Ey kefere o ığrıb avlar mı bu balığı


7+7=14

Ey kefere o ığrıb avlar mı bu balığı
Yanlış haber söylemiş size viren salıgı

Yer ile göğe sığmayan bir iğrıbe sıgar mı
Karnı içiyken anun deryâların yatağı

Ver ile gök arası dolar dahi taşardı
Eğer zahir olaydı cihâna bir tırnağı

Yer götüren sarı öküz ondörtyüzbin yaşında

Andan dahi büyüktür bu balığın kulağı

Ne denlü vasf edersem binde biri degildir
Zîra bunun alnıdır levh u kalem durağı

Merkezi de belirsiz zahir küçük noktadır
Arş
ile kürsî anın gıdâsının çanağı

Bu Mısrî’nin sureti aldar bu halkı velî
Manîde her bir kılı bu dünyânın kâf dağı

Ey kefere o ığrıb[1] avlar mı bu balığı
Yanlış haber söylemiş size viren salıgı

Ey kâfirler o büyük ağ avlar mı bu balığı
Yanlış haber söylemiş size haber veren

Niyâzî-i Mısrî, Ahmed Bican (hyt: 1466) kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Dürr-i Meknun [2] isimli eserinden mülhem[3] olarak bu ilahiyi yazdığı görülmektedir. Bu balık meselesi ehlullah katında konuşulan mesellerden olduğu muhakkak ki Şemsi Tebrizi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dahi bu mesel üzerine Makalat da bahis açmıştır.

Bir şahıs ba­lığı ve onun büyüklüğünü anlatıyordu: “Sus, sen ba­lığın ne olduğunu ne biliyorsun” dedi. O: “Bilmez olur muyum, denizde bu kadar seyahat etmişim” dedi. Bu sefer o adam: “Eğer biliyorsan, balığın alâmetinin ne olduğunu söyle” dedi. O: “Balığın alâmeti, deve gibi iki boynuzunun olmasıdır” dedi. ; Bunun üzerine o adam: “Ben, senin balıktan hiç ha­berin olmadığını anladım; fakat bu açıklamandan senin öküzü deveden ayrıp bilmediğin de malûm oldu. Tabiat sahibi değil, gönül sahibi olmak lâzımdır. Tabiat değil, gönlü ara, gönlün yeri ne­rede? Gönlün yüzü kapalıdır. O sahib, Allah Teâlâ’dır. Kıskançlıklarından ona gönül sahibi derler. [4]

Yer ile göğe sığmayan bir iğrıbe sıgar[5]
Karnı içiyken anun deryâların yatağı

Yer ile göğe sığmayan bir ağa küçülür mü
Onun karnının içi deryâların yatağı iken

Ver ile gök arası dolar dahi taşardı
Eğer zahir olaydı cihâna bir tırnağı

Ver ile gök arası dolar dahi taşardı
Eğer zahir olaydı cihâna bir tırnağı

Yer götüren sarı öküz ondörtyüzbin yaşında

Andan dahi büyüktür bu balığın kulağı

Yeri taşıyan sarı öküz 1.400.000 yaşında

Ondan daha büyüktür bu balığın kulağı

Rivayet ederler ki, Hak Teâlâ Hazretleri bu yerleri sakin durması için. Bir melek yarattı ve melek bunun altına girdi. Bir elini maşrıktan, bir elini mağribten çıkardı. Yerleri götüren yerler meleği, çıkışta karar tuttu. Ama meleğin ayakları karar tutmadı. Hak Teâlâ, Firdevs-i A’lâ’dan bir güzel taş çıkarmasını buyurdu. O taşın, yeşil yakuttan beş yüz yıllık kalınlığı vardır. O ta­şın üzerinde yedi bin çukur vardır. Her biri bir denizdir.

Hakk Teâlâ’nın emriyle taşı, meleğin ayağı altına koy­dular. Melek karar tuttu, bu kez taş karar tutmadı. Hakk Teâlâ emreyledi, Firdevs-i A’lâ’dan bir öküz çıkardılar. Kırk boynuzu vardı. Uzunluğunu ve ağırlığını Allah Teâlâ’dan gayrı kimse bilmez. O taşın altına koydular. Bu kez öküz karar tutmadı.

Hakk Teâlâ bir taş yarattı ki ululuğu yerlerden uluy­du. Hakk’ın emriyle o taşı öküzün altına koydular. Öküz karar tutu. Bu kez taş karar tutmadı. O öküzün boynuzu, yerlerin kazıklarından çıkmıştır. Ucu tâ arş altına er­miştir. O öküzün önünden kaçana beş yüz yıllık yoldur. Onun kırk bin boynuzu ve kırk bin ayağı ve kırk bin ağzı ve kırk bin gözü ve kırk bin kulakları vardır. Hakk’ın em­riyle bu yeri getirmiştir.

Ne zaman kımıldayıp harekete gelmek istese, Hak Teâlâ bir sivrisinek yaratıp ona havale etmiştir. Sinek gelerek kanatçıklarını çırparak burnuna girmek ister. Öküz de iki gözünü ve kulaklarını dikerek sineğe ba­kar ki, burnuna girsin diye sakin bekler. Ne güzel kadir bir kemâl, sâni’ zülcelâl Allah Teâlâ ki, onun gibi canavarı zaîf bir şey ile korkutmuştur. Kuvvet ve kudret, ululuk, pa­dişahlık O’na mahsustur ki, nasıl isterse öyle yapar. İşinde ve sanatında âczi yoktur. Bir’dir, Vâhit’tir, Ferd’dir, Ehad’dır. Lâilâhe illâhû kudretinde, hikmetinde akıl­lar hayrandır.

O öküzün adı Belhû‘dür. Sonra öküz bu vecihle du­racak. Bu defa taş karar tutmadı. Bu kez Hakk Teâlâ bir balık yarattı. O balığın kırk bin kanadı ve kırk bin ayağı vardır. İkinci Belhû’dür. Eğer cümle denizleri, o balığın burnuna koysalardı, duymazdı.

Hak Teâlâ o balığın altında denizi yarattı. Sonra o balık taş altına girdi. O balık, bütün taş ve öküzü götür­dü. Hakk Teâlâ ona bir kuvvet vermiştir ki, altında bu zi­kir olunan şeyler var mıdır? Haberi yoktur. O kadar bü­yük nesnedir ki, arkasında bu yerler çevrilmiştir. Başı ile kuyruğu yine Arş’ta buluşmuştur.

Hikâye: Bir gün İsâ aleyhisselâm, Hakk Teâlâ Hazretlerine münâcât ederek:

“Bu yerleri götüren balığı bana göster de göreyim!” dedi. Hak Teâlâ Hazretlerinden hitab-ı izze gelerek:

“Yâ İsâ! Eğer görmek dilersen var, deniz kenarına dur, tâ ki göresin.” buyurdu.

Sonra İsâ aleyhisselâm deniz kenarına vardı. Orada üç gün durdu. Yaydan ok gider gibi bir şey geçti, hiç arası ke­silmedi. İsâ aleyhisselâm

“Yarabbi! Bu yerleri götüren balık bu mudur?” dedi.

Hakk celle ve âlâ’dan hitâb geldi:

“Yâ İsâ aleyhisselâm! Her gün bunun gibi kırk bin balık onun gıdasıdır. Henüz üç gün geçtiğini gördün. Geçen balıklar, onun gözünün karası kadar değil idi.” buyurdu.

Bir nesne ki, yedi kat yerleri götürüyor. Başı ile kuy­ruğu yine Arş’da buluşur. Bu söylediklerim acâyib şey­lerden değildir. Şimdi bu keşişler, İsâ aleyhisselâm böyle yaptı diye, o zamanı hatırlayıp üç gün yemeyip perhiz yapar­lar.

Sonra o balığın altında denizi yarattı. Denizin altına evvelce koyduğu taş, Allah Teâlâ’nın heybetinden eriyip sıvı oldu. Sulardan dalgalar meydana geldi. Dalgalar rüzgârı meydana getirdi. Hak Teâlâ o rüzgârı cem edip suyun altına koydu. Denizlerin vâsfını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmez. Ey kuvvetli geçinen! Balığın, yerlerin ve göklerin ululuğuna göre değerini de kıyâs eyle! [6]

Ne denlü vasf edersem binde biri degildir
Zîra bunun alnıdır levh u kalem durağı

Ne denlü vasf edersem binde biri değildir
Zîra bunun alnıdır levh ve kalem durağı

Merkezi de belirsiz zahir küçük noktadır
Arş
ile kürsî anın gıdâsının çanağı

Merkezi de belirsiz zahir küçük noktadır
Arş ile kürsî onun gıdâsının çanağı

Bu Mısrî’nin sureti aldar bu halkı velî
Manîde her bir kılı bu dünyânın kâf dağı

Bu halkı velî Mısrî’nin bu sureti aldatır
Manada her bir kılı bu dünyânın Kâf dağıdır.

Kâf Dağı

Bu Kâf dağı ki vardır. Firdevs-i a’lâ derelerinden bir gök taşıdır. Bu hava ve gökyüzünün lâciverd rengin­de görünmesine sebep; o taşın Kâf dağına akseden ışığı­dır ki, aksi havaya vurur, ondan dolayı gök (mavi) görünür. Bundan dolayı havadan suya dokunduğundan gök görü­nür. Yoksa su, ne renktir kimse bilmez. Hangi kaba koy­san, o kabın rengini gösterir. Ama aslı ve zâtı aktır. De­lil odur ki, kâr beyazdır. Eriyince su olur. Su buz olsa gök görünür. Eritsen ak görünür.

Şimdi bu Kâf dağını görmüş kimse yoktur. Ancak dört kişi gördü. Onlardan rivayet olunur ki, sarp ve ses­sizdir. Bir tarafı deryây-ı umman ve bir tarafı ulu dağ­larla çevrilidir. Hararetten dolayı kimse yanına varama­dı. Allah Teâlâ Hazretlerinin emri ile görenlerin

Birinci­si Âdem aleyhisselâmdır. Ne zaman cennetten çıktı, Ceb­rail aleyhisselâm onu götürdü, gelirken gösterdi.

İkincisi de, Süleyman aleyhisselâmdır. Tahtını yel gö­türdü. Bir günde bir aylık yol giderdi. Hak Teâlâ’nın em­riyle ona gösterildi. O kuvvetle vardı derler. Kuvvet ve kudret Hakk’ındır.

Üçüncüsü de, Süleyman aleyhisselâmdan üçyüz yıl sonra dünyaya gelen İskender-i Zülkarneyn’dir. Hak Te­âlâ Hazretleri ona inayet etmişti. Rivayet ederler ki, onun tahtını bulut götürdü derler. Fakat hikâyelerde böyle bahsedilmez.

Hakk Teâlâ Hazretleri her şeye kadirdir. Ne dilerse onu onda muvaffak kılar. Onun hikâyesi budur:

İskender, Rum’dan sâlih bir kişi idi. Hak celle ve alâ İskender’e inayet edip:

“Yâ İskender! Seni muhtelif bir kavme davete gön­derdim. Onlar iki kavimdir. Onun biri maşriktadır, adı Menâsik’dir. Ve biri de mağribtedir, adı Münâsik’dir. Ve iki kavim daha vardır. Birine Havil, diğerine Tâvil der­ler. Ve bunlardan başka, yer ortasında iki kavim daha vardır. Birine Cin, diğerine Âdem derler. Onlara benim vahdaniyetimi bildir.” buyurdu.

Bundan şunu anladım ki, Hak Teâlâ bir kimseyi da­vete gönderirse, o kimse Enbiyâdandır.[7] Onun için İskender, nebi değildir demesinler. Şayet nebi ise, inkâr etmiş olurum. Bir kimse nebileleri in­kâr etse, küfürdür.

Hak Teâlâ İskender’e yardım yapınca, İskender: “Yâ Rabbi! Ben hangi kuvvetle onlara gideyim. Yâ hangi kuvvet ile onlarla cenk edeyim.” dedi. Hakk Teâlâ Hazretleri

Yâ İskender! Kuvvet ve kudret benimdir, yürü var, nuru ve zulmeti sana musahhar eyledim. Önünde nûr, ardında zulmet yürüsün. buyurdu.

İskender’in etrafında âlimler, sâlihler, bilgeler, he­kimler, pehlivanlar ve değerli şeyhler toplanmıştı. İs­kender’in ordusunda yüzbin subaşı ve her birinin emrin­de bin kişi vardı. O, geceyi gündüz gibi görürdü.

İskender bu kuvvetlerle cihanı dolaşarak gezdi. Nice türlü mahlûkât ile cenk eyledi. Nicelerine Hakk’ın emri­ni ve birliğini bildirdi. İsyan edenin hakkından geldi. Sonra maşrika geldi. O yerin halkı, Ye’cüc’den şikâyet ettiler. Ye’cüc’ü mağlûb ettikten sonra Kâf dağına gel­di.

Bu dünyaya nice mahlûklar gelmiştir. Her biri dev­rini tamamlayıp tebdil olmuştur. [8] Hakk Teâlâ bu yeryüzünü Kâf dağı ile sâkinleştirdi.

İlk önce bir erkek yarattı, adı “Mâric” idi. Sonra bir kadın yarattı, adı “Mârece” idi. Bunlardan yeryüzünün dörtte biri doldu. Bunlardan bir çocuk meydana geldi. Adını “Cin” koydular. Bu cin taifesi çoğaldı. Yeryüzünü kapladılar. İblis-i Laîn de bunlardan oldu. İçlerinde zâhidler azaldı. İbâdet eden­ler bunlardan ayrıldı. Melekler ile cinler bunlardan se­çildi. Yani melek sıfatı ile muttasıf oldular. Hatta birinci gökte bin yıl ibâdet ettiler. Ondan yedinci göğe çıktılar. Meleklerin yanına vardılar. Ondan sonra bin yıl daha cennetin hazinedarlığını yaptılar. Meleklerden bir ce­maat ona itaat ederek hizmetkârı oldular. Sonra onun ardından ve önünden tazim ve tekrîm ederlerdi.

Bir gün Şeytan-ı Laîn, cennetin kapısında yazılı şu yazıyı gördü: “Eğer bir kul, Hak Teâlâ Hazretlerinin emrini tutmasa veya hased etse, o kulu kendisine yakın et­mişken kapısından kovar. Cehennem ehli olur.” Vaktaki İblis onu gördü. Okudu ve:

“Yarabbi! O kul ne kötü kul imiş, bana destur ver, o kula lanet edeyim.” dedi. Hakk Teâlâ destur verdi. İblis, kendisine bilmeyerek bin yıl lanet etti. Fakat lanetin ken­disine olacağını bilemedi. Zira o, ilmine ve Hakka yakın­lığına mağrur oldu. Kibir ve rütbesine mest oldu. Kim­seyi yanına kabul etmez, kötü niyetli idi. Akıbet aslına kavuştu. Aslı hatâ işleyici, vefasız, kendini beğenmişti. Yalnız yeryüzünde cin taifesi için azgınlık düşünürdü. Hakk Teâlâ Hazretleri onlara nebi gönderdi ki, on­ların azgınlıklarını bildirip ıslâh etsin, onlar kabul etme­diler. Hatta nebiyi öldürdüler. Hakk Teâlâ, Melâike askerini gönderdi ki, onlarla gazâ etsin. Yeryüzüne in­diler, onlarla gazâ ettiler. Fakat İblis onlarla beraber in­medi.

Sonra Hak Teâlâ Hazretleri Âdem’i yaratmayı murat etti. Bu keyfiyeti meleklere bildirdi. Ve:

“Yeryüzünde topraktan bir halife yaratacağım. O mahlûk, yeryüzünde en eşrefli ve en son mahlûk ola­cak.” buyurdu. İblis’in içinde hased ateşi yandı ve:

“Ben nârdan oldum, O topraktan. Benim üzerime nasıl itibarlı olur?” diye kibirlenerek hased etti.

Şeytan-ı Lâin, Hak Teâlâ Âdem’i balçıktan halk et­meden, Âdem aleyhisselâmın kalıbı yer üzerinde yatarken sık sık ge­lir yoklardı. Meleklerden kendine tâbi olanlarına:

“Bu balçık nasıl halk olup itibâr bulacak, bunun içi boştur, nasıl mâlik olacak?” derdi.

Âdem aleyhisselâmın kalıbının ağzından girip aşağısından çıktı. Meleklere:

“Eğer bu halk olup bizim üzerimize hâkim olacak olursa, ben bunu dininde sağ koymam.” derdi. Atları şaşırtırdı ki, Âdem’in kalıbını çiğneyiniz. Bu halk olun­ca size binerek çok cefâ edecek derdi. Atlar gelip İb­lis’in sözüyle çiğnemek isteyince; Hak Teâlâ Hazretleri kelbi (köpeği) yaratıp Âdem’in göbeğinden sıçrayarak atlara vu­rur, kaçardı. Zira cinden evvel cihanı atlar doldurmuş idi.

Sonra Hak Teâlâ Âdem’e ruh verdi. Âdem gözünü açdı. Bir kez aksırdı. “Elhamdülillah!” dedi. Hakk Teâlâ Hazretleri: “Yerhamüke rabbüke yâ Âdem!” buyurdu. O vakitten beri, o söz dûa kaldı. Hak Teâlâ Âdem’e tâc ve elbise giydirdi. Esmâ’yı yani isimlerini öğretti. Âdem’i izzetlendirdi. “Cennette yaşa!” buyurdu.

Ona: “Yâ Âdem! Cennette yaşa, yalnız “Şeceretü’l-Huld” ki, buğday ağacıdır. Ona yakın olursan zâlimler­den olursun.” buyurdu.

Hakk Teâlâ Hazretleri, Âdem’in sol iye kemiğinden Havva Ana’yı yarattı. Nitekim Kur’an-ı Azîm’de : “Dedik ki: Ey Âdem! Sen eşinle cennette kal! Ve onun ni’metlerinden istediğiniz yerde ikinizde bol bol yiyin Ama şu ağaca yaklaşmayın! Yoksa zâlimlerden olur­sunuz!” buyurmuştur.

Âdem de bu emâneti kabul etmişti. O hasedcinin içi yandı. Âdem’e itibâr olunca, hasedi daha ziyâde arttı.

Hakk Teâlâ:

“Âdem‘e secde ediniz!” buyurdu. Zira ki, Âdem’in alnında Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin Nûru vardı. Cümle melekler Hak Teâlâ Hazretlerinin emri üzere olup, önce İsrafil aleyhisselâm secde etti. Onu görünce cümle melekler secde ettiler. Fakat İblis durdu, secde et­medi. Hakk Teâlâ İblis’e lanet etti. Suretini değiştirdi, ka­pısından kovdu.

Rivayet olunduğuna göre; meleklerden bir cemâat ona tâbi olmuştu. Hak Teâlâ ateş gönderdi. Onları yaktı, mahvoldular. Ondan sonra İblis’in gönlünde hased daha ziyâde arttı.

Şeytan’ın hilesi şu idi: Ayrıldığı cennet’e bir hile ile girerek Âdem‘i azdıracak. Allah Teâlâ’nın yasak ettiği ağaçtan yedirip, Âdem aleyhisselâmı cennetten çıkarmaktır.

Bir şekle girip, cennet kapısına geldi. Tavus kuşunun ve yılanın cennet kapıcıları olduğunu gördü. Onları kan­dırıp aldatarak, yılanın ağzında cennete girdi ve sonra sıçradı. Âdem’in yanına geldi. Yılanın ağzında İblis’in zehiri kaldı. O yılan çok hoş, çok güzel kimse idi. Ayak­ları da vardı. Vaktaki şeytan, Havva’yı gördü. Güzel, kıymetli, süslü elbiselerle, tâc ve hülle ile aldattı. Ona ölümü hatırlattı.

Havva;

“Ölüm nedir? Yâ ona çâre nedir?” dedi. Laîn:

“O yasak ağaçtan yerseniz kalırsınız. Onun için sizi men eyledi, öldürse gerektir.” dedi. Havva Âdem’e o mey­veden sundu, fakat Âdem men etti. Yedirmeğe muvaf­fak olamadı. Havva alarak yedi, bir şey olmadı. Onun için Havva, şeytana uymuştu, Havva’ya bir zarar olma­dığını gören Âdem de, Havva’nın ikram ettiği meyveden, o da yedi alnından ve başından hulle ve tâc uçtu. Âdem çıplak kaldı, ….[9]

Bu anlatılanlardan çıkarılacak sonuç, âlemin evveli ve sonu hakkında bilgilerimiz çok yetersizdir. Niyâzî-i Mısrî’nin kurgu gibi anlattığı şey aslında bir gerçeğin ifadesidir. Lakin beşerî bilgimiz noksan olduğu için cevap veremiyoruz.

TAHMİS-İ AZBÎ

Ten gemisin süremezliğin atsın yokluğu

Taşradan pâk görürsün içi murdar kabağı

Poyraz ile doldurmuş meze için tabağı

Ey kefere o ığrıb avlar mı bu balığı
Yanlış haber söylemiş size viren salıgı

Çünkü karnın aç imiş rüzgârla doyar mı?

Tarhanesiz gemide deniz suyu yanar mı?

Kıla binse karınca karınca kıl duyar mı?

Yer ile göğe sığmayan bir iğrıbe sıgar mı
Karnı içiyken anun deryâların yatağı

Serendipten [10] bin arşın tufan gibi aşırdı

Kuvvetinden yer çekip gök silkinip düşerdi

Yerde gökte her ne var gölgesine üşürdü

Ver ile gök arası dolar dahi taşardı
Eğer zahir olaydı cihâna bir tırnağı

Cennet ile cehennem bir zeredir işinde

Bad-ı sarsar[11] kim eser senin kovar başında

Yüzyirmibin ay güneş ıyandır bir kaşında

Yer götüren sarı öküz ondörtyüzbin yaşında

Ondan dahi büyüktür bu balığın kulağı

Bundan artık söyleme âşık yeri değildir

Eğer Hakk’ın kuluysan adın diri değil

Kimse onun vasfının mehdi eri değil

Ne denlü vasf edersem binde biri degildir
Zîra bunun alnıdır levh u kalem durağı

Âşıka lazım olan emr olan bir nefhadır

Münkir sanma bu emri puhte[12] olmuş lokma

Men u selva kudret Hakk’tan bize nüshâdır

Merkezi de belirsiz zahir küçük noktadır
Arş
ile kürsî anın gıdâsının çanağı

Âleme eyler atâ bunu Hakk cânın gülü

Medhini onun dilâ Hakk’tan okur Hakk’ı veli

Azbî dolu her cihan kudret feyzi Ali

Bu Mısrî’nin sureti aldar bu halkı velî
Manîde her bir kılı bu dünyânın kâf dağı


[1] Iğrıb: Kenarlarına ağırlık bağlanmış büyük balık ağı.

[2] (Ahmed Bican, 1999)

Not: Bazı yayıncılar bu eseri zuhul eseri olarak Muhyiddin Ârabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîze ait olarak çıkarmışlar. (Esma Yayınları 1982)

[3] Mülhem: kalbe doğmuş, Allah Teâlâ’nın, ilham ile kalbe bildirdiği şey.

[4] (EFLÂKÎ & trc:Tahsin YAZICI, 1995), s. 254, b: (76)

[5] Sıgar: Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş.

[6] (Ahmed Bican, 1999), v. 18b-20a

[7] Allah Teâlâ uyarıcı olan kimseye nübüvvetten bir cüz vermiştir. Bu nedenle uyaran kişiler manada nebidirler.

[8] [ Zîrâ, ism-i Rahman'ın zahiri küffâra taallukdan munkatı'dır. Pes, mü'minlerin neticeleri rahmet-i ilâhiyye ve cemâl ve kâfirlerin neticeleri gazab ve celâldir. Ve netîcetü'n-netâic / ne olacağını Hakk bilir.

Zîrâ, mü'minler cennete duhûlden on beş bin sene sonra melek meşrebine dâhil olurlar ve kâfirler dahî bu müddetten sonra şeytân meşrebine girip bu iki meşrebden gayrı netîce-i meşârib kalmaz ve ikisi dahî Hakk'a muzâf olurlar. Zîrâ, Hâdî ve Mudill Allah Teâlâ’dır. (İsmail Hakkı Bursevi, 1997), s. 188 (v. 108)]

[9] (Ahmed Bican, 1999), v.27b-29b

[10] Serendib: (Hintçe) Hindistan’ın güneyindeki Seylân adasının ismi.

[11] Sarsar: Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga.

[12] Puhte: (C.: Puhtegân) f. Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan.

Dost illerinden menzili key âli göründü,


Vezin: Mef’ûlü Mefâ’îlün Mef’ûlü Mefâ’îlün

Dost illerinden menzili key âli göründü,
Derd-i dile dermân olan Elmalı göründü.

Tûtilere sükker bağının zevki erişti,
Bülbüllere cânân gülünün dâli göründü.

Mecnûn gibi sahralara ağlayı gezerken,
Leylâ
dağının lâlesinin alı göründü.

Ten Yakûbunun gözleri açılsa aceb mi?
Can
Yûsuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Kâl ehlinin ahvâlini terk eyle Niyâzî,
Şimden gerû hâl ehlinin ahvâli göründü

Dost illerinden menzili key[1] âli göründü,
Derd-i dile dermân olan Elmalı göründü.

Ne zaman ki dost illerinden âli menzili göründü,
Gönül derdine dermân olan Elmalı göründü.

Yine rivayete göre şeyhiyle Elmalıya birlikte gitmişler ve Elmalı göründüğünde de bu ilâhisini söylemiştir.[2]

Mısrî’nin dilinin çözülerek âdetâ ait olduğunu anlatan aşağıdaki menkabe ise Yûnus’unkine çok benzemektedir. Rivayetlere göre, dokuz yıl büyük çilelerle sülûkünü tamamlayan Mısrî Efendi’den Elmalı halkına son defa vaaz ve nasihat etmesi istenir. Mısrî konuşmak için kürsüye çıkar. Fakat dili tutulur, konuşamaz. Sonunda şeyhi, “Mısrî Efendi, bundan böyle durma ve susma, konuş” deyince dili çözülür, güzelce va’z eder. Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz sonradan bunu anlatırken, “Şeyhimin bu izin ve himmetiyle hâlâ konuşur, söyleriz. Bize korku yoktur” dermiş. [3]

Bu hadise üzerine Mısrî’nin, şeyhini metheden aşağıdaki şekilde başlayan ilâhisini irticalen söylediği de rivayet edilir.[4]

Eylesin Allâha çok tahiyyâtı

Ana kim verdi ilm-i gâyâtı

Gizli sultândır sırr-ı Sübhândır

Mürşid-i cândır hepmakâlâtı

Tûtilere[5] sükker bağının zevki erişti,
Bülbüllere cânân gülünün dâlı
[6]göründü.

Tûtilere şeker bağının zevki erişti,
Bülbüllere cânân gülünün dâlı göründü.

Mecnûn gibi sahralara ağlayı gezerken,
Leylâ
dağının lâlesinin alı göründü.

Mecnûn gibi sahralara ağlayı gezerken,
Leylâ dağının lâlesinin alı göründü.

Ten Yakûbunun gözleri açılsa aceb mi?
Can
Yûsuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Ten Yakûbunun gözleri açılsa aceb mi?
Can Yûsuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Kâl ehlinin ahvâlini terk eyle Niyâzî,
Şimden gerû hâl ehlinin ahvâli göründü

Laf ehlinin hallerini terk eyle Niyâzî,
Şimden geri hâl ehlinin halleri göründü

Bir gün dervişler, tekkede semaı bir türlü tutturamıyorlardı. Şeyh dedi ki:

“Aman dikkat edin, bizim dervişler arasında bir yabancı var.” Etrafı yokladılar,

“Hayır yabancı yok,” dediler Şeyh tekrar etti:

“O halde pabuçları yoklayınız.”

“Evet, yabancı bir pabuç var,” dediler,

“öyle ise, o yabancı pabuçları dergâhtan dışarı atınız!” Dışarı attılar. Derhal semâ âyini düzene girdi. Akıl dergâha kadar yol bulur, ama evin içinde yol çıkaramaz. Orada akıl perdedir. Gönül perdedir, sır perdedir. [7]

اِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّيهُمُ الْمَلَئِكَةُ ظَالِمِي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِى اْلاَرْضِ قَالُوا اَلمْ تَكُنْ اَرْضُ اللهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَاُولَئِكَ مَاْوَيهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا

“Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: “Ne yaptınız bakalım?” deyince, “Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik” diyecekler, melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir![8]

TAHMİS-İ AZBÎ

Zâhid talebi Hakk’ta iken mal göründü

Şimden geri bu söylemeğe lâl [9]göründü

Pirimle olan ahdi diyemem dâl [10]göründü

Dost illerinden menzili key âli göründü,
Derd-i dile dermân olan Elmalı göründü.

Bir yerde gönül kanmadı dünyayı gezerken

İdrâk ile bu Lâ ile İllâ yı gezerken

Bin derd ile bu zât tecellâyı gezerken

Mecnûn gibi sahralara ağlayı gezerken,
Leylâ
dağının lâlesinin alı göründü.

Derd ile gezip yâri bulup gelse aceb mi?

Cân ile dil şâd u ferah olsa aceb mi?

Dil hal dili derde nihân kalsa aceb mi?

Ten Yakûbunun gözleri açılsa aceb mi?
Can
Yûsuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Gel sevdiğine Azbî Meded eyleme nazı

Yoklukta özün var ediben anla bu râzı

Nâz etme sakın yârin terk etme niyâzı

Kâl ehlinin ahvâlini terk eyle Niyâzî,
Şimden gerû hâl ehlinin ahvâli göründü


[1] Key: Eski Acem pâdişahlarının nâmıdır. f. Ne vakit, ne zaman? (Soru için kullanılır. Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve “İçin, tâ ki, hangi, nasıl?” yerinde kullanılan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)

[2] Niyâzî nin Bursa Orhan Ktp.690 numarada bulunan kendi el yazısıyla yazılmış Mecmuası’nda bu ilâhinin başnda: (v.89b) “Elmalı’da azîzüm Ümmî Sinan hazretlerini ziyârete giderken Elmalı göründükde tulû itmiş idi bu ilâhî” kayd bulunmaktadır.

[3] (İbrahim RAKIM, 1750), v.60; Tuhfe, s.20-21

[4] Yard. Doç. Dr.Kenan ERDOĞAN, “Şiir-Efsane-Menkıbe ilişkisi Ve Niyâzî-i Mısrî’nin Menkabelerine Göre Baz şiirlerinin Hikâyesi” Sosyal Bilimler Yıl:2003 Cilt:1 Sayı: 1 s. 37-52

[5] Tuti: Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.

[6] Dal: Ağacın ilk verdiği kol.   Kur’ân hattiyle yazılan ( د ) harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan “dâl-i mühmele” de denir. Semiz avrat. Şişman kadın. “Yaban sediri” denen bir ot.

[7] (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.52), s. 118

[8] Âl-i İmran, 97

[9] Lâl: f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen

[10] Dal: Ağacın ilk verdiği kol.   Kur’ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan “dâl-i mühmele” de denir.

Yakın yalınlı külhanı, atın firengi temreni,


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Yakın yalınlı külhanı, atın firengi temreni,
Çoktan arardım ben bunu ya ben sizi, ya siz beni.

Çün gördünüz kim tınmazam sağ ve soluma bakmazam,
Sanursunuz dayanmazam ya ben sizi, ya siz beni.

Geldik işin tâ ucuna eriştik âhir gücüne,
Bâtıl
olur kim gocuna ya ben sizi,  ya siz beni.

Şemsin yanında zerreler bahrın içinde katreler,
Zıldan şecer etmez hazer ya ben sizi,  ya siz beni.

Hor hor uyurken basınız Mısrî’yi ol vakit asınız,
Bulun zebânın assınız ya ben sizi,  ya siz beni.

Yakın yalınlı külhanı[1], atın firengi temreni,[2]
Çoktan arardım ben bunu ya ben sizi, ya siz beni.

Yakın alevli külhanı, atın Fransız okunu,
Çoktan arardım ben bunu ya ben sizi, ya siz beni.

Çün gördünüz kim tınmazam sağ ve soluma bakmazam,
Sanursunuz dayanmazam ya ben sizi, ya siz beni.

Çünkü gördünüz ki aldırmam sağ ve soluma bakmazım,
Sanırsınız dayanmazım ya ben sizi, ya siz beni.

Geldik işin tâ ucuna eriştik âhir gücüne,
Bâtıl
olur kim gocuna ya ben sizi,  ya siz beni.

Geldik işin tâ ucuna eriştik son gücüne,
Bâtıl olur kim ki alıngan ola ya ben sizi,  ya siz beni.

Şemsin yanında zerreler bahrın içinde katreler,
Zıldan şecer etmez hazer ya ben sizi,  ya siz beni.

Güneşin yanında zerreler denizin içinde katreler,
Gölgeden ağaç korkmaz kaçınmaz ya ben sizi,  ya siz beni.

Hor hor uyurken basınız Mısrî’yi ol vakit asınız,
Bulun zebânın
[3] assınız[4] ya ben sizi,  ya siz beni.

Hor hor uyurken basınız Mısrî’yi ol vakit asınız,
Bulun susturun dilini ya ben sizi,  ya siz beni.

Niyâzî-i Mısrî, sürgündeki hayatında zülmün son haddine vardığını, usandırmak isteyenlerin ise başarısız kalışlarının haberdâr ediyor.


[1] Külhan: f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer

[2] Temren: Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da “soya” adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı

[3] Zeban: f. Dil, lisan, lügat, lehçe

Zeban aver: f. Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen.   Dile getiren.

Zeban Dıraz: f. Dil uzatan, atıp tutan.

[4] Ass: Her nesnenin aslı, her şeyin esası

Kasab elinde koynum, ya o beni, ya ben onu,


Vezin: Müstef’ilün müstef’ilün müstef’ilün müstef’lün

Kasab elinde koynum, ya o beni,  ya ben onu,
Cellâd önüde boynum, ya o beni,  ya ben onu.

Irz u vakâr mal menâl yağma olundu cümlesi,
Soyunmuşum bu yolda ben, ya o beni,  ya ben onu.

Habsüm bugün kırk erbâîn oldu tamam Deccâl laîn,
Kıldı beni Rabbim emîn,  ya sen beni,  ya ben seni.

Vallâhi senden korkmazam dâ’vâyı bâtıl kılmazam,
Hak-tır yolum yanılmazam ya sen beni,  ya ben seni.

Vardı çıkalı göklere Binaltıyüzdoksanbir’e,
İndim senin için ben yere ya sen beni,  ya ben seni.

Mehdî benim adlim durur,  İsâ benim fazlım dürür,
Âhir amel katlim durur,  ya sen beni, ya ben seni.

Meydâna çık gel ey kaba avret gibi giyme kaba,
Ben Mısrî’yem geydim abâ,  ya sen beni, ya ben seni.

Kasab elinde koynum, ya o beni,  ya ben onu,
Cellâd önüde boynum, ya o beni,  ya ben onu.

Kasab elinde koyun’um, ya o beni,  ya ben onu,
Cellâd önüde boyun’um, ya o beni,  ya ben onu.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu ilâhisini nasıl yazdığını ise elyazması mecmuasında şöyle anlatır:

“Limye Camiinde isneyn gün taşra çıkmış idim. Biri bir söz okur, bana işittirerek,”ya o beni ya ben onu “ deyu. “Ne hoş kafiye olur una ilâhî olsa!” dirken bu zuhûr itdi. Sonra didiler ki ol çıplak idi.[1] Burada halk şairleri gibi mutasavvıf şairlerin de kafiye konusundaki rahat davranışlarını görme yanında, bir deliye, meczup birinin sözlerine önem vererek, söyleyene değil, söyletene bak sözü gereği onun sözlerini ilâhilerin hareket noktası kabul ettiğini görüyoruz.[2]

Irz u vakâr mal menâl[3] yağma olundu cümlesi,
Soyunmuşum bu yolda ben, ya o beni,  ya ben onu.

Irz ve vakâr mal ve kazandığım şeylerin hepsi yağma olundu,
Soyunmuşum bu yolda ben, ya o beni,  ya ben onu.

Hasan Basrî radiyallahü anh, sehâdan yani cömertlikden sorulduğunda, “malını Allah yo­lunda vermekden ibarettir” demiştir.

Yine is­raf dan sormuşlar, “Riyaset sevgisiyle vermektir” demiş.

Kays’ın oğlu Ahnef, bir adamın elinde pa­ra görmüş, “Bu para kimindir” diye sormuş. -

Adam, “benimdir” deyince:

Cevaben “hayır, o senin elinde oldukça se­nin değildir. Ne zaman infâk edersen o zaman senin olur,” demiştir.

Hazret-i Hasan aleyhisselâm kardeşi Hazreti Hü­seyin aleyhisselâma yazdığı bir mektupta şâirlere ver­diği paralardan dolayı onu tenkîd etmiştir. Kardeşinden aldığı cevabda;

“Malın hayırlısı, ırz, namus ve şerefin muhafazası için harcanan paradır” denilmektedir.[4]

Habsüm bugün kırk erbâîn oldu tamam Deccâl laîn,
Kıldı beni Rabbim emîn,  ya sen beni,  ya ben seni.

Lanetlenmiş Deccâl! Hapsim bugün kırk erbâîn oldu tamam
Rabbim beni kıldı emîn,  ya sen beni,  ya ben seni.

Vallâhi senden korkmazam dâ’vâyı bâtıl[5] kılmazam,
Hak-tır yolum yanılmazam ya sen beni,  ya ben seni.

Vallâhi senden korkmazam dâ’vâyı bâtıl kılmam,
Hakk-tır yolum yanılmazım ya sen beni,  ya ben seni.

Ey zâlimler ölümden havf iden her ne iderse ider pâdişâha dil uzatmaz, pâdişâha bu kadar sütüm idenün yâ cününı vardur yâ ölümden ziyâde siyâseti vardur ölüm yanında kepaze gibi kalmışdur anunçün söger öleyüm diyü hemân bu gice öldürmek gerek idüriüz bu­güne niçün kodunuz eğer dahi ümîdünüz var ise hâh u nâ-hâh biz seni Hamziyye iderüz diyü hîç işidilmiş midür enbiyâdan birisi Hamziyye mezhebine döndügini siz benüm şimdiye dek ittibâı münfasılalarını ayırdunuz dahi mefâsıl-ı muttasılalarunı henüz turur Mansur gibi dara [81a] çekün her bir ‘uzvımı ben­den ayırdukça teklîf eyleri a’zâ döginince kemiklerimi bir bir ayırun yine arz eylen ta ki Mısrîyi kim olduğını ol zaman bilesiz ve illâ Mısrînün siz ancak merkebini görürsiz huffâş gibi nür-ı basîret yok ki Mısrîyi göresiz.[6]

Vardı çıkalı göklere Binaltıyüzdoksanbir’e,
İndim senin için ben yere ya sen beni,  ya ben seni.

Vardı çıkalı göklere Binaltıyüzdoksanbir’e, (1691)
İndim senin için ben yere ya sen beni,  ya ben seni.

Bu mısra ile miladi tarihi bir beyitte ilk defa kullanan şair olduğu da ifade ediliyor. [7]

Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz 1694 yılında Hakk’a yürüdüğü düşünülürse üç sene evvel bu ilahi söylenilmiştir.

Mehdî benim adlim[8] durur,  İsâ benim fazlım[9] dürür,
Âhir amel katlim durur,  ya sen beni, ya ben seni.

Mehdî benim adlim derim,  İsâ benim fazlım derim,
Son işim (sözüm) ölümüm derim,  ya sen beni, ya ben seni.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz süluk yolunda bu hallerin olacağını bildirdikten sonra bunun bir bedeli de olduğunu söyler.

İşde benüm dînini ve mezhebini sindiğim[10] dedüklerim bu tâyifedür sindügüm dimekden muradum odur ki, bir kaç sene âmellerine degül ilimlerine teslim olmış idüm. Sülük içinde vartalar çokdur hak din sanup kabul etmiş idüm. El-hamduli’llahi te’alâ inâyet-i ilâhiyye[11] yetişüp tarddı.[12] Bu fakiri ol çamurdan çıkardı. Güya cehennemden çıkardı. Ol kadar kabûlun mukabelesinde deccâl cehennemine yakdı.[13] Görün zararı ne mertebedür ki, dokuz yıldur yanarum dahi halâs olamadum bin seksen üç târihinden beri yanarum bu şevvâlun ibtidasında dokuz sene tamam oldı onuncuya geçdi.[14]

Meydâna çık gel ey kaba avret gibi giyme kaba,
Ben Mısrî’yem geydim abâ
[15],  ya sen beni, ya ben seni.

Meydâna çık gel ey kaba avret gibi giyme kaba,
Ben Mısrî’yem giydim abâ,  ya sen beni, ya ben seni.

Bu beyitte ise durumların geçiciliği ile kadınlık halinin noksanlığı gibi bu İsevî ve Mehdî hallerinden vaz geçtiğini beyan ediyor.

TAHMİS-İ AZBÎ

Zâhid yola ben kâilim ya sen beni, ya ben seni

Kurban için gelmiştim ya sen beni, ya ben seni

Sanma beni hâinim ya sen beni, ya ben seni

Kasab elinde koynum, ya sen beni, ya ben seni,[16]
Cellâd önüde boynum, ya sen beni, ya ben seni

Sırrımı hâs eyle âmm[17] çünkü geliptir cümlesi

Merdi târikât olduğum zâhid biliptir cümlesi

Cânile bâşım cümle bâkî kalıptır cümlesi

Irz u vakâr mal menâl yağma olundu cümlesi,
Soyunmuşum bu yolda ben, ya sen beni, ya ben seni

Seyrângâhımdır bu zemin dönmem yemin ettim yemin

Halvette oldum hemnişin zât-ı Hakk’a oldum yâkin

Anlar sözüm illâ leîn [18]kurbanı Hakk oldum hemin

Habsüm bugün kırk erbâîn oldu tamam Deccâl laîn,
Kıldı beni Rabbim emîn,  ya sen beni, ya ben seni

Münkirlere görünmezem meydandayım bilinmezem

Hakk’tan olup ayrılmazam nâdana sırrım vermezem

Tallı hayalim olmazam billâh sözümden dönmezem

Vallâhi senden korkmazam dâ’vâyı bâtıl kılmazam,
Hak-tır yolum yanılmazam ya sen beni, ya ben seni

Âşık gerek kalbe gire âşk ehli kalmam sırra

Filden büyük oldu pire üçyüzyirmiden göre

İniş yokuş düpdüz ova sırrımı açım münkire

Vardı çıkalı göklere Binaltıyüzdoksanbir’e,
İndim senin için ben yere ya sen beni, ya ben seni

Tığ u teber [19] hılmimdir hem çûşunam[20] ilmim dürür

Isyan benim kâlemdir yer gök benim zulmüm dürür

Hakk’ı Mustafa teslim dürür hem Murtaza aslım dürür

Mehdî benim adlim durur,  İsâ benim fazlım dürür,
Âhir amel katlim durur,  ya sen beni, ya ben seni

Azbî sana Hakk’tan atâ olmuş bu ilm-i verâ

Kaydı beka kaydı fenâ gelmez bana bir zerre mâ

Merdâne geldim ben sana varsa hüner göster bana

Meydâna çık gel ey kaba avret gibi giyme kaba,
Ben Mısrî’yem geydim abâ,  ya sen beni, ya ben seni


[1] (Niyazî-i MISRÎ, 1223), v.83b

[2] Yard. Doç. Dr.Kenan ERDOĞAN, “Şiir-Efsane-Menkıbe ilişkisi Ve Niyâzî-i Mısrî’nin Menkabelerine Göre Bazı şiirlerinin Hikâyesi” Sosyal Bilimler Yıl: 2003 Cilt:1 Sayı: 1, s. 49

[3] Menal: Yetiştirme, nâil olma, kavuşma.   Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey

[4] (KOTKU, 1985), s. 32

[5] Batıl: Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi. (Bak: Fasid)(Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arıyanlar içinde, ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip, hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadakası üzerine eğilen beyaz bir kıl, nasılsa gözüne ilişir. O zat, derhâl : “Hilâli gördüm.”  der, “İşte bu gördüğüm aydır.”   diye hükmeder. İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talebsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de, çâr nâçâr alır saklar; yavaş yavaş kabul ve tasdikine mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıd olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acib san’at eserlerini esbab-ı câmideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir. İ.İ.)

