DEMONOLOJİ VE PAGAN DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE


Demonolojinin kökeni.

[Donuk varlıklardan yansıyan veya şeffaf varlıklardan geçerken kırılan, tek bir düz çizgi veya çok sayıda çizgi halinde, parlak cisimlerin görme organlarında bıraktığı izlenim, Tanrı’nın görme organları verdiği canlılarda, izlenimin kaynaklandığı nesnenin bir tasavvurunu yaratır; buna görme denilir; ve salt bir tasavvur olarak değil, bizim dışımızdaki varlığın kendisi gibi görünür; tıpkı, bir kişi gözüne kuvvetle bastırdığında, gözünün önünde ve onun dışında, kendisinden başka hiç kimsenin algılamadığı bir ışık görünmesi gibi; çünkü gerçekte onun dışında böyle bir şey olmayıp, sadece iç organlarda, onun böyle düşünmesine neden olan, dışarıya doğru bir basınç yapan bir hareket vardır. Ona yol açan nesne ortadan kalktıktan sonra da devam eden bu basıncın neden olduğu harekete imge ve anı deriz; ve uykuda ve bazen hastalık veya şiddet nedeniyle organların büyük bir rahatsızlığında, bir düş deriz;

Görme duyusunun bu niteliği, geçmişte doğanın bilgisine sahip olduğunu iddia edenlerce asla anlaşılmamış olduğu; ve hele, doğanın bilgisi gibi, günlük işlerinden uzak şeyler üzerinde düşünmeyen kişilerce hiç anlaşılmadığı için; muhayyile ve algıdaki bu imgelerin, gerçekten bizim dışımızdaki şeyler olarak kavranmasından başka bir biçimde kavranması zordu: bunlardan bazıları, nereye ve nasıl bilinmeksizin yok olup gittikleri için, tamamen gayrimaddi, yani cisimsiz olarak veya maddesi olmayan varlıklar olarak; herhangi bir renkli veya biçimli varlığı olmayan renk ve biçim olarak düşünülür; ve istediklerinde bizim gözlerimize görünmek için bir kılık olarak havai bedenlere bürünebildiklerine inanılır; başkaları ise, bunların, varlıklar ve yaşayan yaratıklar olduklarına, fakat havadan veya daha ince ve eservari bir maddeden yapıldıklarına ve bu maddenin, göze göründüğü anda, yoğunlaştığına inanır. Fakat her iki durumda da, bunlar aynı şekilde adlandırılır, CİNLER (“DÆMONS”). Sanki hayalini gördükleri ölüler, kendi kafalarının içinde değil, havada veya cennette veya cehennemde yaşıyormuş gibi; ve fantazmalar değil, hortlaklarmış gibi; bu mantıkla insan, kendi hayaletini bir aynada, veya yıldızların hayaletlerini bir ırmakta gördüğünü söyleyebilir; veya güneşin bir ayak kadar olan görünüşünü, görünen bütün dünyayı aydınlatan o büyük güneşin cini veya hayaleti olarak adlandırabilir: ve bu şekilde, kendisine iyilik veya kötülük yapmak için bilinmeyen, yani, sınırsız bir güce sahip şeyler olarak bunlardan korkabilir; ve işte böylelikle, pagan devletlerin yöneticileri, kamusal barışı ve bunun için gerekli olan yurttaşların itaatini sağlamak için, (pagan dininin başlıca rahipleri olan şairlerin özellikle istihdam edildiği ve sayıldığı) DEMONOLO'yi kurarak ve cinlerden bazılarını, itaate teşvik için, iyi cinler ve bazılarını da, yasaların ihlaline karşı caydırıcı olsun diye, kötü cinler ilan ederek, insanların bu korkusunu düzenlemeye çalışmışlardır.

Eski insanların cinleri nelerdi.

Cinler adını verdikleri şeylerin ne tür şeyler olduğu, Greklerin en eski şairlerinden biri olan Hesiodos tarafından yazılmış olan, onların tanrılarının şeceresinde; ve diğer tarihlerde görülmektedir.

Bu inanış nasıl yayıldı.

Grekler, kolonileri ve fetihleri yoluyla, dillerini ve yazılarını Asya ya, Mısır’a ve İtalya’ya yaydılar; ve oralarda, bunun bir sonucu olarak, demonoloji’lerini  veya, Aziz Paulus’un deyişiyle (Timoteos'a Birinci Mektup IV. 1), iblisler hakkındaki fikirlerini de yaydılar. Bu yolla, bu fikirler, hem Yahudiye’nin hem de İskenderiye’nin, ve yaşadıkları diğer yerlerin Yahudilerine de bulaştı.

Bu inanış Yahudiler tarafından ne ölçüde kabul edildi.

Fakat onlar, cin kelimesini, Grekler gibi, hem iyi hem de kötü ruhlar için değil, sadece kötü ruhlar için kullandılar: ve iyi cinlere Tanrı’nın ruhu adını verdiler; ve onların, peygamber olmak için bedenlerine girdikleri kişilere saygı gösterdiler.

Özet olarak, bütün tuhaflıkları, eğer iyi ise, Tanrı’nın ruhuna atfettiler; ve eğer kötü ise, bir cin’e, fakat bir kakodaimona, bir kötü cin’i, yani bir iblis’e atfettiler.

Böylece, bizim çılgın veya deli dediğimiz; veya saralı insanları veya, anlamadıkları için, saçma olduğunu düşündükleri sözler eden insanları cinli, yani iblis tarafından ele geçirilmiş olarak adlandırdılar.

Kötü bir şöhret edinecek derecede pis bir kimse için de, onun pis bir ruha sahip olduğunu; sağır birisi için, onun sağır bir ruha sahip olduğunu; Vaftizci Yahya için (Matta XI. 18), onun oruç tutmasındaki özellik nedeniyle, içinde bir iblis olduğunu söylemişler; ve İsa için, sözlerini tutan bir kimsenin ebediyen ölüm görmeyeceğini (Yuhanna VIII. 52) söylediğinden ötürü, Şimdi biliyoruz ki sende bir iblis vardır; İbrahim öldü ve peygamberler de öldü diye konuşmuşlardır: ve yine, Onu öldürmeye gittiler (Yuhanna VII. 20) dediği için, kavim şöyle cevap vermiştir, Sende bir iblis var; seni öldürmeye kim gider?

Buradan açıkça görülüyor ki, Yahudiler fantazmalar hakkında aynı görüşlere sahiptiler; yani, bunların fantazmalar, beynin yarattığı putlar değil, muhayyileden bağımsız, gerçek şeyler olduklarına inanıyorlardı. ] sh: 468-470]

Melek nedir?

MELEK sözüyle, genel olarak, bir haberci; ve en fazla da, Tanrının bir habercisi anlatılmak istenir, Tanrının bir habercisi sözüyle ise, onun olağanüstü varlığını; yani, onun gücünün olağanüstü tezahürlerini, özellikle bir düş veya rüyet yoluyla bildiren herhangi bir şey anlaşılır.

Meleklerin yaratılışı hakkında, Kutsal Kitaplarda verilmiş hiçbir şey yoktur. Onların ruhlar oldukları sık sık tekrar edilir:fakat ruh sözüyle, hem Kutsal Kitap’ta ve halk arasında, hem de Yahudiler ve Paganlar arasında, bazen, hava, rüzgâr, canlı yaratıkların yaşamsal ruhları; ve bazen de, rüyalar ve rüyetler şeklinde muhayyilede doğan imgeler anlaşılır; ki bu imgeler, gerçek cisimler olmadıkları gibi, içinde yer aldıkları rüya veya rüyetten daha fazla sürmezler; bu görünüşler, gerçek cisimler olmayıp beynin arazlarından ibaret olsalar da, Tanrı iradesini bildirmek için doğaüstü yoldan onları yarattığında, haklı olarak, Tannnın habercileri, yani, onun melekleri olarak adlandırılırlar.

Paganlar, beynin imgelerini, kendi başlarına gerçekten var olan ve imgeleme dayanmayan şeyler olarak düşündüler; ve bunlardan, iyi ve kötü demonlarhakkındaki inançlarını oluşturdular; demonlar,gerçekten var gibi göründükleri için de, onlar tarafından cisimler olarak; ve onları elleriyle hissedemedikleri için, gayri maddi cisimler olarak adlandırıldı: aynı şekilde Yahudiler de, aynı temelde, Eski Ahit’te onları bu inanca mecbur eden hiçbir şey olmadığı halde, Sadukiler mezhebi dışında, Tanrı’nın bazen kendine hizmet için insanların imgeleminde yarattığı ve melekleri adını verdiği görünüşlerin, imgeleme bağlı olmayan, fakat Tanrı’nın kalıcı yaratıkları olan cisimler oldukları şeklinde bir inanca sahiptiler genelde. Bunlardan, kendilerine iyilik ettiklerine inandıklarını Tanrının melekleri olarak saydılar, onlara zarar vereceklerini düşündüklerine ise kötü melekler veya kötü ruhlar dediler; Python’un  ruhu, ve delilerin, çılgınların ve saralıların ruhları işte böyle idi: çünkü onlar, bu hastalıklarla malul olan kişileri, demoniak kabul ederlerdi.

Fakat, Eski Ahit’te meleklerin anıldığı yerleri düşünürsek, bunlardan çoğunda, melek kelimesinden anlaşılabilen tek şey, bir doğaüstü işin yapılmasında Tanrı’nın varlığını belirtmek üzere, imgelemde doğaüstü yoldan oluşmuş bir imgedir; ve dolayısıyla, ne olduklarının belirtilmediği diğer yerlerde de, bu kelime aynı biçimde anlaşılabilir..] sh: 297-299

[Grekler, deliliği, genellikle, Eumenides veya Furia’ların; ve bazen de Ceres, Phoibos ve diğer tanrıların işlerine bağlamışlar; insanlar fantazmalara o kadar çok şey atfettiler ki onları havada yaşayan varlıklar olarak tahayyül ettiler ve onları, genel olarak, ruhlar diye adlandırdılar. Bu konuda, Romalılar ve Yahudiler de, Grekler ile aynı inançtaydılar;

delilere, peygamber veya, ruhların iyi ya da kötü olduklarını düşünmelerine bağlı olarak, demoniacs dediler:
bazıları ise, delileri, hem peygamber hem de demoniacs olarak adlandırdı;
başka bazıları da, aynı kişiyi, hem demorıiac hem de deli olarak.

Ancak, paganlar için bu normaldir. Çünkü hastalıklar ve sağlık, kötülükler ve iyilikler ve pek çok doğal olaylar bu terimlerle nitelenir ve onlara cinler olarak tapındırdı. Öyle ki, cin (demon), bazen bir sıtma nöbeti bazen de bir iblis olarak anlaşılırdı. Ancak, Yahudilerde böyle bir inanışın olmaması bir ölçüde gariptir. Çünkü ne Musa ne de İbrahim, peygamberlik iddialarını, bir ruhun kendilerini ele geçirmiş olduğuna dayamadılar; onlar, iddialarını, Tanrı’nın sesinden veya bir hayal veya rüyadan aldılar: ayrıca, onların kanununda, böyle bir kendinden geçiş veya ruhlarca zapt ediliş olduğunu gösteren ahlaki veya törensel herhangi bir şey de yoktur: Tanrı’nın Musa üzerinde olan ruhtan aldığı ve yetmiş ihtiyarın üzerine koyduğu söylendiğinde (Sayılar, XI. 25), Tanrı’nm ruhu (yani Tanrı’nın özü) bölünmemiştir. Kutsal Kitaplar insandaki Tanrı Ruhu ile, o insanın ruhunun tanrısallığa eğilimli oluşunu kastederler. “Harun a giysiler yapmaları için bilgelik ruhuyla doldurduklarım (Çıkış, XXVIII. 3)29 ifadesiyle, onların içine, giysiler yapabilecek bir ruhun konulması değil, kendi ruhlarının bu tür bir işteki bilgeliği kastedilir.

Aynı anlamda, insan ruhu, kirli işler yaptığında, genellikle, kirli bir ruh olarak adlandırılır. Her zaman olmasa da, öyle tanımlanan iyilik veya kötülüğün olağanüstü ve önemli oluş sıklığında, diğer ruhlar da böyledir. Eski Ahit in diğer peygamberleri de, kendinden geçmişlik veya Tanrı’nın onların içinde konuşmuşluğu iddiasında bulunmamışlar; Tanrının, ses, hayal veya rüya yoluyla onlara hitab ettiğini söylemişlerdir sadece. Tanrının sözü, ruhun ele geçirilmesiyle (“possession”) değil, emirle iletiliyordu.

O halde, nasıl oldu da Yahudiler bu inanca düşebildiler?

Bütün insanlar için ortak olan bir nedenden başka bir neden düşünemiyorum. Yani, doğal nedenler arama merakının olmaması: ve mutluluğu duyuların kaba hazlarının edinilmesinde ve bunlara en kısa yoldan götüren şeylerde aramak. Çünkü, bir insanın kafasında herhangi bir olağandışı yetenek veya kusur görüp de bunun hangi nedenden ileri gelebileceğini düşünemeyenler, bunun doğal bir şey olabileceğine akıl erdiremezler ve onun doğaüstü bir şey olduğuna inanırlar; ve bu, o insanın içindeki Tanrı veya Şeytan’dan başka ne olabilir ki? işte bu yüzden denilmiştir ki, İsa (Markos, III. 21) insanlar tarafından kuşatıldığında, evdekiler onun deli olduğundan şüphe ettiler ve onu tutmaya davrandılar: fakat yazıcılar onda Beelzebub olduğunu ve cinleri bununla çıkardığını söylediler; sanki daha fazla deli olan birisi, daha az deli olan birisinden korkarmış gibi: ve (Yuhanna, X. 20) bazıları da, onda cin vardır, delidir derken, onu peygamber kabul edenler ise, bunlar cine tutulmuş bir adamın sözleri değildediler. Keza, Eski Ahit’te Yeşu’yu takdis etmeye gelen kişi (2. Krallar, IX. 11) bir peygamberdi; fakat onun etrafında bulunanlardan bazıları Yeşu’ya sordu, bu deli buraya neden gelmiş?

Yani, kısaca, her kim olağandışı bir şekilde davranırsa, Yahudiler onun iyi veya kötü bir cin tarafından ele geçirilmiş olduğuna inanırlardı; öbür uçta yanılıp, dolaylı ateizme çok yakın olan cinlere hiç inanmama noktasına kadar giden Sadukiler hariç; bunlar, diğerlerini o derece tahrik ettiler ki böyle insanları, delilerden ziyade cinliler olarak adlandırmaya ittiler onları..] sh: 68-69

 

Paganların saçma inanışları.

Görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış; veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekân tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur. Dünyanın biçim almamış maddesi, Kaos adıyla anılan bir tanrıidi.

Gökyüzü, okyanus, gezegenler, ateş, yeryüzü, rüzgârlar hep tanrılardı. Erkekler, kadınlar, bir kuş, bir timsah, bir dana, bir köpek, bir yılan, bir soğan, bir pırasa tanrılaştırılırdı. Bunun yanısıra, paganlar hemen her yeri cinler dedikleri ruhlarla doldururlardı: ovaları Pan ile, ve Panisler veya Satyr’ler ile, ormanları Faun’lar ve Nymphalar ile; denizi Tritonlar ve başka Nymphalar ile; her akarsu ve pınarı aynı adda bir ruh ile ve Nymphalar ile, her evi Lares (tanıdıklar) her erkeği kendi Genius uyla, cehennemi ise Kharon, Kerberos ve Furialar olarak hayaletler ve ruhani görevliler ile; ve gece vakti, bütün yerleri larva, lemures, ölmüşlerin ruhları, ve daha çok sayıda periler ve umacılarla.

Ayrıca, zaman, gece, gündüz, barış, uyum, sevgi, rekabet, erdem, onur, sağlık, kir, ateş ve benzeri şeylere tanrısallık atfederler ve bunlar için tapınaklar inşa ederlerdi; sanki bu adların, kafaları üzerinde sallanan ve olması veya olmaması için dua etttikleri iyiliğin veya kötülüğün olmasını veya olmamasını sağlayacak ruhları varmış gibi, bunlara dua ederlerdi.

Ayrıca, kendi zekâlarını Musa’ların adıyla;
bilgisizliklerini Fortuna adıyla;
şehvetlerini Cupido adıyla;
öfkelerini Furia’ların adıyla;
edep yerlerini Priapos adıyla anarlar;
ve kirliliklerini Incubi ve Succubas’ye atfederlerdi:
o kadar ki bir şairin şiirinde bir kişi olarak takdim edebildiği ve bir tanrı veya bir şeytan haline çevirmediği hiçbir şey yoktu.

Paganların dinini kuranlar, dinin ikinci nedeni olan insanların nedenler hakkındaki bilgisizliğini ve dolayısıyla kendi iyi veya kötü talihlerini ilgisiz nedenlere bağlama eğilimlerini gözlemleyerek, bu bilgisizlik üzerine, ikinci nedenlerin bilgisi yerine, bir tür ikincil ve vekil tanrılar koymuşlardır; bereketin nedenini Venüs’e, sanatların nedenini Apollon’a; kurnazlık ve hileyi Merkür’e; fırtına ve kasırgaları Aiolos’a; ve diğer sonuçları ise diğer tanrılara bağlamışlardır; o kadar ki, paganlar arasında, mesleklerin çeşitliliği kadar çok sayıda tanrı vardı.

Doğal olarak insanların tanrılarına yönelik olarak kullanılmasını uygun buldukları ibadetlere, yani adaklar, dualar, şükranlar ve daha önce anılan diğerlerine, paganların aynı yasa koyucuları, hem resim hem heykel olarak bu tanrıların suretlerini eklediler; ki böylece cahiller, yani halkın çoğunluğu veya büyük kısmı, bu resim ve heykellerin kendilerini temsil etmek için yapıldığı tanrıların adeta gerçekten de bunların içinde yaşadıklarına inanarak, onların önünde daha büyük bir korkuyla dursunlar diye:ve bütün diğer insani kullanım alanlarından ayırdıkları toprakları, binaları ve görevlileri tahsis ettiler bu tanrılara; yani, tanrılarına, mağaralar, koruluklar, ormanlar, dağlar ve bütün adaları adadılar ve takdis ettiler; ve onlara, sadece bazen insan, bazen hayvan ve bazen de canavar biçimleri değil, ayrıca algılama, konuşma, cinsiyet, şehvet, üreme gibi insan ve hayvan melekeleri ve duyguları da atfettiler, ve bunu tanrıların türünü çoğaltmak için birini diğeriyle karıştırarak yapmakla kalmadılar;

aynı zamanda, Bakkhos, Herakles ve diğerleri gibi sadece gökyüzünde yaşayan melez tanrılar yaratmak için tanrıları insanlarla karıştırarak da yaptılar; ve, öfke, intikam, ve canlı varlıkların diğer duyguları ve bunlardan kaynaklanan sahtecilik, hırsızlık, zina, oğlancılık gibi hareketleri, ve bir kudret belirtisi veya bir haz nedeni olarak görülebilecek kötülükleri;

ve insanlar arasında, onura karşı olmaktan çok yasaya karşı olduğu kabul edilen bütün bu gibi fenalıkları da tanrılarına atfetmekten geri kalmadılar.

Son olarak, doğal bakımdan geçmiş deneyimlere dayanarak yapılan tahminlerden ibaret olan, doğa üstü olarak da tanrısal vahiy olan gelecek öndeyilerine ise, paganların dininin aynı kurucuları, kısmen uydurma deneyimler kısmen de uydurma vahiyler temelinde, sayısız miktarda diğer abes tanrısallık biçimleri eklediler; ve insanları, Delphoi, Delos, Ammon ve diğer ünlü kehanet ocaklarındaki rahiplerin çift anlamlı (çift anlamlı, çünkü kehanet konusu olay gerçekleşse de gerçekleşmese de haklı çıkılmak amaçlanıyordu) veya gizemli (çünkü bu gizem, kehanet ocağının, kükürtlü mağaralarda sık rastlanan o büyüleyici havasıyla sağlanıyordu) cevaplarından; bazen, belki de Nostradamus unkilere benzeyen (çünkü günümüze kadar gelmiş parçalar sonradan uydurulmuş gibidir) kehanetleri hakkında, Roma cumhuriyeti zamanında ünlü bazı kitaplar bulunan Sybillaların sayfalarından; bazen, tanrısal bir ruh tarafından ele geçirildiği düşünülen, ki buna coşku derlerdi, delilerin saçma konuşmalarından; ki bu falcılık türleri teomansi veya kehanet olarak kabul edilirdi; bazen, yıldız falcılığı denilen ve yasal astrolojinin saygın bir parçası olarak görülen, yıldızların doğum tarihlerindeki durumundan; bazen, hiss-i kabl-el vuku veya önsezi denilen kendi umutlarından ve korkularından; bazen, nekromansi, sihirbazlık veya büyücülük denilen fakat aslında gözboyacılık ve toplu hilekârlıktan başka birşey olmayan, ölülerle haberleştiklerini iddia eden cadıların sözlerinden; bazen, “augury” denilen, kuşların gelişigüzel uçuşu veya beslenmesinden; bazen, aruspicirıa denilen, kurban edilmiş bir hayvanın bağırsaklarından; bazen rüyalardan; bazen kuzgunların bağırışından veya kuşların ötüşünden; bazen metoposkopi denilen yüz çizgilerinden; veya, omina denilen, lastikli laflarla söylenen el fallarından; bazen, portenta ve ostenta dedikleri, güneş ve ay tutulmaları, kuyruklu yıldızlar, göktaşları, depremler, sel basmaları, acayip doğumlar gibi olağanüstü olaylardan (çünkü bu olayların, ileride olacak büyük bir felaketi haber verdikleri veya önceden bildirdiklerine inanırlardı): bazen de, haç ve kazık gibi, basbayağı kura; bir elekteki delikleri saymak;

Homeros ve Vergilius’taki dizeleri karıştırmak; ve bu türden sayısız diğer beyhude fikirler gibi, salt talihten geleceklerini okumalarının mümkün olduğuna inandırdılar,

Sonuç olarak , insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

Paganların dininin kurucularının amaçları.

Bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde; ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir, ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır:

İşte bu nedenle, Numa Pompilius, Romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri Egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir: ve Peru krallığının ilk hükümdarı ve I kurucusu, kendisi ve karısının Güneş’in çocukları olduğunu iddia etmiş;

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar.

Üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla, tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını; ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

Eski Romalılar arasında, insanların, o devlette büyük otorite ve ağırlık sahibi kişilerce konuşmalarında açıkça alay edilmiş olan, öteki dünyanın acıları ve hazları hakkında şairlerce yazılan şeyleri inkâr etmeleri yasaklanmış olmasa da; bu inanç, çoğunlukla aziz tutulmuştur.

Bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

Bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan Romalılar, Roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun; ayrıca, Tanrı’nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden Yahudilerin dini dışında, Roma’da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz.

İşte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.]

sh:91-95

Kaynak:

Thomas Hobbes: Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti Leviathan; or the Matter, Forme, and Power of a Commonvvealth, Ecclesiasticall and Civil trc: Semih LİM,2013, İstanbul

1 Eumenides ya da Furialar: Grek-Roma mitolojisinde öç tanrıları.
2 Ceres: Roma dininde bereket tanrıçası.
3 Phoibos: Güneş tanrısı Apollon; güneşin kişileştirilmiş biçimi.
4 Eski Ahit/Tevrat.
5 Sybilla (bkz. AnaBritanrıica, Cilt 19, s. 342).
6 Teomansi: Kendini tanrı kabul etme.
7 “Thumomancy
8 Nekromansi: Ölülerle haberleşerek, gaipten haber verme, fal bakma.

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA
GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA


[Hemen bütün toplumların kendi kültürel yaşamlarında tarihin her devrinde süregelen  kutsal inançları ve bu kutsalları çerçevesinde oluşturdukları efsaneleri, destanları var  olagelmiştir. Aynı zamanda, insanların kendi milletlerine aidiyet duygularını pekiştiren kendi milletiyle hep gurur duyduracak masallar, hikâyeler ve kahramanlık destanları da  sözlü ya da yazılı bir  şekilde –her ne kadar değişimlere uğrayarak da olsa- daima  toplumlarda önemli bir yer bulmuştur kendine. “Mitoloji” diye tanımladığımız bütün bu söylencelerde kutsallar ve kutsallar içerisinde de tanrı ya da tanrıların rolü hep en önemli konumda bulunmuştur. mitolojininde sıkı bir bağlantısı  olan “Yunan tanrıları” da baş sırayı almaktadır.

Yunanlılar’ın insanın yaratılışı ile ilgili de birçok mitolojik öyküler uydurdukları da bu  çalışmada görülmüştür. Hesiodos’un insanın yaratılışı konusunda ilginç “soylar  efsanesi”aktarılarak o çağın Yunanlılarının insanın yaratılışına ilişkin bakışlarına bir  ayna tutulmuştur.  Yunan mitolojisinde ilk insanın çamurdan yaratılması ve bunun semavi dinlerdeki  yaratılış hikâyesin ile benzerlik göstermesi; Zeus’un, azıp sapıtan Demir çağı insanlarını  tufanla helak etmesi ve bu olayın Hz. Nuh tufanı ile benzerlik göstermesi;Yunan  eskatoloji (dünyanın sonu)  anlayışında da ölümden sonra hayatın devam edeceği, iyilerin ruhlarının  Elyzyon kırlarına (cennet) gönderileceği ve kötülerin ruhlarının da Tartaros’a  (cehennem) atılacağı inancı ile semavi dinlerin eskatoloji inançlarının benzerlik  göstermesi; Yunan tanrılarının (Zeus başta olmak üzere) birçoğunun yüksek Olympos  dağında oturmaları ve bu olayın Hz. Musa’nın Tur dağında Tanrı ile görüşmesi, Hz.  Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme Nur Dağı’nda peygamberlik verilmesi, Hz. Nuh’un gemisinin  Cudi  Dağı’nda demir alması vb. ile dağlara yüceltici bir anlam vermesi bakımından benzerlik  görülmesi ve yine Zeus’un doğumu ve bir mağarada saklanması efsanesi ile Hz. İbrahim  ve Hz. Musa’nın doğumları ve mağarada saklanmalarını anlatan hikayelerin de benzerlik göstermesi oldukça ilginç ve o kadar bağıntılı bir durum arzeder. Bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür.

 [Hesiodos, Yunan didaktik şiiririnin babası diye anılan ünlü ozan.
M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia'nın Kyme şehrinden, Yunanistan'da Boiotia'nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, Helikon yamaçlarında koyun güderken musalar, yani ilham perileri ona şairlik bağışlamışlardır. Nerede öldüğü bilinmez.]

 Hesiodos “İşler ve Günler”adlı eserinde insan soylarının geçirdiği evrelerden bahsedelim.  Onun anlatımına göre bugüne kadar beş insan soyu yaşamıştır yeryüzünde. Altıncısı henüz yaşanmamıştır.   

1-Altın Soyu :

Hesiodos’a göre bir kere insan soyunu Olympos’lu tanrılar yaratmıştır. Bu yaratılan ilk ölümlülerin soyu “Altın Soy”dur. O zamanlar göklerin hâkimi Kronos’tur. Henüz, Zeus  doğmamıştır. Yani ilk insan, Titanlar döneminde doğmuş olmaktadır. O dönemde,  insanlar da tanrılar gibi çok rahat, huzurlu, tasasız, acısız ve dertsiz bir hayat sürmekteydiler. Her zaman genç ve güçlü kalıyorlar, hiç ihtiyarlamıyorlardı. Toprak her türlü nimeti zahmetsizce onlara sunuyordu.  İnsanlar ömürlerini yiyip içip eğlenmekle geçiriyor ve sonunda da hiç acı çekmeden uyur gibi ölüyorlardı. Bu ilk insanlar (altın  soy), henüz kadınlar yaratılmadığı ve dolayısıyla evlenip çoğalma olmadığı için  zamanla ölüp toprağa karışırlar ve nesilleri tükenir. Bu arada artık Zeus’un hâkimiyet dönemi başlamıştır. Zeus’un isteğiyle ölen bu altın soylu insanların ruhları, toprağı ve insanı koruyan iyi birer cine dönüşürler.

2-Gümüş Soyu:

 Altın Soy tükenince Olympos tanrıları bir sonraki insan kuşağı olan Gümüş Soyu’nu yaratırlar. Ancak bu soy, boy-bos ve akıl bakımından Altın Soy’dan çok farklıydı.  Bunlar yüz yıl çocuk olarak kalıyorlar, bu süre zarfında analarının dizinin dibinde oynaşıp duruyorlardı. Büyüyüp yetişkin olunca da bin bir türlü çılgınlık ve taşkınlıklar yapıyorlar, saygı nedir bilmiyorlar, hatta tanrılara bile saygı duymuyorlar, tapınaklara da gitmiyorlardı. Halbuki uygar insan böyle olmamalıydı.  Sonunda Zeus bunların yaptıkları saygısızca hareketlere kızar ve hepsini toprağa gömer  (Tartaros’a gönderir). Bunlar da yer altı cinleri olurlar.

3- Tunç Soyu:

 Tanrılar babası Zeus, bunun üzerine üçüncü bir soy daha yaratır. Bu soy, Tunç  Soyu’dur. Bunlar da Gümüş Soyu’na hiç benzemezler. Kaba saba, oldukça güçlüydü bu soy. Yaptıkları tek şey, azıtmak ve saldırıp öldürmekti. Acımasızdılar,  her yana korku salarlardı. Yenilmek nedir bilmezlerdi. Evleri, silahları, aletleri her şeyleri tunçtandı. Bu  soy da kendiliğinden ölüp öbür dünyaya (Hades) gitmiştir.

4-Kahramanlar Soyu:

 Zeus, bir insan kuşağı daha yaratır. Bu soy diğer geçmiş soylardan çok daha doğru, çok  daha bereketli ve çok daha yürekli bir soydur. Bu soy, yarı tanrı kahramanların soyudur.  Hesiodos, bu soya övgüler dizer, kahramanlıklarından söz eder. Bu kahramanların çoğu,  savaşlarda ve kargaşalarda savaşarak ölüp gitmişlerdir. Bu kahramanlardan bazılarına da Zeus, dünyanın bir ucunda, insanlardan uzakta bir yurt ve bir hayat bağışlamıştır.  Şu  anda oralarda mutlu bir hayat sürmektedirler.

5-Demir Soyu:

 Bu soy ise Hesiodos’a göre içinde yaşadığı soydur. Hesiodos, bu soyda dünyaya geldiğine bin pişmandır. “Keşke daha önce ölsem, ya da daha doğmasaydım.”diyerek  bu üzüntüsünü belirtir. Çünkü bu soyun insanları gündüzleri çalışıp didinirler, geceleri de tanrıların yolladığı türlü dertlerle kıvranır dururlar. Yaşamlarında sevincin yeri çok  azdır. Hesiodos’un inancına göre bir gün Tanrı Zeus bu soyu (Demir Soyu) da yok  ediverecektir.

6-Ak Saçlılar Soyu: [3]

 Hesiodos’a göre bu soy henüz gelmemiştir. Demir Soyu sona erince bu soy gelecektir.  O zaman baba evladına, evlat babasına benzemeyecektir. Kadir kıymet bilme, sevgi,  saygı ortadan kalkacak, evlat babasını hor görecek, kardeş kardeşini, dost dostunu bu günkü gibi sevmeyecek, tanrı sevgisinden de yoksun olacaklardır.  İyiliğin, doğruluğun,  yeminin değeri kalmayacaktır. Sadece kötüler ve azgınlar saygı görecek, hak, hak sahibinin değil, güçlünün olacak, acıma duygusu ortadan kalkacaktır, iyiler kötülerin saldırılarına maruz kalacaktır. Yapılan bütün bu kötülüklere karşı çare bulunmaz olacaktır.][1]

Bütün bu benzerlikler birer tesadüf müdür, yoksa birbirlerinden mi etkilenmişlerdir?
Eğer  etkilenmişlerse hangisi hangisinden ne oranda etkilenmiştir..?

gibi soruların cevaplanabilmesi için bu konularda çok daha derin çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir.

Canan ÖZKAN’ın konu üzerinde bir çalışmasında şu sonuçlara varmıştır.

[Yunan tanrılarının ve tanrıçalarının sıfatları ile Allah Teâlâ’nın sıfatları arasında bir takım benzerliklerin ve farklılıkların olduğu görülmüştür. Allah Teâlâ’nın bir takım sıfatlarının, bu tanrılarda ve tanrıçalarda benzer karşılıklarının bulunduğu ve Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarının da bu tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarıyla örtüşmediği ayırımına varılmıştır. Yunan mitolojisinde, tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarında ve onlara atfedilen mitolojik anlatılarda, bu tanrıların ve tanrıçaların belli bir süreçte, toplumun ve tabiatın ihtiyaçlarına göre, Zeus ya da insanlar tarafından çok çeşitli sıfatlarla donatılıp,  somutlaştırıldıkları ve bu çeşitliliğin antropomorfik ve zoomorfik yönünün oldukça  baskın olduğu ifade edilebilir.  Bu durumun en önemli nedeni ise şüphesiz, o dönemdeki insanların soyut kavramları algılamada bir takım güçlükler yaşamaları ve bu sebeple tanrılarına ve tanrıçalarına, insanlarda bulunan bazı somut özellikleri yükleyerek, onları kendi içlerinden biri yapma çabaları ile böylece onları daha iyi anlamak istemeleridir.

Özetle, mitolojik dönemdeki Yunan halkı, aslında tanrılarını ve tanrıçalarını kendi dünyalarına ve algılarına indirgeyerek onlardan korkmamayı ve onları daha iyi anlamayı amaçlamışlardır  denilebilir.

İslam’daki Allah inancı ise insanların soyut algılarına daha çok hitap etmektedir. Bu bağlamda,  İslam’da Allah Teâlâ’nın haberi sıfatlarında kısmi bir antropomorfizm görülse de,  daha ağırlıklı olarak aşkın ve soyut bir tanrı algısı hâkimdir.  Mitolojik tanrıların her bir sıfatı, kendilerinden bağımsız tanrılar olarak algılanmıştır.  Yani insanların ihtiyaçlarına binaen, yine insanlar tarafından oluşturulan bu sıfatlar,  tanrılardan ve tanrıçalardan dışadönük bir şekilde zuhur ederek, başka tanrıları ve tanrıçaları oluşturmuştur. Ancak İslam’da Allah Teâlâ’nın sıfatları yine Allah Teâlâ’nın kendisine dönük olarak meydana gelmiş ve inananlar tarafından sadece Allah Teâlâ’ya has özellikler  olarak algılanmış olup, bu sıfatlar Kur’ân-ı Kerim’in indiriliş sürecinde ve çeşitli olaylar  sonucunda Allah tarafından, kendisinin varlığı ile soyut bir  şekilde birleştirilip,  insanlara ayetler ve hadisler aracılığı ile bildirilmiştir.  Dolayısıyla bu çalışmanın sonucunda, neredeyse Allah Teâlâ’nın her bir sıfatının bir Yunan  tanrısına ya da tanrıçasına denk geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Yunan  mitolojisinde tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarının her biri, ayrı ayrı tanrılar ve tanrıçalar  suretinde meydana gelmişken, Allah Teâlâ’nın sahip olduğu benzer ya da farklı sıfatlar ise,  Allah Teâlâ’nın kendi varlığının içinde ve O’ndan ayrı olarak düşünülemeyen sıfatlar olarak,  Allah tarafından kendi Zat’ına atfedilmiştir. Tam da bu noktada aslında insanoğlunun zaman içerisinde, zihinsel anlamda tekâmülüyle birlikte din ve inanç anlayışında aşamalı olarak meydana gelen daha soyut ve monoteist  bir “Tanrı” algısı daha iyi  anlaşılmaktadır.

Bu çalışmanın amacı, din ve mitoloji kavramlarını veya diniya da mitolojik unsurları birbirlerinden tamamen ayırmak ya da onları tamamen birleştirmek değildi. Önemli olan, bu unsurlar arasındaki bazı farklılıklara ve benzerliklere değinebilmekti. Bu bağlamda, çalışmadan elde edilen sonuca göre, dinlerin ve mitolojilerin ne  birbirlerinden tamamen farklı ne de birbirlerine tamamen benzer oldukları kanısına  varılmıştır.Yani dinler ve mitolojiler tarih boyunca birbirlerinden mutlaka etkilenmiş ve  birbirleriyle alışveriş halinde bulunmuşlardır.Dolayısıyla, “ilk din nüveleri” olarak  yorumlanan mitolojik unsurlar ile dinler arasında birçok benzer ya da farklı yönler  mevcuttur.  Son olarak, bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan başka araştırmalara bir ışık tutması  ümit edilmekte ve ülkemizde özellikle, “mitoloji ve din” hakkında çok daha fazla  mukayeseli çalışmanın yapılması önemli görülmektedir.] [2]

İnsan tarihinde her bilginin temel kaynağı var olduğunu bildiğimize göre, bazı bilgiler hakikat içinden çıksa da bazı dönemlerde anlayış ve tevil veya eksik bilgi yüzünden tahrifata uğramıştır. Bu tahrifat hakikati gölgelemiştir. Bir dönem sonra tekrar açığa çıksa da başka bir çehre almıştır. Şimdi tanrılar ve tanrıçalar konumuza gelecek olursak; Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in Cin Suresinde buyurduğu üzere konuya bir bakış eklemek gerekir. Bu ise melekler, cinler ve insanlar arasındaki yakın ilişki. Bu durum bahse konu suredeki 4,5 ve 6. ayetlerinde bir dönem insanların cinler ile olan yakın ilişkisini açığa vurmaktadır. Ancak 9. Ayette ise, İslâm’ın gelişinden sonra çok şeyinde değiştiği haber verilmektedir.

 

1. (Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik .

2. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

3. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.

4. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.

5. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.

6. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.

7. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.

8. Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.

9. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.

10. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?

11. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.

12. (Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah Teâlâ’yı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.

 

[1] Yusuf ASARKAYA, Hesiodos’a Göre Yunan Tanrıları Ve Sıfatları,  T.C. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi  Nisan 2010  Kayseri

[2]Canan ÖZKAN,  Yunan Tanrılarının Ve Tanrıçalarının  Sıfatları İle Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının  Karşılaştırılması, T.C.  Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü  Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı  Dinler Tarihi Bilim Dalı  Danışman  Prof. Dr. Mustafa ÜNAL  Yüksek Lisans Tezi  KAYSERİ–2013

[3] Ak Saçlılar  terimi “Kurtlar Vadisi” Dizisinde ele alınmaktadır.

************************

GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

DEMONOLOJİ VE PAGAN  DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE

MEKTUB-U HÂKÎ


بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمدلله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Biz kendimizi aşkın bahçesinde yetişen bir gül olarak bulduğumuz zaman acaba bize inanırlar mı diye iç geçirirdik.  Gördük ki O Sultan isterse her iş nihayete erermiş. Fakr-ı Fahri sırrına Eren-i nasıl Hâkimlere kabul ettirdi ise bizde o kapıdan geçtik.  

Yokluğun sırları sır iken varlık denizine dökülen eşya bizdeki sevda ile birleşince bu manaya geldi.

Ne idi ki,   ne oldu?

Son ne idi.

Ön ne oldu?

Hep bu acının derdini çektim.

Her işi eden eyleyen O ise bizim bu âlemdeki varlığımız neyin icabıdır? Yetmişlerin terkibi bizleri ihata ediyorsa,  bu gayret ve azim nereden gelmektedir? İhtiyacın olmadığı bir şey yok,  yokluğun terkibinde varı görecek halde  bizde kalmadı.

Anlıyoruz ki, O´nun cevr-ü cefâsı varmış ortada.

Söz kar etmedi.

Takdir değişmedi.

Bu hikmetin suali ne idi?

Bildik; âdemin,   âdemliği içinde varlık ve yokluğun savaşını kazanan hep O’muş. O´na itiraz eden ve işine karışan sonunda perişan olurmuş. 

Bilinen, son da,  değişmeyen O’ymuş.

Ne değişecekti ki; 

Varlık ve yokluk,

O ´nun katında hiç biri yoktu.

 

   Aradan iskât edip cümle izâfât-ı hemân

   Hak vücûdu aşikâre gayrısı pinhân gerek

                                                                                 Misri

 

Ey Hakî, ezelde sana  yokluktan pay verildi ise;

Yok, eğer var sayhasından bir nebze sana kaldı ise;

Halin nice olurdu.

Âlem,  “iki”  arasında taksim edildi.   Bizler bu ikiden geçip,   “asıl”da kendimizi bulduk.                                                                             

Ey Hâki,  yine bela burcunda bir bayrak dalgalanırsa; hangi rüzgar bu bayrağı sakin kılar ki;

Yer,  imtihan yurdu,   

Bayrak ise  ise dalgalanmaktan âri değil.

Bu ne iştir?

Ey sultan bize haber verir misin?

Geçilirse serden bir mükâfâtın var mıdır?

Geçmezsek küser misin?

Nedir hikmetin?

Haber verenin yok mu?

düştüğümüz dertten kurtaracak bir Sultan´ımız var diye kendimizi iknaya ediyorduk. Hızır´ımız bizden uzak değil ama, bir ışık bekliyoruz.

   اولمتكونوااقسمتممنقبل [onlar bundan önce yemin etmemişler miydi?]

Bu sözün niye önümüze gelip durdu?

Sözler ki; görmeden konuşanın işidir.

Bilen zaten konuşmaz ki;

Dediler; bildin ise mesele kalmaz,   bilmedin ise,  zaten her yaptığın hatadır.

 

   Kasap elinde koyunum,  ya O beni,   ya ben O´nu

   Cellat önünde boynum,   ya O beni,   ya ben O´nu

                                                                                           Mısrî

Çıkabilir misin işin içinden, gör ki,  Sultan nerdedir?

Sen yurdunu bilmedin,   balı tatmadın;

Aşktan bahsedeni hiç gördün mü?

Bilen gelsin.

Ateşi görmeyen,  suyun içindeki balık, ben sana ne anlatayım.

Yokluk;

Demini bul;

İşretin varsa, seninle içecek bir derbeder elbette bulunur.

Cenneti sordular?

Yapanı ara dedim.

Cennette Zevk olsa idi,  aşıkların bütün gayretler ona olurdu. Görülen o ki cenneti için çabalayan âşık görülmedi.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               

Hâki´ye hergün bir acı haber verilir;

Senin başına gelen, onlar için gelmeyecek mi?

Heyhat

Tekrarı olan bir hikâye nasıl unutulur?

İnsan bu; nisyan ve âdemlik terkibi.

Çöksün üzerine kafirlik, onuda bir gün unutacak.

Hâki sen hiç unutamadın.

Unutturmadın.

Adem´i doğuran sen.

Aşığın,  arifin ve evladın senin.

Tahtına göz dikerlerse

Sen hiç etkilenmezsin.

Hâki sen yine asılsın; onlar ise ağacın odunları.

Altın tahta çıksalar da, arşa uçsalar da yine senin koynundan başka yer bulamazlar.

Bilenler çoktu ama yine seni bilemediler.

Ya Rabbi Sana uzanacak eller hala temizlenmeden bir şeyler beklemesi uygun olur mu acaba!

Kendi mahkûm,   yoldaşı mahkum,   ahiri mahkum!

Öyle ise bu körlük nereden gelmektedir?

Eğer ki bir sultan, bu sonun geleceğini bilmez ise bu yola girmesin.

Biz bildik ve inkâr edeceklerini de bilirdik.

Ey kişi bu sonuca razı isen gel.   

Yoktan,  yoğ’a giden bir yolculuk.

Yokluk yoluna varını satmaya gelin de görelim.  

Ey Sevgili imdat kıl; yardımlarını bize inzal eyle.

Sevgili celal yüzünü bize göstersen de; naz mı edelim. yoksa rıza makamına düşelim.

Biz gönüldeki sırrı çözmeye yöneldik, gel sende çözebilirsen çöz dediler.

Bir gün sevgilinin kapısında aşkın namelerini yazarken;

Ey Hâki hâla üzgün durursun.

Gayen bize ulaşmak değil mi idi;

Ben ise bir an durdum,  sonra dedim ki; niye üzülmeyim,   ben çok güvenmiştim. Bir gün gelir iltifat eder diye.

Dediler ki; hayır.

Herkesin bastığı yer başka, senin bastığın ize başka ulaşacak yoktur.

Seni tebdil edemeyiz, dediler.

Sus ve git sen bir tanesin.

Bir seni sevdim.

Yürü meydan senindir; dediler.

Bir gün Ebu-l Hasan Şazeli (kaddesellâhü sırrahu’l azîz) ile karşılaşmıştım.

“Hangi sevgi idi ki,   sevgiline kavuştun.” dediler.

“Benim olmadığım O´nun olduğu,  derdin olduğu dermanın yok denildiği,   isyanın olmadığı yerde durup, günlerce bekleyip ümidin bittiği yeri beklemen lazım” dediler.

Bu sözden hepimize beklemek düştü.

Kapıyı bekleyen sonunda nihayeti bulurmuş derlerse de beklemekten başka bir “Yok olduk”. “Yokluğun daha ilerisini gördük.”

“Yoktan yok olduk.”

“Yok olunca hep O var oldu.”

Ben geldim ve gittim, demek ne kötü. 

Olan fitne perdesini aralamak.

انهيالافتنتك [Bu senin bir imtihanın ] demekten başka çaremiz kalmadı diye söz söylendi.

Ey Sevgili sevmeği bilemeyen bizlere yol göster. Her şey,   Senden yine Sanadır.

Ey Güzellik Sahibi yollarını niçin esrarlı kıldın?

Asıl sevgimiz,   muhtaç olanadır. Olmayana yapılanda belki menfaat gözetilir.  Biz Seni sevmek yarışına düştük,  hem  vefa ve hem de bize bir iştiyakın vardır;

Ey Yüceler Yücesi,   sen yalanla birleşemezsin.

Zıtlar tecelli edince,   Hükmü İlâhin tecelli eder.

Burada Hâki´nin suçu ne olsun. Ancak kendine sözünü geçirebilir.

Bir yanda nefsiniz,   diğer yanda tecell-i ilâhi. Bizler kanatları çıkmış kör karıncaya benzeriz. Uçarda menzili kendi ölçüsüne göre büyük olur.

Gel,   gel denilse sana; atacağın adım mikaysımız kadardır. Köre görmenin menzili ne kadardır?   

Bu da bizim kaderimiz imiş.

 “Her işi eden ve eyleyen O´dur” demekten başka bir söz varmıdır?

Ey Hâki her zaman zorluğu çıkarmaya gerek var mı?

Zor olanı aşanın kolaydan haber vermesi yoktur.

Hevesli isen işte yol denilir;

Biz gördüğümüz yolun talimini yaptırmaktayız.   Bu yolda hep yalnız ve hala yalnız gitmekteyiz.

İlahi niçin içimize bir elem verdin?

Sevdiklerimiz üzüntü içindedir.   biz bu işin senden geldiğini biliriz. Fakat onlar takat getiremezler, zatından latif bir ikram bekliyoruz.

Mülk de senin elinde,   varlıktaki tasarruf sende ise bize انيمغلوب [yenik düştüm] söylemek düşer mi?

Ey Hâki,   her geçitten sen önce geçmese idik,   bu gariplere çıkar yolunu kim gösterirdi.  

Ne güzel bir yol değil mi?

Ey Hâki ezelde Rabbin sana söz verdi.  Sen bir kapı buldun. Senin kapını bulup deryana girenler de bulurlar.

Sevmek yolunun taliplisi Hâki´ne sahip çıkarsın.

Eğer erişmek istiyorsan,   toprağa düşüp, çürümeli ki,  zerren arşa çıksın.

Bir sakiden içtim şarap arştan yüce meyhanesi

                                                                           Yunus

O,   bir kapıdır ki bundan ötesi mektebi irfana müdavim olanlara açılacak.  Bu aleme gelmemizden gaye eksik tamamlamak içindir. Bu işteki delilimiz Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizdir. Bu işin evvelinde O vardır.

Daldan dala uçan kuş,   seyrimizden bir şey anlamak istersen sakın sağa sola nazar etme.  Bu hali anlamayanlara anlatsan da yine bir şey anlayamaz.

Hâki yine sana sukut etmek gerekti.

Ey söz dinleyen dost,  bu kadarla iktifa ettik; nasib-i ezeli ne ise elbet zuhur eder.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şefkat kanatlarını üzerimize gerdi mi her şey bitmiş demektir.

Biliyoruz ki,   O, şefkâtini, merhametini, nurunu bol,  bol ihsan eden Efendimizdir.  

Elhamdülillah.

Sonuç hep O´nun. Son ve ilk hep O´na kaldı. Bize düşen nedir.

Hiç.

Hiçte ki olan esrara ulaşacak nedir?

Hiç.

Allah´a emanet ol.

والسلام علي من اتبع الهدى

 

GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLARIN İSÂ’SI, TYANA’LI APOLLONİUS


Tyana’lı Apollonius, kendisi İsa ve Havarileri’nin çağdaşıydı. Tılsım yapıcıların gelmiş geçmiş en çok tanınan ismi aslında, bir Haham değil, Pagan bir Roma vatanda­şıydı,

Tyana’lı (Kemerhisar/Türkiye) Apollonius, muhteme­len 1. yüzyılın en gizemli ve keskin karakterlerinden bi­riydi. Bir Kilise tarihçisi olan Karlheinz Deschner’e göre, Büyü ve Kehanet alanında en seçkin üstaddı.[ Karlheinz Deschener, Abermals Krahte der Hahn, 1962-1980, s. 63-4.] Sıradışı hayat hikâyesi ünlü biyografi yazarı Flavius Philostratus tarafından İ.S. 220’de derlenmişti. Bu kitabı yazması için Philostratus’u, Septimus Severius’un (193- 211) karısı “Bilge” İmparatoriçe Julia Domma görevlendirmişti. Phi­lostratus kitabı, İmparator’un ofisinde tutulan arşivlerden faydalanarak yazdı.

Bu belgelere göre Tyana’lı Apollonius, mucizeler ya­ratan, şifacı, geleceği gören, sihirbaz ve neophytogorian bir filozoftu.

pythagorean(s.), (i.) milâttan altı yüzyıl evvel yaşamış Yunan filozofu Pitagor’a ait; (i.) Pitagor taraftarı kimse. Pythagoreanism (i.) Pitagor tarafından öğretilen ruh göçü felsefesi.

Belgeler ve -Tuscides’in yazdığı kadarıyla İmparator Vespasian ve Domitian gibi görgü tanıklarına göre “mucizeleri” arasında, Apollonius’un kör bir adamı tedavi ettiği, ölmüş bir kızı tekrar hayata döndürdüğü, bir kasabayı kıtlıktan kurtardığı ve kara vebayı sonlandırdığına dair iddialar vardır. İ.S. 302’de Bitnia’nın Valisi Sossius Hierocles, Apollonius’u öven başka bir kitap yazdı ve İsa da dahil tüm sözde “tanrılar” arasından onu yüceltti. İznik Konseyi’nden (İ.S. 325) sonra Constantine, onun kitapları­na ve öğretilerine katı bir yasak getirdi ve adı, Kilise lider­leri tarafından istismar edilerek lekelendi. Daha sonraları kitapları ve öğretileri gizlice Arap bilginlere verildi ve 8. yüzyıldan itibaren birçok Arap bilgin tarafından referans verilmeye başlandı, özellikle Razi ve Câbir İbn-i Hayyân tarafından. İbn-i Hayyân, İ.S. 800’de Apollonius’un haya­tı, tılsımları ve muskaları hakkında bir kitap yazarak adı­nı “Kitab-el Hacer’ala-Re-i-Balinius”koydu (Araplar onu Balinius/Balyanos olarak tekrar isimlendirdiler).

1160’da Gautier d’Arras, Tyana’lı Apollonius’un Pagan’ların Peygamberi olduğunu yazdı. Philstratus’un kita­bının Latince’ye çevrilen ilk kopyası 1504 yılında tamam­landı ve basıldı, ardından bunu başka çeviriler takip etti.

1596’da ünlü şifreci ve casusluk ustası Blaise de Vigenere, Philostraus’un kitabını tercüme etti ve bazı yorumlar ekledi.

1611’de Vigenere’in Fransızca çevirisi, kendisi de gizemli bir yazar ve asi bir “cumhuriyetçi” olan silah ar­kadaşı Artus Thomas tarafından yayımlandı. 17. yüzyıl­da Rosycrucian’lar, Philostratus‘un kitabını gizli gizli da­ğıttılar.

1852’de İsviçreli Jacob Bruckhardt, Apollonius’la Mesih’in mucizeleri arasında çarpıcı bir paralellik oldu­ğunu yazdı ve Apollonius’un daha akla yatkın şekilde belgelendiğini iddia etti.

1865’te A. Reville, Apollonius’u, Pagan Mesih olarak ilan etti.

1900’de yayımlanan, Kenneth S. Guthrie’nin, daha o dönemde bile kötü bir şöhre­te sahip “Apollonius’un İncili (Gospel of Apollonius)”, Apollonius’un takipçileriyle New York’taki Kilise başpis­koposluğu arasında şiddetli bir tartışmaya yol açtı.

1947’de Dr. Walter Seigmeister, Tyana’lı Apollonius’un gerçek ve tarihte yaşamış olan İsa Mesih olduğunu yazdı. Ona göre Synoptic İsa hiçbir zaman etten ve kemikten yaşamamış­tı ve ilk kilise liderleri Mesih’i “gerçekten” yaşamış olan Tyana’lı Apollonius’un hayatından yaratmışlardır.

Aynı argüman birçok Gnostik tarafından tekrarlanmıştır. Bir Gnostik, “Tanrı’nın insan haline getirilmesi olarak mı al­gılandı yoksa insanın İlahî bir hale getirilmesi için mi, ama bu karakter (İsa Mesih), bir kişi olarak hiçbir zaman var olmamıştır,”diye durumu özetlemişti.[Gerard Massey, Gnostic and Historic Christianity, Sure Fire Press, 1985, s. 22.]

1954’te Alice Winston’ın dikkat çeken kitabının baş­lığı, araştırmasını gün ışığına çıkardı: “Hıristiyanlığın Ku­rucusu: Tyana’lı Apollonius”.Bugün bu konuda, yüzyılın ikinci yansında farklı dillerde yazılmış olan aşağı yukarı 120 adet kitap vardır. Yaşamı sırasında Apollonius, “İnsan Sûretinde Tanrı”olarak anılmaktaydı.[ Aytun Altındal, The Poor God/Which Jesus, 2004, Tyana'lı Apollonius'un hayatı ve yaptığı çalışmalar.]

Hiç şüphe yok ki, Hıristiyan dininin başlangıcından itibaren Tyana’lı Apollonius vardı, hatta belki de Synoptic İsa için bir rol modeli olmuştu. Birçok bilgin ve akademis­yen için Tarihî ve Mitsel Mesih belki de “hayatın kendi­sinden daha büyük olan” Tyana’lı Apollonius’un yaşam portresinin “kolajı”ndan fazlası değildi.

Michael Baigent ve Richard Leigh’ın yazdığına göre, “iki bin yıllık Hıristi­yanlık yerine, mesela Tyana’lı Apollonius’un öğretilerine dayanan bir dini iki bin yıl boyunca takip edebilirdik. Ve kesinlikle İsa’nın, Hıristiyan geleneğinde görüldüğü gibi, Apollonius’la çok benzer yanları vardır. “[ Michael Baigent ve Richard Leigh, The Elixir and the Stone, Penguin, 1997, s. 3-4.]

“Kolaj” veya değil, “rol modeli” veya değil, insan için kasabasında veya köyünde bir İsa Mesih mutlaka vardır, tarihî de olabilir efsanevi de, İncil’den çıkmış ya da gele­nek yapılmış olabilir, bunlar önemsizdir. İsa’nın gerçekte var olup olmadığı birçok tartışmalara yol açıp hâlâ netlik kazanamamış olsa da olumlu olan tek şey Efsanevi İsa, iki bin yıl boyunca var olmaya devam etmiştir -ve muhteme­len daha uzun yıllar da var olmaya devam edecektir.

İşin aslı, öznel olarak milyonlarca insanı İsa Mesih’in tarihî gerçekliğinden ziyade onun Efsanevi Portresi etkile­miştir. Gerçekten yaşayıp yaşamadığı pek kimsenin umu­runda değildir. Onların peygamberi olarak Yahudilerin ar­kasında yürüyen, Hıristiyanlarla elele ve Müslümanlarla omuz omuza yürüyen İsa’dır etkileyici olan. Ve ateistler için ise İsa Mesih, Tek-Tanrılı dini inkâr etmek ya da red­detmek için “raison d’etre” [var olma nedeni- varoluş nedeni] dir.

Teolojik olarak algılandığında İsa Mesih, kişisel bir varlıktır.Mesih (olmak), ontolojik olarak kişi olmayı ve İsa da kişiliği temsil eder. Kişilik, birçok şekilde kişi olmaktan farklılıklar gösterir.[ Mc Ginn, op. cit., s. 133-34.]  

Martin Buber’in gördüğü gibi, “bir insanı ikinci şahıs “Sen (Thou)” olarak deneyimlememiz aynı kişiyi üçüncü şahıs olarak deneyimlememizden çok farklıdır. “ [Martin Buber, I and Thou, NY, 1988, bknz. spe. Giriş.] Buber’in dediğine benzer olarak Hıristiyanlar için İsa, “Ben-Sen (I-Thou)”ilişkisi içindedir, örneğin bir kişiliktir, ve Yahudilerle Müslümanlar için İsa “Ben-O (I-it)”ilişkisindedir, örneğin kişi olma gibi.”

“Ben-Sen (I-Thou)”ve “Ben-O (I-it)”pozisyonları, en iyi İsa’nın kendisi ve Hıristiyan Theodocy’nin Trinitarian sistemiyle açıklanabilir.

İsa, “Babasıyla” (Elohim) “Ben-Sen (I-Thou)” ilişkisi içindedirve Jahweist Farisiler ve Sadukilerle “Ben-O (I-it)” ilişkisi içindedir.

Diğer bir deyişle, “Ben-Sen (I-Thou)”ilişkisi içinde İsa, orijinalinde Elohim’le organik bir bağı vardır ve “Ben-O (I-it)”ilişkisi içinde Me­sih olarak yapısal anlamda Jahweh ile ilişkilidir. Organik olan yapısal olanı belirler. Gelin, Matthevv’u (22:41-46) okuyalım:

 

“Farisiler bir araya toplandıklarında İsa onlara, Mesih’le ilgili ne düşünüyorsunuz, diye sordu.
O, kimin oğlu?
David’in oğlu dediler hep bir ağızdan.
Onlara dedi ki, O zaman nasıl oluyor da David ona “Lord’um” diye sesleniyor madem Mesih, David’in oğlu?
Hiç kimse cevap veremedi ve o günden sonra hiç kimse ona soru sormaya cesaret edemedi.”

 

Burada, Yeni Ahit’in bu bölümünde İsa, temel ve organik olam temsil eder ve Mesih (olmak) ise ilişkisel ve yapısal olandır. Eski Ahit’teki “Sen-O (Thou-it)”ilişkisi, özellikle Isaiah 51:9-10’daki, dişi şeklinde “Sen dişi (You she)”olarak kullanılır. KJV tercümesinde bu, “Sen-O (Thou-it)”haline gelmiştir, mesela Shekinah. Hıristiyan yorumcularına göre İsa, Shekinah’dır (Mevcûdiyet). İbranice Shekinah kelimesi, bu haliyle Dinci Yazmaları’nda yoktur. Kronolojik olarak Shekinah kelimesi Peygamber-Sonrası döneme denk gelir ve büyük ihtimalle HahamlıkTalmudî kavramsallaştırmasıdır.

Yirminci yüzyılın başında, Gospel’lerin tarihî açıdan araştırılması sırasında, Ana Kilise’nin (Mother Church) içinde hatırı sayılır bir kriz patlak verdi. Pozitivizm, Rölativizm ve Sekülarizm tarafından etkilenmekle suçlanan bu kritik akım Modemizm’di. Modernist yaklaşım temel olarak, “Tarihî İsa”(veya tarihteki İsa) ile “Teoloji’deki Mesih”arasında bir ayırım yapıyordu. Bede Griffiths’in belirttiği gibi, “bu belki de, dördüncü ve beşinci yüzyılla­rın büyük aykırı düşüncelerinden beri en zarar vericisiydi, iki tabiatın, insan ve Tanrı, Mesih’te birleştiğini inkâr edi­yordu. Doğal kilise tarafından kınanmıştı, fakat bu tarihî eleştiri akımının doğmasına sebep olmuştu”.(sh:111-115)

“SYNEDRİA” (TARSUS GİZLİ KONSEYİ)

“Yunan geleneğinin başlarında kadir-i mutlak ilahi olanı (kadir-i mutlak, çünkü ilahi) bir figür olarak görüyoruz. Bu figürden, mucize-yapıcılar veya filozoflar veya yöneticiler daha sonraki bir özelleştir­me ile İlahî insanlar çıkmışlardır”.[Paganisme, Judaisme, Christianisme Influences et affrontements dans le mon- de antique/Melanges offerts a Marcel Simon, Paris, 1978, s. 336-7.]

Felsefe son derece tek­nik bir disiplin haline geldiğinden Theios aner,“eski döne­min ilahi insanları arük filozof olarak değil, kahin, şifacı ve politikacı olarak tanımlanıyorlardı”.[ Morton Smith'in Paganizm, Judaizm...vs. üzerine makalesi, op. cit., s. 339.]

Mark’ın Gospel’inde İsa, ilahi bir mucize yaratıcısı olarak sunulur; Peter onu bir kâhin/peygamber olarak tanımlar ve İsa da “Yahudiler’in Kralı”olarak yaptığı politik iddialar sebebiyle çarmıha ge­rilir.

Birinci yüzyılda, özellikle birinci yüzyılın ilk yarısın­da (İ.S. 60’tan önce), Tyana’lı Apollonius yüzünden Theios aner’in hatırası çok tazeydi. Zamanının bilinen en ünlü The­ios aner’i Tyana’lı Apollonius idi. Hem İsa hem Paul onun çağdaşlarıydı. Dahası, Paul de, çağdaşı Apollonius’un eği­tim gördüğü ve “Synedria”ya (gizli Konsey) kabul edildiği Tarsus şehrindendi.Hiç şüphe yok ki birinci yüzyılın ilk yarısında Theios aner kültü Akdeniz çevresinde çok po­pülerdi. Morton Smith’in söylediği gibi, eğer durum buysa “İsa, bunu, cemaat tarafından kendisine destek sağlamak için kullanmış veya taklit etmiş olabilir. “[ Morton Smith'in Paganizm, Judaizm...vs. üzerine makalesi, op. cit., s. 337].

İsa gibi Theios aner olanlar, iblisler tarafından ele ge­çirilmiş sıradışı insanlar olarak tanımlanırlardı (Jn. 10:20; Mk.3:21). İlahi İnsanlar çoğunlukla müritleri tarafından yaşayan-tanrılar olarak tapınılan varlıklardı. Philip, oğlu Alexander ve onun varisi Ptolemy I, hepsi kendi insanla­rı tarafından “tanrı” ilan edilmişlerdi.  (sh:122)

Kaynak:

Tanrı Neden Fikir Değiştirdi? Yazar: Aytunç Altındal, Kitabın Orijinal Adı: Why Did God Change His Mind? İngilizce Aslından Çeviren: Güldehan Aysan POSTİGA YAYINLARI: 91 Din Felsefesi, Dördüncü Baskı Mart 2013, İstanbul,

*************

NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI
TANRI İLE BERABERLİĞİMİZ
KIYAMETİN MANZARASI GERÇEKTE BİLİNEN GİBİ Mİ OLACAKTIR?
 ÜÇ İSA

KADIN PAPA JOAN. GERÇEKTEN YAŞADI MI ?


Romada EASD- 2008 sırasında zaman zaman duyulan hikâyelerden biri de bir zamanlar bir kadın papa’nın (la Papessa) yaşadığıdır.

Bu konudaki tıbbi bir makale Prof. Maria I. New ve Elizabeth S. Kitzinger tarafından Journal of Clinical Endocrinology and Metabolism dergisinde yayımlanmıştır (1992) (1).

Bu yazı yazara arkadaşı ve meslektaşı olan Patrizia Borelli tarafından noel hediyesi olarak gönderilen ve Cesare D’ Onofrio tarafından yazılan “La papessa Giovanna. Roma e Papato Tra Storia e Leggenda ?”

(Kadın Papa Joan. Efsane ve gerçek arasında Roma ve Papalık) adlı kitab üzerine kaleme alınmıştır. Orta Çağda bir kadın papanın varlığı ile ilgili büyük tartışmaların olması ve yazarın bilimsel ilgi alanının müphem genitalya ile doğan çocukların hormonal ve genetik temelinin anlaşılması olduğundan, yazar bir erkek olduğu için seçilen, fakat sonradan kadın olduğu açığa çıkan ve bir efsanenin doğduğu papanın varlığını araştırmıştır.

Bir kadın papanın varlığı ilk kez yaklaşık MS 1250 de rahip Jean de Mally’in el yazmalarında belirmiştir. Orta Çağ sonları ve Reform döneminde neredeyse düzinelerce yazar bu skandal kadın ile ilgili yazılar yazmıştır. Bunlardan bazıları Fransiskan ve Dominikan rahipleri veya protestanlardı ve hikayeleri geniş çapta kabul görmüştür. Yaklaşık 1265 yılında basılmasından sonra Avrupada yıllarca en çok satılan kitaplar arasında yerini alan rahip Martin Polanus’ un “Chronicon Pontificum et Imperatum” adlı kitabında da adı geçmektedir:

“Leo’ dan sonra Mainz’ de doğan John Anglicus 2 yıl, 7 ay ve 4 gün papalık yapmış ve sonra Roma’ da ölmüştür. Ondan sonra papalık bir ay kadar bir süre boş kalmıştır. John’ un bir kadın (sağlıklı gerçek bir kadın) olduğu, bir kız olarak Atinaya gittiği, orada bazı hayranları tarafından erkek gibi giydirildiği iddia edilmektedir. Sonra çeşitli bilim alanlarında eğitim görmüştür, daha sonra Romaya gelerek, yüksek eğitim yapmıştır. Öğrenci ve dinleyicileri arasında büyük üstadlar vardı. Bilgisi ile şehir içinde sivrilmiş ve papalık için seçilmiştir. Papa olduğu sırada sevgilisi tarafından hamile bırakılmıştır. Doğumun olacağı kesin tarih ihmal edildiğinden, bir ayin esnasında St. Peter’den Lateran Katedraline giderken, Coloseum ile St. Clement kilisesi arasındaki “Via Sacra” (kutsal yol) denen bir dar bir yolda doğum yapmıştır. Ölümünden sonra (kimilerine göre o ve çocuğu hemen orada öldürülmüştür) aynı yere gömülmüştür. Buraya dikilen mezar taşında “Petre, Pater Patrum, Papisse Prodito Partum” (Baba, babaların babası, Kadın Papanın çocuk doğurma ihaneti) yazdığı ileri sürülmektedir. Papalar geleneksel ayinleri esnasında Romada yürürken daima bu noktada caddeden dönerler, bunun olaya duyulan nefretten dolayı yapıldığına inanılmaktadır. Adı, hem kadın cinsiyetinden, hem de olayın çirkinliğinden dolayı, papalar listesinde yer almamaktadır”.

Hikayeyi süsleyen ve 1350 tarihi civarında basılan “De Claris Mulieribus” kitabına dahi eden İtalyan humanisti Boccaccio, John Anglicus’a (Pope John VIII) ilk defa kadın ismi vermiştir (Giliberta). Kitabı 15. yyı da Fransız manastırlarında görkemli bir şekilde resimlendirilmiştir. Papa Joan’ ın nasıl öldüğü konusunda çeşitli rivayetler mevcuttur: bazı yazarlar öfkeli kalabalık tarafından parçalandığını yazarlar, diğerleri ise Roma sokaklarında atlara bağlanarak sürüklendiğini söylerler. Petrarch (1304- 1376), taunlar bölümüne gönderme yaparak, Fransada üç gün gece ve gündüz suların kanlı aktığını ve ortalığı sekiz kanatlı ve keskin dişli çekirgelerin istila ettiğini yazmaktadır. Açık bir şekilde, kadın papa konusu afaroz nedenidir.

Bu fantastik öykülerin temeli nedir ?

Bu soruya cevap vermede, bazı tarihi olaylar sırası yardımcı olabilir. 800 yılının Noel’inde, Papa Leo III, Charlemagne’ i Romayı periyodik olarak saldıran Lombardlardan ve Roma aristokratlarını düşmanlarından koruduğu için Kutsal Roma İmparatoru olarak atamıştır. Fakat Charlemagne’nin 814 yılında ölümünden sonra, Papalık gittikçe güçlü ve dinsiz Roma İmparatorluğunun etkisi altında kalmaya başlamıştır. Bu çöküntünün varlığı çeşitli efsanelerin anlaşılmasının ana noktasıdır. Joan’ın papalığı Martin Polanus ve diğer tarihçilerin büyük bir kısmı tarafından Papa Leo IV (847- 855?) ile Benedict III (?855- 858) arasına konulmaktadır (Jean de Mailly ve diğer bazıları ise 1100 ler civarına yerleştirmektedir). Fakat bu beyanların hepsi de Joan’ nın yaşadığı ileri sürülen tarihten çok sonra yazılmıştır ve çoğunda da 400 yıl kadar sonra. Kadın Papa’nın varlığı papalık yaptığı ileri sürülen tarihlerdeki özel mektuplar veya resmi yazışmaların hiç birinde geçmemektedir (ilginç olanı bu dönemler St. Cyril tarafından kiril alfabesinin geliştirildiği dönemlerdir ve bazen papalık yazışmalarında kullanılmıştır).

O halde bu hikaye nasıl ortaya çıktı ?

1200 civarlarında Fransiskan ve Dominikan yardım merkezleri, kilisenin zayıflığı ve çürümüşlüğü üzerine kurulmuştur (Fransikanların kötü durumu Umberto Eco’nin aynı yılları yansıtan “Gülün Adı” romanında hatırlatılmaktadır). Fakat bu zamanda, Papa Innocent III, dindar otoriteyi yeniden sağlamak için gayret gösteriyordu ve rahiplerinin kendi yolundan ayrılmasına izin vermiyordu. Dominikan ve Fransiskan rahipleri bağımsızlarını kazanmak için skandal hikayeler uyduruyorlardı. Efsanalerin ana esin kaynağıgüçlü bir dinsel ailenin kadınından gelmektedir: anaerkil Theodara sonradan Papa John X (914- 928) olan kendi sevgilisinin papalık için hazırlıyordu, fakat John X Theodora’ kızı Marozia tarafından hapse atılınca, babası daha önce papa olan Sergius III den olan oğlu, aradaki iki papaya cinayet teşebbüsü yapıldıktan sonra Papa John XI ismiyle papa olmuştur.

Efsanenin bir diğer kaynağı, tövbekar St. Pelagia öncü hikayelerinden türeyen erkek kılığında gezen kadın azizler şeklinde klasik Hristiyan geleneğinden gelmektedir.

Böyle hikayelere örnek olarak, yaşantısı hakkında bazı bilgiler olan, bir otantik üçüncü yy. Roma şehidi olan St Eugania, uydurma azizeler olan Marina, Theodora, Margaret Reparata, Euphrosyne, Apollinara ve Anastasia Patricia verilebilir. Yaşamı çok iyi bilinen Azize Hildegund, gerçekten bir efsane yaşamış gibi görünmektedir: kadın olduğunun anşaldığı 1188 yılındaki ölümüne kadar bir manastırda erkek kılığında yaşamıştır.

Tevrat, travestismi çok kötü olarak kabul ettiğinden, bu bir skandal durumu oluşturmaktadır ve bu sonradan giydiği erkek giysilerini çıkarmayı red ettiği için Joan of Arc’ ın (Jan Dark) suçlanmasında kullanılmıştır.

Papa Jon efsanesinin ilk kaynağı ne olursa olsun, papalık içindeki karmaşa yüzyıllardır sürmektedir. Bir an, papalar otoritelerini değiştiren antipapalardan sakınmak amacıyla Avignon’ a kaçmışlardır, bu dönem “Avignon Sürgünü” (1306- 1367) olarak bilinmektedir. 1571 civarında Martin Luther ve Protestan Reformu meydana gelmiş ve bir bütün olarak papalığa protestanlar tarafından yazılan ve skandalları canlı tutmaya yönelik yeni bir biçim getirmiştir.

Papa Joan’ ın gerçekten yaşadığına dair kesin bir delil var mıdır ?

Üç meraklı konu ağırlık kazanmaktadır. Bunlardan birincisi, Siena katedralinin ortasında legal tüm papaların büstü bulunmaktadır. Johannes VIII ün büstü 1600 yılına kadar Leo IV ile Benedict III ün arasında durmaktaydı, bu tarihte Papa Clement VIII onun kaldırırılmasını emretmiş ve yerine Papa Zachary’ inki hemen konmuştur.

Bu bir saklama mıdır ?

İkinci, İtalya’ da “La Sedia Gestatoria” denen ünlü porfiri koltuğun varlığıdır. Bu kırmızı mermer koltuk, şimdi Vatikan müzesindedir (Resim 4).

papa koltuğu

Bir değer benzeri koltuk, Napolyon tarafından çalınmış ve rivayete göre Louvre (Luvr) müzesine konmuştur. Bu koltukların oturak yerleri oyuktu ve her ikisinin de 1099 (Paschall II ve 1513 (Leo X) arasında papaların atanma töreninde kullanıldığı bilinmektedir. Gerçek Papa Joan skandalının doğrudan etkisi olarak papa seçimlerinde cinsiyet tayinlerinde kullanıldığı dedikodusu yaygındır. Genç papaz temsilcisi konuşarak, koltuğun altındaki oyuktan papa adayısının genital bölgesini eller ve beklediğini bulunca gür bir sesle “Testiculos habet et bene pendentes” (onun sarkık testisleri var) diye bağırır. Buna diğer tümü cevap verir: “Habe ova noster papa” (Babamız erkek). Sonra neşe içinde papa seçiminin vaftiz törenine geçilir.

Efsaneyi destekleyen bulguların üçüncü parçası, Papa alayının kendi evi olan Lateran Palace ile St.Peter arasında takip ettiği dolambaçlı yoldur. Bu yol hem Colesseumun hem de üçüncü yy. Mitraik tapınağının yerine yapılan güzel bir kilise olan St. Clement bazilicasını kapsar. Martin Polanuis tarafından yayılan Joan efsanesinin olduğu yıllarda resmi papalık ayinleri St. Clement ile Colesseum arasında doğrudan yolu Joan’ ın doğurduğu yerden kaçınmak amacıyla dönerek başlarlardı. Dönüşün başladığı bu noktada caddede küçük bir kilise vardı ve resmi adı “Bakireler Şapeli”olmasına karşın, orada sonbaharda dolaşan yazarın farkettiği gibi popüler ismi “Kadın Papa Şapeli”dir.

