YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”


Eski Yazı
22 Kasım 2012

Ülkemizin garip insanları fikir adamı mukallitlerinin kucağında ve çok yoruldular. Hangi dala konacağını bırakın ağacını kaybetmiş çöl akbabasına döndüler. Semaya çıktılar, fakat inecek bir ağaç veya su birikintisi bulmakta çok zorlanıyorlar. Bir zamanlar Avrupa Birliği dalgasını göğüsleyip hazmetmeye çalışırken şimdilerde günün modası “İttihâd-ı İslâm Davası” çıktı. Alnı secde görmemiş, ömründe camiden çok kiliseye gitmiş, Kur’ân-ı Kerim’den çok Tevrat ve İncil okumuşların ağzında bu dava pelesenk durumunda.

“İttihâd-ı İslâm Davası” nedir diye sormaya gerek yok. Kimine göre mezhepler birliği, kimine göre Müslüman devletler birliği, Müslüman finans birliği, daha da ileri gidersek mevcut dinlerin mosonik düzlemde diyaloğu….Ancak genel görüş teatisi bir hilafet sistemi içerisinde kontrol altına alınmış İslam devletler birliği düşünülmektedir.

Niçin?

Emperyalist güçler bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan İslam Dünyası’nı parçalamanın ve bu şekilde yok edilme görüşüne bağlı olarak işgal ve yok etme planları parçalandılar. Ancak ihtiyarlar meclisi ve üst komitenin düşündükleri plan yeterli ve olumlu sonuç vermediği için yakın zamanlarda ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı plan uygulamaya sokuldu. Bunun yanısıra İslâm Dünyasında mehdiliğe soyunan onlarca liderlerde çıkınca kontrol altına alınamayan kaos içindeki İslâm Dünyası için yeniden yapılanma gerekli olduğu anlaşıldı.

İşte Osmanlının yıkılışında baş gösteren “İttahad-ı İslâmî” hareketler, tekraren Müslümanlar üzerinde uygulamaya sokuldu. Güçlü bir “İslâmî Devletler Birliği” bütün Müslümanların ideâl hedefidir. Ancak bu İttihâd sevdasının organizatörleri “ötekiler” olunca bir hinliğin olduğunu düşünmemek elden gelmiyor. Komünizm sözde öldürüldükten sonra dünya dengesini yitirdiğinden yeni bir karşıt kutbun sistematik olarak etken bir güç haline getirilmesi gerekmekte olunca Müslümanları zıt kutba hapsetmek gerekli oldu. Yüzyıllar önce parçalanma ve asimilasyon gibi hain planların tutmadığı görülünce Müslümanlar üzerinde ne yapmak gerekiyor, düşüncesi hasıl oldu. O da “Dünya Müslümanlarını seküler çizgide tekrar birleştirmek, tekleştirmek” olduğunu anladıklarında emperyalist güçler finans kaynaklarıyla, dönmeyen dönmeleriyle, yardım etme sevdasına düştüler. Peyderpey gizlice yapılan eylemler açıktan yapılmaya dönüştü. “Arap Baharı” dalgasıyla son viraja girildi. İlk başta diktatörlerini deviren Müslüman devletler hepimizin hoşuna gideceği bir birlik rüzgarı estirdi. Ancak görünen tablonun o kadar şahane olmadığı kısa zamanda açığa çıktı.

Neden Müslümanlar kendi içlerinde bir kaynama noktasında ve değişime uğramak istiyorlar. Neden mi derseniz bunun cevabını Ünlü ateist Richard Dawkins söylüyor.

Elbette, 1930’larda, Katolik Kilisesinin en ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle en tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu söyleyemem.

ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR.

ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. [1]

Bu sözler iki taşın arasında kalmış buğdayın unlaşıp nasıl fırınlamaya doğru gittiği anlatıyor. Televizyonda bir söyleşi programında birçok zevat-ı kiram hatırlayabildiğim kadar şunları aktarıyorlar,

“2006 yılında İngilizlerle yapılan gizli görüşmemelerde, Türkiye’nin bir halife arkasında toplanma zamanının geldiği, İslam Dünyasının kurtuluşa bu şekilde kavuşacağı için hilafetin tekrar gündeme getirilmesi.”

Bu meyanda bir bilgi insanların tüylerini ürpertecek cinsten bir şey. Sömürü uzmanı İngiltere bu dileği niçin talep etme ihtiyacı duyuyor, diye sormak gerekiyor. Yüzyıl önceki İngilizlerin ajanı olan Derviş Vahdetî’nin temiz Müslümanları kandırarak kurdurduğu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti [2] ni hatırlamak yerinde olur.

İttihat, cemaatleşmek İslâm’ın emridir. Fakat İslâm dünyası ihtilaflar içindedir. Bu kötümü yoksa iyi midir noktasında düşününce bize göre İslâm Dünyası içlerindeki ihtilafla bir koruma kalkanının himayesine girmiştir demek gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır” [3] hadis-i şerifin hikmetlerinin bir cepheside bu olaylar ile daha bariz olmuştur. Bu nasıl diye sorusuna şu cevab verilebilir. Bu hadise bazıları zayıftır, der kabul etmezler. Bazıları tarafından da kabul edilir. Onlarda buradaki “ihtilaf”ı tarafgirlik anlamında değil de, müspet ihtilaf olarak görmüşlerdir. Yani, İslamî hakikatleri insanlığa bildirmede, tebliğ vazifesinde farklı yollar izlenilmesi, mezhebi farklılıklar olarak görmüşlerdir. Aslında bu hadisi şerif günümüze şu şekilde bakıyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetimin bir zamanı gelecek ki onların ihtilafta olmaları onları muhafaza edecek, koruyacaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 203) ayetine ters gibi gelen bir düşünce tarzı olarak görünse de bu ümmetin parçalanması kendi elleri ile olmadığından ve “ötekiler”in hain emelleri ile tekrar bağlanmanın ve birleşmenin, ümmeti hain çukura düşmelerine engel olacak bir hareket olacak demektir.

Her zaman unuttuğumuz bir konu olan “İslâm’ın kula ihtiyacının olmadığı, kulun İslâm’a muhtaçlığıdır.” Bu nedenle dünyevi menfaatler üzerine kurulacak birlikteliklerin İslâm’a bir getirisi olmayacağından bu ince çizgide yürürken, ayağı kayanların nihai hedeflerini çok iyi görmek gerekir. Dost ve düşmanın renginin bulanık olduğu çağlarda meseleleri irdelerken şüpheciliği kapasitesi yüksek olanların zaviyesinde hep açık tutmak gerekir. İslâm hakkında hain bir akım kuvvetli olarak kalamamıştır. Dininin kavi olduğunu bilen Müslümana düşen arkasına düştüğü ekolün, liderin arkaplanını görmekte mahir olmaya çalışmasıdır.

Dünya son yüzyılda insan haklarında belirli bir mesafe kat etti denilebilir. Fakat hükümran olmak ve ideolojik vasıflı emellerininin sevdaları içinde boğulmaları olmasa belki dünya daha güzel olacaktı. Ancak “Tek dünya devleti” projesini hedef alanlar için en büyük engel önceden paramparça ettikleri İslâm dünyasını birleştirmekten başka çarelerinin kalmadığıdır. Bu nedenle günümüzde parlayan Müslümanlar birleşelim, dağınıklıktan kurtulalım, çaremiz yok, türünden haince bir tezgah ürünü piyasaya sürüldüğünü anlamakta zorlanmayacağınızı umarım. Mesela yakın zamanda kaç tane temiz, bulaşık olmayan kişi, bir şekilde kazaya kurban gitmiş. İşine, fikrine pranga vurulmuş binlerce temiz adam kaybolmuş aç kalmış, unutulmuş, düşünebiliyor musunuz? O kadar çok ki, temizsin ya emekli olacaksın, ya da …bilmem ne tehditleri ile kaliteli keyfiyet, kemiyet sahibi insanlar S. Freud tezli sömürü tezgahında elimine olmuşlar.

Müslüman kendi dünyasında dini yaşamayı başardığı zaman, fıtratı gereği diğer insanlar ve mahlûkatta dine otomatikman ona ve dine iltica eder. Bu silsile kelebek çırpınışı gibi büyür gider. Unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın bu dini koruyacağı taahhüdü vardır. Birçok kişinin soyunduğu din havariliği karşısında çok ta etkilenmeye gerek olmadığını bilerek, alt kademedeki insanın diğer üst kademedeki insana minnet duymayacağını bilmek gerekir. İnsan bu dünyaya geldi mi sorumluluk almıştır. Kimse yüklenmediği şeyden sorumlu değildir. Herkes kendi sorumluluk çevresi kadar etkin ve sorumludur. Yoksa bulanık denizlerde fitne rüzgârları karşısında çok dayanaklı kalınmayacağı gibi insanın siyaset gereği hayatını ikame ederken aptalları oynaması da çok gerekli değildir. “Bireysel bütünlüğü” sağlamadan “çevresel bütünlük” hayallerine dalmak ancak İngilizlerle içilen beş çayındaki sonu gülüşmelerle biten fıkra konusu olmaktan başka durum meydana getirmez.

Sonuçta hiç kimse kendisini bir kurtarıcı rolünde görmemeli sadece üstüne düşen maddî ve manevî görevini vicdanın muhasebesi altında Allah Teâlâ’dan korkarak yapmalıdır.

Sizler için Rahmetli Nezih Uzel Beyin “Kanatsız uçan hukukçular” makalesini buraya ekleyeceğim. Okuduğunuzda garip bir hisse kapılacağınızı şimdiden söyleyebilirim.

Bir zamanlar Üsküdar’da sulh ceza hâkimi olan Eleşkirtli Cevdet Akpınar’ın oğlu Duray asker arkadaşımdır. 1967 yazında Edremit’te Yedek Subay eğitim tugayında beraberdik. Aradan pek çok yıllar geçtiği halde arkadaşlığımız sürdü gitti, ara sıra buluşur yarenlik ederiz. Duray bir gün şunları anlattı:

“1961 yılında bir akşam babam eve geldi. Sert mizaçlı adamdı, az gülerdi, yine yüzü asıktı. Alışkın olduğumuza pek üstelemedik. Babam bir süre sonra önemli bir haber verdi: Yassıada Mahkemelerine üye seçilmişti. O sırada ülkede gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesinden sonra başta devrin ünlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes olmak üzeri ülkeyi on yıl süre ile yönetmiş olan siyasi kadro yerinden sökülmüş ve Marmara Denizindeki Yassıada askeri üssünde hapse kapatılmıştı.

Bu kadro mahkeme edilecek, cezası kesilecek mahkûm olanlar layik oldukları cezalara uğrayacaklardı. Ülkede büyük bir değişme olmuş, o günlerin anlayışı ile zalim bir iktidar alaşağı edilmiş, halk kendi askeri aracılığıyla yönetime el koymuş, her şey yeni baştan ele alınmıştı. Bozulan ekonomi düzelecek, tıkanan adliye açılacak, insanlar mutlu bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyeceklerdi. Gelecek ümitliydi. Herkes neş’eli, herkes şen ve şakraktı. Acaba babamın yüzü, alışılmıştan öteye neden asıktı? Hain iktidarı mahkeme edecek hey’ette bulunmak o günlerde ömrünü devlet ve adalet hizmetine adamış bir yargıç için şereflerin en büyüğüydü.

Ailece sevinç içindeydik. Gururlu ve azametliydik. Ancak babamda hiç hareket yoktu. Ne bir sevinç işareti, ne bir onur göstergesi ne de bir kararlılık alâmeti Hiçbir şey… Ortalık yatıştıktan sonra rahmetli peder ağır ağır söze başladı, dedi ki :

“Bakınız evlatlarım, hanım sen de dinle… ben şimdi bu mahkemeye seçilirim, kalkıp görevime giderim, bu adamları topluca mahkeme eden hâkimler hey’etinde yerimi alırım. Bunları aylarca yargılarız, suç derecelerine göre ayırırız, kimi beraat eder, kimini hapse, kimini idama mahkum ederiz. Sonra verdiğimiz idam kararları infaz edilir. Aradan otuz yıl geçer, arkadan başta Adnan Menderes olmak üzere asılanları mezarlarından çıkarırlar, geriye kalan kemiklerini tabutlara koyarlar, üzerlerine Türk bayrağı sarar ve top arabalarına yerleştirirler. Devlet töreni ile getirir İstanbul’da Vatan Caddesine yeniden gömerler, üzerlerine de anıt mezarlar yaparlar. İşte o gün bizim adımız kötüye çıkar… Ben evlatlarıma böyle bir isim bırakmak istemem, bu vazifeyi kabul etmiyorum… Benden başka kimi isterlerse onu yargıçlar hey’etine seçsinler, kararımı verdim, ben bu göreve gitmiyorum…?

Hepimiz donup kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra rahmeti anam konuştu? Haklısın bey… biz de seninle beraberiz. Nasıl istersen öyle olsun….?

Yassıada mahkemeleri yargıçlar hey’etine dahil olma şerefini reddeden ve olacakları bir kâhin edası ile bir bir sayıp döken Yargıc’ın oğlu Duray, bunları anlattıktan sonra gözleri dolu dolu “Babam Vatan caddesindeki devlet törenini göremedi, Hayatta olsaydı görmesini çok isterdim? demişti. Mahkemelerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra…

Bir ömür boyu şerefli insanlar adına “suçluları cezalandırma? görevi yürüten Üsküdar Sulh Ceza yargıcı Cevdet Akpınar’ın anısı önünde hörmetle eğilirim. Kendisine cenabı Hakk’tan rahmetler dilerim. Bir “Hukuk evliyası? karakteri taşıyan bu insanın pek çok hukukçuya örnek olmasını dilerim. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun haksız rejim ve dibi boşalmış siyasi sistemleri ayakta tutmaya yarayacak ölü kanunlar için imza atmaması yegane dileğimdir. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun yasa dışı siyasi kanunların girdabına kapılmamasını temenni ederim.

Kanun, yasa ve yönetmelik toplum vicdanından çıkmadıkça kanatsız uçmaya çalışan sürüngenlere benzer. [4]

Bu yazıya ilaveten başka bir yazısında şu eklemeler bulunmaktadır.

