaliyetlerin “14. yüzyılda Perm’li Aziz Stefan’ın yaptığı gibi misyonerliğin bir parçası” olarak nitelendirildiğini görüyoruz.

“Dil planlaması konusunda çalışanlar ayrıca yönlendirici bir takım ilkelerden de söz etmektedirler ki bunlar daha çok konum planlaması kapsamında düşünülebilir. Cobarrubias’a göre, bir toplumda dil planlamasını yönlendiren dört ilke vardır: Bunlardan dilsel benzeş(tir)me (linguistic assimilation), kökeni ne olursa olsun herkesin toplumdaki baskın dili öğrenmesidir. Dilsel benzeştirme ilkesi dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmaktadır. Başka ülkelere göç etme sonucu göçmenler de bu ilkeye uymak durumunda kalmaktadırlar… Dilsel çoğulculuk (linguistic pluralism) karmaşık bir ulam (kategori, takım- DMD) olup bir ülkede farklı dil konuşan grupların varlığını, bunların dillerini sürdürme ve eşit temellere dayanarak işleme haklarının bulunmasını içermektedir. Kimi ülkelerde resmi olarak iki yada daha çok dil bulunması (örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca İtalyanca ve romans; Belçika’da Fransızca, flamanca ve Almanca; Sri Lanka’da sinhaliz ve tamil vb.) bu ilkenin geçerli olmasındandır. Yerlileştirme (vernacularization), yerli (indigenous) bir dilin onarılması ve/ya da genişletilmesini ve resmi dil olarak benimsenmesini içermektedir. Ölü bir dili canlandırma (İsrail’de İbranca), klasik bir dili onarma (Suriye, Mısır ve Fas’ta arapçalaştırma), resmi nitelik kazandırma ve ölçünleştirme (Filipinlerdeki tagalog ve Peru’daki keuça) gibi yollarla bu yapılmaktadır, uluslararasılaştırma (internationalism), yerli olmayan yaygın bir iletişim dilinin resmi dil olarak ya da çeşitli düzeylerde öğretim dili olarak benimsenmesini kapsamaktadır, üluslararasılaştırmanın da çeşitli dereceleri ayırt edilmektedir. İngilizce pek çok ülkede bu ilke doğrultusunda uygulanmaktadır,(sf.17)

Metinde adı geçen ülkelerin bir kısmı, iki veya çok dilli ülkeler. Bir kısmı ise, eski sömürge ve “mandat”lar. Eski sömürge/mandat ülkelerin bir kısmı mahalli dilleri güçlendirmeye çalışıyorlar, bir kısmı ise asırlar boyu kullandıkları güçlü dillerinin yerine ikame edilmiş Batı dillerinin hâkimiyetini sona erdirmeye gayret ediyorlar. Bilhassa Fas gibi Mağrib ülkeleri, Fransız sömürgesi oldukları dönemde etkili hâle gelen ve hatta Arapçanın önüne geçirilen Fransızcaya karşı tabiî olarak kendi dillerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

“Çeşitli etkenler içeren dil planlamasında doğal olarak tek bir amaçtan söz edilemez. Kaldı ki, bilim adamları hangi tür dil planlaması olursa olsun dili ilgilendiren tüm sorunların siyasal, ekonomik, bilimsel, toplumsal ve kültürel durumla ilgili olduğunu da belirtmektedirler.” (sf.17)

“Dilsel amaçlar dilbilimci ile yazarların işbirliğini gerektirmektedir. Bu amaçlar dilin sözvarlığını, yapısını ve biçimini ilgilendirir. Sözvarlığı alanında genişletme (üretici süreçler ve pratik planlama), ölçünleştirme (hem uzmanlık alanındaki hem de uzmanlıkla ilgili olmayan alandaki sözvarlığı, ağızlar) ve toplumsal anlamlı (sosyosemantik) kararlar yer almaktadır. Toplumsal anlamlı kararlar sözvarlığını genişletme kaynaklarındaki kararlar olup bunlar içinde; yabancı yerine yerli öğeleri kullanma, aynı dilin eski biçimlerinden ödünçleme, ağızlardan ödünçleme, yakın akraba dillerden uyarlama, argo ve halk diline izin verme yer almaktadır.” (sf.19)

“Nahir’e göre dil devrimi (language reform), kullanımı kolaylaştırmak amacıyla bir dilde belirli yönlerdeki değişmeyi anlatmaktadır ve bu genellikle yazıda, yazımda, sözvarlığında ya da dilbilgisindeki gelişmeleri ve yalınlaştırmaları kapsar. Nahir bunun dil devrimin dar anlamını gösterdiğini belirtmekte ve geniş anlamda ele alındığında dil devriminin dil planlamasıyla eşanlamlı görülebileceğini belirtir.” (sf. 21)

Sh: 95-113

Kaynak: D. Mehmet DOĞAN, Yüzyılın Soykırımı, Şubat, 2006, İstanbul

GÖLGEYE ÖVGÜ-“JORGE LUIS BORGES”


Yalnız körlerin gördüğü karanlıklara bakmak
W. Shakespeare

ANKA MEZHEBİ

ANKA mezhebinin kökeninin Heliopolis olduğunu ve reformcu Amenophis IV*ün ölümünü izleyen dinsel canlandırmadan türediğini yazanlar, Herodotos’un Tacitus’un metinlerini ve Mısır anıtlarını dayanak olarak gösteriyorlar, ama Anka adının Hrabanus Maurus’dan önce gelmediğini ve en eski kaynakların (örneğin Flavius Josephus’un Saturnales’i) yalnızca Adet Mensupları ya da Sır Mensupları’ndan sözettiğini bilmiyorlar veya bilmezden geliyorlar. GregoTovius, Ferrara’daki gizli ayinlerde, konuşma dilinde Anka’nın çok seyrek anıldığını belirtmiştir; Cenevre’de söyleştiğim zanaatçılara Anka adamları olup olmadıklarını sorunca beni anlamadılar, ama Sır Mensubu olduklarını hemen kabul ettiler. Eğer yanılmıyorsam, aynı şey Budistler için de geçerlidir; kendi söylemedikleri ad, dünyanın onlara verdiği ile aynı değildir.

Miklosich, aşın ünlü bir sayfasında, mezhep üyelerini çingenelerle karşılaştırmıştır. Şili’de ve Macaristan’da, hem çingeneler, hem de mezhep üyeleri vardır; böylesine heryerdelik dışında, her ikisinin ortak yönleri çok azdır. Çingeneler at cambazı, bakırcı, demirci ve falcıdırlar; mezhep üyeleri ise genellikle serbest mesleklerde başarılıdırlar. Çingeneler belirli bir fiziksel tip oluştururlar ve gizli bir dil konuşurlar, veya konuşurlardı; mezhep üyeleri öteki insanların arasına karışmıştır, hiç kıyıma uğramamış olmaları da bunun kanıtıdır. Çingeneler renkli kişiliklerdir ve kötü şairlere esin verirler; mezhep üyeleri romansları, taşbasmalarını, ve boleroları es geçerler… Martin Buber, Museviler’in özde dokunaklı olduklarını açıklar; mezhep üyelerinin tümü dokunaklı değildir, hattâ kimileri bundan tiksinirler; herkesin bildiği bu gerçek, Anka’nın İsrail’in bir türevi olduğu yollu yaygın yanılgıyı (ki bu savı saçma bir şekilde Urmann desteklemişti) çürütmeye yeterlidir. İnsanlar aşağı yukarı şöyle düşünürler: Urmann duyarlı bir adamdı; Urmann Musevi idi; Urmann Prag’ın Yahudi mahallesinde mezhep üyeleriyle sıkça beraber oldu; Urmann’ın hissettiği yakınlık, olgunun gerçekliğini kanıtlar. İçtenlikle söyleyeyim, bu görüşü kabul edemem. Mezhep üyelerinin Musevi ortamında Museviler’e benzemesi hiçbir şeyi kanıtlamaz; yadsınamayacak gerçek, Hazlitt’in sonsuz Shakespeare’i gibi, dünyadaki bütün insanlara benzedikleridir. Havari gibi, herkes için her şeydirler; daha geçenlerde, Paysandu’lu doktor Juan Francisco Amaro, bulundukları yere ne büyük kolaylıkla uyum sağladıklarından beğeniyle sözetmiştir.

Mezhep tarihinin kıyımlar kaydetmediğini söylemiştim. Burası doğru, ama Anka yandaşlarını barındırmayan insan topluluğu olmadığına göre, kurban edilmedikleri veya can almadıkları kıyım ya da şiddetin de bulunmadığı aynı oranda kesindir. Batı savaşlarında olsun, Asya’nın ücra köşelerindeki çarpışmalarda olsun, yüzyıllardan beri düşman sancakları altında kan dökmüşlerdir; yerkürenin bütün uluslarıyla özdeşmeleri pek işlerine yaramaz.

Kutsal Kitap’ın İsrail’i biraraya getirmesi gibi onları birleştiren kutsal bir kitaptan yoksun, ortak bir anıdan yoksun, bir başka anı olan dilden yoksun, yeryüzünün dört bir yanına dağılmış, renk ve çizgilerinde farklı olarak bir tek şey –Gizem-onları birbirlerine bağlar ve zamanın sonuna kadar da bağlamayı sürdürecektir. Bir zamanlar, Gizem’in yanısıra, bir efsane (belki de kozmogonik bir mit) vardı, ama Anka’nın yüzeysel insanları bunu unuttular, bugün yalnızca bir cezanın karanlık geleneğini saklıyorlar. Ceza, antlaşma veya ayrıcalık; yorumlar farklılık gösteriyor ve bir Tanrı’nın yargısına şöyle bir gözatmamıza izin veriyor yalnızca: bu Tanrı, bir ırkın insanlarına, kuşaktan kuşağa bir töreni uygulamak koşuluyla sonsuzluğu kesin kılıyor. Gezginlerin raporlarına başvurdum, patriklerle ve tanrıbilimcilerle konuştum; törenin yerine getirilmesinin mezhep üyelerinde görülen tek dinsel uygulama olduğunu doğrulayabilirim. Tören Gizem’i oluşturur. Belirttiğim gibi, bu kuşaktan kuşağa iletilir, ama gelenekler, annelerin çocuklarına öğretmesine de, din adamlarının açıklamasına da karşıdır; gizeme kabul töreni en aşağılık kişilerin görevidir. Bir köle, bir cüzzamlı veya bir dilenci giz öğreticisidir. Ayrıca, bir çocuk da bir başka çocuğa bilgi verebilir. Kendi başına eylem basit ve anlıktır, betimleme gerektirmez. Kullanılan gereçler mantar, balmumu ve Arap zamkından oluşur. (Ayin kitabı balçıktan da söz eder; bu da ayrıca kullanılır.) Özellikle bu ayinin yapılmasına adanmış tapmaklar yoktur, ama bir yıkıntı, bir mahzen veya bir dehliz uygun yerler olarak benimsenmiştir. Gizem kutsaldır, ama biraz gülünç olduğu da doğrudur; uygulama kaçamak, hattâ töredışıdır ve yandaşları bunun sözünü etmezler. Adlandırmak için nazik sözcükler yoktur, ama bütün sözcüklerin onu gösterdiği, veya daha doğrusu, kaçınılmaz olarak ona gönderme yaptığı üstü kapalı anlatılır; bu nedenle, bir söyleşide ağzımdan çıkan sıradan bir şeye, mezhep yandaşları gülümsediler veya rahatsız oldular, çünkü Gizem’e dokunduğumu sezdiler. Cermen edebiyatında, mezhep üyeleri tarafından yazılmış şiirler vardır, adı geçen konu deniz veya akşam alacakaranlığıdır; bunların bir anlamda Gizem’in simgeleri olduğunu tekrarlamayı gerekli görüyorum. Du Cange’ın Glossaire’ine kaydettiği uydurma bir atasözü Orbis terrarum est speculum Ludi der. Bir çeşit kutsal korku, kimi inançlıların bu basit töreni uygulamasına engel olur; ötekiler bunları aşağılarlar, ama daha çok kendi kendilerini aşağılarlar. Buna karşın, bilinçli olarak Tören’den el çekip, Tanrı ile doğrudan alışverişe girmeye hak kazananlar, büyük bir saygınlık kazanırlar; bu alışverişi açığa vurmak amacıyla ayin kitaplarındaki resimlere başvururlar, bu yüzden John of the Rood şöyle yazmıştır:

Bilsin yedi kat gökkubbe Tanrı’nın
Mantar ve Balçık gibi lezzetli olduğunu

Üç kıtada, birçok Anka sofusunun dostluğuna hak kazandım; başlangıçta Gizem’in onlara anlamsız, zahmetli, bayağı ve (işin en garip yanı) inanılmaz geldiğini biliyorum. Atalarının böylesine oyunlara yüzverdiklerini kabullenmek istemiyorlardı. Gizem’in ta eskilerde kaybolmamış olması tuhaftır; yerkürenin değişkenliklerine karşın, savaşlara ve göçlere karşın, korkunç bir şekilde, inançlılara ulaşıyor. Biri, artık içgüdüsel olduğunu ileri sürerken duraksamadı bile.

 Sh: 131-134

DEUTSCHES  REQUİEM

Beni öldürse bile, inanacağım ona.
Eyüp 13:15

ADIM Otto Dietrich Zur Linde. Atalarımdan biri, Christoph Zur Linde, Zorndorf zaferinin yazgısını belirleyen atlı saldırısında can verdi. Anne tarafından büyük dedem, Ulrich Forkel, 1870 yılının son günlerinde Marchenoir ormanında, Fransız başıbozukların elinden katledildi; babam, yüzbaşı Dietrich Zur Linde 1914 Namur kuşatmasında ve iki yıl sonra da Tuna’yı geçerken yararlık gösterdi.

[ Anlatanın, en ünlü atasını, Hegel diyalektiğini Kristoloji’ye uygulayan ve kilisenin tanımadığı bazı kitapların aslına uygun çevirisiyle Hengstenberg sansürünün yıldırımlarımüzerine çeken ve Thilo ve Gesenius'un onayını kazanan tanrı-bilimci ve İbranice uzmanı Johannes Forkel’i (1799-1846) es geçmesi oldukça anlamlı. (Yayıncınınnotu.)]

Bana gelince, işkenceci ve katil sıfatıyla kurşuna dizileceğim. Mahkeme dürüst hareket etti; ta başından beri suçluluğumu kabul ettim. Yarın, tutukevinin saati dokuzu çalarken, ölüm ülkesine girmiş olacağım; büyüklerimi düşünmem çok doğal, onların gölgesine öylesine yakınım ki, bir anlamda ben onlarım.

Dava (bereket versin kısa sürdü) süresince hiç konuşmadım; o zaman kendimi aklamaya kalkışsam kararı geciktirir, üstelik korkakmış izlenimi uyandırırdım. Şimdi her şey değişti; idamımdan önceki gece çekinmeden konuşabilirim. Suçlu olmadığımdan bağışlanma arayışında değilim, ama anlaşılmak istiyorum. Beni dinlemeyi bilenler, Almanya’nın tarihini ve dünya tarihinin geleceğini anlayacaklar. Bugün olağanüstü ve şaşırtıcı görünen benimki gibi vakaların çok geçmeden sıradan olacağını biliyorum. Yarın öleceğim, ama ben gelecek kuşakların bir simgesiyim.

1908 yılında Marienburg’da doğdum. Bugün hemen hemen unutulan iki tutku, birçok uğursuz yıla yüreklilikle, hattâ mutlulukla karşı koyma olanağı tanıdı bana: müzik ve metafizik. Bana iyilik edenlerin hepsini sayıp dökmem mümkün değil, ama sessizce geçiştirmeye katlanamayacağını iki ad var: Brahms ve Schopenhauer. Şiir üzerine de biraz çalıştım; bu adlara bir başka dev Cermenik adı eklemek istiyorum: William Shakespeare. Bir zamanlar tanrıbilim ilgimi çekmişti, ama Schopenhauer, lafı dolaştırmayan fikir yürütmeleri ile beni bu masalsı yöntemden (ve Hıristiyan inancından) kopardı, Shakespeare ve Brahms ise dünyalarının sonsuz çeşitliliği ile. Hayranlıkla, sevgi ve minnetle bu yazgının kayırdığı gözdelerin eserlerinin herhangi bir noktasında duralayan kişi, benim, o iğrenç adamın da oralarda duralamış olduğumu bilsin.

1927’ye doğru, yaşamıma Nietzsche ve Spengler girdiler. Bir 18. yüzyıl yazarı, kimsenin çağdaşlarına borçlu duruma düşmek istemediğini söyler; ben de, ezıciliğini sezdiğim bu etkiden kurtulabilmek amacıyla, Abrechnung mit Spengler başlığını taşıyan ve yazarın Faust’a benzer dediği çizgilere en su götürmez anıtın, Goethe’*nin karışık dramı değil, yirmi yüzyıl önce kaleme alınmış bir şiir, De Rerum Natura olduğunu belirttiğim bir makale yazdım. Tarih filozofunun içtenliğinin, kökten Alman (kerndeutsch) ve askerî düşüncesinin de hakkını teslim ettim. 1929’da Parti’ye yazıldım.