Papa Joan hikayesi şüphesiz ki bir efsanedir. 9. yy da olan ve beraberinde çağdaş hiç bir yazılı kayıt bulunmayan bu fantastik olay inanmak oldukça güçtür. Bu olasılık dışına rağmen, efsane söylenmeye devam etmekte ve günümüzde hala inanılmaktadır. Bu bayağı alayların ve kilisenin ciddi suçlamalarına yol açmaktadır:

Bir kadın papa (tarih gerçeği söyler)/ yüksek alayda bir doğum oldu/ ve bir o… çocuğu doğdu/ o zamanlar Roma Babil o…. su diye isimlendiriliyordu.

Romantik hikaye ve drama dayanarak, hem trajedi hem de komedi bir feminist propaganda olarak kullanıldı ve “Pope Joan” ve “Tarot” gibi kağıt oyunlarındaki, baş rahibe kartı ilk defa 1400 lerde Bonifacio Bembo’ daki Visconti- Sforza ailesi tarafından yapılan ünlü iskambil destesindeki Pope Joan ile idantifiye edilmişti.

Yazarın kayınbiraderi Kongre Kütüphanesindeki üç şef kütüpheneciden biridir ve yazar bu yazıyı hazırlarken Pope Joan hakkında yazılı her şeyi ona göndermişti. Yazar, Pope Joan hakkında yazılan yüzlerce yazıyı görünce hayrete düşmüştü.

Yazılardan bazıları efsane hakkındaki deliller ayıklanarak yazılmıştır, fakat onun yaşam hikayeleri de vardır. 20. yy.da onun hakkında en azından 6 hikaye veya oyun yayımlanmıştır. Bunlardan Emmanuel Royidis tarafından yazılanı, çağdaş Yunan romanınının bir klasiğidir ve İngilizceye “Saygısızlık başeseri” olarak isimlendiren büyük romancı Lawrence Durrell tarafından çevrilmiştir. Kitap, Yunan Ortodoks Kilisesi tarafından yasaklanmış ve yazar afaroz edilmiştir. Harvard’ın en büyük sanat tarihçilerinden birisi olan A. Kingsley Porter’ in yazdığı Pope Joan hakkındaki oyundaki tema “kişilerin günah işlerken düşündükleri” olarak isimlendirilmiştir. “Around the World in 80 days” (80 günde devrialem), Logan’s run (Logan’ın kaçışı) ve “The Shoes of Fisherman” filmlerinin yönetmeni Michael Anderson, Liv Ullmann’ ın baş rolünüoynadığı “Pope Joan” isimli bir film yapmıştır. Anderson tarihi olayların sırasını değiştirmiştir: Papa Charlemagne’ye papalık tacını giydirdikten sonra Charlemagne papalı hamile bırakır. Joseph Papp’ ın son döneminde 1982 de New- Yorkda, Caryll Churchill, başarılı oyunu “Top Girls” de 5 kadın karakteri içine Pope Joan’ ı dahil etmiştir.

Papa Joan bir efsane ise bir medeniyet olarak yüzyıllar sonra neden ilginçliğini kaybetmemiştir ?

Neden bazı kişiler onun hikayesinin gerçek olduğunu düşünmeye devam etmektedir ?

Gerçekten de bir çok kişi tarafından kadın papa efsanesi sürdürülmüştür. Ama bunlardaki ortak özellik sağlıklı bir kadının erkek kılığına girerek papa olarak seçildiğidir.

Bununla birlikte Maria New ve arkadaşı bu noktadan sonra farklı bir yola girerek ilginç bir açıklamaya geçmektedir.

Biyolojik temele göre gerçek yazarın ileri sürdüğü olabilir. Yazar 9. yy da yaşıyor ise bir erkeğin papa Joan olarak isimlendirileceğini bilmektedir. Bu kişi yazarın hastası olacaktır, çünkü bir gün onun karısı olan bir hemşire yazara gelip:

“Dr. New, benim kocam konjenital sürrenal hiperplazisi ve o kadın psödohermafroditi” diyecektir. Onlar 10 yıllık evlidir.

Bunu neden düşünmüştür ?

Kadın şunu der: Kocam her ay penisinden kanıyor”.

Hasta gerçekte tüm yaşamı boyunca bir erkek gibi yaşayan bir 21- hidroksilaz defektli kadındır. Evlenmeden önce bir çok kadın aşığı olmuştur. Eşi seksüel ilişkilerinde tamamen tatmin olmaktadır. Fakat aylık kanamalar göstermektedir. Olasılıkla, hiç tedavi görmemesine rağmen menses kanamaları olmaktadır. Yazar, siklik menses kanamaları olan bu kişinin bir kadın olarak doğurgan olmasının olası olduğunu düşünmektedir.

 

Efsanenin endokrinolojik temeli Papa Joan’ ın tanınabilir bir sendromu olduğudur: klasik 21 hidroksilaz eksikliği. Joan’ ın hikayesinin medikal perspektivi Papa John VIII ün homoseksüel ilişkileri bulunan bir kadın psödohermafroditi olduğu, hamile kaldığı ve bir çocuk doğurduğudur.

1), New MI, Kitzinger ES: Pope Joan. A recognizable syndrome. J Clin Endocrinol Metab 1993; 76: 3- 13.

2), Pope Joan. http://en.wikipedia.org/ wiki/ Pope Joan. 18.09.2008 de indirilmiştir.

http://www.yusuforhan.com/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=news_id;id=236

DİE PÄPSTİN (2009)- Papa Joan

Yönetmen: Sönke Wortmann

Ülke: Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya

Tür: Dram | Romantik

Vizyon Tarihi: 19 Ekim 2009 (Almanya)

Süre: 149 dakika

Dil: İngilizce, Latin

Senaryo: Donna Woolfolk Cross, Heinrich Hadding, Jodi Ann Johnson

Müzik: Marcel Barsotti

Görüntü Yönetmeni: Tom Fährmann

Yapımcı: Faruk Alatan, Oliver Berben, Jana Brandt

Nam-ı Diğer: Pope Joan | Pope Joan

Oyuncular: Johanna Wokalek ,   David Wenham ,   John Goodman, Iain Glen ,   Edward Petherbridge

Özet

851 yılında 3 yıl papalık yaptığı rivayet edilen İngilzi Joan’ın erkek kılığına girerek nasıl Papalık makamına kadar yükseldiğini konu alıyor. Film Vatikan’ın büyük tepkisini çekmişti. Vatikan kesin bir dille reddetmesine rağmen film büyük bir ilgi çekiyor.

Film Donna Woolfolk imzalı “Pope Joan” kitabından esinlenilerek senaryolaştırıldı. Papa’yı Alman oyuncu Johanna Wokalek’in canlandırdığı filmin yönetmenliğini Sönke Wortmann yaptı.

Filmden

Kadın erkekten üstün müdür? meselesinde Pope Joan tarafından yapılan bir yorum.

 

“Katedral mektebine bir kızı kabul etmek Tanrı’nın iradesine karşı gelmek demektir. Aynı zamanda beyhudedir. Mantıki neticelere varma yetisine kadınlar sahip değildirler. Kadın beynindeki faydalı bölgeler öyle küçüktürler ki kadınlar ulu fikirleri ve mefhumları telakki edemezler. Aziz Paul da kadınların erkeklere hizmet etmesi gerektiğini, yaradılış zinciri, hiyerarşi ve irade gücünün böyle kararlaştırmış olduğunu bu şekilde yazmıştır.”

Yargısı Johanna’ya sorulur.

Söyle bakalım genç âlim, buna verecek cevabın var mı?

 Joan :

Kadın nasıl yaradılışta erkekten sonra gelebilir?
 O, Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Oysaki Âdem, alelade kilden yapılmıştır.
 İrade gücü meselesine gelince, kadınlar erkeklerden üstün olabilir. Havva, bilgiye ve öğrenmeye olan isteğinden ötürü elmayı yemiştir. Âdem’se yalnızca Havva ona yemesini söylediği için yemiştir.

***

Johanna papalığa seçildikten sonra büyük bir şevk ve istekle  Tanrıya verdiği sözünü yere getirmeye kararlı görünüyordu. Romalıların yaşadığı zorlukları herkesten daha iyi biliyordu ve bu yükü hafifletebilmek için elinden geleni yaptı. Fakir mahallelere hekimler gönderdi. Üç pazardan birinde, toplananların fakirhanelere bağışlanmasını emretti. Kısa süre içinde Romalılar ona Papa Populi demeye başladılar. Halkın papası. Ama Johanna, merhametli bir Roma Piskoposu’ndan daha fazlası olmak niyetindeydi. Ne de olsa o, Hıristiyanlık dininin lideriydi. Roma’nın bütün piskoposlarını bir kilise meclisi için çağırdı. Kilisenin pek çok doktrini gözden geçirildi ve değiştirildi. Her zamankinden daha çok karar kilise oyundan geçirildi.

Kızlar için bir okul açılması için girişimleri oldu. İtiralar karşısında Johanna tavır aldı.

Kızların okumasına karşı çıkanlar:

-Yalnız tek bir hakikatten emin olabiliriz. O hakikat de bize çağlar boyu devredilmiş hakikattir. Eski olan her şey bir zamanlar yeniydi. Papa cenapları, sizin de bildiğiniz gibi kızlar ne kadar bilgi sahibi olurlarsa rahimleri o kadar küçülür.

Johanna :

-Nerede okudun bunu?

- Herkes bilir. Herkes bildiği için mi kimse yazmaya zahmet etmemiş?

 Herkesin bildiği bir şey için kitap yazmaya gerek yoktur. Yünün koyundan geldiği hiçbir yerde yazmaz, ama herkes bilir.

 O hâlde Laeta gibi eğitimli kadınların doğumda yaşadığı bereketi nasıl açıklarsın?

 Zamanında Aziz Hieronymos’la yazışmıştır. Aziz, onun 15 tane çocuğa annelik ettiğini yazar. Ender bir durum. Az rastlanan bir istisna sadece. Jordanes, yanlış hatırlamıyorsam kardeşin Julia okuyup yazabiliyordu?

 Evin gelir giderini tutabilecek kadar. Yine de. Bu söylediğine bakılırsa, öğrendiği bilgiler doğumuna engel olmalıydı.

-Peki kaç tane çocuk doğurdu?

 -Saymadım. -On iki tane değil mi?

 Bu da mı istisnadır?

 Yirmi yıl içinde Roma’da çocuk kalmadığını görürsek söz, okulu kapattıracağım.

Johanna Papalığı “Özgürleştirmek” istiyordu.

 

THE PERVERT’S GUİDE TO CİNEMA / Normdışı Olanlar İçin Sinema Rehberi (2006)


Filmleri okuyamayanlar, gerçek hayatı nasıl okuyabilir ki.
Eğer realitenin içinde ne olduğuna bakıyorsanız, yani gerçeğin kendisinden daha gerçek olan şeyin ne olduğuna bakıyorsanız, sinemanın kendi içindeki kurmaca evrenine bakın.

Slavoj Zizek’in muhteşem belgeselini izlemeniz gerekir.

Yönetmen: Sophie Fiennes

Ülke: İngiltere, Avusturya, Hollanda

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 17 Haziran 2006 (Avustralya)

Süre: 150 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Slavoj Zizek

Müzik: Brian Eno

Görüntü Yönetmeni: Remko Schnorr

Yapımcı: Sophie Fiennes, Ineke Kanters, Kees Kasander

Oyuncular:         Slavoj Zizek

Çeviri: Dilek TUNALI

Özet

Filmin adı The Pervert’s Guide to Cinema, yani ”Normdışı olanlar için Sinema Rehberi”.Sinemanın en mutlak sapkın sanat biçimi olduğunu söyleyerek başlıyor Zizek sözlerine. Ve şöyle devam ediyor: ”Sinema size arzu ettiğiniz şeyi vermez, neyi arzu etmeniz gerektiğini söyler”. Bahsettiği filmlerin setlerinin içinde yürüyerek, o filmlerden bize kesitler sunarak harika bir yolculuğa çıkarıyor Zizek bizi.

Belgesel Metni

Bizim için problem olan ‘Arzularımızın doyurulması ya da doyurulmaması’ değildir. Asıl problem arzu ettiğimiz şeyi şu an nasıl elde ettiğimizdir. İnsanının arzularıyla ilgili olan hiç bir şey doğal ve spontan değildir. Arzularımız yapaydır.(taklittir) Arzu etmek için eğitiliriz. Sinema en önemli ayartıcı sanattır. Sinema size neyi arzu edeceğinizi sağlamaz. Sinema nasıl arzu edeceğinizi anlatır.

Possessed filmi

 – Evet, senden hoşlanıyorum Fakat bu yeterli değil
 – Ah, unutuyordum,
 – Annen akşam yemeğine gelip gelemeyeceğimi sormuştu.
- Tamam.
 – Gelirken dondurma al, olur mu?
 – Tabii ki. Çukulatalı mı, vanilyalı mı?
 – Çikolatalı.
- Peki. Possessed filminden izlediğimiz bu muhteşem bölüm, film ile birlikte sinemanın nasıl da büyülü bir sanat haline geldiğinin bir örneğidir. Filmde işçi sınıfına ait sıradan,sıkıcı küçük bir taşra kasabasında yaşayan genç kızımız kendisini aniden, büyülü sinemasal bir deneyimle gerçekliğin yeniden üretildiği bir konumda buluverir. Tren yoluna doğru yaklaşır. Tren yavaşça ilerlemektedir ve bu durum tıpkı gerçeklikte yaşandığı gibidir. O sadece ağır ağır ilerleyen bir trenin yanında durur- yani ekranın büyüsünü seyretmeye dalmış olan seyirciye dönüşür gibidir.
 – İçki alır mısınız?
 – Ah, durun gitmeyin. Trenin içine mi bakıyordunuz?
 – Yanlış yerde duruyorsunuz . Gelip buradan bakın

Böylece tıpkı kadın kahramanın fantezi dünyasını yansıtır gibi, iç dünyasına ilişkin son derece sıradan ve gerçek bir sahne buluruz. Şöyle ki, tüm realite basit bir şekilde orada durmasına rağmen; tren, genç kız… gerçekliğin bir parçası hem onun hem de seyirci olarak bizim algı sınırımız içinde olduğu halde bu büyülü aşama yükselirmiş gibi, perde genç kızın hayallerine dönüşür İşte bu sinema sanatının en saf halidir.

Matrix 1999

 – Bu senin son şansın. Bundan sonra, geriye dönüş yok. Mavi kapsülleri alırsan hikâye biter. Yatağında uyanırsın ve neye inanmak istersen ona inanırsın. Kırmızı kapsülleri alırsan bir Harikalar Dünyasında kalırsın ve ben de sana tavşan yuvasının ne kadar derine gidebileceğini gösteririm.

Fakat kırmızı ve mavi kapsüller arasındaki seçim gerçek anlamda illüzyon ve realite arasındaki seçim değildir. Tabii ki Matrix kurmaca için bir makinadır. Fakat bunlar halihazırda realitemizi inşa eden kurgulardır. Eğer gerçekliğinizi düzenleyen simgesel kurmacayı gerçekliğinizden atarsanız, gerçekliğin kendisini kaybedersiniz.

- Ben üçüncü kapsülü tercih ediyorum! Nedir üçüncü kapsül?

 Kesinlikle fast-food tarzında, dinsel deneyimi destekleyen uyduruk doğaüstü bir kapsül değil tabii ki. İllüzyonun arkasına saklanan realiteyi algılamamı sağlayan bir kapsül değil de, realitenin içindeki illüzyonu kavramamı sağlayan bir kapsül Eğer bir şeylerin içi haz alınacak durumlarla doldurulmuşsa, son derece travmatikse ve son derece şiddetliyse bizim bütün bağlantı noktalarımızı paramparça ediyor. sonuç olarak bunu hikayeleştirmek zorundayız.

******

The Birds-1963

Korku filmleri için ilk ipucu, aynı hikaye içinde olabildiğince az imgeyi korku unsuru olmadan korumaktır. Bu bize, filmin içindeki kötü kız düşüncesini verir. Şu an Hitchcock’un ‘Kuşlar’ filmine konu olan Bodega Koy’unun tam ortasındayız. ‘Kuşlar’, San Fransisco’da tanıştığı genç adama aşık olup onun ardından Bodega Koy’una gelen ve burada, aşık olduğu adamın annesiyle birlikte yaşadığını öğrenen sosyetik genç bir kızla ilgilidir. Tabii ki bu benim sorunum değil, fakat sen ne zaman bir genç kızı davet etsen…

- annecim
 – Evet?
 – Melanie Daniels’le baş etmeyi becerebileceğimi düşünüyorum.
 – Evet, neyi bildiğin ve neyi istediğin sürece Mitch.
 – Ne istediğimi çok iyi biliyorum.

Böylece anne ve oğul arasındaki kanbağına ilişkin standart bir karmaşıklık çıkar. Oğul sahiplenici annesi ve davetsiz misafir olan genç kız arasında bölünür.

 – Bunlara ne olmuş böyle?
 – Bütün bu kuşlara ne olmuş?
 – Kahveyi nerede içmek isterdin?
 – Masada tatlım.
 – Hadi Mitch acele edin. Eminim ki . Bayan Daniels yola çıkmak için acele ediyordur.
 – Bu gece burada kalsan iyi olur Melanie. Üst katta boş bir odamız ve gerekli olan her şey var.
 – ‘Kuşlar’la ilgili en önemli soru ve tabii ki son derece aptalca bir soru: Kuşlar’ın neden saldırıya geçtiğidir.
 – Mitch?

 Kuşların, gerçekliğin doğal düzenlemesinin bir bölümü olduğunu söylemek yeterli olmaz. Aslında daha çok yabancı bir düzlem olarak, gerçekliği yırtıp içeriye zorla girmeleridir. Biz insanlar, gerçekliğin içine doğal bir şekilde doğmayız. Sosyal realitenin bu alanında yaşayan diğer insanlarla iletişim kuran normal bir insan gibi davranmamız için, bir çok şey simgesel düzene göre uygun bir şekilde yüklenmemiz gerekiyormuş gibi gerçekleşir. İşte bize uygun şekilde kurulmuş olan simgesel alan rahatsız edildiğinde, gerçeklik de bozuma uğrar.

Psikoanalitik formüle göre, kuşların saldırısının şiddeti açıkça seksüel ilişkiyi dışa patlayarak engellemeye çalışan maternal figürün ve maternal süperegonun engellemektir. Böylece kuşlar olgunlaşmamış bir ensest enerjisini simgelerler.

Ne yapıyorum ben böyle?

 Özür dilerim, özür dilerim Şimdi hallettim. Tanrım, Melanie gibi düşünmeye başladım! Şu an ne düşündüğümü biliyor musunuz?

 Mitch’in canına okumak istiyorum! İşte bu da tam düşündüğünüz şeydir Hayır, hayır. Özür dilerim. Şimdi yön sapmasıyla ilgili aniden oluşan kafa karışıklığını anladım.

Psycho-1960

 – Bayan Bates?

 Şu an ‘Psycho’daki anne evinin bodrum katındayız. Burada asıl ilgi çekici olan, son derece iyi düzenlenmiş olan annenin evinde olayların üç aşamada gerçekleşmesidir; birinci kat, zemin kat ve bodrum katı.Sanki bu üç aşama, insanın subjektif durumunun üç aşamasını üretiyor.

Zemin kat egoyu temsil eder, Norman burada her ne kadar ele geçirilmiş olan normal egosundan kalan artıklarla, normal bir evlat gibi davranır. Üst kat, süperegodur. Yani maternal süperego, çünkü ölü anne aslında bir süperego figürüdür.

 – Şimdi, anne . be ben şimdi bir şeyler getirmek için geliyorum
 – Kusura bakma ama evlat, ., bana emir vermeye kalkıştığında çok gülünç görünüyorsun.
 – Anne, lütfen.
 – Hayır, bu meyve kilerine hapsedilmemeliyim, Ha! Sence bir meyveye mi benziyorum?

Ve bodrum katı da id’i temsil eder. Yani yasadışı yönelimlerin rezervuarını. Daha sonra, filmin tam ortasında, Norman’ın annesini taşıdığı sahnede, bunu anlarız ya da başka bir deyişle, filmin sonunda annesinin mumyasını, iskeletini, cesedini, birinci kattan bodrum katına taşıdığında bu şekilde yorumlarız.

 – Bir daha bunu yapma.
 – Asla! Şimdi defol!
 – Sana söyledim evlat, defol!
 – Seni taşıyabilirim Anne.

Bu durum, Norman’ın annesini kendi zihninde psişik bir aracı olarak, superego’dan, id’e yerleştirmesi gibidir.

 – Beni indir! Beni indir! Kendim yürüyebilirim.

Tabii ki bu halihazırda Freud tarafından ayrıntılı bir şekilde ele alınmış olan superego ve id’in derinden birbirine bağlı olduğunu anlatan eski bir derstir. Anne öncelikle otorite figürü olarak şikayetlerini duyurur.

”Bunu bana yapmaya nasıl cüret edersin?
 Utanmıyor musun?
 Burası bir meyve kileri!”

Ve ardından anne birdenbire müstehcenleşir: “Taze bir meyve gibi mi olduğumu düşünüyorsun?” Süperego ahlaki bir aracı değildir, süperego; imkansız taleplerini asla yerine getiremeyeceğimiz zaman doğal olarak bize gülen, bizimle dalga geçen ve bizi müstehcenlik aracılığıyla bombardımana tutan bir şeydir. Ona ne kadar itaat edersek, o bize kendimizi daha fazla suçlu hissettirir. Her zaman süperegonun medyumluğu içinde müstehcen deliye ait bir bölüm vardır.

Duck Soup 1933

Psikanalizde insanlar arasındaki sıkı ilişkileri ele alan referansları her zaman buluruz. Örneğin, Marx Kardeşler’den üçü ; Groucho, Chico, Harpo.Şurası açıktır ki, içlerinde heyecan veren hiperaktivitesi ile en popüler olan Groucho’dur. Bu da süperegodur.

Evet, bununla bir çok yeri kapatabilirsiniz Yani, kendi üzerinizde bir çok yeri kapatabilirsiniz demek istedim. En iyisi onu söküp atmanız. Duyduğum kadarıyla onlar sizi çıkaracaklar ve bulunduğunuz yerde bir ofise kapatacaklar. Bir taksiyle tüyebilirsiniz. Eğer taksi bulamazsanız, öfkenize atlayıp gidebilirsiniz. Geldiğimden beri konuşmayı kesmediniz

Chico; egoist, rasyonal ve her zaman egosunu hesaplar: Zaten bu da egodur.

 – Chicolini, sabrımı taşırıyorsun. Eğer suçlu bulunursan vurulacaksın.
 – İtiraz ediyorum.
- İtiraz mı ediyorsun?
 – Hangi hakla?
 – Hiç bir şey söylemek istemiyorum.
 – İtiraz kabul edildi.

Ve içlerinde en tuhaf olanı da, sessiz, konuşmayan arkadaş Harpo’dur. Freud, büyük taarruzların sessiz olduğunu söyler. Harpo konuşamaz, tabii ki bu onun id’idir.

Monkey is Busıness- 1931

 – Dostum kimsin sen?
 – Benim odamda ne işin var?
 – O benim partnerim, fakat konuşamıyor. Sağır ve dilsiz.

İd tümüyle radikal bir belirsizliktir. Aslında Harpo karakteriyle ilgili olan tuhaf durum, çocukça bir masumiyet içinde olması, mutlu olmak için çocuklar gibi çabalaması, çocuklarla oyun oynaması vs.dir. Fakat daima, önceden var olan bir tür kötü saldırganlık tarafından ele geçirilmiştir. İşte bu mutlak ayartma ve mutlak masumiyet ilişkisi id’in ne olduğunu bize anlatır.

 – Çekil oradan!
 – Bunun neden burada olduğunu biliyor musun?
 – Koy onu yerine!
 – Manyak!
 – Yeter artık!
 – Bunu kırmak mı istiyorsun?
 – Tamam, bırakın!

The Exorcist- 1973

- Dr. Klein?
 – Evet ben Dr. Klein’ım, arkadaşım Dr. Tanney.
 – Sizi aradıktan sonra herşey daha da kötüleşti. Üst kata çıkalım.
 – Kasılmalar yeniden başladı mı?
 – Evet, fakat şiddetlendi de.
 – Size verdiğim ilacı ona içirdiniz mi?

 Ses, insan bedenine ait organik bir bölüm değildir. O, bedeninizin içinden bir yerlerden çıkıp gelir.

 – Anne, lütfen!
 – Ah anne lütfen, durdur onu!
 – Çok acıtıyor, çok acıtıyor!
 – Bir şeyler yapın doktor, Lütfen, yardım edin ona!

Ne zaman bir başka insanla konuşmaya kalksak, , daima küçük ölçüde bir vantrolog (karnından konuşan kimse), yabancı bir güçle yer değiştirmiş gibi elde eder.

 – “Günahın oğlu ona kötülük etmek için daha güçlü ol.”
 – Annen cehennemde alet yalıyor Karras! Seni sadakatsiz böcek!

Hatırlayacağınız gibi filmin başında bu çok hoş bir genç kızdı. Nasıl da gördüğümüz gibi böyle bir canavara dönüştü?

 Ele mi geçirildi?

 Peki kim ele geçirdi onu?

 Ses, içindeki kışkırtıcı boyutun sesi.

 – “Tanrı’nın işaretini gör. Ve gitmiş ol kötü kuvvet.

Sesin travmatik boyutuyla ilgili yani sesin özgürce ortalıkta dolaşıp travmatik bir temsil yaratan, realitenin biçimini bozup kaygıyı ön plana çıkaran, ve o an için, korkutucu önem arzeden ilk film, 1931’de Almanya’da Fritz Lang’ın ‘The Tastament of Dr. Mabuse’ (Dr. Mabuse’nin Vasiyetnamesi)sıdır.

Bu odayı canlı terkedemeyeceksiniz. Canavar! Dur lütfen

Mabuse’yi filmin sonuna kadar göremeyiz. O sadece bir sestir.

Bu odayı canlı terkedemeyeceksiniz.

The Exorcist- 1973—‘Alien’ 1979

– “…kutsal ruhun, birliği için sonsuza kadar.”
 – Amen.

Asıl olan şu ki; bu genç kızın yanında neden iki rahibin bulunduğu ve kızın içindeki davetsiz misafirin diğer iki davetsiz misafiri nasıl defedeceği sorunudur. Bu sanki Ridley Scott’un ‘Alien’ 1979ındaki ünlü sahneyle kendini tekrar eder. Tam da beklediğimiz gibi, korkunç bir varlık, kötü bakışlı küçük bir hayvancık dışarıya zıplar.

Burada Freud tarafından libido olarak adlandırılan ve hayatın ötesinde de devam eden ölümsüz, sonsuz psişik enerjimiz ile kendi bedenimize ait ölümlü ve zayıf gerçekliğin arasında temel bir dengesizlik, boşluk söz konusudur.

The Exorcist- 1973

Bu sadece hayaletler tarafından ele geçirilme patolojisi değildir. Öğrenmemiz gereken ders ve filmlerin bizden uzaklaştırmaya çalıştığı şey asıl kendimizin birer ‘Alien’ olmasıdır. Egomuz, kendi psişik aracımız, kendi bedenimizi denetim altına alarak çarpıtan bir aliendır. Hiç kimse sesinin travmatik boyutunun tam olarak farkında değildir insan sesi insana ait subjektifliğin derinliğini ifade eden göksel, yüce bir medyum gibi değildir, insana ait bu ses, yabancı bir davetsiz misafir gibidir.

The Great Dictator- 1940

Hiç kimse Charlie Chaplin kadar bu durumun farkında olmamıştır. Chaplin, filminde iki kişiyi canlandırır: küçük Yahudi Berber ve onun kötü ikizi. Diktatör Hynkel yani Hitler. Musevi Berber, sessiz sinema figürlerinde gibi serseri, kopuk bir figürdür. Sessiz figürler aslında çizgi film karakterlerine benzer. Ölümü bilmedikleri gibi cinselliği de bilmezler. Acı duymazlar. Tıpkı çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi egoistçe sözlü bir mücadeleye girerler. Onları yerlerinden kesip çıkardığınızda yeniden yaratabilirsiniz. Orada bir sonluluk, fanilik yoktur. O kötülüktür. Fakat bir anlamda rekabet edebileceğiniz, diğerini ittirebileceğiniz, düşünülmüş bir suç unsuru taşımayan naif, iyicil bir kötülük Başka bir şekilde söyleyecek olursak, sesle ilgili içeriye, derin, suçlu ve suçluluk duyan dünyaya ait elde ettiğimiz şey onun karmaşık doğasıdır.

Bu filmdeki sorun sadece politik bir sorun değildir. Yani totaliter baskıdan, bu kötü kışkırtıcı güçten nasıl kurtulmak gerektiği olmamakla birlikte, son derece de biçimsel bir problemdir. Belki de asıl sorun, korkunç düzeydeki bu sesi nasıl def etmek gerektiği sorunudur. Ya da, bu sesi kolay yoldan def edinceye kadar onu nasıl evcilleştirebileceğimiz, bu sesi her şeye rağmen aşk, insanlık ve benzeri durumları anlatmak için nasıl başka bir biçime dönüştüreceğimizdir. . Alman polis (filmdeki) onun Hitler olduğunu ve büyük bir toplantı düzenlemesi gerektiğini düşünür.

 – Üzgünüm ama hiç bir zaman bir imparator olmak istemedim.
-Bu benim işim değil. Kimseyi zaptetmek ya da yönetmek de istemedim. Eğer mümkünse, herkesi mutlu etmek isterdim Yahudi olan, olmayan, siyah, beyaz herkesi.

Biz hepimiz başkalarına yardım etmek isteriz. İnsan olmak işte böyle bir şey. Burada tabii ki sevgiye duyulan gereksinim üzerine, insanların birbirlerini anlamaları üzerine o önemli söylevini verirken, bir suçüstü yakalanma hatta çifte bir yakalanma gerçekleşir.

 – Askerler, demokrasi adına gelin birleşelim!

İnsanlar alkışlarlar, tıpkı Hitler’i alkışladıkları gibi. Müzik bu muhteşem hümanist finale eşlik eder, Wagner’in ‘Lohenningrin’ operası bu uverturle aynıdır tıpkı

Hitler’in tüm dünyayı elde etme konusunda gündüz düşlerinde gördüğü sahnede, yuvarlak balonla oynadığı müzikle aynıdır. Bu sahne müzik yoluyla son bir kurtarma olarak okunabilir, yani kötülüğün amaçlarına hizmet eden aynı müzik bu kez, kötülüğü azaltıp iyiliğe hizmet eder gibidir . ya da, ki çok daha belirsiz bir durum bağlamında da okunabileceğini düşünüyorum

Mulholand Çıkmazı -2002

Bizim içsel tutkumuzdan dışlanıncaya kadar müzik potansiyel olarak daima bir tehdittir. David Lynch’in Mulholand Çıkmazı filminde şu an bulunduğumuz tiyatro sahnesindeki kısa bölümde, mikrofonun gerisindeki kadın şarkı söylemektedir. Sonra bir bitkinlik ya da benzer bir şeyden dolayı kadın yere düşer. Şarkı şaşkınlık verici bir şekilde devam etmektedir. Sonrasında derhal bunun bir playback olduğu anlaşılır. Kafamızın karışmasına neden olan bu bir kaç saniyelik görüntüde, kısmen etkili olan özerk bir nesnenin kabusvari boyutuyla karşı karşıya geliriz.

Alice Harikalar Diyarında-1951

Alice Harikalar Diyarında’ki Cheshire Cat’in o iyi bilinen macerasında olduğu gibi, kedi ortadan kaybolduğunda bile sırıtışı hala orada durmaktadır.

“Orada tek başıma olmadığımı dikkate almalısın .”

****

Death Drive (ölüm sürüşü)

Bu kısmi nesnelerle, yani bedensiz organların durumuyla ilgili ilginç olan şey, Freud’un Death Drive (ölüm sürüşü) olarak adlandırdığı konuyla birleşir. İşte burada son derece dikkatli olmalıyız. Death Drive Budistçe bir erime, sonsuz bir barış için çabalama uğraşı falan değildir. Hayır! Death Drive daha çok karşıt olandır. Death Drive boyutu Stephan King’in filmlerindeki korku kurmacasında ölümsüzlük boyutu olarak adlandırılan, yaşayan ölü ya da bir şekilde öldükten sonra bile geride yaşayan birşeylerin kaldığı, bir yolla devam ettiği, ortaya çıktığı, ortadan kaldıramadığınız, siz kestikçe daha fazla varolan ve bu şekilde devam eden bir şey gibidir. İşte bu kısmi nesneler, bir tür şeytani ölümsüzlük boyutuyle ilgilidir.

The Red Shoes-1948

Burada benim için güzel bir örnek, Micheal Powell’in The Red Shoes filmindeki balerine ilişkin. dansa olan tutkusu, onu alıp götüren bale ayakkabılarında maddileştirilmiştir. Burada ayakkabılar tam anlamıyla ölümsüz nesnelerdir.

The Great Dictator- 1940/Dr Strangelove-1964-

Belki de bu özerk kısmi nesneye ait olup da bu role uyum sağlayan bedenin kesin parçası, bir el hatta bir yumruk olabilir. Bu el havaya kalkmaktadır. Filmin tüm anlamı budur. Hiç bir şey basit bir şekilde ona yabancı değildir. Orada onun dışında, son derece özde kalan bir şahsiyet vardır.

Fight Club -1999

 – Güvenlik mi?
 – Ben Jack’in sırıtan intikamıyım.
 – Ah!
 – Kahretsin ne yapıyorsun?
 – Ah, acıttı.

Bu sahnede aslında ilişkin kimi gerici fantazilere ya da bir tür kışkırtılmış mazoşizmin tersine, derin bir özgürlük vardır. Ben buradayım, yumruğun olduğu tarafta. Herhalde özgürlük bu demek- düşmana karşı bir hareket yapmak için, öncelikle kendinize vurmak yani kendi içinizde sizi lidere köle olarak bağlayan koşullardan, böylesi bir borçtan öncelikle kendi içinizde kurtulmak vs. vs.

 – Hayır! Lütfen dur!
 – Ne yapıyorsun?
 – Tanrım, hayır, lütfen hayır!
 – Zannedersem bu benim Tyler’la yaptığım ilk dövüştü.

Bu noktada daima benim ve ikizim arasında bir savaş sürer.

 – Orospu çocuğu!
 – Kulağıma vurdu!
 – Tanrım, tamam, özür dilerim!
 – Oooo, aman tanrım!-Neden kulağıma ha?
 – Kulağını sikeyim.
 – Hayır, bu çok iyiydi.
 – Ahh, ahh! Bu benim ikiz bedenim gibidir, ancak kendimden iğdiş edilmemiş haliyle

Dead Of Night-1945

İşte muhteşem bir İngiliz korku klasiği olan, Micheal Redgrave’in, kuklasını kıskanan bir vantroloğu oynadığı ‘Dead Of Night’dan bir epizod (olay)

 – Sakın heyecanlanma
 – Sadece şaka yapıyorum
 – Beni bilirsin
 – Dur, gel buraya!
 – Seni salak!
 – Görevliler! Acele edin! Kapıyı açın.
 – Çabuk.

Şiddetin patlak vermesiyle kuklasını parçalar, yere atar ve ardından filmin hemen hemen son sahnesinde onu hastanede kendine gelmeye, bilincini yeniden kazanmaya çalışırken görürüz. Önceleri sesi gırtlağında tıkanmış gibidir, sonra büyük bir gayretle konuşmayı başarır . ancak,kuklaya ait deforme olmuş yapay bir sesle

 – Merhaba Sylvester.
- Seni bekliyordum.

Buradaki ders son derece açıktır. Özerk kısmi nesneden kurtulmanın tek yolu, bu kısmi özerk nesnenin kendisi haline gelmektir.

The Conversation-1974

 – Hazır olduğunda haber ver.

 – Hazırım.

- Bekle bir dakika. Eğer kafam karışık değilse sonra… Anahtarım nerede?

 – Benimki burada tamam

Şu an tam da cinayetin işlendiği balkonda duruyorum yani ‘The Conversation’un dramatik cinayet sahnesinin meydana geldiği yerde. Önümde duran vitray camdan özel dedektifi oynayan. Gene Hackman tarafından izlenen, kocanın cinayetinin işlendiği yerde. Dedektif yan odada duruyor. Özellikle tam da cinayeti görmeden önce, camdaki yarıktan balkonu gözetler. Duvardaki yarıktan birilerini izleyen meşhur Peeping Tom fıkrasını her hatırladığımızda olduğu gibi, hiçbir zaman duvarın iki tarafındaki realiteyle ilgilenmeyiz. . Dedektif, bir şey görmeden ya da bir şey görmeyi hayal etmeden önce tüm özel detektiflik donanımıyla dinlemeye çalışır, kulak misafiri olur. Peki onu böyle hareket etmeye iten şey nedir?

 En azından potansiyel olarak bu kulak misafiri olma onu fantaziye, düşlenmiş bir varlığı kafasında canlandırmaya iter

 – Buna dayanamıyorum.
 – Artık buna dayanamıyorum.
 – Beni ağlatacaksın.
 – Biliyorum tatlım, biliyorum, aynı durumdayım.
- Hayır, ağlama
 – Söylediklerine ilişkin hiç bir fikrim yok.

Dedektif cinayete ilişkin sahneyi düşlemez, o kendisinin bu cinayete tanık olduğu sahneyi düşler.

 – Seni seviyorum.

Temelde sinemasal bir perde gibi görünen etkili bir şekilde işlevsel olan bu bulanık camdan gördüğü şeyi, hayalinde canlandırma konusunda, duyduklarını cisimleştirici bir desteğe dönüştüren bedenlenmeye rağmen aslında bu bir sanrılama, umutsuz bir girişim gibi algılanmalıdır.

Blue Velvet-1986

 – Selam bebek
 – Kapa çeneni!
 – Baba diyeceksin bok kafalı!
 – Burbonum nerede?

 David Lynch’in filminde, Dorothy’nin dairesi tüm ahlaki ve toplumsal engellerin askıya alınmış gibi göründüğü ve herşeyin imkanlı hale geldiği cehennemi mekanlardan biridir. Burada kendimize bile itiraf etmeye hazır olmadığımız düşük düzeyli mazoşistik seks, en derinindeki bölge ortaya çıkarılır. Bunlarla bir kaç yerde daha karşı karşıya getiriliriz.

 – Bacaklarını aç.
 – Daha da aç.
 – Şimdi göster onu bana.
 – Yüzüme bakma kahrolası. Bu sahneyi hangi perspektiften izlemek gerekir?

 Bu sahneyi, kapının arkasına ya da tuvalete saklanmış küçük bir çocuğun izlediğini farzedin

 – Annecim!

Anne ve babasının cinsel ilişkisine tanık olan küçük bir çocuğunki gibi… Henüz cinsel ilişkinin ne olduğunu, nasıl ilişkiye girildiğini bilmemektedir, tek bildiği o an bu derin tuhaf soluklar eşliğinde duyduklarıdır. sonra da neler olup bittiğini hayal etmeye çalışır. ‘Blue Velvet’in en başında Geoffrey’in babasının kalp krizi geçirerek yere düştüğünü görürüz, böylece babaya ait otoritenin bir tutulma yaşadığına tanık oluruz.

 – Annecim!
 – Annen seni seviyor Frank.
 – Bebek d…zmek istiyor!

Bu sahne Geoffrey’in düşlediği gibi, Dorothy ve Frank arasındaki bu vahşi paternal bağ bir ölçüde babaya ait gerçek otoriteyi dışarıda bırakan fantazmatik bir eklemlemedir.

 – Hadi, d züşmeye hazırlan! Sikicinin sikicisi! Sikicinin sikicisi! Sikici!
 – Bana öyle sikik bakma dedim!

Frank sadece rol yapmaz, bir şeylerin üstünü örtmek için tuhaf bir şekilde el kol hareketleriyle, bağırarak ve benzeri hareketler yaparak bir şekilde oynar. Buradaki nokta kuşkusuz, yani ilk nokta, gizli gözlemciyi babanın iktidarsızlığını örtüp, iktidar sahibi olduğuna ikna etmek içindir; bu sahneyi okumanın ikinci yolu da, babanın oğlunu bir izleyici olarak, düzenlediği gülünç sahneyle, kendi gücüne ve aşırı-iktidarına,sahnenin tuhaf şekilde şiddet içeren gülünçlüğüne ikna etmek şeklindedir. Üçüncü yol ise Dorothy karakterine odaklanmaktır. Kuşkusuz bir çok feminist bu sahnede tıpkı Dorothy’e olduğu gibi, kadına karşı kullanılan, şiddet konusunu vurgulayacaktır. Bu durum tartışmasız şekilde zaten bu boyuttadır. Fakat bir şey var ki çok daha şok edici ve yoruma açık bir şekilde risk taşır. Asıl merkezi durum, yani bu sahnenin bütünündeki sorun, Dorothy’nin pasifliği olsaydı ne olurdu?

- Bana böyle azdırıcı bir şekilde bakma dedim!

Dolayısıyla Frank’in yaptığı şey, bir anlamda umutsuz ve tuhaf bir durum olmasına karşın Dorothy’i etkileyecek ve ona yardım edecek bir girişim olsaydı, onu uyuşukluğundan kurtarıp hayatın içine çekmek için olsaydı, ne olurdu?

 Yani eğer Frank illa birinin fantazisi olacaksa, Dorothy’nin olmalıdır. Bence, bu sahnenin tuhaf yansımasının izahı budur.

 – Canlı ve hayatta kal bebek!

Sadece belirsizlik değil, söz ettiğimiz bu durum, üç merkezi nokta arasında gidip gelmektir. Sahnenin güçlü yankısının izahının böyle yapılacağını düşünüyorum.

Vertigo-1958

Bu da bize, benim için Vertigo filminin bütünündeki en güzel belki de en can alıcı sahne olan üçüncü bir örneği getirir. Vertigo. Duvardaki yarıktan Peeping Tom örneğindeki gibi gözlemleyen Scottie’nin sahnesini Scottie Madeleine’i gizemli bir aralıktan, bir nevi belirsiz bir dünyadan röntgenlediği sırada, Madeleine gerçekten oradaymış gibidir. İşte bu hayal edilenin konumu yani fantazileştiren Bakış’tır.

The Conversation-1974

Bakılan nesne tekrar dönüp bakışa ulaşıncaya kadar bir nokta, kör bir lekedir. Otelde cinayetin işlendiği odanın yanındaki odada bulunan ve durumdan kuşkulanan özel dedektif Gene Hackman, bu odaya girip tuvaleti kontrol eder. Banyodaki tuvalete geldiği zaman, Hitchcock’un bölgesinde olduğumuz çok açıktır. ‘Psycho’ da gergin, dolaylı bir takım diyologların sürüp gittiğini biliyoruz. Ani bir hareketle,Psycho’daki katil NormanBates’in annesinin rolünü sahiplenircesine, perdeyi açar, detaylıca kan izlerini hatta banyo deliğini kontrol eder. Bu banyo deliği kesinlikle . görünen bu nesnelerin dışındadır. Çünkü, Psycho’da fadeout gözleri cansızlaştıran bir bakışa dönüşür. Gözlerin ruhun penceresi olduğunu söyleriz, fakat ya gözün ardında bir ruh yoksa, eğer göz bizim algılamamızı sağlayan bir yarıksa, bu sadece ölüler dünyasına ait uçurumudur.

Bu yarıktan baktığımızda, öte tarafta gizli güçlerin gösteri yaptığı bir karanlığı görürüz. Bu bir nevi Pyscho’da da olduğu ve burada da Gene Hackman’ın hiçbirşey saptayamadığı türden bir durumdur.Şimdi beni cezbeden oilk noktaya, tuvalet deliğine dönelim. Dedektif sifonu çeker ve ardından korkunç bir şey meydana gelir.

Öğrendiğimiz ve deneyimlediğimiz ilk şeylerden biridir; tuvalet sifonunu çektiğimizde dışkılar bir şekilde kendi gerçekliğimizden çıkıp başka bir dünyaya doğru kaybolur, fenomenolojik (somut yaşantı) olarak algılarsak başka bir ölü dünyaya, başka bir realiteye, yani başlangıçta kaotik olan bir realiteye doğru kaybolurlar… kuşkusuz asıl korkunç olan da sifonun çalışmaması durumunda bu nesnelerin, bu kalıntıların, bu dışkısal kalıntıların farklı bir düzlemden çıkıp geri dönmesi olasılığıdır.

Psycho-1960 Trailer

 – Banyo .

Hitchcock daima bu eşikle oyun oynar.

 – Ortalıkta kanı görmeliydin.
 – Bütün her taraf kan içindeydi
 – Yani, anlatması bile son derece korkunç

Benim için Pyscho’da en etkileyici, en dokunaklı sahne, banyo cinayetinden sonra Norman Bates’in banyoyu temizlemeye çalıştığı sahnedir. Yeni yetişirken seyrettiğim bu filmden ne kadar da derinden etkilendiğimi çok net hatırlıyorum. Sadece yaklaşık olarak on dakika süren sahnenin . uzun olmasından ve bir sürü ayrıntıyı içermesinden değil, aynı zamanda özenle, dikkatle, titizlikle hazırlanmış bir sahne olmasından dolayı. Ve aynı zamanda da seyirci konumunda olan bizleri tanımladığı için. Bu sahnenin iş yapmaya, bir işi iyi yapmaya ancak yeni bir şeyleri yapılandırmak için değil de belki de işe en başından, sıfır noktasından başlayanlara ilişkin koyu ve kalıcı bir lekeyi temizlemekle ilgili bir doyum olduğunu düşünüyorum. Bu koyu lekeyi silmeye ilişkin çaba, bu, her an patlamaya hazır, kaotik alemi dışarıda bir yerde tutarak bizi içine çeker. Bu da zannedersem Hitchcock filmlerinin bizde uyandırdığ katışıksız duyarlılıktır. Gerçeklikte korkunç olan şeyler çok basit bir şekilde ortaya çıkmaz. Şeyler, gerçeklikte deneyimlediğimiz biçimiyle sağlam dokunun altı kazındığı zaman ortaya çıkarlar

The Birds-1963

Filmde kuşların atağa geçme nedenleri ve ilk kez ortaya çıktıkları an bence çok önemli. Bu kesinlikle Melanie’nin bu koyda ilerleyip karşıya geçtiği andır. Başlangıçta algılamamış olsak da, ortaya çıkan ilk kuş lekeye benzer bir tasarım biçiminde görünür. Düşlendiği zaman bir fantazi nesnesi yani içdünyaya ait olan birnesne, bizim gündelik gerçekliğimizden içeriye girerken, bu realitenin karakterini çarpıtır, biçimini değiştirir. Bu da arzunun kendisini realiteye onun biçimini bozarak hangi şekilde kaydettiğine ilişkindir.

Arzu, realitenin yarasıdır.

Sinema sanatı arzuyla oyun oynamak için arzunun uyandırılmasından meydana gelir ama aynı zamanda arzuyu belli bir mesafede tutarak, onu evcilleştirerek ve hissedilir kılarak ortaya çıkarılır.

Bir seyirci olarak perdenin önüne oturup baktığımızda, görüntü gelmeden önceki ilk anı hatırlarsınız, bu siyah bir perdedir ve sonra ışık gelir. Yoksa biz de aslında o tuvalet deliğine gözümüzü dikip bir takım şeylerin oradan tekrar ortaya çıkmasını mı bekliyoruz?

 Ya da, ekrandan görünen bu tuhaf manzaranın tüm büyüsü, halihazırda yaptığımız gibi o an aslında bir boku seyretmekte olduğumuzu bize göstermeye ve gerçeği gizlemeye çalışan, aldatıcı bir görüntü müdür?

Ongar’ın genç kadını, İşte oradadır, kim bir yılanbalığıyla çekici olabilir?
Sordular; ‘Bir yılanbalığıyla yatmak nasıl bir şey?’
‘Tıpkı bir erkekle yatmak gibi’, ‘Sadece biraz daha uzun erkekten’

*****

İnsanlar genellikle Freudian psikoanalizi herşeyin nedeninin cinsiyete bağlandığı gizli bir anlam taşıdığı biçiminde okurlar. Fakat Freud’un söylemek istediği bu değildir. Bence Freud tam da tersini söylemek istemiştir: daima yaptığımız ve düşündüğümüz herşeyin cinsellik için bir metafor olduğu anlamına gelmez.

Freudian soru; ‘Bir şeyi yaparken ne düşünüyorsunuz?‘dur.

İKİNCİ BÖLÜM

Seksüalitede sadece ben, partnerim ya da diğer çoğul partnerler yoktur Orada daima fantazmatik unsurlar mevcuttur. Orada mutlaka beni cinselliğin içine çekecek üçüncü bir element olması gerekir.

Eğer, ben küçük, küstah ve herkes tarafından bilinen talihsiz bir deneyim olsaydım, ne olurdu?

Bu ancak birinin cinsel ilişki sırasında diğerinin kendini aptal gibi hissedip bağlantıyı diğeriyle koparması biçiminde meydana gelir – tıpkı ‘Tanrım, benim burada ne işim var?’ türünden bir şey. Yani bu yinelemeli aptal hareketi neden yapıyorum?tarzında bir durum. Bu tuhaf zaman dilimine ilişkin olarak bağlantıyı kopardığım anda realitede değişen hiç bir şey yoktur. Bu sadece fantazmatik desteği kaybetmemdir.

The Matrix-1999

Neo’nun matrix’e uyanıp aslında sıvıyla dolan ve tümüyle sizden çekilen bir enerji ile pasif bir nesneye dönüştüren sahte gerçeğe bağlanan bir kutunun içinde olduğunun farkına vardığı bu . dehşetli sahne en azından benim için müthiş bir çekiciliği,dayanılmaz gücü olan bir sahnedir Peki, matrix neden sizin enerjinizi istemektedir?

 Belki de bu soruyu sormanın en uygun yöntemi bu soruyu ters yüz etmektir. Matrix’in bu enerjiye ihtyiacı olduğundan değil. Enerjinin Matrix’e . ihtiyacı olduğundandır. Öyle görünüyor ki, sözünü ettiğimiz enerjinin libido olduğunu düşünüyorum, yani bizim mutluluğumuz olduğunu. Neden libidomuz sahte gerçekliğe, bir fantazi evrenine ihtiyaç duyar?

 Neden ondan doğrudan bir şekilde zevk alamayız?

 Bir seks partneri ya da benzeri bir şeyle?

 Esas soru budur. Neden bu gerçek olmayan ilaveye ihtiyaç duyarız?

 Libidomuz kendini hayatta tutabilmek için illüzyona ihtiyaç duyar.

Solarıs-1972

Bilim kurgu filmlerindeki başlıca ilginç motif id makinasıdır. Yani bizden önce bizim içimizi, bütün rüyalarımızı, arzularımızı hatta suçlu duygularımızı doğrudan bir şekilde canlandıran,cisimleştiren bir sihir kapasitesine sahip olan bir nesne. Bu bilim kurgu filmleriyle ilgili uzun zamandır süren bir gelenektir. Fakat id makinasıyla ilgili bir film de Andrei Tarkovsky’nin Solaris’idir. Solaris, bir roket aracılığıyla yeni bulunmuş bir gezegen olan Solaris’e keşif yapması için gönderilen Calvin ismindeki bir psikologla ilgilidir. Uzay aracından tuhaf bilgiler gelir. Oraya gönderilen tüm bilim adamları delirmiştir ve Calvin orada neler olup bittiğini anlamıştır. Bu gezegen sizin tüm derinliğinizi, travmalarınızı, rüyalarınızı, korkularınızı ve arzularınızı doğrudan bir şekilde canlandırma konusunda büyülü bir yeteneğe sahiptir. İç dünyanız daha çok içinizdeki uzaydır.

Filmin kahramanı bir sabah, yıllar önce intihar ederek ölmüş olan karısını bulur. Böylece kendi arzularının suçlu duyguları olduğunun çok fazla farkına varmaz. Kahramanımız orada intihar etmiş karısının klonuyla karşılaşır. Ona acımayla karışık bir sevgi duymasına rağmen, adamın tek derdi karısının klonundan nasıl kurtulması gerektiğidir. İşte bu da Solaris’i potansiyel olarak son derece hassas yapan bir şeydir Yani bizi kadının bu trajik duygusal konumuyla karşı karşıya bırakır. Karısı artık kendine ait olmadığının, kendiyle yoğun olmadığının bilincindedir.

Kendime ait hiçbir şey bilmiyorum bile.
Kimim ben?
 Gözlerimi kapattığımda yüzümü bile hatırlamıyorum.

Örneğin, zihnindeki, kafasındaki derin boşlukların nedeni, sadece kocasının kendisi hakkında bildiği şeyi klonun da(kadının da)bilmesidir.

Kim olduğunu biliyor musun?
 Herkes bilir.

Kadın sadece adamın canlandırdığı bir rüyadır. Ve kadının adama olan gerçek aşkı kendini silmek için yaptığı umutsuzca girişiminde ifade bulur. Zehiri içmek ya da benzeri bir şey yapmak kadının, kocasının bunu istediğini tahmin etmesi nedeniyle, sadece bu boşluğu temizlemek anlamındadır. Korkutucu değil mi?

Hiç bir zaman bu değişmez dirilişleri alışamadım! Gerçek bir kişiden kurtulmak buna nazaran daha kolaydır. Bir kadını ya da erkeği terk edebilirsiniz, bir kadını ya da erkeği öldürebilirsiniz, farketmez. Fakat bu hayaletimsi görünümlerden kurtulmak çok daha zordur. O size bir gölge varlık gibi yapışıp kalır.
-Seni kızdırıyor muyum?
 – Hayır. Yalan söylüyorsun!
 – Bırak artık!
İğrenç görünüyor olmalıyım!

İşte burada en aşağılığından bir erkek mitolojisi elde ederiz Kadının kendi başına ‘hiç’ olduğu ve ancak bir erkeğin canlandırdığı rüya olduğu düşüncesidir ya da radikal feminist söylemle erkeğin suçluluk düşüncesidir.

Kadının varolması erkeğin kirli (karışık) rüyasıdır. Erkek rüyasını temizleyip bu kirli erkeksi fantazilerden kurtulursa, kadının da var olması sona erecektir. Filmin sonunda bir tür kutsal bir paylaşım, yeniden bir uzlaşma elde ederiz. Ama karısıyla değil, babasıyla…

Vertigo-1958

Hitchcock’un Vertigo’sunun nerede olduğunu biliyor musunuz?

 – Özür dilerim ne demek istiyorsunuz?

 – Pardon, Hitchcock’un Vertigo filmi. Alfred Hitchcock’un. Olayın burada geçtiğini düşünüyorum.

- Ah, bu filmi bilmiyorsunuz.

- Belki de Şeyler çoğu kez aldatıcı olarak ortaya çıkar.

Otantik ve sahte olarak . Fakat kendi oyununuzda yakalanırsınız. İşte bu Vertigo’nun gerçek trajedisidir. Bu kendi yollarında olan biri kadın diğeri erkek iki kişinin, ortaya çıkma(görünme) üzerine oynadıkları kendi oyunlarında yakalanmalarına ilişkin bir hikayedir.

Her ikisi için de, yani hem Madelain e hem de Scottie için, görüntü (ortaya çıkma), gerçekliği mağlup etmiştir. Vertigo’nun hikayesi nedir?

 Bu patalojik anlamda yükseklik korkusu olan ve kariyerini etkileyen emekli bir polisin hikâyesidir. Sonra eski bir arkadaşı ona, filmde Kim Novak’ın oynadığı güzel karısını takip etmek için para verir. Güzel eş, çok önceden ölmüş olan İspanyol Güzeli Carlotta Valdés’in hayaleti tarafından gizemli bir şekilde ele geçirilmiştir. Her ikisi de birbirlerine aşık olurlar ve güzel eş kendini öldürür. Vertigo’nun ilk bölümü Madelain’in intiharıyla birlikte olması gerektiği kadar paramparça edici değildir. Bu gerçekten dehşetli bir durum olsa da bu büyük kayıbın içindeki ideal devam etmektedir. Ölümcül (Fatal) kadın düşüncesi sizi çepeçevre sarar. Her halükarda ilginç bir imge olan bu fatal kadının erkeğin ölümünü simgelemesinin nedeni nedir?

 Güzelliğin cazibesi daima karabasanı örtmeye çalışan bir yoldur. Tıpkı bu cazibeli yaratıcılık düşüncesindeki gibi eğer ona daha da yaklaşırsanız(kadına) çürümeye başlayan bir dışkıyı, her tarafta kurtların kaynadığını görürsünüz. Son uçurum aslında maddi uçurum değildir. Asıl uçurum diğer kişinin de ölmesidir. Filozofların dünyanın gece halini tanımladıkları gibi. Tıpkı kadının ya da erkeğin gözlerinde bir diğer kişiyi gördüğün zaman işte uçurum oradadır. Bu tam anlamıyla bizi de içine alan bir sarmaldır. Scotty yıkılmış ve yalnız bir haldedir, kadını unutamamaktadır, tüm şehri dolaşıp bu ölmüş kadına benzer bir kadınla karşılaşmayı hayal eder . Bazen sıradan, hatta şirret ve basit kadınlar bulur. Hikâyenin bu noktasında Marx Kardeşler’in esprili cümleleri akla gelir: ‘Bu adam bir ahmak gibi davranıyor, ahmakça hareket ediyor.’ Bu sizi kandırmamalı. Bu adam tam bir ahmaktır. Son bulduğu kadın Madelaine’e benzer, onun gibi davranır, ölümcül bir güzeldir. Bu kadının Madelaine olduğunu anlarız. Scotty’i kiralayan eski arkadaşının aynı zamanda şeytani bir planla gerçek Madelaine’i öldürüp yerine geçmesi için Judy adındaki bu kadını da kiralayıp onun kaderini üstlendiğini anlarız.

 – Birbirimizi daha sık görebiliriz.
 – Neden?
 Sana onu hatırlattığım için mi?
 Bu hiç de nazik değil.

Bu kısa sahne aslında bize bütün filme ilişkin ipucunu verir. Burada Madeilane’ın hatta Judy’nin tüm bu trajik gerilim içindeki özdeşliğini görürüz. Bu durum, Madelain’in Ernie’nin restaurantındaki diğer profilini ilginç hale getiren bir karanlık fon yaratır. Scotty çok utanır, ona doğrudan bakmaya çekinir. Sanki bu, Scotty’nin rüyalarını dolduran bir şeydir. Scotty için kadının gerçekliğinden daha da gerçek olan şey kadının arkasında durmaktadır.

 – Bu da çok nazik bir davranış değil.
 – Ben sadece seninle olabildiğim kadar bir arada olmak istiyorum Judy.

Kadının yüzünü gördüğümüzde, bu yüz aslında bir bütün değildir. Bu sadece yüze ait bir bölümdür. Bunun gerisi ise boşluktur, hiçliktir. Ve tabii ki biz doğaçlama bir şekilde o boşluğu insana ait zenginlik üstüne kurulu olan fantezilerimiz olmadan doldurmaya çalışırız. Gerçeklikten geriye kalan boşluğu görmek aslında subjektif olanı görmek gibidir. Subjektif olanla karşı karşıya gelmek aslında dişil olanla karşı karşıya gelmektir. Kadın bir subjedir. Erkeklik de taklittir. Erkeklik, subjektifliğin son derece radikal olan kabusvari boyutundan kaçıştır

 – Scotty ne yapıyorsun?
 – Sana yakışacak bir şeyler satın almaya çalışıyorum.
 – Denediği ikinci kıyafeti beğenmiştim.
 – Ve işte bu, harika bir şey.
 – Bunların hiçbirisi değil. Sanırım ‘yakışan’dan ne demek istediğinizi anladım. Bir süre önce böyle bir şeyler vardı. İzin verirseniz bakayım. O modelden hala elimizde olduğunu düşünüyorum.
 – Teşekkür ederim.
 – Benim için aslında ona yakışan bir şey bakıyorsun.
 – Benim onun gibi giyinmemi istiyorsun.
 – Judy, sadece hoş görünmeni istiyorum.
 – Hangi takımın sende iyi duracağını biliyorum.
 – Hayır, istemiyorum.
 – Judy.
 – Judy, Bu seni son derece değiştirebilir.
 – Bir dakika görmek istiyorum .
 – Hayır, giysi falan istemiyorum. Sadece buradan çıkmak istiyorum.
 – Judy, lütfen bunu benim için dene.
 – Evet işte buldum. Evet, işte bu.
 – Eminim. Judy,

Madelaine’in tarzında giyinip ortaya çıktığında, bu tıpkı bir fantezinin gerçekleşmiş olması gibidir. Ve tabii ki biz de fantezinin gerçekleşmesine ilişkin mükemmel bir isim bulmuş buluruz. Buna kabus diyebiliriz. Fantazinin gerçekleşmesi, ne demektir bu?

 Bu tabii ki daima uç noktadaki şiddet yoluyla sürdürülen bir şeydir. Bu noktada Scotty’nin şiddeti, sıradan bir kızı yeniden giydirerek, vahşi bir şekilde onun tarzını değiştirerek, Judy’i, Madelaine haline getirmektir. Gerçek anlamda bir küçük düşürme yöntemidir. Yani aynı zamanda kadının arzusunun küçük düşürülmesidir. Bu durum ona sahip olmayı tasarlamak, onu arzulamak, onunla cinsel ilişkiye girmek gibidir. Scotty onu ölü bir kadının yerine geçirerek mahcup etmiştir. Bu tam anlamıyla erkeğin libidinal ekonomisi türünden bir şeydir. Başka sözcüklerle anlatmak gerekirse, eski bir deyiş ‘en iyi kadın, ölü kadındır.’ der. Scotty tam olarak ondan etkilenmemiştir. Fakat bütün bir sahne boyunca etrafına bakınır, ve fantazmatik göstergenin hala orada olup olmadığını kontrol eder. İşte bu noktada, realite fantazi ile dopdoluyken, Scotty en sonunda uzun süredir ertelediği cinsel ilişkiyi canlandırmayı başarabilir. Bu şiddetin sonucunda Fantazi ve realite arasında mükemmel bir ilişki kurulur. Bir tür kısa devre.

Mulholand Çıkmazı -2002

Lynch’in filmlerinde karanlık gerçek bir karanlıktır. Aydınlık ise gerçekten kör edici bir aydınlık. Yangın gerçekten yakar, çok sıcaktır.

Wild At Heard -1990

Bunlar şiddetin de ötesindeki tensel zevklere ait anlardır. Bu tıpkı, perdede olup bitenlerin, korkutucu bir şekilde perdeden dışarı fırlayıp bize ulaşarak bizi içine doğru çekmesi gibidir. Fantazi dünyası, yani kurgusal anlatı alanı son derece şiddetlenerek biz seyircilere ulaştığında, bu durum aslında kendimizi, mesafemizi kaybetmemiz anlamına gelir. İşte bu da, Lynch’in dünyasına uygun bir gerilim tarzıdır.

Mulholand Çıkmazı -2002

Eğer yakından bakarsanız Lynch’in güzelliği, asla net olmamasıdır. Yani orada gerçekten rahatsız eden vahşi bir gerçek var mıdır?

 Ya da bu bizim fantazimiz midir?

Blue Velvet-1986

 David Lynch’in Blue Velvet’inin başında küçük, idolik bir Amerikan kasabası görürüz. Beyaz, temiz bir evin önündeki bahçede çiçekleri sulayan bir baba görüntüsünden daha normal bir şey olabilir mi?

 Fakat aniden, baba bir kalp kriziyle çimenlerin arasına devrilir. Bunun ardından, ailenin ambulans çağırması tarzında, bir telaş gösterisinin yerine Lynch tipik bir şekilde Lynchvari bir şey yapar. Kamera çimenlerin içine girer. Ve biz böylece bu ideal yeşilin gerçeğini görmüş oluruz. Babanın aniden kalp krizi geçirerek özellikle sembolik anlamda baba otoritesinin yıkıldığı anda bu olayın nasıl gerçekleştiğini akıldan çıkarmamalıyız.

 – Seni dosdoğru cehenneme göndereceğim kahrolası! Rüyalarımda. Seninle yürüyorum. Rüyalarımda. Seninle konuşuyorum.

Buradaki mantık tam anlamıyla Freudian’dır. ‘Rüyalarımıza kaçmamızın nedeni, gerçek hayatımızdaki ölü bakıştan kurtulmak içindir’ anlamına gelir. Fakat, rüyalarımızda rastladığımız şey o kadar korkunçtur ki, sonunda kelimenin tam anlamıyla rüyalarımızdan kaçıp gerçek hayata döneriz. Gerçeklik için güçlü olmayanlar, dayanamayanlar için herşey rüyalarla başlar. Kendi rüyalarıyla karşılaşamayanlar, buna dayanacak kadar güçlü olmayanlar için ise gerçeklikle sonlanır

Lost Highway-1997

Lost Highway ve Mullholland Dr. aynı filmin iki versiyonudur. Filmleri, özellikle de Lost Highway’i son derece enteresan kılan şey, iki boyutu yani fantazi ve gerçeklik boyutunu nasıl yan yana getirerek . olabildiğince aynı düzlemde tutmasıdır

 – Bu bizim gerçek emlakçımızdan olmalı.

Lost Highway’de kasvetli, renksiz üst sınıf banliyö gerçekliği içinde yaşayan erkek kahraman, Patricia Arquette ile evlenir. Zaten adamın isteklerine karşılık vermeyen kadının caydırıcı bir gizemi vardır. Ne vakit cinsel bir ilişkiye girseler adam başarısız olur. İlişki sırasında, karısında dikkatini çeken şey omuzuna patronca vuruşlar yapmasıdır. Tamamen küçük düşüren bir tarzda Karısını öldürdükten sonra, bir tökezlemenin ardından erkek kahraman kendi fantazi dünyasına dalar. Bu dünya, sanki sadece adamın kendisini canlandırmaz aynı zaman sosyal sabitliğini de harekete geçirir.

 – Kaptan . Burada tuhaf boktan bir şey bulduk.

Neyin içinde? Bu genellikle film noirde bulduğumuz türden bir evrendir. Erkek kahramanımızın esmer karısı sarışın olur. Aslında gerçekte ölçülü bir kadındır. Fantazi dünyasında ise kahramanımıza her zaman cinsel gücü vs. hakkında övgüler yağdırır. Böylece rüyası onun ne gördüğünün canlandırmasıymış gibi görünür. Gerçek hayatta engel aslında işin özüydü. Cinsel ilişki gerçekleşmiyordu. Fantazi dünyasıyla birlikte engel devre dışı kalır.

 – Çok güzel bir gün.

Mr. Eddy, Patricia Arquette’in patronudur; fantazi dünyasının içinde o da cinsel ilişki için bir engeldir.

 – Eğer birinin onunla yattığını anlarsam bunu alır kıçından sokup ağzından çıkarırım.

İkinci yer değiştirmeyle birlikte esrarengiz anlar ortaya çıkar. Fantazi dünyası ve rüyadan kaçış gerçekleştiğinde bir bozulma varmış gibi yeterince gerçekliğin içinde olamayız. Bu ara evren, ne gerçeklik ne de fantezi evrenidir. Bu evren bir bakıma ilkel bir şiddetin yayılmasının ontolojik düzensizliği,kafa karışıklığıdır. BU son derece yıkıcı bir andır Yani filmdeki gerçek korku unsurudur. Fantazi epizodunun bitimine doğru cinsel ilişkinin gerçekleştiği sahnede, kadın hala adamı yok sayar.

 – Bana hiç bir zaman sahip olamayacaksın.

‘Bana hiç bir zaman sahip olamayacaksın’ fısıltısına ilişkin dramatik noktada gerisin geriye gerçekliğe fırlatılırız. Yani erkek kahraman tam anlamıyla aynı ölü bakışla karşı karşıya geldiği zaman. Filmin tam da odak noktası, erkek kahramanın, ,dişil arzunun muamması olmaması hakkındadır.

Blue Velvet-1986

 – Esrarengiz şeyleri bu kadar çok mu seviyorsun?
 – Evet Sen de öylesin. Seni de çok seviyorum

Kadınsı subjektifliğin gizemi David Lynch’in filmlerinde neden ve sonuç arasındaki dehlizdir. Kadına bir şey yaparsınız. Fakat asla tepkisinin ne olacağını bilemezsiniz.

 – Jeffry, yapma. Lütfen.

Çok daha sonra laleleri incelerken bunların aslında Lynchvari olduğunu gördüm. Rahatsız edici olduğunu düşünüyorum. Düşünün, nasıl söylenir bunlar sizce dişli bir vajinaya benzemiyor mu?

 Sizi yutan bir dişli vajinaya Zannedersem bu çiçeklerin özünde rahatsız edici bir şey var. Yani insanlar bu çiçeklerin ne denli korkunç olduğunun farkındalar mı?

 Aslında bütün böceklere ‘gel ve beni becer’ türünden açık bir davet olduğunu söylemek istiyorum. Yani demek istiyorum ki bu çiçekler çocuklara yasaklanmalı.

Persona-1966

Birdenbire kayalıkların öbür tarafından bize doğru yaklaşan iki karaltı gördüm. Ara sıra saklanıp gözetliyorlardı. Bize bakan iki erkek vardı. Ona söyledim. Adı Katarinaydı. O da bırak baksınlar dedi ve arkasını döndü. Bu çok tuhaf bir duyguydu. Birdenbire koşup giyinmek istedim fakat yatmayı sürdürdüm. Popom, karnım hertarafım açıkta, tamamen utanmasız ve sakin birşekilde yattım.

Biz erkekler en azından kendi standartlarımızda cinselliğin merkezi durumunu takip ederiz. Böyle bir şeyi gerçek bir kadınla yaptığımız zaman bile bunu etkili bir şekilde kendi fantazilerimizle yaparız. Kadınlar bir masturbasyon sondajı olmak istemez. Kadınlar içeriye girinceye kadar bizim fantazi çerçevemizi uyandırırlar. Ama bir kadınla bu farklıdır. Gerçek haz onu yapmak değildir. Gerçek haz daha sonradan yapılanı anlatmaktır. Tabii ki kadınlar da doğrudan doğruya yapılan seksten hoşlanırlar. Fakat ben bunu neden yaptıklarını konu edinen bu cüretkar hipotezi öneren bir erkek olarak görevlendirildim. Onlar zaten bu küçük anlatımsal uzaklığı yasalaştırıp içselleştirdiler. Onların halen kendilerini gözetleyip bunu anlatmaları için.

Ingmar Bergman’ın Persona’sında, Biby Anderson’un, konuşamayan Liv Ulman’a yıllar önce plajda yaşadığı küçük orji hikayesini anlattığı muhteşem bir sahne vardır. Bu sahne Ingmar Bergman’ın flashback’e direnerek başarıyla gerçekleştirdiği son derece erotik bir sahnedir. Çünkü sadece sözler vardır. Muhtemelen sinema tarihindeki en erotik sahnelerden biridir.

Katarina adamın pantolonunun düğmelerini çözerek onunla oynamaya başladı. Adam boşaldığı sırada Katarina penisini ağzına aldı. Adam eğildi ve Katarina’nın arkasını öpmeye başladı. Katarina ona doğru döndü ve iki eliyle adamın başını tutarak memelerini ağzına verdi. Diğer adam da çok heyecanlanmıştı, biz de yeniden sevişmeye başladık. İlki kadar güzeldi Sonra yüzdük ve onlardan ayrıldık. Döndüğümde Karl-Henrik geri dönmüştü. Birlikte akşam yemeği yedik ve getirdiği kırmızı şarabı içtik sonra birlikte yattık. Daha önceden yaşadıklarımız hiç bu kadar güzel değildi. Ne demek istediğimi anladın mı?

 Böyle olmakla birlikte cinsellik bedenlerle ilişkili gibi de görünüyor. Ama gerçek bedenlerle değil, bedensel aktivitenin sözcüklerle nasıl bildirildiğiyle.

In the Cut-2003

En iyi cinsel uyarıcı kelimelerdir.

Benden kim olmamı istersen o olurum. Sana eşlik etmemi istersen, seni en güzel restoranlara götürürüm, sorun değil. En iyi arkadaşın olmamı ya da seninle olmayı. Sana iyi davranmamı Ya da seni tahrik etmemi Hiç sorun değil. Yapamayacağım pek az şey olsa da Tek yapmayacağım şey seni dövmek olur.

Gerçeklik ve fantazi arasındaki garip ayrılık ve aynı zamanda bağlantı en net bir şekilde pornografide gözlenebilir. Pornografi, gerçekten son derece muhafazakâr bir türdür. Her şeye müsaade edilen bir tür değildir. Temel yasaklara dayanan bir türdür. Bir eşiği geçersek, Her şeyi görebilirsiniz. Yakın çekimler ve devamı. Fakat asıl değerini oluşturan şey ise Cinsel birleşmeyi gerçekleştiren kişilerin işlerini son derce ciddi yapmamalarıdır. Pornografi senaristleri aptal olmamalıdırlar. Klasik kaba hikâyeleri bilirsiniz bir ev hanımı evde yalnızdır. Tesisatçı gelir, arızayı onarır sonrasında ev hanımı ona yaklaşır, “Affedersiniz, bir sorun daha var, ona da bakabilir misiniz acaba?” ve benzeri şeyler. Açık ki burada bir çeşit sansür var. Bir tür duygusal film de izleseniz Durmak zorunda kalırsınız hepsini göstermeden önce; Cinsel ilişkiyi. Ya da hepsini görürsünüz fakat sonrasında duygusal moda geçemezsiniz Pornografinin de trajedisi buradadır. Mümkün olduğunda gerçekçi öğeler barındırmak, fakat yine de fantazi desteğini en az şekilde de olsa korumak zorundadır.

Eyes Vide Shut-1999

 – Pekala! Onu ilk kez bu sabah lobide gördüm. Oteli inceliyor ve asansöre doğru bavulunu taşıyan kominin arkasından yürüyordu. Beni farketti yanımdan geçerken sadece bir bakış attı. Fazla değil Fakat yerimden kıpırdayamadım.