TAHA YASİN

Bağdat‘ta iki senede 300 bin kişiyi öldürenler 148 kişinin ölümüne neden olan Taha Yasin Ramazan‘ı ölüme mahkûm ettiler. Bir idam mahkûmunun ruh halini merak edenlerin, Taha Yasin‘in mahkemede “Allah biliyor… hiçbir kötü iş yapmadım…” dediği an, saptanan görüntüde, gözlerinin içine bakmalarını tavsiye ederim. Yeryüzünde hiçbir yaşayan canlının, diğer bir canlıya böyle bir zulüm yapmaya hakkı yoktur. Hayvanat bile bu derecede gaddar olamaz. Şu hayal âleminde kim kimin hayatını söndürmeye yetkilidir ki…

Siz kamu görevi yapan, suçlu veya suçsuz bir insana, bu gün ceza verebilirsiniz ama o ceza bu gün için olur. bunun bir de “yarını” var. Suç görecelidir. Siyasette bir devrin suçlusu, bir başka devrin suçsuzu, bir devrin suçsuzu, bir başka devrin suçlusu’dur SUÇLU “İNSAN” YOK, SUÇLU “DEVİR” VARDIR. Neye yarar ki devirleri insanlar çekip çevirdiği için, suçlar yeryüzünde salınan insan bedenlerinde odaklaşıyor. Devirlerin suçu insanlara yükleniyor. Devrin suçu insan aynasında yansıyor. Devri yakalayıp suçlayamadığınıza göre, birini yakalayıp toplumun suçunu onun boynuna asıyorsunuz. Bu siyasettir.

SİYASET KENDİ SUÇUNU BAŞKASINA YÜKLEME SAN’ATIDIR.

Yüz binlerle ölüyü ve insan kanını Irak topraklarına saçtıktan sonra şaibeli bir mahkeme kurup işgalci güçlerin zorladığı uydurma yasalarla insan asmanın da bir cezası olmalıdır. Bu gün veya yarın o ceza haksız olanların boynuna mutlaka dolanır. Akıllı insanlar olacakları herkesten önce bilirler. Saddam’ın, Taha Yasin’in bir gün mezarından çıkarılıp Bağdad‘ın orta yerinde anıt mezarlara gömülmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu ülkede siyaset ölü eliyle mezarlarda oluşuyor. Bunun için hâkim Cevdet olmak da gerekmez… Artık bu işler öylesine ayan beyan ki… Geleceği bu günden gazete havadisi gibi yazabilirsiniz.

İnsanları değil, devirleri suçlayıp asmanın bir yolunu bulmalı… Irak‘ı yeryüzünün kan çanağına çeviren ABD yönetimi ve ona belâdan uzak durmak için “vizyonumuz aynı” diyerek iştirak eden Türk yönetimini Tarih, yedi asır önce aynı ülkede altı milyon insanı telef eden Moğol kumandanı Hülagû gibi mahkûm edecektir. Kuşkusuz… Arada hiçbir fark yok… Buradayız. Bekleriz. [5]

Yapanlar ve yapılanlar her zaman bir süzgeçten ve hesaptan geçer. “Dün dündür, bugün bugündür ” diye bir düşünce Müslüman kişi için geçerli değildir. İnsan yaptığının vebalini bir gün ödeyeceğini bilmelidir.

EĞER İNSANIN BÖYLE BİR KORKUSU YOKSA HANGİ TAPINAKTA KULLUK EDERSE ETSİN, ALLAH TEÂLÂ ONU AFFETMEYECEKTİR.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Discussions With Richard Dawkins, Episode 1: The Four Horsemen (Video 2008)

[2] İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin resmi kuruluşu 16 Mart 1909 olarak alınmıştır. Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’nin 16 Mart tarihli nüshasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin nizamnamesi yayımlanmıştır. Nizamnamede Cemiyet’in başkanı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olarak gösterilmiştir. Cemiyet, 26 kisilik bir kurucu heyet tarafından kurulmuştur. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde Cemiyetin amacı açıklanmıştır.
3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13Nisan 1909) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle okunan mevlidden sonra İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti resmen halka açıldı.
Derviş Vahdeti “İttihad-ı Muhammedi” adı altında kurduğu derneğe, birçok softaları ve mutaassıp dindarları üye yazdırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı kimseleri dinsizlikle suçlamış, ağır saldırılarda bulunmuştur. Dernek askerin içine soktuğu bazı kişiler aracılığıyla kışkırtmalara girişti. Sonuçta, 31 Mart 1909 günü askerler “şeriat isteriz” bağrışmalarıyla ayaklandılar. Olayları başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdetî’nin üzerine çekti. Volkan’da yayımlanan yazılar ve özellikle Vahdeti’nin 14 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’e yazdığı açık mektup, halkı ve askerleri tahrik edici nitelikte bulundu.
Ayrıca meşrutiyet anlayışıve adem-i merkeziyetçi fikirleriyle İngilizlere ve Prens Sabahaddin’in başında bulunduğu Ahrar Fırkası’na yakın olan Kamil Paşa ile oğlu Said Paşa’ya yakınlığı ile tanınan, hatta bu yüzden 31 Mart vakası ile ilgili olarak yeni yayımlanan belgelere dayanan bazı araştırıcılar tarafından Derviş Vahdeti’nin İngilizlerin emrinde çalışan bir ajan olduğu ileri sürülmektedir.
Derviş Vahdeti 17 Nisan’da sorgulanmak üzere mahkemeye çağrıldı. Derviş Vahdeti ittihatçıların adaletine güvenmediği için 18 Nisan’da İstanbul’dan kaçtı. Beykoz, Gebze, Hereke ve Sapanca’da gizlendi. Son olarak gittiği İzmir’de Abdullah Nadiri tarafından ihbar edilince 25 Mayıs’ta tutuklandı.
İstanbul’a getirilip, Divan-ı Harp’te yargılandı. Görünüşte “Abdülhamit’e Açık Mektup” adlı makalesinden dolayı hakkında dava açılan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkûm edildi ve karar 19 Temmuz 1909 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda infaz edildi.

[3] Sehavi, el-Makasıdü’l-Hasene adli eserinde, Beyhaki’nin bu hadisi munkati bir senetle naklettiğini söyler. Yine Beyhaki, ayni rivayeti Risaletul Esariye adli kitabında senetsiz olarak da nakletmiştir.
İmam Suyuti, Camius Sagyir’de bunu senetsiz olarak nakletmiştir. Hadisin yaygın olması hasebi ile İmam Suyuti, önceki hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak yazılmış olabileceğini, ancak -sahih ya da uydurma olarak- senedinin kendisine ulaşmadığını söyler.
Ayrıca hadisi Deylemi, Es Sahavi, El Acluni, Makdisi ve Taberani’nin de senetsiz olarak eserlerine aldıkları söylenmiştir.
Es Subki ise, “Muhaddislere göre bu, bilinen bir hadis değildir; ne zayıf, ne de uydurma bir senetle onu bulamadım, aslının olduğunu zannetmiyorum. Ancak bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi ümmetimin ihtilafı rahmettir deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmişŸ ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur.” demiştir.
Hafiz el Iraki de hadisin senedinin zayıf olduğunu söyler… Sonuc olarak “Ãmmetimin ihtilafı rahmettir” sözü; Hadiste birinci derece kaynak olarak kabul ettigimiz Kutub-u Sitte kitapları içinde bulunmamaktadır.
İkincil derecedeki hadis kitaplarında sahih bir senedi yoktur. Hatta birçok muhaddise göre zayıf bir senedi de bulunmamaktadır. Hadisin en meşhur rivayeti dahi munkati bir senetle gelmiştir. Munkati hadis ise, doğrudan referans olarak alınmaz.

[5] http://nezihuzel.com/index.php/2007/02/13/zamanin-yarini-var/

************************

Aytunç Altındal: “Atatürk’ün vasiyeti Kasım ayında açıklanacak”
75 yıllık yasak bitiyor!
Kasım ayında açıklanacak/29-08-2013

Hapishanelerde işkence görüp bir böbreğini kaybetmesine neden olan solcu geçmişi, yıllarca yurtdışında kaçak olarak yaşaması, İsviçre’de ve Moskova’da kurduğu Modüs Vivendi adlı devasa yayınevleri ve sanat galerisiyle, yazdığı birbirinden çarpıcı kitapları kadar, hakkında yapılan çeşitli spekülasyonlarla da anıldı adı. Kimi onun için komplo teorileri uzmanı dedi, kimi KGB ve CIA ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Ama gerçek olan bir şey var ki bugün uluslararası alanda kabul görmüş bir yazar ve araştırmacı Aytunç Altındal.Altındal, Atatürk’ün vasiyeti konusundaki son açıklamasıyla yine tartışmalara neden oldu… Aşağıda okuyacaklarınız onun iddiaları, bendeniz sadece bir ‘aktarmacıyım’… Tam 75 yıldır saklanan ve Kasım ayında kamuoyuna açıklanacak olan Atatürk’ün vasiyetinde neler var? Halifelik ve Hilafet müessesesi yeniden yapılanabilir mi? Bu muhabbetimizde Altındal’ın anıları eşliğinde ben sadece bunları size aktaran bir aracı rolü üstlendim.

Uzun yıllar yurt dışında kaçak olarak yaşadınız… Neydi sizi gurbet ellere firar etmeye iten sebep?

12 Eylül döneminde Partizan adlı şiir kitabım nedeniyle Orduya hakaretten 7,5 yıl hapse mahkum olmuştum…

Şiirsel küfürler mi etmiştiniz?

‘Apolet yerine omuzlarına dolar takan Türk paşaları’ demiştim. Son duruşmaya gitmeden bir gün o¨nce Serhat Bucak telefon etti ve “Sakın mahkemeye gitme, mahkum olacaksın” dedi… Hemen o gece Bulgaristan’a kaçtım.

Anlamadım.

Serhat eski milletvekili Sedat Bucak’ın ağabeyi, davayla bir ilgisi yoktu… O olmasaydı tıpış tıpış gidecektim mahkemeye… Ama tabii ben de zamanında onun hayatını kurtarmıştım.

O nasıl olmuştu?

Serhat’ın babası Faik Bucak 55 ağanın başıydı ve Türkiye’nin en önemli Kürt liderlerinden biriydi. Bir gün bunlara pusu kuruyorlar, babası ölüyor, Serhat 6 kurşun yiyor ama kurtuluyor. Aşiretin diğer kanadı peşindeydi, o da İstanbul’a geldi. Serhat’ı günlerce evimde sakladım…

“KAÇACAĞIM GECE BABA OLACAĞIMI ÖĞRENDİM”

Bulgaristan’a kaçmanızda kalmıştık…

Aynı gece evleneceğim kızla buluştuk. Ona o gece kaçacağımı söyleyecektim. Baktım gözlerinin içi parlıyor… Benden önce davranıp hamile olduğunu söyledi bana.

Şok şok şok…

Hem de nasıl… “Ben bu gece gidiyorum, bir kızımız olacak, adını Emine koy” dedim. Gerçekten de kız oldu. Emine’yi ancak bir sene sonra Paris’te görebildim. O doğduktan dokuz yıl sonra da evlendik…

Bir solcu olarak yurt dışına kaçmışsınız ama sonra hakkınızda çeşitli iddialar ortaya atılmış…

Neler neler… Doğu Perincek beni KGB ajanı ilan etti. Sonra Sovyetler çöktü, bu sefer CIA ajanı olduk. Bir ara da Mossad ajanlığına terfi ettim… Sonra MİT’çi dediler… İyi ki gülüp geçmeyi erken öğrenmişim…

Klasik deyimle hayatınız bir roman gibi, biraz daha devam edersek asıl konuya gelemeyeceğiz… “Eğer Atatürk’ün siyasi vasiyeti açıklanırsa yer yerinden oynar” diyorsunuz. İslam ülkelerinin birbirinin gözünü oyduğu bu dönemde ‘yeri yerinden oynatacak kadar önemli olan nedir? 

Öncelikle son 33 yıldır neyi iddia ettiğimi bir kez daha anlatmam gerekiyor. Ben diyorum ki; Atatürk’ün Hilafet ve Saltanat konusunda bazı fikirlerini, düşüncelerini, görüşlerini içeren notlar var. Zaten bunları Nutuk’ta da dile getiriyor.

Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirip bizim anlayamadığımız bir bölüm mü var?

“Bugün (1922) dünyada sadece 3 Müslüman ülke var. Bu sayı ileride 40-50′ ye yükselirse, Hilafet işte o zaman yeniden gündeme gelir” diyor. Bakın bunları ben demiyorum Mustafa Kemal diyor ve Nutuk’ta söylüyor. Yani ortada bir yalancılık durumu varsa, Nutuk’un yalancısıyım. Dolayısıyla ben Mustafa Kemal’in ‘siyasi vasiyeti’ ile ilgiliyim; yoksa ‘Makbule’ye 50 Lira, Erdal’a bilmem kaç lira verin’ şeklindeki bir vasiyet ne beni, ne de başkasını ilgilendirir.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİNDE NE VAR?

Peki bu vasiyette çağdaş dünyayı değiştirecek neler gizli?

Hilafet işte tam bu dönemde yani Müslümanların atıştıkları günlerde etkili olur. Ben de zaten bu konuda uluslararası bir çağrı yapıp konferans düzenliyorum.

Nerede gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz bu konferası?

Bu soruna yanıt vermeden önce tarihten bir sayfa açayım istersen. Halife Abdülmecid Efendi 3 Mart 1924 tarihinde hal edilince ailesiyle birlikte İsviçre’de Territet diye bilinen bir kasabaya yerleşti. Territet de hani şu 1910‘lu yıllarda Cenevre’de bir suikast sonu öldürülen Habsburg Hanedanı İmparatoriçesi Sissi’nin (Elizabeth) de yaşadığı yer. Neyse efendim, Mecid Efendi Territet’ye geldikten bir hafta sonra, Halife unvanının Ankara Hükümeti tarafından geri alınışını protesto etmek için ilk kez siyasi bir bildiri yayınladı ve İslam alemini Hilafet konusunda bir konferans düzenlemeye çağırdı.

Bu tarih dersi nasıl sonuçlanacak merak ediyorum… 

Ben de tam 8 yıldır Territet’de yaşıyorum. Burası Çaykovski, Marx, hatta Scott Fitzgerald’ın da zamanında ikamet ettiği bir ‘bahtı karalar’ diyarı. Şimdi gelelim sorunun cevabına. Mecid Efendinin karşılıksız bırakılan konferans çağrısının tam 90. yılında onun gibi ben de Territet’den aynı çağrıyı yapıyorum.