[6] (Niyazî-i MISRÎ, 1223),  v. 80b-81a

Ey zâlimler ölümden korkan her ne ederse eder pâdişâha dil uzatmaz, pâdişâha bu kadar küfürler edenin yâ deliliği vardır yâ ölümden ziyâde siyâseti vardır. Ölüm yanında kepaze gibi kalmıştır onun için söğer öleyim deyü hemân bu gece öldürmek gerek ederiz. bu­güne niçin koydunuz. Eğer dahi ümidiniz var ise ister istemez biz seni Hamziyye ederiz, deyü. Hiç işitilmiş midir? Enbiyâdan birisi Hamziyye mezhebine döndüğünü siz benim şimdiye dek ittibâı münfasılalarını ayırdınız. Dahi mefâsıl-ı muttasılalarunı henüz durur. Mansur gibi darağacına [81a] çekin her bir uzvumu ben­den ayırdıkça teklîf eyleri a’zâ döğününce kemiklerimi bir bir ayırın yine arz eyleyin ta ki Mısrîyi kim olduğunu ol zaman bilirsiniz ve ancak Mısrînin siz ancak merkebini görürsünüz yarasa gibi göz nuru yok ki Mısrîyi göresiniz.

[7] Bilgi için bak Doç. Dr. İsmail Yakıt. Türk İslâm düşüncesinde Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme, İst, 1992, s. 284

[8] Adlî: Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.

[9] Fazl: Âlimlere yakışır olgunluk.   İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma’rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.   Artmak.   Artık, (bunun zıddı naks’tır).

[10] Sindiğime: Sin-Kaf okuma

[11] Allah Teâlâ’nın yardımı

[12] Tard: Sürme, kovma, uzaklaştırma.   Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma. Hizmetten çıkarma

[13] Yanlış şeylere inanmamım karşılığı olarak eziyet çektim demektedir.

[14] (Niyazî-i MISRÎ, 1223), v. 105a

[15] Abâ: Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas. (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem da bu libası giyerlerdi.)

[16] Azbî Baba “ya o beni,  ya ben onu” yerine “ya sen beni ya ben seni olarak tahmiste kullanmıştır.

[17] Âmm: herkese âit, umuma âit, umumi.

[18] Lein: Vallahi eğer

[19] Tîg: f. Kılıç, seyf. Teber: f. Balta

[20] Cuş: f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek

Kıldan ince ve kılıçtan keskin ol şâhın yolu,


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Kıldan ince ve kılıçtan keskin ol şâhın yolu,
Her kemâl ehli,  kapusunda anın ednâ kulu.

Okları kavs-i kazânın kuvvetince yol alır,
Putesine kalb-i sultandan geçer okun yolu.

Çün mukaddem “Fakr-i fahri” dedi sultânı’r- rusûl,
Yâ aceb mi “fahr-i züllî
” dese bu âhir veli.

Ferha tarha iki deryâ “Mecmail Bahreyn” olan,
Taht-ı akdâm-ı erâzil Arş
-ı Rahmân menzili.

Ârifin bir himmeti var ana arş olmaz makâm,
Sidre vü Tûbâ
gözetmez kâmilin cân u dili.

Âkilin mizân-ı aklın mâverâsın almadı
Âşıkın âkiller içre adı mülhid ya deli.

Zerre zerre kıldı Mısrî’nin vücûdunu kaza,
Katre katre kıldı zâtını anın aşkın yeli.

Kıldan ince ve kılıçtan keskin ol şâhın yolu,
Her kemâl ehli,  kapusunda anın ednâ
[1] kulu.

Kıldan ince ve kılıçtan keskin o şâhın yolu,
Kapısında bütün kemâl ehli onun en alçak kulu.

Burada bahsedilen şah, durumuna göre kişiyi terbiye eden şeyhi (fenâ fi’ş-şeyh), Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem (fenâ fi’r-rasül), dür.

Niyâzî-i Mısrî kendini tahkir ediyor ve diyor ki, hangi hal üzere ise mürid kul ve alçak üzeredir. İsterse kemalâtın zirvesinde olsun.

Okları kavs-i kazânın kuvvetince yol alır,
Putesine
[2] kalb-i sultandan geçer okun yolu.

Okları kazâ yayının kuvvetince yol alır,
Sultanın kalbinden nişan tahtasına geçer okun yolu.

Çün mukaddem[3] “Fakr-i fahri” dedi sultânı’r- rusûl,
Yâ aceb mi “fahr-i züllî
[4]“ dese bu âhir veli.

Çünkü önce “Fakr-i fahri” dedi Sultân-ı Rusûl,
Bu son veli Yâ aceb mi “fahr-i züllî”[5] dese.

Hatemiyet (son halka), genellikle bütün evliyaullahın söyledikleri bir makam ve haldir. Bu her zaman için doğrudur. Çünkü her insan bir âlem olması ile son olarak bulduğu şeyi başkası ile kıyaslaması mümkün değildir. Bu nedenle nasıl mehdî ve deccal insanın enfûsi manasında zuhur Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin makamı olan hatemiyyeti bir şekilde bulduğunu fehmeder ve görür. Kendisinin kavuştuğu bir şey olunca kıyasını da yapamaz. Kavuşulması gereken her makama kavuştuğunu zanneder. Bilmez ki daha nice makamlar vardır. Allah Teâlâ bir kuluna tecelli ettiğini bir daha başkasına tecelli etmez. Çünkü Allah Teâlâ’nın yaratmasında tekrar diye yani benzer gibi durum yoktur. (Rahman, 29)Mesela insan cinsini yaratırken insanları tek bir yüz kalıbı ile yaratmadı.

İşte bu son velilik halinde “fahr-i zülli” horluğum övüncüm ile de kendini aşağılarsa doğru olan şeyi bulduğu anlaşılmalıdır. Niyâzî-i Mısrî de ulaşılmış yüce haline karşı yine tevazu ile hareket ediyor.

Ferha terha iki deryâ “Mecmail Bahreyn” olan,
Taht-ı
[6] akdâm-ı erâzil[7] Arş-ı Rahmân menzili[8].

Çıkmış birleşmek isteyen iki deryâ “Mecmail Bahreyn” olan,
Basit olanların ayaklarının menzili Rahmân’ın makamı Arş’ıdır.

Ferha ve terha daki mana zıddıyet anlamına geldiği düşünülmektedir. Dış özellikleri aynı (Tatlı su ile tuzlu su) veya ayrı (Allah Teâlâ ile insan) iki şey gibi. Ancak bir noktada birlik var. Fakat karışma olmasına da mani olan sed de ayrıca bulunmakta.

“Mecmau’l-bahreyn” mutasavvıflar farklı şekillerde yorumlamışlardır. Hz. Mûsâ, zahir ilim denizi, Hızır ise; bâtın ilim denizidir ve “mecmau’l-bahreyn” bu iki ilim denizinin birleştiği yerdir.

Kâşânî’ye göre. iki deniz: can ile beden denizidir, bunların birleştiği yer de insandır. Bursevî’ye göre ise; “mecmau’l-bahreyn” ifadesi ile hakikati insâniyyenin kastedildiğini bahr-ı vücûb ile bahr-ı imkânın birleştiğini söyler. O mecmau’l-bahreyn’le makam-ı sıfatın da kasdebileceğini bunun da kâbe kavseyn ile tanımlandığını düşünür.

Bütün bu yorumların dışında “mecmau’l-bahreyn” şeriat ve hakikat; akl-ı meâş ve akl-ı mead, ulûhiyet ve ubûdiyyetin birleştiği varlık olarak insan, şeklinde de yorumlanmıştır.

“Her ikisi iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yola koyulmuşu.” [9]

Hz. Mûsâ ile Yüşâ aleyhimüsselâm balıklarını unutmaları insanın nisyân yâni unutkan bir varlık olduğunu hatırlatmadır. Aynı zamanda, insanın bilgi ve hayatın nihâi kaynağının Allah, olduğu gerçeğini unutmasını ifâde eden bir îmâ da taşımaktadır.

İnsan, hakikat yolunu bulmada tamamen akla güvenemez, çünkü onları mecmau’ l-bahreyn’e kadar götüren akıl, bu yere ulaştıklarında onlara en önemli bilgiyi unutturmuştur. Akıl, hakikati bulmada sadece bir vâsıtadır ve vâsıtaya sarılmak gayeyi elde etmek için yeterli değildir.[10]

“Mecmau’l-bahreyn” hakkında Niyâzî-i Mısrî kaddese’lâhü sırrahu’l azîzin değişik bir yorumu da şudur.

“Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aşamazlar.” [11] ayetini izah etmektedir.

Ayetin anlamı şudur: Tatlı denizi ve acı denizi salıverdi. Bunlar, karşılaşıyorlar, yaklaşıyorlar, yüzeyleri birbirine temas ediyor. Fakat aralarında birbirine geçmelerine mani bir berzah (açıklık) vardır. Bundan dolayı biri diğerine karışarak onun özelliğini bozmaz. Yani sınırlarını geçemez ve aralarındaki engeli aşmazlar.

Burada iki denizden maksat şeriat ve hakikattir. Allah Teâlâ onları salıvermiştir. Karşı karşıya gelirler, komşu olurlar, yüzeyleri birbirine dokunur. Öyle ki şeriatte bulunan her ilim ve amel hakikatte de bulunur. Hiçbiri o ilim ve amelden ayrılmazlar. Fakat yine de aralarında Allah Teâlâ’nın hikmeti ve kudreti icabı birbirlerine karışmalarına engel bir berzah vardır. Bu engel sebebiyle biri diğerine geçemez. Bu mani, iki taraf adamlarının vehimleridir. Yani bu iki ilim, aslında tek bir ilimden ibarettir. İki ilim itibar edilir. Bu itibardan dolayı, iki taraf erbabı arasında daimi bir ihtilaf vardır. Bunun zahirde misali dağ’dır. Dağ, dağ olması dolayısıyla tektir. Çıkışı ve inişi dolayısıyla ikidir. Çıkışı şeriata misal, inişi hakikate misaldir. Dağda yürümek, çıkan için zordur; inen için kolaydır. Ama dağın zirvesinde olan kimse çıkış ve iniş zahmetinden kurtulmuştur.

Bu engelden dolayı iki taraf ehlinden gizli kalan bir hikmet gereğince biri, diğerinin hükmünü kaldırmaz. Zira bu engel, iki cihanın imarı için konulmuştur. Bunun içindir ki tamamen birbirine geçip karışmazlar Şeriat ehli, hakikat ehlinin ilmini bilmediklerinden ve onları şeriata aykırı sandıklarından dolayı hakikat ehline karşı koyarlar. Tam kemale ermiş muhakkikler müstesna, hakikat ehli de şeriati hakikate aykırı görerek onu terk etmekte bir sakınca görmedikleri için şeriat ehline karşı koyarlar. Fakat dağın zirvesine ulaşan en yüksek kulelerde oturan arifler, A’RAF [12] ehlidirler. Bu iki ilmin, bir tek ilim olduğunu, iki taraf erbabının gözlerindeki illet örtüsünden dolayı iki ilim gibi göründüğünü bilirler. Ve iki taraf ehlinin de haklarını verirler.

İki tarafın benzerliklerini açıklayarak, müşküllerini çözerek bu iki ilim erbabının arasını mümkün mertebe düzeltmeğe çalışırlar.

Her asırda bunların aralarını bulan kimseler mevcuttur. Eğer aralarını bulan kimseler olmasaydı, aralarında savaş olur, düzen bozulurdu. Bundan dolayı dır ki “Ahlak güzelliklerinin en iyisi, iki kişi arasını islah etmektir.”   denilmiştir. Bu iki ilim, sulh ile karışacak, birleşecek gibi olur, lakin aralarındaki berzah ile ayrılırlar. Ve böylece daimi olarak halleri birbirine tecavüz etmez. Ta ki birinin hükmü diğerini yenerek iki cihanın dengesi bozulmasın. [13]

Niyâzî-i Mısrî aşağılık halimizle arşın makamlarını kat etsek bile, bir durulma, kavuşma ve karışma yoktur. Daha fazlasına doğru yol almak isteriz, demektedir.

Ârifin bir himmeti var ana arş olmaz makâm,
Sidre
[14] vü Tûbâ[15] gözetmez kâmilin cân u dili.

Ârifin bir himmeti var ona arş olmaz makâm,
Sidre ve Tûbâ gözetmez kâmilin cân ve gönlü.

Ancak bu yüksek makamlarda olan arifin himmeti gayreti arş-ıda kendine karar yeri olarak kabul etmez. Daha fazlasına doğru arzu iştiyak içindedir.

Âkilin mizân-ı [16]aklın mâverâsın[17] almadı
Âşıkın âkiller içre adı mülhid ya deli.

Âkıllının aklî dengesi mâverâsın almadı
Âşıkın akıllılar içinde adı dinsiz ya deli.

“İnsan bebeklik döneminde mutludur. Çünkü arzuları ve iktidarı denge halindedir. Yani elde etmesine yetecek kadar güce sahiptir.” [18]

Daha sonra akıl ön plana çıkar ve yol gösterir. Ancak dengeleri sürekli olarak koruyamaz. Çünkü kalbide aynı anda gelişmektedir. Sonunda bir yıkım olur. Çünkü akıl dengenin bozulmasında en büyük etkendir.  Akıl aldığı ve bulduğu bilgi neticesini ararken bulamadığı vakit perişan olmaktadır. Kalp ise bu konuda yaratılışında ki genişlik “Ben yere göğe sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım” [19] nedeniyle çok şey onda yer bulur. Bu sefer adı bazen deliye kadar çıkar. Deli sıfatı ile çağırılmak nebilere dahi nispet ediliyorsa bunu anlamamak mümkün değildir. Bu nedenle aşk yurd olarak kalbi seçmiştir.

Zerre zerre kıldı Mısrî’nin vücûdunu kaza[20]
Katre katre kıldı zâtını anın aşkın yeli.

Zerre zerre kıldı Mısrî’nin vücûdunu kaza,
Katre katre kıldı zâtını onun aşkının yeli.

Parça parça olmak çok eziyet çekmek demektir. Aşk insanı elemle, acıyla yoğurduğu için takdir edilen meşrebi de Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-azizi hayatı boyunca sıkıntıdan sıkıntıya duçar eylemiştir.

TAHMİS-İ AZBÎ

Böyle idrâk eylemiş Hakk’tan bunu can bülbülü

Fî’lmisli hârdır müzeyyen eyleyen nâzın gülü

Kim hakikatle şeriat emrine etmez beli [21]

Kıldan ince ve kılıçtan keskin ol şâhın yolu,
Her kemâl ehli,  kapusunda anın ednâ kulu.

İki âlem rağbeti yanında ednâ yolu olur

Âleme sultan olan bir zereye bin kul olur

Yine kendi emrine hâkim meğer ol olur

Okları kavs-i kazânın kuvvetince yol alır,
Putesine kalb-i sultandan geçer okun yolu.

Sahibi genç nübüvvet şâh sultanı’r-rusûl

Padişâhî ba’si kevn ve mekâni’r-rasûl

Büsbütün âlemlere sultân şâhi’r-rasûl

Çün mukaddem “Fakr-i fahri” dedi sultânı’r- rusûl,
Yâ aceb mi “fahr-i züllî
” dese bu âhir veli.

Gel rumuzun eyle idrâk hâb-ı gafletten uyan

Acı tatlı yanındadır oldu bir sûr[22] îkân[23]

Kim bu dem iksire sa’ edenlere olmaz yalan

Ferha terha iki deryâ “Mecmail Bahreyn” olan,
Taht-ı akdâm-ı erâzil Arş
-ı Rahmân menzili.

Kâmilin bir nutku pâki oldu vechi intizâm

Ger hakikat ger şeriat bî-sebeb olmaz kelâm

Hakk teâla ılmini çün kim tamam etmiş

Ârifin bir himmeti var ana arş olmaz makâm,
Sidre vü Tûbâ
gözetmez kâmilin cân u dili.

Nice bin gördüm cihânda hâle hâldaş olmadı

Kimsenin ahvâline hiç kimse âgah olmadı

Bir kimsenin hiç kimseden hiç ricâsı kalmadı

Âkilin mizân-ı aklın mâverâsın almadı
Âşıkın âkiller içre adı mülhid ya deli.

Şerha şerha olsa sinen dön yüzün Hakk’tan yana

Lem’a lem’a zât-ı pâktir Hüdâ’ya rûşena[24]

Yâne yâne âşıkın olmuş bu kemter Azbi’ya

Zerre zerre kıldı Mısrî’nin vücûdunu kaza,
Katre katre kıldı zâtını anın aşkın yeli.


[1] Ednâ: en küçük; en âdi, en aşağı, en alçak.

[2] Pute: Silâh veya ok atışlarında dikilen nişan tahtası.   İçinde mâden eritilen tava

[3] Mukaddem: Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan.   Askerin ön tarafına sevkedilen karakol.   Değerli, üstün.   Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen

[4] Fahr: Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.

[5] Züll: Hakir olma, alçalma. Zillette oluş. Horluk.

[6] Taht: alt, aşağı; hükümdarların oturduğu büyük koltuk. f. Yağma, talan, soygun, çapulcu

[7] Erazil: (Erzel. C.) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler.

[8] Menzil: konak yeri; ev, oda, yer, mekân, durak.

[9] Kehf, 61

[10] (ÖZLER, 2004), s. 87

[11] Rahman, 19-20

[12] Kur’an-ı Kerim’de Araf Suresinde geçen “Araf” ve “Araf ehli” Cennetliklerle Cehennemliklerin durumu ve aralarındaki konuşmaların zikredildiği ayetlerden sonra şu ayetlerde yer almaktadır:

“Cennet ile Cehennemin arasında bir sur vardır. Orada bulunan A`raf ehli kimseler, Cennet ve Cehennem ehlinin hepsini yüzlerinden tanır. Onlar Cennet ehline, ‘Size selam olsun` diye seslenirler. Kendileri Cennete girmemiş, fakat girme iştiyakı içindedirler.

Gözleri Cehennem ehline çevrildiğinde ise, ‘Ey Rabbimiz!` derler. ‘Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma.

A`raf ehli, yüzlerinden tanıdıkları Cehennemliklere seslenirler ve derler ki: ‘Ne dünyadaki taraftarlarınızın çokluğu, ne servetiniz, ne de büyüklük taslamanız size bir fayda vermedi.` Allah onları rahmetine eriştirmez diye yemin ederek küçümsediğiniz kimseler şu Cennet ehli olan zayıf ve fakir mü`minler miydi? Siz de ey mü`minler girin Cennete. Size ne bir korku vardır, ne de mahzun olursunuz.” A`raf, 47-49.

“Araf”, “arf” kelimesinin cem`idir. Tefsirlerimizde Araf hakkında pek çok izahlar bulunmaktadır. Ancak bunların içinde müfessirlerin çoğunun ittifak ettiği görüş, “Araf”ın Cennetle Cehennem arasında bir perde, yüksek bir sur ve tepeler manasına geldiğidir. İbni Abbas radiyallâhü anh ise, “Sırat Köprüsü üzerinde bulunan şerefelerdir” demektedir.

Hasan-ı Basri radiyallâhü anh Hazretleri ise şöyle demektedir:

Bu kimseler, Allah Teâlâ`nın, Cennet ve Cehennem ehlini birbirinden ayırmak için tayin ettiği insanlardır. Vallahi, bilmem, ama bunlardan bazıları şimdi beraberimizdedir (Tefsir’ul-Kebir, 14: 87.)

Araftakilere, “Araf” denmesinin sebebi ise, onların, insanları amellerine göre tanımalarıdır. Yine tefsirlerimizde izah edildiğine göre, Cenab-ı Hakk, Mizanda sevap ve günahları tartıp, Cennetlik ve Cehennemlikleri ayırd ettiği zaman, sevap ve günahı eşit gelenleri bir müddet bekletecektir. Sırat Köprüsünün yanında bulunan bu kimseler, Cennetlik ve Cehennemlikleri tanıyacaklar, Cennet ehlini gördükleri zaman, “Allah Teâlâ`nın selamı sizin üzerinize olsun” diyecekler, sol taraflarına baktıkları zaman da Cehennem ehlini görecekler, bulundukları yerde Allah Teâlâ`ya sığınarak, “Ya Rabbi, bizi bu zalim topluluktan kılma” diye dua edecekler. Cennetlikler ve Cehennemlikler gittikten sonra Cenab-ı Hak onları rahmetiyle bağışlayıp Cennete koyacaktır. (Taberi Tefsiri) 8:136-139.

Nitekim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Araf ehlinin kimler olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

Cenab-ı Hak kullarını ayırıp bitirdikten sonra en son kalan kullarına da, ‘Sevaplarınız sizi Cehennemden kurtardı, fakat Cenneti hak edemediniz. Sizi ben rahmetimle Cehennemden azad ediyorum. İstediğiniz Cennete giriniz` buyuracak.”   (a.g.e)

Ayrıca, Araf ehlinin bazı rivayetlerde insan olmayıp meleklerden bir sınıf olduğu da bildirilmektedir. Bütün bu izahlar ve açıklamalar, ayetlerin mefhum ve mealine uygundur.  Fakat İbrahim Hakkı kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz Hazretleri, Marifetname`sinde, dini mükellefiyetlerden muaf tutulan delilerin ve kâfir çocuklarının Araf ehli olduğunu, Cennetlikleri gördükleri zaman, o nimetlere kavuşamadıkları için mahzun olduklarını, Cehennemliklere baktıkları zaman da kendi hallerine şükrettiklerini ve bu halde ebedi olarak orada kalacaklarını bildirmektedir.

Bununla beraber, “Araf” ve Araf ehli hakkında yapılan bütün bu izahlar ayetin bir tefsiri mesabesindedir. Esas mahiyetini ancak Allahü Teâlâ bilir.

[13] (ATEŞ, 1971) İkinci sofra

[14] Sidre: ağaca teşbih ile benzetilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.

[15] Tuba: Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali.   İyilik, güzellik. Baht.   Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi.   Çok berrak ve saf olan.   Saâdet. Hayır. Devlet

[16] Mizan: terazi, tartı, ölçü, denge.

[17] Ma-vera: Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.

[18] Jean-Jacques Rousseau

[19] Bkz. Sehâvî. 589. 590: Aclûnî. 11/195 Hadisin aslı muteber kaynaklarda bulunamamıştır.

[20] Kaza: Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ.   Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak.   Allah’ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi.   Hâkimlik, hâkimin hükmü.   İstemeden yapılan zarar.   Hükmeylemek, hüküm.   Bir şeyi birbirine lâzım kılmak.   Beyan eylemek.   Ahdini yerine getirmek.   Ödemek, edâ etmek.   İcab.   Ölüm.

[21] Beli: f. Evet.

[22] Sûr: emin, güvenli

[23] İkan: İyi ve yakînen bilmek.   Sağlam bir iş.   Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.

[24] Rûşen: f. Parlak, aydın. Belli, âşikâr.

Zevâle gün salındı, kal’a-i Vân alındı,


7+7=17

Zevâle gün salındı,  kal’a-i Vân alındı,
Bâtıl
vücûd dolandı,  vücûd-ı Hakk bulundu.

Vücûd-ı insâna cân,  muhakkak oldu Sultân,
Şeytânı sürdü Rahman,  levhinden ol silindi.

Bir mahfî sahhâr idi,  kattâl u cebbâr idi,
Câdü-yı mekkâr idi,  caduluğu bilindi.

Tevbe ederdi hayre,  niyet ederdi şerre,
Küp olmuş idi hamre hamrin küpü delindi.

Sevmezdi ol beşeri, eâm idi hep zararı,
Ehl-i Hakk’ın ciğeri, dilim dilim dilindi.

Ol zâlimin elinden, çıktı çoğu yolundan,
Cüdâ düşüp ilinden,  defterleri çalındı.

Yezîd-i bed-nâm idi,  ilimde haham idi,
İt idi Bel’am idi taşra dili salındı.

Zevâle[1] gün salındı,  kal’a-i Vân alındı,
Bâtıl
vücûd dolandı,  vücûd-ı Hak bulundu.

Gün sona erdi,  Vânî kalesi alındı,
Bâtıl vücûd çevrildi,  Hakk vücûdu bulundu.

VANÎ MEHMED EFENDİ[2]

Vanî Mehmed Efendi’nin hayatını; hayatı, yetiştirmiş olduğu talebeleri, yaptırmış olduğu eserleri (hayratı) ve yazmış olduğu eserleri olarak dört ana başlık allında ele alabi­liriz.

A. HAYATI

1. Doğum Yeri ve Kimliği

Türk tarihinin altın sayfalarında; dinî, siyasî ve edebî bakımdan yerini almış olan Vanî Mehmed Efendi, daha çok ilmî ve siyasî hayatıyla dikkatimizi çekmektedir. XVII. yüzyılda yaşamış olup Vanî-zade ismiyle ün yapmıştır. Van ilinin Hoşâb kasabasında doğmuştur. Künyesi şöyledir; Vanî Muhammed b. Bistam b. Rüstem b. Halil el-Hüseynî el-Hoşabî’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Vanî Mehmed Efendi’nin Hakk’a yürüyüş tarihi ise (1096/1685) olarak bilinmektedir. Kendisine doğduğu yerle ilgili lakaplar takılmıştır. Vanlı olmasından Vanî, Mehmed Efendi ve Vanî Mehmed Efendi diye anılmıştır. Hoşab’lı olması, el-Hoşâbî olarak tanınmasına yol açmıştır.

Burada önemle şunu arz etmek gerekir ki, bazı kütüphane kataloglarında, Vanî Mehmed Efendi ile Vankulu Mehmed Efendi birbirine karıştırılmıştır. Vankulu Mehmed Efendi (Van şehri hyt. 1592) bir Türk bilginidir. Müderris ve müftüdür. Vankulu Mehmed Efendi hazırladığı Arapça Türkçe sözlük ile ün kazanmıştır.

JBrockelmann (1868/1956) GAL diye bilinen eserinde, Vanî Mehmed Efendi (hyt. 1096/1685) ile Vankulu Mehmed Efendi’yi (hyt. 1000/1592) aynı şahıs olarak kaydetmiş ve bu eserinde, Vanî Mehmed Efendi’yi; M. b. Bistâm al-Hassâbî Wânî Ef., Wânqulu, starb 1096/1685 şeklinde zikretmiş ve buna kaynak olarak da; Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, II, 50 ile İsmail Belîğ Efendi, Güldeste-i Riyaz-ı İrfan, S. 209′u göstermiştir.

Ancak, Brockelmann’ın kaynak olarak gösterdiği bu eserlerde Vanî Mehmed Efen­di ve Vankulu Mehmed Efendi hakkında bilgi verilmiş olup, bu iki şahsiyet birbirine ka­rıştırılmıştır. Herhalde, her ikisinin Van’lı olmasından dolayı, Brockelmann bazı kütüp­hane kataloglarında da karıştırılması sebebiyle kendisi de bu konuda yanılmış olabilir.

Kütüphane kataloglarındaki yanlış kayıtlardan bir örnek verirsek; Yeni Cami matbu katalogunda, Mehmed el-Vanî eş-Şehîr bi-Vankûlî (hyt. 1000);  Es’ad Efendi Kütüphanesi defterinde ise, Mehmed el-Vanî eş-Şehîr bi-Vankulu (hyt. 1000) olarak kayıtlıdır.

Zaten bu iki şahsın Ölüm tarihleri arasında 93 yıl gibi bir zaman farkı vardır ki, ayrı ayrı dönemlerde yaşamışlardır.

2. Talebelik Dönemi

Vanî Mehmed Efendi ilim aşkıyla dolu olduğu için, tahsilini daha da derinleştirmek için Van’dan ayrılıp, Tebriz, Gence ve Karabağ’a gitmiştir. Vanî Mehmed Efendi elde ettikleriyle yetinmiyor, daha fazlasına ve güzeline ulaşmak istiyordu. Bu yüce gayesiyle ilim merkezlerinden biri olan Tebriz’e gitmiştir. Lâkin burada Râfızîler ve dinsizler ile karşılaşmıştır. İlim öğreniminin çıkmaza girmemesi düşüncesiyle buradan Karabağ’a git­miştir. Karabağ’da ünlü, eşsiz üstad Molla Nurettin hazretlerinin yanında on yıla yakın ilim tahsil edip, kendini yetiştirmiştir.2

VanîMehmed Efendi, daha çok tefsir, hadis, kısas-ı enbiyâ ve tarihe ilgi duymuş­tur. 0, çeşitli tarikatlerle ve tasavvufla uğraşmış fakat bu yolda gitmemiştir.

Vanî Mehmed Efendi ilim hayatını tamamladığında Erzurum’a yerleşip, vaaz ve na­sihatlerde bulunmuştur.

3. Hayatında Yapmış Olduğu Görevler

Vanî  Mehmed Efendi ilk olarak Erzurum’da vaizlik yaptığı yıllarda, Küprulü Fazıl Ahmed Paşa (hyt.H. .1069/1659) ile tanıştıktan sonraki yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. O, İstanbul’da sultan vaizliği, hünkâr vaizliği ve ordu vaizliği görevlerinde bulunmuştur.

a) Vaizlik

Vanî Mehmed Efendi vaizlik dönemine ilk olarak Erzurum’da başlamıştır. Vaizlik mesleğinde o kadar ün ve şöhret yapmıştı ki, çevreden birçok kimse onu görmeğe ve dinlemeye geliyordu.

O, şeyh olarak tanınmış fakat tasavvuf yoluna girmemiştir. Bu da onun dikkat çeken bir diğer tarafıdır.

Vaizlik mesleğinde Erzurum’da epey görev yapan Vanî Mehmed Efendi bunun yanı sıra ilim meclislerindeki sohbetleriyle de meşhur olmuştur. O senelerde Köprülü Fâzıl, Ahmed Paşa Erzurum Beylerbeyisi olarak Erzurum’a geliyor ve Vanî Mehmed Efendi’nin ününü duyup onunla tanışıyor ve aralarında samimi ilişkiler oluşuyor. Böylece Vanî Mehmed Efendi’ye İstanbul yolu açılmıştır. Onun, sultan IV. Mehmed[3] ile tanışmasını kolaylaştıran hatta sultan vaizliği ve ordu vaizliği mevkilerine kadar yükselmesine sebep olan kişi Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’dır. Vanî Mehmed Efendi, 1664 yılında İstanbul Yeni Cami kürsü vaizliğine tayin edilmiş bunun yanı sıra Sultan IV. Mehmed’in hocalık görevi de ona verilmiştir.

Vanî Mehmed efendi’nin talebelerinden İshak b. Hasan Tokadî (hyt. 1100/1688), Vanî Mehmed Efendi’yi çok övmüş, onu adeta bir öğüt denizine benzetmiştir.

Vanî Mehmed Efendi, şehzade Mustafa’nın ve Ahmed’in de hocalığını yapmıştır.

b) Sultan Hocalığı

Vanî Mehmed Efendi’ye, önceden de ifade ettiğimiz gibi, 1664′te Yeni Cami kürsü vaizliğinin yanı sıra, Sultan IV. Mehmed’in hocalık görevi verilmişti. Daha sonra şehzade Mustafa’nın hocalığını yapmıştır. Vanî Mehmed Efendi Hünkâr Vaizi görevini alınca, şehzadenin hocalığını, damadı Feyzullah Efendi’ye devretmiştir.

Şehzade Mustafa’nın eğitimine başlanılması, Vanî Mehmed Efendi’nin ona ilk der­sini vermesi, törenler düzenlemesi Hammer’de anlatılmaktadır; Sultan IV. Mehmed ayağa kalkarak oğlunu karşılamış, gözlerinden öperek, onu kendi yanına oturtmuştu. Şehzâde’nin eğitimiyle görevli Emîr Efendi’den önce, Vanî Mehmed Efendi evvela Bestnele’yi okutmuş, daha sonra da elif-bâ’nın ilk dört harfini söyleyerek, şehzadeye üç defa tekrar ettirmiştir. Sultanın ikinci oğlu Ahmed’in hocalığı da Vanî Efendi’nin damadı Feyzullah Efendi’ye verilmişti. Feyzullah Efendi genç şehzadeye verilecek olan ilk dersin verilmesi şerefini Vanî Efendi’ye bırakmıştı. (Temmuz 1680)

c) Ordu Vaizliği:

Ordu vaizi veya şeyhi, askerleri gaza ve cihada teşvik ve ordunun muzafferiyetine dua etmek için bulundurulan kimselere verilen isimdir. Ordu vaizi olan kimse, yüksek ilmiye sınıfına mensup bir zat olup, savaştan önce askere hitap eder, manevî destek sağlardı. Öyle ki bazıları bizzat savaşa katılır, askerin önünde düşmanla mücadele eder ve şehâdeti arardı. Şanlı tarihimizde bununla ilgili güzel örnekler vardır.

Vanî Efendi de ordu vaizliğinde bulunmuştur. O, savaştan önce askere hitap eder, manevî destek sağlardı.

1683 Viyana seferine Vanî Efendi de katılmıştı. Fakat II. Viyana kuşatması, boz­gunla sonuçlanınca, padişah tarafından Bursa Kestel’e sürülmüştü.

4. IV. Mehmed ile Münasebetleri:

Fâzıl Ahmed Paşa’nın kanalıyla IV. Mehmed (1642-1693) ile tanışan Vanî Efendi, çok kısa bir sürede sultanın sevgisine ve saygısına mazhar olmuştu. Padişah her zaman onun derslerini dinler, hemen her seyahatinde onu yanından ayırmazdı. Dolayısıyla, mec­lis törenlerinde çok önemli kişi haline gelen Vanî Mehmed Efendi’ye padişah bütün işle­rinde danışır hale gelmişti.

Padişah, çok sevdiği bu vaize, cizye ve gümrük muhasebelerinden iki bin akça ver­diği gibi, Bursa Kestel kalesi ve çevresindeki birçok köyü ona temlik etmişti,  Bunun yanında eskiden Papaz Bahçesi şimdi de Vanikoy[4] ismiyle anılan, Boğaziçi’nde yer alan yeri de ona vermişti.

Bu yörede gezmeyi avlanmayı seven, buradaki kasrı ve bahçeleri yeniden düzenle­ten IV. Mehmed, şehzadelerine hocalık eden Van’lı bir hoca olan Vanî Mehmed Efendi’­ye burada büyük bir toprak ve koruluk bağışlamıştır.

IV. Mehmed, Cuma gününden başka her gün av tertip ederdi. Cuma günleri ise Vanî Mehmed Efendi’nin vaazlarını dinler, son derece ona güvenir; her işinde ona danışırdı. Padişah, Vanî Mehmed Efendi’nin çok iyi bir nişancı olmasından dolayı ona tezhipli bir yay hediye etmişti.

Vanî Efendi’nin padişah üzerinde etkisinin büyük olduğu; padişaha bazı tekkeleri kapattırdığı, mevlevî semahlarını, bektaşî ayinlerini, içki ve ticaretini yasaklattırdığı söy­lenir. Vanîköy adı, bu Van’lı hocadan gelmekte ve üç yüzyıldan fazla süredir bu isimle anılmaktadır.2

5. Yaşadığı Dönemde Dinî Siyâsi Durum ve Faaliyetleri:

XVII. asrı incelediğimiz zaman, dinî hayatın kargaşa içinde olduğunu görüyoruz. Bu kargaşa mutasavvıflar ile fıkıhçılar arasında olan mücâdeledir. Önceleri fikir alanında, kitaplarda vaazlarda olan bu mücadele, asrın sonlarına doğru eyleme dönüşmüştü. Bu dönemde Osmanlı topraklan üzerinde tasavvufî hareketler İyice hızlanmıştı. Bu muta­savvıflar içinde dine uygun görüşü olan da vardı olmayan da vardı.

Siyâsî olarak baktığımız zaman, Osmanlı devletinin siyâsî, idâri, malî, askerî ve hukukî bakımlardan içten içe yıkılmakta olduğu görülmektedir. Padişahların yaşlarının yetersiz olması sebebiyle çıkarcı vezirlerin idareyi ellerinde bulundurdukları ve rüşvetin ileri safhalarda olduğu görülmektedir. Ayrıca bu dönem, vezir-i azâmların çok sık değiştiği, siyâsi ve idâri istikrarın bozulduğu en önemlisi de, Kösem Sultanların, Halice Tarhan Sultanların etkilerinin çok kuvvetli olduğu karma karışık bir dönemdir.

Köprülüler dönemi; Kanunî dönemini hatırlatan istikrarlı bir toparlanma dönemi ol­muştur. Köprülülerin vezirlik dönemi Fâzıl Ahmed Paşa dönemi, Köprülüler gibi başarılı olamamıştır. II. Viyana Kuşatması(1683)’nın hüsranla sona ermesi artık Osmanlı’nın Avrupa’da, Tuna boylarında sona ermesi demekti.

Dönemin kültürel dokusuna baktığımız zaman, XVII asır ilmî ve fikrî bakımdan medreselerle müderrislerin çalışmalarıyla ortaya çıkmaktadır. Fakat bunların çalışmaları­nın ufkî olarak pek geniş olmadıklarını anlıyoruz. Bunun yanında, kültür hazinemizi zen­ginleştiren önemli eserler te’lif ve tercüme edilmiştir. Bunlardan birkaçı;

Ahîzâde Halimî (hyt. 1604 m.) İslâm hukukunun önemli kaynaklarından Hidâye Şerhi yazmıştır.

San Abdullah Efendi (hyt. 1660 m.) Hadikatü’l-fukaha adlı eserini kaleme almış ve şerhini de yazmıştır. Bunların yanı sıra Kefeli Ebü’l-Beka Eyüb b. Mûsa (hyt. 1682 m.) Külliyat-ı Ebu’l-Bekâ adlı lügatini yazmıştır.

Bunların yanı sıra, Peçevî İbrahim Efendi(hyt. 1651 m.)’nin Tarh-i Peçevî’si, Kâtip Çelebi’nin (hyt. 1657 m.) eserleri, Solakzâde Hemdemî (hyt. 1658) m.)’nin Solakzâde Tari­hi, Küçük Nişancızâde Mehmed Paşa(hyt. 1571 m.)’nın Nişancı Tarihi bu dönemin belli başlı eserleridir.

XVII. asırda, tasavvufî düşüncelerin oldukça yaygın olduğu özellikle de Halvetiy-ye, Bayramiyye, Kadirî ve Mevlevi tarikatlarının etkin olduğu bir zemin yardır. Vanî Mehmed Efendi kendisini böyle bir mücadelenin İçerisinde bulmuştur.

Vanî Mehmed Efendi, XVII. asrın dinî, siyâsi ve ilmî ortamında, padişahın gözde­leri arasında olmuştur. Vanî Mehmed Efendi birçok sahada, kendi fikirleriyle devlet içeri­sinde tesirli olmasını çok iyi bilmiştir. Vanî Mehmed Efendi’nin aktif rol aldığı bazı olay­lar şunlardır.

Kahvehanelerin kapatılmasına bizzat çalışmıştır. Yine şarabın yasaklanmasını sağlayan Vanî Efendi olmuştur. Şeyhü’l-islâm Minkârî-zâde Yahya Efendi ile duanın ale­ni yapılıp yapılmayacağı tartışması şiddetli bir şekilde olmuştur. Vanî Mehmed Efendi duanın açıktan yapılmasını savunuyordu.

Ayrıca Vanî Mehmed Efendi, mutasavvıf şair Niyâzî-i Mısrî kaddese’lâhü sırrahu’l azîzin (1618-1694) Bursa’dan Limni adasına sürülmesi, Babaeski’de bulunan bir Bektaşî tekkesinin yıktırılması, Mevlevî ve Halvetî dergâhlarının kapattırılmasından sorumlu tutulmaktadır.

6. Kestel’e Sürgün Edilmesi ve Hakk’a Yürüyüşü:

Bu sürgünün sebebi, II. Viyana Kuşatması(1683)’nın başarısız olmasıdır. Vanî Mehmed Efendi bu kuşatmaya ordu vaizi olarak katılmıştı.

Şöhret düşkünü Vezir-i A’zam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bazı yazışmalarla devlet kademelerini sefere teşvik ediyordu. Aynı şekilde Yeni Cami vaizi Vanî Efendi’ye de yazılar gönderip, vaazlarda Viyana seferini teşvik ettirmişti. Sonuçta Vanî Efendi padi­şahı, sefere razı etmeyi başarmıştı.

Fakat bu seferin bozgunla sonuçlanması, Kara Mustafa Paşa’nın da hayatına mal olmuş; Vanî Mehmed Efendi’nin de padişahın gözünden düşmesine sebep olmuştu. Neti­cede, önceden Vanî Efendi’ye temlik edilen Kestel’e sürgün edilmişti.

Bu sürgün olayı Vanî Mehmed Efendi’yi çok üzmüştü. Bu olaydan kısa bir süre sonra, 14 Zilkade 1096/12 Ekim 1685 Cuma günü Hakk’a yürümüştür.

Vanî Mehmed Efendi’nin iki kızı dört oğlu vardı. Oğullarının hepsi ilmiyedendi. Oğullarından Ahmed Efendi İslanbul payelilerinden, Selman Efendi ise Haremeyn evkafı müfettişidir.

Vanî Efendi’nin zamanında mutasavvıflara olan tutumu, Edirne Vak’asını kendi ailesi aleyhine çevirmişti.

B. TALEBELERİ

Vanî Mehmed Efendi’nin tesbit edilen iki talebesi vardır. Bunlardan biri, Şeyhülis­lâm Feyzullah Efendi(1048-1115/1638-1703)’dir. Vanî Efendi’nin damadıdır. Feyzullah Efendi, padişahın güvenini fazlaca kazanmış olduğu için, kendi yakınlarını da birçok yüksek makama getirmiştir. İlmiye sınıfını kendi aleyhine küstürüp, gücendirdi ve düş­man etti. Edirne vak’asının baş sebeplerinden birisi oldu.

Vanî Mehmed Efendi’nin öğrencilerinden birisi de İshak b. Hasan Tokadî’dir. O, dinî bilgilerini Vanî Mehmed Efendi’den tahsil etmiştir.

Hanefî mezhebine mensup olan İshak, birçok eser yazmış olup, eserlerinin çoğu da manzumdur. Eserlerinden özellikle Manzume-i Akâid, devrin âlimlerince oldukça mute­ber sayılmış ve bu esere birçok şerhler yazılmıştır.

C. YAPTIRMIŞ OLDUĞU ESERLER (HAYRATI)

Vanî Mehmed Efendi’nin birçok hayratı vardır. Bunlar İstanbul ve Kestel’de yapıl­mıştı.

IV. Mehmed’in Boğaziçi’nde Vanî Mehmed Efendi’ye temlik ettiği yer olan Vaniköy’de, Vaniköy Câmii’ni (H. 1076/1655)’te yaptırmıştır. Bursa Keste kalesinin çevre­sinde bir cami daha yaptırmıştı.

Ayrıca yalı olarak, 18. yüzyılda yıkılmış, taşları ise Sadabat köşklerinin yapımında kullanılmış bir yalısı vardı. Ayrıca Vaniköy semtinde, Vanî Mehmed Efendi’ye ait olduğu söylenen bir de yalı bulunmaktadır.

Bunlardan başka, Kestel kalesi çevresindeki camiin yanında, mescid, imaret ve bü­yük bir kervansaray yaptırmıştır. Vanî’nin ve yakınlarının kabri de buradadır.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’lâhü sırrahu’l azîz Vani Efendi hakkındaki görüşlerini Mevâid-ül İrfan’da şu şekilde açıklıyor.

Allah Teâlâ’nın: “Vela teniya fizikri: Beni anmakta vani (gevşek) olmayın.” [5] sözü hakkındadır. Dersen ki: Vani zikirde nasıldı ki, biz de onun gibi olmayalım cevaben derim ki:

Vani Sultan Mehmed’e yaklaşma imkânı bulunca Sultan Mehmed Camide, mescitte ve tekkelerde bulunan bütün zikir ehlini cehri zikirden kesti. Zikir ehlini darmadağın etti. Zikir yerlerini ehlinden boşalttı. O kadar ileri gitti ki zikir nuru insanların kalbinden tamamen sönmeye yüz tuttu. Bunun için Allah bizi de onun gibi olmaktan, Fir’avn’ın yasakları altında kalan Mûsa ve Harun aleyhimesselâm gibi onun yasağı altında kalmaktan menetti.