Eyes Wide Shut fantaziler hakkında özel bir ders veren son derece dikkate değer bir filmdir. Kadın, kocasına aslında onu aldattığını anlatmaz. Fakat bir otelde rastladığı deniz subayıyla kocasını nasıl aldattığına ilişkin bir şeyi fantazileştirir. Filmin tamamı adamın, sonu başarısızlıkla biten kendi fantazisini umutsuz bir şekilde yakalama girişimidir. Bir çok kişi zengin, üst düzey insanların büyük bir orji için buluştukları bu malikane sahnesinden hoşlanmazlar. Bu sahnenin aseptik (mikropsuz), tümüyle erotik tansiyondan yoksun, herhangi bir atraksiyon içermemesinden yakınırlar. Fakat düşündükleri bu şey, aslında asıl meseledir. İşte bu erkek fantazisinin yer değiştiren iktidarsızlığıdır.Film erkek fantazisinin, kadın fantazisini nasıl da yakalayamadığı üzerinedir.Kadın fantazisinde oldukça fazla arzu barınmaktadır. Ve bu durumun erkeğin kişiliğine nasıl da gözdağı verdiği üzerinedir. Aksine, Vertigo’da tüm aktivite Scotty’e yüklenmiş değil miydi?

 Fakat Scotty’nin davranışı son derece vahşi bir düşürme biçiminden dolayıdır. O tamamıyla kadını ortadan kaldırarak onun arzu edilebilir bir varlık olduğunu düşünür. Ona göre bu arzunun kuralıdır. Hadi o zaman kadını ortadan kaldıralım. Onu küçük düşürerek benim fantazim tek başına diğer çözümü hükmetmeye yönelir, bu da tabii ki beni kadının görünmesi(ortaya çıkması) ve bir patron gibi davranmasını sürdürecek olan mazoşist bir çözüme yöneltir. Kendi konumumun daha düşük olduğunu bilirim, ama gizliden gizliye bildiğim şey; efendi olanın ben olduğumdur. Çünkü kendi değersizliğimle ilgili müthiş bir senaryo yazmışımdır.

- Ama seni hala seviyorum, ama sen de biliyorsun ki olabildiğince kısa bir sürede yapmamız gereken çok önemli bir şey var.
- Nedir?
 – Birleşmek.

Bu aslında içimizdeki psişik alanın son derece vahşi olduğu ve zaman zaman seks yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Gerçeği elde etmek değil. Gerçekten kaçarak yani aşırı gerçekten kaçarak böylece ona kendi fantazi dünyamızda rastlarız.

Wild At Heard -1990

Biliyor musunuz? aslında bir de Wild at Heart’tan Bobby Peru, tecavüz sahnesi var.

Söyle: “Benimle ol.” de.
- Söyle ve gideyim.
- Asla, defol! Söyle! Senin kalbini sökerim! Söyle: “Benimle ol .” de. Söyle: “Benimle ol .” de. Söyle ve gideyim. Söyle: “Benimle ol .” de. Fısılda. Söyle. Söyle. Söyle. Söyle: “Benimle ol .” de. Fısılda: “Benimle ol .” de.

Bobby Peru, filmde Laura Dern’in canlandırdığı genç kızın dinlendiği odaya girer ve onu yavaşça dehşete düşürür.

“Benimle ol .” “Benimle ol . Benimle ol . Benimle ol .”
- “Benimle ol . Benimle ol .”
- Benimle ol . Bir gün elbette tatlım, bunu yapacağım! Fakat şimdi gitmem gerekiyor! Sevin, Ağlama

Bobby Peru, önceki haline göre tamamen değişiyor Çok kısa bir anda, nazik, gülen bir yüz eşliğinde: “Önerin için teşekkür ederim, fakat şimdi gitmem gerekiyor, belki başka bir zaman.” diyor Sadece fantazisini gerçekleştiriyor ve psikolojik bir yıkıma sebep olabilecek eylemi reddediyor. Bu bir çeşit zihinsel tecavüzdür ve fiziksel tecavüzden bazen daha kötü olabilir.

The Piano Teacher-2001

Seksüel aktivitemizdeki düşlenebilir boyut ile gerçeklik arasındaki nokta kırılgan bir dengedir.  Haneke’nin Piano Teacher’ı, orta yaşlardaki, derin dramatik bir duyguya sahip bir kadınla onun genç öğrencisi arasındaki imkansız bir aşk skandalının hikayesidir. Kadın henüz başkaları tarafından seksüel açıdan özne haline getirilmemiş bir insandır. Fantazmatik bağlantılarını arzularına bırakır. Bu da filmde bir kaç güçlü sahnenin ortaya çıkmasını sağlar. Mesela porno dükkanına gittiğinde kapalı küçük odada hard porno filmini izlediğinde.. Filmi izleme yöntemi, içinde bir şey uyandırmak biçiminde değildir. Fakat o filmi bir ilkokul öğrencisi gibi seyreder. Bir şeyi arzulamak için o işin nasıl yapıldığını, nasıl heyecan duyulduğu ile ilgili bağlantıları anlamaya çalıştığı basit bir izlemedir. Sonra gözündeki bağı çıkar ve lütfen yüzümün üzerine otur ve mideme yumruk at, dilimi deliğe sokmak için beni zorla. Psikanalizde fantazi düşüncesi derece belirsizdir. Bir yandan fantazinin görünüşünü sakinleştirmeye çalışırız. Piyano öğretmeni fantazinin ters yönündeki görünümle oynamaktadır,  fantazi, dayanılmaz vahşi arzunun patlamasıdır. Filmin tam ortasında elde ettiğimiz şey ise, muhtemelen tüm sinema tarihi boyunca en moral bozucu sahnelerden biridir. Ona yazdığı mektuptaki gibi Fantaziyi ortaya çıkarmak için kadını cezalandırırcasına fanteziyi adamın kadını sevdiği biçimde gerçekleştirir. Bu da tabi ki kadın için fantezinin kaybolması demektir. Fantazi parçalandığı zaman, realiteyi elde edemezsiniz. Son derece dramatik olan ve sıradan realite gibi anlatılamayan bazı kabusvari gerçekleriniz vardır. Bu da kâbus için başka bir tanımlama olmalı. Cehennem burasıdır. Ya da en azından bu baştan çıkarıcı cennet aslında cehennemdir.

Dur lütfen. Bu bulanık sudaki tüm.. aşırı sapkın fanteziler vs. duyulmayabilir, ve sadece sağlıklı temiz, normal, düzgün hatta homoseksüel bebeği korumayabilir. Yani bir tür normal, politik bir seks anlayışıyla. Bunu yapamazsınız. Eğer bebeği atarsak ve bulanık suyu korursak ne olur?

 Bulanık suyla nasıl başa çıkacağımızı bir problem olarak ortaya koyarsak?

 Ve bulanık suda birtakım fantazileri bir düzene koymaktır. Bu da, kesinlikle Kieslowski’nin Mavi’sinde olan biten şeydir.

Three Colours Blue-2003

Kendinize gelmeden önce.. Özür dilerim, size söylemek zorundayım. Biliyor musunuz?
Kocanız kazada hayatını kaybetti, Siz kendinizde değildiniz.
Peki ya Anna?
 Evet, kızınız da..

İnsanları bunu organize etmeye zorlayabilirsiniz, hayatınız kayıp bir nesne yüzünden acıya boğulur. Blue’daki Julie, bunu keşfetti, kocası onun düşlediği kişi değildi. Karısını aldatıyordu,hamile olan bir metresi vardı. Bu büyük kayıp, gerçekliğe ilişkin tüm bağlantı noktalarını paramparça eden bir şeydir. Sorun, kendinizi yeniden nasıl inşa edeceğiniz sorunudur. Blue’daki kadın kahramana ait muhteşem bir sahne, evine döndüğünde, kilerde yeni doğmuş farelerin annelerinin etrafında cıyaklamasını görmesidir. Bu sahne onu dehşete düşürür. Bu vahşi anlamsızlıkta, hayattan bir şeyler çıkarmaya çalışır. Sonunda elde edebildiği şey, realite etrafında uygun bir mesafe kazanmaktır. Meşhur dairesel kurguda, sevişirken July’nin yüzünü gördüğümüzde anladığımız şey işte budur. Dünyevi olana ve olmayana ait olan bu büyülü duraklama, fantazi dünyasında özgürce dolaşması ,bizim realiteyle aramıza, .bir mesafe koymaktan uzak olan durum. Realiteye ulaşmak için bize imkân veren bir şeydir. Julie, ona realitesini ifade edebilmek tekrar anlamlı kılabilmek için imkân sağlayacak bağlantıları tekrar bir araya getirir. Sadece erkekler için değil, aynı zaman da kadınlar için de buradan çıkarılacak ders, cinsel ilişkinizin yaşamasını sağlamak için sadece fantazi dünyanızı desteklemek olacaktır. Tabii ki buradaki sorun bu fantazi dünyasının yeniden inşasında deneyimimize ait yüksek bir bakış gerekmektedir. Müziğin buradaki işlevi kesinlikle, anksiyetenin derin uçurumunu, kimi ilginç durumları gizlemek için işlev gören bir fetiş niteliğindedir. Müzik burada, Marx’ın inanışına göre söylersek, insanlar için bir afyondur.Yani bizi uyutan, bizi sahte bir mutluluğunun içine çeken ve bizi dayanılmaz anksiyetinin uçurumundan uzaklaştıran bir şeydir. Camın öbür tarafından Julie’nin ağladığını görürüz. Bu cam, bence yeniden kurulan fantaziyi simgelemektedir. Aslında mutluluğun gözyaşları demeye çalışmaktır. Bu aslında artık beni bu kadar çabuk etkileyemeyecek anlamındadır. Blue bizi dünyaya karşı ayakta tutan fanteziyi yeniden inşa eden mistik katılımı önerir. Fakat burada ödediğimiz bedel, radikal olarak anksiyeteyi (endişe) kabul etmemizdeki o gerçek an, yani insanlığın temelindeki koşul orada kaybolmaktadır.

The Birds-1963

Eğer anksiyetede ses düzeyindeki herhangi bir şey sessizlikse. Sessizlik, sessiz çığlıktır.Hitchcock’un Kuşlar filminde anne yan komşusunu ölü olarak bulur. Gözleri kuşlar tarafından oyulmuştur. Bağırmaya çalışır fakat avazı boğazında takılı kalır. Şimdi sinemadan gerçek hayat diye adlandırdığımız psikoanalizin kesin olan dersine dönmek gerekirse, gerçek hayatımızda da işte tam da böyle bir şey olmaktadır. Duygularımız sanki yanıltıcıdır. Bunlar aslında özel olarak sahte duygular değildir çünkü Freud’un belirttiği tarzda; ‘sadece yanıltmayan duygularımız anksiyetedir. Geri kalanı zaten sahtedir.’ Böylece buradaki problem, anksiyetenin yarattığı duyguya sinemada rastlayıp rastlayamayacığımız problemidir. Ya da Sinema bir kandırmaca mıdır?

*****

Bir Görüntü sanatı (belirme sanatı) olarak Sinema realitenin kendisini hissetmemizi sağlar. Bu bize realitenin kendisini nasıl inşa edeceği hakkında bir şeyler anlatır.

Alien Resurrection-1997

- Ripley.
- Ripley, buraya gel.
- Ripley burada manzarayı seyretmek için hiç zamanımız yok
- Ripley dur.

Eski bir agnostik kurama göre, dünyamız mükemmel bir şekilde yaratılmamıştır. Dünyamızı yaratan tanrı işini beceriksizce yapan bir geri zekalı olmalıdır bu nedenle dünyanın yaratılması tamamlanmamıştır. Orada delikler, dehlizler, uçurumlar vardır. Tam anlamıyla oluşmamış şekilde. Fikir üzere kurulan Yaratık destanı olan: Alien Resurrection’un son bölümündeki muhteşem bir sahnede, Ripley, yani klonlanmış Ripley esrarengiz bir odaya girer, klonlanmadan önceki halini görme gafleti yaşar. Bu dehşetli yaratımda, aslında gelişmekte olan bir fetus gibidir. Sonuç olarak bu yaratım ona benzese de, organları bir canavarı andırmaktadır.

- Öldür beni.

Bu da her zaman önceki halimizin somut halimiz olduğunu anlatır. Belki de olmak istediğimiz ama olamadığımız bu bize ait öteki versiyon bizi kıskıvrak ele geçirmektedir. Burada realiteye ilişkin ontolojik bir bakış elde ederiz. Yani tamamlanmamış bir evren olduğuna dair bir bakış gibi.. Zannedersem bu son derece modern bir dolgudur. Tamamlanmamış realitenin ontolojisi nedeniyle sinemanın gerçek anlamda modern bir sanat olduğu doğrudur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Bütün modernist filmler önünde sonunda bir film yapmanın olasılığı ya da olanaksızlığı üzerinedir.

Dogville-2003

“Dogville kasabası Amerika Birleşik Devletlerindeki Rocky Dağlarındadır.  Yolun bittiği yerin yanındaki eski gümüş madeninin yukarısındadır.  Dogville sakinleri iyi niyetli, namuslu ve bulundukları yeri seven insanlardır.”

Von Trier’e bakarsak, buradaki tek problem sadece insanların bugün genel anlamda inanca, , dinin kapladığı yere olan duyguları değildir. Bu aslında alegorik olarak ya da tepkisel olarak sinemanın kendisine inanmaktır. Bugün hala insanları sinemanın büyüsüne inandırmanın yollarını bulmaktır. Dogville’de, bütün bunların hepsi düzenlenmiş bir sahnede gerçekleşir. Tamam. Zaten bu sinemanın sıkça kullandığı bir şeydir. Fakat burada set, gerçekten bir set görünümündedir. Anlatıcı aynı zamanda buranın Dogville olduğunu, küçük bir kasaba olduğunu anlatırken ortada evler görünmez. Sadece çizilmiş çizgiler bunların ev olduğunu, sokak olduğunu , simgelemektedir.. Burada asıl gizemli olan şey bütün bunların bizim kimliğimizi engellememesidir. Eğer herhangi bir şey bizi iç dünyaya ait gerilimin içine fırlatırsa.

- Grace’i gördünüz mü?
 – Benim mekanımda.
- Meşgul mü?
 -Artık değil. Girebilirsin.

ironi yoluyla saf inanışın zarar görmeyeceği, parçalanmayacağı anlamına gelmez. Von Trier bu büyüyü ciddiye alır. Bizi inandırmak için ironiyi hizmete sokar.

- “Grace yeniden peşine düşen insanların elinden Dogville halkının   yardımları sayesinde mucizevi bir şekilde kurtulur.  Kuşkulu bir şekilde yanlışlıkla Onun Tom’un şapkasını aldığını zannettiğini   sonradan itiraf eden Chuck da dahil olmak üzere. Herkes Grace’i saklamaya çalışır.”

Bir kurmaca, bir sahne olduğunu bilmemize rağmen filmin asıl büyüsü budur. Bizi hala cezbetmektedir. Asıl büyü budur. Bir tür baştan çıkarıcı bir sahnenin tanığı olursunuz. Bunun sadece bir aldatmaca olduğunu anlarsınız. Ardında bir sahne mekanizmasının olduğunu Fakat hala ondan etkilenirsiniz. İllüzyon buna zorlar. İllüzyonda bazı şeyler realitenin arkasındaki gerçekten daha gerçektir.

The Wizard Of Oz-1939

- Güçlü ve büyük Oz’un öfkesini uyandırmayın!  ‘Yarın gelin!’ dedim.
- Eğer o kadar büyük ve güçlüysen, vaatlerini yerine getirmen lazım!
- Büyük Oz’u eleştirebileceğini mi sanıyorsun?
- Sizi kaba yaratıklar!  20 yıl beklemek yerine sizi yarın için dinlemeye söz vermem nedeniyle şanslı sayılırsınız.  Muhteşem oz konuşuyor!  Perdenin arkasındaki adama aldırma.  Muhteşem oz konuşuyor!
- Sen de kimsin?
 – Ben büyük ve güçlü Oz Büyücüsüyüm.

Oz Büyücüsü gibi bir filmden öğrendiğimiz demistifikasyon (sırrını çözme)mantığının ne denli işlemediğini anlamamızdır. Bu tamam diyebilmek için yeterli değildir. Ardında sıradan yaşlı birinin bulunduğu sadece insanları etkilemek için yapılan bir gösteridir. Hatta bu bir bakıma, bu görünüşün ardında daha büyük bir hakikat olduğunu gösterir. Görünüm bir etkiye ve hakikatin kendisine sahiptir.

- Teneke Adam’a vereceğini vaat ettiğin kalp nerede?
  Ya Korkak Aslan’a vermeyi düşündüğün cesaret?
 – Ya Korkuluğun aklı?
 – Neden, herkes bir beyne sahip olabilir. Bu alelade bir eşyadır.  Yeryüzünde her korkak yaratığın ya da sinsice yürüyen herşeyin bir beyni vardır!  Geldiğim yerde önemli bilgilerin verildiği,   insanların birer düşünür haline geldiği üniversiteler vardı.  Ortaya çıktıklarında sizde bile olmayan beyinlerle   ..derin düşünceler üretirler.  Fakat onlarda, sizde olmayan bir şey vardı: Diploma!  ! Bu nedenle otoriter güç yoluyla bana   ‘Universitatus Commiteeatum E Pluri bus Unum’    yetkisi verildi, bu vesile ile   sizin için Th.D onursal derecesini aldım.
- Th.D mi?
 -Evet, Düşünce Doktoru anlamında.
- Bir ikizkenar üçgenin iki kenarının kare kökünün toplamı diğer kenarın kare köküne eşittir.  Sevinin! Coşun!  Bir beynim oldu!

İşte sinemanın paradoksu da budur: İnanç paradoksu. Ne kolay bir yoldan ne de tamamen inanırız. Daima bir tür geleneksel tarzda inanırız. Bunun bir kandırmaca olduğunu çok iyi biliyorum. Fakat bununla birlikte kendimi duygusal olarak etkilenmeye bırakırım.

Frankenstein-1931

- Nasılsınız?
  Mr. Carl Laemie, bu resmi en ufak bir dostluk işareti olmadan göstermenizin kırıcı olabileceğini düşünüyor.  Frankestein’in anlatılmamış hikayesindeyiz.  Kafasında canlandırdıktan sonra,  bir insan yaratma çabasına giren, kendisini tanrı yerine koyan bir bilim adamının hikayesi.

Kimileri ürettiğiniz korkuları yaşamak zorunda olduğunuzu söyler.

- Eğer sinirlerinizin bu gerilimi taşıyacağına inanıyorsanız,  öyleyse bu sizin seçiminiz,  sizi uyardık.

The Ten Commandments-1956

- Bayanlar ve baylar, yaşlılar ve gençler  Görüntüler başlamadan önce, size bu şekilde hitap etmemiz   aslında çok rastlanmayan bir durum. Fakat sıradışı bir konumuz var.

Kırmızının değil, ancak siyah perdenin ardındaki Hollywood’dur. Cecile B. Demille ortaya çıkarak, büyük ilgi toplayan, günümüzde hala mücadele edilen totaliter komunist tehlikeyi Ten Commandments and Moses’ın hikayesinde tüm ipuçlarıyla birlikte anlatarak bize bir ders verir.

- İnsanoğlunun devlet mülkünün içinde mi yoksa Tanrı’nın himayesi altındayken mi ruhları daha özgür hale gelir?
  Aynı mücadele bugün hala bütün dünyada yaşanmaktadır.

Olayları denetleyen bu gizli efendi aynı zamanda ideolojik olarak kapsanmayı da tanımlar. Yani bir bakıma arzularımızı organize eden bir dünya anlamında.

Lost Hıghway-1997

- Adın ne?
  Şu boktan adın ne dedim?

 David Lynch’in Lost Highway’inde son derece sinematografik olan hatta yönetmeni simgeleyen gizemli bir adam vardır. Birisinin kalkıp da sizin iç dünyanıza direkt olarak giriş yaptığını düşünün. İçinizdeki fantazilerin çoğu kendi kendinize bile itiraf edemeyeceğiniz şeylerdir.

- Daha önce karşılaşmıştık, değil mi?
 – Zannetmiyorum.  Nerede karşılaştığımızı düşünüyorsun?
- Senin evinde. Hatırlamadın mı?

 Gizemli adamın ne olduğunu düşlemenin temel yolu bizden hiç bir şey istemeyen birisini düşlememizdir.

- Ne demek istiyorsun?
 Şimdi tam olarak neredesin?
 – Senin evindeyim.
- Bu aptalca bir şey.
- O zaman bana telefon et.

Bu durum gizemli adamla ilgili gerçek bir korku unsurudur. Burada kötü ruh ve benzeri şiddetli şeyler yoktur. Gerçek olan tek şey, karşınıza geçtiği anda, filmde olduğu gibi sizi sonuna kadar görmesidir.

- Sana burada olduğumu söylemiştim.
- Bunu nasıl yapabiliyorsun?
 – Sor bana!
- Evime kadar nasıl girdin?
 – Beni sen davet ettin. İstenmediğim bir yere gitme huyum yoktur.

Bu durum Kafka’nın romanlarında sadece siz istediğiniz zaman gelen mahkemeye benzer.

Trailer The Birds-1963

- Peki, bunu neden yaptı?

  Yeryüzündeki en tuhaf şey. Hitchcock, hareket eden duygularla ilgili konulara takıntılıydı. Onun öncelik hayali şudur; gelecekte artık hikayeleri çekmeyeceğiz ve beynimiz doğrudan doğruya bir makinaya bağlı olacak. Ve yönetmen sadece oradaki bir takım farklı düğmelere basacak. Kendinize ait duygular kafanızda canlanacak.

- Geliyorlar!

Hitchcock, Tarkovsky, Kieslowski, Lynch gibi yönetmenlerin ortak noktası nedir?

 Sinemasal biçime ait ciddi bir özerklik. Biçim burada kendisini çok basitçe açığa vuran bir şey değildir. Kendisine ait bir mesajı vardır. Hitchcock’da, boşluğun kenarındaki birinin elini tutan diğer kişiye ait bir motif vardır.

İlk örnek Saboteur-1942, Rear Window-1954 ve To Catch A Thief- 1955 tir.

Sonra North by Northwest-1955

- Şurada içi tümüyle dolu bir ev bulacaksın. Çalışmaya başla.

Ve ardından tabii ki Vertigo-1958.

Böylece burada kendini tekrar eden bazı görsel motifler buluruz. Yaygın olan derin anlama bakmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Bazı Fransız kuramcıları burada düşme ve kurtarılma motifleriyle özdeşleştiğimizi iddia ederler. Zannedersem bu biraz fazla tabir oldu. Anlaşmaya vardığımız şey bence bir tür sinemasal materyalizmdir. Bu anlam düzeyinin yani spritüel anlamın olduğu kadar aynı zamanda basit anlatımsal anlamın da yanında olan bir aşamadır. Biçimlerin kendilerinden birbirleriyle iletişim içinde olmaları, birbirlerini etkilemeleri, yansıtmaları, yankılamaları, yapılandırmaları, birbirlerine dönüşmelerine ilişkin daha temel düzeyde şeyler elde ederiz. İşte bu background’dur. İşte bu birinci elden realitenin backgrond’u yerine geçer. İzlediğimiz hikayeden, anlatımsal gerçeklikten daha temel, daha yoğun olan bir realitedir bu. İşte bu da, sinemasal deneyime en uygun olan yoğunluğu sağlar.
Vertigo’daki bu devasa ağaç, Madelaine ve Scooty’nin artık dayanılmaz hale gelen erotik tansiyonuyla birbirlerine sarıldıkları yerdir. Bu ağaç nedir peki?
 Hitchcockvari büyük şeyler mesela Trashmore Statues Dağı ya da başka bir örnek verecek olursam Mody Dick tarzı bir şey. Bu ağaç basitçe naturel bir şey değildir. O psikanalizin isimlendirdiği tarzda bizim zihinsel alanımızdaki bir şeydir. Tam anlamıyla bizim iç dünyamızdan gelen kapsayıcı, biçim bozucu extra large bir ağaçtır. Libido, zihnimizin aşırılaşmış enerjisidir.

İşte burada, film ve felsefenin nasıl da bir araya geldiğini görüyoruz. Büyük sinematografların nasıl da bizi görsel terimlerle düşünmeye yönelttiklerine.

The Birds-1963

Kuşların saldırısının ardından, benzin istasyonundaki bir adamın kibritini benzin deposuna doğru atmasının sonucunda şehirde bir yangın çıkar.

- Hey sen! Dikkat et! -O kibriti oraya atma!
- Çekil oradan! – Bayım, kaçın oradan!
- -Dikkat edin!

Bu kısa sahnenin ilk bölümü aslında standart bir sahnedir. Burada yangından çıkan sesle, yangını görerek çığlık atan insanların seslerinin standart değişimini görürüz. Sonra garip bir şey olur. Bir kesmeyle kentin tamamını görürüz. Otomatik olarak bu çekimin tıpkı kafanızı karıştıran birtakım ayrıntıların ardından. birşeyleri bilmenize imkan verecek olan bir krokiyi görmenizi net bir yönlendirmeyi engellemek için düzenlenmiş bir çekim olduğunu anlarız. Yani neler olup bittiğini anlamanız için. Fakat hemen ardından içinizden, iç dünyanızdan kurtulan bu şeyin mantığını takip etmeye başlarız. İlk önce herşeyi bilen bu sesi yani kuşların sesini duyarız. Sonra sanki tanrının tarafsız gözünden bir çekim gibi bir kuş ardından diğer kuş bu çerçeveye girer. Herşey birdenbire kötü bir ruhun eline geçer. Kuşların bu yoğun saldırısı. Ve biz de adeta bu pozisyonun içine atılırız. Böylece kuşların final bölümüne kadar kalacağını anlamış oluruz. Diğer klasik Hitchcock sahnelerini şöyle geriye doğru okuduğumuzda aynı doğrultuda olduklarını görürüz.

Pyscho-1960

Üzerinde durmuş olduğum Pyscho’nun temel sahnesinde olup bitenler de tam olarak bunun benzeri değil miydi?

İkinci cinayet, detektif Arbogast’ın öldürülmesiydi. Hitchcock burada son derece rafine bir yöntemle fetişistik red’ denilen mantığı harekete geçiriyor. Yani ‘Bunu en iyi ben bilirim’ mantığını. Bir şeyleri çok iyi bilebiliriz fakat gerçekten inanmayız. Birşeylerin olabileceğini de bilebiliriz, oldukları zaman da daha az şaşırmayız. Bu anlamda, her şey cinayeti gösteriyordu. Bununla birlikte cinayet gerçekleştiği zaman da yarattığı şaşkınlık oldukça güçlüydü. Bu durum standart Hicthcockvari yöntemle devreye girer. Merdivenlere doğru bakar. Bu sahne Hitchcockvari gerilimi nesneler, bakışlar ve merdivenlerin kendi başlarına değişimi ile yaratır. Hatta merdiven basamaklarının en üstündeki boşluk, anlaşılmaz, esrarengiz bir korkunun yayılmasına neden olan bir kötülüğe dönüşür. Kamera, bu kısa sahnenin tamamında geometrik bir şekilde tanrısal bir bakış odağını önerir. Bu bir bakıma, tarafsız bir yaratıcının dayanılmaz ilahi düzenini onaylamak gibidir. Dolayısıyla katil bizim için akıl almaz bir canavar haline gelir. Katilin kim olduğunu bilmeyiz. Çünkü bir yolla katilin pozisyonunu varsaymaya zorlandığımız için aslında kendimizin de kim olduğumuzu da bilmeyiz. Bu dehşetli boyutta, sanki kendimizi başka bir ilahi kötülüğün emrindeki bir alet, onun emriyle hareket eden bir oyuncak.. olmaya zorlanmış gibi buluruz.

Bu tabii ki klasik bir metafizik gibi düşünülmesin. Biz aslında ölümsüz olmak isterken ölümlü olma gerçeğini dehşetle kabul ederiz. Hayır.. Aslında asıl korkutucu olan ölümsüz olmaktır. Ölümsüzlük gerçek bir karabasandır, ölüm değildir.

Star Wars Episode III-2005

- Lord Vader!
- Beni duyuyor musunuz?

 Gündelik yaşamın içinde sıradan bir insan olarak  bazı anları unutmamalıyız, peki, her gün olan bir şey değil ama Anakin Skywalker’ın sıradan bir elemanı Dart Vader’e dönüştüğü zamanı da unutmamalıyız. İmparatorluğun doktorları onu Dart Vader’e dönüştüren bir ameliyat yaptıkları sırada bu sahneden Anakin’in karısı Prenses Padme’nin doğum yaptığı sahneye kesme ile girilir.

- Ee-see-tah oy-doh.
- Luke.

Sanki Anakin’in baba oluşuna şahit olmaya zorlanırız. Fakat nasıl bir baba?  Bir canavarın asla ölmek istemeyen babası olarak. Bu derin soluk babaya aittir, yani Freudian anlamda güç sahibi, ölmek istemeyen Ezeli Baba’ya. Zannedersem bizim için tanık olduğumuz en dehşetli müstehcen şey budur. Babalarımızın hayatta kalmasını istemeyiz. Ölmelerini isteriz. Anksiyetenin en kesin nesnesi, yaşayan bir babadır. Bu bize David Lynch’in filmlerini son derece dikkatli bir şekilde izlememizi önerir. Yani, bu filmlerde neyi ciddiye alacağımızı neyi almayacağımızı anlamak için.

Blue Velvet-1986

- Hey, Ben’i seviyoruz.
-Ben’i seviyoruz.
- Bu Ben için!
-Bu Ben için!
- Hadi oradan!
- Bu Ben için!
- Bu Ben için!
-Kibar ol.
- Bu Ben için.

Frank tuhaf bir şekilde dehşetengiz, müstehcen olan bu paternal (babaya ait) figürlerden birisidir. Blue Velvet’teki, Frank’ın dışında , Dune’da Baron Harkomen’i, Wild At Heart’da William Defoe’yu, Lost Highway’de Mr. Eddy’i görürüz..

Lost Hıghway-1997

- Bir daha peşime takılma kahrolası!
- Asla! -Ona takip etmemesini söyle!
- Asla!
- Tamam, etmeyeceğim.
-Saatte 35 milin kaç araba uzunluğunda olduğunu biliyor musun?
- Altı kahrolası araba uzunluğu.
- Bu da 106 kahrolası feet eder.
- Eğer aniden durmak zorunda kalıyorsam, bana çarpman gerekirdi!
- Bu kahrolası şoför ehliyetini almam lazım!
-Bunu çalışmanı istiyorum orospu çocuğu!

Dune-1984

- Bir kez seni kafandan şişlemek istiyorum,
- Sadece yüzüne tükürerek.

Fakat bu son derece görünür olan aptallık derecesinde şiddet içeren komedinin aldatıcı olduğunu düşünüyorlar. Bu saçmalık derecesindeki baba figürünün hemen hemen değişmez bir konu olan David Lynch’in tüm filmlerinde bir ahlaki bakış olduğunu düşünüyorum.

Blue Velvet-1986

- Hadi düzelim!
- Hareket eden herşeyi düzmek istiyorum.

Sıradan bir erkekte normal bir baba otoritesi,  fallusu bir rütbe gibi taşıyandır. Böylece bu ona  simgesel otorite kazandıran bir şey haline gelir.

Psikanalitik kuramda fallus böyle bir şeydir. Siz bir fallus değilsiniz. Fallus [erkeklik organı] size iliştirilen birşeydir. Fallusun esiri olursunuz.

Tıpkı, kralların taçlarının içinde falluslarının olması gibi. Bunun içine herhangi bir şey koyduğunuzda bu size otorite kazandırır sanki. Sonra konuşmaya başladığınızda sanki konuşan sıradan biri, normal siz değilmişsiniz sanki. Bu aslında, sizin içinizden konuşan bu kanun, simgesel otoritenin ta kendisidir. Sonuçta bu aşırılaşmış, tuhaf baba figürünün basit bir şekilde fallusu sahiplendiği anlamına gelmez. Fallusa sahip olmaları onların otoritesinin rütbesidir. Ama bir şekilde, bu doğrudan doğruya fallustur. Bu, eğer hala varoluyorlarsa, normal bir erkek özne oldukları içindir. Aslında tümüyle bir şeyin kendisi olarak varolmak hayal edebileceğiniz en terörize edici deneyimdir Yani kendimi bir fallus olarak görmek.

-Ve bu Lynchvari filmlerdeki paternal figürün  provoke edici büyüklüğü sadece herhangi bir anksiyeteye sahip olmamalarından ötürü değildir. Sadece ondan korkmamalarından dolayı değildir. Öyle olmaktan son derece hoşlandıkları içindir. Onlar tam anlamıyla ölüm ve yaşamın ötesindeki korkusuz varlıklardır. Ölümsüz olmalarından büyük bir hoşnutluk duyarlar. Bu onların iğdiş edilmemiş yaşam enerjileridir.

Wild At Heart-1990

Wild At Heart’ın sonunda, Bobby Peru’nun öldürüldüğü sahnede bu durum çok güzel bir biçimde imlenir.

- Sana dur dedim orospu çocuğu!
Polis!

O bir nevi neşeli bir ölümsüzlük halindeyken ölümlülüğe ilişkin bir tehlikenin farkına varır. Bu tam anlamıyla kafası yerine  penisinin yerinden uçması gibidir.

- Aman Tanrım!
- Piç kurusu.

Ve ardından, sonunda bu figürler feda edilir.

Blue Velvet-1986

- Ah, Jeffery!
- Tamam sona erdi, Jeffrey.

Kubanskıe Kazaki-1949

Joseph Stalin’in en sevdiği tür müzikallerdi. Sadece Hollywood müzikalleri değil, Sovyet müzikalleriydi. ‘Kolhast Müzikalleri’ diye adlandırılan bir seri. Bunu garip bulmamızın bir nedeni, Stalin’in komunizm, sertlik, terör ve müzikalleri kişileştirmesidir.

Cevap superego’nun içindeki psikanalitik düşüncedir. Süperego sadece uç boyutta bir terör, kayıtsız şartsız bir birleşme ve dış fedakarlıkların talepleri değildir. Ama aynı zamanda müstehcen bir kahkahadır. Ve işte bu da Sergei Einstenstein’in bu bağlantı konusunda dehasını görebileceğimiz türdendir.

Ivan The Terrible Part-II-1958

Stalin dönemine ait  bir Portre olduğu söylenen son filminde, Ivan, alalacele yasaklanması nedeniyle ikinci bölüm  berbat bir hale gelmiştir. Filmin sonuna doğru yer alan bir sahnede Çar Ivan’ın düşmanlarını öldüren,  onlara işkence etmekle bilinen özel koruması Oprichniki ile partide eğlendiğini görürüz. Aslında o, bir müzikal gerçekleştiren -eğer inanırsanız- KGB’dir, gizli polistir. Ivan’ın başlıca düşmanları olan zengin toprak sahiplerinin öldürüldüğü hikâyeyi anlatan berbat bir müzikal. Böylece terör kendisini müzikal biçiminde ortaya koyar.

Peki, bütün bunlar politik terörün realitesi ile ilgili ne anlama gelmektedir?

 Bu sadece sanatsal bir imgelem midir?

 Hayır. Sadece 1930’ların sonlarında Moskova’daki mahkemelerin politik show’ları değildir elbet. Şunu hiç unutmamalıyız ki, iyi düzenlenmiş, tekrar tekrar provaları yapılmış teatral performanstır. Hatta bu noktada komik olduğuna ilişkin son derece dehşetli yorumlar da kulağımıza gelmiştir. Korku o kadar köksüz bir şeydir ki, kurbanlarına kendileri için ölüm cezası talep ederler. Onlara zerre kadar saygınlık bırakmayan bir şeydir. Böylece tıpkı Alice in Wonderland’daki diyalogları yer değiştiren birer kukla gibi hareket etmeye başlarlar. Bir çizgi film karakteri olurlar.

Pluto’s Judgement Day- 1935’Pluto’nun Duruşması’

- Halk düşmanı, bir numara.
- Bugün işlediğin suçlar nedeniyle bir duruşman var.
- Şimdi bu görevimizi yerine getireceğiz.
- Şimdi bize kendini tanıtmaya çalış.

30’lu yılların ortasında, Walt Disney Stüdyoları ‘Pluto’nun Duruşması’ adında.. inanılmaz bir çizgi film yaptı.

- Kapa çeneni!

-Pluto olduğu bilinen bir köpek uykuya dalar ve uykusunda aleyhine dava açıldığını görür. Rüyasında geçmişte onun kurbanı olan, tacizine uğrayan bütün kediler tarafından tıpkı Stalin’in politik duruşmalarının aleyhine çevrilmesi gibi mahkemeye sürüklenir.

- Yeterince dinledik ve anlamış olduk.
- Jüri, görevinizi yerine getirin.
- Marifetinizi görelim.
- Davalıyı suçlu bulduk. O suçludur. O suçludur.
- S-U-Ç-L-U, suçlu, suçlu, suçlu.

Yasa sadece şiddetli, köksüz ya da kör değildir. Yasa aynı zamanda bizimle dalga geçer. Burada, yani yasanın özünde bize uyguladığı müstehcen bir haz vardır. Bugün bizi aldatan başlıca durum, sadece kurmaca olana inanmamız değil, kurmacayı son derece ciddiye almamızdır. Bu bir anlamda tersini söyleyecek olursak, kurmacayı yeterince ciddiye almamaktır. Bunun sadece bir oyun olduğunu düşünürsünüz. Bu realitedir. O size göründüğünden daha gerçektir. Örneğin, video oyunlarıyla haşır neşir olanlar. sadist, tecavüzcü vs. kimliklerin yerini alırlar Realitedeki düşünce, ben zayıf bir insan değilim’dir. Böylece, gerçek hayatımdaki zayıflığı gidermek için güçlü, seksüel açıdan saldırgan vs. vs. bir çok sahte kişiliğe bürünürüm. Fakat bu yine de naif bir okuma olmalı. Çünkü gerçek hayatımda çok zayıf olduğum için çok daha güçlü, çok daha aktif görünmek isterim. Peki neden bunu tersinden okumuyoruz?

Bu güçlü, vahşi tecavüzcü, hangi yolla benim gerçek kişiliğimi belirler?

Bu, gerçek hayattaki toplumsal sınırlar vs. nedeniyledir.  Bunu yasalaştıramadığım içindir. Böylece, bunun kesinlikle bir oyun olduğunu bildiğim içindir. Sadece sanal düzlemde kendime uygun olarak seçtiğim, orada kendimi daha hakiki hissettiğim bir maskedir. Bu noktada kendime daha yakın bulduğum bir kişiliği yasallaştırdığım anlamına gelir..

Bizim gerçekte ne olduğumuzu kurmaca yoluyla mazur gösteren bir şeye ihtiyacımız vardır.

Stalker-1979

Stalker, arda kalan yabancıların bizi ziyarete geldiği, yıkıntıların olduğu, yasaklanan bir bölgeyi anlatır. Stalker aynı zamanda, bir çok sihirli nesneyi almak için buraya gelen ve kaçakçılık konusunda uzmanlaşmış yabancıların ziyaret etmek istediği bir yerdir. Fakat asıl önemlisi, bu düzlemin tam ortasında düşlerinizin gerçekleşeceğine dair bir iddiası olan odanın bulunmasıdır.
Delirmeye başladığının farkındayım. Neyse, sana söylemem lazım. Şu an tam bir eşikteyiz. Bu senin hayatındaki en önemli an. Bunu bilmelisin, içindeki tüm hayaller burada gerçek olacak. En içten dileklerin! Doğuştan getirdiğin acılar hepsi.

Stalker ve Solaris arasındaki tezat belirgindir. Solaris’deki id makinası kabuslarınızı, arzularınızı, korkularınızı gerçekleştiren bir nesneydi. Hatta siz istemeden. Stalker’da ise bunun tam tersidir. Burası sizin arzularınızı, en derindeki istekleriniz onları açık seçik belirtmek koşuluyla gerçekleştiren ve tabii ki sizin hiç bir şekilde yapamadığınız bir yerdi; bu nedenle bölgenin tam merkezinde en azından bir kez başarısızlığa uğraması bu yüzdendi.

Sadece bizim acımızı kullanarak parayı icat ettin! Hatta bu para bile değildi Orada sadece kendini eğlendirdin! -Sen orada Herşeye Muktedir Tanrı gibiydin. İkiyüzlü asalak, karar ver, kim ölecek, kim kalacak. Düşünüyor! Şimdi neden Stalker’daki odaya asla yalnız başına girmediğini anladım. Kendi otoritenden, Sahip konumundan, bu gücün tümünden yararlandığın için. Burada daha istenecek ne olabilir ki?
 Bunlar doğru değil! Yanlış düşünüyorsunuz.

Bu gerilimde Tarkovsky’nin çözümü dinsel karmaşıklığından gelir.

Onun Büyük Öfkesi’nin günü geldiğinde kim karşı koyabilir?
Fakat Tarkovsky’i ilginç kılan şey aslında bu değildir. Onu ilginç kılan şey filmlerinin özgün biçimidir. Tarkovsky, zamanı, zamanın içeriğini, anlatıdan önce gelen yoğunluktaki maddi unsurlar olarak kullanır. Birdenbire kendimizin, zamana ait bu kasveti, ataleti doldurmak için olduğumuzu düşünürüz. Zaman sadece içinde bir şeylerin meydana geldiği karşılıklı ışığın aracısı değildir. Onun içindeki ağırlığı onunla doldururuz. Orada gördüğümüz şeyler daha çok zamanı simgeler. Aslında o da o yöne baktığında ürkmüştür. Biz de Stalker’in benzersiz yüzüne baktığımızda, , radyasyondan çürümeye yüz tutmuş, hayattan çekilmiş birilerinin  yüzünü görürüz. İşte bu, spritüel derinliği öngören, son derece maddi olan realiteye ilişkin dokunun parçalanmasıdır. Tarkovsky’e özgü durumlar, yukarıya bakıldığında değil, aşağıya bakıldığında sıkıntı verirler. Hatta bazen, Stalker’da olduğu gibi başlarını yeryüzüne dayarlar. Tarkovsky’nin bizi kendi deneyimimizden alıp bizi maddi realitenin üzerinden nasıl da daha spritüel bir hareketle yükselttiğini, nasıl da derinden, can alıcı bir noktadan etkilediğini düşünüyorum. Bu bölgeyle ilgili belirgin bir şey yoktur. Orası kesin sınırların çekildiği saf bir bölgedir. Sınırları saptarsınız, bu sınırlarla gerçek bölgeyi ortaya çıkarmakla birlikte herşey tam olarak diğer bölgede algılandıkları gibi algılanmaya başlarlar. Kesinlikle kendi inançlarınızı yansıttığınız bir düzlemin üzerine. Kendi korkularınızı, içinizden gelen şeyleri. Diğer bir deyişle bölge en sonunda  sinema perdesi gibi bembeyazdır.

City Lights-1931

Bu şehirde yaşayanlara ‘Özgürlük ve Huzur’ anıtını hediye ediyoruz. Chaplin’in Şehir Işıkları sofistike edilmek için gerçekten .

 son derece sofistike edilen bir başyapıttır. Aslında aldatıcı biçimde basit bir filmdir. Filmi izlerken kendimizden geçtiğimizde, tüm karmaşıklığının gitmesine ve son derece incelikli ustalığına. Filmin İlk sahnesi halihazırda bazı bağlantıları öngörür. Bu bir tür Chaplin’in sanat anlayışını kapsayan mikro evrendir. Chaplin’i bir komedi dehası haline getiren şey nedir?

 Onun filmlerindeki komik pozisyon arketipleri nelerdir?

 Bunlar rahatsız edici bir noktayı aslında işlevsel hale getiren ya da birileri tarafından yanlış anlaşılan şeylerdir. Yani rahatsız edici lekelerdir. O imgelemi rahatsız etmektedir. Böylece kendisini o resimden silmek ister. Ya da insanlar ona itibar etmeseler bile, onu dikkate alırlar. O da bu yanlış anlamalar nedeniyle algılanıyorsa da dikkate alınmak ister. ‘Ne olmadığının’ tanımlanması için.

Sokağın köşesinde çiçek satan güzel kör kız aracılığıyla yanlış bir yolla kimlik bulma eğilimi vardır. Kendisini milyoner olarak tanıtır .

Onları yerden toplayabilir misiniz efendim?

 Ona yardım etmek için bu oyunu kabul eder. Hatta görebilmesi için gerekli olan ameliyat parası için hırsızlık bile yapar. Cezasını çektikten sonra da dönüp onu bulmaya çalışır.

Zannediyorum bu bizim kötü yönümüze ilişkin bir metafor. Birisinin komikliklerine güldüğümüz zaman o insanın tam anlamıyla nasıl bir kişi olduğunu anlamamak gibi. Bu insanın kendi fantazimizin bağlantılarını kuran bir insan olarak algılamayı kabul ettiğimiz sürece. Yanlışlıkla o kişiyi kimlikleştiririz.
 Tıpkı yanlış yere güldüğümüz şeyin aniden şiddete dönüşmesini keşfetmemiz gibi. Burada sevilen kişiden daha öldürücü daha tehlikeli bir şey yoktur kim olduğundan çok istenen kişi olduğundan. Bu anlamda aşk her zaman küçük düşürücü bir şeydir.

Buradaki konu, sadece filmin hikayesindeki figürün kendisini sevdiği kıza göstermesindeki eğilimi değildir. Bu aynı zamanda bir aktör-yönetmen olarak Chaplin’in kendisini bize yani halka gösterdiği zaman ‘kendimi size sunduğum için utanmazın biriyim, fakat aynı zamanda korkuyorum da’ demesidir. Chaplin’in gerçek dehasının dayandığı yer, aynı zamanda bu tanınmaya ilişkin psikolojik anı sahneleme yeteneğidir. Biçimin, müziğin, görsel açının ve aynı zamanda  aşk her zaman ki İki kişinin elleri birleştiğinde genç kız onun kim olduğunu anlar.

Sen?

 İşte bu an son derece tehlikeli bir andır. Patetiktir. (Dokunaklı)

Artık görüyor musun?

 Sevilen, idealize edilen bağlantılar nedeniyle çerçeveden çıkar. En sonunda bu noktada, psikolojik çıplaklık kendini gösterir. İşte olduğum gibi buradayım. Ve zannedersem bunu da bir mutlu son gibi okumamız lazım. Ne olacağını bilemeyiz.

‘Son’ yazmamıza yarayan harflerimiz ve siyah bir ekranımız var. Fakat şarkı hala devam ediyor. Tıpkı şimdi daha güçlü olan bir duygu gibi.

Çerçeveden kazara dışarı fırlamış bir şey gibi.

Bugünün dünyasını anlayabilmek için tam anlamıyla sinemaya ihtiyacımız var.

Gerçek hayatta karşı karşıya kalmaya hazır olmadığımız bu kritik boyutu ancak sinema ile karşılayabiliriz.

Eğer realitenin içinde ne olduğuna bakıyorsanız, yani gerçeğin kendisinden daha gerçek olan şeyin ne olduğuna bakıyorsanız, sinemanın kendi içindeki kurmaca evrenine bakın.

****************************

YAMUK BAKMAK
Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş , Slavoj Zizek

Konu ile daha fazla bilgi edinmek isteyenler bu kitabı muhakkak okumalıdır.
Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak-Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş ,İngilizce Basımı: Looking Awry An Introduction to Jacques Lacan Through Popular Culture MIT, 1992 – Metis Yayınları, İlk Basım: Mayıs 2004 Altıncı Basım: Ekim 2013, İstanbul

KYMATİCA (2009) Geleceğin Bilimi Esoteric Agenda 2


Tür: Belgesel

Dil: İngilizce

Müzik: Dahli Hierosonic

Yapımcılar: Benjamin Stewart , Daniel Stewart

Nam-ı Diğer: Esoteric Agenda 2

Oyuncular : Bruce Lipton,    Henrik Palmgren

Çeviri: İbrahim Elbeyli

Özet

Zeitgeist belgesellerini beğeni ile izleyenlerin ilgisini çekebilecek bir belgesel. Kymatica dünyanın ruhunu anlatıyor.

Belgesel bize; dünya gezegeni, insanoğlu, dna, arkaik bileşenler, evrensel titreşimler üzerine geniş kapsamlı bir ders veriyor. 2009 yapımı kymatica belgesel filmi evren bilincine değiniyor. Filmde insanlık tarihinde anlatılagelen sembollerin zaman içinde anlam değişimine uğraması ile çağımızda çözülmesi gereken şifreler haline gelmiş ortak efsanelerin özüne iniliyor. Sonunda Şamanizme de dem vursa da bilgi için izlemek gerekir.

Bu tür belgeseller arayış içinde olan insanı çıkmaza düşürdüğü gibi bunalımdan çıkışını da sağlar. Sonunda varacağı nokta daha önceki durduğu yerin kuvvet derecesine vakıf olmak olur. Bu şekilde hayatına daha bilinçli devam eder.

 

Belgesel Metni

Evrim, tek bir vücudu tanımlayan bir süreçtir, bu vücut özdür. O kainattır, Alfa ve Omega’dır. Tanrı ve sonsuzluktur. Aslında evrilen yegâne şey budur, çünkü hepimiz bu tek vücuda aitiz. Bu süreçte hiçbir şey yalnız başına veya bütüne bir faydası olmadan evrilmez. Yani her şeyi kontrol eden bu gücün varlığını düşündüğünüzde, perdenin arkasında bulunan ve dünyayı yıkıma götüren bu eli düşündüğünüzde, sonun yakın olduğunu düşündüğünüzde, Kıyameti ya da Armagedonu Bizi bu kötü kadere mahkum bir nesil olarak düşündüğünüzde..

ONLAR değil.. tüm bunların kaynağı SİZ siniz ve iyi bir sebebiniz var Evrimleşiyorsunuz. Başkalarını ve başka şeyleri suçlamaya son verin. Küresel yıkım ve doğal afetler için telaşlanmayı bırakın ve dinleyin, çünkü dünya size bir şeyler anlatmaya çalışıyor; tam olarak sorununuzun ne olduğunu ve onu nasıl düzelteceğinizi söylüyor. Gerçeği yaşayan adamı bulmak için uzaklarda aranmayın, kendi içinize bakın. Bütün büyük dinlerin öğretilerinde, bir iç rehberden söz edilir, ruh, Atman, Vicdan Yaradılış. Yeryüzünün 4.6 milyar yıl önce oluştuğuna inanılıyor. İlk 150 milyon yılda, yerküre soğumaya ve litosferden gazlar yayılmaya başladı. Bu gazlar atmosferin ilk şeklini oluşturdu. Atmosferin oluşumdan önce, güneşin ultraviyole ışınları yüzünden, burası yaşamaya uygun bir yer değildi. Ama yeryüzü soğumaya devam ettikçe su atmosferde yoğunlaştı ve organik bileşiklere hayat verecek olan oksijen birikmeye başladı. Tek hücreli organizmalar ve sonra da bitkiler. Zaman içinde, evrimin halkaları devam etti. Ve sonunda diğer türlere pek de benzemeyen bir tür ortaya çıktı. İnsanın 9 aylık gebelik süreci aslında yeryüzünün 3.8 milyar yıllık evriminin bir kopyasıdır. İnsan embriyosu, tüm türlerin geçirdiği evrimi yineler. Sperm ve yumurta birleşip, bu tek hücreli yeni varlığı oluşturduğunda, bu tek hücre hızla bölünmeye başlar. 4 hafta sonra embriyo, sudaki yaşamı taklit ederek solungaçlar geliştirir. Bir kaç hafta sonra akciğerleri ve sürüngenlerinki gibi bir kuyruğu oluşur. Bu evrede, bir memeli olduğu artık anlaşılabilir. Sonra primat forma geçilir, embiryonik giysi çıkartılır, ve sonunda insan karakteristiği gösterilmeye başlanır. İnsan vücudu yaklaşık 50 trilyon hücreden oluşur. vücudun yaptığı her şeyi, hücreler de yapar. Hücrelerin nefes alma ve verme sistemleri vardır. Beslenir, hisseder, düşünür ve diğer hücrelerle iletişim kurarlar. Trilyonlarca hücre, tek bir organizmayı meydana getirir: insan vücudu. Ve milyarlarca insan vücudu, yine tek bir organizmayı oluşturur: Yerküre. Aslında yerkürenin, insan anatomisi ile, düşündüğünüzden daha fazla benzerliği bulunmaktadır. Yerküre kendi elektromanyetik üretimine sahiptir, tıpkı insan vücudu gibi. Araştırmalar sayesinde, sinir hücrelerinden geçen elektrik akımları bulundu. Akımlar, vücuttaki bütün sinir hücrelerinde bulunuyordu. Bu akım yollarına “enerji meridyenleri” denildi. Bu yollar en az 2000 yıldır akupunktur tedavilerinde kullanılıyordu. Hatta onları daha gerilerde, “ejderha yolları” ve “örülü çizgiler” olarak. Eski çağlarda inşa edilmiş antik yapılarda ve taş heykellerde de görüyoruz. Bunlar, yerkürenin enerji meridyenlerine işaret ediyorlardı. Enerji meridyenleri yerkürenin titreşim frekanslarından oluşur ve Schumann Dalgaları olarak bilinir. Her gezegenin kendine ait titreşim frekansları vardır. Bu frekansı dairesel çevre ve çap belirler. Yani yörüngedeki dönüş hızını belirleyen faktörler. Yerküre’ nin titreşim frekansı 7.83 Hz den başlar, ve yedinci müzikal notada sona erer: 43.2 Hz. Bunlar aynı zamanda yedi çakraya karşılık gelir. Yerküreye dair en büyük keşif, şüphesiz onun bilincidir. Bilinç dediğimiz şey, organizmaların şekillenmesini yöneten enerji alanıdır. “Morfogenez”; bu dokuların, organların ve oluşturdukları organizmaların şekillenmesini açıklayan bilimsel terimdir. Bilinç, bütün evrenin yaratıcı gücüdür. Ona bir çok isim verilmiştir, Tanrı, Yehova, Krishna, doğa, sonsuzluk gibi. Bütün bu evren, aslında her şeyin tamamen bilincinde olan, tek bir canlı organizmadır. Bunun idrakının zor görünmesinin sebebi anlayışlarımızın, konuştuğumuz diller tarafından sınırlandırılmasıdır. “Bilinçli organizma” ifadesini duyduğumuzda ona insani nitelikler vererek kişileştirme yaparız. “Organizma” denince, öğrendiğimiz ilk anlamı aklımıza gelir. Oysa “organizma” tabiri, uyarıcıya yanıt veren her türlü canlıyı ifade eder. Çoğalma, büyüme, gelişim özellikleri vardır, bütünlüğün dengeleşimi ve idamesini yürütür. Evren bütün bu şeyleri yapmaktadır. Evrenin bilinci tüm bu sorumlulukları ve amaçları yüklenmektedir. Yeryüzünün titreşim frekansları, onun özel yapısının bir sonucudur. Bu frekanslar biyolojik ritimlere tepki verirler. Aylık ve günlük dairelere, davranışlara ve duygusal hareketlere. Frekanslar flora ve fauna tarafından toplanır. Bunlar dalga hareketlerine duyarlı biyolojik araçlardır. Dalga hareketleri, kafatasımızın içinde titreşirler ve kozalaksı bezin yer aldığı beynin merkez noktasında birleşirler. Bir çok kültürde kozalaksı bezin, sezgilerin kaynağı olan “üçüncü göz” olduğuna inanılır. Descartes, zihnin ve vücudun buluştuğu bu noktayı “ruhun oturağı” olarak tanımlamıştır. vücudumuzdaki her bağımsız hücre merkezi sinir sisteminden elektromanyetik sinyaller alır. Bu aldıkları aslında evrenden bütün biyolojik cihazlara yayılanların aynılarıdır. Din, bilim ve felsefe tarafından bilinçli evreni açıklama girişimlerinde bulunulmuştur. Organizmaların biyolojik doğadan mahrum bırakılması hastalığa yol açar. Doğadan ayrılmak, cennetten kovulmak, azap Bunların hepsi bu hastalığın semptomlarıdır. İncilin ya da Tanrı’ nın işleri değildir. Kendimize yönelik en büyük ve tek tehdit özün kaybıdır. Bu kutsallığımızın ölümüdür. Tarihin okyanuslarından en küçük damlalarına kadar geçmişin bilgilerine bakarak, kendimizi nasıl kaybettiğimizi anlamamız gerekiyor. Mitoloji Atalarımızdan bize miras kalan kutsal metinler ve antik yapılarda yaradılış, büyük tufan, tanrıların savaşı insanların günahları için ölen Mesih ahir zaman peygamberleri ve benzer karakterler arasında inanılmaz uyumlar ve bağlantılar görüyoruz. Bu benzerlik ve bağlantılar birbirlerinden uzak mesafelerde ve ayrı zamanlarda yaşamış yani birbirleriyle bağlantıları olmayan farklı kültürlerde görülüyor.

Tüm bu mitolojileri birbirine bağlayan ortak nokta ise hepsinin kökeninin yıldızlara dayanması. Bu hikayelerden en ünlüleri cennetteki tanrılar savaşı ve büyük tufandır.

İncil’e göre iblis, Tanrı ile rekabet etti, yenildi ve yeryüzüne fırlatıldı. Anuma Alish’in yaradılış mitinde Marduk tarafından yenilgiye uğratılan ve Absu’nun çukurlarına atılan Tiamat’ın benzer hikayesini buluyoruz ve kaos, Tiamat, anneleri.. Apsu ve Tiamat’ın suları birbirine karıştırıldı. Yani Tiamat’ın kaotik suları bir şekilde Absu’nun tatlı suları ile karıştı. Absu, Sümer-Akad kültünde, yeraltındaki cehennemin tanrısıdır. İblis olarak da bilinen Tiamat bazı yerlerde yılan veya ejderha olarak da geçer. Marduk tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Marduk, Nibo (ya da Mercury) nun babasıydı. Mercury, bir çok farklı mitolojik karakterle aynı kişidir. Zerdüşti Mithra, mısırlı Hermes, Anubis ve Hermes Christos gibi. Mercury’nin en güncel versiyonu incildeki baş melek Mikaildir. İblisi yenmiş ve onu yeryüzünün dibindeki cehenneme göndermiştir. İncildeki bu hikâye büyük bir astrolojik önem arz etmektedir. Tıpkı diğer antik kutsal yazıtlardaki gibi. Tüm bunlar, birçok araştırmacının kaydettiği bir tarihsel olaya işaret eder: kozmik kargaşa ve büyük tufan. William Comyns Beaumont şöyle diyor:

Tufan, daha sonraları “iblis” olarak adlandırılan ve kuyrukluyıldıza benzeyen bir gezegenin dünyamızla çarpışmasınını ölümsüzleştiren bir hikayedir.

Bu ne anlama geliyor bir düşünelim. Beaumont bir gezegenden söz ediyor, gezegen sonradan “iblis” olarak adlandırılmış, dünyayla çarpışıyor, İncil ve diğer mitlerde gördüğümüz büyük sellere neden oluyor. Yani iblis (ya da Tiamat) aslında bir gezegendi. Antik kültürlerde “Parlak Gezegen” olarak biliniyordu. Kaotik tuzlu suların canavarı. Güneşin ışığı bu gezegenin sularına temas edip onu öyle alevlendirdi ki ışığı, güneşin kendi ışığıyla rekabet edecek kadar büyüdü. Bu bizim, iblisin Tanrıyla rekabet etmesi olarak duyduğumuz olay. Tanrı da bu durumda dünyayı ısıtan ve ona güç veren “güneş” oluyor. Büyük afet ile yerledir olan gezegen Tiamat (ya da iblis) savrularak yeryüzüne düşüyor. İdris kitabında olay şu şekilde geçer: işte, cennetten bir yıldız düştü! ve o dünyaya çarptığında, yeryüzünün onu nasıl yuttuğunu gördüm. Ute Indian mitinde şöyle geçer: Güneş binlerce parçaya ayrıldı, ve yeryüzüne çarparak büyük afetler doğurdu. Getirdiği felaketten kaçmaya çalışan Ta-Wats’ın ayakları, alevler içindeki yeryüzü tarafından yakıldı. Bacakları, vücudu, elleri ve kolları. Ve sonunda tanrı rahmetini gösterdi, gözyaşları sel olup tüm yerküreyi kaplayarak bütün alevleri söndürdü. Bu mit, Stephanie Dalley’in “Mezopotamya Miti”kitabında tercüme ettiği Anuma Alish hikayesini andırıyor. Dalley, Tiamat’ın gözlerinin Fırat ve Dicle nehirlerine karşılık geldiğini söylüyor. Olay Revelations’da şöyle açıklanıyor: Cennette bir savaş vardı. Mikail ve melekleri şeytana karşı savaşıyorlardı, şeytan ve emrindeki melekler de onlara karşı koyuyorlardı. İblis olarak da bilinen bu antik yılan yere savruldu, tüm dünyayı yoldan saptıran bu iblis, yeryüzüne fırlatıldı. Latin mitolojisi Oved, Phateon’un hikayesini anlatır, bu aslında iblis ya da Tiamat gibi aynı gezegene verilen başka bir isimdir. Hikaye, Phaeton’un güneşin oğlu olduğunu söyler, bir günlüğüne güneşin kendisi olmak istemiştir. Phaeton bu amaçla bazı işlere girişir. Marduk olarak da bilinen Jovi, onu yeryüzüne fırlatır ve çarpışmayla birlikte Phateon, alevler içinde yok olur. Ardından, daha önce benzeri görülmemiş bir sel, alevleri söndürür. Burada görülen ana tema, tuzlu suların gezegeni olan… “büyük canavar”, “iblis”, “Tiamat” ve “Phaeton”un yenilgiye uğratılarak dünyaya gönderilmesi, ve cehennem olarak bildiğimiz, yeryüzündeki çukurlarca yutulmasıdır. Şeytanın hikayesi de ana hatlarıyla bundan ibarettir Tanrıya karşı büyüklenme, yenilgiye uğratılma, kovulma ve yeraltındaki dünyaya gönderilme. Neyse ki bu hikayeler, gerçeğin sadece görünen kısmı, kabuğudur. Mitin asıl anlamı ve ruhu, tüm gezegenlerin özünü kavratan derin bir anlayışla gelecektir. Gezegenleri sadece fiziksel olarak tanımakla olacak bir şey değil bu. Bugün gezegenlerin ebatlarını ve dönüş hızlarını bilebiliyoruz. Bunlar her gezegene kendi karakteristik frekanslarını vermekte, biyolojik yapısını ve hareketini şekillendirmektedir. Bu gezegenler, aslında insan psikolojisinin bir arketipidir. Antik zamanlarda en önemli bilim alanı, gökyüzü üzerinde yapılan araştırmalardı. Galaksideki cisimler ve bunların gökyüzündeki hareketleri, insanın içindeki güçlerin sembolleri olarak yorumlanmaktaydı. Tüm organizmalarların içindeki güçler Bugünkü bilim, fiziksel dünyayı beş duyu organımızla sınırlı olarak açıklayabiliyor. Hislere ve düşüncelere duyarlı dünya modeline uygun açıklama girişimlerini yalnızca ezoterik öğretiler, dinler, mistizm ve bilimin kuantum alanında bulabiliyoruz. Şimdi, insanların yerküre organizmasını oluşturan hücreler bütünü olduğunu anlayabiliyoruz. Bu nedenle yerküre, bizi ve fonksiyonlarımızı şekillendiren, gelişmiş bir organizmadır. Bu gelişmiş organizma, ve tüm diğer gezegenlere bir bilinç hükmetmektedir, tıpkı insanın vücuduna hükmeden kendi bilinci gibi Newton’cu anlayışta galaksideki cisimler uzay boşluğunda yüzen cansız varlıklardan fazlası değildir. Bu, insanların da aynı özellikte olduğu anlamına gelir yani insan hareket eden elementlerin bir birleşiminden fazlası değildir. Bunun yanlış olduğunu artık biliyoruz, çünkü biz hissediyoruz düşünüyoruz, ve dahası, bilincimizin “hayat” dediğimiz şeyi nasıl yarattığını görebiliyoruz. Eflâtun şöyle der: …doğrusu bu dünya, ruh ve zeka bahşedilmiş, canlı bir varlıktır.. Gördüğümüz her bir varlık, tüm diğer canlı birimleri kapsamaktadır, hepsinin doğası birbiriyle ilişkilidir Dahası, evren de içinde yaşayan tüm yaratıkları kapsayan başlı başına canlı bir varlıktır.

Sufi Dergisindeki bir makalede yazar şöyle diyor: Dünya akıllı bir varlık, bu antik filozoflarca idrak edilmiş bir şeydi simyacıların yaptığı sadece bu öze farklı isimler vermeleriydi Anima Mundi, Dünyanın Ruhu gibi. Kutsallarda, insanın hareketlerine ve ruhuna rehberlik eden meleklerden söz edilir; bu, tanrının insan üzerindeki iradesidir Birçok antik ruhsal ve bilimsel öğretilerde, tanrılar bir hiyerarşi içerisindedir: melekler, büyük melekler, baş melek, küçük meleklerden büyük meleklere kadar uzun bir yol Bu insanın içindeki hiyerarşiyle de benzerlik gösterir. Buradan şunu anlamalıyız: bütün bu antik mitlerde ve göklerden indiği söylenen kutsal yazıtlarda bahsedilenler, içimizde doğuştan var olanların arketiplerinden başka bir şey değildir, harici (ulvi) bir kaynaktan gelmemişlerdir. İşte bu noktada, bilimin antik formu olan astrolojinin 19. ve 20. yüzyıllarda karşımıza başka bir isimle çıktığını görüyoruz: Psikoloji Friedrich Nietzsche de şöyle demiştir: Yıldızları -sadece- üzerinizde bulunan cisimler olarak gördüğünüz sürece bilgeliğin bakışından mahrumsunuz demektir.

Varlığın iç yetilerini çizen bu yeni forma astro-psikoloji diyebiliriz. Hristiyanlıktan önceki dönemlerde bugün “sır okulları” ya da “sır dinleri” olarak bilinen okullar vardı Kutsal yazıtlardaki ve antik yapıtlardaki sembolik mesajlar bize, bu ruhsal bilime tabi olanlardan ulaşmıştır Tüm bunların amacı, bu mitlerin derin anlamlarını öğretmektir iblis, şeytan ya da canavar olarak adlandırılanlar, aslında öz benliğe (Tanrıya) büyüklenen egoyu temsil etmektedir Gerçek benlik, kişinin bütün varoluşunun merkezinde olan benliktir Bu benlik olduğumuz her şeyin toplamıdır Ego ise, sahip olduğumuz nitelikleri reddeden ve dışlayan kendi yarattığımız fikirler ve konseptler bütünüdür. Ama ne olursa olsun, insan seçme özgürlüğüne sahiptir öz benliğe uymak ya da egonun kibrine kapılıp asıl yoldan ayrılarak başka yollara sapmak, bu insanı hayvandan ayıran en belirgin özelliktir: Seçim yapma özgürlüğü Anlayış ve ideallerimizi ya da doğamızdaki dürtüleri takip etmeyi seçmek, doğayı korumayı ya da onu yok etmeyi seçmek.. Bu seçme özgürlüğü, insanlık dediğimiz, bütün vücuda olan bağımızla tartılır kanser, bir araya gelip organizmanın bilinçli sinyalleri ile bağlarını koparan bir grup hücre ile başlar Bu hücreler kontrolden çıkar ve organizmanın diğer bölgelerine yayılır Bu berbat hastalık, bugünkü dünyada apaçık ortadadır Dünyamızdaki kanser, egonun hakimiyeti ve doğayla olan ayrılığımızdır Bütün insanların üzerindeki, dünyanın üzerindeki kanser egonun hakimiyeti ve doğadan kopuştur Bütün her yerde, herkesin üzerinde. Kibir, ayrılıkçılığa ve rekabete yöneltir rekabet, korkuya ve açgözlülüğe götürür açgözlülük, hilekarlığa ve ahlaksızlığa sürükler ahlaksızlık ise bütün bu hastalığın ürediği ve savaşların doğduğu yerdir Dünyamızdaki bütün bu nefret ve yıkım hareketleri kendinden nefret etmek ve kendine zarar vermekle başlamaktadır ve bunların hepsi de, iletişimin bozulması ile başlar. Kainatın Düzeni Doğada, beş duyu organımızla algıladığımız her şey,iki temel esastan oluşur Varlığın özünde her şey, etki ve tepki arasındaki ilişkiden meydana gelir Alıcı güç konumundaki dişi, ‘tepki’dir onun karşıladığı eril yaratıcı güç ise ‘etki’dir ikiliğin esası budur bu ikiliği antik mitlerde ve felsefelerde görebiliriz Bugün saptırılmış ve bozulmuş haldeki felsefe ve kutsal yazıtlar bu kutuplardan birini ‘iyi’, diğerini ise ‘kötü’ olarak adlandırmaktadır

Gerçek bilgeler, öz bilgiye ulaşanlar ve şamanlar ise ikisini de gerekli görürler, çünkü bilirler ki eğer bunlardan biri olmasaydı, diğeri de olmazdı Bu iki önemli merkez, evrende birlikte vücut bulur ve her şeyi şekillendirirler, işte bu, Kymatica’dır.

Dil, kainatın düzeni, doğadaki bütün şeyler arasındaki ilişki bu prensibe dayanmaktadır “Cymatics – Geleceğin Bilimi” isimli çalışmasında Pete Petterson şöyle der: Doğada, her şeyin içinde Kymatica’dan örnekler görüyoruz, bu fenomen, biyolojik evrimin işleyişini sağlayan en önemli güçtür. Dan Winter, İbranice ve Sanskritçe gibi antik dillerin konuşulduğunda özel geometrik yapıları harekete geçiren bir titreşim frekansı yaydığını ispatlamak için bir deney yaptı Araştırmalar yoğunlaştıkça İbranice, Sanskritçe, Aramice, Arapça ve diğer eski dillerin, bugünkü dillerin kökeni olduğuna ve bu yüzden kaynağa daha yakın olduğuna dair ipuçları bulundu. Swami Murugesu, “Mantra bilimi” adlı kitabında bir insanın, yanan bir kandile yoğunlaşarak Sanskritçedeki özel bir kelimeyi düzenli olarak tekrarladığında bu kelimenin frekansı nedeniyle alevin renginin değişeceğini iddia ediyor. Aynı şeyden, kan basıncının alçalıp yükselmesinde de bahsediliyor kendi deyişiyle: Bazı belirli sesler, vücudumuzdaki elektrik akımını ve sinir sistemimizi etkileyebilir titreşimlerin yarattığı herhangi bir değişiklik, insan zihnine ve atmosfere doğru yayılır Tüm bunlar yalnız eğitimle bilinebilir ve pratik ile hayata geçirilebilir. Bu yeniden keşfedilen ses bilimi sesin salt titreşim sinyallerinden daha fazlası olduğunu gösteriyor Ses, hayatla yalnızca etkileşimde bulunmaz, aynı zamanda onu destekler ve geliştirir insanlar, toplumlar ve medeniyetler arasında bir bilinç kanalı özelliği gösterir Egomuzun hakimiyeti yüzünden katlanmak zorunda kaldığımız bu ruhani hastalık bütün insanlığı ilgilendirmektedir Ruhani ayrılığımız, kendi içimizle iletişim kurmamızı engellemektedir, aynen vücudun içindeki kanserli hücrelerin yaptığı gibi Bu bütünün içinde, insan ve doğanın geri kalanı arasında bir dil engeli yarattık Bu küresel bir kanser gibidir Tarihten bugüne antik dillerin etkisi azaldı ve kökenden uzaklaşıldı İbraniceden İngilizceye yapılan alfanumerik bir çeviri bu iki dilin, birbirlerinin tamamen tersi olduğunu gösteriyor Kymatic etki, anormal sonuçlar.. Doktor Lenon Orwell, DNA üzerindeki çalışmasında şöyle diyor: Beynin duyusal motor korteksinin üçte biri dile, ağız boşluğuna, dudaklara ve konuşmaya bağlıdır. Bir diğer deyişle, konuşurken ya da şarkı söylerken yayılan oral frekans, hayatımız üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. titreşen genlerin bütün organizma ve hatta türün evrimi üzerinde etkisi vardır. Bu durumda, dilin bozulmasının biyolojiyi nasıl etkileyeceği anlaşılıyor Dil kadar temel ve önemli bir şey yozlaşır, değer kaybeder ve bununla da kimse ilgilenmezse daha başka neyi kaybedebiliriz ki?

 Hayatınızda, özgürlüğünüzün sınırlarını belirleyen şeyleri bir düşünün, hükümet ve yasalar sağlık ve sigorta şirketleri vergiler, yapı izinleri ehliyet, ve diğerleri.. özgürlüğümüz üzerinde, binlerce değilse bile yüzlerce koşul, kural ve sınır bulunuyor, ve tüm bu sayılanların dışında size uygulayıp uygulayamayacakları şeyleri, kaçınız araştırdınız?

 şimdi, karşı koyamayacağımız bazı yasalara göz atalım.. Yasa insanlara hükmeden tüm kural ve yaptırımların hepsinin tek bir kategori altında toplanması, sık düşülen bir yanılgıdır: “yasa”. Oysa insanların bağlı olduğu, fakat kendi kendilerine direkt uygulamadıkları başka yasa türleri de vardır. Bir başka yanılgı da, haklarımızı bize devletin anayasasının verdiği düşüncesidir Anayasa, zaten sahip olduğumuz hakları listelemekten başka bir şey yapmaz Bizi yaratan tarafından bahşedilmiş ve elimizden alınamayacak haklarla doğduk Bu haklar bize sonradan verilmedi, ve sonra da elimizden alınamaz Bizim yaptığımız şey, sahip olduğumuz bu hakkı kullanıp kullanmamayı seçmektir. Suların yasası olarak bilinen Denizcilik Yasası sivil yasayı kaldırıp yerine kendisi geçti, ve sadece sözleşmeli olanlara uygulanmaya başlandı. Denizcilik Yasası, okyanuslarda gemiler işleten kurumlar arasındaki ilişkileri düzenler Yönetici kuruluşları, işletmeleri ve gemileri yöneten bu yasanın; kurallarını doğal insan hakları üzerine neden ve nasıl kabul ettirdiğine bir bakalım.. Bütün bunlar, sözcüklerin gücüyle yapılmaktadır Dildeki bu saptırma, bütün dünyadaki insanları bu yeni yasanın uygulanmasına ikna etmiştir. Modern kültüre hakim inançlardan bir tanesi de, lisansların, ruhsatların, kayıtların, ve diğer bu türden belgelerin, motorlu taşıtları işletmek, kamusal yolları kullanmak, binalar ve kuruluşlar inşa etmek, ve serbest işletmeleri güvence altına almak için gerekli olduğudur. Maalesef bu sıfır ya da az araştırmaya dayalı inançlar yanlıştır Bu inanç Denizcililik Yönetmeliği Yasası tarafından sürdürülmektedir, bu yasa gemileri ve Uluslaşası limanlarla ilişkileri yönetmek için oluşturuldu, amacı ürün ve kaynak ithali ya da ihracına yönelikti. Yani bu, bankacılık ve ticari işler ile ilgilidir, sivil işler ile ilgili değildir. Bir ürün gemiye yüklenip yabancı bir limana getirildiğinde, bir ruhsat ile bu ülkenin gözetim ve denetimi altına girer Bu ruhsat, gözetim altındaki ürünün üretim tarihini belirtir üretim tarihini belirten bir ruhsata sahip olmak neden gereklidir düşünelim.. Barran’ın Bankacılık Terimleri Sözlüğü’nde ruhsat, bir sahipliği belgeleyen kağıt olarak tanımlanır Hepimizin, içinde doğum tarihimiz belirtilmiş bir ruhsatımız var, bu sahip olunduğumuz anlamına gelir

Peki kime aitiz?