Ne zaman gerçekleşecek bu konferans ?

11 Mart 2014’de konferans düzenlenecek, 22 Ekim’de ise Konferansın toplanacağı açıklanacak. Hıristiyan birçok din adamı konferansa katılıp tebliğ sunacaklar. Uluslararası medya da orada olacak. Bu¨tün temaslar yapıldı ve hazırlıklar tamamlanıyor.

Bu kadar sözünü ediyoruz ama nasıl bir hilafetten bahsediyorsunuz?

Bu ayrı bir tartışma konusu. Benim için Hilafet seküler bir birliktir. Yıllarca bunu yazdım ve anlattım. Hilafet ne Kuran’da, ne de hadislerde vardır, sonradan, tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş dini bir kurumdur.

Yazıldığından 50 yıl sonra açıklanması öngörülen bu vasiyetin içeriğinden neden hala hiçbirimizin haberi yok peki?

Bu 50 yıllık yasağın üstüne Kenan Evren, “Halk bunu zor hazmeder” diyerek bir 25 yıl daha yasak koydu da onun için.

Gerek darbecilerin, gerekse siyasilerin vasiyetin açılmasını geciktirme hakları var mı?

Hakları yok ama yasak koydurabiliyorlar. Bütün dünyada böyledir bu. CIA’nin İran’da darbe yaptığı bile resmi olarak 60 yıl sonra açıklandı. Ama ben bu darbe hakkında 1980’den beri yazıp konuşuyordum. Türkiye kamuoyunu bu konuda da tam 30 yıl önce Süreç dergisindeki yazılarımla uyarmıştım.

Hilafet ile birlikte şeriatın geri gelebilir korkusu muydu acaba onları bu yasaklamaya iten?

Bu ülkede ‘Şeriat geliyor ‘ korkusu hep diri tutulmuştur. Ayrıca gariban Türk milletini korkutmak için ‘Komünizm bu sene Mart’ta gelecek’, ‘ Laiklik elden gitti ‘ diyen umacılar yaratırlar. Bunlar klasik ‘ Yan gel yat’çı CHP’nin palavralarıdır.

Peki ya şeriat gerçekten gelirse ? 

Bu halka, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriatı yaşatmaya kalkanlara AB, ABD ve İsrail anında ayvayı yedirtir. Faiz sorununu şeriata göre çözmeye kalkarsanız, bugünkü uluslararası faiz bankacılığı kurallarına göre hemen iflas edersiniz.

Siyasal ve ekonomik durumu anladık da, peki ya toplumsal etkiler ?

Şeriat sadece kadınları ve kafayı çeken akşamcıları etkiler. Şeriata göre nükleer silahları nasıl üretir ve kullanabilirsiniz? Uluslararası futbol maçlarına bile katılmazsınız… İran’daki şaklabanlıkları eğer Şeriat zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela İsrail’e bakın… Yahudi şeriatı resmen uygulanıyor ama İsrail kendi şeriatına karşı ne varsa hepsini yapıyor. Tıpkı İran gibi.

“VASİYETİN AÇIKLANMASI BU KEZ ERTELENMEZ”

Kasım ayında Ata’nın vasiyetinin 25 yıllık erteleme süresinin bittiğini söylüyorsunuz. Sizce yine ertelenir mi yoksa toplum olarak hazır mıyız okunmasına…

Bu kez erteleneceğini sanmıyorum…

Şunu bir kez daha açığa kavuşturalım. Nutuk’ta Atatürk’ün üstü kapalı olarak beyan ettiği bir vasiyeti var mı, yok mu?

Vasiyet değil, siyasi öngörüleri var. Adam yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyeti getirmiş, bunun ilerisini düşünmemiş olabilir mi? Ayrıca Nutuk’ta üstü örtülü başka anlatımları da var Mustafa Kemal’in. Mesela ‘ Fellah-ı- Vatan’ adlı gizli örgütten bahsediyor. Ama ben ve birkaç yazarın dışında hiç kimse cesaret edip de bu konuda bir yazı yazamamıştır.

Fellah-ı Vatan’ı ilk defa duyuyorum… 

Yeni Türkiye’nin asıl kurucularından biri de bu örgüttür. Atatürk “Fellah-ı-Vatan” diyerek Nutuk’ta örgütü aşağılar ama bu gizli örgüt olmasaydı, ne 23 Nisan, ne de bugünkü Türkiye olabilirdi.

Şu işi biraz daha açsanıza… 

Mustafa Kemal bu örgütün İslamcı (İttihad-ı İslam) bir teşkilat olduğunu vurgulamak için Nutuk’ta ‘Fellah’ı Vatan’ diyor. Oysa örgütün gerçek adı ‘Felah-ı Vatan’dır, tek ‘l’ ile ve Felah sözcüğü ezandan alınmıştır. 23 Nisan’da Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Ankara da toplanmasını bu örgüte bağlı olan seçilmiş milletvekilleri sağlamıştır. Onlar Ankara’ya gelmeseler Meclis toplanamazdı.

Evren’in vasiyetnameyi yasakladığı zaman devrin Başbakan’ı Özal’ın tavrı neydi? 

Özal da bunu Menderes’ten ve “Fellah-ı Vatan” ın gizli arşivinden öğrenmiş diye biliyorum ama yanlış olabilir. Aslolan Mustafa Kemal’in çalışma notlarıdır. Hilafet eğer gerekiyorsa, sırf bu sebepten çağdaş şekliyle kurulur, Nutuk’ta olmuş olmamış hiç önemli değildir; buna Müslümanlar karar verirler.

Halifelik unvanı kaldırıldığında makam da kendiliğinden ortadan kalkmış olmuyor mu?

Başbakan da seçimle geliyor ama onu Başbakan yapan TBMM’nin kararıdır. Başbakan düşürülse bile Başbakanlık makamı aynen kalıyor. Bunlar TBMM ve Cumhuriyet’in kararıdır.

“TBMM HİLAFETİ GERİ GETİREBİLİR”
Yani TBMM isterse hilafeti yeniden getirebilir diyorsunuz…

Halife’yi halife yapan da, ondan bu görevi alan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Sonuçta Halife gitmiş, hilafet kalmıştır. Bununla ilgili çıkarılan kanunda; ‘Halife hal edilmiştir’ diyor. ‘Hilafet kaldırılmıştır’ demiyor.

Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?

Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız-Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo-Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.
Hilafetin tekrar gelmesi için bir referandum gerekli mi?

Referanduma falan gerek yok, partilerin anlaşması yeterlidir. Bu esasta tüm İslam aleminin konusudur. Onların alacakları kararlara bakılarak başka yollar da bulunur.

“ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ KİMLER GÖRDÜ?”

Atatürk’ün vasiyetini kimler gördü bugüne kadar?

Evren, Özal, Menderes, Bayar gibi üst düzey politikacılar ya okumuş ya da görmüşlerdir. Ancak Ecevit’in 2005’den sonra haberi oldu sanıyorum. Ben bir dönem Sayın Ecevitler’in danışmanlarından biriydim. Aramızda bazı ilginç konuşmalar geçmişti. Onlara özellikle ekümenizm ve devlet laisizmi konularındaki görüşlerimi iletmiştim.

Atatürk, bugün İslam devletlerinin böylesine sayısının artacağını o zamandan öngörmüştü değil mi?

Aynen öngörmüştü. Bu da onun ne denli bilgili bir stratejist olduğunun kanıtıdır. İslam alemi yeniden kendine bir çeki düzen vermeli. Bakın bugün BM’de Müslüman ülkelerin esamesi bile okunmuyor.

Birleşmiş milletlerde çok sayıda Müslüman ülke yok mu ki?

Tam 71 ülke var ama bunların tamamı havagazı. Tek bir karar bile çıkartamıyorlar. Düşünsene, tüm Arap alemi, onca parasına rağmen minicik bir bağımsız Filistin Devleti’ni bile kurduramadı. İşte bu yüzden sadece son 3 ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde en az 400.000 Müslüman Hilafet çağrısı yaptı. Bu sayı birkaç ay sonra milyonlara ulaşacak.

“MECLİS KATİPLERİNDEN BİRİ VEHBİ KOÇ’TU”

Hilafetin kaldırılması için 1924 yılının 3 Mart günü Ankara’da mecliste yapılan yedi saatlik gizli celsenin zabıt katibi 23 yaşındaki gencin adı Ahmet Vehbi Efendiymiş… Yani Vehbi Koç…

Vehbi Bey ile tanışmıştım ama bu konular hiç açılmadı. Zaten Vehbi Bey bunları konuşmazdı. Ama kod adı Anjelik olan bir TBMM katibesi de gizli oturumlarda bu konuların içinde bulunmuştu.

Madem adını söylemiyorsunuz biraz ipucu verseniz…

Sonradan bir Başbakanın metresi demeyeyim ama ‘Harem-i İsmet’i olmuştu. Ben bu Hilafet meselesini hem ondan, hem de Celal Bayar’dan dinlemiştim.

İslam ülkelerinin kuracağı bir hilafet sistemi, dünyadaki terörizmi önleyebilir mi? 

Terörizmi değil ama sapık akımların eylemlerini yavaşlatabilir. Çünkü terörizm dini değil, ideolojik bir akımdır. Al Kaide, Taliban veya Hizbullah İslami değil ideolojik örgütlerdir.

Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilecegˆini söylüyorsunuz. İslam ülkeleri acaba bu ‘olgunluğu’ kaldırabilecek güçte mi? Yoksa bu makamı ele geçirmek için başımıza yeni belalar açılabilir mi?

Güzel ve cevabı güç bir soru… Konumuz ve tartışmamız da zaten ‘Nasıl bir hilafet olmalı’ üzerindedir. Yoksa Hilafet gelir mi gelmez mi martavalı bu çağda çoktan bitmiştir.

Menderes’in “Eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz” sözünün 27 Mayıs darbesinin en büyük etkeni olduğunu söylüyorsunuz. Madem Mustafa Kemal’in böyle bir düşüncesi vardı, Atatürkçü olduğunu düşündüğümüz askerler neden darbe yaptı? 

Ben başta Numan Esin olmak üzere pek çok Milli Birlik Komitesi üyesiyle bu konuyu konuştum. TSK’nın, CIA’nın ve MI6’in, Menderes’in mevcut ‘Laiklik’ yasalarını değiştireceği yönünde endişeleri vardı. Hatta Menderes’in uçak kazasını bile buna bağlayanlar oldu.

MENDERES VASİYETİ NERDEN BİLİYORDU?

Atatürk, ölümünden iki ay önce bu vasiyeti yazmış, elli yıl sonra açılmasını istemiş. 1988 yılında açılacak olan vasiyetnameyi 1958’de Adnan Menderes nereden biliyordu?

Menderes güçlü bir liderdi. Ve CHP’nin içinden geliyordu. Celal Bayar’dan veya eski istihbaratçı olan Refik Koraltan’dan dinlemiş olabilir.

Türk halkı olarak bizim haberimiz yok ama İngiliz istihbaratçılar Atatürk’ün vasiyetini biliyor. Sizce kim sızdırmış olabilir bu bilgileri? 

Türk halkı denen amorf yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez. Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak’daki darbeleri düzenledi ve Başkan Roosevelt’in oğlu Kermit Roosevelt Türkiye’den bu gizli işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı ‘Olmaz öyle şey’ dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı.

Gerçekten CIA tarafından mı ödeniyordu?

Tabii ama boşverin bunları… Dünyada hiç bir halk olayların içyüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur ya da sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir.

İki önemli bilim adamı Dr. Mehmet Saray ve Prof. Dr. Salahi Sonyel, bütün araştırmalarına rağmen, arşivlerde Atatürk’e ait gizli bir belge ya da vasiyet bulamadıklarını iddia ediyorlar. Hatta Sonyel, “Atatürk’ün siyasi gizli vasiyeti olsa İngilizler bunu mutlaka bir şekilde kullanırdı” demiş….

Saray da, Sonyel de değerli araştırmacılardır. Ama onlar belge arıyorlar. Ben belgelerden değil notlardan bahsediyorum. İngilizlere gelince Mustafa Kemal’in sözde ‘vasiyetini’ zaten kullanıyorlar. Ben bunları tarihleriyle açıkladım.

“HALİDE EDİP’İN AĞZI ÇOK BOZUKTU”

Bu konuda ‘Atatürk’e çok yakın olan Halide Edip Adıvar ile Latife Hanım’dan öğrendiğim şeyler var’ diyorsunuz.

Laika Manyas hanımefendi aracılığıyla Latife Hanımı da, Halide Edip’i de tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim ama bunları henüz yazmadım, yazacağım. Yalnız şu kadarını şimdiden söyleyebilirim. Halide Edip tanıdığım en ağzı bozuk kadındı. Elia Kazan’ın karısı Frances Kazan, Halide Edip’in hayatıyla ilgili kitabını yazarken New York’ta benimle uzun uzun konuşmuştu.

Yine vasiyete dönersek…. Bu vasiyette, önceleri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul ve Kerkük’le ilgili bir bölüm de olabilir mi? 

Elbette vardır. Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde olduğunu tüm tarihçiler kabul ediyor. Bu hilafet meselesi özellikle İsrail’in işine gelmiyor. Daha geçen hafta İsrailli bir Askeri Yetkili, “Mısır’da Mursi’nin devrilmesinin nedeni Hilafet meselesini geri getirmektir” dedi.

HALİFE BAŞBAKAN MI OLUR?

Varsayalım Hilafet müessesesi geri geldi. Bu durumda TC Başbakanı mı halife olacak?

Başbakan Halife falan olmayacak, kimse heveslenmesin. Çünkü Hilafet kurumu TBMM’nin manevi şahsiyetindedir. Hilafeti meclis temsil eder, şahıs değil. Başbakan’a gelince, zaten benim açıklamalarımdan önce bu işlerin içindeydi.

“Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur” diyorsunuz. Sizce bu vasiyetnamenin açıklanmamasında masonların parmağı var mıdır? Hatta Atatürk’ün ‘zehirlenerek öldürüldüğü‘, doktorun da mason olduğu söyleniyor. 