Cenabı Hakk’ın Taha Suresinde: “Benim zikrimde vani (zayıf) olmayın” ayetiyle işaret buyurduğu üzere hasedçilerin en büyüğü VANİ’dir. Çünkü o, büyü yaparak padişaha yaklaştı, padişah, saltanat yularını onun eline verdi, ona itaatkâr oldu. Sultan onun emriyle Mısri’yi hapsettirdi. On yedi sene Rodos’ta, on altı sene Limni’de. Sultan ve çok mevki erbabı, Mısri’yi geçim sıkıntısıyla tazyik edip Vani’ye tabi etmek istiyorlardı. Hâlbuki Mısri, açlık ve susuzluktan ölse dahi ona tabi olmaz. Mısri’nin onlara son cevabı şu idi:

Allah Teâlâ’nın seçtiği Hasan ve Hüseyin aleyhisselâma razı olmayan; bilakis Hüseyin aleyhisselâmı katledenlerden razı olan kimse, Allah’ın en büyük düşmanıdır. Ve bugün bu mezhebin reisi Sihirbaz Vani’dir. Allah bizi ve sizi Muhammed Evladının sadık dostlarından eylesin. (ÂMİN) [6]

Dindarlık ölçüsünün kullanılmasının nelere mal olacağına yine ilginç bir örnek yine K. Karabekir Paşa’dan:

“Erzurum’da yakaladığımız Müslüman olmuş bir Rus ca­susunu temize çıkarmak için bir mahalle halkının ka­rargâhıma geldiği zaman hallerine bakıp hatıratıma şu­nu kaydetmiştim:

Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni her­kes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden at­lattı.” (Karabekir, İstiklâl Harbimiz, 2/717) [7]

Vücûd-ı insâna cân,  muhakkak oldu Sultân,
Şeytânı sürdü Rahman,  levhinden
[8] ol silindi.

İnsân vücûdüna cân,  muhakkak oldu Sultân,
Şeytânı sürdü Rahman,  ol levhinden silindi.

Şeytânı Rahman sürdü” burada “Rahîm” sürdü demek lâzım gelirdi, çünkü “Şeyh Küşteri” hazretlerine Şeytân gelip: “bir müşkülüm var.  Cenâb-ı Hak buyurmuştur:” Vesiat rahmetî külli şeyin” (Rahmetim her şeyi kaplayacak derecede geniştir),  ben de burada geçen “Şey” de dâhilim,  şu halde benimde rahmet içinde bulunmam iktizâ eder.   Niçin Hakk’ın rahmetinden koğuldum ?”.

Küşterî hazretleri: “Külli şeyin muhît” olan (Her şeyi kaplayan) Rahmanın rahmetidir ve rahmet-i Rahmandır.  Çünkü rahmet-i Rahman bir rahmet-i âmdır (Yani müşterek, herkese âit ). Rahmet-i Rahîm ise rahmet-i hâstır ve rahmet-i îycaddır,  işte sen oradan, yani Hakk’ın Rahîm olan rahmetinden koğuldun.” İşte bu sebeple Mısrî efendi şiirdeki beyitte Rahman yerine “Râhîm” demesi lâzım gelirdi.

Bir mahfî sahhâr[9] idi,  kattâl u cebbâr[10] idi,
Câdü
[11]-yı mekkâr[12] idi,  caduluğu bilindi.

Bir gizli büyücü idi,  çok öldüren ve zalim idi,
Hilekâr Câdı idi, cadılığı bilindi.

Tevbe ederdi hayre,  niyet ederdi şerre,
Küp olmuş idi hamre hamrin küpü delindi.

Hayra tevbe ederdi,  şerre niyet ederdi,
Şaraba küp olmuş idi şarabın küpü delindi.

Sevmezdi ol beşeri, eâm idi hep zararı,
Ehl-i Hakk’ın ciğeri, dilim dilim dilindi.

Sevmezdi ol beşeri, umumî idi hep zararı,
Hakk ehlinin ciğeri, dilim dilim dilindi.

O ulu Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz hazretlerine sevdikleri zaman zaman gümüşler ve dinarlar getirirler, giz­lice keçenin altına koyarlardı. Mevlânâ hazretleri onların gönüllerini kırmamak için bu paraları kabul ederdi ve hiçbir şey söylemezdi. Namaz kılmak için gece yarısı kalktığı vakit, o paralan alır, kuyulara atardı. Hayırlı arkadaşlar zaruretleri dolayısıyla:

“Bu paraları niçin dostlara bağışlamıyor da kuyuya atıyor” diye sorarlardı. Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz

“Sev­ginin ve dostluğun tam alâmeti, en sevdiği ve en güzel olan şeyleri dostlara ve arkadaşlara ver­mektir. Yoksa hoş olmayan zehirli şeyleri onlara vermek değildir. Bütün eşya ve bütün dünya malları öldürücü bir zehir ve bir şey elde edilmeyen az bir maldır. Bana zararlı olan ve zahmet veren bir şeyi, dostlarıma vermeğe acıyorum. Size de ver­memem daha İyi olur. Sizi ondan sakınıyorum” dedi ve şu hadîsi buyurdu:

“Elini kalbine koy; kendi nefsine yapmak istemediğin şeyi kardeşine de yapma”

Mısra:

“Kendine uygun görmediğini başkasına da uygun görme”.[13]

Ol zâlimin elinden, çıktı çoğu yolundan,
Cüdâ düşüp ilinden,  defterleri çalındı.

Ol zâlimin elinden, çıktı çoğu yolundan,
Ayrı düşüp ilinden,  defterleri çalındı.

İlinden uzaklaşmak, hakikatten uzaklaşmak; defterin çalınması itikatları bozuldu demektir.

Yezîd-i bed-nâm idi,  ilimde haham[14] idi,
İt idi Bel’am[15] idi taşra dili salındı.

Yezîd gibi nâmı kötü idi,  ilimde haham idi,
Köpek idi Bel’am idi taşra dili salındı.

Bel’am İbn Bâûra

[Hz. Mûsa aleyhisselâm zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş olan ilim adamı.

A'raf suresinin 175-176'ncı ayetleri münasebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel'am İbn Bâura (veya Bel'am İbn Eber)' nın, İsrâiloğulları'ndan, devler ülkesinden, Yemen diyarından veya Ken'an ilinden Allah Teâlâ'nın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap, yanında Allah Teâlâ'nın ismi a'zamı bulunan ve fakat sonradan itaatsızlığa düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivayetler vardır. Her ne kadar Lût aleyhisselâmın kızlarından biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun Yahudiler tarafından müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir. [16]

Bel’am’a konu teşkil eden ayet meâlleri şöyledir:

“Habibim! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. ” [17]

Bel’am’la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır: “Rivayete göre Mûsa aleyhisselâm, Ken’âniler’ in Şam’daki topraklarına girmişti. Bu sırada Bel’am, el-Belkâ köylerinden Bal’â’da bulunuyordu. Ken’âniler’den bazıları Bel’am’ın yanına gelerek:

“Ey Bel’am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları’nın başında olduğu halde bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize İsrâiloğulları’nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin. Onları defetmesi için Allah Teâlâ’ya duâ et”, dediler. Bel’am:

“Yazıklar olsun size! O Allah Teâlâ elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana Allah Teâlâ öğretti” diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda ısrar ettiler. Bel’am da eşeğine binerek, İsrâiloğulları’nın çıkmakta olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten sonra hayvan yine çöktü. Bel’am biraz evvelki gibi hareket ettikten sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü. O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihayet eşek, Bel’am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah Teâlâ’nın izni ile konuşarak şöyle dedi:

“Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah elçisi ile mü’minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler.” Fakat Bel’am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam etti. Nihayet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ aleyhisselâmın ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları’na beddûa ederken Allah Teâlâ onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce:

“Ey Bel’am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları’na hayır duâda, bize bedduâda bulunuyorsun” dediler. O:

“Ben bunu kendi ihtiyarımla yapmıyorum, Allah Teâlâ dilime hâkim oldu” dedi. Bunun üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine: Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan başka çare yoktur…” dedi. [18]

Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha çok Bel’am’ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, sözkonusu âyetlerle anlatılmak istenenin Bel’am olduğu yolundaki rivayetleri ve onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel’am’ın, âyetlerin nüzulüne sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir.[19]

Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel’am’ın dışında, Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebu Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı makbul bir kişi, münafık olan her kişi veya yahudi, hiristiyan ve haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de rivayetler vardır. [20]

Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel’am ve hareketleri itibariyle onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah’ın âyetlerini yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu; Bel’am’la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır. [21] Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade değişiklikleri hariç- Kitab-ı Mukaddes’te geçen bilgilerin tamamen aynısıdır. [22]

Ancak Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah Teâlâ’nın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah Teâlâ’nın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.

İnsanları “Allah Teâlâ adını kullanarak” aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın” etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan güç, “Bel’am”dır.

Allah Teâlâ’nın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani Tağûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da “Allah Teâlâ adını kullanarak” aldatan, Kur’ân-ı Kerim’deki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi Bel’am’ dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah Teâlâ’nın indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar “çok dindar” görünmekle birlikte, Tağut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr” i İslâm’a karşı ayaklanan güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş Bel’am’lardır.] [23]

TAHMİS-İ AZBÎ

Bir menzilde kalındı arzı hüner kalındı

Bahri ilme dalındı sana haber olundu

Nusret kösü çalındı aşikâre kılındı

Zevâle gün salındı,  kal’a-i Vân alındı,
Bâtıl
vücûd dolandı,  vücûd-ı Hakk bulundu.

Lütfu Hüdâ’ya tapan gafleti ko gel uyan

Sana rivayet beyan eyleyeyim dâsitan[24]

Bu sözüme gel ıyan sanma bunu sen yalan

Vücûd-ı insâna cân,  muhakkak oldu Sultân,
Şeytânı sürdü Rahman,  levhinden ol silindi.

Hem demi hünkâr idi her sözü inkâr idi

Münkiri inkâr idi zalim gaddâr idi

İbkis ile yâr idi çün inâdı var idi

Bir mahfî sahhâr idi,  kattâl u cebbâr idi,
Câdü-yı mekkâr idi,  caduluğu bilindi.

Güneşi sorma köre haberi eğri verir

Bin yıl olursa ömrü dayanıp etme garre[25]

Tanrı cezasın vere sanma murada ere

Tevbe ederdi hayre,  niyet ederdi şerre,
Küp olmuş idi hamre hamrin küpü delindi.

Batıl idi hüneri mala idi seferi

Yok idi hiç hazeri sevmez idi geri

Girmiş ona dipdiri oluru cehennem yeri

Sevmezdi ol beşeri, eâm idi hep zararı,
Ehl-i Hakk’ın ciğeri, dilim dilim dilindi.

Sordum onun halinden geçmez idi malından

Zahid kıl u kâlinden bülbül cüda gülünden

Bezmiş idi kavlinden âlem onun dilinden

Ol zâlimin elinden, çıktı çoğu yolundan,
Cüdâ düşüp ilinden,  defterleri çalındı.

Kendin bednam eyledi san eyi nâm eyledi

Arzı meram eyledi azmi zülam eyledi

Azbî kelam eyledi ona düşnâm [26]eyledi

Yezîd-i bed-nâm idi,  ilimde haham idi,
İt idi Bel’am idi taşra dili salındı.


[1] Zeval: Zâil olma, sona erme.   Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.   Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman.   Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.

[2] (KONUK, 2001), s.7-16

[3] 19. Osmanlı pâdişâhı olan IV. Mehmed’in babası Sultan İbrahim, annesi de Haseki Hatice Tarhan Sultan’dır. Osmanlı tarihinde, ava olan düşkünlüğü, nedeniyle Avcı Mehmed olarak tanınmıştır.

[4] Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, Kandilli ile Çengelköy arasında kalan, Üsküdar ilçesine bağlı semt ve mahalledir.

[5] Tâhâ, 42

[6] (ATEŞ, 1971) Altmış üçüncü sofra

[7] (ÖZTÜRK, 2008), s. 61

[8] Levh: Görünen ibretli manzara.   Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.   Seyredilen yerin çizili sureti.   Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.   Şimşek çakmak.   Susamak.   Zâhir olmak.   Çalıp almak.

[9] Sehhar: (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan.   Çok aldatıcı

[10] Cebbar: (Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ Hz.leri (C.C.) Zâlim, gaddar, müstebid, mütemerrid insanlar da bu sıfatla tavsif edilir. Meselâ; Cengiz, cebbar ve gaddar bir devlet adamı idi.   Koz: Gökyüzünün cenubunda bulunan bir yıldız kümesi.

[11] Cadı: Avrupa’da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kull anarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

[12] Mekkâr: Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan

[13] (YAZICI, 1995), s. 666-(400)

[14] Haham: Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi

[15] Bel’am: Terbiyesiz, açgözlü, obur.   Hz. Mûsa aleyhisselâm hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail’i kandıran Bel’am bin Baura adında birinin adı.

[16] (Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn Bâura” Mad.)

[17] A’raf, 175-176

[18] Taberi, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbni Kesir, e!Bidâye ve’n-Nihâye, Riyad 1966, I, 322 vd.

[19] Kâsımî, Mehâsinü’t-Te’vil, VII, 2906

[20]Taberi, a.g.e, IX,119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut 1366/1947, II, 78; Mes’üdî, Mürûcü z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir, a.g.e., I, 322

[21] D.B. Macdonald, İA, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara 1979, s. 242

[22] Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25; XXII, 16; Yeşu XXIV, 9

[23] Şamil Ansiklopedisi

[24] Dâsitân: (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı.   Şöhret.

[25] Garre: Gafil kişi, gaflette bulunan kimse.

[26] Düşnam: f. Sövme, sövüp sayma, ta’n.

Bugün Ya’kûb-ı kalbe Yûsuf-ı cândan geldi,


Vezin: Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün

Bugün Ya’kûb-ı kalbe Yûsuf-ı cândan geldi,
Kâmîs-i pur- nesîm ile o cânândan haber geldi.

Açıl ey gözlerim envâr-ı vech-i zül-celâlîden,
Dilâ bedr ol kim mehr-i dırahşândan haber geldi.

Yerinme nâkısım deyu kemâl ehlini gördükçe,
Kamû noksânı tekmil eden insanlardan haber geldi.

Ne kim yağma olundu çekme gam şimden geru sen var,
Dil-i vîrandaki ol kenz-i vîrândan haber geldi.

Edip dilhâneyi tamir otur bu beyt-ül ahzanda,
Bu şeb bana seher vaktinde mihmândan haber geldi.

Bu Mısrî’nin vücûdu Mısrînin oldur şehinşâhı,
Ezelden tâ ebed hükm-i Süleyman’dan haber geldi.

Bugün Ya’kûb-ı kalbe Yûsuf-ı cândan geldi,
Kâmîs-i pur
[1]- nesîm ile o cânândan haber geldi.

Bugün Ya’kûbun kalbine Yûsuf-ı cândan geldi,
Oğul gömleğinin esintisi ile o cânândan haber geldi.

Bu beyitte Yusuf’dan murat ruhtur,  Yakub’dan murad ise kalbtir.   Ruh makâmı,  hakikat makâmı olup “Makâm-ı cem” dir. Makâm-ı cem’e vâsıl olmadan hiç “Hazret-il cem” e vâsıl olunabilinirmi? Önce Yusufa,  andan Yakuba gidilir.  Kur’ân-ı Kerîm bütün enfüs ve afâkı câmidir.   Fakat bir tâife vardırki,  onlara “Tâife-i Bâtınıyye” tâbir olunur.   Bunlar Kur’ânı yalnız enfüse hasrederler.   Meselâ; Salât-ı afâkiyeyi tanımazlar,  salâtı yalnız enfüsiyyeye hasrederler.   Oruç keza öyle ve diğer farzları da enfüse (nefislere) hasredip,  afâkiyyeyi inkâr ederler.

Cebrâil akl-i Resûldür,  İsrâfil himmet-i Resûldür,  yoksa Cebrâil ve İsrâfilin aslı yoktur,  murad enfüsîdir diyerek,  afâkiyyeyi inkâr ederler.   Tâife-i zinâdıka gibi bu gibiler kâfirdir.   Kur’ânı yalnız enfüse hasreden küfreder.

Açıl ey gözlerim envâr-ı vech-i zül-celâlîden,
Dilâ bedr
[2] ol kim mehr-i[3] dırahşândan haber geldi.

Açıl ey gözlerim zül-celâlînin yüzünün nurlarından,
Ey dolunay gibi gönül parlayan güneşten haber geldi.

Zülcelâlin nûrlarından murad,  burada görünen mevcûdattır,  yani İlâhî Cemâldir.   Bu görünenler Hakk’ın ef’âli,  isimler ise Hakk’ın sıfatıdır,  bunlar zâta delâlet eder.

Yerinme nâkısım deyu kemâl ehlini gördükçe,
Kamû noksânı tekmil eden insanlardan haber geldi.

Yerinme noksanım diye kemâl ehlini gördükçe,
Bütün noksânı tamamlayan insanlardan haber geldi.

İnsân-ı nâkısım diye yerinme,  yani üzülme seni tekmil ettirirler.   Çünkü İnsân-ı Hayvân vardır ki tevhide hiç dâhil olmamıştır ve seyr-i sülûk görmemiştir,  bunlara insân-ı Hayvan tâbire olunur.   Tevhid-i Ef’âl ve Tevhid-i sıfât makâmlarını görmüş veya yalnız Tevhid-i Ef’âli görmüş olanlara İnsân-ı Nakıs tabir olunur.   Tevhid-i zâta vâsıl olanlara “İnsân-ı Kâmil” tâbir olunur.

“Kamu noksânı tekmil eden insandan haber geldi”

Bir kere tevhide ayakbastımı,  o kimse kâmil olur, yani “İnsân-ı Kâmil” mertebesine vâsıl olur,  ona makâmlar tekmil ettirilir.   Bir kere o adam hayvâniyetten kurtuldumu, ya bu âlemde veya son nefesinde veya Berzah âleminde, ya mahşerde ona tekmil ettirilir, mahrum kalmaz.

Ne kim yağma olundu çekme gam şimden geru sen var,
Dil-i vîrandaki ol kenz-i vîrândan haber geldi.

Ne kim yağma olundu çekme gam şimden geri sen var,
Perişan gönüldeki o harap hazineden haber geldi.

قَالُوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ اْلاَرْذَلوُنَ

“Sana mı inanacağız? Sana en rezil kimseler uymaktadır” dediler. [4]

Edip dilhâneyi tamir otur bu beyt-ül ahzanda,[5]
Bu şeb bana seher vaktinde mihmândan haber geldi.

Gönül evini edip tamir otur bu dünyada,
Bu gece bana seher vaktinde misafirden haber geldi.

Bu Mısrî’nin vücûdu Mısrînin oldur şehinşâhı,
Ezelden tâ ebed hükm-i Süleyman’dan haber geldi.

Bu Mısrî’nin vücûdu Mısrînin o dur şahlar şâhı,
Ezelden tâ ebed hükm-i Süleyman’dan haber geldi.

TAHMİS-İ AZBÎ

Bihamdillâh vel’minne[6] ki dermandan haber geldi

Bu derdin çaresin buldum çü Lokman’dan haber geldi

Bugün mısrı dile [7]adl işi sultandan haber geldi

Bugün Ya’kûb-ı kalbe Yûsuf-ı cândan geldi,
Kâmîsi pur- nesîm ile o cânândan haber geldi.

Göründü çün ıyan bize hüner arz-ı kemâlinden

Özümdür vuslatın dilde hakikat hâli hayalinden

Dîli bîçare zâr eder temenâyı visâlinden

Açıl ey gözlerim envâr-ı vech-i zül-celâlîden,
Dilâ bedr ol kim mehr-i dırahşândan haber geldi.

Özümü eyledim tasdik hayal ehlini gördükçe

Ona hemdem olur gönlüm visal ehlini gördükçe

Temâşayı cemal eyler cemâl ehlini gördükçe

Yerinme nâkısım deyu kemâl ehlini gördükte,
Kamû noksânı tekmil eden insanlardan haber geldi.

Bugün oldum emîn-i’llah emânettir bana esrâr

Eriştim ilmi Yezdân’a inâyet eyledi settâr

Çü feyzin eyledi ihsan cenâbı Hazret-i Gaffâr

Ne kim yağma olundu çekme gam şimden geru sen var,
Dil-i vîrandaki ol kenz-i vîrândan haber geldi.

Bu hasret iştiyâkından sana sanma ziyân ede

Sana ihsan ere Hakk’tan vücudun ayn-ı can ede

Kâmu derdi dile dermân ola bâkîde fânîde

Edip dilhâneyi tamir otur bu beyt-ül ahzanda,
Bu şeb bana seher vaktinde mihmândan haber geldi.

Müsemma ola ta esma bırakma dilden Allah’ı

Yorulup kalma gel yolda gece gündüz edüp ahı

Ben Azbî’nin vücudundan eser kalmadı vallâhi

Bu Mısrî’nin vücûdu Mısrî’nin oldur şehinşâhı,
Ezelden tâ ebed hükm-i Süleyman’dan haber geldi.


[1] Pur: (C.: Purân) Oğul. Evlâd;

Pür: f. Çok, dolu, çok fazla, memlu, tekrar (mânâlarına gelir, birleşik kelimeler yapılır)  Sâhib, mâlik.

[2] Bedr: (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli.   Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi.   Bir şeyin tamam olması.   Sibâk ve sür’ât etmek.   Bir işin ansızın zâhir olması.  Tam ve münasib olan âzâ.   Dolu şey.   İyi hizmet eden köle.

[3] Mehr: Aşk, şefkat, muhabbet.   Güneş.   Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli

[4] Şuara, 111

[5] Ahzan: (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar

[6] Allah Teâlâ şükür minnetle beraber

[7] mısrı dile: Gönül Şehri

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,


Vezin: Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün.

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,
İnsân odur kim sırrını ins ü melek bilmez ola.

Merkep izinde su görüp deryâyı gördüm sanma sen,
Deryâ odur kim ka’rını aslâ semek bilmez ola.

Âdem odur kim nârı ola hem mâ u hem zemân ola,
Hayvandan ol adal durur nân ü nemek bilmez ola.

Kâmil odur kim aç susuz çok çok emek çekmiş ola,
Nâkıs o çiğdür bunda kim hergiz emek bilmez ola.

Herbir Nebî,  herbir velî zilletle erdi menzile,
Mısrî’ye söğsün şol ağız Allâh demek bilmez ola

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,
İnsân odur kim sırrını ins ü melek bilmez ola.

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,
İnsân odur kim sırrını insan ve melek bilmez ola.

Sırrını kötülerden gizlemen şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman, kendinden de gizlemendir.[1]

Merkep izinde su görüp deryâyı gördüm sanma sen,
Deryâ odur kim ka’rını
[2] aslâ semek bilmez ola.

Merkep izinde su görüp deryâyı gördüm sanma sen,
Deryâ odur ki dibini aslâ balık bilmez ola.

Âdem odur kim nârı ola hem mâ u hem zemân[3] ola,
Hayvandan ol adal durur nân ü nemek
[4] bilmez ola.

Âdem odur ki ateş ola hem su ve hem zamân ola,
Hayvandan o aşağıdır ekmek ve tuz bilmez ola.

Kâmil odur kim aç susuz çok çok emek çekmiş ola,
Nâkıs o çiğdür bunda kim hergiz
[5] emek bilmez ola.

Kâmil odur kim aç susuz çok çok emek çekmiş ola,
Noksan o kimsedir bunda kim asla emek bilmez ola.

Herbir Nebî,  herbir velî zilletle erdi menzile,
Mısrî’ye söğsün şol ağız Allâh demek bilmez ola

Herbir Nebî,  herbir velî zilletle erdi menzile,
Mısrî’ye söğsün şol ağız Allâh demek bilmez ola

TAHMİS-İ AZBÎ

Eyle eziyet nefsine rûhun dilek bilmez ola

Âşık olan vuslat için kaydı gerek bilmez ola

Hakk’al yakîn îzan bula âşk ehli şek bilmez ola

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,
İnsân odur kim sırrını ins ü melek bilmez ola.

Yârin cefâsın çekmedin âşık gerek usanmasın

Mevlâdan özüne kimse yok hiç kimseye dayanmasın

Ârif o derdimin göre ferdâ safâsın ekmesin

Merkep izinde su görüp deryâyı gördüm sanmasın,
Deryâ odur kim ka’rını aslâ semek bilmez ola.

Ehli sulukun şartıdır bâkî ten ile cân ola

Her ne gelir dostundan gelir cân ile bir fermân ola

Sahn-ı rıza içre girip hem hâk ile yeksan ola

Âdem odur kim nârı ola hem mâ u hem zemân ola,
Hayvandan ol adal durur nân ü nemek bilmez ola.

Dâim ede mestânelik âşk meyini içmiş ola

Dehrin bu ak ve karasın atıp kamu geçmiş ola

Tâ kim vâra ılliyyine Hakk’tan kanad açmış ola

Kâmil odur kim aç susuz çok çok emek çekmiş ola,
Nâkıs o çiğdür bunda kim hergiz emek bilmez ola.

Âşkın elinden Azbî’ya mesken kafesdir bülbüle

Duymaz cefâ senden onun cânın verir bülbül güle

Bu remzi kâmil gerek zâhir ile batın bile

Herbir Nebî,  herbir velî zilletle erdi menzile,
Mısrî’ye söğsün şol ağız Allâh demek bilmez ola


[1] Mesnevi, c.II. b.1500.

[2] Ka’r: Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet.   Yemeği dipten yemek.   Çalmak. koparmak

[3] Zeman: Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.(Levh-i Mahv-İsbat ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfuz-u Azam’ın daire-i mümkinatta, yâni mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet herşey’in bir hakikatı olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikatı dahi Levh-i Mahv-İsbat’taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir. S.)

[4] Nemek: f. Tuz. Milh.   Lezzet, tat.   Bağlılık, hak.

[5] Hergiz: f. Aslâ, kat’iyyen. Hiçbir suretle.

Devredüp geldim cihâna yine bir devrân ola,


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün

Devredüp geldim cihâna yine bir devrân ola,
Ben gidem bu ten sarâyı yıkıla virân ola.

Cûş edüp ummân-ı can cismim gemisin dağıda,
Yerler altında tenim toprak ile yeksân ola.

Bu vücudum dağı kalka atıla yünler gibi,
Şeş cihâtım açıla bir haddi yok meydân ola.

Dört yanımdan nâr u bâd u âb u hâk ede hucûm,
Benliğim anlar alup bu varlığım talân ola.

Dağıla terkibim otuziki harf ola tamâm,
Nokta
-i sırrım kamûnun cevherine kân ola.

Cümle efkâr-ı havâssım haşr ola bu arsada,
Kalkalar hep yeniden sankim bahâristân ola.

Yevm-i Tüblâ’dır o gün her mânâ bir sûret giyer,
Kimi nebat ve kimi hayvan,  kimisi insân ola.

Kabrime dostlar gelip fikredeler ahvâlimi,
Her biri bilmekte halim vâlih ü hayrân ola.

Her kim ister bu Niyâzi derdimendi ol zaman,
Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola.

Devredüp geldim cihâna yine bir devrân ola,
Ben gidem bu ten sarâyı yıkıla virân ola.

Devredip geldim cihâna yine bir devrân ola,
Ben gideyim bu ten sarâyı yıkıla virân ola.

Devir nazariyesinden bahsedilmektedir.

Cûş edüp ummân-ı can cismim gemisin dağıda,
Yerler altında tenim toprak ile yeksân ola.

Can denizi kaynayıp cismim gemisini parçalaya,
Yerler altında tenim toprak ile bir ola.

Bu vücudum dağı kalka atıla yünler gibi,
Şeş cihâtım açıla bir haddi yok meydân ola.

Bu vücudum dağı kalka atıla yünler gibi,
altı yönüm açıla bir sınırı yok meydân ola.

Dört yanımdan nâr u bâd u âb u hâk ede hucûm,
Benliğim anlar alup bu varlığım talân ola.

Dört yanımdan ateş, hava, su ve toprak ede hücum,
Benliğim anlar alıp bu varlığım talân ola.

Dağıla terkibim otuziki harf ola tamâm,
Nokta
-i sırrım kamûnun cevherine[1] kân[2] ola.

Dağıla terkibim otuziki harf ola tamâm,
Nokta-i sırrım herşeyin cevherine kân ola.

Beyitte geçen otuziki harften murad Merâtib-i halkiyye olup yirmisekizdir.   Bunlar: Nûr-i Muhammedî,  Nefs-i kül, Tabiat,  Heyülâ,  Cism-i kül,  Şekil,  Arş,  Kürsî, Felek-i atlas,  Felek-i Menâzil, yedi kat gök,  yedi kat yer,  maden,  bitki,  hayvan, cin ve melektir. Bunlardan sonra Merâtib-i Hakk’iyye de dört ki,  bunlar da “Fatihâ” suresinde zikredilmiştir. Bunlar Ulûhiyyet, Rahmâniyyet,  Rahimiyyet,  ve Mâlikiyyet tir. Böylece toplam mertebeler otuziki olmuş olur.   İşte bunlar tamam olunca her cevher kân (kaynak) olur.

Cümle efkâr-ı havâssım haşr ola bu arsada,
Kalkalar hep yeniden sankim bahâristân
[3] ola.

Bütün duygularımın düşüncelerim keşf ola bu arsada,
Kalkalar hep yeniden sanki bahâristân ola.

Yevm-i Tüblâ’dır o gün her mânâ bir sûret giyer,
Kimi nebat ve kimi hayvan,  kimisi insân ola.

Yevm-i Tüblâ’dır o gün her mânâ bir sûret giyer,
Kimi bitki ve kimi hayvan,  kimisi insân ola.

يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ [4] “Sırların orta yere çıkarılacağı gün” yani mahşerde herkesin ameli birer sûret giyer.  O kimsenin amelleri hayır ise,  hûrî,  gilman,  ağaçlar,  meyveler,  kuşlar vesâir şekillerinde.   O kimsenin amelleri şer ise,  maymun,  yılan,  akrep,  domuz,  köpek veya bunlara benzer sûretler giyip dururlar ve bunlar tartılırlar. Çünkü ameller birer sûret giymeyince tartılamazlar.   Onun için Mirâç gecesi Resûlün dönüşünde İbrahim aleyhisselâm ile görüştüğünde (yedinci katta): “Yâ,  Muhammed benden ümmetine selâm söyle işte cennet boştur.   Cennetin her nimeti amellerin sûretleridir.   Bu cennet (Suphanallâh,  Velhamdülillâh ve Lâilâhe illallâh vallâhü ekber) demekle dolar” demişlerdir.   İnsanların dünyâdaki amelleri sûret giyip tartılırlar,  hasenâtı (iyilikleri yaptıkları güzel işleri) seyyiâtından (fenalıkları,  yaptıkları fena işleri) fazla olanlar cennete,  seyyiâtı hasenâtından fazla olanlar cehenneme girse gerektir.

Kabrime dostlar gelip fikredeler ahvâlimi,
Her biri bilmekte halim vâlih ü hayrân ola.

Kabrime dostlar gelip fikredeler hallerimi,
Her biri bilmekte halim şaşakalmış ve hayrân ola.

Niyâzî-i Mısrî, kabrini ziyaret edenlere himmet ve tasarrufta bulunup ikramı olacağından haberdâr ediyor.

Her kim ister bu Niyâzi derdimendi ol zaman,
Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola.

Her kim ister bu derdli Niyâzi’yi o zaman,
Sözlerini okusun kim sırrına misafir ola.

TAHMİS-İ AZBÎ

Cevrine âşık Habibin bende-i ferman ola

Tâ ezel âdet oluptur kâmile pünhân ola

Kimine bu söz gümandır[5] kimine imân ola

Devredüp geldim cihâna yine bir devrân ola,
Ben gidem bu ten sarâyı yıkıla virân ola.

Ötmeye cân bülbülü bu ten gülü bir gün sola

Yine haldâşım gelip bu sırrıma vakıf ola

Yıkulup bu dert deyü vârım bir kuru âdem kala

Cûş edüp ummân-ı can cismim gemisin dağıda,
Yerler altında tenim toprak ile yeksân ola.

Olmadı bu sırra mahrem hamdülillâh ecnebi

Kandedir sırrı ilâhî kandedir sırrı nebi

Çünkü bir zıllı hayaldir bende bu sırrı ebî

Bu vücudum dağı kalka atıla yünler gibi,
Şeş cihâtım açıla bir haddi yok meydân ola.

Mebde-i sırrı maadı fehmeder ehli hüner

Dört kitabın remzini bir noktadan ezber eder

Er kişi maksudun ister eyleyüp azmi sefer

Yevm-i Tüblâ’dır o gün her mânâ bir sûret giyer,
Kimi nebat ve kimi hayvan,  kimisi insân ola.

Bir imiş savm u zekât hac sücüd ile kıyam

Böyle bir hâli vücudum olmaya rûşen zalâm [6]

Harf u savtım kalmaya tekmil ola külli kelâm

Dağıla terkibim otuziki harf ola tamâm,
Nokta
-i sırrım kamûnun cevherine kân ola.

Edeler yağma olmadan cümle kîl u kâli

Cübbe ve destâr[7] ile zâhir görenler şâlımı

Ben bile fark etmez olam hâli mâ fî’l bâlimi

Kabrime dostlar gelip fikredeler ahvâlimi,
Her biri bilmekte halim vâlih ü hayrân ola.

Derviş Azbî bir olur hâl ehline ıssı ziyan[8]

Ehli hâl olan kişiye sığmıya şek ve güman

Tâ gire bir şehire salik olmaya gerçek yalan

Her kim ister bu Niyâzi derdimendi ol zaman,
Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola.


[1] Cevher: Bir şeyin özü,  esası.   Kıymetli taş.   Çelik üzerindeki nakış.   Edb: Noktalı harf.   Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih.   Harflerin noktası.   Fls: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi dışında başka birşeye muhtaç olmayan varlık. Allah’a inanan filozoflar iki çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher,  Allah. Yaratılmış cevher, madde, ruh. Allah’ı cevher olarak vasıflandırmak noksan bir anlayıştır. Çünkü cevher Allah’ın sıfatlarından “kıyam-ı binefsihi: varlığı kendinden olan” sıfatını belirtebilir. Allah’ı sıfatları ve isimleriyle tanımak icab eder. Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kubul ederler. Oysa madde Allah’ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi maddenin enerjiye ve enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde de enerji de belli kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır. Madde ve enerjiye hâkim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi yaratan Allah’dır.

[2] Kân: f. Bir şeyin menbaı.   Kuyu. Kaynak.   Mâden ocağı.   Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse

[3] Baharistan: f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman.   Yeşil ve çiçekli yer.   Molla Câmi’nin eseri.

[4] Târik, 9

[5] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe

[6] Zalâm: Karanlık. Zulmet.

[7] Destar: f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.

[8] Azbî Baba’nın divanında burası “ümmi zebân” geçiyor

Essalâ her kim gelür bazâr-ı aşka Essalâ,


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün.

Essalâ her kim gelür bazâr-ı aşka Essalâ,
Essalâ her kim yanarsa nâr-ı aşka essalâ.

Essalâ dâr-ı Enel-Hak’da bugün Mansûr olup,
Can
u bâşından geçen berdâr-ı aşka essalâ.

İbn-i Edhem gibi tâc ü tahtını terk eyleyüp,
Soyunup abdâl olan hünkâr-ı aşka essalâ.

Kendini odlara atan şol Halilu’llâh gibi,
Cân
u dilden bülbül-i gülzâr-ı aşka essalâ.

Varlığı dâğın delüp Şîrin iline yol eder,
Ey Niyâzî söyle ol mi’mâr-ı aşka essalâ.

Essalâ[1] her kim gelür bazâr-ı aşka essalâ,
Essalâ her kim yanarsa nâr-ı aşka essalâ.

Essalâ her kim gelir aşk pazârına essalâ,
Essalâ her kim yanarsa aşk ateşine essalâ.

Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz burada meydan okuyor.

Essalâ dâr-ı Enel-Hak’da bugün Mansûr olup,
Can
u bâşından geçen berdâr-ı[2] aşka essalâ.

Essalâ “Enel-Hak” dârağacında bugün Mansûr olup,
Can ve bâşından geçen aşka asılmışa essalâ.

Hallâc-ı Mansûr kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz “Enel Hak”,  yani “Ben Hakk’ım” sözlerini söylemesi üzerine şer’an ve hakikaten katli lâzım geldiğine fetvâ verdi. Çünkü “Enel-Hakk” demesiyle Mansûr Hakk’ı kendi vücûdunda kaydetmiş oldu. Cenâb-ı Hakk gerek şeriat ve gerek hakikatte kayıddan münezzehtir.  Mansûr ise bu sözleri sarf etmesindeki iddiasından geri dönmedi ve tövbe etmediğinden sonunda katlolundu.

İbn-i Edhem gibi tâc ü tahtını terk eyleyüp,
Soyunup abdâl
[3] olan hünkâr-ı aşka essalâ.

İbn-i Edhem gibi tâc ve tahtını terk eyleyip,
Soyunup abdâl olan aşk sultanına essalâ.

Kendini odlara atan şol Halilu’llâh gibi,
Cân
u dilden bülbül-i gülzâr-ı aşka essalâ.

Kendini ateşlere atan şu Halilu’llâh gibi,
Cânı dilden aşk gülbahçesi bülbülüne essalâ.

Varlığı dâğın delüp Şîrin iline yol eder,
Ey Niyâzî söyle ol mi’mâr-ı aşka essalâ.

Varlığı dâğın delip Şîrin iline yol eder,
Ey Niyâzî söyle ol aşk mimârına essalâ.

TAHMİS-İ AZBÎ

Essalâ hûbân[4] gönülden bâd-ı aşkâ essalâ

Essalâ her kim satarsa vâr-ı aşka essalâ

Essalâ herkim girerse kârı aşka essalâ

Essalâ her kim gelür bazâr-ı aşka essalâ,
Essalâ her kim yanarsa nâr-ı aşka essalâ.

Aşkla zillet onda hor iken mamur olup

Hayr ile şerden elin yuv cümle senden dûr olup

Dâhi kahrından habîbin ruz-u şep mesrur olup

Essalâ dâr-ı Enel-Hak’da bugün Mansûr olup,
Can
u bâşından geçen berdâr-ı aşka essalâ.

Dört huruftan bir bilir kâmil cevâbı gelüp

Kuşdilin â’lâ[5] bilir ol sırrı duyup sır söyleyüp

Bu tasavvuftan okursun dersini ezberleyüp

İbn-i Edhem gibi tâc ü tahtını terk eyleyüp,
Soyunup abdâl olan hünkâr-ı aşka essalâ.

Zâhir u batın gedâlık ola ayni şah gibi

Ceset vücudu her gönül abdaldır siyah gibi

Bahr-i aşka ten sefine dil ona melah[6] gibi

Kendini odlara atan şol Halilu’llâh gibi,
Cân
u dilden bülbül-i gülzâr-ı aşka essalâ.

Evvel ve ahirde bir söz olmaya gerçek yalan

Her ne söz kim söylenir Hakk’tan nihan olmaz ayan

Azbi râhı aşka girdi varını yağma kılan

Varlığı dâğın delüp Şîrin iline yol eder,
Ey Niyâzî söyle ol mi’mâr-ı aşka essalâ.


[1] Esselâ: “Kendine güvenen ortaya çıksın” manasında meydan okuma sözüdür.

[2] Berdar: f. Asılmış, yukarı kaldırılmış.  Tutucu. İtaat edici ve ettirici.   Meyveli. Meyve verici olan

[3] Abdal: t. Safdil, ahmak, bön.   Afganistan’da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.   Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.   Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah’a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

[4] Huban: f. Güzeller, iyiler

[5] Â’lâ: üstün, yüce, çok yüksek, kıymetli.

[6] Melah: f. Çekirge

Gele Deccâl gele gele Gör kim bugün neler ola,


6+8=16

Gele Deccâl gele gele Gör kim bugün neler ola,

Cümleten il sana güle Gele Deccâl gele gele,
Gör kim senin hâlin n’ola.

Devrin tamâm oldu senin Zevkin harâm oldu senin,
Yoldaşın lâm oldu senin Gele Deccâl
gele gel

Gör kim senin hâlin n’ola.

Melekler seni tutsunlar Kürsîni arştan atsınla

Tehtes-serâya döksünler Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kaçar idin sen Allâhtan Lâ-ilâhe illâ’llah’tan,
Gazab erdi sana Şahtan Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Azâzil’e bürhân idin Şer işde pehlivan idin,
Şeytânlara şeytân idin Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Ehl-i fesâda köprüsün Can ibn-i cânın birisin,
Gösterirsin yol eğrisin Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

İsâ nüzûl etti yere Deccâl’i hem ehlin kıra,
Ana uyanları süre Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Ben ölem ve hem dirilem Sonunda seni öldürem,
Gözüne toprak dolduram Gele Deccâl
gele gele,

Göre kim senin hâlin n’ola.

“Asâ-yı Mûsâ bendedir Hem yed-i beyzâ bendedir,
Mısrî bana bir bendedir Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Zâhirde Mısrî görünür İsâ atı çul bürünür,
Yüzü karadır içi nûr Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola

Yeter anı sen horladın Köpek gibi çok hırladın,
Çok çatladın hem gürledin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Bilmiş ol Âdem’dir gelen İsâya hemdemdir gelen,
Canlara merhemdir gelen Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kur’ân benim Fürkân benim Derdlilere derman benim,
Bu zulmeti açan benim Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kur’ân’ın esrârı benim, Göklerin envârı benim,
Mü’minin ikrârı benim Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Ölüleri diriltirim Ağlayanı güldürürüm,
Deccâl
’i ben öldürürüm Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Deccâl aceb yorulmadın İnâdından ayrılmadın,
Bir ölüsün dirilmedin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Sen beni çünkim bilmedin İmâna kâbil olmadın,
Hasma mukâbil olmadın Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Vücûdun Hakk vücûdudur Allâh’ın halka cûdudur,
Ma’dum iken mevcûdudur Gele Zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Mısrî’nin sözü dağıdır Kuyumcular toprağıdır,
Halka cevâhir dağıdır Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Gele Deccâl gele gele  Gör kim bugün neler ola,

Cümleten il sana güle Gele Deccâl gele gele,
Gör kim senin hâlin n’ola.

Gele Deccâl gele gele Gör kim bugün neler olacak,

Bütün millet sana güle Gele Deccâl gele gele,
Gör kim senin hâlin n’ola.

Deccâl

Deccâl hakkında geniş olarak değilde sadece önemli gördüğümüz tarafı iktibas[1] ederek vereceğimiz kısımları dikkatli okumak gerekmektedir. Çünkü bu bilgi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bize intikal etmiş olması nedeniyle Ümmet-i Merhûme’yi ayık tutmak gerekir. Bu bölümde Deccâl hakkında araştırmaya sevk edecek bir yön vermekten başka niyetimiz yoktur.

Deccâl sinsi düşmandır.

Tanımanın birinci şartı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ittibadır. Onun biz ümmetine düşkünlüğünü bildiğimizden o bizleri bu konudaki hadisleri ve ilhâmı ile aşikâr eder.