[(*) Öteki uluslar saflıkla yaşıyorlar, kendi içlerinde ve kendileri için, madenler ve göktaşları gibi; Almanya hepsini içeren evrensel ayna, dünyanın bilincidir (das Weltbewusstsein). Goethe Hıristiyan âleminin bu anlayışının proto tipidir. Onu kınamıyorum, ama Spengler savunun Faust'a benzer adamını onda görmüyorum.]

Çıraklık yıllarım hakkında söylenebilecek pek bir şey yok. Benim için, birçoklarınkinden daha güç oldu doğrusu, cesaretten yoksun olmasam da, şiddete eğilimim yoktur. Buna karşın, yeni bir çağın sınırında olduğumuzu ve İslâmiyet’in ya da Hıristiyanlık’ın ilk dönemleriyle bir tutulabilecek bu çağın, yeni insanlar gerektirdiğini kavradım. Bireysel açıdan, arkadaşlarımdan tiksiniyordum; onları bizi birleştiren yüce emel için, bireyliğimizden vazgeçmemiz gerektiğine inandırmak için boş yere uğraştım durdum.

Tanrıbilimciler, Tanrı’nın dikkati bir an olsun kalem tutan şu elimden uzaklaşsa, bu elin ışıksız bir ateşle çarpılmış gibi yokolacağını iddia ediyorlar. Bence, gerekçesi olmadan kimse varolamaz, kimse bir bardak suyu dudaklarına götüremez ya da bir parça ekmeği ısıramaz. Bu gerekçe her insan için farklıdır; ben, inancımızın dayanıklılığını ölçecek amansız savaşı bekliyordum. Bu savaşın çarpışmalarında bir asker olacağımı bilmek bana yetiyordu. Zaman zaman İngiltere ve Rusya’nın ödlekliğinin bizi yoksun bırakmasından çekindim. Rastlantı ya da yazgı geleceğimi başka şekilde ördü: 1 Mart 1939 günü, gün batınımda Tilsit’te gazetelerin bahsetmediği ayaklanmalar oldu; Havra’nın arka sokağında, iki kurşun bacağımı delip geçti, kesmek gerekti.* Birkaç gün sonra, ordularımız Bohemya’ya giriyordu; sirenler bu olayı haber verdiğinde, sakin bir hastanede yatağa çakılmış, kendimi Schopenhauer’ün kitaplarında kaybedip, unutmaya çalışıyordum. Boş yazgının simgesi olan koca ve mayışık bir kedi pencere kenarında uyukluyordu.

[ (*) Bacağın kesilmesinin sonuçlarının çok ciddi olduğu fısıldanıyor. (Yayıncının notu.)]

Parerga und Paralipomena’nın birinci cildinde, doğum anından ölümüne bir insanın başına gelebilecek olayların tamamının kendi tarafından önceden belirlendiğini yeniden okudum. Demek ki, her savsaklama önceden düşünülmüş, her rastlantısal karşılaşma bir sözleşme, her küçük düşme bir tövbe, her başarısızlık gizli bir zafer, her ölüm bir intihar idi. Felâketlerimizi kendimizin seçtiği düşüncesi kadar kurnaz bir avuntu yoktur; bu bireysel erekbilim bize gizli bir düzeni açımlar ve bizi olağanüstü bir şekilde Tanrı ile karıştırır. Hangi karanlık niyet bana bu gün batımını, bu kurşunları ve bu kesik bacağı arattı? (diye sordum kendi kendime.) Savaş korkusu olmadığını biliyordum; daha derin bir şeydi. Sonunda kavradım. Bir din için ölmek, onu bütünüyle yaşamaktan daha basitti; Efes’de vahşi hayvanlarla kapışmak (binlerce adsız şehit böyle yaptı) İsa’nın kölesi Petrus olmaktan daha az zordu; bir eylem insanın bütün saatlerinden daha az önem taşıyordu. Savaş ve zafer kolaylıklardı; Raskolnikov’un girişimi, Napolyon’unkinden daha çetindi. 7 Şubat 1941’de, Tarnowitz toplama kampı müdür yardımcılığına atandım.

Bu görevin uygulanması benim için pek hoş olmadı, ama asla savsaklama günahını işlemedim. Ödlek, kılıçların arasında sınanır; bağışlayan, acıyan insan sınavını tutukevlerinde ve başkasının acısında verir. Temelde, nazizm ahlâki bir eylemdir, yozlaşmış insanlığın yeni deriye kavuşmak için eski deriyi değiştirmesidir. Savaş sürecinde, subayların çığlıkları ve bağırışmalar arasında, bu dönüşüme sık rastlanır; sinsi, yanıltıcı merhametin asırlık sevecenliklerle aklımızı çelmeye çalıştığı iç karartıcı zindanda durum aynı değildir. Bu sözleri boş yere kullanmıyorum; Zerdüşt’ün üst insanı için acıma en büyük günâhtır. Breslau’dan ünlü şair David Jerusalem’i bize gönderdiklerinde az kalsın (itiraf ederim) bu günâha giriyordum.

Elli yaşlarında bir adamdı. Bu dünyanın mallarından yoksul, hırpalanmış, yadsınmış, ayıplanmıştı, dehâsını Mutluluğu övmeye adamıştı. Anımsadığım kadarıyla, Albert Soergel Dichtung der Zeit adlı yapıtında onu Whitman ile karşılaştırıyor. Bu benzetme pek yerinde değil. Whitman, evreni önsel, genel, hemen hemen aldırmaz bir şekilde ulular; Jerusalem ise titiz kılı kırk yaran bir aşkla her şeyden sevinç duyar. Asla sayım döküme, kataloglamaya girişmez. Kaplan Ressamı Tse Yang başlıklı, kaplanlar gibi çizgili, enlemesine ve sessiz kaplanlarla aşırı yüklü ve delik deşik o derin şiirin birçok altı ölçülü dizesini ezberden tekrarlayabilirim. Ölüm saati çaldığında, boş yere yanlışlarını bağışlatmaya çalışan, yaşamının asıl gizli aklanmasının müşterilerinden birine (yalnız bir kere gördüğü ve anımsamadığı biri) Shylock kişiliğini esinlemek olduğundan habersiz, 16. yüzyılda yaşamış Londralı bir tefecinin kendi kendine mırıldanışını konu edinen Rosencrantz Melekle Konuşuyor’ı da unutamam. Akıldan çıkmayan gözleri olan, sarı tenli, hemen hemen kapkara sakallı David Jerusalem, her ne kadar aslında yoldan çıkmış ve nefretle anılan Eşkenazlar’dan olsa da Sefarad Yahudilerinin tam bir prototipiydi. Ona karşı katı davrandım; ne acımanın, ne de ününün beni yumuşatmasına izin vermedim. Olası bir cehennemin tohumunu taşımayan hiçbir şeyin var olmadığını epeydir biliyordum; bir yüz, bir sözcük, bir pusula, bir cıgara reklamı onları unutmayı beceremeyen birini deli edebilirdi. Macaristan haritasını aklından çıkaramayan kişi deli olmaz mıydı? Bu ilkeyi kampımızın disiplinli yönetimine uygulamaya karar verdim ve…* 1942 sonunda Jerusalem aklını yitirdi; 1 Mart 1943’te intihar etmeyi başardı.**

[(*)O Burada birkaç satırı çıkarmak kaçınılmazdı.(Yayıncınınnotu.)

(**) Jerusalem adı ne arşivlerde, ne de Soergel’in eserlerinde yeralıyor. Alman Edebiyatı kitaplarında da adı geçmiyor. Buna karşın, bir kurgu kahramanı olduğunu da sanmıyorum. Otto Dietrich Zur Linde'nin emri üzerine, Tarno witz’de birçok Musevi aydını işkenceye tabi tutuldu, örneğin piyanist Emma Rosenzweig. "David Jerusalem" belki birçok kişinin simgesidir. 1 Mart 1943'te öldüğü söyleniyor burada; anlatan 1 Mart 1939’da Tilsit'te yaralanmıştı. (Yayıncının notu.)]

Onu yokettiysem, bunu acıma duygumu yoketmek için yaptığımı Jerusalem anladı mı bilmiyorum. Benim gözümde bir insan, hattâ bir Yahudi bile değildi; ruhumun nefret edilen bir bölgesinin simgesine dönüşmüştü. Onunla birlikte can çekiştim, onunla birlikte öldüm, onunla birlikte kendimi bir anlamda yitirdim; işte bu nedenle acımasız oldum.

Bu sırada, mutlu bir savaşın büyük günleri ve büyük geceleriyle coşuyorduk. Soluk aldığımız havada aşka benzer bir duygu vardı. Denizi yanıbaşında hissetmiş gibi, kanda bir heyecan ve bir taşkınlık vardı. Bu yıllar boyunca, her şey farklıydı; uykunun tadına kadar. (Belki ben hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olamadım, ama bilindiği gibi mutsuzluk kayıp cennetler gerektirir.) Bütünlük için, yani bir insanın uluşabileceği deneyimlerin tamamı için can atmayan bir tek insan yoktur; bu sonsuz kalıtın herhangi bir yerinden yoksun kalmaktan korkmayan bir tek insan da yoktur. Ama benim kuşağım her şeye sahip oldu, çünkü önce zafer bağışlandı, sonra da bozgun.

1942 yılının ekim ya da kasımında, ağabeyim Friedrich Mısır’ın kum çöllerinde, ikinci El Alameyn çarpışmasında öldürüldü; birkaç ay sonra, bir hava bombardımanında doğduğum ev yerle bir oldu; 1943 haziranı sonunda da, bir başkası laboratuvarımı yoketti. Büyük anakaraların hırpaladığı Üçüncü Reich can veriyordu, eli herkese karşı kalkmıştı, herkesin eli de ona karşı. İşte o zaman benzersiz bir şey oldu, ancak bugün anladığımı sanıyorum. Öfkenin kadehini tüketebileceğime inanıyordum, ama son damlaya vardığımda beklenmedik bir tat beni durdurdu, gizemli ve neredeyse korkunç mutluluğun tadı. Birçok açıklamayı denedim; hiçbiri yeterli görünmedi.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gizliden gizliye suçlu olduğumu biliyorum ve beni yalnız ceza bağışlatabilir, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü sona vardım ve çok yorgunum, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gerçekleşti, çünkü geri döndürülemeyecek biçimde geçmiş, şimdiki ve gelecek olaylarla birleşiyor, çünkü bir tek gerçek olguyu kınamak veya ondan üzüntü duymak bütün evrene hakaret etmektir, diye düşündüm. Kendi kendime bu nedenleri gösteriyordum, ta ki doğrusunu bulana dek.

İnsanların ya Aristotelesci, ya da Platoncu doğdukları söylenir. Bunun anlamı, Aristoteles ve Platon arasında bir kalem kavgasına konu olmayan soyut nitelikte hiçbir tartışmanın bulunmadığıdır; yüzyıllar ve iklimler boyunca adlar, lehçeler, yüzler değişir, ama ebedi hasımlar asla. Toplumların tarihi de gizli bir süreklilik içerir. Arminius bir bataklıkta Varus’un tümenlerini kılıçtan geçirdiğinde, Alman İmparatorluğu’nun bir müjdecisi olduğunu bilmiyordu. İncil çevirmeni Luther, yaptığının İncil’i sonsuza dek geçersiz kılacak bir toplum yaratmak olduğundan kuşkulanmıyordu bile; 1758’de bir Moskova kurşunuyla öldürülen Christoph Zur Linde bir anlamda 1914 zaferlerini hazırladı; Hitler bir tek ülke için savaştığını sandı, aslında herkes için, hattâ saldırganlığının ve nefretinin kurbanları için savaştı. Kendi beninin bilmemesinin önemi yok; kanı ve istemi biliyordu. Dünya Yahudilik’ten ve Yahudilik’in hastalığı olan İsa inancından ölüyordu. Bu kılıç bizi öldürüyor ve bizler bir labirent ören ve günlerinin sonuna dek içinde gezinmeye hüküm giyen büyücüye veya bilmediği birini yargılayıp ölüme mahkûm eden, ardından da “Bu adam sensin” açınlamasmı duyan Davud’a benziyorduk. Yeni düzenin kurulması için birçok şeyin yıkılması gerekiyordu; Almanya’nın bunlardan biri olduğunu öğrendik şimdi. Yaşamımızdan biraz daha fazla bir şey verdik, anayurdumuzun yazgısını. Kimileri lanetlesin, kimileri ağlasın; ben yazgımızın çevrimsel ve kusursuz olmasından sevinç duyuyorum.

Şimdi amansız bir çağ dünya üzerinde süzülüyor. Bu çağı biz yarattık, bundan böyle kurbanı olan bizler. İngiltere’nin çekiç, bizim ise örs olmamızın ne önemi var? Önemli olan, köle ruhlu Hıristiyan pısırıkları yerine şiddetin hüküm sürmesi. Eğer şiddet ve haksızlık ve mutluluk Almanya için değilse, varsın öteki uluslar için olsun. Yeter ki Cennet varolsun, bizim yerimiz Cehennem bile olsa.

Yüzümü aynada seyrediyorum, kim olduğumu, birkaç saat içinde sonla yüzyüze geldiğimde nasıl davranacağımı öğrenmek için. Bedenim korku duyabilir, ben asla.

Sh: 177-184

SHAKESPEARE  BELLEĞÎ

GOETHE’NİN, Edda’ların ve sonradan ortaya çıkan türkü Nibelungenlied’in hayranları vardır; benim yazgımsa Shakespeare’di. Hâlâ da öyle, üstelik kimsenin -daha yeni Pretoria’da ölen Daniel Thorpe’u saymazsak tabii -önceden sezemeyeceği bir anlamda. Bir de yüzünü asla görmediğim biri var.

Adım Hermann Soergel. Meraklı okur, bir zamanlar metnin iyice anlaşılmasında gerekli olduğuna inandığım ve İspanyolca dahil birçok dile çevrilen eserim “Shakespeare Kronolojisi” ni karıştırmıştır belki. Aynı zamanda, Theobald’ın 1734’teki eleştirel baskıya eklediği bir düzeltiyle başlayan ve bugüne dek yapıtın ayrılmaz bir parçası kabul edilen uzunlamasına polemiği anımsaması da hiç olanaksız değil. Hemen hemen iğneli diyebileceğimiz sayfaların anlatımına şaşmyorum bugün. 1914 yılında, Yunanca uzmanı ve oyun yazan George Chapman’ın, farkına bile varmadan, İngilizceyi kökenine, Anglosakson özüne (Urprung) götürene dek işlediği Homeros çevirilerinde karşılaşılan bileşik sözcükler üzerine de bir inceleme kaleme aldım, ama yayımlamadım. Şimdi tınısını bile unuttuğum sesinin günün birinde benimkine benzeyeceği hiç aklımdan geçmezdi… Adımın başharfleriyle imzaladığım bir başka yazıyla, sanırım edebi biyografim tamamlanıyor. 1917 yılında Batı cephesinde can veren kardeşim Otto Julius’un ölümünü düşünüp durmaktan kurtulmak için giriştiğim basılmamış Macbeth çevirimi de eklemek uygun düşer mi bilmiyorum. Sonunu getirmedim; İngilizcenin, şansına, iki ses düzeninden de -Almanca ve Latince-yararlandığını anladım, oysa bizim Almancamız, daha uyumlu olmasına karşın, yalnızca tek bir ses düzeniyle sınırlıdır.

Daniel Thorpe’dan söz ettim. Binbaşı Barclay, bir Shakespeare kongresinde tanıştırmıştı bizi. Ne yeri, ne de tarihi belirteceğim; böylesi açıklamaların gerçekte belirsizlik olduğunu gayet iyi biliyorum.

Önemli olan, yan körlüğümün unutmaya yardımcı olduğu Daniel Thorpe’un çehresinin yaydığı mutsuzluktu. Yılların sonucunda, insan pek çok şeyde olduğundan başka türlü görünmeyi başarabilir, ama asla mutluluk taslayamaz. Neredeyse fiziksel bir biçimde, Daniel Thorpe hüzün yayıyordu çevresine.

Uzun bir toplantıdan sonra, gece bizi sıradan bir köşe meyhanesine götürdü. Kendimizi İngiltere’de hissetmek için (o sırada oradaydık) törenle testiler dolusu ılık ve siyah bira tükettik.