Ben Türkiye’yi yönetmiş olan tüm Masonlar’ın listesini ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ kitabında verdim… Bu olayda onların parmağı olup olmadığını bilemem. Ama Atatürk’ün doktoru benim çok iyi tanıdığım bir ailenin mensubuydu. O sadece raporu imzalamıştı, o kadar.

Kenan Evren’in bu yasağına karşı, bunca yıldır bir oyunbozanın çıkmaması enteresan değil mi?

İşte 1980’den beri ben karşı çıkıyorum. Daha ne istiyorsunuz? Başkası atmıyor, bari ben kendime çiçek atayım, İzzet Paşa. Bu konuda hiç bu kadar derinlemesine sorguya çekilmemiştim, iyi oldu.. Hiç değilse birazcık ayrıntıya girebildim.

İzzet Çapa-Hürriyet

***************************************************

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

KEŞİF TAMAMLANMADAN MEHDİ ALEYHİSSELÂM
VEYA İSÂ ALEYHİSSELÂM GELEMEZ

 

BÜTÜN DÜNYANIN MÜSLÜMAN OLMASI


“Ümmetimden bir grup, kıyamet kopuncaya kadar, Allah Teâlâ’nın yardımına mazhar olmaya devam edecek, onları mahrum bırakanlar onlara zarar veremeyecekler.”[Tirmizi, Fiten 27, (2193)]

 

Müslümanların kıyamet telakkilerinde bütün dünyanın bir dönem zarfında Müslüman olması kabulü vardır. Bu konudaki ayet ve hadis-i şeriflerin yorumlarında âlimler bu sonuçları çıkarır. Ancak İnsanlık Tarihi gerçeklerine bakılınca “tümel kabullenme”lerin az olduğu görülmekte olunca şu şekilde fehmetmek gerektiğini varsayıyoruz.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin döneminde bir ehl-i kitabın imâni konuda mecburiyete tabi tutulmadığını gördüğümüzden, başka dönemlerde (Mehdi zamanı) de olmayacağı kesindir, denilebilir. Sözü uzatmadan bu meyanda akla sirayet eden düşünce, İslâm’ın bütün dünya insanları tarafından bilinmesi, duyulması vb.. gerçeğine ulaşırız. Yani, kıyamet kopmadan önce Allah Teâlâ göndermiş olduğu hak din olan İslâmı, kısmîlik vasfından çıkararak, cihanşümul kılacağına işaret ediyor demektir.

Allah Teâlâ ” Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56) buyurmaktadır.   İbn Abbas  radiyallâhü anh bu ayetteki  “bana kulluk  etsinler”  sözünü “Beni bilsinler”  diye açıklamıştır. İslâm âlemindeki dünyevi yetersizliklerimizi de varsayarsak, Müslümanların bunu başarması nasıl olacaktır, denilebilir.  Burada Allah Teâlâ’nın yardımının geliş cephelerinden en hikmetlisini izah edelim.  Desiseler ve komplolar dünyasında Allah Teâlâ, kâfir kullarını nasıl kullandığına en çarpıcı misal olarak  “yeni dünya düzenciler”inin 11 Eylül 2001 saldırılarını müstevli emelleri için dizayn ederken bütün dünyadaki insanlara İslâm’ın varlığından olumlu/olumsuz şekilde haberdar etmeleridir.

Görünüşte bu olay İslâm âlemi üzerinde ağır sorumluluklar veya terörist damgasını kazandırsa da yapılması yıllar alacak bir tebliği başarmış olmalarıdır. Belki buraya uygun düşmese de “reklamın kötüsü olmaz” sınıfından bu olay, insanlık için bir irkilme ve arayışın kapısını aralamış ve uyanışın başlangıcı olmuştur.

11 Eylül 2001  olayları geçen zaman zarfında, sonuçlarıyla uygulayıcıların hedeflediği neticeye doğru gitmeyip  İslâm âleminde “yeni uyanış çağını” başlatmıştır.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

مَنْ يُرِدُاللهُ بِهِ خيْراً يُصِيبُ مِنْهُ

“Allah Teâlâ kime bir hayır vermeyi dilerse imtihan için başına belâ verir”
(Tac: 3 cilt 644)

Bu hadis-i şerifinde Efendimiz buyuruyor ki “Allah Teâlâ’nın mümin kuluna şer veya hayır cinsinden her ne var ki, dönüşü hayır olacaktır.”

Öyle ise; bütün dünyanın Müslüman olması demek insanlığın İslam’dan haberdar olması demektir. Bu nedenle Müslüman kardeşlerimizin her alanda ve her yerde İslâm’ın temsilcisi olup Allah Teâlâ’nın kullarına örnek olmalıdır. Yoksa “herkesi Müslüman etmek” kavramı fıtraten yanlış ve hataların ve sıkıntıların doğuşuna işarettir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını düşününce o dönem insanlarının çok şanslı olduklarını görebiliyorum. O’nun varlığı gerçekten rahmetin ta kendisiydi. O münafıklara dahi merhamet göstermişti. Onun düşüncesinde “Hesap görücü olarak yalnız Allah Teâlâ vardı.” İnsanları hiçbir şekilde cezalandırma yoluna gitmemiş “Adalet”in en yüce temsilcisi ve örneği olmuştur.

Ya Rabbî Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin ümmeti olmaktan şeref duyar ve zatına şükrederiz.

Konuyla ilgi olabilecek ayet açıklamaları ve Hz. Mûsa aleyhisselâm ile sözü bitirelim.

Kıssa

Hz. Mûsa aleyhisselâm zamanında Firavun’un yardakçılarından biri (Haman), Hz. Mûsa aleyhisselâmı taklit ederdi. Malum, Hz. Mûsâ aleyhisselâm vücudu kıllı, göbekli, başı dazlak bir zât-ı şerif idi. Hamanâ bu nedenle, başına işkembe geçirir, karnına bir yastık koyar, elinde asayla Hz. Mûsa aleyhisselâmı taklit ederdi. Niye, çünkü Firavun’u güldürecekti. Hz. Mûsâ aleyhisselâm bu durumdan  haberdâr olup Allah Teâlâ ile konuşması sırasında,

“Yâ Rabbî ! Bunu kahret” dedi..Cenâb-ı Allah Teâlâhitap etti ki;

“Kahretmem” “O, Firavun’u değil, seni taklit ediyor.” [1]

*****

Ayet

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”(Bakara Sûresi, 256. Âyet)

Bu ayetin Tefsirinde

İbn Cerir Et-Taberî: İslâmda dine girmek için zorlama yoktur. (Tefsîr-i Taberî, Câmiu’l-Beyân, Mısır 1388/1968, III, 141. Cüz)

İbn Kesîr : Yani, kimseyi İslam dinine girmeye zorlamayın. Çünkü onun delilleri ve burhanları açıktır. Hiç kimsenin, kendisinin kabule zorlanmasına ihtiyacı yoktur. Allah Teâlâ, kimi İslam’a ulaştırır, kalbine genişlik verir, basiretini aydınlatırsa; o kimse bilerek, şuurla onu kabul eder. Allah Teâlâ kimin de kalbini kör eder, kulağını ve gözünü mühürlerse, dine zorla sokulması ona bir yarar sağlamaz. (Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, I, 310)

Fahreddîn er-Râzî : Allah Teâlâ iman işini zorlama ve ikrah üzerine değil, benimseme ve tercih esası üzerine kurmuştur. (Tefsîr-i Kebîr)

Görüldüğü gibi âlimlerimiz bu konuda hep “Dine girmede zorlama yoktur” demiştir.

—–

[1] (İNANÇER, Ö. Tuğrul, Gönül Sohbetleri, İst, 2005, s. 13)

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

KEŞİF TAMAMLANMADAN MEHDİ ALEYHİSSELÂM VEYA İSÂ ALEYHİSSELÂM GELEMEZ


“Mehdi/lik”  fikri, Türkiye Müslümanları geneline bakılınca biraz fantastik gelse de, Şia inancında çok önemli bir yer tutar. Öyle ki, İran’da 14 Haziran 2013 tarihinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken yüzü yeşil bir örtüyle kapatılmış erkek fotoğrafları, ‘Mehdi yakında yüzünü gösterecek’ cümleleriyle yerel medyasında büyük yer tutmaktadır.”
(Haber Ajansları)

İlk Helâk Olacak Kavimler

Sh: 161/2.

“İnsanlardan ilk önce helâk olacak olan Faris’tir. (İran) Sonra onların arkasından Arab gelir.

Hz. Ebu Hüreyre radiyallâhü anh

**

Sh: 448/4.

“Arabın helâk olması kıyamet alâmetidir.”

Hz. Talha ibn-i Mâlik radiyallâhü anh

**

Sh: 474/11.

“Bu günden sonra kıyamete kadar Mekke harp görmez. (Yâni onun üzerine harp olmaz.)

Hz. Hars ibn-i Mâlik radiyallâhü anh

Kaynak:

Ramuz El-Ehadis – Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî

 

Kıyametin zuhura gelmesi ile Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm beklentisiyle ilgili yanlışı bol bir literatür bulunmaktadır. Bu beklentinin arka planında insanları dehşetengiz hadislere gömmek, kaos çıkarmak için yanlış bilgiler doğruluk cephesinden angaje edilerek sunulmaktadır. Bu eylem tarzı rastgele seçilmeyip  psiko-sosyolojik gerçeklere dayanmaktadır.

İnsanlığın hayatında “beklenti unsuru”,  yapılanma ve hareket kabiliyetini artırmada genellikle kullanılmaktadır. Toplum Mühendisleri tarafından, ispatlanması ve doğrulanması zor olan gelecek bilgilerinin servis edilmesi,  bir senede bağlanmasında, çaresizlik var olduğu için fanatik değerleri düşünceleri  kullanmaktadırlar.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile sonlanmış “nübüvvet” meselesinin açmazlarını çözmek ve insanları kullanabilmenin kolay yollarından biri olan Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm gelişi dezenformasyona uğratılmış mevzulardandır. Unutulmamalıdır ki, bahsedilen kişilerin gelmesi bir gerçek inançlı Müslümanın veya ehl-i kitabın inancında bir artırım oluşturamayacağı gibi ekstradan  zararların oluşumuna sebep olduğu insanlık tarihi gerçeklerindendir.

Allah Teâlâ’nın İslâm’ın asıl koruyucusu olduğunu hepimiz biliyoruz. Öyleyse “sahte Mehdi veya İsâ” lar konusundaki hikmeti nedir? diye düşündüğümüzde, kanaatimizce görünen manzara şudur.

Dinin zayıfladığı dönemlerde  bu türlü ifrat ehli kişiler veya hareketler, inanca karşı samimi olan kişilerin yaptığı hizmetten daha fazla faydalı olduklarıdır. Bu Allah Teâlâ’nın temiz insanlara nevrotik hasta insanlar ile yardım etmesidir. Kişilik bakımından bu çeşit hasta fikriyatta olanların kudret ve kuvvetleri normal insanlardan fazla ve yaratıcı olduğu kadar emperyalist çevrelerin “hain emelleri için kullanma güdüleri” durumu da olunca, engelsiz faaliyetleri ile değişimin/başkalaşımın temsilcisi olurlar. Bu kişilere tabi olanlar, çeşitli fikri değişim değirmeninin eleğinden geçtiklerinde ki “ayıklanma” pozisyonlarında ikinci veya üçüncü aşama olan “eylem menzili”ne gelince, fıtratı gereği yanlış yolunu terk eder. Düşünürseniz dünyevi emellerin kazanımları için oluşmuş bu kapasitenin verdiği sonuçlarla bilmediği veya ilgi duymadığı alanda, insanlar fikir sahibi olmuş ve ferdi bazda “iç çatışması”na düşmüştür. Tabiki olumlu söylenen bu hususun yanında kendini yok eden ve telef eden insanların var olduğunu da unutmamakta gerekir. Bahsettiğimiz bu durum “Allah Teâlâ’nın şerri hayra nasıl dönüştürür” sorusuna veya “Sizin şer gördüğünüz şeylerde hayır vardır” a cevapta olmaktadır.

Her köşede çıkan Mehdi bozuntularına  aldanmamak, temkinli ve duyarlı olmak isteyenler için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurduğu kelâmları burada zikredelim.

“Makamlardaki terazinin dönüşü Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gönderilmesiyle sona erdi. Bugün O rasülün (sallallâhü aleyhi ve sellem) otoritesi  altındayız. Bu nedenle bilgi, keşif ve adalet bu ümmette diğerlerine göre daha çoktur.

(Ümmeti Muhammedin) Hayatı (süresi) ne kadar sürerse, terazinin otoritesi güçlenerek keşif artar. Bu durum, insanların genelinde ve özel insanlarda ortaya çıkar. Artık bir insan kırbacıyla konuşur, ayakkabısının bağı evde ailesinin yaptıklarını ona söyler. (teknoloji artar)

Hz.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

‘Zaman Allah’ın kendisini yarattığı ilk hale döndü.’

Allah  Teala rükünleri yarattığında, onlardan bir buhar yaratmış, yedi göğü hareketsiz-sakin bir  halde o  dumanda var etmiştir. Her göğe onun için felekler yaratacağı şekilde bir emir vahyetmiş, gökleri civarü’lkünnes ve’l-hunnes’in yüzdüğü bir yer yapmıştır.

İmam Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer’inde   Şeyhul-Ekber’den rivayetle  dedi ki:

‘Kıyamet, keşf-i husûsî ve umûmî’nin bütün insanlıkta zâhir oluncaya kadar kopmayacaktır. Kıyâmet her yaklaştıkça, keşif insanlarda en olgun ve noksansız olur.’

 

Netice olarak bütün insanlığın keşfi nihâi kemâlâtını görmelerigerekiyor ve bu durumun bütün dünya genelinde zuhur etmediğini de  bildiğimize göre; Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm beklentisi içinde olanlara söylenecek bir söz vardır.

“ Daha gelmediler” “Bütün dünya geneline göre yüzyılların geçmesi gerekiyor.”

Hayır, yanlış biliyorsunuz diyenler varsa, onlara sözümüz “Komploya kurban gidiyorlar” demektir.