 İnsanlar diğer ülkelere karşı teminat olarak kullanılmaktadır çünkü ABD iflas etmiştir Amerika Birleşik Devletleri 9 Mart 1933’te iflas ettiğini açıkladı Bu tarihten itibaren ABD, hükümete bağlı olmayan özel bir kurumdan borç almaya başladı: “Merkez Bankası”. Borçlarını geri ödeyecek parası olmadığı için ABD, vatandaşlarını teminat olarak kullanmaya başladı Tüm doğum ve evlilik belgeleri satış makbuzlarıdır

Satış makbuzları ve doğum belgeleri arasındaki benzerliğe bir bakın ikisinde de ilgili tarih seri numarası, kayıt numarası ya da makbuz no, ürün açıklaması, ve hükümeti temsil etmeye yetkili bir otoritenin onayı. Tüm bu bilgiler kolayca elde edilebilmektedir, ama halkın büyük çoğunluğu, Denizcilik Yasası ile aralarındaki bu ilişkiden habersizdir, bunun sebebi dilin farklı bir şekilde kullanılmasıdır Bu yasa, “şahıs” kelimesinin anlamını değiştirmiştir anlam, ‘yaşayan doğal bir insan’dan bir ‘kurum’a kaymıştır Sürücü belgeleri, araç ruhsatları, taşıt sigortası formları, yapı ruhsatları, silah ruhsatları, çalışma izinleri, vergi dosyaları, doğum ve ölüm belgeleri, trafik cezaları ve kesinlikle gerekli olduğuna inandığımız diğer belge türleri sadece kişilere, ya da kurumlara uygulanır. Bu tür bir yasal belgeyi imzaladığınız zaman, dolaylı yoldan haklarınızı anayasanın hükmü altına veriyor, ve statünüzü, sizinle aynı isimde yaratılmış bir kuruma indirgiyorsunuz Statünüzü ‘kurum’dan tekrar eski haline yükseltmek için tek yol kurumların isimlerinin tamamının büyük harflerden oluştuğunun farkında olmaktır. Bu ‘Capitis Diminutio Maxima’olarak bilinir Sürücü belgenizin, kimliğinizin sigorta belgelerinizin ve diğerlerinin üzerinde sizin adınızda ve tamamı büyük harflerle yazılı bir kurum ismi fark edeceksiniz O siz değilsiniz, kurum, tüzel bir kişiliktir, oysa siz, insan ırkındansınız ve gerçek bir kişiliksiniz Bu aldatma, bir mahkemeye katıldığımızda daha da belirginleşir.

Mahkemede şahitler için oturaklar olduğunu fark edeceksiniz bunlar tahtadan bir paravan veya bariyerin arkasındadır sanık, yerine bu paravanın diğer tarafından geçmek zorundadır burası davacı ve hakimin oturduğu bölüm. Bu dizilim bir geminin idaresini andırır işler tıpkı Denizcilik Yönetmeliği Yasası’ndaki gibi yürütülür Hakim, yönetici ya da bankacı statüsündedir iki taraf arasındaki dengeyi ve anlaşmayı sağlar Bu, her dava için neden hep bir miktar paranın söz konusu olduğunu açıklar Hakim, basitçe banka ve tüccar arasındaki anlaşmazlıkla ilgilenmektedir, söz konusu bedel ödendiğinde, olay kapanır Davanızı, haklarınızın koruma altında olmadığı bu durumdan sakınmak için, bir tüzel kişilik olarak temsil edilmeyi kabul etmemelisiniz Bu, gerçek bir şahıs olduğunuzu belirtmeniz demektir. Sizin bir adınız yada soyadınız yoktur, çünkü bunlar kurum etiketleridir. Bir mahkeme esnasında, mahkemenin kişilik haklarınıza saygı duyması gerektiğine dair yemini olduğunu belirtebilirsiniz Hakimlerin kanunu uygulayabilmek için resmi and içmeleri gerekir, mahkeme ve jüriye şunu açıkça belirtmelisiniz Hakim sadece hakimdir, banker değil

Unutmayın ki siz evrene ait doğal bir varlıksınız, insansınız Kendi bilinciniz dışında hiçbir şey tarafından yönetilemezsiniz.

Kanunlar belirli bir zümre tarafından yaratılır uymaya zorlandığımız kanunları yaratan bu zümrenin adı “hukuk Birliği”dir

Bu aldatmacanın en güzel kısmı ise bizim, bu topluluğun bir parçası olmamamızdır, yani bu kanunlar bize uygulanamaz Bu topluluğun üyeleri hakimler, avukatlar ve diğer hukuk mercicileridir bu merciiler, İngilizce’nin biraz yozlaşmış hali olan bir dil yaratıp kullanmaktadırlar Kendi içlerinde kanuna benzer, “yönetmelik” olarak adlandırılan bazı kuralları vardır Bu yönetmelik yalnızca bu topluluğun içinde olanlara uygulanır Yani bu; bütün trafik ihlallerinin, minimum yaş sınırlamalarının, başka bir şahsa ya da onun mülküne zarar vermek dışında her şeyin gerçek bir insana uygulanamayacağı anlamına gelir Kanunlar, yalnızca “hukuk birliği” içindekilere uygulanabilir Oynanan bu oyun bir illüzyondur. Gözlerinizi açmayı ve doğuştan sahip olduğunuz, kimseye bağımlı olmayan ve yalnızca hayaliniz tarafından sınırlanan özgürlüğünüzü geri almayı seçebilirsiniz. Bunlar, haklarınızı koruma altına alan teminatlara yalnızca bir kaç örnek. Bu aldatmacaya karşı en önemli savunma hattı ise dildeki yozlaşmanın farkında olabilmek, inançlarınızı ve anlayışlarınızı nasıl şekillendirdiğinizin farkına varmaktır.

Din ve politika konusunda, insanların görüş ve inançları başkalarından ikinci el olarak alınır ve pek sorgulanmazAslında bu aldıkları başkaları da söz konusu şeyi sorgulamamıştır, çünkü onlar da bu görüşleri başka ‘sorgulamamışlardan almışlardır Zaten alınan bu fikirler de beş para etmeyen şeylerdir. Dildeki yozlaşmaların bütün şekillerinde ruh dünyasına yansıyan bazı yansımalar vardır “Günümüz dünyasında gördüğüm problem şu ki birbirimizi doğru biçimde tanımıyoruz. Sabah 9 akşam 5 işlerimiz var, evimiz var, çocuklarımız, faturalarımız, televizyonumuz, hobilerimiz ve bütün gün koşuşturduğumuz ayak işlerimiz var, ve sonunda bizim bu olduğumuza inanmaya başlıyoruz

Peki biliyor musunuz, mesleki etiketimizin ardında kim var?
“anne” ya da “baba” rolümüzün ardında kim var?
“teist” ya da “ateist”, “cumhuriyetçi” ya da “demokrat” “siyah” ya da “beyaz”, “erkek” ya da “kadın”, biz kimiz?
içimizdeki, derindeki gerçek biz, kim?
Bunu bilmiyoruz

Çünkü kendimiz hakkında kabul etmek istemediğimiz bir cevap duyunca, reddediyoruz Geçiştiriyor ve onu başkalarına yansıtıp, başkalarını yargılıyoruz Bu bir bastırma, ve bu bastırmanın bize bireysel olarak neler yapabileceğini görebiliriz. Peki ya insanlıkta, kolektif boyutta nelere sebep olur?

Eğer bütün bu dünya gerçekte ne olduğunu reddederse ne olur?

 Ruh Carl Jung, bütün insanların bağlı olduğu kolektif bir bilinçaltı keşfetti Yani bu, bütün insanlığın tek bir ortak zihni paylaşması demek.

Dünyadaki bu durum, ortak ya da benzer mitoloji ve sembollerde, morfolojik çalışmalarda ve hareket biliminde açıkça ortadadır. Bu bütünlük, trilyonlarca hücrenin aynı sinyalleri paylaştığı insan vücudunun global bir örneği gibidir.

“Ego” denen bu parazit, yaşamını sürdürmek için sürekli beslenmeye ihtiyaç duyar. Yiyecek, petrol vb kaynaklar enerjidir, insan bilinci de elektromanyetik bir enerji alanıdır Bu potansiyel enerji kullanıldığında egoya yaşam veren kinetik enerjiye dönüşür Bu senaryo küçük parazit organizmalarda gerçekleşse de, durum “insanlık” dediğimiz kolektif organizmada da tamamen aynıdır. Bir parazit vücuda, parazitlerin yaşamak için ihtiyaç duyduğu kimyasalları salgılatır Vücut bundan habersiz olduğu müddetçe, paraziti beslemeye devam edecek ve kendisi aç kalacaktır

Wilhelm Reich tüm toplumların, organik biyolojik dürtülerin açlığının yol açtığı psikozlardan muzdarip olduğunu belirtiyor örneğin cinsel bastırmalar, sömürdüğü kitlelerden beslenen kiliseye güç veren bir faktördür cinsel kaygılar, suçluluk duygusu..

Otorite utangaçlığı doğurur ve çocukları ailelerine bağımlı yapar, yetişkinlerde bu bağımlılığın yerini devlete bağımlılık alır işte kapitalist sömürü böyledir. Bu, bastırılmış kitlelerin entelektüel güçlerini felç eder, çünkü burada biyolojik enerjinin en büyük parçası zarar görmektedir

Sonunda, yaratıcı gücün daimi gelişimi yok edilir ve insan özgürlüğüne yönelik tüm amaçlara ulaşmak imkansızlaşır. Her bağımsız bireyin kolayca kitleleri yönetebildiği bu ekonomik sistem bu yüzden, ezilen kitlelerin ruhsal yapıları üzerinde yükselmektedir Reich’in burada göstermeye çalıştığı şey, kolektif boyutta biyolojik, ruhsal ya da duygusal, doğal bir fonksiyonun bastırılması anormal bir reaksiyonla, bir rahatsızlıkla sonuçlanacaktır

Bu hastalık ya da rahatsızlık, kolektif bilinçaltı yoluyla kitlelere tıpkı bir salgın gibi yayılır insanlık, kısıtlanmış özgürlük vebasıyla karşı karşıyadır Bu, şu demek: insanlar ve kitleler, kendilerini ruhsal anlamda yönetmekten acizler

Durum, makrokozmozda kendini hükümet ve dini kurumlarda açıkça gösteriyor. Bu apaçık bir saltanattır, ulusal ve bireysel saltanat Herkese ve her şeye sahip, yeryüzünün rezil hükümdarları, insan uygarlığının kralları..
Politik, sosyal, ekonomik ve ruhsal diktatörlük, ruhsal zulüm.

Ruhumuzdaki bu basit hastalık, bu sorumsuzluk ve temel insani özgürlüğe olan ilgisizlik, bu gezegende insanlara hükmetmiş bütün despotların yolunu açan şeydi. insanlık korku, umursamazlık ve nefret çemberi içinde hapsoldu, hiyerarşik politik sistemleri ve bürokrasileri bu içgüdüler kontrol ediyor, insanın temel mutluluk arayış hakkını sınırlıyor Korkuya, duyarsızlığa ve nefrete dayalı bir toplum, özünde, bireylerin mutluluğunu etkileyen bir sistem meydana getirir.Bu sistem bireysel gelişimi sınırlar, alt-üst tabakalı toplum yapısını ve yanlış amaçlar üzerine inşa edilmiş bir sınıf toplumunu destekler Fakat kitlelerin korktuğu bu baskıcı despotlar bizden farklı değillerdir Onlar aramızda, bizimleler

Halil Cibran, “Peygamber” adlı kitabında şairane bir dille şöyle diyor:
En kutsal ve erdemli olan, sizin içinizdeki yücelikten daha yukarıda değildir En aşağılık ve aciz olan, yine sizin içinizdeki en aşağı olandan daha aşağıda değildir Hepimizin en korkunç günahı işleyebilme ve birbirimize en güzel şefkati gösterebilme kapasitemiz mevcuttur.

 Bu, ruh ve zihinlerimizdeki hastalığı gayet iyi açıklar

Et ve kana karşı değil, emirlere karşı savaşmak.. Güçlere, dünyadaki bu karanlığın hükümdarlarına karşı savaşmak.. Yüksek mercicilerdeki ahlaksızlığa karşı savaşmak.. üzerinizde olduğuna inandığınız herhangi bir güç statüsü düşünün, kraliyet aileleri, hükümet liderleri, birleşmiş milletler finansal organizasyonlar, tekel şirketler ve medya canavarları..

Bunların hepsi yanlış egonun yansımalarıdır, hastalığımızın fiziksel belirtileridir ve yaşamak için bizim bilinç ortaklığımıza, bilinç enerjimize ihtiyaç duyarlar çünkü bizim katılımımız olmadan, onları beslediğimiz suç ortaklığımız olmadan açlık çekeceklerdir Onların devamı, bizim yönetilme arzumuza bağlıdır Bu hastalığın, insanlar arasında yaygın olarak görülen bir belirtisi de onun sürekli reddedilmesidir.

Bastırma Kendimiz hakkında kabul etmediğimiz özellikleri devamlı olarak bastırırız işte bu yüzden yanlış egomuzu ve bu hastalığın belirtilerinin neler olduğunu görmemiz zordur

Bir ulus hatalara ve hırslara sahip olsa bile yaşayabilir ama kendi içinde bir ihanet varsa yaşayamaz işte egomuzun yapısı da böyledir O, sahip olduğumuz özgürlüğü bize unutturan bir aldatıcıdır Bu ruhsal parazitin, yaşamını sürdürmesi için bizi, ona bağımlılığımızı sürdürecek bir kimyasalla beslemesi gerekir. Bizim, paraziti beslediğimiz kaynak ise bilincimizin enerjisidir. Korku kimyasalı, insanlığın korunma ve savunmaya ihtiyaç duymasına sebep olur.

Vücudun yaşam fonksiyonları, iki temel fonksiyona indirgenebilir, bunlar her organizma için geçerlidir: ilki büyüyebilme yetisidir, biyolojinize özen göstermeli, varlığınızı sürdürebilmelisiniz ve ikincisi de kendinizi koruyabilme yetisidir Eğer sadece büyüyüp gelişebiliyor, fakat kendinizi koruyamıyorsanız bir başka şeyin yiyeceği olursunuz Yani hayatta kalmak, gelişebilme ve kendini koruyabilme arasındaki dengedir. insan uygarlığının ve insan evriminin tarihinden doğamızın, “gelişme durumda” bulunmak olduğunu ve korunmanın da bize tehlike anında yardım eden bir şey olduğunu öğrendik. Aynı anda hem gelişme hem korunma durumunda bulunamazsınız Asıl olay şu ki; korunmaya ihtiyaç duyduğumuz anda salgılanan stres hormonları mide ve iç organlarımıza giden damarlardaki kanı keser Burası vücudun gelişimini sürdüren kısımdır şöyle ki; iç organlarınıza giden kanı alıp kollarınıza taşıdığınızda, iç organlarda kan kalmaz yani gelişim durur, ama dövüşmeye hazırsınızdır Kavganız bittiğinde kan geri iç organlara döner ve gelişim devam eder. Bugün yaşadığımız dünyada 7/24 korku hakimdir, yani vücutta sürekli olarak stres hormonu salgılanmaktadır Sürekli salgılanıyor ve bizi koşmaya, dövüşmeye ya da uçmaya hazır tutuyor Her bir an.. ani bir hamleye hazırız.. çünkü defans modundayız Sorun şu; Bu enerji dağılımınız konusunda ne anlam ifade ediyor?

 Bu, enerjimizin büyük bir çoğunluğunu savunmaya harcıyoruz demek oluyor Eğer devamlı savunma halindeyseniz hayatta kalamazsınız ve eğer bu parazit korkuların kontrolünü ele geçirirse bizi, kendimize karşı savunacak bir korku yaratabilir

Bunun güncel bir örneğini, Zbigniew Brzezinski belirtiyor, genel sekreter Brzezinski’nin başkan Obama’yı desteklediği de biliniyor “büyük satranç tahtası” adlı kitabında şöyle diyor:

Amerika büyük bir hızla, çok kültürlü bir devlet haline geldi bu dış politika konusunda bir görüş birliğine varılmasını zorlaştırmaktaydı. Ama bir durum hariç: büyük şiddette ve geniş çaplı bir dış tehdit.

Nazi Partisinin Reichsfuhrer’ı Hermann Goring de bu arz talep oyununu mükemmel bir şekilde özetlemişti şöyle diyordu:

insanlar her zaman Licelerinin hegemonyasına razı edilebilir bu gayet kolaydır Tek yapmanız gereken onlara saldırı altında olduklarını söylemeniz ve barışçıları vatan hainliği ve ülkeyi tehlikeye atmakla itham etmenizdir, bu her ülkede işe yarar.

Durum her bir ayrı bireyde de aynı şekildedir Hatırlayın, egomuzun tek bir amacı vardır: öz benliğimizden daha büyük ve daha güçlü olmak Bu hastalık bizi doğadan ayrı olduğumuza inandırır, işte bu yüzden teknolojiye olan bağımlılığımız sürekli artıyor Bu yüzden dünyaya ve çevreye bu kadar duyarsızız Bağnazlık, ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı ve bunun gibi kişiyi suça iten ayrımcılıklar, bu yüzden varlar şiddet, savaşlar ve nihayet, organizmanın global yıkımı.. Dünyadaki bu sonu gelmeyen korku, karışıklık ve ayrımcılık, yanlış egonun bir belirtisidir ve sahte bir tehlike yaratır

Eğer insanlar kimliklerini bir otorite üzerine temellendirirse, özgürlük kaygıya sebep olur. Bu yüzden kendi içlerindeki kurbanı gizlemek zorunda kalırlar, bunu da başkalarına şiddet uygulayarak yaparlar. Semboller Bir çok ABD başkanının birbirleriyle kan bağları vardır Bush Ailesinin çok sayıda kurucu başkanla kan bağı bulunmaktadır:

George Washington, Millard Fillmore, Franklin Pierce, Abraham Lincoln, Ulysses Grant, Rutherford Hayes, James Garfield, Grover Cleveland, Theodore Roosevelt, William Taft, Calvin Coolidge, Herbert Hoover Franklin Roosevelt, Richard Nixon ve Gerald Ford.

Michael Tsarion, çalışmasında şuna işaret ediyor:

Bush, tahta inip çıkmış birçok Avrupa kralıyla yakın bağlara sahiptir.Britanya’nın kraliyet ailesindeki tüm üyelerle akrabalığı bulunmaktadır Bush’un ailesinin soyağacı 15. yüzyıl başlarına kadar belgelenebilmiştir. 3.Henry ve 8.Henry’nin kız kardeşi Mary Tudor’la direkt soy bağı vardır Kendisi aynı zamanda İngiltere kralı 2.Charles’ın torunudur. George W. Bush’un direkt olarak soyunu takip ettiği bir isim de Godfroi de Bouillon’dur. Godfroi, Müslümanlardan şehri geri aldıktan sonra Kudüs’e kral olan ilk hükümdardı.

ilginçtir ki ABD’nin bugünkü orta doğudaki işgali de yine aynı aile tarafından başlatılmıştır: 1991’de baba George Bush, ve 2003’te oğul George Bush.. George Bush, görevi başındaki iki dönemi boyunca muhalif olan iki adayla da kuzendi: Al Gore, ve John Kerry. Demokrat başkan Barack Obama’nın da George W. Bush ile kan bağı bulunmaktadır.

 Aynı şekilde Gerald Ford, Lyndon Johnson, Harry Truman, James Madison ve İngiliz başbakanı Winston Churchill ile de kan bağı vardır.

Şimdi de 2008 başkanlık seçimlerinin diğer tarafına bakalım John McCain; Robert De Bruce, İskoçya Kralı 1.William ve yine Godfroi de Bouillon’un soyundan gelmektedir ve bu kan ilişkileriyle ilgili galiba en ilginç nokta da tüm İngiliz Kraliyet Ailesi’nin, İslam peygamberi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin soyundan geldiği gerçeği.

Bu soy Portekiz ve Kastilya krallarından geçip Kral 4.Edward’a kadar uzandı

Bu, medyadan her gün duyduğumuz şeylerden çok çok farklı bir hikaye bu gerçek, Burke’s Peerage gibi soybilim alanında önde gelen otoritelerce tamamen açığa çıkarılmıştır

Bu şunu gösteriyor: ortada bir gerçek hikaye var, bir de insanlara anlatılan uydurulmuş aldatmaca. Bu soy geldiği gibi devam ediyor ve bir yandan da Burke’s Peerage ve bu türden kaynaklarca belgeleniyor

Tüm bu bahsedilenlerde görmemiz gereken şey sadece insanlar değil Monarşide, saltanatta, aristokraside ve demokraside, geçmişte ve şu anda yüksek kademelerdeki insanların hep aynı amaçta oluşu.

Tüm bunların fiziksel ve sembolik anlamları var, bu kanbağı hastalığımızın sembolünü taşıyor. öz bilinci aşağı yukarı doğru olarak keşfetmek, en basit haliyle, varlığından bile haberinizin olmadığı yönlerinizin kapsamlı bir şekilde farkına varmanızdır. Bu yönler kolayca açığa çıkıyor çünkü semptomlarınız olarak kendilerini gösteriyorlar.

Semptomlar Psiko-ruhsal hastalığımızın semptomları savaşlar, terör saldırıları, insan ürünü felaketler ve lider figürleridir. insanlar içgüdüleri ve doğalarına karşı duyarsızlıklarını sürdürdükleri sürece bu olayların neden meydana geldiklerini ve bu figürlerin neden böyle yüksek pozisyonlara yükseldiklerini asla anlayamayacaklar. Binlerce yıldır bu yöneticilerden kurtulamadık çünkü binlerce yıldır bu hastalığı kökünden yok edecek çözümler aramak yerine semptomlarıyla mücadele etmeye çalıştık Bastırılmış halkların yaptığı devrimler sonucu düşen her bozuk yönetimin yerine, iki tane yenisi geldi çünkü bozuk yönetimin kökenindeki sebep bu yönetimin başındaki liderin kendisi değildir, bu sebep her bir bireyin kendisidir çünkü ölümcül bir parazitle karşı karşıya olduğundan bihaber olan bir baş esir olduğunu kabul etmemek için her şeyi yapacaktır insanlar kendi ruhlarıyla yüzleşmemek için -ne kadar saçma olursa olsun- her şeyi yaparlar Bu dünyada akıllı düşünmekten çok uzağız, suçu başkalarına atmayı kesip kendi kötülükleriyle yüzleşenler nevrotik olarak görülüyorlar.

1950lerde yazılmış bir makalede şöyle deniyor: çalışmaların gösterdiğine göre, yakın sosyal ve kültürel çevresinden soyutlanan bireyler nevrotik oluyorlarBu insanların gizli güdülerini ifade edebilecekleri bir nesneleri olmadığı için içlerindeki, daha önce kabullenemedikleri, neden belirdiğini ve nasıl başa çıkacaklarını bilmedikleri şeyleri görmeye başlıyorlar. Gerçek öz benliğimiz, bugünkü dünyada adeta bir yabancı gibi işte bu yüzden, kaç uygarlığın kurulduğunun ve yıkıldığının bir önemi yoktur Bu yönetim düzeneğini yaratan, bağımsız bireyler değil, kolektif bilincimizdir.

 “Delilik, aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir”Albert Einstein

Sayısız başarısız olmuş girişimden sonra insanlar artık “kısasa kısas”ın çözüm olmadığını anlamalılar işte buradayız… Binlerce yıl sonra, DNA kopyalayabilecek bir teknolojiye sahipken, uzayın derinliklerini araştıran ve ses duvarlarını aşan araçlara sahipken, ve bilim neredeyse bütün hastalıkların üstesinden gelirken, biz hala düşüncelerin ve bilincin önemini kavramakta güçlük çekiyoruz. Bu deliliğin ta kendisi ve her birimiz bu ruhsal salgından sorumluyuz çünkü bağlantılarımızı öldürüyor ve mesajlara ilgi göstermiyoruz. Öz 1990’larda, Nobel tıp ödüllü üç bilim adamı, yaptıkları çalışmalarla, DNA’nın asıl işlevinin, geçen yüzyıl boyunca inandığımız gibi “protein sentezi” değil elektromanyetik enerji alımı ve taşıması olduğunu gösterdi. Protein üretimi, DNA’nın fonksiyonlarının yüzde üçünden azını oluşturur, fonksiyonların yüzde doksanından fazlası biyoakustik ve biyoelektrik sinyalleriyle ilgilidir, biyoelektrik sinyalleriyle ilgili DNA fonksiyonlarını bilmemiz neden önemlidir?

 HEARTHMATH enstitüsü, kalp ve beynin iki yönlü bir diyalog içinde olduğunu ve, birinin, diğerinin fonksiyonlarını etkilediğini keşfetti. Bu pek fazla bilinmiyor ama, kalp beyne, beynin kalbe gönderdiğinden daha fazla bilgi gönderir ve kalbin beyne gönderdiği bu sinyaller algıyı, duygusal fonksiyonları ve daha ileri kavrama işlemlerini etkileyebilmektedir Kalp ayrıca, vücuttaki en güçlü ritmik elektromanyetik alanı oluşturmaktadır ve bu, etrafımızdaki insanların beyin dalgalarında açıkça ölçülebilir Bizler aslında en güçlü kavramsal fonksiyonumuzun elektromanyetik bir ifadesiyiz Elektromanyetizma, dünyanın her yerinde kendini ‘düalizm’ olarak göstermektedir bütün maddeler negatif ve pozitif yük taşırlar organizmalar bu temel üzerine kuruludur Organizmanın homeostatisi, bu iki kutup arasındaki dengeyi sağlar. Bunun yanında, duygusal enerji üzerindeki çalışmalar, kalbin alanının, duygusal bilgilerin taşındığı ve vücudun iç ve dış biyoelektromanyetik dengesinin sağlandığı yer olduğunu gösterdi. Biz farklı duygular deneyimledikçe, kalbin alanı da değişim gösterir Bu, etrafımızdaki insanların beyinlerinde kayıtlıdır. Hücreleri, suyu ve DNA’yı etkileme yetisine sahiptir. Korku, parazit tarafından sağlanan bu kimyasal, ev sahibinin gönderdiklerinden farklı biyoelektrik sinyaller yaratır bu sinyal çevremizdeki organizmalara yayılır ve karşıt bir güç tarafından dengelenmediği sürece büyüyerek bütün organizmaya ulaşır.

Doktor Fritz Allan Poe, vücudumuzdaki hücrelerin, ışığın küçük parçaları ve elektromanyetik alanın tekil birimleri olan ‘foton’lar ile haberleştiğini keşfetti Vücudumuzdaki bu iletişim sistemi, insanlar arasında da vardır buna ‘morfik rezonans’ denir şamanlar, bilgeler ve antik insiyeler bunu bilirlerdi Bu öğretiler, tarih öncesi kültürlerde çok yaygındı Sanatsal anlatım ve ritüellerin, bütün antik uygarlıklarda köşetaşı olması tesadüf değildir

Sanat, ruhun karanlıkta kalmış yerlerini ifade eden ve onu bilinç boyutuna taşıyan kişisel bir yöntem olarak kullanılmıştır Bu, psikolojik terapilerdeki durumun aynısıdır

Ritüeller, astrolojik tarihlere göre oluşturulmuştur Yıldızlar ve gezegenlerin astro-psikolojimize etki ettiğini biliyoruz şamanlar ritüellerini biyolojik ritim veya psikolojik döngü ile uyumlu astrolojik tarihlerde düzenliyorlardı

Bu ritüeller katılımcıların öz benlikleriyle olan iletişimlerini canlı tutuyor ve psikolojik bastırmaları önlüyordu insanlar içlerindeki kötülüklerle yüzleştiği ve onları kendilerin olarak kabul ettiği sürece onları bütünüyle fiziksel dünyaya yansıtmıyorlardı. içinde ne var ne yok getirirsen, o getirdiklerin seni kurtaracaktır. Eğer içindekileri buraya getirmezsen o getirmediklerin seni yok edecektir

Ruhsal hastalığımızın nesli, insanları bütünüyle kavgaya ya da kaçışa zorlayan bir takım afetlerden sonra hızla genişlemeye başladıBu, büyük bir stres durumu yaratarak halkın bağışıklığını zayıflattı Vücudumuz stres altındayken hastalığa karşı daha dayanıksızdır. Bu yüzden, kara parçaları tamamen tufanın sularınca yutulduğunda insanlığın hastalığı başlamıştı Bu tufan bir çok kabileyi, kabile reisini ve uygarlığı evlerinden uzaklara sürüklemişti insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için yeni evler ararlarken ruh sağlıklarını koruyan ritüelleri de askıya almışlardı şamanlar dünyanın bir çok farklı yerine yayıldılar, bütün bilgilerini içlerinde muhafaza ettiler

Bizler antik Mısır ve Orta Amerika’daki Mayalar gibi gelişmiş uygarlıkların bilimde doruğa ulaşmalarını sağlayan bulgular ve kendilerinden önceki döneme ait kalıntıların varlığından tamamen habersizdik Onların inanılmaz boyutlardaki matematik, astroloji, tarım, ekonomi, yönetim ve mimari alanlarındaki bilgilerinin kendi kendilerine oluştuklarına inandırıldık Bu durum, bu uygarlıkların gizlenmiş kökenlerine yönelik bir çok araştırmanın yürütülmesine yol açtı

Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu bilgileri gizlemeye yönelik operasyonları yürütenler tam olarak, daha önce bahsettiğimiz politik ve dini alandaki soydan gelmekteydiler ünlü kütüphane ve değerli metinlerin yakıldığı olaylar bu operasyonlardan bazılarıydı Tüm bu bastırmalardan sonra bile hala hemen hemen bütün ülkelerde bu eski uygarlıkların kalıntıları bulunmaktadır Avrupa’nın kolonileşme hareketi başlamadan uzun zaman önce Kuzey Amerika’da antik kültürlerin görüldüğüne dair büyük kanıtlar vardır

Barry Fell, “America BC” adlı kitabında diyor ki: Amerika’nın Kanada ve Latin Amerika dahil neredeyse her bölgesinde bundan 2500 yıl önceye ait, çeşitli Avrupa ve Akdeniz dillerinde yazılmış kitabeler bulundu.

William Comynus Beaumont’un yazdığına göre: Toltek ve Maya uygarlıkları Amerikan toprağında doğmamıştır burada sadece gelişmişler, Mısırla yakın akrabalığa sahip hiyeroglif alfabe sistemi ve ileri sanat yapıtları geliştirmişlerdir New England’dan diğer kuzey eyaletlere kadar bir çok yerde denizcilerce kurulmuş, yazıtlar, oyma kitabeler ve gömütlerle dolu yerleşim birimleri bulundu buralar MÖ 100 kadar eski tarihlere aitti Bu bilgileri hasıraltı etmek için malum güçler gerçek tarihi bilgiye sahip kaynakları yakıp yıkmakla kalmadılar, bunun yanı sıra antik şamanlardan, sonraki çağlara miras kalan kültürleri de sildiler. Gelmiş geçmiş en yıkıcı soykırım şaman kabilelere uygulanan soykırımdı, ki hala öyle. Geleneksel köklerimizi kaybettik ve ritüelleri bilmiyoruz Yerli Amerikalıların (american indian) dragon ve hayalet dansları (the ghost dance)…

Tüm bunlar neyin nesi acaba?

 Dünyadaki bütün şamanlar.. Onlar ritüellerini yaptıkları aman, işlerini yapmış oluyorlardı Uyumla, danslarla, yeryüzünün bağışıklık sistemini güçlendiriyorlardı, fakat hepsi katledildi. 17.yüzyılda olan şey tam olarak buydu, yerli halkın topraklarına girildi ve herkes katledildi Kraliyet ailesini temsil eden bir kaç kişiyle birlikte Kolomb, yerlilerin hayatlarını mahvetmekve madeni kaynaklarını sömürmek için keşfe gönderildi

 Karayiplerdeki her bir adayı gezdi altın madenlerini boşalttı ve Tano kabilesinden bir sürü köle topladı Leah Trabich’e göre 3 yıl içinde tam 5 milyon yerli katledildi 15 yıl içinde, 250.000 kişilik Arawak kabilesi tamamen yeryüzünden silindi Avrupa’nın eli değmeden önce Amerika’nın nüfusu 12 milyondan fazlaydı dört asır sonra bu sayı yüzde 95 azalarak 237 bine düştü 1494’ten 1508’e kadar, üç milyondan fazla insan savaşlarda, kölelikte ve madenlerde telef oldu Gelecek nesillerden buna kim inanabilir?

 Ben, olanlardan haberdar bir görgü şahidi olarak, bunları yazarken inanmakta güçlük çekiyorum bunları insaniyetten çok uzak davranışlar olarak görüyordum ve şu an yazarken bile titriyorum. Bozuk soydan gelen başka bir figür Hernando Cortes, Azteklerin büyük bir kısmını yok etmiş ve maden kaynaklarını yağmalamıştı aynı olay Cortes’in ikinci kuzeni Francisco Pizarro tarafından tekrarlandı Peru’daki ınka imparatorluğunu fetheden kişi de oydu Bu canavarlıklar Afrika, Yeni Zelanda, Yeni Gine ve Doğu Timor’da da görüldü ve bugün Kanada’da hala görülmekte.

Antik dünya ve gerçek tarihimiz hakkındaki kalıntıları yok etme girişimleri bilinçli yapılmış hareketlerdi, ama yine de bu bastırmalar için politika ve dinle ilişkili herkesi ve her şeyi kategorize etmek ve suçlamak talihsizce bir hata olur Bunu yapmak, bir sürü yozlaşmış eksik parça olduğundan ve bugünkü ruhani metinler özlerinden saptırıldığından, ruhani kavrayışın peşindekiler için doğaldır. Ve bu ruhani bilgeliğin eksikliğinden dolayı dünyadaki yerlerini anlamaya çalışan dürüst ve ahlaklı insanlar bu açığı istismar eden çevrelerin iştahını kabartmaktadırlar.

Hayatlarımızı en basit şekilde sürdürecek yeterli güce sahip olmak örneğin, basitçe ‘bir başka tuzak’ diyebileceğimiz ve insanların buna açıkça düştüğü “New Age” hareketine bakalım..

Sürekli kötü bir şeyler arıyorlar ve kendilerine verilen her şeyi alıyorlar Bu, öz anlayıştan yine çok uzak. Bu sadece din eksenli bakış açısının bir başka versiyonu insanlar yeni bir şeyler arıyorlar yeni bir tür ruhanilik arıyorlar, bir şeyleri değiştirmek ve kendilerini mükemmelleştirmek istiyorlar, ama bunlar istismar ediliyor. Yaptıkları şey sizi bir başka sürü psikolojisine ya da modern bir dine sokmaktan başka bir şey değil ve insanlar hala bunlardan kurtulmaktan acizler. Kendi yolculuklarını ve yollarını takip etmekten acizler, oysa bu en önemlisi..

Hepimizde biraz şizofrenik kişilik durumu var, kendimize karşı trajik bir bölünme.. Hıristiyanlık öncesi çağda, bir çok doğaüstü güç kültü vardı En önemlileri Yıldız, Güneş, Satürn, Ay ve Gökyüzü kültleriydi Yani basitçe, Ay kültündekiler Ay tanrısına taparlardı Güneş kültündekiler Güneş tanrılarına taparlardı Ortadoğu’da oluşan Satürn kültündekilerin taptığının adıysa El (ya da Ely)idi İncil’de de anlatıldığı üzere ısrailoğulları Mısır’dan çıktılar, vaat edilmiş topraklara girdiler ve burada ısis’in Ay kültü, Ra’nın Güneş kültü ve El’in Satürn kültü ile kaynaştılar.

İsrail adı buradan gelir Isis-Ra-El Eski İsrail kültü ve mitolojisi, Yehova, ataerkil masallar, Mısır’daki olaylar, ve gerisi bütün ilahi dinlerin köklerini oluşturmuştur

Bu kökler antik Yakın Doğu felsefelerinin yardımıyla gelişmiştir Yahudilerin takkeleri, Müslümanların türbanları ve sarıkları hep bu gökyüzü kültlerinin sembolleridir Yıldız kültü, en eski ve öne çıkan kültlerden bir tanesiydi Saydığımız bütün bu kültler her ne kadar ruhani amaçlar ve dünyevi idare için yaratılmış olsalar da bazıları zamanla başka amaçlara yöneldiler. Tahmin edebileceğiniz gibi, her bir güç kurumunda küçük kültler, tekil tanrılara tapılan ana kültler içinde vücut buldu Mitra ve Dionysuskültleri buna örnektir

Bugün Mitra ve Frigya’nın baş sembollerini hala kullandığımız doların üzerinde görebilirsiniz

Bir çok ülkenin askeri kodu, Paraguay bayrağının ters tarafı, ABD Senatosunun mührü, ve bir Güneş kültü kutlaması olan Noel.. Dionysus kültünde, bir çok bayram kutlanırdı, bahar ekinoksunda Atina’da kutlanan Büyük Dionysia bunlardan biriydi Bu festivaldeki en önemli etkinlik, şairlerin, müzisyenlerin ve komedyenlerin açık hava tiyatroda performanslarını sergiledikleri Thaimela yarışmasıydı. Müzisyenlerden vergi alınmazdı, sanatçılar askerlikten muaftı Dionysus kültü bugün hala hayattadır.. eğlence endüstrisi olarak..

Hıristiyan kilisesi, bir ‘tarih öncesi kültler ansiklopedisi’dir. – Friedrich Nietzsche

Eski Ahit, bütün bu hikayeleri içermektedir Bu kültü devam ettiren hanedan, torunları sayesinde bugün hala varlığını sürdürmektedir ve çok güçlü konumdadır Bu kültler bütün uygar toplumlarda hala vardır ve güçlü pozisyonlarda bulunmaktadır Bu grupların en önemli işlevleri, insanların rızasını almaları ve onları suç ortakları yapmalarıdır Bilinçli zeka, yaratıcı zekadır, kişisel kimliğinizi içinde bulunduran odur, gerçek düşünce buradadır Bilinçaltı zekanın ise bir kimliği yoktur bilinçaltı bir kayıt cihazıdır, davranışları kaydeder ve düğmesine basınca o davranışları yürütür, otomatiktir Bu çok kullanışlı bir şeydir çünkü tekrar tekrar öğrenmek zorunda değilsinizdir bir kez öğrenince, onu kalıplaştırırsınız Sorun şu ki; bilinçaltı zekanın programladığı temel inanç ve davranış kalıpları öncelikle ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz, ailemiz ve toplum tarafından şekillendirilir Bu yüzden bir çok insan, çevremizden ne kadar kolay etkilendiğimizin farkında bile değildir Karşılaştığımız her bir insan, yüzleştiğimiz her bir durum, televizyondan duyduğumuz her bir küçük sözcük.. Bunlar bilinçli zekamızı pek etkiliyor gibi görünmez, fakat bilinçaltınız çevreden gelen her bir sinyalin, farkında olmadığınız halde sizi etkilemesine açık bir şekilde tasarlanmıştır Soru şu ki: bizler bilinçli mi yoksa bilinçdışı hayatlar mı yaşamaktayız?

 Nöroloji bilimi sayesinde biliyoruz ki, hayatımızın farkında olduğumuz ve bilincimiz tarafından kontrol edilen kısmı yalnızca yüzde 5’ten ibaret Yüzde 95’lik kısmında bilinçaltımız ve diğer insanların oraya yükledikleri programlar tarafından yönetiliyoruzProblem şu ki, bu programlar çalışırken biz onları göremiyoruz şüpheciler şöyle düşünürler: “bilinç? modeller? astroloji?” “hayır hayır, her şeyi biz, kendi ellerimizle yaratırız, zihinlerimizle değil” “modeller fiziksel değildir, beni etkileyemezler” fakat davranışlarımızın yalnızca bu küçücük parçasında bilincimizin devrede olduğu gerçeğini düşünün..

Anlayamadığımız şey, bütün bu ülkelerin ve uygarlıkların özgür ve bağımsız olduklarını sanmaları, fakat öyle değiller. Hatta bilinçaltlarında özgür ve bağımsız olmaktan çok korkuyorlar yönetilmek için yalvarıyorlar ve eğer bunu kendi kendilerine yapamıyorlarsa, bu sorumluluğu bilinçli yada bilinçsiz olarak kimin almasını bekliyorsunuz?

 Tüm bunların sonucu olarak ataerkil model yapılar güç kazanıyor Tehlikede olduğumuzu düşündüğümüzde, bizi beslemesi için annemizi aramıyoruz bizi koruması için babamızı arıyoruz Ki zaten ataerkil yönetimdeki bu korku çağının, felaket ve parazit çağıyla birlikte başladığını görüyoruz.

Sorumluluğumuzu ve bilinçli enerjimizi teslim ettiğimiz en önemli kanallardan biri “para”dır.

 Paraya olan bağımlılığımızın kırılmasını kesinlikle istemiyoruz çünkü bu, hatanın bizde olduğunu gösterecek. Tanrı, kendi hayatlarımızın sorumluluğunu üstlenmemizi yasakladı bu yüzden biz de parayı suçluyoruz. Ego tarafından oluşturulmuş bütün bu aldatmacanın köşetaşı işte bu Paranın, bütün kötülüklerin anası olduğu söylenir fakat para kötü bir şey olamaz, çünkü o sadece bir semboldür Semboller, sadece onu kullananların inanç ve ruhlarını taşırlar Bu şu anlama geliyor… Para kötü bir şey olamaz, çünkü o sadece bir semboldür semboller, sadece onu kullananların inanç ve ruhlarını taşırlar Bu şu anlama geliyor: para kötü niyetleri ve egonun doğasındaki bozukluğu su yüzüne çıkaran bir semboldür Para, sadece onu değerli kabul ettiğimiz için vardır. Ve özgürlüğümüzü daha da kısıtlamak için değerli olduğuna inandığımız bu paranın kontrolünü resmi hükümet yerine özel bir şirkete teslim ettik. Merkez bankasının bastığı banknotları kullanmamızı zorunlu kılan bir yasa yoktur bunu biz seçiyoruz, çünkü alternatiflerden korkuyoruz. bağımsızlık

“özgür olduğuna inananlardan daha kolay köleleştirilebilecek hiç kimse yoktur”

Bu aslen parayla ilgili değildir, bu enerjiyle ilgilidir çünkü para sadece milyonlarca insanın peşinde koştuğu ve enerjilerini odakladığı bir şeydir, sadece bir materyaldir. Plazma TV’miz, evimiz, yaşam tarzımız ya da işimiz olmayınca statümüz ya da önem verdiğimiz diğer şeyler olmayınca boş olduğumuzu düşünüyoruz.

İnsanlar kendilerini üzgün hissediyorlar, yalnız hissediyorlar, boş hissediyorlar Ve bu boşluğu materyalizmle doldurmaya çalışıyorlar, bunun onları daha iyi hissettireceğini sanıyorlar. Bu boşluğu maddi eşyalarla tatmin etmeye çalışıyorlar ve sahip olma duygusu onları bu noktaya getiriyor özgürlüklerini, kontrolleri dışındaki harici bir kaynağa teslim ediyorlar şu an da olan şey de tam olarak bu, birbirimizle yarışıp duruyoruz.

Birbirimizi yok ediyor, savaşıyor, maddi varlıklar için rekabet ediyoruz gezegeni yağmalıyor ve koparabildiğimizi almak için parçalıyoruz onu havaya kaldırıp “ben kazandım” demek istiyoruz Bütün bu davranışlarımız sadece gezegenimiz için değil insan uygarlığı için de yok edici bir güç çünkü insan uygarlığı ancak ortaklıkla refahı bulacaktır rekabet onu öldürecektir Ve eğer bu gerçeklerden yola çıkarsanız varacağınız yer içimizdeki yok edici güç olacak Görüyorsunuz bütün kötülüklere sahibiz. Canavar içimizde mevcut ama biz kötü denince, sinemadakiler gibi şeytani yaratıklar ve karanlık figürler görmeyi bekliyoruz Oysa bu canavarlar günlük hayatlarımızdaki insanların ta kendileri tartıştığımız, kıskandığımız ya da nefret ettiğimiz insanlar Fiziksel ya da duygusal yoldan incittiklerimiz, yönetmeye çalıştıklarımız.. Aslında bu kıskandıklarımız ya da nefret ettiklerimiz, o insanların nitelikleri değil sadece, bize kendimizi hatırlatan gerçekler. Bu nitelikler, bize daha çok istediğimiz ya da hiç sahip olmayı istemediğimiz kendi niteliklerimizi yansıtıyor.

Peki biz bu acıyı hafifletmek için ne yapıyoruz?

İçimizdeki kötülüklerle mücadele etmek yerine bize bu kötülükleri hatırlatan insanlara zarar vermeyi seçiyoruz.

Kendimizde bulunmasından hoşlanmadığımız şeyleri hatırlatan bu insanları incitiyoruz.

Duygularımızı etkileyen şeylerin gerçekte neler olduklarını bilmediğimizden duygularımızı kontrol edemiyor ve bu yüzden kötü hissediyoruz.

Sonra da sinirimizi başkalarından, bize bu gerçeği gösterebilecek başka şeylerden çıkartıyoruz.

Aynı şeyi hayvanlara yapıyoruz, hayvanlar bu konu için çok elverişli çünkü kendilerini savunamıyorlar. Saldırganlığımızı, gerginliğimizi ve nefretimizi yansıtmak için çok uygun sadece aciz bir şey bul ve sinirini ondan çıkart. Bir insan davranışlarında ne kadar bilinçsiz olmalı ki yaşayan bir canlıya işkence edebilsin ya da onu sakat bırakabilsin?

Bir insanın hiçbir şeye karşı şefkat göstermemesi için ne kadar merhamet yoksunu olması gerekir?

 Topluluğa, bireylere, insanlara ya da hayvanlara sempati duymamak…

Maddi eşyalar peşinde koşmak için doğuran ve çoğalan bir nüfus…

Ama bundan daha tehlikeli bir şey var zalim insanlardan daha tehlikeli bir şey, çünkü bunlar görülebilen şeylerdir, nefret ve acımasızlık gibi şeyleri zaten biliyoruz ve tanıyoruz Benim asıl kaygılandıklarım, insanlara ve hayvanlara zulüm edilmesine karşı olup, bununla birlikte, yeterince haklı olduklarını düşündükleri için, bu zalimlerin acı çekmelerini isteyenler ve bunu haklı görenler. çünkü bu insanlar, aslında bilinçaltlarındaki zalimliği bilince taşıyorlar karşı olduklarını sandıkları zalimce bir davranış, artık onlar için kabul edilebilir oluyor çünkü onlar diğer insanları düzeltme hakkını kendilerinde görüyorlar kendileri bir tür otorite olarak görüyorlar.

 Bu tür insanların, içlerindeki zalimlikle ve öfkeyle tanışmaları çok daha fazla zaman alacak, çünkü onlar bu yaptıklarının kesinlikle aynı nefretin başka bir formu olduğunun farkında değiller içimizdeki bu canavardan tamamen kurtulmak için ne yapıyoruz?

 “Hey, bir dakika. canlı bir varlığa acı vermek doğru değil” diye düşünmeye başladığımızda, ego, bize bu zalimliği daha gizli bir şekilde sunar.

Bizden aslında tam olarak aynı nefreti ve zalimliği göstermemizi istemektedir, fakat sadece farklı bir biçimde, ve farklı insanlara karşı. Bir şekilde içimizdeki boşluk yine yolunu buluyor ve insanlar yine huzursuzluk duymaya başlıyorlar. Sayısız kez başka insanları ya da başka grupları suçluyorlar. Hayatlarımızda kaos istiyoruz, yıkımı arzuluyoruz, felaket için yalvarıyoruz çünkü eğer dışarıda bu tür günah çıkartacağımız ve öfke duyacağımız şeyler olmazsa bunların içimizde bulunduklarını fark ediyoruz bu da istemeyeceğimiz bir şey.

Savaşlarla başa çıkabiliriz, terörizmle başa çıkabiliriz borsanın çökmesiyle ve ekonomik krizlerle baş edebiliriz tüm bunların üstesinden gelebiliriz ama içimizdeki kaosu fark ettiğimiz zaman… Asıl korktuğumuz şey işte bu. içimizdeki nefretle bir anlık yüzleşmemizde milyonlarca 11 Eylül yaşayacağız

“Sevgi maskesinin ardındaki bir vahşet ile kendimizi yok ediyoruz.”

“Hayatta epey acı var, ve belki de kurtulabileceğimiz tek acı acıdan kurtulmaya çalışırken çektiğimiz acı.”

 Ve tüm bunların en ilginç kısmı ise bütün bunlarla her gün karşı karşıyayız Her bir gün kucağımızı açarak kabul ediyor veya vahşice reddediyoruz Asıl önemli olan, neyi kabul edip neyi reddettiğimizden ziyade içimizde bulunan, belirli bir şeyi isteten ve belirli bir şeyden uzaklaştıran güç

Asıl düello burada kopuyor, fiziksel güçlülük ya da zayıflık çekme ya da itme; ve işin ilginç yanı, bu farkındalığı ve bilinci kavradığınızda bu soyut hakikat etrafımızdaki her şeye, bütün hayatımıza can veriyor

Bu davranış çatışmalarının kökenini de işte burada yatıyor Buna (Hinduizm’de) Brahma’nın nefes alışı ve nefes verişi denildiAntropozoik olarak ise Atman ile Lucifer’in büzülmesi ve genişlemesi olarak öğrendik.

Elektriğin aktiflik ve pasiflik özellikleri, eril ve dişil kuvvetler, Yin ve Yang, varlık ve hiçlik, Bunların hepsi bilinç ve farkındalık ile başlayan aynı davranış sürecinin farkı ifade biçimleridir.

 Ve eğer bu ifadelerin zihninizde oluşturduğu imgelerden ve kavramlardan kurtulup bu iki kutup arasındaki farkı kavramaya çalışırsanız, dünyada dönmekte olan bütün farklı senaryoların ve ihtimallerin bu aynı kökenden doğduklarını fark edeceksiniz.

Milyonlarca insan gelip size neden incilin kesinlikle Tanrı sözü olduğunu ve neden ona inanmanız gerektiğini söyleyecek.

Bir diğer grup bunun beyin yıkamadan başka bir şey olmadığını ve inanmamanız gerektiğini anlatacak.

Herkes size diyecek ki: “hey şuna bak”, veya “buna dikkat et” veya “bu iyi bir bilgi” veya “bu kötü bir bilgi” Ben ise şunu merak ediyorum: Bu insanlar doğruyu ve yanlışı belirleyebilme yetkisini nereden alıyorlar?

Kabul ya da red ettiğiniz şeyler neden başkalarının telkinlerine göre şekilleniyor?

Bu kararları neden kendiniz vermiyorsunuz?

 Bilgi bilgidir.

iyi ya da kötü bilgi diye bir şey yoktur, sizin o bilgiyle yaptıklarınız vardır. Ben derim ki, Kutsal Kitabınız “her şey” olsun her türlü bilgiye, her insana, her olaya, her senaryoya ve her duruma açık görüşlülük ve dürüstlükle yaklaşın çünkü bütün bunları nasıl değerlendireceğiniz tamamen sizin seçiminiz, çobanları takip etmeyin, gelenekleri takip etmeyin, bu sizin meseleniz işte bu yüzden, kaç kişinin size doğru ya da yanlış olduğunuzu söylemesinin bir önemi yok, onların onaylamasına muhtaç değilsiniz. Eğer hayatımızın her gününde hareketlerimizi ve düşüncelerimizi sorgulayıp kararlarımızı hissettiklerimizin farkında olarak, bilinçli olarak veriyorsak işte olgunluk budur. Şamanizm budur.

 Ve bu, bana gerçekten yaşadığımı hissettiriyor. Bu bilinçli yaşayan evrende, doğanın yasaları yoktur, sadece alışkanlıklar vardır bu evreni bir yasaya uymaya zorlayan harici bir kuvvet yoktur. Doğanın yasaları dediğimiz illüzyonlar yalnızca varlıkların, terk edilebilir alışkanlıklarının sonuçlarıdır Alışkanlıklar bırakılmak istendiği zaman, organizmanın yaşamının devam etmesi için bu olaylar meydana gelir, ve biz buna evrim deriz. Evrimimizi kolektif zeka şekillendirir Buna en iyi örneklerden biri, John Karat tarafından 1988’de yapılan bir deneydir John’un takımı, laktoz sindiremeyen hücreleri yiyecek olarak yalnızca laktoz bulunan bir ortama bıraktı.

 Doğa yasalarına göre bu hücrelerin hepsinin ölmüş olması gerekiyordu Ama ilginç bir şey oldu, ölmediler Her biri, karşı karşıya olduğu problemin farkına vardı ve laktoz sindiremeyen bu enzimlerin yerine laktoz sindirebilen enzimler oluştu. Eğer bir hücre, nasıl ve ne zaman evrileceğine karar verebiliyorsa -ör: yaşamı tehlikeye girince- her canlı bunu yapabilir Yaygın olan kanıya göre insan vücudu genlerin kontrol ettiği bir biyokimyasal makine idi ve bu yüzden, biyolojilerimizin davranış, duygu ve karakterleri; sağlığımız ve hayatlarımız bizim kontrol edemediğimiz genlerin kontrolündeydi Yani buna göre insan, bir kurbandı, hayatını genler kontrol ediyordu Onları seçemez ve değiştiremezdiniz, neyin olacağını belirleyen bu sahip olduğunuz genler idi 1967’den bu yana kök hücre üzerinde yaptığım deneylerde bir kök hücreyi alıp, bir petri kabına koyardım bu hücre 10 saatte bir bölünürdü. Sonra tüm hücreleri alıp üç gruba ayırdım ve onları üç petri kabına koydum Ardından her bir kaptaki gelişim besinlerini ve ortamdaki bileşenleri değiştirdim ilk kaptaki hücreler kemik oluşturdu ikinci kaptakiler kas oluşturdu ve üçüncü kaptakiler yağ hücrelerine dönüştü Bu hücrelerin kaderini belirleyen neydi?

 Kaplara konulan hücrelerin hepsi, genetik olarak tamamen aynıydı yani bu genlerin kontrolünde değildi çünkü hücrelerin hepsi aynı genlere sahipti farklı olan tek şey, bulundukları ortamdı Birden bire şöyle dedim: “aman tanrım” Ben burada genlerin yaşamı kontrol ettiğini öğretiyorum, ama hücreler bana genlerin, yaşama reaksiyon gösterdiğini söylüyor Reaksiyonu kontrol ettiğiniz sürece, hayatı kontrol edersiniz mesele sadece ortamı nasıl gördüğünüz, onu nasıl algıladığınızdır ve eğer bu meseleyi kavrarsanız, gezegendeki en mükemmel varlık olmaya doğru ilerlersiniz Canlı ve sağlıklı olmak, hayata nasıl reaksiyon gösterdiğinizle ilgilidir. Tüm dünyada baş gösteren ekonomik krizde giderek kızışan siyasi ve dini savaşlarda ve insanların sürekli kendilerini boşlukta ve anlamsız hissetmelerinde kolektif zekanın yüzeyine çıkmış bir koca yığın enerji bulunmaktadır Evrim, kademeli olarak işlemez ani verilen kararlarla gerçekleşir Ve organizma için hayati bir durum söz konusu olduğunda kendini gösterir şu anda, kendimiz belirleyeceğimiz tarihi bir noktadayız Kadir-i mutlak olmayı ya da esir kalmayı seçeceğiz.

Kendimizle yüzleşmeyi ya da hayaletlerle savaşmayı iyileşmeyi ya da hastalığın yayılmasını yaşamayı ya da ölmeyi
Seçim Sizin

*************

D.Brown Kitapları, Zeitgeist, Kymatica Gibi Belgeseller Hakkında “uludagsozluk.com” Yorumu (Galaksiler Arası Yolcu , 21.04.2012)

İlk izlenildiğinde insanda olumlu izler bırakan ve anarşist bir ruh haline sebep olan belgeseldir. Hem humanist geçinip hem bir şeyleri değiştirmek isteyen bünyeye bunun mümkün olduğunu söyleyerek gazı verir. ilk başlarda ama çözüm sunmuyorlar diye eleştirilirken son iki filmiyle venüs projecti çözüm önerisi olarak sunmuşlardır. Fakat derinlemesine üzerine düşünüldüğünde ‘the network’ filminden alıntı yapılan o sahne hatırlanır. ‘bizler gerçek değiliz televizyonlarınızı kapatın bu sahte bir dünya öfkenizi gerçekten dile getirin vs’ diyen haber sunucusunun da kar elde etme amaçlı seyircileri coşturan bir programın sunucusu olduğunu hatırlarsınız. yani bu medya sektörü içerisinde medya sizin beyninizi ele geçiriyor sizi sömürüyorlar diyen insanların; facebook duvarına ‘facebook çok amele bir ortam oldu’ yazan insanlardan bir farkları yok, kendileriyle çelişip dururlar. ve tam da bu sırada biz gerçek değiliz diye haykıran sunucu amcamın da dediği gibi medyanın bir parçası olan bu tarz propaganda belgesellerinin de gerçek olmadığını fark edersiniz. kafanızda şu soru şekillenir ‘dünyayı sanal reel herhangi bir ağda otoritesini sarsmayacak şekilde her anlamda ele geçirmiş ve yöneten bir kuruluş örgütlenme benzeri herhangi bir yapı varsa(adının şu veya bu olduğu önemli değil) bu kuruluş veya insan üç beş gözü pek belgeselcinin mi hakkından gelemeyecek?’ ne diktatörler devirmiş ne oyunlarda gizli özne olmuş bu adamları düşününce sorunun cevabının hayır olduğu ortada. öyleyse üç seçenek kalıyor; böyle bir kuruluş , dünyayı yöneten aileler vs ya gerçekte yok, ya da bilerek birden kitaplarla filmlerle medyayla kendilerini ifşa etmek ve bakın biz buradayız sizi yönetiyoruz demek onların gelecekteki projelerinin bir parçası yani kendilerini entelektüel olarak niteleyen güdülmesi biraz daha zor olan kesimden insanları da güdebilmek için onlara bir şeyler bildiklerini herkesin farkında olmadığı kürese olayların farkında olduklarını hissettirerek gururlarını okşayarak inceden inceden bu grubu da başka planlarına dahil ediyorlar biz her yerdeyiz biz her şeyin arkasındayız şeklinde bir korkutma politikası güderek kendi varlıklarını bu gruptan insanlar arasında popülerleştiriyorlar, geriye klan 3.seçenek ise bu ailelerin veya yer altı zengin/masonist örgütlenmelerinin birbirleriyle kapıştığı ve bu tarz belgeselleri yayınlatarak birbirlerini ifşa ettikleri yönünde. bana en mantıklı görünen 2. tezdir. Etrafınıza bir baktığınızda bir anda popüler olan dan brown kitapları, zeitgeist, kymatica gibi belgeseller; illuminati illuminati diye bağırıp duran insanlar konuyla ilgili açılan binlerce blog sosyal medyada ve görsel medyada her gün bunlar hep amerikanın israilin oyunu muhabbetinin biraz daha entel versiyonunu gerçekleştiren bir sürü insan. hatırlar mısınız zeitgeist’ta terörün nasıl insanların aklına sokulduğunu anlatırken tv de terör terör diye tekrarlayıp insanlara korku salan binlerce spiker gösterdiler ard arda herkesin nasıl terör denen olgudan bahsettiğini ve bunun yaygınlaştırıldığını gördük. şimdi biraz mantık yürüterek aynısının birdenbire illuminati, lusiferyanizm , siyonist örgütler gibi terimler için de yapıldığını görebilirsiniz. birdenbire etraftaki her şey bangır bangır illuminati diye bağırınca kıllanmadınız mı? şimdi şunu soracak olan arkadaşlar da vardır içinizde ‘peki diyelim ki bu örgütler bilerek kendilerini ifşa edip biz buradayız diye bağırıyor tüm gizlerini açıklıyor michael moore gibi yapımcıların cesaretine göz yumarak kendi varlıklarıyla bir korku politikası uyguluyor, peki bundan bu adamların çıkarı ne olacak? onların varlığını ve yaptıklarını bilmemiz kendilerine ne kazanç sağlayacak?’ işte bu soruyu sorma aşamasına gelmiş zeki kardeşimize vereceğim yanıt; ‘bilmiyorum’ olacak. çünkü amaçlanan da tam olarak bu yapmaya çalıştıkları şey her zamanki gibi 50-100 yıllık bir geleceği kapsayan geniş bir projeyle bağlantılı bir şeydir bu yüzden attıkları tek bir adımla 4-5 hamle ilerisini göremezsiniz kim bilir hangi amaçlarla kendilerini açık ediyorlar sikkofield gibi adamların bloklarında zeitgeist gibi belgesellerde boy gösteriyorlar(sikkofield onlara çalışıyor demiyorum sadece onların istediği doğrultuda davranmış oluyor, çünkü geçmişte hep kendilerini duvarlar ardına gizleyerek işleri yürüten bu insanlar günümüzde bariz bir dışavurum politikası izliyor ve onlar hakkında bilgi sahibi olup başkalarına bunu yayarak düşünceli ve bilinçli davrandığını zanneden her insan aslında onların amacına destek sağlamış oluyor.) sonuç olarak belgeseli ilk kez izleyen insanın sahip olduğu zeitgeist ruhunu bir zamanlar yaşamış ve sonra yine fena yutturmuşlar bize diye uyanmış bir insan olarak, bu belgeselin sahteliği kendindendir diyorum paradoks gibi kendi kendisini yalanlar, izlemesini bilen insan kandırıldığını anlatan bu belgeseli izlerken bile kandırıldığını anlar, rüyadan uyandığını sanıp hala rüya görüyor olmak gibi bir şeydir bu tarz yapımlar daha kapsamlı ve gerçeğe yakın bir rüyada yeniden uyanır ve sürekli rüyada olduğunuzu fark edersiniz, inception filmi gibi neyin gerçek neyin rüya olduğunu ayırt edemeden öylece kalakalırsınız.

http://www.uludagsozluk.com/k/zeitgeist-the-movie/6/

TANRI İLE BERABERLİĞİMİZ


Merhum Yazar Aytunç Altındal, Tanrı Neden Fikir Değiştirdi? İsimli eserinde birçok konuya değindikten sonra ulaştığı sonuç bölümünü  İslâm Dininin akâid mezheblerinden olanEhl-i Sünnet‘in en çok kullandığı “aynı mıdır- gayrı mıdır?” çözümlemesi ile bitirmiştir. İnsanın yüce yaratıcı karşısında ulaşabileceği yegane sonuç bu olsa gerekir, diye düşünüyoruz.

Kitabın sonuç bölümünü okuyalım

  Bu kitaptaki Mevcûdiyet (Presence) terimi, in toto’ya mecazi bir referans olarak Quadditative kavramda TÜMTEK, TÜMÜ-KAPSAYAN, ÖZNEL TEKİL ÇOĞULLUK şeklinde kullanılmıştır. Faaliyet’in Mevcûdiyeti olarak an­laşılmalıdır.

Çıplak Tekillik (ben buna Mevcûdiyet (Presence) diyo­rum; Gen.1.1’de Tanrı (God)/Elohim denmektedir) esasen her yer ve her şey İLE (içinde değil) birliktedir ve hiçbir şekilde içsel ve/veya dışsal değildir.Mutlak Başlangıcı yoktur, dolayısıyla Mutlak Sonu da yoktur. Şu anki düze­nin Mutlak bir Başlangıcı olduğunu tahayyül etmek aykırı bir durumdur, tıpkı Arthur Stanley Eddington’ın 1931’de zaten belirttiği gibi.

[The Book of Cosmos/Imagining the Universe from Heraclitus to Hawking/ Ed. Dennis Richard Danielson, Perseus Pub., 2000. Bknz. Eddington'ın ma¬kalesi, Driven to Admit Anti-Chance, s. 401-406. G. K. Chesterton'ın makalesi için aynca bknz. s. 347-349 ve Richard Feynman'ın makalesi It is not True That "Ali is Relative" makalesi için bknz. s. 366-370.]

Madde, Hareket Edebilirlik, Mekân ve Zaman yazara göre TÜM-TEKİL MEVCÛDİYET (ALL-SINGLE PRESEN­CE) ve TÜM-TEK HAREKET’tir (ALL-ONE ACTIVITY).Mevcûdiyet (Presence), Mekân’da veya Zaman’da değildir ama ONLAR İLE beraberdir. Tıpkı Elohim’in BİZİM İLE beraber olduğu gibi. Ve -vaad edilen Peygamber’in ismi­nin Immanuel (Bizimle-Olan-Tanrı [God-With-Us]) olması gibi.

İnsanoğulları ve diğer her şey (güneşler, kara de­likler, takımyıldızlar, Kuantum parçacıkları, vs gibi) Mevcûdiyet (Presence) İLE beraberdir. Hiç kimse ve Hiç­bir Şey Mevcûdiyet’in (Presence) DIŞINDA ya da İÇİNDE değildir.

Her şey, gözle görülen ya da görülmeyen epistemolojik veya ontolojik, felsefî veya teolojik, teknik veya bilimsel her şey Mevcûdiyet (Presence) İLE beraberdir ve TÜMÜ öyle veya böyle HAREKETİN BİR BİÇİMİ’dir; on­ları İlahî, Kötü, İyi, Aşk, Kader, Erdem, Şeytan… vs olarak isimlendirebiliriz.

Fakat yine de onlar oldukları şeydirler: TÜM-TEK-MEVCÛDİYET (ALL-ONE-PRESENCE). Bu tür sıfatlar hayatlarımıza çeşitli anlamlar katar veya atfe­der. Ve biz de bunlara göre yanıt verir ve hareket ederiz, çünkü onların hepsi bizim gerçekliklerimizdir, şu veya bu isimle onlarla beraber yaşarız.

Ne biz ne de bizim en­dişelerimiz veya mutluluklarımız, kalbimiz ve aklımız Mevcûdiyet (Presence) /Elohim’in dışında değildir.

Biz as­lında bu BÜTÜN’ÜN bir PARÇASI DEĞİLİZ, aslında TÜM MEVCÛDİYET (PRESENCE) İLE BERABERİZ.

Mecazi anlamda, Yahudi bir mistik olan Bahya İbn Paquda (11. yüzyıl) “Hidaya” (Hidayet) adlı kitabında şöyle yazmıştır:

“Bedenlerimiz yeryüzünde, kalplerimiz ise semâdadır…”

[Georges Vajda, La Théologie Ascétique de Bahya ibn Paquada, Paris, 1947, s. 128.]

Kaynak:

Tanrı Neden Fikir Değiştirdi? Yazar: Aytunç Altındal, Kitabın Orijinal Adı: Why Did God Change His Mind? İngilizce Aslından Çeviren: Güldehan Aysan POSTİGA YAYINLARI: 91 Din Felsefesi, Dördüncü Baskı Mart 2013, İstanbul, sh: 145-146

 

Bknz:

1-islamisorular

2-islamisorular

*************

NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI
GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLARIN İSÂ’SI, TYANA’LI APOLLONİUS
“SYNEDRİA” (TARSUS GİZLİ KONSEYİ)
KIYAMETİN MANZARASI GERÇEKTE BİLİNEN GİBİ Mİ OLACAKTIR?
ÜÇ İSA

 

DİVAN-I HAFIZ-I ŞİRÂZİ’DEN


366

Sevgiliyle ahdim var: Can, bedenimde oldukça civarını arzulayan âşıklarını kendi canım gibi aziz tutacağım.

Gönlümün dileğince bir halvetim var, artık kötü söyleyenleri ne düşüneyim, ne derlerse ko desinler!

Evimde bir selvim var ki boyunun sayesinde bahçedeki selviden de ayrıyım, çayırlıktaki şimşirden de.

** Güzellerden yüz bölük asker gönlüme kastederek pusuya girse yine korkum yok.. Tanrı’ya şükürler, minnetler olsun, benim ordular bozan bir gönlüm var.

**Lâl dudaklarının hatemiyle Süleymanlıktan dem vursam yeri var. İsmi âzam benimle olunca Şeytan’dan korkar mıyım?

* Ey ârif pir, beni meyhaneye gidiyor diye ayıplama. Kadehi terketmeme imkân yok. Tövbe etsem bile tövbe tutmayan bir gönlüm var!

Ey rakip, Allah için olsun bu gece gözünü yum. Onun sükût eden lâl dudaklarıyle gizlice konuşacağım yüzlerce bahis var!

Hamdolsun Allah’a, sevdiğim ikbal gülşeninde salınıp gezdikçe ne lâleye meylim var, ne Van gülüne, ne de yaban gülünün yaprağına!

Hafız, yüzlerce mihnetten, yüzlerce meşakkatten sonra şehirde rintlikle meşhur oldu, fakat mademki âlemde Emineddin Hasan’ım var, ne gam!

Merâ ahdîst bâ canan ki tâ can derbeden dârem
Hevâdârân-ı küyeşrâ çü cân-ı hışten dârem
367

Gizli işret yolunda hoş bir güzelim var ki zülfüyle yanağı yüzünden âdeta ateşte nalım var!

Âşıkım, rindim, pervasız şarap içmekteyim. Bütün bu rütbe ve mevkileri o periye benzer huri yüzünden kazandım.

Rintlerin köşküne bir adım atsan yok mu? Şeker gibi şiirden mezem var, tortusuz sâf şarabım!

Sen, beni böyle hor, hakir tutar, bana cefa edersen ben de seher çağında ah eder, zülfünü perişan bir hale korum!

Sevgilinin bu pas renkli hattı, bu çeşit yüz gösterip durursa sarı yüzümü kanlı gözyaşlarıyla bezeyeceğim.

Bakış oklarınla saçlarının ipini getir ki benim yaralı ve belâlar çeken gönülle savaşlarım var!

Hafız, mademki âlemin gamı da geçer, neşesi de, hatırını hoş tutman daha iyi!

Der nihanhane-i cişret sanemi hoş dârem
Kezser-i zulf u ruhaş nal derâteş dârem
368

Gerçi saçlarından işim düğümlendi ama düğümlendiği gibi keremiyle açılacağını da umuyorum.

Yüzümün kızıllığını neşeden sanma. Şarap kadehi gibi gönlümün kanı yanağıma aksetmiş!

Çalgıcının çaldığı perde ihtiyarımı elden alacak. Ah eğer bu perdeye girmeme müsaade etmezlerse Ben öyle bir sihirbaz şairim ki söz afsuniyle kamış kaleminden daima ballar, şekerler yağdırmadayım.

** Yüzlerce ümitle bu çöle ayak bastık, ey kaybolan gönlümün kılavuzu, bizi terketme!

Öyle hızlı gitmektesin ki seni, yel uğrağında bile görmeme imkân yok. Bilmem ki sevgiliye kiminle bir haber göndereyim, kime şunu söyle diyeyim?

Bahtımın gözü, sevgilinin efsanesiyle uykuya daldı. Nerde bir inayet rüzgârı ki beni uyandırsın!

Geceleyin bu perdeden içeriye onun düşüncesinden başka kimse girmesin diye bütün gece gönül hareminin bekçisi oldum.

Dün gece, “Hafız, baştan başa riyadan ibaret”diyordu. Fakat kapısının toprağından başka neyle, ondan gayri kiminle uğraşıyorum, başka ne işim gücüm var ki?

Gerçi uftâd zizulfeş girehi derkârem
Hemçunan çeşm-guşâd ezkeremeş midârem
369

Maddî manevî, elimizdekini, avucumuzdakini hep meyhane yoluna sarfettik. Ettiğimiz duaların hepsini sevgiliye bağışladık!

Deli gönle vurduğumuz şu dağ, yüzlerce akıllı zahidin harmanına ateş salar.

Yüzümüzü bu virane dünyaya konduğumuz gündenberi ezel padişahı, aşk gamının hâzinesini bize verdi.

Hırka giyip ona göre amelde bulunmayanlardan daha ziyade münafık kimse yok, münafıklıktan kaçınmak için hırka giymekle beraber bu rindane şiveye büründük.

** Bu başı dönmüş gemi nasıl gidebilir, imkân mı var? Canımızı o tek incinin sevdasına verdik!

Tanrı’ya şükrolsun ki akıllı, anlayışlı diye lâkap taktığımız da bizim gibi âşıkmış, bizim gibi dinsizmiş!

Hafız gibi senin bir hayaline razıydık. Fakat Yarabbi, ne yoksulca himmete, ne bigâne meşrebe malikiz ki!

* Bundan böyle güzel sevmeme, onların sevgisini gönlüme almama imkân yok; bu evin kapısını sevgilinin dudağıyle mühürledik.

Mâ hâşıl-ı bod ber der-i humhâne nihâdim
Mahsül-i du’a derreh-i cânâne nihâdim
370

Yolunun toprağına yüzlerce defa yüz koyduk. Halkın teveccühünü de bir tarafa attık, nefretini de.

* Zayıf gönlümüze cihanın yükünü yüklemedik. Bu bağlanmış yükü, dengi bir kenara koyuverdik.

Medresenin damını, kemerini, dedikodusunu, mübahasesini kadeh ve ay yüzlü sâki yolunda terk ettik.

Takva mülkünü askerle almadık, saltanat tahtını güçle kuvvetle elde etmedik.

Sevgilinin gözünün denizindeki dalga ne oyun oynayacak acaba diye sihirbaz gözlerinin işvelerine vurulmuşuz.

Serkeş zülfü olmayınca kara sevdalı başımızı, aşk sersemliğiyle menekşe gibi dizimize koymuşuz.

Ümit bucağında hilâl gözleyenler gibi istek gözünü o mukavves kaşa tuttuk.

** Bir işarette bulun, bir emret, iki ümitli gözümüzü o mukavves kaşlara diktik, beklemekteyiz.

Hafız, kaybolmuş gönlün nerde? dedin., nerde olacak? O büklüm büklüm saçların halkalarında!

Mâ piş-i hâk-i râh-ı tu şed rü nihâdeim
Rüy-u riyâ-yı halk beyek sû nihâdeim
371

Biz gamsız sarhoşlar, gönlümüzü aldırmışız, aşkla haldaşız, şarap kadehiyle solukdaş!

İşimiz, sevgilinin kaşlarıyle açılalıdan beri bize nice melâmet yayları çektiler!

Ey gül, sen daha dün gece sabah şarabı dağını göğsüne dağladın, fakat biz, o şekayıklarız ki bağrımız dağlı doğduk!