-Pencap’dayken, dedi binbaşı, bir dilenciden söz etmişlerdi bana. Bir İslâm inanışı, kuşların dilini anlamayı sağlayan bir yüzüğü Hazreti Süleyman’a mal edermiş. Dilencinin bu yüzüğü elinde tuttuğu dillere destanmış. Öylesine paha biçilmez bir şeymiş ki, adam kimselere satamamış ve Lahor’da Vezir Han Camii’nin avlularından birinde ölüp gitmiş.

Chaucer’ın de bu harika yüzük masalını çok iyi bildiğini düşündüm, ama söylersem Barclay’in öyküsünün keyfi kaçmış olacaktı.

Yüzüğe ne olmuş peki? diye sordum.

Bütün büyülü nesnelerin geleneğinde olduğu gibi, kaybolup gitmiş. Kim bilir, belki de hâlâ caminin gizli bir köşesindedir veya kuşların yaşamadığı bir yörede, adamın birinin parmağındadır.

Ya da söyledikleri seçilemeyecek kadar çok kuşun bulunduğu bir yerde, dedim.

Öykünüz Barclay, biraz meseli andırıyor.

İşte bu noktada konuşmuştu Daniel Thorpe. Bunu da kişiliksiz bir sesle, bize bakmadan yapmıştı. İngilizceyi garip bir şekilde söylemliyordu, bunu Doğu’da uzun süre kalmasına yordum.

Mesel değil ama, diye sürdürdü, mesel olsa bile gerçek. Öyle paha biçilmez şeyler vardır ki satılmaları mümkün değildir.

Şimdi toparlamaya çabaladığım sözcükler, onları söylerken Daniel Thorpe’un duyduğu inançtan daha az etkilemişti beni. Devamını getireceğini sanmıştık, ama konuştuğuna pişman olmuşçasına birden sustu, Barclay bizden ayrıldı. İkimiz beraberce otele döndük. Saat iyice geç olmuştu, yine de Daniel Thorpe bana söyleşiyi odasında sürdürmemizi önerdi. Bir süre havadan sudan lâfladıktan sonra, bana:

Size Hazreti Süleyman’ın yüzüğünü sunuyorum, dedi. Bunun bir eğretileme olduğu su götürmez, ama bu eğretilemenin içeriği hiç de yüzükten aşağı kalmaz. Size Shakespeare’in belleğini sunuyorum, en çocuksu ve eskil günlerinden, 1616 Nisanı başına dek olan bütün günlerinin belleğini.

Dilim tutulmuştu. Sanki bana deniz sunulmuştu.

Sahtekâr değilim, diye sürdürdü Thorpe. Deli de değilim. Beni sonuna dek dinlemeden bir yargıya varmamanızı rica ediyorum. Herhalde binbaşı, askeri doktor olduğumu ya da bir zamanlar bu işi yaptığımı söylemiştir size. Öykü birkaç sözcüğe sığdırılabilir. Doğu’da, tan sökerken, kanlı bir hastanede başlar. Kesin tarihinin önemi yok. İki tüfek kurşunuyla vurulmuş olan bir asker, Adam Clay, ölümünden hemen önce, son nefesiyle bana değerli belleği sunmuştu. Can çekişme ve yüksek ateş yaratıcılığı artırır; pek güven duymadan armağanı kabul ettim. Ayrıca, savaşta bir çarpışmadan sonra, hiçbir şey tuhaf kaçmaz. Armağanın eşsiz koşullarını açıklamaya yetecek kadar zamanı kalmıştı yalnızca. Belleği elinde tutanın yüksek sesle sunması ve ötekinin de aynı şekilde kabul etmesi gerekiyordu. Veren sonsuza dek yitiriyordu.

Askerin adı ve hüzünlü sahne bana edebi göründü, sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum.

Shakespeare’in belleği şimdi sizde mi? diye sordum, biraz yılmış bir sesle.

Şimdi iki belleğim var, diye karşılık verdi Thorpe. Kendiminki ve kısmen ben olan Shakespeare’inki. Daha doğrusu ben iki belleğin elindeyim. İkisinin içiçe girdiği bir bölge var. Hangi yüzyıla yerleştireceğimi bilemediğim bir kadın çehresi var.

Shakespeare’in belleğiyle neler yaptınız? diye sordum o zaman.

Bir sessizlik oldu.

Eleştirmenlerin horgörüyle karşıladıkları ve Amerika Birleşik Devletleri ve sömürgelerde ticari bir başarı kazanan romansı bir biyografi yazdım, dedi bir süre sonra. Sanırım hepsi de bu kadar. Armağanımın bedava olmadığı konusunda sizi daha önce uyarmıştım. Hâlâ yanıtınızı bekliyorum.

Düşünceye daldım. Garip olduğu kadar renksiz yaşamımı Shakespeare arayışına adamamış mıydım? Yolculuğun sonunda da onunla karşılaşmam yerinde değil miydi?

Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum, dedim ve her sözcüğü vurgulayarak.

Bir şey oldu kuşkusuz, ama kavrayamadım. Sanki belli belirsiz bir yorgunluk duydum, belki de benim kuruntumdu.

Thorpe’un bana söylediklerini açık seçik anımsıyorum:

Bellek bilincinize yerleşti, ama onu bulgulamanız gerekiyor. Düşlerde, uyanıklıkta, bir kitabın yapraklarını çevirirken veya bir köşeyi dönerken birdenbire ortaya çıkacak. Sabırsızlanmayın, anılar uydurmaya kalkışmayın. Rastlantı, gizemli işleyişine göre onu destekleyebilir veya köstekleyebilir. Ben unuttukça, siz anımsayacaksınız. Kesin bir tarih söz veremem.

Gecenin arta kalan kısmını, Shylock’un kişiliği üzerine tartışarak geçirdik. Shakespeare’in Yahudilerle özel ilişkisinin varlığı konusunda soruşturmaktan kaçındım. Thorpe’un onu sınamaya kalkıştığım izlenimine kapılmasını istemiyordum. Yatışarak mı, yoksa kaygıyla mı bilmem, görüşlerinin, benimkiler gibi, çok kuralcı ve saymaca olduklarını belirttim.

Bir gece önce sabahlamama karşın, sonraki gece de gözüme pek uyku girmedi. Daha önceleri de birçok kez olduğu gibi, ödleğin biri olduğumun farkına vardım. Düşkırıklığına uğrama korkusuyla, kendimi umuda kaptırmıyordum. Thorpe’un armağanının aldatıcı olduğunu düşünmek işime geliyordu. Karşı konulamayacak şekilde, umut baskın çıktı. Shakespeare benim olacaktı, kimsenin kimseye ait olmadığı gibi, ne aşkta, ne dostlukta, hatta ne de nefrette. Bir anlamda, ben Shakespeare olacaktım. Tragedyaları, karmaşık soneleri yazmayacaktım, ama aynı zamanda Parkalar da olan cadıların bana açınlandığı anı anımsayacaktım, şu engin dizelerin içime doğduğu anı da:

And s hake the yoke of inauspicious stars
From the worldweary flesh

Anne Hathaway’i anımsayacaktım, yıllar önce, Lübeck’de bir dairede bana aşkı öğreten, şimdi olgunluğa ermiş kadını anımsadığım gibi. (Anımsamaya çalışıyorum onu, ama bütün anımsayabildiğim san renkte duvar kâğıtları ve pencereden süzülen ışık. Bu ilk başarısızlık, beni sonrakilere hazırlamalıydı.)

Olağanüstü belleğin imgelerinin her şeyden önce görsel olacağını öngörmüştüm. Gerçek hiç de öyle değildi. Günler sonra, tıraş olurken, aynaya doğru bana yabancı gelen ve bir meslekdaşımın Chaucer’ın A,B,C’sine ait olduğunu belirttiği bazı sözcükler mırıldandım. Bir akşamüstü, British Museum’dan çıkarken, asla duymadığım çok basit bir ezgiyi ıslıkla çalmaya başladım.

Okuyucu, bu ilk açınlamaların ortak özelliğini kavramıştır herhalde, eğretilemelerin görkemine karşın, bu bellek görselden çok, işitseldi.

De Quincey, insan beyninin elyazısı bir müsvedde olduğunu ileri sürer. Her yeni yazı öncekini örter ve bir sonraki tarafından örtülür, buna karşın sınırsız gücü olan bellek, yeterli uyarının sağlanması halinde, ne kadar anlık olursa olsun, herhangi bir izlenimi kazıp, gömüldüğü yerden çıkarabilir. Vasiyetnamesine bakılırsa, Shakespeare’in evinde bir tek kitap yokmuş, hatta İncil bile, ama başvurduğu yapıtları bilmeyen yok. Chaucer, Gower, Spencer, Christopher Marlowe. Holinshed’in Tarih Defterler’i, Florio’nun Montaigne’i, North’un Plutarkhos’u. Shakespeare’in belleği bana gizli bir şekilde gelmişti; bu eski ciltleri okumak, yani yeniden okumak aradığım uyarı olabilirdi. En dolaysız yapıtı olan soneleri de yeniden okudum. Kimi zaman bir açıklama veya bir dolu açıklama geliyordu aklıma. İyi dizeler, yüksek sesle okunmayı gerektirir; birkaç gün içinde, fazla zorlanmadan onaltıncı yüzyılın pürtüklür’lerine ve açık seslilerine yeniden kavuşmuştum.

Zeitschrift für germanische Philologie’de, 127 numaralı sonenin Yenilmez Armada’nın uğradığı dillere destan bozguna gönderme yaptığını yazdım. 1899 yılında, Samuel Butler’in bu savı ortaya attığını anımsamadım.

Stratford-on-Avon’a yaptığım bir gezi, önceden de anlaşılabileceği gibi, sonuçsuz kaldı.

Ardından düşlerim yavaş yavaş değişime uğramaya başladı. Ne De Quincey’de olduğu gibi görkemli karabasanlar, ne de ustası Jean Paul’de olduğu gibi sofuca ve alegori dolu görüntüler taşıyorlardı. Tanımadığım yüzler ve odalar düşlerime girmeye başladı. İlk saptadığım çehre Chapman’ınkiydi, Ben Johnson’un ve biyografilerin söz etmediği, ama Shakespeare’in sık görüştüğü bir komşusunun yüzleri onu izledi.

Bir ansiklopedi satın alan kişi, her satıra, her paragrafa, her sayfaya ve her çizime sahip oluyor anlamına gelmez; yalnızca bu şeylerin bir kısmını tanıma olanağını elde eder. Bölümlerin alfabetik bir şekilde dizilişi sayesinde, eğer bu, somut ve görece basit birey için geçerlilik kazanıyorsa, soyut ve değişken, ondoyant ve diuers bir birey için, örneğin bir ölümün büyüsel belleği için neler olmazdı?

Bütün geçmişi eksiksiz bir şekilde, bir anda kavrama ayrıcalığı kimseye bağışlanmamıştır. Bildiğim kadarıyla ne Shakespeare’e, ne de yarı yarıya onun mirasçısı olan bana bağışlanmıştı bu yetenek. İnsan belleği bir toplam değildir; belirsiz bir olanaklar karmaşasıdır. San Augustin, yanılmıyorsam, belleğin saraylarından ve mağaralarından söz eder. İkinci eğretileme daha doğrudur. İşte bu mağaralara girdim ben de.

Bizimki gibi, Shakespeare’in belleği de alanları, kendi istemiyle sakladığı gölge alanları içeriyordu. Biraz utanarak, Ben Johnson’un ona ezbere Latince ve Grekçe altı ölçülü dizeleri okuttuğunu ve Shakespeare’in kulağının, o benzersiz kulağının, arkadaşlarının kahkahaları arasında birçok kez teklediğini anımsadım.

Sıradan insan deneyimini aşan mutluluk ve karanlık hallerini biliyordum. Farkına bile varmadan, uzun ve zorlu yalnızlık beni mucizeyi uysallıkla karşılamaya hazırlamıştı.

Otuz gün kadar sonra, ölünün belleği beni canlandırıyordu. Bir haftalık garip mutluluk boyunca, neredeyse Shakespeare olduğuma inanıyordum. Yapıtı benim için yenileniyordu. Biliyorum, Shakespeare’e göre ay, Diana kadar ay değildi ve şu karanlık ve yavaşça akan sözcük moon kadar Diana da değildi. Bir şey daha bulguladım. Hugo’nun savuncalı bir şekilde söz ettiği şu absence dans l’infini’ler yani Shakespeare’in göze batan özensizlikleri bilinçli olarak yapılmıştı. Sahneye yönelik söyleminin aşırı arıtılmış ve süslü değil (nicht allzu glatt und gekünstelt), doğal ve içten görünmesi için, Shakespeare bunları hoşgörmüş veya metinlere katmıştı. Yine aynı neden, onu eğretilemelerini karmaya itmişti.

my way of life
Is fall’n into the sear, the yellow leaf

Bir sabah, belleğinin derinliğinde bir suçu ayrımsadım. Tanımlamaya uğraşmadım; Shakespeare her zaman aynı şeyi yapmıştı. Bu suçun sapıklıkla hiçbir ortak özelliği olmadığını açıklamakla yetineceğim.

İnsan ruhunun üç yetisinin, bellek, kavrama ve istemin, öğrenime bağlı kurgular olmadığını anladım. Shakespeare’in belleği, bana Shakespeare’in koşullarından başka bir şey açınlayamazdı. Bunların da, şairin eşsizliğini oluşturmadığı su götürmez; önemli olan bu kırılgan malzemeyle yarattığı yapıttır.

Safdilce, ben de Thorpe gibi, bir biyografi yazmayı tasarlamıştım. Çok geçmeden, bu edebi türün benim sahip olmadığım bir yazarlık yeteneği gerektirdiğini anladım. Ben anlatmayı beceremem. Shakespeare’inkinden de olağanüstü olan kendi öykümü bile anlatmayı beceremem. Üstelik böyle bir kitap yararsız olurdu. Rastlantı ya da yazgı, Shakespeare’e, her insanın başına gelen korkunç ve bayağı şeyleri vermişti; o bunları öyküncelere, düşünde gördüğü renksiz adamdan çok daha canlı kişiliklere, kuşakların dillerinden düşmeyecek dizelere, sözlü müziğe dönüştürmeyi biliyordu. Neden çözmeli bu ağın örüsünü, neden çökertmeli bu kuleyi, neden Macbeth’in sesini ve öfkesini belgesel bir biyografinin veya gerçekçi bir romanın sınırlı boyutlarına indirgemeli?

Goethe, bilindiği gibi, Almanya’nın resmî saygınlığını oluşturur; biraz özlem duyarak yaydığımız daha içten bir saygınlık da Shakespeare saygınlığıdır. (İngiltere’de, İngilizlere bunca uzak olan Shakespeare resmî saygınlık işlevini üstlenir; İngiltere’nin kitabı İncil’dir.)

Serüvenin ilk adımlarında, Shakespeare olma mutluluğunu duydum; sonundaysa baskı ve dehşetini. Başlangıçta, iki belleğin suları birbirine karışmıyordu. Zamanla, koca Shakespeare nehri, benim kendi halinde dereme karıştı ve neredeyse yok etti. Ürpererek atalarımın dilini unutmaya başladığımın farkına vardım. İnsanın kimliği belleğe dayandığından, aklımı oynatmaktan korkmaya başladım.

Dostlarım beni ziyarete geliyorlardı; cehennemde olduğumu algılamamalarına şaşıyordum.

Beni çevreleyen gündelik şeyleri de {die alltagliche Umwelt)kavrayamamaya başladım. Bir sabah kendimi koca taş, tahta ve cam biçimler arasında yitirdim. Islıklar ve uğultular beni serseme çevirmişti. Bana sonsuz gibi görünen bir an, Bremen istasyonunun lokomotiflerini ve vagonlarını tanımakta güçlük çektim. Yıllar geçtikçe, her insan belleğinin artan yüküne katlanmak zorunda kalır. İkisi, kendiminki ve ötekininki, kimi zaman kaynaşır gibi olsalar da, iletişimsizlikleriyle belimi bükmüşlerdi.

Her nesne kendi varlığında diretmek ister, diye yazıyor Spinoza. Taş taş olmak ister, kaplan da kaplan, ben de yeniden Hermann Soergel olmayı arzu ediyordum.

Yakamı kurtarmaya karar verdiğim tarihi anımsamıyorum En kolay yönteme başvurdum. Telefonda gelişigüzel numaralar çevirdim. Çocuk ve kadın sesleri yanıt veriyordu. Onlara saygısızlık etmemeyi görev bildim. Sonunda, kültürlü bir erkek sesi telefonu açtı.

Shakespeare’in belleğini ister misiniz?, dedim. Size önerim son derece ciddi, farkındayım. İyice düşünün. Bu tehlikeyi göze alıyorum, diye karşılık verdi, pek inanmayan bir ses. Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum.