 

Kaynak:

Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [ÜÇ YÜZ KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM- Cem' ve Vücud Kalbinin Sırlarından İki Sırrın Bilinmesi ]. hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

El-İmâm El-Ârif Er-Rabbânî Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler, Şubat 2006, Hatay/İZMİR, sh: 206

 

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

 

81 – Tekvîr Sûresi 15-) Fela uksimu Bilhunnesi; (İse) kasem ederim (B sırrınca) el-Hünnes’e (geri kalıp (dönüp) pusup kaybolanlara; gezegenlere?),

Not: Hz.Ali kerremallâhü veche  “el-Hünnes”i şöyle tefsir eder: “Bunlar gündüzün sinen-görünmeyen, geceleyin zahir olan-çıkan yıldızlardır (gezegenlerdir)… Battıkları vakit ise gizlendiği için görünmeyen yıldızlardır (gezegenlerdir)”

16-) Elcevarilkünnesi;

El-Cevar’e (yörüngelerinde akıp gidenlere, peryodlarını devredenlere), el-Künnes’e (yuvalarına (burçlarına) girenlere; gezegenlere?),

ALEXİS ZORBAS (1964) / ZORBA


Yönetmen: Mihalis Kakogiannis

Ülke: ABD, Yunanistan

Tür: Macera , Dram

Vizyon Tarihi:14 Aralık 1970 (Türkiye)

Süre: 142 dakika

Dil: İngilizce, Yunanca

Senaryo: Nikos Kazantzakis , Mihalis Kakogiannis

Müzik: Mikis Theodorakis

Görüntü Yönetmeni: Walter Lassally

Yapımcılar: Mihalis Kakogiannis , Anthony Quinn ,

Nam-ı Diğer: Zorba the Greek , Zorba the Greek , Zorba the Greek

Oyuncular:  Anthony Quinn, Alan Bates, Irene Papas, Lila Kedrova, Sotiris Moustakas, Anna Kyriakou, Eleni Anousaki, Yorgo Voyagis, Takis Emmanuel, Giorgos Foundas, George P. Cosmatos

Özet:

Kıbrıs doğumlu yönetmen Mihalis Kakogiannis’in yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Alexis Zorbas”, 1964 senesinde gösterime girdi. Nikos Kazantzakis’in romanından uyarlanan filmde usta aktör Anthony Quinn, 2003 senesinde yaşamını yitiren İngiliz aktör Alan Bates, Yunan aktris Irene Papas ve 2000 senesinde yaşamını yitiren Lila Kedrova rol alıyor. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterilen film, En İyi Siyah-Beyaz Düzenleme, En İyi Set Dekorasyonu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar kazandı. Üç dalda BAFTA, beş dalda Altın Küre adayı olan ve bütçesi 1 Milyon Doları bile bulmayan filmin orijinal süresi 145 dakikadır.

Basil, hayata karşı yenilmeyi kabullenmiş, mutsuz ve bıkkın bir yazardır. Kendisine miras kalan maden ocağını işletmek için Girit’e giden genç adam, burada kendisinin tam aksi niteliklere sahip bir hayat aşığı olan Alexis Zorba ile tanışır ve hayatı değişir.

Zorba

Mikis Theodorakis’in müziklerine değinmeden genel bir perspektiften bahsedemeyiz. Yunan müziğinin en güçlü “ozan”larından birisidir Theodorakis, ortaya koyduğu eserlerle barış mesajları vermeştir. Hafızası taze olanlar hatırlayacaktır; Zülfü Livaneli’yle birlikte Türk-Yunan Dostluk Derneği kurarak, bir dizi konser ve albüm çalışmalarında bulunmuşlardı. Akdeniz’in esintilerini çalan şarkılar ve Zorba the Greek’in halka verdiği mesajlar bu ozanın şarkılarıyla daha anlamlı kılınmış. Zaten filmde, Zorba’nın ağzından dökülen ufak bir cümle, insanın yalnızca insanlığıyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgular: Şimdi herhangi birine bakıyorum ve diyorum ki; bu adam iyi, bu adam kötü, Türkmüş, Yunanlıymış bana ne. Hepimizin sonu aynı, kurtlara yem olacağız.

Antony Quinn, 50’li yılların ardından, oynadığı Zorba rolü ile başarısının doruk noktasına ulaşmıştır. O zamanlardaki maço rollerin ve Avrupa sinemasında geçirdiği senelerin –La Strada, Fellini- tecrübesini, bu filmde yapımcılığı da üstlenerek göstermiş. Akdeniz insanın karakterini, o iri ve korkutucu cüssesinde böylesine güzel benimseyerek oynamasaydı, yıllar boyu unutulmayacak bir kapanış dansı olmayacaktı. Öyle ki Antony Quinn’in konuk olduğu The Tonight Show ‘da dans ettikten sonra alkışlar altında gülerek şunları diyebilmiştir: Bu şarkıdan nefret ediyorum, gittiğim her yerde bu şarkıyı çalıyorlar.

Laflarımızı toparlarsak, romanlardan uyarlanmış filmlerin önemli bir zaafı; kitabın derinliğini ve doygunluğunu verememesidir. Romanın bütünüyle eksiksiz olmasına karşın, Zorba’nın hayat görüşünün arkasında yatanlar ve geçmişinde yaşadıkları filmde tam gösterilmemiş. Bunu da filme ait tek olumsuz eleştiri sayabiliriz.

Kaynak:

http://sinema.yedincigemi.com/i/2321/Zorba-the-Greek-inceleme.html

Film Eleştiri

ya kitabı okunmalı ya da sadece filmi izlenmelidir.

kitabı okuduktan sonra filmi izlemek büyük hayal kırıklığı olabilir. çünkü film tek kelimeyle berbat bir uyarlamadır. filmde ne Zorba Zorbadır, ne yazar yazardır ve de en önemlisi ne de yaşadıkları “ilişki” bir şeye benzemektedir. bunu söylemek için kendimce bir sürü nedenim var:

Zorba’yı Zorba yapan sadece hayata bakışı değil, aynı zamanda hayat hikayesidir. Zorba yaşayarak öğrenmiştir. Zorba bir tecavüzcüdür örneğin… Bir gece önce beraber uyuduğu kadını yakarak öldüren bir “vatansever”dir. Kadınlarla ilgili düşünceleri, vatan sevgiyle ilgili değer yargıları, hep yaşadıklarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Ölümle defalarca burun buruna gelmesi nedeniyle yaşama bağlıdır, “an”ın değerini bilir. Kitaptaki Zorba ihtiyar bir bilgedir. Filmdeki Zorba’nın ise “yara izlerinin, arkasında değil önünde olduğunu göstermek” dışında bir yaşamışlığı yoktur. Hayatındaki ilk kadın Bubulina, ikincisi ise şehirde tanıştığı fahişedir. Onun için de Zorba bir bilge gibi değil, yaşlı bir abaza gibi görünmektedir.

Kitapta Zorbanın söylediği hemen hiçbir şey filme aktarılmamıştır. Zorba dışıliğe övgüdür aslında… Yorumları ve gözlemleri yazarın kafasında soru işaretleri oluşmasını sağlamış, onu yeni bir insan olma yoluna sokmuştur. Film tamamen “olay”a odaklıdır, Zorba’nın yaşamla ilgili basit anlatılmış fakat pek çok soruya yanıt veren düşüncelerinden hiçbiri işlenmemiştir.

Zorba onurludur. Patronunun parasını şehirde fahişeyle yedikten sonra o parayı manastır’dan çıkarır. hatta kitapta “Bubulina’ya ve sana aldığım hediyeler de bu paranın içinde” diyerek, tam yediği kadar parayı patronuna geri verir. Manastır’da patronunun çıkarı için şeytani zekâsını kullanması kitabın en önemli bölümlerinden biridir. Çünkü bu bölümde Zorba’nın sevdiği bir insan için yapmayacağı şey olmadığı nefis bir şekilde anlatılır. Filmde ise Zorba dilenciye yakın bir kişidir. Patronun parasını yemiştir, bundan da en ufak bir rahatsızlık duymamaktadır. Herhangi bir karşılığı, hatta böyle bir düşüncesi yoktur.

Yukarıdaki maddeye bağlı olarak filmde başka bir sorun daha vardır. Zorba’nın şehirden yazdığı mektup “patron”u sinirlendirmektedir. Oysa bu Zorba-patron ilişkisi konseptine tamamen aykırıdır. Zira kitapta patron, Zorba’nın ani yaşama heyecanı ve keyfinin etkisine girmiştir, mektubu okuduğunda mutludur.

Yine manastır bölümüne bağlı olarak başka bir husus daha vurgulanmalıdır. Zorba dinsiz değilse de dini inançları oldukça zayıf bir kişidir. Aslında onun tanrısı papazın, manastırın olduğu yerlere uğramamaktadır, insanın kalbine sığacak kadar küçük ama evrenden daha büyük bir tanrıdır. Filmde ise Zorba’nın dini inanışına yönelik anlatım son derece sınırlıdır. Zorba’nın dinle ilgili düşüncelerini (ya da daha doğru bir kelime ile hissettiklerini) anlatmazsanız, Zorba’yı anlatamazsınız. Kitapta kesişlere manastırı yakmayı öğütleyen Zorba filmde Bubulina’nın nişanlanma teklifini reddetmek için “ama burada papaz yok” demektedir. Zorba’nın bir kadını mutlu etmek için papaza ihtiyacı yoktur.

Filmde Zorba ile patronun arkadaşlıklarının nasıl oluştuğuna dair bilgi yoktur; tanışır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Onun için de aralarında kitaptaki gibi muhteşem bir dostluk olamaz. Kitapta bu inanılmaz dostluğun nasıl kurulduğu satır satır anlatılmaktadır. Burada iki husus vurgulanmalıdır:

- Zorba yazarın Yunanistan için savaşa giden arkadaşının boşluğunu doldurmuştur. Zorba hayatına girdikçe patron arkadaşını daha az düşünür olur. Filmde bu “bağlantı nesnesi” olan arkadaş yoktur!

- yazar Budizm’i takıntı haline getirmiştir. Ama kendine sorduğu soruları buda “henüz” yanıtlayamamaktadır. Oysa yanıtlar Zorba’nın hayat tecrübesindedir. Zorba “patron”unun hayata ilişkin düğümlerini, kendi tecrübeleriyle çözerek yardımcı olur. Düğümlerin çözülmesi yazarı Zorba’ya yaklaştırır. Hatta bu yakınlık kitapta eşcinsellik imalarında bulunacak bir düzeye gelir (birbirlerine sarılarak uyumaları, Zorba’nın cesaretinin “patron”a erkekçe bir bakış kazandırması vs). Filmde Buda’nın adı bir kez bile geçmemektedir.

“Dul”la ilişkinin irdelenmesi de sorunludur. Kitapta yazar, dul’un evine Zorba’nın gazıyla gitmez; Zorba’nın kadınlarla ilgili düşüncelerini kendi süzgecinden geçirerek olgunlaştırır ve ondan sonra gider. Bu neden önemlidir… Çünkü, bu yolla yazarın, Zorba’nın hayat felsefesini Buda ile değiştirmeye başladığını, Zorba’nın kendisine işleyebildiğini görürüz. Ayrıca, kitapta dul’un öldürülmesinden yazar doğrudan sorumludur. Zira “dul” patronla seviştikten sonra, yeniden hayatın tadını almaya başlamış ve mutluluğu nedeniyle evinden ilk kez çıkıp kiliseye gitmiştir. Diğer bir değişle, mutluluk kadının sonu olacaktır, yazarın bunu değiştirmek için yapacağı hiçbir şey yoktur. Buda ve kitapları ona sadece açıdan kaçmayı, hatalarını felsefe ve “doğa kanunları”nın içine saklamayı öğretmiştir. Ama buna ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Zorba’nın getirisi olan vicdan azabı ona dul’u hep hatırlatacaktır. Filmde ise sevişirler, dul olur, patron üzülür ve sonra hiç ama hiç bir şey olmaz. Oysa, kitapların da bir işe yaradığını, hayatı öğretmeseler de hayattan kaçmayı öğrettiklerini göstermenin başka bir yolu yoktur.

Ayrıca “dul”u kurtarmak için yazarın Zorba’yı çağırması da yanlış bir mesajdır. Zorba hayatta en değer verdiği yaratık olan kadını kurtarmak için zaten orada olacaktır; ayrıca çağırılmaya ihtiyacı yoktur.

Zorba hayatla işi birbirinden tam ve kesin olarak ayırmaktadır. Çalışılacağı zaman sadece çalışılır, işçi sonuna kadar ama mertçe sömürülür, patron bile olsa müdahale eden terslenir. “patron”u etkileyen, Zorba’ya sonsuz güven duymasını sağlayan, onun işinde gösterdiği azımdır. Filmde bu özelliğe de yine çok az değinilmiştir. Hatta kitapta Zorbanın cesaret sergileyip patronu ve işçileri çöken madenden kurtarması bile verilmemiştir. Zorba cesurdur; yaşadıkları dönemde saygınlık ya parayla ya cesaretle sağlanabilmektedir. “patron”da para, “Zorba”da ise cesaret vardır. Aralarındaki eşit ilişkinin nedenlerinden biridir bu…

Kitaptaki Zorba’nın en büyük özelliklerinden biri, dilinin hissettiklerini anlatmaya yeterli olmadığını bilmesi, bunun için duygularını dansla ifade etmesidir. Filmde buna en ufak bir atıf bile yoktur. Zorba filmde iki kez dans eder ama bu husus vurgulanmaz. Yazarın Zorba ile tam iletişim kurmak için dans etmeyi öğrenmesi gerektiğini hissetmesi de çok üstü kapalı geçilmiştir.

Zorba, Zorba gibi olur. Dağları seyrederken, ayakta, yaşamak için direnirken, “bin yaşına kadar yaşaması gerektiğini” düşünürken, genç karısının yanında… Zorba’nın hayata karşı duruşu açısından bu çok önemli bir husustur. Doğru yaşamayı bilenler zamanı gelince ölümü de doğru bildikleri gibi karşılayabilmelidirler. Zorba bunu başarmış, herkesin saygı duyacağı gibi olmuştur. Filmin sonunda ise dans eden yaşlı bir adam vardır.