Şu konuda unutulmamalıdır. Kişilerin deccâliyetinden çok kendimizin hidayet halini sorgulamak daha önemlidir. Yoksa bu dine zarar veren herkes de bir deccâliyet esintisi vardır. Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İki cihanın fahri, Rasul-i Ekrem efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem, kıyametin büyük ve küçük alametlerini bildirmiş, en büyük fitnenin Deccâl fitnesi olduğunu belirtmiş, fitnelerden sakındırmış ve kurtuluş yolunu bizlere göstermiştir.[2]

Ebu Hüreyre radıyallahu anh’ın, merfuan rivayet ettiği şu hadisi şerif, içinde bulunan hali değerlendirmeyi, Sufîlerin tabiri ile “ibnül vakt” olmayı tavsiye etmekle beraber, âhir zaman fitnelerinden kurtuluş yollarından birisinin de, bu fitneler zuhur etmeden önce salih amellere sarılmayı, aksi halde salih amellere de muvaffak olunamayacağını haber veriyor;

“Beklenen şu yedi şey gelmeden amellere koşuşun; her şeyi unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, bünyeyi bozan hastalık, tüketen, eriten ihtiyarlık, yakaya yapışan ölüm ve bu beklenenlerin en kötüsü olan Deccâl. Kıyamet ise; daha dehşetli ve daha acıdır.” [3]

“Deccâl‘i inkar eden, İsâ aleyhisselâmın nüzulünü inkâr eden ve Mehdî Aleyhisselam’ı inkar eden küfre düşmüştür.” [4]

Her ne kadar, bu hadisin sıhhati konusunda ihtilaf edildi ise de, İmam Gımarî ve diğer hadis uleması hadisin manasının sahih olduğunu belirtmişler ve demişler ki; “Bunları inkâr eden, tevatür ile gelmiş rivayetleri inkâr etmiş olacağından kâfir olur.” [5]

Ye’cüc ve Me’cüc’ün zuhuru ise zaten ayetler ile sabittir. Abdullah bin Abbas Radıyallahu anhuma dedi ki;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, şu duayı Kur’an-ı Kerim suresi öğretir gibi öğretirdi;

اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنّمَ ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ

وَأعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ اْلمَسِيحِ الدَّجَّالِ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ المَحْيَا وَالمَمَاتِ

“Allahım! Cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Mesih Deccâl‘ın fitnesinden sana sığınırım. Ölümün ve hayatın fitnesinden sana sığınırım.” [6]

İmam Müslim, Sahih’inde bu hadisi rivayet ettikten sonra der ki;

“ Bana, Tavus radıyallahu anh’ın oğluna şöyle dediği ulaştı;

“ Namazında bu duayı okudun mu?” Oğlu dedi ki ; “hayır” Bunun üzerine Tavus radıyallahu anh; “Namazını yeniden kıl. Zira baban Tavus bunu üç veya dört sahabeden nakletti” İmam Nevevi dedi ki;

“Bu duanın te’kid edilmesi, bu sığınma duasının özellikle emredilmesi ve Tavus radıyallahu anh’ın sözünün zahiri, bu duayı namazda okumanın vacip oluşuna dalalet eder. Eğer bu dua unutulursa namazın iade edilmesi gerekir. Ulemanın çoğunluğu ise bunun vacip olmayıp müstehab olduğunu söylediler. Umulur ki; Tavus radıyallahu anh bu duayı vacip olduğuna inandığından değil, oğlunu edeblendirmek için üzerinde durarak te’kid etmişti. Vallahu a’lem” [7]

“Deccâl” Diye İsimlendirilme Sebebi

Deccâl kelimesi on türlü manaya ıtlak olunur,”

Birincisi: Deccâl çok yalancı (Kezzab) demektir. Hakkı batıl ile örtmek manasına gelir. Deccâl yalanları ile gerçeği gizleyicidir.

İkincisi: Deve uyuz olduğunda katran ile boyanır ve buna “Decl” denir. Deccâl de sihri ile gerçeği adeta katranla kapatır gibi örtecektir.

Üçüncüsü: “Adam yeryüzünün etrafını dolaştığı zaman; “deceler raculü” derler.”

Dördüncüsü: Örtmek manasınadır. Şüphesiz o yeryüzünü kalabalık kitlesi ile örtecektir.

Beşincisi: Yeryüzünü kat ettiği (her yerini dolaştığı) için bu isim verilmiştir. Mekke ve Medine haricindeki bütün beldelere girecektir.

Altıncısı: İnsanları şerri ile karıştırıp, değiştirmesidir.

Yedincisi: Deccâl; yalan uyduran demektir. Şu ayetteki gibi “Ve bilgisizce ona oğullar ve kızlar uydurdular. O onların vasfetmekte olduklarından münezzeh ve çok yücedir.” [8] Manası; “onlar böyle yapmakla yalan söylediler, iftira ettiler, küfrettiler” demektir.

Sekizincisi: Deccâl; yaldızlayan demektir.

Dokuzuncusu: Deccâl; faydasız bir şeyi altın suyu ile güzel göstermeye çalışmak demektir. İşte Deccâl’de böylece batılı güzel göstereceğinden bu isim verilmiştir.

Onuncusu: Deccâl; kılıç süslemek demektir.[9]

Deccâl Ne Zaman Çıkar?

Cabir Bin Abdullah radiyallâhü anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir;

“Deccâl, dinden gafil olunduğu ve ilimden yüz çevrildiği bir zamanda ortaya çıkar” [10]

Sa’b Bin Cüsame radıyallahu anh dedi ki;

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim; “İnsanlar Deccâl‘i unutmadıkça, imamlar minberlerde ondan bahsi kesmedikçe Deccâl meydana çıkmaz” [11]

Deccâl’in Kur’an’da açıkca zikredilmemesinin hikmeti;

İşte günümüzde ilahiyat profeserü gibi akademik ünvanlı bazılarının, “Deccâl Kur’an-ı Kerim’de geçmiyor, hadislere de güvenemeyiz” gibi laflar ettiklerini işitip duruyoruz. Allah Teâlâ’nın hikmeti icabı, vahyin Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e değil de, kendilerine gelmiş olmasının daha uygun olduğunu zanneden böylelerinin telkinlerine aldanılması sebebiyle, Deccâl’in ilk safhada inkâr edilmesi, sonra da insanların onu unutması,[12] malum büyük imtihana düçar olmalarına vesile olacaktır. Bu meselede kalbinde hastalık olan bazılarının inkâra/küfre düşerek, Allah Azze ve Celle’nin takdirinin gerçekleşmesi, Deccâl’in Kur’an-ı Kerim’de açıkça zikredilmeyişinin sebeblerindendir. Allahu a’lem.[13]

Mesih Deccâl’in Fitnesinden Korunma

1. Deccâl’den ve onun fitnesinden Allah’a sığınmak;

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, namazında Mesih Deccâl’in fitnesinden sığınırdı.

2. Kehf suresinden on ayet ezberlemek; Ebud Derda radıyallahu anh’ın Nebi Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’den rivayet ettiği hadis-i şerifte buyruluyor ki;

“Kim Kehf suresinin başından on ayet ezberlerse Deccâl‘in fitnesinden korunur”[14] Ve bir rivayette;

“Kim Kehf suresinin sonundan on ayet ezberlerse” veya “Kehf suresinin sonunu ezberlerse” diye geçer.

3. Deccâl’in giremeyeceği yerler;

Enes Bin Malik Radıyallahu anh, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor;

“Deccâl‘in, Mekke ve Medine haricinde giremeyeceği belde yoktur. Bu iki şehrin hiçbir giriş yeri yoktur ki, Meleklerin oluşturduğu saflarla korunuyor olmasın. Sonra Medine üç sarsıntı geçirir. Bu sarsıntılar ile Allah oradaki bütün kâfir ve münafıkları çıkarır.” [15]

Deccâller Çoktur

Abdullah Bin Ömer radıyallahu anhuma, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellemin şöyle buyurduğunu haber veriyor;

“Muhakkak ki kıyamet gününden önce Mesih Deccâl olacaktır .(ondan önce de) otuz veya daha fazla yalancı (deccaller) olacaktır.” [16]

“Ümmetimin içinde otuz tane yalancı zuhur edecektir. Hepsi de kendisinin nebi olduğunu iddia edecek” [17]

“Kıyamet öncesinde yalancı(nebiler) çıkacaktır. Onlardan sakının” [18]

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah’ın Rasulu olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı Deccâl çıkmadıkça kıyamet kopmaz.” [19] Diğer bir rivayette;

“Hepsi de; ‘Ben rasülüm, ben rasülüm’ derler”[20] Onların Dört Tanesi Kadındır; Ahmed, Ceyyid senedle Huzeyfe radıyallahu anh’den merfuan rivayet ediyor; “Ümmetimde dördü kadın olan, yirmi yedi yalancı deccal çıkacak” [21]

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Deccâl hakkındaki enfûsi görüşlerini şu şekilde açıklamıştır.

Bil ki: Büyük âlemde bulunan her şey, küçük âlem olan insanda da vardır. Zira âlem, büyük olmakla beraber insani hakikat üzerine yaratılmıştır. Bunların manevi büyüklük ve küçüklüklerindeki farkları, suretteki farklarının tersinedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, büyük âlemin (dünyanın) kıyamet alametlerini söylediğine göre elbette insan fertlerinde de melekût, ceberut ve lâhut âlemine süluk edenler için kıyamet alametleri olacaktır. İnsanın ilmen ve zevken bilmesi lazım gelen alametler vardır ki salik bunların hepsinden geçmedikçe büyük kıyamete eremez, cennete giremez, Hakk’ı da göremez. Böyle olursa ne yazık.

Bunu bildinse bil ki: Asfar Oğullarının hurucu, hayvani sıfatların çıkmasından ibarettir. Çünkü insan âleminde salikin ilk defa yolunu kesen eşkiyalar, bunlardır. Ye’cuc-Me’cuc’un hurucu, eziyet veren yedili (kötü) sıfatların belirmesinden ibarettir. Deccâl’ın hurucu (çıkması), dev ve şeytan sıfatlarının çıkmasından ibarettir ki bunlar riyaset, rübubiyyet (sahiplik, büyüklenmek), hile hud’adir. Bunlar, dünya sevgisinden ileri gelir. Bundan dolayı insanın, sağ gözü şaşı olur, ahireti hiç görmez. Dabbetu’l-Arz (Yer Hayvanı) ın çıkması, kalbde Nefs-i Levvame’nin zuhurundan ibarettir. Yani kalbin kabrinde cennetlere bir pencere açılır ve kendisinde Allah Teâlâ’ya bir meyil belirir. İsâ Aleyhisselamın inmesi, Akl-i Maad’ın (ahiret aklının), yakin nuruyla meydana çıkması, insanın dünyaya meyletmekten vazgeçerek ahirete yönelmesinden ibarettir. O çıkınca Deccâl öldürülür. Çünkü yakin nurunun zuhuriyle cehalet karanlığı gider. Mehdî’nin çıkması, tam fena ile Akl-i Kül’lün ve Büyük Ruh’un çıkmasından ibarettir. Onun hükümranlık çağında mezhepler birleşir ve onun zamanında yeryüzünde asla kâfir kalmaz. Güneşin batıdan doğması, hakikat güneşinin, arifin hafi sırrının matla’ından (tan yerinden) doğmasıdır. Bundan dolayı ariflerin hayvanlarının nalları ters çakılmıştır denilir. Rivayet edilmiştir ki: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ahirette Rahman Suresini tefsir ettiği zaman âlimler tefsirlerinden utanacaklardır. Bir görüşe göre de güneşin, battığı yerden doğması, ruhun bedenden ayrılması demektir. Çünkü insandaki hayvani ruh, dünyadaki güneş durumundadır. Bedene girince orada batmıştır.   Bedenden ayrılınca battığı yerden doğmuş olur. Tevbe kapısının kapanması, insanın ömrünün sonu geldiğine işarettir. Bu kapının genişliğinin yetmiş senelik mesafe olmasına gelince: bu kapı, güneş battığı yerden doğuncaya kadar kapanmaz. Yani bu kapı, insan ömrü kadar geniştir. Ömür bitip, güneş (ruh) battığı yerden doğunca (bedenden ayrılınca) bu kapı kapanmış olur. Bu hususa Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin şu hadisinde de işaret vardır: “Ümmetimin ömürlerinin çoğu, altmış ile yetmiş arasındadır.” ve “Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, can boğaza gelmemiş oldukça kabul eder.” Tevbe kapısının genişliğinin zikredilip, uzunluğunun söylenmemesi de şu sebepten dolayıdır: Genişlik, daima uzunluktan azdır.

Allah Teâlâ’nın haber verdiği üzere insanın iki eceli vardır. Biri sonlu eceldir ki dünyadaki ömür süresidir. Diğeri de sonsuz eceldir ki bu da uhrevi ömrüdür.

Bil ki: Sen, bu alametleri geçip büyük kıyamette durmadıkça cennete girip açıkça Hakk’ı görmedikçe önce dediğimiz gibi bin kere de dünyaya gelsen ve her gelişinde bin sene yaşasan, yine Cennete girip Hakk’ı şifahen göremezsin. Allah Teâlâ bizi ve sizi Kıyamet-i Kübraya (Büyük Kıyamete) ve Büyük Müşahedeye ve yakınlığa erişenlerden eylesin (ÂMİN). [22]

Deccâl’ın gelişinin Tasavvufi Yorumu

Deccâl’ın ortaya çıkması; insanda akl-ı me‘aşın (dünyevî akıl) kibir, rablık sıfatları, istilâ ve yüce istek ile tezahür etmesidir. Bu, nefs-i levvâmenin insana hâkim olması demektir. Bir elinde Hz. Musâ aleyhisselâmın asası/baston, diğer elinde Hz. Süleymân aleyhisselâmın mührü vardır. Deccâl’ın asa/sopa ile müminin yüzünü sığayıp cennetlik olduğunu belli eder. Mührü kâfirin yüzüne vurarak, onun küfrünü ortaya çıkarır. Bu uygulama nefs-i levvame makamında olan kişinin durumuna benzetilir. Nefs-i levvâmenin bir yüzü alt safha olan nefs-i emmâreye bir yüzü de üst aşama olan nefs-i mülhemeye dönüktür. İnsan tabiatı itibariyle iyi veya kötü ameller yapmaya müsaittir. Eğer insan, nefsi itibariyle mülhemeye geçerse iyi insan olduğu yüzündeki alametlerden belirir. Geriye doğru nefs-i emmâreye indiğinde ise kötü insan olduğu yine yüzünden belli olur. [23]

Başka bir yoruma göre Deccâl, nefsin başkaldırmasıdır. İnsana batılı Hak suretinde takdim eden bu nefse‚ emmâre denir. Nefs-i emmâreye teslim olanlar Deccâl’ın vaat ettiği cennetine girer. İtaat etmeyerek ona karşı duranlar ise onun yalancı cehennemine girer. Nefs-i emmârenin aldatmacalarını anlayacak hale gelinmesi, Deccâl zamanında bazı kişilerin aç ve susuz kalması gibidir. İnsanların nefsin arzularına yenilmesi ve şehevî duygulara kapılması ise, açsusuz kalanların Deccâl’ın verdiği yiyecek ve içecekleri almasına benzetilir. Bir kimse, Allah Teâlâ’ya sığınıp başlangıçta kendisi için aydınlık olmayan hakikat yolunda ibadet ve mücahede nurlarıyla yürürse Deccâl’ın cehennemine girmiş olur. Neticede Yüce Allah Teâlâ, herkese hakkını teslim ederek bu durumu tersine çevirir.

Deccâl’ın ortaya çıkışında adı zikredilen Mekke ve Medine şehirlerine gelince, bunlar tasavvufî seyirde/manevî terbiyede elde edilen makamlardan sekr/manevî sarhoşluk ve sahv/dinginlik hallerine benzetilir. Bu iki makam sûfîye öyle bir hal yaşatır ki, o durumda nefsin hiç bir mecali ve gücü kalmaz. Çünkü elde edilen bu manevî makamlar Yüce Allah tarafından korunmuştur. Nefsin insanı ilahî keşf ve doğru yola girmekten alıkoymaya çalışması ise Deccâl’ın saptırma faaliyetlerini yaygınlaştırmak için Kudüs’e yönelmesine benzetilerek yorumlanır. [24]

Ye’cüc ve Me’cüc’ün Çıkışının Tasavvufi Yorumu

Ye’cüc ve Me’cüc, insanda hayvanî sıfatların/kötülüklerin, çirkin fikirlerin çıkmasından ve bunların tamamen hâkim unsur haline gelmesinden ibarettir. [25] Çünkü çirkinlikler ve kötülükler iyilikleri örter. Böyle kötü hallerin çoğalması kalbi karartır. Kaşanî, Ye’cüc ve Me’cüc ile mizacın bozulması, terkibin çözülmesiyle meydana gelen nefsanî ve bedenî kuvvetlerin kastedildiğini belirtir.[26]

Dabbetü’l-arz’ın Çıkışının Tasavvufi Yorumu

Sufî yorumculardan Abdürrezzak el-Kaşanî’ye göre‚ Dabbetü’l-arz küçük kıyametin alametlerinden biridir. Dabbetü’l-arz, her kötü nefis sahibinin beden arzından ortaya çıkan melekelerin ve ahlakın farklılaşması sebebiyle onun zahirindekilerle batınındakilerin arasında meydana gelen uzaklıktan kaynaklanan çeşitli şekiller ve heyetlerdir. Onlar hayat ve sıfatlarının diliyle söylerler. [27]

Devrin tamâm oldu senin Zevkin harâm oldu senin,
Yoldaşın lâm oldu senin Gele Deccâl
gele gele

Gör kim senin hâlin n’ola.

Devrin tamâm oldu senin Zevkin harâm oldu senin,
Yoldaşın lâm oldu senin Gele Deccâl gele gel

Gör kim senin hâlin n’ola.

Devrin tamâm oldu senin deki mana senin hayatın takdir edilen zamanın ne vakit biteceğidir.

Bir adam, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme:

Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Bu sırada yanında Ensar’dan Muhammed adında bir çocuk bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Eğer bu çocuk yaşarsa umulur ki o ihtiyarlamadan Kıyamet kopar” buyurdu.[28]

Hadis-i şerifin işareti kıyametin takdirdeki vukuunun varlığı ile o durum itibarı ile aynı şartlar devam ettiğinde kopması demektir.

Melekler seni tutsunlar Kürsîni arştan atsınla

Tehtes-serâya döksünler Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Melekler seni tutsunlar kürsünü arştan atsınla

Toprak altına döksünler Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kaçar idin sen Allâhtan Lâ-ilâhe illâ’llah’tan,
Gazab erdi sana Şahtan Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Sen Allâh’tan Lâ-ilâhe illâ’llah’tan kaçar idin,
Şah’tan sana gazab geldi. Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Azâzil’e bürhân idin Şer işde pehlivan idin,
Şeytânlara şeytân idin Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Şeytana’a delil idin Şer işte pehlivan idin,
Şeytânlara şeytân idin Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Ehl-i fesâda köprüsün Can ibn-i cânın birisin,
Gösterirsin yol eğrisin Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

fesâd ehline köprüsün Can çocuklarından bir cin’sin,
Eğrisinden yol gösterirsin Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا

وَكَانَ اللهُ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ مُقِيتًا

“Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır; kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona o kötülükten bir hisse vardır. Allah, her şeyin karşılığını verir.” [29]

“İyilik yaptığın kişinin kötülüğünden sakın”[30]

İsâ nüzûl etti yere Deccâl’i hem ehlin kıra,
Ana uyanları süre Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

İsâ yere indi Deccâl’i hem ehlini öldüre,
Ona uyanları süre Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Neden Sadece İsâ aleyhisselam Deccâl’i Öldürebilir?

Kur’ân-ı Kerîm‘de Meryem‘in İsâ aleyhisselâma hamile kalışı anlatılırken,

“Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir misaldir. Ona ruhumuzdan üflemiştik; Rabbinin sözlerini ve kitablarını tasdik etmişti; o, Bize gönülden itaat edenlerdendi.” [31]

Buyrulduğu için, İsâ aleyhisselâm “Ruhullah” olarak anılır. İsâ Ruhullah yani Allah Teâlâ‘nın Ruh‘undan, Allah Teâlâ‘nın sıfat ve esmasından veya Ruh-u ilâhî’den anlamında.. Aslında bu anlamıyla “Ruhullah” herkeste mevcuttur. Âdem aleyhisselâmın yaratılmasından söz edilirken Allah Teâlâ meleklerine

“Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!” [32] şeklinde buyurur. Bu anlamda Ruhullah her insanda vardır. Yani Hz. İsâ aleyhisselâmın sahip olduğu ruh ile Mehmet‘in veya Ali’in sahip olduğu ruh arasında temelde fark yoktur. Çünkü Ruh Tek‘tir ve her yaratılanın hayatiyeti O Tek Ruh‘tandır. Ancak Cenab–ı Hak, bunu, Hz. Meryem’e vasıtasız (babası olmadan) nefha etti (üfledi, yani bilinç boyutundan / meleki boyuttan geleni madde âleminde açığa çıkardı). Vasıta beşer bir baba değil, bir meleki kuvvetti ki O Cebrail isimli elçi melekti. Melek, salt bilincin kuvveleriyle var olan anlamındadır.

Melekler, Allah‘a ait kuvvelerin saf bir biçimde bulunduğu, sadece Allah emri ile hiç bir irade koymaksızın güçlerini kullanmak üzere yaratılmışlardır. Bu sebeple melekler doğrudan katışıksız Allah elçisidir.

Mutasavvıflara göre Cebrail isimiyle yaratılan meleğin hayatiyet kaynağı Ruh-ül Kuds‘tür (Kudsi Ruh/Kutsal Ruh).. Ruh-ül Kuds de Evrensel Ruh olan Ruh-u Âzam‘dandır. Ruh-u Âzam‘da potansiyel olarak bulunan bilincin kuvveleri, hayatiyeti, galaktik yapılarda açığa çıkınca Ruh-ül Kuds ismini alır. Bunun holografik evren gerçeğine göre de, yıldız sistemlerindeki hayatiyet de galaksidekinin bir mikro örneğidir. Yani yıldız sistemleri de böyle tek bir hayatiyet kaynağından gelir ve O Ruh‘un mikro modelidir, yani Ruh-ül Kuds‘tür bir anlamda.. İşte bizlerde bulunan hayatiyet, yani ruh‘un kaynağı da aynıdır. Bu anlamda hepimiz aynı, Tek Ruh‘tan hayatiyetimizi aldık. Ancak bilince ait kuvveleri taşıyan bu hayatiyet/ruh, size veya bana babalarımız vasıtasıyla geldi. Yani sperm hücresiyle.. İnsandaki beşeriyet anamızdan, melekiyet babamızdandır. Ruh, sperm hücresinin potansiyelindeki hayatiyettir (Allah sıfat ve esmasından kaynaklanan hayatiyet/bilinç), ki o da cenin 120. güne eriştiğinde aktive edilir. Vasıtalı veya vasıtasız olması arasındaki fark da şudur. Melekle gelende hiç bir irade bulunmaz, saf olarak Allah Teâlâ’nın emriyle gelendir. Baba vasıtasıyla gelende ise, durum başkadır. Baba o spermi anneye yollarken bir beşeri düşünce taşıyordu. O spermi kendi beşeri düşüncesiyle ya da başka bir ifadeyle birim nefsinden kaynaklanan düşünceyle, tabiatının arzusunu da katarak anneye verdi. Bu fark, İsâ aleyhisselâmın da tüm beşer gibi yaratılmış bir mahlûk ve bizim gibi beşer olduğu gerçeğini değiştirmese de, O‘na bazı ayrıcalıklı özellikler vermiştir. Bizlerin babalarından sperm yoluyla gelen ruh (hayatiyet), babalarımızın bedeninde madde âleminin (süfli boyutların) enerjilerinden ve babanın bilincinin saf olmayışından etkilendi. İsâ aleyhisselâmın ki ise bir melek vasıtasıyla doğrudan Allah Teâlâ’dan idi. Bu sebeple madde âlemine ait kuvvelerden etkilenmedi, olabildiğince saftı. Bu sebeple Allah Teâlâ sıfat ve esmalarından oluşan hayatiyet /ruh, İsâ aleyhisselâm da tüm saflığıyla açığa çıktı. Bu sebeple daha beşikteyken konuştu; çamurdan yaptığı kuşa üflediğinde, o suret hayat buldu; âmâyı ve abraşı şifaya kavuşturdu; ölüyü diriltti.

Bizlerde babadan ve anadan gelen bir biçimde beşeriyet ağır basarken, İsâ aleyhisselâmdaki beşeriyet (madde âleminin hatırasını taşıyan hayatiyet/bilinç) sadece anasındandı. Bu sebeple O‘nun varlığında meleki yan (Ruh-ül Kuds) bizlerdekinden daha ağır basıyordu. Melekî yan ise, bir anlamda bilinç boyutunun özellikleri daha ağır basıyor anlamına gelir. Ya da saf olarak bilincin kuvveleriyle yaşıyor anlamında.. İşte bu sebeple hayalinde oluşturduğu suretlere kolaylıkla hayat verip, madde âlemine getirebiliyordu. Saf bilincin kuvveleriyle yaşayan, hikmet âleminde değil de kudret âleminde yaşıyor gibidir. O tıpkı cennet yaşamında olduğu gibi, hayal ettiği surete hayat verebilir. Her birimiz için cennet yaşamı da böyle olacaktır. Çünkü madde beden tabiatının oluşturduğu beşeriyet o boyutta olmayacaktır. Bu durum İsâ aleyhisselâm için doğuştan olmasına rağmen, eğer herhangi bir kişide beşeri yan, birim nefs ve madde âlemine ait bedenin tabiatının baskın özellikleri zayıflar ve melekî yanı kuvvetlenirse, o kişide de tıpkı İsâ aleyhisselâmın varlığında ağır basan melekî özellikler ağır basar, yani bilincin kuvveleriyle yaşamaya başlar. Yani ölmeden önce de bu durumu yaşayabilir ehlinin dediğine göre.. Tasavvufta bu duruma, kişiye özel “İsâ’nın inişi” denir. Başka bir anlatımla, bir kişinin nefsi birimsellikten kurtulup, o kişide beden tabiatının getirdiği baskın özellikler kontrol altına alınırsa, tasavvufi terimle, o kişinin İsâ‘sı iner. Yani o kişi beden tabiatının kontrolünde değil, bilincin kuvveleriyle yaşamaya başlar artık…

Yine tasavvufi olarak kişinin deccalinin çıkması da şudur: Kişi hakikat ilmini aldığında varlığının ilahi kaynağını öğrenir, yani kendindeki ilahi kuvvelerin varlığının farkına varır. Fakat müşahedesi eksiktir. Çünkü enfüsi müşahedesini tamamlamış, ama afâki müşahadesi eksik kalmıştır. Yani kendindeki ilahi kuvveleri fark etmiş, ama diğer yaratılanlarda da var olan bu gerçeği fark edememiştir. Sadece kendinde müşahede edip farkına vardığı bu gerçeği hazmedemez ve kendini seyrettiği alemin rabbı, efendisi zannetmeye başlar. Bu sebeple hiç bir kural tanımaz, hiç bir yükümlülük kabul etmez ve dilediği gibi yaşamaya başlar. Bu yaşam da kişinin beşeri yanını daha da güçlendirir. Yani kişideki madde beden tabiatı ve birim nefs baskısı tamamen kontrolden çıkar ve bu şekilde yaşamaya başlar. Diğer bir anlamda, kişinin melekî yanı zayıflar ve bilincin kuvveleriyle yaşamdan büsbütün uzaklaşır. Eğer bu haldeyken, Allah Teâlâ’nın lutfu erişir de afâki müşahadesini de tamamlarsa, kurtulur. Tasavvufi anlayışla o kişinin İsâ‘sı inince deccali ölür.

Bir de bildiğimiz anlamda Deccâl vardır. Deccâl, Allah Teâlâ’nın lutfu erişmemiş ve öylece zannı (gerçekle alakası olmayan inanışı)içinde kalmış bir kişi olacak. Allah Teâlâ hidayet ve lutfunun ona erişmemesindeki en büyük etken ise, Deccâl’in körlüğüdür. Deccâl’i körleştiren ise, kendisinde doğuştan esma terkibinde ağırlıklı olarak bulunan kudrettir. Yani kudreti oluşturan isimler Deccâl’in terkibi yapısında ağırlıklı olarak bulunduğu için, çok büyük kerametler gösterebilecektir. Fakat bu kerametler, İsâ aleyhisselâmdaki gibi melekî yanın ağır basmasından ve dolayısıyla bilincin kuvveleriyle yaşamasından kaynaklanmaz. Sadece doğuştan kudreti oluşturan esmaların, yapısında daha ağırlıklı olmasından kaynaklanır. Hepimizin esma (mânâ) terkibi bulunur ve bu terkipte bazı esmalar (mânâlar) daha ağırlıklıdır. Deccâl’deki büyük güç ve kudreti bu mânâlar oluşturur, meleki yanın kuvvetli olması değil.. Fakat o, bu gücün kaynağını ilmi yeterli olmadığı için kavrayamaz; çünkü basireti kördür, ki Deccâl’in sağ gözü kör olması basireti gör, ilmi yetersiz, kavrayışı eksik anlamındadır.

Deccâl kendindeki kudretin meleki yanın ağır basmasından değil de doğuştan, terkibi yanından geldiğini anlayamaz. İlmi de halini göremeye yetmediği için, bu gücün verdiği üstünlük hissiyle nefsi iyice kabarır ve hakikati görmekten büsbütün perdelenir. Deccâl’in sağ gözünün körlüğü basiretinin körlüğüne de işaret eder, ama ondaki bu basiret körlüğüne sebep de kendindeki bu esma kaynaklı büyük güçtür bir bakıma. Bu öyle büyük bir güçtür ki perde olmaktan çıkmıştır. Çünkü perde çekilip ortadan kalkar, ama ondaki bu büyük kudret gerçeği görmesine perde değil bir engeldir. Çünkü bir beşer doğuştan böylesi güçlerle yaşarken kendisiyle ilgili gerçeği görmesi imkânsızdır. Hiç bir arınma süreci yaşamadan bu güçlere kavuşan birine kimse de yardım edemez artık.. İşte bu sebeple, bu üstün gücün oluşturduğu zan, bir gün kalkacak bir perde değil, ebedi bir engeldir, körlüktür. Bu sebeple Deccâl kendini rab zannetmeye başlar ve herkesi kendine tapmaya çağırır. Veya kimine ben İsâ Mesih‘im der, kimine Mehdî‘yim der, kimine de İlah olduğunu iddia eder. Herkesin kafasındaki kutsal kabulüne bir şekilde yerleşmeye çalışır. İlmi yeterli olmayıp bu gerçekleri fark edemeyenler de ona inanır. Oysa birim nefsi ve tabiatı oldukça ağır basan birinin meleki boyuttan nasibi olmayacağını bilen biri onun kerametlerine de, kutsallık ve ilahlık iddiasına da aldanmaz. Ayrıca ilmi olan yine bilir ki bir kişide İsâ aleyhisselâm gibi meleki yanı ağır bassa dahi (Allah’a ait sıfat ve esmayla, yani bilincin kuvveleriyle yaşasa dahi) hiç kimse âlemlerin rabbi Allah Teâlâ olamaz, çünkü Allah âlemlerden Gani‘dir. Âlemde her ne var ise, O‘nun yarattığı bir mahlûktur ancak. Deccâl‘i sadece İsâ aleyhisselâm’ın öldürecek olmasının sebebi de, yukarıda anlattığımız gibi, O’nun yapısındaki bu ağırlıklı meleki özelliklere bağlı kudrettir. Bilincin kuvvelerinden olan kudret bu kadar saf bir biçimde, yeryüzündeki beşer arasında sadece Meryem oğlu İsâ’da açığa çıkmıştır. Sadece anadan aldığı beşeri özellikler zayıf kaldığı için, O ilahi kuvvelerle yaşamıştır aramızdayken. O’ndaki kudret, bilinç boyutundan (sıfat boyutundan) kaynaklandığı için, Deccâl’den çok daha üstün ve güçlüdür. Bu sebeple Deccâl’i de sadece O öldürebilecektir. Enbiyadan bir başkası değil de İsâ aleyhisselâm olmasının sebebi de budur. Yani İsâ aleyhisselâmdaki beşeriyetin, meleki özelliklerinin yanında zayıf kalmasına bağlı olarak açığa çıkan kudret dolayısıyladır. Keza O’nun semaya yükseltilişi ve tekrar madde boyutuna inecek olması da, bu ilahi kuvvelerle yaratılmasından kaynaklanır ehlinin dediğine göre… İlâhi evrensel senaryoda bu olayla bizlere anlatılan ve idrak etmemiz istenen gerçek de yukarıda anlattıklarımın tümüdür düşünceme göre… Yoksa hiç bir olay sebepsiz meydana gelmez.

Yeryüzünün en büyük fitnesi olan Deccâl‘den Allah Teâlâ‘nın lutfuyla korunabiliriz. Ve yine umarım nefs deccali çıkanlara Allah Teâlâ ruhundan üfler de (İsâ iner de) kurtulur.[33]

Ben ölem ve hem dirilem Sonunda seni öldürem,
Gözüne toprak dolduram Gele Deccâl
gele gele,

Göre kim senin hâlin n’ola.

Ben öleyim ve hem dirileyim Sonunda seni öldüreyim,
Gözüne toprak doldurayım Gele Deccâl gele gele,

Göre kim senin hâlin n’ola.

“Asâ-yı Mûsâ bendedir Hem yed-i beyzâ bendedir,
Mısrî bana bir bendedir
[34] Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

“Mûsâ Asâ’sı bendedir Hem “parlak el”i de bendedir,
Mısrî bana bir bendedir Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Zâhirde Mısrî görünür İsâ atı çul bürünür,
Yüzü karadır içi nûr Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola

Zâhirde Mısrî görünür İsâ atı çul bürünür,
Yüzü karadır içi nûr Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola

Yeter anı sen horladın Köpek gibi çok hırladın,
Çok çatladın hem gürledin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Yeter anı sen horladın Köpek gibi çok hırladın,
Çok çatladın hem gürledin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Bilmiş ol Âdem’dir gelen İsâya hemdemdir gelen,
Canlara merhemdir gelen Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Bilmiş ol Âdem’dir gelen İsâ’ya canciğer arkadaştır gelen,
Canlara merhemdir gelen Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kur’ân benim Fürkân benim Derdlilere derman benim,
Bu zulmeti açan benim Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kur’ân benim Fürkân benim Derdlilere derman benim,
Bu zulmeti açan benim Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

“Kur’ân benim”,  burada Kur’ândan maksat Zat,  “Furkân benim” Furkandan murad da sıfattır,  yani zât ve sıfat benim demektir.   Cehâlet hastalığına dermân benim.   Bu bilgisizlik karanlığını açan,  gideren hep benim.

Kur’an-ı Kerim’in sırları “ Fâtihâ-i şerifte “ dir.   Fâtihânın sırları ise “Besmele” dedir.   Çünkü Besmele Hazarât-ı İlâhiyyeyi câmidir. Hazarât-ı İlâhiyye üçtür:

1 – Ulûhiyyet,  2- Rahmâniyyet,  3- Râhimiyyet dir.   Bunlar sırasıyla Tevhid-i ef’âl,  Tevhid-i Sıfat,  Tevhid-i Zattır.

Kur’ân’ın esrârı benim, Göklerin envârı benim,
Mü’minin ikrârı benim Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Kur’ân’ın esrârı benim, Göklerin nurları benim,
Mü’minin ikrârı benim Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Ölüleri diriltirim Ağlayanı güldürürüm,
Deccâl
’i ben öldürürüm Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Ölüleri diriltirim Ağlayanı güldürürüm,
Deccâl’i ben öldürürüm Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Deccâl aceb yorulmadın İnâdından ayrılmadın,
Bir ölüsün dirilmedin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Deccâl aceb yorulmadın İnâdından ayrılmadın,
Bir ölüsün dirilmedin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Sen beni çünkim bilmedin İmâna kâbil olmadın,
Hasma  mukâbil olmadın Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Sen beni çünkü bilmedin İmânı kabul eden olmadın,
Düşmana karşılık vermedin Gele zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Vücûdun Hakk vücûdudur Allâh’ın halka cûdudur,[35]
Ma’dum iken mevcûdudur Gele Zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Vücûdun Hakk vücûdudur Allâh’ın halka ikramıdır,
Yok iken var edilendir Gele Zâlim gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.  

Mısrî’nin sözü dağıdır Kuyumcular toprağıdır,
Halka cevâhir dağıdır Gele Deccâl
gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.

Mısrî’nin sözü dağ’dır Kuyumcular toprağı (altın)dır,
Halka cevâhir dağıdır Gele Deccâl gele gele,

Gör kim senin hâlin n’ola.


[1] (ERDOĞMUŞ, 2002)

[2] (ERDOĞMUŞ, 2002), s. 2

[3]Tirmizi(2306) Hâkim(4/516) Beyhaki Şuabul İman(10572) Cem’ül Fevaid(9672) Ramuzül Ehadis(3038) Camiüs Sağir(3121) FeyzulKadir(3/195) Zehebi Mizan(6/30) İbni Adiy elKamil(6/442) Tuhfetul Ahvezi(6/488) Ukayli Duafa(4/230) Sübülüs Selam(4/175) Tirmizi hadis hakkında; “hasen, garib”, Suyuti; “sahih” dediler. İsnadında zayıf ravi Muhriz bin Harun vardır. Ukayli, İbni Adiy ve Zehebi, hadisin başka bir tarik ile de geldiğini belirttiler. Hadisi mana olarak destekleyen rivayetler için bakınız: Müslim(1/110, 4/2267) İbni Hibban(15/96) Hâkim(4/561) Ebu Avane(1/55) İbni Mace(4056) Ahmed(2/303, 337, 372, 407, 511, 523) Tayalisi(1/332) Ebu Ya’la(11/396) Taberani(18/36) edDani Sünenü Varide Fil Fiten(5/1006) Deylemi(2073-74) elHuseyni elBeyan vetTa’rif(2/2)

[4] İbni Hacer elHeytemi elKavlul Muhtasar(s.28 tercemesi; s.13 Ebu Bekir esSekkaf’ın Müsnedi ve Süheyli’nin Şerhu Siyer’ine izafe eder.) Suyuti elHavi Lil Fetavi(2/244) Sefarini Levaihul Envar(1/17) İbni Hacer Fetava(s.37) İsmail Bin Mahfuz Çetin Durerul Avali (s.175)

[5] Ğimari İkametul Burhan(s.130) Kettani Nazmul Mütenasir(289) Muhammed Bin Rasul elBerzenci elHuseyni, Elİşaa Li Eşraratis Saa(s.192)

[6] Müslim (Mesacid, 134, 1/413) Ebu Nuaym Müsnedül Müstahrec(2/188) Tirmizi (3494) Ebu Davud (1542) Nesai Kübra(1/662) Nesai(4/104) Malik (1/215) İbni Mace(3840) Müsnedi Rabi(1/198) İbni Hibban (995)

[7] Nevevi, Şerhu Sahihu Müslim (5/89); (ERDOĞMUŞ, 2002), s. 9

[8] En’am; 100

[9] (ERDOĞMUŞ, 2002), s. 13-15

[10]Ahmed(3/367) Ebul Mehasin elBaci Mu’tasarul Muhtasar(2/219) İbni Abdilberr etTemhid(16/180) Mecmauz Zevaid(7/344) sahihtir.

[11] Ahmed (4/71–Abdullah Bin Ahmed’in ziyadesi-) Taberani Müsnedi Şamiyyin(2/102) İbni Ebi Asım Ahadu vel Mesani(2/170) Deylemi(7831) İbni Hacer Tehzibut Tehzib(4/369) İbni Kani Mucemus Sahabe(2/8) elİsâbe(3/426) Cem’ül Fevaid(9961) Ramuzül Ehadis(485/11) Kenz(38817) Suyuti Hasais(2/290) Said Eyyub Mesihud Deccâl(s.246)

[12] “İnsanlar Deccâl‘i unutmadıkça, imamlar minberlerde ondan bahsi kesmedikçe Deccâl meydana çıkmaz”

[13] (ERDOĞMUŞ, 2002),

[14] Müslim(1/555) Hakim(2/399) Ebu Nuaym Müsnedül Müstahrec(2/405) Kurtubi(10/346) Beyhaki(3/249) Ebu Davud(4323) Tirmizi (“evvelinden üç ayet ezberlerse..”   diye geçer; 2886) Nesai Sünenül Kübra(6/236) Ahmed(5/196, 6/449) Nesai Amelül Yevme velLeyle(no;950-952)

[15] Buhari(2/665, 6/2609) İbni Hibban(15/214) Tirmizi(2242) Nesai Sünenül Kübra(2/485) Ahmed(3/123, 202, 206, 229) Ebu Ya’la(5/317,368,390,402,6/13) Deylemi(6680) Fethul Bari(10/191) Ebulvelid elBaci Ta’dil ve Tecrih(1/376) İbni Hazm Muhalla(7/281)

[16] Ahmed(2/95, 103) Said Bin Mansur(1/252) Ebu Ya’la(10/68) İbni Ebi Hatem Cerh ve Ta’dil(5/293) Huseyni elİkmal(1/269) Mecmauz Zevaid(7/333) Busayri İthaf (8561-62)

[17] Buhârî, Menakıb, 25, Fiten, 25; Müslim, Fiten, 84; Tirmizî, Fiten, 43.Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/237.313.530.

[18] Müslim, İmare, 10, Fiten, 83; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/429.

[19] Müslim(4/2239) Buhari(3/1320, 6/2605) İbni Hibban(15/27) Tirmizi(2218) Ebu Davud(4333) Ahmed(2/236, 313, 457, 530) Taberani Sağir(2/182) Ebu Ya’la(11/394) Dani Sünenül Varide(4/861) Kayserani Tezkiratul Huffaz(2/703) Hatib(3/33) Zehebi Siyeri A’lamin Nübela(14/218) Feyzul Kadir(6/419)

[20] Ahmed(2/429)

[21] Ahmed(5/396) Taberani(3026) Taberani Evsat(5/327) Deylemi(8724) Ebu Nuaym Hilye(4/179) Mecmauz Zevaid(7/332) Fethul Bari(13/87) Tuhfetul Ahvezi(6/385) Feyzül Kadir(4/454) EbuşŞeyh Tabakatul Muhaddisiyne BiEsbahan(3/124) Heysemi, Bezzar’ın bunu sahih senedle rivayet ettiğini söyledi.

[22] (ATEŞ, 1971) Ellinci sofra,

Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz (Risâle-i Esrâtu’s-Sâat) isimli risalesinde de bu konuyu benzer şekilde açıklamaktadır.

[23] (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)Tokâdî, Tevil-i Ehâdis-i Eşrât-ı Sa’a, vr. 14b-15a.

[24] (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)Cîlî, el-İnsanü’l-kâmil, c. 2, s. 53.

[25] (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)Tokâdî, Tevhîd-i Bârî, vr. 14b.

[26] (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)el-Kaşânî, Tevîlât, c. 2, s. 50.

[27] Kaşânî, Tevîlât, c. 2, s. 107.

[28] Müslim, 5249

[29] Âl-i İmran, 85

[30] M. Akif ÖZDOĞAN, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), Sayı:4; Meydânî, Mecmau’l-Emsâl, I, 181.

[31] Tahrim, 66

[32] Sâd, 72

[33] html\www.sessizsozler.org

[34] Bende: f. Bağlanmış olan. Köle. Esir. Hizmetçi. Hizmetkâr. Kul

[35] Cud: Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur’aniye ve imaniye hizmetinde mutemed zâtlara lüzumunda maddeten de iştirak etmek fedakârlığı.

Ey şeyh! Zen-i dünyânın gel âline aldanma


Vezin: Mef’ûlü Mefâilün Mef’ûlü Mefâilün

Ey şeyh! Zen-i dünyânın gel âline aldanma
Şem’i ruhi nârına pervâne gibi yanma,

Fânidir anın hüsnü var rengine boyanma,
Ahdine ve vâdine gönül verip aldanma.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Bu dünya yedi başlı bin dişli ejderdir,
Her başta bin ağzı var her lokması âdemdir,
Zehridir anın tiryâk,  tiryâki anın semdir,
Her şerbeti kim içsen,  şerbet değil ol demdir.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Mat oldu nice şeyhler bu dünyânın elinden,
Doymadı biri bunun câhından ve mâlından,
İbret alabilirsen al mâh ile sâlinden,
Gör nice döner tiz tiz herbirisi hâlinden.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Akl ile bunun hergiz bir hilesi bilinmez,
Şeytânı dahî gizli ilm ile o bulunmaz.
Her ne kadar ana sen şetm eylesen alınmaz,
Rıfk ile eder mekri her yakaya çalınmaz.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Mısrî sanadır bu söz cehd et alagör ibret,
Fakr
ile edip fahri etme ana sen minnet,
Tutma sakın aslâ hiçbir kimseye var kudret

Emrâz-ı cehilden sen buldunsa eğer sıhhat,.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Ey şeyh! zen-i[1] dünyânın gel âline aldanma
Şem’i ruhi
[2] nârına pervâne gibi yanma,
Fânidir anın hüsnü var rengine boyanma,
Ahdine ve vâdine gönül verip aldanma.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Ey şeyh dünyânın, kadının gel hilesine aldanma
Işığının yüz gösteren ateşine pervâne gibi yanma,
Fânidir onun güzelliği var rengine boyanma,
Ahdine ve vâdine gönül verip aldanma.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Dünyanın günahtaki hissesi açık ve belirgindir. Güzelliklerdeki ki hazzı ise gizli ve belirsizdir. gizli olan dünya hazzının tedavisi daha zordur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kadınlar şeytanın tuzaklarıdır” [3]

“Aldanma” dan maksat gönlünden çıkar demektir. Çünkü gönüle almak hem iyiliğe ve kötülüğe sebep olan işlerdendir. Onun için gönül hicreti ile hicret etmelidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Muhacir Allah’ın nehyettiği şeylerden uzaklaşan kimsedir” [4] eğer bir kişi dünyadan kendini korumaz ise onun aldatıcılığı Allah Teâlâ’dan uzaklaşmasına sebep olur. Dünyanın hilesinin büyüklüğüne en güzel misal şunu verebiliriz.