Armağanın koşullarını açıkladım. Çelişkili bir şekilde, bir yandan yazmak zorunda olacağım kitabın özlemini duyuyordum, öte yandan da misafirin, hortlağın beni asla bırakmayacağından korkuyordum.

Telefonun almacını yerine koydum ve bir umut gibi, yazgısına boyun eğen şu sözcükleri tekrarladım.

Simply the thing I am shall make me live

Eski belleği uyandırmak için yöntemler kurmuştum; silmek için başkalarını aramam gerekti. İçlerinden biri, Swedenborg’un isyancı öğrencisi William Blake’in mitolojisinin incelemesiydi. Güç olmaktan öte, karmaşık olduğunu kanıtladım kendi kendime.

Bu ve bunun gibi başka yolların yararsızlığı ortaya çıktı: hepsi beni Shakespeare’e götürüyordu.

Bekleyiş boyunca beni oyalayacak tek çözümü buldum sonunda: titiz ve engin müzik: Bach.

P. S. 1924 Şimdi tüm insanlar arasında bir insanım. Uyanıklığımda, fiş dolabını uzmanca çekip çeviren ve uzmanca bayağılıklar kaleme alan değerli Profesör Hermann Soergel’im, ama kimi zaman tan sökümünde, düş görenin Öteki olduğunu biliyorum. Arada bir, belki de gerçek olan küçücük ve uçucu anılar beni şaşırtıyor.

Sh: 334-343

BAŞKA BİR UYDURMA PARÇA

USTANIN öğrencilerinden biri, onunla yalnız kalıp görüşmek ister, ama bir türlü cesaret edemez. Usta ona:
Derdin nedir söyle bana, der.
Öğrenci yanıtlar:
Cesaretim yok.
Usta:
Ben cesaret veririm sana, der.
Öykü çok eski, ama uydurma olmama olasılığı yüksek bir gelenek, bu adamların tan ve çölün sınırında konuştuklarını esirgemiş.
Öğrenci:
Üç yıl önce bir günah işledim, der. Başkaları bilmiyor, ama ben biliyorum ve tiksinmeden sağ elime bakamaz hale geldim.
Usta:
Bütün insanlar günah işlemiştir, der. Günah işlememek insanlar katında yazılı değildir. Bir başkasına kinle bakan, yüreğinde onu öldürmüş sayılır.
Öğrenci:
Üç yıl önce Samiriye’de bir adam öldürdüm, der.
Usta ses çıkarmaz, ama çehresi değişir ve öğrenci öfkesinden çekinmeye başlar. Sonunda konuşur:
On dokuz yıl önce Samiriye’de bir insana can verdim. Yaptığından pişmanlık duydun bile.
Öğrenci:
Doğru, der. Gecelerim yakarı ve gözyaşlarıyla dolu. Beni bağışlamanı istiyorum.
Usta:
Kimse bağışlayamaz, Yaratan bile, der. Bir insan yaptıklarıyla yargılansaydı, ne cehennemi ne de cenneti hak edecek kimse olurdu. Kardeşini öldüren adam olduğundan emin misin hâlâ?
Öğrenci:
Beni kamayı kınından çıkarmaya iten öfkeyi anlamıyorum, der.
Usta:
Gerçek ruhların içine işlesin diye mesellerle konuşmaya alışkınım ben, ama seninle bir babanın oğluyla konuştuğu gibi konuşacağım, der. Ben günaha giren o adam değilim; sen o katil değilsin ve onun kölesi olmayı sürdürmek için geçerli bir tek nedenin yok. İşte üstüne düşen, her insanın yerine getirmesi gereken görevler: hakbilir olmak, mutlu olmak. Kendini kurtarmalısın. Senin yanlışın olarak kalan bir şey varsa, onu ben üstüme alacağım.
Diyalogun gerisi kayıp.

Sh: 363-364

 

Kaynak: Gölgeye Övgü, JORGE LUIS BORGES, Elogio de la sombra Çeviren: Münir H. Göle, Nisan, 1994, İstanbul

 

“DİN, BİLİM VE İDEOLOJİ” TARTIŞMALARI


(1)

Paul Henze, 1993’ün sonlarında yayınlanacak olan “Türkiye: 21’inci Yüzyıla Doğru”da, “Saidi Nursi’nin takipçisi Nurcuların”, “bilimin, modern bilginin ve ciddi modern eğitimin, İslâm inancının başlıca geleneklerinden biri olduğunu vurguladıklarını”, “Nakşibendilerin” ise, “aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadıklarını ileri sürüyor (Turkey’s New Geopolitics, s. 7-8.) ve bu bölüme düştüğü dipnotta, “Eski Sovyetlerde püriten (puritanical)[ tutucu, gerici, bağnaz ]  vahabi doktrinlerin, materyalizme ve çürümeye karşı panzehir olarak yaygınlaştığını”, “sufı tarikatların, eski Sovyetlerde toplumların en ilerici kesimlerinden destek gördüğünü, bunların bir bölümünün ekonomik ve sosyal konulara son derece modern yaklaştığını” (Turkey’s, s. 31, 6n.) yazıyordu.

Nurcuların bilimden, modem bilgiden ve modem eğitimden yana olduklarına, Nakşibendilerin aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadıklarına kaynak olarak, Henze, Şerif Mardin’in İletişim Yayınları arasında Bediüzzaman Said Nursi Olayı adıyla çevirisi yayınlanan Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi (Albany, State University of New York Press, 1989) kitabını gösterecekti.

Henze, “müritleri arasında politikacılarla işadamları da bulunan Nakşibendi tarikatı”nın, “yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan girişimci sınıflarla temas” için, “doğal bir ortam sağlayacağını” da (Turkey’s, s. 32) eklemekte duraksamayacaktır. “Eski Sovyetler Birliğindeki müslümanlar arasında” “yaygın hale gelen materyalizme ve çürümeye karşı”, “materyalist kirlenmeye karşı” “etkili bir panzehir”, ve “komünizme, Rus egemenliğine karşı yeraltı muhalefetinin güçlü bir öğesi” olarak etkin olmuş olan dine ve özellikle de tarikatlara, şimdi bu ülkelerde Rus nüfuzuna karşı siyasal ve ideolojik bir misyon da yükleniyordu.

Kissinger’m deyişiyle, Azerbaycan dâhil Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin haritada bile yerini gösteremeyecek olan Amerikalı yöneticilerin yeni girişimci sınıflarla ilişki kurabilmeleri için “bu cumhuriyetlerle tarihi yakınlığı ve ırk benzerliği” nedeniyle Türkiye’ye gereksinim duyuluyor (Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996), ama bu ilişkinin, Türkiye’nin laik kimliği aracılığıyla değil, dinsel ve etnik kimlikler aracılığıyla, “devlet” aracılığıyla değil, “cemaatler” aracılığıyla kurulmak istendiği duyumsatılıyordu.

Pantürkizmin ve panislâmizmin bugün de gerici ve faşist olarak nitelenmesini eleştiren ve pantürkist ve panislâmist karşıtı klasik Atatürkçü politikaların artık eskidiğini yazan Henze, Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerin dinsel açıdan “İslâm” ve etnik açıdan “Türk” temeli üzerinde kurulması gerekeceğini belirtmekle kalmıyor, bu ülkelerdeki yeni girişimci sınıflar ile Nurcular ve Nakşibendilerin birbirleri için doğal bir ortam oluşturduğunu ileri sürüyordu.

Gerici olan da ilişki kurulması değil, ilişkinin içeriği ve yöntemiydi. Yani Türkiye’nin, Türk ya da İslâm toplulukların çoğunlukta olduğu yeni cumhuriyetlerle siyasal, ekonomik ve kültürel ilişki kurması değil, bu ilişkinin din ve ırk benzerliği üzerine kurulmuş olmasıydı.

Böyle bir ilişkilendirme, her şeyden önce Nakşibendiliğin ve Nurculuğun tarikat olarak yapılanmalarının dışında ve farklı alanlarda kurumlaşmasının, ve giderek siyasal ve ekonomik bir güç haline gelmesinin ortamını sağlayacağı gibi, bu tarikatların dışında kalan sünni kesim ile ve bir bütün olarak aleviler ile yaratacağı olumsuzlukların da yeni dinsel ayrışmaları canlandırması ve hızlandırması kaçınılmazdı.

Ama asıl önemli olan, ABD’nin, Orta Asya Türk cumhuriyetlerde nüfuz alanları oluşturmak ve kendi nüfuzunu yaymak amacıyla da olsa, bu kültür düzeyi yüksek laik cumhuriyetlere, bilim, modern bilgi, modern eğitim, kısacası aydınlanma şemsiyesi altında tarikatları (Nurculuğu ve Nakşibendiliği) yaymaya yönelmiş olmasıdır. Üstelik bu, genel bir stratejinin uygulanmasının bir parçası olması açısından da önem taşımaktadır.

(2)

Paul Henze, Nurcuların, bilimden, modern bilgiden ve ciddi modern eğitimden yana olduğuna ve Nakşibendilerin aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadığına kaynak gösterdiği Şerif Mardin’in kitabında, Saidi Nursi’nin “Kur’an’la çağdaş bilimler arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmadığını gösterebildiği” (Mardin, s. 346) ileri sürülmekte, dolayısıyla da, Saidi Nursi ve Nurcular açısından, bilimin, modern bilginin ve ciddi modern eğitimin niteliği de açıklanmaktadır.

Şerif Mardin, aynı kitapta, “pozitif bilimlere ilişkin düşüncelerin Nurcular tarafından benimsendiğini” (Mardin, s. 68.) vurguladığı yerde, “Nurcu hareketin, materyalizme (…) böylelikle de kemalizmin pozitivist felsefi temellerini tahribe yönelik” “saldırıları”na (s. 69) değinir. Mardin, Nurcuların saldırdığı maddeciliğin, genel anlamda bir maddecilik değil, laik hareketle sınırlı bir maddecilik olduğunu da ekler, (s. 61.)

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İbrahim Canan’ın kitabı “İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler”e (Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994) “M. Fethullah” imzasıyla yazdığı “Takriz”de (“Sunuş”ta), “Bediüzzaman’ın bütün hayatı boyunca fikri bütünlüğünü koruduğunu” (s. 23) ileri süren Gülen, Saidi Nursi’nin din ile bilimi birarada, birlikte ele alan eski Said’e gönderme yaparken, yeni Said’in bilimi yadsıdığını, bütün nursiciler gibi, gözardı edecektir.

Somutlaştırarak şöyle de açıklanabilir:

1950’lerden başlayarak bilimi, dinin denetimi ve buyruğu altına alan eğitim sistemimiz, özünde, Saidi Nursi’nin 1890’larda önerdiği eğitim sistemine uygunlaştırılmış bir eğitimdir. Saidi Nursi, 1899’da, Van’dan İstanbul’a giderken, “Padişahla görüşüp, mekteplerde din dersleri; medreselerde ise fenler okutulmasını teklif edeceğini” söyleyecektir. “Bu şekilde tedrisat yapılınca, mektepliler dinsiz olmaktan, medreseler de taassuptan kurtulacak”tı. (Şahiner, s. 88.)

Ne var ki, yeni Said, bilim/fen ile dinin, akıl ile inancın, karşılıklı ve birlikte ele alınmasını savunan eski Said’i yadsıyacak ve “bühran-ı akliye (aklın tanıklığına) istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an’m”, “akıl ve ilim ve fen”ne hükmetmesini (Hutbe-i Şamiye, s. 33) esas alan görüşü, eğitim sistemimize, ama görünüşte eski Said’in bilim ile dini birlikte ele alan görüşleri olarak egemen olacaktır.

Daha anlaşılır bir söylemle, bilimsel bilginin (materyalist eğitimin) temel alındığı laik okulların yanısıra, dinin (Kuran’ın) egemen olduğu ve bilimin dinin egemenliği altına alındığı imam-hatip okulları açılacak, giderek laik okullara konan din dersi, 12 Eylül 1980’den sonra zorunlu ders olacaktır. 1950’lerden sonra, Kuran kurslarına yasal statü kazandırılarak, Saidi Nursi’nin ondokuzuncu yüzyılın son yıllarında ileri sürdüğü eğitim sistemi, biçimsel olarak uygulanmaya başlanmış olacak, ama özünde, yeni Said’in Kuran’ın akla, bilime ve fenne egemen olacağı eğitim, okullarda belirleyici olmaya başlayacaktır.

Eğitim/öğretim birliğinin uygulanmaya başlanmasıyla, medreselere ve tekkelere son veriliyor, Tanzimatla birlikte açılmaya başlanan ve müspet (pozitif) bilimi eğitimin temeline oturtan “mektep”ler, Cumhuriyet döneminin laik okulları olarak gelişmeye ve yayılmaya başlıyordu. Genellikle tarikat şeyhlerinin, mollaların denetiminde bulunan medreseler ve kasabalarda ve köylerde kadiri ya da Nakşibendi tarikatının etkisinde bulunan hocaların ve imamların Kuran okumayı öğrettikleri tekkeler ise yasal olarak kapatılıyordu.

1950’li yıllardan, yani DP (Demokrat Parti) iktidarından sonra, din eğitimini esas alan ve dinin egemenliği altında bilime de programında yer veren imam-hatip okulları açılacaktı. (İmam-hatip okulları 1931-32’de kapatılmış, bunu izleyen dönemde zihinsel, bedensel (jimnastik) ve üretimsel (iş) eğitimin birlikte ve birarada uygulanacağı Köy Enstitüleri (1937) kurulmuştu. Köy Enstitülerinin nitel değişime uğrayarak kapatılması süreciyle birlikte, ilk imam-hatip okulu da, 1950-51’de Adana’da açılacaktır.)

Saidi Nursi’nin önerdiği gibi, “fenler okuyan” medreselere tekabül eden imam-hatip okulları birbiri ardına açılıyordu. Biçimsel olarak eski Said’in medreseler için öne sürdüğü görüşleri uygulanmakla birlikte, özünde yeni Said’in Kuran’ın akla, bilime ve fenne hükmettiği, bilimsel bilginin köleleştirildiği bir sistem eğitime egemen olmaya başlamıştı.

Tekkelerin yerini Kuran kursları almış, Kuran kursu hocaları devlet tarafından belirlendiği, belirli bir eğitimden geçtiği ve tam kara-cahil olmadıkları için, Saidi Nursi’nin önerisi de gerçekleşmiş oluyordu.

1890’lı yılların laik “mektep”leri ise, günümüzün okullarıydı ve bu laik okullara din dersi konarak, materyalist eğitimin yanısıra, din eğitimi de verilmekte, bilim ve din, birlikte, laik okullarda, eğitimin temelini oluşturmaktaydı.

Özel okulların açılması bir bakıma, laik okulların yanında, dinin bilime egemen olacağı “laik” okulların da açılmasına olanak sağlayacaktı. Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde olsa da, özünde, yeni Said’in “dinin egemenliğinde bilim” anlayışının eğitime egemen olacağı okulların açılmış olması da bunun kanıtıydı.

(3)

Saidi Nursi, 1911’de Şam’da verdiği hutbenin 1951’deki yayınına yazdığı “Mukaddime”de, yeni Said’in, eski Said’i terkedişinin ana çizgilerini açıklar ve “karanlık kavanin-i ilmiyeler”den, yani karanlık bilimsel yasalardan nasıl bir dehşete kapılıp uzaklaştığını anlatır. (Hutbe-i Şamiye, s.21.)

Münazarat‘ta “Vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru medeniyet fenleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Ayrıldıkları zaman, birincisinden taassup, İkincisinden hile ve şüphe doğar.” (Şahiner, s. 192-193) diyen Saidi Nursi, “Kuran-ı Kerimin ruhu Risale-i Nur’un cesedine girdikten sonra”, yani “yeni Said” olarak, “kırk elli sene evvelki” bir kanadı akıl, bilim ve maddi felsefeyle yaralı olan “eski Said’i” tedavi etmek durumunda kalacaktır. (Mesnevi-i Nuriye, 1977, s. 7 / Mardin, s. 150.)

Saidi Nursi’nin kendisini bu “tedavi seansı” şöyle özetlenebilir:

Hutbe-i Şamiye‘ye (1911), kırk yıl sonra (1950-51) yazacağı “mukaddime”nin devamında, “hayvanat âlemine” “maddi felsefe ile” bakan; “insan âlemi”ne “ehl-i dalaletin dürbünü ile” bakan; “küre-i arzın alemi”ni “dine itaat etmeyen felsefenin karanlıklı kavanin-i İlmiyeleri (bilimsel yasaları) ile gören eski Said’e, “iman bir gözlük” verecek, “Hikmet-i Kur’aniye ve imanın dürbünü ile” görecek, “Kur’an’dan gelen nur ve kuvvet-i iman”, “kafasına bir göz” verecek, “o dalalet gözlüğünü kıracak”, “Hikmet-i Kur’aniye ve imanın dürbünü ile görmeye” başlayacak, “Hikmet-i Kur’aniye ile ışıklanmış bir göz ile bakacak”tır. (Hutbe-i Şamiye, s. 18-22.) Bir başka deyişle, eski Said’in, iki kanattan biri olarak nitelediği “aklın ışığı fen bilimleri”, “fen ve bilim”, “maddi felsefe”, “bilimsel yasalar”, Risale-i Nur’u telif etmeye başlayan (1927) yeni Said’e göre, “küfr-ü mutlak”a götüren “dalalet”in başlıca etkenleri olarak nitelenecektir.