En önemlilerden birini sona bıraktım. Kitapta Zorba bir Osmanlı erkeğidir. Hayatta en çok sevdiği şey olan santuru ona yaşlı bir Türk öğretmiştir. Kalp kırmamak konusundaki bilincinin kaynağı çocukluğundan hatırladığı başka bir Türk’tür. Zorba üzüldüğü zaman Türkçe türkü söyler (bkz: iki keklik). İnsanlar iyi kötü diye ayrılır, Türk-Rum olarak değil… savaşlarının çoğu Bulgar çetecilere karşıdır; Girit ayaklanmasında Türklere karşı savaşmış olsa da, bu genel akış içinde önemsiz bir ayrıntı gibi durur. Zira Zorba gençlik heyecanı ile savaştığını ve bundan pişman olduğunu söylemektedir (aynı düşünce elbette Bulgar çetecilere karşı savaş için de geçerlidir) filmde ise bunu bir kez söyler evet… Ama Bubulina’nın Osmanlı paşası ile –Süleyman Paşa- yaşadığı aşkı anlatması Zorba’yı kızdırır; kadına hakaret eder. Zorba’nın kadına bir Türk’le birlikte oldu diye kızması, hayata bakışında yeri olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bence bu ayrımın (ya da ayrımın yapılmamış olmasının) nedeni tarihtir. Kitabın yayın tarihi 1946, filmin tarihi ise 1964’tur. 1946 Türk-Yunan ilişkilerinin düzgün gittiği bir dönemdir. Henüz Kıbrıs sorunu başlamamış, 6-7 Eylül olayları yaşanmamış, iki ülkede de milliyetçilik pompalanmamıştır. 1964 işe iki ülke arasındaki ilişkilerin en sorunlu olduğu dönemlerden biridir. film Yunanlılar tarafından çekilmiştir; Türklere yönelik herhangi bir övgünün bu tarihte filme konulabilmesi yanlış hatta saçma olacaktır. Tam tersine, Zorba’yı bir yunan kahramanı yapmak için (bkz: Zorba the Grek) Türklerden nefret ettiğinin gösterilmesi gerekmektedir. Bu aşırı siyasi yaklaşım Zorba’yı Zorba olmaktan çıkarır.

Son olarak da; filmin sonunda Zorba “patron”da “çılgınlık”ın (madness) eksik olduğunu teşhis eder. Kitapta ise eksik olan özgürlük hissi ve cesarettir. İkisi arasındaki farkı anlatmaya gerek yoktur.

Yani neticede nedir? Bazı kitaplar kitap olarak kalmalı, asla ve kat’a filme çekilmemelidir. Bu güzel adamın gerçek hikâyesi ya da daha doğru bir tanımla efsanesi sadece kitabından anlaşılabilir.

 

**

Zorba’nın bazı replikleri aracılığıyla milliyetçilik eleştiri oklarına hedef olur;

Basil: Ülken için savaşmanın neresi aptalca anlamadım?

Alexis Zorbas: Affet beni ama patron, bir öğretmen gibi konuşuyorsun. Bir öğretmen gibi düşünüyorsun? Nasıl anlayabilirsin?

Basil: Tabii ki anlayabilirim.

Alexis Zorbas: Aklınla evet. Şu yanlış, şu doğru diyorsun, ama her konuştuğunda, kollarını, bacaklarını, göğsünü izliyorum… onlar dilsizler. Hiçbirşey söylemiyorlar. Yani bu durumda nasıl anlayabilirsin ki?

Basil: Bahane yaratıyorsun. Bence sen ülkeni kafaya takmıyorsun.

Alexis Zorbas : Benimle böyle konuşma! Bak bana! Ülkem için senin tüylerini diken diken edecek şeyler yaptım ben! İnsanları öldürdüm, köylerini yaktım, kadınlara tecavüz ettim neden?! Çünkü onlar Türktü, ya da Bulgardı! İşte böyle saçma sapan aptal biriydim ben. Şimdi birine baktığımda, herhangi birine, iyi mi kötü mü diye bakıyorum. Türk mü, Yunan mı zerre kadar ilgilenmiyorum. Sonuçta iyi ya da kötü, fark ne? Hepimiz aynı şekilde sonlandıracağız bu hayatı: solucanlara yem olarak.

**

Basil: Ben yardım edemedim.

Alexis Zorbas : Neden gençler ölüyor? Neden insanlar ölüyor? Söyle bana. Bilmiyorum. Bütün o kitapların ne işe yarıyor? Sana bunu anlatmıyorlarsa, ne anlatıyorlar? Bana senin sorduğun tip soruları cevaplayamayan insanların ıstırabını anlatıyorlar. Onların ıstırabına tükürürüm.

**

Basil: Zorba, cenaze ne olacak?

Cenaze olmayacak.

Neden?

O bir Fransız’dı. Ortodoks değildi. Ama anlamıyorum. Rahip onu herkes gibi gömmeyecektir.

- Ama bu çok korkunç.

- Neden? O öldü. Bir şey fark etmez.

**

Alexis Zorbas : Patron, her şeyin var bir şey hariç: Çılgınlık. İnsanın biraz çılgınlığa ihtiyacı vardır, yoksa… Yoksa? Asla ipini kopartıp özgür olmaya cesaret edemez.

Kaynak:

http://eksisozluk.com/zorbanin-kitabi-ile-filmi-arasindaki-farklar–1235119

 

İLK ÇAĞ MİSTİK YUNANCA TERİMLERİ


Günümüzde yaygınlaşan uydurma din sahiplerinin kitaplarında kullandığı Yunanca terimlerden birkaçını burada zikredelim.

 

adelfos (kardeş)
anaktoron (saray; Eleusis’te bir yapı)
ananke (zorunluluk)
aparkai (ilk mahsulün armağanı)
apomeneste (deliliğe son vermek)
aporrheton (yasaklanan, gizli)
apostates (din değiştiren, mürtet)
arkigallos (baş rahip, galloi’lerin başı)
arkhon (baş yönetici, kral)
aretai (erdemler, büyük işler)
arrheton (konuşulmayan)
bakkheia (Dionysos’un esinlediği çılgınlık)
bakkhos [dişil: bakche] (Dionysos ereni)
basileus (kral; Atina’da yönetici)
bebakkheumenos (Dionysos çılgınlığına kapılmış olanlar)
bouklopos (inek hırsızı)
cannofori: kannophoros’a bakınız
cista mystica: kisteye bakınız.
dadukhos (meşale taşıyan)
daimon (demon, cin)
deimata (ürkütücü olaylar)
deipnon (yemek)
demiurgos (yaratıcı)
dendroforos (ağaç taşıyan)
didaskalia (yönlendirme)
dromena (yapılan işler, ayinler)
eide (biçimler)
ekklesia (meclis, kilise)
ekpleksis (korku, donup kalma)
elenkhos (yanlışlama)
entheos (tanrının egemenlik kurduğu, sahip olduğu)
epistates (danışman)
epopteia (seyretmek; Eleusis’te-epopiesin deneyimi)
epoptes (seyreden: Eleusis gizemlerinde en yüksek derece)
epopteuein (seyretmek: Eleusis’te epoptes olmak)
euhai, euhoi (Dionysos şenliğinde tören çığlığı)
fallos (penis)
fasma (görüntü)
froura (koğuş)
gallos (Ana Tanrıçanın hadım rahibi)
gennetes (tanrıların akrabası)
hetaira (fahişe)
hieraphoros (kutsal şeyler taşıyıcısı)
hierokeryks (kutsalın habercisi)
hierofantes (kutsal şeyleri gösteren)
hieros (kutsal)
hieros logos (kutsal öykü)
hileos (neşeli, mutlu)
hygieia. (sağlık)
hyle dektike (alımlanmaya uygun madde)
iakkhagogos (Eleusis tanrılığı Iakchos’a rehberlik eden)
iatreia (sağaltım için alman ücret)
Isiakoi (İsis’e tapanlar)
kalathos (açık sepet)
kannoforos (saz taşıyan)
katharmos (arındırma)
katharsis (arınma)
katokhe (tapmakta alıkonma, tutulma)
kernos (bileşik kase)
kiste (kapaklı sepet)
kline (divan)
koinon (ortak topluluk, klüp)
krater (su ile şarabı karıştırmakta kullanılan geniş ağızlı, büyük boyutlu kap)
kriobolion (koç vurmak, kurban)
kykeon (arpa çorbası)
kymbala (ziller)
liknon (harman sepeti)
logos (konuşma, masal, anlatım)
makaria (mutluluk)
makarismos (dile getirilmiş mutluluk)
mania (çılgınlık, delilik)
mataioponia (boşuna çaba, emek)
mathein (öğrenmek)
melanoforos (siyah giyinen)
menima (belanın, gazabın nedeni)
metragyrtes (Ana Tanrıça’nm dilencisi)
mnemosyne (bellek)
myein (erginlenmek)
myesis (erginlenme)
myrionymos (sayılamayacak kadar adı olan)
mysteria (gizemler)
mystes [çoğul: mystai] (eren, çoğul: erenler)
mystikos (gizemli)           ,
mystipolos (gizemleri kutlamak)
nartheks (değnek, baston; Dionysos’un simgesi)
nomos (yasa)
oikos (hane)
oknos (ikircimlik)
ololyge (çığlık)
omofagia (çiğ et yemek)
orgia (tören, ayin)
orfeotelestes (Orpheus’un erginleme rahibi)
paradosis (aktarma, gelenek)
paredros (tanrının eşi)
pastoforos (mahfazayı taşıyan)
pastos (cibinlik)
pathos [çoğul: pnthea, pathe] (çile çekmek)
 physiologountes (doğa alegoricileri)
physis (doğa)
pistis (iman)
pithos (çömlek)
ploiaphesia (gemi yüzdürmek; bir şenlik)
ploutodotes (bereketi veren)
ploutos (bereket)
polis (kent-devlet)
politeia (yurttaşlık, uygar etkinlik)
pompe (tören alayı)
proerosia (tohum atılmadan önce yapılan şenlik)
psyche (ruh)
ptoiesis (çöküntü yaratan heyecan)
sindonoforos (keten giyen)
soteria (esenlik)
symbolon (belirti, işaret)
symmystes (yoldaş eren)
sympatheia (kendiliğinden doğan yakınlık duygusu)
syndeksioi (sağ ellerin tutulması -tokalaşmak)
syngeneia (akrabalık)
synthema (şifre)
telein (kutlamak, erginlenmek)
telesterion (erginleme evi)
telestes (erginleme rahibi)
telete (kutlama, erginlenme)
telos (mükemmellik, tamamlık)
teloumenoi (erginlenenler)
theologia (tanrılar hakkında konuşmak)
theoforetos, theoforumenos (tanrının ele geçirdiği; içine tanrı giren)
theos dia kolpou (tanrının kucaktan geçmesi)
therapeutes (tapmanlar)
thiasos (dini birlik, topluluk)
thronismos (taç giyme töreni)
thyrsos (sarmaşık sarılı asa; Dyonisos’a tapanların işareti)
time (onur)
tympanon (tef)

Kaynak:

Walter Burkert, İlkçağ Gizem Tapıları, trc: Bahadır Sina Şener, Mart 1999, İstanbul. Sh:187-190

TÜRKÇE’DEKİ YUNANCA KELİMELER

NİKÂH’IN SIRRI


Nikâh, ne üzerine olursa olsun üçüncü bir netîce için iki şeyin izdivâcıdır. Nikâh, bazen teslis (üçleme) olarak da isimlendirilir. İki taraf arasındaki neticelerin çeşitliliğine göre nikâhın da çeşitleri çoktur.

Teslîs, Hak tarafından ve halk tarafından “üç”ten kâim olmadır. Hak tarafından kâim olan “ZÂT”, ”İRÂDE” ve “KAVL”den ibâret bulunan üç şey ile; ve halk tarafından da bu üçe mukâbil olarak kâim olan “şey’iyyet”, “istima”’ ve “emre imtisal” keyfiyyetlerinden ibâret olan üç şey ile olmuş olur. Bunlardan birisi noksan olsa yaratılış gerçekleşmez.

Delillerde ve bir takım ma’nâların ortaya çıkmasında bile teslîs esastır. Meselâ mantıkî kıyas mutlaka üçten olan düzenleme üzere olmalıdır. Aradaki tekrar erkekle kadını birbirine bağlayan nikâh gibi, iki mukaddimeyi birbirine bağlar. Dünyâ değişkendir. Her değişken hâdisdir. O halde dünyâ hâdisdir, dediğimizde burada ikişer müfred vardır. Bunlar: Dünyâ, değişken, değişken, hâdis kelimeleridir. Ancak ikinci mukaddimedeki değişken kelimesi tekrarlanmıştır. Bu da iki mukaddimeyi birbirine bağlamak içindir. Böylece dünyâ, değişken, hâdis kelimelerinden ibâret olan üç müfred kalır.

“O size rahimlerde dilediği gibi şekil verendir.”(Âl-i lmran 316) âyetini İbnü’l-Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle îzah eder: “Hayal rahimlerdendir. Onda ma’nevî nikâhla ve ma’nevî hamle ile dilediği gibi hayalleri şekillendirir. Allah Teâlâ bu ma’nâ rahmini (hayal) açar. Dilediği sûretleri meydâna getirir.”

Tenâsül, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi ilimlerde de olur. Buna ‘tenâsül-i meânî’ derler. Ma’nâlar, cesed suretlerini kabul ederler. Çünkü cisimler meydâna getirme mahallidir.

İlâhi tenâsül (ilâhî nikâh), Hakk’ın imkân mertebesinde sevgi irâdesiyle (Bilinmeyi murad ettim.) mümküne teveccühüdür.

Âlem neticedir. Netîce ise ancak iki mukaddime ile olur. Âlem, mümkünlerin a’yınlarını a’yan ve ma’rifetlerde mevcûdun kemâlini muhabbet yoluyla dilemesiyle İlâhî teveccühden meydâna gelmiştir. Bu hal nikâha benzer.

BURSEVÎ’NlN NİKAH HARKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Bursevî, tezevvücü ikiye ayırır:

1-Evlilik

Hilâfet ve silsile için evlenme gerekli olup, nafile işlerin en fazîletlisidir. “Bekâr olan kimsede hayır yoktur” denilmiştir. Ayrıca kadınlara yakınlıktan amaç sadece şehvetin tatmîni değildir. Asıl maksat evlâd edinmektir. Hadisde, “Doğuran siyah hâtûn doğurmayan güzelden efdaldir” buyrulmuştur. Çünkü amaç silsiledir. Âyette “… Allah’ın sizin için takdir ettiklerini isteyin.” (Bakara 187) buyrulması da yakınlıktan muradın evlâd taleb etmek olduğuna delildir.