Bir gün Sultan Veled, kardeşi Çelebi Emîr Âlim ve arkadaşlardan bir toplulukla Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin huzurunda oturmuştu. Tam o sırada İslâm sultanı bir kese altın gönderdi ve onunla Mevlânâ hazretlerinden kendisine inayet ve duada bulunmasını rica etti. O zamanda Çelebi Emîr Âlim sultanın sevilen bir dostu ve hazinedarı idi. Mevlânâ:

“Ey dostlar! En büyük isim (ism-i âzam) hangisidir?” diye sordu. Hepsi baş koyup: “Bunun cevabını Hüdavendigâr buyursun” dediler. Bunun üzerine Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz:

“En büyük isim (ism-i âzam) bu altın ve gümüştür. O insanı hem Hakk’a ulaştırır, hem de bâtılı süsler; çünkü bu olmadan ne dünya bayındır, ne de ahiret ehli şâd olur” bu­yurdu. Nitekim Sultan Veled hazretleri bu­yurmuştur.

Şiir:

“insanların sevinci dünyanın bütün hoşlukları altın ve gümüşlerdir.

“Ey Veled, eğer altın ve gümüşten merdivenin varsa emel binasının damına çabuk çıkarsın.” [5]

Bu dünya yedi başlı bin dişli ejderdir,
Her başta bin ağzı var her lokması âdemdir,
Zehridir anın tiryâk,  tiryâki anın semdir,
Her şerbeti kim içsen,  şerbet değil ol demdir.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Bu dünya yedi başlı bin dişli ejderdir,
Her başta bin ağzı var her lokması âdemdir,
Onun zehri panzehiridir,  panzezehiri anın zehirdir,
Her şerbeti ki içsen,  şerbet değil ol kandır.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Hz. Ömer’in İran’ın fethiyle ilgili söyledikleri çok manidardır: Hz. Ömer radiyallâhü anh, herkesin aksine, İran’ın fethi sebebiyle üzülmüştür. Vaktiyle gençliğinde ticaret vesilesiyle o bölgeleri görmüştü. Refah içinde yaşayan bu bölge insanlarının sefîhâne hayatları ve ileride onları taklide kalkışacak galip Arapların içine düşecekleri kötü durum onun gözünün önüne gelmişti. Çünkü o, servet ve varlığın bir sefahat anahtarı olabileceğini çok iyi biliyordu. Medine şehri deve kervanlarının taşıdığı ganimetlerle dolup taşmaktaydı. Yığılan bu ganimetler karşısında halifenin gözleri yaşarmış ve

“Ne olurdu, İran ile aramızda ateşten bir dağ olsaydı da biz oralara varmamış olsaydık” dedi. Hayretler içinde Hz. Ömer radiyallâhü anhın yüzüne bakan sahabenin ileri gelenleri bunun sebebini sorduklarında ise o:

“İleride vuku bulacak bütün fitneler işte şu yığın yığın servetlerin içinde gizlidir.” [6] cevabını vermişti. Bu hadise bize daha sonra ortaya çıkan bir kısım ihtisas, husumet ve ihtilafların nedenlerini anlamamıza dair ipuçları vermektedir.

Mat [7] oldu nice şeyhler bu dünyânın elinden,
Doymadı biri bunun câhından ve mâlından,
İbret alabilirsen al mâh
[8] ile sâlinden,
Gör nice döner tiz tiz herbirisi hâlinden.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Bu dünyânın elinden nice şeyhler yenildi,
Doymadı biri bunun makamından ve mâlından,
İbret alabilirsen al ay ile yılınden,
Gör nice döner tez tez herbirisi hâlinden.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Allah Teâlâ şöyle dedi: “Allah bir kavme hidayet ettikten sonra saptıracak değildir.” [9] Bu ayet hakiki hidayete sapıklığın bulaşmayacağına işarettir. Çünkü O Allah Teâlâ’nın ilmindeki zati ve asli saadete dayanır. Allah Teâlâ’nın bilgisindeki de arizi ve itibari olarak görünürdeki şekavetle (aslî kötülükle) değişmez. Hakiki idlal, saptırma da böyledir. O’na hidayet bulaşmaz. Çünkü o,Allah’ın ilmindeki zati ve asli şekavete dayanır. Allah Teâlâ’nın ilindeki arizi ve itibari olan görünürdeki saadetle değişmez. Şu ayet buna işarettir:

“Bilakis Allah sizi imana hidayet etmesini size minnet eder. Eğer doğru kişilerseniz.” [10] İman davanızda doğru kişilerseniz, eğer böyle değilse görünüşte sizde var olsa da gerçekte sizin için hidayet yoktur. Allah Teâlâ ‘nın şu sözü de aynı şekildedir:

“Allah O’nu bilgi üzerinde saptırdı.” [11] Çünkü sapıklar Allah Teâlâ’nın ilminde ebedi olarak mühtedi olamaz, sapık bunu bilse de. Çünkü onun hakkı bilmesi ona iktidayı getirmez. Allah Teâlâ şöyle dedi:

“Nefisleri O’nu yakinen kabul ettikleri halde O’nu inkâr ettiler.” [12] Allah Teâlâ bizi ve sizi eğrilmek ve sapmaktan korusun.[13]

Akl ile bunun hergiz bir hilesi bilinmez,
Şeytânı dahî gizli ilm ile o bulunmaz.
Her ne kadar ana sen şetm eylesen alınmaz,
Rıfk ile eder mekri her yakaya çalınmaz.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Akıl ile bunun asla bir hilesi bilinmez,
Şeytânı dahî gizli ilm ile o bulunmaz.
Her ne kadar ona sen küfr eylesen alıngan olmaz,
Rıfk ile kurar tuzağı herkes tarafından anlaşılmaz.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dünya karşısında akılın acizliğini kabul etmektedir. Çünkü akıl sezgi ile hareket etmediği için manevî konularda yetersizliği muhakkaktır.

J. Paul Sartre’a göre akıl, hayatın sırlarını ve problemlerini çözemez. Oysaki İslâm düşünürleri, akla hayatın sırlarını ve karmaşıklığını çözebilecek bir güç olarak bakmaktadırlar.[14]

Nefsin hilesinin büyüklüğü ise akılın idrakinden yüksek olduğudur. Çünkü akıl nefsin hilesi karşısında aciz kalır. Kalbin yardımı olmayınca sonuç hüsrandır.

Bir derviş, nefsin hile ve aşırı derecedeki isteklerinden bıkıp usanmıştı. Bir gün kendi pirini rüyada gördü. Pir, bu dervişin önüne civa ile dolu bir leğen koydu ve eline el­mastan bir kılıç verdi. Derviş bu elmas kılıçla, tasın içindeki cıvayı ne kadar ikiye bölmek is­tediyse de civa yine birleşti. Nihayet bu işten usa­nıp aciz gösterdi. Uyanınca, başı ucunda şeyhin durduğunu gördü. Şeyh ona:

“Ölünceye kadar böyle nefisle uğraşıp didişmekten elini çekmemen ve imkân nispetinde katil nefsi öldürmekten geri durmaman lâzımdır. Çünkü nefis ölmeyince onun hilesinden kendini kurtaramazsın” dedi.” dedi.[15]

“İnsan başkasından kurtulabilir, ama kendinden kutulamaz.”[16] Bu nedenle insanın kendine karşı tavrı Epiktetos’un dediği gibi “Katlan ve kendini tut” mak olmalıdır.

Mısrî sanadır bu söz cehd[17] et alagör ibret,
Fakr
ile edip fahri etme ana sen minnet,
Tutma sakın aslâ hiçbir kimseye var kudret

Emrâz-ı cehilden sen buldunsa eğer sıhhat,.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Mısrî sanadır bu söz gayret et alagör ibret,
Fakr ile edip fahri etme ana sen minnet,
Tutma sakın aslâ hiçbir kimseye var kudretinle

Cahillik hastalığından sen buldunsa eğer sıhhat,.

Hakdır bu sözüm hakla inkârına dayanma,
Gerçeklere teslim ol,  her sözü yalan sanma.

Çalışma ve gayret olmadan tasavvuf ehli olduğunu iddia edenler bu yola ihanet edenlerdendir. En çok gayret ve himmet gerektiren yol bu yol müntesibine gerekir. Fetvalarda dahi bu konunun işlenmesi bu yolda bazı kişilerin istismar ettiklerini göstermektedir.

338. Mes’ele Tekkelerde münzevî olup “ehl-i tevekkülüz” diyenlerin şer’an hal­leri makbul müdür?

Elcevap: Değildir.[18]


[1] Zen:f. Kadın, nisa; -zen: kesen

[2]Ruh: f. Yanak, yüz, çehre.   Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)RUH : Can, nefes, canlılık.   Öz, hülâsa, en mühim nokta.   His.   Kur’an.   İsâ (A.S.).   Cebrail (A.S.).   Korkmak. (Bak: Vicdan)(Ruh, bir kanun-u zivücud-u haricîdir. Bir namus-u zişuurdur. Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i lâtifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem-i emirden gelmiş

[3] İsmail Durmuş, “Mesel”, DİA, XXIX, 295. (UYSAL, 23 Bahar 2007 )

[4] Buharî. İman. 4-5: Ebu Davud. Cihad. 2. Nesaî. İman. 8. 9. 11

[5] (YAZICI, 1995), c. 2, s. 378, (5)

[6] Tahir Harimi Balcıoğlu, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, İstanbul, 1940, s. 23-24; Bkz. Mevlana Şiblî,

Asrı Saadet, çev. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul, IV, 304, 1974.

[7] Mat: (i.), (f.) (-ted, -ting) hasır; paspas; bardak veya vazo altllığı; arap saçı gibi bir birine dolaşmış yığın; (f.) hasır ile örtmek; bükerek veya keçeleştirerek hasıra benzetmek; hasırlaşmak, keçeleşmek; düğümlenmek, bir birine dolaşmak, çitişmek.

[8] Mah: Mahveden.   Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir

[9] Tevbe, 115

[10] Hucurat, 17

[11] Casiye, 23

[12] Neml, 14

[13] (ÇETİN, 1999), s.66; (BURSEVİ), v 12b, 11. Varidat

[14] (BAYRAKLI, 2002), s. 157

[15] (YAZICI, 1995), c. 2, s. 83, (501)

[16] Jean Paul Sartre

[17] Cehd: Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması.   Azim, gayret, fedakârlık. Takat

[18] (DÜZDAĞ, 1972)

Ahvâl-i serencâmım bu saate erince,


Vezin: Mef’ûlü Mefâilün Mef’ûlü Mefâ’îlün

Ahvâl-i serencâmım bu saate erince,
Demem sana icmâlin tâ gâyete erince.

Biz beş er idik çıktık bir demde yola girdik,
Kırk yılda Pîr’e erdik bu sohbete erince.

Her yana-ya çalındık çok adları takındık,
Dört tekbiri bir kıldık ta kâmete erince.

Çün kâmet alıp durduk divânına el bağlı,
Veçhini ayân gördük bu hayrete erince.

Tâat bu imiş ancak, râhat bu imiş ancak,
İzzet bu imiş ancak bu hizmete erince.

Kesret idi bir oldu,  sûret idi sır oldu,
Zulmet idi nûr oldu bu âyete erince.

Çün cân ile bir idik ebdân ile dağıldık,
Âhirki deme erdik bu vahdete erince.

Bindörtyüz kanat açtım altıyüz dani koştum,
Tâ onbeşe dek uçtum bu hâlete erince.

Dünyâyı n’ider âşık,  ukbâyı n’ider sâdık,
Mısrî ola gör ayık, sen vuslata erince.

Ahvâl-i serencâmım bu saate erince,
Demem sana icmâlin tâ gâyete erince.

Başımdaki hallerin seyr-i bu saate erince,
Topluca tâ nihayete erinceye kadar sana diyemem.

Sırrı encamdan gaye bir kişinin beşeri ölçüde seyri sülukudur. Görünen mükevvenat iki şekilde zevk edilmesi icab eder. Birincisi icmal, ikincisi tafsildir. Hatta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şöyle bir müjdesi vardır. “Kur’an’ın batnı vardır. Batnının da batnı vardır. Her batın yedi ana mânaya şamildir. Her bölümde yetmişe bölünür. İşte bu yedi ana mânâ tevhit mertebeleridir. Tevhid merbelerini zevk etmek icmal itibarile Allah Teâlâ’yı zevk etmek, tafsil itibarile de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi zevk etmektir. Bu demektir ki görünen her varlık da icmal ve tafsil itibarile Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi zevk ve meşahede her ehli Tevhid’in öz ve hakiki zevkidir.

Biz beş er idik çıktık bir demde yola girdik,
Kırk yılda Pîr’e erdik bu sohbete erince.

Biz beş er idik çıktık bir vakitte yola girdik,
Bu sohbete erince Kırk yılda Pîr’e erdik

Niyâzî-i Mısrî burada Şeyhi Ümmî Sinan, kendisiyle beraber tasavvufî eğitim verdiği beş kişiden bahsediyor.

Kütahyalı Gülaboğlu Askerî (hyt. 1693, Afyon)’dir.

Mehmed Efendi‘dir. Mehmed Efendi Uşaklıdır. Ümmî Sinan, 1647 senesinde Uşak’ta onu ziyaret etmiştir. Niyâzî-i Mısrî’nin Ümmî Sinan’a, bu ziyaret sırasında biat ettiğini biliyoruz. Niyâzî, 1078/1682 senesinde vefat eden Mehmed Efendi için bir tarih düşürmüştür:

Hüsn-i hâtemine Niyâzî dedi târihin anın

Allah Allah dedi vü kıldı bekaya irtihâl

Muslihüddin Mustafa Uşşâkî‘dir. Soyu Hz. Ebubekir radiyallâhü anha dayanmaktadır. Şiirlerinde “Şeyhî” mahlasını kullanmıştır.

Ahmed Efendi de, Matlaî mahlasıyla aruz ve heceyle ilâhîler yazan bir şairdir.

Çavdaroğlu Ahmed Efendi de, Ümmî Sinan’ın yetiştirdiği sofilerdendir. Meşhur mutasavvıf şair Gaybî Sun’ullah babasıdır.

Şair Askerî‘dir. Askerî, aslen Kütahyalıdır. Ancak irşâd göreviyle Afyon’a gönderilmiş ve burada yaşamıştır. Askerî’nin Divanında da, Ümmî Sinan ile ilgili bazı şiirler bulunmaktadır. [1]

Tasavvufî mana olarakta Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz, insanın hakikati dört unsurla arkadaşlığı ile beş olup bir vakitte yola girdik, demiştir. Anı unsurlar rütbesinden unsur elbisesi ile gâh bitkiler âleminden seyr ü sefer ve gâh hayvânî âlemden geçerek kırk yılda insânlığın cemâl makamına eriştik.

Bir başka mana “biz beş er idik çıktık” nefis, kalb, akıl, rûh ve sır haki­katçe ne kadar bir sayılsa da mertebeler itibârınca beş adet sayılmıştır.

“Bir günde yola girdik” seyr-i sulûktan ibarettir ki; nefis menzillerinde seyr ederek ve kalbin makamlarını geçip nihâyet ruhta vâhidiyyet sırrına ve sırda cemâl-i ehadiyyet kavuşmaktır.

“Kırk yılda ere erdik bu sohbete erince” buyurdukları ilâhî marifet nurları ve hakîkat-ı muhammediye güneşine kırk yaşında eriştiklerinde kalp aynasında olan irfan sohbetine kavuştuklarına işarettir. Çünkü kırk yaş kemâlatın buluğ yaşıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin nübüvvetleri, kırk yaşına eriştiklerinde olmuş­tur.

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ اَتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنِينَ

“Erginlik çağına erince ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.” [2]

Her yana-ya çalındık çok adları takındık,
Dört tekbiri bir kıldık ta kâmete erince.

Her yana-ya çalındık çok adları takındık,
Dört tekbiri bir kıldık ta kâmete erince.

Her ne tarafa ki erişince makama münâsib isim ile isimlendirildik. ismimiz Adem olunca dört tekbîri bir kıldık. Yani insânlık mertebesini madenî, bitki, hayvanı toplamak itibariyle dört tekbîri bir kıldık demek olur. Çünkü kıyamımız insanlık rütbesi ve rükûumuz hayvânî rütbesi, secdelerimiz bitki mertebesinde ve tahiyyatta oturuşumuz madenî rütbesinde ibadetini tamamlar.

“Her yâneye çalındık, her adları takındık. Dört tek­bîri bir kıldık, tâ kamete erince” buyurduklarından murat seyr ve sulukları mertebe-i nefs-i emmâreden olup misâl âleminde hayvânî sıfât zuhur ettikçe enfüs tabirinin gereğince kendi sıfatının isimlerini takınıp nefsi temizleyerek hayvânî rütbeden çıkarak ve yüksek insan rütbesine kavuşup dört tekbîri bir kıldık, demek olur.

Tekbirin biri nefsi kurbân için, biri kalbi harab için, biri akl ve rûhu fedâ için ve biri sırrı ifnâ içindir. Yani sır makâm-ı, rûh merâtibesi, akıl ve kalb, nefsi toplamak iti­bariyle sır makâmına erişip onda dört tekbîri bir kıldık, demek olur. Bu nedenle cenaze namazında dört tekbir alınır.

Tekbir-i nefs, tevhid-i âsâra;

Tekbir-i kalb, tevhid-i ef’âle

Tekbir-i akıl ve ruh, tevhid-i sıfata

Tekbir-i sır, tevhîd-i zâta delâlet eder.

Akıl, ruhun nûraniyyetinden ibaret olup mutlak vekili olduğu için ikisi bir tekbir ile iktifa olundu.

Hatta tarikî Bektaşiye’de tarikata yeni girenler için bu sırra işaret olmak üzere cenaze namazını kılarlar.

Çün kâmet alıp durduk divânına el bağlı,
Veçhini ayân gördük bu hayrete erince.

Kâmet alıp durduk divânına el bağlı,
Yüzünü apaçık gördük bu hayrete erince

Hayvani sıfattan kurtulup nefsi temizleyip ahlâk süslemekle insan-ı kâmil makamına eriştik.

“El” gönül şerhidir ki, solu dünyâya meyil, sağı ahirete meyile işarettir. Yani dünyâ ve ukbâdan el çekip Allah Teâlâ’nın rızâsına kalbi çevirmekle masivadan kurtulduk. Onun için iftitâh tekbîrinde kulağa değin iki kaldırmak gerekmektedir. Masivayı terk edince “vechini iyân gördük” yani cemâl nuruna kavuştuk, demektir.

Hayretden murad hayret ilmidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem duasında: “Allahümme zıdnî fike tahayyüren” “Allâhım hayretimi arttır” buyurdu.

Tâat bu imiş ancak, râhat bu imiş ancak,
İzzet bu imiş ancak bu hizmete erince.

Tâat bu imiş ancak, râhat bu imiş ancak,
İzzet bu imiş ancak bu hizmete erince.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”   [3] Ayeti kerimesi kulluğun kurtulaşa ve rahata ulaştırdığıdır. “Allah Teâlâ kâmil olduğu için âlemi yaratmıştır; yoksa kemale ulaşmak için değil.” [4] Yoksa Allah Teâlâ bize bir ihtiyaçta duymaz.

Kesret idi bir oldu,  sûret idi sır oldu,
Zulmet idi nûr oldu bu âyete erince.

Bu âyete erince; çokluk iken bir oldu,

Zahirde iken sır oldu, karanlık iken nûr oldu

“Bu âyete erince” yani farzlar ve nafileleri işleyince vahdetin cemâl nuru ile kesret zannettiğimi bir,  sureti zannettiğimi sır ve zulmet zannettiğimi nur olduğunu gördüm.

Bir salik sülukunun bitimine kadar mürşidinin hizmetinden ve emrinden ayrılmaz. Çünkü her hizmetin karşılığı izzettir ve bu izzetlerin zevkinden doğar ki kesret olarak görünen surettir. Bu suretler aslında Allah Teâlâ’nın sırlarını taşır. Bu sırlara vukuf peyda eden salikin zulmeti dağılmış, bu zulmet yerini nura terk etmiştir.

قَدْ جَاءَكُمْ بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ اَبْصَرَ فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ عَمِىَ فَعَلَيْهَا وَمَا اَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ

“Doğrusu size Rabbiniz’den açık belgeler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz değilim.” [5]

Çün cân ile bir idik ebdân ile dağıldık,
Âhirki dem’e erdik bu vahdete erince.

Cân iken bir idik bedenler ile dağıldık,
Bu vahdete erince sonunda an’a erdik

Candan murad Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nurudur. İşte bizler küntü kenzde o can ile bir idik. Buraya gelişimize sebep teşkil eden bedenlerde dağıldık, ayrıldık.

Mesela: Güneş birdir. Lâkin ziyası çoktur. Herkesin evinden penceresinden girer. Bir olan güneşin ziyası dağılır. İşte bu âlemler Nuru Muhammedî’nin tafsilidir.

İmdi ey benim azizim, tembihat çoktur, nihayeti yoktur. Sen seyranından geri kalma ki, bir daha ele girmeyeceği için, bir nefesin kıymeti nice yüzbin cevhere değer.

Ko geçmişi geleceğine bakma hemen

Saat bu saat dem bu demdir

Yani geçmiş dediği ruhlar âlemidir. [6]

Bindörtyüz kanat açtım altıyüz dani koştum,
Tâ onbeşe dek uçtum bu hâlete erince.

Bindörtyüz kanat açtım altıyüz dani koştum,
Tâ onbeşe dek uçtum bu hallere kavuşunca.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz 1400 kanat demesinden murad şu olsa gerektir. Kendisi halvetî tarikindendir. Bu tarikatda yedi isme yani esmaya devam ederler. Makamlar bu yedi esma ile zevk edilir. Şöyleki:

1 – Lâ ilâhe ill’allah

2 – Allah

3 – Hu

4 – Hak

5 – Hay

6 – Kayyum

7 – Kahhar

Şimdi esma-i hüsna 99 dur. Bir de zat, 100 olur. Allah ismi cami olduğu içindir ki, yedi ismi yüzer ile çarparsak 7000 olur. 7000 zahir, 7000 batın 1400 eder. Çünkü onlar Hu isminin nurunu görür. Kiminin nuru yeşil, kiminin kırmızı, kiminin sarıdır. İşte 1400 kanatdan murad bu isimlerin batın ve zahir zevkleridir. 600 dahi koştumdan maksad tariki halvetiyede hilâfet verdikleri vakit sırrı hilafet olmak üzere daha üç isim talim ederler. Bu isimlerde şunlardır. Vedud, Gaffar ve Rezzak’ tır.

Vedud ismile ilâhî muhabbet hâsıl olur. Gaffar ismile marifet talep edilir. Rezzak ismile de rızık talep edilir.

Bu üç isimde yüzerden 300 ve 300 zahir, 300 batın 600 eder. 1400 daha ilave edecek olursak 2000 eder ki işte 2000 ismi daima zikrederler, demektir.

“Tâ onbeşe dek uçtum bu hâlete erince” Onbeşe dek uçtum demek,  işte buluğ yaşına kadar demektir.   Tevhid ehlinin kemâlce buluğa eriş yaşı kırk yaşındadır.

Dünyâyı n’ider âşık,  ukbâyı n’ider sâdık,
Mısrî ola gör ayık
[7], sen vuslata erince.

Âşık,  n’ider dünyâyı;  sâdık, ahireti n’ider
Sen vuslata erince, aklı başında olan Mısrî gibi ol,

Dünyayı terk ehli tarikat yanındadır. Ahreti terk ise ehli şeriat yanındadır. Bunun her ikisinden geçerek ve her ikisinde de Allah Teâlâ’yı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi zevk etmek ehli hakikat zevkidir. Bu zevke ulaşan âşık gece gündüz Hakiki şarabı ile sarhoştur.

Sarhoş olmayan bizim halimizi anlamaz demektir. Vuslata erince bu âyetin sırrına mazhar olur.

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِى بِهِ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِى فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ اَمِينٌ

“Hükümdar: “Onu bana getirin, yanıma alayım” dedi. Onunla konuşunca: “Bugün senin yanımızda önemli bir yerin ve güvenilir bir durumun vardır.”   dedi.[8]

TAHMİS-İ AZBÎ

Bildim nice gezdim bu hikmete erince

Cân ile sülûk ettim ben hizmete erince

Kaldım nice hizmet tâ rahata erince

Ahvâl-i serencâmım bu saate erince,
Demem sana icmâlin tâ gâyete erince.

Bu âleme yol bulduk hep vârımız yüzdük

Ser seddini bir kesdin maksudumuza erdin

Suret yine bir oldu zulmet evi nur oldu

Biz beş er idik çıktık bir demde yola girdik,
Kırk yılda Pîr’e erdik bu sohbete erince.

Çün Hakk ile Hakk’landık yayan iken atlandık

Birlik ile bağlandık bir fend ile avlandık

Sanma bize aldandık ikrar ile sağlandık

Her yanına çalındık çok adları takındık,
Dört tekbiri bir kıldık ta kâmete erince.

Çar ile şeşe baktık ol nur ile uyandık

İmam Hakk’a erdik esrârı duyduk

Akıl ile dil verdik maksudumuza erdik

Çün kâmet alıp durduk divânına el bağlı,

Veçhini ayân gördük bu hayrete erince.

Hikmet bu imiş ancak kudret bu imiş ancak

Rahmet bu imiş ancak hüccet bu imiş ancak

Şefkat bu imiş ancak zillet bu imiş ancak

Tâat bu imiş ancak, râhat bu imiş ancak,
İzzet bu imiş ancak bu hizmete erince.

Münkir gözü kör oldu ikrar eden er oldu

Pirim bana pir oldu sâlik bana mûr [9] oldu

Sûret yine bir oldu zulmet evi nûr oldu

Kesret idi bir oldu,  sûret idi sır oldu,
Zulmet idi nûr oldu bu âyete erince.

Esrârı Hakk’ı açtım derya dil olup taştım

Hep berzahımı eştim aklım ile barıştım

Yârim ile buluştum hasretime kavuştum

Bindörtyüz kanat açtım altıyüz dani koştum,
Tâ onbeşe dek uçtum bu hâlete erince.

Mestâne idik gamdan âşkın ile ayıldık

Birden bine dek yüzbin tâ bire değin sayıldık

Çün mahvi vücud ettin hem ferd ile yayıldık

Çün cân ile bir idik ebdân ile dağıldık,
Âhirki deme erdik bu vahdete erince.

Lutfî ile çün halk Azbî ola uyanık

Derdinle olup hâzık dermâna ola layık

Nefsim yolu karanlık ruhum yolu aydınlık

Dünyâyı n’ider âşık,  ukbâyı n’ider sâdık,
Mısrî ola gör ayık, sen vuslata erince.


[1] (TATÇI, 2007), s. 93-132

[2] Yusuf, 22

[3] Zariyat, 56

[4] (DEMİRLİ, 2003), s. 193

[5] En’am, 104

[6] (Niyâzî-i Mısrî, 2003), s. 42

[7] Ayuk/ayık(t):Aklı başında, uyanık.

[8] Yusuf, 54

[9] Mûr: olgun

Zerreler zâhir mi olurdu afitâbı olmasa,


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün.

Zerreler zâhir mi olurdu afitâbı olmasa,
Katreler kande yağardı hiç sehâbı olmasa.

Bahr-ı zâtın mevcinin hiç haddi vü payânı yok,
Zâhir olmazdı cihân anın habâbı olmasa.

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin,
Kibriyâ-yı “len terâni”den nikâbı olmasa.

Kim bilürdü zülfün ile kaşların ma’nâsını,
İki âlem gibi şerh eyler kitâbı olmasa.

Ukdesin kim halledeydi ol kitâbdan zülfünün,
Anın insan denilen âhirki bâbı olmasa.

Haşri inkâr eyleyen mülhidler ilzam mı olur,
Sâl-be-sâl evrâk-ı eşcâr inkılâbı olmasa.

Kabri vahdet kûşesi haşri temâşâgâh idi,
Ey Niyâzi kimde kim cehlin azâbı olmasa.

Zerreler zâhir mi olurdu afitâbı olmasa,
Katreler kande yağardı hiç sehâbı olmasa.

Zerreler zâhir mi olurdu güneş olmasa,
Katreler nereye yağardı hiç bulutu olmasa.

Tozların havada uçuşunu ancak güneşin varlığı ile görür ve hissederiz. Ayrıca zerrenin yolcuğu için güneşin sıcaklığı gerekir. Çünkü onu neminden kurtararak bulunduğu yerden koparır.

Bahr-ı zâtın mevcinin hiç haddi vü payânı yok,
Zâhir olmazdı cihân anın habâbı
[1] olmasa.

Zât deryasının dalgasının hiç sınırı ve sonu yok,
Zâhir olmazdı cihân onun muhabbeti olmasa.

Allah Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edişinde âşkın varlığından söz edilir. Bu aşkın merkezinde ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hakikât-i Muhammediyesi yer alır.

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, bütün kâinata nüfuz etmiş olan ilahi hakikat ve her mahlûkun yaratılmasında ilk sebep olduğu gibi, mutlak varlık olan Allah Teâlâ ile beşerî âlemi birbirine bağlıyan küllî akıldır.

Âlem de Hakikati Muhammediye'nin suretinden ibaret olduğu gibi Hakikati Muhammediye de Allah Teâlâ'nın tecelli eden suretinden başka bir şeyde değildir.

O´nun hakikati, nebilerin ve evliyanın ilâhi ilme dair bilgilerini kendisinden aldıkları bir kaynaktır.

Arş ve içindekiler; yer ve gökler;  ahiret ve dünya;  gizli ve açık ne varsa, hepsi bir araya getirilip bakıldığında Mevlâ’mız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurundan bir parça olduğu görülür. Öyle ki, Arş´ın kıymet kazanması O´nun ayağının tozuna kavuşması ile oldu.

O´nun bütün nuru bir araya getirilip arşa konulsa arş erir; arşı çevreleyen âlemlere konsa, parçalanırlar.

Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nurla karşılaşsa, hepsi özlerini O´nda kaybedip dağılırlardı.][2]

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin,
Kibriyâ-yı “len terâni”den nikâbı
[3] olmasa.

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin,
Kibriyâ-yı “len terâni”den peçesi olmasa.

Kim bilürdü zülfün ile kaşların ma’nâsını,
İki âlem gibi şerh eyler kitâbı olmasa.

Kim bilirdi zülfün ile kaşların ma’nâsını,
İki âlem gibi şerh eyler kitâbı olmasa.

Kitap’tan maksat burada insân-ı kamillerdir.

Ukdesin[4] kim halledeydi ol kitâbdan zülfünün,
Anın insan denilen âhirki bâbı olmasa.

Düğümünü kim halledeydi ol kitâbdan zülfünün,
Onun insan denilen âhirki kısmı olmasa.

Haşri inkâr eyleyen mülhidler ilzam[5] mı olur,
Sâl-be-sâl evrâk-ı eşcâr inkılâbı olmasa.

Haşri inkâr eyleyen dinsizler ikna mı olur,
Seneden seneye ağaçların yapraklarının çevrilmesi olmasa.

Kabri vahdet kûşesi haşri temâşâgâh[6] idi,
Ey Niyâzi kimde kim cehlin azâbı olmasa.

Kabri Vahdet köşesi haşri temâşâgâh idi,
Ey Niyâzi kimde ki cehlin azâbı olmasa.

Marifetullâha erişen kişinin haşri,  tevhid ehli haşri olup bir nevi temâşâ yeri gibidir ve makâmatladır. O tevhid ehli,  “ Cem,  Hazretül-cem,  Cem-ül-cem,  Ahadiyyet” makâmlarını temâşâ ederek haşir olur. Eğer bir kimsenin cehaletle azâbı olmazsa,  yani Arif-i billâh olursa,  çünkü azâp bütün cehaletten ileri gelir ki,  o ise Hakk’ı burada iken ârif olmamaktan,  yani bilmemekten dolayıdır.

TAHMİS-İ AZBÎ

Ehl-i âşk mesti mey olmaz âşk şarabı olmasa

Gülemezdi sırrı Hakk’ı dilde tâbi olmasa

Ger bu zülmetten bezerdi ızdırâbı olmasa

Zerreler zâhir mi olurdu afitâbı olmasa,
Katreler kande yağardı hiç sehâbı olmasa.

Dertden özüne hangi derttir derdi var dermanı yok

Yârine âşık yakîn olsa dîni imânı yok

Her kimin ısyanı çok kadr bil onun gufranı yok

Bahr-ı zâtın mevcinin hiç haddi vü payânı yok,
Zâhir olmazdı cihân anın habâbı olmasa.

Ten kulağıyla işittim sözünü ey dost senin

Koymaz elden ölünce izini ey dost senin

Kim koyup gitmiş ayağı tozunu ey dost senin

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin,
Kibriyâ-yı “len terâni”den nikâbı olmasa.

Lâ ile ilâ’nın idrâk eyleyen aksâsını[7]

Ehli iman oldu bildi hazreti mevlâsını

Kim bilirdi lâm- elif ten âşıkın esmâsını

Kim bilürdü zülfün ile kaşların ma’nâsını,
İki âlem gibi şerh eyler kitâbı olmasa.

Âb u hayvandan ne fark var bu âb’dan zülfünün

Yok rehâyab [8] olmağa baisi mekandan zülfünün

Bir teli yektir keserse bin tuvandan[9] zülfünün

Ukdesin kim halledeydi ol kitâbdan zülfünün,
Anın insan denilen âhirki bâbı olmasa.

Ehrimen sırrı nebiye hâşâ mahrem mi olur

Âdemi inkâr eden şeytandır âdem mi olur

Cahile kâmil bu yüzden oldum ekrem mi olur

Haşri inkâr eyleyen mülhidler ilzam mı olur,
Sâl-be-sâl evrâk-ı eşcâr inkılâbı olmasa.

Mûnisi yâri refikî Azbî’nin Allah idi

Âşıkın hâli mükedder münkirin gümrâh idi

Bu fenâ dünyada olmak Hakk’a doğru râh idi

Kabri vahdet kûşesi haşri temâşâgâh idi,
Ey Niyâzi kimde kim cehlin azâbı olmasa.


[1] Habab: (Habâbe) Son derece muhabbet.   Su üzerindeki hava kabarcığı

[2] (ALTUNTAŞ, 2004), s.90

[3] Nikap: yüz örtüsü, peçe, perde, örtünme.

[4] Ukde: Düğüm, bağ.   Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat.   Ağaçlık yer.   Pelteklik, kekemelik.   Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey

[5] İlzâm: iknâ edip sükut ettirme, delil göstermekle ve ispat etmekle galip gelme.

[6] Temâşâgâh: f. Gam ve kederi defetmek için gezip…

[7] Aksa: En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak

[8] Rehayab: f. Kurtulan.   Yolcu olan.

[9] Tuvan: f. Güç, kuvvet.

Kalbini bâğ-ı cinân et ravza-i tevhid ile


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Kalbini bâğ-ı cinân et ravza-i tevhid ile
Can
dimâğın kıl muattar nefha-i tevhid ile.

Kâbe-i nûr-i siyâhın bî-nihâyet yolları,
Kat’eder erbâb-ı aşk
bir lemha-i tevhid ile.

Her ne denlü rû siyâh ettiyse isyânın seni,
Ağarır bî-şek yüzün bu garra-i tevhid ile.

Mâ-verâ-i ins ü cinni seyredip arşa çıkar,
Kim ki mi’râç eylediyse cezbe-i tevhid ile.

Ey Niyâzî Ârif-i billâh gönülden selb eder,
Onsekizbin perdeyi bir lem’a i tevhid ile.

Kalbini bâğ-ı cinân et ravza-i tevhid ile
Can
dimâğın kıl muattar[1] nefha-i tevhid ile.

Kalbini cennet bâğı et tevhid bahçesi ile
Can dimâğın kıl kokulandır tevhid üfürüğü ile.

Kâbe-i nûr-i siyâhın bî-nihâyet yolları,
Kat’eder erbâb-ı aşk
bir lemha-i tevhid ile.

Nurlu siyâh Kâbe’nin sonsuz yollarını,
Yol alır aşk erbâbı bir tevhid şimşeği ile.

Her ne denlü rû siyâh ettiyse isyânın seni,
Ağarır bî-şek yüzün bu garra-i
[2] tevhid ile.

Her ne denli siyah yüzlü ettiyse isyânın seni,
Şübhesiz yüzün beyazlar, bu parlatıcı tevhid ile.

Mâ-verâ-i[3] ins ü cinni seyredip arşa çıkar,
Kim ki mi’râç eylediyse cezbe-i tevhid ile.

İns ve cinnin idraki dışında arşa kadar çıkar,
Kim ki mi’râç eylediyse tevhid cezbesi ile.

Ey Niyâzî Ârif-i billâh gönülden selb[4] eder,
Onsekizbin perdeyi bir lem’a
[5] i tevhid ile.

Ey Niyâzî Ârif-i billâh gönülden kaldırır,
Onsekizbin perdeyi bir tevhid ışığı ile.

TAHMİS-İ AZBÎ

Devre-i ârşı oku bu halka-i tevhid ile

Tâ cihâna şâh olasın kise-i[6] tevhid ile

Gel budem tevhidi Hakk’a kisve-i[7] tevhid ile

Kalbini bâğ-ı cinân et ravza-i tevhid ile
Can
dimâğın kıl muattar nefha-i tevhid ile.

Âşıkı kurbu Hüdâ’ya çekti zillet yolları

Kasrı işret gâhî çıktı anla gurbet yolları

Oldu bin birden ziyâde yâre vuslat yolları

Kâbe-i nûr-i siyâhın bî-nihâyet yolları,
Kat’eder erbâb-ı aşk
bir lemha-i tevhid ile.

Ger kıla Mührü Süleymânı ahd ü peymânın seni

Ola canından azizin sana cânânın seni

İrgörür[8] dermâna âhir derde dermânın seni

Her ne denlü rû siyâh ettiyse isyânın seni,
Ağarır bî-şek yüzün bu garra-i tevhid ile.

Vuslatın sırrın bilir ilmi ledünden hoş habâr[9]

Sırrını fâş eylemez munis olur ona yâr

Evliya ve enbiyanın kadrini okuryazar

Mâ-verâ-i ins ü cinni seyredip arşa çıkar,
Kim ki mi’râç eylediyse cezbe-i tevhid ile.

Azbî’yi mıknatıs âşkı feyz Hakk’ı cezb eder

Sanma Hakk’tan söyleyen kudretin sözünü kizb [10] eder

Masivâyı terk eder hubbu Hüdâ’yı kesb eder

Ey Niyâzî Ârif-i billâh gönülden selb eder,
Onsekizbin perdeyi bir lem’a i tevhid ile.


[1] Muattar: Itırlı, kokulu.   Güzel kokulu bir lâle çiçeğinin adı

[2] Garra: Parlak. Beyaz. Güzel. Şa’şaalı.   Kur’an’ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere’nin bir ismidir.

[3] Ma-vera: Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar

[4] Selb: Zorla alma, kapma, soyma.   Nefy ve inkâr etme.   Kaldırma, giderme, izale.   Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması

[5] Lem’a: (C.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak.   El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek

[6] Kise: (Kis-Kese) f. Küçük-büyük torba kab.   Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab.   Yoğurt kesesi.   Para. Para hesabı. Öz para.   Kestirme yol.

[7] Kisve: Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet

[8] İrgörür: Ulaştırmak, götürmek

[9] Habar: (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.

[10] Kizb: yalan; yalan söyleme.

Ey bî-misâl vâhid-i hüsnün misâl içinde,


7+7=14

Ey bî-misâl vâhid-i hüsnün misâl içinde,
Âyînenin göründü bir hub cemâl içinde.

Düştü kamû heyâkil kâmetine mukâbil,
Cünbüşü gösteren sen şekl ü hayâl içinde.

Bu san’atı kim bilür,  bu kudreti kim görür,
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl içinde.

Kande bulur isteyen lütfunu ey dost senin,
Çünkim anı gizledin kahr ü celâl içinde.

Mushaf-ı hüsnüne çün tefe’ül eyledim ben,
Burc-u belâda gördüm kendimi fâl içinde.

Taliimi yokladım mihnet evinde buldum,
Anın için yürürüm herdem melâl içinde.

Kısmet-i rûz-i ezel aldı kâmû nasîbîn,
Kimisi buldu râhat kimi nekâl içinde.

Bizim de mihnet imiş kısmetimiz ezelde,
Kaldı başım anın çün fitne vü âl içinde.

Gamsız olan adamı sanma anı âdemi,
Hayvandan ol edaldir kaldı dalâl içinde.

Şadlık ehl-i aşka,  aşkın gamıdır veli,
Şol ayrılık güzeldir ola visal içinde.

Haddin tecellîsine müştak olur bu cânım,
Görmedi çoktan anı şol zülf ü hâl içinde.

Mescide varmak ile zevke ereydi zâhid,
Kılmazdı da’vâyı ol bu kîl ü kâl içinde.

Meyhânede bir kadeh nûş etmeği vermezem,
Bin şuğluna sofinin tekyede şâl içinde.

Mescidi meyhâneyi fark eylemem zâhidâ,
Göründüm ise ne var hâ ile dâl içinde.

Ver serini Niyâzî sırrını verme yâda
Nadâna sırrın veren kalur vebâl içinde

Ey bî-misâl vâhid-i[1] hüsnün misâl içinde,
Âyînenin göründü bir hub cemâl içinde.

Ey benzersiz birlik! Güzelliğin örnek içinde,
Görüntün göründü bir güzel cemâl içinde.

Düştü kamû heyâkil kâmetine mukâbil,
Cünbüşü gösteren sen şekl ü hayâl içinde.

Düştü bütün heykeller boy bosuna karşılık,
Şekil ve hayâl içinde eğlencelik gösteren sensin.

[Ken’an Rifâî kuddise sırruhu’l azizin Bebek’teki komşuların gürültülü eğlencelerden hoşlandıklarından mecliste şikâyetle bahsedilmişti. Bunun üzerine buyurdular ki;

“Niçin âlemin eğlencesine hürmet etmiyorsunuz? Onların zevki ile benimki arasında ne fark var? Âlemin zevki bizim de zevkimizdir. Benim zevkim onları da zevkyâb görmektir.

Allah Teâlâ herkese kendi istidadına göre bir vazife vermiş.”] [2]

Bu san’atı kim bilür,  bu kudreti kim görür,
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl
[3] içinde.

Bu san’atı kim bilir,  bu kudreti kim görür,
Bu vuslatı kim bulur cenk ve mücadele içinde.

Kande bulur isteyen lütfunu ey dost senin,
Çünkim anı gizledin kahr ü celâl içinde.

Ey dost senin lütfunu isteyen nerede bulur,
Çünkü onu gizledin kahır ve celâl içinde.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kulum beni nasıl bilirse (zannederse) ona öyle muamele ederim” [4] bu nedenle Allah Teâlâ’nın celâlini dahi cemâl olarak kabul etmek gerekir.

وَاِذَا اَرَدْنَا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا

“Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.” [5]

Mushaf-ı hüsnüne çün[6] tefe’ül[7] eyledim ben,
Burc-u belâda gördüm kendimi fâl içinde.

Ne zaman ki güzellik Mushafında fal açtım ben,
Fâl içinde kendimi belâ burcunda gördüm.

مَا اَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِى اْلاَرْضِ وَلَا فِى اَنْفُسِكُمْ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللهِ يَسِيرٌ

“Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap’da bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” [8]

Taliimi yokladım mihnet evinde buldum,
Anın için yürürüm herdem melâl içinde.

Bahtımı yokladım mihnet evinde buldum,
Onun için yürürüm her zaman sıkıntı içinde.

Sahabeden Sa’d ibn-i Zübeyr radiyallâhü anh hazretleri önce Enbiyâya üç ihlâs okur,  sonra Kur’ân-ı Kerimin bir sahifesini açarak sonuna kadar okur,  behemehâl isâbetli bir âyet bulurdu.  Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz de kendisini belâ burcunda gördü, Mûsa hadisesi isâbet etmişti.   Onun hayatı hep mücadele ile geçmiştir. Firavun ile muharebe etti,  Firavun boğuldu,  sonra kavmi buzağı yapıp ona taptı vesâire gibi.   Hazreti Mısrînin zamanında da Mûsa aleyhisselâm zamanı gibi birçok tarikat ehliyle Ehlullâhı inkâr edenler vardı.   Onlar durmadan tevhid ehliyle uğraşırlar ve onlara rahat vermezlerdi.