Dolayısıyla da, Saidi Nursi “küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletleri” ya da “fen ve ilim ile dalalete girenlerin tecavüzatmı durdurmak” ve “bir kısmını imana getirmek” için, “Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki, bu zamanın tam yarısına bir tiryak olarak (panzehir olarak) Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanın bir mucize-i maneviyesi ve lemaatı bulunan Risale-i Nur” ile, yani “Kur’an’m elmas kılmcı ile” “en dehşetli muannid mütemerridleri” (“inatçı dikkafaları”) “kıracak”tı. CHutbe-i Şamiye, s. 22-23.)

“Vicdanın ziyası” ile “aklın nurü’nu, “din ilimleri” ile “medeniyet fenleri”ni eğitim içinde birlikte bir arada alan eski Said’e karşı, yeni Said, İngiliz ortodoks bir aileden gelen Nurcu hanımefendi Meryem Weld‘in söylemiyle, “Said-i Nursi hazretleri”, “bir tarafa vahiy ve dini, diğer tarafa aklı, bilimi ve felsefeyi” koyarak, aklın, bilimin, felsefenin, din ve vahyin emrinde, hizmetinde olması gerektiğini görmüş ve dine itaat etmeyen fen ve bilimi yadsımıştır. (Bkz: Meryem Weld, İslâm, Batı ve Risale-i Nur, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1986, s. 35, 83.)

“Kur’an’m dersiyle, irşadiyle” aydınlanacak olan yeni Said, “dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-ı cedide-i medeniyededir”, ya da “kılıncımız fen ve san’at cevherinden yapılmalı” (Asar-ı Bediyye, s. 311; Malmisanij, s. 65, 70-72), ya da “aklın nuru medeniyet fenleridir” diye düşünmüş olan eski Said’i, “aklı, fikri, hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı” olarak niteleyecek, yaralı aklını tedavi ederek, “maddi felsefecin, “fen ve san’at”ın, “fünun-ı cedide-i medeniye”nin (“yeni uygarlık fenleri”nin), genel olarak akim, bilimin ve materyalist felsefenin, “bir zmdıka fikri”ne, “dinsizlik fikri”ne temel oluşturduğunu, “dine itaat etmeyen bir âlem gösterdiğini” görecekti. (Hutbe-i Şamiye, s. 21.)

Şerif Mardin, Saidi Nursi’nin yaşadığı değişimleri anlattığı bölümde, Nursi’nin, “felsefi ilimlere (Ulûm-u Felsefe) büyülenmiş olduğu gerçeğini keşfetmesi”nin, “manevi yolculuğunun başlangıç noktası olduğunu” yazar. Felsefi ilimler ile dini ilimlere (Ulûm-u İslâmi’ye) eşit ağırlık tanımış bulunan Saidi Nursi’nin ruhunu, felsefi bilimler bulanıklaştırmış, manevi ilerlemesinin önünde bir engel oluşturmuştu. Kuran okurken aniden doğan bir ışık, Allah’tan başka yaratan olmadığı fikrinin belirginleşmesine yolaçmış ve “bütün bulanıklıkları” temizlemişti. (Lem’alar, s. 104, 225> Mardin, s. 149-150.)

“Kırk elli sene evvel” “eski Said”in “aklı[nın], fikri[nin] hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı olduğunu” ve “tedavisi gerektiği”ni yazan [yeni] Said, “îmam-ı Rabbani”nin, kendisine, “gaybi bir tarzda” “tevhid-i kıble et”, “yani yalnız bir üstadın arkasından git” dediğini yazar ve ekler: “O çok yaralı eski Said’in kalbine geldi ki: “Üstad-ı hakiki Kur’an”dır. Tevhidi kıble bu üstadla olur.” “Yalnız o üstad-ı kudsinin irşadiyle hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sulûke başlayacak”, “Kur’an’ın dersiyle, irşadiyle hakikate bir yol bulmuş, girmiş” olacaktı. (Mesnevi-i Nuriye, 1977, s. 7> Şerif Mardin, s. 150.)

Saidi Nursi, eski Saidi Nursi’nin, yani Risale-i Nur “gelmeden” önce bir ölü gibi olduğunu, Risale-i Nur gelince onunla dirildiğini, felsefe ve gafletten gelen manevi bir ölümden de kurtulduğunu yazacaktır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.63> Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, s. 30.)

Saidi Nursi’nin “nura kavuşmadan önce, doğal olguların doğal nedenlerle açıklanması gerektiğine inandığını” belirten Şerif Mardin, “yeni benimsediği görüşe göre, nedenler ile birlikte sonuçlar da Allah’ın doğrudan müdahalesinin ürünüydü”. (Mardin, s. 51.) “Nedenler”i “ağaç”la, ve “sonuçlar”ı “meyve” ile örnekleyerek, ve bilimsel bilisizliği (cahilliği) bir tür “bilimselleştiren” ve yücelten Mardin, Saidi Nursi’nin, “ortaya koyduğu reddiyede biyolojiye sarılmasının nedeninin”, “canlılarla ilgili —biyoloji, botanik, fizyoloji gibi— bilimlerin1’ Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda, “tıp mekteplerinin müfredatına sokularak, oldukça erken bir dönemde gelişmiş olmaları”na bağlar. “Şüphecilik de işte bu temel üzerinde gelişmişti; çünkü tıp mekteplerinde yaşam süreçlerinin fiziksel ya da kimyasal kökenlere sahip oldukları anlatılıyordu. Burası, şüpheciliğin üreme alanıydı ve Saidi Nursi’nin dikkatini buraya yöneltmesinin nedeni de bu olmalıydı. Daha sonraki yazılar, sürekli olarak, ilahi olan’m yaratıcı gücünün kanıtları olarak, biyolojik ve botanik süreçleri ele alacaktı.” (Mardin, s. 151-152.)

Kastamonu lise öğrencilerinin, “muallimlerimiz bize Allah’tan bahsetmiyorlar, bize halikımızı tanıttır.” sözlerine karşılık, Saidi Nursi, doğayı, yeryüzünü, evreni olduğu kadar “yüzer tunundan her bir fen”in, “bu kainatın Halik-i Zülcelalini esmasıyla bildirdiğini, sıfatını, kemalatını tanıttırdığını” (Şualar, s. 175-178) söyleyerek, bilimin ulaştığı, çözdüğü, kavradığı, açıkladığı ve türettiği her şeyi, Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü tanımanın, bilmenin, anlamanın kendisi olarak açıklar. (Bkz: Şahinler, s. 332-335.)

Eski Said’i yadsıyan yeni Said’i, eski Said’in sözleriyle niteleyen M. Fethullah gibi, onun “Takriz” yazdığı kitabın sahibi Prof. Dr. İbrahim Canan da, “Said’in yarı-madde ve yarı-manadan” salt manaya “tekamül”ünü gözardı ederek, Gülen’in okullarının devamı olarak açılan Fatih Üniversitesinin “bilimsel” kimliğinin çerçevesini, eski Said’in yarımadde ve yarı-mana olan anlayışının arkasına gizler:

Prof. Dr. Canan, “Medrese, mektep ve tekkelerin ittifakı” bölümünde, Doğu illerinde, aşiretlerin perişan durumlarını görmüş bulunan Saidi Nursi’nin “Anladım ki, dünyevi saadetimiz bir cihetle funûn-u cedide-i medeniye ile (yeni fen ilimleriyle) olacak.” sözlerini aktarır. Ardından da, “bu ilimlerin ahlaken tefessüh edip kokuşmuş mekteplilerle millete mal edilemeyeceğini”, bozulmamış, halkın itimat ve sevgisini koruyan ulema ve medreseler kanalıyla halka mal edilerek, terakkimizin gerçekleşmesinde yararlanılabileceğini söylediğini ekler: “O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menba-ı da medreseler olmak lazımdır. Ta ulema-ı din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28> Canan, s. 151.)

Prof. Canan, bu gerçeği bilen Bediüzzaman’ın “En evvel mürşid-i umumi olan ulema (alimler) ve meşayih (şeyhler) ve talebeyi, şeriat namına ittihada davet” edeceğini yazdıktan sonra, eğitim anlayışının özsel içeriğini açıklar:

“Bediüzzaman millete mal edilmesi gereken yeni ilimlerin, medrese uleması aracılığı ile alınmasını istemekle diğer bir gaye daha gütmektedir: Bir başka (yani halkın iğbirarını kazanmış) mecradan akmaya başlamakla bulanmış ve halkın reaksiyonuna sebep olmuş olan bu ilimler, medrese mensupları vasıtasıyla alındığı takdirde, içerisindeki menfi unsurlardan, Şeriatın süzgecinden geçirilerek paklanmış olacaktır.”

Devam ediyor Prof. Canan:

“Hemen belirtmek isteriz: Bediüzzaman burada, ulûm-u cedide ile (yeni bilimler ile) sadece fizik, kimya gibi ilimleri kasdetmiş olmamalı, 19. asırdan itibaren ortaya çıkan her çeşit beşeri ilimler de buna dahil olmalıdır. Sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi. Bu ilimler, aslında sömürge ilmi olmaları sebebiyle millileştirilmez, Şeriat süzgecinden geçirilmezlerse bulanık ve zararlı olurlar.” (Canan, s. 152.)

Prof. Canan’a göre, “sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi” “sömürge bilimlerin” millileştirilmesi, yani Saidi Nursi’nin önerdiği gibi, “şeriat süzgecinden süzülmesi” gerekir. Bu da, ancak, “medrese alimlerinin çabalarıyla gerçekleştirilir”. Burada vurgulanan “millileşme”nin, “millet”ten, “millet”in de günümüzdeki “ulus” karşılığında “millet”ten değil, din topluluğu anlamında “İslâm Millet”inden, yani “İslâm’dan kaynaklandığını okura anımsatmak gerekir. Dolayısıyla da, sömürge bilimlerinin, şeriat süzgecinden süzülerek İslâmlaştırılması sözkonusudur.

Saidi Nursi’nin dediği gibi, “Müslümanlar indinde din ve milliyet bizzat müttehittir. … Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.” (Hutbe-i Şamiye, s. 69.) “Hakiki milliyetimizin esası, ruhu İslâmiyet’tir.” (s. 59.) “Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 97.)

Prof. Canan’ın yorumuyla yukarda Saidi Nursi’den aktarılan pasajı, bir kez de, Nursi’nin kendi sözleriyle yineleyelim: “Zahiren hariçten cereyan eden (gelen) maarif-i cedidenin bir mecrası da, bir kısım ehl-i medrese olmalı. Ta gıll u gışdan tasaffi etsin (durulsun). Zira bulanıklığıyla başka mecradan taaffün ile gelmiş. Ve atalet bataklığından neşet ve istibdat sümûmu ile teneffüs eden zulmu tazyiki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksülamel yaptığından misfat-ı şeriat ile (şeriat süzgeci) süzdürmek zaruridir. Bu da ehl-i medresenin duş-u himmetine muhavveldir.” (Asar-ı Bediyye, s. 378> Canan, s. 152.)

Günümüz diline şöyle çevrilebilir: “Dışardan gelen yeni eğitimin bir yanı/yolu, medrese âlimlerinden olmalı. Böylece hile ve kinden arınmalı. Çünkü çürüyüp kokmuş bir başka yoldan/yataktan bulanık olarak gelmiştir. Ve tembellik/ hareketsizlik bataklığından kaynayan bir baskı altında solunan, zulmün zoruyla ezilen halkın tepkisine neden olan bu kokuşmuş suyu, şeriat süzgeci ile süzdürmek zorunludur. Bu da medrese âlimlerinin verecekleri çabaya bağlıdır.”

Saidi Nursi’nin çocukluğu döneminde eğitiminden geçtiği Kuran öğrenimini esas alan tekke eğitimi, gençliğinde dinbilimleri (medrese bilimleri) öğrenimini esas alan medrese eğitimi, gene Bitlis ve Van’da gözlemlediği ve Tanzimattan sonra açılmış olan modern ya da laik okullar (mektepler), tanıdığı eğitim kurumlarıydı. Dinsel eğitim kurumlan olarak tekke ve medreseler, bölgede daha çok kadiri tarikatının ve kadiri tarikatının yerini almaya başlayan Nakşibendi tarikatının (Halidiye kolu) etkisindeydi; ve genellikle giderleri vakıf gelirlerinden, öğrencilerden ve halktan karşılanıyordu. Tanzimatla birlikte açılmaya başlamış bulunan ve modern/ bilimsel eğitimin yapıldığı okul/mektep ise, devlet tarafından açılıyor, giderleri devlet tarafından karşılanıyordu. Bu okullar genel eğitim amacının yanısıra, ilkin orduda başlayan, giderek yönetsel ve yargısal yenileşme/modernleşme deviniminin kadrolarını yetiştirmeyi amaçlıyordu. Okuma-yazma bilmeyen kadroların, harita tanımayan yöneticilerin yerini, yani tekke ve medrese eğitimi görmüş olanların yerini, okullardan yetişenler almaya başlayacak, bu aynı zamanda, “dini bilimler” ile “felsefi bilimler” arasında anlaşmazlığa (ihtilafa), “medrese-tekke mezunları ile mektep mezunları arasında” bir çatışmaya (Mardin, s. 131; Başgöz, Wilson, s. 42) neden olacaktır. Saidi Nursi, bu anlaşmazlığı gidermek ve çatışmayı önlemek, “mekteplileri dinsiz olmaktan, medreselileri de taassuptan kurtarmak” amacıyla “Padişah” ile görüşmek için, 1899’da Van’dan İstanbul’a gidecektir. (Şahiner, s. 88.) Bir amacı da, Erzurum’da ya da Van’da “Camiül Ezher’e eş olacak bir medrese kurulmasını Padişah’tan istemektir. “Medresetü-z-Zehra” adını verdiği bu medreseyi (siz “Fatih Üniversitesini diye okuyunuz) Fethullah Gülen, “ideal talebenin yetişeceği” bir “kompleks” olarak nitelemekte ve bunun “büyük bir bölümünün mektep, bir kısmının medrese, bir köşesinin de zaviye şeklinde dizayn edileceği”ni yazmaktadır. (M. Fethullah, “Takriz”, Canan, s. 26.)

Bunu biraz daha açmaya çalışalım:

(4)

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İbrahim Canan’ın İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman ‘dan Çözümler kitabına “M. Fethullah” imzasıyla yazdığı “Takriz”de, Gülen, “ideal talebe”yi, “kalp ve kafa bütünlüğüyle karikatürize eden” (okur “karakterize eden” olarak okumalı) Saidi Nursi’nin düşüncesinin, dini eğitim gören (Kuran Kursu, İmam Hatip Okulu) öğrencilerin bilimsel eğitim görmeleri çabasıyla uygulamaya koymuş, ama bunun, laik okulları dinin egemenliği altına almaya yetmediğini, özellikle de üniversitelerin materyalist ve bu anlamda laik kimliğini dinin denetimi altına almakta yetersiz kaldığını görmüştür.

Bediüzzaman’dan Çözümler’e yazdığı “Takriz”de, Gülen, Saidi Nursi’nin, “Vicdanın ziyası ulüm-ı diniyedir (vicdanın ışığı din bilimleridir). Aklın nuru fînun-u medeniyedir (aklın ışığı din bilimleridir). Ve o iki cenahla talebenin himmeti pervaz eder (bu iki yönle, öğrenci uçmaya başlar). İftirak ettikleri vakit birincisinden taassup, İkincisinden hile, şüphe tevellüd eder (ayrıldıkları zaman birincisinden (dinden) taassup, İkincisinden (medeni bilimlerden) hile, kuşku doğar).” sözlerini aktararak, din ve bilimi bir arada, birlikte edinecek olan bu ideal öğrencinin yetişeceği okulun, “Camiü’l Ezher’e eş olan Medresetü-z-Zehra” olduğunu vurgularken, bu görüşlerin, eski Said’in görüşleri olduğunu, yeni Said’in, bir kanadı bilim ve bir kanadı din olan ve bunun için de “pervaz eden” öğrencinin bir kanadını (“bilim” olan kanadını) kırıp attığını gizler. Ama, eski Said’in görüşünün şemsiyesi altında uygulanan eğitim sistemi, özünde yeni Said’in bilimi, bilimle birlikte aklı, maddi felsefeyi yadsıyan, bilimin dinin denetimi altına alındığı ve köleleştirildiği bir eğitim sistemidir. Şimdi sorun, bu sistemi, üniversiteye taşıma sorunudur.