2-Ma’nevî Evlilik

Ma’nevî evlilik tarîkat nikâhıyla mümkündür. Bu nikâhdan doğacak evlâda “ma’nevî evlâd” derler. Tarîkat silsilesi bunlarla devam eder. Bu konuda şeyhler farklıdır. Bazı şeyhlerin evlâdı erkek gibidir. Bunlar tasarruf sahipleridir. Kendileri kemâle erdikten sonra başkalarını da olgunlaştırmaya çalışırlar.

  • Bazısının evlâdı kadın gibidir ki tasarrufa gücü yetmez.
  • Bazısının evlâdı ise hem erkek hem kadın gibidir.
  • Bazısı ise akimdir (kısır).Ondan hiç veled gelmez. Belki kendi nefsi ile meşguldür.

Çünkü insanı irşad etmek bakâ âlemine dönmekle olur. Onun için hadisde “Kıyamet günü bâzı peygamberlerin ümmeti olmayacağı” haber verilir. Bunun sebebi ya başkalarını ıslah ile me’mur değildir veya kâbiliyetli kimse gelmemiştir.

Bursevî ayrıca “(Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin) eşleri onların anneleridir” (Ahzab 6) âyetini “Kâmillerin eğitimi ile hâsıl olan arınmış nefis sahiplerinin, mü’minlerin anneleri hükmünde olacağını” söyler. Onlar, dîn ehlinin çocuklarını bir anne gibi terbiye eder.

  • Tarikat ehlinden bazı kadınlar “rical” (erkek) hükmünde olup tasarrufa kadirdir. Bazı erkekler de “nisa” (kadın) hükmünde olup tasarrufta bulunamazlar. Nitekim bazı şeyhler ârif kadınlardan feyz almışlardır.

Bazı erkekler terbiye açısından tarikat nikâhı ile başlangıçta şeyhlere zevce hükmündedirler.Bu yönden şeyhler umuma vâlide ve mürebbiye olurlar. Derler ki “ilim erkektir.” Halk onun ehline kadının kocasına baş eğdiği gibi baş eğer. Anlaşılan o ki “Nerede İlâhî ilim varsa onun sahibi merddir.”İlim perdedir dedikleri sulûkun başlangıcına göredir. Sâlik başlangıçta bütün mâsivâdan ferâgat etmelidir. Bir de ilim, cehle perdedir. Bu ise makbuldür. Çünkü ilim mutlaka kemâldir.

Tarikat nikâhı şeriat nikâhı gibi dürüst olmalıdır.Onun için zinâdan doğanlar velâyet dairesine kadem (ayak) basamazlar. Çünkü şeriat asildir. O fâsid olunca tarikat onu ıslah etmez. Bunun için velâyet ehli azdır. Çünkü şeriat ehli geçinenlerde nikâhı muhafaza az bulunur. Veled-i zina velî olmaz, ama şer’an mü’mindir. Velâyetin netîcesi sahih nikâh üzerine mebnîdir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Eğer ben bir kimseyi dost edinseydim Ebû Bekr’i seçerdim. Ancak Allah beni halil ittihaz etmiştir.” buyurur. Yani ben de bir yönden Hakk’ın dostluğunu kabul edip gayrıdan alâkayı kestim demektir. Buna göre mü’minlerin birbirleriyle alâkaları ta’lîm ve Hakk’ı tavsiye içindir. Hikmet âleminde ne türlü alâka olursa olsun makamına göre hak ile olunca hakla Hak’la alâkaya mani olmaz. Buna “hakîkî nikâh” derler. Buradan anlaşılır ki kemâl ehlinin nikâhı şer’î ve hakîkîdir. Onların zâhir ve bâtın hallerinde zinâ dedikleri ma’nâ yoktur.

Bir kimse bu zâtlara karşı kötü i’tikad taşısa sûrette nikâhı var bâtında yoktur. Çünkü i’tikâdını şeriat ve hakikatin zıddına yapıp Hakk yolundan sapmıştır. Onun için zâhir erbâbından ma’nevî evlad gelmez. Çünkü hakîkî nikâhlan yoktur. Zinâ eden şer’î nikâhdan, amel ve tarikat niyyetinden hâriç olandır.

Hakîkî İzdivaç

Akl-ı evvelde olan nikâh ve imtizaç rûhânîdir. İnsan mertebesinde ise cismânîdir. Cisim ve ruh müsennâ olduğu gibi “akd”de müsennâ oldu. Sûret ma’nâ ile uygunluk buldu. Onun için akde iki şâhit lâzım geldi. Alış, verişte ise lâzım gelmedi.

Bir kimsenin cismânî zevki yoksa onun ruhu yoktur.Ruh erdir. Er demek mukabele-i zevcdedir. O da ceseddir. Havvâ tenâsül için yaratıldgı gibi cesedin zevci de güzel amel semeresi için yaratıldı. Âdem ve Havvâ zâtta bir, sûrette ayrı oldukları gibi ruh ve cesedin zevci de böyle oldu. Zevcin noktası zevci ruhdan ayırdı. Tâ ki izdivaç sahih olsun. Çünkü tek olan kendi ile izdivaç edemez. İzdivaç zât ve sıfatla olur ki fiiller ve oluşlar bu ikisini eseridir.

“Kün” âleminin hükmü de izdivaç ve terkibdir. Âyette “sizi çift çift yarattık” (Nebe 8) buyrulur. Hattâ “Kün” kelimesi bile zât ve sıfatın izdivacının sûretidir. “Kef” ve “Nun”dan oluşur. Nikâha rağbet olunması ve nâfilelelerin efdali nikâh olması, burda geçen sırra delâlettir. Bunun için kâmillerin nikâha (ma’nevî) hırsları vardır. Zîrâ nikâh yakınlık zevkini ve vuslatı kapsar. Bu ma’nâ için kâmiller bekâ âlemine gönderildiler. Çünkü fenâ âleminde zât ve sıfatın izdivâcı yoktur. Belki sadece zât vardır. Zevk ise izdivacdadır. Bu sırr için hadisde “Senden senin yüce vechine nazar etmenin lezzetini niyaz ederim” buyrulur.

Evliyâ’nın Nefhi (nefesi)

Evliyânm nefhi ile rûhânî haşr meydana gelir. Bu cismâniyyet kabrinden rûhâniyyet mevkiine geçiş demektir. Bu hal hayvânî sıfatları öldürdükten sonra olur. Bundan sonra kaabiliyyetli olanlara bir haşir daha vardır. O da enâniyyet kabrinden rabbânî hüviyyet mevkiine geçişdir. Fenâ cesed ve ruhla olur. Cesedle mevcud olma annelerin doğurmasıyla zorunludur, hissîdir. İkinci varoluş rûhun doğumu iledir. Onun vâlidi Hakk’ın nûrudur. Buna ikinci doğum derler ki ma’nevîdir. Annenin doğurduğu cismânî olup “kâleb” (kalıp) denir. Rûhun doğurduğu ise rûhânî olup “kalb” denir.

Züleyhâ’nın nefsi, mutmainne mertebesine erişince Yusuf onu tezevvüc etti. Ondan sâlih evlâd zuhûr etti ki kalbdir. Bundan anlaşıldı ki mutmainne nefs mertebesinde olan taallukâtın hepsi hakîkîdir. Ma’nevî nikâha yakındır. İşte burada hevâ ehli tezkiye ehlinin nefisleriyle nefislerini kıyas ederler. Ancak arada fark vardır. Bil ki kan misk olunca diğer kanlar onunla beraberlik iddia edemez.

Nikâh-Hilâfet İlişkisi

Suret zâhir âleminin, ma’nâ bâtın âleminin halîfesidir. Hilâfet her ikisi ile tamam olur. Ma’nevî doğum olmazsa hilâfet tam olmaz. Bunun için evliyânın nefhi lâzımdır. Bu iş verimli araziye tohum atmak gibidir. Tohumdan taze tâne bittiği gibi nefesin nefhinden de taze mevlûd hâsıl olur. Nitekim Cibril’in nefhiyle Meryem’in bâtınından İsâ doğdu. Bundan dolayı Meryem tabiatın suretidir. Kalem-i a’lânın hareketi onun üzerine bina edilmiştir.

İnsanın vücûduna iki türlü şehvet konmuştur. Biri sûrî silsileye diğeri ma’nevî silsileye sebeptir. Âyette “Sizin için bir kalma bir de emanet yeri vardır” (En’am 98) buyrulur. Buna göre nutfenin yeri anne rahmi, emanet bırakılan yer pederin sırtıdır. İkisinin izdivâcıyla sûrî veled olur. Evliyânın nefesinin yeri kabiliyyetli kişiler, emanet bırakılan yer ise fâil ruhun zahrıdır. İkisinin birleşmesinden ma’nevî veled hâsıl olup hilâfet mertebesine erişir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh: 89-93

 

HATMİYYET’IN SIRRI


a-Hatmü’l-enbiyâ

 

Peygamberlik müessesesinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile sona erdiğini, ondan sonra yeni bir peygamber gelmeyeceğini ifade eden “Hatmü’n-nübüvve” terimi, Arapça’da “bir işi tamamlayıp sona erdirmek, bir şeyin sonuna damga vurmak, bir yazı veya belgeyi mühürlemek” anlamlarına gelen “hatm” maştan ile, Arap dil bilginlerinin “yükseklik ve yüksek makam, haber vermek, belirginleşip ortaya çıkmak” gibi anlamlarda kullanılan “nebve” veya “nebe” köklerinden geldiğini belirttikleri “nübüvvet” kelimesinden oluşmuş bir terkiptir. Buna göre “Hatmü’n-nübüvve” Allah ile kul arasındaki elçilik görevinin sona erdiğini belirtmektir.

Hatmü’l-enbiyâ inancından hareket eden bazı sûfîler, velîlerin de hâtemi olacağı fikrini savunmuşlardır. Aslında bu görüşün temeli, velînin nebîden üstün olup olmadığı tartışmasında yatmaktadır.

b-Hatmü’l-Evliyâ

Hatmü’l-evliyâ görüşünü ilk defa ortaya atan Hakîm Tirmîzî’dir (öl.320/932). Veliliği nebîlikten üstün görmekle suçlanan ve bu yüzden Tirmiz’den ayrılmaya zorlanan Hakîm’in hiç bir eserinde buna dâir bir ifâde yoktur. Hakîm’e göre nasıl bir hatmü’l-enbiyâ varsa bir de hatmü’levliyâ vardır. Velîlik de peygamberlik gibi kesbî olmayıp İlâhî bir lütufdur. Peygamberlerin Allah Teâlâ’dan aldıkları vahyi insanlara teblîğ etme görevi olmasına karşılık, tamâmen özel bir mahiyet taşıyan velâyetin nebîler tarafından haber verilen bu İlâhî hakîkatleri bizzat yaşamak ve yaşatmak gibi görevleri bulunmaktadır. Bundan dolayı peygamberin mûcize gibi bir delîle ihtiyacı olmasına rağmen velînin, böyle bir delîle ihtiyacı yoktur. Zîrâ veliler, hayır ve fazîletin birer canlı timsâlidir. Peygamberlerin birbirlerine göre üstünlüklerinden hareket eden Hakîm Tirmîzî, velîler arasında da böyle bir derecelenme bulunduğu sonucuna ulaşmakta, bunu “İnsanları uyar! İnanalara da Rableri katında yüksek makamlar bulunduğunu müjdele!” âyetindeki (Yûnus 10/2) “kademü sıdk” ifadesine dayanarak delillendirmeye çalışmaktadır.

İbn-i Teymiyye, Hakîm’in bu görüşünün bazı kimselerin hatmü’l-evliyâ oldukları iddiâsıyla ortaya çıkmalarına yol açtığını söyler.Daha sonraları bu görüş İbn-i Arabi’de kemâl noktasına ulaşacaktır.

O’na göre velâyet-i Muhammediyye dört kısımdır. Bu dört kısmın da birer hâtemi vardır. Birincisi sûrî ve ma’nevî tasarrufa sâhip olan, Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhü veche’dir. Çünkü O râşid halîfelerin sonuncusudur. Peygamberimiz hadîs-i şerifde “hilâfetin kendisinden sonra otuz yıl olacağını” haber vermişlerdir. Bu hâteme “hâtem-i kebîr” denir.

İkincisi ise yine sûrî ve ma’nevî tasarruf sâhibi olan Mehdî aleyhisselâmdır. Âhir zamanda ortaya çıkacaktır, ismi Muhammed olup yaratılış ve sûreti Rasûlüllah’a benzerdir. Fakat ahlâkı O’ndan aşağıdadır. Ondan sonra hiç bir velî sultân olmaz. Bu velâyet O’nunla hatm olur. O’na “hâtemi sağîr” derler.

Üçüncüsü Ibn-i Arâbî’dir. O’na “hâtem-i asgar” derler. Çünkü o sûrî ve ma’nevî tasarrufa kâdir almakla birlikte yalnız ma’nevî tasarrufa mâlik olup hilâfete yakın olmayan velâyetin hâtemidir.

Dördüncüsü İsâ ibn Meryem aleyhisselâm’dir. O’ndan sonra hiç bir velî gelmeyecektir. Velâyet O’nunla hatm olunur. O’na da “hâtem-i ekber” denilir. O’ndan sonra da kıyamet kopacaktır.

Ibn-i Arabî’nin kendisi hakkında böyle bir hatmiyyet iddiâ etmesi 599 senesinde Mekke’de gördüğü bir rüyâya dayanır.

BURSEVİ’DE HÂTEMÜ’L-ENBÎYÂ ve EVLÎYÂ ANLAYIŞI

Hatm-i Nübüvvet

Bir nesnede hatmiyyet itibar olunmak başlangıca bağlıdır. Bir işin başlangıcı olmadıkça sonu da olmaz.

Nebîler kendi aralarında bir yönden tafdîl bir yönden mefdûl oldular. Hatm-i Nübüvvet ise bütün enbiyâda bulunan fazîletlerde olana denk ve başka hassâsiyetlerle fazîletli oldu. Bütün kemâlât meselâ Mûsâ aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm ümmetine verilmiş olsaydı o ümmetin Peygamberi hatmü’l-enbiyâ olması lâzım gelirdi. Dolayısıyla hatmiyyet fazîleti Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme mahsus ve bütün da’vetleri fiilen kabul etmek devleti ümmetine lâyık görüldü.