FAL

Fal, dilimize Arapçadan gelmiş bir kelimedir ve sözlükte “uğur; talih deneme; kahve fincanına, iskambile bakmak gibi birtakım garip usullerle insanın talihine ait şeyler söyleme” gibi anlamlara gelmektedir.[9] Çeşitli araçlar kullanılarak ve birtakım işaretler yorumlanarak, gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak “fal bakmak”; söz konusu tahminler de “fal” olarak adlandırılmaktadır. Falın Türkler tarafından çok eskiden beri bilindiği, “kürek kemiği falı”, “aşık kemiği falı”, “kumalak falı”, “kurban eti falı” ve “ateş falı” gibi çeşitleriyle hemen hemen bütün Türk boyları arasında yaygın olduğu[10] ve İslamiyetin kabulünden önceki döneme ait bir fal kitabının bulunduğu da[11] bilinmektedir.

İslâmiyet’in kabulünden sonra, “geleceğin sadece Allah Teâlâ tarafından bilineceği inancı”na rağmen, gelecek hakkında bilgi sahibi olma arzusu, gelecekle ilgili birtakım tahminlerin yapılmasına sebep olmuştur. Yıldıznâmeler, rüya tabirleri, kıyafetnâmeler (vücut yapısından hareketle kişilerin yaratılışları hakkındaki tahminlerden oluşan eserler) ve melhameler de (ayvanın bol olması gibi bazı tabiat olaylarına bakarak hava durumuyla ilgili tahminlerden meydana gelen eserler) fal çeşitleri olarak kabul edilebilir. Bunlara “ok atmak” ve “kur’a çekmek” de ilave edilmektedir.[12]

Günümüzde de iskambil ve kahve falı oldukça yaygındır; hatta bazı sakızların ambalajındaki çok basit dörtlüklerden ve şarkılardan fal tutulduğu da bilinmektedir.

Fal bakmak için kullanılan vasıtalar arasında, çeşitli kitaplar da yer almaktadır. Bu kitaplar da Hâfız Divanı, Mesnevî-i Şerif, Fuzulî Divanı ve Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ayrıca, Timur’un “batı seferine çıkarken Yesevî’nin ‘Makâmât’ından bir işaret aradığı ve müjde veren bir rubaîsiyle karşılaştığını söylediği de” bilinmektedir.[13]

Fal bakmak için kullanılan eserler arasında, ilk sırayı Kur’ân-ı Kerîm almaktadır. Kur’ân’a bakarak gelecekle ilgili tahminlerde bulunmanın oldukça yaygın olduğu, hatta “İran’da basılan Kur’ân’ların sonuna 10–15 sayfalık bir falnâmenin konulduğu” da bilinmektedir.[14] Vasıta olarak Kur’ân-ı Kerîm’in kullanıldığı fala “Kur’ân Falı” adı verilmektedir. Söz konusu fal, aşağıda görüleceği gibi “Fal-i Hemze” şeklinde de isimlendirilmektedir. [15]

Ancak Kur’an-ı Kerim ile fal bakmanın caiz olmadığına dair verilen fetvaların bulunduğunu unutmamak gerekir.

987. Mes’ele: Kur’an-ı azîm falı açmak âdeti olan müezzinin, âdil olduğu takdirce imameti caiz olur mu?

Elcevap: Min ba’din teeddüben terk ederse olur. Olur olmaz niyet için Kur’an-ı azîm tefe’ül edilmez. [16]

BU ŞERH-İ MÜBAREK-İ KUR’ÂN BUDUR

……..

Dilersen kim açasın fâl-i Kur’ân

Temiz âbdest alasın ide Gufrân

Oku bir fâtiha üç Kulhüvallâh

Kim onara işini evvelallâh

Salavât edersin üç kerre Resûle

Ne işün varısa döne usûle

Oku lâ-havle elini Mushafa koy

Açup sağ yana bak ne gelür gör

Yedinci satıra kadar sayasın harfi

Ki âkil âdemîler dürüye harfi

Yedinci kâğıdı dahı açup oku gel

Yedinci satıra bak dahı okugıl

……..

BU FÂL-İ MÜBÂREK-İ KUR’ÂN-I AZÎZ[17]

Eğer elif gelse: Ayet-i Kerimesi “Elif Lâm Mîm. Allâhu lâ ilâhe illâhû.” Te’vîli “Hayırdur ve şâzılıkdur.”

Eğer be gelse:  Ayet-i Kerimesi “Berâetün minallâhi ve rüsûlihî.” Te’vîl “Şâzılıkdur ve hayırla ni’met hâsıl olmakdur.”

Eğer te gelse:  Ayet-i Kerimesi “Tebârekellezî bi-yedihi’l- mülk.” Te’vîl “Tevbedür, salâhatlikdür. Hayırla selâmetlige ve râhata irer inşâallâhu’r-rahmân.”

Eğer se gelse:  Ayet-i Kerimesi “Sümmellezîne keferû bi-rabbihim ya’dilûn.” Te’vîl “Murâda yetişmekdür, Allâh ta’âlânin avniyle.”

Eğer cim gelse:  Ayet-i Kerimesi “Cennâtü adn.” Te’vîl “Mübâlağa ……dur ki hadîkadur ve mübârek seferdür.”

Eğer ha gelse:  Ayet-i Kerimesi “Ha Mîm. Ve’l-kitâbu’l-mübîn.” Te’vîl “Murâddur ve kuvvetdür ve yardım hâsıl olmakdur kendi kavmlerinden.”

Eğer gelse:  Ayet-i Kerimesi “Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ihim.” Te’vîl “İstiğfârdur vü niyyet sabrdur ve katlanmakdur.”

Eğer dâl gelse:  Ayet-i Kerimesi “Demmerallâhu aleyhim.” Te’vîl “Şâzlıkdur ve râhatlık bulmakdur.”

Eğer zâl gelse:  Ayet-i Kerimesi “Zevâtâ âfnan.” Te’vîl “Murâdı hâsıl olmakdur, düşmânları kahrolmakdur, selâmetlikle murâda irişmekdür.”

Eğer gelse:  Ayet-i Kerimesi “Resûlun minallâh.” Te’vîl “Devlet hâsıl olmakdur selâmetlikle.” Eğer ze gelse:  Ayet-i Kerimesi “Züyyine li’l-nâsi hubbu’l-şehevâti.” Te’vîli “Sabır itmekdür, birkaç gün sabır itmese murâd hâsıl olmaya. Bes lâzım oldur ki evmemek gerek.”

Eğer sîn gelse:  Ayet-i Kerimesi “Seele sâilun bi-azâbin vâkı’ûn.” Te’vîl “Ferah ve şâzlıkdur ve hayırla murâdı hâsıl olmakdur.”

Eğer şın gelse:  Ayet-i Kerimesi “Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâhû”. Te’vîl “Korkudur ve avrat mekridür ve kendi dili ucundan incinmekdür. Ammâ sabırla zafer bula düşmanları üzerine.”

Eğer sad gelse:  Ayet-i Kerimesi “Sâd ve’l-Kur’âni zi’l-zikr. Te’vîl “Şazlıkdur ve hayırdur. Kendi kavmi arasında murâd hâsıl olmakdur.”

Eğer dad gelse:  Ayet-i Kerimesi “Daraballâhu meselen.” Te’vîl “Anun hikmetini Allâh bilir.”

Eğer gelse:  Ayet-i Kerimesi “Tâhâ. Mâ enzelnâ.” Te’vil budur ki “Hayır kapusı açılmakdur ve şer kapuları kapanmakdur ve halâyık üzerine hükmü olmakdur.”

Eğer gelse:  Ayet-i Kerimesi “Zahara’lfesâde fi’l- berri ve’l- bahri.” Te’vîl “İyilik hâsıl olmakdur ve dahi murâd bula ve âhireti ma’mûr ola.”

Eğer ayın gelse:  Ayet-i Kerimesi “Abese ve tevellâ”. Te’vîli “İstiğfârdur ve tevbedür ve bu niyyet ki oldı, sabır itmek gerek.”

Eğer gayın gelse:  Ayet-i Kerimesi “Gâfiru’l-zenbi ve kâbili’l-tevbi şedîdü’likâb.” Te’vîli “Hayır kapuları açılmakdur, inşaallâhu ta’alâ.”

Eğer fe gelse:  Ayet-i Kerimesi “Felâ uksimû bi-mevâki’i’l-nücûmi” Te’vîl “İşleri âsân olmakdur ve dağılmış işleri hâsıl olmakdur.”

Eğer kaf gelse:  Ayet-i Kerimesi “Kâf ve’l-Kur’ânü’l-mecîd.” Te’vîl “Yoldaşlardan ve ululardan hürmet yetişmekdür. Hayırla ve râhat ile dosta yetişmekdür.”

Eğer kef gelse:  Ayet-i Kerimesi “Keef, he, ye, ayın, sâd. Zikru rahmeti rabbike abdehû Zekeriyyâ.” Te’vîl “Nice gün sabr itmekdür ve istiğfâr ve kanâat itmekdür.”

Eğer lâm gelse:  Ayet-i Kerimesi “Lem yekünillezîne keferû.” Te’vîl “Ni’met ve  hayr irişmekdür ve devlet kapuları açılmakdur, inşaallâhu ta’alâ.”

Eğer mîm gelse:  Ayet-i Kerimesi “Mâkâne Muhammedün ebâ ahadin” Te’vîl “Sabırdur; sabritmese melâmet ola, dahi kazâya delâlet ider.”

Eğer nûn gelse:  Ayet-i Kerimesi “Nûn ve’l-kalemi vemâ yestirûn.” Te’vîl “Râhat ve hayr ve şâ(z)lıkdur ve cemî’ işleri âsân olmakdur.”

Eğer vav gelse:  Ayet-i Kerimesi “Vallâhu min verâihim muhîtun.” Te’vîl “Âdem oğlanlarına ihtiyâcı olmamakdur, ganî olup murâdın bulmakdur.”

Eğer he gelse:  Ayet-i Kerimesi “Hel etâ ‘ale’l-insâne.” Te’vîl “Murâd hâsıl olmakdur ve düşmânı kahrolmakdur.”

Eğer lâmeli­f gelse:  Ayet-i Kerimesi “Lâ uksimu bi-hâza’l-beled.” Te’vîl “İşleri teşvîş olmakdur ve zahmet çekmekdür ve tevbe ve istiğfârdur.”

Eğer ye gelse:  Ayet-i Kerimesi “Yâsîn. Ve’l-Kur’ânu’l-hakîm.” Te’vîl “Hayırdur ve sevinmekdür ve ni’met eline girmekdür.”

FÂL-İ TEKRÂR

İnşâ’allâh tekrâr gelen harfları beyân ider.

Eğer tekrâr elif gelse: Mekirdür?, hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr be gelse: Bir kişü mu’âvenet itmeyince hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr te gelse: Cehd ide, dünyâ zevki hâsıl ola.

Eğer tekrâr se gelse: Gâyet iyüdür.

Eğer tekrâr cîm gelse: iyüdür, üç günde hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr ha gelse: Bir ulu kişi araya girmeyince hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr gelse: Ahz-i nasîb tarafından hîle ola.

Eğer tekrâr dâl gelse: İşi iyüye döne inşaallâhu ta’alâ.

Eğer tekrâr zâl gelse: Gâyet yaramazdur, el işi işlemeye.

Eğer tekrâr gelse: İyüdür, yakında hâsıl olur.

Eğer tekrâr ze gelse: Gâyet yaramazdur, ol işi işlemeye.

Eğer tekrâr sîn gelse: Eline giren çıkar şöyle bilesin.

Eğer tekrâr şın gelse: Da’v(â)cısı yana kendüni dahi hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr sad gelse: Başına veya … nesnesine kasd ideler, zinhâr üç gün uyumaya ve gâfil olmaya.

Eğer tekrâr dad gelse: Evi kavmi râzı olur işiyle.

Eğer tekrâr gelse: Cehd eylesün, işi hâsıl olur üç güne degin.

Eğer tekrâr gelse: Ol işi çâre bulunmaz, işlemeye.

Eğer tekrâr ayın gelse: Ol iş nice def’a kasd olmışdur, hâsıl olmamışdur, nice gün dahi hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr gayın gelse: Nahsdur, işlemeye.

Eğer tekrâr fe gelse: Düşmânı gâlib olur, şöyle bile.

Eğer tekrâr kâf gelse: Cehd iderse hâsıl olur.

Eğer tekrâr lâm gelse: Yedi günden iden sonra yedi yıla degin hâsıl olur inşaallâhu ta’alâ. Eğer tekrâr mîm gelse: İyüdür mâl içün.

Eğer tekrâr nûn gelse: Gussa üstüne gam ola.

Eğer tekrâr vav gelse: Bir kurı gavgâ görecegü, yalan da’v(â) gibi nesne hâsıl olmaz.

Eğer tekrâr he gelse: İyü degildür, gam üstüne gam olur.

Eğer tekrâr lâmelif gelse: Fâlın teşvîş ola; yaramazdur, gâfil olmaya.

Eğer tekrâr ye gelse: Yaramazdur; gâfil olmaya, günâhını dileyesin. [18]

Kısmet-i rûz-i ezel aldı kâmû nasîbîn,
Kimisi buldu râhat kimi nekâl
[19] içinde.

Ezel gününde herkes nasibini kısmeti aldı,
Kimisi buldu rahat kimi azap içinde.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“En çok belalara düşenler nebilerdir. Sonra onlara en fazla benzeyenler, sonra onlara benzeyenlere benzeyenlerdir” [20]

Dünyâ ile rahat bulupta kendisinde İlâhi aşk bulunmayan ve gam sâhibi olmayan Âdemi sen adam sayma,  o hayvandan daha aşağıdadır, yani o delâlet içindedir.

İnsan için ihsan edilen nimet belki onun farklı olmasını temin ederken yükünü de ağırlaştırmıştır. Akıl yüksek bir nimet iken derinliği artıkça huzursuzluk veren halide artmaktadır. Bu şekilde çok akıllı kimsenin aklını zayi etmesi belki ondaki bu irtifadan dolayıdır. Yüksek akıl sahipleri anlayışları yüzünden hep huzursuz, tedirgin ve yalnız kalmışlardır. Sezgi ve manevi oluşumlar yönünden kısır kalanlar bu girdaptan çoğu zaman kendini kurtaramayıp akıllarındaki zayiat fazla olup delirmişlerdir. Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bile son döneminde bu buhranları yaşamıştır. Onu kurtaran yön ise almış olduğu manevi terbiyenin takviyesi ile Allah Teâlâ’ya yönelmiş son günlerinde Hakk’ın yakınlığını daha fazla hissetmiştir.

İnsanı üzen tek şey belki beklentisi olduğu şeylerin gerçeği ile karşılaşınca yıkıma uğramasıdır. Allah Teâlâ kullarına ihsan ederken “Kahhâr” sıfatını her zaman tecelli ettirmiş ve kıyametin son kelamı لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ِللهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ  “Bugün mülk kimindir? Vâhid, kahhâr olan Allah’ındır.” [21] Bu nedenle insan hangi hal ve makama gelirse gelsin son söz ve emir Allah Teâlâ’nındır.

Bizim de mihnet imiş kısmetimiz ezelde,
Kaldı başım anın çün fitne vü âl içinde.

Bizim de mihnet imiş kısmetimiz ezelde,
Kaldı başım onun için fitne ve hile içinde.

Gamsız olan adamı sanma anı âdemi,
Hayvandan ol edaldir kaldı dalâl içinde.

Gamsız olan adamı sanma onu âdemî,
Hayvandan o alçaktır kaldı sapıklık içinde.

Her şeyi hoşgörmek bir insan için mümkün değildir. Razı olunan ve olunmayan hallerin hepsini Allah Teâlâ’dan bilerek sukut etmek ile nefsin tepkisiz kalması ayrı ayrı şeylerdir. Mesela küfredenin küfürüne razı olmak ile sabrederek tepki vermek arasında çok fark vardır. Birisinde Allah Teâlâ’nın rızasını diğerinde nefsinin hoşgörüsü vardır ki, nefse hoş gelen her şey batıldır. Bu sebeble müslümanın bir olaya sabrı ile rızasında Allah Teâlâ’nın hükümleri yönlendirici olarak muhakkak bulunur. Kâfirde ise nefsin emniyetinden başka bir düşünce yoktur.

Şadlık ehl-i aşka,  aşkın gamıdır veli,
Şol ayrılık güzeldir ola visal içinde.

Veli, aşk ehlinde sevinç,  aşkın üzüntüsüdür
Visal içinde olan şu ayrılık güzeldir.

Şol ayrılık güzeldire misâl olmak üzere Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin hicretle ilgili bir gazeli ile onun Erzrumlu İbrahim Hakkı kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz tarafından yapılan manzum tercümesi ile aşağıda veriyo­ruz:

“Ağaç bir yerden bir yere gidebilseydi, ne testere eziyetini çekerdi, ne cefa yaralarıyla yaralanır-berelenirdi.

Sağır kaya gibi oldukları yerde kalakalsalardı, ne güneş ışık verirdi, ne ay ışığı âlemi ısıtırdı.

Deniz gibi durdukları yerde dursalardı, Fırat da acırdı, Dic­le de, Ceyhun da.

Hava, bir kuyuda hapis kalsa zehir olur, bak da gör, hava bile duruştan ne ziyana uğradı.

Deniz suyu yolculuğa çıktı, havaya ağdı da bulut oldu mu acılıktan kurtuldu, helvaya döndü.

Ateşin yalımı, alevi yatıştı mı üstünü kül kapladı, öldü, yok oldu gitti.

Bak hele Yusuf-ı Ken’an, babasının kucağından ayrıldı, yolculuğa düştü, tâ Mısır’a kadar gitti de eşsiz bir makama ulaştı.

Bak hele İmrânoğlu Mûsa, anasının kucağından ayrıldı, Medyen’e gitti de o yol yüzünden ulu kesildi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Miraç gecesi Burak’a bindi de yola düştü, “Yaklaştı, yakınlaştı, aralarında iki yay kadar bir yakınlık kaldı, hatta daha da yakına vardı” makamını buldu.

Bak hele şeriat sahibi Ahmed sallallâhü aleyhi ve selleme, Mekke’yi bıraktı da ordu çekti, gelip çattı, Mekke’ye sahip oldu.

Bak Meryemoğlu İsâ’ya, boyuna yolculuk etti de ölüleri di­rilten Âb-ı hayata döndü.

Usanmasaydın, sıkılmasaydın dünyadaki konukları, yola düşmüş, yolculuğa çıkmış erleri, birer birer, ikişer ikişer, üçer üçer sayar dökerdim.

Birazını gösterdim geri kalanını sen bil, sen öğren, kendi hu­yundan, Allah Teâlâ huyuna ulaşmaya bak, yola düş. “[22]

Eğer şecer müteharrik olaydı cay-be-câ

Ne bıçkı zahmı çekerdi ne balta ile cefâ

Melûl olurdu cihan halkı şemsten her an

Mukîm olaydı yerinde çü sahra-i semma

Furat u Dicle ve Ceyhun acı olurlar idi

Eğer yerinde sükûn etselerdi çün derya

Havada ebre sefer kıldı çünki bahr suyu

Halâs buldu acılıktan oldu çün helva

Peder kenarını terk etti Yûsuf-ı Ken ‘ân

Seferle Mısr’a aziz oldu anda müstesna”

Habîb-i Hak çü sefer kıldı Mekke’den mağlup

Seferle Mekke’yi feth etti gâlib ol mevla

Kıyas kıl sefer-i zahire gönül seferin

Tavattun eyleme âdetlerinde gözle rıza

Saâdet-i dü-cihandır sana gönül seferi

Sana çü senden ırağ olmak oldu kurb-ı Huda

Ko sureti sefer-i sîret eyle ey Hakkı

Huyundan eyle sefer hulk-ı Hakk huy ola sana[23]

Haddin tecellîsine müştak olur bu cânım,
Görmedi çoktan anı şol zülf ü hâl içinde.

Bu cânım yanağın tecellîsine arzulu olur,
Görmedi çoktan onu şu zülf ve hâl içinde.

Mescide varmak ile zevke ereydi zâhid,
Kılmazdı da’vâyı ol bu kîl ü kâl içinde.

Mescide varmak ile zevke ereydi zâhid,
Kılmazdı da’vâyı o bu dedikodu içinde.

Din tapınma dilidir, inanan kişinin bilgisine kılavuzluk eden, onu güvenilir kılan, canlı tutan, imâni aklına uygun yapan tapınma fiilleridir.

[İnsan, doğumundan ölümüne kadar hep mutlu olmak arzusu içerisindedir. Mutluluk insanın hayatının amacı ve anlamıdır. Bu yüzden o, daima ona mutluluğu yaşatacak şeyi arar durur.

Modern dünyada teknolojinin ve bilimin ilerlemesi ile insanın mutluluğunun artacağı düşünülmüştür. Oysaki teknolojinin ilerlemesi insanın mutlu olmasına vesile olmamış, aksine kaygının, sıkıntının, stresin artmasına neden olmuştur. Bu ortam içerisinde insan kendisini mutlu edecek her yöntemi kullanmaya çalışmıştır. KİŞİLERİ MUTLULUĞA GÖTÜRECEK ÇEŞİTLİ FORMÜLLER ÜRETİLMEYE ÇALIŞILMIŞ VE BU FORMÜLLERLE İLGİLİ YÖNTEMLER VE KİTAPLAR TÜM DÜNYA ÜZERİNDE RAĞBET GÖRMÜŞTÜR.

Başlangıcını insanlığın başlangıç tarihi olarak gösterebileceğimiz dinler de kişilerin mutluluğunu hedeflediklerini, amaçlarının insana dünya ve ahiret mutluluğunu kazandırmak olduğunu ifade etmişlerdir. Öyleyse mutluluğu arzulayan insan için dinler olumlu bir katkıda bulanabilir. Çünkü dinler, insanın yaratılışına uygun formüller ileri sürer ve iddia ederler. Bu yüzden bir dine inanma nasıl insanın doğasında yer alıyorsa, inandığı dinin ona mutluluğu getireceği düşüncesine sahip olmak da kişilerin zihninde yer alabilir. Bu durumda din ile mutluluk arasında anlamlı bir ilişkinin var olduğu söylenilebilir.][24]

[Ancak modern dönemin burjuvazi kesimi, geleneksel din kavramını kökten değiştirerek yerine kusursuz evren düzeneğini yaratan “İyi ve Adil Saat Yapımcısı”, herkesi aynı düzeyde seven, onlara günah işleme ya da günahtan kaçınma özgürlüğü veren, sadece çok büyük günahları cezalandıran yeni bir Tanrı koydu. Allah Teâlâ’yı mantıkî önermelerle ispatlanmasını rasyonel bir söyleme geçirdiler ve İNANCI KİŞİSEL BİR SEÇİM saydılar. ][25]

Bu şekilde insan aklı karıştı. Birçok uydurma ve benzeri hayale gelmeyen kurgular ile olur olmaz felsefî, ideolojîk türevler içinde dinleri ve manevî hayatları zayıflamaya başladı. Hakikatte din zayıflamaz, dinî yaşayış zayıflar. Ürküntüler içinde her geçen gününde insan çaresizlilerini gidermek ve mutlu olmak için gayret gösterse de sonuçta üzülen ve öldüğünde dünyaya gelip ve gelmediği kimseler tarafından hatırlanmayan birey olarak kalmaktadır.

İnsan mutluluğa azıcık bir şeyle kavuşur. Fakat sevdiği şey bir zaman sonra onu sıkmaya başlar.

İnsan mutluluğa azıcık bir şeyle kavuşur. Fakat sevdiği şey bir zaman sonra onu sıkmaya başlar.

Sonsuz hırs ve istek karşısında ezilen insan için ancak Allah Teâlâ’nın tatmin edebileceğini görmekteyiz. Sonsuzluk ancak Allah Teâlâ’da olunca başka bir şeyden mutlu olunacağını sanmak yanlış olabilmektir. Allah Teâlâ dahi insanın fıtratında usanç olduğunu bildiği için ibadetleri çeşitlendirdi. Her zaman ibadet etmeyi değil, bazı zamanlarda ibadeti emretti. Mesela,  namazı kılmak değil namazı yerine getirmek niyetinde olursa namaz seni sıkmaz. Zira her namaz kılmakla namazı gerçekle kılmış değildir. Eğer öyle olmuş olsa idi, mutsuz insanları namaz kılanlar içinde görmezdik.

Sonuç olarak bedeni zevkler hiçbir şekilde insanı mutlu etmiyor. Ruhânî zevkler ise geçici bir dönem mutluk veriyor. Onun için tek kurtuluş din sahibi olmak değil, Allah Teâlâ’yı sevmek ve ona kendimizi sevdirmenin yollarını bulmaktır.

İbadet çokluğuna yok itibar hiç

Kulundan Hâlikı hoşlanmayınca [26]

Meyhânede bir kadeh nûş etmeği vermezem,
Bin şuğluna sofinin tekyede şâl içinde.

Meyhânede bir kadeh içmeği vermezim,
Tekkede şâl içinde sofinin bin işine.

Mescidi meyhâneyi fark eylemem zâhidâ,
Göründüm ise ne var hâ
[27] ile dâl[28] içinde.

Mescid ve meyhâneyi fark eylemem zâhidâ,
Göründüm ise ne var iyilik ile kötülük içinde.

Kâinat, Allah’ın cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîsiyle doludur. Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin şu beyti, bu konuyu çok hoş bir tarzda izah etmektedir:

“Cemâli zâhir olsa, tîz celâli yakalar ânı,

Görürsün bir gül açılsa yanında hâr olur peydâ.”

Şuayb Şerefeddîn Gülşenî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz bir mektubunda aynı mutasavvıf şâirimizin bir beytine yer verdikten sonra, cemâl ve celâl sıfatlarının tecellîlerini şu şekilde izah etmektedir.

“Mescid u meyhâneyi fark eylemem zâhid

Göründüm ise ne var “hâ” ile “dâl” içinde

Mescid ile meyhânenin şerîat ve tarîkatte farkı vardır. Çünkü şerîatte mescid, mahall-i ibâdet, meyhâne ise, mahall-i isyândır. Ve tarîkatte mescid, mazhar-ı Cemâldir. Ya‘nî Hakk’ın “Cemâl” yüzüdür. Meyhâne ise “Celâl” yüzüdür. Ve lâkin hakîkatte hiç farkı yoktur. Mısrıyyu’l-Niyâzî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendimiz ehl-i hakîkat olduğundan mescid ile meyhâneyi fark etmediğini söyledi. Çünkü “her nereye teveccüh ederseniz Hakk’ın yüzüdür”[29]. Gerek mescid, gerek meyhane.”  [30] Mektup 45 (ÇİMEN, 2002), s. 141

Yeniçağ filozoflarından Leibniz ‘Theodicee’ adlı eserinde en mükemmel varlık olan Tanrı’nın kötülüğü neden yarattığını tartışır. O ‘Her seyi bilen, en iyi, en güçlü varlık olan Tanrı neden içinde acının ve günahın olmadığı bir dünya yaratmamıştır?’ diye sorar ve ardından ‘Acı olmasaydı haz olmazdı, günah olmasaydı sevap olmazdı.’ diyerek sorusunu yanıtlar. Kendi düşünce sistemi içerisinde Tanrı’yı haklı göstermeye çalışan Leibniz, Tanrı’nın yaptığının olabilecek en iyi ihtimal oldugu sonucuna vararak tartışmasını noktalar.[31]

Ver serini Niyâzî sırrını verme yâda
Nadâna sırrın veren kalur vebâl
[32] içinde

Ver başını Niyâzî sırrını verme yabancıya
Cahile sırrını veren kalır vebâl içinde

وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ اْلاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذًا ِلاَ يَلْبَثُونَ خِِلاَفَكَ ِالاَّ قَلِيلاً

“Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.” [33]

TAHMİS-İ AZBÎ

Kıl ile kâlı[34] gizlidir âşıka hâl içinde

Lutfunu gördüm ıyan [35]saklı zevâl içinde

Cehlini seyr eyledim gizli kemâl içinde

Ey bî-misâl vâhid-i hüsnün misâl içinde,
Âyînenin göründü bir hub cemâl içinde.

Serviyle topu [36]senin kaddine [37] olmuş melil [38]

Kimki seni görmedi cehliyle oldu zelil

Yoluna her kim verir can u dili fî-sebil

Düştü kamû heyâkil kâmetine mukâbil,
Cünbüşü gösteren sen şekl ü hayâl içinde.

Ârif olur er kişi bu sohbeti kim görür

Sohbetiyle cân olur bu sohbeti kim görür

Vuslatına tez erer bu farkı kim görür

Bu san’atı kim bilür,  bu kudreti kim görür,
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl içinde.

Cennet olur tâlibe sırrın eyle külhânın

Düzâh olur münkire müşkül eyle gülşenin

Aşkınla âşıkın cennet eder meskenin

Kande bulur isteyen lütfunu ey dost senin,
Çünkim anı gizledin kahr ü celâl içinde.

Ehl-i gamın pendini canla çün geldim

Hayli zamandır senin vuslatını bekledim

Tâ bilicek sırrını nice zaman eğledim

Mushaf-ı hüsnüne çün tefe’ül eyledim ben,
Burc-u belâda gördüm kendimi fâl içinde.

Derdinle serseri sarhoş iken eyledim

Nice nice ben sana arzı mâil eyledim

Nice zaman âşkınla derde düşüp eğledim

Taliimi yokladım mihnet evinde buldum,
Anın için yürürüm herdem melâl içinde.

Cevr u cefâsın çekip umma vefâ güzelin

Yâri kadîmim [39] olmaya hiç ecilden

Olmaya herkez nasip kurtuluş bu keselden[40]

Bizim de mihnet imiş kısmetimiz ezelde,
Kaldı başım anın çün fitne vü âl içinde.

Ehl-i dilin içinde kim ki olur hemdemi

Anlar Elest emrini fehm ediben bu demi

Sırrı Hakk’ın sen onu sanma sakın mahremi

Gamsız olan adamı sanma anı âdemi,
Hayvandan ol edaldir kaldı dalâl içinde.

Hayr ile şer haktır âdemi sanma deli

Cismi şeriât olur dili hakikat ili

Dîli olandır veli kimine velidir beli

Şadlık ehl-i aşka,  aşkın gamıdır veli,
Şol ayrılık güzeldir ola visal içinde.

Hayli zamandır senin âşkınla giryanım

Senden olur derdime lutfunla dermanım

Meded müddam eyle bana meded sultanım

Haddin tecellîsine müştak olur bu cânım,
Görmedi çoktan anı şol zülf ü hâl içinde.

Hakk’a giden râhı ger bana soraydı zâhid

Hubbu sivâ eğer Hakk’a vereydi zâhid

Baktığına Hakk deyü doğru göreydi zahid

Mescide varmak ile zevke ereydi zâhid,
Kılmazdı da’vâyı ol bu kîl ü kâl içinde.

Çünkü Hakk’ı bilmişim yahşi yaman yermezem

Hakk’ı ıyan görmüşem kimseye yol sormazam

Kendi özümü kimseden çünkü gani görmezem

Meyhânede bir kadeh nûş etmeği vermezem,
Bin şuğluna sofinin tekyede şâl içinde.

Cennet oluptur bana kûşe-i fakr u rıza

Hayr şerri bu dem Hakk’tan okudum şehâ

Kande ki baksa gözüm Hakk’ı görüp bî-riya

Mescidi meyhâneyi fark eylemem zâhidâ,
Göründüm ise ne var hâ ile dâl içinde.

Ver serini Niyâzî sırrını verme yâda
Nadâna sırrın veren kalur vebâl içinde


[1] Vahîd: Yalnız, tek.   Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin de bir ismidir. Benzeri bulunmayan, hiçbir mahlûkla müsavi olmayan ve tek olan (meâlindedir)

[2] Ken’an Rifâî, Sohbetler. s. 57

[3] Cidâl: sözle mücâdele, ateşli konuşma; muhârebe; cenk; kavga, mücadele, çarpışma, çekişme.

[4] Hadis müttefekun aleyhtir. Bkz. Buharı. Tevhid. 15: Müslim. Tevbe. 1. Zikir. 2.19: Tirmîzî. Zühd 51. Daavat. 131: İbn. Mâce. Edeb. 53.58: Darımı. Rikak. 22

[5] İsra, 16

[6] Çun: f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir.

[7] Tefe’ül: Fal açmak.   Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak. Meselâ: Bir kitabı rast gele açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ona dikkat ederek onu uğurlu ve esas bir ders sayma gibi.   Olacak şeyi tahmin etmek.

[8] Hadid, 22

[9] DEVELLİOĞLU, Ferit, Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara, Aydın Kitabevi Yayınları, 1982,  s. 298

[10] İNAN, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün, Şamanizm, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.1995, s. 151–159

[11] ARAT, Reşid Rahmeti (1991), Eski Türk Şiiri, 3.Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.1991, s. 277–305

[12] ONAY, Ahmet Talât (1992), Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar (Haz: Cemal Kurnaz) Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.1992, s.165

[13] Yesevi, Ahmed (1993) Divan-ı Hikmet Hoca Ahmed Yesevi (Haz: Hayati Bice), Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. 1993, s. XIII

[14] PALA, İskender (1989), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü-I, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.1989, s. 311

[15] (TEMİZKAN)

[16] (DÜZDAĞ, 1972)

[17] (TEMİZKAN)

[18] (TEMİZKAN)

[19] Nekal: Şiddetli azab. İşkence ve ukubet.   İbret.

[20] Tirmizi Hasen Sahih kabul etmiştir. İbn. Mâce. ibn. Hibban ve Hâkim Sa’d b. Ebi Vakkas’lan rivayet etmişlerdir. Nesaî. Darimî. îbn. Mâce. Malik vd. sahih kabul etmişlerdir. Değişik varyanttan için bkz. Aclûnî. I/130:

[21] Mü’min, 16

[22] Mevlâna, Dîvan-ı Kebir, trc. A.Gölpınarlı, c.III, s.67

[23] İbrahim Hakkı, Dîvan, Erzurum. İl Halk Ktp. nr. 14232, yk. 17b – 18a; Ayrıca bkz. Amil Çelebioğlu, S.Nahîfî’nin Hicretü’n-Nebi Adlı Mesnevisi, s. 57-59

[24] (ACABOĞA, Ocak–2007), s. IV

[25] (ER, 2006), s. 82-85

[26] Kuddûsi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[27] Hidayet: Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

[28] Dal: Dalâlete giden, azan.   Azdırıcı, sapkın.   Şaşkın. Ağacın ilk verdiği kol.   Kur’ân hattiyle yazılan (د) harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan “dâl-i mühmele” de denir.

[29] Bakara, 2/115.

[30] Mektûb, 45.

[31] (KEKLİK, 2007), s. 8

[32] Vebal: Günah. Zarar. Ziyan. Şiddet. Ağırlık. Azab. Doğru olmayan bir hareketin manevî mes’uliyeti

[33] İsra, 76

[34] Dedikodu

[35] Ayan: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.

[36] Serviyle topu: Baştan ayağa. toplam, tüm, bütün, toptan, hepten

[37] Kadd: Boy, bos.

[38] Melîl (Melile): Kül içinde pişirilen ekmek.   Hararet, sıcaklık.   Üzgün, kederli. Melul.

[39] Kadîm: Eski zaman.   Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan.   Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet

[40] Kesel: Tembellik. Uyuşukluk.   Yorgunluk.   Ağırlık.

Zuhûr-u kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh,


Vezin: Mefâ’îlün Mefâ’ilün Mefâ’îlün Mefâ’îlün

Zuhûr-u kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh,
Rumûz-u Künt-ü kenz’in mahzenîsin yâ Resûlallâh.

Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır,
Hakîkatta hüviyette değilsin yâ Resûlallâh.

Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi olduysa,
Dahî ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh.

Dehânın menba-i esrâr ilm-i “min ledünnâ”dır,
Hakâyık ilminin sen mahremîsin yâ Resûlallâh.

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir,
İçinde cümlenin ser-askerîsin yâ Resûlallâh.

Cihân bağında insân bir şecerdir gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir,  sen zübdesisin yâ Resûlallâh.

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yok ederdi,
Vücûdu zahmının sen merhemîsin yâ Resûlallâh.

Zuhûr-u[1] kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh,
Rumûz-u
[2] Künt-ü kenz’in mahzenîsin[3] yâ Resûlallâh.

Yaratılan kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh,
“Künt-ü kenz” remzinin mahzenîsin yâ Resûlallâh.

Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır,
Hakîkatta hüviyette değilsin yâ Resûlallâh.

Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır,
Hakîkatta hüviyette[4] değilsin yâ Resûlallâh.

[ Kaside-i Bürde´de geçen ifade gerçeği gözler önüne sermiştir.

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)  beşerdir, beşer gibi değil”

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in hayatı bunu göstermektedir.

Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz “Rab’im tarafından doyurulurum” sırrınca, günlerce aç durur; “benim gözüm uyur, kalbim uyumaz” buyurarak geceleri devamlı ibadet ederdi.

Bu normal insanlara uygun bir şey değildir.[5] O´nun yaşantısı iradenin cesette ulaşacağı son noktayı göstermektir. Bazıları gibi O alıştırma yaparak (riyazat) bu melekeyi kazanmadı.

Binaenaleyh, eğer Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) manevî âlemden beşer âlemine gelmeyi tercih etmeseydi üstünlüğü Rabb´i katında bilinir, yaratılmışlar yanında sırlı olur ve Allah (celle celâlühû)´ı gerçek manada beşere tanıtacak biride olmazdı.

Kullar Allah Teâlâ´yı aciz idraklerinde anlayamayınca, sorumsuzluk girdabında boğulup hayvan sıfatından kurtulmaları mümkün olmazdı.][6]

Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi olduysa,
Dahî ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh.

Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi olduysa,
Dahî ilmin hepsini kaplayıcı oldu yâ Resûlallâh.

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; “Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri bana mirastır” buyurdu.

Mühür, yazılı bir metne veya nesneye kıymet kazandıran işarettir. Bu işaret ile açılan kapanır; kapanan açılır. Mühür sıfatı Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimize layık görülmüştür. O´nun için her şeyde O´nun tasarruf yetkisi vardır. Maneviyat ve maddiyat âleminde O´nun izni olmadan bir şey meydana gelmez. Allah Teâlâ´nın O´nun zatına ihsan kıldığı en büyük nimettir.][7]

Dehânın menba-i esrâr ilm-i “min ledünnâ”dır,
Hakâyık ilminin sen mahremîsin yâ Resûlallâh.

Ağızın sırlar ilminin menba-ı “min ledünnâ”dır,
Hakikatler ilminin sen mahremîsin yâ Resûlallâh.

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir,
İçinde cümlenin ser-askerîsin yâ Resûlallâh.

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim gelecektir,
İçinde cümlenin baş askerisin yâ Resûlallâh.

[Bütün nebilerin dininde Allah Teâlâ nebilerine emretti ki;

“Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) sizin zamanınızda rasül olursa, ona iman etmelerini ümmetlerinize de emrediniz”

Gelmiş olan bütün dinlerde O´nun müjdesi temel alınmıştır.][8]

Cihân bağında insân bir şecerdir gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir,  sen zübdesisin
[9] yâ Resûlallâh.

Cihân bağında insân bir ağaçtır gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir,  sen özüsün yâ Resûlallâh.

[Allah Teâlâ, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´i kendi tazimi ile tazim eyledi. Dolayısı ile O´nu tazim etmek Allah Teâlâ´yı tazim etmektir. Çünkü O Hakk´ın sureti ve mutlak sırrıdır. O, hem büyük ve hemde büyüklüğü kabul edilmiştir. Bundan dolayı halk O´na karşı edepli durur ve heybetinden titrerdi.

Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim´de, her nebiyi ismi ile Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´i ise, “Ey Resulüm, Ey Peygamberim” diyerek Onu yücelten vasıflarla ile bildirmiştir.][10]

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yok ederdi,
Vücûdu zahmının sen merhemîsin yâ Resûlallâh.

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yok ederdi,
Vücûd yaramın sen merhemîsin yâ Resûlallâh.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaratılış merkezi ve her güzel şeyin sebebi olmasındaki hikmet, imanları, akılları ve anlayışları ileri seviyeye ulaşmış kişilerin Allah Teâlâ karşısında acziyetlerinin farkına varmaları ve Efendimizin ilâhî mevkideki sonsuz itibarı nedeniyle çıkar yol olmuştur. Bu nedenle insan konumu ayarlarken ancak bu şekilde bir dayanak ile tatmin olarak huzur bulur. Çünkü geçmişin ve geleceğin açık bilgisi bizlere gizlidir. Gizli olan şeyde söz söylemekteki isabet ise vehmîdir.

Anlatılmış şeyler yanında anlatılmayanın çokluğu düşünülünce insanın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme dayanmasına söz söylemek yanlış olduğu görülmektedir. Allah Teâlâ için beşer her ne kadar yakınlık kursa da beşere duyacağı yakınlıktaki ünsiyet gibi olmaz. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin miraca çıkmadan geçirdiği kalp ameliyatları beşerî vücudun manevî bilgiyi almadaki tahammülünün noksanlığına işarettir.

TAHMİS-İ AZBÎ

Kâmu mevcud olanın â’zamısın yâ Resûlallâh

Dilberi biçârenin sen merhemisin yâ Resûlallâh

Kâmunun â’zamısın ekremisin yâ Resûlallâh

Zuhûr-u kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh,
Rumûz-u Künt-ü kenz’in mahzenîsin yâ Resûlallâh.

Atâ bahşâyişi [11]âlem olan ihsân feyzindir

Muhibbi nûru yezdânısın çevsayık [12]nûru mahzındır[13]

Sana her vechile bende olan kes abdi hâsındır

Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır,
Hakîkatta hüviyette değilsin yâ Resûlallâh.

Senin şanında levlâk [14]nidâsın Hakk kıldıysa

Senin zâtı şerifinden o kim bir lem’a olduysa

İki âlemde lâ-şüphe[15] veli olada geldiyse

Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi olduysa,
Dahî ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh.

Hakikat yok eden her varı ilm-i ledündür

Kaşın mihrabı sözün her bar ilmi “min ledün”dür

Cemâlin mazharı esrârı ilm-i “min ledün” dür

Dehânın menba-i esrâr ilm-i “min ledünnâ”dır,
Hakâyık ilminin sen mahremîsin yâ Resûlallâh.

Senin kadrin bilen kadrin özün ağlaya biliserdir

İki âlemde teşbihin cemâlin pâkin oluserdir

“Ve yabkâ vechike” [16]remzin bugün zâtın biliserdir

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir,
İçinde cümlenin ser-askerîsin yâ Resûlallâh.

Şeriattan elin her kim çekerse kaldı çırılçıplak

Kapında bende-i kemter gedâdır nice bin ishâk[17]

Hakikat âleme senden açıldı âlem ile sancak

Cihân bağında insân bir şecerdir gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir,  sen zübdesisin yâ Resûlallâh.

Nice dem sırrını Azbî dahî ahdini gördü

Gamınla âşıkın oldum beni âşkınla yedirdi

Cefânı kessen ey dilber ölümden bana beterdi

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yok ederdi,
Vücûdu zahmının sen merhemîsin yâ Resûlallâh.


[1] Zuhur: Meydana çıkmak.   Ansızın meydana gelmek.   Baş göstermek. Görünmek.   Hulul.   Galip olmak.   Âlîkadr

[2] Rumuz:(Remz. C.) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler

[3] Mahzen: Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer.   Erzak yeri.   Bodrum. Yeraltı.

[4] Hüviyet: asıl, mahiyet, kimlik.

[5] Mesela; Ashab-ı Kehf uyurlardı, kendileri zahmetsizce sağa sola dönerlerdi. Yapan kendileri, fakat yaptıran ise Allah Teâlâ idi. İbret manzarası olarak bize anlatıldılar.

Fakat bu geçen zamanın sırrından mahrum olmuşlardı. Allah Teâlâ´nın nefislerinde ölümden sonraki yaratılışı ve vaat ettiği şeylerin hakikatini görmek oldu.  Bu mükâfat ise kabul ettikleri tevhit inancının karşılığı idi. Başlarından geçen olayda insan için aklın ve vücudun tahammül edemeyeceği şeyi yaşamak olmuştur.