Pirimugan, tövbemizden incindiyse de ki: Şarabını bulandırma, sâf tut, özür dilemek için huzurunuzdayız.

Ey yol kılavuzu, iş senden biter, medet et, insafa gel; çok düşkünüz biz!

Lâle gibi ortada yalnız şarapla kadehi görme  yıkık gönlümüze vurduğumuz şu dağı da gör!

Hafız, şiirindeki bu renk, bu hayal ne dedin. Yanlış bir şey görme, biz yine aynı kuluz ve sade bir levhten ibaretiz!

Mâ bigamân-ı mest dil ezdest dâdeim
Hem-râz-ı cışk-u hem-nefes-i câm-ı bâdeim

Kaynak:

Hafız Divanı, Trc: Abdulbâki Gölpınarlı , Devlet Kitapları, Millî Eğitim Basımevi — İstanbul 1985, sh:364-369

CONVERSATİONS WİTH GOD / Tanrı ile Sohbet (2006)


Yönetmen: Stephen Deutsch

Ülke:  ABD

Tür: Macera | Dram

Vizyon Tarihi: 18 Mayıs 2006 (Fransa)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Eric DelaBarre, Neale Donald Walsch

Müzik: Emilio Kauderer

Görüntü Yönetmeni: João Fernandes

Oyuncular:Henry Czerny, Vilma Silva, T. Bruce Page, Ingrid Boulting, Zillah Glory

Özet

Araba kazasında yaralanıp işini ve evini kaybeden Neale, hayatta kalmak için mücadele eder. Kafasındaki soruları Tanrı’ya soran Neale, aldığı cevaplarla kendine yepyeni bir hayat kuracaktır.

 

Film, bir dindar kişinin de sorunlar yaşayacağını,  başına gelebilecek olayların karşısında nasıl davranabileceğini irdeliyor.

İnsan hayatı boyunca ne yapmak istediğini, yaratıcısı ile olan ilişkisindeki dengeyi bulmaya çok çalışır ve hayatı konusunda ne yapması gerektiğini bilmesi, tanımasını görmek ister. Bazen bu durum çok güvendiğimiz Allah Teâlâ tarafından terk edildiğimizi hissetmeye ve acılar çekmeye karamsar olmamıza neden olur. Bazen “iyi bir kul olmuştum, fakat neden bunlar oldu?”  soruları beklentilerimiz kırıp geçirir. İnancımız sarsılır. Sonuç ne olmalının cevabı bu filmde bulunmaktadır.

Sevgi

 

Filimden

 

“Yaptığımız her özgür seçim sevgi ya da nefretin neden olduğu düşüncelerden doğar. Başka bir seçenek yoktur.”

“İnsanların sizinle ilgili ne düşündükleri yerine siz ne düşündüğünüze yoğunlaşın. Önemli olan budur.”

“Bugün bulunduğum yere keşke kimseyi incitmeden Bugün bulunduğum yere birçok insanı incitmeden gelmiş olmayı dilerdim. Özellikle de sevdiklerimi. Ama onlar olmasaydı bugün geldiğim bu noktada olmayabilirdim. Bu nedenle bir şeyi anlamak hepimiz için çok önemli. Evren, daima iyiliğimiz için çalışır. Her zaman ve anlamda. Şartlara rağmen, görünümlere rağmen ve en önemlisi, bizim bakışımıza rağmen.”

**

Tanrı ve sevgiden söz ediyorsun. Sen defalarca evlenmiş ve ayrılmış birisin. Tanrı’yla konuşuyorsan bir kadına verdiğin sözü nasıl tutamıyorsun?”

“ Bu soruyu kendime kaç defa sorduğumu anlatamam. Hayatımdaki kadınlar hepsi mükemmeldi. Bana karşı, benim onlara olduğumdan çok daha iyiydiler. Onlara ihanet ettim. Hayal kırıklığı yaşattım. Çocuklarına da hayal kırıklığı yaşattım. Bunu itiraf ediyorum. Bundan fazlasını söylemem, mahremiyetlerimin ihlali olur. Ve ben bunu yapmayacağım. Ama onları bulunduğum yerden elimden geldiğince sevebilirim. Sevginin desteklediği her jesti, her davranışı sergileyebilirim.”

**

“Bana bir yalan kitabı yazmışsın gibi geliyor.”

“Demek istediğin şey hepsini uydurduğumsa, cevabım hayır. Senin merak ettiğini ben de merak ettim. İnsanlar bana inanacak mı?

 Söylediklerime inanacak mı?

 İşaret ettiğim yere inanacak mı?

 Sanırım bunun cevabı size kalmış. Her birinize. Tek dileğim bu mesajı göz ardı etmemeniz ve birçok hata yapmış bir ulaktan geldiği için marjinal bir gözle bakmamanızdır.”

**

“Tanrı’nın bize bir mesajı olsa hepimiz için çok önemli tek bir mesaj gönderse ve bu, tek bir satır olsa sizce bu ne olurdu?”

 “Bunu dört kelimeye sığdırabilirim. “HEPİNİZ BENİ YANLIŞ ANLADINIZ.”

**

“Tanrı gözünde maddi ve manevi zenginlik diye bir ayrım yoktur. O kadar ki, bu iki kavram birdir. En önemli işlere burun kıvıran bir toplumda yaşıyor olmak size de tuhaf gelmiyor mu?”

“Bununla ne demek istediniz?”

“Bir antrenöre, sezon başı 5 milyon ya da bir aktöre bir film için 10 milyon vermekte bir sakınca görmüyoruz. Ama ruhani konularla ilgilenen insanların, beş parasız fakir ve yokluk içinde olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Tercihen, üçünü birden.

- Evet, doğru.

- Sizi bilmiyorum ama ben, buna onay verdiğimi hatırlamıyorum. Paranın bize en güzel hediyeleri verenlere verildiği bir dünya hayal edin. Evet, bu doğru.

- Sanatçılar.

- Evet.

- Hemşireler.

- Evet. İtfaiyeciler, polisler. Yazarlar. Ve anneler. Evet, doğru. Anneler. Evet. Bizi birleştiren insanlar bizi bizden ayıran ya da uzaklaştıranlar değil. Böyle bir dünya hayal edin. Bunu yapabiliriz. Çünkü insanlar  Onlar, biziz. Çünkü biz hep bekleyenler olduk. Her zaman bekledik. Bekledik. Bekledik.

**

“Kitabı nasıl buldun?”

“ Kitap, kitap çok güzel.”

“Kitabın nesini beğendin?”

“Hayatım hep öfkeyle geçti. Babamdan nefret ettim. Ama buna bir mazeret uydurmayı düşünmüyorum. Çünkü babam, dik başlı bir cahildi. Ondan nefret ettim. Bunlar sert sözler, biliyorum. Ama gerçek bu. Ama bu kitap kesintisiz nefretle, öfkeyle geçen 20 yıldan sonra babamı affetmeme yardım etti. Babama karşı hissettiklerim aslında kendimle ilgili hissettiklerimmiş. Babamı affetmekle aslında kendimi affettiğimi biliyorum. Bunu aslında ilk defa yüksek sesle dile getiriyorum. Bakın, bakın. Üçüncü sayfa. Kitabınızı biliyorum. Eminim öyledir. En genel iletişim biçimim duygular üzerindedir. Duygular, ruhun dilidir. Bununla ilgili bir şey öğrenmek istiyorsanız nasıl hissettiğinizi anlamaya çalışın.”

**

Size göre hepimiz sürekli Tanrı ile diyalog içindeyiz. Elbette. Bununla demek istediğinize bir örnek verir misiniz?

 Tabi. Birini aramak için ahizeyi kaldırdığınızda onu hatta bulduğunuz oldu mu hiç?

 Ya da direksiyon başındasınız ve hayatınızın anlamsız bir hal aldığını hissediyorsunuz. Ama o anda radyoda çalan bir parça doğrudan size hitap ediyor. Sözler sanki sizin için yazılmış gibi. Her şey bir anda anlam kazanmaya başlıyor. Ya da hayatınıza bir anda birileri giriyor. Ve siz buna bir anlam vermekte zorlanıyorsunuz. Ama bir gün, birden mantıklı olduğunu görüyor ve bugüne dek onlarsız nasıl yaptığınızı düşünüyorsunuz. Elbette. Hepimiz böyle şeyler yaşamışızdır. Tanrı bu işte. Birine olan şey, diğerine de olabilir.

- Bu herkese olabilir. Size de tabi.

**

Neale, buraya gelmene neden olan o duygudan vazgeçmekten korkar gibi bir halin var. Vazgeçmek mi?

 İçim bomboş benim. Sen de bu yüzden buradasın.

Hayır. Buradayım çünkü işimi kaybettim.

Sen, kendini kaybettiğin için buradasın.

Şu an sadece o işi almak istiyorum.

**

İnsanlar da böyle gelip geçici değil mi?

 Nedenini hiç bilmiyoruz. Onları bir daha göreceğimizi bile bilmiyoruz.

- Buna hiç böyle bakmamıştım.

- İnsanı düşündürüyor, değil mi?

 – Neyse, hoşça kal.

- Hayır, hayır, hayır. Hoşça kal demeyin. Sonra görüşürüz, tekrar görüşürüz. Hoşça kal hariç her şey olabilir. Hoşça kal daha çok kötü bir sevgiliden ayrılırken söylenen bir şeye benziyor.

- Evet, evet.

- Evet. Sonra görüşürüz. Görüşürüz.

**

Tanrı Konuşursa:

“Bu kadarı yetmedi mi?”

“ Şimdi hazır mısın?”

 “Sorduğun soruların cevaplarını almayı gerçekten istiyor musun?”

 “Bana cevap verecek misin?

 Birçok soru sordun. Öfkelisin. Şimdi ben sana soruyorum. Sorduğun soruların cevaplarını almayı gerçekten istiyor musun?

 – Yoksa sadece rüzgâr mı yapıyorsun?

- Bu delilik. Ne düşündüğünü biliyorum. Ben herkesle konuşurum. Her zaman ve kendi sesleriyle. Önemli olan, kimin dinlediğidir. En yüksek zirvelerdeki haykırışlardan en dipteki fısıltılara kadar. Bu gerçek, insanların yaşadığı tecrübe koridorlarında ezelden beri yankılanır. Cevap, sevgidedir. Sizler, Tanrı’ya bir ebeveyn rolü biçtiniz. Ve Tanrı’dan ödüllendiren ya da cezalandıran bir yargıç yarattınız. Sevginin etrafını, korku tabanlı bir gerçekle çevrelediniz. Bu korku tabanlı sevgi gerçeği sevmekle ilgili tecrübelerinize hükmetmeye başladı. O kadar ki, bunu artık kendi yaratıyor. Doğru olanı yapmak için ihtiyaç duyduğun şey, bu mu?

 Korku mu?

 İyi olmak için tehdit edilmen mi gerekiyor?

 Hem iyi olmak dediğin nedir ki?

 Bu konuda son sözü kim söylüyor?

 Sana şunu söyleyebilirim. Kendi kurallarını sen belirlersin. Doğruları sen koyarsın. Sevgi her zaman var. Evet, bunu daha önce de duydun. Bunun, hayatında bir tampon olmasını bile söyledin. Ama sorunlu zamanlarda, dertli günlerde korku ve endişeye kapılıp unutmayı seçtin. Yapman gereken, basit bir soruyu cevaplamaktı. Sevgi şimdi neyi değiştirir?

 Hayatı, beklentilere boğulmadan yaşamak  Belli sonuçları almaya ihtiyaç duymamak  Özgürlük, budur. Unutma. Sen sürekli olarak kendini baştan yaratıyorsun. Her anında kim ve ne olduğuna karar veriyorsun. Buna, kim ve ne olmak istediğinle ilgili belirlediğin geniş bir seçenek demetinden karar veriyorsun. Bunu söylemek zorundayım. İnsanlara seninle konuştuğumu söylediğimde ne düşüneceklerini merak ediyorum. Merak etme. İlintili olduğunun farkında olmayan zihinsel bir faaliyettir. Sana sevgiyle ilgili sorduğum soruyu hatırlıyor musun?

 – Elbette.

- Bu soruyu cevapla, Neale. Ben orada olacağım. Daima ve her anlamda. Acılar, yaşanan olaylarla değil kişinin verdiği tepkilerle ilgilidir. Yaşanan her neyse sadece yaşanıyordur.

- Bizim ne hissettiğimizse başka bir konu.

- Ben sadece hayatımı geri istiyorum.

- İstediğin her şeye sahip olamazsın.

- Anlamadım?

 Neyi anlamadın?

 İstediğim her şeyin olamayacağını söyledin.

- Bu doğru.

- Ne?

 İstediğin her şeye sahip olamazsın.

- İstediğim her şeye sahip olamam ne demek?

 – Bu doğru.

- Ama bu çok anlamsız.

- Hayır, aksine. Çünkü bu, sende olmayan bir şey. Ve sen bunu sadece istediğin şeyi gerçeğe dönüştürmede kullanacağın için bir tecrübe olarak istiyorsun.

- Evet. Sunduğum fırsatlarda yararlanamadığın için seni cezalandırmam gerekir mi?

 Bu beni, Tanrı’yı yargılamayı görev edinmeden önce kendine sorman gereken bir soru. Kendimi göstermem için bana sayısız kereler yalvardın. Kendimi açıklamamı. Göstermemi istedin. Bu istediğini, şimdi asla yanlış anlamayacağın bir yalınlıkla yapıyorum. Ben buradayım. Bu evde. Bu an. Şimdi içindeki Tanrı’ya her zamankinden fazla uzanma zamanı. Bu, senin aklını huzura kavuşturacak. Ve o huzurlu akıldan büyük fikirler türeyecek. Kendinde olduğunu hayal edebileceğin en büyük sorunlara çözüm olacak fikirler. Benim çözemeyeceğim kadar büyük bir sorun olduğunu anlamıyor musun?

 Bu sorundan çıkmak, benim yapamayacağım kadar büyük bir mucize olur. Sana verdiğim tüm gereçlere rağmen, içinden çıkamayacağın bir sorun olduğunu düşündüğünü biliyorum. Ama sence benim için bile gerçekten çok mu büyük?

 Bazen beni kızdırıyorsun. Ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu komik mi bulmam gerekiyor?

 Espriyi kim icat etti sanıyorsun?

 Çok yaşa.

- Benden ne istediğini bilmiyorum.

- Neale. Sen beni yanlış anladın. Ama kendini de yanlış anladın. Ben senin mutlu olmandan başka bir şey istemiyorum. Ama sen, kendini benden aşağıda görüyorsun. Oysa gerçekte hepimiz biriz. Hiç birimiz farklı değiliz. Ben sadece, kendim için istediklerimi istiyorum. Ne az, ne çok. Dünyevi başarılarınla da hiç ilgilenmiyorum. Sadece seni düşünüyorum. Hayatını kazanmak, senin için bir endişe olmamalı. Gerçek efendiler, hayatı kazanmak yerine onu yaşamayı seçmişlerdir. Durma. Gerçekten ne istiyorsan onu yap. Başka bir şey yapma. Zamanın çok sınırlı. Yapmak istemediğin şeyler yaparak zaman kaybetmeyi nasıl düşünebilirsin?

 Bu, yaşamak değildir. Bu, ölümdür.

**

Neale.

- Bunlar olağanüstü.

- Ne?

 Nedir o?

 Bu şeyler işte bütün vaktimi alıyor. Ve bunu seviyorum. İlk bakışta kulağa tuhaf gelmesi umurumda değil ne de böyle şeyler söylediğim için insanların ne düşüneceği. Ama bugüne dek uyumuşum. Korku ve şüphe üzerine kurulu ve adına yaşam denen bir kâbusta sıkışmışım. Hayatımı nasıl kazanacağımı düşünerek ne kadar zaman harcadığımı bilmek ister miydin?

 Masraflarımı, nasıl karşılayacağımı?

 Hayatımı geçim derdiyle tüketmek istemiyorum, Neale. Ben hayatımı yaşayarak tüketmek istiyorum. Fark yaratacak bir yaşam. Sevgi ve şefkat üzerine kurulu bir yaşam. Ve bu şeyler  Neale, hepsini yeni bitirdiğim halde yeniden okumaya başladım. Sana söylediklerimi duyuyor musun?

**

Konuşmalarınızı dinledim Bay Walsch. Kitabınızı okudum. Tanrı’nın dost bir ilah olduğunu, bu evrenin dost bir yer olduğunu biliyorum. Ama buna inanmıyorsun. Ben Tanrı’nın, intikam dolu bir Tanrı olduğuna inanıyorum. Oğlumu altı aylıkken evlat edinmiştim. Çünkü bana, çocuğum olmayacağı söylenmişti. Jimmy’ye, evlatlık olduğunu hiç söylemedik. Ta ki o büyüyünceye kadar. 14’üne geldiğinde, zamanının geldiğini düşündük. Ama notları düştü. Tüm davranışları değişti. Okulda birçok sorun yaşadı. Her şey mahvoldu. Annesine, onu terk ettiği için kızgındı. Bize, ona söylediğimiz için kızgındı. Hayattaki her şeye öfkeyle bakmaya başladı. Ona iyi hissettiren tek şey 18 yaşına girdiğinde annesini bulmak için verdiğimiz sözdü. Neye mal olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün ona, annesini tanıyacağı sözünü vermiştik. Peki bu arada davranışları değişti mi?

 Kısmen evet ama o bir zamanlar tanıdığımız, çok sevdiğimiz çocuk artık yoktu. Bana bir daha hiç anne demedi. Ve Jimmy, 18. yaş gününde bir motosiklet kazasında öldü. Sarhoş bir sürücü, Jimmy’mi öldürdü. Şimdi beni siz aydınlatın Bay Walsch. Çünkü ben, çocuklarını koşulsuz seven iki ebeveyne böyle bir şey yaşatan Tanrı’yı dost göremiyorum. Tanrı şimdi size ne söylüyor, Bay Walsch?

Çok üzgünüm bebeğim. Sen kimseyi sevmeyeceksin. Adınız nedir?

 Georgia.

Georgia. Oğlun ona verdiğin sözü tutabilmen için öldü. Annesi bir kaç yıl önce ölmüştü. Kendi ölümü, onunla olabilmesi için tek yoldu. Anlıyor musun?

 Söyler misin, bu nereden çıkmış olabilir?

 Neale  İnan bana, Leora. Orada ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ya hepsini ben uydurduysam?

 Uydurdun mu?

 Bilmiyorum. Nereden geldiğini hiç bilmiyorum. Evet, biliyorsun.

**

Tanrı:

Kendini asla terkedilmiş hissetme. Ben hep seninle olacağım. Senden vazgeçmem. Senden vazgeçemem. Seni ben yarattım. Sen benim ürünümsün. Bu yüzden, hep bana sığın. Benim sana verdiğim huzurdan hissettiğin her yerde ve her zaman. Hep orada olacağım.

 

SON SAVAŞA DOĞRU


Devletlerin dış politika aracı olarak tercih ettikleri savaş, genel anlamda, bir devletin diğerine iradesini kabule zorlamak maksadıyla kuvvet uygulamasıdır. İnsanlık tarihi kadar eski olan savaş ya da silahlı çatışma kavramı, tarihsel süreçte dönüşerek günümüzde önceki yüzyıllara göre farklı bir şekil almıştır. Savaşı dönüştüren en önemli faktör teknolojik gelişmelerdir.

Politikanın başka araçlarla devamı ve büyük bir düello olarak nitelendirilen savaş; nedenleri, aktörleri, hukuku ve kapsamı bakımından değişmiştir.

Genellikle piyade ağırlıklı olarak yürütülen Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem;

“birinci nesil”, ateşin ve ateş destek araçlarının yoğun olarak kullanıldığı Birinci Dünya Savaşı;

 “ikinci nesil”, hızın ateş gücüne göre öne çıktığı İkinci Dünya Savaşı;

“üçüncü nesil” ve gerilla harekâtı ya da ayaklanmaya karşı gelişmiş, düşmanı askerî değil siyasi olarak ve yalnızca savaş alanında değil yıllarca süren düşük yoğunluklu bir çatışmayla yenmeyi hedefleyen ve günümüzde de yaşanan dönem ise “dördüncü nesil” savaş olarak isimlendirilmektedir.

Bu nesillerin niteliklerini belirleyen en önemli etken olan silah teknolojilerindeki gelişmeler, savaşların taktik ve stratejik olarak planlarını, icrasını ve sonuçlarını etkilemiştir. Barutun, tüfeğin, tankın, hava gücünün, kitle imha silahlarının ve uzayın kullanılması; savaşlarda dönüşüme ve paradigma kaymasına neden olmuştur.

Günümüzde savaşlar cephe savaşı değildir. Gelecekte de sayıca fazla olmayan birliklerce düşmanın silahlı kuvvetlerini tamamen yok etme amacı gütmeyen asimetrik savaşlar söz konusudur. Yüksek teknoloji sayesinde haber alma, ateş ve yüksek isabet oranı imkânlarına rağmen, savaşların süresi kısalmamıştır. Gelecekte ülkelerin karşılıklı bütün kaynaklarını seferber ettiği savaşlar yerine; yüksek teknoloji ürünü silah sistemleriyle donanmış küçük grupların silahlı mücadelesi şeklinde, kısa süreli taktik başarılara dayalı ve daha çok silahlı örgütlerin taraf haline geldiği, uzun süreli silahlı mücadelelerin yaşanacağı değerlendirilmektedir.

[Ergüder Toptaş, “Dördüncü Nesil Savaş ve Etki Odaklı Harekat”, Ankara, Silahlı Kuvvetler Dergisi, GenelkurmayAskerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, 392, ss. 58-77.]

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin savaşta disiplinli, azimli ve eğitimli insan kaynağına olan ihtiyacın daima hissedileceği açıktır. Muharip kabiliyetlerin artırılması açısından profesyonel askerî personelde yeterli birikim ve uzmanlığın sağlanması oldukça önemlidir.

KİS binlerce canlının bir anda ölümüne sebep olabilen silahlardır. Nükleer, biyolojik veya kimyasal esaslı olarak üretilebilmektedirler. Savaşın dönüşümünde önemli etkisi olan KİS’nın kullanılması konusunda Einstein; “ 3. Dünya Savaşı’nda hangi silahlarını bilmem ama 4. Dünya Savaşı’nda savaşmak için sadece taşlar ve sopalar kullanılacaktır” der.

[The Quotation Page, “Albert Einstein” 4 Temmuz 2007 < http://www.quotationspage.com/search.php3?homesearch=war+ >.]

Özellikle biyolojik ve kimyasal silahların üretilmesi çok ta zor görülmemektedir. KİS (Kitle İmha Silahları) çeşitli etkilerle hem insanlara hem diğer canlılara zarar vermekte ve doğadaki etkileri yıllarca sürebilmektedir.

İçerisinde bulunduğumuz Dördüncü Nesil Savaşlar (4NS)’ı, Clausewitz’in Halk- Ordu-Hükümet üçlemesinin karşıtı düşünmek doğru bir değerlendirme olmayacaktır. Echevarria’nın “Bu eğilimler (Halk-Ordu-Hükümet bağlantısı) terörle olan savaşta geçerliliğini korurlar. Creveld gibi düşünenlerin teröre karşı yapılan savaşın “üçleme karşıtı” şeklinde ayırmasının yanlış olduğu değerlendirilmektedir. Tarih incelendiğinde Clausewitz’in tanımladığı bu güçler her savaşta bulunmaktadır”. Günümüz savaşlarında da galibiyet için bu üçlemenin mutlak işbirliği içerisinde olması gerekmektedir.

Hammes, Sapan ve Taş isimli kitabında teknolojinin her şey demek olmadığını ifade eder. O’na göre Bilgi Çağı teknolojileri son yıllarda güçlü devletleri bile asimetrik olarak zayıf düşmanları karşısında daha zayıf hâle getirmiştir. Hammes:

“Pek çok potansiyel düşmanımıza karşı teknolojik üstünlüğe sahip olsak da bu teknolojiyi Üçüncü Nesil Savaşlar (3NS)’ın taktiklerini desteklemek üzere kullanıyoruz. Oysa ileri görüşlü düşmanlarımız 4NS’i çoktan uygulamaya başladılar bile. Yeni teknolojilerin ortaya çıktığını ve bu teknolojilerin 4NS için mükemmel biçimde kullanılabileceğini biliyorlar. Yeni teknolojiyi eski yöntem savaş taktiklerine uygulamak yerine, yeni savaş yöntemini daha da ileriye götürmek için kullanıyorlar.” şeklinde belirterek savaşların dönüşümünde hızlı adaptasyon sürecinin önemini belirtmektedir.]

[Kaynak: Ali Bülent UŞAKLI, Savaşın Dönüşümünde Teknolojik Gelişmelerin Etkisi T.C. Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2007]

Bizim bu başlangıçtan sonra mevzu etmek istediğimiz husus, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ahirzaman için buyurduğu hadislerin   “nesil savaşlarının” karşılığı olabilirliği üzerinde biraz kafa yormaktır..

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet alametlerini konu alan rivayetlerin geneli savaşma tipi ile yani insanların birbirleri ile mücadele etmesi şeklinde görülmektedir. Bu şu demek olabilir ki, bahsedilenler nesil savaşları ve bağlamında her bir sonraki dönemin daha çetin ve karmaşık olmasıdır.

Mesela Mehdi aleyhisselâm gelmesi ile bahsedilen mutluluk ve refah dönemi olabilir. Ve daha sonra gelmesi bildirilen ve günümüzde başlayan teknolojinin çok ileri seviye varması ile artan “şaşkınlık ve mutluluk dönemi”nin Deccalin karşılığı olabilirliği.  Yine teknolojik çılgınlığın  arkasından gelecek dönemde de boyutlar arası atlamalar nedeniyle; tarihte varolduğu bahsedilen meleklerin cinlerle savaşması gibi durumların tecelli etmesi. (Ye’cüc ve Me’cüc’u de düşünebiliriz.)

 Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gelmesini varsaydığı İsâ aleyhisselâm gelmesi bizâtîhi  Allah Teâlâ’nın “kudret tecellisinin” dünya alemindeki nizâma karşı bir gazaba gelişi ve dünyayı “Kahhar” sıfatının gereği tebdil veya yok edeceği kıyametin “önhabercisi ve uyguladığı” eylemler zinciridir.

Bir başka şekilde düşünecek olursak;  İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne inmesi olarak bahsettiği ilâhi kudretin (meleklerin) hiçbir dönemde tecelli etmediği gibi zuhura gelmesidir. Zahiri anlamda anladığımız cesed-i İsâ nuzülü veya Hristiyanlığın Müslüman olması gibi yorumlar biraz zayıf ve mesnetsiz kalmaktadır.

Netice olarak şunu diyebiliriz Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi zamanında içeriğini tam olarak izah edemediği kıyamet alâmetlerine birde bu yönden bakmanızı tavsiye ederim.

“Son Nesil Savaş” Allah Teâlâ’nın kıyamet tecellisini ettirdiği meleklerinde içinde bulunduğu son olarak yaratılmış mahlûkatın ifnasıdır.

Kıyametin Büyük Alametleri         

1. Mehdi aleyhisselâmın Gelmesi

2. Mesih Deccal’in Gelmesi

3. İsa Mesih aleyhisselâmın Yeryüzüne İnmesi,

4. Ye’cüc ve Me’cüc’ün Ortaya Çıkışı

5. Üç Büyük Çöküntü (Hasıf)

6. Duhân (Duman)

7. Güneşin Batıdan Doğması

8. Dabbetü’l-Arz’ın Ortaya Çıkması

9. İnsanları Önüne Katıp Sevk Eden Ateş

 

[http://www.ikder.net/index.php?option=com_content&view=article&id=63:kyametin-bueyuek-alametleri&catid=21:makaleler&Itemid=10]

 

 

Kısaltmalar

1NS                                 Birinci Nesil Savaşlar

2NS                                 İkinci Nesil Savaşlar

3NS                                 Üçüncü Nesil Savaşlar

4NS                                 Dördüncü Nesil Savaşlar

KİS                                  Kitle İmha Silahları

 

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ


’Hansoyu Kitabı’nda   “İstekli bir zihin için hiç bir şey imkânsız değildir.” denilir. Bu nedenle “savunma sanatı”nın nefis mücadelesinde uygulanabileceğini düşündüğümüzden sizin için tadımlık bir bilgiyi aktarıyorum.

ZİHNİN HAZIRLANMA AŞAMASI

Zihnin Boşaltılması

Bu konuda bir Çin savunma sanatlarından, zayıfın kuvvetliye karşı şansı olarak tanımlanabilen, his ve reflekslere dayalı özel öğretileri olan bir sistem olan Wing Tsun Sisteminin en büyük ustası ve Bruce Lee’ nin de hocalığını yapmış büyük usta Yip Man’ dan bir hikayeyi Bruce Lee’ nin ağzından dinleyelim.

“Hikaye, zen konusunda bilgi edinmek isteyen bir üniversite profesörünü konuk olarak kabul eden bir zen ustasını anlatıyor.

Usta daha konuşmasının başında profesörün zen hakkında bir şey öğrenmekle ilgilenmediğini, yalnızca bu konudaki bilgisi ve düşünceleriyle kendisini etkilemeye çalıştığını anlamış. Ancak, buna karşın konuğunu sabırla dinleyip, ardından onu çay içmeye davet etmiş. Önce konuğunun fincanına çay doldurmaya başlamış. Konuğunun fincanı dolmasına karşın, usta halen çay dökmeye devam ediyormuş.

Çayın fincandan taşacağını gören profesör dayanamayıp “fincan dolu, daha fazla almayacak.” demiş.

“Bu fincan gibi senin zihnin de yılların yargıları ve bilgileriyle dolu” demiş usta. “Zihnini boşaltmadıkça sana zen’in ne olduğunu nasıl gösterebilirim?”

(Hyams, Joe. (çeviri)., Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s: 17)

Asya insanının gizemli kültüründe ‘gel ve kendin için kendin öğren’ anlayışı vardır. Alan Watts’ a göre, batılıların bilimsel eğitim tarzı ile hareket etme anlayışları oldukça gelişmiş olduğundan, eleştirel bakış açısı ile olayları değerlendirmektedirler. Bununla birlikte, eleştirel bakışını kapının önüne koyup öylece içeri girilmesi gerektiği durumlarda, zihnin insanı nasıl aldatabileceğinin farkındadırlar. Watts bu tarz insanları ‘objektif gözlemciler’ olarak tanımlıyor. Watts’ın gözlemlerine göre, Objektif gözlemciler istisnasız hedefi ıskalamakta ve akşam yemeği yerine önlerine menüyü koymakta, öte yandan geleneksel hiyerarşi ile yetişenler ise akşam yemeği olarak yedikleri şeyin ne olduğunu bilmemekteler. (Watts, Alan, (çeviri)., Uğur, Sena. Zen Yolu, s:14)  Öyleyse bu iki fikir arasındaki ideal çizgiyi yakalamak en doğrusu olsa gerektir.

Yeni bilgiler için zihnimizi boşaltıp, hazır hale getirmeliyiz ki yeni şeyler öğrenebilelim ve yeni ufuklara açılabilelim. Zihnimizde yeni bilgiler için yer açılmalı ki yeni şeyleri algılayabilelim. İşte öğrenmenin ilk şartı budur. “Öğrenme ev değil, kapıdır. Kapıyı gördüğünüz zaman, onun bir ev olduğunu düşünmeyin, eve ulaşmak için -ki kapının arkasındadır- kapıdan geçmek zorundasınız.”( Cleary, Thomas. (çeviri)., Kaya, Şen Süer. Japon Savaş Sanatı, s:60)

Yeni bilgiler öğrenebilmek için zihnimizi boşaltmamız, yalnızca bilgi için yer sağlamamız demek değildir. Aslında insan hafızası öyle hemen dolacak ve artık başka bilgilere yer kalmayacak bir kutu da değildir. Tam tersine insan hafızası, bilgiler çoğaltıldıkça kapasitesi artan esnek bir yapıya sahiptir. Ancak, zihnimizin boşaltılması beynimizin veya hafızamızın boşaltılması anlamına gelmez. Zihnin boşaltılması, yeni bir konuyu öğrenebilmek için zihinde yeni bir sayfa açılması ve öğrenme için hazır hale getirilmesi demektir. Zihnimizin hazır olması bir konu hakkında daha önceki bilgilerimiz dâhil hiç bir şeyle ilgilenmeden yalnızca o anki kaynakla kontak kurması ve açık olması demektir. Böylece yeni öğrenilecek bilgilerin, hafızamızdaki ön yargılardan veya bilginin başka versiyonlarından ve başka yorumlarından olumsuz yönde etkilenmeyeceği bir ortamın yaratılması sağlanmış olacaktır.

Uzakdoğu kültüründe, öğrenmede zihnin boşaltılmasına çok önem verilmektedir. Taoistik düşüncede hakikatin ancak boşaltılmış bir zihne ulaşabileceğine inanılır. (Özbudun, Sibel. (Çeviri)., Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:33)

Öğrenmede zihnin boşaltılması, tıpkı çocuklarda olduğu gibi, zihnin ön yargısız, meraklı ve boş bir teyp kaseti gibi her şeyi kaydetmeye hazır, bilgiye ve öğrenmeye susamış bir kıvama getirilmiş olması demektir. Ancak, bu durumu ‘şartsız ve kritik yapmadan kabullenme’ ile karıştırmamak gerekir. Zihnin boşaltılması, öğrenmede, öğreten kişiyi anlayabilmek için ‘önyargılardan arınma’anlamında kullanılmaktadır. Öğrenme talebinde bulunan bireyin, öğretici durumundaki eğitmeninin vereceği bilgileri kavrayabilmesi, duyumsayabilmesi ve bilginin özünü anlayabilmesi için eğitmen ile aynı frekansı paylaşmaları gerekmektedir. Zihnin boşaltılması, eğiticinin frekansının yakalanması için elzem olan bir haldir. Aynı frekansı paylaşmayan kişilerin birbirleri ile iletişim kurmaları olası değildir. İletişim kuramayan bireylerin anlaşması mümkün olamayacağı gibi, karşılıklı bilgi alış verişi ve eğitim sürecinin başlatılması da mümkün olmayacaktır.

Açı Sadakatini Yok Etme

İnsanlar arasındaki iletişim bozukluğu karşılıklı ilişkileri olumsuz yönde etkilemekte, dargınlıklara ve ilişkilerde soğukluklara sebep olmaktadır. Dolayısıyla iletişim bozukluğu, insanlar arasındaki soğukluk, dargınlık ve fikir ayrılığı gibi kanaatlerin en önemli sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Belki de çoğu zaman tartışan insanlar arasında belirgin bir fikir ayrılığı da yoktur. Genellikle iletişim eksikliği sebebiyle birçok insan aynı şeyi iddia ettikleri halde saatlerce tartışırlar. İnsanlar günlük yaşantılarında genelde etrafındaki olup bitenleri ve sorunları kendi açısından değerlendirmekte ve bunun neticesinde insan hafızasında zaman içerisinde oluşmuş olan fikirlerin kriteri ile olaylar hakkında doğru veya yanlış kanaati oluşmaktadır. İnsanların doğru veya yanlış kanaatleri kendi bakış açılarına göredir. Bundan dolayıdır ki insanlar arasında fikir ayrılıkları oluşmakta ve birçok konularda doğrular sürekli tartışılmaktadır.

Karşımızdaki kişinin fikirlerini anlayabilmemiz için dış dünyayı onun penceresinden görmemiz gerekmektedir. Aksi taktirde karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine, bizim gibi fikirleri olan birisini bulmaya çalışmış veya insanları bizim gibi düşünmeye zorlamış oluruz. Neticede, yaptığımız şey ile, dinlediğimiz kişinin bizim fikirlerimize ne kadar uyup uymadığını test etme işleminden öteye gidememiş oluruz. Bu açıdan iletişimde Empati çok önem kazanmaktadır. Bireyin sabit fikirli olması, olaylara adeta at gözlüğü ile bakması ve yalnızca kendi penceresinden olayları gözlemleyebilmesi veya diğer bir ifadeyle, ısrarla kendi frekansını muhafaza etmesi ve karşısındaki şahsın frekansına girmeyi denememesi ‘açı sadakati’ olarak adlandırılmaktadır. “Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir.”

‘Açı sadakati’ ve ‘ben bilirimcilik’ alışkanlıklarının en belirgin özellikleri, anlamaktan çok görüşlerinin anlaşılması ve kabul edilmesi için mücadele vermeleridir. İnsanlar ‘ben bilirimcilik’ yarışına tutuşunca körü körüne savunuculuk başlar ve devamında ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu önem kazanır. Bir an önce karşımdaki nefes alsın da sözü ben alayım düşüncesi ağır basınca, dinleme ve anlama işlevinin yerini tahammül etme gayreti alır. Bu durum ise alevli kısırdöngü tartışmaların kaynağını oluşturmaktadır.

Önyargının kaynağını oluşturan nedenlerin, kişinin kendi zihninde var ettiği ya da ulaştığı yargı değil, nedenlerin daha çok bireyin zihninin dışında oluştuğu kabul edilmektedir. Zaman zaman kişi başkalarına ait yargıların sahibi olabilir. İletişim ve etkileşimin kaçınılmaz sonucu olarak düşünceler zihinden zihine geçer, benimsenir ve özümsenir. Ancak, bununla birlikte kendine ait olmayan bazı düşünceler bireyin zihnine sahip olup, zihne yerleşip, onu esareti altına alarak kanı, yargı, tutku ve inanç durumuna dönüşebilmektedir. Zihnin verimli kullanılabilmesi ve gerçeklere ulaşılabilmesi için ön yargıların tutsaklığından arınarak yaşamayı keşfetmemiz gerekmektedir.

George Hebert Mead’a göre, iletişimde insan kendi içinden çıkıp, sanki başkalarının gözüyle kendine bakabilmektedir. Bu sayede sadece kendine değil, başkalarına da başkalarının gözüyle bakabilmeyi öğrenir.

Yeni konular veya yeni anlayışlar öğrenildikten sonra, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı bilginin başka yorum ve versiyonlarının yargılamasından geçirilerek sentez çıkarılır.

Etkilenme devam ederse araştırma ve öğrenme de devam eder ve hafızamızdaki yeni bilginin veya kanaatin yoğunluğu giderek artarak, zamanla o konuda hakimiyet sağlar ve fikirlerimizde değişikliğe sebep olur. Böylece zaman içerisinde fikir ve kanaatlerimizde gelişme ve değişmeler yaşanır.

Zihnin boşaltılması, şartsız ve önyargısız bir zihinle yeni bilgilere açılmak suretiyle gerçekleri olduğu gibi kabullenmenin yoludur. Diğer insanları anlama, olaylara onların gözüyle bakmakla mümkün olur. Bu sayede, yalnızca doğru olanı kavramaya çalışarak doğruya ulaşabilmenin yolunda mesafe kat etmiş ve daha önceden doğru olduğunu zannettiğimiz bir çok yanlış, önyargı ve kanaatlerden de zamanla arınma imkânına kavuşmuş oluruz. Bilge kişi her şeyden önce insanı kurumlaşmış yargı ve düşüncelerin tutsaklığından kurtarmayı ve içsel bir özgürlük kazandırmayı amaçlar. Bu özgürlük sadece toplumsal önyargı ve kalıplara karşı kazanılan bağımsızlık değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, kişinin kendi ön yargılarının, kendi şartlanmışlıklarının ve saplantılarının tutsaklığından arınarak içsel ve dışsal tabulara karşı özgürleşmesidir. Aslında kişinin tam olarak objektif olmasının imkansızlığının yanında ön yargılardan arınması bu hususta alınabilecek en büyük mesafe olsa gerektir.

Bu prensip normal yaşantıda da uygulanabilir. Fikirlerinden istifade etmek istediğiniz bir bilim adamını, bir üstadı veya bir arkadaşınızı dinlerken zihninizi boşaltmayı deneyin. Zihninizi o konu hakkında bilgiye susamış bir kıvama getirin. Böylece onun fikirlerini kavramaya çalışın. Bu konuda hiç bilginiz yokmuş gibi pür dikkat onu dinleyin. Göreceksiniz ki çok daha fazla bilgi sahibi olacaksınız, aynı konuda daha önce fark etmediğiniz bir çok nüansları keşfedecek ve sohbetinizden her ikiniz de memnun kalacaksınız. Bırakın sizin de o konuda çok bilginiz olduğunu anlatmaya çalışmayın. Yalnızca dinleyin ve kafanıza takılanları sorun. Sonunda yeri ve zamanı gelirse kendi fikirlerinizi söylersiniz. Ama önce bilgisinden istifade etmek istediğiniz arkadaşınızın fikirlerini öğrenin. İşte bu metoda Savunma Sanatında sanatında yeni bir bilgi öğrenmek için “Zihnin boşaltması” denir.

Savunma sanatları alanında çok kıymeti ve önemi bulunan ‘Aile gelenekleri kitabı’nda Yanyu, Zen ustası Takuan’ın öğretisi üzerinde yoğunlaşırken, öğretiyi genişleterek, sanatçının zihninin duruluğu ile olması gereken kıvamını şöyle izah etmektedir.

“Kafanızda hiç bir şey olmadığı zaman her şeyi yapmak daha kolay bir hale gelir. Bu nedenle bütün zen ustalarının incelemesi, kafanızda olanları temizleme amacıyla yapılır. Başlangıçta hiçbir şey bilmezseniz, kafanızda soru bile oluşmaz. Sonra incelemenin içine girdiğiniz zaman kafanızda bir şeyler oluşur ve bunlarla engellenirsiniz. Bu her şeyi zorlaştırır. İnceledikleriniz kafanızdan tamamen çıktığı ve pratikte yok olduğu zaman, ilgilendiğiniz sanat hangisi olursa olsun, teknikleri kolayca, yaptıklarınız hakkında kaygı duymaksızın ve yaptıklarınızdan sapmaksızın başarırsınız. Bu, böyle yaptığınızın farkında olmaksızın kendiliğinden olur.”

“Merak, heves, ilgi, konsantrasyon, problem çözmek, bellek ve hayal gücü öğrenmenin gerekli unsurlarıdır. Marş motoru meraklı olmaktır. İlgi ve heves alçak vitestir; konsantrasyon ve bellek ise yüksek vitesler olup, başarı, sabit hızda rahat bir sürüş için gerekli olan orta vitestir.” Merak, heves, ilgi, konsantrasyon olmadan öğrenmenin gerçekleşmesi mümkün olamayacağı veya zoraki yapılan öğrenme faaliyeti neticesinde başarının imkansız olacağı aşikardır. Bu unsurların otomatik olarak sağlanması da ancak zihnimizde yeni bir sayfa açarak, öğrenmeye hazır ve bilgiye susamış hale getirilmesi ile mümkün olacaktır. Aslında gerçeklere ulaşabilmenin yolunda şartlanmalardan ve ön yargılardan arınarak özgür bir zihin ile bilgilere ulaşmak öğrenmenin en etkin metodudur.

Wu-Hsin (Zihnin Yokluğu)

İnsanlar karşılaştıkları karmaşık sorunlarını çözümlerken tıpkı bedensel hareketlerde olduğu gibi zihinsel hareketlerde de refleks tepkiler verebildiğinde ve böylece içinden geldiğince, riyasız eylemlerde bulunulduğunda daha başarılı ve mutlu olduğu ve böylece sezgi yeteneği (prajna) ön plana çıktığı kabul edilmektedir. Zihinsel işlerlikte, zihnin yalnız bırakılarak, kendi kendine, duru bir şekilde çalışması sağlandığında önsezinin ortaya çıktığı, daha isabetli ve hızlı hareket edildiği, ona güvenildiğinde sezgi yeteneğinin keşfedildiğine inanılmaktadır. Bu sayede zihin doğal olarak hareket etmekte ve daha iyi çalışarak karmaşık sorunlar karşısında bile doğru hareket edebilmektedir.

Zihnin boşaltılması veya diğer bir ifadeyle bilinçli zihnin yok edilmesi kavramlarından kasıt zihnin tamamının alıcı durumuna getirilerek, yine tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Yoksa anlatılmak istenen şey hafıza kaybına uğramak değil, zihnin akıcılığını sürekli kılmak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir. “Wu-hsin sözleriyle anlatılmaya çalışılan kuşkusuz bir koma durumu değildir. Amaç zihni daha alıcı duruma getirmek, zihnin tümünün birden daha doğal, daha uyumlu biçimde çalışmasını sağlamak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir.”

Zihnin yokluğu deyimiyle aslında anlatılmak istenen şey, refleks zihin durumu, yani zihnin yalnızca bir kısmının değil, tamamının devreye sokulması ve maksimum işlerlik kazandırılmasıdır. Bu sayede zihin daha üstün bir işlerlik kazanıp, dar kalıplardan kurtularak, daha geniş alanlarda, daha verimli faaliyet gösterebilmektedir. Bununla anlatılmak istenen şey, zihinsel devinimin arttırılması ile maksimum kabiliyetin kazanılmasıdır. Böylece tüm olaylara’ hakim olan ve bütünlük içerisinde işleyen bir zihinsel yetenek kazanılmış olunur.

Etrafımızdaki olayları eksiksiz ve fazlasız olarak olduğu gibi, ön yargısız bir şekilde algılama ve daha önce kazanılmış yetenekler sayesinde refleks tepkiler gösterme savunma sanatındaki en önemli esaslardan biridir. Muhtemel bir saldırı karşısında etkili bir savunma ve karşı hamle gerçekleştirebilmek için en etkili ve en doğru savunma tekniği binlerce kere tekrar edilmek suretiyle bilinçaltına yerleştirilerek etki karşısında iyi bir savunma refleksi kazanılması amaçlanır. Düşünerek karar vermeye zaman ve imkân olmayan durumlarda refleksler vücudun savunma mekanizmasını oluşturur. Saldırıya uğrayan birey daha önce çalışarak kazandığı savunma refleksleri sayesinde etkin savunmasını gerçekleştirme şansını yakalar.

Wu-hsin bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi anlamına gelmektedir ve amacı da bilinçli zihnin olumsuz etkisini ortadan kaldırarak önseziyi ön plana çıkarmaktır. Böylece kazanılmış reflekslerin daha verimli ve etkin kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu sağlandığında zihnin bütünleşmesi ve doğal çalışması başarılmış olur. Bu durum zihnin devreden çıkarılması anlamına gelmez, tam tersine asıl amaç zihnin bir kısmının değil de tamamının devreye sokulup, yine zihnin tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Buna zihnin duruluğu, daima akıcı hale getirilmesi veya zihnin boşaltılması da denilmektedir. Aslında bu durumda zihin tüm olayları ve şeyleri kapsamakta ve onlara hükmetmektedir. Bundan dolayı bomboş, istenmeyen gürültülü düşüncelerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arıtılmış, sürekli akıcı ve berrak bir zihin savunma sanatçısının başlıca hayalidir.

Wu-hsin ifadesiyle doğal ve yapmacıklıktan uzak, içten geldiği gibi olma ve böylece önsezi ile davranarak refleks tepkilerle hareketleri gerçekleştirme anlatılmaktadır.

İçsel Özgürlük Kazanma

Psikolog Virginia Satirinsanların doğuştan beş temel özgürlüğe sahip olduklarını iddia etmektedir. Satir, bu özgürlükleri kısaca şu şekilde sıralamaktadır:

1-           Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü,
2-           Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
3-           Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
4-           Bir şeyi kendi isteklerine göre isteme ya da reddetme özgürlüğü,
5-       Olmak  istediği yönde geliştirerek, kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü, şeklinde sıralandıktan sonra, sağlıksız aile, okul ve çevre vs. ortamları bu özgürlüklerin kaybedilmesine neden oldukları belirtilmektedir.

( Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Çocuk., s:63; Bilim ve teknik. Bilim Dergisi. Sayı:347., s:56)

Savunma sanatında, öğrenmede zihnin boşaltılması ve usta ile aynı frekansın paylaşılmasının yanında, insanların doğuştan var olduğu iddia edilen bu özgürlüklerinin keşfedilmesi veya muhafaza edilebilmesi ch’an sanatının en önemli amacını oluşturur. Bilgenin en büyük amacı insana içsel özgürlük kazandırmaktır.

Zihnimizin şartlanmalardan kurtulması ve devinimini arttırması ile maksimum işlerlik kazanması sayesinde zihnimiz tam tarafsız olarak bilgilere erişme yeteneğine ve imkanına sahip olmakta, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı konunun diğer yorumlarının olumsuz etkisinden kurtulmuş olmaktadır. Aslında bu durum bir nevi içsel özgürlük kazanmaktır. Başkalarının bizleri fikren veya bedenen tutsak edebilmesinin yanında, insan kendi önyargılarının da esiri olabilmekte ve olaylar karşısında önyargılarının tutsaklığı dolayısıyla objektif hareket edememektedir. Bu önyargıların tutsaklığından kurtulma faaliyetine “içsel özgürlük kazanma” denir. Yani, hafızamızdaki bilgilerin ve yılların birikiminin tutsaklığından kurtulup, kendi içimize karşı bile fikren hür hale gelmektir. Böylece yeni bir konu veya eski bir konunun yeni bir yorumu katıksız ve ön yargısız olarak kavrandıktan sonra hafızamız ve zihnimiz, aklımızın, mantığımızın süzgeci ile kazanılmış tüm bilgilerin sentezini yaparak kendi bağımsız, hür yargısını oluşturabilecektir.

“Zihnimizi bütün bağımlılıklardan kurtarmadıkça işin özünü, esasını kavramamız pek olası değildir. Bütün sorun zihnimizi bağımlılıkların da nedeni olan koşullanmalardan, alışkanlıklardan kurtarabilecek dönüşümü nasıl oluşturabileceğimiz, zihnimizin tümünü nasıl devreye sokabileceğimiz noktalarında düğümleniyor.”

 ‘Zihnini boşaltma’ hadisesi zen sanatında zihni devreden çıkarma, zihindeki bilgileri silme veya hafıza kaybına uğrama şeklinde algılanmamalıdır. Zihni boşaltma, zihnin bir kısmını kullanma yerine tamamını devreye sokma, daha önceki bilgi birikimimizin olumsuz etkilerinden ve ön yargılardan sıyrılarak, şartlanmışlıklardan arınarak yeniden doğmak gibi ön yargısız ve tarafsız bir zihinle hareket etmektir. Zihni belli bir noktada durdurmak yerine sürekli akan bir zihne sahip olmaktır. Birçok konu ve bilgi ile abur cubur ve gereksiz yoğrulmak ve kafamızdaki gizli düşüncelerin vızıltılarını dinlemek yerine duru bir zihne sahip olmak, çer çöpten arınarak duru olarak akmaktır. Olayları olduğu gibi, katıksız bir şekilde, dış etkilerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arınmış haliyle görebilmek ve olduğu gibi algılayabilmek için zihni olumsuzluklardan, şartlanmalardan ve takıntılardan arındırarak zihni otomatiğe takmak ve yeni bilgiler için hazırlamaktır.

Zihnini boşaltma hadisesi zihne yeni bilgiler için yeni bir sayfa açmak olduğunu belirtmiştik. Aksi taktirde dolu sayfa üzerine işlenen bilgiler önceki bilgilerle karışacak, sayfa karalanacak ve zihindeki önceki yargıların olumsuz etkileri yeni bilgilerin kavranmasını engelleyecektir. Böylece kafamız karışacak ve her yeni bilgi eski bilgilerin eleştiri yağmuruyla karşı karşıya kalacak, yeni bilgi daha palazlanmadan pasifize edilecek ve zihnimiz her defasında meşgul olacaktır. Bu durumda kalan yeni bilgi, toplumdaki ön yargılardan dolayı aralarına kabul edilmeyen yeni komşu gibi, kendini anlatma ve haklılığını dile getirme şansından mahrum bırakılmaktadır. Bu da zihnin duruluğunu bozar ve birey yeni bir bilgiden mahrum kalır. Oysa zihnin duruluğu Zen sanatında olduğu gibi savunma sanatlarında da çok önemlidir. Zira zihnin duruluğu hislerin ve reflekslerin çalışmasında ve refleksleri uyaran duyu organlarımızın duyarlılığına önemli derecede etki ettiği kabul edilmektedir. Çünkü, zihnin duru ve akıcılığı dikkatin yoğunlaştırılması ve her şeye hazır olma durumudur.

Savunma sanatlarında eğitim almak isteyen bir öğrenci ustasının yanına gittiğinde ustasından aldığı ilk ders ‘daha önceki bildiklerini unut ve zihnini boşalt’şeklindedir. Aslında usta öğrencisinden bunu isterken başka sanatları etkisiz ve saçma gördüğünden değil, öğrenme için zihnin boşaltılmasını öğütlemektedir. Önceki bildiklerini unut öğüdünün altında yatan gerçek işte budur. Zira dünyada sayısı bile kesin tespit edilememiş yüzlerce savunma sanatı ve bu savunma sanatlarının da ayrıca pek çok versiyonları veya sistemleri vardır. Bu sistemlerin hepsinin de birbirinden farklı duruş ve teknikleri mevcuttur. Rakipten gelecek sınırlamasız tüm ataklara karşı en etkili savunma ve karşı atak geliştirmeye yönelik her birisinin ayrı-ayrı anlayış ve dolayısıyla da teknikleri bulunmaktadır. Hal böyle iken savunma sanatı çalışmak isteyen kişi karmaşıklığa düşmemek ve ustasından tam istifade edebilmek için şartlanmalardan kurtulmalı ve dolayısıyla da zihnini boşaltmalıdır. Aksi taktirde verimsiz bir kısırdöngüye kapılınacaktır. Savunma sanatlarında sistemler arasında teknikler açısından büyük farklılıklar varken zihinsel öğretiler savunma sanatının değişmez ortak felsefesini oluşturur.

Zihnin ideal durumu, bir dere kenarında oturup dereye bakmak gibi bir şeydir. Derenin akışını ve gürültüsünü duyumsa, ama ona dalıp, takılıp kalma. Dalıp, takılıp kalmak demek zihnimizin akıcılığının durdurulması demektir. Bu da olanları etraflıca görmemizi engeller ve kendimizi savunabilmek için rakibimizin yapacağı hamleyi tahmin etmeye bizi zorlar. Tahmin, düşünerek hareket etme çabasıdır. Böylece, rakibin yapacağı hamle üzerine kumar oynanmış olunur. Eğer isabet ettirilirse tasarlanmış bir savunma hareketi gerçekleştirilebilir. Ancak, tahminimizin dışında bir atakla karşılaştığımızda ise, ki genellikle böyle olur, şaşalayarak savunmasız ve aldatılmış duruma düşeriz. Aldatıldığımız durumda ise savunma yapmamız adeta imkansızlaşır. Çünkü, iki pozisyonu yaşamamız gerekir. Bunlardan biri, yanlışımızı fark etmek, diğeri ise, zihnimizi toparlayıp yanlışımızı telafi ederek savunma yapmaktır. Böylece zaman kaybına uğrayacak ve savunmada oldukça gecikilmiş olunacaktır.

Dereyi seyrederken her şeyi olduğu gibi görmeye çalış, her şeyi hakkınca ve büyüklüğünce görmek için deredeki çöplere dikkatini verme, onlara dalıp, takılma.

Deredeki çer çöpün akıp gitmesine izin ver ve sen onları takip etme, zihnini işgal etmelerine izin verme. Çalılara, çöplere takılıp kalma durumu, zihnin işgal altında olması halidir. Zihnin işgal altında olması demek, zihnin yapa geldiğimiz işin haricinde bir düşünce veya işle ilgilenmesi demektir. İşgal altındaki bir zihnin akıcılık kazanması, dikkat göstermesi ve olaylar karşısında refleks tepkilerde bulunması mümkün değildir.

Zihnin akıcılık kazanması için, hep baktığın kesite konsantre ol ve o kesitteki her şeyi görüp fark etmenin yolunu keşfet. Bu yol, bir kitabı hızlı okumanın tekniği gibi, sayfayı ya da paragrafı olduğu gibi, tüm olarak görmeye benzer. Eğer harf harf, hece hece okumaya çalışırsanız hem yavaşlar ve hem de dikkatiniz dağılır. İşte zihnimiz de bir şey üzerine takılıp kalmamalı ve sürekli akıcılığını devam ettirmelidir. Zihin akıcılığını sürdürür ve devinimini hızlandırırsa dikkat tüm alternatifler üzerinde yoğunlaşır ve maksimum işlerlik kazanır. Zihnin akıcılığı zihinsel refleksleri daima diri tutar ve bu da savunma sanatı açısından tüm saldırılara konsantre olmanın ve refleksleri çalıştırmanın yöntemidir.

Anını Yaşa

Dünün bugünü fazlaca tüketmesine izin vermeyin

“Geçmişteki hatalar üzerinde çok fazla üzülüp tasalanarak zaman kaybetmeyin. Bir kez karar vermişseniz, unutun gitsin. Hep tap taze olarak başlayın.”

 Geçmişle ya da gelecekle değil yalnızca ve yalnızca anınla ilgilenmeli ve o anı en iyi değerlendirmelisin. Dövüşçü bulunduğu o an yaşadığı hamlesine konsantre olmalıdır. Günlük hayatındaki sorunlar ve planlar geçmişte kalmıştır. Antrenman halinde iken ve müsabaka anında sanatçı dış dünyanın sorunlarından sıyrılmalıdır.

Kendimi savunmak zorunda kaldığımda rakibin gücü ve tekniği beni ilgilendirmez. Rakibimin ünü ve ne kadar büyük bir dövüşçü olduğu benim için hiç önem taşımaz. Ben o anımı yaşarım O an karşımda rakibim vardır ve o bir insandır. Yalnızca bir insan. Ve o insanı asla küçümsemem, basite almam. Ve ondan asla korkmam. O an rakibim bana bir saldırı yapar. Benim ise reflekslerim uyarılınca saldırıyı savuştururum. Hamlenin kuvvetini ve etkisini o an kollarım algılar ve gereğini yapınca zihnim dupduru kesilir ve her şeyi düşünüp, tüm ataklara hazır olabilmek için hiç bir şey düşünmem. Az sonra rakibimden gelecek karşı konulamaz bir atak endişesi veya az önce yediğim bir darbe benim ilgi alanımın tamamen dışındadır. Geçmiş geçti ve gelecek de gelmedi. Geçenler için yapılacak hiç bir şey yok ve gelecek geldiğinde de gereğini yapacağım. Bütün dikkatimi, konsantremi o an için kullanırım. Geçmişe veya geleceğe harcanacak atıl kuvvetim yoktur. Savunma  sanatı bizlere, yaşamın sadece yaşadığımız bu anında yaşanması gerektiğini öğütler. Bu anda yaşayarak hem çevrenle, hem de kendinle tam olarak bağlantıya girersin, geçmişin yorumu veya diğer bizi meşgul eden olumsuz etkisi ile geleceğin endişesi dikkat ve enerjimizi bölmemelidir. Böylece gücünü boşa harcamamış olursun.

“Geçmişi ve geleceği düşünmek, şu an ile olan bağlantılarımızı bozmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Oysa zaman, sadece şu anda yaşanır. Sen ve yaptığın her şey bir bütünsünüz ve işte Zen de budur. Bir şeyi yaparken onu en iyi şekilde yapmalısın.”

Diğer bir ifadeyle: İyi bir savaşçı zihnini daima tek bir şey üzerine, tahmin içerisinde olmamak kaydıyla, rakibinin yapabileceği tüm saldırı ve hareketlere yöneltir. Ancak, bu bir düşünme ve rakibin yapacağı hamleyi tahmin etmeye çabalama değildir. Zihin dupduru, berrak ve oldukça akıcı bir hale gelmelidir Zihin her şeyi olduğu gibi alır, tıpkı eller ve kollar gibi adeta zihin de refleksleri ile hareket eder, onu bitirir ve diğerine geçer Savunma sanatçısı da bir Ch’an ustası gibi geçmiş veya gelecek ile değil, yalnızca şu an ile ve yaptığı şey ile ilgilenir. Çünkü, onun zihni güçlü ve dinamiktir, gücünü hep aynı seviyede ve maksimum işlerlikte tutabilir.37 Bu durumu sağlayabilmek için asla kendini sıkma, zihnini akıcı, diri ve duru tut ve yalnızca bulunduğun ana konsantre ol. Zihnine akıcılık kazandır ve bir noktaya takılıp durmasına asla müsaade etme. Çünkü bu zihnin işgali durumudur.

“Başkalarını anlamak bilgeliktir, kendini anlamaksa aydınlanmaktır.”
(Lao Tzu)

Aydınlanmak

Başkalarını anlamak bilgelik, insanın kendini anlayabilmesi ise aydınlanmaktır. Nedir bilgelik ve nedir aydınlanmak? Bunlardan hangisinde sırlı cevher saklıdır? Bilgelikle aydınlanma arasında nasıl bir ilişki ve nasıl bir fark vardır? İşte bu birbiri içerisine girmiş kavramlar Lao Tzu’ nun sözlerinde aydınlanıyor ve çizgileri netleşiyor.

Dünya bilimlerini anlama ve bilgilerle donanarak alanında hatırı sayılır olabilme ve bu sayede insanları anlayabilme başarısını göstermek işte bunda bilgelik vardır ve bu bilgeliktir. Bilgelik, sahip olduğu üstün bilgilerle gerçeği keşfedebilme yeteneğini sağlar. Yaptığı çalışmalar neticesinde bilgilerini zenginleştiren insanlar zaman içerisinde bilgeliğe ulaşabilseler de aydınlanmak daha farklı birşeydir. Aydınlanmak, daha çok bireyin kendisini tanıması, kendisini anlaması, dünyayı tahlil ederek kendisinin mutluluğuna malzeme haline getirmesi ve daha doğrusu dünyada insanlarla barışık olarak, mutluluğu elden bırakmadan yaşamanın yollarını keşfetme olayıdır. Kısacası aydınlanmak, bir yaşama sanatının keşfedilerek uygulanmasıdır. Dünyada karşısına gelen kişilerin dertlerini keşfeden ve sorunlarına çareler üreten sayısız bilgeler vardır. Ancak kendisini keşfedebilen, kendini bilen ve anlayabilen az sayıda insan yetişmiştir.

Aydınlanmanın Uzakdoğu kültüründe çok önemli bir yeri vardır. Eski Çin bilginleri ve Zen ustaları hayatlarını hep aydınlanma yolunda mesafe alabilmek için sarf etmişler. M. Ö. 6. yy. da yaşamış olan Çin’in ünlü filozofu Lao Tzu bu konuyu Tao Te Ching’ isimli eserinde izah etmektedir. Lao Tzu, aydınlanma yolunda giden bireyin hırslanmadan, sabırla eksikliklerini tamamlaması gerektiğini kabul etmektedir.

Eksik olan tümleşir
Eğri olan düzleşir
Boş olan doldurulur
Eski olan yenilenir
Az olana verilir
Çok olandan alınır
Kutlu kişi de öyle
Bir’i kucaklar, örnek olur dünyaya
Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır
Kendisine değer vermez ve yüceltilir
Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır
Çünkü, savaşmayanla
kim savaşabilir dünyada
eskilerin sözüdür- eksikliğini eksilt
boş laf değil, yetkinlik var bu sözde
İyi yönetmeyi bilen savaşkan olmaz
İyi savaşmayı bilen öfkeli olmaz.
(Lao Tzu)

( Tulgan, Ömer. Yol ve Erdem Kitabı, (çeviri)., s:41,78)

İnsan olarak hepimiz kendimizi ihmal ederek, başkalarına endeksli olarak yaşıyoruz. Hep başkalarının eksiklerini arar, hep başkalarının en uygun hareket tarzlarını araştırır ve herkese öğüt dağıtan, her derde deva gösteren bir tavır takınırız da kendimizi unuturuz. Herkesin elinde bir fener, bir projektör etrafındakileri aydınlatmaya çalışıyor da kendileri karanlıktalar ve kendi sorunlarına çare üretemiyorlar. Oysa, aydınlanmış olanlar kendilerini aydınlatır ve diğer insanlar da onları örnek alarak istifade ederler.

Bilge kişi başkalarını aydınlatan kişi iken, aydınlanmış kişi ise kendisini anlayan, kendini bilebilen, daha doğrusu kendisini aydınlatan kişidir. Aydınlatan kendisi aydınlanmaz, bunun içindir ki projektörlerin dibi karanlık olur, mum dibini aydınlatmaz. Aydınlanma yolunda mücadele veren Zen öğrencisi kendini aydınlatmaya çalışır. Onun için başkalarını aydınlatmak gibi bir amaç yoktur. Ancak, kendisini aydınlatan kişiye bakarak, onun yolundan giderek aydınlanan başkaları da vardır ve bu anlamda o bir rehberdir.

Yaradılışından insanlar bir kısım yetenek ve eğilimlerle hayata gözlerini açar ve yaşadıkça bu yeteneklerini geliştirirler. İnsanlar gözlerini dünyaya açtıkları ilk günden itibaren kendisini değil de başkalarını, kendisinden başka kişi ve nesneleri, daha doğrusu görülebilir her şeyi görme yeteneğine haiz gözlere sahip olurlar ve sürekli olarak başkalarını gözlemektedirler. İnsanların en az gözlemlediği ve en az araştırdığı şey ise kendisidir.

Başkalarını görebilmek için hiç bir işleme ihtiyacı olmamasına rağmen, insanın kendisini görebilmesi için aynaya bakması gerekmektedir. Tarihte insanoğlu, maddi olarak kendi simasını görebilmek için aynanın icat edilmesine kadar sabretmek ve su birikintileri ile idare etmek zorunda kalmıştır. Ayna icat edildiğinde ise insanoğlu sağını solda ve solunu da sağda görme imkanına kavuşmuştur. Yani, kişinin kendisini görebilmesi için ekstradan bir işlem yapılması gerekmektedir. Aslında insan aynaya baktığında bile kendisinin yansımasını görmekte ve sağını solda, solunu da sağda görmektedir. İşin gerçeği insanın kendisini aynıyla, canlı olarak görmesi fiziksel olarak adeta imkânsızdır. Kendisini video kameralardan seyrettiğinde, geçmişteki kendisini, naklen yayında ise yansımasını görmektedir. Bu durum sosyolojik ve psikolojik olarak ta aynıdır. İnsanlar hep karşısındaki kişilerin hatalarını görebilmekte ve hep onları kolayca keşfedebilmektedir.

Kişinin kendini anlayabilmesi, kendi eksikliğini fark edebilmesi, eksiklikleri ve sorunları karşısında en uygun ve en isabetli davranışı sergileyebilmesi oldukça zor olmaktadır. Oysa aynı şahıs, kendisiyle benzer bir sorunu yaşayan arkadaşına çok mantıklı ve makul önerilerde bulunabilmektedir. Başkalarının olaylar karşısındaki davranışlarını sağlıklı değerlendirebilen insanoğlu, kendi davranışlarını aynı kolaylıkla analiz edememektedir. İşte bu durum, kişinin kendisine ayırdığı zamanın azlığı ve kendisini bilme ve anlamasının, kendi hatalarını görebilmesinin zorluğundan kaynaklanmaktadır.

Tüm kurbanların en büyüğü zamanın kurban edilmesidir.
(Plutark)

Kendine Zaman Tanımak

Savunma sanatlarını öğrenirken, sanatında usta bir eğitmenin antrenörlüğünde çalışmak, doğru ve etkili tekniğin öğrenilmesinin en önemli şartıdır. Ancak, yalnızca iyi bir antrenör (si-fu, sensei vs.) eğitim için yeterli değildir. Bununla birlikte öğrencinin istekli ve yetenekli olması ve en az bunlar kadar önemli olan ise, öğrencinin sabırlı olması ve kendine zaman tanımasıdır. Sabırlı olmak ve kendisine zaman tanımak derken birbirinden farklı iki kavramdan bahsedilmektedir. Bu husus, Cem Şen’in Zen ve Savaş Sanatları isimli tercümesinde bir ustanın dilinden çok güzel bir örnekle izah edilmiştir.

“Bong Soo Han orta boylu, kır saçlı, Koreli bir ustadır. Söylediği her sözde ve yaptığı her şeyde büyük bir ciddiyet vardır Hiç bir sözü ya da hareketi gereksiz değildir.” Han usta kendine zaman tanımak hususunda görüşlerini şöyle anlatır.

“Kendine zaman tanımaya istekli olmadıkça nasıl başarılı olabileceğinizi asla öğrenemezsiniz. Sabırlı olmak dingin ve dayanım gücüne sahip olmak demektir. Kendine zaman tanıman ise, başarıya ulaşmak için herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, amacına giden yolda büyük bir hevesle ilerlemen demektir.”

Sabır ve kendine zaman tanıma kavramları birbirinden ayrı iki kavramlardır. Bu kavramlar her ne kadar zaman-zaman iç içe var olsa da savunma sanatında daha doğrusu zen sanatında farklı anlamlarda kullanılırlar. Bilgi örenme yolunda, hiçbir zaman sınırlaması yapmaksızın, o yolda çalışmayı kabullenme ‘kendine zaman tanıma’ iken, tekniklerin öğrenilmesi süresince tüm zorluklara katlanma ve göğüs germe ise sabırla alakalıdır. Kendine zaman tanıma kavramını, tekniklerin öğrenilmesi aşamasında tam olarak pozisyonların kavranabilmesi için öğrenmede sebat gösterme olarak tanımlayabiliriz.

Aslında Ch’an sanatında ileriye yönelik özellikle uzun vadeli planlamalara yer verilmez. Ch’an, ‘an’ ı yaşamayı ve o ‘an’ dan maksimum verim almayı ve hayatı geçmiş ve geleceğin endişesi olmaksızın doya daya yaşamayı, sorunlar karşısında refleks hareketlerle en doğru ve en etkili tepkiyi vermeyi amaçlar.40 Bundan dolayıdır ki Ch’an amaca giden yolda bir zaman sınırı koymayı asla kabul etmez. Ch’an ustası aynı zamanda bir yaşama sanatçısıdır ve yalnızca elinden geleni yapar. O becerememenin, hedefe ulaşamamanın veya gelecekteki engellerin endişesini asla yaşamaz, bulunduğu anda elinden gelen maksimum gayreti gösterir ve işi oluruna bırakır. Bu konuyu Yusuf Has Hacip ne güzel ifade etmiş ve ‘kendine zaman tanıma’ gerçeğini yüzyıllar önce aşağıdaki mısralarla dile getirmiştir;

Küçük çocuğa da akıl ulaşır,
Zaman gelmeyince kalem dolaşır.

“‘Silahdaroğlu, Fikri. Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması, s:35

Her konunun öğrenme süresi ve her kişinin öğrenme yeteneği farklı farklıdır.Hatta aynı şahıs bir kısım konuları çok erken öğrenirken, bir başka konuyu öğrenmede zorluk çekebilir. Savunma sanatında da her teknik aynı kolaylıkta kavranamaz. Bu kavrama hızı kişilere ve konulara göre değişkenlik arz eder. Hatta bazı insanlar tekniğin ilk aşamasını oldukça zor kavrarken, öğrenilen tekniğe değişik versiyonlar kazandırma ve geliştirmede üstün başarı gösterebilirler. Bunun için öğrenme yolunda kendimize herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, sürekli çalışarak amaca giden yolda ilerlememiz gerekmektedir. Aksi taktirde kısa bir çalışmadan sonra bıkkınlık ve yılgınlık baş gösterebilir.

Savunma sanatçısı hedefine giden yolda kendine zaman tanıyarak amaca ulaşmada zaman sınırlamasını ortadan kaldırmalı ve aynı zamanda da zamanını boşa harcamayarak, en etkili bir şekilde çalışmalarını sabırla devam ettirmelidir.

Mükemmele ulaşabilmenin yolu sürekli olarak başarıya giden yolun izlenmesidir. Başarı için hedeflerin tespit edilmesi, hedefe giden yolların ve araçların belirlenmesi, hiç zaman kaybetmeden aksiyona geçilerek mesafe alınması ve esas hedefe ulaşıncaya kadar çalışmaların devam ettirilmesi gerekmektedir. Başaracağına inanmış müteşebbisler için başarısızlık diye bir kavram yoktur. Birşeyleri başarabileceğine inandıkça başarıya da o kadar yatırım yapmış olunur. Başaramama korkusu aynı zamanda başarısızlığın alt yapısını ve nedenlerini üreten bir bataklık gibi aleyhte çalışır.

Ancak çok başarılı insanlar başarısız olduklarında öğretici bir deneyim kazandıklarını düşünen insanlardır.”

Bu anlamda başarısızlık zannedilen şey sadece bir geri besleme durumudur ve ihtimaller arasından doğru neticeyi veremeyen birinin daha keşfedilmiş olması durumudur. Bu da başarıya yalnızca bir adım daha yaklaşmak demektir.

Thomas Edison hakkında bir hikaye anlatılır.

“Edison 9999 kere denedikten sonra kusursuz ampulü keşfedemeyince biri sorar: ‘Onbininci başarısızlığı da göze alabilecek misiniz?’ O da cevap verir.

‘Başarısız olmadım, yalnızca ampulü keşfetmeyen bir yol daha buldum.’’

(Robbins, Anthony., (çeviri), Değirmenci, Mehmet., a.g.e., s.79.)

Abesle Uğraşma

Savunma sanatı çalışılırken, hatta herhangi bir iş yaparken yeteneklerimizi keşfetmemiz ve tanımamız gerekmektedir. Yapabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz hareketler olduğu gibi, asla başarmamız mümkün olmayacak hareketler de olabilir. Her dövüşçü aynı teknikleri kullanarak kendini savunmada mükemmellik kazanmaz. Kişiye göre, kişinin vücut yapısı ve yeteneklerine göre mükemmel teknik anlayışı değişir. Sizin için en iyi teknik bünyenize en uygun ve en kolay yapabildiğiniz etkili tekniktir.

Gerçek bir savunma ortamında, kendini savunmak durumunda kaldığında basit, kolay ve etkili teknikler tercih edilmelidir. Bunun için birçok gerekçeler mevcuttur.

Uygulanmadan önce iyi bir ısınmayı gerektiren tekniklerin ısınmadan yapılması sağlığımız açısından sakıncalıdır. Gerçek bir saldırı ortamında kendimizi savunabilmemiz için vücudumuzu ısındırma imkanına sahip olamayız. Bunun yanında, yeterince antrenman yapmış ve doğuştan esnek vücuda sahip bazı dövüşçüler hiç ısınma ihtiyacı hissetmeden bile üst seviye tekmeler atabilirler.

Ancak, tekmelerin üst seviyeye atılmasının bir diğer sakıncası da tekmelerin yükseldikçe izdüşümünün kısalması, yani daha yakına atılabilmeleri, rakibe ulaşabilmesi için ona yaklaşma ihtiyacının doğmasıdır. Bu durumda düz ve karın seviyesinde bir tekme atan rakip daha uzağa ulaşabileceğinden bize karşı rahatlıkla üstünlük sağlayabilir.