Hatmü’l-enbiyâ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ki enbiyâ dâiresi O’nunla tamam olmuş ve mürselîn halkası O’nunla nihayet bulmuştur.Bu bir hazrettir ki bütün hazretler ona baş eğmiştir. Bu bir başlangıçtır ki bütün sonlar onu baba bilmiştir. Çünkü hatmiyyeti, başlangıç olmasına zıd değildir. O’nun hatmiyyeti cismânî yöndendir. Başlangıcı ise rûhâniyyet yönündedir. Hatmiyyeti, ilmî kemâlâtına bağlıdır.

Bursevî, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” hadîsini hatmiyyetle izah eder. Daha evvel güzel ahlâk tamam değildi. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gelmesiyle kötü sıfatlara, övülen bir yön ta’yîn edilip ümmet o yönüyle amel etti. Meselâ hased kötü bir sıfat ancak övülen tarafı “malını Allah yolunda harceden zenginlerle, ilmini neşredip halkı ihyâ ile meşgul olan âlimlere” haseddir. Ayrıca bazı meşrû ameller ta’yîn edildi ki Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatından önce o amellerle ibâdet olunmamıştı.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vücûdu, câmi’di. Mübârek alınları İlâhî nurla parlardı. Hz. Âdem aleyhisselâmdan kendilerine gelinceye dek ne kadar insanların havâssı geçtiyse hepsinin kemallerini tek başına elde ettikten sonra şerif bir sıfatla ile onlardan üstün olmuştur. Bu rü’yettir. Çünkü diğer nebîlerde ve velîlerde rü’yet İlâhî basîretle olmaya mahsusdur. Ancak Cenâb-ı Nebî’nin Mübarek kalıbı diğerlerinin kalbi mesâbesindedir. Bunun için kalıbıyla da İlâhî rû’yete kavuştu. Mi’rac gecesi bâtını ile keyfiyetsiz olarak idrak etmekle beraber arşın üstünde zâhiriyle de keyfiyetsiz olarak idrâk etti.

İbrâhim aleyhisselâm kavmine sıfat mertebesi verildi. Onun için Hz. İbrâhim ni’met ve hamd mazharı oldu. Hâtemü’l-mürselînin kavmine ise bütün mertebeler verildi. Onun için Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem berzah mertebesinden da’vet etti ki bu ruhdur. Bundan dolayı bu ümmet tenzîh ve teşbîh makamını cem edip hepsini geçtiler. Bununla ilgili âyetler olup meselâ “İki elimle yarattım” (Sâd 75) âyetinde “yedeyn”den murad tenzîh ve teşbîhdir ki onun kemâli bu ümmette zuhûr etmiştir. Guyâ Âdem’in yaratılmasından murad da bu ümmetin zuhûrudur. Çünkü Cenâb-ı Nebî sallallâhü aleyhi ve sellem âlemin gâyesinin sebebidir. Âlem O’nun zâtının zuhûrunu bekliyordu. Çünkü hikmetin gereği üzerine geldi ve hatmiyyet vâki’ oldu.

Hatmü’l-evliyâ

Bursevî bu konuda Nebî’nin zâtında ilk hatmiyyet olduğunu, dolayısıyla hatmü’l-evliyâ’nın hakîkatte hatmü’l-enbiyâ olduğunu söyler. Bütün enbiyâ nübüvvet hissesini Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden aldıkları gibi bütün nebi ve veliler de velâyet hissesini aynı zamanda hatmü’l-evliyâ olan Cenâb-ı Nebî’den almışlardır. Bu görüşe uygun olarak İbn-i Arabî’nin “Bütün enbiyâ ve evliyâ, hatm-i velâyetin nûrundan ahzaderler” sözünden amacın yukarıda izah edildiği gibi olduğunu söyleyen Bursevî, zâhir erbabının, sözün hakikatine vasıl olmadan, Şeyh aleyhinde söz söylemelerini eleştirir.

Bütün enbiyâ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyada gölgesi olduğu ve kendi asırlarında kutbiyyetleri vekâletle olduğu gibi evliyanın da Rasûlüllah’ın velâyetinin zilli olan Hatmü’l-evliyâ’nın gölgesi olduğunu ve O’na vekâletle görev yaptıklarını bildirir. Buna göre her asırda ve her şehirde zuhur eden velî O’nun suret ve nâibidir. Her velînini bir nebî meşreb üzerine sulüku vardır. Muhammedü’l-meşreb olan sairlerden ekmeldir. Ve hatmin hakîki ismi Muhammed’dir.

Hatmü’l-evliyâ’nın Mazharları:

Hatmü’l-evliyâ dört olup hakîkatte ise birdir. O da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemdir.Buna göre velâyetin kemal derecesinin icmâlî olarak, başta mazharı Hz. Ali kerremallâhü vechedir. Onun için “İlim şehrinin kapısıdır” buyrulmuştur. İcmal zâhir yönüyle idi. Tafsîl Hz.Ali kerremallâhü vechenin bâtınında idi. Zâhirde ancak rumûz ve işâretleri vardı. Tafsîlen mazharı Şeyh-i Ekber’dir. Cesedleri Şam’da, latîf rûhu ise bütün şehirlerde mutlaktır. Diğer iki mazhar ise Mehdî ve Hz. İsâ aleyhisselâmdır.

Hz. Ali kerremallâhü veche

Imâm-ı Ali İlâhî keşf ilmi ile şöhret bulmuştur. Bu ilmin nûru ona Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden aks etmiştir. Ondan sonra külliyeti, Şeyh’de zuhur etmiştir. Evliyânın da her birine kabiliyetlerine göre nasib verilmiştir. Enbiyâ ve mürselînin sırn lmâm-ı Ali’dir. O’nun sırrının tafsîli sureti Hatmü’l-evliyâ’dır. Bu iki netîceden başkası küllî ve cüz’î netîcelerdir. Küllî netice ekmel, cüz’î netice kâmil olanlardır.

İmam-ı Ali velâyetin başlangıcı olup zuhur yönünden aydan hilâl gibi, hakîkat yönünden ay gibidir. O’nun cennette kasrı Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kasrı ile beraberdir. Rasûlüllah’la arasındaki münasebet güneşle ayın münasebeti gibidir. Bu yönden hatmiyyet Hz. Ali’nin, hatmiyyetin zuhûru Şeyh-i Ekber’indir. Bedriyyet ayın ortasında olur. Bu ma’nâdan hatmiyyet, ümmet-i merhumenin müddeti olan bin senesinin ortalarında olur. Şeyhin zuhûru beşyüzden sonradır.

Şeyh-i Ekber kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Şeyh-i Ekber Hz. Ali’nin aynası ve tam mazharıdır. Onun kemâlinin tafsîli Hz. Şeyh’de zuhur etmiştir. Ve bu söylenen aynaya niçin ihtiyaç olduğunu keşf erbâbı bilirler.

Mazhariyyet Şeyh’indir. Eğer mazhariyyet olmasa karışıklık, küfür ve dalâl lâzım gelirdi. Çünkü Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta ahkâma da’vetle görevliydi. Hikmetler ve hakikatler ahkâmın içinde idi. Rasûlüllah bazı hakîkat mertebelerine remz ve işâret ettiler. Ancak tafsîl etmediler. Zîrâ insanların o ma’nâyı anlamaya tahammüllleri yoktu. Anlatsaydı reddedilip bi’seti zâyi’ ve abes olurdu. Onun için bu ma’nâyı mazhara alıkoydu. Böylece anlayan kabul etsin ve anlamayan da ta’n ederse vâsıtaya ta’n etsin ve mazharı reddetsin. Çünkü onlara göre “mazhar zâhirin gayrıdır.” Söyledikleri indîdir, naklî değildir. Hakikatte ise kelam, Nebî’nin kelâmıdır. Mazhar, O’nun tafsîlde tercümanıdır. Ancak şeriatın bâtınını fehm herkese müyesser değildir. Bunun için Kur’ân’m bâtınını küfriyyâta i’tikad ederler. Kur’ân’m yansı ile ameli terkederler. Bâtını zâhire muhâlif sanırlar. “Bunları ben kendiliğimden yapmadım” (Kehf 82) sırrından hebersizdirler.

Bursevî, hatmü’l-evliyâ’nm mazharlan konusunda ayın hallerini örnek gösterir. O’na göre ayın devrinin nübüvvet mertebesinde bedriyyeti Cenâb-ı Mustafâ’nın (sallallâhü aleyhi ve sellem) zuhûruyla olup ondan sonra hatmiyyet ile gizlendiği gibi, velâyet mertebesinde de bedriyyeti hatm-i evliyâ’nın vücuduyla olup nûrun ortaya çıkışı zulmet içine girmesinden beri yarım gün olmuştur. Bu beşyüz sene ve belki daha fazladır. “Nihâyet o kurumuş eğri hurma dalı gibi bir hal alır” (Yasin 39) gereğince sonunda görünmez olur. O’nun yay şekline girmesi sonunun evveline dönmesine delâlettir. Bu ise büyük kıyamette vücûd bulur. Demek ki hatmü’l-evliyâ ümmetin müddetinin ortasında bedriyyet mertebesine geldi. Ve velâyet O’nun nuruyla doldu.

Hatmü’l-Evliyâ Şeyh-i Ekber’dir. Bu husûsî mertebeye göredir. Yoksa O’nunla velâyet arkı kesilir ma’nâsına değil. Çünkü O’ndan sonra sayısız evliyâ gelmiş ve gelmektedir. Lâkin hepsi hatmü’l-evliyâ’nin nezâretindedir.

Dünyâda son zamana dek ne kadar evliyâ gelecekse hepsinin ruhları Şeyh huzurunda hazır olup onların âzâlarına nefh etmiş ve nefes vermiştir. Hepsinin hakîkat ilminden hissedâr oldukları o nefhin eseridir. Çünkü ilâhî âdet üzere bu merâtibe vusûl evliyânın tayyib nefeslerine bağlıdır. Bu misal âleminde olan nefhdir. Ya ihzâr ya da uykuda olur. Bâzen hisde de olur.

Bursevî, kendisine üstâdı Fazl-ı llâhî’nin, sonra el-Arabî’nin, sonra Hızır’ın ve nice evliyânın “nefes-i nefis” bahşettiklerini söyler.

Mehdî aleyhisselâm:

Bursevî, İbn-i Arabi’nin hatmiyyetinin husûsî mertebe itibariyle olduğunu sıkça tekrarlar. “îlim filan kimsede hatm olundu” derler. Bununla beraber ondan başka dünyada âlimler de vardır. Bu ümmette Enbiyâ’nın vârislerinin başı ve sonu mazbuttur. Buna göre velîlerin evveli tarikat silsilesi hasebiyle Hz. Ali kerremallâhü vechedir. Tabii ki Hz. Ebu Bekir tahakkuk yönünden O’ndan öndedir. Sonuncusu Hz. Mehdî’dir. Hz. Ali nesebindendir. Mehdî’nin vâlidesi “Nercis” (Nergiz) isimli hâtûn Hz. Abbas evlâdındandır.

Sonuncu evliya ile ilk evliyâ gûyâ birbirine benzerdir. Belki Hz. Ali kerremallâhü vechenin fazl-ı zâidi vardır. Ondan sâdır olan hakîkatler, rumuz ve işâretler diğer sahâbeden sâdır olmamıştır. Bidâyet ve nihâyetin aralarında câmia yönünden külliyyet üzerine olduklarından âhir zamanda Hz. Mehdî’ye vezîreyn olmuşlardır. Ya’nî bu ikisinin rûhâniyetlerinden Mehdî desteklenmiş olsa gerektir. Mehdî’nin hatmü’l-evliyâ olması Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vârisi olması ve yaşantısının O’nun gibi olmasındandır.

Hz. İsâ aleyhisselâm

Âdem aleyhisselâmdan sonuna dek olan hilâfetin hatmidir. Bu da hâtemü’levliyânın sırrıdır. Zîra İsâ aleyhisselâm O’nun ümmetinden sayıldığı gibi hükmen evlâd-ı hatmdendir. Çünkü Cibril Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) rûhundan yaratıldı, İsâ aleyhisselâmda Cibril’in nefesinden yaratılmıştır. Dolayısıyla İsâ aleyhisselâm hatme göre çocuğun çocuğu gibi olmuştur. Bu yönden hilâfetin netîcesi yine onda karar etmiştir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh:84-89

 

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZÎZİN İLAHİLERİNDEN

Yâ Rasûlallah makamın arş-ı a’lâdır senin

Merteben bâlâ-yı tûbâdan muallâdır senin

Cevher-i lafzın katî kıymetlidir ya’küttan

Ânınî-çün her sözün makbûl-i Mevlâdır senin

Mâidendir halka takdîm-i şefâat eylemen

Feyz-i dil-cüy-i lebin sükkerden a‘lâdır senin

Her ne suret kim verirsen kârına dâreynde

Ettiğin tedbirler şâirden evlâdır senin

Arza hâcet yok huzura hâcetin Hakkî kulun

Akseder âyinene kalbin mücellâdır senin[12b)

**

Yâ Rasûlallah vücûdun oldu mahz-ı kimyâ

Kimse bilmez künhünü ne enbiyâ ne evliyâ

Nâr-ı aşkında erir eczâ-i âlem dem-be-dem

Cevherin sâf etmede yanıp yakılır asfiyâ

Levh-i sîmîn-i tenindir nakş-ı ahlâk olmasa

Böyle izzet vermez idi zâtına zü’l-kibriyâ

Kân-ı izzetten alındı cevher-i zâtın senin

Ağzını açmaz sadef her giz eder senden hayâ

İsterisen sende bâzâr-ı kabul içre revâc

Müşteri ol na’tının gevherlerine Hakkı’yâ (58b]

**

Dervîş odur kim sırrını sultân anın bilmez ola

Dil hâteminde ismini her cân anın bilmez ola

Tenden çıkıp ola melek devr ede râhu çûn felek

Keyfiyyet-i ahvâlini devrân anın bilmez ola

Gözden döke bârânını dilden yaka nirânını

Deryâ-yı feyz katresin ummân anın bilmez ola

Vahy-i İlâhi söyleye cevherleri bezi eyleye

Ammâ ne yerde ma’deni bir kân anın bilmez ola

Hakkî odur kim Hakk ile Hak ola Hakk ile dola

Remz-i kelâmın değme bir insan anın bilmez ola[68a]

 

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000