[6] (ALTUNTAŞ, 2004), s. 38

[7] (ALTUNTAŞ, 2004), s. 53

[8] (ALTUNTAŞ, 2004), s. 55

[9] Zübde:(C.: Zübüd) Netice, sonuç, hülâsa.   Bir şeyin en mühim kısmı.   Kaymak.   Her nesnenin iyisi ve hâlisi

[10] (ALTUNTAŞ, 2004), s. 71

[11] Bahşayiş: f. Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye

[12] Cevsak: Kasr, köşk, konak.

[13] Mahz: Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet.   Tâ kendisi.   Sadece.   Su katılmamış hâlis süt

[14] “Sen olmasaydın” nidası

[15] şübhesiz

[16] وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالاِكْرَامِ “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak. (Rahmân, 27)

[17] İshak: nebi, resul; bilhassa Allah Teâlâ için söz söyleyen kimse, kâhin, kehanet sahibi.

Bilmem n’etsem n’eylesem bu halvetin şerbetine,


Vezin: Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün

Bilmem n’etsem n’eylesem bu halvetin şerbetine,
Bu cânı teslim eylesem bu halvetin şerbetine,

Hep bu gökleri indirseler şerbet ile doldursalar,
Biricik bizi kandırsalar bu halvetin şerbetine.

Şerbeti gönderdikte Hakk öğünce gün olsa çerak,
Yıldızlar olsa hep çanak bu halvetin şerbetine,

Duysa bunu halk-ı cihân katresine verirdi can,
Olmaz bahâ kevn ü mekân bu halvetin şerbetine.

Bu bir aceb ilden gelir ancak bunu içen bilir,
Kim tatsa hayrette kalır bu halvetin şerbetine,

Her kime olsa feth-i bâb içer anı görmez azab,
Cism ü cânı eyler kebâb bu halvetin şerbetine.

Şerbetimiz tükenmedi içenleri usanmadı,
Niyâzî hergiz kanmadı bu halvetin şerbetine.

Bilmem n’etsem n’eylesem bu halvetin şerbetine,
Bu cânı teslim eylesem bu halvetin şerbetine,

Bilmem n’etsem n’eylesem bu halvetin şerbetine,
Bu cânı teslim eylesem bu halvetin şerbetine,

Tevhidde iki vecih vardır: Biri celvet,  diğeri de halvettir.   Celvet,  cem makâmı olup Hakk zâhir,  Halk bâtındır.   Halvette ise Hazret-ül-cem ki,  şeriat makâmıdır,  halk zâhir,  Hakk bâtındır. Halvet ehli sıfâta kadar makâm gösterir,  onlara “Sıfâtiyyûn” tâbir olunur. İşte onların makâmları şerîat makâmıdır ki,  hicap makâmıdır. Celvet ehli zat makâmına kadar makâm gösterir,  onlara da “Zâtiyyûn” tâbi olunur. Cem makâmı Hakikat makâmıdır.   Hakikat makâmında ise Hak zâhirdir.

Hep bu gökleri indirseler şerbet ile doldursalar,
Biricik bizi kandırsalar bu halvetin şerbetine.

Hep bu gökleri indirseler şerbet ile doldursalar,
Bir defacık bizi kandırsalar bu halvetin şerbetine.

Şerbeti gönderdikte Hakk öğünce gün olsa çerak,
Yıldızlar olsa hep çanak bu halvetin şerbetine,

Şerbeti gönderdikte Hakk öğünce gün olsa parlak kandil,
Yıldızlar olsa hep çanak bu halvetin şerbetine,

Duysa bunu halk-ı cihân katresine verirdi can,
Olmaz bahâ kevn ü mekân bu halvetin şerbetine.

Duysa bunu cihân halkı damlasına verirdi can,
Kâinat bedeli olmaz bu halvetin şerbetine.

Bu bir aceb ilden gelir ancak bunu içen bilir,
Kim tatsa hayrette kalır bu halvetin şerbetine,

Bu bir aceb ilden gelir ancak bunu içen bilir,
Kim tatsa hayrette kalır bu halvetin şerbetine,

Her kime olsa feth-i bâb içer anı görmez azab,
Cism ü cânı eyler kebâb bu halvetin şerbetine.

Her kime olsa kapı açılsa içer anı görmez azab,
Cism ve cânı eyler kebâb bu halvetin şerbetine.

Şerbetimiz tükenmedi içenleri usanmadı,
Niyâzî hergiz kanmadı bu halvetin şerbetine.

Şerbetimiz tükenmedi içenleri usanmadı,
Niyâzî hergiz kanmadı bu halvetin şerbetine.

TAHMİS-İ AZBÎ

Aklımı hayran eylesem bu halvetin şerbetine

Fikrim postunu beklesem bu halvetin şerbetine

Kavlimi metin eylesem bu halvetin şerbetine

Bilmem n’etsem n’eylesem bu halvetin şerbetine,
Bu cânı teslim eylesem bu halvetin şerbetine,

Ağlar iken güldürseler çeşmim yaşın sildirseler

Ayıklığım bildirseler mey küpüne daldırsalar

Muradıma erdirseler sakiler kadeh verseler

Hep bu gökleri indirseler şerbet ile doldursalar,
Biricik bizi kandırsalar bu halvetin şerbetine.

Tulum tulum olsa arak[1] sarhoş olsam yalın ayak

Dağlar taşlar olsa çanak meze olsa tabak tabak

Afitabı etse sancak hem bulutlar olsa yaprak

Şerbeti gönderdikte Hakk öğünce gün olsa çerak,
Yıldızlar olsa hep çanak bu halvetin şerbetine,

Sır sözümden haber alan vahdette meskenet bulan

Münkirlere olsa yalan bilir bunu ehli iman

Hamdülillâh olmuş nihan[2] bu nihan sır değil ıyan

Duysa bunu halk-ı cihân katresine verirdi can,
Olmaz bahâ kevn ü mekân bu halvetin şerbetine.

Derûnda lezzeti kalır tadın unutulmaz anılır

Bu şerbetten kanan bilir kanmayan ahmaktan olur

Aklın olur canın verir âşk ehlinin aklın alır

Bu bir aceb ilden gelir ancak bunu içen bilir,
Kim tatsa hayrette kalır bu halvetin şerbetine,

Bu içen görmez azap vasıl olur ol bî-nikâp[3]

Bülbüllerle bir mi gurab [4]münkirlere hoş ızdırap

Bu bir şarabdır bir şarab her katresi yüzbin savab

Her kime olsa feth-i bâb içer anı görmez azab,
Cism ü cânı eyler kebâb bu halvetin şerbetine.

Azbî hâli anlamadı hiç gafletten uyanmadı

Yar neki günü saymadı emri Hüdâ saymadı

Aşk rengine boyanmadı âşıklara inanmadı

Şerbetimiz tükenmedi içenleri usanmadı,
Niyâzî hergiz kanmadı bu halvetin şerbetine.


[1] Arak: rakı

[2] Nihan: f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan.   Sır.

[3] Nikap: yüz örtüsü, peçe, perde, örtünme.

[4] Gurab: (C: Garbân-Egribe) Karga.

Dönmek ister gönlüm cümle sivâdan,


6+5=11

Dönmek ister gönlüm cümle sivâdan,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Geçmek ister gönlüm mülk-i fenâdan,
Geçelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Derde düşen âşık n’etsin cihânı,
Derd ehlinin dâim yanmakta cânı,
Döner arzulayıp vasl-ı canânı,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Ay u gün yıldızlar hem nüh felekler,
Arşın etrafında saf saf melekler,
Meydân-ı aşkta cevlân ederler,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Ta’n eyleme zâhid benim hâlime,
Dahl eyleme hergiz bu devrânıma,
Dermânı devrânda buldum cânıma,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Baş açıp girelim aşk meydânına,
Mansûr olurum Enel-Hak meydânına,
Yanmakta Niyâzî şevkin nârına,
Yanalım âşıklar Mevlâ derdiyle.

Dönmek ister gönlüm cümle sivâdan,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.
Geçmek ister gönlüm mülk-i fenâdan,
Geçelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Dönmek ister gönlüm cümle gayrıdan,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.
Geçmek ister gönlüm fenâ mülkünden,
Geçelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Derde düşen âşık n’etsin cihânı,
Derd ehlinin dâim yanmakta cânı,
Döner arzulayıp vasl-ı canânı,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Derde düşen âşık n’etsin cihânı,
Derd ehlinin dâim yanmakta cânı,
Döner arzulayıp canân vaslı,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Ay u gün yıldızlar hem nüh felekler,
Arşın etrafında saf saf melekler,
Meydân-ı aşkta cevlân ederler,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Ay, gün ve yıldızlar hem dokuz gezegen,
Arşın etrafında saf saf melekler,
Aşk meydânında dolaşırlar,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Ta’n [1] eyleme zâhid benim hâlime,
Dahl eyleme hergiz bu devrânıma,
Dermânı devrânda buldum cânıma,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Kızma zâhid benim hâlime,
Karışma asla bu devrânıma,
Dermânı devrânda buldum cânıma,
Dönelim âşıklar Mevlâ derdiyle.

Ehl-i hakîkat dirler ki şeytân nerdübân-ı enbiyâ vü evliyâdur siz de İsâ ile mehdî zuhurına ve kemâllerimin nihayetine bulûğa sebebsiz ne kadar hareketi ziyâde itsenüz ol kadar fütûhât-ı ilâhiyye zuhürından hâli değüldür[2]

Baş açıp girelim aşk meydânına,
Mansûr olurum Enel-Hak meydânına,
Yanmakta Niyâzî şevkin nârına,
Yanalım âşıklar Mevlâ derdiyle.

Baş açıp girelim aşk meydânına,
Mansûr olurum Enel-Hak meydânına,
Yanmakta Niyâzî şevkin ateşine,
Yanalım âşıklar Mevlâ derdiyle.


[1] Ta’n:Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.   Küfretmek.   Muhalifin iddialarını çürütmek.   Vurmak.   Duhul etmek, dâhil olmak, girmek

[2] (Niyazî-i MISRÎ, 1223),  v. 76a

Ehl-i hakîkat derler ki şeytân enbiyâ ve evliyânın merdivenidir. Siz de İsâ ile mehdî zuhuruna ve kemâllerimin nihayetine bulûğa sebebsiz ne kadar hareketi ziyâde etseniz ol kadar fütûhât-ı ilâhiyye zuhuruna sebep olursunuz.

Hüdâ davet eder Elhamdü-li’llâh,


Vezin: Mefâ’îlün Mefâ’îlün Fe’ûlün

Hüdâ davet eder Elhamdü-li’llâh,
Bu can Hakk’a gider Elhamdü-li’llâh.

Hakikat şehrine çün rihlet oldu,
Gönül
durmaz uyar Elhamdü-li’llâh.

Tuyaldan cân-ü dil vasl-ı Habîbi,
Hem okur,  hem yazar Elhamdü-li’llâh.

Yakın geldi tulûa şems-i rûhum,
Bugün kevnim doğar Elhamdü-li’llâh.

Ölüm dedikleridir halveti yâr,
Kamû ağyâr gider Elhamdülillâh.

Şehâdet mansıbıdır âli mansıb,
Bize veriliser Elhamdü-li’llâh.

Göründü manâ yüzünden cemâli,
Bozuldu hep suver Elhamdü-li’llâh.

Biliştik bunda hem ihsanlar etti,
Nasîbimiz kadar Elhamdü-li’llâh.

Ne gam giderse dünyâdan Niyâzî,
Visâline erer Elhamdü-li’llâh.

Hüdâ davet eder Elhamdü-li’llâh,
Bu can Hakk’a gider Elhamdü-li’llâh.

Hüdâ davet eder Elhamdü-li’llâh,
Bu can Hakk’a gider Elhamdü-li’llâh.

Hakikat şehrine çün rihlet oldu,
Gönül
durmaz uyar Elhamdü-li’llâh.

Hakikat şehrine nasıl ki göç oldu,
Gönül durmaz uyar Elhamdü-li’llâh.

Tuyaldan cân-ü dil vasl-ı Habîbi,
Hem okur,  hem yazar Elhamdü-li’llâh.

Duyalı cân ve dil vaslı Habîbi,
Hem okur,  hem yazar Elhamdü-li’llâh.

Yakın geldi tulûa şems-i rûhum,
Bugün kevnim doğar Elhamdü-li’llâh.

Yakın geldi doğuşu rûhum güneşi,
Bugün kâinatım doğar Elhamdü-li’llâh.

Ölüm dedikleridir halveti yâr,
Kamû ağyâr gider Elhamdülillâh.

Ölüm dedikleridir yâr halveti,
Bütün yabancılar gider Elhamdülillâh.

Şehâdet mansıbıdır âli mansıb,
Bize veriliser Elhamdü-li’llâh.

Şehâdet makamıdır âli makam,
Bize verilse Elhamdü-li’llâh.

Göründü manâ yüzünden cemâli,
Bozuldu hep suver Elhamdü-li’llâh.

Göründü manâ yüzünden cemâli,
Bozuldu hep suretler Elhamdü-li’llâh.

Biliştik bunda hem ihsanlar etti,
Nasîbimiz kadar Elhamdü-li’llâh.

Biliştik bunda hem ihsanlar etti,
Nasîbimiz kadar Elhamdü-li’llâh.

Ne gam giderse dünyâdan Niyâzî,
Visâline erer Elhamdü-li’llâh.

Ne gam giderse dünyâdan Niyâzî,
Visâline erer Elhamdü-li’llâh.

TAHMİS-İ AZBÎ

Eder def’i keder Elhamdü-li’llâh

Kılar arz-ı hüner Elhamdü-li’llâh

Budur doğru haber Elhamdü-li’llâh

Hüdâ davet eder Elhamdü-li’llâh,
Bu can Hakk’a gider Elhamdü-li’llâh.

Bugün yek zerre hikmet oldu

Bu hikmet dediğin hoş kudret oldu

Bize Hakk’tan devlet oldu

Hakikat şehrine çün rihlet oldu,
Gönül
durmaz uyar Elhamdü-li’llâh.

Aramaz taşradan derde tabîbi

Özüne yâr edenler bin rakîbî

Bilür ayin erkânı adâbî

Tuyaldan cân-ü dil vasl-ı Habîbi,
Hem okur,  hem yazar Elhamdü-li’llâh.

Dilersen olasın hayr ile merhum

Bir öze kim edesin hırz-ı[1] ma’sum

Hüdâ’nın rahmetinden olma mahrum

Yakın geldi tulûa şems-i rûhum,
Bugün kevnim doğar Elhamdü-li’llâh.

Bulundu kesret içre vahdeti yâr

Bulundu yâr ağyar celvetî yâr

Bu cennet dediğimiz sohbeti yâr

Ölüm dedikleridir halveti yâr,
Kamû ağyâr gider Elhamdülillâh.

Veliler zümresine ola mensup

Ona hazır ola her yerde matlup

Görüne sana düşmanın olup hûb[2]

Şehâdet mansıbıdır âli mansıb,
Bize veriliser Elhamdü-li’llâh.

Edenler aşka arz-ı kemal

Yezid ile yezid olmak fiâl[3]

Budur kârı velinin Hak zevâli

Göründü manâ yüzünden cemâli,
Bozuldu hep suver Elhamdü-li’llâh.

Nice dertlilere dermanlar etti

Bu biz âşıklara fermânları etti

Bize ta’lim vaslı canlar etti

Biliştik bunda hem ihsanlar etti,
Nasîbimiz kadar Elhamdü-li’llâh.

Kavme Azbî niyâzi sen dırâzı

Cefâsıyla habibin anla nazı

Budur âşıkların sözü güzârı[4]

Ne gam giderse dünyâdan Niyâzî,
Visâline erer Elhamdü-li’llâh.


[1] Hırz: Melce’. Sığınılacak yer.   Tılsım. Cenab-ı Hakk’ın muhafaza etmesine dair yazılı duâ.   Fık: Bir malın âdet üzere muhafazasına mahsus yer.   Muhafaza etmek.

[2] Hubb: (Hibâb – Hibb – Mehabbet) Sevgi, muhabbet, bağlılık, dostluk. Bir şeyi birisine sevdirmek.   Hulus, lüzum ve sübut.   Muhafaza ve imsâk.

[3] Fial: (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler

[4] Güzar: f. Geçiş, geçme.   Beceren, halleden, yapan.   Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar  : Zaman geçiren, vakit öldüren.

Deme kim Hakk’ı sende mevcûd ola ya bende,


7+7=14

Deme kim Hakk’ı sende mevcûd ola ya bende,
Ne sendedir ne bende sığmaz ol bir mekânda.

Mekânı bi-mekândır nişânı bi-nişândır,
Yine zuhûr eden ol mekânda ol zamanda

Hem cân u hem ten oldur hem sen ve hem ben oldur,
Cümle görünen oldur uzakta vü yakında.

Sanır mısın kim oldur istediğin ya budur,
O bu kamû bir Hû dur gidende vü duranda.

Niyâzî gözün aç bak her şey olup durur Hakk,
Sanma ânı kim ola nihanda ve ayanda.

Deme kim Hakk’ı sende mevcûd ola ya bende,
Ne sendedir ne bende sığmaz ol bir mekânda.

Deme kim Hakk’ı sende ya bende mevcûd ola,
O ne sendedir ne bende sığmaz bir mekândadır.

Bu ilahide Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz Allah Teâlâ’ya nasıl itikat edilmesi gerektiğinden yola çıkarak zahirî ve şeriatın gösterdiği mecradan hareketle sorumlu olan kısmı bildiriyor. Eğer bu sınır aşılırsa insanın kaybedenlerden olacağı haber verilmektedir.

Mekânı bi-mekândır nişânı bi-nişândır,
Yine zuhûr eden ol mekânda ol zamanda

Mekânı mekânsız, nişânı nişânsızdır,
Yine zuhûr eden ol mekânda ol zamanda

Hem cân u hem ten oldur hem sen ve hem ben oldur,
Cümle görünen oldur uzakta vü yakında.

Hem cân ve hem ten O’dur hem sen ve hem ben O’dur,
Cümle görünen O’dur uzakta ve yakında.

Sanır mısın kim oldur istediğin ya budur,
O bu kamû bir Hû dur gidende vü duranda.

Sanır mısın kim O’dur istediğin ya budur,
O bu hepsi bir Hû dur gidende ve duranda.

“İllet Tecellîsi” adındaki tecelliyâtında manevî olarak Muhyiddîn İbnu’l-Arabî ile Hallâc kaddese’llâhü sırrahüma’l-azîz ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir.

“Bu tecellî’de Hallâc’ı gördüm. Ona;

“Ey Hallâc! sana göre illiyyet var mıdır?” diye sordum. Tebessüm etti ve

“Bununla “Ey illetlerin illeti ve Ey Sonsuz Kadîm!” diyen kişinin sözünü kastediyorsun değil mi?” dedi. Ben de

“Evet” dedim. Bunun üzerine bana

“Bu câhil sözüdür. Şunu bil ki Allah Teâlâ illetlerin yaratıcısıdır ama kendisi illet değildir.”  Yalnız O vardı ve O’nunla beraber hiç bir şey yoktu” olan için bu kabul edilebilir bir şey midir?  O âlemi bir hiçten var kıldı ki şimdi bile o yine öyledir, yâni bir hiçtir. Eğer O bir illet olsaydı mâlülü ile irtibatı gerekirdi. Ve eğer irtibatı olacak olsaydı o zaman O’nun için kemal caiz olmazdı. Allah Teâlâ o zâlimlerin büyük iftiralarından beridir” dedi. Ben

“Ben de böyle biliyordum” dedim. O da

“Evet, bunu böyle bellemek ve böyle tesbit etmek lâzım” dedi. Sonra devamla ona

“Peki, niçin evini [bedenini] katledilmeye bıraktın?” diye sordum. Yine gülümsedi ve

“Mahlukâtın elleri ona uzanınca onu onlara bıraktım… Zira üzerinde mahlukâtın ellerinin hükmedeceği bir evi mâmur etmekten fânî olmuştum. Ondan elimi çektim. Onlar da “Hallâc öldü” dediler. Hâlbuki Hallâc ölmedi. Sâdece ev yıkılınca içinde oturan da oradan göçtü, o kadar.”   En sonunda ben

“Bende senin deliller serdedişini çürütecek bir şey var” deyince başını öne eydi ve

“Her ilim sahibinin üzerinde bir alîm vardır.”   (Yûsuf, 76) daha fazla itirazlar serdetme, Sen haklısın. Ama benim kapasitem de bu dedi. Ben de kendisini bıraktım ve oradan ayrıldım’’ (Bkz. et-Tecelliyâtul-İlâhiyye, 382-387).[1]

Niyâzî gözün aç bak her şey olup durur Hakk,
Sanma ânı kim ola nihanda ve ayanda.

Niyâzî gözün aç bak her şey olup durur Hakk,
Sanma onu ki ola gizlide ve açıkda.

Allah Teâlâ’yı anlamak ve anlatmaktaki orta yol budur. Yoksa Allah Teâlâ yarattıklarını ne kendine eş ve arkadaş yaptı. Ancak onun zâtının aklın almayacak kadar azametli olması ve mahlûkatın o nisbette küçük olması nedeniyle varlıktan yokluğa düşenlerde tabiidir ki, aklıda, fikride karışıp kendini kaybetmektir.

Bu hal üzere söylenen bütün kelâmlar hem mazur ve istiğfara da muhtaç sözlerdir. Ancak Allah Teâlâ’dan umut edilen bu durumlarda afv olunmak olduğudur. Çünkü Hakk yolunda bu türlü düşünceler ve haller küçüğün büyüğü anlama meselesidir. Büyük için afv etmek ise daha uygundur.

TAHMİS-İ AZBÎ

İlişkin kalmaya alında ve turanda [2]

Ortaklığın bulunur görmez öyle görende

Akılla hilm u edep hem bendedir hem sende

Deme kim Hakk’ı sende mevcûd ola ya bende,
Ne sendedir ne bende sığmaz ol bir mekânda.

Cân belâda canândır canân mihmâna cândır

Her mekândır nişânı her nişânı mekândır

Dinsiz imânsız nedir hem evvel bana imandır

Mekânı bi-mekândır nişânı bi-nişândır,
Yine zuhûr eden ol mekânda ol zamanda

Miskin ona ey kişi yer eyle gök ten olur

Ruyu Hakk’ı seyr eden ağlamadan şen olur

Hakk’ı ıyan anlamak fen içinde fen[3] olur

Hem cân u hem ten oldur hem sen ve hem ben oldur,
Cümle görünen oldur uzakta vü yakında.

Âhu [4]dediğin budur [5] budur dediğin âhudur

Lü’lü-yi inci sanan incü değil lü’lü-üdür

Aşikâre sandığın âşikâre saklıdır

Sanır mısın kim oldur istediğin ya budur,
O bu kamû bir Hû dur gidende vü duranda.

İbretle baktığın Allah olsun ona bâkî

Yak sinene âteşini seninle oda sen yak

Azbî irağ sandığın yakındır olmaz ırak

Niyâzî gözün aç bak her şey olup durur Hakk,
Sanma ânı kim ola nihanda ve ayanda.


[1] (KILIÇ, 1995), s.109

[2] Turra: (Tuğra) Alındaki saç. Tura. Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası.   Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar.   Herşeyin ucu ve kenarı.

[3] Fenn: Hüner. Mârifet.   San’at.   Tecrübe.   İlim.   Nevi, sınıf, çeşit, tabaka.

[4] Ahu: f. Ceylân.   Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz.   Gazâl.   Mc: Dilber. Mahbub.

[5] Bu(y): f. Koku, râyiha.

Gönül tesbih çek seccâdeden hiç ayağın ayırma,


Vezin: Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün.

Gönül tesbih çek seccâdeden hiç ayağın ayırma,
Namaz
ehlinden özünle sakın sen durma oturma.

İbâdet ehli ol dâim yüzünü kaldırma topraktan,
Vuzu’dan el yuyup râhat edip şol nefsi yatırma.

Yüzün yerlere sür gel buriyâ mescid içinde,
Otur minber gibi dâim kafeste kuş gibi durma.

Müezzin nâlesin dinle dağılsın dilde teşvişin,
Sakın terk eyleyip tamû kapısın sana açtırma.

Cemâatla namaz terk edeni almış kudûretler,
Anın terkiyle lûtf et bir kedûret hem artırma.

Hatibin sanmagil mülhid anın fi’line uy dâim,
İmamdan gayriye aslâ sakın özünü tapşırma.

Niyâzi tâati terk eylemek bil kim füzulluktur,

Kerem kıl terk-i tâatle bu halkı başa üşürme.

Gönül tesbih çek seccâdeden hiç ayağın ayırma,
Namaz
ehlinden özünle sakın sen durma oturma.

Gönül tesbih çek seccâdeden hiç ayağın ayırma,
Namaz ehlinden özünle sakın sen durma oturma.

SALÂT- (NAMAZ) [1]

Namazın, İslâm’da büyük bir önemi ve hiçbir ibadetin ona denk olmadığı, bir mevkii vardır. O, ilk farz kılınan ibadettir. Tevhid’den sonra, İslâm’ın en önemli esasıdır. Amellerin en faziletlisi ve Allah Teâlâ tarafından en çok sevilenidir. Kur’an-ı Kerim’de onun şanını yüceltti, onu ve onu kılanları şereflendirdi. Diğer ibadetler arasında özellikle onu zikretti, kullarına onu tavsiye etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu, kendi gözünün aydınlığı ve ruhunun rahatlatıcısı yaptı. Ashabına namazın faziletini öğretti, böylece onların hem kalpleri hem organları haşyetle doldu, davranışları düzeldi, ahlakları güzelleşti, bundan dolayı onlar önderler ve liderler oldular. Sahih ve huşulu bir namazın, ümmeti zafere götüren en belirgin sebeplerden olduğunda kuşku duymuyoruz. Çünkü o, umulana ermenin korkulandan emin olmanın yolu ve iki cihanda kurtuluşun sebebidir.

Namaz, dini ayakta tutan direktir. Direk yıkılırsa, ona dayanan yapı da yıkılır. O, Allah’ın farz kıldığı ilk ibadettir, en büyük bedeni ibadettir. Allah Teâlâ’nın onu, diğer ibadetler gibi yeryüzünde ve Cebrail vasıtasıyla farz kılmaması, derecesinin yüksekliğini göstermektedir. Allah onu, kendisiyle Peygamber’i Sallallahu aleyhi vesellem arasında bir vasıta olmaksızın farz kılmıştır. Bu ise Miraç gecesi, yedi kat göğün üstünde olmuştu.

“Gerçekten ben, (evet) ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” [2]

“Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin, hayır işleyin ki felah bulabilesiniz.” [3]

“Namaz, müminler üzerine belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.” [4]

“Söyle iman etmiş olan kullarıma, namazı kılsınlar.” [5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

“İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi de cihattır.” [6]

“İslâm, beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan ayında oruç tutmak, imkân bulanın Beyt’i haccetmesi.” [7]

Namaz, erkek veya kadın, hür veya köle, zengin veya fakir, mukim (ikamet eden) veya yolcu, sağlıklı veya hasta, ergenlik çağına ulaşmış, akıllı her müslümana farzdır.

Salât [8]

Kur’an-ı Kerim’in gerek Mekke gerekse Medine döneminde nazil olan sure ve ayetlerinde en fazla zikredilen kelimelerden biri ‘es-salât’ kavramı ve türevleridir. Müsteşrikler, kavramın Arapçaya başka dillerden ve özellikle Arâmî veya Süryânî kökenden geçtiğini ve kavramın kaynak dilde “dua” manasına geldiğini ileri sürmüşler, ‘salûta’ ve ‘salavât’ kelimelerinin kökeni konusunda Müslüman dilciler de benzer görüşleri dile getirmişlerdir. Sonuçta hepsi Sâmî dil ailesine mensup oldukları için kökeni ister Arâmî veya Süryanî, isterse Arapça olsun, kavramın Kur’an-ı Kerim’in nüzûlü ile birlikte İslam dinine özgü ibadetlerden birini kastetme konusunda merkezi bir yer edindiği görülmektedir. Klasik Arapça sözlüklerde kavramın anlamları dua, tapınma, ibadet, rahmet, istiğfar, bağışlanma dileme, ibadethane/tapınak ve namaz kılma şeklinde sıralanmaktadır. Kur’an-ı Kerim kavramlarının bağlamsal anlamı tespite çalışan klasik “el-vücûh ve’n-nezâir” tarzı Kur’an-ı Kerim sözlüklerinde kelimenin farklı anlamları ile ilgili vecih/ anlam sayısının erken dönem eserlerinde az ve sınırlı olduğu, ilerleyen dönemlerde yazılan eserlerde ise vecih sayısında belirgin bir artışın ve anlam genişlemesinin varlığı dikkati çekmektedir.

Kur’an-ı Kerim’deki kullanımlarına bakıldığında kavramın Allah Teâlâ, melekler, nebiler ve müminlerle ilgili olmak üzere farklı bağlamlarda kullanıldığı; geçmiş nebilerin ibadetlerinin de ‘salât’ olarak adlandırıldığı anlaşılmaktadır. Nüzul dönemi açısından bakıldığında kavram, hem Müslümanların ibadetleri, hem de Müşriklerin putlar için yaptıkları ibadet şekilleri ve özellikle Kâbe’nin etrafındaki tavafları için de kullanılmıştır. Medine döneminde nazil olan Enfal Suresi’ndeki bu kullanım tarzı, kelimenin müşriklerin tapınmaları için de kullanılabildiğini ve namazdan farklı olarak ‘tapınma’ manasına geldiğini de göstermektedir.

Namaz ibadeti manasına “es-salât”, vahyin ilk dönemlerinden itibaren şekillenmiş ve rükû, secde, Kur’an-ı Kerim kıraati ve dua etme gibi esaslı hatları herhangi bir değişime uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Nüzûl sürecinin sonucunda İslamiyet’in din olarak kemâle ermesi ve dinin kitlelere ulaşması sonrasında ‘es-salât’ kavramı, terimleşme sürecini tamamlamış; rükû ve secdesi, kendine özgü şartları ve özel kılınma şekli olan namaz ibadeti için özel isim olarak kullanılır olmuştur.

Dilimizde ‘es-salât’ kavramını karşılamak için Farsça asıllı “namaz” kelimesi benimsenmiştir. Bilindiği üzere Türkçede kullanılan “namaz” sözcüğü Farsça kökenli bir kelimedir ve dilimize ‘peygamber, abdest, oruç’ ve benzeri başka dini terimler gibi Farsçadan geçmiştir. “Namaz” kelimesi Farsça sözlüklerde ‘hizmet, bendelik, Hakka itaat-ibadet ve bir kimseye tazim için eğilmek’ gibi anlamlara gelmekte, ‘nemazî’ sözcüğü ise ‘temiz ve pâk’ manaları taşımaktadır.  ‘Salât’ ve ‘musallîn’ kelimelerinin yer aldığı Mâûn Suresi’ndeki anlamları ve surenin yorumu konusunda ise müfessirler tam bir ittifak sağlanamamış ve sure farklı şekillerde yorumlanmıştır.

Bahis konusu surenin bazı müfessirler tarafından ikiye bölünerek ilk yarısının Mekke’de müşrikler, ikinci yarısının da Medine’de münafıklarla ilgili olarak nazil olduğu ileri sürülmüştür.    Son yüzyıllarda yazılan eserlerde salât kavramının anlam vecihlerinin sayısında belirgin bir artış gözlenmektedir.

Mesela; hicri beşinci yüzyıl Kur’an-ı Kerim sözlüğü yazarlarından Abdulmelik b. Muhammed es-Seâlibî, (hyt.429/1038) vücûhu’l-Kur’an-ı Kerim’e dair yazmış olduğu bir eserinde ‘salât’ kavramının Kur’an’da toplam olarak on ayrı anlamının bulunduğunu ifade etmektedir. Bunları da şu şekilde sıralamaktadır:

1—Namaz: Onlar ki namazı kılar ve zekâtı verirler.[9]Ona göre Kur’an-ı Kerim’de zekât ile yan yana kullanılan bütün ‘salât’ ifadeleri bu anlama gelir.

2—Mağfiret: Allah ve melekleri Nebi’ye salât ederler.[10] Bunun bir benzeri de “Allah size salât eder ve melekler de.” [11]Bu ayetlerdeki Allah Teâlâ’nın salâtı mağfireti demektir.

3—İstiğfar: Ahzab suresinde geçen meleklerin salâtı bu manadadır.[12]

4—Dua: Ey Peygamber onlara salât et![13] Yani dua et demektir.

5—Kıraat: Salâtını cehri yapma ve gizleme de.” [14]

6—Din: Senin salâtın mı bize bunları terk etmemizi emrediyor?[15]

7—İbadet yeri (namazgâh): Savami, biye, salâvat ve mescitler yıkılırdı[16]

8—Cuma namazı: Cuma günü salât için nida edildiğinde.” [17]

9—İkindi namazı: Onları salâttan sonra alıkoyarsınız.” [18]

10— Cenaze namazı: Onlardan ölen hiçbiri için artık salata durma![19][20]

[Müslümanların namazları (dua) sair dinlerde mevcut bütün dua şekillerinin hepsini kapsayan bir duadır, ibadettir. Müslüman namazını kılarken Fatihayı okuyup rüku ve sücutlarını tamamladıktan sonra kendi içinde, mücerret bir şekilde, ibadetini yaptığını, Allah Teâlâ’nın huzuruna gitmeye layık olduğunu düşündüğü sırada kendisini Allah Teâlâ’nın karşısında hisseder; tam bu anda da “tahıyyatü” okumaya başlar.

Namaz sadece beşeri dinlerde mevcut bütün ibadet şekillerini kapsamakla kalmadığını, kâinattaki bütün ibadet şekillerini de kapsamaktadır.

“Ey rasulüm! Görmedin mi ki, gökte olanlar, yerdekiler, havada kanatlarını çırparak uçan kuşlar, gerçekte hep Allah’ı tesbih ediyorlar.” [21]

Bu ayet-i kerimede, yerde, gökte ne varsa; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar ve bütün yaratıkların Allah Teâlâ’ya ibadet ettikleri bildiriliyor.

“Bütün bu varlıklar ibadetlerini ne şekilde yapıyorlar acaba” diye düşünülünce şöyle bir izah yapılabilir.

İbadetin manası kulun (köle) yaptığı iştir; efendisinin ve mabudunun emirleri doğrultusunda yaptığı iş. Efendi kuluna (kölesine) bir şey emreder kul da onu ifa ederse, yaptığı bu iş ibadettir. Efendinin emirleri kullarına göre değişebilir. Şu kuluna şu işi yapmasını emrederken bir diğerine başka bir emir verebilir. Bu emirler kulların özelliklerine göre değişen emirler olabilir. Hatta efendi bir kuluna, “hareket etmeden olduğun yerde dur” diyebilir. Bu sükûn da onun ibadetidir. Bu açıdan bakacak olursak kâinattaki bütün varlıkların üç gruba ayrıldıklarını görürüz:

Camid (cansız) varlıklar, bitkiler ve hayvanlar. Camidlerden, örnek olarak, dağlara bakalım; çünkü dağlar, kelime olarak, ayette de geçmektedir. Allah, dağlara dikilmelerini, hareket etmeden durmalarını emretmiştir. Öyleyse, dağların ibadeti hareket etmeden dikilip durmalarıdır. Kur’an-ı Kerim’de bizlere de:

“…ve Allah’a itaat ederek namaza durun”[22] deniliyor. Görülüyor ki, Müslümanların namazında cemadatın (hareketsiz, cansız varlıkların) ibadetleri de bulunmaktadır.

İkinci grup varlıklar hayvanlardır. Etrafımızdaki hayvanlara bakarsak, uçanını da yerde yürüyenini de, eğilmiş vaziyette, yani rüku halinde görürüz. Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim’in:

“…ve rüku edenlerle rüku edin”[23] emriyle Müslümanların namazlarına hayvanların ibadet şekli de girmiştir.

Üçüncü grup varlıklar bitkilerdir. Bildiğiniz gibi, bitkilerin ağızları kökleridir. Gıdalarını kökleriyle alırlar. Bu durum onların hep secde halinde bulunduklarını ifade eder. Cenab-ı Hak bizlere:

“secde ediniz” [24] diye emrettiğine göre bitkilerin ibadet şekilleri de namaz ibadetimizde yer almış bulunuyor. Dikkati çeken bir husus da, Kur’an-ı Kerim’in en az bir ayetinde kuşlar hakkında namaz kelimesinin geçmesidir:

“…Bunların her biri duasını da tesbihini de bilmiştir.” [25]

Sonuçta kâinattaki bütün varlıkların ibadetleri Müslümanların namazlarında mündemiçtir. Müslümanlardaki ibadeti diğer dinlerdekilerle ve kainattaki mevcut bütün ibadetlerle karşılaştıracak olursak, müslümanların namaz ibadetlerinin onlardan daha iyi ve de hepsine şamil olduğunu görürüz. Böyle olması da gerekirdi. Çünkü insan Allah Teâlâ’nın halifesidir, yeryüzündeki vekilidir. Bu nedenle onun yaptığı ibadetin kâinatta görülen bütün ibadetlerden daha yüksek ve daha kıymetli olması zorunludur. Aynı şekilde İslam Dini dinlerin en sonuncusu olması hasebiyle, İslam ibadetinin de geçmiş dinlerdeki ibadetlerden daha mükemmel ve daha güzel olması zaruridir.][26]

İbâdet ehli ol dâim yüzünü kaldırma topraktan,
Vuzu’dan el yuyup râhat edip şol nefsi yatırma.

İbâdet ehli ol dâima yüzünü kaldırma topraktan,
Abdesten el yuyup râhat edip şol nefsi yatırma.

Yüzün yerlere sür gel buriyâ mescid içinde,
Otur minber gibi dâim kafeste kuş gibi durma.

Yüzün yerlere sür gel burayâ mescid içinde,

Otur minber gibi dâima kafeste kuş gibi durma.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem en kötü hırsızlığın namazdaki rükünlerde yapılan eksiklik olduğunu söylemiştir?” [27]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namaz esnasında sakalları ile oynayan birini görmüş ve “Bu zatın kalbi huşu içinde olsaydı organları da huşu içinde olurdu” [28]

Müezzin nâlesin[29] dinle dağılsın dilde teşvişin,
Sakın terk eyleyip tamû kapısın sana açtırma.

Müezzin iniltisini dinle dağılsın gönüldeki karışıklığın,
Sakın terk eyleyip cehennem kapısını sana açtırma.

Cemâatla namaz terk edeni almış kudûretler,
Anın terkiyle lûtf et bir kedûret hem artırma.

Cemâatla namaz terk edeni almış kederler,
Onun terkiyle lûtf et bir kederin hem artırma.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Namaz mü’minin miracıdır” , “Kişinin Allah ‘a en yakın olduğu an namaz ve secde anıdır” [30]

NAMAZI TERK ETMEK

Kendisinden başka ilah olmayan Allah’u Azze ve Celle’nin “vucudiyyeti’ni” “la ilahe illallah” sözü ile itiraf eden kulun, eda etmekle mükellef olduğu ilk ibadet “namaz”dır.

Lisanen Allah’dan başka ilah olmadığını söyleyen kişinin kendisine “namaz’ın” farziyyeti ulaştığı halde daha hâlâ Âlemlerin Rabbi olan Allah’u Azze ve Celle’nin önünde rükû ve secde etmemesi, kelime’i tevhid’in hakikatini anlamadığına delalet eder. Kelime’i tevhid’in hakikatini anlamadan kişinin onu telaffuz etmesi hiç bir şey ifade etmez.[31]

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de buyurmaktadır ki;

“Hep Allah Teâlâ’ya dönüp itaat edin, O’ndan korkun ve namaz’ı kılın’da müşriklerden olmayın.”   [32]

Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.[33]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de buyurdu ki;

“Kişiyle şirk arasında namazın terki vardır.” [34]

“Kulla küfür arasında namazın terki vardır.” [35]

Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Benimle onlar (münafıklar) arasındaki ahid (antlaşma) namazdır. Kim onu terk ederse küfre düşer.” [36]

Abdullah İbnu Şakik radiyallâhü anh merhum anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ashâb’ı ameller içerisinde sadece namazın terkinde küfür görürledi.” [37]

İbnu Ömer radiyallâhü anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“İkindi namazını kaçıran bir insanın (uğradığı zarar yönünden durumu), malını ve ehlini kaybeden kimsenin durumu gibidir.” [38]

Ebü’l-Melih (rahimehümullah) anlatıyor:

“Biz bulutlu bir günde Büreyde radiyallâhü anh ile bir gazvede beraberdik. Dedi ki:

“İkindi namazını erken kılın, zîra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gider” buyurdu.” [39]

NAMAZI TERK EDENÎN KIYAMET GÜNÜNDE FIRAVUN’LA, HAMAN’LA, KARUN’LA VE UBEYY İBNU HALEP’LE BERABER OLACAĞI

Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namaz’dan konuştu. Dedi ki: “Her kim şu beş vakit namazı muhafaza ederse, namazı, kıyamet gününde ona nur, burhan ve necat olur. Her kim ki de; beş vakit namazı muhafaza etmezse kıyamet gününde ona ne burhan ne nur ve ne de necat olur.

“Kıyamet gününde de Karun’la, Haman’la, Firavn’la ve Ubeyy ibnu Halefle beraberdir”.[40]

İbnu Kayyım rahmet-u’llâhi “kitabu’s-salât” isimli eserinde bu Hadis’i Şerifi naklettikten sonra şöyle diyor. Namazı terk edenin hasseten bu dört kişi ile beraber olacaklarının zikredilmesinin sebebi şudur ki, bu dört kişinin küfrü işleyişleridir. Burada bedi’i bir işaret vardır. Zira namazı terk eden, malının, mülkünün, riyasetinin veya ticaretinin meşkuliyyeti ile terk eder.

—Her kim ki, malının meşkuliyetiyle namazı terk ederse, “Karun’la” beraberdir.

—Mülkünün meşkuliyetiyle terk eden de “Firavn’la” heraberdir.

—Riyasetinin sebebiyle terk eden ise “Haman’la” beraberdir.

—Ticaretinin meşkuliyetiyle terk eden de “Ubeyy ibnu Halefle” beraberdir.[41]

NAMAZI TERK EDENİN KUR’AN-I KERİM’İN ÂYET’LERİNİ VE AHİRETİ YALANLADIĞI

“O halde, onlarda ne var ki, “iman etmezler” kendilerine “Kur’ân” ya’ni “namaz kılınız” âyet-i okunduğu zaman, (Allah’ın emrine teslim olup da) “namaz kılmazlar”. Daha doğrusu (namazı terk ederek) “kâfir olanlar hesab gününü yalanlıyorlar”. Hâlbuki Allah, içlerinde ne sakladıklarını en iyi bilendir. Onun için (Ey Resulüm) sen onları “acıklı bir azab’la müjdele”. Ancak “iman edib de salih ameller işleyenler müstesna” onlar için, bitmez tükenmez bir mükâfat var.” [42]

NAMAZI TERK EDENİN ÂHİRET’TE ŞEFAAT EDENİ OLMAYACAĞI

“Kitab’ları sağ ellerinden verilenler cennettedirler: “mücrim’lerden” sorarlar.

“sizi bu sakar cehennem’ine sokan nedir?” Onlar şöyle derler.

“biz namaz kılanlardan değildik”, yoksula yedirmezdik, batıla dalanlarla beraber dalıyorduk, “hesab gününde yalan sayardık”. Nihayet bize ölüm gelib çattı. Fakat (o vakit) “şefaat’cıların şefaat’ı onlara fâide vermez”.[43]

Âyet’i Kerîme’deki zikredilen “mücrim’lerin” yarın Âhirette “şefaat’cıların şefaat’ından mahrum olmalarının sebebi” dört şey’e göredir.

1- Namaz kılanlardan olmadıkları için.

2- Yoksula yedirmedikleri için.

3- Kâfir’lerle oturup kalktıkları için.

4- Hesab gününü yalanladıkları için.