Üst seviye tekmelerin kullanılmasında, yere basan diğer ayak, diz, kasık ve karın bölgelerinde boşlukların oluşması diğer çok önemli bir dezavantajdır.

Akrobatik teknikler, hem gerçek bir savunma ortamında uygulanması zor, etkinliği az ve hem de, eğitim aşamasında daha zor öğrenilebilen hareketlerden oluşmaktadırlar. Bu gerekçelerden dolayı savunma sanatları savunma sporlarından ayrılırlar. Çünkü gerçek bir savunma durumu, sınırlaması olmayan, kuralsız ve yasaksız bir ortamı konu alır.

İlla da ayağınızı rakibinizin kafasına kadar kaldırmanız gerekmez. Yeteneklerinizi iyi keşfetmeniz ve neyi yapabilip, neyi yapamayacağınızı tespit ettikten sonra bu çerçevede çalışmalarınıza devam etmeniz gerekmektedir. Yeteneklerinizi etkileyen birçok faktörler vardır. Bunlar doğuştan gelen faktörler olabileceği gibi, sonradan kazanılmış bilgi birikiminiz (teknik), yaş, kilo vs. gibi daha birçok faktörler sayılabilir. Örneğin, kırkbeş yaşında, doksan kiloluk bir kişinin zor bir jimnastik hareketini yapmada ısrarlı olması veya illa da 180 derece bacaklarını açmaya uğraşması abestir. İmkansızı başarmak uğrunda harcanacak zamanı yeteneklerimizi geliştirme yolunda akıllıca ve verimli bir şekilde kullanarak imkansızmış zannettiğimiz başarılara imza atabiliriz.

Bazı insanlar doğuştan, genetik olarak daha şanslı ve daha yeteneklidir. Savunma sanatı insanda var olan ve geliştirilmeye elverişli bulunan yeteneklerin gelişmesini sağlar. Bunlar bedensel yetenekler olabileceği gibi, savunma sanatında kişinin, zihinsel yetenekler ve cesaret gibi psikolojik alanlarda da gelişim sağlaması mümkündür. Sonuç olarak, savunma sanatları yetenekleri geliştiren ve yeni konularda yetenek kazandıran bir etkiye sahiptir.

İmkansızla zaman kaybetmeyin, yeteneklerinizi keşfedip, onları benimseyin ve geliştirin. Yetenek sınırlarınızı bilin ve yeteneklerinizle barışık olun. Kendinize güvenin ve kendinize haksızlık etmeyin. Basit fakat etkili teknikler kullanaıak savunma sanatınızı mükemmelleştirebilirsiniz. Mükemmel bir savunma sanatı akrobatik ve zor hareketlerde değil, basit görünen temel tekniklerin kusursuz yapılmasında gizlidir. Ustaların acemilerden farkı, acemiler yeni öğrendikleri ve akrobatik teknikleri yapmayı tercih edip fazlaca kuvvet harcarken, ustaların ise basit fakat etkili olan temel teknikleri mükemmelce uygulamalarıdır.

Bruce Lee bu konuda özel öğrencisi Joe Hyams’a bakın nasıl ders veriyor:
“Kendini bütün sınırlarınla birlikte kabullenmeye hazır olmadıkça asla yeni bir şey öğrenemezsin. Yalnızca bazı şeyleri yapabilecek yeteneğinin olduğunu, diğerlerinin senin yetenek sınırlarını aştığı gerçeğini kabul etmeli ve yetenekli olduğun alanlarda kendini geliştirmelisin. Benim sağ bacağım sol bacağımdan üç santimetre kadar kısadır. Bunu ilk fark ettiğimde kabullenmek benim için oldukça zor oldu. Fakat sonuçta yapılabilecek bir şey yoktu. Bunun üzerine kısa olan bacağımdan yararlanmanın yollarını aradım. Sonunda bu durumun bazı tekmeleri atmamda bana avantaj sağladığını gördüm. Ayrıca, zorunlu olarak yaptığım düzensiz devinimler bana oldukça hız kazandırıyordu.”
ve Bruce devam ediyor:
“Bunun yanında kontak lens kullanıyordum. Çocukluğumdan beri yakını iyi göremiyorum. Gözlük takmadığım zamanlar hasmıma iyice yaklaşmadan onu görebilmem imkansızlaşıyor. Wing Chun’a başlamamın en büyük nedeni göğüs göğüse çarpışmalar için çok uygun bir yöntem olmasıydı. Her şeyi yapmaya çali|mak yerine, yetenekli olduğun alanlarda mükemmelleşmeye çalış.”

Önemli olan şey sizin kendi yeteneğinizdir, yetenekli olduğunuz alanlardır, yeteneksiz olduğunuz konular değil. Sizin zihinsel davranışlarınız ve yetenekleriniz fiziksel eksikliğinizden daha önemlidir. İkincisi için bir şey yapamayabilirsiniz ama birincisi için çok şey yapabilirsiniz ve de yapmalısınız. Tedavi edilemeyecek olan, tedavisi imkânsız olan şeye tahammül edilmelidir. Bu konuda bir hikâye anlatılır.

“Bahçıvanın biri tarım bakanlığına bir yazı yazmış, adam şöyle diyordu: ‘Ayrık otlarından kurtulmak için, kitapçıklarınızda ne varsa hepsini uyguladım, ama onlar hala duruyor’ Adam bir sonraki postadan şu akıllıca tavsiyeyi aldı: ‘Sayın Bay, size söylediğimiz her şeyi yapmışsanız ve zararlı otlar hala duruyorsa, o zaman yapılacak bir tek şey kaldı onları sevmeyi öğrenin!

Savunma sanatının eğitimi imkânsızı değil, geliştirilebilecek yetenekleri konu alır. Ayrıca, hiçbir gerçek ve etkili savunma tekniği gizemli ve olağan hareketlerin dışında bir kısım olağan üstü gösteri tekniklerinden oluşmaz. Dünyada hem Uzakdoğu’da hem de batıda birçok kimse gösteri amaçlı olağanüstü teknikler sergileyebilmektedirler. Ancak, bu türden olağanüstü tekniklerin hiç birisi gerçek bir savunma ortamında etkili ve faydalı olamamaktadır. Bunlar, yalnızca gösterilere has, belirli konsantrasyon ile, vücudun belirli yerlerine, yine belirli dozajda uygulanan bir baskı veya vuruş sayesinde elde edilebilen tekniklerden ibaret olmakta ve bu şartların gerçek bir saldırı ortamında uygulanabilirliğinin imkansızlığı kabul edilmektedir.

Yeteneklerinizi Arttırın

‘Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması’ isimli eserinde, ünlü eserin günümüz Türkçesine uyarlamasını yapan Fikri Silahdaroğlu, Yusuf Has Hacip’ in fikirlerini etkileyici üslubuyla Türk insanının bilgisine sunarken biz de 11. Yüzyılın büyük Türk bilgesi ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olma imkânına sahip olduk. Yusuf Has Hacip mütevazi üslubuyla bilgeliğini konuşturarak bilgiyi anlatırken şu mısraları kullanıyor:

Bütün iyilikler, bilgiden olur,
Bilgi ile insan, göğe yol bulur.
Bilgiyi vermezse, bilgin dilinden,
Işık yaratamaz, bu bildiğinden.

 üstün bir teknikle gereksiz kuvvet harcamadan onu etkisiz hale getirmeye çalışmalısın. Aksi takdirde yaptığın yalnızca yerinde acizce kısır bir çırpınış olacaktır.

Rakibinize karşı üstünlük sağlamanız için tercih edeceğiniz yol mevcut yeteneklerinizi geliştirmeniz ve onları en verimli bir şekilde kullanmanız olmalıdır. Bu en onurlu hareket yoludur. Hileye başvurmak rakibinizin üstünlüğünü ve ondan korktuğunuzu kabullenmenin belirtisidir. Bu da yenilginin başlangıcıdır. Kendisini yükseltebilmek için başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hisseden alçaktadır. Bu prensibi asla unutma ve mertlikten ayrılma. Ancak kazanmak için kaybedecek binlerine ihtiyacı olmayan ve kendi kendisine de kazanmayı bilen insanlar gerçek başarılı olan insanlardır. Kendilerine karşı zafer kazananların başkalarına karşı savaş açmaya ihtiyaçları yoktur.

Başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hissetmemek için yeteneklerini iyi tanı ve onları geliştirmenin yoluna bak ve unutma ki var olan yeteneklerinizi geliştirerek, eksikliklerinizi tamamlayarak ve bu yeteneklerinizi en verimli şekilde kullanmak suretiyle üstesinden kalkamayacağınız sorun yoktur. İşin püf noktası yeteneklerinizi bilmeniz ve kendinizle barışık olmanızdadır. Bunun için asla imkânsızla vakit harcamayın. Çünkü, imkansız için artık kabullenmekten ve barışık olmaktan başka yapacak hiç bir şey yoktur. Bundan öte her şey kendinize eziyet ve psikolojik yıkıntıdır.

Haklı ya da haksız olayım seni bedensel olarak yenebilirim, ancak, seni düşünsel olarak yenebilmem için haklı bir nedenim olmalıdır. (Jim Lau)

Hyams, Joe. (çeviri), Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s:67.

Su tepelerden derinlere akar ve derinlik yükseklikten daha büyük bir duygudur. (Lao Tzu)

Wu-Wei (düşüncenin yokluğu-eylemsiz etkinlik)

Wu wei, gizli seslerin abur cubur vızıltısı, fısıltısı ve gevezeliğinden zihnimizi kurtarıp duru olma yolunda sessizliğe düşmeyi anlatır. Wu wei Tao (Do) dan sonra en önemli prensip olarak kabul edilir. Kişinin zihnini yalnız başına bırakabildiği ve kendi başına iş görmesi hususunda ona güvenildiği taktirde çok daha etkili bir işleve sahip olacaktır. Wu-wei bir ‘eylemsizlik öğretisi’, bir nevi ‘oluruna bırakmak’ veya ‘eylemsiz etkinlik’ olarak tanımlanabilir. Ancak wu-wei aldırmazlığın sakıncasını da kabul eder.

Zihnimiz sürekli bizimle olan, olukça fazla konuşkan bir arkadaş gibidir. Uğraştığımız her işte bizi sürekli meşgul eder. Hatta zaman zaman kafamızda istenmeyen fikir ve konular adeta kümesteki tavuklar gibi gak-gaklayarak kavga ederler de biz onlara bir türlü engel olamayız. İşte bütün bunların hepsi wu weı nin konusuna giren gürültülü düşüncelerdir ve wu wei bunları yok ederek sessiz, duru, berrak ve akıcı bir zihnin kazanılmasını amaçlar. Neyi nasıl yaptım, başka ne yapabilirim, ne yapsaydım daha iyi olurdu, arkasından ne gelebilir? vs. gibi bir sürü gereksiz abur cubur düşünceler adeta zihnimizi işgal eder. Bir iş ile meşgul iken, irademiz dışında uğraştığımız o işten başka bir sürü konu hakkında abur cubur düşüncelere dalarız ve bu durum dünyada olup bitenleri doğal haliyle, katıksız olarak izleme ve keşfetmemizi imkânsızlaştırır.

Zihninizin abur cubur vızıltılarından kurtulabilmek için kafanıza takılanları önemsemeyin ve onların zihninizden akıp gitmesini sağlayın. Veya Alan Watts’ın dediği gibi, düşüncelerin zihindeki akışını sıkmak kullanışlı bir yöntem değildir. Yani, hemen hemen tüm yetişkin kimselerin kafasında bu her zaman vardır. İstemsiz düşünceler durmuyor ve zihninizi işgal ediyorsa, onların akıp gitmesine izin verin. Onları dinlemeyin. Onu bir trafik gürültüsü veya tavukların gak-gaklaması gibi farz edin. Böylece onlardan kurtulabilirsiniz.

Zihin su gibi olmalıdır. O okyanusa akan bir nehir gibi sürekli akmalıdır. Öyle ise zihnin duru ve dingin kalabilmesi için şu hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir:

İstenmeyen bir düşünce zihne takılınca kurtulmak için zihin asla onunla boğuşmamalıdır, yalnızca o akmaya devam etmelidir. Çünkü akan su pislik tutmaz. Dövüşçü dövüş anında su gibi olmalıdır. Su dövüşçü için en büyük öğretmendir. Bu öğreti aynı zamanda Taoizmin de temelidir.

Su yumuşaktır, dövüşçü yumuşaklığın gücünü kullanmalıdır.

Su hareket etmek için ihtiyaç duyduğu kuvveti rakibinden alır. Dövüşçü de öyledir ve savunma sanatı ‘Rakibinin kuvvetiyle hareket etme’ sanatıdır.

Eyim varsa su akar, boşluk oluşmuşsa su boşluğa dolar.

Su akmak ile akmamak arasında asla tereddüde düşmez, asla zaman kaybetmez.

Su tüm hareketlerini ansızın ve istemsiz olarak yapar. Savunma sanatçısı refleksleriyle hareket eder.

Su asla bayır yukarı akmaya çalışmaz, . imkansızı zorlamaz, abesle uğraşmaz.

Su akarken asla duralamaz ve sürekli akmayı devam ettirir.

Suyun önüne bir engel çıktığında onunla uğraşmaz, engeli devirebilirse tereddüt etmeden yıkar, eğer deviremeyecekse etrafından dolaşarak en kısa boşluktan akmaya devam eder.

Suyun önüne bir set kurulduğunda buna aldırmaz ve akmaya devam eder, su aktıkça set dolar, suyun potansiyeli artar. Set biriken suyun basıncına dayanamayarak yıkılır, aksi taktirde yıkılmazsa, su çağlayan olup üstünden akar.

Su bulunduğu kabın şeklini alır, en zayıf yerini zorlar, ilk boşluktan sızar ve kuvvetli ile çatışmaz

İçinizden geçenler sürekli zihninizi meşgul ediyor ve artık onlardan kurtulmak istiyorsanız onlara savaş açmayın ve bu olayı kafanıza takmayın. Çünkü zihnin gevezeliği beynimizin ilgisiyle beslenir. Dolayısıyla onlarla ilgilenmeyin. Böylece önemsemeyerek onlardan kurtulabilirsiniz. Unutmayın ki akan su pislik tutmaz ve çöp barındırmaz. Zihninizin sürekli akmasını sağlayın ve onu akışına bırakın. Gereksiz şeylerle meşguliyeti önlemek için size gerekli olan şeylerle meşgul olun.

Tao anlatılırken, daha doğrusu anlatılmaya çalışılırken, ‘Tao akıl aşılmadan anlaşılmaz’ denilmektedir. Sanatçının en büyük emeli bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi, zihnin yalnız başına olarak hadiseler karşısında riyasız, içinden geldiği gibi, özü ve sözü bir, refleks tepkiler gösterebilmesidir. Bunun başarılabilmesi için zihnimizde var olan abur cubur vızıltılardan, istenmeyen düşünce ve gürültülerden kurtulmamız gerekmektedir. Zira zihnimiz, sürekli bu istenmeyen düşünce ve vızıldayan gürültülerden rahatsız olmakta, bu durum dikkatimizi dağıtmakta ve adeta beynimizi işgal etmektedir. Zihnimizin istenmeyen abur cubur vızıltılardan kurtulması wu wei kavramıyla ifade edilmektedir. Zihni refleks tepkilerle, adeta ışık hızında hareket ettirerek etrafımızda olup bitenleri anında eksiksiz olarak algılama yeteneğinin kazandırılması olan Wu Wei öğrenilmedikçe Tao kavranamaz.

Wu- wei nin kelime anlamına gelince: (Wu) Yok yani olumsuzluk, Wei ise, işlem yapma, iş uğraş gibianlamlara gelir. Bu, ısrarla didinmenin yokluğunu, eylemin pasifliğini savunur. Kısacası Wu-Wei zihni otomatiğe takmak olarak izah edilmektedir. Tıpkı suyun akarken düşünmemesi gibi, boşluk oluşunca, eğim oluşunca suyun akması gibi bir şeydir. Tıpkı gözün görmek için istemle değil de var olan görülebilir nesneleri gözün görme alanına girmesi ile istemsiz olarak kendiliğinden görmesi, odak noktasına göre kendiliğinden, doğal olarak kendi kendini ayarlaması gibi, zihnimiz de otomatik olarak tüm olayları anında takip edebilmektedir.

Lao-Tzu’. (Lao Çe)nin ardılı Chuang Tzu’nin sözleriyle Tam adam zihnini bir ayna gibi kullanır, her şey ona yansır. O hiç bir şeyi kavramaz. Hiç bir şey de kalmaz orada.”  Bu da zihnin akıcılığıdır. Zihin su gibi sürekli akmalıdır. Su boşluğa doğru akar, akarken asla tereddüt etmez ve akan su pislik tutmaz, çer çöp barındırmaz. Zihin aktığı sürece otomatiği yakalamıştır

‘‘Hep sokaklarda çevresiyle ilgilenen, sağını solunu gören bir kimseye rastlayacak mıyım, diye bakınır dururum. Çocuklar dışında böyle bir kimseye rastlamadım. Uyurgezerler dolaşıyor sokaklarda Genellikle karşılarındakilere çarpmadan, otomobil altında kalmadan, ayakları kaldırıma takılmadan yürüyorlar ama gene de görmüyorlar.  Gözlerine, düşüncelerine bir perde indirmişler, ne göğün mavisinden, ne yaprağın yeşilinden, ne gelip geçen insanların yüzlerinden haberleri var. Çevremizi, tüm dikkatimizi üzerinde yoğunlaştıracak kadar önemli ve detaylı bulmuyoruz. Bunun için de değer ve önem sıralamalarımızla, önyargılarımızla, inançlarımızla çevremizden seçtiğimiz ayrıntılardan kendimize göre bir dünya yaratıyoruz. Gerçek dünyada değil de zihnimizin kurgusu düşsel bir dünyada yaşayıp gidiyoruz.”

Tzu-Jan (zorlamasızca yaklaşım yeteneği)

Zen konusunda ciddi çalışmaları olan İlhan Güngören’e göre, çocuklarda var olan içten geldiği gibi, doğal olarak hareket etme ve her şeye kendiliğinden, zorlamasızca yaklaşım yeteneği Konfiçyüsçuluğun gelenekleri ve katı kalıpları sayesinde yok edilmekte, ancak taoculuk ise tekrar bu doğallığı, içtenliği, içinden geldiği gibi, zihnin olumsuz engellenmeleri olmadan davranma gücünü yeniden kazandırmak, geliştirmek yollarını öğretmeye çalışmaktadır. Bu doğal, içten geldiği gibi olmak (spontaneity) Çin’ce (tzu-jan) Taoculukta en çok değer verilen bir yetenek olarak kabul edilmektedir.

Harry Lorayne ise çocukların büyüklere kıyasla çok daha kolay, çabuk ve iyi öğrendiklerine dikkat çekerek, bunun nedenini de çocukların kafalarında bilgiyi depolayacak boş alanların daha fazla olmasına bağlamaktadır. Bazı kimselerin çocukların hızlı öğrenmesini gerçek bir öğrenme değil de taklit etme olarak nitelendirdiğini belirten Lorayne, bazılarının ise bunu hem çocukların kafalarında bilgi depolayacak boş alanların çok olmasına ve hem de onların meraklı, dinç ve dingin bir yapıya sahip olmalarına bağladıklarını savunmaktadır.

ilhan Güngören ise, zihnin işine karışılmadığı, onun kendi başına bırakıldığı ve ona güvenildiği taktirde sezgi yeteneği (prajna) nın ortaya çıktığını savunmaktadır. Güngören, böylece zihin doğal olarak (Tzu-jan) daha iyi ve verimli çalışıp, karmaşık sorunları bile daha doğru olarak kavrayabildiğin’! savunmaktadır.

Boşluk ve Te

Uzakdoğu düşünce sisteminde yin ve yang’ın kaynağını ‘boşluk’ kavramının oluşturduğuna inanılır. Buna göre yin ve yang’ın kaynağı boşluk ve hiçliktir. Boşluk, her türlü olasılığı içeren ayırımsız birlik, kaos, wu ji- hiç kaynak olarak tanımlanmaktadır. Kaos-ayırımsız birlik-wu ji kavramlarının ise hiçlikten kaynaklandığına inanılmaktadır.

Taoculukta, boşluğa çok önem verilmektedir. Boşlukta, var olanda değil de, olmayanda büyük bir erdem Te’ olduğu düşünülmektedir. Tao düşüncesinin en tanınmış ve en büyük düşünürü Lao Tzu bu kavramı mısralarında dile getirmektedir. O olanı değil, olmayanı anlatmaya çalışmaktadır. Tao’da herşey boşlukta kıymet kazanır. “Lao-Tzu boşluğu, olmayanı ‘Tao-Te- Ching’ de şöylece övüyor.

Tekerleğin göbeğini
Otuz çubuk bölüşür.
Ortadaki boşluktur,
Onu yaralı kılan…
Bir testi yaparsın Çamurdan,
İçindeki boşluktur Onu yararlı kılan…
Pencereler, kapılar Oyarsın odaya,
Oyuklardır Onu yararlı kılan.

Kısacası Te’doğal olarak kendiliğinden, zorlamasız beceri, yaratıcılık yeteneğidir.” Te, kişinin doğal olarak davranması ve yaratıcı gücünü ortaya çıkarması becerisidir. Su boşluğa dolar ve suyu hedefine ulaştıran boşluktur. Nehirler okyanusa boşluklardan akarlar ve boşluklara dolarlar.

Savunma sanatında usta boşluklardan rakibine ulaşır. Rakibinde boşluk olmazsa veya sanatçı oluşan boşluğu dolduramazsa rakibini yenemez. Boşluğu olmayan yenilmezdir.

Savunma ortamında zihin duru ve boş iken kıymetlidir. Zihin boşaltılmaya çalışılır.

Nehir boşluğa akar, su boşluğa dolar. Teknikler rakipte oluşturduğu boşluklarla kıymetlidir, eller rakipteki boşluklara akabildikçe kıymetlenir. İşte bundan dolayı savunma sanatı eğitiminde müsabaka sırasında oluşması kaçınılmaz boşluklar kapatılmaya çalışılır.

Savunma sanatı boşluk oluşturmadan savunma ve atak yapma sanatıdır. Bununla birlikte, rakibimizde oluşacak tüm boşlukları ansızın ve istemsiz olarak bulma ve karşı atak geliştirerek rakibe aman vermeden saldırıda bulunma savunma sanatlarının diğer bir yönüdür.

Boşluk o kadar kıymetlidir ki aslında yaşamımız boyu önümüze çıkan boşlukları değerlendirerek başarıya ulaşırız. Boşluk aslında bir fırsattır. Fırsat zamanında değerlendirilmelidir. Zamanında değerlendirilmeyen fırsatlar elden kaçtığı gibi, zamanında doldurulmayan boşluklar da elden kaçmakta ve rakibimize peşkeş çekilmektedir.

“Sıradan insanlar, görünüşlere dikkatlerini yoğunlaştırma yoluyla önyargılı davranışlar yaratarak, böylece öfke, kızgınlık ve yanlış anlama düşünceleriyle yola çıkarak gerçekler konusunda aldatıcı düşüncelere kapılırlar. Her tür psikolojik üzüntüyü üreten ve özgün aklı yitiren bu insanlar, akıllarının şaşırdığını ve bir noktada odaklandığını, hangi düşünce ortaya çıkarsa çıksın ona yenildiklerini görürler.”

******************

“Yüz savaşın yüzünde de zaferler kazanmak öyle büyük bir başarı değildir. Gerçek başarı, düşmanını onunla savaşmadan yenebilmektir.” (Sun Tzu)

“Eğer kalıplardan özgürleşebilirsen, bu olağanüstü bir şeydir; ama eğer kasten alışılmadığa değer veriyorsan, bu olağanüstü değil, gariptir. Kirlenmişlere katılmıyorsan, o zaman arısın demektir; ama eğer arılığı ararken toplumu reddediyorsan, bu arılık değil, fanatikliktir.”

(Huanchu Daoren) (çeviri), Özbudun, Sibel. Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:67

Kaynak

Mustafa GEDİKLİ, (Hislerin Dansı) Savunma sanatı-Zihinsel öğretileri, Ankara 2000, sh:21-56

***********************

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERΠ  الحكم العطائية  ابن عطاء الله السكندري  
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI

HACI BAYRAM VELÎ KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZİZİN BİR BUÇUK MÜRİDİ


Abdulbâki GÖLPINARLI Melâmîlik Ve Melâmîler isimli eserinde bu konuda Semerâtül Fuâd isimli eserden kayda düştüğü not şudur ki;

Hacı Bayrâmı Velînin nüfuzu o kadar kuvvetlenmişti ki bunun üzere tarafı padişahîden müntesiplerinin hükümet tekliflerinden muaf addedilmesi emredilmişti. Fakat bu emir, birçok mukallitlerin de Bayramî tarikine duhul ettikleri nedeniyle şeyhten müritlerinin mikdarı sorulmuştur. Hacı Bayram Velî kaddesellâhü sırrahu’l aziz de “Bir mürtefi mahalde (Solfasol)  hayme (çadır) kurup dervişan gelip ol havali mâlâmâl (lebâleb, ağzına kadar dolu ) oldukta Hacı Bayram Velî Bir teşmiri sâideyn edip bir tığ-ı tiz alıp
“dervişler; bana iradet getürenleri bugün fîsebilillah kurban eylesem gerektir” deyu salâ ettikte herkes mütereddit olup bilahare ricalden (erkek)biri ve nisadan dahi birisi (جانومالوسرفدادرراحتو    ) deyu cur’et edüp teslim olduklarında ikisin dahi hayme içine getürüp mukaddema bir erkek koyun ihzar etmekle anı kurban ediip haymeden taşra hûni fırâvân revân oldukta azîze sevdâ salebe etmiştir deyu dervişan perakende ve perişan olmakla…(olay cereyan etmiştir.) sh:  540
Hacı Bayram Veli de garip bir imtihandan sonra «bir buçuk dervişim vardır» diye mektupla cevap vermiştir.

Günümüz Türkçesine uygun anlatım ile

Sultan 2. inci Murad, Hacı Bayram Veli’nin bunca kemalâtını görüp kalben ona bağlandı ve kendisine mektup yazarak şöyle dedi:

“Sizden tâc takan ve elbise giyen kimler varsa hepsi de işçilik, vergi, askerlik ve sair tekâliften muaftırlar.”

Bu fermanı duyanlar dervişlik tâc ve elbisesini giydiler. Hükümet me’murları onları böyle görerek kendilerini tekâliften muaf kıldılar. Keyfiyet Padişaha arz edildi. Hükümdar Hacı Bayram’a tekrar bir mektup yazarak onun dervişlerinin gerçek sayısını sordu. Hacı Bayram Veli, gerçek olan veya olmayan müritlerini imtihan için tellallar vasıtasıyla ziyafete çağırdı. Ziyafete gelenler muazzam bir kalabalık teşkil ediyorlardı. Hacı Bayram Veli, eli ne keskin bir kılıç alarak onlara şöyle hitap etti :

“Bana iradet getirenleri Allah’ın yolunda kurban edeceğim.”

Dervişler bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik diye söylenmeğe başladılar ve bizim aziz Şeyhimiz galiba aklını oynatmış dediler.

Neden böyle söylediler?

Çünkü Hacı Bayram Veli’nin hitabına ancak bir erkekle bir kadın: “Canımız, malımız ve başımız sana feda olsun” diye teslim oldular. Ötekiler ise evvelâ tereddüt gösterdiler. Hacı Bayram Veli, o ikisini yüksek yerde kurdurduğu çadırına aldı. Önceden hazırlattığı koyunu kesti. Kurban kanı dışarıya akınca öteki dervişler o iki kişi kesildi sanarak dağılmağa ve kaçışmağa başladılar Bunun üzerine Hacı Bayram Veli, Sultan 2. inci Murad’a şu cevabı verdi :

“Ey Gazi Hünkârım! şimdilik gerçek müridim 2 kişidir: Biri erkek, öbürü kadın.” 

 —-

Bu meyanda erkek Müridinin Ömer Sikkîni Hazretleri olduğunda birçok rivayet bulunurken kadın velinin kimliği hakkında bariz bir kelam işitilmemiştir.

Konu üzerine mütalaa eden bir kardeşimize mana âleminde Abdulbâki GÖLPINARLI bu müridin Sun’ullah Gaybî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin geldiği sülalenin selefinde bulunan bir hanımefendi olduğunu tebşir buyurmuştur.  

Allâhu a’lem.

 

Kaynak:

Abdulbâki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler,1931, İstanbul

SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ


Sun Tzu tarafından yazılan Savaş Sanatı isimli eser ilk strateji kitabı olarak bilinir. Bundan 2000 yıl önce yazılan Çince “Sunzi Bınga” diye anılan bu yapıt hala etkinliğini sürdürmektedir. Kitap savaş sanatı ile ilgili olduğu kadar yaşam sanatı ve stratejisi hakkında da düşünceler içermektedir.

Hun’lar Çin Seddi’ni hallaç pamuğu gibi atarken, bu güçlü düşmanlarına karşı Çinliler strateji bilimini kurmak ve geliştirmek ihtiyacını duymuşlardı. Çinliler bu bilim sayesinde kuvvetli düşmanlarını bölmüşler, onların hedeflerini doğudan batıya çevirmeyi başarmışlardır.Bugün Çin yine dev bir ülke olarak varlığını sürdürürken, Hun’lardan hiçbir iz kalmamıştır. Kanımızca Çin’in başarısından çok bilimin özellikle strateji biliminin üstünlüğünün bir kanıtıdır.

Bu eşsiz eserde sürekli vurgulanan temel ilke savaşmadan kazanmaktır. Savaş sanatında verilen bilgilere göre akıl, bilgi, çabukluk ve güç nasıl zaferin sırrı ise, öfke ve kızgınlık da yenilginin temel nedenidir. Sun Tzu zaferin inşa edileceğini söyler, sessizlik ölçüsünde esrarengiz olmayı öğütler. Böylelikle düşmanın yazgısını yönetme gücünün artacağını belirtir.

Adına olgunluk da diyebileceğimiz üç hâzinesinden söz eder.

Bunlar sevecenlik, tutumluluk ve başkalarına önderlik taslamamakolduğundan güçlü görünmeyi salık vermez. Yeterliyken yetersiz, etkinken etkin değilmiş gibi davranmayı öğütler. Sonra başarının sırrını söylemez, okurlarına sorar;

“Hangi siyasal dalkavukları bir kenara itip akıllı insanlara yanaşabiliyor,

seninki mi?

Yoksa düşmanınki mi?”.

Bilge Sun herkesin bildiğini bilmenin pek yararı olmadığını, bilinmeyeni öğrenmenin önemini vurgular.Buna derin bilgi der.

Başarıyı derin bilgi ve güçlü eylem sahiplerine bağışlar. Güçlü eylemse tüm durumlara uyarlanarak sürekli yenilenmek ve güçlenmektir. (sh: 175-176)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ
KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ


Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

 Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

KİŞİ HAKLARINA SAYGI


En Yüce bağışlayıcı (Erhamür-rahimin) olan Allah bana kul hakkı ile gelmeyin, bana olan borçlarınızı bağışlayabilirim ama başkalarına olan borçlarınızı bağışlamaya gücüm yetmez der.

Bütün büyük ahlakçılar peygamberler kişi haklarına yani adalete çok saygılı olmuşlardır. Konfüçyüs’e göre ahlakın esası kişi haklarına saygıdır. Konfiçyüs “Yüksek insan adaleti (Yi) anlar, alçaklar da menfaati (Lı)” der. Yüksek insan adaletli yani ahlaklı kişidir. Bütün ahlak öğretisi ise (Yi) ile (Lı) yı ayırma işlevidir.

Sokrates de baldıran zehri ile mahkum edildiğinde kişi haklarına saygının örneğini vermiştir. Baldıran zehri yavaş yavaş onun yaşama gücünü yok ederken yüzündeki örtüyü açıp yakını Krıton’a “Asklepios’a bir horoz borçluyuz, parasını ver unutma!” der. Kritos’un “peki, olur” sözünü işittikten sonra gözlerini yumar.

Dinimizin kurucusu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bütün yaşamı adaletli davranmaya ve kişi haklarına saygıya dayanmıştır. Bu yüzden ikinci adı “Emin” olarak söylenmiştir. Onun kişi haklarına saygısının derinliği konusunda aşağıda anlatacağımız olay hepimize çok güzel bir örnek olacaktır.

Veda haccı sonrası hicretin on birinci yılında Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hastalanmıştı, öleceğini biliyordu. Hasta ve halsiz bir durumda minbere çıktı, orada şunları söyledi:

“Ey nas! Her kimin arkasına vurmuşsam işte arkam, gelsin vursun. Bunlar birbirine takas olsun ve her kimin benden bir alacağı varsa işte malım, gelsin alsın!

Birisi kendisinden üç dirhem alacağı olduğunu iddia etti, parasını Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem derhal ödedi. Bundan sonra Ukkaşe adında bir sahabe ayağa kalkarak;

 “Ey Allah’ın resulü, filan gazada filan gün benim devem senin devene yaklaştığında sen deveye kamçıyla vurduğun zaman vuruşun bana çarpmış, canımı yakmıştı. Şimdi kısas isterim”dedi. Bu söz üzerine ileri gelenler müdahale edip

“Resulullah’ın dermansız ve takatsiz olduğunu görmüyor musun? Kastın olmadığı bu kısastan vazgeç”diye ricada bulundular. Hatta bazı mü’minler, Ukkaşe’ye kısastan vazgeçerse büyük miktarlara varan bağışta bulunacaklarını söylediler. Ukkaşe ısrar etmekte devam edince Hz. Ali kerremallâhü veche

“Ya Ukkaşe dilersen bana yüz değnek vur. Resulullah’ın hiç dayanacak gücü yok”diye yalvardı. Fakat Ukkaşe isteğinde direnmekte devam ediyordu. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem onlara “karışmayın vursun hakkıdır alsın” diye buyurdu. Ukkaşe’nin

“Ya Resulullah, sen benim çıplak tenime vurdu idin, halbuki senin arkanda hırka var” demesi üzerine yüce peygamber hırkasını çekerek vücudunu açtı. Ukkaşe koşulların eşit olmasında diretiyordu, bu sefer kullanılacak değneğe itiraz etti.

“Sen bana hezaren çubuğundan üzeri örme bir kamçı ile vurmuştun, ben de sana öyle bir kamçı ile vurmalıyım” dedi. Bunun üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem odasında bulunan söz konusu kamçıyı getirtti.

Cemaat Ukkaşe’nin davranışını uygun bulmayarak tedirgin durumdaydı. Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise sükunetle bekliyordu.

Ukkaşe eline kamçıyı alarak peygambere yaklaştı. Kamçıyı vuracakken kaldırıp attı ve yüzünü peygamberin kutsal vücuduna sürerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin de gözlerinden yaşlar geliyordu. Bütün cemaat hep birlikte ağlıyordu. Bir hakkı ödemek için hasta vücudunu kamçılatmaya razı olan bu Allah Teâlâ elçisinin kişi haklarına saygısı karşısında kendimizi nasıl tutabiliriz. (sh: 130-131)

(Günümüz insanlarına duyururlur)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

THE ATHEİSM TAPES/ Ateizm Kayıtları (2004- ) Belgesel


Ateistlerde tam olarak bir fikir birliği oluşmadığını görmek için seyretmeniz veya okumanız gereken diyaloglar.

Yönetmen:  Richard Denton

Ülke: İngiltere

Sezon: 1.Sezon

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 12 Kasım 2012 (İngiltere)

Dil: İngilizce

Özet

Jonathan Miller, ateizm felsefesi ve düşüncesi üzerine biyolog Richard Dawkins, filozof Daniel Dennett, teolog Denys Turner, oyun yazarı Arthur Miller, felsefeci Colin McGinn ve Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg ile röportajlar yapmıştır. Her bölümde bu kişilerin ateizm hakkındaki farklı düşüncelerine ve bunu takip eden teizm eleştirilerine yer verilmektedir. Alanlarında uzman bu kişiler hayata bakış açılarını da katarak samimi bir sohbet tadında görüşlerini dile getirmektedirler.

Colin McGinn, Steven Weinberg, Daniel Dennett, Arthur Miller, Richard Dawkins, Denys Turner

**********

“ATEİZM, İNANÇSIZLIĞIN KISA TARİHİ” BELGESELİNİN DİYALOG METNİ

Jonathan Miller diyor ki:  

2003 yazında, “Ateizm, İnançsızlığın Kısa Tarihi” adlı belgeselin çekimine başladım. Bu sürecin bir parçası olarak birkaç yazar, bilim adamı, tarihçi ve felsefeciyle görüştüm. Onların işbirliğine güvenerek çekilen belgeselin 24 saati aşması sebebiyle büyük bir kısmı montaj odasında atıldığı için çok mahcup olmuştum. Fakat bu olurken, BBC bu 6 parçalık programın ve görüşmelerin çöpe atılamayacak kadar ilginç olduğu konusunda bana katıldılar ve orijinal materyalin geri getirilmesiyle bendeki görüşmelerin bazılarının yayınlaması konusunda son derece olağandışı bir karar aldılar. İngiliz biyolog, Richard Dawkins Amerikan filozof, Daniel Dennett Cambridgelı teolog, Denys Turner Amerikan oyun yazarı, Arthur Miller İngiliz filozof, Colin McGinn ve Amerikan, Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg ile görüşme yapıldı.

İngiliz filozof Arthur Miller ile yapılan mülâkat

Amerika’nın en seçkin oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller, uzun profesyonel yaşamı boyunca nükteleriyle ve zekâsıyla Amerikan sahnesine yeni bir soluk getirdi. Onunla New York’taki dairesinde görüştüğümde ona, yaşamının önceki kısmında Yahudilik’e karşı olan tutumunu ve günümüz Hristiyanlık anlayışına göre garip bir birliktelik sayılan Yahudilik ve inançsızlık arasında büyümesinin- ki bu durumda, Yahudiler, laik birer dinsiz gibi ayrıcalıklı bir konumda sayılıyor – etkilerini sordum.

Tabii ki anti -semitizm, binlerce farklı maske altına saklanıyor. Bunlardan biri de Yahudiler’in özünde ateist olduklarıdır. Elbette ki onlar İsa’ya inanmıyorlar. Ve bu, herkesi, eğer ateist değilse, dinden uzaklaştırıyor. Bir kafir sayılır belki de.

Brooklyn’de bir çocukken ailen ortodoks ya da dindar mıydı?

 Yılda 2 ya da 3 defa dini bir etkinliğe katılırlardı. Bunun dışında hayatlarını sürdürmek ve bundan keyif almaya bakarlardı. Biz şey değildik Onlar Onları bir kalıba sokacaksak, dindar ya da ortodoks diyebiliriz. Ama bu, yalnızca “kutsal tatiller” boyunca ortaya çıkıyordu. Dinlenme zamanlarında istediklerini yapmakta özgürdüler. Her cumartesi Sinagog’a gitmezlerdi, dua etmezlerdi. Bir çeşit uyum sağlamaktı yaptıkları. Böyle bir ailedeki bir çocuk olarak, birçok yönden benim durumuma da benziyordu, kendini tanımladığından daha az dindar olmana sebep olmuştur.

Kendine, ait olduğun ortodoks altyapısından farklı olduğunu söylemeye başladığın oldu mu?

 12, 13, 14 yaşımda dindar biri olmaya çalıştım. Bunu 2 yıl sürdürdüm. Daha sonra birden geçti gitti. Bir gece uyumaya gittim ve sonra uyandığımda tüm inancım gitmişti. Sanırım inançlı dönemim, büyüme sürecimde, hayatımın kaynağını bir yerlerde aradığım zamanlardı. Anlamı başka yerde buldum. Dinlerde bulamadım. Çünkü din, özellikle 30’lardaki buhranda, saçma bir şekilde uyumsuzdu. Korkunç bir sosyal krizin ortasındaydık ve din, genel olarak, bu konuda hiçbir şey söylemiyordu. Peki dinin politik uyumsuzluğundan başka sebepler var mıydı?

 “Düşünmek” için başka rasyonel sebeplerin var mıydı?

 Daha fazla inanamazdım. Gençliğimin sonlarında, okumaya ve dinin, evrenin sonsuz bir parçası olabilme adına insanların arzularından doğduğundan kuşkulanmaya başladım. Yetişkin biri olarak, dindar insanlara saygı duymak zorundayım. Çünkü bazıları bizim geçirdiğimiz mücadeleyi, bilirsin işte, korkunç buluyor. Birçok alanda dini kurallara göre hareket etmeyi öğrenmişler. Bu yüzden tüm bu şeyleri görmezden gelmem. Fakat benim inanma yeteneğim yok. Arıyorum, ama yok işte. Tanrı yerine büyük babamı görüyorum. Artık inanamıyorum. Felsefi açıdan, bana öyle geliyor ki, bir insanın kendini cennette görmeyi hayal etmesinin sebebi, burada olamayacağı kadar güçlü olmayı, ahlaklı olmayı, saygın olmayı, intikamını alabilmeyi ve dünyada yapılmasına izin verilmeyen her şeyi yapabilmeyi düşünmesinin ve kendini beyaz kıyafetler, sakal ve hayallerinde düşleyebileceği her şeyi yapabileceği bir yer olmasının sonucudur.

Böyle bir düşünceyi boş veremem. Bu çocukluk anıları, katı Yahudiler arasında böyle bir dini septisizmin ‘sol’a ne derece meyilli olduğu düşüncesini akla getirdi. Bu yüzden Arthur Miller’a, bu meyilliliğin 20. yüzyıl anti-semitisminin gelişmesinde herhangi rol oynayıp oynamadığını sordum.

Kuşkusuz Yahudilik ile sol arasında yakın bir ilişki var. Bir çeşit inanç üçlemesi gibi. Tanrıya inanmama, Yahudilik ve tanımladığın sorunların sırasıyla çözümünü sunan birinin dahil olduğu politik hareketler.

- Evet.

- Neden böyle olduğunu düşünüyorsun?

 Bir şey sebebiyle, Yahudiler Şimdilerde saygı duyulandan farklı bir dönem vardı. Amerika’da anti-semitizm şaha kalkmıştı. Önü açıldı. Örneğin, birçok insan doktor olmak için Avrupa’ya gitmek zorundaydı. Kolombiya Üniversitesi’ne kabul edilmiyorlardı. Neredeyse tüm Amerikan Üniversiteleri Yahudilere çok sınırlı bir kontenjan belirlemişti. Amerika’daki en çok dinleyicisi olan radyo yayınında Goebbel’den alıntılar yapılıyordu.

- Peder Coughlin’di.

- Peder Coughlin. FDR hariç en çok dinleyiciye o sahipti. Nazi’lerin işsizliğe nasıl güzel çareler bulduğunu, kendi ırksal saflıklarını nasıl güzel koruduklarını anlatıyordu. Ve o, katolik bir papazdı! Bir gün Brooklyn’de yürüdüğümü hatırlıyorum. Temmuz ortalarında sıcak bir gündü. Tüm pencereler açıktı. Sanırım pazar öğleden sonrasıydı, birbiri ardında evlerden sesler duyabiliyordunuz. Alaycı ve boğuk seslerdi. Gerçekten gürültücü bir kalabalık yaratmıştı. Buhran için Yahudileri suçluyordu. Esas şey buydu. Tapınaktan atılan faizciler geri gelmişlerdi. Piyasayı, büyük şirketleri ve diğer her şeyi gizlice kontrol ediyorlardı. Devletteki başlıca sorunları yaratan gizli şeytanlardı. O günlerde işçiydim, ama  kamyon şoförlüğünden ayrılıp dinlenmeye gönderildim. İş ilişkilerini birden kesebiliyordunuz. Zalimceydi. Yollar açılmıştı. Bu konuda şüphe yoktu. Yahudilerin pozisyonu belirlenmişti. ‘Vis-à-vis’ Toplumu. Öldürülmüyorlardı. Kibarca ve kesin bir şekilde ana görüşten uzaklaştırılıyorlardı. Yahudilerin yönetiminde büyük şirketler yoktu. Eşi görülmemiş bir durumdu. Bunun da bir işkence olduğu görülebiliyor. Bu yüzden sola doğru yöneldiler. Çünkü ne sağ ne de liberaller, bu problemlerle ilgilenmiyordu. Çok tehlikeliydi. Tüm bunlardan sonra, Almanya’dan gelen, Yahudi yüklü bir gemi New York limanına geldi, ama karaya çıkmalarına izin verilmedi. Bunlar, umutsuz insanları güçsüzleştirmiyordu. Bu yolculuğu yapabilecek ve her şeylerini toplayıp Almanya’dan kaçabilecek parası olan orta sınıf insanlar vardı. Onlar geri gönderildiler. Geminin adı ‘St. Louis’ idi. Daha sonra, buradan Küba’ya gittiler. Okuduğum çalışmalara göre, Amerikalılar daha sonra sağın diktatörlüğü olacak Küba hükümetine gitmelerini istemiyorlardı. Çünkü neler yaptıklarını ve nasıl acımasız olduklarını belli etmek istemiyorlardı. Kimse olanlarla yüzleşmek istemiyordu. Onları Almanya’ya geri gönderdiler. Bence hepsi öldürüldü. Polonyalı bir aydınla yaptığım konuşmayı hatırlıyorum da, bana; “İsa’nın bir Yahudi olduğu fikrini kabul edebilirim. Ama beynimize kazınan fikir, Kutsal Anne’nin Yahudi olduğudur.” demişti. Tüm bu şeyleri başlatan ışığın nerede parladığını düşünmek çok yorucu. Yaratılış ile ilgili olan, “Dünyanın ve Diğer İş Alanlarının Yaradılışı” adlı bir oyun yazıştım. Amacım bu değildi ama bir şekilde, İncil’le, hiç olmadığım kadar haşır neşir oldum. Tarihin farklı zamanlarında farklı insanlar tarafından yazılan şeylerin, eski hahamlar tarafından İncil’de bir araya getirilmiş olması ilgimi çok çekti. İncil’e başlamak için herhangi bir bölümü seçebilirlerdi. Şüphe yok ki, önlerindeki tablo yalan söylüyordu. Bazı editörler, “Açılış bu olmalı.” demek zorunda kaldılar. Kardeş katli ile açılıyor perde. Kardeş katli, -bir kardeşin gidip diğer kardeşi öldürmesi-, sanıyorum ki, olabilecek en kötü şeydir. Çünkü yabancıları dışlıyor. Hala da kapsamıyor. Ruth Mellinkoff’un “The Outsider” adlı kitabını okuduğumu hatırlıyorum. İncil’deki çeşitli karakterlerin simgelediği, sanat tarihindeki resimlerinin koleksiyonuydu. 16. yüzyılın başlarında; Kabil Yahudi, Habil ise değildi.

- Nasıl oldu?

 – Şöyle diyeyim Kardeş katli yayılmıştı, geçmişe ait iğrenç Yahudi kimlikleri bir şekilde aşmalıydılar. Harika değil mi?

 Olağanüstü. Bu eski Alman resimlerinde, Habil’i kan içinde görürsün.

- Ve bukleli, sakallı Kabil’i.

- Hemen bir hikaye anlatayım. 50’lilerin başlarında, Foggie’den bir arkadaşımla seyahate çıkmıştım. O, Foggia’da hiç tanışamadığı, öğretmen olan teyzesini arıyordu. Ve onu bulduk. İtalyan, Amerikan karması ve katolikti. Benim ne olduğumu merak ediyordu ve arkadaşım, “O Yahudi’dir.” dedi. Kadın şaşırdı. Arkadaşım da, “Hani, şu İncil’deki insanlar.” dedi. Kadın, “Anlıyorum sonuçta İsa’ya inanıyorlar.” dedi. Sanıyorum, bu, .kaçınılmaz bir durum ve aynı şekilde kalacak. Birinin ait olduğu grup, tanıdıktır ve tehlikesiz görünür; öteki gruplar ise her zaman tehditkârdır, çünkü yabancıdır. Onlar farklı görünür, bizim konuştuğumuz gibi konuşmazlar. Haşlanmış yumurtalarını geniş yerinden kırmak yerine, dar yerinden kırarlar. Sonsuza kadar sürer gider. Fakat politikacılar bu farklılıkları- ya da endişeleri yakaladıklarında- Özellikle dini farklılıkları.

ve dini farklılıkları politik programlarının merkezine koyduklarında, son yaklaşıyor demektir. Onunla görüştüğümüzde, Irak savaşının patlak vermesiyle, son, biraz daha yakınlaşmıştı. Bu yüzden Arthur’a, septisizmin neden politik olarak, giderek artan bir biçimde, Amerikalılar arasında yanlış, yıkıcı, kabul edilemez ve vatan-hainliği gibi göründüğünü sordum.

Avrupa’da edindiğim izlenime göre, geçtiğimiz 18 ayda, muhtemelen öncesinde de, ateizm ya da inançsızlık ya da septisizm bir çok Amerikalıya politik olarak yanlış, yıkıcı ve kabul edilemez görünüyor. Böyle düşünmekte haklı mıyım?

 Muhtemelen durum bu. Dindarlık, vatanseverliği kapsayıcı bir biçime bürünüyor. Bu ülkede hep böyleydi. Buradaki insanlar diğer yerlerdekinden daha fazla kiliseye gidiyor. Giderek daha da artıyor bu katılım. Bir araba alabilmek gibi bir fırsatın doğması için tanrıya yalvarıyorlar. 11 Eylül’den sonra mı oldu, yoksa?

 Hep böyleydi. Ama giderek yoğunlaşıyor. Çünkü çoğunluk, bir şeylere tapınmanın doğurduğu köleliğin, tanrıya ulaşmanın kolay yolu olduğunu düşünüyor.

- Bu, politik bir olay. – Fakat uzun yıllardır ilk kez böyle bir hükümet, böyle bir başkan– Devletin bunu kendi kendine yaptığını ifade etmiyorum. Olmuş da olabilir ama fark etmedim ben. Yani, bir hükümetin hastalıkları veya işsizliği önemseyen inanç bazlı kurumlar kurduğunu hiç duymadım. Önceden hükümetler bunu yapardı. Irak’a girişin bir çeşit inanç bazlı vatanseverlik olduğu izlenimi var. Sadece vatanseverlik değil; Hristiyanlık ve vatanseverlik. Savaş zamanı Sanırım, bunu, 2. Dünya Savaşı’nda da bir derece yaptık, fakat düzenli bir oluşum değildi. Roosevelt tanrıyı mevzu bahis yaptı ve bu, onu çok rahatsız etmedi. Tanrının işin içine karıştırmasına rağmen, görev çağrısının arkasında aslında Hristiyan olmasının bir etkisi olduğu izlenimine kapıldın mı?

 Bunu kullanmadı hiç. Şimdilerde ikna amaçlı kullanılıyor. Apaçık ortada ve belli. Bir program başlatmak için tanrıya başvururlar. Bir çeşit sivil bir program. Tanrıya karşıysan, dini laf kalabalığıyla bunun üzerini örterler. Bir çok Amerikalı var Sanırım onlar azınlık. Ancak çok konuşuyorlar; bir Ayetullah arıyorlar. 17. yüzyıl başlarına gidersek, dini bir departmana sahip olmak istiyorlardı, bir kiliseye, resmi bir kiliseye sahip olmak. Ama bir çok insanı, bu ülkeyi kuranların dini bir hükümetin baskısından kaçarak; ve burada özgürce nefes alan ve dini hükümete itaat etmek zorunda olmadıkları için şükreden insanların kurduğunu unutmalarını sağladılar. Fakat daha sonra yine teokratik bir yönetim haline döndü. Bir nesilden diğerine geçen bir prensibe dayanıyor gibi. Şu an, hiç olmadığı kadar sert. Çünkü devlet kendini, resmi dinin tarafında görüyor zaten. Tüm bu şeylerle ilgili canımı sıkan şey Bu ülkede, kendini din diye tanımlayan bir girişimin sebep olduğu sorunlarla git gide daha çok karşılaşıyoruz. Onların gerçekten dindar olduğundan emin değilim. Sanırım onlar milliyetçi insanlar. Hristiyanlık veya Yahudilik’in milliyetçilik ile birlikteliği öldürücü sonuçlar doğurur kanımca. Eğer bakarsan Sanırım, dünyadaki her şiddet dolu anlaşmazlık papazlar, hahamlar ve imamlar tarafından yönlendiriliyor.Olağanüstü bir şey. Yüzlerce yıllık süreçte, böyle bir şeyin olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. Bunlar, tüm bu dinlerdeki kilise militanları. Sundukları programa artık bu din-milliyetçilik ölümcül karışımını da koydular. Böyle ölümcül olmasının sebebi, bir dine inanmanın anlamının farklı dinlere inanmamak olmasıdır. İki dine birden inanamazsınız. Birine inanırsınız ve diğerleri yanlış olur. Çoğu zaman da yok edilmek zorundadırlar. Mücadele edilip, yok edilmeyi hak ederler. Demek istediğim, dini inanç fikrinin temelindeki gizli niyet budur. Normal koşullarda dinin düşüncesi budur. Hem katolik hem de protestan olamazsınız. Bana öyle geliyor ki -öncelikli olarak akla uymayan- Yahudilerin Hristiyan olduğu zaman – İsa’nın geleceği fikrini birleştiren

- Evet.

- Amerika’daki muhafazakar Hristiyanlar ile- Hristiyan bağnaz kimseler ile Ortodoks Yahudiler arasında, kutsal olmayan bir ilişki var. Bu haber, buradaki birçok Yahudi için şok etkisi yaratacaktır. Ancak şov böyle: Müthiş Savaş gelir, Yahudiler İsa’ya inanır ve İsa döner. Bizler de saf dışı bırakılırız. Oldukça zor bir durum. Bu, özellikle son 2–3 yılda şiddetli boyutlara ulaştı. Birçok politik boşluk yaratacak, bir çeşit entelektüelliğin iflası. Benden oldukça yaşlı olmasına rağmen, ne Arthur Miller’ı ne de beni korkak tavuk diye adlandırmamak adil olur. Bu yüzden ona, ölümden sonra yaşam olması ihtimali hakkında ne düşündüğünü sormak mantıklı göründü.

Söylediğim septik şeyler, en iyi ihtimalle, bir şey tarafından koşullanır; o da yaşamın nerede ya da nasıl başladığını bilmediğimizdir. Bunu kimse gerçekten bilmiyor. Ölümün, yani bilinçlilik halinin sonunun, bunu deneyimleyen herhangi birinin buna karşı bir cevabının olmadığını bildiği muhteşem bir gizem olduğunu da kimse gerçekten bilmiyor. Bilinçlilik halinin ortadan kaybolabileceği fikri artık kabul edilebilir bir şey değil. Kabul edilemez…

- Bunu hiçbir şekilde kabul edemem.

- Peki, bunu kabul etmeyi reddedişinde bunun, sanki bir tür tatilden sonra gizemli bir şekilde devam ettiğini ve herhangi bir yerde devam edeceğini varsaymak için- cezbedilmiş olabilir misin?

- Umduğum şey bu.

- Gerçekten mi?

 – Evet. Sonra, bence, sanatta devam eder. Ve sonuçta sanatçı bize kendi bilincini bırakır. Böylece, yaptığın iş senden çok daha kalıcı olur.

Ancak, sen kendinin, herhangi bir şekilde, hatıranın korunacağı eserine ek olarak, bazı alternatif şekillerde, bedenden ayrılmış olarak, varolmaya devam edeceğine inanmak ya da bunu umut etmek için cezbedilmiş gibi hissediyor musun?

 Hissedemem…  Bu fikri daha fazla kabullenemem. Hayır. Ancak  diğerleri için… Mesela 40 yaşındaki karım yaklaşık 1.5 yıl önce öldü. Ve şu an onun bütün eşyaları ve hayatı etrafımı sarmış durumda. Ve onun burada olmadığı fikri onu yeniden yaratmaya ilişkin bazı hisleri yok ediyor. Fakat ben, o ani isteğin ne olduğunu biliyorum. Bu, basitçe bu saçmalığı kabul edememedir. Bütün o bilinçliliğin ve güzelliğin artık olmadığını.

Ve bir tür buluşma olacağını inananlar gibi, belki Hristiyanlar, Yahudilerden daha fazla kabullenir, açıkça kabul etmiyorsun?

 Hayır, bu beni aşar. Bu konuda bir fikrim yok açıkçası. Ben inanmam. Söylediğim gibi, eğer ortada bir hatıra varsa,  düşünürüm. Çünkü konuştuğumuz şey bir tür anı, eğer varsa, bir kişinin yaptığı eylemlerde, yarattığı sanat eserlerinde bazı durumlarda belki de çocuklardadır.

- Ama o kadar.

- Bu yüzden, o bilincin sanki kendi kendini tanımladığı, vücudun ölümünün ötesine geçen sürekli bir bilinç fikrine benim anlam veremediğim gibi sen de anlam veremezsin. Bu sevimli olmaz mıydı?

 Sence olur muydu?

 Elbette bizden bir sürü olurdu. Bence bayağı kalabalık bir yer olurdu. Akşam saat 5’teki metro gibi olurdu. Biran önce inebilmeyi dilerdin. Ancak, sanki nüfus problemine ek olarak… Bence, o dürtü hep orada. Bu şeyi koruma dürtüsü. Ve eğer dikkatli olmazsan, sonsuz yaşamı isteyebileceğini varsayarım. Ama daha önce de söylediğim gibi, ölüm en büyük karışıklıktır. Ve özellikle bilinç, vücut gibi olmadığı için. Tüm bu gözlemleme, konuşma, görüntüleri biriktirme yeteneği… Bunları başarmak için 60, 70 ve daha bir sürü yıl harcadık. Bir rüzgârda uçar gider. Dünyayı ve sahip olduğumuz yaşamları yüklenmemize rağmen; ölümsüzlük kavramının inanma kapasitemi kolayca aşmasına rağmen; Biz Yahudilerin yaşamdan sonrası hakkında neye inandığımızı hiç çözemedim. Gerçekten var olmadığını hissediyorum. Bu, şüpheli bir alan.Bana, sürekli, bilen ya da biliyormuş gibi görünen insanlar tarafından, bunun Kolombiya’daki bir seminerden bütünüyle farklı olmadığı söylenir. Senin de gittiğin- Üye olduğun!- Üye olduğun ve Musa size, hukukun sonsuz inceliklerini öğretir. Ve bu öğretilenlerin dışında bir şey yoktur. Arkadan kitlenen bir kapı gibi görünüyor.

Colin McGinn ile yapılan mülâkat

İngiliz filozof Colin McGinn ile New York’daki dairesinde görüştüğümde “ateizm” dizisindeki tartışmalarda önemli bir yer tutan “inanç” kelimesinin anlamı üzerinde durduk. Böyle bir başlangıç için Amerika gibi muhafazakar bir ülkede septik bir İngiliz filozof olmanın Colin’e nasıl hissettirdiğini öğrenmek istedim.

Bazen Amerikanlar “Demek Tanrı’ya inanmıyorsun ha?” der. Ben de “Doğru, Tanrı’ya inanmıyorum.” derim. Sonra onlar “Peki herhangi bir şeye inanıyor musun?” derler.

- Anlıyorum. –

“Herhangi bir şeye inanıyor musun?” Ben de “Bir çok şeye inanıyorum” derim ve “Masa ve sandalyelere inanırım” gibi şakalar da yapmam. “Çeşitli etik amaçlara ve politik fikirlere ya da estetik, entellektüel değerlere inanıyorum.” derim. “İnandığım çoğu şey bunlar.” “Tüm inandıkların bunlar mı?” derler. “Tüm inandıklarım bunlar.” “Tanrısal bir şeye inanmıyor musun?” Ya da “Sen aslında geleneksel Tanrı’ya inanmıyorsun.” “Orada bir şeyler olduğuna inanmıyor musun?” Ve ben de “Hayır. Orada bir şey yok.” derim. Ateist olmanın bu çeşit bir şeye inanmadığınız anlamına geldiğini inançlılara anlatmanız oldukça güçtür. Düşündüğünüz gibi doğa Tanrı değildir ya da kişisel özellikleri olan veya buna benzeyen bir şey yoktur. Bunun gibi bir şeye inanmayız. Doğaüstü bir şey yoktur. Mucizevî bir şey yoktur, batıl bir şey yoktur. Hayalet yoktur, telepati yoktur. Buna benzer şeyler yoktur. Yani bu Hristiyanlığın Tanrı’sına sataşmak ve O’na inanmamak gibi bir şey değil. Peki benim muhafazakar olmayanlardan aldığım şu karşılığı almıyor musun; demek istediğim 3 tektanrılı dinlerden birine inanmayanlar kısaca şunu diyorlar: “Bir şeyler varolmalı.” Ki ben de seninle aynı cevabı veriyorum ama “Maneviyatın nereden geliyor?” Aksi halde bazı şeyler eksik kalacak gibi duruyor.

Fakat vitamin eksikliği gibi bir şeyse bu, ben asla alamayacağım. Bununla tam olarak neyi kastediyorlar? Demek istediğim Bir ateist ruhani olabilir mi?

 Sanırım bu bir tanımlama sorunu. Doğaüstü bir şeyi ifade ediyorsa ruhani olamaz. Ama estetik ve etik değerler insanların manevi dediği şeye benzeyebilir. İnsan davranışlarıyla ilgili en derin inançlar manevi olarak değerlendirilebilir. Doğa hakkındaki duygular olabilir. Ben bu kelimeyi kullanmazdım. Kullanmak için iyi bir kelime gibi durmuyor, fakat bu bazı şeyler hakkında derin görüşlerinizin olmadığı anlamına gelmez. Ya da derin kanaatlerinizin olmadığı anlamına. Defne yaprakları arasında diz çöken bir rahip bir anda sıçrayıp; “Aha! Kaynağı belirsiz derin duyguların aslında inkar ettiğin Tanrı’nın işareti.” der. Pekala, en derin duygularımdan biri Tanrı’nın olmadığı yönünde ve bu da Tanrı’ya inanmak için kötü bir fikir. Oldukça zarar verici. Eğer bu Tanrı’ya olan inancımı yansıtıyorsa çok garip bir durum. En derin kanaatlerimden biri şu: “Tanrı yok.”

Colin’in, Tanrı’nın olmadığı yönündeki kanaatini paylaşıyorum. Benim durumumda, ben hiç inanmadım. Colin’in yaşamının daha önceki safhalarında Tanrı’ya inandığı zamanların olup olmadığını merak ettim.

Bende, aslında bu açıkca tasvir edilmişti. Tam tarihini ve tam zamanını şimdi hatırlayamıyorum. Tanrı inancı içimde belirdiğinde sanırım 17 ya da 18 yaşındaydım-ki Hristiyanlığa maruz kalmıştım- ve bu inancın aşağı yukarı bir yıldan fazla sürmediğini söyleyebilirim. 10 yaşındayken “Tanrı’ya inanıyor musun?” diye sorsaydınız muhtemelen “Evet, inanıyorum.” derdim. Ama bu ciddiye alınacak bir şey değildi. Öylesine bir şeydi, “Herkes inanır, değil mi?” Sürü gibi. Herkes inanırdı. Fakat sonra ciddi anlamda İncil üzerinde çalışmalara başladım çünkü tanrı-bilim dersi alıyordum. Böylecce çalışmalara başladım fakat karizmatik ve coşkulu bir öğretmenimiz vardı-otobiyografimde de yazdığım, takdire değer Bay Marsh- ve bize İncil’i öğretiyordu. Ben de öğrenmek zorundaydım. Sıkı bir şekilde çalışıyordum. Eski Ahit’i, Yeni Ahit’i Bu yüzden Yeni Ahit’i bir çok Hristiyan’dan daha iyi biliyorum. Ve şimdi bile, 25 yıl sonra, din hakkında bir çok dindardan çok şey biliyorum. Bunu oldukça iyi biliyorum. İncil üzerine çalışmalar beni din üzerine düşünmeye itti ve aynı zamanda felsefeye de ilgi duyduğum için felsefenin içine soktu. Burası iki faktörün birleşme noktasıydı biri metafiziksel sorunlarla ilgilenmekti evren hakkındaki temel sorunlar. “Tüm bunların anlamı ne?” Bunun gibi sorular. Öte yandan tamamlayıcı bir ahlaki parça vardı. Çünkü Yeni Ahit’te hayatın ahlaki yönüne dair açık ve çok güçlü ifadeler görürsünüz. İdealist bir gençtim, 60’lı yıllardı ve bu üzerimde derin etkiler bıraktı. Ahlaki açıdan. Ahlaki fikirlerin ayrıntılı olarak tartışıldığı bir evde büyümedim. Ahlaki yönünün hala da üzerimde derin etkileri var. Bu iki şey, hayatın yetiştiğim Blackpool’daki eğlenceli çarşılar, barlar, balıklar, lokantalar ve dondurucu soğuk gibi dünyevi gerçekliklerden daha fazlası olduğunu düşünmeme sebep oldu. Felsefi, metafiziksel ve yüksek ahlaki düşüncelerin fikirleri vardı. İyi bir birleşimdi. Böylece bu konuyla ilgilenmeye başladım ve bir dönem bundan etkilendim. Bu yüzden psikoloji okumak için üniversiteye gittim. İncil çalışmalarını bıraktıktan sonra Bay Marsh’ı görmedim ama bunu yine devam ettirdim ve bazen insanlarla din hakkında konuştum. Daha sonra yavaşça unutulup gitti. Sonra bununla yaşamanın, bunu devam ettirmenin zor olduğunu ve dindar insanlarla buluştuğumda oturup onları dinleyince “Bu tamamen saçmalık. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum.” dediğimi hatırlıyorum. Bertrand Russell’in “Neden Hristiyan Değilim?” gibi kitaplarını okuyordum. Detayları hatırlamıyorum ama oldukça kısa bir sürede tüm bunların yanlış olduğuna karar verdim. Aynı zamanda ahlakî ve felsefî yönü koruyarak üstünüzdeki yükü boşaltabileceğinize de karar verdim. Russell alternatif bir inançlı idealizmi yaratmamda öncülük etti. Daha dünyevi bir idealizmdi. Din olmadan da bazı uygun olan görüşlere sahip olunabileceğini farkettim. Ve bakire doğum, mucizeler evrenin nasıl oluştuğuna dair ilginç fikirler ve bunun gibi inanması zor şeyleri kesip atarak iyi şeyleri sürdürebileceğinizi farkettim. Böylece dinin ilahi yükünü atıp istediğiniz yönünü sürdürsünüz. Benim de temel olarak yaptığım şey buydu. Burada bir kriz doğmuyor mu?

 Yani metafiziksel ögeyi sıyırıp onayladığın ahlaki yönü devam ettirmende?

 Benim durumumda değil. Sanırım bu diğer insanların durumundan farklı. Russell’in teizmden çıkışı kendi tanımlamasıyla son derece acı verici, travmatik, telafi edilemez bir evre. Tüm hayatını bir şekilde bunun üstesinden gelmekle uğraştı. Bende olmadı bu evre. Göreceli bir şekilde kolaydı. Kendiliğinden bir anda oluverdi. Otobiyografimde de dediğim gibi; deri değiştirmek gibiydi derin dökülür ve yeni bir deri elde edinirsin ve güzel görünür.

Deri değiştirirken bir rahatlama hissi var mıydı?

 Hayır, rahatlama demezdim buna. Sanırım bir hayal kırıklığıydı. Dinimin doğru olmasını isterdim. Doğru olmasını isterdim çünkü ölümsüzlüğün, erdemli insanlara ödülün olmayanlaraysa cezanın olmasını isterdim. Özellikle cezalar iyi olurdu. Bu dünyada adalet yok ve olması gereken uygun bir yolla adaleti dağıtan kozmik bir güç olsaydı iyi olurdu. Ahlaksız insanların başarılı olup ahlaklıların olamaması hala da bende daimi bir öfke ve acı kaynağı oluşturuyor. Bu açıdan biraz hayal kırıklığı oldu fakat yine de biraz neşe vardı. Russell’in, bence kendine mâl ettiği, tanrısız bir evrenin bir anlamda hayat dolu bir evren olduğu yönünde bir tanımlaması var. Sağlıklı bir şeyler var bunda; canlandırıcı bir şeyler var. Oysa varoluşunuzun her anını izleyen hesaplayan, belirleyen bir şeyin olması fikri oldukça bunaltıcı. Bu şekilde düşünmek biraz sıkıcı. Pekala, anladım. O halde durum şu; şu an tamamen, olmayı istediğin bir filozof haline geldin. Bir filozof olarak geliştirdiğin basitçe “deri değiştirme” diyebileceğimiz görüşünü oldukça beğendim. Şimdi daha sistematik bir şekilde bu konuyu masaya yatır. Tanrı fikrinin neden olağanüstü bir iddia olduğunu açıkla. Bunun için ilk argümanımız “kanıt yokluğu argümanı”dır. Russell bunu, Yunan tanrıları yerine Hristiyanlığın Tanrı’sına inanmak için daha fazla hiçbir sebep olmadığını söyleyerek belirtir. Böyle bir inanç için olumlu hiç bir kanıt yok. Başka teorilerle açıklanamayan doğal olguları açıklamak için, Tanrı fikrinin zorunlu olarak kabul edilmesini söyleyen bir teori yok. İnsanlar bazen; “mucizeler gerçekleşti” diyor. Mucizelerin gerçekleştiğine dair geçerli bir kanıt yoktur. Bunlar Tanrı’nın varlığına bağımsız olarak inanma sebeplerinden ziyade Tanrı’nın varlığını öncelikli olarak buna bağlayan muhakemelerdir. Bu açıdan kimsenin bir mucize gözlemlediğine dair kanıt yoktur. Dünyada Tanrı’yı koşulsuz kabul etmeden açıklanamayan bir olgu yoktur. Yani Zeus ya da diğer Yunan tanrılarına inanmak yerine “Tanrı”ya inanmak için yeterli bir sebep de yoktur. Olup olmaması bir kenara, inanmak için bir sebep yok ortada. Burada şu soru akla gelir; inanmamak için bir sebep var mı?

 Buna karşı olumlu bir kanıt var mı?

 Bunun için ontolojik argüman gibi iddialar var.

- Hadi bize bundan bahset.

- Ontolojik argüman. Hoş bir argümandır. Canterbury’li Anselm 15. yüzyılda bunu ortaya attı. Tanrı’nın tanımının, Tanrı’nın varlığını gerektirdiğini söylüyordu. Harika bir durum olurdu. Sadece Tanrı’nın tanımlanması bize Tanrı’nın varlığını göstermektedir.

Peki Tanrı’nın tanımı nedir?

 “Akla uygun en mükemmel varlık.” Ya da “akla uygun en güçlü varlık” da eşit ölçüde iyi bir tanımlama. Sonra Anselm iddiasını şöyle sürdürür düşünün ki bu en güçlü veya en mükemmel varlık hiç varolmadı. O halde “O” varoluş vasfından yoksun olurdu ama varoluş vasfı bir şeyi mükemmel ya da güçlü yapan bir şeydir. Dolayısıyla tanımlama ile birlikte en mükemmel varlık için varoluş vasfı da gerekmektedir, bu yüzden de Tanrı vardır. Hadi bu iddiayı ayrıntılı olarak inceleyelim. Tanrı tanımını ele alalım.

Tanrı nasıl tanımlanır?

 Tek boynuzlu at ile karşılaştıralım. Tek boynuzlu at nasıl tanımlanır?  Tek boynuzlu at alnında bir boynuz olan attır. Bu tanımlamadaki hiçbir şey tek boynuzlu atın varlığını gerektirmemektedir, gerektirmez de. Hadi Tanrı’yı tanımlayalım. En güçlü, en iyi, en bilgili varlık. Bunlar O’nun niteliklerinden bazıları. Ve herkes bu Tanrı tanımına katılır. Demek ki tanımlamalardan biri O’nun en mükemmel varlık olduğudur. O’nun özelliği en uç sınırda ve en yüksek mükemmelliktir. Tanrı’nın tanımı bu. Anselm şunu diyor; Tanrı olmasaydı, o zaman O, böyle bir varlığın varolduğu durumdan daha az mükemmel hale gelmiş olmaz mıydı?

 Çünkü varolmak, varolmamaktan daha mükemmeldir. Varolmak varolmamaktan daha iyidir. Tanrı olabileceğinin en iyisi ve en üstünüdür. Bu yüzden O varolmalıdır. Tanımlama ile birlikte Tanrı vardır. Görkemli bir iddia fakat bunu duyan herkes için de tamamen ikna edici değildir. “Bunda yanlış giden bir şeyler var” diye düşünüyorlar. Çok ilginç bir argüman. Pekala, bize neyin yanlış olduğunu anlat. İşte zorluk burada. Kimse tam olarak yanlışın ne olduğunu saptayamadı. Ben burada bana göre yanlış olan şeyi söyleyeyim. Yine de mesele tamamen açıklığa kavuşmaz. Bence burada çok eğlenceli bir şey var. Yanıltıcı bir şeyler sizi yakalar; “Tanrı en mükemmel varlıktır. Varoluş mükemmelliğin bir parçasıdır.” Yüzeysel olarak bakıldığında mantıklı gibi ancak gerçekte neyi ifade ediyor? “Mükemmelliğinin bir parçası” Bunu “Hadi akla uygun en lezzetli yiyeceği alalım” diyen biri ile karşılaştırmak istiyorum. “Akla uygun en lezzetli yiyecek” Bu bir anlam ifade ediyor mu?

 Yediğim en lezzetli yemek?

 Hiç iyi tanımlanmamış. Akla uygun en lezzetli yemek ya da akla uygun en iyi futbol oyunu.

Ne anlama geliyor bu?

 Çok açık bir anlamı olan ifade değil. Tanrı’yı en mükemmel varlık olarak tanımladığımızda, mükemmel ile aslında ne kastedildiğini ortaya koymayız.

En mükemmel varlığın anlamı ne?

 O’nun en mükemmel renkleri olmadığını biliyoruz çünkü hiçbir biçimde renk vermedi. Ne anlama geldiği hiç açık değil. Her zaman “akla uygun en mükemmel F” gibi bir ifadenin anlamlı olduğunu düşünemeyiz. Bazen anlamlıdır. Akla uygun en mükemmel üçgenle tüm açıları tamamen 180 derece olan üçgen kastedilir. “Akla uygun en mükemmel ahlaki varlık?”

Bunun anlamı ne?

 Çok iyi bir tanımlama değil. Bence yanlış olan şey bu. Fakat bir çok felsefi argüman gibi bir iddiayı çürütemiyor olmak o iddiayı ciddi anlamda kabul etmen ya da sağduyunu bu iddiaya göre şekillendirmen gerektiği anlamına gelmez. Pekala, bu kadar ontolojik için bu kadar yeter.

- Peki ötekisi için ne dersin?