Saidi Nursi, 19. yüzyılın sonlarında İstanbul’a geldiğinde, yaygın söylentiye göre, Erzurum’da ya da Van gölü kıyısında Kahire’deki Ezher Üniversitesine benzer bir üniversitenin, “Medresetü-z-Zehra”nın kurulmasını istemiş, hatta bu isteğini, Kasım 1922’de geldiği Ankara’da dile getirmiş, bir söylentiye göre de, Büyük Millet Meclisinden belirli bir ödenek ayrılması için karar da çıkmıştı. Ama sorun, bu “Medresetü-z-Zehra”nın niteliğidir. Fethullah Gülen, “tasavvur ve teklif edilen bu medresede yeni ilimlerle medrese ilimlerinin içiçe” olduğunu yazar. “Bu mektepte, yöre halkının genel durumuna göre Arapça, Türkçe ve Kürtçe en uygun konumdadır. … Bu kompleksin büyük bir bölümü mektep, bir kısmı medrese, bir köşesi de zaviye şeklinde dizayn edilecektir.” (M. Fethullah, “Takriz (2)”, Bediüzzaman’dan Çözümler, s. 26.)

“Mektep”, Saidi Nursi’nin “din” dersleri konmasını önerdiği laik okullardır; “medrese”, din eğitimi yapan ama “fenlerin okutulacağı” eskinin medreseleri bugünün imam-hatip okullarıdır. “Zaviye”, üniversite olarak tasarlanan “Medresetü-z Zehra” kompleksinin “bir köşesi”, rektöre tekabül eden, ama postu üstünde tespih çeken şeyh hazretlerinin küçük tekkesidir.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Bediüzzaman’ın ittifaka (birliğe, birleşmeye) çağırdığı yedi konu/başlık arasında, “mektep”, “medrese” ve”tekke”lerin ittifakına yer verir. “Ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin” fikir ve niteliği bakımından birbirine karşıt (“tebayün-ü efkar ve tehaluf-ü meşarib”) olduğunu ileri süren Saidi Nursi (Cenan, s. 151 <Divan-ı Harbiye, s. 80; Asar-ı Bediyye, s. 327, 355, Munazarat, s. 132), “mekteplere yeniden din dersleri konulmasını, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesini ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasını” “yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu olarak görüyordu”. (Mardin, s. 133.)

(5)

Malmisanij, Saidi Nursi’nin kendisinin, doğumundan 1926 Şubatında Barla’da Nur Risalelerini telife başladığı 53 yaşma kadar olan devresini, “eski Said” devresi olarak nitelediğini, yeni Said döneminin, 1949’da sona erdiğini ve bu tarihten sonra, “üçüncü Said” döneminin başladığını yazar. Kimi takipçileri de, üçüncü Said dönemini, 1953’te başlatır.

Malmisanij’in değerlendirmelerine göre, “eski Said” evresi, “toplumsal yaşamla ilgilenen, siyaset yoluyla dine ve vatana hizmet eden” evresidir. Barla’da Risale-i Nur’ları telife başladığı dönemle birlikte başlayacak olan “yeni Said” evresinde, Saidi Nursi, siyasetten elini çekecek, kendisini, “imanımızı kurtarmaya” adayacaktır. 1949 ya da 1953, yani “siyasileri irşad tarikiyle, onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar yapmak için çalışmaya başladığı evre”, kendi tabiriyle “üçüncü Said” evresinin başlangıcıdır. (Malmisanij, Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Doz Yayınları, İstanbul 1991, s. 21-24.)

Üçüncü döneminde Saidi Nursi, politikanın içinde olacak, Cumhuriyet Halk Partisine karşı Demokrat Partiyi (Bayar-Menderes iktidarını) destekleyecektir.

Saidi Nursi’de keskinleşen din ile bilim karşıtlığı, şeriat ile laiklik karşıtlığı, “siyasileri dine hizmetkâr yapmak için çalışmaya başlayacağı” üçüncü evresinde, bağımsızlıkçı ve ulusalcı ilerici ve devrimci politikalar ile emperyalist sisteme bağlanan gerici, karşı-devrimci politikalar arasındaki karşıtlığa taşınacaktır. Bu da, perspektifine, ve bu da kapitalist/ emperyalist dünya sistemi ile sosyalist dünya sistemi arasındaki çatışma perspektifine taşınacak, somut sonuçları bakımından da, içerde siyasal iktidara (Bayar-Menderes’in Demokrat Parti iktidarına) ve dışarda emperyalist sistemin temsilcilerine (ABD’ye) gönüllü “destek veren” Saidi Nursi’den, Bayar-Menderes gericiliği iç politika için, ABD basını ve yönetimi “komünizme ve bolşevizme” karşı iç ve dış politika için yararlanmakta gecikmeyeceklerdir.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldiği zaman, Saidi Nursi’nin, cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’a “Cenabı Hakkın İslâmiyet, vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylemesini” dileyen bir telgraf çekmesi, Bayar’ın telgrafa teşekkür eden yanıtı, Demokrat Parti ile Saidi Nursi arasında bir yaklaşmanın da başlangıcı olacaktır.

Saidi Nursi, “Nur talebeleri”nin,”milletin dini hürriyetine nail olacağı kanaatiyle Demokrat Partiye müzahir (yardım eden, taraf çıkan) olduğu” için “partimizin” dediği DP’nin seçimlerde iktidara gelmesine “birkaç milyonluk çoğunluğu ile en büyük bir amil olduğunu” söylemesi, DP ile CHP arasında, hem Saidi Nursi tartışmasına ve hem de “laiklik” ile “irtica” tartışmasına neden olacaktır.

Takipçilerinin anlattığına göre, ölümünden (23 Mart 1960) birkaç gün önce (20 Mart) Urfa’ya giderken, yolda, “talebelerine” “Evlatlarım! Risale-i Nur, dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır.” (Şahiner, 438) sözleriyle, Demokrat Parti karşısında 1954’te olduğu gibi 1957’de de genel seçimleri az oy farkıyla, ama çok sayıda milletvekili farkıyla kaybeden Cumhuriyet Halk Partisi odağında somutlaşan “kemalizmin pozitivitist felsefi temelleri”ni oluşturan laikliği ve materyalist eğitimi, dinsizlik, komünistlik ve siyonistlik olarak nitelediği açıktı. Çünkü, Türkiye’de, açık ve kitlesel anlamda sosyalist-devrimci gençlik hareketi, 27 Mayıs 1960’tan sonra, 1961 Anayasasının getireceği (sınırlı) özgürlük ortamında açılıp boy verecekti. 27 Mayıs öncesi, Türkiye’de ilerici-gerici çatışması, (basın özgürlüğü, radyonun tarafsızlığı, üniversite özerkliği gibi) küçük-burjuva demokratik özgürlükler ekseninde yoğunlaşmıştı. Özgürleşme ekseninde, daha önce kazanılmış demokratik haklar kısıtlanmaya ve baskı altına alınmaya başladığı, ülkeyi siyasal bunalıma ve tam bir kargaşaya sürüklediği bir ortamda, Saidi Nursi, ülkeyi bunalıma ve kargaşaya sürükleyen DP’nin iktidar olmasında Nurcuların belirleyici rolünün bulunduğunu ileri sürüyor, ve bunu “dinsizliğin, komünizmin, siyonizmin belini kırmak” olarak niteliyordu.

Fahri Kurtuluş, Meclis Kitaplığına armağan ettiği Dr. Neda Armener’in “Nurculuk” kitabında Saidi Nursi’nin Demokrat Partiyi desteklediğine ilişkin pasajda “Menderes”in adının geçmesi nedeniyle (s. 35) ve elyazısıyla düştüğü notta şunları yazmış: “Menderes maalesef gidip Saidi Nursi’nin elini öpmüş ve seçimlerde yardım istemişti.” Emirdağ’da, 19 Ekim 1958’de, Saidi Nursi, Başbakan Menderes’i, yeşil bayrakla karşılamıştı. (Çetin Özek, s. 286.) Geçeceği yol üzerinde, yüksekçe bir yerde, yeşil bayrakla Menderes’i bekleyen fotoğrafı bulunmakla birlikte, DP’nin yayın organı Zafer gazetesinde (20 Ekim 1958) Emirdağ’da Menderes’in yaptığı konuşmasına uzunca yer verilmekte, ama Saidi Nursi’den sözedilmemektedir. Şahiner, Saidi Nursi’nin Emirdağ’a gelecek olan Menderes’i karşılamaya çıktığını, ama Menderes’in gecikmesi üzerine evine döndüğünü yazar. Demokrat Parti İlçe Başkanı Hamza Emek’in anlattığına göre, “İşte Bediüzzaman hazretleri burada oturmaktadır” denmesi üzerine, Menderes, binanın penceresine dönerek tekrar tekrar selam verir, bu arada Nursi’nin yanında bulunan talebesi Hüsnü Bayram’ın anlattığına göre de, camın gerisinde duran Nursi, Menderes’in selamını alır. (Şahiner, s. 420.)

Şahiner, Bediüzzaman Said Nursi (12. baskı, 1996) kitabında, Başbakan Menderes’in Nur Risalelerinin basımı için DP İsparta milletvekili Tahsin Tola’yı görevlendirdiğini, Diyanet Başkanı ile görüşerek kitapların derhal basılmasını söylediğini yazar. Ama Menderes’in müsteşarı Salih Korur’un bunu önlediği belirtilir. (Şahiner, s. 414-415.) Ne var ki, kitaplar Menderes’in başbakan olarak sağlayacağı mali destek ile basılmaya başlanacaktır.

Saidi Nursi’nin talebesi Bayram Yüksel, 27 Ekim 1957 seçimlerinde, Nursi’nin, Isparta’da Bey Camiindeki sandıkta Demokrat Partiye oy verdiğini açıklayacaktır. (Şahiner, s. 415.)

Yapıldığı kanıtlanmamış bulunan “Ankara Üniversitesinde Verilen Konferans”ta, Saidi Nursi, “Nur talebelerinin istibdadı izale edeceği ve mübarek milletin dini hürriyetine nail olacağı kanaatiyle Demokrat Partiye müzahir olduğunu”, “partimiz” olarak nitelediği Demokrat Partinin iktidara gelmesine de, “birkaç milyonluk çoğunluğu ile Nur talebelerinin en büyük amil olduğunu” ileri sürecektir. (Neda Armener, s. 35.)

Saidi Nursi’nin son aylan ile Demokrat Partinin son aylan birbiriyle örtüşür. Nursi, 30 Aralık 1959’da Ankara’ya gelecek, 1 Ocak 1960’ta İstanbul’da Piyer Loti Otelinde kalacaktır. Demokrat Partili üç milletvekilinin daveti üzerine İstanbul’a gelen Nursi, 3 Ocak 1960’ta Ankara’ya dönmüş, 6 Ocakta da Konya’ya giderek Mevlana Türbesini ziyaret etmiş ve aynı gün İsparta’ya geçmişti.

30 Aralıkta “Isparta 2001 plakalı hususi” otomobille Ankara’ya gelişine ilişkin Cumhuriyet‘in haberinde, Nursi’yi, Yozgat, Konya ve Erzurum Demokrat Partili beş milletvekilinin ziyaret ettiği, “bugün de” (31 Aralık 1959) “Saidi Nursi”yi ziyaret etmek isteyenler arasında hava astsubaylarının da bulunmasının dikkat çektiği belirtiliyordu.

Saidi Nursi’nin İstanbul’dan ayrılışım yedi sütuna manşetten veren Tercüman’ın (3 Ocak 1960) haber başlıkları, ortamı duyumsatması açısından önemli: “Konya’daki bir camide uluorta konuşan bir Nurcu tevkif edildi”; “Said-i Nursi dün İstanbul’dan ayrıldı”; “Bazı Nurcular, fotoğraf çekmek isteyen gazetecileri dövmeye kalkıştılar”; “İstanbul’da Nursi’yi ziyarete giden Nurcular tespit edildi.”: “Adliye vekili, Saidi Nursi hakkında Ankara Savcılığı tarafından tahkikat yapıldığını söyledi”.

Ankara’ya gelişinde (30 Aralık 1959), Saidi Nursi, kendisiyle görüşen Mete Akyol’a, “komünizme karşı gençlerin alaka duymaları maksadıyla Risale-i Nur’un neşrine çalıştığını” söyleyecektir. (Milliyet, 31 Aralık 1959.) 5 Ocak (1960) tarihli gazetelerde de Time’ın Ankara muhabirinin Saidi Nursi’yle uzun ve ayrıntılı bir görüşme yaptığı haberi yer alacaktır.

CHP lideri İsmet İnönü’nün, Gaziantep merkez ilçe kongresine İstanbul’dan gönderdiği ve “Bediüzzaman”ın ”seçim mekanizmasında kendisine düşen vazifeyi yapmaya başladığını” söylediği mesajın yayınlandığı Yeni Sabah’ta (8 Ocak 1960), “Nurcuların tahliye talebi reddedildi” başlıklı haberin altında Time ile yapılan görüşmeye ilişkin kısa bir bilgi de vardı:

“Konya, 7 İki gün önce Ankara’dan şehrimize gelen Nursi’nin Time muhabiri ile görüştüğünü bildirmiştim. Saidi Nursi şehrimiz İmam Hatip Okulunda öğretmen olan kardeşinin evinde kendisini ziyaret eden 4 Nurcuya bu röportaj hakkında malumat vermiştir. Bir Nurcu, röportaj hakkında şöyle demiştir: “Üstad, Time muhabirine bu röportajında en mühim olarak şunları söylemiştir: Dünyadaki komünizm ve siyonizm tehlikesine karşı Müslümanlık âlemi de Hıristiyanlık âlemi de birleşeceklerdir. Müslümanlarla Hıristiyanlar birleşince komünizm ve siyonizm tehlikesi de ortadan kalkacaktır.” (Yeni Sabah, 8 Ocak 1960.)

Başbakan Menderes ise, “Bediüzzaman’ın seçim vazifesi yaptığını” söyleyen ve “seçim mücadelesini açıyoruz” diyen İsmet İnönü’ye verdiği yanıtta, “Bu yeni savaşın adı”nın “laiklik ve irtica mücadelesi” konacağını söyleyecektir. “Laiklik bir silah, irtica ise bir tehdit olarak kullanılacak, ve memleket ileri unsurlar, geri unsurlar diye ikiye bölünecek. (…)” “Laikliğin din düşmanlığı olmadığını” “uzaktan yakından vicdani inanışlara karşı hiçbir mücadeleyi tecviz etmediğini” “aksine vicdanlar üzerinde her çeşitten tazyik ve müdahale sayılabilecek hareket ve teşebbüsleri önlemeyi emreden bir prensip olduğunu” belirten Menderes, “Müslüman Türk vicdanı üzerinde yapılan tazyikleri kaldırmayı gaye edindiklerini, “vicdani inanışlarından dolayı vatandaşların hiçbir korku ve tehdidin altında bulundurulmayacakları fikrini müdafaa” ettiklerini söyler. “Vicdanlar hürdür, serbesttir, vicdani inanışlar muhteremdir.” (“Başbakan, Seçim yaklaştı diyor”, Vatan, 17 Ocak 1960.)

Saidi Nursi ile özel olarak “Başbakanlık”ta görüşen, kendisine yeni model bir otomobil armağan eden, Saidi Nursi’nin yeşil bayrakla karşılayacağı Emirdağ’ı ziyaret eden (19 Ekim 1958), Risale-i Nur’ların basımı için Diyanet başkanlığına talimat veren, basımı için Demokrat Partinin finansmanını sağlayan (Şahiner, s. 414-415) Başbakan Menderes’in, iktidarının onuncu yılında, bu sözleriyle, “laikliğin din düşmanlığı” olarak algılandığını, CHP iktidarı döneminde “müslüman Türk vicdanı üzerinde tazyikler yapıldığını”, “vicdani inanışından dolayı vatandaşların korku ve tehdit altında bulunduğunu” negatif olarak duyurmak istediği açıktı.

Saidi Nursi adı, “müslüman Türk vicdanı üzerinde baskıların, “vicdani inanışından dolayı vatandaşların korku ve tehdit altında bulunduğu”nu odaklayan simgesel addı ve “laiklik ve irtica” tartışması da, Saidi Nursi’nin, İnönü’nün sözleriyle “seçim vazifesi yapması” nedeniyle gündeme gelmişti. Tartışmanın adının “laiklik ve din” değil de, “laiklik ve irtica” olarak belirtilmiş olması da, “baskının “din”e değil, “irtica”ya yönelik olduğunu açıklıyordu.