Bu dört sıfat ile muttasıf olan “mücrim’ler” yarın Âhiret’te kendilerine hiç bir “şefaat’cı” bulamıyacaklardır. Zikredilen bu dört sıfatların en tehlikelileri, “namaz’ın terki ile hesab gününü yalanlamaktır” bu iki sıfat’ın her birisi sahibini “İslâm’dan çıkaran” hasletlerdir. Kişi de bu iki sıfattan birisinin olması “İslâm’dan çıkmasına ve âhirette şefaat’cıların şefaat’ından mahrum olmasına kâfidir” illa bu iki sıfat’ın bir arada olması gerekmez. Eğer illâ bu iki sıfat’ın bir kişide mevcud olduktan sonra ancak “İslâm’dan çıkar ve şefaat’cıların şefaat’ından o zaman mahrum olur” diyen çıkarsa bizde deriz ki, Öyle de olsa zaten “namazı terk eden âhiret-i de yalanlamıştır” Binâenaleyh “şefaat’cıların şefaat’ından mahrum olacaktır” hâlbuki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Şefaat’ı “ehli kebâir” içindir. Eğer “namazı terk eden” İslâm’dan çıkmayıp büyük günahkârlardan olsa idi “âhirette şefaat’cıların şefaat’ından mahrum olması gerekmezdi.” [44]

NAMAZI TERK EDENİN ALLAH TEÂLÂ’DAN KORKMADIĞI

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Dağ tepelerindeki koyun çobanından Allah’u Azze ve Celle hoşlanır. Zira o namaz için ezan okur ve “namaz kılar”. Buna binaen Allah’u Azze ve Celle şöyle buyurur.

“Şu kuluma bakın, ezan okuyup “namaz kılıyor ve benden korkuyor”. Ben de o kulumun günahlarını mağfiret buyurdum ve onu Cennetime koyacağım” der.[45]

DİN’DE EN SON TERK EDİLEN AMELİN NAMAZ OLDUĞU

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Dininizden ilk terk edeceğiniz şey emanettir. En son da ise namazı terkedersiniz.” [46]

Evet din’den en son terk edilen “NAMAZ” olduktan sonra, artık o kişide dinden hiç bir şey kalmamıştır. [47]

“Rabbim! Beni, gerçeği üzere namaza devam eder kıl; zürriyetimden de böyle kimseler yarat… Ey Rabbimiz, duamı kabul et.” [48]

Hatibin sanmagil mülhid anın fi’line uy dâim,
İmamdan gayriye aslâ sakın özünü tapşırma.

Sanma ki söyleyen dinsiz, onun fiiline dâima uy,
İmamdan başkasına aslâ sakın özünü bağlama.

“İmamdan gayriye özünü tapşırma” demek,  Ulül’emr’den[49] başkasına uyma demektir.   Zirâ kişinin canı, ırzı, malı Ulül’emr’in muhafazası altındadır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Miraç esnasında sağa sola gözlerinin kaymamasını da edep olarak yorumlar. [50]

Niyâzi tâati terk eylemek bil kim füzulluktur,

Kerem kıl terk-i tâatle bu halkı başa üşürme.

Niyâzi tâati terk eylemek bil ki lüzümsuzluktur,

Kerem kıl tâati terk ile bu halkı başa üşürme.


[1] YOLCU, Abdullah, Namaz, Guraba Yayınları El Broşürleri

[2] Tâhâ,  14

[3] Hac,  77

[4] Nisa,  103

[5] İbrahim, 31

[6] Tirmizî.

[7] Buhârî ve Müslim

[8] (OKUMUŞ, 2004/2)

[9] Maide, 55

[10] Ahzab, 56

[11] Ahzab, 43

[12] Ahzab, 43,56

[13] Tevbe, 103

[14] İsra, 110

[15] Hud, 87

[16] Hac, 40

[17] Cuma, 9

[18] Maide, 115

[19] Tevbe, 84

[20] es-Seâlibî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, tahk.: Muhammed el-Mısri, Alemu’l-Kütüb, Beyrut 1984, s. 188-189. (OKUMUŞ, 2004/2)

[21] Nur, 41

[22] Bakara, 238

[23] Bakara, 43

[24] Hac, 77

[25] Nur, 41

[26] Muhammed Hamidullah; “İnsan Toplumlarında İbadet Tarihi”; trc: Prof. Dr. Zahit AKSU Hikmet Yurdu Yıl:1, s.1, (Ocak-2008); s. 9-30

[27] İbn. Hanbel ve Darekutni Ebu Katâde’den rivayet etmişlerdir, İbn. Huzeyme ve Hâkim, sahih kabul etmişlerdir. Bkz. Aclûnî, I/225;

[28] Suyuti, Camiu’s-Sağir, II/30

[29] Nal(e):f. İnilti, figân.   Kamış kalem.   Kamış düdük.   Şeker kamışı

[30] İbn. Hanbel. I/380

[31] (El-YARBUZÎ, 22 / RAMAZAN /1404), s. 4

[32] Rum, 31

[33] Tevbe, 5

[34] Müslim, İman 134, (82); Ebü Dâvud, Sünnet 15, (4678); Tirmizî, İman 9, (2622). Metin Müslim’in metnidir. Tirmizinin metni şöyledir: “Küfürle îman arasında namazın terki vardır.”

[35] Tirmizî, İman 9, (2622); Ebü Dâvud, Sünnet 15, (4678); İbnu Mâce, Salât 77, (1078).

[36] Tirmizî, İman 9, (2623); Nesâî, Salât 8, (1, 231, 232); İbnu Mâce, Salât 77, (1079).

[37] Tirmizî, İman 9, (2624).

[38] Buhârî, Mevâkît 14; Müslim, Mesâcid 200, (626); Muvatta, Vukütu’s-Salât 21, (1,11,12); Ebü Dâvud, Salât 5, (414, 415); Tirmizî, Salât 128, (175); Nesâî, Salât 17, (1, 238).

[39] Buhârî, Mevâkit 15, 34; Nesâî, Salât 15, (1, 236).

[40] Bu Hadis’i Ahmed (2/169) Darimi (2/301) ve ibnu Hibban (1448) Âcurri Şeriada (135) Muhammed İbnu Nasr el-Mervezi Kitabû’s-Salet’da (58) Taberani Kebirde Beyhaki Şuabû’l-iman da sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.

[41] (El-YARBUZÎ, 22 / RAMAZAN /1404), s. 20

[42] İnşikak, 20-25

[43] Müddesir,40-48

[44] (El-YARBUZÎ, 22 / RAMAZAN /1404), s. 22-23

[45] Bu Hadis’i Ebu Dâvud (1203) ve Nesei (2/20) Ahmed (4/145) İbnu Hıbban (260) ve Taberâni Kebir de (17/833) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir. Şeyh El-Bâni Silsiletü’s-Sahıda’da (41) tahriç etmiştir.

[46]Bu Hadis’i Ebu Nuays Hıylada (6/265 ve Ahbar’da 2/213 İbn-u Mes’ud’dan Taberâni kebirde (9754) Haraiti Mekarim de (77) ve Taberâni Evsatta (1/138) Umer Ibnul-Hattab’dan sahih bir senedle rivayet etmişlerdir. Ve Şeyh Albâni Silsile’de (1739) tahric etmiştir.

[47] (El-YARBUZÎ, 22 / RAMAZAN /1404), s. 37

[48] İbrahim, 40

[49] Ulül’emr: reis, başkan, âmir.

[50] Necm. 18: Buhâri. Tefsir sure 66,4. Nikâh. 12.Cihad. 145. İlim 31:Ebu Davud. Edeb. 121: Müslim. Mesâcid. 66: Tirmizi. Birr. 33B: İbn. Hanbel. IV/144. 146. 148

Uyan gafletten ey nâim Hakk’a yalvar seherlerde,


Vezin: Mefâ’îlün Mefâilün Mefâ’îlün Mefâilün

Uyan gafletten ey nâim Hakk’a yalvar seherlerde,
Döküp acı yaşı dâim Hakk’a yalvar seherlerde.

Kapusında durup her bâr yüzün dergâhına tut var,
Yürekten kıl demâdem zâr Hakk’a yalvar seherlerde

Seherlerde açılır gül anın için zâr eder bülbül,
Uyanıp derd ile ey dil Hakk’a yalvar seherlerde.

Gel ey miskin bi-çâre dolaşma gezme âvâre,
Dilersen derdine çâre Hakk’a yalvar seherlerde.

Seherde kalkuben her gâh yüzün yere sürüp kıl âh,
Ere lütfu sana nagâh Hakk’a yalvar seherlerde.

Açılır bâb-ı Sübhânî çekilür hân-i sultânî,
Dökülür feyz-i Rabbâni Hakk’a yalvar seherlerde

Seherde uykudan uyan Niyâzî durma derde yan,
Ola kim erişe dermân Hakk’a yalvar seherlerde.

Uyan gafletten ey nâim Hakk’a yalvar seherlerde,
Döküp acı yaşı dâim Hakk’a yalvar seherlerde.

Uyan gafletten ey uykucu Hakk’a yalvar seherlerde,
Döküp acı yaşı dâima Hakk’a yalvar seherlerde.

Kapusında durup her bâr yüzün dergâhına tut var,
Yürekten kıl demâdem zâr Hakk’a yalvar seherlerde

Kapusunda durup her defa yüzün dergâhına tut var,
Yürekten sık sık feryat kıl Hakk’a yalvar seherlerde

Seherlerde açılır gül anın için zâr eder bülbül,
Uyanıp derd ile ey dil Hakk’a yalvar seherlerde.

Seherlerde açılır gül anın için feryat eder bülbül,
Uyanıp derd ile ey dil Hakk’a yalvar seherlerde.

Gel ey miskin bi-çâre dolaşma gezme âvâre,
Dilersen derdine çâre Hakk’a yalvar seherlerde.

Gel ey miskin çâresiz dolaşma gezme âvâre,
Dilersen derdine çâre Hakk’a yalvar seherlerde.

İsâ aleyhisselâma gelince

“Kıldan elbise giyerdi. Ağaç yapraklarını yerdi. Evi yoktu, nerde uy­kusu gelirse oracıkta uyurdu En hoşlandığı isimlerden biri de “Miskin” ismi idi. Daima kendisine (miskin) denilmesinden hoşlanırdı.” [1]

“Allah Teâlâ’m beni miskin yaşat (fakir), miskin öldür, miskinler topluluğu ile haşret.”  [2]

Seherde kalkuben her gâh yüzün yere sürüp kıl âh,
Ere lütfu sana nagâh Hakk’a yalvar seherlerde.

Seherde kalkuben her zaman yüzün yere sürüp kıl âh,

Bidenbire lütf sana erer Hakk’a yalvar seherlerde.

Açılır bâb-ı Sübhânî çekilür hân-i[3] sultânî,
Dökülür feyz-i Rabbâni Hakk’a yalvar seherlerde

Açılır Sübhânî kapı çekilir sultânî okur,
Dökülür feyz-i Rabbâni Hakk’a yalvar seherlerde

Seher vakitleri (sabah ve ikindi seherleri) nde olan feyzlere kavuşmak için sabırlı ve müdavim olmak gereklidir. Bu vakitleri koruyanlarda manevî keşf ve haller zuhur eder. Feyz beklemek hakkında Cüneyd Bağdâdi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

Sâlik, içinde fare bulunan deliği bekleyen kedinin dikkatiyle feyz beklemelidir.” [4]

Seherde uykudan uyan Niyâzî durma derde yan,
Ola kim erişe dermân Hakk’a yalvar seherlerde.

Seherde uykudan uyan Niyâzî durma derde yan,
Ola kim erişe dermân Hakk’a yalvar seherlerde.

TAHMİS-İ AZBÎ

Hemen durma gece gündüz Hakk’a yalvar seherlerde

Bu cümle masivadan geç Hakk’a yalvar seherlerde

Tâ mevlâya erişince Hakk’a yalvar seherlerde

Uyan gafletten ey nâim Hakk’a yalvar seherlerde,
Döküp acı yaşı dâim Hakk’a yalvar seherlerde.

Unutup cümle efkârı kerem eyle meded ey yâr

Eğer dildârı bildinse senin yârin olur ağyar

Ola tâ hemdemin ey dost hakikat dilberi hünkâr

Kapusında durup her bâr yüzün dergâhına tut var,
Yürekten kıl demâdem zâr Hakk’a yalvar seherlerde

Eğer sen cânı bunda verirsin fî-sebil[5] ey dil

Hakikat ehli olmaksa muradın var Hüdâyî[6] bil

Eğer zâhir eğer bâtın muradın hâsıl olsun gel

Seherlerde açılır gül anın için zâr eder bülbül,
Uyanıp derd ile ey dil Hakk’a yalvar seherlerde.

Seher kalkıp yatğında Meded ey zâr biçâre

Yapışıp dâmeni pirin yakin ol lutf dildâre

Alınma nefsi gaddare uyma sen ağyare

Gel ey miskin bi-çâre dolaşma gezme âvâre,
Dilersen derdine çâre Hakk’a yalvar seherlerde.

Eğer ki rûhu sultânî ederse sana ihsanî

Alırsan âşkta meydânı eğer bildinse cânânı

Bilirsen hükmü yezdânı müdam kıl âh u efgânı

Açılır bâb-ı Sübhânî çekilür hân-i sultânî,
Dökülür feyz-i Rabbâni Hakk’a yalvar seherlerde

Gel Azbî âşkla her ân edegör canla efgânı

Ede ihsan sana sultan edersen sıdk ile vicdan

Namazda hazır ol ey cân girerse kalbine irfân

Seherde uykudan uyan Niyâzî durma derde yan,
Ola kim erişe dermân Hakk’a yalvar seherlerde.


[1] İbn Asakir. Şam Tarihi’nde Abdullah b. Abbas radiyallâhü anh İmam Ahmed b. Hanbel radiyallâhü anh Kitabü’z Zühd’de, Ubey’d, b. Umeyr’den Mücahid veSa’bî’den rivayet etmişlerdir. Süyûtî; Menahilü’s-Safa Shf. 27. Aliyyül-Kaari Şerh. I/190. İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-Zühd’de Sa/d b. Abdülaziz’den rivayet etmiştir. Süyûtî; Menahilü’s-Safa Shf. 28.

[2] İbn Mâce, Zühd, 7, (II, 1381, Ha. No: 4126)

[3] Han: f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân  : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan

[4] (Muhammed b. Süleyman el-Hadîkatu’n- Nediyye, İstanbul 1983, s. 85.)

[5] Yoluna

[6] Hudayî: f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah’lık.   Allah Teâlâ’ya mensub.

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a,


Vezin: Mef’ûlü Mefâ’îlün Mef’ûlü Mefâ’îlün.

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a,
Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allâh’a.

Her geceyi kâim ol her gündüzün sâim ol,
Hem zikr ile dâim ol yalvar güzel Allâh’a.

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez,
Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allâh’a.

Sağlığı ganîmet bil her saatı ni’met bil,
Gizlice ibâdet kıl yalvar güzel Allâh’a.

Hey nice yatarsın tûr olma bu safâdan dûr,
Bahr-i keremi boldur yalvar güzel Allâh’a.

Ömrünü hiçe satma kendini yakma,
Her şâm ü seher yatma yalvar güzel Allâh’a.

Her vakt-i seherde bin lûtfu gelür Allâh’ın,
Ol vakt uyanır kalbin yalvar güzel Allâh’a.

Allâh’ın adın yâd et can ile dili şâd et,
Bülbül gibi feryâd et yalvar güzel Allâh’a.

Gel imdi Niyâzi’yle Allâh’a niyaz et,
Hâcâtı dırâz eyle yalvar güzel Allâh’a.

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a,
Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allâh’a.

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a,
Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allâh’a.

Her geceyi kâim ol her gündüzün sâim ol,
Hem zikr ile dâim ol yalvar güzel Allâh’a.

Her gece namaz kıl ol her gündüzün oruç tut,
Hemde zikre devam et ol yalvar güzel Allâh’a.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Sabır imanın, oruç da sabrın yarısıdır”[1]

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez,
Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allâh’a.

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez,
Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allâh’a.

Sağlığı ganîmet bil her saatı ni’met bil,
Gizlice ibâdet kıl yalvar güzel Allâh’a.

Sağlığı ganîmet bil her saatı ni’met bil,
Gizlice ibâdet kıl yalvar güzel Allâh’a.

Hey nice yatarsın tûr olma bu safâdan dûr,
Bahr-i keremi boldur yalvar güzel Allâh’a.

Hey nice yatarsın dağ gibi bu safâdan uzak olma,
Kerem deryası boldur yalvar güzel Allâh’a.

Ömrünü hiçe satma kendini yakma,
Her şâm ü seher yatma yalvar güzel Allâh’a.

Ömrünü hiçe satma kendini yakma,
Her akşam sabah yatma yalvar güzel Allâh’a.

Hiç’ in manası dünya ve nefsin arzularıdır.

Dünya Hayatı

[ Serrac "Eğer dünyanın Allah kalında sivrisineğin kanadı kadar bir değeri olsaydı kafire bir yudum su vermezdi (içirmezdi) "[2] hadisini şu açıklamasıyla verir:

“İstiğna ehli olan kimseler; dünyanın tamamı kendilerinin olsa, bundan dolayı da ahirette herhangi bir sualle karşılaşmayacak olsalar ve Allah nezdinde kendilerine ayrılan ecirden bir eksilme de olmayacak olsa yine de zühd içinde yaşarlar. Zira onların eşyaya karşı zühdleri Allah Teâlâ’nın dünyayı yarattığı ve ona nazar ettiği günden beri devam etmektedir. Ona göre tahkik ehli zahidler başlangıçtan beri zühd yolunu tumuşlardır. Bu hadisi duyan Yahya b. Muaz er Razi (258/871) duygularını şöyle dile getirir:

“Dünya gelin gibidir. Dünyayı isteyen onun berberi olur. Onu süsler durur. Dünyaya karşı olan da onun yüzünü karartır. Saçını yolar, elbisesini yırtıp parçalar. Arif, Allah ile meşguldür. Bu yüzden dünyaya hiç iltifat etmez.” İmam Şibli (334/945) ye zühdden sorulunca o da bu hadisi hatırlatarak;

“Yazık size! Dünyada bir sineğin kanadından daha değerli ne var ki, onda zühd bahis konusu olsun. Bu kadar değersiz bir şeye rağbet etmemek meziyet midir?” Ebu Bekir Vasıtî de, yine aynı hadisle ilgili olarak:

Allah Teâlâ nezdinde bir sineğin kanadı kadar bile değeri bulunmayan murdar bir şeyi terk etmek için daha ne kadar çabalayacak, ondan yüz çevirmek için daha ne zamana kadar uğraşacaksınız” şeklinde serzenişte bulunur.

Tasavvufta özellikle de ilk dönemde dünya, Allah Teâlâ yolunda tehlikeli bir tuzak gibi görülmüştür. Onun için de sûfîler onu ancak ihtiyaç halinde uğranacak bir abdesthaneye, çürüyen bir leşe ya da bir gübre yığınına benzetmişlerdir. Daha da ileri giderek “itlerin toplaşma yeri” benzetmesi yapılmış ve bundan uzak durmayanın köpekten de daha aşağılık olacağı belirtilmiştir. Bu tür benzetmelerin etkisinde kalarak olmalıdır ki şu ilginç hadis uydurulmuştur:

“Dünya facir (fahişe) bir kadın gibidir… ” Kim olursa olsun evine gider ve koynuna girer. Yüzüne güler, ama hiç kimseye vefası yoktur. O halde böyle bir kadına gönül verip arkadaş olunmaz.[3] Müzekkin Nüfus’ta bunun benzeri birçok uydurma hadis yer almaktadır. Mesela bunlardan bir diğeri de “Her kim dünyayı severse, ahiretine ziyan verir…”[4] şeklindedir.[5]

İşte bütün bunlardan dolayı özellikle ilk dönem sûfileri dünyaya karşı tavır almışlar hatta bundan dolayı (dünyaya ait nesneler olduğu için) giyim kuşamlarına bile dikkat etmemişlerdir. Öyle ki, ayakkabılarının bile Allah yolunda engel olduğunu düşündükleri için yalın ayak gezinenler ve bu vaziyetlerinden zevk alanlar olmuştur.

Bu konuda son olarak yine halk arasında hadis olarak iştihar bulmuş iki rivayet vardır.

Birincisi : “Dünya, ahiretin tarlasıdır”[6]

İkincisi: “Hiç ölmeyecekmişsin gibi dünyaya, yarın ölecekmişsin gibi de ahirete çalış” [7]

Bu rivayetlerin her ikisi de son dönemin mahsulü olup şimdiye kadar ki hadislerin rağmına, dünyaya azıcık da olsa göz kırpmaktadırlar.

“Dünya, ahiretin tarlasıdır” hadisine son dönemden İbn-ül Arabî (638/1240) ‘nin yaklaşımı şöyledir:

“Herkes dâhil olacağı cennetin nimetlerini hurilerini, gılmanlarını, vb. nimetleri bu âlemde tahsil edip beraberce götürecektir. Kâfirler ise cehennem ve cehennemdeki azap çeşitlerini dünyada tahsil edip, giderken beraberinde götüreceklerdir.” Aynı dönemde ortaya çıkan ve halkın dilinden düşmeyen “Hiç ölmeyecekmişsin gibi dünyaya, yarın ölecekmişsin gibi de ahirete çalış” şeklindeki rivayet de görünürde dünyaya teşvik unsurları taşıyor olsa da, sûfîler ne yapıp yapıp kendilerinden tarafa yorumlamışlardır: Hadisin insan psikolojisi açısından yapılan tahlilinde “Hiç ölmeyecekmişsin gibi dünyaya çalış” ifadesi ile Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem insandaki dünya hırsını kırmak istemiştir. Zira insan ebedi yaşayacakmış gibi düşününce fazla hırsa kapılmaz (nasıl olsa ömür bitmiyor der, hırs göstermez) ahiret için ise, tam bunun zıddına bir mantık yürüterek, ahiret’e çalışmayı ve ona hırs göstermeyi teşvik için, “yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” demiştir.”[8]] [9]

Her vakt-i seherde bin lûtfu gelür Allâh’ın,
Ol vakt uyanır kalbin yalvar güzel Allâh’a.

Her vakit seherde bin lûtfu gelir Allâh’ın,
O vakit uyanır kalbin yalvar güzel Allâh’a.

Allâh’ın adın yâd et can ile dili şâd et,
Bülbül gibi feryâd et yalvar güzel Allâh’a.

Allâh’ın adın yâd et can ile gönlü mutlu et,
Bülbül gibi feryâd et yalvar güzel Allâh’a.

Gel imdi Niyâzi’yle Allâh’a niyaz et,
Hâcâtı dırâz eyle yalvar güzel Allâh’a.

Gel imdi Niyâzi’yle Allâh’a niyaz et,
İhtiyaç için duayı uzun eyle yalvar güzel Allâh’a.

TAHMİS-İ AZBÎ

Sen gayri yüze bakma yalvar güzel Allâh’a

Hem nefsine aldanma yalvar güzel Allâh’a

İzinden izin ayırma yalvar güzel Allâh’a

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a,
Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allâh’a.

Gel hılye-i [10] âlem ol hem ruhuna hâdim[11] ol

Gel vakıf-ı hâlim ol maksudu maalim[12] ol

Her demde hayalim ol lutf ile kemâl ol

Her geceyi kâim ol her gündüzün sâim ol,
Hem zikr ile dâim ol yalvar güzel Allâh’a.

Şüphe ile iş bitmez Hakk ehli yolu gütmez

Sırrını öyle vermez cahille yola gitmez

Maksuduna kim eremez evvel Hakk’ı meğer bilmez

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez,
Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allâh’a.

Sen zilleti devlet bil bu devleti sıhhat bil

Her zerre-i kudret bil her kudreti hikmet bil

Yen nefsini izzet bil bu izzeti rahmet bil

Sağlığı ganîmet bil her saatı ni’met bil,
Gizlice ibâdet kıl yalvar güzel Allâh’a.

Nefsinden özün kurtar kendi özün âzade et

Ma’mur ediben kalbin gel kendini âbâd et

Şehr-i dili ma’mur et nefs ilini berbâd et

Allâh’ın adın yâd et can ile dili şâd et,
Bülbül gibi feryâd et yalvar güzel Allâh’a.

Gel Azbî niyâz eyle niyazı dırâz [13] eyle

Gel hâcetin Allah’a sen dol dırâz eyle

Kimdir sana Allah’a niyazını az eyle

Gel imdi Niyâzi’yle Allâh’a niyaz et,
Hâcâtı dırâz eyle yalvar güzel Allâh’a.


[1] İbn. Hanbel. V/319

[2] Tirmizi Zühd 13; İbn-i Mâce. Zühd. 3

[3] Hadîsin aslı muteber kaynaklarda bulunamamıştır. Konuyla ilgisi için bkz. Eşrefoğlu Rumî, 70

[4] Hadis kaynaklarında mevcut değildir. Konuyla ilgisi için Bkz.Eşrefoğlu Rumi. 69

[5] Bu konuda çok sayıda mevzu hadîs için bkz. Kelâbâzî, Taarruf. 142. 43; Hucviri. 506, 507; Azizuddin Nefesi. 145; Eşrefoğlu Rumi. 69.70

[6] Aliyu’l Kari . 199; Aclunî. 1/490; Hakim. Miîstedrck. IV/312: Zehebi “münker” olduğunu ravilerinden Abdullah b. Cabbar’ın ma’ruf olmadığını söyler. Bkz. Sağani. 64

[7] Muteber hadis kavnaklarında bulunamamıştır.

[8] el Alâvî. Said Halil. Şerh Hadîs Müselsel bil Evliya vr. 7

[9] (ŞEKER, 1998), s. 285-287

[10] Hilye: Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz.   Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet.   Suret. Hey’et. Görünüş.

[11] Hâdim: hizmet eden, hizmetkâr.

[12] Maalim: (Ma’lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes’eleler.   İzler. Nişanlar. Eserler.

[13] Dıraz: f. Uzun

Ezelden nârına aşkın ben yâne geldim cihân içre,


Vezin: Mefâ’îlün Mefâilün Mefâ’îlün Mefâilün

Ezelden nârına aşkın ben yâne geldim cihân içre,
Akıttım nîce dem yaşlar gözümden dolu kan içre.

Hak ile bî-nişân iken kamû canlara cân iken,
Düşürdü bî-mekân iken beni kevn ü mekân içre.

Nice geldim,  nice gittim nice doğdum, nice öldüm,
Nice açtım,  nice soldum,  şol gül gibi cihân içre.

Bulut olup göğe ağdım,  matar olup yere yağdım,
Güneş olup gehi doğdum zemîn u âsumân içre.

Nebat olup nice devrân nice demde olup hayvân
Geyürdü sûret-i insân bana devr-i zamân içre.

Çü insân sûretin buldum Hakk’a hamd-ü senâ kıldım,
Fenâ
ender fenâ oldum bekâ-yi câvidân içre.

Erişti ma’rifet nûru gönül oldu Hakk’ın Tûru,
Niyâzi duydu çün sırrı gümân etti ayân içre.

Ezelden nârına aşkın ben yane geldim cihân içre,
Akıttım nîce
[1] dem[2] yaşlar gözümden dolu kan içre.

Ezelden nârına aşkın yanarak geldim cihân içre,
Akıttım nîce zaman yaşlar gözümden dolu kan içre.

Herkes ezelde ne ise burada da odur,  hiçbir değişme veya değişiklik olmaz,  yani burada kâmil olan ezelde ruhlar âleminde iken de kâmil idi.   Ârif olan burada da Ârif olur,  mü’min olan mü’min,  kâfir olan kâfir,  âsi olan âsi,  fâsık olan fâsık olur.   Ezelde her ne ise burada da odur.

Hak ile bî-nişân iken kamû canlara cân iken,
Düşürdü bî-mekân iken beni kevn ü mekân içre.

Hakk ile nişânsız iken bütün canlara cân iken,
Beni mekânsız iken dünya âlemine içine düşürdü.

Nice geldim,  nice gittim nice doğdum, nice öldüm,
Nice açtım,  nice soldum,  şol gül gibi cihân içre.

Nice geldim,  nice gittim nice doğdum, nice öldüm,
Nice açtım,  nice soldum,  şol gül gibi cihân içre.

Şayet bize; şöyle bir sual tevcih edersen:

“Bu sofilerin; ekseri kasidelerinde bazı acaip sözler görür ve işitiriz.  Onların bu sözünden; tenasühi mezhebinden oldukları anlaşılıyor.  Mesala,  diyorlar ki: Ben Gah bulut olurum, Gah yağmur, Gâh nebat olurum, Gah hayvan Ve gah insan olurum.   Ve bunlara benzer,  nice şeyler derler; hep görür ve işitiriz.  Bu sözler nedir ve ne demektir?”

Bu soruna karşı cevabımız aşağıdadır:

“Ey kardeş,  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdu:

(Ümmetim ahirette on bölük haşrolur,  Onların kimi maymun,  kimi hınzır olur.   Kimi daha başka suretlerde) Bu Hadis-i Şerifi hiç okumadın mı?.  Bir Ayet-i Kerimede şöyle buyurudu:

“Onlar sana fevç fevç gelecekler” [3] Bu Ayet-i Kerime’nin tefsirini Kadı Beyzavi – Allah rahmet eylesin şöyle beyan etmiştir:

Bu beyanı,  daha ziyade kendisine tevcih edilen: “Onların hayvanlar suretine girmesinin sebebi nedir?”   Şeklinde bir soruya atfen yapmıştır.   Diyor ki:

“Onlar,  dünyada o hayvanların huyunu huy; sıfatını da sıfat edindikleri için ahirette o sıfata girerler.”

“Mesela; maymunun sıfatı,  koğuculuk ve gaybettir.  Hınzırın sıfatı,  haram yemektir.  Bu duruma göre; bir kimsenin huyu,  koğuculuk ve gaybet etmek ise; o kimse,  dışta insan olsa da,  içte maymundur.   Ama o maymun şekliyle görünmez.  Öldüğü zaman,  kendini o surette görür ve mahşerde o surette kalkar. Bu gibi hallerden Allah Teâlâ’ya sığınırız.[4] Şu var ki; tevbe ederse,  ölmeden evvel o sıfattan kurtulur.  İki cihanın sultanı,  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdular:

“Ölüm,  uykunun kardeşidir” Bu duruma göre; bir kimse öldüğü zaman ne hale girecek ise; uykuda kendini öyle görür.  Şu var ki; bu görüş herkese nasip olmaz.   Ancak muhasebe ehline olur.   Bu muhasebe ehline;

“Öbür âlemde hesaba çekilmeden önce,  nefsinizi hesaba çekiniz” Mealini taşıyan Hadis-i Şerifi ile işaret edilmiştir.  Eğer rüyanda,  Tilki görürsen; kendi sıfatın say.  Onu,  Hakk Teâlâ gösteriyor; iç haline bir rettir.   Hile sıfatından halas bulmaya bak.  Şayet rüyanda maymun görürsen bu da:

Gıybeti terk et.  Remzini taşıyan bir işarettir.  Rüyanda,  Hınzır görürsen: Haramı bırak.   Manasına gelen bir başka işarettir.  Rüyada,  hallerini görüp düzeltmeye başlayan kimse,  yukarıda da geçtiği gibi muhasebe ehlidir.   Ki bunlar: “Ölmeden evvel ölünüz” Hadis-i Şerifinin manasını anlayan kimselerdir.  Bir kimse,  bir kâmil mürşide biat eylerse muhasebe ehli olur.   Ve bu âlemde her ne varsa; cümlesini görür geçer ister iyi,  ister kötü… Önce yaramaz sıfatlarını görmeye başlar.   Bağlı olduğu zatın telkin ettiği şekilde ismi celali okuyunca; o kötü sıfatlar yok olur.  Öyle bir mertebeye erişir ki; artık rüyada gördüğü; enbiya ve evliya vb. kâmil zatlar olur. Çok kere bu şekilde görülen bir rüya; insanın,  insan siretini bulduğuna işaret sayılır.  İşte bu sebepledir ki,  manevi yolunu ikmal eden bir kimse: Ben Gâh bulut olurum Gâh yağmur Gâh nebat olurum Gâh hayvan Ve gâh insan olurum.  Ve benzeri nice sözler:

“Her ne varsa ben olurum… Şeklinde söyleyebilir.  Zira kim insan mertebesine yetişti ise; cümle mertebeyi özünde topladı.  Hâsılı kelam onların sözü anlatılan hallerden başkası değildir.   Kısacası şu demektir:

Ben cümleyi cami oldum.” [5]

Bulut olup göğe ağdım,  matar olup yere yağdım,
Güneş olup gehi doğdum zemîn u âsumân içre.

Bulut olup göğe yükseldim,  yağmur olup yere yağdım,
Güneş olup kâh doğdum zemîn ve gökyüzü içinde.

Bulutlar,  yağmur olarak dört rüzgârın yardımıyla vücûda gelir.   Önce poyraz eser,  yeri ve suları serinlendirir,  sonra güneşin hararetinden dört mil yukarıya kadar buharlar yükselir.   Sonra batı rüzgârları esip o buharları yürütür, doğu rüzgârları eserek onları bir araya toplar,  sularının tadını değiştirir,  en sonunda güney,  yani kıble rüzgârları bulutları yağmura çevirerek yağdırır.

Güneş yeryüzüne arka yüzüyledir.   Önyüzü Arş-ı alâya doğrudur,  yerleri ve gök yüzünü nûrlandırır.   Birici kat gökten ikinci kat gök büyüktür.   İkinci kat gökten üçüncü,  üçüncüden dördüncü,  dördüncüden beşinci,  beşinciden altıncı,  altıcıdan da yedinci gök daha büyüktür.

Niyâzî Hazretleri bu şiirlerinde insanın birçok devirlerden geçtikten sonra nasıl insân sûretiyle bu âleme geldiğini açıklar. İlâhi mertebeler yirmisekizdir:

Birinci mertebe Nûr-i Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir.

Sonra sırasıyla Nefs-i kül gelir,  bu ruhlar âlemidir.

Nefs-i külden tabiat,  tabiattan heyûlâ,  heyûlâdan cism-i kül,  cism-i külden şekil,  şekilden arş,  arşdan kürsî,  kürsîden yedi kat gök,  göklerden ateş küresine,  ateş küresinden hava küresine,  andan su küresine,  andan toprak küresine,  andan madenlere,  andan bitkilere,  andan sonra da İNSÂN’a gelir.   Bu devir şer’îdir,

Ahadiyyetüsseyir olan Kâmiller hiçbir mertebede gecikmeyerek ezelde oldukları gibi,  burada da İnsân suretinde Kâmil olarak gelirler,  yani onlar Kâmil olarak doğarlar. Anların dâvete ve mürşide ihtiyaçları yoktur.  Ancak bu mertebelerde gecikene Tevhid biraz güç gelir,  ne kadar gecikme olursa,  o kimsenin Tevhide istidâdı uzak olur.   Bu husus şer-i devirde yenilmeyen bitkiye gelmişse ve o bitkiyi de bir hayvan yerse,  önce madene verir ve böylece insanın Kâmil insân olması gecikir.   Bu sebebten bu gibilere halvet ve riyâzet verilir.

Bu şer-î devirden başka bâtıl olan devirler vardır,  dört adettir:

Biri Temâsuh devridir,  diğeri tenâsuh devri,  diğeri tefasuh devri,  dördüncüsü de terasuh devridir. Bunlardan biri insan kemâl mertebesini bulmadan ölürse,  yine insan olarak gelir,  bu devir kemâl buluncaya kadar devam eder.  Diğeri o bir hayvan olarak gelir,  bunların dördüde bâtıl inanışlardır.  Hiç insan suretinde gelen tekrar hayvan, bitki ve maden olarak gelir mi? Gelmez.  Temâsuh devrine inananlar ( ruhun bir cisimden diğerine, insandan hayvana ve hayvandan tekrar insana geçmesi ) Yahudilerdir. Tenâsuh devrine inananlarda Hıristiyanlardır. Hakk mezhebi üzere olanlar şer’î devre inanmış olanlardır.

Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz buyurdu ki;

Bu tenasühi mezhepleri ve sizin mezhep erinizi bir hoşça beyan eyle.  Diye bir teklifte bulunursan; şöyle deriz:

Tenasüh meselesi işinde,  biz berzahta ve ahirette olacağına kâniyiz.  Ama onlar; dünyada olacağına kanidirler.   Onlar diyor ki:

“Kim bu hayvanlardan birinin sıfatı ile sıfatlansa; ölünce,  ruhu o sıfatlı bir hayvana,  anasının karnında iken sıfat olur.   Ta et ve kan iken, Tekrar dünyaya gelir.  İşte anlatılan vasıftaki insanlardır ki bu görülen hayvanlar olmuşlardır.  İşte tenasühçüler ve fikirleri … Bunların asla imandan nasipleri yoktur.   Hz. Ömer radiyallâhü anh bunlar hakkında şöyle buyurur:

“Kim ki tenasüh mezhebindedir; nesh olmak ona layıktır.   Sen ondan uzak ol.”

Yetmiş iki batıl mezhebin içinde,  bunlardan azgını yoktur.  Bunların şerrinden Allah’a sığınırız.  Dünya ve ahirette tenasüh yolunu tutmaktan mutlaka sakınmalısınız [6]

Nebat olup nice devrân nice demde olup hayvân
Geyürdü sûret-i insân bana devr-i zamân içre.

Bitki olup nice zaman nice zamanda olup hayvân
Giydirdi insân suretini bana zamân devreleri içre.

Filazoflar şöyle demişlerdir: “Nefs-i Natıka, hakikatlere uygun suretlere bürünür ve onlara sadık hükümleri gerçekleştirirse sanki o, bütün vücut (varlık) un kendisi olur. Bütün yaratıklar bu cismani suretlerle çok şiddetli bir şekilde birleştiklerinden ve bunlarla son derece meşgul bulunduklarından dolayı kendilerini seçemeyecek ve görünmeye muktedir olamayacak durumdadırlar. Sanki o suretler ve heykellerden ibaret olmuşlardır.” Yani nefs-i natıka (konuşan nefs), cisimlilik dolayısıyla son derece kesiftir ruhaniyyet dolayısıyla son derece latiftir. Ruh, hangi şeye girse onun hükmünü alır, onun rengine bürünür. Tıpkı su gibi. Suyun rengi de kabın rengine bağlıdır. Bu bilindi ise bil ki:

Nefs-i natıka, letafet kazanıp, hariçte hakikatlere uygun olan, onlara muhalif olmayan zihni hayallerin şekilleriyle bezenir ve o hakikatlere uygun hükümleri giyer ve bu düşünceler nefs-i natıkada iyice yerleşir, nefs-i natıkanın sözlerinde ve fiillerinde bunların eseri meydana çıkar ve nefs-i natıka hiç abes konuşmayacak, abes iş ve hareket etmeyecek şekilde bu hakikatlerde rüsuh bulursa işte o zaman nefs-i natıka, sanki o suretlerin, şahsiyetlerin, o heykellerin kendisi olur. Bu, dış âlemde şuna benzer:

Mesela Zeyd bir şehirden çıkıp başka bir şehre yerleşse, bir zaman sonra çıktığı o şehir halkını eskiden gördüğü gibi şahıslar ve görüntüler olarak tasavvur etse yanılmış olur. Çünkü o şehir halkı ölüm ve doğum ile kuvvetlenme, zayıflama ve büyüme ile değişmiş, halden hale, sıfattan sıfata geçmişlerdir. Bundan dolayı onun bu düşüncesi gerçeğe uygun değildir. Ama o şehir halkını, şahıslarıyla, görünüşleriyle değil de türleriyle ve cinsleriyle düşünürse onun bu düşüncesi, gerçeklere uygun düşer. [7]

Çü insân sûretin buldum Hakk’a hamd-ü senâ kıldım,
Fenâ
ender fenâ oldum bekâ-yi câvidân içre.

İnsân gibi sûretini buldum Hakk’a hamd-ü senâ kıldım,
Fenâ içinde fenâ oldum ebedî bekâyı içinde.

İnsân sûretinde geldiğime hamd ve senâlar kıldım.  Hakk’ın ef’âl,  sıfat ve vücûdun Hakk’ın olduğuna vâkıf oldum,  yani Fenâfillah olup Bekâbillâhı buldum demek isterler.

Erişti ma’rifet nûru gönül oldu Hakk’ın Tûru,
Niyâzi duydu çün sırrı gümân
[8] etti ayân[9] içre.

Erişti ma’rifet nûru gönül oldu Hakk’ın Tûru,
Niyâzi duyduğu ve zannettiği sırrı aşikâr etti.

TAHMİS-İ AZBÎ

Hakikat şemsi çün doğdu zemin u esmâ içre

Güman[10] gitti ıyan içre ıyan oldu beyan içre

Ne yüzden âdem oldum ben gülünce cismim ve cân içre

Ezelden nârına aşkın ben yâne geldim cihân içre,
Akıttım nîce dem yaşlar gözümden dolu kan içre.

Gedâ sûret iyan oldum âtâya feyz kân iken

Libâsım rehberim oldu anâsır bî-nişân iken

Noktâ-i kevn u mekân içre zemin u asumân iken

Hak ile bî-nişân iken kamû canlara cân iken,
Düşürdü bî-mekân iken beni kevn ü mekân içre.

Nice düştüm nice kaldım nice dem ağladım güldüm

Nice kâmil nice sâlik nice nâdan olup kaldım

Çü benden ben cüdâ düştüm onun için derdmend oldum

Nice geldim,  nice gittim nice doğdum, nice öldüm,
Nice açtım,  nice soldum,  şol gül gibi cihân içre.

Nice dem serseri gezdim nice dem oturup kaldım

Nice dem malik oldum ben çariğ u şeb çerağ [11]oldum

Gelince bu fena dehre nice oldum nice doğdum

Bulut olup göğe ağdım,  matar olup yere yağdım,
Güneş olup gehi doğdum zemîn u âsumân içre.

Benimle bâkidir bâki benimle fânidir devrân

Benimdir sikke-i [12]efdâl benimdir kisve-i insan

Benimle devr eder devran benimle seyr eder seyranım

Nebat olup nice devrân nice demde olup hayvân
Geyürdü sûret-i insân bana devr-i zamân içre.

Nice doğdum nice oldum işit seyranımı buldum

Nice makbul merğubum[13] ne yüzden mağrifet buldum

Hakikat şehrine sultan olup hayli hüner aldım

Çü insân sûretin buldum Hakk’a hamd-ü senâ kıldım,
Fenâ
ender fenâ oldum bekâ-yi câvidân içre.

Vücudum sidresin [14]bildi bilenler Beyt-İ Ma’mur’u[15]

Bilenler istiva nur Hüdâ’dan ittiler fahri

Hakikat şehrine sultan ben Azbî’dir Hüdâ emri

Erişti ma’rifet nûru gönül oldu Hakk’ın Tûru,
Niyâzi duydu çün sırrı gümân etti ayân içre.


[1] Nice: (s.) hoş, cazip; iyi, mükemmel; nazik; latif, tatlı; ince; dakik. nice and iyice, sevindirici bir derecede. nice and brown iyice pişirilmiş; iyice yanmış. nicely (z.) iyi bir tarzda, latifçe, güzel bir şekilde. niceness (i.) incelik, dakik olma.

[2] Dem: f. Nefes. Soluk.   Ağız.   Nazar.   An, vakit, saat.   Koku.   Kibir, gurur.   Âli, yüksek.   Körük.

[3] Nebe, 18

[4] İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey, ya da acı veren bir utanç. İnsan da Üstinsan’a göre tıpkı böyle olacaktır: gülünecek bir şey, ya da acı veren bir utanç. Siz solucanlıktan insanlığa giden yolu aştınız ve içinizde birçok şey hâlâ solucandır. (NİETZSCHE, et al., 2006, s. 9) İnsanlar arasında olmak, hayvanlar arasında ol­maktan daha tehlikeli. (NİETZSCHE, et al., 2006, s. 23)

[5] Niyâzî-i Mısrî, Risale-i Esile ve evcibe-i Mutasavvıfâne, SEKİZİNCİ SUAL VE CEVABI

[6] Niyâzî-i Mısrî, Risale-i Esile ve evcibe-i Mutasav., DOKUZUNCU SUAL VE CEVABI

[7] (ATEŞ, 1971) Beşinci sofra

[8] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. Şüphe

[9] Ayan: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.   Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği

[10] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.

[11] Çerağ: f. Işık. kandil. Lâmba. Mum.   Kutlu, mutlu.   Otlak. Mer’a.   Otlama.   Tekaüd.   Talebe.

[12] Sikke: Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.   Dirhem.   Para üstüne vurulan damga.   Düz, doğru yol.   Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.   Basılmış madeni para

[13] Mergub(E): Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen.

[14] Sidre: ağaca teşbih ile benzetilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.

[15] Beyt-i Ma’mûr: İ’mar edilmiş ev.   Melekler Kâbe’sinin bir ismi.