 – İşte sevdiğim biri. Psikolojik olarak oldukça önemlidir insanlar için. Bu argüman psikolojik açıdan muhtemelen daha önemli. İnsanlar; “Tanrı olmaksızın bu hayat anlamsızdır. Hani anlam nerede?” diye düşünür. “Boş bir sinema oyunu her şey birbirinden anlamsız, amaçsız, değersiz.” Buna verilecek ilk cevap hayat dışında, hayatın anlamını aramanın zorunlu olmadığıdır. Öncülümüz şu; bu argümanın varsayımı insan hayatı dışında bir varlık olmadan insan hayatının anlamsız olduğudur. Yani insan hayatının anlamı başka bir varlığa dayanmak zorundadır. Sorum şu; varlıklara anlamlarını ne verir?

 Tanrı’nın hayatının anlamı nereden kaynaklanmakta?

 Bir ikilem, değil mi?

 Tanrı’nın hayatının anlamı ya varoluşuna dayalı olarak aslen doğmuştur ya da doğmamıştır. Eğer doğmuşsa demek ki kendiliğinden anlamlı bir hayat olabilir. Peki ya bizim hayatlarımız neden kendiliğinden anlam kazanmasın?

 Anlamları başka bir varlığa dayanmamaktır. Ancak dindar insanlar ontolojik iddiaya bile bakmaksızın elde ettiğimiz gerçek değerlerin ve anlamların aslında tıpkı yaratılış iddiasının bir şeyin tasarlanmış olduğunu söylemesi gibi o şeyin de anlamlara sahip olduğunu ileri sürmektedirler. Burada iki önemli nokta var. Biri, değerlerin varlığının kendiliğinden Tanrı’nın varlığının kanıtı olduğudur. Kanıt argümanı gibi. Diğer nokta ise ahlakın yalnızca Tanrı’nın emri, dileği veya isteği üzerine oluşabileceğine dayanan fikirdir. İlk nokta için şunu söyleyebiliriz topluma ait değerlerin Tanrı’nın varlığına dayandığını söylemek için. ortada bir neden yoktur. Neden olsun ki?

 Kulakların varlığını bir “neden” kabul etmek yerine. .Tanrı’yı kabul etmemiz için mantıksal bir gerekçe yok. İnsan yaşamının çok çeşitli yönleri vardır: Sanat, değer, aile gibi bizi değerli kılacak bir sürü şey. Neden tüm bunlar varlığını açıklayabilmek için Tanrı öncülüne ihtiyaç duysun?

 Çok daha kaygı verici sorun; insanların Tanrı onaylamadıkça, meşrulaştırmadıkça ahlaksal olarak kesin bir kaynak görememeleridir. Burdaki önemli noktayı görebilirsiniz. Platon’un “Euthyphro argümanı” olarak uzun yıllar önce tartıştığı bir durum var. Sokrates saygı duyulacak şekilde bu iddianın aksini ispatlamıştır ve bu böylece devam etmiştir.

Varsayalım ki, ahlaki bir prensip olarak “çalmak yanlıştır”. İnsanlar “Neden yanlış? Çalmanın neresi yanlış?” derler. Cevap: “Çünkü Tanrı böyle dedi”. Tanrı çalmamanı emretti. Bu noktada Sokrates şunu söylemeye çalışır diyoloğunda Tanrı bu ahlaki kuralı nasıl temel olarak belirler?

 Ahlakî bir kural kendiliğinden ahlakî bir kural olarak vardır. Dışardan bir emirle meşruluk ve doğruluk kazanamaz. Örneğin varsayalım ki şöyle bir kuralımız var: “Öldürmek doğrudur”. Biri “Hayır bu doğru değil. Öldürmek yanlıştır” dedi. Diğeri “Ama Tanrı öldürmenin doğru olduğunu söyledi” diye cevapladı. Bu sizi öldürmenin doğru olduğu konusunda ikna etmez. Eğer Tanrı doğru olmayan bir şeyin doğru olduğunu söylüyorsa, Tanrı yanılıyordur. O, bir şeyin sadece doğru olduğunu söyleyerek, o şeyi doğru yapamaz. Tanrı emirleriyle doğru olan şeyleri yansıtmak zorundadır. Yaptığı şey budur. Çalmak yanlıştır. Çalmak ve öldürmek yanlıştır. Tanrı bu yanlıştır diyor ve bu konuda haklı.

Neden?

 Çünkü bu iki şey de yanlış. O, söyleyerek bunları “doğru” kılmaz, kılamaz. Eğer bu çok fazlaysa, Tanrı’nın ahlakına saygı duymak için sebep yoktur. Yani Tanrı bizim spontane ve bize özgü olan değerlerimizi kendine mâl ediyor. Varsayımsal varlığını bize yansıtıp- inançları meşrulaştırıyor – Kesinlikle. Yani Tanrı’nın bizim ahlakımızı onaylamasına ihtiyacımız yoktur. Yasallaştıramaz da zaten. Onun görevi sadece neyin doğru ya da yanlış olduğu konusunda bizi uyarmaktır. O ahlakî olarak “yanlış” olan bir şeyi “doğru” yapamaz. Öte yandan neyin doğru ya da yanlış olduğu Tanrı’nın özgür kararına veya kaprisine bağlı olamaz. İnsanlar neyi ahlaksal olduğunu görebilirler. Neyle yükümlü olduklarını bilirler. Fakat insan yapısı zayıftır. Arzularımıza karşı güçsüzüzdür. Her daim neyle yükümlü olduğumuzu çok iyi bilemeyiz. Birçok insan suçluluk duygusuna kapılır. Suçluluk insan zihninde oldukça güçlü bir negatif zorlayıcıdır. İnsanlar suçluluk duygusundan nefret eder. Bu duygu çok kötüdür. Bu yüzden suçluluğu engellemek için bir şeylere ihtiyaç duyarsınız. Doğru olduğunu düşündüğünüz şeyleri yapmaya ihtiyaç duyarsınız. Ama insan yapısı zayıf olduğundan beri her zaman doğru olduğunu düşündüklerini yapmaz oldu. Tanrı doğru olanı yapma konusunda öbür dünya ahlakı gibi ekstra bir motive veriyor. Bu anlayış sizi motive ediyor fakat bu motive kırılgan olabiliyor. Geçici, aralıklı ve kolay kırılan. Eğer Tanrı fikrini benimsiyorsanız size daha çekici gelebilir, daha fazla güç verebilir ve doğru olanı kolayca yapabilirsiniz. Daha düzenli ve tamamen duyarlı olabilirsiniz. Akla yatkın bir durum. Mantıksız değil, neyse, bir ateist belki bizim veya insanların Tanrı’ya ihtiyaç duyduğumuzu düşünebilir. Çünkü onlar Tanrı olmadan doğru olanı yapmazlar.

Ben bizzat buna inanmıyorum.

Bence insanlar, dindar ahlakının söylediği gibi ahlaktan yoksun değiller. Bence çoğu insan normal şartlarda doğru olduğunu düşündükleri şeyi yapacaklardır. Her zaman yapmayacaklar ama normalde yapacaklardır. Tanrı’ya ihtiyaçları yok. Ahlakî destekçi olarak Tanrı’yla yaşayan ve ahlakî değerlerini O’ndan alan insanlar Tanrı’ya inanmayı bıraktıkları zaman şüpheci biri olarak da ahlaklı olmanın çok zor olmadığını hissederler. Aslında bu daha iyi bir durumdur. Çünkü Tanrı fikrinde ayartıcı bir bölüm var. Tanrı’nın seni ödüllendireceği ve iyi duruma getireceği düşüncesiyle bir şeyleri iyi olarak yapıyorsun. İşte bu ayartıcı bir düşüncedir.Bir şeyi sadece iyi olduğu için iyi olarak yapmak daha iyidir. Bir şeyi iyi olarak yapmanın tek sebebi budur. Bu fikir daha samimi hissettirecek. “Tanrı benden memnun olacak. Bunu yaptım.” Ahlak bu şekilde bir yükümlülük olmamaktadır. Önerilen çeşitli argümanları tartışmak Tanrı’nın varlığı tartışmalarına benzemektedir.

Colin’e inanmamak için en iyi sebeplerin ne olduğunu sordum.

Buna karşı sürülen en klasik argüman “Kötülük problemi”dir. Dindar insanları bile rahatsız etmektedir bu. Şöyle anlatayım; Tanrı her şeyi bilen, en güçlü ve en iyi olan varlık anlamına gelmektedir. Peki acı ve üzüntü neden dünyada var?

 Tanrı neden buna izin veriyor?

 Tanrı en iyi olansa, her düzgün insan gibi, kötülüğün olmasının olmamasından daha kötü olduğunu bilir. Yine de olmasına izin verir. Eğer bunu değiştiremiyorsa sorun yok. Fakat en güçlüyse ve dindarların bize anlattığı gibi tüm zamanları kullanabiliyorsa neden bir çocuğun ölmesinin veya mahkuma işkence edilmesinin önüne geçmiyor?

 Yapmıyor. Yine de Tanrı’nın tamamen kötü biri olduğunu kabul etmek istemiyorsunuz. Aklınıza uyan sonucu çizebilirsiniz. Ancak bu tutarsız iki karasteristik olaydan başka size ne bunu kabul ettirebilir ki. O, en iyi ve en güçlü en bilgili çünkü olan her şeyi bilmek zorunda. Ama en iyi ve en güçlü ile kötülüğün varlığı birbiriyle bağdaşmamaktadır. Dini savunanlar standart olarak şu cevabı verirler “Tanrı insana özgür irade verdi.” Peki, gelinecek korkunç sonucu bile bile neden böyle yaptı?

 Oldukça kötü bir şeydi bu. Ama hadi bunu bir kenara koyalım. Argümandaki temel sorun dünyadaki tüm kötülüklerin insan iradesinin sonucu olmamasıdır. Çoğu insan iradesine bağlıdır. Fakat olmayanlar da vardır doğal felaketler ya da hastalıklar kazalar. Bu çeşit şeyler insanlara çok büyük acılar çektirebilir. Birinin genetik bir hastalıkla doğmasında insanlar hiçbir rol oynamıyor. Doğadan geliyor bu hastalık. Ya da bize anlatıldığına göre, Tanrı’dan geliyor. Yani Tanrı dünyayı masum insanların kaçınılmaz olarak acı çekebileceği bir yer olarak yarattı. Burada inançlı insanların şöyle bir iddiaları olabilir Tanrı bunları insanların özgür iradelerini kullanarak en iyi şekilde aşabilecekleri bir engel olarak yarattı. Ben her zaman bunun, bizi katı kalpli yapacağını ve ahlaksızlığa sürükleyeceğini düşündüm. Bir adamın çok hastalıklı ve masum bir çocuğu olduğunu düşünün ve Tanrı da kalkıp diyor ki: “Benim aslında birilerini sınamam gerekiyor böyle bir engel koyulması gerekiyor. Bu küçük kızla uğraşacağım başkalarını sınamak için ona korkunç bir acı çektireceğim.” Eğer herhangi bir insan sana ne yaptığını sorsa ve sen de “Benim kararlarıma inanın, benim ilmim bu, birilerini sınamam gerekiyor onların ahlakını yükseltmem gerekiyor bu yüzden çocuklarına inanılmaz derecede korkunç şeyler yapacağım.” deseydin, senin dünyadaki en kötü insan olduğunu düşünürdüm. Tanrı neden olmasın?

 Bunların aynısını Tanrı yapıyorsa, O’na karşı da saygı duymam. Bu oldukça kötü bir şey. Tanrı böyle yapmamalı. Tanrı insanlığı önemsiyorsa bunların olmasına izin vermemeli. Bu argümanı tartışmak her iki taraf ve dindarlara karşı neden hala da bir çok insanın inanmaya ihtiyaç duyduğu konusuna getirir bizi.

Ben birinin bunu açıklamak için çok iyi bir fikri olduğunu sanmıyorum. Özellikle neden bu kadar uzun vadeli inanç besledikleri konusunda.

Bence bu ölüm fikriyle ölümden sonra yaşamla, cennet ödülleri ve cehennem cezaları ile ilgili bir durum. Sanırım bir çeşit kozmik yalnızlık duygusu. Bunun arkasında duran şey bu. Yalnız olduğumuz ve kimsenin bizi önemsemediği fikri, kabul edilmesi zor bir fikirdir.

İnsan zihninin başka zihinlere mühürlü olması esas sebep bence.

Benim zihnim seninkine bağlı. Biz birbirimizi sadece dolaylı olarak bedenlerimizin işaretleriyle biliyoruz. Yine de başka insanlarla iletişim kurmayı özlüyoruz. Aşk da bunu yapmaktır. Varlığımızı bilinçli olarak somutlaştıran ve bir şekilde içimizdeki yalnızlığı çıkartıp atan bir hissimiz var. Savaştığımız duygu işte bu. Bu konuya olan ilgiyi edebiyatta da görebilirsiniz. Frankenstein aslında çoğunlukla bununla uğraşmıştır. Evrendeki var olan metafiziksel yalnızlığı hissediyoruz ve Tanrı şahane bir panzehir oluyor. Tanrı’nın durumunda Tanrı’yı zihinlerimizde hissediyoruz ve Tanrı’yla doğrudan ilişki kuruyoruz. Tanrı doğrudan bedenlerimizi bilmiyor fakat kişisel olarak zihinlerimizde. Ve bu, insanın özü dışında bir şeyle ortak paydaya sahip olma özlemini tatmin ediyor. Şunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Benim gibi sen de bizi tanımlayan “ateist” kelimesini kullanma konusunda isteksizsin. Özellikle son derece dindar bir ülkede bu tanım bizim görüşümüzü belirtmekten ziyade, suçlayan bir ifade. 21. yüzyıl Amerika’sında böyle fikirleri desteklemenin zor olduğunu düşünüyor musun?

 Etiketleme konusunda söylediğin ilk şey için bir şey söylememe izin ver lütfen. Ateist olarak adlandırmak olumsuz bir görüş katar ve bir çeşit profesyonel ateistmişsiniz izlenimini uyandırır. Russell gibi, tüm hayatınızı Tanrı’ya karşı tartışmalar yürüterek geçirmek gibi. Bence bu anlamsız ve onurlu olmayan bir muamele. Öncelikle bir Tanrı’nın olmadığına karar verirsiniz bunda yanlış olan bir şey yoktur ta ki Tanrı inancının büyük bir zarar verdiğini düşünene dek. Zaten kimse diğer insanlara Yunan tanrılarının olmadıklarını ispatlamakla uğraşmaz. Sadece olmadığına karar verirsiniz ve hikâye biter. Bu yüzden burada “ateizm” ile “anti-teizm”i ayırmak istiyorum. Anti-teizm teizm karşıtlığıdır. Ben bir anti-teistim çünkü dinin insan yaşamı için zararlı olduğunun düşünüyorum.Bu yüzden bir anti-teistim. Birdenbire sahip olduğum değerlerin kabul etmediğim şeyler olduğunu düşünen bir atesit değilim. Buna oldukça karşıyım. Ayrıca gizlice arkada bıraktığın, zihnin yaptığı yararlı bir ayrım olan “post-teizm” ile “post-ateizm”i de ayırırım.Şimdi bunu yapamayız çünkü kötü sonuçlar doğuran birçok din var dünyada. Bana göre, ideal bir toplumda din sorunu ortaya çıkmayacak ya da insanlar için önemli bir sorun olmayacak. “Bilirsin işte, insanlar inanmaya alışık, geçmişte 2003’te bazıları Tanrı denilen şeye inandı bazıları inanmadı” diyecekler. “Bunun nedeni hakkında TV programları yapıldı. Tatlı çekişmelerdi”. İşte bunların bir sorun olmadığı toplum, post-teist bir toplum olurdu.

Amerikalı filozof Daniel Dennett ile yapılan mülâkat

Amerikalı filozof Daniel Dennett ile olan özel görüşmelerimde her zaman eğlenmişimdir. İnançsızlığın gelişmesi adına Darwin’in evrim teorisine verdiği değeri biliyordum. Bu yüzden kitabına neden “Darwin’in Tehlikeli Fikri” adını verdiğini sordum. Yaptığı şeylerden biri de evrim teorisini anlaşılır kılmaktı ve bu yaptığı, aslında tehlikeli bir şekilde yıkıcıydı.

Öteki önemli bilimsel gelişmelerden farklı olarak, örneğin geriye bakarsak, Newton ya da Einstein ya da bu duruma en çok uyan kuantum teorisi gibi acayip devrimlerden farklı olarak bence Darwin’in teorisi anlaşılmaya çok müsait. Belli bir matematiğe ihtiyacınız yok. Temel fikir oldukça basit. Çeşitleme var ve kaçınılmaz bir şekilde, bir popülasyonda çeşitleme varsa bazıları diğerlerinden daha iyi olur ve ötekilerden daha iyi olanlar, daha az ayrıcalıklı olanlara göre, daha çok yavru sahibi olacaktır ve ortaya çıkan ürün ebeveynlerine benzeyecektir. Böylece bu küçük mekanizmaya sahip olursunuz. Ve gerçekten de böyle basit bir mekanizmayla bu kadar yükü kaldırma fikri harikadır. Şüphecilerin çoğu; “Böyle basit bir işlem ile bu kadar değişiklik yapmak çok zor.” şeklinde bir iddia ileri sürmüşlerdi. Ancak zaman bize, yeterli zamanımızın olduğunu gösterdi. Bu işlem düşündüğümüzden çok daha güçlü. Başlangıçta bu küçük mekanizma, bir şeylere adapte olmak adına yapılan önemsiz işlemler size mantıksız gelebilir.

Merak ettiğim şey, Darwin’in fikrinin neden anlamsız değil de tehlikeli göründüğünü düşünüyorsun?

 İlk 50 yılda Darwin’in fikrinin öteki fikirlerden daha saçma ve saygısız olduğunu gösteren yeterli bilgi yok. Şimdi neden tehlikeli görünüyor bu fikir?

 Darwin’in tüm çabalarına rağmen herkes üzerinde bir etki doğdu. Sadece kuşlarla, arılarla, çiçeklerle ilgili değildi söyledikleri. Bizi anlatıyordu. Zihnimizi anlatıyordu. Vicdanımızı, ruhumuzu anlatıyordu. Eğer Darwin haklıysa, her şey bu ufak mekanizmanın ürünü haline geliyor. Ve her şey, mekanik, kör, amaçsız aslında. Bu büyük bir değişim çünkü o zamana kadar “Élan vital” ya da maddeden farklı, tamamen ayrılmış bir ruh ya da bir şekilde bilinçli, kontrollü ve güdümlü bir şekilde yaratıcı, hesaplı, akılcı vb. süreçler gibi bir takım nedenlerin hayatın başlangıcı olduğu düşünülmüştü. Ahlakımız, kendimiz ve ruhumuz hakkındaki bu tüm fikirler akla yatkındı, Darwin’e kadar. Darwin’den sonra insanlar ruhun yerini buna benzer mekanizmaların alabileceğini gördü ve bu endişe verici bir fikir. Yani Darwin bu tehlikeli fikri ortaya atmasaydı, imansızlığın, ateizmin, inançsızlığın ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, gelişimi sekteye mi uğrardı?

 Varsayalım ki bu bir kişinin üzerinde dikkatlice araştırma yapması gereken tarihi bir soru, ki bence değil. Darwin’in bu engeli ortadan kaldırmış olması bana mantıklı geliyor. Çünkü Darwin’den önce; “Bu nasıl oluştu?

 Bu kuş neden böyle güzel kanatlara sahip?

 İlahi bir varlık oluşturmadıysa nasıl varoldu tüm bunlar?” gibi sorular için iyi bir cevap yoktu ortada. Bu etkili sorunun bir cevabı yoktu. William Paley’in söylediği de buydu ve bence Paley’in tasarım argümanı gerçekten de çok çok güçlü. Tüm düşünürlere alternatif bir iddia ortaya atmaları bakımından meydan okuyordu. Darwin de onun blöfünü gördü. Paley’in argümanını reddetmedi, “Kafa kafaya çarpışacağım.” dedi. “Doğru, olağanüstü bir tasarım var ortada ama sana bir tasarımcı olmadan bu tasarımın nasıl ortaya çıkabileceğini göstereceğim.” Darwin bir tasarımcı varolmadan, nasıl tasarım varmış zannına kapıldığımızı açıklamada başarılı olmuş olsa bile hala da bilinç ile beyin arasındaki ilişkiyi çözmek oldukça zor. Filozoflar, örneğin Descartes, uzun zaman önce beyin ile zihnin tamamen ayrıldığını ileri sürüyorlardı. Şimdi bile zihnin, ruhun ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, ruhani bir varlığı olduğuna dair ısrarcı bir inanç var.

Daniel Dennett, bilinç sorunu üzerine çalışmalar yapmıştı, bu yüzden ona Darwin’in bu konudaki tutumunu sordum. Nasıl oldu da Descartes maddi olmayan bir ruh kavramını savunurken Darwin, Hristiyan olmasına karşın bir şekilde böyle bir mabedin korunma ihtimalini düşünmemiştir?

 Güzel soru. Özellikle Wallace Descartesçi bir hamle yapmıştı. Wallace doğal seçilimi keşfetmesiyle birlikte bunun insan ruhuna kadar her şeyi kapsadığını söyledi ve Descartes’in çizdiği sınırın tamamen aynısını çizdi. Wallace, “Hayır. İnsan zihni için bir istisna yapmalıyız.” dedi. Darwin de ona şu harika mektubu yazdı: “Yavrularımızı öldüreceksin.” Darwin için Descartesçılığın bittiği, Maginot sınırının savunulamaz hale geldiği açıktı. Çünkü bizlerin birer primat olduğu ortadaydı. Bizler memeliyiz. Doğanın işleyişi, diğer türler sahip olmazken gezegen üzerindeki tek bir türe mucizevilik bahşetmeyecekti. Bir kez İtalya’da bir röportaj vermiştim ve sonraki günkü yazının başlığı harikaydı. Koleksiyonum için sakladım. “Si. Abiamo un anima, ma e fatta de tanti piccoli robot.” “Evet ruhumuz var.” “Ama bir çok küçük robottan yapılmış.” Kesinlikle doğru. Bir ruhumuz var. Ama mekanik bir ruh. Hala da bir ruh. Yine de ruhun yaptığı tüm işleri yapıyor. Nedenlerin kaynağı, ahlaki yükümlülüğümüzün kaynağı o. Kötü şeyler yaptığımızda vicdan azabı duymamıza sebep olan o. İyi şeyler yaptığımızda övgüyü haketmemizin nedeni. Gizem dolu mucizevî şeyler yığını değil.

- Bizim dışımızda varolan. – Bizim dışımızda varolan. Evet, bundan vazgeçmek zorundayız. Bu, ruh fikrinin tükenmeyen cazibesinin büyük bir kısmı. Yapmanız gereken şey, ailesi ölmüş bir çocuğu teselli etme göreviyle yüzleşmek. Yaşamaya devam eden ruh fikrinin doğal cazibesi inkar edilemez. Sevdiği birini kaybetmiş çocuğa destek olunurken, insanın kendisine gerçekte sığınacak bir durum yaratır. Ya da sevdiği birini kaybetmiş bir yetişkin için bile.

- Herhangi birini kaybetmek.

- Kesinlikle. Bizlerin maddi olmayan ruh fikriyle söylediği şey, bu maddi olmamanın aynı zamanda yıkılamaz olduğudur. Ölümden sonra yaşayacak olan maddi olmayan ruh fikrinin kaynağı, muhtemelen, yaşayan ruhlarımızın, yaşayan beyinlerimizin gelecekte yapmayı tasarladıkları amaç ile oldukça ilişkili. Bu geleceği görmek bir yerde. Ve gelecek ile ilgili umutlar taşımak, planlar yapmak. Bu projeler, planlar ve beklentiler bizi biz yapan şeyler. Ve biz bunu paylaşırız. İnsanların beklenti eğrileri olduğunu biliriz ve bizlerin de başkalarının amacıyla çakışan kendi beklentileri vardır. Çocuklarımız için umutlarımız vardır ve kötü ya da tehlikeli bir şey yaptıklarında arkadaşlarımız için endişe duyarız. Bu, öylece kapatamayacağımız sinir sisteminin ileri görüşlülüğü, geleceği tasarlama etkinliği ile ilgilidir. Biri öldüğünde tüm bu projeler aniden sürüncemede kalır. Ve onlar hakkında düşünmeye devam etmek dünyadaki en doğal şeydir. “Sam burda olsaydı, şöyle söylerdi veya böyle yapardık.” diye düşümek, “Aslında o hala da burada. Burada değil, burada.” demeye doğru adım atmaktır. Fakat onların, kendisini cisimleştirmemiş ruhani bir süreklilik fikrini nasıl formüle edip, bunu mantıklı bulduğunu hala da tam olarak anlayabilmiş değilim. Yani nasıl oluyor da belirli bir kişiliğe ve belirli bir plana sahip biri böyle bir düşünceyi benimseyebiliyor. Proje, eğilim, umut ve plan gibi fikirlerin somut şeylerle bir ilgisi varmış gibi görünür hep.

Evet.

Bence herkes bu konu üzerinde düşünürken hileye başvurur. Bilimadamları hayal edilmesi zor şeyler hakkında kafa yorarken bu yolu kullanır. İnsanlar da maddesel olmayan ruhu, hayaletvari şeyleri düşünürken tamamen fiziksel olmamakla birlikte belli bir fiziksel durumu olan; kolları, bacakları olan yarı saydam bir madde hayal ediyorlar. Bir çeşit hologram gibi. Bunun doğru olmadığını biliyorlar. Ruhun gerçekte böyle olmadığını biliyorlar. Bedenden ayrılmış bir ruhu hayal edemeyeceklerinin farkındalar. Fakat sorun değil. Bu şeyleri hayal etmek güçtür. Fizikçiler kuantum mekaniğini hayal edemezler ve bizler de maddi olmayan ruhu hayal edemeyiz. Fakat hayal etmeyi deneyebiliriz ve bulutlar üzerinde arp çalan insanları hayal etmek düşüncemizi çok zorlamaz. Öğrencilerime sık sık, çocukken çizgi romanlarda okudukları veya televizyonda izledikleri sevimli hayalet Casper’ın hem duvardan geçip hem de topu yakalayabilmesinin onları rahatsız edip etmediğini sorarım. “Neden top elinin içinden doğruca geçip gitmiyor?” Neredeyse hepsi birazcık keyif kaçıran bu uyuşmazlığı farkettiklerini dile getirir ama herkes bunula yaşamaya devam eder. Yine de bunun tutarlı olmadığının farkındalar.

Pekala, o zaman Senin ve benim, kökten, değiştirilmemiş Darwinizm fikrine katıldığımız gerçeğini göz önüne alırsak bizlerin tamamen mekanikleşmesi fikriyle nasıl başa çıkabiliriz?

 Eğer gerçekte, hepimiz belli bir mekanizmanın ürünüysek nasıl birer birey olabiliriz?

 Sanırım bizler her zaman zaten olduğumuz gibiydik. Şimdi, kendi ruhumuzun çalışması hakkında daha açık bir görüşe sahibiz. Ama önceden, ruhlarımızın iyi olduğunu düşünürdük, ruhlarımızı seven, karar veren, iyi ve kötü sebepler için sözler veren ve bunları bozan bir şey olarak düşünürdük. Artık hayal aleminden çıktık. Bu sürecin doğası hakkında gözümüzün açıldığını söylemeliyim. Ama bizlerin ahlaki ikilemimiz önceden de vardı. Ahlaki arzumuz önceden vardı. Sevme veya nefret etme kapasitemiz hiç bozulmamış. Darwinizm hakkında evrensel olarak konuşurken, modası geçmiyor. Her şey değişiyor ve her şey yine aynı kalıyor.

Sonunda, bir çok konuşmamda ortaya çıkan bir sorunu yönelttim ona. Daniel’in inançsızlığını, modern Amerika’da tanıtmasının ne kadar zor olduğunu öğrenmek istedim. Ama önce ona, kendisinin hiç dini bir inanca sahip olup olmadığını sordum. Söylediğin ve yazdığın her şeyin neticesinde sanıyorum ki sen ve ben diğer insanlar tarafından ateistler olarak anılıyoruz. Senin ateist olmana sebep olan önemli bir olay oldu mu?

 Her zaman bir ateist miydin? Ya da senin durumunda inançsızlığın gelişmesinin belli bir dönemi mi oldu?

 Kuzeydoğu Amerika’nın mülayim bir kenar mahallesinde, protestan inanç çerçevesinde büyüdüm. Diğer tüm inançları zorlayan toplu bir inancın bir çok iyi ilahisi ve töreni vardı. Pazar okuluna gittim ve aşama aşama İncil’i öğrendim. Yaratılış, Göç, Yükseliş, Şiirler, vs. İncil ilmini iyi öğrendim ama geniş bir hayal gücüyle, şiddetli bir dindar olarak yetişmedim. Her zaman entellektüel ve felsefi olarak buna ilgi duydum. Küçük bir filozof tomurcuğuydum. Sanıyorum bu şekilde akademik bir eğilimim olduğunu fark ettiğimde genç bir delikanlıydım. Tüm bu şeylerin hepsine inanmadım. Ve gerçekten de bunlara inanıp inanmadığımı ya da geleneğin bir parçası olup olmadığımı hiç merak etmedim. Yaşamıma devam ettim çünkü bu tür şeyler kafa tutmak için saldırgan şeylerdi. Demek istediğim, çok şişman birini gördüğünüzde, gidip ona, “Aman tanrım, ne kadar şişmansın.” demezsiniz. Böyle şeyler yapmıyoruz, çünkü çok kaba. Eğer çevrenizdeki insanlar dindarsa, onları karşınıza almak kabalıktan daha kötüdür. Şöyle söyleyeyim, inancım hiç değişmedi benim. Zamanla fark ettim ki, bu şeylere inanmıyormuşum. Gençliğimde tanrıya gerçekten inanan insanlarla tanıştığımı hatırlamıyorum. Bence, tanrıya inandığını söyleyen hiçbir insan Doğu’da tanrıya inandığını söyleyen insanlar gerçekten de tanrılarına inanıyorlar. Tanrı inancına bile inanmıyorum ben. Onlar tanrıya inanmanın iyi bir şey olduğuna inanıyorlar. Bu, uğraşacak bir şey ya da belki başarılı olunduğunda gurur duyulacak bir şey. Kesinlikle tanrıya inanmayı denemeliler ama başkalarını tanrıya inanmaya zorlamamalılar. Tanrıya inandığına inanan kimselerin bizim gibi davrandığını görürüz. Kiliseye gitmeli, ilahiler söylemeli, kiliseye bağışta bulunmalısınız, vesaire. Tanrıya gerçekten inanıyorsanız tüm bu çılgınca şeyleri yaparsınız. Ve çevremizde bu tür şeyler yapan çok fazla insan görmüyoruz. Tanrıyı hayatlarının merkezine almıyorlar. Bu, biraz da Noel Baba’ya inanmak gibi. Bir şeyler yapıyoruz, üzerine konuşuyoruz ve belki de bu tanrıya inanma numarası yapmaktır. Yetişkin olmayan biri tanrıya inanabilir, ama büyüdükçe unutulur. Neden insanların inançları ve dindarlıkları konusunda vicdan muhakemesi yapıyoruz?

 Oysa bizler politik fikirleri tartışırken son derece kaba, tartışmacı ve zorlayıcı olabiliyoruz?

 Kutsal bir inançta durum neden böyle olmuyor?

 Bilmiyorum, ve bunu oldukça merak ediyorum. Çünkü Dini inançlar konusunda daha haşin ve açık sözlü olmamızın daha iyi olacağını düşündüğüm zamanlar oluyor. Bugün çevremize dönüp bakarsak, daha fazla tehlikenin ve zararın dini inançlardan geldiğinizi görürüz. Evet, dinler gerçekten zor durumda olan insanlara yardım sağlıyor, hayatlarına bir anlam veriyor ve rahatlatıyor. Sanırım inkâr etmek istememizin sebebi bu. Evet, benim için de öyle ama yine de insanların dini inançları hakkında konuştuğumda çok kaba olduğum gerekçesiyle sitem ediliyorum. Çok defa, özellikle kalabalık yerlerde, din hakkında tartışmaya girdiğim için pişman olmuşumdur. Daha sonra eve gittiğimde, karım, “İnsanların tutunduğu kutsallar hakkında böyle konuşmamalısın.” diyor. Karım, stand-up gösterilerimde Sovyet Komünizmi veya Stalin’in vahşeti hakkında konuşsaydım daha az utanacakmış gibi. Gerçeğin tek başına, bir şeyleri söylemek için haklı bir sebep olduğunu sanmıyorum. Hepimiz bunun farkındayız. Şişman insanlara şişman olduklarını söylemeyiz, çirkin insanlara çirkin olduklarını söylemeyiz. Her gün insanların yüzlerine karşı söyleyebileceğimiz ve hatta bunu ispatlayabileceğimiz onlarca gerçekle karşılaşırız. Ama bu, sadece zararlı bir şey olurdu. Hakkımda bilmemekten mutlu olduğum şeyler var ve umarım diğer insanlar da bunu bilmiyorlardır. Benim hakkımdaki böyle şeyleri diğer insanların etrafta yaymasını kesinlikle istemezdim. Bilmediğimiz için şanslı sayıldığımız onlarca şey var.

İnsanlar için sorun oluşturan şeyleri irdeleyen sorgulama türlerinin, özellikle felsefenin, durumu bu.

Bence, bir görüşü ortaya koymanın çevresel etkisinin neler olduğunu iyice düşünmek zorundayız. Kendi içinde kusursuz derecede doğru olan bir durumu sunmak, ciddi zarara, hasara yol açabilir. Hadi bunun sınırlarına bakalım. Eğer biri, bir tarikatın üyesiyse, kaba olmamızda ve bununla eğlenmemizde bir sorun yoktur. Ya da kuyrukluyıldızlarla ilgilenip, çeşitli kıyamet kehanetleri bulunanlarla Kehanet gerçekleşmediğinde, biz o insanlarla dalga geçeriz ve tüm dünya da bizimle birlikte dalga geçer. Demek ki bazı dini inançların ciddiye alınmayacak derecede çılgınca olduğu bir sınırımız var ve bizlerin, sınırı aşan şeyler hakkında konuşması sorun oluşturmaz.

- Bunun sebebi, bu görüşlerin azınlıkta kalması mı?

 – Bence öyle.

Hepsi öyle.

Ve bence bu, sadece politik. Eğer Hristiyanlık dünyada küçük bir mezhep olsaydı ciddiye alınmayacaktı. Ama şu Hristiyanların inşa ettiği onca kiliseye baksana! Şu ihtişamlı sanata bak! Şu harika müziğe bak! Böylesi bir kültür oluşturan bir din hakkında sert konuşmak çok zor. Richard Dawkins ile bu sorun sebebiyle dostça bir fikir ayrılığına düşmüştüm. “Richard, tabii ki dediklerine katılıyorum ama insanların da duygularını incitmemelisin.” dedim. “Neden insanları kırıyorsun?” Uzunca bir süre onun iyi bir mazeretinin olmadığını düşündüm. Ama son günlerde düşünüyorum da, belki de birkaç insanın duygularını incitmeliyiz. Belki de durumu tersine çevirmeliyiz. Belki de bunu karşımıza almalıyız. Evet kötü şeylere katlanacağız çünkü bizler kabayız, şeytanız. Fakat bariyerleri biraz dahi olsa hareket ettirdiğimizi düşünelim. Belki de Richard ile birlikte daha da agresif olmalıyız. Gerimizdeki boşluğu açmak için. Bu, sadece bu alanda, dinde, geçerli değil; Amerika’nın gerçekten açık sözlü, cesur, ciddi liberallere ihtiyacı var. Evet, seçilemeyecekler fakat onlara ortaya çıkmaları ve büyük bir gürültü kopararak merkezi kaydırmalarına izin vermeliyiz. Geçerli olan merkezi kaydırmalılar. Özellikle Amerika, Hristiyan inancı ile sarıp sarmalanmış durumda. Kesinlikle. Başbakanımızın sofu bir Hristian olduğu bir gerçek, ama sağ-görüşlü politikacılarla sağlam ilişkiler kuran ve Hristiyanlığı tekrar doğuran Bush gibi biri veya Cumhuriyetçi Parti’nin sağ kanadındaki biri gibisi ortaya çıkamaz. Dindar bağnazların garip bir özgüvenleri var. Dünya’nın, dinlerinin söylediği gibi olduğundan eminler. İyi adamlar ve kötü adamlar var. Bizler iyi adamlarız. Kötü adamlardan kurtulacağız. Diyelim ki, açık sözlü, dobra ve samimi olmanın önemli olduğu hakkındaki hislerin arttı. Felsefenin ilgi alanında olan, etkili ve önemli, bir çok felsefi ve bilimsel görüş içeren kitap yazdın. Felsefenin dinden daha fazla ilgi gördüğü bir yer hayal etmek güç.

Dini, dinin bizleri eleştirdiği enerjiyle eleştiren bir kitap yazma hakkında ne düşünürsün?

 Böyle bir kitap yazmak isterdim, yazabilseydim. Ama tabii ki korkularımdan biri, daha sonra ne olacağı. Nasıl bir kargaşa olacak?

 Dinin, bizlerin medeniyetini ve içimizdeki iyiliği bir şekilde koruduğunu düşünen insanlara bunu yapmak ne kadar doğru?

 Din, bir çok insan için, ahlaki Viagra gibidir. Bazı insanların ahlaklı olmada yardıma ihtiyacı olduğunu düşünürler. Ve bunu inkar etmiyorlar.Eğer bu doğruysa, din insanların ahlaki yaşamlarına yol gösteriyorsa, herhangi biri çıkıp ciddi bir şekilde bizlerin bertaraf edilmemiz gerektiğini öne sürecek ve iş, altta kalanın canı çıksın durumuna dönüşecek. Çünkü altta bir çok kişi kalabilir ve bizler, bu insanların korkusundan bir kaos yaratabiliriz. Birçok insan hayatlarının bir anlamı olmasını istiyorlar ve bu nereden gelecek?

 Öyle ama dinden daha iyi bir şey olmalı. Evet, kesinlikle bir umut var. Bakalım neler olacak?

 Cambridge tanrı bilimcisi Denys Turner ile yapılan mülâkat

Ateizm üzerine bir seri yapmakla ilgili konuştuğum ilk insanlardan biri tanrı bilimi kürsüsündeki açılış dersi “Nasıl Bir Ateist Olunur” olarak adlandırılan Cambridge tanrı bilimcisi Denys Turner idi. Aslında, yaptığımız konuşma final serisinde yer almamıştı, çünkü tanrı bilimi ve felsefe arasındaki mevcut ilişkiyle igili inançsızlığın tarihiyle ilgili olandan daha çok yapılacak şeyin olduğu ortaya çıktı. Ancak, Professor Turner’ın teolojik argümanları o kadar ilginç ve etkileyiciydi ki şimdi onları tam uzunluğunda gösterme fırsatını yakaladığım için çok memnunum.

Denys, tartışacağımız nedenlerde de göreceğin gibi, kendim için ateizm kelimesini kullanmakta tereddütlüyüm. Kendimi bir ateist olarak adlandırmak konusunda isteksizim. Ancak, senin açılış dersinden “biz ateistlerin”, bu kelimeyi kullanmam doğru mu bilmiyorum, bir şekilde hedefi ıskaladığımızı hissettiğin, aynı zamanda dersinin başlığından, ateizmin bir tür başarı ya da birinin iyi olduğu bir şey olduğu ve birinin bunu kötü bir şekilde yaptığı ya da kötü bir şekilde başardığı izlenimine kapılıyorum. Şimdi, öncelikle neden ateizmin alıştırma yapılması gereken bir şey olduğunu ve alıştırmanın onu mükemmelleştireceğini ve bizim bunu yanlış anladığımızı düşünüyorsun açıklayabilir misin?

 Pekala, bence eğer düzgün resmi bir ateist olacaksan belirli bir tür sorudan kaçınmanın bir yolunu bulmalısın. Bence bir kişi gündemden atılan belirli bir tür soru olduğunu fark ettiğinde teist olmaya başlar. Anlatmak istediğim şey, sorunun tekrar ortaya çıkmaya devam etmemesini sağlamak için oldukça sıkı çalışmalısın. Ve o soru “sahip olduğumuz farzedilen şeyler nasıldır?”dan farklı olarak “neden herhangi bir şey var?”dır. Ve bence, yeniden ortaya çıkan o tür bir soru karşısında duruşunun sağlamlığından emin olma oldukça fazla çalışma alır. Marx bir keresinde “Her çağ sadece cevaplayabileceği sorular sorar.” demişti. Ve bu gündemdeki sorularda kesinti yapmaktır, ki bana buradaki önemli mesele bu olacakmış gibi geliyor. Tanrının var olup olmadığı sorusundan bile daha önemlisi hangi soruların mantıklı olduğudur ve zamanımızda teistik duruşa standart bir cevap olan “Tanrı” adının bir tür cevap olduğu sorunun bir soru olarak mantıklı olmadığıdır. Bu kabul edilmez. Bu yüzden bu, benim başlangıç noktam olan soruların gündemidir. Ve neden bir kültür kendisini, kolayca cevaplama yöntemlerine sahip olduğu basmakalıp sorularla sınırlar?

 Soruları cevaplamak için sahip olduğumuz yöntemler neredeyse hangi soruların sorulabileceğine izin vereceğimizi belirlemiş gibidir. Ve bence, diğer soruların üzerinde ayrıntılara takılıp kalan çok sıkıntılı bir soru var. Eğer o daha büyük ve sıkıntılı soruya geri dönersek, ancak resmi ateistler için şu ana gelirsek. Senin de dediğin gibi önceleri şimdi olduklarından daha fazlalardı. Olay, duruşlarını kabul ettirmiş ve insanları toplayan, belirgin, makale yazan resmi ateistlerin neden bu kadar çok olduğu değil mi?

 Örneğin, Bradlaugh gibi insanlar, ya da Annie Besant ve John Stuart Mill, mesela.Onların bu kadar belirgin şekilde resmi olmalarının nedeni kendilerinin inançsız olmalarını yasaklayan resmi bir kuruma karşı ayakta durmalarıdır. Elbette. O günler resmi bir ateist olmanın entellektüel olarak ilginç olduğu zamanlardı. Bence böyle entellektüel olarak ilginç bir şekilde de kaldı, ki bu da Richard Dawkins gibi resmi bir ateistin beğenilerini daraltılmış bir teizmden çok belirli bir türün çevirilmiş bir resmi olarak görmemin nedenidir. Dawkins’in reddedildiği, aynadaki yansımanın çevrilmesindeki gibi eşleşen, ateizmi hakkında bir tür köktencilik vardır. Bu resmi ateist karşı olduğu aynı zamanda ateist tarafta teistik tarafta belirli sorular sorulmasının reddedilmesini karşılaştıran sabit bir teizm formuna kilitlenmiş gibi görünüyor. Pratik bir örnek vermek gerekirse, eğer bu dünyada evrim tarafından doldurulması gereken bir boşluk olduğunu ve her türlü boşluğun evrim tarafından doldurulduğunu varsayarsanız, tanrı bunun dışında bırakılmalı bence böylelikle hangi yolu seçtiğin gerçekten farketmez. Eğer evrimci bir teorist iseniz tanrıyı yoksaymak zorunda kalacaksınız. Aynı şekilde eğer bir teist iseniz, evrimi yok saymak zorunda kalacaksınız. Bir bakıma her iki tarafta da eşdeğer bir köktencilik var.Bu yüzden bir teiste çok daha fazla sıkıntı veren şey militan ateistlikten çok umursamama durumudur. Örneğin Dawkins’inkinden farklı olarak senin duruşun.

Neden benim gibi umursamayan, bunun hiçbir zaman onlar için gerçekten sorun teşkil etmediği insanlar olması sana rahatsızlık veriyor?

 Küçükken aklım hiç almıyordu. İnsanların bu tek heceli kelimeyi kullandıklarını duyardım ama ne hakkında konuştuklarını hiç bir zaman anlamadım. Entellektüel olarak seninkinden daha heyecan verici bir yaşamım oldu. Bence herşey tanrının var olup olmadığı sorusuna bağlıdır. Ancak diğer taraftan, bazı resmi ateistleri reddettikleri şeyler dışında reddetmeleri gereken şeyler konusunda eğitmek isterim. Diğer taraftan, gördüğüm kadarıyla sorulmayı bekleyen sorular var.

Bence insanları bunları sormaları için zorlandığında, ve onlara “Neden hiçlik yerine bir şeyler var?” sorusu sorulduğunda bu soruların anlaşılabilir ya da hassas ya da her halükarda önemsenmeyen sorular olarak göz ardı edildiği görülür.

Bence, daha özgün bir yolda olmasına rağmen önemsenmelidir. Eğer “hiçbir şeyden fazla her hangi bir şey yok” gerçeğine cevap “bir şeyler olmalı” ise bu dünyayı algılama şekline etki etmeyecektir. Bu var olanın varlığını açıklar bunun ne tür bir dünya olduğunu değil. Wittgenstein’ın dediği gibi bu dünyanın nasıl olduğu değil şaşkınlığın nedeninin bu olmasıdır. İnsanların herhangi bir şeyin olmasından kaynaklanan şaşkınlıklarını arttırmak istiyorum. Bir şeyin olduğu ve şaşırtmak için ve çeşitli zümrelerin inançlı insanlarının söylediği, “Ruhsal duygularınızı nereden ediniyorsunuz?” gibi duyguları üretmek için hiç durmadığı gerçeği hakkında ürkütücü ve dikkate değer bir şey olduğunu düşünmekle birlikte “ruhsal” kelimesini kullanmaktan nefret ediyorum. İhtişamın korkuyla karışık saygı duygusu ya da Freud’un dediği gibi edindiğim “sonsuzluk duygusu” beni suçüstü yakalıyor ve “Bilincimin var olması harika bir şey” ve “Bilincimin bir içeriği var” diyor. Ancak bu azalmış, putlara tapmayan teizm türünde bile senden ayrıldığım nokta “Neden herhangi bir şey var?” sorusunu sorabilirsen cevabın “Bunu açıklayacak bir şey vardır.” olduğudur. Sonra “Neden o zaman tanrı var?” diye kendime sorarım. Bütün bunların nedeni ve taşıyıcısı hakkında soru sorarken neden soru sonsuz bir gerilemeler serisine girmiyor?

 Kendisi bir açıklama gerektirmez mi?

 Şimdi sen ve ben kendimizi bir tartışmaya kaptırdık. Bunun hakkında çok karmaşık ve detaylı bir konuşma yapabilirdik ve burada bir problem olduğu hissiyle başlamak istediğim nokta da bu. Ve burada bir problem olması en azından bir kişiyi tanrı sorusuna karşı mutlak entellektüel aldırmazlık durumundan uzaklaştırır. Şu an bir kavga devam ediyor. Ve görünüşe göre, birisinin buna verdiği cevabın önemsendiği günlere geri döndük. Sorunu henüz cevaplamadım. Basitçe diyorum ki, senin benimle yaptığın tartışma zaten benim kitabımda teoloji adı altında yapılan bir şey olarak var. Neden bu, kişinin, bir çok tahmin edilemeyen şeyi inceleyen, örneğin gerçekten görülmemiş bir dünya asla görmeyeceğimiz atomların dünyası ve sonra atomaltı parçacıklar dünyası, alan kuvveti vesaire ve matematiksel olarak tanımlanabilir görünen belirsizliklerin dereceleri, “doğal bilimler” olarak adlandırabileceği şeyin uzantısı yerine teoloji olarak adlandırılmak zorunda?

 Onlar kendi kendine bir açıklamadan fazlasını gerektirmeyen doğal bilimler alanı içinde her türlü olasılığı geliştiriyorlar. Bunun teoloji olarak adlandırılması gerektiğinden emin değilim. Bu isimlere aldırmazdım ama bunun bir nedeni var. Neden sadece doğal bilimlerin bir uzantısı olamıyor. Dünyadaki bütün aldırmazlık bir şeylerin nasıl olduğuyla ilgili soru ve bir şeylerin olduğu gerçeği ile ilgili soru arasındaymış gibi görünüyor. Çünkü eğer bir şeylerin hiçliğin geçmişine karşı olduğunu anlatıyorsan o zaman kişi yaratılışla ilgili soruları aklında tutmaya başlar. Ve yaratılışın klasik teistik doktrinine göre yaratılış yoktan oluşmuştur. Bu tuhaf anlatım, Thomas Aquinus’un da işaret ettiği hiç, herhangi bir cinsin garip bir türü değildir. Hiçin isim koyduğu bir tür yoktur. Tersini savunan filozoflar olsa da Thomas Aquinus bu konuda kesinlikle net bir tavıra sahip. Der ki, “Bu bahsettiğin, yaradılışın garip bir şekli. Çünkü olumsuzlama yaradılışın dışındakilere karşıdır fakat burada “dışında” devam eden bir şey yok.” Beni bu rahipler ve din bilimciler ile ilgili daima endişelendiren konulardan biri Bu arada bunlardan sadece yalnız olmadığımı kanıtlamak amacıyla bahsettiğimi belirtmek isterim, çünkü burada konuştuğumuz şey klasik teizm. Evet, bunların uzun süredir savunulan argümanlar olduğunu biliyorum fakat bu, yapımcılığını benim yaptığım Alice Harikalar Diyarında’da Arkadaşım John Bird’ün uşak kurbağayı biraz zekice doğaçladığı zaman yaptığına benziyor. Aniden ve zekice Caroll tarzı bir doğaçlama yaptı. Alice mutfaktaki aşçılara tehditler savururken ve içeri giremezken uşak, “Senin için ne yapacağımı söyleyeceğim.” der sonra kız uşağa bakar, uşak da der ki, “Senin için ne yapacağımı söyleyeceğim: Hiçbir şey” “Bu sana uyar mı?” Şöyle devam eder, “Bunu hemen yapamam çünkü tüm bunlar ortaya çıkmaya devam ediyor.” Ardından zekice ve iyimser bir şekilde, “Senin için hiç bir şey yapacak olsaydım “bunu araya sıkıştırmak için zaman bulmak zorunda kalırdım.”, der. Bu esprinin hoş bir anlaşılabilirliği var. Ama espri olmasının nedeni ‘hiçbir şey’i konuşabileceğimiz bir şeymiş gibi kullanıyor olmasını biliyor olmamız. Fakat daha sonra, bu hiçlik içinde her şeye gücü yeten ve hiçliğin dışında bir şeyler yaratan veya temin eden bir yaratıcınının var olmasını kavramsal olarak anlamakta güçlük çektim ve zihnimde şu soru belirdi:

“Sonuç olarak Tanrı niçin var?” Bunu ve elbette aynı şekilde Tanrı’nın böyle bir sorunun içinde olamayacağını savunan din bilimcileri anlamakta zorlandığını kabul ediyorum. Klasik din bilimcilerine göre Tanrı, herhangi bir şeyin türü değildir. Çünkü Tanrı bir şeyin türüyse bu, onun diğer türlerden sadece biraz farklı olduğunu gösterir. Yaradılış atlasındaki bir şeyden bahsetmiyoruz burada. Bahsettiğimiz, bu atlasın dışında olan, bu konuşmayı niçin yaptığımız, şu an nasıl konuştuğumuz Doğrusunu istersen, bu saçma bir çeşit göz boyama. Yeri gelmişken, buna negatif teoloji denir. Konuştuğun şeyi bilmediğinin farkında olmak da denebilir. Ve sanırım, bu, gerçekten teolojinin temel noktası. Konuştuğumuz dilin ruhunda bulunan, onu içine almadığı ama yine de onu ayakta tutan bir şeylerin varolması söz konusu. Bence Wittgenstein’ın peşinde olduğu şey, Tractatus’un sonunda belirttiği “Söylediklediklerimizi nasıl söylediğimizin altında yatan neden kendi başına söylenmiş olamaz.  cümlesi ile açıklanabilir. Evet, bu da tanrının ta kendisidir. Fakat anlatılan ya da söylenen şeyin ötesinde yatan ihtimaller hakkında uygunsuz şeyler söylemek yerine susa dabilirsiniz. Konuyu, aynen Russell’in Peder Coplesten ile yaptığı tartışmadaki gibi, burada bırakabilirsiniz. Basitçe, “Neyse ne.” diyebilirsiniz.

Ama bence kimse bir çocuğun tekrarlanan “Neden?” sorusuna engel olamaz çünkü arkasında defalarca öğrenmeye çalıştığınız sonsuzluğa dair bir soru işareti var. Tekrarlaman elbette ki devamlılığın bir işareti değildir.

Hayır, hayır. Katılıyorum. Bence ortaya koyulan argüman sorunun mantıklı ya da rahatsız edici olup olmadığını aynı bir çocuğun olası ihtimallerden birinin ardındaki soru işaretini araması gibi tartışıldı.

Sorunun bir anlam ifade etmediğini belirtme durumu var ortada, ama yine de dünyanın öylece olduğunu söyleyemezsiniz. Aksi durumda buna ekleyecek bir şeyimiz olmaz. Soruların bir anlam ifade edip etmediği konusunun tartışılması reddedilir. Bence ortada tartışılması gereken bir durum var ve bu durumu tartışmak teolojiyi zaten doğuracaktır.

Tüm bunlardan anlayacağınız üzere, modern ya da modern olmayan teoloji çıldırtıcı derecede karışık olabiliyor. Fakat ilgimi çeken şey, Denys’in konferasında “Neden ‘hiçbir şey’ yerine ‘bir şey’ler var?” sorusuna yanıt olarak tanrı fikrinin konulmasını açık bir şekilde puperestlik olarak koyması. Ve Denys’in bu çeşit bir tanrı anlayışını günlük hayatına nasıl soktuğu çok ilginç geldi bana.

Zaten sorulması gereken soruları sormam konusunda başlangıçtan beri bir-iki adım geri tuttun. Bana, hiçliği açıklama şeklin çok rafine edilmiş gibi görünüyor ve bu yüzden hayatını yöneteceğin ve ahlaki seçimlerin için kaynak olacak şeyleri inancın içerisinde bulacağını sanmıyorum. İşte az ve öz bir cevap. Russell der ki, “Dünya bize öylece sunuldu.” Bu bir gerçek. Tamamen doğru diyebilirim ama değil. Çünkü dünya, aslında, bahşedildi. Bir çeşit lütuf gibi düşünmeliyiz bunu.

- Ama sunuldu

- Bir bağışlayıcı tarafından lütfedildi. Ortada olan şey nasıl bir ‘gerçek’ olarak tanımlanırsa tanımlansın belli olan bir yaratıcının olduğudur. Bu yüzden varoluş kesinlikle bir çeşit lütuftur. Benim ya da bir başkasının varlığı, ve hatta henüz olmamış olan bir şeyin varlığı bile bu lütfun bir yansımasıdır. Tabii ki, biri inandığım doğrultuda bir şeyler söylerse, misal, dünyanın bize öylece sunulduğunu söylerse, biri de bu doğrultuda devam edip, bunun bir yaratıcısının olduğunu, tanrı tarafından verildiğini söyler. Bir sonraki adım, bunun ironik bir hediye olarak görmemek; iyi ve sevgi dolu bir tanrının hediyesi olarak görmektir. Atılması gereken tüm adımlarda, bunun gibi, tanrı hakkında çok çok ilkel kalan düşüncelerden uzaklaşmak gerekmektedir. İnancın derecesine göre bu adımları atmaya engel olan birçok sorun vardır. Bunlardan en önemlisi, elbette ki, kötülük problemidir. Şimdilik kötülük problemini bir kenara bırakalım. Lütuf ve bağış konusunda konuşalım. Dil bakımından bakarsak, bana öyle geliyor ki, bağışlayan ve lütfeden fikri, ‘alan’ ve ‘alıcı’dan-bağımsız olarak düşünülemez.

-Evet. Bilmek istediğim, bu lütuf kime bahşediliyor?

 Bu noktada bilinçli bir alıcı olmanın koşulu insan olmaktır. Eğer bu bağış kocaman bir hediye kutusuysa minnettar olan, şükreden bir alıcı yaratmak neden bu kadar uzun sürüyor?

 Neden evrenin o ilk uzun yıllarında alıcı kimse olmadı?

 Bu dünyadan daha uygun bir dünya olabilir mi?

 Biri olası bir dünyayı keşfedebilir. Aslında bazı kozmologlara göre bütün olması mümkün olan dünyalar var. Ancak işlerin bildiğimiz şekilde ilerlemesi için her şeyin bu dünyada olması gerekliydi. Olduğumuz hale nasıl geldik sorusuna bir açıklama getirme çalışmalarından biridir bu. Fakat bunu bir anlığına bir kenara bırakırsak, neden bu dünyada değil?

 Başka bir dünyada..?

 Tüm cehaletimle bunu yanıtlamaya çalışayım. Atom-altı parçacıkların alternatif işleyişleri hakkında yeterli bilgiye sahip olacak kadar fizik ve matematik bilmiyorum. Ama geriye doğru adım adım gitmek isterim, ve sanırım bu da sormak istediğin bir soru ortaya çıkaracak.

Bunu kendi aramızda da sorabiliriz. Lütuf fikri, amacın ne olduğunu önceden varsayar. Biyoloji çalışmış biri olarak, bulduğum şeylerden biri, -ki sanıyorum Richard Dawkins de buna katılır, Daniel Dennetts ise kesinlikle katılır- niyet ve ona benzer evrende varolan şeylerin, ki Dennett’in ‘ilgiler’ dediği şey oluyor, kendi kendisini sürdürünceye dek görünmeye başlamamasıdır.

Ve evrenin çok çok gerilerinde kalıncaya dek bu niyetlerin ne olduğu anlaşılmaz. Bence at arabasından önce el arabasının olması bu yaratıcının niyetlerini başlatma şekli. Bu bağışlayani, bir amaç ve niyet edindiğinde, ortaya bir şeyler çıkarmak için kendi kendini hayatta tutma amacı taşıyan biyolojik sistemleri ortaya çıkarıyor. Burada “amaç” kelimesini nasıl anlamam gerektiğini kestiremiyorum. Bilimsel açıklamalar ve bu açıklamaların ne derece amaçsal fikirleri ortaya koyduğu hakkında bazı soruların olduğunu biliyorum. Kimileri evrimsel teorileri amaca yönelik bir biçimde inceliyorlar Ancak Dawkins böyle yapmıyor. Sorularıyla ve ‘amaç’ ile hedefledikleri şey nihai bir sonuç elde etmek olanları hesaba katarsak amaçsal bir açıklamadan ziyade estetik bir açıklama daha yerinde olur. “Dünya neden var?” gibi bir soru sormak “Mozart, The Marriage Of Figaro’yu neden yazdı?” gibi bir soru sormaya benziyor. En basit cevap, olabildiğince çabuk paraya ihtiyacı olduğudur. Ancak daha iyi bir cevap olarak, çünkü bu, kendi yaratıcı gücünü tetikleyecek, hem eseri sergileyecek hem de dinleyecekler için büyük bir keyif sunacak harika bir çalışmaydı. Yani söz konusu şey, doğal güzelliği ile kendi kendisini gerekçelendirmiştir. Bu da bir lütuf ile ilgilidir ve karşılıksız olarak vardır. Söz konusu olan varoluş amacı değil. O şey var, çünkü varolması güzel bir şey. Bir şeyin güzel olduğunu söylemek için o şeyin neden varolduğunu da söylemek gerekir. Eğer, “Neden güzel şeyler?” diye soracak olursanız, güzelliğin anlamını yanlış anladığınızı düşünürüm. Kafamda hala da birçok soru işareti vardı.

Yaratılışın nasıl olur da estetik nedenlerden dolayı tanrının üstlendiği bir icraat olduğunu ya da hiç sadeleştirmeden kilisede pekiştirerek sahip olacağın inanca dayalı bir Hristiyanlık anlayışının  Deny’nin kendi ifadesiyle  putperestlik olduğunu anlayamadım. Pekala, iddianı kabul ettiğimi varsayalım ve seni Pazar gününün Hristiyanlık teolojisindeki yeri ve önemini söylemen için biraz sıkıştırayım. İbadeti nasıl şekillendiriyor?

 Sence günlük alışkanlıklar dışında kalan kısım için göz önüne alınan dini deneyimler, davranışlar ve duygular ne ifade ediyor?

 Kimin için?

 Örneğin, duaların yöneldiği şey için. Ya da dua gibi bir şey, bahsettiğin ve kabul ettiğin putperestlik taşımayan din için geçerli mi?

 Sanırım dua ederken kendimi sık sık kendimle bir çeşit diyalog içerisinde buluyorum. Ancak bazen aklının yetmediği bir noktaya gelirsin ve apaçık senden çok daha büyük bir şeyin merhametine muhtaç olduğunu sezinlersin. Aklının yetmediği zamanlar geldiğinde artık büyük değilsindir ve o zamanlarda kendinden büyük bir şey bulmakta zorlanmazsın. Aklın yettiği zamanlarda bile sık sık -eğer sürekli bir iş peşinde koşmuyorsan- kendinden büyük olan şeylere kapılırsın. Senin kastettiğin ile bunlar arasındaki fark nedir?

 “Ne güzel bir günbatımı?

” “Ne koca bir evren!” “Neden bir şeylerin farkındayım?

” Bu, bizlerin yaşadığı şaşkınlık ve hayretlerimizden nasıl farklı oluyor?

 O kadar da farklı olduğunu sanmıyorum. Eğer buna deneyimlenen hisler bakımından bakıyorsan arada hiçbir fark göremiyorum. Bazen buna bir isim vermenin önemli bir hamle olacağını düşünürüm. Kendimi de onlardan biri saydığım saygılı ateistler için saygılı olmak, tanrının hükümranlığına saygılı olmaktır. Benim şaşkınlıkların tanrıyla ilgili değil ancak bazen kendimi neden tüm bunlar var derken buluyorum ya da kendi varoluşum sebebiyle kendimi sarsılmış buluyorum. Ve, sabah yediğim yumurta günün sonunda garip bir gizem haline geliyor benim için. Sahanda yumurta gibi önemsiz bir şey bile önemli bir hale gelebiliyor benim kadar. Ya da herhangi biri kadar. Bu, canlanmanın en gizemli hali gibi görünür ve Beytüllahim’de olandan (İsa’nın doğduğuna inanılan yer) daha önemli gelir. Neden varoluşun olağanüstü görkemine ibadet edebilmek için Beytüllahim’e geri gitmek zorundayız?

 Ya da yaratıcıya bunun için dua etmesek olmuyor mu?

 Varolan her şeyin tanrının sevgisinin bir lütfu olduğunu kanıtlayan tek bir felsefi tartışmaya bile girmeyi başarabilecğeimi sanmıyorum. Böyle bir şeye inanmak için vahiy gönderilmiş olması gerekiyor. Birçok karşı kanıta rağmen O halde şöyle bir soru sormak istiyorum: Dindar birinde böyle bir bilincin oluşması için hangi yolla, hangi şekille ve hangi aşamalarla bir vahiy gelmelidir. Her şekilde. Ya her şeyde görürsünüz ya da yanılmışsınızdır. Özel olarak bir şeylerde olamaz. Yaratılmış olanlar da böyle olmalı. Şöyle veya böyle, her şey sizi hikâyenin içine sürüklemelidir. Bu konuda seçici olunamaz. “Bu tanrının vahyidir. Bu ise değil.” bahsine geri dönmek istemiyorum. Bazı şeyleri bu tarz terimlerle açıklayabilirsiniz ama bazılar da bu açıklamaya uymayabilir. Bana da bu, entelektüel tutarlılık gibi görünüyor zaten. Daha fazlası olmalı. You’ve either got to accept that everything Her şeyin, şu veya bu yolla tanrının varlığını gösterdiğini kabul etmen gerekiyor, ki buna başarısızlık da dahil. İşte bu çok şaşırtıcı bir düşüncedir çünkü Hristiyanlık hikayesinin temelinde başarısızlık zaten bulunmaktadır. Ani felaketler veya karşılıksız aşklar gibi başarısızlıkları, tanrıyı tanımlayan resmin  içine dahil etmemiş olsaydık, Herbert McCabe’ın de söylediği olurdu: “Eğer birini sevmezseniz güç bela yaşarsınız, ama severseniz kesinlikle öldürülürsünüz.” Bana aynı İsa’nın hikâyesi gibi geliyor bu. Çok kapsamlı bir hikâye. Her şeyi bir şekilde açıklıyor. Aşk gizeminin vahyi. Her şeyin olması ya da olmaması durumunda da doğru konumdasınız. Kimsenin ihtiyacı olmayacak şekilde. Daha başka açılardan da konuya yaklaşabilirsin ya da bir hikâyeye ihtiyacın yoktur bile. Bana göre bu, vahyin ta kendisi. Senin ve benim aramda duran bu soruyu mantıklı bir şekilde ele alacak bir argüman olduğunu sanmıyorum. Bu noktada sorun inanç sorunudur ve kabul eden de olur etmeyen de. Bence ancak felsefi olarak düzgün bir şekilde konuşulabilecek noktanın ötesine geçildiğin inanç hakkında doğru düzgün bir tartışma yapabileceğim bir yere geliriz. Yani, benim inancımın içeriğini sorduğun anda bir tartışma zeminine doğru taşındı sohbetimiz. Çünkü ya benim durduğum noktayı kabul edersin ya da etmezsin.

Ateist Biyolog Richard İle Yapılan Mülâkat

Richard Dawkins, ile yaptığımız söyleşide, Evrim Teorisi’nin, onun dini inançlarını sarsmasındaki önemli rolüne değineceğimiz aşikar. Tam da Irak Savaşı’nın patlak verdiği zamanda görüştük. Darwin meselesine geçmeden önce, dinin, Hristiyan İngiliz Başbakanı ve Hristiyan Amerika Başkanı’nın izlediği politikalardaki yerine değinerek başladık.

Blair, entelektüel bilgi bakımından açıkça Bush’dan daha üst seviyede. Bunu anlamak zor değil. Ancak Bush’un da tamamen saf olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen ikisi bir araya gelip, iyi ve kötü arasında bir savaşın başlayacağı fikri üzerinde yoğunlaşmışlar. Bush, hatta bir çok Amerikalı, sanıyorum ki Saddam Hüseyin ile Usame Bin Ladin arasındaki farkı söyleyemezler bile. Hepsi ‘kötü’ sonuçta. 11 Eylül sonrasında Amerikan toplumunda, Irak’a karşı durduk yere ortaya çıkan tamamıyla yersiz bir terörizm nefretinin sebebi de bu. 11 Eylül’de olanlardan sonra, insanlar ‘kötü’ye odaklanmaya başladı. Şu bir gerçek ki; ‘Onlar’a karşı ‘Biz’ var. Bu aşamadan sonra insanların aklındaki ‘kötü’ tanımını karıştırmak daha kolay oldu.

Onları kötülüğün neferleri olarak tanımlarken- İnanıyorum ki, kötülüğün, evrende var olan bazı varlıkların -ruhların- temel prensibi olduğunu düşünüyorlar. Evet. Kötülük kavramının, otonom bir prensip gibi, tanrısallığa dayalı dini bir inancın ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyor musun?

 Buna benzer bir şey. İnsan karakterindeki bir çeşit tepki gibi. İyinin ve kötünün, insanların ‘durum’lara verdiği tanımlamalar olduğunu kavramak yerine -iyi şeyler, kötü şeyler gibi- iyilik ruhu, kötülük ruhu olduğunu, ve bunlar arasında bir çeşit savaş olduğunu düşünmek eğilimindedirler. Böylece, kötülüğü, kötü insanlarla savaşarak öldürebilirsiniz. Ancak, özünde kötü olmayan birçok insanın da -farkında olmadan- terörist saldırılarda bulunmasına sebep olursunuz. Yani diğer bir deyişle, insanların yaptıkları kötü işlerin arkasında bir çeşit metafiziksel ilke var.

Bence öyle olduğunu düşünüyorlar. Doğrudan olmasa da -ki Bush, bence doğrudan inanıyor.

- Blair’in de bilinçaltında bu olabilir.

Peki bu, metafiziksel ilkelerin olduğuna inanan büyük dinlere inanmanın kaçınılmaz bir sonucu mu?

 Sanırım öyle. Tabii ki dini inançla bir ilgisi var. Ancak bu ilginin direkt olarak dinden mi geldiğini, yoksa tüm insanlarda ortak olduğunu düşündüğüm zihinsel bir eğilimin sonucundan mı ileri geldiğini bilmiyorum.

Richard’ın iddia ettiği gibi, tüm insanlarda bir inanma eğilimi varsa, onun da yaşamının önceki kısımlarındaki inanma deneyimini öğrenmek istedim. Şimdiye kadar, kendilerini ateist veya inançsız olarak çeşitli derecelerde sınıflandıran bir çok insanla görüştüm; ve onların bu noktaya nasıl ulaştıklarını veya başlangıçta mı içlerinde inançsızlık olduğunu merak ediyorum. Richard’ın hayata, -benim gibi- dini bir düşünceden yoksun olarak başlayıp başlamadığını sordum.

Normal bir İngiliz gibi yetiştirildim. Birçok farklı dinin olduğunu ve bunların hepsinin doğru olamayacağını anladığım zaman şüphelenmeye başladım. İngiliz Kilise’sine gidiyor olmam bir rastlantıdan ibaretti. Bu, şüphelerimin oluşmasını sağladı. Bunun sonucunda 9 yaşımda inançsız biri oldum. Ama daha sonra, 16 yaşıma kadar tekrar dine döndüm. Burada biraz dur. Böyle kritik anlar ilgimi çekiyor.

- Evet.

- Şüpheci tavrından sonra tekrar geri dönmene sebep olan şey nedir?

 Sanırım, tasarım argümanıydı. Yaşamın muhteşem karmaşıklığını takdir ediyordum ve o zamanlar, Darwinci bir açıklamayı kavramamıştım. Bu yüzden, saf davranıp, “Bir şey tasarlanmış gibi görünüyorsa muhtemelen tasarlanmıştır.” diye düşündüm ve 16 yaşıma kadar alternatif bir açıklamanın olduğunu anlamadım. Ayrıca, Darwinci bir açıklama olmasa dahi, ‘tasarım’ın yaşamın karmaşıklığını açıklamak için kötü bir açıklama olduğunu da anlamadım. Çünkü tasarımda bir kısır -döngü söz konusu. Tasarımcıyı da açıklamanız gerekiyor. Bu yüzden iyi bir açıklama değil. Nihayet Darwinizmi keşfettiğimde 16 yaşımdaydım. Darwinizmi öğrendim ve şunu fark ettim ki, sadece yaşamın karmaşıklığına karşı açıklama getirmiyor; aynı zamanda, Darwinci evrim şeklinde, heyecan verici, basit ama mükemmel bir açıklama getiriyor. Hissettiğin bir aydınlanma gibi miydi, yoksa kaybettiğin zamana duyduğun üzgünlük ve pişmanlık mıydı?

 Pişmanlık hissettiğimi hatırlamıyorum. Keyif verici bir aydınlanmaydı. Dünyanın açıklanmasında tatmin etmeyen yönüne ilişkin özgürlük hissinin verdiği keyif duygusu vardı. Dünyanın işleyişine ilişkin tatmin edici açıklamaya sahip olmanın getirdiği olumlu duyguların verdiği keyif vardı. Önümde, bunun ayrıntılarını anlamaya çalışmak için uzun bir ömür vardı.

Pekala. Şimdi 9-15 yaş periyoduna geri gidersek; 9 yaşında ilk defa kuşku duymaya başladın, çünkü bir çok din vardı ve 15 yaşında biyolojik olarak muhteşem bir değişim yaşayıp Darwin okumaya başladın. Diğerlerine göre şüpheci sayılmayan dini anlayışın nasıl bir şekil aldı?

 Dini gelenekler ve dualar bakımından?- Bir şekilde işte- Anlıyorum. 9-15 yaş arasında oldukça dindar biriydim. Kiliseye kabul edildiğimde dua ediyordum. Yatılı okuldayken çeşitli küçük fantezilerim vardı; küçük kiliseye gidip diz çöker ve dua ederdim; melek görüntüleri falan vardı. Kabul törenine kabulümü hatırlıyorum ki aslında o zamanlarda bile bunun saçmalık olduğunu görebiliyordum. Kendimi inanmaya zorluyor gibiydim, çünkü orada cüppeli bir rahip bana sürekli dini anlatıyordu. Fakat çok uzun sürmedi bu. Artık anlamsızlaşıyordu. Dünyanın güzel bir yer olduğu ve bunun için bir tasarımcıya ihtiyaç duyduğu fikrini kabul edebilirdim. Ancak her şey bununla bitmiyordu. ‘İlk Günah’ gibi şeyler vardı. O zamanlarda bile bana tutarsız gelen şeyler. Yani sorunun, yaratılışın güzelliğinden ziyade ‘günahkarlık’ gibi ahlakla ilgili olan şeylerle ilgiliydi. Kabul törenine hazırlık kısmı öyleydi. Demek ki rahip, sürekli, insanın doğası gereği bazı günahların mirasçısı olduğunu söylüyordu. Tam olarak hatırlamıyorum. Parça parça şeyler var aklımda. “Hastalık, günahların sonuçlarıdır.” gibi saçma sapan şeyler. Hastalıklar bakterilerin, virüslerin ya da kanserli tümörlerin sonucu değil de günahların sonucuymuş. Bunun bana anlatıldığını ve sonra başka insanlardan da bunu duyduğumu hatırlıyorum, ki bu fikri de ciddiye alıyorlardı. Böyle bir inancın olağanüstü tatsız ve mantıksız olduğunu fark etmiyorlardı.

16 yaşına geldiğinde Darwin ile tanışmanın sebebi Darwin’in sana öğretilmiş olması mıydı, yoksa ‘Türlerin Kökeni’ni mi okumaya başlamıştın?

 Hayır, öğretmişlerdi.

Peki bunu öğretenler, böyle bir şeyin teolojik sonuçları olacağının farkında mıydılar?

 Hayır, pek sanmıyorum. Böyle bir şey sezdirmemişlerdi bana.

Ne kadar sonra derslerin teolojik sonuçları olduğunu ve az ya da çok tasarım fikrini yere serdiğini fark ettin?

 Bu fikri yere serebilecek denli büyük bir işi yapacağını anlamadan önce Darwinizm prensibini kavradığımı hatırlıyorum. Prensibi anladım ve sonra bunun bu işi yapabileceğini fark ettim ancak yeterince büyük bir şey olduğunu düşünmüyordum. Daha sonra bu denli büyük olduğuna karar verdim.

O halde bir soru sorayım hemen: Soracağım şey izleyicilerin merak ettiği garip bir soru. Darwin Teorisi’nin en inandırıcı yönünü sunabilir misin bize?