Saidi Nursi’nin sürgünlüğü de dini nedenlerle değildi. “Şark İsyanının son günlerinde, Van’dan nüfuzlu şeyh ve ağaların isyanla ilgileri olmadığı halde emniyet mülahazasıyla birer ikişer Garbi Anadolu’ya nefeyedilmeleri” sırasında, Saidi Nursi de, Van’da kaldığı mağaradan alınarak Karadeniz üzerinden İstanbul’a, ordan Burdur’a ve Barla’ya getirilmişti. “Bu biçare Said, Van’dan ders-i hakaik-i Kur’aniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said zamanında vesveseli hükümet hiçbir cihetle bana ilişmedi. Vakta ki (…) Erek Dağında harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim. O vakit menfilere çok dikkat ediliyordu. Her akşam isbat-ı vücud etmekle mükellef oldukları halde, (hizmet-i Kur’aniyede bulunduğum miktarca) ben ve halis talebelerim müstesna kaldık — ben hiçbir vakit isbat-ı vücuda gitmedim. Hükümeti tanımadım.” (Şahiner, s. 277.) Kısacası, Saidi Nursi’nin din nedeniyle, dini inançları nedeniyle baskılandığı, laiklik düşmanları tarafından uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildi.

(6)

Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Adli Yılın açılışı dolayısıyla yaptığı açış konuşmasını (1966), Saidi Nursi’ye ayırmış, Ceza Genel Kurulunun Risale-i Nur’lar hakkında verdiği kararı açıklamıştı. Yargıtay Başkanı Öktem’in konuşmasını, salonda bulunanların çoğunluğu ayakta alkışlamış, Başbakan Süleyman Demirel, oturduğu yerde hareketsiz kalmış, yani Öktem’i alkışlayanlara katılmamıştı. Öktem, konuşmasında, Saidi Nursi’nin “Türkiye’nin batılılaşmasına, milli şuurun uyanmasına muhalefet etmek istediğini”, “Türkiye’nin kurtarıcısı ve kurucusu Büyük Atatürk’ün inkılaplarım, hareketlerini tasvip etmediğini, yazılarıyla onu tahkir ettiğini, reformları durdurmak istediğini” söylemişti. “Kendisi İslâm dini ile bağdaşması mümkün olmayan fikirler ortaya atmış, iddialar ileri sürmüştür. (…) Ona nazaran Atatürk devrimleri dine aykırıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur. Reform ancak Hristiyanlıkta mümkündür. Türk reformu, Hristiyan reformunun bir taklidinden ibarettir. İslâmiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir.”

“Onlara göre, diyordu Öktem, Atatürk idaresi dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik, komünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllandır. … Kemalistler, seviyesiz, anarşist kimselerdir. Devlet İslâm esaslarına göre kurulmalıdır. Devletin manevi şahsiyetlerinin müslüman olması lazımdır. Müslümanlara Kur’an dışında anayasa lazım değildir. Saidi Nursi, milleyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Milliyetçilik, İslâm birliğine manidir. Bu yol ile bolşevizm ve sosyalizm karşısında mücadele edilemez. Bunlarla ancak İslâm ümmetçiliği mücadele edebilir.” (“Nurculuk tehlikeli bir hal almıştır”, Ulus, 7 Eylül 1966.)

(7)

Takipçisi Fethullah Gülen gibi “başına şapka koymamış olan”, ama başını dolakla sararak dolaşan Saidi Nursi, Kemal Atatürk’ü, şapka giydiği için “kafirlik”le yargılamaktaydı: “Bir adam sabah kalkar, alnında (hâza kâfirun) —bu kafirdir— yazılmış bulunur, yani Avrupa gibi başına şapka giyer ve onu cebren giydirir.” (Bkz: Neda Armaner, s. 33.)

Kemal Atatürk’ün doğum tarihi olan “1880”in, “son asırların “Tagutı dalalet”inin yani doğru yoldan sapmış bir putun doğumu olduğunu”, 1293 (1876)’ün, yani kendi doğum tarihinin (tarih-i veladetinin) “Hz. Kur’an’ın ve O’ndan nebaen eden (kaynayan) Risale-i Nur’un” “Tagutı dalaletin temsil ettiği ruha” “meydan okumasını gösterdiğini” (Tılsımlar, s. 195; Neda Armaner, s. 34) ileri sürer. Bir başka deyişle, Saidi Nursi, yeni bir puta, Kemal Atatürk’e meydan okumak için kendisinin dünyaya getirilişinin (ana rahmine konuluşunun) Kuranın gaybi bilgileri arasında bulunduğunu ileri sürer. Her yüzyılda bir Kuran’ı çağma göre yenileyecek bir “müceddid” olarak görevlendirildiğini, geçen yüzyılda Mevlana Halid gibi, bu yüzyılın tam yarısında Kuran’ı yenilemek “müceddid” olarak görevlendirildiğini, geçen yüzyılda Mevlana Halid gibi, bu yüzyılın tam yarısında Kuran’ı yenilemek (müceddid) için görevlendirilerek ana rahmine konduğunu, Kuran’ın “gaybi bilgiler”i arasında bulunduğunu cifir hesabıyla kanıtlamaya kalkışır. (Bkz: Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 36.)

Turan Dursun, Saidi Nursi’nin, Zümer, Casiye, Ahkaf surelerinin başında bulunan “kitabın indirilişi”ndeki “indiriliş” sözcüğünün (cifir hesabıyla) sayı değerinin “Risale-i Nur” adının sayı değerine denk/eşit olduğunu saptayarak, bundan, “Risale-i Nur”un “Kur’an semasından ve ayetlerin yıldızlarından inmiş” olduğu sonucunu çıkardığını belirtir. Bu nedenle, Saidi Nursi, “Bu ayetlerde, Risale-i Nur’un kendi adına ne zaman yazılacağına cifir yoluyla işaret edildiği”nin ayetlerin “gaybi bilgiler”i arasında bulunduğunu ileri sürer. (Bkz: Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, s. 36.)

Dolayısıyla da, Saidi Nursi’ye göre, “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın malıdır. Ve bu nedenle semavidir. Arzî değildir. Bir mevhibe-i ilahiyedir.” (Bkz: Neda Armaner, İslâm Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk, İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1964, s. 61.)

Kemalistler, Saidi Nursi’ye göre, “seviyesiz, anarşist kimseler”dir (Münazarat, s. 17). Kemal Atatürk de “islâmın deccali”, “süfyan”, “İslâm’ın en büyük fitne-i deniyelerinden biridir. (Şualar, s. 258, 372, 374, 263.)

Laik cumhuriyete, laikliği ve modern yaşamı simgeleyen Kemal Atatürk’e ağır karalamalar nedeniyle yargılanmış bulunan Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’larında yer alan pasajların, dava açılmasını önlemek amacıyla yeni baskılarında çıkartılarak yayınlandığı biliniyor. Ama Saidi Nursi’nin ve özellikle de “yeni Said”in görüşlerinin temelde ve özünde, akla, bilime, materyalist dünya anlayışına karşı olduğu, somutlaştırarak söylersek, laik cumhuriyete, laik eğitime, modern yaşam biçimlerine, bilime, modern bilgiye ve modern eğitime karşı olduğu da biliniyor.

Saidi Nursi, Eskişehir’de yargılanması sırasında, yargıcın sorusu üzerine, “reisicumhur”u “manasız bir isim ve resim” olan cumhuriyeti değil, “her biri hem halife hem reis-i cumhur” olan “Hulefa-yı Raşidin” (ilk dört halife) gibi “hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyeti” benimsediğini, “dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu söyler. (Bkz: Şahiner, s. 325.)

Burada, “manasız bir isim” ile laik Cumhuriyeti, “resim” ile Kemal Atatürk’ü imleyerek, kendisinin de “cumhuriyetçi” olmakla birlikte “hem halife, hem de reisicumhur” olan dört halife gibi, ilk halife Ebubekir (Sıddık-ı Ekber) gibi, sağlıklarında Peygamber tarafından cennetlik oldukları müjdelenen on büyük kişi (Aşere-i mübeşşereye) gibi, temiz soylular (Sahabe-i Kirame) gibi dindar manada bir cumhuriyetçi olduğunu söyleyerek, Cumhuriyete karşıtlığını açıklayacaktır.

(9)

Kasım 1922’de Ankara’ya gelerek Büyük Millet Meclisini yönlendirmeye kalkışmak gibi bir büyüklenmeye kapılacak olan Saidi Nursi, Büyük Millet Meclisinde bir “zındıka” fikrinin egemen olmaya başladığını gördüğünü ileri sürerek, milletvekillerine seslenen Arapça beyannamesinde (19 Ocak 1923) “Şarkı (Doğuyu) akıl ve felsefenin değil”, “din ve kalbin ayağa kaldıracağını” bir kez daha yineleyecek, milletvekillerini namaz kılmaya ve siyasal yönetimi Kuran’m emrini yerine getirmeye, “İslâm’ın desatirine inkıyada” çağıracak (Şahiner, s. 256), yüz bulamayınca da Ankara’dan ayrılarak Van’a gidecektir.

“Cumhuriyet”, evrensel anlamda, feodal sistemin bağrında ekonomik anlamda güçlenen ve feodaliteye ağır basan burjuvazinin, burjuvaziyle birlikte oluşmuş ve feodal bağımlılıklardan yalıtılarak özgür-emek gücü satıcıları durumuna gelmiş işçilerin ve kent ve kır emekçilerinin desteğiyle, soysal (aristokratik) ve dinsel (teokratik) feodalitenin siyasal sistemi yerine “ikame” ettiği, yeni sistemin adıdır. Feodal ekonomik sistemden burjuva/kapitalist ekonomik sisteme devrimleşme, mülkiyetin ve sınıfların nitel değişimini dönüşümünü öngörür. Mülkiyetin niteliğindeki değişme, sınıfsal değişmeyle örtüşür. Kapitalist-öncesi sınıfların yerini, kapitalist toplumun sınıflan alır. Yalnızca üretimin biçimi değişmiş olmaz, mülkiyetin niteliğindeki değişmeyle birlikte, üretim ilişkisi de, yani üretilen değerin üreten emekçi ile üretim araçları sahibi arasındaki bölüşümün niteliği de değişmiş olur.

Doğal ki, ekonomik sistemin siyasal sistemde nitel dönüşümü sağlayacak ölçüde değişmiş olması, toplumsal yapının tümünde eski üretim biçimlerinin, yani kapitalist-öncesi ilişkilerin yerini yeni ilişkilerin aldığı anlamına gelmez. Bu, doğal olarak kapitalist-öncesi ilişkilerin varlığını şu ya da bu biçimde koruduğu yerlerde, bağımlı emekçi, yasal olarak eşitlenmiş, dolayısıyla yasa karşısında nesnel olarak özgür birey olarak tanınmış olmakla birlikte, gerek geleneksel olarak, gerek yaşam pratiği içersinde, toprak sahibine, aşiretine, aşiret reisine, tarikatına, tekkesine bağımlılığı ölçüsünde, bağımlılık bağlarıyla bağlı olduğu ölçüde, özgür birey olarak kendini gerçekleştiremez.

Birey, toplumsal olarak özgürleştiği ölçüde kendi inancında özgürleşir. Bir başka deyişle, dinden özgürleşme dinin özgürleşmesiyle örtüşür. Dinin kendini kabul ettirmeyi dayattığı yerde, dinin özgürleşmesinden sözedilmeyeceği gibi, toplumsal anlamda dinden özgürleşme de baskı altında demektir. Laiklik, dinden özgürleşmeyi baskılayanları baskıladığı için, dinden özgürleşmeyi baskılayanlar, baskılamalarının engellenmesini “zulüm” olarak nitelemişlerdir.

Burjuva toplumda, burjuva toplumun sınıfları giderek belirleyici olmaya başladığı zaman, burjuvazi ile feodalite arasındaki savaşımın yerini, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki savaşım almaya başlar. Emperyalizmin dünya sistemine dönüşmesiyle de ulusal bir hareketin ilerici ya da gerici niteliği, emperyalizmi zayıflatması ya da güçlendirmesiyle belirlenmeye başlanır.

Burjuvalaşma, uluslaşmanın temelini oluşturur. Eski ve birbirinden yalıtık geleneksel ekonomik birimler, sanayi sermayesinin ülke ölçeğinde yaygınlaşması ölçüsünde, sanayi merkezleriyle karşılıklı bağlanmaya ve dolayısıyla birbirleriyle ilişkilerini geliştirmeye, tek bir ekonomik birimin parçaları haline gelmeye başlar. Bu süreç, aynı zamanda uluslaşma süreciyle örtüşür.

Uluslaşma, Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, çok uluslu devletlerde ezen ulus ile ezilen uluslar arasındaki savaşımlara da başlangıç oluşturur. Ekim Devrimi, ulusal kurtuluş savaşlarının niteliğini değiştirmiş, ulusal bir hareketin ilerici ya da gerici niteliği, emperyalizmi zayıflatması ya da güçlendirmesiyle belirlenmeye başlamıştır. Sömürgeci işgale karşı, ve özellikle de emperyalist bağımlılığa karşı, kurtuluş ve bağımsızlık savaşları, uluslaşmanın sınıfsal niteliğini olduğu kadar, demokratikleşmenin de sınıfsal niteliğini belirler.

Ulusal ölçekte, sanayi ile tarım arasında ve kent ile kır arasında olduğu gibi, geleneksel ilişkilerin ağır bastığı, özellikle feodal bağımlılığın varlığını koruduğu bölgelerin yaygınlığı ölçüsünde, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında giderek kendini açığa vuran çelişki, feodaller ile bağımlı emekçiler arasındaki çelişki ile de çaprazlaşır.

Uluslaşma ve demokratikleşme, kapitalist-öncesi egemen sınıfların olduğu kadar, kendi sınıfının bilincinde olmayan geleneksel emekçilerin de engeliyle karşılaşır. Feodal sisteme karşı savaşımın öncülüğünü yapmış olan burjuvazi, bu süreçte, gerici sınıf ve katmanlarla (feodallerle de) bağlaşma (ittifak) arayışına girebilir. Sömürgeci işgale ve emperyalist bağımlılığa karşı ulusal bağımsızlık devinimleri, ulusal bağımsızlığın özgül özelliğine göre, kendi sınıfsal bağlaşıklıklarını oluşturduğu gibi, karşıt bağlaşıklıkların oluşmasına da ortam hazırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, “ulusallığı temsil ettiği ölçüde, ulus-öncesi siyasal yapılanmalar olan teokratik-feodal sisteme, yani Saraya ve Hilafete karşı bir savaş olduğu gibi, “bağımsız”lığı temsil ettiği ölçüde de, sömürgeci ve emperyalist amaçlarla yurdu işgale yönelen güçlere karşı bir savaştı. Yunanlıları Batı Anadolu’yu işgale yönelten İngiltere, İngiltere ile birlikte Sevr Andlaşmasını hazırlamış bulunan Fransa ve İtalya, Sarayın İstanbul’da kalmasına karşılık, sarayı ve Halifeyi, saraya ve halifeye bağlı din adamlarını ayaklandırmaya yöneltmişti. Kurtuluş Savaşı, bağımsızlık savaşı olarak, Anadolu’yu işgale yöneltilen Yunan’a karşı, ve ulusal savaş olarak feodal ve teokratik sisteme (saraya ve hilafete) karşı bir savaştı. Bu nedenle de cephede Yunan ordusuna karşı savaşırken, cephe içinde ve gerisinde, “Kongra”ya ve “Kongracilara karşı, “Şeriat” için ayaklandırılan halka karşı da savaşmak zorunda kalacaktı. “Bkz: Muzaffer İlhan Erdost, “Ana: Gülhanım”, Bir Fotoğrafa Altyazı, Onur Yayınlan, Ankara 1991, s. 116.)

Ulusal Kurtuluş Savaşının, Yunanlılara karşı kazanımlarını, “Kur’an’ı düşmanın hücumundan kurtarmak” olarak niteleyen Saidi Nursi, Büyük Millet Meclisinin ve Ankara hükümetinin, “akıl ve felsefe” ile değil “İslâmiyetin desatirine inkıyad” ile, “din ve kalb” ile başarıya ulaşacağını söylerken, Kurtuluş Savaşının, “ulusal” niteliğini anlamaktan yoksun olduğunu ortaya koyduğu gibi, bunun yeni bir sınıfsal ittifakın savaşı olduğunu, ve bu yeni sınıfsal ittifakın yeni bir sistem oluşturmasının “olmazsa olmaz” sonucu olduğunu da doğal ki anlayamazdı. Bunun gibi, burjuva toplumun yaygınlaşması ve yoğunlaşması ölçüsünde, emekçi sınıf ve katmanların, egemen sınıfı oluşturan sermayenin kârını olduğu kadar, rant ve faizleri de kendisine maledinen burjuvaziye karşı, demokratikleşme ve özgürleşme savaşımı verdiğinin bilgisine sahip olmadığı ve bunun bilincinde olmadığı için, emekçi sınıf ve katmanların demokratikleşme savaşımını, dinsizlerin, kemalistlerin, sosyalistlerin, anarşistlerin savaşı olarak algılar. Özellikle geleneksel, kapitalist-öncesi bağımlılık ortamında bulunan kişileri, kendisine bağımlılaştırarak, kır ve kent emekçilerini, demokratik haklarını arayan emekçilere karşı çıkanr. Bununla da kalmaz, emekçi sınıf ve katmanların karşılarına aldığı, emperyalist gericiliğin saflarını, emekçi kitleyle doldurur.

Emperyalizmin, sosyalist sisteme karşı, dini kullanması, İslâm dininin birliğinin sağlanması olarak algılanır, ve komünizm tehlikesini sona erdirecek hıristiyan-müslüman birliğini önermiş olmakla, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından “boşlukta” kalan toplulukları, emperyalist gericiliğin hegemonyası altına alması için dinin siyasal bir araç olarak kullanılmasına ortam hazırlar.

Şeyhülislâmın ulusal kurtuluşcuları öldürmenin İslâm’ın şartı olduğunu söyleyen fetvasına karşı çıkan Saidi Nursi, ulusal kurtuluş savaşı verenlerin din için savaşmadığını, dinin ve halifenin ulusal kurtuluş savaşçılarına karşı dinine bağlı emekçi halkı ayaklandırmış olmasından çıkarmak istemiyor. Yunanlılara karşı zafer kazanmış olanların İslâm’ın kuvvetiyle bu savaşı kazandıklarını, ilerlemek için hilafetin ve şeriatın egemen olmasını öneriyor. Yani savaşın ulusal ve sınıfsal özünü kavramadığı gibi, Büyük Millet Meclisinin ulusal-sınıfsal niteliğini anlayamıyor. Cumhuriyetle birlikte, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin ilerlemesini, “maalesef”, “maatesüf” olarak niteleyen Nursi, bu ilerlemeyi, “dinsizlik” ve “komünistlik” olarak, bağımsızlığı, İslâm’ın ırklara göre ayrılması olarak niteleyerek, kırk yıldır ülkede dini kullanarak faşist cinayetlerin mimarı olan “Küre-i Arz’in en güçlü devletini İslâm’ın kurtarıcısı olarak kucaklamakla kalmıyor, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan Orta Asya Türk cumhuriyetlerine değin yayılan coğrafya’da, ABD’nin emperyalist/faşist politikalarına, Türkiye’yi alet etmek için dini kullanmalarının da olanağını sağlıyor.

(10)

Saidi Nursi’yi ve takipçisi Nurcuları, bilimi, modern bilgiyi ve modern eğitimi geleneksel olarak benimsediklerini yazan Paul Henze, klasik Atatürkçü ilkelerin başında saydığı “laiklik”in, öteki Atatürkçü ilkeler gibi eskidiğini ileri sürerken, Türk cumhuriyetlerde Türkiye’nin benimsenmesinin esas nedeninin “Türk İslâm’ında dikkate değer modern akımlar” olduğunu söyler: “Eski Sovyetler Birliği’nin Müslüman halklarına Türkiye’nin çekici görünmesinin, “bir ölçüde ortak kan, dil ve geleneklerden kaynaklanmakla birlikte, esas gücünü, Türkiye’nin İslâm’ı, modernleşmeyi ve batılılaşmayı, maharetle uzlaştırmış, başarılı bir ülke olmasından alır.” (Turkey’s, s. 7.) Henze arkasından ekleyecektir: “Türk İslâm’ında dikkate değer ölçüde modern akımlar ve modernizmi daha ileri götürme potansiyeli bulunmaktadır.” “Modern akımlar”a ve “modernizmi daha ileri götürme potansiyeline örnek olarak da, hemen yukarda İmran Öktem’in konuşmasından da aktardığımız gibi, Türkiye’nin modernleşmesine ve batılılaşmasına, var güçleriyle karşı çıkmış olan Nurcular ve Nakşibendiler gösterilir.

Nurcuların ve Nakşibendilerin modern ve aydınlamacı olduğunu ileri süren Paul Henze’nin, aynı zamanda, Orta Asya ülkelerinde, özellikle de Türk cumhuriyetlerde, kirlenme olarak nitelediği materyalizme ve çürümeye karşı panzehir görevi yaptığını ileri sürdüğü Suud kökenli vahabi doktrinlere ve toplumun ilerici kesimlerinden destek gördüğünü, ekonomik ve toplumsal konulara son derece modem yaklaştığını söylediği sufi tarikatlara vurgulama yapmış olmasına karşın, bu ülkelerin laik kimliğini gözardı etmiş olması, ister istemez sorunları çoğaltıyor.

“Orta Asya devletleri nüfusunun yüzde 70’inin etnik olarak Türk olduğunu ve Türk dilini konuştuğunu” vurgulayan Mutahir Ahmed ise, Orta Asya’nın politik İslâm’dan etkilenmeyecek birçok neden arasında, “ilk olarak, bu devletlerin, kültür düzeylerinin çok yüksek olduğunu ve komünist yönetim sırasında laikliği benimsediklerini” yazacaktır. (Mutahir Ahmed, “Radikal İslâm ve Orta Asya”, Avrasya Etüdleri, c. 1, Sayı: 3, Sonbahar 1991, s. 59, 61.)

Brzezinski, “global bir İslâmcılığın olmadığını” ve “Laik Orta Asya” ile, şeriatçı Suudi Arabistan, militarist Pakistan, ılımlı Fas ve Batı yanlısı Mısır arasında ortak bir İslâm anlayışı bulunmadığını belirtirken (Le Nouvel Observateur, 15-21 Ocak 1998; Hepileri, Şubat 1998, sayı 11, s. 30) Orta Asya ülkelerinin laik kimliğini ABD yönetiminin bildiğini de açıklamış olur.

Uluslararası Stratejik Etüdler Merkezinden Brad Roberts’a göre de, “soğuk savaş döneminde, uluslararası ilişkilerde laikliğin oluşturduğu yapay denge“ye karşılık, şimdi, dinin rolü daha görünür duruma gelmiştir. (Cumhuriyet, 7 Mart 1990.)

Fuller ise, “İslâmi hareketin önündeki en büyük görevin inançların çağa uyarlanması olduğunu”, “din siyasete soyununca gerçekçi ödünler vermek” ve “laiklik ile barışmak” durumunda bulunduğunu söyler: “Bazı İslâmi hareketler çok tehlikeli ve radikal, bazıları da reformist ve liberal. İşte geliştirilmesi asıl cazip olan bu.” (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.)

Henze ise, daha önce de belirtildiği gibi, “aralarında politikacılar ve işadamları da bulunan Nakşibendi tarikatının, yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan girişimci sınıflarla temas” için “doğal bir ortam sağladığını” yazacaktır. (Turkey’s, s. 7-8, 31. 6n.)

Heilbrunn ve Lind’in “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu”nu gerçekleştirmek istedikleri coğrafyada, “müslüman ulusların resmi-olmayan liderliğini” üstlendiğini vurguladıkları ABD’nin, bu birliğin kalbini oluşturacak Türkiye ile Adriyatikten Çin Şeddine uzanan ve yeni adıyla Avrasya olarak nitelenen coğrafyanın doğu kanadını oluşturan Orta Asya Türk cumhuriyetleri arasında ekonomik ve siyasal ilişkilerin din ve özellikle de tarikat aracılığıyla kurulmasını ve geliştirilmesini istemiş olması, bu ülkeleri Rus nüfuzundan uzaklaştırmak amacını taşıdığı kadar, “kirlenme” olarak nitelenen “materyalist” eğitimden, ve materyalist eğitimin basamağım oluşturduğu savlanan sosyalizmden toplumu yalıtmak için dini (İslâmi) canlandırmak ve güçlendirmek amacını taşıdığı da kendiliğinden anlaşılıyor.

Laik Türkiye ile laik Türk cumhuriyetleri arasında, Türk etnik temeline dayalı birlik oluşturmak için eskiyen Atatürkçü dış politikanın terkedilerek pantürkist politikaya dönülmesi önerilirken, bunun yanısıra, gene Atatürkçü dış politikanın belirleyici ayaklarından birini oluşturan antipanislâmizmin de terkedilerek, Türkiye’nin, İslâm uluslarının resmi olmayan birliğinin taşeronu olması önerilirken, bu “resmi olmayan birliğin” birliğini gerçekleştirebilmek için, dinin canlandırması adı altında siyasallaşmış bulunan dinin, Türkiye’de ve Türk cumhuriyetlerde, siyasal yaşama egemen olması amaçlanıyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti ile laik Türk cumhuriyetleri arasında, laiklik bağıyla değil, dinin siyasallaşmasında belirleyici ve öncü rol oynayan Nurcular ve Nakşibendiler aracılığıyla birlik oluşturulmak amaçlanıyor.

Nurcular ve Nakşibendiler, “laiklik ile barışmış” olarak (Fuller), bir başka deyişle “şeriatçı” ve “militarist” değil, “ılımlı” İslâm kimliğiyle, siyasallaşmış İslâm olarak, halkı müslüman olan uluslar arasında birliği sağlamak, ve Türkiye’de ve Türk cumhuriyetlerde, Hazar ve Karadeniz havzalarını çevreleyen Avrasya’da, ideolojik perspektifi sosyalizm olan materyalist felsefeye ve materyalist eğitimin olmazsa olmaz koşulu olan laik eğitime karşı dinsel eğitimi koyacak olan, bilimi dinin egemenliği, aklı inancın buyruğu altına almayı esas amaç edinen dinler arasında bir cephe oluşturmak için görevlendirileceklerdi. Bu cepheleşmenin, küresel perspektife yansıyan somut yönü, Sovyetler Birliği’nin kalıtçısı Rusya’nın, çarlık döneminin emperyalist (yayılmacı) eğilimlerine kapılmasına ve yeniden büyümesine karşı, bugün “tek ve gerçek küresel güç” durumuna gelmiş bulunan ABD’nin, Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla boşlukta kalan ulusları, toplulukları kendi hegemonyası altına alarak, Rusya’yı kontrolü altına almak, ve Rusya’yı kontrol altına almak amacı altında emeğin ulusal ve evrensel bütünleşmesine engel olarak emekçiyi köleleştirerek, ulusları köleleştirmek.

Kısacası: Sermayenin küresel egemenliği için, emekçilerin köleleştirilmesi. İşte dünya sermayesine militer gücüyle kumanda eden ABD’nin, batı Avrupa ile Doğu Asya’yı ve Ortadoğu’yu kontrolü altına alacağı Avrasya’nın (müslüman ulusların birliğinin lideri olarak) lideri olma savaşı, “Avrasya’nın kalbi” (Süleyman Demirel) Türkiye odağından, Avrasya’nın kanatlarına emperyalist gericiliği, bilim örtüsü altında dini, modernizm örtüsü altında tarikatları taşımasının temel nedeni buydu.

(10)

ABD’nin, Türk cumhuriyetler ile “tarihi yakınlığı ve ırk benzerliği bulunan” ve bu ülkelerle “çok yakıın olabilme ve iyi iletişim kurma olanağına sahip” Türkiye aracılığıyla ilişkisini (Kissinger), Saidi Nursi’nin takipçisi Nurcularla, müritleri arasında politikalar ve işadamları da bulunan Nakşibendilerle gerçekleştirmesinin, CIA analistleri tarafından geliştirilmiş bir strateji olduğunu, okur, daha önce aktardığımız pasajlardan çıkarmakta güçlük çekmeyecektir.

Çünkü İslâm dünyasının birçok yerinde etkin olan Nakşibendiler, Türkiye’nin doğusunda ve kasabalarında/taşra kentlerinde etkin oldukları gibi, eski Sovyetler Birliği’nde de oldukça yaygındılar. (Henze, Turkey’s, s. 7-8.) Bu nedenle de, ABD’nin, Türkiye aracılığıyla Türk cumhuriyetlerle ilişki kurması ve işbirliğini geliştirmesi için “doğal bir ortam” oluşturuyorlardı.

“Birçok Türk aydınının”, “Nakşibendileri aydınlanmacılık karşıtı ya da geçmiş özlemcisi” olarak değerlendirmesinin yanlış olduğunu savlayan Henze, aynı biçimde “birçok Türk aydınının gizli ve yıkıcı bir hareket” olarak nitelediği Nurcuların da, bilimin, modern bilginin ve ciddi modem eğitimin, İslâm inancının gelenek kadar önemli bir öğesini oluşturduğunu vurguladıklarını” yazdığını bir kez daha belirtelim. (Henze, s. 7.) Eski Sovyetler Birliği’nde, “komünizme ve Rus egemenliğine karşı yeraltı muhalefetinin güçlü bir öğesi olan” din, “Sovyet yönetimi altında yaygın hale gelen materyalizme ve çürümeye karşı etkili bir panzehir olarak görünmüştü”. (Henze, s. 31, 6n.)

“Eski Sovyetler Birliğine dâhil Türk devletlerini bölgede mağdur, mazlum ve mahkum görmüş” ve “büyük bir milletin evladı olarak, küçüklüğü hiçbir zaman hazmedememiş” bulunan Saidi Nursi’nin takipçisi, yani Nurcu Fethullah Gülen, Kasım 1989’da “Berlin Duvan”nın yıkılmasının ertesinde, “komünist rejimin boyunduruğu altına giren Doğu Berlinlilerin, batıdaki liberal akrabalarıyla kucaklaştığı gün”, Süleymaniye Camiinde verdiği vaazda, cemaati, Orta Asya’daki ülkelerle ilgilenmeye (ya da kucaklaşmaya) çağırmıştı. (Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

“Asya için, Asya’daki insanlar için ağlamış”, gözyaşları “üzerinde kayıkların, keleklerin yüzebileceği” kadar gözlerini Ceyhun (ırmak) etmiş bulunan Fethullah Gülen, “Çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünü sanki içinde yaşamış”, bu duygularını on yıl-yirmi yıl önce (1968-1978) cami kürsüsünden ağlayarak ifade etmişti. Ama Rusya’da çözülme başlayınca, “yurt içindeki başarılarının, yurt dışında da devamını arzu eden” Gülen, hemen bazı arkadaşlarına “gidebildiğiniz yere kadar gidin” diyecek, bir grup Bakü’ye, bir başka grup ise Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’a gidecekti. Yakutistan’a (Sibirya’ya) kadar insan göndermişti. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Asya’ya giden arkadaşlarının bir Hicret ruhu içinde yola koyulduklarım anlatan, “bu meseleyi Hicret’le eşdeğer gören” Fethullah Gülen, bu okul kampanyasını, aynı zamanda “Milli Mücadeleye” benzeterek, okulları, “Türkiye’nin dışa açılması olarak” (Yeni Yüzyıl, 18 Ocak 1998) niteleyecek ve yurtdışmdaki öğretmenlerin eğitim hizmetlerinin yanısıra bulundukları ülkelerin işadamlarıyla Türk işadamları arasında işbirliğine katkıda bulunduklarını” (Yeni Yüzyıl, 26 Ocak 1988) ekleyecektir.

Halkı müslüman olan ülkelerin yanısıra “Asya’nın en uç noktası Moğolistan’da, Alaska’nın burnunun dibindeki Yakutistan’da, Asya ile Avrupa’nın birleştiği nokta Moldavya’da, Romanya ve Bulgaristan’da, hıristiyanların yaşadığı bu ülkelerde okullar açılmış”, “Türk milleti, yoktan varlık yaratmıştı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Yurt dışında açılan okulların amaçlarının, yurt içindeki okulların amaçlarıyla örtüşmesi doğaldı. “Medrese eğitimi” görmüş olan Gülen, İzmir’de vaizlik yaptığı sırada, “dar gelirli ailelerin çocuklarına Kuran kursunda ve imam hatipte okuma olanağı sağlamış”, “bu öğrenciler için yurtlar, yemekhaneler açmış, giyim-kuşamlarını karşılamış”tı. “Kestanepazarı Derneği”nde de fahri olarak çalışıyordu. “O tarihlerde üniversite ve liseler, olayların yoğunlaştığı eğitim kurumlan haline dönüşmüştü. Üniversiteli gençlerle ilgilenmek gerekiyordu. Gerçi onlara dernekleri yemek veriyor, kendileri de öğrencilere seminer yapıyordu ama, bu yeterli değildi. Kuran kursu ve imam hatip okulu dışındaki “okullarda okuyan fakir öğrencilerin durumu ilgi alanlarına girmiyor gibiydi”. Vaiz Gülen, Kuran kursları ve imam hatip okulları tamam, ama “kolej de açalım” demiş, kimi tartışmalardan sonra, “Yurdu