 Tabii ki. Öncelikle evrim gerçeği ile nesilden nesile geçerek, aşamalı bir şekilde bakteriyel atalarımızdan bugünkü tüm canlılara ulaşmayı sağlayan gerçek değişim arasında ayrım yapmak isterim. Değişimi bir nesilde fark etmeniz mümkün değildir; doğrudan gözlenemez, ancak fosiller ve canlı varlıklardaki etkileri ile görülebilen bir değişim.

Peki bunun böyle olmasına sebep olan güç nedir?

 Doğal seçilim. Bunu en iyi şöyle açıklayabilirim: Tüm canlılar, kendi yansımalarını taşıdıkları bir dijital koda sahiplerdir, ve kendilerini oluşturmak ve kendilerine daha fazla benzetmek için dijital kodlar içeren talimatlar taşıyorlar. Bu talimatlar, bedenlerin hayatta kalmalarındaki veya üremelerindeki başarılarına göre bir sonraki nesle aktarılıyor ya da aktarılmıyor. Böylece dünyada sadece hayatta kalma kapasitesine sahip ve o talimatları tekrar üretebilecek bedenlere sahip canlılar kalıyor. Aslında ikna edici olan bu tezi duyan bir çok kimse, sana ve bana, sıklıkla şunu soruyor: “Doğal seçilimin işini gerçekleştirmesini sağlayacak materyal nereden geliyor?

” İnsan şöyle düşünüyor: “Tamam, doğal seçilim değişime yön veriyorsa bile, bu farklılıkların en başta nasıl çıktığını da açıklamalı.” Farklılıklar, gen havuzundaki mutasyonların ve seksüel çaprazlamaların sebep olduğu genetik varyasyonlamalardan ileri geliyor. Bu farklılıklar düzenli veya zekice değil. Rastgele ve çoğunlukla zararlı. Çoğu mutasyon kötüdür. Bu yüzden, doğal seçilime bu olayın pozitif tarafı olarak bakmalısınız. Tasarlanmış gibi görünen canlılar sadece doğal seçilimin bir ürünüdür. Tasarlanmış gibi görünmelerinin sebebi farklılıklarından gelmiyor. O farklılıkların filtreden geçirilmiş halinden geliyor. Ancak tartışma şu noktaya geliyor hep: Sezinlenemez davranışlar gelişir ve değişirken işe yarar bir şeylere doğru gider. Sık sık, “Bu birikimlerin, fark edilebilir bir adaptasyon haline gelmeden önceki dönemdeki amaçları neydi?” diye sorulur. “Doğal seçilim, bir sivilceden fazlası olmayan bir şey üzerinde ne zaman etkisini göstermeye başlıyor?” Doğru bir nokta. Bu konuda çok konuşma yaptım. Faydalı olmayan ara türlerin olması mümkün değildir. Doğal seçilimde, “Bu şekilde evrilmeyi önümüzdeki 10 milyon yıl boyunca sürdürürsek, yararlı hale geliriz.” gibi bir sağduyu mekanizması yok. İşler böyle yürümez. Her durumda bir ‘seçim baskısı’ mevcuttur. Bu yüzden, hücrelerde, “Bakın! Sabırlı olmalısınız. Tüyleriniz bu şekilde çıkacaktır. İnanın bana.” gibi bir süreç işlemiyor. Sydney Bremner, Kambriyen Dönem’de ortaya çıkan bir proteinin Mezozoik Dönem’in sonunda işimize yarayacak hale geleceği için saklandığını hayal ettiğini söyleyerek bu konuyu oldukça güzel bir şekilde hicvetmişti. Elbette böyle olmuyor. Tüylerin oluşabilmesi için her halükarda bir üstünlükler serisinin oluşması şart. Böyle bir süreci düşünemiyorsan, bu, doğal seçilimin değil; senin sorunundur. Doğal seçilim fikrinin çok tutarlı ve güçlü olduğuna inandığım andan beri bu teori benim için vazgeçilmez bir hale geldi. Tüylerden bahsetmiştik. Tüylerin, ısı dengesini sağlamak için, sürüngenlerin pullarının hafif hafif değişmesiyle oluşması mümkün görünüyor. Şu an uçan kuşların kanatlarındaki tüylerin kusursuzluğu çok daha sonra ortaya çıkmıştır muhtemelen. İlkel tüyler, sürüngenler arasında sıcaklığı korumak için gerekli olan farklı kıllanmaların ürünü olabilir. Defalarca, bir organın ilk başta tek bir görevi yaparken, daha sonra değişerek başka bir görevi de yaptığı durumlarla karşılaştık. Ancak bir biyologun kapasitesini de tüm bunları nasıl tasarladığını ölçüp tartarak belirlemek pek doğru değil. Çünkü- Belki de bizler aslında ne olup bittiğini anlayacak kadar zeki değiliz. “Bu olanlar için geçerli bir açıklama düşünemiyorum, bu yüzden bunlar tasarlanmış olmalı.” gibi aslında hiç kullanmamamız gereken genel bir kanı var. “X’in nasıl oluştuğunu anlayamıyorum, öyleyse tasarlanmış olmalı.” gibi bir ifade içeren argüman inanılmaz zayıf bir argümandır. Örneğin, Hodgkin ve Huxley’in üzerinde çalıştıkları, ünlü bir bilimsel keşif olan, sinir tepkilerinin nasıl çalıştıklarını anlama incelemesi çok zor matematiksel düşünce içeren, zor bir sorundu. Onlar için bunun çok zor geldiğini varsayalım. “Bu sinir tepkilerinin nasıl çalıştığını anlayamıyorum, Hodgkin. Sen anlıyor musun?

“Hayır, Huxley, ben de anlamıyorum.

Haydi, bırakalım bu işin peşini; tanrı yapmıştır, değil mi?” deselerdi onlara saygı duyar mıydık? Yanlış olan, pes etmek ve yenilmek. “Bunun nasıl çalıştığını anlayamıyorum, öyleyse tasarım açıklamasına geri dönelim.” Evet, bir yaratıcının tasarladığı bir şeyin kusursuz bir parçası gibi gözükmese de söylediklerin bana, 19. yüzyılda yükselen ‘dirimsellik’ prensibini hatırlattı. ‘Dirimsellik prensibi’veya ‘ilk etki’gibi şeyler aslında hiçbir şeyi açıklamıyor. Sadece sorunu yeniden tanımlıyorlar. Ancak zararlılar, çünkü insanlar bunların gerçekten bir şeyi açıkladığını sanıyorlar. Sanki birazcık bir şeyi açıklıyor gibiler. İnsanlar da bu dünyadaki karmaşık şeylerin tasarlandığı ve yaratıldığını düşünmeye meyillidirler. Ancak “Bunları tanrı yarattı.” dediğinde, aslında hiçbir şeyi açıklamamış oluyorsun. Çünkü yaratıcının nereden geldiği sorununa bir açıklama getirilmiyor. Ortada bir açıklama yok. Açıklama adayı olarak bile alamayız bunu.

Eskiden, oldukça zeki olan bazı biyologların ‘dirimsellik prensibi’ gibi şeylerle yaşayan varlıkların kendiliğindenliğini açıklamaya çalışması hakkında ne düşünüyorsun?

 Biz şimdi bu açıklamaların anlamsız olduğunu görürken, onlar görememişlerdi. Bizlerin şu anda bu açıklamaların saçma olduğunu söylememiz çok da zor değil. Ancak elinizdeki veriler yetersiz olduğunda mesela Hume’un zamanında, “Evet, bu, kötü bir açıklama.” diyebilirdi ve haklı da olurdu. Ama bu sefer de yerine koyacak daha iyi bir açıklaması olmazdı. Felsefi bir konunun tamamen yanlış olduğunu göstermek için çok güçlü bir entelektüel cesarete sahip olmalısınız. Bunun için de, tam anlamıyla tatmin edici bir açıklama üreten Darwin’i beklemeliydik. Eğer Hume, Darwin’in açıklamasını duymuş olsaydı o anda büyülenirdi. Richard için, Evrim Teorisi, inançsızlığını besleyici bir unsur oldu. Ancak ateizmin onun için neden öncelikli bir konu olduğunu öğrenmek istedim. 21. yüzyılda, bizler bu sorunun çözüldüğünü düşünürken, bu argüman neden bu kadar önemli bir halde ve bizler kendimizi bir savaş alanında buluyoruz?

 Bu argümanı önemli kılan şey ne?

 Bir bilim adamı olarak benim için önemli, çünkü doğaüstü yaratıcı hipotezi, benim için bilimsel bir hipotez. Bence yanlış bir hipotez ama tamamen bilimsel. “Sana katılmıyoruz. Din sadece ahlak ile ilgileniyor ve bilim de evrenin işleyişiyle. Bu yüzden aralarında bir sorun yok.” diyen teologlara katlanamıyorum. Ortada bir sorun var: Doğaüstü bir yaratıcı hakkında konuşurken doğru veya yanlış bir bilimsel hipotez öne sürersiniz. İçinde doğaüstü bir zeka barındıran evren, saf bilim temelli evren anlayışından çok çok farklı bir evren. Ve bu çok ilginç bir farklılık. Hatta, devasa bir farklılık. Süper bir akıl barındırmayan evren fikrine bilimsel bir entelektüellikle bağlanmak çok daha ilginç, ki ben de öyle yapıyorum. Belki de bizim sahip olduğumuzdan daha üstün zekaya sahip olan canlılar vardır, ancak onlar da yavaş, aşamalı ve ilerleyen bir süreçten geçmek durumundalar. Başlangıçtan beri öyle olamazlar. İnsanlar, başlangıçtan beri orada olan ve her şeyden sorumlu olan doğaüstü bir zekanın varlığı şeklinde karşıt bir görüşe sarılıyorlar ve tamamen farklı olan bu bilimsel hipotez de ya doğru ya da yanlış olmalı. Doğru ya da yanlışın ne olduğuna karar veremezsek bile en azından çok farklı, hipotez olduğunu ve bu yüzden önemli olduğunu kabul etmeliyiz.

Ama ben sık sık şöyle düşünen dindar insanlarla karşılaşıyorum.

“Aslında öyle değil.” diyorlar. “Bunu bilimsel bir hipotez olarak ele alamayız.” “Bu, bir çeşit inanç meselesi.” Diğer bir deyişle, onlara göre bu, doğruluğu veya yanlışlığı ispatlanabilecek bir şey değil. Doğruluğunu veya yanlışlığını ispatlamak mümkün değil, çünkü söz konusu fikir kanıtlanması, araştırılması, irdelenmesi mümkün olmayan şeylerin varlığına dayanmaktadır. Seni bu yaratıcıyla bir tutan, ‘inanç sıçraması’ dedikleri bir şeyler var. Böyle düşünceler beni pek etkilemiyor. Empati bile kuramıyorum. Teorik olarak, bunu ispatlamanın mümkün olmama ihtimalini anlayabiliyorum. Sorularına cevap olabilecek bilimsel bir deney yapmak mümkün olmayabilir. Bunu da anlıyorum. Ama bana göre, yine de bu, o şeyin doğru ya da yanlış olmasını etkilemiyor. ‘İnanç sıçraması’ dedikleri, bir insanın içindedir ve başka insanlara ispatlayamayacağı, başka insanlarla paylaşamayacağı içsel duygulara dayanmaktadır, ve bana göre bu, zihinsel bir rahatsızlıktır. Öyleyse insanlar neden bu ‘inanç sıçraması’nı kendilerindeki bir tür zayıflık olarak değil de, senin-benim gibi insanlarda eksik olan bir üstünlük gibi görüyor?

 Sanki ayrıcalıklı bir iyi niyetleri varmış gibi ve bu iyi niyet, bizlerde olmayan ruhani bir cömertliğin ürünüymüş gibi. Şunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor, üzerine konuştuğumuz insan türü, yaratışçılık ve benzeri şeyleri tartışmalarının yanı sıra aslında entelektüel hayvanlardır ve bu yüzden dünyaya müdahalede bulunan bir tanrı fikrini kabul edebilirler. Ancak içsel bir vahye sahip insanlar, büyük ihtimalle, tanrılarının dünyaya karışmadığını kabul ediyorlar, çünkü diğer türlü, bunun bilimsel bir hipotez olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Yani, o varlığın çalışma şekli, garip bir şekilde, dünyadan bağımsız olmakla birlikte, insanlardaki özel içsel duygulara dayanıyor. Ancak bizlerin o çalışma alanının dışında -tutulduğumuz için talihsiz olduğumuzu ima ediyorlar.

-Evet, doğru. Söylediğim gibi, bir çeşit-yetenek yoksunluğu bu, ya da – Evet. tanrının iyiliği ve görkemini görmemizi engelleyen bir körlük.

Neye aşık olacağımızı bilmiyor gibiyiz. Mahrum bırakılmışız ve önemli konularda eksikmişiz gibi.

Evet, bunu anlayabiliyorum. Bence o kadar da mahrum değiliz bu yetenekten. Çünkü sen ve ben yıldızları, galaksileri ve engin jeolojik çizgide yaşamı düşündüğümüzde muhtemelen birbirine benzer mistik bir hayret duygusu içinde kalıyoruz. Onların adına tanrı dedikleri mistik bir çağrışım yaratan içsel duyguları ben yaşıyorum. Muhtemelen sen de yaşıyorsundur. Bu sebep yüzünden dindar bir insan olarak adlandırılacak olursam, buna sert bir şekilde karşı çıkarım: “Kelimelerle oynuyorsun!” Çünkü insanların çoğu ‘dindar’ı benimki gibi mistik bir deneyimden tamamen farklı ve üstün bir şeyi ifade etmek için kullanıyor. Kastettikleri, dünyaya karışan ve dünya üzerinde bir etki bırakan bir varlık ve bu yüzden bu, bilimsel bir hipotez. Dindar insanlardaki ve dindar olmayan insanlardaki o aşkın ve mistik duygu kelime anlamıyla çok farklı şeylerdir. Aksi durumda, ben de muhtemelen dindar bir insan olurum. Sen de muhtemelen dindar bir insan olursun. Ama bu, dünyaya etki eden, onu değiştiren veya dua ya da tövbe etmemizi isteyen doğa-üstü bir varlığın olduğu anlamına gelmez. Ama bir kere bunu kabul ettiğimizde, mesela merak, korku veya görkem ya da gizemle ilgili bir durumu dile getirdiğimizde, benim ‘defne yaprakları arasındaki rahip’ dediğim duruma davetiye çıkarırız. Mesela, mitokondriye şiirsel bir duyguyla daldığınızda,-defne yapraklarının- Evet. arasından rahip sıçrar ve,-“Tüm bunlardan sonra, sen de bizden birisin.” der.

-Kesinlikle.

Defalarca yaşadım bunu.

Bence bu çok sahtekarca bir davranış.

Kelimelerle aptalca oynamaktan ve normal insanların kullandığı kelimeleri anlamaksızın ve sahtekarca kullanmaktan ibaret. Bu yüzden, ‘dindar’ ve ‘tanrı’ gibi kelimeleri kullanırken dünyadaki insanların çoğunluğunun anlayacağı şekilde kullanırım ve bahsettiğin rahip gibi insanlar karşı o duygularımı anlatmak için farklı bir dil kullanırım. Ancak biri bunu kabul ettiğinde, dindar insanlardan-ki hepsi Ortodoks değildir; ama çoğu enerjilere, titreşimlere ve aromalara ilgi duyar

- “Bir şeyler olmalı.” gibi bir ifade duyarsın. Evet ama hiçbir ilgisi yok. “Bir şeyler olmalı.”diyenlere cevabım şu olur: “Evet, bir şeyler var, ve bu, ‘her şey’dir;içinde süper güç bulunmayan tüm prensipler. Ancak sanırım daha sert bir cevap vermeliyim: Bir bilim adamının evrene veya mitokondriye kafa yormasını sağlayan merak duygusu, geleneksel amaçlara veya dinsel gizemlere karşı duyduğunuz hislerden daha muhteşemdir.

Nobel Ödüllü Amerikalı Fizikçi Steven Weinberg İle Yapılan Mülakat

Steven Weinberg sık sık dinin zararlı etkileri üzerinde duruyor. Onunla Teksas’ta görüştüğümde, entellektüel fizikçi atalarının, dünyanın güzelliğini ve evrenin fiziksel düzenliliğini inkar edilemez bir tanrısal tasarıma kanıt olarak görmelerine karşı nasıl bir tepki oluşturduğu sorusunu sorarak başladım.

Geçmişte, doğaya bakıldığında, tasarımın karşı konulamaz bir etkisi olmuş olmalıdır. Biraz da konforlu aslında. Hoş bir dünya ve her şey çok iyi çalışıyor. Evren hakkında daha fazla şey öğrendikçe gördük ki, çok dost canlısı bir yer değil. Bizler sadece kozmik bir lotoda kazananlarız. Hala da, diğer gök cisimlerinin yerlerinin inkar edilemez bir şekilde yaşam için uygun olmadığına inananlar olabilir. Fakat dünyadayız işte ve -onların aynen diyecekleri gibi- yaşam koşullarını sağlamak adına harika bir düzenleme var.

Eee, ne bekliyorlardı ki?

 Tüm bu milyonlarca gezegenin bazılarının koşulları uygun olacaktır ve yaşamın ortaya çıkmasının tek sebebi budur. Ancak, örneğin, Newton ve Samuel Clark gibi insanlar dünyanın rahatlığını ve keyfini pek dikkate almıyorlardı. Newton insanlık için uygun koşulları olup olmamasına bakmayarak doğanın düzeninden etkilenmişti. İnsanlığın varoluşuna uygunluğunu dikkate almadan, hareket yasaları ile gökyüzü sisteminin düzenlenişini tasarımın bir ifadesi olarak düşündü.

Evet, o inançlıydı.

Evreni, aynen Book of Daniel’da (Eski Ahit’te bir bölüm) söylendiği gibi büyük bir puzzle olarak gördü. Tanrı’nın insanların çözmesi için bıraktığı mesajlardı. Güneş sisteminin nasıl çalıştığını çözdü ve İncil’in kronolojisini çözmek için uğraştı. Artık böyle şeyler yapmıyoruz.

Düzenliliğin bir düzenleyiciyi içerdiğini ve hatırlattığını düşünen meslektaşlarınızı hala da görmemize rağmen, gerçekte bunu kabul etmek için bir neden var mı?

 Aslında, yok Bir gizem var. Bunu kabul etmeliyim. Doğayı anlamaya çalışıyoruz ve sorular sorup cevaplar alıyoruz. Sonra bunu takip eden sorular soruyoruz. “Neden bu doğru?” En sonunda, her şeyi açıklayan zarif fizik yasalarına ulaşmayı umuyoruz. Buna ulaşınca da gizem varlığını sürdürecek. Çünkü bizler her zaman “Neden bu teori doğru da diğerleri değil?” gibi sorular soracağız. Cevaplardan biri, bir tasarımcının tüm bu düzenliliği oluşturduğu olabilir. Ancak bu her şeyi cevaplamaz. Daha sonra “Neden tasarımcı böyle?” diye sorular sormak zorunda kalırız. Hayalinizde canlandırdığınız iyiliksever, kıskanç, komik veya her neyse işte, her bir tanrı çeşidi için bu soruyu sormalıyız. Ya da aklınızda hiçbir şey yoktur ve bu konuda konuşmazsınız. Eğer aklınızda bir şeyler varsa şu soru doğuverir “Neden bu doğru?” Bizleri yaratan bir tasarımcıyı görmüyorum. Bence bizler bir şeylerin neden öyle olduğuna dair en derin olasılıkları göremeyecek kadar trajik bir pozisyondayız. Bununla yaşamalısınız. “Bir tasarımcı var” demek bunu çözmez, yardımcı olmaz. Hadi bir deistin avukatı olduğunu varsayalım.

- Şeytanın yerine ha?

- Evet, şeytanın avukatı yerine. Hadi bunların bir şeyi göstermediğini veya tasarım sorusuna cevap olmadığını varsayalım. Çözülemez bir gizem varsa İnsanların nasıl böylesi bir gizem ile huzurlu hissettikleri anlaşılabiliyor mu?

 Yani, bu ruhani bir şey ya da yaratıcı tarafından yerleştirilen bir çeşit teolojik takozun zayıf sonu sonuçta.

- Ben hissetmiyorum bunu.

- Ben de hissetmiyorum. Sanırım bir çok kişi hissediyor. Bence insanların çoğunun inançlı olmasının sebebi kendilerinin ve sevdiklerinin öleceklerini bilmeleri. Bu tam bir trajedi, can sıkıcı bir durum. Nihai amaca ulaşamamanın trajedisi değil bu. Bu kendi hayatınızın, yapabileceğiniz ve yaşayabileceğiniz tüm o harika şeylerin, sevdiğiniz insanların, yani tüm her şeyin son bulacak olmasının trajedisidir. Bana öyle geliyor ki bu, felsefi meraklardan daha çok dinin itici gücünü gösteriyor. Zamanın başlangıcının sorunları yıllar öncesinde Augustine tarafından çok akıllıca tartışılmıştı. O, zaman başlamadan önce ne olduğu sorusuyla boğuşuyordu ve Tanrı dünyayı zaman ile birlikte yarattı dedi. Zaman yaratıldı. Bundan evvel “önce” diye bir kavram yoktu. Bu da yaratılışın bir parçası. Verilebilecek en iyi cevap bu, sanırım. Fakat şurası ilginçtir ki, Augustine gibi biri, kuantum fiziğinin kazandırdıkları, Einstein’ın kazandırdıkları, yaptığın işteki herhangi bir çalışmanın kazandırdıkları olmadan zamanın kendi başına bir başlangıcı olduğu gibi bir fikri hesaba katabilmişti. Augustine çok zeki bir adamdı. Zamanın, bilimsel anlamda düzenin bir parçası olduğuna ilişkin tartışmaların olduğu -ki sanırım ilk Galileo idi bunu tartışan- binlerce yıl öncesine bakmak harika bir şey. Galileo zamanı fiziksel yöntemlerle ölçmeye çalışan ilk insandı. Eğimli bir alanda çeşitli topları aşağı yuvarlayarak zamanı ölçmeye çalıştı.

Şu kuralı buldu: Alınan yol, zamanın karesiyle doğru orantılı. Daha önce kimse zamanı doğa kanunları ile açıklamaya çalışmamıştı. Fakat Galileo için düzeni gözlemlemek ve aşağı yuvarlanan toplar arasındaki ilişkiyi gözlemlemek zaman alıyordu ve buna matematiksel bir ifade vermek, onun gibi katı bir dindar insan için aslında, Tanrı’nın zihnini ispatlamaktı. Galileo’nun böyle bir sonuca vardığını sanmıyorum. Eğer varsaydı haberim olurdu. Fakat bilim adamı olmak ile inançlı olmak arasında bir çatışma bulunması gerekmediğini düşünüyorsanız, sanırım buna katılmak zorundayım. Şimdi bile derinden inançlı olan birçok iyi bilim adamı var. Bir kaçını biliyorum. Ancak neler olduğunu düşünüyorum. Galileo ve Newton ile gelişmeler başladı. Bunun olgunlaşması uzun bir zaman aldı. Gelişmelerin çoğu dini inançların ilkel temellerinin bilim tarafından çözülmesinde yatıyordu. Bilimsel buluşların dini imkansız kıldığı anlamına gelmiyordu. Dinsizlik ihtimalini yaratıyor. Bir şeylerin dini açıklamalar olmadan nasıl çalıştığını anlama ihtimali doğdu. Özellikle Darwin ve Wallace’in yaptıkları herhangi bir fizikçinin yaptığından çok daha önemliydi. Sanırım Daniel Dennett ile tartıştığımız konu buydu. O, din üzerindeki en yaralayıcı etkinin Galileo’dan ziyade Darwin ile meydana geldiğini düşünüyor. Katılıyorum. Bir fizikçi olarak bu gururumu yaralasa bile öyle. İnsanlar gezegenlerin gerçekten güneşin mi yoksa başka bir şeyin mi etrafında döndüğünü umursamıyorlar. Kesinlikle topların eğimli düzeyde yuvarlanmalarını umursamıyorlar. Onların umursadıkları yaşamın ta kendisi. Özellikle kendi yaşamları ve kendi ilişkileri. Umursadıkları şey, direkt kendileriyle ilgili olarak varolan şeyler. Darwin’in yaşayan şeylerin neden böyle olduklarını anlaması, özellikle insanların neden böyle olduğunu anlaması kahrediciydi. Darwin kendi inancını kaybetti. Geçenlerde Lytton Strachey’in yazdığı Cardinal Manning’e ait harika kısa biyografiyi tekrar okudum ve Manning şeyi okuduğu için ikna olduğunu söylüyordu –

- Paley’in

- Doğal Teoloji’sini.

Canlıların muhteşem adaptasyonu onu bir yaratıcının varolduğu konusunda ikna etmişti. Bir kişi, bir kişilik tüm bunları yarattı. Ve bu birden olmuştu. Bir yaratıcının olmadığına dair bir keşif yapılmadı ama bu iddia ortadan kaldırıldı. İnsanlık kültürü için bilimin bu yaptığı kadar önemli bir şey yapıldığını sanmıyorum. Böyle bir şeyi tespit etmek oldukça ilginç. Genellikle, bilim camiasında biyoloji ile ilgilenen inançsızların oranı senin de meslektaşın olan fizikçi ve kimyacı olan inançsızların oranından daha fazla.

Öyle mi?

 Bilmiyordum. Aslında bazen, meslektaşım olan fizikçilerle din hakkında konuşmalar yapıyoruz ve ezici bir şekilde bu konuya karşı ilgisizlik görüyorum onlarda. Bir keresinde ateistleri deneyerek nitelikli hale getirmeyi önemsemediklerini söyledim. Onlar bu konuya sadece abartılan aptal bir soru olarak bakıyorlar. Ben, bazı belirsiz nedenlerden ötürü, bunu önemsiyorum ve dinle ilgileniyorum. Ancak bir çok fizikçi arkadaşım önemsemiyor.

İnancın değişik yanlarını görürsünüz. Bir arkadaşım, oldukça seçkin bir astrofizikçi, bana bir çok sorun ortaya çıktığı için Ortodoks Yahudilik’e uyduğunu söyledi.Ancak Tanrı’ya inanmıyordu. Onun için din, ailesinden miras kalan hayatının çatısını oluşturuyordu. O bununla büyüdü. Bununla yaşamak istiyor. Fakat bunun arkasında bir şey olduğunu düşünmüyor. Sanırım İngiliz Kilisesi’ndeki birçok insan da böyle hissediyor. BİRÇOK İNSAN DİNE GERİ DÖNÜYOR, AYNI SÖYLEDİĞİN GİBİ. ANCAK İNANCA DÖNMÜYOR. GÜVEN VEREN DİNSEL TÖRENLERE DÖNÜYORLAR.Yahudilerin bu bakımdan Hristiyan’lardan daha fazla olduğu konusunda şüpheleniyorum. Yahudiler için inancın, dini törenlerden daha az önemli olduğunu söyleyebilmemiz için yeterli sebeplerimiz var.

Bu oldukça doğru.

Bunun sebepleri hakkında tartışılabilir. Ancak sadece Yahudilik’in bu bakımdan bir örnek oluşturduğunu sanmıyorum. Bu Hinduizm için de geçerli. Hinduların neye inandıklarına çok açık bir biçimde baktıklarını sanmıyorum. İnancın her türlüsüne izin veriyorlar. Brahman rahiplerine göre okyanusu geçmemek veya inekleri öldürmemek önemli şeyler. Önemli olan şey bunlar.

Gerçekten ne düşünüyorsunuz?

 Brahma, Vishu, Shiva hakkında Hindular arasında sorgulayan biri olduğunu sanmıyorum. Öte yandan Hristiyanlık, İslam ya da geniş ölçüde bakarsak Budizm gibi dinlere sahipsiniz. Bunlar misyoner olan dinler. Dışarı çıkıp diğer insanları değiştirmeye çalışırlar ve bu dinlerde teolojinin önemli olduğu ve önemli şeyler yaptığına ilişkin evrensel bir tutku var. Bir bakıma, bu beni daha çok cezbediyor. Çünkü bir bilim adamı olarak gerçeği aramayı ve dünyanın teorisini oluşturmayı önemsiyorum. Hristiyanlık ya da Budizm, bu sorun bakımından dünya için alternatif bir teori sunuyor. Söylemem gereken bir şey –

- Bu konuda söylemem gereken bir şey olduğunu hissediyorum. Bununla bir şeyleri etkileyip cevaplayabilirim. Öte yandan, insanlar domuz yemeyi ya da inek öldürmeyi istemiyorsa ya da her neyse işte, bu onlara daha çok güç katar. Benimle ilgisi yok.

Bunda bir şüphe yok. Yani bir bakıma sen, Hristiyanlık ve Budizm’in aslında, bilimsel dünya görüşünü anlaşılır kılan ve tamamlayan farklı bir yönü olduğunundan dolayı gerçekçi ve güçlü bir duygu hissediyorsun.

Evet bir teorileri var. Bu teoriye katılmıyorum ama ortada bir teori var. Bir teori olmadan ne diyebilirim ki?

 Kullanabileceğim bir şey kalmaz. Bir keresinde aşırı liberal Hristiyanlar hakkında olumsuz bir eleştiri yazısı yazdım ve birden aşırı tutucu biri oluverdim! Belli ki onlar bir şeylere inanmanın nasıl olduğunu unutmuşlardı. Ve tutucu bir gazeteden bir nüsha aldım. Sanırım New Mexico’dan beni öven bir yazıydı! Onlar gerçekte- Sanırım onların gerçekten ilgilendiği şey sıradışı ateist-fizikçi değil. Endişelendikleri şey bu değil. Endişeleri liberal Hristiyanlar.

Anlıyorum. Yani aslında tutucu Hristiyanlar seni – Saygın bir muhalif olarak görüyorlar.-

- Yani

- Aynı şekilde bilimadamlarını-

Böyle bir izlenim bırakmak istemezdim. Sanırım Hristiyanlık kanadının liberalleriyle olan ve önemsedikleri mücadelede şaşırtıcı bir müttefik bulmuşlardı. Fakat yanlış bir izlenim oluşturmak istemem. Bence en büyük zararı din verdi. Sadece din adına verilenler değil, dinin kendisi-

- Sanırım-

- Nasıl zarar verdi?

 Din tarafından verilen zarar ile din adına verilen zararı anlat bana.

Bence işyerlerine emir üzerine uçakları çarptıranlar gerçekten cennete inanıyorlar ve bu davranışı tanrılarının istediğini ve bunun için cennetle ödüllendirileceklerine inanıyorlar. İnanmıyorlarsa, gerçekten aptalca bir kariyer hamlesi olur.

 Evet. Fakat Tanrı fikri adı Allah ya da Yehaova ya da başka bir şey olsun kesin davranış biçimleri kesin tapınma şekilleri ve başkalarını da bu şekilde davranmaya ve tapınmaya zorlamayı dikte ediyor. Tüm zamanlar boyunca samimiyetle inanan insanlar tarafından verilen zararları düşünün. Dinlerinin yol gösterdiği içten inançlı insanların davranışları birike birike en kötü şeyleri yapabilmiştir. Ama aslında bu çoğunlukla sürgünden önceki Yahudilerin görünüşüydü. Kesinlikle doğru. Buna katılıyorum ama konuştuğumuz konuya geri dönersek dinlerin dünya hakkında bir teorileri var ve bu bana, en azından son yüzyıllarda zarar verici görünüyor. Gerçekten samimi olan inançlılar dikkat çektiğin gibi, kendilerini liberal dindarlardan daha entellektüel gösterseler bile oldukça tehlikeliler. Gerçeğe bakarsak, bugünkü Amerika başkanı “gerçek samimi inançlı” olarak tanımlanabilir.

Ben, Steven’ın kendi ülkesinde açıkça büyüyen bağnaz Hristiyanlık için kendi adına endişelenip endişelenmediğini öğrenmek istedim.

Amerika’nın oldukça rahatsız edici olan dini uyanışı anladığını sanmıyorum.

BENCE DÜNYADA ÇOK DAHA TEHLİKELİ OLAN İSLAMDIR. Bana öyle geliyor ki bu insanlar dinlerini çılgınlık derecesinde ciddiye alıyorlar. Dünya tarihinde İslam’ın Hristiyanlıktan daha toleranslı olduğu zamanlar da vardı. Ama şimdi durum böyle değil. Avrupalılarda, kesin olarak Hristiyanlık ve vatanseverlik arasında güçlü bir bağın varolduğu şeklinde bir izlenim var. Benim ülkemde pek yok, İngiltere’de. Evet -

- Böyle bir izlenimin olduğunu biliyorum ve bence Amerikalı’lar Avrupalı’lardan daha fazla bağlı dinlerine. Bazen Amerikalıların Avrupalılardan daha fazla inançlı olduğunu düşünüyorum. Tanrıya Avrupalılardan fazla inanmıyorlar ama dinin kendileri için iyi olduğuna ve sadakatli bir dindar olmamanın anlamsız olduğuna inanıyorlar. Dindar olduğunu söyleyen ve her pazar kiliseye gidip kilisenin organizasyonlarına katılan insanlar tanıyorum. Onlara “Gerçekten yaşamdan sonra hayatın olduğuna inanıyor musun?” diye sorduğunda “Bilmiyorum, tüm bunlar bir gizem, fakat dindar olmanın iyi olduğunu düşünüyorum. Ben bu inançla büyüdüm.” diye cevap veriyorlar. Bir fizikçi olarak düşündüğünüzün doğru olup olmadığına karar vermelisiniz ve bu şekilde bir entellektüel aktiviteyi huy edinmelisiniz. Çünkü yanlış teori üstünde çalışırsanız ve o da doğru değilse profesyonel zamanınızı boşa harcamış olursunuz. Doğru ile yanlış arasında muhakeme yapmayı sürdürürsünüz ve böylece doğrular çok daha önemli görünür size. Birçok insan için doğru, iyi bir davranış kadar kendi etnik grubuna ya da aile geleneklerine duyduğu sadakat kadar önemli değildir. Böylece de “doğru” üzerinde pek kafa yormadığınız bir şey haline gelir. Üstelik, tabii ki, Orta Çağ’larda ve insanların 17. yüzyılda ateizm karşıtı olduğu zamanlarda dinin doğruluğunun iyi davranışları garanti ettiğinde ısrar ediliyordu. Evet, bir çok insan buna inanıyor ama bir çok insan da bunun doğru olup olmadığına aldırmıyor. Dindar olmalısınız çünkü bu, iyi davranmanızı sağlar. Gibbon’un pagan dinlerine karşı harika dizesi var. Çok tanrılık hakkında Gibbon diyor ki sıradan insanlar onları eşit ölçüde doğru buluyor filozoflar eşit ölçüde yanlış buluyor ve hakimler eşit ölçüde yararlı buluyor. Sanırım Amerika’daki ve şüphesiz ki Avrupa’daki bir çok insan Gibbon’un bahsettiği “hakim” konumundalar. Onları yararlı buluyorlar. Gerçekten böyle düşünmüyorum. Dinin ahlaki davranışlara ilham verdiğini sanmıyorum. Aslında, sık sık insanların “Orta Doğu’da dini sebeplerden ötürü kendilerini havaya uçuran insanlar var ya da cami yıkan Hindular var ya da Hindu öldüren Müslümanlar var ama onlar gerçek dindar değil dinleri bu şekildeki davranışları öğütlemiyor onlara.”derler. Ne söyleniyorsa onlara, onlarda dindar olanlarla, dindar olmayanlar arasında ayrım yapmasına olanak tanıyanın ahlaki bir duygu oluşturuyor. Örneğin George Bush “Bu teröristler aslında din korsanlığı yaptılar. Çünkü onların hareketleri, terörist davranışlar dini anlayışa uymuyor.”dedi.

Peki gerçekte orada neler oldu?

 Onlar ahlakın ne olduğuna karar vermek için dini kullanmak yerine dindarların nasıl olması gerektiğine ilişkin akılcı bir ahlaki anlayışla karar verdiler.

Durum buysa, dinin amacı ne?

 Nihayet,  Steven’ın birçok meslektaşından daha fazla din hakkında konuşma yapmayı gerekli görmesinin belirli bir sebebinin olup olmadığını öğrenmek istedim.

Bunun için özel bir çaba sarfetmedim. Yerel bir ateist olmak istemedim. Füze savunma sistemleri veya post-yapısalcılık ve neo-modernizm gibi birçok sorun ile uğraştım. Ama sanırım dinle ilgilenmem gerekenden biraz daha fazla ilgilendim ve ona karşı kesin bir düşmanlık edindim. Sanırım en rasyonel neden dinin gördüğüm zararlarıdır. Daha öncesi hakkında konuşuyorduk. Bir çok insan samimi dindarlardan dolayı korkunç şeyler yapar Saddam Hüseyin gibi dini kendisine zırh olarak kullanmadan ama gerçekte onlar bu yapılanların tanrının kendilerinden istediği şey olduğuna inanırlar. Tüm bunlar İshak’ı gönüllü olarak kurban etmeye razı olan İbrahim’e kadar gidiyor çünkü Tanrı ona bunu yapmasını söylemişti. TANRIYI İNSANLIĞIN KARŞISINA KOYMAK KORKUNÇ BİR ŞEY.Başka bir sebep de etrafımızda olan yılışık sofuluğa karşı kırgın olmamdır. Muhtemelen Amerika’da Avrupa’dan daha fazla var. Aslında zararlı değiller aşırı değiller hatta ciddiye bile alınmamalılar ama işte -

- Bir süre sonra rahibin çeşitli toplulukların kutlamalarında ettiği duaları duymaktan sıkılıyorsunuz. Ve bunun dışında yaşayamaz mıyız?

 Bunları dinlemek zorunda mıyız?

 Ama belki bunun temelindeki şey -

- Tanrıyı gerçekten sevmiyorum. Tanrıyı sevmiyorum demek aptalca çünkü tanrıya inanmıyorum ama bazı durumlarda Iago’yu da sevmiyorum ya da Reverend Slope’u sevmiyorum ya da edebiyattaki öteki canileri sevmiyorum. Geleneksel Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’daki tanrı bana yanlış bir karakter olarak görünüyor. O, kendisine tapan insanları derecelendirme konusunda tavizkâr ve kendisine doğru şekilde tapmayanları cezalandırma konusunda kaygılı bir tanrı. Bir çok insanın artık kendisini müslüman, yahudi ve hristiyan olarak tanımlamadığının farkındayım. Geleneksel bir tanrı var ve yanlış oluşturulmuş bir karakter. Hoşlanmıyorum ondan.

Bir arkadaşım var -ya da vardı, öldü-, adı Abdul Salam Gulf’daki üniversitelere bilimi getirmeye çalışan çok sadık bir müslümandı ve bana çok kötü zamanlar geçirdiğinden bahsetmişti. Teknolojiye karşı çok açık fikirli olmalarına karşın bilimin dindarların inançları için aşındırıcı bir şey olabileceğini düşünüyorlardı ve bu konuda endişeleniyorlardı. Kahretsin, sanırım haklıydılar. Bilim, dindarların inançlarını yıpratır ve bu da iyi bir şey. Korkunç bir şey bu!

**********

ATEİSTLERİN POLEMİKLERİ (Belgesel)
NASIL ATEİST OLUNUR VE NASIL ÇIKILIR?
BATI’DA SEKÜLER DÜŞÜNCENİN GELİŞİMİNE KATKI -Aytunç ALTINDAL
DİNDÂRIN CİNSELLİK KONUSUNDA YALANLA OLAN İLİŞKİSİ

KEOPS PİRAMİDİ’NİN SIRRI


 20. yy. uygarlığı her geçen gün dev adımlarla ilerlemekte. Ancak hala birçok gizemli eseri tam olarak çözememekte. İşte Piramitler çözülemeyen gizemlerini koruyan yapılar olmak özelliklerini hala korumakta.

Elektrik ve elektronik alanındaki gelişmeler son yıllarda büyük hız kazandı. Piramidal yapılar biçimlerinden ötürü bazı enerjileri odak noktası olmakta. Ve, makrokozmosa enerji yaymakta. Piramit enerjisi gerçekten son derece esrarengi bir enerji türüdür. Bir çok araştırmacı bu enerjiye değişik adlar vermiştir. Yale Ünv. Harold Saxton Burr “Elektrik benzeri alan”, Rus Dr. Patrick Flanagan “Piramit ve biyokozmik enerji ile ilişkisi” tanımlamalarını uygun bulurlar.

Keops Piramidi sırf beş köşeli olmasından ötürü mikrodalga ve makrodalga radyasyonu üretir. (Dört taban köşesi ve bir tepe) Piramitteki madde atomlarından çıkan radyasyon, köşe açılarını ortadan bölen ve bu radyasyonun bir ışınını piramidin merkezine aktaran ışın halinde birleşir. Enerji arttıkça, elektron yörüngeleri genişlemeye başlar.

George Van Tassel’e göre Büyük Piramidin içinde oluşturulan enerji öylesine yoğundu ki, bunu bilen firavunlar bedenlerini bu özel enerji ile “ŞARJ” ederek uzun ömürlülüğün sırrını çözmüşlerdir.

Arap Tarihçisi Ebu Zeyd el-Balki’ye göre, Ünlü İslam düşünürü Muhittin Arabi’nin yazdığı Futuhat el-Mekkiye’ye göre ve İskoçyalı bir bilim adamı olan Piazzi Smytlve göre piramitlerin yapılış tarihleri sanıldığından çok daha öncelere uzanmaktadır. Araştırmacı yazar George van Tassel, Bilim ve Din adlı kitabında ilginç bilgiler vermektedir. Ona göre, Gize’deki Keops dünyanın 25.816 yıldan beri el sürülmeyen tek yapısıdır. Bu gezegen üzerinde inşa edilmiş olan en büyük enerji santralidir. Bu anlamda binlerce yıl önce kullanıldığı dönemlerde üretilen enerji, Niagara Şelalesinden binlerce yılda elde edilecek miktardaki enerjiye eşdeğerdir. Büyük Piramit (Keops) hiç bir zaman firavunlara mezar olarak inşa edilmemiştir. Onlardan çok önceleri (Mısır ve Hiksoslar) vardı. Piramit istenilen enerjiyi sağlamak için güneş sistemindeki dakik ölçümler göz önüne alınarak yapılmıştır. Bütün ölçüleri de en doğru şekilde hesaplanmıştır.

Toth Kitabına göre Piramit, Adem ırkı torunlarının yardımıyla Enoch (Hz. İdris) tarafından süslendi. Gizli kayıtlardan yararlanarak SONSUZ IŞIK GÜCÜNÜN ENERJİSİNİ KULLANDILAR.

Piazzi Smyth’e göre Keops Piramidinin dünya üzerindeki konumu da önemlidir. Gize tam olarak Ekvatordan kutba kadar olan uzaklığın üçte birini belirleyen 30 derece kuzey enlemi üzerindedir. Büyük Piramit Mısır’ın tam merkezinde ve üstelik de dünyanın merkezi olarak kabul edilebilecek bir yerde yükselmektedir.

Piramitlerle ilgili en ilginç deneyler Nobel Fizik Ödülünü kazanan Dr. Luis Alvarez tarafından gerçekleştirilmiştir. Dr. Alvarez, Gize’deki piramitlerin taş kütleleri içinden geçen kozmik ışınların ölçülmesi yöntemini geliştirmişti. ABD Atom Enerjisi Komisyonu ve Simithsonian Enstitüsü tarafından desteklenen bu proje için bilgisayarların kullanımı gerekti. Kahire yakınlarındaki Kefren piramidinde yapılan deneylerde, bilim adamları uzay çağına ait elektronik aygıtların kayıtlarını alt üst eden gizemli etkiler karşısında şaşkına döndüler. Çünkü hiç bir kayıt bir öncesinin aynı olmuyordu. Ve bilimin bilinen tüm yasalarını alt üst ediyordu.

Tanınmış araştırmacı ve kahin Edgar Cayce’ye göre Büyük Piramit ile Sfenks arasında bir “KAYITLAR PİRAMİDİ” vardır. Bu yer, insanlık bencilliğini, egosunu yeninceye, belli bir idrak seviyesine ulaşıncaya kadar da gizli kalacaktır.

Cayce’ye göre Keops Piramidinde geometrik, matematiksel ve insanlığın ilerleyişine ait bilgiler vardır.

Danimarkalı mimar Prof. Hubert Paulsen’e göre yapının içinde henüz bulunmayan pek çok gizli bölme vardır. Doğu Alman mimar ve arkeolog Friedrich Hinkel bu konudaki çalışmalarını sürdürmektedir.

Ünlü Mimar, Mimar Sinan’da Mısır’da incelemelerde bulunmuştur. Sinan’a göre Keops’un aşırı derecede yüksek bir ruhsal gücü vardır ve bilinmemesine rağmen hissedilmektedir. Piramidin yanında veya yakınında bulunanlar hafifliyor, huzur dolu bir ortam içinde boşlukta kalıyordu. Mimar Sinan: “Bu tür yapıları inşa etmenin en büyük güçlüğü, yapının tam hizalı olmasındaki güçlüktür. Dolayısıyla evvela tepesi kapanan piramitte aşağıya doğru her kademede, yapı kenarları tam ölçüye girerek hatasız inşa edilmesi sağlanır”demiştir. “Piramidi tabandan başlayarak yapmaya kalkan kim olursa olsun, istenilen boyutta son taşı koyamaz” diye eklemiştir.

KEOPS PİRAMİDİ

Arkeolojik yapılarda, insanlığın merakını sürekli olarak çekmiş olan bir formdur.

Piramit, dünyanın içten dışa doğru yayılmakta olan, enerjinin toplandığı (odaklandığı) bir yapı formudur. Yapıları meydana getiren uygarlıklar, malzemeyi amaca göre seçmişlerdir.

Piramitte etkinliği ortaya çıkaran formdur. Uzay cisimlerin şeklinde görülen gravitik enerji çekişleri, küresel form dolayısıyla yapının merkezinde toplanır. Yer yuvarlağı da uzaydan çekmiş olduğu enerjiyi sınırsız bir şekilde toplayamaz. Zira merkeze yönelik bu dinamizmin çıkış yolu (ucu) yoktur. Bütün formların güç hatlarının bir giriş, bir de çıkış yolu vardır. Oysa geometrik form küre şeklinde olursa, çıkış noktası da küre merkezinde toplanmış olur. Çıkış kapalıdır ve burada yüksek potansiyele varan bir güç oluşur.

Gezegenler ya da yıldızlar içlerinde topladıkları bu enerjiyi dışarıya çıkartmak zorundadırlar. Güneşler büyük atomik kütlelerindeki enerjiyi, termik radyasyon olarak dışarıya verirler. Unutmamalıdır ki bir gezegenin parçalanması hiç bir zaman soğuması sonucu değil, aksine merkezin ısınması sonucunda oluşur. Yer yuvarlağının dışa yansıttığı fotonik enerji toprakta toplanır. Hücrenin bölünme enerjisini sağlayan da budur. Yer yuvarlağından sürekli olarak dışa fışkıran bu enerji bir noktada toplanması istendiğinde geometrik bir forma ihtiyaç duyulur. Bu da piramit ya da konidir. Eski insanların bu konuyu çok iyi uyguladıkları görülüyor.

Piramitler, yer kabuğunun içinden gelen bu enerjiyi en yoğun biçimde toplarlar. Piramit içinde toplanan güç, ateş yakmak suretiyle ya da güneşten elde edilmeye çalışılan enerjiyle aynıdır. Piramidin tepe noktası toplanan güçlerin deşarj edildiği noktadır. Bu nokta da elektriksel bir etki görülür. -aynı bölgeye inşa edilen piramit uçlarında da manyetik akımların görülmesi doğaldır.

Mısır Piramitlerinin bulunduğu bölgeye bakılacak olursa, Sahanın düzgünlüğü ve Büyük Sahra Çölü dikkati çeker. Ancak akla hiç de uygun gelmeyen nokta, Kuzeyde bolgüneşli ve yağmurlu Akdeniz, Atlantik’Okyanusu’ndan gelen rüzgarlar, yağmurlar. Nedense Büyük Sahra’ya bir damla yağmur düşmez. Bunu da toprakta toplanan fotonik enerjinin (hücre bölünmesine yarayan, bitkileri büyüten) piramitlerde toplanmasından dolayı olabilir.

Piramitler bir tür antendirler. Biyokozmik enerjiyi toplayıp, neşrederler. Altına ya d;» üstüne yerleştirilen herhangi bir maddeye ya da insana güç ve bilgi kazandırırlar.

ABU SİMBEL (ABU SUNBUL)

Mısır Firavunu 2. Ramses’in yaptırdığı iki tapınağın bulunduğu yerdir. Ancak tapınak bugün bu adla anılmaktadır. (Abu Simbel aynı zamanda NÜBYE’li bir deve sürücüsünün adıdır).

Ana tapınağın önünde yer alan dört adet anıtsal Ramses heykeli Mısır Sanatının en önemli örneklerindendir. Nil’in batı kıyısındaki ASSUAN İlinde bulunan Korosko’nun (BU GÜN KURUSKU) güneyinde, Sudan sınırının yakınındaki kum taşı kayalarının oyulmasıyla gerçekleştirilmiştir. 1813’te keşfedilene kadar dünya tarafından bilinmiyordu.

Ana tapınağın girişinin her iki yanında ikişer tane olan ve yüksekliği 20 m.’yi bulan, oturur halde tasvir edilen bu heykeller kayalığın oyuk yüzüne dayandırılmışlardır. Ayaklarının çevresinde, Ramses’in kraliçesi NEFERTARİ’nin ve çocuklarının küçük heykelleri oyulmuştur.

Bu iki tapınak güneş Tann’ları AMON-RA ve RA-HORAKTHE’ye adanmıştır. Biribiri içinden geçen üç salondan oluşur. Tapınak yaklaşık 55 m. kadar kayalığın içine girer. Tapınak yılın belirli günlerinde sabahın ilk ışıkları, en dipteki kutsal mekanda bulunan mezarı aydınlatacak biçimde inşa edilmişti.

Ana tapınağın hemen kuzeyinde TANRIÇA HATHOR’a tapınmak için NEFERTARİ’ye ithaf edilen küçük bir tapınak daha vardı. Kral ve kraliçenin 10 m. boyundaki heykelleri de bu tapınaktaydı.

1960’ların başında inşa edilen ASSUAN BARAJI’nın ABU SİMBEL’i sular altında bırakacağı anlaşılınca, UNESCO ve MISIR HÜKÜMETİ ile 50’den FAZLA ÜLKENİN oluşturduğu vakfın maddi ve manevi desteğiyle, bilgisayarlar yarımıyla, bir YAP-BOZ OYUNU gibi parçalara ayrılarak, ırmağın yatağından 60 m. daha yükseklikte bulunan bir alana tapınak yeniden kuruldu. Mühendis ve bilim adamlarından oluşan gurup, kayanın tepesini kazıdılar (1964-1966).

 Konu Hakkında Başka Bir Yazı

Piramitlerin Sakladıkları Sır



YERYÜZÜNDE BULUNAN PİRAMİTLER

AMERİKA

VERACRUZ’da (TOTONACS) El-Tazin’de, NİCHES PİRAMİDİ. Yüksekliği 24 m.’den fazladır, her bir taban kenarı 36 m.’dir. Yılın her gününe karşılık gelen 365 adet kare ile dekore edilmiş, 7 kattan oluşur.

PLANQUE KESİK PİRAMİT

MEKSİKA-CUİCULCO’da DAİRESEL BİÇİMLİ PİRAMİT CHOLULA TEPESİ BÜYÜK PİRAMİT (NUESTRA SENORA DE LAS REMEDIOS) Cholula Tepesi’nde yer alan bu piramit, Keops Piramidinden büyüktür.

GUATEMALA (TİKAL-MAYA KUTSAL KENTİ) SİVRİ UÇLU PİRAMİTLER. Bu piramitlerin yükseklikleri 69 m.’dir.

TİKAVde DEV JAGUAR TAPINAĞI (İnsanların kurban edildiği Piramit)

ORTA AMERİKA Yaklaşık 350.000 mil karelik alanda, hepsi bulunmasa da, Arkeologların tahminlerine göre 100.000 piramit vardır.

PERU MOCHE PİRAMİDİ PERU VİRU PİRAMİDİ MİSSİSİPİ VADİSİ PİRAMİTLER OHİO Vadilerinde PİRAMİTLER

CHİPCHEN İTZA (MAYA BAŞKENTİ) EL CASTİLLO PİRAMİDİ. Bu piramidin 365 adet basamağı ve 23 m. yüksekliği vardır.

MEKSİKA UXMAL’da SİHİRBAZ PİRAMİDİ. 89 adet korkulukları olmayan basamaklı rampası vardır. Yan yüzlerinin eğim açısı Kefren Piramidi ile aynıdır.

MEXİCO CİTY SANTA CECILLIA-AZTEK PİRAMİTLERİNİN MÜKEMMEL ÖRNEĞİ

TULA (TOLTEK İMPARATORLUĞUNUN BAŞKENTİ) VENÜS GEZEGENİNİN SOMUT ÖRNEĞİNE ADANMIŞ OLAN PİRAMİT

YUCATAN (MAYA KENTİ PALANQE) PAÇAL PİRAMİDİ-YAZITLAR TAPINAĞI

MEXİCO 60 mil güney batısında XOCHİCALO PİRAMİDİ. Bu piramitte bulunan yazıtlarda, Batık Kıta MU detaylı biçimde anlatılır.

PASİFİK ADALARI

TİNİAN ADASI Okyanusun batısındadır. Üstünde Piramitler vardır.

SWALLOW ADASI Ponapenin 120 mil batısındadır. Piramitler vardır.

CUAM ADASI Piramitler

TİNİAN ADASI Piramitler

PİTCAİRN ADASI PİRAMİTLER

KİNGSMİLL ADASI KİNGSMİLL PİRAMİTLERİ

ANADOLU

NEMRUT DAĞI YIĞMA PİRAMİT. Doğa şartlarının çok çetin olması henüz bu Piramidin içine girilmesine izin vermemektedir.

MEZOPOTAMYA

BABİLON ZİGGURATI (BABİL KULESİ) 89 m. yüksekliktedir.

SÜMER VE KALDANİ’LERİN BAŞKENTİ UR’DA ZİGGURAT. Her kenar 81 m.

BİRS NEMRUT (BARSİPPA) ZİGGURAT

AKARKUL (BAĞDAT YAKINLARINDA) ZİGGURAT

URUK BEYAZ TAPINAK

UR’DAKİ ZİGGURAT’IN alt kademelerinde siyahla, üst kademelerinde kırmızıyla renklendirme yapılmıştır. Bu uygulama karanlık ve aydınlık arasındaki zıtlığı belirtmek ve vurgulamaktadır.

KUZEY IRAK

NİNEVEH-KOSABATDA ASUR ZİGGURATI. KIRMIZI DEKOR TAŞLARI, BEYAZ-SİYAH-TURUNCU-ALTIN-GÜMÜŞ İLE TONLANDIRILMIŞTIR.

İRAN

(ELAM) ÇOĞA ZAMBİL 5 Kademeli, 48 m. yükseklikte en BÜYÜK ZİGGURAT.

HİNDİSTAN

MADURA MADURA TAPINAĞI (PİRAMİDİ) 40-50 m. YÜKSEKLİKTE

SARMATH

DEKHAN HAYSALA’DAKİ PİRAMİT

BODHGAYA 7 KATLI PİRAMİT. 160 m. YÜKSEKLİĞİ VARDIR.

MISIR

MENFİS JOZER (ZOSER) PİRAMİDİ. Basamaklı Piramittir. Mimarı İMHOTEP’dir. 60 m. Yükseklikte, 6 basamaklıdır.

DAHŞUR EĞİK PİRAMİT (GÜNEŞ PİRAMİDİ) 97 m. yüksekliktedir.

MAİDUM YAMUK PİRAMİT. Toprak kaymasından ötürü oluşan eğilik yüzünden bu şekilde anılmaktadır.

DAHŞUR SENEREFU’NUN KUZEY PİRAMİDİ 99 m. yüksekliktedir.

GİZE KEOPS PİRAMİDİ (DÜNYANIN 7 HARİKASINDAN BİRİSİDİR). 226 m. karelik alana yayılmıştır. Duvar eğimi 51 derece 52 dakikadır. Yan duvarlar, kuzeyden güneye ve doğudan batıya uzanır. 105 m.’lik çıkış koridoru ALPHA-DRACONİS adlı kutup yıldızına dosdoğru uzanır. 145 m. yüksekliği olan piramidin gölgesi kışın 80 m. ilkbaharda ise daha azdır. Mevsimlerin hesaplanmasında kullanılmıştır.

GİZE KEFREN PİRAMİDİ. 102 m. yüksekliktedir. Üzerine oturtulduğu tepe nedeniyle KEOPS’tan 135 m. daha yüksekte görülür.

GİZE MİKERİNOS PİRAMİDİ (MİSERİNUS) Daha ufak boyutlardadır.

Mısır’da bu piramitlerin dışında yüzlerce irili ufaklı piramit bulunmaktadır.

Kaynak:
Gör Anla, Çalış Kavra, Araştıran: Mihriban DEMİRAĞ, Derleyen: Meryem YÜZÜAK, Mart 1996, sh:238-244

Sırlar Taşıyan Bir Kitap:
“GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”

Sırlar Taşıyan Bir Kitap: “GÖR ANLA, ÇALIŞ KAVRA”


“Işığı camsız görmeye alış ki cam kırıldığında kör olmayasın.”
Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz
“Her şeyin bir gölgesi varsa sizler neyin gölgesisiniz?”

Işığı ve Hakikâti bulmaya çalışanlar için “Gör Anla, Çalış Kavra” isimi ile hazırlanmış bu eser 250 adet basılmıştır. İçinde kendine mahsus bir takım sırlar barındırdığı görülmektedir. Araştırmacılar için içinden az bir kısmı sizlerle paylaşmak istedim. İncelemenizde fayda vardır.

ışık 1

O zaman unutulmaması gereken şeylerden bazıları şunlardır
  1. Her şeyin bir nedeni vardır.
  2. Olayları tek tek değil bütün olarak görmelisiniz.
  3. Bizde sonuna kadar terk yoktur.
  4. Ulaşılan sonuç hep tektir.
  5. Tesadüfe yer yoktur.
  6. Zıtlıklar doğruyu bulmanız içindir.
  7. Deliller ve işaretler hayatın her köşesinde gizlidir.
  8. Şüpheye yer yoktur.
  9. İnananla uğraşın, inanmayan sizin sorununuz değildir.
  10. Gözlerinizi açmak için, Yaradan’ın her yarattığını çok sevin, görmeye çalışın, o zaman gözleriniz açılır.
  11. Enerjiniz için gerekeni yaşarsınız. Önemli olan onu görmektir.

İyi ve kötü diye yorumladıklarınız bedensel yaşamınızın olgularıdır. Ancak, nedendir bilinmez, “iyi” diye yorumladığınız bir olguyla karşılaşınca hiçbir zaman neden ve niçinini düşünmez “şükür yaradana.” Dersiniz. “Kötü” diye yorumladığınız olguyla karşılaşınca da, ilk işiniz “neden?” Diye sormaktır.

Neden?

Diye sormayı bırakıp, niçin?

Diye düşünmeniz ve nedeni niçinde aramanız gerekmez mi?

O zaman enerjinizin neye ihtiyacı olduğunu bulmanız da kolaylaşır.

Yine içinizdeki zıtlık karşınızdadır.

Bir yandan: “Allah Teâlâ, sevdiği kuluna çektirir.” Der, bir yandan da isyana kalkışırsınız. Hiç düşündünüz mü?

Bu isyan; kime ve ne için?

“Her Şeyi Görmek İsteyip Göremiyorsan, İçini Aç, Aynaya Bak.”
“Işıktan aynanızı kullanmasını biliyorsanız, yansıtma ile ortaya çıkarabilirsiniz.”

Eski zaman ilim sahiplerinde kelimelerin sırları için Ebced ilmi dediğimiz sayı sistemi ile “harflerin Sırları” bulmaya çalışmışlar.  Günümüzde bundan başka daha değişik uygulamalarda vardır. Bu nedenle  günümüz Türkçesine muadil olabilecek Latin esaslı hesap sistemini kullanımında gerekliliği fark edenler bu konuda bazı ilerlemeler kaydetmiştir.  Kelimelerini ve kelâmını Türkçe kullananın sırrıda ona münasip olur kaidesince, harflerin sayısal sırrıda yönden uygun olur; diye düşünülmüştür. Bu gerekçe ile aşağıda hazırlanmış tabloları gözden geçirip sizlerde bazı sırlara kavuşabilir ve gelecek için öngörü sahibi olabilirsiniz.

 ışık 5

ışık 2ışık 3ışık 4

Örnek verecek olursak:

ışık7

Kaynak:
Gör Anla, Çalış Kavra, Araştıran: Mihriban DEMİRAĞ, Derleyen: Meryem YÜZÜAK, Mart 1996,
astral alem*****************

GİZEMLİ BİLGİLERİN KAYNAKLARINDA ASTRAL ÂLEMİN YEDİ KATMANI

BİLMEK VEYA BİLMEMEKTE PAYLAŞIMIN SINIRI

BİLGİ KURAMININ TEMEL KAVRAMLARI

JESUS CAMP- İsa’nın Yaz Kampı (2006) Film


Evanjelik Hıristiyanların irticaî uygulamadaki sosyal faaliyetlerini görmek için bu filmi kaçırmayın. Özellikle çocuklar üzerindeki şartlandırma ve beyin yıkama metodlarının Hitlerin yaz kamplarındaki gibi olduğunu görürsünüz. Bu korkunç durumu gözler öne seren film niçin piyasaya sürüldü diyecek kadar kafa karıştırıcı olduğu görünmektedir. Bu meyanda Hristiyan dünyasının yeni nesli yönlendirme çalışmalarının nedenlerini araştırmak ve düşünmek gerekiyor.

Yönetmen: Heidi Ewing , Rachel Grady

Ülke: ABD

Tür: Belgesel Dram

Vizyon Tarihi: 15 Eylül 2006 (ABD)

Süre: 84 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Force Theory, Neill Sanford Livingston , Michael Furjanic

Görüntü Yönetmeni: Mira Chang , Jenna Rosher

Yapımcılar:Laura Bell ,Nancy Dubuc , Heidi Ewing

Firma: A&E IndieFilms | Loki Films

Ödüller: Adaylık; Oscar, 3 ödül ve 4 adaylık

Web Sitesi: Official site

Çekim Yeri: Colorado Springs, Colorado, USA

Oyuncular:    Becky Fischer,    Ted Haggard,    Mike Papantonio

Özet

Evangelist ahlakla yetiştirilmiş bir grup çocuğun, İsa adına toplandıkları yaz kampında yaşadıkları üzerine bir belgesel.

Onlar, kendi deyimleriyle, İsa’nın askerleri. Yarının Evangelist ordusunun yılmaz neferleri. ‘Kids on Fire’ adlı kampta, çocuklar oyun oynamak, yüzmek, ateş etrafında birbirlerine öyküler anlatmak yerine, gerçek birer ‘Hıristiyan savaşçısı’ olmayı öğreniyor. Kendilerine ait, muhafazakâr, Tanrı eksenli bir yaşamları var. Hayatlarını İncil’e adamışlar ve bu yolda kendilerine benzemeyen herkes düşmanları. Felsefelerini tek cümle ise özetlemişler; “İsa için, Amerika geri alınacak.”

Amerika’da yayınlanan ’Jesus Camp’(İsa’nın Kampı) adlı bir belgesel olay yarattı. Kuzey Dakota’daki bir yaz kampını tanıtan belgeselde, yaşları 7 ile 13 arasında değişen 30 çocuğun Hıristiyan savaşçısı olarak yetiştirilmesi anlatılıyor. Evangelist aileleri tarafından kampa gönderilen çocuklar güne sabah duasıyla başlıyor. Daha sonra İncil eğitimi alıyorlar. Kendilerini Hz. İsa’nın birer askeri olarak gören çocuklar, ayin sırasında ağlıyor ve affedilmek için Tanrı’ya yalvarıyor. Daha sonra da askeri eğitim alıyor.

FİLİSTİNLİLER GİBİ OLUN

Bu sırada kampın lideri Papaz Becky Fischer çocuklara, “Bu bir savaş. Hükümetteki düşmanlarımızı yerle bir edeceğiz. Hazır mısınız” diye bağırıyor. Çocuklar hep bir ağızdan, “Evet” diye yanıtlıyor. Fischer, sonra da “İslam’a olan bağlılıkları için hayatlarını feda edenler gibi olun. İncil ve İsa için hayatınızı vermeye hazırlanın. Onlar nasıl İsrail’de Filistin’de, Pakistan’da radikal bir şekilde hayatları pahasına savaşıyorsa siz de bunun için kendinizi hazırlayın” diye bağırıyor.

KİTAPLAR ŞEYTANI

Kampa gelen çocuklardan biri içinde şeytani şeyler olduğu için kitap okumadığını söylerken, bir diğeri “Burada birer savaşçı gibi eğitiliyoruz, ama bu eğlenceli yoldan yapılıyor” diye konuşuyor. Amaçlarının Amerika’da yeniden Hıristiyanların hakim olmasını sağlamak olduğunu söyleyen Papaz Fischer, “Burada ABD Hükümeti’ni, Parlamentosu’nu, yargısını yeniden şekillendirecek nesiller yetiştiriyoruz” diyor. Kamp ABD’yi ikiye böldü. Ilımlı Hıristiyanlar bu çocukların ileride birer politik militan olarak kullanılmasından endişe duyuyor. Muhafazakar Hıristiyanlar ise kampla ilgili belgeselin yayınlanması sayesinde mesajlarının daha geniş kitlelere ulaşacağı umudunda. Fischer, çocukların beyinlerini yıkadığı yönündeki eleştirileri reddediyor. “Ben Tanrı korkusuna sahip Hıristiyanlar yetiştiriyorum. Amerika’da Hıristiyanların hakim olmasını amaçlıyoruz. Tanrı’nın ordusunu kurmak için çocukları küçük yaşta eğitmeliyiz… “

******************

HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMIN NÜZULÜ MESELESİ: DİNİ VE POLİTİK YAKLAŞIMLAR

Hz. İsâ aleyhisselâmın Nüzulü meselesi, İslam öncesinde dinlerde, kültürlerde, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneğinde bulunduğu gibi, genel manada “Kurtarıcı Mesih” anlayışı bazında her din, toplum ve kültürde isimleri farklı olmakla birlikte olduğu görülmektedir.

İlâhî dinlerde “Yahudilikteki Kurtarıcı” Davut soyundan gelecek ve Yahudileri Mutluluğa ulaştıracak Tanrı Krallığını kuracaktır.

“Hristiyanlıktaki Kurtarıcı” ise Mesih İsâ’dır. Ve ahir zamanda gelip Tanrı Krallığını Deccal’i yok ederek kuracak Milenyumu başlatacaktır.

İslamiyet’te ise “Nüzulü İsâ” meselesi ile ilgili Kur’ân-ı Kerimde ise bilgi bulunmamaktadır. Hadis külliyatında ise bu konuda rivayetler olsa da, bu rivayetlerin hem sened hem de metin açısından birçok zayıf yönleri olduğu bulunmaktadır.

“Kur’ân-ı Kerim ve hadis birbirine muhalif olmaz” kuralından hareketle Kur’ân-ı Kerim son rasülün ve nebinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu, O’ndan sonra nebi ve rasül gelmeyeceği ve her canlının fani olduğu ilkelerinden hareketle Nüzulü İsâ meselesinin olmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle İslam geleneğine bu meselenin daha çok diğer din ve kültürlerden geçtiği şüphesini uyandırmakta ve bu konudaki ortaklıklar bu şüpheyi kuvvetlendirmektedir.

Nüzulü İsâ Meselesini Siyasi ve politik olarak kullanan günümüz Hristiyan cemaatlerinden Evanjelizm, bu teolojiyi Küresel amaçlar için Bush’un önderliğinde Evanjelistlerin ve Fundementalist Hristiyanların Mesih’i Söylemini kullanmaları birçok amaçlara müstenit olduğu görülmüş ve şu sonuçlara ulaşılmıştır.

Aslında bu muhafazakâr grup Evanjelistlerin Yahudileri kollamalarının arkasında dünyanın Hıristiyanlaştırılması ideali yatmaktadır.

Ortadoğu’ya Yahudilerin yerleştirilmesi planlanarak o bölgedeki kaos ve kargaşadan da faydalanarak Hıristiyanların dünya misyonerlik faaliyetlerini rahatça yapmalarına katkı sağlanmak istenmiştir.

Evanjelik Hıristiyanların esas amacı, Yahudilerin dünya hakimiyetini gerçekleştirmek değil, bilakis Hıristiyanlığın ve Amerikalıların dünyaya tamamen hakim olabilmesi için Yahudilerden yararlanmaktır. Bunu Yahudiler biliyorlardı ama Yahudiler de Büyük İsrail’i gerçekleştirmek İçin Amerika’lıların desteğinden güç kazanıyorlardı. Bu sebeple Evanjeliklerle devamlı irtibat halinde oldular.

EVANJELİSTLER VE FUNDEMENTALİST GRUBLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY, BİR AN ÖNCE İSÂ MESİH’İN YERYÜZÜNE GELİŞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTİR. Mesih’in yeryüzüne gelmesi ve “Bin Yıllık Tanrısal Krallığın” kurulması için ise dünyanın bir an önce Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Onlara göre dünya Hıristiyanlığının önündeki en büyük engeli Müslümanlar oluşturmaktaydı.Yahudilerin arz-ı mev’udu üzerinde bulunan Müslümanlarla en iyi mücadeleyi verecek olan da hiç şüphesiz Yahudiler olacaktır.Kutsal Kitaba dayalı yenidünya düzeninin kurulması, İsâ Mesih’in dünyaya gelişi anlamına geleceği gibi beklenen kıyametin de kopuşu olacaktır. Dolayısıyla bu zannedildiği gibi “Yahudi Kıyameti” değil, bilakis bir Hıristiyan “Armegedonu” (kıyameti) olacaktır

11 Eylül 2001 tarihindeki ABD’ye yapılan terörist saldırılarından sonra yapılan istatistiklere göre Amerikan halkının % 50’si kıyametin kendileri hayattayken kopacağına inanmaya başlamıştır. Eskiden sadece marjinal gruplar bu arzu ve beklenti içerisindeyken, artık günümüzde dünyanın bilhassa da Amerika’nın yaşadığı bazı felaketler, insanları kıyametin kopacağına inandırmaya başlamıştır. Zaten Amerika Halkı devletin güttüğü siyaset yüzünden şu anda büyük bir kaos ve korku ortamı yaşamaktadırlar.

Hıristiyan yayılmasının önündeki en büyük engelin Müslümanlar, Müslümanlar içinde de Türkler olduğu düşünülmektedir.

Oysa bu dönemde Hz. İsâ’nın yeryüzüne gelebilmesi için dünyanın hızla Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Zira dünyanın Hıristiyanlaşmasını sağlamadan İsâ Mesih’in gelişini beklemek hayal olacaktır. Bundan dolayı fundamentalist gruplar, Anadolu’nun parçalanmasını Armegedon (Kıyamet alameti) olarak algılamışlar ve bu düşüncelerini kutsal metinleri olan Yeni Ahit’in Vahiy Kitabı’nın 9. ve 16. bablarına dayandırmışlardır:

“Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrının önündeki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. Ses, ‘elinde borazan olan altıncı meleğe, Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran dört meleği çöz’ dedi. Tam o saat, gün, ay ve yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü “, “Altıncı melek tasını Büyük Fırat Irmağını boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye Fırat Irmağı kurudu… “

Buradaki İncil ifadelerinden anlaşılan mana şudur ki, Tanrının bizzat meleklerini kıyametin kopmasında görevlendirmiş olmasıdır.

Dicle ve Fırat ırmaklarının görevli melekler tarafından kurutulması ve bu bölgedeki kaosun ve savaşların ortaya çıkartılması ise kıyametin başlaması olarak algılanmaktadır. Türklerin Anadolu’yu fethi, İncil ifadelerinin kaleme alınışından bin yıl sonraya denk düşmektedir. Dolayısıyla bu ifadelerden, doğrudan Türkiye’nin parçalanması gibi bir mana çıkarmak zordur.

Ancak İncil’e göre kıyametin zuhurunda vuku bulacak hadiseler Anadolu topraklarında başlayacaktır. Anadolu’nun şu anki sakinleri Türklerdir. Günümüzde bazı Evanjeliklerin kıyametin kopmasını hızlandırmak için çırpınmalarının ülkemize zarar verme ihtimali vardır.

Büyük Ortadoğu Projesi, Evanjelik yenidünya düzenini gerçekleştirmede, Evanjelik Hıristiyanlarının Mesih planının en önemli sacayaklarından biridir.

Malum olduğu üzere Ortadoğu, büyük oranda Müslüman ülkelerden oluşmaktadır. Evanjelik Hıristiyanlara göre yenidünya düzeni kurabilmenin yolu Ortadoğu’dan geçmektedir. Çünkü İslam ülkelerinin gücü tamamen kırılmadan, güçsüz ve yetersiz hale getirilmeden, dünyaya şekil vermenin zor olduğu düşünülmektedir. Günümüzde Müslüman ülkelerin görünürde çok fazla güçlü olduklarını da söylemek zordur. Ancak Evanjelik kurguya göre, Müslüman ülkelerin İslam’dan aldıkları ilhamla kendilerine yeniden çeki düzen verebilmesi ve güç birliği yapmaları da ihtimal dâhilindedir; Yenidünya düzeni kurma arzusundaki Evanjelikler, bu ve buna benzer pek çok ihtimali de hesaplamaktadırlar, ince eleyip sık dokumaktadırlar.

Irakla başlayan sözde demokratikleştirme hareketi, dalgalar halinde bölge ülkelerine de kaydırılmaya çalışılmaktadır. Unutmamak gerekir ki Türkiye de bu ülkelerden birisidir. Dolayısıyla gönlümüz hiçbir zaman arzu etmese de Türkiye de, komşularının kaderini paylaşmak durumunda kalabilir. Temennimiz ülkemizin başına asla bir belanın gelmemesidir; ancak temenniler olacakları önlemeye yeterli de olmayabilir. Yani çok dikkatli ve tedbirli olmalıyız., böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamamız için bütün alanlarda çalışmaya devam etmeliyiz.

Büyük ülkelerin tek bir sebep ve gerekçeyle Ortadoğu’ya çeki düzen vermeye çalışmaları da düşünülemez ve bu girişimi tek bir sebebe bağlamak da gerçeklerle bağdaşmaz. Dini gerekçeler de bu sebeplerden biridir. Ancak emperyalist emeller, dini arzuların önünde engel teşkil etmez. Siyasi, ekonomik, kültürel yatırım ve yaptırımları da dini dizaynlarına paralel olarak pekâlâ işleyebilirler. Nitekim tarihte emperyalizmin, bazı zamanlarda misyonerizmin öncü kolu olarak çalıştığ